Cilt3
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
DAVUD EMRE YAYINEVİ
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI
Yazarı:
Ahmed KALKAN
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2011
Baskı:
Kitap Matbaacılık Ltd. Şti.
Cilt:
Erdoğanlar
Dâvud Emre Yayınevi
Telefon: (0 216) 632 29 58
www.davudemreyayinevi.com
KUR’AN KAVRAMLARI
ANSİKLOPEDİK
ve GÜNCEL YANSIMALARI
Ahmed KALKAN
CİLT -3-
E-F
- I -
İÇİNDEKİLER
Kur’an Kavramları Ansiklopedisi
Üçüncü Cilt E-F Harfi
ECEL VE ÖLÜM / 1
• Ecel; Anlam ve Mâhiyeti
• Ecel ve Kader
• Kur’ân-ı Kerim’de Ecel ve Ölüm
• Hadis-i Şeriflerde Ecel ve Ölüm
• Ölüm; Ecelin Kapıyı Çalması
• Allah Mümît'tir; Eceli Takdir Eden, Ölümü Yaratan Allah’tır
• Ölüm Meleği ve Azrâil
• Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır, Köprüdür
• Ölüm de Bir Nimettir
• Ölümü Düşünerek Dirilmek
• Ölümü Beklenen Hastaya Karşı Görevlerimiz
EHL-İ KİTAP / 59
• Ehl-i Kitap; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an-ı Kerim’de Ehl-i Kitap Kavramı
• Ehl-i Kitabın İslâm’a Aykırı İnançları
• Ehl-i Kitab’ın Küfür ve Şirki
• Ehl-i Kitabın İslâm’a Ters Tutum ve Davranışları
• Ehl-i Kitabın Müslümanlara Karşı Davranış ve Tavırları
• Kur’ân-ı Kerim’in Ehl-i Kitaptan Övdükleri
• Müslümanların Ehl-i Kitaba Karşı Davranışları Nasıl Olmalıdır?
• İslâm’a Girmeden Ehl-i Kitap Kurtulabilir mi?
• Ehl-i Kitaba Tanınan Müsâmaha ve Ayrıcalıklar
• Günümüzdeki Batılı İnsanlar Ehl-i Kitap mıdır?
EMÂNET / 97
• Emânet; Anlam ve Önemi
• Emîn; Emânet İçin Güven Duyulan
• Emâneti Ehline Vermek
• Vedîa; Terkedilen Emânet
• Kur’ân-ı Kerim’de Emânet
• Hadis-i Şeriflerde Emânet
• İhânet; Emânete ve Emânet Edene Zulüm
• Ahzâb 72’nin Anlamı Üzerine
• Tefsirlerden İktibaslar
- II -
EMR-İ Bİ’L-MA’RÛF VE
NEHY-İANİ’L-MÜNKER / 135
• Emr-i Bi’l-Ma’rû ve Nehy-i Ani’l-Münker; Anlam ve Mâhiyeti
• Ma’rûf Nedir?
• Münker Nedir?
• Kur’ân-ı Kerim’de Emr-i Bi’l-Ma’ruf
• Hadis-i Şeriflerde Emr-i Bi’l-Ma’rûf
• Tebliğ; Sanat ve Tebliğ
• Dâvet; Hakka Çağrı ve Dâî/Dâvetçi
• Vaaz, Nasihat ve İrşad
• Hisbe Teşkilâtı ve Muhtesib
• Sözü, İnsanları Allah'a Çağırmakla Güzelleştirebiliriz
• Dâvet ve Tebliğ Usûlü
• Emr-i Bi'l-Ma'rûf, Muhatâpları Kurtarmasa Bile, Yerine Getirenleri Kurtarır
• İyiliği Emredip Kendini Unutmak
• Birr (İyilik): Tanımı ve mâhiyeti
• Birr'in Sosyal Hayata Yansıması
• Başkalarına Birr'i (İyiliği) Emredip Kendisini Unutmak
• Başkasına İyilikle Emredip Kendisini Unutmak Akılla Bağdaşmaz
• Örnek Olmak; Hâl Diliyle İyiliğe Teşvik
• Peygamberlerin ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Özlerinin Sözlerine Uygunluğu
• İlim, Başkalarına Aktarmak İçin Değil; Öncelikle Yaşamak İçin Öğrenilmelidir
EMSÂLU’L KUR’AN /
KUR’AN’DAKİ MESELLER, MİSALLER / 235
• Mesel; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an’da Mesel Kavramı
• Kur’an’da Meselin Yeri
• Kur’an’da Meseller
• Hadis-i Şeriflerde Meseller/Örnekler
ENDÂD EDİNMEK / 413
• Endâd ve Nidd Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de Endâd Kavramı
• Endâd Edinmenin İki Yansıması
• Endâdı (Bir Şeyi) Allah'ı Sever Gibi Sevmek
• Endâda Tâbi Olup Allah'a İtaat Eder Gibi İtaat Etmek
• Endâdın Doğal İki Sonucu Şirk ve Putçuluk
• Şirk
• Put ve Putçuluk
- III -
ENSÂRULLAH
(ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI) / 433
• Ensârullah; Anlam ve Mâhiyeti
• Allah Yolunun Yardımcıları
• Kur’ân-ı Kerim’de Ensârullah
• Havârîler; Hz. İsa’nın Allah Yolunda Yardımcıları
• Ensâr; Muhâcirleri Kendilerine Tercih Eden Yardımcılar
• Tefsirlerden İktibaslar
• Allah’ın Yardımını Bekleyenler, Allah’ın Dinine Yardım Etmelidir!
ESMÂÜ’L HÜSNÂ
(ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ) / 467
• Esmâü’l-Hüsnâ; Anlam ve Mâhiyeti
• Esmâü’l-Hüsnânın Sayısı
• Esmâi Hüsnânın Tasnifi ve Muhtevâsı
• İsm-i A’zam
• Kur’ân-ı Kerim’de Esmâü’l-Hüsnâ
• Kur'ân-ı Kerim'de Allah’ın Bazı İsim ve Sıfatları
• Hadis-i Şeriflerde Esmâü’l-Hüsnâ ve Allah’ın Bazı İsim ve Sıfatları
• Allah Lafzı; Anlam ve Mâhiyeti
• "Allah” Kelimesinin İçerdiği Anlam
• Ma’rifetullah; Allah’ı Tanımak
• Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi (Açıklamalarıyla Esmâü’l-Hüsnâ)
• Tefsirlerden İktibaslar
EVLÂT VE MAL FİTNESİ / 675
• Evlât; Anlam ve Mâhiyeti
• Mal; Anlam ve Mâhiyeti
• Fitne; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Evlât ve Mal/Dünya Fitnesi
• Hadis-i Şeriflerde Evlât ve Mal Fitnesi
• Nimetten Belâya; Mal ve Çocukların Fitne Olması
• Malın Fitneye Dönüşmesi; Dünyevîleşme
• Mal Yığmak; Ne Kadar, Kim ve Ne İçin?
• “Dünya Hayatı, Dünya Malı Sizi Aldatmasın!”
• Çocuk: Cennet Kokusu veya Düşman/Fitne...
• Ana-Babanın Çocuklarına Karşı Görevleri
• İslâm Devleti Olmadan Tedavi Edilemeyecek Olan Eğitim Yarası
• Güncel Câhilî Eğitimde Şirk
• Bunun Adı Putperestliktir!
• Eğitim ve Tekfir
• Gerçek Eğitim Yuvası Ev, Esas Öğretmen de Anne ve Babadır
• Çocuk Öldürme Yasağı
• Doğum Kontrolü
• Tefsirlerden İktibaslar
• Evlâdın Fitne Olmasıyla İlgili Bir Okuma Parçası; Evlât Katili Bir Babanın İtirafları
- IV -
FÂİZ/RİBÂ / 839
• Ribâ/Fâiz; Anlam ve Mâhiyeti
• Fâiz Parasından İkrâm
• Fâizsiz(!) Finans Kurumları; Müslümanların Fâize “Katılım Bankaları”
• Maymunlaşma Sebebi: Hîle-i Şer’iyye Denilen “Hîle-i Şerriyye”
• Hanefî Fıkhına Göre Dâru’l-İslâm ve Dâru’l-Harpte Fâiz
• Kur’ân-ı Kerim’de Ribâ/Fâiz
• Hadis-i Şeriflerde Ribâ/Fâiz
• Klasik Fıkıhta Ribâyı/Fâizi Câiz Gösteren Tavırlar
• Günümüzde Fâiz Tartışmaları ve Fâizi Câiz Gören Yaklaşımlar
• Fâizle İlgili Fetvâlar
• Allah Teâlâ ve Rasûlüne Karşı Savaşanlar: Fâizci Düzen ve Fâizciler!
FAKİRLİK-ZENGİNLİK / 983
• Fakirlik; Anlam ve Mâhiyeti
• Miskîn; Anlam ve Mâhiyeti
• Zenginlik
• Fakirlik mi, Zenginlik mi Daha Hayırlıdır?
• el-Ğanî; Allah'ın Güzel İsimlerinden
• Kanaat; Eldekiyle Yetinme
• Zühd
• Zühdün Yozlaştırılması
• Doyumluluk Bir Erdemdir
• Hz. Peygamber'in Geçim Temini ve Zühdü
• Tevekkül
• Kur’ân-ı Kerim’de Fakirlik ve Zenginlik
• Hadis-i Şeriflerde Fakirlik ve Zenginlik
• Tefsirlerden İktibaslar
• Kesb; Çalışıp Kazanma
• Meslek Öğretimi
• İktisad; Harcamada Orta Yol
ECEL VE ÖLÜM
- 1 -
Kavram no 35
İman 9
Bk. Âhiret, Kıyâmet, Hesap ve Hesaba Çekilme, Ruh, Nefs
ECEL VE ÖLÜM
• Ecel; Anlam ve Mâhiyeti
• Ecel ve Kader
• Kur’ân-ı Kerim’de Ecel ve Ölüm
• Hadis-i Şeriflerde Ecel ve Ölüm
• Ölüm; Ecelin Kapıyı Çalması
• Allah Mümît‘tir; Eceli Takdir Eden, Ölümü Yaratan Allah’tır
• Ölüm Meleği ve Azrâil
• Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır, Köprüdür
• Ölüm de Bir Nimettir
• Ölüm Korkusu
• Ölüm Gerçeği ve Âhiret İnancının Ruh Sağlığı Açısından Önemi
• Ölümü Düşünerek Dirilmek
• Ölümü Beklenen Hastaya Karşı Görevlerimiz
“Allah’ın emir ve kazâsı (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O (ölüm), belli bir ecele/süreye göre yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini isterse, kendisine ondan veririz; kim de âhiret sevabını isterse ona da bundan veririz. Biz, şükredenleri mükâfatlandıracağız.” 1
Ecel; Anlam ve Mâhiyeti
Ecel; Belli bir zaman parçası ve bu parçanın sonu; vakit ve son demektir. Bir şey için belirlenmiş zaman dilimine ecel denir. İnsanın veya herhangi bir canlının eceli, kendisine tâyin edilen ömürdür. “Ecelin gelmesi” ise, tâyin edilmiş bulunan ömrün son bulması, yani ölümdür.
Allah indinde her canlı için tâyin edilmiş bir ecel vardır. Eceli geldiğinde dünya hayatı son bulur. “Eğer Allah, insanları, yaptıkları her haksızlıkta cezalandırsaydı, yeryüzünde tek canlı bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir süreye kadar erteler. Ecelleri (süreleri) geldiği zaman da bir an dahi ne geri kalırlar, ne de ileri geçerler.” 2
“Eceli geldiği zaman bir kimsenin ölümünü Allah geciktirmez”3 Ecel, kazâ ve kaderle ilgili bir meseledir. Nasıl diğer olayları Allah, geçmiş ve geleceği kuşatan ilmiyle belirlemişse, eceli de ilmiyle takdir etmiştir. “Öldürülen kişi de eceliyle mi ölmüştür? Öldürülmüş olmasaydı daha bir müddet yaşayacak mıydı, yaşamayacak mıydı?” gibi sorular ister istemez akla gelmektedir. Nitekim bu hususta kimi âlimler farklı kanaat ileri sürmüşlerdir. Mu’tezile’den bir kısım âlimlere
1] 3/Âl-i İmrân, 145
2] 16/Nahl, 61
3] 63/Münâfikun, 11
- 2 -
KUR’AN KAVRAMLARI
göre öldürülen kişi eceliyle ölmemiştir. Öldürülmemiş olsaydı, daha bir müddet yaşayacaktı. Ehl-i Sünnet ile diğer Mu’tezilelere göre ise, eceliyle ölmüştür. Aksini ileri süren Mu’tezilîler, kulların fiillerinin yaratılmasıyla ilgili görüşlerinden dolâyı bu görüşe vârmışlardır. Çünkü onlara göre fiilin fâili, bizzat kulun kendisidir. O halde öldürme işi, öldüren katilin kendi işidir.
Ehl-i Sünnet’in tamamına göre öldürülen kişi de eceliyle ölmüştür. Ancak katil bu fiilinden dolayı ceza görür. Eceliyle ölmediğini söylemek yanlıştır. Allah o kişinin öldürüleceğini önceden bilmektedir ve ecelini de ona göre tâyin etmiştir. Allah onda ölümü yaratmasından dolayı ölmüştür. Öldürülerek ölen kimse için, “öldürülmeseydi yaşayacaktı” gibi sözler söylemek doğru değildir. Hattâ “öldürülmemiş olsaydı, ne olurdu?” gibi bir varsayım üzerinde birtakım görüşler ileri sürmek bile yanlıştır. Çünkü bütün bunlar Allah’ın takdiriyle olmaktadır ve aksi sözkonusu olamaz. 4
“Bir canlıya ömür verilmesi de, ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır.”5 âyetinde “Ömrünün kısaltılması “ ifâdesiyle ilgili olarak İmâmu’l-Haremeyn el-Cüveynî (öl. 478/1085) şöyle demektedir: Bu âyetle iki durum kastedilmiştir ki, onlardan biri: Bir kimsenin benzerlerine nazaran ömrünün eksiltilmesidir. Yoksa, Allah’ın ilminde mevcut olan ömrünün eksiltilmesi anlamında değildir. Bu nasıl mümkün olsun ki, Allah, ilminde onun ecelini takdir etmiştir. İkinci durum ise: Eksiltme ve arttırmanın, melekler indindeki sahifelerde gerçekleşmesidir. Onların sahifelerinde bir şey mutlak olarak yazılıdır ama, Allah’ın ilminde kayıt altına alınmıştır. Vuku bulacak olan da, bu kayıt altına alınan şekildir. Âlimler, “Allah, dilediğini siler, dilediğini bırakır. (Bütün) kitapların anası, O’nun yanındadır.”6 âyetini de buna hamletmişlerdir. 7
O halde Allah indindeki ilim, yani kader, kesinlikle değişmez. Levh-i Mahfûz’da ne yazılmışsa mutlaka olur. Ancak meleklerin yanında da olayların yazılı bulunduğu sayfalar vardır ve bu sayfalarda yazılanlar, değişikliğe maruz kalabilir. Bu gibi konular gayb âlemini ilgilendirdiği için tabiatıyla onların mâhiyetlerini bilemeyiz. Meleklerin yanında bulunan sayfaların değişmesinin elbette bir hikmeti vardır. Belki de bunun hikmeti, meleklerin gayba tam olarak vâkıf olmalarını engellemektir. Allah neyi diler ve murad ederse mutlaka onda bir hikmet vardır. 8
Ashâbın anlayışına göre eceli gelmeyen insanın bir hastalıktan ölmesi veya herhangi bir kimse tarafından öldürülmesi, buna karşılık eceli gelen kimsenin de ölümden kurtulup yaşamaya devam etmesi mümkün değildir. Nitekim düşmanlarıyla korkutulan Hz. Ali, ecelin insanı ölümden koruyan sağlam bir kalkan olduğunu söylemiş ve insanın eceli gelince de düşmanı tarafından atılan okun hedefinden sapmayıp o insana isâbet edeceğini, yaralanması halinde ise iyileşmeden öleceğini belirtmiştir.
Ecel meselesi kader problemine bağlı olarak kelâm âlimleri arasında tartışılan
4] İmâmu’l-Harameyn el-Cüveynî, Kitâbu’l-İrşâd ilâ Kavâti’i ‘l-Edilleti fî Usûli’l-İ’tikad, Mısır 1950, 363
5] 35/Fâtır, 11
6] 13/Ra’d, 39
7] el-Cüveynî, a.g.e., 363
8] M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 33
ECEL VE ÖLÜM
- 3 -
önemli konulardandır. İlk defa Mu’tezile âlimleri eceli tartışma konusu haline getirmişler ve farklı şekillerde açıklamışlardır. Onlara göre ecel, hayat süresi ve ölüm vaktinden ibârettir. İster herhangi bir dış etki olmadan tabiî bir şekilde olsun, ister bir kaza veya katil sonucu olsun, her insan tek bir ecelle ölür. Ancak kaza sonucu ölen veya öldürülen insanın bu olaylarla karşılaşmaması halinde yine de ölüp ölmeyeceği hususunda Mu’tezile âlimleri farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Erken devir âlimlerinden Ebu’l-Huzeyl el-Allâf ile Ebû Hâşim el-Cübbâî ve ona uyan Behşemiyye grubu, ne şekilde olursa olsun ölen her insanın ömrünü tamamladığı ve eceli geldiği için öldüğü görüşündedirler. Mu’tezile’nin Bağdat ekolü, En’âm sûresinin ikinci âyetini de dikkate alarak insanın “ecel-i kazâ” ve “ecel-i müsemmâ” denilen iki eceli bulunduğunu ileri sürmüştür. Buna göre insan, herhangi bir dış müdâhale olmadan ölürse ecel-i müsemmâya, kaza veya katil sebebiyle ölürse ecel-i kazâya göre ölmüş olur. İkinci durumda ölen kişi kazaya uğramasaydı veya öldürülmeseydi ecel-i müsemmâsına kadar yaşayacaktı. Aksi takdirde onu öldürenin cezalandırılması veya kendisine ait olmayan bir hayvanı kesen kimsenin tazminat ödemesi anlamsız olurdu. Mu’tezile’den Kâ’bî de bu görüşü benimseyenlerdendir. Kadı Abdülcebbar’a göre ise katil yoluyla ölen kişinin bu olaya mâruz kalmaması durumunda yaşayacağını kesin olarak söylemek mümkün değildir. Böyle bir kimsenin ölmesi de yaşaması da ihtimal dâhilindedir. Mu’tezile’nin müteahhir âlimlerinden Zemahşerî Bağdat ekolünün görüşünü savunarak insanın tutum ve davranışlarına göre ömrünün uzatılıp kısaltılabileceğini belirtir. Nitekim ona göre Kur’an’da ömrü uzatılan ve kısaltılanların bir kitapta bulunduğunun bildirilmesi,9 ayrıca Hz. Ömer’in hançerle yaralanması sırasında Kâ’b el-Ahbar’ın, “Ömer Allah’a duâ etseydi, ecelini tehir ederdi” demesi bu görüşü teyit etmektedir. 10
Selefiyye, Mâturidiyye ve Eş’ariyye’den oluşan Ehl-i Sünnet âlimlerine göre ecel daha çok, “Allah’ın canlıların öleceğini bildiği zaman” diye tarif edilir. Buna göre ecel, hayat süresi ve ölüm için takdir edilen zamanı ifade ettiğinden kaderle ilgili bir konudur. Bu sebeple canlıların her birinin yaşayacağı ecel, tek olup kesinlikle değişmez. Hiçbir canlı kendisi için takdir edilen zamandan önce hayat bulamayacağı gibi, hakkında takdir edilen ölüm vakti gelmeden de ölmez. İlgili âyetteki “ecel-i müsemmâ” kıyâmetin kopmasına dair olup bununla insanın değil, kâinatın eceline işaret edilmiştir. Tabii yolla da olsa, kaza ve katil yoluyla da olsa herkes kendi eceliyle ölür. “Maktul öldürülmeseydi yaşardı” demek vâkıaya aykırıdır, ecel ise vâkıanın ifadesidir. Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın izni olmadıkça hiçbir nefsin ölmeyeceği, ölümün vakti tâyin edilmiş bir yazıya göre vuku bulduğu bildirilmiştir.11 Ayrıca eceli gelen hiçbir nefsin yaşatılmayacağı kesin bir şekilde anlatılarak herkesin eceliyle öldüğüne işaret edilmiştir.12 İlâhî ilim, mümkünü mümkün olarak, vuku bulanı da gerçekte olduğu gibi ihâta eder. İki ecel kabul etmek veya ecelin değişebileceğini savunmak İlâhî ilimde değişikliğin meydana gelebileceğini benimsemek anlamına gelir ki bu husus, Allah’ın kullarının âkıbetlerini önceden bilmeye muktedir olmamasını ve dolayısıyla O’na bedâ görüşünün nisbet edilmesini gerekli kılar; bu ise, ulûhiyet makamıyla bağdaşmaz.
9] 35/Fâtır, 111
10] El-Keşşâf, III/303
11] 3/Âl-i İmrân, 145J
12] 63/Münâfıkun, 11
- 4 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mu’tezile’nin, maktûlün eceliyle ölmediğini ispatlamak için dayandığı deliller de geçerli değildir. Çünkü katilin adam öldürmekten dolayı Kur’an’da kötülenmesi ve kısas cezasına çarptırılması, maktûlün Allah tarafından tayin edilen ecel-i müsemmâsına ulaşmasını engellediğinden değil, yasaklanan katil fiilini işleyip İlâhî emre aykırı davranmak sûretiyle maktûlün ölümüne zâhiren sebep olması sebebiyledir. Ölümü gerçekleştirmek (imâte), İlâhî bir fiil olmakla birlikte, öldürmeye teşebbüs edip ölüm hâdisesinin meydana gelmesine sebebiyet vermek katile ait bir fiildir.
Ehl-i Sünnet âlimlerine göre insan ömrü uzamaz ve kısalmaz. Kur’ân-ı Kerim’de ve bazı hadislerde ilk bakışta ömrün uzatılması veya kısaltılması anlamına gelebilecek naslar varsa da bunların, mânâsı apaçık olan ecelle ilgili muhkem nasların ışığında açıklanması gerekir. Kur’an’da bazı insanların ömürlerinin uzatılmasının, bazılarının ise kısaltılmasının apaçık bir kitapta bulunduğu ifade edilmektedir.13 Burada kastedilen şey, sağlık kurallarına uyup gerekli tedbirleri almak sûretiyle uzun müddet yaşayacak olanlarla hastalık, tedbirsizlik, kaza, katil vb. sebeplerle ömrü kısaltılanların Allah tarafından bilindiği, bunun da bir kitapta yazılmış olduğu husûsudur. Bundan, dünyaya gelip yaşamaya başladıktan sonra insanlar için -İlâhî bilgi dışında kalan- ömür uzatılması veya kısaltılması sonucunu çıkarmak isâbetli değildir.14 Ayrıca ilgili âyetteki “ziyâde” ve “noksan” ile diğer bir âyetteki15 “mahv” ve “isbât”ın, “ümmü’l-kitâb”da (levh-i mahfûz) değil, meleklerin ellerinde bulunan kitapta meydana gelmesi ihtimal dâhilindedir. Akrabaları ziyâret edip gözetmenin, komşularla iyi geçinmenin ve sadaka vermenin ömrü uzatacağına ilişkin hadislere gelince, her şeyden önce bunlar âhad rivâyetlerdir ve zâhirî mânâları itibarıyla kesin anlamlı âyetlere aykırı olduklarından muhkem âyetleri bunların ışığında açıklamak doğru değildir. Bu hadislerde belirtilen ömrün uzaması, yapılan iyilikler veya yetiştirilen hayırlı evlât sebebiyle insanın öldükten sonra hayırla anılarak adının yaşatılması anlamına gelebileceği gibi, güzel amellerle dolu bir hayatın bereketlenip mutlu bir şekilde geçirilmesi ve dolayısıyla ömrün psikolojik olarak uzun algılanması anlamını da ifade etmiş olabilir.
Ecel konusunda mezhepler arasında görülen ihtilâflar, daha çok iki ecelin bulunup bulunmadığına ve dolayısıyla ömrün uzayıp uzamayacağına ilişkindir. Genel olarak Mu’tezile ve Şia insanların iki eceli olduğunu ve ömürlerinin uzayıp kısalabileceğini savunurken Ehl-i Sünnet umûmiyetle muhkem âyetlere dayanarak insanların bir tek ecelleri bulunduğunu, bunun da ölümleriyle gerçekleşen vakit olduğunu kabul etmiştir. Ecelin kaza ve kadere imanın bir parçasını teşkil eden itikadî bir mesele olduğu ve bunun daha ziyade İlâhî ilim ve irâdeyi ilgilendirdiği dikkate alınırsa, insanlar için önceden belirlenen değişmez bir ecelin takdir edildiğini benimseyen görüşün daha isâbetli olduğunu söylemek mümkündür. Zira kişilerin sağlık kurallarına uyup uymayacakları, bu konuda ne gibi gelişmelerin ortaya çıkacağı, herhangi bir kaza veya katil hâdisesiyle karşılaşıp karşılaşmayacakları hususu İlâhî bilgi ve irâdenin kapsamı dışında değildir. İnsanların ecelleri sadece Allah tarafından bilindiğine ve kendilerince keşfedilmesi mümkün olmadığına göre yaşamak için gerekli tedbirleri almaları kulluk
13] 35/Fâtır, 11
14] Cüveynî, s. 363
15] 13/Ra’d, 39
ECEL VE ÖLÜM
- 5 -
vazifelerinin bir gereğidir. 16
Allah (c.c.) herkes için bir ömür belirlemiştir. Her canlı kendisi için belirlenmiş olan o ömrü bitirecektir. Ölümü de dirilmeyi de Allah (c.c.) yaratır. “O Allah ki, amelce hanginiz daha güzeldir diye, sizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O güçlüdür, bağışlayıcıdır.” 17
Her insan eceliyle ölür, hiçbir kimse ölüme müdahale edemez. Ancak Allah’ın yazmış olduğu ecele göre ölür. “Allah’ın izni olmadıkça hiçbir kimseye ölüm yoktur. O, vâdesiyle yazılmış bir yazıdır.” 18
Ecelin ileri alınması ya da geriye bırakılması mümkün değildir. “Bir canlının eceli gelip çatınca, Allah onu asla geri bırakmaz; Allah işlediklerinizden haberdardır.”19 Her insanın bir eceli olduğu gibi her ümmetin (topluluğun) de bir eceli vardır. “... Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldimi, bir an ne geri kalırlar, ne de ileri giderler.” 20
Ecel ve Kader
Ecel; Arapça’da belirlenmiş sürenin bitimi demektir. Başlıca iki ayrı anlamı vardır. Bunlardan biri, Türkçedeki “vâde”nin karşılığı olmak üzere genelde senet ve borç mevzuatında kullanıldığı anlamdır;21 diğeri ise ölüm ânı demektir. Yani insanın hayatının sona erdiği saniyeler anlamına gelir.
Ecel de, insanın hayatında yaşadığı sıradan herhangi bir olay gibi, rızık gibi kaderin bir parçasıdır. Allah Teâlâ her canlının, ne kadar yaşayacağını, nerede ve nasıl öleceğini kesinlikle ve ezelî ilmiyle bilir. Dolayısıyla canlının öleceği saatlerde onun hayatının sona ermesi için gerekli olan bütün nedenler bir araya gelir. Öyle ki bu nedenler onun yaşamını durdurmak için âdetâ birbirlerini tamamlarlar.
Örneğin çok yaşlanmış bazı insanların, hiçbir hastalık belirtisi göstermeden bir mumun yavaş yavaş sönmesi gibi öldükleri bir gerçektir. Bu demektir ki, vücutta bulunan sistemler çok eskimiş ve yıpranmış olmaktan dolayı artık normal görevlerini yapamazlar. Bu sistemlerden bazıları bir süre daha çalışabilecek durumda olsa bile, diğerleri fonksiyonlarını yerine getiremediklerinden, kısa bir süre için bir tür direnip faâliyetine devam eden sistem de bu genel duraklamadan olumsuz yönde etkilenerek o da durur. Böylece ezelden beri Allah’ın bilgisi içinde olan yaşama süresi bitmiş olur ki işte ecel, pek olağan gibi göremediğimiz ancak bu son derece doğal nedenlere bağlı olarak zamanında gerçekleşir.
Bundan şu sonucu çıkarmalıyız: Bir tek olan ecelin, bir değil; bilâkis aynı zamanda birçok zincirleme nedeni vardır. Bunlar Allah’ın ezeldeki takdirine ve O’nun kurmuş bulunduğu kâinât disiplinine bağlı olarak sebep-sonuç zincirinin akışı içinde birbirlerini farklı ölçülerde etkiler ve ecel saati yaklaştıkça yoğunlaşırlar.
Örneğin, bir trafik kazasında sürücünün, gideceği yere bir an önce ulaşmak
16] Cihat Tunç, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. s. 381-382
17] 67/Mülk, 2
18] 3/Âl-i İmran, 145
19] 63/Münâfikun, 11
20] 10/Yunus, 49
21] 2/Bakara, 282
- 6 -
KUR’AN KAVRAMLARI
istemesi, ecel için bir ilk neden oluşturabilir; bu psikoloji içerisinde yapacağı aşırı hız, onu bir an gelir ki -bir riski atlatmak için- hatalı sollamaya iter. Bu da nedenlerin ikincisi olur; Hatalı sollama kaçınılmaz bir kaza ile sonuçlanırsa bu üçüncü bir neden olur; Çarpışma ya da devrilme gibi bir olaydan sonra vücutta meydana gelen ezilme, kırılma ve yaralanmalar dördüncü bir nedeni oluşturur; Eğer kan kaybı ya da hastaneye geç ulaşmak gibi bir durum yaşanırsa bu da elbetteki başka bir neden olur ve böylece bir hayatın sona ermesi, âdetâ eceli hazırlayan sebeplerin birbirini izlemesiyle gerçekleşir. Ölüm h�����������������������������â disesi dâhil, ard arda mey-���������������������������� disesi d�������������������âhil, â������������������hil, meydana gelen bu olayların hiçbiri, aslında diğerinden farklı değildir. Çünkü bunların her biri, aynı doğrultudaki kaderin birer halkasıdır. Buna rağmen insanlar, ecel için genellikle (kalp krizi, trafik kazası, zehirlenme, boğulma, intihar ve sûikast) gibi bir tek neden üzerinde dururlar. Bu, ezelî kaderin bir çeşit özetlenmesidir.
Dikkatlerin ecel kavramı üzerinde yoğunlaşması ölüm olayından ötürüdür. Çünkü ecel demek ölümün başlaması demektir. Ölüm ise, birçok insan için ürkütücüdür. Özellikle İlâhî vahiylerin haber verdiği “gaybî” gerçekler hakkında tereddütlü olan insanlar, hayatlarının en risksiz günlerinde bile ölümü hatırladıkça gizli panikler yaşarlar. Onlar için hayat -bu açıdan- âdetâ bir ıstıraptır. Dolayısıyla, sportif faâliyetler, güzellik yarışmaları ya da çeşitli adlar altında düzenlenen dev müsabakalar, faşingler, festivaller ve baş döndürücü eğlenceler, aslında derinden yaşanan bu gizli ıstırâbın, bu içsel paniğin biraz olsun dindirilmesi amacını gütmektedir.
Ölümle ecel, birçok kimse tarafından özdeşleştirilmiştir. Ancak�����������������, ikisi birbirin-,���������������� birbirin- birbirinden farklı olaylardır. Ecel, canlıdaki hayatın sona ereceği saniyelerin gelip çatması; ölüm ise canlıdaki dünyevî hayatın sona ermesi ya da ruhun bedenden ayrılması demektir.
Ecel ve Ömür: Ömür, canlının bu dünyada var olmasıyla başlayan ve ecelinin gelip çatmasıyla ya da canlının ölmesiyle son bulan belirli süredir. Bu tanımdan hareket ederek, “öyle ise her canlının ömrü biçilmiştir” demek doğrudur; ancak bu, yeterli ve doyurucu bir açıklama değildir. Önce şunu düşünmeliyiz: Değil yalnız canlılar, Allah’tan başka her şey sürelidir, fânîdir, sonludur. Çünkü her şey Allah Teâlâ’nın ezelî ve kuşatıcı bilgisine, O’nun kurmuş bulunduğu k�âinat disiplinine ve bu disiplini ayakta tutan evrensel yasalara bağlı olarak (fizik sınırlarda) sebep-sonuç ilişkisi içinde değişikliğe uğrar.
Her şey, kendi temel niteliklerinin çizdiği sınırlar içinde bağımsız bir bütünlükle ortaya çıkar ve Allah’ın sünneti dediğimiz kâinattaki sistemlerinden birine bağlı olarak aşamalarla gelişir, yıpranır, eskir ve sonunda köklü bir değişikliğe daha uğrar. İşte ilk var oluştan sonraki bu iki değişim arasında geçen süre her varlığın kesin ömrünü ifade eder.
Örneğin toprağa atılan bir tohumun, ekildiği andan itibaren yeşerip bir zaman sonra kurumasıyla ya da kesilip biçilmesiyle sona eren süre o bitkinin ömrüdür. Keza bir sanatkâr tarafından yapılan herhangi bir eserin gerçekleştirildiği andan itibaren kullanımdan kaldırıldığı saate kadar geçen süre yine o eserin ömrüdür. Ancak ömür ve ecel kavramları bu basit ve soyut açıklamayı aşarak insan idrâkinin ulaşamayacağı İlâhî irâdeye bağlı özel bir anlam taşırlar. Bu da, ecel ve ömür, birbirlerinden pek soyutlanamayan (ancak materyalıstlerin ileri sürdüğü gibi bir evrim olarak değil), Allah’ın izni ve ezelî irâdesiyle birbirini
ECEL VE ÖLÜM
- 7 -
doğuran, birbirini tamamlayan devr-i dâim içindeki hayat ve kâinât olaylarının birer parçasıdırlar.
Ecel Değişir mi? Allah Teâlâ, insanın ne zaman doğacağını ve ne zaman öleceğini ezelî ve kuşatıcı ilmiyle kesin olarak bildiği için ömrün uzaması ya da kısalması mümkün değildir. “Allah’ın her şeye gücü yeter, binâenaleyh daha fazla yaşamak için kulun yapacağı duâyı kabul etmek O’nun için zor ya da imkânsız değildir” demek bir çelişkidir. Çünkü Allah Teâlâ, tüm geleceği olduğu gibi, her insanın ne zaman öleceğini de önceden ve kesin olarak bilir. Bu bakımdan duâ ile değişerek ileri bir zamana ertelendiği sanılan ecel, aslında, Allah tarafından kesin şekilde belirlenmiş olan eceldir. Şu halde Allah’ın bir kimse için takdir buyurduğu ölüm tarihini bu kişinin duâsıyla değiştirmesi demek, O’nun bu olayı sonra düşünmesi ve iki şey arasında tercih yapması gibi ezelî bilgisine ters düşen bir durumdur. Buna “Bedâ” denir. Bedâ ise Şiîlikte bir inançtır ve Allah’ın sıfatlarına, kemal ve kuşatıcılığına aykırıdır.
“Allah dilediğini siler, dilediğini de (olduğu gibi) bırakır.”22 mealindeki âyet-i kerimeye dayanarak ömrün artıp eksilebileceğine, ya da başka bir ifade ile ecelin değişebileceğine inanmak da bir yanılgıdır. Gerçekte Allah’ın, dilediğini silmesi; O’nun başlangıcı ve sınırı olmayan bilgisiyle, -yok olmasını belirlediği şeyi- zamanı geldiğinde ortadan kaldırması ve devam edecek olan şeyi de vâdesine kadar bekletmesi demektir.
Burada şöyle bir soru ile karşılaşmak mümkündür: “Mâdem ki her şey önceden kesin olarak belirlenmiştir ve her şey zamanı gelince olup bitmektedir, öyle ise kulun duâ etmesi, örneğin, şer ve belâların def olması, barışın, huzur ve mutluluğun gelmesi için dilekte bulunması bir anlam taşımamaktadır. Hâlbuki Allah Teâlâ: “Rabbiniz buyurdu, Bana duâ edin, Benden dilekte bulunun, sizin için kabul edeyim.” 23 diyor. Bu nasıl açıklanabilir?”
Önce şu gerçeği anlamaya çalışmak gerekir ki, Allah’ın kesin yasaları arasındaki ilişkilerde insanın ruhsal ve psikolojik yönlenmesini sağlayan etkiler vardır. Şer, kötülük, sıkıntı ve huzursuzluk, ya da hayır, huzur, sevinç ve bereket göreceli kavramlardır. Bunlar herkese göre değişir. Nitekim aynı olayın, birini sevindirirken, bir diğerini acılara boğduğu bilinen bir gerçektir. Örneğin Allah Teâlâ, kullarından birinin duâsını kabul ederek amacını gerçekleştirmekle onu sevindirmeyi, buna karşın o kimseden nefret eden bir diğerini de dolayısıyla aynı anda üzmeyi ezelî ilminde takdir etmiş olabilir. Şu halde bir kimsenin, örneğin: “Allah’ım beni mutlu kıl!” diye duâ etmesi üzerine o insanın gerçekten de herhangi bir nedenle mutluluk duymaya başlaması Allah’ın ezelde böyle bir olayı bilmiş olmasındandır.
Ecel ve ömür meselelerine gelince bunlarda hiçbir izâfîlik yoktur. Bilâkis ömür, ecel ve ölüm çok somut hayat olaylarıdır. Bunların kesin ve pozitif açıklamaları vardır. Her insana göre farklı anlamlarda yorumlanamazlar. Ölüm olayı, her insanın kanaat ve yargısında yine ölümdür. Ecel ve ömür de böyledirler. Dolayısıyla ölümü hazırlayan nedenlerle; değişken, izâfî psikolojik olayları karıştırmamak gerekir.
22] 13/Ra’d, 39
23] 40/Mü’min, 60
- 8 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bedâ ve Kader: Bedâ, bir kimsenin, önceden sonunu bir türlü kestiremediği bir şey hakkında, daha sonra kesin bir karara varması anlamına gelen Arapça bir sözcüktür.
Bu sözcük, bazılarının, Allah’ın ilim, irâde ve tekvin sıfatlarına ilişkin bir inanışlarına verilen addır. Onlardaki bu inanış: Sözde, Allah Teâlâ’nın, daha önce belli şartlarda meydana geleceğini bildiği bir olayı daha sonra değiştirmesi anlamına gelir.
Tabiatıyla bu, Allah’ın (hâşâ) yanılmak, önceden bir şeyi kestirememek, ya da birtakım hesaplar yaparak görüş ve karar değiştirmek gibi -yaratıklara mahsus- bir bocalama ve çelişki içine düşmesi demektir ki Allah Teâlâ böyle bir eksiklikten münezzehtir.
Kesinlikle ifade etmek gerekir ki “Bedâ” kavramının İslâm inancında hiç bir yeri yoktur. Allah Teâlâ her şeyi ezelî ilmiyle önceden bilmektedir ve geleceği nasıl biliyorsa olayların tümü, istisnâsız O’nun bildiği şekilde, buyurduğu ve belirlediği doğrultuda cereyan eder ve olup biter. 24
Ölüm bir sünnetullah, Allah’ın evrendeki değişmez İlâhî kanunu olduğundan, ondan kaçılamaz. Eğer Yüce Allah ölümü yaratmayıp da insanlar ölmeseydi, ihtiyarlayıp ölümü nimet sayanların hali ve şimdiden dünyanın insanlara dar gelmeye başlaması karşısında durumumuz ne olurdu, bir düşünün! Bunu düşününce ölümde büyük bir hikmet ve isâbet bulunduğunu anlarız. Bununla birlikte, Yüce Allah intiharı yasaklayarak, hayatımızı korumakla mükellef kıldığı gibi, başkasının hayatına kast etmeyi de men ediyor. Öldürmek Allah’a mahsustur verdiği canı O alır. Öldürülen kimsenin katiline cezâ verilmesi, öldürdüğü için (öldürme fiilini yarattığı için) değil, Allah’ın haram kıldığı bir fiili işlediği için verilir. Ölümü yaratan Allah’tır. Ölenin eceli gelip hayatı sona ereceği an yaklaşınca katil onun ölümüne sebep olur. El-Muhyî, er-Razzâk, el-Mü’mît olan yalnız Allah’tır. Her şeyi yaratan ve yarattıkları tüm canlıların rızkını veren Allah Teâlâ olduğu gibi onları yok edip öldüren de O’dur. Diriltmek ve öldürmek O’nun takdir ve yaratmasıyladır. Her canlının belli ve takdir edilmiş bir eceli vardır. Tabiat varlıklarının belli bir ömrü, bir işlev süresi vardır.25 Bütün doğa varlıklarının olduğu gibi, insanların ve tüm canlıların belli bir yaşama süresi vardır. O süreden ne az, ne de çok yaşamak mümkündür. Buna ecel diyoruz.
Öldürülmüş olan bir insan, Allah yanında mukadder olan eceli ile ölür. İnsan, kazâ ve kader olarak Allah’ın ilminin ezelde ne sûretle takdir edildiğini bilmez. Ona düşen görev, Allah’ın emrettiği şekilde hayatını koruyup kendi ecelinin gelmesine sebep olmamak ve başkasının hayatına tecâvüz etmemektir. Allah’ın verdiği canı almak, yine Allah’a aittir. Bunun içindir ki, bir insanın canına kıymış olan insan cezâsını görür. Çünkü kendi irâde ve tercihi ile onun ecelinin gelmesine, o adamın ölmesine sebep olmuş ve Allah’ın râzı olmadığı çirkin bir işi yapmış ve Allah’ın emrine karşı gelmiştir.
“Allah’ın emir ve kazası (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O (ölüm), belli bir süreye/ecele göre yazılmıştır...”26 İnsan, kendisine tanınan süreden eksik veya fazla
24] Ferit Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Y. s. 304-308
25] 13/Ra’d, 2; 31/Lokman, 29; 35/Fâtır, 13; 39/Zümer, 5
26] 3/Âl-i İmrân, 145
ECEL VE ÖLÜM
- 9 -
yaşayamayacağına göre, ölmemek için savaştan kaçmakla ölümden kurtulamaz. 27
“...Şöyle de: ‘Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi...”28; “Ey iman edenler! Siz, inkâr edenler gibi, yeryüzünde sefere çıkan veya savaşan kardeşleri hakkında, ‘eğer bizim yanımızda kalsalardı ölmezler, öldürülmezlerdi’ diyenler gibi olmayın. Allah bu kanaati onların kalplerine (kaybettikleri yakınları için onulmaz) bir hasret (yarası) olarak koydu. Hayatı veren de, alan da Allah’tır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görür.”29; “(Evlerinde) Oturup da kardeşleri hakkında, ‘bize uysalardı öldürülmezlerdi’ diyenlere, ‘eğer doğru sözlü insanlarsanız, canlarınızı ölümden kurtarın bakâlim!’ de. Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın! Bilâkis onlar diridirler.” 30
Çeşitli bahanelerle Uhud Savaşından kaçıp çekilmiş olan münâfıklar, savaşta ölmüş olan akrabâ ve tanıdıklarının haberini alınca: “Eğer bizim yanımızda olsalardı, ölmezler, öldürülmezlerdi” demişlerdi. Bu tür sözler, onların yüreklerindeki derdi arttırmaktan başka bir şey sağlamaz. Çünkü Allah’ın takdirini inkâr, her işi insanın kendi kusuruna bağlamak, insanı bunalıma sokar. Gerçekte her şey Allah’ın takdirine bağlıdır. Ecel gelmedikçe insan ölmez. Savaşta ölen, eceli sona erdiği ve cephede öleceği takdir edildiği için ölür. Eceli dolmamış insanı Yüce Allah, kurşunlar, bombalar arasından kurtarıp yaşatır. Allah’ın kaderine böyle iman eden, tesellî ve huzur bulur. Korkunun ecele faydası yoktur, ölümden kaçmak mümkün değildir. “(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise,) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.” 31
Toplumların Eceli: Bireylerin belli bir ömrü olduğu gibi, toplumların da belli bir ömrü vardır. İnsan gibi toplum ve devletler de doğar/kurulur, büyür/yükselir ve ölür. Sürelerini dolduran ümmetler ve uluslar, tarih sahnesinden silinir ve egemenliklerini kaybeder, başka ulus ve yönetimlerin egemenliği altına girerler. “Her ümmetin (takdir edilmiş) bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geriye atabilirler, ne de bir an ileriye alabilirler (Allah’ın takdir ettiği vakitte yok olup giderler).” 32
Yükselme ve egemenlik sürelerini dolduran uluslar, ahlâkî dejenerasyona uğrayınca Allah’ın cezasını hak eder, ya tamamen helâk edilip tarih sahnesinden silinir veya egemenliklerini yitirirler. 33
Ecel meselesini Allah’ın bilgisi açısından ele alacak olursak; Allah’ın her şeyi nasıl olacaksa öyle bildiğinden; “eceli de, meydana geliş şartları nasıl olacaksa olsun, bütün mâhiyeti ile bilip takdir etmiştir” diyebiliriz.
Ecele inanç, insanları korkaklıktan, haklarının gasbedilmesine karşı tepkisiz olmaktan, zulme seyirci kalmaktan kurtardığı için, sosyal hayat için de çok faydalı bir unsurdur. Kişileri tembelliğe ve tedbirsizliğe değil; aksine, daha
27] 3/Âl-i İmrân, 145, 156, 185; 4/Nisâ, 78; 33/Ahzâb, 16
28] 3/Âl-i İmrân, 154
29] 3/Âl-i İmrân, 156-158
30] 3/Âl-i İmrân, 168-170
31] 33/Ahzâb, 16
32] 7/A’râf, 34; Aynı konuyla ilgili âyetler için bk. 10/Yunus, 49; 15/Hicr, 5; 23/Mü’minûn, 43.
33] 7/A’râf, 135, 185; 10/Yûnus, 11; 11/Hûd, 104; 13/Ra’d, 38; 14/İbrâhim, 10, 44; 16/Nahl, 61; 17/İsrâ, 99; 20/Tâhâ, 128-129; 29/Ankebût, 5; 35/Fâtır, 45; 42/Şûrâ, 14
- 10 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cesur ve atak çalışmaya ve gayrete yöneltir. Sebepleri putlaştırmanın önüne geçer. Yakınlarından biri öldüğünde kişinin “keşke”ler içinde boğulmasına, başkalarına ve kendine gereksiz suçlamalar yapmasına engel olur. Ölüm gibi doğal ama ölünün yakınlarına acı veren bir olayı daha rahat kabullenip Allah’a, O’nun kaderine teslim olmayı sağlar. Dolayısıyla ecel inancı, insanın dünya ve âhiret mutluluğuna engel olacak yanlışlıklardan kurtulmasına sebep olur.
Kur’ân-ı Kerim’de Ecel ve Ölüm
Kur’ân-ı Kerim’de “ecel” kelimesi, toplam 52 yerde geçer. Ayrıca, iki âyet-i kerimede “ecel” kelimesi fiil halinde kullanılır;34 bir âyette de mef’ûl ismi olarak müeccel şeklinde kullanılır.35
Yaşama süresi anlamında kullanılan ömür (“umr”) kelimesi ise 7 âyette geçer. Ayrıca 5 yerde de bu anlamdaki umr kelimesi, fiil halinde kullanılır. Kur’ân-ı Kerim’de ölüm anlamındaki “mevt” kelimesi ve türevleri 165 yerde geçer. Vefat gibi değişik kelime ve ifadelerle ölümden 190 yerde söz edilen Kur’ân-ı Kerim’de, bütün âyetlerin yaklaşık üçte biri; ölümle, öldükten sonra dirilmeyle, âhiret ve oradaki ödül ve cezayla ilgilidir.
Âyet-i kerimelerde, insanların ve toplumların Allah tarafından takdir edilmiş ecelleri, yani yaşama süreleri olduğu ısrarla belirtilir. Bu ecel/süre, ne bir saat (an) öne alınır, ne de bir an geciktirilir. Kur’an’da; yaratan ve öldürenin Allah olduğu, O’nun insanları tekrar diriltip hesaba çekeceği, ölümden sonra insanların O’na döneceği belirtilir. Sahte tanrıların kimseyi öldürüp diriltemeyeceği, kendilerine bile fayda ve zarar veremeyecekleri vurgulanır. Yaşayanların ömürlerinin Allah katında belli bir eceli/süresi olduğu, o süre dolup ecelleri geldiğinde canlıların bir an bile geciktirilmeden veya öne alınmadan ölüm acısını tadacakları ifade edilir.
Bazı âyetlerde ay, güneş ve diğer gezegenlerin düzenli hareketlerinin süresinin belirlenmiş olduğu ifade edilirken,36 bir kısmında göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin tâbi olduğu kozmik düzenin bozulacağı bir vaktin bulunduğu anlatılır.37 Ecelle ilgili âyetlerde, Allah’ın her insan için bir yaşama süresi ve bir ölüm vakti belirlediği ifade edilmiş,38 kendilerine uzun ömür verilenlerin de, ömrü kısaltılanların da mutlaka bir kitapta yazılı olduğu bildirilmiştir.39 İlâhî emirlere uyanların tâyin edilmiş ölüm vaktine kadar güzel bir şekilde yaşatılacakları müjdelenirken,40 zâlimlerin de ecelleri gelinceye kadar cezâlandırılmayacağı, ancak zamanı gelince bir anlık öne alış veya erteleme yapılmayacağı belirtilmiştir.41 Bazı insanların hayatlarının ihtiyarlamadan önce sona erdirildiği, bazı kişilerin ise kendileri için belirlenen süreye kadar yaşatıldığı anlatılmıştır. 42
34] 6/En’âm, 128; 77/Mürselât, 12
35] 3/Âl-i İmrân, 145
36] 13/Ra’d, 2; 30/Rûm, 8; 31/Lokman, 29
37] 6/En’âm, 2, 128; 14/İbrâhim, 10; 29/Ankebût, 5, 53
38] 6/En’âm, 2, 60
39] 35/Fâtır, 11
40] 11/Hûd, 3
41] 16/Nahl, 61; 29/Ankebût, 53
42] 40/Mü’min, 67
ECEL VE ÖLÜM
- 11 -
Kur’ân-ı Kerim’e göre toplumlar da bireyler gibi birer organizmadırlar. Bireylerin belli bir ömrü, süresi olduğu gibi, toplumların da belli bir ömrü, süresi vardır. Hiçbir nefis, kendisi için belirlenen süreden az ya da çok yaşayamayacağı gibi,43 hiçbir toplum ve ulus da sürelerinden fazla yaşayıp egemen olamaz. Toplumların eceli, yani yıkılış zamanı gelince bunun bir anlık süre için öne alınmayacağı gibi, geriye bırakılmayacağı da bildirilir. 44
“Ey kâfirler! Siz ölü (henüz yok) iken sizi dirilten (dünyaya getirip hayat veren) Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Şunu bilin ki, sonra sizi (eceliniz gelince) O, öldürecek, tekrar sizi O diriltecek ve tekrar O’na döndürüleceksiniz (orada hesap vereceksiniz).” 45
“(Ey Muhammed, onlara:) ‘Şayet (iddiâ ettiğiniz gibi) âhiret yurdu Allah katında diğer insanlara değil de yalnızca size aitse ve bu iddianızda doğru iseniz, haydi ölümü temenni edin (bakâlim)’ de. Onlar, kendi elleriyle önceden yaptıkları işler (günah ve isyanları) sebebiyle hiçbir zaman ölümü temenni etmeyeceklerdir. Allah zâlimleri iyi bilir. “Yemin olsun ki, sen onları yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Şirk koşan müşriklerden/putperestlerden her biri de arzular ki, bin sene yaşasın. Oysa yaşatılması hiç kimseyi azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların yapmakta olduklarını eksiksiz görür.” 46
“Allah yolunda öldürülenlere (şehitlere) ‘ölüler’ demeyin. Bilâkis onlar diridirler, lâkin siz onu hissedemez, anlayamazsınız. Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile imtihan ederiz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele! O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman: ‘Biz Allah içiniz ve biz O’na döneceğiz’ derler.” 47
“Bir zamanlar İbrahim de Rabbine ‘Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster’ dedi. Rabbi ona: ‘Yoksa inanmadın mı?’ deyince, ‘Hayır! İnandım. Lâkin kalbimin mutmain olması için görmek istedim’ dedi. Bunun üzerine ‘Öyleyse kuşlardan dört tanesini yakala, onları yanına al, sonra (kesip parçala), her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra onları kendine çağır, koşarak sana gelirler. Bil ki Allah azîzdir, hakîmdir’ buyurdu.” 48
“Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” 49
“Allah’ın emir ve kazası (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O (ölüm), belli bir süreye/ecele göre yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini isterse, kendisine ondan veririz; kim de âhiret sevabını isterse ona da bundan veririz. Biz, şükredenleri mükâfatlandıracağız.” 50
“...Şöyle de: ‘Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi...” 51
“Ey iman edenler! Siz, inkâr edenler gibi, yeryüzünde sefere çıkan veya savaşan kardeşleri hakkında, ‘eğer bizim yanımızda kalsalardı ölmezler, öldürülmezlerdi’ diyenler gibi olmayın. Allah bu kanaati onların kalplerine (kaybettikleri yakınları için onulmaz) bir
43] 63/Münâfıkun, 11
44] 7/A’râf, 34; 10/Yûnus, 49; 14/İbrâhim, 10; 15/Hicr, 5; 16/Nahl, 61; 23/Mü’minûn, 43; 71/Nûh, 4
45] 2/Bakara, 28
46] 2/Bakara, 94-96
47] 2/Bakara, 154-156
48] 2/Bakara, 260
49] 3/Âl-i İmrân, 102
50] 3/Âl-i İmrân, 145
51] 3/Âl-i İmrân, 154
- 12 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hasret (yarası) olarak koydu. Hayatı veren de, alan da Allah’tır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görür. Eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, şunu bilin ki, Allah’ın rahmet ve mağfireti, onların elde edecekleri bütün şeylerden daha hayırlıdır. Andolsun, ölseniz de, öldürülseniz de Allah’ın huzurunda toplanacaksınız.” 52
“(Evlerinde) Oturup da kardeşleri hakkında, ‘bize uysalardı öldürülmezlerdi’ diyenlere, ‘eğer doğru sözlü insanlarsanız, canlarınızı ölümden kurtarın bakâlim!’ de. Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın! Bilâkis onlar diridirler; Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesini vermenin sevincini duymaktadırlar.” 53
“Her canlı ölümü tadacaktır. Kıyâmet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konulursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise, aldanma metâından başka bir şey değildir.” 54
“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; burçlarda, sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!” 55
“Sizi bir çamurdan yaratan, sonra eceli/ölüm zamanını takdir eden ancak O’dur. Bir de O’nun katında ecel-i müsemmâ/muayyen bir ecel (kıyâmet günü) vardır. Hal böyle iken siz hâlâ şüphe (mi) ediyorsunuz(?)” 56
“Sizi geceleyin öldüren (öldürür gibi uyutan) ve gündüzün güç yetirip etkilemekte (yapıp işlemekte) olduklarınızı bilen, sonra adı konulmuş ecel doluncaya kadar onda (gündüzde) sizi dirilten (uykudan uyandıran) O’dur. Sonra dönüşünüz yine O’nadır. Sonra yapmakta olduklarınızı size O haber verecektir.” 57
“O, kullarının üstünde yegâne kudret ve tasarruf sahibidir. Size koruyucular gönderir. Nihayet birinize ölüm geldimi elçilerimiz (can almakla görevli melekler) onun canını alırlar. Onlar (bu hususta verilen vazifeyi yapmakta) kusur etmezler.” 58
“De ki: ‘Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm; hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun ortağı yoktur. Bana öyle emrolundu ve ben müslümanların ilkiyim.” 59
“Her ümmetin (takdir edilmiş) bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geriye atabilirler, ne de bir an ileriye alabilirler (Allah’ın takdir ettiği vakitte yok olup giderler).” 60
“Onlar, göklerin ve yerin ‘bağımlı olduğu egemenliğe ve sünnete’ (melekûta), Allah’ın yarattığı şeylere ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bakmıyorlar mı? Bundan sonra artık hangi söze inanacaklar?” 61
“Eğer Allah, onların hayra ulaşmak için çarçabuk davrandıkları gibi, insanlara şerri
52] 3/Âl-i İmrân, 156-158
53] 3/Âl-i İmrân, 168-170
54] 3/Âl-i İmrân, 185
55] 4/Nisâ, 78
56] 6/En’âm, 2
57] 6/En’âm, 60
58] 6/En’âm, 61
59] 6/En’âm, 162-163
60] 7/A’râf, 34
61] 7/A’râf, 185
ECEL VE ÖLÜM
- 13 -
de çabuklaştırsaydı, mutlaka ecellerine hüküm verilirdi (ve hepsi de helâk olurlardı). İşte Bize kavuşmayı ummayanları Biz böylece taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda (kendi başlarına) bırakırız.” 62
“De ki: ‘Ben kendime bile Allah’ın dilediğinden başka ne bir zarar ne de bir menfaat verme gücüne sahibim.’ Her ümmetin (takdir edilmiş) bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman artık ne bir saat geri kalırlar ne de ileri giderler.” 63
“Ve Rabbinizden mağfiret dilemeniz, sonra da O’na tevbe etmeniz için (Bu Kitap indirildi. Eğer bu emrolunanları yaparsanız), Allah sizi, tâyin edilmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde yaşatır, faziletli olan/fazlasını yapan herkese de iyiliğinin karşılığını kendi lütfundan verir. Eğer yüz çevirirseniz, ben sizin başınıza gelecek büyük bir günün azabından korkarım.” 64
“Biz onu (kıyâmet gününü) sadece sayılı bir müddetin sona ermesine kadar bekletir, erteleriz.” 65
“... Her ecel (tesbit edilmiş süre) için bir kitap (yazı, hüküm, son) vardır.” 66
Her vakit ve müddetin Allah katında ayrı ayrı bir yazısı, hikmet gereği verilmiş özel bir hükmü vardır. Bu müddet içerisinde kurtuluşa ermek veya azâba müstahak olmak için insanlara mühlet ve müsâade verilmiştir.
“İnsanları, kendilerine azâbın geleceği gün (kıyâmet) hakkında uyar/korkut ki, sonra zâlimler; ‘Ey Rabbimiz! Yakın bir ecele/müddete kadar bize süre ver de Senin dâvetine uyalım ve peygamberlere tâbi olalım’ derler. (Onlara denilir ki:) ‘Daha önce, sizin için bir zevâl olmadığına yemin etmemiş miydiniz?” 67
“Helâk ettiğimiz hiçbir ülke yoktur ki, hakkında (Bizce) bilinen bir yazı/yazgı olmasın.” 68
Gerek arâzisini yere batırmak ve gerekse halkını yok etmek sûretiyle veya başka âfetlerle helâk edilen memleketlerin hiç biri, körü körüne, tesâdüfî olarak helâk edilmiş değildir. Allah tarafından tâyin ve takdir edilip Levh-i Mahfûz’da yazılmış şaşmaz, unutulmaz ve gaflet edilmez bir yazı gereğince helâk olmuşlardır. Demek ki, devlet ve toplumların da fertler gibi takdir edilmiş belli ömürleri vardır. Bireyler doğduğu, geliştiği, ihtiyarladığı ve nihâyet öldüğü gibi, devletler de kurulur, gelişir ve nihâyet Allah’ın takdir ettiği gün gelince, yıkılıp tarihe karışırlar. Fertler gibi bunların da bazıları uzun ömürlü, bazıları ise kısa ömürlü olur.
“Hiçbir millet, ecelinin önüne geçemez ve onu geciktiremez.” 69
“Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden cezâlandıracak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları ecel-i müsemmâya/takdir edilen bir müddete kadar erteliyor. Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.” 70
62] 10/Yûnus, 11
63] 10/Yûnus, 49
64] 11/Hûd, 3
65] 11/Hûd, 104
66] 13/Ra’d, 38
67] 14/İbrâhim, 44
68] 15/Hicr, 4
69] 15/Hicr, 5
70] 16/Nahl, 61
- 14 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Sizi Allah yarattı; sonra sizi vefat ettirecek. Daha önce bilgili iken hiçbir şeyi bilmez hale gelsin (bilgisizliğin ne demek olduğunu anlasın) diye sizden bazı kimseler erzel-i ömre/ömrün en kötü çağına kadar yaşatılır. Şüphesiz ki Allah alîmdir/bilgilidir, kadîrdir/kudretlidir.” 71
“Şurası muhakkak ki, kim Rabbine günahkâr olarak varırsa, cehennem sırf onun içindir. O ise orada ne ölür, ne dirilir.” 72
“Eğer Rabbinden, daha önce sâdır olmuş bir söz ve ecel-i müsemmâ/tâyin edilmiş bir vâde olmasaydı, (cezâ ve helâk onlar için de dünyada) gerekli ve kaçınılmaz olurdu.” 73
“Biz, senden önce de hiçbir beşere ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar ebedî mi kalacaklar? Her canlı, ölümü tadacaktır. Bir deneme olarak sizi hayırla da şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak Bize döndürüleceksiniz.” 74
“Evet, onları da, atalarını da barındırdık. Nihâyet ömür kendilerine (hiç bitmeyecek gibi) uzun geldi. Oysa onlar, bizim gelip (kâfirlere âit) arâziyi çevresinden eksilteceğimizi görmezler mi? Şu halde, üstün gelen onlar mı?” 75
“Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki, Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan), sonra uzuvları (önce) belirsiz, (sonra) belirlenmiş canlı et parçasından (uzuvları zamanla oluşan ceninden) yarattık ki size (kudretimizi) gösterelim. Ve dilediğimizi, ecel-i müsemmâya/belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız. Sonra güçlü çağınıza ulaşmanız için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi vefat eder; yine içinizden kimi de erzel-i ömre/ömrün en verimsiz çağına kadar götürülür; tâ ki bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hale gelsin. Sen, yeryüzünü de kupkuru ve ölü bir halde görürsün; fakat Biz, üzerine yağmur indirdiğimizde o kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten (veya çiftten) iç açıcı bitkiler verir. Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. O, ölüleri diriltir. Yine O, her şeye hakkıyla kaadirdir. Kendisinde şüphe olmayan kıyâmet vakti de gelecek; Allah, kabirlerdeki kimseleri diriltip kaldıracaktır. “ 76
“O, (önce) size hayat veren, sonra öldürecek, sonra yine diriltecek olandır. Gerçekten insan, çok nankördür!” 77
“Hiçbir ümmet, ecelini ne öne alabilir, ne de erteleyebilir.” 78
“(Kâfirler) O’nu bırakıp hiçbir şey yaratmayan, bilâkis kendileri yaratılmış olan, bizzat kendilerine bile ne zarar ne de fayda verebilen, öldürmeye, hayat vermeye ve ölüleri yeniden diriltip kabirden çıkarmaya güçleri yetmeyen tanrılar edindiler.” 79
“Sen, ölümsüz ve daima diri olan Allah’a güvenip dayan. O’nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarından haberdar olarak O yeter.” 80
71] 16/Nahl, 70
72] 20/Tâhâ, 74
73] 20/Tâhâ, 129
74] 21/Enbiyâ, 34-35
75] 21/Enbiyâ, 44
76] 22/Hacc, 5-7
77] 22/Hac, 66
78] 23/Mü’minûn, 43
79] 25/Furkan, 3
80] 25/Furkan, 58
ECEL VE ÖLÜM
- 15 -
“Bil ki sen, ölülere işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olana sağırlara da dâveti duyuramazsın.” 81
“Kim Allah’a kavuşmayı umuyorsa, bilsin ki Allah’ın eceli/O’nun tâyin ettiği o vakit, elbet gelecektir. O, her şeyi işiten ve bilendir.” 82
“Senden, azâbı çarçabuk (getirmeni) istiyorlar. Eğer ecel-i müsemmâ (adı konulmuş bir ecel, önceden tâyin edilmiş bir vakit/vâde) olmasaydı, elbette onlara azap gelip çatmış olurdu. Fakat kendileri şuurunda olmadan (hiç farkına varmadıkları bir sırada) o, onlara kuşkusuz âniden geliverecektir.” 83
“Her nefis/can ölümü tadacaktır. Sonunda Bize döndürüleceksiniz.” 84
“Kendi kendilerine, Allah’ın, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları ancak hak olarak ve ecel-i müsemmâ (muayyen bir süre) için yarattığını hiç düşünmediler mi? İnsanların birçoğu, Rablerine kavuşmayı gerçekten inkâr etmektedirler.” 85
“Allah (o yüce varlıktır) ki, sizi yaratmış, sonra rızıklandırmıştır; sonra O, hayatınızı sona erdirecek, daha sonra da sizi (tekrar) diriltecektir. Peki, sizin (Allah’a eş tuttuğunuz) ortaklarınız içinde bunlardan birini yapabilecek var mı? Allah onların şirk/ortak koştuklarından münezzehtir ve yücedir.” 86
“Bilmez misin ki Allah, geceyi gündüze ve gündüzü geceye katmaktadır. Güneşi ve ayı da buyruğu altına almıştır. Bunların her biri ecel-i müsemmâya/belli bir vâdeye kadar hareketine devam eder. Ve Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.” 87
“Kıyâmet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah’ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilmez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.” 88
“De ki: ‘Size vekil kılınan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” 89
“(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise,) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.” 90
“Allah sizi (önce) topraktan, sonra menîden yarattı. Sonra sizi çiftler (erkek-dişi) kıldı. O’nun bilgisi olmadan hiç bir dişi ne gebe kalır ne de doğurur. Bir canlıya ömür verilmesi de, onun ömründen azaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Şüphesiz bunlar, Allah’a kolaydır.” 91
“Allah, geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar; güneş ve ayı emri altına almıştır. Her biri ecel-i müsemmâya/belirtilmiş bir süreye kadar akıp gider. İşte
81] 27/Neml, 80
82] 29/Ankebût, 5
83] 29/Ankebût, 53
84] 29/Ankebût, 57
85] 30/Rûm, 8
86] 30/Rûm, 40
87] 31/Lokman, 29
88] 31/Lokman, 34
89] 32/Secde, 11
90] 33/Ahzâb, 16
91] 35/Fâtır, 11
- 16 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(bütün bunları yapan) Rabbiniz Allah’tır. Mülk O’nundur. O’nu bırakıp da kendilerine taptıklarınız ise, bir çekirdek kabuğuna bile sahip değillerdir.” 92
Gecenin gündüze, gündüzün geceye girdirilmesi, gecenin gündüzün yerini, gündüzün de gecenin yerini almasıdır. Başka bir ifâdeyle; birinin kısalmasıyla diğerinin uzamasıdır. Güneş ve ayın belirtilen süreye kadar akıp gitmesi, kendi yörüngeleri etrafında dönüşlerini kıyâmete kadar sürdürmeleri veya güneşin bir yılda, ayın da bir ayda dönüşünü tamamlamasıdır. Bütün bunlar Allah tarafından takdir edilip belirlenmiş bir süreye, yani müsemmâ bir ecele kadar böyle devam edecektir.
“İnkâr edenlere de cehennem ateşi vardır. Öldürülmelerine hükmedilmez ki ölsünler. Cehennem azâbı da biraz olsun hafifletilmez. İşte Biz, küfürde ileri giden her nankörü böyle cezâlandırırız. Onlar orada: Rabbimiz! Bizi çıkar, (önce) yaptığımızın yerine sâlih ameller/iyi işler yapalım! diye feryat ederler. Size düşünecek kimsenin düşünebileceği, öğüt alabileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmemiş miydi? (Niçin inanmadınız?) Şimdi tadın (azâbı)! Zâlimlerin yardımcısı yoktur.” 93
Gelen uyarıcıdan maksat, peygamberler ve kitaplardır. Bazıları; akıl, ihtiyarlık ve yakınların ölüm gibi özellikleri de uyarıcı olarak açıklar.
“Eğer Allah, kazandıkları dolayısıyla insanları (azap ile hemen) yakalayıverip cezâlandıracak olsaydı, (yerin) sırtı üzerinde hiçbir canlıyı bırakmazdı. Ancak, onları, ecel-i müsemmâya/adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman (gerekeni yapar). Zira şüphesiz Allah, kendi kullarını görmekte/gözetlemektedir.” 94
“Kime uzun ömür verirsek Biz onun yaratılışını (gençliğini, güzelliğini, gelişmesini) bozar, tersine çevirir, beli bükük hale getiririz. Onlar bunu hiç düşünmezler mi?” 95
“Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Sonra şüphesiz siz de, kıyâmet günü, Rabbinizin huzurunda muhâkeme olacaksınız.” 96
“Allah, ölenin ölüm zamanı gelince; ölmeyenin de uykusunda ruhları alır. Bu sûretle hakkında ölümle hükmettiği (rûhu) tutar, ötekini belirli bir vakte kadar (bedene) salıverir. Şüphe yok ki bunda, iyi düşünecek bir kavim için kesin ibretler vardır.” 97
“Sizi topraktan, sonra menîden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan) yaratan sonra bebek olarak çıkaran, sonra sizi güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz, sonra da yaşlanıp ihtiyar olmanız için yaşatandır. İçinizden kimi de daha önce vefat ettirilmektedir. Allah yaşatmayı ecel-i müsemmâya/belli bir vakte ulaşmanız ve olur ki aklınızı kullanıp düşünmeniz için yapar.” 98
Âyette, ilk insan Âdem’in (a.s.) topraktan yaratıldığına işâret edildikten sonra, insanın ana rahminden ihtiyarlığına kadar çeşitli safhaları tasvir ediliyor. Erken çağlardaki ölümle gençlik ve yaşlılık devrelerindeki ölümün sebepleri, ecel ve hikmet kavramlarıyla izah ediliyor.
92] 35/Fâtır, 13; bak. Benzer âyet: 39/Zümer, 5
93] 35/Fâtır, 36-37
94] 35/Fâtır, 45
95] 36/Yâsin, 68
96] 39/Zümer, 30-31
97] 39/Zümer, 42
98] 40/Mü’min, 67
ECEL VE ÖLÜM
- 17 -
“Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, sadece aralarındaki çekememezlik dolayısıyla ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden, adı konulmuş bir ecele/belli bir süreye kadar erteleme sözü geçmiş (verilmiş) olmasaydı, muhakkak aralarında hüküm verilmiş (iş bitirilmiş)ti...” 99
“(Mü’minler) Orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Ve Allah onları cehennem azâbından korumuştur.” 100
“(Müşrikler) dediler ki: ‘Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. (Kimimiz) ölürüz, (kimimiz) yaşarız. Bizi ancak zaman helâk eder. Bu hususta onların hiçbir bilgisi de yoktur. Onlar sadece zannediyorlar.” 101
“Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları ancak hak ve adı konulmuş bir ecel (belli bir süre) için yarattık...” 102
“Ölüm sarhoşluğu bir gün gerçekten gelir de, ‘işte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir’ denir.” 103
“Yeryüzünde bulunan her canlı fânîdir, yok olacaktır.” 104
“Aranızda ölümü takdir eden Biziz. Ve Biz, önüne geçilebileceklerden değiliz. Böylece, sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir yaratılışta tekrar var edelim diye (ölümü takdir ettik).” 105
“De ki: ‘Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır. Sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allah’a döndürüleceksiniz, O size bütün yaptıklarınızı haber verecektir.” 106
“Herhangi birinize ölüm gelip de ‘Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka/zekât verip iyilerden olsam!’ demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan infak edin (Allah için harcayın). Allah, eceli gelince hiçbir nefsi geri bırakmaz. Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.” 107
“O (öyle Yüce Allah) ki, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak gâliptir, çok bağışlayıcıdır.” 108
“Ki günahlarınızı bağışlasın ve sizi ecel-i müsemmâya (adı konulmuş bir ecele, belli bir vâdeye) kadar ertelesin. Elbette Allah’ın eceli (tâyin ettiği vâde) geldiği zaman, artık o ertelenmez. Keşke bilseydiniz!” 109
“Allah’ın emir ve kazâsı (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O (ölüm), belli bir ecele/süreye göre yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini isterse, kendisine ondan veririz; kim de âhiret sevabını isterse ona da bundan veririz. Biz, şükredenleri mükâfatlandıracağız.” 110
99] 42/Şûrâ, 14
100] 44/Duhân, 56
101] 45/Câsiye, 24
102] 46/Ahkaf, 3
103] 50/Kaf, 19
104] 55/Rahmân, 26
105] 56/Vâkıa, 60-61
106] 62/Cum’a, 8
107] 63/Münâfıkûn, 10-11
108] 67/Mülk, 2
109] 71/Nûh, 4
110] 3/Âl-i İmrân, 145
- 18 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Belirlenmiş bir yazıya, tâyin edilmiş bir ecele göre, Allah’ın izni olmadan, eceli gelmeden hiçbir nefis için ölmek yoktur. Ölüm şekli nasıl olursa olsun, kişi öldüğü zaman ecelinin bittiği anlaşılır. Her kim dünya menfaatini isterse ona ondan veririz, her kim de âhiret nimetini isterse ona da ondan veririz. Müslüman olsun, kâfir olsun kişinin yiyeceği, içeceği, giyeceği her şey yazılmıştır. Kimse rızkını tamamlamadan ölmez. Rızkının bitmesi ecelinin gelmesi demektir. Cihada katılmak ölümü çabuklaştırmadığı gibi, cihaddan geri kalmak veya kaçmak da ölümü geciktirmez. Öyleyse neden hezimete uğradınız? Hezimet ölümü defedemez, sebat da hayatı kesemez. Elbette ki verdiğimiz nimetlerden dolayı nankörlük etmeyip şükredenleri, emir ve yasaklarımıza riâyet edenleri Cennet nimetleriyle mükâfatlandıracağız!..
Mevdûdi diyor ki: “Burada müslümanlara ölüm korkusundan kaçmanın anlamsız olduğu öğütleniyor. Çünkü hiç kimse Allah’ın belirlediği zamandan bir dakika bile önce veya belirlenen zamandan bir dakika bile fazla yaşayamaz. Bu nedenle insanın dikkat etmesi gereken konu, ölümden nasıl kaçılacağı değil, bu dünyada kendisine verilen zamanı nasıl en iyi bir şekilde değerlendirebileceği olmalıdır. Önemli olan nokta şudur: İnsan kendisine verilen zamanı bu dünya hayatı için mi, yoksa ölümden sonraki hayat için mi harcayacaktır? 111
Hadis-i Şeriflerde Ecel ve Ölüm
Ecel kelimesi, Kur’an’daki kullanılışlarına benzer şekilde çeşitli hadislerde de yer almaktadır. Bazı hadislere göre eceli gelmeyen hastalar şifâ bulur; bu sebeple ziyâretçiler hastalar için şifâ dileğinde bulunmalıdır.112 Bir kısım hadislerde ecelin insanın emellerine ulaşmasına engel olduğu, her insanın ecelinin önceden takdir edildiği bildirilirken,113 diğer bir kısmında, çok uzun ömürlü olmaktan (erzel-i umr’den) Allah’a sığınan Hz. Peygamber’in kendisine hizmet edenlere uzun ömürlü olmaları için duâ ettiği, akrabâyı ziyâret edip onları gözetmenin, komşulara karşı güzel davranmanın ve sadaka vermenin ömrü uzattığı ifade edilmiştir. 114
İbn Mes’ud (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) bir gün yere çubukla, kare biçiminde bir şekil çizdi. Sonra, bunun ortasına bir hat çekti, onun dışında da bir hat çizdi. Sonra bu hattın ortasından itibaren bu ortadaki hatta istinat eden bir kısım küçük çizgiler attı. Rasûlullah (s.a.s.) bu çizdiklerini şöyle açıkladı: “Şu çizgi insandır. Şu onu saran kare çizgisi de eceldir. Şu dışarı uzanan çizgi de onun emelidir. (Bu emel çizgisini kesen) şu küçük çizgiler de musîbetlerdir. Bu musîbet oku yolunu şaşırarak insana değemese bile, diğer biri değer. Bu da değmezse ecel oku değer.”115 (İnsanın, ecel ve ölümün elinden kurtulamayacağı burada somut bir şema ile ifâde edilmiştir.)
“Dikkat ediniz! Emel ve arzularınız uzayıp size ecelinizi unutturmasın. Aksi takdirde kalpleriniz katılaşır.” 116
111] Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’an, Âl-i İmrân, 145. âyetin tefsiri
112] Ahmed bin Hanbel, I/239
113] Ahmed bin Hanbel, V/197; Tirmizî, Tefsir 2
114] Ahmed bin Hanbel, III/156, VI/159; Buhârî, Deavât 26; İbn Mâce, Mukaddime 10; Tirmizî, Deavât 113
115] Buhârî, Rikak 3; Tirmizî, Kıyâmet 23, h. no: 2456; İbn Mâce, Zühd 27, h. no: 4231
116] İbn Mâce, Mukaddime 7
ECEL VE ÖLÜM
- 19 -
Enes (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) yere bir çizgi çizdi ve: “Bu, insanı temsil eder” buyurdu. Sonra bunun yanına ikinci bir çizgi daha çizerek: “Bu da ecelini temsil eder” buyurdu. Ondan daha uzağa bir çizgi daha çizdikten sonra: “Bu da emeldir” dedi ve ilâve etti: “İşte insan daha böyle iken (yani emeline kavuşmadan) ona daha yakın olan (eceli) ansızın geliverir.” 117
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) omzumdan tuttu ve: “Sen dünyada bir garib veya bir yolcu gibi ol” buyurdu. Tirmizî’nin rivayetinde, “yolcu gibi ol” sözünden sonra şu ziyâde var: “Kendini kabir ehlinden say.” 118
İbn Ömer (r.a.) şöyle diyordu: “Akşama erdinmi, sabahı bekleme, sabaha erdinmi akşamı bekleme. Sağlıklı olduğun sırada hastalık halin için hazırlık yap. Hayatta iken de ölüm için hazırlık yap.” 119
1- Yukarıda kaydedilenler dışında başka kaynaklarda da rivâyet edilmiş olan hadiste Rasûlullah (s.a.s.) kendisini gerçek kulluğa veren kimseyi, önce evi, meskeni olmayan garibe (gurbette olan kimseye), sonra hareket hâlinde olan yolcuya benzetiyor. Çünkü yolcu bir yere haz almak için inmez, yolculuğuna devam edebilmek için dinlenmek ve yolculuğu sırasında lâzım olacak eksiklikleri tamamlamak üzere konaklar.
Ayrıca garîb, yabancı yerde tanıdığı ve güvenebileceği kimselerin azlığı sebebiyle emniyetsizlik duyar ve belli bir korku içerisindedir. Yolcu da öyle. Fazla olarak yolcu, taşıyabileceği zarurî eşyayı sırtına yükler. Zarurî olmayan, lüks ve güç getiremeyeceği yükü almaz. Şu halde âbide: “Garib ve yolcu gibi ol” şeklinde yapılan tavsiyenin içinde “Dünyaya bağlanma, ölümden sonrası için hazırlan, ebede giden yolculukta gerekli olan azığı yani ibâdeti hazırla”, yani “zühd’ü elden bırakma” tavsiyesi mevcuttur. Nevevî merhum şöyle demiştir: “Hadisin mânâsı şudur: Dünyaya dayanma, ona sâbit kalacağın bir vatan gözüyle bakıp bağlanma, dünyada bâkî kalacağın içinden geçmesin, yolcunun vatanında olmadıkça bağlanmadığı şeylere sakın dünyada bağlanıp kalma.”
Hadisi şöyle anlayan da olmuştur: “Yolcu, vatanına giden, onun peşinde olan kimsedir. Kul, dünyada, efendisi tarafından bir ihtiyacı görmek üzere yabancı bir yere gönderilmiş kimse gibidir. Ona düşen verilen hizmeti bir an önce görüp dönmektir, kendisine verilen hizmet dışında bir şeye bağlanıp kalmaz. Öyle ise mü’min, vatan-ı aslîsi olan âhireti düşünmeli, ibâdet, kulluk hizmetiyle geldiği dünyada bu hizmetin dışına çıkarak dünyaya bağlanıp kalmamalı, gönlünden, fikrinden döneceği asıl yurdunu çıkarmamalıdır.
2- Rivâyetin ikinci kısmı İbn Ömer (r.a.)’in şahsî sözü, yani mevkuf hadis gözükmektedir. Ancak, aynı mânaya gelen merfû rivâyetler mevcuttur. Hâkim’in tahric ettiği bir rivâyet şöyledir: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Beş şey gelmeden evvel beş şeyin kıymetini bilin. İhtiyarlık gelmeden evvel gençliğin, hastalık gelmeden evvel sağlığın, fakirlik gelmeden evvel zenginliğin, sıkıntı gelmeden evvel rahatlığın, ölüm gelmeden evvel hayatın.”
Bazı âlimler İbn Ömer (r.a.)’in yukarıdaki sözleri merfû hadisten aldığını
117] Buhârî, Rikak 4; Tirmizî, Zühd 25, h. no: 2335; İbn Mâce, Zühd 27, h. no: 4232
118] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 2/471
119] Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, h. no: 2334
- 20 -
KUR’AN KAVRAMLARI
söylemiştir. Nitekim onun nasihati tûl-i emeli kırmaya tazammum etmekte, ömrünü ibâdet cihetinden içinde bulunduğu gün bilmesini (yarına çıkamayabileceğini düşünmeyi) kişiye tavsiye etmektedir. Zira, akıllı kişi akşama erdimi yarını beklemez, (o günkü kulluk vazifelerini eksiksiz tamamlar). Sabaha erince de akşamı beklemez, her saatin işini saatinde yapar, ecelinin sabaha veya akşama ulaşmadan gelebileceğini düşünür.
3- “Sağlıklı olduğun sırada hastalık halin için hazırlık yap” sözü “ölümden sonra sana faydası olacak amelde bulun, sıhhatli iken hayırlı işler yapmada acele et, böyle işleri başka zaman yaparım diye te’hir etme, mevcut fırsatı bu yoldan hemen değerlendir, zira âniden hastalık gelir ve sâlih amel yapmana mâni olur ve “sonra yaparım” kuruntusuyla, âhirete azıksız gidiverirsin...” demektir.
İbn Hacer der ki: Bu hadis “Kul hastalanır veya sefere çıkarsa sıhhatli ve mukim (evinde) iken yaptığı ibâdeti Cenâb-ı Hak aynen kendisi için yazar.” hadisine muhâlefet etmez. Çünkü bu hadis, amel eden kul hakkında vârid olmuştur. Şu halde mü’min sağlığında ve normal şartlarda hangi amele ve hangi niyete kendini alıştırıp adapte etmişse, hastalık, yolculuk, yaşlılık gibi ibâdet ve sâlih amellerine mâni olan durumlar sebebiyle onları yapamaz hâle gelse Cenâb-ı Hak niyetine binâen sevabını eksiltmeksizin yazmaktadır. Musîbete, belâya gösterdiği sabır ve tahammülün derecesine göre kazanacağı sevaplar bundan hâriç.
İbn Ömer (r.a.)’in hadisindeki tahzîr (korkutma), hiçbir şey yapmayan kimse hakkındadır. Zira böyle birisi hastalandığı zaman, sağlık hâlinde hayırlı amelleri terk etmiş olmaktan pişman olur. Hastalık halinde de yapamayacak hale gelir ve pişmanlığı fayda vermez.
4- Hadiste Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Abdullah İbn Ömer (r.a.)’in omzundan tutması -söyleyeceklerine dikkatini çekmek için- uyarma ve aradaki muhabbet ve samimiyeti arttırmaya yöneliktir. Rasûlullah (s.a.s.)’ın bu çeşit davranışları öğreticilere metod da vermiş olmaktadır. Tebliğde etkiyi arttırmak için bunlara da riâyet edilmelidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bütün ümmeti kastederek tek bir ferde hitap etmiştir. Bu rivâyette Rasûlullah (s.a.s.)’ın hayrın ümmete ulaşması, onların dünyayı terkederek, zarurî şeylerle yetinmeye teşvikleri hususunda büyük bir arzu içinde olduğu görülmektedir. 120
“Ana rahminde, Allah tarafından bir melek gönderilerek dört şey teszbit ettirilir: Kişinin rızkı, eceli, ameli ve şakî veya saîd mi olacağı.” 121
“Nutfe ana rahminde kırk yahut kırk beş gece kaldıktan sonra melek gelir ve: ‘Yâ Rabbi! Şakî mi, saîd mi olacak? Erkek mi, dişi mi olacak?’ der ve Allah’ın dediğini yazar. Bundan sonra, yapacağı işleri (amel), rızkı ve eceli de yazılır. Nihâyet sayfa, artık ona hiçbir şey ilâve ve eksiltme olmaksızın dürülür, kapanır.” 122
Büreyde (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) elindeki iki çakıl(dan birini yakına, diğerini uzağa) atarak: “Şu ve şu neye delâlet ediyor biliyor musunuz?” dedi. Cemaat: “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dediler. Buyurdu ki: “Şu (uzağa düşen) emeldir, bu (yakına düşen) de eceldir (Kişi emeline ulaşmak için gayret ederken ulaşmadan
120] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 2/471-473
121] Buhârî, Kader 1-2, Enbiyâ, 1, Bed’u’l-Halk 6, Tevhid 28; Müslim, Kader 1-5; Tirmizî, Kader 4; Ebû Dâvud, Sünne 16; İbn Mâce, Mukaddime 10; Ahmed bin Hanbel, I/382
122] Müslim, Kader 1
ECEL VE ÖLÜM
- 21 -
ölüverir).”123
“Ecelini altmış yaşına kadar uzattığı kimselerden Cenab-ı Hakk, her çeşit özür ve bahâneyi kaldırmıştır.”124 -Metin Buhârî’den alınmıştır.- Tirmizî’nin metni şu şekildedir: “Ümmetimin vasatî ömrü 60-70 yıldır. Bunu aşabilenler azınlıkta kalacaklardır.”
Rezîn der ki: “Çoklukla ölümün cereyan ettiği dönem 60-70 yaş arasıdır. Allah, kime ömründe 40’ına kadar mühlet verdi ise, ondan özrü kaldırmıştır.”125 -Metin Buhâri’den alınmıştır.-
Müşâhedemiz de gösteriyor ki, altmış yaşına varmadan da ölenler var, 60-70 yaşlarını aşarak ölenler de var. Ancak, ümmetin, âlimlerden, sâlihlerden ve hatta halifelerden çoğunluğu 60-70 arasında vefat etmiştir. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) de bu devrede vefat edenlerdendir. Bu sebeple hadisin şerhini yapan âlimler Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bu sözlerinde öncelikle ümmeti temsil durumunda bulunan bu ekâbir kısmını (halifeler, âlimler, ârifler, sâlihler...) kastetmiş olabileceğini belirtirler. “60-70 arasında kuvvetlerde noksanlık ve gerileme başlar. Bu yaşa gelenlerin tam olarak âhirete yönelmeleri gereklidir, tâ ki, bidâyette olduğu üzere kuvvet ve canlılığı yeniden bulsun.” Âlimlerimiz böylece dünyevî meseleleri tahsîl faâliyetlerinde zaaf ve geriliğe düşen kimsenin, uhrevî maksatlarla yapacağı ibâdet ve zikir gibi faâliyetlerde -gençken dünyevî işlerdeki başarısına denk- bir başarıya erişeceğini, böylece, ağırlık verdiği bu yeni sahadaki başarılarını görerek kişinin yenileneceğini -ve bilhassa zamanımızda çok görülen- rûhî çöküntüden kendisini kurtararak daha dinç, daha mukavim bir yaşlılık geçireceğini ifade etmiş oluyorlar.
Nitekim, Nasr sûresi geldiği zaman Hz. Peygamber (s.a.s.) de ölümünün yaklaştığını anlayarak, ibâdet ve zikrini daha da arttırmıştır. Şu halde yaşlılıkta, dindarlığını arttırmak mü’min ihtiyarların âdâbıdır. Ancak şunu da belirtelim ki, dindarlığını arttırmak, dünyevî faâliyetleri tamamen terk etmek demek değildir. Belki gençlikteki aşırılıklarını terk etmek demektir. 126
“Lezzetleri yok eden ölümü çok anın.” 127
Ensardan bir adam Peygamberimiz’e sordu: “Mü’minlerin hangisi en akıllıdır?” Peygamberimiz (s.a.s.): “Ölümü en çok hatırlayandır ve ölümden sonra en iyi hazırlığı yapandır. İşte bunlar en akıllı kimselerdir.” buyurdular. 128
“Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın. Âhiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk eder.” 129
Berâ (r.a.) anlatıyor: “Biz Rasûlullah (s.a.s.)’la birlikte bir cenâzede beraberdik. Peygamberimiz, kabrin kenarına oturup ağladılar, öyle ki (gözyaşlarıyla) toprak ıslandı. Sonra da: “Ey kardeşlerim! İşte (başımıza gelecek) bu aynı (ölüm
123] Tirmizî, Emsâl 7, h. no: 2874
124] Buhârî Rikak 4; Tirmizî, Deavât 113, h. no: 3545, Zühd 23 h. no: 2332; İbn Mâce, Zühd 27, h. no: 4236
125] Buhârî, Rikak 4; Tirmizî, Deavât 113, h. no: 3545, Zühd 23, h. no: 2332; İbn Mâce, Zühd 27, h. no: 4236
126] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 2/474
127] Tirmizî, Zühd 4, Kıyâme 26; Nesâî, Cenâiz 3; İbn Mâce, Zühd 31
128] Kütüb-i Sitte Terc. 17/598
129] Tirmizî, Kıyâme 24; Ahmed bin Hanbel, I/387
- 22 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hâdisesi) için iyi hazırlanın!” buyurdular. 130
“Ey insanlar! Ölmezden önce Allah’a tevbe edin. (Musîbet, hastalık, yaşlılık gibi) ağır meşgûliyetlere düşmezden önce sâlih ameller işlemede acele edin. Çok zikir ederek, gizli ve açık çok sadaka vererek Allah’a karşı üzerinizdeki borcu ödeyin ki bol rızka, İlâhî yardım ve zafere, halinizin ıslâhına mazhar olasınız...” 131
“Allah bir kulunun bir memlekette ölmesini takdir ettimi, onu oraya -veya ‘orada bulunan bir şeye’ dedi- muhtaç kılar.” 132
“Ölülerinize (ölmek üzere olanlara) ‘lâ ilâhe illâllah’ demeyi telkin edin.” 133
“Ölülerinize (ölmek üzere olanlara) Yâsîn sûresini okuyun.” 134
“Sakın hiçbiriniz ölümü temennî etmesin. Çünkü o, hayırlı ve ihsan sahibi ise, (yaşamak sûretiyle) hayır ve ihsânını arttırması umulur. Kötü bir kimse ise, belki günahından tevbe eder de, azaptan kurtulur.” 135
“Sizden biriniz, kendisine hastalık ve zarar isâbet ettiğinden dolayı sakın ölümü temenni etmesin! Eğer temenni etmek zorunda kalırsa şöyle desin: ‘Allah’ım! Yaşamak benim için hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat; ölmek benim için hayırlı ise canımı al!” 136
“Mü’min kişinin ömrü, onu hayırca ziyâdeleştirir.” 137
Mekke’li müşrikler tarafından ateş üzerine yatırılmak gibi çok ağır işkencelerden aldığı yaralar vücudunda hayat boyu devam eden eser bırakmış olan, zaman zaman bu yaraları tekrar iltihaplanan ve açılan yaralardan akan iltihapları gidermek için vücudunu arada sırada dağlatmak zorunda kalan Habbâb İbn Eret (r.a.), karnından yedi yeri dağlatmıştı. Ve şöyle diyordu: “Eğer Rasûlullah (s.a.s.) ölüm talep etmekten bizi men etmeseydi, mutlaka onu talep ederdim.” 138
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) hasta oğlu İbrâhim’i aldı, öptü ve kokladı. Daha sonra İbrâhim can çekişiyordu. Bu manzara karşısında Efendimiz’in gözlerinden yaş boşandı. Abdurrahman bin Avf (r.a.): ‘Sen de mi (ağlıyorsun) ey Allah’ın Rasûlü?’ dedi. Aleyhissalâtu ve’sselâm: “Ey İbn Avf! Bu merhamettir!” dedi ve ağlamasına devam etti. Sonra şöyle buyurdu: “Gözümüz yaş döker, kalbimiz hüzün çeker, fakat Rabbimizi râzı etmeyecek söz sarfetmeyiz. Ey İbrâhim! Senin ayrılmanda bizler üzgünüz!”139 Tirmizî’nin bu konudaki rivâyetinde şu ilâve vardır: Abdurrahman bin Avf: “Yâ Rasûlallah! Ağlıyor musun? Ağlamaktan bizi sen men etmedin mi?” dedi. Peygamberimiz: “Hayır! (Ağlamaktan değil,) iki ahmak, fâcir sesten yasakladım: Musîbet sırasındaki (isyankâr) ses; yüzleri tırmalamak, cepleri yırtmak ve şeytan mâtemi. -Ağlamak ise rahmettir; merhamet etmeyene rahmet edilmez.-” 140
130] Kütüb-i Sitte Terc. 17/584
131] Kütüb-i Sitte Terc. 17/49
132] Tirmizî, Kader 11, hadis no: 2148
133] Müslim, Cenâiz, 1, 2; Tirmizî, Cenâiz 7; Ebû Dâvud, Cenâiz 20; Nesâî, Cenâiz 4
134] Ebû Dâvud, Cenâiz 24; İbn Mâce, Cenâiz 4; Kütüb-i Sitte Terc. 15/238
135] Buhârî, Temennî 6
136] Buhârî, Deavât 30, Merdâ 19; Müslim, Zikir 4, 10; Tirmizî, Cenâiz 3; Ebû Dâvud, Cenâiz 13; İbn Mâce, Zühd 31; Nesâî, Cenâiz 1
137] Kütüb-i Sitte Terc. 5/7
138] Buhârî, Merdâ 19, Deavât 30, Rikak 7, Temennî 6; Müslim, Zikr 12; Nesâî, Cenâiz 2
139] Buhârî, Cenâiz 44; Müslim, Fezâil 62; Ebû Dâvud, Cenâiz 28
140] Tirmizî, Cenâiz 25, hadis no: 1005
ECEL VE ÖLÜM
- 23 -
Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) mâtemci (ağıt yakan) kadına da, onu dinleyene de lânet etti.” 141
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Sa’d bin Ubâde’ye geçmiş olsun ziyaretinde bulundu. (Yanına gelince) onu baygın buldu ve “ölmüş olmalı!” dedi. Yanındakiler: “Hayır” deyince, Aleyhissalâtu ve’sselâm ağladılar. Rasûlullah’ın ağladığını gören halk da ağladı. “İşitmiyor musunuz?” buyurdular. “Allah Teâlâ ne gözyaşı sebebiyle ne de kalbin hüznüyle azab vermez. Ancak şunun sebebiyle azab verir!” -dilini işaret ettiler.- yahut da merhamet eder.” 142
“(Istırap ve mâtemi sebebiyle) Yanaklarını yolan, üst başını yırtıp dövünen, câhiliyye duâsıyla duâ eden bizden değildir!” 143
Ümmü Seleme (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (a.s.) Ebû Seleme (r.a.)’nin (ölümü ânında) yanına girdi. Ebû Seleme’nin gözleri açık kalmıştı; onları kapattı. Sonra: “Ruh kabzedildimi göz onu tâkip eder.” buyurdu. Ehlinden bazıları feryat koparmaya başlamıştı. “Kendinize kötü temennîde bulunmayın; hayır duâ edin! Çünkü melekler, söylediklerinize âmin derler.” buyurdu. Sonra ilâve etti: “Allah’ım, Ebû Seleme’ye mağfiret buyur! Derecesini hidâyete erenler arasında yükselt. Arkasında kalanlar arasında ona Sen halef ol! Ey âlemlerin Rabbi! Ona da bize de mağfiret buyur! Ona kabrini geniş kıl, orada ona nur ver!” 144
“Bir müslüman muhtazar olduğu (can çekişme ânına girdiği) zaman rahmet melekleri, beyaz bir ipekle gelirler ve şöyle derler:
‘Sen râzı ve senden de (Rabbin) râzı olarak (şu bedenden) çık. Allah’ın rahmet ve reyhânına ve sana gazabı olmayan Rabbine kavuş!’
Bunun üzerine ruh, misk kokusunun en güzeli gibi çıkar. Öyle ki melekler onu birbirlerine verirler, tâ semânın kapısına kadar onu getirirler ve: ‘size arzdan gelen bu koku ne kadar güzel!’ derler. Sonra onu mü’minlerin ruhlarının yanına getirirler. Onlar, onun gelmesi sebebiyle sizden birinin kaybettiği şeyinin kendisine geldiği zamanki sevincinden daha çok sevinirler. Ona:
‘Falanca ne yaptı? Filânca ne yaptı?’ diye (dünyadakilerden haber) sorarlar. Melekler:
‘Bırakın onu, onda hâlâ dünyanın tasası var!’ derler. Bu gelen (kendisine dünyadan soran ruhlara):
‘Falan ölmüştü, yanınıza gelmedi mi?’ der. Onlar:
‘O, annesine, Hâviye cehennemine götürüldü!’ derler. Aleyhissalâtu vesselâm devamla der ki:
“Kâfir, muhtazar olduğu (can çekişme ânına girdiği) vakit, azap melekleri mish (denen kıldan kaba bir elbise) ile gelirler ve şöyle derler: ‘Bu cesetten kendin öfkeli, Allah’ın da öfkesini kazanmış olarak çık ve Allah’ın azâbına koş!’
Bunun üzerine ruh, cesetten, en kötü bir cîfe kokusuyla çıkar. Melekler onu arzın kapısına getirirler. Orada:
141] Ebû Dâvud, Cenâiz 20; hadis no: 3128
142] Buhârî, Cenâiz 45; Müslim, Cenâiz 12
143] Buhârî, Cenâiz 36, 39, 40, Menâkıb 8; Müslim, İman 165; Tirmizî, Cenâiz 22; Nesâî, Cenâiz 19
144] Müslim, Cenâiz 7; Tirmizî, Cenâiz 7; Ebû Dâvud, Cenâiz 19, 21; Nesâî, Cenâiz 3
- 24 -
KUR’AN KAVRAMLARI
‘Bu koku ne de pis!’ derler. Sonunda onu kâfir ruhların yanına getirirler.” 145
“Âni ölüm, kâfir için gazab-ı İlâhî’nin bir yakalamasıdır; mü’min için de bir rahmettir.” 146
“Cennet ehli cennete, cehennem ehli cehenneme girince, bir münâdî (çağırıcı) aralarında: ‘Ey ateş ehli ölüm yoktur; ey cennet ehli asla ölüm yoktur, hulûd (ebedîlik) vardır’ diyecektir.” 147
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ölüm ânına yaklaştığı zaman, sık sık ıstıraplar bürümeye başladı. Kerîmeleri Hz. Fâtıma (r.a.) ‘Vay babacığım, ne çok ıstırap çekiyor!’ diye yakınmaya başladı. Peygamberimiz, kızını şöyle teselli ediyordu: “Bugünden sonra baban ıstırap çekmeyecek!” 148
Ümmü Seleme (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’ı ölüme götüren hastalığı sırasında: “Namaza ve sağ ellerinizin mâlik olduğu şeylere dikkat edin!” diyordu. Öyle ki, mübârek lisanları bunu söyleyemeyecek hale gelinceye kadar tekrara devam ettiler.” 149
Hz. Âişe (r.a.)’nin anlattığına göre: “Rasûlullah (s.a.s) bir gün yanına girdiği sırada, bir yakınımın nefesini ölüm kesmek üzere idi. Peygamberimiz, Hz. Âişe’nin üzüntüsünü görünce kendisine: “Şu akraban için üzülme. Zira onun şu ıstırabı, hasenâtındandır.” buyurdu. 150
“Ölülerinizin yanında hazır bulunduğunuz takdirde (ölünce) gözlerini kapayıverin. Çünkü göz, ruhu takip eder (ve açık kalır). Ayrıca hakkında hayır söyleyin. Çünkü melekler ev halkının söylediklerine ‘âmin!’ derler.” 151
“Sizden biri ölünce, kendisine akşam ve sabah (cennet ve cehennemdeki) yeri arzedilir. Cennet ehlinden ise, (yeri) cennet ehlinin (yeridir), ateş ehlinden ise (yeri) ateş ehlinin (yeridir). Kendisine: ‘Allah seni kıyâmet günü diriltilinceye kadar senin yerin işte budur!’denilir.” 152
Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir kabirden bir ses işitmişti: “Bu ne zaman öldü? (Bileniniz var mı?)” diye sordu. “Câhiliye devrinde!” dediler. Bu cevaba sevindi ve şöyle buyurdular: “Eğer birbirinizi defnetmemenizden korkmasaydım kabir azabını size de işittirmesi için duâ ederdim.” 153
“Kul kabrine konulup yakınları da ondan ayrılınca -ki o, geri dönenlerin ayak seslerini işitir- kendisine iki melek gelir. Onu oturtup:
‘Muhammed (s.a.s.) denen kimse hakkında ne diyorsun?’ diye sorarlar. Mü’min kimse bu soruya:
145] Nesâî, Cenâiz 9
146] Ebû Dâvud, Cenâiz 14
147] Buhârî, Rikak 50
148] Buhârî, Megâzi 83; Nesâî, Cenâiz 13; İbn Mâce, Cenâiz 65
149] Kütüb-i Sitte Terc. 17/152
150] Kütüb-i Sitte Terc. 17/111
151] Kütüb-i Sitte Terc. 17/112
152] Buhârî, Cenâiz 90, Bed’ü’l-Halk 8, Rikak 42; Müslim, Cennet 65, Tirmizî, Cenâiz 70; Nesâî, Cenâiz 116
153] Müslim, Cennet 68; Nesâî, Cenâiz 114
ECEL VE ÖLÜM
- 25 -
‘Şehâdet ederim ki O, Allah’ın kulu ve Rasûlüdür!” diye cevap verir. Ona:
‘Cehennemdeki yerine bak! Allah orayı cennette bir mekâna tebdil etti’ denilir. (Adam bakar) her ikisini de görür. Allah da ona, kabrinden cennete bakan bir pencere açar.
Eğer ölen kâfir ve münâfık ise (meleklerin sorusuna):
‘(Sorduğunuz zâtı) bilmiyorum. Ben de herkesin söylediğini söylüyordum!’ diye cevap verir. Kendisine:
‘Anlamadın ve uymadın!’ denilir. Sonra kulaklarının arasına demirden bir sopa ile vurulur. (Sopanın acısıyla) öyle bir çığlık atar ki, onu (insan ve cinlerden ibâret olan) iki ağırlık dışında ona yakın olan bütün (kulak sahipleri) işitir.” 154
“Cenâzede çabuk olun. Eğer sâlih biri ise, kendisine iyilik yapmış olursunuz. Böyle biri değilse, belâyı bir an önce sırtınızdan atmış olursunuz.” 155
“Ölüyü (mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, biri bâki kalır: Ailesi ve malı geri döner, ameli kendisiyle bâki kalır.” 156
“Ölüp de pişman olmayan yoktur; mutlaka herkes nedâmet duyar: Muhsin (İyi yolda) olan hayrını daha çok arttırmadığı için pişman olur, nedâmet duyar. Kötü yolda olan da nefsini kötülükten çekip almadığına pişman olur, nedâmet duyar.” 157
“Bir insan ölünce üç kişi hâriç herkesin ameli kesilir: Sadaka-i câriye (bırakan) veya istifade edilen bir ilim (bırakan) veya kendine duâ edecek sâlih evlât (bırakan).” 158
“Mü’min kul (ölünce), dünyanın yorgunluk ve ağrılarından kurtulur. Fâcir (ölünce) ondan da kullar, memleket, ağaçlar ve hayvanlar kurtulur.” 159
“Mü’minin ruhu, cennet ağacında beslenen bir kuş olur. Yeniden dirilme gününde Allah onu cesedine döndürünceye kadar orada beslenir.” 160
“Ölüm için bir korku vardır. Öyleyse cenâze gördünüzmü ayağa kalkın.” 161
“Kim cenâzeyi takip eder ve önce üç kere taşırsa (ölen kardeşine karşı olan) borcunu ödemiş olur.” 162
“Ölülere sövmeyin (sebbetmeyin). Çünkü onlar (sağken hayırdan ve şerden) gönderdiklerine kavuştular.” 163
“Ölülerinizin iyiliklerini zikredin; kötülüklerini zikretmeyin.” 164
Ebu’l-Heyâc el-Esedî anlatıyor: “Bana Hz. Ali (r.a.): ‘Rasûlullah (s.a.s.)’ın beni göndermiş olduğu şeye ben de seni göndereyim mi?’ diye sordu ve Rasûlullah’ın
154] Buhârî
155] Buhârî, Cenâiz 52; Müslim, Cenâiz 51; Ebû Dâvud, Cenâiz 50; Tirmizî, Cenâiz 30; Nesâî, Cenâiz 44; Muvattâ, Cenâiz 56
156] Buhârî, Rikak 42, Zühd 5; Tirmizî, Zühd 46
157] Tirmizî, Zühd 59, hadis no: 2405
158] Müslim, Vasıyyet 14; Ebû Dâvud vesâyâ 10; Tirmizî, Ahkâm 36; Nesâî vesâyâ 8
159] Buhârî, Rikak 42; Cenâiz 61; Nesâî, Cenâiz 48, 49; Muvattâ, Cenâiz 54
160] Nesâî, Cenâiz 117; İbn Mâce, Zühd 32; Muvattâ, Cenâiz 49
161] Kütüb-i Sitte Terc. 15/275
162] Tirmizî, Cenâiz 50, hadis no: 1041
163] Buhârî, Cenâiz 97, Rikak 42; Ebû Dâvud, Edeb 50; Nesâî, Cenâiz 51
164] Ebû Dâvud, Edeb 50; Tirmizî, Cenâiz 34
- 26 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendisine: “Haydi git, kırıp dökmedik put, düzlemedik yüksek kabir bırakma!” buyurduğunu söyledi.” 165
Hz. Câbir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) kabrin kireçlenmesini, üzerine bina (kubbe, türbe) yapılmasını, üzerine oturulmasını, üzerine yazı yazılmasını ve ayakla basılmasını yasakladı.” 166
“Ben sizi kabirleri ziyâretten men etmiştim. Artık onları ziyâret edebilirsiniz. Çünkü onlar size âhireti hatırlatır.” 167
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.), Medine ehlinin mezarlarına uğramıştı. Mezarlara yüzünü çevirerek: “Esselâmu aleyküm (selâm üzerinize olsun) ey kabir halkı! Allah sizi de bizi de mağfiret buyursun. Sizler bizim seleflerimizsiziniz. Biz de arkadan geleceğiz.” buyurdular.” 168
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir mezarlığa uğramıştı. Mezarlara karşı şöyle buyurdu: “Selâm üzerinize olsun ey mü’minler cemaatinin mahalle halkı! İnşâallah biz de sizlere kavuşacağız!”169 Müslim ve Nesâî’deki rivâyette şu ziyâde vardır: “Allah’tan bizim için de sizin için de âfiyet dilerim.” 170
“Allah kabirleri çok ziyâret eden kadınlara ve kabirlerin üzerine mescidler yapanlara, kandiller takanlara lânet etsin!” 171
“Kim çocuğunu kaybeden bir anneye tâziyede bulunursa, cennette ona bir bürde (hırka, kaftan) giydirilir.” 172
Ölüm; Ecelin Kapıyı Çalması
Ölüm, hayatın zıddıdır. Bitkilerde üremenin ve solunumun durması, hayvanlarda ve insanlarda duyuların çalışmaz hale gelmesidir. İnsanda, ayrıca düşünme, akletme, hatırlama gibi iç melekelerin fonksiyonlarını yitirmesidir.
İnsan açısından ölüm, ruhun bedendeki tasarrufuna son verip bedenden ayrılması olayına denir. Ölüm, insan varlığı için bir âlemden diğerine intikal etmektir. Bu anlamda ölüm yok olmak değildir. Ruh, bâkîdir, yok olmaz. Her canlı varlık için ölüm kaçınılmaz bir gerçektir. Canlılar doğar, büyür ve ölürler.
Var olanın biyolojik yapısının sonsuzluğa elverişsiz olması, ölümü ister istemez ortaya çıkarmaktadır. Allah’ın diriliği ve ölümü yaratmasının sebebi, Kur’an’da şöyle açıklanır: “O, hanginizin daha güzel amel yapacağınızı denemek için ölümü de hayatı da takdir edip yaratandır.”173 Ölüm, ancak Allah’ın belirlediği zaman, yani ecel geldiğinde vuku bulur. Ölüm konusundaki kader yazgısı, Kur’an’da şöyle belirtilir: “Allah’ın emir ve kazası olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O (ölüm), belli bir süreye/ecele göre yazılmıştır.” 174
165] Müslim, Cenâiz 93; Ebû Dâvud, Cenâiz 72; Nesâî, Cenâiz 99
166] Müslim, Cenâiz 94; Ebû Dâvud, Cenâiz 76; Tirmizî, Cenâiz 58; Nesâî, Cenâiz 96
167] Müslim, Cenâiz 106; Ebû Dâvud, Cenâiz 81; Tirmizî, Cenâiz 60; Nesâî, Cenâiz 100
168] Tirmizî, Cenâiz 59, hadis no: 1053
169] Ebû Dâvud, Cenâiz 83, hadis no: 3237
170] Kütüb-i Sitte Terc. 15/296
171] Tirmizî, Cenâiz 61
172] Tirmizî, Cenâiz 74, hadis no: 1076
173] 67/Mülk, 2
174] 3/Âl-i İmrân, 145
ECEL VE ÖLÜM
- 27 -
Hiçbir kimsenin ölümden kaçıp kurtulma imkânı yoktur. “...Şöyle de: ‘Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi...”175 “Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; burçlarda, sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!” 176
Ruh, dünya hayatına bir imtihan devresi geçirmek üzere doğum yoluyla gelen insan oğluna anne karnında dört aylık cenin döneminde üflenir ve böylece dünya hayatı başlamış olur. Ruhun bedenden ayrılması ile de kabir hayatı başlar. Kıyâmet koptuktan sonra da âhiret hayatına yeni bir yaşam için geçecek olan insanoğlu, dünyadaki inanç ve amel durumuna göre Cennet veya Cehennemdeki ebedî hayatta yerini alacaktır. İman sahibi olup da amel eksikliği bulunanlar ise, Cenâb-ı Hakk’ın bileceği sürelerde cezalarını çektikten sonra Cennet tarafına geçebileceklerdir. 177
Kâinat için esas olan hayattır. Varlıklar, varlık sahasına çıkmadan önce ölü idiler. Nitekim, Kur’an’da “Allah’a karşı nasıl küfr içinde olursunuz ki, siz ölüydünüz, size hayat verdi; sonra sizi öldürür, sonra da diriltir.”178 buyurulmaktadır. Ölüm yok oluş değildir. Varlıkların özleri Allah’ın ilminde olmaları açısından, yokluk söz konusu olamaz. Aksi halde, dünya hayatının gerçek hayat ve bu hayattan göçmeyi de yok olma kabul etmek gerekir; biz inanıyoruz ki, ölüm yok oluş değil; sadece bir hicrettir, fânî/ölümlü dünyadan ebedî hayata göç etmektir.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Bedir Savaşında bir çukura doldurulan müşrik ileri gelenlerine, “Ben Rabbimin bana vaad ettiğini gerçek buldum; siz de Tanrınızın size vaad ettiğini gerçek buldunuz mu?” diye sormuş, yanındakilerin, “Yâ Rasûlallah, bunlar ölü, işitirler mi ki?” demesi üzerine, “Bunlar sizden iyi işitirler, fakat buna cevap veremezler” buyurmuştur. 179
Kur’an, özellikle insanın ruhunun Allah’tan olduğunu vurgular.180 Şu halde, Allah’tan olan bir şeyin yok olması mümkün değildir. Ruh, melekî bir varlıktır. Kur’an, ölümden söz ederken, hep “nefs” kelimesini kullanır. Yani, bitkisel ve hayvansal hayat yok olacak, ama öz bâki kalacaktır. Ölümden sonra dirilme, yani ba’s arasında geçen döneme “berzah” denilir. İnsan, dünya hayatında Âhiretini hazırlar. Öldükten sonra, dünyada iken amelleriyle yazdığı kitabını karşısında görür. Bu görme olayı, ölümle birlikte kendini gösterir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kabir, ya Cennet bahçelerinden bir bahçe; ya da Cehennem çukurlarından bir çukurdur.”181 Bu bakımdan, sevinci ve üzüntüyü, acıyı ve tatlıyı duyan beden olmadığı için, kabir azabı veya mükâfatının rûhî mi cismânî mi olacağı tartışması bir bakıma yersiz görünmektedir. Kıyâmet hâdisesi, adından da anlaşılacağı gibi, bir kalkış, bir değişimdir, bir yok oluş değildir. Kıyâmetle, ruhlar yeniden ceset giyecek, âhiret hayatına göre oluşacak evrende Cennet ve Cehennem şeklinde yeni bir hayata başlayacaklardır.
Kur’an’da zaman zaman “canı alma vefat ettirme” mânâsında “teveffâ”
175] 3/Âl-i İmrân, 154
176] 4/Nisâ, 78
177] Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 5/166
178] 2/Bakara, 18
179] İbn Hişam 2/292
180] 15/Hıcr, 29; 32/Secde, 9
181] Tirmizî, hadis no: 2578
- 28 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kelimesi kullanılır. Bu kelime vefâ’dan gelir; “yerine getirme, süresi dolduğunda gereğini yapma, söze bağlı kalma” demektir. Nitekim dünya hayatı belli bir süreye (ecel) kadardır ve bu süre gelince ölüm kendini gösterir. Şu halde, ölüm bir son olmak şöyle dursun, bir hakikatin gölgesi olan dünya hayatındaki en önemli gerçektir; gölgeden hakikate, uykudan uyanıklığa geçmektir.
Kur’an’da uyku, ölümle eş anlamlı gibi kullanılır. Bir âyet-i kerimede, “Allah ölümleri ânında nefsleri vefat ettirir; ölmeyenleri de uykularında; üzerlerine ölüm hükmünü verdiğini tutar ve diğerini belli bir ecele kadar salar. Düşünen bir kavim için bunda âyetler vardır.” 182 buyurulmaktadır. Bu yüzden, “uyku, ölümün yarısıdır.” İşte vefat da, “süresine erdirmek, vakti gelince sözü yerine getirmek, bütünüyle îfâ etmek” demek olduğundan mevt/ölüm, insan ruhu için yeryüzündeki sürenin dolması ve ruhun bedenden sıyrılmasıdır.
Ölümün tersi de hayattır. Hayatın aslı, ruhun hayatıdır; mânevî hayattır. Bitkisel ve hayvansal hayat, dünya hayatıdır; ama bu hayat içinde ruhun hayatı da yaşanabilir. Bu ise, kalbi günahlardan uzak tutma, tefekkür ve ibâdetlerle mümkün olur. Rûhî hayattan uzak olup yalnızca dünya hayatını yaşayanlar aslında birer ölüdürler. Eşyanın dış yüzüne ve hayatın zâhirine takılıp kaldıkları için, olayların ve eşyanın gerisindeki hakikati göremedikleri için, kâinatta her bir şeyde açık seçik olan İlâhî tecellîleri göremedikleri, İlâhî mesajı alamadıkları için ölüdürler. Peygamberler, bunlara diriltici nefeslerle gelirler. Bu yüzden, Kur’ân-ı Kerim’de, “Ey iman edenler! (Rasûlullah,) sizi size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah’a ve Rasûlü’nün çağrısına koşun ve bilin ki, Allah kişi ile kalbi arasına girer ve muhakkak O’nun huzurunda toplanacaksınız.”183 buyurulur. Âyette, iman edenlere seslenilmesi, imanın bir hayat emâresi olmakla birlikte, asıl hayatın “ruhun ve kalbin hayat derecesi” olduğunu, buna ulaşmanın ise iman içre iman gerektirdiğini hatırlatmak için olsa gerektir.
Hayat, asıl itibarıyla kalbin hayatıdır, ruhun hayatı olduğu gibi; insanın asıl ölümü ve dirimi dünyadadır. Ölüm, hiçbir zaman, anladığımız şekilde “ölmek” değil; gerçekte “dirilme”dir, hayat bulmadır. Hayatın kaynağını örten maddî perdelerden sıyrıldıktan sonra, insanın gerçeği en çıplak şekliyle tanıması nasıl ölmek olabilir? Ölmek, geçici ve gölge bir hayat olan dünyadan göçmekten ibarettir. Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe kavuşur ve “sıla”sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların sevincini yaşar, özlemlerini giderirken, dünyada ölü olanlar ise, ölmekle acı bir dirilmeği tatmakta ve gerçek hayatın ne olduğunu görmektedirler. Bu gerçek hayatta artık yeni bir değişme, yani ölüp yeniden dirilme gibi şeyler söz konusu değildir. Dünyada ölü kaldıktan sonra ölümle dirilme, azaba, ateşe dirilmedir; dünyada diri olanlar ise, daha bir diriliğe, daha güzel, sürekli, kalıcı bir canlılığa adım atarlar. Kur’an bunu, “Muhakkak ki âhiret yurdu, gerçekten baştanbaşa hayattır, eğer bilselerdi.”184 şeklinde ifade etmektedir.
Peygamberlerin getirdiği hayat verici nefeslerle dirilemeyenler, Kur’an’ın deyişiyle, “ölüdürler”, “kabirdedirler”. Kur’an’da: “Sen ölülere duyuramazsın!”;185
182] 39/Zümer, 42
183] 8/Enfâl, 24
184] 29/Ankebût, 94
185] 30/Rûm, 52
ECEL VE ÖLÜM
- 29 -
“Sen kabirdekilere duyaracak değilsin!”186 buyrulur. Böylelerinin ruhları silinmiş, kalpleri kararmış, dolayısıyla kalplerinin duyma (sem’a) ve görme (basar) güçleri yok olmuştur. Peygamber (s.a.s.)’in çağrılarını duymadıkları gibi, çevrelerinde mutlak gerçeğin işaretleri ve görüntüleri olarak cilvelenen sayısız âyetleri de görmezler; olanlardan ders almazlar, dünya hayatına nasıl gelinip bu hayattan nasıl göçüldüğüne dikkat etmezler; yeryüzünde gezip öncekilerin bıraktıkları konusunda düşünmezler, kâinatın muhteşem âhenk ve düzeni onlar için hiçbir şey ifade etmez. Böylesi diriltici unsurlar karşısında kaskatı ölü kesilenler için son dirilme çaresi, artık ölümdür. 187
Allah Mümît’tir; Eceli Takdir Eden, Ölümü Yaratan Allah’tır
Allah’ın 99 esmâü’l-hüsnâsından biri, “el-Mümît”tir. El-Mümît, canlı mahlûkların ölümünü yaratan anlamına gelir. Hayatı nasıl Allah veriyorsa, ölümü de yine O yaratmaktadır. “O (öyle Yüce Allah) ki, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak gâliptir, çok bağışlayıcıdır.” 188
Ölümü de dirilmeyi de Allah (c.c.) yaratır.189 Her insan eceliyle ölür, hiç kimse ölüme müdâhale edemez. Ancak Allah’ın yazmış olduğu ecele göre ölür. 190
Bir insan, kalp krizi geçirirken, aynı anda bir diğeri kanserden, bir başkası akciğer yetmezliğinden hayata veda ediyor. Trafik kazalarında insanlar can verirken, kaldırımlarda nice karıncalar eziliyor. Kombinalarda sığırlar boğazlanıyor, çiftliklerde tavuklar kesiliyor. Teknelerde balıklar, örümcek ağlarında sinekler son çırpınışlarını yapıyorlar. O anda ölen hücrelerin, alyuvarların, akyuvarların, hele mikropların haddi hesabı yok. Bütün bu işler imâte fiiliyle, sonsuz bir ilim ve hikmetle icrâ edilmektedir.
İmâte, yok etme değil; varlığı daha mükemmel hale getirmedir. İmâte, kabir âlemine doğuştur. İmâte, insan için, dünyaya gönderilmesinden çok daha ileri bir rahmet tecellîsidir. Çekirdeklerin ölümleriyle, bitkiler sümbül hayatına geçtikleri gibi, ölüm de en az hayat kadar bir nimettir. Her ölümü bir diriliş takip etmekte ve ikinci safhaların birincilerden daha mükemmel olduğu gözlenmektedir. Bir müslüman, ölümün daha güzele doğru bir değişim olduğunu idrâk eder; kabir âleminin dünyadan, âhiretin de kabir âleminden daha güzel ve mükemmel olduğunu bilir. O yüzden ölüm, yeni bir mükemmelliğe, güzel bir değişim ve dönüşüme atılan adımın adıdır. Ölümü kabir hayatı takip edecek ve dirilişle insan yeniden beden-ruh beraberliğine kavuşacak; dünyadakinden daha ileri bir yaratılışla. Ölümü ve imâteyi böylece değerlendiren insan, ölümü severek gülerek karşılar. 191
Ölüm Meleği ve Azrâil
Allah’ın kendisine verdiği emirle canlıların ruhlarını almakla görevli olan ölüm meleğinin adının Azrâil olduğu rivâyet edilir. Kur’an-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde bu ad geçmez; bunun yerine, doğrudan anlamı olan Melekü’l-Mevt
186] 35/Fâtır, 20
187] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 235-239
188] 67/Mülk, 2
189] 67/Mülk 2
190] 3/Al-i İmran, 145
191] Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, 2/72-73
- 30 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(ölüm meleği) terimi kullanılır. “De ki; üzerinize memur edilen ölüm meleği, canınızı alır. Sonra Rabbinize döndürülürsünüz.” 192
Azrâil (a.s.), Cenâb-ı Hakk’ın emrindeki öteki melekler gibidir. Dört büyük melekten birisidir. O, yalnızca kendisine verilen emri yerine getirir ve eceli tamam olmuş kulların ruhlarını alıp bu rûhu isteyene götürür. Onun emrinde de bazı melekler vardır. Bu melekler de kendilerine Allah Teâlâ tarafından ulaştırılan emirleri yerine getirirler.
“... Nihayet birinize ölüm gelince elçilerimiz onun canını alırlar, onlar hiç geri kalmazlar.”193 Kur’ân-ı Kerîm’de, meleklerin kâfir olan bir kul ile mü’min olan bir kulun canlarını alışları tasvir edilmektedir. Kâfirlerin can verişleri şöyle târif edilmektedir: “Melekler, kâfirlerin canlarını alırken onları görseydin... Onların yüzlerine ve arkalarına vuruyorlar; ‘Haydi, yangın (Cehennem) azâbını tadın’ diyorlardı.”194 Nâşitât meleklerinin mü’minlerin canlarını da tatlılıkla alışları şöyle ifâde edilmektedir: “Melekler iyi insanlar olarak canlarını aldıkları kimselere de; ‘Selâm size, yaptıklarınıza karşılık Cennet’e girin’ derler.” 195
Azrâil kelimesi, muhtemelen İbrânîce asıllı olup Kur’ân-ı Kerim’de ve sahih hadislerde geçmemektedir. Secde sûresinde; insanların canını almakla görevli olan melekten “melekü’l-mevt (ölüm meleği)”196 diye bahsedilir. Hadislerde de “melekü’l-mevt” tâbiri geçmektedir.197 Ancak, ilk iki halife döneminde müslüman olan Kâ’b el-Ahbâr ile Vehb bin Münebbih gibi şahıslardan nakledilen İsrâiliyyât arasında Azrâil ile ilgili bazı rivâyetler de tefsir kitaplarına girmiştir. Secde sûresinde ve öteki bazı âyetlerde can almakla görevli melekten tekil sîgasıyla bahsedildiği halde, diğer âyetlerde198 çoğul şekliyle (melâike) bahsedilir. Bu sebeple Azrâil’in ruhları almakla görevli melekler topluluğunun reisi olduğunu veya meleklerden yardımcıları bulunduğunu söylemek mümkündür. 79/Nâziât sûresinin baş tarafında geçen “nâziât (çekip çıkaranlar)” ve “nâşitât (incitmeden alanlar)” kelimelerinin ölüm melekleri (nâziât, kâfirlerin ve günahkârların; nâşitât da mü’minlerin canlarını almakla görevli melekler) mânâsına geldiği görüşü kesin değildir. Çünkü müfessirlerin kanaatine göre aynı kelimelerin ruhları, yıldızları, gâzîleri veya onların atlarını nitelendirmiş olması da mümkündür.
Kur’an’da ölüm meleğinin can almakla görevli olduğu açıkça belirtilmekle birlikte,199 bu fiil, her işin gerçek fâili olan Allah’a da nisbet edilir.200 Nitekim başka âyetlerde201 ölüm meleklerinden “elçilerimiz (rusulünâ)” diye bahsedilmektedir. Bir hadis-i şerife göre ise, ölüm meleği bütün ruhları almakla görevlendirilmiştir.202 Yine Kur’ân-ı Kerim’de belirtildiği üzere ölüm melekleri, kötülüklerden
192] 32/Secde, 11
193] 6/En’âm, 61
194] 8/Enfâl, 50
195] 16/Nahl, 32; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s.189
196] 32/Secde, 11
197] Buhârî, Cenâiz 69, Enbiyâ 31; Müslim, Fezâil 157, 158; Tirmizî, Tefsir 7; İbn Mâce, Cihad 10; Ahmed bin Hanbel, Müsned II/269, 351; IV/287; V/395
198] 8/Enfâl, 50; 16/Nahl, 32-33
199] 32/Secde, 11
200] 39/Zümer, 42
201] 6/En’âm, 61; 7/A’râf, 37
202] İbn Mâce, Cihad 10
ECEL VE ÖLÜM
- 31 -
korunan mü’minlerin ruhlarını alırken şefkat ve nezâketle hareket ederler ve kendilerine selâm verirler;203 kötülük işlemek sûretiyle kendilerine zulmedenlerin canlarını alırken de yüzlerine ve arkalarına vurarak onlara karşı sert ifâdeler kullanırlar. 204
Kur’an ve sahih hadislerde Azrâil hakkında ayrıntılı bilgi yoktur. Bundan dolayı bazı (M.E.B. Yayınlarından İslâm Ansiklopedisine Azrâil maddesi yazan Wensinck gibi) bilgin ve yazarların ölüm meleğini tasvir biçimi, onun gücü, bulunduğu yer, canlıların rûhunu alış şekli ve zamanı hakkındaki iddiâları İslâmî değildir. Ölüm gibi çok önemli bir hâdise etrafında insanlık tarihi boyunca oluşan ortak yorum ve yakıştırmalardan ve kısmen de İsrâiliyattan ibâret olan bu tür rivâyetler bazı müslüman müellif ve ediplerin eserlerine de girmiştir. Nitekim Türk edebiyatında ve halk hikâyelerinde de Azrâil motifi aynı unsurlarla işlenmiştir. 205
Azrâil’in bu kadar kalabalık bir dünyada kıtalar ve ülkeler arasındaki büyük mesafeleri nasıl aştığı ve aynı anda birçok insanın ruhunu nasıl alabildiği bazı kimseler tarafından daima merak konusu olmuştur. Mânevî âlemi, maddî durumlara bire bir uydurmanın getirdiği yanlıştır bu. Eski çağların insanları için düşünce ve teknik açılımları yönüyle bu soru, bir yönüyle makul olsa bile; günümüzün baş döndürücü açılımları, dünyanın bir ucundan bilgisayarlara bilgi aktarılabildiği veya virüsler ulaştırılabildiği bir zaman diliminde bu tür soruların cevap vermeye değmeyecek yersizlikte olduğunu vurgulamak gerekmektedir.
Ölüm meleği olduğu için Azrâil’in adı insanlar arasında âdetâ korku sembolü haline gelmiştir. Dolayısıyla bazı kimselerin bu meleğe karşı duyguları olumsuzdur. Ancak bu düşünce hem yersizdir, hem de iman gerçeğiyle uyuşmaz. Çünkü iman, ayrıca sevgi, saygı, bağlılık ve teslimiyet ister. Azrâil, Allah’ın, can almak için görevlendirdiği bir melektir. Dolayısıyla can almak onun görevidir. Her şey gibi, canımızın da sahibi Allah’tır. Can, Allah’ın bize bir çeşit ödünç olarak verdiği bir emânetidir. Emânet, bir gün gelir, asıl sahibine iâde edilir. “Her nefis, ölümü tadacak, her emânet sahibini bulacaktır. Azrâil, bu konuda sadece görevini yapmaktadır. Onun hiç kimseye karşı özel bir düşmanlığı da yoktur. Bu nedenle, Allah’ın bütün elçileri gibi Azrâil’i de saygıyla anmak imanımızın gereğidir. Allah’ın selâmı O’nun ve diğer bütün elçilerinin üzerine olsun.
Ölüm meleği olması itibarıyla Azrâil’e hakaret etmek, onu eleştirmek, eli tırpanlı çirkin bir insan şeklinde onu resmetmek, “zamansız öldü” gibi sözler sarfetmek, imanla bağdaşmayacak büyük yanlışlardır.
Azrâil ve ölümden sonraki hayat hakkında, çevrede nice elfâz-ı küfür, yani söyleyeni şirke düşürmesinden korkulan, bir müslümanı mürted yapmasından endişe edilen çirkin söz vardır. Bunların birkaç tanesini sayalım:
“Azrâil onun canını yanlış yere aldı”, “Azrâil’le savaşıyor” gibi sözler, Azrâil’e hakaret etmek, onu eleştirmek anlamında).
“Eşek cennetini boyladı” (Cenneti küçümsemek, cenneti yakışıksız bir şeyle
203] 16/Nahl, 32
204] 8/Enfâl, 50; 47/Muhammed, 27; 4/Nisâ, 97; 7/A’râf, 37
205] TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 350-351
- 32 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vasıflandırmak anlamında).
“Sensiz cennet kötü, seninle cehennem bana ödül” gibi sözler (Cenneti, cehennemi önemsiz görmek veya âşık olduğu bir insanı bunlardan daha önemli kabul etmek anlamında).
Bir müslüman, bu ve buna benzer çirkin sözleri kesinlikle kullanmamalı, bilinçsizce bu tür sözler sarfedenlere tepkisini mutlaka belirtmelidir.
Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır, Köprüdür
Ölümü, yok oluş, bitiş ve netice olarak gören insan, hayatın mânâsından da uzaktır. Onun için hayat, tesadüfler oyuncağıdır, kabir karanlıklara açılan bir kapı, ecel bütün sevdiklerinden bir daha kavuşmamak üzere bir ayrılıştır. Bunun için âhirete inanmayan kimsenin ruhu acı ve ıstırap içindedir; dehşet ve vahşet içindedir, mânen kıvranmaktadır. Böyle bir insana hangi şey teselli verebilir?
Her mevsim yaşanan olaylar gösteriyor ki, ölüm yeni bir hayatın başlangıcıdır ve o hayata ulaşabilmek için geçirilmesi gereken bir arınma hareketidir. Diğer bir ifadeyle, dünyanın ağırlıklarından kurtulma faâliyetidir. Sonbaharda çürüyen, kuruyan ve kendisinde hayattan eser kalmayan kökler, dallar ve tohumlar, ilkbaharın o her yerden hayat fışkıran bayramına hazırlanır ve vakit geldiğinde yeni bir hayata kavuşurlar. İşte bir gün biz de, o tohumlar gibi toprağa düşeceğiz. Her ne kadar bir müddet için toprağa karışsak bile, bizim de ebedî bir baharımız vardır ve gelecektir.
Evet, doğumla bu âleme kavuşulduğu gibi, ölümle de bir başka âleme kavuşulacaktır. Ve tohum, toprakta çürümesine rağmen oradan nasıl bir başka hayata kavuşup gökyüzüne doğru dal budak salıyorsa, insanın cesedi de ölümle çürüyecek, fakat ölümsüz ruhuyla ebedî bir âlemde hayat bulacaktır. Yer altındaki tohum, nasıl yer üstündeki ağaç halini ve güneşli dünyayı idrâk edemez, onu önceden düşünemez ve bilemezse, biz de bu kayıtlı ve sınırlı hâlimizle, ebedî hayatı ölümden önce anlayamayız.
İnsan için ölüm, ipek böceğinin koza içindeki krizalit dönemi gibidir. İpek böceğine, kabir gibi daracık kozasından çıktıktan sonra kelebek olacağı ve kendisine birer kanat ihsan edileceği bildirilse, böcek ona inanmakta zorluk çekecektir. İşte insan da, ebedî âlemdeki hayatını anlamak noktasında o ipek böceği kadar âcizdir. Çünkü bütün duyguları, bu dünya ölçülerine göre çalışmaktadır. Ancak içinden gelen bir ses, ona ebedî âlemlerin var olduğunu haykırır durur.
İlim adamları tarafından da doğrulanan ve bütün insanların yaratılışında var olan bu sonsuzluk arzusu, bize ebedî âlemlerin varlığını bildiren en kuvvetli bir psikolojik delil olarak kabul edilmektedir. Tıpkı açlık ve susuzluk gibi. İnsanın susaması, suya işaret eder ve onun varlığını gösterir. Bu, su ile insan arasındaki özel ve içten bir alâkadır. İnsanın âhiret âleminin varlığını iç dünyasında sezmesi âhiretin varlığına en büyük delillerden biridir. Veya en azından böyle bir âlemin olmasını ve yaratılmasını gerektirir.
En küçük bir canlıyı, karıncayı dahi mükemmel bir şekilde besleyen ve istediğini veren Rabbimiz, bize de bütün duygularımızla istettiği âhireti, elbette verecektir. Zaten âhireti vermek istemeseydi, onu istemek duygusunu da biz insanlara vermezdi. Bütün insanlığı etkileyen ve kuşatan bu gerçeğin, boş ve kuru
ECEL VE ÖLÜM
- 33 -
bir iddia olmadığı açıktır. Bu arzuyu insanın kalbine koyan kim ise, onu verecek olan da ondan başkası olmayacaktır elbette.
“Her nefis ölümü tadacak!” Bunu herkes biliyor, ama pek az insan, üstünde düşünüyor. Nefis, kendini bu kesin hükmün dışında tutmak istiyor. Ölümü hatırlasa bile başkaları için hatırlıyor. Unutmak için de elinden geleni yapıyor. Nereye kadar?! Ölümü düşünmek zorundayız. Ölmeyi öğrenmek, onun öğrencisi olmak zorundayız. Ömrün sonudur belki, ama hayatın da sonu mudur? Elbette hayır! Hayat, bedensiz bir biçimde yaşamaya devam edecek. Ölümle yüzleşenler, ölmeyi bilenler farkındadır bunun. Ölümü hatırlamak acı vermez onlara. Ölüm bir başlangıçtır çünkü.
Aslında ölümü kendimize biz düşman yapıyoruz. Zamana ve mekâna sığmayan arzularımızı, duygu ve düşüncelerimizi kırk elli yıllık dar bir şeride sığdırma gayretimiz, bizim için ölümü tatsız kılıyor. Susuzluğu isteyen akıl ve kalbimizi, bir gün işlemez olacak vücudumuzun emrine verdiğimiz; kabirden öteye geçemeyecek sevdaların, ancak kabre kadar sürecek dostlukların ağına kendimizi hapsettiğimiz an, iç dünyamızda bir bocalamadır başlıyor. Her şeye endişeyle baktıran, hayatın tadını kaçıran bir bocalama.
Ebediyet arzusu; yaratılış toprağımıza ekilen en kudretli tohum bu olsa gerek. Gelip geçici şeyler, bize huzur vermiyor. Her ayrılık bizi acıya boğuyor. Asırlardır ebedî bir hayatın
Formülünü arıyor insanlık. İnsan ruhu, sonsuzluğa meftun olduğu içindir ki, bütün peygamberler, tebliğ ettikleri âhiret inancı, yani ebedî bir hayat müjdesiyle, ölümün dehşet veren yüzünü aydınlığa çevirmişlerdi.
Batıda özellikle son iki asırda ortaya çıkan ve daha ziyâde bir kargaşa şeklinde göze çarpan fikrî ve sosyal hareketliliğin ebedî hayatın inkârından kaynaklandığını söylemek fazla zor olmamalı. Ölümün bir yok oluş olarak kabulüyle insanın mutlaka öleceği gerçeğinin yol açtığı çelişki, Batı insanını ve Batı düşüncesini benimseyen dünya insanlarını birtakım yollara sevketti. Bir kere, intihara yeni bir kapı açıldı. İnkârcı düşünceler içinde bocalamaktan, kurtuluşu intiharda arayan insanlar görüldü.
Özellikle 19. asır şiirlerinde olmak üzere nice mısrâlarda sonsuzluk iştiyakının yanında, ölüm korkusu sık sık konu edilir. Yok olma acısının olmadığı huzurlu bir ölüm arzusu dile getirilir. Fakat, korkusunu kendine bile itiraf edemeyen pekçok insan, hayalî oyuncaklar formülünü bulmuştur. Servetlere servetler eklenir. Huzur, istatistik rakamlarındaki büyüme özelliklerinde aranırken, yeni yeni oyuncaklar piyasaya sürülür. Radyo, sinema, otomobil, televizyon, bilgisayar, internet oyuncaklarıyla eğlenir, gezer. Gününü gün eder, gündelik yaşar. Alkol ve uyuşturucu gibi “unutturma” âletleriyle ne dünü, ne yarını düşünüp hatırlamamaya çalışır. Bazı insanlar ise, geride bıraktıkları eserlerle yok olmaktan kurtulmuş olacağı ümitleriyle tesellî bulur.
Âhiretin varlığını öldükten sonra anlamak, insanoğlunun ne dünya huzurunu, ne de ebedî hayatın kurtuluşunu neticelendirecek. Bizi bekleyen sonsuz hayat için açılan imtihanı başarmak, ömrümüzü hesap gününün sahibinin emrettiği istikamette geçirmemizi gerektiriyor. İşte o zaman, ölüm bir darağacı, bir ebedî ayrılış, hiçliğe, yokluğa, çürümeye, unutulmaya, kopkoyu bir karanlığa
- 34 -
KUR’AN KAVRAMLARI
açılan kapı hüviyetinden çıkıp, ölümün olmadığı, gelmiş ve gelecek bütün sevdiklerimizin toplandığı, Allah’ın emirlerine uymuş olmanın mükâfatının verildiği âleme geçmek için bir basamak haline gelecek. Ancak bu sâyede ölüm, hayatımıza bir mânâ, huzur ve mutluluk katacak.
Kimler yok ki orada?! Dede ve ninelerimiz, gönülden sevdiğimiz anne, baba ve kardeşlerimiz... Nice büyük insanlar, Allah dostları, sıddîklar, şehidler, sâlihler, peygamberler ve en önemlisi, iki cihan güneşi Efendimiz (s.a.s.) hep orada... Sevdiklerimizle dolu olan âleme geçmek için, bir başka doğuş olan ölüm, tek çare... 206
Ölüm de Bir Nimettir
Ölüm, hem de birkaç yönden insan için bir nimettir. Her şeyden önce, ölüm bir kurtuluştur. Omzumuza yüklenmiş olan hayat külfetinden bir kurtuluş. Bir derece hürriyete, serbestliğe varıştır. Meselâ, üzerimizde olan bir vazifeyi, yapmakla yükümlü olduğumuz bir işi hakkıyla yaptığımız veya bir engel çıkıp da yapma imkânımız olmadığı zaman, o iş üzerimizden kalkmış olur ve biz de rahatlayarak, “üzerimden dağ gibi bir yükün, bir ağırlığın kalktığını hissediyorum” deriz. İşte ölüm de böyledir. Hiç ummadığımız ve beklemediğimiz bir anda geliverir ve artık taşımaktan âciz kaldığımız hayat yükünden bizi kurtarıverir.
Bu gerçek, hadis-i şerifte şöyle dile getirilir: Rasûlullah’ın yanından bir cenâze geçti. Ona baktı ve şöyle dedi: “Bu, ya kendi kurtulmuştur veya kendisinden kurtulunmuştur.” Sahâbiler sordular: “Yâ Rasûlallah! Kendi kurtulmuş veya kendisinden kurtulunmuş ne demek?” Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle açıkladı: “Mü’min ölünce dünyanın eziyet ve sıkıntılarından kurtulur; fâsık ölünce de onun şerrinden insanlar, beldeler, ağaç ve canlılar kurtulur.” 207
Dünya hayatı, yapısı itibarıyla sıkıntılı, problemli, dert ve ıstıraplarla doludur. Bazen gelir bir zindan oluverir, insanı boğmaya başlar. Hayat çekilmez bir hal alır. Fakat ölüm geldiği zaman bütün bu sıkıntıları ve dertleri silip süpürüverir. Sürurlu, geniş, ıstırapsız, sonsuz, dertsiz ve gamsız bir hayat başlar. Zaten hadiste “Dünya mü’minin zindanı; kâfirin cennetidir” buyrulmuyor mu? Yani bu dünya, âhirete nisbetle mü’min için bir zindan; kâfir için de cennettir. Çünkü mü’min imanı sâyesinde âhirette daha geniş nimetlere kavuşacak, âhiretin yanında dünya hayatı bir zindan gibi kalacaktır. Kâfir de dünyadaki rahatlığı ve nimetleri âhirette bulamadığı için, âhiretine oranla bu dünya ona cennet gibi olacaktır.
İnsanın yaşı ilerledikçe, altmışı-yetmişi geçtikçe hayat ağırlaşır, yaşamak zorlaşır. Kulağı az duyar, gözü az görür; hastalıklar, ağrılar birbiri peşi sıra gelmeye başlar. Bütün bu dertler insanı ölüme biraz daha yaklaştırır. Ve yaşlı insan bu dertlerden ancak ölüm sâyesinde kurtulacağını bilmektedir. Ölümün, kendisi için bir nimet olduğuna iyice inanır ve kabul eder. O kadar dengeli bir manzara ki, insan hemen yerini arıyor. Demek ki dünyadaki acı vaziyetler, hastalıklar, hatta bir yerde ihtiyarlığın ölümden önce gelmesi sebepsiz değil. Bu durumlarla iç dünyamızda âhirete göçmek ve dostlara kavuşmak üzere bir arzu uyandırılıyor. Ağırlaşan hayat yükü ve hayat şartları karşısında ölümün nimet oluşu hissedilirken, bütün kâinata hükmeden o Zat’ın sonsuz merhametini de anlamış oluyoruz.
206] Selim Gündüzalp, Ölüm Son Değildir, s. 12 vd.
207] Nesâî, Cenâiz 48
ECEL VE ÖLÜM
- 35 -
Hayat, ölüm olmadan sürüp gitse ne olurdu, bilinmez. Ama, bugünkünden kat kat kalabalık bir dünyada ve yedi, on yedi... nesil öncesiyle beraber yaşamak zorunda kalacağımız düşünülürse, en değişmez gerçeğe olan düşmanca bakışımızı bir ölçüde yumuşatmak gerekiyor. Dedemiz, onun dedesi ve sayılamayacak kadar dedeler ve nineler... Her biri ayrı bir dert ve hastalık içinde inleyip dursalar, hayat onlar için, hem de bizim için ne kadar ağır ve çekilmez olacak ve ölüm ne kadar arzu edilecekti. İşte sadece bu cihetten bakılsa dahi ölümün büyük bir nimet olduğu ortaya çıkar. Eflâtun, ölüme “nimetlerin en büyüğü” derken, hiç de haksız bir hükmü dile getirmiyordu.
Ölümü bir an için yok farz ederek tahmin yürüten İbn Sina şöyle diyor: “Yeryüzünün hacmi ve kapasitesi belli. Ölmeselerdi bu kadar insan nereye sığacaktı? Birbirine bitişik ve sımsıkı durmaları halinde bile bunlar dünyaya sığmazdı. Nerede kaldı ki, oturdukları ve dağınık halde bulundukları zaman bunlar sığabilsin? Bunlardan artabilecek ne barınacak bir yer, ne bir bina, ne ekip biçilecek bir arazi ve ne de gezecek bir yer kalmazdı. Bu durum az bir zaman için böyledir. Zaman geçtikçe hal ve keyfiyet nasıl olacaktır? Ebedî hayatı arzu edip ölmeyi istemeyen ve bunun mümkün olabileceğini zannedenin hali işte budur. Bu zan ve arzu, cehâletin sonucudur. Ölüm, İlâhî bir ihsan olunca; o, kötü bir şey olmaz. Kötü olan şey, ondan korkmaktır. Ölümden korkan da onun gerçek yüzünü bilmeyendir.” 208
Ölümle uyku arasında çok yakın bir benzerlik vardır. Başta hasta ve musîbet çekenler olmak üzere, herkes için uyku nasıl ki bir istirahat ve rahmettir; uykunun büyük kardeşi olan ölüm de dert çekenler ve intiharı düşünenler için de bir nimet ve rahmettir. Kendi ihtiyaçlarını göremeyecek kadar âciz bir duruma düşen felçli ve yatalak bir insan veya derdine çare ve ilaç bulamayan bir hasta ölümü o kadar bir iştiyakla ister ki, onun tek arzusu varsa, o da bir an önce ölüm nimetine kavuşmaktır. İntihara kalkışan kimse de aynı durumdadır. Böyle bir insanın imdadına ölüm yetişecek olsa, hem büyük bir günaha girmekten kurtulur, hem de ebedî hayatını berbat etmemiş olur. 209
Ölüm Korkusu
Ölüm korkusu, insanlar arasında yaygın olan korku çeşitlerindendir. Kur’an, şu ifadesi ile insanların ölüm korkusuna işaret etmiştir: “De ki: ‘Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, sizi mutlaka bulacaktır.”210 Savaşlarda ölüm korkusu, bütün açıklığı ile ortaya çıkmaktadır. Özellikle bu, savaş alanına gönderilen muhâriplerde daha belirgindir. Kur’an’da münâfıkların savaştaki ölüm korkusuna temas edilmektedir: “Kendilerine savaş farz kılınınca, içlerinden bir grup, insanlardan, Allah’tan korkar gibi, hatta daha fazla korkmaya başladılar. ‘Rabbimiz, savaşı bize niçin yazdın (farz kıldın)? Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen (daha bir müddet savaşı farz kılmasan) olmaz mıydı?’ dediler. Onlara de ki: ‘Dünya menfaati önemsizdir. Allah’tan korkanlar için âhiret daha hayırlıdır ve size kıl kadar haksızlık edilmez.” 211
Allah’a sağlam bir iman, insanı ölüm korkusundan kurtarır. Çünkü mü’min,
208] İbn Sina, Ölüm Korkusundan Kurtuluş Risâlesi, s. 21
209] Mehmet Paksu, Ölüm ve Sonrası, s. 30-32
210] 62/Cum’a, 8
211] 4/Nisâ, 77
- 36 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kesin olarak ölümün kendisini, Allah’ın rahmeti sayesinde en güzel nimetlere kavuşacağı sonsuz âhiret hayatına götüreceğine inanır. Mü’min ölümden korktuğu takdirde, bu sadece Allah’ın mağfiretinden nasiplenememek ve rahmetine ulaşamamak endişesinden dolayıdır. Hiç şüphesiz ölüm korkusu, tevbe etmeden evvel öleceklerinden korkan günahkârlarda fazla olmaktadır. Realitede ölüm korkusu, sadece tevbe etmeye engel olması cihetiyledir. Bu yüzden, ölüm korkusunun Allah korkusuyla sağlam bir şekilde sımsıkı bir bağı bulunmaktadır. Kâfirler, dirilişe de âhirete de inanmadıklarından, varlıklarını çürüttüğü ve yok ettiği için ölümden korkarlar. Bazıları da kendilerini nasıl bir meçhule götüreceğini bilmediklerinden dolayı ölümden korkarlar. Bu gibi kişilerin gidecekleri son yeri bilmemeleri, ölümden korkma ve endişelenme sebebi olmaktadır.
Ölüm korkusunun doğurduğu kaygı, endişe ve bunalımlara çözüm arayışı içine giren insanın imdadına gerçek anlamda yetişecek olan imandır, yeniden dirilmeye ve âhirete inanmaktır. Âhirete yakînî bir şekilde iman eden kimse için ölüm; korkutucu, ürkütücü ve acı veren bir olay olmaktan çıkar, zorlukların bitip her türlü güzelliklere, sonsuz nimetlere açılan bir kapı olur. İnsandaki ölümsüzlük arzusunu doyurup tatmin edebilecek olan da ancak âhiret inancıdır. Eğer insan için her şey bu hayattan ibaret olsaydı, bir yandan akıl almaz rûhî eğilim ve arzuları, diğer taraftan sınırlı güç ve yetenekleri arasında bocalayıp duracaktı. İşte insanın bu duygu ve ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayacak husus Allah’a ve âhirete imandır. Allah’a ve âhirete yakînî bir şekilde inanan kimse, Allah’ın azâbından korkar. Bunu Allah’ın hududuna riâyet ederek yaşantısında gösterir, takvâ yoluna girer.
Ölüm Gerçeği ve Âhiret İnancının Ruh Sağlığı Açısından Önemi
İnsan olarak dünyaya gelen birey, varoluşunun anlamını kavradığı oranda hayata olumlu bakabilecek ve olayları daha rahat kavrayabilecektir. Nitekim 23/Mü’minûn Suresi 115212 ve 75/Kıyâme Suresi 36’da213 insanın başıboş yaratılmadığı belirtilerek yaratılışının anlamına vurgu yapılmaktadır. 51/Zâriyât Suresi, 56. âyette de214 insanın yaratılış amacının kulluk olduğu belirtilerek konuya açılım sağlanmaktadır.215
İnsanın varoluşunun anlamı bu şekilde belirtilirken 21/Enbiyâ Sûresi 35’de216 bu dünyanın bir imtihan yeri olduğu ve sonunda herkesin ölümü tadacağı belirtilerek ölüm gerçeğine vurgu yapılmaktadır.
“Ölüm bu dünyadaki yaşamı tamamlayan bir noktadır.217 Fakat varlığın son noktası değil, bilakis ebedi hayatın başlangıcıdır. İslam inancında insanın ölümü, dünya ile âhiret arasındaki bir geçişi teşkil etmektedir.218 Nitekim ‘Bireyin, ölümün hayatın bir gerçeği olduğunu gözönüne alarak hayat ile ölüm arasında
212] “Sizi boşuna yarattığımızı ve bize tekrar döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?”
213] “İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder.”
214] “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”
215] Kula, “Bedenî Özürlü Gençlerin Din Eğitiminde Dikkat Edilmesi Gereken Psikolojik Hususlar”, s., 193-194.
216] “Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.”
217] Özcan Köknel, İnsanı Anlamak, Altın Kitaplar, 6. Baskı, İstanbul 1997, s. 406.
218] Toshihiko Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, çev; Süleyman Ateş, Ankara, s. 24.
ECEL VE ÖLÜM
- 37 -
sıkı bir bağ olduğunu düşünmesi, Yalom’a göre kişiyi korku ya da kasvetli kötümserlik varoluşuna mahkum etmekten çok, onu daha otantik hayat tarzına yöneltmek için bir katalizör olarak hareket eder ve hayattan alınan zevki arttırır.’219 Fakat burada şunu da hemen belirtmek gerekir ki ölüm korkusu gerek her insanda varlığını hissettirmesi, gerekse şiddet ve etkisinin gücü bakımından diğer bütün korkulardan ayrılır. Hatta yaşadığımız bütün korkuların temelinde sadece ölüm korkusunun yattığını iddia edenler vardır.220
Birbirinden farklı izah tarzları getirmiş olsalar da tarih boyunca ölümden sonraki hayata atıfta bulunmayan hiçbir din yoktur.221 Ölümü felsefi bir problem olarak ilk defa ele alan Sokrat’tır. Sokrat’tan önce bu konuda kayda değer bir açıklama yoktur. Sokrat, insanların hayatları boyunca devam eden korkularının başında ölüm korkusu olduğunu söyler222…
İslam inancına göre ise bu dünya bir sınav yeridir ve insan bu dünyada yaptığı her hareketinin karşılığını öbür dünyada görecektir. Böyle bir âhiret inancı hem ölüm düşüncesinin kabullenilmesini hem de bu dünyada karşılaşılan birtakım sıkıntı ve meşakkatlerin karşılığının öbür dünyada kat kat alınacağı düşüncesiyle kişiyi karşılaşabileceği kaygı ve stresten kurtarabilecektir.223 ‘Zira âhiret inancı bir taraftan insanlara zulüm ve sıkıntılar karşısında büyük bir teselli kaynağı sunarken, diğer taraftan ölümsüzlük arzusuna sahip insan için ebediyetin kapılarını açmakta, insanın ruhi dengelerinin bozulmaması hususunda büyük rol oynamaktadır. Araştırmalarda ümitsizlik vb. durumlarda âhiret inancının iman edenlera bir ümit sunduğu ve endişeyi azalttığı, insanlara vicdan azabı ve korkularını yatıştıracak teselliler oluşturduğu tespit edilmiştir. Ayrıca âhiret inancı, ölümden sonra insanın hayatının devam edeceğini, esas olanın âhiret hayatı olduğu fikrini insanın dikkatine sunarak onun yaşantısını daha bilinçli bir şekilde geçirmesine, kendisini otokritik etmesine de yardımcı olacağından olumlu bir değişim ve kaliteli bir yaşam sürmesine imkân sağlar.’224
‘Netice olarak ölümü hayatın temel gayesi olarak gören inanan insanlar, bir gün ölecekleri gerçeğini şuurlarının bir köşesinde canlı tutarak zevk ve metanetle yaşayabilmenin imkânını araştırırlar. Onlara göre ölümün berisindeki ve ötesindeki hayat birbirini tamamlayan iki unsur olarak görülür. Nitekim onlar kendilerini nihayetsiz bir istikbalin yolcuları olarak görürler.’ 225
Dolayısıyla bu şekilde güçlü bir ölüm ve âhiret inancına sahip bireyler karşılaşmış oldukları olumsuz durumlarla çok daha rahat bir şekilde baş edebileceklerdir.
İnanan insanın hayatta karşılaştığı çeşitli zorluklarla mücadele edebilmesinde
219] Naci Kula, Gençlerde Izdırap Tecrübesine Bağlı Dini Krizle Başa Çıkmaya Yönelik Öneriler, (Yayınlanacak Çalışma), s. 19.
220] Hayati Hökelekli, “Ölüm ve Ölüm Ötesi Psikolojisi”, U.Ü. İlâhiyat Fak. Dergisi, Yıl: 1991, S:3, c: 3, s:156.
221] Faruk Karaca, Ölüm Psikolojisi, Beyan Yay., İstanbul 2000, s. 15.
222] Ruhattin Yazoğlu, “Ölüm Korkusuyla İlgili Bazı Felsefi Tavırlar”, Akademik Araştırmalar, Bahar 1997, Yıl:1, Sayı:4, s. 120.
223] Hüseyin Peker, Din Psikolojisi, Sönmez Matbaası, Samsun 1993, s. 167
224] Kula, a.g.ç., s. 19-20.
225] Karaca, a.g.e., s. 267-268; Muammer Cengil, “Depresyonu Önlemede Dini İnancın Koruyucu Rolü” Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, III, (2003), Sayı:2, s., 141
- 38 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ona yardımcı olan bir diğer destek de kader inancıdır. Nitekim İslam inancına göre insanın doğumundan ölümüne kadar geçen süreçte başına gelebilecek her şey Allah katında bilinmektedir ve onun dilemesine göre cereyan etmektedir. 226
Kaza-kader konusunda bilgi verilirken olaylar karşısında insanın sorumluluğunun ve iradesinin önemine dikkat çekildikten sonra daha geniş bir çerçevede her şeyi varedenin Allah olduğu ve her olayın kendi içerisinde bir mantalitesinin olduğu vurgulanabilir. Böylece kişi Allah’ın takdiri ve insanın iradesinin rolü çerçevesinde olayların meydana geldiğini dikkate alabilir. 227
Böyle bir inanca sahip olan bir kimse üzerine düşen görevleri yaptıktan sonra işin gerisini Allah’a bırakarak tevekkül eder ve böyle bir inanç ile yaşamda karşılaştığı çeşitli sıkıntıların yıkıcı etkisinden psikolojik olarak kendisini korumuş olur. 228
Ayrıca yaşanılan olayların mutlak anlamda olumsuzluk olarak değerlendirilmemesi gerektiğine de vurgu yapılmalıdır. Çünkü bize göre iyi olan bir şeyde bir olumsuzluğun veya olumsuz gibi gözüken bir olayda da iyi bir durumun olabileceği vurgulanmalıdır. Nitekim bir âyet-i kerimede229 insanların hoşuna giden bir olayda şer, hoşuna gitmeyen bir olayda da hayır olabileceği vurgulanmaktadır. 230
Ölümü Düşünerek Dirilmek
İnsan açısından ölüm, Allah’ın mümît isminin tecellî etmesiyle, ecel denilen belirli bir zamanda, ruhun bedendeki tasarrufuna son verip vücuttan ayrılması olayına denir. Ölüm, insan için yok olmak değil; bir âlemden diğerine intikal etmektir, bir hicrettir, fânî/ölümlü dünyadan ebedî hayata göç etmektir.
Ölüm, hiçbir zaman, anladığımız şekilde “ölmek” değil; gerçekte “dirilme”dir, hayat bulmadır, uykudan uyanmaktır. Hayatın kaynağını örten maddî perdelerden sıyrıldıktan sonra, insanın gerçeği en çıplak şekliyle tanıması nasıl ölmek olabilir? Ölmek, geçici ve gölge bir hayat olan dünyadan göçmekten ibarettir. Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe kavuşur ve “sıla”sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların sevincini yaşar, özlemlerini giderirken, dünyada ölü olanlar ise, ölmekle acı bir dirilmeyi tatmakta ve gerçek hayatın ne olduğunu görmektedirler. Peygamberlerin getirdiği hayat verici nefeslerle231 dirilemeyenler, Kur’an’ın deyişiyle, akılları çalışmayan, gözleri görmeyen, kulakları işitmeyen, gerçek hayata sahip olmayan “ölüdürler.”
Allah’ın 99 esmâü’l-hüsnâsından biri, “el-Mümît”tir. El-Mümît, canlı mahlûkların ölümünü yaratan anlamına gelir. Hayatı nasıl Allah veriyorsa, ölümü de yine O yaratmaktadır. Allah’ın hayatı/diriliği ve ölümü yaratmasının sebebi, Kerîm Kitapta şöyle açıklanır: “O (Allah), hanginizin daha güzel amel işleyeceğini
226] Kur’an, 57/22
227] Kula, “Bedenî Özürlü Gençlerin Din Eğitiminde Dikkat Edilmesi Gereken Psikolojik Hususlar”, s., 195.
228] Muammer Cengil, a.g.m., s., 141.
229] “… Olur ki, bir şey sizin için hayır iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (2/Bakara, 228)
230] Kula, ““Bedenî Özürlü Gençlerin Din Eğitiminde Dikkat Edilmesi Gereken Psikolojik Hususlar”, s., 197; Dr. Muammer Cengil
231] 8/Enfâl, 24
ECEL VE ÖLÜM
- 39 -
denemek için ölümü ve hayatı yarattı.”232 Ölüme göre hayatı/dünyayı önceleyen ters gözlüklü insan, bu âyetteki ifadede bir terslik varmış gibi görebilir. Çünkü diğer canlılar gibi insanlar da, önce yaşar sonra ölürler; ama âyette önce ölüm, sonra hayat denilmiş. Burada Allah bize işaret yoluyla şunu anlatıyor: “Hayatı anlamak, doğru ve güzel yaşamak istiyorsanız, önce ölümü anlamalısınız!” İnsanın hayatı nasıl anlamlandırdığı, her şeyden önce ölümü nasıl anladığına bağlıdır. Eğer siz ölümü bir bitiş ve yok olma şeklinde anlarsanız, hayatı da “nasıl olsa ölüm var; o halde ölmeden önce ne yaparsam kârdır” anlayışıyla değerlendirir ve öyle yaşarsınız. Ama ölümü bir bitiş değil de, aksine bir diriliş ve gerçek hayat olarak anlarsanız, o zaman hayatı; “en ince teferruatına kadar hesabının verileceği bir olay” olarak kabul eder ve o şekilde yaşarsınız. Herhangi bir şey yapmadan önce, onun hesabını yapar, hesaba çekileceğiniz bilinciyle hesaplı ve ölçülü davranırsınız. İkinci anlam olarak, doğru bir gözlükle baktığımızda görürüz ki canlılar, varlık sahasına çıkmadan önce ölü idiler. Yani, ölüm hayattan önce var kılınmış, daha önce yaratılmıştı. Hayat Kitabımız, bu gerçeği şöyle vurgular: “Allah’a karşı nasıl küfr içinde olursunuz ki, siz ölüydünüz, size hayat verdi; sonra sizi öldürür, sonra da diriltir.” 233
Allah’ın İmâte/Öldürme Faâliyeti: Allah’ın yaratma fiili her an faâliyet gösterdiği, Allah devamlı yarattığı gibi; imâte fiili, öldürme sıfatı da aralıksız işlemektedir. Günde ortalama 300 bin kişi ölmekte, hergün bir koca şehrin nüfusu kadar insan dünyasını değiştirmektedir. Her saniye dünyadan dört kişi hayattan göçmektedir. Bu rakam, insanlık âlemi için. Buna hayvanlar âlemi de katıldığında, bu ilâhî fiilin nasıl aralıksız faâliyet gösterdiği daha iyi anlaşılır. Her sâniye, ölen hücrelerin, alyuvarların, akyuvarların, hele mikropların haddi hesabı yok. Bütün bu işler imâte fiiliyle, sonsuz bir ilim ve hikmetle icrâ edilmektedir.
İmâte, yok etme değil; varlığı daha mükemmel hale getirmedir. İmâte, kabir âlemine doğuştur, ileri bir rahmet tecellîsidir. Çekirdeklerin ölümleriyle, bitkiler sümbül hayatına geçtikleri gibi, ölüm de en az hayat kadar bir nimettir. Her ölümü bir diriliş takip etmekte ve ikinci safhaların birincilerden daha mükemmel olduğu gözlenmektedir. Ölüm, yeni bir mükemmelliğe, güzel bir değişim ve dönüşüme atılan adımın adıdır. Ölümü kabir hayatı takip edecek ve dirilişle insan yeniden beden-ruh beraberliğine kavuşacak; dünyadakinden daha ileri bir yaratılışla. Ölümü böyle değerlendiren insan, onu severek gülerek karşılar.
Kur’ân-ı Kerim’de ölüm anlamındaki “mevt” kelimesi ve türevleri 165 yerde geçer. Vefat gibi değişik kelime ve ifadelerle ölümden 190 yerde söz edilen hayat veren Kitabımızda, bütün âyetlerin üçte biri öldükten sonra dirilmeyle, âhiret ve oradaki ödül ve cezayla ilgilidir. Âyet-i kerimelerde yaratan ve öldürenin Allah olduğu, O’nun insanları tekrar diriltip hesaba çekeceği, ölümden sonra insanların O’na döneceği belirtilir. Sahte tanrıların kimseyi öldürüp diriltemeyeceği, kendilerine bile fayda ve zarar veremeyecekleri vurgulanır. Yaşayanların ömürlerinin Allah katında belli bir eceli/süresi olduğu, o süre dolup ecelleri geldiğinde canlıların bir an bile geciktirilmeden veya öne alınmadan ölüm acısını tadacakları ifade edilir.
232] 67/Mülk, 2
233] 2/Bakara, 18
- 40 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an’da uyku, ölümle eş anlamlı gibi kullanılır.234 Demek ki ölümle uyku bir bakıma aynıdır; çünkü uykuda, nefs/ruh, bedenden kısmen ayrılır; en azından, şuur olarak bedenin farkında değildir. Ölümde ise bu kopuş, bütün bütündür. Uyku, ölümün yarısıdır. “Neylersin ölüm herkesin başında / Uyudun uyanmadın olacak, / Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında? / Bir namazlık saltanatın olacak / Taht misali o Mûsâlla taşında.” Başta hasta yatan ve musîbet çekenler olmak üzere, herkes için uyku nasıl ki bir istirahat ve rahmettir; uykunun büyük kardeşi olan ölüm de dert çekenler ve intiharı düşünenler için de bir nimet ve rahmettir. Her gece bir ölüm, her sabah bir diriliştir. Uyku, ölmenin provasıdır. Mezara benzeyen yatağa girdikten belirli bir zaman sonra uyanırız. Yani ölümden dirilişe geçeriz. Bunu her gün tekrarlarız. Gündüz yaşar, gece ölür, sabah diriliriz. Uyku, kardeşi olan ölümü unutturmaya değil; hatırlatmaya vesile olmalı; insan, yatağa girerken mezara da gireceğini unutmamalı, uyuduğunda uyanma garantisinin olmadığını düşünmeli ki, dört elle dünyaya sarılmasın ve ölüme hazırlanabilsin.
Ölüm, bir nimettir, ilâhî bir ihsandır. Dolayısıyla o, kötü bir şey olamaz. Kötü olan şey, ondan korkmaktır. Ölümden korkan da onun gerçek yüzünü bilmeyendir. “Ölümden korkusu olanlar ölür / Hayatı maddede bulanlar ölür / Gidenlere öldü diye ağlarız / Aslında geride kalanlar ölür.” Ölüm! Güzel gerçeğimiz bizim! “Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber / Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?”
Nasıl bir ölüm isteriz? Mademki ölüm var, ölümden kaçış yok; öyleyse nasıl ölümle ölmek bize daha kolay, daha güzel gelir? Sonra, ölümün şeklini seçme hak ve imkânımız var mı? Ölümün şekli, hayatın nasıllığına bağlıdır. Kutlu vaad veya acı gerçek öyle: “Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz.” Örneğin Hz. Ali gibi, bir çöl ortasında, hiçbir şeye dayanmadan dimdik ayakta ölmeye ne dersiniz? Ya da Hz. Süleyman gibi Mescid inşâsında cinleri kullanırken, çaktırmadan ölüvermek; ölüvermek ama dimdik; ölüvermek ama devrilmemek, sürünmemek! Halkın deyimiyle, “elden ayaktan düşmeden”, “Üç gün yatak; dördüncü gün toprak”, ama imanla, ama müslümanca, ama insanca ölmek! Bunun için de mü’mince yaşamak şart. Kimin yolunda, hangi gâye uğruna yaşanılırsa, onun yolunda ve o amaç için ölüm gelecektir. Allah yolunda O’nun rızâsı doğrultusunda yaşayanlar, elbet O’nun yolunda ve O’nun istediği gibi öleceklerdir.
Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır, Köprüdür. Ölümü, yok oluş, bitiş ve neticesiz olarak gören insan, hayatın mânâsından da uzaktır. Onun için hayat, tesadüfler oyuncağıdır, kabir karanlıklara açılan bir kapı, ecel bütün sevdiklerinden bir daha kavuşmamak üzere bir ayrılıştır. Bunun için âhirete inanmayan kimsenin ruhu acı ve ıstırap içindedir; dehşet ve vahşet içindedir, mânen kıvranmaktadır. Böyle bir insana hangi şey teselli verebilir? Cansız ve şuursuz cisimlerin bir zerresi bile kaybolmaz iken ve dağılan yıldızların atomlarından yeniden bir başka yıldız yaratılırken; büyük emânete tâlip, yeryüzünün efendisi/halîfesi insanın ölümden sonra bir avuç toprak olacağını düşünmek, insafsızlık olsa gerek. O, ölümünün ardından, sahip olduğu nimetlerden, yüklendiği emânetten hesaba çekilecek, mükâfat veya ceza için Cennet ya da Cehenneme gönderilecektir.
Ölmemenin tek çaresi, doğmamaktır. Ama canlı cenâze şeklinde, hayat
234] 39/Zümer, 42
ECEL VE ÖLÜM
- 41 -
süren leş gibi yaşamanın tercih edilebildiği gibi; ölümsüzleşmek, güzel ölümden sonra çok güzel bir hayata terfî etmek de mümkün. Ölüm meleğinin bizi nerede beklediği belli değil; iyisimi biz onu her yerde bekleyelim. Ama elbette ona hazır bir vaziyette. “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın.”235 Yolculuğa hazır mıyız? Yanımızda götürebileceğimiz ne var? Asıl önemli olan bu. Dünkü yediğimiz çok lezzetli yiyeceklerin veya zevkli saatlerin bugüne bir faydası yok; yarına kalacak olan da sadece sevaplar veya günahlar. Dünya bir oyun ve eğlenceden, bir masaldan ibâret. Âhiret ise daha hayırlı ve devamlı.
Ölüme Hazır Olmak: Allah’ın dışında tüm canlılar için ölümün kaçınılmaz bir gerçek olduğunu unutmamak ve ölüme hazırlıklı olmak her insanın gayreti ve özelliği olmalıdır. Ölümü anmak ve hazırlıklı bulunmak müslüman olarak ölmek isteyen her mü’min için gereklidir. Hz. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Lezzetleri yok eden ölümü çok anın.”236 Başka bir hadiste, kabir içinde olanların hatırlanması istenir: “Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın. Âhiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk eder.”237 Ensardan bir adam Peygamberimiz’e sordu: “Mü’minlerin hangisi en akıllıdır?” Aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm: “Ölümü en çok hatırlayan ve ölümden sonrası için en iyi hazırlığı yapanlar; İşte bunlar en akıllı kimselerdir.” buyurdular. 238
Kabir ziyaretinin orada yatan ölü için değil; ziyaret eden dirinin ibret alması, ölümü hatırlaması için meşrû kılındığını hatırlamakta fayda var. Tevhidi zedeleyecek davranışlardan uzak durmak şartıyla kabirleri ziyaret etmek, insana âhiret bilinci verir. İslâm’da yasak olan kabrin üzerine bina yapmak, kubbe koymak, yani türbe, kabirleri mescit veya tapınak hale getirmenin, şiddetle yasaklanmış hurâfe ve bu konudaki aşırılıkların şirk unsuru olduğu bilinmelidir. Ölümle ilgili küfür sözlerinden de cehennemden korkar gibi sakınmak gerektiğini unutmamalıyız.
Ölümle başlayan esas hayatı dünya görüşünün merkezine alamayan tek dünyalı insanın ufku, sadece bu geçici âlemle sınırlıdır. Ölümü düşünmek, hatırlamak istemez; yatırımını sadece dünyaya yapan, mutluluğu salt dünyevî ölçülere göre tanımlayan insan. Yaşayışından ölümü kovmaya çalışır; çünkü adına ölüm dedikleri şey dünyevîleşmiş insan için, gerçeği tokat vurur gibi haykıran uyarıcı bir vâiz, sorgulayıp itham edici bir yargıç ve fâni zevklerini kemiren korkunç bir canavardır. Modernleşen şehirlerde artık mezarlıklar, bu tür insanları “rahatsız” etmeyecek kadar uzak yerlere yapılır oldu. Mezarın içini cennet bahçesine çevirmeyi düşünmeyenler, mezarlarını anıt gibi süslemeyi tercih ediyor. Hâlbuki İslâm, kendi insanlarına ölümle dost olarak, onunla içli dışlı yaşamayı öğretmişti. Ölümün korkulup kaçılacak bir şey değil; gereğinde baş tâcı edilecek bir şey olduğuna inandırmıştı.
“Güzel ölüm”ün şefkatli kollarından “çirkin hayat”ın merhametsiz kucağına terkedildi insanımız. Ölümün kronik korkusunu da yenemedi, hemen tüm filmlerde o işlendi, çoğu rüyaları o böldü, bunalımların kaynağının o olduğu
235] 59/Haşr, 18
236] Tirmizî, Zühd 4, Kıyâme 26; Nesâî, Cenâiz 3; İbn Mâce, Zühd 31
237] Tirmizî, Kıyâme 24; Ahmed bin Hanbel, I/387
238] Kütüb-i Sitte Terc. 17/598
- 42 -
KUR’AN KAVRAMLARI
söylendi. Ölümü unutmaya çalışmak, başka güzellikleri de unutturdu. Sadece dünyayı düşündüğü halde, ona da sahip olamadı; “hırsızı yakaladım” derken, yakasını yavuz hırsız dünyanın elinden kurtaramadı. İslâm’ın insanındaki ölüm sevgisi, yerini; dünyevîleşmiş insanda “ölüm korkusu”nun stresine terk etti. Ölümü hatırlamamak için çeşitli eğlencelere, uyutucu ve uyuşturuculara yönelen modern insan, 60-70 yaşlarında hükmü infaz edilecek olan (konforlu da olsa dünya zindanında yatan) müebbet hapisteki bir idam mahkûmu gibidir.
Her ne kadar ölüm, geride kalanlar için acı ve hasret dolu bir olay ise de, imanlı gönüller için fânîlikten ebedîliğe geçişi sağlayan bir vâsıtadır. O yüzden birçok ayette ölüm ve âhiret hayatı “buluşmak, sevdiğine kavuşmak” anlamındaki “lika (likaullah, likau’l-âhire) kelimesiyle ifade edilmiştir. Asıl hayatın ikinci âlemde başlayacağına iman edenler, ölümün ebedî yokluk olmadığını kabul ederler. Henüz hayattayken, bu gerçek vatanın, baba yurdunun, sonsuz mutluluk hayatının özlemini duyar ve ona göre yaşarlar. Ölümün korkulmayacak, aksine can atılacak güzelliklerin anahtarı olduğuna şâhitlik eden, ölümü öldürerek ölümsüzleşen şehâdet erleri ise, şehidlerdir.
Hayata birkaç damla su ile başlayıp ölümden sonra sonsuzluğa uzanan biz insanların ölüm sonrası hakkında ciddi endişe ve gayretlerimiz yoksa; bu, hem dünyevî hayatımız, hem de uhrevî hayatımız için büyük bir tehlikedir. Bugün insanların uğraşlarına, şikâyetlerine bakınca; hemen tamamının dünyevî endişeler olduğunu görüyoruz. Çağdaş insan, kendi kapısını yüzde yüz çalacak ölüm dâvetini ve hesaba çekilmeyi düşünmeden, ot gibi yaşamayı; fıtratına, aklına, dinin diriltici çağrısına rağmen başarabilmek(!) için, kendi yaptığı putların, paranın, sporun, müziğin, sinemanın, eğlencenin, teknolojinin... kulu olmayı kabullenmiş, tersine ve olumsuz anlamda ölmeden önce ölmeyi, yani intiharı ve katliâmı ebedî hayata tercih edebilmiştir.
Müslüman, hayata tevhid penceresinden bakmak zorundadır. Tevhid, birlemek demek olduğuna göre, laik bir anlayışla hayatı ve ölüm ötesini, dünya ile âhiret arasını ayırmak bu inanca zıt olacaktır. Âhiretten ayırdığımız dünyayı, tekrar ebedî ve gerçek hayatla birleştirmek zorundayız. Sadece ölüme kadar olan süre olarak algıladığımız istikbâl (gelecek) kavramını, ölümden sonrasını da içine alacak şekilde anlamaya ve bu anlayışı gündelik yaşayışa geçirmek, kulluk görevimizdir.
Her şeyin bir anlamı vardır. Hayatın, ölümün, ağaçların, dağların, insanların, hayvanların... Ölümü anlamlandırdığımız zaman, her şey bir anlam kazanacaktır. Ölüm, bir yok olma değil; yeni bir hayatın başlangıcıdır. Ölümlü, fâni sıkıntılarla dolu bir diyardan, ölümün olmadığı, ebedî, mükâfatlarla dolu, zahmet ve sıkıntının bulunmadığı, sevdiğimiz her şeyin bulunduğu bir diyara yolculuktur. Onun için müslüman ölümden korkmaz; sadece ona hazır olur. Hatta yeri geldiğinde seve seve canını verir, âhiret karşılığında dünyayı satar. “Ölüm yok olmak değil; bir diriliştir, yeni bir hayata geçiştir” cümlesinden hareketle, yaşadığımız hayatı ve varlıkları seyredelim:
Güneşin her batışı bir ölüm, her doğuşu bir diriliştir. Her gece, bir ölüm, her sabah bir dirilişi yaşar güneş altındaki bütün canlılar. Bakmasını bilenler, baktıklarında görenler için güneşin doğuş ve batışı, her an ölümün ve hayatın yaratılışını ispatlayan, âhirete imanı seslendiren bir âyettir. Mevsimler de bize
ECEL VE ÖLÜM
- 43 -
ölüm ve ardından dirilişi anlatır. Her kış bir ölüm, her bahar bir diriliştir. Kışın, nice sineklerin kaybolması bir ölüm, baharla ortaya çıkması bir diriliştir. Kışın odun haline gelen ağaç için bu bir ölüm, baharla çiçek açıp meyve vermesi bir diriliştir. Tabiat, kendi diliyle haykırır: “Ey insan! Bir gün sen de böyle ölecek ve dirileceksin!” Rabbimiz, kış ve bahar mevsimlerini yaşatırken aynı zamanda ölümleri ve dirilişleri de aylarca seyrettirir. Tohumların toprağa atılışı bir ölüm, günler sonra topraktan çıkışı bir diriliştir. Tohumun toprağın içinde yok olduğunu zannederiz; hâlbuki yokluk yoktur. O, toprağın altında diriliş sürecini yaşamaktadır. Nihayet bir müddet sonra, bahar rüzgârı borusunu öttürecek, tohum, kıyameti yaşayarak kıyam edecek, yeşillikler içinde yeni bir hayata kalkacaktır. İnsan da böyle bir tohum gibidir. Yaşarken bir gün toprağın altına düştüğünü görürüz. İnsanın düştüğü yer, onun kabridir. Tohum gibi o da bir gün düştüğü yerden kalkacaktır. Kıyamet günü, zaten kalkış günü demektir.239 Doğum da bir diriliştir. Doğum, ölü gibi olan bebeklerin ana rahminde dirilişe geçip dünyaya adım atmasıdır. Bakmasını ve görmesini bilenler için bir damla suyun (atılan pis suyun milyonlarca parçasından birinin) dirilişe geçmesidir. 240
Sadece bu dünyada yaşayacağınızı düşünerek yaşarsanız ölü yaşarsınız. Ama öleceğinizi düşünerek yaşarsanız diri yaşarsınız. Çevremizdeki insanlar hep dirilişin etkisiyle, âhiret şuuruyla yaşasalar!.. Seyredin o zaman hayatın güzelliğini. İkinci asr-ı saâdet olur çağımız. İnanın, iman ettiğimiz cenneti daha burada iken yaşamaya başlarız. Fakat biz, tüm yatırımlarımızı bu dünyaya yönlendirerek yaşadığımız hayatı ve yeri sahte cennet haline getirmeye koyulunca cenneti de unuttuk.
İmam Gazali diyor ki: “Mezardakilerin pişman oldukları şeyler yüzünden dünyadakiler birbirlerini kırıp geçiriyor.” Ölüm öncesindeki kavgaların ölümden sonra pişmanlık getireceğini hissederek yaşayan insan, hiç pişman olacağı şeyin kavgasını verir mi? Hırsla hayatın ve eşyaların, burada kalacak şeylerin ardına bir ömür boyu düşer mi?.241 Ölümü tefekkür ederek yaşamak, hayatta “gidici” olarak yaşama sonucunu doğurur. Böyle yaşayan insan da hesabını ve yatırımını gideceği yere göre yapar. Aksi halde, insan gideceği saate kadar kalacakmış gibi yaşar ve tercihini ona göre yapar. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” 242
Hayatı güzelleştirmek istiyorsak, ölümü güzelleştirmek, ölümötesi güzelliklere lâyık hayat sürmek gerektiğini unutmamalıyız. Ölmeden evvel ölmeye çalışmalı, ama öldükten sonra yaşamanın sırrını bulmaya gayret etmeli. Ölümü ancak bu iki şekilde öldürebiliriz. Ölümün korkusu, ölmenin kendisinden çok daha beterdir. Ölümü bu iki şekilden biriyle öldüren “bir gün” ölür; ölümden korkup kaçmaya çalışan ise “her gün” ölür. Âhiret yanında dünya bir gün kadar kısadır. Hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekmek için geceler büyük fırsattır. Gündüzü dünya hayatının, geceyi ölümün, yatağı kabrin karşılığı kabul ederek her yatağa girdiğimizde, günlük amel defterimizin kâr ve zarar hânelerini önce kendimiz değerlendirmeli, zararımız fazla ise, onu tevbe ve gözyaşı silgisiyle silmeli ve daha hatasız ticaret için kararlar alıp eyleme geçirmeliyiz. Yeniden
239] Bk. 50/Kaf, 9-11; 30/Rûm, 19
240] Bk. 2/Bakara, 28; 36/Yâsin, 77-79
241] Bk. 44/Duhân, 25-28; 9/Tevbe, 38
242] 87/A’lâ, 16-17
- 44 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir dirilişi yaşayacağımız ertesi günü, önceki günden daha güzel yapma gayreti içinde olmalıyız.
Her gün ve her gece, namaz sonlarında, işimizin arasında, her fırsatta; tefekkür edelim, özellikle ölümü, dirilişi, kıyâmeti, mahşeri, cenneti, cehennemi, günahlarımızı, Allah’ın nimetlerine teşekkürdeki kusurlarımızı derin derin düşünelim. Oralarda ölümle kolkola yaşayacağımız günleri düşünmek amacıyla, hele gece karanlığında mezarlığa gidip şu ölümcül yaşayıştan silkinip dirilelim. Ölüm ve şehâdet râbıtası yapalım. Allah’ın dinini yaşayamıyor, müslümanca hayat süremiyorsak müslümanca ölmenin de zor olduğunun bilincine varâlim. Mezarlarda ve hayalinde düşünerek canlandırdığın kabir hayatında düşün ki, bir-iki metrelik çukur, içinde birkaç kemik parçası ve mezar taşında da senin adın, evet senin adın, benim adım yazılı. Artık Rabbinle karşı karşıyasın. Büyük kıyâmetin kopmasını bekliyordun veya beklemiyordun. Ama öldün, yani senin kıyâmetin koptu. İşte bu kıyâmete hazırlandın mı? Yaptın mı yapacaklarını? Sakındın mı yapmaman gerekenlerden? Hazır mısın ölüme? Borçların-harçların, ümitlerin, beklentilerin, yatırımların... neresi için? Ölüm... Ne zaman? Evet, ey insan! Tohumun toprağın üstüne yeni bir hayatla çıktığı gibi bir gün kabrinden çıkartılacağını, Rabbinin huzuruna gidip yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını vereceğini düşün ve hayatını ona göre düzenle. Çünkü ölüm bir yok oluş değil; diriliştir. Ölüm uzakta değil; çok yakınımızdadır. “Ölümse / Gel dese / Tak tak tak / Mu-hak-kak.” ?
Ölüm! Güzel gerçeğimiz bizim! Ölüm! Allah’ın bir “hikmet”i, bir “tecellî”si! Hikmetinden sual olunmadığı gibi, ne zaman tecellî edeceği de bilinmez. “Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm / Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm?!” Ölümsüzlüğü tatmak! İşte ölümün dehşetini etkisiz kılan iksir! Ölümünü düğün ve bayram ilân eden, o heyecanla ölüm adlı sevgiliyi bekleyen canlı şehidlerin mesajı! “O mübârek, aziz şehitler ki / Hepsi seçmişler en güzel ölümü! / Allah için, din için, şehitlik için / Döğüşüp müslümanca ölmüşler! /Törensiz ölmüşler / Kefensiz ölmüşler / İsimsiz ölmüşler / Ruh olup hep, cisimsiz ölmüşler / Bürünüp sade bir şehid adına / Öyle çıkmışlar, alnı pak, yüzü ak / Allah’ın katına!”
Mezar, zıtların kenetlendiği noktadır. Yokta varlığa yol veren geçittir. Hayat ve ölümün, varlık ve yokluğun, bu dünya ve öte dünyanın buluştuğu çizgidir. Mezar, yok olunduğu sanılan bir noktada gerçek varlığın bulunduğu bir “geçit” oluverir. Ölümsüz hayata geçmek için ölüm tek geçit! Dünya yalan, ölüm yalansız! İnsan, bu gerçeği bilir; bilir bilmesine ama, bilmez gibi yaşar.
Ölümden korkmak, her gün binlerce kez ölmek demek. Ölümden korkmak, hayatı bu maddî dünyadan ibaret sananların çıkmazıdır. Ölümden korkmak, öte dünyaya imanın zayıflığının göstergesi. Ölümden korkmak, ölümü yok etmez, ertelemez, hafifletmez, “korkunun ecele faydası yoktur.”
Dünya bir han; konan göçer. Can ise, tıpkı bir kafesteki kuştur; o da zamanı, vakti geldimi durmaz, uçar. Ölüm, öyle bir yoldur ki, bir kez ve tek başına yürünür. Tekrarı yoktur; dönüşü yoktur; tek yönlü bir yoldur; mecburî istikamettir. Ölüm âdildir; ölüm herkes içindir; fakiri-zengini, beyazı-zenciyi, kadını-erkeği, genci-yaşlıyı ayırmaz.
Ölüm, insan için güzel bir son ve aynı zamanda güzel bir başlangıç demek!
ECEL VE ÖLÜM
- 45 -
Bir hayata “vedâ” deyip, öte hayata “merhaba” demek! Onun için güzel bir olay! Ölüm, dünya hayatının muhtaç olduğu bir ihtiyaçtır. Yeri göğü titretse de, varlığı dengede tutmaktadır ölüm. Ölüm, hayatın, varlığın, yaratılmışlığın dengesi ve güzelliği için vardır. Hayat, sınanma için verildiği gibi ölüm de aynı amaç için yaratılmıştır.243 İnsana düşen; ölüm korkusunu öldürmek, ölümün bir denge ve güzellik olduğuna inanmak ve hayat sınavında başarılı olmaktır. 244
Beşerî bilim, insanın dünyaya nasıl geldiğini anlatsa bile niçin geldiğini bildiremez. Bu dünyaya her gelenin öleceğini bildirir, fakat nereye gideceğini kestiremez. Bilim, olayın şeklinden bahseder, felsefe ise, sebebini açıklamaya çalışır. Ancak felsefenin de sınırı akıldır. Aklın bulamayacağı konular, felsefenin de dışında kalır. O zaman söz “din”in olur/olmalıdır. Yüce Yaratıcımız, insan aklının idrakten âciz kaldığı hakikatleri, Peygamberleri vasıtasıyla öğretmiştir. Beşerî bilimin dışında kalan, onun sınırına girmeyen, felsefeyi âciz bırakan konular, sadece dinin alanı içine girer. Ve ancak bu sahada çözülebilir. Alex Carrel: “Ölümün esrârı karşısında insanın duyduğu endişeye imanın verdiği cevap, bilimin verdiği cevapla kıyaslanmayacak kadar tatminkârdır” diyor.
Nereden gelip nereye gittiğimizi, bizi nasıl bir geleceğin beklediğini ve ölümün anlamını ancak vahiy aydınlatabilir. Vahyi kabul etmeyen insan, tatminsizlik ve huzursuzluğu bu konudada da derinden yaşayacak, bu soruların ve ölümün her insan için ayrı mânâsı veya anlamsızlığı olacaktır. Çünkü ölüm, hayata göre, hayatın mânâsı da onu yaşayan kişilere göre değişmekte ve sahip olduğu inanç, insanı şekillendirmektedir. Ama ortak olan bir şey vardır. O da, bu sorulara sadece bilim veya kuru bir akılla cevap verilemeyeceği gerçeğidir.
İnsanın yeri ve konumu gerçekten çok yüksektir. Çünkü şu koca dünya, ona bir ev, hayvanlar ona bir hizmetçi, güneş onun ısınması için bir soba, ay ise aydınlanması için ona bir lâmba olarak yaratılmıştır. Bu yüzden insanın görevi de büyüktür. Vazifesi, kendini yaratanı tanıyıp O’nun emir ve izni dâhilinde hareket etmesi şeklinde tarif edilebilir. Yine de imtihan dünyasında yaşadığımızı ve dileyenin istediği yolu seçmekte serbest olduğunu da unutmamalıyız. Ancak, cansız ve şuursuz cisimlerin bir zerresi bile kaybolmaz iken ve dağılan yıldızların atomlarından yeniden bir başka yıldız yaratılırken, insanın ölümden sonra bir avuç toprak olacağını düşünmek, insafsızlık olsa gerek. O halde insan toprağa girip ebediyyen yatamaz ve saklanamaz. Sahip olduğu nimetlerden hesaba çekilecek, mükâfat ve ceza için âhiret konakları olan Cennet ve Cehenneme gönderilecektir.
Dünya Sağlık Örgütü’nün istatistiklerine göre, her günde ortalama 300.000 kişi ölmekte. Evet, her yaşta ölenlerin toplamı bu... Bu sayının içinde nice ölmeyeceğini sananlar veya ölümü bekleyenler, beklemeyenler veya başkasına “vah vah”, kendisine ise “Allah gecinden versin” diyenler de mevcut. Ama hepsi yolcu. Bunlar arasında ölümü unutanlar yok muydu dersiniz? Ama ölümün onları unutmadığı bir gerçek. Evet ölüm, hiç umulmadık bir anda kapımızı çalıyor. Ya bir kalbi sıkıyor, ya bir damarı tıkıyor. Ya da yeni elbisesini giyerken bir ayna karşısında veya otomobilini sürerken yakalıyor unutkan ve gâfil insanı. Kısacası, âhirete giden yollar o kadar çok ki, saymakla bitmez, neticede hepsi oraya çıkar.
243] 67/Mülk, 2
244] Hasan Ali Kasır, Ölüm Şiirleri, s. 21 vd.
- 46 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ölüm gelmiş cihâne, baş ağrısı bahâne!” Mezarın yeri ve dış konforu nerede ve nasıl olursa olsun, âhiret, her yerden aynı uzaklıkta. Önümüzdeki günlerde de yine yüz binlerce insan ölecek, bir yandan da ölüm meleği vazifesi gereği can almaya devam edecek. Ömrümüzün uzatılması için yapılan çalışmalar da devam edecek. Geçen günler de gösteriyor ki, hayat var olduğu müddetçe, dünya hayatı açısından ölümün sonu gelmeyecek ve ölüm öldürülemeyecek.
Ölümü unutmak, ondan kaçmak çare değil. En yakın ve candan bir dostumuzun cenazesinden bile yeterli ibret alamaz olmuşuz. Ne kazmayı sallayan, ne tabutu taşıyan ve ne de ölüyü yıkayan haberdar değil yaptığından. Hareketlerimiz hep ezberden, mekanik bir şekilden ibaret. Eskiler ölümü o kadar uzakta tutmamış ve günlük yaşamlarından kapı dışarı etmemişlerdi. Doğrusu pek de bir şey kaybetmemişler, bilâkis kazanmışlardı. Çünkü zaman ve mekân tanımayan o dâvetsiz misafire karşı biraz olsun hazır bulunmakla, ona ansızın yakalanmaktan kurtulmuşlardı.
Yahya Kemal’e İstanbul’un nüfusu sorulduğu zaman 50 milyon demiş, bunu abartı gibi görenlere de; “ne yapalım, biz ölülerle dirilerimizi birbirinden ayrı düşünmüyoruz” cevabını vermişti. Aslında, bu bir şahsın değil; uzun bir devrin ve köklü bir düşüncenin eseriydi. Eski semtler, ölümle hayatı hâlâ beraber yaşıyor. İşte İstanbul’un Eyüp Sultan, Üsküdar, Karacaahmet ve Topkapı kabristanları ve diğerleri. Ölümle hayat iç içe. Ölmeden önce hayatımızın kıymetini bildiren birer ibret taşları, yoldaki işaretler olmuş kabirler.
Câmiler, minareler, kabristanlar, mezar taşları iki dünyayı ayıranın bir ses değil; bir nefes olduğunu haykırıyorlar. Bırakın ölüleri, yaşayanların bile dirilip döndüğü bir Eyüp kabristanı ile çevresini, bir de şimdiki mezarsız ve ezansız semtleri düşünün. Ölüm gerçeği konusunda ne değişti sanki? Ama, ölümü algılayış ve hatırlayış hususunda insanımız, yarına hazırlığı defterinden silgi izleri sırıtacak şekilde sildi veya defterini karaladı. Ölümü hatırlamayı modern çağın yüz karasıymış gibi düşünenler, kimseyi değil; sadece kendilerini aldatmışlardı. Belki asrımızda çok şey değişmiş olabilir, ama ölüm gerçeği değişmemiştir. Tam aksine, kazalar ve hastalıklar sayesinde âni göçüşler, hızlı yaşamaya ayak uydurarak sayı ve sürat kazanmıştır.
Bırakalım artık yarınların hayaliyle oyalanmayı. Bu gün için elde olan ne? Yolculuğa hazır mıyız? Yanımızda götürebileceğimiz ne var? Asıl önemli olan bu. Dünyaya bir daha gelip de eksik ve hatalarımızı telâfi etme şansımız olmadığına göre, yaşadığımız günün her ânını değerlendirmeli ve “gün bu gündür!” diyerek, ebedî saâdeti kazanmaya çalışmalıyız. 245
Ölüme Hazır Olmak: Allah’ın dışında tüm canlılar için ölümün kaçınılmaz bir gerçek olduğunu unutmamak ve ölüme hazırlıklı olmak her insanın gayreti ve özelliği olmalıdır. Ölümü anmak ve hazırlıklı bulunmak her mü’min için müstehap sayılmıştır. Hz. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Lezzetleri yok eden ölümü çok anın.”246 Başka bir hadiste, kabir içinde olanların hatırlanması istenir: “Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın. Âhiret hayatını isteyen
245] Selim Gündüzalp, a.g.e. s. 23 vd.
246] Tirmizî, Zühd 4, Kıyâme 26; Nesâî, Cenâiz 3; İbn Mâce, Zühd 31
ECEL VE ÖLÜM
- 47 -
dünya hayatının süsünü terk eder.” 247
Ölümü Beklenen Hastaya Karşı Görevlerimiz
Hasta ziyareti sünnettir. Bir hadis-i şerifte, müslümanın müslüman üzerindeki hakları sayılırken, bunlardan birinin, hastalanınca hasta ziyaretine gitmek, diğerinin de ölünce, cenazesine gitmek olduğu belirtilir.248 Ölümcül hastaya ecel konusunda hoşuna gidecek, sevindirecek sözler söylemelidir. Çünkü Allah’ın hükmünü hiçbir şey geri çeviremez. Sadece gönlü hoş olmuş olur.249 Hasta tevbe etmeye ve vasiyetlerini yapmaya teşvik edilir. Çünkü Allah Rasûlü şöyle buyurur: “Vasiyet edeceği bir şey olup da, yanında yazılı vasiyeti bulunmaksızın iki gece geçirmek müslümanın işi değildir.”250 Sıkıntı, belâ ve hastalığa mâruz kalan kimsenin sabretmesi, Allah’ın yardımı ile olur. “Sabret! Çünkü senin sabrın ancak Allah’ın yardımı iledir.” 251
Ölüm halindeki kişiyi sağ yanına yatırıp kıbleye döndürmelidir. Çünkü Hz. Peygamber, Beytullah için “Ölü ve dirilirenizin kıblesidir.”252 buyurmuştur. Eğer yer darlığı yüzünden hastayı kıbleye çevirmek mümkün olmazsa, sırt üstü yatırılır ve yüzü ile ayakları kıbleye doğru çevrilir. Bu da yapılamazsa, olduğu hal üzere bırakılır. Ölüm sırasında kişinin ağzına bir kaşık veya pamukla su verilir. Hasta can çekişirken ona yardımcı olmak, yakınları için bir görev ve sevap bir ameldir. Bu yüzden onun yanında kelime-i şehâdet getirmek ve söylemesine yardımcı olmak sünnettir. Çünkü Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur: “Ölülerinize; ‘Lâ İlâhe illâllah’ı telkin edin. Çünkü ölüm halinde onu söyleyen bir mü’mini bu kelime, Cehennemden kurtarır.” “Son sözü Lâ ilâhe illâllah olan kimse Cennete girer.” 253
Hastanın yanında şehâdet getirilir ki, o da hatırlayıp şehâdet getirsin. Yoksa, ısrarla; ‘sen de söyle’ denilmez. Zira o anda zor bir durumdadır. Ona yeni bir zorluk çıkarmamalıdır. Bir defa da söylese yeterli olur. Buna “telkin” denir. Bu telkini, hastanın sevdiği birisi yapmalıdır. Amaç, hastada isteksizlik uyandırmamaktır. Hayatını tevhide ters inanç ve davranışlarla geçirip tevbe etmeyenlerin ölüm döşeklerinde bunu kolayca söyleyebilmesi, pek nasip olacak iş değildir. Çünkü bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz, öyle haşrolursunuz.”
Kişi vefat edince ağzı kapatılır, bir bez ile çenesi başından bağlanır. Gözleri yumulur. Eller yanlarına getirilir. Sonra ölünün üstüne bir örtü çekilir. Öldüğü iyice anlaşılınca hemen yıkanır. İnsan ne zaman ve nerede öleceğini bilmez. 254
Ölüm ve sonrası için düşünülmesi ve o oranda çalışılması gereken asıl mesele, son nefesi imanlı olarak verip verememe sorunudur. Bir insan, bütün varlığıyla, bütün gücüyle ve bütün imkânlarıyla bu meseleyi halledip gerçekleştirmeye çalışmalıdır. Mü’minin isteği, bu dünyadan ancak müslüman olarak, şirk
247] Tirmizî, Kıyâme 24; Ahmed bin Hanbel, I/387
248] Buhârî, Libâs 36, 45, Cenâiz 2, Nikâh 71; Eşribe 28
249] Tirmizî, Tıbb 35
250] Buhârî vesâyâ 1; Müslim, Vasiyye 1, 4
251] 16/Nahl, 127
252] Ebû Dâvud vesâyâ, 10
253] Müslim, Cenâiz 1, 2; Ebû Dâvud, Cenâiz 16
254] 31/Lokman, 34; Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 5/167
- 48 -
KUR’AN KAVRAMLARI
karışmamış bir imana sahip bulunarak ayrılmak olmalıdır.255 Bunu gerçekleştirmek için de, devamlı müslümanca bir yaşayışın gerekli olduğu, nasıl ölmek istiyorsak öyle yaşamanın icap ettiği unutulmamalıdır.
Kabir ziyaretinin orada yatan ölü için değil; ziyaret eden dirinin ibret alması, ölümü hatırlaması için meşrû kılındığını hatırlamakta fayda var. İslâm’da yasak olan kabrin üzerine bina yapmak, kubbe koymak, yani türbe, kabirleri mescit veya tapınak hale getirmenin, şiddetle yasaklanmış hurâfe ve bu konudaki aşırılıkların şirk unsuru olduğu bilinmelidir. Ölümle ilgili küfür sözlerinden de cehennemden korkmak gibi sakınmak gerektiğini unutmamalıyız. Ölüm meleği olması itibarıyla Azrâil’e hakaret etmek, onu eleştirmek, eli tırpanlı çirkin bir insan şeklinde onu resmetmek, “Azrâil onun canını yanlış yere aldı” , “Azrâil’le savaşıyor” , “zamansız öldü” gibi sözlerin insanı küfre götürebilecek büyük yanlışlar olduğunu değerlendirmek zorundayız.
“...Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da âhirette de benim sahibimsin. Beni müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat!” 256
“Ecel geldi cihâne, baş ağrısı bahâne.” (Atasözü)
“Sana nasihat edici olarak ölüm yeter.” (Hadis-i Şerif)
“Ölenin kıyâmeti kopmuştur.” (Hadis-i Şerif)
“Nasıl yaşıyorsanız öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz, öyle de dirilirsiniz.” (Hadis-i Şerif)
“Kabirleri ziyaret edin; çünkü kabir ziyareti size âhireti hatırlatır.” (H. Ş.)
“İnsanların en akıllısı, ölümü en çok hatırlayıp onun için en fazla hazırlıklı olandır.” (H. Ş.)
“İnsanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar.” (H. Ş.)
“Ölümü çok hatırlayın; zira günahları giderir de sizi dünyada zâhid yapar.” (H. Ş.)
“İnsanların, karşılaşmayı en uzak gördüğü şey, ölümdür!” (H. Ş.)
“Günahlarını azalt ki, ölüm sana kolay gelsin!” (H. Ş.)
“Her kul hangi amel üzerine ölürse o amel üzerine dirilir.” (H. Ş.)
“Kabre hazırlıksız giren, denize kayıksız açılmış gibidir.” (Hz. Ebûbekir r.a.)
“İnsanların öleceklerini yakiynen bilmelerine rağmen ondan gaflet etmeleri kadar yalana benzeyen başka bir şey yoktur.”
“Allah Teâlâ, kuluna, ruhunun bedeninden çıkmasını, Allah için çektiği gam ve kederler oranında kolaylaştırır.”
“Bir kimsenin evinden veya yakınından bir cenaze çıkar da o kimse bundan ibret almazsa, ona, ne ilmin, ne hikmetin, ne de va’z ve nasihatın bir faydası dokunur.”
255] 3/Âl-i İmrân, 102
256] 12/Yûsuf, 101
ECEL VE ÖLÜM
- 49 -
“Cenazelerde hazır bulunmak suretiyle kalbin hastalıklarını tedâvi etmek bir vecîbedir.”
“Ölümü istemek güzel değildir. Ölüme hazırlıklı olmak güzeldir.”
“En uzun ömrün en kısa ömürden pek fazla uzun olmadığını anlamak için, ikisini de çevreleyen sonsuzluğu göz önüne getirin!”
“Hey, ne yapıyorsun? Sen, Rabbine gönderilecek bir kitabı yazmakla meşgulsün. Ona doldurduğun cümlelere dikkat et! Her hareketin filme alınıyor; ne biçim sanatçısın sen?!”
„Ayakta ölmek, diz üstü yaşamaktan iyidir.“
“Korkaklar, ecelleri gelmeden kimbilir kaç kere ölürler; cesurlar ölümü bir kere tadarlar.”
“Ölüm, daima gözünün önünde olsun, o zaman asla âdî endişelere düşmezsin ve hiçbir şeyi fazla hırsla arzu etmezsin.”
„Hayattan önce ölüme hazırlanmalıyız.“
“Ölüme gülen, iyi bir insandır.”
“Ağa olsa, paşa olsa, bey olsa; Yakasız gömleğe sarılır bir gün.”
“Ölüm ne hükümdar tanır, ne soytarı; herkesi aynı iştahla yutar.”
“Geçiyor birer birer bu daracık köprüden
Bir tabut daha geçti, kimdir acaba giden?”
“Bir gün de senin için ağlanacak ardından;
Sen de ayrılacaksın, doymadığın yurdundan.
Madem ki ölüm vardır, ne diye korkuyorsun?
Bu yalancı hayata ölüm teselli olsun!”
“Geldi geçti ömrüm benim; şol yel esip geçmiş gibi.
Hele bana şöyle geldi; şol göz yumup açmış gibi.
İşbu söze Hak tanıktır; bu can gövdeye konuktur.
Bir gün ola çıka gide kafesten kuş uçmuş gibi.
Miskin âdemoğlanını benzetmişler ekinciye
Kimi biter, kimi yiter; yere tohum saçmış gibi.
Bu dünyada bir nesneye yanar içim, göynür özüm
Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi.
Bir hastaya vardın ise; bir içim su verdin ise,
Yarın anda karşı gele Hak şarabın içmiş gibi.” (Yunus Emre)
- 50 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Rabbim, nihayet sana itaat edeceğiz...
Artık ne kin, ne haset, ne de yaşamak hırsı,
Belki bir sabah vakti, belki gece yarısı,
Artık nefes almayı bırakıp gideceğiz...
Gece değmemiş semâ, dalga bilmeyen deniz,
En güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz
Ümitler içindeyim; çok şükür öleceğiz.”
“Ne kötü bir dünya bu; sevgisiz, acımasız
Yaşarken dolu dizgin, ölüvermek apansız
Sen, en güzel yerinde olsan bile yaşamın
Alırlar, götürürler bir yerlere zamansız
Bütün o sevdiklerin, dostların, yakınların
Koyup giderler seni oraya yapayalnız
Çalkalanır gidersin kapkara bir boşlukta
Ne sevinç, ne de keder; artık her şey anlamsız.
hakkın yok üşümeye, ağlamaya, gülmeye
Unutma! Ölüsün sen, boş bir kalıpsın cansız
Her şey geride kaldı, ne sandın yalan dünya
Gördüğün gibi işte; bir ölüm var yalansız.”
“Öleceğiz, müjdeler olsun, müjdeler olsun.
Ölümü de öldüren Rabbe, secdeler olsun.”
“Ölüm muhakkak
Ve ölüm mutlak
Tek kapısıdır ölümsüzlüğün.”
“Yerin altında devam etmesidir bence ölüm,
Yerin üstünde görüp geçtiğimiz rü’yânın.”
“Bir gün çağrıyı duyar, insan ölür çaresiz;
Ölür kuşlar, ağaçlar, ölür sahil ve deniz.
Er geç kulağımızın dibinde çınlayacak
Ölümün soğuk sesi; “biraz gelir misiniz?”
“Ölümse / Gel dese / Tak tak tak / Muhakkak!”
“Hiç durmadan hayât öğütür devreden bu çark;
ECEL VE ÖLÜM
- 51 -
Ölmek sırayladır, sıralanmakta varsa fark!”
“Yaprak nasıl düşerse akıp kaybolan suya
Ruh öyle yollanır uyanılmaz bir uykuya.”
“Ölmek değildir ömrümüzün en fecî işi;
Müşkil budur ki ölmeden evvel ölür kişi.”
“Ömrüm geçti, hayfâ ki geç uyandım;
Bu dünya bana bâki kala sandım.”
“Öleceği gün meçhul olmalı insanların!
O gün uzak olsa da, değil mi günü belli,
Yoktur günü bilinen ölümlere teselli.”
“Neylersin ölüm herkesin başında
Uyudun uyanmadın olacak,
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak
Taht misali o Mûsâlla taşında.”
“Sorun insanlar sorun, biliyor şu minare
Neymiş ölüme çare, neymiş ölüme çare?”
“Ömür, eser yeldir yahut akar su; Sakın yele suya dayanmayı ko.”
“Ömür, temmuz güneşi karşısında kardır.”
“Ömür, kıymeti bilinmeyen aziz bir misafirdir.”
“Kimi insan derbeder; Ömrünü hebâ edip gider.”
“İnsan, ne idrâksiz mahlûktur! Herkes kimsenin sağ kalmadığını bilir de, kendinin öleceğine inanmak istemez.”
“Zengin ve yoksul, ölüme doğru aynı zamanda gider.”
“Mezar, sonsuzluğun kapısıdır.”
“Ölümün pençesi, gerçi karanlık, siyah, çirkin ise de; fakat mü’min için asıl siması nûrânîdir, güzeldir.”
“Sonsuz yaşamaya karar veren ölümden korkmaz.”
“Şerefli bir ölüm, şerefsiz bir ömürden daha iyidir.”
“Ölümün eşiğini herkes yalnız aşar.”
“Ölüm olmasaydı, hayat bütün güzelliğini kaybederdi.”
“İnsanların bazısı yaşayıp bazısı ölseydi, ölüm dayanılmaz bir acı olurdu.”
“Ey hayat! Ölüme (cennete) şükret. Seni onun sayesinde seviyorum.”
- 52 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Düşünsek biz, ölümden korkmamamız gerekir; zira yerin altında, üstünden çok akrabamız var.”
“Müslümanca yaşayamadığını kabul eden her insan için bile, müslümanca ölme imkânı vardır.”
“Açmamak olmaz ölüm kapıyı çalınca.”
“Ne ölümden kork, ne de ölümü iste.”
“Ölümün bizi nerede beklediği belli değil; iyisimi biz onu her yerde bekleyelim.”
“Ölümün acılığını sevdiklerimizin ölümünde tadarız.”
“Bütün günler ölüme gider; son gün varır.”
“Dünyada, bir gerçek vardır; o da ölüm! Ölümden başkası yalan”
“Ölüm, Allah’a giden yolun tek kapısıdır.”
“Bir sen değil, olsa hasmı âlem
Merdâne ölür, ölürse âdem.”
“Dostunu hemen ölüverecekmiş gibi sev; düşmanını hiç ölmeyecekmiş gibi telâkki et.”
“İyi bir şekilde ölmesini bilmeyen, kötü yaşamış demektir.”
“Her doğum müjdesi, bir vefat haberinin öncüsüdür.”
“Dünyaya geldiğimiz gün, bir yandan yaşamaya, bir yandan ölmeye başlarız.”
“Daha doğar doğmaz, ölmeye başlarız.”
“Ölümün ilk işareti doğumdur.”
“Ölüm yoktur! Yıldızlar, başka bir kıyıda doğmak için batarlar.”
“İnsan ölümü düşündükçe hayattan daha az tat duyabilir; ama daha sâkin ve huzurlu yaşar.”
“Ölümü, ancak ölmeye değer bir şeyi olmayan gözünde büyütür.”
“Ölmemek için kaçan, bacaklarını beyhude yormuş olur.”
“Öyle habersizce geliyor ki ölüm, Rüyalar tamamlanamıyor.”
“General olsan da derler: ‘Er kişi niyetine!”
“Ölüm eski bir şeydir ama, her insana yeni görünür.”
“Ölüm, bazen bir ceza, bazen bir armağan, çoğu zaman da bir lütuftur.”
“Ölüler başka, ölüm hep birdir.”
“Ölüm! O sonsuz kurtuluş!”
“Arkada bıraktıklarımızın kalplerinde yaşamak, ölmemektir.”
“Ölüm, insanın fitnelerden âzâd oluşu, gafletten kurtuluşu, uykudan
ECEL VE ÖLÜM
- 53 -
uyanışıdır.”
“Ölüm, tüm mutsuzlukları iyileştiren en acı bir ilâçtır.”
“Ölüme karşı herkesten açık göğüs beklenmez.”
“Azrâil, bizim kullandığımız takvimi kullanmaz, onun takvimi farklıdır.”
“Azrâil’e bahane bulunmaz.”
Ölümden korkmayan, ölümü sevebilen, ölümle dostluk kurabilen, ölüm ötesine hazırlanıp canlı şehid gibi yaşayarak ölümsüzleşenlere selâm olsun!
“Ey Rabbimiz! Gerçek şu ki, biz ‘Rabbinize iman edin!’ diye seslenen bir dâvetçiyi (Peygamber’i, Kur’an’ı) işittik; hemen iman ettik. Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle beraber al! Rabbimiz! Bize, peygamberlerin vasıtasıyla vaad ettiklerini de ikram et ve kıyâmet gününde bizi perişan etme; şüphesiz Sen, vaadinden caymazsın!”257
“Ey Rabbimiz! Üstümüze sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür.”258
257] 3/Âl-i İmrân, 193-194
258] 7/A’râf, 126
- 54 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ecel Konusunda Âyet-i Kerimeler
Ecel Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 52 Yerde): 2/Bakara, 231, 232, 234, 235, 282, 282; 3/Âl-i İmrân, 145; 4/Nisâ, 77; 6/En’âm, 2, 60, 128; 7/A’râf, 34, 34, 135, 185; 10/Yûnus, 11, 49, 49; 11/Hûd, 3, 104; 13/Ra’d, 2, 38; 14/İbrâhim, 10, 44; 15/Hicr, 5; 16/Nahl, 61, 61; 17/İsrâ, 99; 20/Tâhâ, 129; 22/Hacc, 5, 33; 23/Mü’minûn, 43; 28/Kasas, 28, 29; 29/Ankebût, 5, 53; 30/Rûm, 8; 31/Lokman, 29; 35/Fâtır, 13, 45, 45; 39/Zümer, 5, 40/Mü’min, 67; 42; 42/Şûrâ, 14; 46/Ahkaf, 3; 63/Münâfıkun, 10, 11; 65/Talâk, 2, 4; 71/Nûh, 4, 4. Ayrıca, iki âyet-i kerimede “ecel” kelimesi fiil halinde kullanılır (6/En’âm, 128; 77/Mürselât, 12); bir âyette de mef’ûl ismi olarak müeccel şeklinde kullanılır (3/Âl-i İmrân, 145).
Yaşama Süresi Anlamında Kullanılan Ömür (Umr) Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam: 7 Yerde): 10/Yûnus, 16; 16/Nahl, 70; 21/Enbiyâ, 44; 22/Hacc, 5; 26/Şuarâ, 18; 28/Kasas, 45; 35/Fâtır, 11) Ayrıca 5 Yerde de Bu Anlamdaki Umr Kelimesi, Fiil Halinde Kullanılır: (2/Bakara, 96, 96; 35/Fâtır, 11, 37; 36/Yâsin, 68)
Ölüm Anlamındaki Mevt Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 165 yerde): 2/Bakara, 19, 28, 28, 56, 73, 94, 117, 132, 133, 154, 161, 164, 173, 180, 243, 243, 258, 259, 259, 260; 3/Âl-i İmrân, 27, 27, 49, 91, 102, 119, 143, 144, 145, 156, 156, 157, 158, 168, 169, 185; 4/Nisâ, 15, 18, 18, 78, 100, 159; 5/Mâide, 3, 106, 106, 110; 6/En’âm, 36, 61, 93, 95, 95, 111, 122, 139, 145, 162; 7/A’râf, 25, 57, 57, 158; 8/Enfâl, 6; 9/Tevbe, 84, 84, 116, 125; 10/Yunus, 31, 31, 56; 11/Hûd, 7; 13/Ra’d, 31; 14/İbrâhim, 17, 17; 16/Nahl, 21, 38, 65, 115; 17/İsrâ, 75; 19/Meryem, 15, 23, 33, 66; 20/Tâhâ, 74; 21/Enbiyâ, 34, 35; 22/Hacc, 6, 58, 66; 23/Mü’minûn, 15, 35, 37, 80, 82, 99; 25/Furkan, 3, 49, 58; 26/Şuarâ, 81; 27/Neml, 80; 29/Ankebût, 57, 63; 30/Rûm, 19, 19, 19, 24, 40, 50, 50, 52; 31/Lokman, 34; 32/Secde, 11; 33/Ahzâb, 16, 19; 34/Sebe’, 14, 14; 35/Fâtır, 9, 9, 22, 36; 36/Yâsin, 12, 33; 37/Sâffât, 16, 53, 58, 59; 39/Zümer, 30, 30, 42, 42, 42; 40/Mü’min, 11, 68; 41/Fussılet, 39; 42/Şûrâ, 9; 43/Zuhruf, 11; 44/Duhân, 8, 35, 56, 56; 45/Câsiye, 5, 21, 24, 26; 46/Ahkaf, 33; 47/Muhammed, 20, 34; 49/Hucurât, 12; 50/Kaf, 3, 11, 19; 53/Necm, 44; 56/Vâkıa, 47, 60; 57/Hadîd, 2, 17; 62/Cum’a, 6, 8; 63/Münâfıkun, 10; 67/Mülk, 2; 75/Kıyâme, 40; 77/Mürselât, 26; 80/Abese, 21; 87/A’lâ, 13.
Vefat Ettirmek, Hayatına Son Vermek Anlamındaki Vefat Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 22 Yerde): 2/Bakara, 234, 240; 3/Âl-i İmrân, 55, 193; 4/Nisâ, 15; 5/Mâide, 117; 6/En’âm, 60; 7/A’râf, 37, 126; 8/Enfâl, 50; 10/Yûnus, 46, 104; 12/Yusuf, 101; 13/Ra’d, 40; 16/Nahl, 28, 32, 70; 22/Hacc, 5; 32/Secde, 11; 39/Zümer, 42; 40/Mü’min, 67, 77.
E- Ecel ve Ömür Konusu:
a- Her Ümmetin Bir Eceli Vardır: 7/Arâf, 34; 10/Yûnus, 49; 15/Hıcr, 4-5, 8; 16/Nahl, 61; 23/Mü’minûn, 43.
b- Ömrü Tâyin ve Takdir Eden Allah’tır: 56/Vâkıa, 60.
c- Ecel Geri Kalmaz: 63/Münâfıkun, 11.
d- Uzun Ömür: 2/Bakara, 96; 21/Enbiyâ, 44; 28/Kasas, 23, 45; 35/Fâtır, 11, 37; 36/Yâsin, 68; 40/Mü’min, 67.
e- Kısa Ömür: 35/Fâtır, 11.
f- Ömrün Uzaması ve Kısalması: 35/Fâtır, 11.
g- İhtiyarlık ve Bunaklık: 12/Yûsuf, 94; 16/Nahl, 70; 22/Hacc, 5; 36/Yâsin, 68; 91/Şems, 10; 95/Tîn, 5.
F- Ölüm:
a- Öldüren Allah’tır: 2/Bakara, 28, 258; 3/Âl-i İmrân, 27, 156; 6/En’âm, 2, 95; 7/A’râf, 158; 9/Tevbe, 116; 10/Yûnus, 31, 56; 15/Hıcr, 23; 16/Nahl, 70; 22/Hacc, 66; 23/Mü’minûn, 80; 30/Rûm, 19, 27, 40; 40/Mü’min, 68; 44/Duhân, 8; 45/Câsiye, 26; 50/Kaf, 43; 53/Necm, 44; 56/Vâkıa60; 57/Hadîd, 2.
b- Her Nefs Ölecektir: 3/Âl-i İmrân, 185; 17/İsrâ, 99; 21/Enbiyâ, 34-35; 23/Mü’minûn 15; 29/Ankebût, 57; 55/Rahmân, 26-27.
c- Son Dönüş Allah’adır: 5/Mâide, 18, 105; 6/En’âm, 61, 62; 7/A’râf, 29; 10/Yûnus, 4; 11/Hûd, 4; 19/Meryem, 40; 24/Nûr, 42; 28/Kasas, 70, 88; 29/Ankebût, 17, 21, 57; 36/Yâsin, 83; 53/Necm, 42.
d- Allah Dilemedikçe Hiç Kimseye Ölüm Yoktur: 3/Âl-i İmrân, 145.
e- Ölümden Kaçılmaz: 2/Bakara, 243; 3/Âl-i İmrân, 145, 154; 4/Nisâ, 78; 50/Kaf, 19.
f- Ölüm Allah İçindir: 6/En’âm, 162.
g- İnsan Nerede Öleceğini Bilmez: 31/Lokman, 34.
h- Ölüm Karşısında Mü’min: 2/Bakara, 155-157.
i- Müslüman Olarak Ölmek: 2/Bakara, 132; 3/Âl-i İmrân, 102, 193; 7/A’râf, 126; 12/Yûsuf, 101; 27/
ECEL VE ÖLÜM
- 55 -
Neml, 19, 89-90.
j- Ölüm ile Uyku İlişkisi: 6/En’âm, 60; 39/Zümer, 42.
k- Ölüm Gelince Melek, Ruhu Bedenden Alır: 6/En’âm, 61.
l- Mü’minlerin Ölümü: 16/Nahl, 28-29, 32-33; 56/Vâkıa, 88-91; 79/Nâziât, 2-3; 89/Fecr, 27-30.
m- Kâfirlerin Ölümü: 16/Nahl, 28-29, 33-34; 56/Vâkıa, 83-87, 92-94; 79/Nâziât, 1, 4.
n- Münâfıkların Ölümü: 37/Muhammed, 27.
o- Ölüm Hali: 75/Kıyâme, 26-30.
G- Kabir:
a- Mü’minlerin Kabir Hayatı: 14/İbrâhim, 27.
b- Kâfirlerin Kabir Hayatı: 14/İbrâhim, 27; 40/Mü’min, 46; 60/Mümtehine, 13.
c- Münâfıkların Kabri: 9/Tevbe, 84.
d- Kabir Azâbı: 20/Tâhâ, 124; 40/Mü’min, 46.
e- Kabir Hayatı Belli Bir Zaman İçindir: 6/En’âm, 98; 80/Abese, 21.
f- Soy-Sopla Öğünmek İçin Kabir Ziyareti: 102/Tekâsür, 1-2.
g- Kabirden Kalkış: 22/Hacc, 7; 36/Yâsin, 51-52; 54/Kamer, 7; 70/Meâric, 43; 71/Nûh, 18; 82/İnfitâr, 4; 100/Âdiyât, 9.
h- Kabirden Kalkışta Mutlu Kişilerden Olmak İçin Duâ: 26/Şuarâ, 87.
Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Ecel Üzerine, Osman Karadeniz, Şahsî Y.
2. Ecel, Kıyâmet, Âhiret, Ali Eren, Çile Y./Merve Yayın Pazarlama
3. Kazâ-Kader, Hayır ve Şer, Rızık, Ecel ve Tevekkül, M. Kenan Çığman, Şahsî Y. , s. 231-241
4. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 4, s. 350-351; c. 10, s. 380-382
5. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 1, s. 189; c. 2, s. 33
6. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 397-408
7. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risâle Y. c. 3, s. 197-198
8. Kur’an’da Allah ve İnsan, Toshihiko İzutsu, Çev. S. Ateş, Kevser Y. s. 117-125
9. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y. s. 304-308
10. İslâm Düşüncesinde Kader ve Kaza, Halife Keskin, Beyan Y. s. 194-197
11. Kur’an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 94
12. Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 45-48, 144-146
13. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. 235-239
14. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, c. 2, s. 70-78
15. İman ve İslâm Atlası, Necip Fâzıl Kısakürek, Büyük Doğu Y. s. 331-333
16. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 81-86
17. İhyâi Ulûmi’d-Din, İmam Gazali, Bedir Y. c. 4, s. 806-833
18. Kaderin Efendisi Kim? Said Ramazan el-Bûtî, Çev. Ramazan Tuğ, Madve Y.
19. Kader Nedir, Mehmet Kırkıncı, Zafer Y./Cihan Y.
20. Yaratılış ve Kader, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
21. Kadercilik Suçlaması ve Cihad, Muhammed Picthall, Çev. Tâhâ Dinçer, Akabe Y.
22. Kadere İnanıyorum, M. Yaşar Kandemir, Damla Y.
23. Kaderin Cilvesi, M. Yaşar Kandemir, Erkam Y./Çelik Y.
24. Bir Kader Sohbeti, Alaaddin Başar, Zafer Y.
25. Ezelî Sır Kader, Ömer Sevinçgül, Zafer Y.
26. İnsan ve Kader, Mustafa Sabri Efendi, Kültür Bas. Yay. Birl Y.
27. İslâm’da Kazâ ve Kader, Muhammed İhsan Oğuz, Oğuz Y.
28. Kitap ve Sünnet Perspektifinde Kader, M. Fethullah Gülen, Işık Y.
29. Badiiüzzaman’ın Görüşleri Işığında Kadere İman, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
30. Âhirete Giden Yol, Ali Rıza Altay, Sönmez Neşriyat
31. Âhiret Hazırlığı, Sadık Dânâ, Erkam Y.
32. Ecel, Kıyâmet, Âhiret, Ali Eren, Çile/Merve Y.
- 56 -
KUR’AN KAVRAMLARI
33. Gözle Görülen Kıyâmet, Muhammed Mahmud Savvaf, Çelik Y.
34. Kabir Âlemi, Celâleddin Suyûtî, Kahraman Y.
35. Kırık Tayflar, Şemseddin Nuri, T.Ö.V. Y.
36. Mezar Notları, Muammer Özkan, İnsan Dergisi Y.
37. Ölüm Psikolojisi, Faruk Karaca, Beyan Y.
38. Ölüm, Mehmed Zâhit Kotku, Sehâ Neşriyat
39. Ölüm, Kıyâmet ve Âhiret, Sıddık Naci Eren, Demir Kitabevi Y.
40. Ölüm Ötesi Hayat, M. Fethullah Gülen, Nil Y.
41. Ölüm ve Ölümden Sonraki Hayat, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi
42. Ölüm ve Ötesi, Hüseyin S. Erdoğan, Çelik Y.
43. Ölüm ve Ötesi, Heyet, Sağlam Y.
44. Ölüm Yokluk mudur? Hekimoğlu İsmail, Timaş Y.
45. Ölüm ve Sonrası, İmam Gazali, Vural Y.
46. Ölümden Sonraki Hayat, Süleyman Toprak, Esra Y.
47. Bediüzzaman’ın Görüşleri Işığında Ölüm, Cenaze, Kabir, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
48. Bediüzzaman’ın Görüşleri Işığında Ölümden Sonra Diriliş, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
49. Ölüm ve Diriliş, Safvet Senih, Nil A.Ş.
50. Kabir Âlemi, Âlemü’l-Berzah Tercümesi, Celâleddin Süyûtî, Kahraman Y.
51. Batılının Ölüm Karşısında Tavrı, Philippe Arise, Gece Y.
52. Ölümsüzlük Düşüncesi, Turan Koç, İz Y.
53. Ölümü Yaşamak, Betty J. Eadie, Form Y.
54. Ölüm Her An Gündemde, Feridun Yılmaz Yüceler, Akçağ Y.
55. Kaçınılmaz Gerçek Ölüm, Yusuf Şensoy, Furkan Dergisi Y.
56. Âhirete Açılan Kapı Kabir, Yusuf Şensoy, Furkan Dergisi Y.
57. Ölüm, Kıyâmet, Âhiret ve Ötesi, Abdullah Aydın, M. İzci, Mehdi Y.
58. Ölüm, Kıyâmet, Cehennem, Cavit Yalçın, Vural Y.
59. Meşhurların Son Anları, Burhan Bozgeyik, Türdav A.Ş.
60. Ölüm Cezası, Jean Imbert, İletişim Y.
61. Ölüm İstatistikleri, 1990 D.İ.E. , Devlet İstatistik Enstitüsü Y.
62. Ölüm İstatistikleri, İl ve İlçe Merkezlerinde 1993 D.İ.E. , Devlet İstatistik Enstitüsü Y.
63. Ölüm, Kabir, Kıyâmet, Mustafa Necati Bursalı, Erhan Y.
64. Ölüm, Kıyâmet, Âhiret ve Âhir Zaman Alâmetleri, İmam Şârânî, Bedir Y.
65. Ölüm, Kıyâmet ve Diriliş, İmam şârânî, Pamuk Y.
66. Ölüm Ötesi Hayat, Abdülhay Nâsıh, Nil A.Ş.
67. Ölüm Son Değildir, Selim Gündüzalp, Zafer Y.
68. Ölüm Sonrası Cennet ve Cehennem, Selim Al, Furkan Dergisi Y.
69. Ölüm ve Âhiret, İmam Gazali, Arslan Y.
70. Ölümden Sonra Diriliş, Subhi Salih, Kayıhan Y.
71. Ölümden Sonra Dirilmek ve Reenkarnasyon, Naim Erdoğan, Fatih Enes Kitabevi
72. Sentez (Ölüm Son Değildir), Yusuf Mirdoğan, İshak Basımevi
73. Ölüm Şiirleri Antolojisi, Hasan Ali Kasır, Denge Y.
74. Ölüm Şiirleri Antolojisi, Ahmet Sezgin, Cengiz Yalçın, Ünlem Y.
75. Felsefe Tarihinde Ölüm Meselesi, Ernst Von Aster, Resimli Ay Matbaası
76. Ölüm Korkusundan Kurtuluş, İbn Sînâ, Burhaneddin Matbaası
77. Kitâbu’r-Rûh, İbn Kayyım el-Cevziyye, İz Y.
78. Ruhî Olaylar ve Ölümden Sonrası, Sinan Onbulak, Dilek Y.
79. Hüvel Baki, Mustafa Özdamar, Kırk Kandil Y.
80. Sevmek, Ölmekle Başlar, 1-2; Murat Başaran, Zafer Y.
81. Ölümü Yaşarken, Gülay Atasoy, Türdav Y.
82. Ölüm Sonrası Hayat, Burhan Bozgeyik
ECEL VE ÖLÜM
- 57 -
83. Ah Şu Ölüm Dedikleri, Abbas Yunal, Uysal Kitabevi Y.
84. Ölümü Özlemeyen Aşkı Anlayamaz, İsmail Acarkan, Vural Y.
85. Modern Fizik ve Tasavvuf Karşısında Ruh ve Ölüm, Cemal Bardakçı, Akdem Y.
86. Stres ve Dinî İnanç, Necati Öner, T.D.Vakfı Y.
87. Ebediyet Yolcusunu Uğurlarken, Hayreddin Karaman, T. Diyanet Vakfı Y.
88. Kur’an’da İnsan, İman ve Âhiret, Murtaza Mutahhari, Endişe Y.
89. Anadolu Folklorunda Ölüm, Sedat Veyis Örnek, Ank. Ün. Basımevi
90. Kur’an’da ve Kitab-ı Mukaddes’te Âhiret İnancı, Nun Y.
91. Dünya Ötesi Yolculuk, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
92. Ölüm ve Ötesi Bilimsel İncelenimi, Haluk Egemen ve Suat Bergil, Taş Matbaası, İst.
93. Çağdaş Filozoflarda Ölümün Anlamı, R. Schaerez
94. Ölüm, Louis-Vincent Thomas, İletişim Y.
95. Ölümün Sıcak Yüzü, Ölümün Soğuk Yüzü, Ölümün Yüzsüzlüğü, M. Ali Kılıçbay, Gece Y.
96. Korkular, Takıntılar, Saplantılar, Özcan Köknel, Altın Kitaplar Y.
97. Ölümden Sonra Hayat, A. Raymond Moody, İnkılap ve Aka Kitabevi Y.
98. İnsanların Ölüm Karşısındaki Tutumları, Murat Yıldız, Dokuz Ey. Ü. S. Bil. Enst. İzmir
99. Aile İçindeki Ölüme Karşı Çocukların Tepkileri, Atalay Yörükoğlu, Nöro Psik. Araşt. 5, 7
100. Uyku ve Ölümün Tabiatıyla İlgili Çağdaş Müslüman Yorumları, İ. Jane Smith, At. Ün.İ.F.Der.S.13
101. Ölüm Gerçeği ve Allah İnancı, Dokuz Eylül Ün. İ.F. Dergisi, c.1, sayı 1, sayfa 303-312
102. Ölümle İlgili Dinî Sosyal Davranış Örüntülerinin Değişmesi, Ank. Ün. Sosyal B. Enst.
103. Mutasavvıflara Göre Ölüm, Mehmet Demirci, İslâmî Araştırmalar Dergisi, sayı, 3, 1987
104. Ölüm Üzerine, B. Ziya Egemen, Ank. Ü. İ.F.D. c. 11, 1983
105. Ölümle İlgili Tutumlar ve Dinî Davranış, Hayati Hökelekli, İslâmî Araştırmalar, c. 5, sayı, 2, 1991
106. Ölüm ve Ölüm Ötesi Psikolojisi, Hayati Hökelekli, Uludağ Ün. İ.F. Dergisi, c.3, sayı 3, 1991
107. Ölümle İlgili Tutumların Dinî Davranışla İlişkisi, H. Hökelekli, Uludağ Ün. İ.F. Der, c.4, s.4, 1992
EHL-İ KİTAP
- 59 -
Kavram no 36
Diğer Dinler 1
Bk. Hıristiyanlar, Yahudiler, Tevrat, İncil, Hz. İsa, Hz. Mûsâ, Sâbiiler, İslâm
EHL-İ KİTAP
• Ehl-i Kitap; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an-ı Kerim’de Ehl-i Kitap Kavramı
• Ehl-i Kitabın İslâm’a Aykırı İnançları
• Ehl-i Kitab’ın Küfür ve Şirki
• Ehl-i Kitabın İslâm’a Ters Tutum ve Davranışları
• Ehl-i Kitabın Müslümanlara Karşı Davranış ve Tavırları
• Kur’ân-ı Kerim’in Ehl-i Kitaptan Övdükleri
• Müslümanların Ehl-i Kitaba Karşı Davranışları Nasıl Olmalıdır?
• İslâm’a Girmeden Ehl-i Kitap Kurtulabilir mi?
• Ehl-i Kitaba Tanınan Müsâmaha ve Ayrıcalıklar
• Günümüzdeki Batılı İnsanlar Ehl-i Kitap mıdır?
“Allah tarafından kendilerine, yanlarında bulunanı tasdik edici bir rasûl/elçi gelince ehl-i kitaptan bir grup, sanki Allah’ın kitabını bilmiyormuş gibi sırtlarının arkasına atarcasına terk ettiler.” 259
Ehl-i Kitap; Anlam ve Mâhiyeti
“Ehl-i kitab”, kitap ehli, kitaplı anlamına gelir; Vahiy yoluyla indirilen kutsal bir kitaba iman edenler için kullanılan bir tâbirdir. “Kitab ehli”, “kendilerine kitap verilenler” anlamındaki bu terim, müslümanlar dışındaki ilâhî kitap sahibi din mensupları için kullanılır. Kur’an, bu terimle, müşriklerden (putperest ve ateistlerden) ayırt etmek için Tevrat, Zebur ve İncil’e inanan yahûdi ve hıristiyanları kasteder. Kur’ân-ı Kerim, birçok yerde yahûdilerden ve hıristiyanlardan, ehl-i kitap diye bahseder; hadislerde de bu tâbir çokça kullanılmıştır. İslâmî literatürde “ehl-i kitap” yerine “kitâbî” kelimesinin kullanıldığı da görülmektedir.
Bu kitaplar (Tevrat, Zebur, İncil) tahrif edilmiş olmakla beraber, içlerinde vahye dayanan hakikat ve hikmetler de bulunma ihtimalinden dolayı İslâm, onlara inanan yahûdi ve hıristiyanları, müşriklere nisbetle kısmen ayrıcalıklı bir konuma oturtmuştur. İslâm, müşriklere yapılanların aksine, İslâm idaresine itaat eden yahûdi ve hıristiyanları, cizye ve haraç karşılığında, kendi ibâdetleriyle serbestçe meşgul olmalarına izin vermiştir.
Allah katından indirilmiş, hükümleriyle amel edilmesi gereken Kur’an’ın dışında iki kitap (Tevrat ve İncil) vardır. (Zebur, şiir tarzında ilâhîlerden oluşan bir kitap olduğundan, içinde ahkâmla ilgili hususlar yoktur. Dâvud (a.s.), Tevrat’ın hükümleriyle hüküm ve amel eden, yeni şeriat getirmeyen bir peygamberdir.) Kur’an’daki ehl-i kitap tâbiriyle de bu kitapların muhâtabı olan yahûdilerle
259] 2/Bakara, 101
- 60 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hıristiyanlar kastedilmektedir. Ehl-i kitap terkibinin geçtiği âyetleri, “Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi”260 meâlindeki âyeti göz önüne alarak tefsir eden ilk müfessirler, bununla yahûdi ve hıristiyanların kastedildiğini ifade etmişlerdir.261 Bu âyetten hareketle Hanbelî ve Şâfiî mezhepleri sadece yahûdi ve hıristiyanları ehl-i kitap saymışlar; Hanefîler ise semâvî bir dine inanan ve Tevrat, Zebûr, İncil, suhuf gibi vahyedilmiş bir kitabı bulunan her ümmetin ehl-i kitap olduğunu söylemişlerdir.
İslâm’ın yayılmasına paralel olarak ehl-i kitabın sadece yahûdi ve hıristiyanları ifade eden bir tâbir olduğu kanaati de değişmiştir. Bunun temel sebeplerinden biri, Kur’ân-ı Kerim’de yahûdilik ve hıristiyanlığın dışında Sâbiîlik, Mecûsîlik gibi ilâhî olmayan başka dinlerden de söz edilmesi ve bu dinlerin kendilerince bir kitaba sahip bulunması; diğeri de müslümanlar açısından siyasî, iktisadî ve sosyal şartların bunu gerekli kılmasıdır.
Kur’an’da, tahrife uğramamış yegâne hak din olan İslâm’ın dışında; haniflik, yahûdilik, hıristiyanlık, sâbiîlik ve mecûsîlikten bahsedilmektedir. Hanîf kelimesi, İslâm’ın eş anlamlısı şeklinde ve Hz. İbrâhim’le ilgili olarak zikredilmektedir. Sâbiîlik ve Mecûsîlik ise sadece ismen geçmekte, inanç esaslarından ve peygamberlerinden söz edilmemekte, kutsal bir kitaba sahip olup olmadıkları açıklanmamaktadır. Öte yandan İslâmiyet’in ortaya çıktığı dönemde dünya üzerinde birçok din bulunmasına rağmen Kur’ân-ı Kerim bunların çoğundan bahsetmemiştir. Zira ilâhî vahyin ilk muhâtabı olan Araplar arasında bu dinlerin mensupları mevcut değildi ve onların söz konusu dinler hakkında bilgileri yoktu. Ayrıca bu dinler İslâm’a rakip olacak seviyede bulunmayıp Kur’an’da yer alan inanç gruplarından bazılarına dâhil edilebilecek bir nitelik de taşıyordu.
Kur’ân-ı Kerim’de ismen zikredilen dinlerden Sâbiîlik hakkında âyet ve hadislerde bilgi yoktur. Gerçek Sâbiîlik, ilk dönem İslâm kaynaklarında yahûdiliğin veya hıristiyanlığın bir mezhebi olarak görülüp ehl-i kitap kapsamında mütâlaa edilmiştir. Ebû Hanîfe ve Ahmed bin Hanbel bu görüştedir. Ayrıca Harranlı putperestler Halîfe Me’mûn kendileriyle görüştükten sonra Sâbiî adını almışlar ve ehl-i kitap kabul edilmişlerdir. İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed gibi bazı fakîhlerin ehl-i kitap saymadıkları Sâbiîler ise Sâbiî adını taşıyan, ancak yıldızlara tapan putperestlerdir.
Mecûsîlerden Kur’an’da sadece bir yerde bahsedilmekte,262 fakat bunlar hakkında da bilgi verilmemektedir. Eski müslüman araştırmacıların çoğunluğuna göre Mecûsîler ehl-i kitap değildir. Hz. Peygamber’in “Mecûsîlere ehl-i kitap muâmelesi yapın”263 dediği rivâyet edilir. Ancak Rasûl-i Ekrem, Mecûsîlerin kestiklerinin yenilmesini ve kadınlarıyla evlenmesini yasaklamıştır. Mecûsîlerin ehl-i kitaptan olduğunu söyleyen Hz. Ali de şirkleri sebebiyle kestiklerinin yenilmesinin ve kadınlarıyla evlenilmesinin müslümanlara yasaklandığını belirtir.264 İmam Şâfiî, Hz. Ali’nin sözüne dayanarak onları ehl-i kitap saymıştır. 265
260] 6/En’âm, 156
261] Mücâchid, 1/186; Taberî Câmiu’l-Beyân, 8/69; İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’ân, 2/44
262] 22/Hacc, 17
263] Muvattâ, 1/278
264] Ebû Yûsuf, Kitabu’l-Harac, 140-141
265] Muhammed bin İdris eş-Şâfiî, El-Üm, 4/158
EHL-İ KİTAP
- 61 -
Kur’an’da ehl-i kitap olarak sadece yahûdi ve hıristiyanların muhâtap alınması, bu iki din mensubunun birtakım eksiklik ve yanlışlıklarının yanından Allah, peygamber, âhiret ve kitap inançlarının bulunması, yani İlâhî kaynağa dayanmaları ve Kur’an’ın o dönemde muhâtabı olan insanlarca söz konusu dinlerin bilinmesi sebebiyledir. Nitekim bu din mensupları Hicaz bölgesinde önemli bir etkinliğe sahip olarak müslümanlarla iç içe yaşıyorlardı. Kur’ân-ı Kerim muhtelif âyetlerinde İslâm dışı din mensupları arasında ehl-i kitaba önemli bir yer vermekte, onların bazı farklılıklarını belirtmekte, özellikle hıristiyanlarla diyalog kurulmasını önermekte, ancak temel iman esasları, ayrıca müslümanlarla olan ilişkilerindeki eksiklik ve yanlışlıkları vurgulamaktadır. 266
Kur’an-ı Kerim’de Ehl-i Kitap Kavramı
“Ehlu’l-kitab” kavramı, Kur’ân-ı Kerim’de 31 yerde geçer. Yaklaşık olarak aynı anlama gelen “ûtu’l-kitab” ise, 20 yerde zikredilir. Bunların dışında ehl-i kitabın üyeleri olan inanç sahiplerinden bahseden âyetleri de kattığımızda; yahûdiler anlamına gelen “yahûd” kelimesi 41 yerde, yine yahûdilerin ırk olarak menşei olan İsrâiloğulları anlamındaki “benî İsrâil” 41 âyette geçer. Hıristiyanlar anlamındaki “nasârâ” kelimesi de 14 yerde kullanılır.
Kur’ân-ı Kerim’de ehl-i kitap terkibinin geçtiği âyetlerde, onların arasında övgüye lâyık kişiler bulunduğu gibi,267 kâfirlerin de bulunduğu,268 bu sonuncuların Allah’ın âyetlerini inkâr ettikleri,269 Hakk’ı bâtıla karıştırdıkları,270 kendilerine verilen kutsal kitabı tahrif ettikleri,271 peygamberlerini öldürdükleri,272 müslümanları küfre döndürmek istedikleri,273 Tevrat ve İncil’deki hükümleri hakkıyla uygulamadıkları274 belirtilmektedir. Kur’an, ehl-i kitabı Allah’a kulluğa, O’na ortak koşmamaya çağırmakta,275 müslümanlara da onlarla mücâdelelerinde îtidâli tavsiye etmektedir. 276
Allah Kur’an’ı ehl-i kitap hakkında “şâhit ve gözetici” olarak indirmiş,277 peygamberlerin arasının kesildiği bir dönemde, “bize müjdeci ve uyarıcı gelmedi”278 denilmemesi için son peygamberi göndermiş, bunu da, “Ey kitap ehli! Kitaptan gizleyip durduğunuzun çoğunu size açıkça anlatan ve çoğundan da vazgeçen peygamberimiz gelmiştir; doğrusu size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir”279 şeklinde açıklamıştır. Buradan, İslâm’ın amacının ehl-i kitabın yanıldığı, gizlediği, ihtilâfa düştüğü veya inkâr ettiği konularda doğruları bildirmek ve bunlara inanmaya dâvet etmek olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Kur’an’da, “Şüphesiz bu Kur’an,
266] Remzi Kaya, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, 10/517
267] 3/Âl-i İmrân, 75, 113-115, 119
268] 2/Bakara, 105; 98/Beyyine, 1
269] 3/Âl-i İmrân, 70, 98, 112; 4/Nisâ, 155; 59/Haşr, 2
270] 3/Âl-i İmrân, 75
271] 3/Âl-i İmrân, 78
272] 3/Âl-i İmrân, 112; 4/Nisâ, 155
273] 2/Bakara, 109; 3/Âl-i İmrân, 69, 72, 99, 100
274] 5/Mâide, 68
275] 3/Âl-i İmrân, 64
276] 29/Ankebût, 46
277] 5/Mâide, 48
278] 5/Mâide, 19
279] 5/Mâide, 15
- 62 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İsrâiloğullarına ayrılığa düştükleri şeyin çoğunu anlatmaktadır”280 denilir. Kur’an’ın bu açıklamaları, daha çok, dinin ana konuları olan ulûhiyet, nübüvvet, âhiret ve ilâhî kitaplar hakkındadır.
İslâm dini, karşılıklı menfaat ve hoşgörüye dayalı müslüman-ehl-i kitap ilişkisine izin verirken; yahûdi ve hıristiyanların müslümanlara karşı dost görünebileceklerine dikkat çekmekte,281 bu hususta gizli emellerinin olabileceğini haber vererek onların dost edinilmemesini öğütlemektedir.282 Nitekim Hz. Peygamber, Medine’de ehl-i kitapla anlaşma yaparak bir güvenlik ortamı sağlamışsa da onlarla ilişkilerinde daima ihtiyatlı davranmıştır. Müslümanları ehl-i kitap karşısında sık sık uyaran Kur’an, onlara tâbi olunmasını yasaklar.283 Bu arada gayri müslimleri, müslümanlara karşı tutumları bakımından kendi aralarında bir sıralamaya tâbi tutarak yahûdi ve müşriklerin müslümanlara düşmanlık bakımından daha şiddetli olduklarını ifade eder. 284
Kur’an, ehl-i kitabın temel yanlışlarını düzeltir ve onları Allah’ın birliği (tevhid) inancına dayalı ortak bir ilkede müslümanlarla birleşmeye çağırır.285 Kur’an, ehl-i kitabın kendi peygamberlerinin getirdiği kitaplara tam inandıkları takdirde Kur’an’a da inanmaları gerektiğini bildirir.286 Bu durum, bütün peygamberlere vahyedilen kitapların aynı kaynaktan geldiğini gösterir. “De ki: ‘Ey kitap ehli! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size gönderilen Kur’an’ı uygulamadıkça hiçbir temeliniz olmaz.”287 meâlindeki âyet, Kur’an’ın öncekileri, önceki kitapların da Kur’an’ı tasdik ettiğini göstermektedir. 288
“Allah tarafından kendilerine, yanlarında bulunanı tasdik edici bir rasûl/elçi gelince ehl-i kitaptan bir grup, sanki Allah’ın kitabını bilmiyormuş gibi sırtlarının arkasına atarcasına terk ettiler.” 289
“Ehl-i kitaptan çoğu, hak ve doğru olan kendilerine apaçık belli olduktan sonra sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek isterler. Siz şimdilik, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedin, hoşgörün. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.” 290
“Sen onların milletine/dinine uyuncaya kadar yahûdiler de hıristiyanlar da senden râzı olmazlar. De ki: ‘Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur.’ Sana gelen ilimden sonra eğer onların hevâlarına/arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana bir dost ve yardımcı yoktur.” 291
“Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi inanırlarsa hidâyeti/doğru yolu bulmuş olurlar; dönerlerse mutlaka anlaşmazlık içine düşerler. Onlara karşı Allah sana yeter. O işitendir,
280] 27/Neml, 76
281] 5/Mâide, 51
282] 5/Mâide, 57
283] 2/Bakara, 109, 120; 3/Âl-i İmrân, 100; 4/Nisâ, 44-45; 57/Hadîd, 16
284] 5/Mâide, 82
285] 3/Âl-i İmrân, 64
286] 28/Kasas, 52-53
287] 5/Mâide, 68
288] Remzi Kaya, a.g.e., 10/518
289] 2/Bakara, 101
290] 2/Bakara, 109
291] 2/Bakara, 120
EHL-İ KİTAP
- 63 -
bilendir.” 292
“Allah nezdinde hak din İslâm’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur.” 293
“De ki: ‘Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda anlamı eşit bir kelimeye gelin: Allah’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse işte o zaman, ‘Şâhit olun, biz müslümanlarız” deyin.” 294
“Ehl-i kitaptan bir kısmı istediler ki, ne yapıp edip sizi saptırabilsinler. Oysa onlar, sadece kendilerini saptırırlar da farkına bile varmazlar.” 295
“Ey ehl-i kitap! (gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin Allah’ın âyetlerini inkâr edersiniz?” 296
“Ey ehl-i kitap! Neden hakkı bâtıla (doğruyu eğriye) karıştırıyor ve bile bile hakkı/gerçeği gizliyorsunuz?” 297
“Ehl-i kitaptan bir grup, ‘mü’minlere indirilmiş olana sabahleyin (görünüşte) inanıp akşamleyin inkâr edin, belki onlar (böylece dinlerinden) dönerler’ dedi.” 298
“Sizin dininize uyanlardan başka hiçbir kimseye inanmayın’ dediler. (Rasûlüm! Onlara) Doğru yolun ancak Allah’ın yolu olduğunu söyle. Onlar, kendi aralarında ‘bir kimseye, size verilenin benzeri yahut Rabbinizin huzurunda sizin aleyhinize deliller getirecekleri şeyler verilmiş olsa da inanmayın’ dediler. De ki: ‘Lütuf ve ihsan Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah’ın rahmeti geniştir ve O her şeyi hakkıyla bilir.” 299
“Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emânet bıraksan, onu sana noksansız iâde eder. Fakat öylesi de vardır ki, ona bir dinar emânet bıraksan, tepesine dikilip durmazsan onu sana iâde etmez. Çünkü bunlar, ‘ümmîlerin malını almakta bizim için vebal yoktur’ derler. Allah’a karşı da bile bile yalan söylerler.” 300
“Ehl-i kitaptan bir grup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler. Hâlbuki okudukları, Kitap’tan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde ‘Bu Allah katındandır’ derler. Onlar bile bile Allah’a iftira ediyorlar.” 301
“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, âhirette ziyan edenlerden olacaktır.” 302
“De ki: ‘Ey ehl-i kitap! Allah yaptıklarınızı görüp dururken niçin Allah’ın âyetlerini inkâr edersiniz? De ki: ‘Ey ehl-i kitap! (Gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin Allah’ın yolunu
292] 2/Bakara, 137
293] 3/Âl-i İmrân, 19
294] 3/Âl-i İmrân, 64
295] 3/Âl-i İmrân, 69
296] 3/Âl-i İmrân, 70
297] 3/Âl-i İmrân, 71
298] 3/Âl-i İmrân, 72
299] 3/Âl-i İmrân, 73
300] 3/Âl-i İmrân, 75
301] 3/Âl-i İmrân, 78
302] 3/Âl-i İmrân, 85
- 64 -
KUR’AN KAVRAMLARI
eğri göstermeye yeltenerek mü’minleri Allah yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Allah yaptıklarına tamamıyla şâhittir.” 303
“Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir gruba uyarsanız, imanınızdan sonra sizi çevirip kâfirler haline getirirler.” 304
“Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz. Ehl-i kitap da iman etseydi, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) pek çoğu fâsıktır, yoldan çıkmışlardır. Onlar size, incitmekten başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşa girecek olsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.” 305
“Kendilerine kitaptan nasip verilenlere (ehl-i kitaba) baksana! Sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızı istiyorlar!” 306
“Kendilerine kitaptan nasip/pay verilenleri görmedin mi; cibt ve tâğuta, putlara ve bâtıl (tanrılar)a iman ediyorlar, sonra da kâfirler için: ‘bunlar, Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar. Bunlar, Allah’ın lânetlediği kimselerdir; Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı da bulamazsın.” 307
“Sözlerinden dönmeleri, Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve ‘kalplerimiz kılıflanmıştır’ demeleri sebebiyle... (onları lânetledik, türlü belâlar verdik, onların kalpleri kılıflı değildir;) tam aksine küfürleri sebebiyle Allah o kalpler üzerine mühür vurmuştur. Pek azı müstesnâ artık iman etmezler. Bir de küfürlerinden/inkâr etmelerinden ve Meryem’in üzerine büyük bir iftira atmalarından ve ‘Allah elçisi, Meryem oğlu İsa’yı öldürdük’ demeleri yüzünden...” 308
“Ey ehl-i kitab! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, gerçekten başkasını söylemeyin. Mesih, ancak Meryem’in oğlu İsa’dır, (O) Allah’ın rasûlüdür. Meryem’e ulaştırdığı (‘kün/ol’) kelimesi(nin eseri)dir, O’ndan (O’nun tarafından gönderilmiş yahut te’yid edilmiş veya Cebrâil tarafından üfürülmüş) bir ruhtur. Buna göre Allah’a ve peygamberlerine iman edin. ‘(Tanrı) üçtür’ demeyin; sizin için hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin. Allah ancak bir tek ilâhtır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Vekil olarak Allah yeter.” 309
“Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin (yahûdi ve hıristiyanların) yiyeceği size helâldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. Mü’min hanımlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli hanımlar da namuslu olmak, zinâ etmemek ve gizli dost tutmamak üzere mehirlerini vermeniz şartıyla (nikâhlamanız) size helâldir. Kim imanı kabul etmezse onun ameli boşa gitmiştir. O, âhirette de ziyana uğrayanlardandır.” 310
“Ey ehl-i kitab! Rasûlümüz size Kitaptan gizlemekte olduğunuz birçok şeyi açıklamak üzere geldi; birçok (kusurunuzu) da affediyor. Gerçekten size Allah’tan bir nur, apaçık bir
303] 3/Âl-i İmrân, 98-99
304] 3/Âl-i İmrân, 100
305] 3/Âl-i İmrân, 110-111
306] 4/Nisâ, 44
307] 4/Nisâ, 51-52
308] 4/Nisâ, 155-157
309] 4/Nisâ, 171
310] 5/Mâide, 5
EHL-İ KİTAP
- 65 -
Kitab geldi.” 311
“Ey iman edenler! Yahûdileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost kabul edenler, onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğuna yol göstermez.” 312
“Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Allah’tan korkun; eğer mü’minler iseniz.” 313
“De ki: ‘Ey kitap ehli! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size gönderilen Kur’an’ı uygulamadıkça hiçbir temeliniz olmaz.’ Rabbinizden sana indirilen, onlardan çoğunun küfür ve azgınlığını elbette arttıracaktır. Kâfirler topluluğuna üzülme.” 314
“De ki: ‘Ey Kitab ehli! Dininizde haksız yere haddi aşmayın. Daha önceden sapan, birçoklarını saptıran ve yolun doğrusundan uzaklaşan bir topluma uymayın.” 315
“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyen, Allah ve Rasûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini (İslâm’ı kendine) din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.” 316
“Ey iman edenler! (Bilin ki,) hahamlardan ve râhiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler ve (insanları) Allah yolundan engellerler. Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlara hemen acıklı bir azabı müjdele!” 317
“İçlerinden zulmedenleri hâriç, ehl-i kitapla ancak en güzel yoldan mücâdele edin ve deyin ki: ‘Bize indirilene de, size indirilene de iman ettik. Bizim ilâhımız da sizin tanrınız da birdir ve biz O’na teslim olduk, müslüman olduk.” 318
“İman edenlerin Allah’ı anma ve O’ndan inen gerçek için kalplerinin huşûyla/saygıyla yumuşaması zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu fâsıktır/yoldan çıkmış kimselerdir.” 319
“Ehl-i kitaptan küfredip inkâr edenleri, ilk sürgünleri yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah’tan koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah’ın azâbı, onlara beklemedikleri yerden geliverdi. O, yüreklerine korku düşürdü; öyle ki evlerini hem kendi elleriyle hem de mü’minlerin elleriyle harâp ediyorlardı. Ey akıl sahipleri! İbret alın. Eğer Allah onlara sürgünü yazmamış olsaydı, elbette onları dünyada başka şekilde cezâlandıracaktı. Âhirette de onlar için ateş azâbı vardır. Bu, onların Allah’a ve Peygamber’ine karşı gelmelerinden dolayıdır. Kim Allah’a karşı gelirse, bilsin ki, Allah’ın cezalandırması çetindir.” 320
“Apaçık delil kendilerine gelinceye kadar ehl-i kitaptan ve müşriklerden kâfir olanlar, küfürden ayrılacak değillerdi. İşte o apaçık delil, Allah tarafından gönderilen, içinde
311] 5/Mâide, 15
312] 5/Mâide, 51
313] 5/Mâide, 57
314] 5/Mâide, 68
315] 5/Mâide, 77
316] 9/Tevbe, 29
317] 9/Tevbe, 34
318] 29/Ankebût, 46
319] 57/Hadîd, 16
320] 59/Haşr, 2-4
- 66 -
KUR’AN KAVRAMLARI
doğru yazılmış hükümler bulunan tertemiz sahifeleri okuyan Rasûl’dür. Kendilerine kitap verilenler ancak o açık delil (Peygamber) kendilerine geldikten sonra tefrikaya düştüler. Dini yalnız kendine has kılarak ve hanifler olarak Allah’a kulluk etmeleri, namaz kılmaları, zekât vermeleri için ancak onlara müslüman olmaları emrolundu. İşte sağlam din budur. Ehl-i kitap ve müşriklerden İslâm’ı kabul etmeyen kâfirler, ebedî olarak cehennem ateşine girerler. İşte onlar, halkın en şerlileridir. İman edip sâlih amel işleyenlere gelince, onlar halkın en hayırlısıdır.” 321
Ehl-i Kitabın İslâm’a Aykırı İnançları
Ehl-i Kitabın iki temel ayağını oluşturan yahûdiler ve hıristiyanların İslâm’a ters inanç ve iddialarını Kur’an, ayrı ayrı gündeme getirir. Bunlardan yahûdilerle ilgili olanlarını maddeler halinde sayarsak, şöyle bir liste oluşur:
a- Buzağıyı, altını, putperestlerin taptıkları cinsten heykelleri put edindiler. 322
b- ‘Uzeyr Allah’ın oğludur’ dediler. 323
c- Cibt ve tâğuta da inandılar, ‘müşrikler daha doğru yoldadır’ dediler. 324
d- ‘Biz Allah’ın oğulları ve sevgileriyiz’ demişlerdir. 325
e- ‘Hz İsa’yı öldürdük’ derler. 326
f- Peygamberleri yalanladılar. 327
g- Hz. Muhammed (s.a.s.)’i bile bile inkâr ederler. 328
h- Kur’an’ı ve Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr ettiler. 329
i- Cebrâil ve Mîkâil’e düşmanlık ederler. 330
k- ‘İşittik, isyan ettik’ dediler: 331 ‘Allah’ın eli bağlı’ (O cimri) dediler. 332
Hıristiyanların inançla ilgili İslâm’a aykırı görüşleri:
a- Dinlerinde aşırı giderler. 333
Hıristiyanlar ‘Allah İsa’dır’ dediler. 334
‘İsa Allah’ın oğludur’ dediler. 335
321] 98/Beyyine, 1-7
322] 2/Bakara, 92; 7/A’râf, 138, 148, 150-153; 20/Tâhâ, 85-97
323] 9/Tevbe, 30
324] 2/Bakara, 109; 4/Nisâ, 51; 5/Mâide, 80-81
325] 5/Mâide, 18; 2/Bakara, 111; 3/Âl-i İmrân, 24; 2/Bakara, 94-95
326] 4/Nisâ, 157-158
327] 5/Mâide, 70
328] 2/Bakara, 146; 6/En’âm, 20
329] 2/Bakara, 89-91; 3/Âl-i İmrân, 70-73, 98-99; 4/Nisâ, 155; 6/En’âm, 91
330] 2/Bakara, 97-98
331] 2/Bakara, 93; 4/Nisâ, 46
332] 5/Mâide, 64; 3/Âl-i İmrân, 181; 36/Yâsin,47
333] 4/Nisâ, 171; 5/Mâide, 77
334] 5/Mâide, 17, 72
335] 9/Tevbe, 30; 3/Âl-i İmrân, 79-80
EHL-İ KİTAP
- 67 -
Teslisi kabul etmekle kâfir oldular. 336
Hz. İsa’yı ve annesi Meryem’i tanrı edindiler. 337
Din adamlarını tanrı edindiler. 338
Ehl-i Kitabın İslâm’a Aykırı Ortak Yanları
Hıristiyan ve yahûdilerin ortak bâtıl inançları:
1- Yahûdiler ‘İbrâhim (a.s.) yahûdi’, hıristiyanlar da ‘hıristiyandır’ derler. “Ey kitap ehli! İbrâhim hakkında ne çekişip duruyorsunuz? Tevrat da İncil de ondan sonra indirilmiştir. (Buna da) aklınız ermiyor mu? Haydi (diyelim) siz biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız; ama hiç bilginiz olmayan şey hakkında neden çekişip duruyorsunuz? Hâlbuki (her şeyi) Allah bilir, siz bilmezsiniz. İbrâhim ne yahûdi, ne de hıristiyandı. Fakat o, Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir müslümandı. Müşriklerden de değildi. Doğrusu insanların İbrâhim’e en yakın olanı (zamanında) ona tâbi olanlarla, şu peygamber ve (şu) mü’minlerdir. Allah, o iman edenlerin yârı (yardımcısı)dır.” 339
2- Allah’a karşı yalan uydurup iftira ederler. Yahûdiler Peygamber Efendimiz’e dediler ki: “Sen İbrâhim’in tevhid dininden olduğunu iddia ediyorsun. Hâlbuki o, senin gibi deve eti yemez, deve sütü içmezdi, bunları haram sayardı.” Bunun üzerine şu âyetler nâzil oldu: “Tevrat indirilmeden evvel -Yâkub’un kendisine haram kıldığı şeylerden başka- yiyeceğin her türlüsü İsrâiloğulları için helâl idi. De ki: ‘Eğer doğru iseniz, Tevrat’ı getirip okuyun. Artık kim bundan sonra Allah’a yalan uydurup iftira ederse, işte onlar zâlimlerdir.” 340
3- Allah yolundan bile bile saptırmak isterler. “Bakmaz mısın şu kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş olanlara? Kendileri sapıklığı satın alıyorlar da istiyorlar ki siz de yolu sapıtasınız.”341; “Ehl-i kitaptan çoğu, hak ve doğru olan kendilerine apaçık belli olduktan sonra sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek isterler.” 342
4- Ehl-i kitap, ‘ancak yahûdi ve hıristiyan olanlar cennete girecek’ derler. “(Yahûdiler ve hıristiyanlar:) ‘Yahûdi ve hıristiyan olanlardan başkası cennete girmeyecek’ dediler. Bu onların kuruntusudur. (Habibim, onlara) söyle: ‘(Eğer bu iddianızda) doğru iseniz, delilinizi getirin!”343 yani isbat edin. Getirecekleri bir delilleri ve isbatları yoktur. Ehl-i kitabın kendi muharref kitaplarında bile, cennete sadece kendilerinin gireceklerine dair mutlak imtiyaz ifade eden bir delilleri bulunmadığı gibi; bugün Allah’a, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) ve O’nun getirdiklerine iman etmeden onların cennete gireceklerini iddia edenlerin de çarpık yorumlarından başka getirebilecekleri bir delilleri yoktur. “(Yahûdiler ve hıristiyanlar müslümanlara:) ‘Yahûdi veya hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız’ dediler. De ki: ‘Hayır! Biz dosdoğru İbrâhim dinine
336] 4/Nisâ, 171-172; 5/Mâide, 73
337] 5/Mâide, 116, 75
338] 9/Tevbe, 31; 3/Âl-i İmrân, 64
339] 3/Âl-i İmrân, 65-68 ve yine bk. 2/Bakara, 140
340] 3/Âl- İmrân, 93-94
341] 4/Nisâ, 44
342] 2/Bakara, 109 ve yine bk. 3/Âl-i İmrân, 69, 99-100; 2/Bakara, 109
343] 2/Bakara, 111
- 68 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(uyarız). O (Allah’a) şirk/ortak koşanlardan değildi.”344 Demek ki ehl-i kitap doğru yolda değildirler. Şirke bulaşarak Hz. İbrâhim’in doğru yolundan eğrilmişlerdir. Cennete girebilmek için ise gerçekten doğru yolda olmak lâzımdır. Öyleyse doğru yolda nasıl bulunulur? Bunun cevabı, hem ehl-i kitap ve hem tüm insanlık için işte şu âyet-i kerimededir: “Eğer sizin iman ettiğiniz gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar. Şayet yüz çevirirlerse, (size karşı) muhâlefet içine düşerler. Onlara karşı Allah sana yeter. O hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir.”345 Müslümanlar gibi iman ise, Allah’a, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) ve O’nun Allah’tan getirdiklerinin tümüne gerektiği şekilde inanmaktır. Allah’ın verdiği cennetin anahtarı, işte bu iman ve buna dayanan sâlih ameldir. 346
5- Ehl-i kitap, kendilerine beyyineler geldikten sonra ihtilâfa düşmüşlerdir. “Allah katında hak din İslâm’dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlıktan ötürü, ihtilâfa düştüler. Kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse, (bilsin ki) Allah hesabı pek çabuk görendir. Eğer seninle tartışmaya girerlerse de ki: ‘Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah’a teslim ettim.’ Ehl-i kitaba ve ümmîlere de de ki: ‘Siz de Allah’a teslim oldunuz, İslâm’ı kabul ettiniz mi? Eğer teslim olurlarsa hidâyeti/doğru yolu buldular demektir. Yok, eğer yüz çevirirlerse sana düşen, yalnızca tebliğdir/duyurmaktır. Allah, kullarını çok iyi görür.”347; “Kendilerine kitap verilenler, ancak o açık delil (Peygamber) kendilerine geldikten sonra ayrılığa düştüler. Ehl-i kitap ve müşriklerden İslâm’ı kabul etmeyen kâfirler ebedî olarak orada kalmak üzere cehenneme gireceklerdir. Onlar halkın en şerlileridir.” 348
6- Aslında Ehl-i kitap da müşriktir. Hıristıyanlar; Hz. İsa’ya, yahûdiler; Hz. Uzeyr’e Allah’ın oğlu demektedirler. Bu ise açık bir şirktir. “Yahûdiler, ‘Uzeyir Allah’ın oğludur’ dediler. Hıristiyanlar da ‘Mesih (İsa) Allah’ın oğludur’ dediler. Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözleridir. (Sözlerini) önceden kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin. Nasıl da (haktan bâtıla) döndürülüyorlar!”349; “Şüphesiz ‘Allah, Meryem oğlu Mesîh’tir’ diyenler andolsun ki kâfir olmuşlardır...”350; “Andolsun ‘Allah, üçün üçüncüsüdür’ diyenler de kâfir olmuşlardır. Hâlbuki bir tek Allah’tan başka hiçbir tanrı yoktur.”351 “Ehl-i Kitapdan ve müşriklerden İslâm’ı kabul etmeyen kâfirler, ebedî olarak cehennem ateşine girerler. İşte onlar, halkın en şerlileridir.” 352
Ehl-i Kitab’ın Küfür ve Şirki
Müşrik, Tevhid dinini tanımayıp, İslâm’ı kabul etmeyen bütün gayri müslimlere denilir. Çünkü bütün gayr-i müslimler, bilinçli veya bilinçsiz mutlaka şirk içindedirler. Hıristıyanlar, Hz. İsa’ya; yahûdiler, Hz. Uzeyr’e Allah’ın oğlu demektedirler.353 Onlar böyle inanmakla beraber bir Allah fikrini de kabul ederler. Onlar, dışarıdan bakınca tek Allah inancını benimsedikleri zannedilse bile müşriktirler. İslâm’ın iman esaslarını kabul etmedikleri için mutlak anlamda müşrik kabul edi344]
2/Bakara, 135
345] 2/Bakara, 137
346] Veli Ulutürk, Kur’an’da Ehl-i Kitab, s. 29-31
347] 3/Âl-i İmrân, 19-20
348] 98/Beyyine, 4-6
349] 9/Tevbe, 30
350] 5/Mâide, 17
351] 5/Mâide, 73
352] 98/Beyyine, 6
353] 9/Tevbe, 30
EHL-İ KİTAP
- 69 -
lirler. Kur’ân-ı Kerim, kitap ehline bazen açıkça ‘kâfir’ (inkârcı) de demektedir. “Ne kitap ehlinin kâfirleri ve ne de müşrikler Rabbinizden size bir iyilik inmesini isterler.”354; “Şüphesiz ‘Allah, Meryem oğlu Mesîh’tir’ diyenler andolsun ki kâfir olmuşlardır...”355; “Andolsun ‘Allah, üçün üçüncüsüdür’ diyenler de kâfir olmuşlardır. Hâlbuki bir tek Allah’tan başka hiçbir tanrı yoktur.”356; “Ehl-i Kitapdan ve müşriklerden İslâm’ı kabul etmeyen kâfirler, ebedî olarak cehennem ateşine girerler. İşte onlar, halkın en şerlileridir.” 357
Müşrik, kâfir ve ehl-i kitap arasında esasta bir fark yoktur; hakikî müslümanların dışında bütün din mensupları kâfirdir, müşriktir; ebedî cehennemliktir. Kitap ehli ile diğer gayr-i müslimler ve müşrik denilen gruplar arasındaki fark, teferruatla ilgilidir ve daha çok müslümanların bu kâfir gruplarla ilişkileri açısından fıkhî konularla, muâmelâtla ilgilidir. Allah katında geçerli din, ancak İslâm’dır.358 Allah’ın râzı olduğu tek din İslâm dinidir.359 Kim İslâm’dan başka bir din arar seçerse, böyle bir din, kendisinden asla kabul edilmeyecektir.360 “De ki: ‘Ey kitap ehli! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size gönderilen Kur’an’ı uygulamadıkça hiçbir temeliniz olmaz.’ Rabbinizden sana indirilen, onlardan çoğunun küfür ve azgınlığını elbette arttıracaktır. Kâfirler topluluğuna üzülme.” 361
Uzeyir Allah’ın oğludur diyen yahûdiler, buzağıya tapan İsrâiloğulları ve Hz. İsa’ya Allah’ın oğludur diyen ve teslisi kabul eden hıristiyanlar da şirke düşmektedirler. “Yahûdi ve hıristiyanlar, müslümanlara şöyle dediler: ‘Bizim dinimize girip yahûdi ve hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız.’ Sen de ki: ‘Hayır, biz hak yol üzere bulunan İbrâhim’in dinindeyiz. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı.”362 Bu âyet-i kerimenin son kısmındaki “O hiçbir zaman müşriklerden olmadı” cümlesi, ehl-i kitabın şirke bulaştıklarının ve müşriklere benzediklerinin târiz yollu bir ifadesidir.363 Şirk şâibesi hıristiyanlarda daha çoktur. Kur’an, Hz. İsa’yı Allah kabul eden hıristiyanları kâfir ilân ettiği364 gibi, ‘Allah, üçün üçüncüsüdür’ diyenlerin de kâfir olduğunu365 açıklar. Hz. Meryem’i de tanrı edinen hıristiyanların bu şirkini de Kur’an haber verir.366 Bâkire Meryem’in hâmile kalmasıyla -hâşâ- Allah’ın doğduğunu kabul etmek, Allah’a en büyük saygısızlık ve en âdî putperestliktir. Tapılacak zatı önce ölümlü kılmak, sonra da Allah olarak ilân etmek, hatta Allah’ın eti ve kanı diye komünyon âyinindeki ekmek ve şaraba tapınmak galiz bir küfürden, çirkin bir şirkten başka bir şey değildir.
Bazıları İznik konsiline teslisi baskıyla kabul ettirenin Bizans imparatoru Konstantin olduğu görüşündedir. Mûsâ (a.s.) şeriatının Allah’ın mutlak bir oluşu ile ilgili “Benimle birlikte başka ilâhlar edinmeyeceksin” şeklindeki ilk emri
354] 2/Bakara, 105
355] 5/Mâide, 17
356] 5/Mâide, 73
357] 98/Beyyine, 6
358] 3/Âl-i İmrân, 19
359] 5/Mâide, 3
360] 3/Âl-i İmrân, 85
361] 5/Mâide, 68
362] 2/Bakara, 135
363] Bk. Celâleyn, 1/84; Zemahşerî, 1/194; Nesefî, 1/77; Âlûsî, 1/394; Elmalılı, 1/514
364] 5/Mâide, 17
365] 5/Mâide, 73
366] 5/Mâide, 116
- 70 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve cumartesinin kudsiyyeti hıristiyanlıktan Konstantin’in emriyle kaldırılmıştır.367 Sonra ehl-i kitaptan hıristiyanların papazları onlara bir şeyi helâl kılıp haram edebilmektedirler. İşte bu, onlara Allah’ın yetkisinde olan teşrî’, yani şeriat koyma selâhiyeti vermektir ki, bu da küfürdür. “De ki: ‘Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda anlamı eşit bir kelimeye gelin: Allah’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi şirk/eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse işte o zaman, ‘Şâhit olun, biz müslümanlarız” deyin.”368; “Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini, hahamlarını, râhiplerini, Meryem’in oğlu Mesih’i rabler/tanrılar edindiler. Hâlbuki onlar da ancak bir olan Allah’a ibâdet etmekten başkasıyla emr olunmamışlardır. O’ndan başka tanrı yoktur. O, bunların şirk/eş tutageldikleri her şeyden münezzehtir.”369 Bir önceki âyette “O’na hiçbir şeyi şirk/eş tutmayalım”370 demekle, Cenâb-ı Allah’ın hâlen hıristiyanların Allah’a şirk koştuklarını târiz yoluyla ifade etmiş bulunmaktadır.
Tevbe 31. âyetinde ise hemen bütün müfessirler şu hâdiseyi naklederler: Adiy bin Hâtim şöyle anlatır: “Boynumda altın bir haç olduğu halde Rasûlullah’a geldim -ki o zaman Adiy hıristiyandı-. Rasûlullah Berâe (Tevbe) sûresini okuyordu. “Ya Adiy şu boynundaki putu at” buyurdu. Ben de attım. Âyetteki “Onlar hahamlarını ve papazlarını Allah’tan başka rabler edindiler” ifadesine geldi. Ben: ‘Yâ Rasûlallah! Onlar, papazlarına ibâdet etmiyorlar ki’ dedim. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Onlar Allah’ın helâl kıldığını haram eder, hıristiyanlar da haram kabul etmez mi? Allah’ın haram kıldığına helâl derler, hıristiyanlar da onu helâl saymaz mı?” Ben de ‘evet’ dedim. Rasûlullah (s.a.s.) “İşte bu, onlara tapmaktır/ibâdet etmektir” buyurdu. 371
Hıristiyanlar, papazlarına günahkârın günahını affetme yetkisi tanımışlardır. Cennet ve cehennemin anahtarları papazların ellerinde olup onları dilediklerine satabileceklerini ve buna hiç kimsenin itiraza hakkı olmadığını iddia ve kabul edecek kadar imtiyazlar tanımışlardır. Konsillerde papazların aldıkları kararlar aynen bir nass gibi dinden kabul edilmektedir. Hem de konsilde çıkan bu yeni karar, isterse eski kararlarla ve hatta dinin temel umdeleriyle çelişmiş olsun, kabul görmektedir. Bu, râhipleri rab/tanrı yerine koymak değil de nedir? Bu, onların “dâllîn” olduklarından başka neyi gösterir?
Bu yetkililer, şarabı, domuz etini helâl kılmışlar, Hz. İsa sünnetli olduğu halde, Kitab-ı Mukaddes’te sünnet emredildiği halde bunlar sonradan sünnet olmayı kaldırmışlardır. Cumartesinin hürmetini kaldırıp pazara vermişlerdir. Hâlbuki İsa (a.s.) bu günkü İncillerde birçok yerde anlatıldığı şekilde, cumartesilerin sıkı bir takipçisi olup mâbedlerde halkın tedâvi işleriyle özellikle cumartesi günleri ilgileniyordu. Hıristiyanlar, teslisten vazgeçmedikleri müddetçe müşrik vasfından da uzaklaşamazlar. Onlar “Baba, Yaratıcı’nın mecâzî bir başka ismi ve hak olan tek Allah anlamındadır; Oğul, Allah’ın sadece bir kulu ve peygamberi/elçisi; Kutsal Ruh da kudreti sonsuz olan Allah’ın meleklerinden biridir” diye iman etmedikçe çok tanrılı olmaktan kurtulamazlar.
367] AbdülAhad Dâvud, Tevrat ve İncil’e Göre Hz. Muhammed, s. 85-86
368] 3/Âl-i İmrân, 64
369] 9/Tevbe, 31
370] 3/Âl-i İmrân, 64
371] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292; Elmalılı, 4/2511-2512; Zemahşerî, 1/371; İbn Kesir, 2/348
EHL-İ KİTAP
- 71 -
Bütün bunlara rağmen yahûdi ve hıristiyanlara “ehl-i kitap” olarak Kur’an’ın ve İslâm hukukunun özel bir statü tanıması, onların hakkaniyetlerinden ileri gelmez. Müslümanların ehl-i kitap hanımlarla evlenebilmeleri, onların kestiklerinin yenilebilmesi ve İslâm idâresinde onlara zimmî bir statü tanınması gibi ayrıcalıklar, aynı zamanda müslümanlara hayatı kolaylaştırmada bir genişlik ve kolaylık sağlamak hikmetine mebnî olsa gerektir; yoksa onlar hak yolda oldukları için değil. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kendilerine kitaptan nasip/pay verilenleri görmedin mi; cibt ve tâğuta, putlara ve bâtıl (tanrılar)a iman ediyorlar, sonra da kâfirler için: ‘bunlar, Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar. Bunlar, Allah’ın lânetlediği kimselerdir; Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı da bulamazsın.” 372
Ehl-i Kitabın İslâm’a Ters Tutum ve Davranışları
1- Ehl-i kitap, dinlerinde aşırı giderler. Ehl-i kitap, dinlerinde Allah’ın koyduğu ölçüleri genellikle koruyamamışlar, aşırılığa kaçmışlardır. “Ey ehl-i kitap! Dininizde aşırı gitmeyin, taşkınlık yapmayın ve Allah hakkında gerçek olmayan şeyleri söylemeyin...”373 Teslisi kabul etmeleri, Hz. İsa, Rûhu’l-Kudüs ve Hz. Meryem’e ülûhiyet vermeleri hep bu aşırılıklarındandır. “De ki: ‘Ey ehl-i kitap, dininizde haksız yere aşırılığa dalmayın ve önceden sapmış, birçoklarını da saptırmış, düz yoldan şaşmış bir milletin keyiflerine uymayın.”374 Ehl-i kitabın aşırılıkları, yahûdilikte neredeyse âhireti yok sayan bir dünyevîleşme ve altına tapma şeklinde ortaya çıkarken, hıristiyanlıkta, dünyadan el etek çekme, fıtrattan olan evlilik gibi helâlları kendilerine haram sayan ruhbanlık şeklinde beliriyordu; her ikisi de aşırılık ve taşkınlıktı. “...Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu Biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızâsını kazanmak için yaptılar; ama buna da gereği gibi uymadılar...” 375
2- Ehl-i kitabın ölçüsüz istekleri vardır. Ehl-i kitap, daha peygamberleri döneminden başlamak üzere, çok çirkin ve ölçüsüz isteklerde bulunan tiplerdir. Kendilerine put isteyecek,376 “Allah’ı açıktan görmedikçe inanmayız”377 diyecek kadar aşırı isteklerde bulunurlar. Gerek yahûdiler ve gerekse hıristiyanlar insan fıtratına uygun mûtedil bir ilâhî ölçüyü benimseyip orta bir yol tutturamamışlardır. İşte onlarda bulunmayan ifrat ve tefritten uzak, dengeli, adâletli, mûtedil ve orta yol, hükmü kıyâmete kadar sürecek olan Hz. Muhammed (s.a.s.) ve O’nun vasat ümmeti gerçekleştirmiştir. 378
3- Ehl-i kitap kâfirleri bir hayır indirilmesini istemez. Kıskançlıklarından dolayı, Allah’ın kendi ırklarından olmayanlara kitap indirmesini, peygamber seçmesini istemezler. “Kitap ehlinden olan kâfirler de, müşrikler/puta tapanlar da Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Allah ise rahmetini dilediğine tahsis eder, Allah büyük lütuf sahibidir.” 379
4- Ehl-i kitap, yeni gelecek Peygamber’i tasdik edeceklerine dair Allah’a
372] 4/Nisâ, 51-52; Veli Ulutürk, a.g.e. s. 34-36
373] 4/Nisâ, 171
374] 5/Mâide, 77
375] 57/Hadîd, 27
376] 7/A’râf, 138
377] 2/Bakara, 55; 4/Nisâ, 153
378] 2/Bakara, 103; 22/Hacc, 78
379] 2/Bakara, 105 Ve bk. 5/Mâide, 64; 6/En’am, 91; 11/Hûd, 110
- 72 -
KUR’AN KAVRAMLARI
verdikleri sözü tutmamışlar ve gizlemişlerdir. “Ey ehl-i kitap! Rasûlümüz size Kitaptan gizlemekte olduğunuz birçok şeyi açıklamak üzere geldi; birçok (kusurunuzu) da affediyor. Gerçekten size Allah’tan bir nur, apaçık bir kitap geldi.”380; “Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o Rasûl’e ...”381 az sayıda uyanların yanında, onun kendi kitaplarındaki vasıflarını gizleyip inkâr edenler çoğunluktadır. Onlar, Hz. Peygamber’in Tevrat’ta ve İncil’de geçen isim ve sıfatlarını gizlemişler veya değiştirmişlerdir; hakka bâtılı karıştırmışlardır. 382
5- Ehl-i kitap, kendi kitaplarını tatbik etmemiş, tahrif etmişlerdir. Ehl-i kitap, işlerine geldiği zaman kitaplarına uymuşlar, basit çıkarlarına ters düşünce kitaplarını kendilerine uydurmuş, onu tahrif etmişler, ya da bir kenara atıp tatbik etmemişlerdir.383 “Eğer onlar Tevrat’ı ve İncil’i ve kendilerine indirileni (Kur’an’ı) gereğince uygulasalardı, muhakkak ki hem üstlerinden hem ayaklarının altlarından (nimetler) yiyeceklerdi...”384 Bu âyetten, ehl-i kitabın önceleri hem kendilerine indirilen Tevrat ve İncil’i tatbikle görevli olduklarını, hem de Kur’an indirildikten itibaren kendilerine indirilen Kur’an’ı tatbik etmekle görevli olduklarını anlıyoruz. Bu âyette “kendilerine indirilen” ifadesiyle ehl-i kitaba da indirildiği ve Kur’an’la mükellef oldukları anlaşılmaktadır.385 Yani ehl-i kitabın müslüman olmaları istenmektedir. Kitap ehli, İslâm devrinde aralarında Allah’ın kitabıyla hüküm verilmesine râzı olmamışlardır.386 Yani iman edip müslüman olurlarsa aralarında Kur’an’la; iman etmezlerse İslâm idaresinde bir zimmî olarak kendi kitaplarıyla aralarında hüküm verilecektir. Kitap ehli, aynı zamanda Kitapta olmayan şeye “kitaptandır” demişlerdir.387 Onlar âyet uydururlar, Allah’a yalan isnad ederler.388 Kitabın kelimelerini yerlerinden değiştirir389 ve kitaplarını tahrif ederler. 390
6- Haramı helâl; helâlı haram yapmışlardır. “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyen, Allah ve Rasûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini (İslâm’ı, kendine) din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.”391 Bu âyette ehl-i kitabın Allah ve Rasûlü’nün haram kıldığı şeyleri haram tanımadıkları, kendi dinleriyle kalıp hak din olan İslâm’ı din kabul etmedikleri vurgulanmaktadır. “...Allah’ın kendilerine verdiği rızkı, Allah’a iftira ederek haram kılanlar muhakkak ki ziyana uğradılar; onlar gerçekten sapmışlardır ve doğru yolu bulacak da değillerdir.”392; “Tevrat indirilmeden önce İsrâil’in kendisine haram kıldığı şeylerin dışında, bütün yiyecekler helâldı. De ki: ‘Doğru iseniz, Tevrat’ı getirip okuyun.’ Artık bundan sonra da kim Allah’a yalan uydurup iftira ederse, işte onlar zâlimlerdir.” 393
380] 5/Mâide, 15 ve yine bk. 3/Âl-i İmrân, 81-82; 5/Mâide, 14-15.
381] 7/A’râf, 157
382] 3/Âl-i İmrân, 70-71; 5/Mâide, 14; 2/Bakara, 159, 174
383] 5/Mâide, 47, 68
384] 5/Mâide, 66
385] 5/Mâide, 8
386] 3/Âl- İmrân, 23
387] 3/Âl-i İmrân, 78
388] 2/Bakara, 75, 79
389] 5/Mâide, 13
390] 4Nisâ, 46
391] 9/Tevbe, 29
392] 6/En’âm, 140
393] 3/Âl-i İmrân, 93-94
EHL-İ KİTAP
- 73 -
7- Ehl-i kitap, İslâm’ın kıblesine tâbi olmazlar. İslâm geldikten sonra, kitap sahibi yahûdilerin ve hıristiyanların artık dinleri, kitapları ve kıbleleri nesh edilmiştir. Artık Hz. Muhammed (s.a.s.)’e ve O’nun getirdiği Kitaba ve dine iman etmeleri ve müslümanların kıblelerine tâbi olmaları kendilerinden kesinlikle istenmektedir. Allah onların öyle kalmalarına râzı değildir; Hz. Muhammed (s.a.s.)’den sonra onların dünyada hiçbir şey olmamış gibi eski çizgilerinde kalmalarını kâfirlik olarak nitelemiştir. “İnsanlardan birtakım beyinsizler: ‘Onları üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir?’ diyecekler. De ki: ‘Doğu da batı da Allah’ındır. O dilediğini doğru yola iletir.”394; “...Senin arzulayıp da şu anda üzerinde bulunduğun kıbleyi (Kâbe’yi) Biz ancak Peygamber’e uyanı, ökçesi üzerinde geri dönenden ayırt etmemiz için kıble yaptık.”395; “(Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (gökten haber beklediğini) görüyoruz. Elbette seni hoşlanacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Yüzünü (namazda) artık Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki ehl-i kitap, onun gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir. And olsun ki (habibim!) sen kendilerine kitap verilenlere her türlü âyeti (delili, mûcizeyi) getirsen, yine onlar (inatlarından) sana uyup kıblene dönmezler. Sen de onların kıblesine dönecek değilsin. Onlar da birbirlerinin kıblesine dönmezler. Sana gelen ilimden sonra eğer sen onların arzularına uyacak olursan, işte o zaman sen zâlimlerden olursun.” 396
8- Hahamlar ve râhiplerden çoğu insanların mallarını haksız yere yerler ve halkı Allah’ın yolundan çevirirler. “Ey iman edenler, şu muhakkak ki, (yahûdi) bilginlerin ve (hıristiyan) râhiplerin birçoğu insanların mallarını haksızlıkla yerler, (onları) Allah’ın yolundan men ederler.”397 Bu âyette hahamların ve ruhbanların Allah yolunun mürşidleri ve öncüleri olacak yerde, bugünkü tâbirle tam anlamıyla din istismarı yaparak, onların birçoğu, rüşvet almak, mal biriktirip yığmak ve onları Allah yolunda infak edip harcamamak, Tevrat ve İncil hükümlerini hasis menfaatleri karşılığında değiştirmek ve özellikle Rasûlullah’ın peygamberliğine ait kısımlarda değişiklik yapmak sûretiyle bâtıl sebeplerle halkın malını yiyorlardı. İşte böylesine dejenere olmuş din adamı sınıfı, gerçekten Allah yoluna engel olmaktan başka bir şey yapamazlar. Bununla aynı zamanda Allah Teâlâ, mü’minleri ve onların din âlimlerini bu duruma düşmemeleri için sert bir şekilde uyarmaktadır. Bu âyet-i kerimeyi okuyunca ortaçağdaki Roma kilisesinin nasıl servet biriktirip nice emlâke mâlik bir devlete sahip olduğunu hatırlamamak elde değil.
9- Hahamlar ve râhipler, insanları münkerden men etmemişler, ehl-i kitap zulüm ve günahta yardımlaşmışlardır. “Onlardan (ehl-i kitaptan) birçoğunun günah, düşmanlık ve haram yemede yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları şey ne kötüdür! Rabbânîler (zâhidler) ve hahamları, onları günah söz söylemekten, haram yemekten men etselerdi ya! İşledikleri (fiiller) ne kötüdür!”398; “...Düşmanlık yapmakta yardımlaşıp birleşiyorsunuz. Onları (yurtlarından) çıkarmak size yasaklanmış iken (çıkarıyorsunuz, sonra da) esir olarak geldiklerinde fidyelerini veriyor (kurtarıyor)sunuz. Yoksa siz Kitabın bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyâmet gününde de (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler.
394] 2/Bakara, 142
395] 2/Bakara, 143
396] 2/Bakara, 144-145
397] 9/Tevbe, 34
398] 5/Mâide, 62-63
- 74 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah yaptıklarınızı bilmez değildir.” 399
10- Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapmazlardı. “Onlar işledikleri fenalıktan birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Gerçekten yapmakta oldukları ne kötü idi!” 400
11- Fâizle uğraşırlar, haram ve haksız yere insanların mallarını yerler, yalan dinlerler. “Yahûdilerin yapmış oldukları zulümden, çok kimseleri Allah yolundan çevirmelerinden dolayı kendilerine helâl kılınmış şeyleri haram ettik. (Çünkü) onlar (Tevrat’ta) men edildikleri halde fâiz alıyor, halkın mallarını haksız yere yiyorlardı. İçlerinden inkâr edenlere de acı bir azap hazırladık.”401 Bugün haksız kazanç, servet ve fâizcilik denilince akla ilk gelen, yahûdiler ve kendilerini hıristiyan gören batılı kapitalistlerdir.
12- Yeryüzünde devamlı savaş ve fesâd çıkarmaya çalışırlar. “...Biz onların arasına kıyâmet gününe kadar (sürecek) düşmanlık ve kin bıraktık. Onlar ne zaman harp için bir ateş tutuştururlarsa, Allah onu söndürür. Yeryüzünde hep fesâdçılığa koşarlar onlar. Allah ise fesâdçı olanları sevmez.”402 Âyette de belirtildiği gibi yahûdiler tarih boyunca yeryüzünde bozgunculuğun, savaşların, komitacılığın ve ihtilâllerin gizli tahrikçisi olmuşlardır. Son iki dünya savaşında ulusları nasıl birbirleriyle boğuşturduklarını ve aradan nasıl bir İsrâil devletinin çıktığını düşünmek gerekir. Şükürler olsun ki, Allah Teâlâ’nın ehl-i kitap arasına saldığı kin ve düşmanlık sâyesinde birbirlerine giren dünyaya egemen bu güçlerin arasında mazlum uluslara da bir hayat hakkı doğabilmektedir. “...Eğer Allah insanlardan bir kısmı ile diğerlerini savıp hizaya getirmeseydi, elbette yeryüzünde nizam bozulur, fesâda uğrardı. Lâkin Allah bütün insanlığa lütuf ve keremi ile muâmele etmiştir.” 403
Hıristiyanların da fitne, fesâd ve savaş konusunda yahûdilerden pek geride kalır yanları yoktur. Zaten onlar (fesâd ve savaş konusunda da) birbirlerinin yardımcısıdır.404 İsrâil’in orta doğuda müslümanların kalbine hançer gibi saplanmasında, mazlum insanlara yaptıkları zulümlerinde, başta Amerika olmak üzere hıristiyan Batı toplumunun destekçi olduğunu bilmeyen yoktur. Allah Teâlâ, hıristiyan mezhepleri arasına da kin ve adâvet salmış ve bunu hıristiyanlarla yahûdiler arasına da yaymıştır. Hz. Peygamber’le savaşa teşebbüslerinin her defasında Allah, onların görüşlerini dağıtmak, kararlarını çözmek ve kalplerine korku düşürmek sûretiyle, yakmak istedikleri savaş ateşini söndürmüştür. Âyette geçen “ateş yakmak” harp yapmak istemekten kinâyedir. Çünkü Araplar savaşı ateş yakarak ilân ederlerdi. “Biz hıristiyanız’ diyenlerden de söz almıştık, ama uyarıldıkları şeyden pay almayı unuttular. Bu yüzden Biz de kıyâmet gününe kadar aralarına düşmanlık ve kin saldık. Yakında Allah, onlara neler yaptıklarını haber verecektir.” 405
Ehl-i Kitabın Müslümanlara Karşı Davranış ve Tavırları
1- ‘Ümmîlere karşı sorumluluğumuz yoktur’ derler. Ehl-i kitap, daha önce kendilerine kitap verilmemiş olan ilk devir Arap müslümanlarına “ümmîlere
399] 2/Bakara, 84-85
400] 5/Mâide, 79
401] 4/Nisâ, 160-161
402] 5/Mâide, 64
403] 2/Bakara, 251
404] 5/Mâide, 51; 8/Enfâl, 73; 45/Câsiye, 19
405] 5/Mâide, 14; Geniş bilgi için bk. Veli Ulutürk, s. 37-47
EHL-İ KİTAP
- 75 -
karşı sorumluluğumuz yoktur” diyerek emânetlerini yerine getirmez, müslümanlara borçlarını ödemek istemezlerdi. “Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emânet bıraksan, onu sana noksansız iâde eder. Fakat öylesi de vardır ki, ona bir dinar emânet bıraksan, tepesine dikilip durmazsan onu sana iâde etmez. Çünkü bunlar, ‘ümmîlerin malını almakta bizim için vebal yoktur’ derler. Allah’a karşı da bile bile yalan söylerler.”406 Yani onlar, bu zihniyetleriyle Arapların malını kendilerine mubah görüyorlardı.
2- Ehl-i kitap, İslâm dini ile alay eder, müslümanlara ezâ verirler. “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Allah’tan korkun; eğer mü’minler iseniz. (Ezanla) birbirinizi namaza çağırdığınız zaman onu eğlence ve oyun yerine koyarlar. Çünkü onlar düşünmez bir topluluktur.”407 Müslümanlarla, onların ezanlarıyla, namazlarıyla alay etmek kâfirliktir. Yine böyle kitaplı kâfirler, müslümanlarla elleriyle baş edemeyince dilleriyle ezâ vermeye çalışırlar. “Size eziyetten başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşsalar bile, size arkalarını dönüp kaçarlar, sonra onlara yardım da edilmez.”408 “And olsun ki mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takvâ gösterirseniz, muhakkak ki bu, (yapılacak) işlerin en değerlisidir.” 409
3- Müslümanlara hâinlik ederler. Ehl-i kitap kâfirleri, müslümanlara bir iyilik ulaşmasını istemezler. “Eğer size bir iyilik dokunursa onları tasaya düşürür. Şayet size bir fenalık gelirse ona sevinirler. Eğer göğüs gerer, sakınırsanız onların hilekârlıkları size hiçbir şekilde zarar veremez. Şüphe yok ki Allah, ne yaparsa hepsini (ilmiyle) çepeçevre kuşatıcıdır.”410 “...İçlerinden birazı müstesnâ, daima onlarda hâinlik görürsün.”411 İhânet, bunların âdetleridir. Selefleri, peygamberlerine verdikleri sözü bozup onları öldürmekle hıyânet ettikleri gibi, halefleri de, Peygamberimiz’e hıyânet eder dururlar. Verdikleri sözde durmazlar, müslümanların düşmanlarına yardım eder, Peygamber’i öldürmeye ve zehirlemeye teşebbüs ederler. 412
Kur’ân-ı Kerim’in Ehl-i Kitaptan Övdükleri
Kur’ân-ı Kerim’de, yukarıda örneklerini gördüğümüz şekilde, ehl-i kitabın daha çok menfî yönleri üzerinde durulur. Ancak, onlardan az da olsa bir zümrenin Kur’ân-ı Kerim’de takdir edilip övüldüklerine de şâhit oluruz. Acaba bunlar kimlerdir? Bu hususa şu âyet-i kerimeler ışık tutmaktadır: “Ehl-i kitap içinde istikamet sahibi bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde secde ederek Allah’ın âyetlerini okurlar. Onlar Allah’a ve âhiret gününe inanırlar. İşte bunlar sâlih insanlardandır. Yaptıkları hiçbir iyilik inkâr edilmeyecektir. Şüphesiz Allah (günahlardan) korunan müttakîleri bilmektedir.”413 Bu âyetler, ehl-i kitaptan müslüman olan Abdullah bin Selâm, Sa’lebe bin Şu’be ve kardeşi Useyd bin Şu’be, Useyd bin Ubeyd ve benzerleri hakkında inmiştir. Dolayısıyla âyetler, bu kimselerin hem sâlih kimselerden olduklarını belirtmekte,
406] 3/Âl-i İmrân, 75
407] 5/Mâide, 57-58
408] 3/Âl-i İmrân, 111
409] 3/Âl-i İmrân, 186
410] 3/Âl-i İmrân, 120
411] 5/Mâide, 13
412] Veli Ulutürk, a.g.e. s. 49-50
413] 3/Âl-i İmrân, 113-115
- 76 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hem de yahûdi âlimlerinin aleyhteki şâhitliklerini reddetmektedir.414 Âyetlerin sevkinin kitap ehlinin mü’minleri hakkında olduğu açıktır.415 Nitekim; “Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a inanırsınız. Ehl-i kitap da iman etseydi, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinden iman edenler var; fakat onların pek çoğu yoldan çıkmış fâsıklardır.”416 buyurulmaktadır.
Bu âyetlerde, ehl-i kitabın, eski hallerinde kalmayıp Hz. Muhammed’e (s.a.s) ve onun getirdiği dine inanmalarıyla ancak doğru yolu bulacakları açıkça ifade edilmiş oluyor ve onların müslüman olanları övülüyor. Yani sizin gibi iman edip emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapsalardı, işte bu kendileri için hayırlı olurdu, deniliyor. “Ehl-i kitaptan öyleleri var ki, Allah’a ve hem size indirilene, hem de kendilerine indirilene tam bir samimiyetle ve Allah’a boyun eğerek iman ederler. Allah’ın âyetlerini az bir pahaya satmazlar. İşte onlar için Rableri katında ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.”417 Taberî, bu âyetin Câbir’den, Necâşi vefat edince, Peygaamber’in (s.a.s.) “Çıkın ve kardeşinizin namazını kılın” dediğini ve dört tekbirle cenaze namazını kıldırdığını, münâfıkların da: “Şuna bakın, kendisini hiç görmemiş bir yabancı hıristiyana namaz kılıyor” dediklerini nakletmekle beraber, âyetin, içinde geçen vasıftaki her ehl-i kitap mensubu için uygun geleceğini belirtir. 418
Bu âyet-i kerimenin aynı zamanda genel olarak tüm ehl-i kitaptan imana gelenlere ve hatta gelecek olanlara şâmil olduğu ve Mücâhid’in de bu görüşte olduğu ifade edilmiştir. Çünkü Âl-i İmrân sûresi, 114. âyetindeki ”iman ederler” ibâresi, açıkça gelecek zaman anlamı da ifade eder. Bu da gösteriyor ki, bunlar cidden müslüman olacaklardır. Nitekim bu zamana kadar da olagelmiş ve yine olacaklardır.419 “Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emânet bıraksan, onu sana noksansız iâde eder. Fakat öylesi de vardır ki, ona bir dinar emânet bıraksan, tepesine dikilip durmazsan onu sana iâde etmez. Çünkü bunlar, ‘ümmîlerin malını almakta bizim için vebal yoktur’ derler. Allah’a karşı da bile bile yalan söylerler.”420 Yahûdi âlimlerinden olup Hz. Muhammed (s.a.s.)’e iman eden Abdullah bin Selâm, Kureyş kabilesinden birisinin kendisine emânet bıraktığı 1200 okka altını teslim etmişti. Yine yahûdilerden Fenhas bin Azûra da diğer bir Kureyşlinin emânet bıraktığı bir dinar parayı inkâr etmişti. Bir dinar, çok küçük bir paradır. Bu emânete ihânetinin sebebini ise, “adam sen de! Ümmîlerin (okuyup yazması olmayan Arapların) hakkı mı olurmuş? Vesikası, müeyyidesi bulunmayan ve hele dini ayrı olan kimselerin haklarını yemek helâldır” inancında olmaları gösterilmiştir.421 Görüldüğü gibi bu kanaat hakka, hakkaniyete aykırıdır. Nitekim müteâkip âyette Allah şöyle buyurmaktadır: “Hayır! Kim sözünü yerine getirir ve (günahtan) korunursa, şüphesiz Allah da müttakîleri sever.” 422
414] Taberî, Câmiu’l-Beyân, 4/52-53; Beydavî, 1/177; Âlûsî, 4/35
415] Elmalılı, 2/1160
416] 3/Âl-i İmrân, 110
417] 3/Âl-i İmrân, 199
418] Taberî, 4/218-220; Âlûsî, 4/173-174
419] Elmalılı, 2/1264-1265
420] 3/Âl-i İmrân, 75
421] Âlûsî, 3/202
422] 3/Âl-i İmrân, 76
EHL-İ KİTAP
- 77 -
Bu âyet-i kerimelerde açıkça görüldüğü gibi, ehl-i kitaptan Cenâb-ı Hakk’ın övdüğü kimseler, onlardan sadece müslüman olanlar ve müslümanlıklarını samimiyetle yaşayanlardır. Onlara ehl-i kitap denilmesi, müslüman olmadan önceki halleri itibarıyladır. İşte kitap ehlinden samimiyetle müslüman olanlara da Yüce Allah, elbette ecir ve mükâfatlarını verecektir. Nitekim geçen âyetlerde de bu husus belirtilmişti. Şu âyetlere de bakâlim: “Eğer kitap ehli iman edip (Allah’ın azabından) korunsalardı, onların kötülüklerini örter ve onları nimeti bol cennetlere sokardık.”423 Ayrıca ehl-i kitaptan müslüman olanlar, hem kendi peygamberlerine, kitaplarına ve dinlerine, hem de Muhammed’e (s.a.s.), Kur’an’a ve İslâm dinine inandıkları için, onların ecirleri iki misli verilecektir. “Bundan (Kur’an’dan) önce kendilerine kitap verdiklerimiz, buna inanırlar. Onlar Kur’an okunduğu zaman: ‘Ona iman ettik. Çünkü O Rabbimizden gelmiş hakikattir. Esasen biz daha önce de müslüman idik’ derler. İşte onlara sabretmelerinden ötürü, mükâfatları iki kere verilecektir...” 424
Müslümanların Ehl-i Kitaba Karşı Davranışları Nasıl Olmalıdır?
Allah, peygamber göndermedikçe hiçbir topluma azâb etmez.425 Her ümmete peygamber gönderilmiştir.426 Kur’an, bu peygamberlerin bir kısmını anlattığı halde, bir kısmını anlatmamıştır.427 Bütün peygamberlerin gönderilme amacı, insanları sadece Allah’a kulluk yapmaya ve tâğuta kulluktan kaçındırmaya çalışmaktır.428 İsrâiloğullarında olduğu gibi, önceki peygamberlerin tebliğleri netliğini kaybettiğinde, Cenâb-ı Hak yeni bir peygamber gönderiyordu. Hz. Muhammed (s.a.s.) son peygamber olup kendisinden sonra bir daha peygamber gelmeyeceği için, Allah’ın râzı olduğu tek din olan İslâm’a dâveti peygamberlerin vârisleri durumunda olan ümmetin âlimleri429 yapacaklardır. Âlimler bu dâveti, Hz. Peygamber’in kendisinden sonra kıyâmete kadar gelecek tüm insanlara bir hidâyet rehberi ve vesikası olarak bıraktığı Kur’ân-ı Kerim ile yapacaklardır. Dâvet edilenler ise, asr-ı saâdette olduğu gibi, şimdi de tüm insanlıktır. Elbette ki bu insanlar içerisinde önemli bir yer tutan ehl-i kitap da vardır.
Ehl-i Kitabın, İslâm’ın dâvet ve tebliğine muhtaç ve muhâtap oldukları açıkça ortadadır. Kur’an’ın, ehl-i kitabı bugünkü halleriyle hidâyette kabul etmeyip onları Peygamberimiz’e ve Onun getirdiği Kur’an’a ve İslâm’a dâvet ettiği görülür.
Müslümanlar, ehl-i kitabı dost edinemezler. Allah Teâlâ, müslümanların, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesini yasaklamıştır.430 Dost olmaları yasaklanan kâfirlerden ehl-i kitapla dostluk da özel olarak nehyedilir. “Ey iman edenler! Yahûdileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onlar dost kabul edenler, onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğuna yol göstermez.”431 “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Allah’tan korkun;
423] 5/Mâide, 65
424] 28/Kasas, 52-54; Veli Ulutürk, a.g.e. s. 63-65
425] 17/İsrâ, 15
426] 10/Yûnus, 47
427] 40/Mü’min, 78
428] 16/Nahl, 36
429] Buhârî, İlim 10
430] 4/Nisâ, 144
431] 5/Mâide, 51
- 78 -
KUR’AN KAVRAMLARI
eğer mü’minler iseniz.”432 “Sen onların milletine/dinine uyuncaya kadar yahûdiler de hıristiyanlar da senden râzı olmazlar. De ki: ‘Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur.’ Sana gelen ilimden sonra eğer onların hevâlarına/arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana bir dost ve yardımcı yoktur.”433 “Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir gruba uyarsanız, imanınızdan sonra döndürüp sizi kâfir yaparlar.” 434
Tarih boyunca da görülmüştür ki ehl-i kitap kâfirlerinin İslâm’a ve müslümanlara olan düşmanlıkları, tecâvüz ve saldırıları hep onların din taassuplarından kaynaklanmaktadır. Ortaçağda cereyan etmiş olan haçlı seferleri bugün de devam etmektedir. Ancak bu demek değildir ki durum icap ettirirse İslâm devleti onlarla belirli şekillerde antlaşma yapamaz. Hayır, yapabilir. Nitekim Hz. Peygamber de Mekke müşrikleriyle Hudeybiye Mûsâlâhası yapmıştır. Ehl-i kitapla yapılan şartların zorladığı böylesi resmî antlaşmalar başka, onları dost edinmek başkadır. Antlaşma hususunda da çok temkinli olmak gerekir, Hele hele onları kertenkele deliğine de girseler peşlerinden gitmek tarzında şuursuzca taklit etmek, ümmet-i Muhammed’in izzetine yakışacak davranışlar değildir. Çünkü kâfirler birbirlerinin dostlarıdır. Onlar hakkın ve haklının değil; birbirlerinin tarafını tutarlar, birbirleriyle yardımlaşırlar.
2- Ehl-i kitabı da İslâm’a dâvet etmek bir görevdir. Hak din sadece İslâm’dır; ehl-i kitap da İslâm’a dâvete muhtaçtır. Asr-ı saâdette Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in kendisi, her insanı ve her toplumu ilâhî risâlete çağırdığı gibi; kendisinden sonra da onun vârisleri olan İslâm âlimleri, bu dâvet ve tebliği kıyâmete kadar gelecek insanlara ulaştıracaktır. Bu onların temel görevidir. Bu dâvete, dinleri mensuh olan ehl-i kitap da muhâtap ve muhtaçtır. Çünkü gündüz vakti güneşin aydınlığında yıldızların ışığına ihtiyaç kalmaz. Yıldızların vereceği aydınlığı İslâm güneşi fazlasıyla vermektedir. Bu itibarla Hz. Muhammed’e (s.a.s.) ve onun hidâyet güneşine uymadan kimse cennetin yolunu bulamaz. Hz. Muhammed (s.a.s.), bütün insanlığa, tabii ki aynı zamanda ehl-i kitaba da gönderilmiştir. “Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bilmezler.” 435
Ehl-i kitabı dâvette, sözün Bakara sûresinde ağırlıkla yahûdilere tevcih edildiğini, Âl-i İmrân sûresinde ise çoğunlukla hıristiyanlara tevcih edildiğini görüyoruz. Ehl-i kitabın hepsi bir değildir. Mûtedil olanları olduğu gibi, çok katı ve zâlim olanları da vardır.436 Bu itibarla Kur’ân-ı Kerim, kitap ehlini dâvet ederken, onları önce yumuşaklıkla, bildikleri gerçekleri hatırlatarak ve kitap bilgisine sahip kimseler olarak bile bile gerçeği inkâr edip de kâfirlerin ilki olmamalarını tenbih eder. “Elinizdeki (Tevrat’ın, aslı)nı tasdik edici olarak indirdiğime (Kur’an’a) iman edin. Sakın onu inkâr edenlerin ilki siz olmayın...”437 Yine Kurân-ı Kerim, İslâm’a karşı düşmanlıkta yahûdilerin ve müşriklerin daha şiddetli, hıristiyanlarınsa, mü’minlere daha yakınca olduğunu belirtir. 438
432] 5/Mâide, 57
433] 2/Bakara, 120
434] 3/Âl-i İmrân, 100
435] 34/Sebe’, 28; Ayrıca bk. 7/A’râf, 158; 25/Furkan 1.
436] 5/Mâide, 66
437] 2/Bakara, 41
438] 5/Mâide, 82-85
EHL-İ KİTAP
- 79 -
Kur’an, dâvet ve tebliğde en mâkul üslûp ve yolları kullanır. “De ki: ‘Ey ehl-i kitap, bizimle sizin aranızda eşit olan bir söze gelin: Allah’tan başkasına tapmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi tanrı edinmesin. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse; ‘şâhit olun, biz müslümanlarız’ deyin.”439 Bu âyet-i kerime, kıyâmete kadar bir bayrak gibi ehl-i kitabın dâvet semâsından inmeyecektir. Bu âyet-i kerimeyi Rasûlullah (s.a.s.), Bizans İmparatoru Herakliyüs’ü İslâm’a dâvet ettiği mektubunda da yazmıştır.440 “Sizin yanınızda bulunanı doğrulayıcı olarak indirdiğime (Kur’an’a) iman edin ve inkâr edenlerin ilki siz olmayın. Bile bile hakkı bâtılla karıştırıp gerçeği gizlemeyin.”441 “Ey kitap ehli, (gerçeği) gördüğünüz halde, niçin Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz? Ey kitap ehli, niçin hakka bâtılı karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz?” 442
“Ey ehl-i kitap! Rasûlümüz size Kitaptan gizlemekte olduğunuz birçok şeyi açıklamak üzere geldi; birçok (kusurunuzu) da affediyor. Gerçekten size Allah’tan bir nur, apaçık bir Kitab geldi.”443 “Ey ehl-i kitap! Peygamberlerin arasının kesildiği bir sırada size elçimiz geldi. Gerçekleri size açıklıyor ki (kıyâmette:) ‘Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi’ demeyesiniz. İşte size müjdeleyici ve uyarıcı (rasûlüm Muhammed) geldi. Allah her şeye hakkıyla kadirdir.”444 Bu âyetlerde Hz. Muhammed’in (s.a.s.) ve Kur’ân-ı Kerim’in net bir şekilde doğrudan doğruya ehl-i kitaba da gelmiş olduğu açıkça ifade ediliyor.
Ehl-i kitabın şimdi üzerinde bulundukları dinlerinin hak din olmadığı, tahrife uğramış ve hükmü geçmiş, yani yürürlükten kaldırılmış olduğu; gerçek yolun ise, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirip Kur’an’la öğrettiği İslâm yolu olduğu şöyle belirtilir: “Allah nezdinde hak din İslâm’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur. Seninle tartışmaya girerlerse de ki: ‘Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah’a teslim ettim.’ Ehl-i kitaba ve ümmîlere de de ki: ‘Siz de Allah’a teslim oldunuz mu?’ Eğer teslim olurlarsa doğru yolu buldular demektir. Yok, yüz çevirirlerse, sana düşen yalnızca tebliğdir/duyurmaktır. Allah, kullarını çok iyi görür.”445; “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, âhirette ziyan edenlerden olacaktır.” 446
Bu âyet-i kerimelerde gerçek dinin İslâm dini olduğu açıkça belirtildiği gibi, İslâm dâveti de Peygamberimiz (s.a.s.) tarafından hem eh-i kitaba, hem de ümmîler tâbir edilen Arap müşriklere ve Arap olmayan müşriklere yöneltilmek sûretiyle İslâm dâveti en kapsamlı şekilde tüm insanlığa tebliğ edilmektedir. Bu samimi ve sıcak takdimi kabul etmeyip tartışmaya giren kitap ehliyle mücâdeleyi ise Yüce Allah şöyle bildirir: “İçlerinden zulmedenleri hâriç, kitap ehliyle en güzel tarzda mücâdele edin ve deyin ki: ‘Bize indirilene de, size indirilene de inandık. Bizim İlâhımız da sizin Tanrınız da birdir ve biz O’na teslim olanlarız. İşte sana (kendisinden öncekileri tasdik eden) böyle (bir) kitap indirdik. Kendilerine kitap verdiklerimiz, ona inanırlar (:Abdullah bin Selâm ve Ubey bin Kâ’b gibi ehl-i kitap müslümanları). Şunlardan (şu
439] 3/Âl-i İmrân, 64
440] Buhârî, Tefsîr Âl- İmrân 4; İbn Kesîr, 1/371
441] 2/Bakara, 41-42
442] 3/Âl-i İmrân, 70-71
443] 5/Mâide, 15
444] 5/Mâide, 19
445] 3/Âl-i İmrân, 19-20
446] 3/Âl-i İmrân, 85
- 80 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Araplardan) da ona iman edenler vardır. Âyetlerimizi, kâfirlerden başkası inkâr etmez.”447; “De ki: ‘Ey ehl-i kitap! Allah yaptıklarınızı görüp dururken niçin Allah’ın âyetlerini inkâr edersiniz? De ki: ‘Ey ehl-i kitap! (Gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin Allah’ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek mü’minleri Allah yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Allah, yaptıklarınıza tamamıyla şâhittir.” 448
Müslümanlara karşı düşmanlıktan vazgeçmeyen yahûdi ve hıristiyanlara karşı ise, Kur’an’ın ifadeleri artık sertleşmektedir: “De ki: ‘Ey kitap ehli! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size gönderilen Kur’an’ı uygulamadıkça hiçbir temeliniz olmaz.’ Rabbinizden sana indirilen, onlardan çoğunun küfür ve azgınlığını elbette arttıracaktır. Kâfirler topluluğu için üzülme.”449 Bu âyet-i kerime şöyle demiş oluyor: “De ki, ‘ey ehl-i kitap, siz hiçbir şey üzerinde değilsiniz, yani diyânetiniz yok, din adını verdiğiniz, gittiğiniz yol hiçbir şey değildir. Tâ ki Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size de inzal olunanların hepsini -ki Kur’an ve Kur’an’ın bu âyeti de bu cümledendir- yerine getiresiniz; bunlara hakkıyla riâyet edesiniz. Öncekini sonrakinin tasdikinden geçirerek hepsinin sonucuna göre Allah’ın emir ve yasaklarını uygulayasınız. İşte o zaman bir şey üzerinde bulunmuş, bir dine sahip olmuş olursunuz. Yoksa bu gidişiniz, dinsizlikten, yolsuzluktan başka bir şey değildir.” 450
Bu mâkul yaklaşımlara ehl-i kitabın cevabı çoğunlukla düşmanca olmuş, müslümanların yaşadığı ülkelere, hâlen de devam ettirdikleri mutaassıp haçlı zihniyetinin doğurduğu haçlı seferleri bazen hafifleyerek bazen şiddetlenerek devam edegelmiştir. “De ki: ‘Ey kitap ehli, sadece Allah’a, bize indirilene ve bizden önce indirilene inandığımız için mi bizden hoşlanmıyorsunuz? Oysa sizin çoğunuz yoldan çıkmış fâsıklarsınız.”451; “Ey kendilerine kitap verilenler! İndirdiğimiz Kur’an’a iman edin ki o beraberinizde olan Tevrat’ı tasdik edicidir. Hem Biz birtakım yüzleri silip de enselerine çevirmeden veya cumartesi ashâbına yaptığımız lânet gibi, kendilerini lânetlememizden önce iman edin. Allah’ın (azap) emri olagelmiştir.”452 Artık onların yola gelmeyenleri için söylenecek son söz, onların anladığı dilden, yani kuvvet yoluyla olacaktır. Çünkü onlar kuvvetten başka dilden anlamazlar. “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyen, Allah ve Rasûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini (İslâm’ı kendine) din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.”453 Çünkü onların dinleri varsa da hak din değil; hakperest değildirler. Hak bir dinleri yoktur, din anlayışları hak ve İslâm değildir. Hâlis muhlis hak dini olan İslâm’ı din kabul etmez, hakkın şeriatıyla ameli kabul eylemezler. 454
İslâm’a Girmeden Ehl-i Kitap Kurtulabilir mi?
Kur’ân-ı Kerim’deki şu âyet-i kerimelere dayanarak, ehl-i kitabın Hz. Muhammed (s.a.s.) ve onun getirdiği dine inanmadan da kurtuluşa erip cennetliklerden olacaklarını iddia edenler olmuştur. Bu iddiayı ileri sürenlere göre,
447] 29/Ankebût, 46-47
448] 3/Âl-i İmrân, 98-99
449] 5/Mâide, 68
450] Elmalılı, Eser Y. s. 3/1739
451] 5/Mâide, 59
452] 4/Nisâ, 47
453] 9/Tevbe, 29
454] Elmalılı, Eser Y. 4/2504; Geniş bilgi için bk. Veli Ulutürk, a.g.e. s. 60-68
EHL-İ KİTAP
- 81 -
Kur’an’daki bazı âyetlerden “Allah’a şirksiz, âhirete şeksiz inanıp da amel-i sâlih işleyenler”in, İslâm dinini kabul etmeseler bile, ehl-i necât olacakları ifade edilmektedir. Önce bu âyetleri görelim:
“Şüphesiz iman edenler; yahûdiler, hıristiyanlar ve sâbiîler, bunlardan kim ki Allah’a ve âhiret gününe inanır, sâlih amel işlerse elbette onlara, Rableri katında mükâfatları vardır; onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”455 “İman edenler, yahûdiler, sâbiîler ve hıristiyanlar(dan) Allah’a ve âhiret gününe inanıp sâlih amel işleyenlere korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de.”456; “Mü’min olanlar, yahûdi olanlar, sâbiîler, hıristiyanlar, mecûsîler ve müşrik olanlar (yok mu), şüphesiz Allah kıyâmet günü bunlar arasındaki hükmünü verecek (haklıyı haksızı ayıracaktır). Şüphesiz ki Allah her şeyi görmektedir.” 457
İddia sahipleri, bu âyetlerde sayılan din mensuplarının başında iman edenlerin de sayıldığına ve iman esası olarak da sadece Allah’a ve âhiret gününe imanın zikredildiğine dayanarak mezkür hükümlerine ulaşıyorlar. Bugün bir kere, ehl-i kitap içerisinde Allah’a şirksiz, âhirete şeksiz iman edenlerın bulunduğunu iddia etmek çok zordur. Hıristiyanların teslis akîdesini kabul etmekle şirke düştükleri, Kur’an ifadesiyle kâfir oldukları458 çok açıktır. Yahûdilerinse yine, ‘Uzeyr Allah’ın oğludur’ demeleri459 ve âhirete olan inançlarının kıt oluşu ve daha başka Allah’a yakışmayan iddialarda bulunmalarıyla kâfir damgasını yine Kur’an’dan yedikleri460 bir gerçektir. Yahûdiler, bugün Uzeyr’e Allah’ın oğlu dediklerini inkâr ediyorlarsa da bir zaman bu iddiada bulundukları kesindir. Koyu bir materyalist hayat yaşarlar, âhireti hiç düşünmezler. Bunun içindir ki Allah Teâlâ onlar hakkında “Allah’ı gereği gibi takdir edemediler...”461 buyurmuştur. Yani, Allah’a şirksiz ve şânına lâyık bir imanı ve şeksiz, yani yakînî bir âhiret inancını da insanlığa öğretecek olan ancak ve ancak Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirdiği İslâmiyet’tir. Başka hiçbir din, tahrif olmuş bugünkü şekilleriyle ulûhiyeti ve âhiret inancını Allah’ın istediği ve râzı olduğu şekilde tanıtamamıştır.
İkinci bir husus, Kur’ân-ı Kerim’de iman konusuna temas eden âyetlerin, iddia sahiplerinin öne sürdükleri yukarıdaki âyetlerden ibaret olmadığıdır. Hâlbuki bir konuda doğru bir karara varmak için o konuyla ilgili bütün âyetleri ve sahih hadisleri bir arada mütâlaa ve mülâhaza etmek gerekir. Çünkü İslâm’ın iki temel kaynağı Kitap ve Sünnettir. İmanın esasları vardır. Bunların bir kısmı bu âyetlere dâhil olmakla birlikte, öteki esaslar, konuyla ilgili diğer âyetlerden462 çıkarılmaktadır. Yani bir konu değişik âyetlerde geçebilir. Aynı konunun bir kısmı bazı âyetlerde zikredilirken, diğer bir kısmı başka başka âyetlerde yer alabilir. Meselâ şu âyette imanın başka bazı rükünleri zikredilir: “...Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse tam manasıyla sapıtmıştır.”463 Yoksa, bir veya iki âyeti ele alıp diğerlerini görmezden gelmek, insanı daima yanlış hüküm vermeye götürebilir. Sonra bu konular, İslâm’da çoktan halledilmiş, tespit
455] 2/Bakara, 62
456] 5/Mâide, 69
457] 22/Hacc, 17
458] 5/Mâide, 73
459] 9/Tevbe, 30
460] 98/Beyyine, 6
461] 6/En’âm, 91; 39/Zümer, 67
462] Meselâ, bk. 2/Bakara, 4-5; 285 vb.
463] 4/Nisâ, 136
- 82 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edilmiş ve hükme bağlanmış hususlardır. Böylesi ümmetin icmâ ettiği konularda yeniden insanları şüpheye düşürmek, tartışma başlatıp ihtilâf çıkarmak, kime ve neye yarayacaktır? Kaldı ki, müfessirler dahil hiçbir âlim, mezkür âyetlerden, imanın ve kurtuluşun Allah’a ve âhiret gününe imandan ibaret olduğunu söylememişlerdir. Allah’a ve âhiret gününe imanın bu âyetlerde özellikle vurgulanması, Allah’ın bilgisinden hiçbir şeyin kaçamayacağını, insanların âhiret günündeki hesap ve sorumluluklarını hatırlatmak içindir. Nitekim bu âyetlerde iman belirtildikten sonra insanların yapacakları işlere önem vermeleri istenmektedir.
Geçen iddiaya dayanak kabul edilen bu âyetlerin tahliline gelince; yahûdiler, hıristiyanlar, sâbiîler, mecûsîler ve müşrikler gibi din mensuplarının başında iman edenlerin zikredilmesi, her şeyden önce, mü’minlerin bir hak grup; inkâr edenlerin de diğer bâtıl grupları teşkil ettiklerini ifade eder. Yani bu inkârcı din mensubu sınıflar, mü’min olan ve başta zikredilen gruba mukabil olarak zikredilmişlerdir. Nitekim Hacc sûresi 17. âyet-i kerimesinde: “... Şüphesiz Allah, kıyâmet günü bunlar arasında hükmünü verecektir; şüphesiz ki Allah her şeyi görmektedir” buyrulmakla, kimin haklı ve hak yolda olduğunun, kimin haksız ve yanlış yolda olduğunun hükmünü verecek ve bu gruplar arasını böylece ayıracaktır denilmek istenmektedir. Bu ise âyetteki müjde ve vaadin ancak mü’minlere mahsus olduğunu gösterir.464 Bu son âyet, Bakara ve Mâide sûrelerindeki ilgili âyetlere bir nevî açıklama da getirmiş oluyor. Yine diğer din gruplarına da bir çeşit tehdit anlamı taşımaktadır. 465
Ayrıca “iman edenlerden, yahûdilerden, hıristiyanlardan, sâbiîlerden, her kim iman ederse” ifadesindeki “iman edenler”den, görünüşte iman edip İslâm toplumunda müslüman muâmelesi gören münâfıkların kastedildiği açıklaması getirilmiştir. Diğer gruplardan insanların olduğu gibi, bunlar da ihlâsla, samimiyetle ve kalpten Allah’a ve âhiret gününe iman eder ve amel-i sâlih işlerlerse, onlara da bir korku olmayacağı ve üzülmeyecekleri bildirilmektedir. Böylece zâhirde mü’min görünen manâfıklara bu halleriyle hitap edilmiş, onlara gerçek iman fırsatı verilmiş ve bu maksatla iman dâveti yapılmış, onların da inkârlarını atıp gerçek mü’min olmaları telkin edilmiş olmaktadır. 466
Bütün bunlardan şu netice çıkmaktadır: İnsanlardan kim olursa olsun samimi bir imanla, iman edilmesi gerekli tüm esaslara gerçekten iman edip bu imanını hayatı sonuna kadar koruyarak sâlih ameller işleyenler kurtuluşa ve cennete erecek, korkuya ve kedere uğramayacaklardır.
İnsanı cennete götürecek bu imanın içerisinde, Allah’a imandan hemen sonra, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) iman gelir. Allah’a imanın zikredildiği her yerde zımnen Hz. Peygamber’e iman da mevcuttur. Çünkü Kur’an’dan öğrendiğimiz bu gerçekleri, bu ölçüleri ve bizzat Kur’an’ı bize getiren O’dur. Nitekim bir kimsenin müslümanlığını belirleyen kelime-i şehâdetin içerisinde de ikinci şâhitlik, Hz. Muhammed’in Allah’ın kulu ve rasûlü olduğuna şâhitlik etmektir. Aynı şekilde Hz. Muhammed’e iman, kelime-i tevhidde de yer alır. Şu halde konumuz olan âyetlerde geçen Allah’a ve âhiret gününe imanın Allah’a iman kısmında Hz. Muhammed’e iman da dâhildir. Zira kemal sıfatlarıyla Allah’a şirksiz, âhiret
464] Elmalılı, Eser Y. 3/1739
465] Nesefî, Medârik 2/96; Beydavî, Celâleyn, 2/87-88
466] Zemahşerî, Keşşâf 1/146, 661; Nesefî, 1/52, 293; Beydavî, 1/60; Elmalılı, 1/371
EHL-İ KİTAP
- 83 -
gününe de şeksiz (yakînî) imanı ve diğer tüm iman esaslarına da nasıl iman edileceğini getirip öğreten O’dur.
Ehl-i kitap da dâhil hangi gruptan insan olursa olsun, Hz. Muhammed’e ve O’nun getirdiği İslâm’a iman etmedikçe cenneti ve kurtuluşu kimse bulamaz. Müfessirler de ilgili âyetleri tefsir ederlerken bu gerçeği dile getirmişlerdir Hz. Muhammed (s.a.s.)’e inanmayan, Allah’a iman etmiş olur mu? İman parçalanma kabul etmez. Bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak; hiç inanmamaktır, imansızlıktır.467 Hz. Muhammed (s.a.s.) gönderilmeden önce bile Tevrat ve İncil sahipleri ehl-i kitap, istikbalin bu büyük peygamberine “ahdimi yerine getirin.”468 buyruğuna göre, iman ile mükellef tutulmuşlar iken, O gönderildikten sonra onu inkâr ederek hakiki iman erbâbı olmak tasavvur edilebilir mi? Tarihin şehâdet sayfalarında Hz. Muhammed’in peygamberliğinden daha açık, daha bâriz bir risâlet var mıdır? 469
Ehl-i kitap veya tüm insanlar ne şekilde âhirette kurtuluşa erip cennetlik olacaklar, korku ve kederden emin olarak Rabbinin mükâfatlarına ve nimetlerine nâil olacaklardır? Bunun yolu tüm insanlar için olduğu gibi ehl-i kitap için de aynıdır. O da şudur: Allah’a, O’nun son elçisi Hz. Muhammed’e (s.a.s.), onun getirdiği Kur’an’a ve dine eksiksiz iman etmek ve hem kendileri ve hem de hemcinsleri olan diğer insanların yararına olan Allah’ın emrettiği amel-i sâlih dediğimiz iyi, doğru ve güzel amelleri işlemektir. “Artık (yahûdi ve hıristiyanlar) sizin (bu) inandığınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse mutlaka anlaşmazlık içine düşerler. Onlara karşı Allah sana yeter. O işitendir, bilendir.” 470
Şu halde onlar müslümanların inandığı gibi iman ederlerse doğru yolu bulmuş olacaklardır. Bir konuda bundan daha net, daha açık bir hüküm olabilir mi? Bunu Allah söylüyor. “Eğer ehl-i kitap inanıp (kötülüklerden) korunsalardı, herhalde (geçmiş) kötülüklerini örter ve onları nimeti bol cennetlere koyardık”471 Bu âyet-i kerimede ehl-i kitaptan iman istendiğine göre, halen üzerinde bulundukları iman makbul bir iman değildir, demektir. O halde, ehl-i kitaptan istenen iman hangi imandır? Elbete ki bu iman, son peygambere ve onun getirdiği dine imandır. Çünkü Allah, peygamber, âhiret ve amel-i sâlihi en mükemmel şekilde öğreten, bu din, yani İslâm’dır.
Bunun dışında yollar aramak, çıkmaz sokaklara sapmaktır. Çünkü yahûdilerin ve hıristiyanların dinleri nesh edilmiş, yani hükümden ve yürürlükten kaldırılmıştır. Nitekim Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Allah’a yemin ederim ki, Mûsâ hayatta olup aranızda bulunsaydı, bana tâbi olmaktan başka bir yol ona asla helâl olmazdı.” Bir başka hadis-i şerifte: “Mûsâ ve İsa hayatta olsaydılar, bana tâbi olmaktan başka çareleri yoktu.”472 buyurur. Yine şöyle buyurur: “Beni (gönderildiğimi) işitmeden önce İsa’nın dini üzere ölen kimse bir hayır (doğru yol) üzeredir. (Benim peygamber olarak gönderildiğimi) işitip de bana iman etmeden ölen kimse ise helâk olur.”473 Hz. Peygamber’den
467] 2/Bakara, 85; 4/Nisâ, 150-153
468] 2/Bakara, 40
469] Elmalılı, 1/372-373
470] 2/Bakara, 137
471] 5/Mâide, 65
472] İbn Kesir, 1/378; Âlûsi, 3/210
473] Taberî, 1/320, 323; İbn Kesîr, 1/103; Âlûsî, 1/279
- 84 -
KUR’AN KAVRAMLARI
önce Hz. İsa’nın dini üzere yaşayıp Hz. Peygamber’e yetişmeden ölen kimse hayırdadır; fakat Rasûlullah’a yetiştiği halde Ona inanmadan eski dini üzere ölen kimse helâk olur, yani cehennemlik olur demektir. Hakikat bu kadar açık iken nassları zorlayarak Hz. Muhammed (s.a.s.)’e inanmadan bugünkü halleriyle ehl-i kitaba cennetten yer ayırmaya çalışanları, cennette kendileri için yer bırakmayacaklarından korkulur. 474
Ehl-i Kitaba Tanınan Müsâmaha ve Ayrıcalıklar
İslâmiyet, kendilerine kitap verilenlerin kadınları ile evlenmeye ve kestiklerinin yenilmesine ruhsat vermekle müslümanların, kendilerine düşmanlık yapmayan, İslâm’a ve müslümanlara saldırmayan kitâbîlerle ileri derecede ilişkiler kurmasına ortam hazırlamıştır. Kitap ehli olanlar İslâm toplumunda tam bir din hürriyeti içinde yaşama imkânına sahiptir. Bu durumda İslâm devletinin vatandaşı olarak esas itibarıyla kanun önünde müslümanlarla aynı hakları paylaşırlar. Müslümanın lehine olan şey ehl-i kitabın da lehine, aleyhine olan ehl-i kitabın da aleyhinedir. Farklı hükümler daha çok kamu düzeniyle ilgili hususlardır ve istisnâîdir.475
Medine’deki ilk İslâm anayasasının 25. maddesinde, “Benî Avf yahûdileri mü’minlerle birlikte bir toplumdur. Yahûdilerin dinleri kendilerine, müslümanların dinleri de kendilerinedir” denilir. Aynı metnin 26-33. maddelerinde ehl-i kitaba mensup vatandaşların müslümanlarla aynı haklara sahip oldukları, 16. maddede ise onlara haksızlık yapılamayacağı belirtilir.476 Kitap ehliyle ilk zimmet akdi Necran hıristiyanlarıyla yapılmış ve bu akidde müslümanın sahip olduğu bütün haklar onlara da tanınmıştır. İnsanlara temel hak ve hürriyetlerin yanı sıra din hürriyeti de tanıyan İslâm’da, “Dinde zorlama yoktur”477; “Kur’an, Rabbinizden gelen bir haktır; dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin”478 gibi hükümlerle insanların zorla müslüman yapılamayacağı belirtilir. Hz. Peygamber, Hayber’in fethinde ele geçen Tevrat nüshalarını yahûdilere iâde etmiş, Hz. Ömer de Kudüs anlaşmasıyla ehl-i kitabın canlarını ve mallarını güvence altına almış, kilise ve hac konularında onlara serbestlik tanımıştır. Bu hassâsiyet, Peygamber Efendimiz’in, “Bir zimmîye (İslâm devletine itaat eden ehl-i kitap bir vatandaşa) zulmedenin... kıyâmet gününde hasmı benim!”479 hadisinde de çok belirgindir. İslâm tarihi boyunca müslüman-kitap ehli ilişkilerinde İslâm’ın bu hoşgörülü tutumunun etkileri varlığını sürdürmüştür.
İlk halifeler döneminde ehl-i kitabın, Arap yarımadasından sürülüp çıkarılması, Hz. Peygamber’in, “Arap yarımadasında iki din bir arada bulunmayacaktır”480 anlamındaki bir hadisine dayandırılırsa da, bunun yanında ehl-i kitabın, antlaşma şartlarına uymamaları ve huzursuzluk çıkarmalarının da bu uygulamaya esas teşkil ettiğini göz önünde bulundurmak gerekir.
Kur’an, ehl-i kitabın yiyeceklerini müslümanlara helâl kılmıştır. “Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin (yahûdi ve hıristiyanların)
474] Veli Ulutürk, a.g.e. s. 68-74
475] bk. Ahmet Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, s. 311-319
476] bk. M. Hamîdullah, İslâm Peygamberi, 1/132
477] 2/Bakara, 256
478] 18/Kehf, 29
479] Ebû Dâvud, İmâre 33; Cihad 153
480] Muvattâ, Medine 18, 19
EHL-İ KİTAP
- 85 -
yiyeceği size helâldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir.”481 Bu âyetin anlamı geneldir. Âyette geçen “temiz ve iyi şeyler”, İslâm’ın yasaklamadığı, genellikle insanların iğrenç telâkkî etmedikleri yiyecek ve içeceklerdir. Bâtıl da olsa, aslı semâvî olan bir dinleri bulunduğu için, ehl-i kitabın, kendi dinî inançlarına göre yenmesi helâl olacak şekilde öldürdükleri hayvanlardan ve diğer yiyeceklerinden -domuz, içki, ölü hayvan gibi İslâm’ın yasakladıkları hâriç olmak üzere- müslümanların da yemeleri câizdir. Yahûdi ve hıristiyanlar dışında kalanlar, müşrik hükmünde olup kestikleri yenmez. Yahûdi ve hıristiyanların kesim şekli, kendi dinlerinin kabul ettiği bir şekilde oluyorsa, bu şekilde kesilen hayvanların etleri yenir. Dinlerinin kabul etmediği bir kesme ve öldürme şekliyle öldürülen hayvanların veya Allah’ın isminin dışında başka ilâhlaştırılan birinin adına kesilen hayvanın eti yenilmez.
İslâm, müslüman bir erkeğin kâfir veya müşrik bir kadınla evlenmesine izin vermez. “İman edinceye kadar müşrik/putperest kadınlarla evlenmeyin. İman etmiş bir câriye, beğenseniz bile müşrik bir kadından kesinlikle daha iyidir. İman edinceye kadar müşrik erkekleri de evlendirmeyin. İman etmiş bir köle, beğenseniz bile müşrik bir kişiden kesinlikle daha iyidir. Onlar ateşe çağırır. Allah ise izni ve inâyeti ile cennete ve mağfirete çağırır, âyetlerini insanlara açıklar. Umulur ki düşünüp anlarsınız.”482 Fakat kitap ehlinden olan, İncil’e veya Tevrat’a inanmış bir kadınla müslüman bir erkeğin evlenmesine izin/ruhsat vermiştir. “Mü’min hanımlardan iffetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli hanımlar da namuslu olmak, zinâ etmemek ve gizli dost tutmamak üzere mehirlerini vermeniz şartıyla (nikâhlamanız) size helâldir. Kim imanı kabul etmezse onun ameli boşa gitmiştir. O, âhirette de ziyana uğrayanlardandır.” 483
Bu, kitap ehline İslâm’ın bir müsâmahasıdır. Ama şu unutulmamalıdır ki, ehl-i kitap bir hanımla evlenmek, bir ruhsattır, azîmet değildir. Yani, asıl olan, müslüman bir erkeğin böyle bir kadınla evlenmesi değil; evlenebilir olmasıdır. Fakat müslüman bir kadın, yahûdi ve hıristiyan da olsa gayri müslim bir erkekle evlenemez, bu haramdır. Müslüman bir erkek için, mü’min bir hanım, şüphesiz kitap ehli bir kadından daha iyidir. Bazı âlimler, ehl-i kitaptan olan kadınlarla evlenmenin mekruh olduğu görüşündedirler. Onların yiyeceklerini yerken veya kadınlarıyla evlenirken kişinin imanını tehlikeye düşürmekten ve irtidat tehlikesine düşmekten son derece sakınılması gerekmektedir. Doğacak neslin inanç, terbiye ve yetiştirilmesinde tehlike görülürse kitâbî kadınlarla evlenilmemelidir.
Ehl-i kitap dışında bulunan Mecûsîler hakkında Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “(Kadınlarını nikâhlamamak ve kestiklerini yememek şartıyla) mecûsîlere ehl-i kitap muâmelesi yapın”484 Ancak, vahyin indiği dönemlerdeki ehl-i kitapla kastedilen yahûdi ve hıristiyanlarla, onu izleyen asırlardan günümüze kadar gelen yahûdi ve hıristiyanların aynı inançları paylaşıp paylaşmadığı bir tartışma konusudur. Hıristiyan ve yahûdilerin, tahrif edilmiş de olsa, Tevrat ve İncil’e bakışları ve teslimiyetleri, eskiye oranla çağımızda oldukça değişmiştir. Her şeyden önce, özellikle hıristiyanlık ve İncil, sekülarizmin baskısı altında kalarak seküler (laik) bir yoruma tâbi tutulmuştur. Bu durumda çağımızdaki yahûdilik ve hıristiyanlığın, yani ehl-i kitabın, Kur’an’ın indiği zamanlardaki tahrif edilmiş İncil’le aynı
481] 5/Mâide, 5
482] 2/Bakara, 221
483] 5/Mâide, 5
484] Muvattâ, 1/278
- 86 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sayılamayacağı ortadadır. 485
Ancak, İslâm’ın gösterdiği bu müsâmaha konusunda çok temkinli ve duyarlı davranmamız, müsâmaha ile tâvizi birbirine karıştırmamamız gerekmektedir. Özellikle itikadî konularda onları velî/dost kabul etmek, onlara özenmek, onları taklit etmek, onları hoşnut etmeye çalışmak gibi tavırlar, yukarıda geçen müsâmaha ile ilgisi olmayan ciddi problemlerdir.
İslâm’ın ılımlı yaklaşımlarına ve tarih boyunca müslümanların kendi ülkelerinde yaşayan azınlıklara, özellikle hıristiyan ve yahûdilere verdiği haklara baktığımızda görürüz ki, İslâm, başkalarına müsâmaha ile davranmış, din ve ibâdet özgürlüğü tanımıştır. Bu, batılılar tarafından haçlı seferlerinin modernize edilip kültür emperyalizmi şeklinde devam ettiği günümüzde, müslümanların ve İslâm’ın “fundamentalist/kökten dinci, gerici, bağnaz...” gibi saldırıldığı zihniyet ile mukayese yapıldığında daha iyi anlaşılacaktır. Sadece Hz. Mûsâ’ya ve Tevrat’a inanıp da Hz. Mûsâ’dan sonra başka hiçbir peygambere ve kitaba inanmayan, bununla da kalmayarak Hz. İsa ve Hz. Mûsâ’ya hakaretler edenlerin karakter ve tavırlarını unutmamak lâzımdır. Yine sadece Hz. İsa’ya inanıp da ondan sonra gelen peygamberi “deccal” olarak tanımlayan, Kur’an’ı ilâhî bir kitap değil; Muhammed’in uydurduğu bir kitap olarak kabul eden hıristiyanların yapılarını beraber değerlendirmek gerekir. Onların tarihten beri bu çirkin tavırlarına rağmen, Kur’an kendilerini gözardı etmemiş ve her fırsatta onları kendi mesajından faydalanmağa dâvet etmiştir.
Ehl-i kitabın kestiklerinin yenilebilmesi ve kitap ehli hanımların müslümanlar tarafından nikâh edilebilmesi gibi hususları, İslâm’da sadece onlara tanınan bir imtiyaz gibi görmemeli; bunun, aynı zamanda ehl-i kitap toplulukları içerisinde yaşayan müslümanlara dinlerini yaşama hususunda kendilerine bir kolaylık sağlama maksadına mâtuf olabileceğini de göz önünde tutmalıdır.
Dikkat edilirse İslâm, ehl-i kitaptan sadece kız almaya müsaade etmiştir; onlarla müslüman kızların evlenmesine izin verilmemiştir. Bu da ehl-i kitaptan olan kadınların müslüman erkeğin emrine girdikten sonra İslâm’ı seçebileceği ihtimalinden kaynaklanmış olabilir.
Günümüzdeki Batılı İnsanlar Ehl-i Kitap mıdır?
Çağımızda insanlar arasında münâsebetleri, muharref İnci’i esas alarak düzenleyen hıristiyan bir devlet yoktur. Halkının büyük bir çoğunluğu İncil’e inanan devletlerin tümü, laiklik ilkesini esas almıştır. Nitekim Abdülvâhid Yahya (Rene Guenon) şu tesbitte bulunuyor: “Modern batının hıristiyan olduğu söylenir, ama bu yanlıştır. Modern tavır, temelde din düşmanı olduğu için; hıristiyanlığa da düşmandır.” 486 İslâm fıkhında, kâfirlerin tâbi olduğu hükümlerden farklı olarak, müslümanların ehl-i kitap olan bir bayanı nikâhlamaları mümkün olduğu gibi, onların kestiklerini yemeleri de mümkündür. Dolayısıyla “ehl-i kitap” ıstılahı oldukça önemlidir. Eğer ehl-i kitap bir devlet olsaydı, fertlerinin durumlarını tek tek tahkik etmek mecburiyeti ortaya çıkmazdı; zann-ı gâliple hükmetmek mümkün olurdu. Hâlbuki bugün durum tamamen tersinedir. Batıda gerek işçi, gerek öğrenci olarak bulunan mü’minler; ilişki kurdukları insanların akaidlerini
485] Turan Arslan, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, 1/426
486] Rene Guenon (Abdülvâhid Yahya), Modern Dünyanın Bunalımı, s. 137
EHL-İ KİTAP
- 87 -
öğrenmek zorundadırlar. Çünkü zann-ı gâlip, onlara hüküm ön plandadır. Eğer fert olarak “biz hıristiyanız ve İncil’e göre amel ederiz” diye şehâdette bulunurlarsa, hüküm farklılaşır.
Modern batıda hâkim olan kültür, hıristiyanlık değil; hellenizmdir. Mûteber fıkıh kitaplarındaki “ehl-i kitap” tâbiri, genellikle “katolikler”i içine alır. Muharref İncil’de tesettür emrolunduğu gibi, domuz eti, şarap ve fâiz haram ilân edilmiştir. Şarap içen, fâiz alıp veren ve tesettüre riâyet etmeyen kimselerin “ehl-i kitap” olması şüphelidir. Eğer bunları mubah sayıyorsa o kimse ehl-i kitap değildir. Bu arada İncil’de ilk insanın Hz. Âdem (a.s.) olduğu sâbittir.487 İnsanların maymundan geldiğini iddia eden kimse de ehl-i kitap olamaz. Batıda insanların büyük bir çoğunluğu, kendilerinin hümanist, ateist olduğunu söylerler. Allah’a inanmayan kimse, İncil’i inkâr ediyor demektir. Bu sebeple ehl-i kitap olma şansını kaybeder. 488
Yahûdi ve hıristiyan dünyasının müslümanlık karşısındaki tutum ve davranışları, faâliyetleri, mücâdele ve çabaları hiçbir zaman sona ermemiş, tarihin bütün dönemlerinde devam etmiştir; hem de çok daha yaygınlaşmış, kurumlaşmış, politikleşmiştir. Ortaçağda kendini gösteren ve İslâm âlemini harap eden haçlı zihniyeti ile, sonraki asırlarda iyice kendini gösterip ürününü veren siyonizm ideali ve siyonist faâliyetler bunun sadece dışa vuran yönüdür. Modern dünyanın bugünkü ekonomik ve siyasal zulüm sistemleri hep o zihniyetin eseridir. Bu ruh halini ve insan tipini anlamak ve anlatmak için hiçbir örnek olmasa, sadece İsrail örneği ve Filistinli müslümanlara zulüm, bir ibret dersi olarak dünyaya yeter. Yalnızca batı dünyasının özellikle son yıllardaki tutumuna bakmak bile o dehşet verici gerçeği anlamak için kâfidir. Artık “kitap ehli” olma vasıf ve haysiyetini bile kaybetmiştir günümüzdeki yahûdi ve hıristiyan âlemi. Hakikati gizleyip Hak dine düşmanlık beslemeyi tarih boyunca hiç bırakmayan bu zihniyetin düşmanlığı, yeni dönemlerde daha sinsi ve daha tehlikeli bir mâhiyet kazandı.
Ehl-i kitap bilginlerinin şimdiki temsilcileri, doğu bilimcisi denilen oryantalistlerdir. Müsteşrık, yani şarkıyatçı da denen ve İslâm’a nefretle bakan, fakat onun eşsiz gücü karşısında ezilen bu batılı bilginler, nesilden nesile sürüp gelen bir çaba ile, bu dini inceden inceye etüd etmekte ve bu dinin kuvvet kaynaklarını bozabilmenin yollarını ciddiyetle araştırmaktadırlar. Bunlar, müslümanları bölgesel, mezhebî ve ırkî ihtilâflar çıkarmak suretiyle birbirine düşürmeyi başarabilmişlerdir. Müslümanları kendi dinlerini gerçek anlamda öğrenmekten alıkoymuşlar, müslümanları ölü nazarî araştırmalarla meşgul edip gereksiz tartışmalarla uğraştırabilmenin çaresini bulmuşlardır.
Bugün kitap ehli, dün Medine’de kâfirleri/müşrikleri müslümanlar aleyhine kışkırtan ve onlarla işbirliği yapan gürûhun daha çoğalmış ve teşkilâtlanmış bir devamıdır. İki yüz sene boyunca peş peşe haçlı seferleri düzenleyenler onlardır. Endülüs’te korkunç katliamlar tertipleyenler de yine onlardır. Filistinli müslümanları yurtlarından kovup yerlerine yahûdileri yerleştiren yine bu batı dünyasıdır. Birleşmiş Milletler isimli küfür ittifakının direktif ve fetvâları ile toplu cinayetlerini işleyenler yine bunlardır.
487] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 2/21-23; Tekvin 3/17
488] Yusuf Kerimoğlu, Fıkhî Meseleler 2/135-136
- 88 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Netice olarak yahûdilik ve hıristiyanlık, kurulu bir ibâdet şekilleri ve şimdiki görünümleriyle, daha sonraki bir çağda ortaya çıkmış, değişik iki beşerî dindir ve Hz. Mûsâ ile Hz. İsa’nın insanlara tebliğ etmek istediği dinler değildir. Mevcut düzenleri, âyinleri ve sözde ibâdet şekilleriyle yürürlükte olan bu iki din, peygamberlerinden çok sonra din adamları ve râhipler tarafından icat edilmiş kurumlardır. Bugünkü hıristiyanlık, muharref de olsa, ilâhî bir kitaba bağlı bir din olmaktan çıkmış, tam bir şirk düzeni haline getirilmiş ve hayata müdâhale etmeyen, haftalık âyinler ve faşinksel özelliklere bürünmüş bayramlardan, haç sembolünden ibaret kalmıştır.
Eski isimleri kitap ehli olan batılı ulusların, itikadî küfürlerinden başka, ideolojik ve siyasal anlamda küfürleri de vardır ki, bu alandaki sapkınlıkları yeryüzünü daha çok fesâda vermekte daha yıkıcı bir etki alanı bulmaktadır. Şimdi artık yahûdi ve hıristiyan dünya; kapitalizm, materyalizm ve siyonizm şeklinde kendini gösteren kopkoyu dinsizlik düzenleriyle dayanışma ve özdeşleşme halindedir. Dünyanın neresinde olursa olsun, kapitalizm, materyalizm, sosyalizm ve siyonizm sistemlerinin mûcidi ve yaşatıcısı bunlardır. Şimdi, Allah’ın indirdiği Kitap’la zerre miktarı bağlantısı olmayan bu toplumlara nasıl kitap ehli demek mümkün olabilir?
Batıdaki laik rejimlerin kiliseye maddî ve mânevî sınırsız desteğine rağmen, batılılar artık haftada bir kiliseye bile uğramaz olmuşlar, kiliseler bir bir kapatılır, yeni yerleşim yerlerine, yeni semtlere kilise hemen hiç yapılmaz olmuştur. İnsanlara dinleri sorulunca, çok az insan, kendisini katolik veya protestan olarak ifade etmekte, çoğu ben “Tanrı’ya inanmıyorum”, “ateistim” veya “hümanistim” diye cevap vermekteler. Artık Yüce Allah’ın Hz. Mûsâ ve Hz. İsa’ya gönderdiği kitaplarla bu batı toplumlarının düşünce, inanç ve hayat olarak bir bağlantıları yoktur. Kur’an, ta başından beri yahûdi milletini “yeryüzünün en şerlileri” olarak nitelemiştir.489 Hıristiyanlara gelince, onlar da İsa (a.s.)’dan hemen sonra şirk ve hurâfelerle örülü muharref bir bâtıl dinin akıl ve gerçek dışı inançlarını giderek daha bağnazca sürdürmektedirler. İnanç ve yaşayışlarının bırakın Hak din ile; kendi sözde dinleri ile dahi bir ilgisi yoktur.
Bütün bunlara rağmen, müslümanlardan câhil bırakılan çoğunluğun, yıllarca komünizme karşı kapitalist batı ülkelerine ve özellikle Amerika’ya “sağcılık” adına sempati beslemesi akılları durduracak bir garâbettir. Bundan daha fecîsi, bazı son devir ilâhiyatçı profesörlerinde ve tefsircilerinde şimdiki yahûdi ve hıristiyanların hak bir yol üzere bulunduklarını, bazı şartlara riâyet etmekle cennete gidebilecekleri, müslüman olma zarûretlerinin olmadığını ispat eğilimi ve çabası görülmektedir, bu insanların tevhid anlayışlarını da ortaya çıkaran bir acâyip durumdur.
Ehl-i kitap kavramını anlamayarak ve bu toplumun tarih içindeki durumunu iyi değerlendiremeyerek hükümler çıkaran ve sonuçta da Rusya’ya karşı ABD’yi savunma derekesine düşen, “düşmanımın düşmanı, benim dostumdur” diye şeriatla da akıl ve mantıkla da tutarsız bir ölçü bulan, bir de “ehven-i şer” mefhumunu istismar edip kötüye kullanan, dahası bunları da dindarlık sayan câhiller grubuna ne demeli?! İslâm’dan sonra hiçbir dinin ve sistemin gerçeklik ve “hak” olma iddiasında bulunamayacağı hükmü bir yana, bu kafayı taşıyanlar
489] 98/Beyyine, 7
EHL-İ KİTAP
- 89 -
şu kadarcık hakikati görseler yine yeter, o hakikat de şudur: Evvelâ şerrin ehveni olmaz. Küfrün azı da çoğu da birdir. Ortada hak ve mutlak “hayır” varken şerre itibar ve iltifat edilmez. Sonra bu kavram, sadece fıkhın muâmelât alanında sözkonusu olan bir kavramdır. Yani muâmelâta konu olan bir hususta, iki zararlıdan birini kabul etmek ve ona katlanmak zorunda kalınırsa, bu durumda daha az zararlı olan yolu tercih etmek demektir ehven-i şerri tercih.
İkinci olarak, ABD ve benzeri ülkeler, “İncil” ile yönetilen ehl-i kitap bir devlet değildir. İnsanların hayatını şekillendiren ve toplum düzenini belirleyen esaslar ve kurumlar “beşerî”dir, dinî değildir. Bireysel ve toplumsal hayat şekli olarak ve inanç noktasından sosyalist-komünist insanla, kapitalist-liberalist insanın yaşayışı arasında, bâtıl olma açısından hiçbir fark yoktur. Hepsi de nefsânî, hayvanî ve biyolojik bir hayatı yaşamaktadırlar.
İslâm’ın devlet olduğu ilk yıllarda, varlığını ve hâkimiyetini sürdürmek için ehl-i kitapla en güzel “mücâdele” yöntem olarak emrediliyordu. Ne zaman ki onlar müşriklerle işbirliği yaptılar, müslümanlarla antlaşmalarına ihânet ettiler, düşmanlıklarını açıkça izhar ettiler; İslâm’ın onlara karşı tavrı da sertleşti. Daha sonraki âyetlerde, kitap ehlinde Allah’a ve âhirete inanmayan, Allah’ın ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan ve Hak din’i din edinmeyen kimselerle, küçülüp boyun eğerek cizye verecekleri zamana kadar onlarla savaşmak emri verildi.490 İslâm’ın ilk dönemlerinde müşrik kâfirlere nazaran kitap ehline daha farklı bakılması, akaid noktasından değil; ancak ahkâm bakımından, müslümanların işlerini kolaylaştırma ve onlara İslâm’ı daha rahat tebliğ edebilme için bazı dünyevî muâmele ve siyaset noktasından ayrım yapılmıştır.
Kur’an’da ehl-i kitapla ilgili âyetlerden sadece birkaç tanesini alarak yahûdi ve hıristiyan toplumlara bir pay çıkarmak, onları hâlâ ehl-i kitap sayıp diğer kâfirlerden üstün olduğunu söylemek ne kadar doğru olabilir? Dünya çapında İslâm’a ve müslümanlara yönelik fesâdın, tahribin, her çeşit kötü niyetli etkinliğin, açık ve gizli savaşın, stratejik ve taktik merkezciliğini, odağını onlar temsil ve teşkil etmektedirler. Uzaydaki gözlerini ve kulaklarını dikmişler, bütün güçleriyle müslümanları izliyorlar. Nerede tevhidî bir uyanış, bir kıpırdanma görseler, yaygarayı basıyor, raporlar hazırlıyor, müslümanların başında kendi temsilcileri olan ikinci derecedeki bekçilerinin dikkatlerini çekiyorlar.
Tarihten gelen haçlı zihniyetinin körüklediği düşmanlık duygusu, hâlen sahip bulundukları “süperlik” konumlarını, “globalleşme” ve “yenidünya düzeni” anlayış ve dayatmalarını, emperyalist egemenliklerini sürdürme isteğiyle İslâm’ı ve müslümanları kontrol altında tutuyorlar. Hem kendileri, hem de işbaşına getirttikleri müslümanların başındaki emir kulları, birinci tehlike ve tehdit olarak tanımladıkları İslâm’la her cepheden savaşı sürdürüyorlar.
Kitap ehli hakkındaki değerlendirme konusunda günümüze temel olacak diğer bir delil, Kur’an’da kitap ehlinin de aynen diğer kâfirler gibi birçok defa İslâm’a dâvet edilmiş olmalarıdır. Bu da onların dalâlette olduğunu gösterir. Yüce Allah, Rasûlüne: “Kendilerine kitap verilenlerle ümmîlere (kitapsızlara) de ki: ‘Siz de İslâm’ı kabul ettiniz mi?” buyurur. Kur’an, bu şekilde sorduktan sonra hükmünü
490] 9/Tevbe, 29
- 90 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şöyle verir: “Eğer İslâm’a girerlerse hidâyeti bulmuş olurlar.”491 Bu demektir ki, İslâm’a girmedikçe kesin olarak küfür içindedirler. Hatta bu âyetteki “Siz de İslâm (yahut, teslim) oldunuz mu?” cümlesinden maksat, “siz de mü’minlerin yaptığı gibi Bana tâbi oldunuz mu?” demektir.492 Bu da, Peygamber’e teslimiyet olmadıkça hidâyet ehli olunamayacağını göstermektedir.
Hz. Peygamber’in tanıdığı genç bir yahûdi hastalanmıştı. Onu ziyaret eden Hz. Peygamber, kendisini İslâm’a dâvet etti. Yahûdi genç bu dâveti kabul ederek şehâdet getirdi ve müslüman oldu. Bu olaya sevinen Hz. Peygamber, evden çıkarken şöyle buyurmuştur: “Onu cehennemden kurtaran Allah’a hamd olsun!”493 Bu olayda görüldüğü gibi Hz. Peygamber, bu gencin yahûdilikten ayrılıp İslâm’ı seçmesini istiyor ve bu arada kendi peygamberliğine de imana dâvet ediyordu. Eğer o yahûdi gence yahûdilik kâfi gelseydi Hz. Peygamber, onu İslâm’a dâvet etmezdi. Yine eğer o yahûdi genci, bağlı bulunduğu yahûdilik cehennemden kurtaracak özelliklere sahip olsaydı, Rasûlullah onun şehâdet getirmesinden sonra cehennemden kurtulduğunu ifade etmezdi. Hz. Peygamber, ehl-i kitaba Kur’an’ı tebliğ ettiği zaman onların sadece kelime-i şehâdet getirmekle yetinmeyeceklerini, yani Allah’a ve Peygamberine iman eden ehl-i kitabın kendi dinlerinde kalmayacaklarını da yaptığı icraatıyla dile getirmiştir. Peygamberimiz, Muaz bin Cebel’i Yemen’e vâli olarak gönderdiği zaman ona şöyle demiştir: “Sen ehl-i kitap olan bir kavme gönderiliyorsun. Aziz ve celil olan Allah’a ibâdet etmek onları çağıracağın ilk şey olsun. Onlar Allah’a iman ettikleri zaman kendilerine, Allah’ın gündüzleri ve geceleri içinde beş vakit namazı farz kıldığını haber ver. Bunu yaptıkları zaman onlara zekât vermelerini emret.”494 Hz. Peygamber’in bu emirlerinde açıkça görüldüğü gibi, ehl-i kitap Allah’a ve rasullerin tümüne inandıktan sonra en son peygamber’e ve İslâm’ın diğer emirlerine de inanmak ve İslâm’ın emirlerini yerine getirmek zorundadırlar. Kendi dinlerinde kalmaları artık sözkonusu değildir. Hz. Peygamber’in onlara tebliğ ettiği İslâm dâveti Allah’ın birliği ile başlayıp neticede ibâdetlere kadar uzanıyordu.
Batının soğuk savaş yöntemlerinin tüm çeşitlerine sahne olan günümüz İslâm dünyası, tek dişi kalmış canavar batının, geliştirdiği teknoloji ile vampir dişlerini takarak sahneye çıkmasına da şâhit oldu. 1991 yılındaki Körfez savaşı, bütün dehşeti ve vahşetiyle batının sıcak harbini de gösterdi ve görünmez plandaki korkunç hegemonyasını görünür plana çıkardı. Somali, Bosna, Çeçenistan’daki zulümlere sebep olmak, en azından seyirci kalıp “tavşana kaç, tazıya tut” demek, onların ipliklerini pazara çıkarmıştır, görmek isteyenlere... Toprak ve ülke işgallerinden daha tehlikelisi, insanın işgali; kalplerin ve beyinlerin yıkanması ve estirilen terör havasıyla müslümanların sindirilip korkutulması, batıya ve bâtıla uşaklık yaptırılmasıdır.
Avrupası ve Amerikasıyla bugün artık “batı” denilen âlemi meydana getiren ve de “batı” ruhu taşıyan bu dünyaya “ehl-i kitap” demek, gerçekle ve hakkaniyet ölçüsüyle ne kadar bağdaşabilir? Gerçek o ki, bugün artık Allah’ın indirdiği Kitab’ın ehli olan bir dünya, bir ülke mevcut değildir. Bütün mezhep ve cemaatleriyle bugünkü hıristiyanlık ve yahûdilik âleminin, kâfirlerin/müşriklerin yolu,
491] 3/Âl-i İmrân, 20
492] Âlûsî, 3/108
493] Buhârî, Kitâbu’l-Cenâiz, bab 80
494] Müslim, K. İman, bab, 7
EHL-İ KİTAP
- 91 -
mü’minlerin yolundan daha hayırlıdır” diyen atalarından, sapıklık itibarıyla bir farkı yoktur. Hatta düşmanlıkta ve faâliyette daha da ileridirler. Çünkü tarih boyunca sürdürülen İslâm düşmanlığı, şimdilerde bütün batılı devletlerin önemli politikası haline gelmiştir.
Kâfirin kitaplısı ve kitapsızı arasında pek bir fark yoktur. Zaten günümüzdeki batıda “kitap” eksenli bir din iddia edenler, parmakla gösterilecek kadar az sayıdadır. Bilmek gerekir ki, artık bunlar kitap ehli değil; kitap nankörleridir. Onlar ki, dünya küfrünü temsil ve icrâ etmektedirler. Her türlü putpereste, dinsize, ateiste, komüniste taş çıkartacak şekilde dünya küfrünü temsil etmekte ve başta müslümanlar olmak üzere diğer insanları, kendi dünya düzenine mahkûm etmek için bin bir tuzak tezgâhlamaktadır. Dillerinden düşürmedikleri “insan hakları” ilkesiyle kast ettikleri, yalnızca kendi haklarıdır. En temel hakları çiğnenen, en fecî zulümlere hedef olanlar, şayet müslümanlarsa, bunların kılı bile kıpırdamaz. 495
Bu günkü Batılıları ehl-i kitap saymama anlayışı, bunca objektif verilere dayandığı gibi, hulefâ-i râşidîn’in din anlayışına da, onların “ehl-i kitap” kavramını, kendisini hıristiyan veya yahûdiliğe nispet eden her insana vermeyişlerindeki hassâsiyet ve tâvizsiz hak taraftarlığına da dayanmaktadır. Hz. Ali, dinî yaşantılarına bakarak bazı hıristiyanları “ehl-i kitap”tan saymamıştır.496 Yine Hz. Ömer de Arap hıristiyanları için şöyle demiştir: “Onlar kitap ehlinden değildir; kestikleri de yenmez. Kendileri ya müslüman olurlar, ya da kafalarını vururum!”
“Yine, de ki: Hak geldi; bâtıl zâil oldu; yıkılıp gitti. Zâten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur.”497 “...Haksızlık yapan zâlimler, hangi inkılâpla döndürüleceklerini yakında bilecekler.” 498
495] Geniş bilgi için bk. Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, s. 155-187
496] Muhammed bin İdris eş-Şâfiî, Kitâbu’l-Umm, 1/196; Rûhu’l-Meânî, 6/64
497] 17/İsrâ, 81
498] 26/Şuarâ, 227
- 92 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ehl-i Kitap Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
“Ehlu’l-Kitab” Teriminin Geçtiği Âyetler (31 âyet): 2/Bakara, 105, 109; 3/Âl-i İmrân, 64, 65, 69, 70, 71, 72, 75, 98, 99, 110, 113, 199; 4/Nisâ, 123, 153, 159, 171; 5/Mâide, 15, 19, 59, 65, 68, 77; 29/Ankebût, 46; 33/Ahzâb, 26; 57/Hadîd, 29; 59/Haşr, 2, 11; 98/Beyyine, 1, 6.
“Ûtü’l-kitab” Teriminin Geçtiği Âyetler (20 âyet): 2/Bakara, 101, 144, 145; 3/Âl-i İmrân, 19, 20, 23, 100, 186, 187; 4/Nisâ, 44, 47, 51, 131; 5/Mâide, 5, 5, 57; 6/En’âm, 44; 9/Tevbe, 29; 57/Hadîd, 16; 74/Müddessir, 31, 31; 98/Beyyine, 4.
Ehl-i Kitabdan Mü’min Olanlar Vardır: 2/Bakara, 121; 3/Âl-i İmrân, 110, 113-115, 199; 13/Ra’d, 36; 28/Kasas, 52-55.
Ehl-i Kitabdan Kâfir Olanlar: 2/Bakara, 121; 5/Mâide, 68; 98/Beyyine, 1-6.
Ehl-i Kitabdan Kâfir Olanların Dostluğu: 2/Bakara, 105, 109-120; 3/Âl-i İmrân, 100; 4/Nisâ, 44-45; 5/Mâide, 57-59.
Ehl-i Kitab, Kur’an’ı ve Peygamberimiz’i Bile Bile İnkâr Ederler: 2/Bakara, 101, 146; 3/Âl-i İmrân, 19, 70, 71, 81, 98-99, 187; 4/Nisâ, 44; 5/Mâide, 19; 6/En’âm, 20, 114; 7/A’râf, 157; 13/Ra’d, 30, 43; 26/Şuarâ, 196; 33/Ahzâb, 7; 48/Feth, 29; 98/Beyyine, 4.
Ehl-i Kitab Kendilerine Uyan Mü’minleri Kâfir Yaparlar: 3/Âl-i İmrân, 100-101; 4/Nisâ, 44-45.
Ehl-i Kitab Antlaşmalarını Bozar: 9/Tevbe, 1-3.
Ehl-i Kitab ile Savaş: 9/Tevbe, 29; 29/Ankebut, 46; 42/Şûrâ, 16.
Ehl-i Kitabın Kestiklerinin ve Yemeklerinin Yenmesi: 5/Mâide, 5.
Ehl-i Kitab Kadınların Nikâhlanması: 5/Mâide, 5.
Enl-i Kitabı İslâm’a Dâvet ve Dâvet Metodu: 4/Nisâ, 47; 5/Mâide, 15-16, 19, 65-66, 68, 77; 29/Ankebut, 46; 57/Hadîd, 28-29; 98/Beyyine, 1-5.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, (Ahmet Önkal), Şâmil Y. c. 2, s. 66-67
2. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, (Remzi Kaya), T. Diyanet Vakfı Y. c. 10, s. 516-518
3. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi (A. Turan Arslan), Risâle Y. c. 1, s. 426-427
4. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 11, s. 532-540
5. Kur’an-ı Kerim’de Yahudiler ve Hıristiyanlar (K. K.de Ehl-i Kitab), M. Fatih Kesler, T. Diyanet Vakfı Y.
6. Kur’an’da Ehl-i Kitab veli Ulutürk, İnsan Y.
7. Ehl-i Kitap ve İslâm, Remzi Kaya, Altınkalem Y.
8. Rasûlullah’ın Ehl-i Kitapla Münasebetleri, Ali Osman Güner, Fecr Y.
9. Kur’an-ı Kerim, Hıristiyanlık ve Yahudilik hakkında Ne Diyor? İbrahim H. Kurt, T. Diy. V. Y.
10. İslâm Ceza Hukukunda Gayri Müslim Teb’anın Yönetimi, Bilâl Eryılmaz, Risâle Y.
11. İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, Ahmet Özel, Mârifet Y.
12. Câhiliye ve Ehl-i Kitab Örf ve Âdetleri, Ali Osman Ateş, Beyan Y.
13. Semavi Dinlerde İtikat ve Amel, Mazharuddin Sıddıki, Fikir Y.
14. Tefsirde İsrâiliyat, Abdullah Aydemir, D. İ. B. Y.
15. Halk İnançları, Ali Çelik, Beyan Y.
16. Yahudi Dâvâsı ve Filistin, Said Şamil, Kitabevi Y.
17. Yahudi, Zübeyir Yetik, Beyan Y.
18. Yahudiliğin Gerçek Yüzü, Fuad Abdurrahman er-Rıfai, Hak Y.
19. Yahudi Hâkimiyeti, Seyyid Abdurrahman eRıfai, çev. Tarık Akarsu, Ferşat Y.
20. Yahudi ile Savaşımız, Seyyid Kutub, Arslan Y.
21. Yahudileşme Temayülleri, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
22. Yahudi Tarihi ve Siyonist Liderlerin Protokolleri, Vill Durant, İnkılab Y.
23. Yahudi Tarihi ve Siyon Önderlerinin Protokolleri, Roger Lambel, Ank.
24. Yahudiliği Anlamak, Samuel bin Yahya, İnsan Y.
25. Yahudiliğin Çöküşü, Otto Heller, İnter Y.
26. Yahudilik ve Masonluk, Harun Yahya, Sezgin Neşriyat
27. Yahudilerin Kanlı Böreği, Necip el-Kıylânî, çev. Ali Nar, Aksa Yayım Paz.
EHL-İ KİTAP
- 93 -
28. Yahudinin Tahta Kılıcı, Mustafa Akgün, Şahsi Y.
29. Yahudilik’de Talmud’un Mevkii ve Prensipleri, Zaferü’l İslâm Han, çev. Mehmet Aydın, İhya Y.
30. Hz. Peygamber Döneminde Yahudi Meselesi, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
31. Hz. Peygamber’in Yahudilerle Münasebetleri, İsmail Hakkı Atçeken, Marifet Y.
32. Tarih Aynasında Yahudiler, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
33. Tarih Boyunca Türkler ve Yahudiler, Hikmet Tanyu, İst.
34. Kur’an ve Sünnete Göre Yahudilik ve Mûnâfıklık, Mustafa Özçelik, Sabır Y.
35. Kur’an Açısından Yahudi, Afif Abdülfettah Tabbara, terc. M. Aydın
36. İslâm ve Yahudi Mezhepleri, Yaşar Kutluay, Ankara
37. Beynelmilel Yahudi, Henry Ford, Kamer Neşriyat
38. İbrânîler, Şemsettin Günaltay, İst.
39. Kitab-ı Mukaddes/Eski ve Yeni Ahit, Türkçe Çeviri, Kitab-ı Mukaddes Şirketi Y.
40. Tevrat ve İncildeki Tahrifler, el-Cüveyni, Seha Neşriyat
41. Tevrat, İnciller ve Kur’an, Maurice Bucaille, D.İ.B. Y.
42. Tevrat, İncil ve Kur’an, Jacques Jomier, terc. Sakıp Yıldız
43. Kitab-ı Mukaddes, Kur’an ve Bilim, Maurice Bucaille, çev. Suat Yıldırım, T.Ö.V. Y.
44. Kudüs Müftüsü, Philip Mattar, Akademi Y.
45. Filistin’de Cihad Sürüyor, M. Ahmed Varol, Madve Y.
46. İsrail, Amerika ve Bomba, Seymour M. Hersh, çev. Belma Aksun, Beyan Y.
47. İsrail, Mitler ve Terör, Roger Garaudy, çev. Cemal Aydın, Pınar Y.
48. İsrail’in Doğuşu, Alan Taylor, çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y.
49. İsrail’in Gizli dosyası: Terörizm, Vincent Monteil, çev. Ergun Göze, Boğaziçi Y.
50. İsrail, Amerika ve Bomba, Seymour M. Hersh, çev. Belma Aksun, Beyan Y.
51. İsrail, Mitler ve Terör, Roger Garaudy, çev. Cemal Aydın, Pınar Y.
52. İsrail’in Doğuşu, Alan Taylor, çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y.
53. İsrail’in Gizli dosyası: Terörizm, Vincent Monteil, çev. Ergun Göze, Boğaziçi Y.
54. Günümüz Dünya Dinleri, Osman Cilacı, D. İ. B. Y.
55. Çağdaş Dünya Dinleri, Abdülkadir Şeybe, Beyan Y.
56. Çağdaş Dinler, R. Abdullah el Ferhan, çev. F. Demirci, H. Kemal, Ulus. İslâm’a Çağrı C. Y.
57. Yehova’nın Oğulları ve Masonlar, Heyet, Araştırma Y.
58. Masonluk ve Kapitalizm, Heyet, Araştırma Y.
59. Şeytanın Dini Masonluk, Heyet, Araştırma Y.
60. Tarih Boyunca Masonluk, Jose Maria Ceardenal Rogriguez, Kayıhan Y.
61. Yeni Masonik Düzen, Harun Yahya, Vural Y.
62. Kur’an’a Göre Hz. Muhammed’in Hayatı, İzzet Derveze, Yöneliş Y. c. 3, s. 85-140, c. 2, s. 287-297
63. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 155-187
64. Din Anlayışımızdaki Temel Dehşet Yanılgılar, Naci Çelik, Nedret Y. s. 55-86
65. İslâm’a İtirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç Kitabevi, s. 327-402
66. Kur’an’da Tartışma Metodları, Zahir b. Awad el-Elmaî, Pınar Y. s. 217-307
67. Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitne Odakları, Salih Asğar, Hanif Y. s. 184-194
68. Kur’an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y. s. 129-154
69. Kur’an’da Sünnetullah ve Helak Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y. s. 120-128
70. Her Nemruda Bir İbrahim, Zübeyir Yetik, Beyan Y. s. 156-162
71. Fâtiha Tefsiri, âzad, Bir Y. s. 241-306
72. Fâtiha Suresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. s. 60-69
73. Sorularla Fâtiha Suresi, Sabit Durmuş, Ali İçipak, Ölçü/Yenda Y. s. 178-207
74. Fâtiha Üzerine Mülâhazalar, Hikmet Işık, Nil Y. s. 225-231
75. Fâtiha’nın Kırk Yorumu, Halûk Nurbaki, Damla Y.
76. İsrailoğulları, Adnan Adıgüzel, Haksöz Dergisi, sayı 33, Aralık 93, s. 32-35
- 94 -
KUR’AN KAVRAMLARI
77. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 153-187
78. Kur’an ve Toplum, Muhammed el-Behiy, Bir Y. s. 364- 400
79. Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru, Abdullah Draz, Mim Y.
80. Kur’an-ı Kerim’in Evrensel Mesajına Çağrı, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat
81. Kur’ân-ı Kerim ve Garp Kaynaklarına Göre Hıristiyanlık, Ziya Kazıcı, Bahar Y.
82. Yaşayan Dünya Dinleri, A. Abdullah Masdusi, Kalem Y.
83. Genel Hatlarıyla Dinler Tarihi, Osman Cilacı, Mimoza Y.
84. Dinler ve İnsanlar, Osman Cilacı, Tekin Y.
85. İncîl ve Salîb, Abdül Ehad Dâvud, İnkılâb Y.
86. İslâmiyet ve Hristiyanlık (Bir Mukayese), Türkçesi: İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
87. Dört İncil, Farklılıkları ve Çelişkileri, Şaban Kuzgun, Şahsî Y.
88. İslâm Avrupa’da, Montgomary Watt, M. Ü. İlâhiyat Fak. Y.
89. Günümüzde İslâm ve Hıristiyanlık, Mongomary Watt, İz Y.
90. Deccal, Hristiyanlığa Lânet, Friedrich Nietzche, Hil Y.
91. Tevrat ve İncil’e Göre Hz. Muhammed (a.s.), Abdulahad Dâvûd, çev. Nusret Çam, Nil A.Ş. Y.
92. Müslümanların Hıristiyanlara Karşı Yazdığı Reddiyeler ve Tartışma Konuları, Selçuk Ü. İlâhiyat F. Y.
93. Hristiyanlığa Reddiye, Ebû Osman Câhız, Tekin Y.
94. Hristiyanlığa Reddiye, Abdullah Tercüman (Anselmo Turmeda), Bedir Y.
95. Hristiyan Genel Konsilleri ve II. Vatikan Konsilleri, Mehmet Aydın, Selçuk Ün. Y.
96. Hristiyan Kaynaklarına Göre Hristiyanlık, Mehmet Aydın, T. Diyanet Vakfı Y.
97. Hıristiyan İken Niçin Müslüman Oldum, Safiyye Plath, Şahsi Y.
98. Hristiyanlık Üzerine Konferanslar, Muhammed Ebu Zehre, Fikir Y.
99. Kitab-ı Mukaddes Allah Sözü müdür? A. Deedat, İnkılâb Y.
100. Gerçekler ve Hristiyanlık, Tâhâ F. Ünal, Işık Y.
101. Mevcut Kaynaklara Göre Hristiyanlık, Suat Yıldırım, Işık Y. / D. İ. B. Y.
102. 4 Dinden 4 Adam ve Bir Dinsizin Konuşmaları, Burhaneddin Mirzâ, Sönmez Neşriyat
103. İzhâru’l Hak Fî İhtiyâri’l Ehak, Rahmetullah el-Hindî, Sönmez Neşriyat
104. İncil, Türkçe Çeviri, Müjde Y.
105. Onun İzinde; Hıristiyanlık ve Laiklik Tarihi, G. Barker, Şahsi Y./Müjde Y.
106. Hıristiyan Dininin Esasları, Hıristiyan Aileler İçin Din Kitabı, P. Luigi İannitto, S. Antuan Kilisesi Y.
107. Anadolu’daki Amerika: Misyoner Okulları, Uygur Kocabaşoğlu, Arba Y.
108. Hilâl ve Haç Kavgası, Halil Halid, Bedir Y.
109. Barnabas İncili, Kültür Basın Yayın Birliği
110. Barnaba İncili Araştırmalar, Muhammed Ali Kutub, Tekin Kitabevi Y.
111. Barnaba İncili, Abdurrahman Aygün, Tekin Y.
112. Müslümanların Hristiyanlaştırılması, Muhammed Umara, Denge Y.
113. Hristiyanlık Propagandası ve Misyoner Faâliyetleri, Osman Cilacı, D. İ.B. Y.
114. Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri, İ. Süreyya Sırma, Beyan Y.
115. Yehova Şâhitleri, Hikmet Tanyu, D. İ. B. Y.
116. Yehova’nın Oğulları ve Masonlar, Heyet, Araştırma Y.
117. Yehova Şâhitlerinin İçyüzü, Hüseyin Atay, Ali Arslan Aydın, D.İ.B. Y.
118. Batının Oluşumu, Christopher Dawson, Dergâh Y.
119. Mûsâ ve Tektanrıcılık, Sigmund Freud, Dergâh Y.
120. Çağımızda Dine Dönüş, Henry C. Link, Dergâh Y.
121. Batı ile Hesaplaşma, Ebul Hasen en Nedevî, Çığır Y.
122. Din ve Allah İnancı, Abdullah Draz, Bir Y.
123. Doğu ve Batı Arasında İslâm, Ali İzzet Begoviç, Nehir Y.
124. İslâm-Hristiyan Diyalogu ve İslâm’ın Zaferi, Ali Arslan Aydın, Kültür Basın Y. Birliği Y.
EHL-İ KİTAP
- 95 -
125. İslâm ve Hıristiyan Kaynaklarına Göre İsa (a.s.), Mehmet Eminoğlu, Hizmet Kitabevi Y.
126. Peygamberimiz’e Neden İnanmadılar? Ahmed Lütfi Kazancı, Nil A.Ş. Y.
127. Bir İslâm Peygamberi Hz. İsa, Muhammed Ataurrahim, İnsan Y.
128. Hz. İsa ve Hz. Meryem, Mustafa Necati Bursalı, Şelâle Y.
129. Hz. İsa Gelecek, Harun Yahya, Vural Y.
130. Kur’an’da Ulûhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y.
131. İslâm’ı Nasıl Yok Edelim? Hampher, Nehir Y.
132. Dinler Tarihi, Ahmet Kahraman, Marifet Y.
133. Üç İsa, Aytunç Altındal, Anahtar Y.
134. Neden Hristiyan Değilim? Bertrand Russell, Toplumsal Dönüşüm Y.
135. Asrımızda Hıristiyan ve Müslüman Münasebetleri, Heyet, İlmî Neşriyat
136. Anglikan Kilisesine Cevap, Abdülaziz Çavuş, D.İ.B. Y.
137. Cevap Veremedi, Harputlu İshak Efendi, Hakikat Y.
EMÂNET
- 97 -
Kavram no 37
Ahlâkî Kavramlar 10
Görevlerimiz 6
Bk. Ahid, Doğruluk, Nifak, Ahlâk
EMÂNET
• Emânet; Anlam ve Önemi
• Emîn; Emânet İçin Güven Duyulan
• Emâneti Ehline Vermek
• Vedîa; Terkedilen Emânet
• Kur’ân-ı Kerim’de Emânet
• Hadis-i Şeriflerde Emânet
• İhânet; Emânete ve Emânet Edene Zulüm
• Ahzâb 72’nin Anlamı Üzerine
• Tefsirlerden İktibaslar
“Allah size, mutlaka emânetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor! Allah’ın size yapılmasını tavsiye ettiği şey, mutlaka en güzeldir. Şüphesiz Allah her şeyi işiten ve her şeyi görendir.”499
“Biz emâneti göklere, yere, dağlara yükledik; onlar buna riâyetsizlikten çekindiler, (ihânet etmekten) korktular. (Fakat) insan, (kendisine yüklenen emânete) ihânet etti. Böylece insan, hem çok zâlim, hem de çok câhil olduğunu ispatladı.” 500
Emânet; Anlam ve Mâhiyeti
‘Emânet’ kelimesinin aslı ‘emn’ köküdür. ‘Emn’ sözlükte, güvenmek, korku ve endişeden emin olmak, ruhun sükûnet bulması anlamına gelir. Aynı kökten gelen ‘iman’, inanma, Allah’ın gönderdiği inanç ilkelerinin doğru olduğundan emin olma, ‘mü’min’ ise, iman eden, Allah’a güvenen ve güvenilir bir kimse demektir.
‘Emânet’ insanın güvenilir olması, kendisine bir şeyin korkusuzca teslim edilebilir olması demektir. Bunun anlamı şudur: Emânet, -maddî olsun mânevî olsun-, bir şeyi veya bir değeri gönül huzuru ve güvenle başkasına teslim etmek ve aynı gönül huzuru ve eminlikle geri almaktır. ‘Emânet’ ayrıca, güvenilen bir kimseye koruması için geçici olarak bırakılan şeydir. Hukuk ilminde ve halk arasında bu son mânâ daha fazla yaygındır.
Kavram Olarak Emânet: Kur’an’da geçen ‘emânet’ kavramının açıklanması konusunda bilginlerin çeşitli görüşleri olmuştur. Bakara Sûresi, 283. âyette geçen ‘kendisine güvenilen; emâneti sahibine versin’ ifadesi, dar anlamdaki, yani ‘bir
499] 4/Nisâ, 58
500] 33/Ahzâb, 72
- 98 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kimseye koruması için bırakılan şey’ mânâsına geldiği gibi, insanın sahip olduğu ve kendisine geçici olarak verilmiş mâlî, rûhî ve diğer imkânlar anlamını da kapsamaktadır.
‘Emânet’ kişinin bulunduğu yere, imkânlara, yetkilere göre bir anlamda sorumluluktur. Üzerine aldığı görevdir, yapmakla yükümlü olduğu işteki mesuliyetidir. Yahut da bir başkasının kendisine koruması için bıraktığı bir şeydir. Başkasına verilmesi, ulaştırılması istenmeyen eşyadır, sözdür veya sırdır.
Kur’an şöyle buyuruyor: “Hiç şüphe yok ki Allah, size emânetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah size öğüt veriyor! Doğrusu Allah işitendir, görendir.”501 Bu âyette hukuk ve ahlâkın en geniş kapsamlı iki kavramı olan ‘emânet’ ve ‘adâlet’ birlikte geçmektedir. Bu ilkeler insanların günlük davranışlarında söz konusu olduğu gibi, toplumların yönetimi işinde de geçerlidir. Yöneticilik; halkın ihtiyaçlarını görme, haklarını koruma, güvenliklerini sağlama, aralarında adâletle karar verme ve din ve vicdan hürriyetlerini sağlama açısından bir emânettir. Devlet yöneticileri bu gibi emânetleri korudukları gibi, iş başına getirecekleri yetkililerde bu özelliklerin olması, bu ahlâkı taşımaları gerekir. Yönetimin, hak etmeyene ya da görevini kişisel çıkarlara âlet edene veya emâneti nasıl yerine getireceğini bilmeyene verilmesi, zulme, adâletsizliğe ve huzursuzluğa sebep olur. Bu âyetten sonra, mü’minlerin siyasî yönden kimlere itaat edeceğinden bahseden âyetin gelmesi de oldukça dikkat çekicidir. 502
İnsanın Yüklendiği Emânet: “Biz emâneti göklere, yere, dağlara yükledik; onlar buna riâyetsizlikten çekindiler, (ihânet etmekten) korktular. (Fakat) insan, (kendisine yüklenen emânete) ihânet etti. Böylece insan, hem çok zâlim, hem de çok câhil olduğunu ispatladı.”503 Özellikle bu âyette geçen ‘emânet’ konusunda çok farklı açıklamalar bulunmaktadır. Göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten kaçındıkları ‘emânet’ ne olabilir? Bu emâneti yüklenen insan niçin zâlim ve câhil olarak nitelendiriliyor?
Kur’an’ın bütünlüğü ve Peygamberimizin tebliğinin hedefi içerisinde düşünüldüğü zaman, âyetin maksadını anlamaya çalışabiliriz.
‘Emânet’in kelime anlamında görüldüğü gibi ‘emânet’ olayında iki taraf söz konusudur. Birisi, kendisine güvenilen, itimat edilen, emin olan taraf; diğeri de ona herhangi bir şeyi gönül huzuruyla, güvenerek veren taraf. Emâneti veren de, kendisine emânet edilen de bu işin şuurundadır. Böylece şuurla, birbirine güvenen iki taraftan birinin diğerine ‘korunması için bıraktığı şey’ bir ‘emânet’ olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kimilerine göre buradaki ‘emânet’; Tevhid kelimesi ve gereği, akıl, kulluk veya Allah’a itaattir. ‘Emânet’i eğer böyle anlarsak, o zaman şöyle dememiz mümkündür: Emânet olayının farkında olan ve onu dünya hayatında gereği gibi koruyan mü’minler, emânete hıyanet etmedikleri ve onun değerini, ne olduğunu unutmadıkları için ‘zâlim ve câhil’ değildirler.
Puta tapanlar, taptıkları nesneleri ilâh edinirler. Hâlbuki onlar şuursuz,
501] 4/Nisâ, 58
502] 4/Nisâ, 59
503] 33/Ahzâb, 72
EMÂNET
- 99 -
güçsüz, âciz varlıklardır. Kur’an bu yüzden şuursuz varlıklara tapanları ‘câhil’, bilgisiz ve olgun hareketten yoksun kimseler diye tanımlıyor. Onların taptıkları bu şuursuz ve güçsüz varlıklar, insana bir fayda vermedikleri gibi, ona bir görev de yükleyemezler. Puta tapanların, ‘kulluk’ emânetini bu gibi ilâhlara yapmaları olacak şey değildir.
‘Emânet’ kelimesindeki karşılıklı eminlik özelliğinden hareketle diyebiliriz ki, ‘emânet’i ancak şuurlu ve akıllı insan taşıyabilir. Akılsız, şuursuz, irâdesiz varlıkların bu emâneti kabul etmeleri mümkün değildir. İnsanın yerine getirmeye çalıştığı bu ‘emânet’, onun dünya hayatının sırrıdır, oluş sebebidir. Varlık, insanın emânetin sorumluluğunu taşıyıp taşımadığına göre bir anlam kazanmaktadır. İnsan, ‘emânet’in gereğini yapıp yapmamakla denenmektedir.
İlim adamları buradaki ‘emânet’i, İslâm’ın insanlara teklifleri, kulluk, rûhî ve bedenî kabiliyetler, ma’rifetullah (Allah’ı hakkıyla tanıma), Allah’ın insanlara gönderdiği hak din ve onun yüklediği görevler, akıl, insanın yeryüzündeki halifeliği, emir ve yasaklar, adâleti yerine getirme, doğruluk (emin olma), Allah’a itaat şeklinde açıklamışlardır.
Bilginlerin birçoğunun görüşüne göre ‘emânet’, insana yüklenen kulluk görevi ve O’nun hükümleriyle amel etmektir. Allah (c.c.), gerek kendi hakları, gerekse kullarıyla ilgili haklar konusundaki hükümlerini ve bunların yerine getirilmesini, emin olma/güvenilir olma sıfatını kazanan, yeryüzünde halife olan insanlara, baskı ve zorakî değil, gönül rızâsıyla veriyor. Zaten ‘emânet’ verme konusunda zorâkîlik değil, gönül rızâsı vardır. Böylece ‘emânet’in gereğini yapan mükâfat alır, yapmayan ise büyük kayıplara uğrar. Nitekim, müslüman olmak ve İslâmî ilkeleri yerine getirme konusu da gönül rızâsıyla, hür irâde ile olmaktadır.
İnsan önce Rabbine karşı, sonra kendine karşı, sonra da diğer insanlara karşı ‘emin/güvenilir’ olmak görevindedir. Yani her türlü emâneti taşıyabilecek bir özellikte olması gerekir. İnsana düşen görev, öncelikli olarak Rabbinden gelen ‘emânet’i korumak, gereğini yapmak, ona ihânet etmemektir.
İnsana verilen ömür, nimetler, ilim, beden ve imkânlar birer emânettir. Bütün bunların gereği gibi korunması lâzımdır. Zaten insan bu emânetlerin hesabını vermeden âhirette kurtuluşa eremez. 504
Hukuk ve Ahlâk Açısından Emânet: Hukuk açısından emânete riâyet hem bir kabiliyeti, hem de o emâneti yüklenmeyi sağlayan ehliyeti (yetkiyi/beceriyi) gerekli kılar.505
Ahlâk açısından da emânet’in geniş bir çerçevesi vardır. İslâm’a iman ederek mü’min olanlar, öncelikli olarak Allah’tan gelen ‘emânet’i korurlar. Bu bir iman borcudur, kulluğun gereğidir. Onlar, imanlarından aldıkları şuurla, hayatlarının her safhasında emânetleri korurlar. Zaten ‘emânet’i korumak mü’minlerin özelliklerindendir.506 Onlar bilirler ki, Allah’a ve Rasûlüne ihânet etmek, bile bile ‘emânet’e hâinlik etmektir. 507
504] Tirmizî, Kıyâme 1, hadis no: 2416
505] 4/Nisâ, 58; Müslim, İmâre 16, hadsi no: 1825
506] 23/Mü’minûn, 8; 70/Meâric, 32
507] 8/Enfâl, 27
- 100 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mü’min, aynı zamanda kendisinden emin olunan, yani emânet sahibi kimsedir. Hem Allah’tan gelen ‘emânet’i korur, hem de insanların haklarıyla ilgili konularda ‘emânet’i yerine getirir. Bu anlamda verilen sözler, yapılan anlaşmalar, ev ve aile mahremiyetine saygı duymak, selâma karşılık vermek, yapılan ikramlara teşekkür etmek, sırları saklamak, ayıpları yaymamak, alınan görevi yerine getirmek, birer emânettir. Bunları korumak toplumsal huzuru sağladığı gibi, dostlukları arttırır, insanların zarar görmesini engeller.
Peygamberimiz (s.a.s.); “emânet yerine getirilmezse, (toplumsal) kıyâmeti bekleyin” diye buyurmaktadır.508 Emânete hıyânet etmek münâfıkların özelliğidir. 509
‘Emânet’ sahibi olmak, yani güvenilir olmak toplumsal barışın ve huzurun en önemli garantisidir. Emânet duygusunun yok olması bir toplumsal felâkettir.
Peygamberlerin, peygamber olmaları sebebiyle sahip oldukları özelliklerden biri de ‘emânet’ sıfatıdır. Onlar her bakımdan güvenilir insanlardır. Onlar, Allah’a âit emânetleri hakkıyla yerine getirdikleri gibi, insanlar arasında da güvenilir ve emin olmanın temsilcisiydiler.
Peygamber (s.a.s.) Vedâ Hutbesinde ümmetine iki önemli şeyi ‘emânet’ olarak bırakmıştır. O şöyle buyuruyor: “Size bir şey bırakıyorum ki, ona sarıldığınız müddetçe sapıklığa düşmezsiniz. O, Allah’ın Kitabı’dır.”510 Bir başka rivâyette ise ümmetine Allah’ın ipi Kur’an ile Ehl-i Beytini (Ev halkını) emânet olarak bıraktığını bildiriyor. 511
Allah’tan gelen ‘emânet’i yüklenerek mü’min sıfatı kazanan müslümanlar, iman ettikleri İslâm’dan aldıkları şuur ve ahlâkla bu ‘emânet’i taşıma görevini hakkıyla yerine getirmek, her yerde bu aziz ve hassas ‘emânet’i korumak, insanlar arasında ‘emânet’ sahibi, yani emin (güvenilir) kimseler olarak herkese güzel örnek olmak zorundadırlar. Aynı zamanda onlar bu en büyük ‘emânet’i ona hiç bir zarar vermeden, olduğu gibi koruyarak başkalarına ve gelecek nesillere devretmelidirler. Bunu sağlayacak olan metot da, Peygamberimizin bizlere ‘emânet’ olarak bıraktığı Kitab’a ve O’nun Sünnetine sarılmak ve onları hayata uygulamaktır.
Mü’minler, bu en ağır emânetin değerini bilmek, onu korumak ve onu en ehil sahiplere gereği gibi teslim etmek borcundadırlar. 512
Emânet, birisinin koruması için bırakılan maddî ve mânevî hak demektir, yani emniyet edilip inanılan şey. Peygamberlerde bulunan sıfatlardan biri de “emânet”tir. Kur’an’a, Sünnete ve Rasûlullah’ın eşyasına da “emânet” denir.
Rasûlullah, hicretten önce, kendisinde bulunan emânetleri sahiplerine iâde etmişti. Çünkü kâfirler ona “el-emin” olarak mallarını emânet ediyorlardı. Hz. Peygamber “emânete ihânetin münâfıkların alâmetlerinden olduğunu” söylemiştir.513
508] Buhârî, İlim 2
509] Buhârî, İman 24; Müslim, İman 107-108, hadis no: 59; Ebû Dâvud, Sünne, hadis no: 4688
510] Müslim, Hacc 147, Hadis no: 1218; İbn Mâce, Menâsik 84, Hadis no: 3074; Buhârî, (Tecrid, 1654); S. İbn Hişam, 4/251
511] Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 36, Hadis no: 2408; Ahmed bin Hanbel, 5/181
512] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 163-166
513] Buhârî, İman 64; Müslim, İmân 106
EMÂNET
- 101 -
Emânet, müminlerin de vasfıdır.514 Vedâ Haccı’nda Rasûlullah, kadınların da erkeklere birer emânet olduklarını açıklamıştır.515 Yine Vedâ Hutbesi’nde Rasûlullah, “Size bir emânet bırakıyorum ki, ona sarıldıkça sapıklığa ve dinsizliğe düşmezsiniz. Bu emânet Allah’ın kitabı Kur’ân ve benim sünnetimdir.”516 İbn Hanbel rivâyet eder: “Emânet sahibi olmayan kişinin gerçek imânı yoktur.” 517
Allah Teâla, “emânet” kavramını Kur’an-ı Kerîm’de çok geniş bir anlamda zikretmiştir: “Biz emâneti göklere, yere, dağlara yükledik; onlar buna riâyetsizlikten çekindiler, (ihânet etmekten) korktular. (Fakat) insan, (kendisine yüklenen emânete) ihânet etti. Böylece insan, hem çok zâlim, hem de çok câhil olduğunu ispatladı.”518 Bu genel anlamlandırmadan sonra, “Emânetleri ehline vermemizi, insanlar arasında hükmettiğimiz zaman adâletle hükmetmemizi” emreder.519 Rasûlullah’ın şu buyruğu da emânete riâyetin yozlaşması durumunda neler olacağını açıklamaktadır: “Emânet kaybedildiği zaman yani -işler ehli olmayanlara verildiği zaman- kıyâmeti bekle.”520 İsrâiloğulları bu yüzden çökmüş ve sapmışlardı. Beceriksiz, sorumsuz, ahlâksız, adâletsiz kimselere yetki vermişlerdi. Hâlbuki İslâmî harekette, her işte en ehil kişilerin yer aldığı “ulu’l-emr”e itâat sözkonusudur.
Geniş anlamıyla, “Allah’ın tekliflerinin tamamına” emânet denilmiştir.521 Usûl-i fıkıhta, Allah’ın insanlara yüklediği bütün mükellefiyetlere emânet denilmiştir.522 Eşref-i mahlûkat ve yeryüzünün halifesi olarak tanımlanan insan; Allah’ın öğüdü ve rehberi olan Kur’ân-ı Kerîm ile ruhlar âleminde verdiği ‘misâk’la aldığı emâneti yerine getirmeye çalışmakla mükelleftir. Bu mânâda, herhangi bir şekilde kendisine emânet edilmiş bir malı korumamak nasıl hâinlik olmaktaysa; daha geniş kapsamlı olarak Kur’ân ve Sünnet emânetini sahiplenmemek, İslâm’a yönelmemek ve İslâmî ilkeleri yaşamamak, yaşatmayı unutturmak veya engellemek de emânet ve emânet ilkelerine uymamak demektir. 523
İman-Emânet İlişkisi: İman kelimesi ile emânet kelimesi aynı kökü paylaşan, birbiriyle çok yakın anlam ilişkileri olan iki kavramdır. İman’ın filolojik açıdan iki anlamı vardır: Başkalarına güven vermek, güven içinde olmak. İman sahibi kişi, yani mü’min, hem inandığı gücün sağladığı güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına güven veren demektir.
Kur’an, peygamberlerin emin (güvenilen) kişiler olduğunu ifâde ediyor.524 Aynı zamanda, peygamberlere vahyi ulaştıran gök habercisi Cebrâil’in de emin olduğunu belirtiyor.525 Yine Kur’an, insanın büyük sorumluluğundan bahsederken onu emâneti yüklenen varlık olarak tanıtıyor. Emânet de güvene tevdi
514] 23/Mü’minûn, 8
515] Ebû Dâvûd, Menâsik 56
516] Buhârî, Tecrid, 1654; İbn Hişâm, es-Sire, IV, 603; Sahih ve Sünen’lerin Vedâ Haccı bölümleri
517] Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 135
518] 33/Ahzâb, 72
519] 4/Nisâ, 58
520] Buhârı, İmân 1
521] Mecmuat’ul-Tefâsir, İstanbul 1979, V. 142, 143
522] Molla Hüsrev, Mir’ât el-Usûl fî Şerhi’l Mirkat el-Vüsûl, İstanbul, 1307, I, 591
523] Yusuf Kerimoğlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 92
524] 7/A’râf, 68; 26/Şuarâ, 107...
525] 26/Şuarâ, 193
- 102 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edilmiş şey anlamı taşır.526 İman sahibine mü’min denir ki, bir anlamı da emânet taşıyan kişi demektir.
Mü’min, hem Allah’ın, hem de insanın sıfatıdır. Esmâü’l-Hüsnâ’dan biri, el-Mü’min’dir. Allah’ın mü’minliği, güven verici, güven kaynağı olmayı; insanın mü’minliği de el-Mü’min’e (Allah’a) güvenmeyi ifâde eder. İman, bu karşılıklı güvenin işleyişidir. Allah’a güven tam olmadan iman olmaz. Allah’a güvenin tam olması için, O’nu her şeyden fazla sevmemiz, O’nun emir ve hükümlerini de her şeye tercih etmemiz gerekir. “İman edenlerin Allah’a olan sevgileri çok fazladır.” 527
Emânetin lügat mânâsı “eminlik”, “birisine koruması için bırakılan şey.” Eminliğin zıddı, hıyânet; yani, emâneti korumamak, onu emânet edenin değil de, kendi nefsinin arzu ettiği gibi harcamak. Istılahda, emânet için birçok mânâlar verilmiş. Bunlar içerisinde en meşhur olanları şunlar: “Dinî tekliflerin tamamı”, “farzlar”, “İslâm’ın emirleri”, “insana ihsân edilen her nimet”, “arza halîfe olma kabiliyeti”, “istikamet üzere bulunmak.”
Kur’an güneşinden bir nur: “Allah hiçbir nefse vüs’atini aşan (güç yetiremeyeceği) bir görev teklif etmez.”528 Bu nefislerden birisi göz; ona işitme görevi yüklenmemiş. Bir başkası kulak; ona da anlama teklif edilmemiş. Koyun, rûhu tefekkür etmekle, dağlar ve taşlar da ışık vermekle vazifeli değiller. Her varlığa, yeteneğine göre bir görev teklif yüklenmiş. İnsan rûhunun diğer varlıklardan önemli bir farklılığı var. Ona cüz’î irâde takılmış ve kendisine verilen vazifeyi yapıp yapmamada serbest bırakılmış. Zâlim ve câhil oluşunun kaynağı da bu cüz’î irâdeyi yanlış kullanması, nefsin emrine vermesi...
Emânet, irâde sahibine verilir. Kasaya koyduğunuz para için, “paramı kasaya emânet ettim” demezsiniz. Demek ki, cansız eşya emânete muhâtap olamıyor. Melekler de onlardan pek farklı değil. Onların görevlendirilmeleri teklif ile değil; emir iledir. Emânetle ilgili âyet-i kerîmede529 emânetin göklere, yere ve dağlara “teklif” değil; “arz” edildiğinden bahsedilir. Teklif edilseydi reddetmeleri düşünülemezdi. Arzetmekte bir başka mânâ vardır. Hani bir padişah, huzuruna çağırdığı bir askerine bir vazife arzeder. Meselâ, ona “sen kâtiplik yapabilir misin?” diyebilir. O nefer, padişahından özür dileyerek, “maalesef benim okuma yazmam yok; olsaydı emrinizi canla başla yerine getirirdim” der. Bu emir (daha doğrusu arz), “bana bir su getir” demeye benzemez. Suyu her nefer getirir, ama kâtipliği herkes yapamaz.
Emânetle ilgili âyette de Cenâb-ı Hak, göklerden, yerden ve dağdan vazife istemiş. Onlara bir emânet arzetmiştir. Bu arzedişin keyfiyetini bilemeyiz ve onların bu görevden kaçınmalarını da bir isyan olarak değerlendiremeyiz. Onlara arzedilen vazife, onların yetenekleriyle, sermâyeleriyle, kuvvetleriyle yapabilecekleri cinsten değildir. Ama insanın yaratılış keyfiyeti, ona takılan cihazlar verilen kabiliyetler, bu görevi yapmasına uygundur. Nitekim göklerin çekindiği bu emâneti o yüklenmiştir. Nedir bu vazife? (...) “Ben nasıl bu evi yaptım, yapmasını biliyorum, görüyorum, onun sahibiyim, evimi idare ediyorum. Öyle de: Şu koca kâinat sarayının bir ustası var. O usta onu bilir, görür, yapar, idare eder...” İşte
526] Bk. 33/Ahzâb, 72
527] 2/Bakara, 165
528] 2/Bakara, 286
529] 33/Ahzâb, 72
EMÂNET
- 103 -
bu ve benzeri nice mukayeseleri yaparak Allah’ın sonsuz sıfatlarını, şunuâtını (icraat ve işlerini) bilme vazifesini gökler, yer ve dağlar yüklenememişlerdir; kendilerinde bunu yapabilecek yetenek bulunmadığı için...
Bu âyet-i kerîme ile530 insanın semâlardan yüksek olan önemi ve kâinatı çok gerilerde bırakan ulvî görevi beyan edilerek, insanoğluna küçük şeylerin peşinde koşmaması tavsiye edilmekte. Aksi halde, kendisine verilen yetenekleri yerinde kullanmayarak onlara mânen zulmedeceği ve cenneti bırakıp cehennemi satın alacağı için de câhil olacağı ders verilmekte, ihtar edilmekte.
İnsanın yeteneğinde cüz’î irâde de vardır demiştik. İşte insan, bu irâde ile “ben” diyebilmekte ve yukarıda bir örneği verilen mukayeseleri yapabilmektedir. “Ben” diyemese “O” da diyemezdi. “Ben” diyebilmek büyük bir nimet olduğu gibi, müthiş de bir imtihan. Sonu zâlim ve câhil olmaya çıkabilecek bir çetin soru. İşte gökler, yer ve dağlar bu “ene” imtihanından, yani “ben” demekten sakınmışlar... Nitekim zaman da onları haklı çıkarmış ve “ben” diyenlerin çoğunun “O” diyemediği, nefsine mağlûp olarak enâniyete/egoizme düştüğü, gururda boğulduğu, Rabbini, Hâlikını, Mâlikini unuttuğu görülmüştür. Ve çoğunluk böyle olduğu için ki, Cenâb-ı Hak, insan için, “zâlim ve câhil oldu” buyurmuştur. Bu, bütün insanların değil; çoğu insanların böyle oldukları şeklinde anlaşılmalıdır. Gerçekten de “ben” diyebilmek çoğu insana pahalıya malolmuş durumda. Ama gel gör ki, ondaki nefsî lezzet hakikate perde oluyor ve insanlar o zehri seve seve içiyorlar. 531
Emâneti Ehline Vermek
Emânet, vahyin insanda inşâ etmeye çalıştığı hayat tasavvurunun anahtar sözcüklerinden biridir. El-Mü’min olan (güvenen ve güvenilmesini isteyen) Allah, mü’min olan (Allah’a güven duyan ve Allah’ın kendisine duyduğu güveni zedelemekten sakınan) insandan, imanının bir gereği olarak emânete sadâkat göstermesini, yani emîn biri olmasını istemektedir. Görüldüğü gibi, yukarıdaki son cümlede geçen “mü’min, iman, emîn” kelimelerinin hepsi de “emânet” kelimesiyle aynı anlam alanına mensuptur.
Kur’an’ın inşâ ettiği bir akıl, kendisine bahşedilmiş tüm nimetlere birer emânet gözüyle bakar. Buna göre servet bir emânettir, sıhhat bir emânettir, hayat bir emânettir, şöhret bir emânettir, evlât bir emânettir, devlet ve iktidar bir emânettir, bilgi, beceri, akıl; hepsi birer emânettir.
Emânet, gerçek sahibi tarafından geçici bir süre bir başkasının hizmetine sunulan değerdir. Emânet eden, emânet edilene ya güvenmiştir, ya da güvenilir olup olmadığını sınamaktadır. Emânet edilen kimse, emânet karşısında iki farklı tavır takınabilir: Ya ihânet eder, ya da sadâkat gösterir. İhânet ederse hâin, sadâkat gösterirse sâdık olur. Allah’ın emânet ettiklerine ihânet etmek verdiğini O’nun rızâsı hilâfına kullanmaktır. Bu nedenledir ki her günah “emânete ihânet”tir. Ve ihânetin en dehşet sonucu ise, Allah’ın insana olan güvenini zedelemektir.
Bu, emânetin Allah-insan ilişkisine taalluk eden boyutudur. Bir de emânetin
530] 33/Ahzâb, 72
531] Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, Zafer Y. (c. 1), s. 98-101
- 104 -
KUR’AN KAVRAMLARI
insan-insan ilişkisine taalluk eden boyutu vardır ki, Nisâ Sûresinin 58. âyeti, işte bu ilişkinin sıhhat şartını beyan etmektedir. O da “emâneti ehline vermek”tir.
Emânetin sahiplerinin emânet edecekleri insanda ilk arayacakları şart “ehliyet” ve “liyâkat” olmak durumundadır. Kişinin ehil ve lâyık olması için önce bilinç ve bilgi şarttır. Emânete riâyet bilinci ve emânet edilen şeyi yerli yerinde kullanma bilgisi. Peki, bir insanın emânete riâyet bilincine sahip olduğunun ölçütü nedir? Kısaca, Allah’a ihânet etmemesidir. Peki, Allah’ın emânetine ihânet etmekten utanıp sıkılmayan birilerinden kulun emânetine ihânet etmemeleri beklenebilir mi? Ya da, hayatını, her şeyini borçlu olduğu Allah’ın emânetine ihânet edenleri, ikbâl ve iktidarını borçlu olduğu halka ihânet etmekten hangi şey uzak tutabilir?
Aklını vahyin inşâ ettiği herkes çok iyi bilir ki, “benim” dediği her bir şey aslında kendisine bahşedilmiş emânetlerdir. İnsana âit mutlak mülkiyet yoktur. Çünkü mutlak mâlik Yaratıcı’dır. Kur’an’da geçen Allah’ın güzel isimlerinden “el-Melik” ismi bunu ifâde eder. İnsana verilenler hep birer emânettirler. Bu emânetleri var ediliş amacına uygun kullanan, emânete sadâkat göstermiş olur; tersine davranan emânete ihânet etmiş olur.
Ehliyet ve liyâkatin olmazsa olmaz şartları, dört şeye nisbetle tesbit edilebilir:
1. Kişinin Allah’a nisbetle liyâkat ve ehliyet şartı: Bu, “Allah’a karşı sorumluluk bilinci”dir. Kişinin niyetini hâlis kılan unsur da budur. Bu olmazsa, topun barutu yoktur; gerisi olsa ne yazar? Mikro planda emânete sadâkat gösterse bile, makro planda ihânet etmekten geri durmayacaktır. Tıpkı petrol lobisinin seçtirdiği ABD başkanının, kendisini seçenlerin çıkarı uğruna, dünyayı ateşe vermesi gibi.
2. Kişinin kendisine nisbetle liyâkat ve ehliyet şartı: Bunlar, kişinin görev üstleneceği konudaki yetenek ve yeterliliğidir.
3. Kişinin emânete nisbetle liyâkat ve ehliyet şartı: Meşrûluktur. Meşrû olmayan ya da meşrû bir usûlle verilmeyen emâneti üstlenmemek liyâkat gereğidir.
4. Kişinin insanlara nisbetle liyâkat ve ehliyet şartı: İnsanlara yararlı olmaktır.
İlk üç unsur, insanların teveccüh ve tercihiyle oluşacak şeyler değildir. Bir bölgedeki her insan bir kişiyi bir göreve lâyık bulsalar, bu tercih o insanın niteliğine bir şey eklemez. Yani, o insan eğer sorumsuzsa, yüksek tercih onu sorumlu hale getirmez. Ya da, yeteneksizse, herkesin onu destekliyor olması onu yetenekli kılmaz.
Ancak, üçüncü unsurda teveccüh oranı belirleyicidir. Çünkü “fayda” nisbîdir ve kişiden kişiye, gruptan gruba, zümreden zümreye değişebilir. Burada aslolan ‘momentum’u, yani birçok değişik ve çelişik unsurdan oluşmuş bir bütünün maksimum fayda bileşkesini tesbit edebilmektir.
Emâneti ehline vermeyenler üç kez haksızlık yapmış olurlar:
1) Emânetin kendisine,
2) Emâneti verdikleri ehliyetsiz ve liyâkatsiz kişiye,
EMÂNET
- 105 -
3) Emâneti esirgedikleri ehliyet ve liyâkat sahibine. Üç kez zulüm; sahibini katmerli zâlim yapar. 532
Kur’an’a göre müslüman toplumun ana görevi, yeryüzünü ıslah etmek; bozulma ve yozlaşmayı ortadan kaldırıp orada sağlam bir sosyal düzen kurmaktır.533 Bu görev, büyük ölçüde müslümanların siyasî açıdan örgütlenip emâneti ehline vermeleriyle yerine getirilmiş olur. Tabii olarak burada, siyaset nedir, müslüman siyaset yapmalı mıdır, sorusu gündeme gelir. Hemen herkeste veya en azından bazılarında “müslüman siyaset yapamaz” diye bir kanaat var. Hâlbuki siyasetin ne olduğu açıkça anlaşılmadan bu tür sorular sormak veya bu konuda kesin bir kanaate varmak doğru değildir.
En genel anlamıyla siyaset, insana ve hayata iyi hizmet etme mesleğidir; insanların dünya ve âhiretlerini salaha çıkarmak için yapılan hayırlı bir iştir. Siyaset bu ise, o zaman bunun en güzelini müslüman yapmalıdır. Hemen belirtelim ki, insana ve hayata hizmetin en güzel şekli, “Kur’an’ın evrensel ilkelerine” ve “Nebevî modele” uygun olarak yapılanıdır. Öyleyse tam bu aşamada, İslâm’ın yönetimle ilgili evrensel ilkelerini ve emânet ehlinin temel niteliklerini hatırlamak gerekir. (Yani, İslâm’ın istediği şekilde, istediği bir yönetim tarzında veya öyle bir yönetim için Kur’ânî ölçüler ve Nebevî metodla İslâmî siyaset yapmak, elbette tüm Müslümanların büyük bir sığınağı olacaktır. Yoksa, tâğutî bir yönetim için tâğutlara yardım etmek anlamında veya tâğutlara oy vererek siyaseti tasvip etmemiz mümkün değlidir. -A.K.-)
Kur’an açısından siyasî faâliyet, kamuyu ilgilendiren işlerin, yani “emânet”in ahlâkî ve teknik anlamda ehline verilmesidir.534 Demek ki siyasî faâliyetin her zaman uymak zorunda olduğu evrensel ilkelerden birisi, “emâneti ehline vermek”tir. Bu ilke, Kur’an’da şöyle belirtilir: “Allah size, mutlaka emânetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor! Allah’ın size yapılmasını tavsiye ettiği şey, mutlaka en güzeldir. Şüphesiz Allah her şeyi işiten ve her şeyi görendir.” 535
Bu âyette yer alan ve Kur’an’ın tamamında altı kez geçen “emânet” sözcüğü, çok geniş kapsamlı evrensel bir kavramdır. O, öncelikle insanın dışındaki kimsenin taşıyamayacağı ağır bir yüktür.536 Ayrıca “emânet”, “akıl, iyi ile kötü arasında seçim yapabilme yeteneği,537 teklifi taşıma yeterliliği, vahyin doğruluk ve değer ölçülerine dayalı sosyal bir düzen kurma yükümlülüğü” anlamlarına da gelmektedir. 538
Bu âyetteki “emânet” kavramının, “maddî-mânevî değerleri, İlâhî hakikatleri, müslüman toplumun dünyevî gücü ve siyasî hâkimiyeti kullanmasına ilişkin buyrukları” ihtivâ ettiği belirtilmiştir.539 Şu halde emânetin ehline verilmesi, in532]
Ârif Çevikel, Emâneti Ehline Vermek, Vakit, 12 ve 19 Ağıustos 2002
533] bk. 22/Hacc, 41; 26-Şuarâ, 152; 27/Neml, 48; 2/Bakara, 193, 251 vb.
534] bak. Ömer Özsoy, İlhami Güler, Konularına Göre Kur’an, s. 530
535] 4/Nisâ, 58
536] 33/Ahzâb, 72
537] Râgıb el-Isfehânî, el-Müfredât, s. 90; Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, s. 868
538] Bak. Fazlurrahman, Ana Konularıyla Kur’an, s. 79
539] Bak. Zemahşerî, Keşşâf I/553; Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, V/256-258; Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, s. 150
- 106 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sana ve hayata yönelik hayırlı hizmetlerin, eksiksiz bir projeyle hayata taşınması ve bu projenin pratikte başarıyla uygulanmasının sağlanmasıdır. Tabii ki bu, siyasî gücü gerektirir. O halde güç de Allah’ın bir emânetidir ve o mutlaka ehil olanlara verilmelidir.
Kur’an, emânetlerin ehline verilmesini, adâleti, ister. Yönetimde ve işlerin idâresinde getirmiş olduğu “şûrâ” ve “biat” prensipleriyle toplumun irâdesine değer verip insanların yönetimde etkin hale getirilmesini sağlar. Ayrıca Kur’an, toplumlar üzerinde haksız hâkimiyet kurup halka zulmedenleri kınar; her türlü baskıcı yönetimleri reddeder.540 Çünkü politik gücün baskıya başvurması, toplumsal acılara ve ahlâkî çöküntülere yol açar.
Emânet Ehlinin Vasıfları: Emânet ehlinin en önemli vasfı, Kur’an’daki yönetim ilkelerini başarıyla uygulayabilme yeteneğine sahip olmasıdır. Emânet ehlinin vasıflarını şahsında taşıyan örnek insan Peygamber’dir (s.a.s.). O, İslâm’ın yönetim ilkelerini hayata taşımış; müslümanlardan biat almış, siyasî egemenlik gücünü (devlet başkanlığını) Allah’ın emri üzerine halka onaylatmıştır.541 Yüce Allah, ona yönetim işinde halka danışmasını emretmiş,542 Peygamber (s.a.s.) de bu emri yerine getirmiştir.
Emânet ehli, “emîn/güvenilir” olmalıdır. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) en önemli vasfının “emîn” olduğu unutulmamalıdır. O, insana ve hayata hizmeti hakka, adâlete, ahlâka ve halka dayandırmış; bu örnek uygulamalarıyla dost ve düşman herkesin güvenini kazanmıştır.
Siyasetin malzemesi insandır. İnsan ise, hem düşünen hem de inanan bir varlıktır. Yönetici konumunda bulunanlar, insanların dinden sapma veya ona karşı çıkma şeklinde algılanabilecek uygulamalardan şiddetle kaçınmalıdır. Yöneticiler Kur’an’ın istediği gibi iman etmeli, adâletten ayrılmayıp can, mal, akıl, nesil ve din emniyetini sağlamaya çalışmalı, bu temel esasları korumalıdır.
Kendine göre bir sistem kuran Batı, insanları bu sisteme uydurmaya çalışıyor. İslâm’la bağları kesmek, bir ideolojidir. Bu ideoloji, “laik” bir kişilik ortaya çıkarmış; hem kişi, hem de toplum bünyesinde derin yaralar açmıştır.
Bugün için en önemli sorun, insanlığın, hâkim güçlerin haksız siyasî tasallutundan tam olarak kurtulamamış olmasıdır. Ancak, istenen ve beklenen kurtuluş, “görevin ehline verilmesiyle” büyük ölçüde gerçekleşmiş olacaktır. Çünkü insanların huzurlu, dünyanın da sistemli ve güvenli olması, emânetlerin ehline verilmesine bağlıdır. İşin, ehil olmayanların eline geçmesi ise, Peygamber’in (s.a.s.) ifâdesiyle: “Emânetin zâyi edilmesi (yitirilmesi)dir.” 543
“Emânet kaybedildiği zaman yani -işler ehli olmayanlara verildiği zaman- kıyâmeti bekle.”544 Kıyâmet, cisimlerin ister kendi parçaları arasında, ister diğer cisimler arasında var olan uyumun, nizam ve birliğin kalkmasıdır. Bir kaostur, yıkımdır kıyâmet. Mânevî yönü ihmal edilip tek kanatlı kuş gibi, tek yönlü maddî ihtiyaçlarının hizmetinde bir insan, kıyâmeti yaşıyor demektir. İnsanın kıyâmeti, inancın
540] bak. 27/Neml, 34 vb.
541] Bak. 48/Fetih, 10; 60/Mümtehıne, 12
542] 3/Âl-i İmrân, 159
543] Fahrettin Yıldız, Kur’an Işığında Hayatı Doğru Yaşamak, s. 304-307
544] Buhârı, İlim 2
EMÂNET
- 107 -
kıyâmeti, hakikatin kıyâmeti... Hadis külliyâtları, Kıyâmet’ten önce ortaya çıkacak alâmetlerden söz eden çok sayıda hadis rivâyeti ihtivâ eder. Âhir zaman olarak tanımlanan Kıyâmet öncesi donemde dinî duygu, düşünce ve davranışların zayıflaması, İslâmî kurallara gereken önemin verilmemesi, ibâdetlerin terk edilmesi, ahlâksızlığın çoğalması biçiminde kendini gösteren kıyâmet alâmetlerinin tümünün ortada olduğunu, çoktan insanı kasıp kavurduğunu görüyoruz. Hadis rivâyetlerinde kıyâmet alâmetleri olarak sayılan, yukarıdaki ifadelerin dışında şunları görüyoruz: İnsanların bina yapmakta birbiriyle yarışmaları, insanların ölümü temenni etmeleri (ve intihar arzusu), İkisi de hak iddiasında bulunan iki büyük İslâm ordusunun birbiriyle savaşması, İslâmî ilimlerin ortadan kalkması, cehâletin artması, depremlerin çoğalması, zamanın yaklaşması, gece ile gündüzün eşit olması (zamanın bereketinin gittiği bir koşturmaca ve elektrik aydınlığı ile gecenin gündüz gibi olması), cinâyetlerin çoğalması, fitnelerin zuhur etmesi, yahûdilerle müslümanların savaşmaları (Filistin’de fiilen ve dünyanın her tarafında fikren), zinânın açıkça işlenmesi, içki tüketiminin artması, kadınların çoğalıp erkeklerin azalması (özellikle çarşı pazarda)... Bütün bunların yaşanılan vak’a olduğundan yola çıkarak kıyâmetin de koptuğunu söyleyebiliriz. Çünkü bunlar, toplumsal âfetlerdir. Bu problemler, toplumların kıyâmetidir. Bu özellikler, huzursuzluğun, fitnenin, kaosun, kokuşmuşluğun belirtileridir. Bunları yaşayan toplum, kıyâmet dehşeti yaşıyordur. Kıyâmet dehşetiyle bin kere ölmüştür de cenâzesini kıldıran yoktur. Kıyâmetin ne zaman kopacağını bilmeyen, hatta kendi yaşadığı zamanda bile kıyâmetin kopmayacağından emin olmayan bir peygamber, toplumun kıyâmetini çok belîğ bir şekilde anlatmış olur bu alâmetlerle. Osmanlı, son demlerinde, ölüm döşeğindeki “hasta adam”a benzetilirdi; şimdi onun devamını adam yerine koyan olmadığına göre çoktan öldü o. Osmanlı, “kıyâmet alâmeti” olarak dillendirilen bu toplumsal mikropları, tedbirsizlikten dolayı bünyesine bulaştırdığı için hastalandı. Onun çocuğu bu belâlara ilâç diye sarıldığı için kıyâmeti her an yaşamakta. Gerçek kıyâmetin dehşeti bir anlık iken; toplumsal kıyâmet, her an dehşet saçmaktadır.
“Emânet kaybedildiği zaman yani -işler ehli olmayanlara verildiği zaman- kıyâmeti bekle”545 Ehil olmak ve emin olmak; bu iki vasıf, yetkili şahsın temel özelliğidir. Emîn/güvenilir olmak, ancak iman etmiş olmakla mümkün olur. “Emânet sahibi olmayan (güvenilir bulunmayan) kişinin gerçek imânı yoktur” 546 İmanı olmayanın emîn olamayacağı gibi, emîn/güvenilir olmayan bir kimsenin de gerçek anlamıyla iman etmediği, imanın gönlüne yerleşmediği bir gerçektir.
“Emânet” sözcüğü, “iman” kelimesiyle aynı kökten gelir. Dolayısıyla “emîn/güvenilir” olmak için her şeyden önce ve tam anlamıyla iman sahibi “mü’min” olmak ilk vasıftır. Allah’a güvenini, O’na itaatle ortaya koymayan kimsenin, başka mü’minlerin güvenini sağlamaya hakkı yoktur.
Emânetin ehline verilmesinin siyasî alanla ilgili konuda temel unsurların başında adâletle hükmetmek gelir. Bu konuyla ilgili âyette de adâletin altı çizilir: “Allah size, mutlaka emânetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder...”547 Adâletin esâsı da Allah’ın indirdikleriy545]
Buhârı, İlim 2
546] Ahmed bin Hanbel, Müsned, III, 135
547] 4/Nisâ, 58
- 108 -
KUR’AN KAVRAMLARI
le hükmetmektir. Çünkü “Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse onlar zâlimlerin ta kendileridir.”548 Şirk de en büyük zulümdür.549 Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen veya hükmetmeyeceği önceden bilinen kimselere Allah’ın emânetini teslim etmek büyük bir vebaldir. Zâlimin zulmüne rızâ zulüm olduğu gibi, onun zulmüne yardım etmek, onun zulmetmesine sebep olmak da daha büyük zulüm ve daha büyük günahtır. “Günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın.” 550
Emânetler nelerdir, bunların sahipleri kimlerdir, emânete riâyet nasıl gerçekleşir, emânete riâyet etmemek nasıldır ve bu özellikler kimlere âittir? Bu sorulara cevap vermeye çalışalım:
“Biz emâneti göklere, yere, dağlara yükledik; onlar buna riâyetsizlikten çekindiler, (ihânet etmekten) korktular. (Fakat) insan, (kendisine yüklenen emânete) ihânet etti. Böylece insan, hem çok zâlim, hem de çok câhil olduğunu ispatladı.”551 Allah (c.c.) insanın dünyadaki konumunu ve bu konumun ne derece önemli olduğunu, yeryüzüne gönderilişin boşuna olmayıp belli bir gâyeye dayandığını, kendisinin başıboş bırakılmayıp hevâsının eline terk edilmediğini ve kendisine bir emânet yüklendiğini ortaya koymaktadır. Bu emânetin ise, kendisinden daha güçlü, daha sağlam ve dayanıklı bir yapıya, yaratılış itibarıyla sahip olunan, yeryüzünün ve dağların yüklenmekten korkup çekindiklerini, Rablerinden, kendilerini bu hususta ma’zur saymasını, zira bu emâneti yüklenecek kapasiteye sahip olmadıklarını söylerken, emânetin ne derece ağır ve sorumluluk gerektiren bir şey olduğu anlatılır. Çünkü yeryüzü ve dağlar, Rablerinin emirlerini yerine getirebilmek için koşan, onu yerine getiren Allah’ın yarattığı varlıklardır. “Orada (yerde), onun üzerinde sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarattı ve isteyip arayanlar için eşit olmak üzere oradaki rızıkları takdir etti. Sonra Kendisi duman halindeki göğe yöneldi, böylece ona ve göğe dedi ki: ‘isteyerek veya istemeyerek gelin.’ İkisi de: ‘isteyerek, (itaat ederek) geldik’ dediler.”552 Buradaki emânetten kastedilen şey hilâfettir. Yani hükmettiğiniz, hükümet olduğunuz zaman adâletle insanlar arasında hükmediniz, adâletli hükümet olunuz demektir. 553
Emânet; insanın emin ve kendisine itimad edilen biri olmasından kaynaklanır. Kendisine maddî ve mânevî herhangi bir şeyin korkmadan kalp huzuru ile teslim edilip, istenildiği zaman sağlam bir şekilde alınabilir olması anlamına masdardır. Allah (c.c.) veya kullar tarafından, herhangi bir şekilde bırakılmış olan şeye de mef’ûl anlamında masdar olarak isim olmuştur.
İnsan; Allah’ın emânetini yüklenmiş bir emîn olmayı üzerine alan tek yaratıktır. Bu sebeple diğer yaratıklar üzerinde hükmetme ve tasarrufta bulunma hususunda görevlendirilmiştir. Ayrıca, insanlar kendi aralarında, birbirlerine emîn (güvenilir, emânet sahibi) olarak emânet bırakabilir, bunların korunmasına çalışırlar. İşte insanlar, gerek Allah’a ve gerekse kullara karşı bu emânet haysiyetlerini ne kadar iyi muhâfaza ederler ve emâneti ne derece yerli yerince koyabilirlerse, o oranda değer ve iyiliklerini arttırmış olurlar.
548] 5/Mâide, 45
549] 31/Lokman, 13
550] 5/Mâide, 2
551] 33/Ahzâb, 72
552] 41/Fussılet, 10-11
553] 4/Nisâ, 58
EMÂNET
- 109 -
Allah yeryüzünde halife olarak Âdem (a.s.)’i yaratmıştır.554 Onun soyundan gelen insanları da denemek için halife kılmıştır.555 “Ey Dâvud, gerçek şu ki, Biz seni yeryüzünde bir halife kıldık. Öyleyse insanlar arasında hak ile hükmet. İstek ve tutkulara (hevâya) uyma; sonra seni Allah’ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah’ın yolundan sapanlar, hesap gününün unutmalarından dolayı, onlar için şiddetli bir azap vardır.” 556
Hilâfetle görevlendirilen insanın; Allah’ın kendisi için indirdiği vahiyle insanlar arasında hükmetmesi gerekir. Eğer insanların istek ve arzularına uyacak olur, insanlar arasında kendi arzularına göre hükmederse, istek ve arzular insanı Allah’ın yolundan saptırdığı için, emin olma özelliğini yok eder, güveni yitirir ve emâneti de koruyamamış olur.
Emâneti yüklenip gereklerini yerine getiren insana Allah merhamet eder ve onu bağışlar, ama emânetin gereklerini terk edip yoldan sapanlar ise, âhireti ve oradaki âkıbetlerini unutmuşlardır, bu sebeple onlar için şiddetli bir azap vardır. Zâlim ve câhil olan insan, zulme ve haksızlığa meyyâl olan emânet bilincinden mahrum olan insan, yüklendiği emâneti yerine getirmemiş, yüklendiği emâneti cehâletinin eseri olarak unutmuş, istek ve arzularına uyarak kendi kendisine zulmedip nefsinin (ve yönetici gibi etkin bir konumda ise, toplumun) zâlimi olmuştur.
Allah’ın ve O’nun kullarının hukukunu yüklenen insan, bu hukuka uygun hareket etmesi gerekirken, hukuk tanımaması sebebiyle haksızlık ederek zâlim oluyor. Zâlimliğinin sebebi ise; cehâletinden veya gaflete dalarak âkıbetini unutmasından kaynaklanıyor. Yüklendiği emânete gereği gibi riâyet etmeyen insan zâlim ve câhildir. Emânet, sorumluluk gerektirir. Bu mecbûriyet, ayrıca, emâneti; kendi bulunduğu ortamda veya kendisinden sonra gelecek emânet ehli, güvenilir, sorumluluk bilinciyle hareket eden insanlara teslim etme bilincini verir. “Allah size, mutlaka emânetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor! Allah’ın size yapılmasını tavsiye ettiği şey, mutlaka en güzeldir. Şüphesiz Allah her şeyi işiten ve her şeyi görendir.” 557
Emânet ile hâkimiyetin ilişkisi açık bir şekilde ortaya konuluyor. Bu âyette emânetleri yerine getirme, insanlar arasında adâletle hükmetme olarak emrediliyor. Burada emânet, hükümden önce zikredilerek emânetin önemi anlatılıyor. İnsanın; Rabbine, nefsine ve toplumuna karşı olmak üzere üç emânet ilişkisi vardır. Rabbine karşı emânete uyması; Rab-kul ilişkisine riâyet etmek, Allah’ı birleyip (tevhid), O’nun hukukunu korumak ve O’nun sınırlarını tecâvüz etmeden, Allah ile kul arasındaki farkın bilincinde olarak, gerçek İlâh ve Rabbin Allah olduğunu haykırarak, bunun mücâdelesini vererek itaat ve ibâdetini sadece Allah’a has kılıp inancında, düşüncesinde ve amellerinde şirkten eser bulundurmamaktır. Yasa koyma, hüküm belirleme yetkisini kayıtsız şartsız olarak Allah’ın dışında, herhangi bir parti, sınıf, grup gibi şeylere vermek emânete riâyet etmemektir. Bu yetki, sadece Allah’a âittir.558 Allah’a âit olan bir yetkiyi insanlara
554] 2/Bakara, 30
555] 6/En’âm, 165
556] 38/Sâd, 26
557] 4/Nisâ, 58
558] 12/Yusuf, 40
- 110 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vermek, Allah’ın hukukunu muhâfaza etmemek, emâneti sahibine vermemektir ve aynı zamanda da şirktir. Mü’minlerin özelliklerinden bir tanesi, emânete riâyettir. “Mü’minler gerçekten felâha ermişlerdir... Onlar (o kurtuluşa eren mü’minler), emânetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. Onlar namazlarını da koruyanlardır. İşte (yeryüzünün hâkimiyetine ve âhiretin nimetlerine) vâris olacak onlardır.” 559
Bu âyetlerde anlatılan özelliklerden bazıları Allah’ın emâneti olduğu gibi, bir kısmı da insanın kendi nefsine karşı olan emânetleri, sorumluluklarıdır. Onlar; boş ve faydasız olan şeylerden yüz çevirirler, faydasına olmayan şeyleri işlemekten kaçınırlar, zinâdan kendilerini korur, zinâya yaklaşmazlar. Kendilerine emredilen şeylerin faydasına faydalarına, yasaklanılan şeylerin zararına olduğunu bilir, böylece inanır ve kendilerinden istenilen şeyleri yerine getirerek cennete vâris olmaya çalışırlar, nefislerine yüklenilen emâneti yerine getirmiş olurlar.
Topluma karşı emânet: Onların hukuklarını gözetmek, onları aldatmamak, onların arasını ıslah edip düzeltmek, laf getirip götürmemek, malında onların hakkı olan zekâtı vermek, mü’minlerin gıybetini yapmamak, mü’minlere yapılan saldırılara karşı birlik olup karşı koymak, onların ırzlarını korumak, eşlerine karşı adâletli olmak, çocukların fıtratlarının bozulmaması için çalışmak, yalan şâhitlikte bulunmamak ve bunlar gibi nice hayrın yaygınlaşması, şerrin yok edilmesi gibi meselelerde toplumsal sorumluluğunu îfâ için üzerine düşeni yerine getirmektir.
Kendilerine verilen emânetleri koruyup muhâfaza etmek, Allah korkusundan ve beraberinde gelebilecek âhiret azâbından korunma duygusundan, yani takvâdan kaynaklanır. Allah şöyle buyuruyor: “Eğer yolculukta iseniz ve kâtip de bulamamışsanız, bu durumda alınan rehin (yeter). Şu durumda eğer birbirinize güveniyorsanız, kendisine güven duyulan, Rabbi olan Allah’tan korkup sakınsın da emânetini ödesin. Şâhitliği de gizlemeyin. Kim onu gizlerse, şüphesiz onun kalbi günahkârdır. Allah yapmakta olduklarınızı bilendir.”560 Âhiret bilinci insanı takvâya, Allah’tan korkup azâbından korunmaya iter. Takvâ ise kendisine yüklenilen emânetleri korumaya, onları ehillerine vermeye götürür.
Kitap ehlinden bir kısmı emânete riâyet eder, emânetlerini korurlar.561 Onlar Kitabı tahrif etmeyen, Kitabın gerekleriyle amel eden, âhiret bilincine ulaşmış olanlardır. Kitabı tahrif eden ve gerçekleriyle amel etmeyen ehl-i kitab ise, onlarda âhiret bilinci yoktur; bu sebeple muttakî de değillerdir. Muttakî olmadıkları, âhiret bilinci ile hareket etmedikleri için emânete riâyet etmezler, kendilerine teslim edilen, korunması için bırakılan emânetleri, istek ve arzularına uygun bir şekilde kullanırlar.
Emânete riâyet imandan kaynaklanır ve takvânın da bir gereğidir. Emânete riâyet etmemek ise, bir çelişkidir, bu da münâfıklığın gereğidir. Rasûlullah (s.a.s.), münâfığın alâmetlerinden birinin; kendisine bir şey emânet edildiği zaman emânete hıyânet etmek olduğunu belirtir.
Bazı âlimler, emânetten kastedilen şeyin Kur’an olduğunu söylemişlerdir. Kur’an’ı okuyup onu hayatına geçirmek ve yaşanılır kılmak emânete riâyettir.
559] 23/Mü’minûn, 1, 8-10
560] 2/Bakara, 283
561] 3/Âl-i İmrân, 75-77
EMÂNET
- 111 -
Kur’an’ın toplumsal hayatta uygulanması ancak hilâfetle (İslâm devletiyle) mümkün olur. Bazı meseleler, İslâmî otoritenin varlığına bağlıdır. Bu sebeple Kur’an’ı yaşamlarına geçirmenin mücâdelesini veren muttakî mü’minler hilâfetin gerçekleşmesi için mücâdele vermek zorundadırlar ki; bu sâyede sorumluluklarını yerine getirmiş emânetlerini muhâfaza etmiş olurlar. Hilâfet makamına getirilecek insanın ise öncelikle Allah’ın emâneti ve nefsine olan emânetleri yerine getiren, emin güvenilir bir insan olması gerekir ki, bu emâneti yüklenebilmeye hak sahibi olsun. Kur’an emânetini yüklenecek insan; düşünebilen, aklını kullanabilen, Rabbini tanıyıp O’na ibâdette bulunandır. “Şâyet Biz bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, andolsun ki onu Allah korkusundan saygı ile baş eğmiş, paramparça olmuş görürdün. İşte Biz belki düşünürler diye, insanlara böyle örnekleri vermekteyiz.” 562
Bu benzetme ile Allah’ın yüceliği ve kulun ne derece bir sorumluluğunun bulunduğu anlatılmak istenmiştir. Yani dağ gibi sağlam ve büyük bir varlık bu sorumluluğu yüklenseydi idrâk edebilseydi, Allah’a karşı vereceği hesaptan dolayı paramparça olurdu. Ama ne tuhaftır ki insan; Kur’an’ı anlayacak ve sorumluluğunu idrâk edecek akıl ve zekâya sahip olmasına rağmen, aklının kullanmamakta ve sorumluluğunu idrâk etmediği için pervâsız ve düşüncesiz bir yaşam sürdürmektedir. Allah’ın huzurunda bir gün hesaba çekilecek olduğu halde, böylesine büyük bir sorumluluk taşıdığını düşünmemekte ve bundan bir korku ve endişe duymamaktadır. Kur’an’ı duyduğu, işittiği ve hatta bir kısmını okuduğu halde, tıpkı cansız ve şuursuz bir taş gibi duymazlıktan, görmezlikten gelmekte, sorumluluğunun ne derece büyük olduğunu anlayamamaktadır.
“Ey iman edenler! Allah’a ve Rasûlüne ihânet etmeyin, bile bile emânetlerinize de ihânet etmeyin.”563 Gelin hep beraber sorumluluklarımızı gözden geçirip emânetlerimizi yerine getirelim. Allah’a ve Rasûlüne ihânet etmeyelim, onların hukukunu koruyalım, emânetlerin gereklerine uygun davranarak emânetleri muhâfaza etmiş olalım ve kurtulalım. Yeryüzünde bize yüklenen hilâfet ve Kur’an emânetlerini beyinsizlere terkederek, emânetlerimizi zâyi etmeyelim. Allah’ın bize verdiği akıl emânetini Kur’an’la düzeltelim, vücûdumuzu ve neslimizi câhiliyyeden, tüm kötülüklerden koruyarak emânetleri yerine getirelim. Yoksa, dünya ve âhirette hüsrâna uğrayanlardan oluruz. Emânetlere uygun hareket ederek, emânetlerine ihânet etmeyenlere selâm olsun! 564
Vedîa; Terkedilen Emânet
Vedîa; Terkedilmiş şey demektir. Bir kimsenin bir veya daha fazla kişinin yanında korumaları için bırakmış olduğu mal veya böyle bir akit manasında kullanılan bir İslâm hukuku terimi. Mecelle vedîayı; “Hıfz için bir kimseye verilen maldır” diye tarif etmiştir.565 Terim manası ile sözlük manası arasındaki ilgi, malın sahibi tarafından vedî’ın yanına terkedilmiş olmasıdır. 566
Vedîa verme olayına îdâ vedîa verene mûdi’, kendisine vedîa bırakan kişi veya kuruma mûda’ vedî’ denilir. Kendisine emânet mal bırakılmak istenilen kişi,
562] 59/Haşr, 21
563] 8/Enfâl, 27
564] Cafer Tayyar Soykök, Emânet Kavramı, Haksöz, sayı 72, Mart 97
565] Mecelle, Madde, 763
566] İbn Kudâme, el-Muğnî, VII, 280; Ö. Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, IV,144; Ali Hafif Ahkâmu’l Muâmelâtu’ş-Şer’iyye, 432
- 112 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu malı koruyabileceğini biliyorsa emâneti kabul etmesi müstehaptır.
Rüknü: Diğer akitlerde olduğu gibi vedîanın da rüknü, icab (akde taraf olanlardan birisinin akit yapmak için yapmış olduğu teklif) ve kabul (akdin karşı tarafın diğer tarafın teklifini kabul etmesi)dir. İcab, “emânet bıraktım, koruman için verdim vedîa olarak verdim...” gibi, emânet bırakmaya delâlet eden sözlerle olabileceği gibi bir emânetçinin korunması istenilen malı emânetçinin yanına veya görevlinin haberi olması kaydıyla deposuna bırakması suretiyle de olabilir.
Şartları: Vedîa’nın sıhhati yani vedîa ahkâmının uygulanabilmesi için bir takım şartların bulunması gerekir. Bunlar;
1- Mûda’ın (yanına emânet bırakılan kişi) mükellef olması gerekir. Mümeyyiz olmayan bir çocuğun yanına bırakılan malın hiç bir güvencesi yoktur. Dolayısıyla bu durumdaki bir malın telefi halinde o çocuğun sorumluluğu yoktur.
2- Mûda’ı (emânet bırakan) mümeyyiz olmalıdır. Dolayısıyla çocuk, deli gibi mümeyyiz olmayanların bıraktıkları malda vedîa hükümleri câiz olmaz.
3- Vedîa bırakılan mal, elde bulundurulabilecek cinsten bir mal olmalıdır: Dolayısıyla, havadaki bir kuşun emânet bırakılması mümkün değildir.567
Vedîanın Hükümleri: Mûda’ vedîayı teslim aldığı zaman bir takım yükümlülükler altına girer. Bu yükümlülüklerle ilgili esaslar bu akdin hükümlerini teşkil ederler. Bunlar:
a- Mûda’, kendisine emânet bırakılan malı örfün öngördüğü ve kendi malını koruduğu şekilde korumak zorundadır.568 Mûda’ malı bizzat kendisi koruyabileceği gibi ailesi efradından birisi veya hizmetçisi eliyle de koruyabilir. Ama aynı çatı altında kalmayan bir yakının eliyle koruyamaz. Her malın muhafazası için ayn bir ‘mekân veya kap vardır. Mesela para ve mücevherin korunacağı kap kasa, at ve benzeri bir hayvanın korunacağı mekân ahırdır. Dolayısıyla mûda’ kendisine emânet edilen malı örfen o malın korumağa uygun bir yere koyarsa görevini yapmış olur. Aksi halde kusur söz konusudur. Kusur varsa ve mal telef olursa mûda’ bu malı tazminle mükelleftir.
Emânet bırakan şahıs, mûda’a malı verirken onun muhafazası için bir takım şartlar koşabilir. Şâyet bu şartlar faydalı ise ona uymak zorundadır. Mesela mal sahibi vedîa bırakırken, “bu malı evinde koru” dese, ama vedî buna önem vermeden malı yanında taşısa ve mal telef olsa o malı tazmin eder. Fakat bir zarurete binaen şarta uyamazsa tazminle mükellef değildir. Yukarıda verilen misalde, şâyet malı evine götürürken yolda giderken telef olsa tazmin etmez.
b- Mûda’ vedîayı kullanamaz. Şâyet kullanırsa bu teaddî sayılır ve elinde emânet olan mal, mazmûn durumuna düşer. Dolayısıyla bu durumda telef olacak olursa o malı, özelliğine göre, mislini veya kıymetini ödemek durumundadır. Mesela elinde emânet olan bir elbiseyi giymek, kendisine emânet bırakılan bir arabaya binmek o malı emânet olmaktan çıkarır, mağsub mal hükmüne sokar. Eğer mûda’ emânet malı kullanır, sonra da bir daha kullanmamak niyetiyle
567] İbn Kudâme, a.g.e., VII, 291; Ali Hafif, a.g.e., 433
568] el-Merğınânî, el-Hidâye, III, 215; İbn Rüşd, Bidâyetit’l-Müctehid, II, 312; el- Aynî, el-Binâye, VII, 734
EMÂNET
- 113 -
korunduğu yere koyarsa ve bir daha da kullanmazsa bu mal tekrar emânet hükmüne döner. Şâyet emânet bırakan şahıs, mûda’a malı kullanması için verirse, bu akit vedîa olmaktan çıkar âriyet’e dönüşür. 569
Mûda’ vedîayı kullanamamanın yanı sıra onda herhangi bir tasarrufta da bulunamaz. Yani onu satamaz, kiraya veremez, rehin bırakamaz; kendi ailesi dışında bir başkası vedîa veya ariyet olarak veremez. Şâyet emânet malda bir tasarrufta bulunur da kazanç sağlarsa bu kazancın kime ait olduğu ihtilaflıdır; İmam Ebû Yusuf, İmam Mâlik ve Leys’e göre, malın aslını sahibine iade edince, edilen kâr kendisi için helaldir. İmam Ebû Hanîfe, imam Muhammed ve Züfer’e göre aslını sahibine iade eder, kazancı da fakirlere dağıtır. Bir gruba göre hem aslı hem de kârı asıl mal sahibinindir. Bir başka gruba göre kazanç âlim satım yoluyla elde edilmişse bu tasarruf geçersizdir. 570
c- Sahibi istediği zaman mûda’ vedîayı geri vermek zorundadır. Böyle bir talep halinde vermeyi geciktirmeye hakkı yoktur. Zaruret olmadığı halde geri vermez de mal telef olursa onu ödemek zorundadır. Mûda’nın malı geri vermek zorunda olduğu şahıs vedîanın sahibi vekîli veya elçisidir. Bir başkasına veremez verirse sorumlu durumuna düşer.
Vedîa olarak bırakılan mal, mûda’ın elinde emânettir. Dolayısıyla mûda’nın kusuru veya teaddîsi olmadan bu mal telefi doğrudan bu kusur veya teâdîye bağlı olmasa bile mûda’ bu malı tazmin edecektir. Telef olan malın tazmini, mal mislî ise (ölçü veya tartı ile alınıp satılan veya taneleri arasında fiyata tesir edecek derecede fark olmayan mallar) misli ile, kıyemî ise kıymeti ile tazmin edilir.
Mûda’ın evinde veya ambarında yangın, göçük gibi tabii bir âfet olur ve emânet bırakılan mal telef olursa bundan dolayı tazminat gerekmez. 571
Mûda’ın Nafakası: Vedîa olarak bırakılan mal hayvan vs. gibi bir şey olur ve elde tutulması bir takım masrafları gerektirirse bu masraflar mal sahibine aittir. Eğer mal sahibi bıraktığı hayvan için gerekli samanı, yemini bırakırsa o yedirilir. Aksi halde mûda’ kendi yanından verir ve sonra bunun bedelini mal sahibinden alır. Yalnız, Mûda’ın harcaması, mal sahibinin emri olmadan yapılmışsa, kendisine rücû hâkim kararına muhtaçtır.
Vedîayı İâde: Mal sahibi malını istediği zaman vedîin iadesi o anda bir zararı gerektirmiyorsa, malı iade etmek zorundadır. Malın iadesini geciktirecek bir mazeret olmadığı halde iade etmez de, bu ara mal telef olursa bu teaddî sayılır ve daman gerektirir. Ama malın bulunduğu yer ile, teslim edileceği yer arasındaki mesafenin uzaklığı, o esnada yol emniyetinin olmaması gibi bir sebepten dolayı teslim gecikir ve bu esnada mal telef olursa daman gerekmez. Malın sahibine iâdesi külfet ve masrafı gerektiriyorsa bu masraflar mal sahibine aittir. 572
Emîn; Emânet İçin Güven Duyulan
Emîn: Allah (c.c.)’ın bir ismi ve rasullerin bir vasfını belirten Kur’an-ı bir terimidir. “el-Emin”, “e-mi-ne” fiilinden ism-i fâildir. “emine”; korkusuz ve âsude
569] el-Merğınânî, a.g.e., III, 216; Ali Hafif, a.g.e., 434
570] İbn Rüşd,-a.g.e., II, 312
571] Merğınânî, a.g.e., III, 215; Zeylaî, Tebyînu’l-Hakâik Şerhu Kenzi’d-Dekâik, V, 76
572] Hüseyin Kayapınar, Şamil İslâm Ansiklopedisi , c. 6, s. 328-329
- 114 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmak, “el-Emin” ise “koruma muhâfızı, bir şeyi koruyan, güvenilen, itimatlı adam, hâin olmayan” anlamındadır.
“Emin, mümin ve emânet” kelimelerinin kendinden türediği “e-m-n”, her türlü korku ve şüpheden uzak olmak, bütünüyle mutmain bulunmak demektir. 573
“El-Emîn”, sıka, güvenilir. mutemed mânâsına geldiği gibi, bazen de emniyet içerisinde olan, emniyetli manalarına gelir. “Emîn” kelimesini açıklamak için önce aynı kökten gelen “emânet” kelimesini açıklamamız gerekir. Çünkü “emin” aynı zamanda “emânete riâyet eden kimse” demektir.
İlim ve özellikle irâdeyle birlikte Allah’ın karşısında insana verilen “benlik/nefs/ene” göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten çekindiği büyük bir “emânet”tir. Bu “emânet” öylesine ağırdır ki, nefsi aşmayı ve şeytanın süslediği yola dalmadan Allah’a kul olmayı, görmesini O’nun görmesi, eylemini O’nun eylemi, irâdesini Onun irâdesi hâline getirmeyi gerektirir. İşte, dağlar, gökler ve yer böyle bir emâneti yüklenmekten kaçınmış, Allah’ın irâdesine pasif bir teslimiyeti, irâde sahibi olarak kâinata efendilik yapmaya tercih etmişlerdir.
“Muhakkak Allah size emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adâletle hükmetmenizi emreder.”574 Bu şekilde emâneti yerine getirene emin kişi denir. Allah’ın risâleti en önemli bir emânettir ve bu da bütünüyle emin olan elçiler aracılığıyla, yine bütünüyle emin olan nebilere tevdî edilir: “Onu er-Rûh’ul-emîn indirdi, kalbine uyarıcılardan olasın diye”575 “Şüphe yok ki O (Kur’ân, Allah’ın) çok şerefli bir elçisinin (yani Cebrâil’in getirdiği) sözüdür. (Bu elçi) büyük bir güç sahibidir Arşın sahibi (Allah) indinde yüksek bir mevki sahibidir. (Üstelik) orada (göklerde, melekler tarafından) kendisine itâat edilendir, (vahiyleri tebliğ için) oldukça emîndir.” 576
Bu âyetlerde vahyi indiren emîn elçi olarak Cebrâil’den (a.s.) bahsedilirken, Kur’an-ı Kerîm’de daha çok emîn vasfı rasûller için geçmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de bize bildirilen ilk azgın putperest toplum olan ve âkıbeti tûfanda boğulmak olan Nuh kavmine, Nuh’un (a.s.) tebliği yine Kur’ân-ı Kerim’de şöyle anlatılır: “Nûh kavmi de gönderilen rasulleri yalanladı Kardeşleri Nûh onlara: ‘(Allah ‘tan) ittikâ etmez misiniz?’ demişti: ‘Ben size gönderilmiş emîn bir rasûlüm. Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbine âittir.”577
“Her yol üzerine bir işaret koyan” ve “ebedî yasayacaklarmış gibi köşkler inşa eden”Âd kavmiyle Hûd (a.s.) arasındaki mücâdele âyetlerde şöyle açıklanır: “Âd (kavmi) de gönderilen rasûlleri yalanladı. Kardeşleri Hûd onlara ‘(Allah’tan) ittika etmez misiniz?’ demişti. Ben size gönderilmîş emîn bir rasûlüm. Artık Allah ‘tan korkun ve bana itâat edin. Sizden buna karşı hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim âlemlerin Rabbına âittir” 578
Dağlardan ustalıkla evler yontan, bahçelerde, çeşme baslarında emin
573] Râğıb el-İsfahânî, el-Müfredât fi Garibi’l-Kur’ân, 30
574] 4/Nisâ, 58
575] 26/Şuarâ, 193
576] 81/Tekvîr, 19
577] 26/Şuarâ, 105-109
578] 26/Şuarâ, 123-127
EMÂNET
- 115 -
(güvenli) bir durumda azgın hayat süren ve öyle bırakılacağını sanan Semud kavmine de Sâlih (a.s.) aynı mesajla gönderiliyor: “Semud (kavmi) de gönderilen rasûlleri yalanladı. Kardeşleri Salih, onlara demişti ki: İttika etmez misiniz? Ben size gönderilmiş emîn bir Rasûlüm. Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Ben sizden buna karşı bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnız âlemlerin Rabbına âittir” 579
“Kadınları bırakıp, erkeklere giden” ve böylece Âd ve Semud gibi helâk edilen Lût Kavmi’ne de emîn bir elçi olan Lût (a.s.) gönderilmişti.580 Yine Şuayb (a.s.) da emîn bir elçi olarak, “yeryüzünde bozgunculuk çıkaran, ölçü ve tartıda hilekârlık yapan” ve sonunda kendilerini “karanlık günün azâbı”nın yakaladığı Eyke ahâlisine aynı mesajla gönderilmişti. Ve aynı mesajı: “Ben size gönderilen ‘emîn’ bir rasûlüm.” 581, sözleri eşliğinde kendi vasfını tanıtarak tebliğ etmişti.
Yine Yûsuf (a.s.) bir dizi bâdireleri atlattıktan sonra ‘’Hükümdar, Onu (Yûsuf (a.s.)ı) bana getirin, onu kendime özel (bir dost) edineyim dedi. Kendisiyle konuşunca da şöyle dedi: “Sen, artık bugün yanımızda mevkî sahibi, emîn (bir kimse)sin.”582 âyetinde olduğu gibi peygamberlerin emin’lik vasfını toplum da kabul etmek zorunda kalıyordu.
Mûsâ (a.s.) da emin bir rasûl olarak Fir’avun’a ve ileri gelenlerine gönderilmiştir. “Andolsun ki onlardan evvel Biz Firavn’un kavmini de imtihan ettik. Ve onlara kerîm bir Rasûlu gelmişti. (Onlara demişti ki); ‘‘Allah’ın kullarını bana teslim ediniz. Şüphesiz ki ben sizin için (gönderilmiş) ‘emîn’ bir rasûlüm.”583 Son Nebî ve Rasûl olan Hz. Muhammed (s.a.s.) de daha risâlet görevine başlamadan önce “Muhammed’ül-Emîn” olarak tanınmıştı. O da risâlet görevini kendinden öncekilerden geniş ve özde aynı emîn bir Rasûl olarak Mekke şirk toplumunda yerine getirdi.
Kısacası “emîn” vasfı, tüm Rasûllerin ortak vasıflarından biridir. Bu vasıfları ile Allah’ın dinini tebliğ ediyorlar ki insanlar kendilerine inansın. Tarihin hangi döneminde olursa olsun, bir kimse topluma bir dava ile geldiğinde, toplumun ona inanması için o kimsenin “emîn” vasfına sahip olması lâzımdır. Günümüz İslâm dâvetçileri de başarılı olabilmeleri için bu özelliğe sahip olmalı ve peygamberlerin bu en temel vasıflarına sahip olmaya çalışmalıdırlar.
Bir kimsenin “emîn” sayılabilmesi için o kimsenin davasında samimi olduğunda güvenilir olması, davayı yüklenmeye güç yetirebilmede güvenilir olması ve her türlü zorluğa o uğurda katlanacağı hususunda güvenilir olması gerekir. Nitekim Kur’an-ı Kerîm’de “bir işi yapabilme gücüne sahip” mânâsında da kullanılmaktadır “emîn” kelimesi. “(Süleyman (a.s.)) dedi ki: Ey ileri gelenler onlar (Belkıs ve kavmi) bana müslümanlar olarak gelmeden önce, onun tahtını hanginiz bana getir(ebil)irsiniz?’ Cinlerden bir ifrit, ‘Sen yerinden kalkmadan önce ben onu sana getiririm ve elbette ben bunun için güçlü ve ‘emîn’im’ dedi.” 584
Emin olma; sırf doğru olma, güvenilir olma, bir işi yapabilme gibi manalarında kullanılmıyor. Kur’an-ı Kerîm’de emîn kavramının bir de azâbdan, korkudan
579] 26/Şuarâ, 141-145
580] 26/Şuarâ, 160-162
581] 26/Şuarâ, 178
582] 12/Yûsuf, 54
583] 44/Duhân, 17-18
584] 27/Neml, 38-39
- 116 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendi kendinden “emîn olma, gibi anlamları da vardır. “Allah (bu şirkiniz için) üzerimize bir delil ve burhan (bir kitap ve hüccet) indirmediği şeyi (putları) siz O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da, ben sizin ortak koştuğunuz (ilâhlarınızdan) nasıl korkarım? şimdi gerçekten biliyorsanız (söyleyin bakâlim, bu muvahhid ve müşrik) iki kesimden hangisi (korkudan) emîn olmaya daha lâyıktır?”585 “Korkudan, (azaptan), “emîn” olma (hakkı), iman eden ve imanlarını bir zulme bulaştırmayanlara aittir. Ve doğru yolu da bulmuş olanlar onlardır.” 586
“Emîn” ile aynı kökten olân “emân” ve “emene”, selâmet içinde bulunma, rahatlık içinde ve mutmain olma halleri hakkında kullanılıyor. Bu durumlarda gerçekten “emîn” olanlar emâneti yüklenip iman edenler, sâlih amel işleyenlerdir. Allah bunu vaad ediyor.587 “Emîn” vasfı insanlar, şahıslar ve canlılar için geçerli olduğu gibi aynı zamanda yer, mekân, makam, belde için de geçerlidir. Allah’ın emîn kıldığı beldeler vardır. Eğer bir şehrin halkı emân ise o şehir de emîndir. Ama sürekli emîn olmayan mekânlar da vardır.
“Hani biz O evi (Kâbe’yi) insanlar için sevap (kazanma) yeri ve “emîn “ (bir mekân) kılmıştık. Siz de İbrahim’in makamından bir namazgâh edinin. İbrahim ve İsmâil’e de, ‘evimi tavâf edenler. îtikafa girenler (ibâdet için orada kalanlar) rükû’ ve sücud edenler için titizlikle temizleyin’ diye emir vermiştik.”588 Ama ne yazık ki bugün müstekbirler, Allah’ın düşmanları, Allah’ın emîn kıldığı beldeleri emîn olmaktan çıkarmak istiyorlar. Bu emîn beldeler üzerinde kanlı planlar hazırlıyorlar. O beldelerin gerçek fonksiyonlarını kaldırmak istiyorlar. Hâlbuki Allah Teâlâ o beldeler üzerine yemin ediyor: ‘’Andolsun incire ve zeytine, (Kelimullah Hz. Mûsâ’nın müracaat yeri olan) Sina dağına ve (Hz. Rasûl’ün doğum yeri olan) şu emîn (Mekke) şehr(in)’e ki; şüphesiz biz, insanı ahsen-i takvim’de (en güzel biçimde) yarattık.” 589
Hiç kimsenin elinin uzanamayacağı, emniyetini bozamayacağı dâr’us-selâm ise Müttakîlere vaad ediliyor. Ancak orada emîn bir şekilde yaşarlar. “Müttakîler ise muhakkak ki, bir “emîn” makamdadırlar. Cennetler de ve pınarlardadırlar. Karşı karşıya oldukları halde atlastan, parlak ipekten (elbiseler giyineceklerdir. İşte böyle, onları hûrun ıyn (gözleri iri, elbiseleri tertemiz, beyaz tenli cennet kadınlar) ile eş yaptık. Onlar orada “emîn “ bir durumda her meyveden isterler.” 590
Kur’ân-ı Kerim’de Emânet Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de emânet kelimesi 6 yerde geçer.591 (Emânete ve verilen söze) riâyetle ilgili raâ kelimesi ve türevleri 10 yerde zikredilir. (Emânete) hıyânetle ilgili “Hâne” kelimesi ve türevleri ise Kur’ân-ı Kerim’de toplam 16 yerde kullanılır.
“Yolculukta olur da, (borcunuzu) yazacak kimse bulamazsanız (borca karşılık) alınmış bir rehin de yeterlidir. Birbirinize bir emânet bırakırsanız, emânet bırakılan kimse emâneti sahibine versin ve (bu hususta) Rabbi olan Allah’tan korksun. Şâhitliği, bildiklerinizi gizlemeyin. Kim onu gizlerse, bilsin ki onun kalbi günahkârdır. Allah yapmakta olduklarınızı
585] 6/En’âm, 81
586] 6/En’âm, 82
587] 24/Nûr, 55, 8/Enfâl, 11
588] 2/Bakara, 125-126
589] 95/Tîn, 1-4
590] 44/Duhân, 51-55; Muammer Ertan, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 94-95
591] 2/Bakara, 283; 4/Nisâ, 58; 8/Enfâl, 27; 23/Mü’minûn, 8; 33/Ahzâb, 72; 70/Meâric, 32
EMÂNET
- 117 -
bilir.” 592
“Allah size, mutlaka emânetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işiten ve her şeyi görendir.” 593
“Ey iman edenler! Allah’a ve Peygamber’e hâinlik etmeyin; (sonra) bile bile kendi emânetlerinize hâinlik etmiş olursunuz.” 594
“Onlar (o kurtuluşa eren mü’minler), emânetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” 595
“Biz emâneti göklere, yere, dağlara yükledik; onlar buna riâyetsizlikten çekindiler, (ihânet etmekten) korktular. (Fakat) insan, (kendisine yüklenen emânete) ihânet etti. Böylece insan, hem çok zâlim, hem de çok câhil olduğunu ispatladı.” 596
“Emânetlerine ve ahitlerine riâyet edenler, Şâhitliklerini (dosdoğru) yapanlar; Namazlarını koruyanlar; İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.” 597
Hadis-i Şeriflerde Emânet
Hadislerde; yapılan vaadlerin, özel meclislerde konuşulan sözlerin verilen sırların, evlenilen kadınların ve âile mahremiyetinin birer emânet olduğu belirtilir. Emânete hıyânet eden kişiye hıyânetle karşılık vermek yasaklanmıştır.598
“Size bir şey bırakıyorum ki, ona sarıldığınız müddetçe sapıklığa düşmezsiniz. O, Allah’ın Kitabı’dır.”599 Bir başka rivâyette ise ümmetine Allah’ın ipi Kur’an ile Ehl-i Beytini (Ev halkını) emânet olarak bıraktığını bildiriyor. 600
“Emânet kaybedildiği zaman yani -işler ehli olmayanlara verildiği zaman- kıyâmeti bekle” 601
“Emânet sahibi olmayan kişinin gerçek imânı yoktur” 602
Peygamberimiz vergi memurluğu görevi isteyen Ebû Zerr el-Gıfârî’ye şöyle demiştir: “Sen güçsüzsün; bu iş emânettir; emânet, üstesinden gelemeyen kimse için kıyâmet gününde zillet ve perişanlık doğurur.” ?
“Münâfığın alâmeti üçtür. Söz söylerken yalan söyler. Vaad ettiği, söz verdiği zaman sözünde durmaz. Kendisine bir şey emânet edildiği zaman hıyânet eder.” 603
“Dört şey kimde bulunursa hâlis münâfık olur. Kimde bunlardan bir kısmı bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde münâfıklıktan bir haslet kalmış olur. Bunlar: Kendisine
592] 2/Bakara, 283
593] 4/Nisâ, 58
594] 8/Enfâl, 27
595] 23/Mü’minûn, 8
596] 33/Ahzâb, 72
597] 70/Meâric, 32-35
598] Ebû Dâvud, Büyû’ 79; Tirmizî, Büyû’ 38
599] Müslim, Hacc 147, hadis no: 1218; İbn Mâce, Menâsik 84, hadis no: 3074; Buhârî, (Tecrid, 1654); S. İbn Hişam, 4/251
600] Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 36, Hadis no: 2408; Ahmed bin Hanbel, 5/181
601] Buhârı, İlim 2
602] Ahmed bin Hanbel, Müsned, III, 135
603] Buhârî, İman 24, Şehâdât 28; Müslim, İman 107, 108, Hadis no: 59; Ebû Dâvud, Sünne, hadis no: 4688; Tirmizî, İman 14; Tecrid-i Sarih, 1, no: 31
- 118 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir şey emânet edildiği zaman hıyânet etmek, söz söylerken yalan söylemek, ahdettiğinde, söz verdiğinde sözünü tutmamak, husumet zamanında da haktan ayrılmaktır.” 604
“Aziz ve celil olan Allah, bir insan helak etmek istedi mi, ondan önce hayâyı çeker alır. Hayâsı bir kere gitti mi sen ona artık herkesin nefretini kazanmış bir kimse olarak rastlarsın. Herkesin nefretini kazanmış olarak rastladığın kimseden emânet çekilip alınır (artık o, güvenilmeyen, kuşkulu kişidir). Kişiden emânet (güven) çekilip alınınca ona artık hep hâin ve herkesçe hâin bilinen biri olarak rastlarsın. Ona hep hâin ve hıyanetle bilinen biri olarak rastladın mı, sıra ondan merhametin çekip çıkarılmasına gelmiştir. Ondan rahmetin çıkarıldığı vakit artık ona (Allah’ın rahmetinden) kovulmuş, lânetlenmiş olarak rastlarsın. Ona sen kovulmuş, lânetlenmiş olarak rastlayınca ondan İslâmiyet bağı çözülüp atılır.” 605
“Allah’ım, açlıktan Sana sığınırım. Çünkü o, en kötü yatak arkadaşıdır. Hıyânetten de Sana sığınırım. Çünkü o, çok kötü iç duygusudur.” 606
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) şöyle duâ ederdi: “Allah’ım, şikak ve nifaktan ve kötü ahlâktan sana sığınırım.”607 Bir rivâyette şöyle denmiştir: “Allah’ım! Açlıktan sana sığınırım, çünkü o pek fena yatak arkadaşıdır. Hıyânetten de sana sığınırım, çünkü o ne kötü huydur.” 608
Açıklama: Şikak bölünmek, ayrılmak demektir, ancak hadiste hakka muhalefet etmek sûretiyle haktan ayrılmaktır. Âyet-i kerimede, “İnkâr eden kâfirler kendini beğenme ve ayrılık (şikak) içindedirler”609 buyurulmuştur. Şikak kelimesi farklı yorumlara mazhar olmuştur.
Nifak, içi başka dışı başka olmaktır. Dinî mânâsıyla zahiren Müslüman göründüğü halde bâtınen küfür içinde olmaktır. Tîbî, “Arkadaşına, içinde gizlediğin şeyin hilâfını izhar etmendir” diye daha umumî bir tarif sunmuştur. Bazı âlimler: “Amelde nifak, çok yalan söylemek, emânete hıyânet etmek, sözünden dönmek, biriyle dâvaya düşünce, karşı tarafın hukukunu çiğnemeye çalışmaktır” diye tarif etmişlerdir. Kötü ahlâk dinin reddettiği her çeşit menfî hallerdir. Tîbî bu hadiste zikredilmiş olan şikak ve nifakın ahlâkların en kötüsü olarak takdim edilmiş olduğunu belirttir. “Çünkü, der, bu iki fena hasletin zararı başkalarına da sirâyet eder.”
Açlık: Midenin yiyecekten boşalmasıyla hâsıl olan histir. İnsanların hastalanmalarına ve hatta ölümlerine bile sebeple olabilir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Allah’a istiâze etmesini gerektirecek kadar insan için ciddî neticeler hâsıl edebilecek bir duygudur. Tîbî: “Açlık insandaki kuvvetleri zayıflatır, dimağı teşviş eder, kötü fikirler ve fâsid hayaller ortaya çıkarır. İbadet ve murâkabe vazifelerini ihlâl eder. Bu sebeptendir ki kişiyi geceleyin de bırakmayan yatak arkadaşına benzetti ve savm-ı visali yasakladı” der. Daci’ yatak arkadaşı demektir. Açlık, insanı geceleyin yatakta bile bırakmayan bir duygu olduğu için daci’ denmiştir. Sindî hadisi şöyle anlar: “Secde ve rükû gibi ibâdet vazifelerine mâni olan açlık ne kötü arkadaştır.”
604] S. Buhârî, Tecrid-i Sarih, 1, no: 32
605] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 17/550
606] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 7/110-111
607] Ebû Dâvud, Salât 367, hadis no: 1546; Nesâî, İstiâze 21, h. no: 8, 264
608] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 7/110
609] 38/Sâd, 2
EMÂNET
- 119 -
Âlimler, belli bir disiplinle yapılmayan açlığın ibâdet olmayacağına bu hadîsten delil getirmişlerdir. Sünnete uygun olan açlık, ibadet sayılan oruçtur. Aksi takdirde savm-ı visâl tâbir edilen üst üste birkaç gün aç kalmak dinen tecviz edilmemiştir.
Hıyânet, emânetin zıddıdır. Tîbî, bunu hakka muhâlefet etmek, ahdi bozmak olarak açıklar. Bu muhâlefet bütün şer’î teklifleri içine alır. Çünkü bir âyette: “Biz emâneti ... arzettik...”610 dendiği gibi, bir başka âyette: “Ey iman edenler Allah’a ve o Peygamber’e ihânet etmeyin! Siz kendiniz bilip dururken kendi emânetlerinize hâinlik eder misiniz?”611 buyurulmuştur. Âyetlerde emânet bütün teklifleri içine aldığı gibi, ikinci âyetteki ihânet kelimesi de hepsi hususunda ahde vefâsızlığı ve hakka muhâlefeti ifâde eder.
Hadiste geçen bitâne kelimesini huy olarak çevirdik. Çünkü dâhilî haslet demektir. Bitâne kelimesini, Mutarrızî, el-Muğrib’de birinin yakın ve samimî arkadaşı diye açıklar. Bu mâna da hıyânetin kötü bir arkadaş olduğunu noktalar. 612
Huzeyfe (r.a.) şöyle demiştir: Bize Rasûlullah (s.a.s.) (emânet konusunda) iki hadis söyledi. Ben bunların birini gördüm; ötekini bekliyorum. Rasûlullah (s.a.s.) bize, (evvelâ) emânet insanların kalplerinin derinliğine indiğini, sonra Kur’an inerek ondan ve sünnetten bir şeyler öğrendiklerini anlattı. Sonra da bu emânetin kaldırılmasından bahsetti. Buyurdu ki: “İnsan uykusunu uyur. (Bu esnâda) emânet kalbinden alınıverir de ufacık bir siyah leke halinde eseri kalır. Sonra (yine) uykuya dalar. (Bu sefer) kalbinden emânet(in kalan kısmı da) alınır. Bunun eseri de kabarcık gibi kalır. Ayağının üzerine bir kor yuvarlanıp da nasıl kabarcık hâsıl olur ve içinde bir şey olmadığı halde onu kabarmış görürsün! Onun gibi bir şey.” Sonra ufak taşlar alarak onları ayağının üzerinde yuvarladı (ve şöyle devam etti): “İnsanlar (o hâle gelecek ki) alış-veriş yapacaklar; birinin doğru dürüst hareket ettiği görülür görülmez: ‘Filân oğullarında emîn bir adam var!’ denecek. Hatta bir kişinin kalbinde hardal tanesi kadar iman olmadığı halde onun hakkında: ‘O ne metin! O ne zarif! O ne akıllı adamdır!’ denecek.” (Huzeyfe sözüne devamla:) ‘Vallahi, öyle günler gördüm ki, sizin hanginizden alış-veriş yapacağım diye hiç gam yemezdim. (Çünkü alış-verişte bulunduğum kimse) müslümansa bana hıyânetten onu dini men ederdi. Hıristiyan veya yahûdi ise ona da âmiri aman vermezdi. Bu gün ise, sizlerden falan ve filândan başka kimseden alış-veriş yapamaz oldum.” 613
Hadiste konu edilen emânetten murad: Zâhire göre Allah’ın teklifi ve kullarından aldığı ahd u peymandır. Vâhidî; “Biz emâneti göklere, yere ve dağlara arzettik...” 614 âyetinin tefsirinde İbn Abbas’ın: Emânetten murâd; Allah’ın kullarına farz kıldığı ibâdetlerdir” dediğini nakleder. Ve müfessirlerin çoğunun kavlinin bu olduğunu söyler.
Hasan-ı Basrî: “Emânetten murad; dindir, zira dinin her şeyi emânettir” demiştir. Ebu’l-Âliye, “emânet, kulların emir ve nehî olunduğu şeylerdir” diyor. Et-Tahrîr sahibi Ebû Abdullah Muhammed et-Teymî de şunları söylemiştir: “Hadisteki emânet, âyetteki emânetin aynıdır. Âyetteki emânet ise aynen imandır. Eğer
610] 33/Ahzâb, 72
611] 8/Enfâl, 27
612] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:7/110-111
613] Müslim, İman 143, hadis no: 230; Buhârî Rikak, Fiten; Tirmizî, Fiten; İbn Mâce, Fiten
614] 33/Ahzâb, 72
- 120 -
KUR’AN KAVRAMLARI
emânet kulun kalbinde yer tutarsa o zaman kul Allah’ın teklif ettiği şeyleri edâ etmeye çalışır ve bu teklifleri bir ganimet bilerek îfâsına canla başla gayret eder.”
Kurtubî, emâneti; “muhâfazası başkasına tevdî edilen her şeydir” diye târif ediyor. Bu takdirde kulların muhâfaza için birbirlerine verdikleri vedîa, âriyet vs. gibi şeyler de buradaki emânete dâhil olur. Şerefüddin Tıybî, emâneti; “gâliba ulemânın buradaki emâneti imanla tefsirlerine sebep, hadisin sonundaki “Kalbinde hardal tânesi kadar iman olmadığı halde...” cümlesidir. Hâlbuki emâneti hakiki mânâsına hamletmelilerdi. Çünkü hadiste: “İnsanlar (o hâle gelecekler ki) alış-veriş edecekler; fakat hemen hiçbiri emâneti edâ etmeyecek...” buyuruluyor. Böyle olursa hadisin sonundaki iman emânet mânâsında kullanılmış olur ki, emânetin şânının pek büyük olduğunu gösterir ve onu edâya teşvik olur. Nitekim Rasûlullah (s.a.s.): “Emâneti olmayanın dini de yoktur.” buyurmuştur, diyor.
Emânetin evvelâ insanların kalplerine inmesi; sonradan onu Kur’an ve Sünnetten öğrenmeleri şöyle izah olunur: Emânet insanların fıtratında vardır. Kur’ân-ı Kerim inince ondan ve Rasûlullah (s.a.s.)’ın sünnetinden kesb ve istifâde sûretiyle bu emâneti arttırdılar. Hadisin mânâsı şudur: Kalplerden emânetin kalkması âhir zamana mahsustur. Emânet yavaş yavaş kalkacak; ilk parçası kalktımı, onun nûru da kalplerden uçacak, yerine siyah bir nokta gibi zulmet çökecek; daha sonra ikinci parçası kalkacak ve yerine yine zulmet çökecek. Bu sûretle kalplerdeki siyah noktalar da büyüyerek âdetâ siyah bir leke haline gelecekler. Kalplerdeki emânetin nûrunun giderek yerine zulmetin çökmesi, insanın ayağı üzerine kor yuvarlanmasına benzetiliyor. Kor geçtiği yeri yakarak nasıl tesir bırakır; yerine kabarcık kalırsa emânetin nûru da öyledir. Nur gider, yerinde eseri kalır.
O zaman insanlar hâinleşecekler. Alış-verişte hıyânet etmeyen parmakla gösterilecek ve: “filân kimse doğru adammış” diye dillere destan olacak. Hâlbuki onun da kalbinde zerre kadar emânet bulunmayacak. Hadisin bu cümlesinde emânet yerine iman tâbiri kullanılarak: “Bir kişinin kalbinde hardal tanesi kadar iman olmadığı halde...” buyurulmuştur. Buradaki imandan murâd, emânettir. Emânet imanın lâzımı olduğu cihetle mecâzen ona iman denilmiştir. Yoksa, ‘o adam hakikaten kâfir oldu’ demek değildir. Müslim şârihi Übbî diyor ki: Bu hadisten maksat, emâneti koruyacak; ona hıyânette bulunmayacak fıtratta yaratılan kalplerden onun kaldırılması halinin tefsir ve izahını haber vermektir.
Huzeyfe’nin (r.a.): “Öyle günler gördüm ki, sizin hanginizden alış-veriş yapacağım diye hiç gam yemezdim...” cümlesiyle bahsettiği alış-verişi, bazıları hilâfet için bey’at, din bâbında ittifak ve sözleşme gibi mânâlara almışsa da Kaadı Iyâz ve başkaları bu sözün hatâ olduğunu söylemişlerdir. Hatta nefs-i hadiste bu sözü nakzeden yerler bulunduğunu Nevevî beyan etmiş ve hadiste hıristiyanla yahûdi zikredildiğini, hâlbuki bunların birbirleriyle din bâbında hiçbir zaman ittifak etmediklerini bildirmiştir. Özetle, buradaki alış-verişten murâd, hakiki alış-veriştir.
Bu hadis-i şerif, âhir zamanda insanların diynen bozulacaklarını, emânetin ortadan kalkacağını haber vermektedir. Zamanımız insanlarının bu husustaki halleri ise her türlü izah ve beyandan müstağnîdir. Demek isterim ki, vuku bulacağı on dört asır önce haber verilen muazzam bir hâdise, bugün kimsede en ufak bir şüphe bırakmayacak derecede meydandadır. Şu halde hadis-i şerif
EMÂNET
- 121 -
Rasûlullah’ın (s.a.s.) hak peygamber olduğuna delâlet eden bir mûcizedir. 615
İhânet; Emânete ve Emânet Edene Zulüm
Hor, hakîr ve zelil kılmak. Bir kelâm ilmi terimi olarak; fâsık veya kâfir olduğu açıkça belli olan bir kimsenin arzu ve isteklerinin aksine ortaya çıkan olağanüstü hallerdir. Yalancı peygamberlerin davasında yalancı olduğunu gösteren ve onların isteklerinin tam zıddı olarak ortaya çıkan hârikulâde hâdiselere de “ihânet” denir. Yüce Allah, bununla onların yalancı olduklarını açığa vurmak ve onları halkın önünde küçük düşürmek için bõyle olağanüstü halleri yaratır.
Bu terim Kur’an-ı Kerîm”de şu âyetlerde geçer: “Allah kimi zillete düşürürse, artık ona ikram edecek yoktur” 616; “Fakat Rabbi onu imtihan edip rızkını azalttığında ise; ‘Rabbim bana ihânet etti’ der” 617
Hârikulâde haller mûcize, irhâs, kerâmet, meûnet, istidrac ve ihânet olmak üzere altı çeşittir. Mûcize, peygamberlerden,; ihrâs, peygamberlikten önceki dönemde zuhûr eden olağanüstü hallerdir. Kerâmet; peygamberine samimî bir şekilde bağlı olan, Allah’ın sevgili kullarından zuhur eder. Meûnet; darda kalan sâlih bir kulun, olağanüstü bir şekilde bu sıkıntıdan kurtulmasıdır. İstidrâc; kâfir ve fâsık kişilere Cenâb-ı Hakk’ın sapıklıklarını arttırmak için verdiği nimet ve imkânlardır. 618
İhânet ise yalancı peygamberlerin elinde zuhur eden hallerdir. Meselâ; Hz. Peygamber’in vefatından sonra peygamberlik iddiasında bulunan yalancı peygamberlik iddiasında bulunan yalancı peygamber, Müseylemetü’l-Kezzâb, tek gözü kör olan bir adam için gözü iyi olsun diye dua etmiş, bunun üzerine adamın gören gözü de kör olmuştu. 619
Ahzâb Sûresi 72. Âyetin Anlamı Üzerine
Ahzâb Suresinin 72. âyetini,
Türkçe Meâller, aşağıdaki gibi vermekteler:
Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zâlim, çok câhildir. (Hayreddin Karaman vd.)
Evet, biz o emâneti göklere, yere ve dağlara arz ettik, onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O cidden çok zâlim, çok câhil bulunuyor. (Hamdi Yazır)
Doğrusu Biz, sorumluluğu göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zâlim ve çok câhil olan insan ise onu yüklenmiştir. (Diyanet)
Biz emâneti göklere, yere, dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmekten kaçındılar,
615] Ahmed Dâvudoğlu, S. Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Y. c. 2, s. 13-15
616] 22/Hacc, 18
617] 89/Fecr, 16
618] bak. 7/A’raf, 182; 68/Kalem, 44
619] Taftazânî, Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan, S. Uludağ, İstanbul 1980, s. 295-318; Ömer Nasuhi Bilmen, Muvazzah İlmi Kelâm, İstanbul 1959, s. 135; Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 99
- 122 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ondan ürktüler. İnsan ise çok zâlim ve çok câhil olduğu halde onu yüklendi. (Yaşar Nuri Öztürk)
Biz sorumluluğu (sınanmayı) göklere, yere, dağlara sunmuştuk da onlar onu yüklenmekten çekinmişler ve kabul etmemişlerdi. Ancak onu insan yüklendi; o zâlim ve câhil olmuştu. (Edip Yüksel)
Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, on(un sorumluluğun)dan korktular; onu insan yüklendi; (fakat onun ağır sorumluluğunu tam kavrayamadı) doğrusu o, çok zâlim, çok câhildir. (S. Ateş)
Konumuza girmemiz için bu kadar mealle yetiniyoruz. H. Basri Çantay, Ali Bulaç, Sabri Hizmetli, Muhammed Hamidullah, Muhammed Esed vd.’ni de vermiş olsaydık müşterek anlam değişmeyecekti:
Allah, emâneti göklere, yere ve dağlara arz ediyor. Onlar bunu yüklenmekten çekiniyorlar, ondan korkuyorlar. Ancak insan bu emâneti yükleniyor. Çünkü o (yani insan) çok zâlim, çok câhildir.
Böyle bir meâl insan aklını tırmalamıyor mu? Göklerin, yerin, dağların yüklenmekten kaçındıkları bir emâneti yüklenen insan, neden çok zâlim ve çok câhil olmaktadır? Âyetin son cümlesinin parantez-içi açıklamaları hiç de tatmin edici değil.
Bu arayış içerisinde iken önce Cemaluddin Kaasımî’nin “Mehâsinu’t-Te’vil” isimli tefsirinde,620 oradan referansla da meşhur müfessir Zemahşerî’nin “Keşşâf”ında621 âyetin başı ile sonu arasında hikmetli münasebet kuran alternatif bir tefsire ulaşabildik.
Şimdi tefsiri vermeden önce, bu tefsirin doğrulttuğu şekilde âyetin meâlini vermeye çalışalım: “Biz emâneti göklere, yere, dağlara yükledik; onlar buna riâyetsizlikten çekindiler, (ihânet etmekten) korktular. (Fakat) insan, (kendisine yüklenen emânete) ihânet etti. Böylece insan, hem çok zâlim, hem de çok câhil olduğunu ispatladı.”
Meâlimizde hemen dikkati çeken husus, daha önce verdiklerimizin tersine bir anlam ifade etmesi. Burada gökler, yer ve dağlar kendilerine tevdi edilen emâneti (bunun anlamı aşağıda gelecektir) yüklenmekten değil, ona ihânetten çekinmişler, ona riâyet etmişlerdir. İnsan ise kendine tevdi edilen emânete ihânet ederek çok zâlim ve çok câhil tavsifine müstahak olmuştur.
Şimdi sözü daha fazla uzatmadan Zemahşerî ve Kaasımî’ye bırakâlim (Lisan tahlillerinin anlaşılması için cüz’î tasarruflarla ve özetleyerek veriyoruz):
Âyette geçen “emânet”ten maksat, varlığa/fıtrata tevdi edilen kanunlara (ve dolayısıyla Allah’a) “itaat” sorumluluğudur. Bu, edâsı vâcip olan bir sorumluluktur. Emânetin “arzı”ndan maksat, ihtiyar (seçme/tercih etme) kabiliyetindeki varlıklara, yani insanlara teklîfî (şer’î); bu kabiliyette olmayan diğer varlıklara ise tabîî (tekvînî) sorumluluğun tevdî edilmesidir.
“Emânetin hamli (yüklenilmesi)”, onun gereğini yapmamak, boynunda taşımak, edâ etmemektir. Arab dilinde “Fulânun hâmilun li’l-emâneti ev muhtemilun
620] Mehâsinu-t-Te’vîl, Cemâluddin Kaasımî, c. 8, s. 126, Beyrut, 1997/1418
621] Tefsîru’l-Keşşâf, Cârullah Mahmud b. ‘Umer ez-Zemahşerî, c.3, s. 546-47, Beyrut, 1995/1415
EMÂNET
- 123 -
lehâ: Filan, emâneti yüklenmiş veya (üzerinde) taşımakta” ifadesi ile emânete hıyânet edildiği, sahibine iade edilmediği, boynunda bir borç olarak kaldığı anlatılmak istenir. O halde emânete riâyet etmek için, onu “hamletmemek”, zimmetinde tutmamak gerekir. Yani “hamlinden içtinab etmek” ona riâyet etmek, hak sahibine iade etmek demek olur. Yine Arap dilinde “Rekibethu’d-duyûnu: Borçlar ona bindi” ifadesi, borçlarını ödemeyen kimse için kullanılır. Buna benzer başka bir deyim de “Ebğid hakka ehîke!: Kardeşinin hakkına buğz et!” ifadesidir. Bu ifade ile kardeşinin hakkını gasp etmemesi, ona iade etmesi talep edilmiş olur. Çünkü Arabın kullanım mentalitesinde, eğer bir kimse kardeşine ait bir şeyi severse onu gasbeder; nefret ederse onu kardeşine iade eder.
Bu durumda, gökler, yer, dağlar vb. seçim irâdesi olmayan (ihtiyarsız) varlıklar, kendi tabiatlarına arz edilen Allah’ın kanun ve nizamına tam bir teslimiyetle riâyet etmişlerdir. Yani o emânetin boyunlarında kalmasından içtinap etmişler, korkmuşlardır. Nitekim aynı varlıkların (göklerin ve yerin) Allah’ın “İsteyerek veya istemeyerek (buyruğuma) gelin” emrine karşı “Eteynâ tâ’i’în: İsteyerek geldik” şeklindeki teslimiyetleri sembolik bir dille ifade edilmiştir. 622
İnsana gelince; o, Allah’a karşı teklîfî (teşrî’î) sorumluluğa mahzar olmuş –bilinen– yegâne varlıktır. Fakat kendisine bahşedilen ihtiyar (tercih) kabiliyetini yanlış kullanabilmekte, itaat etmesi gerekirken isyan edebilmektedir. Yani yukarıdaki anlamda emâneti bir yük olarak (boynunda) taşımakta, Rabbine itaat şeklinde eda edememektedir. Bu haliyle, yani bu isyanı ile insan, haktan uzaklaşıp zâlim konumuna düşmekte ve fıtratındaki kanun ve sünnetin inkârı ile kopkoyu bir cehalet sergilemektedir.
Allah Zemahşerî’yi, Kaasımî’yi, hepimizi, hepinizi rahmetiyle kuşatsın. 623
Tefsirlerden İktibaslar
Elmalılı Hamdi Yazır, 4/Nisâ sûresi 58. âyetin tefsirinde diyor ki: “Allah size, emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emrediyor. Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla görendir.”
Emânet: Aslında insanın emin (güvenilir ve itimad edilen kimse olması) yani kendisine maddi veya manevi her hangi bir şeyin gönül rahatlığı ile korkusuz bir şekilde teslim edilebilir ve istendiği zaman eksiksiz alınabilir bir şekilde bulunması anlamına masdar ve kısaca masdar olduğu gibi insanın emin olma durumuna, gerek Allah ve gerek insanlar tarafından herhangi bir şekilde bırakılmış olan şeye de ismi meful (edilgen ortaç) mânâsına gelen masdarın ismi olmuştur ki, burada emânet bu mânâyadır. Ve bunların sahiplerine verilmesi ile insanlığın, Allah’ın bir emâneti olan şeref ve namus emânetinin korunması emredilmiştir. “Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, onun sorumluluğundan korktular; onu insan yüklendi; (bununa beraber onun hakkını tam yerine getirmedi) çünkü o, çok zâlim, çok câhildir.” 624 yüce âyeti gereğince insan, Allah Teâlâ’nın emânetini taşıyan bir emini, bir vekili olmayı üstüne alan yegâne yaratıktır ki, bu sayede diğer yaratıklar üzerinde hüküm ve tasarruf etmeye güç
622] 41/Fussılet, 11
623] Hikmet Zeyveli, Kur’an ve Sünnet Üzerine Makaleler, Birun Y. s. 185-187
624] 33/Ahzâb, 72
- 124 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yetirebilir. Bu sâyededir ki, insanlar da birbirinden emin olarak birbirlerine karşılıklı olarak ve sıra ile birçok hakları ve emâneti bırakırlar. İşte insanlar, gerek Allah’a ve gerek kullara karşı emânetle ilgili bu şereflerini ne kadar güzel korurlar ve emâneti ne derece yerli yerine koyabilirlerse o oranla değer ve iyiliklerini arttırmış bulunurlar ve bu şekilde Allah’ın devamlı gölgesine (himayesine) girerler ve halk arasında açıktan ve gizli olarak etkili bir hâkimiyet şerefini elde etmiş olurlar. “Ey Dâvud! Biz seni yeryüzünde (senden öncekilerin yerine) hükümdar yaptık. İnsanlar arasında adâletle hükmet, keyfine uyma, sonra seni Allah’ın yolundan saptırır...”625 buyurulmuştur. Sırf emânet, aslında hiçbir şeyle telafi edilebilecek değildir. Emânetlerin bir garantisi varsa, o da hâinlik veya hâinlik şüphesi ile emânetin yüce onurunun kırılması veya kaybedilmesi ve emniyet ile vekilliğin garantisinin düşmanlığa dönüşmesidir. Bunun için eminliği kötüye kullananlar Allah’a ve kullarına karşı başkalarının hakkını gasbedenler ve eşkiyâlar gibi itibardan düşerler ve dış görünüşe göre olmasa bile, içten kalplerde düşmanlıkla mahkûm olurlar. Güvenilir olmakla hâkimiyetin bu önemli ilişkisine dayanan bu âyette, emâneti sahibine vermek ile adâletle hükmetmek ayrı ayrı olarak emredilmiş ve güvenilir olma emri, hükmetme emrinden önce zikredilmiştir. Bundan dolayı insanın Rabbine ve kendine ve halka karşı olmak üzere üç çeşit güvenilirlik muamelesi vardır. İlk önce Rabbine karşı emânete riâyet etmesi Allah’ın hükümlerinin ve kanunlarının tatbikatı yani vazife meselesi ile ilgilidir ki, bütün uzuvların vazifelerini içine alır. İbn Mes’ud hazretleri demiştir ki: “Emânet her şeyde lazımdır. Abdestte, cünüplükte, namazda, zekatta, oruçta vs. de.” İbn Ömer hazretleri de demiştir ki: “Allah insanın tenasül uzvunu yarattı ve buyurdu ki, ‘Bu bir emânettir, senin yanında sakladım, bundan dolayı bunu muhafaza et. Ancak hakkıyla (helâl yerde) kullanılması hâriç.” İşte bütün organların da böyle birer emânet olan vazifeleri vardır. Kendine karşı din ve dünya emânetinde, kendine en faydalı ve en uygun olanı seçmesi, öfke ve şehvet veya câhillik ile sonunda zararlı olan şeyleri yapmamasıdır. Halka karşı, hakların emânetini gözetmek, alış verişte aldatmamak, zarar veren olmamaktır ki idarecilerin halka adâleti, âlimlerin halkı bâtıl taassuba sevketmeyip dünya ve âhirette faydalı olan amellere ve doğru inançlara sevketmesi, halkın da onlara karşı hâinlik yapmaktan sakınması, aynı şekilde kocanın karısına, karının kocasına karşı sadâkatle (doğrulukla) ırzlarını ve çocuklarının soylarını korumaları ve çocukların terbiyesine dikkat etmeleri bunların içindedir.
Bu şekilde ister Allah’a ait haklarda ve ister insan hakları, başka bir ifade ile ister genel haklar ve ister özel haklardan insanların emânet zimmetleri ile ilgili fiilî veya sözlü veya inançla ilgili, maddî veya manevî, malî ve malî olmayan hakların hepsini kapsadığı gibi hitabının hükmü de bütün mükellefleri kapsar. Özel haklarla ilgili ve emniyetle bırakılan emânet ve diğer şeyler, emânetlerden olduğu gibi, kamu işlerine ve haklarına ait olan yönler, makamlar velâyet (valilik), imamlık ve hüküm sürmek, nasihat ve fetva vermek de emânetlerdendir. Bir de kelimesi sahip ve ehliyetli mânâlarını kapsadığı için bu emir verilmiş olan emânetlerin sahibine geri vermek ve ulaştırmaktan başka, emânet edilecek şeylerin de ehline ve hak etmiş olanlara emânet ve havale edilmesi mânâsını da ifade eder. Ve bu mânâ kamu hakkından olan emânetlerde önem arzeder ve ancak o itibarla emredilmiş bir vazife olur. Öyle olmakla beraber bu da Allah’a
625] 38/Sâd, 26
EMÂNET
- 125 -
ait haklardan olan emânetleri sahibine vermek ve ona ulaştırmak demektir. Nitekim bu âyetin iş başında bulunan kimseler hakkında indiği de rivâyet edilmiştir.
Âyetin indirilmesinin sebebi hakkında meşhur olan rivâyet şudur: Mekke’nin fethi günü Rasûlullah Mekke’ye girdiği zaman Kâbe’nin anahtar taşıyıcısı olan Osman b. Talha b. Abdüddar kapıyı kilitlemiş, anahtarını Rasûlullah’a (s.a.s.) teslim etmekten kaçınmış, “Allah’ın elçisi olduğunu bilseydim engel olmazdım.” demiş. Derhal Hz. Ali de Osman’ı tutmuş, kolunu bükmüş anahtarı alıp Kâbe’nin kapısını açmış ve Rasûlullah (s.a.s.) Kâbe’ye girip iki rekat namaz kılmış idi. Çıktığı zaman, amcası Hz. Abbas anahtarın kendine verilmesini ve eskiden sorumluluğunda bulunan Zemzem sakalığı (hacılara su dağıtma vazifesi) ile beraber sedânetin (yani Kâbe kapıcılığının) birleştirilmesini istedi. Bunun üzerine bu âyet indirildi. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.s.) anahtarları Osman’a geri vermesini ve ona teslim etmesini ve kendisinden özür dilemesini Hz. Ali’ye emretti. Hz. Ali de anahtarları götürüp özür dileyince Osman: “Beni zorladın, bana eziyet verdin, sonra geldin (hatanı) düzeltmeye çalışıyorsun.” dedi. Hz. Ali de: “Senin hakkında Allah Teâlâ Kur’ân indirdi.” deyip âyeti okudu. Bunun üzerine Osman, şehâdet getirerek hemen müslüman oldu.
Kâbe kapıcılığının (anahtarının taşınması görevinin) ebedî olarak Osman’ın zürriyetinde kalması hakkında bir de vahiy geldi. Sonra Osman Mekke’den hicret edip anahtarı birâderi Şeybe’ye verdi ki bugün de Kâbe’nin anahtarı Şeybe’nin torunlarındadır. Şüphe yok ki sebebin özel olması, hükmün genel olmasına engel değildir. Aksine bu sebep “emânetlerin” pek genel kapsamlı olduğunu gösterir. Bakınız, Allah size ne güzel öğüt veriyor! Emâneti sahibine vermek, adâletle hükmetmek, bunlar ne güzel şeylerdir. Ve sizin için ne kadar faydalıdır. Her zaman (mutlaka) bu emirleri tutmalı, hâinlik ve zulümden sakınmalı. Çünkü “Allah her şeyi işiten ve görendir.” Bundan dolayı hükümlerinizi işitir, emânet hakkında yaptıklarınızı görür.
Bu şekilde idarecilere ve hâkimlere, işin başında bulunan herkese genel olarak veya özel bir şekilde emânetleri sahiplerine vermek ve adâlet ile hükmetmek ve memleketi idare etmek emredildikten sonra, şimdi de diğer iman ehline bunları yapan idarecilere itaat etmeyi ve fakat kayıtsız bir şekilde değil, Allah ve Peygambere itaat etme içinde şu genel hitabı ile emrediyor.
Ellmalılı Hamdi Ahzâb Sûresi 72. âyetin tefsirinde de şöyle diyor ki: “Biz o emâneti göklere, yere ve dağlara arz ettik, onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O gerçekten çok zâlim ve çok câhildir.”
Emânet, aslında emene-ye’münü fiilinden masdar olup eminlik, yani başkasının hakları güvenilip inanılabilir, inanç olmak, inançlık huyu demektir. Sonra güvenilip inanılan şeye de isim olmuştur ki, “Şüphesiz ki Allah size emânetleri ehline vermenizi emrediyor.” (Nisâ, 4/58) âyetinde bu mânâya idi. “Emânet” “vedîa”dan daha geniştir, denilir. Burada her iki mânâ da olabilirse de önceki daha uygundur. Çoğunlukla tefsirciler bunu “yükümlülükler” ve “farzlar” diye tefsir etmişlerdir. Bunu şöyle anlamak gerekir. Allah’ın gerek kendi hakları ve gerek insanların hakları ile ilgili emirlerinin ve yasaklarının, hükümlerinin yerine getirilmesine Allah’ın emîn’i, inanç memuru olmak demek olan emânetini, yani Allah’ın diğer eşyada olduğu gibi zorlama ile cebren değil, hoşnutluk ve gönülden tercihle yaptırmak istediği serbest fiillerden emrine itaatle halifeliği demek
- 126 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olan görev ve yükümlülüğü o göklere ve yere ve dağlara, yukarıda ve aşağıda o ağır ve büyük varlıkların ve gök cisimlerinin hepsine teklif eyledik de onlar onu yüklenmekten kaçındılar ve çekindiler, gerçi gökler ve yeryüzü, Allah Teâlâ’nın “İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin”626 gibi kâinata yönelttiği emirlerini “İsteyerek geldik”627 diye isteyerek kabul ettiler. Öyle iken başkalarının haklarının yüklenmek mânâsını ifade eden emânet kendilerine teklif olunduğu zaman çekindiler ve ondan korktular. Emânet, böyle göklerin ve yeryüzünün ve dağların dayanamayacakları derecede ağır, yerine getirilmesi zor, sorumluluk getiren büyük ve korkunç bir yüktür. Burada “teklif” etmeyi ve “yüz çevirme”yi gerçek mânâsı üzere anlayan tefsir bilginleri varsa da, çokları emânetin büyüklüğünü beyan için “temsili istiare” biçiminde bir ifade olduğu kanaatine varmışlardır. Emânet ifa edildiği takdirde sonuçları çok büyük bir keramet olduğu gibi, yerine getirilmediği takdirde de hıyanet ve tazmin etmek cezası ile büyük bir rüsvaylıktır, rezâlettir. İnsan ise onu yüklendi, (belâ) dedi, teklifi ve halifeliği kabul etti. O insan çok zâlim ve çok câhil bulunuyor. Her ferdi değil, insan cinsi.
Zalûm: Çok zâlim, zulme haksızlığa çok yatkın, Allah’ın ve Allah’ın kullarının haklarını yüklendiği halde, gerektiği gibi ifa etmeyip kendine yazık ediyor.
Cehûl: İddiâsı gibi âlim değil, aksine çok câhil, çünkü akıbetinin nasıl olacağını bilmiyor, onun için zulmediyor.
Seyyid Kutub, Nisâ Sûresi 58. âyetin tefsirinde şunları söyler: “Allah size emânetleri, onları taşıyabilecek olanlara yüklemenizi ve insanlar arasında hüküm verirken adâlete uygun hüküm vermenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor! Hiç kuşkusuz Allah işiten ve görendir.”
Bu iki görev, müslüman cemaatın hem yükümlülükleri hem de ahlâk kurallarıdır. Emânetleri, onları taşıyabilecek yetenekte olanlara yüklemek ve “insan”lar arasında adâlete uygun, yüce Allah’ın sistemi ve direktifleri uyarınca hüküm vermek.
Emânetler, “en büyük emânet”le başlar. Yüce Allah’ın, insan fıtratına sunduğu, insan hamurunun mayasına kattığı, “göklerin, yeryüzünün ve dağların yüklenmekten kaçınmalarına, ağırlığından ürkmeleri”ne rağmen “insan”ın omuzlarına aldığı emânet. Bilinçli, irâdeli, istikametli ve yoğun bir çaba ile yüce Allah’ı bulma, bilme ve O’na inanma emâneti. Bu insan fıtratına özgü bir emânettir. İnsan dışında kalan canlı-cansız bütün varlıklara gelince yüce Allah onlara kendine inanmayı, kendine varmayı, kendisini tanımayı, kendisine kulluk etmeyi, kendisine uymayı ilham yolu ile empoze etmiş, onları evrensel yasalarına uymaya zorlamıştır. Bu konuda onların bilinçli, irâdeli, istikametli ve yoğun bir çaba harcamalarına gerek bırakmamıştır. Yalnız insan fıtratına, insan aklına, insan bilgisine, insan irâdesine, insan yönelişine ve yoğunluklu insan çabasına, yine kendi yordamı ile Allah’a ulaşma görevini yüklemiştir. “Allah’ın yardımı ile” diyoruz. Çünkü yüce Allah “Bizim uğrumuzda cihad edenleri kesinlikle yollarımıza iletiriz”628 buyuruyor. İşte bu emâneti insan yüklendi ve gereğini yerine getirmekle yükümlü olduğu emânet budur.
626] 41/Fussılet, 11
627] 41/Fussılet, 11
628] 29/Ankebût, 69
EMÂNET
- 127 -
Yüce Allah’ın yerine getirilmelerini emrettiği diğer emânetler, bu “en büyük emânet”in dalları olarak karşımıza çıkar.
Bu ikinci derecedeki emânetlerin biri bu dini tanıtma, onun için tanıklık etme emânetidir. Bu emânetin ilk aşaması kişilik aracılığı ile tanıtma, tanıklık etme görevidir. Yani müslüman öyle bir kişilik örneği ortaya koymalı ki, bu dinin canlı tanığı olmalı, bilinci ve davranışları ile onun tercümanı olmalıdır, insanlar bu inanç sistemini onun kişiliğinde somutlaşmış görerek “Bu ne güzel, ne iç arındırıcı vè yararlı bir inanç sistemi! Taraftarlarının vicdanlarını ne örnek bir ahlâk ve olgunlukla yoğuruyor!” demelidirler. Müslümanın başkalarına böyle dedirtebilmesi kişilik aracılığı ile yapılan ve dışa dönük etkisi kısa zamanda görülen bir tanıtma, bir tanıklık yapma olur.
Müslümanın bu dini kişiliğinde özümlemesinden ve yapısında somut ifadeye kavuşturmasından sonra tanıtmanın ikinci aşamasına sıra gelir. Bu aşama insanları bu dine çağırma, onlara bu dinin üstünlüğünü ve seçkinliğini tanıtma aşamasıdır. Mümin, İslâm’ı sadece kendi şahsında uygulamakla ve uygulamanın sağlayacağı tanıtma imkânı ile yetinemez. Bunun yanı sıra insanları bu dine çağırmakla da yükümlüdür. Bu yükümlülüğü yerine getirmedikçe omuzlarındaki bu dini tanıtma, anlatma emânetini yerine getirmiş sayılamaz.
“En büyük emânet” ağacının dallarını oluşturan ikinci derecedeki emânetler arasında şunları sayabiliriz: İnsanlar arasında sağlıklı ilişkiler kurma, hiç kimsenin hakkını çiğnememe emâneti; alış-verişlerde, sözleşmelerde verilmek üzere alınan her türlü eşyada güveni bozmama emâneti; yönetenlere ve yönetilenlere yönelik nasihat, doğruyu söyleme emâneti; ailede ve toplumda çocuklara bakma, onları iyi yetiştirme emâneti; toplumun dokunulmaz haklarını, mallarını ve sınır boylarını kollama-gözetme emâneti; kısacası hayatın bütün alanlarında İlâhî sistemin insanlara yüklediği görevleri yerine getirme emâneti. Bu saydıklarımızın tümü yukarda okuduğumuz âyetin yaygın anlamlı kapsamına giren ve bu nitelikleri ile yerine getirilmeleri yüce Allah’ın emri olan emânetlerin başlıcalarıdır.
“İnsanlar” arasında adâlete uygun hükümler verme görevine gelince yüce Allah bu görevi tüm “insanları” içerecek biçimde kayıtsız, yaygın ve geniş kapsamlı tutuyor. Başka bir deyimle İslam’ın istediği adâlet sadece müslümanlar arasında geçerli olacak ya da müslümanlar dışında bir de kitap ehlini şensiye altına alarak diğer insanları kapsamı dışında tutacak sınırlı bir adâlet değildir. İslâm’a göre adâlet, her insanın, sırf “insan” olmasından kaynaklanan doğal hakkıdır. Bu sistemde adâlet hakkının tek gerekçesi insanın “insan” olmasıdır. İnsan niteliği olduğuna göre insanlar arasında adâlet dağıtılırken mümin-kâfir, dost-düşman, siyah derili-beyaz derili, Arap-Arap olmayan ayırımı yapılamaz.
Müslüman ümmet, insanlar arasında hüküm verme görevi ile karşılaşınca onlar arasında adâlet uyarınca hüküm etmekle yükümlüdür. Adâlet ilkesinin böyle ayırımsız, böyle kayırmacasız uygulamasını insanlık sadece İslâm’ın eli altında, müslümanların egemenlik dönemlerinde, İslâm toplumunun insanlığa önderlik ettiği yerlerde ve zamanlarda görebilmiştir. İslâm’dan önce ve İslâm’ın egemenlik yetkisini yitirdiği andan itibaren insanlık, böylesine onurlu, böylesine herkesi kucaklayan bir adâlet düzeni ne görmüş ve ne de tadını tadabilmiştir. Bütün insanların ortak sıfatı olan “insan”likan başka hiçbir nitelik gözetmeyen adâlet uygulaması, müslümanların söz sahibi olmadıkları toplumlarda ve dünyada tatlı
- 128 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir rüya olmaktan ileri gidemez.
İslâm’da toplumsal hayatın temelini nasıl -geniş kapsamı ve bütün anlamları ile- emânet oluşturuyorsa egemenliğin, hükümranlığın temelini de adâlet oluşturur.
Emânetleri, taşıyabilecek olanlara yüklememizi ve insanlar arasında adâlete uygun hükümler vermemizi emreden ifadeleri izleyen yorum cümlesi bize bu ilkelerin yüce Allah’ın öğüdü ve direktifi olduğunu, O’nun ne güzel öğütler ve direktifler verdiğini hatırlatıyor. Okuyoruz: “Allah size ne güzel öğüt veriyor!”
Bu İlâhî cümle üzerinde birazcık durarak onun üslubundaki incelikleri, anlatımının içerdiği esprileri irdelemeye çalışalım: Bilinen sözdizimi kurallarına göre bu cümle “Ne güzeldir size Allah’ın verdiği öğüt!” şeklinde olur. Fakat âyetteki cümle yapısında “Allah” kelimesi başa alınarak özne yapılıyor ve cümlenin diğer kelimeleri yüklem konumunda bu özneye bağlanıyor. Böylece verilen öğüt ile yüce Allah arasında son derece güçlü bir bağ olduğu mesajı veriliyor.
Ayrıca bu cümlede şu incelik de dikkatimizi çekiyor. Burada “öğüt” değil, “emir” söz konusudur. Fakat “emir” denmiyor da onun yerine “öğüt” deniyor. Çünkü öğüt, emre göre kalbi daha çok etkileyen, vicdana daha çabuk işleyen; gönüllü, arzulu ve saygılı uygulamaya dönüşmeye daha elverişli bir mesaj türüdür.
Bu cümleyi âyetin sonunda yer alan yorum cümlesi izliyor. Bu cümle âyetin içeriğini yüce Allah’a, O’nun yönetimine, O’nun korkusuna ve O’na yöneltilen umuda bağlıyor. Okuyoruz: “Hiç şüphesiz Allah işiten ve görendir.”
Âyette emânetleri lâyık olanlara yükleme ve insanlar arasında adâlete uygun hükümler verme yükümlülükleri dile getirilmişti. Bu yükümlülükler ile yüce Allah’ın “işitici ve görücü” oluşu arasında hem açık, dolaysız ve hem de esprili, düşündürücü bir uyum, bir çağrışım var. Sebebine gelince, yüce Allah, adâlete ve emânete ilişkin meseleleri “işitir” ve “görür”. Ayrıca adâlete ilişkin uygulamalar titiz bir “dinleme” ve görme duyarlığını, olayları iyi değerlendirme yeteneğini, şartları ve olguları tutarlı biçimde göz önünde bulundurmayı, bunların yanı sıra şartların ve dış olguların derinine inen bir irdeleme çabasını gerektirir. Son olarak da bu iki emir, her şeyi “bilen” ve “gören” yüce Allah’tan geliyor.
Peki, emânetin ve adâletin ölçüsü, kriteri nedir? Bu ilkeler hayatın bütün alanlarında, bütün faâliyetlerinde hangi yönteme göre kavramlaştırılacak, tanımlanacak, belirlenecek ve uygulanacaktır?
Acaba emânet ve adâlet kavramlarının belirlenmesini, uygulama ve gerçekleştirme yöntemlerini insanların geleneklerine, uzlaşmalarına, akıllarının yargılarına ya da keyfî isteklerine mi bırakacağız?
Akıl, insanın doğruyu bulma ve bilgi edinme araçlarından biridir. Bu niteliği ile önemli bir ağırlığı ve değeri vardır. Bu doğru. Fakat insan aklı, pratikte belirli bir toplumda yaşayan fertlerin ve gurupların, çeşitli faktörlerin etkisi altında olan akılları demektir. yani ortada mutlak bir kavram olarak “insan aklı” diye adlandırabileceğimiz bir yetenek yoktur. Bunun yerine “benim aklım”, “senin aklın”, “falancanın ya da filâncanın aklı”, belirli yerlerde ve dönemlerde yaşayan “belirli insan guruplarının akılları” vardır. Bu ayrı ayrı akıllar da çeşitli faktörlerin
EMÂNET
- 129 -
etkisi âlimda kimi zaman bu tarafa ve kimi zaman şu tarafa doğru eğilim göstermekle yakınlaşmaktadırlar.
Buna değişmez bir ölçü gereklidir. Bu çok sayıda aklın hakemliğine başvuracağı, hükümlerinde ve düşüncelerindeki doğru ve yanlışları terazisinde belirleyeceği, yargılarında ve tasarımlarındaki saçmalıkları, taşkınlıkları, yanılgıları ve yetersizlikleri mihenk taşına göre tespit edeceği ortak bir kritere ihtiyacı vardır. Bu noktada aklın değeri, fonksiyonu şudur: Bu keyfi arzulara göre eğilim değiştirmeyen, değişik faktörlerin etkisi altında yön değiştirmeyen kararlı ölçekte ve sabit kriterde tartılacak hükümlerinin ortaya çıkacak olan göreceli ağırlıklarını bilecek olan araç yine odur, başka bir deyimle akıl, kendisi hakkında verilecek olan yargıyı yine kendisi onaylayacaktır.
Bu alanda insanların kendileri tarafından ortaya konacak ölçülere, kriterlere güvenemeyiz, bel bağlayamayız. Çünkü bu ölçülerin kendileri de bozuk olabilir. O zaman bütün değerler alt-üst olur. insanlar mutlaka dediğimiz nitelikte değişmez, sağlam bir ölçeğe başvurmak zorundadırlar.
İşte Yüce Allah bu değişmez ölçüyü bizzat ortaya koyuyor. İnsanlar için ortaya konan bu İlâhî ölçü, emânet ve adâlet de dahil olmak üzere bütün değer yargılarına, bütün hükümlere ve hayatın bütün alanlarına ilişkin faâliyet türlerine değişmezlik ve istikrar kazandırır.
Seyyid Kutub, Ahzâb Sûresi 72. âyetin tefsirinde de şöyle der: “Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, sorumluluğundan korktular. Pek zâlim ve câhil olan insan onu yüklendi.”
Kur’ân-ı Kerim’in burada (örnek olsun diye) sözünü ettiği gökler, yeryüzü ve dağlar... İnsanın içinde veya bir köşesinde yaşadığı bu dehşet verici varlıklar küçük ve basit şeyler olarak beliriyorlar. Bu yaratıklar, herhangi bir çabaya gerek duymadan, dolaysız olarak yaratıcılarını bilirler. Yaratıcının koyduğu ve kendi yaratılışlarına, yapılarına ve düzenlerine hükmeden yasaya uygun olarak hareket ederler. Düşünmeye ve aracıya gerek duymadan dolaysız olarak yaratıcının koyduğu yasaya itaat ederler. Bu yasaya uygun olarak ve bir saniye bile geri kalmadan sürekli hareket ederler. Bilinçsizce ve seçme hakkına sahip olmadan yaratılışları ve tabiatları doğrultusunda görevlerini yerine getirirler.
Şu güneş, kendi yörüngesinde her zamanki dönüşlerini hiçbir zaman aksatmadan sürdürüyor. Işınlarını göndererek yüce Allah’ın kendisi için planladığı görevini yerine getiriyor. Bunun yanı sıra kendisinden kaynaklanan bir irâde söz konusu olmaksızın kendi sisteminde yer alan uydularını kendine çekiyor, böylece evrensel rolünü eksiksiz olarak yerine getiriyor...
Şu yeryüzü kendi yörüngesinde dönüyor, ekinlerini, bitirip yeşertiyor. Üzerindeki canlıları besliyor, ölülerini bağrında saklıyor, kaynaklarını fışkırtıyor... Ama kendi irâdesi dışında yüce Allah’ın evrensel yasası uyarınca...
Şu ay... Şu yıldızlar ve gezegenler. Şu rüzgarlar ve bulutlar. Şu hava ve şu su. Şu dağlar. Şu tepeler. Hepsi... Hepsi bir şeyler yapıyor. Rabbinin izniyle işini görüyor. Yaratıcısını biliyor, kendinden bir çaba, bir emek ve bir girişim olmak-sızın yaràtıcısının irâdesine boyun eğiyor. Bunlar sorumluluk emânetini, irâde emânetini, kendini bilme emânetini, özel girişim emânetini yüklenmekten
- 130 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kaçınmışlardı: “Onu insan yüklendi”
Kendi kavrama gücü ve bilinciyle Allah’ı tanıyan insan. Kendi düşüncesi ve görüşüyle Allah’ın yasasını bulan insan. Kendi çabası ve girişimleriyle bu yasaya göre hareket eden insan. Kendi irâdesiyle, kişisel sorumluluğu ile, sapma ve azgın arzulara karşı direnci ile, eğilim ve ihtiraslara karşı verdiği mücadele ile Allah’a eden insan bu emâneti yüklendi. İnsan attığı bütün bu adımlarda bilerek ve isteyerek hareket eder. Yolunu seçerken bu yolun kendisini nereye götüreceğini bilir.
Hacmi küçük, gücü az, çalışması yetersiz, ömrü sınırlı, çeşitli ihtirasların, arzuların, eğilim ve isteklerin etkisinde kalan bu yaratığın yüklendiği bu emânet hiç kuşkusuz büyük ve ağır bir emânettir.
Kuşkusuz insanın bu ağır yükün altına girmesi büyük bir tehlikedir. Bu yüzden “çok zâlim” yani kendine haksızlık eden ve “çok câhil” yani kendi gücünü ve kapasitesini bilmeyen birisi olarak nitelendirilmiştir. İnsanın kendi isteğiyle yüklenmeye koştuğu bu ağır yük karşısında bu husus geçerlidir. Ama sorumluluğunu yerine getirince... Kendisini yaratıcısına ulaştıracak, doğrudan doğruya O’nun yasasına iletecek, eksiksiz bir şekilde Rabbinin irâdesine boyun eğmesini sağlayacak bir bilgiyi elde edince... Doğrudan doğruya bilen, yollarını bulan, boyun eğen, kendileri ile yaratıcıları ve onun yasası arasına hiçbir engel girmeyen sayısız yaratıkların göklerde, yerde ve dağlarda kolayca, rahat ve eksiksiz bir şekilde tabiatları ve davranışları ile yollarını bulmalarını sağlayan bilgiye, hidâyete ulaşıp, eksiksiz olarak itaat edince... Hiçbir şekilde itaatten; boyun eğmekten ve görevini yerine getirmekten geri durmayınca. İnsan bilinçli olarak, bilerek ve isteyerek bu dereceye ulaşınca, gerçekten onurlu bir makama, yüce Allah’ın yarattığı varlıklar içinde eşsiz bir dereceye ulaşır.
Kuşkusuz, özgür irâde, kavrama yeteneği, kişisel girişim ve sorumluluk yüklenme... İşte bunlardır insanı, yüce Allah’ın yarattığı birçok varlıktan ayrıcalıklı kılan. Yüce Allah’ın yüceler aleminde duyurduğu ve onunla melekleri Ademe secde ettirdiği bu onurun gerekçesi budur. Yüce Allah, insana verilen bu onuru kalıcı kitabı olan Kur’an’da şu sözlerle duyuruyor: “Biz Ademoğullarını gerçekten çeşitli ayrıcalıklarla donattık.”629 Şu halde insan, yüce Allah’ın katındaki ayrıcalığının gerekçesini bilmelidir, göklere, yere ve dağlara sunulan ama onların yüklenmekten kaçınıp, korktukları ve fakat kendisinin isteyerek yüklendiği emâneti yerine getirmelidir!...
Mevdûdî, Nisâ Sûresi 58. âyetinde şöyle der: “Hiç şüphe yok Allah, size emânetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emrediyor.88 Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir.”
Burada müslümanlar, İsrâiloğulları’nın daha önce düştükleri hatalara düşmemeleri için uyarılıyorlar. Onların düştükleri en büyük hata, dejenere oluşları sürecinde yetkiyi hep beceriksiz ve ehil olmayan kişilere vermeleriydi. Sorumluluk isteyen, dinî ve siyasî liderlikleri hep beceriksiz, ehil olmayan, dar kafalı, ahlâksız, şerefsiz ve adâletsiz kişilere vermeye başladılar. Bunun sonucu, tüm toplum yapısı çöktü. Müslümanlara bu konuda dikkatli olmaları ve sorumluluk
629] 17/İsrâ, 70
EMÂNET
- 131 -
isteyen yetkileri ehil, sorumluluğunun idrakinde ve iyi ahlâklı kişilere vermeleri söyleniyor.
Yahûdîler arasında yaygın olan bir diğer kötülük ise adâletsizlikti. Onlar adâlet ruhunu çoktan unutmuşlar, açıkça adâletsiz, şerefsiz, zâlim olmuşlar ve hiçbir vicdan azabı duymaksızın rahatlıkla zulüm işleyebilecek dereceye düşmüşlerdi. Bizzat müslümanlar bu zulmü acı bir şekilde tatmışlardı. Yahûdîler, iki tarafın yaşadığı hayat, hangi tarafın doğru yolda olduğunu gösterdiği halde, müminlere karşı putperest Kureyş’in yanında yer alıyorlardı. Bir taraftan Hz. Peygamber (s.a.s.) ve O’na iman edenlerın saf ve temiz hayatı, diğer tarafta ise kız çocuklarını diri diri toprağa gömen, üvey anneleri ile evlenen, Kâbe’yi çırılçıplak tavaf eden ve daha nice ahlâksızlıkları yapan putperestlerin iğrenç ve kirli hayatı vardı. “Ehl-i kitap” bunlara rağmen hâlâ putperest kâfirlerle işbirliği yapıyor ve soğukkanlılıkla onların müminlerden daha iyi ve daha doğru bir yolda olduğunu söylüyorlardı. Allah müminleri bu tip haksızlıklara karşı uyarıyor ve onlara her zaman hakkı söylemelerini; dost olsun, düşman olsun, insanlara adâletle hükmetmelerini emrediyor.
Mevdûdi, Ahzâb Sûresi 72. âyetin tefsirinde de şunları söyler: En sonunda Allah insandan dünyadaki konumunun farkına varmasını istiyor. Eğer bu durumda insan dünya hayatını sadece oyun ve eğlence olarak kabul ediyor ve dikkatsizce yanlış bir tavır takınıyorsa, sadece kendi kötü âkıbetini hazırlıyor demektir.
Burada “emânet” kelimesi, Kur’an’a göre yeryüzünde insana verilen “hilâfet” görevi yerine kullanılmıştır. İnsana isyan ve itaat etme seçeneğinin ve bu özgürlüğü kullanırken kendisine sayısız yaratık üzerinde hâkim olma yetkisinin verilmesi kaçınılmaz olarak insanın yaptığı hareketlerden sorumlu olmasını ve iyi amelleri için mükafatlandırılıp, kötü amelleri için cezalandırılmasını gerektirir. İnsan bu güç ve yetkileri kendisi kazanmadığı gibi, bilakis bunlar kendisine Allah tarafından ihsan edildiği ve Allah’a bu güçlerin iyiye veya kötüye kullanılmasının hesabını vereceği için bunlar, Kur’an’ın başka yerlerinde hilâfet, burada ise emânet olarak tanımlanmıştır.
Bu emânet’in ne kadar önemli ve ağır olduğu konusunda bir fikir verebilmek için Allah, göklerin ve yerlerin büyüklüklerine, dağların da sabitlik ve muazzam ölçülerine rağmen bu emâneti yüklenme güç ve cesaretini göstermediklerini bildirir. Fakat insan, zayıf ve câhil insan, bu ağır yükü üzerine almıştır.
Emânetin göklere ve yerlere teklif edilmesi ve onların bunun ağırlığından korkup kabul etmemeleri gerçekten vaki olmuş olabilir, ama mecazî olarak böyle söylenmiş olması da muhtemeldir. Bizler Allah’ın yaratıkları ile olan ilişkisini asla anlayıp kavrayamayız. Yeryüzü, güneş, ay ve dağlar, bize göre kör, sağır ve cansızdırlar, fakat Allah’a göre böyle olmayabilirler. Allah yarattıklarından hepsiyle konuşmaya kadirdir ve biz anlayamasak da yarattıkları O’na cevap verebilirler. O halde Allah’ın bu emâneti onlara sunmuş olması ve onların da bundan korkup çekinerek yaratıcıları ve Rablerine teslim olup şöyle demiş olmaları muhtemeldir:
“Rabbimiz, biz senin güçsüz kulların olarak kalsak bizim için daha iyi. Çünkü isyan etme yetki ve özgürlüğüne sahip olup onun hakkını vermeye ve hakkını veremediğimizde ise senin azabına çarptırılmaya cesâretimiz yok.”
- 132 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Aynı şekilde bu yaşadığımız hayattan önce Allah’ın insanlığa farklı bir yaratılış ve varlık vermiş ve onu kendi huzuruna çağırmış olması, insanın da isteyerek bu güç ve yetkileri kabul etmiş olması muhtemeldir. Bunun imkânsız olduğunu iddia edebileceğimiz hiçbir delil ve dayanağa sahip değiliz. Ancak kendi zihni yetenek ve güçlerini tam anlamıyla kavrayamayan kimseler bunun imkânsız olduğunu düşünebilirler.
Bununla birlikte Allah’ın bunları mecâzî olarak ifade etmiş olması da mümkündür. Bu meselenin olağanüstü önemini vurgulayabilmek için, insanların gözünde kendi huzurunda bir tarafta gökler, yeryüzü ve Himalayalar gibi büyük dağların, diğer tarafta da 5-6 fit boyundaki insanın yer aldığı bir manzarayı canlandırmayı murat etmiş olabilir. Bu karşılaşmada Allah şöyle sormuştur: “Yarattıklarımdan birine, benim mülkümün bir kulu olarak, dilerse üstünlüğümü kabul etme ve emirlerime itaat etme gücünü vermek istiyorum. Diğer taraftan bu yaratık beni inkâr etme, hatta bana isyan etme gücüne de sahip olacaktır. Ona bu seçme özgürlüğünü verdikten sonra kendimi ondan sanki yokmuşum gibi gizleyeceğim. Bu özgürlüğünü kullanabilmesi için ona büyük güçler, sınırsız yetenekler ve kâinatta istediğini yapabilmesi için sayısız yaratıklarım üzerinde hâkimiyet hakkı vereceğim. Daha sonra onu belirli bir zamanda hesaba çekeceğim. Benim emânet ettiğim özgürlüğü kötüye kullanan kimse büyük ve acıklı bir azaba çarptırılacak; isyan etmesi için elinde birçok fırsat ve şans olduğu halde bana itaati seçen kimse ise yaratıklarımdan hiçbirinin ulaşamayacağı yüce makamlara ulaştırılacak. Şimdi söyleyin bakâlim, hanginiz bu imtihanı yaşamaya hazırsınız?
Bunu duyunca bütün kâinat bir müddet için büyük bir sessizliğe gömülmüş olmalı. Daha sonra muhtemelen Allah’ın yarattığı büyük varlıklardan her biri huzura gelip secde etmiş ve bu şiddetli imtihandan bağışlanmaları için yalvarmışlardır. En sonunda bu zayıf yaratık kalkmış ve emâneti kabul etmiştir: “Rabbim, ben bu imtihana girmeye hazırım. İmtihanı geçtiğimde senin mülkünün en yüce makamının bana lütfedileceği ümidi ile bu seçme özgürlüğü ve bağımsızlıkta varolan bütün tehlikeleri göğüsleyeceğim.”
İnsan ancak böyle bir manzarayı gözü önünde canlandırarak, kâinatta ne kadar hassas bir konumda olduğunun farkına varabilir. Allah bu âyette imtihan alanında dikkatsiz bir hayat süren, ne kadar büyük bir yükü omuzladığının ve dünya hayatında bir davranış veya tavrı seçerken aldığı yanlış veya doğru kararların hangi sonuçlara yol açacağının farkında olmayan kimseleri “zâlim ve câhil” olarak tanımlamaktadır. Böyle bir kimse câhildir, çünkü bu zavallı insan hiç kimseye hesap vermeyeceğini zannetmektedir; zâlimdir, çünkü kendi kötü âkıbetini ve kendisiyle birlikte daha nicelerin felâketini hazırlamaktadır.
EMÂNET
- 133 -
Emânet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Emânet Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 6 Yerde): (2/Bakara, 283; 4/Nisâ, 58; 8/Enfâl, 27; 23/Mü’minûn, 8; 33/Ahzâb, 72; 70/Meâric, 32)
B- (Emânete ve Verilen Söze) Riâyetle İlgili “Raâ” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 10 Yerde): 2/Bakara, 104; 4/Nisâ, 46; 20/Tâhâ, 54; 23/Mü’minûn, 8; 57/Hadîd, 27, 27; 28/Kasas, 23; 70/Meâric, 32; 79/Nâziât, 31; 87/A’lâ, 4.
C- (Emânete ve Verilen Söze) İhânet ile İlgili “Hâne” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 16 Yerde): 2/Bakara, 187; 4/Nisâ, 105, 107, 107; 5/Mâide, 13; 8/Enfâl, 27, 27, 58, 58, 71, 71; 12/Yusuf, 52, 52; 22/Hacc, 38; 40/Mü’min, 19; 66/Tahrîm, 19.
D- Emânet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
Emânetler Ehillerine Verilmelidir: 4/Nisâ, 58.
Emâneti Sahibine Vermek: 2/Bakara, 283.
Emânetlere Riâyet Etmek: 3/Âl-i İmrân, 75-76; 23/Mü’minûn, 8; 33/Ahzâb, 72-73; 70/Meâric, 32.
Emânet Sorumluluğunun Ağırlığı: 33/Ahzâb, 72.
İnsanın Allah’ın Emânetine Tâ-lip Olması: 33/Ahzâb, 72-73; 59/Haşr, 21.
E- İhânet (Hâinlik) Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
a- Hâinlik Edenler: 3/Âl-i İmrân, 161; 4/Nisâ, 107.
Allah’a ve Rasûlüne Hâinlik Etmek: 8/Enfâl, 27.
Antlaşmalarına Hâinlik Edenler: 8/Enfâl, 58.
F- Ahidle İlgili Ayet-i Kerimeler:
Ahde Vefâ (Verilen Sözü Yerine Getirmek): Bakara, 177; Al-i İmran, 77; Maide, 1; Ra’d, 20; İsra, 34;
a- Mü’minun, 8; Ahzab, 1; Meâric, 32.
b- Allah’a Karşı Verilen Sözü Yerine Getirmek: Bakara, 100; Al-i İmran, 76; Maide, 1, 7; En’am, 152; Ra’d, 19-20, 25; Nahl, 91, 95; Mü’minun, 8; Feth, 10.
c- Mûnâfıklar, Sözlerinde Durmazlar: Tevbe, 75-78.
d- Mîsak: Bakara, 27, 63, 83, 84, 93; Al-i İmran, 81, 187; Nisa, 21, 90, 92, 154, 155; Maide, 7, 12, 13, 14, 70; A’raf, 169; Enfal, 72; Ra’d, 20, 25; Ahzab, 7; Hadid, 8.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 2, s. 92 (Y. Kerimoğlu), c. 2, 94-95 (Emin), c. 3, s. 99 (İhânet), c. 6, s. 328-329 (Vedîa)
2. TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV. Y. c. 11, s. 81-84
3. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 436-446
4. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 163-166
5. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 488-489
6. Kur’an’da Siyasi Kavramlar vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 28-30
7. Kur’an Işığında Hayatı Doğru Yaşamak, Fahrettin Yıldız, İşaret Y. s. 304-307
8. Elmalılı Tefsirinde Kavramlar, s. 110
9. Kur’an ve Sünnet Üzerine Makaleler, Hikmet Zeyveli, Birun Y. s. 185-187
10. Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 117-118
11. Verdiği Sözde Duranlar, Osman Karabulut, Şems Y.
12. Emânet Kavramı, Cafer Tayyar Soykök, Haksöz, sayı 72, Mart 97, s. 44-47
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 135 -
Kavram no 38
Görevlerimiz 7
Toplumsal Görevler
Bk. Güzel Söz; Katılık- Yumuşaklık; Sanat
EMR-İ Bİ’L-MA’RÛF VE
NEHY-İANİ’L-MÜNKER
• Emr-i Bi’l-Ma’rû ve Nehy-i Ani’l-Münker; Anlam ve Mâhiyeti
• Ma’rûf Nedir?
• Münker Nedir?
• Kur’ân-ı Kerim’de Emr-i Bi’l-Ma’ruf
• Hadis-i Şeriflerde Emr-i Bi’l-Ma’rûf
• Tebliğ; Sanat ve Tebliğ
• Dâvet; Hakka Çağrı ve Dâî/Dâvetçi
• Vaaz, Nasihat ve İrşad
• Hisbe Teşkilâtı ve Muhtesib
• Sözü, İnsanları Allah’a Çağırmakla Güzelleştirebiliriz
• Dâvet ve Tebliğ Usûlü
• Emr-i Bi’l-Ma’rûf, Muhatâpları Kurtarmasa Bile, Yerine Getirenleri Kurtarır
• İyiliği Emredip Kendini Unutmak
• Birr (İyilik): Tanımı ve mâhiyeti
• Birr’in Sosyal Hayata Yansıması
• Başkalarına Birr’i (İyiliği) Emredip Kendisini Unutmak
• Başkasına İyilikle Emredip Kendisini Unutmak Akılla Bağdaşmaz
• Örnek Olmak; Hâl Diliyle İyiliğe Teşvik
• Peygamberlerin ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Özlerinin Sözlerine Uygunluğu
• İlim, Başkalarına Aktarmak İçin Değil; Öncelikle Yaşamak İçin Öğrenilmelidir
“Sizden, hayra da’vet eden, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan (iyiliği emredip kötülüğü men eden) bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 630
“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar ve Allah’a iman edersiniz. Ehl-i kitap da iman etseydi, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) pek çoğu fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.” 631
630] 3/Âl-i İmrân, 104
631] 3/Âl-i İmrân, 110
- 136 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Emr-i Bi’l-Ma’rûf ve Nehy-i Ani’l - Münker; Anlam ve Mâhiyeti
Emr-i bi’l-Ma’rûf ve Nehy-i Ani’l-Münker; İyiliği emretme ve kötülüğü yasaklayıp ondan alıkoyma demektir.
Ma’rûf, şerîatın emrettiği; münker de, şerîatın yasakladığı şey demektir. Başka bir deyimle Kur’an ve sünnete uygun düşen şeye ma’rûf; Allah’ın râzı olmadığı, inkâr edilmiş, haram ve günah olan şeye de münker denilir. 632
Yani ma’rûfu emretmek, iman ve itaate çağırmak; münkerden nehyetmek de, küfür ve Allah’a başkaldırmaya karşı durmaktır. 633
Kur’ân-ı Kerîm’de, “Sizden, hayra da’vet eden, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan (iyiliği emredip kötülüğü men eden) bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”634 buyurulmaktadır. Bu âyetle ma’rûfun emredilmesi ve münkerden menedilmesi işi bütün İslâm ümmetine farz kılınmıştır. İslâm ulemâsı bu görevi ümmet içinden bir grubun yapmasıyla diğerlerinden sorumluluğun kalkacağını, ancak hiç kimsenin yapmaması halinde bütün müslümanların sorumlu ve günahkâr olacağını söylemiştir. 635
Başka bir âyet-i kerîmede Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; çünkü emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar ve Allah’a iman edersiniz.” 636
Mü’minler, dünyadaki en hayırlı toplumdur ve iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan en güzel ahlâkla yetişmiş bir ümmettir. Bu toplumun korunması için bu âyetlerle dinin en önemli ilkeleri olan iyiliğe, doğruluğa, güzelliğe çağırmak emredilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle onun kötülüğünü söylesin; buna da gücü yetmezse kalbiyle ona buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.’’ 637
Ma’rûfu emretmek, münkerden alıkoymak sorumluluğunun ağır bir yük olduğunu Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şu buyruğu ortaya koymaktadır: “Bana hayat bahşeden Allah’a andolsun ki, siz ya iyiliği emreder kötülükten alıkoyarsınız ya da Allah kendi katından sizin üzerinize bir azap gönderir. O zaman duâ edersiniz, fakat duânız kabul edilmez.”638 Şu âyet de ibretle düşünmeyi gerektirmektedir: “...Onlar, (İsrâiloğulları) birbirlerine hiçbir münkeri yasaklamadılar. Yemin ederiz ki yapmakta oldukları şey çok kötü idi...”639 Yine başkâ âyetlerde müşriklerden başka, mü’minlerin karşısında münkeri emreden, ma’rûfu yasaklayan, böylelikle Allah’ın emir ve yasaklarına karşı çıkarak emredilenin tam tersini yapan münâfıklar da zikredilir. 640
Hz. Peygamber’in çeşitli buyruklarında müslümanların her birinin birer çoban
632] Râğıb el-İsfahânı, el-Müfredât, s.505; M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IV, 2357-2358; V, 3118
633] Kadı Beydâvî, Envârü’t-Tenzîl, 2/232
634] 3/Âl-i İmrân, 104
635] Elmalılı, a.g.e., II/1155
636] 3/Âl-i İmrân, 110
637] Müslim, İman 78; Tirmizî Fiten 1I; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
638] Ebû Dâvûd, Melâhim 16; Tirmizî, Fiten 9; Ahmed bin Hanbel, V/388
639] 5/Mâide, 78-79
640] bk. 9/Tevbe, 67
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 137 -
olduğu, elleri altındakilerden sorumlu bulunduğu, mü’minler arasında canlı ve sürekli bir toplumsal birliktelik ve beraberliğin olması, dâima zayıfın hakkının güçlüden alınmasından yana tavır takınılması, cihadın en faziletlisinin zâlim bir devlet başkanına karşı hak bir söz söylemek olduğu belirtilmektedir.
Bir toplumda ma’rûfu emreden, kötülükten menedenler olmazsa giderek münker olan işler birer kural haline, bir yaşama biçimi haline gelirler. Şeytanlar hak ile bâtılı karıştırır, doğruyu bozarlar; insanlara Allah’ı unuttururlar. Böyle bir toplumda müslümanın tavrını yine âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şu buyruğunda bulmak mümkündür:
“Sizde iki sarhoşluk ortaya çıkmadıkça Allah tarafından gelen hak din üzere devam edersiniz: Cehâlet sarhoşluğu ve dünyaya aşırı düşkünlük. Siz iyiliği emreder, kötülüğe engel olur ve Allah yolunda cihad ederken içinizde dünya sevgisi oluşuverince iyiliği emretmez, kötülüğe engel olmaz ve Allah yolunda cihadı bırakırsınız. O gün Kitap ve sünnetin emirlerini yaymaya çalışanlar Ensâr ve Muhâcirlerden İslâm’a ilk giren kimseler gibidirler’’641; “İyileriniz zâlimlerinize yardakçılık eder; fıkıh kötülerinizin, saltanat da küçüklerinizin eline geçer. İşte o zaman fitnenin hücumuna uğrar ve birbirinize düşersiniz”642; ‘’(Bu durumda ise) açık günahlar herkese zarar verir, kötüler iyilere Mûsâllat olur, iyilerin de kalbi mühürlenir, lânetlenirler. Fitne günlerinde ise sabırlı olmak ateşi kor halinde elde tutmak gibidir.” 643
Ma’rûfun emredilmeyip, münkerden alıkonulmayan toplumların nasıl helâk edildiği, nasıl Allah’ın azâbının onları kuşattığı Kur’ân-ı Kerîm’de hemen her sûrede zikredilmektedir.644 İslâm bilginleri, bir şeyden korkarak kötülüğe engel olmamanın âdeta o kötülüğü kabul etmek ve ona katılmak anlamına geldiğini; asıl faydası olan korkunun Allah’tan korkmak olduğunu; iyiliği emretmek ve kötülüğü engellemek görevinin eceli yaklaştırmadığını ve rızkı kesmediğini; ancak göz göre göre tâkat dışı belâya atılmanın da câiz olmadığını söylemişlerdir. 645
İnsanlar için en hayırlı topluluk olan İslâm ümmetinin bireyleri birbirlerinin bütün dertleriyle ilgilenen kişilerden meydana gelir. Hâlbuki diğer bütün dinlerde iyilik ve kötülük her ferdin kendi sorunudur. Meselâ mevcut Tevrat’ta, “Rab, Kabil’e sordu: ‘kardeşin nerede?’ O da, ‘Bilmem, ben kardeşimin bekçisi miyim?” gibi bir ifâde vardır. 646
Ma’rûfu emretmek, münkerden alıkoymak görevini İslâm ümmeti içinden öncelikle âlim olanlar üstlenir; yoksa bu iş câhillere bırakılmaz. Çünkü câhiller her şeyi altüst edebilirler, kavram ve değer kargaşasına yolaçarlar. Görevin yerine getirilmesinde ana ilke her müslümanın âhirette hesap vereceğini bilmesi şuurudur. Toplumlar genelde ikiye ayrılırlar: Ma’rûf toplumlar, münker toplumlar. Münker toplumlar oluşmuş veya oluşmakta iken, müslümanların ma’siyete, münkere, tâğuta itaatten kaçınmaları farzdır.647 Yani müslümanların her münker toplumunu ma’rûf toplum, İslâm hükümlerinin yaşandığı toplum
641] Bezzâr, Mecmau’z Zevâid, VII/271
642] A.g.e., VII/286
643] Kenzü’l-Ummâl, II/68-78
644] Meselâ bk. 7/A’râf, 163 vd.
645] Kenzü’l Ummâl, II/141 vd.
646] Tevrat, Tekvin, 4/9
647] Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/144
- 138 -
KUR’AN KAVRAMLARI
haline getirmeleri fârz kılınmıştır. Çağdaş demokratik laik toplumlar dini sadece Allah’la kul arasında bir mesele olarak görürler ve İslâm’ın ma’rûf - münker ilkesinin sadece ahlâkî bir mesele olduğunu iddiâ ederler. Hâlbuki hayatın bütün yönlerini Allah ve Rasûlunün emir ve yasakları doğrultusunda yaşamak ve münker toplumları İslâmî toplum haline dönüştürmekle görevli olan müslümanların bu durumuyla demokratik ilkeler birbirine hem karşıt, hem de çelişiktir. Bu sebeple müslümanların her zaman ma’rûfu emretmeleri, münkerden sakındırmaları mümkün olmaz; karşılarına münker toplumun emir ve yasakları çıkarılır. İşte bu noktada müslümanlar için şu buyruk geçerlidir: “Ey iman edenler siz kendinize bakın; hidâyette/doğru yolda iseniz dalâlette olanlar/sapıtanlar size zarar veremezler”648 Çağdâş toplumla, müslümanın çelişkisi onun, ancak Allah’a ve Rasûlüne itaat edeceği gerçeğinden dolayı İslâmî bir devleti gerçekleştirmesini zorunlu kılar. Bir yandan bu yolda çalışırken öte yandan münkerlerle mücâdele kesintiye uğramaz, ma’rûfun emredilmesinden geri kalınmaz. Bu nokta şunun için önemlidir: Ma’rûf, ne salt ahlâkçılık demektir, ne de İslâm’ın ana ilkelerinin yerine insan haklarının geçirilmesidir. Ma’rûf, tek kelimeyle İslâm’ın kendisidir. Münker de, aslı itibarıyla veya ahlâkî açıdan sadece kötü şeyler değil, tam anlamıyla İslâm’ın yasakladığı her şeydir. Yeryüzünün değişik yerlerinde, değişik rejimlerde ve şartlarda yasayan müslümanlar için değişmeyen ölçü budur. Bunun tek yöntemi de Rasûlullah’ın sünnetidir. “Size peygamber neyi verdiyse onu benimseyiniz...” 649
Gerçek ma’rûf-münker görevi, en başta insanın kendisinden başlayarak yapılır.650 Bazı insanlar her devirde, Rasûle itaati söylerler, kendileri itaat etmezler; sadakayı emrederler, kendileri vermezler. İşte şu ayet-i kerimede onlar uyarılmaktadır: “Kitabı okuyup durduğunuz halde kendinizi unutur da başkalarına mı iyiliği emredersiniz? Düşünmez misiniz?”651 İyiliği emredip kendileri yapmayanlar için hesap gününde dudaklarının ateşten makaslarla kesileceği haberi verilmiştir. 652
İkincisi, Rabbin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağırmak, insanlarla en güzel şekilde tartışmak, azgınlara bile yumuşak söz söylemektir. 653
Sonuçta ma’rûfun emredilmesi, münkerin yasaklanması meselesi, sadece bir fetvâ olayı değil; aile, hukuk, siyaset ve ekonominin her zaman içiçe geçmiş bir şekilde şerîatın gerekleri doğrultusunda savunulması ve yaşanması demektir. Bu, sistemli bir dâvet çalışmasını gerektirir. İslâm’ın ilk yayılışı da böyle olmuştur. İslâm’ın hâkim olmadığı düzenlerde, ehl-i kitab’a karşı veya müşriklere ve diğer gayri İslâmî zümrelere karşı tek geçerli dâvet metodu Rasûlullah’ın sünnetidir. Bunu ancak Rasûlullah’ın sünnetiyle açıklayabiliriz. Yoksa basit bir ahlâkçı, bir vâiz, hattâ bir muhtesib (emr-i bi’l-ma’rufla ilgili hisbe teşkilâtında görevli) gibi davranarak değil. “Dirilerin ölüsü” olarak kalmak isteyen, yani eliyle, diliyle ve kalbiyle toplumdaki münkeri kötülemeyen kimse ne kötüdür... Tevrat’ta: “Kişi iyiliği emr, kötülüğü yasakladığı takdirde kavminin nezdinde derecesi kötüleşir” denilerek İslâmî hareket ve ahlâk saptırılmış, dinin esası tahrif edilmiştir. O sebeple Allah katında din olarak yalnız İslâm geçerlidir.
648] 5/Mâide, 105
649] 59/Haşr, 7
650] Bk. 2/Bakara, 44
651] 2/Bakara, 44
652] İbn Kesir, I/8
653] 16/Nahl, 125; 20/Tâhâ, 43
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 139 -
Öte yandan, İslâm toplumlarında ise ma’rûfun emredilmesi, münkerin yasaklanmasında ictihâda giren konularda uyarıcılık yapılmaz. Meselâ Hanefiler, unutularak besmelesiz kesilen hayvanın etini yiyen bir Şâfiîye, “Bu yediklerin haramdır” şeklinde bir uyarıda bulunamaz; zira bunlar Şâfiî’ye göre helâldir. İşte emri bi’l-mâ’rûf nehyi ani’l-münkeri herkesin yapamamasından kasıt budur. Ancak, herkesin bildiği büyük-küçük günahlar, dinin kesin yasaklamaları hakkında herkes bu görevi yerine getirir.654 Fakat Şâfiîler, besmelesiz kesilen hayvanların etini yemek isteyen Hanefilere ikazda bulunabilir. Gerek Allah hakları, gerekse kul hakları olsun bütün ma’rûf ve münkerlerde önce sözlü, sonra fiilî uygulama esastır. Mu’tezile ise kul hakkıyla ilgili olmayan meselelerde sözle veya fiille uyarıcılığı kabul ederken; bunu da ancak imamın yapabileceğini, fertlerin karışamayacağını savunmuştur.
Enes b. Mâlik’ten rivâyet edilen bir hadiste şöyle bir hüküm bulunmaktadır: “Biz Allah’ın Rasûlune ‘Ey Allah’ın Rasûlü, biz iyiyi tamamen işlemedikçe emredemez miyiz? Kötülükten tamamen sakınmadıkça menedemez miyiz?’ diye sorduk. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Siz iyiliğin tamamını işlemeseniz dahi iyiliği emrediniz. Siz kötülüğün tamamından sakınmasanız dahi kötülükten sakındırınız”655 Hz. Lokman’ın oğluna öğüdü her zaman ve mekânda uyarıcının hâlini beyan eder: “Yavrum, namazı gereği üzere kıl; iyiliği emret ve fenâlıktan alıkoy. Bu hususta sana isabet edecek eziyete katlan. Çünkü bunlar kesin olarak farz kılınan işlerdir.” 656
Ma’rûf Nedir?
‘Ma’ruf’, ‘arafe’ fiilinden türemiştir ve ‘ma’rifet’ kavramıyla yakından ilgilidir. ‘Arafe’; herhangi bir şeyi görünümüne bakarak duyularla kavramak, eserini düşünerek onu demektir ki ‘inkâr’ın karşıtıdır. Ma’rifet ve irfan, bir şeyi derinden derine düşünerek idrak etmek, anlamak olduğuna göre, ‘ma’rûf’; derinlemesine düşünen aklın ve İslâm’ın (şeriatın) güzel gördüğü, güzelliği anlaşılıp kabul edilmiş fiil, söz ve davranışlardır.
Şeriat (İslâm) fiillerin ve davranışların bir kısmını güzel bir kısmını kötü saymıştır. Çirkin olan şeyleri haram, güzel olan şeyleri ise helâl (mubah) olarak değerlendirmiştir. Gerçek ‘ma’rifet’ ehli kimseler, neyin çirkin neyin güzel olduğunu o şeylere ait özelliklere bakarak tanıyabilirler. Çünkü onlar ‘selim akıl’ sahibidirler. Ancak insan aklı bütün ma’rûf olan şeyleri mutlak manada kavraması mümkün olmadığı için Kur’an, neyin iyi neyin kötü olduğunu haber vermiştir.
‘Ma’rûf’ diye bilinen güzel davranışlar ve fiiller, insanlar arasında uzun süre yaşayarak ‘örf/urf’ haline gelirler. İyi düşünen akıl sahipleri, iyi ve güzel davranışları tanırlar ve onları yaşatırlar. Bu yüzden peygamberler halk arasında yaşayan güzel ‘örfleri’ olduğu gibi bırakmışlar, kandırmamışlardır. İslâm hukukunda ‘örf’ bir delildir.
İşte ‘ma’rûf’, böylesine iyiliği ve güzelliği bilinen, tecrübe edilen, faydası görülen, akıllı insanlarca hoş görülen söz, davranış ve geleneklerin tümüdür. Bu bir anlamda Hak kavramının bir başka ifadesidir. Ma’rûf, yalnızca bir ahlâk kavramı değildir. Yani yalnızca davranışları nitelendirmek için kullanılmaz.
654] İmam Gazâli, İhyâ-u Ulûmi’d-Din, Emri Bi’l-Mâ’ruf ve Nehyi Ani’l-Münker bölümü
655] Taberânî
656] 31/Lokman, 17; Sait Kızılırmak, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 98-99
- 140 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Peygamberlerin insanları dâvet ettiği hidâyet aynı zamanda ‘ma’rûf’ olan bir şeydir. Peygamberlerin insanları sakındırdıkları dalâlet ise aynı zamanda bir ‘münker’dir.
Ma’rûf ve onun zıddı olan münker insan hayatının her sahasını kapsar. Ma’rûf, Peygamberimizin uygulamasını emrettiği, şeriatın ve selim aklın ölçülerine uygun, hayatın her alanını kuşatan Allah’ın rızâsıdır. Münker ise tam bunun zıddıdır. Birçok İslâm âlimi ‘ma’rûf’u, İslâm’ın emrettikleri, münkeri ise, Allah’ı inkâr ve O’nun yasakladıkları şeklinde anlamışlardır. Ma’rûfa uymak; Allah’a itaat ve O’nun emirlerine uymak; münker de bunun karşıtıdır.
İslâm’ın getirdiği şeriat; her emri, ilkesi ve prensibiyle ma’rûf, ona aykırı her türlü anlayış, fiil, gelenek ve yönetim tarzı münkerdir. Bu gibi tanımlar ma’rûfun genel tanımı içerisindedir. Şüphesiz Hak din olan İslâm her açıdan ma’rûftur. Onun ilkeleri, prensipleri, haram ve helâl ölçüleri güzeldir. Ancak, ma’rûf kavramı bir değişkenlik anlamını da içerisine almaktadır. İnsanların toplum hayatında, zamanın akışı içerisinde güzel gördükleri, ‘örf’ haline getirdikleri fiiller ve davranışlar, İslâm’a da aykırı değilse, din onu tavsiye ediyor. Hatta birçok problemin çözümünde ona baş vurulması gerektiğini öğütlüyor. Kur’an, bu şekilde birçok davranış biçimi hakkında belli bir ölçü koymamış ve bunları ‘ma’rûfla yapın’ demiştir. Meselâ babaların çocuklarını bakıp yetiştirmeleri ‘ma’rûf’a uygun olarak istenir. Buradaki ‘ma’rûf’ elbette zamanın şartlarına, içinde bulunulan duruma ve eldeki imkânlara uygun olan demektir.
Ma’rûfun değişmezleri veya evrensel ilkeleri vahiy tarafından verilir; ancak detay ve alt ayrımlar akla, zamanın gelişimine bırakılır. İnsan zihni ve aklı gayret göstererek akla ve İslâm’ın ilkelerine aykırı olmayan ma’rûfları bulmaya çalışacaktır. Kur’ân-ı Kerim, ‘ma’rûf’un emredilmesini istemektedir. “Sizden, hayra çağıran, ma’rufu emreden ve münkerden sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.” 657
İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet (topluluk) ma’rufu emredenlerdir.658 Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velisidirler (dostudurlar). O yüzden onlar birbirlerine ma’rûfu emrederler.659 İyi insanlar yeryüzünde iktidar sahibi olurlarsa; iyiliği (ma’rufu) emrederler, münkerden sakındırırlar.660 Peygamberimiz buyuruyor ki: “Nefsimi kudret elinde tutan ve Zat’a (Allah’a) yemin olsun ki, ya ma’rufu emreder ve münkerden sakındırırsınız veya Allah’ın kendi katından genel bir belâ göndermesi yakındır. O zaman yalvar yakar olursunuz da duânız kabul edilmez.” 661
Şüphesiz ki ma’rûfu emretmek amacına göre, uygun bir ortamda, uygun bir yöntemle, en güzel bir şekilde ve sonuç almak üzere yapılmalıdır. 662
Arapça’da “aklın ve dinin hoş gördüğü şey, ihsan, iyilik” anlamına gelen ma’rûf kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 30’a yakın yerde kullanılmıştır. Kullanımın tamamına yakın bir kısmında harfi tarif almış olarak, “el-ma’rûf” şeklindedir.
657] 3/Âl-i İmrân, 104
658] 3/Âl-i İmrân, 110
659] 9/Tevbe, 71
660] 22/Hacc, 41
661] Tirmizî, Fiten 9, Hadis no: 2169
662] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 384-385
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 141 -
Anlaşılıyor ki, kullanım sırasında sıradan kimi örf olan şeyler değil, çerçevesi ve içeriği ile belli ve belirgin bir kavram ifade edilmektedir. Bu kavramın mâhiyetini Kur’an-ı Kerim, bize, apaçık bir biçimde bildirir. Nitekim; “Sizden, hayra da’vet eden, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan (iyiliği emredip kötülüğü men eden) bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”663; “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar ve Allah’a iman edersiniz. Ehl-i kitap da iman etseydi, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) pek çoğu fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.”664; “(Onlar) ellerindeki Tevrat ve İncil’de yazılı bulacakları ümmî nebi olan O Rasûl’e uyanlardır. O kendilerine ma’rûfu emrediyor, onları kötülükten nehyediyor, onlara temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri de haram kılıyor. Üzerlerindeki ağır yüklerini, sırtlarındaki zincirleri indiriyor. İşte, O’na iman edenler, O’nu tazim edenler, O’na yardım edenler ve O’nunla birlikte indirilen Nur’a tâbi olanlar var ya, onlar selâmete erenlerin ta kendileridir.”665 anlamındaki âyet-i kerimeler, birarada alındığında, ma’rûfu tanımamıza imkân sağlayıcı bir aydınlık getirmektedir. Buna göre ma’rûf, insanlara peygamberler eliyle getirilen ve her peygamberin gelişiyle birlikte bir bölümü de değişebilen, insanları birleştirici ve ateşten kurtarıcı günlük uygulamalar bütünüdür. Öyle ki, inanmış olmak bile (burada kitap ehli anılarak belirtiliyor), ancak ma’rûfa uymak ve onu emretmekle mümkün görünüyor. Gerçekten de, Tevbe suresinin 71 ve 112. âyetlerinde müminlere has davranışlar olarak namaz, zekât, Allah ve Rasûlüne itaat, tevbe, ibâdet, hamd, seyahat, rükû ve secdeyle birlikte ma’rûfun emredilmesi ve kötülüğün nehyi de zikredilmekte; Hz. Lokman’ın oğluna olan nasihatındaysa, bu uygulama namazla birlikte anılmaktadır.666 A’râf sûresinin 199. âyetinde kolaylığı tutma ve câhillerden yüz çevirmeyle birlikte anılan ma’rûfu emretmek, “Eğer kendilerine yeryüzünde bir iktidar verirsek, onlar, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, ma’rûfu emreder, kötülükten nehyederler; bütün işler Allah’a dönecektir.” 667 anlamındaki âyette hâkimiyet durumundaki üç temel uygulamadan biri olarak anılacak ölçüde önem taşımaktadır.
Nitekim, Allah’ın Rasûlü de, İslâm dininin sekiz esası olarak, “Şirk/ortak koşmaksızın Allah’a ibâdet, namaz, zekât, oruç, hac, ma’rûfu emredip münkerden nehyetmek ve cihad”ı sayar (bu, Bezzâr rivâyeti olup; Hâkim, sekizinci sırada cihad yerine “ev halkına selâm”ı zikreder) ve bunlardan birini terkedenin dininin bir parçasını terkettiği hüsranda olduğu ve tümünü bırakanın da İslâm’a sırt dönmüş olacağı haberini verir.668 “küçüğümüze şefkat, büyüğümüze saygı göstermeyen, ma’rûfu emretmeyen ve kötülükten sakındırmayan bizden değildir” buyurularak, konunun önemi vurgulanır. Ma’rûfun emir ve kötülüğün nehy edilmesinin terkinin duâların kabulüne engel olacağı,669 bunun Yüce Allah’ın cezâ göndermesine yol açacağı ve duâların kabulünü önleyeceği670 hususları da, yine Peygamberimiz Efendimizin bildirdikleri arasındadır.
663] 3/Âl-i İmrân, 104
664] 3/Âl-i İmrân, 110
665] 7/A’râf, 157
666] 31/Lokman, 17
667] 22/Hacc, 41
668] el-Münzirî, Terğîb ve Terhîb, Terc. A. Muhtar Büyükçınar, A. Arpa, D. Pusmaz, A. Yücel İyiliği emir ve kötülükten nehiy bölümü 28 Sayılı Hadis; Tirmizi’de, Birr ve Sıla 13
669] İbn Mâce, Fiten 20
670] Tirmizi, Fiten, 9
- 142 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ma’rûfun emri ve münkerin nehyi, farzlar arasında zikredilmiş ve özellikle Mu’tezile olaya çok büyük bir önem atfederek, onu, dinin beş esası arasına almıştır. Şu var ki, sünnilikte gerek ma’rûf ve gerekse münkerin şer’an öğretilmiş ve tasrih edilmiş olmasının gerektiğine inanılırken; Mu’tezile, belirleyici öğenin akıl olduğu görüşünde bulunmuş671 Şia ise, belirlemenin hem şer’an, hem aklen olabileceği kanaatini öne sürmüştür. 672
Münker Nedir?
Münker, ‘nekr’ kökünden türemiş bir kavramdır. ‘Nekr’ sözlükte, tanımamak, tanınmazlığa itmek demektir. Bunun da aslı, kalbin tasavvur edemediği (anlamadığı, hayal edemediği) şeyi reddetmesidir. Dil ile bir şeyi inkâr etmektir ki, bunun anlamı kalbiyle o şeyi reddetmek demektir. Yahut da kalp ile bir şeyin özelliği bilinir ama dil ile inkâr edilir, bilinmezlikten gelinir. Buna yalancılık da denilir. “Onlar, Allah’ın ni’metini bilmektedirler. Sonra da o nimetlere münkir olmaktadırlar (inkâr etmektedirler); onların çoğu küfre sapanlardır.”673 âyetinde bu anlamdadır. ‘Münker’, tanınmayan, inkâr edilen, çirkin, akla uymayan, reddedilen şey demektir. İslâm literatüründe ‘münker’, iyi ve güzel olan şeyleri görmezlikten gelme, tanımama tutumudur. Din dilinde bazı hareketlerin ‘münker’ diye nitelendirilmesi, onların din tarafından tanınmaması, kabul edilmemesi demektir.
Münker, sağlam aklın çirkin dediği, güzel olup olmadığı konusunda şüphe duyduğu fiillerdir. Daha kısa bir tanımla şöyle söylenebilir: İslâm’ın ve akl-ı selimin (sağlam aklın) hoş görmediği şeydir. Aynı kökten gelen inkâr, ‘irfan’ın karşıtıdır. Münkerin karşıtı ise ‘ma’rûf’tur. ‘Ma’rûf’ nasıl ki, sağlam aklın ve şeriatın (İslâm’ın) güzel saydığı şey ise, ‘münker’ de tam bunun zıddıdır. Bu açıdan, İslâm’ın haram ve mekruh dediği bütün hükümler münker kapsamına girmektedir.
Kur’an’da münker olan davranışların ve fiillerin daha kötülerini belirtmek için de ‘fahşâ’ kelimesi kullanılır. Allah, Kur’an’da kâfirler hakkında ‘münkirler’ sözünü kullanıyor. Kâfirler, Peygamberleri ve onlarla gelen vahyi tanımamazlıktan gelip inkâr edenlerdir. Gelen vahyin ve âyetlerin Allah’a ait olduğunu tanımak istememektedirler. 674
Din, Münkerleri Hoş Görmez: Münker olan fiilleri ve işleri ne Din hoş görmektedir, ne de iyi düşünebilen bir akıl. Münkerleri, sağlam bir kamu vicdanı da hoş görmez. Insanlara şer kazandıran, onları günaha sürükleyen her davranış bir münkerdir. Bir toplumun sağlıklı ve mutlu olmasının ölçüsü ma’rûfların fazla, münkerlerin az olmasıdır. Ma’rûf üzerinde olan toplumlar ‘hayr’dadırlar. Münkerleri işlemeye devam eden kişiler ve toplumlar da ‘şer’dedirler.
Kişi ‘münker’e karşı devamlı dikkatli olmalıdır. Bir insan münkeri işlemeye devam ederse, onu bir kural, terkedilmesi zor bir adet haline getirir. Insan, şeytanın aldatmalarıyla yüzyüze geldiği için, her an ‘münker’e sapabilir. Bu bakımdan insanın, devamlı ‘ma’ruf’ işlerle meşgul olması, toplumda herkesin münkerlerle
671] N. Çağatay, İ A. Çubukçu, İslâm Mezhepleri Tarihi, 112
672] Kâşif’ul-Gıta, Caferî Mezhebi, terc. A. Gölpınarlı, 69; Zübeyr Yetik, Şamilİsl Ans Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 98-99
673] 16/Nahl, 83
674] 23/Mü’minûn, 69
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 143 -
mücâdele etmesi gerekir.
Kur’an, “Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o size hep münkeri emreder” diyor.675 Münkerden en iyi sakınmanın yollarından biri de namaz kılmaktır. “...Çünkü namaz münkerden ve fahşâdan alıkor.”676 Münkerle mücâdele İslâm’ın önemli emirlerinden birisidir. Mü’min olan kimseler, devamlı iyiliği (ma’rufu) emreder, kötülükten (münkerden) sakındırırlar.677 Şu âyette Allah (c.c.) mü’minleri her türlü münkerden sakındırıyor: “Şüphe yok ki Allah, adâleti, ihsanı, yakınlara infak etmeyi emreder, fahşâdan (çirkin utanmazlıklardan), münker ve zorbalıktan sizi sakındırır. Size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz.”678 Münkerden alıkoymak, toplumda İslâmî ahlâkın kökleşmesi, insanların güzelliklere kavuşması ve çirkinlikleri terk etmesi, kötülüklerin azalması için son derece önemlidir. Bir toplumda münker işlemek adet (bir anlamda örf) haline gelmişse, o toplum artık sağlıklı düşünemiyor, hasta demektir. Bundan dolayı müslümanlardan bir cemaat, en güzel yöntemleri kullanarak münker olan işlerle mücadele etmelidir.
Münker, hadis ilminde de kullanılan bir terimdir. ‘Münker hadis’, zayıf bir râvinin güvenilir (sika) râvilerin rivâyetine zıt olarak rivâyet ettiği hadistir. Yani, tek kanaldan gelen hadis, ya metninde (sözlerinde) ya da senedinde (râviler zincirinde) sağlam râvilerin rivâyetine zıddır. Böyle bir hadis elbette zayıf bir hadistir ve güvenilmez.
Münker, aynı zamanda hadislerde adı geçen bir meleğin adıdır. Ölü mezara konulduğu zaman iki melek gelir ve ölüye diniyle ilgili sorular sorar.679 Bir başka hadiste ise, ölü kabre konulduğu zaman adları ‘Münker ve Nekir’ denilen iki melek gelip ona diniyle ilgili sorular soracaktır.680Bunlara ‘Münker ve Nekir’ denilmesinin sebebi, ikisinin de bilmediğimiz, tanımadığımız bir şekilde olmaları sebebiyledir. (Allahu a’lem). 681
Tanınmayan, yabancı, akla aykırı, kötü; İslâm şerîatının yasakladığı ve selîm aklın çirkin gördüğü her şey anlamına gelen münker, İslâm’da yasaklanan haram ve mekruh fiilleri kapsamına alır. “İnkâr edilen, karşı çıkılan, reddedilen” anlamlarına gelir. Münkerin zıddı olan marûf ise; ihsan, iyilik, aklın ve dinin hoş gördüğü şey demektir. Kur’an-ı Kerim’de münkerin daha kötü ve çirkin olan kısmı için “fahşâ” terimi kullanılır. Fahşâ; çirkinlikler, zina gibi şehvetle ilgili aşırı günahlar demektir. Türkçede “fuhşiyât” bu anlamı ifade eder. Bunlar insanların en çirkin halleridir.
İnsanoğlu ne zaman münkeri nehyetmeyi bırakırsa, Allah’ın şu ayette buyurduğu gibi, münkeri emretmeye başlarlar. “Kim, şeytanın adımlarına uyarsa, şüphesiz o fuhşiyâtı ve münkeri emreder.” 682
Kur’an, Allah’ın münkeri nehyettiğini açık bir dille belirtir: “Şüphesiz Allah
675] 24/Nûr, 21
676] 29/Ankebût, 45
677] 3/Âl-i Imran, 104, 110, 114; 9/Tevbe, 71; 22/Hacc, 41
678] 16/Nahl, 90
679] Müslim, Cennet 70, Hadis no: 2870; Buhârî, Cenâiz 68 ve 87; Nesâî, Cenâiz 110, 4/79
680] Tirmizî, Cenâiz 70, Hadis no: 1071
681] Hüseyin K. Ece, A.g.e. s. 452-454
682] 24/Nûr, 21
- 144 -
KUR’AN KAVRAMLARI
adâleti, ihsanı, yakın hısımlara sılayı ve muhtaç oldukları şeyleri onlara vermeyi emreder. Fuhşiyâtı, (Kur’an ve Sünnette karşı çıkılan) münkeri ve serkeşliği nehyeder. Üzerinde düşünüp, amel etmeniz için size bu şekilde öğüt verir.” 683
Hz. Ebû Bekir okuduğu bir hutbede, şu âyet-i kerîmenin yanlış yorumlandığını söyler: “Ey iman edenler! Kendinizi ıslâh etmeniz üzerinize bir borçtur. Siz düzelip doğru yolda bulunduktan sonra yolunu şaşıranlar size zarar vermez.”684 Hâlbuki ben Rasûlüllah’tan şunları dinledim: “Günahlar işleyen bir kavmin içinde o günahları yasaklayan güç ve kuvvette bulunan bir kimse varsa, buna rağmen yasaklamazsa, Cenab-ı Hakk'ın nezdinden gelen ve bütün onları kapsayan bir azabın gelmesi pek yakındır.” 685
İslâm toplumunun sağlıklı bir yapıya kavuşup bu halinin devamım sağlamak için “iyiliği emir ve kötülükten nehiy” esasını getirmiştir. Bir İslâm toplumunda, müslüman, daima iyi, güzel ve hayırlı olan işlerin yanındadır. Kötü, çirkin ve zararlı olan işlerin de tabii olarak karşısında bulunur. Böylece, İslâm toplumunda kendiliğinden iyilikler güç bulur ve yayılır. Kötülükler ise güçlenme imkânı bulamaz.
Mü’minlerin nitelikleri bir âyette şöyle belirlenir: “İman eden erkek ve kadınlar birbirinin dostudurlar. Onlar iyiliği emreder, kötülükten ise nehyederler. Namazı kılarlar, zekâtı verirler. İşte Allah, onlara rahmet edecektir.”686 Başka bir âyette, tarihte İsrâiloğullarının, işlemekte oldukları kötülüklerden birbirlerini vazgeçirmeye çalışmaları, isyan etmeleri ve aşırı gitmeleri yüzünden lânete uğradıkları bildirilir. 687
Kötülüğe engel olmada izlenecek yolu Rasûlüllah (s.a.s). şöyle belirlemiştir: “Sizden biriniz bir kötülük gördüğü zaman onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle onun kötü olduğunu söylesin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle o işi kötü görsün. Bu sonuncusu, imanın en zayıf derecesidir.”688 Hz. Ali’nin şöyle dediği nakledilir: İlk yenik düşeceğiniz cihad, elinizle yapacağınız cihattır. Sonra dilinizle yapacağınız cihad da yenik düşeceksiniz, sonra da kalbinizle yapacağınızda... Sonra kalb iyiyi iyi olarak bilmediği; kötüyü kötü görmediği zaman alçalır, alt üst olur.” 689
İslâm toplumunda bir kötülüğe karşı gelmeyi gerektiren şartlar şunlardır:
1) Fiil gerçekten kötü olmalıdır. Bunun ölçüsü ise, iş ve hareketin İslâm nazarında sakıncalı ve kötü olmasıdır. Münker terimi, ma’siyet teriminden daha kapsamlıdır. Şöyle ki; bir kimse, bir çocuğun veya akıl hastasının içki içtiğini görse, buna engel olmaya çalışması gerekir. Yine bir akıl hastası başka bir akıl hastası ile cinsel ilişki halinde görülse men edilir. Hâlbuki bu fiiller çocuk veya akıl hastası için ma’siyet değildir. Münker, büyük günahlara hâs bir terim de değildir. Bu yüzden, umûmî banyoda avret yerini açmak, kimsenin bulunmadığı yerde yabancı bir kadınla yalnız kalmak veya ona ısrarla bakmak gibi küçük günahların
683] 16/Nahl, 90
684] 5/Mâide, 105
685] İmam Gazâlî, İhyâû Ulümi’d-Dîn, Terc. Ali Arslan, İstanbul 1972, V, 325, 326
686] 9/Tevbe, 71
687] 5/Mâide, 78, 79
688] Müslim, İman, 20
689] el-Gazâlî, a.g.e., V, 345
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 145 -
hepsi de münkerdir.
2) Kötülüğün bir araştırma ve tecessüs olmaksızın açık olması gerekir. Evinde her hangi bir günahı gizlice işleyen ve kapısını kapalı tutan bir kimsenin ma’siyetini öğrenmek için gizlice gözetlemek ve baskın yapmak câiz olmadığı gibi, başkalarının günahlarını anlatmak da câiz değildir.
Hz. Ömer, devlet başkanlığı sırasında, bir evden gelen sesler üzerine, duvara tırmanıp içeri bakmış ve ev sahibini kötü bir durumda görmüştü. Onu bu kötülükten menetmek isteyince ev sahibi şöyle dedi: Ey mü’minlerin emiri! Eğer ben bir yönden Allah’a isyan etmişsem, sen üç yönden Allah’a isyan etmiş bulunuyorsun. Hz. Ömer “onlar nelerdir?” diye sorunca şu cevabı verir: Allah Teâlâ, “Tecessüs etmeyin.”690 buyurmuştur. Hâlbuki sen tecessüs ettin. Allah Teâlâ “İyilik, evlere arkalarından girmek değildir.”691 buyurmuşken, sen duvardan girdin. Yine Cenab-ı Hak, “Ey iman edenler! Kendi ev ve odalarınızdan başka evlere, sahipleriyle alışkanlık sağlayıp izin almadan ve selâm vermeden girmeyin.”692 buyuruyor. Bu savunma karşısında Hz. Ömer, ceza uygulamamış, ancak tevbe etmeyi şart koşmuştur. Bu yüzden Hz. Ömer minberde hutbe okurken Ashâb-ı kiramla istişâre amacıyla, devlet başkanı veya hâkimin münkeri bizzat görmesi halinde, şâhit aramaksızın ceza uygulayıp uygulayamayacağını sormuş, Hz. Ali, böyle bir durumda da iki âdil şâhidin gerekli olduğuna işaret etmiştir. 693
3) Münkerin ictihâda dayalı bir kötülük olmaması gerekir. İctihada dayalı bir konuda uyarıcılık yapılamaz. Meselâ; Hanefi mezhebinden olan bir kimse, “keler” veya “sırtlan” eti yahut besmelesiz kesilen bir hayvanın etini yiyen bir Şâfiî’ye; “Sen niçin bunları yiyorsun? Bunlar haramdır” diye müdâhale edemez. Çünkü bu sayılanlar Şâfiîlere göre helâldir. Yine, Şâfiî mezhebine mensup bir kimsenin zevi’l-erham denilen hala, teyze, dayı ve ana cihetinden amca gibi hısımların mirasını yiyen veya komşuluk şüf’asıyla aldığı bir evde oturan bir Hanefîye karşı uyarıcılık yapma yetkisi bulunmaz.
Kötülüğe engel olmanın dereceleri:
1) Kötülüğü târif ve tanıtmak. Kişi bazen bilgisizlik yüzünden kötü şeyleri yapmaya yönelir. Hâlbuki o kötülüğün niteliğini bilse yapmayacaktı. Bu nedenle kötülüğü, azarlamadan iyilikle anlatmak gerekir. Çünkü kötülüğü anlatmak da, ayıbı açıklamak ve muhatabın kalbine eza vermek vardır. Bu aşamada uyarı şöyle olabilir: “İnsanoğlu dünyaya bilgin olarak gelmez. Şüphesiz hepimiz bilgisiz kimselerdik. Bilginler bize doğruyu ve nasıl hareket edeceğimizi öğrettiler” denilebilir. Çünkü müslümanı incitmek câiz değildir. Kanı, kan veya sidikle yıkayan kimse akıllılardan sayılmaz. Bir kimse, kötülükten menediyorum diyerek, mü’minlere ezâ ederse, daha büyük kötülük yapmış olur.
2) İyilikle nasihat ve Allah’ın azabıyla korkutma gerekir. Bu şekilde öğüt verme, yasak olduğunu bildiği halde içki, kumar, zulüm, yalan, müslümanların gıybeti gibi kötü söz ve fiilleri işleyen kimselere yönelik olur. Burada da incitmeden ve iyilikle anlatım yoluna gidilir.
690] 49/Hucurât, 12
691] 2/Bakara, 189
692] 24/Nûr, 27
693] el-Gazâlî, a.g.e., V, 390, 391
- 146 -
KUR’AN KAVRAMLARI
3) Ağır sözlerle uyarmaktır. Bu metot, irşad ve nasihatla alay eden ve kötülükte ısrar belirtileri görülen kimselere karşı uygulanır. İbrâhim’in (a.s.) puta tapanlara karşı kullandığı şu üslûp buna örnek gösterilebilir: “Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz putlarınıza! Siz hiç düşünüp aklınızı kullanmaz mısınız?” 694
İrşad sırasında ağır söz kullanılması gerekirse şu iki hususu gözetmek gerekir:
a) Sert üslûbun kullanılmasına, iyilikle muameleden sonuç alınamaması ve zarûret bulunması hallerinde başvurulur.
b) Bu üslûpta doğru konuşmak, sözü uzatmamak ve ihtiyaç kadar konuşmak gereklidir.
4) Kötülükleri güç kullanarak engellemek. İçkinin dökülmesi ve haram şeyin telef edilmesi gibi toplum fertleri için yalnız; Kişiyi kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmak görevi vardır. Kişi bundan daha ileri gidemez. Güç kullanarak kötülüğü engellemek ve gerektiğinde suç işleyenlere ta’zîr veya had cezalarını uygulamak, idareci ve yöneticilere aittir. Meselâ; şarabı dökmek ve haramı telef etmek, dövmek ve hapsetmek gibi fiiller gerçekte yönetici ve görevlilere aittir. 695
Kur’ân-ı Kerim’de Emr-i Bi’l-Ma’ruf
Kur’ân-ı Kerim’de, ma’rûf kelimesi toplam 39 yerde geçer. Münker kelimesi ise 18 yerde kullanılır. Kur’ân-ı Kerim’de, ma’rûf ve münker kelimeleri, dokuz âyette “ma’rûfu emretme ve münkeri nehyetme” anlamına gelen ifâde kalıplarıyla geçmektedir. Bu âyetlerde hangi davranışların ma’rûf, hangilerinin münker olduğu belirtilip bir tahsis yolunan gidilmemesi, ma’rûfun dinin yapılmasını gerekli gördüğü veya tavsiye ettiği, münkerin de bunların zıddı olan söz ve davranışların tamamını kapsadığını göstermektedir. İslâmî kaynaklar, iyiliğin hâkim kılınması ve yaygınlaştırılması, kötülüğün önlenmesi, bu şekilde faziletli bir toplumun oluşturulması ve yaşatılması için gösterilen faâliyeti, Kur’an ve hadislerdeki kullanıma uygun olarak emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker şeklinde formülleştirmişler, Kitap, Sünnet ve icmâa dayanarak bu faâliyetin farz olduğunda birleşmişlerdir.
Kur’ân-ı Kerim’de da’vet kelimesi 6 âyette geçmekte olup, aynı kökten değişik türevleri 205 defa kullanılmıştır. Dâvet ve türevleri, bu âyetlerde İslâm’a ve İslâmî ilkelerin uygulanmasına çağrı yanında, Allah’a duâ/yakarış,696 insanların yeniden dirilip mahşerde toplanmaları için kabirlerinden çağrılmaları697 gibi değişik mânâlarda kullanılmıştır.
Da’vet kelimesi, terim olarak özellikle “İslâm’a ve İslâm esaslarının uygulanmasına çağrı” anlamna gelir. Kur’ân-ı Kerim’de; İslâm’a çağrı,698 imana çağrı,699
694] 21/Enbiyâ, 67
695] el-Gazâlî, Zübdetü İhyâ-i Ulûmiddin, (Terc. Ali Özek), İstanbul 1969, s. 286 vd.; Hamdi Döndüren, Şamil İsl Ans, c. 4, s. 360-362
696] 2/Bakara, 186, 10/Yûnus, 89; 13/Ra’d, 14
697] 30/Rûm, 25
698] 61/Saff, 7
699] 57/Hadîd, 8
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 147 -
Allah yoluna çağrı,700 Allah’ın kitabına çağrı,701 hakka çağrı,702 hayra çağrı,703 kurtuluşa çağrı,704 hayat kaynağına çağrı,705 esenliğe çağrı706 gibi mânâlara gelen ifâdeler, dâvetin İslâmî inanç ve değerlerin kabul edilip uygulanmasını sağlamayı hedef alan bir faâliyet olduğunu, dolayısıyla hem gayri müslimlere, hem de müslümanlara yönelik olabileceğini göstermektedir. Buna göre tebliğ, irşad, vaaz, nasihat, inzâr, tebşîr, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker gibi terimler de sözlük anlamları itibarıyla dâvetten farklı olmakla birlikte, uygulama ve gâyeleri bakımından aynı veya yakın mânâları ifâde etmektedir. Bu sebeple dâvet ve tebliğ başta olmak üzere bu kavramlar, sık sık birbirinin yerine kullanılmıştır.
Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Peygamber “Allah’ın dâvetçisi (dâıyallah)” olarak nitelendirilmiş707 ve ona yüklenen dâvet vazifesi “dâvet et (üd’u)” emri yanında “tebliğ et (belliğ)”, “hatırlat (zekkir)”, “ikaz et (enzir)” gibi daha başka kelimelerle de ifade edilmiştir. Ayrıca, pek çok âyette Hz. Peygamber’in görevinin ancak “belâğ” olduğu zikredilmektedir.708 Tebliğ ile aynı kökten olan belâğ lafzı, bütün bu âyetlerde “dâvet” mânâsını ifâde etmekte, öte yandan İslâm dinini yaymanın yegâne yolunun dâvet ve tebliğ olduğunu göstermektedir. İslâm’da savaşın “cihad” diye adlandırılması, savaşın gâyesinin insan öldürüp hükümranlık sağlamak olmayıp, insanları hakka dâvet etmek, onların inançta ve amelde doğruyu bulmaları için gerekli yolları açmaya ve engelleri ortadan kaldırmaya çalışmak olduğunu gösterir. Zira cihadın ilk ve en temel safhası dâvet olup, “i’lâ-yı kelimetullah”, yani tevhidi yayma vazfesinin yerine getirilmesinde dâvet imkânının mevcut olması halinde, silâhlı savaşa gerek kalmayacaktır. Nitekim bizzat Hz. Peygamber’in başlattığı ve sonraki dönemde devam ettirilen uygulamaya göre, İslâm ordu kumandanlarının öncelikle düşmanı İslâm’a dâvet etmeleri gerekir.
Kur’ân-ı Kerim’de çeşitli vesilelerle Hz. Muhammed’in risâletinin bütün insanlığı kapsadığı709 ve sadece İslâm’ın Allah nezdinde geçerli din olduğu710 belirtilmiştir. Yine Kur’an’da Hz. Peygamber’in insanlar üzerinde bir zorba olmadığı711 görevinin irşad, tebliğ ve dâvetten ibâret bulunduğu,712 esâsen ilke olarak dinde zorlamaya başvurulamayacağı, gerçek olanla olmayanın birbirinden ayrıldığı,713 bundan sonra artık iman edip etmemenin insanların kendi istemelerine bağlı bulunduğu714 ifâde edilmiştir. Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Peygamber dâî, beşîr, nezîr gibi sıfatlarla nitelendirilerek onun misyonunun dâvet esasına dayandığı vurgulanmış, özellikle peygamber’in ve genel olarak müslümanların dâvet
700] 16/Nahl, 125
701] 3/Âl-i İmrân, 23
702] 13/Ra’d, 14
703] 3/Âl-i İmrân, 104
704] 40/Mü’min, 41
705] 8/Enfâl, 24
706] 47/Muhammed, 35
707] 46/Ahkaf, 31
708] Meselâ, bk. 3/Âl-i İmrân, 20; 5/Mâide, 92; 13/Ra’d, 40
709] meselâ, bk. 7/A’râf, 158; 34/sebe’, 28
710] bk. 3/Âl-i İmrân, 19, 85
711] 88/Ğâşiye, 22
712] 3/Âl-i İmrân, 20; 5/Mâide, 92, 99; 42/Şûrâ, 48
713] 2/Bakara, 256
714] 18/Kehf, 29
- 148 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çalışmalarında uymaları gereken başlıca metotları göstermesi bakımından son derece önem taşıyan bir âyette, “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle dâvet et; onlarla tartışmanı en güzel bir şekilde sürdür.”715 buyurularak dâvetin ıslâha yönelik, barışçı metotlarla yapılması öngörülmüştür.
“Siz Kitab’ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” 716
“Sizden, hayra da’vet eden, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan (iyiliği emredip kötülüğü men eden) bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 717
“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar ve Allah’a iman edersiniz. Ehl-i kitap da iman etseydi, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) pek çoğu fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.” 718
“Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; (umuma ait) işlerde onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine sığınanları sever.” 719
“Onlar (münâfıklar), Allah’ın kalplerindekini bildiği kimselerdir. Onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında belîğ/tesirli söz söyle.” 720
“Allah kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak, zulme/haksızlığa uğrayan başka. Allah, her şeyi işitendir, bilendir.” 721
“... İyi ve güzel olan şeylerde ve takvâda (yolunuzu Allah’ın kitabıyla bulmada) yardımlaşın.” 722
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki), Allah, sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçakgönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı azîz, onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.” 723
“Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna hidâyet etmez/rehberlik yapmaz.” 724
“İsrâiloğullarından kâfir olanlar, Dâvud ve Meryem oğlu İsa diliyle lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı aşmalarıdır. Onlar, işledikleri münkerden/kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun, yaptıkları ne kötüdür!” 725
715] 16/Nahl, 125
716] 2/Bakara, 44
717] 3/Âl-i İmrân, 104
718] 3/Âl-i İmrân, 110
719] 3/Âl-i İmrân, 159
720] 4/Nisâ, 63
721] 4/Nisâ, 148
722] 5/Mâide, 2
723] 5/Mâide, 54
724] 5/Mâide, 67
725] 5/Maide, 78-79
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 149 -
“Âyetlerimiz hakkında (ileri geri konuşmaya) dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak ol (meclislerini terket). Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra (hemen kalk), o zâlimler topluluğu ile oturma.”726
“Onların Allah’ı bir tarafa bırakarak taptıklarına (putlarına) sövmeyin; sonra, onlar da bilmeyerek Allah’a söverler.” 727
“(Nûh).... Ben size öğütler veriyorum.” 728
“... Size dürüst ve güvenilir öğütler veriyorum.” 729
“İçlerinden bir topluluk, ‘Allah’ın helâk edeceği, yahut şiddetli bir şekilde azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?’ dedi. (Öğüt verenler de) dediler ki: ‘Rabbinize mâzeret (beyan etmek) için, bir de belki sakınırlar diye (öğüt veriyoruz). Onlar, kendilerine verilen öğütleri unutunca, Biz de kötülükten men edenleri kurtardık, zulmedenleri yapmakta oldukları kötülüklerden ötürü şiddetli bir azap ile yakaladık.” 730
“Affetme yolunu tut, iyilik ve güzel davranışla emret, kendini bilmeyen câhillerden yüz çevir.” 731
“(Sizden olduklarına dair yemin eden) Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar (sizden değil), birbirlerindendir. Çünkü onlar münkeri/kötülüğü emreder, ma’rûftan/iyilikten alıkorlar (siz ise iyiliği emreder, kötülükten alıkorsunuz) ve onlar ellerini sıkı tutarlar (Allah için infak edip harcamak husûsunda cimrilik gösterirler). Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu. Çünkü münâfıklar fâsıkların ta kendileridir.” 732
“Erkek ve kadın mü’minlere gelince; onlar, birbirlerinin velîsi/yakını ve dostlarıdır. Hep birbirlerine ma’rûfu emrederler ve münkerden nehyederler (iyi ve doğru olanın yapılmasını emrederler, kötü ve zararlı olanın yapılmasına engel olurlar).” 733
“...(Şuayb a.s.:) Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na döneceğim.” 734
“Görmedin mi Allah nasıl bir misal getirdi? Güzel bir sözü; kökü (yerde) sâbit, dalları gökte olan güzel bir ağaca (benzetti). O ağaç, Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir. Kötü bir sözün misali, gövdesi yerden koparılmış, o yüzden ayakta durma imkânı olmayan pis bir ağaca benzer. Allah, iman edenleri dünya hayatında da âhirette de değişmeyen sözle sağlam yolda yürütür. Buna mukabil Allah zâlimleri saptırır. Allah dilediğini yapar.” 735
“Artık sen, sana emrolunanı açıktan açığa bildir ve şirk koşanlardan yüzçevir.” 736
726] 6/En’âm, 68; yine bk. 4/Nisâ, 140
727] 6/En’âm, 108
728] 7 Araf 62
729] 7 Araf 68
730] 7/A’râf, 164-165
731] 7/Arâf, 199
732] 9/Tevbe, 67
733] 9/Tevbe, 71
734] 11/Hûd, 88
735] 14/İbrâhim, 24-27
736] 15/Hıcr, 94
- 150 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidâyete erenleri de en iyi bilendir.” 737
“Rabbim, göğsüme genişlik ver; kolaylaştır işimi. Çöz düğümü dilimden, ki anlasınlar sözümü.” 738
“(Ey Mûsâ, kardeşin Hârun’la beraber) Firavun’a gidin. O, tuğyân etti/iyice azdı. Ona tatlı ve yumuşak söz söyleyin.” 739
“Ehline/âilene namazı emret; kendin de ona sabır ile devam et!...” 740
“Onlar (mü’minler) ki, yalan şâhitlik etmezler, boş bir şeye rastladıklarında, vakar ile (oradan) geçip giderler. Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.” 741
“(Önce) En yakın akrabalarını uyar. Sana uyan mü’minlere kanadını indir.” 742
“... Rabbinin yoluna çağırmaya devam et...” 743
“(Lokman, oğluna nasihat ederek şöyle dedi:) ‘Yavrucuğum! Namazı kıl, ma’rûfu/iyiliği emret, münkerden/kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir.” 744
“Onlar Allah’ın gönderdiği emirleri tebliğ edip duyururlar. Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah herkese yeter.” 745
“Kim izzet ve şeref istiyorsa, (bilsin ki) izzet ve şerefin hepsi Allah’ındır (onu dilediğine verir). O’na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da Allah’a amel-i sâlih ulaştırır...” 746
“Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp, Allah’a yönelenlere müjde vardır. Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın hidâyet edip doğru yola ilettiği kimseler onlardır. İşte onlar akıl sahipleridir.” 747
“Allah, âyetleri birbirine benzeyen ve mükerreren gelen Kitab’ı sözlerin en güzeli olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların bu Kitaptan derileri ürperir, sonra hem ciltleri ve hem de kalpleri, Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitap, Allah’ın dilediğini onunla doğru yola ilettiği hidâyet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz.” 748
“(İnsanları) Allah’a dâvet eden, sâlih amel/iyi iş yapan ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır? İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki
737] 16/Nahl, 125
738] 20/Tâhâ, 25-28
739] 20/Tâhâ, 44
740] 20/Tâhâ, 132
741] 25/Furkan, 72-73
742] 26/Şuarâ, 214-215
743] 28 Kasas 87
744] 31/Lokman, 17
745] 33/Ahzâb, 39
746] 35/Fâtır, 10
747] 39/Zümer, 17-18
748] 39Zümer, 23
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 151 -
yakın bir dost olur.” 749
“Ey iman edenler, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük nefretle karşılanan en sevilmeyen bir şeydir.” 750
“Kendilerine Tevrat yükletilen sonra onu taşımayanların (Kitab’ın hükümleriyle amel etmeyenlerin) durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumu gibidir.” 751
“Asra yemin olsun ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip sâlih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hâriçtir.” 752
Hadis-i Şeriflerde Emr-i Bi’l-Ma’rûf
Kur’ân-ı Kerim’de olduğu gibi, hadis-i şeriflerde, müslümanlar içerisinden bir grubun mutlaka bu emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker görevini üstlenmesi gerektiğini, en hayırlı ümmetin vasıflarının bu olduğunu, iyilikleri emredip affetmeyi prensip haline getirip câhillerden uzak durulması gerektiğini, müslümanların erkek ve kadın daima bu görevlerine devam edeceklerini, önceki toplumlarda bu görevi yaşamayanlara lânet edildiğini, gerçek ve doğruların Rabbimizden olduğunu, dileyenin iman edip dileyenin inkar ettiğini, emrolunduğumuz İslâmî hüküm ve bilgileri beyinleri çatlatırcasına duyurmamız gerektiğini, kötülükten sakındıranların kurtulduklarını, bu işi yapmayan ve kötülüklere batıp gidenlerin azaplandırıldığını, kötülük gören kimsenin gücü doğrultusunda eliyle, diliyle değiştirmesi gerektiğini, bunlara gücü yetmeyenin kalbiyle buğzetmesi icap ettiğini, bunun da imanın en zayıf derecesi olduğunu, cihadın el ile, dil ile, kalp ile olabileceğini, cihad fikri ve şuuru olmayan kimsede hardal ağırlığı kadar imanın olmadığını, küfür sayılacak bir işi işlemedikleri sürece müslüman olup İslâmî hükümlerle yöneten idârecileri dinleyip itaat edeceğimizi, geminin alt katındakilerin su almak için üsttekileri rahatsız etmemek için geminin tabanına bir delik açarak bu ihtiyaçlarını gidermelerine üst kattakiler engel olmazlarsa hepsinin birden boğulacaklarını, dine uygun olmayan işler yapan idarecilere engel olmaya çalışanların kurtuluşa ereceklerini, namaz kıldıkları sürece onlara savaş açılamayacağını, kötülük ve günahlar çoğaldığı vakit insanların topyekün helâk olacaklarını, yollarda oturmamak gerektiğini, oturmak mecbûriyeti varsa yolun hakkı olan gözü haramlardan korumak gerektiğini, selâm almak, kimseye eziyet etmemek, kötülüklerden sakındırma vazifesini yerine getirmek gerektiğini, haram kılınan bir şeyden başka yönlerden istifade edilebileceğini, en kötü yöneticinin insanlara katı ve kaba davrananlar olduğunu, Allah ve Rasûlünün iyi dediklerini emretmek, kötü dediklerinden sakındırmanın bir vazife olduğunu, yapılmadığı takdirde azâbın gerçekleşeceğini, en faziletli cihadın zâlim hükümdara karşı hakkı söylemek olduğunu, İsrâil oğullarında dinden sapmanın nasıl ve ne şekilde olduğunu, doğru yolda olduğumuz sürece sapıtanların bize zarar veremeyecekleri bildirilir.
Emredilmesi ve yasaklanması gereken hususlar herkesin bildiği ve bilmek mecbûriyetinde olduğu meselelerden ise bunda tüm müslümanlar ortaktır. Bu işi yaparken de tebliğ metoduna uygun olarak yapılmalı; kibarlık, hoş
749] 41/Fussılet, 33-34
750] 61/Saff, 2-3
751] 62/Cuma, 5
752] 103/Asr, 1-3
- 152 -
KUR’AN KAVRAMLARI
muamele, yumuşak davranış esas olmalıdır. Kötülüğü el ile değiştirmek demek; ona fiilî müdâhalede bulunmak ve işe el atmak demektir. Şâyet kişinin içinde bulunduğu durum ve konum bu şekilde o kötülüğü düzeltmeye kâfi gelmiyorsa bunu dili ile söyleyerek yapmalı, büyük fitnelere sebep olmamalıdır. Yine bir tehlike yani kargaşa ve fitne olacaksa kalbiyle o şeyden tiksinsin ve uzak dursun denilmekle tebliğ ve ikaz zaman ve zemine göre ayarlanmalıdır. Herkesin çoban olduğu, yönetimi ve idâresini elinde bulundurduğu kimselerden sorumlu olduğu hadisi de gözden uzak tutulmamalıdır. Aile reisi ev halkına, bir işyeri idaresinde bulunan oradaki çalışanlara, devleti idare eden de tebaasına karşı, bu konuda gerekli yükümlülüğü vardır. Bu işi yaparken de Allah’ın ve Rasûlünün râzı olacağı her vâsıtayı kullanmak da bir gereklilikdir.
“Sizden her kim bir münker (kötülük veya çirkin bir şey) görürse onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Ona da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin (buğzetsin, onu hoş görmeyip kabullenmesin) ki, bu da imanın en zayıf derecesidir.” 753
“İyiliği emir ve kötülüğü yasaklamaktan ve Allah’ı zikirden başka insanoğlunun her sözü aleyhinedir.” 754
“Cihâdın en faziletlisi, zâlim idarecinin karşısında doğru ve adâletli sözü, hakkı haykırmaktır.” 755
Peygamber (s.a.s.) ayağını bineceği hayvanın üzengisine koymuş vaziyette iken bir adam: “Hangi cihadın sevabı daha çoktur? diye sordu. Peygamberimiz: “Zâlim idârecinin karşısında doğru ve adâletli sözü haykırmaktır” buyurdular. 756
“Allah’ın çizdiği sınırları aşmayarak onları koruyanlarla yasaklarını hiçe sayarak hudûdu çiğneyenlerin durumu aynen şöyledir: Bir gemideki yerlerini almak üzere bir toplum aralarında kur’a çektiler. Bunlardan bir kısmı geminin alt katına bir kısmı da üst katına yerleşmişlerdi. Alt kattakiler su almak istediklerinde üst kattakilerin yanından geçiyorlardı. Alt katta oturanlar hissemize düşen alt kattan bir delik açsak da, üst katımızda oturanlara su almak için eziyet etmemiş olsak, dediler. Eğer üstte oturanlar bu isteklerini yerine getirmek için alttakileri serbest bırakırlarsa hepsi birlikte batar, helâk olurlar. Eğer buna engel olurlarsa hem kendileri kurtulur, hem de onları kurtarmış olurlar.” 757
Günümüzde de İslâm adına İslâm’dan tâvizler vererek bazı işler yapanlar aynen bu hadisteki misalde olduğu gibi gemiyi delmekteler, fakat diğer müslümanlardan hiçbir tepki ve engelleme de gelmemekte, böyle olduğu için bâtıl ve geçersiz olan şeyler müslümanlar tarafından müslümanca bir hareket ve tavır gibi görülmekte ve sergilenmektedir. Bugün hepimizin yapacağı tek iş, İslâm’ı Kur’an ve hadislerden en güzel şekliyle öğrenip yapılacak ve yapılmayacak işleri o bilgiler doğrultusunda yapmak veya yapmayıp engel olmak şeklinde bir tavır ortaya koymak olacaktır. Böylece İslâmî isim ve imajlar altında gayri İslâmî işler yapılmamış ve İslâm tatmin vâsıtası olarak kullanılmamış olacaktır. Bugün bâtıl bid’at, hurâfe ve haram olan pek çok şey İslâmî elbise giydirilerek meşrû imiş
753] Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
754] İbn Mâce, Fiten 12
755] Ebû Dâvud; Melâhim 17; Tirmizî, Bey’at 37
756] Nesâî, Bey’at 37
757] Buhârî, Şirket 6
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 153 -
gibi gösterilmekte ve kimse tarafından, hiçbir engelleme olmadığı için yapılıp gitmekte ve kafalarda meşrû bir iş gibi kalmaktadır. Kitap ve sünnet gözlüğüyle bakanlar, böyle yapılan pek çok gayrimeşrû işi, bugün İslâmî isimler altında görebilecektir. Gücümüz yettiğince bunlara engel olunmalıdır.
Kendisine: “Ey Allah’ın Rasûlü, içimizde iyiler de olduğu halde felâkete uğrar mıyız?” denildi. Rasûlullah (s.a.s.) de şöyle cevap verdi: “Kötülükler ve fenâlıklar çoğaldığı vakit evet.” 758
“Yollar üzerinde oturmaktan sakınınız” buyurdu. Sahâbîler: Yâ Rasûlallah, bizim yol ve sokaklarda oturmaktan vazgeçmemiz mümkün değil, çünkü oralarda lüzumlu işlerimizi konuşuyoruz, dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Madem ki vazgeçemiyorsunuz, mutlaka oturmak zorunda kalıyorsunuz; öyleyse yolun hakkını veriniz” buyurdular. Bunun üzerine; “yolun hakkı nedir yâ Rasûlallah?” diye sorulunca; peygamberimiz (s.a.s.): “Harama bakmaktan gözleri korumak, gelip geçenlere eziyet vermemek, verilen selâmı almak, İslâm tarafından iyi denilen şeyleri tavsiye edip kötülüklerden sakındırma vazifesini yerine getirmektir” buyurdular. 759
“Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki; ya iyilikleri emreder, kötülüklerden sakındırırsınız ya da Allah size yakında üzerinize bir belâ gönderir de sonra Allah’a duâ edersiniz de duânız kabul edilmez.” 760
“Size ma’rûf getirene (ikram edene), karşılık veriniz.” 761
“İsrâiloğullarının dindeki bozuklukları şöyle başlamıştır. Bir adam başka birine rastlar ve: ‘Hey arkadaş, Allah’tan kork ve yapmakta olduğun şeyi terket, zira o işi yapmak sana helâl değildir’ derdi. Ertesi gün aynı işi yaparken tekrar o adamla karşılaşır ve onu yaptığı kötülükten yasaklamadığı gibi onunla yiyip içmekten ve birlikte olmaktan da çekinmezdi. Onlar böyle yapınca Allah, onların kalplerini birbirine benzetti”. Sonra Rasûlullah (s.a.s.) şu âyeti okudu: “Allah’tan gelen gerçekleri örtbas etmeye şartlanmış olan şu İsrâiloğulları Dâvud ve Meryemoğlu İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdir. Bu onların isyan etmeleri ve hak, adâlet sınırlarını aşmalarındandır. Onlar birbirlerini işledikleri kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmadılar. Yaptıkları şey gerçekten ne kötü idi ve şimdi onlardan birçoğunun Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenlerle dost olduklarını görebilirsin. Nefislerinin onlar için önceden hazırladığı şey ne kadar kötüdür ki Allah onlara gazap etmiştir, onlar azapta ebedî kalacaklardır. Eğer onlar Allah’a ve kendilerine gönderilen peygambere ve ona indirilen her şeye gerçekten inansalardı bu; Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenleri dost edinmezlerdi. Ama onların çoğu İlâhî sınırları aşan kimselerdir.”762 Bu âyeti okuduktan sonra peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Hayır Allah’a yemin ederim ki ya iyiliği emreder kötülüklerden sakındırır, zâlimin elini tutup zulmünden el çektirir, hakka döndürüp hak üzerinde tutarsınız, ya da Allah kalplerinizi birbirine benzetir de İsrâiloğullarına lânet ettiği gibi size de lânet eder.” 763
Tirmizî’nin rivâyeti ise şöyledir: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “İsrâiloğulları günahlara daldıklarında âlimler onları sakındırdılarsa da onlar izledikleri günahlara devam
758] Buhârî, Fiten 4; Müslim, Fiten 1
759] Buhârî, Mezâlim 22; Müslim, Libas 114
760] Tirmizi, Fiten 9
761] Nesâî, Edeb 108; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/68
762] 5/Mâide, 78-81
763] Ebû Dâvud, Melâhim 17
- 154 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ettiler. Bu sefer âlimleri de onlarla birlikte oturdular, beraberce yediler, içtiler. Bunun üzerine Allah da onların kalblerini birbirine benzetti de Dâvud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle onlara lânet etti. Bu, onların isyan etmeleri ve sınırları aşmaları sebebiyle idi.” Rasûlullah (s.a.s.) dayanmakta olduğu yerden doğrulup oturdu ve: “Hayır, canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, dil ile yasaklama yetmez, siz onları hakka boyun eğdirip hak üzere tutmadıkça bu lânetleme de devam edecektir.” 764
Ebû Bekir es-Sıddık (r.a.) şöyle demiştir: “Ey insanlar şüphesiz siz şu âyeti okuyor (fakat, yanlış anlıyor)sunuz: “Ey iman edenler! Siz yalnız kendinizden sorumlusunuz. Eğer siz doğru yolda iseniz sapıklığa düşenler size hiçbir zarar vermezler. Hepinizin dönüşü Allah’a olacaktır ve o zaman Allah size hayatta yapmış oluğunuz şeyleri bildirecektir.”765 Zira ben Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyururken işittim: “Şüphesiz ki insanlar zâlimi görüp de onun zulmüne engel olmazlarsa Allah’ın bütün insanları gazaba uğratması pek yakındır.” 766
“İsrâ’ya götürüldüğüm (Mi’râca çıkarıldığım) gece, dudakları ateşten makaslarla kesilen birtakım kimselerin yanından geçtim. ‘Bunlar kimlerdir ey Cebrâil’ dedim. Bana şu cevabı verdi: ‘Bunlar dünya ehlinden olan hatiplerdir. İnsanlara iyiliği emrettikleri ve Kitab’ı okudukları halde bizzat kendilerini unutanlardır. Bunlar hiç akıl etmezler mi?” 767
“İnsanlara iyiliği emredip de kendilerini unutanlar cehennem ateşinde bağırsaklarını sürüklerler. Onlara, ‘siz kimlersiniz?’ diye sorulur, şu cevabı verirler: ‘Biz, insanlara hayrı emrettiğimiz halde kendimizi unutan kimseleriz.” 768
“Kıyâmet gününde adam gelir, cehenneme atılır. Bağırsakları karnından dışarıya fırlar. Değirmen merkebinin döndüğü gibi bağırsakları etrafında döner. Cehennemlikler onun etrafına toplanır, şöyle derler: ‘Ey filân, sen ma’rûfu emreden, münkerden alıkoyan bir kimse değil miydin?’ Şöyle der: ‘Evet, öyle idim. Ma’rûfu emreder, fakat kendim işlemezdim. Münkerden alıkoyar, fakat kendim işlerdim.” 769
“Kıyâmet gününde azâbı insanlar arasında en çetin olacak kimse Yüce Allah’ın kendisini bilgisiyle faydalandırmadığı ilim adamı olacaktır.” 770
“Cenâb-ı Hakk’ın Benden önce, ümmetler arasında gönderdiği her peygamberin ashâbı ve havârileri vardır. Bunlar o peygamberin sünnetine ittibâ eder, emirlerine uyarlar. Fakat onlardan sonra öyle nesiller gelir ki yapmadıklarını söyler ve emr olunmadıklarını işlerler. Kim onlara karşı eliyle mücâhede ederse mü’mindir, kim diliyle mücâhede ederse mü’mindir. Bunun ötesinde ise zerre kadar iman yoktur.” 771
“Şu muhakkak ki sizin üzerinize birtakım âmirler/yöneticiler tâyin olunacak da siz onların yaptıklarından bazısını mâruf ve güzel göreceksiniz. Kim münker işi çirkin görürse onun günahından berî (uzak) olur. İnkâr edip ondan sakındıran, (günaha katılmaktan) uzak olur. Ancak kim ona râzı olur ve (onu işleyenlere) uyarsa günahından
764] Tirmizî, Tefsiru Sûre-i Mâide 6
765] 5/Mâide, 105
766] Ebû Dâvud, Melâhim 17; Tirmizî, Fiten 8
767] Müsned-i Ahmed, III/120, 231, 239
768] Süyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, I/158
769] Buhârî, Bed’u’l-Halk 10, Fiten, 17, h. no: 46; Müslim, Zühd 7, 51, h. no: 51 (2989); Ahmed bin Hanbel, Müsned, V/205, 206, 207, 209
770] İbn Mâce, Sünen; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid I/185
771] Müslim, İman 80; Ahmed bin Hanbel, I/458, 461
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 155 -
kurtulamaz…” 772
“Kim Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsa, ya hayır (iyi, güzel, hak, doğru, meşrû söz) söylesin veya konuşmasın, sussun!” 773
“Din nasihattir.” Ashâb sordu: ‘Kim için nasihattir ya Rasûlallah?’ “Allah için, Kitab’ı ve Rasûlü için, müslüman devlet adamları ve bütün müslümanlar için.”774 (Nasihat, öğüt vermek yanında, ihlâslı/samimi olmak anlamına da gelir; burada ikinci anlamdadır.)
“Her ma’rûf/iyilik, güzel söz bir sadakadır.” 775
“Bir hayırlı işe delâlet eden (vesile olan) kimse için, o hayırlı işi işleyenin sevâbı gibi mükâfat vardır.” 776
“Kim bir hayra ve iyiliğe klavuzluk ederse ona hayrı işleyenin sevabı kadar sevap vardır.” 777
“İnsanları doğru yola çağıran kimseye kendisine uyanların sevabı gibi sevap verilir. Ona uyanların sevaplarından da hiçbir şey eksilmez. Başkalarını dalâlete/sapıklığa çağıran kimseye de kendisine uyanların günahı gibi günah yazılır, ona uyanların günahlarından da hiçbir şey eksilmez.” 778
“İslâm’da iyi bir çığır açan kimseye, açtığı o çığırın sevâbı verileceği gibi, o yolda gidenlerin sevabı da verilir ve onların sevabından da hiç bir şey eksilmez. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o kimseye açtığı çığırın günahı yükletildiği gibi, kendisinden sonra o yoldan gidenlerin günahı da yükletilir. Fakat onların günahlarından da hiçbir şey noksanlaşmaz.” 779
Ebu’l-Abbas Sehl İbn-i Sa’d es-Saidî (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Hayber gazvesi gününde Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Bu sancağı yarın öyle bir kimseye vereceğim ki Allah, onun eliyle Hayberi fetheder. Hem o kimse Allah’ı ve Rasûlünü sever, Allah ve peygamberi de onu sever.” Bunun üzerine insanlar sancak kime verilecek diye geceyi konuşarak geçirdiler. Sabah olunca sancağın kendisine verileceği ümidi ile bütün sahâbîler Rasûlullah’ın (s.a.s.) huzuruna koştular. Peygamber efendimiz: “Ali İbn-i Ebû Talib nerede? Diye sordu. Sahabiler: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, o gözlerinden rahatsız’ dediler. Bunun üzerine peygamberimiz: “Ona haber götürecek birini gönderiniz” buyurdular. Ali derhal getirildi. Rasûlullah (s.a.s.) onun gözlerini tükrüğüyle tedâvi edip kendisine duâ etti, hiç ağrı görmemiş gibi oldu. Peygamber sancağı ona verdi. Ali: ‘Yâ Rasûlallah! Onlar da bizim gibi mü’min oluncaya kadar mı savaşacağım?’ dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Yavaş ve sâkin olarak onların yanına var, onları İslâm’a çağır. Uymaları gereken Allah’tan gelen yükümlülükleri kendilerine bildir. Allah’a yemin ederim ki senin vâsıtanla Allah’ın bir kimseye hidâyet vermesi, senin için kırmızı develere sahip olmaktan daha hayırlıdır”
772] Müslim, İmâre 63
773] Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981; et-Tâc, 5/183; Riyâzu’s.Sâlihîn, II/120
774] Müslim, İman 95; Buhârî, İman 42, Ahkâm 43; Tirmizî, Birr 17; Nesâî, Bey’at 31; Ebû Dâvud, Edeb 59
775] Müslim, Zekât 16, Ebû Dâvud, Zekât 60; Buhârî, Edebu’l-Müfred, I/245
776] Müslim, İmâre 38; Ebû Dâvud, Edeb 115; Tirmizî, İlm 14
777] Müslim, İmâre 133
778] Müslim, İlim 16; Tirmizî, İlm 15; Ebû Dâvud, Sünnet 6
779] Müslim, Zekât 69
- 156 -
KUR’AN KAVRAMLARI
buyurdu. 780
“Hayırlı söz söyleyip de insanlar arasını düzelten, yahut hayır ileten, yalancı değildir.” 781
“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” 782
“Öğretiniz ve kolaylaştırınız.” (Bu sözü üç defa söyledi.) “Bir de öfkelendiğin zaman sus!” (Bunu da iki defa söyledi.) 783
“Allah güzeldir, güzelliği sever.” 784
“Mü’min dil uzatıcı değildir, lânet okuyucu değildir, kötü iş yapan değildir, kötü, kaba ve çirkin söz söyleyen değildir.” 785
“Bir kimse, başka bir kimseyi fıskla veya küfürle itham etmesin. Aksi takdirde, itham edilen arkadaşında bunlar yoksa, kelime (itham ettiği sıfat) kendine döndürülür.” 786
“Bir mü’mine şer olarak, müslüman kardeşine hakaret etmesi kâfidir.” 787
“Kim bana iki bacağı arasındaki tenâsül uzvunu (haramdan koruyacağına), iki çenesi arasındaki dilini de (yasaklanmış çirkinliklerden koruyup güzelliklerle süsleyeceğine) garanti verirse, ben de ona cenneti garanti ederim.” 788
“Halkın seviyesine ininiz.” 789
“Kendisinin yapmadığı bir davranışa veya söze insanları çağıran kişi ya vazgeçinceye veya çağırdığı şeyi yapıncaya kadar Allah’ın azâbının gölgesi altındadır.” 790
“Cehennemde, cehennem ehlinin kokusundan bîzâr/şikâyetçi oldukları bir adam vardır.” Denildi ki: “O kimdir ey Allah’ın Rasûlü?” Hz. Peygamber (s.a.s.) de: “İlminden kendisi istifâde etmeyen âlimdir” buyurdu. 791
“Kendisi yapmadığı halde insanlara hayrı (iyiliği) öğreten kimse tıpkı insanları aydınlatırken kendisini yakıp tüketen bir kandil gibidir.” 792
Hasan Basri: “İnsanlara uygulamanla, fiilinle nasihat et; sadece sözlerinle değil.”793 Yine Hasan Basri’nin diğer bir nasihati: “Mârufu emreden birisi olduğun zaman, onu kendisi yaşayıp uygulayanlardan ol; yoksa helâk olursun. Münkeri de sakındıranlardan olduğunda ise, ondan kendisi sakınanlardan ol; yoksa helâk olursun.” 794
780] Buhârî, Fezâilü’s-Sahâbe 9, Müslim; Fezâilü’s-Sahâbe 34
781] Buhârî, Sulh 2; Müslim, Birr 101
782] Buhâri, İlim 11; Müslim, Cihad 5, 6
783] Ahmed bin Hanbel, Müsned Hadis no: 2136, 2556
784] Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10
785] Tirmizî, Birr 48, hadis no: 1978
786] Buhârî, Edeb 44
787] Riyâzu’s-Sâlihîn, III/156
788] et-Tâc, 5/183
789] Ebû Dâvûd, Edeb 20
790] Taberânî, naklen İbn Kesir, II/325-326
791] Tefsir-i Kebir, II/482
792] Tefsir-i Kebir, II/482
793] Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 273
794] Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 360
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 157 -
Cerir İbn-i Abdullah (r.a.) şöyle demiştir: “Rasûlullah’a (s.a.s.) namazı her an devam ve duyarlılık üzere kılacağıma, zekâtı hakkıyla vereceğime ve tüm müslümanlara her zaman nasihatte bulunacağıma dair anlaşıp siyasî otoritesini kabul edip bey’at etmiştim/elini sıkmıştım. 795
“Sizden biriniz kendisi için arzu edip istediği şeyi din kardeşi için de arzu edip istemedikçe iman etmiş olamaz.” 796
Ebû ’l Velid Ubâde İbn-i Sâmit (r.a.) şöyle demiştir: “Biz zorlukta ve kolaylıkta, sevinçli ve kederli anlarda söz dinlemeye ve boyun eğmeye ve başkalarının bize tercih edildiği zamanlarda bile ses çıkarmaksızın itaat etmeye, elimizde bulunan kesin delillere göre açık küfür sayılan bir şey görmedikçe iş başındakilerin işlerine karışmamaya, nerede olursak olalım kimseden çekinmeksizin hakkı söylemeye Allah yolunda ve Allah’ın rızâsı için hiçbir kınayanın kınamasından korkmayacağımıza dair Rasûlullah’ın (s.a.s.) siyasî otoritesini kabul edip bey’at ederek elini sıktık.” 797
Rasûlüllah (s.a.s.) Abdulkays oğullarından Eşecc’e: “Sende Allah’ın sevdiği iki özellik vardır: Yumuşak huyluluk ve acele etmeden sabırla hareket etmek.” ?
“Allah kullarına merhametle ve büyük lutfuyla muâmele eder. Bütün işlerde de kolaylık ve yumuşaklık gösterilmesinden memnun olur.” 798
“Allah, kullarına karşı daima kolay ve yumuşak olanı yapar, onlar hakkında yumuşak davranır. Her işte ve tüm kişilere karşı yumuşak davranılmasını sever ve memnun kalır. Katılık ve zorla yapılan başka işlerde vermediği sevâbı, kolaylık gösterilerek yapılan işlere verir.” 799
“Hangi işte kolaylık ve yumuşaklık varsa, o, işi güzelleştirir. Kolaylık ve yumuşaklığın kendisinden çekilip çıkarıldığı her iş ise onu çirkinleştirir.” 800
“Yarım hurmayla da olsa (onu sadaka vererek) kendinizi cehennemden koruyunuz. Bunu da bulamazsanız güzel ve tatlı sözlerle. Güzel söz sadakadır.” 801
“Yumuşak ve kolaylaştırıcı davranmayan kimse bütün hayırlardan mahrum kalmış olur.” 802
“Namazı uzatmak hutbeyi kısaltmak kişinin dini iyi bilip anlayışlı olduğunu gösterir. O halde namazı uzunca kıldırıp hutbeyi kısa kesiniz.” 803
“Bir adam müslüman kardeşine; “ey kâfir” derse bu söz ikisinden birine döner. Eğer böyle denilen kişi söylendiği gibi ise bu söz yerini bulmuş olur. Aksi takdirde bu söz söyleyene geri döner.” 804
795] Buhârî, İman 42; Müslim, İman 97
796] Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71
797] Buhârî, Ahkâm 42; Müslim, İman 41
798] Buhârî, Edeb 35; Müslim, Birr 48
799] Müslim, Birr 77
800] Müslim, Birr 78
801] Buhârî, Edeb 34; Müslim, Zekât 66
802] Müslim, Birr 74
803] Müslim, Cuma 47
804] Buhârî, Edeb, 73; Müslim, İman 111
- 158 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Kim bir adamı ‘ey kâfir veya ‘ey Allah’ın düşmanı’ diye çağırırsa ve o kimsede denildiği gibi değilse bu söz söyleyenin kendisine döner.” 805
Bu iki hadis-i şerif müslümana yakışmayan “kâfir” ve “Allah’ın düşmanı” gibi sözlerin söylenemeyeceğini ve bunun büyük bir günah olduğunu bildirir. Câhillik yüzünden ve aşırı kindarlık sebebiyle İslâm düşmanlarına hizmet ettiklerinin farkında olmayan bazı müslümanlar tarihin her döneminde varolagelmiştir.
Gerçekten müslümanın vazifesi bir Müslüman kardeşini işlediği bir hatadan dolayı İslâm toplumundan dışlaması değil, onu kardeşçe ve İslâm âdâbına uygun biçimde uyarıp ikaz etmek, hata ve günahlarından kurtulmasına vesile olmaktır. Peygamberimiz bizden bu hassâsiyete riâyet etmemizi istemiş ve böyle bir hata yapan kimseye o sözün geri döneceğini bilmesi gerektiğini bildirmiştir. Çok tehlikeli olan bu sözden Müslüman daima kaçınmalı ve uzak durmalıdır. Bilerek veya bilmeyerek düşmanlara hizmet etmemelidirler.
Câhillik ve bilgisizliğin yanı sıra bir de bilerek tekfirci olmak durumu vardır ki, bugün yeryüzünde İslâm âleminin durumu meydandadır. Müslümanların birlik ve beraberlik içinde birbirlerini tevhid inancına çağırmaları, küfür ve şirke düşmelerini engelleyecek esasları ortaya koyarak birbirlerini ikaz ve irşadla doğru öğrenme ve İslâmî eğitim kurumlarını çalıştırmaları ve kardeşlik üzere birbirlerine nasihat etmeleri ve birbirlerini ikaz ederek düzeltmeleri uygun olur.
“Bir mü’min bir mü’min kimseyi kötülemez, lânetlemez, kötü söz söyleyip çirkin davranışlar ortaya koymaz.” 806
“Sözde ve işte ince eleyip sık dokuyan kimseler helâk oldular” buyurdu ve bu sözü üç defa tekrarladı. 807
Dikkatimiz çekilmek için üç sefer tekrarlanan, dengeli ve ölçülü olmamızı tavsiye eden bu hadis-i şerife göre, edebiyat parçalamak için sözde ileri giden, her türlü farz ve nâfile ibâdetlerde başkalarına farklı davranışlarıyla dikkat çekmek isteyenler, aşırı nezâket ve kibarlık budalası durumuna düşenler, tüm Müslümanlar arasında yalnızlığa itilmiş olur. Böylece İslâm cemaati içinde yalnızlığa itilmiş olmaktan daha büyük bir belâ da düşünülemez. Bu hadisle dinde ve sosyal hayattaki her türlü aşırılıklardan uzak durularak ne sivrilip ne de geri kalarak, göze batan insan durumuna düşmemek öğütleniyor.
“Muhakkak ki Allah sığır cinsinin otu yerken ağzında evirip çevirdiği gibi sözü ağzında evirip, çevirerek lugat parçalayan kimselere buğzeder.” 808
Allah her işte samimiyet ve iyi niyeti esas alır. Hava atmak ve gubuzluk yapmak için konuşmada ağzı evirip çevirmek durumu yasaklanmış ve kişi sığır gibi büyük baş hayvana benzetilmiştir. Güzel konuşmakla, yapmacık konuşmayı birbirine karıştırmamalıdır. Konuşurken kendini farklı gösterme ve bilgiçlik taslama İslâmî edebe aykırı kabul edilip yasaklanmıştır. Göründüğünden başka tavırlar sergilemek münâfıklık alâmeti sayılır. Müslümanlar her halinde Allah’ın rızâsını kazanacak şekilde olmak durumundadır, başka gâye ve maksatlara ulaşmak için
805] Buhârî, Edeb 44; Müslim, İman 112
806] Tirmizî, Birr 48
807] Müslim, İlim, 7
808] Ebû Dâvud, Edeb 94; Tirmizî, Edeb 72
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 159 -
Allah’ın rızâsını terk etmemelidir.
“İçinizden en çok sevdiklerim ve kıyâmet gününde bana en yakın olacak olanlar güzel ahlâk sahibi olanlarınızdır. Güzel konuşuyor dedirtmek için uzun uzun ve edebiyat yaparak konuşanlar, sözünü beğendirmek için avurdunu şişire şişire laf edenler, bilgiçlik taslayarak lügat parçalayanlar ise hiç sevmediğim ve kıyâmet günü bana en uzak olan kimselerdir.” 809
Âişe (r. anhâ) şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.s.) iki şeyden birini yapma konusunda serbest bırakıldığı zaman günah olmadığı sürece mutlaka en kolay olanını tercih ederdi. Yapılacak iş günah ise ondan daima en uzak kalan kendisi olurdu. Allah’ın yasakladığını çiğnemediği sürece şahsı adına hiç bir şeyden intikam almamış; Allah’ın yasağı çiğnenmiş ise onun cezasını mutlaka Allah için vermiştir.” 810
Ebû Vâil Şakık İbn Seleme (r.a.) şöyle demiştir: İbn Mes’ud (r.a.) bize perşembe günleri va’z ederdi. Adamın biri ona: “Ey Abdurrahman, bize her gün va’z etmeni istiyoruz” deyince İbn Mes’ud: “Sizi usandırmamak için her gün va’z etmiyorum. Ben Rasûlullah’ın (s.a.s.) bize usanç gelir endişesiyle ara ara vaaz ettiği gibi ben de size vaazlarımı her gün değil de, böylece haftada bir gün yapıyorum.” 811
Tebliğ
Zaman, yer ve nitelik açısından amaca ulaşma, sona varma, nihâyete erme, resmî bir yazıyı, kararı halka veya ilgililere duyurma, bildiri, beyanname, mesaj, bir dini başkalarına anlatma ve yayılmasına çalışma. “Be-le-ğa” fiilinden “tef’îl” bâbında masdardır. Çoğulu “teblîğât”tır. Tebliğ, Kur’an’da “belâğ” kelimesi ile aynı anlamda kullanılmıştır. Tebliğ masdar, belâğ ise isim olarak onküsur yerde geçmektedirler. Bu kelimelerin ifâde ettiği İlâhî mesajın sahibi Yüce Allah, aracı ve vâsıtası Hz. Muhammed (s.a.s.), muhâtabı ise, insandır.
Tebliğ, peygamberlerin sıfatlarından ve onların gerçek vazifelerindendir. Bu gerçeği ifâde eden bir ayetin meâli şöyledir: “Ey elçi, Rabbinden sana indirileni tebliğ et/duyur. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur.”812 Bu görev yalnız Hz. Muhammed’e (s.a.s.) verilmemiş, diğer peygamberlere de verilmiştir. 813
Tebliğ vazifesini yapan peygamberler, bu vazifelerinde zorlayıcı herhangi bir yola başvurmamışlar, sadece tebliğ vazifelerini yerine getirmişler ve sonucu Allah’a bırakmışlardır: “Peygambere düşen, sadece tebliğ yapmaktır.” 814
Allah’tan aldıkları mesajları, muhatabı olan insanlara tebliğ etmekle görevli olan peygamberler, bu yolda çeşitli sıkıntılara katlanmışlar ve en güzel sabır
809] Tirmizi, Birr 71
810] Buhârî, Menâkıb 23; Müslim, Fezâil 77
811] Buhârî, İlim 11-12
812] 5/Mâide, 67
813] 7/A ‘râf, 62, 68, 79, 93; 46/Ahkaf, 23
814] 5/Mâide, 99; Bu konu ile ilgili olarak bk. 3/Âl-i İmrân, 20; 5/Mâide, 92; 13/Ra’d, 40; 16/Nahl, 35, 82; 24/Nûr, 54; 29/Ankebût, 18; 36/Yâsîn, 17; 42/Şûrâ, 48; 64/Teğâbûn, 12
- 160 -
KUR’AN KAVRAMLARI
örneğini göstermişlerdir. “(Önce) en yakın akrabanı uyar.”815 âyeti nâzil olunca, Hz. Muhammed (s.a.s.) ilk tebliği, evinde topladığı Abdülmuttaliboğullarına yaptı. Daha sonra Safa tepesine çıkarak halka seslendi ve halk O’nun etrafında toplandı. Onlara, “Şu dağın arkasında düşman var desem, bana inanır mısınız?” diye sorunca, halk, “Evet, sana inanırız. Çünkü senden yalan duymadık” cevabını verdi. “Öyle ise size şiddetli bir azâbı haber veriyorum” deyince, amcası Ebû Leheb hakaret ifâde eden sözler sarfederek, onu susturdu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.)’in tebliğini engellemeye çalışan Ebû Leheb ve hanımı hakkında Tebbet sûresi nâzil oldu. 816
Peygamberler, tebliğ vazifelerini yerine getirirken, çeşitli sıkıntılarla karşılaşmışlardır. Ama hiç bir zaman yollarından sapmamışlar ve dâvâlarında tâviz vermemişlerdir. Hayatları bu hususta ibretli olaylarla doludur. Bu şekilde sabırla davranarak tebliğde bulunmak, insanları hikmetli sözler ve güzel öğütlerle Allah’ın yoluna dâvet etmek Allah’ın, Kur’an’a kulak veren her mümine İlâhî bir emridir: “(Ey Muhammed) Sen (insanları) Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütlerle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et.” 817
Bu âyette söz konusu olan “hikmet” ve “güzel öğüt”, tebliğ ile ilgilenen insanlar için çok önemlidir. Hikmet, kişinin tebliğ sırasında dikkatli ve basiretli olması, bunu körü körüne yapmamasıdır. Hikmet, hitabedilen kişinin zihin, yetenek ve şartlarını gözönünde bulundurulmasını ve mesajın bunlara uygun bir şekilde iletilmesini gerektirir. “Güzel öğüt” ise, kişinin muhatabını sadece mantıkî ikna metotlarıyla değil, aynı zamanda duygularını cezbederek de inandırmaya çalışmasıdır .Bu âyette geçen “Onlarla en güzel şekilde mücadele et” emri de, tebliğ vazifesini ciddi bir şekilde yerine getirmeyi taleb etmektedir. Buna göre tebliğci, tatlı bir dile sahip olmalı, tebliğde soylu bir davranış göstermeli, cezbedici, akla ve mantığa uygun fikirleri öne sürmeli ve muhatabını en güzel bir şekilde ikna etmeye çalışmalıdır. 818
Kur’an, İlâhî mesajın insanlara ulaştırılması açısından büyük önem taşıyan tebliği “büyük cihad (cihad-ı ekber)” olarak tanımlar: “Kâfirlere boyun eğme ve bununla (bu Kur’an ile) onlara karşı büyük cihâd et.” 819 Bu âyetteki “büyük cihâd”, İslâm davası yolunda elden geleni yapmak, bu dava için bütün imkân ve kaynakları seferber etmek ve Allah’ın adını Yüceltmek için tebliğde bulunmak demektir. Gerçekten de tebliğ suretiyle cihadda bulunmak, düşmana karşı silahla cihadda bulunmaktan daha büyük ve daha üstündür. 820
Tebliğ ile meşgul olanlar, insanlar arasında ayırım yapmadan, genç ihtiyar, kadın erkek, herkese tebliğde bulunmalıdırlar. Ölüm döşeğinde olan insana bile, İslâm tebliğ edilmelidir. Çünkü o, iman ettikten sonra vefât ederse, âhireti kurtarılmış olur. Her hususta olduğu gibi, bu hususta da en güzel örnek, Hz. Muhammed’dir (s.a.s.). Ebû Tâlib’in ölüm zamanı gelince, Rasûlullah (s.a.s.) onun
815] 26/Şuarâ, 214
816] Abdülfettah el-Kâdî, Esbâbü’n-Nüzûl, Beyrut, (t.y.) s. 251
817] 16/Nahl, 125
818] el-Kurtubî, el-Câmiu l’i-Ahkâmi’l-Kur’ân, Kahire 1967, X, 200; er-Razî, et-Tefsiru’l-Kebir, Mısır 1937, XX, 138 v.d.; ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Kahire 1977, III, 167
819] 25/Furkan, 52
820] ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Kahire 1977, IV, 125; el-Beydâvî, Envâru’t-Tenzîl ve Esraru’t-Te’vîl, Mısır 1955, II, 73; er-Razî, et-Tefsiru’l-Kebir, Mısır 1937, XXIV, 100
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 161 -
yanına geldi. Orada Ebû Cehil ve Abdullah b. Ebî Ümeyye de vardı. Hz. Peygamber (s.a.s.) Ebû Tâlib’e: “Ey amcacığım, ‘Lâ-İlâhe İllallah’ de, bununla Allah katında sana şehâdet edeyim” buyurdu. Ebû Cehil: “Yâ Ebâ Tâlib, Abdülmuttalib’in dininden vaz mı geçeceksin?” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) amcasına tebliğde bulunmaya devam etti. Fakat Ebû Tâlib, ona son söz olarak Abdülmuttalib’in dini üzerinde olduğunu söyledi ve ‘Lâ İlâhe İllallah’ demekten çekindi. O zaman Hz. Muhammed (s.a.s.): “Allah beni men etmediği müddetçe, senin için duâ edeceğim” dedi. Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu: “Akraba bile olsalar, cehennemin halkı oldukları belli olduktan sonra (Allah’a) şirk/ortak koşanlar için mağfiret dilemek; ne peygamberin, ne de iman edenlerın yapacağı bir iş değildir.”821 Ebû Tâlib hakkında da: “(Ey Muhammed), Sen, sevdiğini hidâyete erdiremezsizn/doğru yola iletemezsin, fakat Allah, dilediğini doğru yola iletir. O, yola gelecek olanları daha iyi bilir.”822 âyeti nâzil oldu. 823
Ayrıca Kur’an, Allah’ın en büyük düşmanlarına bile tebliğin götürülmesini emreder. Hem de onları kırmadan, ezmeden, lânetlemeden ve onlara öfkelenmeden bu vazifelerinin yerine getirilmesi gerektiğini vurgular: “(Ey Mûsâ ve Hârun!) Firavun’a gidin, çünkü o azmıştır. Ona yumuşak ve tatlı bir sözle tebliğde bulunun. Belki öğüt alır veya Allah’tan korkar.”824 Yüce Allah, Firavun’un imân etmeyeceğini elbette biliyordu. Ama yine ona tebliğin yapılmasını emretmiştir. Bunda çeşitli hikmetler vardır. İnanan insanların tebliğ vazifelerini yerine getirmeleri ve kendisine tebliğin ulaşmadığı hiç kimsenin kalmaması gerekir. Bu durum, tebliğcileri de mes’uliyetten kurtarır. Nitekim Yüce Allah başka bir âyette, Hz. Mûsâ ve ona bağlı olanların tebliğe ısrarla devam etmelerini faydasız gören bazı insanlardan söz ederken, şöyle bir açıklamada bulunmuştur: “İçlerinden bir topluluk, “Allah’ın helâk edeceği yahut şiddetli bir şekilde azaba uğratacağı bir kavme hâlâ ne diye tebliğe bulunuyorsunuz?” dediler. Tebliğe devam edenler şu cevabı verdiler: Rabbiniz huzurunda özür beyanı yüzünden, bir de belki kendilerine gelir, korunurlar ümidiyle.” 825
Bu durum, tebliğcinin görevini savsaklamadığına delil olur ve kendisine tebliğ yapılanın “ben bunu bilmiyordum” şeklinde mazerette bulunmasını engeller.826 Merhum müfessir Elmalılı, bu âyeti açıklarken şöyle buyurmuştur: “Tebliğ vazifesini yerine getirme, herkese son nefesine varıncaya kadar bir nevi farzdır. Bununla beraber, dünyada hiç bir-hususta ümitsizliğe düşmek câiz değildir. Her ne kadar günahkâr olurlarsa olsunlar, insanların tevbe ve takvasını arzu ve ümit etmek de bir vazifedir. İnsanlığın hali sürekli değişmededir ve kader sırrı meydana gelişinden önce bilinmez. Ne bilirsiniz, bu güne kadar hiç söz dinlemeyen bu insanlar belki yarın dinleyiverir ve sakınmaya başlar, bütün bütün sakınmazsa, belki biraz sakınır ve bu sayede azabı hafifler. Her halde tebliğde bulunup öğüt vermek, tebliği terk etmekten evlâdır. Tebliği bütünüyle terk etmekte ise, hiç bir ümit yoktur. Hiç bir mukavemete maruz kalmayan fenalık daha süratle yayılır. Herhangi bir fenalığın aslını silmek mümkün olmasa da hızını azaltmaya çalışmak da göz ardı edilmemelidir. 827
821] 9/Tevbe, 113
822] 28/Kasas, 56
823] Müslim, iman, 9; Muhammed b. İshâk b. Yesar, Sîretu İbn İshâk, Konya 1980, 222
824] 20/Tâhâ, 43, 44
825] 7/A’râf, 164
826] ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Mısır (t.y), IV, 34
827] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1971, IV, 2313
- 162 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Peygamber (s.a.s.) vedâ hutbesinde İslâm’ın temel prensiplerini tebliğ ettiği zaman, sık sık hazır olanlara: “Tebliğ vazifemi yaptım mı?” diye sormuş. Onlardan olumlu cevap alınca, “Allah’ım, sen benim tebliğ vazifemi yaptığıma şâhid ol!..” diyerek, bu kutsal vazifeyi yerine getirmenin sevincini yaşamıştır. 828
Peygamber ve O’nun yolunda yürüyenlerin en önemli görevi, Hakk’ı tebliğdir. Her Müslüman bu konuda görevlidir. Müminlerin bu husustaki görevlerini yerine getirmeleri farzdır. İslâm; sürtüşme, tartışma, bölünme ve parçalanma dini değildir. Onun ruhunda ve mayasında ancak Allah’a kul olmanın derin manası, birbirimize kardeş olmanın yüksek anlamı yatmaktadır. Dinde kula kul olma basiretsizliği yoktur. Günümüzün tebliğ metodu bu doğrultuda geliştirilmelidir. İslâm dininde tebliğ, belli bir sınıfın değil, inanan bütün insanların vazifesidir. İslâm’da sınıf ayırımı yoktur. Her kişi, kendi bilgi ve kültür seviyesine göre, başkalarına tebliğde bulunup onları şuurlandırmaya çalışmak mecburiyetindedir.
Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de üzerinde önemle durduğu “dâvet” ve “Emr bi’l-Ma’ruf ve Nehy ani’l-Münker” de, tebliğe yakın ve onunla iç içe olan konulardır.
Hz. Muhammed (s.a.s.), Allah rızâsı için yapılmayan her şeyin bâtıl ve faydasız olduğunu haber vermiştir.829 Buna göre tebliğ de, Allah rızâsı için yapılmalıdır. Herhangi bir maddî veya manevî menfaat niyeti ile yapılan tebliğin hiç bir faydası olmaz. Yüce Allah da Kur’ân-ı Kerim’de, tebliğin herhangi bir karşılık beklemeden, Allah rızâsı için yapılmasını ve bu şekilde yapılan tebliği dinlemenin gerektiğini açıklamıştır. 830
Her şeyi Allah rızâsı için yapan, gâye olarak O’nun rızâsını seçen ve bu yolda tebliğ vazifesini de bilinçli bir şekilde yerine getiren bir toplum, mutluluğun sırrına erer. Kur’an, insanlara tebliğ edilmek üzere indirilmiştir. Hz. Muhammed (s.a.s), bu yolda her türlü sıkıntıya göğüs gererek, gerektiği gibi bu vazifeyi yerine getirdi. O’nun ümmetinin de, bu vazifeyi sadece Allah rızâsı için ve hakkıyla yerine getirmesi gerekir. 831
‘Tebliğ’ kelimesi, bu şekliyle Kur’an’da fiil halinde ve diğer türevleri olarak sık sık kullanılmaktadır. Bir çoğunun reşid olma yaşına ulaşması ‘büluğ’ çağına ulaştı, ‘büluğa’ erdi şeklinde söylenir.832 Bu yaş güç ve kuvvete ulaşma, kişinin kendi işini kendi görebileceği yaşa varma zamanıdır. Peygamber için kullanıldığı zaman onların kırk yaşına ulaşmaları kast edilir. 833
Aynı fiil yer bakımından bir mekâna ulaşma, varma anlamında,834 zaman olarak belli bir sürenin sonuna ulaşma anlamında,835 yaşlanma, ömrün sonuna gelme mânâsında,836 belli bir amaca ulaşma,837 bir şeyin bir yere, bir duruma
828] Ahmed Zeki Safve, Cemheretu Hutubi’l-Arab, Mısır 1962, 1, 157
829] Tirmizî, Hudûd, 24, Fiten, 59, Zühd, 21; İbn Mace, Hudûd, 12, Zühd, 21
830] 36/Yâsin, 21
831] Nureddin Turgay, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 141-143
832] 12/Yusuf, 22; 24/Nûr, 59; 6/En’âm, 152; 17/İsrâ, 34
833] 46/Ahkaf, 15
834] 18/Kehf, 86, 90, 93; 17/İsrâ, 37; 48/Fetih, 25
835] 2/Bakara/231, 232, 234; 6/En’âm, 124
836] 19/Meryem, 8; 3/Âl-i İmrân, 40; 22/Hacc, 5; 40/Mü’min, 67
837] 18/Kehf, 61
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 163 -
ulaşması anlamında838 kullanılmaktadır. Aynı kökten gelen ‘beliğ’ kelimesi, en açık en etkileyici, maksada en uygun, noksansız ve güzel söz demektir. 839
‘Belâğat’ güzel söz söyleme sanatıdır ki, karşıdaki kimsenin durumuna göre, tam yerinde, düzgün ve etkileyici, maksada en uygun söz söyleme sanatı demektir. Kur’an, en üstün ‘fasâhat’ (az sözle çok şey anlatma) ve belâğat sanatına sahiptir, bu bakımdan benzeri olmayan bir mûcizedir.
Tebliğ’ Kur’an’da, Allah’ın vahyinin insanlara ulaştırılması anlamında kullanılmaktadır. Bunun masdarı olan ‘belağ’ ise ulaştırma, ulaştırı demektir. Kur’an’da ‘tebliğ’ kelimesi fiil halinde, ‘belağ’ ise masdar olarak geçmektedir. Tebliğ edilmesi gereken şey Allah’ın vahyidir ve bu vahyin sahibi de Allah’tır. Bütün nebiler bu faâliyette bir aracıdırlar. Onlar, kendilerine vahyedilen şeyi çevrelerindeki insanlara aktarmak ve ulaştırmakla sorumludurlar. Tebliğin muhatabı, tebliğ ulaştırılması gerekenler insanlardır.
‘Tebliğ’ görevi aynı zamanda bütün peygamberlerin bir sıfatıdır. Onlar, Allah’tan aldıkları vahyi, hiç bir ilave yapmadan, hiç bir şey çıkarmadan, en güzel bir şekilde insanlara ulaştırırlar. Kur’an şöyle diyor: “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni duyur (tebliğ et). Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah, kâfir olan bir topluluğu hidayete eriştirmez.” 840
Peygamberlerin Tebliğ Görevi: Aynı görev diğer peygamberlere de verilmiştir. Meselâ Nûh (a.s.) kavmine diyor ki: “Size Rabbimin risâletini (İlâhî mesajı) tebliğ ediyorum. Ayrıca size öğüt veriyorum ve sizin bilmediklerinizi Allah’tan biliyorum.”841 Aynı ifadeyi Hz. Hûd (a.s.) da, Sâlih (a.s.) de, Şuayb (a.s.) da söylemişlerdi.842 Bütün peygamberler bu görevi hakkıyla yerine getirmişlerdir. 843
‘Tebliğ’ ile görevli bütün nebiler, kendileri en güzel örnek olmak üzere, her türlü zor şartlara, zorba ve azgınların alay ve zulümlerine; insanların yüz çevirmelerine, kendilerine sıkıntı vermelerine, eziyetin ve baskının her çeşidini denemelerine rağmen; bu görevlerine devam ettiler. Onlar, tebliğ faâliyetlerinde yılmadılar, usanmadılar. Kendilerine karşı çıkanların tehdit ve baskılarına aldırmadılar. Tarihin kaydettiği en büyük zorba kişi ve sistemlerine karşı çekinmeden mücadele ettiler. Her türlü güzel ve uygun metodu kullanarak, Allah’tan uzaklaşıp günahkâr olan insanlara ulaşmaya çalıştılar. Yorgunluklara, sıkıntılara, eziyetlere dayandılar, hatta kimileri bu uğurda canlarını bile verdiler. Sözleriyle ve ahlâklarıyla insanlara ‘hidayet’ yolunu gösterdiler. Onları şirkin ve isyanın öldürücü etkisinden kurtarmaya çalıştılar.
Bütün zor şartlara rağmen ‘tebliğ’ görevini sürdüren peygamberlerin görevi yalnızca vahyi, ilâhi mesajı insanlara ulaştırmaktı. Onlar, metodun en güzelini ve etkilisini, davranışın en mükemmelini, takvanın en Yücesini göstererek, insanlara Allah’ın mesajını ulaştırdılar. Onların görevi sadece bu idi. Bundan ötesi onların
838] 33/Ahzâb, 10; 56/Vâkıa, 83; 75/ Kıyâme, 26
839] 4/Nisâ, 63
840] 5/Mâide, 67
841] 7/A’râf, 62
842] 7/A’raf,/68, 79, 93
843] 33/Ahzâb, 39
- 164 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sorumluluk alanına girmiyordu. Yani onlar, tebliğ ettikleri şeylere insanları zorla inandıran veya zorla itaat ettiren kimseler değildi. Onlar insanlar üzerinde bir bekçi veya bir vekil değillerdi (844). Şu âyet bunu daha net bir şekilde ifade etmektedir: “Artık sen öğüt verip-hatırlat. Sen yalnızca bir öğüt verici-hatırlatıcısın. Onlara ‘zor ve baskı’ kullanacak değilsin. Ancak kim yüz çevirir ve küfre saparsa; İşte Allah, onu en büyük azap ile azaplandırır.”845
Peygamberlerin bütün gayretlerine, hatırlayıp-öğüt vermelerine, uyarıp-korkutmalarına rağmen, insanlar yine de yüz çevirip iman etmezlerse, peygamberlere düşen apaçık bir belağ’dır (tebliğdir). Kur’an bu gerçeği sık sık vurgulamaktadır. “…Eğer teslim oldularsa, gerçekten hidâyete ermişlerdir. Fakat yüz çevirdilerse, artık sana düşen ‘belağ-duyurup bildirmedir (tebliğdir). Allah kullarını hakkıyla görendir.”846
Merhamet sahibi Allah tarafından insanlara ‘rahmet’ olarak gönderilen ilâhi vahy, yine rahmet sahibi elçiler eliyle insanlara, yumuşaklık, hoşgörü, fedâkârlık, sabır, dayanma ahlâkıyla ulaştırıldı. Elçiler bu noktada kimseye baskı yapmaya, kimseyi zorlamaya kalkmadılar. Zaten böyle bir şey tebliğ faâliyetine terstir. Ancak, onların tebliğine engel olunursa o zaman da nebiler Allah’ın izniyle o engel olanlarla en güzel mücadeleyi yapmışlardır. Bu noktada inkârcıların baskılarına boyun eğmek yoktur.847 Şunu da hatırlatmak gerekir ki, peygamberler yalnızca vahyi açıklayıp bırakan birer postacı değillerdir. Belki onlar, kendilerine tebliğ edildiği halde inanmayanlara karışmazlar. Ancak inkârcılar tebliğe engel olurlarsa ve müslümanlara zarar vermeye kalkışırlarsa peygamberler onlarla cihad ederler. Onlar ayrıca kendilerine inanan mü’minlerle beraber bir İslâm ümmeti (toplumu) kurarlar ve o toplumu Allah’ın gönderdiği hükümlerle yönetirler ve her açıdan insanlara örnek olurlar.
Tebliğ vahyin mesajını insanlara ulaştırmaktır dedik. Bu görev öncelikli olarak seçilmiş elçilerin görevidir. Onlar bu görevi en uygun bir metodla, amaca en uygun bir yolla yaparlar. Hatta en katı yürekli, zâlim ve zorba, hidayete gelme ihtimali olmayanlara bile tebliğ edilmesi Kur’an’ın bir emridir, Kur’an bu konuda güzel bir örnek veriyor: “İkiniz (Mûsâ ve Harun) firavuna gidin, çünkü o, azmış bulunmaktadır. Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür ya da içi titrer korkar.” 848
Böylelerine tebliğ etmek anlamsız değildir. Bu, tebliğin hedefi bakımından yapılması gereken bir şeydir. En azından tebliğ eden görevini yapmış, tebliğ edilenin de bir mazereti, bahanesi kalmamış olur. Ayrıca inkârcı ve günahkâr insanların tevbe etmelerini, iyi insan olmalarını arzu ve ümit etmek son derece güzeldir. Hz. Mûsâ’nın ısrarlı tebliğ faâliyetlerini anlamayanlara verilen cevap bunu açıklamaktadır: “…Rabbinize karşı bir özür için ve bir ihtimal sakınabilirler, diye, dediler.” 849
Tebliğ Görevi ve Tebliğ Metodu: Tebliğ faâliyetinin nasıl yapılacağı
844] 6/En’âm, 107; 42/Şûrâ, 48
845] 88/Ğâşiye, 21-24
846] 3/Âl-i İmrân, 20; Ayrıca bk. 5/Mâide, 92, 99; 13/Ra’d, 40;. 36/ Yasin/17; 64/Teğâbün, 12 vd.
847] 25/Furkan, 52
848] 20/Tâhâ, 43-44
849] 7/A’râf, 164
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 165 -
konusunda peygamberler en güzel örnektir. Kur’an peygamberimize bunun nasıl yapılacağını özlü bir şekilde haber veriyor: “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir.”850
Dâvet ile tebliğ hemen hemen aynı şeylerdir. Birisi dâveti, çağırmayı ifade eder, diğeri ise vahyi ulaştırmayı, duyurmayı anlatır. Hikmetle tebliğ, dikkatli olmak, karşıdaki kişinin durumuna göre hareket etmek, en güzel bir tavrı takınmak, ısındırıcı olmak, etkileyici bir metod kullanmak demektir. Güzel öğüt vahyin müjdeleri ve uyarıları ile olur. Öğüt yalnızca sözle değil, fiil ve davranışlarla da yerine getirilir. Davranışların bazen sözden daha etkileyici olduğu açıktır.
En güzel mücadele, tebliğ yönteminin en güzel, en mantıklı, en inandırıcı, en çekici ve en ikna edici olmasını anlattığı gibi, tebliğe engel olucu unsurlarla en gü\zel mücadeleyi de göstermektedir. Tebliğci, vahyin mesajını herkese ulaştırma uğruna en güzel araçları, en uygun bir biçimde kullanacak ve insanların İlâhî vahiyle tanışmalarını sağlayacaktır. Bu metodu bütün peygamberler uyguladığı gibi, dinin tebliğcisi her mü’min de uygulamalıdır. Unutulmamalıdır ki, her mü’min İslâm’ı yaşamaktan sorumlu olduğu gibi, İslâm’ı temsil etmekten de sorumludur. Onun güzel ve takva hayatı Din’e bir dâvet gibi olmalıdır.
Bütün ibâdetler Allah rızâsı için olduğu gibi, tebliğ ve dâvet faâliyeti de Allah rızâsı için olmalıdır.851 İslâmî tebliğin hedefi toprak kazanmak, dünyalık kazançlara ulaşmak, ya da birtakım makamlara ve saltanatlara ulaşmak değildir. Onun gayesi geçici dünya hayatını lezzetini elde etmek olamaz. Tebliğ’in amacı insanların yüreklerini fethetmektir. Yürekleri hakka, hidayete ve İslâm’ın aydınlığına (Kur’an’ın nuruna) açmaktır. Gönülleri sahte sevgilerin, aldatıcı tutkuların, oyalayıcı heveslerin işgalinden kurtarmaya kapı açmaktır. Yüreklerin kirini, pasını, ağır ve lüzumsuz yüklerini yıkamaktır. Kalpleri fıtratla buluşturmak, onları gerçek sevgiye ve gerçek sevgiliye bağlanmaya dâvettir. Yüreklerin fethi, gönüllerin İslâm’a açılması toprakların ve coğrafyaların fethinden çok önemlidir. Çünkü gönüllerin İslâm nuruna kavuşması mekânların da bu nurla tanışması demektir.
Peygamberimiz buyuruyor ki: “İnsanları dine dâvet edin, müjdeleyin, nefret ettirmeyin. Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Uyumlu olun, geçimsiz olmayın.” 852
Sanat ve Tebliğ
Sanat, dâvânın en sihirli tebliğ ve telkin vâsıtasıdır. İnsanlara güzeli sunmak için güzel bir görünüm içinde güzel unsurları kullanmak gerekir ki, bu usûllere sanat diyoruz. Sanat rûhundan yoksun kaba ve çirkin bir tebliğ (ki buna tebliğ denmez, propaganda denir) çağırmak değil, kaçırmaktır. Bu ince telkin edâsından yoksun, yani sanatsız tebliğcilik, ham softalık ve kaba yobazlık olur.
Sanatın bir gâyesi de gönülle duyduklarımızı başkalarına güzel bir şekilde ifâde etmektir. Rûhumuzu gönlümüzü açmak, oradaki huzuru, hazzı, zevki, güzelliği, derdi, çileyi başkalarıyla paylaşmaktır. “Ballar balını buldum. Kovanım
850] 16/Nahl, 125
851] 36/Yâsin, 21
852] Müslim, Cihad 3, Hadis no: 1733; Buhârî, Meğâzî 60, İcâre 8; Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 679-683
- 166 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yağma olsun!” demektir. Yani tebliğdir.
Doğruluk ve güzellik tebliğle, telkinle yayılır. Gerçek sanatın tüm dalları tebliğ vâsıtalarıdır. “Gerçek sanat” diyoruz, çünkü meşrû olmayan sanat dallarını ve sanatın gayr-ı meşrû kullanılışını tebliğ kabul etmiyoruz. Meşrû dâvâ, meşrû vâsıtalarla gelir. Neticeye tesir eden her şey meşrû olamaz. Müslümanlarca bu sanat dalları içinde tebliğe en müsâit olanlar, en önemli sanat kabul edilir. Hitâbet, edebiyat: Kur’an’ın ve peygamberlerin sanat yönünün dışa vuruşu. İnsanlar arasında en güzel tebliği yapan peygamberler en büyük sanatkârlardır. Edebiyattan sonra da hat, mimarî ve mûsikî, dâvâyı tebliğ edebildiği oranda makbul diğer sanatlar. Ve diğerleri...
Tebliğ demek, müslümanca sanat demektir; ille Kur’an âyetlerinin veya hadislerin anlamlarını vermek, vaaz ve nasihat demek değildir. Hayatla ilgili herhangi bir konu İslâmî ölçülere uygun şekilde müslümanca ele alınır; sözle, sesle, çizgiyle veya başka bir yolla meşrû ve güzel bir tarzda sunulursa bu sanat olduğu kadar tebliğ de olur. İkisini birbirinden ayıramazsınız. Sanat bir inancın tebliğidir, ama kuru ve soğuk bir sunma, hiçbir zaman, yapılana sanat vasfı verdirmez. Sanatkâr yönü herkesçe kabul edilen Mehmed Âkif’in şekilden ziyâde sunulanın önemli olduğunu belirten bir sözü vardır: “Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.” Sözümüz odun gibi olacaksa, Yunus Emre’nin dergâha taşıdığı odunlar gibi olsun; yontulmamış olmasın ki, kalem misâli sanat vesîlesi olsun. Yontulmamış odun yanmağa yararken, kalem gibi yontulan odun insanı yanmaktan kurtarabilir.
“Rabbının yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et.”853 Hikmet ve güzel öğüt sanattır. Sanat da Rabbın yoluna dâvet için kullanılmalıdır. Kuru kuru tebliğ değildir istenilen. Rûha nüfuz edici, gönle hitap edici, kalbi fethedici özelliklere sahip olacak; yani sanatlı olacaktır tebliğ. Tebliğin sanatlı olması gibi, büyük sanat eserleri de güzel bir tebliğdir. Gayri müslim sanatçıların meşhur eserleri de propaganda. Mozart, Bethoven, Pascal gibi bâtılı sanatçılar, sadece hıristiyanlığın etkisinde kalmamışlar, aynı zamanda sanatlarıyla hıristiyanlık propagandası yapmışlardır. Günümüzde hemen hemen her eve giren medyanın yaptığı, bâtılıların hıristiyanlık, kapitalizm, materyalizm, hümanizm, sosyalizm, demokrasi, laiklik gibi dinlerinin sanat kılıfı içinde propagandasından ibârettir denilse hiç abartılmış olmaz. Televizyondaki en mâsum çocuk programlarından eğlence programlarına, çizgi filmlerden dizilere kadar bir dünya görüşünün propagandası, karşı dünya görüşünün de tenkididir. Gazeteler zaten birer ideoloji çığırtkanı. Dergilerse ya dâvâ adamlarının ya da dâvâsızlık dâvâsının organları.
Kâfirler her türlü sanat araçlarıyla çekinmeden açıkça kendi inançlarının en kesin şekilde propagandasını yaparken, bir insan hem “müslümanım” diyecek, hem de sanatına inancını aksettirmeyecek. Olmaz böyle şey. Ne böyle sanat, ne de böyle müslümanlık! 854
Dâvet; Hakka Çağrı
‘Da’vet’ kelimesi ‘deave’ fiilinden gelen bir masdar olup sözlükte; çağırmak,
853] 16/Nahl, 125
854] Ahmed Kalkan, Sanat Bilinci, Denge Y. s. 89-91
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 167 -
seslenmek, nida etmek, duâ ya da bedduâ etmek, adlandırmak demektir. İsim olarak ‘dâvet’, çağrı, nidâ, da’vâ, verilen söz, yemin ve ziyafet gibi anlamlara da gelir.
Kur’an-ı Kerim bu fiili, yardım ve mağfiret dilemek, ibâdet etmek, duâ ve niyazda bulunmak, yalvarmak, yardım istemek, bir işe teşvik etmek gibi manalarda kullanmaktadır. Kulun Allah’a yakarışı söz konusu olunca buna ‘duâ ve niyaz’, Allah’ın insanı bazı şeylere çağrısı söz konusu olursa buna da ‘dâvet’ denilir. Aynı kökten gelen ‘duâ’ kulun Allah’a yakarışı, af, mağfiret ve yardım dilemesidir. Bu bir ibâdettir ve gücü sınırlı bir varlığın sonsuz güç sahibi Yaratıcıdan yardım isteğidir, O’na kulluk edebi içerisinde bir nidâ’da bulunmasıdır.
‘Duâ ve dâvet’ elbette aynı kökten gelen ‘da’va ve iddia’dan farklıdır. ‘Da’va’; çağrı, temenni, istek ve savunulan görüş demektir ki bir hukuk terimi olarak, bir kimsenin hakim huzurunda bir başkasından hakkını istemesidir. ‘Iddia’ ise, ısrarlı bir istek, kendi görüşünün haklı olduğuna bir çağrı, bir dâvettir. Dâvet, da’vâ, iddiâ, müddeî (iddia eden), istidâ (çağrı kağıdı-dilekçe) Türkçe’de aynı anlamlarda kullanılmaktadır. ‘Dâvet’ sözlük anlamı yönünden herhangi bir çağrıyı, seslenmeyi ifade eder.
İslâmî kavram olarak ‘dâvet’; İslâm’a, Allah’a çağrıyı ve İslâm’ı insanlara anlatarak benimsetmeyi ve uygulanmasını sağlamayı ifade eder. Bu anlamda ‘dâvet’, insanları Hakka, hidayete, Allah’a ve O’na kulluğa bir çağrı yanında Allah’a yakarıştır.855 İslâmî dâvetin alanı bütün insanlardır. İslâm’ın ilgi alanına giren bütün din ve dünya işlerinde ‘dâvet’ geçerlidir. İslâm’a teslim olmuş müslümanlara ‘dâvet’ götürülebileceği gibi, ikili oynayan münâfıklara, inkâr eden küfür ehline, hiç bir şeyden haberi olmayan sıradan insanlara da götürülebilir.
Kur’an’ın dâveti bu açıdan çok açıktır ve bütün insanlara yöneliktir. Çünkü Kur’an’ın dâvet ettiği hidâyet, yani en doğru yol her insan için gereklidir. Dâvet; iman etmeye, imanı yaşamaya, günâhlardan kaçınmaya ve iyi davranışlara yönelik olabilir. Dâvet, bir açıdan nasihat, bir açıdan irşad, bir açıdan da ma’rufu emretmek, münkerden sakındırmaktır. İslâm’a ve İslâm esaslarının uygulanmasına çağrı anlamına gelen dâveti Kur’an birkaç formda kullanmaktadır. Bunlardan, İslâm’a dâvet,856 Allah yoluna dâvet,857 hayra dâvet,858 iman etmeye dâvet,859 Allah’ın kitabına dâvet,860 kurtuluşa dâvet,861 hayat veren şeye dâvet862 gibi örnekleri görmekteyiz.
Buradan hareketle dâvetin, İslâmî inanç ve değerlerin kabul edilip uygulanmasını sağlama hedefi olduğunu, dolaysıyla müslüman, gayri müslim herkese yönelik olabileceğini söyleyebiliriz. Tebliğ, irşâd, vaaz, nasihat, emr-i bi’l ma’rûf, nehy-i ani’l münker, inzâr (korkutma-sakındırma), tebşîr (müjdeleme) gibi terimler sözlük anlamları farklı olsa da faâliyet alanları ve amaçları yönünden bazen
855] 2/Bakara, 186; 10/Yûnus, 89
856] 61/Saff, 7
857] 16/Nahl, 125
858] 3/Âl-i İmrân, 104
859] 57/Hadîd, 8
860] 3/Âl-i İmrân, 23
861] 40/Mü’min, 41
862] 8/Enfâl, 8
- 168 -
KUR’AN KAVRAMLARI
aynı, bazen yakın anlamlarda kullanılır.
Dâvetin Alanı: İslâmî dâvet şüphesiz ki kişilere, gruplara (mezheplere ve hiziplere) veya din adına sonradan ortaya çıkmış şeylere değil, Allah rızâsı için O’na ve O’nun âyetlerine bir çağrıdır. Iyinin, güzelin, adâletin, insanlığın ve bunlara bağlı değerlerin kaynağı İslâm’dır. Kur’an, insanları Allah’a ve bu değerlere dâvet edip, kendisi de salih amel işleyen kimseleri doğru sözlüler (sadıklar) olarak niteliyor. 863
Bu şekilde dâvet edenlerin başında da Allah’ın elçileri gelir. Onlar insanları Allah’a ve O’na kulluğa çağırırlar. Onların çağrısı insanlara hayat veren şeyleredir.864 Kur’an Peygamberimize ‘beşîr, mübeşşir (müjdeleyici)’ ve ‘nezîr (uyarıcı ve korkutucu)’ dediği gibi ‘dâiyellah- Allah’a dâvet edici’ de demektedir. 865
Peygamberler, insanları ‘kurtuluşa’ dâvet ederler, küfre düşen sapmışlar ise onları, hatta kendilerine elçi olarak gelen peygamberleri bile ateşe (nâr’a) çağırırlar.866 İnsanlardan bazıları da kendilerini ‘kurtuluşa’ çağıran elçilere karşı alaylı bir tavır takınmalarının yanında, Hakk’tan gelen çağrıyı duymamak için kulaklarını kapatırlar, elbiselerini başlarına dolarlar. Şüphesiz bu hareket aklını iyi kullanan kişilerin yapacağı şey değildir.867 Allah’a şirk koşanlar, ya da inkâra sapanlar kendi yollarının doğru olduğunu, kendi inançlarının sağlam olduğunu düşünürler ve insanları kendi bâtıl dinlerine çağırırlar, o bâtıl dinlerin propagandasını yaparlar. Onların bu dâveti sapıklığa çağrıdan başka bir şey değildir.868 Hâlbuki Allah (c.c.) insanları ‘selâm yurduna’ çağırmaktadır. Selâm yurduna gidebilmenin yolu da yine ‘selâm’ dini olan İslâm’a teslim olmaktır.
Şeytan, gerçekten insanoğlunun en büyük düşmanıdır. O, kendine uyanları mutluluğa, huzura ve iyi olan şeylere değil; çılgınca yanan bir ateşin halkından olmaya çağırır.869 Haddi aşarak büyüklük taslayan ve dalâlete düşen nice küfür öncüleri tıpkı firavun gibi insanları ateşe (nâr’a) dâvet ederler. Bu gibi sapık liderlere uyup onların peşinden gidenler, ya da onların uydurduğu bâtıl dinlere göre yaşayanlar, ateşden başka bir şey kazanmazlar.870 Hakka, doğruya, güzele, iyiye, mutluluğa, huzura, selâm yurduna, fıtrata, insanlığa dâvet eden Hz. Muhammed’in (s.a.s.) çağrısı bütün insanları kapsar. O, son peygamber olduğu için kendinden sonra gelen bütün insanlara gönderilmiştir.871 Allah (c.c.) katında tek geçerli din de Hz. Muhammed’in insanlara tebliğ ettiği İslâm’dır.872 Hz. Muhammed (s.a.s.) diğer elçiler gibi, insanlar üzerinde bir zorba,873 bir bekçi (koruyucu)874 onların yaptıklarından sorumlu bir vekil 875 değildir. O’nun görevi,
863] 41/Fussılet, 33
864] 8/Enfâl, 24
865] 48/Fetih, 8; 25/Furkan, 56; 33/Ahzâb, 45-46; 46/Ahkaf, 31
866] 40/Mü’min, 41-42
867] 71/Nûh, 7-8
868] 13/Ra’d, 14
869] 35/Fâtır, 6
870] 28/Kasas, 41-42
871] 34/Sebe’, 28; 7/A’râf, 158
872] 3/Âl-i İmrân, 19
873] 88/Ğâşiye, 22
874] 4/Nisâ, 80; 42/Şûrâ, 48
875] 6/En’âm, 66, 107; 39/Zümer, 4 vd
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 169 -
kendisine indirilen vahy’i insanlara tebliğ etmek, onları irşad etmek ve onları Hakk’a dâvet etmektir. 876
Allah’ın elçileri insanları Hakk dine dâvet ederler, onlara bir baskı uygulamazlar, zorlama yapmazlar. Ancak onlar, kendilerine uyanları irşad ederler, onları Allah’ın hükümleriyle yönetirler, onlara yol göstermeye ve örnek olmaya devam ederler.
Dâvetin Metodu: Peygamberler işte bu örnekliği ve Hak dâveti en güzel şekilde yaparlar. Kur’an, dâvetin nasıl olacağını, dâvet metodunu, kısaca Hz. Muhammed’in şahsında müslümanlara şu güzel ifadelerle bildirmiştir: “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel şekilde mücadele et …”877 Son derece tutarlı, akla uygun, inandırıcı, mantıklı ve sistemli bir şekilde dâvet metodu izleyen Allah’ın Rasûlü dâvetinde başarılı olmuştur. Emin (güvenilir) bir kişiliğe ve Yüce bir ahlâka sahip olan Peygamber (sav), samimi bir şekilde, söylediklerini yaşayarak insanları Hakk’a çağırmıştir. O, hitap ettiği insanları iyi tanıyordu ve onlara kendi durumlarına göre davranıyordu. Karşısındakine değer veriyor, konuşurken onların özelliklerini göz önünde bulunduruyordu. Insanlara af, hoşgörü, yumuşak huyluluk (hilm), tatlı dil ile yaklaşıyor; onlara tepeden bakmıyor, kin ve intikam duygusu taşımıyor, zorbalığa başvurmuyor, şefkat ve merhamet gösteriyor.
Kur’an, dâvetin bir gereği olmak üzere Peygambere şöyle sesleniyor: “Allah’ın bir bağışı sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın çevrenden dağılıp giderlerdi.” 878 İslâm’ın fitrat dini olması, getirdiği ilkelerin kolay, kapsayıcı, iyi olan her şeyi öngörmesi, kötülüklere karşı olması, Kur’anın, Yüce ve etkileyici üslûbu (ifade tarzı) ve verdiği ümitler, Peygamberin dâvetini kolaylaştırmıştır. O, sosyal ilişkilerden faydalanmış, kabileleri, panayırları, pazar yerlerini ziyaret etmiş, toplumun önde gelenlerine özel ilgi göstermiş, çağrısını duyurmak için çeşitli toplantılar düzenlemiş, hatta bazı evliliklerinde bile dâvet amacı gözetmiştir. Şüphesiz O’nun dâveti, Allah’ın ona yüklediği elçilik görevi idi. O’nun bu dâveti, kesinlikle çıkar için dünyalık bir hedef, ya da üstünlük sağlama amacı olamazdı.
İslâm’a, Hakka, hidâyete ve güzelliklere dâvet işi, yanlızca peygambere ait bir görev değildir. İman edenler, güçleri nisbetinde bu dâvet işine katılırlar. Zaten müslüman kendi dinin temsilcisidir. O hem İslâm’ı yaşamaktan, hem de onu başkalarına en güzel bir şekilde ulaştırmaktan sorumludur. Çünkü İslâm, müslümanların ya da inanan bazı gurupların hakimiyetlerinin, başkaları üzerinde otorite kurmalarının aracı değil; huzur ve mutluluğun, gerçek barışın ve adâletin, kurtuluş ve insanca yaşamanın İlâhî reçetesidir. Bu güzelliği ve saadeti bütün insanlarla paylaşmak ayrıca bir güzelliktir.
Allah (c.c.) dâvet işini bütün mü’minlere yüklüyor: “Sizden, hayra dâvet eden, ma’rufu emreden ve münkerden sakındıran bir cemaat bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.”879 İslâm ümmeti, insanlar arasından çıkartılmış en hayırlı topluluktur. Çünkü onlar Allah’a hakkıyla iman eder, ma’ruf emreder, münkerden
876] 3/Âl-i İmrân, 20; 5/Mâide, 92, 99; 42/Şûrâ, 48 vd
877] 16/Nahl, 125
878] 3/Âl-i İmrân, 153
879] 3/Âl-i İmrân, 104
- 170 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sakındırırlar. 880
Müslümanlar bu dâveti öncelikli olarak basiret’ anlayışı ile yapmalılar. (Bakınız: Basiret) Kur’an’ın dâveti kör, bilinmeyen, karışık, anlaşılmaz şeylere değil; açık, anlaşılır, faydalı ve doğru şeyleredir. Bu çağrıyı yapan Peygamber ve mü’minler de kalp gözü açık, yani Hakk’ı idrak eden, ne yaptığını bilen, ihlâslı, ileri görüşlü ve iyi niyetli kimselerdir. Kur’an şöyle diyor: “De ki: ‘Bu, benim yolumdur. Ben bir basiret üzere Allah’a dâvet ederim; ben ve bana uyanlar da. Ve Allah’ı tenzih ederim, ben müşriklerden değilim.” ?
Dâvetin etkili olabilmesi için, Peygamberin kullandığı metodlara baş vurmak gerekir. O, Kur’an’ın emrine uyarak insanları en güzel yollarla Allah’a dâvet etmiştir. Dikkat çekici bir nokta da şurasıdır: Peygamberimiz, insanları kendine, kendi otoritesine, sistemine, pozisyonuna değil; Allah’a ve O’na hakkıyla teslim olmaya çağırmıştır.
Kur’an, dâvet konusunda üç önemli prensibi hatırlatıyor. Bunlar: Hikmet, güzel öğüt ve en güzel bir sekilde mücadele. İslâm’a dâvet eden, boş çekişmelerden ve münakaşalardan uzak durur. Hele din konusunda kimseyle çekişmeye girmez. Sürekli bir biçimde Hakk’ı hatırlatır, Allah’a çağırır, O’nun dinini yaşamanın güzelliklerini anlatır. Karanlığı kötüleme yerine sürekli aydınlığı (nur’u) sunar. Kur’an Peygamberimize şöyle diyor: “Biz her ümmete bir ibâdet tarzı (mensek) kıldık, onlar bu tarz üzere ibâdet etmektedir. Öyleyse, (din) işinde seninle çekişmesinler. Sen, Rabbine çağır. Şüphesiz sen dosdoğru bir hidâyet üzerindesin.”881 Dâvetçi, dâvet ettiği şeyi öncelikli olarak kendisi yaşar, yaşayışıyla örnek olur. Tıpkı Hz. Peygamber gibi anlattıklarının en doğru olduğunu hayatıyla ortaya koyar. İnsanlar çoğu zaman dâvet edilen şeyi dâvetçinin şahsıyla özleştirirler. Bu nedenle dâvetçinin yaşayışı İslâm üzere olmalıdır. İnsanlar, bir gruba, bir hizbe ve onun prensiplerine, bir kişiye bağlanmaya değil, Allah’a, O’na ibâdet etmeye, İslâm’ı yaşamaya çağrılmalı. Peygamberimizin dâveti, bu çalışmaya hazırlık safhasından başlamış, kadrolaşma, kitleleşme ve devletleşme aşamalarından geçerek, İslâmi toplum modeliyle başarıya ulaşmıştır.
Günümüzün dâvetçisi hem mü’minleri, hem de inkârcıları İslâm’a, onun güzelliklerine dâvet etmeli. Çalışmasında başarılı olabilmesi için en güzel medodu kullanmalı. Plânlı, programlı ve ihlâslı çalışmalı. Günümüzün bütün meşrû dâvet araçlarından faydalanmalı. Medya ve eğitim araçları gibi şeyler gerçekten dâvet için son derece elverişlidir.
Tekrar hatırlatalım ki dâvet işi bir cemaatin değil, bütün müslümanların görevidir. Bu iş tek başına yapılabildiği gibi, cemaat halinde de yapılabilir. Modernizm ile dalâleti en yoğun bir biçimde yaşayan günümüzün insanına İslâm’ın diriltici soluğu dâvet yoluyla ulaştırılabilir. 882
Da’vet; İslâm dininin esaslarını anlatarak insanların onu benimsemelerini ve dinin koyduğu esaslara göre yaşamalarını sağlama çabasına denir. Lügatte da’vet kelimesi, De’ave fiilinden masdar olup çağırmak, nidâ etmek, sevketmek, duâ veya bedduâda bulunmak; birisini yemek ve ziyafete çağırmak manalarına
880] 3/Âl-i İmrân, 110
881] 22/Hacc, 67
882] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 131-136
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 171 -
gelmektedir. Bir isim olarak da kullanılan dâvet lâfzı, lügat itibârıyla herhangi bir çağrıya işaret eder. İslâm ıstılahında ise dâvet tâbiri ile, sadece İslâm’a yapılan çağrı kasdedilmektedir.
İslâm’a dâvet, İslâm’ın ele aldığı bütün konularda geçerlidir. Dünya işlerinde de, âhiret işlerinde de İslâm’ın getirdiği esasların tüm beşeriyete intikal ettirilmesi, dâvetin kapsamına girmektedir. Bu bakımdan İslâm dâvetinin geniş bir tatbikat alanı ve geniş bir muhatap kitlesi vardır. Dâvetin yapılacağı bu kitle, sadece müslüman olmayan kimselerden ibaret değildir. Kâfirlerin yanısıra, münâfıklar ve müslümanlar da kendilerine İslâm dâvetinin sunulacağı muhatap zümreyi oluştururlar; yani kısa ifadesiyle tüm bir beşeriyet, dâvet faâliyeti ile karşı karşıyadır. Her ne kadar bazı araştırıcılar dâvet kelimesinden, sadece müslüman olmayanları müslüman olmaya çağırma işini anlamakta ve o şahsın zâhiren müslüman olması veya “müslüman oldum” demesi ile dâvet faâliyetinin tamam olduğunu zannetmekte; müslüman olan kişiye İslâm’ın anlatılması işini, tebliğ, vaaz, irşâd gibi kelimelerle karşılamakta iseler de, bu ayrım doğru değildir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’de dâvet, tebliğ, inzâr, va’z, nasihat, emr bi’l ma’rûf (iyiliği emretmek), nehy ani’l-münker (kötülükten sakındırmak) gibi tâbirler birbiri yerine kullanılmıştır. Meselâ: “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et.”883 âyetinde Hz. Peygamber’den yapması. istenen tebliğ, hem müslümanlara, hem de gayr-i müslimlere Kur’ân hakikatlarının anlatılmasıdır, yâni dâvettir. “Rabbinin yoluna dâvet et.”884 âyetinde dâvetin kimlere yönelik olarak yapılacağı açıkça zikredilmemiştir. Bilindiği gibi Kur’ân-ı Kerîm, tek bir zümreyi hidayete çağırmak için değil, bütün insanları saâdete erdirmek üzere gönderilmiş bir kitaptır. Bu sebeple bu âyette geçen dâvet faâliyetinin kapsamına bütün bir beşeriyet girecektir.
Kur’ân’da olduğu gibi hadîs-i şeriflerde de dâvet lâfzı ile sadece gayr-i müslimlerin İslâm’a çağrılması, tebliğ lâfzı ile de müslümanlara İslâm’ın anlatılması kasdedilmemiş, aksine dâvet ve tebliğ kelimeleri, hem müslümanlara, hem de müslüman olmayanlara İslâm’ın aksettirilmesi manasında geçmiştir. Meselâ: “Kim, bir hidâyete dâvette bulunursa, o hidâyete uyanların nâil olduğu ecrin tamamına, çağıran da erişir.”885 hadisini ele alalım. Hidayet, gerek müslümanların, gerek gayr-i müslimlerin muhtaç oldukları bir unsurdur. Öyle olunca hidayete müslümanlar da, gayr-i müslimlerde çağrılabilir ve çağrılmalıdır da. Hadiste bu iki sınıftan sadece birisinin zikredilmemesi, her iki sınıfın da dâvet kapsamına girdiğine işaret etmektedir.
Dâvet faâliyeti, müslümanların kaçınılmaz görev ve sorumluluklarından birini oluşturmaktadır. Gücü, bilgisi ve bulunduğu konum nispetinde ayrı ayrı her müslüman, üzerine düşeni kadarıyla dâvet vazifesini yerine getirmekten mesûldür. Kur’ân âyetlerinde tebliğ, müslümanların temel vasıflarından birisi olarak yer alır. Meselâ Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz: iyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız.”886 Bu görevin mutlak gerekliliği, şu âyette kullanılan emir kipinden, açık bir şekilde anlaşılmaktadır: “Sizden öyle bir cemâat bulunsun ki (onlar herkesi) hayra dâvet etsin, iyiliği emredip kötülükten
883] 5/Mâide, 67
884] 16/Nahl, 125
885] Müslim, İlim 16; Tirmizî, İlim 15
886] 3/Âl-i İmrân, 110
- 172 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sakındırsın.”887 Hz. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz de: “Sizden her kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin; gücü yetmezse diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin ki bu, imanın en zayıfıdır.”888 buyurarak dâvet görevinin imanla ilişkili bir husus olduğunu belirtmiştir. İslâm’a dâvetin önem ve gerekliliğini açıkça ortaya koyan bir başka husus da, âyetler ve hadislerde bu görevi terkedenlerin acı âkıbet ve cezalarının belirtilmiş olmasıdır. Allah’ın âyetlerini ve doğruyu tebliğ etmeyenler, Allah’ın ve lânet etme şanına erenlerin lânetine uğrarlar: “İndirdiğimiz o açık açık âyetlerimizi ve doğruyu -Biz, kitapta insanlara onu pek açık bir sûrette bildirdikten sonra- gizleyenler (yok mu?) İşte onlar (ın hâli) onlara hem Allah lânet eder ve hem lânet etmek şânından olanlar lânet eder.”889 Peygamber Efendimiz de şöyle buyurur: “İsrâiloğulları arasında zulüm yaygınlaştığı zaman onlardan biri, diğerini bir günah işlerken görür ve önce o işten sakındırırdı. Fakat ertesi günü, o adamla oturup kalkabilmek, yiyip içebilmek (menfaat sağlamak) için gördüğü kötülükten sakındırmazdı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak onları birbirine düşürdü ve haklarında: İsrâiloğulları’ndan olup da küfredenlere Dâvûd’un da, Meryem oğlu İsa’nın da diliyle lânet olunmuştur. Bunun sebebi, isyan etmeleri ve ifrata sapmaları idi. Onlar, işledikleri herhangi bir fenalıktan birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapmakta devam ettikleri (o hâl) ne kötü idi!890 âyetlerini indirdi. Evet, siz de, ya zâlime engel olursunuz ve onu hakka çekersiniz; ya da bu durum sizin başınıza da gelir.” 891
Dâvet faâliyetinin müspet netice vermesi için, bu işin plânlı, programlı, metodlu ve muntazam bir şekilde yapılmasının gerekli olduğu, gayet açıktır. Dâvetçi, gayesine ulaşabilmek için sıhhatli ve doğru olan usûl ve metodlara başvurmak zorundadır. Şayet metod, hatalı ve uzaklaştırıcı ise sadece dâvânın Yüceliği yetmez. Bu bakımdan dâvette metod, dâvetin bir parçası sayılmalıdır. Esasen bizzat Cenâb-ı Hak da dâvet faâliyetinin metodik yürütülmesini emretmiştir. Şu âyet-i kerimelerde dâvette metodun yerini açıkça görmekteyiz: “(İnsanları) Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle dâvet et. Onlarla mücadeleni en güzel (yol) hangisi ise onunla yap.”892; “Ehl-i kitap ile ancak en güzel (metod) hangisi ise onunla mücadele ediniz. “893; “De ki (Habîbim:) İşte bu, benim yolumdur. Ben (insanları) Allah’a (körü körüne değil) bir basîret üzere dâvet ediyorum. Ben de, bana tâbî olanlar da (böyleyiz).” 894
İslâm dâvetinin ilk tatbikçisi ve rehberi olan Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de yaşayışı, davranışı ve sözleriyle dâvet faâliyetinde metodun önemini vurgulamış, bu konuda en güzel ve en geçerli örnekleri vermiştir. Çevreye dâvet için görevli olarak gönderdiği ashâbına: “Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.”895 “Halkın seviyesine ininiz.”896 gibi tavsiyelerde bulunarak uygulanacak bazı metodları onlara göstermiştir.
Elbette günümüzde İslâm dâvetini üstlenen müslümanlar da dâvet
887] 3/Âl-i İmrân, 104
888] Müslim, İman 78
889] 2/Bakara, 159
890] 5/Mâide, 78-79
891] İbn Mâce, Fiten 20; Tirmizî, Tefsîru Sûreti’l-Mâide 7
892] 16/Nahl, 125
893] 29/Ankebût, 46
894] 12/Yûsuf, 108
895] Buhârî, Cihâd 164
896] Ebû Dâvûd, Edeb 20
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 173 -
faâliyetlerini usûlüne uygun bir şekilde yürütmek ve bu konuda Hz. Peygamber’in tatbik ve tavsiye ettiği metodları örnek ve rehber edinmek mecbûriyetindedirler. Çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki Rasûlullah’ta sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umar olanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir imtisal numûnesi vardır.”897 Peygamber Efendimiz de buyururlar: “Size iki şey bırakıyorum; onlara sarılırsanız asla dalâlete düşmezsiniz: Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün Sünneti.”898; “Şâyet Nebînizin Sünnetini terkederseniz sapıtırsınız.”899 “Benim Sünnetimle amel etmeyen, benden değildir.”900 Hz. Peygamber’in icrâ ettiği dâvet faâliyetinin üzerinden asırlar geçmesinin tabiî bir sonucu olarak, günün değişen şartları ve gelişen imkânlarına göre farklı bir takım metodlara başvurulabileceği aşikârdır. Aslında zamana ve zemine uygun bir şekilde çeşitli metodların tatbiki, Hz. Peygamber’in, dâvetinde başvurduğu usullerden birisidir. Peygamber Efendimiz, hiçbir esnekliği olmayan, katı, donuk, bıktırıcı ve usandırıcı tek bir metoda sürekli olarak bağlı kalmış değildir. Zâten akl-ı selîm sahibi bir dâvetçiden böyle, netice vermesi mümkün olmayan bir metoda bağlı kalması beklenemez.
Bu sebeple günümüzde dâvet faâliyeti yürütülürken Hz. Peygamberin uyguladığı tüm dâvet metodlarının teferruatı ile bilinmesi, titizlikle tatbik edilmesi gerekli olduğu gibi; İslâm’ın temel esaslarına ve ruhuna ters düşmemek kaydıyla içerisinde bulunulan şartların ve sahip olunan imkânların da mutlaka göz önünde bulundurulması icap etmektedir. 901
Dâî/Dâvetçi
Dâî; Dâvet eden, çağıran, bir kimseyi bir şeye sevk ve teşvik eden kimse demektir. Arapça “deave” fiilinin ism-i fâili olan kelime hu anlamıyla kullanıldığında, tarih boyunca insanları doğruya, hakka yöneltmek için Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerin birer dâî, yani dâvetçi olduğu anlaşılmaktadır. Peygamberlerin insanları Allah’a çağırdıkları bir çok âyetlerle sâbittir: “(Ey Nebî) de ki: Benim yolum budur. Ben ve bana uyarılar bilerek insanları Allah’a çağırırız.”902; “...Rabbim, doğrusu ben milletimi gece-gündüz Çağırdım...”903; “Ey iman edenler, Allah ve Peygamber sizi hayat verecek şeye (İslâm şeriatına) çağırdığı zaman ona uyunuz.”904; “(Mûsâ:) Ben sizi kurtuluşa (her yönüyle İslâm’ı kabule) çağırıyorum (ama) siz beni ateşe çağırıyorsunuz. Siz beni Allah’ı inkâr etmeye çağırıyorsunuz. ben ise sizi, güçlü olan, çok bağışlayan Allah’a çağırıyorum.” 905
Peygamberler insanları ebedî kurtuluş sebeplerine yani Allah’ın vahdaniyet ve hâkimiyetini kabule çağıran birer dâî oldukları gibi, ümmetlerinden bu görevi yapanlar da Kur’ân diliyle medhedilmişlerdir: “...Allah’a çağıran kimseden daha
897] 33/Ahzâb, 21
898] Muvatta’, Kader 3
899] İbn Mâce, Mesâcid 14
900] Buhârî, Nikâh I ; Müslim, Nikâh 5
901] Daha geniş bilgi için bk. Ahmet Önkal, Rasûlullah’ın İslâm’a Dâvet Metodu, Konya 1987; Abdülkerim Zeydân, Usûlü’d-Da’ve, Bağdat 1976; Muhammed el-Gazzâlî, Ma’allah Dirâsât fî’d-Da’veti ve’d-Du’ât, Kahire 1976; Ahmed Önkal, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 371-372
902] 12/Yûsuf, 108
903] 71/Nûh, 5
904] 8/Enfâl, 24
905] 15/Hıcr, 41-42
- 174 -
KUR’AN KAVRAMLARI
güzel sözlü kim vardır?” 906
Aynı kelimeden türeyen duâ da Allah’a yalvarma, Allah’tan dilekte bulunma, iman neticesi Allah’ı çağırma manalarında kullanılır: “Rabbınıza yalvararak ve gizlice duâ edin.”907; “... Benden isteyenin, duâ ettiğinde duâsını kabul ederim...” 908
Allah’a samimiyetle iman edenler, her zaman O’na duâ ederken; insanların bir çoğu darda kaldıkları zaman Allah’a duâ eder, genişliğe erince hiç duâ etmemiş gibi hayata devam ederler; ya da Allah’a ortak koşarak O’nâ duâ ederler. Bu tür duâlar sahibine fayda vermediği gibi azgınlıklarını da arttırır: “İnsana bir darlık gelince, yan yatarken, oturur veya ayakta iken bize yalvarıp yakarır; biz darlığını giderince, başına gelen darlıktan ötürü bize hiç yalvarmamışa döner...”909; “Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız Allah’a has kılarak O’na yalvarırlar, ama Allah onları karaya çıkararak kurtarınca, kendilerine verdiği nimete nankörlük ederek O’na hemen eş koşarlar...”910; “O gün Allah, bana ortak olduklarını iddia ettiklerinize seslenin der. Onları çağırırlar fakat hiç birisi onların çağrısına gelmez”911; “Allah’tan başkasına yalvarma. Öyle yaparsan şüphesiz zâlimlerden olursun.” 912
Vaaz
Vaaz; İyiliğe sevk için söylenen söz, nasihat, öğüt, bir kimseye, kalbini yumuşatacak sûrette sevap ve ikaba dair söz söylemek, nasihat etmek, bu yolda söylenilen söze denir. İnsanların dinî yönden aydınlatılması, onların ibâdetlerini eksiksiz ve yanlışsız yapabilmelerini sağlayacak ilmihâl bilgilerinin verilmesini de amaçlayan vaaz’ın, insanlık kadar eski bir geçmişe sahip olduğu söylenebilir. Hâlen mensup ve müntesibi bulunan dinleri (İlâhî, muharref, bâtıl) hayatiyetlerini sürdürme vâsıtalarından biri de hiç şüphesiz vaaz yoludur. Yahudiliğin vaaz görevini haham, Hristiyanlığın papaz, İslâm’ın da vâiz yerine getirir. İslâm açısından bâtıl olmakla beraber, günümüzde varlığını sürdüren Budizm, Sıkh, Şintoizm vb. dinleri râhipleri vâsıtasıyla, kendilerine has mâbedlerinde vaaz yoluyla telkin etmektedirler.
Vaaz, hutbe gibi zorunlu olmamakla birlikte son derece önemlidir ve Müslümanlar için bir görevdir. Çünkü insanları iyiliğe dâvet edip, kötülükten sakındırmak Müslümanlara farz-ı kifayedir. Allah (c.c) bir âyet-i kerîmede: “Sizden, hayra dâvet eden, iyiyi emreden, kötülükden sakındıran bir bir ümmet olsun, işte kurtuluşa erenler bunlardır” buyurmaktadır.913 Bir başka âyetin meali de şöyledir: “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et. Onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz Rabbin doğru yoldan sapanı da. Hidayette olanları da çok iyi bilir.”914 buyurmuştur. Peygamber efendimiz de bir hadîsinde peşi peşine üç defa: “Din
906] 16/Nahl, 33
907] 7/A’râf, 55
908] 11/Hûd, 186; 19/Meryem, 48; 72/Cinn, 20
909] 10/Yûnus, 12
910] 29/Ankebût, 65; 39/Zümer, 8
911] 18/Kehf, 52; 28/Kasas, 64
912] 10/Yûnus, 106 ve 26/Şuarâ, 13, 28/Kasas, 88; Cengiz Yağcı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 351-353
913] 3/Âl-i İmran, 104
914] 16/Nahl, 125
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 175 -
nasîhattir...”915 buyurmuştur. İşte bu âyetler ve hadîsi şerif vaaz ve irşadın Müslüman hayatındaki önemini en güzel şekilde ortaya koymaktadır.
Vaaz aslında bir şeyi öğretmek maksadıyla değil, telkîn gayesiyle yapılır. Genellikle, cemaatın bildiği şeyleri tesirli bir üslupta anlatıp onları doğru yola çekmeyi, kötülüklerden uzaklaştırmayı hedef alır. İslâmîyet, irşad ve tebliğ görevini bütün Müslümanlara yüklediği için, eskiden kendisine ilmî yetenek görenler halka vaa’z ederler ve İslâm’ı anlatırlardı. Ancak, zamanla insanların dînî ilimlere fazla ilgi göstermemeleri yüzünden irşad görevini yürütebilecekler azalmış veya eksik bilgileriyle cemaatın karşısına çıkıp onlara yanlış bilgiler verenler görülmüştür. Türkiye’de vaaz görevi, sadece Diyanet İşleri Başkanlığı’nca özellikle câmi ve mescidlerde yerine getirilmektedir. Başkanlık 2.7.1965 tarihinde kabul edilen 633 sayılı Kuruluş ve Görevleri Kanunu ile bu görevi üstlenmiş bulunmaktadır. Adı geçen kanunun 17. maddesi vaaz ve irşad konusuna ayrılmıştır. Yine Başkanlığın, Merkez ve Taşra Teşkilâtı Çalışma Yönergesi, 4. Bölümü câmilerde yapılacak vaaz ve irşad görevini düzenlemiş bulunmaktadır. Bu Yönerge’nin 26. maddesi Vaaz ve İrşad Kurulu’nun teşekkülünü 29. maddesi Vaaz ve İrşad ekiplerinin kurulmasını, 31. maddesi Vaazın hazırlanmasında uyulacak şartları, 32. maddesi de Vaaz Edilirken Uyulacak Şartları tesbit etmiş bulunmaktadır. Yapılan bu düzenlemeler ile vaazların devletin resmî ideolojisi çerçevesinde hareket etmeleri ve insanlara İslâm’ın gerçek boyutlarıyla anlatılmasının engellenmesi hedeflenmiştir. 916
Nasihat
Nasihat’, ‘nush’ kökünden türemiştir. ‘Nush’ sözlükte, bir kimsenin düzelmesini sağlayan sözü veya fiili araştırmak, bir şeyi saflaştırmak (yabancı maddelerden ayırmak), dikiş dikmek, samimi olmak anlamlarına gelir. Terim olarak ‘nush’, öğüt ve akıl verme, yol gösterme demektir. Aynı kökten gelen ‘nâsuh’, halis, saf, samimi demektir ki, Kur’an’da halis tevbenin bir sıfatı olarak kullanılmaktadır.917
‘Nasihat’, nush ile benzer anlama gelmekle beraber, aynı zamanda iyi ve faydalı olana bir çağrı, kötü ve zararlı olandan arındırmaya bir teşviktir. ‘Nasihat’, aslında İslâmi dâvetin bir parçasıdır. Insanları Allah’a ve O’na kulluk yapmaya dâvet edenler, bir anlamda onlara ‘nasihat’ ediyorlar demektir. ‘Nasihat’, insanları doğru yola, kişiye faydalı olan şeylere, zararlı olanlardan kaçınmaya, yaratıcı önünde samimi olmaya bir çağrıdır.
Peygamberler, görevli olarak geldikleri toplumlara ‘nasihat’ etmişler, yani onlara Allah’ın emrine dâvet etmişlerdir. Hz. Nuh (as) kavmine şöyle diyordu: “Size Rabbimin risaletini (peygamberliği) tebliğ ediyorum. (Ayrıca) size nasihat ediyor ve sizin bilmediklerini ben Allah’tan biliyorum.”918 Aynı şeyi Hz. Hud (as) da söylüyor ve kavmi için bir ‘nasihatçı-öğüt verici’ olduğunu belirtiyordu.919 Yine Hûd (as) azmış bir kavme kendi nasihatının (dâvetinin) fayda vermeyeceğini söylüyor.920
915] Buhârî, Ahkâm 43; Müslim, İman 22
916] Osman Cilacı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 281-282
917] 66/Tahrim, 8
918] 7/A’raf, 62
919] 7/A’raf, 68
920] 11/Hûd, 34
- 176 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Sâlih’in (a.s.) durumu da bundan farklı değildi. Allah (cc) Semud kavmine Hz. Salih’i peygamber olarak gönderdi. Onlar Hz. Salih’i dinlemedikleri gibi, O’na ve O’nun dâvetine karşı kibirlendiler ve meydan okudular. Allah (c.c.) da onları toptan cezalandırdı. Bunun üzerine Hz. Salih onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi: “Ey kavmin, andolsun, size Rabbimin risaletini tebliğ ettim ve size nasihat ettim. Ama siz nasihat edenleri sevmiyorsunuz.”921 Kendilerine ‘nasihat’ edip Hakka dâvet ettiği halde yüz çevirdikleri için cezalandırılan kavmine Hz. Şuayb benzeri şeyleri söylüyordu ve küfre sapan bir kavim için artık üzülmenin gereksiz olduğunu ilave ediyordu.922 Nasihat, aynı zamanda iyiliğini istemek anlamına da gelmektedir. Öğüt vermek, akıl ve yol göstermek te bir kişi hakkında iyilik istemektir.923 ‘Nasihat’ bir âyette de öğüt vermekle beraber bakımını üslenmek, eğitmek, yetiştirmek anlamında kullanılmaktadır.924
Olumsuz Anlamıyla Nasihat: Yol gösterme, akıl verme, iyiliği isteme anlamındaki ‘nasihat’ bazen yanlışa, günaha, isyana yönelik olabilir. Kendi yaptıklarını doğru zanneden, inandığı bâtıl’ı en doğru yol kabul eden, hatta Allah’ın emrine aykırı davranmayı iyilik sanan kötü niyetli niceleri, başkalarına bu anlamda ‘nasihat’ ederler, onları kendi yanlışlarına ve hatalarına dâvet ederler. Nitekim şeytan Hz. Adem ile eşini, sonsuza kadar Cennet’te kalmaları için yasak meyveden yeme konusunda kandırdı ve sonra da ‘ben sizin için bir nasihatçıyım, öğüt verenlerdenim diye yemin etti.925
Din Nasihattır: Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki: “Din nasihattir.” Sahabeler: kimim için Ya Rasûlallah? diye sorunca; “Allah için, O’nun Kitabı için, Rasûlü için, mü’min yöneticiler (imamlar) ve bütün müslümanlar için.” buyurdular.926 927
Bu hadisteki nasihat kelimesine “ihlâs” anlamı vermenin daha doğru olduğunu düşünmekle birlikte; İslâm bilginleri bu hadisteki ‘nasihat’ın şu anlamlara gelebileceğini söylemişlerdir:
Allah için nasihat: O’na inanmak, O’na şirk koşmamak, bütün üstün (kemâl) sıfatların O’na ait olduğunu kabul etmek, noksan sıfatlardan O’nu tenzih etmek (O’ndan uzak düşünmek), O’nun için sevip O’nun için buğzetmek, O’na her konuda itaat etmek, O’nun nimetlerine şükretmek, O’nun dostlarına dost, düşmanlarına düşman olmak, O’na imana ve ibâdete insanları teşvik etmek.
Rasûlüllah için nasihat: O’nun peygamberliğini doğrulamak, getirdiği şeylere iman etmek, emir ve yasaklarına uymak, Sünnetini izlemek, O’nun dâvetini yaymak, getirdiği şeriati tebliğ etmek, O’nun ahlâkıyla ahlâklanmak, ehl-i beytini sevmek, O’nun sünnetine bid’at sokmaya çalışanlarla mücadele etmek.
Kitab için nasihat: O’nun İlâhî kitap olduğunu kabul etmek, O’na saygı göstermek, O’nu sürekli okumak ve hükümleriyle amel etmek, hükümlerini iyice öğrenmek ve başkalarına öğretmek, O’nu başkalarına ulaştırmak, insanları O’nun
921] 7/A’raf, 79
922] 7/A’raf, 93
923] 12/Yusuf, 11; 28/Kasas, 20
924] 28/Kasas, 12
925] 7/A’raf, 20-21
926] Müslim, İman 95, Hadis no: 55; Ebû Dâvud, Edeb 67, Hadis no: 4944; Dârimî, Rikak 41, Hadis no: 2757; Buhârî, İman 43
927] Ahmed bin Hanbel, 1/22; Nesâî, Bey’at 31
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 177 -
ahlâkına dâvet etmek.
Müslüman yöneticiler için nasihat: Onlara karşı gelmemek, Hak olan işlerde onlara yardım etmek, yanlışlarını güzel bir yolla düzeltmeye çalışmak, bilmedikleri konularda onları uyarmak.
Müslümanlar için nasihat: Din ve dünya işlerinde onları irşad etmek-yol göstermek, onların hakkını korumak, dinden bilmediklerini öğretmek, ayıplarını örtmek, yardımda bulunmak, şefkatli davranmak, emr-i bi’l ma’ruf, nehy-i ani’l münker yapmak, İslâm’ın ahlâkıyla ahlâklanmalarını teşvik etmektir.
Ebû Süleymen el-Hattâbî demiştir ki: “Âyet ve hadislerde geçen nasihat, kendisi için yapılan ve samimiyet gösterilen kimse için hayır düşünüldüğünü ifade eden bir kelimedir. Nasihata tek bir mana vermek, doğru ve mümkün değildir. Nasihatın sözlük manası, ihlas ve samimiyettir.”928 Mü’minler, gerektiği yerde, güzel bir metodla birbirlerine nasihat ederler, öğüt verirler, doğru yolu gösterirler, onların iyiliği için çalışırlar, özellikle çocuklarına ve dini yeni yaşamaya başlayanlara nasihatın en güzelini yaparlar. 929
İrşâd
İrşad’ kavramının kökü ‘rüşd’ kelimesidir. ‘Rüşd’; doğru yolda olmak, doğru yolu bulmak, doğru düşünmek, doğruyu yanlıştan ayırt etme gücüne sahip olmak demektir. Rüşd, ‘ğayy’ın, yani sapıtmanın, azmanın karşıtıdır.930 İrşad ise, yol gösterme, doğru yolu gösterme, uyarma, Allah yoluna iletme demektir.
İnsanları irşad ederek doğru yolu gösteren şeye veya kişiye ‘mürşid’ denir. İnsanlara hidayeti, yani dosdoğru yolu gösteren, onların bu yola girmesinin imkânlarını hazırlayan Allah (cc) ‘er-Reşid’dir, yani insanları ‘irşad’ edendir, hidâyeti gösterendir. 931
İrşad; insanları dünya ve âhiret mutluluğuna kavuşmaları için onları hak yola, hidayet yoluna çağırıp, salih amel işlemelerini, iyi ahlâka sahip olmalarını tavsiye etmek, onları ma’rûfa (iyi olan şeylere) dâvet etmek, onları münker (kötü) olan şeylerden sakındırmak demektir. Bu anlamda hem müslümanları hem de gayri müslimleri ‘irşad’ etmek mümkündür. Gayri müslimleri irşad, onların Hak din olan İslâm’a dâvet edilmesi ve onların müslüman olmasını sağlanmasıdır. Müslümanları irşad ise, onları imanlarının gereği olan salih amel işlemeye dâvet, onları günahtan sakındırmak ve güzel insanlar olmaya dâvettir.
İrşad kavramı ile, dâvet ve ‘emr-i bi’l ma’ruf- nehy-i ani’l Münker’ emirleri arasında bir bağlantı vardır. Ma’ruf olanı (iyilikleri) insanlara ulaştırmak, onları ma’rufa yöneltmek; onları münkerden (kötü olan şeylerden) sakındırmak müslümanların birbirlerine karşı görevidir. Bu görev farz ibâdetlerdendir. Elbette böylesine güzel bir görevi öncelikli olarak İslâm’ı daha iyi yaşayan insanlar, takva sahipleri ve alimler yapacaklar. Günahların içerisinde olan bir kimsenin, başkasını günahtan sakındırması kolay değildir.
928] nak. Hucciyyetü’s Sünne, s: 71
929] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 485-487
930] 2/Bakara, 256
931] 11/Hûd, 87
- 178 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an-ı Kerim, müslümanlar arasından bir grubun insanları ‘hayra’ dâvet etmek üzere çalışmalarını emrediyor.932 İşte bu irşad görevidir. İrşad faâliyeti güzel anlatma, sevdirme, ısındırma, ikna etme, inandırma gibi en hoş yöntemlerle olmalı. Ister gayri müslimleri İslâm’a dâvet etmek üzere çalışılsın, ister müslümanları uyarmak üzere uğraşılsın; yöntemin çok güzel ve tabii olması gerekir.
İnançlar ve düşünceler kitleler tarafından ne zorla benimsenir ne de kısa zamanda kabul edilir. O inançlara bağlı kişiler, başkalarına inandıkları doğruları en güzel bir biçimde anlatır ve onları ikna ederler. Yanlıştan vazgeçirmenin yolu da budur. Suçlara karşı verilen cezalar bazen iyi sonuç vermemektedir. Ancak insan suç işleme duygusundan uzaklaşırsa, suçlar azalır. Bunu en güzel şekilde yapmanın yolu da irşaddır.
‘İrşad’, faâliyeti bir ibâdettir. Bu hem müslümanların dinlerini daha iyi yaşamalarını sağlayacak bir yoldur, hem de cehennem adayı gayri müslimlerin kurtuluşuna sebep olabilecek bir çalışmadır. Bütün peygamberler kendi çağlarının irşad edicileridir, mürşidleridir. Hz. Muhammed (s.a.s.) kıyâmete kadar gelecek olan insanların en mükemmel ve en son mürşididir.
Kur’ân-ı Kerim, kitap olarak bütün insanları irşad eden en canlı mürşiddir. İnsanları irşad etmek, onların dünya ve âhiret mutlulukları için çalışmak, çabalamak demektir. Bu görevi en başta alimler ve takva sahibi güzel müslümanlar yerine getirir. Peygamberimiz, kendisi insanları irşad ettiği gibi, kendinden sonra gelen bâtıl yol sahiplerinin irşad edilmesi için, sözlerinin ve Kur’an’ın o insanlara ulaştırılmasını söylüyordu.
İrşad ibâdeti belli bir takım kişilerin tekelinde değildir. İrşad, yalnızca ‘izinli, yetkili falanca alimin yetkisindedir, bu işi başkası bilmez’ anlayışı yanlıştır. Bazı alimler kendilerine ait bazı yöntemlerle yanlış yolda olanları İslâmî hayata dâvet edebilirler. Bu güzel bir şeydir. Ama bu demek değildir ki bu gibi hayra dâvet faâliyeti, bazı törenlerle, bazı isimlerle, çok özel metodlarla yapılacak. Müslüman gücü yettiği ve dili döndüğü kadar, ailesinde ve çevresindeki insanlara ‘mürşid’ olmaya çalışabilir.
Toplulukların bazen başkana, lidere, imama ihtiyaçları olduğu gibi irşad edici mürşidlere de ihtiyacı vardır. Bildiklerini hayatlarına uygulayan alimler ve güzel insanlar bu işi daha güzel yaparlar. İrşad edicilerin rehberi şu âyet olmalı: “Ey Peygamber! İnsanları Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütlerle dâvet et. Onlarla en güzel bir şekilde mücadele et…” 933
Hisbe Teşkilâtı ve Muhtesib
Hisbe; İslâm devletinde iyiliği emr ve kötülüğü nehyetmek için kurulmuş teşkilatın adıdır. İslâm dünyasında, Hz. Peygamber devrinden itibâren varlığı bilinen hisbe,934 kelime olarak birçok mânaya gelmektedir. Özellikle değişik bâb ve harf-i cerlerle kullanıldığı zaman bu manâları daha da çoğalmaktadır.935 Bu
932] 3/Âl-i İmrân, 104
933] 16/Nahl, 125; Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 305-307
934] Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm, Kitabu’l-Emval, Mısır 1968, s. 711; İbn Sa’d, et-Tabakâtu’l-Kübrâ, Kahire 1358, III,192.
935] Bu konuda daha geniş bilgi için bk. Yusuf Ziya Kavakçı, Hisbe Teşkilatı, Ankara 1975, s. 11-13
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 179 -
açıdan bakıldığı zaman kelime “saymak”, “zannetmek”, “haseb sahibi olmak”, “kifâyet”, “değer”, “ecir”, “sevab”, hüsn-i tedbir” gibi mânalar almaktadır. Ayrıca, “bir fiilin ecrini sadece Allah’tan taleb etmek” mânasına da gelmektedir. İslâm dünyasının önemli bir müessesesi olan hisbe bir terim olarak ilk defa terkedildiği zaman ma’rûfu (iyiliği) emr; işleyen görüldüğü zaman münkeri (kötülüğü) yasaklama”936 şeklinde tarif edilmiştir. Bu tariften başka benzer daha birçok tarif olmakla birlikte hepsinde müşterek olan temel, “iyiliği emr, kötülüğü nehy” prensibidir.
İkinci halife Hz. Ömer (r.a.) zamanında tam teşkilatlı bir müessese haline gelen hisbenin temeli, Kur’an-ı Kerîm’deki “el-emr bi’l-marif ve’nnehy ani’l münker” âyetine dayanmaktadır. Temeli, böyle bir emir olan hisbenin değil sadece Hz. Ömer; bütün ashab tarafından uygulanmış olması gerekir. Bununla beraber bu müessesenin Hz. Ömer’e nisbet edilmesinin sebepleri, hisbe ile ilgili bazı eserlerde açıklanmış bulunmaktadır.937 Ancak bu sebepler dikkate alınmasa bile diğer pek çok müessesede olduğu gibi hisbe teşkilatının da bu dönemde müessese olarak ortaya çıkmış olması normal karşılanmalıdır.
İyilikleri emretmek ve kötülüklerden vazgeçirmek gâyesiyle kurulan bu müessesenin başında bulunan muhtesib, dinin hoş karşılamayıp çirkin gördüğü her türlü kötülüğü (münkeri) ortadan kaldırmaya çalışırdı. Gerçi İslâm’da, iyiliğin emredilmesi ve kötülüklerden sakınılmasına nezâret etme, bütün müslümanların yerine getirmesi gereken ortak bir vazifedir.938 Ancak diğer bazı emirlerde olduğu gibi, bunun da bir grup müslüman tarafından ifâ edilmesi diğerlerini de sorumluluktan kurtarır. İşte bunun bir sonucu olarak İslâm müesseseleri arasından, bu vazifeyi yüklenen “İhtisâb müessesesi” doğdu.
Günümüzde görev ve yetkileri tek müessesede toplanamayacak kadar çok olan hisbe teşkilatının dayandığı esaslardan bir bölümü İslâm hukukuna, bir bölümü de İslâm Devlet başkanının takdir alanına girer.939 Bu bakımdan müessesenin başında bulunan muhtesib, cemiyet huzurunun sağlanmasında önemli derecede rol oynayan bir görevlidir diyebiliriz.
Gerçekten, iyilikleri emretmek ve kötülüklerden sakındırmak maksadiyle kurulan bu müessese, Şeriata uygun hareket edilmesini sağlardı. Bunun için muhtesip, müslümanların yaşadığı bölgelerde onların cuma namazları için câmiye gitmelerine dikkat eder, sayıları kırkı aşan topluluklarda cemaat teşkilâtının kurulmasını sağlardı. Keza, ramazan ayında alenen oruç yiyenler, içki içip sarhoş olanlar, iddet beklemeden evlenen kadınlar, yasak musikî aletini çalanlar, velhasıl şeriata aykırı hareket edenler hep ona hesap vermek zorunda idiler. Muhtesibin toplum üzerinde velâyet hakkı bulunduğu için geniş bir tazir yetkisine de sahiptir. O, okulları teftiş eder, öğrencileri gereksiz yere döven, öğretmenleri cezalandırır,’düşmanın eline geçtiği zaman işine yarayabilecek her türlü harp malzemesinin satışını yasaklar, çarşıların düzenini sağlamaya, ölçü ve tartı âletlerini kontrol etmeye, şeriatla alay edenleri takibe, komşu hakkına tecavüzü
936] Mâverdî, el-Ahkâmu’s-Sultaniyye, Beyrut 1978, s. 240
937] bk. Mansur b. Seyyid Ali, Nisâbu’l-İhtisâb, İsparta Halil Hamit Paşa Küt. Yaz. vr. 90-91
938] 3/Âl-i İmrân, 110-114; 9/Tevbe, 71
939] Hacr Halîfe (Kâtib Çelebi), Keşfu’z-Zünûn an Esâmi’l-Kütüp ve’l-Fünûn, nşr. Ş. Yalıkaya-Kilisli Rifat Bilge, İstanbul 1941, I,15
- 180 -
KUR’AN KAVRAMLARI
önlemeye, zımmîlere (İslâm ülkesinin vatandaşı olan gayr-i müslim) ait binaların müslümanlarınkinden daha yüksek yapılmamasına dikkat etmeye varıncaya kadar geniş yetkiler kullanırdı. 940
İslâm’ın ortaya çıkışından bir müddet sonra belirli hâle gelen hisbe görevi, zamanla tarihte kurulan bütün müslüman devletler de önemli derecede fonksiyonu bulunan bir müessese haline gelmiştir.
Hak ve hukuk mefhumları, İslâm’ın temel unsurlarındandır. Binaenaleyh, cemiyet hayatındaki münasebetlerin, bu prensiplerin ışığı altında cereyan etmesi gerekir. İslâm hukukuna göre haklar, insan hakkı ve Allah hakkı olmak üzere ikiye ayrılır. İnsan hakları sadece kişiyi ilgilendirdiği gibi, uygulaması da yine kendisini ilgilendirir. buna karşılık, hiç bir kimsenin hakkına dokunulmayarak yalnız Allah’a ait bir hakka tecavüz edilmiş olursa, suçlunun cezası, hakkullah hükmüne girer. Bu durumda her mü’min, suçluyu Allah rızâsı için yakalayıp lâyık olduğu cezaya uğratması (ta’zir) için hâkimin huzuruna çıkarmak hakkına sahiptir. Böyle bir takibata “da’va’l-hisbe” denir. Demek oluyor ki, muhtesibin vazifesi nerede ve ne şekilde olursa olsun, gördüğü münkeri (kötülüğü) bertaraf etmektir941 diyebiliriz.
Başlangıçta hisbe teşkilâtı, İslâm toplumunda iyilikleri emretmek ve kötülüklerden vazgeçirmek942 sûretiyle ictimaî huzuru sağlayan dinî bir müessese olarak ortaya çıkmıştı. Bu müessesenin teşkilinden itibaren farklı ve çok yönlü vazifeleri yüklenmiş olduğuna daha önce kısaca temas edilmişti.
Osmanlılar döneminde kadı’nın yardımcısı olarak vazife gören muhtesibin, ve dolayısıyla teşkilatının yukarıda belirtilen bazı yetkilerine ilâveten XV. ve XVI. asır “İhtisâb Kanunnâmeleri”nde bunlarla ilgili daha geniş bilgiler bulunmaktadır. Hatta bu kanunnâmelerden biri olan “İstanbul İhtisâb Kanunnâmesi”nde “Kısaca ifade edersek, yukarıda sayılanlardan başka, muhtesibin, Allâh’ın yarattığı her şeyi görüp gözetmesi gerekir” denilerek teşkilâtın ne kadar geniş bir yetkiye sahip olduğu belirtilmek istenmiştir. Gerçekten bütün ameller, ya iyi, veya kötüdür. İyilikler yapılmadığı, kötülükler ise yapıldığı zaman bunlara müdahale etmek hisbe teşkilâtının en önemli görevidir. Binaenaleyh, dünyada meydana gelen her hadisede bu teşkilatın sorumluluğunu görmek mümkün olmaktadır. Zaten bu teşkilâtın önemi de buradan ileri gelmektedir. Gerek bu kanunnâmelerden ve gerekse 14 Aralık 1479 tarihli Edirne şehrine ihtisâb Ağası tayini ile ilgili bir hükümden anlaşıldığına göre muhtesibin vazifesini genel olarak üç grupta toplamak mümkündür:
a- Ekonomik ve sosyal hayatla ilgili olanlar,
b- Dinî hayatla ilgili olanlar,
c- Adlî hayatla ilgili olanlar.
Bu kadar geniş yetkilere sahib bir teşkilâtın tarihteki bütün müslüman devletlerde bulunması tabiî karşılanmalıdır. Zira bu -daha önce de belirtildiği gibi- hem Kur’ân’ın emri, hem de bizzat Hz. Peygamber’in uygulaması ile müslümanlara
940] bk. Kazıcı, a.g.e., s. 14-16
941] Müslim, İmân 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İmân 171
942] 22/Hacc, 41
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 181 -
bir miras olarak intikal etmişti. Hatta muhtesib olmanın şartlarından biri olan “erkek olma” prensibinden söz edilmesine rağmen, Hz. Peygamberin Medine çarşısı üzerine Hz. Ömer’in hısımlarından olan Şifa binti Abdullah adındaki kadını görevlendirdiğini biliyoruz.943 Keza bu kadın, Hz. Ömer’in halifeliğinde de aynı vazifeyi yerine getirmiştir. Bu bakımdan bütün İslâm ülkeleri bu müesseseyi geliştirmeye gayret etmişler dir. Biz bu teşkilâtın önemli gelişmeler gösterdiği Osmânlı devletindeki kuruluşunu kısaca anlatacağız.
İslâm devlet teşkilâtının geniş kadrosu içinde yer alan ve muhtesib diye isimlendirilen bu görevliyi Osmanlılar da genellikle aynı şekilde isimlendirmişlerdir. Osmanlı Devleti’nde ihtisâb vazifesini yapmakla görevli bir yetkilinin resmen bu vazifeye ne zaman getirildiği kesin olarak tesbit edilememektedir. Bununla beraber Osman Gazi (1281-1324) zamanına ait bir rivayet bu vazifenin Osmanlılardaki başlangıcı hakkında bazı ipuçları vermektedir.
Gerçekten, bütün müslüman devletlerde olduğu gibi, Osmanlılarda da bilhassa dinî emir ve yasaklara nezaret ile ahlâk ve ananelerin nesilden nesile bozulmadan intikalini temin konusunda her zaman titizlik gösterilmiş olmalıdır. Zira çirkin ve gayr-i ahlâkî hareket ve davranışlar karşısında sükût edilemeyeceği prensibi, Osmanlı cemiyetinde de aktif ictimaî bir kontrolü sağlamış olmalıdır.
Daha önce de belirtildiği gibi Osmanlı toplumunda ilk muhtesibin ne zaman tayin edildiğine dair kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Vesikalar, ilk defa Sultan I. Murad’ın hicrî 787 (1385) tarihli vakfiyesinde hem idareci hem de şâhid olarak bir muhtesibin isminden bahsetmektedirler.944 Bundan başka Evliya Çelebi’deki bir kayda göre Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden sonra, şehrin ticarî, iktisadî ve buna paralel olarak ictimaî nizamını sağlamak ve diğer hizmetleri görmek için, tayin edilen hakimlerden (idarecilerden) sekizincisinin ihtisâb Ağası olduğu anlaşılmaktadır. Keza bu kayıtta ihtisâb ağasının vazifelerine de şöyle temas edilmektedir: “Bütün san’at ehline hükmedip tazir ve cezalandırma, alışverişlerinde hile edenleri tekdir ve tevbihe me’mur.” 945
Gerçekten, Osmanlı dönemi şehir hayatında hisbe teşkilâtı, vazgeçilmez bir unsur olarak görünmektedir. Zira toplum hayatında özellikle şehir yaşayışını sağlam temellere oturtmak ve kurulu sosyal düzeni korumak, en önemli meselelerden biriydi. Bunun yanındâ zarurî günlük ihtiyaç maddelerinin halkın eline uygun ve ucuz bir şekilde geçmesini sağlamak da gerekiyordu. Bu maksatla esnaf ve diğer ticaret erbabının kontrol altında tutulması icab ediyordu. Pek çok vesika ve kanunnâmede değişik şehirlerin hisbe işi ve muhtesibinden sözedilmektedir. Hatta Osman Nuri’ye göre kadısı bulunan her kaza merkezinin bir muhtesibi de bulunmaktadır. 946
Bilindiği üzere Osmanlı devlet teşkilâtında köklü değişiklikler Sultan II. Mahmud Han (1808-1839) zamanında yapıldı. 1242 (1826) yılında Yeniçeriliğin ortadan kaldırılmasından sonra şehir idaresinde daha geniş yetkilerle kontrolü sağlayacak yeni bir idarî sistemin kurulması gerektiğinden, başlangıçta muhtesib, ihtisâb ağası, ihtisâb emini gibi ünvanlarla hisbe teşkilâtını idare eden kimse
943] İbn Abdi’l-Berr, el-İstiâb fî Ma’rifeti’l-Ashâb, Mısır 1328, IV, 341
944] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Vakfıyeler Tasnifi, nr. 162/5
945] Evliya Çelebi, Seyahatnâme, İstanbul 1314, I, 120
946] Mecelle-i Umur-ı Belediye, İstanbul 1922, I, 327
- 182 -
KUR’AN KAVRAMLARI
1242 tarihli nizamnâme ile “ihtisap nazırı” ünvanını almıştı. Yeni bir ünvanla “İhtisâb Nezâreti” yeniden kurulan müessese, Sadrazamlığa bağlandı.947 Bilâhere 2 Zilkade 1271 (16 Ağustos 1854) tarihindeki resmî bir tebliğ ile İstanbul’da Şehremâneti kurularak İhtisâb Nezaretine son verildi.
İslâm dünyasında çok geniş yetkilere sahip kılan bu müessesenin, başında bulunacak olan kimsenin çok iyi bir şekilde seçilmesi gerekiyordu. Zira onun vazife ve yetkileri bunu gerektiriyordu. Dövme, hapsetme gibi cezaları da verebilen bu görevlinin diğer insanlardan ayrılan bazı özelliklerinin bulunması gerekiyordu.
Teşkilâtın başında bulunan şahıs birçok yardımcı da kullanıyordu. Değişik mesleklere mensub kimseler arasından seçilen bu yardımcılara “ârif”, “emin “gulam”, “avn” “huddam-ı ihtisâb”, “terazicibaşı”, “koloğlanları” gibi isimler verilmektedir. Keza bunların da çok dürüst insanlar arasından seçilmesi gerekli idi.
Hatta Osmanlılarda herhangi bir yolsuzluk yapmalarına engel olmak için bunlar kendi aralarında birbirlerine kefil sayılmışlardı. Buna dayanarak devlet herhangi bir yolsuzluk halinde onların mallarına el koyabilmekte idi. 948
Muhtesib
İslâm dünyasında, iyilikleri emretmek ve kötülüklerden vazgeçirmek “el-emr bi’l-ma’rûf ve’n-nehy ani’l münker”e gayesiyle kurulan teşkilâtın başında bulunan görevli. Muhtesib, tarihte kurulmuş bulunan bütün müslüman devletlerde bu isimle, bazen da “İhtasâb emini” veya 1242 (1826) yılından itibâren Osmanlılarda “İhtisâb Ağası” gibi isimlerle de anılmaktadır.
Muhtesib, İslâm’ın hoş karşılamayıp çirkin gördüğü her türlü kötülüğü (münkeri) ortadan kaldırmaya çalışırdı. Gerçi İslâm’da, iyiliğin emr edilmesi ve kötülüklerden sakınılmasına nezâret etme, bütün müslümanların yerine getirmesi gereken müşterek bir vazifedir.949 Ancak diğer bazı emirlerde olduğu gibi bunun da öneminden dolayı bir grup müslüman tarafından yerine getirilmesi, diğerlerini de sorumluluktan kurtarır. Bu nedenle İslâm kurumları arasından, bu görevi yüklenen yeni bir kurum doğdu ki bu, “İhtisâb” veya “Hisbe”den başka bir şey değildi. İslâm âleminde, Hz. Peygamber devrinde ortaya çıkan hisbe müessesesinin950 başında bulunan muhtesibin vazifelerini günümüzde yalnız bir müessesede toplamak mümkün değildir.
Gerçekten, iyiliklerin yapılmasını emretmek ve kötülüklerin işlenmesini önlemek maksadıyla kurulan ihtisab müessesesinin başında bulunan muhtesib, şeriata uygun hareket edilmesini sağlardı.951 O, müslümanların yaşadığı bölgelerde, cuma namazları için câmiye gitmelerine dikkat eder, sayıları kırkı aşan topluluklarda cemaat teşkilâtının kurulmasını sağlardı. Ramazan ayında alenen oruç yiyenler, içki içip sarhoş olanlar, iddet beklenmeden evlenen kadınlar, yasak musiki aletlerini çalanlar... hep ona hesap vermek zorunda idiler. O, velâyetle
947] Kazıcı, a.g.e. s. 34-35
948] Ziya Kazıcı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 443-444
949] 3/Âl-i İmrân, 110-114; 9/Tevbe, 71
950] Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm, Kitâbu’l-Emvâl, Mısır 1968, s. 711; İbn Sa’d, et-Tabakatu’l-Kübrâ, Kahire 1358, III,192; İbn Abdi’l-Berr, el-İstiâb fi Ma’rifeti’l-Ashâb, Mısır 1328, IV, 341.
951] R. Levy, “Muhtesib” İA, VIII, 532
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 183 -
bu vazifeye getirildiği için geniş bir tazir salâhiyetine de sahiptir. Bu bakımdan, okulları teftiş eder, öğrencileri haddinden fazla döven öğretmenleri cezalandırır, düşmanın eline geçtiği zaman işine yarayabilecek her türlü harp malzemesinin satışını yasaklar. Muhtesib, aynı zamanda, çarşıların nizam ve intizamını sağlamaya, ölçü ve tartıları kontrol etmeye, şeriatla alay edenleri takibe, komşu hakkında tecavüzü önlemeye, zimmî (İslâm devletinin idaresinde yaşayan gayri müslim vatandaş)lere ait binaların müslümanlarınkinden daha yüksek yapılmamasına dikkat etmeye kadar varan952 yetkilere sahiptir.
Gerek yukarıda sayılan bir kısım vazifeleri, gerekse daha sonra temas edilecek görev ve yetkilerini kullanırken, muhtesibin izlemesi gereken bazı metodlar bulunmaktadır. Binaenaleyh, onun mevki ve taziri, işlenen fiile göre hafiften şiddetliye doğru şöyle bir sıra izler:
a) Bilmek, haberdar olmak: Bundan maksad, münkerin işlenmesinden haberdar olunmasıdır. Bunun da meşrû bir şekilde olması gerekir. Tecessüs yasaktır.
b) Bildirmek: İşlenen münkerin sebebi bazen bilgisizlik olabilir. Binaenaleyh, bilmediği için emri ve yasakları çiğneyen ve dinî talimata aykırı hareket eden kimselere, bilmedikleri konular uygun bir usul ve metodla anlatılır.
c) Öğüt vermek: Doğru yolu göstermek ve Allah korkusunu hatırlatmak suretiyle münkerin işlenmesini önlemeye çalışmak.
d) Tekdir etmek: Münkeri işleyen, iyi ve tatlı sözden anlamaz öğüt ile alay etmeye kalkışırsa bu yola baş vurulur.
e) El ile müdâhale edip düzeltmek: İçkiyi dökmek, oyun aletlerini kırmak; gasb edilmiş araziden gasbı çekip çıkarmak. Muhtesib buraya kadar anlatılan işleri yaparken herhangi bir izne muhtaç değildir. Fakat, bunlardan sonraki durumlarda mutlaka izin gerekmektedir.
f) Sopa ile tehdit: Dövmek veya başka türlü cezalandırmakla tehdid etmek.
g) Sopa atmak: Yukarıda belirtilen çare ve usûller münkeri önlemek için kâfi gelmez ve sopalamak gerekli olursa bu da uygulanır.
h) Silâh kullanmak: Bu, son çaredir. Nâdiren baş vurulur. Daha çok karşı tarafın silâh kullanması buna sebep olur. 953
Muhtesib, bütün bu işleri yaparken iki şeye sahip olmalıdır. Bunlardan biri bilgi, diğeri de kudrettir. Gerçekten, neyin helâl neyin de haram olduğunu bilmeyen, Şerîat ahkâmına hakkıyla vakıf olmayan bir kimsenin muhtesib olması düşünülemez. Ayrıca kudret, cesaret ve yaptırım gücü bulunmayan bir kimsenin muhtesib olması da düşünülemez. Çünkü muhtesibin vazifelerinden bir kısmı anında müdahaleyi gerektiren cinstendir. Demek oluyor ki, muhtesibin vazifesi, nerede ve ne şekilde olursa olsun gördüğü münkeri (kötülüğü) bertaraf etmektedir. 954
952] Hasan İbrahim Hasan, Tarihu’l İslâm, Kahire 1964, I, 489
953] Bu maddelerin geniş açıklaması için bk. Taşköprüzâde İsameddin Ahmed Efendi, Mevzuatu’l-Ulüm, Trc. Kemaleddin Mehmed Efendi, İstanbul 1313, II, 570; Haydarîzâde İbrahim, “Emr bi’l-ma’rûf ve Nehy ani’l-Münker” Sebilürreşâd 1336 XV/370, 109
954] Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesaî, İman 17
- 184 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Daha önce de temas edildiği gibi Hz. Peygamber zamanından itibaren varlığı bilinen hisbe müessesesinin, İslâm tarihinin daha sonraki dönemlerinde önemli bir yer işgal ettiği bilinmektedir. 955
İslâm’ın ilk devirlerinden itibaren geniş yetkilerle mücehhez kılınan muhtesibin bu vazifelerini yalnız bir müessesede toplamanın mümkün olmadığını daha önce kaydedilmişti. Muhtesib başlangıçta, İslâm toplumunda sosyal huzuru sağlayan dinî bir görevli hüviyetini taşımakla beraber, daha sonraları farklı vazifeleri de yüklenmiştir. Taşköprüzâde, muhtesibin bazı vazifelerini şu şekilde sıralar:
a. Câmilerle ilgili olanlar: Namazda taksir edenler, kıraatta lahn eyleyenler, vakitlere riayet etmeyenler, halka Allah’ın rahmetinin geniş olduğunu söyleyerek devamlı ümit veren hatipler muhtesib tarafından engel olunurlar.
b. Pazarlarla ilgili olanlar: Eşyanın kusurunu saklayıp satan, yalan söyleyen ve haram eşya bulunduranlara da engel olur.
c. Yollarla ilgili olanlar: Binalarla yolu daraltanlar, yol üzerine yük koyanlar ve yolları kirletenler de muhtesibe hesab vermek zorundadırlar.
Hamamlarla ilgili olanlar: Hamamlarda keşf-i avret ve masaja engel olur; (Osmanlı dönemi için), gayri müslimler ile müslümanlara verilen peştamalların farklı olmasına dikkat eder.
Âmme ile ilgili olanlar: Kendi evi dururken, başka yerlere gidip ora halkını irşad etmeye çalışan kişiler de muhtesib tarafından oradan alınıp kendi memleketlerine gönderilirler. Zira, kişinin evi, yakınları ve mahallesi, onun uzak ve başka yerlere gitmesine mani olur. 956
Osmanlılarda, kadı’nın yardımcısı olarak vazife gören muhtesibin, yukarıda belirtilen bazı yetkilerine ilâveten XV ve XVI. asır İhtisâb kanunnâmelerinde bunlarla ilgili daha geniş bilgiler vardır. Hatta bu kanunnâmelerden biri olan “İstanbul İhtisâb Kanunnâmesi”nde; “fi’l-cümle bu zikr olunandan gayrı her ne kim Allah Teâlâ yaratmıştır, mecmuını, muhtesib görüp gözetse gerektir” denilerek muhtesibin ne kadar yetki ve sorumluluk sahibi olduğu belirtilmek istenir. Bu kanunnâmelerden ve 14 Aralık 1479 tarihli Edirne şehrine İhtisâb Ağası tayini ile ilgili bir hükümden anlaşıldığına göre muhtesibin vazifelerini genel olarak üç grupta toplamak mümkündür:
1. Ekonomik ve sosyal hayatla ilgili olanlar,
2. İbâdetle ilgili olanlar,
3. Adlî hayatla ilgili olanlar.
Osmanlılarda kadısı bulunan her şehirde (kaza) mutlaka bir de muhtesib bulunmaktadır. Toplumda meydana gelen olaylar ve işlenen fiiller ya iyilik veya kötülük olacağına göre; muhtesib, hiç bir davranışın dışında kalamayacaktır. Bu bakımdan muhtesib olarak devlet tarafından seçilecek olan kimsenin çok iyi, bilgili, ahlâklı, rüşvete tevessül etmeyen, Allah’tan korkan kimseler arasından seçilmesi icab etmektedir. Osmanlı döneminde iktisadî vazifesi de ağırlık kazanan
955] Yusuf Ziya Kavakçı, Hisbe Teşkilâtı, Ankara 1975, s. 51-52
956] Mevzuatu’l-Ulûm, II, 576-77
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 185 -
bu görevlinin, halkla fazla haşır neşir olmaması için, görev süresi bir yıl ile kayıtlanmıştır. Binâenaleyh vazifeye başlamasından bir sene sonra muhtesib derhal vazifeden ayrılır Yerine bir başkası seçilir. Gerçekten önemli bir vazife icra eden bu yetkilinin diğer insanlardan ayrılan bazı özelliklerinin bulunması gerekmektedir. Müslümanları devamlı kontrol altında bulunduran bir kimse olarak onun aşağıdaki sıfatları taşıması gerekmektedir:
a. Müslüman olmak: Müslüman olmayan kimseler bu vazifeyi yapamazlar. Zira bu, dinî bir vazifedir. Bunun için dinin aslını inkâr eden ve müslüman olmayan bir kimse bu vazifeye tayin edilemez.
b. Mükellefiyet: Muhtesib olmanın şartlarından biri de mükellefiyettir. Bu çağa gelmemiş birinin bu vazifeye getirilmesi devlet otoritesini sarsacak bir durumdur. Bu bakımdan çocuk yaşta birinin muhtesib olarak tayini mümkün değildir.
c. Erkek olmak: Her ne kadar Hz. Peygamber zamanında, Hz. Ömer’in akrabalarından biri olan Şifa binti Abdullah adında bir kadın bu vazifeye getirilmiş ise de, bunun istisna olduğu belirtilerek, güç ve kuvvet isteyen bir konuda kadınların vazifelendirilmesi hoş karşılanmamaktadır.
d. Adâlet: Muhtesibte bulunması gereken sıfatlardan biri de adâlettir. Muhtesibin herkese karşı âdil davranması gerekir.
e. İzin: Muhtesibin vazifesini icra ederken hafiften şiddetliye doğru bir metod takip etmesi gerekir. Bunun için, sadece tarif, va’z ve nasihat gibi konularda izne gerek olmadığı açıktır. Ancak münkeri ortadan kaldırma, dövme ve hatta haps etme gibi konularda devletin izninin bulunması gerekir.
f. Kudret: Muhtesib, gördüğü münkeri ortadan kaldırmaya güç sahibi olacaktır. Âciz olan bir kimse bu vazifeyi yapamaz. O, ancak kalben buğz eder.
g. İlim: Muhtesib olacak kimsede bulunması gereken sıfatlardan biri de âlimliktir. Onun, sadece dinî emir ve nehiyleri bilmesi de yetmez. O, kendisini ilgilendiren ekonomik konularda da bilgi sahibi olmalıdır.
h. İlmiyle âmil olmak: Muhtesib ilmiyle âmil olmalı ve bildiği şeyleri önce kendi nefsinde tatbik etmelidir.
i. Allah rızâsı: Muhtesib her türlü fiil, söz ve davranışlarında Allah rızâsını gözetmeli, iyi niyet sahibi olmalı, riya ve gösterişten uzak durmalıdır.
k. Takvâ sahibi olmak: Onun takva sahibi olması istenir. Zira, bildikleri ile amel etme, büyük ölçüde buna bağlıdır.
l. İyi ahlâk: Bazı kimselerin, kötülüklerden alıkonulması hususunda ilim ve takva yeterli gelmeyebilir. Böyle durumlarda acele etmeksizin yumuşak davranmak gerekir. Bu da iyi ahlâk ile mümkündür.
Görüldüğü gibi, İslâm dünyasında Hz. Peygamberle ortaya çıkan ve iyiliklerin yapılmasını, kötülüklerin ise yasaklanmasını sağlamaya çalışan hisbe müessesesinin başında bulunan muhtesib, büyük bir hizmeti yerine getiriyordu. O, bu hizmeti yerine getirirken birçok yardımcı da kullanırdı. 957
957] Ziya Kazıcı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 265-266
- 186 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sözü, İnsanları Allah’a Çağırmakla Güzelleştirebiliriz
İnsanları Allah’a dâvet, işin şuurunda olan mü’minlere yüklenen önemli bir sorumluluktur. “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”958 İnsanların büyük bir bölümü, diğer insanları Allah’a gereği gibi iman edip sadece O’na ibâdet/kulluk etmeye dâvet etmenin kendilerine verilmiş bir mes’ûliyet olduğunu, çevrelerindeki kişileri güzel söze dâvet etmenin bir ibâdet olduğunu düşünmezler. Yani bu sorumluluğun bilincinde değildirler.
“Mü’min erkeklerle mü’min hanımlar birbirlerinin velîleridir (dostları ve yardımcılarıdır). İyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekât verirler, Allah ve Rasûlüne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği kimseler bunlardır. Şüphesiz Allah azizdir, üstün ve güçlüdür, hakîmdir, hüküm ve hikmet sahibidir.”959 Bu âyetten de anlaşıldığı gibi iman eden her insan, dünya hayatı boyunca sürekli güzellikleri, yani tevhid ve Allah’a itaatı, güzel ahlâkı anlatmakla, bizzat kendisi yaşamakla ve insanlara da güzellikleri tavsiye edip onları kötülüklerden sakındırmakla yükümlüdür. Güzel bir hayat isteyen insanın güzellikleri teşvik etmesi, iyilik isteyenin iyiliği yaymak için çaba harcaması, zulme râzı olmayanın zâlimleri uyarması ve onlara tepki göstermesi, kısacası doğruluk isteyen insanın diğer insanları da doğruya dâvet etmesi şarttır. Bu dâveti yaparken aklından çıkarmaması gereken en önemli noktalardan biri, bu çağrıyı güzel bir üslûp ve metotla yapmasının gerektiği, diğeri ise, hidâyeti verecek ve güzel sözü karşı tarafta etkili kılacak olanın ancak Allah olduğudur.
Mü’minlerin birbirlerine ve farklı inanç ve yaşayıştaki insanlara faydalı olmaları sağlayan en büyük etkenlerden birisi, birbirlerinin hevâlarını ve hoşnutluklarını değil; öncelikle Allah’ın rızâsını gözetmeleri ve hakkı açıkça söylemekten çekinmemeleridir. Bu, karşılarındaki kişinin nefsine ters düşecek bir konu da olsa, böyledir. Önemli olan, söyleyeceği şeyin o kişiye fayda vermesi, hatasını düzeltmesine, Allah’a yakınlaşmasına vesile olmasıdır. Bir mü’min, muhâtabına âhireti açısından ne hayırlı ise onu çekinmeden açık sözlülükle dile getirmelidir. Fakat bununla birlikte bu açık sözlülüğün ardında son derece ince düşünceli, karşısındakine saygılı, sevgi ve şefkat dolu bir anlayış da olmalıdır. Örneğin bir kişinin Kur’an’a göre eksik ya da hatalı bir yönünü uyarmadan önce, nasıl söylerse daha etkili ve yapıcı olabileceğini, yani konuşmanın usûl ve üslûp yönüyle de güzel olmasını düşünmelidir. Kişinin şevkini arttırıcı bir konuşma yapmayı, ama bunun yanında konunun önemini de vurgulamayı unutmaz. Kısaca, karşısındaki kişiyi hem içerik hem de şekil yönünden “sözün en güzeli” ile uyarabilmek için, önceden düşünüp tasarlar ve ona faydalı olmaya çok büyük bir titizlik gösterir.
Kuşkusuz böyle bir hassâsiyeti ve içten çabayı Allah’ın rızâsını arayan mü’minlerden başka hiç kimse gösteremez. Örneğin câhiliye insanları, şahsî çıkarları söz konusu olmadığı sürece karşılarındaki kişinin bir kusurunu, eksiğini düzeltmeye çalışmazlar. Diğer insanların eksikleri, kusurları, âhirette bunlardan dolayı duyacakları utanç ve pişmanlık onları hiç ilgilendirmez. Çünkü onlar, yalnızca kendi dünyevî çıkarlarının peşindedirler. Eğer herhangi bir sebeple birine öğüt vermeleri gerekirse, genellikle yapıcı olma, güzel söz söyleme konusunda,
958] 3/Âli İmrân, 104
959] 9/Tevbe, 71
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 187 -
ağzından çıkan her kelimenin hesabının sorulacağını düşünen mü’min kadar bir çaba sarf etmez; ağızlarına geldiği gibi konuşarak karşı tarafa sıkıntı verirler. Çoğunlukla da kimseye karışmamayı tercih ederler. Çünkü, özgürlük anlayışını hevâları istikametinde yorumlayıp herkesin yaptığının kendine göre doğru olduğunu düşünür veya her koyunun kendi bacağından asılacağına, başkasının yaptığından diğer insanların sorumlu olmadığına inanırlar. Onlar bilirler ki, bir insana eleştiri yapmak, ona öğüt vermek, yaptığı yanlışı bırakıp en doğru ve en güzel olana uymasını söylemek, aslında çok zor bir iştir ve bedel istemektedir. Karşıdaki kişinin gösterebileceği muhtemel olumsuz tepkileri göze almak için kişinin, Allah rızâsı gibi bir beklentisi olmalıdır. 960
Bazen dâvetçiler tarafından bile daha çok da münâkaşa ortamında, güzel olmayan söz ve tavırlar, muhatabın da kışkırtmasıyla ortaya dökülebilmektedir. Bu gibi kaba söz ve davranışlar, muhâtaplarımızın bizden uzaklaşmasına, yakınımızdakilerin de etrafımızdan dağılmasına sebep olacaktır: “Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et.” 961
İnsan, yaratılışı gereği güzellikten, sevgi ve saygıdan, güzel hitaplardan zevk alır. Bozulmamış fıtrata zor gelen, insanın kendi hevâsının, kötü arzularının izinden gitmesi, güzel yolu bırakıp kötü davranmasıdır. Çünkü, bunlar vicdanı rahatsız eder, huzursuzluk ve stres kaynağı olur. Güzel sözler, karşıdaki insan için olduğu kadar, konuşan insan için de huzur ve mutluluk vesilesidir; her ibâdette olduğu gibi, esas karşılığı âhirette alınacak olması yanında dünyada da avansın, peşin ödüllerin alındığı hayırlardır. Sözün en güzeline uyanlara müjdeler vardır.962 Sadece âhirette değil, dünyada da huzur içinde, izzetli ve onurlu bir şekilde, güzel bir hayat yaşayacaklardır: “Erkek veya kadın, kim mü’min olarak sâlih amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayatla yaşatırız ve onların mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeliyle veririz.” 963
Dâvet ve Tebliğ Usûlü
1. “Ve kûlû kavlen sedîdâ: Hakkı ve doğruyu söyleyin.”964 hakkın zıddı bâtıl, doğrunun zıddı yalandır. Her hak söz, aynı zamanda doğru ve her doğru da haktır; tıpkı her bâtılın yalan ve her yalanın da bâtıl olduğu gibi. İnsan, nerede olursa olsun hakkı haykırmak, doğruyu söylemek zorundadır. Bu, mü’min olmanın şiarıdır. Mü’min, emin/güvenilir olan kimse demektir. Hakkı haykıran ve doğruyu dile getiren tüm peygamberler ve onların vârisleri bu bedeli horlanma, hakarete uğrama, alaya alınma, işkence görme, sürülme, hapse atılma ve öldürülme biçiminde ödemişler ve bugün de ödemeye devam etmektedirler. Değil hakkı, bâtılı söylemenin dahi bir bedeli varken; hakkı haykırmanın bir bedeli olmasın mı? Söylediğiniz hakikat, ne kadar büyük ve önemliyse ödeyeceğiniz bedel de o oranda büyük olacaktır. Tarih boyunca tüm zâlim yöneticilerin gazabını, kendilerine hakkı ve doğruyu söyleyenler celbetmiştir. Bu gerçeği Hz. Peygamber şöyle
960] Hârun Yahya, Güzel Söze Uymanın Önemi, s. s.10
961] 3/Âl-i İmrân, 159
962] 39/Zümer, 17-18
963] 16/Nahl, 97
964] 33/Ahzâb, 70
- 188 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dile getirir: “Cihadın en erdemlisi, zâlim yöneticiye hakkı haykırmaktır.” 965
2. “Ve kûlû kavlen ma’rûfâ: Münâsip bir biçimde konuşunuz.”966 Âyette geçen “ma’rûf” iyi, güzel ve münasip anlamlarına gelir. Bu ifade, âyette karı-koca ilişkileri bağlamında yer almaktadır. İster karı-koca ilişkileri, ister diğer tüm insanî ilişkilerde, konuşma stili, argümanlar ve sözcükler olaydan olaya, yerden yere ve zamandan zamana değişiklik arzedebilirler ve arzetmelidirler de. Aslolan amaca ulaşmaktır. Hakikat tek, lâkin bir hakikati anlatmanın yolu ve yordamı tek değildir. Bazı insanların hadis diye naklettiği, fakat hadis olmayan “İnsanlara akıllarının alacağı şekilde konuşun” sözü, aslında bir gerçeğin ifadesidir. Sadece söylediğinizin doğru olması yetmez. Eğer sözünüzün hedefini bulmasını istiyorsanız doğruyu, doğru bir zaman ve zeminde, doğru bir üslûpla söylemek zorundasınız. İşte, âyette “ma’rûf” olarak geçen ve “münasip” diye çevirdiğimiz şey de budur.
3. “Ve kul lehum fî enfusihim kavlen belîğâ: Ve onlara kendi konumları hakkında detaylıca konuş; tesirli söz söyle.”967 Âyetteki “fî enfusihim” ifadesi, söylenecek sözün özbenliklerine etki edebilecek söz olmasını da telmih etmektedir. Dudaktan çıkan sözün varacağı yer, kulak kepçesidir; yürekten çıkan sözün varıp duracağı yerse muhâtabın gönlü olacaktır. Âyetin esas vurguladığı şey, dâvete muhatap olan insanın ilgisini yine insana, yani kendi gerçeğine çekmektir. Kendi gerçeğini görmeyen biri, kendisiyle değil; hep “başkaları”yla, hep “onlar”la ilgilenecektir. Kendisini sürekli ilgi odağından uzak tutan kimseler, verilen hiçbir nasihati üzerlerine almazlar, hiçbir dâvetin muhatabı yerine kendilerini koymazlar. Dolayısıyla onlar öğüt almaz, söz dinlemez ve hallerini düzeltmezler. İşte onlar kör, sağır ve dilsiz biri gibidirler.
4. “Fe kûlâ lehû kavlen leyyinâ: Ona yumuşak bir üslûpla söyleyin.”968 Bu İlâhî uyarı, Firavun’u uyarmakla görevlendirilen Hz. Mûsâ ve Hârun’a yapılıyordu. Aslolan İslâm’ı insana taşımaksa, bu uğurda meşrû olan her yöntem denenmeliydi. Bunların başında da tatlı dil ve güler yüz geliyordu. Hz. Mûsâ ve Hârun’a bu İlâhî talımat verildiğinde Firavun henüz dâvete muhatap olmamış bir “câhil” idi. İçinde bulunduğu küfür, bir “küfr-i inâdî” değil; bir “küfr-i cehlî” idi. Onun dâvet karşısındaki tavrı netleşip küfründe direndikçe sözkonusu peygamberlerin ona karşı takındıkları üslûp da doğal olarak değişmişti. Günümüzde müslüman kardeşine bir doğruyu ileten, hatada gördüğü bir kardeşini uyaran kimi müslümanların takındığı üslûp, Firavun’a dahi takınılmayacak kadar nefret ettirici ve gaddarca olabilmektedir. Ünlüdür, Abbâsi halifesi Hârun Reşid’in, kendisini çok uygunsuz bir üslûpla uyaran bir nasihatçiye Tâhâ sûresinin yukarıda geçen âyetini kastederek şöyle dediği rivâyet edilir: “Yavaş ol! Allah senden daha hayırlısını (Hz. Mûsâ ve Hârun) benden daha şerlisine (Firavun) gönderirken yumuşak konuşmasını emretti.”
5. “Ve kûlû linnâsi husnâ: İnsanlara güzel söz söyleyin.”969; “Ve kul li ıbâdî yekûlu’lletî
965] Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce
966] 4/Nisâ, 5, 8
967] 4/Nisâ, 63
968] 20/Tâhâ, 44
969] 2/Bakara, 83
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 189 -
hiye ahsen: Kullarıma söyle; Sözün en güzelini konuşsunlar.” 970
Sözlerin En Güzeli Olan Kitap’ta “En Güzel Söz” Diye Tanımlanan “Dâvet”in Usûlü:
Kur’an’ın üslûbu, bir dâvetçi/tebliğci, yani gönül fâtihi için bulunmaz bir hazinedir. Kur’anî dâvet üslûbundan çıkaracağımız bir çok ilke vardır. Biz burada bunlardan sadece birkaçına işaret etmekle yetineceğiz:
a- Kur’anî dâvet üslûbunda muhatabın dikkatini dağıtacak yersiz ayrıntılara girilmez. Söylenmek istenilen hakikat, doğrudan ve mümkün olan en az kelimeyle (îcaz) muhataba aktarılır.
b- Kur’an, muhatabının dikkatini dağıtmamak için genellikle somut isimler, tarihler ve mekânlar üzerinde durmaz. Kur’an’da müşahhas/somut olarak indiği dönemin mü’minlerinden yalnızca Hz. Zeyd bin Sâbit’in adı, kâfirlerden ise yalnızca Peygamber’in amcası Ebû Leheb’in adı geçer. Bunun dışında Kur’an, hep isme değil; eyleme vurgu yapar. Hatta tarihî kıssalarda kullanılan “nemrut”, “firavun” gibi isimler dahi özel isim değil; “sultan, kral, başkan, han, hakan” gibi cins isimlerdir. Çünkü isimler ayırır, ihtilâfı çoğaltır ve dikkatleri dağıtır. Tarihsel mekânlar, insanlar ve zamanları öne çıkarmak dikkatleri dağıtırdı ki, çağlarüstü bir mesaj olan Kur’an buna meydan vermemiştir.
Ender durumlar dışında Kur’an rakam da vermez. Örneğin cehennem kapıcılarının sayısı konusunda “üzerinde on dokuz vardır.”971 âyetiyle rakam verir ve ardından şöyle ilginç bir uyarıda bulunur: “...Biz onların sayısını bir fitne kıldık.” 972 Bu fitnenin nasıl bir sınav olduğunu da 19’culuk akımıyla hepimiz bir kez daha öğrenmiş oluruz.
c- Kur’an nefy ve isbat yöntemini çok kullanır. Nefy kötüyü, bâtılı ve yalanı boşa çıkarma; isbat ise iyiyi, hakkı ve doğruyu onun yerine getirme işlemidir. Bunun en güzel örneği kelime-i tevhiddir. Kur’an’da “lâ ilâhe illâ hû” formunda geçer.973 “Lâ ilâhe: Hiçbir ilâh yoktur” nefydir ve enkazı temizler; “illâllah: Yalnızca Allah vardır” isbattır ve yanlışın enkazının yerine doğruyu bina eder. Bu Kur’anî üslûp, bir fikri muhataba aktarmanın en güzel ve en tutarlı yöntemidir. Önce yanlışın yanlışlığını tespit edip onu gasbettiği doğrunun makamından indirmek; sonra da oraya zaten oranın hakiki sahibi olan doğruyu çıkarmak.
d- Kur’an bir hakikati muhatabına aktarırken onu üç zamana birden götürür: Hal, mâzi ve istikbal. Medenî hal ya da beşerî münasebetle ilgili bir âyetin birden bire halden istikbale geçip âhireti hatırlatması Kur’an’da çok sık rastlanılan bir özelliktir. Bu şekilde insan, duygu ve düşünce dünyasında üç zamanı birden yaşar; zihni, düşüncenin ufuklarına kanat çırpar; yüreği, fırıl fırıl dönen bir radar gibi hal, mâzi ve istikbal arasında döner durur. Bu üslûp insanı ışık hızının dahi topuğuna ulaşamadığı bir hızla zaman-mekân yolculuğuna çıkarır. Ve hatta öyle bir an gelir ki artık ne zaman kalır ne mekân. İşte bu ruh hali Kur’an’ın insanda uyandırmaya çalıştığı ruh halinin en Yüce basamağıdır. O hal, O’nu kendine şah damarından daha yakın hissetme halidir; o hal, evrensel insan
970] 17/İsrâ, 53
971] 74/Müddessir, 30
972] 74/Müddessir, 31
973] 2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i İmran, 2, 618; 4/Nisâ, 87...
- 190 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olma halidir; o hal, aynı anda hem hal hem bitimsiz bir mâzi ve hem de ebedî bir istikbal olma halidir.
e- Kur’an, şiire ve şaire meydan okuyan bir metin olarak tüm söz sanatlarını en usta bir biçimde kullanır. O bir şiir değildir, bu kesin; o şiirin çok fevkinde bir şeydir. Onda her türlü mecaz, teşbih, istiâreye rastlamak mümkündür. Onda mecaz olmadığını iddia etmek onu Yüceltmez. Belki tersine bilmeden ona karşı yapılmış bir haksızlık demeye gelir. Onda mecaz, teşbih ve istiâre gibi söz sanatlarının olması onun muhkemliğine bir zaaf getirmez ve kimse tarafından da böyle yorumlanamaz. O söz sanatlarını mesajın gerçekliğini zayıflatmak amacıyla değil; mesajı aracı kıldığı dilin tüm imkânlarını kullanarak muhatabına daha kolay ulaştırmak amacıyla istihdam eder.
Rasûlullah ve Güzel Söz: Ahlâkı Kur’an olan Hz. Peygamber dâvette de ideal üslûbun örneğiydi. O, söyleyeceğini deve çobanından devlet başkanına, dâvete muhatap olan her insanın anlayabileceği bir dille ve sadelikte söylerdi. “Onlar ki sözün tümünü dinlerler, en güzeline uyarlar.”974 âyeti onda ahlâk halini almıştı. Sözü olan herkesi dinlediği için müşrikler ona “kulak” lakabını takmışlardı. 975
Bir insanın konuşma hakkından söz edebilmesi için dinleme sorumluluğunu yerine getirmesi şarttır. Bu ahlâkî sorumluluk günümüz insanının en büyük eksikliğidir. Yapılan bir bilimsel araştırmada karşılıklı konuşan insanların birbirlerinin söylediklerinin % 65’ini dinlemediği ortaya çıkmıştır. Dinlemesini bilmeyenin dinlenmek istemeye hakkı yoktur. Peygamber’in ahlâkı bunun en ideal örneğidir.
Hz. Peygamber’in dâvet üslûbu, ilkelerden tâviz vermeyen fakat olguları da gören bir üslûptur. Rasûlullah, etrafındaki insanları terbiye ederken oldukça sevecen ve şefkatli davranır, onların hatalarını kendilerini kırmadan düzeltirdi. 976
Konuşma ve yazma kabiliyetini bize Allah vermiştir.977 Lisanların çeşit çeşit olması da yine, Allah’ın kudretini gösteren özelliklerdendir.978 Her peygamber kendi kavminin, içinden çıktığı toplumun konuştuğu dille tebliğ ve dâvetini yapmıştır.979 Dinin amaç, dilin araç olmasından dolayı her müslümanın kendi ana dilini çok iyi bilmesi ve onu çok güzel bir şekilde kullanması, dinini tanıyabilmesi ve kendi toplumuna tanıtabilmesi açısından da çok önemlidir. İnsanlar, dilleriyle (kullandıkları kelimelerle) düşünürler, onunla yaşarlar, onunla inançlarını öğrenir ve ifade ederler, birbirleriyle dil sayesinde anlaşırlar. Beraber yaşadığımız insanlarla iyi iletişim kurmak ve sosyal hayatta başarılı olmak için de konuştuğumuz dili iyi bilmek ve düzgün kullanmak şarttır.
“(İnsanları) Allah’a dâvet eden, sâlih amel/iyi iş yapan ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır? İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur. Bu (haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna, ancak (hayırdan)
974] 39/Zümer, 18
975] 9/Tevbe, 61
976] Mustafa İslâmoğlu, Yürek Fethi, s. 144 vd.
977] 55/Rahmân, 4; 96/Alak, 4
978] 30/Rûm, 22
979] 14/İbrâhim, 4
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 191 -
büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.”980; “Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidâyete erenleri de en iyi bilendir.”981 Bu âyetlerden yola çıkarak, güzel sözün muhtevâ/içerik yönüyle özelliklerini şöyle tespit edebiliriz:
1- Allah’a dâvet, insanları mutlak doğruya, tevhide, İslâm’ın ana esaslarına çağırmalıyız. Kendi beşerî doğrularımıza, parti veya cemaatimize, dernek veya vakfımıza değil; insanları Allah’a ve O’nun dinine, O’nun tartışmasız doğrularına dâvet etmeliyiz. Bugün çoğu dâvetçi, bunu uygulamamaktadır. Mutlak doğrulara değil; göreceli/ictihâdî/yoruma dayalı doğrulara çağırmaktadır. Tebliğ zannedilen görüşmelerin bereketsizliğinin sebeplerinden biri de budur.
2- Sâlih amel, yani sadece sözle yaptığımız dâvetle yetinmeyip hal dili, beden dilini de kullanmak, anlattığımızı önce ihlâslı bir şekilde nefsimizde yaşamak ve örnek olmak gerekmektedir. Unutmamalıyız ki, eteği tutuşan itfaiyeci, kendini kurtarmadan dışarıdaki yangını söndüremez.
3- “Ben müslümanlardanım” demek, yani Allah’a teslimiyet, İslâm prensiplerini tâvizsiz yaşamaya çalışmak, İslâm kimliğinden başka kimlik ve âidiyetleri öne çıkarmamak, şahsiyet/kimlik sahibi olmak ve dünyevî çıkar gözetmemek gerekir. Bir cemaat mensûbu, bir klik, grup olarak değil; “müslüman” olarak tebliğ yapmak; sadece bu kimlikle muhâtabın karşısında olmak gerekir.
Diğer âyet ve hadislerden yola çıkarak, güzel sözün diğer temel içerik özelliklerine şunları da ekleyebiliriz:
4- Hayırlı ve Faydalı Şeyler Konuşmak: “Kim Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsa, ya hayır (iyi, güzel, hak, doğru, meşrû söz) söylesin veya konuşmasın, sussun!” 982
5- Aksi Gerekmediği Müddetçe Sevindirici, Müjdeleyici Sözler: “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; Müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”983; “Tatlı bir çift söz (muhâtaba verilmiş) bir sadakadır.” 984
6- Muhâtabın Seviyesine ve Psikolojik Durumuna Uygun Sözler.
Güzel sözün üslûp yönüyle özelliklerini yine âyetlerden yola çıkarak şöyle tespit edebiliriz:
1- Kötülüğü en güzel bir tavırla önlemek: Kötülük, en güzel haslet ne ise onunla önlenmelidir. Meselâ öfkeye sabır, bilgisizliğe hilm, kötülüğe af ve iyilik ile karşılık verilmelidir.
2-Düşmanı yakın bir dosta dönüştürme çabası,
3- Sabırlı ve hayırlı olmak; Tahammülü engin, hayır yönüyle zengin olmak,
4- Hikmet sahibi olmak, hikmetli sözlerle Rabbin yoluna çağırmak,
5- Mev’ıza-i hasene (güzel öğüt) ile hitab etmek, (bu konudaki diğer âyet ve hadislerde emir ve tavsiye edilen güzel öğüt kurallarına uymak:) tatlı dille,
980] 41/Fussılet, 33-35
981] 16/Nahl, 125
982] Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981; et-Tâc, 5/183; Riyâzu’s.Sâlihîn, II/120
983] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 3722
984] Keşfu’l Hafâ, hadis no: 1947
- 192 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yumuşak üslûpla insanlara, mesajı sevdirerek, varsa kolaylık yolunu göstererek konuşmak. Müjdeleyici olmaya çalışmak, nefret ettirmemek, bıktırmamak, alternatif göstererek kötülüğü değiştirmek, yıkıcı değil yapıcı olmak, muhatabın özel durumunu dikkate alarak, onun seviye ve psikolojisine göre akla ve duygulara hitab etmek. Uygun yer ve zamanı gözetmek, Öncelikleri tesbit ederek ana esaslara çağırmak ve tedricî olmak. Aktüaliteden, eski bilgilerden yola çıkmak, bıktırmaksızın tekrar tekrar mesajı değişik vesilelerle iletmek, kıssa ve mesellerden, örnek ve temsillerden yararlanmak gerekir. Gereksiz tartışmalardan, nefis meselesi yapılmasından veya kişinin onurunu rencide edecek tavırlardan, mahcub etmekten, alay ve hakaretlerden uzak bir ifade tarzı kullanmak şarttır.
6- En güzel şekilde münâkaşa ve mücâdele etmek. Eğer başka çare yoksa ve mecburen münakaşa ve fikrî mücâdele etmek zorunda kaldıysak, yine olgun ve onurlu bir mü’mine yakışan tavırla, en güzel metodlarla münakaşa ve mücadele yapmak gerekecektir. Karşımızdakinin seviyesine inmek yerine, onun bizim seviyemize çıkmasına gayret etmek, en güzel yoldur. Bu münakaşa ve münazaralarımızda nasıl bir usûl ve üslûp takınmamız gerektiğini Kur’an bize öğretmektedir: “Onlar (münâfıklar), Allah’ın kalplerindekini bildiği kimselerdir. Onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında belîğ/tesirli söz söyle.”985 “Allah, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak, zulme/haksızlığa uğrayan başka. Allah, her şeyi işitendir, bilendir.”986 “Onların Allah’ı bir tarafa bırakarak taptıklarına (putlarına) sövmeyin; sonra, onlar da bilmeyerek Allah’a söverler.” 987
Usûl ve üslûp konusunda dikkat edilecek hususlardan biri de, eleştirip yasakladığımız münkerin yerine hayırlı bir seçenek, yani alternatif sunmaktır. Alternatif sunma: Meşhur hadisi bilirsiniz:“Sizden her kim bir münker (kötülük veya çirkin bir şey) görürse onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Ona da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin/buğzetsin (onu hoş görmeyip kabullenmesin) ki, bu da imanın en zayıf derecesidir.”988 Bu hadiste “münkerin eleştirilmesi” veya “kaldırılması” değil; değiştirilmesi emredilmektedir. Kötülüğü kaldırıp yerine iyisini yerleştirme, yani alternatif sunma. Bu özellik, çoğu zaman göz ardı edilir. Sadece kötülük eleştirilir, yasaklanır. Hâlbuki hayat boşluk kabul etmez. Alternatif gösterilmeyince kötülüğün kaldırılması çok zordur; bu zorluk aşılsa bile başka bir kötülük onun yerini alabilecektir.
Münker işleyen kimseleri, elindeki basit oyuncakla oynayan çocuklara benzetmek mümkündür. Çocuk, çocukluk edip eline kendisine zarar verecek bıçak alıp onunla oynamaya başladıysa, onu gören adam, onu zorla almaya çalışır, ya da kızarak bağırıp çağırırsa, büyük ihtimalle çocuk elindekini vermek istemez, vermemek için koşmaya başlar ve bıçağı bu usûlle almaya çalışan kimse, istemeden de olsa çocuğa zarar verebilir. Böyle yapmaktansa, çocuğun hoşlanacağı zararsız ve güzel bir şey, meselâ bir şeker çocuğa gösterilirse, çocuk kendiliğinden elindeki bıçağı atacak ve şekere koşacaktır. Dâvetçi de münker işleyen çocuk akıllı kimselere böyle davranabilmeli ki, netice alabilsin ve kimse zarar görmesin. Yasaklardaki câzibe, fıtrî bir câzip şeyle değiştirilmeli, önündeki engeller kaldırılan fıtrat, güzeli seçip tercih edebilecektir. Tattırmak gerekiyor. Muhâtap;
985] 4/Nisâ, 63
986] 4/Nisâ, 148
987] 6/En’âm, 108
988] Müslim, İman 78
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 193 -
örnek alınacak güzel yaşayışları, yapılması gerekenleri yapanları görmek istiyor, tebliğcinin sözünün eri olmasını istiyor.
Tebliğcinin Meslekleri
a- Tebliğci, doktor olmalıdır. Her münker, kalbe, mânevî hayata zarar veren bir hastalıktır. Bu hastalığı teşhis eden ve tedâvisini bilen kimse de gönül doktorudur. Doktor, hastasına kızmaz. O zavallılar, mânevî mikroplarla hastalananlar, kızılmaktan çok acınmaya lâyıktır. Düzenin ve çevrenin kurbanlarıdır onlar. Etraf salgın hastalık yayan bulaşıcı mikroplarla dolu olduğu için koruyucu (imanî) tedbirler alamayan kimseler doğal olarak hastalanacaktır. Mikroplarla mücâdele etmeden toplumsal hastalıkları yenmek mümkün değildir. Dâvetçi, doktor hassâsiyeti ile hastasını tedâvi etmeli, mânevî hastalıklarına reçeteler yazmalı, tavsiyelerine uyulmadığı için bağırıp çağırmamalı, tekrar ilaçlar sunmalı, belki farklı bir tedavi uygulanmalı, hasta kontrol altında tutulmalı, mikroplu yerlerden uzaklaştırılmalıdır.
b- İtfaiyeci olmalıdır. Nerede bir yangın varsa oraya koşan, elinde ne imkân varsa o imkânları kullanarak yangını söndürmeye çalışan itfâiyecidir tebliğci. Yangında öncelikli kurtarılacak şeyleri iyi bilmelidir. Ateşin içinde bir canlı, bir insan varsa, kendi hayatını bile tehlikeye atarak onu ateşten kurtarmaya çalışmalıdır. Ama, eteği tutuşan bir itfaiyeci, kendinden uzaklaştıramadığı ateşi nasıl söndürecek, muhâtaplarını yangından nasıl kurtaracaktır? Münkerlere kendi yakasını-paçasını kaptıran tebliğci, kendi üzerindeki ateşi görmeyen, kendini ateşten koruyamayan itfaiyeci gibidir.
c- Cankurtaran olmalıdır. Denize açılıp boğulma ile karşı karşıya kalanları kurtarma görevlisidir dâvetçi. Günah denizlerine dalıp sâhil-i selâmetten uzaklaşan kimseler kurtarıcı ve cankurtaran bekleyen felâketzededir. Yüzme bilmeyen insanın cankurtaran olmaya kalkmaması gerekir, yoksa başkasını kurtaracağım derken kendisi boğulur. Ölümcül dalışlar yapan ve münker denizinde ilerleyen kimseler için gözlerini dört açmalı, onları nasıl kurtaracağı konusunda usûl ve teknik bilmelidir tebliğci. Bilmelidir ki, boğulmaya yüz tutan nice insan, imdat diye bağıramayabilir, ya da sesini herkese ulaştıramayabilir.
d- Asker ve polis olmalıdır. Her dâvâ adamı, cündullahtır, Allah’ın askeri ve polisidir. Şeytanın askerlerine karşı Allah’ın tarafında yer aldığı için hizbullah da denilen Allah eri, hilesi çok zayıf olan cin ve insan şeytanlarına karşı savaşçıdır. İşgallerin en kötüsü ve en tehlikelisi olan zihinleri ve gönülleri işgal eden işgal kuvvetlerine karşı savaşan ve gücünü askeri olduğu ve uğrunda savaştığı Zât’tan alan bir asker. Aynı zamanda polistir dâvetçi. Suçluları tesbit eden, onların suç işlemelerine fırsat tanımayan, münkerlere/suçlara engel olan Allah’ın polisi. Yetkiyi O’ndan alan O’nun cezasını hatırlatan bir görevli. Polise, bağlı bulunduğu devlet görev verdiği ve polis bu görevi ihmal edince nasıl suçlu oluyorsa, müslümanlara da Allah bu yetkiyi veriyor, yeryüzünde halife kılıyor. Aynı zamanda trafik polisidir o. Allah’ın, buraya girilmez dediği yasak yolları, burada durulmalı, geçilmemelidir dediği kırmızı ışıkları gösteren ve kaygan yolda hızlı gidenleri uyaran yoldaki işaretçidir, doğru yolu gösteren, tehlikeli yoldan insanları uzaklaştıran kılavuzdur tebliğci.
e- Hoca, vâiz, müezzzin, hatip, öğretmen olmalıdır. Durum ve mekân neyi
- 194 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gerektiriyorsa, toplumun önüne geçmek gerektiğinde onları aydınlatmaya çalışan hoca, vâiz veya öğretmen olabilmelidir. İslâm’da ruhbanlık, din adamı sınıfı olmadığından, o bilir ki, hocalık özel bazı insanların görevi değildir sadece. Namaz kılan herkes, gerektiğinde imamlık da yapabileceğinden o iş kendine düştüğünde hocalık yapabilecek, toplumun önüne geçip insanlara Allah’a kulluk yaptırabilecektir, onlara imam/önder olabilecektir. Herkes bildiğinin âlimi, bilmediğinin de câhili olduğundan, bildiği doğruları insanlara güzel ve etkili bir şekilde anlatan vâiz rolünü oynayabilecek, nasihat edebilecektir. Hakkı, özellikle tevhidi topluma haykırabilecek, insanları namaza ve namaz gibi güzelliklere çağıracak güzel ve gür sesli bir müezzin olabilmelidir. Bildiklerini öğreten muallim olmalıdır dâvetçi. Tabii, bu mesleklerin gerektirdiği formasyona sahip olmaya çalışacaktır. Yoksa, çocukların evcilik oyununa benzer bu yaptıkları. O, bilmek zorundadır: “Yarım doktor can yakar, yarım hoca din yıkar.” Bu işler, oyuncak değildir çünkü. Gerektiği zaman da cemaat, dinleyen ve öğrenci olabilmelidir. Çünkü o bilmelidir ki, bu meslekler, günümüzdeki memurluk gibi değildir; ihtiyaç ânında her mü’mine düşen görev taksimatıdır.
f- Psikolog ve pedagog olmalıdır. İnsanları iyi tanıyan, her insanın psikolojisine uygun çözümler getiren bir yaklaşım içinde olmalıdır tebliğci. İnsanların akıllarına göre hitap edebilmeli, onların sosyal konumlarına uygun sözlerle mesajını sunabilmelidir. “Herkes kendi mizaç ve karakterine, meşrebine göre amel işler...”989 Muhâtaplarının karakter tahlillerini iyi yapabilmeli, davranışlarının hangi psikolojik arka plana dayandığını anlayabilmelidir. Çok yakını ölen birinin durumu ile evlenme gibi sevinçli bir olay içindeki insanın psikolojisi aynı değildir. Her iki ortam da tebliğe müsâit olsa bile, aynı tarz ifâdelerle bu yapılırsa, bazen kaş yapmak isterken göz çıkartılmış olur. İnsan psikolojisi, günah ve şirk psikolojisi, toplum psikolojisi hakkında bilgi sahibi olunmalı, öğretim metotları bilinip, hangi şartlarda hangi usûlün en elverişli olduğu bilinip ona göre davranılmalıdır.
g- Aşçı ve garson olmalıdır. Güzel, nefis, leziz yemekler pişirebilmelidir zihin mutfağında aşçılık yapan tebliğci. Ve bunları haliyle ve diliyle güzel bir şekilde sunabilen bir garson olabilmelidir. Güzel malzemeler katıldığı halde, kötü pişirilmiş, fazla ateşte tutulmuş ya da yeterli pişirilmemiş çiğ yiyecekler yakışmaz usta aşçıya. Kimse bu lokantadan yemek yemek istemez. Hasta etmemeli, iştah kaçırmamalı, tiksindirmemeli pişirilenler. Ve unutulmamalı ki, çok güzel bir yemek bile, güzel bir şekilde sunulmazsa, insanlar onu yemekten hoşlanmazlar. Karnı aç birisi, usta elinde pişmiş yiyeceği, üstü başı pis, kaba ve ısıracak kimse arayan yılan dilli bir garsonun yemeği sunmasıyla iştahı kaçacak, belki yemeden aç aç masadan kalkacaktır. Sunulan yemek çok güzel990 de olsa, açlığını gidermek için gelen kimsenin suratına atar gibi masasına atıp giden bir garson, bir çuval inciri berbat etmiş olacak, lezzetli yemeklerin tadına bile bakmadan kişinin masadan kalkmasına sebep olacak, ya da lezzetli yemeği sabote etmiş olacaktır.
h- Tiyatrocu, aktör olmalıdır. Özellikle ana-babalara ve kendilerine saygı duyulmasını bekleyen büyüklere karşı rol yapabilmelidir dâvetçi. Kimsenin artist olması, maskeyle dolaşması, hareket ve konuşmalarının sahte olması değil istenen; ama bazen “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!” cinsinden tavırlar
989] 17/İsrâ, 84
990] Kur’an âyetleri ve Peygamber hadisleri
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 195 -
takınabilmelidir. Otobüs ve minibüs gibi toplu taşıma araçlarında ve bekleme salonlarında, ortam uygunsa, etraftakileri rahatsız etmeyecek bir tarzda; iki arkadaştan biri karşı cepheden soru soran ve öğrenmek isteyen, bazen de eleştirip karşı çıkan bir rolü üstlenebilecek, arkadaşı da bildiği o konuda ona tebliğ ediyor izlenimi vererek kulak misafirlerine hakkı duyurabilecektir. Ana-babaya karşı bazen öğrenmek istercesine soru sorarak, bazen kendisi için okuyor hissi verip bir kitabı, dergi ve ya da yazıyı sesli olarak okuyabilecek, hoşlandığı hissi vererek bir kaseti onlar için çaktırmadan dinlemek isteyecek, onlara mesajı ulaştıracak farklı yollar arayışı içinde olacaktır. Ama bu rolleri, yalan söylemeden, ağzına yüzüne bulaştırmadan, ustaca becermeye çalışacaktır.
i- Terzi olmalı. Kişiye uygun özel elbise dikilebilmelidir. Giydirmek istediğimiz elbise, karşımızdakine ne büyük ne de küçük gelmeli, üzerine tam oturmalıdır. Konfeksiyon tipi, hazır kalıp, herkese giydirilecek tek tip elbiselerden kaçınmalıyız. Bilmeliyiz ki, her insan ayrı bir dünyadır, dünyaya bakışında bazı farklılıklar vardır. Her insanın açık kapısı farklı olabilir, kilitli kapıları zorlamak yerine, o insanın açık ve tebliğe müsait tarafını bulmaya çalışmalıyız.
j- Şoför olmalıdır. Kullandığı aracı, üzerindeki yolu, gideceği hedefi iyi tanıyıp bilmeli, aynı yoldaki başka araç ve sürücüleri hesaba katabilmelidir. Başka yolu tercih edenlerin sebebini, oradaki toplu taşıma araç ve şoförleri iyi tanıyabilmelidir. Yolun neresi kaygan, neresi düz, nerede hız yapılamaz; iyi bilmeli ve ona göre davranabilmelidir.
k- Çiftçi, ziraatçı olmalıdır. Toprağa attığı tohumu, diktiği fidanı, ektiği ekini sabırla ürüne dönüşmesini bekleyecek, aceleci olmayacaktır. Tedricîliği prensip kabul edecek, ektiği ekinin veya diktiği fidenin gerekli bakımını yapacak, sulayacak, etrafında biten ayrık otları, zarar vericileri temizleyecek ve ürün elde etmek için görevini yapıp sebeplere yapıştıktan sonra, duâ edip Allah’ın rahmetini beklemeye başlayacaktır. İnsana yatırımın en pahalı yatırım olduğu ve çokça ıskartaya çıkacağı bilinciyle moralini hiç bozmayacak. “Tohum saç, bitmezse toprak utansın. Ustada kalırsa bu öksüz yapı, onu sürdürmeyen çırak utansın!” diyecek.
Konfeksiyonculuk, işportacılık, çığırtkanlık, politikacılık, propagandacılık, misyonerlik, reklamcılık, pazarlamacılık, lejyonerlik, emir kulluğu gibi meslekler de yasak mesleklerdir.
Tartışmadan, münâkaşadan kaçınmaya çalışmalı, tebliği bir boks maçına çevirmemeliyiz. Bizim bütün gayretimize rağmen, münâkaşaya mecbûren çekiliyorsak, yine inisiyatifi elden bırakmamalı, ağırlığımızı ve olgunluğumuzu kaybetmemeliyiz. Tebliğ için en uygun ortam kollanmalı, bir boksör gibi, karşımızdakinin en zayıf ânını kollayarak indirici darbeyi o zamana saklamalıyız. En son söylememiz gereken sözü en başta söylememeliyiz. En son yıkacağımız put, muhâtabımızın nefis putu olmalıdır. Kişinin nefsini açık ve ağır biçimde suçlayarak işe başlarsak, muhâtabımız, o putun dayanağı olan diğer putları da savunmuş olacaktır. Ama, nefis putunu ilk anda görmezden gelir, hatta yanlışa ve abartıya kaçmaksızın onun güzel tarafları öne çıkartılıp övülürse, diğer putlar daha rahat alaşağı edilecek, en sonunda dayanaksız kalan nefis putu, kendiliğinden devrilecektir. Her sarayın açık bir kapısı vardır. Kilitli kapıları kırarak oradan girmek olgun insana yakışmaz.
- 196 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tekrarın, ısrarın, kontrolün, tâkibin önemi büyüktür. Reklâmın etkisi, biraz da tekrardan olmaktadır. Yasak savma cinsinden söylenilip geçilmemeli, en tesirli olacak şekilde ve en güzel usûlle tebliğ yolları aranmalıdır. Müjde, kolaylık yolları ihmal edilmemelidir. Akla hitap edildiği kadar, hatta ondan daha çok duygulara, gönle hitap edilmeli. İlgi ve ilişki sürdürülmeli. Kıssa ve mesel, hikmet ve mev’ızeler gerektiği oranda sıklıkla kullanılmalı.
Dâvetçi; Sağlam iman sahibi, yeterli ilmî birikimi olan; dini, insanı, psikolojiyi, çağı ve dünyadaki fikir akımlarını, insanların münkerleri niçin işlediği gibi konuları iyi bilip tahlil edebilmelidir. Yüzmesini bilmeyen kişinin, başkasını boğulmaktan kurtarmasının mümkün olmadığı bir gerçektir. İnsanlara ayna olmalı, kendi yanlışlarını bizim temiz ahlâkımızda/aynamızda görüp düzeltebilmesine vesile olabilmeliyiz. Sevilmeyen bir insanın tebliği fayda getirmez. Gerekli maddî imkânlara sahip olunmalı, hiç değilse elindekilerle yetinen kanaatkâr ve gözü tok olmalı ve öyle bilinmelidir ki, tebliğ karşılığında hiçbir ücret ve karşılık beklememiş ve almamış olsun. Sabır ve azim sahibi olunmalı, ümitsizliğe yer vermemelidir. Kendisi ümitvar olduğu gibi, başkasına da umut bahşedebilmelidir. Allah’ın rahmetinden ümidini ancak kâfirlerin kestiği unutulmamalıdır. Şefkat ve merhamet, af ve müsâmaha sahibi olunmalıdır. Adam kazanma gayreti içinde, zorluklara göğüs geren, fedâkâr ve sevecen tavırlar sergilenmelidir. Tevâzu sahibi ve olgun bir şahsiyet, karakter sahibi bir kişi ancak tebliğde mesâfeler kat edebilir. Dış görünüşü temiz, elbisesi düzgün, temiz ve güleryüzlü olmalı, neticeyi âhirette bekleyen ve yapıştığı sebepleri bereketlendirmesi ve başarı için Allah’a duâ etmelidir tebliğci.
Muhâtabın anlayıp anlamayacağı hesaba katılmadan, ilk elde hemen her şeyi anlatmak da doğru olmaz. Fikrî seviyesi hesaba katılmadan, hazmedemeyeceği ağır konuları gündeme getirmek, fayda yerine zarar verebilir. İhtilâflı konuların, dinin teferruat sayılabilecek ayrıntılarını tebliğ olarak öne çıkartırsak dini zorlaştırmış oluruz. İyiliği emretmek, ancak ümmetin, üzerinde ittifak ettiği şeylerde olmalıdır. Ümmetin, üzerinde ihtilâf ettiği şeyleri tebliğ etmek, kimseye şart değildir. Bu görevi, yumuşak huylu, sabırlı ve anlayışlı kimseler yapabilir.
İnsan, ihsânın kölesidir. Tebliğci bunu unutmamalı, gücü ve imkânı ölçüsünde ikramlarda bulunmalı, hiç değilse güleryüzünü ve tatlı dilini, ikrâm olarak sunabilmelidir. Muhâtabının sözünü kesmemeli, onu sonuna kadar dinleyebilmelidir. Kendisi konuşurken, karşısındakinin sıkılma ihtimalini gözönünde bulundurmalı, gönülden gelen bir dinleme yoksa konuşmanın faydası olmayacağını unutmamalıdır. Az ve öz konuşmalı, sözleri dikkatli seçmeli, kırıcı ve gereksiz tartışmalara yol açıcı ifadelerden kaçınmalıdır. Dile hâkim olmalı, hitâbet tekniğine ve insan psikolojisine uygun şekilde hitap edebilmelidir.
Tebliğ ederken yumuşak olmak, tedrîcîlik ve neticeyi Allah’ın tâyin edeceğini bilerek, esas sonucu âhirette beklemek gibi esaslar, misyoner tavrına yol açmamalı. Bir yüzüne tokat vururlarsa diğer yüz çevrilmemeli. Zulmetmek de, zulme uğramak da, zulme rızâ göstermek de İslâm’da yasaklanmıştır. Dâvâ ve dâvet için her yol mubah değildir. Amaç gibi araçlar da meşrû olmalıdır. İnatçı, alaycı müstekbir kâfirlerle karşılaşınca, bilinçli şekilde kibirli ve müslümanları aşağılayan kimselere muhâtap olunca; gereken tâvizsiz tavır, ölçülü sert yaklaşım dinin ve dindarın izzeti açısından tercih edilmelidir. Televizyon kanallarının reyting
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 197 -
derdiyle sık sık başvurduğu tartışma programlarında müslüman konuşmacılar, kendilerini hor gören kişileri hep hoşgören tavırlar takınıyorlarsa, bilinsin ki, din bunu emrediyor diye bu tavır yapılmıyor, dine rağmen yapılıyor. “Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki, prensiplere uyar da kendinizi korursunuz.”991; “(Hakkı aramayan inatçı) Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran...”992 Kibirliye ve zâlime karşı tevâzu, onun kibrini ve zulmünü arttırır.
Tebliğci, hakkı tanıtmak için muhâtaplarının özel zamanlarını fırsat bilmelidir. Hastalığında ziyâret, yakınlarından birinin ölümü için tâziye, düğününü tebrik, bayram ve benzeri günleri tebliğ için değerlendirmelidir. Sıkıntılı, dertli durumlarında sabır tavsiyesi ve hastalığında ziyaret edip Allah’tan şifâ talebi ile birlikte, bu durumların tebliğe kapıların açık olduğu zamanlar olduğunu bilerek, bu fırsatları Allah için değerlendirmelidir.
Tebliğ için câmiler, toplantı salonları, seminer ve dersler, arkadaşlık ve komşuluklar, spor karşılaşmaları gibi her şey fırsat bilinmeli ve o imkânlardan yararlanılmalıdır. Bilgisayar, internet, CD, disket, kaset, gazete, dergi, kitap, radyo, pankart, afiş, bildiri, tebrik kartları, mektup, telefon, faks gibi araçları meşrû şekilde tebliğ için kullanabiliriz.
“Öncelikle neler tebliğ edilmeli, tebliğe nereden başlamalı?” sorusuna cevap olarak şunu söyleyebiliriz: “Kur’an nereden başlamışsa oradan, peygamber nelere öncelik vermiş ise onları.” Kur’an ve Rasûlullah ilk olarak şirkin çirkinliğini, tevhidin önemini vurgulamış, öncelikle Allah’a kulluğa ve tâğutların egemenliğinden kurtulmaya çağırmıştır. Tebliğcinin öncelikleri de bunlar olmalıdır.
Herkese, özellikle misafiri ve ziyaretçisi gelmeyen, adam yerine konulmayan garip ve kimsesizlere, fakir mahalle sâkinlerine dâvet ulaştırılmalıdır. Peygamberimiz başta olmak üzere, hemen her peygamberin tebliğlerine ilk olumlu cevap verenler; köleler ve fakirler olmuştur. Ayakkabımızı boyatırken boyacıya, tıraş olurken berbere, alışveriş ederken bakkala, müsâit ortam varsa çekinmeden tebliğ ulaştırılmaya çalışılmalıdır. Evimiz, akrabâlarımız, iş arkadaşlarımız, samimiyet kurduklarımız; tebliğde öncelemek zorunda olduğumuz kimselerdir. Bununla birlikte tebliğ; kime yapılmalıdır? Herkese. Nerede? Her yerde. Ne ile, nasıl? Meşrû her araç ile ve meşrû her yöntemle.
Başkalarına İyiliği Emredip Kendisini Unutmak
Bu konudaki âyet ve sahih hadislerin lafızları, ma’rûf ve münkeri tanıyıp bunların her birisinin gerektirdiği görevi yerine getirmenin vücûbunu bilen bir kimsenin, bildiğinin ve emrettiğinin aksine davranışından dolayı, bunları bilmeyen bir kimseye göre cezasının daha ağır olacağını göstermektedir. Çünkü o bu şekilde Yüce Allah’ın yasaklarını küçümsüyor, hükümlerini hafife alıyor gibidir. Ve böyle bir kimse kendi bilgisiyle yararlanamayan kimsedir. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde azabı insanlar arasında en çetin olacak kimse Yüce Allah’ın kendisini bilgisiyle faydalandırmadığı ilim adamı olacaktır.” 993
Kötülük yaparken iyiliği tavsiye etmek yasak mıdır? Hayır. Burada
991] 2/Bakara, 179
992] 9/Tevbe, 73; 66/Tahrîm, 9
993] İbn Mâce, Sünen; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid I/185
- 198 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yasaklanan, kötülük yaparken iyiliği emretmek değil; iyilikle emrederken kötülük yapmaya devam etmektir. Yani, “siz iyiliği emrediyorsunuz, güzel; o halde kötülüğü de terkedin, emrettiğiniz o iyiliği kendiniz de yapın” denmektedir.
“Siz Kitab’ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz? Hâlâ akıllanmayacak mısınız?”994 Ayette geçen birr (iyilik) den kasıt, itaat ve sâlih ameldir. Âyette geçen “kendinizi unutur musunuz?” buyruğundan kasıt, “kendinizi terkeder, o halde bırakır mısınız?” demektir. Unutmak, terk etmek anlamına da gelir ve burada kasıt budur. Allah’ın: “Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu.”995 âyetinde unutmak da hatırlamanın ve bellemenin zıddı anlamındadır.
Seyyid Kutub, bu âyetin tefsirinde şunları söyler: Kur’an’ın bu hükmü, başlangıçta her ne kadar İsrâiloğullarında görülen hâdiseler üzerine nâzil olmuş idiyse de bütün insanlığa ve özellikle din âlimlerine hitap edişi bakımından bu ebedî tebliğat yalnız bir nesle veya bir kavme münhasır değildir. Din, sıcak bir ruh ve müdâfaa edilen bir itikad olmaktan çıkarılıp, sanat ve ticaret haline getirilirse din adamları tehlikeli bir âfet olur. Bu tip din adamları, inanmadıkları şeyleri dilleriyle söylerler. Ve hayrı emrettikleri halde kendileri yapmazlar. İyiliğe çağırdıkları halde kendileri iyilikten kaçarlar. İlâhî kelâmın aslını ya da anlamını değiştirip tahrif ederler. Allah’ın kat’i hükümlerini birtakım menfaat ve arzulara göre te’vil ederler. Yahudi hahamlarının yaptığı gibi, dıştan İlâhî hükümlere uyar görünüp, diğer taraftan devlet adamlarını ve zenginleri memnun etmek için din hakikatleriyle bağdaşmayan fetvâlar verirler.
İyiliğe dâvet edip de iyilikten kaçınmak, sadece dâvâ adamlarında değil, bizzat dâvânın kendisinde şek ve şüphe âfetlerinin belirmesine sebep olur. Zaten umumî efkârı/kamuoyunu karıştıran ve kalpleri şüpheye düşüren de budur. Zira halk bir kimseden güzel söz işitir de çirkin fiiller müşâhede ederse, söz ile iş arasındaki bu ayrılıktan tereddüte kapılarak itikadın ruhlarında alevlendirdiği meşaleler söner. İmanın kalplere serptiği nurlar kaybolur. Din dâvetçilerine olan itimatlarını yitirdikten sonra artık dine de bağlılıkları kalmaz.
Söz ne kadar heyecanlı, ne kadar câzip ve edebî olursa olsun, inanan bir kalpten gelmedikçe sönüklükten kurtulamaz; ölüdür, muhâtabına tesir edemez. Bir insan ağzından çıkan sözün canlı bir nümunesi/örneği olmadıkça, söylediğinin hakiki temsilcisi sayılamaz. Bu kimseye itimad eden de bulunmaz. Ancak bu hallerden kurtulup, içi ile dışı bir olduğu takdirde, sözler parlak, kelimeler câzip olmasa da, halkın imanı ve güveni temin edilebilir. Zira o zaman kelimeler kuvvetini nağmelerden değil; bizzat hakikatlerden alır. Sözün güzelliği parlaklığından değil; sadakatinden ötürüdür. Ancak bu takdirde söz, canlı bir enerji kaynağı haline gelir. Artık o, bizzat gerçeğin ifadesidir. Söz ile hareket, akide ile ahlâk arasındaki mutâbakatı (uyumu) sağlamak kolay değildir. Bu, sadâkatle çalışmayı, O’ndan medet dilemeyi ve O’nun hidayet kaynağı olan hakikatlerden yardım istemeyi gerektirir. Hayatın zaruretleri ve mecburiyetleri çok kere fert ile itikadının arasını açar. Hayatın karışıklığı imanın dâvet ettiği yolu zorlaştırır. Fâni olan fert ne kadar kuvvetli olursa olsun, ebedî olan kuvvete bağlanmadıkça zayıftır. Zira şerrin, tuğyânın ve sapıklığın kuvveti (Allah’ın yardımı için gerekli
994] 2/Bakara, 44
995] 9/Tevbe, 68
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 199 -
sebeplere yapışılmadıkça) insanı mağlup etmeye kâfidir.” 996
Başkasına İyilikle Emredip Kendisini Unutmak Akılla Bağdaşmaz
“... Aklınızı kullanmıyor musunuz? Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” Başkasına iyiliği emrettiği halde, kendisini unutan kimseyi eleştiren Bakara sûresi 44. âyeti, bu iğneleyici soruyla biter. İyiliği emrettiği halde kendini unutan insan, akıllı kabul edilmez ve akıllı olmaya dâvet edilir. Başkalarına iyiliği emretmek, başkalarına doğruyu göstermek suretiyle onları yararlandırmaktır. Hâlbuki başkasına yol gösterip de kendisini unutmak ve kendisini iyilikten, irşaddan mahrum etmek, başkasını selâmete çıkarıp kendini ateşe atmak demektir ki, bu davranış, akıl açısından bir çelişki teşkil eder.
İkincisi, insanlara vaaz ve ders vererek ilmini ortaya koyup da kendisi, kendi emrini, kendi öğüdünü dinlememek, kendini ve ilmini fiilen yalanlamaktır. Bu, şahsında bir çelişki olduğu gibi, halkı bir taraftan aydınlatmak isterken, diğer taraftan saptırmaktır ki, bu da bir çelişkidir; bunda da bir çeşit karıştırmak vardır. Aklı olan ise böyle çelişkilere düşmez.
Üçüncüsü, söylenen sözün, verilen nasihatin bir kıymeti ve kalplerde bir tesirinin olması arzu edilir. Boşuna emir, boşuna gevezelik akıl kârı değildir. Hâlbuki verdiği emir ve öğüdün tersini kendisinin yapması, onun kıymetini kırmak ve herkesi ondan nefret ettirmektir. Daha açıkçası, bindiği dalı kesmek, oturduğu evi yıkmaktır ki, bundan büyük budalalık olmaz.
Özetle, iyilik iyiliktir; elbette insanlara iyiliği emretmek de hadd-i zâtında iyidir ve bir görevdir. Fakat bunu yaparken kendini unutmak, işte budalalık oradadır. Bu âyette yasaklanan da budur. Bundan dolayı bu âyet, fâsığın/günahkâr sapığın doğru söylemek, sözünde ciddî olarak iyiyi söylemek şartıyla vaaz etmesini (öğüt vermesini), iyiliği emretmesini men etmemekle beraber, bu gibiler hakkında gayet büyük ve büyük olmakla beraber zarif/ince bir inzârı (korkutmayı) içeriyor ve aptallıklarını anlatıyor. İyilikle emreden kişinin kendi hakkında ciddî olmasını ve öğüt verirken herkesten önce kendini düşünmesinin gereğini anlatıyor. Ve bunun özellikle akıl nokta-i nazarından çok şaşılacak şey olduğunu gösteriyor. İnsan, başkasına öğüt verirken, kendini unutmamalı, ele telkin verip de kendi zakkum salkımı yutmuş olmamalıdır. Halkı aydınlatmak için doğru söyleyenler (kendileri söylediklerine ters davrandıkları için) hadislerde belirtilen azâba çarptırılacaksa, bir de insanları saptırmak için eğri söyleyenlerin hali buna kıyas edilsin!..
Görülüyor ki, halk ve seçkinleriyle İsrâiloğullarına hitap ederek verilen emirleri, yasakları izleyerek şaşkınlık ve takrir ifade eden bir soru ile başlayan ve özellikle âlimleri, âmirleri ve hâkimleri hedef alan bu hitap, bütün bu emirleri ve yasakları bildirme ve bildirimi almada İslâm dininin istediği ahlâk ve irfanın yükseklik ve ciddîliğini gösteren bir kuvvetlendirme cümlesi olmuş ve özellikle namaz, zekât, cemaat emirlerini takip etmesi de bunların ahlâkı güzelleştirmekteki tesirlerine bir işareti içermiş ve özellikle bildiğiyle amel edici olmamanın İsrâiloğullarının bilginlerinin şiarı olduğunu anlatmıştır. 997
996] Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an, c. 1, s. 142-143
997] Elmalılı H. Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 287-288
- 200 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Büyük müfessir Fahreddin Râzî de, iyiliği emredip kendisini unutmanın akılla bağdaşmadığını şöyle ifade eder: İyiliği emredip kötülüğü sakındırmaktan maksat, başkasını menfaatine olan şeyi elde etmeye ve zararına olan şeye düşmekten sakındırmaya bir irşaddır. İnsanın kendisine iyiliği, başkasına iyilik yapmasından daha evlâdır. Bunun böyle olduğu aklî ve naklî deliller ile mâlumdur. Başkasına nasihat edip kendisi nasihat almayan kimse, sanki aklın kabul edemeyeceği aykırı bir işte bulunmuş olur. İnsanlara nasihat edip ilmini gösteren, sonra da kendisi yapmayan kimsenin nasihati, insanların günaha rağbet etmelerine bir sebep olur. Çünkü insanlar o zaman şöyle derler: “O, bu ilmi ile eğer bu anlattıklarının bir aslı esası olmadığını anlamış olmasaydı, bu günahı işlemezdi.” Onun bu günahı işlemesi, böylece insanları dinî konularda aldırmazlığa götürür ve günah işleme hususunda onlara cesaret verir. İyiliği emredip kendisi günah işlemeye cesaret verecek bir fiili işlediği zaman, sanki o iki zıt şeyi birleştirmiş olur; ki bu da akıl sahibi olanlara yakışan bir fiil değildir. İyiliği emreden kimsenin, nasihatinin kalplere tesirli olmasına gayret etmesi gerekir. Günah işlemek ise, kalpleri günah işleyenin sözünü kabulden uzaklaştırır. Nasihat edenin maksadı, sözünün kalplere etki etmesidir. İşte bu sebeple her ikisini beraber yapmak, akıllılara yakışmayan bir çelişkidir. Bundan dolayı Hz. Ali, “Belimi iki kişi kırar: Şerefinin zedelenmesine aldırmayan âlim ve zâhid olan câhil.” der. 998
Ebû ’l Atahiye bir şiirinde der ki: “Takvâyı sanki sen takvâlı imiş gibi anlatıyorsun; Hâlbuki günahların kokusu senin elbisenden yayılıyor.”999 Kendisi hasta olan bir doktor, aynı hastalıkla ilgili başkasını tedâvi etmeye kalkmasına, halk, atasözü halinde söylenen sözü söyler: “Kelin merhemi olsa, başına çalar.” Bu sözü, biraz değiştirerek konuyla ilgili halkın değerlendirmesi açısından şöyle diyebiliriz: “Kelin, diğer kellere tavsiye ettiği merhem, faydalı olsaydı, kendi başına sürer, kendi kelini tedavi ederdi.” Tabii, tavsiye ettiğimiz hak dâvâ için bu çeşit sözler söyletenlerin, buna fırsat verenlerin ne kadar büyük vebali olacağı düşünülmelidir. O yüzden “yarım doktor can yakar, yarım hoca din yıkar” denilmiş; “hocanın dediğini yap, gittiği yoldan gitme” diye, insanlar birbirine hocaların, söyledikleriyle uyuşan örnek hayatlarının olmadığını ifade etme gereği duymuştur. Halkın tümüyle yanıldığını ve bu sözlerde kasıtlı olduğunu iddia etmek ve İslâm’a sadece sözle dâvet edenleri temize çıkarmak mümkün mü? “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” “Ele verir öğüdü, kendi keser söğüdü” bu deyimler de, yine bu tür davranışa duyulan tepkinin ifadesidir.
Bu konuda cevaplandırılması gerekli bir soru ortaya çıkabilir: Dâvetin muvaffakiyeti için dâvetçinin her yönüyle İslâmî bir yaşayışa sahip olması, gerçekten gereklidir. Peki, dâvetçi, bütün bu hususlarda İslâmî bir anlayış ve yaşayışa sahip olup kemâl buluncaya kadar bekleyerek tebliğden uzak mı kalmalıdır?
Diyebiliriz ki şayet bu şartı kaçınılmaz görür ve mutlaka ararsak o zaman İslâm topluluklarında hiç dâvetçi kalmaz ve herkes iyiliği emir, kötülüğü yasaklamaktan vazgeçerek iman, İslâm ve ihsanda kemâl bulmak için kabuğuna çekilerek yalnızca nefsiyle uğraşmaya başlar. Kemâlin hududu ve nihayeti olmadığı için ömür boyu dâvete hazırlık bitmez ve dâvet hiç başlayamaz. Bir insanın, âlim bile olsa, tüm mâruf ve birr sıfatına giren iyilikleri yapması ve münker/kötü olan
998] Fahreddin Râzi, T. Kebir, c. 2, s. 44
999] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, c. 2, s. 55
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 201 -
şeylerin tümünden kendini alıkoyması hemen hemen mümkün değildir; “hatasız kul olmaz.” O yüzden, şeytanın sağdan yaklaşıp, “sen kendini tümüyle düzeltmeden iyiliği emredemezsin!” diye vesvese vermesine müsaade etmemeli; hem kendimize ve hem de çevremize nasihat edip, iyilikleri emretmeliyiz.
Mükellef olan insan, iki şey ile emredilmiştir: Günahı terk ve başkasını günah işlemekten alıkoymak. Bu iki görevden birini yapmamak, diğerini de yapmamayı gerektirmez. “Mâ lâ yüdrakü küllühü, lâ yütrakü küllühü: Bir şeyin hepsine ulaşılamıyorsa, tamamen de terkedilmez.” İnsan bir ağaç gibi olmalıdır: Ağaç, bir taraftan her geçen zaman diliminde köklerini ahtapot kolları gibi her yöne açarak ve gittikçe derinlere dalarak kendine lâzım olan besin kaynaklarına müracaat edip kökünü, gövdesini güçlendiriyor. Aynı zamanda da meyve vermeye devam ediyor. Hatta daha çocukluktan/fidanlıktan yeni kurtulan genç bir fide iken bile acı da olsa meyve vermeyi deniyor. Hem güçlenmeye hem de meyve vermeye devam ettiği müddetçe sadece kendi gücü artmıyor, ortaya koyduğu ürünün, meyvelerinin tadı da hızla artmaya, olgun ürünler vermeye başlıyor. Demek ki, dikkat etmemiz gereken; başkasına iyiliği emrederken, kendimizi unutmamamız, kendimize de emretmemizdir; Sadece başkalarına anlatarak görevimizi yaptığımızı iddia edemeyiz.
Sadece başkalarına anlatmakla yetinenlerin, postacıdan veya taşıdığı kitaptan yararlanmayan dört ayaklılardan farkı olmayacaktır. İmam Gazali; bu konuda şu benzetmeleri yapar: “Bildiği ile amel etmeyenler, sayfaları ilimle dolu defter veya kitap gibidir; başkasına kârı olsa da kendisi ondan yararlanamaz. Bileği taşı gibidir; bıçağı biler, fakat kendisi kesmez. İğne gibidir; başkasını giydirir, fakat kendisi daima çıplak durur. Lâmba fitili gibidir; başkasına ışık verir, fakat kendisi yanmaktan kurtulamaz.” 1000
Amel söze uymalı; söz amele. İnsanın çifte standartlı olmaması, içi başka dışı başka olan mûnâfıklara benzememesi için sözü özünü, özü de sözünü desteklemelidir. İslâm’a dâvet eden kişi, her çeşit davranışının, sözlerine uymamasından şiddetle sakınmalıdır. Sözü ile özü, mesajı ile yaşayışı aynı doğrultuda olan, iki dille insana tebliğ etmiş olacağından, hem kulak hem göz etkilenecek, mesaj donuk ve soyut olmaktan çıkacak, canlanıp canlandıracaktır. Bu tavır, hem ihlâsın meyvesi olduğundan Allah katında büyük ecir getirecek, hem bereketini dünyada neticeleriyle görecek ve sözünün kabul görmesine büyük oranda vesile olabilecektir. İnsan karakteri, ilmiyle amel etmeyen ve sözü fiiline uymayan kimselerin sözünden faydalanmamak eyilimindedir.
Şuayb (a.s.) sözüyle olduğu kadar namazıyla ve davranışlarıyla da kavmine tebliğ ediyor ve dâvet ettiği şeyleri kendisi tümüyle yaşadığını belirtme ihtiyacı hissediyordu: “Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum.”1001 Bu âyetin öncesi ve sonrası da dâvetçinin temel vasıflarını içermesi bakımından peygamberleri örnek almak ve doğruyu bulup yaymak isteyenler için çok önemlidir: “Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a ibâdet/kulluk edin. Sizin için ondan başka ilâh yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın...’ Dediler ki ‘Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa
1000] Gazâlî, İhyâ, c. 1, s. 82
1001] 11/Hûd, 88
- 202 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sen yumuşak huylu ve çok akıllısın.’ Dedi ki: ‘Ey kavmim! Eğer benim, Rabbim tarafından (verilmiş) apaçık bir delilim varsa ve O bana tarafından güzel bir rızık vermişse buna ne dersiniz? Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na döneceğim.” 1002
Bu âyetlerde bir peygamberin ve dolayısıyla hak yola dâvet eden peygamber izinden gidecek bir müslümanın tebliğ konusunda en önemli vasıflarının sıralandığını görüyoruz: Dâvet ve tebliğde temel, Allah’a kulluğa dâvet ve başka tüm ilâhları reddetmektir. Diğer yanlışların düzeltilmesi, bu dâvetten sonra bir anlam taşıyacaktır. Son âyetten anlıyoruz ki peygamberler, Allah tarafından gönderilmiş bir delile, yani vahye dayanırlar. Peygamberler, ümmetlerine tebliğ ettikleri şeyleri her şeyden önce kendi nefislerinde yaşarlar; sözleri ile özleri, kalpleri ile amelleri birbirine uyar; ümmetlerine tebliğ ettiklerine muhâlif davranmazlar. Peygamberler, birer ıslahat-çıdır, onların görevi, yapmak ve düzeltmektir; iyiliğin hâkim olması, insanların doğruya ve iyiye yönelmesi için elinden geldiğince çaba göstermektir. Peygamberler, sadece Allah’a güvenir ve dayanırlar; başarının, yalnız Allah’tan geldiği hususunda hiçbir şüpheleri olmaz; bu sebeple de Allah’tan başka hiçbir kuvvete ve desteğe sahip olmasalar bile, yine de ümitsizliğe düşmezler.
Dâvetçilerin kendi nefislerine karşı sorumlulukları, toplum karşısındaki sorumluluklarından daha büyüktür. Onların kendi görevleri konusundaki eksiklikleri de toplumun onlar üzerindeki hakları konusundaki eksikliklerinden daha tehlikelidir. İçinde yaşamış oldukları toplumda davranışlarıyla iyi bir örnek oluşturmaları gerekir. İnsanları kendisine dâvet ettikleri dâvânın etkileri bizzat kendi hayatlarında görülmeli, davranışlarında inandıkları prensiplerden işaretler olmalıdır. Ancak böyle olursa halk, bu dinin fiilî varlığını duyar ve pratik tatbikatını görme imkânına kavuşur. Dâvet ve tebliğ alanında bunun büyük etkileri vardır. Anlatılan hakikatlerin, entellüktüel tatmin aracı olarak kalmaması, hayata yansıması için teori planından çıkıp pratiğe aktarılmalıdır ki, müslümanın hayatı, İslâm’ın aynası ve tablosu olsun.
Dâvetçiler, hayatlarının her safhasında dâvâlarını uygulamak zorundadır. Söz ve davranışlarında özel ve genel meselelerinde, bireysel ve toplumsal alanlarında, özel hayatlarında, bir işçi veya işveren olarak işlerinde, bir baba ve koca olarak evlerinde, sokaklarda, hayatın her safhasında. Hz. Ali (r.a.) şöyle der: “Kim kendisini başkalarına bir önder olarak tayin ederse, başkasına öğüt vermeden önce kendi kendisine öğüt versin. Diliyle terbiye kurallarını anlatma-dan önce davranışlarını o kurallara uydursun. Kendi kendisine öğüt veren ve kendisini düzelten, başkalarına öğüt verip başkalarını düzeltmeğe çalışan kimseden daha çok saygıya lâyıktır.” 1003
Dâvet için gerekli ve geçerli bütün usûl ve çarelere başvurularak yapılan bir tebliğ, şayet muhâtaptan istenen hususlar, dâvetçi tarafından yerine getirilmiyorsa, etkileyici olmaktan çok çok uzaktır. “Âyinesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz” diyen Ziya Paşa, hüküm vermek için geçerli ölçünün, amel, fiil, yaşayış olduğunu ifade etmektedir. Bu bakımdan dâvetçinin yaşayışı, sözlerini nakzetmeyecek,
1002] 11/Hûd, 84, 87-88
1003] Fethi Yeken, Çağdaş Dâvetin Problemleri, s. 72
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 203 -
kavilleri ile fiilleri arasında mutâbakat bulunacak, diliyle yaptığı dâvetten ziyade o, hayatı ile dâvetçi olacaktır.
Örnek Olmak; Hâl Diliyle Emr-i Bi’l-Ma’rûf
Örneklik, iyiliği emir ve kötülükten sakındırma işleminin onsuz gerçekleşemeyeceği ve meyvesini veremeyeceği bir esasıdır. Çoğu zaman konuşmadan, sözden çok uygulamalar etkili olur. Mârufu emreden ve münkerden sakındıran, nasihat eden kişiler, söylediklerine uymadıkları zaman; muhâtabın fitneye düşmesine, dâvetçinin söylediklerinin doğruluğuna ikna olmamasına götürür. Hasanü’l-Basrî şöyle der: “İnsanlara uygulamanla, fiilinle nasihat et; sözlerinle değil. Nasihatçi, bir şeyi emir ve tavsiye etmek istediğinde kendi nefsinden başlar ve önce kendisi onu yapar. Bir münkerden de sakındırmak istediğinde önce kendisi ondan sakınır.”1004 Yine Hasanü’l-Basrî’ye ait başka bir tavsiye de şöyledir: “Mârufu emreden birisi olduğun zaman, onu kendisi yaşayıp uygulayanlardan ol; yoksa helâk olursun. Münkeri de sakındıranlardan olduğunda ise, ondan kendisi sakınanlardan ol; yoksa helâk olursun.”1005
Bir müslüman, hakkı tavsiye ve bâtıldan sakındırma işlemi sırasında hakkıyla etkili olabilmesi için, gündeme getirdiği bir konuda az bir şeyle yetinmeyip o konuyu en çok sahiplenen biri olmalıdır. Bir dâvetçinin kendi nefsini eğitmeye güç yetirmesi, başkalarını eğitmeye onu ehil kılar. Kimin de nefsi, kendisini esir almışsa, kendi hevâsına kul olmuşsa, başkalarına etkili olması mümkün değildir. 1006
İnsan, karşısındaki şahsa bir mesaj vermek istiyorsa, sözünün tesirli olabilmesi için en önemli şart, sözü özün desteklemesi; söylenen sözün hâle tercüman olmasıdır. Câmi, hâl diliyle durmadan namaza dâvet eder. Müezzin ise bu dâvete namaz vakitlerinde tercüman olur. Bir mü’min de ahlâkıyla örnek insan oldu mu, çevresindekileri hâl diliyle durmadan İslâm’a çağırır. Onlara birşeyler söylediğinde dili hâline tercüman olmuş olur ve sözü tesir eder. “Eğer biz, İslâm ahlâkının ve iman hakikatlerinin güzelliklerini davranışlarımızda ortaya koysak, diğer dinlerin bağlıları, elbette grup grup İslâmîyet’e girecektir. Belki yeryüzünün bazı kıtaları ve devletleri de İslâmîyete toptan gireceklerdir.” Biz hep beraber İslâm’a uygun bir hayat sürebilsek, yani hâl diliyle İslâm’ın güzelliğini, üstünlüğünü ilân edebilsek nice insanların hidâyetine vesile olacağız. Bir başka ifadeyle, bunu yapmamakla kimbilir kimlerin dalâletine, İslâm’dan uzaklaşmalarına yahut en azından ona yaklaşmamalarına sebep oluyoruz.
“Rabbimiz! Bizi kâfirler için bir fitne kılma.”1007 Yârabbi, Sen bizi İslâm’ı lâyıkınca yaşamama bedbahtlığına düşürme ki, kâfirlere fitne vâsıtası olmayalım; “bunların elinde de hak mı olurmuş” deyip de Senin yolundan yüz çevirmesinler.
Haramdan sakınmayanın takvâ dersi dinlenilmez. Sâlih amel işlemeyenin de ibâdet teşvikleri etkisiz kalır. Mânevî bunalım içinde çırpındığı halde Kur’an’ın kapısını çalmayı akıl edemeyen insanlık âlemine bunu öğretmenin en büyük şartı Kur’an ahlâkını hayatımıza mal etmektir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) ahlâkını soran ashâb-ı kirâma Hz. Âişe (r.a.)’nin verdiği cevap ne kadar ibretlidir:
1004] Ahmed bin Hanbel, Zühd, 273
1005] Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 360
1006] Abdülhamid Bilâli, Münkerden Sakındırma Yolu, s. 44-45
1007] 60/Mümtehine, 5
- 204 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Siz Kur’an okumuyor musunuz? Onun ahlâkı Kur’an idi.” Cenâb-ı Hakk’ın o en son elçisi, O’nun en son kitabına en mükemmel ve en berrak bir ayna olmakla kalpleri aydınlattı; câhiliyye devrini asr-ı saâdete çevirdi. Bu helâket ve felâket asrının saâdet asrına dönmesi, saâdetin bu asra taşınması da bizim O Peygamber’e lâyık ümmet olmamızda düğümleniyor. Bu düğümün çözülmesi, Kur’an’a uymayan her türlü kötü ahlâkı ruh dünyamızdan çıkarmamıza bağlı. Bunu yapabilirsek, biz de sıhhate kavuşacağız, asrımız da... 1008
Bir dâvâya en çok zararı, ona düşman olanlardan daha fazla, onu kötü savunanlar, onu kötü temsil edenler verir. Milyarlarlarca insan, İslâm’dan mahrum yaşıyorsa, kendine yakışır bir şekilde İslâm yaşanamadığındandır. Dünyanın en kötü bir ürünü, iyi bir ambalaj yardımıyla rahatlıkla pazarlanabilir, ona bolca müşteri bulunabilir. Dünyanın en değerli ürünü de çok kötü bir ambalajla müşteriden mahrum edilebilir. Çok lezzetli bir yemek, kalitesine uygun bir tarzda değil de, meselâ üstü başı pis bir garson tarafından çok kötü bir şekilde masaya başınıza fırlatılır gibi konulunca o yemeğin beğenilme şansı sıfıra yaklaşacaktır. Yüzü sirke satan bir kimsenin sattığı bala alıcı bulamaması da aynı konu ile ilgilidir.
Haklı olmak yetmez; hakka sahip çıkıp, hakkıyla hakkı savunmak da şarttır. Haklılığımız ve hakkı hâkim kılmak için iyiliği emretmemiz de yetmez; bâtılı yaşayarak bu görev yerine getirilirse, yine haksız duruma düşmüş oluruz. Böylece yalnız kendimize haksızlık etmiş olmayız; savunduğumuz hakikate/iyiliğe de yanlış temsilden ve kötü örneklikten dolayı, o hakikatin bir daha yüzüne bakamayacak olan insanlara da haksızlık etmiş oluruz.
En etkili tebliğ yolu, insanın benimsediği kendi hayat tarzıdır. Kişi, söyledikleriyle uyumlu bir yaşantı içindeyse, onun çok söz söylemesine ihtiyaç bile kalmaz. Çünkü o, hâl ve tavırlarıyla konuşmaktadır. Yaşadığı güzel ahlâk, o insanın en etkili ve güvenilir sözcüsü durumundadır. “İnsanları Allah’a dâvet eden ve kendisi de sâlih/iyi amel işleyen ve ‘Ben şüphesiz müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kimdir?” 1009
İlim, Başkalarına Aktarmak İçin Değil; Öncelikle Yaşamak İçin Öğrenilmelidir
İslâm’da ilim, Allah’ın rızâsını kazanmak için öğrenilir. Bu da öncelikle ilmi öğrenenin öğrendiklerini kendisinin ihlâsla amel etmesi sâyesinde olur. Peygamberimiz, şöyle duâlar ederdi: “Allah’ım, bana öğrettiklerinle beni faydalandır; bana fayda sağlayacak ilim öğret, ilmimi arttır.”1010; “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım!”1011; “Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, kabul edilmeyen duâdan, korkmayan kalpten ve doymayan nefisten Sana sığınırım.” 1012
Hadis-i şerifte geçen faydasız ilimden şunlar anlaşılır: Bilinip onunla amel edilmeyen ilim, bilinip başkasına öğretilmeyen ilim, sahibinin durum ve davranışlarını düzeltmeyen ilim, sahibinin huyunu temizlemeyen ilim, bilinmesine ihtiyaç
1008] Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, s. 158-160
1009] 41/Fussılet, 33
1010] Tirmizi, Deavât 128
1011] Tirmizi, Deavât 68
1012] Tirmizi, Kitabu’d-Deavât 68, hadis no: 3711; İbn Mâce Terc. ve Şerhi 1/416
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 205 -
duyulmayan ilim, dinin tasvip etmediği câiz görmediği (sihir bilgisi gibi) ilim ve benzerleri.
Hz. Peygamberimiz’e “ilim nedir?” diye sorulunca, “amelin kılavuzudur”1013 buyurdu. Âlim, âmil olmadığı (öğrendiklerini hayatına uygulamadığı) zaman onun ilmi vebal olabilir. “Ümmetimin helâkı (fâsık) âlimlerden ve câhil âbidlerden olacaktır.” 1014
Fahreddin Râzi’ye göre; ilmiyle amel etmeyen ve ilminden yararlanmayan kimselerin hali; sırtında su kapları olduğu halde çölde susuzluktan ölen devenin durumu gibidir. Amelsizlik bir fitnedir. “Fi’lü’l-ulemâ, delîlü’l-cühelâ” (Âlimlerin yaptıkları, câhillerin delilidir –örnek ve gerekçesidir-) sözünde belirtildiği gibi; ilim adamları halkın örneğidirler. Âlim ilmiyle amel etmediğinde câhil de öğrenmekten kaçınır. Amelsiz ilim de yağmursuz bulut gibidir. 1015
Bir şeyin ilmini yapmak, ondan istifade etmek içindir. Allah bu dini, insanlar “ona göre yaşasınlar” diye gönderdi; sözünü ve lafını etsinler diye değil. Müslümanlık, yalnız bilgi işi değil, iman ve sâlih amel işidir. İlim de, imana ve sâlih amele götürdüğü nisbette faydalı ve faziletli. Bilgisi, kendisini hakikate ulaştırmayan kimse, mutlak sûrette bilginin hammalıdır. Yolcuyu gitmesi gereken yere (gerçek kurtuluş limanına) götürmeyen gemi, çok güzel de olsa basit bir süsten başka bir işe yaramaz, buna gemi de denmez. İnsan için mârifet ve hüner, yön belirleyen pusulayı cepte taşımak değil; şu çalkantılı dünya gemisinde asıl hedefe gidecek yönü belirlemek ve o yola koyulmaktır. O yüzden, “ilim, satırlardaki değil; sadırlardaki (göğüslerdeki)dir” denilir. Senin hayatını düzenlemeyen, seni Hakk’a iletmeyen, üzerinde eseri görülmeyen ve İslâm için olmayan ilimde hayır yoktur. Bilginin papağan gibi hâfızı ve hammalı olmak boşuna yorulmaktır. Ortalıkta bu kadar kitap ve araştırmacı yokken, ortada hakiki ilmin özü ve şimdikinden daha güzel, daha müslümanca bir hayat vardı. Sahâbe-i Kiram, Kutlu Elçi’den aldığı ilim ve özellikle halleri ile, somut ve gözle görülür bir müslümanlığı yaşıyor ve temsil ediyorlardı. Peygamber, canlı bir Kur’an; O’nun ashâbı da Küçük Muhammed’lerdi. Bir rivâyetleri varsa, bin halleri ve o kadar da amelleri vardı. Sözleri az, fakat amelleri çoktu.
Bir hayat ki, tüm kurumları ile vahyi reddeder, kurumlarını, kurallarını, ilkelerini bâtıl tanzim eder ve ilim diye takdim edilen bilim, yalnızca yanlışın aracıdır. Böyle bilim, insanın övünçle, aldatıcı bir güvenle taşıdığı dünyada bile pek bir şeye yaramayan diploma ve etiketten, tehlikeli ve faydasız bir yükten ibarettir; Artık o bilgi bir silâhtır, ama yalnızca imhâ ve intihar etmek için kullanılacak bir silâhtır. Bu bilgi ve onun taşıyıcıları, dalâletin hâmili, hakikatin katilidirler. Onlar, sırat-ı müstakimin önünde eşkiyadırlar; hak yolu keser, hevâya ve tâğutlara kulluğa giden yolları açarlar. İlmiyle âmil bir âlim olamayıp sadece bilgi taşıyıcıları olanlar da bunların değirmenine su taşımaktadırlar.1016 İlmi, ihlâsla kendi hayatlarında tatbik edip, öğrendiklerini pratize ederek örnek hayatları ile çevrelerine hakkı ulaştırmaya çalışmak yerine; entellektüel bir değer, profesörlük gibi bir pâye, ilim adamı olduğunu kanıtlama gibi anlayışlarla sadece aktarıcılık yapan
1013] F. Râzi, Tefsir-i Kebir Terc. II/296
1014] Aliyyül Kari, Esrâru’l-Menfûa, 364
1015] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir Terc. c. 2, s. 283
1016] Ekrem Sağıroğlu, Bilgiden Tevhide Yükseliş, Timaş Y. s. 51
- 206 -
KUR’AN KAVRAMLARI
insanlar, bâtıl düzenlerin korktukları değil; belki kolladıkları kimselerdir. Bunlar, bir depremlik, bir kıyamlık canı olan ölümcül sistemi canlandırmak için ilmi koltuk değneği ve payanda gibi dayarlar. Kendilerinin yaşamadıkları İslâm’ı hayata hâkim kılma mücadelesi, cihad ve hakkı yayma değil; kendini kandırıp nefsini tatmin etme ve ihlâs yerine riyâyı tercih etme demektir.
“Olgun insan, güzel söz söyleyen değil; söylediğini yapan ve yapabileceğini söyleyen adamdır.” Ne mutlu hakkı haykırdığı gibi, en güzel şekilde kendi nefsinde tatbik eden, özü sözünü yalanlamayanlara!
Emr-i Bi’l-Ma’rûf, Muhatâpları Kurtarmasa Bile, Yerine Getirenleri Kurtarır
Ma’rûf: İslâm’ın yani Kur’an ve Sünnetin iyi kabul ettiği Allah’a itaat etmenin içinde saydığı, kişiye sevap kazandıran tutum ve davranışların bütünüdür. Münker ise Kur’an ve Hadiste iyi sayılmayan, Allah’ın ve Rasûlünün günah saydığı, hoş karşılanmayan şeylerdir. 3/Âl-i İmran 105’de belirtildiği gibi, kişi Allah ve peygamber tarafından ortaya konan esasları yok sayıp ayrılığa düşerse büyük bir azâba çarptırılacaktır. Dinin temeli olan farzlardan biri olan ma’rûfu emir ve münkerden nehiy her müslümana düşen görevlerdendir. Bu görev yerine getirilirse bir önderin önderliğinde ümmet toplumuna ulaşılır. Ferdî müslüman olarak kalınmaz mutlaka kişi İslâm ümmetinin bir parçası olmak zorundadır. Değilse 9/Tevbe, 67 hükmüne girmiş oluruz. Hâlbuki müslüman 9/Tevbe, 71’in kapsamına girer ve toplum olarak da İslâm ümmetini teşekkül ettirmeleri için 22/Hacc, 41 âyetine uymalıdırlar. Ayrıca, 2/Bakara 44 ve 61/Saff, 3 âyetleri de unutulmamalıdır. Çünkü bu iş tüm müslümanlara farz-ı ayndır.
Alllah, peygamberleri bu prensibin tahakkuku için göndermiştir. Bunun ihmal edilmesi halinde peyamberlik müessesesinin anlamını kaybedeceği, dinin ortadan kalkacağı, fesâd ve anarşinin yayılacağı, ülkelerin harap olacağı mukadderdir. İbn Teymiyye’ye göre, emir ve nehiy insan varlığının temel kanunlarıdır. İnsan tek başına yaşasa bile kendi nefsi için emirler ve yasaklar koyar; insanların yaşamak zorunda oldukları sosyal hayat için de, emirler ve yasaklar vazgeçilmez ihtiyaçlardır.
Teorik olarak cihad da emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münkerin bir parçası sayılmakla birlikte, uygulamada cihadın İslâm dinini gayri müslimler arasında yayma, müslümanları dış saldırılardan koruma ve bunun için gerektiğinde silâha başvurma faâliyeti için kullanılmasına karşılık; emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker içe dönük bir hareket, yani İslâm ümmetinin Kur’an ve Sünnet hükümlerine uygun, faziletli, sulh ve sükûnun hâkim olduğu bir hayat tarzını amaçlayan temel ilkelerden biridir.
İslâm âlimleri emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münkerin farz-ı kifâye olduğunda ittifak etmişlerdir. Bununla ilgili uygulamalar, biri İslâmî devletin sorumluluğunda resmî, diğeri müslüman fertlerin şahsî sorumluluklarına bırakılan gayrı resmî olmak üzere iki şekilde gelişmiştir. Emir ve nehiy faâliyetlerinin ilk şekli “hisbe” veya “ihtisab” adı altında kurumlaşmış, kaynaklarda bununla ilgili hükümler ayrıntılı olarak tesbit edilmiştir. İslâm âlimleri siyasî iktidarların iyiliği yaptırma, kötülüğü engelleme işlerinde yetersiz kalabileceğini, hatta bazen bizzat yöneticilerin kötülük ve haksızlığa yol açabileceklerini, bu ilkenin ise,
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 207 -
toplumun selâmeti için konulduğunu, Kur’an ve Sünnette müslümanlardan, herhangi bir resmî veya gayrı resmî ayrımına gidilmeden iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmeye çalışma ödevini yerine getirmelerinin istendiğini dikkate alarak, fertlerin emir ve nehiy sorumluluklarının devam ettiğini düşünmüşlerdir. Buna göre iyi veya kötü olduğu açıkça bilinen hususlarda her müslüman bu görevini yapabilir. Ağırlıklı görüşe göre, âlimlerin ihtilâf halinde bulunduğu meseleler, emir ve nehiy konusu olmaz.1017 Özellikle ictihâd alanına giren konularda emir ve nehiy, yetkili kimselerce yapılmalıdır. Zemahşerî, “İçinizden hayra çağıran, ma’rûfu emreden ve münkeri nehyeden bir topluluk bulunsun”1018 meâlindeki âyeti açıklarken, bu görevi, ancak ma’rûf ve münker ile bu husustaki emir ve nehyin metotları hakkında bilgi sahibi olanların yerine getirebileceğini, aksi halde iyiliğin kötülük, kötülüğün de iyilik zannedilmesi gibi hatalara düşülebileceğini hatırlatır.1019 Bu görüş, ehl-i sünnet âlimlerince de benimsenmiştir. Ayrıca, hiç kimse, başka birinin gizli hallerini araştırma, kötü de olsa mahremiyetine vâkıf olup aleniyete dökme hakkına sahip değildir.
İslâm âlimleri, bu görevi yerine getirirken bilgilendirme, öğüt ve sözlü uyarıdan başlayıp duruma göre gittikçe sertleşen çeşitli yöntemler uygulanması gerektiğini belirtmişlerdir. Ancak, zor kullanmanın, daha özel olarak silâhlı mücâdelenin câiz olup olmadığı hususunda görüş ayrılığı vardır. Özellikle bu son meseleyle ilgili tartışmalar hicrî birinci asırdan itibaren gelişen şartların etkisiyle, zulüm ve haksızlık yapan devlet adamlarını münkerden uzaklaştırıp ma’rûfa yöneltmek için silâha başvurup vurulmayacağı noktasında yoğunlaşmıştır.
Müslüman, bencil değildir. Sadece kendisini düşünmez. O; kötülüğe, zulme, günaha, düşmanlığa yardımcı olmayacağı gibi, onlarla mücâdele edip onları toplumdan kaldırmaya, tüm insanlığı kurtarmaya çalışır. İnsan sevgisi, hümanistlerde değil; her şeyi ile müslümanda vardır. Müslüman, diğer insanların küfrüne ve haramlarına rızâ gösteremez; onların da dünyada huzura, âhirette cennete gitmesi için gece gündüz tüm imkânlarıyla görev yapar. Bu görevin adıdır tebliğ. Nasıl, çocuğu, elini ateşe atsa, ya da arabanın önüne fırlasa, onu sevdiğinden dolayı bu olaya müsâade etmezse, ona yasak koyarsa, diğer insanlara da yasak koymaya çalışır. Cehennem yoluna koşar adım gidenlere karşı; haykırır kollarını makas gibi açarak: “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!” Alevler içindeyken ev, üst katında ziyâfet veremez. “Bana ne, neme lâzım” demez. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” sözü müslümanların değil, yahûdilerin sözüdür. Müslüman, bilir ki, yılan kendine dokunmuyor diye ona karşı çıkmazsa, giderek daha da büyür ve ona da, çocuğuna da, sevdiklerine de dokunur. “Her koyun kendi bacağından asılır.” Ama, kokusundan bütün mahalle zarar görür. Bir ahlâksız, fâhişe bir insanın komşuları da o kötülükten mutlaka rahatsız olurlar. Müslümanlar, ahlâksızlar kadar cesur olmazsa, idare ahlâksızların olur, terbiyeli ve dürüst insanlar devamlı eziyet çekerler. “Öyle bir fitneden sakının ki, o, içinizden sâdece zulmedenlere erişmekle kalmaz (geneli kapsar ve herkesi perişan eder). Biliniz ki, Allah’ın azâbı şiddetlidir.” 1020
“Bu insanlar, bizim anlatmamızla düzelir mi? Bugün lâf fayda etmiyor,
1017] Nevevî, Şerhu Müslim, II/231
1018] 3/Âl-i İmrân, 104
1019] Keşşaf Tefsiri, I/452
1020] 8/Enfâl, 25
- 208 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çocuğuna bile bir şey diyemiyor, kolaylıkla yasak koyamıyorsun. İnsanlar, kendilerine kimsenin karışmasını istemiyor, özgürlük putlarına toz kondurtmuyor. ‘Sana ne, sen ne karışıyorsun, memlekette demokrasi ve özgürlük var...’ diyebiliyor.” Evet, bütün bunlara rağmen biz emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yaparak kendimizi kurtaracağız. Firavunun ayağına Hz. Mûsâ ve Hz. Hârun kimbilir kaç defa tebliğe gitti. Ebû Cehil ve onun gibilerin ayağına Peygamberimiz’in 40 civarında gittiğini, hakkı anlattığını biliyoruz. Mü’min, insanları kurtarmak için değil, kendisini kurtarmak için tebliğ eder; bu, kulluğunun gereğidir. Hele bir de bazı insanların hidâyetine vesile olursa, bu, dünya ve içindeki nimetlerden daha kıymetli bir hazinedir. “Kim bir canı kurtarır, ona hayat verirse, bütün insanları kurtarmış gibi olur...” 1021
“Adam aldırma da geç git diyemem, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, Hakkı tutar kaldırırım.
Biri dînime saldırdımı, hattâ boğarım.
Boğamasam, hiç olmazsa yanımdan koğarım.”
Hayra kılavuz olmak; söz, iş, işaret ve her türlü şekilde olabilir. Şerre, kötülüğe, sapıklığa kılavuzluk da yine her türlü şekilde olabilir. Bugün basın, yayın, TV. kanallarıyla bunun açık örneklerini görüyoruz.
Kur’an ve peygamberimizin sahih sünneti insanlığı hayra, iyiliğe, dünya ve âhiret saâdetine çağırır. Tüm şeytanî güçler ise insanlığı sapıklığa kötülüğe ve bozguncu olmaya çağırırlar. Biz müslümanlar olarak hangi konumda olursak olalım, âlim, âbid, işçi, işveren, hoca, talebe, fakir, zengin daima insanların iyiliğine ve hayırlarına koşmak durumundayız. Bu konuda bize şu âyetler emir vermekte ve yapacağımız işi târif etmektedir: 7/A’râf 157; 9/Tevbe, 71; 31/Lokman, 17; 3/Âl-i İmran, 110; 16/Nahl, 90.
“Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki ya iyilikleri emreder, kötülüklerden sakındırırsınız ya da Allah size yakında üzerinize bir belâ gönderir de sonra Allah’a duâ edersiniz de duânız kabul edilmez.” 1022
“Allah tarafından benden önce gönderilen her peygamberin kendi sünnetine uyan ve emrine sarılan samimi ve seçkin çevresi vardı. Sonra bunların yerlerine öyleleri geçti ki onlar yapmadıklarını söyleyen ve emrolunmadıklarını yapan kimseler oldular. Böyle kimselerle eliyle cihad eden mü’mindir, diliyle cihad eden mü’mindir, kalbiyle cihad eden de mü’mindir. Bu kadarını yapmayanda ise artık hardal tanesi ağırlığı kadar bile iman yoktur.” 1023
Bu hadiste de, her peygamberin kendilerini dine dâvet ettikleri insanların hepsinin, bir olmadığını öğreniyoruz. Bazısının bizzat o peygamber gibi yaşamayı prensip edinen ve onun gibi olan kimselerden, çoğunluğunun da 19/Meryem, 59’da belirtildiği gibi Allah ve Peygamberler tarafından istenmeyen insanlar olduklarını; bunların düzeltilmesi için elleriyle, dileriyle ve kalpleriyle çaba sarfedenlere mü’min denilebileceğini, değilse hardal tanesi kadar bile imanın
1021] 5/Mâide, 32
1022] Tirmizi, Fiten 9
1023] Müslim, İman 80
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 209 -
olmadığını öğreniyoruz. Bu hadiste cihadın el, dil ve kalple olabileceği de bizlere öğretilmiş oluyor. Şeriatın emirlerine uymayanlarla yapılan mücâdele cihad sayılır. Dinin haram, günah, yasak kabul ettiğini kabul etmeyenin imanı yok hükmündedir. Bugün hem müslümanım deyip hem de müslümanca yaşamayan; müslümanlık, hayatlarında gözükmeyen kimseleri her türlü vâsıta ve imkânlarla düzeltmeye çalışmak da müslümanların görevleri cümlesindedir.
Bu son hadis-i şeriften anlıyoruz ki, tebliğle iman arasında çok sıkı bir münâsebet vardır. Bir münkerin işlendiğine şâhit olduğu halde o münkere tepki göstermeyen kimsenin hardal tanesi kadar iman kalmayacağı belirtiliyor. Buna rağmen, tepki göstermeyen, hatta o münkerden hoşlanan, münker sahibini alkışlayıp destekleyen insanların durumu ne olacak? En çirkin münkerler, televizyon kanallarından film adına, eğlence adına sunulur, izleyiciler alıştırılır. Beyaz cam; cinâyetleri, gayrı meşrû ilişkileri, fuhşu sevdirmeye, hiç değilse tepkisiz seyrettirmeye hazırlar izleyicileri, münkerlerin propagandasını yapar, halkı tepkisizliğe alıştırır. Sonra, insanlar çevrelerinde, sokaklarında, işyerlerinde gördükleri münkerlere de tepki göstermez olur. Her çeşit haram, fahşâ ve münker için özgürlük vardır. Sanırsınız ki, memleketteki demokrasi ve özgürlük sadece bu kesim için vardır; müslümanların müslümanca faâliyetlerine ve hele de münkerlere karşı çıkma görevlerine işlemez bu özgürlük; onlar için düşünce suçu, ayrımcılık, dini istismar ve benzeri yasalar devreye sokulur. Bütün bunların kaynağı düzene lâf ettirilmez. Yani, taşlar bağlanmış, itler salıverilmiştir özgür ve demokratik(!) ülkelerde.
İntihar eden birini görüp de onu vazgeçirmeye çalışmamak, sobaya elini değen çocuğunu bu işten engellememek, zehirli bir böcek karşımızdaki insanın üzerinde gezerken gördüğümüz halde ona haber vermemek, söndürmek için imkânlarımız olduğu halde yangına seyirci kalmak, ölümcül bir hastalığın ilacını bildiğimiz halde ona haber vermemek, elimizde yakacağımız mum, kandil veya daha büyük ışık saçan araç olduğu ve onu yakmaya çalışmamız gerektiği halde sadece karanlıktan şikâyet etmek... ne ise, tebliğ görevini yerine getirmekte ihmalkâr davranmak aynı şeydir.
Dâvâ adamı misyonuna sahip müslüman gençliğin çoğu, bugün moralsizlik, bereketsizlik ve tıkanıklık yaşıyorsa, bunun sebeplerinden biri, zihnî gıdaları fıtrî şekilde boşaltamadığıdır. Cemaat çalışmalarından, ev sohbetlerinden ve kitap-dergi gibi yayın organlarından beslenip tıka-basa doldurduğu kafası mânevî ur gibi şişmiş, besin zehirlenmesine değilse bile kabızlığa uğramıştır. Bunun çözümü, uygun şekilde boşaltma, yani tebliğdir. Mânevî ve zihnî gıdaları, maddî gıdâlara benzetebiliriz. Ne kadar kaliteli yiyecekler de olsa, midesini doldurduğu yiyecekleri uygun yollarla dışarıya boşaltamayan kimsenin büyük ıstıraplara yol açan hastalığı, aynen fikrî gıdalar için de sözkonusudur. Bunun çözümü, tebliğ çalışmalarıyla olacaktır. İnsanlar, dâvâ için; ölmüşleri diriltmeye, hastaları iyileştirmeye çalışmak gibi ulvî ve bereketli çalışmalara yeterli zaman ayırmıyorsa, ya içindeki müslümanlarla uğraşacak, eleştiriler içinde insanları harcayacak, ya da kendini harcayıp hastalıklı hale gelecektir. Kendi hastalığını gözde büyütmemenin yolu, doktorluk yapmaktan geçer. Tebliğ gibi hayırlı meşgale olmayınca, hayat boşluk kabul etmeyeceğinden, şerli ve zararlı uğraşılar insanı kuşatacaktır.
Kâfirler, İslâm dışı dâvâ adamları kadar, futbol fanatikleri ve tâğut yolunda
- 210 -
KUR’AN KAVRAMLARI
savaşçılar kadar Allah’ın dini için gayret göstermiyorsak, şu âyeti düşünmeliyiz: “İnsanlardan bazıları, Allah’tan başkasını Allah’a endâd/denk tanrılar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zâlimler azâbı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azâbının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.”1024 İman eden mü’minlerin Allah’a olan sevgileri, başkalarının herhangi bir şeyi sevdiğinden daha fazla olması gerektiği halde, bir futbol fanatiğinin takımını sevdiği ve onun için fedâkârlığı, ya da bir ırkçı veya komünistin dâvâsı için ölümü göze alması karşısında, bizim dâvâmız için yaptıklarımızın hiç de çok, hatta yeterli olmadığını söylemek mümkündür. Kâfirler kadar, inandığı dâvâda fedâkârlık göstermeyen uyuşuk ve korkak, dünyevîleşmiş, bahaneleri mâzeret gösteren müslümanlar, imanlarını yoklamalı, yeniden İslâm’a dönmenin yolunu aramalıdır.
“Namaz için ezan okunduğu zaman, şeytan oradan sesli sesli yellenerek uzaklaşır, ezanı duyamayacağı yere kadar kaçar. Ezan bitince geri gelir. İkamete başlanınca yine uzaklaşır, ikamet bitince geri dönüp kişi ile kalbinin arasına girer ve “şunu hatırla” , “bunu düşün” diye insanın aklında daha önce hiç olmayan şeylerle vesvese verir. Öyle ki (buna kapılan) kişi kaç rekât kıldığını bilemeyecek hale gelir.” 1025
Rasûlüllah, bu hadisinde, insî ve cinnî şeytanların ezandan duyduğu rahatsızlığı beliğ bir üslupla dile getirmektedir. Ezandan rahatsız olanların tercih edecekleri alternatif meşguliyet ve sesleri, Rasülüllah’ın yellenme sesine benzetmesi de dikkat çekicidir.
Akla şöyle bir soru gelebilir: Kur’an’a başlarken, namaz kılarken, bizden uzaklaşmayan şeytan, namaz kadar önemi büyük ve terkedilmesi câiz olmayan bir ibâdet olmadığı halde, ezandan niye kaçar? Cevabı, ezanın mesajında ve sosyalitesindedir. Namaz, ferdî bir ibâdettir. Namazla kişi, sadece kendisini ateşten kurtaracaktır. Ezan ise, tebliğdir, dâvettir, başkalarının kurtuluşunu istemektir. Mesaj sunmaktır, hakkı haykırmaktır ezan. Peki, her tebliğ, her mesaj şeytanı kaçırır mı? Vâizlere de, vaazlara da şeytan yaklaşamaz mı?
Cevap, ezandaki ifadelerdedir. Ezanda nelerin tebliği yapılmaktadır? Dinin temel esasları, Allah’ın en büyük olduğu, O’ndan başka ilâh olmadığı. Başka? Kurtulmak için namaz kılmanın şart olduğu, Önder ve kılavuzun kim olduğu... Tüm insanların bu esaslara ve namaza dâvet edilmesidir ezan. Net, pazarlıksız, kesin bir ifadeyle tabliğdir ezan, çünkü şâhidlik yapılmaktadır. Ve güzel bir üslûp ve sesle insanlara çağrıdır ezan. Peki, bugünkü ezanlar, şeytanı gerçekten kaçırıyor mu? Cevap yine ezan ifadesinde. Ezana, “ezan-ı Muhammedî” denir. Anlamı, Muhammed (s.a.s.)’e ait çağrı, Muhammedî üslûpla ilân. Demek ki, sünnete uygun bir usûl ve metodla tevhidî mesajın ister minâreden, ister başka yerden insanlara sunulması, şeytanları bizden uzaklaştıracaktır. İnsan ve cin şeytanlarını, korkudan yellene yellene kaçırmak isteyenlere duyrulur.
İnsanlara İyiliği Emredip Kendini Unutmak
“Siz Kitab’ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara birr’i (iyiliği) emredip
1024] 2/Bakara, 165
1025] Buhârî, Ezan 4, Amel fi’s-Salât 18, Sehv 6; Müslim, Salât 19, Mesâcid 89; Ebû Dâvud, Salât 31; Nesâî, Ezan 30; Muvattâ, Nidâ 6; Kütüb-i SitteTercümesi, 8/ 320
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 211 -
kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” 1026
Birr (İyilik)
‘Birr’in aslı ‘berr’ dir. ‘Berr’, sözlükte kıta, denizin karşıtı olarak kara demektir.Buradan harketle ‘birr’, hayır işinde genişlik anlamında kullanılmaktadır. Geniş anlamıyla ‘birr’, her türlü hayır ve iyilik işinde genişlik, ihsan, itaat, doğruluk, bol bol iyilik demektir. ‘Birr’, her türlü iyiliği, ihsanı ve hayırlı işleri kapsar.
Allah (cc) el-Berr’dir. O, kullarına merhametli olduğu için, onların hakkında kolaylık diler, zorluk dilemez. Onların günahlarına (eğer tevbe etmezlerse) bir karşılık verir. Buna karşın onların iyiliklerine, hayırlı amellerine kat kat karşılık verir. “Hiç şüphesiz, biz bundan önce O’na dua (kulluk) ederdik. Gerçekten O, iyiliği ve ihsanı bol, rahmeti bol (el-Berr) olandır.” 1027
‘Birr’, bol bol iyilik etmek, hayır işlerinde geniş olmak anlamına geldiği gibi, aynı zamanda fâil (özne) ismidir ve iyilikte bulunan demektir. Mü’minler, çok iyilikte bulunarak, takvada çok geniş olarak ‘birr’in bizzat kendisi haline gelirler. Tıpkı sâlih amel işleyerek imanıyla özdeşleşen müslümana ‘iman’ denilmesi gibi. Iyilik ve takvada ileri geçen bol bol ihsanda dulunan, akrabalarına ve diğer insanlara bol bol iyilik eden, iyi davranan kimseler artık ‘birr’in bizzat kendisi olurlar. Böyle kimselere Kur’an ‘ebrâr’ demektedir.
Kur’an ‘birr’i şöyle tanıtıyor: “Yüzlerinizi doğudan ve batıdan yana çevırmeniz ‘birr/iyilik’ değildir. Ama birr, Allah’a, Âhiret Gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, malı yakınlarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip dilenene ve kölelere harcayan; namaz kılan, zekât veren; söz verdiklerinde (ahidleştiklerinde) sözlerinde duranlar ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenler (in tutum ve davranışlarıdır). Işte bunlar, doğru olanlardır ve takva sahibi olanlar da bunlardır.” 1028
Görüldüğü gibi Kur’an, ‘birr’in inanç ve amel boyutlarını, en önemli ilkeleri sıralayarak açıklıyor. ‘Birr’ öncelikli olarak İslâm’ın inanç esaslarını kabul etmek, sonra da malı ihtiyaç sahiplerine infak etmektir. Bu âyette en önemli erdemler sıralanmış olup, birr’in sınırının daraltılmadığı açıktır. Bu bağlamda birr, bütün iman, ibadet ve ahlâka ait iyi huyları kapsayacak genişlikte bir kavramdır.
Birr, bütün tâat sayılan, yani Allah’a saygı ifade eden davranışlar ve insanı Allah’a yaklaştıran hayırlı işleri içerisine alan bir kelimedir. Birr, takva sahibi mü’minlerin bir özelliğidir. Bizzat takva değil takvalı olmanın görüntüsüdür diyebiliriz. Hatta yukarıdaki âyette ‘işte sâdık (doğru) olanlar bunlardır’ cümlesinden hareketle ‘birr’i ‘doğruluk’ diye anlayanlar da olmuştur. Hâlbuki ‘sıdk-doğruluk’ birr değil; birr sahibi olmanın bir sonucudur.
Takva sahibi kimseler hayır üzerinde olurlar, infak ederler (muhtaçlara el atarlar), sürekli iyilikte bulunurlar. Hem Allah’a (c.c.) itaat ederler, hem de insanlara bir fayda sağlarlar. Dolasıyla onların tutumu birr’in ta kendisidir.
Birr, sosyal hayatın kurulması ve işlemesi konusunda son derece önemli bir
1026] 2/Bakara, 44
1027] 52/Tûr, 28
1028] 2/Bakara, 177
- 212 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ahlâk kuralıdır. Insanlar arasındaki ülfetin (kaynaşmanın) yollarından biridir. Kişiler başkalarına yardım ettikçe, onlara güzel davrandıkça; aralarında kavga, anlaşmazlık ve düşmanlık yerine; dostluk, barış ve ülfet olur.
Birr’in Sosyal Hayata Yansıması
Birr sosyal hayata iki şekilde yansır: Birincisi sıla’dır ki bu insanlara karşılıksız mal yardımında bulunmaktır. İkincisi ise ma’ruf’tur ki bu da, söz ve davranışlarla insanların iyilikleri ve mutlulukları, dirlik ve düzenliği için çalışmak demektir.
Mü’minler, sevdikleri şeylerden Allah yolunda harcadıkça bu birr erdemini kazanırlar. “Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla birr’e (iyiliğe ) erişemezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.”1029 Görüldüğü gibi birr ahlâkı toplumda ekonomik ve sosyal düzeni zorlama olmaksızın sağlayıcı, insanlar arasındaki dostluğu ve barışı koruyacak, insanı en erdemli yapacak çok önemli bir ahlâktır. 1030
“…Birr (iyilik) ve takva (Allah’tan korku-korunma) hususunda yardımlaşın; günah ve sınırı aşma konusunda yardımlaşmayın. Gerçekten Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.” 1031
Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki: “Sıdk (doğruluk) insanı birr’e (Allah’ı râzı edecek iyiliğe) götürür; birr de mü’mini Cennete götürür. Kişi, doğruyu söyler ve doğruyu arar da Allah (c.c.) katında doğru sözlü diye kaydedilir. Yalan da kişiyi sınırı aşmaya götürür. Haddi aşmak da (kişiyi) ateşe götürür. Kişi yalan söyler ve yalanı arttırır da sonunda Allah katında yalancı diye kaydedilir” 1032
Kur’an bize şöyle dua etmemizi tavsiye ediyor: “Ey Rabbimiz! Biz, ‘Rabbinize iman edin’ diye imana dâvet eden bir dâvetçiyi işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerinizi ört ve bizi de ‘ebrâr (Allah’ı râzı edecek iyilik sahipleri) ile birlikte öldür.” 1033
Başkalarına Birr’i (İyiliği) Emredip Kendisini Unutmak
“Siz Kitab’ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” 1034
“Ey iman edenler, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük nefretle karşılanan en sevilmeyen bir şeydir.” 1035
“Kendilerine Tevrat yükletilen sonra onu taşımayanların (Kitab’ın hükümleriyle amel etmeyenlerin) durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumu gibidir.” 1036
“İnsanları Allah’a dâvet ve kendisi de sâlih amel (iyi davranışta bulunup güzel hareket)
1029] 3/Âl-i Imran, 92
1030] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 91-93
1031] 5/Mâide, 2
1032] Buharî, Edeb 69, 7/30; Müslim, Birr 29, Hadis no: 2607, 4/2012; Ebu Davud, Edeb, Hadis no: 1989, 4/297; Tirmizî, Birr 46, Hadis no: 1971, 4/347; Muvatta, Kelâm 16; Kütüb-i Sitte 10/9
1033] 3/Âl-i Imran, 193
1034] 2/Bakara, 44
1035] 61/Saff, 2-3
1036] 62/Cuma, 5
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 213 -
işleyen ve ‘Ben şüphesiz müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kimdir?” 1037
“...(Şuayb a.s.:) Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na döneceğim.” 1038
“Onlara, kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku. Dileseydik elbette onu ayetlerle yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı ve hevâ/hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Eğer üstüne varsan, dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu budur. Bu kıssayı anlat, umulur ki düşünür, ibret alırlar.” 1039
Rasulullah (s.a.s.) buyurdu ki: “İsrâ’ya götürüldüğüm (Mi’râca çıkarıldığım) gece, dudakları ateşten makaslarla kesilen birtakım kimselerin yanından geçtim. ‘Bunlar kimlerdir ey Cebrâil’ dedim. Bana şu cevabı verdi: ‘Bunlar dünya ehlinden olan hatiplerdir. İnsanlara iyiliği emrettikleri ve Kitab’ı okudukları halde bizzat kendilerini unutanlardır. Bunlar hiç akıl etmezler mi?” 1040
“İnsanlara iyiliği emredip de kendilerini unutanlar cehennem ateşinde bağırsaklarını sürüklerler. Onlara, ‘siz kimlersiniz’ diye sorulur, şu cevabı verirler: ‘Biz, insanlara hayrı emrettiğimiz halde kendimizi unutan kimseleriz.” 1041
“Kıyamet gününde adam gelir, cehenneme atılır. Bağırsakları karnından dışarıya fırlar. Değirmen merkebinin döndüğü gibi bağırsakları etrafında döner. Cehennemlikler onun etrafına toplanır, şöyle derler: ‘Ey filân, sen ma’rûfu emreden, münkerden alıkoyan bir kimse değil miydin?” Şöyle der: ‘Evet, öyle idim. Ma’rûfu emreder, fakat kendim işlemezdim. Münkerden alıkoyar, fakat kendim işlerdim.” 1042
“Kıyamet gününde azabı insanlar arasında en çetin olacak kimse yüce Allah’ın kendisini bilgisiyle faydalandırmadığı ilim adamı olacaktır.” 1043
“Cenab-ı Hakk’ın Benden önce, ümmetler arasında gönderdiği her peygamberin ashâbı ve havârileri vardır. Bunlar o peygamberin sünnetine ittiba eder, emirlerine uyarlar. Fakat onlardan sonra öyle nesiller gelir ki yapmadıklarını söyler ve emr olunmadıklarını işlerler. Kim onlara karşı eliyle mücahede ederse mü’mindir, kim diliyle mücahede ederse mü’mindir. Bunun ötesinde ise zerre kadar iman yoktur.” 1044
“Şu muhakkak ki sizin üzerinize birtakım âmirler/yöneticiler tayin olunacak da siz onların yaptıklarından bazısını mâruf ve güzel göreceksiniz. Kim münker işi çirkin görürse onun günahından berî (uzak) olur. İnkâr edip ondan sakındıran, (günaha katılmaktan) uzak olur. Ancak kim ona razı olur ve (onu işleyenlere) uyarsa günahından kurtulamaz.” (Sahabeler) dediler ki: ‘O idarecilerle savaşmayalım mı?’ Buyurdu ki: “Namaz kıldıkları
1037] 41/Fussılet, 33
1038] 11/Hûd, 88
1039] 7/A’raf, 175-176
1040] Müsned-i Ahmed, III/120, 231, 239
1041] Süyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, I/158
1042] Buhârî, Bed’u’l-Halk 10, Fiten, 17, hadis no: 46; S. Müslim, Zühd 7, 51, hadis no: 51 (2989); Müsned, V/205, 206, 207, 209
1043] İbn Mâce, Sünen; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid I/185
1044] Müslim, İman 80; Ahmed bin Hanbel, I/458, 461
- 214 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müddetçe hayır!” 1045
“Kendisinin yapmadığı bir davranışa veya söze insanları çağıran kişi ya vazgeçinceye veya çağırdığı şeyi yapıncaya kadar Allah’ın azâbının gölgesi altındadır.” 1046
“Cehennemde, cehennem ehlinin kokusundan bîzâr/şikâyetçi oldukları bir adam vardır.” Denildi ki: “O kimdir ey Allah’ın Rasulü?” Hz. Peygamber (s.a.s.) de: “İlminden kendisi istifade etmeyen âlimdir” buyurdu. 1047
“Kendisi yapmadığı halde insanlara hayrı (iyiliği) öğreten kimse tıpkı insanları aydınlatırken kendisini yakıp tüketen bir kandil gibidir.” 1048
Hasan Basri: “İnsanlara uygulamanla, fiilinle nasihat et; sadece sözlerinle değil.”1049 Yine Hasan Basri’nin diğer bir nasihati: “Mârufu emreden birisi olduğun zaman, onu kendisi yaşayıp uygulayanlardan ol; yoksa helâk olursun. Münkeri de sakındıranlardan olduğunda ise, ondan kendisi sakınanlardan ol; yoksa helâk olursun.” 1050
Bu konudaki âyet ve sahih hadislerin lafızları, ma’rûf ve münkeri tanıyıp bunların her birisinin gerektirdiği görevi yerine getirmenin vücubunu bilen bir kimsenin, bildiğinin ve emrettiğinin aksine davranışından dolayı, bunları bilmeyen bir kimseye göre cezasının daha ağır olacağını göstermektedir. Çünkü o bu şekilde yüce Allah’ın yasaklarını küçümsüyor, hükümlerini hafife alıyor gibidir. Ve böyle bir kimse kendi bilgisiyle yararlanamayan kimsedir. Rasulullah (s.a.s.) ise şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde azabı insanlar arasında en çetin olacak kimse yüce Allah’ın kendisini bilgisiyle faydalandırmadığı ilim adamı olacaktır.” 1051
Kötülük yaparken iyiliği tavsiye etmek yasak mıdır? Hayır. Burada yasaklanan, kötülük yaparken iyiliği emretmek değil; iyilikle emrederken kötülük yapmaya devam etmektir. Yani, “siz iyiliği emrediyorsunuz, güzel; o halde kötülüğü de terkedin, emrettiğiniz o iyiliği kendiniz de yapın” denmektedir.
“Siz Kitab’ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz? Hâlâ akıllanmayacak mısınız?”1052 Ayette geçen birrden (iyilikden) kasıt, itaat ve sâlih ameldir. Âyette geçen “kendinizi unutur musunuz?” buyruğundan kasıt, “kendinizi terk eder, o halde bırakır mısınız?” demektir. Unutmak, terk etmek anlamına da gelir ve burada kasıt budur. Allah’ın: “Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu.”1053 âyetinde unutmak da hatırlamanın ve bellemenin zıddı anlamındadır.
Seyyid Kutub, bu âyetin tefsirinde şunları söyler: Kur’an’ın bu hükmü, başlangıçta her ne kadar İsrâiloğullarında görülen hâdiseler üzerine nâzil olmuş idiyse de bütün insanlığa ve özellikle din âlimlerine hitap edişi bakımından bu ebedî tebliğat yalnız bir nesle veya bir kavme münhasır değildir. Din, sıcak bir
1045] Müslim, İmâre 63
1046] Taberânî, naklen İbn Kesir, II/325-326
1047] Tefsir-i Kebir, II/482
1048] Tefsir-i Kebir, II/482
1049] Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 273
1050] Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 360
1051] İbn Mâce, Sünen; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid I/185
1052] 2/Bakara, 44
1053] 9/Tevbe, 68
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 215 -
ruh ve müdâfaa edilen bir itikad olmaktan çıkarılıp, sanat ve ticaret haline getirilirse din adamları tehlikeli bir âfet olur. Bu tip din adamları, inanmadıkları şeyleri dilleriyle söylerler. Ve hayrı emrettikleri halde kendileri yapmazlar. İyiliğe çağırdıkları halde kendileri iyilikten kaçarlar. İlâhî kelâmın aslını değiştirip tahrif ederler. Allah’ın kat’i hükümlerini birtakım menfaat ve arzulara göre te’vil ederler. Yahudi hahamlarının yaptığı gibi, dıştan ilâhî hükümlere uyar görünüp, diğer taraftan devlet adamlarını ve zenginleri memnun etmek için din hakikatleriyle bağdaşmayan fetvâlar verirler.
İyiliğe dâvet edip de iyilikten kaçınmak, iyilik yolunda olanlara karşı çıkmak, sadece dâvâ adamlarında değil, bizzat dâvânın kendisinde şek ve şüphe âfetlerinin belirmesine sebep olur. Zaten umumî efkârı/kamuoyunu karıştıran ve kalpleri şüpheye düşüren de budur. Zira halk bir kimseden güzel söz işitir de çirkin fiiller müşâhede ederse, söz ile iş arasındaki bu ayrılıktan tereddüde kapılarak itikadın ruhlarında alevlendirdiği meşaleler söner. İmanın kalplere serptiği nurlar kaybolur. Din adamlarına olan itimatlarını yitirdikten sonra artık dine de bağlılıkları kalmaz.
Söz ne kadar heyecanlı, ne kadar câzip ve edebî olursa olsun, inanan bir kalpten gelmedikçe sönüklükten kurtulamaz; ölüdür, muhâtabına tesir edemez. Bir insan ağzından çıkan sözün canlı bir numûnesi/örneği olmadıkça, söylediğinin hakiki temsilcisi sayılamaz. Bu kimseye itimad eden de bulunmaz. Ancak bu hallerden kurtulup, içi ile dışı bir olduğu takdirde, sözler parlak, kelimeler câzip olmasa da, halkın imanı ve güveni temin edilebilir. Zira o zaman kelimeler kuvvetini nağmelerden değil; bizzat hakikatlerden alır. Sözün güzelliği parlaklığından değil; sadakatinden ötürüdür. Ancak bu takdirde söz, canlı bir enerji kaynağı haline gelir. Artık o, bizzat gerçeğin ifadesidir. Söz ile hareket, akide ile ahlâk arasındaki mutâbakatı (uyumu) sağlamak kolay değildir. Bu, sadâkatle çalışmayı, O’ndan medet dilemeyi ve O’nun hidayet kaynağı olan hakikatlerden yardım istemeyi gerektirir. Hayatın zaruretleri ve mecburiyetleri çok kere fert ile itikadının arasını açar. Hayatın karışıklığı imanın dâvet ettiği yolu zorlaştırır. Fâni olan fert ne kadar kuvvetli olursa olsun, ebedî olan kuvvete bağlanmadıkça zayıftır. Zira şerrin, tuğyânın ve sapıklığın kuvveti (Allah’ın yardımı için gerekli sebeplere yapışılmadıkça) insanı mağlup etmeye kâfidir.” 1054
Başkasına İyilikle Emredip Kendisini Unutmak Akılla Bağdaşmaz
“... Aklınızı kullanmıyor musunuz? Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” Konumuzun mesnedi olan Bakara sûresi 44. âyeti, bu iğneleyici soruyla biter. İyiliği emrettiği halde kendini unutan insan, akıllı kabul edilmez ve akıllı olmaya dâvet edilir. Başkalarına iyiliği emretmek, başkalarına doğruyu göstermek suretiyle onları yararlandırmaktır. Hâlbuki başkasına yol gösterip de kendisini unutmak ve kendisini iyilikten, irşaddan mahrum etmek, başkasını selâmete çıkarıp kendini ateşe atmak demektir ki, bu davranış, akıl açısından bir çelişki teşkil eder.
İkincisi, insanlara vaaz ve ders vererek ilmini ortaya koyup da kendisi, kendi emrini, kendi öğüdünü dinlememek, kendini ve ilmini fiilen yalanlamaktır. Bu, şahsında bir çelişki olduğu gibi, halkı bir taraftan aydınlatmak isterken, diğer
1054] S. Kutub, Fi Zılâl, c. 1, s. 142-143
- 216 -
KUR’AN KAVRAMLARI
taraftan saptırmaktır ki, bu da bir çelişkidir; bunda da bir çeşit karıştırmak vardır. Aklı olan ise böyle çelişkilere düşmez.
Üçüncüsü, söylenen sözün, verilen nasihatin bir kıymeti ve kalplerde bir tesirinin olması arzu edilir. Boşuna emir, boşuna gevezelik akıl kârı değildir. Hâlbuki verdiği emir ve öğüdün tersini kendisinin yapması, onun kıymetini kırmak ve herkesi ondan nefret ettirmektir. Daha açıkçası, bindiği dalı kesmek, oturduğu evi yıkmaktır ki, bundan büyük budalalık olmaz.
Özetle, iyilik iyiliktir; elbette insanlara iyiliği emretmek de hadd-i zâtında iyidir ve bir görevdir. Fakat bunu yaparken kendini unutmak, işte budalalık oradadır. Bu âyette yasaklanan da budur. Bundan dolayı bu âyet, fâsığın/günahkâr sapığın doğru söylemek, sözünde ciddî olarak iyiyi söylemek şartıyla vaaz etmesini (öğüt vermesini), iyiliği emretmesini men etmemekle beraber, bu gibiler hakkında gayet büyük ve büyük olmakla beraber zarif/ince bir inzârı (korkutmayı) içeriyor ve aptallıklarını anlatıyor. İyilikle emreden kişinin kendi hakkında ciddî olmasını ve öğüt verirken herkesten önce kendini düşünmesinin gereğini anlatıyor. Ve bunun özellikle akıl nokta-i nazarından çok şaşılacak şey olduğunu gösteriyor. İnsan, başkasına öğüt verirken, kendini unutmamalı, ele telkin verip de kendi zakkum salkımı yutmuş olmamalıdır. Halkı aydınlatmak için doğru söyleyenler (kendileri söylediklerine ters davrandıkları için) hadislerde belirtilen azâba çarptırılacaksa, bir de insanları saptırmak için eğri söyleyenlerin hali buna kıyas edilsin!..
Görülüyor ki, halk ve seçkinleriyle İsrâiloğullarına hitap ederek verilen emirleri, yasakları izleyerek şaşkınlık ve takrir ifade eden bir soru ile başlayan ve özellikle âlimleri, âmirleri ve hâkimleri hedef alan bu hitap, bütün bu emirleri ve yasakları bildirme ve bildirimi almada İslâm dininin istediği ahlâk ve irfanın yükseklik ve ciddîliğini gösteren bir kuvvetlendirme cümlesi olmuş ve özellikle namaz, zekât, cemaat emirlerini takip etmesi de bunların ahlâkı güzelleştirmekteki tesirlerine bir işareti içermiş ve özellikle bildiğiyle amel edici olmamanın İsrâiloğullarının bilginlerinin şiarı olduğunu anlatmıştır.1055
Büyük müfessir Fahreddin Râzî de, iyiliği emredip kendisini unutmanın akılla bağdaşmadığını şöyle ifade eder: İyiliği emredip kötülüğü sakındırmaktan maksat, başkasını menfaatine olan şeyi elde etmeye ve zararına olan şeye düşmekten sakındırmaya bir irşaddır. İnsanın kendisine iyiliği, başkasına iyilik yapmasından daha evlâdır. Bunun böyle olduğu aklî ve naklî deliller ile mâlumdur. Başkasına nasihat edip kendisi nasihat almayan kimse, sanki aklın kabul edemeyeceği aykırı bir işte bulunmuş olur. İnsanlara nasihat edip ilmini gösteren, sonra da kendisi yapmayan kimsenin nasihati, insanların günaha rağbet etmelerine bir sebep olur. Çünkü insanlar o zaman şöyle derler: “O, bu ilmi ile eğer bu anlattıklarının bir aslı esası olmadığını anlamış olmasaydı, bu günahı işlemezdi.” Onun bu günahı işlemesi, böylece insanları dinî konularda aldırmazlığa götürür ve günah işleme hususunda onlara cesaret verir. İyiliği emredip kendisi günah işlemeye cesaret verecek bir fiili işlediği zaman, sanki o iki zıt şeyi birleştirmiş olur; ki bu da akıl sahibi olanlara yakışan bir fiil değildir. İyiliği emreden kimsenin, nasihatinin kalplere tesirli olmasına gayret etmesi gerekir. Günah işlemek ise, kalpleri günah işleyenin sözünü kabulden uzaklaştırır. Nasihat edenin
1055] Elmalılı H. Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 287-288
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 217 -
maksadı, sözünün kalplere etki etmesidir. İşte bu sebeple her ikisini beraber yapmak, akıllılara yakışmayan bir çelişkidir. Bundan dolayı Hz. Ali, “Belimi iki kişi kırar: Şerefinin zedelenmesine aldırmayan âlim ve zâhid olan câhil.” der. 1056
Ebu’l Atahiye bir şiirinde der ki: “Takvâyı sanki sen takvâlı imiş gibi anlatıyorsun; Hâlbuki günahların kokusu senin elbisenden yayılıyor.”1057 Kendisi hasta olan bir doktor, aynı hastalıkla ilgili başkasını tedâvi etmeye kalkmasına, halk, atasözü halinde söylenen sözü söyler: “Kelin merhemi olsa, başına çalar.” Bu sözü, biraz değiştirerek konuyla ilgili halkın değerlendir-mesi açısından şöyle diyebiliriz: “Kelin, diğer kellere tavsiye ettiği merhem, faydalı olsaydı, kendi başına sürer, kendi kelini tedavi ederdi.” Tabii, tavsiye ettiğimiz hak dâvâ için bu çeşit sözler söyletenlerin, buna fırsat verenlerin ne kadar büyük vebali olacağı düşünülmelidir. O yüzden “yarım doktor can yakar, yarım hoca din yıkar” denilmiş; “hocanın dediğini yap, gittiği yoldan gitme” diye, insanlar birbirine hocaların, söyledikleriyle uyuşan örnek hayatlarının olmadığını ifade etme gereği duymuştur. Halkın tümüyle yanıldığını ve bu sözlerde kasıtlı olduğunu iddia etmek ve İslâm’a sadece sözle dâvet edenleri temize çıkarmak mümkün mü? “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” “Ele verir öğüdü, kendi keser söğüdü” bu deyimler de, yine bu tür davranışa duyulan tepkinin ifadesidir.
Bu konuda cevaplandırılması gerekli bir soru ortaya çıkabilir: Dâvetin muvaffakiyeti için dâvetçinin her yönüyle İslâmî bir yaşayışa sahip olması, gerçekten gereklidir. Peki, dâvetçi, bütün bu hususlarda İslâmî bir anlayış ve yaşayışa sahip olup kemâl buluncaya kadar bekleyerek tebliğden uzak mı kalmalıdır?
Diyebiliriz ki şayet bu şartı kaçınılmaz görür ve mutlaka ararsak o zaman İslâm topluluklarında hiç dâvetçi kalmaz ve herkes iyiliği emir, kötülüğü yasaklamaktan vazgeçerek iman, İslâm ve ihsanda kemâl bulmak için kabuğuna çekilerek yalnızca nefsiyle uğraşmaya başlar. Kemâlin hududu ve nihayeti olmadığı için ömür boyu dâvete hazırlık bitmez ve dâvet hiç başlayamaz. Bir insanın, âlim bile olsa, tüm mâruf ve birr sıfatına giren iyilikleri yapması ve münker/kötü olan şeylerin tümünden kendini alıkoyması hemen hemen mümkün değildir; “hatasız kul olmaz.” O yüzden, şeytanın sağdan yaklaşıp, “sen kendini tümüyle düzeltmeden iyiliği emredemezsin!” diye vesvese vermesine müsaade etmemeli; hem kendimize ve hem de çevremize nasihat edip, iyilikleri emretmeliyiz.
Mükellef olan insan, iki şey ile emredilmiştir: Günahı terk ve başkasını günah işlemekten alıkoymak. Bu iki görevden birini yapmamak, diğerini de yapmamayı gerektirmez. “Mâ lâ yüdrakü küllühü, lâ yütrakü küllühü: Bir şeyin hepsine ulaşılamıyorsa, tamamen de terkedilmez.” İnsan bir ağaç gibi olmalıdır: Ağaç, bir taraftan her geçen zaman diliminde köklerini ahtapot kolları gibi her yöne açarak ve gittikçe derinlere dalarak kendine lâzım olan besin kaynaklarına müracaat edip kökünü, gövdesini güçlendiriyor. Aynı zamanda meyve vermeye devam ediyor. Hatta daha çocukluktan/fidanlıktan yeni kurtulan genç bir fide iken bile acı da olsa meyve vermeyi deniyor. Hem güçlenmeye hem de meyve vermeye devam ettiği müddetçe sadece kendi gücü artmıyor, ortaya koyduğu ürünün, meyvelerinin tadı da hızla artmaya, olgun ürünler vermeye başlıyor.
1056] Fahreddin Râzi, T. Kebir, c. 2, s. 44
1057] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, c. 2, s. 55
- 218 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Demek ki, dikkat etmemiz gereken; başkasına iyiliği emrederken, kendimizi unutmamamız, kendimize de emretmemizdir; Sadece başkalarına anlatarak görevimizi yaptığımızı iddia edemeyiz.
Sadece başkalarına anlatmakla yetinenlerin, postacıdan veya taşıdığı kitaptan yararlanmayan dört ayaklılardan farkı olmayacaktır. İmam Gazali; bu konuda şu benzetmeleri yapar: “Bildiği ile amel etmeyenler, sayfaları ilimle dolu defter veya kitap gibidir; başkasına kârı olsa da kendisi ondan yararlanamaz. Bileği taşı gibidir; bıçağı biler, fakat kendisi kesmez. İğne gibidir; başkasını giydirir, fakat kendisi daima çıplak durur. Lâmba fitili gibidir; başkasına ışık verir, fakat kendisi yanmaktan kurtulamaz.” 1058
Amel söze uymalı; söz amele. İnsanın çifte standartlı olmaması, içi başka dışı başka olan mûnâfıklara benzememesi için sözü özünü, özü de sözünü desteklemelidir. İslâm’a dâvet eden kişi, her çeşit davranışının, sözlerine uymamasından şiddetle sakınmalıdır. Sözü ile özü, mesajı ile yaşayışı aynı doğrultuda olan, iki dille insana tebliğ etmiş olacağından, hem kulak hem göz etkilenecek, mesaj donuk ve soyut olmaktan çıkacak, canlanıp canlandıracaktır. Bu tavır, hem ihlâsın meyvesi olduğundan Allah katında büyük ecir getirecek, hem bereketini dünyada neticeleriyle görecek ve sözünün kabul görmesine büyük oranda vesile olabilecektir. İnsan karakteri, ilmiyle amel etmeyen ve sözü fiiline uymayan kimselerin sözünden faydalanmamak eyilimindedir.
Şuayb (a.s.) sözüyle olduğu kadar namazıyla ve davranışlarıyla da kavmine tebliğ ediyor ve dâvet ettiği şeyleri kendisi tümüyle yaşadığını belirtme ihtiyacı hissediyordu: “Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum.”1059 Bu âyetin öncesi ve sonrası da dâvetçinin temel vasıflarını içermesi bakımından peygamberleri örnek almak ve doğruyu bulup yaymak isteyenler için çok önemlidir: “Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a ibâdet/kulluk edin. Sizin için ondan başka ilâh yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın...’ Dediler ki ‘Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın.’ Dedi ki: ‘Ey kavmim! Eğer benim, Rabbim tarafından (verilmiş) apaçık bir delilim varsa ve O bana tarafından güzel bir rızık vermişse buna ne dersiniz? Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na döneceğim.” 1060
Bu âyetlerde bir peygamberin ve dolayısıyla hak yola dâvet eden peygamber izinden gidecek bir müslümanın tebliğ konusunda en önemli vasıflarının sıralandığını görüyoruz: Dâvet ve tebliğde temel, Allah’a kulluğa dâvet ve başka tüm ilâhları reddetmektir. Diğer yanlışların düzeltilmesi, bu dâvetten sonra bir anlam taşıyacaktır. Son âyetten anlıyoruz ki peygamberler, Allah tarafından gönderilmiş bir delile, yani vahye dayanırlar. Peygamberler, ümmetlerine tebliğ ettikleri şeyleri her şeyden önce kendi nefislerinde yaşarlar; sözleri ile özleri, kalpleri ile amelleri birbirine uyar; ümmetlerine tebliğ ettiklerine muhâlif davranmazlar. Peygamberler, birer ıslahat-çıdır, onların görevi, yapmak ve düzeltmektir; iyiliğin
1058] Gazali, İhya, c. 1, s. 82
1059] 11/Hûd, 88
1060] 11/Hûd, 84, 87-88
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 219 -
hâkim olması, insanların doğruya ve iyiye yönelmesi için elinden geldiğince çaba göstermektir. Peygamberler, sadece Allah’a güvenir ve dayanırlar; başarının, yalnız Allah’tan geldiği hususunda hiçbir şüpheleri olmaz; bu sebeple de Allah’tan başka hiçbir kuvvete ve desteğe sahip olmasalar bile, yine de ümitsizliğe düşmezler.
Dâvetçilerin kendi nefislerine karşı sorumlulukları, toplum karşısındaki sorumluluklarından daha büyüktür. Onların kendi görevleri konusundaki eksiklikleri de toplumun onlar üzerindeki hakları konusundaki eksikliklerinden daha tehlikelidir. İçinde yaşamış oldukları toplumda davranışlarıyla iyi bir örnek oluşturmaları gerekir. İnsanları kendisine dâvet ettikleri dâvânın etkileri bizzat kendi hayatlarında görülmeli, davranışlarında inandıkları prensiplerden işaretler olmalıdır. Ancak böyle olursa halk, bu dinin fiilî varlığını duyar ve pratik tatbikatını görme imkânına kavuşur. Dâvet ve tebliğ alanında bunun büyük etkileri vardır. Anlatılan hakikatlerin, entellüktüel tatmin aracı olarak kalmaması, hayata yansıması için teori planından çıkıp pratiğe aktarılmalıdır ki, müslümanın hayatı, İslâm’ın aynası ve tablosu olsun.
Dâvetçiler, hayatlarının her safhasında dâvâlarını uygulamak zorundadır. Söz ve davranışlarında özel ve genel meselelerinde, bireysel ve toplumsal alanlarında, özel hayatlarında, bir işçi veya işveren olarak işlerinde, bir baba ve koca olarak evlerinde, sokaklarda, hayatın her safhasında. Hz. Ali (r.a.) şöyle der: “Kim kendisini başkalarına bir önder olarak tayin ederse, başkasına öğüt vermeden önce kendi kendisine öğüt versin. Diliyle terbiye kurallarını anlatma-dan önce davranışlarını o kurallara uydursun. Kendi kendisine öğüt veren ve kendisini düzelten, başkalarına öğüt verip başkalarını düzeltmeğe çalışan kimseden daha çok saygıya lâyıktır.” 1061
Dâvet için gerekli ve geçerli bütün usûl ve çarelere başvurularak yapılan bir tebliğ, şayet muhâtaptan istenen hususlar, dâvetçi tarafından yerine getirilmiyorsa, etkileyici olmaktan çok çok uzaktır. “Âyinesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz” diyen Ziya Paşa, hüküm vermek için geçerli ölçünün, amel, fiil, yaşayış olduğunu ifade etmektedir. Bu bakımdan dâvetçinin yaşayışı, sözlerini nakzetmeyecek, kavilleri ile fiilleri arasında mutâbakat bulunacak, diliyle yaptığı dâvetten ziyade o, hayatı ile dâvetçi olacaktır.
Örnek Olmak; Hâl Diliyle İyiliğe Teşvik
Örneklik, iyiliği emir ve kötülükten sakındırma işleminin onsuz gerçekleşemeyeceği ve meyvesini veremeyeceği bir esasıdır. Çoğu zaman konuşmadan, sözden çok uygulamalar etkili olur. Mârufu emreden ve münkerden sakındıran, nasihat eden kişiler, söylediklerine uymadıkları zaman; muhâtabın fitneye düşmesine, dâvetçinin söylediklerinin doğruluğuna ikna olmamasına götürür. Hasanü’l-Basrî şöyle der: “İnsanlara uygulamanla, fiilinle nasihat et; sözlerinle değil. Nasihatçi, bir şeyi emir ve tavsiye etmek istediğinde kendi nefsinden başlar ve önce kendisi onu yapar. Bir münkerden de sakındırmak istediğinde önce kendisi ondan sakınır.”1062 Yine Hasanü’l-Basrî’ye ait başka bir tavsiye de şöyledir: “Mârufu emreden birisi olduğun zaman, onu kendisi yaşayıp uygulayanlardan ol;
1061] Fethi Yeken, Çağdaş Dâvetin Problemleri, s. 72
1062] Ahmed bin Hanbel, Zühd, 273
- 220 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yoksa helâk olursun. Münkeri de sakındıranlardan olduğunda ise, ondan kendisi sakınanlardan ol; yoksa helâk olursun.” 1063
Bir müslüman, hakkı tavsiye ve bâtıldan sakındırma işlemi sırasında hakkıyla etkili olabilmesi için, gündeme getirdiği bir konuda az bir şeyle yetinmeyip o konuyu en çok sahiplenen biri olmalıdır. Bir dâvetçinin kendi nefsini eğitmeye güç yetirmesi, başkalarını eğitmeye onu ehil kılar. Kimin de nefsi, kendisini esir almışsa, kendi hevâsına kul olmuşsa, başkalarına etkili olması mümkün değildir. 1064
İnsan, karşısındaki şahsa bir mesaj vermek istiyorsa, sözünün tesirli olabilmesi için en önemli şart, sözü özün desteklemesi; söylenen sözün hâle tercüman olmasıdır. Câmi, hâl diliyle durmadan namaza dâvet eder. Müezzin ise bu dâvete namaz vakitlerinde tercüman olur. Bir mü’min de ahlâkıyla örnek insan oldu mu, çevresindekileri hâl diliyle durmadan İslâm’a çağırır. Onlara birşeyler söylediğinde dili hâline tercüman olmuş olur ve sözü tesir eder. “Eğer biz, İslâm ahlâkının ve iman hakikatlerinin güzelliklerini davranışlarımızda ortaya koysak, diğer dinlerin bağlıları, elbette grup grup İslâmiyet’e girecektir. Belki yeryüzünün bazı kıtaları ve devletleri de İslâmiyete toptan gireceklerdir.” Biz hep beraber İslâm’a uygun bir hayat sürebilsek, yani hâl diliyle İslâm’ın güzelliğini, üstünlüğünü ilân edebilsek nice insanların hidâyetine vesile olacağız. Bir başka ifadeyle, bunu yapmamakla kimbilir kimlerin dalâletine, İslâm’dan uzaklaş-malarına yahut en azından ona yaklaşmamalarına sebep oluyoruz.
“Rabbimiz! Bizi kâfirler için bir fitne kılma.”1065 Yârabbi, Sen bizi İslâm’ı lâyıkınca yaşamama bedbahtlığına düşürme ki, kâfirlere fitne vasıtası olmayalım; “bunların elinde de hak mı olurmuş” deyip de Senin yolundan yüz çevirmesinler.
Haramdan sakınmayanın takvâ dersi dinlenilmez. Sâlih amel işlemeyenin de ibadet teşvikleri etkisiz kalır. Mânevî bunalım içinde çırpındığı halde Kur’an’ın kapısını çalmayı akıl edemeyen insanlık âlemine bunu öğretmenin en büyük şartı Kur’an ahlâkını hayatımıza mal etmektir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) ahlâkını soran ashâb-ı kirâma Hz. Âişe’nin (r.anhâ) verdiği cevap ne kadar ibretlidir: “Siz Kur’an okumuyor musunuz? Onun ahlâkı Kur’an idi.” Cenâb-ı Hakk’ın o en son elçisi, O’nun en son kitabına en mükemmel ve en berrak bir ayna olmakla kalpleri aydınlattı; câhiliyye devrini asr-ı saâdete çevirdi. Bu helâket ve felâket asrının saâdet asrına dönmesi, saâdetin bu asra taşınması da bizim O Peygamber’e lâyık ümmet olmamızda düğümleniyor. Bu düğümün çözülmesi, Kur’an’a uymayan her türlü kötü ahlâkı ruh dünyamızdan çıkarmamıza bağlı. Bunu yapabilirsek, biz de sıhhate kavuşacağız, asrımız da... 1066
Bir dâvâya en çok zararı, ona düşman olanlardan daha fazla, onu kötü savunanlar, onu kötü temsil edenler verir. Milyarlarlarca insan, İslâm’dan mahrum yaşıyorsa, kendine yakışır bir şekilde İslâm yaşanamadığındandır. Dünyanın en kötü bir ürünü, iyi bir ambalaj yardımıyla rahatlıkla pazarlanabilir, ona bolca müşteri bulunabilir. Dünyanın en değerli ürünü de çok kötü bir ambalajla müşteriden mahrum edilebilir. Çok lezzetli bir yemek, kalitesine uygun bir tarzda değil de, meselâ üstü başı pis bir garson tarafından çok kötü bir şekilde masaya
1063] Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 360
1064] Abdülhamid Bilâli, Münkerden Sakındırma Yolu, s. 44-45
1065] 60/Mümtehine, 5
1066] Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, s. 158-160
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 221 -
başınıza fırlatılır gibi konulunca o yemeğin beğenilme şansı sıfıra yaklaşacaktır. Yüzü sirke satan bir kimsenin sattığı bala alıcı bulamaması da aynı konu ile ilgilidir.
Haklı olmak yetmez, hakkı savunmak da; haklılığımız ve hakkı hâkim kılmak için iyiliği emretmemiz, bâtılı yaşayarak yerine getirilirse haksız duruma düşmüş oluruz. Böylece yalnız kendimize haksızlık etmiş olmayız; savunduğumuz hakikate/iyiliğe de yanlış temsilden ve kötü örneklikten dolayı, o hakikatin bir daha yüzüne bakamayacak olan insanlara da haksızlık etmiş oluruz.
En etkili tebliğ yolu, insanın benimsediği kendi hayat tarzıdır. Kişi, söyledikleriyle uyumlu bir yaşantı içindeyse, onun çok söz söylemesine ihtiyaç bile kalmaz. Çünkü o, hâl ve tavırlarıyla konuşmaktadır. Yaşadığı güzel ahlâk, o insanın en etkili ve güvenilir sözcüsü durumundadır. “İnsanları Allah’a dâvet ve kendisi de iyi amel ve hareket eden ve ‘Ben şüphesiz müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kimdir?” 1067
Peygamberlerin ve Hz. Muhammed’in Özlerinin Sözlerine Uygunluğu
Beşer tarihinin uzun devreleri boyunca pek çok siyâsî, felsefî ve fikrî doktrin, hayat sahnesinde yer almıştır. Bunlarda hep görülen husus; dâvâ ile hakikat, söz ile fiiller, iddia ile vâkıa, teori ile pratik arasında önemli farklılıkların bulunduğudur. Hep iddia, söz ve dâvâ, vâkıadan, fiillerden ve olaylardan üstün olagelmiştir. Ancak peygamberler tarihinde bunun aksine peygamberlerin yaşayışları, sözleri ve dâvet ettikleri şeylere mutâbık olmuş, onların hatta üstünde bulunmuştur. Onları gören, onlara muhatap olan insanlar, henüz onların peygamberliğini bilmeden doğruluk ve dürüstlüklerini teslim etmişlerdir. Hz. Yusuf zindanda iken hapis arkadaşları ona: “Şüphesiz biz seni iyilik ve ihsan sahiplerinden görüyoruz.”1068 diye müracaat ediyorlardı.
İslâm’a dâvet eden, başkalarına iyiliği emreden kişi, güzel ahlâk sahibi olmalıdır. Şüphesiz insanın sahip olduğu şeyler içinde en değerli olanı, güzel ahlâktır. Güzel ahlâkın timsali de Peygamberimiz’dir. Onun gibi olmaya çalışmak, onun gibi yaşamak, yani yaşayan Kur’an olmaya gayret etmek, sünnet üzere bir hayat sürmek, güzel ahlâk üzere olmak demektir. “Andolsun ki sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü arzu eden ve Allah’ı çok anan kimseler için, Allah’ın elçisi en güzel örnektir.”1069 İşte o, Allah’ın seçtiği bir rehber olarak, hem sözleriyle ve hem de yaşayışıyla müslümanlara örnek olmuştur: İnsanlardan bir şeyi yapmalarını isteyince, önce kendisi bunun kat kat fazlasını yapmıştır. Herkesten fazla namaz kılmış, herkesten fazla oruç tutmuş ve herkesten fazla sadaka vermiştir. Yasakladıklarından da daima uzak durmuş, hiçbir günaha bulaşmamıştır. Her türlü aşırılıktan kaçınmış, daima orta yolu izlemiştir. Meselâ o çok merhametliydi, ama merhameti zaafa varmıyor, adaletten hiç bir şekilde ayrılmıyordu. Çok cömertti fakat müsrif ve savurgan değildi. İbadete çok önem veriyordu ama dünyayı da ihmal etmiyordu. Çok bağışlayıcıydı fakat tâvizkâr değildi. Şefkatli ve yumuşak huyluydu ama gerektiğinde cephede tek başına bile direnebiliyordu... İşte dâvetçi de, onun
1067] 41/Fussılet, 33
1068] 12/Yusuf, 36
1069] 33/Ahzâb, 21
- 222 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hayatını iyi öğrenip, onun gibi yaşamaya, Muhammedcik/Küçük Muhammed olmaya çalışmalı-dır ki, insanlara etkili olup söz geçirebilsin. 1070
Peygamber Efendimiz’in nübüvvet öncesi ve sonrası hali ve yaşayışı, Mekke’lilerce gayet güzel biliniyor, peygamberliğinde O’nun temel fikrine karşı koyarak tevhidi kabul etmemek, yayılmasını engellemek için türlü yollara başvuruyorlar, fakat şahsî yaşayışı hakkında en küçük bir ithamda dahi bulunamıyor, O’nun “el-Emîn”liğini ikrar etmek zorunda kalıyorlardı. O, insanlara teklif ettiği hususları herkesten önce kendi nefsinde, herkesin yapabileceğinden fazlasıyla tatbik ediyordu. Şüphesiz bu, dâvet olunanlara tesir eden önemli bir faktör olacaktı. Umman kralı el-Culendî’ye Rasulullah’ın İslâm’a dâvet mektubu ulaştığı zaman Hz. Peygamber’ in hayatı hakkında bilgiler edinen melikin sözleri şöyle oluyordu: Allah beni bu ümmî peygambere delâlet/rehberlik etmiştir. O peygamber, hiçbir iyiliği kendisi ilk tatbik eden olmaksızın emretmiyor, hiçbir kötülüğü de kendisi ilk terkeden olmaksızın nehyetmiyor. O, mutlaka galip gelecektir, engellenemeyecektir. O, ahde vefâ gösterir, sözünü yerine getirir. Ben kesinlikle kabul ediyorum ki o, bir peygamberdir.” 1071
Cenâb-ı Hak, sözle yapılan dâvete fiilen örnek olmayı emreder: “İnsanları Allah’a dâvet ve kendisi de sâlih amel/iyi davranış ve hareket eden ve ‘Ben şüphesiz müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kimdir?”1072 Bu âyette, iyiliği emreden dâvetçide ve hatipte aranacak vasıfların en önemlileri bir araya getirilmiştir. Burada iyiliğe dâvet eden tebliğci veya hatip için sâlih amel, işinin sözüne uygun olmasıdır. “Ben şüphesiz müslümanlardanım” demesi ise, dâvetçi veya hatibin kendini dinleyicilerden üstün ve ayrı görmemesi, onlarla kaynaşmış, kibir ve gurur gibi duygulara kapılmamış olmasıdır. İnsanlar, örnek görmek isterler. Psikoloji ve pedagojide, örnek almanın doğurduğu “taklit fonksiyonu”nun büyük değeri vardır. Her taklit olayı, önce insanların ruhlarında arzu, ihtiyaç, itikad ve fikir şeklinde doğar. Daha sonra bunlar, hareket ve davranışlar, âdet ve alışkanlıklar şeklinde yaşayışa intikal eder. Bu konuda toplumun her sınıfında ve her türlü eğitim dalında istifade edilir.
Meselâ çocuğuna dinî eğitim vermek isteyen bir âile, ona her vesile ile “taklit edilecek iyi numûneler” göstermek zorundadır. Yemeğe başlarken besmele, kalkarken hamd, Kur’an okumak, namaz, oruç, fakirlere yardım, küfür etmemek, içki içmemek, yalan söylememek gibi İslâm’ın emrettiği esasları, ciddî ve samimi olarak önce aile büyükleri yapacak, çocuklar şuursuz olarak bunları taklit edeceklerdir. Bu taklit devam ettikçe, nihayet kuvvetli bir itiyat/alışkanlık haline gelir. Çocuklukta kazanılan iyi itiyatlar, bütün hayat süresince devam eder. Toplumun her yönünde halk toplulukları ve kitleler arasında aynı kanun hükümleri geçerlidir. Öğretmen okulda, dâvetçi muhatapları karşısında hal ve tavırları, fikirleri ve sözleriyle daima örnek olmalıdır. Bunlar yapılmadıkça dâvet ve tebliğ için, eğitim ve öğretim için ne kadar gayret sarfedilse tesirsiz kalmaya mahkûmdur. Genel kural olarak diyebiliriz ki tebliğ, beşikten mezara kadar devam eden bir alıştırma ve iyi örnek olma işidir. 1073
1070] A. Çetin, Hitabet ve İrşad, s. 169
1071] Said Havvâ, er-Rasül I/54-55; Nedvî, Tebliğât ve Tâlimât, II/450-459; naklen A. Önkal, s. 350
1072] 41/Fussılet, 33
1073] A. Önkal, Rasulullah’ın İslâm’a Dâvet Metodu, s. 348-351
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 223 -
Rasulullah, yirmi üç sene süren peygamberlik hayatı boyunca hiç kimse, onun karşısına çıkarak, veya arkasından konuşarak: “Neden bize söylediklerini kendin de yapmıyorsun?” diyememiştir. Rasulullah’ın bu üstün vasfı, O’nun her yönüyle sözü dinlenir bir peygamber olarak tanınmasına sebep olmuştur. Hayatı boyunca ona sarsılmaz bir imanla bağlananlar, her şeyden çok, sözünün işe uygun olması yönü ile ona bağlanmışlardır. Rasulullah’a beslenen güvenin, itimadın aslı bu esasa dayanıyordu. 1074
Yaşayışla güzel örnek verme kuralının etkisini gayet iyi bilen Peygamber Efendimiz, kendisi hayatıyla örnek teşkil ettiği gibi, İslâm’a dâvet ettiği insanların İslâmî yaşayışı görerek fikir ve kanaatlerini ona göre tayin ve tespit etmelerine imkân ve vesileler hazırlıyordu. Bedir Gazvesinde ele geçirilen esirlerin topluca bir yerde hapis tutulmaları yerine birer birer ashâb-ı kirâma dağıtılarak misafir edilmeleri, başka birtakım fayda mülâhazaları yanında büyük ölçüde, esirler sahabenin İslâm’ı yaşayışına vâkıf olsunlar diye olsa gerektir.
İslâm düşmanı Benû Hanife reisi Sümâme’nin müslüman olmasına, Hz. Peygamber’in hüsn-i muâmelesi, karşılıksız affı yanında Mescid’de bir direğe bağlı kaldığı müddet zarfında İslâmî tatbikatı görerek hakikati idrak etmesi de etkili olmuştur, diyebiliriz.
Tâif heyeti geldiği zaman, müslümanların Kur’an okuyuşları, namaz kılışları, huşû ve huzû içinde ibadetleri ve İslâm’ı yaşayışları kalplerini rikkate getirsin diye Hz. Peygamber’in onları Mescid’in hemen yanında misafir ettiğini biliyoruz. Bazı heyet mesuplarının, ashâbın evlerine dağıtılarak misafir edilmelerinde de, yine bu husus mutlaka göz önünde bulundurulmuştur.
Görülüyor ki İslâmî dâvetin neticeye ulaşabilmesi için dâvetçinin tebliğ ettiği esasları çok iyi bilerek hayatında yaşaması, güzel bir örnek teşkil etmesi, mutlak bir zarurettir. Asr-ı Saadet’ten sonra İslâm’a muhatap olan millet ve ümmetlerin İslâm’ı öğrenme ve kabul etmede tamamen uzak ve yabancı kalmalarına sebep, -esefle kaydedelim ki- İslâm’ı hiç duymadıkları veya yanlış anladıklarından ziyade, müslümanlardan gördükleri kötü yaşayış ve davranışlar olmuştur. İslâm’ı kabul edenleri incelediğimiz zaman bunların iki ana grup teşekkül ettirdiğini görürüz:
1- Allah’a ve İslâm’a samimiyetle bağlı müslümanların örnek yaşayışlarından etkilenerek müslüman olanlar,
2- Hür düşünce ve tarafsız bir araştırmayla İslâm’ın hakikatini anlayarak diğer dinlerin yanlışlıklarından İslâm’a sığınanlar.
Şüphesiz birinci grup, ikinciden kat kat fazladır. Müslümanlar ve dâvetçiler, bilmelidirler ki şayet kendileri yaşayışlarını İslâm’a uydurarak güzel bir örnek halinde İslâm’ı sunabilseler Avrupa’sıyla, Amerika’sıyla bütün bir cihan kapıları sonuna kadar İslâm’a açacaktır. 1075
Yapmadıklarını söyleyen, başkasına öğüt verip kendileri verdikleri öğütlere uymayan ve başkalarına doğru yolu gösterip kendileri o yoldan gitmeyenler, ancak kulların alayını ve Rablarının gazabını üzerlerine çekerler. Dâvetçi, kendi kendisini sıkı sıkıya kontrol etmeli ve verdiği kararlara uymakta öncelikle
1074] A. L. Kazancı, Peygamber Efendimiz’in Hitabeti, s.123
1075] A. Önkal, a.g.e. s. 351-352
- 224 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendisini sorumlu tutmalıdır.
İlim, Başkalarına Aktarmak İçin Değil; Öncelikle Yaşamak İçin Öğrenilmelidir
İslâm’da ilim, Allah’ın rızasını kazanmak için öğrenilir. Bu da öncelikle ilmi öğrenenin öğrendiklerini kendisinin ihlâsla amel etmesi sâyesinde olur. Peygamberimiz, şöyle duâlar ederdi: “Allah’ım, bana öğrettiklerinle beni faydalandır; bana fayda sağlayacak ilim öğret, ilmimi arttır.”1076; “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım!”1077; “Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, kabul edilmeyen duadan, korkmayan kalpten ve doymayan nefisten Sana sığınırım.” 1078
Hadis-i şerifte geçen faydasız ilimden şunlar anlaşılır: Bilinip onunla amel edilmeyen ilim, bilinip başkasına öğretilmeyen ilim, sahibinin durum ve davranışlarını düzeltmeyen ilim, sahibinin huyunu temizlemeyen ilim, bilinmesine ihtiyaç duyulmayan ilim, dinin tasvip etmediği câiz görmediği (sihir bilgisi gibi) ilim ve benzerleri.
Hz. Peygamberimiz’e “ilim nedir?” diye sorulunca, “amelin kılavuzudur”1079 buyurdu. Âlim, âmil olmadığı (öğrendiklerini hayatına uygulamadığı) zaman onun ilmi vebal olabilir. “Ümmetimin helâkı (fâsık) âlimlerden ve câhil âbidlerden olacaktır.” 1080
Fahreddin Râzi’ye göre; ilmiyle amel etmeyen ve ilminden yararlanmayan kimselerin hali; sırtında su kapları olduğu halde çölde susuzluktan ölen devenin durumu gibidir. Amelsizlik bir fitnedir. “Fi’lü’l-ulemâ, delîlü’l-cühelâ” (Âlimlerin yaptıkları, câhillerin delilidir -örnek ve gerekçesidir-) sözünde belirtildiği gibi; ilim adamları halkın örneğidirler. Âlim ilmiyle amel etmediğinde câhil de öğrenmekten kaçınır. Amelsiz ilim de yağmursuz bulut gibidir. 1081
Bir şeyin ilmini yapmak, ondan istifade etmek içindir. Allah bu dini, insanlar “ona göre yaşasınlar” diye gönderdi; sözünü ve lafını etsinler diye değil. Müslümanlık, yalnız bilgi işi değil, iman ve sâlih amel işidir. İlim de, imana ve sâlih amele götürdüğü nisbette faydalı ve faziletli. Bilgisi, kendisini hakikate ulaştırmayan kimse, mutlak surette bilginin hammalıdır. Yolcuyu gitmesi gereken yere (gerçek kurtuluş limanına) götürmeyen gemi, çok güzel de olsa basit bir süsten başka bir işe yaramaz, buna gemi de denmez. İnsan için marifet ve hüner, yön belirleyen pusulayı cepte taşımak değil; şu çalkantılı dünya gemisinde asıl hedefe gidecek yönü belirlemek ve o yola koyulmaktır. O yüzden, ilim; satırlardaki değil, sadırlardaki (göğüslerdeki)- dir denilir. Senin hayatını düzenlemeyen, seni Hakk’a iletmeyen, üzerinde eseri görülmeyen ve İslâm için olmayan ilimde hayır yoktur. Bilginin papağan gibi hâfızı ve hammalı olmak boşuna yorulmaktır. Ortalıkta bu kadar kitap ve araştırmacı yokken, ortada hakiki ilmin özü ve şimdikinden daha güzel, daha müslümanca bir hayat vardı. Sahabe-i Kiram, Kutlu Elçi’den aldığı ilim ve özellikle halleri ile, somut ve gözle görülür bir müslümanlığı yaşıyor ve
1076] Tirmizi, Deavât 128
1077] Tirmizi, Deavât 68
1078] Tirmizi, Kitabu’d-Deavât 68, hadis no: 3711; İbn Mâce Terc. ve Şerhi 1/416
1079] F. Râzi, Tefsir-i Kebir Terc. II/296
1080] Aliyyül Kari, Esraru’l-Menfûa, 364
1081] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir Terc. 2/ 283
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 225 -
temsil ediyorlardı. Peygamber, canlı bir Kur’an; O’nun ashabı da Küçük Muhammed’lerdi. Bir rivâyetleri varsa, bin halleri ve o kadar da amelleri vardı. Sözleri az, fakat amelleri çoktu.
Bir hayat ki, tüm kurumları ile vahyi reddeder, kurumlarını, kurallarını, ilkelerini bâtıl tanzim eder ve ilim diye takdim edilen bilim, yalnızca yanlışın aracıdır. Böyle bilim, insanın övünçle, aldatıcı bir güvenle taşıdığı dünyada bile pek bir şeye yaramayan diploma ve etiketten, tehlikeli ve faydasız bir yükten ibarettir; Artık o bilgi bir silâhtır, ama yalnızca imhâ ve intihar etmek için kullanılacak bir silâhtır. Bu bilgi ve onun taşıyıcıları, dalâletin hâmili, hakikatin katilidirler. Onlar, sırat-ı müstakimin önünde eşkıyadırlar; hak yolu keser, hevâya ve tâğutlara kulluğa giden yolları açarlar. İlmiyle âmil bir âlim olamayıp sadece bilgi taşıyıcıları olanlar da bunların değirmenine su taşımaktadırlar.1082 İlmi, ihlâsla kendi hayatlarında tatbik edip, öğrendiklerini pratize ederek örnek hayatları ile çevrelerine hakkı ulaştırmaya çalışmak yerine; entelektüel bir değer, profesörlük gibi bir pâye, ilim adamı olduğunu kanıtlama gibi anlayışlarla sadece aktarıcılık yapan insanlar, bâtıl düzenlerin korktukları değil; belki kolladıkları kimselerdir. Bunlar, bir depremlik, bir kıyamlık canı olan ölümcül sistemi canlandırmak için ilmi koltuk değneği ve payanda gibi dayarlar. Kendilerinin yaşamadıkları İslâm’ı hayata hâkim kılma mücadelesi, cihad ve hakkı yayma değil; kendini kandırıp nefsini tatmin etme ve ihlâs yerine riyâyı tercih etme demektir.
“Olgun insan, güzel söz söyleyen değil; söylediğini yapan ve yapabileceğini söyleyen adamdır.” Ne mutlu hakkı haykırdığı gibi, en güzel şekilde kendi nefsinde tatbik eden, özü sözünü yalanlamayanlara!
“İnsanlara karşı muktedir ve şerefli olan kimseler, güçleri yettiği halde kötülüğü men etmezlerse, muhakkak Allah Teâlâ onları zelil ve perişan eder.” 1083
“Ya emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yaparsınız, ya da Allah üzerinize zâlim bir sultanı Mûsâllat kılar.” 1084
“Bu ümmet içinden bazı kimseler mahşer gününde kabirlerinden maymun ve domuz sûretinde kalkacaklardır. Bunların günahları, günahkârlarla beraber oturup kalkmak, güçleri yettiği halde onları kötülüklerden men etmemektir.” 1085
“İnsanlar kötülüğü görüp önlemedikleri zaman, Allah Teâlâ’nın, onların hepsini azâba uğratmasından korkulur.” 1086
“Öyle zamanlar gelecek ki, kötülükten sakındıranların sayısı, insanların onda birinden daha az olacaktır. Sonra bunlar da gider ve artık kötüyü yasaklayan tek kimse bulunmaz.” 1087
“Randevuya daima vaktinde gelmek, ötekinin gecikmesini yüzüne vurma sanatıdır.”
“Nasihat, dünyanın en pahalı hazineleri kadar kıymetli olduğu halde, ekseriyâ
1082] Ekrem Sağıroğlu, Bilgiden Tevhide Yükseliş, s. 51
1083] Cerir bin Abdillah
1084] Ebû ‘d-Derdâ
1085] Ebû Ümâme
1086] Hadis-i şerif rivâyeti
1087] Hz. Ali
- 226 -
KUR’AN KAVRAMLARI
pek ucuza satılır.” 1088
“Dostlarının, yerinde nasihatlerine kulak asmayanlar düşmanlarını memnun ederler.”
“Verdiği öğüdü biraz tutan, bunu başkalarına da dinletebilir.”
“İnsan, hayvandan konuşmakla üstündür. Ama doğru konuşmazsan hayvanlar senden üstün olurlar.” 1089
“Ya susun, yahut susmaktan iyi şeyler söyleyin.”
“Sözün en güzeli, söyleyenin doğru olarak söylediği, işitenin yararlandığı sözdür.”
“İnsanlara akılları ölçüsünde söz söyleyin.”
“Güzel sözler, petekten damla damla sızan bala benzer; insanın ruhuna tat verir.”1090
“Kelâm ile kemâli birleştirmek gerek.”
“Güzel söz, en etkili bir sinir ilâcıdır.”
“Tatlı sözler, tatlı yankılar meydana getirirler.”
“Tatlı söz söyleyen, hiç kimseden kötü söz işitmez.”
“Tatlı söz yılanı ininden, acı söz insanı dininden çıkarır.”
“Tatlı kelâm dinletir, tatsız kelâm esnetir.”
“Bir insana söz anlatmak için yakasını, paçasını tutmanız yersizdir. Sizi dinlemek istemiyorsa, dilinizi tutun daha iyi olur.”
“Akıllılar, sözlerini altın tartan bir terazide tartarlar.”
“Ne kadar çok söylersen karşındaki o kadar az hatırlar. Az söyle de kazancın çok olsun.”
“Uzun sözü, maksadını anlatamayan söyler.”
“Bir sözün ardından koşmamalıyız; söz bizim ardımızdan koşmalı, bize hizmet etmeli.”
“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.”
“Ve susmak altın olmadı hiçbir zaman; Sözün bir anlamı oldukça.”
“İki şey insanı çileden çıkarır; Söylenecek yerde ağız açmamak, susacak yerde lâkırdı etmek. 1091
“Bilirken susmak, bilmezken söylemek kadar çirkindir.”
“Konuşma sanatını bilen adam, düşündüklerinin hepsini söylemez; fakat söylediklerini düşünür de söyler.”
“Konuşmaların en önemlisi, kendi kendimizle konuşmamızdır; ama bunu her zaman ihmal ederiz.”
1088] Hz. Ali
1089] Şeyh Sâdi
1090] Hz. Süleyman
1091] Şeyh Sâdi
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 227 -
İyiliği Emretmek Konusunda Âyet-i Kerimeler
Ma’rûf Kelimesinin Geçtiği Yerler (Toplam 39 Yerde): 2/Bakara, 178, 180, 228, 229, 231, 231, 232, 233, 233, 234, 235, 236, 240, 241, 263; 3/Âl-i İmrân; 110, 114; 4/Nisâ, 5, 6, 8, 19, 25, 114; 7/A’râf, 157; 9/Tevbe, 67, 71, 112; 22/Hacc, 41; 24/Nûr, 53; 31/Lokman, 15, 17; 33/Ahzâb, 6, 32; 47/Muhammed, 21; 60/Mümtehıne, 12; 65/Talak, 2, 2, 6.
Münker Kelimesinin Geçtiği Yerler (Toplam 18 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 104, 110, 114; 5/Mâide, 79; 7/A’râf, 157; 9/Tevbe, 67, 71, 112; 15/Hıcr, 62; 16/Nahl, 90; 22/Hacc, 41, 72; 24/Nûr, 21; 29/Ankebût, 29, 45; 31/Lokman, 17; 51/Zâriyât, 25; 58/Mücâdele, 2.
Emr-i bi’l-Ma’rûf Kavramının Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 8 Yerde): 3/Âl-i İmrân; 110, 114; 7/A’râf, 157; 9/Tevbe, 67, 71, 112; 22/Hacc, 41; 31/Lokman, 17.
Emr-i Bi’l Ma’rfu, Nehy-i Ani’l-Münker (İyiliği Emretmek, Kötülükten Sakındırmak)
İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak: 5/Mâide, 105; 7/A’râf, 199; 9/Tevbe, 71; 22/Hacc, 41; 31/Lokman, 17.
Hayırlı Ümmet, İyiliği Emreder, Kötülükten Sakındırır: 3/Âl-i İmran, 110; 7/A’râf, 181; 9/Tevbe, 71.
İyiliği Emreden, Kötülükten Sakındıran Bir Topluluk Bulunmalıdır: 3/Âl-i İmran, 104; 11/Hûd, 116.
Allah, İyiliği Emredecek ve Kötülükten Sakındıracak Bir Toplum Meydana Getirir: 5/Mâide, 54; 14/İbrâhim, 19-20.
İyiliği Emir ve Kötülükten Sakındırma Görevini Yaparken, Başa Gelecek Belâlara Sabır Göstermek: 3/Âl-i İmran, 186, 195; 6/En’am, 10, 34; 7/A’râf, 127-128; 10/Yûnus, 109; 15/Hıcr, 97-98; 16/Nahl, 17; 38/Sâd, 17; 45/Câsiye, 14; 46/Ahkaf, 35; 50/Kaf, 39; 73/Müzzemmil, 10; 74/Müddessir, 7.
Peygamberimizin, İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Konusundaki Özelliği: 7/A’râf, 157, 199.
İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Görevini Yapanların Mükâfatı: 9/Tevbe, 112.
Kitap Verilenlerden İman Edenler, İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Görevini Yapardı: 3/Âl-i İmran, 114.
İsrâiloğullarından Kâfir Olanlar, İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Görevini Yapmazdı: 5/Mâide, 79.
İyilik Etmek ve Kötülükten Sakınmakta Yardımlaşmak: 5/Mâide, 2.
İyiliği Emredip Kendisini Unutmak: 2/Bakara, 44; 7/A’râf, 175-176; 11/Hûd, 88; 41/Fussılet, 33; 61/Saff, 2-3; 62/Cum’a, 5.
A- İyilik Anlamındaki Birr Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 8 Yerde): 2/Bakara, 44, 177, 177, 189, 189; 3/Âl-i İmrân, 92; 5/Mâide, 2; 58/Mücâdele, 9.
B- Birr Kelimesinin Çoğulu (İyiler Anlamındaki) Ebrâr Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 6 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 193, 198; 76/İnsan, 5; 82/İnfitâr, 13; 83/Mutaffifîn, 18, 22.
C- Birr/İyilik:
Birr: 2/Bakara, 44, 177; 189; 3/Âl-i İmran, 92; 5/Mâide, 2; 58/Mücâdele, 9; 80/Abese, 16.
Ebrâr: 3/Âl-i İmran, 193, 198; 76/İnsan, 5; 82/İnfitar, 13; 83/Mutaffifîn, 18, 22.
İyilik Etmek: 2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmran, 134; 4/Nisâ, 36, 114, 125; 16/Nahl, 128.
İyiliklere Önder Olmak: 4/Nisâ, 85.
İyiliği Açıklamak ve Gizlemek: 4/Nisâ, 149.
İyilik Etmek ve Kötülükten Sakınmakta Yardımlaşmak: 5/Mâide, 2.
Kötülüğü İyilikle Savmak: 13/Ra’d, 22; 23/Mü’min, 96; 41/Fussılet, 34-35.
Allah, İhsânı (İyiliği) Emreder: 16/Nahl, 90.
Yapılan İyiliği Çok Görmemek: 74/Müddessir, 6.
İyilik Yapanla Kötülük Yapanın Misali: 45/Câsiye, 21.
Kötülüğe Karşı İyilik, Dost Kazandırır: 23/Mü’minûn, 96; 41/Fussılet, 34-36.
Hayra Engel Olmak: 2/Bakara, 217; 68/Kalem, 12.
İyilikleri Başa Kakmak: 2/Bakara, 262-264, 266; 26/Şuarâ, 22; 49/Hucurât, 17; 73/Müzzemmil, 20; 74/Müddessir, 6.
Allah, İyiliğin Karşılığını Kat Kat Verir: 4/Nisâ, 40, 124; 6/En’am, 160; 10/Yûnus, 26; 42/Şûrâ, 23; 73/Müzzemmil, 20.
Her İyiliğin ve Kötülüğün Karşılığı Verilecektir: 99/Zilzâl, 6-8.
- 228 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İyiliğin Karşılığı: 4/Nisâ, 124; 31/Lokman, 16; 73/Müzzemmil, 20.
D- İyiliği Emredip Kendisini Unutmak: 2/Bakara, 44; 7/A’râf, 175-176; 11/Hûd, 88; 41/Fussılet, 33; 61/Saff, 2-3; 62/Cum’a, 5.
E- “Ma’rûf” u Emretmek ve Söylemek Kavramının Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 13 Yerde): 2/Bakara, 263; 3/Âl-i İmrân, 104, 110, 114; 4/Nisâ, 114; 7/A’râf, 157, 199; 9/Tevbe, 67, 71, 112; 22/Hacc, 41; 31/Lokman, 27; 47/Muhammed, 21;
F- Emr-i Bi’l Ma’rfu, Nehy-i Ani’l-Münker (İyiliği Emretmek, Kötülükten Sakındırmak)
İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak: 5/Mâide, 105; 7/A’râf, 199; 9/Tevbe, 71; 22/Hacc, 41; 31/Lokman, 17.
Hayırlı Ümmet, İyiliği Emreder, Kötülükten Sakındırır: 3/Âl-i İmran, 110; 7/A’râf, 181; 9/Tevbe, 71.
İyiliği Emreden, Kötülükten Sakındıran Bir Topluluk Bulunmalıdır: 3/Âl-i İmran, 104; 11/Hûd, 116.
Allah, İyiliği Emredecek ve Kötülükten Sakındıracak Bir Toplum Meydana Getirir: 5/Mâide, 54; 14/İbrâhim, 19-20.
İyiliği Emir ve Kötülükten Sakındırma Görevini Yaparken, Başa Gelecek Belâlara Sabır Göstermek: 3/Âl-i İmran, 186, 195; 6/En’am, 10, 34; 7/A’râf, 127-128; 10/Yûnus, 109; 15/Hıcr, 97-98; 16/Nahl, 17; 38/Sâd, 17; 45/Câsiye, 14; 46/Ahkaf, 35; 50/Kaf, 39; 73/Müzzemmil, 10; 74/Müddessir, 7.
Peygamberimizin, İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Konusundaki Özelliği: 7/A’râf, 157, 199.
İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Görevini Yapanların Mükâfatı: 9/Tevbe, 112.
Kitap Verilenlerden İman Edenler, İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Görevini Yapardı: 3/Âl-i İmran, 114.
İsrâiloğullarından Kâfir Olanlar, İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Görevini Yapmazdı: 5/Mâide, 79.
İyilik Etmek ve Kötülükten Sakınmakta Yardımlaşmak: 5/Mâide, 2.
Konuyla İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
1. İyiliği Allah’tan Her Kötülüğü Kendinden Bilmek: 15/168-170.
2. İyilik Edene Duâda Bulunmak: 16/324-325.
3. İyilik, Güzel Ahlâktır: 6/346-347.
4. İyilik, İmanla Makbuldür: 2/203.
5. Kırk İyilik Üzerine: 2/542.
6. İhânet Edene İhânetle Değil; İyilikle Karşılık Vermek: 2/373-384.
7. İyilik Üzerine Bazı Hadisler: 2/541.
8. İyilik Yapana “Cezâkellahu hayran” Demek: 16/324-325.
9. Yapılan İyiliği Başa Kakmanın Cezası: 16/348-349.
10. İyiliklerin Allah Rızâsı İçin Yapılması: 2/546.
11. İyilikte ve Kötülükte Öncülük Yapanların Durumu: 10/39.
12. Yapılan İşin İyi veya Kötü Olduğu Nereden Anlaşılır? 17/592.
13. Ma’rûfu Tavsiye: 10/111
14. Kötülerin Arasında Kalmaktansa Ölmek Yeğdir: 17/546-547.
15. Kötülerin Yanında İyilere de Musibet Gelir: 16/117.
16. Kötülerle Beraber Oturmak: 16/117
17. Kötülüğü Alenî Yapmak: 17/317.
18. Kötülüğü Bertaraf Edecek En Güzel Yol: 4/ 230-231.
19. Kötülük görüldüğü Zaman, Mü’minin Tavır Alması: 2/378.
20. Kötülüğe Karşı Hiç Bir Şey Yapılmadığı Takdirde Umumî Belânın Gelmesi: 2/378-380.
21. Kötülükler, Kötü Şeyler Şeytana Benzetilir: 7/500.
22. Kötü Sondan Kim Kurtulabilir: 14/15.
23. Kötü Sözlü Olmak: 15/142.
24. Kötü Sözü Çokça Kullanmak Haramdır: 15/184.
25. Rasûlullah Kimseye Kötü Konuşmadı: 17/459.
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 229 -
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 287-288
2. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 322-327
3. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 477-482
4. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 130-131
5. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. C. 1, s. 141-143
6. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubi, Buruc Y. C. 2, s. 52-59
7. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 115-117
8. Min Vahyi’l-Kur’an, Muhammed H. Fadlullah, Akademi Y. C. 2, s. 22-25
9. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. C. 1, s. 120-123
10. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s.21-22
11. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. s. 158-160
12. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 91-94
13. Kur’an-ı Kerim’de Maruf ve Münker, Ömer Dumlu, Ravza Y.
14. Rasülüllah’ın İslam’a Dâvet Metodu, Ahmed Önkal, Esra Y.
15. Münkerden Sakındırma Yolu, Abdülhamid Bilali, Buruc Y.
16. Kur’an’da Dâvet Metodu, S. Hüseyin Fadlullah, Seçkin Y.
17. Sünnetullah’ta Dâvet Metodu ve Evrensel Mesaj, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
18. İslâm Dâvetçilerine, Mevdudi, Dünya Y.
19. İslam Dâvetinin Esasları, I, II, Abdülkerim Zeydan, Risale Y.
20. Kur’an’da Tartışma Metodları, Zahir bin Awad el-Elmaî, Pınar Y.
21. Buhari ve Müslim’den İslâm Dâvetçilerine Öğütler, Seyfullah el-Muvahhid, Hak Y.
22. Ellinci Yılında Müslüman Kardeşler Hareketi, Said Havva, Uysal Kitabevi Y.
23. Dâvetin Esasları, Gençliğin Meseleleri, Hasan el-Benna, Esra Y.
24. İslâm’a Dâvet, Muhammed Ebu Zehra, Birleşik Dağıtım Ankara Y.
25. İslâm Dâvetçilerinin Vasıfları, Muhammed Sabbağ, Bahar Y.
26. İslâm’a Dâvet Metodu, Said Ramazan el-Bûti, Madve Y.
27. Hizmet İnsanı, Sadık Dânâ, Erkam Y.
28. İslâm’da İrşad, Süleyman Uludağ, Marifet Y.
29. Hitabet ve İrşad, Abdurrahman Çetin, Aksa Y.
30. Tebliğ, İsmail Çetin, Dilara Y.
31. Tebliğ ve İrşad Çalışmaları, M. Esad Coşan, Seha Neşriyat
32. İslâm’da Dâvet, Hekimoğlu İsmail, Yeni Asya Y.
33. Allah Erinin Yolu, Adil Akkoyunlu, Vahdet Y.
34. Dâvet, Şevki Saka, Seha Neşriyat
35. Dâvetin Başlangıç Noktası, Muhammed Ahmed Raşid, Madve Y.
36. İslâm’a Dâvet, Türkân Namlı, Salah Bilici Kitabevi Y.
37. Çocuklar İçin İrşad, Halit Çelik, Selâmet Y.
38. Kızlar İçin İrşad, Halit Çelik, Selâmet Y.
39. Kadınlar İçin İrşad, Halit Çelik, Selâmet Y.
40. Çağdaş Dâvetin Problemleri, Fethi Yeken, İlim Y.
41. Dâvet Yolunda Dökülenler, Fethi Yeken, Seçkin Y. / Ravza Y
42. Dâvet Yolunda Hazırlık, Fethi Yeken, Ravza Y. ,
43. İslâm Dâvetçisine Notlar, Fethi Yeken, İlim Y.
44. İslâm’a Nasıl Dâvet Edelim? Fethi Yeken, İlim Y. / Ravza Y.
45. Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Ravza Y.
46. Dâvet Yolunda Temel Meseleler, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
47. Dâvet Yolunda Örneklik, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
48. Dâvet Yolu Üzerine Sorular, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
49. Dâvet Yolunda Dualar, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
- 230 -
KUR’AN KAVRAMLARI
50. Sapmalara Karşı Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
51. Üyelik ve Liderlik Açısından Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
52. Hak Yolda Yürürken, Mustafa Meşhur, Fecr Y.
53. İslâm’ın Genç Dâvetçilerine, Mehmet Göktaş, İstişare Y.
54. İyiliği Emretmek, Kötülükten Alıkoymak, İbn Teymiyye, İhya Y.
55. Hisbe, İbn Teymiyye, İhya Y.
56. Hisbe Teşkilâtı, Yusuf Ziya Kavakçı
57. İslâm Hukukunda Örf, Mehmet Şener,
58. Kur’an’da Şer Problemi, Lutfullah Cebeci, İstişare Y.
59. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç
60. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, A. Mustafa Nevin, İz Y.
61. Bilgiden Tevhide Yükseliş, Ekrem Sağıroğlu, Timaş Y.
62. Ailede Çocuğun Din Eğitimi, Abdurrahman Dodurgalı, İFAV Y.
63. Allah’a Dâvette Peygamberlerin Metodu 1-2, M. Surur b. Naif Zeynelâbidin, Guraba Y.
64. Allah Erinin Yolu, Adil Akkoyunlu, Vahdet Y.
65. Bedenin Dili, Zuhal Baltaş, Acar Baltaş,
66. Bilgiden Tevhide Yükseliş, Ekrem Sağıroğlu, Timaş Y.
67. Bir Eğitimci Olarak Hz. Muhammed ve Eğitim Metodları, A. Ebu Ğudde, Umran Y.
68. Buhari ve Müslim’den İslâm Dâvetçilerine Öğütler, Seyfullah el-Muvahhid, Hak Y.
69. Bütün Yönleriyle Hitabet, Nejat Muallimoğlu,
70. Çağdaş Dâvetin Problemleri, Fethi Yeken, İlim Y.
71. Çocuk Eğitiminde Peygamberimizin Metodu, Abdülbâsit M. Seyyid, Beka Y.
72. Çocuklar İçin İrşad, Halit Çelik, Selâmet Y.
73. Dâvâ Erlerine Mesaj ve Metod “Teşkilatçılık”, Ahmet Akgül, Doğuş Y.
74. Dâvet Yolu Üzerine Sorular, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
75. Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Ravza Y.
76. Dâvet Yolunda Dökülenler, Fethi Yeken, Seçkin Y. / Ravza Y
77. Dâvet Yolunda Duâlar, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
78. Dâvet Yolunda Hazırlık, Fethi Yeken, Ravza Y. ,
79. Dâvet Yolunda Örneklik, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
80. Dâvet Yolunda Temel Meseleler, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
81. Dâvet, Şevki Saka, Seha Neşriyat
82. Dâvetçiyiz Yargılayıcı Değil, Hasan el-Hudaybî, İnkılab Y.
83. Dâvetin Başlangıç Noktası, Muhammed Ahmed Raşid, Madve Y.
84. Dâvetin Esasları, Gençliğin Meseleleri, Hasan el-Benna, Esra Y.
85. Din Eğitimi ve Öğretiminde Metodlar, Mustafa Öcal, TDV Y.
86. Dinî Hitabet, Çeşitleri, İlkeleri, Örnekleri, İ. Lütfi Çakan, İFAV Y.
87. Doğru ve Güzel Konuşma, Birol Vural, Hayat Y.
88. Edebiyata Müslümanca Bakmak, Selim Çoraklı, Birleşik Y.
89. Edebiyatta Üslûp ve Problemleri, Şerif Aktaş, Akçağ Y.
90. Ellinci Yılında Müslüman Kardeşler Hareketi, Said Havva, Uysal Kitabevi Y.
91. Elmalılı Tefsirinde Kur’ânî Terimler ve Deyimler, M. Yaşar Soyalan, Ağaç Y. s. 210, 238
92. Ferdî Dâvet Fıkhı, Seyyid Muhammed Nuh, Ravza Y.
93. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 64-72, 113-123
94. Fussılet Sûresi Işığında Dâvetçinin Eğitimi, Hamid bin Nâsır bin Abdurrahman el-Ammar, Trc. M. Ali Kara, Karınca Y. s. 231-236
95. Güzel Konuşma Sanatı, Mehmet Kaplan, Nesil Basım Yayım
96. Güzel Konuşma ve Yazma Sanatı, Ömer Sevinçgül, Zafer Y.
97. Güzel Konuşma, Cevdet Tellioğlu, Timaş Y.
98. Güzel Konuşmanın Anahtarı, İlyas Albayrak, Remzi Kitabevi
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 231 -
99. Güzel Konuşmanın Sırları, Şadi Eren, Nesil Basım Yayım
100. Güzel Söze Uymanın Önemi, Harun Yahya, Vural Y.
101. Güzel Sözler Antolojisi, Bilal Eren, Türdav A.Ş.
102. Güzel ve Etkili Konuşma Sanatı, Emin Özdemir, Remzi Kitabevi
103. Güzellikler Dini İslâm, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
104. Hadislerde İyiliği Emredip Kötülüğe Engel Olmak, İbn Ebi’d-Dünya, Ocak Y.
105. Hak Yolda Yürürken, Mustafa Meşhur, Fecr Y.
106. Hakkı Tavsiye Metod ve Vâsıtaları, İsmail Lütfi Çakan, Büşra Y. / Rağbet Y.
107. Hatiplik Sanatı, J. Brun-Ros, Remzi Kitabevi
108. Hisbe Teşkilâtı, Yusuf Ziya Kavakçı
109. Hisbe, İbn Teymiyye, İnsan Y./İhya Y.
110. Hitabet ve İrşad Güzel Konuşma ve İnsanları Etkileme Yolları Abdurrahman Çetin, Aksa Y.
111. Hitabet, Nejat Muallimoğlu, Avcıol Basım Yayım
112. Hizmet İnsanı, Sadık Dânâ, Erkam Y.
113. Hz. Muhammed ve Öğretim Metodu, Abdulfettah Ebû Gudde, Yasin Y.
114. Hz. Peygamber ve İlim, Işığın Çağrısı, Yusuf el-Karadavî, Şule Y.
115. İhtilaflar Karşısında İslâmî Tavır, Yusuf el-Karadavî, İlke Y.
116. İhyâi Ulûmi’d-Din, İmam Gazâli, Bedir Y. c. 3, s. 245-365
117. İletişim ve Dil, İsa Kayaalp, T. Diyanet Vakfı Y.
118. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. 237-240
119. İslâm Dâvetçilerine Eğitim Rehberi, Hişam et-Tâlib, Girişim Y.
120. İslâm Dâvetçilerine Notlar, Fethi Yeken, Hayra Hizmet Vakfı Y.
121. İslâm Dâvetçilerine, Mevdudi, Dünya Y.
122. İslâm Dâvetçilerinin Vasıfları, Muhammed Sabbağ, Bahar Y.
123. İslâm Dâvetçisine Notlar, Fethi Yeken, İlim Y.
124. İslâm Dâvetinin Esasları I, II, Abdülkerim Zeydan, Risale Y.
125. İslâm Hukukunda Örf, Mehmet Şener,
126. İslâm Nizamı, Ali Rızâ Demircan, Eymen Y. c. 3, s. 85-96, 331-342
127. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, A. Mustafa Nevin, İz Y.
128. İslâm Terbiye Metodu, Muhammed Kutub, Hisar Y.
129. İslâm’a Dâvet Metodu, Said Ramazan el-Bûti, Madve Y.
130. İslâm’a Dâvet, Gereklilik ve Yöntem Üzerine, Muhammed Ebû Zehra, Birleşik Dağ. Kit. Ank.
131. İslâm’a Dâvet, Muhammed Ebû Zehra, Birleşik Dağıtım Ankara Y.
132. İslâm’a Dâvet, Türkân Namlı, Salah Bilici Kitabevi Y.
133. İslâm’a Nasıl Dâvet Edelim? Fethi Yeken, İlim Y. / Ravza Y.
134. İslâm’da Aile Eğitimi 1-2, Abdullah Ulvan, Uysal Kitabevi Y.
135. İslâm’da İhtilâf Usûlü, Cabir Alevânî, Risale Y.
136. İslâm’da Dâvet, Hekimoğlu İsmail, Yeni Asya Y.
137. İslâm’da İrşad, Süleyman Uludağ, Marifet Y.
138. İslâm’ın Genç Dâvetçilerine, Mehmet Göktaş, İstişare Y.
139. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 91-94, 384-385; 452-454
140. İslâmî Çalışma Metodu, Mustafa Tahhan, Risale Y.
141. İslâmî Eğitim ve Psikolojik Temelleri, Ömer Özyılmaz, Pınar Y.
142. İslâmî Kavramlar, Mevdudi, s. 27-30
143. İyiliği Emretmek, Kötülükten Alıkoymak, İbn Teymiyye, İhya Y.
144. Kadınlar İçin İrşad, Halit Çelik, Selâmet Y.
145. Kalk ve Korkut, Ali Esen, Ribat Neşriyat
146. Kavram Tefsiri, Basılmamış Çalışma, Ahmed Kalkan: Emr-i Bi’l-Ma’ruf ve Nehy-i Ani’l-Münker (3/104, 109) 156; Güzel Söz (83) 77; Hakkı Gizlemek (42) 51; İnsanlara İyiliği Emredip Kendini Unutmak (44) 54; İnzâr (6) 23; Kabalık-Yumuşaklık ve Katı Yüreklilik (3/159) 159; Kıssa (11/Hûd, 100; 12/Yûsuf, 3) 190; Kolaylık/Yüsr (185) 123; Lakab (Gıybet, Alay, La-
232 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kab, Sûi Zan) (49/Hucurât, 11-12 (204); Sanat ve Allah’ın Sanatı (27/Neml, 88) 200; Sıdk/Doğruluk (177) 118.
147. Kızlar İçin İrşad, Halit Çelik, Selâmet Y.
148. Konuşma Eğitimi, Sandy Linver, Star Yaprak Y.
149. Konuşma Eğitimi, Suat Taşer, Papirus Y.
150. Konuşma, Yavuz Özdem, Atika Y.
151. Konuşma Sanatı Dil Belâsı, Ragıp Güzel, Çelik Y.
152. Kur’an ve İnsan, Celâl Kırca, Marifet Y. s. 299-304
153. Kur’an’da Dâvet Metodu, S. Hüseyin Fadlullah, Seçkin Y.
154. Kur’an’da Edebî Tasvir, Seyyid Kutub, Çizgi Y.
155. Kur’an’da Edebî Veche, Safvet Senih, Nil A.Ş.
156. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç
157. Kur’an’da Şer Problemi, Lutfullah Cebeci, İstişare Y.
158. Kur’an’da Tartışma Metodları, Zahir bin Awad el-Elmaî, Pınar Y.
159. Kur’an’ın Hz. Peygamber’i Eğitmesi, Murat Kayacan, Ekin Y.
160. Kur’an-ı Kerim’de Ma’rûf ve Münker, Ömer Dumlu, Ravza Y.
161. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 453-463, 22-24; c. 20, s. 80-90
162. Kur’an Aydınlığında Hayatı Doğru Yaşamak, Fahrettin Yıldız, İşaret Y. s. 25-28, 107-111, 151
163. Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Ömer Dumlu, Anadolu Y. s. 165-188
164. Kur’an’da Beden Dili, Necati Kara, Bilge Y.
165. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 97-108
166. Kur’an’da Tartışma Metotları, Zahir B. Awad el-Elmaî, Pınar Y.
167. Kur’an’da Tebliğ ve Eğitim Psikolojisi, Mehmet Şanver, Pınar Y.
168. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 282-290
169. Kur’ân-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi, Murat Sülün, Ekin Y. s. 170-171
170. Kur’ân-ı Kerim ve İletişim, Abdurrahman Kasapoğlu, Nursan Y.
171. Kur’an’ın Temel Kavramları, Yeni Boyut Y. s. 353-354, 380-382, 572-579, 77-84
172. Kur’ânî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mîr, İnkılab Y. s. 105-106, 157-158
173. Kur’an ve Sünnette Emr-i Ma’ruf Nehy-i Münker, Celalüddin el-Umerî, İnsan Y.
174. Lisan ve İnsan, Yusuf Alan, T.Ö.V. Y.
175. Meşhur Sözler Antolojisi, Ahmet Seven, Seha Neşriyat
176. Mûsâhiblik, Haydar Kaya, Engin Y.
177. Münkerden Sakındırma Yolu, Abdülhamid Bilali, Buruc Y.
178. Müslümanın Sanat Anlayışı, Ahmed Kalkan, Rağbet Y.
179. Nasıl Dâvet Edelim?, Muhammed Kutub, Beka Y.
180. Nebevî Hareket Metodu 1-2, Münir Muhammed Gadban, Nehir Y.
181. Nebevî Tebliğ, Ubeyd Küçüker, Seçkin Y.
182. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. s. 158-160
183. Osmanlılarda İhtisab Müessesesi, Ziya Kazıcı, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
184. Önce Söz Vardı, Erol Göka ve heyet, Ankara
185. Özlü Sözler Antolojisi, Yakup Sarı, Ravza Y.
186. Özlü ve Güzel Sözler, Şerif Öktürk, Toker Y.
187. Peygamber Efendimiz’in Hitabeti, Ahmet Lütfi Kazancı, Marifet Y.
188. Peygamberimizin İnsan Kazanma Metodu, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
189. Peygamberimizin Tebliğ Metotları 1-2, İbrahim Canan, Nesil Y.
190. Rasulullah’a Göre Aile ve Okulda Çocuk Terbiyesi, İbrahim Canan, Yeni Asya Y.
191. Rasülüllah’ın İslâm’a Dâvet Metodu, Ahmed Önkal, Esra Y. / Kitap Dünyası Y.
192. Rasûlullah’ın Hayatı ve Metodu, Fıkhu’s-Sîre 1-2, Münir Gadban, Risale Y.
193. Sanat Bilinci, Ahmed Kalkan, Denge Y. s. 89-91
194. Sapmalara Karşı Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
EMR-İ Bİ'L-MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER
- 233 -
195. Sevgi Peygamberi ve Yetişkin Din Eğitimi, Abdurrahman Dodurgalı, Rağbet Y.
196. Söz Söyleme ve İş Başarma Sanatı, Dale Carnegie, Timaş Y.
197. Söz ve Diksiyon, Nüzhet Şenbay, Yapı Kredi Y.
198. Söz, Haydar Murat Hepsev, Söz Kitap Y.
199. Sözün Özü (Kelâm-ı İlâhî’nin Tabiatına Dair), Dücane Cündioğlu, Tibyan Y.
200. Sünnetullah’ta Dâvet Metodu ve Evrensel Mesaj, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
201. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 351-353 (Dâî); 371-372 (Dâvet); c. 2, s. 98-99 (Emr-i Bi’l-Ma’rûf ve Nehy-i Ani’l-Münker); c. 4, s. 64-65 (Ma’rûf); 360-362 (Münker); c. 6, s. 141-143 (Tebliğ) ; c. 2, s. 443-444 (Hisbe Teşkilâtı); c. 4, s. 265-266 (Muhtesib).
202. T. D.V. İslâm Ansiklopedisi, c. 11, s. 138-141 (Emr-i Bi’l-Ma’ruf); c. 9, s. 16-19 (Da’vet)
203. Tebliğ ve İrşad Çalışmaları, M. Esad Coşan, Seha Neşriyat
204. Tebliğ, İsmail Çetin, Dilara Y.
205. Tenbihu’l Gâfilin, Ebû lleys Semerkandi, Bedir Y. s. 221-248
206. Türkçe Diksiyon, Raif Özben, İnkılap Kitabevi
207. Türkiye’de Vâizlik (Tarihçesi ve Problemleri), Mehmet Faruk Bayraktar, İFAV Y.
208. Üyelik ve Liderlik Açısından Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
209. Va’z Edebiyatında Hadisler, Mahmut Yeşil, T. Diyanet Vakfı Y.
210. Yanlışları ve Doğrularıyla Güzel Konuşma, Ülkü Giray, Bilgi Y.
211. Yürek Fethi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 142-152, 189-209
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 235 -
Kavram no 39
Kitabımız 2
Kıssalar 1
Kur’an; Te’vil ve Tefsir, Kıssa
EMSÂLU’L KUR’AN /
KUR’AN’DAKİ MESELLER, MİSALLER
• Mesel; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an’da Mesel Kavramı
• Kur’an’da Meselin Yeri
• Kur’an’da Meseller
• Hadis-i Şeriflerde Meseller/Örnekler
“Allah, güven (ve) huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, o şehrin (halkının) rızkı her taraftan bol bol gelirdi. Fakat, Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı.
Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de onu yalanladılar. Onlar (kendilerine) zulmederlerken azap onları hemen yakalayıverdi.” 1092
“Andolsun ki belki öğüt alırlar diye Biz, bu Kur’an’da insanlara her türlü mesel getirdik/misâl verdik, her türlü temsili anlattık.” 1093
Mesel; Anlam ve Mâhiyeti
İnsanlara hidâyet rehberi olarak gönderilen Kur’ân-ı Kerim, insanların Yaratıcısı tarafından inzal edilmiştir. Allah insanları yaratmış ve onlara beyânı (konuşmayı, ifâdeyi, anlatmayı) öğretmiş ve onları bu vasıfla mümtaz kılmıştır.1094 İnsanları yaratan Allah olduğu için, onların hangi dilden ve hangi üslûbdan anlayacaklarını da en iyi yine O bilir. İşte bundan dolayı O, insanlığa Kur’ân’ı bir irşâd, beyyinât ve Hakkı bâtıldan ayıran bir furkan olarak göndermiştir.1095 Bütün insanlık Kur’an’ın benzerini getirmekten âciz kalmıştır ve bu acziyeti devam edecektir. Çünkü o, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) en büyük mûcizesidir. Bununla birlikte Allah tarafından, insanları irşâd için, o yüce Kur’ân kolaylaştırılmıştır. “Biz onu (Kur’ân’ı) senin dilinle (indirerek) kolaylaştırdık ki, onunla (günahlardan sakınıp, Allah’ın azâbından) korunanları müjdeleyesin ve inatçı bir kavmi onunla uyarasın.”1096; “Biz onu (Kur’ân’ı) senin diline kolaylaştırdık ki, düşünüp öğüt alsınlar” 1097
1092] 16/Nahl, 112-113
1093] 39/Zümer, 27
1094] 55/Rahmân, 3-4
1095] 2/Bakara, 185
1096] 19/Meryem, 97
1097] 44/Duhân, 58
- 236 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’ân kıyâmet gününde insanların leh veya aleyhlerine hüccet olacaktır. Bu itibarla semâvî bir vesika ve İlâhî bir rehber olarak onlara yol gösteren her türlü açıklamaları ihtivâ eder. İşte bu beyan şekillerinden birisi de, Kur’ân’ın meseller darb etmesi, temsiller getirmesidir. “Andolsun Biz bu Kur’ân’da belki öğüt alırlar diye her temsili anlattık”1098 Buna ragrnen insanlar Kur’ân’ın irşadlarına kulak verip öğüt kabul etmezlerse, ileri sürebilecekleri hiçbir mâzeretleri olamaz. Kendi hüsranlarına ağlasınlar! “Andolsun ki Biz Kur’ân’ı düşünmek (öğüt almak) için kolaylaştırdık. Bir öğüt alan yok mu?” 1099
Kur’ân’ın edebî ifâde şekillerinden birisi de bazı konuları meseller ve temsillerle anlatmaktır. Kur’ân’ın bu üslûbu, daha ilk asırlarda, İslâm âlimlerinin dikkatini çekmiştir. Genel olarak Arab dilinde emsâl ve Kur’ân’da emsâl konularında müstakil eserler te’lîf edilmiştir. Bunların bir kısmı bize ulaşmamıştır, bir kısmı yazma halindedir, bir kısmı ise basılmıştır.
Mesel Nedir? Mesel; misl ve mesîl (şebeh, şibh ve şebîh gibi), aslında bir şeyin benzeri demektir. Misâl de bu mânâdadır. Gerçi misâlin mikdar ve kalıp mânâsı da vardır. Meselin çoğulu emsâldir. Yine aynı kökten gelen timsâl de sûret demektir. Şu halde meselin aslı, sözde iki şey arasındaki benzeşmedir.
“Mesule’ş-şey’u mes’ûlen” ve “Mesule beyne yedeyhi” Bir şey göz önüne dikildi, demektir. Ayakta dikilip durmak mânâsına geldiği gibi, yere uzanıp yapışırcasına yatmak -bu mânâda ezdaddan olmaktadır- ay doğmak, batmak, faziletli olmak, bir adama ibret alınacak bir ceza vermek, benzetmek ve benzemek mânâlarına gelir. Temsil ise, bir kıssa veya bir söz beyan etmek, yazı veya başka birşeyle, bir şeyin kendisine bakıyormuşcasına misâlini tasvir etmek, (sûretlendirmek) demektir. Yani benzerini getirmek, örnek vermek, göz önüne dikmek ve benzetmek demektir.
Mesel, yani kıssa, söz beyan etmek (bir münâsebetle) mesel irad etmek ve birinin dengine, hizasına gelince söylenen örnek, birinin yoluna girmek, ona tâbi olmak, peşini takip etmek demektir. Temessül ise, bir şeyin sûretine girmek, onun gibi görünmek mânâsına gelir. “Temessele bi’ş-şey’i” veya “Darabe meselen” ise bir şeyi misal getirmek, bir şeyi mesel olarak zikretmek demektir. Mesel darbetmek, onu beldelerde yürütüp yaymak mânâsı, “Darabe fi’l-ardi” yerde yürüdü, yayılıp gitti, ayak tepti mânâlarıyla ilgilidir. İbn Kuteybe (276/889): “Açıklamak ve vasfetme ânâsına da gelir” der. “Daraba’llahu meselen”1100 “Allah misal verdi”, “Felâ tadribû lillâhi’l-emsâl”1101 de; “Allah’ı başkalarının sıfatlarıyla anlatmayınız, ona benzetmeyiniz” demektir, der. 1102
Lügat mânâlarını gördüğümüz mesel, ıstılâhî mânâda şöyle bir tarife kavuşturulabilir. “Halk arasında kabul görüp yayılmış, teşbihe dayalı, içerisinde bir düstûr ve hikmet taşıyan kinâyeli veciz sözlerdir.” Bu tarifle mesel, Türkçemizdeki atasözü mânâsına gelmektedir. Arapça’da atasözleri ve deyimler hep mesel (çoğulu emsâl) ismiyle ifâde edilmiştir. Mesel mefhûmunda yaygın olan mânâ, bu tarifte özelliklerini toplamaya çalıştığımız sözlerdir. Onlarda asıl mânâ
1098] 39/Zümer, 27
1099] 54/Kamer, 22
1100] 16/Nahl, 75
1101] 16/Nahl, 74
1102] Te’vilu Müşkili’l-Kur’ân, s. 497
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 237 -
benzer (şibih) ve nazîr mânâsıdır. Bununla birlikte şu mânâlara da gelmektedir:
1) 13/Ra’d, 35; 47/Muhammed, 15; 48/Fetih, 29; 16/Nahl, 60. âyetlerde sıfat ve sûret mânâsına gelmektedir. “En yüce sıfatlar (el-meselu’l-a’lâ) Allah’ındır.” 1103
2) Delil ve hüccet mânâsı vardır. Getirilen her mesel, o konunun delil ve hücceti gibi kabul görür.
3) İbret mânâsına gelir: “Böylece onları, sonrakiler için hem bir örnek, hem bir ibret (mesel) yaptık.” 1104
4) Meselle bazen hale, bazen sıfata ve bazen kıssaya istiâre yapılır. Zerkeşî’ye göre 2/Bakara, 17’de hâle, 2/Bakara, 264’de sıfata, 13/Ra’d, 35’de kıssaya istiâre edilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de meseller daha çok bu maddedeki istiâre manâsıyla geçer. Elmalılı M. Hamdi Yazır şöyle der: “Şaşılacak ve garip bulunacak tuhaf ve ibretli bir hale veya bir sıfata veya bir kazıyye (önerme)ye ve hikâyeye de “mesel” denilir ki, darb-ı mesel (atasözü) gibi, dilden dile dolaşmaya ve her yerde söylenmeye lâyık olduğu cihetle ondan istiâre edilmiştir. Bu, sadece nakil ve hikâye olunur. Darb-ı mesel gibi her söylenişinde bir teşbih ve temsil mânâsı gözetilmez. Fakat ilk söylenişi hakikat de olabilir, bir temsilî istiâre de olabilir, buna “destan” da denir. “Dillere destan oldu” deriz. Destan şiirleri (tâbiri) bundan alınmıştır. Bu anlamdan, delil ve hüccet mânâsına da gelir. Çünkü bu gibi meseller, gerek bir nâdir hakikat olsun ve gerek bir tahyîl (akla getirme) ve temsil, yani sırf bir masal olsun bir yaygın şöhreti içerdikleri zaman, bazı gerçekler onlara benzetilerek söylenir. Meselâ “Bu iş, kurt ile kuzu masalına benzer” denilir. Biriyle diğerine temsil edilerek delil getirilir. 1105
Mesel’in kıssa (hikâye) mânâsını yukarıda zikretmiştik. Çünkü bir meselde çoğu zaman bir hikâye o meselin etrafına örülmüş olarak bulunur. Sonunda maksadı ve espriyi veciz bir ifâdeyle hülâsa eden bir cümle gelir. İşte bu cümle o kıssanın tamamının yerine geçen hissedir. O kıssa her zaman tekrar edilmez, hatta zamanla unutulabilir; fakat mesel onu da bütünüyle ifâde eder. Nitekim Türkçemizde emsâl-i hukemâ, emsâl-i Lokman gibi tâbirler de, ahlâk ve nasihatlere dair küçük hikâye mânâsına gelmektedir. Masal, mesel kelimesinden galattır. Furkan sûresi 33. âyette bu mânâ sezilebilmektedir. “(Ey Rasûlüm müşriklerin) sana getirdikleri tuhaf ve bâtıl bir meselleri yoktur ki, hak olan cevâbını ve en güzel tefsirini Biz getirmiş olmayalım.” 1106
Emsâl, bir şeyin benzeri, delil ve hüccet mânâlarına gelen mesel kelimesinin çoğuludur. Kur’ân’da meseller, anlatılmak istenenleri, muhâtabın zihnine yaklaştırıcı rol oynarlar. Dolayısıyla muhâtaplar, anlatılanları daha kolay kavrarlar. Eğitimde çok önemli bir yeri olan misallerle (örneklerle) anlatım, Allah’ın, Kur’ân’da çokça başvurduğu bir yöntemdir. 1107
Mesel; Belli bir kaynaktan çıkmış olmakla birlikte zamanla yaygınlaşarak halka mal olan anonim özdeyiş, atasözü demektir. Arapça’da mesel (çoğulu emsâl)
1103] 16/Nahl, 60
1104] 43/Zuhruf, 56
1105] Hak Dini Kur’ân Dili, 2/Bakara, 17. âyetin tefsiri
1106] Velî Ulutürk, Kur’an’da Temsilî Anlatım, s. 9-12
1107] Tayyib Okiç, Tefsir ve Hadis Usulünün Bazı Meseleleri, Nun Yayınları, İstanbul 1995, s.125; İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, s.174-175
- 238 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“benzemek, benzeri olmak” mânâsındaki müsûl kökünden türemiş bir sıfat olup “benzeyen” demektir. Misl ve mesîl de aynı anlamda kullanılır. Mesel ayrıca “sıfat, vasıf, söz, ibret ve kıssa” mânâlarına gelir.1108 Râgıb el-İsfahânî meseli “açıklamak amacıyla benzeri hakkında söylenen söz” şeklinde tanımlamıştır.1109 Etimolojisi konusunda başka görüşler de ileri sürülen meselin “örnek” anlamındaki misâlden, “dikilmek” anlamındaki müsûlden veya “benzeşmek” anlamındaki temâsülden türemiş olması da mümkündür.1110 Bir meseli vârit olduğu aslî hale benzeyen yeni durum için söylemeye ve kullanmaya “darbü’l-mesel” (darb-ı mesel) dendiği gibi açıklama ve pekiştirme amacıyla söz arasında mesel ve vecîze zikretmeye de “irsâl-i mesel” adı verilir. Her meselin, ilkin hakkında söylendiği aslî haliyle (mevrid) buna benzeyen ve daha sonra ortaya çıkan ikinci hali (madrib) vardır. Bu sebeple mesel “madribi mevridine benzeyen yaygın özdeyiş” olarak da tarif edilmiştir. Benzerlik ilgisine dayanan mesel öncelikle muayyen/belirli bir durum veya hâdise için söylenerek doğar, daha sonra insanlar arasında yaygınlaşıp ona benzeyen her durum için söylenir. Bir meseli diğer söz çeşitlerinden ayıran temel vasıflar lafzının kısa, anlamının doğru, aynı zamanda yaygın ve anonim olması, formunun da değişmez, klişe söz niteliğinde bulunmasıdır. Meselin bu temel unsurlar dikkate alınarak yapılacak tanımı şöyle olabilir: Mesel, atalardan gelen ve onların yüzyıllar içindeki deneyim ve gözlemlerine dayalı düşüncelerini değişmez kalıp ve klişeleşmiş özlü sözlerle öğüt ve hüküm içerecek biçimde yansıtan, lafzı ve anlamı beğenilerek nesilden nesile aktarılan, çoğunlukla aslî durumuna benzeyen halleri açıklamak ve örneklemek amacıyla kullanılan anonim mâhiyetteki özdeyiştir. Ancak bu unsurların bir kısmını kendinde toplayan ve bazı emsâl kitaplarında mesel ya da mesel gibi kabul edilerek yer verilen birçok türe de rastlanmaktadır. Bunlar hikmet (vecize, kelâm-ı kibar), deyim, mükennâ. mübennâ, tağlib tesniyesi. “ef’âlü min ...” formu ve benzerleridir.
Türkçe’de vecize (özdeyiş, özlü söz) ve kelâm-ı kibar diye adlandırılan “hikmet”le mesel arasında şu farklar belirlenmiştir: Hikmet çoğunlukla öğüt ve ders vermek amacıyla peygamber, filozof, düşünür, şâir, edip, hatip, âlim gibi seçkin zümreye mensup bir kişi tarafından söylenmiş olan, bir hayat tecrübesini dile getiren özlü sözdür; meselin ayırıcı niteliği ise belli bir kaynaktan çıkmış olmakla birlikte zamanla yaygınlaşıp halka mal olarak anonim hale gelmesidir. Bu sebeple hikmet mesel kadar yaygın değildir ve aslında mesel hikmetin yaygınlık kazanarak anonimleşmiş şeklidir. Hikmet daima doğru görüş içerirken mesel içermeyebilir; hikmetin esası mânâ doğruluğu, meselin esası teşbihtir. Mesel daima veciz olurken hikmet olmayabilir. Meselde amaç kanıt olarak söylenmesi, hikmetin amacı ise öğüt ve irşaddır. 1111
Deyim (meselî tâbir, taklidî ibâre) mesel gibi hüküm taşımadığı gibi bağımsız cümle de değildir. “Sübhânallah, elhamdülillâh, ehlen ve sehlen, rahimehullah, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh, lillâhi derruh, leanehullah” gibi günlük hayatta, ibâdetlerde, selâm, tâziye, tebrik gibi durumlarda kullanılan klişelere de klasik emsâl kitaplarında yer verilmiştir. Hâlbuki bunlar meselde esas olan teşbihi içermez. Bazı duâ klişelerini Kitûbü’l-Emsâl’ine ilk karıştıran kişi Ebû Ubeyd
1108] Lisânü’l-Arab, “msl” md.
1109] el-Müfredât, “msl” md.
1110] Ebû Hilâl el-Askerî, I, 11; Meydânî, I, 5-6
1111] Abdülmecîd Âbidîn, s. 16-20; Emîl Bedî’ Ya’kub, I, 23-24
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 239 -
Kasım b. Sellâm (ö. 224/838) olup daha sonra gelen emsâl müellifleri de onu izlemişlerdir. Bunlar gibi “ebü’l-eşbâl (arslan), ebû ca’de (kurt), ebû hâlid (köpek), ebû osman (yılan), ebû sâbir (tuz); Ümmü”l-Kurâ (Mekke), ümmü’l-kırâ (ateş)” gibi mecâzî analık-babalık bildiren ve “mükennâ” adı verilen deyişler; “ibnü’s-sebîl (yolcu), ibnü’s-sehâb (yağmur), bintü’1-ayn (gözyaşı), bintü’l-Yemen (kahve)” gibi mecâzî oğulluk-kızlık bildiren ve “mübennâ” adı verilen ifâdeler; “Ömereyn (Hz. Ömer ve Ebû Bekir), “kamereyn” (ay ve güneş) gibi mecâzî anlam bildiren tağlib tesniyelerine bazı klasik emsâl kitaplarında yer verilmiştir. Ebû Hilâl el-Askerî bu deyişleri emsâl arasında sayarken,1112 Hamza el-İsfahânî onları ayrı bölüm ve başlıklar altında incelemiştir.1113 Çağdaş yazarlardan Abdülmecîd Âbidîn bunları emsâlden saymış,1114 Abdülmecîd Katâmiş ise bu görüşü benimsememiştir.1115 Gerçekte eski müelliflerden hiçbiri emsâl gibi kullanılmasına rağmen tağlib tesniyelerini emsâl kapsamında görmemiştir. Seâlibî de “gurâbu Nûh, sefiynetü Nûh, makamu İbrâhîm, kamîsu Yûsuf, zi’bü Yûsuf” gibi isim tamlamalarını da emsâlden saymıştır.1116 Hâlbuki bunlar teşbih esasına dayanmadığı gibi îcâz vasfına da sahip değildir, çünkü îcâz terkiplerin değil cümlelerin özelliğidir. Bu bakımdan sözü edilen terkipleri mesel değil mesel materyali olarak kabul etmek daha isâbetli görülmüştür.1117 Yine özellikle soyut fikirleri somut tablolar ve örnekler halinde açıklamak amacıyla “meselü … ke-meseli ...” gibi formlarda zikredilen, çoğunlukla uzun olan ve “kıyasî mesel” adı verilen tür de mesel tanımının kapsamına girmemektedir. Bu meseller Kur’an ve hadise özgü ifâdeler olup bazı müslüman edipler de onlardan esinlenerek bu nevi deyişler üretmişlerdir. Hz. Ali’nin bazı emsâli böyledir.
Arap edebiyatında meseller yapılarına göre sâir, kıyasî ve hurafî mesel şeklinde üçe ayrılmıştır. Sâir meseller yaygın ve veciz olan kısmı teşkil eder. Mesel denilince ilk akla gelen bunlar olup atasözü karşılığıdır. Kur’an’a ve hadise özgü emsâl üslûplarından olan kıyasî meseller soyut kavramları tasvir, teşbih ve temsil yoluyla açıklayan, fikir derinliğine sahip bulunan uzun tasvir ifâdeleri olup “meselü .... ke-meseli ....; keenne, kemâ ...” gibi teşbih edatları içerir. Hurafî meseller çoğunlukla hayvanlar olmak üzere insanların dışındaki varlıkların dilinden aktarılan ve eğitme, ahlâkî ders ve öğüt verme veya mizah ve latife amacıyla kurgulanmış küçük sembolik hikâyelerdir (fabl). Bunların bir kısmı Araplar arasında hayvanlarla ilgili yaygın hikâyelerle hurafî inançlara dayanır; “Ketâlibi’l-karni fecedeat üzünehû (Boynuz peşindeyken kulağından olana benzemiş)” meseli gibi.1118 Kelîle ve Dimne’deki hayvan hikâyeleri ile La Fontaine’nin fablleri bu türdendir. Bu nevi meseller arasında -İncil’deki Hz. Îsâ mesellerinde olduğu gibi- insanların dilinden anlatılanlar da vardır. 1119
Şekil olarak mesellerin çoğu benzetme esasına dayanan ve teşbih edatını açık şekilde almayan istiâre-i temsîliyye biçiminde olmakla birlikte açık teşbih ve
1112] Cemheretü’l-emsâl, 1, 25-48
1113] ed-Dürretü’1-fâhire, II, 471
1114] el-Emsâl, s. 105-107
1115] el-Emsâlü’l-Arabiyye, s. 23-27
1116] Şimâru’1-kulûb, s. 39-46
1117] Abdüimecîd Katâmiş, s. 27
1118] Hamza el-İsfahânî, 11, 554
1119] Emîl Bedî’ Ya’kub, I, 19
- 240 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kinâye formlarında, “ef’âlü min ...” (mukayese) kalıbıyla, secîli veya cinaslı, “eb, ümm, ibn, bint, ahû, zû, zât” kelimeleri ve diğer isimlerle oluşmuş isim tamlaması şeklinde gelenler, sayı ifâdesi içeren bir yapı gösterenler vardır: “Ke’l-ibreti, kesev ğayrahâ ve hiye uryânun (İğne gibidir. Başkasını giydirir, kendisi çıplaktır)”: Teşbih), “Ecvedu min Hâtim (... Hâtim-i Tâî’den daha cömert”: Ef’âlü min), “Hâtıbu leyl (Gece -karanlığında- odun toplayan”: İsim tamlaması), “Men ecmelu kıylen semia cemîlen (Güzel söz söyleyen güzel söz işitir”: Secîli), “Men cedde vecede (Arayan bulur”: Cinaslı) gibi.
İlk kullanıldığı durum (mevrid) itibârıyla meseller şu kısımlara ayrılır:
a) Bir hâdiseden doğan ve o hâdise sonunda söylenip yaygınlaşan meseller. Aslı, bilge kişi Şenn’in (b. Efsâ) uzun aramalar sonunda tam dengi olarak bulduğu Tabaka isimli kızla evlenmesi ve birbirine tam denk düşmeleriyle ilgili olan, birbirine uygun düşen her şey için söylenen “Vâfeka Şennun Tabekaten” (Şenn Tabaka ile uyuştu) meseliyle aslı, bir yaz günü yaşlı ve zengin kocasından boşanarak genç ve yoksul biriyle evlenen ve eski kocasına süt istemeye gidince bu söze muhâtap olan bir kadın hakkında söylenmişken bir şeyin fırsatını kaçıran herkes İçin kullanılan “Es-sayf dayya’ti’l-lebene” (Sen sütü yazın kaybetmişsin) meseli gibi,
b) Bir kıssa hakkında rivâyet edilen meseller: Câhiliye dönemi savaşları (eyyâmü’l-Arab) ve haberleriyle ilgili olanlar gibi,
c) Kur’an’dan doğan meseller (emsâlü’1-Kur’ân): “Akrabu min habli’l-verîd” (Şah damarından daha yakın), “Evhenu min beyti’l-ankebût” (Örümceğin evinden daha dayanıksız) gibi,
d) Hadislerden çıkan meseller (emsâlü’l-hadîs): “İyyâkum ve hadarâi’d-demen” (Çöplüklerin yeşilliklerinden [kötü muhitte yetişen kadınlardan] sakının) gibi,
e) Teşbihten doğan meseller. Bu kısımda özellikle “ef’âlü min ...” mukayese formu yaygın olarak kullanılır,
f) Aslı kinâye olan meseller: “Kendi gözündeki merteği görmez, başkalarının gözündeki çöpe dikkat eder” meseli gibi.
Meseller zaman itibârıyla Câhiliye ve İslâm dönemleriyle müvelled kısımlarına ayrılır. Şiirden doğan mesellerin; bir beytin tamamı, ilk veya son mısraı, her iki mısraı mesel olan türleri olduğu gibi, bir beyitte ikiden fazla mesel olan nevileri de vardır. Başta Züheyr b. Ebû Sülmâ, Ebü’l-Atâhiye, Sâlih b. Abdülkuddûs, Ebû Temmâm, Mütenebbî, Ebü’l-Alâ el-Maarrî ve Ahmed Şevki olmak üzere birçok Arap şâirinin beyit ve mısraları yaygınlaşıp mesel haline gelmiştir. Ebü’l-Esved ed-Düelî’nin, “Lâ tenhe an hulukın ve te’tî mislehû. Ârun aleyke izâ fealte azîmun”1120 beytiyle Lebîd b. Rebîa’nın her mısraı ayrı bir mesel olan, “Elâ küllü şey’in mâ halâllahi bâtıl. Ve küllü neîmin lâ mehâlete zâil”1121 beyti gibi. Bu tür
1120] Benzerini kendin yapıp dururken bir kötü huydan başkasını menetme; bunu yapman senin için büyük bir ayıptır
1121] Dikkat et! Allah’ın dışındaki her şey bâtıldır; her nimet de hiç şüphesiz yok olmaya mahkûmdur
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 241 -
beyit ve mısralar “el-ebyâtü’s-sâire” vb. adlar altında müstakil eserlerde toplanmıştır. Bu meselleri şâirlerin kendilerinin mi icat ettiği yoksa önceden mevcut olup şiir kalıplarına onların mı döktüğü sorusuna kesin cevap bulmak kolay değildir. Bazı şâirlerin mevcut meselleri şiirlerine tazmin ettikleri bilinmektedir. Sükkerî ve Uyeyne b. Minhâl’e el-Ebyâtü’s-sâ’ire adlı derlemeler nisbet edildiği gibi Sâhib b. Abbâd da el-Emsâlü’s-sâ’ire min şi’ri’l-Mütenebbî’yi telif etmiştir. İbşîhî’nin el-Müstetraf’ında,1122 İmruülkays b. Hucr, Tarafe b. Abd, Lebîd, Ferezdak, Mutî’ b. İyâs gibi şâirlere ait bu türden bazı beyitlere yer verilmiştir. Bu nevi beyitlerle ilgili olarak modern çağda da birçok araştırma ve inceleme yapılmıştır.
Doğu ulusları Batılılara göre daha çok mesel ve hikmetlere sahiptir; çünkü bunlar Doğuda ortaya çıkıp yayılan semâvî din ve kitapların, peygamberlerin söz, vasiyet ve hikmetlerine dayanır. Özdeyişler Araplar’da daha çoktur. Fars asıllı Hamza el-İsfahânî, Arap mesellerinin Fars mesellerinin on katı olduğunu, Ebû Ubeyde’nin Ahmed b. Saîd el-Bâhilî’ye 14.000 Arap meseli rivâyet ettiğini kaydeder.1123 Araplar’ın ümmî olması ve derleyip yazıya geçirememeleri sebebiyle mesellerin çoğu kaybolmuş, zamanımıza sadece 6000 kadarı ulaşabilmiştir. Arap mesellerinin fazla olmasının diğer bir sebebi de çoğunun aslının şiire dayanmasıdır. Nitekim kasidelerinin hepsi mesel olan şâirler vardır. Ebü’l-Atâhiye’nin “Zâtü’l-emsâl” adlı kasidesinin (urcûze) 4000 mesel içerdiği kaydedilir. 1124
Arap mesellerinde birçok şahıs meşhur vasıflarıyla mesel konusu olmuştur. Belâgatta Kus (b. Sâide), hitâbette Sahbân (el-Vâilî); cömertlikte Hâtim (et-Tâî), Ma’n (b. Zâide), Kâ’b (b. Mâme), Herim (b. Sinan); ahmaklıkta Duğa, Emevî Irak Valisi Yûsuf (b. Ömer es-Sekafî), Cuhâ, Ebû Gabşân, Hecerliler; sözünden caymada Urkûb; pişmanlıkta Küseî, düzenbazlıkta Kasîr; cimrilikte Mâdir; iyiliğe karşı kötülük görmekte Sinimmâr; hilimde Ahnef (b. Kays); hızlı koşmada Şenferâ, Süleyk; ifâde âcizliğinde Bâkıl vefâkârlıkta Semev’el el-Ezdî gibi. Bu tür meseller arasında “Ahraku min nâkızati ğazlehâ” (Dokuduğunu bozan kadından daha ahmak) meseli1125 Kur’an’da, “İpliğini sağlamca büktükten sonra çözüp bozan kadın gibi olmayın” şeklinde geçmektedir.1126 İslâm dünyasında kullanılan bazı mesellerle Yunan mitolojisinde yer alan özdeyişler arasında benzerlikler göze çarpmaktadır.1127 Kimin kimi etkilediği kesin olarak bilinemeyen Arap kültürünün de dâhil olduğu evrensel kültüre mal olmuş birçok mesel mevcuttur: “Duvarların kulakları vardır”;1128 “Yerin kulağı vardır”; “Kurdu an, sopayı hazırla”;1129 “Örs isen dayan, çekiç isen acıt”;1130 “Yalancıysan hâfızan kuvvetli olmalıdır”;1131 “Başkası için kazdığı çukura kendisi düşen”1132 vb. Arap, Fransız ve Türk kültürü gibi çeşitli kültürlerde ortak olan aynı veya yakın mesellerin aslını belirlemek güçtür. Arap meselleri arasında kadîm dinî toplulukların yaydığı, özellikle İncil ve Tevrat’ta
1122] s. 27 vd.
1123] ed-Dürretü’l-fâhire, I, 3
1124] Ebü’l-Ferec el-İsfahânî, IV, 36
1125] Hamza el-İsfahânî, I, 204
1126] 16/Nahl, 92
1127] krş. a.g.e., I, 204, 431; Nouveau Larousse illustrée, “Pénélope”, “Sysyphe” maddeleri
1128] Meydânî, I, 88
1129] a.g.e., I, 88
1130] a.g.e., I, 89
1131] a.g.e., I, 74
1132] a.g.e., II, 297
- 242 -
KUR’AN KAVRAMLARI
benzerleri bulunan örneklere de rastlanmaktadır: “Koyun postunda kurt”;1133 “Dikenden üzüm (incir) toplanmaz”;1134 “Sineği süzüyor ama deveyi yutuyor”;1135 “Rab korkusu bilginin başlangıcıdır” (Re’sü’l-hikmeti mehâfetullah);1136 “Ne ekersen onu biçersin”;1137 “Başkasının gözündeki çöpü görür de kendi gözündeki merteği seçemez”;1138 “Devenin iğne deliğinden geçmesi”;1139 “Yel eken kasırga biçer/rüzgâr eken fırtına biçer”1140 gibi.
Arap mesellerinde bazı özellikleriyle meşhur olmuş insanlar gibi birçok hayvan, kuş vb. de belirgin özellikleriyle mesel konusu haline gelmiştir. Arslan cesâret, kurt düşmanlık, gaddarlık, çita (fehd) uyku, kirpi uykusuzluk, yılan ve timsah zâlimlik, keler ve tilki kurnazlık, kartal ve akbaba uzağı görme, karınca biriktirme, maymun taklit, karga korkaklık, sırtlan aptallık, deve kin ve kıskançlık sembolü olarak anılır. Aynı şekilde çöl ağaç ve bitkisiyle birçok dağ, ova, vâdi ve şehir adı Arap mesellerinde belirgin özellikleriyle malzeme olarak kullanılır. Bu tür mesellerin bir kısmı için uydurulan hikâyeler fabl halini almıştır.
Başta câhiliye meselleri olmak üzere birçok Arap meselinin hikâyesi vardır. Bunların bir kısmı gerçek tarihî olaylardır; Yevmü Halîme, Yevmü’l-Besûs, Yevmü Dâhis ve Yevmü Gabrâ gibi Araplar’ın İslâm’dan önceki dönemde meydana gelmiş savaşlarıyla (eyyâmü’1-Arab) ilgili meseller bu türdendir. Bu hikâyeler meselin anlaşılması ve Arap tarihi açısından önem taşır. Bir kısım meselin hikâyesi zamanla unutulmuş, onların yerine duruma uygun yeni hikâyeler uydurulmuştur. Bazı mesellerin ilk kaynaklar tarafından farklı şekilde rivâyet edilmesi ve yorumlanması uydurma olayını teyit etmektedir. Arap mesellerinin çoğu yaygın olmakla birlikte yalnız bir yörede tanınıp anlaşılan meseller de çoktur. Emsâl kitaplarında bunların birçoğunun yerine işaret edilmiştir. Bunlar arasında başta Medine olmak üzere Mekke, Basra, Küfe, Vâsıt, Humus gibi şehirler bulunmaktadır. 1141
Câhiliye dönemine ait mesellerin tesbiti için belirlenen kriterlerden biri meselin Eksem b. Sayfî, Âmir b. Zarib el-Advânî, Evs b. Hârise gibi Câhiliye devri insanlarına nisbet edilmesi veya içinde câhiliye dönemine ait şahıs adlarının geçmesidir. Câhiliye savaş, haber ve olayları (eyyam, ahbâr), âdet ve inançlarıyla ilgili olarak söylenmiş meseller de aynı grup içinde yer alır. Bundan başka çöl hayatı, çöl hayvanı ve bitkilerine dair meseller de çoğunlukla bu devreye aittir. Evâil türü eserlerle emsâl kitaplarında meseli ilk söyleyenin Câhiliye dönemine ait olduğunun belirtilmesi de bu kriterler arasındadır. Şarkiyatçılara göre Câhiliye mesellerine ait hikâyelerin ekserisi, Şiî karşıtı eğilimlerin tahrik ettiği Arapçılık hareketinin gündeme getirdiği kadîm Araplar’a ait eyyam ve ahbâr tartışmaları bağlamında II. (VIII.) yüzyılın kıssacı geleneği ortamında yeniden üretilmiş veya uydurulmuştur.
1133] Matta, 7/15; a.g.e., I, 146
1134] Matta, 7/16; a.g.e., I, 52; Ebû Hilâl el-Askerî, I, 680
1135] Matta, 23/24; a.g.e., II, 259
1136] Süleyman’ın Meselleri, 31/1-7
1137] Galatyalılar, 6/7; a.g.e., II, 317
1138] Matta, 7/3; Luka, 6/41
1139] Matta, 19/24; Markos, 10/25; Luka, 28/25; 7/A’râf, 40
1140] Hoşea, 8/7
1141] Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm, s. 1070; Hazma el-İsfahânî, i, 56, 224, 340, 379, 443; Meydânî, I, 147, 156
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 243 -
Meselin âyet, hadis, sahâbe ve tabiîn sözüne dayanması veya onlardan doğması bu mesellerin İslâm dönemine ait olduğunun göstergesidir. Âyet ve hadislere dayanan çok sayıda mesel bulunduğu gibi başta Hz. Ali olmak üzere dört halife, İbn Abbas, İbn Mes’ûd, Muâviye, Amr b. Âs, Ebü’d-Derdâ, Mus’ab b. Zübeyr, Ahnef b. Kays, İbrahim en-Nehaî, Hâlid b. Safvân ve Hasan-ı Basrî gibi sahâbe ve tabiînin mesel halini almış hikmetli sözleri bulunmaktadır. Âyetlere dayanan örneklerden başka, “Bazı ifâdeler büyü etkisine sahiptir” (İnne mine’l-beyâni lesihran); “Üst el alt elden (veren el alan elden) hayırlıdır” (El-yedu’l-ulyâ hayrun mine’l-yedi’s-suflâ) mesellerini de hadis metinleri oluşturmaktadır. “Kader gerçekleşince göz görmez hale gelir” (İzâ câe’l-kaderu aşiye’l-besaru) meseli Abdullah b. Âbbas’a, “Kadınlar şeytanın tuzaklarıdır” (E’n-nisâu habâilu’ş-şeytân) meseli de Abdullah b. Mes’ûd’a nisbet edilmiştir. Hz. Ali’nin mesel haline gelmiş özdeyişleri Şerîf er-Radî’nin derlediği Nehcü’l-belâğa’da yer aldığı gibi, İbn Kuteybe ‘Uyûnü’l-ahbâr’ının 50. bölümünde Hz. Ali’ye ait 100 kadar özdeyişi toplamış, bunlar Farsça ve Türkçe’ye de tercüme edilmiştir. Meydânî, Mecmacu’l-emsâl’inin 30. bölümünü Hz. Peygamber ile dört halife, Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Mes’ûd, Ebü’d-Derdâ, Amr b. Âs gibi sahâbîlerin mesellerine tahsis etmiştir. İçinde Allah adı geçen, duâ klişesi halindeki özdeyişler de İslâmî döneme aittir: “Belağallahu bike eklee’l-umûr” (Allah seni ömürlerin en uzununa eriştirsin): “Cedeallahu Mûsâmeaten” (Allah kulaklarını sağır eylesin) gibi. Ayrıca Câhiliye dönemine ait birçok mesel İslâm’ın ruhuna uygun şekle çevrilmiştir. Nitekim Câhiliye mesellerinde geçen kardeş anlayışı İslâmî mesellerde din kardeşine dönüşmüş, “Haklı da olsa haksız da olsa kardeşine yardım et” sözü, “Haklıysa yardım et, haksız ise engelle” şekline bürünmüştür.
Şehirli Araplar için II. (VIII.) yüzyılın yarısına, bedevî Araplar için IV. (X.) yüzyılın sonuna kadar uzanan ve câhiliye devrinden itibaren başlayan dönem ihticâc (iştişhâd) dönemi olarak kabul edilmiş, bu asırlarda ortaya çıkan meseller kadîm meseller diye nitelendirilmiştir. Bu yüzyıllarda Araplar melezleşmediği, bu sebeple dilleri bozulmadığı için onların şiirleri ve meselleri kelimelerin anlam ve yapıları ile gramer kurallarını belirlemede şâhid olarak görülmüştür. Bundan sonra söylenen meseller dili bozulmuş melez Araplar’ın (müvelledûn) ürünü şeklinde görüldüğünden şâhid olarak kullanılmamıştır. Arabî mesel-müvelled mesel ayrımını ilk yapan müellif Hamza el-İsfahânî olmuştur (ö. 360/97l’den önce). İsfahânî, ed-Düretü’tü’l-fâhire’sinin 29. bölümünü bu tür mesellere ayırmış, “ef’âlü min ...” formunda müzdevic türünden 440 müvelled meseli açıklamıştır. “İnciden daha nefis, azvay ağacı usâresinden daha acı” demek olan “Enfesu mine’d-dürri ve emerru mine’s-saberi” ile, “Kayadan daha duygusuz, zamandan daha zâlim” anlamındaki (aksâ mine’s-sahri ve a’dâ mine’d-dehri) meselleri bunlardandır. Ebû Hilâl el-Askerî de Cemheretü’l-emsâl’inde bazı müvelled mesellere işâret etmekte, Meydânî’nin Mecmau’l-emsâl’inde her bölümün sonunda zikrettiği müvelled meseller 1000’i bulmaktadır. Bu meseller garîb kelimelerin bulunmaması, ibârelerinin yalın olması, secî, izdivaç, tıbâk ve mukabele gibi lafzî sanatlar içermesiyle kadîm mesellerden ayrılır. Müvelled mesellerin fasihi bulunduğu gibi halk meselleri de vardır. Bunlar belli lehçe, yer, şehir ve bölgeye has mahallî meseller olup i’rab ve gramer kurallarına göre söylenmediği için “melhûn” (hatalı) meseller diye anılır ve bu şekliyle korunur. Aslında bu mesellerin de fasih olarak doğduğu, zamanla halkın dilinde yaygınlaşıp bozulduğu kabul edilir. İlk defa Ebû Ubeyd Kitâbu’l-Emsâl’in de Doğu avam mesellerinden altmış kadarını
- 244 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zikretmiş, daha sonra Ebû İkrime ed-Dabbî, Ebû Bekir İbnü’l-Enbârî, Hamza el-İsfahânî ve Ebû Hilâl el-Askerî onu takip etmişlerdir. Ebû Mansûr es-Seâlibî et-Temsîl ve’l-muhâdara’sında zamanındaki halk mesellerinin bir kısmına, İbn Hişâm el-Lahmî de Ebû Bekir ez-Zübeydî’nin Lahnü’l-amme’sine yazdığı reddiyede bazı Endülüs halk mesellerine yer vermiştir. Çağımızda Lübnan, Beyrut, Mısır, Bağdat, Basra, Suriye, Ürdün, Filistin gibi yer ve yörelere ait birçok Arap halk meseli koleksiyonu meydana getirilmiştir.
Mesellerin filolojik ve edebî özelliklerinin başında değişmez kalıp ve klişeleşmiş ifâde olmaları gelir. Meselin aslî formu ne ise her yerde ve herkes tarafından bu form korunarak tekrar edilir. Onun formu cinsiyete ve sayıya göre değiştirilemez. “Essayf dayya’ti’l-lebene” (Sen sütü yazın kaybetmişsin) meseli erkeğe, ikile (tesniye) ve çoğula göre değişmez. Hatta mesel lügat, sarf ve nahiv kurallarına aykırı da olsa aynen korunur. Aslî formun korunma zarûreti sebebiyle mesellerde lügat ve gramer kurallarına aykırılığa ve kıyas dışı hususlara sıkça rastlanır. Halk mesellerinin tamamına yakını bu türdendir.
Edebî yönden meseller teşbih, istiâre, kinâye ve hakikat gibi beyan şekilleri; secî, cinas, tıbâk, mukabele ve izdivaç gibi lafzî sanat nevileri içermeleri dolayısıyla sanatlı nesir türü sayılır. Bunun yanında meseller hikâye, makâme, risâle, roman, kaside gibi müstakil bir nevi olmayıp söz içinde onu örneklemeyle pekiştiren, kanıtlayan, süsleyen, ona değer katan ve makbûliyetini arttıran hazır malzeme niteliğindedir. Soyut fikirleri somut örnek ve benzetmeyle reddedilmez bir gerçek halinde sunarak onların zihinlerde yerleşmesini sağlar. Etkileme, iknâ etme, nesilleri iyiye ve güzele yönlendirmedeki inkâr edilemez rolleri sebebiyle başta Kur’an olmak üzere kutsal kitaplarda, peygamberlerin öğüt ve duâlarında bolca mevcuttur. Hz. Peygamber’in “cevâmiu’l-kelîm” türü hadisleri içinde mesel olanların sayısı az değildir. Hatipler ve sanatlı nesir yazarları, kanıtlama öğesi olarak mesele sıkça başvururlar.
Arap mesellerinin toplanmaya başlanması câhiliye devrine kadar uzanır. Emevîler ve Abbasîler zamanında meselleri derleyip açıklayan çok sayıda emsâl koleksiyonu (Kitâbü’l-emsâl) telif edilmiştir. Bu eserler arasında yazarın ilgi alanına göre mesellerin yalnız hikâyelerine ağırlık verenler, yalnız lügat ve gramer boyutunu ele alanlar olduğu gibi bu iki yönü ihtivâ edip daha mükemmel bir eser hüviyeti taşıyanlar da vardır.
Câhiliye devrinden itibaren Mufaddal ed-Dabbî’nin Kitâbu’l-Emsâl’ine kadar geçen süreçte nice emsâl derlemeleri yapılmıştır. Câhiliye hükemâsından ve muammerûndan olan Âmir b. Zarib el-Advânî, bir Himyer kralına yalnız kendisine göre amel ettiği bir bilgi hazinesine sahip olduğunu ve onu kendisine arzedeceğini söylediği nakledilmiştir.1142 Süveyd b. Sâmit, müslüman olmadan önce Resûl-i Ekrem’e kendisinde “Mecelletu Lokman” bulunduğunu söyleyerek ondan okumuş, Peygamber de beğenmiş ve, “Bu sözler güzel, ancak nezdimdeki ondan daha güzeldir, o da Allah’ın hidâyet ve nur kaynağı olarak indirdiği Kur’ân-ı Kerîm’dir” demiştir.1143 Câhiliye şâirlerinden Bişr b. Ebû Hâzim veya Tırımmâh’a nisbet edilen bir mısrada kendisinden bir meselin alıntı yapıldığı Kitâbü Benî Temîm’den söz
1142] Ebû Hatim es-Sicistânî, s.61-63; Ebû Hilâl el-Askerî, I, 270-271
1143] Zemahşerî, I, 225
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 245 -
edilmektedir.1144 Arap kralları ile kabile reislerinin vasiyetlerini yazan Eksem b. Sayfî’nin (ö. 9/630) meselleri yazılırdı.1145 Ebû Ubeyd el-Bekrî Faslü’1-makâl’inde sahâbî, hatip ve nesep âlimi Suhâr b. Abbas el-Abdî’nin Kitâbü’1-Emsâl’inden bir meselin aslı hakkında uzun bir hikâye nakletmiştir. Bekri, Ubeyd b. Şeriyye el-Cürhümî’nin (ö. 67/686) Kitâbü’l-Emsâl’inden birçok aktarma yapmış, Ali b. Zeyd el-Beyhaki de Ğurerü’l-emsâl’inde Seâlibî’nin onu şerhettiğini kaydetmiştir. Yine Bekri, eyyâmü’1-Arab âlimi İlâka b. Kürşüm el-Kilâbî’nin elli varak olduğu kaydedilen,1146 Câhiliye mesellerinin hâdise ve kıssalarına dair olduğu anlaşılan eserinden birçok nakil yapmıştır. Ebû Amr b. Alâ’nın Kitâbü’1-Emsâl’inin, birçok eserde yer alan nakillerden öncekilerin yalnız kıssaları ele alan özelliğine karşılık, hem bu yöne hem de lügat ve gramer boyutuna temas eden ilk mükemmel eser olduğu anlaşılmaktadır. Şarki b. Kutâmî’nin eserinin ilk üç eser gibi kıssa ağırlıklı olduğu, bundan yapılan alıntılardan belli olmaktadır. 1147
Meselin Özellikleri: Zemahşerî, “Meseller, hâlis Arapların fesahatlerinin son noktası, cevami-i kelimi, hikmetlerinin nâdirleri, mantıklarının ürünü, konuşmalarının özü ve selîm karihalarını gösteren belagatlarıdır. Lisânın açılmasına ve garabetine bediî bir temeldir. Onda lafızlar kısa, mânâlar dolgun ve ibare kısadır” der. Zemahşerî’nin bu ifâdelerinden mesellerin iki hususiyetini öğreniyoruz: Lâfız vecizdir, mânâ geniştir.
İbrahim en-Nazzâm (121/738), meselin şu özellikleri taşıdığını ve başka bir sözde bunların bir araya gelmediğini söyler: “Lâfzın veciz oluşu, mânânın kullanıldığı yere uygunluğu, teşbihin güzelliği ve kinâyenin hoş olması (cevde).” Bu hususiyetleriyle meseller ona göre belagatın son merhalesidir. İbnu’s-Sikkit (243/857) de “Onu başkasının işlendiği bir örneğe benzetirler” der. El-Müberrid, “Mesel, misalden alınmıştır. O ikincinin halinin birinciye benzetıldiği yaygın bir sözdür. Onda asıl teşbihdir” der. Bu edib ve dilcilerin ifâdelerinden de mesellerde teşbih ve kinâye unsurlarının bulunduğunu öğreniyoruz.
İbn Abdi Rabbih ise şöyle der: “Meseller sözün damgası, lâfzın cevheridir. Şiirden daha kalıcıdır, hitabetten daha yüksektir. Hiçbir şey onunla atbaşi yürüyemez ve onun gibi yayılamaz. Onun için “Meselden daha yaygın (hızlı)” sözü darb-ı mesel olmuştur.” Bu ifâdeden de meselin halk arasında yaygınlık özelliğini öğreniyoruz.
Bu özellikleri şöylece özetleyebiliriz: Meseller, benzetme ve bazen kinâye ifâde ederler. Kısa ve vecizdirler. Mânâları geniş, dolgun ve zengindir. Halk arasında şüyû bulup yayılmışlardır. Bazen birisi güzel bir temsil getirir; ancak yayılmadığı için mesel olamaz.
Meseller, genellikle, bir teşbih, temsilî teşbih yahut bir istiâre-i temsîliyye veya bir teşbîh-i zımnî ihtivâ ederler. Bunlar bir kıssa (olay)dan, bazen Eyyâmü’l-Arabdan, örf ve âdetten doğabilir. Arapça’daki bazı meseller beynelmilel mahiyette mesellerdir. Mesellerin çıktığı olay, gerçek ve tarihî olabildiği gibi, şahsiyetler tarihî, olay uydurma, ikisi de hayal mahsûlü ve hatta bazen teşhis ve intak yoluyla ifâde edilen bir fabl bile olabilir. Şu halde belirttiğimiz özellikleriyle
1144] Hamza el-İs-fahânî, II, 464; Meydânî, I, 203
1145] Ebû Hatim es-Sicistânî, s. 8-24
1146] İbnü’n-Nedîm, s. 152
1147] İsmail Durmuş, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 29, s. 293-297
- 246 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mesel, birine örnek verilen birşey olduğu için, hayatta daima cereyanı ve tekerrürü mümkin hâdiselerin, karşılaşılabilecek hallerin ideal kabul edilen misalleridir.
Meseller fiillerin ölçüleri gibidir. Temsil getiren, san’atını ölçen bir san’atkâr gibi ve bir terzinin elbiseyi, dikeceği kimsenin boyuna göre ölçtüğü gibi ölçer, sonra keser. Her şeyin bir kalıbı vardır. Sözün kalıbı ve ölçüsü de mesellerdir.
Mesellerin Gâye ve Faydası: Ebû Ubeyd Kasım bin Sellâm (223/837), meseli “Câhiliyede ve İslâm’da Arapların hikmeti” olarak tanıtmıştır. İhtivâ ettikleri hikmetler, meselleri bir tecrübeler hazinesi haline getirmiştir. Emsâl, bir topluluğun müşterek kültürünün mahsûlüdür. Onların bazı ortak kanaatlerde ve sabit gerçeklerde birleşmesini sağlar.
Hafâcî (466/1073), lugatçilerin meselin “musûl”den müştak, dikilme mefhumundan hareketli, îrad edildiği konuda, insanın hatırına daimî olarak dikilip kaldığını ifâde eder. Meseller, sûretleri âdeta akıllarda dikili hikmetlerdir. Temsile ancak, mânâları açmak ve tevehhüm edileni, görülene yaklaştırmak için gidilir.
Temsille anlatım, ifâdenin âdeta zirvesidir. Çünkü temsilde müceredde ve manevî ince mefhumlar, teşhis san’atıyla görülen ve herkesçe bilinen sûret ve şekiller halinde tasvir edildiği için, onu avam havas herkes anlar. Temsil mücerred mânâlar üzerindeki perdeleri kaldırır, dinleyenlerin gözünün önünde o kavram canlı ve dikili hale gelir. Muhatap sözün bu son zirvesinde âdeta teslim alınmış olur. Çünkü gâib olan müşâhede edilir hale gelmiştir. Tahayyül ve tevehhüm edilen mânâ kesinleşmiş bir şekilde gözler önüne serilmiştir. Temsil getirmede hasmı susturucu bir özellik de vardır. Haberin doğruluğunu bilmekle beraber elbette müşâhede daha iyi tesir eder. Bundan dolayı İbrahim (a.s.), “Hayır (inandım), fakat kalbim kuvvet bulsun diye (görmek istiyorum) dedi.”1148 Nitekim bu gerçeği ifâde için yine Araplar “Leyse’l haberu ke’l-muâyeneh (Haber almak gözle görmek gibi olamaz)” demişlerdir. Hâlbuki meseller mânâları gözle görülür hale getirirler. İnsanlara ilk bilgi, duygular ve tabiat yoluyla gelir. Kuvvet ve sağlamlık bakımından duygulardan ve müşâhededen gelen bilgiler, akıl ve düşünceden gelen bilgilerden daha üstündür.
Fârâbî şöyle der: “Halk tabakası ve kültürlü kesim, mesellerin lâfız ve mânâlarından hoşlanırlar. Onun için onları aralarında bol bol kullanırlar. Onları genişlik zamanlarında da sıkıntılı zamanlarında da söylerler. Onlarla imkânsız inciler elde etmek istemişler ve uzak maksatlara ulaşmışlardır. Keder ve sıkıntılardan onlarla ferahlarlar. Mesel hikmetin en beliğidir. Çünkü Araplar, noksan olan yahut güzellikte ve nefasette yetersiz olan şeyde toplanmazlar”
Mesellerin sözleri az, mânâları çok, konuşanın söylemesi kolay olduğu için, sözlerin en yükseği, en asili ve en şereflisidir. Kısa olmakla beraber, uzun sözlerin yapmadığı tesiri yapar. Hitabette kullanıldığı zaman da çok parlak bir tesir icrâ eder.
Mesellerin Tesir Ve Önemi: Yukarıda da belirttiğimiz gibi, meseller, mânâları şahıslaştırarak tasvir ettikleri için, insan zihni duygulardan da faydalanır. Bundan dolayı meseller, insan zihninde çok iyi tesir bırakır. İbnu’1-Esîr (657/1239):
1148] 2/Bakara, 260
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 247 -
“Araplar, meselleri ancak, gerektirici sebepler ve iktizâ eden hâdiselerden dolayı îrâd etmişlerdir. Böylece kendileri indinde önemli işlerden dolayı getirilen mesel, bir şeyin bilindiği bir alâmet gibi olmuştur. Onların sözleri arasında meselden daha kısa ve daha özlü bir ifâde yoktur”, der.
Söz çeşitlerinin en tesirlisi olduğu böylece belirtilen mesellerin elbette önemi de o nisbette büyüktür. Araplar meseller ve temsil getirme tekniğinin söz uslûblarının en büyüklerine girdiğini bildikleri için, onları çok çeşitli anlatım tarzlarında kullanmışlardır. Ancak teşbih ve temsilden kast edilen mânâ dinleyicilerce de müsellem ve mücerreb olmalıdır. Böylesi temsil ifâdeye en büyük yardımı sağlar. Temsilin kalplere tesirinin sebeplerini Abdülkâhir el-Cürcânî’nin (471/1078) tahlilinden şöylece özetleyebiliriz:
İnsan rûhu gizlilikten açıklığa kavuşturulmaya, az bildiğinden daha iyi bildiğine geçmeye güven ve bağlılık duyar. Duygular ve tabiat yoluyla alınan zarurî bilgiler, akıl ve düşünceyle elde edilen bilgilerden kuvvet ve sağlamlık bakımından daha üstündür, tek bilgiyi insan duygulardan ve tabiattan elde eder. Nazar ve tefekkürle elde edilen bilgiler daha sonra hâsıl olur. Binâenaleyh insan ilk bilgi tarzına daha yatkındır. Onun tesiri ilk sevgili gibidir, insan perde arkasından görmektense, perdesiz görmeye iştiyak duyar. Gizli ve kapalı mânâlar temsille açıklık kazanır. Müşâhede ruhlarda mânânın yapmadığı tesiri yapar. Meselâ birisi sana, iki şeyin zıddiyetini anlatmak için bir temsil getirse ve “Hiç şununla şu bir arada bulunabilir mi?” diyerek orada bulunan suyu ve ateşi gösterse, sen bu temsilden, sadece sözüyle “Ateş ile su bir araya gelir mi” demesinden daha çok etkilenirsin. Çünkü bu temsilde müşâhede ve tecrübeye başvurulmuştur.
Mesellerin medihde kullanılması çok parlak ve büyük rol oynar. Ruhlarda çok üstün ve derin tesir bırakır. Şefkati tahrik eder, çabuk ülfet edilir, sevinci celbeder, övüleni teslim alır. Şefaatin celbine daha uygun ve elverişlidir. Zemde kullanılınca dokunuşu acı olur. iğnesi pek sokucu, vuruşu şiddetli ve ucu pek keskindir. Delil olarak kullanılınca, hücceti parlak, hâkimiyeti ezici ve anlatımı çok açık olur. İftiharda kullanılınca mesellerin gayesi engin, şerefi yüksek ve dili çok yaman olur. İ’tizar olarak kullanılırsa, kalplere daha iyi yaklaşır ve onları çeler. Kinleri daha kolay çeker çıkarır, öfkeyi söndürür, düğümlere üfürür ve onun kabulüne sebep olur. Va’z olursa, kalplere en iyi şifâ olur, tefekküre çağırır, uyarı ve caydırıcılıkta çok tesirli olur. Şüpheleri dağıtmaya ve hedefi göstermeye çok daha elverişlidir. Mânen hasta olanı iyileştirir, susuza şifa olur.
Mesellerde Kullanılan Edebî Şekiller: Yukarıda mesellerin bir teşbih ve kinâye unsuru taşıdıklarını belirtmiştik. Bunlar bazen teşbîh-i temsilî, bazen teşbîh-i zımnî, bazen bir istiâre-i temsîliyye ihtivâ etmektedirler. Bazen da bir kıssa olur ve o kıssanın hey’et-i umûmiyesi örnek olarak îrad edilir. Şurasını da belirtmek gerekir ki her temsil bir teşbih ihtivâ edebilirse de her teşbih temsil olmaz. Teşbih umûmî, temsil ondan daha husûsîdir. Temsil, sözün bir, iki veya daha fazla cümlesinden olur. O, teşbihin aklî kısmındandır, yâni fiil veya o durumda bulunan, hakiki failinden başkasına isnâd edilir. Böyle olunca da 10/Yûnus, 24. âyette olduğu gibi daha fazla cümleye ihtiyaç duyar. Temsilde benzetme yönü müteaddid yâni birden çok durumlardan çıkarılır. Mesel ve temsil, teşbih öğelerinin toplamından çekilip çıkarılır. Çünkü devam eden cümlelerde mânâ bütünlüğü akıp gitmektedir.
- 248 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ülker yıldızının parlak üzüm salkımına benzetilmesi bir temsildir. Yâni bir tek şeye değil, bir hey’ete benzetilmiştir. Yine şâirin şu sözündeki temsil de böyledir: “Güneş, doğarken titrek elde parlayan bir altın ayna gibi göründü.” Şâir burada güneşi doğarken, kızıllığını, parıldamasını ve titrekliğini altından bir aynaya benzetmiştir. Benzetme yönü (vech-i şebeh) çeşitli hal ve durumlardan çıkarılmaktadır. Onlar da kırmızılık, parlaklık ve titrekliktir. İşte buna temsilî teşbih denir.
Teşbîh-i zımnî de ise, benzetmenin iki tarafı olan müşebbeh ve müşebbehün bih, bilindiği açık şekliyle getirilmez. Ancak cümlede onlara işaret edilir. Bu çeşit teşbihde, müşebbehe isnâd edilen hükmün mümkün olduğu ifâde edilmiş olur. Şâirin şu beyti gibi: Şâir muhâtabası olan kadına “Zengin ve cömert kişinin elinin boş kalmasını yadırgama. Bu muhal değildir. Çünkü sel suyu yüksek yerlerde durmaz” demekle, zengin ve cömert kimsenin mahrum da kalabileceğini zımnî bir teşbihle,.yüksek dağ tepelerinde sel sularının durmayışına benzetmiştir.
İstiâre ise, alâkası teşbih olan bir mecazdır, istiâre ile îrad edilen temsiller de özel bir sûrette yapılan teşbihlerdir. İstiâre teşbihin yalnız bir unsuruyla yapılan teşbihdir. Teşbihin dört unsurundan çoğunlukla müşebbeh (benzeyen) vech-i şebeh (benzetme yönü) ve bir de teşbih edatı hazfedilir. Hidâyete nur, dalâlete karanlık denilmesi bir istiâredir. Böyle olunca istiârenin temsille murâd edilene ilâve bir hüküm ifâde etmesi gerekir ki o da mübâlağadır. Maksat ise ihtisar ve icazdır. Yâni ibareyi kısaltmak vecîz söylemektir. Çünkü sen “Aslanı gördüm” demekle, bir isimde, hem sıfatı, hem mevsûfu, hem teşbihi ve mübâlağayı ifâde etmiş olursun. Yâni aslan gibi cesur askeri gördüm demektir.
İstiâre-i temsîliye ile de mesel îrad edilir. İstiâre-i temsîliyye, aslî manâsını murad etmeye engel bir karine ile, müşabehet ilgisinden dolayı konulduğu manâdan başka yerde kullanılan bir teşbihdir. Yine bunda da teşbihin asıl olan iki tarafı müşebbeh ve müşebbehün bih’in birden fazla durumdan çıkarılması gerekir. “Kataet Cehizetu kavle külli hatîb” “Cehîze İsimli cariye her hatibin sözünü kesip attı.” Bu bir Arap meselidir Bir adam diğer kabileden birini öldürmüştür. Her iki kabilenin hatipleri sulh müzâkerelerinde konuşmaktadırlar. Tam bu esnada Cehîze adlı kız, maktulün velîlerinin katili yakalayıp öldürdüğünü haber verir. Bunun üzerine onlardan birisi bu sözü söyler, işi kestirip atan söz ve davranışlar için, bu söz artık mesel olarak darbedilir olmuştur.
Bu konuda sözü bağlamadan önce mesellerin özünü teşkil eden teşbihin güttüğü gâyeleri kısaca belirtmekte fayda mülâhaza ediyoruz. Müşebbehin garib halinin mümkün olduğunu benzerini getirmek sûretiyle isbât etmek yahut müşebbehin teşbihden önce bilinmeyen bir halini veya sıfatını açıklığa kavuşturmak, müşebbehin teşbihden önce sıfatı biliniyorsa onun ne mikdarda olduğunu açıklığa kavuşturmak, müşebbehin halini bir misalle iyice tesbıt ve takrir eylemek ve yahut da müşebbehi güzelleştirmek veya çirkinleştirmek gibi maksatlar güder. 1149
Kur’an’da Mesel Kavramı
Mesel kelimesi Kur’an’da altmış dokuz, bunun çoğulu olan emsâl ise dokuz
1149] Velî Ulutürk, Kur’an’da Temsilî Anlatım
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 249 -
yerde zikredilmiştir. Mesel kelimesi, türevleriyle birlikte ise, Kur’ân-ı Kerim’de toplam olarak 169 yerde geçer. Kur’an, insanlar daha iyi anlasın diye yeterli miktarda meseller îrad eder, temsiller getirir, yani örnekler getirir. Böylece konunun insan zihninde iyice yerleşmesi sağlanmış olur.
Kur’an’ın Meselleri: Tefsir usûlü ve Kur’an ilimlerinde Kur’ân-ı Kerîm’deki meseller ve bunlardan bahseden ilim için “emsâlü’l-Kur’ân” tâbiri kullanılmaktadır. Emsâlü’l-Kur’ân, “âyetlerdeki mânâ ve maksadın insan rûhunda iz bırakan ve hayranlık uyandıran bir biçimde kısa ve özlü olarak ifâde edilmesi” şeklinde açıklanır. 1150
Emsâl her dilde ve her kültürde mevcut olup Kur’ân-ı Kerîm’den önceki semavî kitaplarda da sıklıkla kullanıldığı görülmektedir. Hz. Lokman’ın hikmetli sözlerinin bilinen en eski mesellerden olduğu söylenebilir. Câhiliye devrinde Araplar arasında da yaygın olan emsâlin Arap dili ve edebiyatında önemli bir yeri vardır. Kur’an’da fesâhat ve belâgatta hayli ilerlemiş bulunan Araplara hitap edilirken onların önemle üzerinde durdukları mesel getirme metodu uygulanmıştır. Nitekim Hz. Peygamber, Kur’an’ın yedi vecih üzere indirildiğini belirterek bunlardan birinin ibret alınması gereken meseller olduğunu söylemiş,1151 kendisi de sözlerinde emsâli kullanmıştır. Her ne kadar bazı yönlerden aralarında benzerlikler bulunsa da Kur’an’ın meselleri hem lafız hem mânâ bakımından gerek daha önce Arap edebiyatında mevcut olan gerekse hadislerde geçen mesellerden farklı olup Kur’an’a özgü nitelikler taşır. Kur’an’daki kıssalar da birer mesel mâhiyetindedir.
Meselde esas itibarıyla bir şeyin bir veya birkaç yönden başka bir şeye benzetilmesi söz konusu olup Kur’ân-ı Kerîm’in getirdiği mesellerde de bu özellik açık bir şekilde görülmektedir. Meselâ kâfirler bunca delile rağmen tevhide inanmadıkları için sağır, dilsiz ve âmâya,1152 onların amelleri de fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu küle,1153 çöldeki seraba ve engin denizlerdeki yoğun karanlıklara1154 benzetilmiştir. Dünya hayatının, yağmurun ardından yeşillenip toprağı süsleyen ve daha sonra rüzgârın tesiriyle çer çöp olarak savrulan bitkilere,1155 hakkın aydınlığa ve gökten inen suya; bâtılın ise karanlığa ve suyun yüzündeki köpüğe1156 benzetilmesi de böyledir. Kur‘ân-ı Kerîm’in meselleri İslâm’ın ilk asırlarından itibaren âlimlerin ve ediplerin dikkatini çekmiş, zamanla “emsâlü’l-Kur’ân” adıyla ortaya çıkan bir ilmin konusu olmuştur.1157 İmam Şâfiî bu ilmi müctehidlerin bilmesi zarûri olan ilimler arasında göstermekte, Mâverdî de Emsâlü’l-Kur’ân adlı eserinin mukaddimesinde bu ilmin Kur’an ilimlerinin en önemlilerinden biri olduğunu belirtmektedir. 1158
1150] Mennâ’ el-Kattân, s. 283
1151] Ebû Şâme el-Makdisî, s. 107
1152] Meselâ bk. 2/Bakara 171; 7/A’râf 64
1153] 14/İbrâhim, 18
1154] 24/Nûr, 39-40
1155] 10/Yûnus, 24; 18/Kehf, 45-46; 57/Hadîd, 20
1156] 13/Ra’d, 16-17
1157] Taşköprizâde, II, 539-540; Keşfü’z-zunûn, I, 168; II, 1086
1158] Süyûtî, IV, 38; Keskin, s. 8
- 250 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’ân-ı Kerîm’de mesel başlıca şu mânalarda kullanılmıştır:
1. Misal, örnek, benzer. Meselin en yaygın anlamı olup bazı âyetlerde çeşitli mesellere yer verildiği açıklanmıştır.1159 Öte yandan Allah, Hakkı beyan için bir sivrisineği, hatta ondan daha zayıf bir varlığı bile misal olarak göstermekten çekinmeyeceğini bildirmiştir. 1160
2. Hal, sîret, durum. Geçmiş kavimlerin halleri, inkârcı tutum ve davranışları, bu yüzden başlarına gelen musîbetler birer mesel olarak zikredilmiştir. 1161
3. İbret. Bazı geçmiş kavimlerin hayat hikâyelerinin ve âkıbetlerinin anlatıldığı âyetlerde mesel bu anlamda kullanılmıştır. 1162
4. Vasıf, Özellik. Pek çok âyette mesel bir şeyin vasıf ve özelliklerini ortaya koymaktadır. Takvâ sahiplerine vaad edilen cennetin meseli anlatılırken onun zemininden ırmakların aktığı, yemişlerinin ve gölgesinin sürekli olduğu dile getirilir.1163 “Kötü mesel âhirete inanmayanlar içindir. En yüce meseller ise Allah’a aittir”1164 mealindeki âyette sözü edilen meseller de “sıfat” mânâsındadır. 1165
Kur’an’daki mesellerin değişik şekillerde taksimi mümkündür:
1. Basit veya mürekkep temsil tarzında olanlar. Basit temsilde benzetme cihetlerinden sadece biri gözetilir. Âmânın câhile, gören kimsenin âlime, karanlıkların dalâlete, ışığın hidâyete mesel olması birer basit temsildir.1166 Mürekkep temsilde ise benzetme ciheti birden fazladır. Bir buğday tanesinin önce yedi başak, sonra da her başağın 100 dâne vermesi, böylece 700 dâneye ulaşması şeklindeki mesel,1167 ihlâsla yapılan infâkın Allah nezdinde kat kat ecirle karşılık görmesinin meselidir.
2. Duyu organlarıyla veya akılla idrâk edilenler. Hz. Âdem’in topraktan yaratılmasının Hz. İsa’nın babasız yaratılmasına,1168 Allah korkusunun insandan korkma duygusuna,1169 örümceğin durumunun Allah’tan başkalarını dost edinenlerin haline,1170 yağmurun yağmasıyla tabiatın canlanması üzerine çiftçilerin sevinmesi ve ardından yemyeşil bitkilerin kuruyup sararmasıyla çer çöp hale gelmesi olayının oyun, eğlence, süs, övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma yarışı şeklindeki dünya hayatına benzetilmesi1171 bu tür mesellerdendir.
3. Gerçek olaylara veya tasavvur ve hayale dayananlar. Gösteriş olsun diye infakta bulunan bir kimse sert ve pürüzsüz bir kayanın üzerindeki ince toprak örtüsüne tohum eken, ancak sağanak halinde yağan yağmurun, toprağı içindeki
1159] Meselâ bk. 13/Ra’d, 17; 14/İbrâhîm, 24-26; 30/Rûm, 58; 39/Zümer, 27
1160] 2/Bakara, 26
1161] 2/Bakara, 214; 7/A’râf, 176; 43/Zuhruf, 8
1162] Meselâ bk. 43/Zuhruf, 56, 59
1163] 13/Ra’d, 35; ayrıca bk. 47/Muhammed, 15
1164] 16/Nahl, 60
1165] Ayrıca bk. 6/En’âm, 122; 30/Rûm, 27; 48/Feth, 29
1166] 13/Ra’d, 16; 35/Fâtır, 19
1167] 2/Bakara, 261
1168] 3/Âl-i İmrân, 59
1169] 4/Nisâ, 77
1170] 29/Ankebût, 41
1171] 57/Hadîd, 20
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 251 -
tohumlarla birlikte sürükleyip sel sularına katması sonucu ürün alma ümidini yitiren bir çiftçiye benzetilmiş,1172 zaman zaman tabiatta görülen bu durum infakta gösteriş yapan kimsenin neticede hiçbir ecir elde edememesine mesel olmuştur.1173 Öte yandan cehennem ehlinin yiyeceği olan zakkum ağacının çok acı ve kötü kokulu meyvesinin şeytanların başlarına benzetilmesi1174 ancak hayal edilerek kavranabilecek bir meseldir.
4. Açık veya gizli olanlar. Bunlardan birincisinde neyin neye benzetildiği açıkça belirtilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu tür meseller pek çoktur.1175 Gizli, remizli ve imalı meseller ise, bunlar lafızları itibarıyla değil taşıdıkları ince mânâları itibarıyla birer meseldir. Fakat neye mesel oldukları açıklanmamıştır. Bu tür meselleri ancak zihnî melekeleri güçlü ve ilmî dirâyete sahip olanlar idrâk edebilir. “Rabbinizin izniyle güzel memleketin bitkisi güzel çıkar; kötü olandan ise faydasız bitkiden başka bir şey elde edilmez. İşte biz şükreden bir kavim için âyetleri böyle açıklıyoruz”1176 mealindeki âyet gizli mesele örnek olarak zikredilir. Burada hak sözü kabul ederek ondan faydalanan mü’min toprağı verimli memlekete, Hakkı inkâr edenler de çorak toprağa benzetilmiştir.1177 Diğer taraftan lafzan olmasa da mânâları itibarıyla bazı atasözü ve deyimlere uygun düşen âyetlerde de gizli meseller bulunduğu ileri sürülmüştür. Meselâ, “Kim bir kötülük yaparsa onun cezâsını görür”1178 mealindeki âyetin “Sen nasıl muâmele edersen öyle muâmele görürsün” (Ne ekersen onu biçersin) atasözünün; “Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; yalnız ahlâksız, nankör insanlar doğurup yetiştirirler”1179 mealindeki âyetin “Yılan ancak yılan doğurur” atasözünün mânâsına uygun düştüğü kabul edilmiştir.1180 Kur’an’daki bazı veciz ifâdelerin İslâm tarihi boyunca edipler, hatipler, şâirler tarafından kendi sözleri arasında çokça kullanılıp hale uygun misaller olarak serdedilmek sûretiyle başlı başına birer mesel halini aldığı da görülmektedir. İslâm hukukçuları, lafzı ile ibâdet edildiği gerekçesiyle Kur’an’dan bu tür âyetlerin şiirde ve nesirde kullanılmasının câiz olup olmadığı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Süyûtî bu kısma “irsâlü’l-mesel” denildiğini kaydederek bu hususta otuz kadar örnek zikretmiştir. 1181
Kur’an’daki mesellerin amacı: Kur’ân-ı Kerîm’deki bazı mesellerin tek, bazılarının birden çok amacı olabilir. Bunların başlıcaları şunlardır:
1. Bilgi vermek, öğretmek. Cennetteki iri gözlü hûriler saklı incilere,1182 “vildân” denilen nedimler saçılmış incilere1183 benzetilerek bunlar mü’minlere tanıtılmıştır. Burada öğretme maksadının yanında teşvik de vardır. 1184
1172] 2/Bakara, 264
1173] 2/Bakara, 265
1174] 37/Sâffât, 62-68; 44/Duhân, 43-46; 56/Vâkıa, 51 -56
1175] Meselâ bk. 2/Bakara, 17-20, 261; 13/Ra’d, 17; 29/Ankebût, 41; 49/Hucurât, 12
1176] 7/A’râf, 58
1177] Ayrıca bk. 14/İbrâhîm, 24-27; 24/Nûr, 35
1178] 4/Nisâ, 123
1179] 71/Nuh, 27
1180] Taşköprizâde, II, 539-540
1181] el-İtkan, IV, 43-45
1182] 56/Vâkıa, 22-23
1183] 76/İnsân, 19
1184] Ayrıca bk. 7/A’râf, 175-177; 11/Hûd, 24; 13/Ra’d, 17
- 252 -
KUR’AN KAVRAMLARI
2. İknâ. Bir fikrin veya bir gerçeğin muhâtaba kabul ettirilmesi için getirilen meseller bazen kesin birer delil olma özelliğini taşımakta, bazen muhâtaba mukayese yapma imkânını vermekte, bazen onun da düşünerek bir gerçeğe ulaşmasını sağlamaktadır. Özellikle tevhid inancının izahında kullanılan meseller böyledir. Meselâ Allah’ın insanları öldükten sonra tekrar diriltmeye gücü yettiğini inkâr edenlere, gerek insanların gerekse yerin ve göğün ilk defa yine Allah tarafından yaratılmış olduğu bir mesel olarak zikredilmiştir. 1185
3. Özendirme veya caydırma. Bazı mesellerin iyi, güzel ve faydalı olan şeye özendirici; kötü, çirkin ve zararlı olandan caydırıcı ve uzaklaştırıcı özellikler taşıdığı görülmektedir. Meselâ kökü yerde sâbit, dalları gökte olan güzel bir ağaç güzel sözün, gövdesi yerden sökülmüş ve o yüzden ayakta durma imkânı olmayan bir ağaç ise kötü sözün meseli olarak gösterilmiştir. 1186
4. Eğitim. Mesellerde insanın ümit, arzu, korku, endişe gibi duyguları dikkate alınarak eğitilmesi ve rûhen olgunlaştırılması amacı önemli bir yer tutar; onun kat kat sevap kazanma arzusu tahrik edilip Allah rızâsı için infakta bulunması özendirilir. Meselâ mü’minin Allah yolunda infâk ettiği şey ekilen bir buğday dânesine benzer. Bundan yedi başak çıkar ve her biri yüzer dâne verir. İşte bunun gibi Allah dilediği kuluna kat kat ecir ve mükâfat ihsan eder. 1187
5. Medih veya zem, tâzim veya tahkir. Hz. Peygamber’in ashâbı tavsif edilirken medih sadedinde onların Tevrat ve İncil’deki meselleri zikredilir.1188 Tevrat’ı okuyan, fakat onunla amel etmeyen İsrâiloğulları’nın durumu da sırtında ciltlerce kitap taşıyan merkebe benzetilir.1189 Güzel bir sözün güzel bir ağaca teşbihinde tâzim,1190 dünya hayatının geçici olduğuna dair getirilen mesellerde de tahkir gâyesi gözetilmiştir. 1191
6. Tefekkür. Mesellerde muhâtapların ilgili konu üzerinde düşünmeleri ve örneklerden gerekli dersleri almaları istenmiş, hatta çok yerde mesellerin amacından söz edilirken bu husus açıkça belirtilmiştir: “İşte biz bu temsilleri insanlar için getiriyoruz; fakat onları ancak âlimler/bilenler düşünüp anlayabilir”1192; “...Bu misalleri insanlar düşünsünler diye veriyoruz.” 1193
7. Misal vermek. Mesel bazen bir konunun veya bir fikrin açıklanmasında misal olarak zikredilir ve yapılacak şerhlerin yerini tutar. Kâfirin nasıl bir kişi olduğu anlatılırken âmâ örnek olarak zikredilmiş, kâfirin yaptıkları da serâba benzetilmiştir. 1194
8. Edep ve hayâyı korumak. Kur’ân-ı Kerîm’de hayâ duygusunu korumak
1185] 16/Nahl, 73-76; 21/Enbiyâ, 104; 30/Rûm, 28; 36/Yâsîn, 77-82; ayrıca bk, 16/Nahl, 71-72; 39/Zümer, 29
1186] 14/İbrâhîm, 24-26; ayrıca bk. 16/Nahl, 91-92; 29/Ankebût, 41-43
1187] 2/Bakara, 261-266; ayrıca bk. 16/Nahl, 112-113; 18/Kehf, 32-44; 35/Fâtır, 19-22; 36/Yâsîn, 13-30
1188] 48/Feth, 29
1189] 62/Cum’a, 5
1190] 14/İbrâhîm, 24-25
1191] 10/Yûnus, 24; 18/Kehf, 45-46; 57/Hadîd, 20
1192] 29/Ankebût, 43
1193] 59/Haşr, 21; ayrıca bk. 39/Zümer, 27
1194] 24/Nûr, 39-40
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 253 -
maksadıyla sarih lafızlar yerine aynı mânânın anlaşılmasına elverişli başka lafızlar kullanılmış ve meseller getirilmiştir. Meselâ “yaklaşma” lafzıyla cinsel ilişki kastedilmiş, karı kocadan her birinin diğeri için birer “elbise” olduğu belirtilmiştir. 1195
Kur’an mesellerinin büyük çoğunluğu başta tevhid olmak üzere itikadî meselelerle ilgilidir.1196 Ancak amelî1197 ve ahlâkî1198 konularda da meseller mevcuttur. 1199
“Allah bir sivrisineği, hattâ onun üstünde olanı (ondan daha zayıf bir varlığı bile) misal vermekten çekinmez.” 1200
“Allah, öğüt alsınlar diye insanlara böyle meseller îrad eder/misaller verir.” 1201
“Kötü mesel âhirete inanmayanlar içindir. En yüce meseller ise Allah’a aittir.” 1202
“Andolsun ki biz bu Kur’ân’da insanlara her çeşit temsili türlü biçimlerde anlattık, ama insanların çoğu inkârda direttiler.” 1203
“Andolsun ki biz bu Kur’ân’da insanlara her çeşit misâli türlü biçimde anlattık.” 1204
“(Ey Rasûlüm, müşriklerin) sana getirdikleri tuhaf ve bâtıl bir meselleri yoktur ki, hak olan cevâbını ve en güzel tefsirini Biz getirmiş olmayalım.” 1205
“İşte misaller, biz onları insanlar için îrad ediyoruz. Âlim olanlardan başkası onları anlamaz.” 1206
“Andolsun ki biz bu Kur’ân’da insanlar için her (çeşit) mesel(ler) îrad etmişizdir.” 1207
“Andolsun ki belki öğüt alırlar diye Biz, bu Kur’an’da insanlara her türlü mesel getirdik/misâl verdik, her türlü temsili anlattık.” 1208
“İşte biz bu misalleri insanlar düşünsünler diye veriyoruz.” 1209
Kur’an’da Meselin Yeri
Temsiller her dilde olduğu gibi, Arap dilinde de böylesine önemli olduğu için, diğer münzel kitaplarda çokça geçtiği gibi, Kur’ân’da da çok zikredilmiştir. Hattâ
1195] 2/Bakara, 187
1196] Meselâ bk. 2/Bakara, 17-20, 171; 6/En’âm, 39, 40, 122; 7/A’râf, 40, 57, 175-177; 10/Yûnus, 24; 13/Ra’d, 14, 17, 35; 14/İbrâhîm, 25, 26, 75, 112; 18/Kehf, 32-43; 22/Hacc, 31, 73; 24/Nûr, 35; 27/Neml, 81-82; 29/Ankebût, 41; 59/Haşr, 15-21
1197] Meselâ bk. 2/Bakara, 261, 264-266, 275; 3/Âl-i İmrân, 116-117; 14/İbrâhîm, 18; 24/Nûr, 39-40
1198] Meselâ bk. 16/Nahl, 92; 17/İsrâ, 24, 29; 49/Hucurât, 12
1199] TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 29, s. 300
1200] 2/Bakara, 26
1201] 14/İbrâhim, 25
1202] 16/Nahl, 60
1203] 17/İsrâ, 89
1204] 18/Kehf, 54
1205] 25/Furkan, 33
1206] 29/Ankebût, 43
1207] 30/Rûm, 58
1208] 39/Zümer, 27
1209] 59/Haşr, 21
- 254 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İncil sûrelerinden birisinin adının “Emsâl sûresi” olduğu bildirilir. 1210
Peygamber’in (s.a.s.), diğer peygamberlerin (a.s.), ashâb, tabiîn ve hukemânın sözlerinde emsâl yaygın şekilde kullanılır. İmam Mâverdî (450/1058) “Kur’ân’ın emsâlini bilmek, Kur’ân bilgisinin en büyüklerindendir. İnsanlar mesellerin kendisiyle meşgul olup temsil getirilenlere aldandıkları için, bu ilimden gaflet etmişlerdir. Temsil edilen olmadan meseller, gemsiz at ve yularsız deveye benzer” demiştir. İmam Şafiî ise, meselleri bilmeyi, müctehidin ulûmu’l-Kur’ân’a dâir bilmesi gereken ilimlerden saymıştır. 1211
Mesellerin önemini Kur’ân’da şu âyetler açıkça ifâde eder:
“Allah, öğüt alsınlar diye insanlara böyle meseller îrad eder/misaller verir.” 1212
“Andolsun ki biz bu Kur’ân’da insanlara her çeşit temsili türlü biçimlerde anlattık, ama insanların çoğu inkârda direttiler.” 1213
“Andolsun ki biz bu Kur’ân’da insanlara her çeşit misâli türlü biçimde anlattık.” 1214
“Andolsun ki biz bu Kur’ân’da insanlar için her (çeşit) mesel(ler) îrad etmişizdir.” 1215
“İşte misaller, biz onları insanlar için îrad ediyoruz. Âlim olanlardan başkası onları anlamaz.” 1216
“Andolsun ki biz, Bu Kur’ân’da, belki öğüt alırlar diye her temsili anlattık.” 1217
“İşte biz bu misalleri insanlar düşünsünler diye veriyoruz.” 1218
Kur’ân’da mesel darbını inkâr edenlere bizzat Cenâb-ı Allah bu âyetlerle ve şu âyetle cevap vermiştir: “Allah bir sivrisineği, hattâ onun üstünde olanı (ondan daha zayıf bir varlığı bile) misal vermekten çekinmez.”1219 Hattâ daha küçüğünü, bir mikrobu bile temsil getirmekten çekinmez. Çünkü Yaratıcıya delâlet bakımından bir sivrisinek ve hattâ bir mikrop bile ne hârika san’atlara sahiptir. Anlamayanlara biz de Türkçe bir meselle cevap verelim: “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.”
Yukarıda da belirttiğimiz gibi mesel darbetmek Arapların bir üslûbudur. Kur’ân da benzerlikleri kıyâs edip doğru neticeler çıkarmayı, aklı ve düşünceyi ya bizzat vâki olmuş veya vukuu mümkün olaylara yöneltmeyi teşvik etmiştir. Yoksa Mu’tezile’nin düşündüğü gibi, Kur’ân’daki meseller, vukuu mümkün olmayan; fakat Araplar kullandığı için kullanılan şeyler değildir. Ehl-i sünnetin görüşü budur.
Kur’an’da Mesel Çeşitleri: Beyhaki, Ebû Hureyre’den (r.a.) Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Kur’ân beş vecih üzere nâzil olmuştur:
1210] Zerkeşî, I, 488; Süyûtî, II, 132
1211] Süyûtî, II, 131
1212] 14/İbrâhim, 25
1213] 17/İsrâ, 89
1214] 18/Kehf, 54
1215] 30/Rûm, 58
1216] 29/Ankebût, 43
1217] 39/Zümer, 27
1218] 59/Haşr, 21
1219] 2/Bakara, 26
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 255 -
Helâl, haram, muhkem, müteşâbih ve emsâl. Helâli işleyin, haramdan kaçının, muhkeme tâbi olun, müteşâbihe inanın ve emsâllerden ibret alınız.” 1220
Kur’ân-ı Kerim’in edebî beyân şekillerinden olan emsâlle anlatım, onun î’câz vecihlerinden bir tezahür şeklidir, denilebilir. Dil ve din âlimleri, Kur’ân’daki bu mesellerle anlatımdan üç çeşit beyan şeklini kasdetmişlerdir. Bunları şimdi sırayla görelim:
1) Kur’ân’da Sonradan Mesel Olan Âyetler: Bazı âyetler gâyet vecîz, şümullü mânâlara sahip ve halk tarafından kolayca söylenebildikleri için, müslümanlar arasında dilden dile dolaşarak, el-Meselü’s-Sâir yâni atasözü veya deyim halini almıştır. Bunlar emsâl kitaplarında bazı küçük farklarla gösterilmiştir. Nitekim Ebû Ubeyd el-Bekrî emsâl kitabının 6-17. sayfaları arasını emsâl-i nebeviye ayırmıştır. Şu halde Kur’ân’dan atasözü olan âyetler gibi hadislerden de şöhret ve yaygınlık kazanarak mesel haline gelenleri vardır. O şöyle der: “Bizi bu hususa sevk eden âmillerden birisi, Rasûlullah’ın (s.a.s.) me’sûr hadislerinden bazılarının ondan sonraki selefden mesel olarak rivâyet edilmesidir. Bunlar bizim hüccetimiz olmuştur.” Kur’ân’dan bu mânâda mesel haline gelen âyetlerin sayısı pek fazla değildir. Bunlardan tesbit ettiğimiz bazılarını kısaca zikredelim:
“İhtimal ki hoşlanmadığınız şey, sizin iyiliğinizedir.” 1221
“Nice az topluluk, Allah’ın izniyle çok topluluğa ğâlib gelmiştir.” 1222
“İsteyen de âciz, istenen de.” 1223
“İyiliğin karşılığı iyilikten başka mıdır?” 1224
“Sen onları birlik sanırsın, oysa kalpleri darmadağınıktır.” 1225
“Her şeyden haberdar olan Allah gibi kimse sana haber veremez.” 1226
“İyi davrananlara bir sorumluluk yoktur.” 1227
“Sizden aklı başında kimse yok mudur?” 1228
“Şimdi mi (inandın)? Daha önce karşı gelmiştin.” 1229
“Sonra bir takdire göre geldin ey Mûsâ!” 1230
“O korkutulduğunuz şey, ne uzak, ne uzak!” 1231
“Her grup kendi yanında bulunan (inanç ve düşüncesi) ile sevinçlidir.” 1232
1220] Zerkeşî, I, 486; Süyûti, II, 131
1221] Bakara, 2/216
1222] 2/Bakara, 249
1223] 22/Hacc, 73
1224] 55/Rahmân, 60
1225] 59/Haşr, 14
1226] 35/Fâtır, 14
1227] 9/Tevbe, 91
1228] 11/Hûd, 78
1229] 10/Yûnus, 91
1230] 20/Tâhâ, 40
1231] 23/Mü’minûn, 36
1232] 30/Rûm, 32
- 256 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Allah hiç bir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez.” 1233
“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?, de.” 1234
“De ki: “Temiz ile pis bir olmaz.” 1235
“Elçiye ancak tebliğ düşer.” 1236
“De ki: “Herkes kendi tabiat ve mizacına göre iş yapar.” 1237
“Herkes kazandığına karşılık bir rehindir.” 1238
“Allah onlarda bir hayır görseydi, elbette onlara duyururdu.” 1239
“Kullarımdan şükreden azdır!” 1240
“Karada denizde fesâd çıktı.” 1241
“Böylesi bir kurtuluş için çalışsınlar çalışanlar.” 1242
“(…) Onlar da pek azdır!” 1243
“Düşünün de ibret alın, ey akıl sahipleri!” 1244
“Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur.” 1245
“Kim (ler) nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 1246
“Koca koca kitaplar taşıyan merkep gibi.” 1247
“Gerçekten insan kendini müstağni görmekle azar.” 1248
“Onu Allah’tan başka açığa çıkaracak yoktur.” 1249
“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça (en) iyiye (cennete) eremezsiniz.” 1250
“Şimdi hak meydana çıktı.” 1251
“İşte fetvasını sorduğunuz iş, böyle halledilmiş bitmiştir.” 1252
1233] 2/Bakara, 286
1234] 39/Zümer, 9
1235] 39/Zümer, 9
1236] 5/Mâide, 99
1237] 17/İsrâ, 84
1238] 74/Müddessir, 38
1239] 8/Enfâl, 23
1240] 34/Sebe’, 13
1241] 30/Rûm, 41
1242] 37/Sâffât, 61
1243] 38/Sâd, 24
1244] 59/Haşr, 2
1245] 48/Fetih, 10
1246] 59/Haşr, 9
1247] 62/Cum’a, 5
1248] 96/Alak, 6-7
1249] 53/Necm, 58
1250] 3/Âl-i İmrân, 92
1251] 12/Yûsuf, 51
1252] 12/Yûsuf, 41
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 257 -
“Sabah yakın değil midir?” 1253
“Artık kendileriyle arzularının arasına perde çekilmiştir.” 1254
“Her haberin gerçekleşeceği bir zamanı vardır.” 1255
“Kendi yaratılışını unutarak bize misal getirmeye kalkışıyor.” 1256
“İşte bu, iki elinle yapıp gönderdiklerinin yüzündendir.” 1257
“Hâlbuki kötü tuzak ancak sahibinin başına geçer.” 1258
Bu âyetlerden başka, Kur’ân-ı Kerim’de bazı âyetlerde Arapların daha önceden bildikleri bazı mesellere işaret edilerek, konu onların da bildiği o müsellem ve mücerreb gerçekle açıklığa kavuşturulur. Meselâ 16/Nahl, 92. âyetinde Arapların “Vecedet Harka sûfen” “Harka bir yün buldu” anlamındaki deyimlerini hatırlatır. Bu kadın Kureyş’den Ümmü Rayta binti Ka’b imiş. Bulduğu yünü eğirip geri bozan bu kadın, Araplara atasözü olmuştur. Cenâb-ı Allah, “yeminlerinizi bozarak o kadın gibi olmayın,” buyurmuştur.1259 Deyim boşuna çalışan kimseler için söylenir.
Kehf sûresi 79. âyet-i kerimesinde “Arkalarında her sağlam gemiyi zorla alan bir padişah” Arapların “Azlemu mine’l-Culendâ” “Culendâ’dan daha zâlim” şeklinde ifâdesini bulan deyimlerindeki Culendâ imiş. İşte Cenâb-ı Allah bu âyette o zâlim pâdişâhı zikreder. O deyimi hatırlatır. “Ahseru min hammâlete’l-hatabi” veya “Etebbu min hammâlete’l-hatabi” “Odun taşıyan kadından daha ziyanda” meseli, Kur’ân’daki Mesed sûresi 1. âyetinden alınmıştır. Buradaki kadın Ebû Süfyan’ın kız kardeşi, Ebû Leheb’in karısı Ummu Cemîl’dir. Kur’ân’dan sonra bu kadın, bu meselle anılmaktadır.
Cenâb-ı Allah, bir âyet-i kerîmesinde şöyle buyurur: “Gerçek duâ ancak O’na yapılır. (Ancak ona tapılmağa dâvet edilir). O’ndan başka çağırdıkları ise, kendilerinin hiç bir isteklerini karşılayamazlar. (Onların durumu) tıpkı ağzına gelsin diye suya ağızlarını uzatan kimse gibidir. (Böyle) hiç bir zaman suya ulaşamaz. İşte kâfirlerin duâsı da böyle boşunadır.” 1260 Bu âyette Cenâb-ı Allah, Allah’tan başkasına duâ eden müşriklerin duâlarına, o bâtıl ma’bûdlarının cevap veremeyeceklerini ve onların duâlarını tıpkı ağzına su gelsin diye avuçlarını açıp suya doğru uzanan kimsenin boşuna bekleyişine teşbih etmektedir. Su hiç bir zaman onların ağzına gelmez. Çünkü su cansızdır. Kendisine sesleneni duymaz.. İşte Yüce Allah, Zâtından başkalarına ibâdet ve duâ edenlerin hallerinin böyle olduğunu, duâlarının boşa gideceğini güzel bir temsille anlatmaktadır. Zaten âyetin sonu da “İşte kâfirlerin duâsı da böyle boşunadır” diye biter.
Ebû Hilâl el-Askerî, bu âyet-i kerîmedeki, suya avuçlarını açıp bekleyen, ifâdesinde Arapların “Ke’l-kaabid alâ’l-mâ’” “Suyu tutmaya çalışan” meselindeki
1253] 11/Hûd, 81
1254] 34/Sebe’, 54
1255] 6/En’âm, 67
1256] 36/Yâsin, 78
1257] 22/Hacc, 10
1258] 35/Fâtır, 43
1259] 16/Nahl, 92
1260] 13/Ra’d, 14
- 258 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mânâ ilgisini belirtir. Suyun avucunu açıp uzatan kimseye gelmeyeceği gibi, açık avuçta su durmaz, diyerek âyette bu meselin hatırlatıldığı îma edilir. Bu meseli Araplar, elde edemeyeceği şeyi isteyen eline bir şey geçmeyecek kimse için kullanırlar.
2) Kur’ân’da Gizli Meseller (el-Emsâlu’l-Kâmine): Bazı âlimler, halk arasında yaygın atasözü ve deyimlere, lâfızlara farklı olmakla beraber, manâları uygun düşen âyetlerde âdeta gizli meseller bulunduğunu farzetmişlerdir. Bu âyetlerin asıl mânâ ve hedefi başka hususlardır. Ancak ifâdede ikinci üçüncü derecede böyle bir uygunluk da görülebilmektedir. Bizce bunlar tüm insanlarca ortak mânâlardır. Bunun için olsa gerek, el-Mâverdî’nin kitabında Arap ve Arap olmayanların mesellerinin Kur’ân’da bulunduğu ileri sürülmüştür. Böyle tüm insanlık için müşterek mânâ ve kavramların, Kur’ân’da mevcut gizli meseller olarak gösterilmesi, yaygın mânâdaki mesel anlamıyla bilmem ne derecede uygunluk gösterir? Bununla birlikte biz, kitaplarda bulduklarımızdan bu konuda da (el-emsâlu’l-kâmine) örnekler vereceğiz: “Kim bir kötülük yaparsa onunla cezalanır.”1261 âyetini, “Fâcir ve kâfirden başkasını doğurmazlar.”1262 âyetini, kemâ tedînu tüdânu; “Ve lâ yelidû illâ fâciran (Fâcir ve kâfirden başkasını doğurmazlar.”1263 âyetini “Lâ telidu’l-hayyetu illâ’l-hayyete: Yılandan ancak yılan doğar” meselesinin mânasında görmüşlerdir.” “Kame alâ tâkatin” meselini (Taşımasına kuvvet yok, demektir), “Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği şeyi taşıtma1264 âyetinin mânâsında mündemiç görmüşlerdir. “Men azze bezze: Yenen soyar” meselesini “Tartışmada beni yendi.”1265 âyetinin mânâsında gizli; “Men Hakkare harume: Küçük gören mahrum olur” atasözünün mânâsını, “Zerre miktarı hayır işleyen”1266 âyetinin mânâsında mündemiç görürler. “Lâ edrayte velâ tesleyte: Hem anlamadın, hem istemekte kusur etmedin” meselinin mânâsını, “İçinizde lütuf ve servet sahibi olanlar... vermemeye yemin etmesinler.”1267 âyetinin mânâsında kâmin (gizli) bulurlar. Aynı mâna, “Allah’ın sizi bağışlamasına istemez misiniz?”1268 âyetinde de gizlidir. Arapların “Lâ kabbelellahu sarfen velâ adlen: Allah onların ne farzını ne nâfilesini kabul etsin” meselinin mânâsını, “Her türlü fidyeyi de verse kabul olunmaz.”1269 âyetinin mânâsına uygun görmüşlerdir.
Yine bir temsil mânâsıyla Arapların sözlerinde bazı âyetler kullanılmıştır: Günaha dönen kimseye karşılık, cezaya dönme yâni cezalandırma mânâsı, 17/İsrâ, 8; 8/Enfâl, 19. âyetlerinde örneğini bulmuştur. Kötülüğün telâfisi hakkında, 7/A’râf, 95. âyeti temsil getirilmiştir.
Suyûtî, el-Hasen İbnu’l-Fadl’ın, Kur’ân-ı Kerim’den, buna benzer çıkardığı örneklerden bazılarını zikreder: el-Hasan’a, “Sen Arap ve acem mesellerini Kur’ân’dan çıkarıyorsun, öyleyse “Hayru’l-umûri evsatuha: İşlerin en iyisi orta olanlarıdır” meselini Allah’ın kitabında bulabilir misin?” denildi de O: “Evet,
1261] 4/Nisâ, 123
1262] 71/Nûh, 27
1263] 71/Nûh, 27
1264] 2/Bakara, 286
1265] 38/Sâd, 23
1266] 99/Zilzâl, 8
1267] 24/Nûr, 22
1268] 24/Nûr, 22
1269] 6/En’âm, 70
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 259 -
dört yerde” dedi:
“... O, ne çok yaşlı, ne de pek genç değil, ikisi ortası bir dinç inektir.” 1270
“Onlar ki harcadıkları vakit ne israf, ne de sıkılık yaparlar, (harcamaları) ikisi arası ortalama olur.” 1271
“Elini bağlı olarak boynuna asma, onu büsbütün de açıp saçma. Sonra kınanmış, perişan bir halde oturup kalırsın.” 1272
“Namazda pek bağırma, sesini o kadar da kısma, ikisi arası bir yol tut.” 1273
Kendisine yine şöyle soruldu: Allah’ın kitabında “Bir şeyi bilmeyen ona düşman olur” mefhûmunu bulabilir misin? Cevap olarak: “Evet, iki yerde” dedi:
“Hayır, onlar ilmini kavrayamadıkları şeyi yalan saydılar.” 1274
“Onunla (Kur’ân’la) hidâyeti kabul etmedikleri için de, bu eski bir yalandır, diyeceklerdir.” 1275
Yine “iyilik yaptığın kimsenin şerrinden sakın” mânâsını Allah’ın kitabında bulabilir misin? diye soruldu. O, evet: “Ve sırf Allah ve Rasûlü kendi lütuflarından onları zenginleştirdiği için öç almaya kalkıştılar...”1276 âyetini okudu.
Yine “Leyse’l-haberu ke’l-ayân” “Haber almak, görmek gibi değildir”i Allah’ın kitabında bulabilir misin? diye soruldu: O şu âyetle cevap verdi: “Bir zamanlar İbrâhim de Rabbine: ‘Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster’ dedi. Rabbi ona: ‘Yoksa inanmadın mı?’ deyince, ‘Hayır, inandım; lâkin kalbimin mutmain olması için görmek istedim’ dedi” 1277
Yine ona “Fi’l-harekâti el-bereketu” “Harekette bereket vardır” meseli soruldu da “Allah yolunda hicret eden kimse, yeryüzünde gidecek çok yer ve genişlik (bolluk) bulur...” 1278 âyetiyle cevap verdi.
Yine “Hiyne tülekkâ tedrî” “Başına vurulduğu zaman anlarsın” meseli soruldu da “... Azâbı gördükleri zaman, kimin yolunun sapık olduğunu bilecekler.”1279 âyetini okudu.
Ona “Men eâne zâlimen sülleta aleyhi” “Zâlime yardım edene Allah o zâlimi Mûsâllat eder” meseli soruldu, o da: “O (Şeytan) hakkında şöyle yazılmıştır: Kim onu dost edinirse, Muhakkak o (şeytan) onu saptırır ve alevli ateşin azâbına sürükler.”1280 âyetiyle cevap verdi.
Aynı şekilde ona “Lâ yuldeğu’l-mü’minu min hıcrin merreteyni” “Mü’min
1270] 2/Bakara, 68
1271] 25/Furkân, 67
1272] 17/İsrâ, 29
1273] 17/İsrâ, 110
1274] 10/Yûnus, 39
1275] 46/Ahkaf, 11
1276] 9/Tevbe, 74
1277] 2/Bakara, 260
1278] 4/Nisâ, 100
1279] 25/Furkan, 42
1280] 22/Hacc, 4
- 260 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir delikten iki defa sokulmaz” sözü soruldu da şu âyetle cevap verdi: “Daha önce kardeşi Yûsuf’u size güvendiğim gibi, bunu size hiç güvenir miyim ...”1281 Ona “Li’l-hıytâni üzânun “ “Duvarların kulakları var” sözünü Onda bulabilir misin? diye sorulunca, “...İçinizde de onlara kulak verecekler vardır...”1282 âyetini okudu.
Ona “El-câhilu merzûkun ve’l-âlimu mahrûmun” “Câhil (bolca) rızıklanır, âlim mahrum olur” sözünü Allah’ın kitabında bulabilir misin? şeklinde sorulunca, şu âyetle cevap verdi: “De ki: ‘Kim sapıklıkta ise, Rahmân, ona mal ve evlâtça ziyâdelik ve azgınlığında mühlet verir...”1283 Ona “helâl rızık sana ancak geçimlik kadar gelir” sözü soruldu, o şu âyetle cevap verdi: “...Çünkü ibâdet için tatil yaptıkları Cumartesi günü, balıklar akın akın geliyor, Cumartesi tatili yapmadıkları gün ise gelmiyorlardı...” 1284
Şimdi de biraz acem mesellerinden Kur’ân’da bulunanlardan kâmin olanlarına örnek verelim; “Yemeği yanan başkasının da yemeğinin yanmasını ister” atasözünü, 4/Nisâ, 89. âyetine, “Başkasına kuyu kazan kendi düşer” meselini, 35/Fâtır, 43. âyetine uygun görmüşlerdir. “Herkesin işi kendisine benzer” meselinin mânâsı, 17/İsrâ, 84’de, “Üzümünü ye, bağını sorma” meseli, 5/Mâide, 101’de, “Allah seni hayırla kuşatmıştır” meseli, 2/Bakara, 216 ve 4/Nisâ, 19’da, “Umulan yenilenden daha iyidir” meseli, 93/Duhâ, 4’de, “Hayırlı kuşta bir hayır olsaydı, avcıdan kurtulmazdı” meseli, 8/Enfâl, 23’de, “Bir kavmin başına gelen musibet, diğerine eğlence gelir” meseli, 3/Âl-i İmrân, 120’de, “Gönülsüz köpek av avlamaz” meseli, 2/Bakara, 256’da, “Her koyun kendi bacağından asılır” meseli, 74/Müddessir, 38’de, “Domuzların yanında pislik harcanır” meselinin mânâsı, 24/Nûr, 26. âyetinin mânâsında gizli olarak bulunmaktadır. 1285
Kâmin meseller için en iyi örneklerden birisi de meşhur Nûr âyetindeki nûr temsilidir. Örneklerde incelenecektir.1286
3) Kur’ân’da Getirilen Açık ve Gizli Meseller: Kur’ân-ı Kerim’de bir fikri, bir meseleyi ve bir mücerred mefhûmu iyi ve doğru kavratmak için getirilen örnekler ve yapılan benzetmeler mesel diye anılmıştır. Bunlar atasözü mânâsında mesel değildir. Onun için bunlara Kur’ân’da getirilen açık ve gizli meseller başlığını koyduk. Bu grubdaki meseller, meselin önemli, garib ve taaccub edilecek bir sıfat, bir hal veya kıssa mânâsına gelen kısmıdır. Kur’ân’a izafe edilmesi (Emsâlü’l-Kur’ân), mutlakın kendisini kayıtlayan şeye izâfesi kabilindendir. Kur’ân’daki meseller, çoğunlukla bu gruptan mesellerdir.
Kur’ân’da bu çeşit meselleri darbetmekten şu hususlarda istifâde edilir: Tezkir, va’z, teşvik, men’, ibret alma ve onu duygularla idrak edilecek sûrette tasvir etme hususlarıdır. Şeyh İzzüddîn şöyle der: “Allah, Kur’ân’da emsâli ancak, düşündürmek ve öğüt vermek için irad etmiştir. Onların muhtevâsı ya sevabın dereceleri veya amelin boşa çıkarılması yahut bir medih veya zem ve benzeri ahkâma delâlet eden şeylerdir.” 1287
1281] 12/Yûsuf, 64
1282] 9/Tevbe, 47
1283] 19/Meryem, 75
1284] 7/A’râf, 163; Suyûti, el-İtkan fî Ulûmi’l-Kur’an, II, 132-133
1285] es-Se’alibî, Ebû Mansur Abdülmelik b. Muhammed b. İsmail, et-Temsil ve’1-Muhâdara, s. 18. Kahire, 1381/1961
1286] 24/Nûr, 35
1287] Suyûtî, el-İtkan, II, 131
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 261 -
Buraya kadar Kur’ân’daki mesellere giriş mâhiyetinde hazırlayıcı bilgiler sunmuş bulunuyoruz. Şimdi bizzat Kur’ân’daki mesellere geçebiliriz.
Kur’an’da Meseller
1- Hak Dâvet Gelince Kâfir ve Münâfıkların Tutumu
“Onlar tıpkı şuna benzerler ki (aydınlanmak için) bir ateş yakmak istedi. (Ateş) çevresini aydınlatır aydınlatmaz, Allah onların ışıklarını (gözlerinin nûrunu) giderdi ve onları karanlıklar içerisinde bıraktı, artık görmezler. (Onlar) sağırdırlar, dilsizler, kördürler. Onlar (Hakk’a) dönmezler. Yahut da (onlar), gökten boşanan, içinde karanlıklar, gök gürlemesi ve şimşek(ler) bulunan bir sağanağa (tutulmuş) gibi(dirler). Yıldırımlardan ölmek korkusu ile parmaklarını kulaklarına tıkarlar; oysa Allah inkârcıları tamamen kuşatmıştır. Şimşeğin çakması nerdeyse gözlerini alır; önlerini aydınlattıkça ışığında yürürler, üzerlerine karanlık çökünce dikilir kalırlar. Allah dikseydi, işitmelerini ve görmelerini de giderirdi. Doğrusu Allah her şeye kaadirdir” 1288
Burada iki temsil vardır. Biricisinde, ister kâfir, ister münâfık olsun, inkârcıların, Hz. Peygamber (s.a.s.) gelmeden önce akîde, yol ve dünyevî yaşayışları bakımından karanlıklar içerisinde olmalarını ve bundan da kurtulmayı temenni etmelerini, bunun için de aydınlanmak maksadıyla ateş yakmak istemelerini Cenâb-ı Allah, Hz. Muhammed (s.a.s.) le bekledikleri nûrun gelmesine ve yakmak istedikleri aydınlatıcı ateşin yanmasına benzetiyor; fakat bu sefer de onların basiretlerinin bağlanmasını, kibir ve inatlarından iman etmemelerini, Allah’ın onların nûrunu yok etmesine ve öylece karanlıklar içerisinde kör, sağır ve dilsiz olarak kalmalarına teşbih ediyor. îşte Allah onların hidâyete gelmemelerini bu canlı tablo ile tasvir etmektedir. 1289
Bir diğer görüş de şöyledir: Bu münâfıkların temsilidir. Arada sırada izhar ettikleri iman etraflarını kısa bir müddet aydınlatır. Onun aydınlığında bir müddet yürürler. İmandan dönünce, ışıkları söner, karanlıklar içerisinde kalırlar. İkinci temsil Yahûdiler ve münâfıklar hakkındadır. 1290
İkinci temsilde veya temsilin ikinci kısmında Yüce Allah, kâfir ve münâfıkların, manen, hayret, dehşet, korku, şiddet ve sıkıntı içerisindeki hallerini, karanlık bir gecede, içerisinde şiddetli gök gürlemesî, göz alıcı şimşek çakışları, yıldırımlar ve korkular bulunan sağnak halindeki yağmura tutulmuş kimselerin haline benzetiyor. Bu bir teşbîh-i mürekkeb olduğu gibi, müfred bir temsil kabilinden de olabilir. 1291
Kur’ân, o kadar muhteşem mânâ, temsil ve tasvir yoğunluğu yığıyor ki, kelimeler hangisine yetişeceğini şaşıyor. Bütün bunlar içinde Allah’dan kurtuluş yoktur. Meselin faydasi, kâfir ve münâfıkların tam ihlâsla îman edip, garazsız ivazsız mü’minler cemâatine katılarak bu dehşetli ve sıkıntılı hallerden kurtulmalarına bir teşviktir. 1292
1288] 2/Bakara, 17-20
1289] S. Ateş, Kur’ân-ı Kerim ve Yüce Meali, s. 3, Ankara, 1977; Ş. Mansur, s. 304-305
1290] Hakim Tirmizî, s. 2-3
1291] el-Beyzâvî, Envâru’t-Tenzîl ve Esraru’t-Te’vîl, I, 31, Mısır, 1388/1968,-Celâleyn tefsîri ile birlikte-
1292] Ş. Mansûr, s. 311; Velî Ulutürk, Kur’an’da Temsili Anlatım (Emsâlü’l-Kur’an), İnsan Yayınları: 37-39
- 262 -
KUR’AN KAVRAMLARI
2- Işığı Kaybedenler
“Onların durumu şu kişinin durumuna benzer: Bir ateş tutuşturmak istedi. Ateş, çevresindekileri aydınlattığında, Allah onların ışığını giderdi ve onları karanlıklar içinde bıraktı; artık görmezler.” 1293
Âyet, münâfıkların durumunu ortaya koymakta ve onların ruhsal özelliklerinden bahsetmektedir. Münâfıklar, İslâm ve müslümanlar için en tehlikeli, en sinsi ve kendisine karşı en fazla tetikte durulması, şiddetle çekinilmesi gereken bir gruptur. Verdiğimiz âyetin öncesinde Yaratıcı Kudret olan Allah; Bakara sûresinin ilk bölümünde mü’minleri “3”, kâfirleri “2” âyetle bize anlatırken münâfıklara “13” âyet ayırması bu gerçeği bir kez daha vurgulamaktadır. Yine Kur’an’da münâfıklar için ayrı bir sûrenin var olduğunu bilmek de bu düşüncemizi doğrular niteliktedir.
Allah Rasûlü’nün dâveti ve doğru yolu göstermesi karşısında münâfıkların durumu da tıpkı ateş yakıcının parlattığı ışık karşısında gözleri Allah tarafından görmez oluverenlerin durumu gibidir. Bun lar kâfirlerin yaptığı gibi başlangıçta hidâyetten yüz çevirmiş; kulakları duymaktan, gözleri görmekten, kalpleri anlayıştan mahrum kalmış kimseler değildirler. Aslında bunlar, gerçeği elde etmek için gayret göstermişler ve önlerinde hak açıkça tecelli ettikten sonra gözlerini kapayıp ondan yüz çevirmişlerdir…
Bir ateş yakıyorlar, ateşin nûru kendilerine aydınlık temin ediyor ve önceden arzuladıkları bu aydınlıktan faydalanmıyorlar, daha doğrusu faydalanmak istemiyorlar. Bu durum karşısında da Allah, önce arzulayıp sonra terkettikleri ışıklarını gideriyor ve bu nurdan yüz çevirmelerinin cezası olarak onları karanlıklar içinde, görmez bir halde bırakıyor. Kulaklar, diller, gözler, nur ve hidâyeti bulmak yolunda vazife görmek için yaratılmışlardır. Bunlar ise kulaklarını Hakkı duymaz hale getirdikleri için “sağır”, dillerini Hakkı söylemez hale getirdikleri için “dilsiz” ve gözlerini Hakkı görmez hale getirdikleri için “kör” dürler. Hakka dönemezler. Hidâyete ve nura giden yollar kapanmıştır bunlara…
İşte hidâyete karşılık dalaleti değişen münâfıkların, doğru yola karşılık eğriyi seçenlerin durumu böyledir. Onlar önce iman etmişlerdi ve ateş yakan kimselerin aydınlandığı gibi iman nûruyla kalpleri aydınlanmıştı. Sonra küfrettiler, Allah onların nûrunu çekip aldı, tıpkı bu ateşin bitmesi gibi ve böylece onları karanlıkta görmez halde bırakmıştır. Bu kaçınılmaz son “inanmadıkları halde Allah’a ve âhirete inandık” diyen ve “Allah’ı ve inanmış olanları aldatma yoluna gidenleri” beklemektedir. Gerçekte ise “onlar öz benliklerinden başkasını aldatmıyorlar. Ama ne var ki, bunun farkında olamıyorlar.” 1294
3- Parmaklarını Kulaklarına Tıkayanlar
“(Onların durumu:) Yahut gökten boşalan bir yağmur haline benzer ki; onda karanlıklar var, bir gök gürlemesi var, bir şimşek var. Yıldırımlar yüzünden ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah Muhit’tir, küfre sapanları çepeçevre kuşatmıştır. Şimşek neredeyse gözlerini çarpıp götürüverecek. Kendilerine her aydınlık sunduğunda, orada yürürler. Üzerlerine karanlık binince çakılıp kalırlar. Eğer Allah dileseydi, işitme
1293] 2/Bakara, 17
1294] 2/Bakara, 8-9; Necmettin Şahinler, Kur’an’da Sembolik Anlatımlar, Beyan Yayınları, 13-15
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 263 -
güçlerini de gözlerini de elbette alıp götürürdü. Çünkü Allah şeye kaadirdir.” 1295
Bu âyetin konusu da yine münâfıklarla ilgilidir. Yalnız bir farkla ki; bunlar şüphe, iman zayıflığı ve tereddüd içinde olan münâfıklardır. Bu insanlar tamamen kâfir değillerse de, İslâm’ı, ancak kendilerini tehlikeye sokmayacak derecede uyguluyorlardı. Bu örnekte yağmur, tüm insanlığa rahmet olarak gelen İslâm’ı temsil eder; karanlık, gökgürültüsü ve şimşek ise öne çıkan engelleri, İslâm düşmanlarının ortaya koyduğu güçlü savunma nedeniyle yaşanan tehlike ve güçleri temsil eder.
Durum biraz yatıştığında onlar İslâm’a doğru yönelirler, fakat zorluk bulutları ortaya çıktığında veya kendi çıkarlarına, bâtıl inançlarına, önyargılarına ters düşen emirler verildiğinde öylece şaşkınlık içinde kalırlar.
Müthiş bir tablo bu... Hareket ve ızdırapla dolu. Sapıklık ve şaşkınlık... Korku ve heyecan... Dehşet ve endişe. Ses ve ışık bu tabloda birleşiyor. Bulutlardan boşanıp gökleri yırtarcasma inen yağmur... Bu yüzden meydana gelen korkunç karanlık. Gök gürültüsü ve şimşek... Şimşeğin ışığı altında yürümeye çalışmak ve dünya tekrar zindana dönünce dikilip kalıvermeleri… Hayrette kalmışlar... Nereye gittiklerini bilmiyorlar. Korku ve dehşet içinde şaşkına dönmüş münâfıklar…
Münâfıkların durumu karanlıkların baskın olduğu bir sırada gökten inen yağmur altında bulunanların durumu gibidir. Sözü edilen karanlıklar şüphe ve tereddüdlerdir. Gökgürültüsü ise kalpleri dehşete düşüren korkular, şimşekler ise bu tür münâfıkların kalbinde kimi zaman parlayan iman nûrudur. Buna rağmen onlar parmaklarıyla kulaklarını tıkar, İlâhî tehdit, uyarı ve Allah’ın azap günlerinin haberlerini işitmek istemezler. Ancak bu durum onlara hiç bir fayda vermez. Çünkü kulakların tıkanmasının yıldırımlara karşı hiçbir faydası olmaz. hakkın ışığının şiddeti dolayısıyla onlar bir çeşit nur görürler ve kısa bir süre onun aydınlığında yollarına devam ettikten sonra yeniden karanlık etraflarını kuşatır ve oldukları yerde kalakalırlar.
O halde, kalbi, iç dünyası karanlık ve kötü niyetle dolu bir insanın dinden nasip alması mümkün olamaz. Böyleleri aydınlığı satıp karanlığı almak şeklinde bir sonuçsuz ticarete girişmişlerdir. Yine bunlar, yaratıcı kaynaktan gelen ışık yerine kendi elleriyle çıkardıkları iğreti kıvılcımlara teslim olan kişilerdir Bu tavırları yüzünden de kör ve sağır kalmaya mahkumdurlar.
Şüphe ve sapık dâvetlerle dolup taşan çağımızda içinde bulundukları ve yetiştikleri ortam nedeniyle müslüman kabul edilenler vardır. Bunlar imanı kalplerinde derinleştirmedikleri sürece, iman yolunda yürümek, ilerlemek imkânı bulamıyorlar. Bu bakımdan kalplerinde iman ve küfür bir arada kalmış durumdadır. Kimi zaman İslâm’ın güçlü delillerinden bir delil onlara ulaştığında onunla aydınlanır ve bunu azık edinerek bir süre yol alırlar. Ama sonradan arkasından bir şüphe gelip onları kuşatır, kalplerindeki bu nur sönüverir, şaşkın halde yerlerinde kalıverir ümitsizliğe düşerler.
Şu bir gerçek ki dünyada ışığı olmayanların âhirette de ışığı olmayacaktır. Bu acı sonu Rabbimiz bize şöyle anlatmaktadır: “O gün erkek münâfıklarla kadın münâfıklar iman edenlere derler ki; bize bakın da sizin ışığınızdan faydalanâlim. Onlara
1295] 2/Bakara, 19-20
- 264 -
KUR’AN KAVRAMLARI
denir ki arkanıza dönün ve bir ışık araştırın.”1296 Ve Yaratıcı Kudret kendisine dünyada açıkça iman etmiş olan insanlar için de Kur’an’da şu ifâdeleri kullanır: “O gün sen mü’min erkeklerle mü’min kadınların ışıklarının önlerinden ve arkalarından koştuğunu görürsün. Bugün size cennetler müjde olsun denilir.” 1297
4- Yahûdilerin ve Kâfirlerin Kalpleri -Kalpleri Taş Kesilenler-
“Sonra bunun arkasından yine kalpleriniz katılaştı. Şimdi o, taş gibi yahut daha katı. Çünkü taşın öylesi vardır ki, ondan ırmaklar kaynar, öylesi vardır ki yarılıp ondan su fışkırır, öylesi de vardır ki Allah korkusuyla yukarıdan aşağı düşer (yüksekten aşağı yuvarlanır). Allah ne yaparsanız (hiç birinden) gâfıl değildir.” 1298
Yahûdi ve kâfirlerin kalpleri bu âyette taşın sertliğine benzetilmiştir. Hattâ ondan da katıdır. Sonra Yüce Allah, taşlardan bazısının içerisinden rutubet ve su sızıp çıktığını anlattı. Allah korkusu onları yuvarlar, yani secdeye kapanırlar. Katı kalpler ise, yumuşamaz, yaşarmaz, huşu duymaz ve secdeye kapanmaz.1299 Kalplerin sertlikte daha sert şeyler var iken taşa benzetilmesi, taşın sertlikte mesel olarak darbedilmesindendir. 1300
Âyet, özel olarak İsrailoğullarını uyarmakta ve öncesinde yer alan 72-73. âyetlerde anlatılan İlâhî bir mûcizeye dikkatlerini çekerek onları gerçeği kabul etmeye çağırmaktadır. Rivâyetlere göre İsrailoğulları arasında zengin, yaşlı bir kişi vardı. Adamın tek oğlu bulunuyordu. Amcasının çocukları mirasa konmak için adamın oğlunu öldürmüşlerdi. Sonra da gelip kanını ve diyetini talep ediyorlardı. Cenâb-ı Hak onlara bir sığır kesmelerini emretti. Kesilen sığırın bir parçasının ölünün vücuduna vurulması halinde, ölünün dirileceğini ve kendisini kimin öldürdüğünü söyleyeceğini bildirdi. Nitekim sonuç öyle oldu. Ölü dirildi ve kendi diliyle katilini açıkladı. Böylece cinâyet olayının üzerindeki perde kalktı ve meydana çıktı. 1301
Fakat neden böyle bir yola başvurulmuştu? Hiç şüphe yok ki Allah hiç bir sebep olmadan da ölüleri diriltmeye kadirdir. Öyleyse kesilen sığırla dirilen ölü arasında ne gibi bir bağlantı olabilir?
Bu sorunun cevabına şöyle yaklaşabiliriz. İsrailoğulları’na, etrafındaki putperest milletlerden etkilenerek edindikleri ineğe tapma ve ineğin kutsiyeti inançlarım kırmak için bir inek Kur’an etmeleri emredilmişti. Bu, onların imanlarının sınanmasaydı. Eğer gerçekten Allah’ın birliğine inanıyor ve ibadette başka bir şeyi O’na ortak koşmuyorlarsa, daha önceden taptıkları putu kendi elleriyle kırmalıydılar. Fakat bu zor bir sınavdı. Onlar inek Kur’an etmekten kaçınmaya çalıştılar; çünkü, bir tek Allah’a inançları henüz tam sağlanmamıştı. Bu görevden kurtulmak için ayrıntı üzerine ayrıntı sordular, fakat çok soru sordukça daha da köşeye sıkıştılar. O kadar ki, sonunda onlara açıkça, o dönemde özellikle tapmak için seçilen altın renkli ineği Kur’an etmeleri söylendi. 1302
1296] 57/Hadîd, 13
1297] 57/Hadîd, 12; Necmettin Şahinler, Kur’an’da Sembolik Anlatımlar, Beyan Yayınları, 16-19
1298] Bakara, 2/74
1299] Hakim Tirmizi, s.4; Zemahşerf, el-Keşşâf an Hakâiki’t-Tenzll ve ‘Uyûni’l-Akâvîl fi Vucûhi’t-Te’vil, I, 290-291, Beyrut-Lübnan, ts.
1300] Velî Ulutürk, Kur’an’da Temsili Anlatım (Emsâlü’l-Kur’an), İnsan Yayınları: 39
1301] 2/Bakara, 71-73
1302] 2/Bakara, 67-70
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 265 -
Bütün bu olaylar Israiloğulları’nın gönlünde huşu, takva ve hassasiyet duygularını canlandırmalıydı. Aynı zamanda, geçen bunca ibret ve nasihat dolu hadiseler onları ikaz etmeliydi. Ama alman sonuç yine beklenen ve umulanların aksine idi. İsrail oğullarının kalpleri gördükleri âyetlere ve İlâhî mûcizelere rağmen öğüt dinlemekten uzak oldu. Kalpleri, yumuşatılmak imkânı olmayan taşlar gibiydi, hatta taşlardan da katıydı. Çünkü kimi taşlardan ırmaklar akıtan gözeler kaynar, kimisinden sular fışkırır, kimisi de Allah’ın haşyetinden dağlardan aşağı yuvarlanır. Hepsi kendi hesabına bir anlayış içerisindedir. Bu gerçek Kur’an’ın diliyle şöyle ifâde edilir: “Yedi gök, yerküre ve bunların içindekiler O’nu tesbih ederler. Hiçbir şey yoktur ki, O’nu överek tesbih etmesin; fakat siz onların tesbihlerini fark edemezsiniz. O Hâlim’dir, Gafur’dur.” 1303
Bu âyet1304 genel anlamı itibârıyla mü’minleri de kapsamakta ve onları İsrailoğulları ile aynı duruma düşmemeleri konusunda uyarmaktadır. Bu uyarının yer aldığı bir başka âyeti de Hadîd Sûresinde görmekteyiz. “İman edenlerin gönüllerinin Allah’ı anması ve ondan inen gerçeğe içten bağlanması zamanı daha gelmedi mi? Onlar, daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar, onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı, çoğu fâsıklardır.” 1305
5- Bin Yıl Yaşamak İsteyenler
“Sen onları, insanların yaşamaya en düşkünü olarak bulursun. Şirke batanlardan bile... Her biri bin yıl ömür sürsün ister. Oysa ki, uzun yaşaması onu azaptan uzaklaştıracak değildir. Allah, yapmakta olduklarınızı çok iyi görmektedir.” 1306
Âyet, Yahûdiler’in ruh halini ve içlerinde gizledikleri duygu, düşünce ve niyetlerini açığa çıkararak mü’minleri bu konuda bilgilendirmektedir. Bu âyetin taşıdığı anlamı daha iyi kavramak için özellikle öncesinden yer alan diğer iki âyete bakmak durumundayız.
Yahûdiler kendilerini seçilmiş bir millet olarak görüyor, hidâyette olanların ve âhirette kurtuluşa ereceklerin yalnızca kendilerinin olacağını iddia ediyorlardı. Yine onlar, Allah katında başka ümmetlerin hiçbir nasibi olmayacağını, âhiret yurdunun sadece kendilerine ait olduğunu ileri sürerek müslümanların; dinlerine, peygamberlerine ve Kur’an’ın hükümlerine karşı itimatlarını sarsıyorlardı.
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak Peygamberine yahûdileri “mübâhele”ye “yani her iki tarafın birlikte aralarındaki yalancıyı mahvetmesi için “Allah’a duâ etmeye” dâvet etmesini emrediyor. Ve bu dâvet yahûdilere şu âyetle duyuruluyor: “De ki: Allah katındaki âhiret yurdu diğer insanların değil de yalnız ve yalnız sizin ise, eğer doğru sözlü iseniz, hadi isteyin ölümü!” 1307
Âyeti biraz daha açarsak: “Eğer iddia ettiğiniz imanda gerçekten samimi iseniz ve Allah’a yakın olduğunuz doğru ise, ölümü isteyin; çünkü ölüm isteği size isteğinizi ve arzuladığınızı gerçekleştirecektir. Böylece dünyanın sıkıntılarından kurtulup rahata ereceksiniz, geçim zahmetinden kurtulacaksınız. Allah’ın cennetlerinde mutlu bir yaşam süreceksiniz. Eğer dediğiniz gibiyse, âhiret yurdu
1303] 17İsrâ, 44
1304] 2/Bakara, 74
1305] 57/Hadîd, 16; N. Şahinler, 20-22
1306] 2/Bakara, 96
1307] 2/Bakara, 94
- 266 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sadece size aitse ve başkaları oraya giremeyecekse daha ne duruyorsunuz isteyin ölümü! Ama eğer istemezseniz herkes sizin yolunuzun yanlış, bizim yolumuzun ise hak olduğunu bilecek ve sonunda hakikat ortaya çıkacaktır.
Yahûdiler bu meydan okuma çağrısına uymaktan kaçındılar. Çünkü onlar yalan söylediklerini biliyor, Allah’ın, duâlarını kabul ederek yalancıları, dolayısıyla kendilerini cezalandırmasından korkuyorlardı. Ve işledikleri amellerin de âhirette kendilerine fayda vermeyeceğinden emindiler. Bunu kabul ettikleri takdirde “istedikleri ölümle” hem dünyayı kaybedecekler, hem de işlemiş oldukları fenalıklar yüzünden âhiretlerini kaybetmiş olacaklardı. Kur’an onların bu durumunu şu âyetle ortaya koyuyor: “Onlar önceden elleri ile işlediklerinden dolayı hiçbir zaman onu arzu etmezler. Allah, zâlimleri çok iyi bilmektedir.” 1308
İşte bu iki âyetin ışığında tekrar konumuza dönersek şunları söylememiz mümkündür: Yahûdiler, insanlar içinde hayata en düşkün olanlardır. Onların bu düşkünlükleri Allah’a eş koşan müşriklerden de daha kötüdür. Çünkü şirk koşanlar öldükten sonra hiçbir akibete iman etmezler, dünya hayatından başkasını bilmezler. Dolayısıyla onların dünya hayatına tutkunluğu doğaldır. Çünkü bu dünya hayatı onların cennetidir. Amellerin karşılık göreceğini kabul etmekle birlikte, Kitaba sahip olan bir kimsenin bunlardan daha çok hayata tutkun olması hali ise kınanılacak bir davranıştır.
Yahûdilerden her birisi bir yıl yaşatılmalarını arzu eder. Çünkü onlar Allah’a kavuşmayı ümit etmezler. Yaşadıkları şu hayattan başka bir hayat olduğunu da kavramazlar. İnsan ruhu başka bir hayat ile irtibat kurmayacağını hissedince, yer yüzündeki sayılı saatlerden ve alınan nefeslerden başka bir şey beklemeyince hayat ne kadar kısalır. Âhirete iman da bir nimettir. Bü nimetin kalbe doğmasına sebep olan da inançtır. Allah bu nimeti ömrü fani, hayatı sınırlı ve hayali sonsuz olan insanoğluna ihsan etmiştir. Ebedî olarak ruhuna âhiret penceresini kapatmış olan kimsenin hayatı mânâsız, eksik ve sönüktür. Âhirete iman aynı zamanda insan nefsinin canlılıkla dolup taşmasına, yeryüzünde hudut tanımayan sonsuz bir hayat duygusuyla dolmasına yardım eder. Âhirete inanan kişi dünyanın hudutlarını aşıp sonsuzluğa kadar uzanır. Bu sonsuzluğun hududunu Allah’tan başka kimse bilemez.
Âyet mü’minler içinde bir müjde taşımakta, onların âhireti de ölümü de dünyadan daha çok sevdiklerine delil olmaktadır. Allah Rasûlü (s.a.s.), başımıza gelen bir sıkıntı/zorluk dolayısıyla ölümü temenni etmemek edebini bize öğretmiş, bunun yerine şöyle dememizi tavsiye etmiştir: “Allah’ım hayat benim için hayırlı olduğu sürece beni yaşat. Ölüm benim için hayırlı olduğu takdirde de canımı al. Hayatı benim için bütün hayırlarda bir artış sebebi kıl, ölümü de benim için bütün şerlerden kurtuluş sebebi kıl. Şâyet insanları bir fitneye uğratmayı murad edersen beni (dinimde) fitneye uğramamış olarak yanma al. “ 1309
6- Kâfirlerin Anlayışsızlıkları-Sözün Mânâsını Anlamayıp Onu Bir Nida Ve Ses Olarak Duyan Hayvanlar
“O inkâr edenlerin hali, çobanın, tıpkı bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayarak, haykırdığı (hayvanlar)ın durumu gibidir. (Onlar bîr sürü) sağırlar, dilsizler ve körlerdir.
1308] 2/Bakara, 95
1309] N. Şahinler, 23-26
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 267 -
Onun için düşünmezler” 1310
Yâni onlar, öğüt kabul edecekleri kelâmın mânâsını hiç anlamazlar. Onlar için Kur’ân’ın mânâlarından ve hayır sözden, o sözün tekrarından başka bir nâsibleri yoktur.1311 İnkârcıların hali, çobanın önünde, onun sesinden, gürültüden başka bir şey anlamayan hayvanların durumuna benzetilmiştir. 1312
Âyet, kâfirlerden bahsetmekte ve onları içlerinde bulundukları azgınlık, sapıklık ve cehalet dolayısıyla “çobanlarının nida ve çağrısını duyan ve kelimelerin anlamını anlamaksızın onların nidasına doğru giden “hayvanlara benzetmektedir. Kâfir, imana dâvet edildiği zaman sadece bu çağıranın sesini işitir ve işittiği sese kulak vermez, üzerinde de durmaz. Hayvanlar da aynı şekilde sadece kendilerine seslenenin sesini ve çağırışını duyar, başka hiçbir şey anlamazlar. Onlar Hakkı işitemeyen sağırdırlar. Asla hak söz söylemeyen dilsizdirler. Kesinlikle Hakka giden yolları göremeyen kördürler. Onlar düşünmezler yani hiçbir öğüdü gereğince anlayıp akıllarıyla onu kavramazlar.
Acaba Allah’ın küfre sapanları bu kadar ağır bir benzetiş ile nitelendirmesinin sebebi ne olabilir? İşte bu sorunun cevabını verdiğimiz bu âyetin hemen öncesinde yer alan Bakara Sûresinden öğreniyoruz: “Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ dendiğinde: ‘Hayır! Biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Peki, ya ataları bir şeye akıl erdiremiyor, doğruya ve güzele ulaşamıyor idiyseler!” 1313
Görüldüğü gibi sorunun cevabını Kur’an; bu ve buna benzer elliye yakın âyetinde, kötülüğünden ve tahribinden yakındığı ecdatperestliği, daha çok atalarının geleneklerini ilâhlaştırmak, bu gelenekleri dokunulmaz ilan etmek, başka bir ifâdeyle, “gelenek tabuculuğu” olarak vermektedir. Bu tabu, insanın, hem vahyin mesajını tebliğ ederek, hem de yaratıcı dehanın ürünü olarak ortaya koyduğu bütün yenileri, insafsız ve beyinsiz bir şekilde elinin tersiyle itmekte ve insanlığın yücelme ve yükselme yollarını tıkamaktadır.
Bir şeye tâbi olma sebebi; eskilik, yenilik veya atalar yolu olup olmaması değil, Allah’ın emrine ve Hak deliline uygun olmasıdır. Allah’ın emrine uyan ve yaptığını bilen atalara uyulur. Aksine hakkın emrini tanımayan, ne yaptığını bilmeyenlere -atalar bile olsa- yine uyulmaz. Bu durum, eskilerde böyle olduğu gibi yenilerde de böyledir. Bu bakımdan eski, hiçbir kayda bağlı olmadan, eski olduğu için değil, açık bir zararı bulunmaması yönünden geçerli olduğu gibi, iyiliği ve güzelliği ilmin sebeplerinden biriyle bilinen ve hakkın deliline uygun olan sonradan ortaya konulan yeni de geçerlidir. Kısaca hak ve iyilik ölçüsü, ne eski ve yeni, ne bilgisizlik ve istektir. Allah’ın emrine ve delile dayanan ilim gerçektir. Bunun için eski olsun, yeni olsun Allah’ın indirdiği delillere bakmayıp da atalarının halini, yalnız ata olduklarından dolayı, taklit etmek, onları Allah’a eşler tutmak ve Hakkı bırakıp, hayal ve kuruntulara, şeytanın emirlerine uymak, izince gitmektir ki, buna tutuculuk denir.
Âyet gösteriyor ki, kısaca ve genişçe bir hak (doğru) delile dayanmayan yalnız başına taklit, din hakkında yasaklanmıştır. Belli bir bilgisizliğe, sapıklığa uyup
1310] 2/Bakara, 171
1311] Hakim Tirmizî, s.4
1312] Ş. Mansûr, s. 282; Velî Ulutürk, s. 39-40
1313] 2/Bakara, 170
- 268 -
KUR’AN KAVRAMLARI
taklit etmek aklen bâtıl olduğu gibi, şüpheli olan konuda da delilsiz taklit, din açısından uygun değildir. Açıkça belli olmayan hususlarda, delilsiz söz söylemek ve o yolda hareket etmek, bilmediği bir şeyi, Allah’a iftira olarak söylemek ve şeytana uyup bilgisizce hareket etmektir. Çoğu insan, şeytana, kendi vehimlerine kapılıp doğru yoldan sapmıştır, artık onların ardından gelen nice nesiller de körü körüne onları taklit edip bâtıl yolda yürümüşlerdir. Bu insanlara gittikleri yolun yanlışlığı gösterilip hak yola dâvet edilseler, bir türlü körü körüne saplandıkları taklit bataklığından çıkamazlar. Gittikleri yolun yanlışlığı ispat edilse, onlar atalarının gittiği yolun doğru olduğuna inanır, bir türlü ondan ayrılmazlar.
“Üstat böyle dedi, onun dediği doğrudur. Koca ecdat bunları böyle uyguladı da, size ne oluyor? Onlar, o kavuklu, cübbeli, sakallı halleriyle bilmiyorlardı da, siz mi biliyorsunuz?” diye ısrar ederler. Bilmezler ki hatadan sâlim olan yalnız Allah’tır. Peygamberler hâriç, her insan hata edebilir. Peygamberlerden başka hiç kimseyi körü körüne taklit doğru olmaz. İşte, kendilerine doğru yol gösterildiği halde yine eğri yollara sapan, bâtıl düşüncelere dalan kimseler, kendilerini toparlayıp yola sokmaya uğraşan çobanın sesini duyup, söylediği sözlerin mânâsını anlamayan hayvanlara benzerler. Peygamberler, onların varisleri olan bilginler, bu sapık insanları yola getirmek için kendilerine nice deliller gösterirler, nice hikmetli konuşmalar yaparlar ama bunlar bir türlü söz anlamazlar. Tıpkı çobanın sesini işitip sözlerinin mânâsını anlamayan hayvanlar gibi peygamberlerin ve bilginlerin sözlerini anlamayıp, düştükleri sapıklık içinde bocalayıp, dururlar.
Sâlih ataların yolundan gitmek iyidir. Fakat onların ilerlediği gibi ilerlemeye devam etmek gerekir. Eskilerin gelmiş oldukları noktada kalmak, bir adım dahi ileri gidememek, hatta onların vardığı fikri seviyeden daha geride kalmak, İslâm’ın ruhuna aykırıdır. Her nesil, kendi toplumunu daha ileriye götürmekle yükümlüdür. Sâlih ataları takip edip ilmen ve ahlaken ilerlemek lazımdır. Ancak imandan ve ilimden yoksun ataların yolundan gidilmez. İşte Kur’an bunu anlatıyor.
Roger Garaudy de: “Niçin bu gün İslâm, bu Allah’ın yolu, dünya üzerinde ışıldamıyor? Niçin müslüman halklar, sömürgecilikten kurtulmuş olmalarına rağmen, tarihin etkin, yaratıcı öznesi değil de nesnesi olarak kalıyorlar? Niçin tarihi girişkenlik (önderlik) örneği vermiyorlar?” sorularına cevap ararken şu tesbitleri yapıyor: “Çünkü bu kanun, bu şeriat, tarihin ilk yüzyıllarından itibaren, canlı gelişimi içinde durdurulmuş, çarpıtılmıştır. Çünkü Kur’an, ölülerin gözleriyle okunmaktadır. Kur’an’ın sonsuz vahyinden hareketle, kendi çağlarının sorunlarını çözme dehası göstermiş olan insanların gözüyle değil!... Oysa biz kendi çağımızın problemlerini onların “formüllerini tekrarlamakla yetinerek değil, ancak onların metodlarından ilham alarak halledebiliriz.”
“Kaynaklara dönüş demek, gözler geçmişe dikilip kalmış halde, geleceğe geri geri giderek girmek değildir. Aksine, yaşayan kaynağa ve İslâm’ın ilk yüzyıllarının dinamizmini bulmak demektir. Şeriat, gidilip bulanık ve kokuşmuş su alınacak durgun bir su biriktntisi (bir gölet) değildir. O zaman bu, yeni susuzlukları yalanlamak olacaktır. Şeriat, parıldayarak gürül gürül akan ve güçlü dalgalarıyla kıyıları döverken oraları verimleştiren güzelim bir nehirdir.” 1314
1314] R. Garaudy, İslâm ve İnsanlığın Geleceği, s. 54-55
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 269 -
“Kurtubi, bu âyetin tefsirinde taklidin hükmünü şöyle açıklıyor: Taklit; devenin boynuna takılan yular anlamıdaki “kılade” kelimesinden alınmıştır. Yularını başkalarının eline verip, güdülen bir varlık gibi onun peşinden giden, onun yaptığı şeyleri düşünmeden yapan kimseye “mukallit” denir. Taklit, insanı hiçbir bilgiye ulaştırmaz. Ancak dini hükümleri asıllarından çıkarma yeteneğinde bulunmayan kimse, zamanının en bilginini bulup onun fetvalarına uyar. Çünkü Cenâb-ı Hak: “Bilmiyorsanız zikir ehlinden (bilenlerden) sorun.”1315 buyurmuştur. Yalnız birliğin sağlanması için en âlim insanı bulmak gerekir. Âlim de yine vaktinin darlığından dolayı sonucuna ulaşamadığı bir konuda kendisi gibi bir âlimi taklit eder ki bir ibadeti veya hükmü kaçırmasın.”
“Bazı kimseler, Kitap ve sünnete uyanların da mukallit olduğunu söylemişlerdir ama bu doğru değildir. Çünkü Allah, körü körüne babalarının yolundan gidenleri kınamıştır. Peygamberin getirdiklerine uymak taklit değildir. Çünkü Peygamberin getirdikleri, en doğru yoldur. Yüce Allah, Peygamberin diliyle: “Ben size, babalarınızın üzerinde bulduğu (din) den daha doğrusunu getirmiş olsam da (yine babalarınızın yolunu) mu (tutacaksınız)?”1316 âyeti ile Peygamberin getirdiği en doğru yola uymayanları kınamaktadır. Çünkü bunlar, câhil insanların çağlar içinde oluşturdukları gelenekler değil, saf akıldan, soyut ruhtan vahyedilmiş parlak düşüncelerdir.”
“Rabbimiz! Biz, efendilerimize, büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar.”1317 âyetinde babalarının sapık yoluna uyarak sapanlar kınanmakta iken, peygamber babalarının dinine uyan Yusuf (a.s.) övülmektedir: “Babalarım İbrahim, İshak ve Yakup’un dinine uydum. Bizim, herhangi bir şeyi Allah’a ortak koşmaya Hakkımız yoktur. Bu (tevhit), bize ve bütün insanlara Allah’ın bir lütfudur, ama insanların çoğu şükretmezler.” 1318
“Kur’an gerçek imanın, ancak birşeyi düşünüp, doğruluğuna kanaat getirmekle elde edileceğini, körü körüne taklidin, kâfirlerin işi olduğunu açıkça belirtiyor. Bundan dolayı mü’minlerin, saplantılarından kurtulup, inançlarını; araştırma, düşünme ve tam kanaat üzerine bina etmeleri gerekir.” 1319
Taklidin karşıtı tahkiktir. Tahkik, hak kökünden gelir. Hak, Kur’an’da en çok geçen kelimelerden biri ve Allah’ın isim-sıfatlarının bir tanesidir. Hak, gerçek, doğru, delile-deneye, akla, bilgiye uygun olan ve bunlar tarafından doğrulanıp desteklenen keyfiyet demektir. Kur’an kendisinin hak üzre geldiğini ve Hakkı getirdiğini söyler.
Bunun zorunlu sonucu, Hakka dayanmayan yani tahkik ürünü olmayan hiçbir şeyin Kur’an’dan onay alamayacağıdır. Kur’an tahkike dayanmayan imana bile değer vermez. Taklide dayanan iman ancak başlangıçta, bir hazırlık devresi için kabul edilebilir. Bunun en kısa zamanda tahkike geçirilmesi şarttır. Gerçek iman eri, kendisine miras kalan taklide bağlı kabulleri paranteze almak ve tahkik süzgecinden geçirdikten sonra bu parantezdeki değerlerin işe yarayanlarını tutup, işe yaramayanlarını kaldırıp atmak zorundadır.
1315] 16/Nahl, 43
1316] 43/Zuhruf, 24
1317] 33/Ahzâb, 67
1318] 12/Yûsuf, 38
1319] S. Ateş, 1/278-279
- 270 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tahkikin kısa yoldan ifâdeye konuluşu şudur: Gerçeğe uygunluğunu belirlemek üzere karşıt kavramları da dikkate alarak araştırmak, bilgi ve düşünce süzgecinden geçirerek doğruluğunu ortaya çıkarmak. Bu yapılmadan, peşinen benimsenen keyfiyet ne olursa olsun Kur’an buna bilgisizlik, karanlık ve körlük demektedir. 1320
7- Kitabdan Bildiklerini Gizleyen Âlimler- Karınlarına Ateş Dolduranlar
“Allah’ın indirdiği kitabdan bir şeyi gizleyip de onu bir kaç paraya satanlar (yok mu) işte onlar karınlarına ateşten başka (bir şey) yemiş olmazlar. Kıyâmet günü Allah onlarla konuşmaz, onları temize de çıkarmaz. Onlar için pek acıklı bir azab vardır.” 1321
Yahûdi bilginleri Tevrat’ta bulunan Hz. Muhammed’e (s.a.s.) dair bilgileri gizlemişlerdir. Bu ümmetten Allah’ın kitabında indirdiği hükümlerden bir şeyi gizleyenler de bu âyetin şümulüne girer. Bu âyette bir istiâre-i temsîliyye vardır. Gizlediklerine karşılık yedikleri rüşvet ve dünyalıklar, bağırsakları parçalayan ve acıklı azab veren ateşe benzetilmiştir. Yediklerinin durumu, yâni müşebbehün bih, müşebbeh yerine istimal edilmiştir.1322 Kitaptan bildikleriyle amel etmeyen Yahûdi âlimlerinin kitap yüklü merkeplere benzetildikleri 96. temsile de bakınız. 1323
Kur’an bu deyimi iki tip insan için kullanır: Yetim hakkına tecavüz edenler (4/Nisâ, 10) ve vahyin beyanlarını basit çıkarlar uğruna saklayanlar ve çarpıtanlar. Verdiğimiz âyette ikinci tip gündeme getirilmiştir. Bunlar, çıkarları uğruna Allah’ın vahyine ambargo koyan din istismarcılarıdır. Kur’an, bu istismarcıların başında Yahûdi ve Hıristiyan din adamlarını görmektedir. Ancak buradaki beyan geneldir. Bu din bezirganları kurdukları sömürü tezgahının gaflet ve bilgisizliğe oturduğunu bildikleri için kitlenin gerçek dini öğrenmesini sağlayacak bilgi ve bilince giden yolları ısrarlı bir biçimde tıkarlar. Bu yoldaki engelleri atmak ve aşmak isteyenleri, kitlenin gözünde karalayıp etkisiz kılmak için, iman ve vicdandan nasibi olan hiçbir canlının tenezzül edemeyeceği çamurlamalara başvururlar. Gerçek din erlerini, kitlenin nefret ettiği veya hoş görmediği ne varsa bunların hepsiyle suçlarlar. İnsanlık değerinden uzak bu sefilliklerini de hiç sıkılmadan Allah’a ve kutsala fatura etmek namertliğini gösterirler. Tarih boyunca, gerçek dinin en büyük musibeti bu sömürü odakları olmuştur.
Anılan âyet ve devamı, bunların mâruz kalacakları hüsran ve karanlığı şu başlıklarla vermektedir:
1) Allah’ın dinini yozlaştırarak elde ettikleri nimetler karınlarına ateş olarak doldurulacaktır.
2) Allah onların yüzüne bakmayacak, onlara acımayacaktır.
3) Onlar güzellik ve aydınlığı verip, karanlık ve sapıklık; bağışı verip azap satın almış talihsizlerdir. 1324
1320] N. Şahinler, s. 27-34
1321] 2/Bakara, 174
1322] el-Âlûsî Şihâbuddin Mahmûd, Rûhu’l-Ma’ânî fi Tefsîri’1-Kur’âni’l-Azîm ve’s-Seb’ı’l-Mesânî, II, 43, Beyrut, ts,40
1323] Velî Ulutürk, s. 40-41
1324] Kur’an’daki İslâm, s. 406
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 271 -
Yukarıda Kur’an’ın “Allah’ın indirdiği kitaptan bir şey gizleyip de onu az bir pahaya satanlar” buyruğu ile yahûdileri kasdettiğini söylemiştik. Gerçekten de onlar, yanlarında bulunan kitapta Rasûlullah’ın risalet ve nübüvvetine delil olan niteliklerini saklamışlar, gizlemişleridir. Bunu yaparken de; ellerinden başkanlıklarının gitmemesi ve araplardan elde ettikleri hediyeleri, ikramları kaybetmemek niyeti gütmüşlerdir. Hz. Peygamber’in kendi kitaplarındaki niteliklerini açıklayacak olurlarsa; insanların Hz. Peygambere tabi olup kendilerini terk etmelerinden korkmuşlardır.
Böylece basit şeylerden dolayı gerçeği gizlemişler ve nefislerini bu basit şeylere satmışlardır. Hidâyetten yüz çevirip, Hakka tabi olmaktan uzaklaşıp, Rasûlü tasdik etmeyi ve Allah katından getirdiği gerçeklere inanmayı bu basit şeylere değişmişler, dünya ve âhirette hüsrana uğrayıp kaybetmişlerdir. Onlar hakikati gizlemek karşılığında aldıkları parayı yer iken, karınlarına cehennem ateşini doldurmaktadırlar. Sanki onlar para yemiyorlar da, Cehennem ateşi yiyorlar.
“Kıyâmet günü Allah onlarla konuşmaz. Onları temize çıkarmaz. Ve onlar için acıklı bir azap vardır.” Çünkü Allah onlara kızmıştır. Onlar bildikleri halde gerçeği gizlemişlerdir. Bu nedenle gazabı hak etmişlerdir. Onlara kıyâmet günü bakılmaz ve temize çıkarılmazlar. Onların lehinde güzel söz söylenmez, onlar için elim bir azap vardır.
“Gerçeği gizlemek” ne yazık ki bazı müslüman ilim adamlarında da görülür. Böyleleri bazen cimrilikleri ve elde ettikleri üstünlüğe başkalarının ulaşmasını istemediklerinden bildikleri gizlerler. Kimi zaman bildiğini söylememenin sebebi bu bilgi, basamak edilerek, elde edilen mevki ve servettir. Eğer eldeki bilgi başkalarına aktarılacak olursa bu bilgi karşılığında elde edilmiş olan mevki ve servetin elden kaçırılacağından korkulur. Kimi zaman da bazıları şu yüzden bildiklerini açıklamaktan kaçınırlar. Herhangi bir konuda karşısındakinden farklı düşünüyordur veya herhangi bir görüşüne karşı çıkılan gruba bağlıdır. Adam bildiklerini açıklasa karşı tarafa haklılık kazandırıcı bir koz vereceğinden çekindiği için bildiğini saklar, açıklamaktan çekinir. Üstelik karşı tarafın haksız olduğundan, yanlış düşündüğünden emin olmadığı durumlarda böyle yapar.
Din literatüründe “ketmu’l-ilm” veya “kitmânu’l-ilm” denilen bu davranış İslâm âlimlerine göre lânet konusu büyük günahlar içerisindedir. Gerçeği saklamanın dışa iki türlü yansıması vardır. Bunlardan biri: Allah’ın emirlerini, vahyin içeriğini açıklamamak, bir diğeri de: gerçeği/ilmi gizleyerek onu öğrenmek isteyenlere engel olmak veya öğretmekte cimri ve tembel davranmaktır.
Vahyi tebliğ etmemek veya olduğu gibi tebliğ etmemek İslâm dünyasının önemli problemlerinden biridir. Politik, ekonomik, ırksal, bölgesel hesaplar yüzünden çağlardan beri işlenen bu günah, sahibi ve koruyucusu Allah olan İslâm’ın temel kaynağı Kur’ân-ı Kerim’le kitlenin irtibatını büyük ölçüde azaltmıştır. Ortaya İslâm başlığı altında toplanan yığınlarca uydurma ve yalan çıkmıştır. Bu uydurma ve yalanların yaşamasına bağlı yüzlerce zümre ve anlayışın saltanatı vardır. Bu saltanatın yıkılmaması için, Kur’an’ın kitleler tarafından öğrenilmemesi ve dinin vahyin dışındaki kabullerden armdırılmaması, çıkarcıların tek sığınakları halinde yaşatılmaktadır. 1325
1325] N. Şahinler, s. 35-38
- 272 -
KUR’AN KAVRAMLARI
8- Birbirlerinin Koruyucu Giysisi Olanlar
“Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılınmıştır. Onlar sizin için giysidir, siz de onlar için giysisiniz.” 1326
İslâm’ın ilk dönemlerinde Ramazan gecelerinde karı ile koca arasındaki cinsel ilişkiyi yasaklayan açık bir emir olmamasına rağmen, müslümanlar arasında bunun helâl olmadığı konusunda belirsiz bir inanç vardı ve bazıları hanımlarının yanına vicdanen tedirginlik içinde yatıyorlardı. Bu devam ederse, suç ve günah teşkil eden zihni bir tavrın gelişme tehlikesi ortaya çıkabilirdi. Bu nedenle Allah, onları, vicdanlarına karşı kötü davranmamaları konusunda uyardı ve vicdanları rahat olarak bu fiili işleyebilmeleri için onu helâl kıldı.
Ramazan’da yeme içme zamanı ile ilgili de bir yanlış anlama vardı. Bazıları yatsı namazından, ertesi gün güneş batıncaya dek yemek ve içmenin haram olduğu görüşündeydi. Bazıları, yatsı namazından sonra uyanık kalındığı sürece yenilip içileceğini, fakat uyunursa, yenilip içilmeyeceğini savunuyorlardı. Bu kendi uydurdukları fikirler nedeniyle, çoğu zaman kendileri zahmet çekiyorlardı. Bu âyette onların yanlış anlamalarını ortadan kaldırıyor ve yeme içme yasağının günün ilk şafağından güneşin batışına; yeme, içme ve cinsel ilişki serbestisinin de güneşin batışından, günün ilk şafağına dek olacağı belirleniyor.
Fakat bizim bu âyette daha çok üzerinde durmak istediğimiz konu başlıkta da verdiğimiz gibi Yaratıcı Kudret’in “kadınların erkekler, erkeklerinde kadınlar için birer giysi/örtü olması” gerçekliğini ortaya koyan ifâdesidir.
Elmalılı, bu benzeşmenin iki noktasını şu şekilde tespit etmektedir:
a) Bir taraftan elbise gibi birbirinize sarılır, sarmalaşırsmız. Karı ve koca arasındaki ilişki, elbiselerle beden arasındaki ilişki gibidir. Nasıl bu ikisi birbirine çok yakın, uygun ve aralarında hiçbir şey yoksa, aynı şekilde karı ve koca birbirleriyle çok yakın ilişki içindedirler ve birbirleri için karşılıklı birer sükûnet ve mutluluk kaynağıdırlar.
b) Diğer taraftan elbisenin ayıpları örtmesi, soğuk ve sıcaktan koruması gibi, eşler de birbirlerinin halini gizleyip örter, namusunu koruyarak günahlardan uzaklaştırır.
“Eşlerin birbirlerinin giysisi/örtüsü olması” gerçeğini içeren bu âyet, “cinsel hayatın sırlarının korunmasını” da içine alan anlamlı bir işaret taşımaktadır. Daha öz bir deyişle anlatmaya çalışırsak; eşler, aralarındaki cinsel davranışların açığa vurulmaması noktasında birbirlerine güven vermelidirler. Çünkü cinsel davranışların açığa vurulacağı endişesi ve korkusu eşler arasında soğukluğa ve donukluğa neden olmaktadır. Böyle bir tavır cinsel hayatı olumsuz yönde etkileyebileceği için Allah Rasulü şöyle buyurmuşlardır: “Kıyâmet günü Allah katında insanların en şerlilerinden biri de kendisi karısıyla, karısı da kendisiyle oynaşıp ilişkide bulunduktan sonra karısının sırrını (cinsel davranış özelliklerini) açığa vuran adamdır.”1327
Kur’an’ın -konumuzu aydınlatması açısından- kadın-erkek ilişkisi üzerine dikkatimizi çektiği bir başka âyette Rum Sûresi’ndedir: “Onun âyetlerinden biri de
1326] 2/Bakara, 187
1327] Müslim, K. Nikâh, 2, h. no: 1437
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 273 -
sizin için, kendilerine ısınacağınız ve aranıza sevgi ve rahmet koysun diye nefislerinizden eşler yaratmasıdır. Bunda iyi düşünen bir toplum için elbette âyetler vardır.” 1328
Yaratıcının bir hikmeti gereğince insan, bir tek cins olarak değil, insan olarak birbirine eşit, figür ve form olarak aynı temel formüle sahip, fakat farklı fiziksel yapıya, farklı zihni ve psikolojik niteliklere, farklı duygu ve arzulara sahip olan iki ayrı cins halinde yaratılmıştır. Daha sonra bu ikisi arasında o denli mükemmel bir ahenk yaratılmıştır ki, her ikisi de diğerine mükemmel bir eş olur. Birinin fiziksel ve psikolojik ihtiyaçları tam anlamıyla diğerinin fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarına karşıt gelir.
Kadın ile erkek arasındaki bu âhenk/düzen Allah tarafından, kadın ve erkeğin birbirlerinin doğal ihtiyaçlarını karşılamaları ve her ikisini birbirlerinde huzur ve sükunet bulmaları amacıyla kurulmuştur. Bu, Yaratıcı’nın bir taraftan insan neslinin devamını sağlamak, diğer taraftan da bir insan medeniyeti meydana getirmek için araç olarak seçtiği mükemmel bir düzendir.
Sevgi, kadın ve erkek arasındaki cazibenin itici gücüdür. Merhamet de, evlilik hayatında yavaş yavaş gelişen, eşlerin birbirlerine karşı nazik, hoşgörülü ve düşkün olmalarını sağlayan duygusal ilişkidir. Öyle ki yaşlılık döneminde cinsel sevgi asgariye düşer ve iki eş birbirine gençliklerinde olduğundan daha fazla bağlı olabilirler. Yaratıcının insanın içine yerleştirdiği bu iki olumlu güç, insanda varolan doğal arzuyu destekler niteliktedir. Bu istek ile arzu sadece huzur ve tatmin arar, böylece kadınla erkeği bir araya getirir. Bundan sonra bu iki güç -sevgi ve merhamet- ortaya çıkar ve birbirlerinden ayrı ortamlarda yetişmiş olan iki yabancıyı o denli birbirine bağlar ki, bu ikisi hayatın bir çok zorluklarına rağmen yaşamaya devam ederler. Milyonlarca insanın kendi hayatında yaşayıp tecrübe ettiği bu sevgi ve merhamet ölçülüp tartılabilen maddî bir şey değildir. Bu iki özellik, ne insan vücudunu oluşturan yapısal elementlere bağlanabilir, ne de bunların ortaya çıkışı ve doğuşu bir laboratuarda incelenebilir. Bunun tek açıklaması Hikmet Sahibi Yaratıcının belirli bir gaye için bu özelliği insanın gönlüne yerleştirmiş olmasıdır İşte kadınla erkeğin birbirlerinin koruyucu giysisi/örtüsü olmasının hikmetini bu çerçevede aramak ve bulmak gerekir. 1329
9- Mü’minlerin Çetin İmtihanları
“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihâyet peygamber ve onunla birlikte iman edenler: “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek olmuşlardı, iyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” 1330
Bu âyette Hendek savaşı sırasında müslümanların, uğradıkları meşakkat, şiddet, korku, soğuk, açlık gibi çeşitli sıkıntılardan onları teselli etmek üzere, kendilerinden önce geçen mü’minlerin şiddette mesel olmuş halleri kendilerine hatırlatılır. Allah, meseli sonra onların acâib imtihanlarıyla açar: Onların başlarına öyle sıkıntılar gelmiş ki, öyle dara düşmüşler ki, yürekleri oynatan korkularla depreme çarpılmışlar gibi öyle şiddetle sarsılmışlar ki, nihâyet sabırları tükenince, peygamberleri ve onunla birlikte mü’minler “Allah’ın yardımı ne zaman?” demek
1328] 30/Rûm, 21
1329] N. Şahinler, s. 39-43
1330] 2/Bakara, 214
- 274 -
KUR’AN KAVRAMLARI
durumunda kalmışlardır.1331 Allah, tarih boyunca mü’minleri böyle sıkıntılarla denemiş, imanlarını olgunlaştırmıştı.1332 Gâye, mü’minleri tesellî etmek ve onların sabır ve metanetlerini arttırmaktır. Nitekim âyetin sonunda “İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır” müjdesi verilmiştir. 1333
10- Çocuk Yetiştiren Ekin Tarlaları
“Kadınlarınız sizin tarlanızdır. O halde tarlanıza dilediğiniz şekilde varın. Öz benlikleriniz için önceden bir şeyler gönderin. Allah’tan korkun ve bilin ki, O’na mutlaka ulaşacaksınız. İman sahiplerine müjde ver.” 1334
Türkçe çeviride “tarla” olarak verdiğimiz kelimenin Arapça’daki orijinal karşılığı “hars” dır. Hars; aslında ziraat gibi ekin ekmek demek olup ekin yeri, ekilecek tarla anlamına isim de olur ki bu âyette bu manada kullanılmıştır. Bu ifâde ile kadının kadınlık organı bir yere, erkeğin spermi tohuma, doğacak çocuk da bitecek ürüne benzetilerek sembolize edilmiştir. Ve bununla Allah’ın emrettiği ekin yeri açıklanarak şu sonuca varılmıştır: “Kadınlar sizin ekinliğinizdir, siz onlara insan ve müslüman tohumlan ekip, ürün olarak nesil/döl yetiştireceksiniz. Öyle ise tarlanıza -tarla anlamı unutulmamak ve ekin yerinden olmak şartıyla- dilediğiniz taraftan, cinsellik noktasında hangi pozisyonda isterseniz gidiniz. “
Allah kadınları sadece erkeklerin hoşça vakit geçirmesi için yaratmamıştır. Kadınla erkek arasındaki ilişki, tarla ile çiftçi arasındaki ilişki kadar ciddidir. Çiftçi tarlasına sadece hoşlandığı için değil, onu ekmek ve ürün almak için de gider. Aynı şekilde bir erkek de karısına çocuk üretmek amacıyla yaklaşmalıdır. Allah’ın kanunu tarlanın ekilme metoduyla ilgilenmez; fakat, çiftçiden ekmek için başka yere değil, kendi tarlasına ve üretim için gitmesini ister.
Âyetin iniş nedeni olarak bir çok olay rivâyet edilmiştir. Biz bu rivâyetlerden sadece ikisini konunun daha iyi anlaşılması için vereceğiz.
a) Buhari’de yer alan bir ifâde: Yahûdiler: “Eğer kişi karısıyla arka taraftan cinsi ilişkide bulunursa çocuk şaşı olur” derlerdi. Bunun üzerine, “kadınlarınız sizin için bir tarladır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın” âyeti nazil oldu.
b) Mü’minlerin annesi Hz. Hafsa’ya bir kadın gelerek; “Benim kocam bana yüzüstü ve arkaüstü yaklaşıyor. Ben bundan hoşlanmıyorum” demişti. Durum Rasûlullah (s.a.s.)’e ulaşınca şöyle buyurdu: “Aynı noktadan olursa bunda bir sakınca yoktur”.
Yine Hz. Câbir’den gelen bir hadiste de Efendimiz (s.a.s.): “Hayâ ediniz. Şüphe yok ki Allah haktan hayâ etmez. Kadınlara arka yoldan yaklaşmanız helâl değildir.” buyurmuştur.
Hüseyin Hatemi de “Kadının Çıkış Yolu” adlı kitabında Garaudy’nin “tarla” simgesini yanlış anlayarak, kadının cansız bir nesne gibi gösterildiğini sanması üzerine şu açıklamalarda bulunur: Oysa kadınlar giysileriniz gibidir, siz de onlara giysi hükmündesiniz simgesinde nasıl gocunacak bir şey yoksa, burada da yoktur. “Tarla” simgesinin kullanılması, “livâta” gibi çirkin bir fiilin nezih bir ifâde
1331] Âlûsî, II, 103; Zemahşerî, el-Keşşâf, I, 355-356
1332] S. Ateş, s. 32
1333] Ş. Mansûr, s. 1-98; Velî Ulutürk, s. 41
1334] 2/Bakara, 223
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 275 -
ile yasaklanabilmesi içindir. Allah bu simgeleri kullanır, bunlarda bir hikmet vardır.1335 Önemli olan, bu simgenin niye kullanıldığını kavrayabilmektir. Aksi takdirde, birisine “güvercinim!” diye hitap edilmiş olmasından da meselâ “kuş beyinli!” sövgüsü çıkarılabilir. 1336
Verdiğimiz âyette yer alan “Ve kaddimu lienfüsiküm” yani “nefisleriniz için öne alın” veya “kendiniz için önceden iyi ameller gönderin” şeklinde Türkçeye çevrilen bu ifâdede “neyin öne alınması gerektiği açıklanmadığından” müfessirler bu konuda farklı yorumlarda bulunmuşlardır.
Arapça kelimeler çok geniş anlamlıdır. Bu ifâde; soyunuzun devam etmesi için çocuk yapmalısınız anlamına gelebilir. Aynı zamanda şu anlamada gelebilir: Çocuklarınızı doğru yolda yetiştirebilmek için birçok zorluğa katlanmalısınız. Bu âyette iki anlam da kastedilmiştir. Bu nedenle ikinci âyette mü’minler, bu vecibeleri yerine getirmediklerinde cezalandırılacakları konusunda uyarılıyorlar. 1337
“Ve kendiniz için önceden iyi ameller gönderin” âyeti İbn Abbas’ın yorumuna göre şu anlama da gelebilir: “Göndermeniz gereken sâlih amellerdir. Bu ise Allah’ın size yasaklamış olduğu davranışların karşıtı olan amellerdir. Ya da “önceden gönderilmesinden” kasıt çocuk istemek yahut ilişki sırasında besmele getirmek veya ilişkiden önce öpüşmek ve sevişmek kastedilmiş olabilir.”
Ali Rıza Demircan da “İslâm’a Göre Cinsel Hayat” kitabında üzerinde durduğumuz âyet konusunda şunları söylemektedir: Âyette üreme organından ilişki konu edildiği için Taberi gibi bazı müfessirler Allah Rasûlü’nün ilişkiden önce besmele çekilmesi ve şeytandan Allah’a sığınılması şeklindeki emirlerinden yararlanarak öne alınması gerekenin “besmele ve şeytandan Allah’a sığınmak” olduğunu ileri sürmektedirler. Allah Rasûlü sevişmeksizin ilişkiyi yasakladıkları için biz de aynı metodu izleyerek buna “sevişmenin öne alınması” gerçeği nüktesine de işaret ediyoruz. Yine âyette geçen “El-mü’minun” kelimesinin elif lamlı olması, müjdelenen mü’minlerin âdet hali temasından ve ters yoldan ilişkiden kaçınarak yalnızca üreme organından yaklaşan ve öne alınması gerekenleri (besmele, duâ ve sevişme) öne alıp İlâhî huzurda hesaba çekilecekleri gerçeğini bilen takva sahibi mü’minlere işaret buyurmak içindir. 1338
Allah Rasûlü (s.a.s.) sözlü ve fiili sünnetiyle cinsel ilişki öncesinden sevişmeye teşvik buyurmuştur. Bir hadiste bu şöyle ifâde edilmiştir: “Hiç biriniz eşiyle hayvanlar gibi -sevişmeksizin- cinsi münasebette bulunmasın. Arada bir elçi bulunsun.” Soruldu: “Ya Rasulallah! Sözünü ettiğiniz elçi nedir?” “Aşk fısıltıları ve öpüşmedir.” 1339
11- Mallarını Allah Yolunda Harcayanların Hali, Yedi Başak Bitiren Bir Tohum Gibidir.
“Mallarını Allah yolunda harcayanların hali, her başağında yüz dâne olmak üzere yedi başak veren bir tohumun hali gibidir. Allah dilediğine kat kat verir, Allah ihsânı bol olan, Hakkıyla bilendir.” 1340
1335] 2/Bakara, 26
1336] Hüseyin Hatemi, Kadının Çıkış Yolu, s. 184
1337] Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an, c. 1, s. 175
1338] Ali Rıza Demircan, İslâm’a Göre Cinsel Hayat, s. 23-24
1339] İhyâ, Nikâh, 2/64; N. Şahinler, s. 44-48
1340] 2/Bakara, 261
- 276 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu âyette ihlâs ile Allah yolunda harcanan malın, âhirette bîre yedi yüz ve hatta Allah’ın dilediği kadar kat kat sevap getireceği, bir tanede yedi başak temsîliyle anlatılmıştır. Amellerin ihlâs derecesine göre bu verimlilik farklılık gösterir.1341 Bu temsille, manevî bir mefhûm olan ecir ve sevap, insanların gözleri önüne dikilmiş oluyor.1342 Bazen bu mükâfat, yedi yüz bine veya milyona kadar varır. Allah’ın dilemesine sınır yoktur. 1343
İlâhî ilkelere uygun şekilde ve Allah rızası için harcanan her şey, kişinin kendi ihtiyaçları veya akrabalarının ihtiyaçları için, kamu yararına veya İslâm’ı tebliğ için, ya da cihad için harcanmış olan her şey, Allah yolunda harcanmış demektir.
Âyette geçen “İnfak” deyimi, Kur’an’ın vücud vermek istediği mükemmel insanın en belirgin özelliklerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Az veya çok, birşeyleri kendisinden başkalarına aktarmayan insanda hayır görmeyen Kur’an, infakı imanın, sevginin belirgin özelliği olan bir paylaşım ruhu olarak ortaya koymaktadır. İnfak, bir paylaşım ahlakıdır. Bu paylaşım, ölümsüz Ragıb el-İsfahani’nin en güzel deyimiyle “maldan olabileceği gibi, başka değerlerden de olabilir.” Önemli olan, insanın sahip bulunduğu maddesel ve ruhsal tüm imkânlardan başkalarını yararlandırmasıdır. İnsan “gece ve gündüz, gizli ve açıktan” sürekli infak sergilemelidir. 1344
Âyetin anlatım düzeninden akla ulaşan ilk mana, matematik bir işlem ile bir tanenin yediyüz taneye kadar artmasıdır. Ancak daha üst ve derin bir boyutta düşünüldüğünde âyetin ifâdesinde canlı bir hayat tablosu ortaya çıkmaktadır. Evet, diri bir tabiat… Bol bol tane veren bir bitki… Sonra bitkiler dünyasından gâyet tuhaf bir manzara… Yedi başak taşıyan bir dal. Ve her başağın içerisinde gizlenmiş yüz tane!.
İlerleyen ve gelişen hayat çizgisini anlatan kelimelerin yanısıra âyet insanların vicdanına dönüyor. Ve insanları sadaka ve yardıma dâvet ediyor. Gerçekten sadaka veren kişi vermiyor, aksine alıyor. Verdiği malı eksilmiyor, aksine çoğalıyor. Ve böylece gelişen, artan sadaka dalgaları hızla ilerliyor. Tohum ve verdiği ürün sahnesinin coşturduğu hayır duyguları kat kat artıyor.
Allah’ın sınırsız kaynakları olduğu ve O her şeyi bildiği için, kişi Allah yolunda harcarken ne kadar samimi ve istekli olursa, Allah’tan göreceği mükâfat da o denli büyük olacaktır. Kişi, bir tohumdan yedi sekiz yüz tane üreten Allah’ın, yapılan iyilikleri de yedi yüz misli ile mükâfatlandırmaya kadir olduğuna kesinlikle inanmalıdır.
Bu gerçeği gözler önüne serdikten sonra, bu bağlamda Allah’ın kaynaklarının sınırsız olduğunu ve O’nun yapılan işleri hakettikleri ölçüde mükâfatlandırabileceğini göstermek ve O’nun her şeyi bildiğini, neyin hangi niyetle harcandığından habersiz olmadığını göstermek amacıyla, Allah’ın iki sıfatı özellikle zikredilmiştir. Bu nedenle kişinin hakettiği mükâfatı kaybetmesi söz konusu değildir.
“Yedi başak veren bir tohum’a” benzetilen “İnfak”ın Kur’an tarafından
1341] Beyzâvi, I, 137
1342] Zemahşerî, el-Keşşâf, I, 393
1343] Hakim Tirmizî, s. 5; Velî Ulutürk, s. 42
1344] Bakara: 2/274
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 277 -
belirlenen ilkelerini şöyle tesbit edebiliriz:
1) İnfakta işe en yakınlardan başlamak gerekir. Yakınlıktan maksat ikidir: Önce bize kan bağıyla yakın olanlar dikkate alınacaktır.1345 Bir insanın kendi anası, babası, çocuğu, yeğeni, halası, teyzesi vs. perişanlık içinde iken, onun başkalarına cömertlik gösterisi yapması, çıkar hesaplarına yönelik bir riyâkarlıktır. Kur’an bu riyâkarlığa engel olmak istemiştir. İkincisi, yaşadığımız çevredeki insanlar öne alınacaktır. Kendi mahallesinde, köyünde, kentinde, ülkesinde muhtaç insanlar kol gezerken uzak diyarlara, yabancı ülkelere yardım romantizmine tutulmak dengesizlik ifâde eden bir aktörlüktür. Kısacası, önce kendi akrabalarımızın muhtaçlarını, ikinci olarak da kendi ülkemizin muhtaçlarını dikkate almak borcundayız.
2) İnfak edileni başa kakmamak: 2/Bakara, 262. âyete göre, Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğunu kazandıracak infak, bu demektir ki, hayata ve insana hayır getirecek infak, başa kakma ve horlama aracı yapılmayan infaktır. Aynı sûrenin 263. âyetine göre: “Güzel bir söz ve affetmek, peşinden eziyet gelen bir sadakadan daha iyidir.” Bu ölçüler içinde yapılan infak, Allah katında yüzler, hatta binlerle ödüllendirilir. 1346
3) İnfak bir saçıp savurma gösterisi olmamalıdır. 25/Furkan, 67. âyet Kur’an’ın infak konusunda da israftan uzak durmayı esas aldığını göstermektedir.
4) İnfak riyâ için yapılmamalıdır. Riyâkârlıkla infakta bulunanlar, Allah’a ve ölüm sonrasına gerçekten inanmış insanlar olamazlar.1347 2/Bakara, 272’ye göre infak, “yalnız ve yalnız Allah rızası için olacaktır.”
5) İnfak, sevilen şeylerden yapılmalıdır. Çöpe atılacak şeyleri başkalarına vermek infak değildir. 3/Âl-i İmrân, 92. âyet, zafer ve mutluluğu, sevilen şeylerden infak etmeye bağlamıştır. Şu âyet-i kerime, bu ilkeyi şöyle tamamlamaktadır: “Ey iman edenler, kazandıklarınızın ve yerden sizin için çıkardığımız nimetlerin iyilerinden infak edin. Kendiniz göz yummadan almıyacağınız kötü şeyleri başkalarına vermeyin.” 1348
6) Allah yolundan ayrı koymak için yapılan infakın insanlığa hiçbir hayrı dokunmaz. 1349
7) İnfakta, ihtiyacını, yoksulluğunu ortaya koymaktan çekinen, iffet ve onûruna çok düşkün kişileri bulup öne çıkarmak, iman ve hizmet erlerinin görevidir. Şu âyet, bu konuda çok duygulandıncı bir ifâde kullanmaktadır: “İnfak, öncelikle şu yoksullara özgülenmelidir ki, Allah yolunda kapanıp kalmışlardır. Yeryüzünde gezip dolaşamazlar. Onur ve utangaçlıklarından dolayı, kendini bilmezler onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük edip insanlardan istemezler onlar.” 1350
12- Gösteriş îçin Hayra Mal Sarfedenlerin Hali, Üzerinde Biraz Toprak Bulunan Kaya Gibi Olanlar
“Ey îman edenler! Allah’a ve Âhiret gününe inanmayıp, insanlara gösteriş için malını
1345] 2/Bakara, 215
1346] 2/Bakara, 261
1347] 2/Bakara, 264
1348] 2/Bakara, 267
1349] 8/Enfâl, 36
1350] 2/Bakara, 273; Kur’an’daki İslâm, s. 448-449; N. Şahinler, s. 49-53
- 278 -
KUR’AN KAVRAMLARI
harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın. Onun durumu, üzerinde biraz toprak bulunan şu kayanın durumu gibidir ki, üzerine bol yağmur yağdığında onu cascavlak bırakır. (Böyleleri) kazandıklarından bir şey elde edemezler. Allah inkâr eden kimseleri doğru yola eriştirmez.” 1351
Bu âyetteki temsilde, riyâ için malını harcayan kimse, müşebbehdir. Müşebbehün bih ise, kaypak kayadır. Üzerine kuvvetli bir yağmur inince, üstündeki az bir toprağı da alıp götürdüğü gibi, Allah’a ve âhiret gününe inanmayıp Allah rızası için malını sarfetmeyen kimsenin kıyâmet gününde elinde avucunda hiç bir şey kalmayacaktır. Şu halde iyilikleri, gösterişle, minnet ve ezâ ile değil, ihlâs ile yapmalıdır. 1352
Riyâ, Kur’an’da isim ve fiil halinde 5 yerde geçer. Sayı fazla değildir. Kur’an riyâya öylesine ağır ve şiddetli bir negatif mana yüklemiştir ki, riyâkar otamatik olarak din dışı ilan edilebilmektedir. Bu mânâ şiddeti, tekrara lüzum bırakmaz. Ancak, münâfıklığın bütün negativitelerinin aynı anda riyâ için de geçerli olduğunu unutmamalıyız.
Riyâ, Mâun Sûresi’nin açık beyanına göre, örtülü bir din inkârı, yani dinsizliktir. Ve en kötü dinsizliktir. Çünkü sinsi ve kahpe bir tahripçidir. İnkârın en kuduz şubesi münâfıklık, münâfıklığın en zehirli yanı riyâdır. Bu yüzden riyâ, Son Peygamber tarafından gizli şirk olarak adlandırılmıştır.
Riyâda, Allah’ın görmesi için sergilenen fiil, kul görsün diye sergilenir ve Allah’tan beklendiği söylenen sonuç kuldan beklenir. Bu demektir ki, riyâda iki başlı bir yalan saklıdır. Riyâkar, Allah için sergilediğini söylediği fiili kullar için sergileyerek bir yalan, Allah’tan beklediğini iddia ettiği karşılığı kullardan bekleyerek bir başka yalan içine girmiş durumdadır. Bu, tam bir kişilik çöküntüsü ve ruhsal iflastır.
Allah’a giden yola en amansız pusuyu kuran ve dini içinden yıkarak insanlığı kaosa ve onursuzluğa mahkum eden bir numaralı illet, riyâkarlıktır. Bütün erdirici ve yaratıcı atılımların belini kıran ve insanoğlunu hiçliğe esir ederek ömür sermayesini boşa harcatan kahredici bir beladır riyâkârlık… Bu belaya çarpılmış birey ve toplum kalıcı, huzur ve mutluluk getirici hiçbir değer üretemiyor. Çünkü riyâ, güzeli ve iyiliği öldürmekle kalmaz, güzele ve iyiye yönelik ümitleri de mahveder. 1353
İbn Hacer, riyânın en kötüsünün imanda riyâ olduğunu ve bunun da Kur’an’da münâfıklık diye anıldığını söylemektedir. İşte yukarıda verdiğimiz âyette örnek gösterilen ve iman edenleri sakındırmaya yönelik davranış biçimi münâfıklıktır. Bu âyet, açıkça münafığın Allah’a ve âhiret gününe inanmadığını vurgulamaktadır. Onun diğer insanlara göstermek için harcaması, onun mükâfat istediği ilâhın -Allah değil- insanlar olduğunu göstermektedir. Bir münâfık Allah’tan hiçbir mükâfat beklemez ve bir gün bütün amellerini değerlendirip cezâ veya mükâfatla karşılaşacağına da inanmaz.
Bu örnekte yağmur, cömertlik ve harcamaktır (infak). Yağmurun düştüğü
1351] 2/Bakara, 264
1352] Ş. Mansûr, s. 225-226; Velî Ulutürk, s. 43
1353] Öztürk, İslâm’da Büyük Günahlar, s. 97
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 279 -
sert ve çıplak kaya ise bu harcamada güdülen kötü niyettir. İnce toprak tabaka ise kötü niyetini saklayan ve harcamayı iyi gösteren sözde fazilettir. Her ne kadar yağmur yağarak bitkileri büyütüyorsa da, eğer üzerinde ince bir toprak tabakası olan bir kayaya düşerse, üstündeki toprağı akıtıp kayayı çırılçıplak bırakarak, gerçekte, o kayaya zararlı olur. Aynı şekilde cömertlik ve eliaçıklık, fazileti geliştiren bir güç olmasına rağmen iyi niyetle yapılmadığı zaman fazileti geliştirmez. Bu şartlar olmaksızın infak edilen servet, aynen, üzeri ince bir toprak tabakası ile kaplı çıplak kayaya düşen yağmur gibi boşa gitmiş olur.
Bir kimse imanın bahşettiği huzur ve saadetten habersizse, onun bu riyâ örtüsüne bürünmüş kaskatı kalbi “üzerinde toprak bulunan kaya” gibidir. Yumuşaklıktan ve bitkiden eser bulunmayan bir taş parçası. Katılığını gizlemek için üzeri hafif bir toprakla örtülmüş. Tıpkı iman nûrundan mahrum kalplerin katılığını riyânın örtüp kapattığı gibi.
“Şiddetli bir yağmur isabet ettiğinde onu katı bir taş halinde bırakır,” şiddetli yağan yağmur o kaskatı kayanın üzerindeki toprağı da silip süpürür. Ve kaskatı kaya apaçık meydana çıkar. Ne bir bitki var üstünde, ne de bir meyveden eser… İnsanlara gösteriş için malını infak eden kalpler de aynen o kaya gibidir. Ne hayırlı bir semere verir, ne de âhirette bir sevaba ulaşır.
Âyette sözü edilerek kaçınılması istenen “iyiliği başa kakmak”; yapılan yardım verilen destek ne ölçüde büyük olursa olsun, Kur’an nazarında bir hiçtir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de insanı bu hassas konuda uyarırken şöyle diyor: “Sizi iyilik yapıp da başa kakmaktan uzak durmaya çağırırım. Bunu yapmak, Allah’a şükrü siler süpürür, iyilikten beklenen karşılığı yok eder.” Önderimiz Peygamberimiz böyle insanlara Allah’ın rahmet nazarıyla bakmayacağını da bildirmiştir.
İnsanoğlu hep iyilik yapılandan teşekkür beklemek gibi bir egoizmi yaşatmıştır. İyilik yapmış olma bahtiyarlığına ulaşmamızı sağlayanlara siz neden teşekkür etmiyorsunuz? İnsan onûruna ve akla yakın olan tavır bu değil midir? Kur’an bu noktada şöyle konuşuyor: “Allah’ın kulları.. Yoksula, yetime, esire gönülden bir istekle, sevdiği yemeği yedirirler. Ve şöyle derler: Biz size, sadece Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık bekliyoruz, ne de bir teşekkür.” 1354
Konuyu Hz. Mevlana’nın, gözü aldatan dışla, fark edemediğimiz öz ilişkisine dikkat çekerken kullandığı bir deyişle noktalıyalım: “Bir gün cevizler kırılır ve kabuğun içinde bir öz taşıyanlardan başkası helâk olur.” 1355
13- Allah Rızâsı için Mallarını Sarf Edenlerin Hali, Yüksek Tepedeki Bahçe Gibidir
“Allah’ın rızasını kazanmak ve kalplerindeki (îma)nı sağlamlaştırmak için mallarını sarf edenlerin hali, bir tepede bulunan, bol yağmur aldığı zaman yemişlerini iki kat veren, bol yağmur yağmasa bile çisentisi düşen bir bahçenin durumu gibidir. Allah yaptıklarınızı görür.” 1356
Bu temsil de de Allah Teâlâ, kendi rızası için malını harcayanların halini yaylada bulunan bir bahçeye temsil etmiştir. Onların Allah rızası için az veya çok
1354] 76/İnsan, 6-8
1355] N. Şahinler, s. 54-58
1356] 2/Bakara, 265
- 280 -
KUR’AN KAVRAMLARI
harcamalarını, kuvvetli yağmura veya yağmur çisentisine benzetmiştir.1357 Onların asıl verimini sağlayacak olan ise tarlanın özündeki cevher, yani malını harcayan mü’minin kalbindeki ihlâsdır. Onların kalplerine iman ve Allah rızasının yerleşip kökleşmesidir.1358 Bu meselden elde edilen fayda, Allah yolunda ihlâs ile mal sarfetmeye teşviktir. 1359
Âyet, daha önce işlediğimiz konunun tam tersi bir örnekle başlıyor. Artık karşımıza malını insanlara gösteriş olsun diye değil de, Allah’ın rızasını kazanmak ve imanının samimi bir yansıması olarak infak eden bir davranış biçimi çıkıyor. Bu davranış imandan coşup gelmekte ve kökleri ta vicdanın derinliklerine inmektedir.
Riyâ ile perdelenmiş katı bir kalbi, üzerinde az bir toprak yığını bulunan kaskatı bir kaya temsil ettiğine göre, inanmış kalbi de cennetin temsil etmesi gerekir. Evet, üzerinde bir avuç toprak bulunan kayaya karşılık mü’min kalbi de üzerinde toprak yığını bulunan yemyeşil bir bahçe gibidir, şiddetli bir yağmur bu bahçenin toprağını götürmek yerine tam aksine verimini arttırıyor ve yemişlerini iki katına çıkarıyor.
Bol yağmur olmasa da bir çisinti bile bu bahçeye yeter. Sağnak yağmur, en iyi niyetlerle ve samimiyetle yapılan infaktır. Yağmur çisintisi ise samimi olmasına rağmen, birincisinde olduğu gibi duygu derinliğine ve yoğunluğuna sahip olmayan infaktır. İşte mü’minin ameli de böyledir. Az olsun, çok olsun asla boşa gitmez. Allah onu kabul eder, çoğaltır ve güzel amel işleyen herkesin amelini niyetine göre arttırır. Çünkü Allah kullarının tüm işlediklerini görmekte ve hiçbir şey O’na gizli kalmamaktadır.
Bu gerçeği ortaya koyan ve Allah’ın ilminin inceliğini ve kapsayıcılığını, İlâhî kudretin enginliğini ve hesap konusundaki adaletini canlı olarak vurgulayan bir başka âyet te şudur: “Oğulcuğum, işlediğin bir şey hardal tanesi kadar da olsa bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde de bulunsa, Allah onu getirir. Muhakkak ki Allah Latif’dir. Habir’dir.” 1360
14- Amellerinden Fayda Görmeyeceklerin Hali
“Hangi biriniz, kendisi ihtiyarlamış ve çocukları da âciz ve güçsüz iken altlarından ırmaklar akan, hurma, üzüm ve her çeşit meyveleri bulunan bahçesinin, ateşli bir kasırga vurup yanmasını ister, işte Allah size düşünesiniz diye âyetlerini böyle açıklar.” 1361
Bu âyetteki temsil, bir anlayışa göre, iyi amellerini Allah rızası için işlemeyen, işlediği amele en çok ihtiyaç duyacağı kıyâmet gününde ameli boşa giden kimsenin uğrayacağı hasretli halini gözler önüne serer. 1362
Süddî’den, infâk eden; fakat infakını iptal ederek riyâ ve başa kakma (minnet) gibi davranışlarda bulunup kıyâmet günü ona şiddetle ihtiyaç duyduğu
1357] Ş. Mansûr, s. 225-226; Beyzâvî, I, 139
1358] Hakim Tirmizi, s. 6
1359] Ş. Mansûr, s. 230; Velî Ulutürk, s. 42-43
1360] 31/Lokman, 16; N. Şahinler, s. 59-60
1361] 2/Bakara, 266
1362] Zemahşerî, Keşşaf, I, 395
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 281 -
zamanda elini boşa çıkaracak kimsenin haline temsil olduğu rivâyet edilmiştir. 1363
İbn Abbas’dan rivâyet de şöyledir: Hz. Ömer (r.a.): “Bu âyetin kimin hakkında indiğini düşünürsünüz?” demiş. Ashâb: “Allah bilir,” demişler. Bunun üzerine Hz. Ömer kızmış ve: “Biliyoruz veya bilmiyoruz, deyin” demiştir. Ibn Abbas da: “Kalbimde o hususda bir şey var, mü’minlerin emîri,” deyince, Hz. Ömer (r.a.): “Söyle yeğenim, kendini küçük görme,” demiştir. Bunun üzerine îbn Abbas (r.a.): “Bu bir amel için darbedilmiş bir meseldir,” demiş. Hz. Ömer: “Hangi amel?” deyince, Ibn Abbas (r.a.): “Allah’ın tâatında amel işleyen zengin bir adam için,” şeklinde cevap vermiştir. Sonra “o adama Allah şeytanı göndermiş, o da amellerini batırıncaya kadar günah işlemiş,” diyerek sözlerini tamamlamıştır. 1364
15- Cehennem Odunları veya Ateşin Yakıtları
“Küfre sapanlara gelince, ne mallan ne de çocukları onlara Allah’a karşı hiçbir yarar sağlamayacaktır. Onlar, işte onlar, ateşin yakıtıdırlar.” 1365
Gerek Kur’an’ın ve İslâm’ın özünün, gerekse insanların iman edip etmeme noktasında gösterdikleri farklılığın anlaşılması açısından en önde gelen kavramlardan bir “Küfr” dür. Kur’ân-ı Kerim’de “küfür” terimi ve türevleri pek çok âyette geçer ve imansız kimselerin nitelikleri, karşı karşıya bulundukları tehlikeler açıklanır. Küfrün temelinde aynı şirkte olduğu gibi bir bakıma nefse tapınma ve bencillik vardır. Küfür; Allah’ı Hakkıyla tanımamak, O’nun verdiği nimetlerin O’ndan olduğu gerçeğini sözle, davranışla ve kalben örtmek/ gizlemektir.
Küfre sapanlar, sahip oldukları yetenek ve becerilerin bütünüyle Allah’tan olduğunu unutur, bunları kendi nefsine malederek Yaratıcı’ya şükür etmezler. Yine onlar, Allah’ın Kitaplarını veya gönderdiği kitaplardan birini, peygamberlerin tamamını veya bir kısmını, Âhireti, melekleri, Peygamberlerin Allah’tan getirdiği esaslardan birini veya bir kaçını kabul etmezler. Bazılarıysa, “peygamber Allah’tan ne getirdiyse inandım” der, fakat hareketleriyle bunu yalanlar. Temel emir ve yasaklardan bazılarını yerine getirmez. Getirmediği gibi bu emir ve yasakların üzerine bir örtü çeker ve onları artık yok sayar. Kâinatın yaratılışını, meydana gelen olayları raslantı, zorunluluk gibi bir takım hayali etkenlere bağlar. Sonunda ise bu davranışları yüzünden kalpleri örtülür; basiretleri yok olur, akılları işlemez ve dilleri Hakkı söylemez hale gelir.
İşte verdiğimiz bu âyette Kur’an, küfre sapanların sonunun cehennem olduğunu, onları malları ve çocuklarının kurtaramayacağını söylüyor. Mal ve çocuğun himaye edici, koruyucu özellikler taşıdığı bir gerçektir. Fakat, geleceğinde şüphe bulunmayan bir günde bunlar hiçbir fayda sağlamayacaktır. O günün geleceği ise kesindir, O gün kâfirler “ateşin yakıtları” olacaklardır. Böylece bu ifâde, onları bütün insanlık vasıflarından soyup “odun, ağaç ve diğer yakılacak maddeler” şeklinde nitelendirmektedir.
Kur’an’da, küfre sapanların veya başka bir ifâdeyle kâfirlerin “Cehennem odunu” veya “ateşin yakıtı” olduğu gerçeğini ortaya koyan başka âyetler de vardır. Örneğin: “…Korkun o ateşten ki yakıtı insanlar ve taşlardır. Küfre sapanlar için
1363] Âlûsî, III, 38
1364] İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, I, 319, Beyrut, 1969; Velî Ulutürk, s. 44-45
1365] 3/Âl-i İmran, 10
- 282 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hazırlanmıştır o.”1366; “Ey iman edenler, kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun ki, onun yakıtı insanlar ve taşlardır.” 1367
Konuya katkısı olması açısından Abbasi halifesi Harun Reşid’in kardeşi Behlül’e ait olduğu rivâyet edilen ve içinde hikmet unsurları taşıyan bir kıssa şöyledir:
Meczup tavırlarıyla tanınan Behlül’e bir gün nereden geldiğini sorarlar. O da: “Cehennem’den geliyorum, ateş almaya gitmiştim.” der. Bu cevap üzerine, “Peki aldın mı?” diye alay yollu tekrar soranlara Behlül: “Hayır! Cehennem’de ateş bulamadım. Oraya herkes ateşini kendi getirir.” karşılığını verir.
Son sözü söylemek gerekirse “Nûr” için yaratılmış olanların “Nâr’a” yakıt olmamaları kendi özgür iradelerine verilmiş bir seçimdir. İnsanların Cennet’e gitme özgürlükleri olduğu gibi Cehennem’e gitme özgürlükleri de vardır. Ama unutulmamalıdır ki merhamet sahibi Allah’ın rızası Cennet’e girmek isteyenlerden yanadır. 1368
16- Hz. İsâ ve Hz. Âdem (a.s.)’in Durumları
“Allah katında İsa’nın durumu, kendisini topraktan yaratıp, sonra “ol” demesiyle olmuş olan Âdem’in durumu gibidir. (Bu) Rabbinden gelen gerçektir. Öyle ise şüphelenenlerden olma.” 1369
Bu meselde açıkça görüldüğü gibi, Hz. İsâ’nın (a.s.) sıfatı -ki o da babasız, “kün” (ol) emriyle oluşudur- Hz. Âdem’in anasız ve babasız yine “kün” (ol) emriyle topraktan yaratılışına benzetilmektedir. İsa’nın (a.s.) garîb hali, Âdem’in (a.s.) haline temsil edilmiştir. Bu temsilin faydası şudur: Hristiyanlar İsâ’daki (a.s.) garib haller yüzünden (hâşâ), onu Allah, Allah’ın oğlu, üçün üçüncüsü gibi iddialarla ulûhiyyete nisbet etmişlerdir. Allah, bu temsille, Hz. İsa’dan daha garib ve şaşılacak bir şekilde, babası da olmaksızın, Hz. Âdem’i topraktan yaratmış olduğunu bildirir.1370 Böyle iken o da Allah’ın kuludur ve bundan hiç şüphe etme. Ey Peygamberim, seninle daha da tartışacak olurlarsa, bundan sonraki âyetin gereği olarak, onları “mübâhele”ye (karşılıklı lânetleşmeye) çağır. 1371
17- Allah’ın İpine Sarılanlar
“Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı yapışın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidâyete erersiniz diye, Allah, size âyetlerini işte böyle açıklar.” 1372
“Allah’ın ipi” O’nun tarafından belirlenen hayat tarzıdır. O bir “ip”tir, çünkü mü’minlerin Allah’la ilişkilerini sağlam tutar ve aynı zamanda onları birbirine bağlayıp, bir toplum halinde birleştirir. Hz. Peygamber Kur’an’ı “Allah’ın gökten
1366] 2/Bakara, 24
1367] 66/Tahrîm, 6
1368] N. Şahinler, s. 61-63
1369] 3/Âl-i İmrân, 59-60
1370] Ş. Mansur, s. 111-112; Beyzavî, I, 164
1371] Velî Ulutürk, s. 45
1372] 3/Âl-i İmran, 103
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 283 -
yere uzanmış ipi” olarak tanıtmıştır. Buna göre Allah’ın ipine sarılmak bir anlamda Kur’an’a sarılmaktır.
“Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı yapışın” ifâdesi, müslümanların Allah’ın yoluna en büyük önemi vermeleri, dini, tüm ilgilerinin merkezi yapmaları ve onu yaymak için güçlerinin sonuna kadar çabalayıp, ona hizmette işbirliği yapmaları anlamına gelir. Bu ipi gevşettikleri ve onun ana prensiplerinden uzaklaştıkları anda bölücülükten şikâyet etmeye başlayacaklar ve daha önceki peygamberlerin kavimleri gibi bölümlere ve alt bölümlere ayrılacaklardır. Bunun bir sonucu olarak, geçmiş peygamberlerin ümmetleri bu dünyada da, âhirette de rezil olmuşlardır.
Verdiğimiz âyet dolaylı bir ifâdeyle, birliği ve kardeşliği bozmayı, yani Allah’ın kitabına sarılmamayı “ateşten bir çukurun kenarına gelmek” olarak nitelendirmektedir. İnsanlar arasında düşünce ayrılıklarının olması doğaldır. Bu, Allah’ın yasası gereğidir: “Rabbin dileseydi, insanları bir tek ümmet yapardı. Ama ihtilâf edip durmaktadırlar.” 1373
Allah insanları zekâ, düşünce ve yetenek bakımından farklı yarattığına göre onlar arasında düşünce ayrılıklarının olması da doğaldır. Fakat bu ayrılıkların, düşünce ölçüsünde kalması, büyüyüp düşmanlığa dünüşmemesi gerekir. Çünkü düşünce farkı, bir ölçüde insanları rekabete, ilerlemeye sevk ederken; bunun büyüyüp düşmanlığa dönüşmesi yıkıcı olmaktadır. İşte düşünce ayrılıklarını sınırlamak, düşmanlık sınırına vardırmamak için herkesin Allah’ın sınırlarında durması, Allah’ın kitabına sarılması, o genel prensiplerin dışına çıkmaması gerekir. İnsanlar o genel prensipler içinde kaldıkça dost olurlar. Aralarında bazı düşünce ayrılıklarının olması; birbirlerini sevmelerine, anlayışlı davranmalarına engel olmaz.
İslâm’dan önce Arap kabileleri düşman kamplara bölünmüştü ve bu kamplar incir çekirdeğini doldurmaz nedenler için savaş yapıyorlardı. İnsan hayatı kudsiyetini kaybetmişti ve insanlar vicdansızca öldürülüyordu. Eğer İslâm lütfedip onları kurtarmasaydı, düşmanlık ateşi tüm Arabistan’ı yakabilirdi. Bu lütuf, bu âyetlerin nazil olduğu dönemde Medine’de elle tutulur bir şekilde gözlenebiliyordu. Yıllardan beri birbirine düşman olan Evs ve Hazreç kabileleri İslâm’ı kabul ettikten sonra birbirleriyle kardeş olmuşlardı. Sadece bununla da kalmamış, tarihte hiç eşine rastlanmayacak bir şekilde Mekke’de gelen muhacirlerin rahat etmesi için emsalsiz fedâkârlıklar yapmışlardı.
Hz. Muhammed (s.a.s.), Kur’an ile, düşmanlarına karşı cesur, şiddetli; birbirlerine karşı şefkatli, birbirlerini seven ideal bir toplum kurmuştu. Kur’an her zaman böyle bir toplumun kurulmasını sağlamaya kadirdir. Yeter ki insanlar onun genel prensiplerine gönülden sarılsın, o prensiplerin dışına çıkmasınlar. 1374
18- Kâfirlerin Amelleri Fayda Sağlamayacaktır- Kavurucu Soğuk Bir Rüzgâr
“O inkâr edenlerin ne malları, ne de evladları kendilerine, Allah’a karşı hiçbir fayda sağlamayacaktır. Onlar ateş halkıdır. Onlar orada ebedî kalacaklardır. Bu dünya hayatında sarfettikleri şeylerin durumu, tıpkı kendilerine zulmeden kimselerin ekinlerini vurup (onları) mahveden dondurucu rüzgârın durumu gibidir. Allah onlara zulmetmedi, onlar
1373] 11/Hûd, 118
1374] N. Şahinler, s. 64-66
- 284 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendilerine yazık ettiler.” 1375
Bu temsilde, müşebbeh, kâfirlerin bu dünya hayatında sâlih amel diye yaptıkları harcamalardır. Bunların onlara faydası, bu dünyada kalır. Ailesine, akrabasına, vatanına fayda sağlar. İddia ettikleri akraba ziyareti ve çocuk terbiyesi gibi amelleri sadece bu dünyada kalır. Bunlar küfür üzerine bina edildiği için, inkâr, âhirette onları yakar ve boşa çıkarır. Bu meseldeki “müşebbehin bih” ise, şiddetli ve kavurucu soğuğun çarpıp mahvettiği ekinlerin acıklı halidir. Vech-i şebeh, bu felaket gelmezden önce alınacak olan koruyucu tedbirdir ve o tedbir de îmandır. Bu tedbir dünyada iken alınmadığı için, kâfirlerin âhirette, iyi amelleri de, emelleri de işte böylece boşa gidecektir. Bu hale düşmekten sakınmalıdır.1376
Âyet, daha önceki konumuza başlangıç yaptığımız 3/Âl-i İmran, 10. âyetinde olduğu gibi değişmez bir gerçeği tekrarlıyarak başlıyor. Allah’a iman duygusundan kaynaklanmayan bir çabanın/hayrın sahibine faydası dokunmayacağını gözümüzün önünde bir tablo gibi canlandırıyor. Hayır yaptıklarını zannederek harcadıkları malların, yardımı olur diye düşündükleri çocukların, küfre sapanları azaptan kurtaramayacağı, onların bir “ateş dostu” olarak cehennem’de ebedî kalacaklarını bildiriyor. Ve bu gerçeği canlı bir örnekle karşımıza çıkarıyor.
Bu örnekte “Ekin”(hars), insan hayatını sembolize eder. Çünkü insan, hayatta iyi ve kötü işleri eker ve âhirette bunları biçer. “Rüzgâr” da, kâfirleri yani mallarını bağışlayıp, insanlar yararına harcamaya sevkeden yüzeysel ve iki yüzlü bir yardım isteğini temsil etmektedir. “Kavurucu soğuk” ise insanın tüm iş ve faziletlerini anlamsız kılacak bir şekilde İlâhî Kanuna uymamayı ve ona inançtaki eksikliği ifâde eder. Allah bu misalle şu dersi öğretir:
Hava, tahılların yetişmesi için yararlı olabildiği gibi, eğer içinde kavurucu soğuk varsa, zararlı olup onları yok da edebilir. Aynı şekilde sadaka verip yardım etmek de âhirette toplanacak olan hesabın çoğalmasına yardım ettiği gibi, eğer küfürle zehirlenmişse aynı ürünü mahvedebilir de. Allah hem insanın, hem onun sahip olduğu servetin ve hem de onun etkinlikte bulunduğu alanın Hâkimi’dir. Eğer Allah’ın kulu, Rabbinin Hâkimliğini kabul etmez veya kanunsuz olarak tapınma nesneleri bulup, Onun nimetlerini tüketmede, O’nun kanunlarını çiğnerse, suçlu olacaktır. Aksine bu harcamaları için cezalandırılacaktır. Böyle bir insanın verdiği sadaka, efendisinin hazinesinden bir miktar para çalıp, onu efendisinin istemediği şekilde harcayan kölenin verdiği sadakaya benzer.
Ekime hazırlanmış bir tarla karşısında bulunuyoruz. Biraz sonra tarla ekilmiş ve ansızın bir kasırga esmeye başlamıştır. Soğuk, yakıcı ve donlu bir kasırga. Bütün yakıcılığı ile o tarlayı yakıp kavuruyor. Buradaki kelime bile öfkeyle atılmış gibi, işleyici bir ses tonuyla aynı manayı tasvir ediyor. Ve bir de bakıyorsunuz ki, ekinin bütünü soğuktan yanmış ve harab olmuş. Bir anda her şey bitiyor. Ve ekilenin hepsi kapının önünde. Bu, dıştan her ne kadar hayır ve güzellik içinde olsa da, küfredenlerin şu dünya hayatındaki infakları ve ellerindeki evlât ve malları için birer örnektir. Hepsi yokluğa mahkûmdur.
Bu kaçınılmaz sonda Allah onlara zulmetmiyor. Onlar Allah’ın nizamını/düzenini geriye itmelerinden ve sapıklığı seçtiklerinden dolayı kendi nefislerine
1375] 3/Âl-i İmrân, 116-117
1376] Ş. Mansûr, s. 329-331; Hakim Tirmizi, s.7; Velî Ulutürk, s. 46
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 285 -
zulmediyorlar. Kur’an açık bir şekilde göstermektedir ki, dünyadaki bütün zulümler insan elinin ürünüdür. Allah en küçük anlamda bile zulmetmez. Yaratıcı düzen bozulmadan korunduğu sürece zulüm asla söz konusu olmaz. 1377
19- Parmak Uçlarını Isıranlar
“Ey iman sahipleri! Kendi dışınızdan hiç kimseyi sırdaş edinmeyin. Sizi sarpa sardırıp perişan etmekten çekinmezler. Size sıkıntı verecek şeyi pek severler. Ağızlarından kin ve öfke taşmaktadır. Göğüslerinin saklamakta olduğu ise daha büyüktür. Eğer aklınızı işletirseniz Allah size âyetlerini açık seçik göstermiştir. Siz öyle kişilersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Ve Kitab’ın tümüne inanırsınız. Onlar ise sizinle karşılaştıklarında inandık derler; başbaşa kaldıklarında size öfkelerinden parmak uçlarını ısırırlar. De ki onlara: ‘Kininizle geberin.’ Allah, göğüslerin içindekileri çok iyi bilmektedir.” 1378
Başlık olarak verdiğimiz “parmak uçlarını ısıranlar” ifâdesi 3/Âl-i İmrân, 119. âyetinin içinde yer almaktadır. Fakat âyetin kendinden önceki âyetle olan ilişkisi nedeniyle 3/Âl-i İmran, 118. âyetini de açıklamak uygun olur. “Ey iman edenler sizden başkalarını kendinize sırdaş edinmeyin” âyetinde geçen “bitâne” kelimesi elbisenin iç yüzündeki astar demektir. Bundan dolayı bir kimsenin sırlarını bilen pek sıkı dostuna, kişinin özel adamlarına, seçkin yakınlarına da “bitâne/sırdaş” denir. Yaratıcı Kudret’in “sizden başkaları” buyruğunun kapsamına İslâm dışındaki bütün din mensupları, inkârcı ateistler ile münâfıklar da girmektedir. Bu şu anlama gelmektedir:
“Ey iman edenler! Sizin dininize mensup olmayan, yani samimi müslümanların dışında kalan kimseleri özel adamlarınız, seçkin yakınlarınız edinerek, onları sırlarınıza, plan ve programlarınıza bilgi noktasında ortak kılmayın. Çünkü onlar, sizin dininizi parçalamaktan, aranıza ayrılık ve karışıklık tohumları ekmekten, işlerinizi bozmaktan hiç geri kalmazlar. Onlar her zaman için size aykırı düşecek çalışmalar içerisindedirler. Mümkün olan her şeyde, ellerinden gelen bütün aldatma ve hilelerle sizlere zarar vermeye çalışırlar.
Çokça zarar görmeniz, sıkıntılarla karşılaşmanız onların arzu ettikleri şeylerdir. Onlar size zor gelecek, sizleri sıkıntıya düşürecek şeyleri arzulayıp dururlar. Bu gibi kimseler size dininiz ve dünyanızda mümkün olacak derecede zarar vermekten başka bir şey düşünmezler. Nasıl olur da, içlerinde gizledikleri asıl niyetleri bu olan kişileri sizler, beraber oturup kalktığınız danışman/sırdaş veya sizin iyiliğinize olan şeyleri gösterecek kimseler sanarak yanınıza alırsınız?”
Tarih şuna şâhittir ki: Müslümanlar; ne zaman gizli ve açık inançlarıyla savaşan bu düşmanlarının ipine bağlanmışlar, onlardan fikir edinmişler, sırdaş, arkadaş, yardımcı, haberci, danışman olarak onları dinlemişlerse, Allah onlara hep hezimet vermiş, düşmanlarını karşılarında diretmiş, boyunlarını onların önünde eğdirmiş ve suçlarının cezalarını kendilerine tattırmıştır. Allah’ın sözü ebedîdir ve Allah’ın kanunu geçerlidir. Kim yeryüzünde görülen Allah’ın kanununu görmezse, gözleri ancak alçaklık ve kölelik görür.
Kâfirlerin, münâfıkların ve ateistlerin öfkeleri .ağızlarından taşmaktadır. Onlar bu konuda kendilerini tutmaya çalışmakla birlikte, bazen müslümanlara
1377] N. Şahinler, s. 67-69
1378] 3/Âl-i İmran, 118-119
- 286 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olan kinlerinin rahatlıkla anlaşılabilecek şekilde ağızlarından kaçırıverirler. Onların bir takım sözleri müslümanlara karşı gizledikleri kinlerinin bir yansımasıdır. Sinelerinde gizli kinleri ise açıkladıklarından çok daha fazladır. Düşmanlıkları yüzlerinden okunur ve ağızlarından kaçırdıkları sözlerden anlaşılabilir. Kısacası kalplerinde müslümanlara ve İslâm’a karşı gizledikleri kini aklı başında herkes anlayabilir. İşte bu gerekçeler yüzündendir ki düşünüp akletmemiz ve bu doğrultuda yürümemiz için Allah bize âyetlerini açıklamıştır.
3/Âl-i İmran, 119. âyetinde ise “sevgi”(hubb) iman sahiplerinin şaşmaz bir niteliği olarak gösterilmektedir. İman sahipleri kendileri dışındakileri severler, fakat imandan yoksun olanlar yukarıda da ifâde ettiğimiz gibi aynı şeyi yapmazlar. Yine iman edenler Allah’ın indirmiş olduğu bütün kitaplara ve bütün vahiylere inandıkları halde münâfıklar onlarla karşılaştıklarında “iman ettik” derler, fakat yanlız başlarına kaldıklarında öfkeden parmaklarını ısırırlar. Bu davranışları onların müslümanlara karşı olan kinlerinin aşırılığının ne derece fazla olduğunu anlatmaktadır.
Âyet, daha sonra müslümanları Kitap ehline haketmedikleri halde duydukları bu sevgi yüzünden uyarmakta ve onlara karşı takmılması gereken doğru tavrı şöyle öğretmektedir. “De ki: Öfkenizden ölün.” Mü’minleri istediğiniz kadar kıskanın, istediğiniz kadar kin besleyin, ancak şunu bilin ki; Allah mü’min kulları üzerindeki nimetini tamamlayacak, dinini kemale erdirecek, sözünü en üstün kılacak, kullarını galip getirecektir. Ölünceye dek kininiz artıp dursun. O sizin kalplerinizde nelerin gizlendiğini, içinizde sakladığınız kini ve kıskançlığı, mü’minlere karşı duyduğunuz hasedi bilir. Allah sizi, dünya hayatında beklentilerinizin tersi olan şeyleri göstermek sûretiyle, âhirette de ebedîyyen kalacağınız, asla kurtulamayacağınız ve içinden çıkmayacağınız şiddetli bir ateş azabı ile cezalandıracaktır. 1379
20- Ateş Yiyenler
“Şunda kuşkunuz olmasın ki, zulme başvurarak yetimlerin mallarını yiyenler, karınlarına doldurmak üzere bir ateş yemekten başka bir şey yapmazlar. Ve onlar yakın bir zamanda, korkunç acılar veren bir azaba dalacaklardır.” 1380
Kur’an yetimler ve yetim hakları konusunda çok titiz davranmıştır. “Dini yalan sayan kimdir?” sorusuna Kur’an’ın verdiği cevabın ilk cümlesi şudur: “O kişidir ki, yetimi itip kakar, azarlar.”1381 Yetime ikramda bulunmamak en büyük nankörlüklerden sayılır.1382 Yetimi korumak, yedirip doyurmak bir mükemmellik belirtisidir. 1383
Yetime kucak açıp onu korumak, Allah’la aramızdaki engellerden birini aşmak olarak gösterilir.1384 Yetim malına tecavüz bir yana, el sürmek bile yıkıcıdır.1385 Ganimet türü gelirlerin bir kısmı yetimlere ayrılacaktır. Onların malına
1379] N. Şahinler, s. 70-73
1380] 4/Nisâ, 10
1381] 107/Mâun, 1-2
1382] 89/Fecr, 17
1383] 76/İnsan, 8
1384] 90/Beled, 15
1385] 6/En’âm, 152; 17/İsrâ, 34
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 287 -
dokunmak helâl rızıkları da haram hale getirir ve insanı, temizi pisleme gibi beyinsiz bir duruma düşürür.1386 Yetimlerin horlanması, bir toplumun zulüm ve merhametsizliğe yenik düşmesinin belirtisi sayılır. Yetimler Allah’ın topluma emânetidir ve bu emânete hâinlik etmek Allah’ın öfke ve lânetine yol açar.
Kur’an, yetim malına tasallutu, ateş yemek olarak değerlendirir. Hz. Peygamber, yetimlerin haklarına tecavüzü, öldürücü yedi büyük günahtan biri olarak göstermiştir.1387 Şunu da, belirtelim ki, yetim Hakkı yemenin cezası, İslâm inanışına göre, bu dünyada mutlaka başlar ve âhirette devam eder.
Kur’an, yetime muamelenin ihsan cinsinden olmasını istiyor. Bu demektir ki, toplumun yetimi hukuksal yönden koruması yeterli olmaz. Ona muamele şefkat, ilgi, sevgi, koruma ve kucaklama şeklinden olmalıdır. İhsan kavramının esasını bunlar oluşturur. Bir hadis rivâyetinde şöyle deniyor: “Mahşer günü ağzından alevler fışkıran bir topluluk ortaya getirilecektir. Bunlar yetim hakkı yiyenlerdir.”
Hz. Peygamber miraç gecesi birtakım insanların ağızlarından sokulan ateş mızraklarının vücudlarının alt kısmından çıktığına tanık olduğunu, bu insanların kimliklerini Cebrail’e sorduğunda, bunlar yetim Hakkı yiyenlerdir, cevabını aldığını söylüyor.1388 Yine bir hadislerinde Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Ben ve yetime arka çıkan, cennette şu iki parmağım gibi yan yana olacağız.” 1389
İslâm düşüncesinin, insan hayatında kutsal varlıklar olarak gördüğü ve kayıtsız, şartsız saygı ve sevgi beslediği bazı tipler vardır. Bu tipler, İslâm Peygamberinin ifâdesiyle “kendileri hürmetine rızıklandığımız ve Yaratan’dan merhamet gördüğümüz varlıklardır.” Bunlar: Yetim, ihtiyar, mazlum, genel ve kısa bir söyleyişle, çaresizlerdir. Verdiğimiz hadiste ele alman, yetimlerdir.
Kur’an ve hadis’in, insanlık ve merhamet adına bir nevi gösterge olarak tanıdığı ve tanıttığı ilk tip, yetimdir. Öyle ki, yetimin korunduğu ve saygı gördüğü bir toplumu, İslâm esprisi, bütün insancıl değerlere saygı gösteren ve Allah’ın istediği yönde yürüyen bir toplum olarak kabul eder. İslâm Peygamberinin, üzerinde titreyerek durduğu ana konuların başında yetim ve yetim hakları gelmektedir.
Merhamet ve şefkatin en mükemmel habercisi ve temsilcisi olan Yüce Peygamber’in, yetimin ikram ve itibar gördüğü evi, rahmet ve bereketin belirdiği bir mekan olarak gösterdiğini biliyoruz. Yetimin horlandığı toplumlarsa merhamet, insanlık ve mertlik adına hiçbir değere sahip olmayan toplumlar olarak görülmektedir. Yetime iyilik ve şefkat kollarını açmayan yürekler güzelliklere ebedîyyen kapalı yüreklerdir. Onlarda iyi ve güzel adına en küçük bir filizi yeşertmek imkân dışıdır.
Neden böylesine önemsenmiş ve neden bu kadar şaşmaz bir ölçü kabul edilmiştir yetim? Bu soruya detaylı bir cevap vermek için, İslâm düşüncesinin anne ve baba anlayışını ve anne ve babanın insan hayatındaki evrensel yerini açıklığa kavuşturmak gerekir. Anne-baba sevgisi, özellikle anne sevgisi, kâinatta yerine bir başka şeyi koyamayacağımız tek değer, biricik kudrettir. Fransız şairi Rimbaud’nun, tam Muhammedi bir espriyle ifâde ettiği gibi: “Hayat, yaşama
1386] 4/Nisâ, 2
1387] Buhârî, Vesâyâ
1388] Hadisler için bk. Heytemi, 1/196-197
1389] Buhârî, Talâk 26
- 288 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gücü ve zafer yeşerten gülüş ve bakış, yalnız anne-babadan gelmektedir.”
Bu gülüş ve bakıştan yoksun kalan benlikler, bunlar dışındaki bütün değerleri kendilerine versek de yine boynu bükük, yine mağdur ve mahcupturlar. İslâm Peygamberi bu mahcupluk ve boynu büküklüğe, saygıların en büyüğünü göstermemizi istemektedir. Muhammed Mustafa (s.a.s.), yetim ve öksüzdü. Bu, bir anlamda, insanlığın o eşsiz şahsiyete göstereceği hürmetin, yetime gösterilecek hürmete yaklaştırıldığmı vurgulamaktadır. Gerçekten de, İslâm toplumlarının vicdanı, yetime saygı ve sevgi de daima ve şaşmadan, kendi peygamberine saygı ve sevgiden bir parça görmüştür. Bilmiştir ki, yetimin sevindirilmesi, Allah Rasûlü’nün merhamet, şefaat ve sevgisini her şeyden çok tahrik edecektir.
Son Peygamber’in yetim oluşu, İslâm düşüncesinde şöyle bir eğilimin yaşamasına da sebep teşkil etmiştir: Yetimler, Yaratıcının özel koruma ve iltimasına muhatap olan insanlardır. Bu yüzden insanlık tarihinin en büyük isimleri arasında yetim olanlar gözden kaçmayacak bir yer işgal etmelidirler ve etmişlerdir. Böyle olmasaydı, insanlık tarihinin en büyük inkılabını gerçekleştiren Son Rasûl yetim olmazdi. Bu incelik Kur’an’ın, yetimler konusunda Hz. Peygainber’in dikkatini çeken beyanlarında açıkça görülebilir.
“O Rabbin seni, yetim olarak bulup da barındırmadı mı? Seni, ne yapacağını kestiremez bir gariplik içinde bulup da yönlendirmedi mi? Seni yoksul ve çaresiz bulup da nimetlere garketmedi mi? O halde, sen de yetimi horlayıp azarlama. Yoksul ve çaresizi de kovma.” 1390
21- Hurma Lifi Kadar Zulme Uğratılmayanlar
“Bakmaz mısın, şu benliklerini ak-berrak gösterip duranlara! Hayır, sandıkları gibi değil. Ancak Allah, dilediğini temizleyip aklar. Ve bir hurma lift kadar zulme uğratılmazlar.” 1391
Âyet özel olarak Yahûdileri, genel olarak da “övünme ve kendini temize çıkarma, kurtulmuşluk iddiasmda bulunma” noktasmda tüm insanları ilgilendirmektedir. Yahûdiler daha önce de belirttiğimiz gibi kendilerini Allah’ın oğulları ve dostları olarak görüyor, Cennete ise ancak Yahûdi ve Hıristiyan olanların gireceğini söylüyorlardı. Yine onlar duâ ve ibadetlerinde çocuklarını öne geçirerek “çocuklarımızın günahları olmadığı gibi bizim de günahımız yok”, hatta ölen çocukları için “onlar bizim iyi amellerimizdir, bize şefaat edecek ve bizi temize çıkaracaklar” diyorlardı. İşte âyet, Yahûdilerin kendilerini temize çıkarma adı altmda Allah’a karşı uydurdukları yalanı ortaya koyuyor ve gerçeğin hiç de onların düşündükleri gibi olmadığını bildiriyor.
Âyette geçen “fetil” kelimesi bizim türkçe çeviride verdiğimiz gibi hurma çekirdeğinin ortasında bulunan incecik kıl demektir. Bu örnekle Yaratıcı Kudret adaletinin inceliğini ve en mükemmel bilginin kendi katında olduğunu anlatmak istemiş, böylece her şeyin O’na döndürüleceği günde ceza olarak hiçbir kimseye bu anlamda en küçük bir haksızlık/zulüm yapılmayacağını bildirmiştir. Müfessirler âyetin sonunda yer alan “zulmedilmezler” zamirinin, ya kendilerini temize çıkaranları, ya da Allah’ın temize çıkardığı kimseleri içerdiği konusunda iki görüş ileri sürmüşlerdir. Birinci görüşe göre anlam; kendilerini temize çıkaran kimseler
1390] 93/Duhâ, 6-10; Öztürk, KDSP, s. 107 108; N. Şahinler, s. 74-78
1391] 4/Nisâ, 49
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 289 -
bu temize çıkarma sebebiyle adaletli bir şekilde cezalandırılacaktır. İkinci görüşe göre ise anlam; Allah’ın temize çıkardığı kimseye nefsinin temizliği sebebiyle, Allah sevabını verecek ve onun mükâfatını eksiltmeyecektir.
Âyetin tüm insanları ilgilendiren genel uyarısına gelince; insan, insanlığının ve imanının zorunlu sonucu olarak iyi ve güzel davranacaktır. Ancak bu davranışlarına dayanarak kendisinin kurtulduğunu ve bütün noksanlardan sıyrıldığını söyleyemez, işte bu âyetle Kur’an, böyle bir hükmü sadece Allah’ın verebileceğini açıkça göstermektedir. Peygamberlere bile, vahyin bildirmesi dışında, böyle bir hükme varma yetkisi verilmemiştir.
Ebedî hayatı veya sonsuz kurtuluşu garantilemiş olmak iddiasına Kur’an’da ve İslâm literatüründe Allah’ın tuzağından emin olmak (el-emn min mekrillah) denir. Kendisi için hiç bir korku ve endişenin kalmadığı, her şeyi kesinlikle sağlama aldığı yolunda bir kuruntu ve sanı içinde olan, bir tür mutlak kudret edasına bürünmüştür. Böyle olunca da bu, gizli bir Allah’lık iddiasıdır ve bunun içindir ki, bu kuruntunun ortaya çıkardığı günah şirk benzeri bir illettir.
Hiç kimse, Allah’ın lütuf ve merhametine güvenme dışında bir emin olma çemberine sahip değildir. İlginçtir ki, emn ile imanın aynı kökten gelmesine rağmen, iman Allah’a teslimiyet, emn ise Allah’ı devre dışı tutmaktır.
Kurtuluşu engelleyecek hiçbir şeyin kalmadığını iddia etmek veya Allah’ın tuzağından emin olmak, Cenâb-ı Hakk’ın kuluna kötülüğü veya oyun oynadığı anlamında yorumlanamaz. Buradaki tuzak veya aldatma (mekr) kulun kendi oyununa getirilmesidir. Prensip şudur: “Çirkin tuzak ve hile, sadece onu sergileyene Mûsâllat olur.” 1392
Bu ilkeyi koyan âyet, anılan sonucu, insanın yeryüzünde kibir ve Firavunlukla kendisini tek kuvvet sanmasının zorunlu bir uzantısı olarak veriyor. Bu ise, bir fıtrat kanunudur ki, Kur’an bunu Fâtır (yaratılış kanunlarını koyan kuvvet) Sûresi’nde vermekle bu gerçeğe ayrıca dikkat çekmiştir. Ve unutmamak gerekir ki Allah’ın isim-sıfatlarından biri de Fâtır’dır.
Allah’ın mekrine uğramanın belirtilerinden biri de, Allah’a ters bir yol tutulmuş olmasına rağmen dünya nimet ve refahında iyi ve seçkin bir durumda olmaktır. Ve insanı aldatan da budur. Bu duruma, bir âyet ve hadisten alman bir deyimle istidrac (cezayı büyütmek için âsiye mühlet ve imkân vermek) denmektedir.
İstidrâca yer veren hadis şöyledir: “Allah’ın bir kula, o kulun isyan ve kötülüğüne rağmen istediği her şeyi verdiğini görürseniz, bunun Allah’ın istidracından başka bir şey olmadığını bilin.”1393 Kur’an istidrâcı “insanın bilmediği bir yönden, beklemediği bir zamanda yakalanması” anlamında kullandığı âyetlerinde şöyle diyor: “Biz âyetlerimizi yalanlayanları bilemeyecekleri bir yönden ve beklemedikleri bir zamanda yakalayıp helâk ederiz.” 1394
Bu âyetin devamındaki beyan ise, istidrac ile Allah’ın mekri arasındaki ilişkiye de dikkat çekerek şöyle diyor; “Ben o azmışlara mühlet veriyorum; ama benim
1392] 35/Fâtır, 43
1393] bk. Heytemi; Zevacir, 1/69
1394] 7/A’râf, 182
- 290 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tuzağım çok zorlu, çok yıkıcıdır. “
Istidracın geçtiği hadisi ifâdeye koyan Hz. Peygamber’in bunun ardından, bir İlâhî vesika olarak şu âyeti okuduğunu da görüyoruz: “Kalbi kararıp şeytana uyanlar, yapılan ihtarları unutunca, üzerlerine her şeyin kapısını açtık. Nihâyet, kendilerine verilenlere tam ferahlık ve şımarma noktasına geldiklerinde onları ansızın yakalayıverdik de, bütün beklentilerinden mahrum kaldılar.” 1395
Demek oluyor ki, ne dünya nimet ve refahına aldanmak, ne de ibadetlere güvenerek “ben kurtuldum, ben cennetliğim” diye böbürlenmek yönüne gitmemeliyiz. Allah Rasûlü bu noktada insanlığa şu ihtarda bulunuyor: “Sizden herhangi biriniz cennetteki davranışlarını sergiler de, cennetle arasında bir kol boyu mesafe kaldığı bir sırada İlâhî karar devreye girer ve cehennemlik hareketlere koyulur ve ateşe giriverir.” Aynı konuda insanın kulağını büken bir hadis-i şerif de şöyledir: “Kul bazen, cennetlik olduğu halde, dış görünüşte cehennemlikler gibi davranıyor olabilir. Ve kul bazen cehennemlik olduğu halde dış görünüşte cennetliklerin amellerini sergileyebilir.” 1396
İşin esası şudur ki, davranışların neye yaradığı son nefeste belli olur. Ve dış görünüşe asla güvenilmez.”1397 Sonsuz kurtuluş meselesinde ilim de ölçü değildir. Allah ilimde en ileri noktalara varmış kişileri (er-râsihûn fi’l-ilm) şu şekilde duâya çağırırken, en yüce mertebelerden biri, belki de birincisi olarak tanıttığı ilme bile güvenmemeyi önermiştir. Yine Kur’an’da şöyle deniliyor: “İlminde derinleşmiş olanlar şöyle yakarırlar: “Ey Rabbimiz! Bize hidâyet verdikten sonra gönüllerimizi yanıltıp saptırma. Ve senin katından bir rahmet bağışla. Sen gerçekten bağışı çok olansın.” 1398
“Ey darda kalanların imdadına yetişen Allah’ım! Bize doğruyu ve güzeli göster. İlim ve servetle şımarmak bir aldanıştan başka bir şey değildir.” Allah’a yönelmiş gönül, ebedî kurtuluşu kendi elinin ürünü değil, Allah’ın lütfu bilir. Ve o, Cenâb-ı Rasul’ün şu niyazındaki espriyi kavramaya çalışır: “Ey kalpleri halden hale çeviren Allah’ım! Bizim kalplerimizi senin dinin üzere sâbit kıl.” 1399
Allah Elçi’sinin bu duâyı sık sık tekrarladığını duyan Hz. Aişe şu soruyu sormaktan, kendini alamamıştır. “Ey Allah’ın Rasûlü! Bu duâyı çok tekrarlıyorsun. Sen de mi kalbinin bulunduğu halden başka bir hale geçmesinden endişelisin?” Peygamberler Sultanı bu soruya şu ürpertici cevabı vermiştir: “Ben bile emin olma hakkına sahip değilim, ey Aişe. Kulların kalpleri, rahman olan Allah’ın iki parmağı arasındadır. Allah istediği anda kulunun kalbini başka bir hale sokuverir.” 1400
Şunu bir kez daha altını çizerek belirtmeliyiz ki: Kur’an, Allah’ı devre dışı tutup kurtuluşun artık zedelenmeyeceğini, hiçbir tehlikenin kalmadığını söyleyenleri korkunç bir âkıbetle tehdit etmektedir. 1401
Emn illetinin tehlikesine dikkat çeken yaratılış prensibi, 7/A’râf sûresinin 99. âyetinde şöyle verilmiştir: “Allah’ın tuzağından kendilerini emin mi sanıyorlar? İşin esası şu ki, Allah’ın tuzağından, sadece hüsrana uğramış bir topluluk emin olabilir.”
1395] 6/En’âm, 43-44
1396] Heytemî, 2/76
1397] Bk. Heytemî, 1/69
1398] 3/Âl-i İmran, 7- 8
1399] Heytemî, 1/69
1400] Heytemî, 1/69
1401] bk. 7/A’râf, 97-99; 16/Nahl, 45; 17/İsrâ, 68-69; 67/Mülk, 16-17
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 291 -
Emin olmanın en zehirli türü, ibadetlere güvenerek kurtuluşu garanti ettiğini söylemektir. Böyle bir yola sapmanın ne büyük bir aldanış olduğunu anlamak için Hz. Peygamberin “ibadetlerinize güvenerek ebedîyyen kurtulduğunuzu söylemeyin; ben bile ibadetlerime güvenerek böyle bir şey söyleyemem” şeklindeki uyarısını hatırlamak gerekir.
Ebedî kurtuluş, davranışlar üstü bir keyfiyettir ve yalnız Allah’ın lütfuyla elde edilir, amel ve ibadet kıstasıyla ölçülemez. Ameller bu işte sadece karine yani belirtidir, garanti belgesi değil. Davranışlarını garanti belgesi sananlar aldanırlar. Hz. Peygamber böylelerine en ağır dersi vermiştir. Diyor ki: “Ben cennetteyim diyen, cehennemliktir.” 1402
O halde sürekli tedirginlik ve korku içinde mi olacağız? Hayır. Prensip şöyle konmuştur. Ne korkuya yenik düşmek, ne de emin olma veya ümide yenik düşmek… İş, bu ikisi arasındaki denge noktasını yakalamaktır ki, sıratı müstakim (dosdoğru yol) işte budur. 1403
22- Hurma Çekirdeğinin Üzerindeki Benek
“Erkek veya kadın olsun, mü’min olarak yararlı işler yapan herkes cennete girer. Ve kendileri zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.” 1404
Türkçe çeviride “zerre” olarak verdiğimiz ifâdenin Kur’an dilindeki karşılığı “nakir” kelimesidir. Nakir; hurma çekirdeğinin üzerindeki noktacığa/beneğe denir ki hurma buradan filizlenir. 4/Nisâ, 49’da olduğu gibi bu âyette de Cenâb-ı Hak hurma örneğini vermekte ve yapılacak her hayırlı işin karşılıksız kalmayacağını, kulun lehine olan en küçük bir noktanın bile İlâhî adâlette değerlendirmeye koyulacağını bize anlatmaktadır.
Yine âyet, imandan kaynaklanmayan bir davranışın Allah katında bir kıymetinin olmayacağının uyarısını yapmakta ve yapılan işlerin kabul edilebilmesi için imanın şart olduğu gerçeğini bir kez daha vurgulamaktadır. Âyetin anlatmak istediği bir başka özellik te, kadın ve erkek arasında mü’min olduktan sonra hiçbir farkın olmadığı ve Allah’ın ihsan ve lütfunun bir cinsiyet konusu değil, bir iman konusu olduğunun bilinmesidir.
Verdiğimiz bu âyette “haksızlığa uğratılmama konusunda” neden başka bir meyvanın değil de hurmanın örnek olarak gösterildiği sorusu akla gelirse, bu soruya şöyle yaklaşmak mümkündür. Hurmanın sıcak bir ülke olan Arabistan’da yetiştirilen tek ve en önemli bir meyve olması, aynı zamanda o ülke insanlarının geçimlerinde/ekonomilerinde değişmez bir yeri bulunması, gıda olarak da sürekli tüketildiği için yakından tanınması/bilinmesi bu örnekliğin gerekçesi olabilir.
Rahmetli Seyyid Kutub’un tesbitine göre üzerinde durduğumuz âyetin en çarpıcı ve etkileyici yönü: Zilzal Sûresi’nde yeralan “artık kim bir zerre miktarı iyilik yapmışsa onu görür ve kim bir zerre miktarı kötülük yapmışsa onu görür”1405 âyetini genel bir kural olarak yorumlayan ve müslüman olsun veya olmasın sâlih amel
1402] Heytemî, 1/20
1403] Öztürk, İBG, S. 115-119; N. Şahinler, s. 79-85
1404] 4/Nisâ, 124
1405] 99/Zilzâl, 7-8
- 292 -
KUR’AN KAVRAMLARI
işleyen herkesin cennete gireceği tezini savunan bazı İslâm düşünürlerinin de yanlışlığını ortaya koymada taşıdığı açık ve kesin hükümlerdir. 1406
23- Karga Kadar Bile Olamayanlar
“Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl saklayacağını ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi, O dedi ki: “Bana yazıklar olsun! şu karga kadar bile olamıyor muyum ki, kardeşimin cesedini saklayayım.” Bu arada pişmanlık duyanlardan olmuştu.”1407
Âyet, insanoğlunun yeryüzünde “kıskançlık” yüzünden işlediği ilk cinâyetinin ardından duyduğu derin pişmanlığı içermekte ve ortada kalan cesedi ne yapması konusundaki acizliğini ve bu noktada bir kargadan bile daha câhil olduğunu bize anlatmaktadır. Aynı zamanda çekememezlik, kıskançlık ve haksızlığın insanı dünyada da, âhirette de nasıl kötü sonuçlara düşüreceğinin işaretlerini vermektedir.
Cinâyet iki kardeş arasında ortaya çıkmıştır ve bunlar Hz. Adem’in (a.s.) iki oğlu olan Habil ve Kabil’dir. 5/Mâide sûresinde açıklandığı gibi bu cinâyetin en ilginç yönü Allah’a ibadet yani, kutsala yaranma savaşı sırasında işlenmiş olmasıdır. Kur’an bu gelişmeleri şöyle sıralamaktadır: “Onlara Adem’in iki oğlunun haberini de gerçek olarak oku. Hani ikisi birer Kur’an sunmuşlardı da birinden kabul edilmişti, Ötekinden kabul edilmemişti. (Kur’an’ı kabul edilmeyen) ‘Seni mutlaka öldüreceğim’ dedi. Öteki: ‘Allah sadece takvâ sahiplerinden kabul eder’ dedi. Beni öldürmek için elini bana uzatırsan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatmayacağım. Şu bir gerçek ki ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım. Ben istiyorum ki, sen benim günahımı da senin günahını da yüklenip ateş halkından olasın. İşte budur zâlimlerin cezâsı. Nihâyet nefsi onu kardeşini öldürmeye ısındırdı, o da onu öldürdü. Böylece hüsrâna uğramışlardan oldu.” 1408
Sonunda İlâhî hikmet Kabil’i kardeşinin ölüsü hususundaki aczi ile başbaşa bırakmayı diledi. Ve bir karga kadar bile olamamanın çaresizliği ile yüz-yüze getirdi. Kabil, öldürdüğü kardeşinin cesedini nasıl örteceğini düşünürken, ona kardeşini nasıl gömeceğini öğretmek üzere bir karganın gönderildiğini görüyoruz.
Rivâyete göre Allah’ın gönderdiği iki karga dövüşmüş, biri diğerini öldürmüş. Gagası ve ayaklarıyla yeri eşeleyip, öldürdüğü kargayı gömmüş. Bunu gören Kabil de kardeşini toprağa gömmeği öğrenmiş.
Bu âyette ilk insanın tabiata bakarak medeniyeti yavaş yavaş öğrendiğine işaret vardır. Demek ki ilk insan, ölüyü gömmeyi bilmiyordu. Gömülmeyen ceset kokuşur, cesette canlıların yaşamasına zararlı mikroplar ürer. Onu gömmek, tabiatın ve insan sağlığının korunması bakımından önemli bir aşamadır. İşte ilk insan, çevreye bakarak ölüyü gömmeyi öğrenmiştir. Bunu öğretmek, Allah’ın ona verdiği ibret alma yeteneğiyle olduğundan, Allah’ın insana lutfudur. Karganın gelip, onun karşısında öldürdüğü bir hayvanı gömmesi, raslantı değil, insanın öğrenmesi için Allah’ın şevkiyle olmuştur.
Böylece Allah, bir kargayı örnek göstererek cehaleti ve aptallığından dolayı Hz. Adem(a.s.)’ın suçlu oğlunu uyarmıştır. Ve o bir cesedi saklama konusunda
1406] N. Şahinler, s. 86-87
1407] 5/Mâide, 31
1408] 5/Mâide, 27-30
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 293 -
karganın kendinden daha donanımlı olduğunu gördükten sonra, yalnızca pişman olmakla kalmamış, aynı zamanda kardeşini öldürmekle kötü bir iş yaptığını anlamaya başlamıştır. “Yaptığına pişman oldu” ifâdesinde bu anlam gizlidir.
Yine âyetten anlaşılıyor ki, Kabil’in duyduğu pişmanlık, tevbe pişmanlığı değildi. Öyle olsaydı şüphesiz Allah onun tevbesini kabul ederdi. Ancak bu pişmanlık, yaptığı işin karşılığını görememekten ve katlanmak zorunda kaldığı eziyet ve yorgunluktan ileri geliyordu. Hz. Adem’in iki oğlunun kıssası, Yahûdileri, Hz. Peygamber ve bazı önde gelen sahabelerini öldürme planlarından dolayı ince ve anlamlı bir biçimde kınamaktadır.
İki olay arasındaki benzerlik ortadadır. Yahûdilerin Hz. Peygamberi ve bazı sahabeleri öldürme planları, Hz. Adem’in suçlu oğlunun Allah’tan sakınan kardeşini öldürme nedeninden kaynaklanıyordu. Allah lütuf ve nimetini takva sahibi olmadıklarından kitap ehlinden çekip, kendisinden korkmaları nedeniyle ümmi Araplara verdiği için Yahûdiler Hz. Peygamberi ve ashâbını kıskanıyorlardı. Sorunu soğukkanlı düşünüp neden mahkum edildiklerini hesaplayarak, Allah’ın gazabını üzerine çeken hatalarını düzeltmek yerine, kendilerini öncekinden daha fazla mahkum edeceğini bile bile yapıyorlardı bunu.
Bu nedenle Mâide sûresinde, Hz. Adem’in zâlim oğlunun gösterdiği aynı öldürme belirtilerini gösterdiklerinden dolayı, Allah İsrailoğulları’na öldürmekten vazgeçmelerini emrediyor: “İşte bu yüzden biz, İsrailoğulları üzerine şunu yazdık: Kim bir kişiyi, bir kişiye karşılık yahut yeryüzünde bir fesâd sebebiyle olmaksızın öldürürse, insanları toptan öldürmüş gibidir. Ve kim bir kişiye hayat verir yaşatırsa insanlara toptan hayat vermiş gibidir. Andolsun, Rasûllerimiz onlara açık seçik kanıtlar getirmişlerdir. Ama onlardan bir çoğu bunun ardından da yeryüzünde zulüm ve azgınlığa sapmaktadır.” 1409
Bu, insan hayatının kutsallığını vurgulamak içindir; insan hayatının korunması için herkesin ve her bir kişinin başkasının hayatının kutsallığını kabul edip, onun korunmasına yardım etmesi gerekir. Haksız yere bir başkasının hayatını alan, yalnızca bir kişiye zulmetmekle kalmamış, aynı zamanda insan hayatının kutsallığıyla ilgili hiçbir duygu, başkalarına karşı hiçbir merhamet duygusu taşımadığım göstermiş demektir. Bu nedenle o tüm insanlığın düşmanı demektir. Çünkü herkes aynı tür katı kalpliliğin Kur’anı olursa, tüm insanlığın sonunun gelmesi kaçınılmazdır. Buna karşılık, eğer bir kişi tek bir insan hayatının korunmasına yardım ederse, tüm insanlığa yardım etmiş demektir. Bu yardımı o insanın, tüm insan soyunun devamına katkıda bulunacak niteliklere sahip olduğunu gösterir. 1410
24- Karanlığa Gömülmüş Sağır Ve Dilsizler
“Bizim âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklara gömülmüş sağır ve dilsizlerdir. Allah dilediği kişiyi şaşırtır, dilediğini de dosdoğru yol üzerine koyar.” 1411
Âyet, Allah’ın âyetlerini yalanlayanların, karanlıklar içinde bocalayıp sağır ve dilsizler gibi olduğunu, Allah’ın, dilediğini saptırıp dilediğini doğru yolda yürüteceğini bildiriyor. Karanlıklar içerisinde kalan dilsiz, sağır doğru yolu nasıl
1409] 5/Mâide, 32
1410] N. Şahiner, s. 88-92
1411] 6/En’âm, 39
- 294 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bulur? İşte Allah’ın âyetlerini yalanlayanlar da inkârlarının karanlığında kalmışlar, gerçeği anlama yetenekleri körelmiştir. Bir türlü o bilgisizlik ve küfürlerinin karanlığından kurtulamazlar. Gerçi onlar, kendi istekleriyle o hale düşmüşlerdir ama onların isteği, yine Allah’ın izniyle eyleme dönüşebilir.
Kulun isteği, Allah’ın yarattığı psişik ve sosyo-fızik yasaların çalışmasıyla sonuca ulaşır. Kul reddeder, kabul etmez, hatta dinlemez. Hakkı dinlememesi, öğrenmemesi, ibadet etmemesi içinin kararmasına, kalbinin katılaşmasına, söz anlamaz duruma düşmesine yol açar. Ruhu aydınlanmaz. Kul aydınlanmak istemediği için Allah onu aydınlığa çıkarmamıştır. Böyle bir ruh hali içine girmesi, kulun kendi iradesiyledir. Ama kulda o karanlık ruh halinin oluşması, yine Allah’ın psişik yasalarına göre olur. Bundan dolayı her şeyin faili Allah’tır. Hayrı da şerri de yaratan Allah’tır. Fakat Allah kul için şerri istemez. “O, kulları içîn küfre razı olmaz, ancak şükrederseniz ona râzı olur.”1412Şerri isteyen, kulun kendisidir. Kul isteyince Allah’ın, onun içinde yaratmış olduğu yasaları, onun isteği doğrultusunda çalışır, eyleme dönüşür.
Kulun işleri, düşüncesine dayalıdır. İnsan önce düşünür, sonra düşündüğünü yapar. Düşünce vücutta Allah’ın yarattığı mekanizmanın çalışmasıyla olur. Kul, kafasından doğan, kendince üstün düşüncesine göre hareket eder. Bu düşüncenin oluşumu yine Allah’ın yaratmasına dayanır. Bundan dolayı her şeyin gerçek faili (yapanı) Allah’tır.
İşte âyet, böyle psişik bir durumu özetlemektedir. Allah dilediğini doğru yola iletir. Ama hak yola gelmek istemeyenleri, kendi sapıklıkları içinde bırakır. Yola gelip gelmemek, insanın yaratılışında bulunan kabiliyetin gereğidir. İnsanın iradesi, kendinde bulunan kabiliyetle birleşince kişi doğru yola gider. Fakat irade kabiliyetle birleşemezse, ya da yaratılışında kabiliyet yoksa doğru yolu bulamaz. Dediğimiz gibi insanın annesinden, babasından aldığı genler yanında ortamın da insan davranışı üzerinde etkisi vardır. Atalarından süzülüp gelen kabiliyet, insana Allah vergisidir. Öyle ise hidâyet de, dalalet de Allah’ın lütfuyla olur. Ancak kabiliyetin gelişmesinde ortamın tesiri vardır. Ortam, insanın iradesiyle değişebilir. Çocuğun anne ve babası, onu daha iyi bir ortamda, iman ortamında yaşatabilirler yahut çocuğun kendisi öyle bir ortamı seçer. İşte kabiliyetin yönlenmesine, insanın iradesinin, yaşadığı ortamın tesiri olduğundan dolayı insan sorumludur.
Allah’ın onları sapıtması şu anlama gelmektedir:
1) Cehalet içinde kalmak isteyene âyetlerini gözlemleme fırsatı tanımaz;
2) Âyetlerini görmesi gerekse bile önyargılarının Kur’anı olan kişiden gerçeğin işaretlerini gizler, onu yanlış anlamalar içine yuvarlar, böylece gittikçe gerçekten daha çok uzaklaşır. Öte yandan, gerçeği arayanı ise, ona bu gerçeği bulabilmesi için bilgisini kullanma fırsatı tanıyıp, gerçeğe götüren işaretleri göstererek doğru yola iletir.
Günlük hayatımızda bu türleri görür dururuz. Gözlerinin önünde, gerek kendi üzerlerinde, gerekse kâinata sayısız âyetler yayılmış bulunduğu halde, hayvanlar gibi ne onları gözlemleyen, ne de onlardan ders almaya bakan milyonlarca insan vardır. Yine, zihinlerini ve kalplerini imanla aydınlatabilecek olan
1412] 39/Zümer, 7
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 295 -
bu âyetleri gözlemledikleri halde, salt maddî kazançlar uğruna incelemelere önyargılı zihinlerle başladıklarından gerçeğe götürücü hiçbir âyet görmüşe benzemeyen fizikçiler, kimyacılar, hayvanbilimciler, botanikçiler, biyologlar, jeologlar, astronomlar, fizyologlar, anotomiciler, tarihçiler, arkeologlar… vardır. Gerçeğe varmak şöyle dursun, her âyet bunları ateizme, inkâra, materyalizme ve tabiata tapınmaya götürmektedir. Fakat, bütün bu tiplere karşılık, kâinattaki harikaları ve tabiattaki olguları açık göz ve açık kalplerle gözlemleyip, çevresini Allah’ın âyetleriyle kuşatılmış bulan, öyle ki, tek tek her yeşil yaprakta bile O’nun âyetini görenler de vardır.
Aslında verdiğimiz âyeti daha iyi anlamanın yolu, bu âyetin kendinden önceki âyetlerle1413 olan ilişkisinin kavranmasıyla mümkündür. Bu âyetler de Kur’an’ın “varlık ve kâinatın tümünü ve oluşu bir âyetler topluluğu” olarak sunduğunu ve peygamberlerin getirdiği mesajın doğruluğu konusunda şüphe içinde olup da mûcize/delil/âyet isteyenlerin bakışlarını bu “kâinat kitabına” çevirmelerinin önemi üzerinde durduğunu görmekteyiz: “Dediler ki: ‘Ona Rabbinden bir mûcize indirilseydi ya!’ De ki: ‘Kuşkusuz Allah bir mûcize indirmeye Kaadir’dir. Fakat çokları bilmiyorlar. Yeryüzünde debelenen hiçbir canlı, iki kanadıyla uçan hiçbir kuş istisnâ olmamak üzere hepsi sizin gibi ümmetlerdir. Biz bu Kitap’da, herhangi bir şeyi ne eksik bıraktık ne fazla yaptık. Onlar sonunda Rableri önünde haşredilirler.” 1414
Varlık ve oluşun tamamını âyet olarak gören Kur’an, varlık ve oluşun tamamını mûcize sayıyor demektir. Esasen Kur’an’a göre, hayat bir mûcizedir. Bu mûcizenin hayranlık verici görünümü arkasındaki evrensel şuuru ve yaratıcı sırrı fark edebilmek hiçbir ayrım yapmadan bütün âyetleri tetkik etmeye bağlı bulunuyor. Âyetler arasında ayırım yapmak, gerçeğin yakalanmasını engeller veya insanın yanlış, eksik bilgilere ulaşmasına sebep olur.
Her şey âyettir. Kur’an’ın ifâdelerini kullanırsak, İlâhî vahiyler, peygamberler, gökler, yeryüzü, gece, gündüz, diller, renkler, tarihsel kalıntılar, böcekler, fosiller, gözyaşı, keder, sevinç, rüzgâr, yağmur, doğum, ölüm, sevgi, nefret vs. hep birer âyettir ve hepsinin incelenmesi insanın görevidir. Demek oluyor ki vahy aracılığıyla indirilen (tenzilî) âyetler olduğu gibi, yaratılış yoluyla varlıklar dünyasına çıkarılan (tekvinî) âyetler de vardır. Ve bu âyetlerin tümü yaratıcı şuuru gösterme bakımından delil niteliğindedir.
Kur’ân-ı Kerim, dış âlemdeki âyetlere “Âfâkî” (objektif}, iç âlemdekilere de “enfusî” (sübjektif) âyetler diyor, insana düşen bu iki âyet grubunun hiçbirini ihmal etmeden hem kendi kuşattığı, hem de kendini kuşatan âlemleri iyi okuyabilmesidir. Bunu yapabilenler âlemlerin sahibi olan Allah ile buluşabilir veya başka bir deyişle ifâde edersek her an Allah ile beraber olma şuuruna (ihsan) erişebilirler.
Son olarak 6/En’âm, 38. âyette yeralan bir ifâdeye dikkat çekmek istiyoruz. Bu âyette tüm canlı türlerinin birer ümmet oluşturdukları söylenmektedir. Ümmet, Kur’an’da, tekâmül kategorilerinin her birini ifâde etmektedir. Nitekim andığımız âyetin sonunda “... nihâyet onlar doğrudan doğruya rableri huzurunda toplanırlar.” diyerek ümmet kavramının temelinde Allah’a doğru gidiş hareketi olan
1413] 6/En’âm, 37-38
1414] 6/En’âm, 37-38
- 296 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tekamülün belirli boyutlarının bulunduğunu göstermektedir.
Ümmet kelimesi tekil ve çoğul halde 60’tan fazla yerde geçer. Kur’an bu kavram içine, bir fikir ve ideal etrafında toplanan insan kümelerini soktuğu gibi, aynı kategoriye giren hayvanların oluşturdukları toplumları da sokar. Sürünen veya uçan tüm hayvan toplulukları birer ümmet oluşturur. Kısacası ümmet kavramının Kur’an’da beş çerçevesi olduğunu görüyoruz.
1) Canlı toplulukları,
2) İnsan toplulukları,
3) Bir peygambere bağlı topluluk,
4) Bir peygamberin ümmeti içindeki alt grupların her biri,
5) Aksiyonlarıyla tarihe büyük değerler bırakmış yaratıcı benlikler. 1415
25- Dinlerini Oyun ve Eğlence Haline Getirmiş Olanlar
“Dinlerini bir oyun ve bir eğlence edinen ve kendilerini dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak! Allah’tan başka dost ve yardımcısı olmayan bir kimsenin kazandığından ötürü helâke sürüklenip atılmaması için Kur’an ile öğüt ver. O, azaptan kurtulmak için bütün varını feda etse, kendisinden alınmaz. Onlar kazandıkları şey yüzünden helâke uğratılmışlardır. Onlar için, inkâr ettiklerinden dolayı kaynar bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır.” 1416
Bu âyet, dinin mensubu görünüp de Allah’ın dinini nefsinin arzu ve heveslerine tatmin aracı yapanlara Kur’an’ın indirdiği en ağır darbedir. Burada dini inkâr edenler değil, kabul edip de onu sübjektif hesapları uğruna eğlence ve oyalanma aracı yapanlar ve bu yolda iğreti hayat tarafından aldatılanlar gündeme getirilmektedir.
Anlaşılmaktadır ki dini bu hale getirmek, bir takım entellektüel dedikodular yığınından ibaret bulunan kitaplar ve yazılarla Allah’ın kullarına yön vermeye kalkmaktan ibarettir. Cenâb-ı Hak kendi dinini kendi kitabının dışında bir takım zihinsel eğlence ürünleriyle içinden çıkılmaz bir kaosa çeviren ve bu kaosun bulandırdığı suda iğreti hayatı besleyecek menfaatlerine malzeme avlayanlara karşı Kur’an bağlılarını uyarmış ve Allah adına aydınlatmanın yalnız Kur’an’la yapılması gerçeğine dikkat çekmiştir. Verdiğimiz âyette dikkat edilirse Allah Rasûlü ve O’nun şahsında müslümanlar iki emirle karşı karşıyadırlar. Bunlardan biri “bırak”, diğeri ise “öğüt ver” emridir.
Müslümanlar kendi dinlerini eğlence ve alay konusu yapanları bir kenara itmekle yükümlüdürler. Kendi dinine gereken hürmeti göstermeyen, dini olgunluğunu korumayan, dini konularda dine yakışan ciddiyet ve nezâket içerisinde konuşmayan, dini duyguları gerek sözle, gerekse davranışla alaya alan ve dini, dünyaya ait gayeleri için eğlence edinen kişilerle müslümanlarm arasının kesin şekilde ayrılması gerekir.
Bu tavır o insanlarla tamamen bağlarımızı kesip, onlara Allah’ın emirlerini hatırlatmamamız anlamına gelmez. İşte burada ikinci emir olan “Öğüt ver”
1415] N. Şahinler, s. 93-98
1416] 6/En’âm, 70
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 297 -
devreye girmektedir. Bu öğüt verme “Allah’tan başka dost ve yardımcısı bulunmayan” o kişilere Kur’an’la yapılacaktır. Ama eğer bu öğütten de ders almazlarsa başlarına gelecek olan sonuç şudur; “Boğazları ve karınları yakıp kavuran kaynar su. Ve küfretmeleri yüzünden tadacakları elim bir azap...” 1417
26- Şaşkın Bir Halde Çöle Düşenler
“De ki: Allah’ı bırakıp da bize fayda ve zarar veremeyen şeylere mi yalvarâlim? Allah bizi hidâyete erdirdikten sonra arkadaşları; bize gel, diye doğru yola çağırırken; şeytanların saptırıp şaşkın bir halde çöle düşürmek istedikleri kimse gibi ökçelerimizin üstünden gerisin geri mi dönelim? De ki: Allah’ın hidâyeti, asıl hidâyetin kendisidir. Ve biz emrolunduk ki; âlemlerin Rabbına teslim olalım.” 1418
Âyet, “hidâyetin ancak Allah’tan geleceği” gerçeğini bize hatırlatıyor ve Allah’tan gelen hidâyetin ardından, Allah’ı bırakıp da fayda ve zararı dokunmayan sığınaklara tapmanın/ bağlanmanın şeytanın oyununa gelmek olduğu belirtiliyor. Dikkat edilirse bu âyette söz konusu edilenler inanmayanlar değil, inandıktan sonra devşirme bir dine meylederek sapanlardır. Çünkü bunların Allah’ın hidâyetinden sonra gerisin geri döndükleri ifâdeye konmuştur.
Yine âyet; tevhidi kabul ettikten sonra şirke dönen, kalbi tek bir ilâha kulluk ile çeşitli ilâhlara kulluk arasında dönüp dolaşan kimsenin şaşkınlığını, hayretini ve çektiği psikolojik azabın manzarasını canlı bir tablo olarak -sanki insan eliyle dokunup hissedecekmiş gibi- resmediyor.
Bir insan düşünün, “şeytanların şaşırtıp çöle düşürdükleri” bir insan… Yolunu ve yönünü bulmada kararsızlık, şaşkınlık içinde çaresiz… Tevhitten sonra şirk çölünün karanlığında, ürkütücü yalnızlığın ortasında aç, susuz. . Ne olurdu bu şaşkınlığın sonunda tevhide götüren doğru bir yöneliş gelebilseydi. Ama öbür tarafta hidâyeti seçmiş arkadaşları yer alıyor. Onu hidâyete çağırıyorlar. “Bize gel” diyorlar. O ise şaşkınlıkla dâvet arasında bocalıyor. Nereye gideceğini bilmiyor. Ve hangi bölüğe koşacağını kararlaştırmıyor.
İşte Allah’ın dinini tanımış ve onun zevkine ermiş -bu bilginin ve zevkin derecesi ne olursa olsun- sonra gerisin geri dönerek sahte ilâhların kulu olmuş, korku ve baskıların ezici darbesi altında kalıp yalancı ilâhlara kul olmuş insanların hali! Âyetteki “de ki” emrinin muhâtabı Hz. Peygamberdir. Bu ifâde, sûre içerisinde tekrar eden kuvvetli bir tesir tonuna sahiptir ve “hidâyetin sadece Allah’a ait olduğu, Rasûlullah’ın ise korkutuculuk ve tebliğ edicilikten öte bir görevinin bulunmadığı” anlamına gelmektedir.
Ey Rasûlüm söyle onlara Allah’tan başkasına tapınmak, onlardan yardım dilemek ve onlara hareket kumandasını teslim etmek gibi yaptıkları fiillerin kötülüğünü belirterek söyle… Hâlbuki tapındıkları şeyler ne fayda, ne de zarar verebilir kendilerine. İster taptıkları şeyler put olsun, ister taş veya ağaç olsun, ister ruh veya melek olsun, isterse şeytan veya insan olsun... Hepsi de kendilerine fayda veya zarar dokundurmamakta eşittirler. Onlar aciz varlıklardır. Ne faydaları dokunabilir kimseye, ne de zararları. Yeryüzünde meydana gelen her hareket sadece Allah’ın takdirine uygun olarak cereyan eder. Allah’ın izin vermediği
1417] N. Şahinler, s. 99-100
1418] 6/En’âm, 71
- 298 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hiçbir şey olmaz. Onun takdirinden ve hükmünün dışında bir şey yeryüzünde cereyan edemez.
Verdiğimiz âyette gündeme getirilen gerçek aynı sûre içerisinde dolaylı bir şekilde tekrar ele alınmış ve Kur’an bağlılarına, işi kökünden halledecek şu kozmik direktif verilmiştir: “... Allah de ve bırak onları daldıkları bataklıkta oynaya dursunlar.” 1419
27- Mü’min ve Kâfirin Hali-Karanlıktan Çıkamayanlar
“Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp, ondan hiç çıkamayan kimse gibi olur mu? İşte kâfirlere yaptıkları (işler) öyle süslü (câzip) gösterilmiştir.” 1420
Bu âyetteki temsilde Yüce Allah, hidâyet edip sapıklıktan kurtardığı ve ışığında yürüyeceği bir nûr verdiği mü’min kimseyi, diriye; kâfiri de karanlıklar içinde kalıp çıkamayan bir ölüye benzetmiştir. Bu âyetin, Hz. Hamza (r.a.) ile Ebû Cehil hakkında yahut Ammâr (r.a.) ile Ebû Cehil hakkında indiği rivâyet edilmiştir.1421 Demek ki âyette, dolayısıyla, inkâr, ölüme; inkârcı, ölüye; İman eden kimse, ölümden sonra Allah’ın dirilttiği kimseye benzetildiği gibi, küfür, zulmetlere, iman da nura benzetilmektedir. Karanlıklarda olan, doğruyu ve eğriyi, iyiyi ve kötüyü, Hakkı ve bâtılı ayıramaz. Zaten şeytan ona bâtılı süsleyip yaldızlamaktadır. Mü’min ise, Allah’ın verdiği iman nûru sayesinde Hakkı ve bâtılı, haklıyı ve haksızı, faydalıyı ve zararlıyı, iyiyi ve kötüyü ayırdeder. Elbette ölü ile diri bir olmadığı gibi, mü’min ile kâfir de bir olamaz.1422 Kur’ân’da mü’minlerin dirilere, kâfirlerin ölülere benzetilmesi de müteaddid âyetlerde geçer. Çünkü onların kalpleri ölmüştür.1423 “Bunun için (Ey Rasûlüm) sen, bu dâveti elbette ölülere duyuramazsın, arkalarını dönüp giden sağırlara işittiremezsin.” 1424 “O halde (Ey Rasûlüm), sen mi sağırlara işittireceksin yahut körlere ve açık bir sapıklıkta olanlara hidâyet vereceksin?” 1425
Âyette “…ölü iken” ifâdesi, cehalet ve anlayış yokluğu içindeyken, “hayat verdiğimiz” ifâdesi ise, bilgi ve anlayış verip, gerçeği tanıyabilecek zihin düzeyine çıkardığımız anlamınadır. Gerçekten doğruyu eğriden ayıramayan ve Doğru Yol’u bilmeyen fiziksel açıdan canlı kabul edilebilirse de aslında o, kendisini gerçekten insan yapacak “hayat”tan yoksundur. Yaşayan bir insan değil, ancak yaşayan biyolojik bir varlıktır. Yaşayan (hayat sahibi) insan ise, ancak doğruyu eğriden, iyiyi kötüden, haklıyı haksızdan ayırabilendir.
Bu nedenle âyet, hayat hakkında gerçek anlayışa ulaşmış ve bilginin ışığıyla sayısız eğri yolların arasında Doğru Yol’u tanıyabilen bir kişi ile anlayıştan yoksun ve cehâlet karanlıklarında körlüğünden dolayı düşe kaka gidenlerin bir olamayacağını söylemektedir.
Yine âyet bir sünnetullaha dikkatimizi çekerek, kendilerine sunulan ışığın
1419] 6/En’âm, 91; N. Şahinler, s. 101-103
1420] 6/En’âm, 122
1421] Beyzavî, I, 329
1422] Ş. Mansur, s. 178
1423] 6/En’âm, 36; 27/Neml, 80
1424] 30/Rûm, 52
1425] 43/Zuhruf, 40; Velî Ulutürk, s. 53-54
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 299 -
yol göstericiliğine tabi olmayı reddedip, Doğru Yol’a çağrıldıkları halde eğri yollarda yürümeyi tercih edenlere yaptıklarının güzel gösterilmesinin Allah’ın bir kanunu olduğunu hatırlatıyor. Böyle kişiler zamanla karanlığı sevmeye başlar ve karanlıklar içinde körler gibi el yordamıyla yürümekten ve hayatları boyunca sürüklenip gitmekten hoşlanır hale gelirler. Aynı şekilde, her kötü şey kendilerine sevmeye ve yapmaya değer, her gülünçlük de bir hikmet parıltısı olarak görünür.
Özetle söylemeye çalışırsak bu âyette hayat, iman ve aydınlığı; ölüm ise, küfür ve karanlığı sembolize etmektedir. İman sonsuz alemler ile bağ kurmaktan, ezel ve ebed ile birleşip karşılıklı ilişki kurmaktan ibarettir ki, işte hayat budur. Küfür; ruhun yücelip, enginlere açılmaması için kurulmuş bir engeldir. Karanlıklar yığınıdır küfür. Duygu ve bedeni arzulara hâkim bir damga gibidir. Çünkü o karanlıklardan ibarettir. Bataklık üstüne bataklık ve sapıklıktır. İman ise enginlere doğru açılış ve uzak ufukları görüştür. Düşünce ve istikamet vasıtasıdır. Her türlü şekliyle bir nur harmanıdır iman.. Küfür katılaşıp taşlaşmaktır.. Her şeyi ile sıkıntı yığınıdır. Fıtratın kolay ve basit yolunu yitirip şaşırmaktan ibarettir. Zorluklar kümesidir. Huzur ve sessizlikten mahrumiyet, emin bir kucaktan yoksun olmaktır. Kararsızlık ve ıztırap halidir küfür. İman ise bir ferahlık, kolaylık ve huzur, upuzun serilmiş rahmet gölgesidir…
İnsanlar bu dinle -İslâm’la- tanışmadan önce kalpleri ölü idi ve ruhları karanlıklarla kaplıydı. Sonra kalplerine bir iman nefhası üfurüldü de canlanıverdiler. Ve bir iman meşalesi alevlendi ruhlarında. Bu meşale her tarafı aydınlatmaya başladı. İnsanlar bu aydınlıkta dalaletten dönüp hidâyete geldiler.. Yol kaçkınları bu nur ile gerçeği buldular.. Korkaklar bu nur ile emniyete ulaştılar.. Köleler bu aydınlık sayesinde hürriyetlerini elde ettiler.. İnsanlığa aydınlık ufuklarının işaretleri bu nur ile görünüverdi. Ve işte böylece yeryüzünde yeni bir insanın doğuşu başlamış oldu. İlan edilen gerçek, bu doğuş idi. Hür ve aydın insanın doğuşu.. Kullara kul olmaktan kurtulup kulların yaradanına kul olan insanın doğuşu..
Unutmayalım ki: “Allah, iman sahiplerinin Velî’sidir; onları karanlıktan aydınlığa çıkarır. Küfre sapanlara gelince, onların dostları tağuttur ki, kendilerini nurdan karanlıklara çıkarır. Bunlar cehennem halkıdır. Orada sürekli kalacaktır onlar.”;1426 “Körle, gören bir olmaz. Karanlıklarla ışık da bir olmaz. Gölge ile sıcaklık da aynı değildir. Diriler de eşit olmaz, ölüler de. Allah dilediğine işittirir. Ama sen, kabirdekilere işittiremezsin.” 1427
28- İman Etmenin Göğe Çıkmak Kadar Zor Geldiği Kişiler
“Allah, hidâyetini dilediği kimsenin göğsünü, İslâm için açar. Saptırmak dilediğinin de göğsünü öylesine daraltıp sıkar ki, iman ona göğe çıkmak kadar zor gelir. Allah, iman etmeyenlerin üzerine pisliği işte böyle atar.” 1428
Âyet, Allah’ın hidâyet etmek istediği insanın göğsünü İslâm’a açacağı, o kimsenin, İslâm ile sevinç ve huzur duyacağı; sapıklığında bırakmak istediğinin gönlünü de, göğe tırmananın göğsü gibi darlık ve tıkanıklık içinde bırakacağını bildirmektedir. Burada: “Allah kimi saptırmak isterse” cümlesi, her şeyin, Allah’ın yasaları içinde olduğunu belirtmektedir. Kişinin gönlünün İslâm’a açılması, içindeki düşüncelerin, dürtülerin işleyip ağır basmasıyla olur. Sapıklıkta kalması da yine
1426] 2/Bakara, 257
1427] 35/Fâtır, l9-22; N. Şahinler, s. 104-106
1428] 6/En’âm, 125
- 300 -
KUR’AN KAVRAMLARI
içindeki düşüncelerin, karşıtlarına ağır basmasıyla olur. Bunların hepsi Allah’ın yasaları çerçevesinde oluşur. Yasalar Allah’ındır ama insanda bir isteme ve düşüncelerini tercih etme özgürlüğü vardır. İnsan isterse Allah onun düşüncesini, gönlünü iman tarafına yöneltir.
İnsan istemez, gayret etmezse Allah onu, girdiği sapıklık içinde bırakır. Allah’tan başka kudret ve yönetim sahibi yoktur. Allah Rasûlü (s.a.s.), kendisine Allah’ın, mü’minin göğsünü nasıl açtığı sorulunca şöyle buyurmuştur: “Kalbine bir nur atar, kalbi İslâm ile sevinir, ferahlık duyar.” “Bunun tanınacak bir belirtisi var mıdır?” dediler. “Bunun belirtisi, ebedîyyet yurduna yönelmek, aldanma yurdundan uzak durmak, ölmezden önce ölüme hazırlanmaktır.” dedi. 1429
Bu âyette bir fizik yasasına da işaret vardır. Yüce Allah: “Allah kimi saptırmak isterse, onun gönlünü göğe tırmanıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar” buyuruyor. Âyet, mü’minle kâfirin ruhsal durumunu belirtmek için verdiği örnekte göğe yükselen insanın göğsünün daralacağına, tıkanacağına, o adamın güçlük çekeceğine işaret etmiştir.
Bilindiği üzre yükseğe çıktıkça hava basıncı düşer, nefes almak güçleşir. Nefes alması güçleştikçe göğsü daralıp sıkılmaya başlayan insan, boğulacak gibi olur. Her yüz metre yükseldikçe basınç bir derece azalır. 15-16 bin metre yükselince özel cihazlar olmadığı takdirde nefes alamaz, havasızlıktan boğularak ölür. İşte hava basıncını ölçen aletlerin bulunmadığı bir zamanda inen Kur’an, göğe yükselen insanın göğsünün daralıp tıkanacağını söylemekle bu fizik kanununa da işaret etmiş olmaktadır. Hiç kuşkusuz bu ifâde, bir Kur’an mûcizesidir.
Ayrıca yükseldikçe göğsün daralıp tıkanacağını canlandırmak üzere âyet içerisinde geçen “bessa’adu” kelimesinin seçilmesi de olağanüstü dikkat çekicidir. Arapça orijinal okunuşu ile bu kelime söylendiğinde adeta boğaz tıkanmakta, nefes daralmaktadır. Seçilen kelime işaret ettiği anlamı yansıtmaktadır.
Âyet, Allah’ın hidâyetinden yüz çeviren ve doğru yolu bulmayı arzu etmeyerek fıtratının kapısını kapatanların küfür bataklığında veya başka bir deyişle “pislik” içinde kaldıklarını söyleyerek son bulmaktadır.
Türkçe çeviride “pislik” olarak verdiğimiz kelimenin aslı “rics” dir. Kur’an’da 10 yerde geçen bu kelime, pis şey, pis koku anlamındadır. Rics adam, rics kişiler şeklinde sıfat olarak da kullanılır.
Rağıb el-Isfahani, ricsin 4 türlü olabileceğini söylüyor:
1) Yaratılıştan,
2) Akıl yönünden,
3) Din yönünden,
4) Bunların hepsi yönünden. Örneğin, ölü hayvanın eti bu cümledendir.
Rics, bir pisliktir ki, bulaşanı da rics haline getirir. İnkarın her türü, inkâra vasıta ve alet olan her şey rics haline gelir. Meselâ, putlar birer ricstir.1430 Putlara
1429] Taberî, Câmi’ul-Beyan, 8/26
1430] 22/Hacc, 30
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 301 -
ve putçuluğa bulaşan müşrikler de ricsdir.1431 İmansızlık ve akılsızlık, yani akla ters düşmek verdiğimiz âyette de belirtildiği gibi Allah tarafından ricse batırılmaktır.1432 Rics, madde dünyasında tiksinti ve rahatsızlık sebebi olan şeylerdir. Rics, insanın bedenini sardığı gibi gönül dünyasına da Mûsâllat olur. Bu demektir ki, ricsin maddî olanı yanında mânevî olanı da vardır. Bunların biri ötekini, sürekli azdırır, büyütür. Allah’ın ricsten özellikle uzak tuttuğu topluluk, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Ehlibeytidir. 1433
29- Kâfirler Cennete Giremeyecekler
“Doğrusu, âyetlerimizi yalan sayıp, onlara karşı büyüklük taslayanlara, göğün kapıları açılmaz; Deve iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremezler. İşte suçluları böyle cezalandırırız.” 1434
Bu âyette, inkârcıların, deve iğne deliğinden geçmedikçe, cennete giremeyecekleri beyân edilmiştir. Bu, bir darbı meseldir. Müfessirlerin çoğu bu mânâyı tercih ederler. “Cemel”in, halat, urgan mânâsı da vardır. Onu iğne deliğine biraz daha münasib görenler vardır. Ancak buradaki mânâ, Türkçemizde bulunan, “Balık kavağa çıkıncaya kadar” meselimiz gibi, olmayacak işler hakkındadır. Yani Allah’ın âyetlerini inkâr edenler, asla cennete giremeyeceklerdir, demektir ki, bu mânâ siyaka daha uygundur.1435 Çünkü deve büyüklükte, iğne deliği ise küçüklükte ve darlıkta bir mesel olmuştur.1436 Araplar, olmayacak şeyler hakkında, “Hatem-i Tâî’nin kabrinin bulunduğu dağ yok oluncaya kadar.” ve “Karga beyazlaşıncaya kadar.” gibi deyimler kullanırlar. “Deve iğne deliğinden geçinceye kadar” tâbiri de bu kabil bir deyimdir. 1437
30- Mü’min ve iyi Kişi, Kâfir ve Kötü Kişi
“İyi toprak -Rabbinin izniyle- (bol) bitki verir; çorak toprak ise yararsız bitkiden başka birşey çıkarmaz, işte Biz, şükreden bir toplum için, âyetleri böyle döndürüp (tekrar tekrar) açıklıyoruz.”1438
Âyet, Allah’ın âyetlerini düşünen ve onlardan faydalanan kimseyi, iyi toprağa; onlara kulak asmayan ve onlardan etkilenmeyen kimseyi de kötü toprağa benzeten bir temsildir.1439 Birinin kabiliyeti iyi ürün verir, diğerinin kabiliyeti ise buna müsait değildir. “Kur’ân kalplerin âb-i hayatıdır, din ve marifet de ebedî bir hayat olan rahmet-i İlâhiyyedir. Mükellef ve muhatab olan insanlar da, yağmurun indiği yerler gibi, iki kısımdır: Topraklar gibi, İnsanların ve insan hey’et-i ictimâiyyesinin de tayyibi ve habisi, iyisi ve kötüsü vardır.”1440 Kâmin (gizli) mesele bir örnek olan bu âyet, iyi toprağın mahsulünün iyi olduğu gibi, iyi mü’minin de amelinin iyi olacağını, çorak toprağın mahsulünün kıt ve kötü olduğu gibi,
1431] 9/Tevbe, 95
1432] 7/A’râf, 71; 10/Yûnus, 100
1433] 33/Ahzâb, 33; N. Şahinler, s. 107-110
1434] 7/A’râf, 40
1435] Elmalılı, III, 2161-6162
1436] Beyzâvi, I, 349
1437] Ebû Hilâl el-Askerî, I, 363; Velî Ulutürk, s. 46-47
1438] 7/A’râf, 58
1439] Beyzâvî, I, 353; Zemahşerî, II, 84
1440] Elmalılı, III, 2201-2202
- 302 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kâfirin de amelinin kötü olacağını ifâde etmektedir. 1441
31- Bile Bile Allah’ın Âyetlerini İnkâr Edenin Hali-Dilini Sarkıtarak Soluyan Köpek Gibi Olanlar
“Onlara şu adamın haberini anlat: Ona âyetlerimizi verdik de, onlardan sıyrıldı, çıktı. Şeytan onu peşine taktı, böylece azgınlardan oldu. Dileseydik, elbette onu âyetlerle yükseltirdik. Fakat, o dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun hali, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan bir köpeğin durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalan sayan kimselerin hali budur. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler. Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmeden topluluk ne kötü bir örnektir!” 1442
Bu âyette müphem olarak bahsedilen şahsın kim olduğu hususunda değişik haberler vardır.1443 Bir rivâyete göre İsrâiloğullan bilginlerinden Bel’am b. Bâûrâ’dır bu... Kavminin verdiği dünyalık hediyeler ve ettiği ısrarlar neticesinde -bildiği gerçeklere rağmen- Mûsâ (a.s.)’a bedduâ etmiş ve bu yüzden dili göğsüne kadar sarkmıştı.1444 Bu adamın, Ümeyye b. Ebi’s-Salt olduğu da rivâyet edilmiştir.1445 Ümeyye, eski şeriatlardan epey bir bilgi edinmişti; fakat bu bilgisinden faydalanamadı. Çünkü o, Hz. Peygamber (a.s.) zamanına yetişmiş, onun mûcize ve alâmetlerini görmüş; bununla beraber ona tabî olmamış, müşriklere taraftar olmuştu. Çünkü kendisi peygamber olmayı umuyormuş, bu yüzden de Hz. Peygamber(a.s.)e hased etmiştir.1446 Fakat Kur’ân’ın bu üslûbu tâkîb etmesindeki maksad, şahısların belirlenmesi değil, onların halini anlatmak ve misallendirmektir. 1447
Şu halde dünyaya meyledip, hevâsına tabî olan kimse, ilâhî hakikatleri bile bile bu yolu seçerse, onun hali, üstüne varsan da varmasan da, diğer hayvanlarda bulunmayan bir aşağılık halde, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin acaip ve aşağılık haline benzer. Mevkî ve şerefini böyle düşürmüş olur.1448 Zaten bundan sonra gelen âyette bu temsildeki kimselerin ne kötü bir örnek teşkil ettikleri ifâde edilir. 1449
Âyete, kendinden önceki âyetlerle olan ilişkisini göz önüne alarak yaklaşırsak şu anlamları yüklememiz mümkündür: Bir insan düşünelim ki Allah ona âyetlerini veriyor, kendi keremiyle donatıyor, ilmiyle hilafet bahşediyor. Hidâyet ve yücelmenin bütün yollarını, en mükemmel fırsatlarını ona ihsan ediyor. Fakat o, fıtratın doğru yolundan sapıyor ve Allah’ın âyetlerini bilip gördükten sonra geri dönüyor. Ne ilk ahdi tutuyor, ne de doğru yolu gösteren âyetlere bağlanıyor. Tam aksine dünya menfaatlerine, hırs ve rahatına yönelip, çeşitli günahlara kapılarak, basit arzuların hırsına yenik düşüyor. Sonunda bütün yüce olan şeyleri bir kenara iterek tüm akli ve ahlaki gelişme yetilerini boşa harcıyor. Deyim
1441] Velî Ulutürk, s. 47-48
1442] 7/A’râf, 175-177
1443] İbn Kesir, II, 264
1444] Celâleyn, I, 376;Beyzâvî’nin Haşiyesinde, Mısır, 1968
1445] İbn Kesir, II, 265
1446] Beyzâvî, 1, 377
1447] Elmalılı, IV, 2335
1448] Zemahşerî, II, 131; Beyzâvî, I, 3, 77; Ş. Mansûr, s. 270-271
1449] 7/A’râf, 177; V. Ulutürk, s. 48-49
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 303 -
yerindeyse “yerdeki çamurları gökteki yıldızlara” tercih ediyor.
Ve şeytanın bir oyuncağı durumuna geçiyor. Bir daha hiç bir koruyucu korumuyor onu… Hiçbir muhafız beklemiyor kendisini. Şeytanı izliyor, şeytanın peşine gidiyor ve onun sözlerine uyuyor. Sonra bir de bakıyoruz ki bu insan şekil değiştirmiş, köpek sûretine geçmiş. Kovduğunuz zaman soluyor, kovmadığınız zaman da soluyor. Bu adam durmadan soluyup duran köpeğe benzer. Sıcakta köpeğin dilini çıkarıp soluması, bir bunaltı halini sembolize eder. İşte Allah’ın âyetlerini inkâr edenler de durmadan dilini çıkarıp soluyan köpekler gibi bunalım içindedirler. Üzerlerine yük vursan da vurmasan da bunalım içindedirler. Çünkü imansızlık onların vicdanlarım rahatsız eder.
Allah’ın böyle bir kimseyi köpeğe benzetmesinin bir başka nedeni de şudur. Soluyan bir köpeğin dışarıya sarkan dili ve akan salyası, onun doymak bilmeyen oburluğunu gösterir. Kendisine bir taş parçası atıldığında bile yer koklayarak o yöne doğru süratle koşar ve belki bir kemik olabilir umuduyla, onu dişler. Kendisi gibi daha bir çok köpeğin doymasına yetecek bir leşe rastladığı zaman da onun bencilliği, bu son derece güçlü sahip olma hırsı açıkça ortaya çıkar ve başka bir köpeği buna ortak yapmak istemez. Köpeğin diğer bir özelliği de şehvete aşırı düşkün olmasıdır. Bu yüzden iman ve bilginin kendisine telkinde bulunduğu yasakları çiğneyen dünyaperest insan, işte böyle bir köpeğe benzetilmiştir. Tıpkı bir köpek gibi o da midesini dolduracak ve şehvetini tatmin edecek yolların peşine düşecektir.
Bu örnek, Allah’ın verdiği bilgi ve âyetlerle istifâde etmesini bilmeyen ve iman yolundan yürüyüp ilerlemeyen herkese uyan bir misaldir. Allah’ın nimetlerinden sıyrılıp şeytanın peşine düşerek onun kölesi halinde olan ve neticede şekil değiştirerek hayvanlar mertebesine düşen her insanın durumunu belirtmektedir.
Âyete dikkat edilirse, Kur’an şahıs ismi belirtmiyor, karakter çiziyor. Bu adam bir tane değildir. Her devirde böyle insanlar çoktur. İnsanlık tarihi her zaman, her yerde ve her toplulukta bir çok kere bu örneği gözümüzün önüne dikmektedir. Nice din bilgini tanıyoruz ki Allah’ın dininin gerçeklerini öğrenir de sonra ondan sapıtır. Ve Allah’ın dininde olmayan şeyleri söyler. Bu bilgileri maksatlı tahriflere vasıta olarak kullanır. Yeryüzünün fani hükümdarlarının keyfine göre fetvalar verir. Böylece Allah’ın hâkimiyetine tecavüz edip O’nun yeryüzündeki mukaddesatını çiğneyenlere sadık bir kul gibi yardımcı olur. Bunlardan öylelerini gördük ki, din âlimidirler, şu gerçekleri itiraf ederler: “Teşri Hakkı Allah’ın haklarından birisidir. Onu kim kendisi için iddia ederse Allah’ın uluhiyetini ortak olur. Ayrıca o kişiye bu Hakkı veren veya kabul ederek peşinden gidenler de tıpkı onun gibi küfretmiş sayılırlar...”
İşte bu bilginler... Dinin zarûrî olarak öğrettiği bu gerçekleri bilmelerine rağmen, kendi şahısları için hüküm koyma yetkisini taşıyan ve böylece tanrılaşma iddiasında bulunan putlara, zâlim dikdatörlere yardımcı olurlar. Kendilerinin birbirleri ile küfürlerine hüküm verdikleri şahısları desteklerler.. Ve onlara müslüman adını verirler. Onların yapmak istedikleri şeyin İslâm olduğunu ve başka türlü bir İslâmiyet’in bulunamıyacağını söylerler. . Bunlardan öylelerini gördük ki, bir yıl boyu fâizin haram olduğunu yazıp dururken, bir başka sene bütünüyle fâizin helâl olduğunu yazmaya başlamışlardır.
- 304 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah korusun, zamanımızda bu tip âlimler sanki kendi nefsine zulmetmek için hırsla koşuyorlar. Tıpkı cehennemin çukurlarında kendisine ayrılan yere başka birisinin de girmek üzere kendisiyle yarışarak geçmesinden korkup dişini sıkması gibi bu yolda koşuyorlar... Her sabah cehennemde kendisi için ayrılan yeri tesbit etmek üzere hızla ilerliyor ve bu dünya hayatından sıyrılıp kopuncaya kadar bitmek tükenmek nedir bilmeyen bir soluyuşla bu arzuların peşinde koşup duruyorlar.
Allah’ım sen koru bizleri, sebat ver ayaklarımıza. Sabır boşalt üzerimize… Ve bizi müslümanlar olarak öldür. 1450
32- Dört Ayaklı Hayvanlar Gibi Olanlar
“Yemin olsun ki biz, insanlardan ve cinlerden bir çoğunu cehennem için yarattık. Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar, gözleri var bunların, onlarla görmezler; kulakları var bunların, onlarla işitmezler. Dört ayaklı hayvanlar gibidir bunlar. Belki daha da şaşkın. Gâfillerin ta kendileridir bunlar.” 1451
Âyet, insan olmanın kozmik icaplarını yerine getirmeyenlerin hayvanlardan daha sapık olacaklarını söylüyor. “Bunların kalpleri vardır duygulanmaz, gözleri vardır görmez, kulakları vardır işitmez.” Her canlının gözü görüp kulağı işittiğine göre, âyetin kastettiği, insana yakışır biçimde duyup, görüp, işitmektir. Bunu yapamayanın hayvan olma şansı yoktur. O, hayvandan daha aşağılara inecektir. Çünkü hayvan, yaratılışın kendinden beklediğini mutlaka yerine getirir. İnsan ise, yaratılışın kendinden beklediği onur burcuna yükselemezse, hayvan olma şansını da yitirir ve en sefil çukurlara yuvarlanır. Bu yuvarlanma insanı en ileri inkâr hali olan putperestlikle bir “pislik” durumuna getirebilir. 1452
Kısacası insanın üç değil, iki yolu vardır: Ya zirvelere, yaratılışın onur burcuna çıkar yahut da aşağılara, çukurun dibine yuvarlanır. Başka bir âyette bu gerçek bir kez daha ifâdeye konarak şöyle denmiştir: “Allah katında yeryüzü hayvanlarının en kötüsü, Allah’a nankörlük eden imansızlardır.” 1453
Yine bu âyetle Yüce Allah, akılları varken düşünmeyen, gözleri varken görmeyen, kulakları varken bir türlü hakkın sesini işitmeyen kimseleri cehenneme atmaktadır. Çünkü bunlar, kendilerinde bulunan yetenekleri kullanıp hakkın yoluna gelmemişler, hakkın sesini dinlememişlerdir. Bu halleriyle bunlar, düşüncesiz, söz anlamaz hayvanlara benzemişlerdir.
Demek ki yeteneklerini kullanıp Allah’ın âyetlerini düşünenleri Allah, içlerinde uyanan etkenlerle yola getirir. Onlar doğru yolu bulurlar. Ama yeteneklerini kullanmayan, Allah’ın âyetlerini dinlemek istenmeyen, inkârda direnip duranların içlerinde iman etkeni uyanmaz. Allah, o sapıklığı yeğleyenleri, zorla hidâyete götürmez, kendi hallerine bırakır. İşte ziyana uğrayanlar da onlardır.
Fakat insanın içinde ve dışında ortaya çıkan olayların hepsi, Allah’ın kanunları çerçevesinde oluştuğundan dolayı hidâyet de, dalalet de Allah’ın yaratmasıdır. Çünkü kanunsuz iş olmaz. Faktörler bulunmadan hiçbir iş meydana gelmez.
1450] N. Şahinler, s. 111-114
1451] 7/A’râf, 179
1452] bk. 9/Tevbe, 28
1453] 8/Enfâl, 55
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 305 -
Kanunlar Allah’ındır. O’ndan başka yaratıcı yoktur. Her şeyi Allah yaratır. Hidâyet de, dalâlet de Allah’ın yaratmasıdır. Ama bunlar insanın seçimine bırakılmıştır. İnsan seçer, Allah yaratır. İnsan aklıyla herhangi bir yönü seçtiği için yaratan Allah olduğu halde sorumlu insandır.
Bu âyet, “Birçok cin ve insan vardır ki, biz onları sadece cehenneme göndermek ve cehenneme yakıt yapmak için yarattık” diye bir manaya gelmez. Kullanılan ifâde insanlık dilinde şiddetli bir hasret ve üzüntüyü belirtir. Örneğin; çocukları genç yaşta savaşta öldürülen bir anne, “Onları ben; bu mermilere yem olsun diye büyütmüşüm” dediğinde bu anne onların gerçekten bu gaye için büyütüldüğünü söylemek istememekte, tam aksine son derece büyük olan üzüntüsüne göstermek ve savaştan sorumlu olanları yermek istemektedir.
Âyette geçen “el-kulûb” kelimesi kalbin çoğuludur. Bilindiği gibi kalb, vücuda kan pompalayan bir organımızdır. Fakat Kur’ân-ı Kerim’de kalb sözcüğü ile, insanın algı ve bilinç merkezi kasdolunur. Yine âyette yeralan “la yefqahûn” kelimesinin kökü olan fıkh ise ilim diye tefsir edilir. Bu kelimenin asıl anlamı, açmak, yarmaktır. Anlamak mânâsında kullanılır. Hekim-i Tirmizi, fıkhı şöyle tanımlıyor: “Fıkh, bir şeyin iç yüzünü bilmek demektir. İşlerin iç yüzünü bilmeyip sadece yüzeyde kalanlara fakih denmez.”
Gazâli’ye göre nakle dayanarak değil, fakat asıl anlamından çevirerek garip fetvaları, ayrıntıları bilenlere fakih adını vermişlerdir. Oysa İslâm’ın ilk asrında fıkıh bu anlamda kullanılmıyor, sadece âhiret yolunu, nefsin hastalıklarını, amellerin ruhsal değerini bozan işleri, dünyanın adiliğini iyi bilen; âhiret nimetlerine göz diken, kalbini Allah korkusu sarmış kimselere fakih deniyor. Kur’an: “Her kabileden bir cemaatin dini iyice fıkhetmeleri ve dönüp kavimlerine geldikleri zaman onları, Allah’ın yasaklarından kaçınmaları için uyarmaları gerekmez miydi?”1454 âyeti de bunu gösterir. İşte fıkıh budur.
Yoksa talâkın, köle âzâd etmenin, lian ve selem gibi konuların ayrıntılarını bilmek fıkıh değildir. Çünkü bunları bilmek ile ne uyarma, ne korkutma hasıl olmaz. Aksine sürekli bunlarla uğraşmak, kalbi katılaştırır, kalbden haşyeti çıkarır. Nitekim kendini tamamen bu işe verenlerin böyle olduklarım görüyoruz. İşte Yüce Allah: “Kalpleri var, fakat onunla fıkhetmezler…” buyurmuş, fıkıh ile fetvâ konularını değil, iman mânâlarını anlamayı kasdetmiş, düşünüp de inanmayanları kınamıştır. 1455
Ebû Hanife de fıkhı: “Nefsin lehinde ve aleyhinde olanları bilmesidir” şeklinde tanımlamıştır. Kur’ân-ı Kerim’de 27 yerde kullanılan bu kelime, bunların 19’unda ince bir anlayış, derin bir bilgi, bir şeyin iç yüzünü anlamak manasmdadır. Ancak bu dikkatli ve ince düşünce ile sözün asıl mânâsı kavranabilir. 1456
33- Dünya Hayatı-Gökten İndirilen Su
“Dünya hayatı tıpkı gökten indirdiğimiz bir suya benzer: Onunla insan ve hayvanların yiyeceği bitkiler yetişip, birbirine karışmıştır. Toprağın süslenip bezendiği, sahiblerinin de on(u biçmeye, mahsullerini toplamay)a kâdîr olduklarını sandıkları sırada,
1454] 9/Tevbe, 122
1455] İmam Gazâli, İhyâ, 1/48, 3/487
1456] Tefsiru’l-Menar, 9/420-421; N. Şahinler, s. 115-118
- 306 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gece veya gündüz emrimiz o yere gelmiş ve orayı, sanki dün hiç bir şey bitirmemiş gibi biçilmiş bir hale getirmişizdir. İşte Biz, düşünen bir toplum için âyetleri böyle uzun uzun açıklıyoruz.” 1457
Bu âyetteki temsilde, dünya hayatının hali ve ondan istifâde müddetinin kısalığı; onun bu kısa müddette sahibine yönelişi, süsü, yaldızı ve çekiciliğinin, sahibine, Allah’ı unutturmaya sebeb oluşu ve çok kısa zamanda elden çıkışı veya sahibinin ondan çıkışı; gökten Allah’ın indirdiği su ile, toprağın yeşerip, görkemli bir şekilde bitki ve ağaçların birbirine karışmasına, bütün süslerini takındıkları tam bu sırada onların, Allah’ın emriyle sönüp gitmesine temsil edilmiştir.1458 Onun güzelliği, ilkbahar mevsimi gibi bir mevsimliktir, hemen yok olur.1459 Âyette bir ‘istiâre’ yapılmıştır ve bunda bir “teşbîh-i mürekkeb” vardır. Bu, âyetin bütününden çıkarılmaktadır. 1460
Âyet, bu dünyada görünürdeki başarılarına bakıp, âhireti bütünüyle unutanlara bir uyarı anlamı taşır. Bu tipler, ekinlerinin olgun ve bereketli olduğunu, onu biçebileceklerini ve hasat sonu mutlu olacaklarını zanneden toprak sahiplerine benzetilmiştir. Bu toprak sahipleri olgun ürünlerinin yakında tadına bakabileceklerinden emin biçimde, Allah’ın ürünlerini ve büyük umutlarını yok edici emrinin farkında değildirler. Tıpkı bunun gibi âhiret hayatı için hazırlık yapmayanlar, bu dünya lezzetleri uğruna haksız yere kazandıklarının karşılığını öte dünyada bir felaket olarak bulacaklardır. Tıpkı hasadından emin olunan ürünün aniden bir felakete uğrayıvermesi gibi…
Dünya hayatının “gökten inen suya” benzetilme örneği Kur’an’da daha başka âyetlerde de yer almaktadır. Örneğin; 3/Âl-i İmran, 14-15; 10/Yûnus, 24-25; 14/İbrâhim, 18; 18/Kehf, 45-46; 24/Nûr, 39... Tüm bu âyetlerde, insanoğluna içinde yaşadığı hayatın geçici olduğu hatırlatılmaktadır. Bu dünyadaki hayat ve bu hayat içindeki iniş ve çıkışlar geçicidir. Her ne kadar dünyada hoşumuza giden şeyler çok görünüyorsa da, aslında onlar hakirdir, asılsızdır ve aldatıcıdır, insanoğlu akılsızlığı yüzünden aldanmaktadır; çünkü onları elde etmeyi son saadet zannetmektedir. Oysa bu dünyada ne kadar büyük fayda ve lezzetler elde edilirse edilsin, hepsi de sınırlı ve geçici bir hayat ile çevrelenmiştir. Ayrıca bu dünyada insanoğlunun hayat akışı, aniden tersine dönebilir. Ancak bu dünyanın aksine, âhiret hayatı ebedîdir. Oradaki faydalar da, zararlar da çok kapsamlı ve süresizdir, şâyet Allah’ın mağfireti sizlere nasip olursa, Allah’ın rızası karşılığında size verilen nimetler de, o derece büyük ve sonsuz olacaktır. Öyle ki onların yanında bu dünyanın zenginlik ve ihtişamı bir hiçtir. Allah’ın azabına layık olanlar ise, zararlarının ne derece büyük olduğunu göreceklerdir. Çünkü bu dünyadaki hiç bir fayda, kazanç ve lezzet, âhirete sahip olanların yanında bir değer taşımaz.
Kur’ân-ı Kerim’de 110 küsur yerde geçen dünya kelimesi esasında isim olarak değil, sıfat olarak kullanılmakta ve yüzde doksandan fazlasıyla hayat kelimesini nitelendirmektedir. Dünya, “denâet” kökünden bir sıfat olup basit, adi, iğreti, ölümlü anlamlarına gelmektedir. Kur’an yüze yakın yerde iğreti, âdi, basit hayat (el-Hayat ed-Dünya) deyimine yer vermekte ve insanı böyle bir hayat tenezzül
1457] Yûnus, 10/24
1458] Âlûsî, XI, 100-102; Ş. Mansûr, s. 254-255; Beyzâvî, I, 444-445
1459] Hakîm Tirmizi, s. 8
1460] V. Ulutürk, s. 50
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 307 -
etmemeye çağırmaktadır.
Ne yazık ki, Kur’an’a ters bir kanaat, dünya kelimesini isim olarak benimsemiş ve empoze etmiş, sonuçta da bu kelime yerküre anlamında halk arasında kullanılmıştır. Bunun götürdüğü sakat anlayış, Kur’an’ın dünyayı kötülediği, dünyadan tiksindiği, insanı dünyadan yüz çevirmeye çağırdığı merkezinde olmuştur.
Bu tamamen yanlıştır. Kur’an, coğrafi ve astronomik anlamda dünyayı karşılamak için “arz” kelimesini kullanır. Ve Kur’an’a göre arz İlâhî âyetlerle dolu, hareket halinde bir küre olup tetkik edilmesi, ihyası, korunması, güzelleştirilmesi insandan istenen İlâhî bir emânettir. Kur’an’ın çirkin gördüğü dünya ise insanı Allah’tan uzaklaştıran iğretiliklerin ve sefilliklerin genel sıfatıdır. Bu anlamda dünya insanın kötü sıfatlarının sembol adı olan nefsdir.
Nitekim Ebû Said el-Harraz (ölm. 286/899) şöyle demiştir: “Dünya nefs ve onun arzularından ibarettir. Kul, nefsin arzularını terkedince dünyayı terk etmiş olur. Görmez misin ki kul bazen elinde hiç bir şey olmadığı halde hırsı yüzünden dünyaperest olabilmektedir.”1461
Aynı anlamda dünya için, “seni Mevlâ’ndan alıkoyan şeydir” diyor Hz. Ali. Dünya, bu olduğuna göre, arzdaki faâliyetlerden geri kalmak Kur’ani bir tutum değildir. Dünya o faâliyetler esnasında yoktur; onların semerelerini kullanırken takındığımız tavır dünyayı karşımıza diker. Böyle olunca da “arzın fesâd ve felâketine de dünya sebep olmaktadır” diyebiliriz.
Çalışmak, ekmek, dikmek, imal etmek… Bütün bunlar arzla ilgili şeyler. Bunlar makbul. Arz boşuna yaratılmamıştır; “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunan şeyleri eğlenmek için yaratmadık. İkisini de, sadece gerçeği göstermek üzere yarattık. Ama onların çokları bilmiyorlar.”1462 “Şu iğreti dünya hayatı, bir eğlence ve oyundan başka şey değil. Âhiret yurduna gelince, asıl hayat işte odur. Ah, bilebilselerdi!” 1463
Arz güzeldir. Fakat arzdaki nimetlerle çekildiğimiz imtihanı kaybetmemiz, dünyadır ki, işte o çirkindir. “Biz yeryüzünde olan şeylerin herbirine ayrı ayrı zinet verdik ki insanların hangisinin ameli daha güzel, onları imtihan edelim.”.1464 Son söz, Hz. Peygamber’den (s.a.s.): “Dünya sevgisi bütün yanılgıların başıdır.” 1465
34- Mü’min ve Kâfirin Hali:
“Bu iki zümrenin durumu, kör ve sağır ile işiten ve gören gibidir. Bunların hali bir olur mu, hiç ibret almaz mısınız?” 1466
Bu âyette, mü’min ve kâfir, iki zümrenin durumu, görüp işiten ile kör ve sağıra temsil edilmektedir. Bu temsilde, kâfirin, Allah’ın âyetlerini görmezlikten geldiği için âmâya, Allah’ın kelâmına kulak tıkadığı için ve mânâlarını düşünmekten kaçındığı için sağıra benzetildiğini görüyoruz. Mü’min ise işiten ve gören kimseye teşbih edilmiştir. Çünkü onun durumu kâfirinkinin aksidir. Herbirisi iki
1461] Harraz; Sıdk, 47
1462] 44/Duhân, 38-39
1463] 29/Ankebût, 64
1464] 18/Kehf, 7
1465] N. Şahinler, s. 119-123
1466] 11/Hûd, 24
- 308 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sıfat bakımından iki şeye benzetilmiş oluyor, yani kâfir, körlüğü ve sağırlığı kendisinde toplayan kimseye, mü’min de hem görebilen hem de işitebilen kimseye benzetilmiştir.1467 Kur’ân’da müteaddit âyetlerde, mü’min gören ve işiten kâfire kör ve sağır kimseye benzetilir:1468 Bunlardan konu ile ilgili olan bazı âyetlerin mealini burada hatırlamakta fayda vardır: “Körle gören, karanlıkla aydınlık, gölge ile hararet bir olmaz. Dirilerle ölüler de bir olmaz. Şüphesiz ki Allah dilediğine işittirir. Sen kabirlerdeki (ölülere) elbette işittirmezsin. Sen sadece bir uyarıcısın.” 1469
“De ki: “Hiç kör ile gören bir olur mu? Yahut karanlıkla aydınlık müsâvî olur mu? (...)” 1470
35- Suya Ulaşamayanlar
“Gerçek duâ yalnız O’na, hak dâvet yalnız O’nun için yapılır. O’nun dışında yalvarıp dâvet ettikleri ise onlara hiç bir şekilde cevap veremezler. Onlar, ağzına ulaşsın diye iki avucunu açan ama suya ulaşamayan birinden başkasına benzemezler. Küfre sapanların duâ ve dâvetleri şaşkınlığa dalmaktan başka bir işe yaramaz.” 1471
Dâvet ve duâ; çağrı, isimlendirme ve yakarış anlamındadır. Bu köklerden türeyen kelimelerin tümünde bu anlamlar vardır. Kur’an bunlarla kulun Allah’a yakarışından söz ettiğinde biz bunu duâ, yakarış, niyaz vs. diye çevirmekteyiz. Duâ-dâvet köklü kelimeleri aynı anda hem yakarış, hem de dâvet diye tercüme etmek, Kur’an üslûbunun çok boyutlu yaklaşımım farketmede zorunlu bir yoldur.
Bu ilmî endişeden kaynaklanacak ki Elmalı “Hak dâveti ancak O’nundur” âyetine şu anlamları yüklemiştir:
1) Hakk’a dâvet, insanları hak ilâha, hak dine ancak O’na olan dâvettir. Allah’tan başkası namına yapılan dâvetler, propagandalar hep bâtıldır.
2) Hak dâvet, yani hak duâ, hak yakarış veya gerçek duâ, yani tam yerine yapılmış olan, kabul edilip karşılık görecek olan duâ ve yakarış, ancak Allah’a yapılan duâ ve ibadettir.
3) Hak yola dâvet, her şeyden önce ve bizzat Hakkı tanıtıp ona hidâyet edecek olan O’dur. Yani Allah’ın bildirmesine ve irşadına dayanmayan dâvet, Hakka yapılmış dâvet olamaz.
Allah’tan başkalarına duâ edip yalvaran kimselerin, bu duâlarının kabul edilmesi ancak avuçlarını suya doğru açan kimseye suyun verdiği karşılık gibi olabilir. Yani ellerini suya uzatıp, suyun ellerinden ağzına kendiliğinden ulaşmasını isteyen kimsenin bu arzusu su tarafından ne kadar gerçekleştirilemez ve imkânsızsa onların Allah’tan başka duâ ettikleri şeylerin de bu isteklerini yerine getirebilmesi ihtimali o kadar imkânsızdır. Çünkü su bir cansızdır. Kendisine avuçlarını açıp uzatanın bu davranışını farketmez ve susadığını da anlayamaz. Ağzına gelmesini isteyecek olsa, su onun isteğini kabul edip ağzına kadar ulaşamaz. İşte onların yalvarıp yakardıkları cansızların durumları da böyledir. Onların
1467] Beyzavî, I, 465
1468] 13/Ra’d, 19; 17/İsrâ, 72; 20/Tâhâ, 124-125; 35/Fâtır, 19; 40/Mü’min, 58; 10/Yûnus, 43; 43/Zuhruf, 40 vb.
1469] 35/Fâtır, 19-23
1470] 13/Ra’d, 16; V. Ulutürk, s. 52-53
1471] 13/Ra’d, 14
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 309 -
çağrılarının farkına varamazlar, isteklerini kabul edemezler, onlara herhangi bir şekilde fayda veremezler.
Mücâhid, “avuçlarını suya açmış kimsenin durumu gibidir” âyeti üzerine şu tesbitleri yapmaktadır: “Avuçlarını ona açmış kimse ile anlatılmak istenen, diliyle suyu çağırıp elleriyle de ona işaret eden kimsenin durumu gibidir, ebedîyyen su ona gelmez. Derin bir kuyunun başında bir adamın durduğunu ve uzaktan ellerini o kuyuya doğru uzattığını düşünelim. Bu adamın suyu içebilmesi için acaba su onun isteğini karşılamak durumunda olabilir mi? İşte bu gibi kimselerin kendi ilâhlarına yalvarıp yakarmalarının durumu da aynen böyledir. Allah ile birlikte başka bir ilâha tapan müşrikler, dünyada da âhirette de ortak koştuklarından hiçbir fayda göremeyeceklerdir. İşte bu nedenle “kâfirlerin yalvarışı da ancak bunun gibi boşunadır.”
Genellikle taştan, ağaçtan yapılmış putların/heykellerin hiçbirinin duâya cevap veremeyecekleri açık bir gerçektir. Bu yüzdendir ki âyette kullanılan “velleziyne” edatı daha çok akıllı varlıklar için söz konusudur. Bu âyetteki manayı sadece putlara ait kılmak ve tefsir etmek eksik kalmaktadır. Şu halde burada yalnızca şuursuz putların değil, Allah’ın dışında ilâhlaştırılan bir takım liderler veya şahısların da o cansız putlar gibi, hiçbir duâya karşılık veremeyecekleri, Allah’ın iradesi olmadan hiçbir isteği yerine getiremeyecekleri söz konusu ediliyor demektir. 1472
36- Hakkın Sâbit Kalması, Bâtılın Köpük Gibi Yok Olup Gitmesi
“Gökten (Allah), bir su indirdi de, dereler kendi ölçüsünde çağlayıp aktı. Sel, üste çıkan köpüğü yüklen(ip götür)dü. Süs yahut eşya yapmak için ateşte yakıp (erit)tikleri madenlerde de bunun gibi bir köpük (posa) vardır. Allah hak ile bâtılı, böyle bir benzetme ile anlatır. Köpük yok olup gider. İnsanlara yararlı olan ise, yerde kalır. İşte Allah (kapalı şeyleri anlatmak için) böyle nice misaller verir.” 1473
Bu âyette de, Allah Teâlâ, hak ve bâtıl için bir temsil îrad etmiştir. Bu temsilde iki mesel vardır. Birincisinde hak, yani Kur’ân ve vahiy benzeyen, yağmur da benzetilendir. Yine bâtıl yağmurun getirdiği sel üzerindeki köpüğe benzetilmiştir. Köpük kaybolur, faydalı yağmurlar ise toprak tarafından emilir. Bu sel esnasında bâtılı temsil eden köpük üste çıkıp, bazen hakkın üstünde imiş gibi görünebilir. Bu geçici görünüşe aldanmamalıdır. ikincisinde ise hak yine benzeyen, eritilen madenin cevheri de benzetilendir. Bu mâdenden de bir posa hasıl olur ki, o da bâtıla misaldir. Bu posa da geçicidir. Âlet, edevat veya ziynet eşyası yapılan madenin asıl cevheri ise kalıcıdır. Hak da öyle kalıcı ve devamlıdır. Kalpler ise, istiabına göre alır ki, onlar da vadilere benzetilmiştir.Bunda vech-i şebeh, bâtılın geçiciliği, zevalinin yakın ve faydasının az oluşu ile, hakkın kalıcılığı ve faydasının çokluğudur.1474 Başlangıçta hak ile bâtıl birbirine karışık olur, daha sonra imtihanla bunlar birbirinden ayrılır. 1475
Âyet, hakkın yararlı ve kalıcı; bâtılın ise bir süre üste çıksa da yararsız ve gidici olduğunu belirtiyor ve şu örneği veriyor: Allah’ın yağdırdığı yağmurdan seller
1472] N. Şahinler, s. 124-126
1473] 13/Ra’d, 17
1474] Zemahşerî, II, 356; Elmalılı, IV, 2975; Ş. Mansur, s. 141-142
1475] Hakim Tirmizî, s. 9
- 310 -
KUR’AN KAVRAMLARI
oluşur. Her derenin büyüklüğüne göre çağlayıp akan seller üzerinde köpük, çer çöp belirir. Süs eşyası, kap kaçak yapmak için altında ateş yakılarak eritilen madenlerin üzerinde de posa görülür. Gerek sel, gerek maden üzerindeki köpük atılır, yok olur, selin hareketi zayıflayınca köpük dağılır, çer çöp derenin kenarlarına yapışır, geriye yararlı olan su kalır. Madenin tortusu atılır, yararlı olan cevher kalır. Yararlı olan köpük ve tortu değil, kalıcı olan su ve madendır. İşte, hak karşısında bâtılın durumu da böyledir. Bâtıl bir süre hakkın üstüne çıkmış olsa da sonunda söner, gerçek ortaya çıkar. Gerçek kalıcı, bâtıl ise köpük ve tortu gibi yok olucudur.
Âyetin işaret ettiği bir başka güzellik de şudur: Yüce alemden İlâhî rahmet ve feyiz iner de kalp ve vicdanlar, kendi anlayışlarına, iman ve irfanlarına göre onlardan nasiplerini alırlar ve öylece dolup taşarlar. Üste çıkan şüphe ve tereddüt köpükleri çok geçmeden sönüp gider.
Hak, şatafatlı değildir; ama o hep güçlüdür, kudretlidir ve mütevazidir. Kendi doğrultusunda hedefine ilerlerken feyiz ve rahmet, adalet ve hakseverlik, Yüce Yaratan’a kulluk ve teslimiyet bırakır. Tıpkı dereleri dolduran yağmur gibi.. Arazi üzerinden akıp giderken bir yandan ona hayat verir, ekin için yararlı mil bırakır. Oysa o mil suyun içinde seyrederken pek görünmez. Ayrıca yağan yağmurla birlikte toprak için çok faydalı maddeler de iner. Bâtıl ise, şatafatı sever, içi boştur, tıpkı köpük gibi, suyun üstünde yüzer, dikkatleri çeker. Fakat az sonra sönüp gider, geriye yararlı bir şey bırakmaz.
Kur”an Levh-i Mahfuz’dan indikten sonra, gönülleri vadiler misali, anlayış, iman ve irfanları nisbetinde doldurmaktadır; dolup taşmca da oradaki şüphe, cehalet, inat ve benzeri köpükleri üste çıkarır ve çok geçmeden o köpükler sönüp kaybolur. Gönül vadisi küfür ve azgınlıkla veya nifak ve şirkle tıkanmışsa, Kur’an’ın feyz ve bereketine pek yer kalmamış sayılır. Önce o tıkanmaya sebep olan nesneleri Tevhid’le temizlemek gerekir.
Süs eşyası ve yararlı şeylerin imal edildiği kıymetli madenler de böyledir. Ateşte, türüne göre belli bir ısı derecesinde tutulunca erirler, karışık olan posa ve cüruf ayrılır, asıl cevher meydana çıkar. Hak ile bâtıl kazara birbirine karışır da neyin nesi olduğu pek anlaşılmazsa, Kur’an’ın potasına konulup eritilince, hak bütün sadeliğiyle ortaya çıkar, bâtıl ise posa ve cüruf misali bir tarafa atılır.
“Nesefî” de verdiğimiz bu âyete şu anlamı yüklemektedir: Su Kur’an’dır. Suyun bedene faydası ne ise Kur’an da ruha hayat vermek için nazil olmuştur. Dereler de kalplere örnektir. Miktarlarınca dolup taşmalarından kasıt ise, kalbin genişliği ve darlığıdır. Köpük nefisten geçen kötü arzularla şeytan vesveseleridir. Faydalanılan arı su ise hakkın misalidir. Köpük bâtıl olarak gittiği, arı su da kaldığı gibi, nefsin kötü arzuları da geçip gider ve hak, olduğu gibi, geriye kalır. Altın ve gümüşten olan süs eşyası ise güzel davranışlara ve temiz ahlâka örnektir. Demir, bakır ve kurşun gibi madenlerden edilen eşyalar ise, kurtuluş için hazırlanan, ihlâs ile beslenen amellere misaldir. Çünkü ameller sevabı çekici, cezayı da kovucudur. Bu cevherlerin bir kısmı kazanç sağlamak için bir faydaya araç oldukları gibi, bir kısmı da savunma aracı olabilirler. Köpük ise riyâkarlık, tutarsızlık, iyi amellerden usanmak ve tembellik göstermektir.
Özetle âyet, hak ile bâtılın daha iyi anlaşılıp ayrılması için önce akıl yoluyla
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 311 -
duyguya, duygu yoluyla da akla ve her iki yoldan ilme geçişler sağlıyor ve yukarıda da değindiğimiz örnekleri veriyor. 1476
37- Cennetin Hali:
“(Allah’ın emirlerine karşı gelmekten) korunanlara va’dedilen cennetin durumu şöyledir: (Ağaçları altından ırmaklar akar; yemişleri ve gölgesi devamlıdır, işte bu, Allah’dan korkup sakınanların akıbeti...! Kâfirlerin âkıbeti ise ateştir.” 1477
Müttakîlere va’dedilen cennetin garib sıfatı, bu âyette şöyle hikaye edilmektedir: İnsanlara dünyadaki bildiklerinden hatırlatmalar yapılır ve âyette açıkça görüldüğü şekilde tasvir edilir. 1478
38- Kâfirlerin Amelleri-Şiddetli Bir Rüzgârın Savurduğu Kül
“Rablerini inkâr edenlerin amelleri, fırtınalı bir günde, rüzgârın şiddetle savurduğu küle benzer, kazandıklarından ellerine hiçbirşey geçmez. İşte bu, hakdan uzak olan bir sapıklıktır.” 1479
Buradaki kâfirlerin amellerinden maksad, sıla-i rahim, misafir ağırlama, düşkünlere yardım, köle azadı gibi iyi işlerdir.1480 Bunlar dahi, imana dayanmadığı için, müşebbehün bihi olan, fırtınalı bir gündeki şiddetli rüzgârın savurduğu küller gibi heba olacak, onların ellerine birşey geçmeyecektir.1481 Bu, ne beliğ bir beyân!... 1482
Âyet, Allah’a karşı nankörlük edenlerin yaptıkları işlerin, iyiliklerin boşa çıkacağını, rüzgârın savurduğu kül gibi havaya savrulup gideceğini belirtmektedir. İyi işlerin Allah tarafından kabul edilmesi için Allah’ın bir bilerek yapılması gerekir. Allah’ı inkâr etmek yahut O’nun yanında başka ilâhlara tapmak nankörlüktür. Nankörlerin yaptıkları iyilikler, Allah katında makbul değildir. Rüzgâr nasıl külü savurursa, nankörlük de iyi amelleri öyle savurur, yok eder.
Burada akla şöyle bir soru gelmektedir. “Acaba kâfirlerin bütün iyi işleri boşa mı çıkar?” Bazı müfessirlere göre puta tapmaları yüzünden kâfirlerin yaptıkları bütün iyilikler boşa çıkar. Şirkleri yüzünden müşriklerin, fakirlere yaptıkları yardımlar verdikleri sadakalar, ana-babalarına itaatleri hep boşa çıkar. Bazı müfessirlere göre de boşa çıkan, onların iyi işleri değil, putlara tapmaları ve yalvarmalarıdır. O tapmaları, yalvarmaları boşunadır. Ne kadar yalvarıp yakarsalar, onlardan bir yarar göremezler. Boş yere kendilerini yormuş olurlar. 1483
İlâhî dâvete karşı sadakatsiz, inançsız ve isyankar olanlar ve peygamberlerin dâvet ettikleri yola uymayı kabul etmeyenler, sonunda hayatları boyunca kazandıklarının ve yaptıkları işlerin bir yığın kül kadar değersiz olduklarını göreceklerdir. Uzun yıllar boyunca biriken büyük bir kül tepeciği nasıl fırtınalı bir günde
1476] N. Şahinler, s. 127-130
1477] 13/Ra’d, 35
1478] Beyzavî, I, 521-522; Âlûsî, XIII, 162-164; Elmalılı, IV, 2994; Ş. Mansûr, s 237-238; V. Ulutürk, s. 56
1479] 14/İbrâhim, 18
1480] Âlûsi, XIII, 204; Zemahşerî, II, 372
1481] Hakim Tirmizî, s. 7, 10; Ş. Mansûr, s. 332
1482] V. Ulutürk, s. 57-58
1483] Mefâtihu’l-Ğayb, 19/105
- 312 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rüzgâr tarafından darmadağın ediliyorsa, aynı şekilde onların bütün büyük işlerinin o fırtınalı kıyâmet gününde bir yığın külden başka bir şey olmadığı görülecektir. Onların göz kamaştırıcı kültürleri, büyük medeniyetleri, muhteşem krallık ve devletleri, büyük üniversiteleri, bilimleri, edebiyatları ve ikiyüzlüce yapılan ibadetleri, fazilet dedikleri davranışları, dünya hayatında övündükleri yararlı ve ıslah edici hareketleri, o gün bir yığın kül kadar değersiz olacak ve kıyâmet gününün “fırtınası” tarafından etrafa saçılacaktır. O denli ki, o gün İlâhî teraziye koymaya değecek en ufak bir yararlı iş bile bulamayacaklar.
Verdiğimiz âyette önemli bir konuya parmak basılmakta ve İslâmiyeti, aynı zamanda İlâhî sünneti bilmeyen bazı kişilerin, Allah’ı inkâr eden kaşifler ve mucitlere bol keseden cenneti ve ebedî saadeti layık görmeleri üzerinde durulmakta ve böylece mü’minlere en sağlam bilgi verilmektedir. Şöyle ki: “Allah’ı tanımayanların, kıyâmeti inkâr edip cennet, cehennem, hesap ve azaba inanmayanların, dünyada işledikleri hayırlar, iyilikler, yaptıkları yararlı işler, keşifler ve ilmi buluşlar kıyâmet gününde onlar için bir değer taşıyacak mı?” Veya başka bir ifâde ile söylersek, “Allah’ı tanımayanlardan öylesi var ki, keşif ve icatlar yapmıştır. Bütün bu yararlı hizmetlerin âhirette karşılıksız; kalması doğru olur mu?”
İlk bakışta mantıki gibi görünen bu sorular üzerinde biraz düşünüldüğünde hakikati ortaya koymada şu tesbitleri yapmamız mümkündür.
a) Önce bu adamlar, yaptıkları hizmeti Allah için değil, insanların takdir ve şükranlarını bekleyerek yapmışlar veya böyle bir hizmette bulunmaktan deruni bir zevk duymuşlardır. Böylece onlar, Allah diye bir varlık ve kudret tanımadıkları için de, yaptıkları hizmet karşılığında uhrevi bir mükâfat düşünmemişlerdir.
b) O halde onlar Allah’tan değil, insanlardan ödül, ilgi ve takdir beklemişler ve beklediklerini fazlasıyla görmüşlerdir.
c) Allah’ı tanımadıkları, O’ndan bir mükâfat ve takdir beklemedikleri halde biz kimin adına kime âhiret mükâfatını vermek cömertliğinde bulunabiliyoruz?
d) Ortada bir buluş ve icat sahibi var ki, İlâhî kudreti hiç tanımıyor ve ondan hiçbir şey beklemiyor. Üstelik O’nun isminden ve varlığından nefret ediyor. Böylesinin hizmetini, O kudrete yakıştırma, O’nun rahmet ve yardımına, mükâfat ve ihsanına layık görme hakkını nereden alıyoruz? Yaptığı işi kimler için, niçin, ne amaçla ve ne niyetle yapmışsa, ona göre karşılığını almıştır. Bizim işgüzarlığımız hem o ilim adamına Hakkaret, hem de inanmadığı Allah’a karşı bir küstahlık değil de nedir?
Eğer verdiği hizmetlerle Allah’a inanmış, Onun hoşnutluğunu dilemişse, zaten Allah onu bizden daha iyi bilir ve ona göre mükâfatlandırır. Bizim ortada bir kıstas ve belge yokken araya girmemizin sebebi ve anlamı yoktur.
Sonuç olarak, Allah’a ve Âhiret gününe inanmayan bir kimsenin, insanlıktan veya nefsinden yana yaptığı bir icadı kendi mantıksal ölçülerimize göre uhrevi mükâfatla değerlendirmemiz haddi aşmak ve İlâhî sınıra tecavüz etmek sayılır. Bu da büyük bir şaşkınlık ve sapıklık olarak nitelendirilir. Nitekim âyetin son kısmında açık bir anlatımla buna temas edilerek gereken uyarı yapılmıştır. 1484
1484] N. Şahinler, s. 131-134
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 313 -
39- İyi Söz ve İyi Amel, Güzel Söz; Kökü Yerde, Dalları Gökte Olan Güzel Bir Ağaca Benzer
“Görmedin mi Allah, nasıl bir örnekleme yaptı: Güzel söz; kökü yerde, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzer. O ağaç, Rabbinin izniyle yemişlerini her zaman verir. Allah insanlara böyle örnekler verir ki, düşünüp ibret alabilsinler.” 1485
Bu meselde, güzel söz (kelime)den muradın, “kelime-i şahadet” -kî bunu Beyhakî rivâyet etmiştir- olduğu; tbn Abbas (r.a.)dan ve el-Asam’dan, bunun “Kur’ân” olduğu; İbn Bahirden de “İslâm dâveti” olduğu rivâyet edilmiştir. Bunun, mü’minin kendisi olduğu da söylenmiştir, yani müşebbeh bunlardır. Müşebbehün bih (benzetilen) ise, çoğu âlimlere göre, şecere-i tayyibedir, o da hurma ağacıdır. Bu, İbn Abbas, İbn Mes’ud (r.a.), Mücahid, tkrime ve Dahhâk’dan rivâyet edilmiştir. Enes b. Mâlik (r.a.)dan da, Tirmizî, Nesâî ve İbn Hibbân’ın bu mânâda rivâyetleri vardır. Bu ağacın, üzüm, incir ağacı gibi diğer iyi ağaçlar mânâsına olduğu rivâyetleri vardır. Yine bunun cennette bîr ağaç olduğu da söylenmiştir. Şehâdet kelimesinin mânâsı bakımından, vasfedilen ağaca benzetilişinin izahı şöyledir: Bu sözün aslı ve menşe’i mü’minlerin kalbindeki imandır. Bu iman kalplere kök salmıştır ve ondan sâlih ameller, temiz işler çıkar, dallanır, budaklanır, semâya yükselir. Böylesi amellere de, elbetteki, Allah’ın sevabı ve rızası terettüb eder. İşte bu, bu ağacın her zaman verdiği meyvesidir.1486 Şu halde bundaki benzetme yönü, köklü, sağlam ve dalları göğe yükselen, meyvelerini kesintisiz veren muhteşem bir ağacın toplamından çıkan hey’et ve manzarasıdır. 1487
Âyette geçen “kelime-i tayyibe” ifâdesi sözlükte “temiz bir söz” anlamına gelmesine rağmen, burada “doğru bir söz ve sağlam bir inanç” anlamındadır. Kur’an’a göre bu “söz ve inanç”, tevhidi kabul etmek, peygamberlere, vahye ve âhirete inanmaktır. Çünkü tevhid, bunları belli başlı doğrular olarak ilan eder.
Burada “güzel bir söz”ün ne kadar güçlü ve yaygın olduğu gösterilmektedir. Evrendeki tüm sistem, mü’minin şehâdet ettiği bu “güzel söz” deki gerçekliğe dayandığından, yer ve bütün sistemi onunla işbirliği içindedir ve bütün sistemi ile birlikte gökyüzü onun hizmetindedir. Bu nedenle mü’minle tabiat kanunu arasında bir çatışma yoktur, her şey tabiatı gereği ona yardım elini uzatır.
“Güzel bir söz” o denli verimlidir ki, hayat sistemini ona dayandıran herkes veya her toplum, her an ondan meyvasını alır. Çünkü “güzel söz”; düşüncede berraklık, sinirlerde denge, karakterde güç, ahlakta temizlik, ilişkilerde sebat, konuşmada doğruluk, sohbette dolaysız ve doğrudan konuşma, sosyal davranışlarda ölçülü bir tutum, kültürde soyluluk, ekonomide adalet ve eşitlik, politikada onurluluk, savaşta soyluluk, barışta samimiyet ve verilen sözlerde, yapılan anlaşmalarda güven yaratır. Kısacası o, yerinde kullanıldığında her şeyi altına çeviren bir iksirdir.
Şüphesiz ki, sözlerin en güzeli, Allah’ın varlığını ve birliğini anlatan ve her peygamberin tebliğ ve irşatta temel hareket noktası sayılan “lailâhe illallah” tır. Bu kutsal kelimeyi, mânâsını, amacını idrak içinde gönül toprağına ebedîyyet tohumu olarak atmak, ilim ve irfan suyuyla sulamak, kökü derinlerde, dalları göğe
1485] 14/İbrâhim, 24-25
1486] Âlüsi, XIII, 213-214; Zemahşerî, II, 376, Hakîm Tirmizî, s. 10
1487] Ş. Mansûr, s. 149; V. Ulutürk, s. 59-60
- 314 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yükselmiş, her an meyva veren bir ağaç gibi feyizli kılmak, Allah’a dosdoğru iman eden kimsenin tek amacı olmalıdır. Çünkü kalpte yeşeren “Kelime-i Tevhid” ağacı, imanı oluşturur, ibadetler, hayırlar, iyilikler, faziletler ve güzel ahlak bu ağacın aralıksız verdiği meyveleridir.
Ayrıca “güzel söz” çok yönlü bir kavramdır. Doğruluğu, zerafeti, güler yüzlülüğü, yakınlığı, kardeşliği, emniyeti ve huzuru telkin eder. O bakımdan temelinde “la ilâhe illallah” bulunan güzel sözün bir çok yararları söz konusudur. Onları şöyle özetlememiz mümkündür:
a) Ruhlara serinlik, gönüllere yatışkanlık verir. İç sıkıntılarını giderir.
b) Kötü duygu ve düşünceleri yönlendirir, iyiye, güzele ve doğruya çevirir.
c) Kardeşlik, dostluk ve yakınlık bağlarını kuvvetlendirir. Toplumu birbirine daha iyi kaynaştırıp bütünleştirir,
d) Aileye mutluluk, çevreye güven ve huzur havası estirir. O bakımdan sıcak bir ilgi ve güvenli bir yaklaşıma neden olur.
e) Devlet bünyesinde kişilere şeref, itibar, sevgi ve saygı kazandırır. Vatandaşla devlet kadrosu arasında güven havası estirir.
Görüldüğü gibi, Kur’an’ın eşsiz benzetmesiyle “iman”, kökü çok derinlerde, dalları ise göğe yükselmiş, her an meyva veren bir ağaca benzetilmiştir. Bu bize tek kelimeyle “iman ve amelin birbiriyle ilgisini, aralarındaki bağın kopmazlığmı” haber veriyor.
Çünkü gerçekten sağlam bir iman her yönüyle feyiz ve bereket kaynağıdır. Rahmet saçan ürünleri birbirini izler. O bakımdan imanı amelden ayırdığımız takdirde, kısmen olsun özelliğini kaybettirme tehlikesine kapı açmış oluruz. Bu bir bakıma meyvasız ağaca benzer. Yararı çok az, feyiz ve bereketi noksandır.
Kur’ân-ı Kerim güzel bir sözü, güzel bir ağaca benzetirken o ağacı dört sıfatla anarak bize geniş, fakat üzerinde düşünmemizi ilham eden mânâlar vermiştir:
1) O ağaç güzeldir. Bu, onun ya şeklinin ya görünümünün ya da kokusunun veya meyvesinin güzel olduğunu anlatır.
2) Kökü derinlerde sabittir. Bu, onun dış tesirden dolayı devrilmeyeceğini, yerinden kopmayacağını ifâde eder. Dış tesirle kopup devrilmeye yüz tutacak kadar güçsüz ve köksüz olsaydı, sözü edilen güzellik özelliğini kaybederdi.
3) Dalları göktedir. Dallarının genişleyip yükselmesi, kökünün ve gövdesinin gücünü simgeler. Aynı zamanda yeryüzünün bazı olumsuz tesirlerinden selamette kaldığını belirtir. O nisbette de meyvaları tertemiz ve nefis olur.
4) Her an meyvesini verir. Bu kadar sağlam, yüksek ve verimli bir ağacın elbetteki her zaman meyva vermesi beklenir. Allah’ın rızası, aklını kullanan her insanın böylesine feyizli bir ağaca sahip olmasını ister. Peygamber ve Kitap böyle bir ağacın yetiştirilme yol ve yöntemini öğretir.
İşte kalplerin derinliğine kök salan, hücrelere kadar inen sağlam bir iman da böyledir. 1488
1488] N. Şahinler, s. 135-138
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 315 -
40- Kötü Söz ve Kötü Amel-Çirkin Söz; Yerden Koparılmış, Kökü Olmayan Kötü Bir Ağaca Benzer
“Çirkin bir söz; yerden koparılmış, kökü olmayan kötü bir ağaca benzer.” 1489
Temsilin ikincisi, küfür, şirk ve ona dâvet ile yalan ve Allah’ın razı olmayacağı her çirkin sözü, kökü yerden kopmuş, tutunacak yeri olmayan kötü bir ağaca benzetmiştir.1490 Bu çeşit ağaçların Ebû Cehil karpuzu, diken, bir çeşit kötü sarmaşık ve yosun gibi, kokusuz, tadsız, meyvesiz ve gölgesiz olan verdiği zaman da kötü ve zararlı meyve veren ağaçlar olduğu rivâyet edilmiştir.1491 Bundaki benzetme yönü ise, köksüzlüğü, sebatsızlığı, faydasızlığı hatta bazen zararlı meyvesidir. Görüldüğü gibi bu mesel de kâmin (gizli) mesele bir örnektir.
27. Âyette geçen, Allah îman edenleri dünyâda da âhirette de değişmez sözlerinde sebat ettirir, demek, dünyada kelime-i tevhîd dillerinde sağlamlaşır ve kalplerine yerleşir de, dinleri hususunda işkenceye tâbi tutuldukları zaman da onda sebat ederler, demektir. Âhirette sebatları ise kabirde ve sorgulamalarda olur. Sorguya çekmeye gelen Münker ve Nekir meleklerine “Rabbim Allah, dînim İslâm, peygamberim Muhammed (s.a.s.)” cevabını verdikten sonra, Rasûlullah (s.a.s.), gökten birisinin “Kulum doğru söyledi” diye nidâ edeceğini ve bunun Cenâb-ı Hakk’ın, “Allah mü’minleri sabit sözlerinde sebat ettirir” sözü olduğunu buyurdu. Zâlimleri ise Allah şaşırtacaktır. 1492
“Kotü bir söz”, “Güzel bir söz”ün tam tersidir. Gerçek dışı ve yanhş olan her şey için kullanılabilir. Fakat verdiğimiz bu âyette ateizm, sapıklık, inançsızlık, şirk, putatapıcılık veya peygamber tarafından getirilmemiş hangi “izm” olursa olsun kişinin hayat sistemini dayandırdığı yanlış inanç ve akide anlamında kullanılmaktadır.
“Kötü bir söz” (yanlış bir inanç) dayanıklı ve sürekli değildir, çünkü tabiat kurallarına terstir. Bu nedenle evrendeki her şey ona karşı çıkar ve onu reddeder. Sanki toprak onun tohumlarını dışarı atmaya hazırdır ve eğer atılan tohumlardan bazıları büyümeyi ve kötü bir ağaç olmayı başarırsa, o zaman gökyüzü onun dallarına baskı uygular. Gerçekte eğer insana denenmesi için özgürlük ve süre tanınmamış olsa, kötülüğün gelişmesine hiç bir zaman izin verilmezdi. Bu özgürlük nedeniyle bazı insanların hayatlarını “kötü söz”e dayandırmalarına izin verilmiştir. Onun belli bir dereceye kadar büyümesine müsaade edilir, fakat o kötü sonuçlar doğurmaktan başka bir şey üretmez. Kısa bir süre sonra da onun kökü topraktan sökülüp atılır.
“Güzel bir söz” ile “kötü bir söz” arasındaki ayırım o denli açıktır ki, dünyanın kültürel, ahlaki, dini ve entellektüel tarihini eleştirel bir yaklaşımla inceleyen herkes bunu kolayca algılayabilir. Çünkü “güzel söz”, tüm insanlık tarihi boyunca bir tek ve aynı kalmıştır ve hiçbir zaman tarihten silinmemiştir. Bunun aksine, tarihte sayılamayacak denli çok “kötü söz” ortaya çıkmış, fakat bunlardan tarih kitaplarındaki isimler dışında hiçbir iz kalmamıştır. Hatta bunlardan bazıları o denli saçmadır ki, eğer bugün insanlar bunları duysalar insanların bu kadar
1489] 14/İbrahim, 26
1490] Zemahşeri, II, 377; Âlûsi, XIII, 217; Ş. Mansûr, s. 151
1491] Beyzâvî, I, 530
1492] Beyzâvî, I, 530-531; V. Ulutürk, s. 60-61
- 316 -
KUR’AN KAVRAMLARI
akıldışı şeylere nasıl inandıklarına şaşırırlar.
İki tür “söz” arasında dikkate değer bir ayrım daha vardır. Ne zaman bir kimse veya toplum “güzel sözü” hayât sistemi olarak kabul ederse, nimet ve lütuflar sadece o kişi ve toplumla sınırlı kalmaz her tarafa yayılır. Bunun aksine ne zaman bir kimse veya toplum, hayatını “kötü söz” üzerine kurarsa, her tarafa kaos ve karışıklık yayılır.
Kötü söz, daha çok Allah’ı tanımamak, O’nun varlığı, kudreti ve planı hakkında bilgisiz ve ilgisiz kalıp inkâra yol açacak söz ve davranışlarda bulunmaktır. O halde Hakk’ı inkâr, hakikati örtüp gizlemek ve Allah hakkında bilgisiz ve ilgisiz kalmak, üç kötü sıfatı kendinde taşıyan kötü bir ağaca benzetilebilir. Nitekim âyette bu benzetme çok özlü ve anlamlı şekilde ifâde edilmiştir. Şöyle ki:
1) Ağaç yararsız ve kötüdür,
2) Çünkü kökü kopuktur,
3) Gövdesi kararsız olup, dış tesirle şuraya buraya sürüklenmektedir.
Küfür de böyledir: Onda feyiz ve rahmet, bereket ve güven yoktur. Ne göğe doğru yükselen dalları, ne yerin derinliğine inen kökleri, ne sapasağlam ayakta duran gövdesi, ne de yarar sağlayan bir meyvası vardır. O bakımdan küfür, tuğyan ve Hakkı red her zaman köksüzdür, kararsızdır, şüphecidir, umutsuzdur, şaşkın ve tedirgindir. Verimli hiç bir ürün söz konusu değildir.
Kur’an bu benzetmede bulunurken kötü sözün zararları konusunda bize çok zengin malzeme ve bilgi vermektedir. Kötü sözün günlük hayatımızdaki zararlarını şöyle tesbit etmemiz mümkündür:
a) Ruhlara tiksinti ve sıkıntı verir, sinir sistemini bozar.
b) Kalplerin kırılmasına yol açar, kin ve nefret duygularını kabartır.
c) Kardeşlik bağlarım koparır. Toplum yapısında güven ve huzuru sarsar, bütünleşmeyi önler.
d) Aileyi huzursuz eder, sevgi ve saygı havasını bozar.
O bakımdan rahatlıkla diyebiliriz ki, güzel ve yapıcı söz, temelinde Allah’a iman cevheri bulunduğu ölçüde faydah ve feyizlidir, kötü söz de temelinde küfür ve azgınlık bulunduğu nisbette zararlı ve yıkıcıdı. 1493
41- Allah ve Sahte Tanrılar, Mü’min ve Müşrik:
“(Müşrikler) Allah’ı bırakıp da kendileri için ne göklerden, ne yerden hiç bir rızka, hiç bir şeye mâlik olmayan ve buna güçleri dahi yetmeyen şeylere (putlara) taparlar. Artık Allah’a benzerler koşup durmayın. Allah bilir, siz bilmezsiniz. Allah şöyle bir temsil getirdi: Hiç bir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle, bir de tarafımızdan güzel bir rızık verdiğimiz, ondan gizli aşikâr harcayan kimse hiç bir olur mu? Allah’a hamd olsun. Hayır, onların çoğu bilmezler. Ve Allah şu iki adamı da misal getirdi: Bunlardan biri dilsizdir, hiç bir şeye gücü yetmez, efendisinin üzerine bir yüktür. (Efendisi) onu nereye gönderse bîr hayır getiremez (bir iş beceremez). Şimdi bu (adam), doğru yolda olan, adaleti
1493] N. Şahinler, s. 139-142
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 317 -
emreden kimse ile bir olabilir mi?” 1494
Bu âyetlerdeki temsilde Allah Teâlâ, Kendisine ortak koşulan putları, kendi başlarına tasarrufdan âciz, bir efendinin malı olan köleye, Kendi mukaddes zâtını da o kulu malıyla besleyen, ona mâlik olan, onda ancak kendisi tasarruf eden, kendi malıyla infâk eyleyen hür bir efendiye benzetmiştir. Kul ile efendi bir cinsten, ikisi de yaratılmış olduğu halde, birbirine eşit ve denk olamazlarsa, yaratılanların en âcizi cansız putlarla, Ganî, Yaratıcı ve mutlak kudret sahibi olan Allah nasıl bir olabilir. 1495
İkinci temsilde de Allah Teâlâ, Kendi Zâtı ile, bâtıl ilâhları; açık, fasih konuşan, kendisine ve başkasına faydalı ve becerikli kimse ile, dilsiz, beceriksiz ve efendisine yük olan birisine benzetmiştir. Benzetme yönü, konuşmaya ve doğru yol için rehberliğe kadir kimse ile, âciz, bilgisiz, başkasının şöyle dursun, kendi işini bile yapamayan beceriksiz kimse arasındaki eşitsizlikten meydana çıkan hey’et ve durumdur.1496
42- Eğirdiği İpliği Tekrar Bozan Kadın Gibi Olanlar
“Yeminleri bozmada, ipliğini kuvvetle eğirdikten sonra bozup parçalayan kadın gibi olmayın. Bir topluluk ötekinden daha zengin ve kalabalık çıktığı için yeminlerinizi aranızda bir hile aracı yapıyorsunuz. Allah sizi bununla imtihan ediyor, ihtilafa düştüğünüz şeyleri kıyâmet günü size açık bir biçimde elbette gösterecektir.”1497
Bu âyeti, kendinden önceki Nahl: 16/91 âyeti ile birlikte değerlendirdiğimizde Allah, önem sırasına göre dizilmiş üç tür anlaşmadan (ahid) bahsetmektedir. Bunlardan birincisi, hepsinden önemli olan Allah ile insan arasındaki ahid, yani bağdır. Önem sırasında ikinci olan, bir insanla bir insan arasında veya bir grup insan arasında Allah şâhit tutularak veya Allah’ın adı anılarak yapılan ahitleşme veya anlaşmadır, öçüncü tür ahid ise, Allah’ın adı anılmadan yapılan ahiddir. Her ne kadar bu önem sırasına göre üçüncü ise de, bu ahidin yerine getirilmesi de ilk ikisi kadar önemlidir ve bozulması yasaklanmıştır.
Bu bağlamda, Allah’ın, anlaşmaları bozanları çok şiddetli bir şekilde azarladığına dikkat edilmelidir ki, bu yeryüzündeki karışıklık ve düzensizliklerin en büyük sebebidir. Ne yazık ki “büyük” insanlar bile, ekonomik, politik ve dini anlaşmazlıklarda kendi toplulukları lehinde avantaj elde etmek için yapılan anlaşmaları bozmayı büyük bir hüner kabul etmektedirler. Bir ülkenin önderi, bir seferinde kendi halkının yararına başka bir ülke ile anlaşma yapar, fakat bir başka sefer, yine aynı önder o anlaşmayı halkının çıkarları için açıktan ve gizliden bozar. Özel hayatlarında şerefli bir şekilde yaşayan insanların bile bu tür davranışlarda bulunmaları bir tezattır. Bunun yanısıra ne yazık ki halk da onların bu davranışını protesto etmez, hatta bu utanç verici diplomasi oyunları nedeniyle onları över. Bu nedenle Allah, bu tür anlaşmalardan hepsinin, anlaşmaya girenler ve onların halkı için birer imtihan konusu olduğunu bildirmektedir. Onlar bu şekilde, yani anlaşmayı bozarak halkla belirli bir yarar sağlayabilirler, fakat hüküm gününde bunun sonuçlarından kaçamazlar.
1494] 16/Nahl, 73-76
1495] Beyzâvi, II, 564
1496] Ş. Mansûr, s. 105; V. Ulutürk, s. 61-62
1497] 16Nahl, 92
- 318 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Burada anlaşmazlıklara neden olan fikir ayrılıkları ve ihtilafların çözümünün kıyâmet gününde olacağı bildirilmektedir. Bu nedenle bu ihtilaflar, anlaşmaları bozmak için birer özür teşkil etmemelidir. Taraflardan biri tamamen haklı, karşı taraf ise tamamen haksız olsa bile, haklı olanın anlaşmayı bozması, yanlış propaganda yapması veya diğerlerini mahvetmek için başka kötü yollar kullanması doğru değildir. Eğer haklı olan taraf böyle yaparsa, yaptığını kıyâmet günü kendi aleyhinde bulacaktır.
Çünkü doğruluk ve adalet, kişinin sadece teorilerinde ve amaçlarında doğru olması değil, aynı zamanda doğru metodlar ve araçlar kullanmasını da gerektirir? Bu uyarı özellikle, kendilerini Allah yolunda oldukları ve düşmanları Allah’a asi olduğu için düşmanları ile savaşma hakkına sahip olduklarını, bu nedenle de düşmanla yaptıkları anlaşmalara uyma zorunlulukları olmadığını düşünen dini grupları hedef almaktadır. Bu, Arap Yahûdilerinin uyguladığı bir yöntemdi. Onlar şöyle derlerdi: “Bizim putperest Araplara karşı hiç bir yükümlülüğümüz yok. Bizim için avantajlı ve Yahûdi olmayanlar için kötü olan her konuda onları kandırmaya ve aldatmaya Hakkımız var.”
Yapılan yeminleri ve verilen sözleri tutmamak ve hile vasıtası yapmak, her şeyden önce vicdanların derinliklerinde yereden inançları temelinden sarsar. Diğer kimselerin gözünde de inançlara olan bağlılık ve güveni yok eder. Aldatmak için bile bile yemin eden kimse hiç bir zaman için sağlam bir inanca sahip olamaz ve inandığı yolda dosdoğru yürüyemez. Bunun da ötesinde yemin ettiği ve yemininden yalan çıktığı kimsenin gözünde de inançlara karşı bağlılığın kaybolmasına sebep olur. Ve herkes bilir ki onun yaptığı yemininin aslı astarı yoktur ve hile yapmak, aldatmak için yemin etmektedir. Ve bu kötü örnek yüzünden onların Allah’ın yolundan uzaklaşmalarına vesile olur.
Müslümanların verdikleri sözü tutmalarından dolayı tarihte bir çok milletlerin İslâm’a girdiği görülmüştür. Müslümanlardaki sadakat ve doğruluk, inançlarındaki samimiyet ve ihlâs, işlerindeki temizlik ve dürüstlük onları İslâm’a girdirmiştir. Böylece “ahde vefâ” ile kaybettikleri basit menfaatlerin yerine pek büyük kazançlar sağlamışlardır.
Ahlâksal anlamda insan, “ahdine vefâ eden, sözünde duran varlık” diye tanımlanabilir. Mükemmel insanın tanımı ise tamamen budur. Hz. Peygamber (s.a.s.) diyor ki: “Ahdine vefâsı olmayanın imanı da olamaz.” Bir yerde de şöyle buyuruyor: “Ahdine vefâsı olmayanın dini de olamaz.”1498 Ahde vefâsızlık, küfrün en rezil şekli olan münâfıklığın da belirgin niteliklerinden biridir. Hz. Rasûl buna değinirken şöyle diyor: “Münâfık kişinin alâmeti üçtür: Konuşunca yalan konuşur, vaadedince vaadine ters düşer, kendisine bir şey emânet edildiğinde hıyanet eder.”1499
Kur’an ahde vefâyı insanın onur burçlarından biri olarak belirlemiş ve ahde vefânın psikolojik ve sosyolojik boyutlarına dikkat çekmiştir. Prensipler şöyle konuyor: “Ahde vefâ gösterin, sözünüzde durun.”;1500 “Ey iman edenler! Akitlerinize vefâlı olun.”1501 Sözünde durmayan, her şeyden önce aldatan biridir. Ve Hz. Peygamber: “Aldatan, bizden değildir.” buyurarak, Muhammedî bir benliğin belirgin niteliğinin
1498] Zehebî; Kebâir, 108
1499] Zehebî; Kebâir, 108
1500] 17/İsrâ, 34
1501] 5/Mâide, 1
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 319 -
söze sadakat, ahde vefâ olduğunu belirtmiştir. Son söz olarak şunu söyleyebiliriz: “Nâmert ve kahpe bir benlik her şey olabilir ama, Muhammedî olamaz.”1502
43- Allah Hallerini Kötüleştirenlerden Ni’metlerini Geri Alır:
“Allah bize güven ve huzur içerisinde olan bir kasabayı misal verir: Her taraftan oraya bolca rızık geliyordu. Ama Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler. Bunun üzerine Allah yaptıklarına karşılık açlık ve korku elbisesini onlara tattırdı.”1503
Âyetteki bu kasaba genel manâda bir kasaba olabilir.1504 Yani durumu böyle olan bir kasabaya Allah’ın ni’met verdiği, onların da bu nimet yüzünden şımarıp nankörlük ettikleri, bunun üzerine Allah’ın da nimetlerini cezaya çevirdiği her topluluğa orayı ibretlik bir mesel kılmıştır. Orası bu sıfatta mefrûz bir şehir de olabilir, önceki geçmiş şehir veya kasabalardan birisi de olabilir. Cenâb-ı Allah bunu, akıbetlerinin benzerliğinden korkutmak için Mekkelilere örnek vermiştir. Âyetteki “Tattırmak ve elbise” tâbirlerinde istiâre vardır. Araplarda insanların başına gelen belâ ve sıkıntıların “Tatmak”la ifâdesi yaygındır. Hakikat gibi kullanılır. Zarar ve acının algılanışı, acı ve tadı bozuk yemeğin algılanışına benzetilmiştir. Elbiseye gelince o, kişinin giyindiği şey kendisini örttüğü için, başına gelen felâketler, onu bürüyen elbiseye benzetilmiştir. Sanki şöyle denilmiş gibidir: Onları bürüyüp saran açlık ve korkuyu onlara tattırdı. Adetâ onlara açlık ve korku elbisesi giydirdi, demektir.1505 Maksat, “Siz değişirseniz, Allah da, nimetlerini değiştirir” gerçeğini göstererek insanları böyle bir akıbetten sakındırmaktır.1506 “Bu, bir millet kendilerinde bulunan (güzel ahlâk ve meziyyetleri) değiştirmedikçe Allah’ın da onlara verdiği nimeti değiştirmemesi sebebiyledir. Allah işitendir, bilendir.” 1507
44- Gayba Taş Atanlar
“Üç kişiydiler, dördüncüleri köpekleriydi’ diyecekler. Şunu da diyecekler: ‘Beş kişiydiler, altıncıları köpekleriydi.’ Gaybı taşlamaktır/bilinmeyen şey hakkında atıp tutmaktır bu. Şöyle de derler: ‘Yedi kişidirler, sekizincileri de köpekleridir.’ De ki: ‘Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Onlar hakkında bilgisi olan çok azdır.’ O halde, onlar hakkında yüzeysel bir tartışma dışında hiçbir çekişmeye girme. Onlar hakkında, konuşup duranlardan hiç kimseye birşey sorma.”1508
Âyet Kehf Sûresi’nin içinde yer almaktadır. Kehf, dağda geniş mağara anlamına gelir. Bu sûre içerisinde yer alan üç önemli kıssadan biri de Ashâb-ı Kehf kıssasıdır. Ashâb-ı Kehf; Hz. İsa (a.s.)’ın dini üzere amel eden bir kaç genç olup, bunlar kendilerini putlara taptırmak veya öldürmek için takip eden Roma toplumu ve bölge valisine karşı mücadele ve dinlerini korumak üzere dağa çıkmış, mağaraya gizlenmişlerdir. Cenâb-ı Hak, onları düşmanlarından korumak ve öldükten sonra dirilmeye ibret ve işaret kılmak için üç yüz dokuz yıl uyuttu. Uyandıkları zaman birkaç saat uyuduklarını sandılar. İçlerinden birisi, birşeyler almak için kasabaya inince bir kaç asır önceki gümüş para, olayın anlaşılmasına yol açtı.
1502] N. Şahinler, s. 143-146
1503] 16/Nahl, 112
1504] Âlûsi, XIV, 242
1505] Zemahşerî, II, 431-432; Beyzâvi, I, 572
1506] Ş. Mansur, s. 30
1507] 8/Enfâl, 53; V. Ulutürk, s. 64-65
1508] 18/Kehf, 22
- 320 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Böylece topluma, öldükten sonra dirilmenin uygulaması gösterilmiştir. Özetle verdiğimiz bu bilgiler Kehf Sûresi’nin 9-22. âyetlerinde bize anlatılmaktadır.
Bu kıssa ile ilgili eski semâvî kitaplarda ve mitolojik kaynaklarda çeşitli rivâyetler ve değişik söylentiler vardır. Fakat Kur’an özellikle bu kıssa konusunda kendinden başka kaynaklara baş vurmayı yasaklamış ve böyle bir tavrı “gayba taş atmak” olarak niteliyerek üzerinde tartışma ve akıl yürütmenin gerçeklerden uzak zanni bir bilgi olacağı uyarısını yapmıştır. Çünkü o dönem güvenilir kitapların basıldığı dönem değildi. Bu nedenlerle olaylarla ilgili hikayeler ağızdan ağıza, bölgeden bölgeye yayılıyor ve zaman geçtikçe uydurma olaylar gerçek hikayeye karışıyordu.
İşte yukarıda verdiğimiz âyet, bu hikayede asıl vurgulanan noktanın uyuyanların sayısı değil, olayın öğrettiği dersler olduğuna dikkatimizi çekmektedir. Bu dersleri şöyle sıralamamız mümkündür:
1) Gerçek bir mü’min hiç bir şekilde haktan dönmemeli ve bâtıl önünde boyun eğmemelidir.
2) Bir mü’min sadece maddî araçlara değil, yalnızca Allah’a güvenmelidir. Dış şartlar ne kadar kötü görünse de, o Allah’a güvenip dayanmalı ve doğru yoldan gitmelidir.
3) Allah’ın söz konusu bir “tabiat kanunu” ile sınırlı olduğunu düşünmek tamamen yanlıştır. Çünkü O, genel tecrübelere aykırı bile görünse, dilediği her şeyi yapmaya kadirdir. O dilediği her yer ve zamanda herhangi bir tabiat kuralını değiştirmeye ve alışılmamış bir “olağanüstü” şeyi meydana getirmeye kadirdir. O denli ki, Allah iki yüzyıldan beri uyuyan bir kimseyi sanki birkaç saatlik uykudan uyandırır gibi, hem de bu zaman sürecinde görünüşünde, giyinişinde, sağlığında hiç bir değişiklik meydana getirmeksizin uyandırmaya kadirdir.
4) Bu kıssa bize Peygamberlerin ve İlâhî kitapların söylediği gibi Allah’ın geçmiş-gelecek bütün insanları tekrar diriltmeye kadir olduğunu göstermektedir.
5) Yine bu kıssa bize, câhil insanların Allah tarafından doğru yolu göstermek amacıyla gönderilen âyetleri (mûcizeleri) esas amacından saptırdıklarını göstermektedir. İşte bu nedenle âhiret inancının bir ispatı olarak gösterilen Mağarada Uyuyanlar mûcizesi sanki bu amaçla gönderilmiş birer aziz imiş gibi şirke bir araç haline getirilmiştir. Özellikle Kehf: 18/21 âyetinin sonunda bazı kişilerin “mutlaka onların üstüne bir mescit yapacağız” ifâdesi şirk temsilcilerinin gerçek yüzlerini ortaya çıkartmaktadır.
Şunu üzülerek ifâde edelim ki bazı müslümanlar, 18/Kehf, 21. âyetinden yola çıkarak Kur’an’ın, doğru kimselerin ve azizlerin mezarlarına anıtlar, türbeler, mescidler, tapınaklar inşâ etmeye izin verdiklerini sanmaktadırlar. Gerçekte Kur’an, diğerlerine gâlip gelerek, tekrar dirilişin ve âhiret hayatının birer sembolü olan mağarada uyuyanların etrafına bir mescit, bir tapınak inşâ eden zâlimlerin sapıklığına değinmektedir. O zâlimler bu iyi fırsatı kötüye kullanmışlar ve şirk’i uygulamak için başka araçlar icad etmişlerdir.
Hz. Peygamber (s.a.s.) bunu açıkça yasaklamışken, bir kimsenin bu âyetten sâlih insanların mezarları üstüne mescid yapmanın helâl olduğunu nasıl çıkarabileceğini anlamak imkânsızdır!
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 321 -
1) “Allah’ın lâneti, mezarları ziyaret eden kadınların, onları mecid edinenlerin ve oralarda mum yakanların üzerine olsun.”1509
2) “İyi bilin ki sizden önce geçen ümmetler peygamberlerinin kabirlerini mescit edinmişlerdir. Sakın siz kabirleri mescid edinmeyin. Ben size bunu nehyediyorum.”1510
3) “Allah’ın lâneti peygamberlerinin kabirlerini mescit edinen Yahûdi ve Hıristiyanların üzerine olsun.”1511
4) “İnsanlar ne garip davranıyorlar: Aralarında sâlih bir insan ölse, onun kabri üzerine mescit inşa ediyorlar ve içine de resimler çiziyorlar. Onlar kıyâmet gününde Allah indinde yaratıkların en şerlileri olacaklardır.”1512
Yukarıda değindiğimiz Nebevi hadislerden, kabirlerin mescit edinilmesinin haram olduğu anlaşılmaktadır. Kur’an, Hıristiyan rahiplerin ve Romalı yöneticilerin bu günahkar tutumuna sadece bir tarihi gerçek olarak değinmiş ve bu davranışı hoş karşılamamıştır. Bu nedenle Allah’tan korkan hiç kimse, bu âyetten yola çıkarak kabirler etrafına mescit inşa edilmesi fikrini savunamaz. Rivâyet edilir ki Hz. Ömer (r.a.) kendi zamanında Irak’da Danyal (a.s.)’ın kabri bulununca; halka bu kabrin gösterilmemesi ve bulunan yere olduğu gibi gömülmesini emretmiştir.
“Mağarada Uyuyanlar” kıssasından öğrenilecek, yukarıda değindiğimiz derslerden anlaşılacağı üzere, akıllı bir insan dikkatini bunlarda yoğunlaştırmalı ve onların sayısı, isimleri, köpeklerinin rengi ve benzeri bazı şeyleri araştırmaya çalışarak amaçtan sapmamalıdır. Sadece gerçekle değil, yüzeysel şeylerle ilgilenen kimseler zamanlarını böyle araştırma yaparak harcarlar. İşte bu nedenle Allah, Peygamberine şöyle emretmektedir: “Başka insanlar seni meşgul etmeye çalışsalar bile, sen böyle gereksiz ve saçma araştırmalara girmemelisin. Zamanını böyle gereksiz şeylere harcamak yerine dikkatini dâvet görevinin üzerinde yoğunlaştırmalısın.”
İnsanları bu tür gereksiz ve anlamsız araştırmalara teşvik etmemek için Allah da onların gerçek sayısını bildirmemiştir.1513
45- Biri Mü’min Biri Kâfir iki Bahçe Sahibi:
“Onlara şu iki adamı misal ver: İkisinden birine iki üzüm bağı vermiş, onların etrafını hurmalarla çevirmiş, ortalarında da ekin bitirmiştik. Her iki bahçe de ürünlerini vermişlerdi. Hiç bir şeyi de eksik bırakmamışlardı. İkisinin arasından bir de ırmak akıtmıştık. Onun (başkaca) geliri de vardı. Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken: ‘Ben malca senden zenginim, nüfusça da senden daha itibarlıyım’ dedi. Kendisine böylece yazık ederek bahçesine girerken: ‘Bu bahçenin batacağını hiç zannetmem. Kıyâmetin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülürsem, andolsun ki orada bundan daha iyisini bulurum’ dedi. Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: ‘Seni topraktan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda seni insan kılığına koyanı mı inkâr ediyorsun? İşte O, benim Rabbim olan Allah’dır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman, -her ne kadar beni mal ve nüfus bakımından daha az buluyorsan da-: ‘Mâşâallah! Kuvvet ancak Allah’a mahsustur! demen gerekmez mi? Rabbim senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin
1509] Ahmed İbn Hanbel, Tirmizî, Ebû Dâvud, Nesâî, İbn Mâce
1510] Müslim
1511] Ahmed İbn Hanbel, Buhârî, Müslim, Nesâî
1512] Ahmed İbn Hanbel, Buhârî, Müslim, Nesâî
1513] N. Şahinler, s. 147-151
- 322 -
KUR’AN KAVRAMLARI
üzerine gökten bir felâket gönderir de bahçen yerle bir olabilir. Yahut suyu çekilir de bir daha bulamazsın’ dedi. Nitekim ürünleri yok edildi; bağın altüst olmuş çardakları karşısında, sarfettiği emeğe içi yanarak ellerini oğuşturup ‘Keşke Rabbime kimseyi ortak koşmasaydım’ diyordu. Ona Allah’dan başka yardım edebilecek adamları da yoktu, kendi kendini de kurtaramadı. İşte burada kudret ve hâkimiyet, varlığı gerçek olan Allah’ındır. Mükâfatlandırma bakımından hayırlı olan da, sonuçlandırma yönünden hayırlı olan da O’dur.”1514
Bu on iki âyetlik kıssada bu iki kişi insanlara örnek verilmiştir. Bunlar, mefruz veya mevcut iki insandır. Yahut İsrâil oğullarından, biri mü’min diğeri kâfir iki kardeş oldukları yahut da Benî Mahzum’dan iki kardeş oldukları rivâyetleri olduğu gibi, Münkirin Âs bin Vâil olduğuna dâir de rivâyet vardır.1515
Dünya malının geçici şatafatı, işte bazen böyle insanların gözünü döndürür de, insan malına gururlanarak, etrafındakileri küçük görmekle de kalmaz, bir bakarsınız ki Allah ve âhiret endîşesini de aradan çıkarıp atmıştır. Dünya malının kendisine ebedî kalacağı gafletine kapılır. Burada insanın tâ ilk yaratılışından beri mâzîsi kendisine hatırlatılarak, böyle kayıtsız ve sorumsuz konuşmasının nelere mal olacağı gâyet güzel anlatılmaktadır.
Burada geçen önemli bir noktaya tekrar dikkatleri çekmek isteriz. Burada zikredilen münkir, sâdece Kıyâmetin kopmayacağını iddia edip malının yok olmayacağını öne sürdüğü halde, Kur’ân onu hem müşrik ve hem de bizzat Allah’ı inkâr eden kimse olarak anmaktadır. Bu âyetlerden şu gerçek bir daha ortaya çıkmaktadır ki, o da, Allah’ın bir emrini inkâr eden Allah’ı inkâr etmiş olur. Tek mevsimlik geçici bir yeşillik hükmünde olan dünyanın ve dünya malının insanı nerelere kadar götürebileceğinin, bu âyetlerde destanımsı kıssasını görmüş oluyoruz.1516
46- Dünyâ Hayatı:
“Onlara dünya hayatının halinin tıpkı şöyle olduğunu anlat: Gökten indirdiğimiz su ile yeryüzünde yetişen bitkiler birbirine karışır; ama sonunda, rüzgârın savuracağı çer-çöpe döner. Allah her şeyin üstünde bir kudrete sahiptir. O mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür, ama bâkî kalacak sâlih ameller, sevab olarak da, emel olarak da, Rabbinin katında daha hayırlıdır.”1517
Bu âyetteki mesel, yani içerisinde temsil bulunan kelâm mânâsındaki lafızlarda, dünya hayatının parlaklığı, gözalıcılıgı ve şatafatı, bununla birlikte çabucak zeval buluşu ve binâenaleyh ona aldanıp âhiretten vazgeçmeme hususlarındaki, onun mesel haline gelen garip ve acîb sıfatı, gökten indirilen bir su ile yeryüzünün bitkilerinin öyle gümrâh yetişip, birbirine girmesine, akabinde kuruyup rüzgârın savurduğu çör-çöp haline gelişine teşbih edilmiştir. Bu meselde, müşebbehün bih suyun kendisi değildir, cümlenin bütününden çıkarılacak olan hey’etdir. O da önce yeşeren, sonra kuruyan bitkilerin halidir.1518 O süs olan mallar, kendisiyle övünülen evlâtlar da böyle geçicidir. Kalıcı olan ise, teşbih, tahmîd,
1514] 18/Kehf, 32-44
1515] İbn Kesîr, III, 83; Beyzâvî, II, 8
1516] V. Ulutürk, s. 65-67
1517] 18/Kehf, 45-46
1518] Âlûsî, XV, 285-286
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 323 -
tevhîd ve her hayırlı iştir.1519
47- Denizler Mürekkep Olsa
“De ki: Rabbımın sözlerini yazmak için denizler mürekkeb olsa ve bir o kadarını katsak, daha Rabbımın sözleri tükenmeden denizler tükenirdi.”1520
Âyet, Allah’ın kudretinin, büyüklüğünün ve ilminin sonsuzluğunu ortaya koymada insan aklının acizliğini çarpıcı bir örnekle gözler önüne sermektedir. İnsanoğlunun bildiği en geniş ve en derin nokta denizdir. Ve insanlar yazdıkları her şeyi mürekkeple yazarlar. Derin olduklarını kabul ettikleri bilgilerini mürekkeple kaydederler. Verdiğimiz âyet, bütün genişliği ve derinliğiyle denizleri bir mürekkep deryası şekline getiriyor. Ve insanlar bu mürekkeple Allah’ın ilmine delil olacak sözlerini yazıyorlar. Bir de bakıyorlar ki denizler tükenmiş, bitmiş, Allah’ın sözleri ise hiç eksilmemiş. Sonra bir mürekkep deryası daha getiriliyor onlara… Ve yine yazıyorlar… Allah’ın sözlerini bitiremiyorlar. Bir başka mürekkep denizi, bir başka daha geliyor… Ve hepsi tükeniyor yine Allah’ın sözleri devam edip gidiyor.
Bu gerçeklik Lokman Sûresi’nde de aynen tekrarlanmakta ve küçük bir farkla şöyle dile getirilmektedir: “Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa; deniz de, arkasından yedi deniz daha kendisine katılarak mürekkep olsa, yine Allah’ in kelimeleri tükenmezdi. Muhakkak ki Allah Aziz’dir, Hâkim’dir.”1521
Bu örnekteki deniz insanın geniş ve derin sandığı bilgisini temsil eder. Ama bütün genişliğine ve derinliğine rağmen denizin de bir sınırı vardır. Allah’ın ilmini ifâde eden kelimelerin ise hududu yoktur. İnsanoğlu onun sonunu kavrayamaz. Öğrenip kaydetmesi ise kesinlikle mümkün değildir. İnsanoğlu objektif ve sübjektif alemlerdeki esrarın bir yanını keşfetmekle zaman zaman gurura kapılır. İlmi keşiflerin zafer sarhoşluğuna tutulur. Ve o zaman her şeyi bildiğini veya bilme yolunda olduğunu sanır.
Ne var ki az sonra sınırsız ufuklu bilinmezlikler ummanıyla karşılaşır. Ve görür ki henüz attığı adımlar bu ummanın kıyılarında gezinmekten ileri geçmemiştir. Karşısındaki engin okyanus gözleriyle gördüğü ufukların ötesinde hem de çok ötesindedir.
Doğrusu insanoğlunun bildiği ve öğrenebildiği bilgi çok az ve cılızdır. Çünkü bu, Allah’ın sınırsız ilmi karşısındaki sınırlı insan kabiliyetini ifâde eder. Şu halde insanoğlu öğrenebileceğini öğrensin. Bu evrenin sırlarından keşfedebileceğini etsin. Ama hiç bir zaman için burun kaldırıp da ilmiyle gururlanmasın. Çünkü onun bilgisinin en son ulaştığı nokta bütün denizlerin mürekkep olarak önüne sürüleceği nokta kadar olabilir. Ama denizler dolusu mürekkepler biter Allah’ın kelimeleri bitmez.
Kelime anlam ifâde eden düzenli sözdür; ama sözün mutlaka ağızdan çıkması şart değildir. Kelime fiil olur, harf olur, isim olur. Bu anlamda, “yürümek” de bir kelimedir. “Taş” da bir kelimedir, bazı Kur’an sûrelerinin başındaki “Elif, lam, Mim, Sad..” harfleri de birer kelimedir.
1519] Beyzâvî, II, 14-15; V. Ulutürk, s. 51
1520] 18/Kehf, 109
1521] 31/Lokman, 27
- 324 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Nasıl, ağızdan çıkan sözün, kitaba yazılı sözün aslı, harflerden veya ifâde şekilleri değil, gerideki anlamlarıdır; ses, harf ve kitaplardaki kelimeler ise, aslı bize gösteren şekillerdir. Aynen bunun gibi evrendeki her varlık, her olay, her olgu Allah’ın bir kelimesidir; Allah’ın bilgisindeki ezeli mahiyetlerinin görünür şekil veya biçimleridir.
Kelimeler Kelâm’ı oluşturur. Kur’an’daki her kelime, Kur’an’ı, yani Kelam’ı meydana getirir. Bunun gibi Kur’an’ın açılmış biçimi olan evren de içindeki her varlıkla Allah’ın kelamı, yani “ol” emrinin ürünleridir. Bu bağlamda, Kur’an’da geçen “kelime” ler gerçek anlamını bulmaktadır. Kısaca her varlık Allah’ın kelimesidir ve Allah’ın kelimeleri saymakla bitmez.1522
48- Biçilmiş Bir Ot Ve Sönmüş Bir Kül Yığını Haline Gelenler
“Bu haykırmaları biz onları biçilmiş bir ot ve sönmüş bir kül yığını haline getirinceye kadar devam edip durdu.”1523
Verdiğimiz âyeti daha iyi anlamak isteyenler, bu âyet öncesinde yer alan 11. âyetten itibaren okumaya başlamalıdırlar. Özetle vermek gerekirse bu âyetlerde, dünyada ömürlerini küfür ve zulümle geçiren insanların, dünyadan âhirete geçişleri tasvir edilmektedir. 11-15. âyetlerde Allah’ın, haksızlık eden nice kentleri mahvedip yerlerine başka topluluklar yetiştirdiği; Allah’ın hışmını, azâbını sezince o kavimlerin kaçmaya çalıştıkları bildiriliyor. Sonra onlara hitaben: “Boş yere kaçmak için atlarınızı mahmuzlamayın, içinde şımartıldığınız nimetlere ve yurtlarınıza dönün, siz sorguya çekileceksiniz”1524 buyuruluyor. İşte o zaman zâlimler, dünyada haksızlık etmiş olduklarını anlıyorlar: “Meğer biz hayatımızı haksızlık ederek geçirmişiz”1525 diye suçlarını itiraf ediyorlar.
Ama bu itirafın bir yararı olmaz. Allah onları ot gibi biçip, can çıralarını söndürünceye kadar böyle yalvarırlar, fakat Allah’ın azabı geldikten sonra yalvarmalarının hiçbir yararı yoktur. Kur’an, müslüman milletleri ve toplulukları, kendilerine sunulan yüksek nimetler konusunda daha duyarlı ve kadirbilir olmaya çağırıyor. Düşünebilen bir millet için Allah’a imandan ve O’nun dinine uymaktan daha üstün bir nimet olmadığına işarette bulunuyor. Çünkü bu yüksek nimet insanın geleceğini aydınlatacağı gibi, bulunduğu hayatı İlâhî rahmete çevirecek özelliktedir. Aynı zamanda insanın mânevî boşluğunu bütünüyle doldurmakta ve büyük ümit vâdetmektedir. Ölümün bir geçiş dönemi olduğunu öğretmekte ve hem ferdi, hem aileyi, hem de toplumu eğitip Allah’a kul olma düzeyine getirmekte; sonsuza dek mutlu olabilmenin bütün yol ve yöntemlerini beraberinde taşımaktadır. Dünyada hiç bir makam ve rütbe, hiç bir servet ve ihtişam insanı bu derece mutlu ve ümitli edememiştir ve edemeyecektir de..
Nitekim günümüzde çok gelişmiş ülkelerde insanoğlu refah içinde nefsani bütün arzularını yerine getirmekle beraber yine de bunalım geçirmektedir. Özellikle gençleri tatmin edemeyen maddî refah, cazibesini kaybetmiştir. O bakımdan mânevî boşluk içinde bocalayan nesil bir takım arayışlar içindedir. Kimi uyuşturucu maddelerle, kimi kadınlarla, kimi içki ve kumarla gününü gün etmek
1522] N. Şahinler, s. 152-154
1523] 21/Enbiyâ, 15
1524] 21/Enbiyâ, 13
1525] 21/Enbiyâ, 14
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 325 -
sûretiyle bunalım ve sıkıntısını atmaya çalışmaktadır. Ne var ki, bütün bu arayışlar dertlere deva olamamış, genç kuşakların hem ruhlarını silik hale getirmiş, hem de sağlıklarını bozup tehdit etmiştir. O kadar ki, bazı ülkelerde seksüel sapıklıkların en kötüsü olan homoseksüellik alabildiğine yaygınlaşmıştır. Bu, Allah’tan uzaklaşan, âhiret inancını kaybeden ve kutsal değerlerle ruhi boşluğunu doldurmayan nesillerin acı sonunu yansıtan bir aynadır.
Ana-babalara, eğitimcilere, devletin yetkililerine düşen en önemli görev, yetişmekte olan gençlere bu aynadaki çirkef manzarayı en ibretli yanlarıyla göstermek ve gerçek huzur ve mutluluğun nerede olduğunu öğretmektir. Yukarıda sözünü ettiğimiz İlâhî nimetler insanoğlunun kapısını gelip çaldığı halde, onu reddetmeleri, bununla da kalmayıp başkalarının da o nimetlerden yararlanmalarına engel olup haksızlığın en çirkinini ortaya koymaları, acıklı bir azabın yaklaşmakta olduğunu fısıldamaktadır. Bu azap ne olabilir? Kur’an ve hadislerin ışığında onları şöyle özetleyebiliriz:
a) Güçlü bir düşman istilası,
b) Tedavisi çok zor öldürücü hastalıkların yaygınlaşması,
c) Müthiş bir kuraklık ve kıtlığın baş göstermesi,
d) Şehirleri yok edecek, ülkeleri batıracak bir nükleer savaşın başlatılması,
e) İnsanlar arasında güven, huzur, dayanışma, kardeşlik, sevgi ve saygı gibi her türlü birleştirip barıştırıcı bağların kopması,
f) Aile yuvalarının temelinden sarsılıp bunalımlara sürüklenmesi, evlât ile ana-babası arasındaki mânevî bağların kopup otoritenin bütünüyle kalkması bu cümledendir.
Âhiretteki azap ise daha elim ve daha devamlı olacaktır. Kur’ân-ı Kerimgelip geçen milletlerden bu yola sapanların başlarına gelenleri özetleyip bir komprime halinden sunmaktadır. Kahredeci azap geldikten sonra uyanmanın ne yararı olabilir? Tarihte, niçin yaratıldığının hikmetini düşünmeyen, kâinat düzen ve dengesinde Hak’m kudret damgasını görmeyen ve o yüzden ahlaken dejenere olan milletlerin İlâhî emir karşısında “biçilmiş ot misali” etrafa savruldukları ve çok geçmeden belirsiz hale geldikleri anlatılırken, onların yıkılıp yok ediliş sebeplerini çok iyi incelememiz emredilmektedir.
“Onların biçilmiş bir ot ve sönmüş bir aleve” benzetilmelerinin anlamı şudur: Allah onları hem biçilmiş bir ot, hem de alevi dinmiş ateş özellikleri taşıdıklarından dolayı buna benzetmiştir. Yani onlar zulümlerini itiraf ettikleri sözlerini, kökten ot biçer gibi biçinceye ve hareketleri tam anlamıyla dininceye kadar söndürdüler. İşte bu şekilde yüce Allah, bu kâfirleri sakındırmakta, uyarmakta ve hatırlatmaktadır. Eğer bu sakındırmalar onlara faydalı olacaksa…1526
49- Sarhoş Olmadıkları Halde Sarhoş Gibi Görünenler
“Ey insanlar! Rabbinizden korkun. Çünkü kıyâmet saatinin zelzelesi gerçekten çok büyük bir şeydir. Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirdiğinden vazgeçer ve her gebe kadın taşıdığını düşürür. Sen o gün insanları sarhoş olmadıkları halde sarhoş gibi
1526] N. Şahinler, s. 155-158
- 326 -
KUR’AN KAVRAMLARI
görürsün. Ama Allah’ın azâbı çok şiddetlidir.”1527
Hacc Sûresi’nin verdiğimiz bu âyetlerinde, kendini nefsani duyguların peşine takıp da her türlü kutsal değeri unutan veya inkâr eden insanlar uyarılmaktadır. Ve şu görünen mükemmel düzeni kuran Yüce Yaratan’ın bir gün bu düzeni bozacağı, azabının ise nankörler hakkında pek şiddetli olacağı ağır bir ifâde ile vurgulanmaktadır.
Âyet, bütün insanlığı kapsayan evrensel bir sesleniş: “Ey İnsanlar!” diye başlamakta ve tüm insanlığı Allah’tan korkmaya çağırmaktadır. Bunun yanında “kıyâmet saatinin zelzelesine” dikkatleri çekmektedir. Evet, bir zelzele olduğu söyleniyor ama nasıl bir bir zelzele? Tarifi mümkün değil, sadece o sarsıntı “büyük bir şey” olarak nitelendiriliyor. Ve ardından açıklama kısmı geliyor. O zaman anlıyoruz ki, bu sarsıntı bizim bildiğimiz korku ve dehşetlerden çok farklı. Bir tablo ile karşı karşıyayız.
Bu tabloda emzikli kadının emzirdiği yavruyu unuttuğunu görüyoruz. Evet öyle dehşete kapılmış ki, bakıyor ama ne yaptığını bilmiyor. Ve işte karşılaştığı o dehşet ve şiddet yüzünden çocuğunu düşüren hamile kadınlar da tabloda görülmeye başladılar. İnsanlar gözüküyor şimdi. Sarhoş gibi, ama sarhoş değiller. Baygın bakışlarından ve düzensiz adımlarından sarhoş oldukları sanılıyor. Fakat hiç de öyle değil... Yığmlarca hareketler, kalabalıklar, dalgalanmalarla dolu bir tablo bu.. İnsan bu âyetleri okurken hayaliyle o tabloyu kavramaya çalışıyor ve içindekileri gözüyle teker teker görür gibi oluyor.
Ama korkunç dehşet birdenbire sarsıveriyor onu, Her şeyi unutuyor, derinliğine tabloyu kavrayamıyor. Bu öyle korkunç, öyle büyük bir dehşet ki kelimelerle ifâde etmek imkânsız. Sadece insan ruhundaki tesirleriyle anlaşılabilir. Emzirdiklerini unutan analar, çocuğunu düşüren hamile kadınlar ve sarhoş olmadıkları halde sarhoşlar gibi sarsak sarsak yürüyen insanlar.. Bir anne, memesi ağzındaki yavrusunu neden unutur? Ancak düşünce ve idrakten eser bırakmayan korku ve dehşetten: “Ama Allah’ın azabının çok çetin olmasındandır.”
Kıyâmet olayının meydana gelmesiyle mevcud düzen bozulup altüst olur. Ancak bu olayı doğuran sarsıntı öylesine ani ve şiddetli olacak ki, canlı olan her şey şaşıracak, ne yapacağını düşünemeyecek. Böyle bir olayı kimlerin göreceği, kimlerin ona şâhid olacağı belli değildir. Ama mevcud düzenin bütünüyle bozulmasını gerçekleştirecek bu olayı meydana getiren Allah’ın ne kadar üstün bir kudrete sahip olduğu söz konusudur. Elbette O’ndan korkmamız gerekmektedir. Çünkü koyduğu kanunlar, hazırladığı plan ve programlar aksamadan, şaşmadan hedefine doğru gitmektedir. O’nun planına uyanlar mutlu olurlar, uymayanlar kendilerine haksızlık etmiş bulunurlar. İşte önemli olan bu inanca sahip olmak ve hayatı bu doğrultuda düzen ve dengede tutmaktır.
Kıyâmet, içinde yaşadığımız dünyanın ve onun bünyesinde yeraldığı evrenin parçalanıp dağılması ve bütün şuurlu varlıkların hesap vermek üzere Yaratıcı’nın huzurunda, mahiyetini bilemeyeceğimiz bir biçimde kıyam etmesidir. O gün Allah bütün tartışmaları sonuçlandıracak, çelişmeleri bitirecek ve hayat macerasından herkesi hesaba çekerek iyilikle kötülüğün karşılıklarını verecektir.1528
1527] 22/Hacc, 1-2
1528] 2/Bakara, 113; 3/Âl-i İmran, 185; 4/Nisâ, 87; 22/Hacc, 9
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 327 -
Buraya kadar anlattıklarımız, kıyâmetin akla ilk gelen mânâsıdır. Kur’an iyi tetkik edildiğinde görülür ki, bu büyük ve genel kıyâmetten başka sayısız küçük kıyâmetler, varlıklar dünyasını doldurmuş bulunmaktadır. Hayat sahnesinde her an milyonlar ve milyonlarca kıyâmet yaşanmaktadır. Kâinat bünyesinde bir hiç denecek kadar küçük bir yer tutan insan vücudunda da, her an binlerce kıyâmet yaşamaktadır. Her varlık birçok kıyâmete sahnedir. Fakat her varlık daha büyük bir varlığın sahne olduğu kıyâmetlerden de biridir. Binlerce kıyâmete sahne olan bedenimiz, bir gün, büyük kürenin kıyâmetlerinden biri olacaktır. Ve o büyük küre de, bir gün içinde bulunduğu güneş sisteminin kıyâmetlerinden birine konu teşkil edecektir. Güneş sistemi, içinde bulunduğu bir başka bütünün parça kıyâmetleri olacaktır. Kur’an’ın eşsiz ifâdesiyle; “Yaratıcı’nın yüzünden başka her şey helâk olacaktır. Hüküm ancak, O’nundur ve hepiniz O’na döndürüleceksiniz.”1529
Kur’an ve hadis iyi tetkik edilirse görülür ki, onlarda geçen kıyâmet kelimesi, şuraya kadar açıkladığımız kıyâmetlerden bazen birini, bazen öbürünü, bazen de hepsim birden ifâde eder. Hadis veya âyet, bir sosyolojik değerlendirme yapıyorsa, kıyâmet sözü “toplumun çöküşü” anlamını taşıyacaktır. Örneğin, bir hadiste: “Emânetler, görevler lâyık olmayanlara verildiğinde kıyâmeti bekle” denilmektedir. Çünkü; emânetlerin ehil olmayan ellere geçmesi toplumu yıkar. Yani, burada bir “sosyolojik kıyâmet” söz konusudur.
İsrâ Sûresi, 16. âyet şöyle diyor: “Biz bir ülkeyi batırmak istediğimiz zaman, onun servet ve refahla şımarmış kesimlerine emirler veririz. Ve onlar, bu emirlere sırt döner, yönetimi kötülüğe alet ederler. Bunun üzerine, o ülkeyi batırmak gerekli olur ve biz onun altını üstüne getiririz.” Burada da bir sosyolojik kıyâmet tablosu çizilmektedir. Toplumu sömüren şımarmış, azmış odaklara Yaratıcı Kudret fırsatlar veriyor, fakat onlar buna kulak asmayarak zülüm ve tahriplerine devam ediyorlar. Nihâyet, o toplum batıyor. Biz bu batışları, değişik isimler ve tablolar olarak seyrediyoruz. Sistemler, rejimler değişiyor, devrimler birbirini izliyor, imparatorluklar dağılıyor ve nihâyet dünya haritası durmadan değişiyor. Bütün bunlar din terminolojisindeki kıyâmet deyişinin belirişleridir.1530
50- Müşriğin Hâli-Gökten Düşenler
“Allah’a ortak koşmadan, hâlis olarak Allah’ı birleyenler olun. Kim Allah’a ortak koşarsa o, sanki gökten düşmüş de kendisini kuş kapıyor veya rüzgâr onu, uzak bir yere sürüklüyor gibidir.”1531
Bu âyet-i kerîmede müşriğin halini canlandıran çok zengin bir temsil vardır. Bir çok hey’etten çıkarılmaktadır. Bu temsildeki iki teşbihin, teşbihi mürekkeb veya teşbih-i mufarrak olduğu hususunda müfessirlerce değişik değerlendirmeler yapılmıştır. Eğer teşbih mürekkeb ise, mânâ şöyle oluyor: Allah’a şirk koşan kendisini sonu olmayan bir helâk ile mahvetmiştir. Onun hali, gökten düşen ve onu kuşlar kapan ve kuşların midesinde parçalanıp dağılan yahut da rüzgârın onu birtakım uzak helâk yerlerine sürükleyip savurduğu kimsenin haline benzer. Teşbih mufarrak alınırsa, îman, yüksekliği bakımından göğe; îmanı terk edip Allah’a şirk koşan müşrik kimseyi de gökten düşene; fikirleri dağıtan nefsânî
1529] 28/Kasas, 88
1530] N. Şahinler, s. 159-163
1531] 22/Hacc, 31
- 328 -
KUR’AN KAVRAMLARI
arzuları da gökten düşeni kapan kuşlara; İnsanı sapıklık vadisine süren şeytanı, estiği zaman helâk edici uçurumlara sürükleyen ve düşüren rüzgâra benzetmiş oluruz.1532 Şirk ile insan îmanın zirvesinden, küfrün alçaklığına düşmüş olur. Çünkü aşağılık hevâ ve hevesler fikirleri dağıtır. Şeytan da insanı sapıklığa sevkeder. Âyetteki atıf harfi “Ev”, tahyîr için alınırsa, müşrik ya ona, ya buna benzer demektir. Tenvî’ için alınırsa, müşrikler çeşitlidir; hiç kurtuluşu olmayanlar olduğu gibi, tevbe ile kurtulabilecek olanları da bulunur gibi, bir manâyı da anlatır.1533 Bu düşüş mürted hakkında olursa manâ açıktır. Başkaları hakkında ise, fıtrat itibârıyla ve ondaki potansiyeli fiil yerine koymak sûretiyle olur.1534 Müşriğin parçalanması şirki yüzünden yüksekten (ulvîlik) düştüğünde ilk hatıra gelen durumdur. Yâni semâdan düşer ve parçalanır.1535 Zâten şirkte dağınıklık ve parçalanma esastır, birlik yoktur.1536
Bu âyetteki temsil bizim hatırımıza bir de şöyle bir mânâ doğurmaktadır. Bir kimse şirke düşünce, artık o, hakîkî sahibinden bağını koparmış, sahipsiz kalmıştır. Manen îman’ın yüceliğinden ayrılarak sükût eden sahipsiz kimseyi, her gücü yeten ve hattâ yırtıcı hayvanlar ve kuşlar bile kapıp parçalar. Şirk işte böyle helâk edicidir.1537
Bu âyette “gök” insanın asli fıtratı anlamındadır. İnsan başkasının değil Allah’ın kuludur ve yaratılıştan tevhid ilkesini kabule hazırdır. Bu nedenle peygamberlerin dâvetini kabul edenler fıtratlarında sabit kalırlar ve yükselirler. Bunun aksine Allah’ı inkâr eden veya O’na ortak koşan kimse ise bu asli fıtrat “gök”ünden düşer. İşte o zaman ya örnekteki düşen adamı kapan kuşlara benzer, lider ve şeytanların Kur’anı olur, ya da örnekteki rüzgâra benzeyen arzu, istekler veya nefsinin kölesi olur. Bunlar onu diğer tarafa doğru alçaltırlar ve sonunda onu sapıklığın en derin çukuruna götürürler.
Âyetin sonundaki “sahik” kelimesi “sahak” tan türemiştir. Parçalanmış, ezilmiş anlamına gelir. Sahik, içine bir şey düştüğünde parçalanacak kadar derin bir yere denir. Burada ise sahik, ahlaki ve düşünce bakımından, içinden çıkılması mümkün olmayan derin uçurumlar anlamında mecazen kullanılmıştır. Yani böyle bir yere düşen kimse, ahlâken paramparça olur.
Bu gerçekten, Allah’a şirk koşan insanların dosdoğru bir tasviridir. Onlar imanın o üstün zirvelerinden yuvarlanarak yokluğun içerisine gömülüyorlar ve mahvoluyorlar. Çünkü dayandıkları ana kaynağı kaybediyorlar. Tevhid kaidesinden mahrum bulunuyorlar. Sığınacakları emniyetli sığınağı yitiriyorlar. Arzu ve heveslerin elinde paramparça oluyorlar. Hurafeler onları parçalıyor ve yerlerini savuruyor. Çünkü onlar sarsılmaz kaynağa sarılmıyorlar. Kopmaz ipe bağlanmıyorlar, sabit bir kaideye oturmuyorlar. Ve kendilerini içinde yaşadıkları kâinata bağlayan bağlardan mahrum bulunuyorlar.
Şirk Kur’an’da türevleriyle birlikte 150 küsur yerde geçer. Bunların çoğu fiil
1532] Zemahşerî, III, 12-13
1533] Beyzâvi, II, 91
1534] Âlûsî, XVII, 149
1535] H. Basri Çantay, Kur’ân-ı Hakim ve Meâl-i Kerîm, II, 573 de böyle mânâ vermiştir, İstanbul, 1957
1536] 39/Zümer, 29; 12/Yûsuf, 39
1537] Elmalılı, V, 3403; V. Ulutürk, s. 67-68
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 329 -
halinde (geçmiş ve şimdiki zaman kipleri) yer alır. Bu demektir ki şirk insanlık bünyesinde bir pasif kavram değil, bir sürekli aktivitedir. Din dilinde şirk, Allah’a, yani tek olan Yaratıcı Kudret’e zatında (sayı olarak) veya tasarrufunda (yapıp etmelerinde) ortak tanımaktır. Başka bir deyimle, şirk: “Ulûhiyetin özelliklerinden birini bir başkasına tanımaktır.” Bu, açık ve şuurlu olursa “açık şirk”, örtülü ve şuursuzca olursa “gizli şirk” adını almaktadır.
Her şeyden önce, “şirk çok büyük bir zulümdür.”1538 Zulüm, karanlık, mânâsında olduğuna göre şirk tam bir karanlık, tam bir kaostur. İşte yukarıda verdiğimiz âyet şirkin insanı sürüklediği kaosu, boşluğu, huzursuzluğu anlatmaktadır. Şirk, varlık ve oluşun yaratıcı prensibine ters düşmek olduğundan, prensibin bir uzantısı olan insanı desteksiz, yolsuz ve yönsüz bırakmaktadır. Yaratıcı şuurla bağı kopan insanın varlıkla kaynaşması tarumar olur ve oluşun ahengiyle perdeleri uyuşmadığı için sürekli didiklenir ve dejenere olur. Bu dejenerasyon öylesine ileri bir noktaya varır ki, şirkin sana öz evladını öldürmeyi bir meziyet olarak gösterebilir.1539
Demek oluyor ki, şirk, Yaratıcı Kudret’in niteliklerini yaratılmışa vererek, oluşun yolunu tıkıyor. Yahut da, oluşun sunduğu armoniyi bozup varoluş zevkini lekeliyor. Bu yüzdendir ki, “Allah’a şirk koşan, çok büyük bir sapkınlık ve karmaşa içine düşmüş olur.”1540
Kur’ân-ı Kerim, şirkin, Allah’ın sınırsız merhametine bağlı affın dışında kaldığını ifâde eder.1541 Bunun daha açık anlamı şudur: Şirk içinde bu alemden ayrılanlar, Allah’ın affını bekleyemezler. Çünkü İlâhî af, varlık ve oluştaki Yaratıcı prensibin bir aktivitesidir. O prensibe inanmayanın o aktiviteden bir şey beklememesi gerekir. Nitekim şirk içinde öbür aleme geçenlere orada, rahmet ve bağış dilediklerinde şöyle denecektir: “Allah’a ortak koşmada dayandıklarınız, ortaklarınız nerede?”1542
Şirk dışında kalan tüm günahların, Allah istediği takdirde, affedileceğini Kur’an açıkça bildiriyor.1543 O halde şirkten ve onun sonuçlarından kurtulmak sadece tevhidi kabul ve ikrar ile mümkün olmaktadır. Bundan doğal ve adil bir sistem düşünülemez. Varlığını kabul etmediği bir kudretten bir şey beklemek kimsenin Hakkı değildir. Şirk, Kudret’in varlığını inkârdır. Ve kudret bunu bağışlamıyor. Kudret’i kabul edip yanlışlar, isyanlar sergileyenler ise, varlığını kabul ettikleri rahmet kaynağına sığınabilirler. O, dilerse onları bağışlar, dilerse hak ettikleri cezayı çektirir.1544
51- Sahte Tanrılar hakkında
“Ey insanlarl Size bir temsil getirildi, simdi onu dinleyin: O Allah’dan başka yalvardıklarınız (var ya), onların hepsi bir araya toplansalar, bir sinek bile yaratamazlar. Sinek
1538] 31/Lokman, 13
1539] 6/En’âm, 137
1540] 4/Nisâ, 48
1541] 4/Nisâ, 48, 116
1542] 6/En’âm, 23; 16/Nahl, 27; 18/Kehf, 52; 28/Kasas, 63
1543] 4/Nisâ, 48, 116
1544] N. Şahinler, s. 164-167
- 330 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onlardan bir sey kapsa onu sinekten kurtaramazlar. İsteyen de âciz, istenen de!”1545
Bu âyetin mânâsı şu demektir: Şu garip hale bakın: Sizin ilâh yerine koyup taptığınız putlar, bir araya toplansalar, Allah’ın en zayıf ve diğerlerine göre en basît bir yaratığını bile yaratamazlar. Yaratma şöyle dursun, sinek onlardan bir şey kapsa, onu bile kurtaramazlar, isteyen de âciz, istenen de. Âyetteki “isteyen”, putlardan dileklerde bulunan müşrikler, “İstenen” de, putlar olabileceği gibi, kendisinden sineğin kopardığı parçayı isteyen put, istenen de, onu geri vermeyen sinek olabilir.1546 İbn Abbas (r.a.)’dan rivâyete göre, puta tapanlar, putlarına koku ve bal sürerler, üzerlerine de kapıları kilitlerlermiş. Delikten giren sinekler balı yerlermiş. Putlar kendilerini sineklerden koruyamazlarmış. Âyette Kureyş müşriklerinin câhillikleri, akıllarının zayıflıkları başlarına vurulur ve şeytanın onları nasıl hükmü altına aldığı bu temsille gözler önüne serilir.1547
Âyette her ne kadar cansız putlar öne çıkarılmış gibi görünüyorsa, canlı, cansız, akıllı, akılsız her türlü Allah’tan başka mabud kabul edilen sahte tanrılar bu âyetin şümûlüne girer.1548 Çünkü âyetin baş tarafı yaratmayı esas almaktadır. Akıllı olsun olmasın hiç bir varlık, değil bir sineği, bir zerreyi bile yaratamaz. Yaratıcı tek olduğu için hak ma’bûd da tekdir, o da Allah Teâlâ’dır. Âyetin son cümlesinin el-meselü’s-sâir (atasözü) haline geldiğini yukarıda belirtmiştik.1549
52- Kâfirlerin Amelleri
“İnkâr edenlerin işleri engin çöllerdeki serap gibidir. Susayan kimse onu su zanneder; fakat oraya geldiğinde hiçbirşey bulamaz. Orada Allah’ı bulur ve O da onun hesabını görür. Allah, hesabı çabuk görendir. Veya (o ameller) engin denizin karanlıklarına benzer, onu üstüste dalgalar ve dalgaların üstünde de bulutlar örter; karanlıklar üstünde karanlıklar... İnsan elini uzattığı zaman nerede ise onu bile göremez. Allah’ın nûr vermediği kimsenin nûru olmaz.”1550
39. Âyette kâfirlerin amelleri, bu sefer bir seraba benzetiliyor. Onu su zannedip yaklaştıklarında, haybet ve hüsranla karşılaşıyorlar. Çünkü amellerini bâtıl tanrılarına yaklaşmak için yapmışlardı.1551 Bu meselde kâfir de susuz kalan kimseye benzetilmiştir. 40. Âyette ise, kâfirlerin iyi diye güvendikleri amelleri, kara kara bulutlarla kaplı havada, derin denizlerde, birbiri üstüne binen dalgaların karanlıklarına benzetilmiştir. Yahut da iyi amelleri, âhirette bir serap gibi, kötü amelleri de karanlıklar gibi olacaktır. Yahutta onlar dünyada karanlıklar gibi, âhirette bir serap gibi olacaktır. Bunlar öyle koyu karanlıklardır ki, insan elini çıkarınca nerede ise kendi elini göremez.1552 Âyet, dehşetli bir sahne temsil ve tasvir etmektedir. Bu temsildeki ikinci örnek, onların hissiyat, fikir, itikâd ve zihniyetlerine de şâmildir (Elmalılı, V, 3526). Allah’ın nûr vermediğinin nûru olmaz. Bu mefhûmun muhalifinden, mü’minlerin amellerinin âhirette kendilerine bir
1545] 22/Hacc, 73
1546] Beyzâvî, II, 100; Ş. Mansûr, s. 248
1547] Zemahşerî, III, 23; Hakim Tirmizi, s. 11
1548] Âlûsi, XVII, 202
1549] V. Ulutürk, s. 69-70
1550] 24/Nûr, 39-40
1551] Ş. Mansûr, s. 334
1552] Beyzavî, II, 129-130
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 331 -
nûr getireceği anlaşılabilir.1553
53- Nûr Temsili
“Allah göklerin ve yerin nûrudur. Onun nûru, içinde lâmba bulunan bir kandil yuvasına benzer. Lamba cam içerisindedir. Cam ise, sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Ne doğuya ve ne batıya ait olmayan mübarek bir zeytin ağacından yakılır. Bu öyle (saf) bir yağdır ki ateş değmese de nerdeyse ışık verecektir. (Bu ışık da) nûr üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nûruna iletir. Allah insanlara (böyle) misaller verir. Allah her şeyi bilir”1554
Bu âyetteki nûr temsili çok çeşitli şekillerde izahlara yol açmıştır. Mânâsı müteşâbihdir. Bu âyet hakkında müstakil eserler bile yazılmıştır. İmam Gazzâlî (505/1111)’nin Mişkâtü’l-Envâr’ı bunlardandır. Bu mesel, Kur’ân-ı Kerim’de kâmin (gizli) meselin güzel bir örneğini teşkil eder; Allah göklerin ve yerin nûrudur, demek, Allah gökleri ve yerleri aydınlatan nûrun yaratıcısıdır, göklerin ve yerin münevviri yani aydınlatıcısıdır, göklerin ve yerin nûrunun sahibidir, gibi mânâlara gelir. Yani yaratılmış nûr, mânâsında değildir. Çünkü o nûrun yaratıcısı olduğunu Allah Teâlâ Kendisi En’âm sûresinin birinci âyetinde haber vermektedir. Eşya nasıl ışıkla görülüp biliniyorsa, bütün varlıklar da ancak Allah Teâlâ ile varlık kazanmakta ve O’nun kayyûmiyyeti ile varlıkta durmaktadırlar. Bütün Âlemleri meydana çıkaran, kâinatı gösteren, hakikati bildiren, gözleri ve gönülleri şenlendiren O olduğu için, mecazen, “Allah göklerin ve yerin nûrudur.” denilmiş olabilir.1555 Bu âyete göklerin ve yerin müdebbiri, yani idare edeni mânâsı da verilmiştir.1556 Yine bu âyetin mânâsı olarak,”Gökler ve yer ehlinin hadîsi, yani yol göstericisi” rivâyeti de vardır.1557 Bunlar, O’nun nûruyla yollarını bulurlar. Bu nûrun göklere ve yere izafesi, çok parlak, geniş, hissî ve aklî, onların her türlü nûrunu ihtiva etmesinden dolayıdır.1558
İmam Gazzâlî, Mişkâtü’l-Envâr isimli eserinde, “Esas nûr Allah’tır. O’ndan başka nûr yoktur. O küllî nurdur. Çünkü nûr, eşyanın kendisiyle keşfedildiği şey demektir(...) Duyular alemindeki bütün eşya ve renkler, o nûr olmasaydı, meydana çıkamazdı, hatta var olamazdı. Gerçek varlık Allah olduğu gibi, gerçek nûr da O’dur. Bütün nurlar O’nun nûrundan müsteârdır.” der.1559 İmam Fahreddin er-Râzî (606/1209) “Allah’ın göklerin ve yerin nûru olmasının mânâsı, gökler ve yer ehline hidâyet etmesidir.” der ve İmâm Gazzâlî’yi yukarıdaki görüşünden dolayı tenkid eder.1560 “O’nun nûrunun benzeri, içinde lamba bulunan kandil yuvası gibidir.” kısmındaki nûrun, gökler ve yerdeki aklî ve sem’î deliller olduğu, Kur’ân olduğu, nitekim Kur’ân’a “nûr” da denmektedir,1561 hak ve hakikat olduğu benzetme yönünün aydınlık ve açıklık olduğu, Beyhakî’nin el-Esmâ ve’s-Sıfat’in da olduğu gibi, mü’minin kalbindeki hidâyet mânâsına geldiği, iman mânâsında olduğu ve Hz. Muhammed (a.s.) demek olduğu gibi çok çeşitli mânâlara mütehammil bir
1553] V. Ulutürk, s. 58-59
1554] 24/Nûr, 35
1555] Elmalılı, V, 3515
1556] Âlûsi, XVIII, 164; Ş. Mansur, s. 79
1557] Taberî, XVIII, 135
1558] Beyzavî, II, 127
1559] Mişkât, s. 20 vd.’den özetle
1560] et-Tefsîrü’1-Kebîr, XXVIII, 230; I, 122
1561] Nisa, 4/174
- 332 -
KUR’AN KAVRAMLARI
temsildir.1562
“Mü’minin kalbi kandil gibidir.” de denilmiştir.1563 Mişkât (kandillik) parlaktır, içinde de parlak cam vardır. O cam fanusun içerisinde de, çok parlak bir lamba vardır. Lambanın camı, sanki inciden bir yıldız gibi parlamaktadır. Mübarek bir zeytin ağacından yakılır. O ağaç ne şarka ne garba kapalıdır. Her taraftan güneş alır. Bu ağartan elde edilen zeytin yağı o kadar berraktır ki, nerede ise, ateşlemeden, kendisi parlayacak. Bütün bunlar içiçe nûr halkalarıdır. Bu, nûr üstüne nurdur. Mü’minin kalbi, mişkâte, Hz. Peygamber (s.a.s.) de, cam fanusa (zücâceye) benzetilmiştir; Bu cam, ne doğuya ne batıya mensub olmayan, yani nûrunu ilâhî vahiy ile, Alîah’dan alan bir camdır. Kandilin yağı, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, o kadar kabiliyetli olduğunu gösterir ki, nerede ise kendisi hidâyetle parlayacak. Onun kalbindeki ve dilindeki ise Kur’ân’dır ve en içteki lamba (misbah) ile temsil edilmiştir. Bütün bunlar içice, Allah’ın, Hz. Peygamber (s.a.s.)’e vahiy akımını vermesiyle, nûr üstüne nûr misali, mü’minin kalbi olan mişkâtta aydınlık saçarlar.
“Allah dilediğini nûruna ulaştırır.” kısmındaki nûr kelimesi ise, İslâm diye tefsir edilmiştir. Allah insanlara böyle temsiller getirir ki, onlar ilâhî gerçekleri anlasınlar... Kâinat, Allah’ın bir nûr tecellîsidir. Çünkü maddenin en küçük parçası olan atomlar parçalanınca, ışık, ısı ve enerjiye dönüşmektedir.1564 Bu âyet işte böyle çok yüklü mânâlar taşıyan bir temsildir. Şüphesiz her şeyin en doğrusunu Allah bilir.1565
54- Körlük İçinde Şaşkınca Dolaşanlar
“Âhirete inanmayanlara gelince; biz onlara kendi yapmakta olduklarını süsleyivermişiz; böylece onlar, “körlük içinde şaşkınca” dolaşmaktadırlar.”1566
Âhirete inanmak imanın bir rüknüdür. Tevhid ve peygamberlik kurumuyla beraber bir mü’min, buna da inanır. Ancak bu husus burada, onun asıl önemli yönünü ortaya koymak için ayrıca zikredilmiştir. Burada gaye, âhirete inanmayan kimseler için, Kur’an’ın öğrettiği yolu takip etmenin imkânsızlığını vurgulamaktır. Çünkü bu şekilde düşünen kimselerin, hayır ve şer konusundaki ölçülerini doğal olarak bu dünyada görülen sonuçlar tayin eder. Bundan dolayı, bu gibi insanların hayrı ve şerri âhiretteki kazanç veya kayıp ölçüsüyle tayin etmeyi hedef alan herhangi bir nasihati veya hidâyeti kabul etmeleri mümkün değildir. Onlar, dünyevi kazanç ve âhiretle ilgili menfaat arasında kaldıkları ilk durumda, âhiret kayıpları hususunda en ufak kaygı duymaksızın kendilerini rahatlıkla dünya menfaatlerinin bulunduğu yöne bırakıverirler.
“Yaptıklarının kendilerine süslü/güzel gösterilmesine” gelince, bu Allah’ın tabiattaki kanununun (Sünnetullah) ve insan ruh yapısının/mantığının bir sonucudur. İnsan, hayattaki mücadele sonuçlarının sadece bu dünya ile sınırlı olduğuna, dünyada yaptığı işlerden dolayı hesaba çekilmeyeceği ve neticede, yaptıklarının hayır veya şer olduğu konusunda karar verecek herhangi bir mahkemenin varlığına inanmadığı zaman, bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak hayata karşı, kendi
1562] Âlûsî, XVIII, 165-166
1563] Hakim Tirmizî, s. 12
1564] S. Ateş, s. 353; V. Ulutürk, Kur’ân-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor, s. 156-159
1565] V. Ulutürk, s. 70-73
1566] 27/Neml, 4
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 333 -
iç dünyasında maddeci bir görüş ve anlayış geliştirir.
Yine aynı şekilde kişi, dünya hayatında işlediği amellerin gerçek değerleriyle uygun olarak mutlaka karşılık göreceği bir öte dünya hayatının varlığına inanmazsa, o kimse doğal olarak hayat konusunda bencil bir kanaate sahip olur. Bunun neticesi olarak, Hak ile bâtıl, hayır ile şer ve ahlak ile ahlaksızlık arasında geçen her türlü mücadele bu insana bütünüyle mânâsız gelir. O takdirde kendisine, zevk ve neşeyi, maddî gelişme ve serveti, güç ve otoriteyi sağlayan her şey ona göre iyi olacaktır. Bunları sağlayan hayat anlayışı, hayat tarzı ve ahlak sisteminin şu veya bu felsefeye dayanmış olması onun için önemli değildir.
Sonuçta, böyle bir kimsenin, hak ve gerçekle ilgisi kalmaz. Onun tek düşüncesi, sadece bu dünya hayatının başarılarını elde etmek ve nimetlerini devşirmek olacaktır. Bunları elde etme kaygısı ister istemez onu, her konuda yoldan çıkaracaktır. Daha sonra bu kanaatle dünya menfaatini elde etmek için yapacağı her hareket, ona güzel ve hoş görünecektir. Ayrıca, kendisi gibi dünya nimetlerini elde etme konusunda aşırı tutku göstermeyen, bu hususta fazla bir şey yapmayan ve bu gaye için hiçbir ahlaki sınırlamayı tanımadan her şeyi göze almayanları da saf kimseler olarak görecektir.
Allah insan nefsini, hidâyet işaretlerine gönlünü açtığı zaman hidâyete gidebilecek tarzda, hidâyet ışıklarına gönlünü kapadığı takdirde körelecek tarzda yaratmıştır. Gerek hidâyete erme, gerekse körelme halinde Allah’ın geçerli iradesi tecelli eder. Verdiğimiz âyette âhirete inanmayanlar için Allah’ın kanunu hükmünü yürütmüş, bu insanlara arzu ve isteklerini kendileri için süslü ameller şeklinde göstermiştir. Buradaki güzel gösterişin ifâde ettiği anlam budur. Bu kötü hareketleri kendilerine güzel göründüğü için onlar bocalayıp kalmakta, iyi ile kötü arasında ayırım yapamadıklarından doğruyu bulamamakta, körlük içinde şaşkınca yuvarlanmaktadırlar.
Gerçekte Allah’ın, inanmayanların işlerini gözlerinde süslemesi, yarattığı sosyolojik yasasına işarettir. İnsan düşünmeden, babasından, dedesinden gördüğü şeyleri yapa yapa o işe öyle alışır ki artık onu yapamayınca duramaz, rahat edemez olur. Aslında yaptığı iş kötü de olsa, insan alıştığı işi iyi sanır. Bu toplumda sosyolojik yasaların bir sonucudur. Yaptığı iş, insanın gözünde süslenir. Onu süsleyen, düşünmeden o işi yapa yapa kazandığı alışkanlıktır. Alışkanlık, Allah’ın yarattığı doğal yasalar sonucunda oluşur, ama insan iradesini kullanırsa kötü alışkanlıklardan kurtulabilir. Düşünmeyince, iradesini kullanmayınca da toplumdan edindiği alışkanlıkların Kur’anı olup gider. Bu alışkanlıklar, Allah’ın yarattığı psiko-sosyolojik yasalar sonucu meydana geldiği için Allah’ın, onların yaptıkları işleri gözlerinde süslü gösterdiği şeklinde ifâde ediliyor. Bu ifâde onları düşünmeğe ve bu kötü işlerden vazgeçmeye çekme amacına yöneliktir. Bu maksatla söylenmiş olan bu ifâdede bir kınama vardır.
Biz de bugün hatasında ısrar eden insan için: “Allah bir kere gözünü kör etmiş” deriz. Bu sözümüzle o adamın inatçılığını, düşüncesizliğini anlatmak isteriz. Yoksa amacımız o kişinin hatasını Allah’a yükleyip onu sorumluluktan kurtarmak, temize çıkarmak değildir, “onların amellerini süsledik” âyetinin amacı da âhireti inkâr edenlerin düşünmeden hareket ettiklerini vurgulamaktır. Âhiret, Kur’ân-ı Kerim’de en çok geçen terimlerden biridir. Kelime anlamıyla, sonra, sonradan gelen, daha sonra olacak olan demektir. Kur’an bu kelimeyi, karşıtı olan ulâ
- 334 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(önceki, önce olan) kelimesi ile birlikte kullanır. Âhiret-ulâ ilişkisinde Kur’an’ın benimsediği evrensel prensip şöyle verilmektedir: “Şu bir gerçek ki, âhiret senin için uladan daha hayırlıdır.”1567
Âhiret kavramı, Kur’an diyalektiği açısından baktığımızda şöyle ifâdeye konulmaktadır: İçinde bulunduğumuz anın ardından gelen zaman ve içinde bulunduğumuz boyutun üstündeki boyut. Âhiret mutlak anlamda daha sonrası şeklinde ifâde edilebilir. Bulunduğumuz an ve boyut ne olursa olsun, onun bir sonrası ve üstü vardır. O halde, âhirete iman, en geniş anlamda, hayatın ve oluşun sürekliliğine imandır. Her an bir önceki ana göre âhirettir. İnsan bu âhiretler serisinden her birinin hesabını vermek durumundadır. Burada Hz. Peygamberin iki hadisini hatırlatmak gerekir: “İki günü birbirine eşit geçen aldanmıştır.” Ve: “Ben her gün 70 kez Allah’tan affımı dilerim.” Bu hadislerde ortaya konan espri, yaratıcı ruhun her an yeni bir oluş sergilediği ve bir önceki halini noksan gördüğü gerçeğidir.
Kur’ân-ı Kerim’in âhiretle ilgili tespitleri incelendiğinde, şu sonuçlara ulaşılabilmektedir: “Her sonraki an bir öncekinden daha ileri ve üstündür. Çünkü hayat geriye adım atmaz.” Gidiş sürekli iyiye ve güzeledir. Bunlardan çıkabilecek bir sonuç da şudur: Sonsuz sayıda âhiret vardır. Çünkü oluşun ve insanın tekamül aşamaları sonsuzdur. Ancak şunu da unutmamak gerekir. Kur’ân-ı Kerimâhiretle insanlığın son hesap gününü de kastetmektedir ki, biz bunu günlük dilde mahşer, bazen de kıyâmet terimleri ile ifâde etmekteyiz.
Bu son anlamda âhiret, Kur’an’da âhiret hayatı ve âhiret yurdu olarak dile getirilmektedir ki, en geniş anlamıyla, ölümden sonraki hayat demektir. Ve bu anlamda âhirete iman Kur’an’ın sonsuz kurtuluşu garantilemede şart koştuğu kabullerden biridir.1568
55- Dişi Örümceğin Evi-Allah’tan Başka Dost Edinenlerin Hali
“Allah’dan başka dostlar edin(ip onlara bağlan)anların hali, kendisine bir ev yapan örümceğin hali gibidir. Hâlbuki evlerin en çürüğü örümcek yuvasıdır, keşke bunu bilselerdi Doğrusu Allah, Kendisini bırakıp da yalvardtkları şeyi bilir. O güçlüdür, hikmet sahibidir. Biz insanlara bu misalleri veriyoruz ama, onları ancak âlimler anlar.”1569
Bu âyetteki temsilde, putlara tapan müşriklerin dini, örümcek yuvasına benzetilmiştir, o kadar çürüktür.1570 Güvendikleri putlar da o kadar zayıftır.1571 Bundaki vech-i şebeh bu yuvanın zayıflığı ve onları sıcak ve soğuktan, zarar ve şer gibi hiçbir şeyden koruyamamasıdır.1572 Âyette “ilâhlar” denilmeyip de “Evliyâ”, dostlar denilmesi, yalnız açık şirki değil, gizli şirki de iptale işaret etmek içindir. Çünkü başkasına gösteriş ederek, riyâ ile Allah’a ibâdet edenler de Allah’dan başka dostlar edinmiş olurlar. Onun meseli de örümcek meseline benzer.1573 O halde insan örümcek ağı gibi şirke değil, vâhid, gâlib ve kahir olan Allah’a inanıp
1567] 93/Duhâ, 4
1568] N. Şahinler, s. 168-172
1569] 29/Ankebût, 41-43
1570] Beyzavî, II, 210; Hakîm Tirmizî, s. 13
1571] S. Ateş, s. 400
1572] Elmalılı, V, 3778; Ş. Mansûr, s. 277
1573] Elmalılı, V, 3778
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 335 -
güvenmelidir.1574
Âyette, Allah’tan başka velîler (koruyucu dostlar) edinmiş olanların, dayandıkları dostlar örümcek ağına benzetilmiştir. Örümcek ağı nasıl zayıf, ufak bir rüzgâra, hafif bir dokunmaya dayanıksız ise onların dayandıkları tanrılar/ilâhlar/azizler de öyle zayıf, öyle âcizdir.
Bu örnekte çok güzel bir incelik vardır. Ankebut, dişi örümcek demektir. Erkeğine “ankeb” denilir. Halk arasında “karadul” da denilen bu dişi örümcek, kendisine sevgi ve dostlukla teslim olanları kullanıp mahvetmede çok tipik bir yaratıktır. Çiftleşmeden sonra eşini öldüren dişi örümceğin evi, en yakın dostuna bile felaket yeri olduğu gibi, oraya giren sinekler ve böcekler için de ölüm ağıdır. İşte Allah’tan başka tapınılan, sığınılan şeyler de tıpkı dişi örümcek ağı gibi sığınanları felakete götürür.
Âyette, ikinci bir anlam boyutu vardır: O da örümcek ağına sığınmanın sergilediği ahmaklığa dikkat çekmektir. Örümcek ağı tel tel alındığında zayıflığın değil, gücün sembolü olabilir. Gerçekten de: “Örümcek ağının iplikçikleri, aynı kalınlıktaki çelik telden daha güçlüdür. Bir Örümceğin sargıladığı 0, 007 mm kalınlıktaki amino-asit zincirinden oluşan bir telin % 22 uzama kapasitesi vardır ve 4 gr. ağırlık taşıyabilir.
Ne var ki, böylesine güçlü tellerle yapılan evin sahibine teslim olanlar karadulun ihânetiyle helâk olmaktan kurtulamazlar. Kur’an böylece örümcek ağında saklı bir ihânete, bir de bu ağın görünüşte sergilediği tutarsızlığa aynı anda dikkat çekerek Allah’ın dışındaki (şüreka) güçlere bel bağlayanların ikili bir felakete teslim olacaklarını göstererek sanki şöyle diyor: “Sizin, kâinatın sahibi ve hâkimine değil, hiçbir gücü olmayan kullara ve hayali tanrılara inanç üzerine bina ettiğiniz oyuncak ümit evleri, aslından örümcek ağından başka bir şey değildir. Örümcek ağı nasıl yavaş bir parmak darbesine bile dayanamazsa, sizin ümitleriniz için bina ettiğiniz oyuncak ev de Allah’ın düzeni ile ilk karşılaştığında yerle bir olur. Sizin bâtıl inançlar ağı ile uğraşmanız cehaletten başka bir şey değildir. Eğer siz gerçek bilgiye sahip olsaydınız, hayat düzeninizi temelsiz direkler üzerine bina etmezdiniz. Gerçek şu ki, kâinatta Alemlerin Rabbinden başka hiç kimse kudret ve otoriteye sahip değildir ve güvenilebilecek tek destek O’nun desteğidir.”
Fahrü’r-Râzi de verdiğimiz bu âyette Allah’ın dışındakiler anlamında “aliha” yani ilâhlar denilmeyip “evliyâ” yani velîler denilmesine dikkatimizi çekerek, bu âyetin yalnız açık şirki değil, gizli şirki de kaldırmaya işaret ettiği söylemektedir. Bu tesbitinin gerekçesini de şöyle açıklamaktadır: “Çünkü başkasına gösteriş ederek riyâ ile Allah’a ibadet edenler de Allah’tan başkasını velî edinmiş olurlar.”1575
56- Tevhîd ve Şirk
“Allah size kendinizden bir temsil getirdi: Size verdiğimiz rızıklarda, emrinizde bulunan kölelerinizin de eşit sûrette hak sahibi olmalarına razı olur ve birbirinizi saydığınız gibi, bu ortaklarınızı sayar mısınız? İşte biz aklını kullanacak bir millet için âyetleri böyle uzun uzun
1574] V. Ulutürk, s. 73
1575] N. Şahinler, s. 173-175
- 336 -
KUR’AN KAVRAMLARI
açıklıyoruz”1576
Temsilde müşriklere siz de bir insan olduğunuz halde, mallarınıza kölelerinizi ortak edip onları kendi ayarınızda sayar mısınız? O halde siz kölelerinizle eşit olmayı kabul etmiyor da, çoğu zaman cansız yaratıkları, onların Yaratıcısına eşler tutuyorsunuz, buyurulmaktadır.1577 Siz köle ile bir olmak istemiyorsunuz. Allah’ın kulu ile bir olmasını nasıl kabul ediyorsunuz? demek istenir. Müşebbeh, Allah Teâlâ ve putlar, müşebbehün bih ise, hürler ve kölelerdir. Vech-i şebeh, bunların aralarındaki eşitsizlik halidir, işte temsil, manâları böyle gözler önüne dikecek şekilde tasvir etmektedir.1578
57- Ölülere, Sağırlara Ve Körlere Çağrı
“Şimdi sen, ölülere (söz) duyuramazsın ve arkalarını dönüp giden sağırlara da çağrıyı duyuramazsın. Ve sen kendi sapıklıkları içinde kör olanları da doğruya iletici değilsin. Sen yalnızca, bizim âyetlerimize iman etmekte olanlara duyurabilirsin ki onlar müslümanlardır.”1579
Verdiğimiz bu âyetler çok küçük farklılıklar dışında aynen Neml Sûresi içinde de yer almaktadır.1580 Hz. Peygamberi teselli etmeye yönelik bu âyetlerin anlamı şudur: “Ey Rasûlüm! Sen Allah’a dayan, açık bir gerçek üzerindesin, yolun doğru söylediklerin doğrudur. Onların seni dinlememelerine üzülme. Onların söz dinlememesinde senin kusurun yoktur. Çünkü sen ölülere, sağırlara işittirecek değilsin. Ancak duyma kabiliyeti olanlara sözlerini duyurabilirsin. Yola gelmek istemeyen, saptıkları çıkmazı doğru yol sanan körleri doğru yola iletemezsin. Ancak âyetlerimize inanıp bize boyun eğenlere söz dinletebilirsin.”
Yani, vicdanları ölmüş, ahlaki kişilikleri hayattan uzaklaşmış ve kendi nefislerine olan tapınmaları, inatçılıkları ve gözü bağlılıkları yüzünden Hakkı anlayıp kabul etme yeteneklerini yok etmiş kimselere söz dinletemezsin. Her şeyi duydukları halde hiçbir şeyi anlamayacak şekilde kalplerine ve zihinlerine kilit vuranlara, tebliğ eden kişiden sakınıp kaçan bu tür insanlara ne bir şey işittirebilir, ne de bir şey anlatabilirsin. Körlerin elinden tutup hayat boyunca onları doğru yola getirmek senin görevin değildir. Sen sadece doğru yola rehberlik edebilir, sesini ancak bizim âyetlerimize iman eden müslümanlara duyurabilirsin.
Hakk’ın kurduğu kusursuz düzeni ve akla ışık tutan, malzeme veren ondaki belge ve delilleri idrak etmeyip inkâr fırtınası içinde maddeyi temel ve amaç seçenlerin kalpleri ölü, ruhları bitkin, vicdanları siliktir. Yüce Yaratan’ın varlığına, birliğine delalet eden yüzlerce belgeyi tesadüfe bağlamaları, kalplerinin iman ve irfan dirliğini yitirdiğinin başlıca şâhididir. Hakk’ın rahmet sesine kulaklarını tıkayan; Peygamberlerin tebliğ ve irşat sesinden, Kur’an’ın İlâhî beyanından rahatsız olan materyalistler, putperestler ve şüphe içinde bocalayan münâfıklara gelince, bunların hepsi de gönül, akıl ve vicdan kulağı yönünden sağırdırlar.
Doğru yolu eğrisinden ayırt edemeyen; saplanıp kaldığı küfür ve nifak bataklığını göremeyen; mevcut her nimetin İlâhî rahmetin birer eseri bulunduğunu
1576] 30/Rûm, 28
1577] Zemahşerî, III, 221; Beyzâvî, II, 220; Ş. Mansûr, s. 94
1578] Zemahşerî, III, 221-222; Hakim Tirmizi, s. 13; V. Ulutürk, s. 62-63
1579] 30/Rûm, 52-53
1580] 27/Neml, 80-81
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 337 -
fark edemeyen kalp, kafa ve vicdan gözü elbette kördür. Bu durumda ne peygamber, ne de O’nun yolunda yürüyen din mürşitleri ve ilim adamları ölülere seslerini duyurabilirler; sağırlara işittiremezler; körleri de eğri yoldan alıp onlara doğru yolu kabul ettiremezler. Meğer ki Allah’ın o kulları hakkında hidâyet esintisi tecelli etmiş olsun. Eşyada Hakk’ın damgasını, O’nun kudretinin izini gören mü’minlerin kalp ve kafaları Peygamber (s.a.s.) Efendimiz’in tebliğ ve irşat sesine açık bulunmaktadır. Çünkü sağlam köklü iman ancak bu sesle hayat bulup gelişme sağlayabilir.1581
58- Işık Saçan Bir Kandil
“Ey Peygamber! Hiç kuşkusuz biz seni bir tanık, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ve Allah’ın izniyle bir dâvetçi, ışık saçan bir kandil olarak.”1582
Verdiğimiz âyette anılan beş sıfat, hem Cenâb-ı Hakk’ın insanlara olan geniş iltifat ve rahmetini, hem peygamberlik görevinin ana çizgilerini, hem de halkı irşat etmenin metod ve yöntemini yansıtmaktadır.
1- Şâhit
Bu, Hz. Peygamberin aldığı İlâhî buyrukları Allah’ın kullarına tebliğ edip onların bunu nasıl karşıladıklarına ve önce gelip geçen peygamberlerin de kendi kavim ve ümmetlerine tebliğ ve irşatta bulunduklarına dair Hz. Muhammed (s.a.s.)’in şâhit gösterilmesi ve âhirette bunun için şehâdette bulunması anlamına gelir. Peygamberin şâhit olması, üç tür şehâdeti kapsar:
a) Sözlü şehâdet: Yani peygamber, Allah’ın dininin temel dayanakları olan ilkelerin gerçekliğine şehâdet etmeli, bunların hak, buna aykırı olan her şeyin ise bâtıl olduğunu açıkça söylemelidir. Korku ve tereddüte kapılmaksızın Allah’ın varlığını, birliğini, meleklerin varlığını, öldükten sonra hayatın varolduğunu, cenneti, cehennemi, insanlara garip görünse, onunla alay etseler bile açıkça ilan etmelidir. Aynı şekilde Peygamber, Allah’ın kendisine vahyettiği sosyal hayat, medeniyet ve ahlakın temelini oluşturan kavram, ilke, değer ve kuralları bütün dünya bunları yanlış kabul etse ve pratikte karşı gelse bile insanlara açıkça göstermeli; varolan veya bu ilkelere ters düşen kavram ve düşünceleri reddetmelidir. Peygamber, Allah’ın kanunlarına göre ne haramsa -bütün dünya o şeyi helâl kabul etse bile- onu haram etmeli ve Allah’ın kanunlarına göre ne helâlse -bütün dünya o şeyi haram kabul etse bile- onu helâl ilan etmelidir.
b) Uygulamada şehâdet: Yani Peygamber, bütün insanlara sunmak üzere görevlendirildiği şeyleri önce kendi nefsinde uygulayarak göstermelidir. Onun hayatı, kötü dediği şeylerden uzak olmalı ve kişiliği iyi, mükemmel diye adlandırdığı davranışları yansıtmalıdır. Farz dediklerini ilk önce kendisi yapmalı, günah dediklerinden sakınmaya en fazla kendisi dikkat etmelidir. Onun karakter ve davranışları, dâvetinde ne kadar samimi olduğuna şehâdet etmelidir. Onun şahsı, getirdiği talımatın öyle bir modeli olmalıdır ki, onu gören bir kimse, tüm dünya, dâvet ettiği iman ile nasıl bir insan oluşturmak istediğini, o insana nasıl bir karakter yerleştireceğini ve bu insan sayesinde dünyada nasıl bir hayat tarzı, nasıl bir sistem kuracağını hemen anlayabilmelidir.
1581] N. Şahinler, s. 176-178
1582] 33/Ahzâb, 45-46
- 338 -
KUR’AN KAVRAMLARI
c) Âhirette şehâdet: Âhirette Allah’ın mahkemesi kurulduğunda, Peygamber, hiçbir eksiltme ve değiştirme yapmaksızın kendisine emânet edilen tebliği insanlara ulaştırdığına ve gerek söz, gerekse davranış olarak insanlara Hakkı açılamakta hiçbir zayıflık ve kaypaklık göstermediğine şehâdet edecektir. Bu şehâdete dayanılarak mü’minlerin hangi mükâfatı, kâfirlerin ise hangi cezayı hakettikleri belirlenecektir.
Burada, Allah’ın Peygamberi şâhit kılarak ona nasıl büyük sorumluluk yüklediği ve bu yüce makama layık olan şahsın ne kadar büyük bir şahsiyet olduğu fikri ortaya çıkmaktadır. Dinle ilgili, Hz. Peygamber’in sözlü olarak ve uygulamada şehâdet etme konusunda hiçbir gevşeklik ve ihmal göstermediği sabittir. İşte bu nedenle, O, insanlara Hakkı ve Allah’ın kendilerini nasıl bir hesaba çekeceğini açıkça tebliğ ettiği hususunda şâhitlik edebilecektir. Aksi takdirde eğer Hz. Peygamber -Allah korusun- bu dünyada sözlü ve uygulamalı şehâdetinde bir gevşeklik ve ihmal göstermiş olsaydı, ne âhirette insanlar aleyhine şâhitlik yapabilir, ne de Hakkı inkâr edenler için bir mahkeme kurulabilir.
2- Mübeşşir (müjde)
Bu, daha çok inanan kişileri İlâhî rahmet, mutluluk, sonsuz saadet ile müjdeleme anlamına gelir. O halde Peygamberin yolunda olanların tebliğ ve irşat görevlerini sürdürürken “tebşir” yani müjdeleme çizgisinden başlamaları, insanlara zaman zaman ümit ışığı tutmaları; her vesile ile ibadete, zikre, itaate heveslendirmeleri gerekmektedir. Çünkü dini bir korku ve tehdit aracı olarak değil, rahmet, sevgi ve umut ışığı olarak tanımakta sayısız yararlar bulunduğunu unutmamak lazımdır.
3) Nezir (uyarı)
Bu, Hakk’a baş kaldırıp İlâhî buyrukları tanımayanları; ömür sermayesini boş/çıkmaz yollarda tüketmeye çalışanları; inkâr, sapıklık, azgınlık ve dengesizlik içinde bulunanları İlâhî adaletin tecelli edeceğiyle uyarmak; nankörlük içinde hayatını perişan edenleri âhiret azabıyla korkutmak, fakat bunun için sistemli, kademeli bir yönlendirme ve eğitme metodu uygulamak sûretiyle sonuç almaya gayret etmek anlamına gelmektedir.
Müjde ve ümidin, varoluş bünyesinde işe yaraması, onların uyarı ile birlikte bulunmasına bağlıdır. Hayat; pelteleşmeye, uyuşukluğa, vurdumduymazlığa teslim edilmeyecek kadar ciddi ve yücedir. Peygamber, insanı uyarıcı sıfatıyla ciddiyete ve titizliğe hazırlarken, müjdeci sıfatıyla da ümit, coşku ve atılım sevdasıyla doldurur. Müjde ve uyarı sürekli yürüyen ruhun iki kanadı gibidir.
4) Dâî (Allah’a çağıran)
Bu, Allah’ın varlığını ve birliğini kabule, yani Tevhid İnancı’na yönelmeye, yaratıldığı amaca ve hikmete ters düşmemeye dâvet etmek anlamına delil olan bir sıfattır. Ancak uygulanacak metodun çok dikkatli üzerinde durulmalı ve Hakk’a çağrılacak insanların bilgi, kültür seviyesi; sosyal ve ekonomik yapısı; hangi ekole bağlı bulunduğu önceden tesbit edilmelidir. Şöyle ki:
a) İlim adamlarını, her olay ve her şeyde Allah’ın kudret damgasının yer aldığı, gelişigüzel hiç bir olay ve sistemin var olmadığını örnekler vermek sûretiyle Hakk’a çağırmak.
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 339 -
b) İnkârcı sapıkları, akıl ve vicdanlarını harekete geçirecek örneklerle dâvet etmek ve evrende hâkim mutlak bir düzenin bulunduğunu anlatmak sûretiyle ufuklarını genişletmek.
c) Halk tabakasını güzel öğütlerle, vicdanları serinletecek, gönüllerinde ümit ışığı doğuracak çekici sözlerle dâvet etmek.
Ancak bütün bu çağrıları İlâhî buyruk çerçevesinde yürütmeye çalışmak şarttır; aksi halde anlamını kaybeder, amacından saptırılmış olur. Verdiğimiz âyette geçen “bi-iznihi” sözü hikmeti ve inceliği yansıtmaktadır.
5) Işık saçan bir kandil (sirâcen münîrâ)
Bu, dinin esas ve prensiplerini, gerçeği bulan ve sonuç sağlayan ilimle birleştirip, güzel çekici öğütlerle süsleyerek sunmayı yansıtmaktadır. Hz. Muhammed (s.a.s.)’in elindeki İlâhî kitap, dilinde tecelli eden hadisler, kalbinden kaynayıp fışkıran irfan pınarı bu üç ana temayı birleştirip bütünlük içinde işlemektedir. O bakımdan Hz. Muhammed (s.a.s.) Efendimiz kalp ve kafaları aydınlatan bir kandil olarak tanıtılmaktadır, şüphesiz bu kandilin yakıtı İlâhî vahiydir; fitili Hz. Muhammed’in kalbidir; muhafazası ise O’nun irfanıdır.1583
59- Boyunlarına Halka Geçirilenler
“Biz onların boyunlarına, çenelerine kadar dayanan halkalar geçirdik; bu yüzden başları yukarı kalkıktır. Biz onların önlerinde bir sed, arkalarında da bir sed çektik. Böylece onları örtüverdik, artık görmezler.”1584
Verdiğimiz bu âyetlerde inkârcıların psikolojik durumları tasvir edilmekte ve hidâyetlerine engel olan ruhsal şartlanmalar ve sosyal alışkanlıklar çarpıcı bir örnekle sembolize edilmektedir. Bunlar, yapılan her dâveti red anlamında başını arkaya doğru kaldıran kibirli insanlardır. İşte, red için başlarını kaldıra kaldıra adeta inkârları, boyunlarının altına kalın bir kelepçe, halka gibi geçirilmiş; çeneleri kalkmış; başları arkaya doğru, gözleri yumuk vaziyette kalmıştır. İnkârları, önlerine ve arkalarına duvar olmuş, üstlerini de kapatmıştır. Artık ne başlarını hareket ettirebilir, ne de bir tarafi görürler. İnkârlarının, cehaletlerinin karanlıkları içinde bocalayıp dururlar.
“Önlerinden bir sed, arkalarından bir sed çektik” ifâdesi başka bir yaklaşımla; onların yapılarındaki inat ve kibir dolayısıyla geçmiş olaylardan ders almadıkları gibi, geleceklerini dahi düşünmedikleri anlamına gelebilir. Çünkü taassub, onların her yanını kapladığı ve yanlış düşünceleri gözlerine perde olduğu için, ne kadar delil getirilirse getirilsin apaçık hakikatleri görememektedirler. Şâyet selim bir fıtrata sahip olsalardı, bu hakikatleri görebilirlerdi.
Dediğimiz gibi bu âyetler, kâfirlerin mânevî durumlarını tasvir etmektedir. Burada maddî bir “ğull” (kelepçe) yoktur. Allah’ın, kâfirlerin boyunlarına kelepçe geçirmesi, önlerine ve arkalarına sed koyması, üstlerini kapatması, hep onların uzlaşmaz tutumlarından meydana gelmiştir. Fakat insanın kötü düşüncelerinden oluşan, basiretini bağlayan, hareketini engelleyen mânevî/psikolojik halleri, Allah’ın yasaları çerçevesinde oluştuğu için yüce Allah: “Biz önlerine sed
1583] N. Şahinler, s. 179-184
1584] 36/Yâsin, 8-9
- 340 -
KUR’AN KAVRAMLARI
koyduk, arkalarına sed koyduk, üstlerini kapattık” buyurmuştur.
Aslında kendileri öyle istedikleri için öyle olmuştur. Yoksa Allah, onların önlerini, arkalarım kapatıp üstlerini örterek onları karanlık içinde bırakmış değildir. Kendi olumsuz tutumları, câhillikleri, inat ve inkârları, kendilerini öyle engellemekte, basiretlerini kapatıp karanlıklar içinde bırakmakta, gerçeği görmez duruma getirmektedir. Zaten kendileri, Hz. Peygambere ve mü’minlere, çağrılarına asla ilgi duymadıklarını ve duymayacaklarını vurgulamak için: “Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kılıflar içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık ve seninle bizim aramızda bir perde vardır”1585diyorlardı.
Kibir, insanın kendini başkalarından büyük sanmasıdır. Bunun açığa vurulmasına da tekebbür denmiştir. Dikkat edilmesi gereken şudur: Kibir bir büyüklük zannıdır. İnsanın, kendisini, olmak isteyip de olamadığı şey sanmasıdır bu. Olmak istediği şeyi olan insan, tekebbüre gitmez. O “halde kibir, kompleksi olan insanlarda görülen bir hastalıktır. Bu hastalığın en belirgin şekli megalomanidir ki; insanın kendini peygamber, hatta Allah sanmasına kadar gider. Gerçekte büyük insanın değerinin farkında olması kibir değildir. İslâm ahlakında bana izzet ve vakar denmiştir. Kibrin aksine, izzet makbuldür. Kur’ân-ı Kerim mü’minin izzet sahibi olduğunu beyan ederek şöyle diyor: “İzzet Allah için, Allah Rasûlü için ve mü’minler içindir.”1586
60- Hz. İsâ’nın Elçileri
“(Ey Rasûlüm) onlara (Mekke halkına), o şehir halkını (Antakyalıları) misal olarak anlat: Biz onlara iki elçi gönderdik, onları yalanladılar, biz de (elçileri) üçüncü bir (elçi) ile destekledik. (Bu üç elçi varıp Antakya halkına) dediler ki Biz, size gönderilen elçileriz. Onlar şöyle dediler: ‘Siz de ancak bizim gibi insanlarsınız. Rahman bir şey indirmemiştir. Siz yalan söylüyorsunuz.’ (Elçiler) dediler ki: ‘Rabbiniz bilir ki biz size gönderilmiş elçileriz. Bizim üzerimize düşen ancak apaçık bir tebliğdir.’ (O şehirliler): ‘Doğrusu biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer (bu sözünüzden) vazgeçmezseniz, sizi mutlaka taşla linç ederiz ve bizden size acı bir belâ gelir.’ (Elçiler) dediler ki: ‘Uğursuzluğunuz sizin kendinizdendir. Size öğüt verildiği için mi (uğursuzluğa yoruyorsunuz)? Hayır, siz haddi aşmış bir kavimsiniz.’ (O esnâda elçilerin geldiğini haber alan Habîbu’n-Neccar, isimli bir adam) şehrin tâ öte başından koşarak geldi ve: ‘Ey kavmim, bu gönderilen elçilere uyun’ dedi. ‘Sizden bir ücret istemeyen kimselere uyun, onlar doğru yoldadırlar. Ben niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim? Oysa siz hep ona döndürüleceksiniz. Hiç ben ondan başka tanrılar edinir miyim? Eğer o Rahman bana bir zarar vermek isterse, o tanrıların şefaati bana hiç bir fayda veremez ve (onlar) beni kurtaramazlar. O takdirde ben apaçık bir sapıklık içinde olurum. Ben sizin Rabbinize inandım (gelin) beni dinleyin.’ (Onun nasihatlerine rağmen, kavmi onu öldürdü. Rûhuna hitâben şöyle) denildi: ‘Haydi gir cennete!’ (Cevap olarak rûhu şöyle) dedi: ‘Ne olurdu kavmim bilselerdi, Rabbimin beni bağışladığını, beni cennetle ikram olunanlardan kıldığını...’ Ondan (onun ölümünden) sonra kavminin üzerine (azab olarak) gökten bir ordu indirmedik, indirecek de değildik. (Helâk edilişlerine sebeb) yalnız bir sayha (Cebrail’in sesi) oldu, hemen sönüverdiler (ölüp gittiler).”1587
Kur’ân’da bir sayfadan fazla yer tutan bu mühim dâvetçiler kıssasında, tebliğ
1585] 41/Fussılet, 5
1586] 63/Münâfıkun, 8; N. Şahinler, s. 185-187
1587] 36/Yâsin, 13-29
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 341 -
edilenlere, dâvete inanan üçüncü şahıslara, nümûne-i imtisal olacak ibret dolu örnekler vardır. Irşâd ve tebliğ için çok önemli sahneler ve diyaloglar ihtiva eden bu elçiler kıssası Yâsîn Sûresinin özüdür.1588 Tefsirlerin çoğu, bu elçilerin, Hz. İsâ (a.s.)’nın havârilerinden oldukları ve onların isimleri, elçileri destekleyen mü’minin de Habibü’n-Neccâr olduğu, şehrin, o zaman putperest olan Antakya olduğu hususlarında rivâyetler ihtiva etmektedirler.1589 Mesel, bir temsil olduğu için durumu burada anlatılanlara benzeyen ve bilhassa peygamberlerin getirdiği tevhid, ibadet ve şeriata boyun eğmeyenlere bir ibret teşkil eder.1590
61- Dirilişi İnkâr Eden Kimse
“İnsan kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmez mi ki hemen apaçık bir hasım kesilir ve kendi yaratılışını unutur da, ‘şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?’ diyerek bize misal vermeye kalkar. De ki: ‘Onları ilk defa yaratan diriltecektir. O her türlü yaratmayı bilendir.’ Yaş ağaçtan size ateş çıkarır O. Artık siz ondan ateş yakarsınız. Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmaya kadir olmaz mı? Elbette olur; Çünkü O çok yaratan, çok bilendir. Bir şeyi diledi mi (dilediği zaman), O’nun buyruğu sadece, o şeye ‘ol!’ demektir, o da hemen oluverir. Her şeyi hükümranlığı elinde olan ve sizin kendisine döneceğiniz Allah’ın şânı ne yücedir!”1591.
Bu âyetlerin nüzulüne sebeb olan olayın, Ubey b. Halef veya Âs b. Vâil olduğu ve bunlardan birisinin, Hz. Peygamber (a.s.), elinde bir çürük kemik parçasını ufalayarak ve ufantısını savurarak geldiği ve: “Ey Muhammed, Allah’ın bunu mu dirilteceğini iddia ediyorsun?” dediği, Rasûlullah (a.s.)’ın da: “Evet, seni de öldürecek, sonra diriltecek ve sonra da cehenneme sokacak.” buyurduğu haber verilir.1592
Gûyâ bu müşrik kendisince bir temsil getirir. Kendisinin aslında hakîr bir menî damlasından yaratılmış olduğunu unutur. Öldükten sonra dirilmeyi Allah’ın kudretinden uzak görür. Âyet ona ve onun gibilere Allah’ın kudretini tanıtıcı en susturucu cevapları verir: O kemikleri hiç yok iken ilk defa yaratan, her çeşit yaratmayı bilen, yeşil ağaçtan (birbirine zıt) ateşi yaratan, muazzam gökleri ve yeri yaratan, dâima yaratıcı (hallâk) olan, göklerin ve yerin mülkü ve melekûtu elinde olan Allah bir şeyi yaratmak murad edince, sadece “Ol” der, o da hemen olur. Yüce Allah işte böyle kolay yaratır.1593
62- Çok Tanrılı Müşriğin Hâli
“Allah geçimsiz efendileri olan bir adamla, yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı misal olarak verir. Bu ikisinin durumu bir olur mu? Övülmek Allah’a mahsustur, fakat çoğu bilmez”1594
Bu âyette Yüce Allah, birden fazla efendileri olan bir kölenin onların hangisinin emrine itaat edeceğini şaşıracağını, bir çok meşakkat ve zahmetle mütehayyir kalacağını, müşriğin haline misal verir. Bu iki kimsenin hali bir olur mu?
1588] Elmalılı, VI, 40159
1589] İbn Kesir, III, 566-568; Beyzavî, II, 277-278; Zemahşerî, III, 317
1590] Ş. Mansûr, s. 295; V. Ulutürk, s. 74-75
1591] 36/Yâsîn, 77-83
1592] İbn Kesir, III, 581
1593] V. Ulutürk, s. 76-77
1594] 39/Zümer, 29
- 342 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Elbette bir olmaz.1595 Nasıl ki Yûsuf (a.s.) da hapis arkadaşlarına tebliğde bulunurken şöyle der: “Ey benim zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı bir çok ilâhlar mı daha iyidir, yoksa her şeye hâkim ve gâlib olan bir Allah mı?”1596 Elbette tevhidde (birde, birlikte) dirlik, düzen nizam ve intizam vardır. Başka parmak karışırsa, her şey karışır, herc ü merc olur.1597
63- Yüzleri Simsiyah Olanlar
“Allah’a yalan isnad edenleri, kıyâmet günü yüzleri simsiyah halde görürsün. Kibirliler için cehennemde bir barınak mı yok!”1598
Âyette, şirk yoluna, bâtıl geleneklerine, Allah’ın buyruğudur diyerek Allah’a karşı yalan söylemiş olanların, kıyâmet gününde azabı görünce üzüntü ve korkudan yüzlerinin simsiyah kesileceği, o kibreden kâfirlerin yerinin cehennem olduğu belirtiliyor. Kur’an, birçok âyetinde Allah’a karşı yalan uydurmanın tahribine ve ne büyük bir zulüm olduğuna dikkat çekmektedir. Bu âyetlerden bazılarını konunun daha iyi anlaşılması için şöyle sıralamamız mümkündür:
“İlim dışı bir şekilde insanları şaşırtmak için yalan düzüp Allah’a iftira edenden daha zâlim kim olabilir? Allah, zulme sapan bir topluluğa kılavuzluk etmez.”1599
“Yalan düzerek Allah’a iftira eden yahud onun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kim vardır? şu da bir gerçek ki, zâlimler asla kurtulamazlar.”1600
“Yalan düzüp Allah’a iftira eden veya kendine bir şey vahyedilmediği halde ‘bana vahyedildi’ diyen kişi ile, ‘Allah’ın âyet indirdiği gibi ben de indireceğim’ diyen kimseden daha zâlim kim olabilir?” 1601
“Yalan düzerek Allah’a iftira edenden daha zâlim kim var? Onlar Rablerine arzedilecekler. Tanıklar diyecekler ki: ‘İşte bunlardır Rableri hakkında yalan uyduranlar.’ Herkes duysun ki, Allah’ın lâneti zâlimler üstünedir.”1602
“Yalan düzüp Allah’a iftira eden yahut kendisine geldiği zaman Hakkı yalanlayan kişiden daha zâlim kim vardır? Cehennemde değil midir kâfirlerin barınağı?”1603
Allah’a yalan isnat etmenin muhtelif şekillerine değinen âyetler bize gösteriyor ki, anılan yalanın başında Allah’a değişik biçimlerde şirk koşmak gelmektedir. Nisa Sûresi 48. âyet, şirki Allah’a iftira olarak nitelendirmektedir. Allah adına yalan uydurmanın bu şekli içinde, Cenâb-ı Hakk’a evlât, ortak, yardımcı izafe etmenin her çeşidi vardır. Hrisuyanların Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu, putperestlerin melekleri, Allah’ın kızları, putları, Allah’ın yardımcıları olarak görmeleri bu cümledendir. Allah adına yalan uydurmanın insana yönelik zulüm ve ihânete yol açanı, haram olmayana haram, helâl olmayana helâl demek ve bunu Allah’a fatura etmektir. Kur’an bu yıkıcı illetin baş temsilcileri olarak Yahûdi din adamlarını,
1595] Zemahşerî, III, 396-397; Ş. Mansûr, s. 187; Hakîm Tirmizî, s. 13
1596] 12/Yûsuf, 39
1597] V. Ulutürk, s. 63-64
1598] 39/Zümer, 60
1599] 6/En’âm, 144
1600] 6/En’âm, 21
1601] En’am: 6/93
1602] 11/Hûd, 18
1603] 29/Ankebût, 68
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 343 -
ikinci sırada da Hıristiyan din temsilcilerini göstermekte ve Muhammed ümmetini bu felaketin kucağına düşmemeleri için uyarmaktadır. Büyük bir acı duyarak söylemek zorundayız ki, İslâm dünyası da hemen her bölgede bu veyl çukuruna az veya çok düşmüş bulunuyor. Ve İslâm dünyasının, Kur’an gibi zaman üstü bir kaynağa sahip olmasına rağmen belini doğrultamamasının temel sebebi, bizce budur. Bu dünyanın, inandığını iddia ettiği Kur’an’ın hakemliğinde, Allah’ın dinine asırlar boyu fatura edile edile yığılan uydurma, saptırma ve hurafeleri tek tek din bünyesinden söküp atması gerekmektedir. Aksi halde Kur’an’a inandığını söylemesi onu kurtaramayacaktır.
Bütün bunlardan sonra yeryüzünde kibirlik taslayan, Allah’a dâvet olunup, isyanlarında ileri gittikten sonra bile bu dâvetin devam ettirilmesine rağmen icabet etmeyen güruh. İşte bunlar, o kıyâmet gününde perişan halde, rüsvaylıktan, kederden, cehennemin alevlerinden yüzleri kapkara olarak hayat maceralarını noktalıyacaklardır. Üstad Bediüzzaman’ın dediği gibi: “Zâlimler için yaşasın cehennem.”1604
64- Kalplerinde Örtü, Kulaklarında Ağırlık Olanlar
“Onlar: “Bizi dâvet ettiğin şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık, seninle bizim aramızda bir perde vardır. O halde sen (kendi dinince) amel et, biz de (kendi dinimize göre) hareket ederiz” dediler.”1605
Âyette, kendi duygu sınırları içinde kalıp, Allah’ı da bu sınır içinde maddeleştiren inkârcıların Hakkı kabul etmemelerinin üç nedeni üzerinde durulmaktadır.
a) Kalplerinin kılıflı olması,
b) Kulaklarında hakkın sesine karşı ağırlık bulunması,
c) Onlarla Peygamber (s.a.s.) arasında gerili kesif bir perdenin konulması.
Birincisi, kalbin nefis, şehvet ve heveslerle örtülü olup madde ile katılaştığı; ikincisi, nefis ve şehvete, madde ve şöhrete bütün benliklerini kaptırdıklarını; üçüncüsü, sınırsız hürriyetlerini meşru smırlara çekmek isteyen Peygamberle kendi aralarına bu ölçüsüz ve adaletsiz hürriyet alışkanlıklarını engel koyduklarını göstermektedir. Bu üç bağ ile aklını,, idrakini ve düşüncesini bağlayanlar, madde ve küfürden yana şartlanmış sayılırlar. Onlara gerçeği gösterip kabul ettirmek çok zordur. Doğru yola eriştiren ise ancak Allah’tır.
Âyette geçen “ekinneh” ifâdesi “kinan”ın çoğuludur. Kinan, okların konulduğu kılıfa denir. “Vakr” da sağırlık anlamınadır. Burada kalplerin kapalı olduğu için Kur’an’ı anlamayacakları; kulakların da sağır olduğu için duymayacakları; bundan dolayı Hz. Muhammed’e uymayacakları anlatılmaktadır. Yani, o çağrının, kalplerimize ulaşmasına imkân yoktur. Senin getirdiğin mesaj, aramızda tefrika çıkarmış ve bölünmelere yol açmıştır. Artık seninle birleşmemize imkân yoktur. Artık, senin bizimle, bizim seninle herhangi bir ilgimiz bulunmamaktadır. Sen, nasıl kendi dâvetinde vazgeçmiyorsan, bizler de sana muhalefet etmekten vazgeçmeyecek ve muhalefetimizi sürdürebilmek için elimizden geleni yapacağız.
Gerçekte, inatlarını belirtmek, Rasûlullah’ı ümitsiz bırakıp dâvetinden
1604] N. Şahinler, s. 188-190
1605] 41/Fussılet, 5
- 344 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vazgeçirmek için böyle diyorlardı. Çünkü bu Kur’an’ı dinledikleri zaman kelimelerin kalplerine işlediğini görüyorlardı ama kasten onu kabullenmek istemiyorlardı. “Kalplerimiz örtülüdür, söylediklerin ona ulaşmaz” diyor ve ilave ediyorlardı. Kulağımızda ağırlık var söylediklerini duymayız. Aramızda örtü var, engel var, bizi sana, seni bize bağlamaz. Öyle ise bırak bizi, biz kendimiz için çalışalım. Sen de kendin için. Veya peygamberlerin getirdiklerinin hiç birisine aldırış etmeyeceklerini belirterek; “biz senin sözüne ve yaptıklarına, ihtar ve tenkitlerine aldırmıyoruz. İstersen sen kendi yoluna git, biz de kendi yolumuza gidelim. Biz seni dinlemeyiz, sen istediğini yap. Ne kadar tehdit edersen et biz aldırmayız. “ diyorlardı.
İşte bu, İslâm davasının ilk mensuplarının karşı karşıya bulunduğu bir tip. Ama yine de dava sahibi yolundan dönmez, bıkmadan usanmadan dâvetine devam eder. Davasını anlatır, bildirir. Allah’ın vadinin veya azabının hemen gelip küfredenleri götürmesini istemez. Allah’ın azabının gerçekleşmesinin kendi elinde olmadığını, kendisinin sadece bir beşer olduğunu, Allah’tan vahiy aldığını, o vahyi tebliğ ettiğini ve insanları biricik Allah’a dâvet ettiğini açıklamakla emrolunduğunu söyler: “De ki: ‘Ben sadece sizin gibi bir insamm. İlâhınızın bir tek ilâh olduğu bana vahyediliyor. O halde şaşıp sendelemeden O’na yönelin ve O’ndan af dileyin. Vay haline şirk/ortak koşanların!”1606
65- Diriliş hakkında
“O’nun âyetlerinden biri de (şudur): Sen toprağı boynu bükük (kupkuru) görürsün. Onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir ve kabarır (canlanır ve yeşerir). Onu dirilten (Allah), elbette ölüleri de diriltecektir. Çünkü O her şeye kadirdir.”1607
Bu âyette Cenâb-ı Allah, ölülerin diriltileceğini, ölü gibi kuru toprağın yağmurla Allah tarafından yeşerip canlanışına temsil etmektedir. Toprak kuru iken boynu bükük, tevazu ve tezellül halindeki bir insanın halini andırmaktadır, yani insanın bu halinden istiâre yapılmıştır.1608 Toprağı bu halinden kurtarıp yeşerten ve canlandıran Allah, ölüleri de böyle canlandırıp diriltecektir, mütevazı olanları da yükseltecektir.1609
66- Uzaktan Kendilerine Çağırılanlar
“Eğer Kur’an’ı arapçadan başka bir dil ile göndermiş olsaydık, müşrikler: ‘Bizim lisanımızda âyetleri açıklanmalı değil miydi? Kur’an arapça olmayan lisanla, biz ise arabız bu nasıl olur’ derlerdi. (Onlara) De ki: ‘O Kur’an, hidâyet rehberi ve şifâdır. İman etmeyenlerin ise, kulaklarında ağırlık vardır. O, bunlara karşı bir körlüktür. Onlar, uzaktan kendilerine çağırılanlar gibidir.”1610
Bu âyetten anlaşılıyor ki, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in peygamberliğini kabul etmeyenler, Tevrat ve İncil’in Ibranice olduğunu düşünerek: “Kur’an’da eğer Allah tarafından gönderiliyorsa neden ötekilerin dilinden inmiyor? Madem ki bunlar hep Allah’ın sözüdür. Öyle ise hepsinin aynı dilde olması gerekir. Allah’ın konuştuğu dil tek bir dil olmalıdır” diye itiraz etmişlerdir. Nitekim onların: “Kur’an,
1606] Fussilet: 41/6; N. Şahinler, s. 191-193
1607] 41/Fussılet, 39
1608] Zemahşerî, III, 454-455; Beyzavî, II, 349
1609] Elmalılı, VI, 4209; V. Ulutürk, s. 77
1610] 41/Fussılet, 44
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 345 -
yabancı dilde indirilmeli idi” demeleri üzerine bu âyetin indiği rivâyet edilir.
İşte, Arapların bu tür itirazlarına cevap olarak, Arapça konuşanlara Arapça Kur’an indirildiği, başka dilde indirilse mânâsının anlaşılamayacağı ve dolayısıyla bir yararının da olmayacağı buyurulmaktadır. Başka sûrelerde de bu noktaya işaret edilmiştir: “Biz her elçiyi, kendi kavminin dili ile gönderdik ki onlara açıklasın.”1611 “Biz Kur’an’ı yabancılardan birine indirseydik de onu onlar okusaydı, ona inanmazlardı”1612
Âyetin sonunda Kur’an’ın, iman edenlera yol gösterici ve şifa olduğu, inanmayanların ise kulaklarında mânevî sağırlık bulunduğu için onu duymadıkları, Hz. Muhammed’i kıskandıklarından dolayı Kur’an’ın, onların gözlerine körlük getirdiği, yani kıskançlıkları, kibir ve inatları basiretlerini kapattığı için Kur’an’da bulunan gerçekleri göremedikleri vurgulanıyor.
Onlar, tıpkı kendilerine uzaktan seslenilen insanlara benzerler. Uzaktan bağırılan kimseler ses duysalar da bağıranın sözlerini anlayamazlar, kelimeleri seçemezler. Sadece bir ses duyarlar. Bu emsalsiz benzetme ile, inatçı kâfirlerin ruh hallerinin bir portresi çizilmiştir. Taassub içinde olan bir şahsın, karşısındaki kimseyi dinlememesi doğaldır. Üstelik konuşmacıya karşı bir inat ve nefret içindeyse, dediklerini duysa da onun ne demek istediğini anlamaz. Konuşmacı, söylediği sözlerin, muhatabının kulaklarından geri teptiğini, kalp ve zihnine ulaşmadığını hemen hisseder. İşte aynı husus yukarıdaki benzetmeyle yapılmaktadır. Özetle söylemek gerekirse, müşriklerin Kur’an’ı anlamak istemeyişleri tasvir edilmekte ve Kur’an’ın çağrısına karşı, söz anlamayan, sadece bir ses, bağırtı duyan hayvanlar gibi davrandıkları anlatılmaktadır.1613
67- Boyunlarını Bükerek Göz Ucu İle Bakanlar
“Ve onları Cehennem’e arz olunurken, zilletten boyunlarını bükerek göz ucu ile baktıklarını göreceksin. İman edenler de: ‘Asıl zarar edenler kıyâmet gününde kendilerini de ailelerini de hüsrâna uğratanlardır’ diyecekler. Dikkat edin ki, zâlimler devamlı bir azap içindedirler.” 1614
Âyet, zâlimlerin âhiretteki durumlarını ortaya koymaktadır. İnsan korkunç bir şey ile karşılaştığında, korkudan hemen gözlerini kapatır, fakat yine de kendini bakmaktan alamayarak göz ucuyla o şeyin kendisine ne kadar yakın olup olmadığına bakar. Ve sonra yeniden korku ile gözlerini kapatır. İşte cehenneme sevkedilen insanların o anki halleri bu şekilde tasvir edilmiştir.
Zâlimler azgın olduklarından onlara en uygun düşen hal, kıyâmet gününde zillete duçar olmalarıdır. Azabı gördükleri zaman büyüklenmeleri tamamen söner ve hayal kırıklığı içerisinde sorarlar: “Geri dönecek bir yol yok mudur?” Bu ifâdede ümitsizlik ve heyecan içerisinde herhangi bir kurtuluşu bekler halde bir çöküntü vardır. Onlar ateşe başları eğik olarak sürülürler. Allah’tan korktuklarından veya hayalarından başlarını eğmiyorlar. Zillet ve düşüklüklerinden ateşe sürülürken göz ucuyla gizli gizli çevreye bakmırlar. Etrafa utandıklarından gözlerini açıp da bakamazlar. Ve işte bu zaman iman edenlerin hâkimiyeti ve üstünlüğü ortaya çıkıyor.
1611] 14/İbrâhim, 4
1612] 26/Şuarâ, 198
1613] N. Şahinler, s. 194-196
1614] 42/Şûrâ, 45
- 346 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Onların bu durumunu gören mü’minler: “İşte asıl ziyana uğrayanlar, kıyâmette hem kendi canlarını, hem de ailelerini ziyan eden kimselerdir!” derler. Bu tesbitten çıkarılması gereken bir başka sonuç ta şudur: “Kişinin, sadece kendisini Allah’ın azabından kurtarmasının yeterli olamayacağı, gücü yettiğince ailesini Allah’ın sevdiği kullar olacakları şekilde yetiştirmesinin de kendi sorumluluğu içinde olduğu gerçeğidir.” Şâyet onlar cehennem yolunu tutmuşlarsa, gücü nisbetinde onlara engel olmaya çalışmalıdır. Sadece onların bu dünyadaki refahlarını değil, âhirette cehennem yakıtı olmamalarını da düşünmelidir. Buhari’de İbn Ömer’den rivâyet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Devlet başkanı da bir çobandır ve sürüsünden sorumludur. Erkek, ailesinin çobanıdır ve sürüsünden mes’uldür. Kadın, kocasının evinin çobanıdır; o da sürüsünden mes’uldür. Netice itibarıyla hepiniz çobansınız ve güttüğünüz sürüden sorumlusunuz.” 1615
Âyetin1616 sonunda zâlimlerin mutlaka sürekli azap içinde olacakları ve Allah’tan başka yardım edecek velîler (koruyucular) bulunmayacağı, Allah’ın, sapıklıkları içinde terk ettiği kimselerin doğru yolu bulamayacakları vurgulanır. Onlar Allah’ın gösterdiği yola gelmedikten sonra artık onları kim yola getirebilir? Çünkü O’nun gösterdiği yoldan başka doğru yol yoktur. Başka yolların hepsi çıkmazdır. Tek doğru yol, Allah’ın gösterdiği yoldur. O’nun yoluna girmeyenler, başka doğru yolu bulamazlar ve sonunda cehenneme varır, azaptan kurtulamazlar. 1617
68- Öfkeden Yutkunanlar
“Onlardan biri, Rahman’a benzer gösterdiği/ Rahman’a isnat ettiği kız evlâtla müjdelendiğinde, yüzü simsiyah kesilir de öfkeden yutkunur durur.” 1618
Âyette müşriklerin mantıksızlığı açıkça ortaya serilmektedir. Çünkü müşrikler, meleklere, “Allah’ın kızları” derler, “Kız” şeklinde putlar yapar ve onlara taparlardı, Oysa ki melekler Allah’ın kızları değil, kullarıdır. Onlarda erkeklik dişilik yoktur. Erkeklik dişilik maddesel varlıklara özgüdür ve bu nedenle soyut varlıklar olan melekleri kız sanmak hatadır.
Müşriklerin bu düşüncelerine karşılık Kur’an’da şöyle buyurulmaktadır: “Sizler, kâinatı Allah’ın yarattığını, sizin için yeryüzünü beşik kıldığını, yağmur gönderip hayvanları hizmetinize verdiğini biliyor ancak buna rağmen O’na ortak koşuyor ve başkalarına kulluk ediyorsunuz. Üstelik Allah’a sadece sıfatlarında ortak koşmakla kalmıyor, O’nun zatında da ortak olduğunu kabul ederek Allah’a kız evlâtlar izafe ediyorsunuz. Hâlbuki kız çocuğunuzun olmasını kendiniz için bile utanç nedeni sayıyor, hatta onları gömmekten çekinmiyorsunuz. Bununla birlikte kendiniz için erkek evladı layık görürken, Allah’a kız evlâtlar nispet ediyor, fakat yine de Allah’a inandığınızı iddia ediyorsunuz.”
Gerçekten de müşriklerden birine kız çocuğu olduğu haberi verilse, adamın yüzü nefretinden kapkara kesilir, öfkesinden yutkunup dururdu. “Kız çocuğu
1615] Buhâri, Cum’a 11, İstikrâz 20, Itk 17, 19, Vesâyâ 9, Nikâh 81, 90, Ahkâm 1; Müslim, imâret 20; Ebû Dâvud, İmâret 1, 13; Tirmizî, Cihad 27
1616] 42/Şûrâ, 45
1617] N. Şahinler, s. 197-199
1618] 43/Zuhruf, 17
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 347 -
süs için yetiştirilir, iyi tartışamaz, savaşamaz, aile namusunu, kabile şerefini koruyamaz” diye düşünür, bundan dolayı kız çocuğu olmasından son derece üzülürdü. İşte âyet, onları kendi mantıklarından yakalıyor ve nefret ettikleri şeyi Allah’a nispet etmenin çok düşürücü ve insanlık onûruna yakışmayan bir hareket olduğunu belirtiyor. Kur’an’a göre erkek de kız da Allah’ın kuludur. Her ikisi de teklife yeteneklidir, insanlıkta eşittir. İslâm’ın kadına tanıdığı hakları yakın zamana kadar hiçbir hukuk düzeni tanımamıştır.
Kur’an verdiğimiz bu âyetin dışında, kız çocuklarını diri diri toprağa gömen anne ve babalar hakkında Allah’ın gazabının ne derece şiddetli olduğunu gösteren bir başka âyete de Tekvîr Sûresi’nde işaret etmektedir. Şöyle ki: “Ve diri olarak toprağa gömülen kızcağıza sorulduğu zaman: “Hangi suçtan dolayı öldürüldü?” 1619
Âyete dikkat edilirse Allah, bu suçu işleyen anne ve babalarla muhatap ve “bu masum yavruyu niçin katlettiniz?” diye onlara soru bile sormayacaktır. Onlardan yüz çevirecek, o masum yavruya “senin ne kabahatin vardı ki, seni katlettiler?” diye soracaktır. İşte o zaman masum kız çocuğu uğradığı zulmü, yani anne ve babasının onu nasıl diri diri toprağa gömdüklerini anlatacaktır. Ayrıca bu iki âyette çok önemli iki konu, birkaç kelime ile açıklığa kavuşturulmuştur. Birincisi Araplar’a şu husus anlatılmak isteniyor: “Sizler öylesine sapıklık içindesiniz ki, kendi çocuğunuzu yine kendi ellerinizle diri diri toprağa gömüyor, bunca cehalet ve sapıklığınıza rağmen, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirdiği hidâyeti inkâr ederek ıslah olmayı dahi kabul etmiyorsunuz. “
İkincisi, bu âhiret ve hesap günü için çok açık bir delildir. Çünkü diri diri toprağa gömülen o çaresiz ve mazlum yavrunun, bu dünyada hiç bir hamisi ve yardımcısı olmamış, ona insaf ve adalette bulunulmamıştır. Yani câhiliyye toplumu bu çirkin ve korkunç fiile seyirci kalmış, anne ve babası hiç utanmamış ve hiç olmazsa akrabaları dahi müdahalede bulunarak karşı çıkmamışlardır. Kısaca câhiliyye toplumu bu mücrimleri ne kınamış, ne de onlara bir ceza vermiştir. Oysa Allah’ın saltanatı içerisinde, bu kadar büyük zulme uğramış kimselerin haklarının yerini bulmaması mümkün müdür?
Arapların kız çocuklarını diri diri toprağa gömmelerinin çeşitli nedenleri vardı. Birinci neden, mali-ekonomik idi. Çünkü fakirlikten ötürü aile fertlerinin az olması isteniyordu ve erkek çocuklar büyüdükten sonra aile bütçesine katkıda bulunurlar ümidiyle yetiştiriliyorlardı. Fakat kız çocuklar büyüdükten sonra evlenecekleri için daha küçük yaşta iken öldürülüyorlardı.
İkinci neden ise, genel kargaşa ile kabileler arasındaki sürekli savaş idi. Erkek çocuklara, büyüdüklerinde savaş zamanlarında yararlı olmalarından ötürü önem gösteriliyordu. Oysa kız çocukları savaş zamanlarında bir işe yaramadıkları gibi, ayrıca korunmaları da gerekiyordu. İşte bu nedenden dolayı kız çocuklarını daha küçükken öldürüyorlardı
Üçüncüsü, Arap kabileleri birbirlerine hiç haber vermeden savaş açarlar ve esir aldıkları kızları ya pazarda satarlar ya da kendileri cariye olarak kullanırlardı.
İşte tüm bu nedenlerden ötürü, Arapların kadının doğumundan önce bir çukur kazdıkları ve doğan çocuk kız olursa onu çukura atarak diri diri gömdükleri
1619] 81/Tekvîr, 8-9
- 348 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rivâyet olunur. Şâyet anne yavrusunun gömülmesine karşı çıkar yahut anne tarafından akrabalar mani olursa baba mecburen bir süre çocuğa bakar ve bir fırsat bulduğunda, kızı çöle getirerek diri diri gömerdi.
Bir gün bir müslüman bu çirkin fiili kendisinin işlediğini anlatmıştır. Bu rivâyet Darimi’nin Süneni’nin 1. babı’nda beyan olunmuştur: Bir adam Rasûlullah’a geldi ve câhiliyye döneminde şöyle yaptığını anlattı: “Benim küçük bir kızım vardı ve beni çok severdi. Öyle ki ben onu çağırdığım zaman koşa koşa yanıma gelirdi. Birgün yene ben onu çağırdım ve koşa koşa yanıma geldi. Sonra onu beraberime alarak yolda rastladığımız bir kuyuya onu elinden tutarak attım. Kulaklarıma gelen son sesleri “Babacığım babacığım” diyen çığlıklarıydı. Bunları duyunca Rasûlullah’ın gözlerinden yaşlar süzüldü. Ve bunun üzerine orada hazır bulunanlardan biri: “Ey filan! Sen Rasûlullah’ı üzdün” dedi. Rasûlullah: “Ona engel olmayın, neler hissettiğini anlatsın.” diyerek o adama: “Bu olayı yeniden anlat.” diye buyurdu. O şahıs da bu olayı yeniden anlatınca, Rasûlullah (s.a.s.) mübarek sakalı ıslanıncaya değin ağladı. Daha sonra ona: “Câhiliyye döneminde yaptığın için Allah seni affetti. Kendi hayatına yeniden başla.” diye buyurdu.
Bunu “kız çocuklarının katledilmesini kötü kabul eden hiçkimse yoktu.” şeklinde anlamamak gerekir. Çünkü bir toplum ne kadar bozulmuş olursa olsun her şeye rağmen iyilik duygularından tamamen yoksun olması düşünülemez. Bunun için, Kur’an, olayı uzun uzun açıklama cihetine gitmemiştir. Sadece dehşet verici ve çok keskin bir tavırla, diri diri toprağa gömülen kız çocuklarına “sen ne yaptın ki, seni diri diri toprağa gömdüler” diye sorulacağı bir vaktin Muhakkak geleceği anlatılmıştır. Arapların câhiliyye dönemlerinde bu çirkin fiilin işlenmesine rağmen, iyi karşılanmadığı da vâkidir. Örneğin Taberani’nin rivâyetine göre şair Ferezdak’ın dedesi Sa’saa bin Naciye el-Mücaşi, bir gün Allah’ın elçisine: “Ya Rasûlallah! Ben câhiliyyede bazı iyi işler de yaptım. Bunlardan birisi ben 360 kız çocuğunu diri diri toprağa gömülmekten kurtardım ve her çocuğu kurtarmak için iki deveyi karşılık olarak verdim. Bana bu işi için de bir mükâfat var mıdır?” Rasûlullah şöyle buyurdu: “Evet vardır. Bunun mükâfatı Allah’ın seni İslâm’ın nimetine kavuşturmasıdır.”
Gerçekten bu İslâm’ın büyük nimetlerindendir. Öyle ki Araplar da böyle bir zulme son verdiği gibi ayrıca kız çocuklarının doğmalarının kötü bir hadise ve musibet olduğu, dolayısıyla bu musibete mecburen katlanılması gerektiği anlayışını da ortadan kaldırdı. Bu anlayışın tam aksine İslâm’da kız çocuklarının terbiye edilmesi ve onların iyi birer hanımefendi olarak yetiştirilmesi teşvik edilmiştir. Rasûlullah’ın kız çocukları hakkındaki düşünce ve inançları nasıl değiştirdiği birçok hadislerle sabittir. Burada örnek olarak birkaç hadisi zikrediyoruz.
“Eğer bir kimse kendisine kız çocuğu verilerek imtihan edilmiş ve o da çocuğuna iyi muamele etmişse, bu ameli onu cehennem ateşinden korur.” 1620
“Eğer bir kimse iki kız çocuğu büyütmüşse, kıyâmet günü onunla benim aram şöyle olacaktır.” diyerek Rasûlullah iki parmağını gösterdi. 1621
“Eğer bir kimse üç kız çocuğunu ya da kız kardeşlerini iyi terbiye etmiş ve onlara şefkat göstermiş ve kendisine ihtiyaçları kalmaymcaya kadar büyütmüşse, bu kimse için cennet
1620] Buhârî, Müslim
1621] Müslim
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 349 -
vâcip olur.” Bir şahıs, “Yâ Rasûlallah iki çocuğu olsa?” dediğinde Rasûlullah, “Evet ona da cennet vâcip olur” dedi. Bu hadisi rivâyet eden İbn Abbas (r.a.) buyuruyor ki; “Eğer bir kimse Rasûlullah’a “bir kız çocuğu?” diye sorsaydı. Ona da aynı cevabı verirdi.” 1622
“Eğer bir kimse, kız çocuğu doğduğunda, onu diri diri toprağa gömmeyerek, onu zelil etmemiş ve erkek çocuklarını ondan üstün tutmamış ise Allah bu adama cenneti nasip edecektir.” 1623
“Eğer bir kimsenin üç kız çocuğu doğar ve o da sabrederse, imkânlarına göre onlara iyi bakar, iyi yedirir, iyi giydirirse, kıyâmet günü onlar onu cehennem ateşinden korurlar.” 1624
“Eğer bir müslümanın iki kız çocuğu varsa ve o onları iyi yetiştirirse, bu onun cennete girmesine vesile olur.” 1625
Rasûlullah Surâka bin Cuşum’a şöyle buyurdu: “Ben sana en büyük sadakanın ne olduğunu haber vereyim mi?” Surâka: “Söyleyin yâ Rasûlallah” dedi. “Kızın boşandıktan veya dul kaldıktan sonra sana gelirse ve senden başka geçimini sağlayan yoksa, ona bakman en büyük sadakadır.” 1626
Bu talımatlar sadece Araplarda değil, İslâm nerelere yayılmışsa oradaki kadın hakkında olan düşünceleri değiştirmiştir. 1627
69- Üzerlerine Gök de, Yer de Ağlamayanlar
“Onların üzerine ne gök, ne de yer ağladı. Onlara mühlet de verilmedi.” 1628
Verdiğimiz bu âyetin taşıdığı mesajı daha iyi anlamak için kendinden önceki ve sonraki âyetlerle olan ilişkisini beraber düşünmek gerekir. 17. âyetten itibaren Allah, müşrik Araplardan önce Firavun kavmini de sınadığını, bu kavmin İsrail oğullarını serbest bırakmasını isteyen peygamberi dinlemedikleri ve bu nedenle Allah’ın, o azgın, kibirli insanları denizde boğduğunu, onların bağ ve bahçelerine inanan kulların varis olduğu, sonunda da bu insanların haline göklerin ve yerin ağlamadığı yani hallerine hiç acıyan çıkmadığı anlatılmaktadır.
Bu âyetler aynı zamanda Hz. Peygambere karşı kibirli, olumsuz, uzlaşmaz ve kırıcı bir tutum içerisinde olan Kureyş’lileri de uyarmakta ve onlara şu gerçeği hatırlatmaktadır: “Allah’ın peygamberine karşı gelen zorbalar, sonunda perişan olmuş, Allah peygamberini ve iman edenlerı üstün getirmiş, kâfirlerin mülklerini, servetlerini mü’minlere vermiştir. Allah, nasıl baskı altında ezilen İsrail oğullarını Firavun’un elinden kurtarıp onun mülküne, yurduna hâkim kılmış, onları nimet ve refaha kavuşturmuş ise: şimdi baskı ve işkence altında yaşayan mü’minleri de müşriklerin zulmünden kurtarıp onların yurduna hâkim kılacaktır.”
Gerçekten de bir süre sonra müşriklerin en azılıları Bedir’de yok olup gitmiş,
1622] Şerhu’s-Sunne
1623] Ebû Dâvud
1624] Buhârî, İbn Mâce
1625] Buhârî, el-Edebü’l-Müfred
1626] Buhârî, el-Edebü’l-Müfred
1627] N. Şahinler, s. 200-206
1628] 44/Duhân, 29
- 350 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mekke’nin fethiyle de ezilmekte olan müslümanlar, müşriklerin yurduna hâkim olmuşlardır. Âyetlerden günümüze çıkarılacak bir başka sonuç da şudur: “Şu dünyada Hz. Muhammed’e karşı gelen insanların, bir gün bir belâ karşısında kalacakları ve o zaman pişman olup inanacakları, fakat imanlarının bir yarar sağlamayacağının vurgulanmasıdır.”
“Onlara gök ve yer ağlamadı” âyeti, Zemahşeri’nin de dediği gibi mecazi bir anlam taşır. Onların haline hiç kimse acımadı demektir. İbn Kesir’in naklettiği bazı hadislerde “ölen mü’min insana göğün ve yerin ağladığı” ifâde edilmektedir. Sağlam olmayan bu hadisler, İslâm’ın ruhuna aykırıdır. Çünkü gök ve yer bir kişinin ölmesine ağlamaz, doğmasına da sevinmez. Birinin ölmesi veya doğmasıyla kâinatın düzeni bozulmaz. Nitekim Hz. Peygamber’in (s.a.s.) oğlu İbrahim öldüğü zaman Güneş tutulmuştu. İbrahim’in ölmesi yüzünden Güneşin tutulduğunu söylediler. Peygamber (s.a.s.) Güneş ve Ay’ın, birinin ölmesi veya yaşamasıyla tutulmayacağını söyledi.1629 Bir görüşe göre Araplar, büyük bir adam ölünce “Dünya onun için karardı. Ay, Güneş tutuldu. Rüzgâr, gök ve yer ağladı” derler. Böylece mecazi bir tarzda musibetin büyüklüğünü abartmak isterler. İşte halkın kullandığı bu ifâde kullanılarak Firavun ve adamlarının değersizliği anlatılmıştır.1630 Yani bunlar öyle sanıldığı gibi yerin göğün ağlayacağı türden insanlar değillerdi. Bunlara ne gök ağladı, ne de yer ağladı. Hallerine hiç acıyan olmadı, unutulup gittiler. Bazılarına göre de gök ve yer ile kastedilen, gök ve yer halkıdır. Âyette onlara, ne gök, ne de yer halkının ağlamadığı anlatılmıştır.1631 “Onlara gök ve yer ağlamadı” ifâdesi sanki bir alaya almaya benzer bir aşağılama, küçümseme halini canlandırıyor. Şu büyüklerden zâlimleri ve azgınları gökte ve yerde hiç kimse ciddiye almıyor/hesaba katmıyor. Gökte ve yerde kimse üzülmüyor onların yok oluşuna. Bir karıncanın, bir böceğin yok olup gidişi gibi kayboluyorlar ortadan. O başlarını kaldırıp da insanları ayaklarıyla çiğneyen despotlar bir haşere gibi helâk olup gidiyorlar. Gidiyorlar da kimse üzülmüyor gittiklerine. Rabbinin emrine uyan şu kâinat onlardan uzaklaştığı için seviniyor. Çünkü kâinat onu yaratana inanırken onlar inkâr ediyorlardı. Şu halde onlar, içinde yaşadıkları varlıklar aleminden çıkarılıp atılmış aşağılık ve kötü ruhlu kimselerdir.
Onların, Allah’ın yarattıklarına karşı herhangi bir kimsenin kendileri için üzülmesini gerektirecek bir iyilik bile yapmadıkları anlaşılıyor. Yine onlar, göktekilerin, onların yıkılmasından üzüntü duyacakları, Allah rızası için bir iyilik de yapmamışlardır. Allah onlara fırsat verdiği süre boyunca, yeryüzünde fesâd çıkarmışlar ve sonunda haddi aştıklarında da azap gelmiş ve adeta bir çöp gibi ezilerek bir kenara atılmışlardır.
Eğer şu zâlimler ve diktatörler, yeryüzünü kana bulayanlar şu birkaç kelimedeki ima ve işaretleri hissetmiş olsalardı, Allah katında kendilerinin ne kadar güçsüz ve varlıklar içerisinde ne kadar önemsiz olduklarını farkederlerdi. Ve bilirlerdi ki; o zaman yaşadıkları varlıklar dünyasından kopmuş ve çekilip atılmış olarak yaşamaktadırlar. içinde yaşadıkları dünya ile aralarında hiçbir bağlantı yoktur. Çünkü kendilerini kâinata bağlayan “iman bağı” kopmuştur. 1632
1629] Buhârî, Küsuf: 1, 2, 4
1630] Mefâtih
1631] Hâzin, 7/146
1632] N. Şahinler, s. 207-210
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 351 -
70- Hevâsını Kendisine İlâh Edinenler
“Hevâsını kendisine ilâh edinen kimseyi gördün ya, Allah, onu bir ilim üzerine şaşırtmış, kulağını ve kalbini mühürleyip, gözüne de bir perde çekmiştir. Artık ona, Allah’tan başka kim hidâyet edebilir? Hâlâ düşünmez misiniz?” 1633
“Hevâ ve hevesini ilâh edinmek” ifâdesiyle bir kimsenin, nefsinin her istediğini yapması ve yaptığı işin Allah indinde haram mı helâl mı olduğunu dikkate almadan davranması kastolunmaktadır. Böyle bir insan, Allah emretmiş bile olsa, eğer nefsi istemiyorsa o işi yapmaz. İşte bu kimse nefsine itaat ettiği şekilde, başkalarına da itaat ediyorsa şâyet, o kimseleri de ilâh/tanrı edinmiş olur. Her ne kadar bu kimse, o kimseleri ilâh ve mabud edinmediğini söylese de veya o kimselerin putunu yaparak onlara tapmasa da onları ilâh edinmiştir. Çünkü bu kayıtsız şartsız teslimiyeti, onun bu kimseleri ilâh edindiğinin net ispatıdır. Ve bu da apaçık şirktir. Allah’tan başkasına bu şekilde itaat eden kimse, itaat ettiği kimseye secde etmemekle ve lisanen onun ilâh olduğunu söylememekle, şirkten kurtulamaz. Nitekim diğer büyük müfesirler de bu âyeti, bu şekilde yorumlamışlardır. İbn Cerir; “Allah’ın koyduğu helâl ve haramı dikkate almadan nefsinin arzusuna göre davranan kimse,” nefsini ilâh edinmiş olur” demektedir. El-Cessas ise; “Böyle bir kimse Allah’a itaat ettiği gibi nefsine itaat eder” derken, Zemahşeri; “Nefsinin yönlendirdiği gibi hareket eden kimse, nefsine tıpkı Allah’a itaat ettiği gibi itaat etmektedir”
Başka bir yaklaşımla “hevâsını kendine ilâh edinen” ifâdesi iki anlama gelebilir:
1) Keyfine geleni yapan, ihtiraslarının esiri olan, şehvetlerinin, egosunun ardından koşan;
2) Yanlış düşüncesiyle bir takım inançlar koyan ve aklıyla koyduğu o inanç ve gelenekleri Allah’ın gönderdiği din sayıp onlara uyan. Âyet için iki anlam da muhtemeldir. Birincisi daha kuvvetlidir.
“Allah’ın bir ilme göre saptırdığı/şaşırttığı kimse” sözünden ise, ilmi olmasına rağmen dalâlete düşen kimselerin kastedildiği anlaşılmaktadır. Çünkü o nefsinin kölesi olmuştur. Ayrıca şöyle bir anlam da vermek mümkündür: “Allah o kimsenin nefsine kulluk ettiğini bildiği için, onu dalâlete itmiştir.”
Allah kimseyi zorla saptırıp doğru yoldan eğri yola düşürmez. Fakat adam arzularını, ihtiraslarını kendisine ilâh yapıp onların peşinden koşunca Allah’ın koyduğu: içindeki psikolojik, fizyolojik ve çevresindeki sosyolojik kanunlar gereği, şaşkınlık içine düşer. Şaşkınlığı da yine Allah’ın kanunları çerçevesi içinde olduğu için Allah’ın onu şaşırttığı ifâdesi kullanılmıştır. Bunun anlamı, Allah onu sapmış olduğu eğri yol da bıraktı demektir. Yoksa o doğru yolda iken veya doğru yola gitmek isterken Allah onu şaşırtıp eğri yola düşürmüş değildir. O kendi isteğiyle eğri yolda yürümüş, doğru yola gelmek istememiş, Allah da onu kendi haline bırakmıştır. Allah iyi yolda olanları veya iyi yola gelmek isteyen kimseleri şaşırtmaz. Ancak kötü niyetli, zâlim ve fâsıkları şaşırtır, yani onları girdikleri sapık yollarda bırakır. Nitekim yüce Allah: “Allah zâlimleri şaşırtır” ,1634 “Allah fâsıklardan (yoldan
1633] 45/Câsiye, 23
1634] 14/İbrâhim, 27
- 352 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çıkmışlardan) başkasını şaşırtmaz”1635 buyurmuştur.
Onlar Hakka karşı gelince kötü niyet ve davranışları, kulaklarına ve gözlerine perde olur. Peşinen de redde kararlı olduklarından Hakkı işitseler de anlamazlar, hakikati görmezler, cehalet ve inatları gerçeği görmelerine engel olur. Doğru düşünmezler, bâtıl düşüncelerini doğru sanırlar. Kötü işleri kendilerine iyi gelir. Yaptıklarını beğenirler. Artık bunları kimse doğru yola getiremez: “Allah kimi saptırırsa artık onun için yol gösteren olmaz. Ve bırakır onları, azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar”1636
Verdiğimiz bu âyeti kendinden önceki ve sonraki âyetlerle olan ilişkisini dikkate alıp değerlendirdiğimizde, âhiret düşüncesini ancak nefsinin yönlendirmesiyle hareket eden ve nefislerine kul olan kimselerin inkâr ettikleri açıkça anlaşılmaktadır. Çünkü âhiret düşüncesi böyle kimseleri nefislerine kulluk etmekten ve yine nefislerinin yönlendirmesiyle hareket etmekten alıkoyar. Bu defa âhireti inkâr edenler nefislerine köleliği daha da arttırarak, battıkça batarlar. Hiçbir kötülükten çekinmeyerek, başkalarının haklarına tecavüz etmekten ve zulümde bulunmaktan hiçbir sûrette utanmazlar. Hak ve hukukun onların nezdinde bir anlamı yoktur. Hiçbir şeyden ibret almadıkları gibi, onlara nasihat da fayda vermez. Gece gündüz arzularının peşinden koşarlar ve hangi yolla olursa olsun hevâ ve heveslerini tatmin etmek için çırpınıp dururlar. Tüm bunlar, âhiret düşüncesini inkâr etmenin sonuçta insanın ahlâkını felç ettiğinin apaçık ispatıdır. Çünkü insanın Allah’a karşı davranışlarından kendini sorumlu hissetmesi, kendisini insanlık dairesinde tutmasını sağlar. Aksi takdirde insan ne kadar önemli vasıflara sahip olursa olsun onun bulunduğu durum hayvanınkinden daha kötüdür. 1637
71- Cennetin Hali
“Müttakîlere va’dedilen cennetin hali (şu): Orada tadı ve kokusu bozulmayan bir sudan ırmaklar var; tadı değişmeyen bir sütten ırmaklar var; içenlere lezzet veren bir şaraptan (sarhoşluk vermeyen tatlı içecekten) ırmaklar var; saf süzme baldan ırmaklar var... Hem orada meyvelerin her çeşidi onlarındır. Bir de onlara, Rablerinden bir mağfiret vardır. Hiç bunlar, o ateşte ebedî kalan ve kaynar bir sudan içirilip de bağırsaklarını parçalayan kimselere benzer mi?” 1638
Yine bu âyette de müttakîlere va’dedilen cennet, dünyadaki nimetlerden hatırlatmalar yapılarak, ama onların arızalarından arındırılarak temsil ve tasvir edilir. Her iki âyetteki temsilden de murad, cennete teşvik ve bu âyetin sonunda bahsedilen cehennemden ve ona götürecek amellerden sakındırmaktır. 1639
72- Ölüm Baygınlığına Tutulmuş Bir Bakışla Bakanlar
“İman edenler der ki: ‘Bir sûre indirilseydi olmaz mıydı!?’ Fakat hükmü kesinleşmiş bir sûre indirilip de içinde savaş da anılınca, kalplerinde maraz olanların ölüm baygınlığına tutulmuş bir bakışla sana baktıklarını görürsün. Onlara uygun olan da odur.” 1640
1635] 2/Bakara, 26
1636] 7/A’râf, 186
1637] N. Şahinler, s.211-214
1638] 47/Muhammed, 15
1639] Beyzavî, II, 394-395; Ş. Mansûr, s. 239-241; V. Ulutürk, s. 29-56-57
1640] 47/Muhammed, 20
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 353 -
Âyette anlatılmak istenen durum şudur: O dönemde müsiümanların içinde bulundukları şartlar ve kâfirlerin İslâm ve müslümanlara karşı tutumları nedeniyle müslümanlar, Hz. Peygambere savaşa izin veren bir âyetin niçin gelmediğini ve zâlimlerle savaşmalarına niçin izin verilmediğini sorarlar. Müslümanların arasındaki münâfıkların durumu ise gerçek müslümanlardan tamamen farklı idi. Onlar mallarını ve canlarını Allah’tan ve O’nun dininden üstün tutuyor ve O’nun uğruna bir tehlikeye atılmaya razı olmuyorlardı. Savaş emri gelir gelmez gerçek mü’minlerle münâfıklar birbirinden ayrılıverdi. Bu emir gelmezden önce münâfıklarla gerçek mü’minler arasında görünüşte hiç bir fark görülmüyordu. Onlar da namaz kılıyor, oruç tutmada da bir kusur etmiyorlardı. İsteksiz de olsa İslâm’ı kabul ediyor görünüyorlardı. Fakat İslâm uğruna canları feda etme vakti gelince, münâfıklıkları açığa çıkmaya başladı; göstermelik imanları üzerindeki perde açıldı.
Bu durum Nisâ Sûresi’nde de şöyle açıklanır: “Kendilerine ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın, zekatı verin denilmiş olanlara bakmaz mısınız? Şimdi onların üzerine savaş farz kılınınca içlerinden bir topluluk Allah’tan korkar gibi, hatta daha şiddetli bir korkuyla insanlardan korkuyor. Onlar, “Ey Rabbimiz! Şu savaşı üzerimize neden farz kıldın, ne olurdu bizi yakın bir vakte kadar geri bıraksaydın?” dediler.”1641 Bu âyet üç anlama gelir ve üçü de aynı derecede doğrudur:
Birincisi, şimdi korkaklık gösterip geri çekilen kimseler, savaş emri verilmeden önce savaşmak için sabırsızlanıyorlardı. Kendilerine uygulanan baskılardan şikâyet ederek: “Bize izin ver de savaşalım. Çünkü bunca yanlışlığa tahammülümüz kalmadı.” diyorlardı. Kendilerine sabırlı olmaları, namaz ve zekatla nefislerini temizlemeleri tavsiye edildiğinde ise bu tavsiyeleri tutmuyorlardı. Fakat onlara savaş emri verildiğinde, aynı kişiler, düşman ordusu ve çeşitli tehlikelerle karşılaşınca korkmaya başladılar.
İkinci anlam ise şudur: Bu kimseler namaz ve zekat gibi kolay ve tehlike teşkil etmeyen ibadetlerle emrolundukları sürece “dindar”dırlar. Fakat onlara Allah yolunda savaşmaları emrolununca hayatlan kaybetmekten korkup dehşete kapıldılar ve dindarlıklarını unuttular.
Üçüncü anlam ise şudur: İslâm öncesi dönemde ganimet toplamak veya hevâ ve heveslerini tatmin etmek için gece gündüz savaş yapıyorlardı. Fakat Allah yolunda savaşmaları emredilince, kendi nefislerini yüceltmek için savaştıklarında birer cesaret örneği olan bu kişiler birer korkak haline geliyor ve kaplan gibi atılgan olanlar, kedi gibi korkak oluyorlardı.
Bütün bu ifâdelerden anlıyoruz ki; cihaddan korkmak, ondan yüz çevirmek, cihadın gerektirdiği yükümlülükten kaçınmak münâfıklığın alametleri arasındadır. Çünkü onların “kalplerinde maraz” vardır ve bu marazları/ hastalıkları gelen emir karşısında açığa çıkmakta ve insanlar için çok gülünç bir durum arzedecek hale bürünmektedir. İşte Kuran münâfıkların bu durumunu eşsiz bir benzetme ile gözler önünde canlandırırken şu ifâdeleri kullanmaktadır: “Kalplerinde maraz olanların ölüm baygınlığına tutulmuş bir bakışla sana baktıklarını görürsün”
Bu ifâdenin taklidi mümkün değildir. Bir başka şekilde aktarılması da imkânsızdır. Bu dehşet derecesine varan bir korku halini canlandırmaktadır.
1641] 4/Nisâ, 77
- 354 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Titreyen bir zaafı, baygınlığa varan bir mahcubiyeti ifâde etmektedir. Bununla beraber âyetin tasviri hareket ve aydınlık dolu olarak eşsiz bir biçimde hayalleri meşgul edip durmaktadır. Hasta ruhların ve münâfıkların tabiatını anlatmaktadır. İşe bakın ki, onlar bu kararsız, tutarsız ve utandırıcı durumda iken iman eli uzanıyor kendilerine… Samimiyetle ona sarılsalar, azimleri güçlenecek, ayakları titremesini yitirecek ve sağlamlaşacak.
“İtaat ve güzel sözdür onların yapması gereken”. Emin olarak her şeyi Allah’a teslim etmek ve O’nun emirlerini kesinlikle yerine getirmek. Güzel söz insan hissinin temizliğini, kalbinin doğruluğunu, vicdanının paklığını gösterir. Azmederek ciddiyetle cihada koşsalar, Allah’ın buyruklarını tasdik edip hem davranışlarıyla hem de ruhlanyla benimseseler; Allah kalplerini birbirine kenetler, azimlerini pekiştirir, ayaklarına sebat verir. Zorlukları kolaylaştırır, karşılarından yutmak üzere açılan korkunç uçurumun ağzını kapar ve kendilerine iki iyilikten birini lütfederdi. Kurtuluş veya zaferi.. Şahadet veya cenneti. Yapmaları gereken en iyi şey buydu. İmanın verdiği hazine budur. Azimleri kuvvetleştirir, ayakları sağlamlaştırır, titremeyi giderir, korkuyu kaldırır, hepsinin yerine güven ve emniyeti yerleştirir.
Harpten kaçmak, yaşadığı ve nimetlerinden yararlandığı toplumun sevinçli günlerinde beraber olduğu insanları, sıkıntı ve zorluk başgösterdiğinde bırakıp sıvışmak insan onûruyla bağdaşmaz. İnsanı küçültüp alçaltmada bundan daha büyük bir namertlik düşünülemez. Kur’an, toplumun geleceğini ve haklarını can pahasına da olsa korumanın yüceliğini ve kaçınılmazlığı üzerinde ısrarla durmaktadır.
Cihadın bir boyutu olan “gerektiğinde savaş” insanı yücelten faâliyetlerden biridir. Bu faâliyete katılanları Kur’an “ölümsüzler, hep diri kalanlar” olarak nitelendirmektedir.1642 Barışın nimetlerini sürekli kılmak ve yarınları emânet edeceğimiz çocuklarımıza güvenli ve güzel bir dünya bırakmak için, gerektiğinde savaşmalıyız. Bundan kaçan benlik, Kur’an tarafından iğrenç görülmekte, azap ve onursuzlukla tehdit edilmektedir. Böyleleri, Allah’ın gazabına uğrar ve cehennemi boylar. Bir çok Kur’an âyeti bunu açıkça gösteriyor.1643 Savaşın yalnız bizim çıkarlarımızı koruyor olması şart değildir. Kur’an, ezilen, horlanan, itilen insanların haklarını korumak için savaşı da insanın şeref görevi olarak kaydeder.
Kısacası, ülkesini, kader birliği yaptığı insanları, inandığı değerleri savunan ezilmiş insanları korumak için savaşmak insanoğlunun şeref burçlarının en yücelerinden birine vücut verir. 1644
73- Kalpleri Üzerine Kilit Vurulanlar
“Peki bunlar, Kur’an’ın anlamını inceden inceye düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?” 1645
Arapça ifâdesiyle “tedebbür”, okunan şeyin anlamı üzerinde iyiden iyiye düşünmek demektir. Biz yukarıda yazdığımız türkçe çeviride bu ifâdeyi “inceden inceye düşünmek” olarak verdik. Âyetten anlaşılmaktadır ki, Kur’an’ın ne
1642] 2/Bakara, 154; 3/Âl-i İmran, 169
1643] 8/Enfâl, 16; 9/Tevbe, 38-50
1644] N. Şahinler, s. 215-219
1645] 47/Muhammed, 24
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 355 -
dediğini anlamadan onu okumanın insanı bir yere getirmesi mümkün değildir. Kur’an’ın mânâsı üzerinde düşünmemek veya: “Biz Kur’an’dan bir şey anlayamayız.” diyerek Allah’ın kelamını rafa kaldırmak kalbin mühürlenmiş olduğuna işarettir. Nitekim anılan âyetten önce gelen 23. âyet lânetlenmiş, kulakları tıkanmış, gözleri körelmiş insanlardan söz ederek dolaylı bir yoldan Kur’an’ı tedebbür etmeyenlerin kimler olduğuna dikkat çekmiştir.
“Kalpleri üzerinde kilitler mi var?” sorusundan şu sonuçlar çıkmaktadır: Ya bu insanlar Kur’an’ı dikkatle okuyup anlamamaktadırlar veya anlamaya çalışmalarına rağmen onun emirleri, anlamları ve amaçları kalplerine yerleşmemiştir. Kur’an, Cenâb-ı Hakk’ın insanlara en son rahmet ve kurtuluş mesajıdır. Sosyal yapıda ne kadar gelişme ve değişme olursa olsun, ilim ne kadar ilerleyip gerçekleri bulursa bulsun, Kur’an’ın rehberliğine mutlaka ihtiyaç olacaktır. Çünkü dinden, imandan kopuk bir medeniyet, ülkelere rahmet havası estirmez, huzur ve güven sağlamaz, kalpleri ve ruhları faziletle dolduramaz. Böyle ortamlarda yetişen kuşaklar dengesizliğe itilmiş olur; yani akıl ve zekaları gelişmiş, fiziksel yapıları güçlendirilmiş olur; ama ruhları, vicdanları ve kalpleri bomboş kalır.
O bakımdan insanı kendi kudret eliyle yaratıp, emsalsiz sanatıyla onu şekillendiren Cenâb-ı Hak, onun huzur, güven, inanç, ahlak ve fazilet havası içinde yetişmesinin reçetesini de hazırlamıştır. Kur’an bütünüyle onu yansıtmakta ve insanlardan yana en doğru olanı göstermektedir. Bu bakımdan az-çok bilgi ve kültürü olan ve ön yargıdan kendini uzak tutmasını bilen, insaf ölçüleriyle yaklaşımda bulunabilen herkes Kur’an’ı dikkatle okuyup İlâhî muradı anlamaya çalışınca, kendi bilgi ve iyi niyeti seviyesine göre, ondan nasibini alabilir. Örneğin edip bir kişi, Kur’an’ın açık ve güzel ifâdesi, yerinde ve ahenkli dizilişi karşısında küçülüp erir. İyi bir hukukçu, onun evrensel özellikler taşıyan hukuki sistemi karşısında şaşırır. İlmi araştırma meraklısı olan fizikçi, kimyacı, biyolog veya astronom, Kur’an’ın getirdiği bilimsel ölçüdeki ana fikirler ve temel bilgiler karşısında hayranlık duyarak eğilir.
Bütün bu açıklamalar şu gerçeği ortaya koymaktadır: Kur’an en doğru bilgilerle donatılmış bir kitaptır ve her yönüyle beşer kudretini aşmaktadır. Her âyetiyle ilme, akla ve düşünceye, sonra da sağduyuya seslenmekte, insan hayatının her yanıyla içiçe bulunduğunu ilan etmektedir. O nedenle her zaman okunmaya, incelenmeye ve üzerinde düşünülmeye değer içerik ve kudrettedir.
Günümüz müslümanlarının bütün sorunu belki de, Kur’an’ı, “tedebbüre” götürecek, akıl ve kalplerdeki kilitleri kıracak, Kur’an’ın dâvetine yeniden cevap verecek ve bunun yöntemini belirleyecek bir metod eksikliğinde yatmaktadır. Kur’an’ın emirleri hakkında ilk devirlerde yapılan içtihadları son ve keskin görüş olarak kabul etmek ve bunların her zaman ve mekanda ihtiyaçlara çare olabileceğini iddia etmek; müslümanı düşünmekten alıkoymuş, aklının kullanım alanını sınırlamış, Kur’an’ın kapsamlı bakış açısı ve evrensel düşüncesini yakalamasına mani olmuş ve onun, çağın problemlerine çare bulmasını engellemiştir. Ayrıca bu tavır müslümanın Kur’an’ı, bilgi ve medeniyet kaynağı olarak da kabul etmesini önlemiştir.
Yine bu düşünce, Kur’an’ı hevâ ve hevesine göre tefsir etmeyi yasaklayan peygamber emrinden hareketle, birisinin Kur’an’dan anladığını ortaya koymasını, hevâ ve heves, kötü niyet ve fesâdlık olarak nitelemiştir. Böylece Kur’an
- 356 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nasları ablukaya alınarak belirli bir çağdaki anlayış âyetlere yüklenmiş, akıl dondurulmuş ve insanlar düşünmekten korkar olmuşlardır. Bu durum çok doğal olarak, insanların âyetler üzerinde gerektiği gibi düşünmemelerine neden olmuştur.
Bizim kırmamız gereken ilk kilit, İslâm dünyasında öteden beri yerleşmiş bulunan bu acaip ve son derece garip kanaattir. Bunu yaparsak Kur’ani bakışı hayatın çeşitli boyutlarına taşıyabilir ve İlâhî korunma altında bulunan vahiyden bilgi ve medeniyet kurmanın şartlarını öğrenebiliriz. Eğer bu yanlış kanaatten kurtulamazsak, işte o zaman, içerisinde yaşadığımız devri ve geleceği yitirir, Kur’an’ın da ebedîlik ve çağlarüstü olma özelliğini kendi kendimize yok etmiş oluruz. 1646
74- Yüzlerinde Secde İzi Olanlar
“Muhammed Allah’ın rasulüdür. Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çok çetin, kendi aralarında çok merhametlidirler. Sen onları rüku eder, secdeye kapanır halde görürsün. Allah’tan bir lütuf ve hoşnutluk ister dururlar. Görünüşlerine gelince, yüzlerinde secde eseri/ izi vardır. Bu onların Tevrat’taki nitelikleridir.” 1647
Âyette anlatılmak istenen namaz kılanların alınlarında secde yapmaktan dolayı meydana gelen yuvarlak iz değildir. Burada kastedilen manâ, Allah’a baş eğme sonucu insanda fıtri olarak meydana gelen ruh yüceliği, ahlak güzelliği, vakar ve takva gibi çehresinde kendisini gösteren hasletlerdir. İnsanın çehresi yani siması, sayfalarında insanın ruh dünyasının ve nefis aleminin rahatlıkla okunduğu bir kitapdır. Gururlu bir insanın siması, mütevazi ve alçak gönüllü bir insanın simasından farklıdır. Ahlaksız bir adamın çehresi ile, iyi niyetli ve temiz ahlaklı bir adamın çehresinin farkı hemen belli olur. Serseri ve edepsiz bir adamın yüzü ile cana yakın, haysiyetli ve iffetli bir insanın yüzü arasmda açık fark görülür.
Allah buyruğunun özü, bize şunu gösteriyor; Hz. Muhammed’in bu sahabileri ve beraberindekiler öyle kimselerdir ki, çehrelerinde takva nûrunun parlamasından dolayı görenler, onları insanların en hayırlıları ve yaratılmışların en iyileri olduklarını sezer ve kabul ederler. Bunun bir örneğini İmam Mâlik bize şöyle anlatıyor: Sahabiler ordusu Suriye topraklarına girdiğinde bölgenin hıristiyanları bunlar için “Hz. İsa’nın Havârileri hakkında duyduğumuz o yüce meziyetleri ve üstün değerleri taşıyan insanlar” demişlerdi.
Sima: Nişan, alâmet demektir. Burada mü’minlerin ibadet ve taatlerinin, yüzlerini nurlandıracağı, kendilerine yüksek ahlak ve karakter kazandıracağı belirtilmektedir. Süddi: “Namaz yüzleri güzelleştirir” demiştir. Yine “Namazı çok olanın gündüzün yüzü nurlanır, güzel olur” diyenler de vardır. Bir başka birisi de: “İyilik kalbde nur, yüzde ışık, rızıkta genişlik, gönüllerde sevgi meydana getirir” demiştir. İbn Ömer’in: “Allah ile içini düzgün yapanın Allah, dışını düzeltir” dediği rivâyet edilir. Âyette “secde” kelimesinin seçilmesi de apayrı bir anlam taşır. Çünkü secde insanın Allah’a ibadetinin ve alçak gönüllü oluşunun en mükemmel şeklini ifâde eder. Bu mütevazüiğin eseridir onların yüzünde görülen. Riyâkarlığı, böbürlenmeyi ve şımarıklığı atıp onun yerine fazilet dolu parlaklığı, sükûnet dolu aydınlığı yerleştiren tesir secdeden yansımaktadır. Mü’minin yüzünün aydınlığına aydınlık katan, güzelliğine güzellik, yüceliğine yücelik veren sır
1646] N. Şahinler, s. 220-223
1647] 48/Fetih, 29
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 357 -
secdede saklıdır. Bu noktaların temsil ettiği parlak görünümler yeniden ortaya çıkmış bir şey değildir. Tam aksine bunlar kader levhasında tesbit edilen şekillerdir. Kökü çok eskilere dayanır, zikri Tevrat’ta geçer. Kur’an’ın ifâdesi ile: “İşte onların Tevrat’taki nitelikleri budur.”
Allah’a gerektiği gibi bağlı olanın, bütün canlıları dikkat ve ürpertiye sevkedecek bir heybet ve ciddiyete sahip olacağı ve bunun Allah’ın bir lütfü olduğu yolundaki inanış, İslâm düşüncesinde, Hz. Peygamber başta olmak üzere, herkesin paylaştığı bir fikir olarak dikkat çeker. Hal böyle olunca, Allah karşısında mânevî mertebesi yüksek olanların bu özellik bakımından da ilerde olduklarını kabul gerekir. Bu konuda ölçü, hadis olarak rivâyet edilen bir sözde şu şekilde konmuştur: “Allah’tan korkan kişiden, Allah’ın bir lütfü olarak, her şey korkar.” O halde, İlâhî heybet kulun Allah karşısındaki takvasıyla doğru orantılıdır. Takva arttıkça heybet de artar.
Şuna da işaret etmek gerekir ki, bu korku ve heybet kendine has bir özellik taşır. Onu jandarma, yırtıcı hayvan veya karanlık korkusuyla bir tutmamalıdır. O, insanı dikkate, ciddiyete sevkeden; sevgi, saygı ve bağlılık duygusuyla karışık “tipik” bir korkudur. Allah yolcularının yüz ve tavırlarında ilk anda farkedilen ve genellikle ürperti biçiminde dikkat çeken bu “heybet”, aslında kâinatın en anlamlı belirtisi, en kuşatıcı ve erdirici aydınlığıdır. Onun değerini fark etmek için, onun sahibiyle bir süre içli-dışlı olmak yeterlidir. Sadece bir sürelik sabır, adına korku ve üzüntü dediğimiz bu duygunun, en engin şefkat ve en tatlı ilgiyi perdelediğini kavramamız için yetecektir.
İlâve edeceğimiz bir başka husus da şudur: İlâhi heybet, bir beden olayı, daha doğrusu bir cüsse olayı değildir. Halk arasında yakışıklılık diye adlandırılan plastik-estetik çekicilik hiç değildir. İlâhi heybet, bütün kudretiyle insanın yüzünde tecelli eder. Onun boyla, posla, renk, giyiniş vs. ile asla ilgisi yoktur. O, kalabalıkların “çirkin” diye damgaladıkları yüzlerde en ileri derecede bulunabilir. Onu, bedensel eksiklikler bile engellemez. O, insanı yüreğine bakarak değerlendiren Yaratıcı’nın, insana, yüreğine göre verdiği bir kudrettir.
İlâhî heybet, insanın yüzünde, özellikle gözler ve alın bölgesinde tecelli eder. Ne ilginçtir ki, yukarıdaki âyette de verdiğimiz gibi Kur’an, mü’minlerin belirtilerinden sözederken insanın sadece yüzüne atıfta bulunmaktadır. İman ve ondan kaynaklanan bütün oluş ve erişlerin, insan vücudundaki belirişi -elbette olabildiği kadarıyla- sadece yüzde meydana gelmektedir. Yüz ve özellikle gözler.. Her şey onlardadır ve onlardan anlamayanlar başka hiçbir şeyden anlayamazlar. İnsanın ne olduğunu onlardan çıkaramayanlar, başka hiçbir şeyden hareketle insanı tanıyamazlar. Yüz, İlâhî aydınlığın tecelli yeridir. Yüze asla kötü sıfatlar yakıştırılamaz. Aldatılan insanın yüzüne bakılamaz, yüze bakarak yalan söylenmez. İnsanın, özellikle çocukların yüzlerine asla vurulmaz. Kısaca, yüzden anlamayan özden de anlamaz. 1648
75- Tevrat ve İncil’de Hz. Muhammed (a.s.) ve Ashâbı -Kalınlaşarak Gövdesi Üzerine Dikilen Bir Filiz Gibi Olanlar
“(Allah Rasûlü ile beraber olanların) İncil’deki nitelikleri de şöyle: Tıpkı bir ekin ki filizini çıkarmış, o filizi kuvvetlendirmiş. Filiz kalınlaştı, gövdesi üzerine dikildi. Ziraatçıları da
1648] N. Şahinler, s. 224-228
- 358 -
KUR’AN KAVRAMLARI
imrendirir/ hayran bırakır bu ekin. Allah böyle yapar ki, onlarla inkâr edenleri öfkelendirsin. Allah onlardan iman edip barışa yönelik işler yapanlara bir bağışlanma ve büyük bir ödül vaad etmiştir.” 1649
Bu âyette Yüce Allah, Hz. Peygamber (s.a.s.) ile İslâm’ın başlamasını, ashâb-ı kiram ile birlikte gelişip terakki ederek, kuvvetlenip kökleşmesini bir ekin temsiliyle anlatmıştır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.), bu işe tek başına başladı. Sonra Cenâb-ı Allah, ona inanan ve onunla birlikte olanlarla onu takviye etti. Bir tohumun çimlenip, yavaş yavaş filizini çıkarması, derken kalınlaşıp, sapının üzerinde gelişip kuvvetlenmesi gibi onu kuvvetlendirdi. Zira İslâm tohumunu Hz. Peygamber ekti, o tohum ashâb şeklinde filiz verdi; görkemli hale gelince bu manzara çiftçilerin hoşuna gider, îslâmiyetin gelişip kuvvet kazanmasından da kâfirlerin öfkesi kabarır.1650
“Muhammed (s.a.s.) ile ashâbının, kâfirlere sert, biribirlerine merhametli ve rükû ile secde hallerinin dâim oluşu ve yüzlerinin nurdan nişanlı oluşu birinci, yani Tevrat’ta bulunan meselleridir. Onların İncil’deki meselleri de ekin meselidir” şeklindeki izah, çoğu tefsirlerde yer alır. Bazı müfessirler, “Birinci kısım, onların Tevrat ve İncil’deki müşterek vasıflarıdır, ekin temsili onu açıklamak için getirilmiştir.” demişlerdir.1651
Bu meseldeki incelik, sonradan gelen ümmetin de, ashâbın darb-ı mesel olan vasıflarını, kendilerine imtisal numunesi edinmeleridir. 1652
Verilen âyette Allah Rasûlü ile beraber olan sahabilerin Kur’an’ın diliyle İncil’deki özellikleri/nitelikleri anlatılmaktadır. Onlar, yerden filizini çıkarıp gittikçe kalınlaşarak kökleri üzerine duran bir ekine benzer. Önce filizini yeni çıkaran ekin gibi zayıf idiler. Hz. Muhammed (s.a.s.), tek başına davasını ilan etmişti, yalnızdı. Fakat gittikçe insanlar onun çevresinde toplanmaya başladılar. Sayıları arttıkça güçlendiler. Fert fert imanları artıp güçlendiği gibi sayıları da çoğalarak bir İslâm toplumu oluşturdular.
Nasıl ekinin gürbüz durumu ekicileri sevindirirse bunların böyle güçlü bir topluluk haline gelmesi de onların gönüllerine iman tohumunu eken Peygamberi ve melekleri sevindirir, ama kâfirleri öfkelendirir. Kâfirler kıskançlıktan çatlayacak duruma gelirler. Allah, inanıp güzel işler yapanlara bağışlama/affetme ve büyük mükâfat vâdetmiştir. Allah onları bağışlayacak ve büyük ödüllere erdirecektir.
Yine âyette anlatılmak istenen bir başka husus, atılan iman ve irfan tohumunun filizlenmesi, İslâm’ın ciddi anlamda sistemli ve duyarlı bir eğitim ve öğretimle kalplere işlenmesinin gereğine işarettir. Filizin kalınlaşıp kendi gövdesi üzerinde doğrulması, eğitilip öğretilen genç neslin olgunlaşıp bütün benlik ve enerjisiyle davaya sarılmasına işarettir. Öyle ki ne madde, ne makam, ne ölüm, ne de açlık endişesi onları yolundan alıkoyabilir. Sonra da böyle bir iman ve irfan ordusunun arzedeceği ihtişam, bakanların hayranlığını çeker; inkârcı sapıkların ise kin ve öfkesini arttırır. Bütün bu kademeli eğitim ve öğretimin en önemli
1649] 48/Fetih, 29
1650] Zemahşerî, III, 551: S. Ateş, s. 514; Elmalılı, VI, 4442
1651] Beyzavî, II, 405; Zemahşerî, III, 551
1652] Ş. Mansûr, s. 162; V. Ulutürk, s. 77-79
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 359 -
yanlarından biri de, azıp sapıtan din düşmanlarını korkutmaya, caydırıcı bir güç ortaya koymaya yönelik bulunmasıdır.
İşte Hz. Muhammed (s.a.s.) ile beraber olan ve O’nun mektebinde eğitilip yetiştirilen mü’minler böylesine düzenli, disiplinli, azimli, kararlı ve güçlü idiler. Şüphesiz bu güzel vasıfların iki temel kaynağı vardır:
a) Allah’a dosdoğru iman;
b) Sâlih ameller.
Âyette geçen “minhüm” zamiriyle, “vellezine maahüm” ile özellikleri açıklanan cemaatten sonra kıyâmete kadar, Hz. Muhammed’in sünnetiyle doğru yolu seçenler kasdedilmektedir. Böylece Kur’an hem İlâhî mağfireti, hem de büyük ecri bütün mü’minlere yayarak, İlâhî rahmet ve yardımın bütün mücahit mü’minleri kapsadığını haber vermektedir. 1653
76- Gıybet - Ölmüş Kardeşinin Etini Yiyenler
“Ey iman edenler, zannın bir çoğundan sakının. Zira zannın bir kısmı günahtır. Biribirinizin suçunu araştırmayın; Kiminiz kiminizi çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte bundan iğrendiniz. O halde Allah ‘dan korkun. Şüphesiz Allah tevbeyi daima kabul edendir, çok acıyandır.” 1654
Allah Teâlâ bu âyette gıybeti, ölü kardeşin etini yemeye benzetmiştir. Gıybetin tabiat olarak, akıl ve şeriat nazarında çirkinliğini, tiksinilecek birşey olduğunu, birden göz önüne gelen bir tasvir ile en beliğ bir şekilde anlatmıştır. Çünkü, yanında bulunmayan ve kendisini müdafaa edemeyecek olan mü’min kardeşi bir ölü mesâbesindedir.1655 İfâdede, işin şenâetini anlatmak için, birçok mübâlağa unsurları kullanılmıştır. 1656
Kur’an’ın, ölmüş insanların etini yemek diye tanıttığı ve insan yaratılışının tiksinmesi gereken günahlardan biri olarak gösterdiği gıybet, ruhsal ve maddesel doyumsuzluklar içinde kıvranan geri kalmış benliklerin avunmak için sığındıkları saplantılardan biridir. Gıybet, şöyle tarif edilir: “Birinin, herhangi bir kimsenin arkasından, duyduğu zaman hoşuna gitmeyeceği sözler söylemesidir.” Bu tarif bizzat Peygamberimiz tarafından yapılmıştır. Hz. Ebu Hureyre’nin rivâyet ettiği hadis-i şerifte Peygamberimiz şöyle demiştir: “Gıybet, kardeşinin, hoşuna gitmeyecek şekilde anılmasıdır.” “Söylediğim şeyin kardeşimde olduğunu görmüşsem ne olacak?” denilince Hz. Peygamber buyurdu ki: “Eğer söylediğin şey kardeşinde varsa gıybet etmiş olursun, dediğin onda yoksa iftira etmiş olursun.”
Bu tariften, birinin arkasından yalan sözlerle suçlanmasının iftira olduğu ve var olan kusurlarının söylenmesininse gıybet olduğu anlaşılmaktadır. Bu hareket ister açık ifâdeli sözlerle yapılsın, ister kinaye ve işaretler ile yapılsın her şekli ile haramdır. Bunun gibi bu hareketin kişinin hayatta yapılması yahut öldükten sonra yapılması, iki şekilde de haramlılığı aynıdır. Bu haramın dışında kalan gıybetler ancak şu şekilde olanlardır: Birinin arkasından veya öldükten sonra onun kötülüğünü söylemek şeriat nazarında doğru bir mecburiyet halini almışsa ve bu
1653] N. Şahinler, s. 229-231
1654] 49/Hucurât, 12
1655] Beyzavî, II, 410-411; Elmalılı, VI, 4475
1656] Elmalılı, VI, 4476; V. Ulutürk, s. 79
- 360 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mecbûriyet gıybet olmadan yerine gelmiyorsa ve bu gıybet yapılmazsa gıybete nisbetle çok daha büyük bir kötülük ortaya çıkacaksa bu gıybetin haramlılığı ortadan kalkar.
Hz. Peygamber (s.a.s.) bu istisna olan gıybeti şöyle ifâde buyurmaktadır: “En kötü zulüm, bir müslümanın haysiyet ve şerefine haksız yere hücum etmektir.”1657 Bu buyrukta “haksız yere” şartı “haklı yere” yapılabileceğini göstermektedir. Nitekim Hz. Peygamberin hayatında gördüğümüz bazı örneklerden “haklı yere”den ne kastedildiğini ve hangi durumlarda gıybetin gerektiği kadar câiz olabileceğini öğrenmekteyiz.
Bir gün bir bedevî gelip Peygamberimizin arkasında namaz kıldı. Namaz bitince de “Ey Allah’ım! Bana da, Muhammed’e de merhamet et, ikimizin dışında hiç kimseyi bu merhamete ortak kılma” diyerek çekip gitti. Peygamber’imiz (s.a.s.) ashâbına şöyle dedi: “Ne diyorsunuz, bu adam mı daha şaşkın yoksa devesi mi? Ne dediğini duymadınız mı?”1658 Peygamberimiz bu sözü adamın arkasından söyledi. Çünkü o bedevî selâm verir vermez çekip gitmişti. O, Peygamberimizin önünde çok yanlış bir söz söylemişti, bu yanlış söz karşısında Peygamberimizin susması başkalarının böyle sözlerin bir dereceye kadar câiz olabileceği yanlış kanaatine gitmesine sebep olabilirdi. Bu yüzden Hz. Peygamber’in o sözü reddetmesi gerekiyordu.
Yine bir keresinde Fâtıma binti Kay’s adındaki kadına iki kişi evlenme teklifinde bulundu. Biri Hz. Muaviye, diğeri Hz. Ebu El-Cahm idi. Kadın gelerek Peygamberimize akıl danıştı. Peygamberimiz (s.a.s.): “Muâviye müflistir, Ebu El-Cahm ise karılarını çok döver” buyurdu.1659 Burada bir kadının gelecek hayatı söz konusudur. Ve Hz. Peygamberden akıl danışmıştır. Bu durumda Peygamberimiz o iki sahâbiye ait bildiği kusurları söylemeyi gerekli bulmuştur.
Bir gün Peygamberimiz Hz. Ayşe annemizin yanında iken biri gelerek görüşme izni istedi. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Bu adam kabilesinin çok kötü bir kişisidir” buyurdu. Sonra dışarı çıktı, o adam ile çok yumuşak bir eda ile görüştü. Tekrar içeri girince Hz. Ayşe vâlidemiz: “Onun hakkında dışarı çıkmadan önce bazı şeyler söylemenize rağmen, daha sonra çok iyi bir eda ile konuştunuz” deyince Peygamberimiz şöyle cevap verdi: “Kıyâmet günü Allah katında en kötü yer, birinin çirkin sözlerinden korkup da onunla münasebeti terkedenlerin yeri olacaktır.”1660 Bu hâdiseye dikkat edersek, Peygamberimizin bu kişi hakkında kötü kanaatte olmasına rağmen onunla güzel bir şekilde konuşmasının, ahlâkının icabı olduğunu göreceksiniz. Ama Hz. Peygamber bu adamla merhamet ve şefkatlice konuşurken, ailesi gördüğü takdirde yanlışlıkla onu samimi dostu zanneder de daha sonra bunu suistimal eder düşüncesi ile Hz. Ayşe’yi “bu adam kabilesinin en kötü kişisidir” diye ikaz etmiştir.
Bir keresinde Hz. Ebu Süfyan’ın karısı Hint binti Utbe, Peygamberimize gelerek “Ebu Süfyan cimri bir adamdır. Bana ve çocuklarına yetecek kadar gerekli masrafı yapmıyor” dedi. Kocasının bulunmadığı sırada, kadın tarafından yapılan bu şikâyet her ne kadar gıybet ise de Hz. Peygamber bunu câiz görmüştür.
1657] Ebû Dâvud
1658] Ebû Dâvud
1659] Buhâri, Müslim
1660] Buhâri, Müslim
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 361 -
Çünkü haksızlık yapanı, bu haksızlığı giderecek güçte olan birine şikâyet Hakkı vardır.
Hz. Peygamber’in bu gibi örneklerinden faydalanılarak fakih ve muhaddisler şu kaideyi ortaya koymuşlardır: “Gıybet, ancak şer’an doğru bir maksat için gerektiği takdirde ve o gıybet olmadan o gereklilik ortadan kalkmadığı takdirde câizdir” Daha sonra bu kaideye dayanarak İslâm âlimleri gıybetin aşağıdaki şekillerini uygun görmüşlerdir:
1) Zulme uğrayan kişinin bu zulmü ortadan kaldırabilecek güçte olduğuna inandığı kimseye zâlim kimseyi şikâyet etmesi,
2) Düzeltilip ıslah edilmesi niyeti ile haksızlıkları ve kötülükleri giderebilecek yetkide olan kimselere bir kişi veya zümrenin kötülüklerinin anlatılması,
3) Fetvâ almak gayesi ile bir müftüye veya İslâm âlimine bir kişinin yanlış hareketlerini konu edinen bir olayın anlatılması,
4) Bir kişinin veya kişilerin şerlerinden sakınsınlar diye diğer insanlara bilgi verilmesi,
“Örneğin; hadis ravilerinin, şâhitlerin, kitap yazarlarının eksiklerini, hatalarını açıklamak bütün âlimlerce câiz değil, hatta vâcip kabul edilmiştir. Çünkü bu açıklama olmadan şeriatı yanlış rivâyetlerin yayılmasından, mahkemeleri adaletsizlikten ve insanları özellikle ilim araştırıcılarını sapıklıklardan korumak mümkün olmaz. Yuva kurmak isteyenlerin karşıki şahıs hakkında yahut yanından ev alınmak istenen kimsenin komşuluğu hakkında yahut birisi ile iş ortaklığı kurulmak istendiği takdirde veya birine bir emânet verilmesi gerektiğinde kendisinden bilgi istenen kişinin bu kimselere iyi ve kötü taraflarını bilmediğinden dolayı zarara uğramasın diye soran kişiye açık açık anlatması gerekir.
5) Fısk, fücur ve çeşitli ahlaksızlıklar yayan yahut dini düşüncelerde sapık fikirler ve bidatler dağıtan veya Allah’ın kullarını dinsizlik, eziyet ve zulüm fitnelerine boğan kimselerin kötülüklerini herkese karşı ilan ederek tenkit etmek, bunları anlatmak da gıybet değildir.
6) Kötü bir lakapla meşhur olan kimseleri bu lakap dışında tanıtmak mümkün değilse küçültmek ve hafife almak niyeti ile değil de kişiyi tanıtma niyeti ile o kötü lakabın kullanılması da gıybet değildir. 1661
Bu sıraladığımız durumlar dışında birinin arkasından çirkin söz söylenmesi kesin olarak haramdır. Bu çirkin söz doğru ise gıybettir, yalan ise iftiradır, iki kişiyi birbirine düşürmek için ise düzenbazlıktır. İslâm bu üçünü de yasaklamıştır. İslâm toplumunda bir müslümanın, yanında başka birinin gıybetinin yapılması, yalan yere töhmet altında bırakılmasını sessizce dinlemesi doğru değildir, onu derhal reddetmesi gerekir. Hiçbir seri zorunluluk olmadığı halde birinin mevcud kusurlarının ortaya dökülmesinin günah olduğunu ve bu hareketi yapanların Allah’tan korkarak böyle günahlardan uzak kalmalarını da telkin etmesi gerekir. Hz. Peygamber (s.a.s.) buyuruyor ki: “Bir kimse bir müslümanın aşağılandığı ve onun şeref ve haysiyetine saldırıldığı sırada onu korumuyorsa, Allah Teala da onun kendisinden yardım istediği durumlarda himaye etmez. Ve eğer bir kişi müslümanın şeref ve
1661] Geniş bilgi için bk. Fethu’l-Bârî, Cilt: 10
- 362 -
KUR’AN KAVRAMLARI
haysiyetine saldırıldığı ve ona Hakkaret yapılıp, aşağılandığı sırada onu korursa Allah da kendisinden yardım istediği durumlarda ona yardım eder.” 1662
Gıybet yapana gelince: Bu günahı işlediğini veya işliyor olduğunu anladığı an ilk görevi, Allah’a tevbe etmesi ve bu haram işten derhal vazgeçmesidir. Bundan sonra ona düşen ikinci görev, yaptığı bu günahı gidermektir. Ölmüş bir kimsenin gıybetini yapmışsa onun hakkında çokça Allah’tan af dilemesi, eğer yaşayan bir kimsenin gıybetini yapmışsa, bu gıybet gerçek dışı ise bile daha önce yanlarında bühtan ettiği kişilere gidip yaptığı hareketin yanlış ve asılsız olduğunu belirtmesi gerekir. Yaptığı gıybet kişide var olan kusurlarını içeriyorsa, bundan sonra asla onu kötülememeli, daha önce yaptığı gıybetten dolayı af dileme sadece gıybeti yapılan kişinin durumdan haberi olması halinde yapılmalıdır, aksi halde tevbe ile yetinilmelidir. Çünkü o kişinin durumdan haberi yoksa gıybet yapanın özür dilemek için “Ben senin gıybetini yapmıştım” demesi o adamı üzer, onun da içinde bir takım hoş olmayan duygular doğabilir, denmektedir.
Âyet gıybeti “ölmüş kardeşinin etini yemeğe” benzetmekle bu hareketin son derece çirkin olduğunu tasvir etmiştir. Leş etinin yenmesi bizatihi nefret ettiricidir. Kaldı ki bu et de bir hayvan eti değil de insan eti olursa.. Hatta herhangi bir insanın değil de bizzat kendi kardeşinin eti olursa işin çirkinliği düşünülmelidir. Dahası, bu benzetmeyi soru biçiminde ortaya koyarak Allah insan üzerinde daha fazla tesir yaratmıştır. Böylece her şahsın kendi vicdanından sorarak ölmüş kardeşinin etini yemeğe razı olup olmayacağına kendisinin karar vermesini dilemiştir. Nasıl onun tabiatı bu ölmüş kardeş etinden tiksiniyorsa, bir mü’min kardeşinin bulunmadığı ve kendisini savunacak bir durumda olmadığı sırada, onun şeref ve haysiyetiyle oynanmasını hoş karşılayamaz.
Bu İlâhî buyruktan, gıybetin haram oluşunun asıl sebebi, gıybet edilen kişinin kalbinin kırılması, incinmesi değil, tam tersine herhangi bir kişinin yokluğunda çekiştirilmesinin, arkasından kötülenmesinin bizatihi haram olduğu anlaşılmaktadır. Artık o kişinin bu gıybetten haberi olsun olmasın ve bundan üzüntü duysun duymasın önemli değil.
Ölmüş insanın etinin yenmesi, ölüye eziyet verdiği için haram kılınmadığı meydandadır. Kişi öldükten sonra birinin kendi cesedini parçaladığını bilmez, hissetmez. Ama son derece çirkin olan, bu hareketin bizzat kendisidir. Aynen bunun gibi gıybeti yapılan kişi, hakkında söylenenlerden haberi olmazsa ve hayatı boyunca da kim, nerede, ne zaman kendi haysiyetiyle uğraşıp başkalarının onu zedelediğinden dolayı da kendisine en ufak bir eziyet ve ızdırap ulaşmayacaktır. Fakat onun şeref ve haysiyetine ne olursa olsun bir leke sürülmüş olacağından gıybet, kendi türü içinde ölmüş kardeşinin etini yemekten farklı değildir.1663
77- Şah Damarından Daha Yakın
“Yemin olsun ki, insanı Biz yarattık. Nefsinin ona neler fısıldadığını da Biz biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.” 1664
Verdiğimiz bu âyet, Allah’ın insana yakınlığının en ileri boyutunu
1662] Ebû Dâvud
1663] N. Şahinler, s. 232-239
1664] 50/Kaf, 16
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 363 -
göstermektedir. Allah’ın insanla beraberliği bazı âyetlerde de dile getirilmiştir: “Nerede olursanız olun Allah sizinledir.”1665; “Üç kişi fısıldaşsa dördüncüleri mutlaka O’dur, beş kişi fısıldaşsa altıncıları O’dur. Bundan az da, bundan çok da olsalar ve nerede bulunsalar mutlaka onlarla beraberdir.” 1666
“Şah damarından da yakın olmak” ifâdesi; her şeyi elinde tutan, doğrudan doğruya kontrol eden kuvveti tasvir etmektedir. İnsan bu gerçeği düşündüğü zaman elbette titreyecek ve kendisini hesaba çekecektir. Eğer gönüller bu ifâdenin taşıdığı anlamı gözleri önünde canlandırabilseydi hiçbir kimse Allah’ın râzı olmayacağı şeyi işleme cesareti gösteremezdi. Hatta Allah tarafından kabule şayan olmayan bir duyguyu içinden geçirme cüretini gösteremezdi. İnsanın devamlı bir uyanıklık, bekleyiş ve dikkat içerisinde bulunması, her an hesaba çekileceğini unutmaması için bir tek bu âyet bile kâfidir. Yine, “Biz ona şahdamarından daha yakınız” demek şu anlama da gelmektedir: “Bizim kudret ve ilmimiz insanoğlunu içinden ve dışından öyle çepeçevre sarmıştır ki, bizim ilim ve kudretimizin ona yakınlığı, şah damarının ona yakın oluşundan daha yakındır. Onun konuşmasını işitmek için bir mesafe katedip yanına gelmemiz gerekmez, gönlünden geçen düşünceleri bile doğrudan doğruya biliriz. Bunun gibi onu ele geçirmemiz gerekirse bir mesafeden gelip yakalamamız gerekmez. Nerede olursa olsun her zaman o kabzamızdadır, istediğimiz zaman onu ele geçiririz.”
Yaratıcı ile yaratıkları arasındaki ilişki, yaratılan ile nefsi arasındaki ilişkiden daha önceliklidir. Çünkü yaratılanın ayakta kalması bizzat kendinden değildir, yaratıcının kudreti iledir. Yaratıcının sürekli bizimle oluşu ve bizim her an O’nunla beraberlik şuurunu taşımamız gerektiği gerçeği, pratikte iki sonuç ortaya koymaktadır: Birincisi; din hayatı, bu, “Yaratıcı’yla beraberlik” şuurunu gerçekleştirmeye yöneliktir. Kur’an’ın, kurtuluşun, ölümsüzlüğün esası gördüğü iman, işte budur. Peygamberlerin temel davaları da, bu bilinci insan hayatına kazandırmak olmuştur. İkincisi; Allah, varlığı yapıp bitirip karşı tarafa geçen ve onu uzaktan seyreden bir sanatkar değildir. Allah, oluşun içindedir ve oluş Allah’ın davranışlarının adıdır. Kur’an buna “sünnetullah” (Allah’ın tavrı, davranışı) diyor. O halde varlık, olup bitmiş değil, olmakta olan bir oluşlar ve imkânlar serisidir. Çünkü, “Allah her an bir iştedir (işlere müdâhale halindedir, işleri yaratandır).” 1667
Özetle söylersek: O hep bizimle.. O halde, biz de hep O’nunlayız. İnsana düşen, bu beraberliğin bilincine varıp, onu hayatı ve dünyayı güzelleştirmek için değerlendirmektir. 1668
78- Bilgisizliğin Sarhoşluğunda Boğulanlar
‘’Kahrolsun, o zan ve tahminle yalan söyleyenler. Onlar bilgisizliğin sarhoşluğunda boğulan kimselerdir.” 1669
Zâriyât Sûresi’nin bu küçük fakat son derece anlamlı âyetlerinde anlatılanlar şunlardır: “İnsan hayatının sonu hakkında, insanların çeşitli inançları kendiliğinden açık bir şekilde görüşler getirememekte, aksine hiçbir ilmi dayanakları
1665] 57/Hadîd, 4
1666] 58/Mücâdele, 7
1667] 55/Rahmân, 29
1668] N. Şahinler, s. 240-242
1669] 51/Zâriyât, 10-11
- 364 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmaksızın tahminle ve benzetmelerle bir takım görüş ve nazariyelere dayandığını ispat etmektedir.” Biri, öldükten sonra hayat yoktur demekte, diğeri ölümden sonra hayata inanmakta fakat bunun tenasüh (öldükten sonra ruhun başka bir varlığa geçerek yaşamaya devam etmesi) şeklinde olduğunu iddia etmekte, bir diğeri âhiret hayatını, ceza ve mükâfatı kabul etmekte fakat amellerin (davranışların) cezasından kurtulmak için binbir çeşit kurtarıcılar araya sokmaktadır.
Böyle büyük ve çok önemli bir konuda insanın, kanaat, görüş ve akidesinin yanlış olması bütün hayatını yanlış yola itecek ve geleceğini de mahvedecektir. İlmî gerçeklere dayanmadan sadece tahmin ve kıyaslara dayanan bir inanç kurmak çok büyük bir ahmaklıktır. Bu durum, bir kimsenin çok büyük bir yanlış anlayış sonucu bütün ömrünü kör bir gaflfl et içinde geçirip öldükten sonra aniden hiç hazırlıklı olmadığı bir olayla karşılaşması demektir.
İşte bu âyetler, insanoğlunu uyarmakta ve “kahrolsun zan ve tahminle yalan söyleyenler. Onlar bilgisizliğin sarhoşluğunda boğulan kimselerdir” mesajını vermektedir. Tahmin ve benzetmelere dayanarak kanaat kurmak, dünya hayatının basit bir takım konularında bir dereceye kadar geçerli olabilir. Her ne kadar ilim yerine geçmese, ilmi yolla ispatlanmasa bile. Bütün hayatımız boyunca yaptığımız işlerden dolayı, birine karşı sorumlu ve hesap vermek durumunda mıyız? Hesap vermek durumunda isek kimin karşısında, ne zaman ve ne cevap verme durumunda olacağımız, bu cevap vermede başarı ve başarısızlıkların sonuçları ne olacaktır? Bütün bunlar, insanın sadece kendi tahmin ve kanaatine dayanarak bir akide kurması, sonra da bu çürük ipliğe bütün hayat sermayesini sermesi doğru olmaz. Çünkü bu kanaat yanlış çıkarsa bunun mânâsı; “kendi kendini tamamen mahvetmek olur” demektir.
Böyle konular hakkında doğru kanaat elde etmenin tek bir yolu vardır. O da insanların âhiret hakkında Allah’tan vahiy yoluyla elde ettikleri bilgiyi dikkatle incelemeleridir. Yeryüzü ve gök düzenine hatta kendi varlığına dikkatle bakarak bunları basiretle incelediği takdirde, bu bilginin doğru olduğunu ispat eden delilleri her yerde görecektir. İşte bu; Allah ve âhiret hakkında Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği ilmi araştırma yoludur. Bu yoldan saparak kendi kanaat ve tahminine göre hareket eden herkes kaybetmiştir. Onların sonu bilginin sarhoşluğunda boğulmakla noktalanacaktır. Yani onlar, yanlış tahminlerden dolayı nasıl bir sonuca gittiklerini hiç bilmiyorlar. Bu tahminlere dayanarak bir yol tutanlar dosdoğru felâkete gidenlerdir. Âhireti inkâr eden bir kişi, hiçbir şekilde hesap vereceğinin hazırlığı içinde değildir. Ve o öldükten sonra hiçbir yeni hayatın olmayacağı hayali içinde boğulmuştur.
Hâlbuki bir gün ansızın tahminlerinin/beklentilerinin tamamen tersine, ikinci hayata gözlerini açar açmaz burada her amelinin hesabını vereceğini anlayacaktır. Ömrünün tamamını, öldükten sonra yine bu dünyaya geri döneceğinin hayali ile geçiren herkes, ancak öldükten sonra bütün geri dönüş kapılarının kapandığını öğrenecek, herhangi bir yeni amelle önceki hayatının amellerinin telafi edilebilmesi için hiçbir fırsatın kalmadığını ve önünde başka bir hayatın olduğunu, bu hayatta artık sonsuza dek kendi dünya hayatının sorumluluklarını yükleneceğini de anlayacaktır.
Nefsimi tatmin eder, isteklerini tamamen yerine getirirsem mutlaka yok oluş halinde varlık aleminin günahlarının azabından kurtulurum ümidiyle kendini
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 365 -
felakete atan kimse, ölüm kapısından geçer geçmez, önünde yok oluşu değil, devamlı var oluşu görecektir. Kendisine verilen vücut nimetinin, onu güzelleştirip düzeltmesi yerine, tahrip etmek için bütün gücünü harcamasının hesabını verecektir. Evet, bütün bu tahmine dayanan inançlar gerçekte birer afyondur ve bu afyonun verdiği uyuşukluk içinde bu insanlar idraksiz .ve düşüncesiz kalmışlardır. Bunlar, Allah’ın ve peygamberlerin bildirdikleri sağlam bilgiyi bir tarafa atarak içine gömüldükleri cehaletin kendilerini nereye götürdüğünden habersizdirler. 1670
79- Kabirlerinden Çekirge Sürüsü Gibi Çıkanlar
“O gün kabirlerinden gözler zillet ve dehşetten düşmüş olarak, sanki etrafa yayılan çekirge sürüsü gibi çıkacaklardır.” 1671
Verdiğimiz bu âyeti, kendinden önceki ilk altı âyetle birlikte düşündüğümüzde şu değerlendirmeleri yapabiliriz. Birinci âyette “Ay yarıldı” ifâdesi kıyâmetin meydana geleceği saatin yakın oluşuna ve bu kâinatın çöküşünün başladığına işarettir. Ay gibi büyük bir kürenin yarılması, meydana geleceği bildirilen kıyâmetin apaçık bir delilidir. Çünkü Ay yarılabiliyorsa eğer, yıldızların da bulundukları eksenden ayrılmaları mümkündür. Dolayısıyla kâinattaki düzen her an alt-üst olabilir. Kâinat düzeni içerisinde hiçbir şey, bir diğerinden bağımsız olmadığı için sonsuza değin devam etmesi, bu düzen içinde mümkün değildir. İşte kıyâmet, bu imkânsızlığın doğal bir sonucudur.
Ama ne var ki; kıyâmetin yaklaştığını ve ayın yarıldığını gösteren âyetler müşriklerin kalplerinde yankı bulmuyor, sapıklıkta ısrar ediyorlar ve öğüt almak için yeterli olan bu âyetlere kulak vermiyorlar. Kur’an onların bu tavırlarını şöyle ortaya koyuyor: “Bir mûcize görseler yüz çeviriyorlar ve şöyle diyorlar: ‘Sürüp giden bir büyüdür bu. Yalanladılar; kendi heves ve kuruntularına uydular. Oysaki her iş ve oluş karara, ölçüye ve düzene bağlanmıştır. Yemin olsun ki, onlara haberlerden, içinde ihtar, sakındırma ve tehdit bulunanı gelmiştir. Doruk noktaya çıkmış, isabeti tartışmasız bir hikmettir o. Ama uyarılar yarar sağlamayor.” 1672
Kâfirlerin döneklikleri, küfürde ısrarları verilen haberlerden faydalanmamaları ve bunlara uyarıların kâr etmeyişi bu derece tasvir olunduktan sonra İlâhî hitap Rasûlullah’a yöneliyor ve onlardan yüz çevirmesini, ayın yarılmasıyla gelişinden haberdar oldukları ve yaklaştığı bildirilen uyarıya dikkat etmedikleri o günde kendi başlarına terk etmesini istiyor: “O halde yüz çevir onlardan sen de; o çağıranın alışılmadık/ürpertici şeye çağırdığı günde.”1673 Diğer bir ifâdeyle: “Onları kendi haline bırak. Çünkü sen onlara en ikna edici delilleri getirdin ve kıyâmeti inkâr ettikleri, peygamberini yalanladıkları için ibret verici cezalara uğrayan kavimlerden örnekler verdin, şâyet tüm bunlara rağmen hala ders almazlarsa onları kendi haline bırak. Onlar kıyâmet günü kabirlerinden fırladıklarında, önceden hakkında kendilerine haber verilen kıyâmetin bir gerçek olduğunu bizzat gözleriyle “zillet ve dehşetten düşmüş olarak” göreceklerdir.
Bu tanımlama birkaç anlama gelebilir:
1670] N. Şahinler, s. 243-246
1671] 54/Kamer, 7
1672] 54/Kamer, 2-5
1673] 54/Kamer, 6
- 366 -
KUR’AN KAVRAMLARI
a) Korku içinde,
b) Pişmanlık ve utanç içinde.. Yani kabirlerinden çıktıklarında, daha önce kendilerine haber verilen o günle karşılaşacaklarını ve bir hazırlık yapmadıkları için, suçlu olarak Allah’ın huzurunda bulunacaklarını anlayacaklardır,
c) Dehşet içinde... Yani korkunç kıyâmet manzarasından gözlerini ayırma gücünü bile kendilerinde bulamayacaklardır.
Ve bunlar, çoklukları ve her tarafa yayılmaları ile çekirgelere benzerler. İbn Kesir’in ifâdesiyle bu benzetme “onların çağırana uymak üzere hesabın yapılacağı yere alelacele yürüyüp yayılmalarından” kaynaklanmaktadır. Sonuçta bu kendinden geçerek hor ve hakir halde hızla koşan toplulukların arasında yürüyen kâfirler: “Bu zorlu bir gündür” diye mırıldanıyorlar.1674 Bu cümle zor ve korkunç bir şeyle karşılaşan yorgun ve bitkin insanların söyleyeceği son sözdür. 1675
80- Köklerinden Sökülmüş Hurma Kütükleri Gibi Atılanlar
“Biz onların üzerine uğursuzluğu kesiksiz bir günde, don durucu/ uğultulu bir kasırga gönderdik. İnsanları, köklerinden sökülmüş hurma kütükleri gibi kaldırıp atıyordu.” 1676
Verdiğimiz âyetler, kendilerine yol gösterip uyarıcı olarak gönderilen Hz. Hud’u yalanlayan ve bütün güçleriyle inkâr eden Âd Kavmi’nin uğradığı azabı anlatmaktadır. Âd Kavmi, Hud peygamberin estirdiği İlâhî hidâyet ve rahmet havasına karşı gönül ve vicdanlarını kapadılar; Kur’an’ın ifâdesiyle zulüm, tuğyan, saldırı, haklara tecavüz ve ahlaksızlıkta çok ileri gittiler.1677 Derken İlâhî hüküm indi ve azabı gerektiren sebepler harekete geçirildi. Öyleki önünde durulmaz şiddetli kasırga, uğursuz saydıkları bir günde onları birer hurma kütüğü gibi yerden yere çarpıp yok etti. Fiziki kuvvetlerine mağrur olan bu kavim, Allah’ın sınırsız kudretini anlayamadılar ve sünnetullah gereği hüküm inince artık anlamalarının bir yararı olmadığını az-çok farkettilerse de bu onlar için kurtarıcı bir dönüş kabul edilemezdi. Çünkü İlâhî kanun ve hükümler değişmez. Vakti gelince onu geri çevirecek bir kuvvet bulunmaz.
Âyette geçen “rıyhen sarsaren” deyimi hakkında dilbilimciler arasında görüş ayrılığı meydana gelmiştir. Kimileri “yakıcı sıcak”, kimileri “dondurucu bir soğuk”, kimileri de “estiğinde büyük bir gürültü çıkaran rüzgâr” anlamına geldiğini söylemişlerdir. Fakat hepsi de söz konusu rüzgârın çok şiddetli olduğu konusunda birleşmişlerdir. “Sarsaren” kelimesinin mûcizevi en ilginç özelliği -Seyyid Kutub’un da tesbitiyle- taşıdığı anlamın yanında arapça okunuşundan çıkan sesin bir nevi rüzgâr sesini canlandırmasıdır. Yine âyette yeralan “uğursuz günler” ifâdesi, o günlerde bir uğursuzluk olduğu ve bu yüzden de onlara azap geldiği anlamına gelmez. Şâyet bu günler gerçekten uğursuz olsaydı, Âd kavmi dışındaki kavimlere de azabın gelmesi gerekirdi. Doğru anlamı, “Âd kavmine azap indiği günler, onlar için uğursuzdu” şeklindedir. Bazı kimseler bu âyete dayanarak, günlerin uğurlu veya uğursuz olması ile ilgili birtakım sonuçlar çıkarmaya çalışıyorlar ki bu da doğru olmayan bir yaklaşımdır.
1674] 54/Kamer, 8
1675] N. Şahinler, s. 247-249
1676] 54/Kamer, 19-20
1677] 41/Fussılet, 14-16
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 367 -
İnsanların köklerinden koparılmış hurma kütüklerine benzetilmelerinin sebebi Nesefi’nin açıklamasıyla: “Rüzgârın onların başlarını kopartıp geriye başsız cesedler halinde bırakması ve yere ölmüş olarak düşmeleridir. Onlar uzun boylu cüsseleriyle hurma kütüklerini, yani cansız durumdaki gövdelerini andırıyorlardı” İbn Kesir de, “rüzgâr gelir, onlardan birisini alır ve gözle görülmeyecek kadar yükseğe çıkartır, daha sonra da tepesi üstüne bırakıp yeryüzüne düşer, başı kopar ve gövdesi başsız kalırdı” demektedir.
Bu azap onların büyüklenmeleri sonucunda gelmişti. Çünkü onlar kendilerinin çok kuvvetli oldukları zannıyla haktan yüz çeviriyorlardı. Böylece Allah’ın azabı onların büyük bir kısmını helâk ederek, kurdukları medeniyeti ortadan kaldırmış ve geride kalanlarını da rezilliğe sürükleyerek daha önce zulmettikleri kavimler önünde zelil etmişti. 1678
Üzerinde durduğumuz bu âyetler aynı zamanda Mekkeli müşrikler için de bir işaret taşımaktadır. Çünkü onlar inkâr ve azgınlıkta ileri gittiklerinden, sıkıntılı günler onları beklemekte idi. Yakın gelecekte kasırga misali olan İslâm ordusunun önünde kudret ve saltanatlarını kaybedeceklerdi. Kur’an özellikle Ad Kavmi’nin yıkılıp yok edilmesini uyarıcı bir örnek olarak hatırlatmakta ve inkârcıların Hakka dönmelerinde kendilerinden yana büyük yararların söz konusu olduğunu vurgulamaktadır. 1679
81- Kuru Ot Gibi Olanlar
“Biz, onların üzerine bir tek ses gönderdik de ağıtçının serptiği kuru ot gibi kırılıp ufalandılar.” 1680
Verdiğimiz âyet, Hz. Sâlih peygamberle Semud kavmi arasındaki tevhid mücadelesinin son noktasını içermektedir. Semud kavmi Ad kavminden sonra Arap yarımadasına hâkim olan güçlü kuvvetli bir kavimdi. Ama ne var ki bu kavim, kendilerinden önce geçenlerin başına gelenlerden ders almamış, Hakka karşı gelip İlâhî buyrukları tebliğ ile görevli Sâlih Peygamberi Kur’an’ın ifâdesiyle dört maddeyle suçlayıp kaçınılmaz sonu kendi elleriyle hazırlamışlardı.
1) Bizden bir adama uyacağız, öyle mi?
2) Böyle bir adama uyarsak hem sapıtır, hem de aklımızı yitirmiş oluruz.
3) Aramızda kala kala semavi buyruk buna mı indirilmiş?!
4) Hayır, o çok yalancı şımarığın biridir. 1681
Bu suçlamalar ve küçümsemeler Semud Kav-mi’ne çok pahalıya mal oldu. şiddetli bir çığlıkla kurumuş bir ot gibi oldular. Kur’ân-ı Kerimbu çığlığı açıklamıyor. Sadece Fussilet Sûresi’nde onun bir kasırga olduğunu zikrediyor: “Şâyet dönecek olurlarsa de ki: Ben sizi Ad ve Semud’un başına gelen kasırgaya benzer bir kasırga ile korkuturum.” Metindeki kasırga (saigaten) kelimesi bir çığlığın sıfatı anlamında da kullanılmış olabilir. Veya çığlığın özelliğini anlatan bir terim olabilir. Ki o zaman “sayhaten” kelimeleri aynı şey olur. Çığlık kasırganın çıkardığı bir ses
1678] Âd Kavmi ile ayrıntılı bilgiler için bk. 7/A’râf, 51-53; 11/Hûd, 54-66; 26/Şuarâ, 88-94
1679] N. Şahinler, s. 250-252
1680] 54/Kamer, 31
1681] 54/Kamer, 24-26
- 368 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yahut kasırga çığlığın ortaya çıkardığı bir şey olabilir.
Her iki durumda da Semud kavminin üzerine çığlık gönderilmiş ve onlara yapacağını yapmıştı. Ağılcıların kullandığı kurumuş ot gibi olmuşlardı. Ağılcılar kurumuş ottan ağıl yaparlar. Bu otlar kuruyunca gevrek gevrek olurlar. Veya ağılcılar hayvanları için ot toplarlar ve bu otlar kuru ve gevrek olur. İşte Semud kavmi de bir çığlıktan sonra böyle kupkuru ot gibi olmuştu. Bitki ve ekin nasıl kurur ve canlılığını yitirirse onlar da böylece kuruyup öldüler. Korkunç mu korkunç, feci mi feci bir manzara bu.. Büyüklenmenin ve kibirlenmenin karşılığı. Ve işte bir de bakıyorsunuz ki o büyüklenenler, o böbürlenenler kurumuş bir ot gibi olmuşlar. Aşağılık bir ot kurusu.. Ağılcıların topladıkları cinsten kuru bir ot.
Evet, o aşağılık “ot kuruları” ile birlikte perdeler de kapanıyor. Bu korkunç ve ürkütücü manzaranın yanı sıra Kur’an düşünüp ibret alanları kendisine çağırıyor. Ot gibi yaşayanları son bir kez daha “yeminle” uyarıyor: “Andolsun ki, biz Kur’an’ı öğüt ve ibret için kolaylaştırdık. Fakat düşünen mi var?!”
Çok ilginçtir aynı sûre içerisinde tam dört âyette verilen bu ihtar,1682 Kur’an’ı anlaşılmaz, mücmel kitap ilan edip halktan uzaklaştırarak rafa kaldıran anlayışlara İlâhî bir tokat gibi inmektedir. Doğrusu şu ki, Kur’an herkesin nasibi ölçüsünde anlayacağı ve mutlaka okuması gereken bir kitapdır. Her okuyanın her şeyi anlaması şart değildir. Okuyup anlamaya çalışanlar çoğalacaktır ki, daha iyi anlayanların sayısı artsın. Allah’ın kelamını okumak, seviyeleri ne olursa olsun, Allah’ın bütün kullarının hem Hakkı, hem de görevidir. Kur’an Allah’ın rahmetidir. Hangi insanı Allah’ın rahmetinin dışında tutabiliriz. Allah’ın kitabını Allah’ın kullarının yararlanmasına kapatarak onu ambargo altında tutanlar, Kur’an’a ters bir yoldadırlar. Özetle söylemek gerekirse “Kur’an’ın ne dediğinden habersiz ot gibi yaşayanlar, gün gelir ot gibi biçilirler.” 1683
82- Titizlikle Korunan İnciler
“Ve genç kadınlar, iri ve siyah gözlü, titizlikle korunan inciler misali, yaptıklarına karşılık olarak.” 1684
Konumuza başlık yaptığımız âyetleri içeren Vâkıa Sûresi; Tevhid, Âhiret ve Kur’an hakkında Mekkeli müşriklerin itirazlarına bir reddiyedir. Onların en önemli itirazı, kıyâmetin oluşu, kâinat düzeninin alt-üst olmasından sonra yeniden diriliş, mizan, hesap günü ve tüm bunların sonunda ceza (cehennem) veya mükâfat (cennet) hakkındadır. Bu nedenle sûre, kıyâmet olayının muhakkak meydana geleceğini vurgulayarak başlar ve o gün insanların üç gruba ayrılacağım açıklar. 1) Sâbikûn 2) Sâlihun (Ashâb-ı Meymene) 3) Hayatlarının son anına kadar âhireti inkâr eden, şirk, küfür ve büyük günahları hiç çekinmeden işleyen Kâfirun (Ashâb ı Meş’eme). 1685
Bu üç grup içinde yeralan “Sâbikûn” iyilik ve hak için çaba sarf edenlerdir. Yani Allah ve Rasûlü’nün çağrısına hiç tereddüd etmeden “Lebbeyk” diyenler, Allah yolunda cihad ve infak etmek, Hakka hizmet, hayra dâvet ve tebliğ için, kısaca Marufu emir, Münkeri nehyetmek için fedâkârlık eden ve bu yolda her
1682] 17, 22, 32, 40
1683] N. Şahinler, s. 253-255
1684] 56/Vâkıa, 22-24
1685] 56/Vâkıa, 7, 8, 9, 10
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 369 -
sıkıntıya karşın yürüyenlerdir. Dolayısıyla âhirette en önde bu kimseler olacaktır. Yani Allah’ın huzurunda sağda sâlihler, solda fâsıklar ve en önde sabıklar bulunacaktır. İşte verdiğimiz bu âyetler sözünü ettiğimiz öne geçen bahtiyarlar (sabikun) için cennette hazırlanan sonsuz nimetlerden sadece bir tanesini içermektedir. Titizlikle korunan veya sedefinde saklı bir inci gibi olan iri ve siyah gözlü genç kadınlar. Saklı inciden murat kimsenin elleyip dokunmadığı, bakıp yıpratmadığı, bir gözün ilişmediği, bir elin hırpalamadığı, korunmuş incilerdir. Bu benzetme örneği ile siyah gözlü hurilerin sonsuz güzelliği ruhi bir tasvir halinde anlatılmaktadır.
Âyette yer alan “Hûrin ıynin” ifâdesinde geçen “hûr” kelimesi Hevra’nın çoğuludur. Hevra ise beyaz kadınlar için kullanılır. “Iyn” ise “ayn” kelimesinin çoğuludur. Bu kelime ise iri gözlü kadınlara atfen kullanılır. Taberânî’nin Ümmü Seleme’den naklettiği uzun bir rivâyette, Ümmü Seleme, Rasûlullah’a cennette kadınlar hakkında bir çok soru yöneltir. Ünıme Seleme’nin ilk sorusu şudur: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bana “Hûrin ıynin” hakkında bilgi verir misin?” Efendimiz (s.a.s.): “Bunlar beyaz, gözleri iridir.” Ümmü Seleme: “O halde titizlikle korunnıuş/sarmalanmış/sedefindeki bir inci gibi örneği ne anlama gelmektedir?” deyince Allah Rasûlü şöyle dedi: “Onların şeffaflıkları ellerin değmediği sedeflerinde bulunan incilerin şeffaflığını andırır.” Ümmü Seleme’nin son sorusu şudur: “Ey Allah’ın Rasûlü! Dünya kadınları mı daha faziletledir yoksa “Hurin İynin” mi?” Allah Rasûlü’nün cevabı şöyle olur: “Dünyadaki kadınların üstünlüğü elbisenin yüzünün astara olan üstünlüğü gibidir. Çünkü dünyadaki kadınlar namaz kıldıkları, oruç tuttukları ve birçok ibâdette bulundukları için bu böyledir.”
Bu hadisten anlaşıldığına göre, Cennet ehlinin hanımları bu dünyadaki kadınlar olacaktır. Çünkü onlar dünyada iken iman etmişler, sâlih amel işlemişler, iman ve sâlih amelleri dolayısıyla Cenneti hak etmişlerdir. Onlar eğer isterlerse ve kocaları Cennet ehli ise, kocalarıyla beraber olurlar. Kocaları Cennet ehli değilse, Allah onları sâlih kimselerle evlendirir. Hurilere gelince, onlar amelleri dolayısıyla Cenneti hak etmemişler, sadece Allah cennet ehli için diğer nimetleri yarattığı gibi onları da yaratmıştır. Bunlar güzel kadınlar olarak yararlanmaları için Cennet ehline verilecektir. 1686
83- Susamış Develerin Içışı Gibi İçenler
“Ve siz de ey sapık yalancılar! Zakkumdan bir ağaçtan mutlaka yiyeceksiniz/ yiyecekler. Karınlarınızı hep ondan dolduracaksınız. Üstüne de kaynar su içeceksiniz. Öyle ki susamış develerin içişi gibi içeceksiniz. Bu, kıyâmet günü onların ziyafetleridir.” 1687
Bir önceki konumuzda kıyâmet günü insanların üç gruba ayrıldığını ve bunlardan birinin de “Ashâbı Meş’eme” olduğunu söylemiştik. Meş’eme kelimesi Türkçe’ye de geçmiş bulunan şom veya şomluk anlamındadır. Araplar, kendilerinden kötülük beklenen hayırsız insanlara ashâbul-meş’eme veya başka bir Kur’an ifâdesiyle “ashâbuş-şimal” derler, “şimal”, “Yemin”in karşıtıdır. Amel defterleri sol taraflfl arından verilen, kaypak ruhlu, uğursuz, yalancı, mutsuz kimseler demektir.
Vâkıa Sûresi’nin 45. âyeti “ashâbuş-şimâl”i, servet ve refahla şımarıp azanlar
1686] N. Şahinler, s. 256-258
1687] 56/Vâkıa, 51-56
- 370 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olarak tanıtmıştır. Onlar; Allah’ın emirlerinden uzak, refah içinde dönüp dolaşırlar ve tek umutları bu düzeydeki hayatlarının devamını sağlamaktır. Âhiret’e ya inanmazlar, ya da umut bağlamazlar, nasiplerinin tamamını dünyada almak isterler. Yine onlar; nimeti günah ve isyan düzeyinde kullanıp bunu ısrarla sürdürürler. Öldükten sonra dirilmeye inanmazlar veya bu konuda devamlı şüphe içindedirler. O yüzden hem Allah’tan korkmazlar, hem de bir sorumluluk duymazlar. Şüphesiz ki, temelinde Allah’a ve âhiret gününe iman bulunmayan bir refah, sahibini azdırıp saptırır.
İşte “Ey siz sapık yalancılar…” diye başlayan verdiğimiz bu âyetler, amel defterleri sol yanlarından verilecek uğursuz bedbahtların inanç ve amellerine uygun verilecek cehennem azabının iki önemli aşamasını içermekte/haber vermektedir. Bu Hakk’ı yalan sayanlar önce “Zakkum” ağacından yiyip karınlarını onunla dolduracaklar, sonra da üzerine kaynar su içeceklerdir. Zakkum ağacı Kur’an’da Saffat ve Duhan Sûrelerinde de anılır. Saffat Sûresi’nde bu ağacın özellikleri şöyle açıklanır: “Ödül ve ikram olarak, bu mu daha hayırlı yoksa zakkum ağacı mı? O ağaç ki, zâlimler için onu bir fitne yaptık. Cehennemin ta dibinden çıkan bir ağaçtır o. Tomurcukları tıpkı şeytanların başlarıdır.” 1688
Âyette geçen “Nüzul” ifâdesi, konuk ağırlamadır. Cennet halkı, daha ilk anda son derece güzel nimetlerle ağırlanıyorlar. Şimdi o ikram mı hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı? Zakkum, Tihame’de yetişen küçük yapraklı, meyvası acı, kötü kokan bir ağacın adıdır. İşte cehennem halkına tatlı meyvalar değil, zakkum ağacının meyvasmdan ikram edilir. Kâfirler, Kur’an’ın haber verdiği bu ağaçla alay ederler, “her şeyi yakan ateşin içinde ağaç olur mu?” derler. Allah bu sûrette o kâfirleri sınamaktadır. Bu ağaç cehennemin dibinde biten, şeytanların başları gibi çirkin meyvalar veren bir ağaçtır. Şeytanların başını ise kimsecikler görmüş değildir. Ne var ki, insan Zakkum deyiminden anlayacaklarını anlamaktadır. Zaten kelimenin telaffuzu bile çıkardığı sesler itibarıyla elleri tırmalayan sert ve dikenli bir şeyi tasvir etmektedir. Yalnız elleri değil, boğazları bile tırmalayan bir okunuşu vardır. Dünyada en çirkin şeyin, şeytan başı olduğu hayâl edildiğinden, cehennem meyvalarının son derece çirkin olduğunu belirtmek için şeytan başları gibi olduğu ifâde ediliyor.
Cehennemlikler acı ve çirkin zakkum meyvalarnın üstüne kaynar su içerler. Âyette geçen “Hamim” kaynar su anlamına gelir. Burada cehennem halkının yediği zakkum dikenlerinin, kaynar su ile karışacağı, böylece bağırsakları tırmalayan dikenli acı meyvalara, bir de bağırsakları haşlayan kaynar suyun karışıp azabın iyice şiddetleneceği anlatılıyor. Ve bu sudan “susamış develerin içişi” gibi içecekler. Âyette yer alan “him” kelimesi, “Hüyam” hastalığına tutulmuş deve demektir. Hüyam, develerde rastlanan bir susuzluk hastalığıdır ki, bu hastalığa yakalanan deve bir türlü suya kanmaz. İşte onlar da bu deve gibi zakkumu yer, kaynar suyu içer ama asla kanmazlar. Kur’an’ın ifâdesiyle “bu onların kıyâmet günü ziyafetidir”.
Soz söz olarak şunu söyleyebiliriz ki: Servet ve refahla şımarmış hayatı sadece yaşadıkları şu dünya ile görüp/değerlendirenlerin susuzluğu hiç bitmeyecektir. Kanaat ve şükürden uzak bir hırsla dünyaya meyledenler, “susuzluklarını denizden gidermeye çalışanlar” gibi asla kanıp doymayacaklar, onların cehennem
1688] 37/Sâffât, 62-65
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 371 -
misali nefislerde kök salmış olan zakkum ağacı yer yüzünde şeytani meyvalarını vermeye devam edecektir. Ta ki sûreye ismini vermiş olan “Vâkıa” yani o beklenen müthiş kıyâmet başlarına kopuncaya kadar.1689
84- Temizlenip Arınmış Olanlar
“Hiç tartışmasız bu, Kur’ân-ı Kerim’dir. Titizlikle saklanan bir Kitap’tadır. O’na, temizlenip arınmış olanlardan başkası dokunamaz. Âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.” 1690
Bu âyet, kâfirlerin “Kur’an’ı Muhammed’e Allah vahyetmiyor. O’na cinler ve şeytanlar ilka ediyorlar” şeklindeki iddialarına bir reddiyedir. Nitekim bu iddiaların cevabı Kur’an’ın çeşitli yerlerinde verilmiştir. Örneğin; “O Kur’an’ı şeytanlar indirmedi. Bu onlara yaraşmaz ve zaten yapamazlar da; çünkü onlar işitmekten uzaklaştırılmışlardır.” 1691
Aynı konu bu âyette de ele alınmıştır. “İlla’l-Mutahharun” (temiz olanlar hâriç) Yani Kur’an’ın vahyolunmasma, nüzulüne, değil şeytanların müdahale etmesi, tahir (temiz) olan meleklerden başkası onun yanına dahi yaklaşamaz. Melekler için “mutahharun” ifâdesinin kullanılmasının nedeni, Allah’ın onları her türlü kötülükten arınmış varlık kılmış olmasıdır. Bu âyeti Enes bin Malik, İbn Abbas, Said bin Cübeyr, İkrime, Mücahid, Katade, Ebu’1-Aliye, Süddi, Dahhak ve İbn Zeyd yukarıda açıkladığımız şekilde yorumlamışlardır. Nitekim âyetin siyak ve sibakından da aynı anlam çıkmaktadır. Çünkü bu âyet, kâfirlerin Tevhid ve Âhiret akidesi hakkında yanlış düşünceleri beyan edilirken onların bu yanlışlarının vurgulanması sadedinde zikredilmiştir.
Kur’an’ın yüce bir kitap olduğu ve hiç kimsenin ona müdahale edemeyeceği gerçeğinden hareketle yıldızlar üzerine yemin edilmiştir. Çünkü O, Allah indinde mahfuzdur ve ayrıca Hz. Peygambere nâzil olurken pak ve temiz (Mutahharun) meleklerden başkası O’na yaklaşamaz. Görüldüğü gibi bu âyetten, “Kur’an’a abdestsiz dokunmak yasaktır” şeklinde fikhî bir hüküm çıkarmak doğru değildir ve açıkça âyetin nüzul (indiriliş) sebebinin de bu olmadığını söyleyebiliriz. Ancak, Allah indinde bu kitaba temiz olanların dışında hiçbir mahlûk nasıl yaklaşamaz ise, dünyada da bu kitaba, İlâhî bir kitap olarak iman edenlerin, temiz olmadan ona dokunmaktan kaçınmaları gerektiği öne sürülebilir.
Bu konuda birtakım farklı yorumlar, tesbitler ve içtihatlar tefsir, fıkıh ve fetva kitaplarında yeralmıştır. Biz bu noktadaki detaylara girmiyor, âyette kastedilenin sadece Levh-i Mahfuz’daki melekler olduğunu tespitle yetiniyoruz. 1692
85- Allah’a Güzel Bir Borç Verenler
“Allah’a kim güzel bir borç verecek ki, O, onun verdiğini kat kat arttırsın. Böyle birisi için onur verici bir ödül de vardır.”1693
Âyet, Allah yolunda mal harcamanın, Allah’a ödünç vermek gibi olduğunu ve Allah’ın, bunun karşılığını kat kat vereceğini bildirerek mü’minleri Allah yolunda harcamaya teşvik etmektedir. Âyette geçen “Karz-ı Hasen” terkibi Kur’an’da,
1689] N. Şahinler, s. 259-262
1690] 56/Vâkıa, 78-80
1691] 26/Şuarâ, 210-212
1692] N. Şahinler, s. 263-264
1693] 57/Hadîd, 11
- 372 -
KUR’AN KAVRAMLARI
başta Bakara, Maide, Hadîd, Teğabün ve Müzemmil sûrelerinde olmak üzere yedi yerde geçmektedir. Bu terkip, İslâm hukukunda “fâizsiz ödünç” hakkında daha yaygın şekilde kullanılmışsa da, burada malın iyisinden, beğenileninden sırf Allah rızası gözetilerek yapılan yardım, hayır ve sadakaya delalet etmektedir. Nitekim bu âyetin ne gibi bir mana ve hükme delalet ettiği hakkında Hz. Ömer’e sorulduğunda: “Bu Allah yolunda infaktır.” demiştir.
Allah’ın kendisine verdiği malı, kişinin O’nun yolunda sarfetmesini, Allah’ın Karz-ı Hasen (güzel bir borç) olarak nitelemesi, O’nun insanoğluna bir lütfudur. Ancak, halis niyetle ve bu dünyada şahsi hiçbir çıkar beklemeden, gösteriş ve şöhret niyeti olmaksızın verilmesi şartıyla. Üstelik verildikten sonra teşekkür beklenilmemeli ve sadece Allah’ın rızası için sarfedilmelidir. Bu şekilde verilen “karz” (borç) için Allah’ın, birincisi; kat kat karşılığını vermek, ikincisi; kendi lütfuyla ayrıca mükâfatlandırmak şeklinde iki vaadi vardır.
İbn Mesud’un rivâyet ettiğine göre Ebû Dehda El-Ensâri, bu âyet nazil olduğunda Rasûlullah’a, “Ya Rasûlallah! Allah bizden borç mu istiyor?” diye sordu. Rasûlullah: “Evet, ya Ebâ Dehda Allah borç istiyor” diye cevap verdi. Bunun üzerine Ebu Dehda Rasûlullah’tan elini uzatmasını istedi ve O’nun elini alarak:”Ben bağımı Allah’a borç (Karz-ı Hasen) olarak veriyorum” dedi. İbn Mesud, Ebu Dehda’nın bağında 600 hurma ağacı olduğunu ve O’nun bağı içindeki evinde ailesiyle birlikte oturduğunu söyler. Bu hâdiseden sonra Ebu Dehda evine gelir ve hanımına: “Ey Dehda’nın annesi! Bu bağı ve evi boşaltacağız. Çünkü ben bu bağı Allah’a borç verdim” der. Hanımı ise ona: “Yâ Ebâ Dehda, çok kârlı bir alışveriş yaptın” diye cevap verir. Daha sonra da eşyalarını ve çocuklarını alarak bağdaki evini boşaltırlar.” 1694
Bu rivâyetten o dönem müslümanlarının nasıl bir karakterde oldukları, ayrıca Allah’ın, karşılığında kat kat ve fazladan mükâfat vereceği, Karz-ı Hasen’in ne olduğu, çok açık bir şekilde anlaşılmaktadır. 1695
86- Allah’ın Zikri ile Kalpleri Yumuşamayanlar
“İman etmekte olanların, Allah’ın ve haktan inmiş olanın zikri için kalplerinin “saygı dolu bir korku ile yumuşaması” zamanı gelmedi mi? Onlar, bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun bir süre geçmiş, böylece kalpleri de katılaşmış bulunanlar gibi olmasınlar. Onlardan çoğu da fâsık olanlardı.” 1696
Âyet, iman ettikten sonra ayağı sürçen ve Allah’ın kitabına farkında olmadan sırt dönen insanları uyarmakta mûcize bir beyandır. Aynı hatalı yoldan giderek perişan olan kitap ehli diğer topluluklara örnek gösterilmiştir. Hitap son derece açık ve ürperticidir. İman sahipleri şu konuda uyarılmaktadır: Allah’ın zikrine yani Kur’an’a sırt dönmeyin. Buradaki zikir, Kur’an mânâsına değil de Allah’ı anmak mânâsına düşünüldüğünde âyetin esprisi büyük ölçüde kaybolacağından manayı garantilemek için “Hak’tan inen” deyimine de yer verilmiştir. Yani saygıya çağrıldığımız şey Allah’ın kitabıdır. İkinci olarak Ehli kitab’ın zamanla bozulduklarına, kalplerinin karardığına ve saptıklarına dikkat çekilerek Allah’ın kitabına uzak kalmanın sonucu örneklendirilmiştir.
1694] İbn Ebî Hâtim
1695] N. Şahinler, s. 265-266
1696] 57/Hadîd, 16
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 373 -
Bu âyet, zaman içinde Kur’an’a uzak düşüp vahyin kabulleri yerine,geleneğin kabullerini koyan İslâm dünyasına mûcize bir Kur’an ihtarıdır. Kalpler katılaşmış, şekil ruhu örtmüş, iç dünyalar kararmıştır. Bu çoraklık ancak Kur’an’ın nefesiyle canlılık ve berekete döndürülebilir. Âyette geçen “iman edenler” ifâdesi, “Müslüman olduklarını söyleyerek Rasûlullah ve arkadaşlarının saflarına katılan ama İslâm’ın sorunlarına kalplerinde yer vermeyen kimseler” için kullanılmıştır. O dönemde, tüm küfür güçleri İslâm’ı yok etmek için hazırlanmış ve daha yeni oluşan İslâm toplumunu her yanından kuşatmışlardı. Müslümanlar Arabistan’ın her yerinde zulüm altında inliyorlardı. Bu zulüm dolayısıyla yoksul vaziyette Medine’ye hicret etmişlerdi ve Medine’deki mü’minler bir yandan muhacir kardeşlerine güçlerinin fazlasını kullanarak yardım ederlerken, diğer yandan kâfirlerle yapılan savaşta onca fedâkârlıklarda bulunuyorlardı.
İşte bu kimseler ortamı bildikleri ve bizzat olanları gördükleri halde Müslüman olduklarını iddia etmelerine rağmen, hiç aldırış bile etmiyorlardı. Verdiğimiz âyette sözkonusu kimseler “sizler nasıl müslümansmız” denilerek utandırılmaktadır. Öyle ki, îslam’ın en nazik döneminden bile kalpleri Allah’ın zikri ile yumuşamamaktadır. “İslâm için sizlerin kalbinde hiç fedâkârlık hissi yok mudur? Müslüman olmak bu mudur ki sizler Islam tehdit altındayken ve sizlere Allah adına çağrı yapıldığı halde hiç hareket etmiyorsunuz? Allah, sizden yardımda bulunmanızı istemekte ve verdiklerinizi “Karz-ı Hasen” olarak adlandırmaktadır. Üstelik bu nazik ortamda malını, dininden üstün tutan kimselerin münâfıklar olduğunu bildirmektedir.” Ancak bu kimseler her şeye rağmen Allah’tan korkmaz ve O’nun emirlerine boyun eğmezler.
Âyetin sonunda yer alan “onların çoğu da fâsık olanlardı” cümlesi şu anlama gelmektedir. Yani, Yahûdi ve Hıristiyanlar, kendilerine gönderilen peygamberlerden asırlarca sonra dalalet çukuruna düşüp ahlaken çöktüler. Sizler ise şimdiden ahlâki zaaflar göstermeye başladınız! Oysa Allah’ın Rasûlü aranızda bulunmakta, Kur’an halâ nazil olmaya devam etmektedir. Üstelik iman etmenizin üstünden pek zaman geçmiş değil. Fakat sizlerin durumu daha şimdiden, asırlardır Allah’ın kitabını tahrif eden Yahûdi ve Hıristiyanların durumuna benzemektedir. Kalplerin katılaşmasından sonra fâsıklıktan başka ne gelir? Doğrusu şu insan kalbi çabucak değişiverir, çabucak unutuverir. Aydınlıklarla donanarak parladığı ve ışık ışık kanatlandığı demlerden sonra uzun bir süre Allah’ı zikretmekten uzak kalınca katılaşır. Aydınlığını yitirir, körelir ve kararıp söner. Şu halde gönüllerin huşu ve huzur ile Allah’ı anmaları gerekir. Aydınlanıp arınmalar için üzerlerine gidilmesi icap eder. Katılığın ve donukluğun hâkim olmaması için sürekli uyanık tutulması gerekir. Fakat donmuş, katılaşmış, hareketsiz hale gelmiş bir kalpten hemen ümit kesilmemelidir. Çünkü onda yeniden hayat emaresinin görülmesi, aydınlıkların parlaması ve böylece Allah’ın zikrine koşması mümkündür. Çünkü Allah öldükten sonra yeryüzünü de diriltir. Hayat doldurur, bitki ve çiçeklerle süsler, yiyecek meyveler bitirir. Kalpler de tıpkı böyle Allah dilediği zaman dirilir: “Bilin ki Muhakkak Allah ölümden sonra yeryüzünü canlandırıyor.”1697 Yeryüzünün dirilişi gibi bu Kur’an da kalpleri diriltir. Ona gıda verir, sular ve ısındırır! 1698
1697] 57/Hadîd, 17
1698] N. Şahinler, s. 267-270
- 374 -
KUR’AN KAVRAMLARI
87- Dünyâ Hayatı
“Bilin ki, dünya hayatı oyun, oyalanma, süslenme, aranızda övünme ve daha çok mal ve çocuk sahibi olmaktan ibarettir. (Bu) tıpkı yağmurun bitirdiği, ekincilerin hoşuna giden bitkiye benzer; sonra o kurur ve onu sapsarı görürsün, sonra da çerçöp olur. Âhirette çetin azab da vardır. Allah’ın bağışlaması ve rızası da vardır; Dünya hayatı ise, aldatıcı bir faydalanmadan ibarettir.” 1699
Bu meselde, Allah Teâlâ, dünyanın halini ve çabuk geçişini, faydasının azlığını, yağmurun bitirdiği, gelişip büyüdüğü zaman çiftçilerin hoşuna giden bitkilerin haline benzetmiştir.1700 Dünya böyle tek mevsimlik bitkilere benzer. Dünya oyun, eğlence, süs, övünme gibi küçük işlerdir; âhiret ise rızâ, mağfiret, azab, cennet ve cehennem gibi büyük işlerdir.1701 O halde âhirete yönelmelidir. 1702
88- Kalplerine İman Yazılanlar
“Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir topluluğun, Allah’a ve Rasûlüne karşı çıkanlarla sevgiye dayalı bir dostluk kurduğunu göremezsin. Bunlar onların ister babaları olsun, ister çocukları olsun, ister kardeşleri olsun, ister akrabaları olsun. Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendisinden bir ruhla desteklemiştir. Onları, altlarında ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; sürekli kalacaklardır orada. Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. Allah’ın hizbi işte bunlardır. Dikkat edin, Allah’ın hizbi başarıya ulaşanların ta kendileridir.” 1703
Bu âyette, prensip itibarıyla, iki hususa değinilmiştir. Prensip bakımından, hem hak dine iman etmek, hem de bu dine düşman olan kimselere sevgi beslemek gibi iki zıt tavrın, bir kişide aynı anda bulunması imkânsızdır. Kesinlikle bir yanda iman, diğer yanda Allah ve Rasûlü’nün düşmanlarına sevgi beslemek gibi bir tavır olamaz. Çünkü bir insan hem kendi nefsini, hem de nefsinin düşmanlarını aynı zamanda sevemez. Dolayısıyla mü’minlik iddiasında bulunan bir kimse, aynı zamanda İslâm düşmanıyla da dostluk ilişkilerini sürdürüyorsa şâyet, bu kimsenin mü’minlik iddiasının doğru olabileceği şeklinde bir tereddüte düşülmemelidir. Ayrıca bir yanda müslüman olduğunu söyleyip, diğer yandan, İslâm düşmanlarıyla dostluklarını devam ettiren kimselerin, (kendileri hakkında) mü’min mi, münâfık mı olduklarını tekrardan ciddi bir şekilde düşünmeleri gerekir. Yani mü’min mi, münâfık mı olmak olmak istiyorlar, buna karar vermelidirler. Şâyet dürüst kimselerse, bunun ahlâki bakımdan ikiyüzlülüğün en aşağı tabakası olduğunu anlayacaklardır. Sonuçta da aynı anda iki ata birden binmekten vazgeçmelidirler. İman, onlardan açıkça şu iki seçenekten birini tercih etmelerini ister: Mü’min olmak istiyorlarsa, İslâm’a zarar veren her türlü ilişkiyi kesmelidirler, fakat ilişkiler onlar için İslâm’dan daha önemli ise, bu sefer mü’minlik iddialarından vazgeçmelidirler.
Bu anlatılanlar ilke itibarıyla böyledir. Fakat Allah sadece bu konuda ilkeleri beyan etmekle kalmamış, ayrıca yalan yere Müslümanlık iddiasından bulunan kimselere gerçek örnekler vermiştir ki, zaten onlar bizzat bu kimseleri
1699] 57/Hadîd, 20
1700] Zemahşerî, IV, 65
1701] Beyzavî, II, 455
1702] Ş. Mansur, s. 264; V. Ulutürk, s. 51-52
1703] 58/Mücâdele, 22
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 375 -
biliyorlardı. Yani onlar, gerçek mü’minlerin, İslâm’a zarar veren tüm ilişkilerini keserek, bir cemaat haline geldiklerini bizzat görüyorlardı. Bu öyle bir vâkıadır ki, tüm Araplar Bedir ve Uhud savaşlarında bunu açıkça müşâhede etmişlerdir. Mekke’den Medine’ye hicret eden sahabe, Allah rızası için kendi akraba ve kabilelerine karşı savaşmaktan asla çekinmemişlerdir. Ebu Ubeyde (r.a.) babası Abdullah b. Cerrah’ı, Mus’ab b. Umeyr (r.a.) kendi kardeşi Ubeyd b. Umeyr’i ve Hz. Ömer (r.a.) kendi dayısı As bin Hişam bin Muğiyre’yi öldürmüştür. Hz. Ebu bekir (r.a.) oğlu Abdurrahman ile çarpışmaya hazırlanırken, Hz. Ali (r.a.) ve Hz. Hamza (r.a.) ve Hz. Ubeyde bin Haris (r.a.) en yakın akrabaları Utbe, Şeybe ve Velîd bin Utbe’yi öldürmüşlerdir.
Hz. Ömer (r.a.) Bedir esirleri hakkında, Hz. Peygamber (s.a.s.)’e: “Bunların hepsini öldürelim, üstelik herkes kendi akrabasını öldürsün” demiştir. Aynı savaşta Mûsâb bin Umeyr’in öz kardeşi Ebu Aziz bin Umeyr esir düşer. Ensârdan bir sahabenin onu bağladığını gördüğünde Mûsâb bin Umeyr, onu bağlayan sahabeye, “Onu sıkıca bağla, çünkü annesi çok zengindir. Bu yüzden sana oldukça fazla fidye verir” der. Bunun üzerine kardeşi Ebu Aziz, “Kardeşim olmana rağmen nasıl böyle konuşursun?” diye söylenir. Mûsâb ise: “Şimdi sen benim kardeşim değilsin. Benim kardeşim, seni şu anda bağlayan kimsedir” diye cevap verir. Yine Bedir Savaşı’nda, Hz. Peygamberin damadı, Ebu’1-As esir düşer ve hiç kimse kendisine özel bir muamele yapmayarak, diğer esirlere nasıl davranıyorlarsa aynı şekilde davranırlar. İşte böylece ihlâslı mü’minlerin nasıl davrandıkları ve Allah’ın dinine nasıl bağlı oldukları gerçek bir şekilde sergilenmiştir.
İman, taklitten kurtulup tahkik derecesine yükseltildiği; sağlam şuur ve anlayış, duygu ve düşünce atmosferi içinde zevkine erildiği zaman, insanın benliğini sarar ve akılla birleşip bütün değerlerin üstünde yer alır. Mü’min bu çizgiye gelince dini uğruna göze alamayacağı fedâkârlık, aşamayacağı engel kalmaz. Ashâb-ı Kiram’m, Allah’a ve Rasûlullah’a olan imanı böyle bir derecede bulunuyordu. Peygamber mektebinin verdiği yüksek irfan onlann bütün hücrelerine sızmış, ruhlarını doldurup kalp ve kafalarını aydınlatmıştı. Artık dünyevi bütün değerler böyle bir iman cevheri karşısında sönük kalmış, başta canları olmak üzere her şeylerini feda etmekten derin zevk duymuşlardır.
Şüphesiz kendini imanın bu yüksek irfan derecesine getirmek için çırpman gerçek mü’minlerden yana İlâhî inâyet tecelli eder ve onlara beş büyük lütufta bulunur:
1) Tahkiki iman kalplerine yazılır.
2) İlâhi yardıma mazhar kılıp üstün gelmelerini sağlar.
3) Âhiret Alemi’nde onları sonsuz saadet yurdunun nimetleriyle hoşnut eder.
4) Dünyada da, âhirette de ilâhi rızasına layık görüp onlara en üstün iltifatını bahşeder.
5) İlâhî dostluk mertebesine eriştirerek onları korktuklarından umduklarına kavuşturur.
Âyet, “Allah’tan yana olanların (Hizbullah) umutlarını gerçekleştirip kurtuluşa ereceklerini” söyleyerek biter. Allah’tan yana olanlar/o seçkin zümreler felaha ermeyecektir de kimler erecektir?
- 376 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Böylece insanlık iki ana fırkaya ayrılıyor. Allah’ın fırkası… Şeytanın fırkası… İnsanlık iki ana bayrak altında toplanıyor. Hak ve bâtıl bayrağı. Bir kişi ya Allah’ın fırkasından olacaktır ki o zaman hak bayrağı altına girmiş olsun… Yahut ta şeytandan yana olacaktır ki, o zaman da bâtılın bayrağı altına girecektir. Bu iki sınıf birbirinden tamamen ayrıdır ve kesinlikle içice ve yanyana olamazlar. Soy, aile, akraba, vatan, ırk, kavim, asabiyet değil... İman... Yalnız ve yalnız iman… Kim Allah’ın fırkasından yana olur ve Hak bayrağı altında toplanırsa, o ve bu bayrak altında toplananların hepsi Allah yolunda kardeştir. Renkleri değişik olabilir, vatanları ayrı olabilir, kabileler farklı, aileleri başka başka olabilir. Ama hepsi de Allah’ın fırkası altında toplanmanın dağılmaz bağı ile bağlanırlar birbirlerine. Bu bayrağın altında bütün renkler silinir, bütün ayrılıklar erir.
Kim de şeytanın aldatmasına kapılır ve bâtıl bayrağının altında toplanırsa, artık bir daha onunla Allah’tan yana olanların arasında hiçbir bağ kalmaz. . Ne toprak bağı, ne ırk bağı. Ne vatan bağı, ne renk bağı. Ne akrabalık bağı, ne kavim bağı... Ne soy bağı... O, bütün bu bağlılıkların üzerine oturduğu ana bağı kopardığı için bütün bu bağlarda kopmuş bitmiştir. Bir hadiste “Allah’tan yana olanların” nitelikleri Rasûlullah’ın (s.a.s.) dilinden şöyle belirtilmiştir: “Allah gizlenenleri, müttakileri ve iyileri sever. Onlar ki; kayboldukları zaman aranmazlar, hazır oldukları zaman çağrılmazlar, kalpleri hidâyet kandilidir. Onlar kapkaranlık fitnelerin hepsinden çıkıp kurtulurlar. İşte bunlar Allah’ın, kendileri hakkında “İşte onlar, Allah’ın hizbidir. Dikkat edin; Allah’ın hizbi, felâha erenlerin kendileridir.”1704 Sözü yine Allah Rasûlüne ait bir duâ ile noktalayalım: “Ey Allah’ım! Bana bir fâcirin, bir fâsıkın bir şey ihsan etmesine izin verme ki, kalbimde ona karşı bir sevgi meydana gelmesin. Çünkü Sen, indirdiğin âyette, ‘Allah’a ve Âhiret gününe iman edenlerin, Allah ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin’ diye buyurdun.”
89- Münâfıklar, Yahûdiler ve Şeytan- Durumları Şeytanın Durumuna Benzeyenler:
“İkiyüzlülük edenleri görmedin mi, kitab ehlinden inkâr eden kardeşlerine: “Eğer siz, (yurdunuzdan) çıkarılıp (sürülürseniz), mutlaka biz de sizinle beraber çıkarız, size karşı hiç kimseye uymayız.” derler. Allah onların yalancı olduklarına şâhidlik eder. Andolsun ki eğer onlar, çıkarılsalar (bunlar) onlarla beraber çıkmazlar; eğer onlarla savaşılsa, onlara yardım etmezler, yardım etseler bile arkalarına dönüp kaçarlar, sonra (bir daha) kendilerine yardım edilmez. Onların kalplerindeki sizin korkunuz, Allah’ınkinden fazladır. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur. Onlar toplu olarak, sizinle savaşamazlar, ancak müstahkem şehirlerde, yahud duvarların (kalelerin ardından) sizinle savaşmak isterler. Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları birlik sanırsın, oysa onların kalpleri dağınıktır. Çünkü onlar aklını kullanmayan bir topluluktur. (Bu yahûdîlerin durumu) kendilerinden az önce işlerinin günahını tadmış olan, âhirette de kendileri için acı bir azab bulunan kimselerin (Bedir’de cezalarını bulan putperestlerin) durumu gibidir. (Münâfıkların durumu da) tıpkı şeytanın durumuna benzer ki, insana “İnkâr et.” deyip, insan da inkâr edince: “Doğrusu ben senden uzağım, ben âlemlerin Rabbi olan Allah’dan korkarım.” der. Nihâyet ikisinin de sonu, içinde ebedî olarak kalacakları ateş olacaktır. Zâlimlerin cezası budur.” 1705
Birinci meselde, Benî Nadîr yahudîlerinin durumu, kendilerinden az önce yaptıklarının cezasına çarpılan Bedir ehlinin durumuna benzetilmektedir. Yahut
1704] İbn Ebî Hâtim
1705] 59/Haşr, 11-17
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 377 -
da Benî Kaynuka yahudîlerinin durumuna benzetilmektedir. Çünkü her iki gurup, yani müşrikler ve Benî Kaynuka Hakka karşı gelmeleri ve ona boyun eğmemeleri yüzünden, daha dünyada iken inkârlarının kötü akıbetine uğramışlardır.1706 Böylece ibretlik bir mesel, bir nümûne olmuşlardır.
İkinci meselde, yahûdîleri müslümanlara karşı kışkırtan münâfıklar, şeytana benzetilmişlerdir. Çünkü Şeytan insanları, inkâra varıncaya kadar tahrik ederek, kışkırtır ve aldatır. Tam inkâr edince de, “Ben senden berîyim, ben Allah’tan korkarım.” diyerek onları yalnız bırakır ve uzaklaşır.1707 Bunda benzetme yönü, işte şeytanın bu iki yüzlülüğüdür. Nitekim şeytan Bedir’de de Ebû Cehil’e, Enfâl Sûresi kırk sekizinci âyette ifâde edildiği gibi, “Bu gün insanlardan sizi yenecek kimse yoktur; Doğrusu ben de size yardımcıyım.” demişti ve sonunda da onları yalnız bırakmıştı. Şeytan böylece kendisinin azabtan kurtulacağını zanneder. Hâlbuki her iki taraf da ateştedir.1708 Demek ki böyle şeytan rolünü üstlenen ikiyüzlü insanlar vardır. 1709
Şeytan, yaratılışı ve yapısı gereği durmadan her fırsattan yararlanarak insanın kalbine, beyninin bazı noktalarına inkâr, şüphe ve inat sinyalleri gönderir. İyice şüpheye sokup sapıttırdıktan sonra, Allah’ın vereceği azabı ve o dehşetli günü hatırladıkça ve bir de âhirette hesap faslı başladığında aldattığı insana: “Ben senden berîyim. Kendi akıl ve iradenle kendini küfür çukuruna attın. Doğrusu ben, âlemlerin Rabbi Allah’tan korkarım” der.
İşte verdiğimiz âyette yahûdilere yardım sözü verip sonra sözlerinde durmayan münâfıklar şeytana, onların sözüne kanıp Hz. Peygamber (s.a.s.)’e karşı gelen yahûdiler de şeytanın kandırıp küfre soktuğu insana benzetilmektedir. Yani bu münâfıklar, şeytanın insanlara yaptığını Yahûdilere yapmaktadırlar. “Bugün siz müslümanlara karşı savaşın, biz sizinleyiz” diyorlar ama vakit gelince onlara sırt çevirecek ve başlarına ne geldiğini sormayacaklardır.
Şeytan da aynı şekilde kâfirleri aldatır. Tıpkı Kureyş kâfirlerine Bedir Savaşı’nda, “Bugün nıüslümanlar size karşı koyamaz” diyerek onları şişirdiği gibi. Şeytan “Bugün insanlardan sizi yenecek kimse yoktur, ben de sizin yanınızdayım”1710 demişti ama, iki ordu yüzyüze geldiğinde kaçarak, “Ben sizden uzağım. Ben sizin göremediğinizi görüyorum. Ben Allah’tan korkarım, çünkü Allah’ın cezası çetindir” gerçeğini itiraf etmişti. Şeytanın kullandığı en büyük silâh, insanı gurura sevketmektir. Gururun esas anlamı, aldanmak ve bu aldanışla eşya ve olayları çarpık görmektir. O halde şeytanın başarısı, onun kuvvetinden değil, insanın kuvvetlerini, insanın aleyhinde kullanabilmesinden kaynaklanıyor. “Şeytan insanlara, vaadlerde bulunur, onları hayâle sevkeder. Ve şeytan insanlara gururdan/aldanmaktan başka bir şey vaadetmez.”1711 şeytanın bu, gururu istismar hünerine, daha ilk insanın sürçmesi anlatılırken dikkat çekilmiştir. 1712
İnsan şeytana uymakla tam bir aptallık içindedir. Çünkü Allah’ın insan
1706] Beyzavî, II, 67; Ş. Mansûr, s. 324
1707] Ş. Mansûr, s. 326
1708] Beyzavî, 11, 67
1709] Ş. Mansûr, s. 326; Hakîm Tirmizî, s. 14; V. Ulutürk, s. 79-81
1710] 8/Enfâl, 48
1711] 4/Nisâ, 120
1712] 7/A’râf, 20
- 378 -
KUR’AN KAVRAMLARI
üzerindeki etkisi şeytanınkinden daha köklü ve yaratılıştan olmasına rağmen, insan bunu gafletle örterek çok daha zayıf bir etkinin esiri olmaktadır, Kur’an, Allah’la şeytanın etkilerini karşılaştırmış ve şu sonuca varmıştır: “Şeytanın tuzak ve hilesi zayıftır.”1713 Bu zayıf tuzağa düşen insanın, yaratılıştan gelen sıcak ve kuşatıcı İlâhî etkiye iyice göz yummuş olması gerekir ki; işte üzerinde durduğumuz âyette şeytanın kendisi de bu zavallılığa dikkat çekiyor. Bütün bu oyun ve aldatmaların sonu, insanın rezil ve perişan olmasıdır. Kur’an şöyle diyor: “Şeytan, insanı rezil ve perişan eden bir varlıktır.”1714 Özetle: “Nefsine vezir olan, şeytana rezil olmaz.” 1715
90- Allah’ı Unutanlar Gibi Olanlar
“O kimseler gibi olmayın ki, Allah’ı unuttular da, Allah da onlara öz benliklerini unutturdu. Yoldan çıkmışların ta kendileridir onlar.” 1716
İnsanı insan yapan öz, Allah’ın içimize üflediği nefhadır. Bu yüzden Allah’a yakınlıkla gerçek benliğimize yakınlık arasında doğru orantı vardır. Allah’ı unutmak ise zorunlu olarak gerçek benliğimizi unutmak ve kadavra benlikle uğraşmak olacaktır. Allah’ı unutmak, insanın kendisini unutması demektir. Çünkü O’nun kölesi olduğunu unutan kimse, bu dünyadaki konumunu yanlış değerlendiriyordum. Sırf bu temeldeki yanlışlık dolayısıyla onun tüm hayatı yanlış bir yolda harcanır gider. Allah’tan başka kimsenin kulu olmadığını unutan kimse, Allah’a itaat etmez ve hakikatte kulu olmadığı kimselere kulluk yaparsa, sırf bu hatası dolayısıyla tüm hayatı mahvolur. İnsanın bu dünyadaki asıl konumu kulluktur. Ve o mutlak anlamda özgür değildir. Fakat o, sadece ve sadece bir tek Allah’ın kuludur ve başka hiç kimsenin kölesi değildir. Bunu idrak etmeyen bir kimse, gerçekte kendini unutmuştur. Fakat bildiği halde bu gerçeği unutan kimse, zaman zaman bir kâfir ve müşriğin hareket ettiği gibi davranabilir. Kişinin devamlı sırât-ı müstakim üzerinde yürüyebilmesi için hiçbir zaman Allah’ı unutmaması gerekmektedir. Bundan gafil olduğunda kendini de unutacağından, gafleti fıskına sebep olur.
Allah’ı unutmak, dünya tutkusuna sebep olur. Gaflet ile dünya peşinden koşmak, âhiret için hiçbir hazırlık yapmamak, nefsi ibadet ve takva ile temizlemeye çalışmamak, canı unutmak demektir. İşte, kim Allah’ı unutursa, Allah da ona canını unutturur. Çünkü canı düşünmek, onu temizlemeyi gerektirir. Canı temizlemek de Allah’ı anmakla olur. Allah’ı unutan, kendi canını da unutmuş, yani ihmâl etmiş olur. Canı ihmal etmenin sonucu da onu âhiret azabına atmaktır. Elbette canlarını ateşe atanlarla, onu kurtarıp âhiret bahçelerine sokanlar bir olmaz. Kurtuluş ve başarıya erenler, Allah’ı unutmayan, O’nu itaat ve ibadet ile anarak nefislerini temizleyen cennetliklerdir.
Kur’an’ın bir başka âyeti de “Allah’ı unutturmaya giden sebeplere” şöyle dikkat çekmektedir: “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız, sizi Allah’ı anmaktan/Allah’ın zikri olan Kur’an’dan alıkoymasın. Böyle bir şey yapanlar, hüsrana uğramışların ta kendileridir.”1717 Bu âyetin muhâtabı, müslüman olduğunu söyleyen herkestir. “Ey
1713] 4/Nisâ, 76
1714] 25/Furkan, 29
1715] N. Şahinler, s. 277-279
1716] 59/Haşr, 19
1717] 63/Münâfikun, 9
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 379 -
iman edenler” ifâdesi Kur’an’da bazen mü’minlere, bazen müslüman olduklarını iddia edenlere, bazen de genel olarak müslümanlara hitaben kullanılmıştır. Nerede, kime hitap edildiği âyetin öncesinde ve sonrasında (siyak ve sibak) yer alan âyetlere bakılarak anlaşılır.
Burada “mal ve çocukların” özellikle zikredilerek vurgulanması, insanların umumiyetle mal ve çocuklarının hatırı için imanın sorumluluklarından yüz çevirmeleri nedeniyledir. Çünkü insan umumiyetle bunlar yüzünden nifak, iman zaafı, fısk ve itaatsizliğin bataklığına saplanır. Aslında kastedilen, insanı Allah’tan gafil eden dünyadaki her şeydir. Allah’tan gaflet, her kötülüğün asıl sebebidir. Şâyet insan her an başıboş olmadığını, Allah’ın bir kulu olduğunu, Allah’ın kendisinin her yaptığından haberdar olduğunu ve yaptıklarından bir gün hesaba çekileceğini hatırında tutarsa, işte o zaman hiçbir sapıklık ve dalâlete düşmez. Beşeri zaafları dolayısıyla bir hata yapsa bile, hata yaptığını anlar anlamaz kendine çeki düzen verir.
Allah’ı unutmak veya Allah’ı anmayı unutmak aynı zamanda insanın iç dünyasını karartan ve Allah’ın üzerimizdeki haklarını zedeleyen büyük günahlardan biridir. İnsanın ölümsüz yanı, içinde taşıdığı sonsuzluk tohumudur ve o tohum Allah yani Yaratıcı Kudret kökenlidir. Bu bakımdan insanın Allah’ı unutması, kendi benliğine ters düşmesidir. Bunun içindir ki Kur’an bu unutma (nisyan) kavramı üzerinde ısrarla durur ve insanı bundan kaçınmaya çağırır. O halde, Allah’ı unutmanın yerini ve çerçevesini iyi anlamak için Kur’an’daki nisyan(unutma) kavramını görmek gerekir.
İnsanın kendine tevdi edilen şeyi unutması olarak tanıtılan “nisyan” kökünden türeyen kelimeler Kur’an’da 40 küsur yerde kullanılır. Varoluş, tekamül, Yaratıcı ile ilişki, bireysel ve toplumsal haklarla ilgili birçok temel prensip, nisyan kavramı ile yakın bir beraberlik içinde verilmektedir. Kur’an dilinin aşılmaz ustası Rağıb el-İsfahani, nisyanın ya kapasite yetersizliğinden, ya gafletten yahut da kasttan kaynaklandığını ve sonuçta insanın, hafızasına emânet edilen şeyi bir kenara bıraktığını söylüyor.
Şunu hemen belirtmeliyiz ki, Kur’an’daki nisyan, sıradan unutmak değildir. Bu, daha çok “ihmal ve umursamazlığın sonucu olan yarı kasıtlı bir unutmadır ki İlâhî kelâm bunu insanın savsaklayıcı yanının bir uzantısı saymaktadır. Bunun içindir ki, Kur’an, Allah’ı unutan insanın Allah tarafından unutulacağını açıkça beyan eder. Nisyanın karşıtı (ve nisyandan kurtulmanın yolu) “zikir” dir ki o da, hatırda tutmak için anmak demektir. Allah’ı unutmamanın yolu Allah’ı zikretmek yani anmaktır.
Mutlak kudret ve mutlak ego, unutmak gibi bir noksandan uzaktır. “Rabb ne karanlığa gömülüp şaşırır, ne de unutur.”1718 Bunun bir anlamı da, fragmanter varlığın, varlık derecesine uygun olarak, unutmaya bulaşacağıdır. Nitekim, parça kudret olan insanın belirgin niteliklerinden biri de unutmaktır. Bu illet, Adem babamızın tipik özellikleri arasında sayılacak kadar dikkat çekicidir. 1719
İnsanın nisyanı, genellikle bir nankörlük ve vurdumduymazlıkla atbaşı
1718] 20/Tâhâ, 52; 19/Meryem, 64
1719] 20/Tâhâ, 115
- 380 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gitmektedir.1720 Bunun içindir ki, insanın nimete şükrü unutarak düştüğü sapma ve azgınlık çok büyük felaketlere sebep olmakta ve onu Allah’ın bir kenara itmesine veya küçültücü muamelelere maruz bırakmasına yol açmaktadır.1721 Nisyan dengeyi bozarak insanı tökezletir. Bu yüzden nisyanın sonsuzluğa ilişkin olmasıyla, iğretiye ilişkin olması arasında fark yoktur. Çünkü “denge, görünmeyen dünya ile görünen dünyanın barıştırılması anlamını da taşıyor.” Bu barışmayı bozmak, dengeyi bozmaktır. Ve Kur’an: “Dünyadan nasibini de unutma”1722 diyerek bu sırra işaret etmiştir.
Nisyanın en tehlikelisi insanın kendi benliğini unutmasıdır. Kur’an, insanın özüyle varlığın esası, yani Allah arasında beraberlik gördüğüne göre, insanın kendi özünü unutması bir anlamda Allah’ı unutması, Allah’ı unutması da kendi benliğini unutmasıdır. Kur’an bunu kendi üslûp güzelliği ve özelliği içinde verirken şu ifâdeleri kullanır; “Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu.”1723 “O kimseler gibi olmayın ki, Allah’ı unutmuşlardır, Allah da onlara kendi benliklerini unutturmuştur. “ 1724
Kur’an’ın bu yaklaşımına dayanırsak şunu söyleyebiliriz: İnsanı sevmenin, insanı gaye varlık bilmenin esası da, Allah’ tanımaktan geçer. Allah’ı unutmuş bir hümanizm insana kuru avuntudan gayrı bir şey veremez. Benliğini unutmanın bir görünümü de başkalarına verdiği öğütlerin kendi hayatında tersini yapmaktır ki, buna en çok din temsilcileri, özellikle Yahûdi din büyükleri arasında rastlanır. Kur’an, Beni İsrail hahamlarının bu bahtsız tavırlarına ısrarlı bir biçimde parmak basar. Bir yerde şöyle diyor; “İnsanlara iyiyi ve doğruyu emredip dururken kendi benliklerinizi unutuyor musunuz?” 1725
Allah’ı unutmaya giden yol, Allah’ı anmayı, teknik deyimiyle zikri unutmaktan geçiyor. Bu yüzden, unutma illetine yakalanıp öze ters bir yön izlemenin çaresi Allah’ı anmak, yani Zatı Mutlak’ı esas alan bir meditasyona hayat bünyesinde yer vermektir.1726 Allah’ı anmayı unutturan bir numaralı kuvvet şeytan’dır.1727 İnsan özünü unutmayı hızlandıran sebeplerden biri de, Allah’ı sevip anan kulları alay konusu etmektir.1728 Kur’an, insanı kendi dışındaki dünyayı, özellikle yaratılış sırrını unutmamaya çağırır. Bu noktada Allah’ın âyetlerini unutmamaya özellikle dikkat çekilir.1729 İnsan, kendi içine kıvrılan bir benlik olarak, kendi yaratılışını, bu yaratılıştaki etapların sergilediği hayranlık verici oluş sırrını unutmamalıdır. Bunu unutursa Mutlak Yaratı’cının kudretini göremez ve O’nun karşısında küstahlığa yeltenir.1730 Nihâyet, Kur’an, son peygamber bağlılarını hem unutmanın doğuracağı bozukluklara karşı uyarmak, hem de onların unutma illetinin sonuçlarından İlâhî bir rahmetle korunduklarını göstermek üzere, bağ1720]
39/Zümer, 8; 25/Furkan, 18
1721] 7/A’râf, 165; 25/Furkan, 18
1722] 28/Kasas, 77
1723] 9/Tevbe, 67
1724] 59/Haşr, 19
1725] 2/Bakara, 44; 5/Mâide, 13-14
1726] bk. 18/Kehf, 24
1727] bk. 18/Kehf, 63; 12/Yusuf, 42; 58/Mücâdele, 19; 6/En’âm, 68
1728] bk. 23/Mü’minûn, 109-110
1729] bk. 20/Tâhâ, 26
1730] bk. 36/Yâsin, 78
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 381 -
lılarına şu duâyı önerir: “Ey Rabbimiz! Unutur veya hata edersek, bizi bundan hesaba çekme.” 1731
Allah’ı unutmanın yıkıcı belirişlerinden biri de Allah’a yakarıştan, terminolojik ifâdesiyle “duâdan nasipsiz hale gelmek, duâdan kopmaktır.” İnsan için duâların kabul edilmemesinden daha büyük felâket, hiç duâ edemez hale gelmektir. Biz bu konuyla ilgili detayları “Duâ’yı Yaşamak” adlı kitabımızda geniş olarak verdiğimizden burada sadece işaret etmekle yetiniyoruz. 1732
91- Kur’ân’ın Şânı Büyüktür
“Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, Allah korkusundan onu, başeğmiş, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara, düşünsünler diye veriyoruz.” 1733
Biz bu Kur’ân’ı, onca büyüklüğüne ve katılığına rağmen dağlara indirseydik ve o da mânâsına vakıf olup içindekileri anlasaydı, saygıyla boyun eğer, Allah korkusundan parça parça olurdu. Ey insanlar bu Kur’ân karşısında sizin kalpleriniz nasıl yumuşamaz, nasıl saygı duymaz, Allah’ın emrini anlayıp, kitabı düşününce kalpleriniz nasıl parçalanmaz.1734 Bundan maksad, emânet âyetinde olduğu gibi, Kur’ân okunurken, onun başlara vurucu ikâz ve mânâlarını düşünürken, insanın kalbinin katılığına ve saygısının az oluşuna tevbîh için bir temsil ve tahvildir.1735 İşte Kur’ân’ın şânı, azameti, kadri, rütbesi böyle yüce, böyle uludur. 1736
92- Birbirine Kenetlenmiş Bir Bina Gibi Olanlar
“Hiç şüphesiz Allah, kendi yolunda, sanki birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.” 1737
Verdiğimiz âyetten öncelikle, mü’minlerin ancak canlarını feda etme tehlikesini göze aldıklarında, Allah’ın rızasını kazanabilecekleri anlaşılmaktadır. Ayrıca Allah’ın ancak şu üç vasfa sahip olan orduyu benimsediği vurgulanmaktadır:
a) İmanlı ve Allah yolunda savaştıklarının şuuruna ermiş askerlerden meydana gelmiş,
b) Dağınık olmayıp, disiplin içinde ve düzenli saflar halinde savaşan,
c) Düşmana kurşunlu kaynatılmış duvarlar gibi (sağlam ve sarsılmaz bir şekilde) karşı koyan bir ordudur bu.
Özellikle bu ordunun son özelliği dikkat çekicidir. Çünkü hiçbir ordu savaş meydanında, şu aşağıdaki özellikleri uhdesinde bulundurmaksızın kurşunla kaynatılmış duvarlar gibi duramaz.
I- İnanç ve hedef bakımından mükemmel bir görüş birliği, yani subaylar ve erler arasında mükemmel bir dayanışma olmalıdır.
II- Askerler birbirine samimi bir şekilde bağlı olmalıdır. Ancak bu bağlılık,
1731] Bakara: 2/286
1732] N. Şahinler, s. 280-286
1733] 59/Haşr, 21
1734] İbn Kesîr, IV, 343
1735] Zemahşerî, IV, 87
1736] Ş. Mansûr, s. 117; V. Ulutürk, s. 81-82
1737] 61/Saff, 4
- 382 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gayeye ihlâsla sarılmadıkça ve ortada yüce gaye olmadıkça gerçekleşemez. Aksi takdirde, savaş gibi çetin bir imtihanda, niyetlerdeki zaafların saklı kalması mümkün değildir. Dolayısıyla güven sarsıldığında, askerler itimatlarını kaybeder ve birbirlerinden şüphe etmeye başlarlar.
III- Yüksek derecede ahlak sahibi olmalıdırlar. Şâyet bir ordunun subay ve erleri ahlaken zayıf kimselerse, aralarında saygı ve sevgi yok demektir. Bu ahlâki zaafları dolayısıyla da birbirleriyle kavga ve tartışma yapmaktan kurtulamazlar.
IV- Ordu mensupları arasında, gaye ve hedefe duyulan arzu ve onu elde etmek için gösterilen kararlılık, öyle bir etkileşim meydana getirir ki, hiç bir güç onları yenemez ve onlar, savaş meydanında kurşunla kaynatılmış duvarlar gibi sağlam, sarsılmaz bir şekilde çarpışırlar.
İşte bu esaslar, Rasûlullah’ın (s.a.s.) liderliğinde muhteşem bir askeri güç meydana getirmiştir. Bu güce, en büyük kuvvetler bile karşı koyamamış ve asırlarca tüm dünya onlarla baş edememiştir. Cihad ferdî olduğu kadar da sosyal bir sorumluluktur, Çünkü İslâm’a karşı çıkanlar, topluca birlikler halinde karşı çıkarlar ve üzerine büyük yığınlarla birlikte saldırırlar. Bunun için mücahitlerin de düzenli bir birlik halinde bulunmaları ve düşmanlarını düzgün saflar halinde karşılamaları gerekir. Düzenli saflar, sağlam ve dayanıklı birlikler halinde olmaları gerekir.
Bu din toplumun dinidir. Birbiriyle uyuşan ve birbirine bağlı toplumlar inşa etmek ister. Bu nedenle yalnız başına bir köşeye çekilip ibadet eden veya tek başına cihad eden yahud tek başına yaşayan kişiler bu dinin tabiatından uzaktırlar. Cihadın gereklerinden ve ayrıca hayata hâkimiyet durumunda ortaya çıkacak düzenden uzaktırlar. Hâlbuki Allah’ın mü’minler için sevdiği manzarayı inandıkları dinin tabiatı çiziyor kendilerine. gidecekleri yolu aydınlatıyor ve Kur’an’ın, canlandırdığı kuvvetli yardımlaşma ve destekleşmeyi “kenetlenmiş bir duvar gibi saf halinde” tâbiriyle ifâde ediyor.
Öyle bir duvar ki bütün tuğlaları sımsıkı birbirine sarılmış, kenetlenmiş ve birbirinin yardımcısıdır. Her tuğlanın ayrı bir görevi var. Ve her biri ayrı bir deliği kapar. Çünkü bir tuğla yerinden kaldırılacak olursa yapı bütünüyle yıkılır. Öne alınsa, arkaya itilse yerinden kımıldatılsa bina çöker. Bir tuğla; altındaki, üstündeki, sağındaki ve solundaki tuğlalarla bağlantısını kaybedecek olursa binanın tamamı yıkılır. Bu ifâde bir gerçeğin ortaya konuluşudur. Yoksa genel manada bir benzetme değildir. İslâm topluluğunun yapısını canlandırmaktadır. Bu topluluk içerisinde ferdler arası bağlılıkları anlatmaktadır. Duygu bağlantısını, hareket bağlantısını belirtmektedir. Belirli bir hedefe yönelen ve belirli bir düzene bağlı olan toplumun fertleri arasındaki ilişkileri ve dayanışmayı sergilemektedir.
Kısaca söylemek gerekirse; bu benzetmede, ferdlerin cismen tekdüzen bir şekil ile terbiye ve asayişleri konu edildiği gibi, kalben niyet ve imanlarının da bir kelime etrafında toplanacak ve birbirini sevip sayacak bir sûrette samimiyet ve kararlıkta olması söz konusudur. Ama üzülerek ifâde etmek gerekir ki Kur’an’ın “Allah’ın ipine topluca yapışın ve parçalanmayın.”1738 emrine rağmen yeryüzü sahnesinde yeralan Muhammed ümmeti tefrika/bölünüp parçalanma illetinden yakasını kurtarabilmiş değildir. Belki de bu bölünüp parçalanma Hz. Peygamber’in
1738] 3/Âl-i İmrân, 103
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 383 -
söylediği şu sözlerin ve kaçınılmaz gerçeğin en yalın bir tecellisidir: “Aziz ve yüce Allah’tan ümmetim için üç şey diledim de bunların ikisini bana verdi, üçüncüsünü kabul etmedi. Allah’tan ümmetime kendileri dışında düşman Mûsâllat etmemesini rica ettim, bu dileğimi kabul etti. Ve O’ndan, ümmetimi suda boğarak helâk etmemesini diledim; bunu da kabul etti. Nihâyet O’ndan, ümmetimi birbirine düşürmemesini rica ettim, bu isteğimi geri çevirdi.” 1739
93- Allah’ın Nûrunu Söndürmek İsteyenler
“Onlar, Allah’ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, kendi nûrunu tamamlayıcıdır; kâfirler hoş görmese bile.” 1740
Verdiğimiz âyetin Hicrî 3’de Uhud Savaşı’ndan sonra nazil olduğuna dikkat edilmelidir. O dönemde İslâm, sadece Medine ile sınırlıydı. Ve müslümanların sayısı da bir kaç bini aşmıyordu. Tüm Arapların bu dini yoketmeye kararlı oldukları bir dönemdi. Ve üstelik müslümanlar, Uhud Savaşı’nda yenilmişler ve kendilerine olan güvenleri de sarsılmıştı. Bu yüzden civardaki kabileler de İslâm aleyhine cesaret bulmuşlardı. İşte bu şartlar altında Allah, İslâm nûrunun sönmeyeceğini ve aksine daha da ışıldayarak tüm dünyaya yayılacağını müjdelemiş ve bu müjde aynıyla vuku bulmuştur. Allah’ın dışında o dönemlerde, İslâm’ın geleceğinin ne olacağını kim bilebilirdi? Nitekim beşeri imkânlar ölçüsünde olayı değerlendirdiğimizde, o dönemlerde İslâm nûrunun, her yönden esen şiddetli rüzgârların söndürebileceği zayıflıkta olduğunu görürüz.
Kâfirler/Müşrikler, Allah’a ibadet etmelerinin yanısıra, başkalarına da ibadet etmiş ve Allah’ın halis dinine karşı başka dinleri de karıştırarak, onu karma bir din edinmişlerdir. Bu kimseler, sadece Allah’a kulluk etmeye ve O’nun yol göstericiliği doğrultusunda hayatlarını düzenlemeye razı olmamışlardır. Onlar hevâ ve heveslerine göre istediklerini ilâh edinmekte, istedikleri düşünce ve akideye göre hayatlarını düzenleyip diledikleri gibi medeniyetlerini oluşturmakta ısrar etmişlerdir. Allah’ın Rasûlü ise, böyle insanlarla uzlaşmaya varması için gönderilmemiştir. O’nun gönderilme sebebi, Hak dini Allah’ın yol göstericiliğinde hayatın her kesimine hâkim kılmaktır. Ve O, bu görevini hangi durumda olursa olsun ifa edecektir. Kâfir müşrikler onu kabul etseler de, etmeseler de, tüm güçleriyle karşı koysalar da, Rasul Muhakkak misyonunu tamamlayacaktır. Bu meydan okuma Kur’an’da biri 9/Tevbe, 33; diğeri 48/Fetih, 28’de olmak üzere iki kez daha yapılmıştır. Bu âyette ise üçüncü kez tekrarlanmaktadır.
“Kâfirler istemeseler de Allah nûrunu tamamlayacaktır” âyeti büyük bir gerçeği dile getirmektedir. Ve peygamber hayatta iken Allah nûrunu tamamlamış, müslümanların dinini ikmal etmiş, nimetlerini bütünleştirmiş ve kendileri için din olarak İslâm’ı seçmişti. Bugün de bu gerçek zaman zaman canlı bir hareket halinde ortaya çıkmakta ve müslümanlara yapılan bunca baskı, sindirme ve ağır eziyetlere rağmen, çeşitli hile ve oyunlarla müslünıanlar saf dışı edilmiş olmakla beraber bu nabız canlı canlı çarpmaktadır yine. Çünkü Allah’ın nûrunu ağızlardan çıkan nefesler söndüremez. Bu aydınlığı kulların elinden demir ve ateş bombardımanı yok edemez. Ne kadar zâlim diktatörler ve Siyonistlerin eliyle hazırlanmış olan uydurma kahramanlar hedeflerine ulaştıklarını sansalar da Allah’ın nûru
1739] İbn Mâce, Fiten, 9; N. Şahinler, s. 287-290
1740] Saf: 61/18
- 384 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sönmeyecektir.
“Nur”, Kur’an’da 43 yerde geçer. Yine ışık ve parıltı mânâsına gelen “ziyâ” ise 3 yerde geçer. Ancak Kur’an, ziya’yı nura göre daha “asli” bir ışık olarak verir. Yunus: 10/5 âyeti “güneşi ziya, ayı nur” olarak verir. 71/Nuh, 16. âyeti de ayı nur diye tanıtır. Bu âyetler, güneşin ışığı olan ziyayı, ayın ışığı olan nura göre daha temel bir ışık halinde vermektedir. O halde nur, ziyaya nisbetle daha ikincil, araz bir ışıktır. Bir başka deyimle ziya bizatihiye daha yakın ışık, nur daha bağımlı ışıktır. Böyle olunca da Kur’an’daki “Allah göklerin ve yerin nûrudur” âyetine dayanarak zat-ı İlâhî’yi nurla eşitlemek yanlış olur.
Bizatihi ışık, tıpkı bizatihi varlık gibi, sadece Allah’tır. Ancak insan bizatihi ışığı kavrama gücünde olmadığından bağlı ve bağımlı ışık onun yerine konarak, insana hitap edilmiştir. İnsana hitabında, Allah, bizatihi ışık yerine, daima iğreti ışıkları (ziya, nur) kullanıyor. Bu, insanın varlık yapısı bakımından bir zorunluluktur. Bu yüzden, 24/Nur, 35 âyeti “Allah, göklerin ve yerin nûrudur” diyerek, bizatihi nûru anlatmada, onun tecellisini kullanmıştır. Çünkü insan, nûrun bundan fazlasına ne tahammül edebilir, ne de onu kavrayabilir. Nitekim, Hz. Mûsâ, Allah’ı görmek istediğinde ona, Allah’ın tecelli edeceği dağa bakması söylendi ve Mûsâ bu tecelliye bile dayanamayarak kendinden geçip yere yığıldı.1741
Işık, görmeyi sağlamasına rağmen, şiddetli hale geldiğinde bizzat kendisi görmeye engel olmaktadır. Bizatihi ışık veya kaynak ışık olan Cenâb-ı Hak, işte bu yüzden, en açık ve en aydınlık varlık olmasına rağmen görülmüyor. Yani O, tasavvufta çok kullanılan bir ifâde ile, “zuhurunun şiddetinden ötürü gizlidir.” Buradaki “gizli”, bizim tarafımızdan görülemez anlamındadır.
Nur, Kur’an’da 140 yerde geçen ve ateş ve sıcaklık anlamına gelen “nâr” ile aynı köktendir. “Nur ve nar”, ışık temasının temel âyeti olan 24/Nur, 35’de yanyana kullanılmaktadır. Burada “nar”, dokunuşuyla nûru ortaya çıkaran araç olarak veriliyor: “O’nun yağı ışık fışkırtır; ona bir nar dokunmasa bile o, nur üzerine nurdur.” Demek oluyor ki, pozitif oluş prensibi, zulmete (karanlık) karşı aydınlık olan iki tecelli sergiler: Nar ve Nur. Bunların ilki celâl (kahır, negativite, kabz, çelişme), ikincisi cemal (lütuf, pozitivite, bast ve uyum). Ve bu oluşta motor unsur nar, yani kahr ve celâldir.
Nur, genel adlarından biri de kitap olan vahyin yine genel adlarından biridir.1742 Bu iki genel ad, bazı âyetlerde yan yana kullanılmakta ve böylece kitap ile ışık arasındaki ilişkinin erdiriciliğine ve kaçınılmazlığına dikkat çekilmektedir.1743 Vahy ve özellikle Kur’an hem nur, hem de münir (nurlandıran, ışık saçan) olarak nitelendirilmektedir. 1744
Vahye karşı çıkanların sahip olmadıkları en önemli değer “kitabı münir” (nurlandıran, aydınlık getiren kitap)’tır. Bu deyimin Kur’an bünyesindeki kullanımına bakarak diyebiliriz ki, kitabı münir, duyulara dayalı, entellektüel bilgiye karşı duyularüstü İlâhî kaynaklı doğrudan bilgidir. O, varlığın esasından direkt gelen şaşmaz ve zamanüstü bilgidir. Vahyin temsilcisi olan Hz. Peygamber tanık,
1741] 7/A’râf, 143
1742] 7/A’râf, 157; 64/Teğâbün, 8; 4/Nisâ, 17; 6/En’âm, 91
1743] 5/Mâide, 15; 42/Şûrâ, 52
1744] 3/Âl-i İmrân, 184; 25/Fâtır, 25
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 385 -
müjdeci, uyarıcı, çağırıcı olmanın yanı sıra bir “siracı münir” (aydınlatan kandil) olarak da anılıyor.1745 İlginçtir ki, Kur’an bu sirac (kandil) sıfatını bir de güneş için kullanır. 1746
Buna dayanarak diyebiliriz ki, madde dünyası için güneşin yeri neyse, ruh ve mana dünyası için son Peygamber’in yeri odur. Bu anlamda vahy ve Rasûl, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için gönderilmiş İlâhî lütuflardır. 1747
94- Acı Bir Azaptan Kurtaracak Ticaret Yolu
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak bir ticareti size haber vereyim mi? Allah’a ve O’nun Rasûlüne iman ederseniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad ederseniz. Bu, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz.” 1748
“Ticaret” kişinin mal, vakit, emek, zihin ve yeteneklerini ortaya koyarak kâr elde etmesidir kısaca. Bu bakımdan iman ve Allah yolunda cihad etmek, ticarete benzetilmiştir. Ve âyetin mü’minlere hitaben “iman edin” şeklindeki ifâdesi; ihlâslı mü’minler gibi davranın, sözde kalmayın ve imanınız için her türlü fedâkârlığı yapmaya hazır olun” anlamında bir emirdir.
Ticaret, biri maddî, diğeri mânevî olmak üzere iki kısımdır ve bunlar birbirini tamamlayıcı özelliktedir. İslâm’ın koyduğu ticaret ahlâkı, iki kısmın birarada yürütülmesini gerekli kılar. Maddî kazanç, Allah yolunda harcandığı takdirde bütünüyle mânevî kazanca dönüşür. İşte 10. âyet böyle bir kazancın asıl sermayesinin iki ana değer taşıdığını açıklamaktadır:
a) Allah’a ve Peygamberine dosdoğru iman,
b) Allah yolunda mal ve can ile cihad..
Böylece Kur’an, iman için temiz bir kalble, cihad için de mali ve bedeni güce işarette bulunuyor. O halde mü’min üç yönlü bir gelişme ve yükselmeye muhtaçtır.
1) Kalbi gelişme ve yükselmeyle “tahkiki imana” (taklidi olmayan, sözde kalmayan),
2) Bedeni gelişmeyle iyi çalışma ve başarılı cihada,
3) Mali gelişmeyle müslüman kardeşlerini desteklemeye yol bulur.
Böylesine kapsamlı bir ticaretin ise, iki dünyevi, üçü uhrevi (Âhirete yönelik) olmak üzere beş büyük kazancı söz konusudur.1749
1) Dünyada hür ve bağımsız olup örnek millet düzeyinde kendi öz kültür kaynaklarıyla ayakta durabilmek.
2) Allah’ın sevgi ve yardımına layık olup yine Allah yolunda, insanlığın mutluluğu için fetihler yapmak.
3) Hayırlı ve faziletli amellerde bulunup günahların temizlenmesiyle ruhen
1745] 33/Ahzâb, 45-46
1746] 25/Furkan, 61; 71/Nuh, 16
1747] 5/Mâide, 16; 14/İbrâhim, l; 33/Ahzâb, 43; 57/Hadîd, 3; 65/Talâk, 11; N. Şahinler, s. 291-295
1748] 61/Saff, 10-11
1749] 61/Saff, 12-13
- 386 -
KUR’AN KAVRAMLARI
arınma çizgisine erişmek,
4) Böylesine bir arınmayla Cennet’e ve oradaki yüksek nimetlere erişebilme düzeyine gelebilmek.
5) Ölmeden önce sözünü ettiğimiz böylesine büyük bir kurtuluşla müjdelenmek.
Ashâb, anlattığımız bu ticaretin ilk temsilcileri: ve başarılı uygulayıcılarıdır. Onlar sadece Allah’a ve Rasûlüne iman etmekle kalmadılar, imanın gereği olan canlarıyla, mallarıyla Allah yolunda cihad ettiler. O sebeple ebedî saadet yurduyla ve nimetiyle müjdelendiler ve insanlık tarihine şeref damgasını vurarak örnek hizmetlerde bulundular.
Verdiğimiz bu âyetteki “ticareti” detaylandıran bir başka âyet de Tevbe Sûresinde geçmektedir. Bu âyette Cenâb-ı Hak “Hiç şüphesiz Allah, mü’minlerden karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere canlarını ve mallarını satın almıştır” buyurmaktadır.1750 Bu âyette, Allah ile kulları arasındaki ilişkinin doğasını belirleyen İslâm inancı görüşü, bunu bir “mukavele” (anlaşma) olarak tanımlamaktadır. Bu özellik, inancın sadece metafizik bir kavram olmayıp, aslında, hayatlarını ve mallarını Allah’a satmak karşılığında, ölüm sonrası hayatta da Allah’ın kendisine vereceği vaadini kabul etmek sûretiyle kul tarafından yapılan bir anlaşmadır. Bu mukavelenin taşıdığı içeriği tam olarak anlayabilmek için, ilk önce bu anlaşmanın doğasını kavramaya çalışalım.
Her şeyden önce şu hususa dikkat etmeliyiz ki, kulun hayatını ve sahip olduğu her şeyi, gerçekten Allah’a satması diye bir şey söz konusu değildir. Çünkü insanın hayatının ve sahip olduğu her şeyin gerçek malik’i zaten Allah’tır. Bunlara sahip olma Hakkı, insanın sahip olduğu ve kullandığı her şeyin yaratıcısı olan sadece Allah’ındır. Bu nedenle dünyevi anlamda bir şeyin satımı ya da âlimı, katiyetle söz konusu değildir. Çünkü insanın satabileceği kendisinin hiçbir mülkü yoktur ve her şey zaten evvelemirde O’na ait olması hasebiyle Allah’ın da satın alacağı hiç birşey yoktur. Bununla birlikte Allah’ın insana kullanma yetkisi verdiği bir “irade ve seçme hürriyeti” vardır ve söz konusu mukavele de buna dairdir. Elbetteki kuldaki bu hürriyet, insanın kendi hayatı ve mallarına mutlak sahiplik Hakkı konusundaki gerçek konumunda herhangi bir değişiklik getirmez. Onlar Allah’ındır. Onlara ise, sadece kendinden herhangi bir zorlama ve cebir olmadan, bunları istediği yönde iyiye ya da kötüye kullanma selahiyeti verilmiştir. Bu da insana, “hayatı ve elinin altında bulunan her şeyin gerçek sahibinin Allah olduğunu itiraf etmesi ya da etmemesi hürriyetinin tanındığını” ifâde eder.
İşte 9/Tevbe, 111. âyetinde geçen “mukavele”(alışveriş) bu hürriyeti gönüllü olarak, Allah’ın iradesine bırakmak, O’na havale etmekle ilgilidir. Başka türlü ifâde etmek gerekirse, Allah insana, ona verilen bu özgürlüğe karşılık, hayatı ve sahip oldukları üzerinde Malik’ul-Mülk olarak Allah’ı tanıyor ve kendisini de bunların sadece bir emânetçisi olarak mı görüyor, yoksa sanki bunların sahibi o imiş gibi mi davranıyor diye imtihan etmek ister. Bu yönüyle, Allah’ın indinde bu mukavelenin (alışveriş) şartları şunlardır: “Eğer siz gönüllü olarak ve herhangi bir baskı altında kalmadan hayatınızın, sahip olduklarınızın ve bu dünyadaki her şeyin aslında benim, bana ait ve kendinizi de sadece onların emânetçisi
1750] 9/Tevbe, 111
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 387 -
olduğunu kabul etmeye ve görmeye razı olursanız, ben de bunun karşılığında size sonsuz âhiret hayatında cennetler vereceğim.”
Allah’la böyle bir pazarlık yapan kimse mü’mindir. Dolayısıyla iman, aslında bu alışverişin/ticaretin başka bir adıdır. Öte yandan bu pazarlığı yapmayı reddeden veya yaptıktan sonra sanki böyle bir sözleşme/sorumluluk (Misak) altına girmemiş tavrını takman kişi ise “kâfir” dir. Çünkü teknik olarak “küfür” kelimesi, böyle bir pazarlığı reddedişe uygulanan bir terimdir. 1751
95- Allah’a Yardım Edenler
“Ey iman edenler, Allah’ın yardımcıları olun; Meryem oğlu İsa’nın havârilerine:”Allah’a gidişte/ yönelirken benim yardımcılarım kimlerdir1?” demesi gibi. Havâriler de demişlerdi ki “Allah’ın yardımcıları bizleriz.” Böyle İsrailoğullarından bir zümre iman etmiş, bir zümre de küfre sapmıştı. Nihâyet biz de iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik, onlar da üstün geldiler.” 1752
Allah’ın dininin üstün gelmesi, yayılması ve yücelmesi için yardımcı olan kişiler, Allah’ın yardımcıları olarak isimlendirilirler. Allah insanlara serbest irade vermiştir. İnsan ister isyan eder, ister itaat eder. Ancak ikna yoluyla insana itaat yolu açık bırakılmıştır. Çünkü Allah, serbestlik bahşettiği alanlarda insanlara isteklerini zorla kabul ettirmez. Tam tersine nasihat ve muhakeme yoluyla kabul ettirmek ister. İnsanları tavsiye ve nasihatla doğru yola ulaştırmak Allah’ın işi olduğundan Allah, İslâm’ı yaymak için güçlerinin son noktasına kadar çabalayanları “yardımcıları ve dostları” olarak adlandırır.
Gerçekten bu, bir kulun ulaşabileceği en üst derecedir. Çünkü namaz kılarken, oruç tutarken ve bu gibi diğer ibadetleri yaparken insanın konumu sadece kul olmaktır. Fakat o, Allah’ın dininin yayılmasına çalıştığında, Allah’ın “dostu ve yardımcısı” olma gibi eşsiz ve yüce bir konuma yükselmektedir. Bu da bir insanın bu dünyada ruhi yücelme ile kazanabileceği en yüksek makamdır. Ancak buna rağmen bazı kimselerin zihninde, “Allah her şeye Kadir’dir ve tüm mahlûkattan müstağnidir. O, kimseye muhtaç değildir ama herkes O’na muhtaçtır. O halde bir kul Allah’a nasıl ve ne şekilde yardım edebilir?” gibi bir soru akla gelebilir. Bu sorunun cevabı şöyle verilebilir: Bu kimselere, “Ensârullah” (Allah’ın yardımcıları) denmesinin nedeni, Alemlerin Rabbı olan Allah’ın bir kimseye muhtaç olmasından ötürü değildir. Allah, insanlara dünya iman-küfür, itaat-isyan konusunda seçme hürriyeti vermiştir. O, insanları kendi gücüyle mü’min ya da kâfir olmaya zorlamaz.
Fakat O; bu gayeyle insanlara yol göstermesi, telkin ve tebliğde bulunması için peygamberler göndermiş, kitaplar inzal etmiştir. Bu tebliğ ve telkini kendi iradesiyle kabul eden kişi mü’mindir. Fiilen tabi olduğunda da, müslim ve abiddir. Allah’tan çekinerek/sakınarak yaşarsa muttaki, hayır için yansırsa muhsin, bununla kalmayarak bu tebliğ ve talımi yaymaya, insanları ıslaha çalışır, küfür ve fısk yerine sadece Allah’a itaate dayanan bir nizam kurmak için uğraşırsa “Ensârullah”tır.
Allah, yukarıda verdiğimiz âyette de açıkça beyan ettiği gibi, bu kimseleri
1751] N. Şahinler, s. 296-300
1752] 61/Saff, 14
- 388 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendisine yardımcı olanlar şeklinde nitelemiştir. İşte bu ifâdeyle kastolunan budur. Şâyet asıl maksat, Allah’a değil, Allah’ın dinine yardım etmek olsaydı, “Ensârullah” yerine “Ensâru dinillah”, “Yensurullah” yerine “yensuru dinellah” ve “in tensurullah” yerine de “in tensuru dinellah” denilmesi lazım gelirdi. Ancak görüldüğü gibi, Allah sürekli olarak bu ifâdeyi kullanmış olduğundan, Allah’a yardım kastedildiği açıkça anlaşılmaktadır. Fakat bunun anlamı, bu kimselerin Allah’ın bir ihtiyacını giderdikleri ve Allah’ın bizzat kendi gücüyle (cebir) olmayıp, peygamberler ve kitaplar vasıtasıyla olmasını dilediği bir işe iştirak ettiklerinden ötürü kendilerine “Allah’ın yardımcıları” denmiştir. Yine âyette nasıl Hz. İsa’ya iman edenler, ona inanmayıp düşman olanlara üstün gelmişse, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) iman edenlerın da ona inanmayıp düşman olanlara üstün geleceklerine işaret edilmekte ve müslümanlarm, sonunda düşmanlarına üstün geleceği müjdesiyle sûre sona ermektedir. 1753
Gerçekten de öyle olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s.) Mekke’de çok sıkıntı çekmiş, Mekkeliler ona rağbet etmemişlerdir. Allah’ın Elçisi hac günlerinde: “Hangi adam, Rabbimin risaletini duyurmam için beni barındırır, Kureyş Rabbimin risaletini tebliğ etmemi engelledi” derdi. Sonunda Allah, Medine’li Evs ve Hazrec kabilelerinden bazı kimseleri ona bağladı. Bunlar O’na biat ettiler ve kendi yurtlarına göçtüğü takdirde onu her türlü görünür tehlikeden koruyacaklarına söz verdiler.
Ne garip rastlantıdır ki Hz. Peygamber’e (s.a.s.) biat edenler de tıpkı Hz. İsa’nın havârileri gibi on iki kişi idi.1754 Bunlar sözlerinde durdular. Medine’ye göç eden Hz. Peygamber ve arkadaşlarını barındırdılar, korudular. Bundan dolayı Medinelilere Ensâr (yardımcılar) dendi. Bunlar Allah’ın dininin yayılması için çok fedâkârlıklar gösterdiler, gerektiğinde mallarını, hatta canlarını İslâm uğrunda feda etmekten kaçınmadılar. Sonunda bu âyetlerin inişiyle birlikte Allah’ın yardımı görünmeye, zafer ve fetihler birbirini izlemeye başladı. Hz. İsa’ya iman edenler, sonunda inanmayanlara nasıl üstün gelmiş ise, Hz. Muhammed’e iman edenler da inanmayanlara üstün geldiler. Allah’ın vaadi gerçekleşti, hak bâtılı yendi. Allah’ın izniyle yine bir gün İslâm bütün dünya dinlerinin üstüne çıkacaktır.
Âyette geçen “havâri” ifâdesi “Hor” kelimesinden türemedir ve beyaz anlamındadır. Nitekim elbise temizleyicisine “havâri” denir. Çünkü o elbiseleri temizleyerek onları beyazlatmaktadır. Yine saf maddelere de “havâri” denir. Örneğin elekten geçen maddelerin adı havâridir. Ayrıca “karşılık beklemeyen arkadaş, dost” karşılığında da bu kelime kullanılır. İbn Seyyide, “Bir kimseye aşırı derecede yardım eden şahsa havâri denir” demektedir. 1755
96- Kitabla Amel Etmeyen Âlimler-Kitap Yüklü Eşekler
“Kendilerine Tevrat öğretildiği halde onunla amel etmeyenlerin hali, sırtına kitab yüklenmiş eşeğin haline benzer. Allah’ın âyetlerini yalanlayanların hali ne çirkindir! Allah zâlimler topluluğunu doğru yola eriştirmez.” 1756
1753] Üzerinde durduğumuz âyet Saff Sûresi’nin son âyetidir
1754] İbn Hişam; l/104
1755] Lisân’ul Arab; N. Şahinler, s. 301-304
1756] 62/Cum’a, 5
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 389 -
Bu âyette Yahûdiler, bilhassa yahûdi âlimleri kitap yüklü merkeplere benzetilmişlerdir. Çünkü onlar Tevrât’ı öğrenmişler; fakat onunla amel etmemişlerdir. Bedenlerine uymuşlar, kitaplarından istifâde etmemişlerdir.1757 Onu sadece okuyup ezberlemişler, fakat onda bulunan Hz. Peygamberin sıfatını ve onun müjdesini inkâr etmişlerdir. Benzetme yönü de, eşeğin yüklendiği kitaplardan, taşıdığı ağırlık, zahmet ve yorgunluğundan başka bir istifâdesinin olmayışıdır. Zâten bu hayvan aptallığı ve akılsızlığı ile bilinir. Temsil, okuduğuyla, öğrendiğiyle amel etmeyen her âlime yöneliktir. 1758
Verdiğimiz bu âyette kendilerinin Allah’ın dostları, seçkin kavmi olduklarını iddia eden yahûdilerin davranışı kınanıyor: Evet, Allah onlara peygamber göndermiş, Kitap indirmiştir ama onlar o Kitabın buyruklarını gereği gibi uygulamamışlardır. Yolları Kitabın söylediklerine uymaz. Bu halleriyle onlar, tıpkı sırtında kitap taşıyan eşeğe benzerler. Eşek nasıl taşıdığı kitaplardan yararlanmazsa onlar da aralarında bulunan Kitaptan yararlanmazlar. Yararlansalar, dinin ruhunu anlar, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) gelen vahiylerin de Allah kelâmı olduğunu kabul eder ve Hak yolunun açılmasını engellemezlerdi. Allah’ın âyetlerini yalanlayan kavmin durumu ne kötüdür! Allah zâlim, yani haksız insanları doğru yola iletmez.
Aynı zamanda verdiğimiz bu âyet biri genel, diğeri ise özel olmak üzere iki anlamı kendinden toplamaktadır. Genel anlamı şu şekildedir: “Kendilerine Tevrat verilmesine ve ona göre amel etmekle sorumlu tutulmalarına rağmen, bu sorumluluklarının bilincinde olmamış ve bunu yerine getirmemişlerdir.” Özel anlamı ise şöyledir: “Tevrat” yüklenmiş kimseler olmaları nedeniyle, Hz. Peygamber’e herkesten önce uymalıydılar. Çünkü Tevrat’ta açıkça Hz. Peygamberin geleceği müjdesi verilmiştir. Ancak buna rağmen Yahûdiler, Tevrat’ın mesajına aldırmaksızın, Hz. Peygamber’e herkesten daha fazla karşı çıkmışlardır.
Yahûdiler, adeta bir eşek gibi Tevrat’ı yüklenmişlerdir ve o kitabın kendilerine ne tür sorumluluklar getirdiğini bilmemektedirler. Onlar kendilerine verilmiş olan kitabın lâfzını ezberleyerek, ruhunu anlamamışlar ve gereğince amel etmeyip aksine te’vil (anlam kaydırma), tahrif (bozma) ve değiştirme yoluna sapmışlardır. Hatta onların durumu eşekten daha beterdir; çünkü eşek, kendisine şuur verilmediği için bağışlanabilir. Ancak onlara şuur verildiği gibi ayrıca Tevrat’ı okuyor ve anlıyorlar. Fakat buna rağmen, yine de bu öğretiyi uygulamaktan kaçınmakta ve Hz. Peygamberi bile bile reddetmektedirler. Oysa bu peygamber, Tevrat’a göre hak peygamberdir, ayrıca Tevrat’ı anlamadıkları şeklindeki iddiaları da geçerli özür değildir, aksine onu anlıyor ama Allah’ın âyetlerini bile bile yalanlıyorlar.
Âyetten çıkarılması gereken bir başka ders de şudur: Tevrat’ı yüklenip te sonra onu taşımayanların misali, “Akide (İman) emânetini omuzlayıp, sonra da onu yerine getirmeyen herkesin misalidir. Bugün yaşayan, müslüman adı taşıyan fakat müslümanların yaptıklarını yapmayan birçok kişiler de aynı durumdadır. Özellikle Kur’an’ı ve İlâhî kitapları okuyup gereğini yerine getirmeyenler... İşte onların hepsi koca koca kitaplar taşıyan eşekler gibidirler. Taşıdıkları kitaplar çok hem de pek çoktur. Ama mesele kitap taşımak veya sade okumak değildir...
1757] Hâkim Tirmizî, s. 14
1758] Zemahşerî, IV, 103; Elmalılı, VII, 4958; V. Ulutürk, s. 82-83
- 390 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mesele bilmek ve kitapta olanları yaşamaktır. 1759
97- Kalpleri Üzerine Mühür Basılanlar
“Bu, onların iman etmeleri sonra küfretmeleri dolayısıyla böyledir. Böylece kalplerinin üzerine mühür basılmıştır, artık onlar incelikleri anlayamazlar.” 1760
Münâfık; dıştan mü’min görünüp içinden inkâr eden iki yüzlü insandır. Münâfıklık hareketi Hz. Peygamberin Medine’ye gelmesiyle başlar ve vefâtından kısa bir süre öncesine kadar uzanıp gider. Değişik şekiller almış olmakla beraber hiçbir zaman için bütünüyle ortadan silinmez. Sadece baş vurdukları metotlar zaman zaman değişiklik gösterir.
İşte verdiğimiz bu âyet, münâfıkların gerçek yüzünü tanıtmakta ve kendinden önceki âyetle ele alınıp değerlendirildiğinde onların hazırladıkları tuzaklardan, çevirdikleri oyunlardan mü’minleri haberdar etmektedir. Münâfıkın Sûresi’nin 3. âyeti “onların yeminlerini siper edinerek Allah’ın yolundan alıkoyduklarını” bildirmektedir. Âyette geçen “Fesâddû an sebilillah” ifâdesi iki anlamı birden içermektedir. Birincisi, “Onlar kendi nefislerini Allah yolundan alıkoyarlar.” İkincisi, “Onlar başkalarını Allah yolundan alıkoyarlar. “
Birinci anlamıyla; onlar bu tür yeminler yoluyla, Müslüman toplum içinde yerlerini korumak istiyorlar ve böylece iman ettiklerini iddia etmelerine rağmen imanın getirdiği sorumlulukları yerine getirmemek ve Allah’a ve Rasûlüne itaatten kaçınmak için, bu yeminleri kendilerine kolaylık sağlıyordu. İkinci anlamıyla; onlar bu tür yeminler arkasına gizlenmek sûretiyle, İslâm toplumu içinde fesâd yayabiliyor ve Müslümanların sırlarını düşmanlara aktarabiliyorlardı. Ayrıca, bir yandan henüz İslâm’ı kabul etmemiş olan kimselere yanlış bilgiler vererek bu kimselerin İslâm’a girmelerini engellerken diğer yandan yeminlerini sıradan müslümanlar arasında şüphe sokmak için bir vasıta olarak kullanıyorlardı. Bu bakımdan, bunu ancak kendilerini müslüman saflarda bir müslümanmış gibi göstererek yapabilirler, asıl kimliklerini açığa vurarak yapamazlardı.
Verdiğimiz âyette “onlar inandılar” tanımlaması yani onlar, iman iddiasında bulunarak Müslümanların içine girdiler; “sonra inkâr ettiler” tanımlaması da, kalpden inanmayıp, eski küfürlerinde devam etmekle birlikte, zahiren inandıklarını söylediler demektir. Yani onlar iyice düşünerek ve planlı bir şekilde davranarak açıkça İslâm’a girmemişler ve aynı zamanda açıkça küfür yolunu da tutmamışlardır. Şu halde onlar inanmışlardı. Ama sonra küfre dönmeyi tercih etmişlerdi. Anlayışlı, yaşayan ve zevk sahibi olan bir gönül inandıktan sonra nasıl dönüp küfre dalabilir? Kimdir ki o; imanı tanıyıp onun zevkine erdikten, imanın verdiği varlık düşüncesini gördükten, imanlı yaşamanın tadını tattıktan, tertemiz iman havasında nefes alıp verdikten, iman nûrunun aydınlığında hayat sürdükten, iman gölgesinde dinlendikten sonra… Kalkar da küfrün o katı ve öldürücü havasına, o pis ve engebeli yoluna dönebilir? Kim yapar bunu? İnatçı, haset ve kalbi katılaşmış olandan başka? İkisi arasındaki farkı anlamayan, hissedip bilmeyen katı yüreklilerin dışında?
İşte bunun üzerine kalpleri mühürlenmiştir de artık hiç anlamazlar. Allah
1759] Bu konuda daha geniş bilgi için bk. N. Şahinler, Lokman’ı Dinlerken; N. Şahinler, s. 305-307
1760] 63/Münâfıkun, 3
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 391 -
onlara sadık bir müslüman, şerefli bir insan olmayı nasip etmemiştir. Onlarda da hakikati kavrama yeteneği kalmayıp, ahlâki duyguları tamamen silinmiştir. Çünkü böyle bir yolda yürüdükleri, yani gece ve gündüz sözleri ve davranışları arasında çelişkilerle yaşadıkları için, bu değerlerden mahrum olmuşlar ve bu zilleti kendileri tercih etmişlerdir. Bu âyet, Allah’ın kalpleri mühürleme hususunda indirdiği birçok âyetten birisidir. Onlar mecburen münâfık olmuş da değildir. Gerçekte, onlar mü’min olduklarını söylemelerine rağmen, küfür yolunda ısrar etmiş ve bu yüzden de Allah’ın kalplerini mühürlemiş olduğu kimselerdendir. Çünkü onlar kendileri için münâfıklığı tercih etmiş ve Allah da onlara bu ahlâki rezilliği nasip etmiştir.
Allah’ın yarattığı psikolojik yasalar dolayısıyla küfür, kibir ve nifak, kalbin mühürlenmesine neden olur. İnsan inkâr ettikçe kalbi katılaşır, hiçbir şeye inanmaz olur. Allah, hakikati kabul etmek istek ve niyeti gösterenin kalbini mühürlemez. Ancak kâfirlerin, zorbaların kalplerini mühürler. Anlamak istemeye istemeye anlayışsızlık onların huyu, doğal durumu haline gelir. Gönül, alıştığı huylardan başkasına istek göstermez. O insan vurdumduymaz olur. Allah o kimseleri kendi nefislerine, bâtıl arzularına terk eder. İşte Allah’ın, kalpleri mühürlemesi, bu psikolojik durumu anlatmaktadır. 1761
98- Münâfıklar-Birbirine Dayandırılmış Keresteler Gibi Olanlar
“Sen o münâfıkları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, söylerlerse, dediklerine kulak verirsin. Sanki onlar giydirilip dayatılmış kof kütük gibidirler. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın. Allah kahretsin onları!.. Hakdan nasıl çevriliyorlar?” 1762
Bu âyette münâfakların dış görünüşleri, süslü püslü, boylu boslu olmaları, konuşmalarının yerinde olduğu bildirilir.. Yâni dıştan onları manzaralarıyla herkes beğenir; fakat içlerinde îman, fikir, şahsiyet, karakter ve cesaret yoktur. Korkaktırlar, her çığlığı kendi aleyhlerine zannedecek kadar ürkektirler. Allah Teâlâ onları bu halleriyle, giydirilip duvara dayatılmış kerestelere benzetmiştir. Öyle ruhsuzdurlar1763 onlar! 1764
Verdiğimiz âyet, bir önceki konumuzu içeren âyetin hem devamı, hem de tamamlayıcısı olup yine münâfıkların belirgin özelliklerini yansıtmaktadır. Âyetin tesbitine göre, münâfıklar dıştan bakınca öncelikle diğer insanları imrendirecek bir şekilde giyimleri, kuşamları, şıklıkları, irilikleri, güzellikleri ve bedensel düzgünlükleri ile dikkat çekerler. Konuştukları zaman ise sözlerinin akıcılığı, tatlılığı ve konuşma sanatına olan merak ve yatkınlıkları dolayısıyla güzel konuşurlar ve içinde bulundukları toplulukta ilgiyle dinlenirler.
Gerçekten de İbn Abbas’ın açıklamasına göre, Abdullah İbn Ubey yakışıklı, sıhhatli, çekici, konuşkan bir kimseydi. Onun Medine’nin ileri gelenlerinden olan arkadaşları da kendisi gibiydi. Hz. Peygamber meclise geldiğinde sırtları yastıklara dayanmış bir şekilde iddialı iddialı lâflar ederlerdi. Öyle ki onların bu halini gören bir kimse, bu muteber kişilerin, şehrin en alçak karakterli kimseleri
1761] N. Şahinler, s. 308-311
1762] 63/Münâfıkûn, 4
1763] Beyzavî, II, 478; Elmalılı, VII, 5001-5002
1764] V. Ulutürk, s. 83
- 392 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduklarını tahmin edemezdi. Ya Rasûlullah diye söze başladıkça Hz. Peygamber de sözlerini dinlerdi. Onlar ise kendilerine söz söylediği zaman resmi bir tavırla ve dıştan ağır başlı bir vaziyette dinler gibi sessizce dururlar, ancak kulaklarına söz girmezdi.
Yani duvar yastıklarına yaslanarak oturan bu kimseler, tıpkı “duvara dayatılmış keresteler” gibidirler. Bu ifâde, onların ahlâki duygularını yansıtmak ve insani bir öze sahip olamadıklarını vurgulamak için kullanılmıştır. Başka bir ifâde ile münâfıklar oturdukları yere dayanmış ahşap keresteler gibi dışları, endamları düzgün, hareketsizce kurulup otururlar. Ancak içleri bilgi ve şuurdan, yetişme ve gelişme kabiliyetinden mahrum, sağlamlık ve dayanıklılıktan uzak, boş ve kurudur. Onlar odun gibi anlayışsız veya çürümüş odun gibi içi bozuk insanlardır. Yine münâfıklar “her çağrıyı kendi aleyinde sanırlar.” Bu kısacık cümlede, onların suçlu vicdanlarının tasviri yapılmıştır. Çünkü onlar her an kalplerinde, nifaklarının ve iman iddialarının yalan olduğunun anlaşılması korkusunu taşıyorlardı. Dolayısı ile her an bu sırlarının açığa çıkmasından ya da müslümanların kendilerinin bu davranışlardan ötürü bir gün sabırlarının taşıp hesap sorabileceklerinden korkuyorlardı. Bu yüzden şehirde küçük bir gürültü bile olsa, hesap vaktinin gelişini mi haber veriyor diye ürküp duruyorlardı. Her hareketten korkuyor, endişe ediyorlar. Her sesi ve tıkırtıyı kendi aleyhlerine sanıyorlar. Kendilerini araştırdıklarını ve durumlarının herkes tarafından bilindiğini zannederek ürperiyorlar.
Âyet bu haliyle münâfıkların müslümanlarm düşmanı olduğunu hatta onların, açıkça düşmanlık yapanlardan daha tehlikeli olduğunu haber veriyor ve iman edenlera şu uyarıyı yapıyor: “Onların görünüşlerine aldanmayın, sizi aldatabilme ya da size zarar verebilme ihtimaline karşı her an dikkatli olun. Gerçek düşmandır onlar. Safların içine saklanmış, ordunun içine gizlenmiş olan düşman. Öyleyse sakının onlardan. Allah canlarını alsın, kahretsin onları.” Bu bir bedduâ değildir. Bu, Allah’ın, onları cezayı haketmiş olduklarına dair, haklarındaki kanaatini açıklamasıdır sadece. Yani onlar cezalandırılmaktan kurtulamayacaklardır. Başka bir anlam da şu şekilde verilebilir; Yani Allah ifâdeyi lugât mânâsı ile değil, ıstılahi mânâsı ile kullanmış olabilir. Bu takdirde anlam, “Allah onları kahretsin” şeklinde olur. Böylelikle Allah onların ihânetlerinin şiddetini vurgulamış olmaktadır, bedduâ etmiş değil. 1765
99- Tevbe-i Nasûh İle Tevbe Edenler
“Ey iman edenler! Etkili öğüt veren, bir tevbe (nasûh) ile Allah’a yönelin. Umulur ki Rabbiniz çirkinliklerinizi ve günahlarınızı örter ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere yerleştirir. O gün Allah, peygamberi ve onunla birlikte iman edenlerı utandırmayacaktır. Onların nurları, önlerinde ve sağ yanlarında koşup-parıldar. Şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Nûrumuzu tamamla ve bizi bağışla! Sen her şeye Kadimsin, her şeye gücün yeter.” 1766
Nasûh: Nush kökünden gelen bir abartma kipidir ve çok öğüt veren demektir. Tevbe, çok öğüt verici olarak nitelendirilmiştir. Yani, sahibine, günahı bırakmasını öğütleyen, onu günahtan kurtaran sadık bir tevbe ile tevbe ediniz, Allah’a dönünüz demektir. Bir tefsire göre de nasûh, elbiseyi dikmek anlamına gelir. Burada yırtılan dini buyrukları diken, ruh elbisesinde açılan yırtıkları onaran bir
1765] N. Şahinler, s. 312-314
1766] 66/Tahrîm, 8
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 393 -
tevbe ile tevbe ediniz demektir.1767 Bu bakımdan, “nasûh bir tevbe” dendiğinde lügat anlamı olarak kendisinde riyâ ve nifaktan bir-şey bulundurmayan bir tevbe anlaşılır. Yahut günahlardan tevbe edip, insanın kendi nefsini kötü bir sondan kurtarması veya kişinin işlediği bir günahtan tevbe edip, düzelmiş olarak dinindeki bir açığı kapatması ya da başkalarına örnek ve onların kurtuluşlarına vesile olacak derecede tevbe ederek, hayatını düzene koyması da anlaşılabilir. Tüm bunlar ifâdenin lügat karşılıklarıdır.
Istılahî anlamı ise hadisler vasıtasıyla elde edilmektedir. Örneğin İbn Ebi Hatim’in Zirr bin Hubeyş’ten naklettiğine göre, o şöyle demiştir: Ben Ubey bin Kab’e “tevbeten nasûha”nın anlamını sorduğumda, O bana şu şekilde cevap verdi: “Bu soruyu ben de Rasûlullah’a sordum ve O bana: “Bir günah işlediğinde, günahından pişmanlık duyup, Allah’tan af dilemen ve bir daha o günahı işlememendir” dedi.
Aynı anlamda bir söz İbn Mesud, Hz. Ömer, İbn Abbas’tan nakledilmiştir. Başka bir rivâyette Hz. Ömer nasûh tevbesini şöyle tarif etmiştir: “Kişinin bir günahını tekrar işlemekten sakınması ve bir daha böyle bir günahı aklına bile getirmemesidir.”1768 Hz. Ali, bir defasında bir bedevînin tevbe ve istiğfar kelimelerini aceleyle tekrarladığını görür ve “Bu sahte bir tevbedir” der. Bedevî: “O halde sahih tevbe nasıl olur?” diye sorduğunda, Hz. Ali şöyle cevap verir: “Tevbenin sahih olabilmesi için 6 şart gereklidir:
1) Yaptığına pişman olman,
2) Gaflet ettiğin farzları yerine getirmen,
3) Gasbettiğin Hakkı geri vermen,
4) Eziyet ettiğin kimseden özür dilemen,
5) İşlediğin günahı tekrarlamamaya azmetmen,
6) Nefsini Allah’a itaatle eğitip, günah işlerken zevk aldığın gibi, Allah’a itaat ederken de sıkıntı çekmen.”1769
Tevbe ile ilgili bazı özellikleri şöyle verebiliriz: Birincisi, tevbe, kişinin Allah’a yaptığı itaatsizlikten pişman olmasıdır. Yoksa bir günahtan uzak durabilmek için, kişinin kendi kendine söz vermesi yahut sıhhat, kötü şöhret ve mal kaybı gibi nedenler dolayısıyla alkol kullanmaktan vazgeçmek tevbe tanımına girmez. İkincisi, Allah’a itaatsizlik yaptığını hisseden kimse, hemen oyalanmadan tevbe edip, günahını telafi yoluna gitmelidir. Üçüncüsü, tevbe ettikten sonra günah işleyen kimse, tekrar tekrar tevbe edip günah işlememelidir. Bu şekilde davranan bir kimsenin bu davranışı, onun tevbesinin sahte olduğuna bir delildir. Çünkü tevbenin asıl ruhu, insanın işlediği günah sonrasında pişman olmasıdır. Fakat sürekli aynı günahı işleyen kimse, gerçekte pişman olmamış demektir. Dördüncüsü, samimiyetle tevbe edip, bir daha o günahı işlememeye azmeden kimse, yine de beşeri zaaf dolayısıyla aynı günahı işlediğinde, tevbe ettiği günah tazelenmiş olmaz. Bu nedenle o kimsenin sonra işlediği günahından tevbe edip, bu günahı
1767] Mefatihu’l-Ğayb, III/47
1768] İbn Cerir
1769] Keşşaf
- 394 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tekrarlamayacağına daha bir kuvvetle azmetmelidir. Beşinci, kişinin, işlediği günahı her hatırlayışında tevbe etmesi gerekmez. Ancak o kişinin nefsi, daha önce işlediği günahtan halâ haz alıyorsa, o takdirde tekrar tekrar tevbe yapmalıdır. Ta ki o günahını hatırladığında pişmanlık duyana kadar... Bu bakımdan gerçekten Allah korkusuyla, işlediği günahtan tevbe eden kimse, artık o günahından haz almaz. Çünkü o Allah’a itaatsizlik yapmıştır. Ve buna rağmen işlediği günahtan haz almaya devam ediyorsa, bu onun kalbinde, Allah korkusunun henüz kök salmadığının işaretidir.
Verdiğimiz âyetin lâfzı iyice düşünüldüğünde, “tevbe ederseniz, sizi Muhakkak affedeceğim ve cennete koyacağım” denilmediği farkedilecektir. Sadece “samimiyetle tevbe ederseniz ola ki Allah sizi affeder ve cennetine koyar” şeklinde ümit verilmektedir. Bunun anlamı şudur: Günah işleyen bir kimseye ceza verilmeyip, onu affettikten sonra Allah’ın cennete sokması vâcip değildir. Ancak onun günahını affedip, onu mükâfatlandırmak Allah’ın bir lütfü olur. Dolayısıyla bir kul Allah’tan mağfiret ümit etmeli ama tevbe ettikten sonra affedilirim diye günah işlememelidir.
Verdiğimiz âyette yer alan “o gün Allah, peygamberi ve onunla birlik iman edenlerı utandırmayacaktır” ifâdesi şu anlama gelebilir: “Bir mü’minin yaptığı iyi ameller ve onların mükâfatı yok olmaz. Yani kâfir ve münâfıklar, mü’minler hakkında “inandılar da ne oldu?” diyebilme fırsatını asla elde edemeyeceklerdir. Sonuçta zelil ve rezil olanlar Allah’a isyan edenlerdir, itaat edenler değildir. “Şüphesiz ki Allah’ın, mü’minleri peygamberine bağlayarak, herkesin perişan olduğu o günde şerefli bir saf halinde göstermesi gerçekten son derece büyük bir ikram ve insanı imrendirici bir lütufdur. Yine âyette, mü’minlerin önlerindeki nûrun, haşr meydanından cennete kadar beraberlerinde geleceği anlaşılmaktadır. Haşr meydanında cehennem ehli karanlıklar içerisinde çırpınıp dururlarken, mü’minler bu nur ile yollarında yürüyeceklerdir. Herkesin karanlıklar içerisinde ahu figan eylediği böylesine nazik bir atmosferde, mü’minler de kendi işledikleri günah ve hataları düşünüp, “sakın biz de bu nurdan mahrum olup, o bedbahtların haline düşmeyelim!” diye bu nûrun kendilerine yetip yetmeyeceği endişesi içerisinde olacaklar ve şöyle duâ edeceklerdir :”Rabbimiz nûrumuzu tamamla, bize mağfiret et, bu nur bize cennete kadar yetsin.”
Dillerin tutulduğu, kalplerin durduğu bu sıkıntı dolu günde böyle bir duâ onun kabul olunduğunun ifâdesinden başka bir şey değildir. Çünkü; “Allah (c.c.), mü’min kullarına böyle bir duâyı ilham ederse İlâhî kader onun muhakkak kabul olacağını gösterir.” Çünkü bu hallerde duâ bir nimettir ve bu Allah’ın ihsan ettiği aydınlık ve diğer ikramlara ilâve bir nimettir. 1770
100- İki İmansız, İki İmanlı Kadın
“Allah inkâr edenlere, Nuh’un karısı ile Lût’un karısını misal verir: Bu ikisi, kullarımızdan iki sâlih kulun (nikahı) altında idiler, onlara hıyanet ettiler (inkârlarını gizlemişlerdi.), kocaları, Allah’dan gelen azabı onlardan savamamışlardı. O iki kadına “Haydi girenlerle beraber siz de ateşe girin.” denildi, Allah, iman edenlera da Firavn’ın karısını misal gösterir: O, “Rabbim, katından bana cennette bir ev yap, beni Firavn’dan ve onun (kötü) işinden kurtar. Ve beni şu zâlim toplumdan kurtar,” demişti. (Yine Allah, iman edenlera), İmran’ın kızı
1770] N. Şahinler, s. 315-319
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 395 -
Meryem’i de (misal verir). O, namusunu (kale gibi) korumuştu. Ona ruhumuzdan üfledik. O, Rabbinin sözlerini ve kitablarım tasdik etti ve gönülden itaat edenlerden oldu.” 1771
Birinci meselde Nûh ve Lût’un (a.s.) hanımlarını Yüce Allah, en yakınları olduğu halde, o peygamberlere dinlerinde hıyânet ettikleri için, inkârcılara örnek olarak göstermiştir. Yani onlar, imansız oldukları için, en yakınları oldukları halde, bu iki mübarek peygamber onları kurtaramamışlardır.1772 Nûh’un (a.s.) karısı, imansızlara, kocasının mecnûn olduğunu söylerdi. Lût’un (a.s.) karısı da, kocası bir erkek misafir alınca, imansız kavmine onu haber verirdi.1773 İşte bunların âleme ibretlik mesel olan halleri, bu boyutta olduğu için, onlara “Haydi girenlerle beraber siz de ateşe girin.” denildi. Bütün kâfirler için böylece kötü bir örnek oldular. 1774
İkinci temsilde de Allah Teâlâ, iman edenlera, Firavn’ın karısı Âsiye’yi1775 ve İmran kızı Meryem’i örnek vermiştir. Mü’minler eğer sağlam bir imana sahib olurlarsa, kâfirlerle ne kadar içice olsalar bile, bu onlara bir zarar vermez ve sevablarından birşey eksiltmez. Allah’a yakınlıklarına mani olmaz. Âsiye, Allah düşmanlarının en ileri geleninin karısı olduğu halde, mü’minlere örnek bir kadın olarak Kur’ân’da bir mesel olmuştur. Hz. Meryem’in ise, zaten dünyada ve âhirette, kadınlar içinde seçkin bir yeri vardı.1776 Bunda Hz. Peygamberimiz’in pâk zevcelerine de bir ta’rîz olabilir. Bu, Hz. Peygambere güvenmeyin, iyi amellerle Allah’ın rızasını kazanmaya bakın, demektir. 1777
101- Mü’min ve Kâfirin Gidişi -Yüzükoyun Sürünenler
“Şimdi yüzüstü kapanarak sürünen mi doğru gider, yoksa dosdoğru yol üzerinde düpedüz (ayakta) yürüyen mi?” 1778
Bu âyet de yüzüstü sürünen kâfirin temsilidir. Ayakta, dümdüz yolda yürüyen de mü’minin meselidir.1779 Kâfirler bu dünyada nasıl, hakikate böyle ters iseler, rivâyete göre, âhirette de Allah Teâlâ onları yüzleri üstü haşredecektir.1780 Bu mesele Allah onların manevî tersliklerini, müşahhas olarak anlatmıştır. Bu iki grubun mukayesesi 6/En’âm, 81. âyet-i kerimesinde de vardır. “(...) Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki gurubdan hangisi: (mü’minler mi, müşrikler mi) güvende olmaya daha lâyıktır?” 1781
Âyette mü’min ile kâfir arasındaki farkı ortaya koymada çarpıcı bir benzetme yapılmıştır. Hayvanlar, insanlardan yana fayda sağlasınlar diye yaratılmış ve onların buyruğuna verilmiştir, insanoğlu en şerefli canlı olarak yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak bulunuyor; o bakımdan da iki ayak üzeri dimdik durabilme nimetine erdirilmiştir. Hayvanlar ise, insanların istifâdesine verildiği için çoğu
1771] 66/Tahrîm, 10-12
1772] Beyzavî, II, 488
1773] İbn Kesîr, IV, 393
1774] Elmalılı, VII, 5131
1775] İbn Kesir, IV, 394
1776] Zemahşeri, IV, 131
1777] Ş. Mansûr, s. 212; V. Ulutürk, s. 83-85
1778] 67/Mülk, 22
1779] Zemahşerî IV, 139
1780] İbn Kesir, IV, 399
1781] V. Ulutürk, s. 54-55
- 396 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yüzükoyun iki veya dört ayaklı, ya da sürüngen olarak yaratılmışlardır. İnsanla hayvan arasındaki bu açık fark ne ise, inkârcıyla mü’min arasındaki fark odur. Birinin kalbi eğiktir, diğerinin kalbi doğru ve düzenlidir. Bu gerçeği 7/A’râf, 179. âyet daha açık bir ifâdeyle vurgulamaktadır: “Yemin olsun ki Biz, insanlardan ve cinlerden bir çoğunu cehennem için yarattık. Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar, gözleri var bunların, onlarla görmezler; kulakları var bunların, onlarla işitmezler. Hayvanlar gibidir bunlar. Belki daha da şaşkın. Gafillerin ta kendileridir bunlar.” 1782
Yüzükoyun sürünen ya doğrudan doğruya ayaklarıyla değil de hedefe varmak için yüzüstü sürünerek giden kimsedir. Yahut ta yolda yürürken ayağı kayıp yüzü koyun düşen sonra yeniden ayağa kalkıp tekrar aynı şekilde düşen kimsedir. Her iki hal de zor, acı ve sıkıntı dolu haldir. Kişiyi doğru bir yola ve iyi bir sonuca ulaştırmaz. Hiç böyle yürüyenle, sağa sola sapmadan, ayağı kaymadan dosdoğru yolunda yürüyen, hedefi belirli, gideceği nokta kesin olan kimse bir olur mu?
Birincilerin durumu Allah’ın yolundan sapan, Allah’ın kanunlarıyla çatışan, doğru yoldan mahrum insanların halidir. Onlar yürürken tabii/fıtri kanunlara karşı çıkarlar. Kâinat kanunlarının (sünnetullah) dışında bir yol takip etmek isterler. Bunun için de sürekli bir çatışma, devamlı bir kayma ve ebedî bir yorgunluk içerisinde sapıtıp kalırlar. İkincilerin durumu ise, kendisini Allah’ın yoluna veren ve Allah’ın hidâyetiyle yol alan mesut kimselerin halidir. Onlar düzgün ve mamur yollarda İlâhî kanunlar uyarınca hareket ederler. Bu yol iman kafilesinin hamd ve sena ile yürüdüğü yoldur. Yine bu yol, bütün canlı ve cansız yaratılmış tüm varlıkların takip ettiği yoldur.
Şurası muhakkak ki iman hayatı, doğruluk, dürüstlük ve kolaylık yoludur. Küfür hayatı ise zorluk, sapıklık ve düşkünlük yoludur. Âyetin sonunda yeralan “hangi yolun daha doğru olduğu?” konusundaki soru ise cevap vermeyi gerektirecek bir kapalılıktan kaynaklanmamaktadır. Buradaki soru, sadece gerçeğin bir kez daha açıklanması ve cevaplandırılması içindir. Soru ve cevap zaten satırlarda ardarda yer almaktadır. Gaye, bu hareketli tablonun gözler önünde yeniden canlandırılmasıdır. İşte bu aynı zamanda Kur’an’ın ifâdeleri tasvir etmekte kullandığı bir metottur. 1783
102- Burnu Üzerine Damga Basılanlar
“Biz, yakında onun burnu üzerine damga basacağız.” 1784
Verdiğimiz bu âyeti, kendinden önceki âyetlerle bağlantılı olarak değerlendirdiğimizde “burunlarına damga basılan” insanların kimler olduğunu daha açık bir şekilde görmekteyiz. Bu insanlar; yalan söyleyen, yağcılık yapan, yemin edip duran, insanları kötüleyen, söz getirip götüren, hayra engel olan, saldırgan, mal ve evlât çokluğu ile övünen ve daha da, ilerisi Allah’ın âyetlerine “eskilerin masalları” diyenlerdir. Hatta 68/Kalem, 10’da Cenâb-ı Hak, Allah Rasûlünü bu aşağılık insanlara itaat etmeme konusunda uyarmaktadır.
İşte bu insanların yakında Allah, burunlarının üstünü ateşle damgalayıp işaretleyeceğini; yani kibirlerini kırıp şişmiş burunlarını yere sürteceğini haber
1782] 7/A’râf, 179
1783] N. Şahinler, s. 320-322
1784] 68/Kalem, 16
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 397 -
vermektedir. Âyette geçen “hortum” kelimesi kibirli insanın burnundan kinayedir. Bu burun üzerine konulan işaret de Bedir günü kılıçla vurmak yahut kıyâmet günü ateşle dağlayıp o kişinin azaplık olduğunu belirlemektir.1785 “Burnu büyümek”, “burun şişirmek” kibir ve gurur fiiline işarettir. Sonra hortum fil ve domuz burunlarında kullanıldığı ve yüze, burna damga vurmak en çirkin şeyler olduğu için, bu sözde onu büyük bir şekilde aşağılama mânâsı vardır. Onun için Hz. Peygamber, hayvanların bile yüzlerinden damgalanmasını yasaklamış ve bunu yapana lânet etmiştir.1786 Yüzde burun ise en önde olduğu için en göze batan, ilk sakınılması gereken, şeref ve onur işareti sayılan ve ondan dolayı en muhterem secde yeri olan bir uzuvdur.
Kısacası hortumunu (burnunu) dağlamak, damgalamak, bizim kullandığımız “burnunu kırmak” deyiminde olduğu gibi gerek maddî olsun, gerek mânevî, gerek dünya ile ilgili olsun, gerekse âhiretle ilgili son derece aşağılama mânâsınadır. Âyette geçen ifâdenin “tekil zamir” olması, müfessirleri bu şekilde nitelenen kişinin Velîd ibn Muğire olduğu konusunda birleştirmiştir. Fakat müşriklerin genel karakterini çizen bu âyetlerden sadece bir kişi değil, genellikle Hz. Muhammed’in peygamberliğine karşı çıkan tüm lider takımı anlaşılmalıdır. 1787
103- Fakire Vermeyen Bahçe Sahipleri
“Biz bunlara da belâ verdik, şu bahçe sahiblerine belâ verdiğimiz gibi: Hani onlar, sabah olunca (kimse görmeden onu mutlaka devşireceklerine yemin etmişlerdi, istisna da etmiyorlardı (inşaallah bile demiyorlardı). Fakat onlar uyurlarken, hemen gönderilen dolaşıcı bir belâ onu sardı da, bahçe simsiyah kesiliverdi. Sabahleyin erken: ‘Ürünlerinizi devşirecekseniz erken çıkın’ diye, birbirlerine seslendiler. ‘Bugün orada hiçbir düşkün kimse yanımıza sokulmasın’ diye gizli gizli konuşarak yürüyorlardı. Yoksullara yardım etmeye güçleri yeterken, böyle konuşarak erkenden gittiler. Fakat bahçeyi görünce, ‘Herhalde yolu şaşırdık. Hayır, doğrusu biz mahrum bırakıldık’ dediler. Orta (yolda giden) iyileri, “Ben size demedim mi? Rabbinizi, tesbih etmeniz gerekmez miydi’ dedi. ‘Rabbimizi tesbîh ederiz, doğrusu biz yazık etmişiz’ dediler ve (şimdi) dönüp birbirlerini kınamaya başladılar: ‘Yazık bize, dediler, biz azgınlarmışız. Belki Rabbimiz bize bundan daha İyisini verir; doğrusu artık Rabbimizden diliyoruz.’ İşte azab böyledir. Âhiret azabı ise, elbette daha büyüktür; keşke bilseler.” 1788
Bu âyetlerde mesel olan kıssa, Yemen’de San’a yakınlarındaki Savran denilen yerde geçer. Orada sâlih bir adamın güzel bir bağı vardı. Ona iyi bakar, ondan Allah hakkını fakirlere verirdi. Derken vefât etti, bağ çocuklarına kaldı. Onlar, insanlara, bağın ürününden onların Hakkı olanı vermediler. Neticesi işte yukarıdaki âyetlerde anlatıldığı gibi oldu. Onlar da, dillere destan, âleme ibretlik. bir mesel olarak, başlarına gelen bu olayla, Kur’ân’da yerlerini aldılar. Araplar bu kıssayı bilirlerdi, onun için Allah Teâlâ, Kur’ân’da bu olayı hatırlatmaktadır. 1789
104- Allah Rasûlünü Gözleri ile Yıkmak İsteyenler
“O küfretmekte olanlar, zikri/Kur’an’ı işittikleri zaman, seni neredeyse gözleriyle
1785] et-Teshîl, 4/138
1786] Müslim, Libas 107
1787] N. Şahinler, s. 323-324
1788] 68/Kalem, 17-33
1789] İbn Kesir, IV, 406; Zemahşerî, IV, 144-145; Beyzavî, II, 495-496; V. Ulutürk, s. 85-86
- 398 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yıkıp-devireceklerdi. ‘O gerçekten bir delidir’ diyorlar. Oysaki o zikir/Kur’an, âlemler için bir öğütten başka şey değildir.” 1790
Verdiğimiz âyetlerde müşriklerin, Hz. Muhammed’e karşı duydukları kıskançlık ve düşmanlık tasvir edilmektedir. Onlar, Peygamber’in Kur’an okuduğunu duydukça âdeta gözleriyle onu yerinden kaydıracak, yiyecek, helâk edecek veya etkileyecek, nazar değdirecek gibi bakıyorlar ve O’na “mecnun” diyorlardı.
Mecnun; cinlenmiş demektir. Araplar şairlerin, sihirbazların ve kahinlerin cinlerden ilham aldıklarına, herhangi bir dnnin etkisine girip onun telkin ettiği sözleri söylediklerine inanırlardı. Hz. Muhammed’in de şair, kâhin veya sâhir (sihir yapan) gibi cinnin etkisi altına girdiğini, söylediği sözlerin ona, cin tarafından telkin edildiğini sanıyorlar ve bu yüzden ona şair, kahin, sahir veya mecnun diyorlardı ki, bunların hepsi cinle ilişki kuran, cinnin etkisinde hareket eden kimseler olarak kabul edilirdi.
Bu nedenle Allah, Kur’an’ın bir cin telkini olmayıp kendi vahyi olduğunu belirtmek için “O, alemler için bir öğütten başka bir şey değildir” buyurmuştur. Çünkü cin telkinleri saçma sapan birtakım kafiyelerden dizilmiş tutarsız sözlerdir. Onlarda hikmet ve öğüt yoktur. Oysa bu Kur’an yapmacık sözlerden uzak, baştan başa hikmet ve öğütle doludur ve kendisini dinleyenlere şan ve şereftir. Âyette yeralan “âlemler” tâbiriyle bütün Arap kabileleri kasdedilmiş olabileceği gibi bütün insanlık da kasdedilmiş olabilir. Kur’an’ın daha sonra inmiş âyetleri de göz önünde bulundurulunca, birinci mânânın daha güçlü olduğu anlaşılır. Ama yine de bu tâbir için de Risalet-i Muhammediyye’nin evrenselliğine işaret vardır.
Bu âyet indiği zaman İslâm davası henüz Mekke devrini yaşıyordu. Bunca inkârla karşı karşıyaydı. İslâm’ın peygamberi bu zehirli bakışlara maruz kalıyordu. Müşrikler onunla savaşmak için ellerinden geleni geri koymuyorlardı. İşte o ilk anlarda, bu sıkıntı hisarları arasında İslâm evrenselliğini ilan ediyor. Günümüzde bir takım iftiracıların iddia ettiği gibi İslâm’ın evrensellik sıfatı sonradan Medine’de zafer kazanınca ortaya çıkmış olan bir sıfat değildi. Tam aksine Mekke devrinin daha ilk günlerinde bu sıfat ortaya konmuştu. Çünkü doğuşundan beri özünde var olan bir gerçekti bu.
“Gözleriyle seni yıkacaklar” ifâdesine Kelbî, “seni, risaletini tebliğ görevinden çevireceklerdi”, Hasan Basri: “Neredeyse seni gözleriyle öldüreceklerdi”, İbn Kuteybe: “Allah, gözü değen kimsenin, beğendiği şeye gözünün değmesi gibi onlar da sana göz değdireceklerdi mânâsını kasdetmemiştir. Sen Kur’an okuduğun zaman onlar sana öyle bir düşmanlık ve öfke ile bakıyorlardı ki neredeyse seni devireceklerdi” mânâsını vermişlerdir. 1791
105- Boyunlarını Uzatarak Kaçanlar
“Şimdi küfretmekte olanlara ne oluyor ki, boyunlarını sana uzatıp koşuyorlar. Sağdan ve soldan halka halka olarak.”1792
Verdiğimiz âyetlerde nankörlerin, Hz. Muhammed’e doğru koşup gelmeleri, onun yanında grup grup oturup, ondan duyduklarını hayretle karşılayarak
1790] 68/Kalem, 51-52
1791] N. Şahinler, s. 325-327
1792] 70/Meâric, 36-37
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 399 -
birbirleriyle konuşmaları kınanıyor. Bunlar samimi olsalardı, gelip bir arada topluca oturur, Kur’an’ı edeple dinlerlerdi. Ama hem geliyorlar, hem de kendi aralarında grup grup oturup konuşuyorlar. Hz. Peygamber (s.a.s.) insanları Hakk’a dâvet için Kur’an okurken onlar kendi aralarında konuşup meclisin sükunet ve huzurunu bozuyorlar. Onlar bu halleriyle cennete gireceklerini mi umuyorlar? Hayır, Allah’ın elçisine ve sözüne karşı saygısız davrananlar cennete giremezler. Bugün Peygamber’e alaylı gözlerle bakanlar, yarın âhirette utançlarından yüzlerini kaldırıp karşıya bakamazlar, gözleri önlerine düşer.
Müşrikler, Hz. Peygamberin çevresinde grup grup oturur onu dinler, fakat ciddiyetle dinlemez, söyledikleriyle alay ederlerdi. Ve birbirlerine: “Muhammed’in dediği gibi eğer şunlar cennete girerse biz onlardan önce cennete gireriz” derlerdi. İşte âyetlerde onların bu davranışı kınanmaktadır. Âyetin metninde geçen “muhtıi’ne” kelimesi hızlı adımlarla koşan ve sürükleniyormuşcasma boynunu uzatan kimse demektir, “i’zine” kelimesi ise halkalanmak demektir. Böylece âyetin ifâdesinde küfredenlerin şüpheli hareketleriyle gizliden gizliye alay edilmekte ve taşıdıkları ruh hali canlandırılmaktadır. Onlar Hz. Peygamber’i dinleyip doğru yolu bulmak için hızlı adımlarla koşmuyorlar. Fakat dehşetle onu görür görmez aleyhinde hile ve oyunlar hazırlamak üzere halkalanıp konuşuyorlar.
Kur’an böyle bir davranış içerisinde bulunanlara şöyle seslenmektedir: “Yoksa onlar küfrettikleri, peygambere işkence yaptıkları, Kur’an’ı dinledikleri, hile yapmak için toplandıkları halde Allah katında büyük yerleri olduğunu mu sanıyorlar? Ve bu yerlerinin ağırlığından dolayı Allah’ın ölçüsünde de bir ağırlıkları bulunup Naim Cenneti’ne girdirileceklerini mi zannediyorlar?”1793 Bu sorunun cevabını yine Kur’an’ın kendisi tek kelime ile cevaplıyor: “Hayır”. 1794
106- Dikilmiş Putlara Doğru Akın Akın Koşanlar
“O gün kabirlerinden fırlayarak çıkarlar. Dikilmiş putlara doğru akın akın gider gibidirler. Gözleri yere eğik; bir zillet kuşatmıştır onları. İşte bu gündür onlara vaat edilmiş olan.” 1795
Verdiğimiz âyetler kıyâmet gününde müşriklerin karşılaşacakları durumu ortaya koymaktadır. Kıyâmet gününde onlar hızla kabirlerinden çıkar, dikilmiş putlara koşarcasına koşarlar. Çünkü onlar dünyada putlarına nasıl koşuyor idiyseler, âhirette de hesap yerine öyle koşarlar. Fakat orada gözleri öne düşüktür, dünyadaki gibi kibirleri kalmamıştır. Utanç ve korkularından şimdi artık yukarıya değil, önlerine bakarlar. Yüzlerini alçaklık bürümüş, kendilerini üzüntü kaplamıştır. İşte onlara haber verilen kıyâmet günü, böyle bir gündür.
“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz” sözü artık tecelli etmiştir. Âyette geçen “nusb” kelimesi Allah’ın yerine ve yanına konulan yedek ilâhları sembolize eden dikili taşlar ve putlardır. Müşrikler dünyada iken bu putları selamlamak, önlerinde saygı duruşu yapmak, çelenk koymak ve hatta şeref defterlerini imzalamak için birbirleriyle yarış edercesine nasıl acele koşuyorlarsa, hesap yerine çağrıldıkları zaman da aynı şekilde hızlı hızlı kabirlerinden kalkarlar.
1793] 70/Meâric, 38
1794] 70/Meâric, 39;N. Şahinler, s. 328-329
1795] 70/Meâric, 43-44
- 400 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âyetin ifâdesinde kullanılan bu benzetme sanki müşriklerin gururlanıp böbürlenmelerine karşı gizli bir alay içermekte, şüphe duydukları, yalanladıkları ve çabucak gelmesini istedikleri günde karşılaşacakları kaçınılmaz sonu kendilerine hatırlatmaktadır. Ama iş işten geçmiş “vadolunan gün” gelmiştir. Özetle söylemek gerekirse; “yaşadıkları günle bugün arasında çok büyük farklar vardır.” 1796
107- Cehennem Odunları
“Nihâyet bizden Allah’a teslim olanlar da var, haksızlığa sapıp çizgiden çıkanlar da var. Allah’a teslim olanlar, işte onlar doğruyu ve hayrı aramışlardır. Haksızlığa sapanlar ise cehenneme odun olmuşlardır.” 1797
Kur’an’ın 72. sûresi olan “Cin Sûresi”, 1. âyetinden 15. âyetine kadar bir grup cinnin Kur’ân-ı Kerim’i dinledikten sonra nasıl iman ettiklerini ve bu doğrultuda çok olumlu görüş ortaya koyan sözlerini içermektedir. Bu sözlerden bazıları da yukarıda verdiğimiz âyetleri oluşturmaktadır. Bu âyetlerde cinler; kendilerinin içinde de müslümanlar ve haktan sapanlar bulunduğunu, müslüman olanların doğru yolu arayıp bulduklarını, yoldan sapanların ise cehenneme odun olduklarını itiraf etmişlerdir.
Cinn: Cins ismi olup, tekili cinnidir. Gözle görülmeyen birtakım varlıklara “cinn” denir. Bu kelimenin kökünde gizlilik anlamı vardır. “Cenne”, örttü, gizledi; “cunneh”, kalkan yani sahibini örtüp koruyan siper; “Cenin” ana rahmindeki çocuk, “cenan” bedendeki kalb; “Cennet” ağaçların zeminini örttüğü bahçe; “Cünun” aklı örten hastalık demektir. İnsanın karşılığı olarak gözden gizli birtakım varlıklara “cinn” denir ki bu genel anlamda bütün ruhsal varlıklar: melekler, şeytanlar bu tâbirin içine girer. Bir başka tanıma göre cinn, ruhsal varlıkların hepsi değil, bir kısmıdır. Cinler latif varlıklardır. Âteşten yaratılan ve insanlar gibi sorumlu olan cinlerin de müslümanı, kâfiri, iyisi ve kötüsü vardır.1798 Onlar da bu dünyada yaptıkları işlere göre hesaba çekilecek, âhirette cennete veya cehenneme gireceklerdir. 1799
Şimdi, eğer cin ateşten yaratılmış ise bunlar cehennem ateşine atıldıklarında, ateşten oldukları için bir şey olmayacaktır şeklinde bir soru sorulabilir. Bu soruya şöyle yaklaşmamız mümkündür: Kur’an’a göre insan da topraktan yaratılmış değil midir? Örneğin, insana taş gibi olmuş bir kuru toprak parçası atılsa o kişinin canı yanacaktır. Aslında insanın cismi yeryüzü maddelerinden yaratılmışsa da bu madde et, deri, kemik vs. gibi değişik bir hal almıştır. Ama o maddelerden insan bir acı çekebilir. Aynı yaklaşımla cin de yapı itibarıyla ateşten yaratılmış bir mahlûktur, ama daha sonra can ve his taşıyan bir mahlûk haline gelmiştir. Ve dolayısıyla ateş ona ceza verebilir. 1800
108- Cehennemin Bekçileri
“Cehennemin bekçilerini, yalnız meleklerden kılmışızdır. Sayılarını bildirmekle de, ancak inkâr edenlerin denenmesini ve kendilerine kitab verilenlerin kesin bilgi edinmesini, iman edenlerın da imanlarının artmasını sağladık. Kendilerine kitab verilenler ve
1796] N. Şahinler, s. 330-331
1797] 72/Cin, 14-15
1798] 15/Hicr, 27
1799] 7/A’râf, 179; 46/Ahkaf, 31
1800] N. Şahinler, s. 332-333
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 401 -
mü’minler şüpheye düşmesinler. Kalplerinde hastalık bulunanlar ve inkârcılar, ‘Allah bu misalle neyi murat etti?’ desinler. İşte Allah, böylece dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola eriştirir. Rabbinin ordularını, kendisinden başkası bilmez. Bu, insanoğluna bir öğütten ibârettir.” 1801
Bu âyetlerde, cehennemin bekçilerinin melekler, yani Zebaniler olduğu ve sayılarının da on dokuz olduğu1802 bildirilir. Bu, bir iman konusudur, akılla bilinemez. İşte Cenâb-ı Allah, böyle mesellerle, anlaşılamayacak misallerle de insanları imtihan etmiştir. İman edenler, tereddütsüz hemen iman etmişler, kalplerinde hastalık olanlar ise, “Allah bu mesellerle neyi murad etti?” demişlerdir, işte Allah insanları, böyle mahiyetini bilemeyecekleri garib ve acaib sayılarla, misallerle, mesellerle de imtihan edip, imanlarını denemiştir. 1803
109- Öğütten ve Hakikatten Kaçanlar-Arslandan Korkup Kaçan Yaban Eşekleri Gibi Olanlar
“Öyleyken bunlara ne oluyor ki öğütten yüzçeviriyorlar? Arslandan ürkmüş yabanî eşekler gibi...”1804Kur’ân’dan ve öğütten sanki, arslandan ürkmüş yaban eşekleri gibi kaçarlar. Öğütten kaçanları Allah, işte böyle benzetmiştir. 1805
Verdiğimiz âyetlerde Kur’an’dan yüz çeviren, Kur’an’ı arkasına atanlar, inkâr ve sapıklıkta ısrar edip Hakk’ın sesine kulak vermeyen ve üstelik bu sesten nefret edip uzaklaşan müşrikler, arslandan korkup kaçan ürkek eşeklere benzetiliyor.
Bu benzetme bir arapça deyimdir. Yabani eşeklerin özelliklerinden biri de, bir tehlike hissettikleri zaman korkup, öyle kaçarlar ki başka bir hayvan böyle kaçamaz. Bu yüzden araplar çok korkarak aklı başından gitmişcesine kaçan bir kimseyi arslan ya da avcı görmüş yaban eşeğinin kaçışına benzetmektedirler.
Âyette geçen “kasvere” kelimesi “kasr” kökünden türetilmiş bir kelime olarak zorlu, zorba demek gibi olup “zorlu avcı alayı” veya “arslan” mânâlarına karşılık gelmektedir. İşte Kur’an ile verilen Allah öğüdünden kaçan, onu dinlemek istemeyen budalalar öyle ürküp kaçıyorlar. Oysa o zavallı vahşi eşeklerin kaçmaları bir çaresizlik olmakla beraber yine de tehlikeden kaçmaktır. Onda belki bir kurtuluş, bir umut, bir fayda düşünülebilir. Ama ya öğütten kaçanlar, onlar tehlikeden değil, kurtuluştan, kurtarıcıdan kaçıyor, faydalarını bırakıp yok oluşa koşuyorlar.
Bu kaçışlarıyla insan vasfından çıkıp vahşi hayvanlara dönüyorlar. Bu hal korkularından ve tehdit edilmelerinden değil de Rablerinin ve O’na varışın onlara hatırlatılması sonucu doğuyor. Onlara bu elem verici korkunç günden, o azap verici sıkıntılı yerden korunmaları için bir fırsat tanınmakta fakat bunu anlamıyorlar. Bugün de Allah’ın varlığına, birliğine, Hz. Muhammed’in Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğuna; aynı zamanda kurtuluşun ve mutluluğun İslâmî bir hayatı yaşamakla mümkün olduğuna yönelik çağrılara kulaklarını tıkayıp kaçanlar eksik değildir. Kur’an’ın bu benzetmesi her çağ ve dönemde canlı bir sahne olarak gören gözler önünde tecelli etmektedir.
1801] 74/Müddessir, 31
1802] 74/Müddessir, 30
1803] Zemahşerî, IV, 185; Elmalılı, VIII, 5459; Beyzavî, II, 519; V. Ulutürk, s. 86-87
1804] 74/Müddessir, 49-51
1805] V. Ulutürk, s. 87
- 402 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bütün bu söylediklerimizi tek bir cümlede söylemeye çalışırsak; “herkes korktuğundan kaçar, Allah’tan korkan ise gazabından rahmetine sığınarak yine O’na kaçar.” Çünkü Kur’an’ın ifâdesiyle: “Korkulmaya değer olan da O’dur; bağışlamaya layık olan da O’dur.” 1806
110- Ayakları Birbirine Dolaşanlar
“Hayır; can köprücük kemiğine gelip dayandığı zaman, “son müdahaleyi yapacak kim” denir. Artık gerçekten, kendisi de bir ayrılık olduğunu kavrayıp/anlamıştır. (Ölüm korkusundan) Ayaklar da birbirine dolaştığında; O gün sevk yalnızca Rabbinedir.” 1807
Verdiğimiz âyetlerde, insanın can verme hali ve bedenden ayrılan ruhun Allah’ın huzuruna götürülüşü anlatılmaktadır. 26. âyetin sonunda geçen “terâki” kelimesi köprücük kemikleri demektir. Bu ifâdeyle anlatılmak istenen ruhun bedeninden ayrılıp köprücük kemiğine ulaşmasıyla artık ölüm halinin başladığı işaretidir. Yani can boğaza çıkmış, son nefesi vermek üzere iken, işte bu anda her şey bitmiş gözleri yuvalarından kaydıran büyük sıkıntı gelip çatmıştır. Etrafındakiler ise bu son anda bir şeyler yapabilmek, kurtarıcı çareler aramak üzere çırpınıp dururlar: “Tedavi edecek, son müdahaleyi yapacak kimse yok mudur?” Sanki bulacakları çare fayda verecek, son nefesini veren geriye dönecekmiş gibi!
27. âyette yer alan “râkin” kelimesi “Rukye” kelimesinden türemedir. Üfürükçülük ve muskacılık anlamına gelir. “Râki” demek ise, yukarıya doğru tırmanmaktır. Şimdi eğer biz bunu ilk manada alırsak o zaman anlatım, deva bulamayan hastayı hemen acele okuyacak birisini aramak olur. Eğer ikinci manada alırsak, bu sefer anlamı meleklerin; “bu ruhu kim alacak, azap melekleri mi yoksa rahmet melekleri mi?” diye sormalarıdır. Diğer bir ifâde ile, bir kimse öldüğü zaman âhirette nereye gireceğinin kararı alınmaktadır. Yani eğer sâlih bir insan ise onu rahmet melekleri götürecek ve eğer kötü bir insan ise o zaman onun yanma kimse yaklaşmayacak ve azap melekleri onun ruhunu alacaktır.
O can çekişen, nefesi tıkanan, ölmek üzere olan kişi o anda anlar ki başına gelen hakkın emridir. Âyetin ifâdesiyle; tam ayrılıktır, sevgili dünyasından, nimetlerden ve bütün uzuvların birbirlerinden “elveda/ayrılık” diye diye acı ve keder içinde ayrıldığı tam ayrılıktır. O an bunu anlamış “ölüm korkusundan bacak bacağa dolaşmıştır.” Bacağın bacağa dolaşması, tenden çıkan ruhun, âhiret hesabından korkma durumunu, ya da ölenin cesedinin kuruyup bacaklarının birbirine yapışmasını veya kefene konup birbirine birleştirilmesini tasvir eder ki, ikinci ve üçüncü anlam daha uygundur.
Âyetlerde ortaya konulan sahne hakikaten çok şeyler ifâde etmektedir. Her âyet bir hareketi ortaya koymakta, her bölüm bir ışık tutmaktadır. Son nefes, bu acı ve katı, aynı zamanda karşı gelinmeyen ve geri çevrilemeyen hakikat karşısında, korkular, şaşkınlıklar ve feryatlar dile gelmektedir. Daha sonra kurtuluşu olmayan bir son gelip çatmaktadır. Her çare boşa gitmiş, her tedbir aciz kalmış, her canlının en sonunda varacağı biricik yol ortaya çıkmıştır: “O gün Rablerinin huzuruna doğru sevk olunurlar.” Âyette geçen “mesak” sevk anlamınadır. Yani o gün kişi yakalanır, başka birine değil, ancak Rabbine sevk edilir. İşte dünyanın sonu.. Bu âhireti bırakıp da peşin olan dünyayı sevenlerin dünyada varacakları
1806] 74/Müddesir, 56) (N. Şahinler, s. 334-335
1807] 75/Kıyâmet, 26-30
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 403 -
son, budur. Âhireti sevenlerin kurtuluş ve sevgiliye kavuşma neşesiyle gülümsedikleri bu an, dünya sevgisine sarılmış ruhlar için böyle elem verici bir ayrılık, sonsuz bir hicran, bitmez tükenmez bir sürgündür. 1808
111- Çoklukla Öğünenler
“(Mal, mülk ve servette) Çoklukla övünmek, sizi tutkuyla oyalayıp kendinizden geçirdi. Öyle ki ziyaret edip saydınız kabirleri.” 1809
Verdiğimiz ilk âyette geçen ve aynı zamanda sûrenin de adı olan “tekâsür”, çokluk yarışı yapmak, çoklukla övünmek anlamındadır. Kur’an’da bu deyim, insanın niteliğe karşılık” niceliği öne çıkarışını kınamak için kullanılmaktadır. Seviyesiz, onûru düşük bir hayatın temsilcileri mal ve evlât çokluğu ile böbürlenmeyi ve hayatı böyle bir çoklukta öne geçmenin bir yarış arenası haline getirmeyi esas alırlar. İnsanoğlunun bu yarışı, mezarlıkları ve ölüleri sayacak kadar ileri götürdüğünü söyleyen Kur’an, bunun en büyük aldanışlardan biri olduğuna dikkat çeker.
Tekâsür çokluk anlamına gelen “kesret” teriminden türetilmiştir. Onun üç anlamı vardır:
Birincisi, insanın en fazla kesret/çokluk elde etmek için çalışmasıdır. İkincisi, insanların bolluk elde etmek için birbirleriyle yarışması ve birbiri üzerine çıkmaya çaba göstermesidir. Üçüncüsü, insanların birbirlerine karşı kibirli davranmalarının bolluk dolayısıyla olmasıdır.
Tekâsür yani “çoklukla yarış” insanların yaşamını öylesine derinden etkilemiştir ki, onlar, daha önemli şeylerden gafil olmuşlardır, Onlar, hayat seviyeleri yükselsin diye kendilerini o kadar kaptırmışlardır ki, insani seviyelerini düşürmeyi bile göze almışlardır. Çok fazla servet elde etmek isterken bunun hangi yolla olacağını düşünmeden bu isteklere tutulmuşlardır. Onlar, çok fazla güç, en büyük askeri kuvvet ve en gelişmiş silâhları elde etmek isterler. Bu yolda birbirleriyle yarış içindedirler. Fakat onlar, bütün bunların, Allah’ın arzında zulüm yapmak ve insanlığın felaketini hazırlamak anlamına geldiğini düşünmezler. Kısaca “tekâsür”, insanları ve milletleri içine çeken sayısız şekillerdedir. Artık gece gündüz dünyadan, ondan faydalanmaktan ve dünyevi lezzetlerden başka bir şey düşünmeye meydan kalmamıştır.
İkinci âyette geçen “sonunda kabirleri ziyaret ettiniz” deyiminde üç anlam muhtemeldir: Birine göre, siz ölünceye kadar mal ve evlât çoğaltmakla meşgul oldunuz demektir. Kabirleri ziyaret etmek, ölüp kabre gömülmek anlamınadır. İkincisine göre, “kabirleri ziyaret etmek”, kabirlerdeki ölüleri anmaktır, kabirlerde olan ölülerle övünmek, onları ziyaret etmek şeklinde ifâde edilmiştir. Bazı kimseler ölen atalarıyla övünürler. Âyetin anlamı, çoklukla övünme sizi o kadar oyaladı ki ölüleri anacak, onlarla övünecek kadar ileri gittiniz. Üçüncüsüne göre “kabirleri ziyaret ettiniz” deyimi, fiilen kabirlere gittiniz, demektir. Bazı kimseler övünmek için kabirlere gider, adamlarının kabirlerini göstererek “işte şu, şu bizim kabirdir” demek sûretiyle oradaki ölülerle övünürlerdi. Bir rivâyete göre Ensâr kabilelerinden Harise oğullarıyla, Haris oğulları birbirine karşı övünmüşler,
1808] N. Şahinler, s. 336-338
1809] 102/Tekâsür, 1-2
- 404 -
KUR’AN KAVRAMLARI
biri diğerine: “Sizin içinizde falan, falan gibisi var mı?” demiş, ötekiler de böyle söyleyip her kabile, ötekine karşı sağ olan adamlarıyla övündükten sonra sıra mezarlıktaki ölüleri saymaya kadar gelmiş: “Haydi kabristana gidelim” demişler. Bu kez kabristanda ölüleri göstererek: “Sizde falan, falan gibisi var mı?” diye birbirlerine karşı övünmüşler, Allah bu âyeti indirmiş.
Âyette gerçekten kabirleri ziyaret kasdedilmiş olsa da burada kötülenen ziyaret, ölülerle övünmek için yapılan ziyarettir. Ölüleri rahmetle anma ve âhireti düşünmek için kabirleri ziyaret kötü değil, tam aksine sünnettir. Çünkü kınanan kabir ziyareti, kişiyi âhiretten gaflete düşüren ziyarettir.
Özetle âyetlerde insanların mal ve evlad çoğaltmak için birbirleriyle yarışa girmeleri ve ölünceye, kadar ömürlerini bu tutku ile geçirmeleri kınanmakta ve yakında, kendilerine haber verilen âhiret sorumluluğunun gerçek olduğunu kesin olarak bilecekleri ve o gün, kendilerine verilmiş olan dünya nimetlerinin hesabının sorulacağı vurgulanmaktadır. Sanki bir uyarış çığlığı, yüksek bir yerden olanca sesiyle ve sesinin keskinliğiyle bağırmaktadır: “Ey uykuya dalmış olan mahmur gözlüler, ey mallarıyla çocuklarıyla ve dünya hayatıyla aldananlar, ey bulundukları duruma kapılıp kalanlar, ey böbürlenip böbürlendikleri şeyleri her ikisinin de bulunmadığı dar bir çukura atıp gidenler... Uyanın, kendinize gelin. Ve bakın...”1810
Kur’ân’daki meselleri, en mûteber tefsir ve emsal kitaplarından istifâde ederek kısa kısa vermeye çalıştık. Kur’ân-ı Kerîm’in edebî şekillerinden biri olan meseller, görüldüğü gibi Kur’ân’da genişçe yer almaktadır. Allah insanların doğrudan doğruya idrak edemeyeceği hakikatleri, duygularla anlaşılacak misallerle tasvir ve temsil ederek anlatmıştır. Bundan dolayı mesellerdeki maddî teşbihlere vukuu mümkin hakikat diye bakmalı ve onların ötesindeki hakikati da sezmeye çalışıp,1811 gereğince amel etmelidir.1812
Hadis-i Şeriflerde Meseller/Örnekler
Hadis’te Mesel: Hadis literatüründe Hz. Peygamber’in meselleri “emsâlü’l-hadîs” tâbiriyle ifâde edilir. Resûlullah, Arapça’yı mükemmel konuşan bir toplumda doğup büyüdüğü için bu dilin inceliklerine vâkıftı. Zaman zaman meseller söyler, gereğinden fazla konuşmaktan ve yapmacık tavırlardan hoşlanmazdı.1813 Abdullah b. Amr b. Âs’ın Rasûl-i Ekrem’den 1000 mesel öğrenip ezberlediğini söylemesi1814 bu mesellerin çokluğunu göstermektedir.
Hadislerde meseller başlıca iki şekilde kullanılmıştır. Bunlardan biri, anlaşılması zor konuların Kur’ân-ı Kerîm’de olduğu gibi mukayeseye dayanan temsille anlatılmasıdır. Meselâ Allah Teâlâ’nın Peygamber’i vasıtasıyla gönderdiği ilim ve hidâyetin toprağa düşen bol yağmura benzediğini ve bu yağmur karşısında insanların üç kısma ayrıldığını, bazılarının yağmur suyunu emen ve bol nebat bitiren iyi cins toprağa, bazılarının suyu içine çekmeyip başkalarının istifâdesi için tutan killi toprağa, bazılarının da yağmur suyundan kendisi faydalanmadığı
1810] N. Şahinler, s. 339-342
1811] Elmalılı, V, 3523; İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 177
1812] V. Ulutürk, s. 89
1813] Tirmizî, “Birr”, 71
1814] Müsned, IV, 203
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 405 -
gibi başkalarının da istifâdesine imkân vermeyen kaygan toprağa benzediğini ifâde etmesi1815 bu şeklin en tanınmış örneklerinden biridir. Genellikle “Meselü...” kelimesiyle başlayan ve Kur’an’ın maksat ve hedeflerine uygun olan bu tür emsâle bir başka örnek olarak hastalık ve sıkıntılar içindeki mü’mini rüzgârın estiği tarafa kolayca yatan, fakat kırılmayan yeşil ekine, Hak’tan yüz çeviren kötü kimseyi de şiddetli rüzgârın bir defada söküp attığı dağ servisine benzeten hadis zikredilebilir.1816 Bu tür hadisler Kütüb-i Sitte’de ve diğer hadis kaynaklarında dağınık halde bulunmaktadır. Tirmizî bunlardan on dördünü “Ebvâbü’l-emsâl an Rasûlillâh” başlığı altında bir araya getirmiştir.1817
Hadislerde görülen ikinci tür meseller veciz konuşma özelliğine sahip olan Hz. Peygamber’in darb-ı mesel halinde yaygınlaşan özlü sözleridir. Onun Huneyn Gazvesi’nde savaşın şiddetlendiği anda söylediği, “Bu, tandırın kızıştığı zamandır” sözü ile1818 “İktisat eden muhtaç olmaz”;1819 “Öyle söz vardır ki dinleyene sihir gibi tesir eder”;1820 “Mü’min aynı yılan deliğinden iki defa sokulmaz”;1821 “Utanmadıktan sonra istediğini yapabilirsin”1822 mealindeki hadisleri bu türün belli başlı örnekleridir. Rasûl-i Ekrem’in söylediği emsâlin bir kısmının mefhum olarak daha önce Araplar tarafından bilindiği düşünülebilir. Onun zaman zaman ünlü Arap şâirlerinin dillerde dolaşan bazı beyitlerini veya bu beyitlerin bir bölümünü mesel yerinde kullandığı da görülmektedir. Tarafe b. Abd’in, “Azık vermediğin kimse sana haberler getirir” mısraı1823 bu tarz kullanımın örneklerinden biridir.
Sahâbe ve tabiînden bazılarının mesel haline gelmiş sözleri bulunmakla beraber1824 bunlar Câhiliye devrinde söylenen mesellere nisbetle oldukça azdır. Bu durum, müslümanların Kur’an ve hadislerdeki mesellere büyük önem verip onlarla yetinmesi ve ancak nâdir hallerde mesel kullanma ihtiyacı duyması ile açıklanabilir. Hulefâ-yi Râşidîn içinde en çok meseli bulunan Hz. Ali’dir. Muallim Naci onun mesellerinden 280 kadarını derleyerek Emsâl-i Ali adıyla Türkçe’ye çevirmiştir.1825 Hz. Ali’nin bazı meselleri şöyledir: “Kanaatkârda gam olmaz”; “İlmin kemâli hilim iledir”; “Dindar olan kurtulur”; “İlim her rütbenin üzerinde bir rütbedir”. Bunun yanında, “Bülbülün çektiği dili belâsıdır” atasözünün bir nevi karşılığı olmak üzere Hz. Ebû Bekir’in söylediği, “Belâ söz söylemeye dayalıdır”; Hz. Ömer’in, “Sevgin yük olmasın, öfken yok etmesin” ve evini kuşatan âsiler yüzünden ıstırabının son dereceye vardığını anlatmak üzere Hz. Osman’ın Hz. Ali’ye yazdığı mektuptaki, “Kolan sıyrılıp devenin memelerini geçti” sözleri meşhur birer mesel olmuştur. Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes’ûd, Muâviye b. Ebû Süfyân ve Amr b. Âs gibi sahâbîlerin de emsâl tarzında sözleri vardır. 1826
1815] Buhârî, İlim 20; Müslim, Fezâ’il 15
1816] Buhârî, Merdâ 1; Müslim, Sıfâtü’l-münâfıkin 59, 60
1817] Tirmizî, Edeb 76-82
1818] Müslim, Cihâd 76
1819] Müsned, I, 447
1820] Buhârî, Tıb 51; Müslim, Cum’a 47
1821] Buhârî, Edeb 83; Müslim, Zühd 63
1822] Buhârî, Enbiyâ 5, 54
1823] Müsned, VI, 31, 146; Tirmizî, Edeb 70
1824] İbn Düreyd, s. 36-55; Seâlibî, s. 28-35; Abdülmecîd Katâmiş, s. 169-174
1825] İstanbul 1303; yeni baskısı: Rağbet Y., İst. 2005
1826] M. Yaşar Kandemir, TDV İslâm Ans. c. 29, s. 299
- 406 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âlimler, Kur’an’ın meselleri ile ilgilendikleri gibi, aynı şekilde Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ait meseller ile de ilgilenmişlerdir. Hz. Peygamber’in mesellerinden örnekler görelim:
Nevvâs b. Sem’an el Kilâbî’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Allah dosdoğru yoluna dair bir örnek sundu yol boyunca iki duvar, duvarlarda açık kapılar ve kapılar üzerinde de örtüler vardır. Yolun başında ve üzerinde bir çağırıcı daima şöyle çağırır: ‘Allah insanları huzur ve güvenlik ortamına yani Cennete çağırmakta ve isteyen kimseleri de dilediği şekilde doğru yoluna yöneltmektedir.” 1827
Açıklama: Yolun iki kenarındaki kapılar Allah’ın yasaklarıdır. Bir kimse örtüyü açmadan Allah’ın yasaklarına düşmez. Kişinin üzerindeki çağıran kişi Rabbinin insanları içerisine koyduğu vicdan denilen şeydir. 1828
Saîd b. ebî Hilâl (r.a.)’den rivâyete göre; Câbir b. Abdullah el Ensârî dedi ki: Bir gün Rasûlullah (s.a.s.), yanımıza geldi ve şöyle buyurdu: “Rüyamda gördüm Cibrîl başucumda Mikâil’de ayak ucumda durmuş biri diğerine şöyle diyordu: Bu kimse için bir örnekleme yap! O’da şöyle dedi: Dinle kulağın duysun kalbin anlasın senin durumunla ümmetin durumu bir hükümdarın durumuna benzer ki o hükümdar bir köşk yaptırmış o köşkün içerisinde de bir salon hazırlayıp orada bir sofra kurdurmuş ve bir dâvetçi göndererek halkı yemeğe dâvet etmiştir. O insanlardan kimi dâvetçiye uymuş, kimisi de uymamıştır.”
Açıklama: Bu örneklemede, Hükümdar Allah’tır, köşk İslâm’dır, salon Cennettir. Sen ise Ey Muhammed o dâvetçisin. Sana uyan; İslâm’a girmiş olur. İslâm’a uyan Cennete girmiş olur, Cennete giren de oradakilerden yer. 1829
İbn Mes’ûd’dan (r.a.) rivâyete göre, şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s.), akşam namazını kıldırdıktan sonra kalktı Abdullah b. Mes’ûd’un elinden tuttu, onu Mekke’nin Batha denilen yerine kadar çıkardı. Sonra onu oturttu ve çevresine bir çizgi çizerek şöyle buyurdu: “Bu çizgiden dışarıya asla çıkma! Sana bazı kimseler gelecekler onlarla konuşma! Çünkü onlar seninle konuşmayacaklardır.” Sonra Rasûlullah (s.a.s.) istediği yere çekip gitti. Ben çizginin içersinde oturmakta iken cisimleri ve saçları sudanlılara benzeyen bazı kişiler yanıma geldiler ne avretlerini görüyor nede üzerlerinde bir elbise... Bana kadar geliyorlar fakat çizgiyi geçemiyorlardı. Sonra Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanına doğru yöneliyorlardı. Gecenin son kısmı olunca onlar gelmediler fakat Rasûlullah (s.a.s.) geldi. Ben oturmaya devam ediyordum, şöyle buyurdu: Gece boyu ayaktayım sonra benim çizgimin içersine girdi uyluğumu yastık yapıp uyudu. Rasûlullah (s.a.s.) uyuduğunda hafif horultu ile uyurdu. Ben oturuyor, Rasûlullah da (s.a.s.) dizimi yastık yapıp uyurken üzerlerinde beyaz elbiseler olan bazı kimseler gözüme ilişti. Onlardaki güzelliği ancak Allah bilir. Bana kadar geldiler bir kısmı Rasûlullah (s.a.s.)’in başucunda bir kısmı da ayak ucunda oturdular ve aralarında şöyle konuştular: “Hiçbir kul görmedik ki bu peygambere verilen şeyler ona da verilmiş olsun, onun gözleri uyuyor fakat kalbi uyanıktır. O’na dair bir örnekleme yapın. ‘O bir büyük lider durumunda olup bir saray yaptırmıştır ve bir sofra kurarak insanları yemeye ve içmeye çağırmıştır. Kim onun dâvetine uyarsa yemeğinden yer ve içeceğinden içer. Kim
1827] 10/Yûnus, 25
1828] Tirmizî, Emsâl, 1, h. no: 2859 (3018); Müsned: 16976; Tirmizî: Bu hadis garibtir.
1829] Buhârî, İtisam 27; Tirmizî, Emsâl, h. no: 2860 (3019)
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 407 -
de icabet etmezse ona ceza vardır -veya azab vardır-’ Sonra onlar dağılıp gittiler bu sırada Rasûlullah (s.a.s.) uyandı. “Bunların söylediklerini işittin mi? Kimdir onlar bilir misin?” Ben de Allah ve Rasûlü daha iyi bilir dedim. Rasûlullah (s.a.s.) “onlar meleklerdir” buyurdu. “Getirdikleri örnekleme nedir biliyor musun?” Ben de Allah ve Rasûlü daha iyi bilir dedim. Bunun üzerine buyurdular ki: “Rahman olan Allah Cenneti yaptı kullarını Cennete dâvet etti. Kim bu çağrıya icâbet ederse Cennete girer, kim de çağrıya kulak asmazsa Rahman onlara azâb eder ve cezalandırır.” 1830
Câbir b. Abdullah’dan (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: Benimle benden önceki Peygamberlerin örneği, bir konak yapan adama benzer ki bu konağın her yanını yapıp süslemiş sadece bir kerpiç yeri boş kalmıştır. İnsanlar konağa giriyorlar hayret ediyorlar ve bu bir kerpiçlik boş yer olmasa konağa diyecek yok diyorlar. (İşte ben o kerpiç gibiyim).” 1831
Harîs el Eş’arî’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Allah, Zekeriyya’nın oğlu Yahya’ya beş şeyi yapmasını ve bunun İsrail oğullarına da yaptırılmasını emretmesini buyurdu; Yahya bu beş konuda biraz yavaş davranır gibi oldu. Bunun üzerine İsa ona şöyle dedi: Allah sana bu beş konuda yapman gerekenleri ve İsrail oğullarına da yaptırmanı emir buyurmuştu. Ya sen emredersin veya ben emredeceğim dedi. Yahya şu cevabı verdi: Bu beş konuda beni geçersen yere batırılmamdan ve azaba uğramaktan korkarım. Sonra Yahya, halkı Beyti Makdis’te topladı mescid doldu, insanlar her tarafı doldurdular. Yahya şöyle dedi: Allah beş konuda benim yapmam gerekenleri ve sizin de yapmanız gerekenleri size emretmemi emir buyurdu. Bunlardan ilki kulluğunu sadece Allah’a yapıp ona hiçbir şeyi ortak koşmanızdır. Allah’a ortak koşan kimsenin örneği şöyledir: Bir kimse ki, kendi öz malından altın ve gümüşle bir köle satın alan ve sonra o köleye işte malım, işte evim, çalış ve bana hakkını öde diyen kişinin örneği gibidir. O da çalışmakta ve kendi efendisinden başka birine ödeme yapmaktadır. Hanginiz kölesinin bu durumda olmasına râzı olur?
Allah size namaz kılmanızı emretti. Namaz kılarken yüzünüzü sağa sola çevirip bakmayınız. Çünkü Allah, kulu namazında yüzünü sağa sola çevirmediği sürece yüzünü kulundan ayırmaz.
Ve Allah size orucu emretti. Bunun örneği ise şöyledir. Bir gurup arasında olup beraberinde bir misk kabı bulunan kişinin durumuna benzer hepsi ona hayran olur veya o koku onların hepsini hayran eder. Oysa oruçlunun ağız kokusu Allah katında misk kokusundan daha hoştur.
Ve Allah size sadaka vermeyi de emretti. Bunun örneği de düşmen güçlerinin esir ettiği ellerini boynuna bağladıkları ve boynunu vurmak üzere ileri sürdükleri kimsenin durumuna benzer. Kişi vereceği sadakalarla az veya çok bu boynu sizden kurtaracağım der ve canını onlardan kurtarmış olur.
Allah size kendisini daima hatırlamanızı emretti. Bunun örneğini de düşman tarafından süratle takip edilen ve sonunda kendisini sağlam bir köleye atıp kendisini onlara karşı koruyan kimsenin durumu gibidir. Kul da böyledir. Allah’ı hatırlamakla kendisini şeytana karşı korumuş olur.”
Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Ben de size Allah’ın bana emrettiği beş şeyi
1830] Dârimî, Mukaddime 17; Tirmizî, Emsâl, h. no: 2861 (3020)
1831] Buhârî, Menakıb 27; Müslim, Fedâil 17; Tirmizî, Emsâl, h. no: 2862
- 408 -
KUR’AN KAVRAMLARI
emrediyorum: “Dinlemek, İtaat, Cihâd, Hicret ve cemaati” kim cemaatten bir karış ayrılırsa İslâm bağını boynundan çıkarmış olur ancak cemaate tekrar dönerse o zaman başka... Kim câhiliyye davası iddia eder ve câhilî sistemleri müdâfaa ederse Cehennemlik kimselerdendir.” Bunun üzerine bir adam Ey Allah’ın Rasûlü bu kimse oruç tutsa da namaz kılsa da aynı mıdır? diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.): “Namaz kılsa da oruç tutsa da (durum aynıdır).” buyurdu. “Siz Müslümanlar olarak Allah’ın davasını ve sistemini tutunuz. Çünkü o size Müslümanlar ve mü’minler ve Allah’ın kulları ismini vermiştir.” 1832
Ebû Mûsâ el Eşarî’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kur’ân okuyan mü’min kimsenin örneği tadı da kokusu da güzel ağaç kavununa benzer. Kur’ân okumayan mü’minin örneği ise kokusu olmayan fakat tatlı bir meyveye benzer Kur’ân okuyan münafığın misali ise Reyhan’a benzer ki kokusu hoş fakat tadı acıdır. Kur’ân okumayan münafığın misali ise Ebû Cehil karpuzuna benzer ki kokusu da tadı da acıdır.” 1833
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Mü’min aynen bir ekine benzer rüzgâr devamlı olarak onu hareket ettirir durur ve böylece mü’min belâdan kurtulmaz ve bu belâlar onun günahlarına keffâret olur. Münâfık ise sağlam bir ağaca benzer bir rüzgârla devrilip yok olur gider. 1834
İbn Ömer’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Ağaçlardan bir ağaç vardır ki onun yaprağı hiç düşmez, mü’min o ağaca benzer. Söyleyin bakâlim o ağaç hangisidir?” Herkesin kafası çöldeki ağaçlara takılmıştı. Benim kafamda da o ağaç hurma ağacı olmalıdır dedim. Sonra Rasûlullah (s.a.s.): “O ağaç hurma ağacıdır” buyurdu. Ben o ağacı bildiğimi, söylemekten utanmıştım. Sonra gönlüme düşeni Ömer’e anlattım, O’da şöyle dedi: ‘Senin o doğruyu söylemiş olman, şunun-bunun, benim olmasından daha hayırlıydı’ dedi.” 1835
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Söyleyin, sizden birinizin kapısının önünden her gün beş sefer yıkandığı bir nehir aksaydı o kimsede kir adına bir şey kalır mıydı?” Ashâb ‘onun üzerinde kirden bir şey kalmaz’ dediler. Rasûlullah (s.a.s.): “İşte beş vakit namaz aynen böyledir. Allah o namazla kulunun hatalarını siler süpürür.” 1836
Enes’ten (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Ümmetimin örneği, yağmur örneği gibidir; öncesi mi yoksa sonrası mı hayırlı bilinmez.”1837
Büreyde’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: Peygamber (s.a.s.) iki taş attı ve “Bunlar neye benzer, bilir misiniz?” buyurdu. Ashâb: ‘Ancak Allah ve Rasûlü bilir’ dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Uzağa düşen taş insanın emelidir. Yakına düşen taş ise ecelidir.”1838
İbn Ömer’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Geçmiş toplumlara nazaran sizin bu dünyadaki yaşama süreniz ikindi namazı ile güneş batması arasındaki zaman kadardır. Sizinle Yahudî ve Hıristiyanların hali ise; işçi çalıştıran bir
1832] Tirmizî, Emsâl, h. no: 2863; Müsned 16042
1833] Buhârî, Fedâilü’l Kur’ân 27; Müslim, Salât-ül Müsâfirîn 17; Tirmizî, Emsâl, h. no: 2865
1834] Buhârî, Merdâ 27; Müslim, Sıfatu’l-Kıyâme 17; Tirmizî, Emsâl, h. no: 2866
1835] Buhârî, İlim 27; Müslim, Sıfatu’l-Kıyâme 17; Tirmizî, Emsâl, h. no: 2867
1836] Buhârî, Mevâkît 27; Müslim, Mesâcid 17; Tirmizî, Emsâl, h. no: 2868
1837] Tirmizî, Emsâl, h. no: 2869; Müsned 11878
1838] Tirmizî, Emsâl, h. no: 2870
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 409 -
kimsenin haline benzer. Bu işveren bir kırat karşılığında günün yarısına kadar kim bana çalışır demiş. Yahûdiler birer kırat karşılığında çalışmışlar sonra günün yarısından ikindi namazına kadar bir kırat karşılığında bana kim çalışır demiş, Hıristiyanlar birer kırat karşılığında çalışmışlar. Sonra sizler ikindi namazından sonra gün batımına kadar ikişer kırat karşılığında çalışıyorsunuz. Bunun üzerine Yahûdi ve Hıristiyanlar kızdılar, bizim işimiz daha çok ücretimiz daha az dediler. O işveren kimse de: Sizin hakkınızdan bir şeyler kestim mi? dedi. Onlar da hayır dediler, o halde bu benim ikramındır onu dilediğime veririm buyurdu.” 1839
İbn Ömer’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “İnsanlar yüz tane deve topluluğu gibidir. Kişi onların içinden binebilecek bir binit bulamayabilir.”1840 Diğer bir rivâyette: “Sen onların içerisinden kullanabileceğin elverişli bir binek bulamayabilirsin” dedi. 1841
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Benimle ümmetimin hali bir ateş yakan kimsenin haline benzer ki böcekler ve kelebekler o ateşe düşmeye başlar işte sizler ateşe atılıyorsunuz ve ben de sizi eteklerinizden (kemerlerinizden) tutmuş bulunmaktayım.” 1842
1839] Buhârî, Mevâkît 27; Tirmizî, Emsâl, h. no: 2871
1840] Buhârî, Rıkak 27; Müslim, Fedâil 17; Tirmizî, Emsâl, h. no: 2872
1841] Buhârî, Enbiyâ 27; Müslim, Fedâil 17
1842] Buhârî, Enbiyâ 27; Müslim, Fedâil 17; Tirmizî, 2872
- 410 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mesel/Misal Konusuyla İlgili Âyetler
Mesel Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 169 Yerde): 2/Bakara, 17, 17, 23, 26, 26, 106, 113, 118, 137, 171, 171, 194, 214, 228, 233, 261, 261, 264, 264, 265, 265, 275; 3/Âl-i İmrân, 13, 59, 59, 73, 117, 117, 140, 165; 4/Nisâ, 11, 140, 176; 5/Mâide, 31, 36, 95; 6/En’âm, 38, 93, 122, 124, 160, 160; 7/A’râf, 169, 176, 176, 176, 177, 194; 8/Enfâl, 31; 10/Yûnus, 24, 27, 38, 102; 11/Hûd, 13, 24, 24, 27, 89; 13/Ra’d, 6, 17, 17, 18, 35; 14/İbrâhim, 10, 11, 18, 24, 25, 26, 45; 16/Nahl, 60, 60, 75, 76, 112; 26, 74; 17/İsrâ, 48, 88, 88, 89, 99; 18/Kehf, 32, 45, 54, 109, 110; 19/Meryem, 17; 20/Tâhâ, 58, 63, 104; 21/Enbiyâ, 3, 52, 84; 22/Hacc, 60, 73; 23/Mü’minûn, 24, 33, 34, 47, 81; 24/Nûr, 17, 34, 35, 35; 25/Furkan, 9, 33, 39; 26/Şuarâ, 154, 186; 28/Kasas, 48, 79; 29/Ankebût, 41, 41, 43; 30/Rûm, 27, 28, 58; 34/Sebe’, 13; 35/Fâtır, 14; 36/Yâsin, 13, 15, 42, 78, 81; 37/Sâffât, 61; 38/Sâd, 43; 39/Zümer, 27, 29, 29, 47; 40/Mü’min, 30, 31, 40; 41/Fussılet, 6, 13; 42/Şûrâ, 11, 40; 43/Zuhruf, 8, 17. 56, 57, 59; 46/Ahkaf, 10; 47/Muhammed, 3, 10, 15, 38; 48/Fetih, 29, 29; 51/Zâriyât, 23, 59; 52/Tûr, 34; 56/Vâkıa, 23, 61; 57/Hadîd, 20; 59/Haşr, 15, 16, 21; 60/Mümtehıne, 11; 62/Cum’a, 5, 5, 5; 65/Talak, 12; 66/Tahrîm, 10, 11; 74/Müddessir, 31; 76/İnsan, 28; 89/Fecr, 8.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Kur’an’da Temsilî Anlatım velî Ulutürk, İnsan Y.
2. Kur’an’da Sembolik Anlatımlar, Necmettin Şahinler, Beyan Y.
3. Emsâlû’l-Kur’ân, Hasan Keskin, (yüksek lisans tezi, 1986), M.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü
4. Ulûmu’l Kur’an Kur’an İlimleri, Mennâ Halil el-Kattân, Timaş Y., s. 391-404
5. Tefsir Usûlü, İsmail Cerrahoğlu, T. Diyanet Vakfı Y., s. 174-177
6. Kur’an’ın Evrenselliği Kur’an Sembollerinin Dili, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y., s. 321-323
7. TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Y., c. 29, s. 293-301
8. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y., c. 13, s. 279-323
9. 20. Asırda Kur’an İlimleri Çalışmaları, Halil Çiçek, Timaş Y., s. 66-74
10. Kur’an İlimleri ve Tefsir Istılahları, Cüneyt Eren, Ekev Y., s. 26
11. Tefsir ve Hadis Usûlünün Bazı Meseleleri, M. Tayyib Okiç, Nûn Y., s. 124-126
12. Emsâlü’l-Kur’an, Ahmet Bulut, Uludağ Ün. İlâhiyat Fk. Dergisi, 1991, III/3, s. 41-49
13. Emsâlü’l-Kur’an, Ahmet Bulut, İslâmî Edebiyat, 1991, sayı 11, s. 14-16
14. Arap Dil ve Edebiyatında Emsâl, Ahmet Bulut, İst. Ü. Ed. Fak. Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü Anabilim Dalı, (Basılmamış doktora tezi), Yöneten: Prof. Dr. Nihat M. Çetin, İstanbul, 1984.
15. Kur’ân-ı Kerim’de Meseller (Emsâlü’l-Kur’an) velî Ulutürk, At. Ün. İlâhiyat Fk. Dergisi, 1993, sayı 11, s. 74-110
16. Kur’an’ı Anlamada Deyimsel İfâdelerin Rolü ve Önemi, Dücane Cündioğlu, II. Kur’an Sempozyumu (Fecr, Ankara, 1996), s. 51-77
17. Kur’ân-ı Kerim’de Mesellerin Düşündürdükleri, İsmail Cerrahoğlu, Hakses, 1983, XIX/220, s. 18-19
18. Türk Din Bilgini Mâturidi’ye Göre Kur’an’daki Kıssa ve Mesellerin Epistemolojik Amaç ve Önemi, Kubbealtı Akademi Mecmuası, 1995, sayı 3, s. 8-35
19. el-’Abdelî, eş-Şerîf Mansûr bin ‘Avn’, el-Emsâl fıl-Kur’âni’l-Kerîm, Cidde, 1406/1985.
20. el-Âlûsî, Şihâbuddîn Mahmûd, Rûhu’l-Ma’ânî fi Tefsîri’l-Kur’âni’l-Azîm ve’s-Seb’i’l-Mesânî, Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, Beyrut, ts.
21. Âsım Efendi, Ebu’l-Kemâl Ahmet, Kamus Tercemesi Okyanus, Dersaâdet, 1305 baskısından ofset.
22. el-’Askerî, Ebû Hilâl, Cemheratü’l-Emsâl, Kahire, 1384/1964.
23. Ateş, Süleyman, Kur’ân-ı Kerim ve Yüce Meâli, Ankara, 1977.
24. el-Bekrî, Ebû Ubeyd Abdullah b. Ebî Mus’ab el-Endelûsî, el-Faslu’l-Makâl fi Şerhi Kitâbi’l-Emsâl (Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm’ın Kitâbu’l-Emsâl’inin şerhidir), Hartûm, 1958.
25. el-Beyzâvî, el-Kâzî Nâsiruddîn, Envaru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl, Mısır, 1388/1968 (Tefsîru’l-Celâleyn ile birlikte).
26. Bulut, Ahmet, Arap Dil ve Edebiyatında Emsal, İst. Ü. Ed. Fak. Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü Anabilim Dalı, (Basılmamış doktora tezi), Yöneten: Prof. Dr. Nihat M. Çetin, İstanbul, 1984.
EMSÂLU'L KUR'AN / KUR'AN'DAKİ MESELLER, MİSALLER
- 411 -
27. el-Cârim ‘Ali, Mustafa Emin, el-Belâğatü’l-Vâzıha, Mısır, 1966.
28. Cerrahoğlu, İsmail, Tefsir Usûlü, Ankara, 1976.
29. el-Cevheri, İsmail b. Hammâd, es-Sıhâh, Mısır, ts.
30. el-Cürcânî, Abdü’l-Kâhir, Esrârul-Belâğa, H. Ritter neşri, İst. 1954.
31. Çantay, Hasan Basri, Kur’ân-ı Hâkim ve Meâl-i Kerîm, İst., 1957.
32. Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili, İst. 1959.
33. el-Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed, Mişkâtü’l-Envâr, Kahire, 1970.
34. İbn Abd Rabbih, el-’Ikdu’l-Ferîd, Kahire, 1372/1952.
35. İbn Fâris, Ebu’l-Huseyn Ahmed, Mu’cemu Mekâyis’l-Luğa, Mısır, 1972.
36. İbn Kesîr, Ebu’1-Fidâ İsmail, Tefsîrul-Kur’âni’l-Azîm, Beyrut,1969.
37. İbn Kuteybe, Te’vilu Müşkilü’l-Kur’ân, Kahire, 1393/1973.
38. İbn Manzûr, Cemâluddîn Muhammed, Lisânu’l-Arab, Beyrut, 1968.
39. el-İsbahânî, Hamza b. Hasan, ed-Dürretü’l-Fâhira fi’l-Emsâli’s-Sâira, Mısır, 1972.
40. İslâm Ansiklopedisi, İstanbul.
41. el-Meydânî, Ebu’1-Fazl Ahmed b. Muhammed, Mecma’u’l-Emsâl, Mısır, ts.
42. er-Râğıb el-İsfahâni, el-Müfredât fî Ğarîbi’l-Kur’ân, Beyrut,ts.
43. er-Râzî, Fahruddîn, et-Tefsîru’l-Kebîr, Tahran ts.
44. Sâmî, Şemseddîn, Kâmûs-i Türkî, Dersaâdet, 1317 baskısından ofset, İstanbul, 1978.
45. es-Se’âlibî, Ebû Mansûr, Abdülmelik b. Muhammed, et-Temsîl vel-Muhâdara, Kahire, 1381/1961.
46. Selheimm, Rudolf, el-Emsâlu’l-Arabiyyetü’l-Kadîme, Arapçaya Çev. Dr. Ramazan Abdüttevvab, Beyrût-Lübnân, 1391/1971.
47. es-Süyûtî, Celâluddîn ve el-Mahallî, Celâluddîn, Tefsîru’l-Celâleyn, Beyzâvî tefsiri ile birlikte.
48. es-Süyûtî, Celâluddîn, el-İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, Beyrut, 1973.
49. et-Taberî, Muhammed b. Cerîr, Câmi’u’l-Beyân an Te’vîli’l-Kur’ân, Kahire, 1373/1954.
50. et-Tirmizî, el-Hakîm Kitâbu’l-Emsal mine’l-Kur’ân ve’s-Sünne, tahkik: Selâhaddin Yılmaz, (Metin kısmı), yöneten: Doç. Dr. M. Nazif Şahinoğlu, Yüksek İslâm Enstitüsü, Erzurum, 1980 (Basılmamıştır).
51. Ulutürk veli, Kur”ân-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor? İzmir, 1985.
52. el-Vahidî, Ebu’l-Hasen Ali b. Muhammed, el-Vasît fı’l-Emsâl, Kuveyt, 1395/1975.
53. ez-Zebîdî, M. Murtaza, Tâcu’l-Arûs min Cevâhiri’l-Kâmus, Beyrut, 1386/1966.
54. ez-Zemahşerî, Mahmûd b. Umer, el-Keşşâf an Hakâiki’t-Tenzîl, Beyrut, ts.
55. ez-Zemahşerî, el-Fâik fi Ğarîbi’l-Hadîs, Mısır, ts.
56. ez-Zerkeşî, Bedruddîn, el-Burhân fi Ulumi’l-Kur’ân, Kahire, 1392/1972.
ENDÂD EDİNMEK
- 413 -
Kavram no 40
Bk. Şirk; Küfür-Kâfir; Put ve Putçuluk;
Dünya ve Dünyevîleşme
ENDÂD EDİNMEK
• Endâd ve Nidd Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Endâd Kavramı
• Endâd Edinmenin İki Yansıması
• Endâdı (Bir Şeyi) Allah’ı Sever Gibi Sevmek
• Endâda Tâbi Olup Allah’a İtaat Eder Gibi İtaat Etmek
• Endâdın Doğal İki Sonucu Şirk ve Putçuluk
• Şirk
• Put ve Putçuluk
“O Rab ki, arzı/yeri sizin için bir döşek, semâyı/göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah’a endâd/ortaklar koşmayın.” 1843
Endâd ve Nidd Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
“Endâd” kelimesi, “nidd”in çoğuludur. Nidd: Misil, denk, eş, benzer demektir. Açıkça tapınılsın veya tapınılmasın ilâh yerine konan, tanrı olarak benimsenen Allah’ın dışındaki şeylere denir. Birbiriyle çekişen, tartışan ortaklar için de bu kelime kullanılır.
Kur’ân-ı Kerim’de Endâd Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de hepsi çoğul olarak “endâd” şeklinde ve 6 âyette geçer. 1844
“O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size rızık/besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık, bunu bile bile Allah’a endâd/ortaklar koşmayın.” 1845
“İnsanlardan bazıları, Allah’tan başkasını Allah’a endâd/denk tanrılar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zâlimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.” 1846
“(İnsanları) Allah yolundan saptırmak için O’na endâd/ortaklar koştular. De ki: (İstediğiniz gibi) yaşayın! Çünkü dönüşünüz ateşedir.” 1847
1843] 2/Bakara, 22
1844] Endâd Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 6 Yerde): 2/Bakara, 22, 165; 14/İbrâhim, 30; 34/Sebe’, 33; 39/Zümer, 8; 41/Fussılet, 9.
1845] 2/Bakara, 22
1846] 2/Bakara, 165
1847] 14/İbrahim, 30
- 414 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Müstaz’aflar/zayıf bırakılıp sömürülenler de müstekbirlere/büyüklük taslayanlara: Hayır! Gece gündüz (işiniz) tuzak kurmaktı. Çünkü siz daima Allah’ı inkâr etmemizi, O’na endâd/ ortaklar koşmamızı bize emrederdiniz, derler. Artık azâbı gördüklerinde, için için yanarlar...” 1848
“İnsanın başına bir sıkıntı gelince, Rabbine yönelerek O’na yalvarır. Sonra Allah kendisinden ona bir nimet verince, önceden yalvarmış olduğunu unutur. Allah’ın yolundan saptırmak için O’na endâd/eşler koşar. De ki: Küfrünle biraz eğlenedur; çünkü sen, muhakkak cehennem ehlindensin!” 1849
“De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O’na endâd/ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir.” 1850
Endâd kelimesinin âyette neler veya kimler hakkında kullanıldığı konusunda Fahreddin Razi, şu bilgileri verir: Âlimler, “endâd” (ortaklar, eşler) kelimesi ile ne murad edildiği hususunda değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu görüşler üç başlıkta incelenebilir:
1- Endâd, müşriklerin kendilerini Allah’a yaklaştırsınlar diye ilâh edindikleri, fayda ve zararını umup bekledikleri, başları dara düştüğünde kendilerine yöneldikleri, adaklarda bulunup kurban kestikleri putlardır. Bu, çoğu müfessirin görüşüdür. Bu görüşe göre, putlar birbirlerinin endâdı, yani eşi ve ortağıdır; Allah’ın ortakları değil. Veya bunun mânâsı, “o müşriklerin bozuk zanlarınca bu putlar, Allah’ın birer eşi ve ortağı/endâdıdırlar.
2- Onlar, müşriklerin kendilerine itaat edip, onlara itaat ettikleri zaman Allah’ın haramlarını helâl, helâllerini da haram saydıkları başkanlarıdır. Müşrikler, mü’minlerin Allah’a boyun eğmeyi kendilerine gerekli görüşü gibi, reislerine boyun eğip onlara son derece saygı duymayı kendilerine gerekli görüp onları Allah’ın endâdı edinirler. Bu görüş, Süddî’den rivâyet edilmiştir.
3- Sûfilerin ve âriflerin görüşüdür: Allah’tan başka kalbini meşgul eden her şeyi, sen, kalbinde Allah’ın birer niddi (eşi, ortağı) kabul etmişsin demektir. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın: “Hevâ ve hevesini, ilâhı edinen kimseyi gördün mü?”1851 âyetinde murad ettiği mânâdır.1852
2/Bakara sûresi 22. âyette geçen “ca’l” (uydurma) tâbiri, gösteriyor ki, Allah’a hangi şeyden olursa olsun, misil (denk) tasavvur olunursa uydurma olur; bâtıl olur. Bunu bile bile yaparsanız, korunanlardan olamazsınız, inatçı kâfirlerden olursunuz. Allah’ın sizi ve sizden önceki insanları yaratan tek yaratıcı olduğunu, Dünya döşeğini, Gök tavanını sizin için meydana getirdiğini, yukarıdan yani bulutlardan su indirip de bu sebeple size türlü türlü meyvelerden, ürünlerden rızık çıkardığını bilmektesiniz. Bakınız Rabbiniz nasıl merhametli ve kudretlidir. Siz bu saydıklarımızı hep bilirsiniz. O halde siz, bunları ve Yaratıcı’dan başka ilâh olamayacağını bilip dururken, Allah’a, bir olan o hak ma’bûda nidd/denk aramaya, benzerler uydurmaya, ortaklar koşmaya ve Firavun’un yaptığı gibi yerde-gökte kulelerden dürbünlerle Allah aramaya kalkmayın da, bu emri veren
1848] 34/Sebe’, 33
1849] 39/Zümer, 8
1850] 41/Fussılet, 9
1851] 45/Câsiye, 23
1852] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, Akçağ Y., c. 4, s. 180-181
ENDÂD EDİNMEK
- 415 -
ve bütün bunları yapan, ihsan eden ve ortağı, benzeri bulunmayan yaratıcınız, Rabbiniz, Rahman ve Rahim bir Allah’a tevhid ile ibâdet ve kulluk edin. 1853
“Ey insanlar, sizi de, sizden öncekileri de yaratan Rabbinize ibâdet/kulluk edin. Umulur ki, böylece korunmuş (Allah’ın azabından kendinizi kurtarmış) olursunuz. O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size rızık/besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık, bunu bile bile Allah’a endâd/şirk koşmayın.”1854 Bu âyetin muhtevâsı şudur: Allah, yeryüzünün sahibi, mâliki ve rızık verici yaratıcısıdır. Bunun için yalnız O’na ibâdet edilmesi ve hiçbir şeyin kendisine ortak koşulmaması gerekir. Bu sebeple Allah Teâlâ, “bile bile Allah’a endâd/şirk koşmayın.” buyurmaktadır. Buhari ve Müslim’de İbn Mes’ud’un naklettiği hadiste denilir ki: “Ben, ‘Ey Allah’ın Rasûlü, günahların en büyüğü hangisidir?’ diye sorduğumda, buyurdu ki: “En tec’ale lillâhi nidden ve hüve halekake (Allah, seni yaratmış olduğu halde kendisine nidd/şirk koşmandır).” Muaz’ın rivâyet ettiği hadis de buna benzer. Onun naklettiği hadiste Rasûlüllah (s.a.s.) buyurur ki: “Bilir misin, Allah’ın kulları üzerindeki hakkı nedir? Ona ibâdet edip hiçbir şeyi O’na ortak koşmamalarıdır.” İbn Mâce’nin rivâyet ettiği bir başka hadiste ise şöyle buyrulur: “Sizden hiç biriniz Allah isterse ve falan da isterse demesin. ‘İnşâallah’, yani ‘ Allah isterse’ desin.” Bütün bunlar, Allah Teâlâ’nın zâtındaki tevhidi korumak ve muhâfaza etmek içindir. 1855
Aslında âlemde varlığı, kudreti, yaratıcılığı, ilmi ve hikmeti bakımından Allah’a nidd/ denk olabilecek bir şeriki/ortağı Allah’a ispata çalışan hiç kimse yoktur. Fakat, Allah’tan başka ma’bûd edinmeye gelince, bunu yapan pek çok grup vardır.1856 İşte bu kulluk da bile bile Allah’a endâd / denk olabilecek ortaklar koşmak demektir.
“Allah, hiçbir şey benzemez. O işitici ve görücüdür.”1857 âyeti, mutlak tenzihi ifade etmektedir. Nidd, nazir, şebih, küfüv, misl kelimeleri hemen hemen aynı anlama gelir. Nidd: eş anlamına gelir. “Allah’a meseller vermeğe (birtakım benzerler ortaya çıkararak Allah’ı onlara benzetmeğe ve O’nu koştuğunuz ortaklarla kıyaslamaya) kalkmayın! Çünkü Allah bilir, siz bilmezsiniz.” 1858 Yani mutlak bilgisi olmayan ilâh olamaz. O halde Allah’ın zatında, fiillerinde ve sıfatlarında misli yoktur.
“İnsanlardan kimi, Allah’tan başka eşler tutar; Allah’ı sever gibi onları severler.”1859 Allah’tan başka şeylere de Allah’ın sıfatları gibi sıfatlar verirler. Veya Allah’ı sever gibi başka şeyleri severler. Allah’ın verdiği nimetleri de sebeplerden bilirler. Oysa insanı yaratan, yağmuru gönderen ve rızkı veren yalnız Allah’tır. Fiillerinde yaratılana benzemeyen, zatında ve sıfatlarında da benzemez. 1860
Mevdûdi, endâd (eş ve ortak tutma) konusunda şunları söyler: “O’na endâd/ortak koşarlar...” Onlar, Allah’ın belirli nitelik ve güçlerini başkalarına atfetmişlerdir
1853] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c.1, s. 234
1854] 2/Bakara, 21-22
1855] İbn Kesir, Tefsir, c. 2, s. 209
1856] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir c. 2 s. 133
1857] 42/Şûrâ, 11
1858] 16/Nahl, 74
1859] 2/Bakara, 165
1860] Mehmet Soysaldı, Kur’an Semantiği Açısından İnançla İlgili Temel Kavramlar, Çağlayan Y., s. 80-81
- 416 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve bu yüzden O’nun haklarını başka ilâhlara verirler. Örneğin, tüm tabiat güçleri üzerinde kontrolün sadece Allah’ın elinde olmasına, yaratıklarının ihtiyaçlarını karşılama, onların dua ve isteklerini duyma gücüne sadece Allah’ın sahip olmasına, gizli ve açığı sadece O’nun bilmesine rağmen, yine de başkalarını yardıma çağırırlar; Allah’ın sıfat ve güçlerini başkalarına atfederler ve böylece O’na ortak koşmuş olurlar.
Kullarının O’nu tek Hâkim, tek otorite olarak kabul etmeleri, O’nun önünde secde etmeleri, gizli ve açıkça yalnız O’ndan korkmaları, Allah’ın kayıtsız-şartsız hakkıdır. Fakat kullar bu hakların bir kısmını veya hepsini başkalarına verirlerse o zaman O’na ortak koşmuş olurlar. Neyin haram, neyin helal, neyin pis, neyin temiz olduğunu belirleme hakkı da Allah’a mahsustur. Kullarının hak ve görevlerini belirleme, onlara belli yasaklar koyma otoritesi de O’nundur. Bu nedenle, bu haklardan bir kısmını kendisine ait kabul eden kimseler, şirk koşmuşlardır. Hâkim olarak tanınmak, sadece O’na lâyıktır. Kulları olarak insanlar, O’nun emirlerini nihâî otorite olarak kabul etmeli ve doğru yola ulaşmak için O’na yönelmelidirler. O halde bu hakları Allah’tan başkasına veren kişi, şirk/ortak koşmuş demektir. Aynı şekilde bu nitelik ve haklardan herhangi birine sahip olduğunu iddia eden ve başkalarının, bu özelliklerin kendilerinde bulunduğuna inanmalarını isteyen kişi ve kurumlar, resmen ilâhlık iddiasında bulunsalar da, bulunmasalar da kendilerini Allah’a ortak koşmuş olurlar. 1861
Tevhid akidesinin berraklığını ve sadeliğini korumak için Kur’ân-ı Kerim’in şiddetle yasakladığı Allah’a endâd/eş koşma keyfiyeti, her zaman müşriklerin yapa geldiği gibi birtakım şeyleri ilâh ittihaz edip Allah’la birlikte onlara da ibâdet şeklinde olmaz. Bunun, çeşitli şekilleriyle bir de gizli olanı vardır. Mesela, ümitlerini herhangi bir şekilde Allah’tan başkasına bağlamak; Allah’tan başkasından korkmak; her ne suretle olursa olsun vâki olan zarar ve faydanın Allah’tan başkasından geldiğine inanmak şirkin bir çeşididir. Yani gizlice Allah’a şirk koşmak demektir. İbn Abbas (r.a.) bir rivâyetinde şöyle demektedir: Âyette geçen “endâd” öyle bir gizli şirk çeşididir ki bu gizlilik, gecenin karanlığında kaypak-siyah taş üzerinde yürüyen karıncanın ayak seslerinden daha gizlidir. Bir kimsenin “Ey falan, Allah hakkı için, hayatımı sana borçluyum” gibi tâbirler kullanması; “eğer şu köpek olmasaydı dün bize hırsız gelmişti” , “Ördek (veya kaz) evde olmasaydı hırsızlar gelirdi.” şeklinde konuşması; arkadaşına: “Allah ve sen isterseniz bu iş olur”, “Allah’la falan adam olmasaydı işimiz olmayacaktı” gibi sözler söylemesi hep bu endâdın yani gizli şirkin bir çeşididir. Diğer bir hadis-i şerifte, bir adamın Peygamberimiz (s.a.s.)’e “Allah ve sen isterseniz” dediği ve bu söze karşılık Rasûl-i Ekrem’in: “E cealtenî lillâhi niddâ (Beni Allah’a nidd/eş mi koşuyorsun?” buyurduğu rivâyet edilir. 1862
Kur’ân-ı Kerim’e ilk muhâtap olanların gününde Allah’a endâd ve emsal edilen şeyler; ağaçlar, taşlar, yıldızlar, melekler veya şeytanlardan ibaretti. Allah’a eş koşulan bu varlıklar, câhiliyyenin her devresinde eşya, şahıs, işaret ve değerler halinde ifade edilmiştir. Bunlar, Allah’ın adıyla yan yana zikredildiği ve kalplerdeki Allah sevgisine ortak edildiği takdirde bu hal, gizli veya açık bir şirktir. Ya kalplerden Allah sevgisini silip de, yerine O’na endâd ve emsâl edinilenlerin
1861] Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, c. 1, s. 135
1862] Seyyid Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an, c. 1, s. 96. Karşılaştırın: İbn Kesir, c. 2, s. 210
ENDÂD EDİNMEK
- 417 -
sevgileri yerleştirilirse?!
Endâd Edinmenin İki Yansıması
a- Endâdı (Bir Şeyi) Allah’ı Sever Gibi Sevmek
“İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’tan başkasını O’na endâd edinir; Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenlerde ise, Allah sevgisi daha fazladır.”1863 Şüphesiz ki mü’minler, Allah’ı sevdikleri kadar hiçbir şeyi sevmezler. Ne kendilerini, ne de başkalarını. Ne şahısları, ne değerleri, ne alametleri, ne de insanları peşine takan şu dünya kıymetlerinden birisini. Allah sevgisi, en büyük sevgidir. Her türlü kayıt ve ölçülerin üstünde, mutlak bir sevgi. Başkalarına karşı besledikleri bütün sevgilerin üstünde Allah sevgisi. Âyetteki sevgi tâbiri; doğru ve yerinde bir ifade olduğu kadar da güzel bir tâbirdir. Hakiki mü’minle Allah arasındaki bağlılık, sevgi bağlılığıdır. Kalpten bağlanmak. Bu bağ; ruhta meydana gelen bir cezbeyle, dostluk ve yakınlık bağıdır. Sevimli ve parlak muhabbet duygusuyla sıkıca bağlanmış vicdan bağı... 1864
Âyette geçen “Endâd edindiklerini Allah’ı sever gibi severler” ifadesinin anlamı, “onlara itaat ve saygı duyma hususunda” demektir. Mü’minin Allah’ı sevmesi konusunda başka âyetlerde de açıklık vardır. “Allah onları, onlar da Allah’ı severler.”1865 âyetinde olduğu gibi. Yine bir bedevî, Hz. Peygamber’e gelerek, “Ey Allah’ın Rasûlü, kıyamet ne zaman?” diye sordu. Bunun üzerine Rasûlüllah, “Onun için ne hazırladın?” dedi. Bedevî de: “Çok namazım ve orucum yok; ne var ki ben, Allah’ı ve Rasûlünü seviyorum” dedi. Bunun üzerine de Peygamberimiz (s.a.s.): “El-mer’ü mea men ehabbe (Kişi sevdiği ile beraberdir.)”1866 buyurdular. Bunu müteakiben Enes (r.a.) şöyle dedi: “İslâm’dan sonra, müslümanların bu hadisle sevindikleri kadar, başka herhangi bir şeyle sevindiklerini görmedim.” 1867
Yaratılana değil, yaratana kulluk ve ibâdet etmek zorundayız. O’nun emir ve yasaklarına uygun hareket etmeli; O’nun emir ve yasaklarına ters düşen bütün emir ve yasakları reddetmeliyiz. Hürriyetimizi korumalı, özgür olmalıyız. Bizim gibi yaratılanların emir ve yasaklarını Allah’ın emir ve yasaklarına tercih ederek insandan ilâh türetemeyiz. Biliyoruz ki, bu üretilen ilâhlar yok olacak, ölecektir. Ölenden ilâh olmaz.
Hâlbuki müşrikler, ilâhlarını severler. Allah’tan başka filan adamı ilâh ediniyorlar. Onu seviyorlar. Ne gibi? Allah’ı sevdiği gibi. Yani bu kimseler Allah’a da iman ediyorlar. Allah’a inandıkları gibi Allah’ı seviyorlar da. Ama filanı da sevsek olmaz mı diyorlar. Allah ile Allah’ın kanunlarına zıt kanun koyan kişiyi ilâhlaştırıyor, ikisini beraber seviyorlar. Mü’minlere gelince, mü’minlerin ise Allah’a olan sevgileri daha şiddetlidir. Onların putlarını sevdiklerinden daha fazla severler müslümanlar Allah’ı.
Bu âyetin yaptığı kıyas/karşılaştırma ile düşündüğümüzde, günümüzde iman konusunda ne kadar geçerli not alabileceğimizin muhasebesini yapmalıyız. “Şu
1863] 2/Bakara, 165
1864] Seyyid Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an, c. 1, s. 319-320
1865] 5/Mâide, 54
1866] Buhâri, Edeb 96, Ahkâm 10; Müslim, Birr 165
1867] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, c. 4, s. 183
- 418 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kâfir grubun veya şu bâtıl dâvâ adamının gayret ve mücadelesini müslümanlar da yapsa...” diyoruz. Adam, kendisi gibi bir insanın koymuş olduğu kuralların insanlar üzerinde hâkim olması için malını veriyor, canını veriyor. Müslüman da diyor ki: “Bizim de imanımız ve gayretimiz, şu imansızınki kadar olsaydı.” Bu âyette Rabbimiz öyle demiyor. Sizin Allah’a olan sevginiz, onların putlarına olan sevgisinden daha şiddetlidir diyor. Eğer şiddetli değilse, imanımızdan şüphe etmemiz veya zayıf olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.
Allah sevgisinden sonra Peygamber Efendimiz’i sevmemiz gerekiyor. Bir hadis-i şerifte öyle buyruluyor: “Bir kişi, beni anne ve babasından daha fazla sevmedikçe iman etmiş olmaz.” 1868 Rasûlüllah’ı Rabbimiz’den sonra sevmek zorundayız. Kul olduğunu hiç unutmadan sevmeliyiz. Sevmek adına -hâşâ- Hıristiyanların Hz. İsa’yı sevdiği gibi de olmayacaktır sevgimiz.
Kâfirlerin kendi liderleri, kendi yöneticileri, kendi kanun koyucuları yolunda verdikleri mücadeleye denk mücadele vermeyeceğiz. Bu âyete göre1869 onların verdiği mücadeleden daha üstün bir mücadele verirsek, ancak müslüman olduğumuzu ispatlayabiliriz. 1870
Allah’ın itaat edilmesini yasakladığı kimselere veya Allah’ın hükümlerine düşman olan kimselerin veya düzenlerin emir, yasak ve arzularına itaat etmek, Allah’a isyan olduğu gibi; aynı zamanda Allah’a karşı endâd tutmaktır. Şüphe yok ki, böyle yapmak, gerek Allah’ı inkâr ederek olsun ve gerekse olmasın, ilâhlık manasında onları Allah’a endâd/ortak yapmaktır. Bunların bir kısmı, bu şirki açıktan yaparlar. Firavunlara, Nemrutlara yapıldığı gibi onlara açıktan açığa ilâh, ma’bud adını vermekten çekinmezler. Onlara “rabbimiz, tanrımız” derler. Diğer bir kısmı da, açığa vurmadan aynı muameleyi yaparlar. Onları, Allah’ı sever gibi severler, onları nimet sahibi olarak tanırlar. Onların sevgisini, hareketlerinin başı kabul ederler. Allah’a yapılacak şeyleri onlara yaparlar. Allah rızasını düşünmeden onların rızalarını elde etmeye çalışırlar. Allah’a isyan olan şeylerde bile onlara itaat ederler.
Bu âyet1871 gösteriyor ki, ilâhlık mânâsında son derece sevgi, bir esastır. Ve ma’bud, en yüksek seviyede sevilen şeydir. Böyle son derece sevilen şeyler, ne olursa olsun, ma’bud ve endâd edinilmiş olur. Sevginin sonucu ise itaattir. Bunun için, ma’buda son derece itaat edilir. Her insanın tuttuğu yolda hareket başlangıcı, onun ma’bududur. İnsanlar tarafından böyle sevgiyle ma’bud mertebesi verilerek Allah’a endâd/denk tutulan şeyler, o kadar çeşitlidir ki, bir taştan, bir maden parçasından, bir ottan, bir ağaçtan tutun da gök cisimlerine, ruhlara, meleklere kadar çıkar. Bununla beraber “onları severler” ifadesindeki akıl sahiplerine ait olan “hüm (onlar)” zamiri, bunların özellikle akıllılar kısmını açıkça ifade etmektedir.
Bunun içindir ki, tefsirciler, “denk, benzer” mânâlarına gelen “endâd”ı “Allah’a isyanda itaat ettikleri liderleri, başkanları ve büyükleri” diye açıklamışlardır. Bu zamir, tağlib yoluyla putları da kapsamına alması takdirinde bile bu anlam açıktır.
1868] Buhâri, İman 8; Müslim, İman 69
1869] 2/Bakara, 165
1870] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 324 vd.
1871] 2/Bakara, 165
ENDÂD EDİNMEK
- 419 -
Gerçekten servet, büyüklük, kuvvet, makam, itibar, güzellik gibi herhangi bir ümide sebep sayılan dilberler, kahramanlar, hükümdarlar, liderler gibi insanları, Allah’ı sever gibi seven ve onlar uğrunda her şeyi göze alan nice kimseler vardır ki bu, endâd ve şirk konusunun putperestlik esasını, insanlığın en büyük yarasını teşkil eder. Edebiyatta, romanda, şiir ve şarkılarda bu tür şirk o kadar ileri gitmiştir ki sevgililer ilâh seviyesine çıkartılmıştır. En ufak bir işi övmek için, yaratma kudreti yakıştırılmış, sanatçılar, futbolcular açıkça veya üstü kapalı şekilde tanrılaştırılmıştır. Yeryüzündeki insanlık kavgaları, bütün bu çeşitli ve birbirine zıt olan endâdın mücadelesi yüzündendir. Bilimlerin, fenlerin, sanatların gelişmesi buna çare bulamaz; bilakis hepsi, bu şirk ocağını yakmak için gaz ve benzin yerine bu kavramları/endâdı kullanır. İslâm dışı düzenler de şirk ve endâd için çok rahat ortam oluştururlar ve beslerler. Bunlar, biz de müslümanız deseler bile, gerçekte ne Allah tanır, ne peygamber. Her birinin gönlünde zaman zaman bir veya birkaç mahlûk yer tutmuştur. Onları Allah’ı sever gibi severler, onlara ma’bud muâmelesi yaparlar. Onlara itaat etmek için Allah’a isyan ederler. “Onları, Allah’ı sever gibi severler.” ifadesi, bütün bunları tasvir etmektedir. Buna velileri ve peygamberleri ma’bud derecesine çıkaranlar da dâhildir.
Bunun için Allah’ın velileri, peygamberleri ve melekleri gibi sevgili kullarını severken âyet-i kerimenin kapsamını iyi düşünmeli; sevgilerini, Allah sevgisi derecesine vardırmaktan kaçınmalıdır. Çünkü Allah için sevmekle, Allah’ı sever gibi sevmek arasındaki farkı bilmek gerekir. Allah’ı sevenler, Allah yolundaki O’nun sevgili kullarını da severler. Fakat Allah’ı sever gibi değil, Allah için severler ve bu sevgi ile Allah yolunda onlara uyarlar. “(Ey Muhammed!) De ki: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin.”1872 Buna göre, Allah’ın sevdiği kullarını sevmek ve onlara uymak, günah ve şirk değildir. Tersine Allah sevgisine delil olur. Fakat bu sevgi, hiçbir zaman Allah sevgisi gibi olmamalıdır. Velileri, peygamberleri veya onların ruhlarını ya da melekleri, bir ilâhlık payı vererek sevmek, onları severken Allah’ı ve Allah’ın emirlerini unutmak, onlar adına kurban kesmek, âyin yapmak, onlardan direkt duâ şeklinde bir şeyler istemek, onlardan medet ve imdat beklemek... “Onları, Allah’ı sever gibi severler.” ifadesinin tam anlamıyla şirk ve küfürdür. Ayrıca böyle yapmak onlardan uzaklaşmaktır. Çünkü onlar, ancak Allah’ı sevmişlerdir. Ölü veya diri, cansız veya canlı putlara bağlanıp, hurafelere boğulan, uydurma masalları ve efsaneleri din edinen, mezarlara ve ölülere tapınan insanların sayısı gittikçe artmaktadır; câhiliyye sistemi yürürlükte olduğu müddetçe de artacaktır. Bir de vahdet-i vücud adı altında gizlenen bir ateist felsefe vardır ki, din ve ahlak adına ilmî ve hikemî şekilde en büyük zarar, bundan gelmiştir.
Kısaca, başkanlarını ve büyüklerini, Allah’ı sever gibi sevenler ve onların, Allah’ın emrine uymayan emirlerine itaat ederek Allah’a isyan edenler, bunları Allah’a eş ve ortak edinmiş olurlar ki, bütün putperestliğin esası ve endâd konusu, bu tarz muhabbet beslemektedir. Bunlar, itaat ettikleri kimseleri Allah için değil; Allah gibi severler. “İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise çok daha fazladır.” Mü’min olanların Allah’a sevgisi, Allah için sevmesi, her şeyden çok ve o müşriklerin tapındıkları endâda, eş ve benzerlere, hatta varsa Allah’a sevgilerinden daha çok ve daha kuvvetlidir. Çünkü mü’minler, ancak Allah’a yalvarırlar. Müşrikler ise pek sıkıştıkları ve muhtaç oldukları zaman Allah’ı hatırlarlar, ihtiyaçları
1872] 3/Âl-i İmran, 31
- 420 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kalmayınca da edindikleri eşlere uyarlar. Bundan dolayı, mü’minin gerek rahatlık zamanında ve gerekse sıkıntı anında, gerek darlıkta ve gerekse genişlikte Allah’a olan sevgisi devamlıdır.
Kâfir ve müşrik ise bazen rabbinden yüz çevirir, tutar bir puta tapar, sonra ondan daha güzel bir şey gördüğü zaman onu bırakır, buna tapar. Sonra ondan daha güzel bir şey gördükleri zaman onu da bırakır, başkasına tapar. Hatta Bahile kabilesinin yaptığı gibi acıktıkları zaman ma’budlarını yedikleri olur. (Sözgelimi, özgürlüğe, demokrasiye taparcasına sarılanların menfaatleri veya İslâm düşmanlıkları gereği bu putlarını yedikleri çok görülmüştür.) Bu şekilde sevgi besledikleri şeyi ve ma’budlarını değiştirir giderler. Bunun için onların, mü’minler gibi devamlı bir sevgileri olmaz. Mü’minler, tek Allah’a inandıkları için bütün sevgileri, bizzat Allah’ta toplanır. Allah’ın yarattıklarına olan sevgileri de bu başlangıç noktasından dağılır. Yani sevdiklerini ancak Allah için, Allah rızâsı için severler. Müşrikler ve kâfirler ise bir ma’budun veya bir putun karşılığında diğer ma’budları ve putları da doğrudan doğruya sevdikleri ve bütün sevgilerini Allah sevgisiyle, Allah rızasıyla ölçmedikleri için sevgileri dağınık ve parçalanmıştır. Şüphe yok ki dağınık ve değişen sevgiler, toplu ve sabit sevgiye göre bir hiç demektir.
Bunun için mü’min bir halk topluluğuna sahip olan ve sırf Allah için sevilen başkanlar, kendilerine uyulan insanlar, ne kadar mutludurlar. Şüphe yok ki bu bahtiyarlığa kavuşmak da hakkıyla tek Allah’a inanan bir mü’min olmaya, her şeyden, hatta kendinden önce Allah’ı sevip, Allah’ın kullarına da Allah için muamele etmeye ve Allah için sevgi dağıtmaya bağlıdır. Başka türlü aşırı gidenler veya ihmal edenler, zulümden kurtulamazlar. Allah’a karşı başkalarını endâd, yani eş ve ortak tutmak, onları Allah’ı sever gibi sevmek ve Allah’a karşılık onları bizzat kendilerine uyulacak varlıklar edinerek emirlerine itaat etmek, özellikle Allah’ın hakkı olan ilâhlık sıfatına ve ma’budluğuna başkalarını da ortak etmek, en büyük zulümdür. “Şüphe yok ki şirk, büyük bir zulümdür.”1873 Bunu yapanlar son derece zâlimdirler. Çünkü göklerin ve yerin yaratıcısı, kâinat saltanatının mutlak hâkimi olan Allah Teâlâ’nın hakkına tecavüz etmek cür’etinde bulunanlar, hangi zulümden sakınırlar? Allah’ın kullarına, âciz yaratıklarına ne yapmak istemezler? 1874
Bu âyet,1875 açıkça gösteriyor ki, ulûhiyetin en önemli özelliklerinden biri, muhabbettir, sevilmektir. Bundan dolayıdır ki, Kur’an ve İslâm ıstılahında/terminolojisinde insan, daha çok “kul” vasfıyla anılır. Kulluk, kendisine kul olunan varlığa karşı beslenen, en ileri sevgi derecesini ifade eder. “Abd” kelimesinin bu anlamı, câhiliyye devri Araplarında da mevcut idi. Dünyevî mertebeler içinde risâlet en üstün mertebe olduğu halde, Rasûl, kulluğu ile övünürdü. Şehâdet kelimesinde de biz O’nun önce kul olduğunu, sonra Rasûl vasfını zikrederiz. Mezkûr âyet gösteriyor ki, Allah’tan başka herhangi bir şeyi veya kimseyi, Allah’ı severcesine seven, Allah’ın emir ve nehiylerine uyar gibi bu sevginin gereklerini yerine getiren kimse, Allah’tan başka endâd, yani nidler, nazirler edinmiş demektir. Bu, muhabbette niddir. Bâtıl tanrılara, tapanlarının gerçek bir sevgi
1873] 31/Lokman, 13
1874] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 472 vd.
1875] 2/Bakara, 165
ENDÂD EDİNMEK
- 421 -
taşıdıklarını Kur’an âyetleri1876 bildirir. Mü’min, Allah’ı; hâlis, katışıksız, sâbit ve en ileri derecede sevmelidir.
“Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”1877 Demek ki, Allah’a inanan nezdinde onu sevmek, asıl fıtratı teşkil eder. Fıtratta olan bu sevgiye hitap olunarak, Allah’ın da kendilerini sevmesi için uymaları gereken yola, böylece irşad olunuyorlar. Öte yandan bu âyette “sevmek ve bağışlamak” kavramlarının münasebete konulmasından anlaşılıyor ki, Allah’ın mağfireti de, kula olan muhabbetinden ileri gelir. Normal olarak sevmeyen bağışlamaz.
Kur’an, kimi özellikleri imanın gereği sayar ki, bunlar ister istemez sevgiyi tazammun eder. Bunlardan biri “rızâ”dır. Rızâ, şunları gerektirir: Kul için en sevdiği varlık, Allah olacaktır. Çünkü bütün öbür şeyleri sevip sevmemesini belirleyen kıstas, Allah’ın onları sevip sevmemesidir. Ayrıca kul, Allah’ından bütün fiilleri, isimleri ve sıfatlarıyla râzı olacaktır: Rab, müdebbir, emredici, yasaklayıcı vekîl velî vb. olarak. Bunlar da, kendiliğinden O’nu sevmesini gerektirecektir.
Allah ve Rasûlü’ne karşı çıkanlara, babaları ve evlâtları bile olsa, mü’minler sevgi beslemezler.1878 Buralarda insanın doğal olarak en çok seveceği varlıklar (baba, çocuk, zevce, mal, yakın akrabalar, yer-yurt), Allah sevgisi ile karşı karşıya konulmakta, eğer Allah’ın rızası başka yerde bulunuyorsa, Allah’a sadâkatin baskın gelmesi istenmektedir. Bunlara olan sevgiyi belirleyen, Allah’a olan sevgidir, O’nun rızasıdır. Bu âyetler kulun, Allah’a sevgi besleyebileceğini göstermekle kalmaz, o sevginin ne derece ileri olduğunu da gösterir. 1879
“Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir topluluğun, Allah’a ve Rasûlüne karşı çıkanlara sevgi beslediklerini göremezsin.”1880 Sevgi, kullanırken çok dikkat edilmesi ve ancak Allah’a, Peygamberi’ne ve İslâm Düzeninin bağlılarına tahsis edilmesi gereken pek yüce bir hayat sermayesidir. İnançsızlara, müşrik ve mûnâfıklara, bizi Allah’ın yolundan alıkoyan nesnelere israf edilmemesi gereken kıymetli varlığımızdır sevgi. Kur’an ve sünnet, Allah ve Rasûlü’nün mutlak olarak, öncelikli şekilde ve en büyük tarzda sevilmesini emretmiştir. Bunun dışındakileri severken, ancak ve ancak Allah’ın ve Peygamberi’nin sevilmesini istediklerinin sevilebileceğini açıklar. “Rahmeti bütün canlıları kuşatan (Allah) iman eden ve güzel ameller yapanlar için (kalplerde) sevgi yaratacaktır.”1881; “Amellerin en faziletlisi/değerlisi, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek/nefret duymaktır.”1882 İmansız sevgiye ulaşılamaz ve sevgisiz de iman olgunlaşamaz. Hz. Peygamberimiz, “imanın tadını bulmayı (birinci derecede) Allah ve Rasûlü’nü her şeyden çok sevmeye” bağlamıştır.1883 “(Ancak) Allah için seven, Allah için buğz eden/nefret duyan, Allah için veren ve Allah için sıkılık yapıp vermezlik yapan kişi imanını kemâle erdirmiş, olgunlaştırmıştır.” 1884
1876] 2/Bakara, 95 ve 29/Ankebut, 25
1877] 3/Âl-i İmran, 31
1878] Bak. 58/Mücadele, 22; 9/Tevbe, 24
1879] Suat Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 159 vd.
1880] 58/Mücadele, 22
1881] 19/Meryem, 96
1882] Ebû Dâvud, Sünnet 3
1883] Buhâri, İman 9; Müslim, İman 67; Tirmizî, İman 10
1884] Et-Tâc, c. 5, s. 78
- 422 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ey iman edenler! Yahudilerle, hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdır. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır.”1885; “Ey iman edenler! Sizden önce kitap verilenlerden dininizi oyuncak ve eğlence yerine tutanları da, diğer kâfirleri de dost edinmeyin. Eğer gerçek mü’minlerden iseniz Allah’tan korkunuz.”1886; “De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler, sizce Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevgili ise, Allah’ın hükmü gelinceye kadar bekleyin. Allah, fâsık kimseleri doğru yola eriştirmez.” 1887
b- Endâda Tâbi Olup Allah’a İtaat Eder Gibi İtaat Etmek
Kur’an, herhangi bir kimseye, Allah’a teslim olur gibi emrine girmeye, ona kul köle olmaya, onun arzularına, emir ve yasaklarına kayıtsız şartsız itaat etmeye endâd edinme olarak, Allah’a şirk koşma olarak değerlendirmiş; herhangi bir şeye veya kimseye karşı beslenen aşırı sevgiyi ve kayıtsız şartsız itaati de, onu putlaştırmak olarak nitelemiştir. Allah’a inanmak, kişinin O’nun isteğini kendi dileğine veya başkalarının isteklerine tercih etmesini ve diğer arzuları O’nun yolunda fedâ edecek kadar O’nu sevmesini ve O’na mutlak itaat edilmesi gereken otorite olarak kabulünü gerektirir. Allah’ı sevmenin kanıtı, O’nu yegâne mutlak otorite olarak kabul edip O’nun belirli nitelik ve güçlerini başkalarına atfetmemek ve O’nun hakkını sahte ilâh ve rablere vermemektir. Allah’ın sıfat ve güçlerini başkalarına atfedenler, O’nu sevdiklerini, O’na teslim olduklarını, sadece O’na itaat ettiklerini iddia edemezler; bilakis bu şekilde O’na ortak koşmuş, Allah’a endâd/denk tutmuş olurlar.
Tarihteki putları ve puta tapanları incelediğimiz zaman, şirk temeline dayalı putçuluğun, günümüzde geçerli olan şirkten ve putçuluktan pek de farklı olmadığını görürüz. Mekkeli müşrikler de bir Allah inancına sahipti.1888 Fakat Allah’ın hükmü yerine Mekke site devletinin parlamentosu Dâru’n-Nedve’nin kanun yapmasını ve Ebû Cehil gibi tâğutların kendilerini yönetmelerini istiyorlardı. Yer yer dindar kesilmelerine rağmen, tevhid’in karşısında durarak şirke sarılıyorlardı.
Günümüzdede kelime-i şehâdet getirip namaz kılan, oruç tutan, hacca giden kimselerin tâğutun hükmüne rıza gösterdikleri, tâğuta itaat ettikleri, sadece Allah’a mahsus olan sıfatları başkalarına verdikleri bilinen bir gerçektir. Yine bu kimselerin Allah’ı bırakıp birtakım armaları, şiarları/sloganları, işaretleri, bayrakları, heykelleri, gelenek ve görenekleri, bazı kavram ve ideolojileri, sanatı, sanatçıları, futbolu, sporcuları, gruplarını, parti veya kurumlarını, devlet adamlarını, liderlerini... yücelttikleri ve bu sayılan değerler uğruna mallarını, mülklerini, namuslarını, ahlaklarını pâyimal ettikleri, böylece de bu değerlere kulluk ettikleri ortadadır. Sözü edilen bu şahısların, tâğutun ortaya koyduğu nefsanî, şeytanî ve indî değer yargılarıyla Allah’ın kanunları ve şeriatı çatışacak olsa, hep Allah’ın şeriatını onların istekleri doğrultusunda yontarak şekil verdikleri, kısacası putların veya putların arkasına sığınmış olanların emir ve yasaklarını harfiyyen yerine getirdikleri ve Allah’ın şeriatına tamı tamına zıt olan sistemleri kabul
1885] 5/Mâide, 51
1886] 5/Mâide, 57
1887] 9/Tevbe, 24
1888] Bk. 29/Ankebut, 61, 63; 39/Zümer, 3
ENDÂD EDİNMEK
- 423 -
ederek onların hükümlerini tatbik ettikleri de inkâr edilemez.
İşte bunlar, Allah’ın dışında endâd edinenlerdir. Bundan daha açık putçuluk düşünülemez. Putların emir ve direktifleri doğrultusunda hareket ederek onların yolundan santim bile ayrılmayanlar, Allah’ın kitabına ve Rasûlü’nün sünnetine kulaklarını tıkayarak putların ve onların işbirlikçilerinin çağrısına kulak verenler, Allah’a endâd uyduranların ta kendileridir. 1889
Hz. Âdem’den günümüze kadar câhiliyye hayatını yaşayan bütün toplumlarda, büyük çoğunluğu teşkil eden Allah’a endâd uyduran insanlar, Allah’ın varlığına inanmış kimselerdir. Fakat yaratıcımızı O’nun bildirdiği ölçüler içerisinde, hükümleri, kanunları, itaat edilmesi gereken emirleri ile tasdik etmemişler, bu konularda nidler edinmişlerdir. Evet, “Onlara gökleri ve yeri yaratan kimdir, diye sorsan, elbette ki, Allah’tır diyecekler”1890 anlamındaki âyette açıklandığı üzere, Allah’a yaratıcı olarak inanmışlar, ancak varlığına inandıkları Allah’ın Peygamberleri aracılığıyla bildirdiği ve yaşanmasını istediği emir ve yasaklarını kabul etmemişlerdir. Kişisel, ailevî ve sosyal hayatlarını bu mukaddes emirler ve yasaklara göre düzenlememişlerdir. “(İnsanlar için uyulacak) emirler ve yasaklar koyma hakkı yalnız Allah’a aittir.”1891 yasasını tanımayarak çiğnemişlerdir.
Cenâb-ı Hak, bu kişileri yermekte ve uyarmaktadır: “Onlar, hâlâ câhiliyye hayatının hükmünü (bâtıl inançları, ilkeleri ve yaşayış tarzlarını) mı arıyorlar? Kanaate sahip olabilecek bir topluluk katında hükmü (kanunları), Allah’tan daha güzel olan kimdir?”1892 Allah’ın indirdiği emirler ve yasaklar dizisine uymayan insanlar, ya kendi arzu ve heveslerine veya zâlim rejimlere ve uygulayıcılarına uyarak Allah’a endâd uydurmuşlardır.
“Onlara: Allah’ın indirdiğine uyun denilince, Hayır, atalarımızı yapar bulduğumuz şeye uyarız derler. Ya ataları bir şey akledemeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler? 1893 Allah’tan başkasına mutlak olarak emretme, yasaklama, helal ve haram kılma, kanun koyma ve hâkimiyet hakkını verme gibi haller, onu endâd kabul etmektir. Allah’ın koyduğu hükümleri, ölçüleri bir tarafa bırakarak hâkimiyeti herhangi bir şeye vermek bir mü’minin yapamayacağı şeydir. Bu konuda Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Hüküm / egemenlik yalnız Allah’a mahsustur. O sadece kendisine ibâdeti/kul olmayı emretti. Dosdoğru din ancak budur.”1894; “Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini, râhiplerini, Meryem’in oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Hâlbuki onlar da bir olan Allah’tan başkasına ibâdet etmekle emr olunmamışlardı. O, bunların eş tutageldikleri her şeyden münezzehtir.” 1895
“De ki şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm yalnız âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.”1896; “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.” 1897
1889] Karş. Mehmet Kubat, Kur’an’da Tevhid, Şafak Y., s. 132 vd.
1890] 31/Lokman, 25
1891] 7/A’râf, 54
1892] 5/Mâide, 50
1893] 2/Bakara, 170
1894] 12/Yusuf, 40
1895] 9/Tevbe, 31
1896] 6/En’âm, 162
1897] 5/Mâide, 44
- 424 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Endâdın Doğal İki Sonucu; Şirk ve Putçuluk
a- Şirk
Lügat olarak şirk; mülk ve saltanatta ortaklık anlamına gelir. Istılahta şirk; Allah’a zatında, sıfatlarında ve fiillerinde ortak ve denk tanımaktır. Şirk koşan kişiye müşrik denir. İki veya daha çok ilâh tanımak, herhangi bir varlığı ma’bud (ibâdet edilen) olarak bilmek, Allah’ın yaratıcı, kadim, bâki gibi sıfatlarını başka varlıklara vermek şirktir. Kısacası, Allah’ın ilâhlık vasıflarını Allah’tan başkasına vermek şirktir. Şirk küfürdür, müşrik aynı zamanda kâfirdir.
Şirkin olduğu yerde sâlih amel olmaz. Çünkü amelin kabul olması için ihlâs yani, yalnız Allah için yapılmış olması gereklidir. Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Rabbine kavuşmayı uman kimse, sâlih amel işlesin ve Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak tutmasın.” 1898
Şirk, Allah’ın asla affetmediği bir günahtır. Allah, şirk inancı ile âhirete gelenleri asla affetmeyecektir. “Allah kendisine şirk (ortak) koşulmasını elbette bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar.” 1899
Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlana geldiği iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücadeleden ibarettir. Bütün Peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel esas tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin önemi ve şirkten uzak durulması konusudur.
Kur’ân-ı Kerim, müşrik insan tipinin yeryüzünde birliği, huzuru bozan, çirkin ve insanlar için zararlı bir tip olarak görür ve neces (pislik) olarak nitelendirir.1900 Şirk sadece putlara tapmak değildir. Nefsin istekleri peşinde koşmak, Allah’ın sevgisi yerine dünya sevgisini tercih etmek, bunların sonucunda Allah’ın hükümlerinden birini dahi reddetmek şirktir.
Aslında insanların Allah’tan başka bir puta tapmasının asıl nedeni; kendi nefsini ilâh edinmesidir. Bugünkü müşriklerle, Peygamberimiz zamanındaki müşrikler arasında fark yoktur. Müşriğin mantığı her devirde aynıdır. Bu mantık, Allah’ı yeryüzüne karıştırmama, yeryüzünde ilâh olarak kendini tanımadır. İşte şirkin aslı budur. Zamanımızda da insanlar her ne kadar kâinatı yaratanın, yağmuru yağdıranın, öldüren ve diriltenin Allah olduğunu kabul etseler de, O’nun tasarruflarında ortak tanıyorlar, dünya ile ilgili işlerde Allah’ın belittiğinin aksine hükümler koyuyorlar. İşte günümüzde şirkin aldığı görünüm budur.
Kur’an’da şirk kelimesi 167 yerde geçer. Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyette Allah Teâlâ, insanları şirke düşmemeleri hususunda uyarır. “O ancak tek bir ilâhtır. Doğrusu ben O’na ortak koşmanızdan mâsumum, de.” 1901
Şirk düzeni; insanları köleleştiren, ilâhlık taslayan çağdaş Firavunlar ile, onlarla işbirliği yapan sahte din adamları yani Bel’amlar ve sömürüye ortak olan, bizzat şirk düzeninden beslenen, haramzade, zengin elit tabaka ve bu üç kesime bağlanan, onlara itaat eden, onların koyduğu kanunlarla -Allah’ın
1898] 18/Kehf, 110
1899] 4/Nisâ, 48
1900] Bak. 9/Tevbe, 28
1901] 6/En’âm, 19
ENDÂD EDİNMEK
- 425 -
hükümlerine aykırı olmasına rağmen- yaşayan halk yığınlarından meydana gelir.
Kendi nefsini ilâhlaştıran ve Allah’a değil de kendisine tapan ve tapılmasını isteyenler; başkalarının haklarına el uzatmanın, yalnız Allah’a ibâdet edildiği ve uyulduğu sürece mümkün olmadığını bilirler. Çünkü Allah’ın dini adaleti emreder ve bütün insanları eşit olarak görür. Şirk ise nefsini ilâh edinenlerin, insanları kendilerine kul etmeleri ve sömürmeleri üzerine kuruludur. Bu yüzden tâğutlar, kendi nefislerini ilâhlaştırmak için, ilkelerini kendilerinin tesbit ettikleri ve başkalarının haklarını gasb üzere kurulu şirk düzenini isterler. Tâğutlar, ortaya attıkları ilâhlara insanları taptırarak, aslında kendilerine taptırır, kulluk ettirirler. Şirk, insanların insanlara kulluk ettiği düzenin adıdır.
Allah’ın halîli (dostu) İbrahim (a.s.) ne güzel dua etmiş: “Allah’ım, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Ya Rabbi, şüphesiz ki bu putlar, birçok insanı saptırdı.”1902 Âyette belirtildiği üzere, İbrahim (a.s.) bile, kendinin ve neslinin putlardan uzak kalması için Allah’a dua etme ihtiyacı hissetmiştir.
“Onların çoğu, şirk koşmadan Allah’a inanmazlar.”1903 İslâm’ın hâkim olmadığı günümüz câhiliyye ortamlarında şirk çeşitleri çoğalmıştır. Kur’an’ın bir çok âyetinde, küçük olsun, büyük olsun şirkin her türlüsünden arınan müttakî kullardan bahsedilmektedir. Allah’ın birliğine iman eden, Allah’a şirk koşanlara düşman olan, tâğutlara ve müşriklere buğz ederek Allah’a yaklaşan, sadece Allah’ı dost, ilâh ve ma’bud edinen, yalnız O’nu seven, O’ndan korkan, O’ndan uman, O’ndan yardım isteyen, O’na boyun eğen, O’na tevekkül eden, O’nun emrine tâbi olup rızasını gözeten, bir iş yaptığı zaman Allah adıyla yapan ve hayatının her bölümünde O’na ait olan kimseler kurtuluşa ermişlerdir. “De ki, namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin rabbi Allah içindir. O’nun hiçbir şeriki/ortağı yoktur.”1904; “De ki, Allah her şeyin rabbi iken, O’ndan başka bir rab mi arayayım?” 1905
b- Put ve Putçuluk
Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddi-manevi her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak da şirktir. Put sadece tapılan bir takım nesneler değildir. Eğer hayatın amacı haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevkederse, yerine göre makam, para, kadın veya insanlar için değerli herhangi bir şey insanlar için put olabilir.
Kur’ân-ı Kerim’in açıkladığı şirk çeşitlerinden birisi de putlara ibâdet şeklinde ortaya çıkan tapınmadır. Putlar çeşit olarak çok fazla olmakla beraber, genel olarak iki kısımda mütalaa edilebilir:
1- İnsan, hayvan, kuş veya bunların karışımı bir şeklin; ağaç, taş ve madenden yapılarak tapınılması biçiminde ortaya çıkan ilkel putçuluk. Bu tür putlara sanem veya vesen adı verilir.
2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere dikilen veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü daha moderndir.
1902] 14/İbrâhim, 35-36
1903] 10/Yûnus, 106
1904] 6/En’âm, 163-164
1905] 6/En’âm, 164
- 426 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sanem veya vesen dediğimiz ilk maddedeki putlar, tapanların nazarında tabiatüstü yüce bir gücü ve kuvveti temsil ettikleri için putperestler, bu güç ve kuvvetin tapındıkları putlarda gizli olduğuna inanırlar. Bu bağlamda her putun veya putçuluğun ilgili bulunduğu bir efsanesi, tahrif edilmiş tarihsel bir mitleştirmesi vardır. Bu putların bir kısmı iyiliği, bir kısmı şerri, bir kısmı ucuzluğu, düşmandan kurtuluşu, bereketi vs. yi temsil eder.
İslâm tarihçilerinin kaydettiklerine göre putperestlik, İslâm’dan önce Arap yarımadasında oldukça yaygındı. Denilebilir ki, Arabistan’da putçuluğun bütün çeşitleri olmakla beraber, daha çok birinci maddede belirtilen putperestlik yaygındı. Kâbe’nin, putperestliğin sergilendiği bir yer olarak gerçek amacından saptırıldığını görüyoruz. Peygamberimiz (s.a.s.) Mekke’yi fethettiği zaman Kâbe’ye girmiş ve orada Peygamberlerin resimlerinin bulunduğunu görünce, bunların ortadan kaldırılmasını emretmişti. Ayrıca Kâbe’de her biri farklı kabile ve şahıslara ait olan ve değişik şeyleri temsil eden 360 putu görünce, onların da kırılmasını emretmişti.
Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara tapınmanın kötülüğünü en beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim âyetleri, insanoğluna, yaratıcının sadece Allah olduğu fikrini ve putların, heykellerin de yaratıcı değil; yaratık olduğu düşüncesini aşılama sadedinde deliller sunar. “Siz, elinizle yonttuklarınıza (putlara) mı tapıyorsunuz? Oysa sizin de, bütün taptıklarınızın da yaratıcısı Allah’tır.” 1906
Put, sadece Arapların câhiliyye döneminde taptıkları basit ve alelâde şekillerden veya özellikle Hz. İbrahim döneminde olduğu gibi muhtelif câhiliyye sistemlerinde tapınılan tahtadan, taştan, tunçtan heykellerden ve ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök cismi, ateş, ruh veya hayallerden ibaret değildir. Bu basit puta tapınma şekilleri Allah’a şirk koşmanın bütün boyutlarını kapsamaz. Yalnızca bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak ve Kur’an’daki şirkten maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek olursak, oldukça boyutlu olan şirk kavramından bir şey anlamış olmayız. Oysa Kur’an’a göre put, o kadar geniş anlamlıdır ki, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-manevî her şeydir. Bu putları, hayatın amacı kılmak da Allah’a şirk koşmak olarak nitelendirilmiştir. 1907
“İlâhî! Sevdir bize hep, sevdiklerini. Yerdir bize hep, yerdiklerini. Yâr et bize erdirdiklerini.”
Kim Allah’a sahip, o neden mahrum?
Kim Allah’tan mahrum, o neye sahip?
1906] 37/Sâffât, 95-96
1907] Mehmet Kubat, Kur’an’da Tevhid, Şafak Y., s. 132-133
ENDÂD EDİNMEK
- 427 -
Endâd ve Şirk Konusundaki Âyetler
A- Endâd Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 6 Yerde): 2/Bakara, 22, 165; 14/İbrâhim, 30; 34/Sebe’, 33; 39/Zümer, 8; 41/Fussılet, 9.
B- Şirk Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 167 Yerde): 2/Bakara, 96, 105, 135, 221, 221, 221, 221; 3/Âl-i İmrân, 64, 67, 95, 151, 186; 4/Nisâ, 12, 36, 48, 48, 116, 116; 5/Mâide, 72, 82; 6/En’âm, 14, 19, 22, 22, 23, 41, 64, 78, 79, 80, 81, 81, 88, 94, 100, 106, 107, 121, 136, 136, 136, 137, 137, 139, 148, 148, 151, 161, 163; 7/A’râf, 33, 173, 190, 190, 191, 195; 9/Tevbe, 1, 3, 4, 5, 6, 7, 17, 28, 31, 33, 36, 113; 10/Yûnus, 18, 28, 28, 28, 34, 35, 66, 71, 105; 11/Hûd, 54; 12/Yûsuf, 38, 106, 108; 13/Ra’d, 16, 33, 36; 14/İbrâhim, 22; 15/Hıcr, 94; 16/Nahl, 1, 3, 27, 35, 54, 86, 86, 86, 100, 120, 123; 17/İsrâ, 64, 111; 18/Kehf, 26, 38, 42, 52, 110; 20/Tâhâ, 32; 22/Hacc, 17, 26, 31, 31; 23/Mü’minûn, 59, 92; 24/Nûr, 3, 3, 55; 25/Furkan, 2; 27/Neml, 59, 63; 28/Kasas, 62, 64, 68, 74, 87; 29/Ankebût, 8, 65; 30/Rûm, 13, 13, 28, 31, 33, 35, 40, 40, 42; 31/Lokman, 13, 13, 15; 33/Ahzâb, 73, 73; 34/Sebe’, 22, 27; 35/Fâtır, 14, 40, 40; 37/Sâffât, 33; 39/Zümer, 29, 65, 67; 40/Mü’min, 12, 42, 73, 84; 41/Fussılet, 6, 47; 42/Şûrâ, 13, 21; 43/Zuhruf, 39; 46/Ahkaf, 4; 48/Fetih, 6, 6; 52/Tûr, 43; 59/Haşr, 23; 60/Mümtehıne, 12; 61/Saff, 9; 68/Kalem, 41, 41; 72/Cinn, 2, 20; 98/Beyyine, 1, 6.
C- Endâd ve Şirk Konusundaki Âyetler
Başkasını Allah’a Endâd/Denk Tutmak: Bakara, 22, 165; İbrahim, 30; Sebe’, 33; Zümer, 8; Fussılet, 9.
Putlara Tapmak: Maide, 76; Mü’minun, 117; Ahkaf, 5.
Allah’a Eş Koşmak: Nisa, 36, 48, 116; En’am, 151; İsra, 23, 39; Ankebut, 68; Ahzab, 57.
Şirkin Misali: Rum, 28.
Şirk Zulümdür: Lokman, 13.
Heva ve Hevesi Putlaştırmak: Casiye, 23; Muhammed, 12.
Allah’a Çocuk İsnad Edenler: Kehf, 5, 102; Meryem, 88-92.
Allah Kendisine Şirk Koşulmasını Affetmez: Nisa, 48, 116.
Şirkten Sakınmak: Şuara, 213; Kasas, 88; Rum, 31; Zümer, 65-66; Mü’min, 66; Fussılet, 37; Zariyat, 51.
j- Mekke’li Müşriklerin Şirki: En’am, 100; Rum, 28-29, 31-32; Sebe’41; Zuhruf, 20-21, 57-59.
D- Şirk Konusundaki Âyetler
Allah’a Eş/Şirk Koşmak: 4/Nisâ, 36, 48, 116; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23, 39; 29/Ankebût, 68; 33/Ahzâb, 57.
Şirkin Misali: 30/Rûm, 28.
Şirk Büyük Bir Zulümdür: 31/Lokman, 13.
Hevâ ve Hevesi Putlaştırmak: 45/Câsiye, 23, 47/Muhammed, 12.
Allah’a Çocuk İsnâd Edenler: 18/Kehf, 5, 102; 19/Meryem, 88-92.
Allah’a Eş Koşmak Haramdır: 7/A’râf, 33; 16/Nahl, 74; 22/Hacc, 31.
Putlara Tapmak: 5/Mâide, 76; 23/Mü’minûn, 117; 46/Ahkaf, 5.
Allah, Kendisine Şirk Koşmayı Affetmez: 4/Nisâ, 48, 116.
Şirkten Sakınmak: 26/Şuarâ, 213; 28/Kasas, 88; 30/Rûm, 31; 39/Zümer, 65-66; 40/Mü’min, 66; 41/Fussılet, 37; 51/Zâriyât, 51.
Şirkten Sakınanların Mükâfatı: 47/Muhammed, 15, 36.
Mekke’li Müşriklerin Şirki: 6/En’âm, 100; 30/Rûm, 28-29, 31-32; 34/Sebe’, 41; 43/Zuhruf, 20-21, 57-59.
E- Müşrikler Konusundaki Âyetler
Müşrikler, Allah’a Çocuk İsnâd Ettiler:6/En’âm, 100-101; 10/Yûnus, 68-70; 16/Nahl, 57, 62; 17/İsrâ, 40; 19/Meryem, 88-92; 21/Enbiyâ, 26; 22/Hacc, 3-4; 34/Sebe’, 40-42; 37/Saffât, 149-159, 180; 43/Zuhruf, 15-16, 18, 79-82; 52/Tûr, 39; 53/Necm, 21-22.
Müşrikler, Allah’tan Başkasını Tanrı Edindiler: 2/Bakara, 165; 3/Âl-i İmrân,151; 4/Nisâ, 117; 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 1, 107, 136, 150; 7/A’râf, 191; 10/Yûnus, 18, 66; 11/Hûd, 109; 14/İbrâhim, 30; 15/Hıcr, 95-96; 16/Nahl, 73; 19/Meryem, 81; 22/Hacc, 11-13, 71, 74; 25/Furkan, 3, 55; 36/Yâsin, 74-75; 37/Saffât, 11; 38/Sâd, 5-7; 39/Zümer, 15 45, 67; 40/Mü’min, 10-12; 42/Şûrâ, 9; 52/Tûr, 43.
Müşrikler, Kötülükleri “Atalarımızdan Devraldık” Diye Savunurlar: 2/Bakara, 170-171; 5/Mâide, 103-104; 7/A’râf, 28; 11/Hûd, 109; 31/Lokman, 21; 37/Saffât, 68-71; 43/Zuhruf, 22-25.
Müşrikler, Allah’ın Âyetlerini İnkâr Ederler: 6/En’âm, 4-5, 66-67, 105, 110, 124; 8/Enfâl, 31-33, 52;
- 428 -
KUR’AN KAVRAMLARI
9/Tevbe, 9; 10/Yûnus, 15; 37/Saffât, 68-71; 38/Sâd, 8.
Müşrikler, Put Diye Şeytana Taparlar: 4/Nisâ, 117.
Müşrikler, Hem Kendileri Peygamber’den Uzaklaşırlar, Hem de İnsanları Uzaklaştırmak İsterler: 6/En’âm, 26, 116-117; 21/Enbiyâ,. 2-5; 25/Furkan, 7-9; 31/Lokman, 6-7; 34/Sebe’, 43-44; 38/Sâd, 8, 50/Kaf, 1-2, 5; 54/Kamer, 3; 68/Kalem, 46-48, 51.
Müşrikler, Öldükten Sonra Dirilmeyi İnkâr Ederler: 6/En’âm, 29-30, 134; 11/Hûd, 19, 25/Furkan, 11, 32/Secde, 10-11, 36/Yâsin, 78-79; 37/Saffât, 16-21; 41/Fussılet, 7; 44/Duhân, 9-10 34-36; 45/Câsiye, 24-26; 50/Kaf, 2-4; 51/Zâriyât, 12-14; 64/Teğâbün, 7.
Müşrikler, Peygamberlerden İnanmayacakları Mûcizeler İsterler: 6/En’âm, 37, 57-58, 109-111, 158; 10/Yûnus, 20, 46; 11/Hûd, 12; 13/Ra’d, 6-7, 27, 40; 15/Hıcr, 6-8; 17/İsrâ, 59, 90-93; 20/Tâhâ, 133-135; 21/Enbiyâ, 5, 37-39; 25/Furkan, 7-8; 29/Ankebût, 50-51, 53-54; 32/Secde, 28-29; 37/Saffât, 176-177; 45/Câsiye, 25; 70/Meâric, 1-3, 5-7; 74/Müddessir, 52-53.
Müşrikler İman Etmezler: 7/A’râf, 192-193; 10/Yûnus, 42-43; 25/Furkan, 9; 36/Yâsin, 7-10; 41/Fussılet, 4, 14; 43/Zuhruf, 40, 88; 68/Kalem, 42-43; 109/Kâfirûn, 1-6.
Müşrikler, Putları Şefaatçi Kabul Ederler: 10/Yûnus, 18; 13/Ra’d, 14; 16/Nahl, 55; 19/Meryem, 81-82; 39/Zümer, 3, 43-44.
Müşriklerin Şirki: 6/En’âm, 100; 30/Rûm, 28-29, 31-32; 34/Sebe’, 41; 43/Zuhruf, 20-21, 57-59.
Müşriklerin Peygamberimiz’e İftiraları: 21/Enbiyâ, 5-6; 25/Furkan, 4-5; 34/Sebe’, 43, 46; 38/Sa’d, 4; 44/Duhân, 14; 46/Ahkaf, 8-9; 51/Zâriyât, 8-11;52/Tûr, 29-30, 32-33; 68/Kalem, 1-2, 5-6, 51.
Müşrikler, Peygamberimiz’le ve Mûcizelerle Alay Ederler: 21/Enbiyâ, 36; 25/Furkan, 7-9, 41-43; 37/Saffât, 11-12, 14-15, 35-36; 40/Mü’min, 83; 43/Zuhruf, 31-32, 57-58; 54/Kamer, 2; 70/Meâric, 1-2, 36-39.
Müşrikler, Kur’an’ı Dinlerler ve “Eskilerin Masallarından İbaret” Derler; Kur’an’la Alay Ederler ve O’nu Yalanlarlar: 6/En’âm, 25; 10/Yûnus, 42-43; 17/İsrâ, 47-48; 21/Enbiyâ, 5; 25/Furkan, 4-6; 34/Sebe’, 43; 37/Saffât, 167-170; 38/Sa’d, 7; 43/Zuhruf, 30-31; 46/Ahkaf, 7, 11; 50/Kaf, 5; 52/Tûr, 33; 53, Necm, 59-61; 68/Kalem, 15; 74/Müddessir, 11-26; 83/Mutaffifîn, 13.
Müşrikler, Meleklere Cinsiyet Yakıştırırlar: 43/Zuhruf, 19; 53/Necm, 27-28.
Müşriklerin Akıllarına Hitap Ederek İman Etmelerini İsteyen Âyet-i Kerimeler: 30/Rûm, 8-9; 36/Yâsin, 66-73; 40/Mü’min, 13; 50/Kaf, 6-7; 52/Tûr, 35-43; 53/Necm, 62; 67/Mülk, 19-24, 28, 30; 80/Abese, 17-32; 82/İnfitâr, 6-9; 88/Ğâşiye, 17-21; 106/Kureyş, 1-4.
Mekke Müşriklerinin İslâm’a ve Peygamberimiz’e Karşı Yürüttükleri Haksız Mücadele: 2/Bakara, 118, 139; 170; 3/Âl-i İmrân, 7, 10, 135, 165; 8/Enfâl,30, 47; 9/Tevbe, 13, 32; 10/Yûnus, 2, 15-16; 38-39, 49, 51, 53, 57, 59, 104, 108; 11/Hûd, 7-8, 12, 14; 13/Ra’d, 5-7, 16, 27, 30-31, 43; 14/İbrâhim, 28, 46; 15/Hıcr, 3, 85, 90-91; 16/Nahl, 1, 44-45, 83, 101-102, 125; 17/İsrâ, 46, 50-51; 56-57, 73, 76, 90, 93; 18/Kehf, 55, 58; 19/Meryem, 77, 80-82; 20/Tâhâ, 133-135; 21/Enbiyâ, 34, 36, 41, 46, 109, 111; 22/Hacc, 15, 19, 25, 47, 49, 68-69; 23/Mü’minûn, 56, 63-96, 109-110; 25/Furkan, 3-9, 21-22, 27, 29, 32, 40, 44, 52; 26/Şuarâ, 4-8 192 197, 208, 212, 214; 28/Kasas, 46-51, 57; 29/Ankebût, 12-13, 50-51, 53-54, 61, 63, 67; 30/Rûm, 6, 10, 28, 33, 43-46, 50-54; 35/Fâtır, 4, 5, 37, 42-43; 36/Yâsin, 6, 11, 69-70, 74-76; 37/Saffât, 11, 13, 34, 36, 38, 40, 50, 61, 149, 158, 167, 170, 176, 179; 38/Sa’d, 8-11, 15-16; 39/Zümer, 36, 38-40, 64; 40/Mü’min, 6, 10, 12, 56, 69, 77; 41/Fussılet, 5, 13-f4, 26, 29, 33, 38, 40, 53, 54; 42/Şûrâ, 13, 15, 24, 47, 54; 43/Zuhruf, 24-25, 29-31, 79-80; 44/Duhân, 10, 16, 34, 37; 46/Ahkaf, 9; 47/Muhammed, 1-3, 8, 10, 14, 32; 48/Fetih, 25-26, 50/Kaf, 12, 14, 22, 36-37, 45; 51/Zâriyât, 14, 53-54, 59-60; 52/Tûr, 15-16, 30, 47; 53/Necm, 19, 26, 33, 37, 59,61; 62/Cum’a, 2; 67/Mülk, 9, 11, 13, 18, 25, 30; 68/Kalem, 42-43, 46-47, 51; 69/Hakka, 43-44, 49-50; 73/Müzzemmil, 15; 74/Müddessir, 11, 49; 75/Kıyâme, 31; 76/İnsan, 27; 77/Mürselât, 7, 16; 78/Nebe’, 1; 83/Mutaffifîn, 13, 16; 86/Târık, 17; 96/Alak, 19; 102/Tekâsür, 1-8; 106/Kureyş, 1-4; 107/Mâûn, 1-3; 108/Kevser, 1-3; 109/Kâfirûr, 1-6; 111/Leheb, 1-5.
F- Müşriklerin Bazı Özellikleri
Müşrikler Nankördür: 6/En’âm, 63-64; 10/Yûnus, 12, 21-23; 16/Nahl, 53-55, 83; 21/Enbiyâ, 46; 29/Ankebût, 65-67; 30/Rûm, 33-35; 31/Lokman, 32; 37/Saffât, 11; 39/Zümer, 8; 43/Zuhruf, 9, 15, 87; 80/Abese, 17-23; 100/Âdiyât, 1-11; 106/Kureyş, 1-4.
Müşrikler, Kız Çocuklarını Öldürüyorlardı: 6/En’âm, 137, 140; 16/Nahl, 57-59; 42/Şûrâ, 17; 81/Tekvîr, 8-9.
Müşrikler, Helâlı Haram; Haramı Helâl Yaparlar: 6/En’âm, 136-140, 143-145, 148-151; 10/Yûnus, 15, 59-60; 16/Nahl, 35.
Müşrikler, Kadınlara Değer Vermezler: 6/En’âm, 139; 16/Nahl, 58-59; 42/Şûrâ, 17; 43/Zuhruf, 17; 52/Tûr, 39; 53/Necm, 21-22.
ENDÂD EDİNMEK
- 429 -
Müşrikler, Allah’a İftira Ederler: 6/En’âm, 138-139, 143-144,
Müşrikler, Çocuklarına Putlarının Adını Verirler: 7/A’râf, 190-191.
Müşrikler, Antlaşmalarını Bozarlar: 9/Tevbe, 1-4, 7-10, 12-13.
Müşrikler Necistir: 9/Tevbe, 28.
Müşriklerin Misali: 13/Ra’d, 14; 22/Hacc, 31; 25/Furkan, 44; 29/Ankebût, 41-43.
Müşrikler, Mü’minlerle Alay Ederler: 23/Mü’minûn, 109-111; 38/Sâd, 62-63; 67/Mülk, 25-29; 83/Mutaffifîn, 29-36.
Müşrikler, Dünya Nimetleriyle Övünürler: 13/Ra’d, 26; 23/Mü’minûn, 54-56, 101; 43/Zuhruf, 32; 53/Necm, 29-30; 68/Kalem, 14, 16-41.
Müşrikler, Fakirlere Vermekten Kaçarlar: 41/Fussılet, 7; 68/Kalem, 17-33, 36-40; 107/Mâûn, 1-3.
Müşrikler, Yetimlere Zulm Ederler: 107/Mâûn, 1-2.
Mekke Müşrikleri, Kâbe’yi Çıplak Tavaf Ederlerdi: 8/Enfâl, 35.
Mekke Müşrikleri, Kâbe’yi Tavaftan Men Ederlerdi: 8/Enfâl, 34-35.
G- Müşriklerin Cezaları
Müşrikler, Putlardan Fayda Görmeyecekler: 2/Bakara, 166; 6/En’âm, 22-24, 94; 7/A’râf, 37, 53, 194-198; 10/Yûnus, 28; 25/Furkan, 17-19; 26/Şuarâ, 96-103; 38/Sâd, 59-60; 45/Câsiye, 10.
Müşrikler, Azabı Görünce Tekrar Dünyaya Dönmek İsteyecekler: 2/Bakara, 167; 6/En’âm, 27-28; 7/A’râf, 53; 23/Mü’minûn, 99-100, 107-108; 26/Şuarâ, 94-102; 32/Secde, 12; 35/Fâtır, 37; 39/Zümer, 56-59.
Kıyâmet Günü Müşriklerin Durumu: 3/Âl-i İmrân, 151; 4/Nisâ, 120-121; 6/En’âm, 22-24, 30; 9/Tevbe, 17; 10/Yûnus, 28-30; 11/Hûd, 20, 22; 12/Yûsuf, 107; 13/Ra’d, 34; 15/Hıcr, 95-96; 16/Nahl, 86-87; 18/Kehf, 52-53; 23/Mü’minûn, 99-108, 112-115; 25/Furkan, 11-14; 26/Şuarâ, 91-103; 28/Kasas, 62-67, 74; 29/Ankebût, 54-55; 30/Rûm, 12-13; 34/Sebe’, 31-33; 37/Saffât, 19-34, 38-39; 38/Sâd, 55-64; 39/Zümer, 15-16, 60; 40/Mü’min, 71-76, 84-85; 41/Fussılet, 6, 47; 43/Zuhruf, 36-39; 50/Kaf, 22-30; 68/Kalem, 42-43; 70/Meâric, 42-44; 73/Müzzemmil, 11-13; 98/Beyyine, 6.
Müşriklerin Tevbesi: 9/Tevbe, 3, 11; 25/Furkan, 70; 28/Kasas, 67.
Müşriklerin Yaptıkları İyilikler Boşa Gider: 9/Tevbe, 17; 39/Zümer, 65.
Mekke Müşriklerinin Azapla Korkutulmaları: 16/Nahl, 45; 18/Kehf, 55, 58; 19/Meryem, 77-82; 20/Tâhâ, 134-135; 21/Enbiyâ, 41, 46, 109, 111; 22/Hacc, 19, 25, 49, 69; 40/Mü’min, 77; 41/Fussılet, 13; 43/Zuhruf, 41-42; 44/Duhân, 9-16, 36, 59; 50/Kaf, 12-14, 36; 51/Zâriyât, 59-60; 52/Tûr, 31 42, 44-47; 54/Kamer, 4-5, 43-48, 51; 67/Mülk, 16-18; 68/Kalem, 16-41. 44; 70/Meâric, 40-41; 72/Cin, 24; 73/Müzzemmil, 11, 15-17; 77/Mürselât, 16-18; 85/Bürûc, 17-20; 86/Târık, 17; 88/Ğâşiye, 23-24.
Müşriklerin Malları ve Evlâtları, Kendilerine Fayda Vermez: 3/Âl-i İmrân, 10, 91, 116; 5/Mâide, 36; 6/En’âm, 70; 7/A’râf, 48; 13/Ra’d, 18; 19/Meryem, 77-80; 45/Câsiye, 10; 58/Mücâdele, 17; 69/Hakka, 25-29; 92/Leyl, 8-11; 104/Hümeze, 2-6; 111/Leheb, 1-3.
Müşrikler, Azaptan Kurtulmak İçin Her Şeylerini Fedâ Etmek İsteyecekler: 70/Meâric, 11-18.
Müşriklere Verilen Mühlet (Süre): 18/Kehf, 58-59; 29/Ankebût, 53; 39/Zümer, 8; 68/Kalem, 44-45; 70/Meâric, 42-43; 73/Müzzemmil, 11.
Müşriklerin Kâbe’ye Hizmet Hakları Yoktur: 9/Tevbe, 17-19, 28.
H- Müşrik-Mü’min İlişkisi
Müşriklerin Dostluğu Yoktur: 2/Bakara, 105; 5/Mâide, 82; 6/En’âm, 106; 9/Tevbe, 7-8, 10, 12; 17/İsrâ, 73-75; 28/Kasas, 87; 60/Mümtehine, 1-2, 6-9.
Müşrikler, Mü’minleri Ateşe Çağırırlar: 2/Bakara, 221; 17/isrâ, 73-75; 29/Ankebût, 12-13.
Müşriklerden Yüz Çevirmek: 6/En’âm, 106, 150; 10/Yûnus, 41; 15/Hıcr, 94; 28/Kasas, 87; 32/Secde, 30; 37/Saffât, 173-174, 178-180; 43/Zuhruf, 83, 89; 45/Câsiye, 18; 51/Zâriyât, 54; 53/Necm, 29; 54/Kamer, 6; 68/Kalem, 8; 73/Müzzemmil, 10.
Müşriklerden Korkulmaz: 9/Tevbe, 13-14; 10/Yûnus, 65; 15/Hıcr, 94; 22/Hacc, 38; 37/Saffât, 171-175.
Müşrikler İçin İstiğfâr Edilmez: 9/Tevbe, 113-115.
Müşrikle Mü’min Karşılaştırması: 47/Muhammed, 15; 67/Mülk, 22.
Müşrikler, Mü’minlere Zarar Veremezler: 37/Saffât, 160-163; 52/Tûr, 42.
Müşriklere Savaşta Yapılacak İşlem: 9/Tevbe, 5-6, 11-12.
İ- Putlar ve Küfrün Öncüleri
Putlar, Kıyâmet Günü Kendilerine Uyanlardan Uzaklaşacaklardır: 2/Bakara, 166; 6/En’âm, 22-24,
- 430 -
KUR’AN KAVRAMLARI
94; 7/A’râf, 37, 53; 10/Yûnus, 28-30; 11/Hûd, 21; 18/Kehf, 52; 19/Meryem, 81-82; 28/Kasas, 64, 75; 35/Fâtır, 14; 38/Sâd, 59-61; 41/Fussılet, 48; 46/Ahkaf, 6.
Putlar, Hiç Kimseye Zarar ve Fayda Veremezler: 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 40, 41, 46, 71; 7/A’râf, 192-198; 10/Yûnus, 18, 106; 13/Ra’d, 14, 16; 17/İsrâ, 56-57; 20/Tâhâ, 88-89; 22/Hacc, 11-13; 25/Furkan, 55; 34/Sebe’, 22; 36/Yâsin, 74-75; 39/Zümer, 38.
Putlar, Hiçbir Şey Yaramazlar: 7/A’râf, 191-192; 10/Yûnus, 34; 13/Ra’d, 33; 16/Nahl, 20; 21/Enbiyâ, 21; 25/Furkan, 3; 27/Neml, 60-64; 30/Rûm, 40; 31/Lokman, 11; 35/Fâtır, 40; 46/Ahkaf, 4.
Putlar Şefaat Edemezler: 10/Yûnus, 3, 18; 30/Rûm, 12-13; 34/Sebe’, 23; 39/Zümer, 43-44; 43/Zuhruf, 86; 53/Necm, 24.
Putlar Cehennem Odunudurlar: 21/Enbiyâ, 98-100.
Putlar Bâtıldır: 22/Hacc, 62; 28/Kasas, 74; 53/Necm, 23.
Putların Misali: 22/Hacc, 73.
Putlar Rızık Veremezler: 29/Ankebût, 17.
Putlar Kendilerine Tapanlardan Habersizdirler: 46/Ahkaf, 5.
Lât, Uzza, Menat Putları: 53/Necm, 19-20.
Kendisine Tapılan Putların Rabbi de Allah’tır: 53/Necm, 49.
Putların Kendilerine Bile Faydaları Dokunmaz: 7/A’râf, 197-198; 10/Yûnus, 35; 21/Enbiyâ, 43; 25/Furkan, 3.
Putlar, Yapılan Duâlara Cevap Veremezler: 13/Ra’d, 14; 27/Neml, 62; 34/Sebe’, 22; 35/Fâtır, 14.
Put İle Allah’ın Misali: 13/Ra’d, 16, 33; 16/Nahl, 17, 75-76; 22/Hacc, 62; 27/Neml, 59-64; 40/Mü’min, 20.
Putlar, Diri Değil Ölüdürler: 16/Nahl, 21.
Putlar, Hiçbir Şeye Sahip Değildirler: 16/Nahl, 73; 35/Fâtır, 13; 53/Necm, 19-20.
Putlara Tapmak
Putlara Tapmak Haramdır: 5/Mâide, 90; 17/İsrâ, 29, 39.
Putlara Sövmekten Sakınmak: 6/En’âm, 108.
Putlara Tapanlar Gerçekte Ona Tâbi Olmuyorlar: 10/Yûnus, 66; 28/Kasas, 62-63; 39/Zümer, 3.
Putlara Tapmaktan Sakınmak: 17/İsrâ, 22; 22/Hacc, 30; 25/Furkan, 68; 42/Şûrâ, 9.
Putların ve Küfür Öncülerinin Cezaları
Kıyâmet Günü Putların Durumu: 25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74; 37/Saffât, 22-34.
Putlar, Müşrikler Tarafından İnkâr Edilecektir: 30/Rûm, 13.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c1, s. 234, 471-478
2. Mefatihu’l Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s.132-137, c. 4 s. 179-188
3. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2 s. 209-211, c.3, s. 668-675
4. Fi Zılali’l Kur’an, Seyyid Kutub, HikmetY. c. 1, s. 96, 319-321
5. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 135
6. Kur’an-ı Kerim ŞifaTefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 197, 324-328
7. Kur’an Semantiği İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. 79-81, 64-8
8. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 115-148
9. Kur’an’da Uluhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 158-168
10. 20. Yüzyılda Tevhid ve Şirk, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y.
11. Kelimeler, Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. 1/ 130
12. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslamoğlu, Pınar Y. s. 23-37
13. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 105-152
14. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Beyan Y. s.370
15. Mekke Rasüllerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y. s. 14-41
16. İslam, Said Havva, İkbal Y. 83-107
17. İlmin Işığında İslamiyet, Arif A. Tabbara, Kalem Y. s. 112-121
18. Tevhidin Hakikati, Yusuf el-Kardavi, Saff Y. s. 59-124
19. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmed Alptekin, Saff Y. s. 159-190
ENDÂD EDİNMEK
- 431 -
20. Tevhid ve Şirk, Salih Gürdal, Beyan Y. s. 77-111
21. Şirk, Abdullah Hanifi, Hanif Y.
22. Kur’an’da Şirk Kavramı, M. H. İsmail Surti, Akabe Y.
23. Putların Alacakaranlığı, Friedrich Nietzsche, Akyüz Y.
24. La İlâhe İllallah, Muhammed Kutub, Ravza Y.
25. Kelime-i Tevhid Davası, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
26. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y.
27. Tevhid ve Mü’minin Seyir Çizgisi, Mustafa Şehri, Bir Y.
28. Tevhidi Görüş, Mutahhari, Beheşti, Zencani, Tavassuli, Sahra Y.
29. Tevhid ve Değişim, Celalettin Vatandaş, Pınar Y.
30. İslam Düşüncesinde Tevhid, Mevlid Özler, Nun Y.
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 433 -
Kavram no 41
Görevlerimiz 8
Bk. Cihad, Hicret, Takvâ
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
• Ensârullah; Anlam ve Mâhiyeti
• Allah Yolunun Yardımcıları
• Kur’ân-ı Kerim’de Ensârullah
• Havârîler; Hz. İsa’nın Allah Yolunda Yardımcıları
• Ensâr; Muhâcirleri Kendilerine Tercih Eden Yardımcılar
• Tefsirlerden İktibaslar
• Allah’ın Yardımını Bekleyenler, Allah’ın Dinine Yardım Etmelidir!
“İsa, İsrailoğullarının küfrünü, Allah’ın gönderdiği gerçekleri örtbas etme temâyüllerini fark edince sordu: “Kim Allah yolunda benim yardımcılarım olacak?” Havârîler dediler ki: ‘Allah’ın yardımcıları biziz (Allah yolunda senin yardımcıların biz olacağız). Allah’a iman ettik. Sen de şâhit ol ki şüphesiz biz müslümanlarız.”
“Ey Rabbimiz! Bize indirdiğine inandık ve bu elçiye uyduk. O halde bizi hakikate şâhitlik yapanlarla bir tut.” 1908
Ensârullah; Anlam ve Mâhiyeti
Ensâr kelimesinin kökü yardım etmek anlamına gelen “nasr”dır. “Ensâr” kelimesi de yardım edenler mânâsına gelir.1909 Ensârullah; lügat anlamı olarak Allah’ın yardımcıları demektir. Allah samed olduğu, hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı, yaratıkların O’na muhtaç olduğu için, bu ifâde, mecâzî olarak kabul edilmelidir. O yüzden ensârullah kavramına: “Allah’ın dininin, Allah yolunun yardımcıları” anlamı verilir. Ensârullah: Allah’ın dinini ve şeriatını koruyan ve bu hususta elden gelen gayreti sarfeden kimseler emektir. Bu ifâde, 3/Âl-i İmrân, 52; 22/Hacc, 40; 47/Muhammed, 7; 57/Hadîd, 25; 59/Haşr, 8; 61/Saf, 14 âyetlerinde geçer. Kur’ân-ı Kerim’de geçen nasr kelimesi “min” harf-i cerri ile birlikte kullanıldığı vakit, kurtarmak anlamına gelir.
“...Allah, kendi (dini)ne yardım edene elbette yardım eder. Kuşkusuz Allah, kuvvetlidir, gâliptir.”1910 Allah’a yardım, Allah’ın dininin yerleşmesine, güçlenmesine yardım demektir. Allah’a ibâdet, ancak o dini benimseyenlerin gayret ve fedâkârlıklarıyla yerleşip hükümran olur. Bu din yerleşince de insanlar Allah ile daha kolay bağlantı imkânı bulurlar. Kendilerini Allah’a yaklaştıran eylemlerin
1908] 3/Âl-i İmrân, 52-53
1909] Medine halkından olup, Peygamberimiz (s.a.s.) ve Mekke’den hicret eden muhâcirleri barındırıp onlara yardım eden Evs ve Hazrec kabilelerine de “yardımcılar” anlamında ensâr denilir
1910] 22/Hacc, 40
- 434 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yapıldığı ortam içinde yaşar ve kendileri de o eylemleri yaparak Allah’a yaklaşırlar. İnsanları Allah’a yöneltmek üzere görevlendirilen insanlar, Allah’ın elçileri ve her çağda onların destekleyicileridir. Elçiler, hak dini yerleştirmek üzere insanların desteğine ihtiyaç duymuşlardır. Destekleyen olmadıkça hak dinin yerleşmesi zordur. Hak dini destekleyenlere de Allah yardım eder.
Âl-i İmrân sûresi 52. âyette anlatıldığı üzere, Hz. İsa, Allah yolunda kendisine yardımcılar aramış, havârîleri ona yardımcı olacaklarına söz vermiş, yani bey’at etmişlerdir. Havârîlerin Hz. İsa’ya bey’at ve desteği 61/Saf sûresi 14. âyetinde de anlatılmıştır. Saf sûresinde, bundan önceki âyetlerde mü’minlere, âhiret ve dünya ödüllerine erebilmek için Allah’a inanmaları ve Allah yolunda malla, canla savaşmaları emredilmişti. Bu âyette de onlara, İsa’ya (a.s.) yardım eden havârîler gibi Allah’ın dininin üstü gelmesi için çalışmaları emredilmektedir. İsa (a.s.), havârîlerine: “Allah’a giden yolda bana kim yardımcı olur?” dediği zaman havârîler: “Biz Allah yolunun yardımcılarıyız” dediler ve Allah’ın dinini yaymak için çalıştılar. Fakat Hz. İsa’nın içinde yetiştiği İsrâiloğullarının hepsi ona inanmadı, sadece az bir kesim ona inandı. Ötekiler inkâr ettiler. Allah iman edenleri inanmayanlara üstün getirdi.
Âyette nasıl İsa’ya (a.s.) iman edenler, ona inanmayıp düşman olanlara üstün gelmiş ise, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) iman edenlerin de, ona inanmayıp düşman olanlara üstün geleceklerine işaret edilmekte ve müslümanların, sonunda düşmanlarına üstün geleceği müjdesiyle sûre sona ermektedir. Gerçekten öyle olmuştur. Peygamberimiz (s.a.s.) Mekke’de çok sıkıntı çekmiş, Mekkeliler ona rağbet etmemişlerdir. Allah’ın Rasûlü hac günlerinde: “Hangi adam, Rabbimin risâletini duyurmam için beni barındırır? Kureyş Rabbimin risâletini tebliğ etmemi engelledi” derdi. Nihâyet Allah, Medineli Evs ve Hazrec kabilelerinden bazı kimseleri ona bağladı. Bunlar ona bey’at ettiler ve kendi yurtlarına göçtüğü takdirde onu karadan, kırmızıdan (her türlü görünür tehlikeden) koruyacaklarına söz verdiler. Ne garip bir rastlantıdır ki, Peygamberimiz’e (s.a.s.) bey’at edenler de tıpkı İsa’nın (a.s.) havârîleri gibi on iki kişi idi.1911 Bunlar sözlerinde durdular. Medine’ye göç eden Peygamberimizi ve arkadaşlarını barındırdılar, korudular. Bundan dolayı Medinelilere ensâr (yardımcılar) dendi. Bunlar Allah’ın dininin yayılması için çok fedâkârlık gösterdiler, gerektiğinde mallarını, hatta canlarını İslâm uğrunda fedâ etmekten kaçınmadılar. Nihâyet bu âyetlerin inişiyle birlikte Allah’ın yardımı görünmeye, zaferler ve fetihler birbirini izlemeye başladı. İsa’ya (a.s.) iman edenler da inanmayanlara üstün geldiler. Allah’ın vaadi gerçekleşti, hak bâtılı yendi. İnşâallah bir gün İslâm bütün dünya dinlerinin üstüne dünyevî uygulama yönüyle de çıkacaktır.
“Ey iman edenler, eğer siz Allah(ın dinin)e yardım ederseniz (Allah da) size yardım eder; ayaklarınızı (hakkı koruma yolunda) sağlam tutar.”1912 Bu âyette Allah’ın, kendisine yardım edenlere, yani tevhid dininin yerleşip güçlenmesine çalışanlara, bu uğurda savaş verenlere yardım edeceği, onların ayaklarını sağlam tutacağı; öylelerinin, yıkılıp yere düşmeyecekleri; çabalarının yarım kalmayacağı; kâfirlerin ise yüz üstü yere kapanacakları (devrilip düşecekleri), engellemelerinin bir sonuç vermeyeceği belirtiliyor. Âyette mü’minlerle kâfirlerin durumu tam karşıtlık
1911] Tehzîbu Sîreti İbn Hişam, I/104
1912] 47/Muhamed, 7
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 435 -
içinde anlatılmaktadır. Allah iman edenlerin ayaklarını sağlam bastırıp onlara yardım ederken, inançsızların ayağını gevşetip onları deviriyor, eylemlerini de hedefinden saptırıyor. Çabaları boşa çıkıyor. Onlar Allah’ın hükümlerini istemedikleri için Allah da onların eylemlerini boşa çıkarmıştır.
“... Allah, kimin gaybda (gizlide) Kendisine ve rasüllerine yardım edeceğini bilsin (ortaya çıkarsın). Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür.”1913 Bu âyette de, Allah’ın, kanıtlarla elçiler gönderdiği insanların, adâleti yerine getirmeleri için peygamberlerle birlikte Kitab’ı ve adâlet ölçütünü indirdiği; indirdiği demire de bir güç ve insanlara yararlar koyduğu; demirdeki bu gücü ve yararları, kimlerin Allah’a ve elçilerine yardım yolunda kullanacağını bilmek istediği belirtilmekte ve Allah’ın kaviyy (çok güçlü) olduğu vurgulanmaktadır. Allah peygamberleri göndermiş, Kitap ve adâlet ölçütü indirmiş, demirin gücü sâyesinde de düzenin korunmasını sağlamıştır. Hem bedenlerdeki yaratılış düzenini, hem de toplumlardaki hakça düzeni demirle korumuştur. Böyle yapmıştır ki, gizlide Allah’a ve peygamberlerine yardım edenleri bilsin. Yani kimin, gerektiğinde Allah’ın verdiği güç ve sağlık sâyesinde, silâhını kuşanıp Allah’ın dininin ve elçilerinin üstün gelmesi için çalışacağını ortaya çıkarsın. Âyetin sonunda Allah’ın kavî ve azîz sıfatları vurgulanmakla, Hakk’a yardım edenlerin gâlip geleceğine işaret edilmektedir. Çünkü Allah onların yardımcısıdır. Allah’ın tarafını tutanlar gâlip gelirler. 1914
Allah Yolunun Yardımcıları
Ensâr, lügat itibarıyla “yardımcılar” demektir. Mekke’den Medine’ye hicrette, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ve muhâcirlere kucak açıp tüm imkânlarıyla yardım eden Medine’li müslümanlar... Istılâhî/terim anlamı bu olsa da, çok daha geniş bir muhtevâ içerdiğini görüyoruz. Ensârı, saâdet asrı ile sınırlamak meseleyi daraltmak olur. Bu kavramın anlam zenginliğini şu âyette görmek mümkün: “Ey iman edenler, siz Allah’ın ensârı (yardımcıları) olun. Nitekim Meryem oğlu İsa havârîlere: ‘Allah’a giden yolda benim ensârım (yardımcılarım) kimlerdir?’ deyince, havârîler demişlerdi ki: ‘Biziz ensârullah (Allah’ın -dininin/yolunun- yardımcıları)’ İsrâiloğullarının birtakımı böylece iman etmiş, birtakımı da küfre girmişti. Nihâyet Biz o iman edenleri, düşmanlarına karşı destekledik de böylece üstün geldiler.” 1915
İşte tüm mü’minlere ensâr olmaları için çağrı. Hem de Allah’ın yardımcıları şeklinde bir ifâde tarzı... Âciz kulların Samed olan Allah’a yardımı... Anlamakta zorlandığımız incelik... Kulun Allah’a yardımcı olduğu mevkîden daha yüce makam olabilir mi? Nimetleri içinde bundan daha büyük ikram, izzetler içinde bundan daha ileri şeref düşünülebilir mi? Allah’ın bu sıfatlarla tavsîfi; yani “Allah’ın yardımcıları”; en güzel takdir ve taltif... Yardımdan ve yardımcıdan münezzeh olan şânı yüce Allah, oldukça nâzik ve nezih bir çağrı ile teşvik ve tebcil ediyor. O, bizim yardımımıza değil; biz O’na yardımcı olmaya muhtacız. Nusret-i İlâhî ve Rahmet-i Rabbânî ile temasa geçmenin formülü de budur: “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” 1916
Kulluk bilinci ile İslâmî sorumlulukları kuşanmaya bundan daha mükemmel
1913] 57/Hadîd, 25
1914] S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. S. 304-308
1915] 61/Saff, 14
1916] 47/Muhammed, 7
- 436 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir teşvik tarzı mümkün mü? Ne güzel isim: Ensârullah/Allah’ın yardımcıları.!.. Allah’ın yardımıyla buluşmanın ve Ona kavuşmanın yolu... Yarsız ve yardımcısız kalmamanın garantisi, yardım üzere olmak. Allah’ın dâvâsını sahiplenmek. Allah’tan bize sunulanı O’nun yolundan esirgememek. Ayaklarımızın sâbit olması, direniş ruhunun tazelenmesi, çözülmenin ve dökülmenin önlenmesi, ancak “yardım ediyor olmak” ile mümkündür. Yaradan’ın yardımına müstehak olmanın mutlak güvencesi, ensâr olabilmek. O’nun yardımını beklemeden mevcut imkânları O’nun için tahsis edebilmek... “O verirse veririm” değil vermiş olduklarını elden çıkarabilme gücünü kendinde bulmak... Tercihini, yardım beklemekten önce, yardım etmekten yana yapanlara yönelik diğer bir uyarı şu ifâdelerde kendini gösteriyor: Nitekim Meryem oğlu İsa havârîlere: ‘Allah’a giden yolda benim ensârım (yardımcılarım) kimlerdir?’ dedi...” 1917
Hz. İsa gibi bir peygamberden böylesi bir soru ve talebin sâdır olması ne demek oluyor? Bir peygamber buna ne diye ihtiyaç duysun? Vahiyle desteklenen, Allah’ın koruması altında bulunan Hz. İsa (a.s.)’nın dudaklarında “men ensârî? / ensârım, yardımcılarım kim?” sorusunu terennüm etmesindeki hikmet ne olabilir? Bu yolda, bu dâvâda “Ben yalnız yaparım, mücâdelemi tek başıma verebilirim” anlayışı esas alınmıyor. Müşterek sorumluluğa çağrı ve vurgu önceleniyor, onun şahsında cemaat ruhu ve şuuru tescilleniyor. “Birlikte yola çıkabileceğim kim var?” Bir yapılanma vurgusu, örgütlenme teması... Allah’a giden yolda bireyselliği aşmak... Kollektif ruhun bireyleri kuşatması... İlâhî irâdenin murâdı, ferdî irâdenin cemaat irâdesi ile bütünleşmesi. Ve maksat hâsıl oluyor: “...Havârîler demişlerdi ki: ‘Biziz ensârullah (Allah’ın -dininin/yolunun- yardımcıları)...”
Tek tek, fert fert değil; birlikte, müştereken ensârullahız. Ben değil, biz. Tekil değil, çoğul zamiri. Ayrıca şu soruya da cevap bulmak gerekiyor: Hz. İsa’nın “Allah’a giden yolda benim ensârım kim?” sorusunu ve çağrısını onun yaşadığı zaman dilimi ile sınırlamak mümkün müdür? Yalnız o döneme ve o topluma münhasır bir olay mıdır? “Men ensârî?” sorusunun, bu gün için, bizler için geçerliliği yoktur diyebilir miyiz? İşte meselenin can alıcı noktası; bulunduğumuz konumda, şartlarımız ne olursa olsun; “Biziz ensârullah” diyebilmek... Çağın ve hayatın gürültüsü içinde, “kim ensâr olacak?” çağrısını duyabilmek ve duyurabilmek... Güncelliğini ve geçerliliğini kaybetmeyen hayatî soru... “Ey iman edenler!...”1918 tarzında gelen hitap da zâten tüm zamanların mü’minlerini kuşattığının isbâtıdır.
Geriye şu soru kalıyor: “Nasıl bir ensâr? Bu oluşumun vasıfları nedir? Hangi meziyetler ile donanmışlardır?” İşte bize öncelik ve önderlik edecek ensâr... İşte Allah’ın râzı olduğu ensâr. Yeryüzü ışıkları. Karanlıkla kavgalı, aydınlık müjdecileri. Zulmün ve zulmetin hasmı, direniş ve diriliş erleri. Ensâr olmanın gereğini şöyle isbatlama yoluna gitmişlerdi: Akabe günü Rasûlullah’tan gelen en ağır şartları tevekkülle karşıladılar. Yesrib’lileri temsîlen Esad bin Zürâre: “... Bütün bunları dillerimizle, gönüllerimizle, güçlerimizle, getirdiğine iman ederek, kalplerimize yerleşen bilgiyi tasdik ederek ‘evet’ dedik. Hepsi için sana biat ediyoruz. Rabbimiz ve sana biat ediyoruz. Allah’ın kudreti hepimizin kudretinin üzerindedir. Kanlarımız senin kanını, vücudumuz senin vücudunu koruma yolunda fedâ
1917] 61/Saff, 14
1918] 47/Muhammed, 7
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 437 -
olsun. Öz canlarımızı, çocuklarımızı ve kadınlarımızı koruduğumuzdan daha fazla seni koruyacağız. Bunları ancak Allah için yapacağız. Ey Allah’ın Rasûlü, sözümüz sözdür...”
Ensâr olmanın ifâdesi olan bu sözleşme, zorlu bir sınava dönüştü. Karşılığı cennet olan alış-verişte ahde vefâ bozulmadı. Biatın bedelini ödemekten kaçınılmadı. Bedir savaşında kendini gösterdi. Savaş öncesi değerlendirmede ensârın görüşü şu ifâdelerle tarihe geçiyordu: “Yâ Rasûlallah! Eğer savaşmamızı istersen biz sana İsrâiloğullarının Mûsâ (a.s.)’ya dedikleri gibi ‘Sen ve Rabbin gidin savaşın. Biz burada oturacağız’ demeyiz. Bizi Berku’l-Ğamad’a sevketmiş olsan bile senin peşinden gideriz. Bize, denize dalmamızı emretmiş olsan, tereddütsüz dalarız...” 1919
İslâm Devletinin hangi ruhla teşekkül ettiğini görüyoruz. Gözünü ve gönlünü dünyaya değil; dünyanın ötesine çevirmiş bir ensâr... Muhâcirlerden Abdurrahman bin Avf’la kardeş ilân edilen Sa’d bin Rebî, 20. asrın mantığının kavramakta âciz kalacağı bir teklifle kardeşi Abdurrahman’a yöneliyor: “Kardeşim, ben Medine’nin en zenginiyim. Bak, malımın yarısını sen al. İki karım var. Bak, hangisi hoşuna gidiyorsa, boşayayım, onunla evlen.” 1920
“Ensâr nasıl olunur?” Konusuyla ilgili dersi almaya çalıştığımız ensâr... Nefsî/hevâî tutkuların aşıldığı, kardeşlik ruhunun arındırdığı bir dünya... Temiz gönüller, tertemiz bir toplum. Allah’ın tanıtımı şöyle: “Daha önceden (Medine’yi) yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler (ensâr), kendilerine hicret edip gelenlere sevgi beslerler. Onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendilerinde fakr u ihtiyaç olsa bile, (onları) kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar, kurtuluşa erenlerdir.” 1921
Ebû Hüreyre’den gelen şu rivâyet konuyu daha da anlaşılır kılıyor: “Rasûlullah’a açlıktan bîtap düşmüş birisi gelerek yardım istedi. Rasûlullah, “Şu açı kim yemeğine ortak eder, ya da misafir eder?” dedi. Ensardan birisi kalkarak o kişiyi evine götürdü. Hâlbuki evinde çocuklarının yiyeceğinden başka bir şey yoktu. Yine de aç kalmış sahâbîyi doyurdu ve karısı ile kendisi aç sabahladılar”.1922 Yukarıdaki âyetin nüzûlünde bunu görüyoruz.
Böylece “nasıl bir ensâr?” sorumuz cevap buluyor. “Ey iman edenler! Allah’ın ensârı olun!...”1923 âyetinin sırrını çözmeye başlıyoruz. Hz. Peygamber’in Huneyn sonrası, Kureyş’ten bazılarına kalplerini İslâm’a ısındırmak için ganîmetlerden fazlaca ihsanda bulunması, bazı ensâr gençlerinin sızlanmasına neden olmuştu. Hz. Peygamber onları topladı, yaptığı konuşmada: “Ey ensâr! İnsanların dünya nimetlerine, sizinse Allah’ın Rasûlüne sahip olmanız, O’nu yurdunuza götürmeniz sizi memnun etmiyor mu?” Ensâr gözyaşları dökerek: “Rab olarak Allah’tan, pay olarak Rasûlullah’tan râzıyız” dediler. 1924
İşte ensârullah olma kararlılığını taşıyanlara hareket noktası. Saâdet asrından
1919] Ahmed bin Hanbel, Müsned
1920] Ahmed bin Hanbel, Müsned
1921] 59/Haşr, 9
1922] Buhârî
1923] 61/Saff, 14
1924] Buhârî
- 438 -
KUR’AN KAVRAMLARI
asrımıza yürüyen ensâr bilinci... Ve şimdi bizler “ensârsız” bir dünyanın garipliğini yaşıyoruz. Çileli ümmet ve çaresiz beşeriyet, ensârını hasretle bekliyor... Akîdesinden aldığı güçle Akabe’sinde Medine’sini projelendirecek ensâr... Sa’d bin Rebî’nin mantığını ve ufkunu yakalamaya namzet ensâr... Evet, ensâr arayışı, ensâr beklentisi, “men ensârî?” sorusu... İman edenlerin gündemini ve görevini belirleyen soru: “Kim ensâr olacak?”
Mazlum Filistin, mahzun Kudüs... Lânetli yahûdinin iğrenç hesapları, kazılan tünel, toprağa gömülmek istenen Mescid-i Aksâ... Yani onurumuz, özgürlüğümüz... Mescid-i Aksâ’dan yükselen çığlık; “men ensârî? Yok mu ensârım? Kim yardım edecek? Sahipsiz miyim?” Bu çığlıktır ki, Selâhaddin Eyyûbî’ye “Mescid-i Aksâ ağlarken ben gülemem!” dedirtmişti. Şimdi bu sorular bizim tarafımızdan cevap bulabilecek mi? Yoksa Abdulmuttalib’in tutumuna mı özeneceğiz? Ebrehe’lerin işgâline getireceğimiz yorum şöyle mi olacak?: Kâbe’nin Rabbi var, ona sahiplik edecek, O koruyacak. Mescid-i Aksânın sahibi Allah’tır. Biz davar sürülerimizin, sermayemizin sahibiyiz.” Sonuçta sürü ile bütünleşmek, sürü ile sürünmek ve sürüleşmek... Sorumluluğu Ebâbil kuşlarına bırakmak... Yüksek tepelerden gelişmeleri seyretmek... Dün Mekke’nin tepelerinden bu gün ekranlardan Ebrehe’lerin ve Ashâb-ı Uhdud’ların dikkatli ve meraklı izleyicileri olmak başarısı(!) bize âit... Ebâbil’i beklemek... Beklerken olup bitenleri görmek... Bugün, sanki gökyüzünde uçan Ebâbil kuşları Kudüs’e indi, Filistin’li çocuklar Ebâbil kesildi. Taşlarını atmaya durdular. Filistinlinin avucundaki taş, Mescid-i Aksâ sevgisine attığı taş, Ebâbil’in taşına ne kadar da benziyor... Nasıl da isâbet ediyor. Kararlı, korkusuz bir atış... Bize düşen, bizden istenen atmaktır...
“Attığın zaman sen atmadı, fakat Allah attı. Bunu, mü’minleri güzel bir imtihan ile denemek için yaptı...”1925 Bedir’de Rasûlullah’ın müşrik hedefe attığı çakıl taşları ve işi neticelendiren Yüce Allah. Atışın öldürücü bir darbeye dönüşmesi için, tam bir sadâkatle Allah’a yönelip elin taşa uzanması ve eylemin gerçekleşmesi şart... Düşman büyük, taş küçük, hiç önemli değil... Unutmayalım: Allahu Ekber... Duâya duran eller... Yardım talep eden diller... Önce fonksiyonel el, aksiyoner el olmak zorunda. Eller devreye girmeden yalnızca dil ile: Ebû Lehebin ellerinin kuruması bekleme hakkımız kalmıyor. Bu şerefi Rabbimiz bize teklif ediyor: “Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezâlandırsın, onları rezil etsin ve size de yardım etsin, mü’min toplumun kalplerini ferahlatsın.” 1926
Allah’ın bize belirlediği hedef ve şeref bu iken, kendi cephemizde durum nedir? Gâyemiz, gayretimiz neye yönelik? Ne anlam ifâde etmekte, neyi temsil etmekteyiz? Yapageldiğimiz askerlik nasıl bir ensâra çağrışım yapmaktadır dersiniz? Ödeyegeldiğimiz vergiler ne tür bir yardımcı konumuna itmekte bizleri? Tüketim standartlarımız, hangi güçlerin hizmetinde olduğumuzu ispatlar mâhiyette değil mi? Mesâimizi, bağlantımız, beklentimiz, yani kendi gerçeğimiz, gerçekten ensâr olup olmadığımıza ışık tutmuyor mu? Akîdenin onaylamadığı bir hayatın yükü altında ezilmişliğin hâlet-i rûhiyesi ile ensâr olma keyfiyetini ne nisbette yakalayabileceğiz?
Biz böylesi bir çelişkinin sıkıntısını taşırken, Kur’an’ın: “Ey iman edenler! Allah’ın
1925] 8/Enfâl, 17
1926] 9/Tevbe, 14
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 439 -
ensârı olun...”1927 uyarısı ile ürperiyoruz. Çepeçevre bizi kuşatan sorumluluklarla irkiliyoruz. Ensârını bekleyen nasırlı eller, varoşlardaki sefiller... Gecekondu enkazına tutunmuş ıslak gözlü yurtsuzlar... Yoksulluktan bîtap, ilâçtan mahrum, reçetesine baka kalan bîçâreler... Morgda cenâzesi rehin, ölü benizli diriler. Üniversite kapılarında mazlum, başörtüsünü gözyaşı mendili yapmış sahipsizler... Çadır kentlerde istiflenmiş insan yığınları... Vücudun yüksek ateşiyle kışın şiddetine direnen yakıtsız ve yardımsız nesiller... İki ateş arasında seslerini ancak Rablerine duyurabilen acılılar... Tehcir, tahkir, tâciz, talan kapanında kalan kitleler...
Çileli, mahzun, mahrum, ürkek ve titrek sesleriyle dilekçelerini Allah’a arz ile “metâ nasrullah; Allah’ın yardımı ne zaman?” , “men ensârî; kim yardımcı?”, “Rabbimiz! Katından bize bir sahip, tarafından bize bir yardımcı gönder” diyen mustaz’aflar, çocuklar ve kadınlar... Ensârullahı bekleye dursunlar! Ya ensârullah kimi bekler? Umutları kimin için? Kızılay mı, Kızılhaç mı? Birleşmiş Milletler mi? Uluslar Arası Af Örgütü mü? İnsanımızın acısını ve yardım talebini onlara mı ihâle ettik yoksa? “Demokratikleşme paketi”, “özgürlük vaatleri”, “insan hakları taahhütleri”, “politik teminatlar”, resmî güvenceler”, “temiz eller”, “temiz toplum”, pembe toplumlar... Yardım beklentileri bu eksende mi gerçekleşecek?
Kafelerde şaşkın gençliğin, iğrenç görüntüsü aldatmasın bizi... Zevk u sefâ çığlıklarında, “kim yardım edecek bize?” sorusunun saklı olabileceğini anlamaya çalışalım... Uyuşturucu mafyasının materyali nesillerin, derinden “men ensârî?” sorusunu seslendirmekte olduğuna şâhit olabiliriz. Stadyumlardaki coşku bir huzur ve tatminin değil; bir isyanın ve intikamın ifadesi olsa gerek... Tüm bunlar ensârsızlığın bedeli olarak ele alınamaz mı?
Her yönden ve her kesimden; “metâ nasrullah?”, “men ensârî?” soruları kuşatmış dünyamızı ve gündemimize oturmuş durumda... Ya bu sorular cevapsız kalırsa, cevaplar ya âhirete ertelenirse, nasıl altından kalkarız? Sorularımızın çözümü bu sorulara cevap vermemizdedir. Güvenimizi ve gücümüzü yenileyerek: “Biziz ensârullah!” diyebilmeliyiz artık. “Biliniz ki, gerçekten Allah’ın yardımı yakındır.”1928 İşte o yardım biziz. Çünkü bizler ensârullahız. Tam o sırada demezler mi? Buyrun ispatlayın!... 1929
Kur’ân-ı Kerim’de Ensârullah
Kur’ân-ı Kerim’de yardım anlamına gelen “n-s-r” ve türevleri 158 yerde geçer. Nasîr kelimesi 24 yerde, Ensâr kelimesi 11 yerde kullanılır. “Ensârullah” kavramı ise 3 yerde geçer. 1930
“(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve onlar öylesine sarsıldılar ki Peygamber ve onunla beraber iman edenler nihâyet ‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ dediler. İşte o zaman (onlara), ‘Şüphesiz Allah’ın yardımı yakın’ (denildi).” 1931
1927] 61/Saff, 14
1928] 2/Bakara, 214
1929] Ramazan Kayan, Vahiyle Doğrulmak, Çıra Y. s. 41-48
1930] 3/Âl-i İmrân, 52; 61/Saff, 14 -2 defa-
1931] 2/Bakara, 214
- 440 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“İsa, İsrailoğullarının küfrünü, Allah’ın gönderdiği gerçekleri örtbas etme temâyüllerini fark edince sordu: “Kim Allah yolunda benim yardımcılarım olacak?” Havârîler dediler ki: ‘Allah’ın yardımcıları biziz (Allah yolunda senin yardımcıların biz olacağız). Allah’a iman ettik. Sen de şâhit ol ki şüphesiz biz müslümanlarız.” 1932
“Onlar, sadece ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defetmeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol zikredilen manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak sûrette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah güçlüdür, azîzdir/gâliptir.” 1933
“Allah uğrunda, O’na yaraşacak şekilde cihad edin. Sizi O seçti; din husûsunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi, babanız İbrâhim’in dininde (olduğu gibi). Peygamber’in size şâhit olması, sizin de insanlara şâhit olmanız için, O, gerek bundan önce(ki kitaplarda), gerekse bu (Kur’an’da) size ‘müslümanlar’ adını verdi. Öyle ise namazı kılın; zekâtı verin ve Allah’a sarılın. Ne güzel mevlâdır O ve ne güzel yardımcıdır!” 1934
“...Eninde sonunda emir Allah’ındır. O gün mü’minler de Allah’ın yardımıyla sevineceklerdir. Allah, dilediğine yardım eder. O, azîzdir/mutlak güç sahibir, çok merhametlidir. (Bu) Allah’ı vaadidir. Allah vaadinden caymaz; fakat insanların çoğu bilmezler.” 1935
“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı sâbit tutar, kaydırmaz.” 1936
“Andolsun Biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adâleti yerine getirmeleri için beraberlerinde Kitabı ve mîzânı indirdik. Biz demiri de indirdik ki, onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu, Allah’ın, Kendine (dinine) ve peygamberlerine, gayb ile/görmediği halde yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, azîzdir/daima üstündür.” 1937
“(Allah’ın verdiği bu ganîmet malları,) Şu muhâcir fakirlere âittir ki (onlar) yurtlarından ve mallarından (sürülüp) çıkarılmışlardır; Allah’ın lütuf ve rızâsını ararlar; Allah’a ve Rasûlüne yardım ederler. İşte sâdık/doğru olanlar onlardır.” 1938
“Ey iman edenler, siz Allah’ın ensârı (yardımcıları) olun. Nitekim Meryem oğlu İsa havârîlere: ‘Allah’a giden yolda benim ensârım (yardımcılarım) kimlerdir?’ deyince, havârîler demişlerdi ki: ‘Biziz ensârullah (Allah’ın -dininin/yolunun- yardımcıları)’ İsrâiloğullarının birtakımı böylece iman etmiş, birtakımı da küfre girmişti. Nihâyet Biz o iman edenleri, düşmanlarına karşı destekledik de böylece üstün geldiler.” 1939
Havârîler; Hz. İsa’nın Allah Yolunda Yardımcıları
Havârî; Hz. İsâ’nın yardımcılarına verilen addır. Bu kişilerin kassâr (çamaşırcı) veya avcı oldukları söylenir. Bazı bilginlere göre bunlara Havâri denmesinin sebebi; onların, insanların ruhlarını din ve ilim öğreterek arındırmalarından
1932] 3/Âl-i İmrân, 52
1933] 22/Hacc, 40
1934] 22/Hacc, 78
1935] 30/Rûm, 4-6
1936] 47/Muhammed, 7
1937] 57/Hadîd, 25
1938] 59/Haşr, 8
1939] 61/Saff, 14
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 441 -
dolayıdır... Avcı olmaları ise, insanların ruhlarını kararsızlıktan kurtararak Hakka döndürmelerindendir.1940 Nitekim beyaz giydikleri için bu ismi aldıkları da söylenir. 1941
Bunlara, “Hz. İsa’nın, dini yaymak için seçip gönderdiği elçileri” de denilmektedir. Havârîler Peygamberlerin yakın takipçileri olan seçkin kimselerdir. Zeccâc, “Havârîler Peygamberlerin hâlis ve samimi dostlarıdır ve hayırlı kimselerdir” demiştir. Buna delil olarak da Hz. Peygamber’in “Her Peygamberin havârîsi vardır, benim havârîm de Zübeyr İbn Avvam’dır” hadisini zikretmiştir.1942 Peygamber Efendimiz: “Zübeyr benim ashabımın seçkinlerindendir ve yardımcımdır” demek sûretiyle, havârîlerin peygamberlerin yardımcıları olduklarına işaret etmek istemiştir. Yine Zeccâc’a göre Hz. Peygamber’in ashâbının tamamı havârîdir. 1943
Havârilerin, Peygamberlerin yakın dostları ve talipçileri olduğuna Kur’an-ı Kerim’de şöyle işaret edilmektedir:
“İsa onların inkârlarını hasredince:
“Allah uğrunda yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havâriler şöyle dediler,
“Biz Allah’ın yardımcılarıyız, Allah’a inandık, O’na teslim olduğumuza şâhid o!”, “Rabbimiz! İndirdiğine inandık, Peygambere uyduk; bizi şâhid olanlarla beraber yaz...” dediler.1944 Diğer bir âyet-i kerime’de de, mü’minlere hitâben: “Ey iman edenler! Allah’ın dininin yardımcıları olun. Nitekim, Meryem oğlu İsâ, Havâriler: “Allah’a giden yolda yardımcılarım kimlerdir?” deyince, Havâriler: “Allah’ın dininin yardımcıları bizleriz” demişlerdi... 1945
Hz. İsa’nın Havârileri’nin sayılarının on iki olduğu bilinmekte olup isimleri şöyledir: Petrus denen Simun; Andreas; Zebedinin oğlu Yakup; Yuhanna; Filipus; Bartolomeus; Tomas; Matta; Alfeus’un oğlu Yakub; Taddeus; Gayyur Simun ve Yahuda İskariyat. 1946
Havâriler’in Hz. İsa’dan, Allah’ın gökten bir sofra indirmesini istedikleri Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifade edilmektedir: “Havâriler: “Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?” demişlerdi de, “Înanıyorsanız Allah’tan sakının “ demişti. “Ondan yemeyi, kalblerimizin kanmasını ve senin bize doğru söylediğini bilmeyi, ona şâhid olmayı istiyoruz”dediler... Allah, “Ben onu size indireceğim; bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, dünyalarda kimseye azab etmeyeceğim şekilde ona azab edeceğim” dedi” 1947
Ensâr; Muhâcirleri Kendilerine Tercih Eden Yardımcılar
“Ensâr”: Mekke’den Medine’ye hicret ettikleri zaman (M. 622) Peygamber efendimiz (s.a.s.) ve muhâcirlere kucak açıp tüm imkânlarıyla yardım eden Medineli müslümanlara denilir. Lügat itibarıyla ensâr, yardımcılar demektir.
1940] Râğıb Isfahânî, el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’ân, Mısır 1970, s. 192
1941] Buhârî, Fedâilu’s-Sahâbe, 13
1942] Buhârî, Cihâd, 40, 41; Müslim, Fedâilu’s-Sahabe, 48; İbn Mâce, Mukaddime, 11
1943] İbn Manzur, Lisânü’l Arab, Beyrut (t.y), IV, 220
1944] Alu İmrân, 3/52-54
1945] 61/Saff, 14
1946] Kitab-ı Mukaddes; İstanbul 1981, Matta, X, 2-4
1947] 5/Mâide, 111-115; Ahmet Güç, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 373
- 442 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Peygamber’e sağladıkları yardım dolayısıyla kendilerine ensâru’n-nebî (Peygamber’in yardımcıları) da denilir. Medineli müslümanlar için kullanılan bu tâbir, aslında onların durumunu belirten bir vasıf iken sonradan bu kavmin, bu zümrenin adı haline gelip ıstılahlaşmış, bu sebeple de kelimenin tekili olan nâsir (çok yardım eden) aynı mânâ için kullanılmamıştır. Ensârdan tek bir şahsı ifade etmek üzere ensârı; ensâra mensup kişiler için de bunun çoğulu olarak ensârivvûn tâbirleri kullanılır.
Ensâr kelimesi Kur’an-ı Kerîm’de Medineli müslümanlara delâlet etmek üzere iki yerde geçmekte1948 ve kendilerinden övgüyle bahsedilmektedir: “İlk iman eden muhacirler ve ensâr ile, iyilik yaparak onlara tabi olanlardan, Allah razı oldu. Onlar da Allah’tan razı oldular. Allah, onlar için altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Onlar, orada ebedî kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş budur.” 1949
Sahih hadis mecmuâlarında “Fadâilü’s-Sahâbe”, “Menâkibü’l-Ensâr” gibi baslıklar altında ensâr’ın faziletine dair birçok sahih hadis toplanmıştır. Ensâr, Evs ve Hazrec olmak üzere Medineli iki kardeş kabileden oluşur. Bunlardan Hazrec kabîlesinden altı kişilik bir heyet aralarında yıllar boyunca süren ve son defasında kaybettikleri muhârebe ve düşmanlık dolayısıyla, Evs’e karşı Kureyşlilerin desteğini sağlamak maksadıyla Hz. Peygamber’in nübüvvetinin 11. senesinde Mekke’ye gelmiş, burada Peygamber Efendimizle karşılaşarak O’nun tebliğ ve irşadları neticesinde İslâm’ı kabul etmiştir. Aralarındaki düşmanlığın bu hak din sayesinde ortadan kalkıp eskisi gibi tekrar kardeş haline gelecekleri ümidi ile Medine’ye dönüşlerinde İslâm’ı Evs kabilesine de tebliğ eden Hazreçliler, kendilerine katılan Evs’lilerle birlikte nübüvvetin 12. ve 13. senelerinde Mekke’ye temsilciler gönderip Hz. Peygamber’le görüşmüşler, I. ve II. Akabe Bey’atleri’nde bulunmuşlardır. II. Akabe Bey’ati’nde, kendi memleketlerine hicret ettikleri takdirde Mekkeli müslümanlar ve Hz. Peygamber’i ve kendi canlarını, çoluk ve çocuklarını, mallarını korudukları gibi koruyup onlara yardım edeceklerine dair and içen Medineli müslümanlar, böylece hicrete ve İslâm tarihinde yeni bir dönemin açılmasına, İslâm Devleti’nin teşekkül etmesine vesile olmuşlardır.
Hz. Peygamber’in ve müslümanların Medine’ye hicret etmesi üzerine canlarını ve mallarını İslâm’a adayıp Mekkeli müslümanlara gönülden kucak açan ve tüm imkânlarıyla yardım eden Evs’liler ve Hazrec’liler, bu gayretlerinin karşılığı olarak ensâr veya ensâru’n-nebî ismine lâyık görüldüler. Gerçekten onların İslâm’a ve müslümanlara yardımı her türlü takdirin, hatta tahminin üstünde idi: Dinleri uğruna mal ve mülklerini, ev ve barklarını, yurtlarını terkedip Medine’ye gelen muhâcirûn’a evlerini açmışlar, rızıklarına onları da ortak etmişlerdi. Hicretin ilk senesinde Peygamber Efendimiz, muhâcirûndan bir şahsı ensârdan bir kişiyle birer birer kardeş ilân ettiği zaman ensâr, muhâcirûnu Medine’deki evlerine, bağ ve bahçelerine, işlerine ortak etmişler, kan bağının da üstünde eşsiz bir kardeşlik ve dayanışma örneği göstermişlerdi: “Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler; kendileri zarûret içerisinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar. Nefsinin tamahkarlığından
1948] 9/Tevbe, 100, 117
1949] 9/Tevbe, 100
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 443 -
korunabilmîş kimseler, işte onlar saadete erenlerdir.” 1950
Hz. Peygamber hicretten önce Mekke’de müslümanlar arasında “kardeşlik” tesis etmeye başlamış; iman birliği ve eşitlik üzerine kurulu bu kardeşlik, Medine’de muhâcirler ile ensâr arasında ilk İslâm toplumunun çekirdeğini oluşturmuştur. Akabe Bey’atlarıyla temeli atılan bu toplumun kurulmasında ensârın büyük bir rolü vardır. Mekke’den evlerini, eşyalarını bırakıp gelen muhâcirlere kucak açarak, onları iskân ettiren, yiyeceklerini paylaşan, ensardır. Medine’de I. yılda teşkil edilen ilk İslâm anayasasının 1. ve 2. maddelerinde; “Kureyşli ve Yesribli mü’minlerle bunlara tâbi olanlar, onlara, sonradan katılanlar ve onlarla birlikte cihad edenler... İşte bunlar diğer insanlardan ayrı bir ümmet (toplum) teşkil ederler.” ve 15. maddesinde “...Mü’minler diğer insanlardan ayrı olarak birbirlerinin kardeşi durumundadırlar.” denilmiştir. 1951
Enes b. Mâlik’ten rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah onun evinde Kureyş ile Ensâr’dan doksan kişi arasında muâhât (kardeşlik) tesis etmiştir.1952 Meselâ Ebû Bekir, Harice b. Zeyd ile; Ömer b. Hattab, Utba b. Mâlik ile; Ebû Ubeyde b. Cerrah, Sa’d b. Muâz ile ve Osman b. Affân da, Evs b. Sâbit ile kardeşlik kurmuşlardı. Dikkat edilirse kardeşlikler arasında benzerlikler bulunduğu görülür. Mizaç, his, yapı itibarıyla birbirine benzeyenler kardeş olmuşlardı. Her türlü işte bu kardeşlik geçerliydi. Kardeş olanlar birbirlerinin velileriydiler. Hattâ birçok hanımı olan ensâr, bazı hanımlarını boşayıp bekâr muhâcirlerle evlendirmek istediler. Bütün Medine hurmalıklarına muhâcirler ortak edilmişti.
Üseyd b. Hudayr’dân rivâyet olunduğuna göre, ensârdan birisi Rasûlullah’tan kendisini zekât âmili veya bir beldeye vali tayin etmesini istemiş, Rasûlullah (s.a.s.) ise şöyle buyurmuştur: “Ey ensâr cemâati, benden sonra yakında siz, (böyle dünya işlerinde) başkalarının size tercih edildiği zamana kavuşacaksınız. Bununla beraber yine siz sabrediniz. Nihâyet, (kıyâmet günü) kevser havuzunda bana mülâkî olacaksınız.” 1953
Allah Teâlâ’nın; “Onlardan (muhâcirlerden) evvel (Medine ‘yi yurt ve iman (evi) edinmiş olan kimseler (ensar) kendilerine hicret edenlere sevgi beslerler. Onlara (muhâcirlere) verilen şeylerden dolayı göğüslerinde bir ihtiyaç (meyl, hased, hiddet) bulmazlar Kendilerinde fakr-u ihtiyaç olsa bile (onları) öz canlarından daha üstün tutarlar. Kim nefsinin (mala olan) hırsından ve cimriliğinden korunursa işte muradlarına erenler onlardır.”1954 Bu âyetin nüzûl sebebi hakkında Buhân’de Ebû Hureyre’den şu rivâyet vardır: “Rasûlullah’a açlıktan zayıf düşmüş birisi gelerek yardım istedi. Rasûlullah ‘Şu açı kim yemeğine ortak eder yahut konuklar?’ dedi. Ensârdan birisi kalkarak o kişiyi evine götürdü. Hâlbuki evinde çocukların yiyeceğinden başka bir şeyi yoktu. Yine de aç kalmış sahâbîyi doyurdu ve karısıyla kendisi aç sabahladılar. Rasûlullah ona; ‘Bu gece Allah sana güldü; karı-koca sizin güzel hareketinize hayret etti’ buyurdu ve ‘Ensar, kendilerinin fakr u ihtiyacı olsa bile misafir ve muhâcirleri nefslerine tercih ederler... ‘ âyetini okudu” 1955
1950] 59/Haşr, 9
1951] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 147; M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, I/131
1952] Tecrid-i Sarih, VI I, 73, 1035
1953] S. Buhâri, Tecrîd, X, 14-15 1526
1954] 59/Haşr, 9
1955] Tecrid, X, 16-17 1527
- 444 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rasûlullah şöyle buyurdu: “Ensar benim cemâatimdir, sırdaşımdır, eminlerimdir”1956 ve İbn Abbâs’tan rivâyetle Rasûlullah şöyle buyurdu: “Ey muhâcirler, sizden her kim bir iş basına geçerse ensar’ın iyilerinin hasenâtını alsın, kötülerinin seyyiâtını affetsin.”1957 Hz. Peygamber’i Medine’de misafir eden, evini, yiyeceğini, paylaşan, Ensardan Ebû Eyyub Hâlid b. Zeyd el-Ensâri’dir (r.a.) (ö.52). Onun rivâyetinden: Rasûlullah, “Ey Ensâr topluluğu, Allah Teâlâ sizleri temizlik konusunda övmüştür. Sizler nasıl temizlik yaparsınız?” diye sormuş; onlar da, “Biz su ile tahâretleniriz” demişler; Rasûlullah, “İşte temizlik budur. Size buna devam etmenizi tavsiye ederim” buyurmuştur.1958 Rasûlullah’ın bahsettiği âyette Allah, “Orada temizlenmeyi seven erkekler vardır. Allah da temizlenenleri sever”1959 buyurur. Yine Ebû Eyyub Rasûlullah’ın “Lâ ilâhe illâllah “ diyen hiçbir kimsenin cehenneme girmeyeceğini haber verdiğini söyler.
Ensâr, Evs’iyle Hazrec’iyle İslâm’a yardımda bunun da üstüne çıkarak dinleri uğruna canlarını ortaya koydular. Bedir gazvesi öncesinde düşmanla çarpışma konusunda Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ashâbıyla durum müzâkeresi yaparken ensârın hissiyatına tercüman olan Sa’d b. Muâz “Allah’a yemin olsun ki ey Allah’ın Rasûlü, bize şu denizi göstersen ve sen kendin dalsan biz de seninle beraber dalar, asla tereddüt göstermeyiz, bizden tek bir fert dahi bundan geri kalmaz...” diyordu.1960 Uhud harbinde müslümanların müşrikler tarafından arkadan vurulduğu hengâmede, Rasûlullah’ın etrafında pervane olarak O’nu korumaya çalışanların birçoğu ensârdan idi.
Ensârın Rasûlullah’a olan sevgisi ve bağlılığı o derece büyüktü ki Peygamber Efendimiz Mekke’yi fethettiği zaman ensâr, Hz. Peygamber’in eski yurdunda, kendi kavmi arasında kalmayı isteyebileceğini düşünerek O’ndan ayrılmanın üzüntü ve sıkıntısını kendi aralarında dile getirmişler; bundan haberdar olan Rasûl-i Ekrem, yaptığı bir konuşma ile ensârın endişelerini gidermiş, onların gönüllerine hem beraberce Medine’ye dönüş haberiyle, hem de taltifkâr sözleriyle su serpmişti. Huneyn ganimetlerinin dağıtımı sırasında Peygamber efendimizin, beytü’l-mâl hissesinden bazı Kureyş ileri gelenlerine ve diğer kabile reislerine kalplerini İslâm’a ısındırmak için bol ihsanlarda bulunurken kendilerine, ganimet hissesinden başka bir şey verilmemesi sebebiyle bazı ensâr gençleri, bu ihsanlardan kendilerine de verilmesi arzusu ile sızlanmışlarsa da, Hz. Peygamber’in yaptığı bir konuşma, işin mâhiyetini ortaya koymuş ve tüm ensâr mensuplarının gözyaşı içinde Rasûlullah’tan özür dilemelerini sağlamıştı.
Hz. Peygamber’in vefâtından sonra, İslâm’a yardımları sebebiyle Allah’ın ve Rasûlü’nün övgüsüne mazhar olmalarını ölçü alarak, ensârın büyük kabilesi Hazrec, aralarından reisleri Sa’d b. Ubâde’yi halifeliğe adây göstermişti. Ancâk müzâkereler sonundâ Hazreçliler de Hz. Ebû Bekir’in halifeliğe daha uygun olduğunu kabul ettiler ve gönül rızası ile ona bey’atta bulundular. Bu müzâkereler sırasında orada bulunan muhâcirûn şöyle demişti: “Şayet emir (başkan) bizden olursa vezirler (bakanlar) da ensârdan olacaktır. Biz, ensâr hazır olmadıkça ve onlarla istişâre etmedikçe hiçbir karar almayacağız.”1961 Gerçekten ensâr, daha
1956] S. Buhâri, Tecrid, X/19 1528
1957] S. Buhâri, Tecrid, X/20, 1528
1958] İbn Mâce, Tahâre, 28, Hâkim, Müstedrek, I, 155; Ahmed bin Hanbel, VI/6
1959] 9/Tevbe, 108
1960] İbn Hişâm, es-Siretü’n-Nebeviyye, Kahire 1955, I-II, 615
1961] Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, Çev: Salih Tuğ, İstanbul 1980, II, 1178
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 445 -
sonraki dönemlerde hilâfet makamına gelmemişse de devlet kademelerinde önemli görevler almış ve devlet idaresini yönlendirme vazifesini icrâ etmiştir.
Önde gelen ensâr büyükleri arasında burada Es’âd b. Zürâre, Sa’d b. Muâz, Üseyd b. Hudayr, Sa’d b. Ubâde, Ebû Eyyub el-Ensârı, Ka’b b. Mâlik, Enes b. Mâlik isimlerini sayabiliriz. Ensârın içinde münâfıklar da vardı. Bedir gazvesinde 86 Muhâcir, 61 Evsli, 170 Hazreçli hazır bulunmuştur.1962 Bedir zaferinden sonra İslâmî hareket daha da güçlenmiş, müslümanların görevleri artmıştı. Daha sonra görüldü ki Hazrec kabilesinden Abdullah b. Ubeyy, eğer Rasûlullah gelmemiş olsaydı Medineliler tarafından seçilecekti. Bu şahıs, müslüman görünüyor fakat kalben inanmıyordu. Ona “münâfıkların reisi” deniyordu. Nihâyet hicrî 6. yılda Benû Mustâlik gazvesinde, Abdullâh b. Ubeyy’in bozgunculuğu ortaya çıktı. Bu seferde bir tartışma bahanesiyle Muhâcirlerle ensâr arasında kavga çıkmıştı. İbn Ubeyy, ensârı kışkırtarak, “Bu muhâcirleri Mekke’den getirdiniz, mülkünüze ortak ettiniz, şimdi size rakip olup üzerinize egemen oluyorlar. Medine’ye varınca bunları şehirden atalım” dedi. Allah Teâlâ bunu şöyle zikreder: “Onlar öyle kimselerdir ki, ‘Allah’ın Peygamber’i nezdinde bulunan kimseleri beslemeyin, tâ ki dağılıp gitsinler!’ diyorlardı. Hâlbuki göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır, fakat o münâfıklar anlamazlar. Onlar, ‘Eğer Medine’ye dönersek, andolsun en şerefli ve kuvvetli olan(ımız) oradan en hakir(ve zayıf) olanı muhakkak çıkaracaktır’ diyorlardı. Hâlbuki şeref ve kuvvet ve de gâlibiyet Allah’ındır, Peygamberinindir, mü’minlerindir, fakat münâfıklar (bunu) bilmezler.”1963 Abdullah b. Ubeyy, “Rasûlullah’a bir secde etmediğimiz kaldı” diye büyüklenerek özür dilemedi. Bir süre sonra hastalanıp öldü. Buhâri ile Müslim’de, Câbir’in rivâyetinde, bir sefer sırasında iki kişinin kavgaya tutuştuklarını, ikisinin de muhacir ve ensarı yardıma çağırdıklarını, ırkçılık (kabilecilik) yaptıklarını gören Rasûlullah’ın; “Nedir bu câhiliyet dâvâsı? Vazgeçin!” dediği nakledilir. Hz. Ömer’in, İbn Ubeyy’in hemen boynunu vurmak istemesine de Rasûlullah, “Peygamber ashâbını öldürtüyor dedirtmem” diye engellediği kaynaklarda kaydedilir.
En son vefat eden sahâbe Ensârdan Enes bin Mâlik’tir (h. 92 veya 94). Üç bin altı yüz civarında hadis rivâyet etmiştir. 1964
Tefsirlerden İktibaslar
Hz. İsa, İsrâiloğullarının çoğunun bu dâveti kabul etmeyip inkâr edeceklerini ve kendisini öldürmek isteyeceklerini anlayınca: “Allah’a giden yolda yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Hz. İsa’nın seçkin ashâbı olan Havârîler dediler ki: “Allah’ın rasûlünün ve dininin yardımcıları biziz. Allah’a iman ettik. Sen de şâhit ol ki, şüphesiz biz Allah’ın emir ve yasaklarına zâhiren ve bâtınen teslim olan müslümanlarız.”
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “İsa’nın tevhide dâveti üzerine İsrâiloğullarının az bir kısmı iman etmiş, çoğunluğu etmemişti. İman etmeyenler bilinen küfürlerini, kötü niyetlerini İsa’ya (a.s.) hissettirdiler. İsa da bunlardan bu küfrü hissedince; “men ensârî ilâllah? (Allah yolunda bana yardım edecek kim var?” dedi. Kendine, özü Allah’a doğru yardımcılar aradı. Bu cümlede, “ilâllah” kaydının, “Ensâr”dan veya “yâ”dan hâl olmasına ve “ilâ”nın mânâsına göre, çeşitli
1962] İbn Kayyım, Zadu’l-Meâd, Cihad bölümü
1963] 63/Mûnâfıkun, 7-8
1964] Ahmed Önkal, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 109-111
- 446 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mânâlara ihtimali vardır.
1- Ben Allah’a giderken yardımcılarım kimler?
2- Allah’a teslim ve uymuş olarak bana yardım edecekler kimler?
3- Benim, Allah için yardımcılarım kimler?
4- Allah ile beraber olup, yardımcım olacak yardımcılarım kimler?
5- “Allah’a iman etmiş ve müslüman olmuş, nefsini Allah’a teslim etmiş olup da, yardımını Allah’a bağlayarak ve Allah rızasından başka bir şey düşünmeyerek bana Allah yardımı yapacak, özetle özü Allah’a bağlı, Allah’a doğru yardımcılarım, dostlarım kimler?”
Bu mânâ hepsini toplayıcıdır. Cevap da buna daha uygundur. Hz. İsa’nın bu isteği ilk olarak bir sosyal tesir yapıyordu. Kelime başlangıçta Meryem’in rahminde ilâhî seçim ile cisimlendiği gibi, şimdi de dışarıda belirlemeye başlıyordu ki, İsa’nın dünyada itibarı bununla olacaktı. Bu andan itibaren tevhid dini maneviyatta kalmayacak, maddiyata da geçecekti. Bu isteğe, İsa’nın ölüyü diriltme mucizesinin kazanç meyvesi olan en güzide ashabı (arkadaşları) havârîler cevap verdiler: Havârîler bir ağızdan dediler ki: O Allah yardımcıları, Allah dostları biziz. Yani biz, Allah için sana yardımcıyız. Zira sana yardım, Allah’a dostluktur, Allah rızasına uygundur. Çünkü sen O’nun peygamberisin. Bundan, “Sen Tanrı değilsen, biz sana yardım etmeyiz.” gibi veya “Sen Tanrı’sın, şu halde biz de senin yardımcılarınız.” gibi bir kötü anlam çıkmaması için sözlerini açıklığa kavuşturdular. Yani biz Allah’a iman ettik ve sen şâhit ol ki biz şüphesiz müslümanız, Allah ve Rasûlüne itaat ediciyiz. İşte nasâraya (hıristiyanlara), nasârâ (hıristiyan) denmesinin sebeplerinden birisi, İsa ile havârîler arasındaki bu yardım anlaşmasıdır. Onlar o zaman böyle müslüman ve Allah’ın birliğine inanmış idiler. Bununla İslâm dinine ve Muhammed aleyhisselâm’a âit dâvete de mânevî bakımdan ikrar vermişlerdi.
“Havârî” Kelimesi hakkında: Arapça “havâri” kelimesi hemen hemen “ensâr” kelimesi ile eş anlamlıdır. Kitab-ı Mukaddes’te bunlar “şâkird” bazı yerlerde “rasûl” olarak adlandırıldılar. Hz. İsa (a.s.) diğer insanlara mesaj ulaştırmak gayesiyle onları görevlendirmiş, bu nedenle onlara bu ad verilmiştir; Allah onları kendi elçileri (apostles) olarak seçtiği için değil. 1965
“Allah’ın Yardımcıları” İfadesi hakkında: İslâm’ın ikamesine yardımcı olan kişiler Allah’ın yardımcıları olarak isimlendirilirler. Allah insanlara serbest irade vermiştir. İnsan ister isyan eder, ister itaat eder. Ancak ikna yoluyla insana itaat yolu açık bırakılmıştır. Çünkü O, serbestlik bahşettiği alanlarda insanlara isteklerini zorla kabul ettirmez. Bilâkis nasihat ve muhakeme yoluyla kabul ettirmek ister. İnsanları tavsiye ve nasihatle doğru yola ulaştırmak Allah’ın işi olduğundan Allah, İslâm’ı yaymak için güçlerinin son noktasına kadar çabalayanları “yardımcıları ve dostları” olarak adlandırır. Gerçekte bu, bir kulun ulaşabileceği en üst derecedir. Çünkü namaz kılarken, oruç tutarken ve bu gibi diğer ibadetleri yaparken insanın konumu sadece kul olmaktır. Fakat o, Allah’ın dininin yayılmasına çalıştığında, Allah’ın “dostu ve yardımcısı” olma gibi eşsiz ve yüce bir konuma yükselmektedir. Bu da bir insanın bu dünyada ruhî yücelme ile kazanabileceği
1965] Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 1/229
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 447 -
en yüksek makamdır. 1966
“Rabbimiz, indirdiğine iman ettik ve Rasûl’e tâbi olduk, artık bizi şâhit olanlarla beraber yaz!” 1967
Havârîler sözlerine şöyle devam ettiler: “Rabbimiz, Kitabında indirip açıkça bildirdiğin hükümlere tüm kalbimizle iman ettik ve Rasul’e tabi olduk, hayatımızı İsa’nın getirdiği Tevrat ve İncil’e göre düzenleyeceğiz, İsa’nın tavsiyelerine uyacağız. Artık bizi rasullerin getirdiklerine şâhitlik eden ve hayatını buna göre düzenleyen mü’minlerle beraber yaz, bizi onlardan kıl!”
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bunun için havârîler cevaplarını şu duâ ile bitirdiler: Ey Rabbimiz, biz senin indirdiğin emre inandık ve peygambere (yahut o resûle) uyduk, şu halde bizi yalnız bir şâhit olan İsa ile değil, birliğine şâhitlik eden bütün erbâb-ı şühûd (şehâdet ehli) ile beraber yaz. Yani melekler, peygamberler, ilim sahipleri ve özellikle “Siz insanlara şâhit olasınız, Peygamber de size şâhit olsun.”1968 âyeti gereğince âhirette bütün ümmetlere şâhit olacak olan o peygamber Muhammed ve ümmeti ile yaz. Görülüyor ki “şâhitlerden” demediler, “şâhitlerle beraber” dediler. Zira biliyorlardı ki kendileri “şâhitlerden” değildiler. Hz. İsa, havârîlerin İslâm’ına ve bu duâsına şâhit olduğu gibi, Muhammed (s.a.s.) ve ümmeti de buna şâhitlik eder. Havârîler, mânevî bakımdan, Muhammed ümmeti ile beraberdir. Muhammed ümmeti de Hz. Muhammed ile beraber peygamberlerin tümüne; “Peygamberlerden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz.”1969 diye şâhitlik yaptıklarından, Hz. Muhammed ve ümmeti, Hz.İsa’yı ve havârîleri beraberlerine almışlardır.
Yuhanna İncili’nin birinci babında yahudilerin, “Sen kimsin?” diye sorularına karşı Hz. Yahya’nın Mesih’e (İsa’ya) şâhitliği hakkında şöyle bir kıssa vardır: “Yahya inkâr etmeyerek, ‘Ben Mesih değilim.’ diye ikrar etti. ‘Öyle ise nesin, İlyâ mısın?’ diye sorduklarında; ‘O da değilim.” dedi. ‘Sen o peygamber misin?’ dediklerinde, ‘Hayır’ diye cevap verdi. O zaman, ‘Sen kimsin söyle ki, bizi gönderenlere cevap verelim. Kendi hakkında ne dersin?’ dediler, ‘Ben Eş’ıya peygamberin dediği gibi, Rabbin yolunu doğrultunuz, diye çölde çağıranın sadasıyım.’ dedi ve o gönderilenler firisilerden idiler ve ona sorarak: ‘Öyle ise sen Mesih yahut İlya, ya o peygamber olmadığın halde niçin vaftiz ediyorsun?’ dediler. Yahya onlara cevap olarak: ‘Ben su ile vaftiz ederim...’ dedi.”1970 İşte burada “er-Rasûl”, “en-Nebiyyu” tercümesi olan “o peygamber”, “şu peygamber”, Tevrat’ta Mûsâ’ya benzer, “Mûsâ gibi bir peygamber” olarak geleceği açıklanan o peygamberdir ki, Hz. Yahya’nın şâhitliğiyle o peygamberin ne Yahya, ne kendisi, ne de Mesih olmadığı açıklanmıştır. bunun için İncil’e, Yahya’ya, Mesih’e iman, gelecek olan “o peygamber”e de imana bağlıdır. Şu halde havariler Hz. İsa’yı “Amennâ billâh ve’şhed biennâ müslimûn (Allah’a iman ettik, şâhit ol ki, biz muhakkak müslümanlarız” diye şâhit getirdikten sonra Allah’a “Rabbenâ âmennâ bimâ enzelte... (Ey Rabbimiz, Senin indirdiğine iman ettik...)” diye duâ ettikleri zaman “mâ enzelte (inzâl ettiğin)” cümlesinde şüphesiz “o peygamber” de dâhil olmakla “er-Rasûl”den kasıtları
1966] Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 1/229
1967] 3/Âl-i İmrân, 53
1968] 2/Bakara, 143
1969] 2/Bakara, 285
1970] İstanbul’da basılmış Türkçe İncil Tercemesi, 1930
- 448 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ya bi’l-ibâre (metin ile) veyahut İsa’ya veya rasûl cinsine uymanın gereği olmak üzere bi’l-işâre (metnin işaretiyle) Muhammed Rasûlullah’a bakmakta veya kapsamaktadır. Lafzı itibârıyla değilse bile mânâ bakımından şâmildir ki “Allah’a ve Rasûle uyun” emrinden beri “er-Rasûl” kelimesinin ilk defa burada tekrar etmiş olması bakımından bunun yalnız “Rasûlen ilâ benî isrâîle (İsrâiloğullarına gönderilen Rasûl)”e masrûf (çevrilmiş) olmayıp, bütün peygamberlerin tasdikçisi olan o Rasûle, “o peygamber”e bağlanması ve bu şekilde Rasûl cinsini kapsamına alması sözün gelişinin tümüne daha uygundur. Bunlar düşünüldüğü zaman “fe’ktübnâ mea’ş-şâhidîn (bizi şâhitlerle beraber yaz)” duâsının tefsir yönü de anlaşılır. “Allah’a inandık, her şey Rabbimizin katındandır.”1971 “Vallahu a’lem (Allah daha iyi bilir).”
Seyyid Kutub Diyor ki: Burada âyetlerin anlatımında büyük bir boşluk göze çarpmaktadır. İsa’nın doğuşu, annesinin onu topluluğa göstermesi ve kendisinin de beşikte onlarla konuşması, yetişkin yaşta kavmine çağrıda bulunması anlatılmamıştır. Ayrıca annesinin müjdelenmesinde sözü edilen bu mucizelerin onun tarafından kendilerine. sunulması söz konusu edilmemiştir. Kıssanın bu kesiti Meryem suresinde anırtılmıştır. Kur’an kıssalarında bu tür boşluklara rastlanmaktadır. Zira bu kıssalarda, bir taraftan aynısı ile tekrara yer verilmiyor, bir taraftan da yalnız surenin konusu ve temasıyla ilgili halkalar ve buna ilişkin sahnelerin verilmesi yeterli görülüyor. Herbirinin ardından, Allah’ın varlığına tanıklık ettiği, Allah’ın kudretinin kendisini desteklediği gibi insanların gücünü aşan mucizelerin hepsini gözler önüne seren Mesih, İsrailoğulları’nın birtakım bağlarım ve yükümlülüklerini hafifletmek için gönderilmiş olmasına rağmen, İsrailoğullarının inkâra kalkışacaklarını anlıyor. İşte bu sırada nihâî çağrısını yapıyor: “Allah uğrunda bana yardımcı, destekçi olacak olanlar kimlerdir?”
Allah’ın dinine, mesajına, sistemine ve düzenine çağırmada kim bana destek olur? Kim bana yardım eder ki ona tebliğde bulunayım ve onunla görevimi yerine getireyim? Her inanç ve dâva sahibinin yanında, kendisi ile beraber hareket eden onun davranışını yüklenen, savunan, ulaşabildiklerine ulaştıran ve ondan sonra davasını yaşatan destekçilerin bulunması gerekir.
“Havârîler: Biz Allah’ın destekçileriyiz Allah’a iman ettik. Şâhit ol ki müslümanız.” Havârîler burada İslâm’ı, dinin özü anlamında kullanıyor. İsa’yı (selâm üzerine olsun) bu müslümanlıklarına ve Allah’ın yardımına... Yani onun Peygamberlerinin, dininin ve hayat sisteminin yardımına koşmalarına tanık tutuyorlar. Sonra Rablerine yöneliyorlar ve pratik olarak yaşadıkları bu olaylarda doğrudan Allah ile ilişki kuruyorlar: “Ey Rabbimiz! İndirmiş olduğun mesaja inandık ve Peygamber’e uyduk. Bizleri bu mesajın canlı şâhidleri yaz.”
Allah ile doğrudan sözleşmek için bu yönelişte önemli bir nokta var. Mümin başta Rabbi ile sözleşme yapar. Peygamber onu tebliğ ettiğinde inanç hususunda Peygamberin görevi biter, Allah ile sözleşme gerçekleşir. Bu sözleşme peygamberden sonra da mümini bağlayıcı niteliktedir. Bu sözleşmede peygambere uyulacağına dair söz verilmiştir. Mesele, vicdanda yer alan bir inançtan ibaret değildir.
Burada önemli olan belirlenen yolu izlemek ve bu yolda Peygambere uymaktır. İşte İslâm’ın bu anlamı, gördüğümüz gibi aynı zamanda surenin öteden beri
1971] 3/Âl-i İmrân, 7
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 449 -
üzerinde yoğunlaştığı ve değişik üslûplarla tekrar ettiği bir olgudur. Havârîlerin sözlerindeki başka bir ifade ayrıca dikkat çekiyor: “Bizi şâhitlerle beraber yaz.” Ne şâhitliği ve hangi şâhitler? Allah’ın dinine iman etmiş müslümanın, bu dine tanıklık etmesi istenmektedir. Bu tanıklık, dinin hayatta kalma hakkını pekiştirecek bir tanıklıktır. Bu dinin insanlara vermek istediği hayırlı mesajı destekleyen bir şâhitliktir. Kişi canıyla, ahlâkıyla, yaşantısıyla, hayatıyla bu dinin canlı bir şekli olmadıkça bu şâhitliğin gereğini yerine getirmiş olamaz. Bu öyle canlı bir tablodur ki insanlar onda bu dinin var olmaya daha lâyık olduğunu, yeryüzünde var olan diğer sistemlere, düzenlere ve organizasyonlara oranla daha iyi ve daha üstün olduğunu rahatlıkla görebilmektedirler.
İnsan hayatının temelini, toplumun düzenini, kendisinin ve toplumunun yasasını bu dinden almadığı, bu çerçevede bir toplum kurmadığı, bu sağlam ilâhî sisteme uygun olarak işlerini idare etmediği, bu toplumu kurmak ve bu yaşam biçimini gerçekleştirmek uğrunda cihad etmediği, toplum hayatında Allah’ın sistemini gerçekleştirmeyen başka bir toplumun gölgesinde gerçekleştirmeyen başka bir toplumun gölgesinde yaşamaktansa ilâhi nizamın uğrunda ölmeyi tercih etmediği sürece bu şehâdetin gereğini ödemiş olmaz.
Böylece insan, bu dinin bizzat yaşamaktan daha hayırlı olduğuna, yaşayanların elde etmeye çalıştığı en değerli varlıktan daha aziz olduğuna şehâdet etmiş olacaktır. Bu nedenle o “şehid” diye anılacaktır.
İşte bu havârîler, kendilerini Allah’ın dinine şâhitlik edenlerle birlikte yazması için Allah’a dua ediyorlar. Yani bu dinin canlı bir örneği olabilmeleri için kendilerine yardım etmesini ve başarılı kılmasını, O’nun hayat sistemini gerçekleştirme, bu sistemin pratik olarak yaşandığı bir toplum kurma uğrunda cihad etmeye göndermesini diliyorlar... İsterse, bu dinin gerçeğine “şâhitlik edenlerden olma kendilerine hayatları pahasına mâl olsun!
Bu duâ, kendisinin müslüman olduğunu iddia eden herkesin üzerinde düşünmesi gereken bir niyazdır. İşte Havarilerin anladığı İslâm budur. Gerçek müslümanların vicdanlarındaki İslâm budur! Dinine karşı bu şâhitlikte bulunmayan ve onu gizleyen, kalben günahkârdır. Kişi müslüman olduğunu iddia edèrde kendisi İslâm’ın öngördüğü bir hayat yaşamaz veya bunu kendi içinde yaşar, fakat onu hayatın her alanında uygulamaz da kendi yaşamını dinin yaşamasına tercih edip Allah’ın hayat için öngördüğü yaşam biçimini yürürlüğe koymak için cihad etmezse o şâhitliğinde gedik açmış olur. Veya bu dinin tersine bir şehâdette bulunmuş olur. Böyle bir şehâdet, başkasının da bu dini kabullenmesiyle engel olacaktır. Çünkü başkaları, bu dine bağlı olanların ondan yana değil onun aleyhine şâhitlik ettiklerini göreceklerdir! Kendisi iman edenlerden olmadığı halde, bu dine iman ettiğini iddia etmek suretiyle başkalarını Allah’ın dininden alıkoyanlara yazıklar olsun.
Şüphesiz Allah kendi dinine yardım edene, yardım edecektir. Çünkü dinin ihtiyarî olan fiillerle alakası olduğuna göre, o konuda arzu edilen gayenin gerçekleşebilmesi için, Allah’ın iradesi kulun cüzî iradesine bağlı olduğundan, kulların cüzî iradelerini kullanarak bir çaba sarf etmeleri, Allah’ın iradesinin işlemesine vesile olması itibarıyla bir yardım gibidir. Onun için müminleri savunmayı söz veren Yüce Allah, yardımının kesin olarak gerçekleşmesini onların yardım ve çalışmalarına bağlamıştır. Yoksa Allah şüphesiz çok güçlüdür, her şeye gâliptir,
- 450 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yardıma ihtiyacı yoktur. Yardım ettiği kimseler de her zaman üstün olup hiçbir zaman mağlup olmazlar. 1972
“Saldırıya uğrayan mü’minlere savaşma izni verilmiştir. Çünkü onlar zulme uğramışlardır.” Bunun yanı sıra Allah’ın kendilerini koruyacağından ve kendilerine yardım edeceğinden emin olmalarını da vurgulamıştır: “Hiç kuşkusuz Allah’ın onlara yardım etmeye gücü yeter.”
Sonra mü’minlerin savaşa girmeleri için önemli bir gerekçeleri de vardır. Çünkü onlar büyük bir insanlık görevi üstlenmişlerdir. Bu büyük görevin iyiliği sadece kendilerine dokunmaz, bunun yanında bütün mü’min cephe bu iyilikten yararlanır. Bu aynı zamanda inanç ve ibadet özgürlüğünün de garantisidir. Üstelik onlar zulme uğramışlar, haksız yere yurtlarından çıkarılmışlar: “Onlar sırf ‘Rabb’imiz Allah’tır’ dediler diye haksız yere yurtlarından çıkarıldılar.” Bu söz; “Rabb’imiz Allah’tır” sözü, söylenen en doğru sözdür. Söylenmesi gereken en gerçek sözdür. Onlar sadece bu sözü söyledikleri için yurtlarından çıkarılmışlar. Çünkü bu söz saldırgan zorbalar açısından, şüpheye yer bırakmayan kesin isyankârlığın ifadesidir. Ama bu, haksızlığa uğrayanlar açısından her türlü kişisel hedeften soyutlanmanın ifadesidir. Onlar yalnız ve yalnız inançlarından dolayı yurtlarından çıkarılmışlar. Şu yeryüzü nimetlerinden biri uğruna başlatılan bir mücadele değildir bu. İnsanların ihtiraslarını kamçılayan, çıkar çatışmalarına neden olan, değişik eğilimlerin, karşıt isteklerin sahnelendiği dünya değerleri için bir çarpışma değildir bu.
Bütün bunların ötesinde genel kural yer alıyor; inancın savunulması gereği evrensel bir kural olarak vurgulanıyor: “Eğer Allah bir kısım insanları diğer bir bölümü aracılığı ile savmasaydı, nice manastırlar, havra ve içlerinde Allah’ın adı çokça anılan câmi yıkılıp giderdi.” Manastırlar, rahiplerin içinde ibâdet etmek amacıyla inzivaya çekildikleri yerlerdir. Havralar ise yahûdilerin ibâdet yerleridir. Mescidler de müslümanların içinde ibâdet ettikleri yerlerdir. Bunların tümü -kutsallıklarına ve Allah’a ibadet için ayrılmış bulunmalarına rağmen- her zaman yıkılma ile karşı karşıya kalırlar. Çünkü bâtıla göre buralarda Allah’ın adının anılmış olması bir ayrıcalık sayılmaz. Bazı insanların, bazısının saldırılarını püskürtmelerinin dışında hiçbir şey buraları yıkılma tehlikesinden koruyamaz. Yani inancı koruyanların, inancın saygınlığını tanımayan, inancı benimseyenlere haksızlık eden düşmanları savmaları buraları yıkılmaktan korur. Çünkü bâtıl şımarıktır. Kendisine saldıran, kendisini püskürten denk bir kuvvetle karşılaşmadıkça azgınlığından vazgeçmez, saldırganlığından geri kalmaz. hakkın sırf hak oluşu düşmanların ona saldırmasına engel oluşturmaz. Aksine hakkı koruyan, onu savunan bir gücün bulunması zorunluluktur. İnsan bu özelliklere sahip bildiğimiz insan olduğu sürece değişmez genel bir kuraldır bu.
Şu, kelimeleri az, ama anlamları derin ayetler üzerinde ve bunların ötesinde hem ruhlar dünyasında hem de hayatta yer alan bazı sırların üzerinde durmamız gerekir. Yüce Allah, müşriklerin savaş açtığı, bâtıl ehlinin saldırısına uğrayan kimselere kendilerini savunma amacı ile savaşma iznini verirken, “Allah’ın mü’minleri savunacağını ve kendilerine saldıran hâin kâfirleri sevmediğini” ifade ederek başlıyor: “Hiç kuşkusuz Allah mü’minleri destekler, savunur; yine hiç şüphesiz Allah emânetine hıyanet edeni ve nankörü sevmez.
1972] Elmalılı, 22/Hacc, 40 âyetinin tefsirinden
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 451 -
Buna göre Yüce Allah mü’minleri düşmanlarına karşı savunacağını garanti etmiştir. Yüce Allah kimi savunursa o, kesinlikle düşmanlarının vereceği zarardan korunmuş demektir. Ve o kesinlikle düşmanından üstündür. Peki niçin onlara savaş izni veriyor? Niye üzerlerine cihad farz kılınıyor? Neden kendilerine savaş izni veriliyor da bu yüzden öldürülüyorlar, yaralanıyorlar, büyük eziyetler, meşakkatler çekiyorlar? Hâlbuki sonuç bellidir. Ve yüce Allah, hiçbir zorluk, hiçbir meşakkat çekmelerine, büyük fedâkârlıklara, dayanılmaz acılara, öldürme ve savaşlara katlanmalarına gerek kalmadan bu akıbeti gerçekleştirebilir?
Verilecek cevap şudur: Bu konudaki yüce Allah’ın hikmeti son derece yücedir. En kesin kanıt onun katındadır. Ama insan olarak bizim bu hikmetten kavradığımız, bilgi ve deneyimler sonucu aklımızın ve kavrama yeteneğimizin çıkardığı sonuç şudur: Yüce Allah mesajını yüklenen ve onu koruma pozisyonunda olan kimselerin beceriksiz “tembeller” olmalarını dilememiştir. Büyük bir vurdumduymazlıkla yan gelip yatan, bir sıkıntıya uğradıkları ya da bir saldırı ile karşı karşıya kaldıkları zaman, sadece namaz kılmak, Kur’an okumak ve Allah’a dua etmenin dışında hiçbir çaba sarf etmeden gayet kolay biçimde zafer kazanan kimseler olmalarını istememiştir.
Evet, namaz kılacaklardır. Kur’an okumaları, bollukta ve darlıkta dua ederek Allah’a yönelmeleri gerekecektir. Ama tek başına bu tür bireysel ibadetler onların Allah’ın mesajını omuzlamaya lâyık kimseler olmalarını sağlamaz. Bunlar savaş için önceden hazırladıkları azık, çarpışma esnasında kullanmak üzere depoladıkları gıda, bâtıla karşı koyarken güvenip dayandıkları cephane niteliğindedirler. Bunu, takva, iman ve Allah’a bağlılık duygularıyla arttırırlar.
Yüce Allah, mü’minlere yönelik savunmasının bizzat kendi elleriyle gerçekleşmesini, böylece savaş meydanında olgunlaşmalarını dilemiştir. Çünkü tehlikeyle karşı karşıya kaldığı, savmak ve savunmak durumunda olduğu, saldırgan kuvveti püskürtmek için var gücünü topladığı durumların dışında, insanın bünyesinde yer alan potansiyel enerji her zaman uyanıp harekete geçmez. Bu durumda insanın bedensel yapısında yer alan her hücre rolünü oynamak için kendisine bahşedilen yetenekleri devreye sokar, ortak operasyon için diğer hücrelerle dayanışma içine girer, sahip olduğu yetenekleri son noktaya kadar kullanır, özünde barındırdığı gücü sonuna kadar harcar. Kendisi için takdir edilen en son noktaya, kendisi için hazırlanan kemal derecesine ulaşır.
Allah’ın dâvâsını yüklenen bir ümmetin tüm hücrelerinin uyanması, tüm güçlerinin toplanması, tüm yeteneklerinin işlevini yerine getirir durumda olması, tüm enerjilerinin biraraya gelmesi gerekmektedir. Bu ümmetin gelişmesini tamamlaması, olgunlaşması, bunun sonucunda da o büyük emâneti yüklenip gereğini yapması için bu bir zorunluluktur. Uğruna hiçbir meşakkat çekilmeyen ve yan gelip yatan tembellerin elde ettiği kolay bir zafer insanın işaret ettiğimiz yetenek ve enerjilerinin ortaya çıkmasına engel olur. Bu dùrumda bu enerji ve yetenekleri harekete geçiremez, onları kullanamaz.
Bunun yanı sıra çabuk ve kolay elde edilen bir zaferin kaybolup gitmesi de kolay olur. Birincisi, böyle bir zaferin değerinin ucuz olması ve uğruna büyük fedâkârlıkların çekilmemiş olmasıdır. İkincisi böyle bir zaferi elde edenler, bunu korumak için tüm güçlerini kullanmazlar, onu kazanmak için enerjilerini toplayıp devreye sokmazlar. Onu savunmak için yeteneklerini, enerji ve güçlerini
- 452 -
KUR’AN KAVRAMLARI
toplayıp harekete geçirmezler.
Kuşkusuz burada zafer ve yenilgiden, hücum ve kaçıştan güç ve zayıflıktan ilerleme ve geriye çekilmekten, ayrıca bunlara eşlik eden duygulardan, arzu ve ıstıraplardan, ferahlık ve hüzünden, huzur ve bunalımdan zayıflığı ve güçlülüğü duyumsamadan kaynaklanan vicdanı bir eğilim, pratik bir alıştırma sözkonusudur. Bunun yanında, inanç ve toplum adına bir araya gelmek, kişisel duygulardan vazgeçmek, savaş anında, öncesinde ve sonrasında eğilimler arasında uyum sağlamak, zayıflık ve güçlülük noktalarını ortaya çıkarmak, her durumu göz önünde bulundurarak işleri planlamak... Evet, bütün bunlar, davayı omuzlayan ve gereklerini yerine getirmek ve insanların ona uymasını sağlamak durumunda olan bir toplum için zorunludur.
Bütün bunlar ve bunların dışında sadece yüce Allah’ın bildiği hususlar nedeniyle yüce Allah mü’minlere yönelik savunmasının bizzat onların eliyle gerçekleşmesini ve uğruna hiçbir zorluğa katlanmadan gökten inen bir buluntu olmamasını dilemiştir. (Buna rağmen İslâm, savaşı başlı başına bir hedef olarak öngörmez. Ateşkesten ve saldırmazlıktan daha büyük ve daha Önemli bir amaç olmadığı sürece savaşa izin vermez. Kur’ân-ı Kerim’de yer alan birçok âyette de vurgulandığı gibi İslâm’ın amacı barışı sağlamaktır. Ama haksızlık, zulüm, azgınlık ve düşmanlığın olmadığı bir barış... İnanç ve ibadet özgürlüğü, yönetiminde ve cezalandırmada adaletli olmak, mal ve serveti, hak ve sorumlulukları adilce paylaşmak, kişisel ve toplumsal olarak Allah’ın belirlediği sınırlar içinde hareket etmek gibi üstün insani değerlere karşı bir saldırı, bir tecavüz sözkonusu olduğu zaman... İşte bu değerlerden herhangi birine, herhangi bir şekilde, bir saldırı ve tecâvüz ister bir fertten diğerine, ister bir fertten bir topluma, ister bir toplumdan bir ferde ya da topluma, ister bir devletten diğerine yönelik olsun, İslâm bu durumda böyle bir haksızlığa dayanan bir barışa razı olmayacaktır. Çünkü İslâm’a göre barış saldırmazlık ve statükoyu korumak değildir. İslâm göre barış, yüce Allah’ın kulları için belirlediği sistem dairesinde iyilik ve adaletin gerçekleşmesidir.
Zulme uğrayan ve “Rabb’imiz Allah’tır” demekten başka suçları olmaksızın haksız yere yurtlarından çıkarılanlara yönelik zafer kimi zaman gecikebilir. Kuşkusuz bu gecikme yüce Allah’ın dilediği bir hikmetten dolayıdır.
Zafer gecikebilir, çünkü ümmet henüz olgunlaşmamıştır, henüz gerekli eğitimi tamamlamamıştır. Bütün enerjilerini bir araya getirmemiştir. Bütün hücreler içlerindeki tüm güç ve yetenekleri son noktasına kadar belirleyip ortaya çıkarmak için, henüz bir araya gelip harekete geçmemişlerdir. Bu ümmet bu durumda olduğu halde zafer elde edecek olursa, uzun süre bu zaferi koruyacak güce sahip olmadığından çok çabuk yitirecektir elde ettiği zaferi.
Mü’min ümmet, gücünü son noktasına kadar kullansın, bütün birikimlerini harcasın, üstün ve değerli gördüğü her şeyi feda etsin, bunları Allah yolunda kolay ve ucuz harcamasın diye zafer gecikebilir. Mü’min ümmet var gücünü denesin ve Allah’ın yardımına dayanılmadığı sürece yalnız başına bu güçlerle zaferin kazanılmayacağını anlasın diye, yüce Allah’ın söz verdiği zafer gecikebilir. Mü’min ümmet elinden gelen her şeyi bu uğurda harcadıktan ve bundan sonrasını Allah’a bıraktıktan sonra yüce Allah’ın verdiği zafer sözü gerçekleşir.
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 453 -
Mü’min ümmet, büyük zorluklar çekerken, acılara katlanırken, bütün gücünü bu uğurda harcarken, Allah’tan başka bir dayanağın olmadığını sıkıntı anında ancak O’na yönelinileceğini bizzat yaşarken, Allah’a olan bağlılığı daha bir artsın diye zafer gecikebilir. Çünkü, yüce Allah kendisine izin verip zafere ulaştıktan sonra Allah’ın sistemi doğrultusunda hareket etmesinin ilk garantisi Allah’la kurduğu bu bağdır. Ancak bu şekilde azgınlaşmaz, yüce Allah’ın kendisine zafer bahşetmesine neden olan haktan, adaletten ve iyilikten sapmaz.
Allah’ın verdiği zafer sözü kimi zaman gecikebilir. Çünkü mü’min ümmet giriştiği savaşta, yaptığı fedâkârlıklarda, can ve mal konusunda yaptığı harcamalarda bütünüyle Allah için, davası için bunlardan soyutlanmamış olabilir. Bir ganimet için ya da kendisini korumak için veya düşman karşısında kahramanlık ve cesaret gösterisinde bulunmak için savaşıyor olabilir. Oysa Yüce Allah cihadın sadece kendisi için, sırf kendi yolunda ve diğer bütün endişelerden uzak olmasını istiyor. Nitekim Peygamberimize (s.a.s.) “Bir adam kendini korumak için, bir kahramanlık için, biri de gösteriş için savaşıyor. Bunlardan hangisi Allah yolunda savaşıyor” diye sorulduğunda “Allah’ın sözü en üstün olsun diye savaşan Allah yolunda savaşıyor” diye cevap vermiştir. 1973
Mü’min ümmetin savaştığı, kötülüğün bünyesinde, bir iyilik kalıntısı bulunduğu için de zafer gecikebilir. Bu yüzden yüce Allah kötülüğün bütünüyle iyilikten soyutlanmasını, tek başına kötülük olarak kalmasını, içinde bir zerre dahi olsa iyiliğin de yok olmaması için sadece kötülüğün mahvolmasını ister. Mü’min ümmetin savaş ilan ettiği bâtıl, olanca çıplaklığı ile halkın görüşünde netleşmediği, çirkefliği bütünüyle bilinmediği için de zafer gecikebilir. Böyle bir durumda mü’min ümmet bâtıla üstünlük sağlayacak olursa, bâtılın bozukluğu, yok edilmesinin zorunluluğu konusunda henüz ikna olmamış, bu yüzden bâtıla yardımcı olan kimi aldanmışlar bulunabilir. Bu durumda gerçeği tam anlamıyla kavrayamamış saf kimselerin gönlünde bâtıla karşı köklü bir eğilim yer edebilir. Hâlbuki yüce Allah, bütün insanlar net olarak görene kadar bâtılın varlığını sürdürmesini ister. Yok olacağı zaman geride hiçbir kalıntı bırakmadan, hiç kimse kendisine hayıflanmadan yok olup gitsin diye.
Ortam henüz mü’min ümmetin temsil ettiği hak, iyilik ve adaletin geleceği açısından uygun olmadığından zafer gecikmiş olabilir. Durum böyle olduğu halde mü’min ümmet zafer elde edecek olursa ortamdan kaynaklanan ve birlikte yapamayacağı bir muhalefetle karşı karşıya kalabilir. Çevresindeki insanların gönülleri zafer kazanan gerçeği kabullenip kalıcılığını isteyecek duruma gelene kadar çekişme sürüp gidecektir.
Bütün bunlar için, bir de Yüce Allah’ın bilip de bizim bilmediğimiz birtakım nedenler için zafer gecikebilir. Fedâkârlıklar kat kat katlanabilir. Çekilen acılar arttıkça artabilir. Buna rağmen yüce Allah düşmanlarına karşı mü’minleri savunacak, en sonunda zaferi onların lehine gerçekleştirecektir.
Sebepler yerine gelip zaferin bedeli ödendikten, onu saran atmosfer onu kabullenip kalıcılığını sağlayacak duruma geldikten sonra yüce Allah zafer izni verdiği zaman yerine getirilmesi gereken birtakım yükümlülükler, katlanılması gereken birtakım zorluklar vardır. “Kim Allah’a yardım ederse bilsin ki, Allah da
1973] Buhârî, Müslim
- 454 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mutlaka kendisine yardım edecektir. Hiç şüphesiz Allah güçlü ve üstün iradelidir.” “Onlar ki, eğer biz kendilerini yeryüzünde egemen kılarsak namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederek kötülükten sakındırırlar. Her şeyin akıbeti Allah’a aittir.”
Kendisine yardım edenlere yardım edeceğine ilişkin yüce Allah’ın verdiği söz, kesin, sağlam, gerçekleşmesi kaçınılmaz ve değiştirilmez bir sözdür. 1974
“Onlar, yalnızca; ‘Rabbimiz Allah’tır’ demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarıldılar. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmıyla bir kısmını defetmesi (yenilgiye uğratması) olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın isminin çokça anıldığı mescidler, muhakkak yıkılır giderdi...” Bu ifâdede İlâhî bir kural ortaya konulmaktadır: “Allah hiç bir topluluğun ve hiç bir grubun sürekli hâkim durumda olmasına izin vermez. Her an bir grubu başka bir grupla defeder.” Eğer böyle olmasaydı, sürekli hâkim olan grup sadece siyasi ve ekonomik alanlarda karışıklık çıkarmakla kalmaz, aynı zamanda ibâdet yerlerini de yakıp yıkardı.
“Allah kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder...” “Allah’a yardım edenler”, insanları tevhide çağıran ve “Hak Din”in ve doğruluğun ikame edilmesi için çaba harcayan kimselerdir. 1975
“Ey iman edenler! Siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder, ayaklarınızı savaşta sabit kılar. İnkâr edenlere gelince, onların hakkı yıkımdır. Allah, onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır.” 1976
Ey iman edenler, siz Allah’a yardım ederseniz, Allah Teâlâ kendisi ihtiyaçtan münezzeh yardımcı olduğu için burada Allah’a yardım ifadesi emrini tutmak dinine ve Rasûlüne yardım etmek mânâsından mecazdır. Bunun asıl nüktesi şudur: Dinî fiiller zorla değil, kulların irâdeleriyle yapılması matlup olan ihtiyarî yani isteğe bağlı fiillerdir. Onun için kulun cüz’î iradesi harekete geçmeden istenen netice ve sevap meydana gelmez. O hususta ilâhî irade kulların niyet ve isteklerine bağlıdır. İşte bu şekilde Allah’ın emirlerini yerine getirmek için kulların cüz’î irâdelerini sarf etmekle yapacakları hizmetlerine, Allah’a yardım denilmiştir ki isnadda mecaz yahut istiâredir. Yani imandan sonra siz, Allah’ın emirlerini yerine getirmek, rızasına ermek için size şart kılmış olduğu niyet ve gayretlerinizi sarf etmek suretiyle dinine hizmet edersiniz. Allah size yardım eder, sizi düşmanlarınıza galip ve muzaffer kılar. Ve ayaklarınızı sıkı bastırır. Savaş alanlarında, cihad mevkîlerinde ayaklarınızı kaydırmaz ve metanetle sizi üstün kılar.
Küfredenlere ise artık yıkım onlara kelimesi, aslında ayak kayıp yüzükoyun yahut tepesi üstü düşüp yıkılmak ve kalkamayıp helak olmaktır. Kamus’ta der ki: Helâk olmak, kaymak, düşmek, şer, uzaklık, düşüş mânâlarına gelir. İfadesi kahrolası, canı çıkası veya canı çıksın gibi beddua yerinde de mesel halinde kullanılır. Burada müminlere ayaklarını sağlam bastırma vaadine karşılık kâfirlere yıkım ile tehdittir. 1977
Peki müminler yüce Allah’a nasıl yardım ederler ki şartı yerine getirmiş olsunlar ve sonuç olarak da kendilerine o şartın bir karşılığı olarak yardımını ve sebatı
1974] Fî Zılâli’l Kur’an, 22/Hacc, 40. âyetin tefsirinden
1975] Tefhimu’l Kur’an, 22/Hacc, 40 âyetinin tefsirinden
1976] 47/Muhammed, 7-8
1977] Elmalılı, 47/Muhammed, 7 âyetinin tefsirinden
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 455 -
elde etsinler? Gönülleri Allah için her şeyden soyutlamakla, Allah’a açık veya gizli hiçbir şeyi ortak koşmamakla, gönüllerinde Allah’ın sevgisi yanında hiçbir kimseye ve hiçbir şeye yer bırakmamakla, yüce Allah o gönüllere kendisinden ve sevdiği ile ilgi duyduğu her şeyden daha sevgili olmakla, gönüller Allah’ı tüm arzularında, duygularında, duruşlarında ve davranışlarında, tüm faâliyetlerinde ve duygularında hakem kılmakla... Evet gönül aleminde Allah’a yardım böyle olur.
Yüce Allah’ın bir şeriatı ve hayat sistemi vardır. Bu şeriat birtakım temellere, ölçülere, değerlere, bütün varlık âlemine ve hayata dair düşünce sistemine dayalıdır. Allah’a yardım, O’nun şeriat ine ve sistemine yardım edilerek şeriatının istisnasız tüm hayata hakem kılınma girişimi ile gerçekleşir. Bu da hayat sahnesinde Allah’a yardım demektir.
“Allah kendi yolunda öldürülenler” ifadesi ile, “Allah’a yardım ederseniz” ifadeleri üzerinde bir an durâlim. Her iki durumda da, öldürülme ve yardım etme durumlarında da, bunların sırf Allah için yapılmış olması şarttır. Aslında bu, doğruluğu apaçık olan bir gerçektir. Ancak ne var ki bazı nesiller İslâm’ın inanç sisteminden sapınca, bu gerçeğin üstünü karaltılar kaplıyor. Şehâdet sözcüklerinde1978 şehid düşenlere cihad sözcüklerine önem verilmeyince ve bunlar değerlerini yitirince ve bu sözcükler gerçek ve biricik anlamlarından saptırılınca ispata ihtiyacı olmayan bu gerçeğin üzerini karanlıklar kaplıyor.
Hâlbuki insanın gerek iç âleminde gerekse dünyadaki yaşama üslubunda, cihad bir olan Allah’ın yolunda yapılmadıkça, ölüm sadece O’nun yolunda gerçekleşmedikçe yardımın gayesi, sadece O’na yardım olmadıkça ne cihaddan söz edilebilir, ne şehidlikten ve ne de cennetten...
Allah’ın hükmünün en üstün olması hedef olarak seçilmemişse, Allah’ın şeriati ve hoşnut olduğu hayat sistemi insanların vicdanlarına, ahlaklarına, yaşama üsluplarına, kanunlarına, durumlarına ve düzenlerine aynı derecede egemen olamamışsa, ne cihaddan söz edilebilir, ne şehidlikten ve ne de cennetten...
Nitekim Ebû Mûsâ’nın naklettiği bir hadiste, Rasûlullah’a bir kişinin kahramanlık, bir kişinin soy taassubu bir kişinin de gösteriş için savaştığı hatırlatılarak bunların hangisinin Allah yolunda olduğu sorulduğunda, Rasûlullah: Allah’ın hükmü ve iradesi yücelsin diye çarpışan kimsenin savaşı Allah yolundadır buyurur. Sapık düşünceli nesillerin değer verdiği tüm sancak, bütün isim ve hedefler arasında yüce Allah’ın bu sancağı ve bu hedefinden başka uğrunda cihad etmeye ve şehid düşmeye değer ve bunun sonucu olarak da cennetin hak edileceği başka hiçbir hedef ve sancak yoktur.
Dâvâ adamlarının bu apaçık gerçeği iyi kavramaları, gönüllerinde besledikleri bu gerçeğe bulaşan yaşadıkları çevrenin mantığını, sapık nesillerin düşüncelerini temizlemeli, sancaklarını başka hiçbir sancakla karıştırmamalı ve inanç sisteminin özüne yabancı olan düşünceleri kendi öz düşüncelerine bulaştırmamalıdırlar. Cihad ancak ve ancak Allah’ın hükmü ve iradesi en üstün olsun diye yapılır. Allah’ın hükmü ruhlarda ve vicdanlarda en üstün olsun diye yapılır. Ahlâk ve davranışlarda tüm durumlarda ve sistemlerde en üstün olsun diye yapılır. Cihad yeryüzünün her köşesinde gerçekleşen ilişkilerde bağlılıklarda Allah’ın hükmü en üstün olsun diye yapılır. Bunun dışında yapılan hiçbir savaş Allah için
1978] Allah’ın birliği ve Rasûlullah’ın O’nun peygamberi olduğuna tanıklık ifade eden sözcükler
- 456 -
KUR’AN KAVRAMLARI
değildir. Aksine şeytan uğrunadır. Bu seçenek dışında şehidlikten de şehid olma arzusundan da söz edilemez. Bunun dışında ortada ne cennet vardır ve ne de yüce Allah’tan yardım ne de ayakların kaymaması için Allah’tan destek... Sadece karanlık vardır ortada, bir de kötü düşünce ve sapıklık...
Allah dâvâsından başka davalar peşinde koşanlara bu gibi karanlıktan, kötü düşünce yapısından ve sapıklıktan kurtulmak zor geldiğine göre, Allah’a çağrıda bulunanların Allah’ın şartı arasında yer alan birinci gerçekle bağdaşmayan içinde yaşadıkları toplumun mantığından kendilerini, duygularını ve düşüncelerini kurtarmalarının zorlukta ondan daha aşağı kalır yanı yoktur.
Allah yolunda öldürülmek ve O’na yardım etmek Allah’ın iman edenlere karşı ileri sürmüş olduğu şarttır. İnananların yararına olarak kendisinin üstlendiği ise, onlara yardım etmek ve kendilerine dayanma gücü vermektir. Yüce Allah vermiş olduğu sözden asla caymaz. Allah’ın bu sözü bir süre gerçekleşmemiş ve geri kalmışsa, bu bir başka nedenden dolayı önceden planlanmış bir gecikmedir. Allah’ın verdiği sözün gecikmesinin nedeni zaferin ve dayanma gücünün gerçekleşmesi ile birlikte meydana gelir. Müminlerin gerekli şartları yerine getirdikleri halde ve Allah’ın yardımının -bir süre için- gelmemesi halinde bu durum sözkonusudur.
Sonra âyetin ifâdesinde yer alan, özel bir deyimin üzerinde de bir nebze durâlim: “Size yardım eder, ayaklarınızı savaşta sâbit kılar.” İnsan ilk bakışta, önce dayanma gücünün verildiğini sonra da yardımın geldiğini dayanma gücünün zaferin nedeni olduğunu zanneder. Bu doğrudur. Ancak ayetin ifadesinde dayanma gücünün yardım sözcüğünden sonra yer alması dayanma gücünün anlamlarından başka bir anlamın kastedildiğini düşündürüyor. Bundan amacın, zafere ve zaferin çilelerine karşı dayanma gücü vermek olduğunu düşündürüyor. Çünkü zafer, küfür ile iman arasında, hak ile sapıklık arasında geçen savaşın sonu değildir. Çünkü zaferin, hem ruh ve hem de hayat bazında getireceği yükümlülükler vardır. Çünkü zaferin kibirlenmemek ve şımarıp azmamak gibi yükümlülüğü vardır. Çünkü zaferin gerçekleştirildikten sonra gevşememek, düşmanı hafife almamak gibi yükümlülükleri vardır. Birçokları belâ ve çilelere karşı dayanır. Fakat zafer ve nimet karşısında benliğini koruyabilen kişi çok azdır. Kalplerin zaferi elde ettikten sonra bozulmamaları ve bağlılıklarını sürdürmeleri zaferin ötesinde bir mertebedir. Herhalde Kur’an ayetinin işaret etmeye çalıştığı gerçek bu olsa gerektir. Doğrusunu Allah bilir.
“İnkâr edenlere gelince onların hakkı yıkımdır. Allah yaptıklarını boşa çıkarmıştır.” Bu ifade yardımın ve dayanma gücünün tam tersidir. Tökezleyip yüzükoyun düşme bedduası yüce Allah’ın onlar için yüzükoyun düşmeleri, kaybetmeleri ve yardımsız bırakılmaları için verilmiş bir hüküm demektir. Amellerinin boşa çıkarılması ise bunun üzerine ikinci bir zarar ve ikinci bir yok oluştur. 1979
“Ey iman edenler, eğer siz Allah’a (Allah adına İslama ve müslümanlara) yardım ederseniz...” Allah’a yardım etmenin en açık ifadesi, O’nun dinini yüceltmek için can ve malla cihad etmektir. 1980
“Ey iman edenler Allah’ın yardımcıları olun. Tıpkı Meryem oğlu İsa’da havarilere: ‘Allah
1979] Fî Zılâl, 47/Muhammed, 7 âyetinin tefsirinden
1980] Tefhimu’l Kur’an, 47/Muhammed, 7 âyetinin tefsirinden
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 457 -
yolunda benim yardımcılarım kimdir?” dediğinde Havariler: “Allah yolunun yardımcıları biziz” demeleri gibi İsrail oğullarından bir zümre inandı, bir zümre inkâr etti. Biz de iman edenlerı, düşmanlarına karşı destekledik, onlar üstün geldiler.” 1981
Elmalılı diyor ki:
Onun için Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olunuz, yani bu müjdelere ermek için iradelerinizi Allah için, O’nun rızasına kavuşmak için yardımcı olunuz. Meryem oğlu İsa’nın Havarilere dediği gibi: Benim Allah’a doğru, yardımcılarım kimdir? Yani ben Allah’a doğru giderken başarıya kavuşmak için bana yardım edecek, benimle beraber ona kavuşmak isteyecek yardımcılarım kimlerdir? Buna cevaben Havariler “O Allah yardımcıları biziz” dediler. İşte siz de ey müminler! İsa’nın Havarileri gibi Allah’ın yardımcıları olunuz. Peygamber’in dâvetini kabul ederek Allah’a tam bir iman ile yardım ediniz.
Havâriyyûn, Hz. İsa’nın, ilk iman eden seçkin öğrencilerinden on iki kişiye denir ki, bunlar dini yaymak için etrafa dağılmış olduklarından “Rusul-i İsa” (İsa’nın elçileri) ismi dahi verilmiştir. Eldeki İncillerde bunlara on ikiler de denilmektedir. Havâriyyun kelimesi, esasen “Havârî” ism-i mensubunun çoğuludur. Kâmus şârihinin beyanına göre bazı âlimler demişlerdir ki, “Bu kelime, çoğuldan cinse nakledilerek hem müfred hem çoğul için kullanılır. “Havar ve haver lügatte, beyaz ve beyazlık mânâsına isimdir. Bu münasebetle şehir kadınlarına beyazlıklarından dolayı “Havariyyât” denilir. Bezleri yıkayıp çırparak ağartan kassâra, eski Türkçe karşılığıyla çırpıcıya da havarî denildiği gibi saf ve temiz dost ve yardımcıya, özellikle büyük peygamberlerin dâvet ve emirlerini yerine getirme uğrunda yardımcı olanlara da samimi niyet ve temizliklerinden dolayı havarî denilir. Mamafih zikredildiği gibi bu isim en fazla İsa’nın (a.s.) seçkin yardımcıları olan zatlar hakkında kullanılmıştır. Müfessirler bunlara söz konusu ismin verilmesinde çeşitli görüşler nakletmişlerdir ki, Kâmus sahibi Fîrûzâbâdî “Besâir”de bu görüşleri şöyle özetlemiştir: “Bazı âlimler, onların bir kısmının kassâr (çırpıcı) bir kısmının da avcı olmaları sebebiyle bu ismi aldıklarını söylerken, bazıları da beyaz elbise giydikleri için yahut daima ilim ve din eğitimiyle insanları temizlemiş olduklarından dolayı onlara bu ismin verildiğini ileri sürmüş ve demişlerdir ki: “Kassârlık isnad edenlerin maksatları da budur. Avcılık isnad edenler ise onların, din ve âhiret konularında şaşkınlığa düşen kimseleri avlayıp din yoluna çektikleri için bu adı aldıklarını savunmuşlardır.” Diğer bazıları da, işaret ettiğimiz gibi inançlarındaki saflık, ilgi ve niyetlerindeki temizlik sebebiyle onlara havarî dendiğini ifade etmişlerdir ki en münâsip olan görüş de budur. Frenkler havarîlere “aptres” ismini vermişlerdir ki bu kelimenin Yunanca’dan alınarak uzağa gönderilmiş elçiler anlamını ifade ettiği söylenmektedir. Buna göre aptre, Havariyyûn kelimesinin tercümesi olmayıp Yâsin Sûresi’nin “...onlara elçilerin geldiği ...”1982 âyetinde geçtiği üzere İsa’nın elçileri mânâsına diğer bir isim olmuştur. Yalnız avcıya, “dağıtılmış” mânâsı düşünüldüğü takdirde Havariyyûn’a avcı mânâsı verenlerin kavline de itibar edilebilir.
Âlûsî der ki: “Bahr’in beyanına göre Hz. İsa bunları çeşitli beldelere dağıtmış kimini Rûmiyye’ye, kimini Babil’e, kimini Afrika’ya, kimini Efes’e, kimini Beyt-i Makdis’e, kimini Hicaz’a, kimini de Arz-ı Berber ve havalisine göndermişti.
1981] 61/Saff, 14
1982] 36/Yâsin, 13
- 458 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mamafih her beldeye gönderilenin tayini ve isimlerinin zabtedilmesi hususlarının sıhhatine güvenilemez. Suyûtî de bunları “İtkân”da zikretmiş ise de, esasen bulunulabilecek yerlerde araştırılmalıdır.”
Endülüs’lü müfessir Ebu Hayyan “el-Bahru’l-Muhit” adlı tefsirinde der ki: “Havarîler, on iki kişidir ve bunlar, Hz. İsa’ya ilk iman edenlerdir. İsa bunları çeşitli beldelere göndermişti. Batris ve Pavlos Roma’ya, Andiravs ve Matta, halkı insan yiyen arza, Bukas Babil’e, Filibs Kartaca’ya yani Afrika’ya, Yuhann, Ashab-ı Kehf’in kenti olan Efsus’a, iki Ya’kub Beyt-i Makdis’e, İbnü Büleymin Hicaz’a, Testemir Berber ülkesine ve havâlîsine gönderilmişti. Mamafih bu isimlerin bazılarında zabt cihetiyle zorluk vardır. Onun için esas bulunması gereken yerlerden araştırılsın.” Hakikatte Sen Pol dahi denilen Pavlos, Havarîler’den değildir. Sonradan onlara katılmış, mektupları ve risaleleri Ahd-i Cedîd’in “a’mâl-i Rusül” (elçilerin işleri) kısmına sokulmuştur. Bu zat hrıistiyanlıkta sünnet olmayı kaldırmış ve bir takım değişiklikler yapmıştır. Sonra İbnü Büleymin ile Testemir isimleri özellikle araştırılmalıdır. Matta İncili’nin onuncu bâbında şöyle denilmiştir: “Ve on iki şakirdini (öğrencisini) yanına çağırıp temiz olmayan ruhlar üzerine onları göndermeğe ve her marazı her hastalığı def etmeye onlara kudret verdi. O gönderilen on ikilerin isimleri şunlardır: Batris adı verilen Şem’un ile kardeşi Endravs, zibidi oğlu Ya’kub ile kardeşi Yuhanna, Filbs ve Bertolmavs Toma ve Gümrükcü Matta, Halfi oğlu Ya’kub ve Tedavs lakaplı Lebaüs, Fanvi Şem’un ve onu ele veren İsharyoti Yehuda. İsa bu on ikileri gönderip onlara tenbih ederek dedi ki: “Tâifelerin yoluna gitmeyiniz ve Samiriler’in bir şehrine girmeyiniz. Bundan ise, beyt-i İsrail’in zâyi olmuş koyunlarına varınız ve gittiğinizde “Melekûtu’s-Semâvat (göklerin saltanatı) yaklaşmıştır.” diye va’z ediniz. Hastalara şifa veriniz. Cüzzamlıları temizleyiniz. Cinleri çıkarınız. Bedava aldığınızı bedava veriniz. Kemerlerinizde ne altın ne gümüş, ne bakır ve yol için ne dağarcık, ne entari, ne ayakkabı ve ne de asâ tedârik etmeyiniz. Zira işçi kendi yiyeceğine layıktır. Ve hangi şehre veya köye giderseniz orada kimin layık olduğunu sorup ayrılıncaya kadar orada kalınız. Ve hâneye girdiğinizde ona selam veriniz. Ve eğer o hâne buna layık ise selamınız onun üzerine gelsin ve eğer layık değilse selamınız size geri dönsün. Ve sizi her kim kabul etmeyip sözlerinizi dinlemezse o haneden yahut o şehirden çıktığınızda ayaklarınızın tozunu silkiniz. Hakikaten size derim ki, ceza gününde Sadom ve Gamore diyarının hali o şehrin halinden ehven olur. İşte ben sizi koyunlar gibi kurtlar arasına gönderiyorum. İmdi yılanlar gibi akıllı ve güvercinler gibi sade-dil olunuz. Lakin insanlardan sakınınız. Zira sizi millet meclislerine teslim edip sinagoglarda dövecekler, hem de benim için onlara ve tâifelere şehadet olmak üzere hâkimler ve krallar huzuruna götürüleceksiniz. İmdi sizi teslim ettikleri zaman nasıl ve ne söyleyeyim diye endişe etmeyiniz. Çünkü ne söyleyeceğiniz size o saatte verilecektir. Zira söyleyenler siz değilsiniz, sizde söyleyen Pederinizin ruhudur. Ve kardeş kardeşi ve baba evlâdı ölüme teslim edecek ve evlât ana babanın aleyhine kalkışıp onları öldürecekler ve ismim için herkes tarafından buğz edileceksiniz. Lakin kim sonuna kadar tahammül ederse o kurtulacaktır. Ve size bir şehirde düşmanlık ettikleri zaman diğerine kaçınız. Zira hakikaten size derim ki, insanoğlu gelinceye kadar İsrail şehirlerinin devrini tamamlamayacaksınız. Öğrenci öğretmenine ve kul efendisine üstün değildir. Öğrenciye öğretmeni gibi, kula efendisi gibi olmak kifayet eder. Hane sahibine balezbul dedikleri halde onun hanesi halkına ne kadar ziyade diyecekler. İmdi onlardan korkmayınız. Zira keşfedilmeyecek ve bilinmeyecek gizli bir şey
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 459 -
yoktur. Size karanlıkta dediğimi aydınlıkta söyleyiniz. Ve kulağınıza söyleneni damlar üzerinde ilân ediniz ve canı öldürmeye kâdir olmayıp cesedi öldürenlerden korkmayınız. Lâkin hem canı hem cesedi cehennemde helak etmeye kâdir olandan korkunuz.”
Bunu takip eden on birinci bâb: “Ve İsa on iki öğrencisine emir vermeyi tamam ettiğinde şehirlerinden va’z ve öğretimde bulunmak üzere oradan hareket etti. Ve Yahya zindanda Mesih’in işlerini haber alınca, o gelecek kimse sen misin? Yoksa diğer bir kimseyi mi bekleyelim demek için kendi öğrencilerinden ikisini onun yanına gönderdi.”
Denildiğine göre on ikilerin bu sûretle etrafa gönderilmesi Hz. Yahya’nın hapiste bulunduğu sırada olmuştur. Hâlbuki yine aynı İncil’in yirmi altıncı bâbında ise, mekr yani su-i kast anlaşılırken: “Akşam olduğunda on ikilerle beraber sofraya oturdu ve onlar yemek yerken, “Hakikaten size derim ki, sizden biriniz beni ele verecektir.” dediğine göre bundan onların, göğe çıkarılma sırasında Hz. İsa’nın yanında toplanmış bulundukları ve sonradan etrafa yayıldıkları anlaşılmaktadır. Al-i İmrân Sûresi’nde geçen “İsa onlardan inkârı sezince: ‘Allah’a gitmek için kimler bana yardımcı olacak?’ dedi. Havariler: ‘Biz, Allah (yolunun) yardımcılarıyız;...”1983 âyetinde Hz. İsa’nın “Allah’a gitmek için kimler bana yardımcı olacak?” demesi ve Havarilerin “Biz Allah (yolunun) yardımcılarıyız.” cevabını vermeleri de, Hz. İsa’nın göğe çıkarılmasından önce gerçekleşmiş demektir. İbnü Cerir’in Sa’id b. Cübeyr tarikiyle İbnü Abbas’tan yaptığı rivayete göre: “Allah Teâlâ Hz. İsa’yı göğe çıkarmayı murad ettiği zaman İsa ashâbının yanına vardı, onlar on iki kişi bir evde idiler. O evin bir (su) kaynağından onların yanına çıktı, başından su damlıyordu. Onlara, “İçinizden birisi bana yakında on iki kere küfredecek.” dedi. Sonra da “Benim benzerim onun üzerine atılıp da benim yerime öldürülecek ve benimle beraber benim derecemde bulunacak hanginiz?” dedi. İçlerinde yaş itibârıyla en genç birisi “Ben” dedi. İsa ona “Otur” dedi ve sonra yine tekrar etti. Yine o genç kalktı ve “Ben” dedi. Hz. İsa da, “Evet sen osun.” dedi. Bunun üzerine ona İsa’nın benzeri bırakıldı ve İsa evdeki bir pencereden göğe yükseltildi. Derken Onu arayan yahûdiler geldi ve benzerini tutup öldürdüler. Bazısı ona iman etmiş iken on iki kere inkâr etti. İlh ...” En iyisini Allah bilir. 1984
Maamâfih Kur’ân burada da bu tafsilata taarruz etmeyerek buyuruyor ki: “Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun. Nitekim Meryem oğlu İsa da havarilere: “Allah’a (giden yolda) benim yardımcılarım kimdir?” demişti. Havarîler: “Allah (yolunun) yardımcıları biziz.” dediler..” Bunun üzerine İsrailoğullarından bir taife iman etti, Havarîlerin mesaisi üzerine İsa’ya ve müjdesine inandı ve dine yardım etti bir taife de küfretti. Neticede biz de iman edenleri düşmanlarına karşı güçlendirdik. Binaenaleyh onlar gâlip geldiler. İman edenler düşmanları olan kâfirlere karşı gâlip gelip yüze çıktılar. İşte siz de Allah’ın vaadlerine ve emirlerine, Rasûlullah’ın yukarıda zikredilen dâvetlerine iman edip Havarîlerin çalıştığı gibi Allah yolunda Hak dinine yardım için cihad ederek çalışın. Allah’ın yardımcıları olursanız bütün düşmanlara gâlip gelir,1985 vaadiyle zikredilen müjdelere ulaşırsınız. Hakikaten Muhammed’in ashâbı öyle çalıştılar, çok geçmeden
1983] 3/Âl-i İmrân, 52
1984] Bu konuda bilgi için 3/Âl-i İmrân, 52; 4/Nisâ, 157 âyetine bk.
1985] 61/Saff, 9
- 460 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müşrikleri ve hıristiyanları yendiler. Hak dinini gâlip kıldılar ve öyle üstün duruma getirdiler ki, İslâm’ın o göz kamaştırıcı gâlibiyeti ve bir Hz. Ömer hilâfetinin hakkaniyyet ve adâlet zevkini hâlâ bütün dünya sonsuz bir hayret ve hasretle erişilmez bir umut gibi yad etmektedir. Mamafih bu emir ve taahhüt yalnız onlara değil “Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun!” hitabının genel mânâsından anlaşılacağı gibi her zaman için o tarzda amel edecek bütün müminleri kapsayan bir vaad ve müjdedir. O halde Allah’ın yardımcıları olmayanlar, O’nun yardımından mahrum kalıp geriye sürükleniyorlarsa, bunun sebebini Hak dinde değil, kendi günahlarında aramalıdırlar. Kısacası, “Eğer siz Allah’a (dinine) yardım ederseniz (Allah da) size yardım eder...”1986, “Sana gelen her kötülük de kendindendir...”1987 âyetleri de bu hususu net bir şekilde ifade etmektedirler. Ashab-ı Kiram içinde Aşere-i Mübeşşere (cennetle müjdelenen on kişi) Rasûlullah’ın havarîleri makamındadır. Bir hadiste “Her peygamberin bir havarîsi vardır, benim havarîm de Zübeyr’dir.” buyrularak Hz. Zübeyr bu vasıfla yad edilmiştir. Ancak Katade’den gelen bir rivayette de Zübeyr’den başkalarına da Havarî denildiği zikredilmektedir. Rasûlullah’ın havârîlerinin: Ebu Bekr, Ömer, Osman, Ali, Hamza, Cafer, Ebu Ubeyde İbni’l-Cerrah, Osman b. Maz’un, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebi Vakkas, Talha b. Ubeydullah ve Zübeyr b. Avvam olduğu nakledilmiştir. 1988
Seyyid Kutub diyor ki:
Havariler Hz. İsa’nın öğrencileridir. Rivayete göre bunlar on iki kişiydi. Sürekli etrafını sarmış ve onu dinlemek için her şeylerini bırakmışlardı. Onun göğe çıkarılmasından sonra öğrettiklerini yayan, öğütlerini koruyanlar da bu öğrencilerdi. Burada âyet, bir tutumu tasvir etmeyi hedef alıyor, kıssayı detaylı açıklamayı değil. Ve biz de ayet-i kerimenin amaçladığı amaca doğru onunla birlikte yürüyoruz. Surenin bu yerinde ayetin gelmesi bizi de etkiliyor.
“Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun.” Yüce Allah’ın sizi arındırıp yücelttiği bu güzel yerinde ona yardımcı olun. Kulun Rabbine yardımcı olduğu bir makamdan daha yücesi olabilir mi? Bu sıfat cennetten ve nimetlerinden daha büyük bir onurlandırma mesajı taşıyor. Allah’ın yardımcıları olun. “Tıpkı Hz. İsa’nın havarilere ‘Allah yolunda benim yardımcılarım kimdir?’ dediğinde Havarileri ‘Biz Allah yolunun yardımcılarıyız’ demeleri gibi.” Aynen onların bu işe gönüllü sarılarak bu ikrama kavuştukları gibi. Zaten Hz. İsa, yeni peygamberi ve son dini müjdelemek için gelmişti. Havarilerin kısa süreli olarak gönüllü fedailiğini yaptıkları bu işe Hz. Muhammed’in peşinde gidenlerin sürekli olarak kendilerini vermeleri ne de güzel olur! Bu diyalogun surenin akışı içinde burada sergilenişi ile amaçlanan en açık dokunuş ve amaç ta budur zaten. Peki, sonuç ne olmuştu?
“Havâırîler: ‘Allah yolunun yardımcıları biziz’ demeleri gibi İsrail oğullarından bir zümre inandı, bir zümre inkâr etti. Biz de iman edenlerı, düşmanlarına karşı destekledik, onlar üstün geldiler.” Bu âyetin yorumunu iki şekilde yapmak mümkündür. Hz. İsa’nın peygamberliğine iman edenler tüm hristiyanlardır. Doğru inanca sahip olanları ile inancına birtakım sapıklıklar bulaşan tüm hristiyanlar. İşte Cenabı Allah bunları Hz. İsa’ya hiç inanmayan yahûdilere karşı desteklemiştir. Nitekim onu tarihte de böyle olmuştur. Ya da Hz. İsa’ya iman edenler; onu ilâhlaştıranlara,
1986] 47/Muhammed, 7
1987] 4/Nisâ, 79
1988] Elmalılı, 61/Saf, 14. âyetinin tefsirinden
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 461 -
üç ilâh inancına ve tevhidden sapmış diğer inançlara kendilerini kaptıranlara karşı tevhid çizgisinde yer edenlerdir. Bunların üstün gelmesinin anlamı delil ve belgelerle üstün gelmeleridir. Ya da onların bağlı olduğu tevhid inancının bu son din ile Allah tarafından üstün kılınmasıdır. Yeryüzünde son hâkimiyetin ona bahşedilmesidir. Nitekim tarihte de böyle olmuştur. Bu son yorum surenin akışı içinde gerçeğe daha yakın ve tercih edilmeye daha uygundur.
Bu işaretten ve bu çağrıdan alınması gereken ibret ise az önce değindiğimiz konulardır. Bu da mü’minlerin son dine sımsıkı sarılmalarını teşvik etmektir. Çünkü bu mü’minler yeryüzünde Allah sisteminin bekçileri, İlâhî inancın ve mesajın varisleri ve bu büyük görev için seçilmiş kimselerdir. İşte bu işaret ile onların Allah’ın yardımına ve dininin yardımına bütün güçleri ile koşmaları teşvik edilmek istenmiştir. Nihâî zafer Allah’ın yardımcıları olan mü’minlerindir. 1989
Mevdûdi diyor ki:
“Ey iman edenler, Allah’ın yardımcıları olun; Meryem oğlu İsa’nın havarilere...” Hz. İsa’nın sahâbîleri ile ilgili olarak İncil’de genellikle, “şakirt” “talebe” anlamında bir kelime kullanılmış, daha sonra da bu kimselere “Apostles” (rasül-elçi) denilmeye başlanmıştır. Bu, Allah’ın elçisi anlamında değildir. Hz. İsa, onları Filistin ve çevresine tebliğ vazifesiyle göndermiştir. Ayrıca Yahudiler Hz. Süleyman’ın (a.s) heykeli için para toplamaya giden kimselere de “rasül” (elçi) diyorlardı. Kur’an’ın kullandığı “Havârî” ifadesi ise, daha net ve anlaşılırdır. Bu kelime “Hor”dan türemedir ve “beyaz” anlamındadır. Nitekim elbise temizleyicisine “havârî” denir. Çünkü o elbiseleri temizleyerek onları beyazlatmaktadır. Yine saf maddelere de “havârî” denir. Örneğin elekten geçen maddelerin adı havaridir. Ayrıca “karşılık beklemeyen arkadaş, dost” karşılığında da bu kelime kullanılır. İbn Seyyide, “Bir kimseye aşırı derecede yardım eden şahsa havârî denir” demektedir. 1990
“... Havârîler de demişlerdi ki: “Allah’ın yardımcıları bizleriz...” Bu son safhada, Kur’an, insanları Allah’ın dinine çağıran ve O’nun dininin küfre karşı galip gelmesi için uğraşan kimseleri, “Allah’ın yardımcıları” (Ensârullah) olarak nitelemiştir. Bazı kimselerin zihninde, “Allah her şeye Kadir’dir ve tüm mahlûkattan müstağnîdir. O, kimseye muhtaç değildir ama herkes O’na muhtaçtır. O halde bir kul Allah’a nasıl ve ne şekilde yardım edebilir?” gibi bir soru akla gelebilir. Bu sorunun cevabı şöyle verilebilir:
Bu kimselere, “Ensarullah” (Allah’ın yardımcıları) denmesinin nedeni, Alemlerin Rabbi olan Allah’ın bir kimseye muhtaç olmasından ötürü değildir. Allah, insanlara dünyada iman-küfür, itaat-isyan konusunda seçme hürriyeti vermiştir. O, insanları kendi gücüyle mümin ya da kâfir olmaya zorlamaz.
Fakat O, bu gâyeyle insanlara yol göstermesi, telkin ve tebliğde bulunması için peygamberler göndermiş, kitaplar inzal etmiştir. Bu tebliğ ve telkini kendi iradesiyle kabul eden kimse mümindir. Fiilen tabi olduğunda da, müslim, kaanit ve âbiddir. Allah’tan ittika ederek yaşarsa muttaki, hayır için yarışırsa muhsin, bununla kalmayarak bu tebliğ ve talımi yaymaya, insanları ıslaha çalışır, küfür ve fısk yerine sadece Allah’a itaate dayanan bir nizam kurmak için uğraşırsa ensârullah’tır. Allah, yukarıdaki âyette de açıkça beyan ettiği gibi, bu kimseleri
1989] Fî Zılâli’l Kur’an, 61/Saff 14. âyetin tefsirinden
1990] Lisan’ul-Arab
- 462 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendisine yardımcı olanlar şeklinde nitelemiştir. İşte bu ifadeyle kast olunan budur. Şayet asıl maksat, Allah’a değil, Allah’ın dinine yardım etmek olsaydı, “Ensârullah” yerine “Ensâru dînillâh”, “Yensurullah” yerine “Yensuru diynellah” ve “in tensurullah” yerine de “İn tensuru diynellah” denilmesi lâzım gelirdi.
Ancak görüldüğü gibi, Allah Teâlâ sürekli olarak bu ifadeyi kullanmış olduğundan, Allah’a yardımın kastedildiği açıkça anlaşılmaktadır. Fakat bunun anlamı, bu kimselerin Allah’ın bir ihtiyacını giderdikleri ve Allah’ın bizzat kendi gücüyle (cebir) olmayıp, peygamberler ve kitaplar vasıtasıyla olmasını dilediği bir işe iştirak ettiklerinden ötürü, kendilerine Allah’ın yardımcıları denmiştir. 1991
Allah’ın Yardımını Bekleyenler, Allah’ın Dinine Yardım Etmelidir!
Allah, yarattığı her şeyi güzel yapmıştır.1992 O, insanı da en güzel biçimde yaratmıştır.1993 İnsana şekil verip şeklini güzel yapan ve onları temiz/güzel besinlerle rızıklandıran Allah’tır.1994 Allah, insanı şan ve şeref sahibi kılarak ona ikram etmiş, güzel rızıklar vermiş, yarattıklarının çoğundan üstün kılmıştır.1995 Gökleri ve yeri yaratan, gökten suyu indirip onunla rızık olarak bize türlü meyveler çıkaran, izni ile denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrimize veren, nehirleri de bize akıtan ancak Allah’tır.1996 Âdetleri üzere seyreden güneşi ve ayı bize faydalı kılan, geceyi ve gündüzü istifâdemize veren yine Allah’tır.1997 O, yerde ne varsa hepsini bizim için yaratmıştır.1998 O bize istediğimiz her şeyden vermiştir. Eğer Allah’ın nimetlerini sayacak olsak, onu sayamayız. 1999
Bunca nimet ve ihsânını sunan Yüce Allah insanları ancak kendisine ibâdet/kulluk yapsınlar diye yaratmıştır.2000 Kur’an’ın nazarında, hayat bir imtihan, daha doğrusu bir imtihanlar zinciridir. Semâvât ve arzın yaratılışının gâyesi de zaten insanın imtihana tâbi tutulmasıdır.2001 Ölüm ve hayatın yaratılışı da aynı gâyeyi taşır.2002 Allah’ın dünya ve âhirette yardımını ve vaad ettiği cenneti kazanabilmesi için, insanın hayatı boyunca tâbi tutulacağı imtihanlarda İlâhî yardıma lâyık olduğunu ispatlaması lâzımdır.2003 Bu imtihanlar, gerçekten iman edenlerle etmeyenleri birbirinden ayırır. 2004
İnsandan kendine doğru adım atmasını isteyen Rabbimiz, dünya imtihanını kazanması için insandan gayret ve çaba ister. Tüm âlemlerin rabbi olan Allah Teâlâ, insana verdiği bunca nimete şükür mü, yoksa nankörlük mü edileceğini
1991] Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’an, 61/Saff sûresi, âyet 14’ün tefsiri
1992] 32/Secde, 7
1993] 95/Tîn, 4
1994] 40/Mü’min, 64
1995] 17/İsrâ, 70
1996] 14/İbrâhim, 32
1997] 14/İbrâhim, 33
1998] 2/Bakara, 29
1999] 14/İbrâhim, 34; 16/Nahl, 18
2000] 51/Zâriyât, 56
2001] 11/Hûd, 7
2002] 67/Mülk, 2
2003] 2/Bakara, 155; 3/Âl-i İmrân, 186; 23/Mü’minûn, 30; 29/Ankebût, 2-3
2004] 3/Âl-i İmrân, 166-167, 169; 9/Tevbe, 16; 29/Ankebût, 3; 47/Muhammed, 31
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 463 -
dener. Onun için kul ile Allah arasındaki ilişkiler, kul öncelikli olmalıdır. Sünnetullah dediğimiz Allah’ın değişmez kanunlarındaki icraat böyle istemektedir. Kul, Allah’a iman edip Allah ve Rasûlüne itaat edecek, Allah da onları büyük kurtuluş olan, içinde ebedî kalacakları cennetlere koyacaktır.2005 Kul şükredecek, Allah da (nimetlerini) arttıracaktır.2006 Kul ihsân edecek, Allah da ihsân eden kulu sevecektir.2007 Kul, Allah uğrunda cihad edecek, Allah da kendi yollarına eriştirecektir.2008 Kul, duâ edecek, Rabbi de duâsına icâbet edecektir.2009 Kul Allah’ı zikredecek, Allah da kulunu zikretsin.2010 Kul Allah’a bir adım yaklaşacak, Allah da bir arşın ona doğru yaklaşacaktır. Kul yürüyerek O’na doğru giderse Allah da koşarak cevap verecektir.2011 Allah, iman edip sâlih amel işleyen kullara, daha önceki ümmetleri hâkim kıldığı gibi, yeryüzünde halife kılacak, dinlerini yerleştirip koruyacak, yani onlara devlet nimetini de ihsan edecektir. Yeter ki, kullar sadece Allah’a kulluk ve ibâdet edip, hiçbir şeyi O’na şirk koşmasınlar, O’na hiçbir şeyi eş tutmasınlar, yani zafere, devlete lâyık olsunlar. 2012
“Zahmetsiz rahmet olmaz.” Allah sebeplerin mahkûm değildir ama, dünyayı bir sebepler kanununa bağlı kılmıştır. “Yere eken göğe bakar” Yere bir şey ekmeyen kimsenin göğe bakıp yağmur ve rahmet bekleme hakkı yoktur. Tarlaya tohum ekmeden, yani fiilî duâ yapmadan, kimsenin Allah’tan ekin istemesi (kavlî duâ) doğru olmaz. Sünnetullah dediğimiz Allah’ın evrendeki değişmez kanunları, hep sebep-sonuç ilişkilerine oturtulmuştur.
Aynen böyle; kul, Allah’a, yani O’nun dinine yardım edecektir ki, O da kuluna yardım etsin.2013 İman edenler, kendilerinden önceki mü’minlerin sünnetullah gereği başından geçen sıkıntılara göğüs gerecek ve “Allah’ın yardımı ne zaman?” diye tavırları ve dilleriyle o yardımı bekleyip hak kazanacaklar ki, “Allah’ın yardımı yakın” olsun. Allah’ın yardımı olmadan muvaffakiyet/başarı yoktur.2014 Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah’ındır.2015 Allah dilediğine yardım edip zafer verir. 2016 Allah dilediğini yardımı ile destekler. Elbette bunda basîret sahipleri için büyük bir ibret vardır.2017 Mü’minlere yardım etmeyi Allah üzerine hak olarak almıştır.2018 İman edip mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda savaşanların günahlarını bağışladığı ve onları cennetlere koyduğu gibi, Allah, onlara sevecekleri başka bir şey daha vaad eder: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. 2019
Bir kısmının adı “ensâr” olan ashâbın Allah’ın yardımına nâil olup kısa bir zaman içinde maddî ve mânevî her alanda dünyanın en büyük gücüne sahip
2005] 4/Nisâ, 13
2006] 14/İbrâhim, 7
2007] 2/Bakara, 195
2008] 29/Ankebût, 69
2009] 40/Mü’min, 60
2010] 2/Bakara, 152
2011] Buhârî
2012] 24/Nûr, 55
2013] 47/Muhammed, 7
2014] 11/Hûd, 88
2015] 3/Âl-i İmrân, 126
2016] 30/Rûm, 5
2017] 3/Âl-i İmrân, 13
2018] 30/Rûm, 47
2019] 61/Saf, 10-13
- 464 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olması, O’nun yardımıyla zaferden zafere koşmaları işte bu bilinçte yatmaktadır: Onlar öncelikle Allah’ın dinine yardım ettiler, Allah da onlara yardım etti. Onlar öncelikle kendileri Allah’a doğru adım attılar, Allah da onlara yardım etti. Önce İlâhî yardıma, zafer ve devlete liyakat kesbettiler, Allah da onlara kapılarını açtı. Günümüz insanı hazırcılığa, kolaycılığa, görevlerini ihmal edip haklarını öne çıkarmaya, özgürlüğünü savunup sorumluluktan kaçmaya, her şeyi eleştirip kendi nefsini savunmaya, cihad gibi Allah’ın yardımına ulaştıracak vesilelerden uzaklaşmaya, dünyevîleşip ölümden korkmaya meyyâl olduğu için Allah’ın yardımı da gelmemektedir.
Allah’ın yardımı hangi şartlarda gelir, Kur’an bu sünnetullahı birçok âyette belirtir. Bunlardan biri: “(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve onlar öyle sarsıldılar ki Peygamber ve onunla beraber iman edenler, nihâyet ‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ dediler. İşte o zaman (onlara): ‘Şüphesiz Allah’ın yardımı yakın’ (denildi).”2020 Bu âyette eşsiz bir terbiye örneği vardır. Müslümanlara dünyada ve dolayısıyla âhirette başarılı olmanın yolu, iman ve cihadla çalışmak, çabalamak, Allah yolunda sıkıntılara katlanmak, güçlüklerden yılmamak, daima tembelliği, zevk ve sefâyı, eğlenceyi tercih eden nefsin hevâsından, şeytandan uzak olmaktır. Ey müslümanlar! Sıkıntı çekmeden, cihad etmeden, kurban vermeden zafere ulaşamazsınız, cennete giremezsiniz. Bu âyet, bir rivâyete göre, Hendek Savaşında müslümanların çektiği sıkıntıları dile getirir. Diğer rivâyete göre, Uhud Savaşı ile ilgilidir. Diğer bir rivâyete göre ise, evlerini, mallarını ve yakınlarını Mekke’de bırakıp bunca sıkıntılara katlanarak Medine’ye göç eden müslümanları teselli için inmiştir.
Hadis-i Şerifte: “Nasılsanız öyle idare olunursunuz” buyrulmuş. “...Bir toplum kendindeki özellikleri değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledimi, artık onun için geri çevrilme diye bir şey yoktur. Onların Allah’tan başka yardımcıları da yoktur.”2021 Allah âdildir, zerre kadar zulmetmez. Hak edene hak ettiğini verir. Hatta, hak etmek için, liyakat kesbetmek için gerekli gayreti gösteren kimselere lutfuyla muâmele eder, fazlaca nimetler ihsân eder. Önemli olan, mü’min kulların kulluk bilincidir. İnsan Allah’a doğru adım atar atmaz Allah kapılarını açacak, dünyada izzet ve devlet, âhirette sonsuz nimet ve cennet verecektir.
2020] 2/Bakara, 214
2021] 13/Ra’d, 11
ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI)
- 465 -
Ensârullah Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
YARDIM ANLAMINDAKİ NASR KELİMESİNİN GEÇTİĞİ ÂYETİ-İ KERİMELER (Toplam 158 Yerde): 2/Bakara, 48, 62, 86, 107, 111, 113, 113, 120, 120, 123, 135, 140, 214, 214, 250, 270, 286; 3/Âl-i İmrân, 13, 22, 52, 52, 56, 67, 81, 91, 111, 123, 126, 147, 150, 160, 160, 192; 4/Nisâ, 45, 52, 75, 89, 123, 145, 173; 5/Mâide, 14, 18, 51, 69, 72, 82; 6/En’âm, 34; 7/A’râf, 157, 192, 197, 197; 8/Enfâl, 10, 26, 40, 62, 72, 72, 72, 74; 9/Tevbe, 14, 25, 30, 40, 40, 74, 100, 116, 117; 11/Hûd, 30, 63, 113; 12/Yusuf, 110; 16/Nahl, 37; 17/İsrâ, 33, 75, 80; 18/Kehf, 43, 43; 21/Enbiyâ, 39, 43, 68, 77; 22/Hacc, 15, 17, 39, 40, 40, 60, 71, 78; 23/Mü’minûn, 26, 39, 65; 25/Furkan, 19, 31; 26/Şuarâ, 93, 93, 227; 28/Kasas, 18, 41, 81, 81; 29/Ankebût, 10, 22, 25, 30; 30/Rûm, 5, 5, 29, 47; 33/Ahzâb, 17, 65; 35/Fâtır, 37; 36/Yâsin, 74, 75; 37/Sâffât, 25, 116, 172; 39/Zümer, 54; 40/Mü’min, 29, 51; 41/Fussılet, 16; 42/Şûrâ, 8, 31, 39, 41, 46; 44/Duhân, 41; 45/Câsiye, 34; 46/Ahkaf, 28; 47/Muhammed, 4, 7, 7, 13; 48/Fetih, 3, 3, 22; 51/Zâriyât, 45; 52/Tûr, 46; 54/Kamer, 10, 44; 55/Rahmân, 35; 57/Hadîd, 25; 59/Haşr, 8, 11, 12, 12, 12; 61/Saff, 13, 14, 14, 14; 67/Mülk, 20; 71/Nûh, 25; 72/Cin, 24; 86/Târık, 10; 110/Nasr, 1.
ALLAH’A (O’NUN DİNİNE) YARDIM: 3/Âl-i İmrân, 52; 22/Hacc, 40; 47/Muhammed, 7; 57/Hadîd, 25; 59/Haşr, 8; 61/Saff, 14.
ALLAH’TAN YARDIM İSTEMEK: 1/Fâtiha, 5; 2/Bakara, 45, 153; 7/A’râf, 126, 128; 12/Yûsuf, 18; 21/Enbiyâ, 112.
ALLAH’TAN BAŞKASINDAN YARDIM İSTEMEKTEN SAKINMAK: 12/Yusuf, 41-42.
ALLAH’IN YARDIMI KONUSUYLA İLGİLİ ÂYETLER
Mü’minlerin Allah’tan Başka Yardımcıları Yoktur: 2/Bakara, 107, 120, 286; 3/Âl-i İmrân, 150; 4/Nisâ, 45; 5/Mâide, 55; 6/En’âm, 51; 7/A’râf, 196; 9/Tevbe, 16, 116; 29/Ankebût, 22; 32/Secde, 4; 42/Şûrâ, 31.
Allah İman Edenlerin Yardımcısıdır: 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 139, 160; 6/En’âm, 127; 9/Tevbe, 40; 30/Rûm, 47; 45/Câsiye, 19; 47/Muhammed, 11.
Savaşta Allah’ın Yardımı Ve Dostluğu: 2/Bakara, 214; 3/Âl-i İmrân, 125-127, 139, 148; 8/Enfâl, 9-13, 17-18, 39-40; 9/Tevbe, 25; 22/Hacc, 40, 60; 47/Muhammed, 7.
Kâfirlere Karşı Allah’ın Yardımını İstemek: 2/Bakara, 286; 8/Enfâl, 45; 10/Yunus, 85-86; 40/Mü’min, 56; 60/Mümtehine, 5.
Allah En Güzel Dost ve En Güzel Yardımcıdır: 22/Hacc, 78; 42/Şûrâ, 9.
Allah’ın Yardımı Sabredenlerle Beraberdir: 2/Bakara, 153.
Allah’ın Yardımı Yakındır: 2/Bakara, 214.
Allah Dilediğine Yardım Eder: 30/Rûm, 5-6.
F- ZAFER
Zafer İman Edenlerindir: 3/Âl-i İmrân, 123, 139, 148; 13/Ra’d, 41; 21/Enbiyâ, 105; 24/Nûr, 55; 30/Rûm, 60; 48/Fetih, 23; 63/Münâfıkun, 8.
Zafer Allah’tandır: 3/Âl-i İmrân, 125-126, 160.
Zafer, Allah ‘ın Yardım Ettiği Kimselerindir: 3/Âl-i İmrân, 160; 5/Mâide, 56; 9/Tevbe, 15; 30/Rûm, 2-5.
Kâfirler İstemese de, Allah Nurunu Tamamlar: 9/Tevbe, 32-33; 10/Yûnus, 82; 22/Hacc, 15; 42/Şûrâ, 24; 61/Saff, 8-9.
Zafer İslâm’ındır: 21/Enbiyâ, 44; 24/Nûr, 55; 48/Fetih, 28.
Gâlibiyet, Allah’ın ve Peygamberinindir: 58/Mücâdele, 21; 63/Münâfıkun, 8.
Allah, Mü’minlerin Aleyhinde Kâfirlere Zafer Vermez: 4/Nisâ, 141; 8/Enfâl, 36-38.
Mü’minler, Kâfirlere Üstün Gelmeseydi, Yeryüzünün Düzeni Bozulurdu: 2/Bakara, 251.
Nice Az Topluluklar, Daha Çok Topluluklara Üstün Gelebilir: 2/Bakara, 249-251; 8/Enfâl, 65-66.
Savaşta Gâlibiyet ve Geçici Yenilginin Hikmetleri: 3/Âl-i İmrân, 140-142.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Vahiyle Doğrulmak, Ramazan Kayan, Çıra Y. s. 41-48
2. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 2, s. 304-310
3. Şâmil İslâm Ansiklopedisi (Ahmed Önkal), Şamil Y. c. 2, s. 109-111, 373
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 467 -
Kavram no 42
İman 10
Bk. Allah, İman, İslâm, Tevhid
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
• Esmâü’l-Hüsnâ; Anlam ve Mâhiyeti
• Esmâü’l-Hüsnânın Sayısı
• Esmâi Hüsnânın Tasnifi ve Muhtevâsı
• İsm-i A’zam
• Kur’ân-ı Kerim’de Esmâü’l-Hüsnâ
• Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın Bazı İsim ve Sıfatları
• Hadis-i Şeriflerde Esmâü’l-Hüsnâ ve Allah’ın Bazı İsim ve Sıfatları
• Allah Lafzı; Anlam ve Mâhiyeti
• “Allah” Kelimesinin İçerdiği Anlam
• Ma’rifetullah; Allah’ı Tanımak
• Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi (Açıklamalarıyla Esmâü’l-Hüsnâ)
• Tefsirlerden İktibaslar
“Esmâü’l-Hüsnâ (En güzel isimler) Allah’ındır. O’nu o isimlerle çağırın (adlandırın). O’nun isimleri konusunda ilhâd’a (eğriliğe) sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezâsını göreceklerdir.”2022
Esmâü’l-Hüsnâ; Anlam ve Mâhiyeti
Esmâü’l-Hüsnâ, Cenâb-ı Allah’ın güzel isimleri için kullanılan bir terimdir. Yaşadığımız dünya, felekler, yıldızlar, ay ve güneş birer âlemdir. Bütün bu âlemler bir âhenk içindedirler. Bu, Allah’ın Rab sıfatının bir tecellîsidir. Dünyadaki düzenin kaidelerini koyup varlıkları bir uyum içinde yaşatma da Rab sıfatının gereğidir. Doğmamız, büyümemiz, ölmemiz, insanlardaki yücelik, ahlâk, terbiye, kemal hep Rubûbiyet sıfatının yansımasındandır. Gözün görmesi, aklın ermesi, bütün iş ve hareketler, olma ve oluşma Rab sıfatının bir tecellisidir. Onsuz bir hareket ve düşünce yoktur. Rab sıfatıyla ilgili bu tecellî, Allah’ın diğer isim ve sıfatlarında da farklı güzelliklerle ortaya çıkar.
Gerek Kur’ân-ı Kerîm’de gerek hâdis-i şeriflerde geçen Allah’ın birçok güzel ismi vardır. Aslında bu isimleri iki grupta ele almak mümkündür:
a) Hak Teâlâ’nın zâtına mahsus bir özel isim olan “Allah” lâfz-ı şerifi ki, O’ndan başka hiçbir varlık hakkında kullanılmamıştır, kullanılamaz. Kullanılması câiz değildir. Bu ismin tesniyesi (ikil siğası) ve çoğulu da yoktur. Bir başka dile tercüme edilemez, hiçbir kelime onun yerini tutamaz.
b) Allahu Teâlâ’nın ikinci gruba giren isimleri, sıfatlarından alınan isimlerdir.
2022] 7/A’râf, 180
- 468 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âyet ve hadislerde Cenâb-ı Hakk’ın pekçok güzel isminden bahsedilir. Bunlardan her biri O’nun sıfatları ile ilgili ve onlardan alınan isimlerdir. Rahmân, Rahîm, Âlîm, Hâlik vs. gibi. Bu isimler bir başka dile tercüme edilebilir. Meselâ, Hâlik ismi, yaratan veya yaratıcı olarak söylenebilir. Mü’minin Allah hakkındaki inancı, O’nun zâtının mukâddes olduğu, diğer zat ve eşyâyâ benzemediği, yüce sıfatlarla sıfatlandığıdır. Allah kendisini Esmâü’l-Hüsnâ ile, yani en güzel isimler ile isimlendirmiştir.2023 Hadis-i şerifte doksan dokuz adet olduğu belirtilip tek tek sayılan bu isimlerin başında “Allah” gelir. Diğer isimlerin hiçbiri, anlam ve içerik itibarıyla “Allah” isminin yerini alamaz. Bu nedenle, İslâm’a girecek kişi, “Lâ ilâhe İllâllah” der; “Lâ ilâhe illârrahmân” demez. Namaza başlarken, “Allahü Ekber” der; “Rahmân Ekber” diyemez. Allahu Teâlâ’nın bütün isimleri güzeldir. Kur’ân-ı Kerîm’de, “Allah’ın güzel isimleri vardır. O halde Allah’a o güzel isimlerle duâ edin”;2024 “De ki: ‘İster Allah deyip duâ edin, ister Rahmân deyip duâ edin; hangisi ile duâ ederseniz edin, onun güzel isimleri vardır’’2025 buyurulmuştur.
Peygamber Efendimiz de bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Allahu Teâlâ’nın doksan dokuz ismi vardır. O isimleri kim ezberlerse (sayar, mânâsını anlar ve şuûruna ererse) cennete gider. Şüphesiz, Allah tektir ve tek olanı sever.”2026 Allahu Teâlâ’nın isimleri doksan dokuz isimden ibâret değildir. O’nun âyet ve hadislerde geçen başka isimleri de vardır. Kur’an, marifetullah (Allah’ı tanıma) bilgisini Allah’ın isim ve sıfatları yoluyla vermektedir. Kur’an’da yüz civarında isim ve sıfat bulunmaktadır. Bu isim ve sıfatların birçoğu müşrik ve münkirlerin Allah (c.c.) hakkındaki düşüncelerini reddetmek için zikredilmiştir. Birçoğunda da Allah, kendi kendisini tanıtmaktadır. “Nasıl bir Allah?” sorusu, Kur’an’da zikredilen “esmâü’l-hüsnâ ve sıfatların bildirdiği ve tanıttığı Allah” şeklinde cevaplandırılabilir. Yalnız Tirmizî ve İbn Mâce’de geçen bir hadiste bu doksan dokuz isim teker teker sayılmıştır. Bu isimler şunlardır:
Hadîs-i şerifte2027 zikri geçen 99 isim şunlardır: Allah, er-Rahmân, er-Rahîm, el-Melik, el-Kuddûs, es-Selâm, el-Mü’min, el-Müheymin, el-Azîz, el-Cebbâr, el-Mütekebbir, el-Hâlık, el-Bâri’, el-Mûsâvvir, el-Gaffâr, el-Kahhâr, el-Vehhâb, er-Rezzâk, el-Fettâh, el-Alîm, el-Kâbıd, el-Bâsıt, el-Hâfıd, er-Râfi, el-Muiz, el-Müzill, el-Basîr, es-Semi’, el-Hakem, el-Adl, el-Lâtîf, el-Habîr, el-Halîm, el-Azîm, el-Gafûr, eş-Şekûr, el-Aliyy, el-Kebîr, el-Hafîz, el-Mukît, el-Hasîb, el-Celîl, el-Kerîm, er-Rakîb, el-Mücîb, el-Vâsi’, el-Hakîm, el-Vedûd, el-Mecîd, el-Bâis, eş-Şehîd, el-Hakk, el-Vekîl, el-Kaviyy, el-Metîn, el-Veliyy, el-Hamîd, el-Muhsî, el-Mübdî, el-Muîd, el-Muhyî, el-Mümît, el-Hayy, el-Kayyûm, el-Vâcid, el-Mâcid, el-Vâhid, es-Samed, el-Kaadir, el-Muktedir, el-Mukaddim, el-Muahhir, el-Evvel, el-Âhir, ez-Zâhir, el-Bâtın, el-Vâli, el-Müteâlî, el-Berr, et-Tevvâb, el-Müntakim, el-Afüvv, er-Raûf, Mâlikü’l-Mülk, Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm, el-Muksit, el-Câmi’, el-Ganiyy, el-Muğni, el-Mâni’, ed-Dârr, en-Nâfi’, en-Nûr, el-Hâdi, el-Bedî’, el-Bâkî, el-Vâris, er-Reşîd, es-Sabûr.
1) ALLAH: Tüm isim ve sıfatlan kendinde toplayan yüce Allah’ın zâtının, başka hiçbir varlığa verilemeyen ismidir.
2) RABB: Terbiye eden, yaratan, besleyen, mâlik, en mükemmel, sahip tutan
2023] 7/A ‘râf, 180; 17/İsrâ, 1, 10; 20/Tâhâ, 7; 59/Haşr, 24
2024] 7/A’râf, 180
2025] 17/İsrâ, 110
2026] Buhârî, Deavât 68
2027] Sünenü’t-Tirmizî, Deavât 83, hadis no: 3507
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 469 -
ve idare eden anlamlarına gelir. Rabb ismi, yüce Allah’ın umûmî isimlerindendir. Âlemlerin devamını sağlayan yüce Allah, onların Rabbi’dir. Allah’ın her türlü eksiklikten münezzeh olan Rubûbiyeti ve O’nun neticesi olan terbiyesi, besleyip büyütmesi olmasaydı, kâinatta ne varlıktan, ne de tekâmül’den hiçbir eser bulunmazdı. Eğer bir kemalımiz, bir terbiyemiz, ölçülü bir şekilde doğmamız, büyümemiz, yaşamamız ve ölmemiz varsa bunlarda yüce Allah’ın Rab sıfatının yansımasını görmemek mümkün değildir. Bu âlemde görülen ve bilinen her şeyde yüce Allah’ın sıfatlarının belirtisi vardır.
3) RAHMÂN: Allah’ın pek merhametli, çok rahmet sahibi olması anlamlarına gelen bir sıfat ismidir. Sıfat ismi olmakla beraber, bu ismin Allah’tan başkasına verilmesi uygun görülmez. “Çok rahmet sahibi, gâyet merhametli ve sonsuz rahmeti bulunan” diye tefsir edilip açıklanabilirse de, yalnız yüce Allah’ın özel bir ismi olduğundan dolayı tam anlamıyla tercüme edilemez. Dilimizde onun tam karşılığı olan bir kelime yoktur. “Esirgeyici” olarak tercüme edilmesi de doğru değildir. Dolayısıyla bu anlam Rahmân isminin tercümesi olamaz. “Acıyan” diye tercüme edilmesi de onun tam anlamını vermekten uzaktır. Çünkü kuru bir acıma merhamet değildir. Bilindiği gibi, merhamet acıyı giderip yerine sevinç ve iyiliği getirmektir. Bu itibarla merhametli sözcüğünden anladığımız anlamı, diğerlerinden anlayamayız. Rahmân, “pek merhametli” şeklinde eksik olarak tefsir edilebilirse de tercüme edilemez. Yüce Allah’ın rahmeti, sadece bir iyilik duygusundan ibâret değildir. O’nun rahmeti, insanlara iyilik dilemesi ve sayılamayacak kadar nimetler vermesidir. O halde “Rahmân” ismini böylece bilmek ve anlamak gerekir. Her gün karşılaştığımız ve içinde bulunduğumuz nimetler, aslında bize Rahmân’ın en güzel açıklamasıdır.
4) RAHÎM: “Çok merhamet edici’ anlamında bir isimdir. Allah’ın sıfat ismi olmayıp, Allah’tan başka varlıklara da verilebilen bir isimdir. Bu iki sıfat “Rahmet” mastarından türemiş olmakla beraber, aralarında ifâde ettikleri anlam bakımından farklar vardır. Rahmân ve Rahîm arasındaki bu farklar şöylece belirtmek mümkündür:
a) Rahmân sıfatı; daha ziyâde ezelle; Rahîm sıfatı ise daha çok ebedle ilgilidir. Bu nedenle hadislerde yüce Allah’ın hakkında “Dünyanın Rahmân’l âhiretin Rahîm’i” ifâdelerinin kullanıldığını görüyoruz. Rahmân sıfatı bütün insanları; Rahîm sıfatı ise yalnız mü’minleri kapsar.
b) Rahmân sıfatı; hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmaksızın varlıkları yaratmak, meydana getirmek, onların çalışıp çalışmadıklarına bakmadan sayısız nimetlerle nimetlendirmek anlamına gelirken; Rahîm sıfatı Allah’ın emirleri doğrultusunda çalışanlara, çalıştıklarının karşılığını vermek anlamına gelmektedir.
c) Rahmân sıfatı; ümitsizliğe, karamsarlığa imkân bırakmayan kesin bir ümit ve ezelî bir yardım ifâde eder. Rahîm sıfatı ise, yaptığımız işlerimizin Allah tarafından mükâfatlandırılacağını ifâde etmektedir. Bu nedenle Rahmân sıfatının ifâde ettiği mânâda mü’min ve kâfir eşit tutulup ayırım yapılmamış; Rahîm sıfatının belirttiği mânâda ise, mü’min ve kâfir açık bir farkla ayrılmışlardır.
5) el-MELİK: Yüce Allah Melik’tir. Yani mülk sahibi, bütün eşyanın ve yaratılanların tek mâlikidir. Bütün varlıklar üzerinde emretme, istediği gibi tasarruf etme, hiçbir şarta bağlı olmaksızın sahip olma O’na mahsustur. Yarattıklarına
- 470 -
KUR’AN KAVRAMLARI
emretme, sakındırma, cezalandırma, istediğini zelil, dilediğini de aziz etme kudretine sahip olan yalnız yüce Allah’tır. O yarattığı mülkünde ve orada olanların hepsinde yegâne hükümdardır. Sonsuz kudretiyle onları idaresi altında tutan tek varlık Allah’tır..
6) el-KUDDÛS: Her türlü hata, gaflet ve âcizlikten uzak, eksiklikten beri, mutlak kemâl sahibi anlamında. Allah, sonradan olma ve hiçbir tasvir kayıtlarına sığmayan, hakkında hiçbir eksiklik düşünülemeyen en mukaddes olan en yüce varlıktır. 2028
7) es-SELÂM: Allah, her türlü eminliğin, sâlimliğin aslı olup, ayıptan kusurdan ve her çeşit eksikliklerden uzak olan yüce yaratıcı anlamındadır. Allah, yok olmaktan ve hatıra gelen her türlü eksikliklerden uzaktır. Buna göre dünyadan ve âhiretten emin olmak isteyenleri ve kurtuluşa ermek dileğinde bulunanları, kurtuluşa erdirecek olan da yalnız Allah’tır. 2029
8) el-MÜ’MİN: Allah’ın iman ve güven veren her türlü şüphe ve tereddütleri kaldıran anlamında bir ismidir. Allah, korku içinde olanlara emniyet ve güven verendir. Bu bakımdan her türlü korkudan emin olmak için Allah’a iltica edilmeli, O’na sığınılmalıdır.
9) el-MÜHEYMİN: Allah’ın görüp gözeten, her şeye şâhit olan, her şeyi koruması altına alan, onları muhâfaza edip saklayan olduğu anlamına gelir.
10) el-AZİZ: Allah’ın, hiçbir yönden mağlup edilemeyen, her işinde mutlak gâlip gelen, son derece izzetli ve yüce olduğu mânâsına gelir. Hiçbir yönden benzeri olmayan dilediğini yapan ve buna güç yetiren, yüce varlığını ve kudretini hiçbir gücün mağlup edemediği tek yaratıcı Allah’tır.
11) el-CEBBAR: Allah’ın, yarattığı tüm varlıklarının ihtiyaçlarını karşılayan, her konuda çok güçlü ve kudretli olduğu anlamındadır. Ayrıca Allah’ın yarattıklarının tümünü kendi iradesine mecbur eden, dilediğini de zorla yaptırmaya gücü yeten, kesin hükmüne karşı gelinemeyen yaratıcı olduğu anlamına da gelir. Yüce Allah’ın “Cebbâr” sıfatı sebebiyle insanların, işlerine kendi iradeleri ve serbestlikleri olmadığı sanılmamalıdır. Çünkü Allah, bildirdiği emir ve yasaklarına uyup uymama konusunda insanları kendi iradelerinde serbest bırakmıştır. Şüphesiz insanların, Allah tarafından akıllı ve iradeli yaratılmalarının bir anlamı vardır. Allah, insanı O’nun hükümlerini tanıyıp bilmesi için akıllı, kendi irade ve istekleri ile O’nun emrine uymaları ve gösterdiği bu yolda yürümeleri için de serbest iradeli yaratmıştır.
Ancak Allah’ın, insanlara işlerinde serbestlik tanımış olması, onların bütün isteklerini yerine getirmeye mecbur olduğu anlamına gelmez. Örneğin Allah’ın emirlerini dinlemeyip O’na karşı gelen asiler, günahkârlar cezaya yanaşmak istemeseler de vakti gelince cezalarını çekmeye mecbur olacaklardır. Allah’ın mutlak iradesi ve kudreti altına girmeyen hiçbir varlık düşünülemez. “Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez O’na teslim olmuştur ve O’na döndürülüp götürüleceklerdir.” 2030
2028] 59/Haşr, 23; 62/Cum’a, 1
2029] 59/Haşr, 23
2030] 3/Âl-i İmrân, 83
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 471 -
12) el-MÜTEKEBBİR: Allah’ın her hususta çok büyük ve azamet sahibi ulu bir yaratıcı olduğu anlamındadır. Büyüklük O’nun hakkıdır. Yaratılmışların hiçbirinin böyle bir hakkı yoktur. Allah, zatında sıfatlarında ve işlerinde, mutlak mânâda büyüklüğün tek sahibidir. Hiçbir insan için bu mânâda bir büyüklükten söz edilemez. Kendilerini büyük sanan nicelerinin, Allah’ın sonsuz kudreti ve büyüklüğü karşısında ne kadar küçüldükleri imkân imkânsız olan bir gerçektir. Büyüklük sevdasına kapılanların yok olmalarına, bazen küçücük bir olay hattâ çok küçük bir yaratık, bir mikrop bile yetmiştir. Bu gerçek karşısında insanlar hangi büyüklükten söz edebilirler?
13) el-HÂLİK: Allah’ın yaratıcı olduğunu belirten bir sıfattır. Yaratmak ise bir şeyi var etmek, hiç benzeri olmayan bir şeyi meydana getirmek demektir. Bu mânâda Allah’tan başka hiçbir yaratıcı yoktur. Her şeyi yaratan O’dur. İnsanların ortaya koydukları şeyler yaratma değildir; var olanlardan yeni bir şey elde etmektir. Allah, yaratandır; O’nun dışındaki tüm varlıklar ise yaratılmıştır.
14) el-BÂRÎ: Allah’ın, yarattıklarını temiz ve sağlam bir nizâm üzere yaratması, olgunlaştırarak birbirinden farklı niteliklerde meydana getirmesi mânâsındadır. Şüphesiz varlıkları seçip, düzenleyip olgunlaştırarak her birini ayrı bir özellikte yaratan Allah’tır.
15) el-MÛSÂVVİR: Allah’ın yaratmış olduğu varlıkların şekil ve durumlarını takdir edip, dilediği şekilde meydana getirmesi, şekillendirmesi anlamına gelir.
16) el-GAFFÂR: Kullarının günâhlarını affeden ve çok bağışlayan yüce varlık anlamına gelir. Günâh işlemek insanların özelliği olduğu gibi, onların günâhlarını örtmek ve bağışlamak da yüce Allah’ın ayrılmaz sıfatlarındandır.
17) el-KAHHÂR: Allah’ın ziyadesi ile kahredici, yok edici yüce bir varlık olduğu mânâsına gelir. Sonsuz kudretinin karşısında hiçbir kimsenin gücü ve kudreti olamaz. Ama serbest iradeleriyle O’nun karşısına çıkma cüretini gösterenlere de lâyık oldukları cezaları tam olarak verecektir. Allah’ın kayıtsız üstünlüğüne sınır koyacak hiçbir varlık yoktur.
18) el-VEHHÂB: Allah’ın çok hibe eden, çok fazla bağışlayan olduğu anlamına gelir. Hak sahibi olmadıkları halde yarattıklarına çok çok verendir.
19) er-REZZÂK: Allah’ın bütün yaratıkların rızıklarını veren olduğunu ifâde eder. Her canlı için gerekli gıdayı bahşedip yaratan ve bol bol veren Allah’tır.
20) el-FETTÂH: Kulların, her türlü güçlük ve sıkıntılarını açan ve kolaylaştıran mânâsına gelir. Faydalı ilimlere karşı insanların kalbini açarak, onların islerini kolaylaştıran, bütün zorluklarını ortadan kaldıran yüce Allah’tır. Her işinde üstün gelen O’dur.
21) el-ALÎM: Allah’ın, çok bilen, bilgisi ezelî ve ebedî olan, her şeyi her yönüyle bilen tek yaratıcı olduğu mânâsını ifâde eder.
22) el-KÂBIZ: Allah’ın, her şeyi sonsuz kudreti altına alan, bu kudretiyle kuşatıp kavrayan, her şeyi emri altına alıp tutan en yüce varlık olduğu anlamına gelir.
23) el-BÂSIT: Allah’ın, her hayrı veren, lütuf ve rahmetini kullarına yayan yüce yaratıcı olduğunu ifâde eder. Allah, insanlara rızık, neşe, rahatlık ve bolluk
- 472 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vererek onlara lütuf ve rahmetiyle muâmele etmektedir.
24) el-HÂFID: Allah’ın, emirlerini dinlemeyen, başkalarını beğenmeyen, büyüklenip hak ve hukuk tanımaz zorbaları rezil, perişan eden anlamına gelen bir ismidir.
25) er-RÂFİ: Kaldıran, yükselten ve yüksek olan anlamlarına gelir. Gönülleri iman ve irfan ışığıyla parlatan, yüksek gerçeklerden haberdar eden yüce Allah’tır. Her yönüyle yüce ve yüksek olan O’dur.
26) el-MU’İZZ: İzzet ve ikrâm edici, şeref sahibi anlamına gelir. Yalancılığa, samimiyetsizliğe itibar etmez.
27) el-MÜZİLL: Yüce Allah’ın, lâyık olanları zillete düşüren, zelil kılan, onları hor ve hakir eden anlamına gelen bir sıfat isimdir.
28) es-SEMI’: İşiten, işitme kuvve tine sahip olan ve işitme gücünü verendir. O, hiçbir şartla ve kayda bağlı olmaksızın işitir.
29) el-BASÎR: Her şeyi her yönüyle eksiksiz gören, yaratıklarına da görme duyusunu veren anlamını taşır.
30) el-HAKEM: Hüküm koyan, emir veren, varlıklar hakkında hükmünü tamamen icra eden anlamına gelir.
31) el-ADL: Allah’ın herkese hakkını veren, koyduğu âdil hükümleriyle zulme râzı olmayan, zulmü ve zâlimi sevmeyen anlamına gelen sıfatının ismidir. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.2031
32) el-LATÎF: En ince işlerin bile bütün inceliklerini bilen, nasıl yapıldığına nüfuz edilemeyen en ince şeyleri de yapan, seçilmez yollardan da kullarına çeşitli faydalar ulaştırandır. 2032
33) el-HABÎR: Her şeyden haberdar olan, her şeyin iç yüzünden ve gizli tarafından her yönüyle haber sahibi bulunan, onlara yumuşak davranarak cezalarını geriye bırakandır.
34) el-HALÎM: Acele etmeyen, günahkârların cezasını vermeye güç yetirdiği halde bunu acele yapmayıp, onlara yumuşak davranarak cezalarını geriye bırakandır.
35) el-AZÎM: Çok yüce ve çok büyük olan; sınırsız ve kayıtsız büyüklük, üstünlük de yalnız O’ndadır.
36) el-ĞAFÛR: Mağfiret eden, yargılayan, suçları bağışlayan, affeden, insanların beğenilmeyen taraflarını gizleyendir.
37) eş-ŞEKÛR: Çok şükre lâyık olan, kendi rızası için şükredilen, şükür olarak yapılan iyi işlerin daha fazlasıyla karşılığını veren, insanlara nimetlerini arttırarak şükür muamelesi yapandır.
38) el-ALİYY: Yüksek, büyük ve yüce olan; kudrette, bilgide, hükümde, irâdede ve diğer bütün kemâl sıfatlarında üstün olandır. Her şey O’nun hükmü
2031] 7/A’râf, 85; 10/Yûnus, 109; 12/Yûsuf, 80
2032] 6/En’âm, 103
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 473 -
ve emri altındadır.
39) el-KEBÎ: Büyük, yüce anlamında olup, Allah’ın kâinatı ve ondâkileri hüküm ve kudretiyle idâre eden, her şeyi hükmü altına alan sıfatının ismidir.
40) el-HAFÎZ: Muhafaza eden, koruyup saklayan, yapılan işleri bütün ayrıntılarıyla saklayıp, her şeyi belli vaktinde afet ve belâlardan koruyandır.
41) el-MUKÎT: Rızıkları yaratıcıdır.
42) el-HASÎB: Herkesin yaptıklarını takdir eden, yapılanları bütün ayrıntılarıyla bilip her insanı hesaba çekerek yaptığının karşılığını verendir.2033
43) el-CELÎL: Büyüklük ve ululuğu pek yüce olandır. Sıfat ve-isimleriyle her türlü büyüklük kendine ait olandır.
44) el-KERÎM: Cömert, kerem sahibi; muktedir iken affeden, cömertlik duygusunu veren, va’dini yerine getirendir.
45) er-RAKÎB: Görüp gözeten, murâkebe eden, bütün varlıklar üzerine gözcü olup bütün işlerini kontrol altına alandır. 2034
46) el-MUCÎB: İcâbet eden, isteyene karşılık veren, teklifleri bilen ve O’na yalvaranların isteklerine icâbet eden ve karşılık verendir. 2035
47) el-VÂSİ’: Bağışlaması bol ve rahmeti çok olandır. Yarattıklarına maddi ve manevigenişlik verendir. 2036
48) el-HAKÎM: Her şeyi inceliğiyle bilen, bu bilgisine göre emir ve yasakları vâzeden, buyrukları ve bütün işleri yerli yerinde olandır.
49) el-VEDÛD: Çok şefkatli, muhabbetli, sâlih kullarını çok seven ve onlarca çok sevilen, onları rahmet ve rızasına erdiren; sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya yegâne lâyık olandır. Sevgi ve dostluk hissini yaratandır. 2037
50) el-MECÎD: Şan, şeref, büyüklük ve kudretinden dolayı yüce olan ve güzel işlerinden dolayı da sevilip övülendir. Şeref, ancak kendi emir ve yasaklarına uymakla elde edilebilir. 2038
51) el-BAİS: Sebepleri yaratan ve ölüleri diriltendir. İhtiyaçlarma göre insanlara peygamberler gönderendir.
52) eş-ŞEHÎD: Her şeye şâhit olan, her şeyi hakkıyla gören, bilen ve muâmelesini de buna göre yapandır.
53) el-HAKK: Varlığı hiç değişmeyen, hiç yok olmayan ve gerçek olandır. 2039
54) el-VEKÎL: Hayatını, O’na tevekkül ederek düzenleyen ve böylece O’na sığınanların işlerinde kendilerine yardım edendir; İdaresinde hiçbir kayda ve şarta
2033] 33/Ahzâb, 39
2034] 4/Nisâ, 1
2035] 2/Bakara, 186
2036] 2/Bakara, 247
2037] 11/Hûd, 90
2038] 11/Hûd, 73
2039] 22/Hacc, 6
- 474 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bağlı olmayandır.
55) el-KAVÎ: Kudretli, güçlü ve sınırsız kuvvet sahibi olandır. Her şey O’nun kudret ve kuvveti karşısında güçsüzdür; O’na boyun eğmek zorundadır.
56) el-METÎN: Metânetli, kuvveti çok şiddetli olup hiçbir iş O’na zor değildir.
57) el-VELÎ: Emir sahibi ve iyi insanların yani mü’minlerin dostu (velisi) olup onlara yardım ederek işlerini yönetendir.
58) el-HAMÎD: Çok övülen, övgüyle değer sıfatlarıyla hamd edilendir. Bütün varlığın diliyle övülmeye lâyık ve her an hamd edilen tek yüce varlıktır.
59) el-MUHSÎ: Allah, çokça veren, sonsuz düşünülse bile her şeyin sayısını her yönüyle bilendir.
60) el-MÜBDÎ: Hiç yoktan ortaya koyan, vareden, yaratandır. O’ndan başka yaratıcı yoktur.
61) el-MU’ÎD: Yaratılmışları yok ettikten sonra tekrar yaratandır. O’ndan başka yaratıcı olamaz.
62) el-MUHYÎ: Dirilten, canlandıran ve hayat verendir. O’nun öldürdüğüne kimse hayat veremez. 2040
63) el-MÜMÎT: Öldüren, ölümü her canlıya takdir edip bunu uygulayandır.
64) el-HAYY: Diri, canlı hiç ölmeyen, hayatı ezeli ve ebedi olandır.
65) el-KAYYÛM: Bâkî ve ebedi olan; her şeyin O’nun kudret ve iradesiyle varlığını sürdürebildiği tek varlıktır. 2041
66) el-VÂCİD: Var olan ve her şeyi vareden, icad eyleyen; varlığı kendinden olan; dilediğini istediği anda var edip yaratandır. O’na karşı hiçbir şey kendini gizleyemez.
67) el-VÂHİD: Tek, bir olmak, Allah ikincisi olmayan tek birdir. Zatında, sıfatlarında, işlerinde ve hükümlerinde asla ortağı-dengi ve benzeri bulunmayandır.
68) es-SAMED: Hiçbir şeye muhtaç olmayan, tüm yaratıkların ihtiyacını gideren ve her türlü istekte doğrudan kendisine başvurulandır.
69) el-KADÎR: Kudret sahibi, tükenmez kudreti olan, istediğini dilediği gibi yapmaya muktedir olandır. Her türlü güç ve kuvvet de O’ndandır. 2042
70) el-MUKTEDİR: Gücü her şeye yeten, her şeyi dilediği duruma getiren, kuvvet sahipleri üzerinde istediği gibi tasarruf edendir.
71) el-MUKADDİM: Her şeyden önce olan, dilediğini öne alan; dilediğine maddi ve manevi nimetler verip yükselten, öne geçiren, ilerlemelerini sağlayandır.
72) el-MUAHHİR: Her şeyden sonra yine var olan; emir ve yasaklarına uymayanları zelil edip arkaya bırakan, istediğini geri koyandır. Sonunda yine sadece
2040] 41/Fussilet, 39
2041] 2/Bakara, 250; 3/Âl-i İmrân, 1
2042] 2/Bakara, 20
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 475 -
O var (olarak) kalacaktır.
73) el-EVVEL: Her şeyden önce, öncelerin öncesi, başlangıçların yaratıcısı ve varlığının öncesi olmayandır.
74) el-ÂHİR: Her şey son bulunca O, var olarak kalacaktır. Varlığının sonu yoktur.
75) ez-ZÂHİR: Görünen, varlığında hiç şüphe olmayan, varlığı her şeyden aşikâr olandır. Her yaratık yaratanının görülen bir şâhididir.
76) el-BÂTIN: Gizli, cisim olarak görülmeyen, varlığı gizli olan, ancak varlığı da kesin olarak bilinendir. (Hayal, duygu, akıl ve düşüncenin de görülmeyip eserle varlıklarının kesin olarak bilinmesi gibi).
77) el-VALÎ: İdare eden bu büyük kâinatı ve onda her an olup bitenleri idare edip yönetendir. İdare etme yeteneği O’nundur.
78- el-MUTE’ÂL: Yüksek ve yüce varlık... Bilinenlerin en üstün olanı... Akım yaratılmışlarda mümkün gördüğü her şeyden çok yüce olandır.
79) el-BİRR: İyilik ve güzellik, bağışta bulunma, kullarına yardımcı olma anlamlarında Yüce Allah’ın bir sıfat ismidir. İyiliği ve ihsânı çoktur. İyilik ve ihsan gibi hisler de sadece ondadır. 2043
80) et-TEVVÂB: Tevbeleri çok kabul eden, tevbe kapısını açık tutarak tevbe etme imkânı verendir. Samimi olarak günahlardan dönüp tevbe edenleri bağışlayandır.
81) el-MÜNTEKİM: İntikam alan, günahkârları, adâletiyle yargılayarak lâyık oldukları cezaya çarptıran demektir.
82) el-AFÜV: Merhametli, daima affeden, günâhlardan dilediğini affedip suçları bağışlayandır.
83) er-RAÛF: Çok merhamet eden, insanları yükümlü tutmada pek müsâmahalı ve yumuşak davranandır.
84) MÂLİKÜ’L-MÜLK: Her şeyin tek sahibi, her ne varsa O’nundur. Her şey üzerinde mutlak tasarruf yetkisi sadece O’na aittir. O halde O’ndan başkasına kulluk edilmez.
85) ZÜLCELÂL-İ VE’L-İKRÂM: Celâl ve ululuk sahibidir. İkrâm ve ihsân edicidir. Hürmet ve saygıya yegâne lâyık ve tüm büyüklüklere sahip olandır.
86) el-MUKSİT: Doğru hareket eden, bütün işlerini birbirine uygun ve yerli yerinde yapandır
87) el-CÂMİ’: Derleyen, toplayan, her şeyi kudreti içinde bulundurup dilediğini istediği anda ve istediği yerde toplayandır.
88) el-ĞANÎ: Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, hakkında noksanlık ve ihtiyaçtan söz edilemeyendir.
89) el-MÂCİD: Kerem ve müsâmahası sınırsız olandır. İnsanlara iyilikle
2043] 52/Tûr, 28
- 476 -
KUR’AN KAVRAMLARI
muamele edip onları himâye etme lütfunda bulunan, her türlü sıkıntılarını giderendir.
90) el-MÂNİ’: Her şey O’nun emir ve korumasına bağlıdır. O’nun emri olmadıkça hiçbir şey olamaz. İstemediği şeyin, yani takdir etmediğinin olmasına imkân yoktur.
91) en-NÛR: Alemleri, bütün kâinâtı nurlandıran, aydınlatan; istediği simalara, zihinlere ve gönüllere nur, aydınlık ihsan edendir.
92) el-HADÎ: Hidâyet eden, doğru yolu gösteren; hidâyet yaratan; istediğini iyi işlerde başarıya ulaştıran, kullarına doğru yolu gösterendir.
93) el-BEDÎ’: Eşi ve benzeri olmayan, bir şeyi en mükemmel yapan, yaratan, eşsiz ve görülmemiş şeyleri varedendir. Varlıklar âleminde O’nun eşi ve benzeri yoktur. Hayret verici âlemleri yoktan var eden, icad eden O’dur.
94) el-BÂKÎ: Sürekli var olan ve var olacak olandır. Sonu olmayandır. Allah’ın varlığının sonu yoktur.
95) el-VÂRİS: Tüm varlıkların gerçek sahibi, vârisidir. Servetlerin geçici sahipleri yok olduktan sonra da varlığı devam eden ve o servetlerin sahibi olandır.
96) er-REŞÎD: Doğru yolu gösteren: İnsanları, peygamberlerin getirdiği ve tebliğ ettiği kitaplar vasıtasıyla doğru yola iletendir. Allah, bütün işleri ezeli takdirine göre yönetip, dosdoğru bir düzen içinde sonuca ulaştırandır.
97- es-SABÛR: Çok sabırlı, hiçbir şeyde acele etmeyen; kendine isyan edenleri cezalandırmada acele etmeyip, onlara süre verendir.
98- ed-DÂR: Elem ve zarar verici şeyleri hikmetinin gereği olarak yaratandır. Yüce Allah, zarar veren şeyleri yaratmıştır. Fakat onlardan zarar görmemizi değil, akine maddi-manevi bütün zararlardan sakınarak korunmamızı emretmiştir.
99) en-NÂFİ’: Hayır ve fayda verici şeyleri yaratandır. Bütün olaylar sebepleriyle meydana geliyorsa da, sebepler yok’u var edemez. Onlar ancak insanların elinde birer vesîle ve Hak’tan isteme vâsıtası olmak üzere yaratılmışlardır.
İbn Mâce2044 rivâyetinde bulunup da, yukarıda sayılıp açıklanan Tirmizî’nin2045 meşhur rivâyetinde bulunmayan esmâü’l-hüsnâ şunlardır:
1- el-BÂRR: Kullarına iyilik yapan, çok lutufkâr, çok merhametli, çok şefkatli demektir. Bârr şeklinde Kur’an’da geçmez; aynı anlamda Berr şeklinde Allah için 1 âyette geçer.2046 Kıta ve geniş kara parçası anlamında 12 âyette berr kelimesi kullanılmıştır.
2- el-CEMÎL: Allah’ın söz, fiil ve işlerinin iyi ve güzel, O’nun iyilik ve ihsan sahibi olduğunu ifade eder. Allah’ın her eseri, her yaptığı ve her davranışı güzeldir. Allah’ın ismi olarak Kur’an’da geçmez. Bir hadiste şöyle buyrulur: “Allah cemîldir/güzeldir, cemâli/güzeli sever.” 2047
2044] Duâ, 10
2045] Deavât, 82
2046] 52/Tûr, 28
2047] Müslim, Birr 57
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 477 -
3- el-KÂHİR: Kur’an’da Allah’ın sıfatı olarak 2 âyette geçmiştir: “O, kullarının üstünde tam gâliptir, hakîmdir.” 2048
4- el-KARÎB: Zaman, mekân ve cihet itibarıyla değil; kullarına onların hallerini, yaptıklarını, söylediklerini, düşündüklerini, duâlarını bilmesi, görmesi, duyması, şâhit olması, yardım etmesi, koruması itibarıyla yakın demektir. Karîb kelimesi Kur’an’da 25 yerde geçmiş ve bunlardan 5 tanesi Allah’ı nitelemede kullanılmıştır. “Kullarım, sana benden sorararlarsa (onlara bildir ki): Ben (onlara) yakınım (karîb).” 2049
5- er-RÂŞİD: Söz ve fiillerinde isâbetli olan, hakîm, doğru yolu gösteren, öğreten; yardımcısı olmadan bütün işleri en güzel bir şekilde yöneten, tedbirli olan demektir. Allah’ın isim veya sıfatı olarak bu şekilde geçmemekle birlikte; Allah’ın doğru yolu gösterici olduğu birçok âyette bildirilmiştir.
6- er-RABBU: Kur’an’da 970 yerde geçer. Varlıklar âlemini yaratan, terbiye ederek geliştiren, onları maddî ve mânevî olgunluğa götüren, terbiyenin bütün gereklerine mâlik ve her şeye sahip olan.
7- el-MÜBÎN: Varlığı gizli olmayan, apaçık olan, hakkı izhar eden, gerçeği beyan eden demektir. Kur’an’da 119 yerde geçer. Allah’ın sıfatı olarak sadece 1 âyette kullanılır: “… Ve bilirler ki Allah haktır, mübîndir/apaçıktır.” 2050
8- el-BURHÂN: Hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı ayıran, bütün şüpheleri gideren kesin delil anlamında Kur’an’da 8 âyette geçer. Kur’an’da Allah’ın sıfatı olarak kullanılmaz.
9- eş-ŞEDÎD: Şiddetli olan demektir. Allah hakkında Kur’an’da “Şedîdu’-azâb” (bir âyette,2051 “Şedîdu’l-ıkâb” şeklinde ise 14 âyette geçer. Her ikiside cezalandırması, azâbı şiddetli olan anlamına gelir.
10- el-VÂKIY: Allah’ın yaratıklarını tehlikelerden koruduğunu ifade eder. Mü’minleri dünya ve ahrette koruyup kollayan. Kur’an’da Allah’ın sıfatı olarak bu şekilde geçmez.
11- ZÜ’L-KUVVETİ: Kadir, çok güçlü, kuvveti tam olan, asla âcizliği bulunmayan demektir. Kur’an’da Allah’ın sıfatı olarak 1 âyette geçer: “Gerçekten rızık veren, sağlam, kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.” 2052
12- el-KAİM: Her şeyi görüp gözeten, koruyan. Kur’an’da Allah’ın sıfatı olarak 1 âyette geçmiştir: “Her nefsin kazandığını görüp gözeten, koruyan (Allah), hiç böyle olmayan gibi olur mu?”2053 Kayyûm şeklinde ise 3 âyette geçer.
13- ed-DÂİM: Sürekli var olan, ölümlü olmayan, Bâki. Kasas sûresinin 28 ve Rahmân sûresinin 26-27. âyetleri Allah’ın bu sıfatına delâlet eder.
14- el-HÂFIZ: Koruyan, esirgeyen/merhamet eden, gözeten, gizliyi bilen anlamına gelir. Kur’an’da tekil ve çoğul olarak 28 defa kullanılmıştır. “Kur’an’ı Biz
2048] 6/En’âm, 18; 61
2049] 2/Bakara, 186
2050] 24/Nûr, 25
2051] 2/Bakara, 165
2052] 51/Zâriyât, 58
2053] 13/Ra’d, 33
- 478 -
KUR’AN KAVRAMLARI
indirdik ve Onu koruyacak olan da Biziz (Hâfızûn).”2054 “En hayırlı koruyucu Allah’tır. O, merhametlilerin en merhametlisidir.” 2055
15- el-FÂTIR: Yaratan, icad eden, yokken var eden demektir. Kur’an’da 6 yerde geçer. Hepsi de gökleri ve yeri yaratmasıyla ilgilidir. “De ki, gökleri ve yeri yoktan var eden, besleyen, fakat kendisi beslenmeyen Allah’tan başka dost mu tutayım?” 2056
16- es-SÂMİ’: Sözlerin açığını da gizlisini de işiten demektir. Allah, insanların fısıltılarına varıncaya kadar iyi veya kötü her sözünü işitir ve gereğini yapar, duâ ve niyazları duyar ve icâbet eder. Sâmi’ şeklinde Kur’an’da geçmez. Aynı anlamda Semî’ şeklinde Kur’an’da 47 âyette geçer.
17- el-MU’TIY: Nimet veren, ihsanda bulunan demektir. İsim olarak Kur’an’da geçmez. Allah’ın bu vasfı, Kur’an’da “a’tâ-yu’tî” fiiliyle ifade edilmiştir: “(Ey Muhammed!) Biz sana kevseri verdik.” 2057
18- el-KÂFÎ: Yeten, koruyan demektir. Allah’ın kuluna kâfi olması; hem yardım etmesi vekil olması, yol göstermesi, hem de yaptığını bilmesi, görmesi, şâhit olması, günahından haberdar olması ve hesaba çekmesi demektir. Allah’ın sıfatı olarak 1 âyette geçer: “Allah kuluna kâfi değil mi?” 2058
19- el-EBED: Sonsuz olarak yaşayan, ölümü olmayan demektir. Bâkî ve Dâim sıfatlarıyla aynı anlamı ifade eder.
20- el-ÂLİM: Çok bilen, her şeyi bilen demektir. Bu sıfat, Allah’ın sırları, gizli olanları, olmuşu ve olacağı, görünen ve görünmeyen âlemi, yerde ve göklerde olup bitenleri, geçmişi, hali ve geleceği, canlı ve cansız bütün varlıkları, insanların gizli ve âşikâr bütün yaptıklarını, küçük ve büyük her şeyi bildiğini ifade eder. Âlim ismi Kur’an’da 13 âyette geçer. “Allah, göklerin ve yerin gaybını bilendir. O göğüslerin özünü çok iyi bilendir.” 2059
21- es-SÂDIK: Söz, iş, vaad ve vaîdinde doğru olan; her sözünü yerine getiren, yalanı, yanlışı, hilesi, aldatması bulunmayan demektir. Allah’ın bu sıfatı, Kur’an’da azamet çoğulu olarak “sâdıkûn” şeklinde bir âyette geçer: “Biz şüphesiz sâdık olanlarız.” 2060
22- el-MÜNÎR: Aydınlatan, nurlandıran. Varlıklara nurunu veren, nurlandırıcı olan Allah’tır. Nur kelimesi Kur’an’da 43 âyette geçer.
23-et-TÂM: Tam ve kâmil olan, eksiksiz ve mükemmel. Allah’ın zât, isim, sıfat ve fiilleriyle mükemmel olduğunu, eksiksiği, kusuru, acziyeti ve za’fiyeti olmadığını, her şeyi ile tam olduğunu ifade eder. Kur’an’da geçmez.
24- el-KADÎM: Önlerine geçmek, cesur olmak, eski olmak, bir işe yönelmek ve râzı olmak anlamındaki “k-d-m” kökünden türeyen kadîm, eski, evveli olmayan, her şeyin önü ve evveli demektir. Kadîm; Allah’ın evvelinin, başlangıcının
2054] 15/Hıcr, 9
2055] 12/Yusuf, 64
2056] 6/En’âm, 14
2057] 108/Kevser, 1
2058] 39/Zümer, 36
2059] 35/Fâtır, 38
2060] 6/En’âm, 146
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 479 -
olmadığını, yaratılmadığını ve ezelî olduğunu ifâde eder.
25- el-VİTR: Tek ve eşsiz. “Şüphesiz Allah tektir, teki sever.” 2061
26- el-EHAD: Bir, tek, yegâne, biricik. Kur’an’da 85 defa geçer. “De ki O Allah tektir.” 2062
Tirmizî2063 rivâyetinde bulunup da İbn Mâce’de2064 yer almayan isimler de 25 tanedir. Bunlar: el-Kuddûs, el-Ğaffâr, el-Kahhâr, el-Fettâh, el-Hakem, el-Adl, el-Kebîr, el-Hafîz, el-Mukıyt, el-Hasîb, er-Rakîb, el-Vâsi’, el-Hamîd, el-Muhsî, el-Muktedir, el-Mukadim, el-Muahhir, el-Berr, el-Muntekım, Mâliku’l-Mulk, zu’l-Celâli ve’l-İkrâm, el-Muğnî, el-Bedî’, er-Reşîd, es-Sabûr.
Yukarıda sayılan,2065 yani toplam 145 isimle, yine Kur’an ve hadislerden derlenen 138 isimle birlikte 283 isim Esmâü’l-Hüsnâ olarak değerlendirilebilir. Tabii, Allah’ın tüm isimlerinin bunlardan ibâret olup başka isminin olmadığını söylemek doğru olmaz. Allah’ın her şeyi sonsuz olduğu gibi isimleri de sonsuz ve sınırsızdır.
Tirmizî2066 rivâyetinde bulunup da İbn Mâce’de2067 yer almayan isimler de 25 tanedir. Bunlar: el-Kuddûs, el-Ğaffâr, el-Kahhâr, el-Fettâh, el-Hakem, el-Adl, el-Kebîr, el-Hafîz, el-Mukıyt, el-Hasîb, er-Rakîb, el-Vâsi’, el-Hamîd, el-Muhsî, el-Muktedir, el-Mukadim, el-Muahhir, el-Berr, el-Muntekım, Mâliku’l-Mulk, zu’l-Celâli ve’l-İkrâm, el-Muğnî, el-Bedî’, er-Reşîd, es-Sabûr.
Allah’ın zâtı, bir: güzel isimleri (esmâü’l-hüsnâ) ise çoktur. Allah’ın doksan dokuz ismi hadis-i şeriflerde de bildirilmiştir. İbn Kesir, tefsirinde, Buhâri ve Müslim’in Ebû Hureyre (r.a.)’den naklettikleri bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.s.)’den şöyle buyurduğu rivâyet ediliyor: “Yüce Allah’ın bir eksiğiyle yüz ismi vardır. (yani doksandokuz). Kim onları sayarsa cennete girer. O tektir, tek ‘i sever. “ 2068
İsmin çoğulu olan esmâ ile “güzel, en güzel’ anlamındaki hüsnâ kelimelerinden oluşan esmâ-i hüsnâ (el-esmâü’l-hüsnâ) terkibi naslarda Allah’a nisbet edilen isimleri ifâde eder. Sadece Kur’an’da geçen İlâhî isimler 100’den fazladır. Muhtelif hadislerde Allah’a nisbet edilen başka isimler de mevcuttur. Esmâ-i hüsnâ terkibinin, geniş anlamıyla bunların hepsini kapsamakla birlikte terim olarak daha çok doksan dokuz ismi içerdiği kabul edilir.
Esmâ-i hüsnâ terkibinde yer alan hüsnâ kelimesi “güzel’ mânâsında sıfat veya “en güzel’ anlamında ism-i tafdîl sayılmıştır.2069 Her İki halde de buradaki güzellik bir gerçeği vurgulamakta olup Allah’ın güzel olmayan bir isminden söz edilemeyeceği için mefhûm-i muhâlifini hatıra getirmez. İlâhî isimlerin güzellikle nitelendirilmesinin sebeplerini Ebû Bekir İbnü’l-Arabî şöyle sıralamaktadır:
2061] Buhârî, Deavât 68; Müslim, Zikr, 5-6
2062] 112/İhlâs, 1
2063] Deavât, 82
2064] Duâ, 10
2065] Tirmizî, İbn Mâce ve ilâve olarak Kur’an’daki 27 isim
2066] Deavât, 82
2067] Duâ, 10
2068] Osman Çetin, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 118-122
2069] Lisânü’l-’Arab, “hsn” md.; Ebü’l-Beka, el-Külliyyât, “hüsn” md.
- 480 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Esmâ-i hüsnâ Allah hakkında yücelik ve aşkınlık ifâde eder ve kullarda saygı hissi uyandırır.
Zikir ve duâda kullanılmaları halinde kabul edilmeye vesile olur ve sevap kazandırır.
Kalplere huzur ve sükûn verir, lütuf ve rahmet ümidi telkin eder.
Bilginin değeri, bilinenin değerine bağlı bulunduğu ve bilinenlerin en şereflisi de Allah olduğu için esmâ-i hüsnâ bilgisine sahip olanlara bu bilgi meziyet ve şeref kazandırır.
Esmâ-i hüsnâ Allah için vâcip, câiz ve mümteni’ olan sıfatları içermesi sebebiyle O’nun hakkında yeterli ve doğru bilgi edinmemize imkân verir.2070 Fahreddin er-Râzî ise hüsnânın bu mânâlarından Allah’a ait olanları zikretmekle yetinerek O’nun hakkında kullanılacak güzel kavramının kemal ve celâl niteliklerini dile getirdiğini ifâde etmiştir.2071 İnsanların büyük çoğunluğu kâinatın bir yaratıcı ve yöneticisinin bulunduğunu kabul etmekle birlikte madde özelliği taşımadığından O’nu duyularıyla idrâk etmeleri mümkün değildir. Şu halde yaratıcı ancak kâinat ve insanla olan ilişkisi bakımından tanınabilir. Bundan dolayı esmâü’l-hüsnâ bilgisi, Allah-âlem ilişkisine ışık tutması ve sonuçta Allah’ı tanıtması açısından önem taşımaktadır. Yaratıklara benzetme (teşbih) endişesiyle Allah’a İsim veya sıfat nisbet etmekte tereddüt gösteren filozofların aslında nefiy değil ispat konumunda kaldıklarını belirten Mâtürîdî, İlâhî isimleri benimsemek istemeyenlere şu soruların yöneltilmesini önerir: Evrenin yaratlışını kime nisbet ediyor ve hangi dini benimsiyorsunuz? Neye tapınıyor, hangi varlığa karşı duâ ve niyazda bulunuyorsunuz? Dinî emir ve yasakları hangi kaynaktan alıyorsunuz?2072 Mâtürîdî bu sorularıyla, büyük yaratıcının sadece zihnî bir varlık olmayıp fiilen de mevcut bulunduğunu, O’nun ancak isim ve sıfatları yoluyla aklen idrâk edilebileceğini vurgulamak istemektedir. Şunu da belirtmek gerekir ki, evrenin bir parçasını oluşturan insan, aklî istidlâlleri yanında gönül hayatı bakımından da Yaratıcı ile münâsebet kurmak ihtiyacındadır. Bu münâsebetin sağlanmasında esmâ-i hüsnânın vazgeçilmez bir rolü vardır. İsimlerin kelimeler ve seslerle ifâde edilmesi ve bu seslerin kulaklarda yankılanması, söz konusu iletişimi geliştiren ve güçlendiren âmillerdir. Kur’ân-ı Kerîm’de duâ ve zikrin ısrarla tavsiye edilmesinin bir sebebi de bu olmalıdır. Hz. Peygamber’den rivâyet edilen duâ metinlerinde esmâ-i hüsnânın çokça yer alması dikkat çekicidir.2073 İlâh’ı birden fazla isimle anmak veya bazı sıfatlarla nitelendirmek acaba İslâm’ın çok önem verdiği tevhid ilkesini zedeler mi? “Zât-ı İlâhîyyeye nisbet edilen mânâ” şeklinde tarif edilebilen isim veya sıfatlar, zihnin dışında müstakil bir varlığa sahip bulunmadıklan için böyle bir endişeye mahal görülmemiştir. Mâtürîdi’nin de belirttiği gibi2074 insanlar ancak duyulanyla idrâk ettikleri konularda bilgi sahibi olabilirler. Bu sebeple duyular ötesı olan Allah kendisini duyular âleminin kavramlarıyla tanıtmıştır. Ancak Allah ile diğer şeyler arasında benzerlik kurulamayacağını
2070] el-Emedul-Aksâ, vr. 4b-5a
2071] Mefatihu’l-Ğayb, XV, 66
2072] Kitabü’t-Tevhid, s. 25
2073] Meselâ bk. Nevevî, el-Ezkâr, s. 111-113, 117, 348, 350
2074] Kitâbü’t-Tevhid, s. 24-25, 93-96
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 481 -
bildiren âyet,2075 Allah hakkında akıl ve hayâle gelebilecek her türlü yaratılmışlık özelliğini bertaraf eder. Aslında yaratılmışlar arasındaki benzetmeler sadece bir isimlendirmeden kaynaklanmaz. İki şey arasındaki benzerlik genellikle duyular yoluyla tesbit edildikten sonra ortak bir kelime ile adlandırılır. Hâlbuki Allah hakkında böyle bir tesbitten söz etmek mümkün değildir.
Allah’a nisbet edilen isimler içinde, ısı olayının ifâde edilebilmesi için “sıcaklık” kelimesinin icat edilmesi (vaz’) gibi insanlarca konulmuş bir ad yoktur. Çünkü böyle bir adlandırma, nesne ve olayların ya doğrudan veya dolaylı bir şekilde duyular yoluyla tanınması ile mümkün olur. Allah’ın bu yöntemle tanınması ise söz konusu değildir. Bu açıdan bakıldığında İlâhî isimlerin zâtî olmadığını, ancak övgü, duâ ve niyazla gönül hayatının derinleşmesi, zenginleşmesi ve mânevî doyuma kavuşması için vesile teşkil ettiğini söylemek gerekir. Ancak Cenâb-ı Hak zâtını bildiği için kendisine verdiği isimler zâtî niteliği taşır.
Kur’ân-ı Kerîm’de mutlak mânâda aşkınlık ifâde eden “tesbih” kavramı ile, ardı arası kesilmeyen hayır ve bereket lutfetmekte erişilmezlik ifâde eden “tebâreke” fiili hem doğrudan doğruya Allah ve rab isimlerine veya O’nu niteleyen diğer kelimelere, hem de rabbe muzaf olan isim kelimesine nisbet edilmiştir. Bunun yanında zikir kavramı da çeşitli âyetlerde Allah’ı zikretme, rabbi zikretme, rabbin ismini zikretme şeklinde veya Allah’a işaret eden bir zamirle birlikte kullanılmış, ayrıca Alâk sûresinin ilk âyetinde okuma işinin Rabbin adıyla olması emredilmiştir. Sûrelerin başında ve bazı âyetlerde tekrarlanan besmele de Allah’ın ismini öne çıkarmaktadır. Bütün bu kullanımlardan anlaşılacağı üzere kulun yaratıcısına yönelik hürmet, tâzim ve sığınma fiilleri bazen O’nun en yaygın özel isimleriyle (Allah ve Rahmân) veya O’nu gösteren bir zamirle, bazen de bunlarla bağlantılı olan isim kelimesiyle irtibatlandırılmıştır. Buna bir de “mânâ sıfatları” denilen hayat, ilim, kudret gibi müstakil (zâttan ayrı düşünülebilen) kavramların Allah’a nisbet edilemeyeceğini ileri süren Cehmî-Mu’tezilî telâkkiyi eklemelidir. Bu sebeple olacaktır ki erken dönemlerden itibaren akaid ve kelâm literatürünün “esmâ ve sıfat” bahislerinde bir isim-müsemmâ tartışması başlamıştır. Genellikle Mu’tezile ile Şia âlimleri Allah’a nisbet edilen isim veya sıfatların müsemmânın yani zât-ı İlâhîyyenin gayri olduğunu iddia ederken Ehl-i sünnet âlimleri “gayri” kelimesini kullanmaktan çekinmiş, bazen, “İsim müsemmânın aynıdır” demiş, bazen de kanaatini, ‘Ne aynı ne de gayrıdır’ şeklinde belirtmiş, bir kısım kelâmcılar da isimler arasında gruplandırma yaparak bir sonuca varmak istemişlerdir. Konuyla ilgili tartışma daha çok lafzîdir. Her dindar insanın mânevî yöneliş ve ibâdetlerinin Yüce Yaratıcının bizzat kendisine olduğu şüphesizdir. O’nunla iletişim kurmak ve söyleşmek dindar için vazgeçilmez bir ihtiyaç, paha biçilmez bir haz olup bu iletişime zihinle kalbin yanında bunlarla etkileşim halinde bulunan dilin ve kulağın da katılması lâzımdır. Dil O’nun isimlerini zikreder, kulak da bu zikri algılar. Böylece dindar insan bu ruhî yüceliş çabasında Allah, rab ve benzeri esmâyı duyuş ve yüceliş aracı, yani iletişim vâsıtası olarak kullandığı gibi bazen esmâya yaklaşabilmek için isim kelimesinden faydalanmayı gerekli görebilir. Meselâ müslümanın, hayatı boyunca duâ ve ilticâ cümlesi olarak en çok tekrar ettiği besmelede “Allah ile başlıyorum” (billâh) yerine “Allah adıyla başlıyorum” (bismillâh) demesi onun kulluk konumu bakımından çok daha uygun görünmektedir. Konuya teknik açıdan nasıl yaklaşılırsa yaklaşılsın gerçekte
2075] 42/Şûrâ, 11
- 482 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu tür kelime ve kavramlar, delâlet ettikleri varlığın bizzat kendisi değil, onun hatırlatıcısı ve tanıtıcısı durumundadır. Bu sebeple isim müsemmânın gayrıdır. Bunun yanında Allah, Rab ve benzeri esmâ ile veya bunlara isim kelimesinin eklenmesiyle yapılan teşbih, tâzim, hamd ve zikirlerde gönlün amaçlayıp bağlandığı varlık Yüce Yaratanın kendisi olup kelimeler, O’na ulaştıran önemli vâsıtalardır. Bu bakımdan da isim müsemmânın aynıdır.
İlâhîyat alanında isim veya sıfat terimi “zât-ı İlâhîyyeye nisbet edilen mânâlar” diye tarif edilir. İbn Hazm yadırganacak bir tutum sergileyerek Allah’a izâfe edilecek bütün kavramların isim olduğunu, “mevsûfa yüklenmiş ârazlardan başka bir anlam taşımayan sıfat kelimesinin O’na nisbet edilemeyeceğini öne sürer.2076 Hâlbuki sıfat kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de geçmemekle birlikte hadislerde yer almış ve İslâm literatüründe Allah’a yaraşır bir muhtevâ ile kullanılagelmiştir. Kelâm âlimleri, İbn Hazm’ın iddiasının aksine isim veya sıfat ayırımı yapmaksızın zât-ı İlâhîyyeye nisbet edilen bütün kelimeler içinde sadece Allah lafzı için bir mânâ aranmadığını, diğerlerinin ise muhtevâlarıyla birlikte zâta izâfe edildiğini ve bu bakımdan önce sıfat, sonra isim özelliği taşıdıklarını kabul ederler. Aksi takdirde bunlar kuru birer isimden ibâret kalır. Nitekim Kur’an’da geçen “esmâ-i hüsnâ” ya lafza-i celâli nitelemekte veya içinde bulunduğu âyetin mânâ ve hükmünü açıklayıp pekiştirmektedir.
Esmâü’l-Hüsnânın Sayısı
Bu konuda ilk akla gelen şey, sayıyı doksan dokuz olarak belirleyen ve müslümanlar arasında meşhur olan hadistir. Ebû Dâvüd ile Nesâî dışında Kütüb-i Sitte’de Ahmed bin Hanbel’in el-Müsned’inde, Nesâî’nin es-Sünenü’l-Kübrâ’sında,2077 Hâkim’in Müstedrek’i ile2078 diğer hadis mecmualarında yer alan2079 ve hepsi de Ebü Hüreyre’ye ulaşan rivâyetlerin muhtevâsı iki kısma ayrılır. Bütün rivâyetlerin kaydettiği birinci kısmın meâli şöyledir: “Allah’ın doksan dokuz -yüzden bir eksik- ismi vardır. Bunları ezberleyip benimseyen (ihsâ) cennete girer.” Hadisin bu kısmını içeren bazı rivâyetlerin sonunda; “O tektir, tek olanı sever” şeklinde bir ilâve de mevcuttur. Metindeki “ahsâhâ” lafzı bazı rivâyetlerde “hafizahâ” ibaresiyle nakledilmiştir. Hadiste cennete girmeye vesile olarak gösterilen “ihsâ” kelimesinin buradaki anlamı üzerinde Buhârî’den itibaren önemle durulmuş ve kelimenin “saymak, ezberlemek, anlamak” şeklindeki sözlük anlamının ötesinde bir mânâ taşıdığı görüşü ağırlık kazanmıştır.2080 Öyle anlaşılıyor ki bu kelime “İslâm’ın ulûhiyyet inancını naslara başvurmak sûretiyle tesbit edip anlamak, benimsemek ve bu inanca uygun bir ruhî yetkinlik kaydetmek” anlamını içermektedir.
Ebû Hüreyre hadisine yer veren on beş civarında ana hadis kaynağı içinde sadece Tirmizî ile İbn Mâce tarafından metne, doksan dokuz isim ihtivâ eden bir liste ikinci kısım olarak eklenmiştir. Tirmizî hadis için kaydettiği dört ayrı senedin sadece birine,2081 İbn Mâce de iki senedin birine isim listesini ilâve etmiştir.2082
2076] el-Fasl II, 120, 150-151, 173
2077] Nu’ût, I, IV, 393
2078] I, 16-17
2079] Suyûtî, III, 613
2080] konu ile ilgili çeşitli yorumlar için bk. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, XI/228-230
2081] De’avât 82
2082] Du’â 10
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 483 -
Buna karşılık Buhârî, Müslim, es-Sünenü’1-Kübrâ’sında Nesâi ve hadisi yedi ayrı senedle tekrarlayan Ahmed bin Hanbel2083 bu listeye yer vermemişlerdir. Tirmizî’nin Sünen’inde kaydedilen liste lafza-i celâl ile başlayıp Sabûr ismiyle sona ermekte ve daha sonra İslâm dünyasında meşhur olmuş şekliyle doksan dokuz ismi içermektedir. Bunların İlk on dördü Haşr sûresinin son âyetlerinde2084 sıralandığı şekliyle alınmıştır. İbn Mâce’nin rivâyet ettiği listede ise bu düzen korunmadığı gibi farklı isimler de yer almış, ayrıca metnin sonundaki Ehad ismiyle sayı 100’e çıkarılmıştır.
Esmâ-i hüsnâ hadisi Ebû Hüreyre’den başka Selmân-i Fârisî, Abdullah İbn Abbas, Abdullah İbn Ömer ve Hz. Ali’den de farklı şekillerde rivâyet edilmiş, ancak bunların hepsi zayıf kabul edilmiştir. Müfessir İbn Atıyye, Ebû Hüreyre hadisinde liste dışındaki kısmın mütevâtir olduğunu ileri sürmüşse de İbn Hacer bunun doğru olmadığını, bu bölümün olsa olsa meşhur derecesine çıkabileceğini belirtmiştir.2085 Bununla birlikte Ebû Zeyd el-Belhî gibi bazı âlimler, bu kadar önemli bir sonuç doğuracak olan hadisin sayı verdiği halde güvenilir bir isimler listesi ihtivâ etmemesini gerekçe göstererek rivâyetin birinci kısmına bile güvenilemeyeceğini ileri sürmüşlerdir. Fahreddin er-Râzî ise bu belirsizliği, beş vakit namaz içinde “orta namaz”ın,2086 Ramazan ayı içinde Kadir gecesinin gizlenişi gibi doksan dokuz ismin bütün İlâhî isimler içinde gizli tutulmuş olmasıyla açıklamak istemiştir.2087 Hadisin birinci kısmındaki doksan dokuz sayısına, “Neden daha fazla veya daha az değil?”; yüzden bir eksik kaydına ise. “Bu değişik ifâdenin amacı nedir?” şeklinde itirazlar yöneltilmiştir. Yüzden bir eksik kaydının doksan dokuz sayısını belirgin hale getirme amacını taşıması kuvvetle muhtemeldir. Arapça’da harflerde noktaların kullanılmadığı dönemlerde doksan dokuz ile yetmiş yedinin benzer şekilde yazılması sebebiyle sayının yetmiş yedi değil, doksan dokuz olduğunu vurgulamak maksadıyla bu kaydın râviler tarafından eklenmiş olduğu da düşünülebilir. Öte yandan hadisteki doksan dokuz sayısının sınırlandırıcı değil, çokluktan kinâye olduğunu söyleyenler de vardır. Hatta Nevevî bu konuda ittifak bulunduğunu kaydeder. Çünkü Hz. Peygamber duâ mahiyetindeki bir hadisinde Allah’ın, Kitabında beyan ettiği veya yaratıklarından herhangi birine öğrettiği isimlerinden başka gayb ilminde sakladığı isimlerinin de mevcut olduğunu ifâde etmiştir.2088 Ayrıca namazlardan sonra okunan doksan dokuz tesbihte olduğu gibi bu sayının da Hz. Peygamber’e vahiy yoluyla bildirilmiş bir özelliği bulunabilir. Bazılarına göre ise söz konusu hadisteki isim sayısı doksan dokuz değil 100’dür. Bu durumda İbn Mâce rivâyetinde yer alan “vitr” ismini yahut listenin başındaki gâib zamirini veya “ellezî lâ ilâhe illâ hû” ibâresini sayıya almak gerekecektir, Abdülkâhir el-Bağdadî ile Fahreddin er-Râzî gibi bazı müelliflfl er tek sayının önemi üzerine bazı açıklamalar da yaparlar.2089 Birçok âlim, Ebû Hüreyre hadisinin ikinci kısmındaki doksan dokuz ismin asıl metinde bulunmayıp râvi tarafından eklendiği görüşündedir. Listenin Buhârî ile Müslim’de yer almayışı da bununla açıklanmıştır. Nitekim listeye yer veren iki muhaddisten Tirmizî’de bulu2083]
Müsned II/258, 267, 314, 427, 499, 503, 516
2084] 59/22-24
2085] el-Muharrerü’l-Vecîz, VII, 213, Fethu’l-Bârî XI, 218-219
2086] salât-ı vustâ, bk. 2/Bakara, 238
2087] Levâmi’u’l-Beyyinât, s. 77-78
2088] Şerhu Şahîh-i Müslim XVII, 5, krş. Müsned I, 391, 452; Hâkim, I, 509
2089] el-Esmâ’ ve’s-Sıfât, vr. 49b-50a; Levâmiu’l-Beyyinât, s. 81-82
- 484 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nan yirmi beş isim İbn Mâce’de, onda bulunan 100 isimden yirmi altısı Tirmizî’de mevcut değildir. İki listenin toplamı ise 125 isme çıkmaktadır.
Bununla birlikte Kur’an’da yer aldığı halde bu iki rivâyette görülmeyen isimler bulunduğu gibi, aynı kökten türeyen veya ayrı kökten olmakla birlikte aynı mânâya gelen isimler de listede mevcuttur.2090 Kaynakların belirttiğine göre II. (VIII.) yüzyıldan itibaren doğrudan doğruya Kur’ân-ı Kerîm’den esmâ-i hüsnâ listeleri çıkarma çalışmalarına başlanmıştır. Bu teşebbüslerde İbn Abbas ile İbn Ömer’den nakledilen şu hadisin de etkisi olmuştur: “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır ki onları sayan cennete girer, onlar Kur’an’da mevcuttur.”2091 Bazı âlimler meşhur hadiste bulunup da Kur’an’da yer almadığını tesbit ettikleri isimleri oradan tamamlamaya çalışmışlar, bazıları da kendilerinin koyduğu ölçüler çerçevesinde yeni tesbitler yapmışlardır. İbn Hacer, Tirmizî’nin listesinde yer aldığı halde Kur’an’da bulunmayan isim sayısını yirmi yedi olarak belirlemiş ve bunların yerine Kur’ân-ı Kerîm’den aynı sayıda isim bularak yeni bir liste düzenlemiştir. Fakat bu yeni listede de lafız ve mânâ bakımından mükerrerlerin bulunduğuna, bunların listeden çıkarılarak yerlerinin sahih hadislerle doldurulmasının gereğine de işaret etmiştir. 2092
Ancak İbn Hacer’in bu tesbitinde bazı hatalara düştüğü görülmektedir. Kendisi eserinde Tirmizî’nin rivâyetini, “Doğruya en yakın olup esmâ-i hüsnâ şârihlerinin ekseriya güvendiği rivâyet budur” kaydıyla naklederken “Hâlık” ismine yer verdiği halde2093 bu defa onu Kur’an’da bulunup da Tirmizî’de mevcut olmayan isimler listesine almıştır. Esasen elde bulunan el-Câmicu’s-Sahîh (Sünen) nüshalarında ve bu esere dayanarak meşhur olan esmâ-i hüsnâ listesinde hâlik ismi mevcuttur. İbn Hacer ayrıca Rahmân sûresinde iki defa geçen “Zül-Celâli ve’I-İkrâm” ismini2094 Kur’an’da yer almayan isimler arasında zikretmiştir. Buna göre doksan dokuz isim içinde Kur’an’da isim olarak bulunmayan esmâ-i hüsnânın sayısı yirmi altıdır. Ancak bunların yirmisi daha çok fiil sigasıyla olmak üzere çeşitli kelime şekilleriyle Allah’a izâfe edilmiştir. Bu yolla doksan dokuz isimden Kur’an’da yer almayanların sayısı altıya düşürülebilir. 2095
Daha ilk dönemlerden itibaren Kur’an’dan doksan dokuzluk liste çıkarma denemeleri yapılmıştır. Meselâ esmâ-i hüsnânın etimolojisiyle ilgili müstakil bir eser kaleme alan Zeccâcî, Ebû Zeyd el-Ensârî’nin (ö. 215/830) Kur’an’dan çıkardığı ve Süfyân b. Uyeyne’nin de tasvip ettiği doksan dokuzluk bir listeyi sûreleriyle birlikte vermiştir.2096 Ca’fer es-Sâdık’ın da doksan dokuz ismin Kur’an’da mevcut olduğunu söylediği nakledilmiştir. Ancak Fâtiha’dan İhlâs sûresine kadar yirmi sekiz sûrede gösterilen isim sayısı 111’e çıkmaktadır.2097 Doksan dokuzluk listede bulunup da Kur’an’da yer almayan isimlerin sayısını yirmi beş olarak gösteren İbnü’l-Vezîr ise Kur’ân-ı Kerîm’de mevcut İlâhî isimlerin en sahih ve en makbul
2090] Bağdadî, el-Esmâ’ ve’s-Sıfât, vr. 48ab; Beyhakî, el-Esmâ’ ve’s-Sıfât, s. 32; İbn Kesîr, III, 257; İbn Hacer, XI, 219
2091] Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, Beyrut, 1409/1988, III/615
2092] Fethu’l-Bârî, XI/222, 224
2093] a.g.e., XI, 219
2094] 55/27, 78
2095] Hâfıd, Mâni’, Dâr, Nâfi’, Reşîd, Sabûr
2096] İştikaku esmâ’illâh, s. 19-21
2097] Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, III/615-616
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 485 -
esmâ olduğunu, kimseyi taklit etmeden bizzat kendisinin Allah’ın kitabında tesbit ettiği isimlerin 155’e ulaştığını ve fiillerden çıkarılabilecek isimlerle (bazıları bunların sayısını 1000’e kadar çıkarmaktadır) selbî-tenzîhî isimlerin bu sayıya dâhil olmadığını belirtir.2098 Fakat İbnü’1-Vezîr’in kitabında yer alan isimlerin 167 olduğu görülmektedir. Bu tür tesbitler sonunda verilen listelerin zaman zaman bizzat tesbitte bulunanın belirlediği sayıya bile uymamasının sebebi eş anlamlı kelimelerin tekrarı, izâfet vb. bir bağlantı ile oluşan veya fiil sigasıyla geçen bir kavramdan türetilen isimlerin alınıp alınmaması hususundaki tereddütler, dikkatsizlik ve bir de istinsah hatası olarak düşünülebilir.
Şiî literatüründe doksan dokuz isim hadisi Hz. Alî’den rivâyet edilerek liste verilmekte,2099 bazı kaynaklarında ise Ali ile Ebû Hüreyre rivâyeti birleştirilerek sayı 133’e çıkarılmaktadır. Şiî âlimlerinin Kur’an’dan çıkardığı esmâ sayısının 127 olduğu ifâde edilmektedir. Bu âlimlerin önem verdiği Cevşen-i Kebîr’de ise her biri onar isim içeren 100 bölüm halinde 1000 isim mevcuttur. 2100
En önemli konusunu ulûhiyyetin oluşturduğu İlâhî dinler içinde İslâmiyet, Allah’ın isim ve sıfatlarına ayrı bir önem vermiş, tevhid inancının açık bir şekilde anlaşılabilmesi için Yaratanla yaratılmışların niteliklerinin vuzûha kavuşturulmasını fevkalâde gerekli görmüştür. Zât-ı İlâhîyyenin bilinmesi isimleri ve sıfatlarıyla mümkün olacağından Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın güzel isimlerinin bulunduğu, O’na bu isimlerle duâ, niyaz ve ibâdette bulunulması gerektiği, bu konuda doğru yoldan ayrılanlara itibar edilmemesi lâzım geldiği,2101 aynca esmâ-i hüsnânın hangisiyle olursa olsun duâ edilebileceği2102 belirtilmiş ve son nâzil olan sûrelerden birinde de on altı kadar isim bir arada zikredilmiştir.2103 Esmâ-i hüsnânın tertibi konusunda örnek teşkil eden bu son âyetler Allah’a nisbet edilen bazı tenzihî ve sübûtî sıfatları içerdiği gibi isim, fiil ve terkip şeklindeki esmâya da yer vermektedir. Bu âyetlerden ilham alan birçok âlim eski dönemlerden itibaren Kur’an’da bulunan isimleri doksan dokuz sayısına bağlı kalmadan araştırıp listeler düzenlemeyi denemişlerdir.
Allah’ın isim veya sıfatlan O’nun zâtına nisbet edilen mânâ ve kavramlardan ibârettir. Bu kavramlar şekil itibârıyla isim, fiil veya zarf alabileceği gibi izâfet veya başka yollarla oluşmuş bir terkip halinde de bulunabilir. Kur’ân-ı Kerîm’in edebî üslûbu gereği aynı kökten gelen veya ayrı köklerden olmakla birlikte eş anlamlar taşıyan isimler de az değildir, İslâm’a mahsus ulûhiyyet inancında ilim, kudret ve yaratıcılık büyük bir yer tutar ve Kur’an âyetlerinin temel örgüsünü oluşturur. Bundan dolayı çeşitli kalıplarla Allah’a nisbet edilen fiillerden birçok isim ve sıfat türetmek mümkündür. Konuyla ilgili çalışmalarda Kur’ân-ı Kerîm’den değişik sayılarda esmâ-i hüsnâ tesbit edilmiştir. Abdülkadır el-Kureşî’nin Hattâbî’den naklen Ebû Abdullah ez-Zübeyri’ye nisbet ettiği listede Kur’an’dan çıkarılan esmânın 313 olduğu ifâde edilmekte ve bunlar alfabetik
2098] İşârul-Hak, s. 158-162
2099] Meclisî, Bihâru’l-Envâr, Beyrut, 1403/1983, IV/186-187
2100] bk. Cevşen; Şii literatüründeki esmâ-i hüsnâ çalışmaları için bk. Âgâ Buzürg-i Tahranî, ez-Zerîa ilâ Tasnîfi’ş-Şia, Beyrut 1403/1983, II/66-67; V/287; XIII/88-90
2101] 7/A’râf, 180
2102] 17/İsrâ, 110
2103] 59/Haşr, 22-24
- 486 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sıraya konularak verilmektedir.2104 Ancak el-Cevâhirü’1-Mudıyye’nin yazma2105 ve matbû nüshalarından yapılan tesbitte bu sayının 302-305 arasında değiştiği görülmüştür. Ayrıca bu isimlerden otuz beş kadarının Kur’an’da kök olarak Allah’a nisbet edilmediği, bir o kadarının da sadece fiil sigalarıyla O’na izâfe edildiği, buna karşılık “râmî”,2106 “târik”,2107 “mâhî”2108 gibi kavramların Kur’an’da yer aldığı halde listeye alınmadığı tesbit edilmiştir. J. W. Redhouse tarafından kaleme alınan bir makalede2109 Kur’an’da yer aldığı bildirilen, aynca bazı Batılı araştırmacılarca düzenlendiği ifâde edilen listelerden çıkanlıp alfabetik olarak sıralanan isimlerin sayısı ise 552’ye ulaşmaktadır. Ancak, Kur’an’da fiil şeklinde geçen ve bu listeye alınan kavramların bir kısmı için “Kur’an’da geçmiyor” kaydı konulurken,2110 birçok isim de bazı eklerin getirilmesiyle tekrar edilmiştir. Meselâ Allah ismi on dokuz, ilâh on bir defa tekrarlanmıştır. Bu yolla meydana gelen toplam tekrar sayısı 3O9’u bulmaktadır. Daniel Gimaret’nin telif ettiği eserde ise çoğu Kur’ân-ı Kerîm’de geçen 285 isim üzerinde durulmuştur. 2111
Kur’ân-ı Kerîm’in incelenmesi ve muhtelif hadis kaynaklarının taranması sonunda İlâhî isim veya sıfat sayılan birçok kavramın ortaya çıktığı görülmektedir. Aynca bunlara naslarda geçmediği halde kelâm, tefsir ve tasavvuf literatüründe kullanılan, müslüman toplumların dil ve edebiyatlannda yer alan kelime ve terkipleri de eklemek gerekir. Nasta yer aldığı halde2112 orada Allah’a nisbet edilip edilmediği tartışmalı olan isimlerden biri şeydir. Cehm b. Safvân, kelimenin yeterince kemal ifâde etmediğini ileri sürerek Allah’a nisbet edilmesini doğru bulmamışsa da, Mâtürîdî ve Kâdî Abdülcebbâr’dan itibaren âlimlerin çoğu “mevcut” mânâsına aldıkları şeyin zât-ı İlâhîye ye nisbetini câiz görmüşlerdir. Mevcûd kelimesi de aynı nitelikte görülmüştür. Kur’an’da yer alan evvel ve âhir isimleri, zât-ı İlâhîyyenin varlığı için başlangıç ve sona eriş düşünülemeyeceğini vurgular. Bu nitelikleri ifâde etmek üzere İslâm düşünce tarihinde kadîm, ezelî, bâkî, dâim, vâcibül-vücııd li-zâtih (mevcûdiyeti için başkasına muhtaç olmayan) gibi kelime veya terkipler kullanılmıştır.2113 Özellikle kelâm literatüründe kullanılan sâ-ni’ ismi “bilgi, mahâret ve incelikle yapan, yaratan” mânâsına gelip Kur’ân-ı Kerîm’de fiil ve masdar şeklinde Allah’a nisbet edilmiştir. 2114
Ebû Hüreyre rivâyetindeki doksan dokuzluk listede bulunmayan bazı isimler çeşitli hadis kaynaklarında Allah’a nisbet edilmiştir. Bunlar arasında vitr,2115 sübbûhun kuddûs,2116 cemîl2117 en çok kullanılanlardır. Bir hadiste. “Dehre sövmeyi2104]
el-Cevâhiru’l-Mudıyye, I/22-28
2105] Süleymaniye Ktp., nr. 840, 841
2106] 8/Enfâl, 17
2107] 18/Kehf, 99
2108] 13/Ra’d, 39
2109] JRAS, XII, l-69
2110] Meselâ bk. 60, 87, 549. isimler
2111] Les Noms Divins en İslâm, s. 431-436
2112] bk. 6/En’âm, 19; 28/Kasas, 88
2113] Diğer bazı kullanımlar için bk. Fahreddın er-Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb, I/119-130
2114] 20/Tâhâ, 41; 27/Neml, 88
2115] bir, tek; Buhârî, De’avât 68), mukallibul-kulûb, Mûsârriful-kulûb (kalpleri halden hale çeviren; Buhârî, Kader 14, Tevhid 11
2116] her zaman ve her dilde yüceltilen: Müslim, Salât, 223
2117] Müslim, İmân 147
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 487 -
niz, zira -sizin telakkinize göre- dehr Allah’tan başka bir varlık değildir” denilmişse de2118 burada İlâhî kudretle gerçekleşebilen olayları “mutlak zaman” anlamındaki dehre nisbet eden Câhiliye anlayışına2119 karşı zımnî bir eleştiri bulunduğundan hadiste yer alan dehrin esmâ-i hüsnâdan sayılması mümkün değildir. Ancak esmâ-i hüsnâdan adl isminin “âdil” anlamında kullanılması gibi bu hadisteki dehr kelimesinin de “dâhir” (olayları yöneten, çekip çeviren} mânâsında isim olduğunu, dolayısıyla esmâ-i hüsnâdan sayılması gerektiğini ileri sürenler de vardır. 2120
Âyet ve hadislerde Allah hakkında “ene” (ben), “nahnü” (biz), “ente’ (sen), “hüve” (o) zamirleri de kullanılmıştır. Kur’an’da daha çok Hz. Mûsâ ile Meryem’den bahseden Tâhâ ve Meryem sûreleri mütekellim zamirlerinin çok kullanıldığı örnek sûreler olarak zikredilebilir. İslâm’da en faziletli ibâdet kabul edilen namazda daima tekrarlanan ve Allah ile kul arasındaki ilişkiyi dile getiren Sübhâneke, Fâtiha, Salli-bârik metinleriyle, selâmdan sonra okunan “Allahümme en-te’s-selâm” tesbihinde muhâtap zamirleri hâkim bir üslûp oluşturur. Öte yandan özellikle tasavvuf literatüründe “hüve” (hû) zamirine büyük bir önem atfedilmiştir. Kuşeyrî’nin, tasavvuf ehlince Allah’a yakınlığın en veciz ifâdesi olarak kabul edildiğini belirttiği,2121 İbnü’I-Arabî’nin “zikirlerin doruk noktası” diye değerlendirdiği2122 hüve zamiri ma’bûdun niteliklerini değil, doğrudan doğruya zâtını, başka bir deyişle bütün vasıflarını ihtivâ eden lafza-i celâli simgeler.2123 Özellikle tasavvuf çevresinde hüvenin geniş ölçüde önem kazanmasında, lâfza-i celâl kadar olmasa da cehrî zikre elverişli olan söyleyiş kolaylığı ve ses vurgusunun da etkisi bulunabilir. Hüve, bir kısım esmâ-i hüsnânın yer aldığı Haşr sûresinin son âyetlerinde2124 yedi defa müstakil olarak, iki defa da bitişik zamir şeklinde tekrar edilmiş, tevhid inancını veciz bir üslûpla dile getiren İhlâs süresinin başında ise sûrenin içerdiği tenzihî sıfatların mevsûfu olarak kullanılmıştır. Bazı sûrelerin başında bulunan hecâ harflerinin (hurûf-i mukattaa) esmâ-i hüsnâdan birinin ilk harfini oluşturduğu ve onun yerini tuttuğu ileri sürülmüşse de bu telakki itibar görmemiştir. 2125
Türk edebiyatındaki manzum esmâ-i hüsnâlar üzerinde bir çalışma yapan Halil İbrahim Şener, doksan dokuz ismin dışında Türkçe’de kullanılan altmış altı ismin listesini vermiştir.2126 Arapça, Farsça ve Türkçe kelime veya terkiplerden oluşan bu isimlerin bir kısmının İlâhî fiillerden türetildiği, bir kısmının da övgü ifâde ettiği görülmektedir.
Esmâ-i hüsnâ ile ilgili eserlerde ele alınan konulardan biri de ismi a’zamdır. Allah’a izâfe edilen yüzlerce isim arasından birini “en büyük isim” diye tercih etme girişimleri erken dönemlerden itibaren başlamıştır. Ancak Taberî, Eş’arî ve Bâkıllânî başta olmak üzere birçok âlim, belirli bir isme “en büyük” özelliğini nisbet etmek için naklî veya aklî bir delil bulunmadığını söylemiştir. Esasen mânâ
2118] Buhârî, Edeb 101, Tefsir 45/1, Tevhid 35; Müslim, Elfâz 2-4
2119] bk. 45/Câsiye, 24
2120] Râgıb el-lsfahânî, el-Müfredât, “dhr” md.
2121] et-Tahbîr fi’t-Tezkîr, s. 25
2122] el-Fütûhât, II, 146
2123] Fahreddin er-Râzî, Levâmi’ul-Beyyinât, 109-113
2124] 59/22-24
2125] bk. Beyhakî, I/163-165
2126] Türk Edebiyatında Manzum Esmâü’l-hüsnâlar, s. 45-47
- 488 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve şümûlünün genişliği sebebiyle bu özelliği taşıyacak bir isim varsa o da lâfza-i celâldir. Hangi ismin neye göre ism-i a’zam kabul edileceği husûsu belirsizdir. Eğer bu seçimde kulun mânevî hayatını en çok etkileyen bir isim olma özelliği dikkate alınacaksa o takdirde tercih sebebi isimden çok kişinin şahsî durumu olacaktır. Eğer kul mâsivâdan sıyrılıp aklı, fikri ve gönlüyle sadece Allah’a yönelirse onun duâ ve zikrinde yer alan her isim en büyük etkiye sahip olur. İsm-i a’zamın varlığını kabul eden, fakat insanlar tarafından bilinmesinin imkânsız olduğunu savunan görüş de farklı bir sonuca varmamaktadır. Bir ism-i a’zamın varlığını ve insanlarca da bilindiğini ileri sürenler ise İbn Hacer’in sıraladığı on dört ayrı isim önermektedir.2127 Bu belirsizlik de konuyla ilgili kesin bir delilin bulunmadığını gösterir.
Müteahhir dönem selef âlimlerinden İbnü’l-Vezir’in de belirttiği gibi İşârü’l-Hak, s. 174, 186) esmâ-i hüsnâyı özelleştiren kriter, Allah’ı kusurlardan tenzih etmek ve yetkinlik kavramlarıyla nitelemekten ibârettir. Bu temel ilke kelâm ilminde selbî (tenzihî) ve sübûtî sıfat gruplarıyla işlenmektedir. Selbî sıfatlar acz ve noksanlık ihtivâ eden mânâlar taşıdıkları için ulûhiyyet makamıyla bağdaşmayan nitelikleri reddeden kavramlar olup Allah’ın ne olmadığını ifâde eder. Bunların hedefi tevhid inancını oluşturmaktır. Sübûtî sıfatlar ise Allah’ın varlığını, etkinliğini ve zâtının yetkinliklerini (kemal) dile getiren kavramlardır. Allah çeşitli âyetlerde her iki grup isim veya sıfatla da kendini nitelemiştir. Bazı hadis metinlerinde de aynı mâhiyette isimler yer almıştır.
Öte yandan Allah’ı naslarda bulunmayan kavramlarla nitelemenin câiz olup olmadığı meselesi, Cehmiyye ve Mu’tezile gruplarının ortaya çıkışından itibâren tartışma gündemine girmiştir. Âlimler özel isimlerin “mürtecel” olduğunu, yani kendileri bir mânâ taşısa bile bunu müsemmâlarına yüklemediklerini göz önünde bulundurarak Allah’a kendisinden başkasının isim koyamayacağı husûsunda ittifak etmişlerdir. Genellikle selef âlimleriyle muhaddisler muhâfazakâr bir yaklaşımla bütün esmâ-i İlâhîyyenin Allah’ın bildirmesine bağlı (tevkîfî) olduğu ve dolayısıyla naslarla sınırlı bulunduğu görüşünü savunmuşlardır. Eş’arî’nin naklettiğine göre Mutezile’nin Bağdat kolu da aynı görüştedir.2128 İbn Fürek bizzat Eş’arî’nin de aynı kanaatte olduğunu kaydeder.2129 Esmâ-i İlâhîyyenin tevkîfî olduğunu kabul eden İbn Hazm, tereddütsüz övgü ifâde etse bile naslarda yer almayan kavramların Allah’a nisbet edilmesine şiddetle karşı çıkmıştır. Ebû Hüreyre’den rivâyet edilen esmâ-i hüsnâ hadisinin liste dışındaki kısmını sahih gören İbn Hazm, naslarda fiil sigalarıyla zâta izâfe edilen kavramlardan isim türetmeyi de uygun bulmaz. Çünkü bu takdirde sayı doksan dokuzu aşacaktır. İbn Hazm Allah’a nisbet edilemeyecek birçok ismi de örnek olarak sıralar. Bunların içinde doksan dokuzluk listede yer alan yirmiye yakın isim de vardır.2130 Ancak İbn Hazm’ın kesin kabul ettiği doksan dokuz sayısını kendi ölçüleri uyarınca nasıl tamamladığı bilinmemektedir. Bağdat ekolü dışındaki Mutezile âlimleriyle birçok kelâm âlimi ise naslarda yer almamakla birlikte tenzih mâhiyetinde olan kelime ve terkiplerle Allah’ın nitelendirilmesinde sakınca görmemişlerdir. Sübûtî sıfatlara gelince, ulûhiyyetin şânına yakışan ve herhangi bir şekilde eksiklik anlamı
2127] Fethu’l-Bârî, XXI/227-228
2128] Makâlât, s. 197, 525
2129] Mücerredü’l-Makâlât, s. 42. 49-50
2130] el-Fasl, II/341-346
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 489 -
içermeyen bütün kavramlar kemal mertebesinde olduğundan O’na nisbet edilebilir. Allah’ın bizzat kendini tanıtması, bir insanın da başkalarını tarif etmesi nasıl doğru ise, akıl yoluyla O’nun tarif edilmesi de doğru olur. Aslında ulûhiyyetle bağdaşan bu tür adlandırma ve nitelendirmelerin, naslarla sâbit olan zengin isim ve sıfatlardan bir veya birkaçının çerçevesine gireceğine muhakkak nazarıyla bakılmaktadır. Gazzâlî de bu nitelikteki isimlerin tevkîfî olmadığını kabul eder. Ancak Gazâlî, anlam kadrosu içinde yetkinlikle birlikte eksiklik ve kusur işaretleri de bulunan, dolayısıyla Allah’a isim ve sıfat olarak verilmesi sakıncalı olan kavramlara da dikkat çekmiştir. Meselâ mânâsının içinde menetme, engelleme unsuru bulunan “âkil”, önceden bilinmeyen bir şeye sonradan vâkıf olma unsuru bulunan “ârif”, önceden bilinmeyeni süratle idrâk etme unsuru bulunan “fatîn, zekî” kelimeleriyle Allah’ın adlandırılması doğru değildir. Kur’an’da fiil sigasıyla veya belli bir söz dizisi içinde Allah’a nisbet edilen “remy” (atmak) ve “zer’” (ekip biçmek) kavramlarından hareketle2131 “yâ râmî, yâ zâri’” demek de mümkün değildir; çünkü bunlar üslûp ve ifâde açısından küçümsemeyi andırır. Buna karşılık sabûr, halîm, rahîm gibi isimler beşer çerçevesinde düşünüldüğü takdirde duygusal unsurlar taşıdığı halde nassın müsâadesiyle Allah’a nisbet edilmiştir.2132 Ancak bunlar İlâhî sıfat olarak düşünüldüğünde bütün olumsuz unsurlardan sıyrılıp şân-ı ulûhiyyete yakışacak bir muhtevâ kazanır. Şu halde dil, üslûp ve muhtevâ bakımından yetersizlik ve küçümseme ifâde etmeyen, ulûhiyyet makamıyla bağdaşabilen kavramlarla Allah’ı adlandırıp nitelemekte bir sakınca bulunmasa gerektir.
Müfessir Âlûsî, Allah’a isim nisbet edilmesini vahye dayalı olma şartına bağlayanların çoğunluğu teşkil ettiğini söylüyorsa da2133 bu doğru değildir. Nitekim “tevkîf” ilkesini benimseyenlerin bile kendi eserlerinde bu ilkeye tam anlamıyla uymadıkları gözlenmektedir. Gerek kelâm ve felsefe kitaplarında gerekse tasavvufî eserlerde, hatta bunların etkisiyle kaleme alınan tefsir kitaplarında Allah’ın çeşitli kavramlarla adlandırıldığı görülmektedir. Arap olmayan müslüman uluslar da kendi dilleriyle Allah’a isim ve sıfatlar nisbet etmekte, bunlarla duâ ve niyazda bulunmaktadırlar. Türklerin İslâmiyet’i kabul etmelerinden sonra başta “tanrı” ve “çalap” olmak üzere eskiden kullandıkları bazı isimleri kullanmaya devam ettikleri, daha sonra Farsça’nın tesiriyle bunlara “hudâ” vb. isimleri de ilâve ettikleri bilinmektedir. Nitekim XV. yüzyıl başlarında yapılan satır-arası Kur’an tercümesinde Allah lafzının Tanrı, Rab isminin de çalap ile karşılandığı görülmektedir.2134 Böylece esmâ-i hüsnânın tevkifi olmadığı yönünde fiilî bir icmâın oluştuğunu söylemek mümkündür.
Esmâ-i Hüsnânın Tasnifi ve Muhtevâsı
Değişik şekil ve kalıplarla Allah’a nisbet edilen isimler yüzlerle ifâde edilecek kadar çoktur. Esmâ-i hüsnâ telif türünün ortaya çıkışından itibaren bu isimleri gruplandırma temâyülleri de belirmiştir. İlâhî isimler aynı zamanda Allah’ı niteleyen sıfatlar olduğundan bu kavramların tasnifiyle kelâm âlimleri de eskiden beri ilgilenmişlerdir. Ancak kelâm ilminin temel konusu Allah’ın varlığı, birliği,
2131] 8/Enfâl, 17; 56/Vâkıa, 63-64
2132] el-Maksadu’lEsnâ, s. 194-196
2133] Rûhu’l-Meânî, IX/121-122
2134] Topaloğlu, TDV İslâm Ansiklopedisi, II/119, 556-557
- 490 -
KUR’AN KAVRAMLARI
O’nun kâinat üzerindeki yaratıcı ve yönetici tasarrufu olduğundan İlâhî isim veya sıfatlardan bu konuları ilgilendirenler kelâm literatürüne alınmış, diğer isimler ve onlara dâir konular üzerinde durulmamıştır. Doksan dokuz isim listesini veren rivâyetin sıhhatini şüphe ile karşılayan müellifler bile bu listeyi esmâ-i hüsnâ için düşünülebilecek dizilerden biri olarak kabul edip içerdiği isimleri tasnif etmeye çalışmışlardır. Birçok müellif tarafından yapılan farklı esmâ-i hüsnâ tasnifleri içinde birbirine benzeyenler bulunmakla birlikte, bunların önemli bir kısmı ortak bir ilkeye bile dayanmış değildir. Çünkü isimlerin bir bölümü birden fazla özellik ve mânâ taşıdığı için ayrı ayrı gruplarda mütâlaa edildiği gibi, onları tasnif etmeyi amaçlayan âlimler de farklı açılardan bakış yapmışlar ve değişik yöntemler kullanmışlardır. Bütün müellifler lafza-i celâlin diğerlerinden farklı bir isim olduğunu kabul etmektedir. Öteki isimlerin hepsi belli köklerden türediği ve belli mânâları zât-ı İlâhîyyeye izâfe ettiği halde, tercih edilen telâkkiye göre Allah lafzı câmid (türetilmemiş) bir isim olup herhangi bir kök anlamı taşımaz. Diğer isimler gerçekte zâtı niteleyen sıfatlardan ibârettir; esmâ-i hüsnânın nitelediği yüce zâtın özel İsmi olan lafza-İ celâl ise bütün sıfatların muhtevâsına delâlet etmektedir. Nitekim Allah kelimesinin Kur’an’da 980 defa tekrarlanırken göze çarpan kullanılışı da onun bu konumunu göstermektedir. İslâm dininin ulûhiyyet anlayışını ifâde etmek üzere başka dillerde kullanılan Tanrı, Hudâ, Dieu gibi özel isimler de aynı mâhiyettedir. Bundan dolayı Allah ismi zât-ı İlâhîyyeye mahsus olup başka hiçbir varlığa nisbet edilemez. Bu açıdan bakıldığı takdirde esmâ-i hüsnânın isim (lafza-i celâl) ve sıfatlar diye ikiye ayrılması mümkündür.
Esmâ-i hüsnânın tasnifinde takip edilen yöntemler teknik, muhtevâ ve ilgilendikleri alanlar (etkinlik, taalluk] olmak üzere üç grup halinde incelenebilir:
a) Teknik tasnif türlerinden biri alfabetik sıralamadır. Fazla kullanılmadığı anlaşılan bu yöntemi Abdülkâdir el-Kureşi, Ebü Süleyman el-Hattâbî’den naklettiği listede uygulamıştır.2135 Ayrıca Abdülkâhir el-Bağdâdî de kendi eserinde doksan dokuz ismi şerhederken alfabetik sıralamayı takip etmiştir. 2136
Allah’a nisbet edilen kavramlar şekil bakımından isim, masdar, sıfat, zarf olabileceği gibi; fiil kalıplarından biri veya zamir de olabilir. Esmâ-i hüsnâ ile ilgili eserlerin çoğunda bu kelime şekilleri birer tasnif modeli oluşturmaktadır. Özellikle fiil sigalarıyla zât-ı İlâhîyyeye nisbet edilen kavramlar Kur’an’da çoktur. Bunların bir kısmı sadece fiil şeklinde, bir kısmı hem fiil hem de isim sigalanyla geçmektedir. Fiil şeklindeki kavramların bazıları Cenâb-ı Hakk’ın zâtını sürekli niteleyen kavramlar olmayıp insanların davranışlarına aynı türden karşılık verme amacı taşır. Meselâ münâfık ve kâfirlerin Allah ile, Onun diniyle ve bu dinin mensuplarıyla alay etmelerine, hile ve aldatma taktikleri kullanmalarına Allah’ın mukabelede bulunması “muhâdaa”, “istihzâ” ve “mekr” kavramlarıyla ifâde edilmiştir.2137 “Aldatmak, alay etmek, hile yapmak” mânâlarına gelen bu kelimeler Allah’ı sürekli şekilde niteleyen kavramlar olmayıp inkârcıların kötü fiillerini kendi aleyhlerine çevirmeyi, kötülüğe karşılık verip onu bertaraf etmeyi ifâde eder. Sözlükte “şiddetle tutmak, yakalamak” anlamına gelen “batş” ve “ahz” fiilleri de Allah’a nisbet edildiği âyetlerde “kötü hareketlerinden dolayı fert
2135] el-Cevâhiru’l-Mudıyye, s. 21-29
2136] el-Esmâ’ ve’s-Sfât, vr. 53b-240b
2137] Meselâ bk. 2/Bakara, 9, 15; 8/Enfâl, 30
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 491 -
veya toplumları helâk etmek, azapla cezâlandırmak” mânâsını taşır. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’a nisbet edilen birçok fiil veya türevleri vardır ki, tek başına bir kavram olarak değil; konunun gelişine göre bir terkip veya kompozisyon içinde ulûhiyyet makamına yaraşır anlam ifâde eder. İnsanların kulluk tarzındaki bazı fiillerinin muhâtabı olması dolayısıyla Allah’a nisbet edilen isimler de vardır. Meselâ insanlar Allah’a ibâdet ettikleri için Allah “ma’bûd”, O’nu zikrettikleri için “mezkûr”, şükrettikleri için “meşkûr” isimleriyle anılır, İlâhî fiillerle ilgili bu farklılıklar da bazı müelliflerin tasnif işlemlerine malzeme sağlamıştır. Fiiller dışında, “sahip” anlamına gelen “zû” kelimesiyle oluşan bazı terkipler de ancak bu şekilde Allah’a nisbet edilebilir; “zü’l-fazl”, “zü’r-rahme”, “zü’l-arş” gibi.2138 Esmâ-i hüsnâ konusunda tatminkâr bir eser telif eden Abdülkâhir el-Bağdâdî, İlâhî isimleri sarf ve nahiv ilimlerini ilgilendiren özellikleri açısından bile tasnife tâbi tutmuştur. 2139
b) Esmâ-i hüsnânın muhtevâsıyla ilgili olarak yapılan en önemli tasnif bunların zâta; sübûti, selbî ve haberî olanlarıyla birlikte sıfatlara ve bir de İlâhî fiillere taksim edilmesidir. Zât-ı İlâhiyyeye delâlet eden kavramların başında Allah ismi gelir. Bundan başka mevcûd, şey, zât, vâhid, ferd gibi isimler de bu grupta mütâlaa edilmiştir. Zâtı niteleyen sübûtî kavramlar kıdem ve süreklilik ifâde eden yetkinlik sıfatları olup bunlardan kâinatı ilgilendirenler için kelâmcılar tarafından hay, alîm, semi’, basîr, kadîr, mürîd, mütekellim şeklinde bir seçim yapılmıştır. Acz ve noksanlık ifâde eden selbî veya tenzihî isimler ulûhiyyete yaraşmayan mânâları O’ndan nefyeden ve bu açıdan Allah’ın ne olmadığını ifâde eden kavramlardır. Bunların sayısı pek çoktur. Ebû Bekir İbnü’l-Arabî otuz üç tanesini sıralayarak açıklamaya çalışmıştır.2140 Muhtevâ bakımından tenzîhî isimler içinde yer alması gerektiği halde naslarda Allah’a nisbet edilen bazı kavramlar da vardır. Bunları selbî sıfatların istisnâsı olarak düşünmek veya haberî sıfatlar diye ayrı bir grup şeklinde mütâlaa etmek mümkündür. Yed vech, nüzûl (el, yüz, yukarıdan aşağıya inme) gibi beşerî mânâlar ihtivâ eden bu tür sıfatların yorumuyla ilgili olarak yazılan eserlerden biri de Fahreddin er-Râzi’nin Esâsü’t-Takdîs’idir. Naslarda çeşitli fiil kalıplarıyla zâtı İlâhîyyeye nisbet edilen esmâ ise pek çok olup bunları da kendi aralarında taksime tâbi tutanlar olmuştur. Esmâ ve sıfat konusunda ilk telif edilen eserlerin müelliflerinden biri olan Ebû Abdullah el-Halîmî Kur’an, sünnet ve icmâ ile sâbit olduğunu belirttiği esmâ-i hüsnâyı beş grupta inceler. 1. Ulûhiyyeti inkârı bertaraf etmek amacıyla Allah’ın varlığını kanıtlayanlar, 2. Her türlü şirk anlayışını çürütmek amacıyla Allah’ın birliğini ispat edenler, 3. Teşbih inancını reddetmek amacıyla tenzih ifâde edenler, 4. İllet-ma’lûl ilkesini pekiştirmek amacıyla kâinatın yaratılışını konu alanlar, 5. Tabiatın kendi kendini yönettiği yahut yıldızlar veya melekler tarafından idare edildiği inancını ortadan kaldırmayı amaçlayan ve bu yönetimi Allah’a havâle edenler.2141 Halîmî’nin bu tasnifi yukarıda kaydedilen tasnifin değişik bir şekli niteliğindedir. Esmâ-i İlâhîyyenin vâcip (zâta nisbetizarûrî), müstahil (zâta nisbeti imkânsız) ve câiz (nisbet edilmesi de edilmemesi de mümkün) şeklinde bir ayırıma tâbi tutulması, yukarıdaki tasnife nisbetle herhangi bir farklılık göstermez.
2138] bk. M. F. Abdülbâkî, el-Mu’cem, “zû” md.
2139] zengin tasnif çeşitleri için bk. Abdülkâhir el-Bağdâdi, Usûlü’d-Din, s. 116-130; a.mlf., el-Esmâ ve’s-Sıfât, vr. 7a-11 b
2140] el-Emedu’l-Aksâ, vr 16a-58b
2141] el-Minhâc, I/183-185
- 492 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âlimler esmâ-i hüsnâyı, başka varlıklara nısbeti câiz olan ve olmayan isimler olarak da tasnife tâbi tutmuş ve ulûhiyyete has mânâlar taşıyan isimlerin dışında kalanların insanlar için de kullanılabileceğini belirtmişlerdir. Abdülkâhir el-Bağdâdî, ulûhiyyete has isimlerin sayısının lafza-i celâl dışında dokuz olduğunu söylemiştir; İlâh, Rahmân, Hâalik, Kuddûs, Rezzâk, Muhyî, Mümît, Mâlikü’l-mülk, Zül-Celâli ve’l-İkrâm. Bunların dışında kalan isimlerin sınırlı anlamlarla insanları nitelendirmesi câiz görülmüştür. 2142
Doksan dokuz ismin sevgi ite korku, lütuf ile kahır açısından yapılan tasnifinde korku ve kahır mânâsı ihtivâ eden dört isim tesbit edilmiştir: Hâfıd, Müzill, Kâbız, Zâr. Bu kavramlar ilk bakışta kahır ifâde eder gibi görünüyorsa da aslında her biri mukabil bir isimle birlikte terkip halinde kullanılmış ve beşer âlemine uygulanan bir dengenin varlığını dile getirmiştir: Hâfid-Râfi’ (alçaltan-yücelten), Müzill-Muizz (zillete düşüren-izzet ve şeref veren), Kabız-Bâsıt (rızkı daraltan veya canlıların ruhunu alan – rızkı geişleten yahut ruhları bedenlerine yayan), Zâr-Nâfi’ (zarar veren, fayda veren).
c) Esmâ-i hüsnâ etkinliği (taalluk) bakımından da tasnife tâbi tutulmuştur. Bu açıdan isimler taalluku olan ve olmayan diye başlıca iki gruba ayrılır. Taalluku olmayanlar zât-ı İlâhîyyeyi niteleyen ve sadece Ona münhasır bulunan isimlerdir. Doksan dokuz ismin yarısı bu gruba girer. Ayrıca şey, mevcûd, zât gibi kavramlar da bu grup içinde mütâlaa edilir. Diğer isimler ise Allah’ın bütünüyle kâinat ve özellikle insan üzerindeki etkinliğini dile getiren kavramlardır.2143
Buraya kadar sıralanan esmâ-i hüsnâ tasnifleri, bu alana giren çeşitli eserlerde uygulanan tasniflerin belli başlıları olup konunun temel ilke ve yöntemlerini göstermektedir. Kadı Abdülcebbâr’m el-Muğnî’sinde,2144 Muhyiddin İbnül-Arabî’nin İnşâü’d-Devâir’inde2145 ve Afîfüddin et-Tilimsânî’nin Şerhu’l-Esmâi’l-Hüsnâ’sında2146 daha başka tasnifler de görmek mümkündür.
Esmâ-i hüsnânın yüzlerle ifâde edilecek kadar çok oluşu İslâm ilâhîyyatı alanında zengm bir malzeme oluşturmuş, ulûhiyyet inancının açıklık kazanmasına, kulun duâ, niyaz ve zikirlerle Allah’a yaklaşmasına yardımcı olmuştur. Ancak bu durum zaman zaman bazı teknik problemleri de gündeme getirmektedir. Birçok âyetin son kelimesini esmâ-i hüsnâdan birinin oluşturduğu bilinmektedir. Bunun yanında birçok âyette bu isimlerden iki veya üçü ardarda sıralanmaktadır. Bazı müsteşrikler bu sıralanışın muhtevâ açısından bir önem taşımadığını zannetmiş ve bu tür tekrarların âhengi sağlamaya yönelik secî görevi yaptığını ileri sürmüşlerdir. Vahiy ürünü olan Kur’ân-ı Kerîm’in erişilmez üstünlüğü (i’câz) bir yana, nâzil olduğu dönemde Arap edebiyatının kaydettiği gelişmelerin hiçbir zaman böyle bir sun’îliğe ihtiyaç hissettirmeyeceği açıktır. Suat Yıldırım, bu sıralı isimlerin tek tek içermedikleri bazı anlamları bu terkiplerle kazandıklarını ispat etmiş ve bu sıralanışlarıyla ait oldukları âyetlerin mânâlarına olan katkılarını açıklamıştır.2147
2142] Usûlü’d-Dîn, s. 128
2143] her iki grubun listesi için bk. DİA., II/484-485
2144] V/219-240
2145] s. 27-32
2146] vr. 4b-5b
2147] Kuran’-da Ulûhiyyet, Kayıhan Y., s. 67-78
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 493 -
Naslarda yer alan İlâhî isimler içinde anlamları aynı veya birbirine çok yakın olanlar (müterâdif) var mıdır? Gazzâlî, konunun kendisinden öncekiler tarafından dikkate alınmadığını kaydettikten sonra, doksan dokuz isim içinde bazı kelimelerin eş anlamlı görünmesine rağmen gerçekte böyle olmadığını söyler. Meselâ aynı kökten geldikleri için eş anlamlı gibi görünen gâfir, ğafûr, ğaffâr isimleri Kur’an’da geçmekte, son ikisi doksan dokuz isim hadisinin listesinde de yer almaktadır. Ancak, gâfir bağışlayıcılık vasfının sadece mevcûdiyetini gösterirken mübalağa sığaları olan iki isimden ğafûr “birden fazla günahı bağışlayan”, ğaffâr ise “sürekli bağışlayıcı olan’ mânâsına gelir. Gazzâlî’ye göre doksan dokuz isim listesinde anlam farklılıkları anlaşılamayan, dolayısıyla müterâdif zannedilen kelimeler varsa, bunların aslında müterâdif olmadığına inanmak gerekir. Zira bir nevi gereksiz tekrar demek olan eş anlamlılığın nasta yer alma ihtimali yoktur. 2148
Doksan dokuz isim ihtivâ eden liste üzerinde yapılan bir tesbitte on dört isim grubunun eş anlamlılık sınırına girdiği, bunların toplam sayısının otuz dörde ulaştığı ve on tanesinin de ortak kökten türediği (rahmân-rahîm, ğaffâr-ğafûr, âlî-müteâlî, mâcid-mecîd, kaadir-muktedir) görülmüştür.
Esmâ-i hüsnânın Kur’ân-ı Kerim’de kullanıldığı her yerde gereksiz tekrar niteliği taşımadığı muhakkaktır. Ancak Gazzâli’nin önem verdiği doksan dokuzluk listede göze çarpan eş anlamlı veya çok yakın anlamlı isimlerin varlığını inkâr etmek de mümkün değildir. Esasen muhaddislerin ve konuyla ilgilenen âlimlerin çoğunluğuna göre doksan dokuzluk liste Ebû Hüreyre hadisine râviler tarafından sonradan eklenmiştir. Bu sebeple de onu nas olarak kabul etmek mecbûriyeti yoktur. Şunu da ilâve etmek gerekir ki, söz konusu listede mevcut isimlerin sıralanışı, tekrarları ve diğer hususlarına yönelik itirazlar Gazzâlî’den önce başlamıştır. Sonuç olarak Kur’ân-ı Kerîm’de ve sahih hadislerde yer alan esmâ-i hüsnâ kullanımında gereksiz tekrarın bulunmadığını söylemek gerekir.
Esmâ-i hüsnânın muhtevâsı hakkında bir fikir edinebilmek için doksan dokuzluk listeyi model olarak göz önünde bulundurmak veya isimleri muhtevâya yönelik bir yöntemle tasnife tâbi tutup incelemek gerekir. İlâhî isimlerle ilgili görüşleri kendisinden sonraki birçok âlimi etkileyen Hâlimî’nin Allah’ın varlığını, birliğini, yaratıcılığını, benzersiz oluşunu ve kâinatı yönettiğini ifâde eden isimler olmak üzere yaptığı beşli tasnifi2149 ikiye indirgemek mümkündür: Allah’ın zâtını niteleyenler ve kâinatla ilgisini belirtenler. Ancak, insanın kâinat içindeki önemi göz önünde tutularak birinci derecede ona hitap eden isimleri ayrı bir grup halinde mütâlaa etmek yerinde olacaktır. Doksan dokuz ismin doksan dördünün çeşitli kelime şekilleriyle Kurân-ı Kerîm’de yer aldığını, bunların bütün esmânın ana ilkelerini içerdiğini ve asırlardan beri kabul görüp şöhret bulan bir tertip niteliği taşıdığını dikkate alarak muhtevâyı bu listeden takip etmek uygun görünmektedir. 2150
Kur’ân-ı Kerim’de bizzat bu İlâhî vahyin şifâ olduğu ifâde edilir.2151 Bu tür
2148] el-Maksadu’l-Esnâ, s. 36-38
2149] el-Minhâc, I/187-209
2150] es-mâ-i hüsnânın zâti, kevnî ve insanla ilgili gruplarına ayrılmış muhtevâsı bir kompozisyon halinde “Allah” maddesinde zikredilmiştir, bk. DİA., II/484-485
2151] bk. 10/Yûnus, 57; 17/İsrâ, 82; 41/Fussılet, 44
- 494 -
KUR’AN KAVRAMLARI
âyetlerin genel muhtevâsına bakıldığında buradaki şifânın inkâr ve sapıklık gibi mânevî hastalıklar için söz konusu olduğu anlaşılır. Bununla birlikte ilk dönemlerden itibaren Kur’an’ın bedenî hastalıklara da şifa olabileceğine inanılmıştır. Büyük çoğunluğu Kur’an’da yer alan esmâ-i hüsnâdan bu maksatla da faydalanılabileceği kabul edilmiş ve bazı isimlerin özel tesirleri olabileceği umulmuştur. İslâm öncesi din ve inançlarının da etkisiyle oluşan cin derme, muska yazma, tütsüleme ve büyü uygulamalarında esmâ-i hüsnânın da kullanıldığı bilinmektedir. Zaman zaman sûistimallere ve hurâfelere kadar varan bu tür uygulamalarla naslarda ve ilmî literatürde yer alan esmâ-i İlâhiyye arasında bağlantı kurmak mümkün değildir.
Esmâ-i hüsnâdan “Allah” lafzı ile sadece zât-ı İlâhîyyeye delâlet eden diğer kelimelerin Allah’tan başkasına ad olması câiz görülmemiştir. Bu şartlar çerçevesinde daha çok “abd” kelimesiyle oluşturulan birçok terkip müslüman çocukların özel adlarını teşkil etmiştir. İlâhî isimlerden de Rahmân, Rahim, Latîf gibi sevgi ve rahmet bildirenler tercih edilmiştir. Abdürrezzâk b. Ahmed el-Kâşânî, esmâ-i İlâhîyyenin tecellilerine mazhar olanları abâdile” (Abdullah isimliler) kelimesiyle niteledikten sonra doksan dokuz ismin her birinden abd kelimesiyle bir terkip meydana getirmiş ve bunları Allah yolundaki makamların sahibi olarak kabul etmiştir.2152
Kur’an, ma’rifetullah (Allah’ı tanıma) bilgisini Allah’ın isim ve sıfatları yoluyla vermektedir. Kur’an’da yüz civarında isim ve sıfat bulunmaktadır. Bu isim ve sıfatların birçoğu müşrik ve münkirlerin Allah (c.c.) hakkındaki düşüncelerini reddetmek için zikredilmiştir. Birçoğunda da Allah, kendi kendisini tanıtmaktadır. “Nasıl bir Allah?” sorusu, Kur’an’da zikredilen “esmâü’l Hüsnâ ve sıfatların bildirdiği ve tanıttığı Allah” şeklinde cevaplandırılabilir.
Tirmizi’nin Ebû Hureyre’den rivâyetine göre o şöyle demiştir: ‘Allah’ın Rasulü (s.a..v.) dedi ki: “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Kim onları bellerse Cennete girer.” 2153
Buhari, Müslim ve başkaları, hadisin sadece baş tarafını rivâyet eder, isimleri ayrı ayrı sıralamazlar.2154
Âlimlerin ittifakıyla isimler 99’a münhasır değildir. Kur’an-ı Kerim’de isim sigası halinde bulunduğu halde, Tirmizi’nin yukarıda saydığımız meşhur listesinde görülmeyen vasıflar 27 adettir:
Yukarıdaki listenin dışında, Kur’an’daki Diğer İsimler:
er-Rabb, el-İlâh, el-Muhıyt, el-Kadîr, el-Kâfî, eş-Şâkir, el-Hakîm, el-Kaahir, el-Mevlâ, en-Nasıyr, el-Hâlık, el-Melik, el-Kefîl, el-Hallâk, el-Ekrem, el-A’lâ, el-Mübîn, el-Hafî, el-Karîb, el-Ehad, Ğâfiru’z-Zenb, Şedîdu’l-ıkaab, Fâtıru’s-semâvâti ve’l-ard, Rafîu’d-derecât, Ğâlib alâ emrih, Kaaim alâ külli nefs, Hayrun Hâfızan
“Esmâü’l-Hüsnâ (En güzel isimler) Allah’ındır. O’nu o isimlerle çağırın (adlandırın). O’nun isimleri konusunda ilhâd’a (eğriliğe) sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezâsını
2152] Istılâhâtu’s-Sûfiyye, s. 91-123; Bekir Topaloğlu, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 11, s. 404-418
2153] Hadisin devamında, yukarıda sayıp Türkçe anlamlarını verdiğimiz 99 ismi sayar. Sünenü’t-Tirmizi, Daavat 83, Hadis no: 3507
2154] Bk. Buhari, Şurut 18; Müslim, Zikr 5, hadis no: 5, 6
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 495 -
göreceklerdir.”2155 Esmâü’l-Hüsnâ ile ilgili bu âyette geçen “eğriliğe sapanlar” diye tercüme olunan “yulhıdûn”, genel olarak Allah’a isim ve vasıf vermekte kayıtsız, lâubali kimseleri ifâde eder. İlhâd: Allah’ı, Kendisini isimlendirmediği, hakkında ne Kur’an ne de sünnette nass gelmemiş olan bir isimle adlandırmaktır.
İsm-i A’zam
Allah’ın en büyük ismi. Bir kısım bilginler, özellikle mutasavvıflar tarafından ism-i a’zamın varlığı kabul edilir. Bu bilginlerin ve mutasavvıfların inancına göre İsm-i Azâm, halk tarafından bilinemez, yalnız peygamberler ve velîlerce bilinebilir. Bu kimselere göre ism-i a’zâm ile yapılan tüm duâlar kabul edilir, tüm istekler yerine getirilir. Bu ismi bilenler, olağanüstü işler yapabilirler. Meselâ Kur’an’da Hz. Süleyman kıssasında geçen ve “yanında Kitap’tan bir ilim bulunan kimse” olarak nitelenen kişi, Belkıs’ın tahtını ism-i a’zam sayesinde göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süre içinde getirmiştir.2156 Gerçekte Allah’ın hangi isminin ism-i a’zâm olduğu, böyle bir ismin bulunup bulunmadığı tartışma konusudur.
İbn Kesir’in Şehr b. Havşeb Esmâ binti Yezid b. el-Seken’den aktardığı bir hadise göre, Allah’ın İsm-i a’zam’ı, “İlâınız bir tek ilâhtır. O’ndan başka ilâh yoktur, O Rahmân’dır, Rahim’dir”2157 ve “Elif, lâm, mîm. Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur, dâima diridir ve (yarattıklarını) koruyup yöneticidir.”2158 anlamındaki âyetlerde bulunmaktadır.2159 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın Tirmizî, Ebû Dâvud ve Nesâî’den aldığı bir hadise göre namaz kılan birisinin “Allahümme innî es’elüke bienne leke’l-hamdü lâ ilâhe illâ ente’l Mennân Bediü’s-semâvat ve’l-ard Zü’l-celâli ve’l-ikrâm yâ Hayy yâ Kayyûm” diye duâ ettiğini duyan Rasûlullah, “Biliyor musunuz ne ile duâ etti?” diye sormuş, ashabın “Allah ve Rasûlü bilir” demeleri üzerine, “Nefsim kudret elinde bulunan Zat-ı Ecell’e yemin ederim ki, Allah’a en büyük ismi (ism-i a’zâm) ile duâ etti. O ism-i a’zâm ki, onunla duâ edildiği/çağırıldığı vakit icâbet buyurur ve onunla istenildiği vakit verir” 2160 buyurmuştur.
Muhammed Hamdi Yazır, yukarıda anılan 2/Bakara Sûresi’nin 163. âyetini yorumlarken “Hüve” kelimesinin bir zamir olmasına karşılık Allah’ın zâtına delâlet eden en büyük ismi gibi olduğunu belirttikten sonra, sözü ism-i a’zam’ın hangi isim olduğu konusuna getirerek şöyle der: “Tevhid denizine dalmış olan ehlullah’a göre bu ismin (Hüve’nin) ehemmiyeti pek büyüktür. Buna ism-i a’zam diyenler de vardır. Maahâzâ, İsm-i A’zam “Allah” ism-i şerifidir diyenler çoğunluk âlimlerdir. “Hüve” ise makamı-ı tevhidde a’zamdır”.2161
Fahreddin er-Râzî ise bu konudaki tartışmalara tefsîrinde daha büyük bir yer verir. Ona göre birtakım eski filozoflar, “İsim koymaktan maksat, o ismi söyleyerek müsemmâyı (isimlendirilen varlığı) belirtmektir. Şâyet Allah’ın zâtı gereği bir ismi olmuş olsaydı, bu ismi koymaktan maksat, bu müsemmâyı (varlığı) tanıtmak için o ismi başkasıyla zikretmek olurdu. İnsanlardan hiç birinin Allah’ın husûsî zâtını kesin olarak bilmediği ortada olunca, bu gerçeğe isim koymanın
2155] A’raf, 180
2156] 27/Neml, 40
2157] 2/Bakara, 163
2158] 3/Âl-i İmrân, 1-2
2159] Nakleden Saîd Havva, el-Esas fi’t-Tefsir, I, 288
2160] Hamdi Yazır, Hak Dini, Kur’an Dili, VI, 4678
2161] Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, I/562
- 496 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir faydası yoktur. Bu İlâhî hakikatin bir ismi yoktur. Aksine, onun için bilginin bize bildirdiği zorunlu şeyler vardır. Bu zorunlu şeyler (levâzım) şunlardır: “Allah, yok olmayan ezelî varlıktır, yokluğu kabul etmeyen vâcibu’l-vücuttur” diyerek İsm-i A’zam’ın varlığını reddetmişlerdir. Buna karşılık bir kısım bilgin ve filozoflar da, “Cenâb-ı Allah’ın kendisine yakın (mukarreb) kullarından bazısını bu husûsî hakikati (yani zâtını) bilebilecek bir kabiliyette yaratarak şereflendirmesi, İlâhî kudrete göre imkânsız değildir. Durum böyle olunca, Allah’a mahsus bu hakikate (yani zâtına) bir isim koymak da imkânsız değildir” diyerek İsm-i A’zâm’ın varlığını kabul etmişlerdir.
Râzî’ye göre Allah’ın zâtına bir isim koymanın mümkün olması durumunda bu ismin, isimlerin en büyüğü ve bu zikrin de zikirlerin en şereflisi olduğuna kesin olarak hükmetmek farz olur. Çünkü ilmin şerefi, mâlûmun; zikrin şerefi de mezkûrun şerefi iledir. Allah’ın zâtı mâlûmât ve mezkûrâtın en şereflisi olunca, O’nu bilmek, bilmelerin (ilimlerin) en şereflisi, O’nu anmak anmaların (zikirlerin) ve o isim de isimlerin en şereflisi olur.
Fahruddin er-Râzî, İsm-i A’zâm’ın hangi isim olduğu konusundaki başlıca görüşleri dört maddede toparlayarak değerlendirir. Buna göre 1. İsm-i a’zam, Zül-Celâl ve’l-İkram’dır. Çünkü Hz. Peygamber, “Ya Ze’l Celâl ve’l-İkrâm demeye devam edin” demiştir. Bu görüş zayıftır. 2. İsm-i A’zâm, “el-Hayyu’l-Kayyum” sözüdür. Çünkü Hz. Peygamber Ubeyy b. Kâ’ab’a; “Allah’ın kitabında en büyük âyet hangisidir?” diye sorduğunda Ubeyy; “Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur, Diridir, zâtıyla ve kemâliyle kaaimdir...”2162 âyetini okudu. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “İlim sana helâl olsun ey Eba’l-Münzir!” buyurmuştur. Bu görüş de zayıftır. 3. Allah’ın bütün isimleri yüce ve takdire lâyıktır. Bunlardan herhangi birini daha büyük olmakla nitelemek uygun değildir. Çünkü bu, diğerlerinin noksanlıkla nitelenmesini gerektirir. Bu görüş de zayıftır. 4. İsm-i A’zam, Allah ism-i şerifidir. Doğruluk ihtimali en kuvvetli olan bu görüştür. Çünkü Allah ismi, Cenâb-ı hakkın zâtına delâlet etmektedir. 2163
İsm-i A’zam: Allah’ın en büyük ismi anlamında bir tâbirdir. Kur’ân-ı Kerîm’de ism kelimesi yirmi âyette Allah’a nisbet edilmekle birlikte, a’zam sıfatıyla bir niteleme yer almamaktadır. Bir âyette Rabbin isminin yüce olup hayırlara vesile teşkil ettiği ifâde edilmiş,2164 iki âyette “ism-rabbik” terkibine “azîm” sıfatı,2165 bir âyette de aynı terkibe “a’lâ” nitelemesi eklenmiştir.2166 Ancak bu âyetlerin üçü de Rabbin isminin tenzih edilmesini emretmektedir. Müfessirler genelde bu tenzihin Allah’ın zâtına râci olduğunu kabul etmekte ve isim kelimesinin bir vâsıta görevi üstlendiğini veya sıfat mânâsına geldiğini belirtmektedir. 2167
İsm-i a’zam hakkında nakledilen hadislerden Esmâ bint Yezîd, Ebû Ümâme, Büreyde b. Husayb, Enes b. Mâlik ve Hz. Âişe yoluyla gelen rivâyetler İbn Mâce’nin es-Sünen’inde mevcuttur.2168 Bunların dışında kalan ve dolaylı olarak ism-i a’zamı
2162] 2/Bakara, 2/255
2163] Fahruddin er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebir, l/158-159; Ahmed Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 198-199
2164] 55/Rahmân, 78
2165] 50/Vâkıa, 96; 69/Hakka, 52
2166] 87/A’lâ, 1
2167] Taberî, XXX/189-190; Zemahşerî, IV/738; Fahreddin er-Râzî, Mefâ-ühu’l-Ğyb, 21/136-138
2168] “Du’â”, 9
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 497 -
ilgilendiren rivâyet ise Übeyy bin Kâ’b yoluyla gelmiştir.2169 Adı geçen ilk iki sahâbî ile Übeyy b. Kâ’b’dan gelen rivâyetlere göre Hz. Peygamber ism-i a’zamın Bakara, Âl-i İmrân ve bir rivâyette Tâhâ sûresinde yer alan “Allâhu lâ ilâhe illâ hüve’l hayyü’l-kayyûm” cümlesinden ibâret olduğunu söylemiştir. Büreyde ve Enes b. Mâlik yoluyla gelen rivâyetlerin metinleri farklı kelimelerle de olsa önceki metin gibi tevhid ilkesini içermekte ve Rasûl-i Ekrem’in şu ifâdesiyle sona ermektedir: “Bu duâyı yapan Allah’ın ism-i a’zamı ile dilekte bulunmuş olur. Allah, ism-i a’zamı anılarak kendisinden talepte bulunulduğunda talebi yerine getirir, ism-i a’zamla duâ edildiğinde duâyı kabul eder”2170 Muhaddis İbn Hacer’in, ism-i a’zam hakkında nakledilen rivâyetlerin sened açısından tercih edilmeye en uygun olanı diye nitelediği Büreyde hadisi2171 birkaç kelime farkı ile İhlâs sûresine benzemektedir: “Allahım! Senin Allah, ahad ve samed oluşunu, doğurmak, doğmak, dengi ve benzeri bulunmak gibi beşerî özelliklerden münezzeh bulunuşunla (bunu vesile edinerek) Senden talepte bulunuyorum.”
Hz. Âişe’den gelen iki rivâyetin birinde Resûlullah’ın yaptığı bir duâda Allah’ın asîl (tâhir, tayyib), mübârek ve zâtınca en sevimli ismiyle tevessül ettiği, ayrıca bu isim aracılığıyla duâ edildiği, dilekte bulunulduğu, rahmet ve lütufkârlığı talep edildiğinde Cenâb-ı Hakk’ın kabul ile mukabelede bulunacağının bildirildiği ifâde edilmiş,2172 fakat isim hakkında bir açıklama yapılmamıştır. Esmâ-i hüsnâ içindeki üstün konumu göz önünde bulundurulduğu takdirde bunun Allah ismi olabileceğini söylemek mümkündür. İsnâdında bazı problemlerin olduğu ifâde edilen aynı rivâyetin devamında kaydedildiği üzere Hz. Âişe, duâların kabûlüne vesile olan ismi öğretmesini Rasûl-i Ekrem’den istemiş, fakat olumlu cevap alamamıştır. Bunun üzerine Âişe iki rek’at namaz kılıp içinde Allah, Rahmân, Ber ve Rahîm isimleriyle “Senin bütün güzel isimlerin” ifâdesinin geçtiği bir duâ okumuş, duâyı dinleyen Rasûlullah, “Benden öğrenmek istediğin isim duânda yer alan isimler arasında bulunmaktadır” demiştir.
Âlimlerin ism-i a’zamla ilgili görüşlerini üç noktada toplamak mümkündür:
1. Başta Ca’fer es-Sâdık, Cüneyd-i Bağdadî, İbn Cerîr et-Taberî, Ebü’l-Hasan el-Eş’arî, İbn Hibbân ve Bâkıllânî olmak üzere bazı âlimler ism-i a’zam diye bir şeyin bulunmadığını söylemişlerdir.2173 Buna göre rivâyetlerde yer alan a’zam kelimesi “büyük, yüce” anlamındaki azîm yerine kullanılmış olup buradaki yücelik harflerden oluşan isme değil, onun delâlet ettiği zâta aittir. Kul samimiyetle duâ ettiği takdirde dileği kabul edilir.
2. İsm-i a’zam aslında var olmakla birlikte Kadir gecesi, duâ ve ibâdetlerin makbul olduğu cuma gününde gizlenmiş özel vakit gibi sadece Allah tarafından bilinmektedir. Ayrıca bu ismin esmâ-i hüsnâ içinde bulunduğunu söylemek veya kulun duygulandığı her İlâhî ismin ism-i a’zam olabileceğini kabul etmek de
2169] Ahmed bin Hanbel, Müsned V/142; Müslim, “Salâtü’l-Müsâfirîn” 258; Ebû Dâvûd, “Vitr” 17
2170] Ahmed bin Hanbel, Müsned, III/120, 158, 245, 265; V/350, 360; İbn Mâce, “Duâ” 9
2171] Fethu’l-Bârî, XII/527
2172] İbn Mâce, “Duâ” 9
2173] Fahreddin er-Râzî, Levâmi’u’l-Beyyinât, s. 92-94; İbn Hacer, XII/526
- 498 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mümkündür. 2174
3. İsm-i a’zam mevcut olup insanlar tarafından bilinmektedir. Bu telakkiye göre sözü edilen isme “en büyük” denilmesinin sebepleri sadece kâinatı yaratan ve yöneten en yüce varlığa nisbet edilmesi, içeriğinin zengin ve sevâbının çok olması ve duâların kabulüne vesile teşkil etmesi gibi hususlardır.
İbn Hacer ve Süyûtî, ism-i a’zamın neden ibâret olabileceği konusunda ileri sürülen görüşleri benzer bir şekilde sıralamışlardır.2175 Bu tür listelerde kaydedilen metinlerin bir kısmı yukarıda sözü edilen hadislere dayanmakta, bir kısmı da şahsî tahminlerle belirlenmektedir. Süyûtî’nin listesinde on altıya kadar çıkan bu metinlerin başında Allah ismi (veya O’na râci “hüve (hû)” zamiri) gelmektedir. En uzunu bir satır tutan metinlerde işlenen ortak tema Allah’ın birliği, engin merhameti ve kâinatı yaratıp yönetmesidir. İsm-i a’zam metinleri arasında yukarıda zikredilenlerden başka besmele, kelime-i tevhîd, esmâ-i hüsnânın tamamı, Allahümme, Rabbi Rabbi, Mâlikü’l-mülk, Zü’I-celâli ve’l-ikrâm ve Hz. Yûnus’un duâsı olan “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn” ibâreleri kaydedilebilir.
Şiî âlimlerinin ism-i a’zam hakkındaki genel kanaatleri de farklı bir durum arzetmemektedir. Onlardan nakledilen rivâyetlerin birinde2176 ism-i a’zamın imamlardan ibâret olduğu, amellerin makbul sayılabilmesi için Şiî imamlarının tanınıp benimsenmesinin gerektiği yolundaki telakkiye itibar etmek mümkün değildir.
İsm-i a’zam hakkında nakledilen rivâyetlerle ileri sürülen fikirlerin incelenmesinden anlaşılacağı üzere böyle bir ismin mevcudiyeti kesin olarak sâbit değildir. Sahîh-i Müslim’de yer alan2177 ve aslında ism-i a’zam adını içermeyen Übeyy b. Kâ’b rivâyetinin dışında konuyla ilgili olarak Sahîhayn’de herhangi bir nakle rastlanmamıştır. Diğer bazı hadis kaynaklarında yer alan rivâyetler isnad açısından pek sağlam görülmemiş ve bu sebeple naslarda geçmeyen bazı ism-i a’zam metinlerinin tesbiti cihetine gidilmiştir. Ancak bu tür tesbitler herkesi ilgilendiren bir konuma sahip olmayıp sadece belirleyicisini veya mânevî yönelişi ona paralel olanları etkileyebilir. Bütün İlâhî isimlerin mânâlarını içerdiği göz önünde bulundurularak Allah lafzına öncelik vermek, buna besmeleyi ve kelime-i tevhidi de eklemek mümkündür.
İsm-i a’zamla ilgili olarak rivâyet edilen hadisler ve bu konuda ciddî âlimler tarafından ileri sürülen fikirler bu isim aracılığıyla duâların kabul edilmesi hedefine yöneliktir. Duâ ruhun yücelişi ve kulun Allah’ı kendisine yakın hissedişinden ibâret olduğu,2178 ayrıca ibâdetin özünü teşkil ettiğine göre,2179 ism-i a’zamla maddî sonuçların değil manevî kazançların elde edilebileceği açıktır. Bu sebeple mevcûdiyeti kesin olmayan, eğer varsa hangi isimden veya isimler grubundan oluştuğu bilinmeyen ism-i a’zamı Hurûfîlik alanına çekip ondan maddî sonuçlar beklemek din, bilim ve akılla uzlaştırılması mümkün olmayan bir davranıştır. Bu tür telakkiler arasında ism-i a’zamın hastalıklara şifâ olduğu, büyüyü bozduğu,
2174] Süyûtî, II/135-136
2175] Fethu’l-Bârî,XII/526-527; el-Hâvî li’l-Fetâvâ, II/136-139
2176] Muhammed el-Garavî, s. 63
2177] “Salâtü’l-Müsâfirîn” 258
2178] 2/Bakara, 186
2179] Tirmizî, “Du’â” 1
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 499 -
iki kişi arasında sevgi veya nefretin doğmasını sağladığı, seyir halinde olan gemiyi durdurduğu vb. iddialar zikredilebilir. 2180
Esmâ-i hüsnâya dair eserlerde ism-i a’zam konusuna yer verildiği gibi bu mevzûda müstakil çalışmalar da yapılmıştır. İbnü’d-Düreyhim’in Ğâyetü’l-Mağnem fi’1-İsmi’l-A’zam,2181 İbn Bintü’l-Meylak diye tanınan Muhammed b. Abdüd-dâim’in Cevâbü Men İstefhem cAn İsmillâhi’l-Aczam,2182 Şemseddin es-Sehâvî’nin el-Kavlü’1-Etem fî İsmi’l-A’zam,2183 Celâleddin es-Süyûtî’nin ed-Dürrü’1-Munazzam fi’l-İsmi’l-A’zam2184 ve Muhammed el-Garavî’nin el-İsmü’l-Aczam2185 adlı eserleri bunlardan bazılarıdır. Georges C. Anawati’nin kaleme aldığı “Le Nom Supreme de Dieu” adlı makalede Fahreddin er-Râ zî’nin Levâmicu’l-Beyyinât’ındaki ilgili bölüm özetlenmiş, ardından ism-i a’zamın halk inancındaki kullanılışına yer verilmiştir. 2186
Kur’ânı- Kerim’de Esmâü’l-Hüsnâ
Kur’an, marifetullah (Allah’ı tanıma) bilgisini Allah’ın isim ve sıfatları yoluyla vermektedir. Kur’an’da yüz civarında isim ve sıfat bulunmaktadır.
Bu isim ve sıfatların birçoğu müşrik ve münkirlerin Allah (c.c.) hakkındaki düşüncelerini reddetmek için zikredilmiştir. Birçoğunda da Allah, kendi kendisini tanıtmaktadır. “Nasıl bir Allah?” sorusu, Kur’an’da zikredilen “esmâü’l Hüsnâ ve sıfatların bildirdiği ve tanıttığı Allah” şeklinde cevaplandırılabilir.
Kur’an’da Allah’ın zâtına birçok isim nisbet edilmiştir. Bunların sık sık tekrar edildiği de görülür. Tevbe sûresi dışındaki 113 sûre besmele ile başlamakta, aynı terkip iki âyetin içinde de yer almaktadır. Ayrıca “ism” kelimesi; dokuz yerde “ismullah”, dokuz yerde “ismü rabbik”, iki âyette de zamire muzaf olarak “ismuh” şeklinde, toplam yirmi yerde zikredilmektedir. “Esmâü’l-hüsnâ” terkibi ise dört âyette yer alır. İslâm literatüründe genellikle kabul edilen nüzul sırasına göre bu dört âyetin ilki2187 Allah’ın esmâ-i hüsnâsı bulunduğunu, kendisine onlarla duâ edilmesi gerektiğini ifâde etmekte ve O’nun isimlerinde “ilhâd’a düşenlere itibar edilmemesini istemektedir. “Haktan sapmak, itidalden ayrılmak” anlamına gelen ilhâdın bu âyetteki mânâsı iki noktada yoğunlaşmaktadır: a) İsimleri ya tamamen inkâr etmek veya inkâra götürecek şekilde te’vile tâbi tutmak; b) İsimleri ancak Allah için geçerli olan anlamlarıyla Allah’tan başkasına nisbet etmek (teşrik) veya O’nu yaratılmışlara ait isim ve kavramlarla adlandırmak.2188 Siyak ve sibâkıyla birlikte göz önünde bulundurulduğunda bu âyetin İslâm’ın ilk yıllarında ısrarla üzerinde durulan tevhid inancını pekiştirdiği görülür.
2180] Ahmed b. Ali el-Bûnî, s. 86-89; Muhammed el-Garavî, s. 58-59
2181] Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 627
2182] Keşfü’z-Zunûn, I/609; Brockelmann, II/148
2183] Izâhu’l-Meknûn, II/246
2184] Keşfü’z-Zunûn, I/734
2185] Beyrut 1402/1982
2186] Atti del Terzo Congresso di Studi Arabie İslâmici, Napoli 1967, s. 7-58; Bekir Topaloğlu, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 23, s. 75-76
2187] 7/A’râf, 180
2188] Tesbih; bk. Taberî. IX, 91: Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, el-Emedu’l-Aksâ, vr. 5b; Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb, XV, 71- 72
- 500 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İkinci esmâ-i hüsnâ âyeti2189 Allah’ı kâniatın yaratıcısı, yöneticisi ve mâliki olarak niteleyen ve en gizli şeyleri bildiğini ifâde eden bir grup âyetten sonra gelmekte ve yine tevhid akidesini vurgulamaktadır: “Allah kendisinden başka ilâh olmayandır. En güzel isimler O’na mahsustur.” İslâm’dan önce özellikle Güney Arabistan’da “Rahmân” kelimesinin Allah’ın ismi olarak kullanıldığı bilinmektedir. Bu sebeple Taberî’nin naklettiğine göre Hz. Peygamber’in duâ, niyaz ve ibâdetlerinde Rahmân ismini kullanması müşrikler tarafından yadırganmış, bu tutumun onun ana ilke olarak kabul ettiği tevhid inancına ters düşeceği ileri sürülmüş, bunun üzerine İsrâ sûresinin 110. âyeti nâzll olmuştur.2190 Bu âyette; “Allah” adına veya “Rahmân” adına duâ edilmesinin neticeyi değiştirmeyeceği, çünkü O’nun birden fazla isminin bulunduğu ifâde edilmektedir. Nihâyet Medine döneminde nâzil olan Haşr sûresinin son üç âyetinde2191 Allah’ın on altı (“tesbih” kavramı göz önünde bulundurulduğu takdirde on yedi) ismi sıralanmış ve bir defa daha, O’nun esmâ-i hüsnâsının bulunduğu belirtilmiştir. Bu âyetlerde Allah’ın birliği vurgulandıktan sonra tenzihî, sübûtî ve fiilî bazı sıfatlarını dile getiren isimler örnek bir adlandırma niteliğinde zikredilmiştir.
“Esmâü’l-Hüsnâ (En güzel isimler) Allah’ındır. O’nu o isimlerle çağırın (adlandırın). O’nun isimleri konusunda ilhâd’a (eğriliğe) sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezâsını göreceklerdir.” 2192
“De ki: ‘İster Allah deyin, ister Rahmân deyin. Hangisini deseniz olur. Çünkü en güzel isimler O’na âittir. Namazında açıktan okuma; onda sesini fazla da kısma; ikisinin arası bir yol tut. ‘Çocuk edinmeyen, hâkimiyette ortağı bulunmayan, aczinden ötürü bir velîye de ihtiyacı olmayan Allah’a hamdederim’ de ve onun için gereği gibi tekbir getir.” 2193
“Allah kendisinden başka ilâh olmayandır. En güzel isimler O’na mahsustur.” 2194
“O öyle bir Allah’tır ki, O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur. Gaybı/görülmeyeni ve şehâdet âlemini/görülenleri bilendir. O, Rahmân ve Rahîmdir (O’nun rahmeti, dünyada büyük yaratıkları kapsar, âhirette ise yalnız mü’minlere ulaşır). O, öyle bir Allah’tır ki, kendisinden başka hiçbir ilâh/tanrı yoktur. O, mâlik ve sahiptir, mutlak yöneticidir, kuddûstür/münezzehtir, selâmdır/selâmet verendir, el-mü’mindir/emniyete kavuşturandır, müheymindir/gözetip koruyandır, azizdir/üstündür, cebbârdır/istediğini zorla yaptıran, mütekebbirdir/büyüklükte eşi olmayandır. Allah, puta tapanların, müşriklerin şirk/ortak koştukları şeylerden münezzehtir. O, hâlık/yaratan, bâri’/var eden, Mûsâvvir/varlıklara şekil veren Allah’tır. Esmâü’l-Hüsnâ/en güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar O’nu tesbih edip O’nun şânını yüceltmektedirler. O, aziz/gâlip olan, hakîm/her şeyi hikmeti uyarınca yapandır.” 2195
Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın Bazı İsim ve Sıfatları
Allah’ın isimleri, Kur’an’ın 33 sûresinde geçmektedir. Bu sûrelerden bazısı, bu isimlerden sadece birisine yer vermiştir: Tevbe, Kehf, Meryem, Hac, Neml ve
2189] 20/Tâhâ, 8
2190] Câ-mi’ul-Beyan, XV. 121
2191] 59/22-24
2192] 7/A’râf, 180
2193] 17/İsrâ, 110-111
2194] 20/Tâhâ, 8
2195] 59/Haşr, 22-24
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 501 -
daha birçok sûre gibi. Bazı sûreler ise, iki ismi bir arada getirmiştir: Enfâl, Ra’d, Fâtır sûreleri gibi. Bazı sûreler ise, bu isimlerin çoğunu derlemiştir: Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Haşr ve daha birçok sûre gibi.
Kur’ân-ı Kerim’de, Yüce Allah’ın isimlerinin geçtiği sûrelerdeki isimleri belirtelim:
1/Fâtiha Sûresi: Bu sûrenin içerisinde Allah’ın şu isimleri yer almaktadır. Allah ismi (1/Fâtiha,:1), er-Rab ismi (Fâtiha: 1/1), er-Rahmân ve er-Rahîm ismi (1/Fâtiha, 2), el-Mâlik ismi (1/Fâtiha, 3).
2/Bakara Sûresi: Bu sûrenin içerisinde şu isimler yer almaktadır: el-Muhît ismi (2/19), el-Kadîr ismi (2/20), el-Alîm ismi (2/32), el-Hâkim ismi (2/33), et-Tevvâb ismi (2/37), el-Bâriu ismi (2/54), el-Basîr ismi (2/96), el-Vâsi’ ismi (2/115), es-Semî’ ismi (2/127), el-Azîz ismi (2/129), er-Raûf ismi (2/143), eş-Şâkir ismi (2/158), İlâh ismi (2/163), el-Vâhid ismi (2/162), el-Gafûr ismi (2/173), el-Garîb ismi (2/186), el-Hâkim ismi (2/225), el-Hayy ismi (2/255), el-Kayyûm ismi (2/255), el-Aliyy ismi (2/255), el-Azîm ismi (2/255), el-Ğaniyy ismi (2/263), el-Veliyy ismi (2/257), el-Hamîd ismi (2/267), el-Habîr ismi (2/234), el-Bedîu (2/117)
3/Âl-i İmrân Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Vehhâb ismi (3/8), en-Nâsır ismi (3/150), el-Câmi’ ismi (3/9).
4/Nisâ Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: er-Rakîb ismi (4/1), el-Hasîb ismi (4/6), eş-Şehîd ismi (4/33), el-Kebîr ismi (Nisâ: 4/34), en-Nasîr ismi (4/45), el-Vekîl ismi (4/81), el-Mukît ismi (4/85), el-Afuvv ismi (4/43).
6/En’âm Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Kaahir ismi (6/18), el-Latîf ismi (6/103), el-Hâsib ismi (6/62), el-Kaadir ismi (6/65), el-Hâkim ismi (6/73).
7/A’râf Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Fâtih ismi (7/89).
8/Enfâl Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Kaviyy ismi (8/52), el-Mevlâ ismi (8/40).
9/Tevbe Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Âlim ismi (9/9).
11/Hûd Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Hafîz ismi (11/57), el-Mucîb ismi (11/61), el-Mecîd ismi (11/73), el-Vedûd ismi (11/90).
12/Yûsuf Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Müsteân ismi (12/18), el-Kahhâr ismi (12/39), el-Gâlib ismi (12/21).
13/Ra’d Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Müteâlî ismi (13/9), el-Vâli ismi (13/11).
15/Hicr Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Hâfiz ismi (15/9), el-Vâris (15/23), el-Hallâk ismi (15/86).
18/Kehf Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Muktedir ismi (18/45).
19/Meryem Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Hafiyy ismi (19/47).
20/Tâhâ Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Gaffâr ismi (20/82), el-Melik ismi (20/114), el-Hakk (20/114).
22/Hac Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Hâdî ismi (22/54).
- 502 -
KUR’AN KAVRAMLARI
24/Nûr Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Mubîn ismi (24/25), en-Nûr ismi (24/35).
27/Neml Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Kerîm ismi (27/40).
30/Rûm Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Muhyî ismi (30/50).
34/Sebe’ Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Fettâh ismi (34/26).
35/Fâtır Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Fâtır ismi (35/1), eş-Şekûr ismi (35/30).
39/Zümer Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Kâfî ismi (39/36).
40/Mü’min Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Hâlık ismi (40/62).
44/Duhân Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Muntekim ismi (44/16).
51/Zâriyât Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: er-Rezzâk ismi (51/58), el-Metîn ismi (51/58).
52/Tûr Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Berr ismi (52/28).
54/Kamer Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Melîk ismi (54/55).
55/Rahmân Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: Zu’l-Celâli ve’l-İkrâm ismi (55/27).
57/Hadîd Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Evvel, el-Âhir, ez-Zâhir, el-Bâtın isimleri (57/3).
59/Haşr Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Kuddûs, es-Selâm, el-Mü’min, el-Müheymin, el-Cebbâr, el-Mütekebbir, el-Mûsâvvir isimleri (59/23).
87/A’lâ Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-A’lâ ismi (87/1).
96/Alak Sûresi: Bu sûrede şu isim yer almaktadır: el-Ekrem ismi (96/3).
112/İhlâs Sûresi: Bu sûrede şu isimler yer almaktadır: el-Ahad ismi (112/1), es-Samed ismi (112/1).
“Allah’ın güzel adları vardır. O’nu, onlarla -o güzel adlarla- çağırın ve O’nun adlarında sapkınlık yapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.” 2196
Bu âyet-i kerimeden şu gerçekleri öğreniyoruz:
1- Allah Teâlâ’nın, Kur’ân-ı Kerim’de bize bildirdiği O’nun “Güzel İsimleri” vardır: “Allah, er-Rahman, er-Ramim, el-Melik, el-Kuddûs, es-Selâm, el-Mü’min, el-Müheymin, el-Azîz, el-Cebbâr, el-Mütekebbir, el-Khalik, el-Bârî, el-Mûsâvvir...” gibi...
2- Rabb’imiz, O’na duâ ederken bu Güzel Adlar’la O’nu anmamızı; dertlerimizi O’na dökerken, sorunlarımızın çözümünü O’ndan dilerken, düşmanlarımızın şerrinden ve tehlikelerden bizi koruması için O’nu imdadımıza çağırırken; günahlarımızı bağışlamasını, ibâdetlerimizi kabul buyurmasını ve bizi her iki cihanda mutlu kılmasını isterken hep bu güzel adlarla dilekte bulunmamızı emretmektedir.
2196] 7/A’râf, 180
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 503 -
3- O’nun bu güzel isimleri yerine, kendisine ait olduğunu bildirmediği yabancı birtakım adları O’na yakıştıranlara uymamızı ise kesin şekilde yasaklamaktadır. Şu halde putlara, ya da başka şeylere verilen adlarla O’na duâ etmekten sakınmak gerekir. Hatta yalnızca Allah Teâlâ’ya özel olmak üzere başka dillerde kullanılan, ancak bu “Güzel Adlar”’ın dışında kalan “Tanrı, Khudâ”, “Dieu” ve “God” gibi adlarla da O’na duâ etmemek daha doğru olur. Bu demektir ki mü’min kişi, Rabb’ine yönelip O’na bir dileğini iletirken, O’ndan medet, mutluluk ve af dilerken: “Ey Tanrım!”, “Ey Khudâ!”, “O my God!” yerine: Allahümme; Ya da kendi diliyle: Allah’ım; Ey Rabb’im; Ey Aziz ve Latif olan, Ey Rahman ve Rahim olan yüce Allah’ım ! diye duâya başlaması bu âyet-i kerime‘deki emre en uygun davranış olur.2197
“Esmâ’ül-Hüsnâ” tâbiri Kur’ân-ı Kerim’de dört kez geçmektedir. Bu da Allah Teâlâ’nın, “Güzel Adları”’nın, ne kadar önemli olduklarına ve Rabb’imize ancak bu adlarla yakarabileceğimize işaret etmektedir.
Kur’an, marifetullah (Allah’ı tanıma) bilgisini Allah’ın isim ve sıfatları yoluyla vermektedir. Kur’an’da yüz civarında isim ve sıfat bulunmaktadır. Bu isim ve sıfatların birçoğu müşrik ve münkirlerin Allah (c.c.) hakkındaki düşüncelerini reddetmek için zikredilmiştir. Birçoğunda da Allah, kendi kendisini tanıtmaktadır. “Nasıl bir Allah?” sorusu, Kur’an’da zikredilen “esmâü’l Hüsnâ ve sıfatların bildirdiği ve tanıttığı Allah” şeklinde cevaplandırılabilir.
“Âlemlerin Rabb’ı (terbiye edip yetiştiricisi) Allah’a hamd olsun.” 2198
“Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibâdet ediniz, umulur ki böylece korunmuş olursunuz. O Rab ki yeri sizin için bir zemin, göğü de tavan yaptı. Gökten size bir su indirdi. O su sebebiyle türlü meyvelerden size bir rızık çıkardı. Bunları bilerek sakın Allah’a endâd/ortaklar koşmayın.” 2199
“Gerçek şu ki, göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur. Hepsi O’na boyun eğmişlerdir.” 2200
“Rabbı ona ‘İslâm ol’ demişti. ‘Âlemlerin rabbine teslim oldum’ dedi.” 2201
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanların faydasına olan şeyleri denizde taşıyarak yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirdiği bir su ile ölmüş olan toprağı diriltmesinde, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında rüzgarları ve yer ile gök arasında emre amade bekleyen bulutları döndürmesinde, elbette düşünen bir topluluk için (Allah’ın varlığına ve birliğine dâir) birçok deliller vardır.” 2202
“İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp, O’na koştukları eşleri ilâh olarak benimseyenler ve onları Allah’ı severcesine sevenler vardır. Mü’minlerin Allah’ı sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir.”2203
2197] 7/A’râf, 180; 17/İsrâ, 110; 20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 24
2198] 1/Fâtiha, 1
2199] 2/Bakara, 21-22
2200] 2/Bakara, 116
2201] 2/Bakara, 131
2202] 2/Bakara, 164
2203] 2/Bakara, 165
- 504 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Kullarım sana Beni sorduğu vakit de ki: “Ben her halde yakınım. Duâ edenin duâsını bana duâ ettiği anda işitir, ona karşılık veririm. O halde kullarım da benim dâvetime uysunlar ve bana inansınlar, umulur ki doğru yolu bulurlar.” 2204
“Allah, kendinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. O, Hayy ve Kayyûmdur. Kendisini ne uyku yakalar ne de uyuklama. Göklerde ve yerde bulunanların hepsi O’nundur. İzni olmadan katında hiçbir kimse şefaat edemez. O, kullarının yapmakta olduklarını ve önceden yaptıklarını bilir (O’na hiçbir şey gizli kalmaz). O’nun dilemesi hâriç, insanlar O’nun ilminde8n hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O’nun kürsüsü (tahtı) gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine ağır gelmez. O, yücedir, büyüktür.” 2205
“Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O’dur. O’ndan başka ilâh yoktur. O mutlak güç ve hikmet sahibidir.” 2206
“(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir. De ki: ‘Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” 2207
“Allah kendine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan da gerçekten büyük bir günah işlemiştir.” 2208
“Allah’tan başka ilâh yoktur.” 2209
“De ki: Ey kitap ehli, Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin: Yalnız Allah’a kulluk yapıp ibâdet edelim (O’nun emrine itaat edelim). O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; birimiz, diğerini Allah’tan başka rablar edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse: Şâhit olun, biz müslümanlarız deyin.” 2210
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklı selim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır. Ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar (şöyle duâ ederler): “Rabbimiz sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru.” 2211
“Kendisi hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah’a şirk/ortak koştuklarından dolayı küfredenlerin kalplerine korku salacağız. Onların barınma yerleri ateştir. Zâlimlerin konaklama yeri ne kötüdür!”2212
“Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) “Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru.” 2213
“Allah sizin düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Velî (gerçek bir dost) olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.” 2214
2204] 2/Bakara, 186
2205] 2/Bakara, 255
2206] 3/Âl-i imran, 6
2207] 3/Âl-i İmrân, 31-32
2208] 3/Âl-i İmran, 48
2209] 3/Âl-i İmrân, 62
2210] 3/Âl-i İmrân, 64
2211] 3/Âl-i imran: 90-91
2212] 3/Âl-i İmrân, 151
2213] 3/Âl-i İmran, 191
2214] 4/Nisâ, 45
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 505 -
“Andolsun, ‘Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih’tir’ diyenler küfre düşmüştür. Oysa Mesih’in dediği (şudur:) ‘Ey İsrâiloğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibâdet edin. Çünkü O, kendisine ortak koşana şüphesiz cenneti haram kılmıştır, onun barınma yeri ateştir. Zulmedenlere yardımcı yoktur. Andolsun, ‘Allah üçün üçüncüsüdür’ diyenler küfre düşmüştür. Oysa tek bir ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylemekte olduklarından vazgeçmezlerse, onlardan inkâr edenlere mutlaka (acı) bir azab dokunacaktır.” 2215
“De ki: ‘Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen Allah’tan başkasını mı velî/dost edineceğim?’ De ki: ‘Bana müslüman olanların ilki olmam emrolundu.’ Ve ‘sakın Allah’a ortak koşan müşriklerden olma!’ (denildi).” 2216
“O ancak tek bir ilâhtır. ‘Doğrusu ben O’na ortak koşmanızdan mâsumum’ de.” 2217
“Şüphesiz Allah tohum ve çekirdeği yaran, ölüden diri, diriden ölü çıkarandır. İşte size vasıfları anlatılan o zat Allah’tır. O halde (ona imandan) nasıl çevriliyorsunuz?” 2218
“O gökten suyu indirendir. İşte Biz, bitip gelişen her bitkiyi onunla yetiştirdik. O bitkiden bir yeşillik çıkardık ki ondan birbiri üzerine binmiş taneler çıkarttık. Hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar, üzüm bağları, bir kısmı birbirine benzeyen, bir kısmı da benzemeyen zeytin ve nar bahçeleri çıkardık. Meyve verirken ve olgunlaştığı zaman her birinin meyvesine bakın! Kuşkusuz bütün bunlarda inanan bir toplum için ibretler vardır.” 2219
“İşte, Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilâh yoktur. O her şeyi yaratandır. O her şeye vekildir. Gözler O’nu görmez, O bütün gözleri görür. O latiftir, -her şeyden- haberdardır.” 2220
“De ki, Allah her şeyin rabbi iken ben O’ndan başka rab mı arayayım? Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Kendi (günah) yükünü taşıyan hiç kimse, bir başkasının (günah) yükünü taşımaz. Sonra dönüşünüz Rabbınızadır. (O) ayrılığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir.” 2221
“O her şeyin yaratıcısıdır.” 2222
“De ki, namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin rabbı Allah içindir. O’nun hiçbir şeriki/ortağı yoktur.” 2223
“De ki, Allah her şeyin rabbı iken, ondan başka bir rab mi arayayım?” 2224
“Rabbinizden size indirilen Kitab’a uyun. O’ndan başka dostlar edinerek onlara uymayın.” 2225
2215] 5/Mâide, 72-73
2216] 6/En’âm, 14
2217] 6/En’âm, 19
2218] 6/En’âm, 95
2219] 6/En’âm, 99
2220] 6/En’âm, 102 - 103
2221] 6/En’âm, 164
2222] 6/En’âm, 102; 13/Ra’d, 16; 39/Zümer, 62
2223] 6/En’âm, 163-164
2224] 6/En’âm, 164
2225] 7/A’râf, 3
- 506 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“...Dikkat edin, yaratmak da emretmek/hükmetmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!” 2226
“(Nuh): Ey kavmim! Allah’a ibâdet edin, sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur, dedi.” 2227
“Kıyâmet gününde, ‘biz bundan habersizdik’ demeyesiniz diye Rabbın Âdem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini aldı ve onları kendilerine şâhit tuttu ve dedi ki: ‘Ben sizin Rabbınız değil miyim?’ (Onlar da), ‘Evet, (Rabbımız olduğuna) şâhit olduk’ dediler.” 2228
“Esmâü’l-Hüsnâ (En güzel isimler) Allah’ındır. O’nu o isimlerle çağırın (adlandırın). O’nun isimleri konusunda ilhâd’a (eğriliğe) sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını göreceklerdir.” 2229
“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.” 2230
“De ki: Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Ya da o kulaklara ve gözlere kim sahiptir (onları yaratıp yöneten kimdir)? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? (Yaratma) işini kim düzenleyip yönetiyor? “Allah” diyecekler. O halde O’nun azâbından korunmuyor musunuz? İşte gerçek rabbınız Allah budur. Haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Öyleyse nasıl (haktan sapıklığa) çevriliyorsunuz?”2231
“Çeşitli tanrılar mı daha iyi, yoksa kahredici olan bir tek Allah mı? Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın taktığı (birtakım anlamsız) isimlerden başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur; ancak insanların çoğu bilmezler.” 2232
“Göklerde ve yerde bulunanlar ister istemez (Allah’a) secde ederler.” 2233
“Allah dedi ki: ‘İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. Öyleyse Benden, yalnızca Benden korkun.’ Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, din de (itaat ve kulluk da) yalnız O’nundur. Böyleyken, Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?” 2234
“Size ulaşan her nimet Allah’tandır. Sonra size bir sıkıntı dokunduğu zaman da yalnız O’na yalvarırsınız. Sonra, sizden o sıkıntıyı açıp kaldırdığı zaman, içinizden bir grup derhal rablarına ortak koşarlar.” 2235
“Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler edin. Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylanın yollarına git. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet çıkar. Orada insanlar
2226] 7/A’râf, 54
2227] 7/A’râf, 59
2228] 7/A’râf, 172
2229] 7/A’raf, 180
2230] 9/Tevbe, 31
2231] 10/Yûnus, 31-32
2232] 12/Yûsuf, 39-40
2233] 13/Ra’d, 15
2234] 16/Nahl, 51-52
2235] 16/Nahl, 53-54
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 507 -
için bir şifa vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır.” 2236
“Rabb’in, yalnız kendisine kulluk etmenizi... emretti.” 2237
“Kâfirler Beni bırakıp da kullarımı evliyâ/dostlar edineceklerini mi sandılar? Biz cehennemi kâfirlere bir konak olarak hazırladık.” 2238
“De ki: Ben de sizin gibi bir insanım. İlâhınızın tek bir ilâh olduğu bana vahyolunuyor. Kim rabbına kavuşmayı arzu ediyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbına yaptığı ibâdete hiç kimseyi ortak etmesin.” 2239
“O, göklerin, yerin ve bunların arasındaki her şeyin rabbidir. O’na kulluk et ve O’na kullukta sabret. Hiç O’nun (Allah’ın) adıyla anılan birini biliyor musun?2240
“Göklerde ve yerde bulunan her şey, Rahmân’a kul olarak gelecektir.” 2241
“Şüphe yok ki Ben, Ben Allah’ım… Benden başka ilâh yoktur; şu halde bana ibâdet et…” 2242
“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı yerlerin ve gökler(in nizamı, dengesi) bozulurdu. Demek ki arş’ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.” 2243
“O’nu bırakıp ilâhlar mı edindiler? De ki: ‘Kesin delilinizi getirin, işte benim ve ümmetimin kitabı ve benden öncekilerin kitapları.’ Hayır, onların çoğu gerçeği bilmez de yüz çevirirler.” 2244
“Senden önce gönderdiğimiz her peygambere; ‘Benden başka ilâh yoktur, Bana kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.” 2245
“Ümmetiniz bir tek ümmettir ve Ben de sizin Rabbinizim. O halde gereği gibi ibâdet edin.” 2246
“Hak yalnız Allah’tır. O’nu bırakıp ibâdet ettikleri ise bâtılın ta kendisidir. Doğrusu Allah yücedir, büyüktür.” 2247
“Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, azizdir.” 2248
“Andolsun ki Biz insanı çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık. Sonra onu emin ve sağlam karargâhta nutfe haline getirdik. Sonra nutfeyi bir kan pıhtısı haline soktuk; bu bir lokmacık eti kemiklere çevirdik. Bu kemikleri etle kapladık. Sonunda onu bambaşka bir yaratık olarak teşekkül ettirdik. -Yapıp- Yaratanların en güzeli olan Allah
2236] 16/Nahl, 68-69
2237] 17/İsrâ, 23
2238] 18/Kehf, 102
2239] 18/Kehf, 110
2240] 19/Meryem 65
2241] 19/Meryem, 93
2242] 20/Tâhâ, 14
2243] 21/Enbiyâ, 22
2244] 21/Enbiyâ, 24
2245] 21/Enbiyâ, 25
2246] 21/Enbiyâ, 92
2247] 22/Hacc, 62
2248] 22/Hacc, 74
- 508 -
KUR’AN KAVRAMLARI
pek yücedir.” 2249
“Allah her canlı şeyi sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üzerinde yürür, kimi dört ayağı üzerinde yürür. Allah dilediğini yapar. Çünkü Allah her şey kadirdir.” 2250
“Gökte burçları var eden, onların içinde bir kandil ve aydınlatıcı bir ay vareden Allah yüceler yücesidir.” 2251
“Yeryüzüne bir bakmadılar mı ki orada her güzel çiftten nice bitkiler yetiştirmişiz. Şüphesiz bunlarda birer nişane vardır; ama çoğu iman etmezler.” 2252
“Onlar benim düşmanımdır. Yalnız âlemlerin rabbi (benim dostumdur). Beni yaratan ve bana yol gösteren O’dur. Hastalandığım zaman bana şifâ veren O’dur. Beni öldürecek, sonra diriltecek O’dur. Ceza günü hatamı bağışlayacağını umduğum da O’dur. Rabbım, bana hüküm (yüksek bilgi, olgun hareket) ver ve beni sâlihler (zümresin)e kat.” 2253
“De ki: Hamdolsun Allah’a, selâm olsun seçkin kıldığı kullarına. Allah mı hayırlı yoksa O’na koştukları ortakları mı? (Onlar mı hayırlı) yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren mi? Çünkü biz onunla bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmediği güzel güzel bahçeler bitirmişizdir. Allah’la beraber başka bir ilâh mı var? Doğrusu onlar sapıklıkta devam eden bir kavimdir. (Onlar mı hayırlı) yoksa yeryüzünü oturmaya elverişli kılan, aralarından nehirler akıtan, onun için sabit dağlar yaratan, iki deniz arasına engel koyan mı? Allah’ın yanında başka ilâhlar var öyle mi? Doğrusu onların çoğu (hakikatleri) bilmiyorlar. (Onlar mı hayırlı) yoksa kendisine yalvardığı zaman bunalmışa karşılık veren ve başındaki sıkıntıyı gideren, sizi yeryüzünün hâkimleri yapan mı? Allah’ın yanında başka bir ilâh mı var? Ne kıt düşünüyorsunuz? (Onlar mı hayırlı) yoksa karanın ve denizin karanlıkları içinde size yolu bulduran, rahmetinin (yağmurunun) önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen mi? Allah’ın yanında başka bir tanrı var öyle mi? Allah onların koştukları ortaklardan çok yücedir, münezzehtir. (Onlar mı hayırlı) yoksa önce yaratan; sonra yaratmayı tekrar eden ve sizi hem gökten hem de yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber başka bir ilâh mı var? De ki: “Eğer doğru söylüyorsanız, kesin delilinizi getirin haydi.” 2254
“Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip ona tapınarak yalvarma. O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur.O’nun vechinden (zâtından) başka her şey helak olacaktır. Hüküm O’nundur. Ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.” 2255
“Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir? diye sorarsan, şüphesiz Allah’tır derler.” 2256
“Size gökten ve yerden rızık verecek Allah’tan başka yaratıcı mı var?” 2257
“(Allah) geceyi gündüzün içine katar, gündüzü de gecenin içine katar. Güneşi ve ayı emri altına almıştır. Her biri belirtilmiş bir süreye kadar akıp gidiyor. İşte (bütün bunları
2249] 23/Mü’minûn, 12-14
2250] 24/Nûr, 45
2251] 25/Furkan, 61
2252] 26/Şuarâ, 7-8
2253] 26/Şuarâ, 77-83
2254] 27/Neml, 59-64
2255] 28/Kasas, 88
2256] 29/Ankebût, 61
2257] 35/Fâtır, 3
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 509 -
yapan) Rabbınız Allah’tır. Mülk O’nundur. O’ndan başka (yalvarıp) çağırdıklarınız ise, bir çekirdek kabuğuna bile sahip değillerdir.” 2258
“Kendisine hayat verdiğimiz ölü toprak hakikatte bir ibret âyetidir. Çünkü Biz onu yağmurla dirilttik de ondan pek çok tarım ürünleri çıkardık. İşte onlar bundan yerler. Biz yeryüzünde nice nice hurma bahçeleri, üzüm bağları yarattık ve oralarda birçok pınarlar kaynattık. Onların meyvelerinden ve elleriyle bunlardan imal ettiklerinden yemeleri için (Bu nimetleri verdik). Hal böyle iken onlar şükretmezler mi? Yerin bitirdiklerinden, insanoğlunun kendi varlığından ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah’ı tesbih ederim. Gece de onlar için bir ibret âyetidir. Biz ondan gündüzü sıyırıp çekeriz de, onlar karanlıklara gömülürler. Güneş kendine mahsus yörüngesinde akıp gitmektedir. İşte bu aziz ve âlim olan Allah’ın takdiridir. Ay için bir takım menziller tayin ettik. Nihâyet o, eğri hurma dalı gibi olur da geri döner. Ne güneş aya yetişebilir ne de gece gündüzü geçebilir. Bunlardan her biri belli bir yörüngede yüzmeye devam ederler.” 2259
“O’nun işi bir şeyi yaratmak istediği zaman sadece ol demektir. Ve o şey derhal oluverir. Ve siz elbette sadece O’na döndürüleceksiniz.” 2260
“Gerçek, sizin ilâhınız hakikaten bir’dir.” 2261
“O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin rabbidir. Daima üstündür, çok bağışlayandır.” 2262
“De ki: ‘Ey câhiller! Bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?’ Ey Muhammed! And olsun ki sana da, senden önceki peygamberlere de vahyolunmuşıur. And olsun, eğer Allah’a ortak koşarsan amellerin şüphesiz boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun. Hayır, yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol. Onlar, Allah’ı gereği gibi takdir edemediler. Hâlbuki kıyâmet günü bütün yeryüzü O’nun tasarrufundadır. Gökler O’nun eliyle dürülüp bükülecektir. O, müşriklerin ortak koştuklarından münezzeh ve yücedir.” 2263
“Biz onlara ufuklarda ve kendilerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki, O (Kur’an)’ın gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şâhit olması yetmez mi?” 2264
“O, ilktir, sondur, zâirdir, bâtındır. O her şeyi bilendir.” 2265
“Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a aittir.” 2266
“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” 2267
“O gökte de ilâhtır, yerde de ilâhtır.” 2268
2258] 35/Fâtır, 13
2259] 36/Yâsin, 33-40
2260] 36/Yâsin, 82-83
2261] 37/Sâffât, 4
2262] 38/Sâd, 66
2263] 39/Zümer, 64-67
2264] 41/Fussılet, 37
2265] 41/Fussılet, 54
2266] 42/Şûrâ, 10
2267] 42/Şûrâ, 11
2268] 43/Zuhruf, 84
- 510 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Şüphesiz göklerde ve yerde iman edenler için bir çok âyetler vardır.” 2269
“Kesin olarak iman edenler için yeryüzünde işaretler vardır. Kendi nefislerinde de ibretler vardır. Görmüyor musunuz? Rızkınızda, size vâdedilen şeylerde semadadır. Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki bu vaad sizin konuşmanız gibi kesin ve gerektir.” 2270
“O, öyle bir Allah’tır ki, O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur. Gaybı ve şehâdeti (görülmeyeni ve görüleni) bilendir. O, rahmân ve rahîmdir (merhamet eden ve bağışlayandır). O, öyle bir Allah’tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mâlik ve sahiptir, münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah, puta tapanların ortak koştukları şeylerden münezzehtir. O, yaratan, var eden, varlıklara şekil veren Allah’tır. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar O’nun şânını yüceltmektedirler. O, gâlip olan, her şeyi hikmeti uyarınca yapandır.” 2271
“Üstlerinde kanatlarını açıp kapatarak uçan kuşları görmediler mi? Onları Rahmân olan Allah’dan başkası tutmuyor. Şüphesiz O her şeyi görmektedir.” 2272
“İnsan kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı sanar öyle mi? Evet, bizim onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz yeter.” 2273
“Ondan sonra yerküreyi yuvarlak şekilde yarattı.” 2274
“Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir?” 2275
“De ki; O Allah bir’dir. O Allah samed’dir (Hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şey Kendisine muhtaç olan; her şeyin kaynağı ve yaratıcısıdır). Hiç kimseyi doğurmamıştır. Hiç kimse O’nu doğurmamıştır. O’na benzeyen hiçbir şey de yoktur.” 2276
Hadis-i Şeriflerde Esmâü’l-Hüsnâ ve Allah’ın Bazı İsim ve Sıfatları
“Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Onları kim ezberlerse cennete girer. Allah tektir, teki sever.”2277 Diğer rivâyet şöyledir: “Gerçekten Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Bir müstesnâ yüz isim! Bunları kim sayarsa cennete girer.” 2278
Hadîs-i şerifte2279 zikri geçen 99 isim şunlardır: Allah, er-Rahmân, er-Rahîm, el-Melik, el-Kuddûs, es-Selâm, el-Mü’min, el-Müheymin, el-Azîz, el-Cebbâr, el-Mütekebbir, el-Hâlık, el-Bâri’, el-Mûsâvvir, el-Gaffâr, el-Kahhâr, el-Vehhâb, er-Rezzâk, el-Fettâh, el-Alîm, el-Kâbıd, el-Bâsıt, el-Hâfıd, er-Râfi, el-Muiz, el-Müzill, el-Basîr, es-Semi’, el-Hakem, el-Adl, el-Lâtîf, el-Habîr, el-Halîm, el-Azîm, el-Gafûr, eş-Şekûr, el-Aliyy, el-Kebîr, el-Hafîz, el-Mukît, el-Hasîb, el-Celîl, el-Kerîm, er-
2269] 45/Câsiye, 3
2270] 51/Zâriyât, 20-23
2271] 59/Haşr, 22-24
2272] 67/Mülk, 19
2273] 75/Kıyâme, 3-4
2274] 79/Nâziât, 30
2275] 95/Tîn, 8
2276] 112/İhlâs, 1-4
2277] Müslim, Zikir 5, hadis no: 2677
2278] Müslim, Zikir 6, hadis no: 2677
2279] Sünenü’t-Tirmizî, Deavât 83, hadis no: 3507
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 511 -
Rakîb, el-Mücîb, el-Vâsi’, el-Hakîm, el-Vedûd, el-Mecîd, el-Bâis, eş-Şehîd, el-Hakk, el-Vekîl, el-Kaviyy, el-Metîn, el-Veliyy, el-Hamîd, el-Muhsî, el-Mübdî, el-Muîd, el-Muhyî, el-Mümît, el-Hayy, el-Kayyûm, el-Vâcid, el-Mâcid, el-Vâhid, es-Samed, el-Kâdir, el-Muktedir, el-Mukaddim, el-Muahhir, el-Evvel, el-Âhir, ez-Zâhir, el-Bâtın, el-Vâli, el-Müteâlî, el-Berr, et-Tevvâb, el-Müntakim, el-Afüvv, er-Raûf, Mâlikü’l-Mülk, Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm, el-Muksit, el-Câmi’, el-Ganiyy, el-Muğni, el-Mâni’, ed-Dârr, en-Nâfi’, en-Nûr, el-Hâdi, el-Bedî’, el-Bâkî, el-Vâris, er-Reşîd, es-Sabûr.
“Ben Allah hakkında sizden daha çok bilgiye sahibim ve benim haşyetim/Allah’tan korkum, sizinkinden daha fazladır.” 2280
“Mü’minler, Allah indindeki ukubeti/azapları bilselerdi, hiç biri Cenneti ümid etmezdi. Kâfirler de Allah’ın rahmetinin ne kadar çok olduğunu bilselerdi, hiç biri O’nun rahmetinden/ cennetinden ümit kesmezdi.” 2281
“ Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) ölmek üzere olan bir gencin yanına girmişti. Hemen sordu: “Kendini nasıl buluyorsun?” Hasta: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, Allah’tan ümidim var; ancak günahlarımdan korkuyorum.’ diye cevap verdi. Rasûlullah (s.a.s.) da şu açıklamayı yaptı: “Bu durumda olan bir kulun kalbinde (ümit ve korku) birleştimi Allah, o kulun ümid ettiği şeyi mutlaka verir ve korktuğu şeyden de onu emin kılar.” 2282
“Sizden kimse nefsini hakîr görmesin.” ‘Ey Allah’ın rasûlü, kişi nefsini nasıl hakîr görür?’ “Allah için üzerine söz terettüp eden fena bir durum görür, fakat hiç ağzını açmaz. Cenâb-ı Hak kıyâmet günü kendisine sorar: ‘Şu falanca şey hakkında gerçeği söylemekten seni ne alıkoydu?’ O kul cevap verir: ‘Halk korkusu!’ Allah o zaman şöyle der: ‘Asıl Benden korkman gerekirdi.” 2283
“Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 2284
Adiy bin Hâtem, Rasûlullah’ın yanına girdi. Peygamberimiz şu âyeti okuyordu: “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.”2285 Adiy: “Yâ Rasûlallah, hıristiyanlar din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları rab ve ilâh edinmiyorlar ki” dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Onlara haramı helâl, helâlı da haram yaptılar, onlar da uymadılar mı din adamlarına?” Adiy: “Evet” dedi. Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara ibâdettir.” 2286
“Sizin hakkınızda en çok korktuğum küçük şirktir.” ‘Küçük şirk nedir ey Allah’ın
2280] Buhâri, Edeb 72; Müslim, Fezâil 127-128
2281] Müslim, Tevbe 23 hadis no: 2755; Tirmizî, Deavât 108, hadis no: 3536; Kütüb-i Sitte Terc. c. 6, s. 355
2282] Tirmizî, Cenâiz 11, hadis no: 983; İbn Mâce, Zühd 31, hadis no: 4261; Kütüb-i Sitte Terc. c. 6, s. 351
2283] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 6, s. 349
2284] İbn Mâce, hadis no: 4205
2285] 9/Tevbe, 31
2286] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292; Tirmizî şerhi Tuhfetu’l-Ahvezî, hadis no: 5093
- 512 -
KUR’AN KAVRAMLARI
elçisi?’ diye sordular. “Riyâdır. Allah Teâlâ, kıyâmet günü insanların amellerinin karşılıklarını verdiği zaman riyâkârlara: ‘Dünyada kendilerine gösteriş yapmakta olduklarınıza gidin. Bakın bakâlim, onların yanında bir karşılık bulacak mısınız?’ buyurur.” 2287
“Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.” 2288
“İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.” 2289
“Kim, insanların kızması pahasına Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı ederse Allah o kimseyi insanların nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gazabına rağmen insanları râzı ederse, artık onu Allah’ın azabından hiçbir şekilde kurtarmak mümkün olmaz.” 2290
“Onlar (Allah’ın velîleri) öyle kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah hatırlanır, zikredilir.” 2291
“Allah bir kulunu sevdimi onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olur. Bu kul Allah’tan bir şey dilese dileği kabul edilir. Allah’a sığındığında da Allah onu korur. Allah velîsine düşman olan kimselere harb ilân eder.” 2292
“Aziz ve celil olan Allah Teâlâ, kıyâmet gününde şöyle diyecek; ‘Benim celalım adına birbirlerini sevenler nerede? Gölgemden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı şu günde onları gölgemde gölgelendireyim.” 2293
“Allah Teâlâ buyuruyor ki: ‘Benim celalım adına birbirini sevenler var ya! Onlar için orada öyle minberler vardır ki, peygamberler ve şehidler bile onlara gıpta ederler.” 2294
“Allah, bir kulu sevdiğinde, o kulu meleklere de insanlara da sevdirir. Bir kula buğzedince de meleklere ve insanlara da o kula karşı buğzettirir.” 2295
“Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: ‘Ben kulumun Beni sandığı gibiyim ve Bana duâ ettiği, Beni zikrettiği zaman onunla beraberim. Kim Beni kendi nefsinde zikrederse (içinden geçirirse), Ben de onu kendi nefsimde zikrederim (içimden geçiririm). Kim Beni kalabalıkta, bir cemaat içinde zikrederse, Ben de onu, ondan daha hayırlı bir cemaat içinde zikrederim. O, Bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir arşın (adım) yaklaşırım. O Bana bir arşın yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç yaklaşırım. O Bana yürüyerek gelirse Ben ona koşarak giderim. Kim Bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, Ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.” 2296
“İçerisinde Allah zikredilen evlerin misali ile içerisinde Allah zikredilmeyen evlerin misali, diri ile ölünün misali gibidir.” 2297
“Allah’ı unutarak lüzumsuz konuşmalara dalmayın. Çünkü Allah hatırlanıp
2287] Tirmizî, Hudûd 24, hadis no: 1457, 4/58; Müsned, Ahmed bin Hanbel
2288] Ebû Dâvud, 3, hadis no: 4599
2289] Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr
2290] Tirmizî, Zühd 64
2291] Dürrü’l Mensur, 4/370; naklen Elmalılı, 4/495
2292] Buhârî, Rekaik 38; İbn Mâce, Fiten 16
2293] Müslim, Birr 37, hadis no: 2566
2294] Tirmizî, Zühd 53, hadis no: 2391; Kütüb-i Sitte Terc. 10/139
2295] Buhârî, Tevhid 33, Edeb 41; Müslim, Birr 157
2296] Buhârî, Tevhid 15, 35, 50; Müslim, Zikir 2, hadis no: 2675, 4/2061, Tevbe 1; Tirmizî, Deavât 142, hadis no: 3598
2297] Buhârî, Deavât 66; Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn 211, hadis no: 779
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 513 -
zikredilmeden yapılan uzunca konuşmalar, kalbi katılaştırır. Allah’tan en uzak olan kimse, kalbi katı olandır.” 2298
“Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere otururlarsa, melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar, üzerlerine sekiyne (huzur, feyiz) iner ve Allah onları yanındakilere (meleklere) zikreder.” 2299
“Kim bir yere oturur ve orada Allah’ı zikretmez (ve hiç zikretmeden kalkar) ise Allah’tan ona bir noksanlık vardır. Kim bir yere yatar, orada Allah’ı zikretmezse, ona Allah’tan bir noksanlık vardır. Kim bir müddet yürür ve bu esnâda Allah’ı zikretmezse, Allah’tan ona bir noksanlık vardır.”2300 Hadis, Tirmizî’de şu şekilde gelmiştir: “Bir cemaat bir yerde oturur ve fakat orada Allah’ı zikretmez ve peygamberlere salât okumazlarsa, üzerlerine bir ceza vardır. (Allah) Dilerse onlara azab eder; dilerse mağfiret eder.” 2301
“Dünya mel’undur, içindekiler de mel’undur; ancak Allah Teâlâ’yı zikir ve zikrullah’a yardımcı olanlarla âlimler ve ilim öğrenenler hâriç.”2302 Bu hadis, farklı şekillerde de rivâyet edilmiştir: “Dünya mel’undur, Allah için olanlar hâriç.”, “Dünya mel’undur, içindekiler de mel’undur; emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker ve zikrullah hâriç.”, “Dünya mel’undur, içindekiler de mel’undur; Allah’ın rızâsı için yapılanlar hâriç.” 2303
“Kim akşamdan temizlik üzere (abdestli olarak) zikredip uyursa (uyku bastırıncaya kadar Allah’ı zikrederse) ve geceleyin de uyanıp Allah’tan dünya veya âhiret hayırlarından bir şey isterse, Allah Teâlâ, istediğini mutlaka ona verir.” 2304
“Allah’ın, yollarda dolaşıp zikredenleri araştıran melekleri vardır. Allah Teâlâ’yı zikreden bir cemaate rastlarlarsa, birbirlerini ‘aradığınıza gelin’ diye çağırırlar. (Hepsi gelip) onları kanatlarıyla kuşatarak dünya semâsına kadar arayı doldururlar. Allah, -onları en iyi bilen olduğu halde- meleklere sorar: ‘Kullarım ne diyorlar?’ ‘Seni tesbih ediyorlar, Sana tekbir okuyorlar, Sana tahmîd (el-hamdü lillâh) okuyorlar. Sana ta’zim (temcid) ediyorlar’ derler. Rab Teâlâ sormaya devam eder: ‘Onlar Beni gördüler mi?’ ‘Hayır!’ derler. ‘Ya görselerdi ne yaparlardı?’ ‘Eğer Seni görselerdi ibâdette çok daha ileri giderler; çok daha fazla ta’zim, çok daha fazla tesbihde bulunurlardı’ derler. Allah tekrar sorar: ‘Onlar ne istiyorlar?’ ‘Senden cennet istiyorlar.’ ‘Cenneti gördüler mi?’ der. ‘Hayır Ey Rabbimiz!’ derler. ‘Ya görselerdi ne yaparlardı?’ der. ‘Eğer görselerdi, derler, ‘cennet için daha çok hırs gösterirler, onu daha ısrarla isterler, ona daha çok rağbet gösterirlerdi.’ Allah Teâlâ sormaya devam eder: ‘Neden istiâze ediyorlar (sığınıyorlar)?’ ‘Cehennemden istiâze ediyorlar’ derler. ‘Onu gördüler mi?’ der. ‘Hayır Rabbimiz, görmediler!’ derler. ‘Ya görselerdi ne yaparlardı?’ der. ‘Eğer cehennemi görselerdi ondan daha şiddetli kaçarlar, daha şiddetli korkarlardı’ derler. Bunun üzerine Rab Teâlâ şunu söyler: ‘Sizi şâhid kılıyorum, onları affettim!” Rasûlullah (s.a.s.) sözüne devamla şunu anlattı: “Onlardan bir melek der ki: ‘Bunların arasında falanca günahkâr kul da var. Bu onlardan değil. O başka bir maksatla uğramıştı, oturuverdi.’ Allah Teâlâ; ‘Onu da affettim, onlar öyle bir cemaat ki, onlarla oturanlar da onlar sâyesinde bedbaht olmazlar’ buyurur.” 2305
2298] Tirmizî, Zühd, 62
2299] Müslim, Zikir 25, 30, hadis no: 2689, 2700, 4/2069; Tirmizî, Deavât 7, hadis no: 3375
2300] Ebû Dâvud, Edeb 31, 107, hadis no: 4856, 5059; Tirmizî, Deavât 8, hadis no: 3377
2301] Tirmizî, Deavât 8, hadis no: 3377
2302] Tirmizî, Zühd 14, hadis no: 2323; İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4112
2303] K. Sitte Terc. 7/238-239
2304] Ebû Dâvud, Edeb 105, hadis no: 5042; Tirmizî, Deavât 100, hadis no: 3525
2305] Buhârî, Deavât 66; Müslim, Zikr 25, hadis no: 2689; Tirmizî, Deavât 140, hadis no: 3595
- 514 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Allah’ı zikreden bir cemaatle sabah namazı vaktinden güneş doğuncaya kadar birlikte oturmam, bana İsmâil’in oğullarından dört tanesini âzâd etmemden daha sevimli gelir. Allah’ı zikreden bir cemaatle ikindi namazı vaktinden güneş batışına kadar oturmam dört kişi âzâd etmemden daha sevimli gelir.”2306 Burada, Allah’ı zikirden maksat, her çeşit zikir olabilir: Kur’an tilâveti, tesbih, tehlil, tahmid, salevât, ilimle meşgul olmak, tefsir, hadis gibi şer’î ilimlerin öğrenilmesidir. 2307
“Abdest imanın yarısıdır. Elhamdü lillâh mizanı (amel terazisini) doldurur; sübhânallahi ve’lhamdü lillâh arz ve semâ arasını doldurur. Namaz nurdur; sadaka burhandır; sabır ziyâdır; Kur’an ise, lehine veya aleyhine bir hüccettir. Herkes sabahleyin kalkar, nefsini (Allah’a veya şeytana) satar; kimisi kurtarır, kimisi de helâk eder.”2308 Hadisin Tirmizî’de gelen başka bir vechi şöyledir: “Tesbih mîzânın yarısıdır; elhamdü lillâh mîzan doldurur; tekbir ise gökle yer arasını doldurur. Oruç sabrın yarısıdır; temizlik imanın yarısıdır.”
“Size amellerinizin en iyisini, Rabbinizin huzurunda en temizini ve derecelerinizde en yükseğini, altın ve gümüş infak etmekten daha hayırlısını, düşmanla karşı karşıya gelip siz onların, onlar sizin boyunlarınızı vurmaktan daha iyisini söyleyeyim mi?” buyurdu. ‘Evet’ dediler. “Allah’ı zikir” dedi. 2309
Muaz bin Cebel, Allah’ın Rasûlünden duyduğu son sözün şu olduğunu anlatıyor: ‘Allah’a hangi amel daha hoş gelir?’ dedim. “Dilin, Allah’ı zikirle ıslanmış olarak ölmen” buyurdu. 2310
“Her şeyin bir cilâsı vardır; kalplerin cilâsı da Allah’ı zikretmektir. İnsanı Allah’ın azâbından en çok koruyacak şey, ancak zikrullahtır.” ‘Allah yolunda cihad da mı (zikirden hayırlı) değil?’ dediler. “Hayır, kesilinceye kadar vuruşsa dahi” dedi. 2311
“Sübhânallahi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber’ demem, benim için güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha sevgilidir.” 2312
“Bir kimse günde yüz defa, ‘Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke leh, lehu’l-mülkü ve lehu’l-hamdu ve hüve alâ külli şey’in kadîr (Allah’tan başka ilâh yoktur. O’nun şerîki/ortağı yoktur; mülk O’nundur, hamd de O’na mahsustur. Hem O her şeye kaadirdir)’ derse, o kimse için on köle (âzât etme) dengi sevap olur. Ve kendisine yüz hasene yazılır; yüz günahı da silinir. O gün, akşamlayıncaya kadar şeytandan muhâfaza olur. Onun yaptığından daha faziletli bir işi kimse yapamaz. Meğer ki, onun yaptığından fazla yapsın. Ve bir kimse günde yüz kere ‘Sübhânallahi ve bihamdihî (Allah’ı hamdiyle birlikte tenzih ederim)’ derse; günahları denizin köpüğü kadar bile olsa sâkıt olur.” 2313
“İki kelime vardır ki, dile hafif, mîzanda ağır, Allah’a makbuldürler. (Bunlar:) ‘Sübhânallahi ve bihamdihî, sübhânallahi’l-azîm (Allah’ı hamdiyle birlikte tenzih ederim. Yüce Allah’ı tenzih ederim)’ (kelimeleridir).” 2314
“Sübhânallahi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber (Allah’ı tenzih ederim,
2306] Ebû Dâvud, İlm 13, hadis no: 3667
2307] K. Sitte, c. 6, s. 520
2308] Müslim, Tahâret 1, hadis no: 223; Tirmizî, Deavât 91, hadis no: 3512; Nesâî, Zekât 1
2309] Tirmizî, Deavât 6
2310] et-Terğîb 2/395, Taberânî’den
2311] Buhârî, Deavât 5
2312] Müslim, Zikir 10
2313] Müslim, Zikir, 28, hadis no: 2691
2314] Müslim, Zikir 31, hadis no: 2694
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 515 -
hamd Allah’a mahsustur ve Allah’tan başka ilâh yoktur. Allah her şeyden büyüktür)’ demem, benim için, üzerine güneş doğan her şeyden daha makbuldür.”2315
Mus’ab bin Sa’d (r.a.) anlatıyor: Bana babam rivâyet etti. (Dedi ki: ‘Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanındaydık. “Biriniz her gün bin sevap kazanmaktan âciz midir?” diye sordu: “Yüz kere tesbih eder (Sübhânallah der) ve kendisine bin sevap yazılır. Yahut üzerinden bin günah indirilir” buyurdu. 2316
“Bir kimse her namazın sonunda Allah’a otuz üç defa tesbih, otuz üç defa hamd eder, otuz üç defa da tekbirde bulunursa, bunların toplamı doksan dokuz eder. Yüzün tamamında da: ‘Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke leh, lehu’l-mülkü ve lehu’l-hamdu ve hüve alâ külli şey’in kadîr’ derse, günahları denizin köpüğü kadar bile olsa (yine) affolunur.” 2317
“Cennet kapıları, şüphesiz kılıçların gölgeleri altındadır.” Rasûlullah’ın bu sözünü duyan bir mücâhid, kılıcının kınını kırıp attı. Sonra elinde kılıcıyla düşmanın üzerine yürüdü ve ölünceye kadar düşmanla savaştı. 2318
“Kim Allah’ın adını, hükmünü yüceltmek, her şeyin üstüne çıkarmak için savaşırsa, o Allah yolundadır.” 2319
“Kim Allah için tevâzu ederse Allah onu yükseltir. Kim de kibirlenirse Allah onu alçaltır. Kim Allah’ı çok zikreder/anarsa, Allah onu sever.”2320 buyurmuştur. Bir hadis rivâyetinde Allah’ın (c.c.) şöyle dediği nakledilir: “Kulum Bana, en çok, farz ibâdetlerle yaklaşır. Kulum, nâfile ibâdetlerle de Bana yaklaşmağa devam eder. O kadar yaklaşır ki onun işiten kulağı Ben olurum, Benimle işitir. Gören gözü Ben olurum, o Benimle görür. Tutan eli Ben olurum, o Benimle tutar. Yürüdüğü ayağı Ben olurum, o Benimle yürür.” 2321
“İnnallahe cemîlun yuhıbbu’l-cemâl -Allah güzeldir, güzeli sever-.” 2322
Ebû Rezîn el-Akîl, kendisine: “Ey Allah’ın elçisi, iman nedir?” diye sorunca: “Allah ve Rasûlünün, sana, her şeyden daha sevgili olmasıdır”2323 buyurmuştur.
“Hiçbiriniz, Allah ve Rasûlü, kendisine her şeyden daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.” 2324
“İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.” 2325
“Allah bir kulu sevince, Cebrâil’i çağırıp: ‘Ben falanı sevdim, sen de sev!” der. Cebrâil de onu sever. Sonra onun için yer (halkın)da kabul konulur (insanlar da onu severler).” 2326
2315] Müslim, Zikir 32, hadis no: 2695
2316] Müslim, Zikir 37, hadis no: 2698; Buhârî Deavât, Bed’ul-Halk; Tirmizî Deavât; İbn Mâce, Sevâbu’t-Tesbîh
2317] Müslim, Mesâcid, 146, hadis no: 597
2318] Müslim, İmâre 146; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 23
2319] Buhârî, İlim 45, 1/42, Cihad 15, 4/24; Müslim, İmâre 149-150, hadis no: 1904, 3/1512; İbn Mâce, Cihad 13, hadis no: 2783, 1/931; Ahmed bin Hanbel, 4/392, 397, 402, 405, 417
2320] İbn Mâce, Zühd 16
2321] Buhârî, Rikak 38; Ahmed bin Hanbel, VI/256
2322] Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10; Ahmed bin Hanbel, IV/133, 134, 151
2323] Ahmed bin Hanbel, IV/11
2324] Nesâî, İman 2-4; İbn Mâce, Fiten 23; Ahmed bin Hanbel, IV/11
2325] Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr
2326] Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6, Edeb 41, Tevhid 33; Müslim, Birr 157; Tirmizî, Tefsîru Sûre 19; Muvattâ, Şi’r 15; Ahmed bin Hanbel, II/267, 341, 413
- 516 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Kişi, Allah ve Rasûlünü, o ikisi dışında kalan her şeyden daha çok sevmedikçe imanın tadını bulamaz.” 2327
“Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.” 2328
“...Allah sizin sûret ve kalıplarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar...” 2329
“(Ancak) Allah için seven, Allah için buğz eden/nefret duyan, Allah için veren ve Allah için sıkılık yapıp vermezlik yapan kişi imanını kemâle erdirmiş, olgunlaştırmıştır.” 2330
“Allah’ım, Seni sevmeyi ve Seni seveni sevmeyi ve Senin sevgine beni yaklaştıracak şeyi sevmeyi bana nasip et ve Senin sevgini bana kendimden, âilemden ve (sıcak ve harâretli günde) soğuk sudan bana daha sevimli kıl.” 2331
Ebû Rezîn el-Akîl, kendisine: “Ey Allah’ın elçisi, iman nedir?” diye sorunca, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle cevap vermiştir: “Allah ve Rasûlünün, sana, her şeyden daha sevgili olmasıdır” 2332
“Hiçbiriniz, Allah ve Rasûlü, kendisine her şeyden daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.”2333
“Allah’ın kulları arasında bir grup var ki, onlar ne peygamberlerdir, ne şehidlerdir. Üstelik kıyâmet günü Allah indindeki makamlarının yüceliği sebebiyle peygamberler ve şehidler onlara gıpta ederler.” Orada bulunanlar sordu: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, onlar kimdir, bize haber verir misin?’ “Onlar, aralarında kan bağı ve dünya menfaati için birbirlerine bağlı olmadıkları halde, Allah’ın nûru (Kur’an) adına birbirlerini sevenlerdir. Allah’a yemin ederim ki, kesinlikle onların yüzleri nurdur. Onlar bir nur üzeredirler. Halk korkarken onlar korkmazlar; insanlar üzülürken onlar üzülmezler.” Ardından da şu âyeti okudu: “İyi bilin ki, Allah’ın velîlerine/dostlarına korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” 2334
“İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’ deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar müstesna; iç yüzlerinin muhasebesi ise Allah’a aittir.” 2335
Abdullah bin Mes’ûd dedi ki: “Rasûlullah (s.a.s.) bize karşı yaptığı bir konuşmasında dedi ki: “Kendisinden başka ilâh olmayan (Allah) hakkı için söylüyorum: Allah’tan başka hiçbir ilâh bulunmadığına, benim de Allah’ın peygamberi olduğuma şehâdet eden bir kimsenin kanı ancak şu üç şeyden biri dolayısıyla helâl olur: İslâm’ı terkedip İslâm cemaatinden ayrılan, evli olduğu halde zinâ eden ve birisini öldürdüğü için (kısas cezâsı olarak) öldürülmesi gereken.” 2336
2327] Buhârî, İman 9; Müslim, İman 67; Tirmizî, İman 10
2328] Ebû Dâvud, 3, hadis no: 4599
2329] Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34; Ebû Dâvud, Edeb 40; Tirmizî, Birr 18
2330] Et-Tâc, c. 5, s. 78
2331] Tirmizî, Deavât 72, 73
2332] Ahmed bin Hanbel, IV/11
2333] Nesâî, İman 2-4; İbn Mâce, Fiten 23; Ahmed bin Hanbel, IV/11
2334] 10/Yûnus, 62; Ebû Dâvud, Büyû’ 78, hadis no: 3527; Kütüb-i Sitte Terc. 10/142
2335] Buhâri, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104; Tirmizî, Tefsir 78; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
2336] Müslim, Kasâme 25-26; Ebû Dâvud, Hudûd 1; Nesâî, Tahrîmu’d-Dem’ 5, 14; İbn Mâce, Hudûd 1
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 517 -
“…Her kim ‘Lâ ilâhe illâllah’ der ve Allah’tan başka tapınılan şeyleri reddederse, onun malına ve canına haksız yere dokunmak haram olur. Hesabı Allah’a kalmıştır.” 2337
“Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun Rasulü olduğuna şehâdet eden kimseye Allah ateşi haram kılmıştır.” 2338
Ebû Zer (r.a.)’in rivâyet ettiğine göre Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Cebrail (a.s.) bana gelerek; ‘Ümmetinden kim Allah’a herhangi bir şeyi şirk koşmadan ölürse cennete girer müjdesini verdi.” Ben, (hayretle) zina ve hırsızlık yapsa da mı? diye sordum. “Evet, hırsızlık etse de, zina yapsa da” cevabını verdi. Ben tekrar: ‘Yani hırsızlık etse, zina yapsa da ha?’ dedim. “Evet, bunları yapsa da (Cennete girecektir)” buyurdu. Ben aynı soruyu dördüncü defa sorunca; “Ebû Zerr’in burnu kırılsa (patlasa) da Cennete girecektir” buyurdu. 2339
“Allah’a inanıp, O’na hiç bir şeyi ortak koşmayan Cennet’e girmiştir. Allah’a inanıp da, O’na şirk koşan ise Cehenneme girmiştir.” 2340
“Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 2341
Allah Lafzı; Anlam ve Mâhiyeti
Allah; Kâinatın ve kâinatta bulunan tüm varlıkların yaratıcısı, koruyucusu olan tek varlık, ibâdet edilmeye lâyık tek Rab, Mevlâ, Hüdâ’ya ait özel isimdir. Allah; En yüce varlık olarak inanılan, bütün kemâl sıfatları şahsında bulunduran ve her türlü noksan sıfatlardan uzak olan gerçek Ma’buddur. Varlığı zorunlu olan tek yaratıcıya ait yüce bir isim. Bu isimle çağrılan bir başka varlık olmamıştır, olmayacaktır da.
Allah ismi, ifâde ettiği İlâhî mânâsıyla yalnız Allah’a aittir ve hiçbir kelime bu ismin anlamını ve muhtevâsını ifâde gücüne sahip değildir. Bu isim başkası için de kullanılamaz.2342 İsmin, ait olduğu yaratıcı, bir olduğundan, ikili ve çoğulu da yoktur. Ancak cinsleri olan varlıkların isimleri çoğul yapılabilir. Cinsleri olmayanın ismi de çoğul yapılamaz. Lisanımızda “şehirler” denilir ancak yine bir şehir olan fakat bir ikincisi olmayan İstanbul için “İstanbullar” denilerek çoğul yapılamaz. Ancak muhtelif lisanlarda Allah Teâlâ’nın ayrı ayrı isimleri olabilir. Türkçe’de Tanrı, Farsça’da Hudâ, İngilizce’de God, Fransızca’da Dieu gibi. Ne var ki bu isimler “Allah” gibi özel isim değildir. İlâh, rab, ma’bud gibi cins isimdirler. Arapça’da ilâhın çoğuluna “âlihe”, rabbın çoğuluna “erbâb” denildiği gibi Farsça’da Hudâ’nın çoğulu da “hudâyân” ve lisanımızda da “tanrılar”, rablar, ilâhlar, ma’budlar denilir. Çünkü bu isimler gerçek ma’bud -Allah- için kullanıldığı gibi, Allah’ın dışında gerçek olmayan bir nice ma’bud kabul edilen şeyler için de kullanıla gelmiştir. Eski Türklerde gök tanrısı, yer tanrısı; Yunanlılar’da
2337] Müslim, İman 35, hadis no: 21, 1/52
2338] Buhârî, İlim, 49
2339] Müslim, İman 153-154, hadis no: 94, 1/94-95; Tirmizî, İman 18, hadis no: 2644, 5/27; Buhârî, Tevhid 33; K. Sitte, 2/205
2340] Müslim, İmân, 152
2341] İbn Mâce, hadis no: 4205
2342] 19/Meryem, 65
- 518 -
KUR’AN KAVRAMLARI
güzellik tanrıçası, bereket tanrısı vs. olduğu gibi. Hâlbuki “Allahlar” denilmemiş ve denilemez. Mânâsındaki birlik ve özel isim olması nedeniyle Allah ne tanrı kelimesiyle ne de bir başka kelimeyle tercüme edilebilir.
İslâm’ın temel ilkesi olan “Lâ İlâhe İllâllah” tevhid kelimesi, meselâ Fransızca’ya tercüme edildiği zaman “Diyöden başka diyö yok” Türkçe’ye aktarılmasında “İlâhtan başka ilâh yoktur.” denir. O zaman da Allah kelimesi “ilâh” kelimesiyle tercüme edilmiş olur. Bu da yanlış bir tercümedir. Çünkü ilâh cins isimdir, Allah ise özel isimdir. Kelime-i Tevhid “tanrı” kelimesiyle Türkçe’ye çevrildiğinde aynı çarpıklık ve yanlışlık ortaya çıkar. “Allah” kelimesinin kökenini araştıran dil bilimcileri bu konuda birçok beyanlarda bulunmuşlarsa da en kuvvetli görüş; bu kelimenin Arapça olup herhangi bir kelimeden türetilmeden aynen kullanıldığı ve has bir isim olduğudur.
Allah; kendi iradesiyle evreni yoktan var eden, ona belli bir düzen veren, gökleri ve yerleri ve bunlarda en küçüğünden en büyüğüne kadar canlıları yaratan, onlara hayat ve rızık veren, öldüren-dirilten, dilediğini dilediği şekilde idare ve tasarrufu altında bulunduran, varlığı bir başka etkenle değil, kendinden olan, her şeyi bilen, gören, işiten, yarattıklarında en ufak bir çarpıklık ve dengesizlik bulunmayan, her şeye gücü yeten, bütün mülkün gerçek sahibi, emir ve hüküm koymaya tek yetkili; övülmeye, itaat edilmeye, şükredilmeye gerçek lâyık, bir benzeri daha bulunmayan, bütün varlıkların, güneşin, ayın, gök ve yer cisimlerinin itirazsız itaat ettiği, boyun eğdiği, ismini ululadığı, ibâdet edilmeye lâyık Hak mabud. Allah, mabud olduğu için Allah değil, Allah olduğu için mabudtur. Onun İlâh oluşu, ibâdete lâyık oluşu, bir başka sebepten değil; kendi ‘zat’ının yüceliğindendir. insanlar zaman zaman putlara, ateşe, güneşe, yıldızlara, millî kahramanlara veya hakkında korku ve ümit besledikleri herhangi bir şeye tapınmışlar; bu hâlleriyle de onları ilâh ve mabud edinmişler, bilâhare bunlardan cayarak, onları tanımaz ve tapınmaz olmuşlardır. O zaman da daha evvel mabudlaştırdıkları varlıkların mabudluk vasıfları yok olur. Hülâsa Allah’ın dışındakiler ancak insanların mabudlaştırmalarıyla mabud telâkki edilebildikleri hâlde Allah, bütün beşer ona inansa da, inanmasa da; ibâdet etse de etmese de o, zatıyla Allah olduğu için ibâdete lâyıktır. Beşerin inkârı onu Allah olmaktan uzaklaştıramaz.
İnsanlık tarihi incelendiği zaman görülür ki, ilk devirlerden beri her asırda yaşayan insanlarda Allah fikri ve tapınma meyli; dolayısıyla bir dîni inanca eğilim vardır. Batılı dinler tarihi yazarlarının bir çoğuna göre bu duygunun var oluşu çeşitli arizî sebeplere bağlanmış ise de, müslüman âlimlerin genel kanaatlarına göre tamamen fıtrî ve doğuştandır. İlk insan olan Hz. Âdem’in yaratılışından önce Allah ile melekler arasında cereyan eden konuşmayı2343 ve bu konuşmada Âdem’in -insanın- yeryüzünde halife olarak yaratılması hususunu düşündüğümüzde de anlarız ki; insan yaratılmadan evvel, onun mayasına Allah’a halife olacak özellikler verilmiştir. Bu da bize Allah’a bağlılığın ve din duygusunun fıtrî olduğunu bildirir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) “Her doğan insan, (İslâm) fıtrat(ı) üzere doğar, onu Mecûsi, Hristiyan veya Yahûdi yapan ana ve babasıdır.”2344 hadisi ve “Sizi karada ve denizde yürüten odur. Gemide olduğunuz zaman (ı düşünün): Gemiler içinde bulunanları hoş bir rüzgârla alıp götürdüğü ve (onlar) bununla sevindikleri sırada, birden
2343] 2/Bakara, 30
2344] Müslim, Kader, 25; Buhârî, Cenâiz:, 92; Ebû Dâvud Sünnet, 17
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 519 -
gemiye, şiddetli bir kasırga gelip de, her yerden gelen dalgalar onları sardığı ve artık kendilerinin tamamen kuşatıldıklarını, (bir daha kurtulamayacaklarını) sandıkları zaman, dini yalnız Allah’a halis kılarak Ona yalvarmağa başlarlar. And olsun eğer bizi bu (felâket) den kurtarırsan, şükredenlerden olacağız. (derler).”2345 âyeti de keza Allah inancının -her ne sûretle ortaya çıkarsa çıksın- insan ruhunun derinliklerinde var olduğunu ispat etmektedir.
Nereye gidilmişse orada basit ve bâtıl da olsa bir diyne, bir tanrı fikrine rastlanmıştır. Geçmiş devirlerde çeşitli şekillerdeki putlara tapanlar, ateşi, güneşi, yıldızları kutsal sayanlar dahi bütün bunların üstünde büyük bir kudretin bulunduğuna, her şeyi yaratan, terbiye eden, merhamet eden bir varlığın mevcûdiyetine inanmışlar, dış âlemde taptıkları şeyleri ona yaklaşmak için birer vesîle edinmişlerdir. “Biz, bunlara, sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.”2346 derler. Cinsleri, devirleri ve ülkeleri ayrı, birbirlerini tanımayan toplumlarda inanç konusundaki birlik, dîn fikrinin umumî, Allah inancının da fıtrî olduğunu ispat etmektedir.
Bunun içindir ki, her şeyi bilen ve yaratmaya kadir olan bir Allah’a inanmak, ergenlik çağına gelen akıllı her insana farzdır. İlâhî dinlerin kesintiye uğradığı dönemlerde yaşayan insanlar bile, akılları ile Allah’ın varlığını idrâk edebilecek durumda olduğundan, Allah’a îmanla mükelleftirler.
Akıl ile Allah’ın bilinebileceğine, birçok âyet delîl olarak gösterilebilir. Bunlardan en dikkat çekici olanı, Hz. İbrahim’in daha çocukluk dönemlerinde iken parlaklıklarına bakarak yıldızı, ayı, güneşi Rab olarak kabul etmesi ancak daha sonra bütün bunların batmaları, ile zamanla yok olan şeylerin Rabb olmayacaklarını idrâk etmesi ve neticede gerçeği görerek “...Ben, yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben O’na şirk/ortak koşanlardan değilim.”2347 âyetidir. Mâturîdiyye mezhebine göre Allah’a iman, insan fıtratının icabıdır. Zira her insan evrendeki bu muazzam varlıklara bakarak bunların büyük bir yaratıcısı olduğuna aklen hükmedebilir. “Akıl ve nazar ‘marifetullah’da kâfidir” derler. “Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah’ın varlığında şüphe mi vardır?”2348 âyetini delil gösterirler. Eş’ariye imamları ise “akıl ve nazar ‘marifetullah’da kâfi değildir” derler ve “Biz bir kavme peygamber göndermedikçe onlara azap etmeyiz.”2349 âyetini delîl gösterirler. Netice olarak, semâvât ve arzın yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde ve kâinatta meydana gelen insan gücünün dışındaki binlerce tabiat hadisesinin belli bir düzen içerisinde cereyan etmesinde her akıllının kabul edebileceği gibi, Allah’ın varlığını ispat eden delîller vardır. 2350
Allah’ın zâtı üzerinde düşünmek haramdır. Onun zâtını idrâk etmek aklen mümkün değildir. Çünkü Allah’ın hiçbir benzeri yoktur. Hiçbir şey O’na denk değildir.2351 Gözler O’nu idrâk edemez.2352 Çünkü aklın ulaşabildiği ve kavrayabildiği şeyler ancak madde cinsinden olan şeylerdir. Allah ise madde değildir.
2345] 10/Yûnus, 23
2346] 39/Zümer, 3
2347] 6/En’âm, 79
2348] 14/İbrâhim, 10
2349] 17/İsrâ, 15
2350] 2/Bakara, 164
2351] 112/İhlâs, 1-5
2352] 6/En’âm, 103
- 520 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Duyu organlarımızla tespitini yaptığımız ve hâlen yapamadığımız eşyanın tümü noksanlıklardan uzak olan bir yaratıcı tarafından yaratılmıştır. Yaratılan ise yaratıcısının ne parçası, ne de benzeridir. Allah’ın varlığına inanmak, her müslümanın ilk önce kabul etmesi gereken bir husustur. İslâm ıstılâhına göre inanmak ise Allah’ın varlığına, birliğine, yani, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve inanılması gereken diğer hususlara (Allah’a, Allah’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, kaza ve kadere, öldükten sonra diriltmeye) tereddütsüz iman etmek ve bunu kalp ile tasdik etmektir. İnanan insana mü’min, inanmayana ise kâfir denir. Akıl sahibi olan her insanın, Allah’ın varlığına inanması gerekir. Allah’ın varlığına inanmak, insan fıtratının icabıdır. Allah’ın varoluşu vaciptir, zarûrîdir.
Varlıklar vücud bakımından üç türlüdür:
a) Vâcibu’l-Vücûd: Varlığı mutlak gerekli olan, olmaması mümkün olmayan varlık. Bu da sadece Allah Teâlâ’dır.
b) Mümkinu’l-Vücûd: Varlığı mümkün olan, yani, varolması da, olmaması da mümkün olan varlıklardır ki Allah’ın dışında tüm yaratıklar böyledir.
c) Mümteniu’l-Vücûd: Varlığı mümkün olmayan. Allah’ın eşi ve benzerinin olması gibi. Allah’ın eşi ve benzerinin olması mümkün değildir.
Allah, bizatihi (kendi kendine) ve bizâtihî (kendiliğinden) Allah’tır. Kur’an’da Allah hakkında vârid olan birçok vasıflar onun bir cisim olduğunun delili değil, ancak ona ait mecâzî vasıflamalardır.2353 Bu sıfatlarla Allah’ı cisimlendirme veya bir başka varlığa benzetme sözkonusu değildir. Bütün yaratıkların ilâhı bir tek ilâhtır. Ondan başka ilâh yoktur. O rahmân ve rahîmdir. 2354
Allah’ın birliğine delil olan âyetlerden bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:
a) “De ki: O Allah birdir. Allah Sameddir. (Her şey varlığını ve varlığının devamını O’na borçludur. Her şey O’na muhtaçtır. O, hiç bir şeye muhtaç değildir. Her şeyin başvuracağı, yardım dileyeceği tek varlık O’dur. Baba da değildir, oğul da değildir. Hiçbirşey O’nun dengi olmamıştır.” 2355
b) “De ki: Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapıcılar değilsiniz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” 2356
c) “Allah’tan başka bir yaratıcı var mıdır?” 2357
d) “O’nunla birlikte hiçbir ilâh yoktur. (Eğer olsaydı) muhakkak ki her tanrı kendi yarattığını kabullenir (ve korur) ve mutlaka kimisi de diğerine galebe ederdi.” 2358
e) “Eğer her ikisinde (yer ve gökte) Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, her ikisi de harap
2353] Bk. 5/Mâide, 69; 38/Sâd, 75; 39/Zümer, 67; 54/Kamer, 14; 2/Bakara, 109, 274; 6/En’âm, 52; 18/Kehf, 27. âyetler
2354] 2/Bakara, 163
2355] 112/İhlâs, 1-4
2356] 109/Kâfirûn, 1-6
2357] 35/Fâtır, 3
2358] 23/Mü’minûn, 91
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 521 -
olurdu.” 2359
Allah, zâtında, ilâhlığında, mâbud ve yaratıcı oluşunda birdir. Ondan başka yaratıcı yoktur. Kâinatı bizzat yaratmaya, yaşatmaya, yok etmeye gücü yetmeyen bir zat Allah olamaz. Bunun içindir ki ikinci bir Allah’ın varlığına imkân yoktur. Çünkü iki Allah olduğu farzedilse, bu iki Allah’tan biri kâinatı yalnız başına yaratmaya muktedir ise, diğeri zâid-fazla olmuş olurdu. Bunun aksine, yalnız başına kâinatı yaratmaya muktedir değilse, bu durumda da âciz-güçsüz olurdu. Âciz ve zâit olan bir zat ise Allah olamaz. Bu nedenle Allah vardır ve birdir.
Akıl sahibi olup da ergenlik çağına gelmiş olan her insana düşen ilk görev, yaratıcısı olan Allah Teâlâ’yı tanımak, O’na iman ve kulluk etmektir. “O, göklerin, yerin ve bunların arasındaki her şeyin rabbidir. O’na kulluk et ve O’na kullukta sabret. Hiç O’nun adıyla anılan birini biliyor musun? 2360
“Allah” Kelimesinin İçerdiği Anlam
“Allah”, varlığı zarûrî olan ve bütün övgülere lâyık bulunan zâtın ismidir. “Allah’ın varlığının zarûrî olması”, O’nun yokluğunun düşünülemeyeceği, var olması ve varlığını devam ettirmesi için kimseye muhtaç olmaması, O’nun kâinatın yaratıcısı olması demektir. “Bütün övgülere lâyık bulunması” ise, Allah Teâlâ’nın en güzel isim ve sıfatlara sahip olması anlamına gelir.
Allah, gerçek mâbudun ve tek yaratıcının özel ismidir. Bu kelimenin çoğulu yoktur. Başka dillere tercüme edilemez. Bu yüzden O’ndan başka hiç bir varlığa isim olarak verilemez. O’nun diğer isim ve sıfatları, yaratmış olduğu varlıklara (gerçek anlamda değil) mecazi anlamda verilebildiği halde, Allah ismi verilemez.
Meselâ, insanlar için şefkatli, merhametli, âlim, adil, hâlim gibi sıfatlar kullanıldığı halde, “Allah” ismi, hiç bir varlık için kullanılmaz, kullanılmamıştır da. Nitekim tanrılık iddiasında bulunan Fir’avn bile: “ben sizin rabbiniz değil miyim?” dediği halde, “ben sizin Allah’ınızım” dememiştir. Mekke’li müşrikler, Kabe’deki putlarına birçok isim verdikleri halde, hiç birisine Allah ismi vermemişlerdir. Zâten müşriklere, “kâinatı kim yarattı?” diye sorulduğunda “Allah” cevabını vermektedirler.
Câhiliyye döneminde Araplar arasında “Allah” kavramı mevcuttu. Fakat Allah inancı sönük bir inançtı. Onların inancına göre de Allah, Kâbe’nin Rabbi, dünyanın yaratıcısı, yeryüzündeki her şeye hayat veren idi. Putlarına ise, kendilerini Allah’a yaklaştıracağı, Allah indinde kendilerine şefaatçı olacağı inancıyla tapınıyorlardı.
Câhiliyye Arapları, hayatları tehlikede olunca geçici bir tevhide başvuruyor, dini yalnız Allah’a hâlis kılarak O’na yalvarıyorlar, Allah onları tehlikeden kurtarınca tekrar eski putperest inancına geri dönüyorlardı.
Hristiyanların inancındaki Allah kavramı, Baba - oğul - kutsal ruh olmak üzere üç unsurdan meydana gelmekte idi. Yahudilerin inancındaki Allah kavramı ise, tek bir kavmin (İsrailoğullarının) tanrısıydı. Oysa Allah ne câhiliyye Araplarının,
2359] 21/Enbiyâ, 22
2360] 19/Meryem 65
- 522 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ne hristiyanların, ne de yahudilerin inandığı gibidir. Her şeyi yaratan, hiç kimseye muhtaç olmayan, herkesin kendisine muhtaç olduğu, hiçbir toplumun özel tanrısı olmayıp, insanlar da dâil tüm kâinatın rabbi olan tek İlâhtır.
“Rahmân ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Hamd (övme ve övülme) âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. O, Rahmân ve Rahim’dir. Ceza gününün sahibidir. Ancak Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden medet umar, yardım isteriz. (Ey Allah’ım,) Bize doğru yolu göster. Kendilerine nimet verdiklerin kimselerin yolunu; gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!” 2361
“De ki: O Allah birdir. Allah sameddir.(Hiçbir şeye muhtaç olmayan, aksine her şey kendine muhtaç olandır.) O baba da değildir, oğul da değildir. Hiçbir şey O’na eş ya da denk değildir.” 2362
“Allah” gerçek İlâhın özel ismidir. Daha doğrusu zat ismi ve özel ismidir. Yani Kur’ân bize bu en yüce ve en büyük zatı, eksiksiz sıfatları ve güzel isimleriyle tanıtacak, bizim ve bütün kâinatın ona olan ilgi ve alâkamızı bildirecektir. Bundan dolayı Allah diye adlandırılan en büyük ve en yüce zat kâinatın meydana gelmesinde, devamında ve olgunlaşmasında bir ilk sebep olduğu gibi “Allah” yüce ismi de ilim ve irfan dilimizde öyle özel ve yüce bir başlangıçtır. Yüce Allah’ın varlığı ve birliği kabul ve tasdik edilmeden kâinat ve kâinattaki düzeni hissetmek ve anlamak bir hayalden, bir seraptan ve aynı zamanda telafisi imkânsız olan bir acıdan ibâret kalacağı gibi “Allah” özel ismi üzerinde birleştirilmeyen ve düzene konmayan ilimlerimiz, sanatlarımız, bütün bilgiler ve eğitimimiz de iki ucu bir araya gelmeyen ve varlığımızı silip süpüren, dağınık fikirlerden, anlamsız bir toz ve dumandan ibâret kalır. Bunun içindir ki, bütün ilimler ve sanatlar küçük küçük birer konu etrafında bilgilerimizi düzenleye düzenleye nihâyet son düzenlemede bir yüksek ilim ile bizi bir birlik, huzuruna yükseltmek için çalışır durur. Cisim konusunda madde ve kuvvet ile hareket ve durgunluk oranında, birleştirilemeyen bir tabiat ilmi; uzaklık, yer ve zamana göre, nicelik kavramında toplanmayan bir matematik ilmi; bilim mefhumunda cisim ve ruh oranında toplanmayan bir psikoloji ilmi; dış dünya ve zihine göre doğruluk mefhumunda toplanmayan bir mantık ilmi; iyilik ve kötülüğe oranla güzellik ve çirkinlik mefhumunda toplanmayan bir ahlâk; nihâyet nedensellik oranında ve varlık mefhumunda toplanmayan bir hikmet ve felsefe bulamayız. Varlık mânâsını düşündürtmeden, nedensellik oranının gerçek olduğunu kabul ettirmeden bize en küçük bir gerçek bildirebilen hiçbir sanat yoktur. Şu, şunun için vardır. İşte bütün ilimlerin çalıştığı gaye budur. Varlık, gerçeklik, nedensellik ilişkileri, bütün ilim ve sanatlara hâkim olan düşünme ve doğru olduğunu kabul etmek prensipleridir. Nedensellik, sebebin müsebbebi ile bağlantısı, orantısı ve kalıcılığı kanunu, asrımızda bütün ilimlere hâkim olan en büyük kanundur. Bunun için nedensellik alanında birleştirilemeyen hiçbir ilim bulamayız. Bu oran ise, sebep denilen bir başlangıç ile müsebbeb denilen bir sonuç arasındaki ilişkileri anlatır ve bütün kâinatın düzeni dediğimiz şey de işte bu yegâne ilişkidir. Bundan dolayı biz sebep ve sonuç açısından varlığı düşünüp doğrulamadan bu bağlantının tam olduğunu düşünemeyiz ve doğrulayamayız. Sonra bu tasdikimiz de doğrudur diye zihnimiz ile gerçeğin uyum ve ilişkisini, üzerine kurduğumuz hakkın hakikatına
2361] 1/Fâtiha, 1-7
2362] 112/İhlâs, 1-4
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 523 -
dayandırmazsak, bütün emek ve çabalamalarımızın, bütün anlayışlarımızın, yalan, asılsız ve kuruntudan ibâret bir seraba dönüşeceğine hükmederiz. Hâlbuki o zaman böyle hükmedebilmek de bir gerçeği itiraf etmektir. Bundan dolayı insan doğruyu inkâr ederken bile onun doğru olduğunu kabul mecburiyetinden kurtulamaz. Mümkün olan gerçekler üstünde varlığı zarûrî olan Hakk, gerek ilmimizin, gerek varlığımızın ilk başlangıç noktası ve ilk sebebidir. Ve “Allah” onun ismidir. İnsan üzerinde etkili olan ve insanı kendine çeken hiçbir şey düşünülemez ki, arkasında Allah bulunmasın.
Yüce Allah varlığı zarûrî olan öyle bir zattır ki, gerek nesnel ve gerek öznel varlığımızın bütün gidişatında varlığının zaruretini gösterir ve bizim ruhumuzun derinliklerinde her şeyden önce Hakk’ın zatına ait kesin bir tasdikin var olduğu inkâr kabul etmez bir gerçektir. Hatta bizim varlığımızda bu yüce gerçeğe basit ve öz ve sınırsız bir ilişkimiz, bir manevi duygumuz vardır. Ve bütün ilimlerimizin temeli olan bu gizli duygu; sınırlı duygularımızın, anlayışlarımızın, akıllarımızın, fikirlerimizin hepsinden daha doğru, hepsinden daha kuvvetlidir. Çünkü onların hepsini kuşatıyor. Ve onları kuşattığı halde O’nun zatı sınırlandırılamaz ve bu âlem O’nun kudret ve kuvvetinin bir parıltısıdır. Durum böyle iken biz birçok zaman olur ki, dalgınlıkla kendimizi ve varlığımızın geçirdiği zamanları unuturuz. Ve çoğunlukla yaptığımız hataların, sapıklıkların kaynağı bu gaflet ve dalgınlıktır. Böyle kendimizden ve anlayışımızın inceliklerinden dalgınlığa düştüğümüz zamanlardır ki, biz bu gizli duygudan, bu ilk anlayıştan gaflete düşeriz ve o zaman bunu bize aklımız yolu ile hatırlatacak ve bizi uyaracak vasıtalara ve delillere ihtiyaç duyarız. Kâinat bize bu hatırlatmayı yapacak Allah’ın âyetleri (işaretleri) ile doludur. Kur’ân, bize bu âyetleri, kısa ve özlü sözlerle hatırlattığı ve bizi uyardığı için bir ismi de “ez-Zikr”dir. Allah’ın hikmeti de bize buradan birçok mantıkî, akla uygun ve ruhî delilleri özetleyiverir. Diğer taraftan biz o gizli duygunun diğer sınırlı ve belirgin duygularımız gibi içimizde ve dışımızda ortaya çıkma ve kesintiye uğrama anlarıyla sınırlı bir şekil kazanmasını ve bu şekilde varlıkların parçalarının gözle görülen şeyler gibi anlayışımızın sınırına girecek bir şekilde açıklanmasını arzu ederiz. Bu arzunun hikmeti, O’nun tecellisindeki süreklilikte duyulan bir görme lezzetidir. Fakat bunda bilgisi ve kuvvetiyle her şeyi kuşatan Allah’ı, yaratılmış varlıklara çevirmeye çalışmak gibi imkânsız bir nokta vardır ki, nefsin gururunu kıracak olan bu imkânsız nokta birçok insanı olumsuz sonuçlara ulaştırabilir. O zavallı gururlu nefis düşünemez ki, bütün kâinatın o ilk başlangıç noktasına açık, anlaşılabilir, başı ve sonu belli olan bir sınır çizmek, görünen eşyada olduğu gibi bir kesinti anına bağlıdır. Mümkün olmayan böyle bir kesinti anında ve noktasında ise bütün his ve bütün varlık kökünden kesilir ve yok olur. Öyle bir tükenme ise apaçık bir his ve anlayışa varmak değil, yokluğa karışmaktır. Aklî delillere böyle bir gaye ile bakanlar ve Allah’ın görünmeyen ve görünen bütün varlıkları kuşatan sonsuz tecellisi karşısında nefislerinin gururunu kırmayarak şuhûd zevkinden mahrum kalanlar “Allah’ı aradım da bulamadım.” derken, sanat ve felsefe adına zarara uğradıklarını ilan etmiş olurlar. Allah’ı sezmek için kalp ile doğru ve yanlışı birbirinden ayıran gözü ve ikisi arasındaki farkı ve ilişkiyi belli bir oranda idrâk edebilmelidir.
İşte “Allah” yüce ismi, bütün duygularımızın, düşüncelerimizin ilk şartı olan öyle derin ve bir tek gizli duygunun, görünen ve görünmeyen varlıkların birleştikleri nokta olan bir parıltı halinde, hiçbir engel olmaksızın doğrudan doğruya
- 524 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gösterdiği yüce Allah’ın zatına delalet eden, yalnızca O’na ait olan özel bir isimdir. Yani bu isim önce zihindeki bir mânâ ve ikinci olarak o vasıta ile Allah’ın zatının ismi ise özel bir isimdir. Zihindeki bir mânâ olmayarak yalnızca ve bizzat belli zatın ismi ise bir özel isimdir. Birincisinde kelimeden anlaşılan mânâya, mânâdan gerçeğe geçeriz ve ismi bu mânâ ile tanımlarız. Meselâ Allah, bütün sıfat-ı kemâliyyeye (eksiksizlik ve olgunluk vasıflarına) sahip bulunan, varlığı zarûrî olan zatın ismidir. Yahut hakkiyle tapılacak olan yüce zatın ismidir, deriz. İkincide bizzat bulunan gerçeğe intikal ederiz. Bu şekilde o gerçekten kendimizde hiçbir pay yoksa Allah isminden gerçekte yine kendisinden başka birşey anlayamayız. Bize göre isim ile, isimlendirilen varlık aynıdır. Fakat o gerçekten kendimizde herhangi bir tarz (üslub) ile bir pay bulabilirsek isim ile kendisine isim verileni birbirinden ayırırız ve bu iki şekilde de Allah’ı isbat etmeye ihtiyaç duymayacağız. Fakat bu isimden bir mânâ anladığımız ve o mânâyı gerçekte bir mahiyete delalet için vasıta olarak kabul ettiğimiz zaman o gerçekten bizzat bir payımız olmasa bile bu isimden birşey anlarız. Fakat o şeyin varlığını isbat etmeye ihtiyaç duyarız. Bundan dolayı isim, isbat etmeden önce konulmuş bulunursa o gerçeğin özel ismi olursa da alem ismi olamaz. Fakat isbat edildikten sonra konmuş ise bizzat alem ismi olur. Meselâ anadan doğma körler için “ülker” ismi ancak bir özel isim olabilir, görenler için ise bir alem ismidir. Normal dilde özel isim ile alem isminin farkı aranmazsa da ilim dilinde bunlar arasında fark vardır. İşte bu sebeplerden dolayı yüce Allah için zat ismi ve alem ismi mümkün müdür, değil midir? diye bilginler arasında derin bir tartışma vardır. Fazla uzatmamak için şu kadar söyleyelim ki, üç tecelli algılanır. Zatın tecellisi, sıfatın tecellisi, eserlerinin tecellisi. İsimlerinin tecellisi de bunlardan biri ile ilgilidir. Zat isminin, zatın tecellisini ifâde eden bir isim olması gerekir, çünkü sıfat tecellisini ifâde eden isimlere sıfat isimleri, eserlerin tecellisini ifâde eden isimlere fiil isimleri denilir. Zat, sıfat ve eserleri ile de vasıta ile tecelli ettiği gibi bizzat tecelli etmesi de bizce mümkündür. En azından kendine tecellisi mümkündür ve alem olan zat ismine bu da yeterlidir. Ve biz bunu bütün isimlerde esas olarak bildiğimiz için Allah’ın isimleri tevkîfîdir yani Cenâb-ı Hakk’ın vahiy yoluyla bize bildirmiş olduklarından ibârettir, diyoruz. Bundan dolayı zat isminin mefhumu olan bir özel isim veya mefhumu olmayan bir şahıs ismi olması aslında mümkündür ve bizim için yeterlidir.
Şu kadar var ki; biz kendimize zatın tecellisi meydana gelmeden alem ismini koyamayız. Nitekim, yeni doğan çocuğa, onu görmeden koyduğumuz isim, henüz bir özel isimdir ve bu durumda duyduğumuz alem isminden de yalnız bir ismin tecellisini anlarız ve o zaman isim ile kendisine isim konulan varlık birleşir. Fakat bunu sıfat isimleri ve fiil isimleri ile yorumlaya yorumlaya nihâyet eserlerin tecellisine ve ondan sıfatın tecellisine ve ondan zatın tecellisine ereriz. Her söz başlangıçta bir ismin tecellisini anlatır, Kur’ân da bize yüce Allah’ı önce isminin tecellisi ile anlatıyor: v.d. Bundan dolayı Kur’ân’a başlarken doğrusu hiçbir düşünce ile meşgul olmayarak önce Allah’ın ismini bir zat ismi (özel isim) olarak alacağız. Râhman ve Rahim vasıflarını da bu ismi kısaca yorumlayarak bu iki vasıfla ona bir genişlik kazandırıp mânâsını zikredeceğiz ki, bu mânânın kısacası, en mükemmel ve katmerli bir rahmetin alanı ve yayılma noktasının başlangıcı olacaktır. Sonra yavaş yavaş bu isimler ile bu mânâyı açıklayarak ortaya çıkaracağız ve o zaman yerlere, göklere sığmayan Allah’ın zat isminin kalbimizde yaratılıştan saklı olan tecellilerini görmeye başlayacağız. İsimlerin tecellisinden
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 525 -
eserlerin tecellisine geçeceğiz, kâinatı dolaşacağız, eserlerin tecellisinden sıfatların tecellisine ereceğiz, görünmeyenden görünene geçeceğiz. Görünen alemle ilgili zevkimiz arttıkça artacak, o vakit zatın tecellisi için sevgi ve neşe ile çırpınacağız, bütün zevkler, lezzetler, bütün ümitler, bir noktada toplanacak; bazen gözyaşlarını döküp yüreklerimizi ezen günah yükünü yıkacağız, bazen vuslat rüzgarı esecek, mutluluk ve hoşnutluk ile kendimizden geçeceğiz. Nihâyet “Ey huzura eren nefis! Râzı olmuş ve kendisinden râzı olunmuş olarak Rabbine dön! (Benim sevgili kullarım arasına sen de gir ve cennetime gir!)”2363 dâveti gelecek, yüce Allah’ın ziyafetinde sonsuza dek O’nun cemalini seyretmeye dalıp kalacağız. “O gün bazı yüzler ışıl ışıl parlar, Rabbine bakar.” 2364
“Allah” zat ismini, özel isim olarak düşünebilmek için, Allah’ın selbî ve subutî bütün zat sıfatları ile fiilî sıfatlarını bir arada tasavvur etmek, sonra da hepsini bir bütün olarak topluca ele almak ve öyle ifâde etmek gerekir. Bundan dolayı bu da şu şekilde ifâde edilmiştir: “O zât-ı vâcibü’l-vücûd ki, bütün kemâl sıfatlarını kendisine toplamıştır.” Sadece “zât-ı vâcibu’l-vücûd” demek de yeterlidir. Çünkü bütün kemal sıfatlarını kendisinde toplamış olmak, varlığı zarûrî demek olan “vacibu’l-vücûd”un bir açıklamasından, niteliğinin belirlenmesinden ibârettir.
Bunun bir özeti de “Hakkıyla ma’bûd = Hakiki İlâh, gerçek Tanrı” mânâsıdır. Arapça’da bu mânâ belli ve bilinen tanrı demek olan “el-İlâh” özel ismi ile özetlenmiştir. “Hâlik-ı âlem = Kâinatın yaratıcısı” veya “Hâlik-ı küll = Her şeyin yaratıcısı” mânâsı ile de yetinilebilir. Bunları yüce Allah’ın isim ile veya sözle tanımlanması olarak alabiliriz. Biz her durumda şunu itiraf ederiz ki, bizim “Allah” yüce isminden duyduğumuz (anladığımız) bir mânâ, bu mânâların hepsinden daha açık ve daha mükemmeldir. Bundan dolayı bu özel ismin, bir alem isim olması kalbimize daha yakındır. Gerek özel ismi, gerek şahıs ismi olan “Allah” yüce ismi ile Allah’tan başka hiçbir ilâh anılmamıştır. “Sen O’nun bir adaşı olduğunu biliyor musun?”2365 âyetinde de görüldüğü gibi, onun adaşı yoktur. Bundan dolayı Allah isminin ikili ve çoğulu da yoktur. O halde ancak isimlerinin birden çok olması câizdir. Hatta özel ismi bile birden çok olabilir ve değişik dillerde yüce Allah’ın ayrı ayrı özel isminin bulunması mümkündür. Ve İslâm’a göre câizdir. Bununla beraber, meşhur dillerde buna eşanlamlı bir isim bilmiyoruz. Meselâ Tanrı, Hudâ (Farsça) isimleri “Allah” gibi birer özel isim değildir. İlâh, Rab, Mabud gibi genel anlam ifâde eden isimlerdir. Hudâ, Rab demek olmayıp da “Hud’ay” kelimesinin kısaltılmışı ve “vâcibu’l-vücûd = mutlak var olan” demek olsa yine özel isim değildir. Arapça’da “ilâh”ın çoğulunda (âlihe); “rabb”in çoğulunda (erbâb) denildiği gibi Farsça’da “hudâ”nın çoğulunda “hudâyân” ve dilimizde tanrılar, ma’bûdlar, ilâhlar, rablar denilir. Çünkü bunlar hem gerçek, hem de gerçek olmayan ilâhlar için kullanılır. Hâlbuki “Allahlar” denilmemiştir ve denemez. Böyle bir kelime işitirsek, söyleyenin câhil olduğuna veya gafil olduğuna yorarız. Son yıllarda edebiyatımızda saygı maksadıyla özel isimlerden çoğul yapıldığı ve örneğin “Ebussuudlar, İbn Kemaller” denildiği bir gerçek ise de; Allah’ın birliğine delalet eden “Allah” yüce isminde böyle bir ifâde saygı maksadına aykırı olduğundan dolayı hem gerçeğe, hem de edebe aykırı sayılır. Bu yüceliği ancak yüce Allah, (biz) diye gösterir. Hâlbuki Tanrı adı böyle değildir, mabud ve ilâh gibidir.
2363] 89/Fecr, 27-30
2364] 75/Kıyâmet, 22-23
2365] 19/Meryem, 65
- 526 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hak olmayan mabudlara da “Tanrı” denilir. Fakat bu bir cins ismidir. Allah’a şirk koşanlar birçok tanrılara taparlardı. Falancaların tanrıları şöyle, falancalarınki şöyledir denilir. Demek ki “Tanrı” cins ismi “Allah” özel isminin eş anlamlısı değildir, daha genel anlamlıdır. Bundan dolayı “Allah ismi” “Tanrı adı” ile terceme olunamaz. Bunun içindir ki, Süleyman Çelebi Mevlidine “Allah” adıyla başlamış, “Tanrı adı” dememiştir ve o bahrin sonunda “Birdir Allah, andan artık tanrı yok” diyerek tanrı kelimesini ilâh karşılığında kullanmıştır. Bu açıklamanın tamamlanması için bir kelime daha söylemeye ihtiyaç duyuyoruz. Fransızca “diyö” kelimesi de ilâh, tanrı kelimeleri gibi bir cins ismidir, onun da çoğulu yapılır, onu özel isim gibi büyük harf ile göstererek kullanmak gerçeği değiştirmez. Bunun için Fransızlar tevhid kelimesini terceme edememişler, monoton tercemesinde “Diyöden başka diyö yok.” diyorlar ki “İlâhtan başka ilâh yok.” demiş oluyorlar; meâlen tercemesinde de “Yalnız diyö, diyödür.” yani “yalnız ilâh ilâhtır.” diyorlar. Görülüyor ki, hem ilâh, hem Allah yerinde “diyö” demişler ve Allah ismi ile ilâh ismini birbirinden ayıramamışlardır ve ikisini de özel isim gibi yazmalarına rağmen “diyö” ancak “ilâh” kelimesinin tercemesi olmuştur. Bu ise ilk bakışta laf kalabalığı ve anlamsız bir söz gibi görünmekte, aynı kelimeleri önce olumsuz yapmak sonra olumlu kılmak, görünürde bir çelişki örneği arzetmektedir. “Diyöden başka diyö yok, yalnız diyö diyödür.” demek görünürde ya bir haşiv (boş söz) veya çelişkidir. Hâlbuki diyen öyle demiyor; “Allah’tan başka Tanrı yoktur.” diyor ve asla içinde çelişki ve tutarsızlık olmayan açık bir tevhid (birleme) söylüyor. Bundan başka Fransızca’da “diyö”nun özel isim olabilmesi Allah’ın, Hz. İsa’nın şahsında cesed ve şahıs şekline girme düşüncesine dayanır. Bu noktalardan gafil olanlar “diyö” kelimesini Allah diye terceme ediyor ve hatta “Allah” dediği zaman bu terceme diliyle “diyö”yu söylüyor.
Tefsirciler, “Allah” özel isminin dil tarihi açısından incelemesine çalışmışlar ve dinler tarihi meraklıları da bununla uğraşmışlardır. Bu araştırmada başlıca gâyeler şunlardır: Bu kelime aslında Arapça mı? Değil mi? Başka bir dilden mi alınmıştır? Üzerinde düşünülmeden söylenmiş bir söz mü? Türemiş mi, türememiş bir kelime mi? Tarihi nedir? Bunlara kısaca işaret edelim:
İşin başında şunu itiraf etmek gerekir ki bilgimiz, gerçekten ibâdete lâyık olan Allah’ın zatını kuşatmadığı gibi özel ismine karşı da aynı şekilde eksiktir. Ve Arapça’da kullanma açısından “Allah” yüce ismine benzeyen hiçbir kelime yoktur ve bunun aslını göstermek imkânsızdır. Dil açısından buna delalet eden bazı hususları da biliyoruz.
Önce Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliği asrında bütün Araplar’ın bu özel ismi tanıdığı bilinmektedir. Kur’ân-ı Kerim de bize bunu anlatıyor: “Andolsun onlara: ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan, elbette ‘Allah’ derler.”2366 Bundan dolayı şimdi bizde olduğu gibi o zamanda bu ismin, Arap dilinin tam bir malı olduğundan şüphe yoktur. Sonra bunun Hz. İsmail zamanından beri geçerli olduğu da bilinmektedir. Bu itibarla da Arapça olduğu şüphesizdir. Hâlbuki Kur’ân’dan, bu yüce ismin daha önce varolduğu da anlaşılıyor. Bundan dolayı Hz. İbrahim’den itibaren İbrânice veya Süryânice gibi diğer bir dilden Arapça’ya geçmiş olduğu üzerinde düşünülüyor ve bu dillerden Arapça’ya geçtiği görüşünü ileri sürenler oluyor. Fakat Âd ve Semud hikâyelerinde ve daha önce yaşamış olan peygam2366]
39/Zümer, 38
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 527 -
berlerin dillerinde de yalnız anlamının değil, bizzat bu özel ismin de dönüp dolaştığını anlıyoruz ve İbrânî veya Süryanî dillerinin de mutlak sûrette Arapça’dan önce olduğunu da bilmiyoruz. Bunun için kelimenin Arapça’da daha önce kökten ve katıksız Arap olan ilk devir Araplarına kadar varan bir tarihi bulunduğu açıktır. Bundan dolayı “İsrâil, Cebrâil, Mîkâil” kelimeleri gibi İbrânice’den Arapça’ya geçmiş yabancı bir kelime olduğunu zannetmek için bir delil yoktur.
İkincisi; Arap dilinin aslında, Arapça olmayan bazı yabancı kelimeler hakkında dikkatli olmayı gerektiren birtakım özel incelikler vardır ki, bunlarla bir kelimenin aslını incelemek mümkün olur.
Bu açıdan bakılınca “Allah” yüce isminin, o dilde benzeri olmayan bir kullanılış şeklinin bulunduğunu görürüz. Bir görüşe göre, başındaki “el” en-Necm, el-ayyuk vs. gibi kelimeden ayrılması câiz olmayacak şekilde kelimeden ayrılmayan bir belirleme edatı gibidir. Hemzesi, sözün başında bulunduğu durumda üstündü, sözün ortasında başka bir kelime ile birleştiği zaman “Vallah, Billâh, İsmullah, Kaalellah” vs. gibi yerlerde söylenişte veya hem telaffuzda hem yazıda hazf olunur (düşürülür). Diğer bir görüşe göre de “el” belirleme edatı değildir. Çünkü birine çağırma halinde “yâ Allah” diye hemze sâbit kalabiliyor ve bir de “Yâ eyyühe’l-kerim” gibi çağırma edatı ile çağırılan isim arasında gibi ayıran bir kelime eklemeye gerek kalmıyor. Hâlbuki “el” belirleme edatı olsaydı böyle olmayacaktı.
Eğer “el” belirleme edatı ise kelime herhalde başka birşeyden nakledilmiştir ve yüce Allah’a isim olarak verilmesi ikinci bir kök sayesinde mümkündür. Fakat bunun başlangıçta Arap dilinde diğer bir isimden veya sıfattan alınmış olması mümkündür ve aslolan budur. Belirleme edatı “el” kalkınca da “lâh” kalır. Gerçekten Arapça’da “lâh” ismi vardır. Ve Basralı âlimlerin büyük bir kısmı bundan nakledildiğini söylemişler. “Lâh” gizlenme ve yükselme mânâsına fiilinin masdarı olduğu gibi bundan “ilâh” anlamına da bir isimdir ve bundan “lâhüm”, “lâhümme” denilir. Bir Arap şairi: “Ebû Rebâh’ın bir yemini gibi, Allah’ım onu büyükler işitir.” demiş. Aynı şekilde Peygamber Efendimiz’in dedesi Abdülmuttalib Fil vak’asında Kâbe kapısının halkasına yapışarak; “Ey Allah’ım! Kul kendi evini korur, Sen de evini koru! onların haçı ve hilesi düşman olarak senin tedbirine galip gelmesin!” diye Allah’a yalvarmıştı.2367
Şu halde “lâh” isminin başına “el” getirilerek “Allah” denilmiş ve özel isim yapılmış demektir. Bazıları ise daha ileri giderek Arapça “lâh” isminin Süryânice olduğu söylenen “lâha” isminden Arapça’laştırılmış olduğunu zannetmişlerdir. Çünkü Belhli Ebû Yezid “lâh” Arapça olmayan bir kelimedir demiştir. Çünkü, Yahudiler ve Hristiyanlar “lâha” derler. Araplar bu sözcüğü alıp değiştirerek “Allah” demişler, bunun gibi “lâhüm” ile ilgili olarak İbrânice’de “elûhim” vardır. Fakat tarih açısından Arapça’daki “lâh” mı öncedir, yoksa Süryanice’deki “lâha” mı öncedir? Bunu tesbit etmek mümkün olmadığı gibi iki dil arasında böyle bir kelimede ilişkinin bulunması, birinin diğerinden nakledildiğine mutlak sûrette delil olamaz. Eğer arka arkaya gelme yoksa her ikisinin daha önce bulunan bir ana dilden yayıldığını kabul etmek daha uygun olur. Ve bunu destekleyen delil de vardır. Çünkü Allah kelimesinin Arapça’daki kullanılışında hiçbir yabancı dil kokusu yoktur. Sonra “lâh, lâhüm” her ne kadar Arapça dışındaki bir dilden
2367] Bk. Fîl Sûresi Tefsiri
- 528 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nakledilmiş olsalar bile “Allah” “el” takısı “lâh” ile birleştirilerek ondan alınmış olsaydı onun hemzesinin nida (çağırma) halinde yerinde kalmasına dilin kuralı müsaade etmezdi. Bunun içindir ki, birçok dil bilgini ve bunların içinde Kufeliler, Allah kelimesinin “lâh”dan değil, “ilâh” cins ismi ile eş anlamlı olan “el-ilâh”dan nakledilmiş olduğunu söylemişlerdir. Bu şekilde ilâhın hemzesi hazf edilmiş ve “el” belirleme edatının hemzesi onun yerine konmuş ve belirleme lâmı da “en-Necmü, Es-Sa’ku” gibi kelimenin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Bundan dolayı, aslına göre başındaki hemze, cümle içinde hazf ve başka bir harf yerinde kullanıldığına işaret edilerek de nida (çağırma) halinde düşmemiştir. “İlâh” kelimesi de aslında ilâhet, ulûhet, ulûhiyet gibi ibâdet mânâsı ile veyahut serbest olma mânâsı ile veyahut kalbin huzura ermesi ve rahat olması mânâsı ile veyahut korku mânâsı ile ilgili olarak “me’luh” yani kendisine ibâdet edilen yahut akılların hayret ettiği yahut kalplere rahatlık ve iç huzuru veren yahut sıkıntıdan, korkudan kurtaran demek olur ki, “mabud” (kendisine tapılan)’da bu mânâların hepsi var gibidir. “Allah” da ise gerçekten bu mânâların hepsi vardır. Zemahşerî, Kâdı Beydâvî gibi birçok büyük araştırmacı bu incelemeyi kabul etmişlerdir. Buna göre “lâh” kelimesinin de aslı “ilâh”dır; (nâs) ve (ünâs) kelimeleri gibi. Gerçekten çoğulunda hep “âlihe” deniliyor ki, Arap dilinde masdar ve küçültme ismi gibi, çoğullar da kelimenin aslını gösteren delillerdendir.
Özetle dilde bu iki incelemeye göre Allah’ın ismi büyük türeme ile türeyen bir Arapça isimden nakledilmiş ve onun asıl mânâsını ihtivâ etmiştir. Hem de aslı ve kendisi Arapça’dır. Bu arada bazılarının zannına göre aslı Arapça değil, fakat Arapça’ya nakledildikten sonra sırf Arapça’dır.
Nahiv âlimi tefsirci Endülüslü Ebû Hayyan diyor ki: Bilginlerin çoğuna göre; “ “ yüce ismi hemen söylenmiş bir sözdür ve türememiştir. Yani ilk kullanıldığında yüce Allah’ın özel ismidir . İmam Fahreddin Râzî de “Bizim seçtiğimiz görüş şudur: Allah kelimesi yüce Allah’ın özel ismidir ve aslında başka bir kelimeden türememiştir. İmam Halil b. Ahmed ve Sibeveyh, usul âlimleri ve İslâm hukukçularının hepsi bu görüştedirler.” diyor. Gerçekten çağırma kipinde Allah kelimesinin başındaki hemzenin düşmeyişi ve araya bir şey girmeden çağırma edatı ile birleşmesi bu hemzenin, kelimenin aslından olduğunun bir delilidir. Bundan dolayı “el” belirleme edatı değildir. Ancak kullanmayı kolaylaştırmak için çoğunlukla bu edat gibi kullanılmıştır ve Allah kelimesinin sonuna tenvin getirilmemiştir. Gerçi hemzenin hazf edilmesi, kelimede kalmasından daha çoktur ve daha fazladır. Fakat “yâ” ile “el” belirleme edatları bir araya gelmedikleri ve bundan dolayı “yennecmü” vs. denilemeyip (Yâ eyyühennecmü), yâ hâze’l-Harisü, yâ eyyühennâsü gibi araya veya gibi kelimeler konduğu halde (yâ Allah) diye hemzenin yerinde kalması ile yetinilmesi ve sonra bu kelimenin Allah’tan başka hiç kimse için asla kullanılmamış bulunmasından dolayı “en-Necmü, en-nâsü ve’l-ünâsü” cinsinden olmadığını gösterdiğinden kelime ve mânâ itibârıyla bu özelliğin tercih edilmesi gerekmiştir.
Özetle “Allah” ismi türemiş veya başka bir dilden Arapça’ya nakledilmiş değildir. Başlangıçtan itibaren özel bir isim olarak kullanılmıştır. Ve yüce Allah’ın zatı bütün isimler ve vasıflardan önce bulunduğu gibi “Allah” ismi de öyledir. Allah ismi ulûhiyyet (ilâhlık) vasfından değil, ilâhlık ve mabudiyet (tapılmaya lâyık olma) vasfı ondan alınmıştır. Allah, ibâdet edilen zat olduğu için Allah değil, Allah olduğu için kendisine ibâdet edilir. Onun “Allah”lığı tapılmaya ve kulluk
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 529 -
edilmeye lâyık olması kendiliğindendir. İnsan puta tapar, ateşe tapar, güneşe tapar, kahramanlara, zorbalara veya bazı sevdiği şeylere tapar, taptığı zaman onlar ilâh, mabud (kendisine tapılan) olurlar, daha sonra bunlardan cayar, tanımaz olur, o zaman onlar da iğreti alınmış mabudiyet ve tanrılık özelliklerini kaybederler. Hâlbuki insanlar, ister Allah’ı mabud tanısın, ister mabud tanımasınlar, O bizzat mabuddur. O’na her şey ibâdet ve kulluk borçludur. Hatta O’nu inkâr edenler bile bilmeyerek olsa dahi ona kulluk etmek zorundadırlar. Araştırma mantığına göre iddia edilebilir ki, özel isimler kısmen olsun cins isimlerinden önce konulur. Daha sonra bir veya birkaç niteliğin ifâde ettiği benzeme yönü ile cins isimleri oluşur. Bundan dolayı her özel ismin bir cins isminden veya nitelikten alınmış olduğu iddiası geçersiz sayılır.
Üçüncüsü: Denilebilir ki, yukarıda açıklanan kullanma tarzından, “Allah” yüce isminin Arap dilindeki özelliği ve bundan dolayı bir özel isim olduğu anlaşılıyor. Fakat böyle olması diğer bir dilden alınmış olmasına neden engel sayılsın? Allah’ın isimlerinin birden çok olmasının câiz olduğu da önce geçmişti. Gerçekten deniliyor ki İbranice’de “iyl” Allah demektir. Çünkü Kâdı Beydâvî ve diğer tefsircilerde bile “İsrail” Allah’ın seçkin kulu veya Abdullah mânâsına tefsir edilmiştir ki, hemzenin hazf edilmesi ile “isrâl” ve yâ’ya çevirilmesi ile “İsrayil” şeklinde de okunur. Diğer taraftan Süryanice’de “lâha”, Arapça’da “lâh” da varmış. Bundan dolayı Arapça’da bu iki ismin birleştirilmesi ile “illah” terkibinden “Allah” özel ismi vazedilmiş olduğu hatıra gelir ki; “Allah” ilâh meâlini hatırlatır ve “ilâhü’l-âlihe” (ilâhların) mâbudların Allah’ı mânâsını ifâde eder.
Fakat böyle bir mantık ilişkisi, gerçeğin böyle olduğuna delalet etmez. Böyle olsaydı mutlaka dil bunu bize bildirirdi. Çünkü her şeyden önce kelimenin ucme ve özel isim olmasından dolayı gayri munsarif ve belki mebni olarak kullanılması gerekirdi. Çünkü Ba’lebek, İsrail, Cebrâil, İbrâhim, İsmâil ve benzeri özel isimlerin hepsi gayri munsarifdirler. Hâlbuki “ “ ismi mureb ve munsariftir. İkincisi, hemzenin hazf edilmesi durumuna uygun ise de hemzenin sabit kalması durumuna uygun değildir. Çünkü Arapça’da “il” hemzenin kesri ile okuna geldiği halde “Allah”da hemze üstün ile okunur. Ve doğrusu “îl” “ilâh” mânâsınadır. Çünkü “il-i” diye müzaf (tamlanan) oluyor. Sonra îl, Allah demek ise ve ondan alınmış olsaydı “il lâh” diye bir terkip düşünmeğe ne ihtiyaç kalırdı? Kısacası, Allah isminin diğer bir dilden alınmış veya türemiş olduğunu bu şartlar altında belirlemek mümkün değildir. Ve bu yüce isim, lisan açısından da adının sahibi gibi, bir ezeliyet perdesi içindedir. Ve bütün bunlardan en basit bir mânâ edinmek için söylenecek söz, hayret ve büyüklüktür. Allahu ekber! 2368
Ma’rifetullah; Allah’ı Tanımak
Ma’rifetullah: Allah’ı bilme, tanıma, O’nu bütün sıfatlarıyla öğrenme, hakkında bilgi sahibi olma demektir. Ma’rifetullah, iki kelimeden meydana gelen bir tamlamadır. Bunlar “ma’rifet” ve “Allah” kelimeleridir. Ma’rifet; lügatta, herkesin yapamadığı ustalık, ustalıkta yapılmış olan şey, bilme, biliş, vâsıta, hoşa gitmeyen şey, tuhaflık mânâlarına gelmektedir. Bununla birlikte, ma’rifet, Allah’ı O’nun isimlerini ve sıfatlarını, kudret ve irâdesinin geçerliliğini bilmek, alçak gönüllü olmak mânâsını ifâde ettiği gibi, bilginler arasında ilim anlamına da
2368] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y. s. 39-49
- 530 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gelmektedir ki onlara göre, her ilim bir ma’rifettir, her ma’rifet de bir ilimdir. Allah’ı âlim (bilen) herkes âriftir, her ârif de âlimdir. 2369
Genel olarak bu mânâlara gelmekte olan “ma’rifet”, Allah lâfzı ile bir tamlama oluşturduğunda, yani “ma’rifetullah” denildiğinde ise “Allah’ın vücûd/varlık ve vahdâniyetinin bilinmesi” mânâsına gelmektedir. Ma’rifetullah, aslında, kişinin Allah’ı hakkıyla tanıması, bilmesi ve buna göre O’na bağlanması anlamında kullanılmaktadır. Zira, kişi, Allah’ı hakkıyla tanırsa, O’nun emir ve yasaklarına bağlanır. Ma’rifetullah bilgisinde şu üç nokta yer almaktadır:
1. İzzet ve Celâl sahibi olan Allah’ı ve O’nun birliğini bilmek, ulu olan ve her türlü noksan sıfatlardan münezzeh bulunan zâtından teşbihi red etmek ve uzaklaştırmak;
2. Allah’ın sıfatlarını ve bu sıfatların hükümlerini bilmek,
3. Allah’ın fiillerini ve bu fiillerin hikmetlerini kavramak. 2370
Ma’rifet, gerek havasdan, gerek avamdan olsun bir tek ma’rifettir. Çünkü onunla bilinen şey birdir. Fakat bunun başlangıcı ve yükseği vardır. Havas, yükseğindedir. Gerçi tam gâyesine ve sonuna varamaz. Zira ârifler katında ma’rûfun sonu yoktur. Düşüncenin yetişmediği, akılların kapsayamadığı, zihinlerin algılayamadığı, görmenin keyfiyetine eremediği zâtı ma’rifet nasıl kapsar? Yaratıkları içinde O’nu en iyi bilenler, O’nun azametini idrâkten yahut zâtını keşfetmekten âciz olduklarını en çok ikrar ederler. Çünkü benzeri olmayanı idrâkten âciz olduklarını bilirler. Zira O, kadimdir, mâsivâsı ile muhdestir. Zira O, kavîdir, kuvvetini bir kuvvet verenden almamıştır. Hâlbuki O’ndan gayrı her kavî, O’nun kuvvetiyle kavîdir. Zira O, öğretmensiz âlimdir ve kendisinden başka bir kimseden bir fayda almamıştır. Her şeyi başkasından öğrenmekle değil, kendi ilmiyle bilir. O’ndan başka her âlimin ilmi O’ndan gelir. Tesbih ve tenzih, bidâyetsiz evvel olan, nihâyetsiz bâki olan kendinden başkasının bu vasfa hakkı olmadığı ve bu vasıfların kendinden başkasına yaraşmadığı Allah’a olsun.
Kur’ân-ı Kerim’de; “Allah’ı hakkıyla takdir edemediler.”2371 âyeti, ma’rifetullah bilgisine işaret ettiği rivâyet edilmektedir. Nitekim Ebû Ubeyde’nin, bu âyeti “Allah’ı hakkıyla tanıyamadılar, bilemediler” şeklinde açıkladığını görmekteyiz. 2372
Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi (Açıklamalarıyla Esmâü’l-Hüsnâ)
1) Allah (c.c.)
Allah; Kâinatın ve kâinatta bulunan tüm varlıkların yaratıcısı, koruyucusu olan tek varlık, ibâdet edilmeye lâyık tek Rab, Mevlâ, Hüdâ’ya ait özel isimdir. Allah; En yüce varlık olarak inanılan, bütün kemâl sıfatları şahsında bulunduran ve her türlü noksan sıfatlardan uzak olan gerçek Ma’buddur. Varlığı zorunlu olan tek yaratıcıya ait yüce bir isim. Bu isimle çağrılan bir başka varlık olmamıştır,
2369] Abdülkerim Kuşeyrî, Kuşeyrî Risâlesi, s. 427
2370] Hucvirî, Keşfu’l-Mahcûb, İstanbul 1982, s. 92
2371] 6/En’âm, 91
2372] el-Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Beyrût 1965, VII, 37; Ömer Dumlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 531 -
olmayacaktır da.
Allah ismi, ifâde ettiği ilâhî mânâsıyla yalnız Allah’a aittir ve hiçbir kelime bu ismin anlamını ve muhtevâsını ifâde gücüne sahip değildir. Bu isim başkası için de kullanılamaz.2373 İsmin, ait olduğu yaratıcı, bir olduğundan, ikili ve çoğulu da yoktur. Ancak cinsleri olan varlıkların isimleri çoğul yapılabilir. Cinsleri olmayanın ismi de çoğul yapılamaz. Lisanımızda “şehirler” denilir ancak yine bir şehir olan fakat bir ikincisi olmayan İstanbul için “İstanbullar” denilerek çoğul yapılamaz. Ancak muhtelif lisanlarda Allah Teâlâ’nın ayrı ayrı isimleri olabilir. Türkçe’de Tanrı, Farsça’da Hudâ, İngilizce’de God, Fransızca’da Dieu gibi. Ne var ki bu isimler “Allah” gibi özel isim değildir. İlâh, rab, ma’bud gibi cins isimdirler. Arapça’da ilâhın çoğuluna “âlihe”, rabbın çoğuluna “erbâb” denildiği gibi Farsça’da Hudâ’nın çoğulu da “hudâyân” ve lisanımızda da “tanrılar”, rablar, ilâhlar, ma’budlar denilir. Çünkü bu isimler gerçek ma’bud -Allah- için kullanıldığı gibi, Allah’ın dışında gerçek olmayan bir nice ma’bud kabul edilen şeyler için de kullanıla gelmiştir. Eski Türklerde gök tanrısı, yer tanrısı; Yunanlılar’da güzellik tanrıçası, bereket tanrısı, vs olduğu gibi. Hâlbuki “Allahlar” denilmemiş ve denilemez. Mânâsındaki birlik ve özel isim olması nedeniyle Allah ne tanrı kelimesiyle ne de bir başka kelimeyle tercüme edilebilir.
İslâm’ın temel ilkesi olan “Lâ İlâhe İllâllah” tevhid kelimesi, meselâ Fransızca’ya tercüme edildiği zaman “Diyöden başka diyö yok” Türkçe’ye aktarılmasında “İlâhtan başka ilâh yoktur.” denir. O zaman da Allah kelimesi “ilâh” kelimesiyle tercüme edilmiş olur. Bu da yanlış bir tercümedir. Çünkü ilâh cins isimdir, Allah ise özel isimdir. Kelime-i Tevhid “tanrı” kelimesiyle Türkçe’ye çevrildiğinde aynı çarpıklık ve yanlışlık ortaya çıkar. “Allah” kelimesinin kökenini araştıran dil bilimcileri bu konuda birçok beyanlarda bulunmuşlarsa da en kuvvetli görüş; bu kelimenin Arapça olup herhangi bir kelimeden türetilmeden aynen kullanıldığı ve has bir isim olduğudur.
Allah; kendi iradesiyle evreni yoktan var eden, ona belli bir düzen veren, gökleri ve yerleri ve bunlarda en küçüğünden en büyüğüne kadar canlıları yaratan, onlara hayat ve rızık veren, öldüren-dirilten, dilediğini dilediği şekilde idare ve tasarrufu altında bulunduran, varlığı bir başka etkenle değil, kendinden olan, her şeyi bilen, gören, işiten, yarattıklarında en ufak bir çarpıklık ve dengesizlik bulunmayan, her şeye gücü yeten, bütün mülkün gerçek sahibi, emir ve hüküm koymaya tek yetkili; övülmeye, itaat edilmeye, şükredilmeye gerçek lâyık, bir benzeri daha bulunmayan, bütün varlıkların, güneşin, ayın, gök ve yer cisimlerinin itirazsız itaat ettiği, boyun eğdiği, ismini ululadığı, ibâdet edilmeye lâyık Hak mabud. Allah, mabud olduğu için Allah değil, Allah olduğu için mabudtur. Onun İlâh oluşu, ibâdete lâyık oluşu, bir başka sebepten değil; kendi ‘zat’ının yüceliğindendir. insanlar zaman zaman putlara, ateşe, güneşe, yıldızlara, millî kahramanlara veya hakkında korku ve ümit besledikleri herhangi bir şeye tapınmışlar; bu hâlleriyle de onları ilâh ve mabud edinmişler, bilâhare bunlardan cayarak, onları tanımaz ve tapınmaz olmuşlardır. O zaman da daha evvel mabudlaştırdıkları varlıkların mabudluk vasıfları yok olur. Hülâsa Allah’ın dışındakiler ancak insanların mabudlaştırmalarıyla mabud telâkki edilebildikleri hâlde Allah, bütün beşer ona inansa da, inanmasa da; ibâdet etse de etmese de o, zatıyla Allah
2373] 19/Meryem, 65
- 532 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduğu için ibâdete lâyıktır. Beşerin inkârı onu Allah olmaktan uzaklaştıramaz.
İnsanlık tarihi incelendiği zaman görülür ki, ilk devirlerden beri her asırda yaşayan insanlarda Allah fikri ve tapınma meyli; dolayısıyla bir dîni inanca eğilim vardır. Batılı dinler tarihi yazarlarının bir çoğuna göre bu duygunun var oluşu çeşitli arizî sebeplere bağlanmış ise de, müslüman âlimlerin genel kanaatlarına göre tamamen fıtrî ve doğuştandır. İlk insan olan Hz. Âdem’in yaratılışından önce Allah ile melekler arasında cereyan eden konuşmayı2374 ve bu konuşmada Âdem’in -insanın- yeryüzünde halife olarak yaratılması husûsunu düşündüğümüzde de anlarız ki; insan yaratılmadan evvel, onun mayasına Allah’a halife olacak özellikler verilmiştir. Bu da bize Allah’a bağlılığın ve din duygusunun fıtrî olduğunu bildirir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) “Her doğan insan, (İslâm) fıtrat(ı) üzere doğar, onu Mecûsi, Hristiyan veya Yahûdi yapan ana ve babasıdır.”2375 hadisi ve “Sizi karada ve denizde yürüten odur. Gemide olduğunuz zaman (ı düşünün): Gemiler içinde bulunanları hoş bir rüzgârla alıp götürdüğü ve (onlar) bununla sevindikleri sırada, birden gemiye, şiddetli bir kasırga gelip de, her yerden gelen dalgalar onları sardığı ve artık kendilerinin tamamen kuşatıldıklarını, (bir daha kurtulamayacaklarını) sandıkları zaman, dini yalnız Allah’a halis kılarak Ona yalvarmağa başlarlar. And olsun eğer bizi bu (felâket) den kurtarırsan, şükredenlerden olacağız. (derler).”2376 âyeti de keza Allah inancının -her ne sûretle ortaya çıkarsa çıksın- insan ruhunun derinliklerinde var olduğunu ispat etmektedir.
Nereye gidilmişse orada basit ve bâtıl da olsa bir diyne, bir tanrı fikrine rastlanmıştır. Geçmiş devirlerde çeşitli şekillerdeki putlara tapanlar, ateşi, güneşi, yıldızları kutsal sayanlar dahi bütün bunların üstünde büyük bir kudretin bulunduğuna, her şeyi yaratan, terbiye eden, merhamet eden bir varlığın mevcûdiyetine inanmışlar, dış âlemde taptıkları şeyleri ona yaklaşmak için birer vesîle edinmişlerdir. “Biz, bunlara, sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.”2377 derler. Cinsleri, devirleri ve ülkeleri ayrı, birbirlerini tanımayan toplumlarda inanç konusundaki birlik, dîn fikrinin umumî, Allah inancının da fıtrî olduğunu ispat etmektedir.
Bunun içindir ki, her şeyi bilen ve yaratmaya kadir olan bir Allah’a inanmak, ergenlik çağına gelen akıllı her insana farzdır. İlâhî dinlerin kesintiye uğradığı dönemlerde yaşayan insanlar bile, akılları ile Allah’ın varlığını idrâk edebilecek durumda olduğundan, Allah’a îmanla mükelleftirler.
Akıl ile Allah’ın bilinebileceğine, birçok âyet delîl olarak gösterilebilir. Bunlardan en dikkat çekici olanı, Hz. İbrahim’in daha çocukluk dönemlerinde iken parlaklıklarına bakarak yıldızı, ayı, güneşi Rab olarak kabul etmesi ancak daha sonra bütün bunların batmaları, ile zamanla yok olan şeylerin Rabb olmayacaklarını idrâk etmesi ve neticede gerçeği görerek “...Ben, yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben O’na şirk/ortak koşanlardan değilim.”2378 âyetidir. Mâturîdiyye mezhebine göre Allah’a iman, insan fıtratının icabıdır. Zira her insan evrendeki bu muazzam varlıklara bakarak bunların büyük bir yaratıcısı olduğuna aklen hükmedebilir. “Akıl ve nazar ‘marifetullah’da kâfidir” derler.
2374] 2/Bakara, 30
2375] Müslim, Kader 25; Buhârî, Cenâiz 92; Ebû Dâvud, Sünnet 17
2376] 10/Yûnus, 23
2377] 39/Zümer, 3
2378] 6/En’âm, 79
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 533 -
“Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah’ın varlığında şüphe mi vardır?”2379 âyetini delil gösterirler. Eş’ariye imamları ise “akıl ve nazar ‘marifetullah’da kâfi değildir” derler ve “Biz bir kavme peygamber göndermedikçe onlara azap etmeyiz.”2380 âyetini delîl gösterirler. Netice olarak, semâvât ve arzın yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde ve kâinatta meydana gelen insan gücünün dışındaki binlerce tabiat hadisesinin belli bir düzen içerisinde cereyan etmesinde her akıllının kabul edebileceği gibi, Allah’ın varlığını ispat eden delîller vardır. 2381
Allah’ın zâtı üzerinde düşünmek haramdır. Onun zatını idrak etmek aklen mümkün değildir. Çünkü Allah’ın hiçbir benzeri yoktur. Hiçbir şey O’na denk değildir.2382 Gözler Onu idrâk edemez.2383 Çünkü aklın ulaşabildiği ve kavrayabildiği şeyler ancak madde cinsinden olan şeylerdir. Allah ise madde değildir. Duyu organlarımızla tespitini yaptığımız ve hâlen yapamadığımız eşyanın tümü noksanlıklardan uzak olan bir yaratıcı tarafından yaratılmıştır. Yaratılan ise yaratıcısının ne parçası, ne de benzeridir. Allah’ın varlığına inanmak, her müslümanın ilk önce kabul etmesi gereken bir husustur. İslâm ıstılâhına göre inanmak ise Allah’ın varlığına, birliğine, yani, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve inanılması gereken diğer hususlara (Allah’a, Allah’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, kaza ve kadere, öldükten sonra diriltmeye) tereddütsüz iman etmek ve bunu kalp ile tasdik etmektir. İnanan insana mü’min, inanmayana ise kâfir denir. Akıl sahibi olan her insanın, Allah’ın varlığına inanması gerekir. Allah’ın varlığına inanmak, insan fıtratının icabıdır. Allah’ın varoluşu vaciptir, zarûrîdir. 2384
Nefsimizin direktifleri doğrultusunda yaşarken bizleri o girdaptan kurtarmak isteyen dâvetçiler bir şekilde;‘Allah’ın sözüne kulak ver; cennetini garantile’ ilâhi mesajını ulaştırdılar... Kulaklarımızın pasını gideren bu şok cümle aynı zamanda gözlerimizdeki sis perdesinin de kalkmasına vesile oldu... Bir de baktık ki bir elimizde Kur’an diğer elimizde ‘Kur’an’ın insana dönüşmüşünün hayatı...
Kur’an ve sünnet; koruması altına giren konuğun attığı her adımı takip ederek hayatıyla yakından ilgilenir. Hemen hemen her saat yeni bir âyetle karşılaşan konuk, Rabbini tanıdığı oranda âyetleri görür, okur ve yaşar.... İşte kul olma başarısındaki sır burada; Önce Rabbini gereği gibi tanı; Sonra zâten sever, güvenir, O’nu her an zikreder ve gerekli fedâkârlığı gösterirsin...
Nasıl Bir Allah’a İnanılıyor?
Bugün insanların büyük bir çoğunluğu maalesef Allah’ı gereği gibi tanımıyor. Ya Allah’ın (c.c.) isim ve sıfatlarından herhangi birini ölü yada dirilere atfediyorlar yada Allah’ın gücünü, zenginliğini ve kullarına karşı yakınlık derecesini kavrayamıyorlar.
Büyük bir kesimin Allah inancı şöyle göze çarpar: “Benim inandığım Allah; Yeri ve göğü yaratır, insanların yaşaması için gerekli malzemeleri hazırlar, insanların hayat modeli tercihlerine karışmaz. Göklerin hâkimi olan Allah (c.c.)
2379] 14/İbrâhim, 10
2380] 17/İsrâ, 15
2381] 2/Bakara, 164
2382] 112/İhlâs,1-5
2383] 6/En’âm, 103
2384] Cengiz Yağcı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, I/112-114
- 534 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yerdekilerin yaşamına karışmaz. Sadece kalp temizliğine bakar. Merhameti boldur. Kendisinin varlığına inanan herkes kurtuluşa erer. (Oysaki şeytan da Allah’ın varlığına inanıyor.) İnsanların duâ ve isteklerini aracılar (Türbelerde yatan zatlar, şeyhler vs.) olmadan işitip cevap vermez (Hâşâ). Çok hoş görülüdür. Her şeyi hoş karşılar! Sevdiklerini bolca rızıklandırır. Sevmediklerini ise fakir kılar…”
Peki Allah’ın 99 isim ve sıfatları nerede? Üzülerek görüyoruz ki birçok insanın Allah inancı maalesef böyle... Bu tür hastalığı Rabbimiz şöyle dile getiriyor; “Onların çoğu, Allah’a ortak koşmadan inanmazlar.”2385 Bir de eksik bir Allah inancının neye mal olacağına bir göz atalım:
Eksik Bir Allah İnancı Neye Mal Olur?
Dinin doğru anlaşılmasına engel olacağından akideye zarar verir (Allah’ın herhangi bir isim ve sıfatını ölü yada dirilere atfedilmesi gibi...) Allah (c.c.) ile gereken dostluk kurulamayacağından sâlih amel işleme oranı sıfırın altına inebileceğinden günah işleme oranında artış gözükür.
Cehennemin sıcaklık derecesi algılanamayacağından (Allah’ın ceza verici sıfatının algılanamaması) Allah’ın haram kıldığı ameller daha cazip gözükür. Allah’ın (c.c.) emir, yasak ve tavsiyelerine karşı boş vericilik baş gösterir. Kişi tanıdığı oranda sever. Az tanıyan az sever, az tanıyan az güvenir. Haliyle gereken sevgi tanındığı orandadır. Allah’ın Kur’an ve Sünnet’teki mesajına kulak verilmemesine yol açar.
Allah’ın (c.c.) bağışlayıcı sıfatının bilinememesi ümitsizliğe yol açacağından tevbe etme eylemi gerçekleşmemiş olur. ‘Kalbi temiz olan kurtulur’ bâtıl inanışı kalpte ve düşüncede geniş bir yer edeceğinden kullukta sınıfta kalınır. Görüldüğü gibi eksik bir Allah inancı üzerine basılmış mayın gibi... Hem bu tarafta hem de öteki tarafta patlar...
Peki, Allah’ı Nasıl Tanıyacağız?
İsim ve sıfatların ezberlenmesiyle Allah (c.c.) tanınamaz... İsim ve sıfatlarının mânâsının ezberlenmesiyle de yakinî olarak tanınmaz... Peki, nasıl tanınır? Allah’ın varlığına iman ettikten sonra Kur’an ve sünnet ışığında isim ve sıfatlarını kendi nefsimizde ve tabiattaki tecellisinde görüp iyi bir tefekkürle tanınır... Ve böylece günün her saatinde Allah’ın (c.c.) gücünü, büyüklüğünü, merhametini zenginliğini ve diğer sıfatlarını görerek kendisiyle sıcak bir diyalog sağlamış oluruz
Allah İnancı Nasıl Olmalı?
Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisini nefsimizde ve tabiatta görüp okuyabilmişsek Allah inancımız şöyle şekillenir:
Allah (c.c.) her şeyi her an görür, her an işitir ve kalpten tüm geçenleri bilir. Yapılan duâlara ve isteklere aracı ihtiyacı hissetmeden işitir ve karşılığını verir. Gaybı; kendisi ve dilediği peygambere dilediği miktarda bildirmesi dışında kimse bilemez. Allah (c.c.) her hangi bir kuluna pozitif ya da negatif bir musibet dilemişse dünya bir araya gelse engel olamazlar. Tüm her şey O’nun kontrolünde ve
2385] 12/Yusuf, 106
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 535 -
O’nun izni ile gerçekleşir. Hatta bir yaprak bile O’nun izni ve kontrolü dahilinde kımıldar ve düşer.
Yerin ve göğün tüm hazinelerinin sahibi olması vesilesiyle dilediği kulunun zengin dilediğini de dilediği zaman, dilediği kadar fakir kılabilir. İnsanların en iyi şekilde (emniyetli ve adâletli) nasıl yaşayacaklarını şüphesiz en iyi bilendir. Yaratan bilmez mi?
Doğru Bir Allah İnancı Amele Nasıl Yansır?
Doğru bir Allah inancına sahip olan bir insanın yaşayışı biraz farklı olur. Ne gibi? Ümit ve korku dengesini yakalayabileceği için Allah (c.c.) ile irtibatını canlı tutar ve günah işleme oranını aşağı çeker. O’na bir an önce kavuşmayı dileyeceği için bolca sâlih amel işler. Tanıdığı Allah’ı (c.c.) seveceği için vaadlerine (cennetine ve cehennemine, günahları bağışlayabileceğine vs.) müthiş bir güven duyar ve en ufak bir güvensizliğe düşmez.
Zengin ya da fakir bile olsa O’nun dilemesi ile olduğunu bildiği için, gurur, kibir ve isyana yer vermeyip sabır ve şükür örneğini sergiler. Duâ ve isteklere cevap verecek mercinin Allah (c.c.) olduğunu bildiği için insanların ellerine bakmaksızın müthiş bir tevekkül örneğini sergiler. Dil sürekli Allah’ı zikirle ıslak kalır. Dünya hayatının tiyatro sahnesinden ibaret olduğunu görür ve tüm yatırımını âhirete yapar.
Sevdiğinin sevdiklerini sever, sevmediğini sevmez... Can ve malı en ufak korku ve endişe duymadan masaya yatırır! Rızık endişesi hissedilmeyeceğinden hayatın her safhasında sabır ve şükür görülür. 2386
2) Er-Rahmân
er-Rahmân, Allah Teâlâ’nın güzel isimlerinden ve sıfatlarından biridir. Rikkat, ihsan, bağışlama, acıyıp esirgeme anlamlarına gelen rahmet kelimesinden türemiş olan Rahmân, mübalağa sigalarından olduğundan rahmetin en yüce derecesiyle muttasıf olan demektir. Rızıkları, ihtiyaçları ve her türlü iyilikleri ihsan hususunda rahmetini mahlûkatından (yaratıklarından) hiç esirgemeyen anlamında olan Rahman, Rahîm isminden daha geniş kapsamlı bir mana ifade eder. Kur’an’ın ilk âyeti olan Besmeledeki Rahmân ve Rahîm sıfatları arasındaki fark, Allah Teâlâ, Dünyanın Rahmanı ve Âhiretin Rahîmidir, cümlesinde veciz bir şekilde dile getirilmektedir. Kur’an-ı Kerim’de daima eliflamlı olarak (belirli) Er-Rahmân şeklinde geçen bu İlâhî sıfat Allah’ın ikinci bir ismi durumunda kullanılmıştır. er-Rahmân vasfı gereği Cenâb-ı Hakk, dünyada bütün canlılara, mü’min-kâfir ayırımı yapmaksızın bütün insanlara, şefkat ve merhametle davranmayı kendi nefsine farz kılmıştır. Kur’an’da insanlar için hiç kullanılmayan er-Râhmân ismi, ilâhî kelâmın elli yedi yerinde geçmektedir. Kur’an’da bu isimle bir de sûre vardır: er-Rahmân Sûresi. Bu sûrede Allah Teâlâ; insanlar, cinler ve hayvanlar için rahmet olarak yarattığı nimetleri saymakta, ins ve cinnin, bunların kıymetlerini bilip nankörlük etmemelerini defaatle vurgulamaktadır. 2387
2386] F. Birışık, Esmâü’l-Hüsnâ, Karınca Y.
2387] Akif Köten, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 5/217
- 536 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Rahmân”, rahmetten sıfat manası ifade eden Allah’ın yüce isimlerinden biridir. Çok merhamet sahibi anlamındadır. Rahmân, tam manasıyla Türkçe’ye veya başka bir dile tek kelimeyle tercüme edilemez. Esirgemek, acımak, bağışlamak, affetmek vs. bu kelimeyi tam anlamıyla karşılayamaz. Çok merhametli diye noksan bir şekilde tefsir edilebilirse de tam tercüme edilemez. Rahmân, Allah’ın hem sıfatı, hem de bir özel ismidir. Er-Rahmân: Ezelde bütün yaratılmışlar hakkında hayır ve rahmet irâde buyuran, sevdiğini, sevmediğini ayırt etmeyerek bütün varlıklara sayısız nimetler ihsan buyuran demektir.
Rahmân sıfatı, peygamberler dahil, hiçbir insan için kullanılamaz. Çünkü karşılıksız ve kayıtsız şartsız rahmet ve merhamet ifade eden Rahmân sıfatını, insanın fıtrî yapısı kaldıramaz. Çünkü insan, böyle bir merhameti gösterme gücüne, yaradılışı icabı sahip bulunamaz. Dostları kadar düşmanlarına, kendisine iman edenler kadar kendisini inkâr edenlere de rahmet ve merhamet gösterebilmek ancak ulûhiyetin şânındandır.
3) Er-Rahîm
Er-Rahîm; Çok merhametli, merhamet olunan; “rahmet, merhâmet ve ruhm” mastarından ism-i fail ve ism-i mef’ûl anlamlı bir sıfattır. Kök anlamı, acımak, merhamet etmek ve bağışlamak demektir. Rahîm’in çoğulu “ruhamâ”dır. Merhamet, iyilik ve nimet anlamına da gelir. Aynı kökten “rahman” sözcüğü de merhameti bol olan demektir.
“Rahîm” ve “Rahmân” isimleri Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-i husnâsındandır. Esmâ-i husnâ; en güzel isimler anlamına gelir ki, Yüce Allah kendisini bu nitelikteki isimlerle isimlendirdiğini Kur’an’da çeşitli yerlerde açıklamıştır.2388 Bu isimlerin başında “Allah” lafzı gelir. Allah’a bu güzel isimlerle duâ edilmesi, duânın kabulüne sebep olur. “Allah’ın güzel isimleri vardır. O halde Allah’a o güzel isimlerle duâ edin.” 2389
Kur’an-ı Kerim’in 115 âyetinde büyük çoğunluğu çok bağışlayıcı anlamına gelen “ğafûr” sıfatı ile birlikte olmak üzere “rahîm” sıfatı kullanılmıştır. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın ne kadar bağışlayıcı ve merhametli olduğunu gösterir. Dört âyette de “erhamü’r-râhimîn (merhametlilerin en merhametlisi)” tamlaması kullanılmıştır.
Allahu Teâlâ’nın rahmân ve rahîm sıfatları her ikisi de “rahmet” mastarından türemiş olmakla birlikte, aralarında anlam farkları vardır. Rahman sıfatı Kur’an’da 57 âyette geçmektedir. Bunlardan beş âyette rahman ve rahîm birlikte zikredilmiştir. 2390
Bir âyet olan, Tevbe sûresi dışında bütün süre başlarında tekrarlanan ve her meşrû işe başlarken söylenmesi İslâm’ın esaslarından olan “Besmele”de her iki sıfat zikredilmiştir. Bismillahirrahmânirrahîm’in anlamı; “Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adı ile başlarım” demektir. Kur’an-ı Kerim’de Sebe’ hükümdarı Belkıs’a,
2388] 7/A’râf, 180; 17/İsrâ, 110; 20/Tâhâ, 7; 59/Haşr, 24
2389] 7/A’râf, 180
2390] M. Fuad Abdülbâkî, el-Mu’cemul-Müfehres Li Elfâzı’l-Kur’ânil-Kerim, “Rahman” ve “Rahim” maddeleri
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 537 -
Süleyman peygamberin gönderdiği hak dine çağrı mektubundan söz edilirken şöyle buyurulur: “O mektup şüphe yok ki Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adı ile (başlamaktadır).”2391 Bu iki sıfat arasındaki farkları şöylece belirtebiliriz.
Rahmân sıfatı ezelle, rahîm sıfatı ise daha çok ebedle ilgilidir. Bu yüzden Yüce Allah için dünyanın rahmanı, fakat âhiretin rahîmidir, denilmiştir. Bunun anlamı şudur: Cenâb-ı Hakk’ın varlıkları yaratması, onları yaşatması, insanlar arasında mü’min-kâfir, âdil-zâlim, çalışkan-tembel ayırımı yapmaksızın hepsine rızıklarını vermesi, çalışma ve gayretlerinin semerelerini ihsan etmesi, Rahman sıfatının tecellisidir. Küfre, zulme, şerre ve kötülüklere müdahale etmeksizin akıl ve irade-i cüz’iyyenin kullanılmasına fırsat verilmesi, ehl-i küfrün çalışmalarının karşılığını dünyada tam olarak görmesi hep bu sıfatın bir sonucudur.
Rahîm sıfatının tecellileri ise daha çok âhirette görülecek, Cenâb-ı Hakk’ın oradaki ikram ve ihsanları mü’minler için olacaktır. Pek çok âyette Rahîm sıfatı zikredilerek, Cenâb-ı Hakk’ın mü’minleri bu sıfatla bağışlayacağı belirtilmiştir. Bazı âyetler şunlardır:
Fuhuş yapıp, sonra bu fuhuşlarından vazgeçen erkek ve kadınlar için şöyle buyurulur: “Şüphesiz Allah tevbeleri en çok kabul eden ve en çok merhamet edendir.”2392 Şu âyetlerde günahkâr mü’minlere yönelik genel rahmeti görmek mümkündür: “Onlar, Allah ile birlikte başka bir ilâha tapmazlar. Haksız yere, Allah’ın haram kıldığı cana kıymazlar, zina etmezler. Kim bunlardan birini yaparsa cezaya çarpar. Kıyâmet günü de azabı kat kat arttırılır ve orada hor ve hakîr sürekli bırakılır. Ancak pişmanlık duyup imanını yenileyen ve iyi işler işleyenler müstesnadır. Allah bunların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir. Yine kim tevbe edip, güzel amel yaparsa, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner.”2393 “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Kimi dilerse bağışlar kimi dilerse azaplandırır. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” 2394
Şu âyette rahîm sıfatıyla mü’minlere merhamet açıkça görülür: “O, sizi karanlıklardan nura çıkarmak için üzerinize melekleriyle birlikte rahmetini gönderir. Allah mü’minlere çok merhamet eden (rahîm) dir.” 2395
Hz. Peygamber’in hadislerinde de Cenâb-ı Hakk’ın rahmet sıfatı açıklanmış, O’nun kullarına ve bütün yaratıklara olan merhametine yer verilmiştir. İnsanlarda ve bütün canlılarda bulunan acıma, merhamet duygusunun Allah’ın rahmân sıfatından bir cüz olduğunu Allah elçisi şöyle ifade buyurmuştur: “Şüphesiz acıma, merhamet duygusu Rahmân’dan bir cüzdür.”2396 Başka bir hadiste rahmetin bütün yaratıkları kapsamak üzere Arş’ta asılı bulunduğu belirtilir.2397 “Şüphesiz rahmetim gazabımdan öne geçmiştir.” 2398
2391] 27/Neml, 30
2392] 4/Nisâ, 16
2393] 25/Furkan, 68-71
2394] 48/Feth, 14
2395] 33/Ahzâb, 43
2396] Buhârî, Edeb 13; Tirmizî, Birr 16; Ahmed b. Hanbel, I/190, 321, II/295
2397] Müslim, Birr 17; Ahmed bin Hanbel, Müsned II/163, 190
2398] Buhârî, Tevhîd 15, 22, 28, 55, Bed’ü’l-Halk 1; Müslim, Tevbe 14-16; Tirmizî, Deavât 99
- 538 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Diğer yandan insanların merhametli davranışının Cenâb-ı Hakk’ın da merhametine sebep olduğu şöyle ifade buyurulur: “Güçsüzlere merhamet edenlere Rahman olan Allah da merhamet eder.” 2399
“Allah insanlardan ancak merhametli olanları bağışlar.” 2400
“Merhamet etmeyen kimseye merhamet olunmaz.” 2401
Er-Rahîm: Çok merhamet edici verdiği nimetleri iyi kullananları daha büyük ve ebedî nimetler vermek suretiyle mükâfatlandırıcı demektir. Kur’ân-ı Kerim’in 115 âyetinde büyük çoğunluğu çok bağışlayıcı anlamına gelen ğafûr sıfatı ile birlikte olmak üzere rahîm sıfatı kullanılmıştır. Bu da Allah’ın ne kadar bağışlayıcı ve merhametli olduğunu gösterir.
Er-Rahmân ism-i şerifinden Allah Tealâ’nın ezelde bütün yaratıkları için hayır ve rahmet irâde buyurduğu anlaşılıyordu. Er-Rahîm ism-i şerifi ise, yarattıkları arasında irâde sahipleri için kat kat rahmet-i İlâhiyyeyi ifade eder. Yani, insandan başka her varlık kendisi için tayin edilen sınır içinde kendisine verilen nimetlerden yaratılışı sevki (içgüdü) ile faydalanır ve o sınırdan dışarı çıkmazken; irâde sahibi olan insanlar için terakki imkânı verilmiştir. Bu imkân, fıtrî nimetleri arttırma ve ebedîleştirme imkânıdır. Çiğneyip geçtiğimiz ottan, rüzgâr dalgalarına kadar her şey, bizim hayır ve mutluluğumuza yarayan nimet hazinesidir. Yine, yaratılışımızda, başka varlıklara verilmeyen bir çok yeteneğin verilmesi ve tabiat kanunlarının âzat kabul etmez köleler gibi bize bağlı ve emrimize hazır olması, hep o şânı büyük Rahmân’ın lütuf ve ihsanlarının eseridir. Her şeyde, tabii kendimizde de gizlenmiş olan bu sayısız nimetleri meydana çıkarmak ve onlardan faydalanmak için çalışacağız. Bütün yeteneklerimizi işleteceğiz. Bu takdirde gayretlerimizin boşa gitmeyeceğini bize müjdeleyen işte bu, Er-Rahîm ismidir. Çünkü bu isme göre, her gayret, bir mükâfatla karşılanacaktır.
Er-Rahmân, Er-Rahîm isimleri iki türlü rahmet ifade eder. Er-Rahmân isminin ifade ettiği rahmet, hiçbir şarta, hiçbir gayret ve irâdeye bağlı olmayarak ihsan edilen rahmettir. Bu öyle geniş bir rahmettir ki, bütün varlıkları kaplar. Bunda çalışan çalışmayan, suçlu itaatli, imanlı imansız ayırt edilmez.
Er-Rahîm isminin ifade ettiği rahmet ise, Rahmân’ın lütfu olan rahmeti iyiye kullanarak çalışanlara bir mükâfat olmak üzere verilen rahmettir ki, en az bire on’dur. Çalışânın ihlâsındaki kuvvete göre Allah’ın daha fazla ve hatta sınırsız ve hesapsız mükâfatları da vardır. İşte, gayr-ı meşrû arzulara kapılmamanın, kötülükten korunmanın önemi bu yüzdendir. İyi bilmek ve unutmamak lâzımdır ki, ister dünya için, ister âhiret için olsun çalışanlarla çalışmayanlar eşit muâmele görmeyeceklerdir.2402
“Rahmân” kullardan bir benzerinin çıkması mümkün olmayan; “Rahîm” ise, bir benzerinin çıkması mümkün olabilen nimetleri verebilen demektir. Bu bakımdan birincisi Allah’a hastır, başka hiç kimseye isim olarak verilemez. Rahîm ise, hem O’na, hem de başkasına denilebilir. Yine, Rahmân, nimetlerin en
2399] Ebû Davûd, Edeb 58; Tirmizi, Birr 16
2400] Buhârî, Cenâiz 32, Eymân 9, Tevhîd 25; Müslim, Cenâiz 9, 11; Ebû Dâvud, Cenâiz 24
2401] Buhârî, Edeb 18, 27; Müslim, Fezâil 65; Ebû Dâvud, Edeb 145; Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 5/215-216
2402] A. Osman Tatlısu, Esmâü’l-Hüsnâ, s. 37
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 539 -
büyüğünü; Rahîm ise, en dakîkini (ince, hassas) verebilen demektir. Rahmân, dünya ve âhirette; Rahîm ise sadece âhirette merhamet edendir. Rahmân, tüm yaratılmışlara; Rahîm ise sadece mü’minlere merhamet edendir. Yani, Rahmân, dünyada mü’min, kâfir, münâfık herkese acıyıp rahmet eden; Rahîm ise âhirette sadece mü’minlere merhamet eden demektir.
Bir araya gelen bu iki sıfat, Allah’ın rahmetinin varlıkların tümüne ve bütün tecellîlere/yansımalara şâmildir. Rahmân ve Rahîm sıfatları, rahmetin bütün anlamlarını, özelliklerini ve sonsuz genişliğini ifade etmektedir. Cenâb-ı Allah bütünüyle rahmet sahibidir; Rahmet, acıma şefkat ve rikkat sahibi. Yarattıklarının hayatı için gerekli her şeyi Kendi üzerine almıştır. Onlara sürekli ihsanda bulunur. Yaratma, rızıklandırma ve nimetlendirme O’nun Rahmân ve Rahîm oluşunun sonucudur. “Kendi üzerine rahmet’i yazdı.”2403 “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.”2404 “Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Tevbe eden ve Senin yoluna gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru!” 2405
Varlıklar, meydana gelirken Rahmân’dan doğan rahmet sayesinde vücuda gelirler. Rahîm’den doğan rahmet sayesinde de büyüyüp ondan faydalanırlar. Bunun için “Dünyanın Rahmân’ı, âhiretin Rahîm’i” kavramı meşhur olmuştur. Gerçi Allah, hem dünyanın, hem de âhiretin Rahmân ve Rahîmidir. Rahmân sıfatı açısından yaratıklar yaratılmış; fakat hiçbirinin bu konuda fikri sorulmamıştır. Bu açıdan Rahmân’daki rahmetin gerçekleşmesi bir şarta bağlı değildir. Rahîm’deki rahmetin tahakkuk etmesi ise kulların dünyada iman ve amel etmeleri şartına bağlıdır. Rahmân’daki rahmet sayesinde her yaratılan varlıkta fıtrî ve cebrî olarak bu rahmetin bir esintisi vardır. Eğer Rahîm sıfatı da böyle olsaydı, dünyada hiç kimsenin iman, amel, çalışma, bir şeyleri icat etmesi, hayırlı eylemler yapması gibi şeylere gerek kalmazdı. Böylece dünya hayatı durgunluğa düşeceği gibi, âhiret hayatı da hüsrâna uğrardı. Yaratılıştan mevcut rahmetle yetinilseydi, insanlar her yönleriyle durgunluğa girerek, nasıl olsa rahmet geliyor diye bir taş veya bir hayvan seviyesinde kalırlardı. Rahmâniyetin rahmeti sadece Allah’a ait iken, Rahîmiyetin rahmetinden bir parça da kullara verilmiştir. Böylece o durgunluk durumu ortadan kaldırıldığı gibi, bir ananın yavrusuna merhameti gibi durumlar da sağlanmaktadır.
Cenâb-ı Hak, eşyayı yoktan var ederken âdeta bize demiş oluyor ki, “isteseniz de istemeseniz de Rahmâniyetimle sizi yaratıyorum. Sizin için gerekli olan şeylerle varlık ve hayatınızı devam ettiriyorum. Rahmâniyetimle var ettikten sonra, Rahmâniyetimin kemâlini göstermek için, size Rahîmiyetimle de bir irâde veriyorum. İrâdenizi kullanmanıza ve kullandığınız irâdenin çapına göre de öteki âlemde size mükâfat vereceğim. Siz, irâdenizi kullanmakla bir şekle gireceksiniz. Bu şekil, âhiret âleminde bir kısım nimetlerden istifade etmeye hazırlanmak demektir. Yeter ki sizler, kendi hevâ ve hevesinize uyarak, benim rızâ dairemin dışına çıkmayın. Aksi takdirde orada cezanızın daha ağır olacağını düşünün.”
Düşünmeli ve ona göre davranmalıyız ki, Allah’ın Rahmâniyet ve Rahîmiyetinin ışığında bizim mazhar olduğumuz lütuflarla, yaptığımız işlerin birbirine münasip olması gerekir. Allah’ın bizi muhatap olarak kabul etmesine
2403] 6/En’âm, 12
2404] 7/A’râf, 156
2405] 40/Mü’min, 7
- 540 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mukabil, bizim bu iltifatları değerlendirip değerlendirmediğimiz yönüyle kendimizi devamlı sorgulamalıyız. Rahmân ve Rahîm sıfatlarının engin ve sınırsız merhameti kuşattığı gibi; bir de küçük bir tekdir, ikaz ve uyarının bulunduğunu da unutmamalıyız.
Besmelede ve Fâtiha sûresinde “Allah” lafzıyla bütün güzel isimleri kendinde toplayan zâtın tasarrufunu takdim etmesinden çekinen ve irkilen insana Yaratıcımız, er-Rahmân ve er-Rahîm isimlerini zikrederek onlara yakınlık ve güven vermiş oluyor. Sanki bu isimlerle insanın kulağına şu manalar fısıldanıyor: O kadar korkup ürkme. İşin temelinde merhamet vardır. O, rahmetiyle sizi yaratmış ve yine rahmetiyle hayatınız için gerekli olan her şeyi hazırlamıştır. Ancak, sadece dünya sizi tatmin edemez. Sizin için Cemâlullah’ı temâşâ ve bir cennet de lâzımdır. O, Rahîmiyetiyle sizlere bunu da verecektir. Bir korkudan sonra insanın içinde sıcak bir ünsiyet meydana getiren bu iki sıfat ne kadar önemli ve bu iki ismin zikredilmesi ne kadar gereklidir. 2406
Rahmân ve Rahîm Sıfatlarının Düşündürdükleri
Er-Rahmân ve er-Rahîm isminin zevkini duyan gönüllere yeis ve ümitsizlik giremez. Müslüman, ne kadar darlık ve ıstırap içine düşerse düşsün, Allah’ın mutlaka onu selâmete çıkaracağına emindir. Çünkü kesinlikle bilir ki, O merhametlilerin merhametlisi, kerimlerin ekremidir. Allah’ın bu sıfatlarına gönülden inanan insanda, ciddi anlamda bunalım, stres, karamsarlık ve kötümserlik bulunamaz. Çağımızda gittikçe yaygınlaşan intihar fâciasının ümitsizlikten, bunun da çok defa Rahmân ve Rahîm sıfatlarının sahibi bulunan Allah’a imansızlıktan ileri geldiği bilinen bir gerçektir.
Âhirette mü’minle kâfiri ayırt eden, mü’mine cennetini veren Allah, Rahîm ismiyle rahmet edecektir. Rahîm, mazlumların son sığınağıdır. Bu dünyada insanların haklarını yiyen, Hakka karşı gelen, halka zulmedenler para, makam ve ünvanlarıyla dünyada cezalarını çekmeden giderlerse de, âhirette malları, evlâtları, orduları, servetleri onlara fayda vermeyecektir. Rahîm ismi, kâfirler ve zâlimler için tehdit; mü’minler ve mazlumlar için ise teselli ve sığınaktır.
Fâtiha sûresinin girişinde, Allah’ın, âlemlerin rabbi olduğu tanıtılırken, tevhid inancının evrenselliğine işaret edilmişti. Rabbimiz, yalnızca âlemlerin rabbi, yetiştiricisi, eğiticisi, öğreticisi, onlar üzerinde otorite sahibi olmakla kalmıyor; aynı zamanda onlara karşı engin merhamet de taşıyor. Allah’ın, Kitab’ını “rahmet” olarak nitelemesi de bu noktada çok önemlidir. Rabbimiz, Kitab’ı göndermekle neyi dilemektedir? İnsanların yeryüzünde mutlu bir şekilde yaşamalarını, sıkıntı çekmemelerini, anlaşmazlıklarını hak ölçüye göre çözmelerini... Kullarına karşı bu merhameti, acıması ve sevgisi, Kitab’a “rahmet” adını vermesine neden olmuştur. İşte bu yönleri dolayısıyla burada, tevhid inancının sevgi yönüne, insanî yönüne değinilmektedir. Tevhid toplumu, “kin, garaz, haset, zulüm” üzerine kurulu değildir. Bu toplumda, Rabbimiz Rahmân-Rahîm olduğundan, O’nu rab olarak kabullenen insanlar da birbirlerine karşı merhamet doludurlar. İlişkileri bu düzlemde cereyan eder. “Muhammed, Allah’ın elçisidir. Onunla birlikte olanlar, kâfirlere karşı sert; birbirlerine karşı merhametlidirler.” 2407
2406] Hikmet Işık, Fâtiha Üzerine Mülâhazalar, Nil A.Ş. Y., s. 157
2407] 48/Fetih, 29
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 541 -
Ancak âlemlere rahmet olarak gönderilen2408 Peygamberimiz (s.a.s.)’in sıfat ve ahlâkından biri de ümmetine merhameti ve şefkati idi. “Andolsun size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.”2409 Rasûlullah (s.a.s.)’in ümmetini ateşten uzaklaştıracak şeyleri göstermesi, onun şefkatinin bir eseridir. Bunu, şu güzel temsille dile getirmiştir: “Benimle ümmetim bir ateş yakan ve ateşine kelebek ve çekirgeler düşmeye başlayınca onları men etmeye çalışan kimse gibiyiz. Ben sizi ateşe düşmekten korumak için eteklerinizden tutuyorum. Siz, benim elimden kurtulup ateşe düşmeye çalışıyorsunuz.”2410 Rasûlullah bir gün torunlarını öpüp okşarken bir bedevî huzuruna gelmişti. Evlât şefkatinden mahrum olan bu adam, gördüğü manzaraya duyduğu hayretini gizleyemedi ve: “Benim on çocuğum var. Bunlardan hiç birini öpmüş değilim” dedi. Peygamberimiz: “Şayet senin kalbinden Cenâb-ı Hak, merhameti söküp almışsa ben ne yapayım?” buyurdu ve ilâve etti: “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.”2411 Efendimiz, kendi nefsi için hiç kızmaz; ancak Allah’ın haramları çiğnendiği zaman kızardı. Dâvetçi de böyle olmalı, nefsi için kızmamalıdır.
Bir seferinde de ashâb-ı kiram, Hz. Peygamber’in va’z u nasihatini pür dikkat dinlerken, O’nunla görüşmek isteyen yaşlıca bir zat kalabalık arasından Rasûllah’a yaklaşmaya gayret ediyordu. Rasûllah’ın sohbetini bölen bu ihtiyara yol açmada biraz ağır davranan ashâbın bu tavrı gözünden kaçmayan rahmet ve merhamet peygamberi, derhal onları ikaz etti: “Küçüklerimize şefkat, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.” 2412
Kin ve düşmanlık, dâvet açısından asla kazandırıcı, neticeye götürücü olamaz. O yüzden dâvetçi, kin ve husumetine mağlup olmayacak, muhatabına karşı buğz değil; muhabbet ve merhamet besleyecektir. Ama bu sözlerimizden Rasûlullah’ın “Amellerin en hayırlısı, Allah için sevmek ve Allah için buğz etmektir.”2413 hadisini inkâr ettiğimiz manası çıkarılmamalıdır. Veya Allah için buğzun da bu hadiste ifade edildiği şekilde gerekliliği karşısında kalpte buğz ile şefkat ve merhameti te’life uğraşmanın tenâkuz olacağı zannedilmemelidir. Hayır, günah ve ma’siyette bulunanlara karşı aynı anda hem rahmet ve şefkat beslemekle, hem de Allah için buğzda bulunmak arasında hiçbir tenâkuz, teâruz yoktur. Ancak, Allah için buğz ile, nefs ve heveslerine uyularak yapılan buğzu birbirine karıştıranlara göre böyle bir tenâkuz vardır. Önce “Allah için buğz nedir?” bunu bilmek gerekir.
Allah için buğz, bir müslümanın, ma’siyetler içerisinde bulunan bir kimseye hatası, isyanı dolayısıyla, nefsinde onun şahsına karşı hiçbir tiksinti bulunmaksızın buğz etmesidir. Yani onun ma’siyetine, isyanına, gafletine öfke ve kin beslemesidir. Elbette ma’siyet ve isyana karşı yapılan buğz, bunları işleyenin şahsına duyulan şefkat, merhamet ve acımadan ileri gelmektedir. Bu demek olur ki, Allah için duyulan buğz ile sevgi ve merhamet arasında zannedildiği tezat ve tenâkuz değil; tam bir uyum ve kaynaşma vardır. Çok sevdiği oğluna zarar veren,
2408] 21/Enbiyâ, 107
2409] 9/Tevbe, 128
2410] Müslim, c.5, s. 911
2411] Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fezâil 65
2412] Tirmizî, Birr 15
2413] Ebû Dâvud, Sünnet 2; Ahmed bin Hanbel, V/146
- 542 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onun felaketine sebep olacak kötü insanlara veya kötülüklere bir baba kızar. Nasıl bu kızması oğluna duyduğu sevgiden doğarsa; aynen öyle, dinde veya nesepte kardeşimize merhametimiz, onun helâkine ve âhiret zararına sebep olan ma’siyet ve günahlarına buğzu gerektirir. Bu buğz, merhametin sonucudur.
Müslüman dâvetçi, şahsı ve nefsi için kin ve düşmanlık beslememeli, öfkesini yenmeyi bilerek bütün bir insanlığa şefkat ve merhamet duymalı, onların hidâyeti için çalışmalı, nasihat etmelidir. Onları İslâm’a dâvet etmesi şefkatinin, merhametinin bir eseridir. Çünkü dâvet kabul edilirse, ihtimal ki onların cehennemden kurtuluşu ve Allah rızâsına kavuşmaları gibi en büyük faydalar söz konusudur. Dâvetçi kendi nefsi için istediğini onlar için de ister. Kendisi için istediği en büyük şey ise iman ve hidâyettir. O, onlar için de bunu arzu eder. Hangi ölüm, sapıklık ve Allah’a karşı isyandan daha büyüktür? Dâvetçi, dâvetiyle isyankâr azgınları helâk ve hüsrandan kurtarmak için çalışır.
Merhamet, câhillerden gelecek her türlü zorluğa karşı sabırlı olmayı kolaylaştırır. İnsandaki acıma duygusu, gafil ve câhillerden çıkacak her türlü engele karşı direnmeyi öğretir. Dâvetçi onlara, oynayan çocuklar nazarıyla bakar. Küçük çocukların işi oyun, onların seviyesi bilgiden mahrumluk, faydalı veya zararlı olacak şeyleri kavrayamamaktır. Bunun için dâvetçi, onlara nasihat ederken, onların yüz çevirmelerine, kendisine zorluk çıkartmalarına ve eziyet vermelerine şaşmaz. Nasıl ki, bir çocuğa öğüt verir, ateşe ve tehlikeli bir şeye dokunmaktan men edersin de o da bağırır, öfkelenir, hatta bazen sana eziyet bile verir. Aynı şekilde dâvetçi de muhâtaplarının engellerine şaşmaz. Rasûl-i Ekrem, Kureyş’e karşı dâvet görevine çok ağır şartlar altında devam etmiştir. Onların eziyetlerine tahammül ederek şöyle demiştir: “Ey Allah’ım, kavmime hidâyet ver; çünkü onlar bilmiyorlar.” Kaba davranmak, etrafındakilerin dağılmasına sebep olur. Merhametten mahrum katı kalpli bir dâvetçi, çalışmasında muvaffak olamaz. Söyledikleri doğru da olsa insanlar ona meyletmez. Bu, insan doğasının icabıdır. İnsanlar fıtraten katı, sert ve sıkıcı davranışlardan nefret ederler. Böyle kimselerin sözleri kabul görmez. Çünkü bir nasihati kabul etmek, kalbin nasihat eden kimseye yönelmesine bağlıdır. Bu yönelme sert tabiat ve katı kalple elde edilemez. “Allah’tan bir rahmet sebebiyle sen onlara yumuşak davrandın. Eğer sen katı kalpli ve sert davransaydın, şüphesiz onlar etrafından dağılıverirlerdi.” 2414
O’nun Rahmân sıfatının dünyada mü’min-kâfir herkese merhamet etmesi, Rahîm sıfatının ise âhirette adâleti gereği sadece mü’minlere merhamet edip kâfirlere azap etmesi olduğunun bilincinde olarak, cennet ve cehennemi hatırlayıp ümit ve korku arasında Kur’an’a yönelmeli, böylece hayat bulmalı, dirilmeli ve hayatımızı O’na vakfetmeye, O’na adamaya çalışmalıyız.
Rahmân ve Rahîm’e iman eden bir insan, Allah’ın yeryüzüne indirdiği rahmetten yararlanır ve yaratıklara rahmet nazarıyla bakar. Civcivini korumak için aslana karşı duran tavuk, yavrusu için kartala kanatları ve gagasıyla karşı duran serçedeki rahmet bizde de vardır. O madenimizi işletirsek, insanları imansızlaştırıp onların cehenneme atılmasına sebep olan tâğutlara ve ateistlere, insanların elinde avucunda ne varsa sömüren kapitalistlere ve zâlimlere karşı tavır alır, kahramanlara ve sâlihlere yakışan bir çıkış yolu buluruz.
2414] 3/Âl-i İmrân, 159
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 543 -
Rahmân, O’nun dünyadaki tecellîsi, Rahim ise âhiretteki tecellîsi. Rahmân ve Rahîm derken, hem dünyayı hem âhireti hatırlıyoruz. Dünyamızın da âhiretimizin de O’nsuz olamayacağını düşünüyoruz. Dünyanın âhiretten ayrı değil; âhiretin tarlası, hazırlık safhası olduğunun bilincinde, dünyada da O’nunla, O’nun ölçüleriyle olmaya gayret ediyoruz.
Hz. Muhammed’in (s.a.s.) gönül vârisi olan kâmil insan, bir rahmet taşıyıcısı olmalıdır. Öyleyse biz de yaratılmışlara rahmet nazarıyla bakmalıyız. Rahman’ın rahmetinden ümit kesmemeliyiz. O Rahîm’dir diyerek tembelliğe de düşmemeliyiz. Çünkü aynı zamanda O, din gününün sahibidir.
4) El-Melik
El-Melik; Allahu Teâlâ’nın güzel isimlerinden biridir. Hükümdar ve kral anlamında bir kelimedir. Me-le-ke fiilinden gelir. Me-le-ke, mâlik ve sahip olmak demektir. Kelime, hem bir şeye sahip olmayı, hem de kuvvetli olmayı çağrıştırır. Sahip ve mâlik anlamında ‘melik, mâlik, melîk’ kelimeleri kullanılır. Masdarı olan mülk veya milk, üzerinde sahip ve tasarrufta bulunulan şeyi ifade ettiği gibi, tasarrufta bulunmayı da ifade eder. Bu tasarruf, hem insanlar, öncelikle insanlar, hem de mallar üzerinde tasarruftur. Nitekim, Allah Teâlâ için insanların meliki denirken, O’nun insanlar üzerinde mutlak tasarruf sahibi olduğu anlatılmak istenir. Fakat, yukarıda belirttiğimiz gibi, şirk koşan insanlar, Allah’ın melikliğini, yeryüzünde ve dolayısıyla insanlar üzerinde tasarruf sahibi olmak ve yeryüzündeki servetleri, yani mülkü diledikleri gibi kullanmak için gasbetmeğe çalıştılar. İblis de, Âdem’i önce bu noktada kandırmıştır: „Dedi: ‘Ey Âdem! Seni sonsuzluk ağacına ve tükenmez bir mülke götüreyim mi?” 2415
Demek ki, insan Allah‘ın hâkimiyeti altında değil, arzuları doğrultusunda sınırsızca yeryüzünün meliki olmak isteğindedir. Nitekim, tüm diğer Fir‘avnlar gibi, Hz. Mûsâ‘nın Allah‘ı Rabb, ilâh ve melik olarak kabul etmeğe çağırdığı Mısır Fir‘avn‘ı da Mısır mülkünün kendisine ait olduğu iddiası içindeydi.2416 Melik ya da mâlik olma, mâlik olunan şey üzerinde istenildiği biçimde tasarrufta bulunmayı gerektirir. Bu anlamda, mutlak melik ancak ve ancak Allah’tır; çünkü, Kur’an’da mülkün yalnızca Allah’a ait olduğu defalarca tekrarlanmaktadır. Bütün kâinat Allah’ın mülküdür ve Allah mülkünde dilediği gibi tasarruf sahibidir. Ama, Allah âdil, hakk ve tek ilâh olduğu için kâinatta dengesizlik ve haksızlık olmaz.
İnsan yeryüzünde halife olduğu, yani Allah adına yeryüzünde tasarrufta bulunacağı için, kendisine yeryüzü mülkü üzerinde izafî bir meliklik yetkisi tanınmıştır. Bu yetki, hiç bir zaman mutlak anlamda olmadığı ve insanın keyfine bırakılmadığı gibi, Allah’ın yeryüzündeki hayatının gereği olarak çeşitli biçimlerde, renklerde, yeteneklerde ve mesleklere sahip olacak şekilde yarattığı insanlar da, önce bütün olarak bu meliklik yetkisine sahiptirler. Dolayısıyla, herkesin belli bir tasarruf sahası vardır. Fakat bu tasarruf, hiç bir zaman mutlak değil, sınırlı ve Allah’ın tanıdığı alanda sadece bir emânettir. Öte yandan, tek tek insanların nasıl mülk sahibi olacaklarını ve mülklerinde nasıl tasarruf edeceklerini belirten kuralları da Allah her insana ayrı ayrı değil, insanlar arasından
2415] 20/Tâhâ, 120
2416] 43/Zuhruf, 51
- 544 -
KUR’AN KAVRAMLARI
seçtiği elçiler vasıtasıyla bildirmiş ve genel anlamda yeryüzündeki mülkiyetini bu elçiler aracılığıyla yürütmeği dilemiştir. Bu durum Kur’an’da oldukça açıktır: „Göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü Allah içindir.”2417; “De ki: Allah‘ım, mülkün sahibi; mülkü dilediğine verir, mülkü dilediğinden alırsın.“ 2418
Allah, gerek meliklik, gerekse mâliklik olarak mülkü dilediğine verir, dilediğinden alır. O, yeryüzünde insanlar üzerindeki tasarrufu, yani meliklik, yöneticilik olarak mülkü, yukarıda da söylendiği gibi, elçilerine vermiştir. Aynı zamanda, mülk ile bilgi ve hikmet bir arada bulunmak durumundadır. Bunlar da en fazla Allah’ın elçilerinde mevcuttur; öyleyse ilim ve hikmet, melikliğin şartlarındandır.
“(Yusuf dedi:) Rabbim, bana gerçekten mülkten verdin ve bana olayların te’vilini (yorumunu) öğrettin.”2419; “Allah ona (Dâvud’a) mülk ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti.” 2420
Allah, bazen elçilerini hem Rasul, hem melik kılar; Hz. Dâvud’un ve Hz. Muhammed’in durumlarında olduğu gibi... Bazen de, peygamberin yanısıra, başka melikler de var eder. Nitekim, İsrailoğulları için aynı anda birden fazla ve birbiri peşi sıra nebiler geldiği gibi, bu nebilerin yanısıra, onların emrinde melikler de bulunabiliyordu:
“Mûsâ kavmine demişti ki: Ey kavmim! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; O içinizde nebîler var etti, sizi melikler yaptı..”2421 Bu âyette, İsrâiloğulları’nın hizmetçi, binek ve kadın sahibi olmakla “melik” diye adlandırıldıkları belirtilmişse de, İsrâiloğulları içinde nebilerin yanısıra, meliklerin bulunduğu da açıktır. “Nebilerine, ‘bize bir melik gönder’ dediler... Nebîleri onlara, ‘Allah Tâlût’u size melik olarak gönderdi’ dedi. ‘O bizim üzerimizde nasıl melik olabilir? Biz melikliğe ondan daha lâyığız, ona geniş mal da verilmemiştir’ dediler: (Nebileri de) ‘Allah onu sizin üzerinize seçti, onun bilgisini ve gücünü arttırdı’ dedi.” 2422
Buraya kadar açıkladığımız melik kelimesi, öncelikle yönetici ve tabii olarak, Allah adına gerek insanlar üzerinde, gerekse yeryüzünde Allah’ın varettiği servet üzerinde tasarrufu elinde bulunduran kişi anlamında kullanılmıştır. Kur’an’da, dikkatimizi çeken bir diğer nokta, insanların mülkü olarak hemen yalnızca cariyelerin zikredilmiş olmasıdır. Yani, yalnızca cariyelere malik olunur, bunlar insanların mülküdür; başkalarıyla paylaşılmaz, belli ölçülerde dilenildiği biçimde kendileri üzerinde tasarrufta bulunulur. Ayrıca kölelere de memlûk denilir. Kur’an, dünya hayatının geçimliği dediği servet için “mülk” deyimini kullanmaz. Yenilen, içilen, sahip olunulan, kısaca kendileriyle dünya hayatı sürdürülen şeylere çoğunlukla “mal” veya “meta” tâbirini kullanır.
Yukarıda belirttiğimiz gibi, Allah yeryüzündeki melikliğini, kendi seçtiği ve kendilerine ilim ve hikmet verip, te’vil öğrettiği kişiler aracılığıyla yerine getirir. Bunun dışında, bu melikliği gasbetmeye çalışanlara ve diledikleri biçimde insanlar ve yeryüzünün servetleri üzerinde tasarrufta bulunanlara da melik
2417] 5/Mâide, 18
2418] 3/Âl-i İmran, 26
2419] 12/Yusuf, 101
2420] 2/Bakara, 251
2421] 5/Mâide, 20
2422] 2/Bakara, 246-247
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 545 -
denilir. Kur’an, bunlara da mülkün Allah tarafından verildiğini vurgular. Ama, bu Allah’ın kendi melikliği için seçtiği insanlara verdiği bir mülk verişi değil; insanlar hak ettiği için gerekli gördüğü bir mülk veriştir. İnsana belli bir irade verildiğinden ve insan yaptıklarından sorumlu olduğundan eylemlerinin sonucunu mutlaka görür. Temelde Allah’ın iradesi, yeryüzünde kendi mülkünün, yani kendi melikliğinin hâkim olması şeklindedir ve bunun için dilediği insanları seçerek, onlar aracılığıyla melikliğini gerçekleştirmek ister. Seçimini de hiç bir zaman insanların keyfine bırakmaz. Çünkü, O mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Ama, insanlar Allah’ın iradesi doğrultusunda değil de, kendi keyfi iradeleri doğrultusunda gider ve Allah’ın seçtiklerinin melikliğini kabul etmezlerse, bu kez Allah başlarına hak ettikleri meliği getirir. Nitekim, bu anlamda Fir’avn da, İbrahim’le Allah hakkında çekişen ve kaynaklarda Nemrut diye geçen kişi de meliktir.
Mülkle ilgili olarak Kur’an’da geçen bir diğer önemli kelime “melekût”tur. Aslında bütün varlıklar Allah’ın “ol” emriyle meydana gelmişlerdir. Acaba Allah’ın “ol” dediği şey nedir? Allah neye “ol” demektedir? Demek ki, varlıkların gerek salt nuranî, gerekse cismî ve gerekse şeytan veya cinler gibi ateşten varlıklar olarak ortaya çıkmadan önce bir asılları, bir kökleri vardır. Bu asıllar da nurdur, ışıktır. Bu nur veya ışık Allah’ın nurundandır.
Allah ise göklerin ve yerin nurudur. Şu halde, eşyanın hakikatı denilen ve Hakk’tan kaynaklanan, Allah’ın nuruyla varlık kazanan ve ilm-i İlâhide ezelde var olan asıllara, varlık köklerine Allah “ol” deyince varlıklar ya maddesiz nuranî varlıklar, ya güneş gibi maddi-nuranî, ya da maddi varlıklar haline gelmektedirler. İşte, varlıkların biçim giymeden ayan-ı sabite (arketipler) olarak bulundukları durum bir âlem olarak tasavvur edilip, adına “melekût âlemi” denilmiştir. Bu âleme Allah’ın dilediği kulları bakabilir ve ilmel-yakîn halindeki imanlarını ayn’el-yakîn haline getirebilirler; gaybı şehadete çevirebilirler. Nitekim, Kur’an’ı Kerim’de, „İşte böyle, İbrahim’e göklerin ve yerin melekût’unu gösteriyoruz.” buyurulmakta;2423 müşriklerin bu âleme bakmaları ve ibret almaları, Allah‘ın birliğini görmeleri çağrısında bulunulmakta ve her şeyin melekût‘unun Allah‘ın elinde olduğu vurgulanmaktadır.
Öte yandan „melik“ kelimesinin hükümdar, yani devlet başkanı anlamında kullanılması da söz konusudur. İslâm devletlerinin hükümdarları genellikle „melik“ ünvanını taşımazlardı. Kur‘an-ı Kerim‘de bu kelime Allah için kullanılmadığı zamanlarda, yabancı ülkelerin hükümdarlarını ifade etmekteydi. Melik kelimesi, İslâm tarihinde ilk olarak Emevî devletinin kurucusu Muaviye tarafından kullanılmıştır. Ancak bu kelime, Asr-ı saadetten Hulefâ-i râşidin döneminin sonuna kadar icrâ edilen şeklin dışında, İslâm‘a aykırı bir idareyi zihinlere getirdiği için Muâviye‘nin bu „melik“ ünvanını alması iyi karşılanmamış ve hatta bazı âlimler tarafından şiddetle kınanmıştır.
İslâmiyetin ve dolayısıyla Arap dilinin Asya‘da yayılmaya başlamasıyla „melik“, Farsça‘daki „şah“ mânâsında kullanılır oldu ve bir hükümdar ünvanı olarak, özellikle Türk menşeli hükümdar sülâleleri tarafından kullanıldı. „Melik“ kelimesi, Sâsânî hükümdarları tarafından da benimsenmişti. Daha sonra Büveyhî hükümdarı Bahâü‘d-devle, kendine Farsça‘daki „şahinşah“ mânâsında melikül-mülûk“ ünvanını verdi. „Melik“ kelimesi Selçuklularda, Atabeyliklerde
2423] 6/En’âm, 75
- 546 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve Artukoğullarında da uzun süre kullanılmıştır. Osmanlılarda hükümdar için „melik“ ünvanının kullanıldığını gösteren kayıtlara rastlanmamıştır.2424
5) El-Kuddûs
El-Kuddûs: Temiz, hiç bir lekesi olmayan, bütün eksiklik ve kusurlardan münezzeh olan, herhangi bir eksikliği kabul etmeyen, fazilet ve güzel sıfatlardan dolayı öğülen demektir. Istılahta ise; Kuddûs denilince, Yüce Allah’ın isimlerinden birisi akla gelir ki, bu isme göre O, zatına yakışmayan her şeyden münezzeh, bütün vasıflarda en mükemmel, tahdîd ve tasvire sığmayan, öğülmeye lâyık kemâl, fazilet ve güzellik sıfatları kendisinde olandır.
Kur’ân-ı Kerîm’de Kuddûs kelimesi, Yüce Allah’ın ismi olarak iki yerde el-Melik ismiyle birlikte geçmektedir.2425 Ayrıca bir yerde de, Allah Teâlâ’nın meleklere insan neslini yaratacağını bildirdiğinde, onların; “...Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa Biz seni hamdinle devamlı takdis ediyoruz, noksan sıfatlardan tenzih ediyoruz... “ şeklindeki cevaplarında “nukaddisu” kalıbıyla zikredilmektedir.2426 Burada da aynı lugat ve ıstılah anlamlar sözkonusudur.
Yüce Allah’ın bu ismi, O’nun, teşbîh ve tecsîmden, bir başka şeye benzemekten, beşerî sıfatlardan münezzeh olduğunu ifâde etmektedir. Nitekim Beyhakî, bu Kuddûs ismini, kendi yaptığı ayırıma göre, Allah’tan teşbîhi nefyeden isimler arasında saymaktadır. 2427
Yukarıda sözü geçen Bakara sûresi 30. âyette “nüsebbihu” ve “nukaddisu” kalıplarıyla “tesbîh” ve “takdîs” bir arada kullanılmıştır. Bu iki kelime, aralarında bazı farklılıklar olmasına rağmen iç içedir ve birbirini bütünleyicidir. Açık bir tesbîhde takdîs, açık bir takdîsde de tesbîh vardır. Zirâ, tesbihde de, Allah’ı her türlü noksan sıfatlardan uzak tutmak anlamı görülmektedir. Aradaki fark; takdisde isbâtın tesbîhde ise nefyetmek sûretiyle isbâtın ağırlıkta olmasıdır. Bunu şöyle îzah etmek mümkündür:
Kötülenen ve âcizlik ifâde eden sıfatların nefyedilmesi, ortadan kaldırılması, aynı zamanda öğülen ve kemâl sıfatlarının isbât edilmesi demektir. Nitekim “Ortağı ve benzeri yok” demek, O’nun tek ve yegâne varlık olduğunu isbât etmek olur. Yine aynı şekilde “O hiç bir şeyde âciz kalmaz” demek, O’nun güçlü ve kuvvetli olduğunu; “O kimseye zulmetmez “ demek de O’nun hükmünde âdil olduğunu ortaya koyar. Zirâ, âciz kalmak ve güçlü, kuvvetli olmak, zulmetmek ve adâletli olmak birbirinin zıddıdır. Dolayısıyla birisinin isbâtı, diğerinin nefyini, ortadan kaldırılmasını gerektirmiş olur.
Övülen ve kemâl ifâde eden sıfatların isbât edilmesi de kötülenen ve âcizlik ifâde eden sıfatların nefyini gerektirir. “O âlimdir” demek, O’nun câhilliğini, “O kaadirdir” demek de O’nun güçsüz ve âciz olduğunu nefyetmiş, ortadan kaldırmış olur.
2424] Şamil İslâm Ansiklopedisi, 4/133-134
2425] bk. 59/Haşr, 23; 62/Cum’a, 1
2426] 2/Bakara, 30
2427] Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfât, Beyrut ty., s.38
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 547 -
İşte tesbîh ile takdîs arasındaki fark burada ortaya çıkar. “O şöyledir” dediğimizde yani bir şeyin varlığını isbât ettiğimizde “takdîs”; “O şöyle değildir” dediğimizde, bir şeyin öyle olmadığını isbât ettiğimizde de tesbîh sözkonusu olmuş olur. Fakat netice itibârıyla daha önce de sözü geçtiği gibi, esas itibârıyla aralarında pek büyük bir fark yoktur. Tesbîhde takdîs, takdîsde de tesbîh sözkonusudur. Her ikisi içiçedir. Nitekim Yüce Allah bu ikisini İhlâs Sûresinde bir araya getirmiştir. İhlâs Sûresinin ilk iki âyeti olan “Kul huvallâhu ehad. Allâhu’s-Samed” (De ki; O Allah birdir. Allah Samed’dir, yani her şey varlığını ve devamını O’na borçludur. O hiç bir şeye muhtaç değildir.) âyetleri takdîsi, geriye kalan “Lem yelid ve lem yûled ve lem yekun lehû kufuven ehad” (O baba da değildir, oğul da değildir.) âyetleri ise tesbîhi ifâde eder. Bunların her ikisi de yani hem takdîs ve hem de tesbîh; Yüce Allah’ın vahdâniyetini ve yegâne tek varlık olduğunu, O’nun benzeri ve ortağının bulunmadığını isbâta yöneliktir. 2428
6) Es-Selâm
‘Selâm’ Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Kendisi her türlü eksiklik ve noksanlıktan uzak olduğu gibi başkalarına da barış ve esenlik veren anlamına gelir. Bazılarına göre Allah’ın ‘Selâm’ ismi, bütün yaratıkları her türlü bozukluktan uzak tutan, onlara selâmet veren demektir. Kâinatta her şey Allah’ın koyduğu düzene göre devam etmektedir. Allah’ın bütün fiilleri bozukluk ve düzensizlikten uzaktır. O’nun takdirinde ve yaratmasında kusur olmaz.
‘Selâm’, hem Allah’ın noksanlıklardan uzak olduğunu, hem de O’ndan kullarına gelen esenliği, güveni ifade eder. Nitekim namazın sonunda Peygamberimiz, ‘Allahümme ente’s selâmü ve minke’s selâm’ demiştir. Yani, ‘Ey Allahım sen Selâmsın ve selâm Sendedir’ denilmesini tavsiye etmiştir.
Rasûullah (s.a.s.) namazdan ayrılmak istediği zaman üç kere istiğfarda bulunur, sonra da: “Allah’ım! Selâm olan sensin ve esenlik de sendendir. Sen celâl ve ikram sahibi yücesin!” diye duâ ederdi. 2429
Selâm; Her türlü tehlikelerden kullarını selâmete çıkaran, cennetteki kullarına selâm eden demektir. “O Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Melik’tir; Kuddûs’tur; Selâm’dır/selâmet verendir; Mü’min’dir; Müheymin’dir; Aziz’dir; Cebbar’dır; Mütekebbir’dir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir.” 2430
Allah kendisine iman edenlera sonsuz cenneti müjdelemiştir. Ancak gözardı edilen bir gerçek vardır ki, iman edenler yalnızca âhirette değil dünyada da güzel bir yaşamla ödüllendirilmişlerdir. Allah, dünyadaki ve âhiretteki bu müjdeyi Kuran’da şöyle bildirmiştir:
“Sizin yanınızda olan tükenir, Allah’ın katında olan ise kalıcıdır. Sabredenlerin karşılığını yaptıklarının en güzeliyle biz muhakkak vereceğiz. Erkek olsun, kadın olsun, bir mü’min olarak kim sâlih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve
2428] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, I/301 ve 7/4954; Beyhakî, a.g e., 38; Abdurrahim Güzel, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 3/398-399
2429] Müslim, Tirmizi, Ebû Dâvud
2430] 59/Haşr, 23
- 548 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz.” 2431
Kuşkusuz dünyadaki ve âhiretteki güzel yaşam, kulları üzerinde sonsuz bir şefkat sahibi olan Allah’ın ‘Selâm’ sıfatının tecellileridir. Dünyada güzel bir hayatla yaşayan, Rabbine kulluk edip yaptığı sâlih amellerden ecir kazanan mü’min, âhirette de ‘hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak’ cennete girecektir. Allah samimi kullarının âhirette karşılaşacakları ortamı Kuran’da haber vermiştir:
“Cennet de, muttakiler için, uzakta değildir, (o gün) yakınlaştırılmıştır. Bu, size vadolunandır; (gönülden Allah’a) yönelip-dönen (İslâm’ın hükümlerini) koruyan, Görmediği halde Rahmân’a karşı ‘içi titreyerek korku duyan’ ve ‘içten Allah’a yönelmiş’ bir kalb ile gelen içindir. ‘Ona ‘esenlik ve barış (selâm)la’ girin. Bu, ebedilik günüdür.’ Orada diledikleri her şey onlarındır; katımızda daha fazlası da var.” 2432
Allah’ın Selâm sıfatı aynı zamanda cennete kabul ettiği kullarına selâm vermesi anlamına da gelir. Allah, Yâsin Sûresi’nin 58. âyetinde “Çok merhametli Rabb’dan onlara bir de sözlü ‘Selâm’ (vardır).” diyerek cennete giren insanlara sözlü olarak selâm vereceğini bildirir. Allah mü’minlerin canını alırken önce melekleri ona selâm verirler, sonra cennet bekçileri onları selâmla karşılar. Arkasından Allah cennete başları dimdik gelen kullarına selâm verir. Kuşkusuz Allah’ın selâmı mü’minler için olabilecek en büyük müjdedir. “İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orda esenlik dileği ve selâmla karşılanırlar.” 2433
Es-Selâm: Her çeşit ârıza ve hadiselerden sâlim kalan her türlü tehlikelerden kullarını selâmete çıkaran. Cennetteki bahtiyar kullarına selâm eden. Varlığında herhangi bir kusur ya da ayıp olmayan Allah Teâlâ’nın ‘es-Selâm’ isminin tecellisini; ‘İnsanları karanlıktan çıkarıp (cehaletten kurtarıp) aydınlığa sevk etmek için Kur’an, Peygamber ve dâvetçiler göndermesinde, bizleri her hangi bir dünyalık sıkıntı karşında kurtarmasında görmek mümkün. Hele de hidâyete ermişseniz Allah’ın ‘es-Selâm’ isminin tecellisini taşıyorsunuz demektir.
7) El-Mü’min
El-Mü’min: Kendisine sığınanları emin kılan, emniyet verici, kullarını iman şerefiyle şereflendiren, insanları koruyup rahatlatan. “İnanıp da imanlarına her hangi bir haksızlık bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.”2434; “O Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Melik’tir; Kuddûs’tur; Selâm’dır; Mü’min’dir; Müheymin’dir; Aziz’dir; Cebbar’dır; Mütekebbir’dir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir.” 2435
Allah’a gerçek mânâda iman edenler kendi evindeymiş gibi dünyada da rahat ederler, âhirette de. Allah’ın ‘El-Mü’min’ ismine iman eden insan; başına ne tür musibet ve belâ gelirse gelsin karşılığında cennet alacağını bildiği için Allah’ın bu ismine güvenerek sabreder.
2431] 16/Nahl, 96-97
2432] 50/Kaf, 31-35
2433] 25/Furkan, 75
2434] 6/En’âm, 82
2435] 59/Haşr, 23
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 549 -
Yine karşılığında cennet vaad edilen cihad’a giden bir mücâhid gönül rahatlığıyla, hiçbir korku ve endişe duymadan gider. Allah’ın bu ismine iman etmek kalpteki korku, endişe ve şüpheleri kökünden söküp atar.
Allah’ın ‘El-Mü’min’ isminin tecellisini daha çok ‘can ve malını Allah yolunda harcayan, aza kanaat eden, geceleri Rabbini anmak için sıcak yatağını terk eden Müslümanlarda görmek mümkün.
Allah mü’minlere dünyada ve âhirette hoşnutluk içinde bir yaşam sunar. Bu yaşam her yönüyle çok mükemmel olduğu gibi manevi olarak da mü’minlerin çok güçlü olmalarını sağlayacak şekildedir. Allah sâlih kullarına mânevî yönden huzur, güven ve eminlik verir. Mü’minlerin dünyada zorluk içinde oldukları dönemlerde onları destekler, kalplerini pekiştirir, Kendisine olan tevekkülleriyle huzurlu bir yaşam sürmelerine izin verir. Kuran’da Peygamberimiz döneminde savaşta alınan bir yenilginin ardından Allah’ın mü’minlere olan manevi desteği şöyle anlatılmıştır:
“Andolsun, Allah birçok yerlerde ve Huneyn gününde size yardım etti. Hani çok sayıda oluşunuz sizi böbürlendirip gururlandırmıştı, fakat size bir şey de sağlayamamıştı. Yer ise, bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti, sonra arkanıza dönüp gerisin geri gitmiştiniz. (Bundan) Sonra Allah, elçisi ile mü’minlerin üzerine ‘güven duygusu ve huzur’ indirdi, sizin görmediğiniz orduları indirdi ve inkâr edenleri azablandırdı. Bu, inkârcıların cezasıdır. Bunun ardından Allah, dilediği kimseden tevbesini kabul eder. Allah, bağışlayandır, merhamet edendir.” 2436
Kuşkusuz mü’minlerin karşısında her zaman azılı bir inkârcı grup olmuştur. Bu inkârcı kesim Allah’a samimi bir kalple yönelen mü’minleri doğru yoldan çevirmeye, kendi dinlerine uymaya çağırmışlardır. Bu çağrıdan yüz çevirenleri ise şiddetli bir eziyetle tehdit etmişlerdir. Ancak böyle dönemlerde de Allah küfrün çabalarını boşa çıkarmış ve mü’minlere her yönden destek olmuştur:
“Hani o inkâr edenler, kendi kalplerinde, ‘öfkeli soy koruyuculuğu’nu (hamiyeti), câhiliyenin ‘öfkeli soy koruyuculuğunu’ kılıp-kışkırttıkları zaman, hemen Allah; elçisinin ve mü’minlerin üzerine ‘(kalbi teskin eden) güven ve yatışma duygusunu’ indirdi ve onları ‘takvâ sözü’ üzerinde ‘kararlılıkla ayakta tuttu. Zâten onlar da, buna lâyık ve ehil idiler. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” 2437
Allah’ın tüm mü’minlere, özellikle de elçilerine olan manevi desteği daha pek çok âyette haber verilmiştir. Peygamberimiz dönemindeki inkârcı kavim, peygamberin hicret etmesine sebebiyet verdiğinde, Allah onu her türlü ortamda destekleyeceğini vâdetmiş, inkârcıların saldırısını önlemiş, manevi olarak da elçisine ‘huzur ve güvenlik duygusu’ indirmiştir:
“Siz O’na (peygambere) yardım etmezseniz, Allah O’na yardım etmiştir. Hani kâfirler ikiden biri olarak O’nu (Mekke’den) çıkarmışlardı; ikisi mağarada olduklarında arkadaşına şöyle diyordu: ‘Hüzne kapılma, üzülme; elbette Allah bizimle beraberdir.’ Böylece Allah O’na ‘huzur ve güvenlik duygusunu’ indirmişti, O’nu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, inkâra edenlerin de kelimesini (inkâr çağrılarını) alçaltmıştı. Oysa Allah’ın kelimesi,
2436] 9/Tevbe, 25-27
2437] 48/Fetih, 26
- 550 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yüce olandır. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” 2438
Yukarıda sayılanların tümü Allah’ın insanlara dünyada verdiği güvenlik ve huzur duygusudur. Ancak âhirette olan huzur ve güvenlik dünyadaki ile karşılaştırılamayacak kadar büyük bir nimettir. Çünkü oradaki manevi huzur sonsuza kadar sürecektir ve Allah dilemedikçe yok olması mümkün değildir. Allah mü’minlerin cennette yaşayacakları, maddi ve manevi her yönden tatmin bulmuş hali şöyle tarif etmiştir:
“Gerçekten takvâ sahibi olanlar, cennetlerde ve pınar başlarındadır. Oraya esenlikle ve güvenlikle girin. Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar. Orda onlara hiçbir yorgunluk dokunmaz ve onlar ordan çıkarılacak değildirler.” 2439
8) El-Müheymin
El-Müheymin: Evrenin bütün işlerini düzenleyen, gözeten ve yöneten; insanları murâkabe eden (Üstün gelen); gözetici ve koruyucu. “Sen ne zaman bir işe girişsen, ne zaman Kur’an’dan bir şey okuyacak olsan; sizler de ne zaman bir işe başlasanız, Biz o iş esnasında mutlaka yaptıklarınızdan haberdarız. Şüphesiz ki yerde de gökte de zerre kadar bir şeyin Rabbinizden uzak ve gizli kalması mümkün değildir.”2440; “Onlar sırlarının da fısıltılarının da Allah tarafından bilindiğini ve O’nun bütün gizli şeyleri en iyi bilen olduğunu hala anlamadılar mı?” 2441
“O Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Melik’tir; Kuddûs’tur; Selâm’dır; Mü’min’dir; Müheymin’dir; Aziz’dir; Cebbar’dır; Mütekebbir’dir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir.” 2442
Tüm evrenin kusursuz bir düzen içerisinde var olmasını sağlayan fizik yasaları, onları meydana getiren Allah’ın, kulları üzerindeki İlâhî korumasına da en güzel delilleri oluştururlar. Sözgelimi yerçekimi yasasını düşünelim. Bu çekim kuvveti daha zayıf olsaydı neler olurdu? Öncelikle hafif şeyler yeryüzünde sabit duramayacaktı. En ufak bir esintide yerden kalkan toz ve kum taneleri saatlerce havada uçuşacaktı. Yağmur damlalarının hızı çok yavaşlayacak, yere inmeden yeniden buharlaşacaklardı.
Örnek olarak verilebilecek bir başka yasa Newton’un kütlesel çekim kanunudur. Bu yasa dünyanın, ayın ve gezegenlerin yörüngelerinin içinde bulundukları hassas dengeyi açıklar. Bu dengede meydana gelebilecek en küçük bir bozulma, dünyanın ya hızla güneşe yaklaşıp sıcaktan kavrulmasına ya da güneşten uzaklaşarak uzaya savrulmasına ve mutlak soğuklukta donmasına sebep olacaktır.
Peki, cisimler ve yüzeyler arasında sürtünme kuvveti yaratılmamış bir dünya nasıl olurdu? Kalem insanların ellerinden kayıp düşecek, kitaplar ve defterler masanın üzerinde kayacak, masa, döşeme üzerinde kayıp bir köşeye çarpacaktı; kısacası tüm cisimler, yanları bir yüzeye gelene kadar kayacak ve yuvarlanacaktı.
2438] 9/Tevbe, 40
2439] 15/Hicr, 45-48
2440] 10/Yunus, 61
2441] 9/Tevbe78
2442] 59/Haşr, 23
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 551 -
Sürtünmesiz bir dünyada tüm düğümler çözülecek, çiviler ve vidalar yerlerinden çıkacak, arabalarda fren tutmayacak, ses asla dinmeyip bir duvardan ötekine yankılanıp duracaktı....
Allah’ın canlıların korunmasına yönelik yarattığı özellikler kuşkusuz sadece fizik yasaları ile sınırlı değildir. Buna bir başka örnek de insanın üzerinde bulunduğu yeryüzünün sağlam ve güvenlikli kılınmasıdır. Dünyanın merkezine doğru inildikçe ısı, her kilometrede 30°C artar. Ve çekirdekte bu ısı 4500°C gibi inanılmaz bir yüksekliğe erişir. Yerin sadece 1 km. aşağısındaki sıcaklığın 60°C’ye yakın olduğu düşünüldüğünde bunun ne kadar büyük bir tehlike olduğu açıkça görülmektedir. Hâlbuki tüm canlılar büyük bir güvenlik içinde, altlarında kaynayan magmadan habersizce yaşamlarını sürdürmektedirler.
Açıkça görüldüğü gibi Allah içinde bir ateş topu barındıran dünyanın yüzeyinde mükemmel bir düzen yaratmıştır. Hiçbir yer için en ufak bir başıboşluk söz konusu olmamaktadır. O, gökleri ve yeri kontrol altında tutmakta, kâinattaki tüm canlıları bildikleri veya bilmedikleri büyük tehlikelere karşı her an korumaktadır. İnsanı ise daha cenin halindeyken savunması sağlam olan bir yere yerleştirerek korumaya almıştır.
Görüyoruz ki insanların çoğunluğunun doğal karşıladığı pek çok özellik asıl olarak Allah’ın kullarına olan merhametine ve İlâhî korumasına işaret eder. Çünkü düzeni ve birliği sağlayan yüzlerce fizik yasasının şu an oldukları şekilleriyle varolmaları için hiçbir zorlayıcı neden yoktur. Allah koruyucuların en hayırlısıdır.
Canlıların rızklarını temin eden, hangi canlının neye ihtiyacı olduğunu bilen, herhangi bir ağaç dalında düşen bir yapraktan haberi olan, bir Afrika yerlisinin ayağına batan dikenden haberi olan ve o an onu gören Allah Teâlâ’nın çok büyük ve çok güçlü olduğunu görürüz.
Allah Teâlâ’nın her şeyi görmesi bize Allah’ın büyük ve güçlü olduğunu gösterir. Fakat bizim için en önemlisi Allah’ın şu an bizleri gözetliyor olması. Tabi bizlere düşen şey bir an önce toparlanıp O’nun râzı olacağı bir şekilde yaşamak.
9) El-Azîz
Azîz: İzzet sahibi, yüce, büyük, her şeye galip olan, mağlûp edilmesi imkânsız olan kimse demektir. Allah Teâlâ’nın esmâ-i hünsâsından, doksandokuz güzel isminden biridir. Allah’ın emir ve iradesine karşı koyacak yoktur. O her şeye galip gelir. O’nu mağlûp edecek hiç bir kuvvet yoktur. Allah’ın bu ismi Kur’an-ı Kerîm’de bazen “Doğrusu Allah’ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli azap vardır. Allah güçlüdür, intikam sahibidir.”2443 âyetinde olduğu gibi, azap ve intikam yerinde gelmiştir. Fakat birçok yerde “hakîm/hikmet sahibi” ismiyle beraber zikredilmiştir.2444 Bunun mânâsı; Allah azîzdir, gücü her şeye yeter, her şeye galip gelir, fakat hikmeti ile kötülerin cezasını tehir eder demektir. 2445
Azîz: Kıymetli, değerli seçkin izzet sahibi, muhterem, kuvvetli, üstün, yüce,
2443] 3-Âl-i İmrân, 4
2444] 2/Bakara, 209, 220, 228, 240, 260
2445] Şamil İslâm Ansiklopedisi: 1/188
- 552 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şeref sahibi, bulunmaz derecede az ve nadir olmak; her şeye gücü yetmek, hiç bir zaman yenilmemek anlamlarına gelir. Aziz, Arapça “azze” kökünden gelmekte olup, “izz” masdarından bir sıfattır, “eizze” ve “eizzâ” şeklinde gelen kalıpları da vardır. Istılahta ise; “Aziz” Yüce Allah’ın isimlerinden birisidir. O’nun mutlak hâkimiyet ve üstünlüğünü ifade eder. O hiç bir şekil ve sûrette asla yenilgiye uğramayan, her şeye gücü yetendir. O, haksızlık yapılamayacak kadar güçlüdür. O en üstündür, en yücedir, şeref ve izzet sahibidir.
İzzet; tam olarak zilletin, yani aşağılık, düşüklük ve acizliğin zıddıdır. Aziz ve izzet ile bunların zıddı olan zelil ve zillet kelimeleri halk arasında da kullanılmakta ve genellikle aynı lûgat anlamını korumaktadır. Bir hitap sözcüğü olarak kullandığımız “aziz” kelimesi, hitap ettiğimiz topluluğa veya kişiye bir şeref ve üstünlük atfetmekte ve bir iltifat ifade etmektedir. Aynı zamanda bir saygı ve bağlılık sözcüğüdür.
Yüce Allah’ın isimlerinden olan “el-Aziz” ismi, Kur’an-ı Kerîm’de doksanbir yerde geçmektedir. Fakat hiç bir yerde tek başına zikredilmemiş; daima Esmâ-ı Hüsnâ’dan diğer bir isimle beraber vârid olmuştur. Bunların başında el-Hakîm gelmektedir ki, toplam kırk yedi yerde beraber geçmektedir. Bunu onbeş yer ile el-Alîm, daha sonra sırasıyla el-Kavî, er-Rahîm, Zuntikâm, el-Hamîd, el-Gaffâr, el-Cebbâr, el-Gafûr, el-Vehhâb, el-Kerîm ve el-Muktedir isimleri takip eder. Aziz isminin geçtiği doksanbir âyetin ellisi Mekkî, kırkbiri ise Medenî’dir. Burada dikkati çeken önemli bir husus da, Yüce Allah’ın azamet ve kudretini ifade eden bu Aziz sıfatının daha ziyade Cemâl sıfatlarıyla beraber zikredilmesidir. Bu doksanbir âyetin onüçünde Zuntikâm, el-Kavî ve el-Cebbâr isimleriyle yani Celal sıfatlarıyla beraber geçmektedir. Geriye kalan yetmişsekiz âyette ise Cemâl sıfatlarıyla beraber geçmektedir. O ne kadar merhametli ve ne kadar affedicidir. Zirâ O azîzdir, izzet sahibidir, kullarına en çok acıyandır.
Aziz isminin geçtiği âyetlerden birkaç tanesi şunlardır: 2/Bakara, 129, 209, 220, 228, 240 ve 260; 3/Âl-i İmrân, 6, 18, 62 ve 126; 11/Hûd, 66; 26/Şuarâ, 9 ve 68; 34/Sebe’, 6; 38/Sâd, 9 ve 22; 35/Fâtır, 2; 44/Duhân, 49.2446
“Kim izzet isterse bilsin ki izzetin tamamı Allah’a aittir.”2447 “İzzet, Allah’a, Rasûlüne ve mü’minlere aittir.”2448 El-Aziz: Eşi, benzeri ve dengi bulunmayan; değerli, şerefli ve güçlü; asla yenilmeyen, daima galip olan. ‘El-Aziz’ olan Allah Teâlâ’yla savaşa giren tüm varlık ve sistemler er geç yenilirler. Geç yenilmeleri onların güçlü Rabbimizin güçsüz olduğu anlamına gelmez (Hâşâ!), O’nun mühlet vermesini gösterir.
Allah Teâlâ’nın sabrı gereği bir süre müddet verilir ve sonunda kendisini ilâh zannedip de suda boğulan firavunlar gibi yenilirler... Allah’ın ‘el-Aziz’ isminin tecellisi; ‘Hiçbir sistem ve işkence karşısında boyun eğmeyip şehâdete kadar uzanan bir hayat süren mü’minlerin o yaşantısında görmek mümkün.
2446] Abdurrahim Güzel, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 1/188-189
2447] 35/Fâtır, 10
2448] 62/Münâfikun, 8
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 553 -
10) El-Cebbâr
El-Cebbâr; Allah Teâlâ’nın esmâu’l-hüsnâsından (doksan dokuz güzel isminden) biridir. Ebû Hureyre (r.a.)’dan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte Allah Teâlâ’nın doksan dokuz isminin olduğu zikredilmiş, bunlardan birinin de “el-Cebbâr” olduğu belirtilmiştir.2449 Kur’an-ı Kerîm’de de Allah’ın Cebbâr ismi zikredilmiştir.2450 Râğıb el-İsfahânî, el-Müfredât’ında “cebr” kelimesini şöyle tarif eder: Herhangi bir şeyi bir çeşit baskı ile ıslah etmek, düzeltmek.2451 Cebr kökünden gelen el-Cebbâr ismi, Kur’an-ı Kerîm’de şu âyette geçmektedir: “O, kendinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, hükümran, noksan sıfatlardan uzak, selâmete erdiren, emniyete kavuşturan, gözetip koruyan, her şeye galip olan, istediğini zorla yaptıran, (el-Cebbâr) her şeyden yüce olan Allah’tır. Allah, müşriklerin ortak koştuklarından münezzehtir.” 2452
Cebbâr, Arapça cebr kökünden mübâlağalı ism-i fâildir. İki mânâda kullanılmıştır:
1- Cebr, kırık veya çıkık kemiği yerine getirerek iyice bağlayıp sarmak, eksiği düzeltip tamamlamak demektir. Bu mânâda cebbâr, halkın eksikliklerini tamamlayan, ihtiyaçlarını karşılayan, işlerini düzelten ve bunları yapmakta çok güçlü olan demektir. Müfessirlerin birçoğu Allah’ın Cebbâr isminin bu mânâda olduğunu söylemişlerdir. Allah’u Teâlâ “dertlere derman veren, kırılanı onaran, yoksulları zengin eden, perişanlıkları yoluna koyup düzelten”dir. 2453
2- Cebr, icbar etmek, dilediğini zorla yaptırmak mânâsına da gelir. Buna göre Cebbâr, zorlu, zora başvuran demektir. Allah’u Teâlâ için kullanılması “Kahhâr” ismi gibi, halkı iradesine mecbur eden, dilediğini ister istemez zorla yaptırmaya gücü yeten, hükmüne karşı gelinemeyen demektir. Ama bundan Cebriyye’nin dediği gibi kullara hiç irade vermez, her emrini zoraki yerine getirir, insanlarda cüz-î irade yoktur mânâsını çıkarmamalıdır. Çünkü teşriî olan emirlerini, kullarının cüz-î iradelerine bağladığı naslarla sabittir. Ancak Allah’u Teâlâ, insanlara bir çok fiillerde irade vermiş, hür yaratmış olmakla beraber onların bütün irade ve isteklerini yerine getirmek mecburiyetinde değildir. Allah Teâlâ bazen onların istemediği şeyleri de yapar. Nitekim Allah’tan korkmayan, emirlerine karşı gelen asîler hiç bir zaman cezaya çarptırılmak istemezler. Ama zamanı gelince Allah’ın takdir edeceği cezayı çekmeye mecbur olurlar.
Bunun dışında Allah’ın sıfatı olarak kullanılan “Cebbâr”ın iki mânâsı daha vardır. Biri, İbn Enbârî’nin dediği gibi “kendisine erişilmez, el uzatılmaz” demektir. Diğeri de İbn Abbâs hazretlerinden rivâyet olunduğuna göre “azametli, büyük, yüce (azîm)”, mânâsınadır. 2454
Kur’an-ı Kerîm’de cebbâr, insanların sıfatı olarak da zikredilmiştir. Bu durumda şu mânâlarda kullanılmıştır:
2449] Tirmizî, Deavât 82
2450] el-Haşr: 59/23
2451] el-Müfredât, 117
2452] 59/Haşr, 23
2453] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 7/4872-4873
2454] Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 7/4873-4874
- 554 -
KUR’AN KAVRAMLARI
a- Zorba, zorlayıcı. Allah Teâlâ Peygamber Efendimiz’e (s.a.s.) hitaben şöyle buyurur: “Biz onların ne dediklerini biliyoruz. Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin. Sadece tehdidinden korkanlara Kur’an ile öğüt ver.” 2455
b- İri cüsseli, 2456
c- Allah’a ibâdet etmeyen, kötülükte direnen, 2457
d- Çok insan öldüren. 2458
“O öyle Allah’tır ki,... istediğini zorla yaptıran...dır.” 2459
El-Cebbâr: Kırılanları onaran, eksikleri tamamlayan, dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olan demektir. İnsana verilen irade dışındaki tüm varlıklar istese de istemese de Allah’ın çizdiği program dahilinde hareket ederler. Gece geldiğinde gündüz kaybolur, gündüz geldiğinde gece kaybolur...
Güneş doğar, denizlerdeki sular buharlaşır, bulutlarda yoğunlaşarak yağmur olarak yeryüzüne inerler. İsteseler de istemeseler de Allah’ın ‘Cebbar’ sıfatı gereği kendilerine verilen görevleri yapmak zorundadırlar.
Kırılanları onaran anlamına da gelen ‘El-Cebbar’ sıfatının tecellisini; hastalığına şifa bulan, yarası iyileşen ve ümidin kaybolmaya yüz tuttuğu anda duâlara icâbet etmesinde görmek mümkün.
11) El-Mütekebbir
Her şeyde ve her hadisede büyüklüğünü gösteren demektir. “O Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Melik’tir; Kuddûs’tur; Selâm’dır; Mü’min’dir; Müheymin’dir; Aziz’dir; Cebbar’dır; Mütekebbir’dir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir.2460
Allah büyüklüğünü ve kudretini Kuran’da verdiği örneklerle anlatır. Bu örneklerden bir tanesi Hz. Mûsâ’nın Allah’ı görmek istemesidir. Hz. Mûsâ Allah’ı görmek istemiş, bu yüzden de O’na seslenerek; “Rabbim, bana göster, Seni göreyim” demiştir. Bunun üzerine Allah, “Beni asla göremezsin, ama şu dağa bak; eğer o yerinde karar kılabilirse, sen de beni göreceksin.’ diye cevap verir. Allah dağa tecelli edince onu paramparça eder ve Hz. Mûsâ bayılarak yere düşer. Kendine geldiğinde ilk söylediği ise ‘Sen ne yücesin (Rabbim).”2461 olur.
“İbrahim: ‘Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster’ demiştir. Bunun üzerine Allah ‘Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır, sonra onları (parçalayıp) her bir parçasını bir dağın üzerine bırak, sonra da onları çağır. Sana koşarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.2462 diye cevap verir. Böylece Allah ona büyüklüğünün bir delilini daha gösterir.
2455] 50/Kaaf, 45
2456] 5/Mâide, 22
2457] 19/Meryem, 32
2458] 26/Şuarâ, 30; 28/Kasas, 19; Durak Pusmaz, Şamil İslâm Ansiklopedisi, I/275
2459] 59/Haşr, 23
2460] 59/Haşr, 23
2461] 7/A’râf, 143
2462] 2/Bakara, 260
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 555 -
Hz. Lût’a da Allah sabah vakti kavminden iman etmiş kişilerle birlikte çıkmasını ve kavmini terkederken arkasına bile bakmamasını söyler. Sabah vaktinde ise Hz. Lut’u ve yakınlarını kurtararak inkârcı kavmi büyük bir azapla helak eder. Ateşe atılan Hz. İbrahim’e ise ateşi esenlik kıldı. Hz. İsa’nın eliyle ölüleri diriltti, kör olanları iyileştirdi. Denizi yararak Firavun’u ve ordularını içine gömdü. Böylece Allah onlara her olayda büyüklüğünü ve sonsuz gücünün tecellilerinden bazılarını açıkça göstermiştir.
Allah her an, her yerde ve olayda büyüklüğünü ve kudretini açıkça gösterir. Dünya hayatına ve hırslarına dalan insanların üzerine sabah vakti bir kasırga gönderir. Onların oturdukları şehrin altını üstün çevirir ve bir daha oturulamayacak hale getirir. Mallarını, mülklerini ve sahip oldukları her şeyi ellerinden alır. Bir şehri yanlızca yağmur yağdırarak suların içine gömer, birkaç saniye süren bir depremle bir kenti haritadan siler. O’nun azabıyla hareket eden yer, gök, rüzgar ve yağmur uğradıkları şehre görülmemiş bir helak getirirler. O şehrin halkı da Allah’ın sarsılmaz gücüne, büyük bir yıkımla şâhit olur.
Kuşkusuz Allah Mütekebbirdir. O’nun gücü ve kudreti karşısında, yeryüzünde büyüklenebilecek kimse yoktur; O, önünde secde edilecek tek makamdır..
El-Mütekebbir: Çok büyük, her hususta büyüklüğünü gösteren, yücelik, kibriya ve azamet kendine mahsus, kendisinin hakkı olan. Her kim Allah’ın bu sıfatıyla sıfatlanmak isterse cehennemde şeytana komşu olması kaçınılmaz olur.
“Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.”2463 “(Allah) üstün, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır.”2464 Yücelik, ululuk Allah’a mahsustur. Ve bu da O’nun hakkıdır.
Allah’ın El-Mütekebbir sıfatının tecellisini; Dünyadayken büyüklük taslayıp kendilerini ilâh olarak kabul ettirmeye çalışan zorbaların tuvaletteki hallerinde, yorulunca güçlerinin kaybolmasında, zayıflığın alameti olarak uykuya yenik düşmelerinde görmek mümkün.
Kibirden Allah’a sığınmalıyız. Zâten kibirli insanı insanlar da sevmez.
12) El-Hâlık
El-Hâlik: Yaratan, yoktan var eden demektir. Bu anlamda yoktan var eden, yaratan sadece Allah’tır. Kur’an-ı Kerim’de halk, yaratma anlamıyla, çokça kullanılmaktadır. “Yarattı, yarattım, yarattın, yarattık, yaratır” gibi ifadelerde Allah hakkında vârid olmuştur. “Yaratamazlar, yaratılırlar, yaratıldı, yaratıldılar” tarzındakiler de yaratıklar için kullanılır. Yani onlarda Allah’ın bu vasfının bulunmadığı ifade buyrularak, yaratıcının yalnız Allah olduğu belirtilir.
Doğrudan doğruya “yaratma” anlamı ifade eden “haleka” kökü, Kur’an-ı Kerim’de 259 yerde kullanılmıştır. Hem fiil, hem isim şekilleriyle çokça geçer. Yaratma anlamına gelen “halk” kökü, Kur’an’da hep Allah’a izafe edilmiştir. Tek istinası, Hz. İsa’dan nakledilen 3/Âl-i İmran, 49; 5/Mâide, 110 ayetleridir ki, buralarda Hz. İsa’ya hakiki hâliklık nisbet edilmemekte, hakiki yaratıcının Allah Teala
2463] 40/Mü’min 35
2464] 59/Haşr, 23
- 556 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduğu, ayetin muhtevasından açıkça anlaşılmaktadır.
Yaratma, Kur’an’da çok geniş bir alana yayılmıştır. Görebildiğimiz ve göremediğimiz her şey, yaratmanın konusudur. Allah, onların yaratıcısıdır. Gökler, yerler, bunlarda ve bu ikisi arasında bulunanlar, hep Allah’ın yaratmasıyla vücut bulmuş yaratıklardır.
Huluk (ahlâk) kelimesi de, halk manasına gelir. Huy anlamında kullandığımız huluk kelimesi, 26/Şuarâ 137 ve 68/Kalem, 4. âyette geçmektedir. Halk, gözle görülen hey’et, şekil ve sûretlere tahsis edilmiş; huluk ise, basiretle idrak edilen kuvvet ve seciyyelere tahsis edilmiştir.
El-Hâlik, el-Hallâk, Kur’an’da zikredilen esmâü’l-hüsnâ/Allah’ın isimlerindendir. El-Hâlik’ın anlamı şudur: Cenab-ı Hak, mutlak manada yaratıcıdır. Yaratıcılığı, görülen - görülmeyen, bilinen - bilinmeyen, varlık namına ne varsa, hepsini kapsar. El-Hallâk, Hâlik ism-i failinin mübalağalı şeklidir. Mübalağa, tekerrür ifade eden fa’âl veznindedir. Yani, devamlı olarak, mükemmel şekilde yaratan manasını ifade eder. Durmadan yaratan, demektir.
Allah, Genel Olarak Her Şeyin Yaratıcısıdır: “Allah, her şeyin yaratıcısıdır” hükmünü Kur’an’dan alıyoruz. Allah, bize kendi yüce Zâtını böyle tanıtıyor. “Allahu hâliku külli şey” ve aynı anlama gelen ifadeler birçok âyette tekrarlanır.2465 “De ki: ‘Her şeyin yaratıcısı Allah’tır. O, tektir, hâkim olan (her şeye üstün gelen)dır.” 2466
Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğunu bildiren ayetler, çok geniş bir anlam ifade ediyor. Allah, “bütün eşyanın hâlikı, hayır şer, iman küfür, her şeyin yaratıcısı, bunları sebepleriyle birlikte yaratandır.” O, aynı zamanda, evvelce her şeyi yarattığı gibi, bundan böyle ve gelecekte de her şeyin yaratıcısıdır. İlâhlık, mâbudluk da; ibdâ edenin (yoktan var edenin) hakkıdır. Ubûdiyete ve ibadete Allah’tan başka lâyık hiçbir şey yoktur; ancak her şeyi yaratan ve her şeyi bilen Allah vardır. O halde, biz insanların ibadeti, göklerde ve yerde bulunanların ibadeti, O’na tahsis edilmelidir. Çünkü O, her şeyin yaratıcısıdır. Yaratılanın görevi de Yaratan’ını ibadette tek kılmaktır. Yaratıcı kim ise, ibadet edilmek de O’nun hakkıdır. “Rabbiniz Allah işte budur. O’ndan başka tanrı yoktur. (O) her şeyin yaratıcısıdır. O’na kulluk edin, O her şeye vekildir.”2467; “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz. Umulur ki, böylece korunmuş (Allah’ın azabından kendinizi korumuş) olursunuz.” 2468
Allah, dilediğini yaratır. Yaratmak murad ettiği zaman, ona sadece “ol” der, o şey hemen oluverir. Allah, sebeplerini ve maddesini bulundurarak yarattığı gibi, bunlar olmadan da bir defada yaratmaya kaadirdir. “Dedi ki: ‘Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?’ ‘ Allah böylece dilediğini yapar’ dedi.
‘Bir şey(in olmasını) istedimi, ona ‘ol’ der, o da oluverir.”2469 Bu ayette olduğu gibi, dilediğini hikmetine göre yaratacağına dair muzâri sigasıyla birçok ayet gelmiştir. “Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. Seçim onlara ait değildir. Allah, onların şirk koştukları
2465] Bk. 6/En’âm, 102; 13/Ra’d, 16; 35/Fâtır, 3; 39/Zümer, 62; 40/Mü’min, 62
2466] 13/Ra’d, 16
2467] 6/En’âm, 102
2468] 2/Bakara, 21
2469] 3/Âl-i İmran, 47
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 557 -
şeylerden uzaktır.”2470 Allah, dilediğini dilediği gibi yaratır. Allah, gökleri bir asıl/benzer olmaksızın yarattığı gibi, bir asıldan da yaratır. Gökler ve yer arasında olanları böyle yaratmıştır. Cinsinden olmayan bir asıldan da yaratabilir; Adem’i topraktan yarattığı gibi. Yahut tek başına dişiden İsa gibi veya o ikisinden diğer insanları yaratması gibi.
Allah, bilmediğimiz nice şeyleri de yaratmaktadır. “Binmeniz ve süs için atları, katırları ve merkepleri (yarattı) ve daha sizin bilmediğiniz nice şeyleri yarattı.”2471 Mutlak yaratıcı Allah olduğu için, mutlak yaratma da O’na mahsustur. “Rabbiniz o Allah’tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra (emri), arş üzerine hükümran oldu. (O,) geceyi, durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneşi, ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyette (yaratan O’dur). İyi bilin ki, yaratma ve emir O’nundur. Âlemlerin Rabbi Allah, ne uludur!”2472 Karşı durulmayan bütün emr O’nundur; O’ndan başka ne yaratacak, ne de emredecek vardır.
Hz. Mûsâ’ya Firavun’un sorduğu soruyu ve Hz. Mûsâ’nın cevabını nakleden şu ayet-i kerimeler, Cenab-ı Hakk’ı en bâriz vasfıyla tanıtır: “(Fir’avn) ‘Rabbiniz kim ey Mûsâ?’ dedi. (Mûsâ:) ‘Rabbimiz, her şeye yaratılışını (varlığını ve biçimini) verip sonra onu doğru yola ileten (yaratılış gayesine uygun yola yönelten)dir’ dedi.”2473 Görülüyor ki, her şeye hilkatini veren Allah’tır. Bu her şey kavramından hiçbir şey müstesna ve hâriç değildir. Her şeye Allah, yaratılışına uygun sûreti vermiş, yaratılış, rızık ve tenasül hususunda birbirine benzemez durumlar ihsan etmiştir. Allah, her şeye yetenek dili ile istediği sûret, şekil, menfaat vb. hepsini verdi. Kendisine uygun, faydalanmasına, özelliklerine elverişli durum var etti. Meselâ, göze görmeye uygun şekli verdi. Diğer organlara da aynı şekilde görevlerine uygun şekli vücuda getirdi.
Kulların fiillerini de Allah yaratmıştır. Kul, kâsibdir; Allah hâliktır. “Oysa sizi de, yaptığınızı da Allah yaratmıştır.” 2474
Allah, görülmeyen varlıkları, soyut nesneleri, ölümü, dirimi, melekleri, cinleri ve daha bilmediğimiz nice şeyleri yaratmıştır, yaratmaktadır. Gökleri, yerleri ve bu ikisi arasında bulunan canlı cansız her şeyi ve bunların en ince cihazlarını yaratan Allah’tır. Şu halde Allah, mutlak yaratıcıdır, el-Hâliktır. Her şey onun yaratığıdır. O halde yaratıklara düşen ihtiyarî veya ıztırarî olarak (isteyerek veya zaruret icabı, mecburen) yaratıcısını tanıma ve O’nu yüceltmektir.
“Göklerde ve yerde bulunan her şey ve herkes ondan ister. O her an yaratma halindedir.”2475; “Şu anda bilemeyeceğiniz daha nice şeylerin hepsini o yaratır.”2476
El-Hâlik: Her şeyi takdirine uygun şekilde yaratan demektir. Tabiattaki canlı ve cansızları yaratırken hiçbir yere ve hiçbir modeliste müracaat etmeden, yine yaratırken hiçbir zorlanma ve yorgunluk duymadan her şeyi mükemmel yaratır.
Bir gül yaratır; kokusunu vermeyi unutmaz. Kaplumbağa yaratır; zırhını
2470] 28/Kasas, 68
2471] 16/Nahl, 8
2472] 7/A’râf, 54
2473] 20/Tâhâ, 50
2474] 37/Saffat, 96
2475] 55/Rahmân, 29
2476] 16/Nahl, 8
- 558 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vermeyi unutmaz... Bir kuş yaratır; tüylerle süsleyip güzel bir de ses verir... Sanıldığı gibi Allah Teâlâ her şeyi önceden yaratmış âhirette bizleri beklemiyor! Allah her an yaratıyor ve faâliyette... ‘El-Halik isminin tecellisini günün 24 saati görmek mümkün.
13) El-Bârî’
El-Bâri’; Cenâb-ı Allah’ın isimlerinden biridir. Bir örnek ve emsâle ihtiyaç duymadan yaratan zat anlamına gelir. Eşyayı ve her şeyin âzâ ve cihazını birbirine uygun ve mülâyim bir halde yaratan. Her şeyin vücudu mütenâsip, yani âzâsı, hayat cihazları ve anâsırı keyfiyet ve kemiyet itibârıyla birbirine uygun ve yaraşık olarak yaratıldığı gibi her şeyin hizmeti ve faydası umumi ahenge uygun yaratılmıştır. Öyle ki, bütün eşya birbirine lâzım ve mülâyim ve bu namütenâhi âlemler gûya ki, bir tek makina imiş gibi, her şey bir şey için ve bir şey her şey içindir.
Kur’an’da Bârî kelimesi, hâlık ve Mûsâvvir ile birlikte zikredilmektedir. Bârî vasfı Kur’an-ı Kerîm’de üç yerde açıklanır. Haşr sûresinde: “O, öyle Allah’tır ki, vücuda getireceği her şeyi hikmeti muktezasınca takdir edendir. Onları var edendir. Varlıklara sûret verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) O’nu tesbih (ve tenzih) eder. O, galib-i mutlaktır. Yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.” 2477
Allah bir şeyi, bir şeyden olmayarak yaratır (ibda). Yani yoktan yaratır. Şeyler, maddesiz olarak ketm-i ademden çıkar. Cenâb-ı Hakk’ın, âlemi yaratması bakımından üç değişmez sıfatı vardır: İbda, Halk, Tedbir, İbda, bir şeyi yoktan var etmektir. Halk, bir şeyi bir şeyden var etmektir. Tedbir de, bütün âlemi idare etmek demektir. 2478
Bârî, Berae fiilinden gelir ve yaratıcı demektir. Yaratmak (halk), iki mânâya delâlet eder: Takdir ve yok olan şeye vücud vermek; hiçbir asıl ve misali yok iken icat etmek. Bazen de inşa mânâsına kullanılır. Her şeyi tam anlamıyla takdir ve icat ederek yaratan yaratıcı, ancak Allah’tır. “O öyle halik ki, bârî yani öyle temiz yaratıcı ki, yarattıklarını temiz ve sağlam bir nizam üzere seçip tesviye ve tekamül ettirerek birbirinden farklı özellikler ile temyiz ettirir.” 2479
Bedea fiil kökünden gelen bad’a kelimesi, icat etmek, örneksiz yapmak demektir. Aynı zamanda Allah’ın aletsiz, zamansız ve mekânsız icat etmesi anlamında kullanılır. 2480
“O Allah ki, Halik’tir, Bari’dir, Mûsâvvir’dir. En güzel isimler O’nundur.” 2481
El-Bâri: Her hangi bir modele bağlı kalmadan bütün varlıkları uyumlu yaratan demektir. Aynı toprak, su, hava ve güneşi kullanarak domates ve biberi ‘Halig’ sıfatıyla yaratan Allah Teâlâ’nın ‘El-Bari’ sıfatını her iki sebzeye farklı lezzet ve şekil vermesinde görebiliriz.
Allah Teâlâ bir canlı yaratır ve o canlının yaşayabilmesi için gerekli malzemeleri
2477] 59/Haşr, 24
2478] 2/Bakara, 54
2479] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1936, 6/4876
2480] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, İstanbul 1986, s. 197; Şamil İslâm Ansiklopedisi, I/201
2481] 59/Haşr, 24
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 559 -
de yaratarak ona hem güzel bir görüntü verir hem de ‘El-Bâri’ sıfatını tecelli etmiş olur.
14) El-Mûsâvvir
El-Mûsâvvir: Tasvir eden; her şeye bir sûret ve şekil veren, her şekli diğerinden farklı kılan, mahlûkatını istediği sıfat ve seçtiği sûrette yaratan. “Allah O’dur ki, ... size sûret verip sûretlerinizi güzelleştirmiştir...” 2482
“O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ‘şekil ve sûret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hâkimdir.” 2483
Dünya üstünde yüzbinlerce farklı türde canlı yaşar. Bu türlerin hepsi birbirlerinden tamamen farklı görünüşlere ve olağanüstü özelliklere sahiptir. Meselâ bir kelebeğin kanatlarındaki kusursuz simetriyi ele alalım. Her bir kanadın üstü türlü şekiller ve etkileyici renklerle bezenmiştir. Bu şekiller ve renkler ne kadar karışık olurlarsa olsunlar, kanatlardaki benzersiz simetri asla bozulmaz. Öyle ki bütün kelebekler, bir ressamın fırçasından çıkmış gibi, göz zevkine hitap eden bir güzellik oluştururlar. Bu güzelliğin ve aklın bir kaynağı olmadığı düşünülemez. Zira basitçe çizilmiş bir resmin dahi bir ressamı vardır ve resmin kendi başına ortaya çıkması mümkün değildir. O halde kimse, böylesine kusursuz yaratılmış ve bir sanat eseri kadar estetik olan böyle bir canlı için tesadüfen var olmuş diyemez. Bunların tümünü yaratan, tasarlayan, meydana getiren bütün kâinatın Rabbi olan Allah’tır.
İnsanı yaratan, bedeninin dışındaki ve içindeki tüm sistemleri son derece mükemmel bir şekilde tasarlayan Allah, bu kompleks yapıdaki her noktada üstün yaratıcılığını ve izzetini göstermektedir. Örneğin insan bedeninin çatısını oluşturan iskelet başlıbaşına bir mühendislik harikasıdır. Vücudun yapısal destek sistemidir ve beyin, kalp, akciğer gibi hayati organların korumasını yapar, iç organlara destek olur. İnsan vücuduna, hiçbir yapay makina tarafından taklit edilemeyen üstün bir hareket kabiliyeti verir. Dahası kemik dokusu çoğu kimsenin zannettiği gibi cansız değildir. Vücudun ihtiyacına göre kalsiyum, fosfat vb. gibi mineralleri depo eder veya daha önceden depo ettiklerini vücuda verir. Bütün bunların yanısıra kırmızı kan hücrelerinin üretimi de kemikler tarafından yapılır. Ve bu bahsedilen çok fonksiyonlu sistem, insan bedenindeki onlarca mükemmel sistemden yalnızca bir tanesidir. İşte bunların hepsini eşsiz bir dizayn ile yaratmış olan ve hala yaratmaya devam eden Allah kudretinin tecellilerini bizlere sürekli göstermektedir.
“Dedi ki: ‘Bizim Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren, sonra doğru yolunu gösterendir.”2484 Her ne kadar da Yüce Allah’ın; El-Hâlik, El-Bâri ve El-Masavvir sıfatları birbirine benzermiş gibi görünse de aralarında farklar vardır. Meselâ; Allah, bir insanı El-Hâlik sıfatıyla yaratır, El-Bâri sıfatıyla belirli şekiller ‘el, kol, göz, bacak vs.’ verir, El-Mûsâvvir sıfatıyla da değişik görünümler kazandırır. Zenci ve beyaz tenli in2482]
40/Mü’min, 64
2483] 59/Haşr, 24
2484] 20/Tâhâ, 50
- 560 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sanlar gibi. İşte bu renk ve görünüm farkı ‘El-Mûsâvvir’ in tecellisidir.
15) El-Ğaffâr
El-Ğaffâr: Çok örten ve perdeleyen mânâsına gelen Allah’ın (c.c.) sıfatlarından biridir. Arapça -ğafere- örttü, perdeledi, bağışladı fiilinden mübalağalı ism-i fâildir. Allah’ın sıfatı olarak şu anlamlara gelir:
Günâhları çok örten, mağfireti çok olan, kullarının günâhlarını pek çok bağışlayan Yüce Allah. “Hiç şüphe yoktur ki ben; tevbe ve iman edenleri, iyi amel işleyenleri, sonra da doğru yolda (ölünceye kadar) sebat edenleri elbette çok bağışlayanım.2485 Bu âyetteki Gaffâr kelimesinin meâli “çok bağışlayıcıyım’dır. Fakat aynı mânâya gelen ve aynı kökten olan Ğafûr ism-i şerifi Kur’ân-ı Kerîm’de daha fazla geçmektedir.
Cenâb-ı Hak; Ğafûr-Ğaffâr ve Rahîm olduğunu birçok âyet ve hadislerde haber vermektedir.
“Ey Muhammed, kullarıma haber ver ki; hakikaten ben, çok yarlığayıcı, kemâliyle esirgeyiciyim2486 “De ki: Ey kendilerinin aleyhinde (günahta) haddi aşanlar, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları mağfiret eder. Şüphesiz ki O, çok mağfiret edici, çok esirgeyicidir.” 2487
Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Hayatım elinde olan Allah’a yemin olsun ki, siz hiç günah işlemeseniz Allah sizi dünya sahnesinden giderir ve (sizin yerinize) başka bir ümmet getirir. Onlar, günah işlerler sonra Allah’tan bağışlanmalarını isterler. Allah da onları mağfiret eder, bağışlar.”2488 Bir hadis rivâyetinde Allah Teâlâ’nın şöyle dediği nakledilir: “Ey kullarım, hiç şüphesiz ki siz, gece-gündüz hata işliyorsunuz. Ben ise bütün günahları mağfiret ederim. O halde Benden bağışlanmanızı isteyin, sizi bağışlayayım.” 2489
Maddî kir ve pisliklerden temizlemek için su ve sabunu vasıta kılan Allah (c.c.) ruh ve kalpleri günah kirlerinden temizlemek için de Gafûr ve Gaffâr isimlerinin tecellisini mağfirete ve bağışlamaya sebep kılmıştır. Bu isimler, günahların varlığını ister. Onun için Hz. Peygamber (s.a.s.), “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâlâ sizi helâk eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat tevbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı.”2490 buyurdu. Her insan az veya çok günah işler. Günah işlemeyen; günahtan korunmuş (mâsum) kişiler yalnızca peygamberlerdir. Fazilet; hatada ve günah işlemekte ısrar etmemek, Gaffâru’z-Zunûb olan (günahları çok bağışlayan) Allah’ın rahmet kapısını tevbe ile çalmak, O’ndan mağfiret talep etmektir.
Allah, kendisine şirk koşmanın dışındaki bütün günahlara mağfiret edeceğini bildirmektedir: “Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulan günahı bağışlamaz. Şirkin dışındaki günahları, dilediği kimse için mağfiret eder. Kim Allah’a şirk koşarsa muhakkak
2485] 20/Tâhâ, 82
2486] 15/Hicr, 49
2487] 39/Zümer, 53
2488] Müslim, Tevbe 11; Tirmizî, Cennet 3
2489] et-Tâc, 5/148
2490] Müslim, Tevbe, 9, hadis no: 2748; Tirmizî, De’avât 105, h. no: 3533
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 561 -
ki o, uzak bir sapıklıkla sapmıştır.” 2491
Mü’min, tevbe ve mağfiret ile ilgili olarak daima korku ile ümid arasında bulunmalıdır. Müslüman, ne kadar ibâdet ederse etsin, Allah’ın azabından güven içerisinde olamaz; ne kadar günahkar olursa olsun Allah’ın mağfiretinden ve bağışlamasından ümidini kesemez. Bundan dolayıdır ki; vitir namazının son rekâtında okunması vâcib olan kunut duâlarının sonunda “Yâ Rab; rahmetini umar, azabından korkarız” diye duâ edilmektedir. Yine aynı prensip ve kaideden hareketle İslâm, ibâdete teşvik ile günahlardan caydırmak için azap ile korkutmaktadır. Yani müslüman cennetle müjdelenmiş, cehennemle korkutulmuştur.
Bu korku; Allah’ın sevgisinden, O’nun mağfiretinden ve rahmetinden mahrum olma korkusu ve endişesidir. Korku ile ümid arasındaki dengenin korunması İslâmî akîde gereğidir. Zira Gaffâr olan yüce Allah aynı zamanda Kahhâr’dır. 2492
“Dedim ki: Rabbinizden mağfiret dileyin; çünkü O çok bağışlayandır.” 2493
El-Gaffar: Daima af eden, tekrarlanan günahları bağışlayan. Günah işlemeye meyyal yaratılan insanoğlunun ebedi saadeti kazanması için baş vuracağı bir isimle karşılaşıyoruz; El-Ğaffâr...
Allah’ın (c.c.) günahlarımızı bağışlayacağını bizlere bildirmesi hem kendisinin büyüklüğünü gösterir hem de biz insanlara olan merhametini. Yeter ki ellerini açıp yürekten ‘beni bağışla Allah’ım! Çünkü sen Ğafur’sun!’ de... Tevbenin gereklerine uyduğunda bir de bakmışsın, defterin sağdan gelmiş!..
16) El-Kahhâr
El-Kahhâr, Allah’ın isimlerinden biridir. ‘Kahr’ masdarından türetilmiş bir isimdir. ‘Kahr’ sözlükte galip gelmek, hükmetmek anlamına gelir. Kahhâr, mübalağa sıgası olup aynı anlamı şiddet ve tekerrür sûretiyle ifade eder. Buna göre Kahhâr, Allah’ın her şeye, her istediğini yapacak sûrette gâlip ve hâkim olması, en zorlu zâlimlerin bile O’na boyun eğmek mecburiyetinde oldukları, hükmünün dışına hiçbir şeyin çıkamayacağı anlamına gelir.
Kur’ân’da altı sûrede birer defa zikredilmiştir. Geçtiği sûrelerin tamamı Mekkîdir ve hepsinde de “el- Vâhidu’l-Kahhâr” şeklinde zikredilmektedir. Vâhid ‘bir, tek’ anlamına gelir. Böylece Allah’ın hâkimiyet ve gâlibiyetinin yanında birliği ve bu hâkimiyette ortağının bulunmadığı vurgulanmaktadır.
Mekke döneminde İslâm’ın önünde durmaya çalışan en büyük engel, putperestliktir. Müşrik Araplar, Allah katında putların kendilerine aracı ve şefaatçi olacaklarına inanıyorlardı. Allah’a ortak koşmaları bu şekildeydi. Yüce Allah, kendisinin yegâne hâkim ve gâlip olduğunu ifade ederek başkasının kendisine ortak koşulmasının yanlış bir yol olduğunu ifade etmektedir. Nitekim Kahhâr isminin geçtiği bütün âyetlerde puta tapmanın yanlışlığı ve mutlak hâkimiyetin Allah’a ait olduğu, mülkünde ortağının bulunmadığı anlatılmaktadır:
2491] 4/Nisâ, 116
2492] Yahya Alkın, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 2/211
2493] Nuh/10
- 562 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ey benim zindan arkadaşlarım, (düşünün bir kere) çeşitli tanrılar mı iyi, yoksa (her şeyi hükmü altında tutan) kahhâr tek Allah mı?” 2494
“De ki: ‘Göklerin ve yerin Rabbi kim?’ De ki: ‘Allah!’ O halde, de, O’ndan başka kendilerine dahi bir fayda ve zarar veremeyen velîler mi edindiniz? De ki: ‘Körle gören yahut karanlıklarla nur bir olur mu?’ Yoksa Allah’a, O’nun yarattığı gibi yaratan ortaklar mı buldular da (ikisinin) yaratma(sı) birbirine benzer mi göründü? De ki: Her şeyin yaratıcısı Allah’tır, O tektir, Kahhârdır.” 2495
„O gün yer başka yere, gökler de (başka göklere) değişir. Hepsi, tek ve Kahhâr olan Allah‘ın huzurunda durur.” 2496
„De ki: Ben ancak bir uyarıcıyım. Tek ve Kahhâr Allah‘tan başka ilâh yoktur.” 2497
„Eğer Allah çocuk edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediğini seçerdi. O (bundan münezzehtir) yücedir. O, tek ve Kahhâr olan Allah‘tır.” 2498
„O gün onlar, ortaya çakarlar. Onlardan hiçbir şey Allah‘a gizli kalmaz. (Ve sorulur onlara): ‚Bugün mülk kimindir? O tek ve Kahhâr olan Allah‘ındır.” 2499
‚Kahr‘ masdarından türemiş Kâhir sıfatı da Allah hakkında iki yerde zikredilmektedir: „Allah sana bir sıkıntı verirse, O‘ndan başkası onu gideremez. Sana bir iyilik verirse, başkası onu engelleyemez. O her şeye kâdirdir. O, kullarının üstünde tek Kâhir‘dir.“2500; “Geceleyin sizi ölü gibi uyutan, gündüzün yaptıklarınızı bilen, ecelinize kadar gündüzleri sizi tekrar dirilten O’dur. Sonra dönüşünüz O’nadır, işlediklerinizi size bildirecektir. O, kullarının üstünde tek Kâhir’dir.”2501 Bu iki âyet de Mekke’de inmiştir.
Kul, Rabbinin her şeye gâlip ve hâkim olduğunu, âhirette sadece O’na hesap vereceğini, yaratıklardan hiçbirinin, O’nun hükmünün dışına çıkamayacağını bilmeli, O’na ortak koşmaktan sakınmalıdır. 2502
“Deki: Allah her şeyi yaratandır. Ve O birdir, karşı durulmaz güç sahibidir.”2503 El-Kahhâr: Kudretinin karşısında her şeyi aciz bırakan, her şeyi hükmüne itaat ettirebilen bir galibiyet ve hâkimiyet sahibi, düşmanlarını kahrederek zelil ve perişan hale getiren.
Allah’ın güçlü, mahlûkatın da güçsüz ve Rabbine muhtaç olduğunu ‘El-Kahhar’ isminde görebiliriz. Allah (c.c.) güçlüdür. Karşısında hiçbir güç dayanamaz. Çünkü yaratılan her şey güçsüz ve Allah’ın ‘El- Kahhar’ isminin karşısında âcizdir. Allah’ın ‘El-Kahhar’ isminin tecellisini; ‘Kendisini ilâh yerine koyan tağutların, gözle görülmeyecek kadar küçük bir mikrop karşısında hastalanıp devrilmelerinde, İslâm düşmanlarının mağlubiyetlerinde, doğanın bir uyum içinde fıtratlarını bozmadan yaşamalarında’ görebiliriz.
2494] 12/Yusuf, 39
2495] 13/Ra’d, 16
2496] 14/İbrâhim, 48
2497] 38/Sâd, 65
2498] 39/Zümer, 4
2499] 40/Mü’min, 16
2500] 6/En’âm, 17
2501] 6/En’âm, 61-62
2502] M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 3/286
2503] 13/Ra’d, 16
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 563 -
17) El-Vehhâb
El-Vehhab: Her çeşit nimeti hiçbir karşılık beklemeden bol bol bağışlayıp veren, karşılıksız armağanlar veren... “...Şüphesiz Sen daima bağışta bulunansın.”2504; “Yoksa, güçlü ve üstün olan, karşılıksız bağışlayan Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır?” 2505
Allah mü’minlere cennette sonsuz bir mutluluk vâdetmiş ve bu sonsuz mutluluğu dünya hayatları sırasında da başlatmıştır. Sâlih kullarını dünyada da güzel bir hayatla yaşatacağını vâdetmiştir. Bu yüzden samimi mü’minlerin Rablerinden isteyecekleri hiçbir şeyin sınırı yoktur. Mü’minler, kendilerini Allah’a yaklaştıracak, O’nu anmalarını, O’na şükretmelerini sağlayacak her şeyi sınırsız olarak isteyebilirler. Elbette Allah bu isteklere dilediği şekilde icâbet eder ve mü’min için Rabbinin icâbeti her zaman en hayırlı şekilde olur. Bu konuda Kuran’da verilen bir örnek Hz. Süleyman’ın duâsıdır. Bir âyette Hz. Süleyman’ın “Gerçekten ben mal sevgisini Allah’ı zikretmekten dolayı tercih ettim”2506 dediği ve daha sonra başka bir âyette şöyle duâ ettiği bildirilmiştir:
“Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz sen, karşılıksız armağan edensin.”2507 Bu âyette görüldüğü gibi Hz. Süleyman Allah’tan ‘hiçkimseye nasib olmayan bir mülk’ istemiş ve Rabbini ‘Vehhab’ sıfatı ile anmıştır. Çünkü bilmektedir ki, Allah samimi kullarına dünyada ve âhirette karşılıksız olarak armağan eden, işledikleri sâlih amellerin karşılığını kat kat arttırandır.
“Rabbimiz, bizi hidâyete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen.” 2508
Allah’ın büyüklüğünü, zengin oluşunu ve biz insanlara olan Rahmetini ‘El-Vehhab’ isminde okuyabiliriz. Doğar doğmaz Allah’ın havasını teneffüs edip O’nun güneşi ile ısındık... Her saniye O’nun nimetleri ile rızıklanıyoruz. Ve karşılığında teşekkür etmesek bile rızık devamlı bir şekilde gelir. Bu Allah’ın ‘Vehhab’ sıfatının tecellisidir. Allah’ın vermiş olduğu nimetler için teşekkürümüze de ihtiyacı yok zâten. Ve bizlere de ikram karşılığında secde etmek düşer.
18) Er-Razzâk
Er-Rezzâk: Çok rızık veren ve yeteri kadar rızıklandıran yiyecek ve içecek verdi, rızıklandırdı anlamına gelen re-ze-ka fiilinden türemiş mübalağa ile ism-i fâil. Rezzâk, Allah Tealâ’nın Kur’ân-ı Kerim ve hadislerde zikredilen el-esmâü’l-hüsnâsındandır (güzel isimlerinden).
“Muhakkak Allah rezzak (asıl rızık veren) dır. O pek çetin kuvvet sahibidir”2509 Hadis2504]
38/Sâd, 35
2505] 38/Sâd, 9
2506] 38/Sâd, 32
2507] 38/Sâd, 35
2508] 3/Âl-i İmran, 8
2509] 51/Zâriyât, 58
- 564 -
KUR’AN KAVRAMLARI
lerde zikredilen Allah’ın 99 güzel isimleri içerisinde de geçer. 2510
Beslenerek yaşamaları için bütün canlıların rızıklarını veren yalnız Allah Tealâ’dır. O’ndan başka rızık veren yoktur. Şu âyetler rızkı verenin ancak Allah Tealâ olduğunu bildirir: “Yeryüzünde bulunan bütün canlıların rızıkları ancak Allah’a aittir.”2511; “Nice canlı mahlûk vardır ki rızkını kendisi taşımıyor. Ona da size de rızkı Allah veriyor.”2512; “Yerde ve gökte Allah’tan başka sizi rızıklandıran bir yaratıcı var mıdır?” 2513
Gerçekte rızkı yaratan ve rızıkların hepsini kullarına ihsan eden Allah olduğu halde Kur’an’da “Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır”2514 buyurularak, bazı kimselere; fakirlere yiyecek ve yiyecek alacakları parayı vererek onların rızıklanmalarına sebeb oldukları için mecâzen râzık denilmiştir. Yüce Allah’ın hayrü’r-râzıkîn (rızık verenlerin en hayırlısı) olması da şu anlamda kullanılmıştır: Rızık, Allah’tan istenmeli. O nasib etmeyince, sebeblerin hiçbir faydası olmaz. Ticâret ve en ileri seviyedeki teknik sebebler gibi esbabın ötesinde Yüce Allah’ın öyle rızık kapıları vardır ki bunlar kapanınca, bütün sebeplerin tesirleri de kapanır. Ancak o hakiki müessir ve rezzâktır. Ondan başka râzık yoktur.
Allah’a tevekkül edip O’ndan istemekle beraber, O’nun takdir ettiği rızkı elde etmek için bunu aramak, çalışmak ve yeryüzünde dolaşmak lâzımdır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:”Onda (arzda) bereketler yarattı. Onda (arzda) arayanlar için dört günde müsavi gıdalar takdir etti”2515; “O, (Allah) yeri size müsahhar kıldı (boyun eğdirdi). O halde onun omuzlarında (köşe ve bucağında) yürüyün, Allah’ın rızkından yiyin...”2516 Yani Allah’ın o tükenmez nimetlerini arayın, çalışın ve didinin demektir.
Rızık vermek, diğer fiilleri gibi Allah’ın tekvin sıfatına bağlıdır. Tekvin sıfatı taalluk ettiği müteallakına (yaratılan fiile) göre isim alır. Tekvin sıfatının rızk vermeye taalluk etmesine Terzik denilir. Rızkı yaratıp ihsan eden olduğu için Allah’ın râzık ve Rezzâk ism-i şerifi vardır. İnsanlar dâhil bütün canlı bedenlerinin rızıkları yiyecek ve içeceklerdir. Bunlar da Yüce Allah’ın yarattığı bitki ve hayvanlardan te’min edilir. İnsan ve cin ruhlarının rızkları da saadete eriştiren bilgilerdir. Bu manevi rızıkların en şereflisi ve temeli de ma’rifetullah yani Allah’ı bilmektir. Bundan sonra diğer iman esaslarına dair bilgiler, Allah’a ibâdet, kullarının haklarına riâyet ve güzel ahlâkı tanıma bilgileri gelir. Bütün bunların semeresi ebedî hayat saâdetidir.
Bedenlerin rızkı olan zahirî rızkın semeresi, bedenlerin kuvvetlenmesi ve ölüm zamanına kadar yaşamanın sağlamasıdır. Kulun rızkının genişliğinin sebeblerinden birisi de, günahlardan kaçınmak ve namazı kılmaktır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurur: “Kim Allah’tan korkar ve günahlardan kaçınırsa, onun için bir çıkış yeri kılar ve onu ummadığı yerden rızıklandırır...”2517; “Âilene namaz kılmakla emret ve kendin de ona sebât ile devam eyle. Biz senden rızık istemiyoruz. Seni Biz rızıklandırırız.
2510] Tirmizî, Deavât 83; Hâkim en-Nisâburî, Müstedrek, I/16-17
2511] 11/Hûd, 6
2512] 29/Ankebût, 60
2513] 35/Fâtır, 3
2514] 62/Cum’a, 11
2515] 41/Fussilet, 10
2516] 67/Mülk, 15
2517] 65/Talâk, 2-3
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 565 -
Güzel akıbet takvâ erbabınındır.”2518; “Eğer Allah rızkı kulları için bolca yaysaydı, yeryüzünde taşkınlık yapar ve azarlardı. Fakat dilediği kadar bir ölçüyle indirir.”2519; “Allah kullarından dilediği kimsenin rızkını genişletir ve dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”2520; “Allah, rızıkta, kiminizi diğer bir kısmınıza üstün kıldı.” 2521
Rızıklanmadaki üstünlükte çalışma, sa’y ve gayretjn rolü pek büyüktür. Rezzâk ism-i şerifinden kulun alacağı hazz ve nasib başlıca üçtür:
1- Kulun, her istediğini taleb etmede, helâl olan yollardan esbabına tevessül ettikten sonra, Rabbine müracaat etmesi lâzımdır. Hz. Mûsâ “Rabbim, kendini bana göster, sana bakayım”2522 diyerek mânevî makamların en büyüğünü Rabbinden istediği gibi, acıktığında bedeninin ihtiyacı olan rızkı da “Rabbim, bana hayırdan (mal ve rızıktan) hangi şeyi indirirsen, gerçekten ben ona muhtacım.”2523 diyerek Allah’tan taleb etmiştir.
2- Sebeplerine yapıştıktan sonra, rızkları taksim eden Allah’ın (Kassâm’ın) taksimine râzı olup kanaat etmek ve O’na şükür ve hamd etmek lâzımdır. “O halde bütün rızkı Allah katında arayın. O’na kulluk edin ve Ona şükredin.” 2524
3- Allah’ın rızık hazinesinden kendisine verdiğini, emrettiği şu şekilde Allah yolunda infak etmek lâzımdır: “Onlar ki infâk ettikleri vakit ne israf ederler, ne de cimrilik yaparlar. Allah yolunda infakları ikisi arasında ortalama olur.” 2525
Bütün mahlûkatın rızkını Cenâb-ı Allah verir. O, rızkı pek çok ve bol veren yüce varlıktır. Kalpleri ve nefisleri gıdalandıran Allah’a hamdolsun. Allah nurunu onlara ulaştırsın. Onları imana erdirip, taatta muvaffak kılsın. Cenâb-ı Hak Teâlâ rızka kefildir. Her canın kendisiyle ayakta kalabileceği kadar rızkı verir. Allah yedirir, fakat yedirilmez. Bundan dolayıdır ki Kur’an’da bu fiil insana nisbet edilmemiş, gerek doğrudan doğruya ve gerekse bir takım sebeplere bağlı olarak rızık verme Cenâb-ı Hakk’a ait olduğu vurgulanmıştır.
Rızkı da rızık verileni de yaratan Rezzâk’tır. Rızıklardan yararlanma yollarını da yaratan O’dur. Rızık iki kısma ayrılır:
1) Bedenlere zahir olan rızık;Yiyecek ve içecekler gibi.
2) Kalplerde gizli olan rızık; İlim gibi.
Her iki rızkı da yaratan Allah’tır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Semâda da rızkınız ve size vaadedilen başka şeyler vardır.”2526 “Rabbinin rızkı hem daha hayırlı, hem daha süreklidir.” 2527
Kuşeyri dedi ki: “Kim Allah’ın Rezzak olduğunu bilirse ona yönelen gerçek bir ferd olmuş olur.” Allah’ın Rezzâk ism-i cemili Kur’ân-ı Kerim’de bir kere
2518] 20/Tâhâ, 132
2519] 42/Şûrâ, 27
2520] 29/Ankebût, 82
2521] 16/Nahl, 71
2522] 7/A’râf, 143
2523] 28/Kasas, 24
2524] 29/Ankebût, 17
2525] 25/Furkan, 67; Muhiddin Bağçeci, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 5/251-252
2526] 51/Zâriyât, 22
2527] 20/Tâhâ, 131
- 566 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zikredilmiştir.2528
19) El-Fettâh
Fettâh; Allah Teâlâ’nın esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden) biridir. “Bir şeyi açmak, taraflar arasında hüküm vermek, birine yardım edip zafere ulaştırmak” anlamındaki “feth” kökünden mübâlağa ifâde eden bir sıfat olup “iyilik kapılarını açan, bütün anlaşmazlıkların nihâî hakemliğini yapmak sûretiyle mutlak adâleti gerçekleştiren, hak ile bâtılı birbirinden ayırıp durumu açıklığa kavuşturan, mazlumlara yardım edip mü’min kullarına zafer veren” mânâlarına gelir. Kullarına hayır kapılarını, dileklerine kavuşmak isteyen kullarına kapalı kapıları açan, peygamberlerini düşmanlarının elinden kurtarıp, memleketlerin fethini müyesser (kolay) kılan; sevdiği kullarına melekûtunun (gözle görülmeyen âlemin) kapılarını açıp, kalp gözlerinden perdeyi kaldıran anlamlarına gelir. Kur’ân-ı kerîmde şöyle buyrulur: “O (Allah Teâlâ) Fettâh’tır; Alîm’dir.”2529 Fethin asıl anlamı olan “açma” eyleminin sonuçları dış duyularla algılandığı gibi, kalp gözüyle de (bâtınî hisler) idrâk edilebilir. Râgıb el-İsfehânî, “Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar yine de ‘gözlerimiz boyandı, daha doğrusu biz büyülenmişler zümresiyiz’ diyeceklerdir.”2530 meâlindeki âyetleri, Allah’a nisbet edilen birinci grup açma eylemine örnek olarak göstermiştir. Sonuçları kalp gözüyle algılanan açma fiili bazen fakr u zarûreti ortadan kaldırmak gibi dünyevî, bazen de bilinmezliği kaldırmak türünden mânevî olabilir.2531 Fethin “hakemlik veya hâkimlik yapmak, nusret ve zafer vermek” mânâları da “açmak” şeklindeki temel mânâ ile bağlantılıdır. Çünkü hâkim iki hasım arasında kapalı kalan hak ve adâlet kapısını açarak karar vermektedir. Zafere ulaştırmak da haklılık ve ğanîmet kapısını açmak demektir.
Kur’ân-ı Kerim’de fetih kavramı fiil veya isim kalıplarıyla otuz sekiz yerde geçmektedir. Bunların on birinde muhtelif fiil sigalarıyla, dört yerde ise fetih şeklinde Allah’a izâfe edilmekte, bir yerde de gayb anahtarlarının (mefâtih) O’nun nezdinde bulunduğu belirtilmektedir.2532 Duâ üslûbu taşıyan bir âyette Allah “hükmedenlerin en hayırlısı” (hayru’l-fâtihîn)2533 diye anılmakta, bir âyette de “adâletle hüküm veren ve her şeyi hakkıyla bilen” (el-fettâhu’l-alîm)2534 şeklinde tavsif edilmektedir.
Hadislerde de fetih kavramı mâzi ve muzâri sigaları ve Kur’an’daki mânâları ile Allah’a nisbet edilmiştir. Ahmed bin Hanbel’in rivâyet ettiği bir hadiste,2535 Fâtih ismi, esmâ-i hüsnâ listesine yer veren Tirmizî’nin es-Sünen’inde de2536 “Fettâh” ismi Allah’a izâfe edilmiştir. İbn Mâce’nin listesinde ise Fettâh ismine rastlanmamaktadır. Fetih kavramının hakiki veya mecâzî mânâdaki “kapı” keli2528]
Âyet ve Hadislerle Esmâu’l-Hüsnâ, İzzeddin Cemel, Ravza Yayınları, 179-180
2529] 34/Sebe’, 26
2530] 15/Hıcr, 14-15
2531] bk. Râgıb el-İsfehânî, el-Müfredât, ‘fth’ md.; Kamus Tercümesi, I/936
2532] 6/En’âm, 59
2533] 7/A’râf, 80
2534] 34/Sebe’, 26
2535] Müsned, VI/24
2536] Deavât 82
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 567 -
mesiyle yakın ilgisi olduğu şüphesizdir. Nitekim kelimenin Kur’an ve hadislerdeki kullanımında bu husus açıkça görülmektedir. Müslim’de yer alan bir hadise göre Hz. Peygamber, câmiye girerken, “Allahumme’ftah lî ebvâbe rahmetik (Allah’ım, bana rahmet kapılarını aç)!”2537 şeklinde duâ edilmesini öğütlemiştir.
Kelâm âlimleri, kelimenin sözlük anlamını ve Allah’a nisbet edilen bir isim olarak Kur’ân-ı Kerim’deki kullanılışını göz önünde bulundurarak Fettâh ismine öncelikle “hâkim” (kadı) mânâsını vermeyi tercih etmişlerdir. Sebe’ sûresinde bu ismin yer aldığı âyetten önceki âyetlerde müşriklere hitap edilmekte, hidâyet ve dalâletin müslümanlarla müşriklerden hangisinde bulunduğu hususu tartışılmakta2538 ve devamında şöyle denilmektedir: “De ki: Rabbimiz hepimizi bir araya toplayacak, sonra da aramızda adâletle hüküm verecektir. O âdil bir hâkimdir (fettâh), her şeyi bilendir.”2539 Ebû Mansur el-Mâturidî, buradaki hâkimliğin hidâyet ve dalâletin hangi tarafa âit olduğunun belirlenmesi mânâsına geldiğini söylemiş ve Fettâh isminin “bilinmezlik perdesini kaldırıp gerçeği ortaya koyan” anlamına gelebileceğini ifâde etmiştir. 2540
Kâinatta vuku bulan her şey İlâhî kudretin ürünü olmakla birlikte, Allah madde dünyasında meydana gelen her şey için bir maddî sebep yaratmıştır. Buna bağlı olarak O’nun Fettâh ismiyle açtığı her kapının duyularla algılanabilen bir açısı ve yakın sebebi mevcuttur. Bunu göz önünde bulunduran esmâ-i hüsnâ müellifleri Fettâh isminin tecellî örneklerini mânâ âleminden vermeye özen göstermişlerdir. Ebû Süleyman el-Hattâbî, Fettâhı “kullarına rızık ve rahmet kapılarını açan, işlerinin ve teşebbüslerinin önündeki tıkanıklığı gideren, gerçeği görebilmeleri için kalpleri ve basîretlerinin üzerindeki perdeleri kaldıran” diye tefsir etmiştir.2541 Gazzâlî, “Fettâh”a, “yardımıyla her kapalı şeyin açıldığı ve hidâyetiyle her müşkülün çözüldüğü isim” şeklinde mânâ verdikten sonra, şöyle demektedir: “Bazen ülkeleri düşmanlarının ellerinden çıkarıp peygamberleri için fetheder ve, “Biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik”2542 der. Bazen de velîlerinin kalplerinden perdeyi kaldırıp yüceliğinin iklimine ve azametinin güzelliğine giden kapıları onlar için açar ve, “Allah’ın insanlara açacağı rahmeti kimse tutamaz. O’nun tuttuğu rahmeti de kimse salıveremez”2543 der. Gayb ve rızık anahtarlarını elinde bulunduran Allah elbette Fettâh olmaya lâyıktır”.2544 Ebû Bekir İbnü’l-Arabî ise Fettâhın üç ilgi alanı olduğunu söyler:
Yokluk kilidini açıp nesne ve olaylara varlık kazandırmak,
Bilinmeyeni kelâmı ile açıklamak ve her müşkülü çözmek,
Rızık ve nasip kilitlerini açmak. Bu sonuncu tecellî kıtlıktan sonra yağmur, fakirlikten sonra zenginlik vermek sûretiyle maddî alanda olabileceği gibi, üzüntüyü sevince, sapıklığı hidâyete, mâsiyeti tâate, günahkârlığı tevbeye, mağlûbiyeti
2537] Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn 68
2538] 34/Sebe’, 24-25
2539] 34/Sebe’, 26
2540] Te’vîlâtu’l-Kur’an, vr. 596a
2541] Tefsîru’l-Esmâ ve’d-Deavât, vr. 12b
2542] 48/Fetih, 1
2543] 35/Fâtır, 2
2544] Gazzâlî, el-Mekasıdu’l-Esnâ, s. 91-92
- 568 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zafere ve cehâleti ilme çevirmek sûretiyle mânevî alanda da gerçekleşebilir.2545 İmam Kuşeyrî’ye göre Allah’ın Fettâh olduğunu bilen bir insana yakışan, O’nun lutuf ve kereminin mutlaka geleceğini ummak, acele etmeyip İlâhî hükmün yerini bulmasına hazır olarak beklemek ve O’nun hükmünde zaman açısından herhangi bir değişikliğin olmayacağını bilmektir. 2546
Esmâ-i hüsnâyı kendine özgü bir yöntemle tasnife tâbi tutan Ebû Abdullah el-Halîmî, Fettâhı Allah’ın kâinatı yönetmesini ifâde eden isimler grubu içinde mütâlaa etmiştir.2547 Bu tesbit, isâbetli olmakla birlikte, yukarıda söz konusu edilen mânâları göz önünde bulundurarak Fettâha âit tecellîlerin insana yönelik olduğunu söylemek gerekir. Ebû Bekir İbnü’l-Arabî’ye göre Fettâh, “anlaşmazlıkları çözen (hâkim), hak ile bâtılı birbirinden ayıran” mânâsına alındığı zaman kelâm sıfatı yoluyla tecellî edeceğinden zâtî sıfat niteliği taşır. “Zafer veren, rızıklandıran, kalp gözünü açıp hidâyet lutfeden” anlamına geldiği yerlerde ise fiilî sıfatlar grubuna girer.2548 Ayrıca Fettâh “hâkim” mânâsıyla, doksan dokuz isimden olan Hakem ve Muksıt isimleri ve Kur’an’da Allah’a nisbet edilen “kazâ” ve “fasl” kavramlarıyla belli bir ilgi içinde bulunduğu gibi, “rızık ve rahmet kapılarını açan” mânâsı yönünden Bâsıt, Muğnî, Mukît, Rezzâk, Rahmân ve Rahîm isimleri ve “zafer veren” anlamıyla da Mevlâ ve Nasîr isimleriyle mânâ yakınlığına sahip bulunmaktadır. 2549
20) El-Alîm
El-Alîm: Allah’ın doksandokuz Esmâ-i Hüsnâ’sından biridir. Alîm, bilgi sahibi çok bilen anlamındadır. Allah’ın bilgisine sınır yoktur. O, her şeyi bilir. Olmuşları olduğu gibi, olacakları da, olmuşlar kadar açık-seçik bir şekilde bilir. Hiç bir şey ilminin dışında değildir. “Gaybın (görünmez bilginin) anahtarları onun yanındadır, onları ondan başkası bilemez. (O) karada ve denizde olan her şeyi bilir. Düşen bir yaprak, -ki mutlaka onu bilir-, yerin karanlıkları içine gömülen tane, yaş ve kuru hiç bir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta olmasın.” 2550
Yaratıklar, onun müsaade ettiği kadar bilgiye sahip olabilirler. Ötesini bilemezler. İnsanların bilgisi tam ve mutlak değildir; istikbâli bilmekte tamamen acz içerisindedirler. Oysa Allah’ın bilgisi, mekânla kayıtlı olmadığı gibi zamanla da kayıtlı değildir. İnanan kimsenin Allah’ın Âlîm olduğunu bilmesi gereğince amel etmesi içindir. Kul, yaptığı her şeyin Allah tarafından bilindiğinin şuûrunu her an için hissetmeli ve ona göre davranmalıdır. Allah değil yaptıklarımızı, içimizden geçirdiklerimizi dahi bilmektedir. “Bilin ki, Allah içinizden geçeni bilir. (O halde) Ondan sakının.” 2551
İlmi sonsuz olan Allah (c.c.) noksan sıfatlardan münezzehtir. Allahu Teâlâ’nın ilmi bütün malumata şamil ve her şeyi kuşatmıştır. Ve ilmi ezelidir. Hiçbir gizli şey
2545] Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, el-Emedü’l-Aksâ, vr. 99b
2546] İbn’l-Arabî, et-Tahbîr fi’t-Tezkîr, s. 42
2547] el-Minhâc, I/202
2548] el-Emedü’l-Aksâ, vr. 99b
2549] Bekir Topaloğlu, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 12, s. 482-483
2550] 6/En’âm, 59
2551] 2/Bakara, 235; M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi: 1/112
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 569 -
Allah’a gizli kalmaz. İlminden hiçbir şey hali değildir. Kıyâmet saatinin bilgisini, gökleri ve yerdeki gaybleri sadece Yüce Allah bilir. Hz. Adem ve Muhammed’e (s.a.s.) isimleri O öğretmiştir. Allah risaleti kime vereceğini en iyi bilendir.
“İlim”, Kur’an’da türevleriyle birlikte en çok kullanılan bir kelime olup ‘bir şeyi tam ve kesin bilmek’ anlamındadır ve diğer kelimelerle de terkip halinde kullanılmıştır. Allah’ın “Alîm” ismi Kur’an-ı Kerim’de 154 yerde zikredilmiş olup bunlar şu şekilde geçmektedir:
“O, muttakîleri bilendir.”, “O, yaptıklarınızı bilendir.”, “O, istediklerimizi bilendir.”, “O, yaptıklarınızı bilendir.”, “Allah yaptıklarınızı bilendir.”, “Allah yaptıklarımızı bilir.”, “Allah fasidleri bilir.”, “Allah zâlimleri bilir.”, “Allah her şeyi bilir.”, “Allah göğüslerdekini bilir.”, “O, işitendir, bilendir.”, “O, hikmet sahibi bilendir.”, “O aziz ve bilendir.”, “O’nun ilmi her şeyi kuşatandır.”, “Allah her şeyi bilir ve haberdardır.”, “O, her şeyi bilen ve her şeye kadirdir.”, “O, her türlü kapıları açan ve bilendir.”, “O, her şeyi bilen ve hilim sahibidir.”, “O, her türlü noksanlıklardan münezzeh, iyiliğin karşılığını veren ve bilendir.”
Bir âyette de “alîm”, “rahîm” sıfatı ile zikredilmiştir: “Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır.” 2552
21) El-Kaabız
El-Kaabız: Daraltıp sıkan, kıtlık veren. Ruhları kabzeden. “Allah (rızkı) kısar, daraltır da, genişletip açar da. Siz hepiniz O’na döndürüleceksiniz.” 2553
Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların Yaratıcısı olan Allah, evrendeki her şeyin tek sahibidir. O, tüm varlıkları yaratmış ve dünyayı da insanın yaşayabileceği nimetlerle donatmıştır. Kullarının sahip olduğu her türlü zenginlik O’na aittir; mülkün tek sahibi O’dur. Allah dünyadayken dilediği insanları zengin, dilediğini de fakir kılar. Ama mal-mülk sahibi olanın da, hiçbir şeye sahip olmayanın da unutmaması gereken birşey vardır: Sahip olunan her şeyi veren ve bunların gerçek sahibi olan Allah’tır. O dilediği kişinin imkânlarını arttırarak şükredip etmeyeceğini, dilediğinin de imkânlarını daraltarak nankörlük edip etmeyeceğini dener. Dolayısıyla insanların sahip olduğu veya olamadığı şeyler kendileri için bir kazanç değildir. Bunlar sadece geçici dünya hayatını mı gerçek yurt olan âhireti mi istediklerini denemek için Allah’ın yarattığı imtihanlardır.
Eğer kişi bu gerçeğin farkına varmaz ve elindeki her şeyi kendisinin zannedip cimrilik yapar, Allah’ın dilediği şekilde harcamazsa o zaman Allah da onun elindeki imkânları daraltır. Tam aksi olarak elindeki her şeyin kendisine Allah’ın rızasını kazanacak bir harcama yapması için verildiğini bilen kişilerin de elindeki imkânları arttırır, dünyada da âhirette de onlara en güzeliyle karşılık verir. Aşağıdaki âyetler bu gerçeği en açık biçimde ifâde eder: “Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah’tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır (en büyük yarar) olmak üzere infakta bulunun. Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. Eğer Allah’a güzel bir borç verecek olursanız, onu sizin için kat kat arttırır ve sizi bağışlar...” 2554
2552] 40/Mü’min, 7; Âyet ve hadislerle Esmâu’l-Hüsnâ, İzzeddin Cemel, Ravza Yayınları, s. 183-184
2553] 2/Bakara, 245
2554] 64/Teğâbün, 16-17
- 570 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tüm kâainatı yoktan var eden Allah Teâlâ tasarruf yetkisine de sahiptir. Dilediğini sevindirir dilediğini imtihanı gereği üzer. Dilediğine fazla verir, dilediğine de az verir.... Hatta ellerindekini de alır. Tüm bu hareketlenmeler Allah’ın her an faâliyette ve kullarına hükmetmekte olduğunu gösterir.
Allah Teâlâ’nın ‘El-Kaabız’ isminin tecellisini; Uyuyan birinin ruhunun kabz olmasında, sevinçli iken gelen şok haberle sıkıntıya düşme anında, zenginken; fakirleşme, güçlü iken güçsüzleşme anında görebiliriz.
22) El-Bâsıt
Allah’ın güzel isimlerinden biri. Bâsıt: genişleten, açan ve bolluk veren. Allah Teâlâ’nın esmâü’l-hüsnâsı (doksan dokuz güzel ismi)nden biridir. Ebû Hüreyre (r.a.)den rivâyet edilen bir hadis-i şerifte Allah Teâlâ’nın doksandokuz ismi olduğu zikredilmiş, bunlardan birinin de “el Bâsıt” olduğu belirtilmiştir. 2555
Dilediği kullarının rızkını genişleten veya ruhları cesetlere yayan anlamına gelmektedir. Yaratıkların hayatı, Allah’ın kudret elindedir. O, istediği kulundan ihsan ettiği serveti evlâd ve ıyâli, hayat zevkini, gönül ferahlığını alıverir. İstediği kuluna da yepyeni bir hayat, neşe ve rızk bolluğu verir ki; bu da el-Bâsıt isminin tecellisidir. Allah hakîmdir; kuluna bazen kabz, bazen bast ile muamele buyurur. Bunun hikmetini o bilir. Allah, her kulunu imtihana tâbi tutar.
Beseta fiilî kabzetmenin zıddı olup, genişletmek, açmak, vüs’at vermek, yaymak manalarına gelir. İsm-i fâil olan “bâsıt” da açan yayan, genişleten demektir. İmam Gazzali, Basıt, “Kulların Allah’ın vereceği rızka ümit beslemesi için, kalplerini hazırlayan” anlamına gelir, demektedir. Rızık, fakir ve zengin herkese ulaştırılır. Bu da Cenâb-ı Allah’ın Bâsıt’ isminin tecellisidir. Basıt, her türlü nimeti bahşeden anlamına da gelmektedir. Allah Teâlâ Kur’ân’da şöylece açıklar: “Eğer Allah, rızkı kullarının hepsine bol bol verseydi, yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Ama o, dilediğini bir ölçüye göre indirir. Doğrusu O, kullarından haberdardır; onları görendir.”2556; “Allah’a -kat kat karşılığını arttıracağı- güzel bir ödünç takdiminde kim bulunur? Allah (kimini) daraltır, (kimini) genişletir. Siz ancak O’na döndürüleceksiniz.”2557; “...Hayır, Allah’ın iki eli de (vermeye haddi-hesabı olmayan bir şekilde) açıktır. O, nasıl dilerse, öyle infak eder...” 2558
Bir başka âyette insana cimrilikten ve israftan uzak orta bir yol tavsiye edildikten sonra, rızkı genişleten ve daraltanın Allah olduğu bildirilir: “Elini boynuna bağlayıp asma, onu büsbütün de açma, sonra kınanır, pişmanlık içinde açıkta kalırsın. Şüphesiz ki Rabbın rızkı dilediğine genişletir, dilediğine de bir ölçüye göre daraltır. Çünkü her halde o, kullarından haberdardır ve onları mutlaka görür.”2559; “Allah dilediğinin rızkını genişletir ve bir ölçüye göre daraltır. (İnkârcı maddeciler) ise dünya hayatıyla sevinirler. Oysa dünya hayatı âhirete göre ancak az bir geçimlik ve çok az bir yararlanmadan ibarettir.” 2560
2555] Tirmizî, Deavat 82
2556] 42/Şûrâ, 27
2557] 2/Bakara, 245
2558] 5/Mâide, 64
2559] 17/İsrâ, 26-27
2560] 13/Ra’d, 26
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 571 -
Ayrıca daha birçok âyette Allah, kiminin rızkını genişlettiğini, kimininkini de daralttığını haber vermektedir. Allah, dilediğini yapar; mevcudatın malikidir; takdir ettiğine karşı çıkılamaz. Allah bunu ayrıca açıklar: “Ey Muhammed, Rabb’inin rahmetini onlar mı taksim edip paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik.” 2561
Allah, rızkın insanlar arasında eşit olmamasında derin ibretler bulunduğunu da beyan buyurmuştur. Âyet-i kerimelerde görüldüğü gibi Allah Teâlâ dilediği kuluna genişlik ve bol rızık verir. Allah’ın bu nimetine erişen kimse şımarıp gururlanmamalı, O’na daha fazla şükretmelidir.2562
“Bilakis Allah’ın elleri açıktır, dilediği gibi verir.”2563 “Allah rızkını dilediğine bollaştırır.”2564 ‘El-Basit’ isminin tecellisiyle sıkıntılar gitmiş yerine mutluluk ve genişlik almıştır artık. Tabi ki bu Allah’ın insana olan acıma, merhamet duygusundandır.
Allah ‘El-Kabid’ isminin tecellisiyle kullarından sabır ve toparlanmalarını, ‘El Basit’ isminin tecellisiyle de kullarından şükretmelerini bekler. Her iki isimle de Allah Teâlâ insanların maddi ve manevi hayatlarına müdahalede bulunarak imtihan eder. Bizlere de meselenin farkında olmak düşer.
23) El-Hâfıd
El-Hâfid: Yukarıdan aşağıya indiren, alçaltan; Kâfirleri, âsileri, mütekebbir ve zâlimleri alçaltan, din düşmanlarını rahmetinden uzaklaştırıp âhirette zelil eden ve cezâlandıran. “(O), alçaltan ve yüceltendir.” 2565
İnsanların belirli bir zeka düzeyi, görme, düşünme ve düşündüklerinden çıkarım yapma kabiliyeti vardır. Bir insan kendi bedeninin işleyişindeki kusursuzluğa baktığında var olan ince tasarımı görebilir. Gördüğü tasarımın detaylarındaki akıl alametleri karşısında, bu detayları planlayan, tasarlayan ve var edenin bilincine varabilir.
Ancak kuşkusuz bu sayılanlar sahip oldukları yetenekleri kullanan kişiler için geçerlidir. Bu kişiler yukarıda bahsettiğimiz süreci karşılaştıkları her olayda yaşar ve gördükleri şeyler üzerinde düşünüp aklederler. Bir de karşılaştıkları olaylar üzerinde düşünmeden geçmeye alışmış insanlar vardır ki bunlar, yeryüzündeki insanların çoğunluğunu oluştururlar. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu insanlar dünyaya gelir, büyür, herkes gibi sıradan bir hayat geçirir ve ölürler. Oysa Allah Kuran’da düşünüp öğüt alanları övmüş, diğerlerini ise aşağılık kılacağını bildirmiştir: “Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) ‘Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru. Rabbimiz, şüphesiz Sen kimi ateşe sokarsan, artık onu ‘hor ve aşağılık’ kılmışsındır; zulmedenlerin yardımcıları yoktur.” 2566
Düşünüp öğüt alanlar Allah’ın yücelttiği kişilerdir. İnsan olmanın gereklerini
2561] 43/Zuhruf, 32
2562] Durak Pusmaz, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 1/204
2563] 5/Mâide, 64
2564] 13/Rad, 26
2565] 56/Vâkıa, 3
2566] 3/Âl-i İmran, 191-192
- 572 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tam olarak yerine getirirler ve bu yönleriyle diğer canlılardan (hayvanlar, bitkiler ve düşünmeyen insanlar) tamamen ayrılırlar. Diğer grup (düşünmeyen insanlar) ise, insani yeteneklere sahip olmalarına rağmen bunları kullanmazlar ve basit bir yaşam sürdürürler. Bir nevi hayvan gibi, fiziki ihtiyaçlarını gidermeye yönelik bir yaşamı seçerler. İşte bu insanlar da, Allah’ın yarattığı ancak vicdanlarını kullanmadıkları, düşünmedikleri ve sıradan bir ömrü seçtikleri için alçalttığı kişilerdir. Bu kişilerle ilgili Kuran’da şöyle bir örnek verilmiştir: “İnkâr edenlerin örneği bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyip (duyduğu veya bağırdığı şeyin anlamını bilmeyen ve sürekli) haykıran (bir hayvan)ın örneği gibidir. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl erdiremezler.” 2567
El-Hâfid ismi; özellikle Allah’a ve dinine savaş açan insanlar üzerinde tecelli ettiği görülür. Hem bu tarafta hem de öteki tarafta... Alçaltmak demek yüksek bir yerden indirip seviyeyi düşürmek demektir.
Zâlim yöneticileri inkılaplarla deviren ve ‘kendilerini ilâh yerine koyup Allah’ın (c.c.) kanunlarını hiçe sayanların bulunmuş olduğu mevkilerden tepetakla cehenneme düşmelerinde Allah’ın ‘El-Hâfid’ isminin tecelli ettiğini ‘Er-Râfi’ isminin muhâtapları görürler.
24) Er-Râfi’
El-Raf’i: Yukarı kaldıran, yükselten; Sevdiği kullarını yükselten, mü’minleri kendisine yaklaştırarak yücelten. “(O), alçaltan ve yüceltendir.”2568; “Kitap’ta İdris’i de zikret. Çünkü o, doğru olan bir peygamberdi. Biz onu yüce bir mekâna (makama) yükseltmiştik.” 2569
Câhiliye toplumunda yaşayan insanlar Allah’tan uzak, O’nun emir ve yasaklarını uygulamayan, kendilerine verilen sayısız nimeti takdir edemeyen bir yaşam sürerler. Düşünmedikleri, akletmedikleri, takdir edemedikleri için de tam anlamıyla bir bilgisizlik ve cehalet içindedirler.
İşte, Allah tarih boyunca yaşamış olan tüm toplumlara kendi emirlerini, yasaklarını ve tavsiyelerini iletecek elçiler göndermiştir. Bu yolla câhiliye toplumlarını, içinde bulundukları cehaletten, bilgisizlikten kurtulmaya dâvet etmiş, onlara doğru yola ulaşmaları için bir imkân daha vermiştir.
Allah’ın gönderdiği elçiler aynı kavmin içinden çıkan, fakat üstün ahlak, akıl ve yüksek vicdanlarıyla toplum içinde dikkat çeken kişilerdir. Kuran’da pek çok kez belirtildiği gibi, elçiler, Allah tarafından o kavme özel olarak gönderilmiş ve seçilmiş insanlardır. İçinde bulundukları toplumun insanlarından farklıdırlar; tek başlarına ve ilk olarak Allah’ın varlığının ve âhiretin kesin yakınlığının farkına varmışlardır. Elbette bu özellikler elçilerin üstün insanlar olduklarının apaçık bir delilidir.
Allah’ın varlığının ve büyüklüğünün bilincinde olan elçiler, kendilerine peygamberlik makamının verilmesinden sonraki hayatlarını insanları uyarıp
2567] 2/Bakara, 171
2568] Vâkıa, 3
2569] 19/Meryem, 56-57
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 573 -
korkutma, doğru yola dâvet etme görevlerini ifa ederek geçirmişlerdir. İçinde bulundukları zorlu koşullar, gönderildikleri inkârcı ve azgın kavimler, kendilerine sürekli zorluk çıkaran, hatta kimi zaman canlarına kasteden topluluklar onları kesinlikle yollarından döndürmemiş, aksine imanlarını güçlendirmiştir. Veya kimi zaman ‘iman ettik, teslim olduk’ dedikten sonra zor bir durumda aniden elçiyi yalnız bırakan ve ‘gerisin geri dönen’ topluluklarla da karşılaşmış, ancak bu zorluklar elçileri asla yıldırmamıştır. Onlar Allah tarafından seçilmiş, ‘yüce bir makama’ lâyık görülmüş kullardır ve en belirgin özellikleri ise Allah’a olan samimi teslimiyetleri ve tevekkülleridir. Bu samimiyetlerinin karşılığını da dünyada ve âhirette seçkin kılınarak almışlardır.
“Bu, İbrahim’e, kavmine karşı verdiğimiz delilimizdir. Biz, dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Şüphesiz senin Rabbin, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir. Ve ona İshak’ı ve Yakub’u armağan ettik, hepsini hidâyete eriştirdik; bundan önce de Nuh’u ve onun soyundan Dâvud’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yusuf’u, Mûsâ’yı ve Harun’u hidâyete ulaştırdık. Biz, iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz. Zekeriya’yı, Yahya’yı, İsa’yı ve İlyas’ı da (hidâyete eriştirdik.) Onların hepsi sâlihlerdendir. İsmail’i, Elyasa’yı, Yunus’u ve Lut’u da (hidâyete eriştirdik). Onların hepsini alemlere üstün kıldık.” 2570
Allah Teâlâ kendisini yürüyerek gelenleri ‘er-Râfi’ ismi ile karşılayarak ona bir çok hayır kapılarını açar, O’na dinde anlayış ve bir çok ecirler sunar. Fakirleri zenginleştirmesinde, hastaları iyileştirmesinde, bir çobanı komutanlık, bir câhile de ilim kapılarını açarak âlimlik mertebesine yükseltmesinde, meyhaneden çıkmayan bir sarhoşun hidâyete ererek Allah yolunda hayat sürmesinde Allah’ın ‘er-Râfi’ ismini görmek mümkün.
25) El-Muizz
El-Muiz: Dilediğine izzet ve kuvvet veren. İlimde yükselten anlamına gelir. el-Muızz: Allah’ın kullarını üstün kılıp onurlandırdığını, onlara şeref bahşettiğini ifade eder. İnsanları hidayetle onurlandırdığı için Muızz adı da ancak O’na mahsustur.“Asıl üstünlük (izzet) Allah’ın, Peygamberinin ve mü’minlerindir.” 2571
İzzet en büyük bir hayırdır. Bütün hayırlar elinde olan Allah, izzetin de yegâne sahibidir. Kullar O’nun aziz etmesiyle bu şereften nasiplenirler. Kâmil insanlar arza halife kılınmalarından, Cennete namzet olmalarına kadar bütün izzet tecellilerinin Allah’tan olduğunu bilerek O’nun kudret ve azameti, rahmet ve ihsanı karşısında secdeye kapanırlar. Secde, nefsin zilleti en ileri seviyede tattığı, buna karşılık ruh ve kalbin izzet ve şeref kazandığı en üstün bir makamdır. Kulun Rabbine en yakın olduğu haldir; Allah’a yakınlık ise en büyük bir izzettir.
Allah, nefsine esir ve şeytana köle olmayı büyüklük sayanları müzill ismiyle alçaltır, hakir eder. Bir kul Allah’ın aziz kıldıklarına tâzim edip dost olmakla izzete kavuşur; zelil kıldıklarından uzak kalmakla da zilletten kurtulur.
İzzet sahibi olan Allah Teâlâ kendi sıfatından sadece Peygamberler ve mü’minlerin faydalanacağını görürüz. Allah’a iman et, izzetli ol!aksi halde hayvanlardan da aşağı duruma düşmek kaçınılmaz olur. İzzet sahibi her mü’minin
2570] 6/En’âm, 83-86
2571] 62/Münâfikun, 8
- 574 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gözünde kâfirler birer hiçtirler...
26) El-Müzill
el-Müzill: Herhangi bir konuda yetki ve söz sahibi kişilerin bu durumlarını yitirmeleri ve itibarlarını tamamen kaybederek haysiyetsiz duruma düşmeleri Müzill isminin tecellisidir. Bu isim asıl âhirette tecellî edecektir. O gün zillet içinde bırakılanlar artık telâfîsi mümkün olmayan bir perişanlığa mahkûm olmuşlardır. Kâfirlerin, nankörlerin ve mücrimlerin seçtikleri yol budur. Kurtuluş sadece iman ve teslimiyet ile mümkündür.
Muzill: Zillete düşüren, hor ve hakir eden. “Bundan böyle yeryüzünde (size tanınmış bir süre olarak) dört ay dolaşın. Ve bilin ki Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz. Gerçekten Allah, inkâr edenleri hor ve aşağılık kılıcıdır.” 2572
Hor ve hakir edilme, Allah’ın inkârcılara tattırdığı “dünya azâbı”nın bir parçasıdır. Tüm hayatlarını başkalarına gösteriş yapmak, onlardan takdir toplamak için sürdüren inkârcılar için ‘hor ve aşağılık kılınma’, son derece büyük bir azaptır. Allah Kuran’da dünyada verilen bu azâbın özelliğini şöyle bildirir: “Onlardan öncekiler de yalanladı; böylece azap onlara hiç şuurunda olmadıkları bir yerden gelip çattı. Artık Allah, onlara dünya hayatında ‘horluğu ve aşağılanmayı’ taddırdı. Eğer bilmiş olsalardı, âhiretin azâbı gerçekten daha büyüktür.”2573 İşte Allah, bu hor ve aşağılık kılıcı sıfatını mü’minlerin ve özellikle de elçinin eliyle gösterir. Bu gerçeğe, yani mü’minlerin inkârcılara Mûsâllat kılınmasına Kuran’da şöyle işaret edilmiştir: “... Allah, onları sizin ellerinizle azaplandırsın, hor ve aşağılık kılsın ve onlara karşı size zafer versin, mü’minler topluluğunun göğsünü şifâya kavuştursun. Ve kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” 2574
Kuran’da bize bildirildiğine göre, Hz. Süleyman kendi iktidarında, inkârcılara korku salmış ve onları hor ve aşağılık kılma konusunda hiç tâviz vermemiştir. Hz. Süleyman inkârcı kavme yolladığı mesajda şöyle demişti: “Sen onlara dön, biz onlara öyle ordularla geliriz ki, onların karşı koymaları mümkün değil ve biz onları oradan horlanmış, aşağılanmış ve küçük düşürülmüşler olarak sürüp çıkarırız.” 2575
Öte yandan Allah pek çok âyetinde, âhirette inkârcılara alçaltıcı bir azap olduğunu haber verir. Bu, inkârcıların dünya hayatındaki kibir ve büyüklenmelerine karşılık Allah’ın takdir ettiği bir cezadır. Çünkü dünya hayatında inkârcının en büyük hedeflerinden biri, başka insanların kendisini takdir etmeleridir. Bu nedenle de hayatını Allah’ı övmekle değil, kendisine övgü toplamakla geçirmiştir. Allah da cehennemdeki azaplarını bunun üzerine kurmuştur. Cehennemde müstekbir inkârcı korkunç şekilde rezil olur, en büyük yıkımı ise insanların karşısında küçük düşüp aşağılanınca yaşar.
“İnkâr edenler ateşe sunulacakları gün, (onlara şöyle denir:) ‘Siz dünya hayatınızda bütün güzellikleriniz ve zevklerinizi tüketip yok ettiniz, onlarla yaşayıp zevk sürdünüz. İşte
2572] 9/Tevbe, 2
2573] 39/Zümer, 25-26
2574] 9/Tevbe, 14-15
2575] 27/Neml, 37
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 575 -
yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz (istikbârınız) ve fâsıklıkta bulunmanızdan dolayı, bugün alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınız.” 2576
Allah’ın cehennemde hazırladığı horlanma ve aşağılanma benzersizdir ve bin bir çeşidi vardır. Cehennemdeki bu aşağılanmanın inkârcıların ruhunda yarattığı küçülmüşlük, fiziklerine de yansır, yüzlerini bir zillet sarıp kaplar. “O gün, öyle yüzler vardır ki, zillet içinde aşağılanmıştır.”2577 “Bunları bir zillet sarıp kaplar. Onları Allah’tan (kurtaracak) hiçbir koruyucu yok. Onların yüzleri, sanki bir karanlık gecenin parçalarına bürünmüş gibidir. İşte bunlar ateşin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır.” 2578
El-Muzil: Alçaltan, zillet veren demektir. Hele de İslâm’la şereflenip de iman edenlerı cennete götüren bu dini terk edenler üzerinde tecelli eden ‘El-Muzil’ isminin muhatabı olmaktan Allah’a sığınılmalı. Bu ismin tecelli ettiği insanları dünyanın her yerinde görmek mümkün.
27) Es-Semî’
Allah’ın her şeyi iştmesidir. Allah kulağa ihtiyaç duymadan her şeyi işitir. O’nun duymayacağı hiç bir ses, hiç bir fısıltı yoktur. İnsanların duyamadıkları, ama gerçekte var olan tüm sesleri duyar.
İster gizlensin ister açıkça söylensin, gizliyi, fısıltıyı bile işiten anlamına gelen es-Semi’ ismi âyet-i kerimelerde tek başına bulunmayıp 34/Sebe’, 50; 44/Duhân, 6; 49/Hucurât, 1; 17/İsrâ, 1 âyetlerinde görüldüğü gibi daha çok Karîb, Basîr ve Alîm isimleriyle birlikte getirilmiştir.
Semi’, bazen duâların kabulü mânâsına “Semiu’d-duâ’” (duâyı tam anlamıyla duyan, işiten) anlamına gelir. Meselâ; 14/İbrâhim, 39 ve 3/Âl-i İmrân, 38. âyetlerde Hz. İbrahim ve Hz. Zekeriyya peygamberlerin duâalarında gördüğümüz “duâları çok işiten, yani çok kabul eden” mânâsındaki “semiu’d-duâ’” bunu göstermektedir. 2579
Semi’, Cenâb-ı Allah’ın sıfat-ı subütiye veya sıfat-ı meani ve sıfat-ı zâtiyye de denen sıfatlarından biri olup, O’nun zâtının gereği, ezelden muttasıf olduğu ve O’ndan hiç ayrılmayacak olan sıfatlarındandır. Bu sıfat, ezelî ve ebedî olarak Allah ile kaim, nasslarla sabit, ancak O’nun ne aynı ne de gayrı diye kabul edilen hakiki sıfatlarından olup; selbi sıfatlar, yani, Allah’ta bir eksikliğin bulunmadığını ifade eden sıfatlar gibi O’nu noksanlıklardan tenzih eden itibâri bir mefhum değildir. 2580
Semi’ sıfatının ifade ettiği Cenâb-ı Allah’ın işitmesi, O’nun yarattıklarında olduğu gibi işitmek için bir organı, yani kulağı veya onun kısımlarından birini gerektirmez. Çünkü Allah bir cisim olmaktan münezzehtir. Allah’ın gizli-açık her şeyi işittiği, Kur’an-ı Kerim’in âyetleriyle sabit olduğu gibi; Hz. Peygamberin hadislerinde de ifade buyurulmuştur. Nitekim bir hadiste; “Kendinize hâkim ve sahip
2576] 46/Ahkaf, 20
2577] 88/Ğâşiye, 2
2578] 10/Yûnus, 27
2579] Metin Yurdagür, Allah’ın sıfatları, İstanbul 1984, s. 86
2580] İsmail Hakkı İzmirli, Yeni İlmi Kelam, II, İstanbul 1339-1343, s. 104, 111-112
- 576 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olun. Siz, sağır ve gâib olana değil; işiten, gören ve çok yakında olan Allah’a duâ ediyorsunuz” buyurulmuştur. 2581
Allah Teâlâ’nın gizli-açık her şeyi işitmesini ifade eden semi’ (işitme) sıfatı, mahiyeti ve işleyişi bakımından insanlık tecrübesinin dışında bulunur. Çünkü, Allah’ın zatını ve mahiyetini kavramak bakımından da biz insanların durumu aynıdır. Bu konuda kullara ve bir insanlara düşen görev, Kur’an-ı Kerim’de çeşitli münasebetlerle pek çok yerde zikredilmiş bulunan ve semi’ kelimesiyle ifade edilmiş olan bir sıfatı olarak Allahu Teâlâ’nın her şeyi işittiğine inanmaktır. Bu sebeple, bu sıfat İslâm din bilginlerince Allah’a sübûtu zarûrî bulunmuş ve isbatı için akıldan delil getirmeye bile gerek görülmemiştir.2582
Allah’ın semi’ sıfatına sahip olduğu her ne kadar âyet ve hadislerle ispatlanıyor ve başka delile gerek duyulmuyorsa da, Kelam kitaplarında akıldan da deliller getirilmiştir. Nitekim, yarattıklarında bile işitmenin, işitmemeye göre bir kemal ve üstünlük taşıdığı bilinirken; en yüce kemal sahibi olan Allah Teâlâ için bu sıfatı kabul etmek gerektiği ortadadır. Başka yönden ilim bir kemâl sıfatıdır. İşitme ise ilmin şartı ve üstünlüğünü açıkça ortaya koyar. 2583
Semî’ işitme sıfatıdır. Allah işitme sıfatıyla muttasıftır. Allah her şeyi işitir, en gizli sesler, hareketler O’nun işitmesinden hâriç kalamaz. O’nun işitip bilmesi, başkalarının işitip bilmesi gibi sınırlı değildir. Diğer varlıklar işitebilmek için kulak, sesi iletenhava ve sese ihtiyaç duydukları halde, Allah bunların hiçbirine ihtiyaç duymadan işitir. Bu gibi şeylere ihtiyaç duymak acizliktir, noksanlıktır. Allah ise noksanlıklardan uzaktır. Bu sıfat Kur’an’da genellikle “Basar” sıfatıyla birlikte zikredilmektedir. “Allah işitici ve görücüdür.” 2584
“Yoksa onlar, gizlediklerini ve fısıltılarını işitmez miyiz sanırlar?...” 2585 Es-Semî’: İşitmeye konu olan her şeyi hakkıyla işiten. Yine Allah Teâlâ’nın her şeyi işitmesi O’nun büyük, güçlü ve her şeyden haberdar olduğunu gösterir. En ufak bir fısıldaşmamızı da işittiğini bildirmesi hayatımızı, konuştuklarımızı ve dinlediklerimizi tekrar gözden geçirmemiz için büyük bir lütuf.
Düşünsene bir! Angarya konuşmalarımız, gereksiz kahkahalarımız dinleniyor! Ve yarın da dinlenecek... Allah’ın (c.c.) şu an da Sibirya’daki bir vatandaşı görüp dinlemesinden ziyade bizleri dinlemesini bildirmesi bizler için büyük bir kopya...
28) El-Basîr
Allah‘ın güzel isimlerinden biri. Her şeyi gören, çok iyi gören anlamına gelmektedir. Allah her şeyi, herkesin yaptığını görür. Onun görmesine hiçbir şey engel olamaz. Kâinatın herhangi bir noktasında hiçbir hâdise yoktur ki, Allah onu
2581] Buhârî, el-Câmiu’s-Sahih, İstanbul 1315, VIII/168
2582] Seyyid Şerif Cürcânî, Şerhul Mevâkıf, II, s. 359, Fahreddin er-Razî, Kelâma Giriş (el-Muhassal), Terc., Hüseyin Atay, Ankara 1978, s. 165
2583] Necip Taylan, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 5/387
2584] 22/Hacc, 75; 42/Şûrâ, 11; 4/Nisâ, 58; 17/İsrâ, 1; Cengiz Yağcı, Şamil İslâm Ansiklopedisi: 1/118
2585] Zuhruf, 80
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 577 -
görmüş ve işitmiş olmasın. İbâdette ihlâs, kulun Allah‘ı görmemesine rağmen, Allah‘ın onu gördüğünü bilmesi ve onu görür gibi ibâdet etmesidir.
Allah, zâtı ile basîrdir. „O, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir. Her şeyden hakkıyla haberdardır.“2586 âyetinde, „Habîr, Basîr“ şeklinde ifade edilmiştir. Allahü Teâlâ gizli veya açık her şeyi görür, gece veya gündüz, küçük veya büyük... Her şeyi hakkıyla bilir. Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle buyurur: „Kendinize hâkim olunuz. Siz, sağır ve gâib olan kimseye değil, işiten, gören ve çok yakında olan (Allah)‘a duâ ediyorsunuz.“ 2587
Ebû Hüreyre, Hz. Peygamber’den rivâyet ettiği meşhur Cibril hadisinde, Cibril’in “İhsan nedir?” sorusuna Rasûlullah’ın şu cevabı verdiğini anlatır: „(İhsan), Allah‘a sanki görüyormuş gibi ibâdet etmendir. Her ne kadar sen Allah‘ı görmüyorsan da, şüphesiz O seni görür.“
Allah, kalpteki fısıltıları, beyindeki oluşumları, fikirdeki gizlilikleri, kalplerdekini, zifiri karanlık bir gecede kapkaranlık taşın üzerinde yürüyen simsiyah bir karıncayı ve çıkardığı sesi görür, duyar, bilir. 2588
“... Şüphesiz Allah ne yaptığınızı çok iyi görendir.”2589 El-Basîr: Tüm her şeyi kusursuzca gören. İnsanları, hayvanları ve kâinatı ya-ratıp, rızıklandıran, onları Rahmetiyle koruyan, ne yaptıklarını bilen ve işiten Allah Teâlâ aynı zamanda görür de.
Nerede olursan ol. İster kutuplarda, ister zindanda ister de kızgın çöllerde. Allah’ın her şeyi gördüğüne yakini olarak iman edip akıldan çıkarmamamız az hata yapmamızı sağlar.
29) EL-HAKEM
El-Hakem: Hüküm verme yetkisini elinde tutan, son hükmü verecek olan “O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.” 2590
Hâkimiyetin kayıtsız ve şartsız Allah’ın olduğunu ve yarattığı her varlığa hükmettiğini, insanların nasıl rahat ve adâletli yaşayacağını bilen Allah, hükümlerini (indirdiği kitaplar ve gönderdiği peygamberlerle) beyan ederek insanların irâdelerine sunmuştur.
Hâkimiyet/egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır. Hukm kelimesi, sözlük anlamı olarak yargı ve yargıda bulunmak anlamındadır. Kelime, bütün kökleriyle, taraflar arasında ister anlaşmazlık bulunsun, isterse bulunmasın, belirli bir konunun gerçek değerinin anlaşılması için, bu konuda yetkili kabul edilen bir makama başvurma mânâsını içermektedir. Kur’ân-ı Kerim’de de bu anlamda kullanıldığı görülmektedir. Hukm kelimesinin Türkçede “egemenlik” anlamında kullanılan “hâkimiyet” şeklindeki söylenişi ise, hüküm koyma, hüküm verme
2586] 6/En’âm, 18
2587] Buhârî, Tevhid 9; Müslim, Zikr 44-46
2588] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 1/205
2589] 2/Bakara, 110
2590] 7/A’râf, 87
- 578 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yetkisi, yüksek egemenlik anlamıyla Arapçada yenidir.
Çağdaş hukukçular, hâkimiyeti şöyle tarif ederler: “Belli bir ülke ve o ülkede oturan hakiki ve tüzel kişiler üzerinde kullanılan ve devlet kişiliğine bağlı olan, ondan ayrılmayan aslî en yüksek hukukî iktidar veya kudrettir.” Kısaca, “aslî ve en yüksek kumanda ehliyet ve yetkisi” şeklinde tanımlanabilir. Mevdûdî, hâkimiyeti tanımlarken şunları söylemektedir: “Siyaset biliminde bu terim; en yüksek iktidar ve mutlak iktidar anlamında kullanılır. Herhangi bir kimse ya da topluluğun hâkimiyeti elinde tutmasından maksat şudur: Onun her hükmü kanun mâhiyetini taşır ve kanun olur. Böyle bir kimse ülkesinde yaşayan fertlerin üzerinde hüküm yürütür ve sınırsız tercih ve yetkilerin sahibi olur. Onun yetki ve tercihlerini kendi irâdesi altında hiçbir şey sınırlandıramaz ve kısamaz. Bireylere verilmiş bulunan herhangi bir hak varsa, bu hak da ancak onun tarafından verilmiş olur. Hâkimiyeti elinde bulundurması sebebiyle herhangi bir kanun kendisini bağlamadığı için böyle birisi tam mânâsıyla kadir-i mutlaktır.”2591 Mevdûdî’ye göre “bundan daha az kudret ve imkâna “hâkimiyet” denemez. Ancak böyle bir hâkimiyet, bugün artık farazî bir kavram haline gelmiştir. Alanı o kadar küçülmüştür ki, gerçek bir hâkimiyet veya siyaset biliminde kullanılan terim anlamıyla siyâsî hâkimiyet (politik egemenlik) dahi kalmamıştır.
Her kavrama kendine has bir yorum getiren İslâm dini, hâkimiyet konusunda da İslâmî olan ve olmayan ayrımını gözetir. Kurân-ı Kerim, İslâmî ve câhilî olmak üzere iki tür hâkimiyet olduğunu kaydeder: “Yoksa onlar (İslâm öncesi) câhiliyye hükmünü (idaresini) mü istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükmü, hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?”2592 Başka âyet-i kerimelerde, Allah’ın hükümleri dışında kalan hükümlerin “hevâ, tâğut, dalâlet, şer vb. hükümleri” diye adlandırılmaları İslâmî olmayan hükümler arasında mâhiyet farkından kaynaklanmamakta; aksine İslâmî olmayan hükümlerin câhilî olmanın yanında, diğer olumsuz nitelikleri de kaçınılmaz olarak taşıdıklarını ortaya koymaktadır. Bu âyette geçen “hüküm” kelimesi, yalnızca siyasal anlam taşımakla kalmamakta, her türlü “yargı”yı da kapsamaktadır. Böylece, İslâm’a göre yapılanmış ve her türlü değer yargısı İslâm’a göre şekillenmiş olan toplumun hükmü İslâmî; böyle olmayan toplumun hükmü ise câhilî hükümdür.
İslâmî anlamıyla hâkimiyetin dışında kalan her türlü hâkimiyet ve İslâm’ın değer yargıları dışında kalan her çeşit değerlendirmeye ad olan “câhilî hâkimiyet”in mâhiyeti hakkında İbn Kesir, sözkonusu âyet ile ilgili olarak şöyle der: “Cenâb-ı Allah, (bu âyette) her türlü hayrı kapsayan ve her çeşit şerden uzak tutan Allah’ın sapasağlam hükmünü bırakıp onun dışında kalan ve şahıslar tarafından Allah’ın şeriatine dayanmaksızın konulmuş görüş, hevâ ve ıstılahlara yönelen kimselerin bu davranışını reddetmektedir. Nitekim câhiliyye dönemi insanları da böyle yapıyor, kendi görüş ve hevâlarından ortaya attıkları dalâlet ve cehâletlerle hüküm veriyorlardı. Moğolların da yaptıkları bu idi. Onlar kendilerine yasak (yasa) koyan kralları Cengiz Han’ın hükümlerine göre yönetiliyorlardı. Bu yasağı/yasayı Cengiz, yahûdi ve hıristiyan şeriatlerinden, İslâm dininden ve başka dinlerden yararlanarak meydana getirmişti. Orada sırf kendi görüşü olan ve hevâsından kaynaklanan hükümler de vardı. İşte onun bu yasağı (yasası),
2591] Bekir Topaloğlu, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 11, s. 404-418
2592] 5/Mâide, 50
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 579 -
soyundan gelenler arasında uyulan bir şeriat olmuştu. Onlar Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün sünneti ile hükmetmeyi bir kenara bırakıp “yasak” ile hükmediyorlardı. Her kim böyle yaparsa o kâfirdir; Allah’ın ve Rasûlünün hükmüne geri dönüş az ya da çok hiçbir konuda onların dışında hiçbir şeyle hükmetmemek çizgisine gelinceye kadar onunla savaşmak farzdır.” ?
Görüldüğü gibi, burada İbn Kesîr, İslâmî ve câhilî hükmün mâhiyetini açıklamış; kendi döneminde câhiliyye hâkimiyetine örnek olmak üzere de Cengiz Han yasalarını göstermiş; Allah’ın hükümlerini bırakıp câhilî hükümlere, hevâlara yönelenlere karşı takınılacak tavrı da gayet açık bir şekilde belirlemiştir. Bundan şunu anlıyoruz: Hâkimiyet konusu teorik olup pratik ve hukukî birtakım sonuçları olmayan yorumdan ibaret değildir. Bu konu, doğrudan doğruya Allah’ın hükümlerine iman ve bu hükümlere aykırı hiçbir hükmü kabul etmemek şeklinde uygulama ile, böylesini kabul etmeyenlere karşı hukukî birtakım uygulamaları beraberinde getiren bir anlayıştır.
İslâm’a göre hâkimiyet ve sınırlandırılamaz egemenlik yalnızca Allah’ındır. Bu konuda bütün gerçek müslümanlar arasında tam bir fikir birliği vardır. Hüküm koymak Allah’a has bir yetkidir. Başkalarının bu konuda herhangi bir ortaklığı yoktur. Hiçbir kimsenin Allah ile birlikte hüküm koyması sözkonusu değildir. O, hükmüne hiçbir kimseyi asla ortak etmez.2593 İslâm’da gerçeğin ölçüsü ve yegâne hak, Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’nün sünneti olduğundan, herkesin bu hükümleri kabul etmesi gerekir. Kim kendiliğinden birtakım sözler ortaya koyar ve kendi anlayışına göre bazı kurallar ortaya atarsa ve bunu kendi anlayışı, hatta dini yorumlayışı sonucunda ileri sürerse, bu söylenenler Rasûlün getirdiklerine arz olununcaya kadar ümmetin ona uyması ve anlaşmazlıklarında onun hükmüne başvurması gerekmez. Eğer Rasûlün getirdikleri ile çatışmaz ve uygun düşerse, doğrulukları belgelenirse ancak o zaman kabul edilir; fakat Rasûl’ün getirdiklerine aykırı olursa o zaman bunların reddedilmesi gerekir.2594 Çünkü Yüce Rabbimiz mü’minlerin geçerli bir imana sahip olmaları için aralarındaki anlaşmazlıklarda Rasûl’ün hükmüne başvurmayı şart koşmakla kalmamış; içlerinde herhangi bir sıkıntı duymaksızın ve tam bir teslimiyetle verdiği hükme teslim olmayı öngörmüş bulunuyor. 2595
Kısacası, Allah ve Rasûlü herhangi bir konuda hüküm vermiş ise, hiçbir mü’minin o konuda istediklerini tercih etme yetkisi yoktur.2596 “Allah’ın, Rasûlü Muhammed’e indirdiğinden başkası ile hüküm vermek helâl değildir; çünkü hak yalnız odur. Onun dışında kalan bütün hükümler ise zulüm ve haksızlıktır. Bu zulüm ve haksızlıkla hükmetmek helâl değildir. Herhangi bir hâkim (yönetici veya kadı), bu helâl olmayan hükümle hükmedecek olursa verdiği bu hüküm ebediyyen geçersiz kılınır, onunla amel edilmez” diyen İbn Hazm,2597 buna delil olarak da Kur’ân-ı Kerim’deki: “Ve onlar arasında Allah’ın indirdiğiyle hükmet...”2598 âyetini göstermiştir.
2593] 18/Kehf, 26
2594] İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, 1/38
2595] 4/Nisâ, 65
2596] 33/Ahzâb, 36
2597] el-Muhallâ, 9/362
2598] 5/Mâide, 49
- 580 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yüce Rabbimizin hâkimiyetinin boyutlarını ya da İslâm’ın hâkimiyet yorumunu daha iyi anlayabilmek; diğer taraftan Allah’ın beşer üzerindeki hâkimiyetinin gerekçelerini kavrayabilmek için “Allah’ın hâkimiyeti”nin çeşitli yönlerine dikkat çekmek gerekir.
a- Allah’ın Kevnî Hâkimiyeti: Allah, bu kâinatın biricik yaratıcısıdır. Gördüğümüz, göremediğimiz; bildiğimiz, bilemediğimiz her şeyi yaratan, mutlak yaratıcı O’dur. O’ndan başka yaratan yoktur. O aynı zamanda yarattıklarının Müdebbir’i, Rabbi ve Mâlikidir. Kâinatın kanunlarına, varlık âlemindeki bu düzenin işleyişine O’ndan başka hiçbir kimse müdâhalede bulunamaz; O’nun irâdesine aykırı hiçbir şey gerçekleştirilemez: “De ki: Düşündünüz mü hiç; eğer Allah, üzerinize geceyi tâ kıyâmet gününe kadar aralıksız sürdürse Allah’tan başka size ışık getirecek bir başka ilâh var mıdır? Hâlâ işitmeyecek misiniz? De ki: Düşündünüz mü hiç, eğer Allah gündüzü üzerinizde kıyâmet gününe kadar aralıksız devam ettirse, içinde dinleneceğiniz geceyi Allah’tan başka getirecek bir başka ilâh var mıdır? 2599
b- Uhrevî Hâkimiyet: Bütün olay, nimet ve cezalarıyla âhiret hayatı da Allah’ın mutlak hâkimiyeti içerisindedir. Kur’ân-ı Kerim, Yüce Allah’ın âhirette tecellî edecek olan mutlak hâkimiyetine dair sayılamayacak kadar çok buyruk ihtivâ eder. “Kâfir olanlar, kendilerine kıyâmet gelip çatıncaya yahut kısır bir günün azabı gelinceye kadar o Kur’an’dan şüphe içindedirler. O gün mülk Allah’ındır; onlar arasında O hüküm verir...”2600; “O günde onlar (kabirlerinden) çıkacaklardır. Onların hiçbir şeyi Allah’a gizli kalmaz. ‘Bu gün mülk (hâkimiyet ve her şeyin mutlak sahipliği) kimindir?’ (diye sorar.) Kahhâr ve tek olan Allah’ındır. Bugün herkese kazandığı ile karşılık verilecektir. Zulüm yoktur. Bugün Allah hesabı çarçabuk görendir.” 2601
c- Genel Olarak Değer Yargılarında Hâkimiyet: Bilindiği gibi eşya ve olaylar hakkında belirli birtakım değerlendirmeler yapmak ve onlara karşı bu değerlendirmelere göre tavır takınmak, istemek, ya da uzak durmak ve arzulamamak sözkonusudur. Bu her zaman, her toplum ve kişide görülegelmiştir. Kısacası insan, hayrı ister ve arzular, şerden ve kötülükten de uzak kalmaya çalışır. Bu tavır ise, onun sahip olduğu ya da benimsediği değer yargılarının bir sonucudur. Kur’ân-ı Kerim; bir bakıma baştan sona bazı değer yargıları, bu yargılara karşı takınılan tavırlar ve bu tavırların sonuçlarına dair açıklamaların yer aldığı ilâhî mesajdır.
Değer yargılarını belirleme ve koyma yetkisinin mutlak olarak Yüce Rabbimize ait olduğunu vurgulayan bazı buyruklara işaret edelim: Haram-helâl kılma yetkisi yalnız Allah’ındır: “De ki: Allah’ın kulları için yarattığı süsü ve güzel rızkı kim haram kıldı?”2602; “Ey iman edenler, Allah’ın size helâl kıldığı hoş ve temiz şeyleri kendinize haram kılmayın ve haddi aşmayın, çünkü Allah haddi aşanları sevmez.”2603 Câhilî düzenlerde zamanla oluşan ve Allah’ın emir ve hükümlerine aykırı câhilî değer yargıları reddedilmiştir.2604 İslâm’dan önce çeşitli helâl ve haramlara dair birtakım değer yargılarından etraflı bir şekilde söz eden buyruklardan2605 sonra, Yüce
2599] 28/Kasas, 71-72
2600] 22/Hacc, 55-56
2601] 40/Mü’min, 16-17
2602] 7/A’râf, 32
2603] 5/Mâide, 87
2604] Bk. 5/Mâide, 103
2605] 6/En’âm, 136-149
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 581 -
Allah, Peygamberine bu uydurma değer yargılarını Allah’a atfeden kimselere şöyle seslenmesini emretmektedir: “De ki: ‘Allah şunu haram kıldı’ diye şâhitlik edecek şâhitlerinizi getirin. Eğer şâhitlik ederlerse sen onlarla şâhitlik etme...”2606 Bundan sonraki âyette de Yüce Allah, bütün bu konulardaki hükümlerini oldukça özlü bir şekilde açıklamaktadır.
d- Kanunî (Hukukî) Hâkimiyet: Cenâb-ı Allah şu âyet-i kerimede ve benzerlerinde bütün kapsamı ve boyutlarıyla hâkimiyetin yalnızca kendisinin olduğunu dile getirmektedir: “Hüküm yalnız Allah’ındır. O, kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.” 2607 Burada “hüküm” kapsamına kanunî ya da hukukî, şer’î hâkimiyetin girdiği şüphesizdir. Diğer taraftan Allah’ın hâkimiyetini kabul etmek ve dosdoğru din üzere bulunmak arasındaki ilişki de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Nitekim başka âyet-i kerimelerde Allah’ın izin vermediği yasamalarda bulunmanın şirk ve bu şekilde yasama yapanların bu yetkilerini kabul edip karşı çıkmamanın da onları Allah’a ortak kabul etmek olarak vurgulandığını görmekteyiz. 2608
Aralarında hüküm vermek üzere Allah’a ve Rasûlüne çağrıldıklarında, münâfıklar bundan yüz çevirdikleri halde, mü’minlerin tavrı, dinleyip itaat etmekten ibarettir.2609 Kitab, yani Kur’ân-ı Kerim, Hz. Peygamber’e insanlar arasında hak ile hükmetsin diye indirilmiştir.2610 Allah’a ve Rasûlüne iman etmek iddiası ile birlikte tâğutun hükmünü isteyenlerin iman iddiaları geçersizdir. Tâğut ve tâğutun hükmü; “Allah’ın karşısına dikilen, ayaklanan, O’nun emirlerine zıt yeni hükümler icat eden her varlık, Allah’tan başka itaat edilmesi istenen her şey, kendisine ister bilerek ve isteyerek uyulsun; isterse zorla, tehditle boyun eğdirilsin, her iki halde de itaat edilen konumuna girmektedir. Bu nesnenin insan olmasının, şeytan olmasının, put olmasının yahut da bunlardan başka herhangi bir şey olmasının önemi yoktur.”2611 Allah’a iman ile tâğutun hükmüne başvurmak bir arada bulunamaz. Bu gibi kimselerin bu tavırları münâfıklıklarının tescilidir. Onlar Allah’ın ve Rasûlünün hükmüne yanaşmazlar. 2612
Kısacası, anlaşmazlık konuları Allah’ın ve Rasûlünün hükümlerine, bu hükümlerin çerçevesine havâle edilmedikçe ve bu hükümlere râzı olunup tam bir teslimiyetle uyulmadıkça, imanın varlığından söz edilemez.2613 Hz. Peygamber’in hüküm verme yetkisi ve ülü’l-emr ile müctehidlerin çıkardıkları Allah’ın hükümleri çerçevesi içerisindeki ilmî ictihâdlarının; esasen Allah tarafından tanınmış ve sınırları tayin edilmiş olduğundan, bağımsız bir teşrî (kanun koyma) olarak kabul edilemeyeceğini ve Allah ile birlikte ve O’nun hükmüne eş değerde hüküm koymak yetkisine sahip olmadıklarını ayrıca belirtmeye gerek yoktur. Onların bu yetkileri, sınırları ile birlikte yine Allah tarafından tâyin ve tesbit edildiğinden, O’nun kanunî hâkimiyeti yine mutlaktır ve ortaksızdır.
2606] 6/En’âm, 150
2607] 12/Yûsuf, 40
2608] 42/Şûrâ, 21
2609] 24/Nûr, 48-52
2610] 4/Nisâ, 105
2611] Taberî, Câmiu’l-Beyan, 3/13
2612] 4/Nisâ, 60-61
2613] 4/Nisâ, 65
- 582 -
KUR’AN KAVRAMLARI
e- Siyâsal Hâkimiyet: Kanunî hâkimiyete siyasal alanda yürürlük kazandırmak ve onun geçerliliğini sağlamak olarak tarif edebileceğimiz “siyasal hâkimiyet”i elinde bulunduran makama İslâm’da “hilâfet” denilmektedir. Şânı yüce Allah, ilk insan -ve dolayısıyla onun soyundan gelecek olanları da- yeryüzünde halife olarak yaratmıştır.2614 Halifelik, başkasının yerine, onun adına görev yapmak veya tasarruflarda bulunmak demektir. Halife ise, başkası tarafından kendi adına iş görmek üzere görevlendirilen kişiye denir. İşte bu mânâda bütün insanlar Allah’ın tâyin ettiği yeryüzünün halifeleridir. Allah’ın hükümlerinin uygulanmasının ise belirli bir yapılanmayı gerektireceği açıktır. İşte bu yolla Yüce Allah’ın hükümleri yürürlük kazanır ve siyasal hâkimiyeti uygulama alanı bulur.
Allah Teâlâ son hükmünü âhirette verecektir. Bu dünyada Allah’ı hakem kabul edenler cennet ile mükafatlanırken, Allah’ın hâkimiyetini kabul etmeyenler de şeytanları ile beraber yanacaklardır.
30) el-ADL
El-Adl: Bütün icraatları hak ve adâlet üzere olan: “Biz kıyâmet günüde adâlet terazilerini kuracağız. O gün kimseye hiçbir şekilde haksızlık edilmez. Yapılan iş hardal tanesi kadar bile olsa, onu adâlet terazisine getiririz. Hesap gören olarak Biz herkese yeteriz.” 2615
Rahmeti gereği güneşiyle kâüfirleri bile ısıtmasıyla; Allah (c.c.) âdildir. Kâfirlerin hakkına tecavüz eden bir Müslümanı bile hesaba çekmesiyle; Allah (c.c.) âdildir. Peygamber evlâdını bile hesaba çekecek olmasıyla; Allah (c.c.) âdildir. İlk kul’u Adem (a.s.)’ın katil oğlunu bağışlamamasıyla Allah âdildir.
Yarattığı ateşin (bu dünya için) hem müslüman hem de kendi düşmanı kâfire aynı acıyı vermesiyle Allah (c.c.) âdildir. Daha rahat daha güvenli ve daha huzurlu yaşayabilmemiz için hazırladığı kanunların kendi peygamberlerini de bağlaması açısından yüceler yücesi Allah (c.c.) âdildir.
Yaptığımız en ufak bir amelin bile karşılığını verecek olması, vaad ettiği cennet ve cehennemi doldurması O’nun adâletinin son tecellisidir. Allah Teâlâ’nın adil olması Müslümanları çok rahatlatır. Hele de zâlimlerin zulmüne uğramışsa; ‘Zâlimler için yaşasın cehennem!’ diyerek Allah’ın adâleti haykırılmış olur.
el-Adl: Bütün icraatları hak ve adâlet üzere olan. “Biz kıyâmet günüde adâlet terazilerini kuracağız. O gün kimseye hiçbir şekilde haksızlık edilmez. Yapılan iş hardal tanesi kadar bile olsa, onu adâlet terazisine getiririz. Hesap gören olarak biz herkese yeteriz.” 2616
Rahmeti gereği güneşiyle kâfirleri bile ısıtmasıyla; Allah (c.c.) âdildir. Kâfirlerin hakkına tecâvüz eden bir Müslümanı bile hesaba çekmesiyle; Allah (c.c.) âdildir. Peygamber evlâdını bile hesaba çekecek olmasıyla; Allah (c.c.) âdildir. İlk kul’u Adem (a.s.)’ın katil oğlunu bağışlamamasıyla Allah âdildir.
2614] 2/Bakara, 30; 35/Fâtır, 39
2615] 21/Enbiyâ, 47
2616] 21/Enbiyâ, 47
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 583 -
Yarattığı ateşin (bu dünya için) hem müslüman hem de kendi düşmanı kâfire aynı acıyı vermesiyle Allah (c.c.) âdildir. Daha rahat daha güvenli ve daha huzurlu yaşayabilmemiz için hazırladığı kanunların kendi peygamberlerini de bağlaması açısından yüceler yücesi Allah (c.c.) âdildir.
Yaptığımız en ufak bir amelin bile karşılığını verecek olması, vaad ettiği cennet ve cehennemi doldurması O’nun adâletinin son tecellisidir. Allah Teâlâ’nın âdil olması Müslümanları çok rahatlatır. Hele de zâlimlerin zulmüne uğramışsa; ‘Zâlimler için yaşasın cehennem!’ diyerek Allah’ın adâleti haykırılmış olur.
31) EL-LATÎF
Allah’ın güzel adlarından (Esmâu’l Hüsnâ) birisi, kelime olarak latif, ince hoş, saydam, güzel, yumuşak, gizli, derin, lütufkâr gibi anlamları dile getirir. Müfessirlere göre Kur’an’da geçen latif kelimesi birçok anlamları ihtiva eder. Kelime lütuftan gelen abartmalı bir isim olabileceği gibi, letâfetten gelen bir benzetme sıfatı olarak da anlaşılabilir. Birinci durumda lâtif, son derecede lütufkâr demektir. Lütûf, büyük bir incelik, hoşluk ve uygunlukla amaca ulaştırma, istenileni vermedir. İkinci durumda lâtif, cisimlere özgü kesafetten uzak olmayı belirtir.
İkinci anlamında letâfetin, karşıtı olan kesâfetin derecesine göre değişen çeşitli mertebeleri vardır. Hava ya da ışık gibi bazı cisimlerde letâfet niteliğinden sözedilmesi, onlardaki nisbî letâfet nedeniyledir. Onun bunlarda az veya çok maddi ya da cismanî bir kesâfet vardır. Kesâfetin hiç bulunmadığı bir letâfetten ancak ruh-melek gibi anlaşılır varlıklarda sözedilebilir. Böyle lâtif varlıklara maddeden bütünüyle soyutlanmış varlıklar anlamında mücerredatın ise en üstünüdür.
Kelimenin tüm anlam ve çağrışımları Allah’ın adı Lâtif in kapsamı içinde yer alabilir. Bununla birlikte müfessirler, Lâtif adına başlıca iki yorum getirmişlerdir. Birinci yoruma göre Lâtif, en ince en gizli işleri bütün incelikleri ile ve kolaylıkla bilen demektir. Bu anlamıyla lâtif, Allah’ın ilminin kuşatıcılığını belirtir. İkinci yoruma göre lâtif, nasıl yapıldığı gizli olan en lâtif şeyleri yapan ve varlıkların ihtiyaç duyduklarını lütfuyla veren anlamını dile getirir. Bu anlam da Allah’ın tekvin (yaratma) sıfatıyla ilgilidir.
Kur’an’da birçok kez geçen lâtif, tüm anlamlarını çağrıştıracak biçimde kullanıldığı gibi zaman zaman belli bir anlamı öne çıkaracak biçimde de kullanılır. Sözgelimi: “Yaratan bilmez olur mu? O Lâtif’tir, Habir’dir”2617 âyetinde lâtif kelimesinin her şeyi bütün inceliği ile bilen anlamı öne çıkar. “Gözler O’nu göremez, O bütün gözleri görür. O Lâtif’dir, Habir’dir”2618 âyetinde Lâtif, Allah’ın kesifin karşıtı anlamında duyularla algılanamayan varlık oluşunu belirtir. “Allah kullarına Lâtif’tir. Dilediğini rızıklandırır”2619 âyetinde ise Allah’ın kullarına insanın düşünemeyeceği kadar lütuflarda bulunduğunu, son derece lütufkâr olduğunu ifade eder.
Çağrıştırdığı anlamları ve Allah’ın sıfatlan ile ilgisi bakımından Lâtif adı bazı
2617] 67/Mülk, 14
2618] 6/En’âm, 103
2619] 42/Şûrâ, 19
- 584 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olguların aydınlanmasına da imkân vermektedir. Her şeyden önce yaratma, kesif olan maddenin bir fiili, niteliği olamaz; ancak lâtif olan bir güç yaratma niteliğine sahip olabilir. Yaratma, ilimsiz kör bir gücün de işi olamaz; bu tam anlamıyla bilen Lâtif bir kudretin fiilidir. Bu nedenle yaratıcı, yarattıkları ya da yaratacakları ile ilgili her şeyi bilir; yükümlülerin gizli-açık, iyi-kötü her türlü söz, durum ve davranışlarından haberdardır ve bu bilgisine göre lütuf ya da ceza biçiminde karşılığını verir. 2620
32) EL-HABÎR
El-Habir: Her şeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberdar olan. “Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah’tan korkun. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” 2621
İnsan zaman ve mekânla sınırlı bir varlıktır. Başka bir kişi tarafından aktarılmadıkça ancak kendi bulunduğu yerde, zamanda gelişen olaylardan haberdar olabilir. Bulunduğu zaman ve mekânın dışına çıkarak olayları değerlendirmesi asla mümkün değildir. Bu da insanın en büyük acizliklerinden biridir.
Oysa insanı yaratan Allah, zaman ve mekânın da yaratıcısıdır; dolayısıyla bu kavramlara bağımlı değildir. Zamandan ve mekândan münezzeh olan Allah doğal olarak zamanın ve mekânın kapsadığı yani kâinatta gerçekleşen her olaydan da haberdardır. Öyle ki içinde yaşadığımız Samanyolu galaksisinden milyonlarca ışık yılı uzaklıkta bulunan bir galakside kaç yıldız bulunduğunu, hangi gökcisminin hangi yörüngeyi takip ettiğini de bilir, içinde yaşadığımız dünyada toprağın altında yerin üzerine çıkmaya çalışan filizlenmiş bir tohumun bilgisini de... Ayrıca Allah şu ana kadar yaşamış olan, şu an yaşayan ve bundan sonra yaşayacak olan tüm insanların da hayatlarının her saniyesinin bilgisine sahiptir. Kimin ne zaman, nerede doğduğu ve öldüğü, yaşamı süresince neler yaptığı, hangi amaçlar uğruna çaba harcadığı, hatta ne zaman güldüğü, ne zaman ağladığı gibi tüm detaylar O’nun bilgisi dahilindedir. Çünkü O tümünün Yaratıcısıdır. Üstelik bu insanların her an yaptıkları işlerin yanında, kalplerinden geçirdikleri tüm bilgiler de Allah’tan gizli kalmaz. Allah insanların içlerinden geçirdikleri, niyet edip uygulamadıkları, gizlice tasarladıkları her şeyden haberdardır.
“Allah’ın, bol ihsanından kendilerine verdiği şeylerde cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır; bu, onlar için şerdir; kıyâmet günü, cimrilik ettikleriyle tasmalandırılacaklardır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah yaptıklarınızdan haberi olandır.” 2622
“Gözler O’nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder. O, latif olandır, haberdar olandır.” 2623
“Sen, asla ölmeyen ve daima diri olan (Allah)a tevekkül et ve O’nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarından O’nun haberdar olması yeter.” 2624
2620] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 4/19
2621] 59/Haşr, 18
2622] 3/Âl-i İmran, 180
2623] 6/En’âm, 103
2624] 25/Furkan, 58
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 585 -
“Kıyâmet saatinin bilgisi, şüphesiz Allah’ın katındadır. Yağmuru yağdırır; rahimlerde olanı bilir. Hiç kimse, yarın ne kazanacağını bilmez. Hiç kimse de, hangi yerde öleceğini bilmez. Hiç şüphesiz Allah bilendir, haberdardır.” 2625
Yaratılan her şey Allah’ın kontrolü dahilinde hareket ederler. Hiçbir şey O’ndan gizli değildir. Yine hiçbir varlık O’ndan sır saklayamaz. Yer altında olup bitenleri bildiği gibi yeryüzünün neresine ne kadar yağmur yağdığını da bilir.
Allah’ın ‘El-Habir’ sıfatını idrak etmiş bir kul, kalbinde en ufak bir kötü düşünceye yer vermez. Çünkü bilir ki Allah ondan da haberdardır.
33) EL-HALÎM
Yüce Allah’ın güzel isimlerinden biri. “İnsanın kendisini veya yaratılışında mevcud olan öfke ve kızgınlığı kontrol altına alması ve öfke anında, nefse hâkim olup aşırı gitmemesi” manalarına gelen “hilim” kelimesinden türemiştir.
Sıfat olan “Halîm” kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de hem Allah Tealâ hakkında, hem de bazı peygamberler hakkında kullanılmıştır. Meselâ Allah Tealâ’nın sıfatı olarak bu kelimenin geçtiği iki âyet şöyledir: “Güzel bir söz (söylemek) ve affetmek, peşinden eziyet gelen sadakadan iyidir. Allah her şeyden müstağnî ve halîmdir (ceza vermekte acele etmez)”2626; “Yedi gök, arz ve bunların içinde bulunanlar, O’nu tesbih ederler. O’nu (Allah’ı) övgü ile (hamd ile) tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur. Ama siz onların tesbihlerini anlamazsınız. O halîmdir, çok bağışlayıcıdır.” 2627
Bunun gibi diğer âyet-i kerimelerde Yüce Allah bazı konuları açıklayıp, kullarını inzar ettikten sonra, onların her türlü işlerine vakıf olduğunu, kalplerinden geçenleri bile bildiği halde,2628 kullarına olan bağış ve merhameti sebebiyle onları hemen cezalandırmadığını, tevbe etmeleri için fırsat vererek kıyâmete kadar mühlet verdiğine işaretle kendisinin hâlim olduğunu hatırlatmaktadır.
İşte bu âyetlerden de anlaşıldığı gibi, “Halîm” sıfatı Allah Tealâ, hakkında kullanıldığında “isyanlarına rağmen, âsileri, cezalandırmada aceleci olmayan, gazabı kendisine galip gelmediği gibi, sapıkların düşüncesizlikleri ve âsilerin isyanları kendisini öfkelendirmeyen, teennî ve af sahibi” manalarına gelmektedir. Öbür taraftan halîm sıfatı Kur’anı Kerim’de sadece bazı peygamberler hakkında kullanılmakta; diğer insanlar için mevzu bahs edilmemektedir. Meselâ Şuayb’e (a.s.) kavmi şöyle seslenmektedir: “Ey Şuayb, dediler, senin namazın mı sana, babalarımızın tapdığı şeylerden yahut mallarımız üzerinde dilediğimizi yapmaktan vaz geçmemizi emrediyor? Çünkü sen halîm (yumuşak huylu) akıllı birisin” 2629
Yine Kur’ân Hz. İbrahim’i de “içli ve halîm” olarak vasıflandırırken2630 onun, Allah’dan bir çocuk vermesini isteyip, duâ ederek “Rabbim, bana iyilerden (bir çocuk) lutfet!” dediği; bunun üzerine duâsının kabul edilerek ona Allah tarafından
2625] 31/Lokman, 34
2626] 2/Bakara, 263
2627] 17/İsrâ, 44
2628] 33/Ahzâb, 51
2629] 11/Hûd, 87
2630] 11/Hûd, 75
- 586 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendisi gibi halîm olan bir erkek çocuk ihsan edildiği anlatılmaktadır. 2631
“Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları taktir edilen bir müddete kadar erteliyor. Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilir ne de öne geçebilirler.” 2632
El-Hâlim: Cezalandırmaya gücü yettiği halde, hemen ceza vermeyen, kullarının isyanlarına karşı hemen öfkeye kapılmayan. Her şeye gücü yeten Allah’ın büyük bir sabrının da olduğunu ‘El-Hâlim’ isminde görebiliriz.
Allah Teâlâ insanları hem rahmeti ile kuşatıp rızıklandıracak, koruyacak ve cennete girmeleri için Kur’an Peygamber ve dâvetçiler gönderecek; tüm bunlara rağmen kendisine düşman olup dinine savaş açan insanların isyanına hemen cevap vermeyecek ... Vallahi bu sabrı Allah’tan (c.c.) başkası gösteremez!
34) EL-AZÎM
el-Azîm; Yüce Allah’ın isimlerinden biridir. Pek azametli, büyük anlamına gelir. Azamet, büyüklük demektir. Hakiki büyüklük Allah’a mahsustur. Allah hiç bir şeye muhtaç değildir ve yarattığı her şeyde O’nun büyüklüğünü görmek mümkündür. “Göklerde ve yerde olanlar O’nundur. O, yücedir, büyüktür.2633 Allah’ın azametini tefekkür eden insan; O’nun büyüklüğü karşısında gafletten kurtulur, imanı kuvvetlenir; acz, fakr ve kusurlarını anlar, Kur’anı Kerîm’de Allah’u Teâlâ, kudret-i Rabbâniyenin mucizatını göstererek, insanların bunları düşünerek ibret almalarını beyan buyurur. Alemin düzenliliğini, yaratılış gayesini verilen nimet ve güzellikleri, dünyanın geçiciliğini, süt veren hayvanlardaki icazı, gece ve gündüzün dönüşümünü düşünen insan, Allah’u Teâlâ’nın sonsuz ihsanlarıyla kullarını nasıl donattığı karşısında O’nun büyüklüğünü idrak eder.
Allah’ın büyüklüğü ve azameti kuşkusuz bir insanın kavrama sınırının çok üstündedir. Fakat insan yine de kendi aklının sınırları dahilinde Allah’ın ne kadar güçlü ve kudretli olduğunu biraz olsun görebilir, anlayabilir. Zira tüm kâinat Allah’ın büyüklüğünü gösteren sayısız örnekle doludur. İnsanın yalnızca içinde yaşadığı dünyayı biraz incelemesi dahi, her şeyi yaratan Allah’ın azametini hissettirecektir.
Tonlarca ağırlıkta bulutları taşıyan gökyüzü, binlerce metre yükseğe uzanan dağlar, içlerinde milyonlarca çeşit canlının bulunduğu denizler, çakan şimşek ve onun ardından gelen gökgürültüsü ve O’na boyun eğmiş milyarlarca canlı... Bunlar ve burada sayılamayan sayısız detay Allah’ın büyüklüğünün açık delilleridir.
Bir de dünyanın biraz dışına çıkıp düşünelim. Şöyle bir örnek, kâinatı yaratan sonsuz azamet sahibini biraz daha derin kavramamıza yardımcı olacaktır: Evren adını verdiğimiz sınırsız bir mekân içinde yaşıyoruz. Bugün bilim adamlarının ulaşabildikleri bilgi seviyesine göre bu evren, içinde milyarlarca galaksiyi barındırıyor. Peki bu galaksilerin içinde neler var? Yine bilimin bize bildirdiği, her galaksi içinde milyarlarca yıldız bulunduğu. Biz de içinde milyarlarca yıldız
2631] 37/Sâffât, 100-101; Talat Sakallı, Şamil İslâm Ansiklopedisi: 2/312
2632] 16/Nahl, 61
2633] 42/Şûrâ, 4
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 587 -
içeren milyarlarca galaksiden birinin içinde, Dünya ismi verilen ve saatte 1670 km. hızla hiç durmadan dönen bir gezegen üzerinde yaşıyoruz. Ve kuşkusuz bu rakamlarla düşünüldüğünde, kâinat içindeki varlığımız, bir toz zerreciğinin dünya içindeki varlığı ile dahi kıyaslanamayacak derecede küçüktür.
İşte insan, bir iki dakika düşündüğünde dahi kendisini hayrete düşüren bir kâinata hâkim olan, azamet sahibi bir Yaratıcı’ya kulluk etmeye dâvet edildiğini farkedebilir. Tüm kâinatı yaratan, milyarlarca yıldızı barındıran, milyarlarca galaksinin tümünü kontrolü altında tutan büyük bir gücün sahibine...
“Allah... O’ndan başka ilâh yoktur. Diridir, kaimdir. O’nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O’nun ilminden hiçbirşeyi kavrayıp kuşatamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O’na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.” 2634
Yeryüzündeki bütün denizler mürekkep olsa Allah’u Teâlâ’nın azametine delâlet eden kelimelerini, yazıp bitiremezler. Akıl, Allah’ın yüceliğini kavramaktan acizdir. Ancak, O’nun mucizelerini akledebilir. Kâfir ve müşrikler ise akletmezler: sağır, dilsiz ve kördürler.2635 Oysa müslümanlar; âyette bildirildiği gibi “Çok büyük Rabb’ın adını tesbih ederler.”2636 Yine Bakara sûresinde Allah’ın büyüklüğü şöyle beyan buyurulur: “Allah, (o Allah’tır ki) kendinden başka hiç bir ilâh yoktur. (O, zatî, ezelî ve ebedî hayat ile) diridir (bâkîdir). Zâtiyle ve kemâliyle kaaimdir. (Yarattıklarının her an tedbir ve hıfzında yegâne hâkimdir, her şey onunla kâimdir). Onu ne bir uyuklama tutabilir ne de bir uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O’nun izni olmadıkça katında şefaat edecek kimmiş? O, yarattıklarının önlerindekini, arkalarındakini bilir. (Yaratılmışlar) O’nun ilminden yalnız kendisinin dilediğinden başka hiç bir şeyi kavrayamazlar. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri (kucaklamıştır, o kadar) vâsidir. Bunların gözetilmesi O’na ağır gelmez. O, çok yüce, çok büyüktür.” 2637
35) EL-ĞAFÛR
Örten, perdeleyen, gizleyen; eşyayı kabın içine yerleştiren. Allahu Teâlâ’nın esmâ-i hüsnâsından biri. Kullarını dünya ve âhirette rezil etmeyen onların günahlarını gizleyen, örten ve günahlarından dolayı cezalandırmayan. Gafûr ve Gaffâr mübâlağa ifade eden isimlerden olduğundan, yalnız Allah için kullanılır. 2638
Allah, iyiyi-güzeli açığa çıkaran, kötüyü-çirkini örtendir. Günahlar çirkin davranışların neticesidir. Allah dünyada üzerlerine örtü örtmek, âhirette de cezalarını vermekten vazgeçmek sûretiyle bunları örter.2639 Allah’ın affediciliğini ifade eden “Ğa-fe-re” kökünden ism-i fâil olan Gâfir de Allah’ın sıfatlarındandır.
2634] 2/Bakara, 255
2635] 2/Bakara, 171
2636] 56/Vâkıa, 74, 96; 69/Haakka, 52
2637] 2/Bakara, 255 ; Şamil İslâm Ansiklopedisi, 1/187
2638] Beyhâkî, el-Esmâ’ ve’s-Sıfât, s. 104-106
2639] İmam Gazâlî, Esmâü’l Hüsnâ, terc. Y. Arıkan s. 128
- 588 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Gafîr; günahkarı rezil-rüsva etmemek için hatasını gizleyen, onu cezalandırmayandır. 2640
Kur’an’da iki defa geçen Gâfîr, mübâlağa anlamında olmadığından Allah’ın dışındakiler için de kullanılabilir: “Sen bağışlayanların (Ğâfir) en iyisisin.”2641 Ğaffâr Kur’an’da beş defa geçmektedir: “Tevbe eden, iman ederek iyi işler yapan, sonra da doğru yoldan ayrılmayanları bağışlarım (Ğaffâr)”2642 Ğafûr ise Kur’an’da sık ve diğer isimler ile beraber âyet sonlarında fezlekeler hâlinde zikredilmektedir. Gaffar Kur’an’da doksan defa geçmiştir: “Rabbin gafûrdur, merhametlidir.” 2643
Günahların açıkça işlenmesi, teşhir edilmesi toplumun diğer fertlerine kötü örnek olacağı gibi, insan şahsiyetini de zedeler. İnsanlar yaptıkları kötülükleri başkalarının da işlediğini görünce psikolojik olarak rahatlar; musîbetin paylaşılması elem yükünü hafifletir ve o kötülüğün daha rahat ve cesurca işlenmesine psikolojik zemin hazırlar. İnsan, hayatının zayıf bir döneminde yapmış olduğu bir kötülüğü terkettikten sonra unutmak ve başkalarının da unutmasını ister. Ancak günahını başkalarına anlatmışsa, insanlar onu hayat boyunca o kötülüğü ile hatırlayacaktır. Bunun için kötülüğün şuyûunun vukûundan daha zararlı olduğu kabul edilmiştir.
Allah, Gafûr sıfatını insanlara hatırlatarak, günahların örtülmesi ve gizlenmesinin gerekliliğine dikkat çekmektedir. Kişinin günahını gizlemesi bir nevi pişmanlık olduğundan, tevbenin kabulü için ilk adım sayılmış ve Allah, günahını gizleyen insanları affedeceğini bildirmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurur: “Allah (c.c.) kıyâmet gününde mü’min kuluna yaklaşır, şefkatiyle örterek insanlardan gizler; “Şu, şu günahını biliyor musun?’ der; kul Evet Rabbim biliyorum’ der. Allah tekrar “Şu şu günahını da biliyor musun?’ der; o kul Evet Rabbim’ der. Böylece o insan bütün günahlarını ikrar eder. Artık ben kurtulamam diye düşünmeye başlayınca Allah, “Ben senin bütün o günahlarını dünyada örttüm. İşte bugün de onları mağfiret edeceğim’ der.” 2644
Allah insanı üç çeşit örtü ile örtmüştür. İlk örtü; insanın ayıp ve çirkin görünen yerlerini gizleyen elbiseleridir. İkincisi; insanın fikir, düşünce ve hayallerinin kalbinde gizlenmesidir. Üçüncüsü ise; Allah kulunun günahlarını örtmüş, gizlemiş; günahlarını sevaba çevirmiş, sanki hiç günah işlememiş gibi âhirette yalnızca sevaplarını yazan kitabını vermiştir. 2645
Hz. Ebû Bekir Rasûlullah’a (s.a.s.),
“Bana namazlarımda edebileceği bir duâ öğret” dedi. Hz. Peygamberimiz: “Ey Allah’ım, ben nefsime çok zulmettim, günahları ancak sen bağışlarsın, fadlından günahlarımı mağfiret et; şüphesiz ki Gafûr ve Rahîm olan ancak sensin” de buyurdu. 2646
2640] Beyhakî, el-Esmâ’ ve’s-Sıfât, s. 104
2641] 7/A’râf, 155
2642] 20/Tâhâ, 82
2643] 18/Kehf, 58
2644] Buhârî, Mezâlim 3
2645] İmam Gazâlî, Esmâü’l Hüsnâ, terc. Y. Arıkan s. 128
2646] Buhârî, Ezân 149; Müslim, Zikir 47; Zübeyr Tekkeşin, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 2/211-212
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 589 -
36) EŞ-ŞEKÛR
Allah (c.c.) ‘Şekûr ve Şâkir’dir. Yani şükredenlerin sevabını kat kat, fazlasıyla verendir. ‘Şâkir’, ‘şükr’ mastarının fâil ismidir. ‘Şekûr’ ise bu fâil ismin mübalağalı (abartılı) halidir. ‘Şâkir’ şükreden demektir. Kur’an-ı Kerim’de iki âyette Allah hakkında, diğerlerinde ise Allah’a şükreden mü’minler hakkında tekil ve çoğul olarak geçmektedir. ‘Şekûr’ sözlükte, çok çok şükreden demektir. Bu kavram da daha çok şükreden kullar hakkında kullanılmaktadır. Ancak dört âyette Allah’ın (c.c.) ismi olarak geçmektedir.
Kulun Allah’a şükretmesi, O’nun verdiği ni’metleri bilmesi ve bunu bizzat kulluk yaparak, Allah’a itaat ederek yerine getirmesi şeklinde görülür. Ancak Allah’ın ‘Şâkir veya Şekûr’ olması böyle değildir. Allah’ın kullarına şükrü, onları bağışlaması, amellerinin karşılığını vermesi ve onları övmesi, kullarının az da olsa şükürlerinden râzı olmasıdır.
Allah hakkında kullanılan ‘şâkir ve şekûr’ kelimelerinin yalnız değil de ‘Ğafûr, Halîm ve Alîm’ sıfatlarıyla beraber gelmeleri dikkat çekmektedir. Allah (c.c.) Şekûr’dur. Yani kullarının az amellerine karşı çok mükafat verendir, ecirlerini kat kat arttırandır. Bir başka deyişle şekûr, Allah’ın kullarını bağışlaması, amellerinin karşılığını vermesi ve onları övmesidir. Kullarından gelen az bir şükre râzı olması da Allah’ın ‘Şekûr’ olmasının bir sonucudur. Allah (c.c.) kullarından gelen az şükre râzı olarak onları çok şükre teşvik etmekte, az da olsa şükrü küçümsemeyip bu görevi yapmalarını istemektedir.
Allah kullarının ecirlerini noksansız öder ve kendi fazlından onların ecirlerini daha da arttırır. Çünkü O Ğafûr ve Şekûr’dur; bağışlayandır ve şükrü kabul edendir.2647 Allah iyilik edenlerin iyiliğini arttırır. Çünkü O Ğafûr ve Şekûr’dur.2648 Kim, kendisine farz kılınan ibadetlerin fazlasını gönülden yaparsa, onun karşılığını alır. Çünkü Allah (c.c.) Alîm’dir (bilendir) ve Şekûr’dur (şükrün karşılığını verendir).2649 Şu âyette de aynı sıfat Halîm ismiyle beraber kullanılmaktadır: “Eğer Allah’a güzel bir borç verecek olursanız (Allah rızâsı için ihtiyaç sahiplerine infak eder veya fâizsiz borç verirseniz), onu sizin için kat kat arttırır ve sizi bağışlar. Allah Şekûr’dur (şükrü kabul edip çok ihsan edendir), Halîm’dir (ceza vermekte acele etmeyendir).” 2650
Allah’a güzel bir şekilde borç vermek, O’nun yolunda malı içten gelerek, severek ve isteyerek infak etmek, karşılıksız borç vermek şeklinde tefsir edilmiştir. Allah (c.c.), kuluna verdiği maldan infakta bulunmasını istiyor, bunun da karşılığını bol bol veriyor. Kul, şükrünü noksan yaptığı zaman da ona ceza vermekte acele etmiyor, ona hilimle (yumuşaklıkla) davranıyor. Aynı ifadeyi Kur’an’da iki yerde daha görmekteyiz.2651 Kullar, şükrün bir ifadesi olarak Allah’ın kendilerine verdiği maldan ihlâslı bir şekilde O’nun yolunda harcarlarsa, Allah’a borç verirlerse; Allah da bunun karşılığını kat kat öder. Çünkü O, şükrü karşılıksız bırakmaz.
2647] 35/Fâtır, 30, 34
2648] 42/Şûrâ, 23
2649] 2/Bakara, 158
2650] 64/Teğabûn, 17
2651] 2/Bakara, 245 ve 57/Hadid, 11
- 590 -
KUR’AN KAVRAMLARI
‘Şâkir’ sözlükte şükreden anlamına gelmekle beraber Allah hakkında kullanıldığı zaman, tıpkı ‘Şekûr’ gibi şükrün karşılığını, şükreden kimseyi bilip ona hak ettiği mükafatı veren demek olur. Bunun için Kur’an’da iki âyette ve Alîm sıfatıyla birlikte geçmektedir. Bunun Alîm sıfatıyla birlikte kullanılması, bu ismin yanlış anlaşılmasını önlemekte, kulun yaptığı şükrün Allah tarafından bilinip karşılığının verileceği açıkça bildirilmiş olmaktadır.2652 “Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah size ne diye azap etsin? Allah, Şâkir’dir (şükrün karşılığını verendir), Alîm’dir (bilendir)” 2653
37) EL-ALİYY
Cenâb-ı Allah’ın güzel isimlerinden biridir; Çok yüce anlamına gelir. Allah Teâlâ bütün kâinatın üstündedir. Bu, cisimlerin yüksekliğine ve boyutlarına benzemez. Allah, kâinatın her noktasında her zerreye aynı nisbette yakındır. O’nun zatı cisimlerin yakınlık uzaklık kavramına benzemez. Allah’tan daha üstün bir varlık yoktur. Allah’ın benzeri, ortağı veya yardımcısı yoktur. Bütün kemal sıfatlarında üstün olan yüce Allah, zamanından ve mekândan beridir.
Mübalâğa ve sübut ifade eden ve fâil vezninden sıfat olan bu kelime “yücelik” anlamı ifade eden bir lâfızdır. Bu kelime Kur’an’da daha ziyade “Kebîr”, “el-Azîm” ve “Hakîm” isimleriyle birlikte varid olmuştur. 2654
“Kendisiyle Allah’ın konuşması, bir beşer için olacak (şey) değildir; ancak bir vahy ile ya da perde arkasından veya bir elçi gönderip kendi izniyle dilediğine vahyetmesi (durumu) başka. Gerçekten O, yüce olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.” 2655
Allah Kuran’da kendisini bizlere tanıtmıştır: Tüm alemleri yaratan, kâinatın tek hâkimi olan Allah uludur. Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların yegâne sahibi O’dur. O’ndan başka ilâh yoktur, Allah insanların şirk koştuklarından çok yücedir. Tüm mülk O’na aittir; O, her şeye güç yetirendir. O, yüce makamların da sahibidir. O, ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk; Allah alemlerden müstağnidir.
Kuşkusuz ‘en güzel isimler’ Allah’a ait olduğu için O’nu eksiksiz olarak tarif etmek bir insan için mümkün değildir. O’nu ancak kendisinin bize bildirdiği ile tanıyabilir, yüceliğini ancak Kuran âyetleriyle takdir edebiliriz. Allah, bir âyetinde kendi yüceliğini şöyle tarif etmiştir:
“Allah... O’ndan başka ilâh yoktur. Diridir, kaimdir. O’nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O’nun ilminden hiçbirşeyi kavrayıp kuşatamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O’na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.” 2656
2652] 2/Bakara, 158
2653] 4/Nisâ, 147; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 648
2654] Şamil İslâm Ansiklopedisi, 1/112
2655] 42/Şûrâ, 51
2656] 2/Bakara, 255
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 591 -
38) EL-KEBÎR
El-Kebir: Pek büyük; Ululuğu karşısında her büyüğün küçüldüğü mutlak büyük. “İşte böyle; çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. O’nun dışında, onların taptıkları ise, şüphesiz bâtılın ta kendisidir. Gerçekten Allah, yücedir, büyüktür.”2657; “O, gaybı da, müşahede edileni de bilendir. Pek büyüktür, yücedir.” 2658
Allah evrendeki tüm canlıları kontrolü altında tutandır; toprağın içine atılan binlerce tohumun ne zaman filizleneceğini, bir kuyrukluyıldızın dünyanın kaç kilometre uzağından geçeceğini, hangi canlının ne zaman doğacağını ve ne zaman öleceğini, atomun çekirdeğinin etrafında durmaksızın dönen elektronların yörüngelerini ve burada sayarak bitiremeyeceğimiz her şeyi bilir. Allah sonsuz büyüklüğü ile yeryüzünde yaşayan tüm insanların aklından geçen düşüncelere, hepsinin bilinçaltına, yaptıkları işlerindeki niyetlerine de hâkimdir. O hepsinin kaderini en ince ayrıntısına kadar belirler. Gaybın bilgisi yalnızca kendisine aittir. Allah’ın sonsuz aklı, ilmi, bilgisi, affediliciliği, merhameti ve azabı insanın kavrayışının çok üzerindedir. O’nun büyüklüğü ise ne kelimelerle ne de örneklerle tarif edilemez. Öyle ki Allah dilediği her şeye güç yetirir. O’nun için hiçbir sınır yoktur. Ve kimse O’nun kararlarına en ufak bir müdahalede bulunmaya güç yetiremez. Allah, kâinattaki herhangi bir canlı için bir zarar dileyecek olsa onu kaldırabilecek yoktur, bir rahmet dilediğinde de O’nun rahmetini engelleyebilecek olan yoktur.
İnsanın yapması gereken ise, ancak ve ancak böylesine büyük bir gücün karşısında saygı dolu bir korku ile secde etmek, O’na sığınıp kendisine merhamet etmesini istemektir. Çünkü O merhamet etmediği sürece insanın kurtuluş bulması mümkün değildir. “İşte böyle; şüphesiz Allah, O, Hak olandır ve şüphesiz O’nun dışında taptıkları (tanrılar) ise, bâtıldır. Şüphesiz Allah, yücedir, büyüktür. 2659
Tüm her şeyi görmesiyle Allah; büyüktür. Tüm her şeyi işitmesiyle Allah; büyüktür. Tüm canlıların rızkını üstlenmesiyle Allah; büyüktür. Milyonlarca çeşitlikte canlı ve cansız yaratan Allah; büyüktür. Gözle görülmeyecek kadar küçük canlılar yaratan Allah; büyüktür. Fışkıran sudan, konuşan insan yaratan Allah; büyüktür. Kışın hayatlarına son verip bahar mevsiminde tekrar bitkilere hayat veren Allah (c.c.) büyüktür.
Zâten tüm isim ve sıfatlar Allah’ın (c.c.) büyüklüğünü ve güzelliğini yansıtır.
39) EL-HAFÎZ
Koruyan, saklayan, muhâfaza eden anlamında Allah’ın güzel isimlerinden birisi. Koruyan, himâye eden, gözeten anlamlarına gelmek üzere Allahu Teâlâ hakkında kullanılır. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulmaktadır: “Allah, hâfızların (koruyanların) en hayırlısıdır.”2660; “O zikri (Kur’ân’ı) Biz indirdik Biz ve onun koruyucusu
2657] 22/Hacc, 62
2658] 13/Ra’d, 9
2659] 31/Lokman, 30
2660] 12/Yusuf, 64
- 592 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da elbette Biziz!” 2661
Kur’ân-ı Kerîm’in tamamını ezberleyen kimselere de “hâfız” denilir.”Hâfız-ı Kur’ân, Hâfız-ı Kelâm” ifadesi bunlar için kullanılır. Kur’ân’ın tamamını ezberleyenlere “tam hâfız”, yarısını ezberleyenenlere de “yarım hâfız” denir. Çoğulu, “huffâz, hafaza ve hâfizûn” olarak kullanılır. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sağlığında Kur’ân âyetleri ve hadisler yazıyla tesbit edilmiş ve ezberlenmiştir. Kur’ân’ın toplanmasını hızlandıran sebeplerden birisi de hâfızların cihad alanlarında şehid olmalarıdır.
Bir hadis-i şerifte hâfızların özelliği belirtilmekte ve Kur’ân’ı ezberlemek teşvik edilmektedir. Hz. Âişe’den nakledilen bu hadiste “Kuran’ı ezberleyerek okuyan hâfız kişi es-Seferetü’l Kirâm olan (vahiy getiren) meleklerle beraberdir” buyurulmaktadır. 2662
Hadiste de, muhaddisin bir üst derecesini teşkil edenlere hâfız denilir. Hâfızlarla ilgili değişik tammlar yapılmaktadır. Celâleddin el-Mizzî: “Hâfız, bildiği râvîlerin sayısı bilmediğinden çok olandır” şeklinde tarif eder. İbn Seyyidi’n-Nâs’ ise şöyle tanımlar: “Kendi üstadlarını ve üstadlarının üstadlarını tabaka tabaka bilen ve her tabakada bildiği bilmediğinden çok olandır.” Hadis hâfızlarında bazı özellikler aranmaktadır: Allah Rasûlü’nün sünnetlerini bilmek; yollarına vâkıf olmak; isnadları birbirinden ayırma yeteneğine sahip olmak; sıhhatlerinde ittifak edilen ve nakillerinde ihtilâf edilen sünnetleri ezberlemek; müdrec lâfızları tanımak; hadiste geçen ifadeden râvinin sahâbe veya tâbiînden olduğunu anlamak.
Hadis tenkitçileri, hâfızlarda aranan özelliklerin zorluğuna dikkat çekerek her devirde çok az hâfızın olacağını hatta olamayacağını belirtmişlerdir. Hâfızların ezberlemeleri gerekli olan hadislerin sayısı hakkında da tam bir görüş birliği yoktur. Hâfızın en az yirmi bin hadîsi ezbere bilmesi gerektiği zikredilmektedir. Bu sayı bazılarına göre ikiyüz bindir. Bu konuda kesin bir rakam vermek mümkün olmamakla beraber hâfızların bilmeleri gereken hadîs sayısının yüzotuz bin ile. yediyüz ellibin arasında olduğu belirtilmektedir. Abdurrahman b. Mehdî (öl. 198), İbn Ebî Şeybe (öl. 235), İbn Asâkir (öl. 571), Abdullah b. Abdurrahman ed-Dârimî (öl. 255), İbn Ebî Hâtim er-Râzî (öl. 327), İbn Abdi’l-Berr (öl. 463) belli başlı hâfızlardandır.
Ayrıca kütüphanelerde okuyuculara aradığı kitabı veren ve kitaplarla ilgili sorumluluğu olan kitapları koruyan kişilere de “hâfız-ı kütüb” adı verilirdi. Hâfız kelimesi, Kur’ân’ı ezberleyen kişileri duyulan yakınlık nedeniyle bazılarına isim olarak verilmiş, bazı insanların da adlarının başına ünvan olarak eklenmiştir. Şâirler de bu kelimeyi mahlas olarak kullanmışlardır. Halk arasında câmi görevlilerine genellikle hâfız denilmektedir. İki gözü görmeyen kimseler de bazı yörelerde bu adla anılmaktadır. Bunların Kur’ân ve hadis hâfızlığıyla ilgisi yoktur.
Hâfızlığın güçlü olması gerektiğine dikkat çeken Muallim Naci, bir beytinde şöyle demektedir: “Yedi yüz kerre yanılmak ne demek bir cüzde, / Böyle olmaz a benim hâfızım ezber dediğin.” 2663
2661] 15/Hicr, 9
2662] Buhârî, Kitâbü’t-Tefsir 458
2663] Cemil Çiftçi, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 2/291
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 593 -
“Şüphesiz Rabbim her şeyi gözetendir.”2664 El-Hâfîz: Koruyup gözeten ve dengede tutan, varlıkları kaderle tayin edilmiş bir ecele kadar zevale uğramaktan koruyan.
Yarattığı canlıları yaratıp başıboş bırakmadığını, onların rızıklarını ve bahşetmiş olduğu hayat haklarını korumasını üzerine alan Allah Teâlâ’-nın ‘El-Hafîz’ isminin tecellisini her üç farklı canlı türünde görmek mümkün.
Özellikle ormandaki yırtıcı hayvanlar arasında bir tavşânın yada geyiğin hala otlanıyor olması, savaşlarda ve zâlim sultanın baskıları altında insanların hala hayat sürmeleri, soyduğumuz elmanın içindeki kurtçuğun yaşıyor olması Allah’ın ‘el-Hafîz’ isminin tecellisinden başka bir şey değildir.
40) EL-MUKIYT
El-Mukit: Her muhtaca ihtiyacı kadar rızık veren.“...Allah her şeye kadir ve gıda verendir.”2665
Allah Teâlâ yaratmış olduğu her canlının ihtiyaçlarını karşılamayı; bahşetmiş olduğu ömür dahilinde üzerine almıştır. Anne rahmine damla olarak düşen insanoğlunun gelişmesi için gerekli gıdayı göbek bağından sağlayarak ‘El-Mukît’ ismini insanoğlu üzerinde tecelli eder.
Mukît, ilim ve kudrete birlikte delâlet eden bir İlâhî isimdir. Her muhtacın neye muhtaç olduğunu bilmek ilim ile olur. Bu ihtiyacı yerine getirmek ise kudret gerektirir. Buna göre, bir mahlûkun ihtiyacının giderilmesi ve yerine getirilmesiyle Mukît ismi tecelli eder.
İhtiyaçlar maddî olabileceği gibi mânevî de olabilirler. Câhiliye devrinde insanların en büyük ihtiyacı, tevhid inancıydı. Bundan mahrûmiyet, onları putlara tapacak kadar perişan etmişti. Cenâb-ı Hak, o kavme en son ve en büyük elçisini göndermek sûretiyle, onların bu ihtiyacına en güzel şekilde cevap verdi.
Mukîtin bir başka mânâsı da, “Her muhtaca ihtiyacı kadar rızık veren” şeklindedir. Bu isim, kut ve gıda vermek demek olan “ikate” fiilinden gelmektedir. Bir canlının yeme, içme, görme, işitme, yürüme gibi her türlü ihtiyacı Rahmân ve Rezzâk olan Allah tarafından karşılanıyor. Her canlıya, kendisine yetecek kadar rızık vermek “ikate” fiiliyle gerçekleşiyor ve bu İlâhî ihsanda Mukît ismi tecelli ediyor.
Tabiattaki diğer canlılara şöyle bir göz attığımızda; Timsahın yaşayabilmesi için geyik ayarındaki gıdaya ihtiyacı olduğunu bilen Rabbimiz timsahın o ihtiyacını gidermek için geyik sürüsünü sofrasına gönderir... Serçe için ideal besin böcekler ve solucanlardır. Bu ihtiyaçlarını günün her saatinde karşıladıklarını görürüz. Tüm bunlar Allah’ın ‘El-Mukit’ isminin tecellisidir.
2664] 11/Hûd, 57
2665] 4/Nisâ, 85
- 594 -
KUR’AN KAVRAMLARI
41) EL-HASÎB
El-Hasib: Hesap Gören; Kullarının yaptıklarını muhâsebeye tâbi tutan, amellerinin karşılığını verme hususunda kâfi olan. “Kim Allah’a güvenirse O, ona yeter.”2666 “Bir selâmla selâmlandığınızda, siz ondan daha güzeliyle selâm verin ya da aynıyla karşılık verin. Şüphesiz, Allah her şeyin hesabını tam olarak yapandır.”2667; “Ki onlar (o peygamberler) Allah’ın risaletini tebliğ edenler, O’ndan içleri titreyerek korkanlar ve Allah’ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır. Hesap görücü olarak Allah yeter.” 2668
Allah insanı yaratır ve henüz o döl yatağındayken ona sûret verir. Her insanı özenle ve bambaşka bir yaratılışla dünyaya getirir. Annesinin rahmindeyken ve o daha hiçbir şeyin şuurunda değilken onu korur, beslenmesini ve gelişmesini sağlar. Anne karnında geçen dokuz aylık süre insan için karanlık bir devredir. Hiçkimse bu dönemi ve dokuz ay içinde Allah’ın kendisi için nasıl inanılmaz mucizeler gerçekleştirdiğini bilmez. Fakat Allah, daha insan tek bir hücreyken bile onun ilk haline şâhittir. Çocukluk dönemi de aynı şekildedir. İnsanın hafızasında çocukluğuyla da ilgili yalnızca birkaç anı kalır. Ama Allah, o bilmezken bile her an yanındadır, her yaptığına şâhittir.
Allah’ın şâhit olduğu yalnızca insanın amel olarak yaptıkları değil aynı zamanda içinden de geçirdikleridir. Çünkü Allah insanın hem içine hem dışına kısaca ruhuna tam anlamıyla hâkimdir. O, nefsini koruyarak neyi, ne için yaptığını bilmezken Allah onun her hareketini ne amaçla yaptığını bilir. İnsan gizlenmiş tek bir hücre halindeyken de, ölmek üzere son nefesini verirken de Allah onun yaptıklarına şâhittir. Dünyada yaşadığı süre boyunca otururken, konuşurken, yemek yerken, uyurken, gece gündüz her saniye işlediklerini tüm ayrıntılarıyla bilir, ağzından çıkan her konuşmayı, her lafı işitir, aklından geçirdiği her düşünceyi tespit eder. Hiçbir şey O’ndan gizli kalmaz.
Oysa insan hayatı boyunca yaptığı işleri, söylediği sözleri unutur. Yıllar geçtikçe zihnindeki anılar bulanıklaşır. Geçmişte yaşadıklarını saymaya kalksa ancak çok az şey sayabilir. On yıl önce yaşadığı bir olay kendisine hatırlatılıp o an ne düşündüğü sorulsa hiçbir şey hatırlayamaz. Sanki bütün yaşadıkları zihninden silinmiş gibidir, geriye çok az bir kalıntı kalmıştır. Allah ise bütün insanların hayatları boyunca yaptıklarını, her saniye kafalarından neler geçtiğini bilir. Hiçbir şeyi unutmaz. Hesap günü herkesin önüne kötülüklerini, iyiliklerini, sâlih amellerini ve günahlarını eksiksiz getirir. Bu yüzden insanın yapması gereken, Allah’ın kendisine şâhit olduğunu asla unutmamasıdır.
“Yetimleri, nikaha erişecekleri çağa kadar deneyin; şâyet kendilerinde bir (rüşd) olgunlaşma gördünüz mü, hemen onlara mallarını verin. Büyüyecekler diye israf ile çarçabuk yemeyin. Zengin olan iffetli olmaya çalışsın, yoksul olan da artık maruf (ihtiyaca ve örfe uygun) bir şekilde yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, onlara karşı şâhid bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeter.” 2669
2666] 65/Talak, 3
2667] 4/Nisâ, 86
2668] 33/Ahzâb, 39
2669] 4/Nisâ, 6
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 595 -
Başıboş bırakılmayıp Allah’a kul olacağına söz veren insanoğlunun yaptığı her amel yazılır ve yarın önüne konur. Öteki alemde yargısız infaz yoktur. İblis’e; ‘Niçin secde etmedin. Seni secdeden alıkoyan neydi?’ diye soran Allah Teâlâ bizlere de soracak; ‘Verdiğim bunca nimetlere karşı ne yaptın vermiş olduğum gençliği nerede harcadın, nasıl kazandın ve nasıl harcadın? Allah’ın ‘El-Hasib’ ismine gereğince iman eden insan yapmış olduğu en ufak bir sâlih amelin boşa gitmediği inancıyla Allah’ın vaadlerine güvenerek rahat eder.
42) EL-CELÎL
Cenâb-ı Allah’ın, Celâlet ve ululuk sahibi anlamına gelen güzel isimlerinden biri. Celâlet ve ululuk ancak Allah’a mahsustur. Her yerde, her zaman hazır ve nazır olan Allah’ın ilmi her şeyi kuşatır. Ululuk ve ikram sahibi mânâsını taşıyan “Zü’l Celâl-i ve’l-İkram” tâbiri, “(ancak) azamet ve ikram sahibi olan Rabbi’nin zatı bâkî kalacaktır.”2670 ve “Âzamet saltanat ve ikram sahibi Rabbi’nin adı ne yücedir.”2671 şeklinde Kur’an’da güzel isimler arasında zikredilir. Hz. Peygamber, sahih kitaplarda nakledildiğine göre; Zü’l Celâl-i ve’l İkram diyerek Allah’a zikretmeye devam ve bunda sebat edilmesini, bu terkibin duâlarda çokça söylenilmesini tavsiye etmiş ve bunun Allah katında en hayırlı ve en üstün bir amel olduğunu buyurmuşlardır. Yine o; “Her şeyin bir aynası vardır. Kalplerin aynası ise aziz ve celil olan Allah’ı zikirdir. “ buyurmuşlardır. 2672
Bir çiçeğe baktığımzda ondaki güzelliğe, ince sanata, renklerindeki âhenge hayran kalırız. Bu güzellik Allah’ın Cemil isminin bir tecellisidtir. Bütün çiçeklere birden nazar edebilsek, bu hayranlığımız hayrete dönüşür. Bu kadar çiçeği ayrı ayrı süslemek, aralarında bir âhenk kurmak azim bir tasarruftur, hârika bir icraattır. İşte bu azamet, haşmet ve büyüklük mânâları, Celil isminin tecellisiyledir.
Bir kuşun, bulduğu birk taneyi zevkle ve heyecanla yemesinde Rezzak isminin bir tecellisini seyrederiz. Bir milyonu aşkın canlı türünün, rakamlara sığmayacak kadar çok fertlerinin birlikte rızıklanmalarını düşündüğümüzde, karşımızda bir celâl tablosunu buluruz ve o muhteşem ziyafette Celil isminin bir tecellisini okuruz.
Her biri sonsuz kemalde bulunan İlâhî isimlerin, bütün mahlûkatı kaplayan o muhteşem tasarruflarının her biri, vâhidiyetin tecellisiyledir ve Cellil ismini bir başka pencereden bize gösterir dururlar. Bir tecellide, Allah’ın Celîl yaratıcılğını, bir başkasında Celîl hâkimiyetini, bir diğerinde ise Celîl mâlikiyetini… müşâhede ederiz.
İnsan, kendi varlığını sonsuz varlıklardan bir nokta, simasını sonsuz simalardan bir sima, sofrasını sonsuz sofralardan bir sofra… olarak görüp, İlâhî isimlerin o Celîl tecellileri karşısında hayretle secde etmeli, haddini bilmeli ve isyandan sakınmalı. 2673
2670] er-Rahman, 55/27
2671] 55/28
2672] Cemil Çiftçi, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 2/291
2673] Alâaddin Başar, Esmâ-i Hünsâ, s. 109-110
- 596 -
KUR’AN KAVRAMLARI
El-Celîl: Sıfatları sonsuz kemalde bulunan. “Celâl ve ikram sahibi Rabbinin adı çok yücedir.”2674 Büyüklük ve yücelikte O’nun misli yoktur. Allah’ın zatı nasıl büyükse isim ve sıfatları da öyle büyüktür. Allah’ın büyüklüğü hayal ve tasavvurların kavrayamayacağı kadar büyüktür. Allah’ın ‘El-Celil’ isminin tecellisini; yaratılan tüm varlıklarda görebiliriz.
43) EL-KERÎM
El-Kerim: Keremi ve bağışı bol olan, cömert. Bir karşılık gözetmeden inâyetiyle ihsan eden. “Allah dilediğine kat kat fazlasını verir.”2675; “Yalnız sabredenlere, mükâfatları hesapsız ödenecektir.”2676;“...Kim şükrederse, artık o kendisi için şükretmiştir, kim nankörlük ederse, gerçekten benim Rabbim Gani (hiçbir şeye ve kimseye ihtiyacı olmayan)dır, Kerim olandır.” 2677
Evreni en ince ayrıntısına kadar Allah yaratmış ve Kendi sıfatlarıyla şekillendirmiştir. Var olan her şey, O’ndandır. Tüm güzellikler, incelikler O’nun aklının tecellileridir. Diğer tüm varlıklar gibi insanlar da O’nun dilemesi ile yeryüzüne gelirler. Anne karnında bir çiğnem et parçası olan insan büyür, güzel bir yüze sahip olur ve böylece Allah’ın sanatını yansıtır. Nitekim bir âyette insanın üstünlüğü şöyle bildirilmiştir: “Ey insan, ‘üstün kerem sahibi’ olan Rabbine karşı seni aldatıp yanıltan nedir? Ki O, seni yarattı, ‘sana bir düzen içinde biçim verdi’ ve seni bir itidal üzere kıldı. Dilediği bir sûrette seni tertib etti.” 2678
Ancak bazı insanlar düşünebilme yeteneğine sahip oldukları halde, böyle mükemmel düzenlenmiş bir dünyaya nasıl geldiklerini, çevrelerindeki sayısız nimetin kim tarafından verildiğini düşünmezler. Kuran’da bu insanlar için şöyle denmektedir: “Gerçek şu ki, insanın üzerinden, daha kendisi anılmaya değer bir şey değilken, uzun zamanlardan (dehr) bir süre (hin) gelip-geçti. Şüphesiz biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık. Biz ona yolu gösterdik; (artık o,) ya şükredici olur ya da nankör.” 2679
Kendisine verilmiş olan yeteneğini kullanan ve görüp akleden bir insan ise düşünür; kim tarafından yaratıldığını, kendi başına elde etmeye asla güç yetiremeyeceği sayısız nimeti kimin verdiğini, algılama, düşünebilme, akledebilme kabiliyetinin kimin armağanı olduğunu... Bunları düşünen insanın ise karşısına çıkan gerçek tektir: Onu var eden, kendisine asla güç yetiremeyeceği üstün nimetleri bağışlayan, son derece cömert bir Yaratıcı vardır. Bu Yaratıcı kitabında insana şöyle seslenmektedir: “Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir alak’tan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir; Ki O, kalemle (yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediğini öğretti. Hayır; gerçekten insan, azar. Kendini müstağni gördüğünden. Şüphesiz, dönüş yalnızca Rabbinedir. 2680
2674] 55/Rahmân, 78
2675] 2/Bakara, 261
2676] 40/Mü’min, 40
2677] 27/Neml, 40
2678] 82/İnfitâr, 6-8
2679] 76/İnsan, 1-3
2680] 96/Alâk, 1-8
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 597 -
Yukarıdaki âyetlerde de görüldüğü gibi kendisini yaratan ‘en büyük kerem sahibi’ Allah’a karşı insana düşen görev şükretmek ve azgınlaşmamaktır. Allah insana sayısız nimetler vermiş ve karşılık olarak da yalnızca kendisine kulluk etmesini, büyüklenmemesini istemiştir. Elbette bu Allah’ın samimi kullarının üzerinde taşıdığı ahlaktır. Onlar da dünyada gösterdikleri bu faziletli tavırlarının karşılığını âhirette daha üstünüyle alacaklardır.
Allah’ın sonsuz ihsan ve ikramı hepimiz tarafından bilinmekte. Hem de günün tamamında... Allah Teâlâ ‘Kerim’ ismini dilediği kul üzerinde tecelli eder.
Allah’ın (c.c.) ‘el-Kerim’ ismini taşıması aynı zamanda zenginliğini de gösterir. Ve Allah Teâlâ kullarının bu isimle sıfatlanmalarının isteyerek rızasının kazanılması için bağışta (infak’ta) bulunmamızı tavsiye eder.
44) ER-RAKIYB
El-Rakîb: Bütün varlık üzerinde gözcü olan, bütün işler kendisinin kontrolü altında bulunan; Kullarının her şeylerini gözeten ve müşâhedesi altında tutan. “...Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyendir.”2681; “Allah her şeyi gözetler.”2682; “Ey insanlar sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip yayan Rabbinizden korkup sakının. Ve (yine) kendisiyle, birbirinizle dilekleştiğiniz Allah’tan ve akrabalık (bağlarını koparmak)tan sakının. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözeticidir.” 2683
Allah yoktan yarattığı tüm varlıkları koruyup gözetendir. Uzayın derinliklerindeki yıldızlar ve sistemlerden, dünyayı kuşatan atmosferdeki olaylara, insanın meydana getirdiği toplumlardan, yeryüzünü kaplayan bitki örtüsüne, insan bedenindeki kompleks ve karmaşık sistemlerden, mikro ve makro kozmoza, gözle göremediğimiz tüm boyutlara kadar her şeyi her an kontrol eden, gözetleyen, şâhit olan, denetleyen Allah’tır.
İnsan başıboş bırakıldığını, amaçsızca hayatını sürüdürebileceğini zannedebilir. Ama hangi iş üzerinde olursa olsun Allah onun üzerinde şâhittir. Hiç kimse Allah’tan bir şey gizleyemez. Gizli anlaşma, plan, sır, tuzak; bunlar Allah katında asla gizlenemeyecek olaylardır. Her şeyi gören, işiten ve bilen Allah, Zatından hiçbir şey gizli kalamadığı için herkesin yaptığına eksiksiz bir adâletle karşılık verir. Birçok kişide “Allah’ın kâinatı yarattığı sonra her şeyi kendi haline bıraktığı” düşüncesi vardır. Oysa bu çok büyük bir yanılgı ve zandır.
İnsanın çıplak gözle hiçbir zaman göremeyeceği hücre içindeki ayrıntıları Allah en ince ayrıntısına kadar bilendir. Vücut içindeki bir hücre diğer trilyonlarca hücreyle birlikte son derece uyumlu bir şekilde hareket ederken, bazen birden farklı bir davranış içine girer ve bugün tam olarak kaynağı ve tedavisi bulunamamış olan kanser ortaya çıkar. İnsan kendi içinde oluşan bu yapıdan hiç haberdar değilken Allah tüm bunların üzerinde şâhittir ve her evreyi kontrolü altında tutar. Nasıl bir insan Allah’ın izni dışında bir adım bile atamazsa, o hücre de Allah’tan habersiz en ufak bir davranışta bulunamaz.
2681] 4/Nisâ, 1
2682] 33/Ahzâb, 52
2683] 4/Nisâ, 1
- 598 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah her şeyi yaratandır bilendir. O tüm bilgilerin tek kaynağıdır. Hiçbir varlık O’nun ilmi dışında birşey yapamaz. “... Allah her şeyi gözetleyip denetleyendir.” 2684
İnsanları dünyaya getiren Allah Teâlâ taktir etmiş olduğu ölüm tarihine kadar (rahme damla olarak düştükten kefenlenip gömülünceye kadar) gözetleyerek hem ihtiyaçlarını karşılar hem de tüm yaşantısını kaydettirir. İnsanoğlu hep Allah’ın kontrolü dâhilinde hareket eder.
45) EL-MÜCÎB
El-Mucîb: Duâ ve isteklere cevap veren; Kendine yalvaranların isteklerini veren, icâbet eden. “O halde O’ndan mağfiret isteyin; sonra da O’na tevbe edin. Çünkü Rabbim ‘kullarına’ çok yakındır, kabul edendir.”2685; “Rabbiniz (şöyle) buyurdu: Bana duâ edin, size icâbet edeyim.”2686; “Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana duâ ettiği zaman duâ edenin duâsına cevap veririm...” 2687
Duâ Allah ile kulu arasında özel ve sıcak bir bağlantıdır. Kulu tüm sıkıntılarını ve isteklerini O’na açar, O’na yakarır ve Allah kulunun isteğini işitir ve O’na icâbet eder, duâsını karşılıksız bırakmaz. O, insana şah damarından daha yakın olan, her şeyi bilen, işitendir. İnsanın içinden geçirdiği tek bir düşünce bile Allah’tan gizli kalmaz. O halde samimi olarak Allah’tan bir istekte bulunulması için insanın sadece düşünmesi bile yetmektedir. İşte Allah’ın icâbeti bu denli yakındır.
Mü’min duâ ettiği zaman Allah’ın kendisini işittiğinden ve duâsına mutlaka icâbet edeceğinden emindir. Çünkü tüm olayların ancak O’nun dilemesiyle yürüdüğünün farkındadır. Allah’ın icâbetine karşı kuşku ile yaklaşmak ise Allah’ın gücünü ve kudretini takdir edememektir. Allah için, herhangi bir kişinin çağrısına cevap vermek, duâsına karşılık vermek çok kolaydır. Kaldı ki “duâya icâbet” birşeyin aynen gerçekleşmesi anlamına gelmez. Çünkü âyetin ifâdesiyle: “İnsan hayra duâ ettiği gibi, şerre de duâ etmektedir, insan pek acelecidir.” 2688
Kişi için neyin şer, neyin hayır olduğunu ise en iyi Allah bilir. Çünkü takdir eden O’dur. Her işinde olduğu gibi duâlara icâbetinde de pek çok hikmet gizlidir. “Savaş, hoşunuza gitmediği halde üzerinize yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.” 2689
Gizli-açık her çağrıya daima icâbet etmesi Allah’ın şânından, yüceliğindendir. Allah, duâ mahiyetinde akıldan geçen tek bir düşünceyi dahi asla karşılıksız bırakmaz, boşa çıkarmaz. Allah’tan başka duâları duyan ve onlara icâbet edebilen yoktur. Allah kendisinden başka hiç kimsenin duâya icâbet edemeyeceğini, insanlara yardım edemeyeceğini şöyle bildirmiştir: “Allah’tan başka taptıklarınız sizler gibi kullardır. Eğer doğru iseniz, hemen onları çağırın da size icâbet etsinler.” 2690
2684] 33/Ahzâb, 52
2685] 11/Hûd, 61
2686] 40/Mü’min, 60
2687] 2/Bakara, 186
2688] 17/İsrâ, 11
2689] 2/Bakara, 216
2690] 7/A’râf, 194
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 599 -
Duâ ve tevbeleri kabul edip icâbet eden tek merci olan Rabbimiz yapılan duâ ve isteklerin güzergahının kendisine çevrilmesini isteyerek ‘El-Mucîb’ isminin tecelli etmesini ister. Duâ eden bir kul ellerini açtığı anda kendisinin aciz ve Rabbine muhtaç; Rabbinin de yüceler yücesi ‘El-Mucîb’ olduğunu, o anda kendisini gördüğünü ve işittiğini ispatlamış olur.
Madem Allah azze ve celle ‘El-Mucîb’ olduğunu söylüyor; işte o zaman eller havaya/duâya!
46) EL-VÂSİ’
El-Vâsi’: Geniş; Bütün sıfatları sonsuz ve sınırsız olan, geniş rahmeti ile bütün varlıkları kuşatan. “...Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Onu sakınanlara, zekâtı verenlere, bir de âyetlerimize iman edenlere işte onlara yazacağım.”2691; “Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise ‘güçlü ve onurlu,’ Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir.” 2692
Allah’ın genişliği tüm evreni kuşatmıştır. Yokluktan varlığı yaratan Allah mekâna bağımlı değildir, tüm mekânların üstündedir. Çünkü mekânı da yaratan O’dur. Allah’ın göklerde olduğu zannı birçok toplumda inanılan bir konudur; bu toplumlarda en büyük gücün göklerde olduğuna inanılır. Allah’a duâ ettiklerinde insanlar, yüzlerini göğe çevirerek bâtıl bir tutum içine girerler. Gerçekte ise; “Doğu da Allah’ındır, batı da. Her nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (kıblesi) orasıdır. Şüphesiz ki Allah, kuşatandır, bilendir.” 2693
Oysa Allah, Kuran’da ‘göklerin ve yerin Rabbi’ olduğunu bizlere bildirir. Bütün genişliğe sahip olanın da kendisi olduğunu söyler. Allah her yere istiva etmiştir. Allah’ın mülkü geniştir. Nimetleri tükenmez, rahmetinin sınırı yoktur, bağışlaması da çok geniş olandır. Kullarının tüm ihtiyaçlarını onlar hiçbir şey yapmadan karşılayan Allah’ın rahmeti ve merhameti tüm insanlığa yeter.
‘Vâsi’ sıfatı özellikle mü’minler üzerinde çok yoğun olarak tecelli eder. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Allah’ın rahmeti ve merhameti son derece geniştir. İnanan kullarını rahmetiyle sarıp kuşatmıştır ve dünyada onları tüm düşmanlardan korur. Örneğin insanlardan bazıları dine zarar verebilmek kastıyla mü’minlere gelecek nimetleri engellemeye, onlara zorluk çıkarmaya çalışırlar. Veya münâfıklar, “... Allah’ın Resûlü yanında bulunanlara hiçbir infakda (harcamada) bulunmayın, sonunda dağılıp gitsinler...”2694 diyerek sözde iman edenlera zarar verebileceklerini zannederler. Oysa ki münâfıkların göz ardı ettiği bir gerçek vardır: Allah, dilediği kulunu geniş rahmet hazinesinden zengin kılar. Çünkü göklerin ve yerin hazineleri O’nundur.
2691] 7/A’râf, 156
2692] 5/Mâide, 54
2693] 2/Bakara, 115
2694] 63/Münâfikun, 7
- 600 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ve sizin dininize uyanlardan başkasına inanıp güvenmeyin. De ki: ‘Şüphesiz doğru yol Allah’ın dosdoğru yoludur. Size verilenin bir benzeri birine (Muhammed aleyhisselâm’a) veriliyor ya da Rabbinizin katında onlar (Müslümanlar) size karşı deliller getiriyorlar, diye mi (bu telâşınız?)’ De ki: ‘Şüphesiz ‘lutuf ve ihsan (fazl)’ Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah (rahmeti) geniş olandır, bilendir.” 2695
Yüce Allah Vâsi’dir. O’nun ilmi, kudreti, rahmeti, bağışlaması ve ikramı hesapsızdır. Hükmü tüm varlığı kapsamıştır. Her şeye gücü yeter ve ilminden bir zerre bile gizlenemez. Rahmeti geniş olduğu gibi zâlimleri ve facirleri kahretmesi de şiddetlidir.
47) EL-HAKÎM
Hikmet sahibi, Allah’ın isimlerinden biri. Arapça Ha-ke-me fiilinden türemiştir. Bu fiil, kötülüğe engel olmak, sağlam kılmak gibi anlamlara gelir. Hüküm, hikmet, hâkim, hakem gibi kelimelerle, hâkimlerin hâkimi (ahkâmü’l-hâkimîn);2696 hükmedenlerin en hayırlısı (hayru’l-hâkimîn); el-Hakîm2697 ve el-Hakem kelimeleri de ha-ke-me fiilinden türemiştir. Kur’ân’ın pekçok âyetinin sonunda kullanılan el-Hakîm ve diğer türevleri Alîyy, Tevvâb, Vâsi’, Azîz, Alîm isimleriyle birlikte yanyana geçmektedir.
Yüce Allah yegâne hüküm ve hikmet sahibidir: “Kulları üzerine hikmeti gereğince galebe ve tasarruf sahibidir, tedbirinde yegâne hüküm ve hikmet sahibidir ve kullarının gizli hallerinden haberdardır.”2698 Hikmet, her şeyde doğruyu bulma ve lâyık olduğu yere koymak demektir. Buna göre Hakîm, doğruyu bulan, her şeyi lâyık olduğu yere koyan, anlamına gelir. Allah’ın bütün fiilleri bir hikmete, bir sebebe bağlı olarak tecelli etmekte, insanın âciz kavrayışı bunu idrak edememektedir; her şeyi bilen Allah’ın emir ve yasakları hep bir hikmete bağlıdır.
el-Hakîm vasfının, Kur’ân’da daha çok el-Alîm vasfıyla birlikte kullanılması insan zihnine hemen şunu hatırlatmaktadır: Allah, kayıt, sınır tanımayan bilgisi sayesinde insan için neyin yararlı, neyin zararlı olduğunu bilir. O halde iman edenlera neyi emrediyorsa onların yararına, onları nelerden sakındırıyorsa, o şeyler onların zararınadır.
Allah’ın emir ve yasakları bir hikmete dayalı olduğu gibi bütün yaptıkları muhkemdir, sağlamdır: “Dağları görürsün de onları (yerlerinde) donmuş sanırsın, oysa onlar bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. Bu, her şeyi gâyet iyi (muhkem) yapan Allah’ın yapısıdır. Doğrusu O, yaptıklarınızı haber almaktadır.”2699 el-Hakîm’i, Gazzâli şöyle tarif etmiştir: “En iyi tarafı, en üstün bir ilimle bilen” 2700
El-Hakîm: Hüküm ve hikmet sahibi, her şeyi olduğu gibi bilen, gerekeni en güzel ve en faydalı şekilde yapan. “...Kullarının üstünde kaahir (galip) O’dur. Hikmet
2695] 3/Âl-i İmran, 73
2696] 95/Tîn, 8
2697] 35/Fâtır, 2; 34/Sebe’, 1; 11/Hûd, 1; 10/Yûnus, 1; 49/Hucurât, 8
2698] 6/En’âm, 18
2699] 27/Neml, 88
2700] Gazâli, el-Maksad, s. 86
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 601 -
sahibi, her şeyden haberdar olan O’dur.” 2701
Yarattığı her şeye hâkim olan Allah Teâlâ vermiş olduğu hükümlerde de hikmet sahibidir. Allah’ın emir ve yasaklarındaki hikmetler hep insanoğlunun hayrınadır. Hiçbir emir ve yasak insan fıtratına ters düşmez. Dedikodu, gıybet, hırsızlık ve zina haramdır der; biraz düşünüldüğünde bu hükmün tamamen insanın faydasına olduğu görülür.
Allah’ın ‘El-Hakîm’ isminin tecellisini tüm kanunlarında ve tabiattaki adâletinde görmek mümkün.
48) EL-VEDÛD
El-Vedûd: Mahlûkatını seven ve onların hayrını isteyen, iyi kullarını seven, onları rahmet ve rızasına erdiren; sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya tek lâyık olan. “O çok bağışlayan ve çok sevendir.” 2702
Allah insanları kendisine kulluk etsinler diye yaratmıştır. Fakat buna rağmen kimisi Rabbini inkâr eder, kimisi ise ölene kadar içten bir samimiyetle O’na sadık kalır. Allah, işte kendisine vefâ gösteren kullarına çok yakındır, duâ ettikleri zaman onları işitir ve icâbet eder, bir zorlukla karşılaştıklarında daima onların yanındadır çünkü onları çok sever. Onları, hayatlarının her döneminde yardımıyla destekler. Bir insanın dünya hayatında kazanabileceği yegâne güç olan Allah’ın dostluğu, bunu kazanabilmiş olan kişiye büyük bir onur kazandırır. Allah’ın sevdiği kulları son derece şerefli ve seçkin bir yaşantı sürdürürler. Böyle insanlar her zaman hayranlık ve takdir kazanabilecek üstün bir ahlâka sahip olurlar.
Allah sevgili kullarını kendi rahmeti içine sokar, onların cennete girmelerine izin verir. Peygamberler ve sâlih mü’minler Allah’ın sevgisini kazanmış çok değerli insanlardır. Onlar da Allah’ı çok severler ve yalnızca O’nun hoşnutluğunu kazanmak için yaşamlarının sürdürürler. Şüphesiz Allah’ın bir insanı sevmesi ve onu dost edinmesi insana verilebilecek en büyük nimettir.
“Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tevbe edin. Gerçekten benim Rabbim, merhamet edendir, sevendir.”2703 Allah Teâlâ; koymuş olduğu sınırların dışına çıkanlar ‘tevbe etmeyen günahkarlar, facirler, kâfirler, müşrikler ve münafiklar’ dışında tüm yarattıklarını sever. Hele de peygamberini adım adım izleyen kullarını bir başka sever...
‘El-Vedûd’ isminin tecellisini; Sadece Allah’a tevekkül ettiğinizde,2704 Sabrettiğinizde,2705 Günahlardan korunduğunuzda,2706 İyilikte bulunduğunuzda2707 ve Güzel davrandığınızın2708 her saniyesinde görmek mümkün.
2701] 6/En’âm, 18
2702] 85/Burûc, 14
2703] 11/Hûd, 90
2704] 3/Âl-i İmran, 159
2705] 3/Âl-i İmran, 146
2706] 9/Tevbe, 4
2707] 2/Bakara, 195
2708] 3/Âl-i İmran, 134
- 602 -
KUR’AN KAVRAMLARI
49) EL-MECÎD
El-Mecid: Şânı yüce ve kadri büyük ve yüksek olan. “(Allah) yüce arşın sahibidir; mecid’dir (pek yücedir)...” 2709
Allah’ın şânı tüm kâinatta kendini apaçık delillerle göstermektedir. O’nun şânının yüceliğini tanımayan hiçbir insan yoktur. O’nu inkâr edenler, “inanmıyoruz” diyenler bile O’nun yarattıklarına şâhit oldukları için aslında gücünü ve şânını tanıyıp bilirler. Ancak içlerindeki büyüklenme arzusu sebebiyle inkâr ederler.
Allah’ın kâinatta yarattığı muhteşem güzellikler de, kusursuz sistemler de O’nun şânına yaraşır şekildedir. Gökyüzünde tonlarca ağırlığında su taşıyan bulutlar, milyonlarca ışık yılı uzaklıkta bulunan yıldızlar, büyük bir gürültüyle ve inanılmaz bir güçle akan şelaleler, uçsuz bucaksız genişlikteki okyanuslar, zirvesi karlarla kaplı olan binlerce metre yükseklikteki dağlar, içinde birbirinden değişik renkte ve seste sayısız canlı türleri barındıran ormanlar, O’nun yarattığı güzelliklerden yalnızca birkaç tanesidir. Birkaç saniyede bir şehri yerle bir eden deprem, bir anda patlayarak binlerce derecelik ısıdaki lavlarını boşaltan bir volkan, her şeyi önüne katıp götüren sel, düştüğü anda isabet ettiği yere ölüm getiren yıldırım, her şeyi yıkıp geçen bir tayfun yalnızca O’nun gücünün göstergeleridir. Allah hepsini şânına yaraşır şekilde yaratmıştır. Onun yarattıkları ise kendilerine bu azaplardan herhangi biri dokunduğunda bir daha kalkmamak üzere oldukları yere çöküverirler.
Sayılanlar ve burada daha sayılamayan milyonlarca örnek yalnızca Allah’ın şânının büyüklüğünün evrendeki delilleridir. Âhirette görülecek olanlar ise bunların çok üstünde olacaktır...
“Elbette, Rabbimizin şânı yücedir. O, ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk.”2710 “Dediler ki: ‘Allah’ın emrine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir, ey ev halkı şüphesiz O, övülmeye lâyık olandır, Mecid’tir.” 2711
Allah Teâlâ yarattıklarıyla, onları rahmeti ile kuşatmasıyla, dilediğine bolca rızıklar vermesiyle, hiçbir gücün karşısında duramamasıyla yücedir. Yani ‘Mecid’’dir.
50) EL-BÂİS
Allah’ın güzel isimlerinden biri. Kulları ölümlerinden sonra dirilten, ölüleri diriltip kabirlerinden çıkaran veya ümmetlere peygamberler gönderen anlamında. Allahu Teâlâ insanları ölüp toprak olduktan sonra dirilterek kabirlerinden kaldıracak “Arasat” denilen çok geniş, dümdüz, ağaçtan ve binadan tamamiyle boş bir yere çıkaracaktır. Âhiret günü yahut Kıyâmet günü denilen ve Kur’an-ı Kerîm’ de daha başka adları olan bu gün iman esaslarından biridir ve Ve’lba’sü
2709] 85/Burûc, 15
2710] 72/Cin, 3
2711] 11/Hûd, 73
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 603 -
ba’del-mevt: (Öldükten sonra dirilme) diye adlandırılır.
“(Habibim) de ki: “Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her yaratmayı hakkıyle bilendir.”2712 Allah Teâlâ, mahlûkatını yok ettikten sonra tekrar diriltmeye kadirdir. “O, mahlûku ilkin yaratıp sonra onu (ö!dürdükten ve tekrar dirilttikten sonra) iade edecek olandır ki, bu, O’na göre pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O’nun. O, yegâne galip, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.” 2713
Baas, yeniden diriltme ve din gününde amellerin karşılığını vermek içindir. Dünya imtihan; âhiret, sonuç günüdür. 2714
“Nasıl oluyor da Allah’ı inkâr ediyorsunuz? Oysa ölü iken sizi O diriltti; sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir ve sonra O’na döndürüleceksiniz.” 2715
Şüphesiz yeryüzünde şu ana kadar yaşayan ve bundan sonra da yaşayacak olan tüm insanlar ölümlüdür. Herkes bir gün ölür ve mezara konulur. Ancak bu apaçık gerçeğe rağmen insanların büyük bir çoğunluğu öleceği ve mezara konulduktan sonra tekrar diriltileceği gerçeğini pek fazla düşünmez. Hatta Kuran’ın bize bildirdiğine göre birçok insan, ölüp mezara konduktan sonra tekrar diriltilebileceğine pek ihtimal de vermeyerek şöyle der: “Derler ki: ‘Biz çukurda iken, gerçekten biz mi yeniden (diriltilip) döndürüleceğiz? Biz çürüyüp dağılmış kemikler olduğumuz zaman mı?” 2716
Kuran’da insanların büyük bir yanılgı ile sordukları bu soruya gereken cevap da en açık şekilde verilmiştir: “Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi; dedi ki: ‘Çürümüş bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?’ De ki: ‘Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir.” 2717
Yukarıdaki âyetlerde de bildirildiği gibi Allah tüm insanları ilk defa yaratıp-inşa edendir. Gelmiş geçmiş tüm insanları birbirlerinden farklı özelliklerle donatmıştır. Öyle ki bugün bilindiği gibi her insanın parmak ucuna kadar birçok özelliği diğer insanlardan farklıdır. Kuşkusuz onları ilk defa yaratmış olan Allah ikinci kere ve hatta sayısız kereler aynı şekilde yaratmaya güç yetirir. Nitekim Allah bunun delillerini bizlere yeryüzünün diriltilişinde göstermektedir.
Çevremize baktığımızda her sonbahar tüm doğanın bir nevi ‘ölüm’ yaşadığına şâhit oluruz. Bu ‘ölüm’ bütün bir kış mevsimi boyunca da sürer. Ancak ilkbahar geldiğinde ağaçların kupkuru olmuş dallarında yeniden rengarenk çiçeklerin, yemyeşil yaprakların çıktığını görürüz; tüm doğanın canlanarak yeşillendiğini farkederiz. Üstelik bu ‘ölümden sonra diriliş’ binlerce senedir hiç aksaklık göstermeden devam eder. İşte insanın ölümünden sonra dirilişi de Allah için bu derece kolaydır. İnsanlar diriltilişi ile doğanın diriltilişi arasındaki bu benzerliğe Allah âyetlerinde şöyle dikkat çekmiştir:
“O ölüden diriyi çıkarır ve diriden ölüyü çıkarır, ölümünden sonra da yeri diriltir. İşte
2712] 36/Yâsin, 79
2713] 30/Rûm, 27
2714] Şâmil İslâm Ansiklopedisi: 1/204. M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 2/298
2715] 2/Bakara, 28
2716] 79/Nâziât, 10-11
2717] 36/Yâsin, 78-79
- 604 -
KUR’AN KAVRAMLARI
siz de böyle çıkarılacaksınız.”2718; “Şimdi Allah’ın rahmetinin eserlerine bak; ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltmektedir? Şüphesiz O, ölüleri de gerçekten diriltecektir. O, her şeye güç yetirendir.” 2719
Allah’ın ‘Bâis’ sıfatının bir başka anlamı da ‘peygamber gönderen’dir. Allah insanlara uyarıcı-korkutucular, müjde vericiler olarak elçiler göndermiş ve onları doğru yola dâvet etmiştir. Elçilerinden kimine insanları karanlıktan aydınlığa çıkaracak kitaplar vahyetmiştir. Kuşkusuz bu, Allah’ın insanlara büyük bir lütfudur.
“İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak kitaplar indirdi...” 2720
“Andolsun ki Allah, mü’minlere, içlerinde kendilerinden onlara bir peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur. (Ki O) Onlara âyetlerini okuyor, onları arındırıyor ve onlara Kitabı ve hikmeti öğretiyor. Ondan önce ise onlar apaçık bir sapıklık içindeydiler.” 2721
“Kıyâmet saati mutlaka gelecektir. Bunda şüphe yoktur. Şüphesiz Allah kabirdekileri tekrar diriltecektir.”2722 El-Bâis: Kıyâmetten sonra ölüleri tekrar dirilten, peygamber gönderen; ölü kalpleri hidâyetle dirilten. Allah Teâlâ’nın ‘El-Bâis’ ismi her iki alemde de tecelli eder.
Câhil insanlar ölü kalplerdir. Rabbimiz katında yürüyen birer cesettirler. Rabbim işte o ölü ruhların hayat bulması için peygamberler göndererek kalplerin üstündeki karartıları silmek ister. Haliyle de hidâyete eren her kul üzerinde ‘El-Bâis’ ismi tecelli etmiş olur. Rûhu bedeninden çekilen her kul tekrar diriltilecektir. Bir damla meniden insan yaratan Allah Teâlâ tekrar diriltmeye gücü yeter.
Allah’ın ‘El-Bâis’ ismini tabiatta da görmek mümkün. Hele de kış ve bahar aylarında.... Sarı ve yeşil yapraklar....
51) EŞ-ŞEHÎD
eş-Şehîd: Şâhit olan; Bilinenin ve bilinmeyenin şâhidi; Her zaman ve her yerde hazır ve nâzır olan. “...Allah her şeye şâhit olandır.”2723; “... Şüphesiz Allah, üzerinizde tam bir gözetleyicidir.”2724; “De ki: “Benimle aranızda şâhid olarak Allah yeter; kuşkusuz O, kullarından gerçeğiyle haberdardır, görendir.” 2725
Allah ezelî ve ebedîdir. Mutlak olan tek varlıktır. Zamana ve mekâna bağımlı değildir. Bu nedenle geçmiş ve gelecek kavramları Allah katında birdir. Allah geçmişte olan bütün olayları da gelecekte olacak olanları da bilir. Kâinatın ilk yaratıldığı andan itibaren, yok olacağı kıyâmet gününe kadarki son ana kadar her şeye şâhit olandır. Yaşanan her olayı, yapılan her konuşmayı bilir. Allah katında
2718] 30/Rûm, 19
2719] 30/Rûm, 50
2720] 2/Bakara, 213
2721] 3/Âl-i İmran, 164
2722] 22/Hac, 7
2723] 4/Nisâ, 33
2724] 4/Nisâ, 1
2725] 17/İsrâ, 96
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 605 -
gizli olan hiçbir şey yoktur. O’nun için gündüzün aydınlığı da gecenin karanlığı da birdir. Allah ‘gecenin örtüsü’ altında gizlenenlerin, biraraya gelerek fısıldaşanların bütün konuşmalarına da şâhittir. Câhil olan insan gece karanlığının günahlarını gizleyeceğine, hiç kimse tarafından görülmeyeceğine ve bilinmeyeceğine inanır. Oysa Allah insana her an, her yerde şâhittir. Tek başınayken de milyarlarca insanın arasındayken de insanın durumu Allah katında aynıdır. Kuran’da bu durum aşağıdaki âyetle belirtilmiştir: “Allah’ın göklerde ve yerde olanların tümünü gerçekten bilmekte olduğunu görmüyor musun? (Kendi aralarında gizli toplantılar düzenleyip) Fısıldaşmakta olan üç kişiden dördüncüleri mutlaka O’dur; beşin altıncısı da mutlaka O’dur. Bundan az veya çok olsun, her nerede olsalar mutlaka O, kendileriyle beraberdir. Sonra yaptıklarını kıyâmet günü kendilerine haber verecektir. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir.” 2726
Allah tüm insanların her an, her saniye kalplerindeki niyete, akıllarından geçen her düşünceye şâhit olandır. Dünyada insanların yaşadıkları her olaya şâhit olan Allah hesap gününde onlara yapmakta olduklarının tam karşılığını, eksiksizce verecektir. Allah’ın kendisini görmeyeceğini, konuşmalarını duymayacağını zannedenler ve gizli günahlarının karşılarına hiçbir zaman çıkmayacağını düşünenler kıyâmet gününde ne kadar yanıldıklarını anlayacaklardır. Zira Allah bir insanın doğduğu andan son nefesini verdiği ölüm anına kadar yaşadığı her olaya tüm ayrıntıları ile şâhit olmuştur. “Allah, hepsini dirilteceği gün, onlara neler yaptıklarını haber verecektir. Allah, onları (yaptıklarıyla bir bir) saymıştır; onlar ise onu unutmuşlardır. Allah, her şeye şâhid olandır.”2727 âyetiyle bildirdiği gibi de, insanın işlediği her şey âhirette tam karşılığını görecektir.
“Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur’an’dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, biz sizin üzerinizde şâhidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın.”2728; “Fakat Allah, sana indirdiğiyle şâhidlik eder ki, O, bunu kendi ilmiyle indirmiştir. Melekler de şâhittirler. Şâhid olarak Allah yeter.”2729; “Onlara vaadettiğimiz (azabın) bir kısmını sana gösteririz veya senin hayatına son veririz (de görmen âhirete kalır.) Onların dönüşleri bizedir, sonra Allah işlediklerine şâhiddir.”2730; “Biz âyetlerimizi hem afakta, hem kendi nefislerinde onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Her şeyin üzerinde Rabbinin şâhid olması yetmez mi?” 2731
Her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilen, tüm tartışmalara, haksızlıklara, zulümlere ve yapılan mahkemelere şâhit olan Allah Teâlâ kimin haklı kimin haksız olduğunu öteki alemde bildirecektir. Akıllı bir ruh; her an Allah (c.c.) tarafından gözetlendiğini düşünüp gerekli toparlanmaları yapar.
2726] 58/Mücâdele, 7
2727] 58/Mücâdele, 6
2728] 10/Yûnus, 61
2729] 4/Nisâ, 166
2730] 10/Yûnus, 46
2731] 41/Fussilet, 53
- 606 -
KUR’AN KAVRAMLARI
52) EL-HAKK
El-Hakk: Varlığı hiç değişmeden duran. “İşte böyle; şüphesiz Allah, O, Hak olandır ve şüphesiz O’nun dışında taptıkları (tanrılar) ise, bâtıldır. Şüphesiz Allah, yücedir, büyüktür.” 2732
Zaman ve mekân, canlı-cansız her şey gibi ‘yaratılmış’ kavramlardır. Zaman ve mekânın hiç olmadığı bir anda yoktan bir madde alemi yaratılmış ve bu alem içinde zaman-mekân kavramları oluşmuştur. Şöyle ki, zaman içinde geriye gittiğimizde bir sınırla karşılaşırız ve bu sınırın gerisine asla geçemeyiz. Bir olay için kullanabileceğimiz en eski ifâde, ‘evrenin yaratılış anı’dır. Hatta bugün bilim çevrelerinde tespit edilen sınır, kâinatın yaratılma ânından itibaren 10-43 saniyedir. Bu zaman diliminden öncesi için ne zaman ne de mekân tanımlanamamaktadır.
Bu noktada karşımıza zamanın ve mekânın olmadığı bir boyut çıkar. İnsanın sınırlı olduğu bu iki kavram belirli bir anda ‘yaratılmış’ olduklarına göre, bu ‘yaratılış’tan önce bir zamansızlık ve mekânsızlık mevcuttu. İşte bizlerin asla dışına çıkamadığımız bu kavramları yaratan onların tamamen dışında olan Allah’tır. Allah zamandan ve mekândan münezzehtir ve dolayısıyla varlığı her zaman mevcuttur. Asla değişmez. Tek gerçek varlık O’dur, O’nun Zatı dışında her şey ancak O’nun ‘ol’ demesiyle var olmuştur. Allah’ın Zatı dışında her şey ölümlüdür ve yok olucudur. Kuran’da da bildirildiği gibi Hak olan yalnızca O’dur.
“Hak olan, biricik hükümdar olan Allah yücedir. Onun vahyi sana gelip tamamlanmadan evvel, Kur’an’ı (okumada) acele etme ve de ki: ‘Rabbim, ilmimi arttır.”2733; “İşte böyle; şüphesiz Allah, hakkın kendisidir ve şüphesiz ölüleri diriltir ve gerçekten her şeye güç yetirendir.”2734; “İşte burada (bu durumda) velâyet (yardımcılık, dostluk) hak olan Allah’a aittir. O, sevap bakımından hayırlı, sonuç bakımından hayırlıdır.” 2735
Hak: Kur’ân-ı Kerim, yakîn, sâbit ve şüphe olmayan şey demektir. Hüküm, fasıl ve kaza olunmuş iş, adâlet, İslâm, mal, mülk, vâcip, sâdık, lâyık, yaraşır, şans ve hisse. Çoğulu; hukuk ve hıkâk’tır. hakkın, bu çeşitli anlamları, “kesin olarak sâbit olma ve gerekli olma (sübût ve vücûb) “kavramında toplanır. Kur’ân-ı Kerim’de Hakk kelimesi ve türevleri 285 kadar âyette geçer
“Allah’ın hak/apaçık gerçek olduğunu anlayacaklardır.”2736 El-Hakk: Fiilen var olan, mevcûdiyet ve uluhiyyeti gerçek olan. Allah Teâlâ fiilen vardır. Fakat dünyadaki hiçbir göz bu dünyada iken O’nu göremez. Sadece isim ve sıfatlarının tecellisini tefekkür ederek tanımaya çalışır, o kadar.
Allah Teâlâ cennetteki kullarına görünecektir
2732] 31/Lokman, 30
2733] 20/Tâhâ, 114
2734] 22/Hacc, 6
2735] 18/Kehf, 44
2736] 24/Nûr, 25
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 607 -
53) EL-VEKÎL
İşlerini kendisine bırakanların işini düzeltip, onların yapabileceğinden daha iyisini temin eden. “Tamam, kabul!’ derler. Ama yanından çıktıkları zaman, onlardan bir grup, karanlıklarda senin söylediğinin tersini kurarlar. Allah, karanlıklarda kurduklarını yazıyor. Sen de onlardan yüz çevir ve Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.” 2737
Allah iman sahibi olan, samimi kullarına karşılaştıkları her türlü durum ve şartta kendisine güvenmelerini söyler. Nitekim tüm peygamberler Allah’ın dinini anlatırken, birçok zorlukla karşılaşmış, hitap ettikleri topluluklar çoğu zaman onlara düşmanlıkla karşı çıkmışlardır. Buna rağmen hiçbir elçi en ufak bir korkuya ve ümitsizliğe kapılmamış, Allah’ın birliğini anlatma konusundaki kararlı tutumlarını asla bırakmamışlardır. Allah’ın elçilerinin çok önemli bir özelliği vardır: Hep Allah’ı vekil edinmişler, yalnızca O’nun hoşnutluğunu gözettiklerinden kimsenin takdiri peşinde koşmamışlardır.
Allah dinine yardım edenlere yardım edeceğini Kuran’da bize bildirmiştir. Elbetteki mü’minlerin karşısında onlara karşı mücadele eden, şeytanı izleyen topluluklar daima olur. Bu topluluklar mü’minleri engellemek için geniş kapsamlı planlar kurabilirler. İncitici sözler ve iftiralarla mü’minleri moral olarak çökertmeye çalışırlar. Ama hiçbir zaman istedikleri olmaz. Onların güvendiği şeyler Allah’ın gücü ve sonsuz aklı yanında kuru ve boş güçlerdir. Allah kurdukları her planı en ince detayına kadar bilen ve görendir. Onlara karşı asıl planı kuracak olan O’dur. Allah kendisini dost edinmiş, sabırlı ve kararlı mü’minlere yalnızca Rablerine güvendikleri için yardım eder. Olabilecek en güzel sonuçla mü’minleri başarıya kavuşturur. Bu son derece metafizik, asla inkârcıların anlayamayacakları ve sahip olamayacakları büyük bir güçtür. Mütevekkil mü’minler bu sayede maddi ve manevi yönden büyük bir kuvvet kazanmış olurlar. Allah Kuran’da yalnızca kendisine yönelen kullarının kazandığı güçle ilgili şu misali vermiştir: “Kim ihsanda bulunan (biri) olarak yüzünü (kendini) Allah’a teslim ederse, artık gerçekten o kopmayan bir kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin sonu Allah’a varır.”2738; “Onlar, kendilerine insanlar: ‘Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun!’ dedikleri halde imanları artanlar ve: ‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir’ diyenlerdir.” 2739
Allah’ı vekil edinmelerinin karşılığı ise her zamanki gibi zafer olmuştur. “Bundan dolayı, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan bir bolluk (fazl) ve Allah’tan bir nimetle geri döndüler. Onlar, Allah’ın rızâsına uydular. Allah, büyük fazl (ve ihsan) sahibidir.”2740; “(Allah,) Doğunun ve batının Rabbidir. O’ndan başka ilâh yoktur. Şu halde (yalnızca) O’nu vekil tut.”2741; “De ki: ‘Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isâbet etmez. O bizim mevlâmızdır. Ve mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler.” 2742
2737] 4/Nisâ, 81
2738] 31/Lokman, 22
2739] 3/Âl-i İmran, 173
2740] 3/Âl-i İmran, 174
2741] 73/Müzzemmil, 9
2742] 9/Tevbe, 51
- 608 -
KUR’AN KAVRAMLARI
54) EL-KAVÎ
el-Kavî: Pek güçlü. “Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin gidiş tarzı gibi Allah’ın âyetlerini inkâr ettiler de, Allah da onları günahlarından dolayı yakalayıverdi. Şüphesiz, Allah, en büyük kuvvet sahibidir, sonuçlandırması pek şiddetlidir.” 2743
Tarih boyunca Allah çeşitli kavimlere elçiler göndermiş, onlar vasıtasıyla insanlara kendi isteklerini bildirmiştir. Her elçi yeryüzüne geldiğinde tek ilâhın Allah olduğunu, yalnızca O’ndan korkup sakınmak ve O’nun emirlerini yerine getirmek gerektiğini tebliğ etmiştir. Ancak “Çünkü gerçekten onlar, Rasulleri kendilerine apaçık belgeler getirirdi; fakat onlar inkâr ederlerdi. Bu yüzden Allah, onları (azabla) yakalayıverdi. Şüphesiz O, kuvvetli olandır, cezalandırması şiddetlidir.”2744 âyetinde bildirildiği üzere, kavimlerin çoğu inkâra sapmış, elçileri yalanlamış ve Allah’ın azâbını hak etmiştir.
Allah’ın gönderdiği elçiyi inkâr eden, ona mümkün olduğu kadar zorluk çıkaran, sıkıntı vermeye çalışan inkârcılar, Allah’ın azabını görünceye kadar bu tutumlarından vazgeçmemişlerdir. Onlar, yeryüzünde iktidar, güç ve servet sahibi olduklarını düşündükleri için kendilerini haklı görmüş, büyüklenmekten vazgeçmemişlerdir. Oysa unuttukları çok önemli bir gerçek vardır: Allah, en büyük güç sahibidir.
Bu önemli gerçeği kavrayamayan inkârcılar, asla erişemeyecekleri bir büyüklük hevesi içerisinde olmuşlardır. Allah’ın dilediğinde tek bir fırtınayla tüm mallarını yok edebileceğini, şiddetli bir yağmurla ekinlerini helak edebileceğini, hastalığa sebep olan bir mikropla sayıca çok gördükleri yakınlarını öldürebileceğini ve daha bunun gibi ellerindeki tüm gücü, serveti yok edebilecek sayısız sebebi göz ardı etmişlerdir. Sonuç olarak yeryüzünde de, ölümden sonra âhirette de Allah’ın azabı ile yüzyüze gelmişlerdir. Allah inkârcılara Kuran’da şöyle seslenmektedir:
“İnsanlar içinde, Allah’tan başkasını endâd/eş ve ortak tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi.”2745; “Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, azizdir.”2746; “Allah, inkâr edenleri kin ve öfkeleriyle geri çevirdi, onlar hiçbir hayra varamadılar. Savaşta Allah (yardımcı ve zafer nasib edici olarak) mü’minlere yetti. Allah çok güçlüdür, üstün ve gâlib olandır.” 2747
2743] 8/Enfâl, 52
2744] 40/Mü’min, 22
2745] 2/Bakara, 165
2746] 22/Hac, 74
2747] 33/Ahzâb, 25
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 609 -
55) EL-METÎN
el-Metîn: Çok sağlam. “Hiç şüphesiz, rızık veren O, metîn kuvvet sahibi olan Allah’tır.” 2748
İnkarcıların en çok yanılgıya düştükleri konu Allah’ın varlığı değil, Allah’ın sıfatlarıdır. Kimisi Allah’ın her şeyi en başta yaratıp bıraktığını, daha sonra olayların kendi başına gelişip devam ettiğini, kimisi Allah’ın insanı yarattığını fakat insanı kendine bıraktığını savunur. Sonuçta imansızlığın temelinde Allah’ın varlığını reddetme değil, “Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler...”2749 âyetinde de belirtildiği gibi, Allah’ı gereği gibi takdir edememe sorunu yatar. Ne var ki, dünya hayatında her türlü delili görmelerine rağmen Allah’ın kudretini takdir edemeyen insanların Allah’ın kuvvetini asla inkâr edemeyecekleri öyle bir gün gelecektir ki, o gün Allah’ın azametini, kudretini çok büyük bir şiddetle hissedeceklerdir. Allah’ın kuvvetiyle yeryüzündeki en sağlam yapılar olan o heybetli, sarsılmaz dağlar yerlerinden oynatılıp yürütülür, köklerinden savrulur, paramparça edilirler.
“Artık sur’a tek bir üfürülüşle üfürüleceği; Yeryüzü ve dağlar yerlerinden oynatılıp kaldırılacağı, ardından tek bir çarpma ile birbirlerine çarpılıp parça parça olacağı zaman. İşte o gün, vâkıa (bir gerçek olan kıyâmet) artık vukubulmuştur (gerçekleşmiştir). Gök yarılıp çatlamıştır; artık o gün, ‘sarkmış zaafa uğramıştır.” 2750
O gün meydana gelecek yıkım Allah’ın şânına, kudretine yakışacak şekildedir. Dünyadaki en büyük kütle ve en büyük hayat kaynağı olan okyanuslar suyun kaynaması gibi kaynar, tutuşur. İnsanın bildiği, alıştığı ve sonsuza dek süreceğini sandığı bütün varlıklar ve düzenler temelinden bozulmaya uğrar, darmadağın olurlar. Milyonlarca yıldır alışılmış yer ve gök, onları inşa eden sonsuz güç tarafından paramparça edilir. Yine milyonlarca yıldır ışık saçan hayat kaynağı güneş köreltilerek gerçek bir sahibinin olduğu gözler önüne serilir. Böylelikle her şeyin üstündeki tek ve gerçek kuvvet sahibinin kim olduğu, yegâne hâkimiyetin ve gücün kime ait olduğu tüm açıklığıyla ortaya çıkar.
“Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyâmet günü yer, bütünüyle O’nun avucu (kabzası)ndadır; gökler de sağ eliyle dürülüp bükülmüştür. O, şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir.” 2751
56) EL-VELÎ
el-Velî: İyi kullarına dost. “Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkâr edenlerin velileri ise tağut’tur. Onları nurdan karanlıklara
2748] 51/Zâriyât, 58
2749] 22/Hac, 74
2750] 69/Haakka, 13-16
2751] 39/Zümer, 67
- 610 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır.” 2752
İnsanın hem dünyada hem de âhirette tek bir gerçek dostu vardır. Bu dost onu hiçbir zaman bırakıp gitmez, asla terk etmez, her zorlukta yanındadır ve ona yardımcıdır. Doğduğu günden öldüğü güne kadar daima onunla birliktedir. Onu düşmanlarına karşı korur. Onun için herkesten daha güvenilirdir, daima karşılıksız armağan edendir. Kuşkusuz bu dost Allah’tır. Allah mü’minlerin en çok güvendiği, en yakın dostudur. O kendisine inanan insanları her türlü eksiklikten ve hatadan arındırır, onlara çok seçkin bir yaşam ve âhirette de hiç tükenmeyecek olan mülkünü vaad eder.
İnsan hayatı boyunca gerçekten güveneceği, her durumda sıkıntısını giderebilecek güçte, zengin ve muktedir bir insan ya da bir güç arayışı içindedir. Fakat bunu ararken zâten kendisini yaratmış, yaşamını sürdürmesini sağlayan, büyük kuvvet sahibi, her şeyi yapmaya kadir olan Rabbini unutur. Kendisine kötülükten başka hiçbir katkısı olmayan, âhirette de cennette bir pay sahibi olmasını engelleyen şeytanı dost edinir. Oysa onlar birbirlerinin velisidirler. İşte bu, onun için sonun başlangıcıdır. Karanlık bir dünyanın girişidir. Allah’a iman eden, imanında da samimi olan insanlar ise artık içinde hiç mağlubiyeti olmayan şerefli ve hayırlı bir hayatın içine girerler. Çünkü Allah iman edenlera dinine ve sözlerine sadık oldukları sürece zafer nasip edecektir. Asıl büyük karşılığı ise âhirettte onlara verecektir. Allah iman edenlerın dünyada ve âhiretteki tek gerçek dostudur.
“Allah, sizin düşmanlarınızı daha iyi bilendir; bir veli (en güvenilir bir dost) olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah yeter.”2753; “O zaman sizden iki grup, neredeyse ‘çözülüp geri çekilmek’ istemişti. Oysa Allah onların (velisi) yardımcısıydı. Artık mü’minler, yalnızca Allah’a tevekkül etmelidir.”2754; “O’dur ki, onlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indirir ve rahmetini serip yayar. O veli’dir, Hamid’dir.” 2755
Velî: Dost, arkadaş, yardımcı, birinin işini üstlenen, yönetici, ermiş kişi demektir. Çoğulu evliyâ’dır. Velî kelimesi Kur’ân’da hem Allah hem de diğer varlıklar için kullanılır. Allah’ın esmâü’l-hüsnâsından biri de el-Veliy’dir. Kelime Allah için kullanıldığında dost, yardımcı, işleri yürüten anlamlarını belirtir. Allah’ın velilik niteliği çeşitli âyetlerde dile getirilir. Buna göre Allah, iman edenleri karanlıklardan aydınlığa çıkaran,2756 mülkünde, kudret ve yüceliğinde ortağı olmayan ve korumanın kaynağı olan,2757 rahmetini yayan, dostunu yücelten,2758 göklerin ve yerin yaratıcısı,2759 Kitab’ı indiren, barışseverleri kollayıp gözeten,2760 yalnız dünyada değil, ölümle bizi bırakıp gidenlerin ardından da bizi kucaklayan sonsuz vefâlı2761 bir velidir.
Kur’ân’da mü’minler için kullanıldığında ise iki anlama gelir. Bunlardan ilki,
2752] 2/Bakara, 257
2753] 4/Nisâ, 45
2754] 3/Âl-i İmran, 122
2755] 42/Şûrâ, 28
2756] 2/Bakara, 257
2757] 17/İsrâ, 111; 18/Kehf, 26
2758] 42/Şûrâ, 28
2759] 6/En’âm, 14
2760] 7/A’râf, 1967/A’râf, 196v
2761] 12/Yûsuf, 10112/Yûsuf, 10112/Yûsuf, 101
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 611 -
işlerini Allah’ın gördüğü, kendisine bırakmadığı kimse anlamıdır. “O sâlih kimselere velilik eder, işlerini yönetir”2762 âyetindeki velilik bu anlamdadır. Diğer anlam ise, Allah’a ibâdet ve taat işini üstlenen kimseyi dile getirir. Bu anlamda her mü’min ve müttaki insan velidir, bunlara korku yoktur, üzülmeyeceklerdir de.2763 Diğer bir âyette bu anlamdaki veli ayrıntılı biçimde açıklanır: “...Allah’a, âhiret gününe, meleklere, Kitab’a ve peygamberlere inandı; sevdiği malını yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlarsa, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan (köle ve esir)lere harcadı; namazı kıldı, zekatı verdi. Andlaşma yaptıkları zaman andlaşmalarını yerine getirenler; sıkıntı hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte doğru olanlar onlardır, müttakiler de onlardır.” 2764
Kur’ân’a göre velilik ve veli edinme, mü’minin ilişkilerinin yönünü belirler. Gerçek, değişmez ve mutlak veli Allah’tır.2765 Velilik yalnız Allah’a özgüdür.2766 Mü’minlerin velisi ancak Allah’tır.2767 Bu nedenle mü’minler Allah’ı veli edinmelidirler.2768 Mü’minlerin Allah’tan başka velileri de vardır. Bunlar melekler,2769 Allah Resûlü ve diğer mü’minlerdir.2770
Kur’ân, mü’minlerin kimleri veli edinmemeleri gerektiğini de açıklar. Örneğin, mü’minler şeytanı veli edinemezler. Onu veli edinen tam bir hüsrana gömülür.2771 Şeytanı veli edinenler, hesap gününde onun dışında bir dost bulamazlar.2772 Şeytanlar kâfirlerin velisidirler.2773 Şeytanlar, mü’minleri, gerçek veli olan Allah’tan uzak düşürmek için kendi evliyasına sürekli gizli direktifler verirler.2774 Öyleyse mü’minler şeytanı hayat sahnesinden silmelidirler.2775 Mü’minler küfre batan kişileri de veli edinemezler.2776 Edinirlerse, izzet yerine zillete düşerler.2777 Yahudiler ve Hristiyanlar da mü’minlerin veli edinemeyecekleri kimselerdir. Bunlar, mü’minlerin dinlerini eğlence ve alay konusu edinirler.2778 İmana karşı küfrü seviyorlarsa, mü’minler baba ve kardeşlerini bile veli edinemezler. 2779
57) EL-HAMÎD
el-Hamîd: Ancak kendisine şükredilen, bütün varlığın diliyle yegâne övülen.
2762] 7/A’râf, 196
2763] 10/Yûnus, 62-63
2764] 2/Bakara, 177
2765] 3/Âl-i İmran, 68; 42/Şûrâ, 9
2766] 18/Kehf, 44
2767] 5/Mâide, 55
2768] 42/Şûrâ, 6
2769] 41/Fussılet, 31
2770] 5/Mâide, 55
2771] 4/Nisâ, 119
2772] 16/Nahl, 63
2773] 7/A’râf, 27
2774] 6/En’âm, 121
2775] 4/Nisâ, 76
2776] 3/Âl-i İmrân, 28
2777] 4/Nisâ, 28
2778] 5/Mâide, 51
2779] 9/Tevbe, 23. Ahmet Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 6/337-338
- 612 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“O’dur ki, onlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indirir ve rahmetini serip yayar. O veli’dir, Hamid’dir.” 2780
Kâinatta yaşayan tüm bitkiler ve hayvanlar, Allah’ın yeryüzünde kendilerini yerleştirdiği şekilde yaşarlar. Böylelikle Allah’ı tesbih edip O’nu yüceltirler. Denizin dibinde yaşayan bir balık da, çölde yetişen bir kaktüs de büyük bir teslimiyetle yaşamını sürdürür. Allah’ın kendileri için takdir ettiği şekilde yaşamaları, O’nun kurduğu düzeni asla bozmamaları tüm canlıların Allah’ı tesbih ettiklerini gösterir. Gökyüzündeki ve yeryüzündeki her şey, tonlarca suyun biraraya getirilmesiyle oluşan denizler, binlerce metreye uzanan dağlar ve gökyüzünde sürüklenen bulutlar, ardarda gelen şimşek ve gökgürültüsü de Allah’ı tesbih edip yüceltirler. O’nun sonsuz ilmini ve gücünü insanlara gösterirler. Fakat iman etmeyenler onların bu tesbihlerini kavrayamazlar. Allah bu gerçeği bir âyetinde şu şekilde insanlara bildirir: “Yedi gök, yer ve bunların içindekiler O’nu tesbih eder; O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, ancak siz onların tesbihlerini kavramıyorsunuz. Şüphesiz O, hâlim olandır, bağışlayandır.” 2781
İnsanlardan da iman sahipleri Allah’ın üzerlerindeki nimetlerini, büyüklüğünü, yüceliğini kavrayarak O’nu tesbih eder, O’nu yüceltirler. Çünkü kendilerine verilen her türlü nimet karşılığında kendilerinden istenen yalnızca şükredici, hamd edici birer kul olmalarıdır.
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Andolsun, biz sizden önce Kitap verilenlere ve sizlere: ‘Allah’tan korkup sakının’ diye tavsiye ettik. Eğer inkâra saparsanız, şüphesiz, göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Allah, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, hamde lâyık olandır.” 2782
«Mûsâ demişti ki: ‘ğer siz ve yeryüzündekilerin tümü inkâr edecek olsanız bile şüphesiz Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, övülmüştür.» 2783
«Kendilerine ilim verilenler ise, Rabbinden sana indirilenin hakkın ta kendisi olduğunu ve üstün, güçlü, övülmeye lâyık olan (Allah)ın yoluna yöneltip ilettiğini görüyorlar.» 2784
58) EL-MUHSÎ
el-Muhsî: Sonsuz da olsa bir bir her şeyin sayısını bilen. “Andolsun, onların tümünü kuşatmış ve onları sayı olarak saymış bulunmaktadır.” 2785
“O yarattığını bilmez mi?”2786 âyetinde bildirildiği gibi, Allah kâinatta yarattığı her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilir, tüm canlılara hâkimdir. Çünkü onların herbirini renklerine, biçimlerine, görünüşlerine, özelliklerine kadar ince ince planlamış ve yaratmıştır. Yarattığı canlı varlıklarla cansızların sayısını da kesin olarak belirlemiştir. Kuşkusuz bu, insanoğlunun asla sahip olamayacağı, güç yetireme2780]
42/Şûrâ, 28
2781] 17/İsrâ, 44
2782] 4/Nisâ, 131
2783] 14/İbrâhim, 8
2784] 34/Sebe, 6
2785] 19/Meryem, 94
2786] 67/Mülk, 14
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 613 -
yeceği bir ilimdir ve yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.
Allah uzayın boşluğunda kaç tane gezegen ve kaç tane göktaşı olduğunu, yıldızların sayısını, atomun çekirdeğinin çevresinde dönen elektronların sayısını bilir. Dünyada bulunan ağaçların tümünde kaç yaprak olduğunu ve her yaprakta ne kadar atom bulunduğunu da bilir. Allah yerin içinde ve yüzeyinde kaç tane kum taneciğinin bulunduğunu, yağan yağmur damlalarını, dünyadaki tüm denizlerin dibinde yaşayan balıkların sayısını bilir. Yeryüzünde kaç milyar bitki ve hayvan çeşidinin olduğunun bilgisi de tam olarak yine kendisinde gizlidir. Yeryüzünde Hz. Adem’den beri yaşayan, şu anda yaşamakta olan ve kıyâmete kadar da yaşayacak olan insan sayısını da yalnızca O bilir...
Bunun dışında, insanların hayatları boyunca her yaptıkları her düşündükleri Allah tarafından eksiksizce sayılır ve din gününde kendilerine haber verilir. Yapılan her amel en küçük ayrıntılar bile eksik kalmaksızın ortaya getirilir. Allah bu gerçeği âyette şöyle haber verir: “Allah, hepsini dirilteceği gün, onlara neler yaptıklarını haber verecektir. Allah, onları (yaptıklarıyla bir bir) saymıştır; onlar ise onu unutmuşlardır. Allah, her şeye şâhid olandır.” 2787
59) EL-MÜBDÎ
El-Mübdî: Varlıkları daha önce bir misli ve benzeri olmaksızın ilk defa yaratan. “Yaratıkları ilkin yoktan var eden, sonra da onu tekrar iâde eden O’dur. Ve bu O’na göre daha kolaydır.” 2788
Varlıkların yaratılışı iki tarzdadır: Birisi ibdâ’, diğeri ise inşâ. İbdâ’, daha önce yapılmış bir başka şeyi taklit etmeden, bir şeyi ilk ve son olarak en mükemmel ve benzersiz şekilde yaratmak demektir. Ne güneş sistemi bir başka sistemden örnek alınarak yaratılmıştır, ne insan, ne de başka canlı. Bunların hepsinde mübdî’ ismi tecelli etmiştir.
Eşya, yokluk ve hiçlikten gelmiyorlar, belki ilim dâiresinden kudret dâiresine geçiyorlar. Zira yokluğa gitmeyen, yokluktan da gelmiyor demektir. Bu hikmet dersinin ışığında şöyle diyebiliriz: İlâhî ilimde mâhiyetleri ve bütün özellikleri tâyin edilen varlıkların, şu âlemde boy göstermeleri ibdâ’ iledir.
Her şeyin kendine has müstakil özellikleri vardır. Bu yönüyle her şey, bir eşi ve benzeri olmaksızın, ilk defa dünya yüzüne gelmektedir. Ve bu yaratılışta Mübdî’ ismi tecelli etmektedir. İnşâ ise, hikmet âlemi olan bu dünyada, bazı şeylerin bir anda yahut zamansız olarak değil de, belli bir zaman dilimi içerisinde ve kademeli olarak yaratılmasıdır. İnşâda terbiye fiili daha hâkimdir.
Kendi simamıza ve parmak izimize bakâlim. Bu yüz ve bu iz ilk defa yaratılmıştır. Daha önce bir benzeri görülmemiştir. Buna göre insanın bedeni nutfe, alaka… dönemlerinden, çocukluk, gençlik çağlarından bir inşâ ile geçmiş olsa bile, onun rûhu, simasının şekli ve daha nice husûsiyetleri ilk defa vücut bulmakta ve Mübdî’ isminin bir tecellisini sergilemektedir. Kula düşen vazife, bu
2787] 58/Mücâdele, 6
2788] 30/Rûm, 27
- 614 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tecellileri tefekkürle okumak ve her şeyi misalsiz olarak yaratan o misilsiz zâtın varlığana iman ederek O’na hakkıyla kulluk etmeye çalışmaktır. 2789
Allah Teâlâ bir şeyin olmasını murad ettiği zaman o şeye “ol!” der ve o şey zaman geçirmeksizin modeliyle, şekliyle, rengiyle ve hacmiyle oluverir. Bu Allah’a (c.c.) göre çok kolaydır. Gördüğümüz ve göremediğimiz her varlık Allah’ın (c.c.) ‘El-Mübdî’ isminin tesecellîsini taşır.
60) EL-MUÎD
El-Mu’îd: Ölümden sonra dirilten. “...Hâlbuki siz daha önce ölüler idiniz de sizi O diriltti. Sonra (eceliniz geldiğinde) sizi yine O öldürecek, sonra tekrar sizi O diriltecek ve sonunda yine O’na döndürüleceksiniz.” 2790
Muîd, iâde eden demektir. Varlıkların İlâhî ilimde planlandıktan sonra bu dünyaya gönderilmeleri, “ilim dâiresinden kudret dâiresine geçiştir. Bu geçiş, ibdâ’ ile tahakkuk eder. Dünya faslının sona ermesiyle, bütün nefisler ölümü tadarlar ve yeniden ilim dâiresine geçerler.
İşte, âhirette bu varlıkların ikinci kez kudret dâiresine geçirilmeleri, bir iâdedir ve Muîd isminin tesecellisyledir. Konuyu ruh yönüyle ele aldığımızda şöyle de diyebiliriz: İnsanın esası ruhtur ve ruha verilen hayat sıfatı onda ebediyen kalacak, geri alınmayacaktır. İnsanın ölmesiyle, ruh hayâtiyetini yine devam ettirir ama beden artık elinden gitmiştir. Meyveyi sadece seyir ve tefekkür eder, fakat tadına bakamaz. Çünkü, dil elinden gitmiştir. Diğer cismânî lezzetler de buna kıyas edilebilir. İşte mahşere çıkışta, ruha yeniden beden iâde edilecek ve bu yeni dirilişte ruh, cismânî lezzet ve elemleri almaya yeniden başlayacaktır.
Bu ism-i şerifi yâd eden bir mü’min, ölümün mutlak yokluk olmadığını bir kez daha hatırlayacak ve beden-ruh beraberliğiyle geçirdiği bu hayatın, ölümle son bulmayacağını, bedeninin daha mükemmel bir şekilde kendine yeniden iâde edileceğini hatırlayacaktır. Bu ikinci yaratılışın kendisi hakkında Cennet olarak tezâhür etmesi için, ömrünü istikamet dâiresinde geçirmeye çalışacaktır. Aksi halde, Cehennemde hem cismânî, hem de rûhânî azaplar çekeceğini hatırlayıp nefsini dizginleyecek, şeytandan uzak duracaktır. 2791
Önceleri yoktuk... Daha sonra ‘El-Muhyî’ isminin tecellisi ile hayat bulduk. Ölüm meleği ile tanışınca ruhumuz bedenimizi çürümeye terk eder. Daha sonra da ‘El-Muîd’ isminin tecellîsiyle de çürümüş bedenler tekrar dirilirler.
El-Muîd ismini özellikle baharda yetişen bitkilerde görmek mümkün.
61) EL-MUHYÎ
el-Muhyî: Can bağışlayan, sağlık veren, dirilten, yaşatan. “O, diriltir ve öldürür.
2789] Alâaddin Başar, Esmâ-i Hünsâ, s. 145-146
2790] 2/Bakara, 28
2791] Alâaddin Başar, Esmâ-i Hünsâ, s. 147-148
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 615 -
Ve O’na döndürüleceksiniz.” 2792
Cansız elementlerle dokunan dünyamızda bir milyondan fazla canlı türü bulunuyor. Dünün, güneşten kopmuş bir parçasında bu gün çiçekler açıyor, kuşlar uçuyor, balıklar yüzüyor, insanlar geziniyor. Bu eşsiz mûcize, Allah’ın ihyâ, yani hayat verme fiiliyle icrâ ediliyor. “(Ey Allah’ım) Sen ölüden diri çıkarırsın, diriden de ölü çıkarırsın.”2793 Cansız yumurtalar, onlardan çıkan canlılar ve yine o canlılardan çıkan cansız yumurtalar birlikte düşünüldüğünde bu âyet-i kerimeyle verilen haberin, çok tezâhürlerine şâhit olunur.
Bütün canlıların temel taşı olan elementler cansızdırlar. Onlarla dokunan varlıkların hayat sahibi olmaları, hayat mûcizesinin elementlerinin işi olmadığını açıkça gösterir, ilân ederler. Şu kâinat fabrikası, bütün makineleri, âletleri ve çarklarıyla cansızdır. Hayattan nasipsiz olma noktasında yumurtadan çok daha gerilerde kalır. O fabrikadan çıkan bütün canlılar, Muhyî ismini gösterir ve hayatlarının o fabrikanın işi olmadığını ilân ederler. Kâinat fabrikasında canlıların sadece bedenleri dokunur, ruhları değil. Ölülerden çıkarılan bütün diriler, Muhyî isminin bir tecellisine sahiptir.
Hayat, ruhun bir sıfatıdır. Allah, ruhları hayat sahibi kılmakla onlarda Muhyî ismini tecelli ettirmiş bulunuyor. Canlı olan ruh, girdiği bedene de hayat nurunu saçıyor ve bütün hücreler bu nurdan nasiplerini alıyorlar. Böylece Cenâb-ı Hak bedenler âlemine de ruhlarla hayat veriyor ve onlarda Muhyî ismini böylece tecellî ettiriyor. Hayat sahipleri denilince aklımıza, insanlar, melekler, cinler ve hayvanlar gelir. Yani, bunlar kendilerine hayat verilmesiyle Muhyî ismine ayna olmaktadırlar. 2794
Bir varlığa can vermek, onu yoktan yaratmak ve onun yaşamını sürdürebileceği şekilde dünya şartlarını düzenlemek yalnızca sonsuz güç sahibi olan Allah’a mahsus bir özelliktir. Allah gözle görülemeyecek kadar küçük bir yumurta ile spermi birleştirir. Sperm yumurtanın içine girer girmez yumurtanın çevresi bir zarla örtülür. Ve hayat başlar. Allah bu küçücük hücreyi önce ikiye, sonra dörde böler. Ve bu bölünme hızla devam eder. Ve böylelikle annenin karnında mucizevi bir yaşam başlar. Aynı hücreler bir süre sonra farklılaşarak hem beyni, hem sinir sistemini, hem de sert kemikleri ve kıkırdakları oluşturur. Böylelikle Allah dokuz ay içinde yoktan, gören, duyan, konuşan ve akleden bir insan yaratır. Ona can bağışlar. Bir canlının oluşum aşamalarında meydana gelen bu mucizevi olayları, bir yumurtayla spermin başaramayacağı açıktır. Onları birleştiren ve anne karnındaki bebeği dokuz ay boyunca koruyarak büyüten yalnızca Allah’tır. İşte bu ilk yaratılış ve ilk diriltmedir.
62) EL-MÜMÎT
Ölümü yaratıp var eden; Canlıları, ecelleri gelince hayatlarına son verip öldüren. “O, (öyle yüce Allah’tır ki, hanginizin daha güzel davranacağını imtihan etmek için
2792] 10/Yûnus, 56
2793] 3/Âl-i İmrânh, 27
2794] Alâaddin Başar, Esmâ-i Hünsâ, s. 149-150
- 616 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, azîzdir/mutlak gâlibdir, ğafûrdur/çok bağışlayandır.”2795 “O, diriltir ve öldürür. Ve O’na döndürüleceksiniz.” 2796
Allah insanı dünyaya getirdikten sonra onun yaşamasına izin verir. Sonra Allah tüm insanlara kaderlerinde bir ölüm günü tayin etmiştir. Bu ölüm gününe kadar da onları belli bir süre dünya hayatında tutarak imtihan eder. Tayin edilen süre geldiğinde de insanların canını alır ve dünyada işledikleri amellerin karşılıklarını vermek üzere, daha önce yoktan varettiği gibi ölümlerinden sonra tekrar diriltir. Kuşkusuz bu, sonsuz güce sahip Allah için çok kolay bir iştir.
Ancak insanların bir kısmı bu dirilişten yana gaflet içindedirler ve derler ki: “Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi; dedi ki: Çürümüş bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?”2797 Elbette insanların gaflet içinde oldukları, inkâr ettikleri bu gerçeği Allah vaat etmiştir ve onların getirdiği misale karşılık en hikmetli cevabı vermiştir: “De ki: ‘Onları, ilk defa yaratıp inşâ eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir.” 2798
“O, yaşatan ve öldürendir; gece ile gündüzün aykırılığı (veya ardarda gelişi) da O’nun (kanunu)dur. Yine de aklınızı kullanmayacak mısınız?”2799; “Şimdi Allah’ın rahmetinin eserlerine bak; ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltmektedir? Şüphesiz O, ölüleri de gerçekten diriltecektir. O, her şeye güç yetirendir.”2800; “O’nun âyetlerinden biri de, senin gerçekten yeryüzünü huşu içinde (solmuş, boynu bükülmüş ve kupkuru) görmendir. Ama Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, deprenir ve kabarır. Şüphesiz onu dirilten, ölüleri de elbette dirilticidir. Çünkü O, her şeye güç yetirendir.” 2801
63) EL-HAYY
Diri, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten. “O, Hayy (diri) olandır. O’ndan başka ilâh yoktur; öyleyse dini yalnızca kendisine halis kılanlar olarak O’na duâ edin. Alemlerin Rabbine hamdolsun.” 2802
İnsan âcizdir ve çok az şeye güç yetirebilir. Dünyaya geldiği andan itibaren hayatının 5-10 senesi yarı şuurlu olarak geçer. Bu dönem boyunca sürekli bir ilgiye ve bakıma muhtaçtır. Bundan sonra yaşadığı hayatın ise büyük bir bölümü kendi bedenine bakmakla, temizlenmekle geçer. Eğer bu sayılanları yapmak istemese ve ertelese kısa süre içinde bakılamayacak bir görünüme girer.
Ayrıca insanın bedenen ihtiyaç duyduğu büyük bir eksikliği daha vardır: Uyku. İnsanın ömrünün neredeyse üçte biri uykuyla geçer. Ancak ne kadar istemese de, uykuya ayıracağı zamanlarda başka şeyler yapmayı tercih etse de buna bir iki günden fazla dayanması mümkün değildir. Hatta 24 saat uyumayan bir insanın
2795] 67/Mülk, 2
2796] 10/Yûnus, 56
2797] 36/Yâsin, 78
2798] 36/Yâsin, 79
2799] 23/Mü’minûn, 80
2800] 30/Rûm, 50
2801] 41/Fussilet, 39
2802] 40/Mü’min, 65
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 617 -
şuurunda bir bulanıklık, idrakinde bir yavaşlık baş gösterir. Her zaman doğal olarak yapabildiği şeyleri yapamamaya, karşılaştığı olayları sağlıklı muhakeme edememeye, hatta konuşma güçlüğü çekmeye, bildiği şeyleri unutmaya başlar.
Elbette âciz olan ancak insan ve insan gibi yaratılmış olan diğer canlılardır. Canlı ve cansız tüm kâinatın yaratıcısı olan Allah ise Hayy’dır. Daima diridir, her an her şeye hâkimdir, her şeyi bilir, her şeye güç yetirir, O’nu uyku ve uyuklama tutmaz, her türlü acizlikten de münezzehtir. O, yarattıklarına çeşitli acizlikler vermiş ve bu eksiklikleri farkederek yalnızca kendisine kulluk etmelerini, her şeyi kendisinden istemelerini emretmiştir. İnsana düşen de, O dilemedikçe hiçbir şeye güç yetiremeyeceğini, tek bir saniye bile hayatını devam ettiremeyeceğini bilerek Rabbine yönelip dönmektir.
“Allah... O’ndan başka ilâh yoktur. Diridir, kaimdir.”2803; “Sen, asla ölmeyen ve daima diri olan (Allah)a tevekkül et ve O’nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarından O’nun haberdar olması yeter.”2804; “(Artık bütün) Yüzler, diri, kaim olanın önünde eğik durmuştur ve zulüm yüklenen ise yok olup gitmiştir.” 2805
64) EL-KAYYÛM
Her şeyi tutan, koruyan anlamında Allah’ın isimlerinden biri. Kayyûm, “fey’ûl” vezninde mübalağa sıygasıdır. Hayy ve Kayyûm isimlerinin ism-i azam yani Allah’ın en büyük ismi olduğu da söylenmiştir. Kur’ân’da üç yerde geçer.
“Allah, kendisinden başka ilâh olmayan daima diri ve yarattıklarını koruyup idare edendir”2806 “Bütün yüzler, “Hayy”, ezelî ve ebedî diri, “Kayyûm” her şeyin mutlak hâkimi olan Allah’a boyun eğer. Zulüm yüklenen perişan olur,” 2807
Diğer yandan Rasûlullah’ın (s.a.s.) bazen bu isimlerle duâ ettiği nakledilir. Bir hadiste, aşağıdaki duâyı yatağa girerken üç defa okuyan kimsenin günahlarının, denizin köpüğü kadar çok olsa bile, af edilebileceği bildirilmiştir. “Ben; kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, “Hayy”, ezelî ve ebedî diri “Kayyum”, her şeyin mutlak hâkimi olan Allah’tan bağışlanmamı diliyor ve O’na tevbe ediyorum.” 2808
Enes b. Mâlik, bir adamın namazdan sonra “Hayy ve kayyûm” isimleriyle Allah’a duâ ettiğini duyan Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu nakleder: “Siz Allah’a ne ile duâ ettiğini biliyor musun?” Hazır bulananlar; “Allah ve Rasülü daha iyi bilir” dediler. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, O, Allah’a ism-i azamı ile duâ etti.-Allah bununla duâ edilince kabul eder ve bununla bir şey istenince verir.” 2809
Bazen Hz. Peygamber duâda “Kayyûm” kelimesini de kullanmıştır. “Allahım
2803] 3/Âl-i İmran, 2
2804] 25/Furkan, 58
2805] 20/Tâhâ, 111
2806] 2/Bakara, 255; 3/Âl-i İmrân, 2
2807] 29/Tâhâ, 111
2808] Ahmed bin Hanbel, Müsned III/10
2809] Ahmed bin Hanbel, III/245
- 618 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hamd, sana mahsustur. Sen yerleri ve gökleri idare edip, ayakta tutan (Kayyûmsun).” 2810
Kayyûm ismi şu anlamları da kapsar; Allah zâtı ve yüceliği ile vardır; her şeyin var olması, varlığını sürdürmesi, ayakta durması O’nun varlığına bağlıdır. Nitekim, Âyetü’l-Kürsî’de bu isimden sonraki kısım, onun açıklaması gibidir. “O’nu ne uyuklama ne de uyku tutar. Göklerde ve yerde olanlar O’nundur. O’nun izni olmadan, katında kim şefaat edebilir? O, insanların geçmişlerini ve geleceklerini bilir. İnsanlar ise O’nun ilminden, O’nun dilediğinin dışında bir şey kavrayamazlar. O’nun hükmü gökleri ve yeri kuşatmıştır. Yeri ve göğü koruyup gözetmek, O’nun için zor değildir. O, yücedir, büyüktür.” 2811
65) EL-VÂCİD
El-Vâcid: Mutlak zengin olan. Her istediği ve her şeyi bulan. “Her şeyin hazineleri yalnız Bizim yanımızdadır.” 2812
Vâcid olan zât, sonsuz ilim, mutlak irâde, nihâyetsiz kudret… sahibi olmalıdır. Vâcid isminde bütün İlâhî sıfatlara işaret ve delâlet vardır. Bu ismiyle yâd eden insan, kendisinin son derece âciz ve fakir olduğunu hatırlar. Aczi ve fakirliği bedeninden kâinata, dünyadan âhirete uzanmaktadır. Bütün bunlara muhtaç bulunmakla son derece fakirdir ve bunların hiçbirini yapamaması cihetiyle de son derece âcizdir.
Mü’min çok iyi bilir ki, onun bütün ihtiyaçlarını gören ve güç yetiremediği şeyleri emrine veren, ancak Vâcid olan Allah’tır.
Kudreti ve rahmeti sonsuz olan Yüce Allah her şeyi; büyüyü, küçüğü, uzağı, yakını ve hükmünü infaz edeceği kimseleri hemen bulur. Yaratılan hiçbir varlık izini kaybettirmez. Kaçacağı her yer Rabbimizin kayıtlarına yazılmış bir adrestir. İstediği her şeyi istediği anda bulup iradesini gerçekleştirir.
Allah’ın (c.c.) ‘El-Vâcid’ isminin tecellisini; eceli dolan, belâ ve musibetin (olumlu ya da olumsuz) isâbet ettiği her varlık üzerinde görmek mümkün.
66) EL-MÂCİD
El-Mâcid: Zatı mukaddes, şânı yüce, ihsanı bol olan. Yarattığı tüm varlıkları koruyup gözeten, mükemmel yaratan ve sayısız nimetler yaratarak insanlara sunan Allah Teâlâ; yücedir, uludur.
Allah’ın şânı yüce olduğu gibi, ihsân ve yardımı da son derece boldur. Demek oluyor ki, bu mübârek isimde her iki sıfat birden ifade edilmektedir. “Elbette, Rabbimizin şânı yücedir. O, ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk.”2813; “Allah’ın emrine
2810] Buhârî, Teheccüd 1, Tevhid 8, 35; Ahmed bin Hanbel, I/358
2811] 2/Bakara, 255; bk. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul t.y., 849, 850, 118 vd.; A. Sehaade, “Kayyüm” maddesi İA; Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 3/318
2812] 15/Hicr, 21
2813] Cin, 3
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 619 -
mi şaşıyorsunuz? Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir, ey ev halkı şüyphesiz O, övülmeye lâyık olandır, Mecîddir.” 2814
Allah, râzı olduğu kullarının da şânını yücealtir ve onlara bül ihsanlarda bulunur. Bu şereften daha çok pay almak isteyen bir kul, ihlâs, takvâ ve Sâlih amel yollarında ilerlemeye çalışmalı, ayrıca Allah’a çok hamd etmeli ve O’nun ihsanlarını sıkça hatırlayıp çokça ilân etmelidir.
67) EL-VÂHİD
el-Vâhid: Tek. Zatında, sıfatlarında, işlerinde, isimlerinde, hükümlerinde, asla ortağı veya benzeri dengi bulunmayan. “Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır; O’ndan başka ilâh yoktur; O, Rahmân’dır, Rahim’dir (bağışlayan ve merhamet edendir).” 2815
Allah’ın büyüklüğünü kavrayamayan insanlar yüzyıllardır O’na denk güçler bulmaya çalışmışlar, O’nu göremedikleri için gözlerinde yücelttikleri şeylere tapmışlardır. Kimisi çok parlak ve güçlü gördüğü için güneşi daha üstün tutmuş ve ona tapmış, kimisi de yıldızların önünde eğilmiştir. Hatta bazıları akılsızlığın boyutlarını o kadar genişletmiştir ki tüm acizliklerine rağmen, kendilerinin de çok güçlü olduğunu söyleme cesaretini göstermişlerdir. Kuran’da Hz. İbrahim’le Allah’ın gücü ve birliği konusunda tartışan kişi bu konuya verilebilecek en vurucu örnektir. Hz. İbrahim ise Allah’a kimsenin ortak olamayacağını yalnızca bir örnekle ispat etmiştir: “Allah, kendisine mülk verdi, diye Rabbi konusunda İbrahim’le tartışmaya gireni görmedin mi? Hani İbrahim: ‘Benim Rabbim diriltir ve öldürür’ demişti; o da: ‘Ben de öldürür ve diriltirim’ demişti. (O zaman) İbrahim: ‘Şüphe yok, Allah güneşi doğudan getirir, (hadi) sen de onu batıdan getir’ deyince, o inkârcı böylece afallayıp kalmıştı. Allah, zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez.” 2816
Allah’a denk ilâhlar bulmaya çalışmak yalnızca geçmişte yaşayan insanlara mahsus bir akılsızlık değildir. Günümüzde de pek çok insan Allah’a ortak koşarak, O’nun eşinin ve benzerinin olamayacağını inkâr eder. Bu inkârcılar belki görünürde güneş, yıldızlar vs. gibi birer put edinmemişlerdir; ama onlar da kendileri gibi aciz olan diğer insanlara veya değer verdikleri metalara (zenginlik, güzellik, güç vs.) taparlar. Örneğin, tüm yaşamlarını zenginlik, mal-mülk edinmek uğruna harcar ve bu arada Rablerini râzı edip etmediklerini hiç düşünmezler. Allah’ı insanlarla, diğer varlıklarla veya metalarla eş tutarlar ki bu da apaçık bir şirktir.
Allah yaratandır. Kimse güneşi batıdan getiremez, kimse uzayda inanılmaz hızla genişleyen kâinatı durduramaz, kimse göğü ve yeri tutamaz ve kimse yoktan bir insan yaratamaz. Bunları ancak kâinatta tek olan ve eşi olmayan Allah yapabilir. Yaratanla yaratılan ise asla eşit değildir. Kuran’da şirk koşulanların acizliğinden bahsedilmiştir:
“Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah’ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için bir araya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de
2814] 11/Hûd, 73
2815] 2/Bakara, 163
2816] 2/Bakara, 258
- 620 -
KUR’AN KAVRAMLARI
güçsüz, istenen de.” 2817
“...Yoksa Allah’a, O’nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma, kendilerince birbirine mi benzeşti? De ki: ‘Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, kahredici olandır.” 2818
“...Meryem oğlu Mesih İsa, ancak Allah’ın elçisi ve kelimesidir. Onu (‘Ol’ kelimesini) Meryem’e yöneltmiştir ve O’ndan bir ruhtur. Öyleyse Allah’a ve elçisine inanınız; ‘üçtür’ demeyiniz. (Bundan) kaçının, sizin için hayırlıdır. Allah, ancak bir tek ilâhtır. O, çocuk sahibi olmaktan yücedir. Göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur. Vekil olarak Allah yeter.” 2819
68) ES-SAMED
Hâcetlerin bitirilmesi, ızdırapların giderilmesi için tek merci. “Allah, Samed’dir (her şey O’na muhtaçtır, daimdir, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır).” 2820
Tüm evrende gerçek güç sahibi olan yalnızca Allah’tır. İnsanın karşılaştığı her türlü sıkıntıyı, zorluğu, ihtiyacı giderebilecek olan da ancak O’dur. İnsanlar kimi zaman kendilerini yaratanı unutup O’ndan başka veliler edinir; gücü, onuru ve yardımı onların yanında bulmaya çalışırlar. Oysa bu insanlar bir aldanış içindedirler; çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi Allah’tan başka güç sahibi yoktur. O dilemedikçe hiçkimsenin bir başkasına faydası veya zararı dokunamaz. Kuran’da bu gerçeğe şöyle dikkat çekilmiştir: “Onlar, mü’minleri bırakıp kâfirleri dostlar (veliler) edinirler. ‘Kuvvet ve onuru (izzeti)’ onların yanında mı arıyorlar? Şüphesiz, bütün kuvvet ve onur, Allah’ındır.” 2821
İnsan için her türlü sıkıntıdan kurtulmanın tek yolu ‘bütün kuvvet ve onur’un sahibi olan Yaratıcısı’na sığınmaktır. Çünkü O, sıkıntı ve ihtiyaç içinde olup kendisine yönelen samimi kullarına icâbet eder ve onların üzerindeki zorlukları, sıkıntıları kaldırır. Kur’an’da Allah’ın sâlih kullarına icâbeti şöyle haber verilmiştir: “Ya da sıkıntı ve ihtiyaç içinde olana, kendisine duâ ettiği zaman icâbet eden, kötülüğü açıp gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah ile beraber başka bir ilâh mı? Ne az öğüt alıp düşünüyorsunuz.” 2822
Yukarıdaki âyette insanların Allah’ın icâbetine karşılık nankörlük yapabildikleri, Allah’ın kendileri üzerindeki şefkati ve merhametini farkedemedikleri veya unuttukları da bildirilmiştir. Oysa Allah “De ki: ‘Ondan ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarmaktadır...”2823 âyetinin haber verdiği gibi, her türlü sıkıntıdan insanı kurtaran tek mercidir. Bunun karşılığında insanın yapması gereken ise, bu icâbeti görmek, gördüğünün önemini düşünebilmek ve bu düşünceler sonunda Allah’a teslim olarak şükredici bir kul haline gelmektir.
2817] 22/Hac, 73
2818] 13/Ra’d, 16
2819] 4/Nisâ, 171
2820] 112/İhlâs, 2
2821] 4/Nisâ, 139
2822] 27/Neml, 62
2823] 6/En’âm, 64
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 621 -
69) EL-KAADİR
El-Kaadir: İstediğini istediği gibi yapmaya gücü yeten; Dilediği gibi yapmaya gücü yeten; dilerse yapan, dilemezse yapmayan. “O’nun âyetlerinden biri de, senin gerçekten yeryüzünü huşu içinde (solmuş, boynu bükülmüş ve kupkuru) görmendir. Ama Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, deprenir ve kabarır. Şüphesiz onu dirilten, ölüleri de elbette dirilticidir. Çünkü O, her şeye güç yetirendir.” 2824
Kuran’ın pek çok âyetinde bildirildiği gibi gerçekleşen her olay Allah’ın bilgisi dahilindedir ve O’nun “Ol” demesiyle meydana gelir. Yeryüzünde her yaprağın düşüşü O’nun izniyledir, yine hiçbir dişi O’nun izni olmadan gebe kalamaz ve hiçbir canlı O’nun bilgisi dışında doğuramaz. Kâinatta gerçekleşen her olay ancak O’nun dilemesiyle vuku bulur. O, iman etmeyen bir kavmin yerine hemen yenisini getirebilecek güçtedir. Dilediğine görülmemiş bir mülk verir, dilediğinden bütün mülkünü çekip alır. İman etmeyen bir kavme, azap hiç ummadıkları bir anda ve hiç ummadıkları bir şekilde gelir. Dilerse yeryüzünün tüm bereketini çekip alır, onu kurutur ve üzerinde yaşama dair hiçbir iz bırakmaz. Dilerse genişliği yeryüzü kadar olan bambaşka bir dünya yaratır. Göklerde ve yerde Allah’ı âciz bırakacak hiçbir kuvvet yoktur. O istediğini istediği gibi yapmaya güç yetirendir.
“Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görsünler; üstelik onlar kuvvet bakımından kendilerinden daha güçlüydüler. Göklerde ve yerde Allah’ı aciz bırakacak hiçbir şey yoktur. Şüphesiz O, bilendir, güç yetirendir.” 2825
“Artık, doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim; Biz gerçekten güç yetireniz; Onların yerine kendilerinden daha hayırlılarına getirip-değiştirmeye. Üstelik Bizim önümüze geçilemez.” 2826
Allah Teâlâ yarattığı her varlık üzerinde hâkimdir. Dilediğini yapar gücü buna müsaittir. Kızgın güneşi de yaratır, devâsâ dağları da, küçücük zerreleri, hücre ve atomları da… Dilediğine dilediği kadar güç verir... Fakat bir müddet sonra vermiş olduğu gücün etkisini kaybettirerek kendi gücünü göstermiş olur.
Dilediğini yapan ve kimseye danışmayan Allah’ın ‘El-Kadir’ isminin tecellisini yapılması ya da gerçekleşmesi zor gibi gözüken duâlarımızın kabulünde görebiliriz.
70) EL-MUKTEDİR
El-Muktedir: Her şeye gücü yeten... Kudretli; Kuvvet ve kudret sahiplerinin üzerinde olan. “Onlara dünya hayatının misalini de ver. O gökten indirdiğimiz, sonra yeryüzünün bitkileri ile karışan bir suya benzer. Sonra o bitki, rüzgarların kökünden
2824] 41/Fussilet, 39
2825] 35/Fâtır, 44
2826] 70/Meâric, 40-41
- 622 -
KUR’AN KAVRAMLARI
savurduğu çer çöpe döner. Allah her şeye kadir olandır.”2827; “Onlara, dünya hayatının örneğini ver; gökten indirdiğimiz suya benzer, onunla yeryüzünün bitkileri birbirine karıştı, böylece rüzgarların savurduğu çalı-çırpı oluverdi. Allah, her şeyin üzerinde güç yetirendir.” 2828
Allah tarihte kimi insanları kudret sahibi kılmış; onlara hem benzerine az rastlanır bir mülk vermiş, hem de makam sahibi yapmıştır. Yaşadıkları kavmin başına geçirmiş, tüm insanların ve toprakların yönetimini kendilerine vermiştir. Firavun da bu insanlardan biridir. Ancak Firavun, Allah’a karşı büyüklenmiş, gerçek kuvvetin ve gücün kendisinde olduğunu zannetmiştir. Öyleki bu, kendini ilâh ilan etmeye kadar varmıştır: “Firavun dedi ki: ‘Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilâh olduğunu bilmiyorum...” 2829
“Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı; dedi ki: ‘Ey kavmim, Mısır’ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil mi?” 2830
Bunun üzerine tüm gücün tek sahibi olan Allah, Firavun ve ordusunu suda boğarak onlardan büyük bir intikam almıştır: “O ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklendiler ve gerçekten bize döndürülmeyeceklerini sandılar. Bunun üzerine, onu ve askerlerini tutup suya attık. Böylelikle zulmedenlerin nasıl bir sona uğradıklarına bir bak.” 2831
Hâman ve Karun da yaptıkları dolayısıyla Firavun’la aynı sonu paylaşmışlardır. Bu azgın insanlar malları ve orduları dolayısıyla yeryüzünde büyüklendikçe büyüklenmişler, gerçek gücün ve kudretin kendilerinde olduğunu zannetmişlerdir. Böylelikle de Allah gerçek gücün kimde olduğunu tüm kavme göstermiştir.
“Karun’u, Firavun’u ve Haman’ı da (yıkıma uğrattık). Andolsun, Mûsâ onlara apaçık delillerle gelmişti, ancak yeryüzünde büyüklendiler. Oysa onlar (azaptan kurtulup) geçecek değillerdi. İşte Biz, onların her birini kendi günahıyla yakalayıverdik. Böylece onlardan kiminin üstüne taş fırtınası gönderdik, kimini şiddetli bir çığlık sarıverdi, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmedici değildi, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.” 2832
Hâlbuki kâinattaki tüm iktidar ve kudretin yegâne sahibi Allah’tır. Yeryüzünde güç ve yetki sahibi olanlara ellerinde olan malları, bulundukları makamları ve orduları veren de kendisidir. Hergün güneşi doğuran, geceyi ve gündüzü ardarda getiren, uzayda hızla yol alan gezegenleri yörüngelerinde tutan ve kâinattaki sayısız düzeni kusursuzca kontrol altında tutan Allah’ın gücü ortadadır. İnsan ise elinden malı alındığında, makamından indirildiğinde hemen tüm gücünü yitirir. Vücudundan direnci çekilip alındığında ise görülmemiş bir acizlik içinde kalır. Yine Allah dilediği zaman, onlardan kimisini bir çığlık sarar, kimisi de yerden gelen bir azapla toprağın içine alınır. Böylelikle Allah kullarına gerçek gücün kimde olduğunu gösterir....
“Onlar Bizim âyetlerimizin tümünü yalanladılar. Biz de onları üstün ve güçlü, kudretli
2827] 18/Kehf, 45
2828] 18/Kehf, 45
2829] 28/Kasas, 38
2830] 43/Zuhruf, 51
2831] 28/Kasas, 39-40
2832] Ankebût, 39-40
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 623 -
olanın yakalayışıyla yakalayıverdik.”2833; “Ya da kendilerine va’dettiğimiz şeyi onlara gösteririz ki, biz gerçekten onların üstünde güç yetirenleriz.” 2834
Yarattığı her varlığa belirli bir güç veren Allah Teâlâ; belirlemiş olduğu zaman diliminde güçlerini tekrar ellerinden alarak kendi gücünü göstermiş olur. Fışkıran sudan yaratılıp da kendini bir şey zanneden insanoğlunu; on dakikalık bir kar yağışı ile evlerine hapsedip, uçak seferlerini iptal ettiren Allah Teâlâ; gücünü her halükarda kullarına göstererek âdetâ; Ben güçlüyüm, siz güçsüzsünüz, benim gücüm karşısında hiçbir varlık dayanamaz, sizin gücünüz ise en ufak bir mikrop karşısında devrilir’ diyor.
71) EL-MUKADDİM
el-Mukaddim: İstediğini, arzu ettiğini öne alan, ileri geçiren. “Eğer Allah, insanları zulümleri nedeniyle sorguya çekecek olsaydı, onun üstünde (yeryüzünde) canlılardan hiçbir şey bırakmazdı; ancak onları adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Onların ecelleri gelince ne bir saat ertelenebilirler, ne de öne alınabilirler.” 2835
Allah dilediğini erteleyen, geride bırakan, dilediğini de öne alan, ileri geçirendir. Her şeyin tek Yaratıcısı olduğu için kâinat üzerindeki her türlü canlı ve cansız varlık üzerinde dilediğini yapabilme gücüne sahiptir. Dünya üzerinde gerçekleşen her olayın zamanı, Allah katında önceden tespit edilmiştir. Her şeyin varlığının ve yazgısının gerçek sahibi olan Allah, bu varlıkların yaşamları süresince görüp geçirecekleri tüm olayları süresiyle belirlemiştir. Günü, saati hatta saniyesi geldiğinde gerçekleşecek olan mutlaka gerçekleşir. Ve bu gerçekleşen olay ancak Allah’ın dilemesiyle olur; O’nun dışında hiçkimse herhangi bir olayı öne alamaz veya erteleyemez. Nitekim bu gerçeğe Kuran’da şöyle dikkat çekilmiştir: “Her ümmet için bir ecel vardır. Onların ecelleri gelince, ne bir saat ertelenebilirler ne de öne alınabilirler (tam zamanında çökerler).” 2836
Tâyin edilen bu vakitleri O’ndan başka kimse bilmez. Allah’ın takdir ettiği an gelmeden önce bir yaprak dahi düşmez. Var olan her şey doğumundan ölümüne bu İlâhî zamanlamaya tâbidir. Hiç kimse Allah’ın kendisi için tâyin ettiği vaktin dışına çıkamaz, hiçbir olayı ertelemeye ya da öne almaya güç yetiremez. Ancak ve ancak Allah takdir ederse, dilediğini erteler, dilediğini de öne alır. Allah âyetlerinde bunu açıkça bildirmiştir: “(Ey Muhammed,) Allah’ı sakın zulmedenlerin yapmakta olduklarından habersiz sanma, onları yalnızca gözlerin dehşetle belireceği bir güne ertelemektedir.”2837; “Hiçbir ümmet, kendi ecelini ne öne alabilir, ne de onlar ertelenebilirler.” 2838
Bu durumda Allah’a iman eden bir kula düşen ise, Allah’ın neyi ileri aldığını neyi ertelediğini araştırmadan O’na yakınlaşmaya çalışmak, O’nun kendisine
2833] 54/Kamer, 42
2834] 43/Zuhruf, 42
2835] 16/Nahl, 61
2836] 7/A’râf, 34
2837] 14/İbrahim, 42
2838] 15/Hicr, 5
- 624 -
KUR’AN KAVRAMLARI
verdiklerinden kesin olarak râzı olmaktır. Çünkü âyetlerde de bildirildiği gibi insan “acelecidir”.2839 Kimi zaman bir olayın hemen gerçekleşmesini ister, kimi zaman da bir olayın hemen bitmesini ister. Ama insan için en hayırlı olanı bilen, tesbit eden Allah’tır. İnsanın hayırlı gördüğü bir şey kendisi için bir şer olabilir. Mü’min için önemli olan Rabbinin neyi takdir ettiği, kendisi için neyi öne aldığı, neyi ertelediğidir.
“Allah’ım! Önce yaptıklarımı ve sonra yaptıklarımı bağışla. Gizli ve açıktan yapacaklarımı bağışla. İsrafımı, haddi aşmamı ve senin benden daha iyi bildiğin hatalarımı affet. Sen Rahmetinle dilediğini öne geçirir, dilediğini de kendi haline bırakarak geri koyarsın. Senden başka (ibâdete lâyık hiçbir) ilâh yoktur.” 2840
Her şeyin yaratıcısı dilemiş olduğu yaratığını öne alır dilediğini geri plânda bırakır. İnsanlara dinini ulaştıracak peygamberi milyonlarca insan arasından dilediğini seçerek öne alır. Kendisine koşarak gelenlere Rahmet ve Rahim kapılarını açarak dünya ve âhiretteki takvâ derecesini yükseltir, asi olanların derecelerini ise hayvanlardan da aşağı seviyelere düşürür. Tüm bunlar Allah’ın dilemesi ile olur ancak.
72) EL-MUAHHİR
El-Muahhir: Tehir eden, istediğini geri koyan, arkaya bırakan. “Allah’ı sakın zâlimlerin yaptıklarından gâfil sanma. Onları gözleri dehşetle dışarı fırlayacağı bir güne ertelemektedir.” 2841
Tüm kullarının maddî ve mânevî tasarrufu elinde olan Allah Teâlâ dilediği kulunu zenginlik, takvâ, zekâ, basiret, üstün ahlâk yönünden öne çıkarır; dilediğini de geri bırakır.
Gece gündüz, yalvararak duâ edenlerin duâlarını hemen kabul etmeyip dilediği bir güne kadar erteleyebilir.... Ticarî hukuka riâyet edip sünnetullaha uyarak gece gündüz çalışan kuluna zenginliği; dilediği güne kadar erteleyebilir... isterse hep fakir de bırakabilir.
Âsi olan kullarına gereken cevabı hemen vermemesi hem ‘Es-Sabûr’ isminin tecellisidir hem de ‘El-Muahhir’ isminin... Duâlarınıza hemen cevap gelmiyorsa, ahlâk, takvâ, zenginlik, zekâ ve basiret bakımından sizden daha iyileri varsa onun yanında ‘El-Muahhir’ isminin tecellisini taşıyorsunuz demektir.
73) EL-EVVEL
El-Evvel: Başlangıcı olmayan, ilk. “O, Evveldir, Âhirdir, Zahirdir, Batındır. O, her şeyi bilendir.” 2842
2839] 17/İsrâ, 11
2840] Müslim
2841] 14/İbrahim, 42
2842] 57/Hadîd, 3
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 625 -
Evrenin bir başlangıcı var mıdır? Kuşkusuz bu soru yüzyıllar boyunca insanların cevap aradıkları bir soru olmuştur. Bu mükemmel düzenin bir Yaratıcısı olması gerektiğini kavrayabilen insanlar, evrenin bir başlangıcı olduğuna inanmışlardır. Ancak insanların bir kısmı da Yaratıcının varlığını kabullenmek istememiş ve bu yüzden evrenin bir başlangıcı olmadığını, ezelden geldiğini ve ebede gideceğini iddia etmişlerdir. Ancak bugün bilimin ulaştığı nokta, bu kişilerin apaçık bir yanılgı içinde olduklarını kanıtlamıştır.
Bugüne kadar evrenin var oluşuyla ilgili çeşitli tezler ortaya konmuştur ancak günümüzde tüm bilim çevreleri ortak bir noktada birleşmektedir. Bilimin yakın zamanda keşfettiği bir gerçek duruma açıklık getirmektedir. 1929 yılında, Edwin Hubble tarafından ortaya konduğu gibi kâinat sürekli genişlemektedir. Bu gerçekten yola çıkan bilim adamları şöyle bir çıkarım yapmışlardır: Zaman kavramını tersine çevirirsek, genişlemekte olan evreni sıkışan bir sistem olarak, meselâ daralmakta olan dev bir yıldız gibi düşünebiliriz. Bu durumda ortaya çıkan sonuç şöyledir; zaman kavramına göre daralan evren sonunda tekliğe ulaşır. Yani kâinatın başlangıcı tek bir noktanın büyük bir patlama ile açılması sûretiyle olmuştur.
Bizim buradan çıkarmamız gereken bir sonuç mevcuttur: İçinde yaşadığımız kâinatın bir başlangıcı vardır. Böylesine kusursuz bir sistemin bir başlangıcı varsa; elbette bu başlangıcı tasarlayan bir gücün varlığı da açıktır. Bu Güç Sahibi’nin varlığı ezeli ve ebedidir. Yani O, her şeyden önce de vardır, sonra da olacaktır.
İşte bu sonsuz gücün sahibi Allah’tır. Ve canlıların, gezegenlerin, galaksilerin, tüm evrenin yaratılmadığı ve hatta zamanın da henüz var olmadığı anda yalnızca O vardır. Çünkü O ‘Evvel’dir.
Rasûlullah (s.a.s.) Rabbine şu sözlerle hitap etmektedir: “Ey Allah’ım! Sen evvelsin, Senden önce hiçbir şey yoktur...” 2843
Tüm duyu organların, zekâların, akılların kilitlendiği bir isim; ‘El-Evvel’; ‘Başlangıcı olmayan’. Önce vardı, daha önce vardı ve daha daha önceleri vardı... O hep vardı şimdide var. Ve hep var olacak...
74) EL-ÂHİR
El-Âhir: Her şeyin yok oluşundan sonra da var olan; Varlığının başlangıcı olmayan Allah Teâlâ’nın sonu da yoktur. “O, Evveldir, Âhirdir, Zâhirdir, Bâtındır. O, her şeyi bilendir.” 2844
Allah kâinatı yokluktan yaratmıştır ve onu en sonunda yine eski durumuna çevirecek, yok edecektir. Yok olmayacak hiçbir eşya, ölümsüz olan hiçbir canlı mevcut değildir. Dünyadaki tüm canlılar doğarlar ve ölürler, her şeyin bir ömrü, sayılı günü vardır. Oysa Allah’ın evveli, başı olmadığı gibi sonu da yoktur. Her şey yok olduktan sonra kalacak olan da O’dur.
Ömrü ve zamanı yaratan Allah maddeye ait tüm bu özelliklerden uzaktır.
2843] Müslim 4, 2084
2844] 57/Hadîd, 3
- 626 -
KUR’AN KAVRAMLARI
O, öncesi ve sonrası olmayandır. Yok olacağı kesin bir gerçek olan evren, dünya ve içinde yaşayan tüm canlılar, O’nun sonsuzluğuna ve birliğine şâhittir. Sonsuzluğun sahibi, zamanın ve mekânın üstünde olan Allah’tır. Sonuçta kâinat tekrar başlangıç noktasına dönecek, canlı cansız hiçbir şey kalmayacaktır. Yalnız Allah’ın varlığı bâkî kalacaktır. Allah bu gerçeği Kuran’da şöyle bildirmiştir: “(Yer) Üzerindeki her şey yok olucudur; Celâl ve ikram sahibi olan Rabbinin yüzü (kendisi) bâkî kalacaktır.” 2845
Rasûlullah (s.a.s.) Rabbine şu sözlerle hitap etmektedir: “Ey Allah’ım! Sen Âhirsin, Senden sonra da hiçbir şey yoktur...” 2846
Hiçbir mahlûkatın az da olsa nasiplenemediği bir sıfat; ‘El-Ahir’... Tüm akılların, zekâların, düşüncelerin ve benzerlerinin kilitlendiği ve kapsama alanları dışında kalan bir sıfat...
Allah’ın varlığının başlangıcı yok... ‘O hep vardı, şimdide var sonra da hep var olacak’ cümlesi sadece yüce yaratıcı için kullanılır.
75) EZ-ZÂHİR
Ez-Zâhir: Varlığını ve birliğini belgeleyen bir çok delilin bulunması açısından apâşikâr. “Göklerde ve yerde nice âyetler vardır ki, onlar bunlardan (ibret almaksızın) yüz çevirerek üzerlerinde (düşünmeden) geçer giderler.”2847; “O, Evveldir, Âhirdir, Zâhirdir, Bâtındır. O, her şeyi bilendir.” 2848
Allah’ın varlığının delilleri düşünebilen her insanın rahatlıkla etrafında tespit edebileceği kadar aşikardır, tüm evrene yayılmıştır. Bir insanın Allah’ın varlığını kavrayabilmesi için hiçbir araştırma yapmadan sadece içinde bulunduğu ortamı dikkatli bir gözle incelemesi yeterlidir. Çünkü bütün kâinat yaratılış delillerini gözler önüne serer. En sadesinden en karmaşığına kadar var olan tüm sistemler, son derece kompleks, içlerine girildikçe daha çok sırrı açığa çıkaran yaratılış mucizeleri ile doludurlar. Allah bu mucizelerle ilgili Kuran’da çeşitli örnekler vermiştir:
“Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Biz, onu nasıl bina ettik ve onu nasıl süsledik? Onun hiçbir çatlağı yok. Yeri de (nasıl) döşeyip yaydık? Onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda ‘göz alıcı ve iç açıcı’ her çiftten (nice bitkiler) bitirdik.”2849; “Onlar, üstlerinde dizi dizi kanat açıp kapayarak uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları Rahmân (olan Allah’)tan başkası (boşlukta) tutmuyor. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla görendir.” 2850
“Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah’tır. O, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. İşte Allah budur. Öyleyse nasıl oluyor da çevriliyorsunuz? O sabahı yarıp çıkarandır. Geceyi bir sükun (dinlenme), güneş ve ay’ı bir hesap (ile) kıldı. Bu, üstün ve güçlü olan,
2845] 55/Rahmân, 26-27
2846] Müslim, 2084
2847] 12/Yusuf 105
2848] 57/Hadîd, 3
2849] 50/Kaf, 6-7
2850] 67/Mülk, 19
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 627 -
bilen Allah’ın takdiridir. O, karanın ve denizin karanlıklarından yolunuzu bulmanız için size yıldızları var edendir. Bilebilen bir topluluk için biz âyetleri birer birer (bölüm bölüm) açıkladık.” 2851
Kuşkusuz yukarıdaki âyetlerde verilenler yalnızca sayılı birkaç konudur. Allah Kuran’da verdiği daha pek çok örnekle kullarına kendi varlığını hatırlatmıştır. Mü’minlerin en önemli özelliklerinden biri de çevrelerinde gördükleri her şey üzerinde derin derin düşünmeleri ve sonucunda Allah’ın varlığını ve büyüklüğünü farketmeleridir. Zira yukarıda da belirttiğimiz gibi içinde yaşadığımız evrendeki her detay kendisinin yaratılmış olduğunu hissettirmekte ve Yaratıcının varlığını kesin olarak açıklamaktadır.
Tüm kâinatın yaratıcısının büyüklüğünü, yüceliğini farkeden akıl sahibi insanın en önemli özelliklerinden biri de âhirette hesap vereceği Rabbine karşı içli bir korku duyması ve tüm yaşamını O’nu râzı etmeye çalışarak geçirmesidir: “Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) ‘Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru.” 2852
Kulları tarafından tanınmak isteyen Allah Teâlâ; büyüklüğünü, gücünü, rahmetini, işitici ve görücü olduğunu, her şeye kadir olduğunu, tek olduğunu, öldükten sonra tekrar dirilteceğini kısaca tüm isim ve sıfatlarını ispat edecek o kadar çok deliller yaymıştır ki...
İnsana düşen şey ise gördüğü her varlık karşısında Rabbinin sanatını ve büyüklüğünü görüp secde etmesidir...
76) EL-BÂTIN
Allah‘ın isimlerinden biri. Gizli, yaratıkların gözlerinden gizli olan, görülemeyen anlamına. Allah Teâlâ‘nın varlığı, hem aşikâr, hem gizlidir. Aşikârdır; çünkü varlığını bildiren işleri, nişanları, gözsüzler bile görmüş ve bu eşyanın hakikatler hakikatı yüce varlığa umumi şehadetini, sağırlar bile işitmiştir. Gizlidir; çünkü kul, Allah‘ı künhüyle bilemez, ama varlığını hisseder. Allah‘ı tam bir biliş ile tanımak hiçbir mahlûk için mümkün değildir. Akıl ve bilgi sonludur, sınırlıdır, ezel ve ebedin bilgisine ulaşamaz. Rasûlullah (s.a.s.), müslümanları belli bir sınıra kadar gitmeleri hususunda uyarmış; daha ileri gideceklerin ya inkâr yahut şirk yahut deliliğe varacaklarını buyurmuştur. Allahu Teâlâ‘nın zatı mutlak bir sırdır. O sırrı ancak kendisi bilir. Kula yaraşan; onun ilmini araştırmak, O‘na ibâdet etmektir.
Bâtın olan Allah, yaratıklarının duyu organlarıyla idrak edemedikleri, görüş ve ilimlerinin kapsayamadığı yegâne zattır. Allah, vücudu ile zâhir, künhü ile bâtındır. O‘nun künhüne vukûfiyet imkânsızdır. O, eserleriyle tezahür eder ama künhünün sırrını kimse bilemez. Bu meyanda Hz. peygamber‘in bize öğrettiğine göre, O‘ nun zatı düşünülemez; buna güç yetmez. Ancak O‘nun nimetleri ve
2851] 6/En’âm, 95-97
2852] 3/Âl-i İmran, 191
- 628 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kudretinin eserleri hakkında düşünmek mümkündür.
„O, hem evveldir, hem âhirdir, hem zâhirdir, hem bâtındır. O, her şeyi kemaliyle bilendir.“2853; “Hiçbir göz O’nu (dünyada) ihâta ve idrâk edemez. Fakat o, (ilmiyle) bütün gözleri (varlıkları) ihâta eder...”2854 âyetlerinde Allah Teâlâ bu hususu açıklamaktadır ve Hz. Mûsâ’ya buyurduğu gibi; “Buyurdu: ‘Beni kesinlikle göremezsin, fakat şu dağa bak. Eğer o, yerinde durabilirse sen de Beni görürsün’. Derken Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça ediverdi...” 2855
Bâtın; Bir şeyin içi, gözle görülemeyen tarafı demektir. Bâtın kelimesi Kur’an’da değişik anlamlarda kullanılmıştır. Bâtın, her şeyden önce Esmâü’l-hüsnâ’dan biridir: “O Evveldir (her şeyden öncedir), Âhirdir (kendisinden sonraya hiç bir şeyin kalmayacağı sondur.) Zâhirdir (varlığı aşikârdır.) Bâtındır (gerçek mâhiyeti insan için gizli) olandır.” 2856
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivâyet edilen bir hadis-i şerifte de Allah Teâlâ’nın doksandokuz ismi olduğu zikredilmiş, bunlardan birinin de el-Bâtın olduğu belirtilmiştir.2857 Bâtın, bazı âyetlerde de gizli anlamınadır: “Günahın gizlisini (bâtın) de açığını (zâhir) da bırakın!”2858; “Açık (zâhir) ve gizli (bâtın) olarak size bolca nimetler ihsan ettiğini görmez misiniz?” 2859
Râğıb el-Isfahânî, son âyette geçen zâhirî nimeti peygamberlik müessesesi; bâtınî nimeti de akıl olarak yorumlamaktadır.2860 Zâhirî nimeti sağlam vücûd, bâtınî nimeti güzel ahlâk olarak anlayanlar da vardır. Bâtın, hadislerde genellikle bir şeyin içi anlamında geçmektedir. Meselâ, “batınu’l-keff elin içi, “bâtınu’l-kademeyn” ayağın çukuru demektir.
Hadislerde Bâtın’a, Cenâb-ı Hakk’ın adı olarak da rastlamak mümkündür.2861 Bu isim, Cenâb-ı Hakk’a izafe edildiğinde “kendisini zatı itibârıyla gereği gibi tanımak mümkün olmayan zat” anlamına gelir. Allah’ın “evvel” sıfatı “âhir” sıfatıyla beraber kullanıldığı gibi, “bâtın” sıfatı da “zâhir” sıfatıyla beraber kullanılır. Ayrı olarak kullanılmazlar. 2862
Allah evveldir; O’ndan evvel hiç bir varlık yoktur. O’nun öncesi mevcut değildir. Allah âhirdir; varlığının sınırı yoktur. Her şey yok olacak yalnız Yüce Allah bâkî kalacaktır. Allah zâhirdir; varlığı her şeyden aşikârdır. Çünkü kâinattaki her şey O’nun varlığına delildir. Sıfatlarının tezahürüyle, ilim ve kudretinin tecellisiyle varlığı apaçık olarak bilinmektedir. Allah “bâtındır”, zâtı ve mahiyeti kavranamaz, niceliği ve nasıllığı bilinemez. Allah zatı itibârıyla gizlidir. Zatının hakikatı duyu organlarıyla bilinemez. O’nun gizli oluşu, aşikâr oluşunun şiddetindendir. Hakikatı, akıl ve idrakin ihatasına sığmaktan yücedir.
2853] 57/Hadîd, 3
2854] 6/En’âm, 103
2855] 7/A’râf, 143; Şamil İslâm Ansiklopedisi, 1/209
2856] 57/Hadîd, 3
2857] Tirmizî, Deavât 82
2858] 6/En’âm, 120
2859] 31/Lokmân, 20
2860] el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’an, Mısır 1970, s. 97
2861] Ebû Dâvud, Edeb 95
2862] Râgıp el-Isfahânî, el-Müfredât, s. 52
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 629 -
Zâhir ve bâtın kelimelerinin Kur’an’da geçmesi, bu iki kelimenin terim olarak yerleşmesinde etkili olmuş, özellikle fakîhlerle mutasavvıflar arasında bazı münakaşaların çıkmasına yol açmıştır. Her şeyin bir zâhiri ve bâtını bulunduğunu, ilimlerin de zâhirî ilimler ve bâtınî ilimler olmak üzere ikiye ayrıldığını ifade ederek Cibril hadisinde anlatılan “İslâm”ı, zâhir ve dış; “Îman”ı, bâtın ve iç olarak değerlendirmişlerdir. Zâhirî ameller, dış organlarla yapılan amellerdir ki; ibâdet, taharet, namaz, oruç, hac, zekât, nikâh ve benzerleri bu gruba girer. Bâtınî ameller ise kalplerin, tasdik, yakin, îman ve ihlâs gibi amelleri, murakabe gibi halleridir. Sûfiler, ihlâsı târif ederken “kulun fiillerinin zâhir ve bâtında eşit olmasıdır” diyerek zâhirî amellerle bâtınî amellerin dengesine dikkat çekerler. Zâhir ve bâtın dengesinin bâtın lehine bozulması mutasavvıfları ürkütmez; fakat bu dengenin zâhir lehine bozulması mutasavvıfları rahatsız eder. Nitekim Cüneyd el-Bağdâdî’nin “Zâhirini süslemeye çalışânın bâtını haraptır” sözü bu anlamdadır.
İlmin de ameller gibi zâhirî olanı ve bâtınî olanı vardır. Zâhirî amellere ve görünen şeylere aid açık bilgi ve zâhir ilmi; kalp, gönül ve keşfle ilgili bulunan ilme bâtın ilmi denir. Bu mânâya göre âyetlerin de hadîslerin de bir bâtınî tarafı olduğunu düşünmek tabiîdir. Mutasavvıfların, Hüzeyfetü’l-Yemân’ın rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfe istinaden “Allah’ın kulunun kalbine yerleştirdiği bir sır olarak”2863 nitelendirdiği “ilm-i bâtın” asla ilm-i zâhir’e muhâlif olmamalıdır. Nitekim Ebû Saîd el-Harrâz’a atfedilen ve bütün mutasavvıfların ortak kanaati hâline gelen “Zâhire muhâlif her bâtın bâtıldır”2864 görüşü bunu teyid etmektedir. 2865 Bununla birlikte bâtınî tefsirlerin hiçbirinin Kur’an’ın zâhirine muhâlif olmadığı söylenemez. Kelimeler ve âyetler gerçek anlamından koparılarak hiç ilgisi olmayan bâtınî yorumlara gidilmiş, bâtınîlik adına ilmî olmayan ve kendi mistik anlayışlarını Kur’an’a onaylatacak izahlara gidilerek tehlikeli bir yolda ilerlenmiştir.
77) EL-VÂLÎ
El-Vâli: Bütün kâinatın yöneteni ve hâkimi. “Bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe, Allah, onlarda bulunanı değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledi mi, artık onu ondan geri çevirecek yoktur. Zâten onların O’ndan başka koruyucuları da yoktur.” 2866
El-Vâlî, hükümdar demektir. Allah Teâlâ bütün varlıkların üzerinde yegâne emir fermanını uygulayandır. İşler eninde sonunda Rabbül âlemînin dediğine varmıyor mu? İsteyen bildiği gibi yaşasın, ama “bana Allah’ın kanunları etki etmez” demesin. İnsan yaşlanmıyor mu? İnsan zengin iken fakir olmuyor mu? Sağlıklı iken sıhhatini kaybedip vücudu ile karşı karşıya gelmiyor mu? Bunları düşünerek gelin işi başından doğru tutalım; yönetenin, kanunları geçerli olanın O olduğuna şehâdet edelim de evrenle barışık yaşamanın mutluluğu yüreklerimizi aydınlatsın.
2863] Münâvî, Feyzu’l-kadir, IV, 326
2864] Sülemî, Tabakatu’s-Süfiyye, s. 231
2865] H. Kâmil Yılmaz, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 1/209-210
2866] 13/Ra’d, 11
- 630 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kâinatta Allah’ın hükümranlığı tartışılmaz bir gerçek iken bu gün insan topluluklarının önünde kurtuluşa veasile olabilecek Allah’ın yüce dini İslâm’ın emirleri ihmal edilerek büyük dengesizliğe yol açılmakta; sonuç gözyaşı, yıkım ve huzursuzluk olmaktadır. Allah’ın idâresinde kanun hâkimiyeti vardır, ödül, cezâ sistemi işlerliği sözkonusudur. Cennet iyileri, cehennem kötüleri beklemektedir.
Bu kâinata “insan-ı ekber” (büyük insan), onun meyvesi olan insana da “âlem-i asğar” (küçük evren) denilir. İnsan-ı ekber denilen şu uçsuz bucaksız âlem, Vâlî isminin tecellisiyle, bir insan gibi kolaycak tedbir ve idare ediliyor.
Vâlî isminin âlem-i asğar olan insandaki tecellisiyle de, her duyguya, her organa ve her hücreye en uygun vazifeler yükleniyor; o vazifelerin yerine getirilmesi için gerekli bütün şartla da en güzel şekilde hazırlanıyor. Beden hânesini ruh kanunuyla tedbir ve idare eden Allah, âlem şehrini de, şeriat-ı fıtriye denilen bir kanunlar manzûmesiyle, en mükemmel şekilde tedbir ve tanzim ediyor.
İnsana düşen görev, kendi varlığında icrâ edilen bu tedbir ve idare için Rabbine hamd ve şükürde bulunmak ve bütün kâinatta hükmeden İlâhî tedbir ve tanzimi de hayret ve ibretle tefekkür etemektir.
Tüm vak’alara müdâhale yetkisi ve gücü olan Allah Teâlâ insanların sosyal hayatlarını da yakın murakabeye alır. Ve dilediği gibi yaşânılması için bir kıvılcım bekler. İnsanların en ufak bir değişim teşebbüslerinde yardımını esirgemez ve onlara râzı olduğu bir yönetim şekli nasip eder.
‘El-Vâli’ isminin tecellisini yine doğadaki diğer canlıların (Vahşi olan ve olmayan) müthiş bir uyum içinde yaşadıklarında, güneş, dünya ve ayın belirli bir yörünge etrafında hareket etmesinde, yani tüm alemde görebiliriz.
78) EL-MÜTEÂLÎ
El-Müteâlî: Yaratılmışlar hakkında aklın mümkün gördüğü her şeyden, her hal ve tavırdan pek yüce. “(O Allah), hazırı da gaybı da, gizliyi de âşikârı da bilendir, büyüktür, yücedir.”2867
El-Müteâlî, Yüceler yücesi demektir. Allah Teâlâ için kullanıldığında kudret, hâkimiyet diye anlaşılabilir. Allah Teâlâ’nın emirlerine bakâlim; kudretinin izlerini görürüz. İşlerine nazar kılalım, O’nun hâkimiyeti önünde secdelere kapanırız. Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan, Hz. Peygamberin mübârek dilinden bizlere aktarılan Allah’ın pek yüce olduğuna şu âyet dikkatimizi çeker: “Düşen hiçbir yaprak yoktur ki, O’nu bilmesin. Yer dibinin karanlığında hiçbir dâne yoktur ki, O’nu bilmesin. Yaş-kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta olmasın.” 2868
Yücelik ve hükümranlıkta kendisine denk ya da kendisinden daha üstün bir varlık bulunmayan; mutlak anlamda yüce olan, övülmeyi hak edecek tüm vasfa sahip olan ve tüm noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah Teâlâ’nın ‘El-Müteali’ ismi bizlere yüceler yücesi olduğunu gösterir.
2867] 13/Ra’d, 9
2868] 6/En’âm, 59
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 631 -
79) EL-BERR
El-Berr: Kullarına karşı iyiliği çok olan. Allah’ın isimlerinden biri. Kullarına şefkatli olup, lûtuf, ihsanı, keremi, iyiliği ve bahşetmesi çok olan anlamına gelen Allah’ın Esmâü’l-Hüsnâ’sından biri. Allah Teâlâ kulları için daima kolaylık ve rahatlık ister; zorluk istemez. Zorluk çıkaranları da sevmez. Yapılan kötülüklerin çoğunu bağışlar, örter; merhametlilerin merhametlisidir; bir iyiliğe on mükâfat verir. Kötülüğün cezası ise bir katını geçmez. Bir kul, gönlünde iyi bir şey yapmayı kurmuş, fakat herhangi bir engel yüzünden onu yapmamış olsa bile, bilfiil meydana getirmiş gibi mükâfatlandırılır. Buna karşı, bir kötülük yapmayı tasarlamış ve kararını vermişken herhangi bir sebeple yapmamışsa ona ceza verilmez.
Berr, “iyiliği ve hayrı geniş olmak” anlamındaki “birr” masdarından sıfattır. Kur’an’da şöyle geçer: “Gerçek biz bundan evvel (muvahhid olarak) O’na ibâdet ediyorduk. Şüphesiz ki O, (evet) O, (vaadinde sâdık) ihsanı bol, çok merhametlidir.”2869 Evet, Cennet’e girecekler böyle diyecektir. Allah kullarına karşı şefkatlidir. O, hiçbir fiilinde zulüm ve hiçbir hükmünde de haksızlık etmez. İnsanlar, nankörlük ederek kendileri haddi aşarlar. Oysa Allah sonsuz nimetler vermiş, sonsuz ihsanda bulunmuştur. Kullar kendileri kendilerine zulmederler. Allah onca inkâr, kötülük ve nankörlüklere karşı ceza vermede acele etmez. O, sonsuz kerem sahibidir. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır. Allah kullarına çok merhametlidir.2870 “Şüphesiz Rabbiniz Rauf’dur, Rahim’dir, çok şefkatli, çok merhametlidir.” 2871
“Çok iyilik eden, merhamet eden ancak O’dur.”2872 Allah’ın kullarına karşı olan iyiliği (nimeti)’ni yazmaya hiçbir mürekkep yetmez. Hangi iyiliğinden bahsedelim? Günahlarımızı affedeceğini bildirmesinden mi? Rızıklandırmasından mı? Az teşekküre bol sevap vermesinden mi? İşlediğimiz günahların karşılığını hemen vermeyip affedebileceğini bildirmesinden mi? Duâlarımızın karşılığını vereceğini vaad etmesinden mi?... hangisinden bahsedelim.
Eğer şu an yüzümüz gülüyorsa; bu Allah’ın ‘El-Berr’ isminin tecellisidir.
80) ET-TEVVÂB
El-Tevvab: Kullarına tevbe kapılarını açan, onları tevbeye sevk edecek sebepler yaratan. “Allah, kötülükten yüz çevirerek tevbeye yönelenleri son derece bağışlayandır.” 2873
“Tevbe” masdarından mübalâğa siğası olup, doksanokuz olan Esmâ-i Hüsnâ’dan biri. Tevbe; kulun, günahtan sonra Allah’a itaat etmeye dönüş yapmasıdır. Tevvâb ise, Allah Teâlâ’nın Esmâ-i Hüsnâ’sından biri olup; mânâsı, kulun Allah’a itaat etmeye dönüş yaptığı ve günahlarından dolayı pişmanlık duyduğu
2869] 52/Tûr, 38
2870] 2/Bakara, 207
2871] 16/Nahl, 7; Şamil İslâm Ansiklopedisi, 1/224-225
2872] 52/Tûr, 28
2873] 17/İsrâ, 25
- 632 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zaman Allah’ın o, kuluna ihsan ve rahmetini ulaştırması; kulun önceden yaptığı hayırlı amelleri boşa çıkarmaması ve itaatkâr kullarına va’dettiği ihsandan bu kulunu da mahrum etmemesidir. Kulun tevbesi tekerrür ettikçe Tevvâb olan Allah Teâlâ’dan da kabûlü tekerrür eder.
Allah’ın Tevvâb ismi, Kur’an-ı Kerîm’de 2/Bakara sûresinde 4; 9/Tevbe sûresinde de 2 defa olmak üzere toplam 6 yerde geçer. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Âdem Rabbından bir takım kelimeler telâkki etti, yalvardı; o da tevbesini kabul buyurup ona yine baktı. Filhakika O’dur ancak öyle Tevvâb öyle Rahim.” 2874
Tevbe, kula, nisbet edildiği zaman arâzı olan günah halini bırakıp aslî olan salâh halinde dönmek demek olur. Allah Teâlâ’ya nisbet edildiği zaman da tâli olan gazab nazarından aslî olan rahmet nazarına dönmek mânâsını ifade eder.2875 Bir Hadis-i Şerif’te Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Allah sizden birinizin tevbesine, birinizin kayıp hayvanını bulduğu vakit sevinmesinden daha çok sevinir.” 2876
Rahmeti sonsuz olan Allah Teâlâ, Tevvâb’dır ve Tevvâb olanları sever ve şöyle buyurur: “Şüphesiz Allah çok tevbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de sever.”2877 Yani Allah, vâki olacak kusurlardan dolayı çok çok tevbe edenleri sever. 2878
Allah Teâlâ’nın Büyüklüğünü ve kullarına karşı sıcak ilgisini bu isminde de görebiliyoruz.
İstediğin kadar günah işlemiş ol, şeytan istediği kadar ümitsizliğe sevk etmiş olsun, Allah’ın (c.c.) büyüklüğüne, merhametine ve ‘Tevvab’ ismine sığınarak ellerini aç ve; ‘Ey bütün günahları bağışlayan Allah’ım! Senin Tevvab ismine sığınarak beni bağışlamanı istiyorum!’ de ve tevbenin gereklerini yerine getir defterin sağdan gelsin.
Allah’ın ‘Et-Tevvab’ ismine sığınmakla; Allah’ın büyüklüğünü, affedildiğimizde vaadi olan cennetin hak olduğunu, affedilmediğinde vaadi olan cehennemin hak olduğunu, tek bağışlayıcı mercînin Allah (c.c.) olduğunu, kendimizin aciz ve Rabbimize muhtaç olduğumuzu ispatlamış oluruz
81) EL-MÜNTAKÎM
El-Muntakîm: Zulüm etmeksizin intikam alan; suçluları müstahak oldukları cezâya çarptıran. “Fakat biz büyük bir şiddetle yakalayacağımız gün, kesinlikle intikamımızı alırız.”2879; “Sonunda Bizi öfkelendirince, biz de onlardan intikam aldık, böylece onları toplu olarak suda boğduk.” 2880
Allah her toplumu, mutlaka içinde bulunduğu şirk, dejenerasyon ve
2874] 2/Bakara, 37
2875] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul, 1979, I/326
2876] Müslim, Kitabu’t-Tevbe, Bab, I-II, 87
2877] 2/Bakara, 222
2878] Ahmed Abdülcevâd, Esmâ-i Hüsnâ, 211-213); (Abdulbâkî Turan, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 6/216-217
2879] 44/Duhân, 16
2880] 43/Zuhruf, 55
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 633 -
bozulmuşluktan kurtulabilmesi için seçtiği elçileri yoluyla uyarır. Söz konusu toplumun bu uyarıları dinlememesi ve hatta taşkınlıklarını daha da arttırarak sürdürmesinin ardından ise Allah intikam alır. Allah’ın intikamı ise elbette insanlarınkine benzemez: “Şüphesiz küfredenlere de (şöyle) seslenilir: “Allah’ın gazablanması, elbette sizin kendi nefislerinize gazablanmanızdan daha büyüktür. Çünkü siz, imana çağrıldığınız zaman inkâr ediyordunuz.” 2881
Allah uyarılan ve gerçeği öğrenen insanlardan çoğu zaman hemen intikam almaz. Onlara iman etmeleri ve günahlarından arınmaları için süre tanır. Oysa insanların çoğu kendilerine tanınan bu süreyi aleyhlerinde kullanarak daha da şımarıp azarlar. Böylelikle de azap üzerlerine hak olur. “Sen buna müstahaksın, dahasına müstahaksın. Yine müstahaksın, dahasına da müstahaksın. İnsan, ‘kendi başına ve sorumsuz’ bırakılacağını mı sanıyor?” 2882
Kuşkusuz insanın Yaratıcısını inkâr etmesi, ona isyanda bulunması nankörlük etmesi ve bu tutumunda kararlı davranması işlenebilecek en büyük suçtur. Dolayısıyla Allah’ın adâleti buna uygun bir ceza gerektirir. İşte burada Allah inkârcılardan intikam alarak daha önce hiç karşılaşmadıkları azaplarla onları tanıştırır. Çünkü bunu fazlasıyla haketmişlerdir.
“Büyük bir şiddetle yakalayacağımız gün, elbette Biz intikam alacağız.” 2883
‘El-Muntakîm’ isminin ilk muhatapları insanları dalalete düşürmek için yoğun çaba harcayan Allah’ın dinine savaş açanlardır. Allah Teâlâ sınırsız sabır ve Rahmetinin gereği tevbe etmeleri için hem süre tanır hem de ölünceye kadar rızıklandırmaya devam eder. İnatlarından vazgeçmeyenlere bazen bu dünyada ufaktan bir azabını dokundurur. 2884
Ama asıl intikam yeri öteki taraftır. Cehennem vizesini sol taraftan vermesiyle intikam odasına girdirmiştir. Artık orada ne azap hafifler, ne bir mola olur, ne yalvarmaya kulak verilir ne de oradan çıkarılması için torpil bulunur.
‘El-Muntakîm’ olan Allah Teâlâ âdildir ve hiçbir kimseye zulmetmez.
82) EL-AFÜVV
Allah’ın isimleri olan esmâü’l-hüsnâsından biridir. Çok affeden, günahları silen, tevbe edeni bağışlayan, suç işleyene ceza uygulamayan anlamındadır. Allah’ın kullarını bağışlaması suçlarını affetmek şeklinde olduğu gibi mükellefiyetlerini hafifletmek ve kolaylaştırmakla da ortaya çıkar.
Allah’ın affetmesi, inanan ve işlediği suçtan dolayı pişmanlık duyarak tevbe eden hakkındadır. İşlediği suçta ısrar edip ona devam eden için af değil, öç almak söz konusudur: “Allah geçmişi affetmiştir. Kim düşmanlık ederse Allah ondan öç alır. Allah daima galiptir, öç alandır.”2885; “Odur ki kullarından tevbeyi kabul eder, kötülük2881]
40/Mü’min, 10
2882] 75/Kıyâmet, 34-36
2883] 44/Duhân, 16
2884] Kusurlarını açığa vurur, rezil eder, müzmin bir hastalık verir, açı çektiren ölümle canını alır vs.
2885] 5/Mâide, 95
- 634 -
KUR’AN KAVRAMLARI
lerden geçer ve yaptıklarınızı bilir.” 2886
Yüce Allah, bağışlanacak muttakilerin vasıflarını sıralarken şöyle buyurmaktadır: “Ve onlar bir kötülük yaptıkları, ya da nefeslerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları da Allah’tan başka kim bağışlayabilir? Ve onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.” 2887
Af mağfiretten daha şumullüdür. Cezadan önce de sonra da olabilir. Mağfiret ise cezadan önce olur. Af günahların izlerini de silip büsbütün yok etmektir. Mağfiret ise günahların üstüne bir perde çekmektir. Af intikamın zıddıdır. Yüce Allah bazı suçluları intikamıyla sorguya çeker, bazılarını da affiyle sevindirir. Allah günahkâr kullarına af ve lütfûyle muamele etmeyi onları cezalandırmaktan daha çok sever ve onları hemen cezalandırmaz. Tevbe etmeleri için mühlet verir. Bağışlanabilmelerinin yollarını gösterir.
Ancak Cenâb-ı Hakk şirk ve küfür suçu ile huzuruna gelen kullarını affetmez. Zira şirk, af kapsamına girmez.2888 Allah tevbe eden kullarını bağışlar. O hâlde Allah, affı çok olmakla birlikte, kulun affedilmesi için birtakım kayıtlar da koymuştur. Kulun, affedilmeğe yaraşır davranışlar içerisine girmesi gerekir. Bir âyette, toplumlarına kötüler ve kötülükler hâkim olduğu halde bunlara karşı gelmeyenler arasında sadece güçsüzlerin, yani karşı gelme gücü bulunmayanların affedileceği bildirilerek şöyle buyurulmaktadır: “Nefislerine yazık eden kimselere, canlarını alırken melekler: “Ne işte idiniz?’ dediler. (Bunlar): “Biz yeryüzünde aciz düşürülmüştük’ diye cevap verdiler. Melekler dediler ki: “Peki, Allah’ın yeri geniş değil miydi ki onda göç edip gönlünüzce yaşayabileceğiniz bir yere gideydiniz?’ işte onların durağı Cehennem’dir, ne kötü bir gidiş yeridir orası! Yalnız hiçbir çareye gücü yetmeyen ve göç için yol bulmayan, gerçekten zayıf erkekler, kadınlar ve çocuklar hâriç. Çünkü Allah’ın bunları affetmesi umulur. Allah çok affeden çok bağışlayandır.” 2889
Allah Teâlâ, kendisi affedici olduğu gibi inanan kullarının da affedici olmalarını teşvik etmektedir. Muttakîlerin vasıfları anlatılırken şöyle buyurulmaktadır: “Onlar bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, Öfkelerini yutkunurlar, insanları affederler. Allah da güzel davrananları sever.”2890 Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir hadîslerinde şöyle buyurmaktadır: “Sadaka hiçbir zaman malı eksiltmez. Allah, kişinin affetmesi sebebiyle ancak şerefini arttırır. Allah için alçak gönüllü davranan kimseyi Allah mutlaka yükseltir.” 2891
Cenâb-ı Hakk, adâleti gereği suçlu ve günahkârı cezalandırmaya kadir olduğu halde lütfu ile affettiği ve edebileceği Kur’ani ifade ile belirtilmiştir. Aslında af, cezalandırmaya güç bulan kuvvetli ve nüfuzlu kimse tarafından yapılması halinde değer kazanır. 2892
2886] 42/Şûrâ, 25
2887] 3/Âl-i İmrân, 135
2888] 4/Nisâ, 48
2889] 4/Nisâ, 97-99
2890] 3/Âl-i İmrân, 134
2891] İmam Mâlik, Muvatta, Sadaka 12; Tirmizî, Birr 81
2892] M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 1/47-48
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 635 -
83) ER-RAÛF
Er-Raûf; Esmâül-Hüsnâdan birisidir. Raûf kelimesi Arapçada „re‘fet“ten türemiştir. Re‘fet; şefkat ve merhamet göstermek, esirgemek, kalbi bir şeye dayanmamak anlamlarına gelir. Raûf, feûl kalıbında aşırılık (mübâlağa) ifade eden bir sıfat olup, çok merhamet eden, çok şefkat ve merhamet gösteren anlamlarını ifade eder. Kur‘ân-ı Kerim‘de Cenâb-ı Allah‘ın kendisi için kullandığı bir sıfat ve güzel isimlerdendir. „Sizin ağırlıklarınızı da yüklenirler ve ancak nefis zahmetiyle ulaşabileceğiniz bir beldeye de taşırlar. Muhakkak ki Rabbiniz Raûf‘dur, Rahim‘dir.“2893; „Yahut da kendilerini ağır ağır yakalayıp helak etmesinden emin mi oldular? Gerçekten Rabbiniz Raûf‘tur, Rahim‘dir (Çok şefkatli, çok merhametlidir).“ 2894
Raûf‘un anlamı ilk anda „Rahim“ kelimesinin anlamıyla aynı gibi görünüyorsa da, Kur‘an-ı Kerim‘de geçtiği yerlerde Cenâb-ı Hakk iki sıfatı da beraber zikrettiği durumlarda Raûf‘u Rahim‘den önce buyurmuştur. Bu durumda iki kelimenin az da olsa anlam farklılığı olduğu ileri sürülmüştür. Buna göre re‘fet‘in menşei, failinin ihsanı ulaştırma halinin kemalidir. Rahmet‘inki ise, kendisine rahmet edilecek kişinin ihsâna ihtiyaç durumunun kemal noktasında olmasıdır. Bu sebeple re‘fet, rahmet manalarının en üstünü ve en güçlüsüdür. 2895
Raûf vasfı Kur’an-ı Kerim’de çoğunlukla Rahim ismine yakın olarak zikredilmiştir. Rahim’e verilen; “özellikle teklif konusunda, kullarına müsamahalı ve yumuşak davranan” tarzındaki manâ, bu vasfın “Raûfun bil-ibâd-kullarına karşı Raûf” (çok şefkatli ve merhametli) şeklinde geçtiği âyetlerle ilgili görülmüştür. Şu âyet-i kerimelerde görüldüğü gibi: „İnsanlardan bir kısmı da vardır ki, Allah‘ın rızâsını isteyerek nefsini Allah yolunda sarf eder. Allah kullarına karşı Raûf‘tur.“2896; „Kıyâmet gününde herkes, dünyada iyilik (hayır) ve kötülükten yaptığı şeyi hazır bulur ve ister ki, o kötülüklerle orasında uzak bir mesafe bulunsaydı. Yine Allahu Teâla size kendisinden korkmanızı emreder. Allah, Kullarına karşı Raûf (çok bağışlayıcı, merhametli, esirgeyici)dur.“ 2897
“Allah; sizin imanınızı zayi edecek değildir. Şüphesiz, Allah, Rauf’tur, Rahim’dır.”2898 Yarattığı tüm canlıların ihtiyaçlarını gören ve onu düşmanlardan emin kılacak her türlü duygu ve hislerle donatan Allah Teâlâ kullarına karşı çok Rauf’tur. Yani yaşamın tüm alanlarında kullarına kolaylık sunandır.
Allah Teâlâ’nın ‘Er-Raûf’ isminin tecellisini; ‘Gücümüzün dışında bir sorumluluk vermemesinde, unutarak ya da bilmeyerek işlediklerimizden hesaba çekmemesinde, haram kıldığı bazı şeyleri yeri geldiğinde ruhsat vermesinde, kısaca bir çok alanda’ görmek mümkün. Seferde iken farzları yarı yarıya kılmamız, hastayken oruç tutmayıp erteleyebilmemiz Allah’ın ‘Raûf’ isminin tecellisidir.
2893] 16/Nahl, 7
2894] 16/Nahl, 47
2895] Metin Yurdagür, Allah’ın Sıfatları Esmâül-Hüsnâ, İstanbul 1984, s. 107
2896] 2/Bakara, 107
2897] 3/Âl-i İmrân, 30; Necip Taylan, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 5/227
2898] 2/Bakara, 143
- 636 -
KUR’AN KAVRAMLARI
84) MÂLİKÜ’L MÜLK
Mâlikü’l Mülk: Mülkün ebedî sahibi: Cenâb-ı Hakk’ın mülk üzerinde hem sahipliği, hem de hükümdarlığı vardır. Mülkünü dilediği gibi tasarruf eder ve aynı zamanda onda geçerli olan yasaları koymak sûretiyle dilediği gibi hükmetme hakkı da O’na âittir. Bu hususta hiçbir ortağı, dengi ve yardımcısı yoktur. Mülk denilince dünyası ve uhrâsı ile kâinatın tümü anlaşılır. Bizzat insan da O’nun kulu olarak, mülküne dâhildir.
Allah Teâlâ mülkün hem sâhibi, hem hükümdârıdır. Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Hiçbir kimsenin O’nun bu tasarrufuna itiraz ve tenkide hakkı yoktur. Dilediğine verir, dilediğinden alır. Mülkünde hiçbir ortağa ve yardımcıya ihtiyacı yoktur.
“De ki: ‘Ey mülkün sahibi Allah’ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip-alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; hayır Senin elindedir. GerçektenSen, her şeye güç yetirensin.”2899 Şu an bulunduğunuz yerden etrafınıza baktığınızda gördüğünüz her şeyin Sahibi vardır. Oturduğunuz koltuk, Sahibinin var ettiği atomlardan oluşmaktadır. Saksıda duran çiçek, Sahibinin ona sağladığı imkânlarla (güneş, su vs.) büyümektedir. Pencereden görünen deniz ve içindeki tüm canlılar Sahipleri dilediği için orada bulunmaktadır...
Ve hatta kendi bedeniniz; o da sizden tamamen bağımsız olarak sizi var edenin kontrolündedir. Tüm uzuvlarınız, damarlarınız, sinir sisteminiz, hücrelerinizin her biri Sahibinizin ilminin ve üstün sanatının eserleridir. Bu sayılanların hiçbiri sizin sahip olmayı düşünüp tasarladığınız, sonra da var ettiğiniz şeyler değildir.
Siz dünyaya gözünüzü açtığınızda hem kendi bedeninizdeki kusursuz sistemle, hem de içinde bulunduğunuz dünyayla ve hatta tüm evrenle karşılaştınız. Ancak bundan önce bunların hiçbirine sahip değildiniz ve bundan sonra da kendi irâdenizle bunlara sahip olmanız mümkün değildir. Elbette bu gerçek tüm insanlar için geçerlidir. O halde her şeyin mülkü, onları Yaratana aittir; yani her şeyin yaratıcısı ve sahibi olan Allah’a...
Bu açık gerçeğe rağmen insan körleşir ve O’nun varlığını gözardı ederek elindeki her şeyin kendisine âit olduğu zannına kapılır. Tüm âcizliğine rağmen kendini üstün görme yanılgısı içinde olan insan, büyüklenir ve inkâra kalkışır. Fakat bu inkâr yalnızca kendisine zarar verir; çünkü Hz. Mûsâ’nın söylediği gibi; “Eğer siz ve yeryüzündekilerin tümü inkâr edecek olsanız bile şüphesiz Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, övülmüştür.” 2900
Suad Yıldırım, bu isim hakkında şunları söyler: “Mâlikü’l-mülk: “Dünya ve âhiretin mülkü, yalnız Kendisine âit olan” demektir.Yalnız bir Medenî âyette2901 geçer. Kur’an; sıfat, masdar ve fiil şekilleriyle hükümranlığı Allah’a tahsis etmeye büyük önem vermiştir. Başından sonuna kadar, O’nun bu vasfını hatırlatmış2899]
3/Âl-i İmran, 26
2900] 14/İbrâhim, 8
2901] 3/Âl-i İmrân, 26
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 637 -
tır. Onun “Hükümrân” olarak tanıtılmasına bazı felsefî düşünceler bir anlam vermeyebilirse de, beşerî realitenin başka türlü olduğunu anlatmaya çalışacağız.
Hükümdar kültü, özellikle eski dünyanın hemen her tarafında rastlanan bir tezâhürdür. Anlaşılan insanlık, hükümranlıkla Ulûhiyette birbirinden ayrılmaz iki kavram bulmaktadır. Denebilir ki, hükümdarlar kendilerini halklarına kabul ettirmek için, bir İlâhî kaynağa dayanıyor göstermişlerdir. Yahut, hâkim olanların, raiyyelerini kendilerinin kulları, kendilerini de onların tanrısı gibi görmek istedikleri söylenebilir. Başka şeyler de düşünülebilir. Şimdi serdedeceğimiz tarihî gerçeklere bakarak, biz daha çok, birinci ihtimalin, yani insanların tanrılıkla hükümranlığı ayrılmaz kabul etmelerinin doğru olduğunu kabul ediyoruz.
İnsan, taptığı Tanrının hükümran olmasını, hükmünü yürütmesini beklemektedir. Kendisine hükmeden beşerî varlıkların hükümranlığına, ancak ilâhî bir esasa ve izne dayandıkları düşüncesiyle, tâbi olmak istemektedir. Eski Mısırlılar nezdinde Firavun, tanrının oğludur. Yaşadığı sürece, tanrı Horus ile eşit tutularak, tanrı sıfatıyla kendisine tapınılması gerekirdi. Çinlilere göre Tanrı “Cihan hükümdarı”dır; yerdeki kral, semâvî Hükümdar’ın temsilcisidir. Kral ancak, bu unvanla halka emretme yetkisini haklı gösterebilir. “Sümerlerde, hükümdarlık gökten iner”, kral, Tanrı Anu’dan iktidarını alır. İşte bundandır ki, yalnız hükümdar halkı temsilen Onu çağırabilir, sıradan adamlar değil. Babil ve Asur’daki siyasî rejim, daima bir teokrasidir. Bütün iktidar bir Tanrıdan veya tanrılardan gelmektedir. Orta Asya ve kuzey kutup bölgesi kavimlerinde Tanrı, “Han”, yani kâinatın Hükümdarıdır. Moğollarda da böyledir. Fakat Tanrı, âlemi doğrudan doğruya değil; yerdeki temsilcileriyle, Hanlarla idare eder. Mengü Han, Fransa kralına yolladığı mektubunda: “Ebedî Tanrının emri böyledir; Gökte bir tek ebedî Tanrı vardır, yerde de yalnız bir hüküm bulancaıktır: Tanrı’nın oğlu Cengiz Han”. Ural Altay bölgesinde, Tatarlarda Yüce Semâvî Tanrı, “Han” yani Hükümdardır. Brahmanlar, kralı takdîs ederlerdi. Hindistan’daki Semâvî Tanrı Varuna hükümdardır. Hükümdar-Tanrı’dır. Zerdüştlükteki tek Tanrı Ahura-Mazda da, “Hükümran Tanrı”dır. Bazı Afrika topluluklarında kral mukaddes veya ilâhî telâkki edilir. Yunanistan’da Zeus’da da hükümranlık vasfı vardır, krallar otoritelerini ondan alırlar. İtalya’da Jupiter, mutlak hükümdar idi. Japonya’da, Mikado güneş tanrıçasının soyundan gelmedir, hem kral, hem baş râhiptir. İlâhî nesnenin cisimleşmiş şeklidir. Bir Japon, bütün hallerde Mikado’nun (kralın) irâdesine itaat etmeye mecburdur. Mikado kültü, halen Japonya’da mevcuttur.
M.Ö. 6. yılda, yahûdiler Filistin’de Galile (el-Halil) bölgesinde Roma idaresine karşı ayaklanırlar; zira Tanrı, onların tek Hükümdarıdır. Çünkü yahûdiler, Allah’ı Kral olarak nitelerler. Kezâ yahûdiler, krallarının Tanrı ve halk tarafından seçilmesi gerektiğine inanırlardı. İsrail’de kral, ilâhî bir kuvvete sahip olup Yahova tarafından yahut Yahova’nın işaretiyle halk tarafından seçilmiştir.2902 “İmparatora tapınma (Sezarizm), Roma devletinde bütün din mensuplarının imparatora ve yurda bağlılıklarını sağlayan bir inanma ve tapınma sistemidir. Sistem, Jül Sezar’ın ölümünden sonra kurulmuştur. İlk Hıristiyanların işkence görmeleri, bu tapınmaya katılmamaları yüzünden olmuştur. Hz. İsa, kendisini yahûdilerin kralı olarak kabul ediyordu. Onu tanrılaştıran hıristiyanlar, kendisini “insanlı2902]
Kur’an’da 2/Bakara, 247’de Tâlût’un, onlara Allah tarafından kral olarak gönderildiği bildirilir
- 638 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ğın ve kâinatın hükümdarı” olarak görürler. Çokça, rûhânîleştirilen “Allah’ın melekûtu”, hıristiyanlıkta en önemli yeri işgal eder. Pater duâsında: “Melekûtun gelsin” denir. Hıristiyanlarda “Semâvî Peder”, her şeyden önce Mâlik (Kral)dır.
Dinler tarihçisi M. Eliade, dünyanın hemen her yerinde, ayrı ayrı toplulukların inandığı Yüce Varlık’ların, neticede unutulup gölgede kaldığını birçok örneklerle gösterdikten sonra, Ulûhiyette hükümrânlık kavramı hakkında diyor ki: ‘Bazı semâvî Tanrı’lar, hükümrân Tanrı olarak tecellî etmek sûretiyle, dinî aktüalitelerini korur veya güçlendirirler, Panteonda, kendi hâkimiyetlerini korumayı pek iyi başaran Tanrılar, işte onlardır (Jupiter, Zeus, T’ien). Monoteist inkılâplar da işte onları lehine olarak meydana gelmiştir: Yahova, Ahura-Mazda gibi’.
Bu dünya turundan sonra, insanın “Hükümran” olan bir Tanrı’ya ve yalnız Ona kulluk etmek üzere yaratıldığını anlamamak mümkün değildir. Mutlak ve Gerçek Hükümdarı (el-Melikü’l-Hakk) bulamayınca, uydurduğu tanrılara bu vasfı verdiği görülmektedir. Bu vasıfla tecellî etmeyen Tanrının da unutulduğu gerçeğini hatırlayacak olursak, Allah’ın Kendisini hükümranlıkla nitelemesinin hikmetini anlamamız çok kolay olacaktır.” 2903
Mal-Mülk Allah’ındır: “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.”2904; “Göklerin ve yerin mülkü O’nundur.”2905; “Mülk O’nundur.” 2906
Bu âyetler ve benzerleri mülkün, hükümranlığın Allah’a âit olduğunu, gerçek mülk sahibinin O olduğunu vurgulamaktadır. Allah, mülkünü yönetme hakkını, yeryüzünde halîfe tâyin ettiği insana vermiştir. “Allah’a ve Rasûlüne iman edin ve (O’nun) sizi hâkim kıldığı, sizin yönetiminize verdiği şeylerden (Allah için) infak edip harcayın. Sizden, iman eden ve (Allah rızâsına) infak edip harcayanlar için büyük mükâfat vardır.”2907 Bu âyetten anlaşıldığı üzere mal, gerçekte Allah’ındır. İnsan, yeryüzünde halîfe olarak mala sahip olur; mal, aslında ona emânettir. Göklerin ve yerin mülkü Allah’a âittir. Mülkün gerçek sahibi Allah’tır. İnsanın mala halîfe kılınması, iki anlama gelebilir: Ya Allah adına malın üzerinde vekil kılınması, malın yönetiminin kendisine bırakılmasıdır. Yahut başkasından kendisine geçmesi, kendisi başkasının yerine geçip mala sahip olmasıdır. Mal denilen şey, böyle insandan insana geçen, insanların mülkiyetini birbirinden devraldıkları bir şey olduğu için âyette “cealeküm müstahlefiyne fîh; başkasının yerine geçirildiğiniz, başkasının ardından size verilen şey” diye nitelendirilmiştir.
Şimdi insan, mülkiyeti geçici olarak elinde bulunan malı Allah yolunda harcarsa, aslında kendi malını değil; Allah’ın malını harcamakta; O’nun adına, O’nun yoluna vermektedir. Mülkün gerçek sahibi Allah olduğuna göre, neden Allah’ın malını, Allah’ın emrettiği yere harcamaktan çekinir, niçin kendisini mutlu edecek şeyden geri kalır? Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Sizi çokluk mahvetti. İnsanoğlu ‘malım, malım’ der. Yiyip tükettiğinden ya da giyip eskittiğinden, veya sadaka verdiğinden başka senin malın mı var? (Çünkü bundan
2903] Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 130-132
2904] 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 17, 18, 40, 120; 9/Tevbe, 116; 24/Nûr, 42; 45/Câsiye, 27; 48/Fetih, 14
2905] 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 40; 7/A’râf, 158; 25/Furkan, 2; 39/Zümer, 44; 42/Şûrâ, 49; 43/Zuhruf, 85; 57/Hadîd, 2, 5; 85/Bürûc, 9
2906] 6/En’âm, 73; 35/Fâtır, 13; 39/Zümer, 6; Ve yine bk. 3/Âl-i İmrân, 26; 17/İsrâ, 111; 22/Hacc, 56; 25/Furkan, 26; 40/Mü’min, 16; 64/Teğâbün, 1
2907] 57/Hadîd, 7
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 639 -
ötesi başkasının eline geçecektir).” 2908
Mâlik’l-Mülk: Mülkünde dilediği gibi tasarruf edebilen. “De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye kaadirsin.” 2909
Dünya ve içindekiler Allah’ındır. Oturmuş olduğumuz ev, binmiş olduğumuz arabalar, uçaklar, tarlalarımız, bahçelerimiz, ev eşyalarımız, stoktaki mallarımız kısacası kendimiz de dahil her şey Allah’ındır. Allah Teâlâ zenginliğinin ve imtihanının gereği insanlara mal vererek zenginleştirir ve onlardan şükür ve infak (zekat, sadaka, kendi yolunda olanlara vs.) etmelerini bekler.
Bir zaman sonra tasarruf yetkisi kendisinde olması hasebiyle vermiş olduğu malları bir şekilde geri alır. (Yangın, deprem, hırsızlık, iflas, vs.) Ve kulunun sabrını ölçer. Eğer zenginseniz bilin ki mallarınızı ticarî bir zekânızla kazanmadınız. Allah öyle diledi ve zengin oldunuz.
Eğer fakirseniz yine bilin ki ticarî zekâsızlıktan fakir olmadınız. Allah (c.c.) öyle diledi ve siz fakir oldunuz (Allah (c.c.) bir kuluna zenginlik ya da fakirlik dilemişse gerekli sebepleri de yaratır).
85) ZÜ’L-CELÂLİ VE’L-İKRÂM
Zü’l Celâli ve’l İkram: Hem büyüklük sahibi hem de fazl u kerem, ikram sahibi. “Büyüklük ve ikram sahibi (Zü’l-celâli ve’l-ikrâm) Rabbinin adı yücelerden yücedir.”2910; “Ancak azamet ve ikrâm sahibi (Zü’l-celâli ve’l-ikrâm) Rabbinin zâtı bâki kalacak.” 2911
Dünyada insanın hoşuna gidecek sayısız nimet vardır. Allah kullarının hoşnut olacağı çeşitli detaylarla dünyayı süslemiştir. Ancak elbette Allah’ın sonsuz kerem ve ihsanını asıl olarak göstereceği yer cennettir. Kuran’da tasvir edilen cennet, O’nun sonsuz ikramını gözler önüne sermektedir.
Cennetin Kuran’da anlatılan en belirgin özelliklerinden biri ‘nefislerin arzuladığı her şeyin’ verilmiş olmasıdır. Cennetin ‘altından ırmaklar akar’, ‘yemişleri ve gölgelikleri süreklidir’, ‘ne sıcak-ne soğuk, tam kararında bir gölgelik’ vardır. Allah kendisinden bir rahmet olarak sâlih kullarını cennet bahçelerindeki ‘gölgeliklerde ve pınar başlarında’ bulunduracaktır. ‘Çeşit çeşit inceliklere ve güzelliklere sahip’ olan cennette mü’minlere ‘istek duyup-arzuladıkları meyvelerden ve etten bol bol’ verilecektir. Mü’minler, ‘içinde hesapsız olarak rızıklandırılmak üzere Cennet’e girerler.’ Ayrıca cennette iman edenler için ‘yüksek köşkler bina edilmiştir.’ Bu köşklerin altlarından ırmaklar akmaktadır. ‘Özenle işlenmiş mücevher tahtlar üzerinde’ oturur ve etraflarını ‘bakıp seyrederler.’ Bu arada yapılan ikram da son derece ihtişamlıdır. ‘Kendileri için hizmet eden civanlar’ ‘çevrelerinde gümüşten billur kaplar ve kupalar dolaştırırlar.’ Bu hizmetler esnasında
2908] Müslim, Zühd 3; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir, sûre 102; Nesâî vesâyâ 1; Ahmed bin Hanbel, 4/24, 26
2909] 3/Âl-i imran, 26
2910] 55/Rahmân, 78
2911] 55/Rahmân, 27
- 640 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mü’minlerin giyimleri de son derece göz alıcıdır; “...Orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler, oradaki elbiseleri ipek(ten)dir.” 2912
Kuşkusuz Kuran’daki cennet tasviri yukarıda anlatabildiğimizin çok üstündedir. Aşağıdaki âyetler Allah’ın cennetteki sonsuz keremini ve ikramını açıkça bildirmektedir: “...Orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet (zevk) aldığı her şey var. Ve siz orada süresiz kalacaksınız.”2913; “Her nereye baksan, bir nimet ve büyük bir mülk görürsün.” 2914
Büyüklüğünü hemen hemen her isim ve sıfatta dile getiren Rabbimizin övülmek istediğini bu isimde görmek mümkün.
Allah büyüktür; övülmek ister. Allah (c.c.) kullarına olmadık zamanda ve mekânda farklı nimetler ikram eder; övülmek ister. Allah (c.c.) akla hayale gelmeyecek çeşitlikte ve güzellikte canlı ve cansızlar yaratır; övülmek ister. Övülmeyi hak eden Rabbimiz çok büyüktür.
86) EL-MUKSIT
El-Muksıt: Kullarına muâmelesi, tam adâlet ve merhamet üzere olan. “Aralarında adâlet ile hükmedilir. Ve onlara zulmedilmez.”2915 Âdil olan ve âdil olmamızı isteyen Allah Teâlâ mazlumun hakkını sorarken zâlime de haksızlık etmez. Sonuçta her ikisi de neticeye râzı olur.
“Ey iman edenler, âdil şâhidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adâletten alıkoymasın. Adâlet yapın. O, takvâya daha yakındır. Allah’tan korkup sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.” 2916
Allah adâlet yapanların en hayırlısıdır. O’nun mizanı tüm kâinatı kuşatmıştır. O, adâletini dünyada ve âhirette kullarına gösterecektir. Her şeyi hakkıyla gören, her şeyin içini dışını bilen, her şeyden haberdar olan Allah’ın tüm işleri hikmetli ve adâletlidir.
İnsanların yaşamları boyunca işledikleri tüm fiiller muhakkak Allah’ın adâletine göre değerlendirilecektir. Zulüm yapanların zulümleri elbette karşılıksız kalmayacağı, iyi tek bir sözün bile mükafatının verileceği, Kuran’da bizlere bildirilmiştir. Zâten iyi ile kötü bir olamayacağına göre tüm bunların adilce değerlendirileceği bir yer olmalıdır. İşte bu yer âhirettir; Allah’ın sonsuz adâletinin tecelli edeceği yer...
Dünya hayatında inkârcıların peygamberlere ve mü’minlere çıkardıkları zorluklar, engellemeler, attıkları iftiralar elbette yanlarına kâr kalmayacaktır. Mü’minlerin cennetteki mertebesini yükselten tüm bu zorluklar, inkârcıların da cehennemin en alt tabakalarına inmelerine vesile olacaktır. Allah hesap gününde son derece duyarlı terazilerle hiçkimseyi haksızlığa uğratmayacak, dünyada
2912] 35/Fâtır, 21
2913] 43/Zuhruf, 71
2914] 76/İnsan, 20
2915] 10/Yunus, 54
2916] 5/Mâide, 8
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 641 -
onlara verdiği sürenin sonunda sonsuz adâletine uygun olarak hesabını çok seri olarak görecektir. Şüphesiz Allah hiçbir şeyi unutmayan ve vaadine en sadık olandır. İnsanlar dünyada yaptıklarının karşılığını âhirette muhakkak görecektir. Böylece inkârcılar, içinde yaşadıkları küfrün, en acı şekilde karşılığını bulacak, Allah’a imanında ve bağlılığında kararlı olanlar ise yaptıklarının karşılığını en güzeliyle muhakkak Allah’tan alacaklardır: “Şüphesiz sana biat edenler, ancak Allah’a biat etmişlerdir. Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Şu halde, kim ahdini bozarsa, artık o, ancak kendi aleyhine ahdini bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği ahdine vefâ gösterirse, artık O da, ona büyük bir ecir verecektir.” 2917
Allah’ın adâletini düşünürken kesinlikle bir insanın adâlet anlayışıyla değerlendirme yapılmamalıdır. Çünkü Allah’ın adâleti hiçbir şeyle kıyaslanamaz. İnkar eden bir insan isteklerine ve zaaflarına uyabilir, adâleti gözetirken duygusallığa kapılabilir, karşısındaki hakkında yanlış hüküm verebilir ve karşısındaki insanın yaptıklarını unutabilir. En önemlisi de karşısındakinin içinden geçirdiklerini bilmesi mümkün değildir. Allah ise asla yanılmaz ve asla unutmaz. Her insan için onun her hareketini gözetleyen ve kaydeden adil melekler tayin etmiştir. Bu melekler insanların hem içinden geçeni, hem de tüm eylemlerini yazarlar. Sonuç olarak Allah insanın ruhuna tamamiyle hâkimdir. Böylece en adâletli hüküm verecek olan da kendisidir. Kur’an, Allah’ın her zaman âdil olduğunu açıkça söylemektedir:
“Her insan grubunu imamlarıyla çağıracağımız gün, artık kimin kitabı sağ eline verilirse, onlar kitaplarını okuyacaklar ve onlar, bir ‘hurma çekirdeğindeki iplikçik kadar’ bile haksızlığa uğratılmazlar.” 2918
Yapılan tüm kötülüklerin, iman edenlerın aleyhine kurulan örgütlenmelerin, hazırlanan tuzakların karşılığı en küçük ayrıntısına kadar âhirette verilecektir. Allah inkârcılara, dünya hayatında aslında yalnızca onların kötülüklerini arttırmaya yarayacak mal, mülk, zenginlik ve bunun gibi birçok imkân verebilir. Mü’minlere de buna aldanmamalarını bildirir. Çünkü kısacık dünya hayatının karının, âhirettekinin yanında hiçbir anlama ve öneme sahip olmadığı şüphe götürmez bir gerçektir. Hele sonsuz bir cehennem o inkârcılara gittikçe yaklaşıyorken...
Asıl yurt olan âhirette her nefis yaptıklarını karşısında hazır bulacaktır. Allah sonsuz adâletinin tecellisini kullarına, cennetinde ve cehenneminde sonsuza kadar gösterecektir. Allah en sonunda kendisine iman edenlerla inanmayanların arasını hak ile ayıracaktır.
“Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adâletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adâlet yapanları sever.” 2919
“Şüphesiz Allah, size emânetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adâletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir.” 2920
2917] 48/Fetih Sûresi, 10
2918] 17/İsrâ, 71
2919] 60/Mümtehine, 8
2920] 4/Nisâ, 58
- 642 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“...Onlar, yalana kulak tutanlardır, haram yiyicilerdir. Sana gelirlerse aralarında hükmet veya onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirecek olursan, sana hiçbir şeyle kesin olarak zarar veremezler. Aralarında hükmedersen adâletle hükmet. Şüphesiz, Allah, adâletle hüküm yürütenleri sever.” 2921
“De ki: ‘Rabbimiz (kıyâmet günü) bizi bir arada toplayacak, sonra da hak ile aramızı ayıracaktır. O, (gerçek hükmünü vererek hak ile bâtılın arasını) açandır, (her şeyi hakkıyla) bilendir.” 2922
Allah’ın ‘El-Muksıt’ isminin tecellisini; koyduğu kanunlarda, tabiattaki canlılarda ve yaşamlarındaki âhenkte görmek mümkün.
87) EL-CÂMİ’
El-Câmi’; Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Hesap günü için kullarını ve her istediğini istediği zaman, istediği yerde toplayan anlamındadır. Cem, dağınık şeyleri bir araya toplamak demektir. Allahu Teâlâ vücutların ölümden sonra yürüyerek dağılmış olan zerrelerini tekrar birleştirecek, bedenleri yeniden diriltecektir. Sonra yine, yaratılmış olan herkesi Arasat meydanında toplayacak, hak sahiplerini, hasımlarıyla huzurunda karşı karşıya getirecektir.
El-Câmi’, Esmâü’l-hüsnâ’dan olarak Kur’an’da şöyle geçer: “Ey Rabbimiz, muhakkak ki sen (vukuunda) hiç bir şüphe olmayan bir günde insanları toplayacak olansın. Şüphesiz Allah sözünden caymaz.”2923; “...Allah, muhakkak ki, münâfıkları da, kâfirleri de Cehennem’de toptan bir araya getirecek olandır.”2924; “Rabbimiz, kendisinde şüphe olmayan bir günde insanları gerçekten Sen toplayacaksın. Doğrusu Allah, vaadinden cayıp dönmez.” 2925
Dağınık şeylerin biraraya toplanması demek olan ‘cem’ kelimesi, Allah’ın tüm evrendeki sistemler üzerindeki hâkimiyetini gösteren sıfatını ifâde eder. Evreni ve içindekileri yaratan Allah, canlı ve cansız tüm varlıklara dilediğini yaptırma, istediği yerde ve istediği şekilde toplama kudretine sahiptir. Nitekim Allah dünyada mü’minleri bir araya toplayacağını vaat etmiştir.
“Herkesin (her toplumun) yüzünü çevirdiği bir yön vardır. Öyleyse hayırlarda yarışınız. Her nerede olursanız, Allah sizleri bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.” 2926
Ancak gerçek toplanma günü kıyâmetle gerçekleşecektir. Kendisinden şüphe olmayan kıyâmet gününde, Allah’ın bütün kulları O’nun huzurunda toplanacaklardır. Dünyada kendisini ve elçilerini yalanlayan kişilerin inkârlarını ve bu inkârlarından kaynaklanan bütün eylemlerini bilen Allah, elçileriyle tüm insanlığa haber verdiği büyük hesap gününde, gelmiş geçmiş tüm toplumları biraraya toplayacaktır. Sur’a üfürüldüğü gün suçlu günahkarların tümü biraraya
2921] 5/Mâide, 41
2922] 34/Sebe’, 26
2923] 3/Âl-i İmran, 9
2924] 4/Nisâ, 140
2925] 3/Âl’i İmran, 9
2926] 2/Bakara, 148
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 643 -
getirilecekler ve yaptıklarından topluca hesaba çekileceklerdir. İnkâr edenler yine topluca, yüzükoyun cehenneme sürülecek, lâyık oldukları karşılığı yine yandaşlarıyla beraber topluca göreceklerdir.
Allah kendisine iman edenleri ise tüm yaptıklarına bir karşılık olmak üzere dünyada beraber oldukları gibi cennette de hep birlikte ağırlayacaktır. Allah takvâ sahiplerini de önderleriyle birlikte bir heyet halinde huzuruna getirecektir. Onlar nurları önlerinde ve yanlarında olacak şekilde, Allah’ın izni ve rahmetiyle topluca cennete gireceklerdir. Kendisini inkâr eden insanları ise, dünyada da birbirlerine arka çıkıp örgütlendikleri gibi, cehennemde de hep birarada tutacak birbirleriyle çekişip durmalarına izin verecektir. Zulmedenlerin eşleri ve taptıkları hep birarada olacaklar, yaptıklarının karşılıklarını cehennemin dar bir köşesinde hep beraber göreceklerdir. O çok güvendikleri eşleri ve dostlarıyla birlikte cehenneme sürülmenin azabını yaşayacaklardır. Allah dünyada şeytana uyan insanları âhirette biraraya toplayarak cehenneme süreceğini aşağıdaki âyetiyle bildirmiştir: “O, size Kitapta: ‘Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde, onlar bir başka söze dalıp geçinceye kadar, onlarla oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz’ diye indirdi. Doğrusu Allah, münâfıkların ve kâfirlerin tümünü cehennemde toplayacak olandır.” 2927
88) EL-ĞANÎ
el-Ğanî: Zengin olmak, başkasına ihtiyacı olmamak anlamına gelen “Ğınâ” masdarından sıfat olan Allah’ın güzel isimlerinden biridir. el-Ğanî ismi ve sıfatı Kur’an-ı Kerîm’de yedi yerde Allah hakkında kullanılmıştır.
Allah’ın ganî olması, zat ve sıfatları itibarıyla başkasından müstağnî olması anlamındadır. Gerek zat ve sıfatlarında, gerek işlerinde hiçbir zaman, hiçbir sûrette, hiçbir şeye muhtaç olmayan, bunun yanında her şeyin kendisine muhtaç olduğu tek zengin O’dur: “Ey insanlar, siz Allah’a muhtaçsınız; Allah ise, işte zengin ve hamde lâyık olan O’dur”2928; “Allah zengindir, sizler fakirsiniz.” 2929
Allah’ın, başkasının kendisine ibâdet etmesine de ihtiyacı yoktur. İnsanların O’na inanıp ibâdet etmeleri, kendisine bir yararı olmadığı gibi, inanmamaları ve emirlerine itaat etmemelerinin de kendisine bir zararı yoktur. “Ve Mûsâ dedi ki: “Siz ve yeryüzünde bulunanlar hep nankörlük etseniz, iyi bilin ki Allah zengindir, (sizin Şükrünüze muhtaç değildir, zatında) övülmüştür”2930; “Kim şükrederse kendisi için şükreder, kim nankörlük ederse muhakkak ki, Allah zengindir ve övgüye lâyıktır.” 2931
Allah’ın bu ismi Kur’an’da, diğer isimlerinden Halîm, Hamîd, Kerîm gibi isimlerle zikredilmektedir. Böylece Allah’ın, başkalarına muhtaç olmamakla birlikte yaratıklara ve özellikle insanlara karşı ilgisiz, ihtimamsız olmadığı belirtilmektedir.
2927] 4/Nisâ, 140
2928] 35/Fâtır, 15
2929] 47/Muhammed, 38
2930] 14/İbrâhim, 8
2931] 31/Lokman, 12
- 644 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah, “rahmet sahibi gânîdir.” 2932
Allah’ın ibâdetlerimize bir ihtiyacı yoktur. Kur’ân-ı Kerîm bunu gayet açık ve birçok âyetinde ifâde etmektedir: O’nun rızâsı için kesilen “kurbanlık hayvanların ne etleri, ne kanları Allah’a ulaşır; O’na ancak sizden takvâ ulaşır.” buyurur.2933 O halde insan Allah’a kulluk ederken, O’nun emirlerini yerine getirirken Allah’a minnet etme gibi bir duyguya kapılmamalıdır. Kula yaraşan, Rabbini bu şekilde tanıması; O’na muhtaç olduğunu hatırından çıkarmaması, bütün ihtiyaçlarında O’na yönelmesidir. 2934
89) EL-MUĞNÎ
El-Muğni: Dilediğine zenginlik veren, istediğini zengin eden. “O size istediğiniz her şeyden verdi. Allah’ın nimetini sayacak olsanız sayamazsınız. Doğrusu insan zâlim, çok nankördür.”2935; “...Allah dilerse size lütfundan zengin edecektir. Şüphesiz Allah iyi bilendir, hikmet sahibidir.”2936; “Doğrusu muhtaç olmaktan O kurtardı ve sermaye verip hoşnut kıldı.” 2937
Gerçek zenginlik yalnızca Allah’a aittir. O dilediğini kendi fazlından zengin kılar, dilediğini de belli bir süreye kadar yoklukla dener. ‘Vâris’ sıfatında da belirttiğimiz gibi her şeyin vârisi yalnızca Allah’tır. İnsanların dünyada sahip oldukları zenginlikler, mal-mülk de yalnızca Allah’a aittir. Hiçkimse kendine ait herhangi bir şeyi ölümünden sonra yanına alamamakta, artık o metaların sahibi olamamaktadır. Hayatı boyunca çalışıp kazandığı her şeyi muhakkak geride bırakmaktadır. Ancak tüm bunlara rağmen yaşadığı kısa hayatta mal mülksahibi olmakla övünen, zenginliğiyle büyüklenen ve bunun sonucunda Rabbini unutan kişiler için Allah Kuran’da şöyle hükmetmiştir: “Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve çocuklarla Biz onların hayırlarına koşuyoruz (veya yardım ediyoruz)? Hayır, onlar şuurunda değiller.” 2938
Allah dilediği kullarını ise dünyada büyük bir mülkle ödüllendirmiştir. Özellikle elçilerine verdiği büyük mülke Kuran’da pek çok âyetle dikkat çekilmiştir. Hz. İbrahim, Hz. Muhammed, Hz. Dâvud ve Hz. Yusuf, Allah’ın dünyada büyük bir zenginlikle ödüllendirdiği elçilerindendir. Hz. Süleyman ise dünya üzerinde hiç kimseye verilmeyen büyük bir mülkü Rabbinden talep etmiş ve buna sahip olmuştur. Ancak bu noktada unutulmamalıdır ki, Allah’ın elçileri kendilerine verilen mülkü Rablerini râzı etmek, O’nun hoşnut olacağı hayırlar işlemek için kullanmışlardır. Ellerindeki her şeyi, sahip olduklarıyla övünüp şımaran, mülkün gerçek Sahibini unutan insanlardan çok farklı bir amaçla harcamışlardır. Çünkü onlar bilirler ki mülk Allah’a aittir, dilediğine mülk veren Allah, dilediğinden de mülkünü geri alabilir.
2932] Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, İstanbul 1987, s. 206
2933] 22/Hacc, 37
2934] M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 2/212-213
2935] 14/İbrâhim, 34
2936] 9/Tevbe, 28
2937] 53/Necm, 48
2938] 23/Mü’minûn, 55-56
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 645 -
Görüldüğü gibi evrendeki her şeyin tek hâkimi, mülkün yegâne sahibi olan Allah, dünyada dilediği insanı zengin kılmaktadır. Gerçek zenginliği ise âhirette verecektir. Kendisine iman eden, tüm hayatını sâlih ameller işleyerek, O’nun rızasını kazanmaya çalışarak geçiren mü’minleri, âhirette çok büyük bir zenginlikle nimetlendirecektir. Rabbini râzı ederek cennete girmeye hak kazanan sayılı insanın orada karşılaşacağı zenginlik, Kuran’da çok sayıdaki âyette detaylı olarak tarif edilmiştir:
“Artık Allah, onları böyle bir günün şerrinden korumuş ve onlara parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç vermiştir. Ve sabretmeleri dolayısıyla cennetle ve ipekle ödüllendirmiştir. Orada tahtlar üzerinde yaslanıp dayanmışlardır. Orada ne (yakıcı) bir güneş ve ne de dondurucu bir soğuk görürler. (Meyvelerin) Gölgeleri onlara pek yakın ve devşirilmeleri kolaylaştırıldıkça kolaylaştırılmış. Çevrelerinde gümüşten billur kablar, kupalar dolaştırılır. Gümüşten billur kaplar ki, onları belli bir ölçüyle tesbit etmişlerdir. Orada onlara bir kadeh içirilir ki, karışımı zencefildir. Bir pınar ki orada «selsebil» olarak adlandırılır. Çevrelerinde (gençlikleri ve dinçlikleri) ebedi kılınmış civanlar dolaşır-durur; sen onları gördüğün zaman saçılmış birer inci sanırsın. Her nereye baksan, bir nimet ve büyük bir mülk görürsün. Onların üzerinde hafif ipek ve ağır işlenmiş atlastan yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle bezenmişlerdir. Rableri onlara tertemiz bir şarab içirmiştir. Şüphesiz, bu, sizin için bir mükâfaattır. Sizin çaba-harcamanız şükre değer (meşkur:makbul) görülmüştür.” 2939
Tüm mülkün sahibi olan Allah Teâlâ’nın bu isminin tecellisini müslüman olsun olmasın tüm zenginlerde görmek mümkün. Allah Teâlâ dilediğini, dilediği yoldan zengin eder. Böylece hem kendi ismini tecelli etmiş olur hem de o kulunun ‘zenginlikle imtihanı’ için start vermiş olur.
90) EL-MÂNİ’
El-Mani: Koruyucu sebepler yaratarak zararları önleyen, istemediği bir şeyin meydana gelmesini istemeyen. Kulları üzerinde maddî ve mânevî tasarruf yetkisine sahip olduğunu bu isminde de görüyoruz. “Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa, onu kendisinden başka giderecek yoktur. Ve eğer sana hayır verirse, şüphesiz O her şeye kadirdir.” 2940
El-Mânî’, Yasaklar koyup bunlarla kullarına insanca yaşama fırsatı tanıyan demektir. Allah Teâlâ’nın nehiylerine bakıldığında onların insan fıtratını korumakta olduğu görülür. Yalan söylemeyiniz, zinâ etmeyiniz, adam öldürmeyin, haram yemeyin, iftirâ etmeyin, gıybet, hırsızlık etmeyin, söz taşımayın, insanların ne yaptıklarını araştırmayın, zulmetmeyin, hakaret etmeyin, kötü sözleri iftirâ, yalanı nakletmeyin, Allah’a ortak koşmayın, dinde tartışmayın, ana babaya öf demeyin, nehiyleri binlerce yıllık insan tecrübesi ile sâbittir ki, hayır ve iyiliğin ortaya çıkış vesilesi bunlardır.
Kötülüğün insanca anlamı yanında, şeriatce de anlamı belirlenmiş, bunu yapanlar uyarılarak kötülüğün insanlara kendi yapıp durdukları işlerden meydana geldiği Yüce Allah tarafından defalarca belirtilmiştir.
2939] 76/İnsan, 11-22
2940] 6/En’âm, 17
- 646 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah Teâlâ imtihanı gereği bazen kullarına hiç beklemedikleri bir anda bir musibet göndererek sabırlarını ölçer. Buradan şunu anlayabiliriz: Fâili kim olursa olsun, ne şekilde olursa olsun, ister savaşta ister depremde, ister yangında, isterse de trafik kazalarında her hangi bir musibet gelmişse; Allah’ın takdiri ile olmuştur. Yani o musibetin isabetinde Allah’ın izni söz konusudur.
Güçlü olduğunu, hastalara şifa, sıkıntılara deva vermenin tek mercii kendisi olduğunu bu ismi ile de dile getiriyor.
91) ED-DÂRR
Ed-Dârr: Dilediği kuluna zarar veren; O’nun takdiri olmadan kimseye zarar verilemeyen demektir. Elem verici şeyler yaratan anlamında Allah’ın isimlerinden biri. Zıddı, en-Nâfi’dir.
Menfaatleri ve mazarratları yaratan, ancak Allah’tır. Bütün olaylar sebeplerle meydana geliyorsa da, sebepler yok olanı var edemez. Onlar ancak insanların elinde birer tutamak ve Hak’tan bir isteme vesikası olmak üzere yaratılmıştır. İnsanın menfaat ve zararlarına hâkim ve rakipsiz müessir ancak Allah’tır. O, insanlara, menfaat ve zararları ayırt edici kuvvet vermiştir. Yani insanlar akıl ve ilimle hayır veya şerri birbirinden ayırabilirler. Dünya imtihan yeridir ve zâhirde kötü olarak görünen, aslında iyi olabilir veya bunun tersi de mümkündür. Bunun sırrını ancak Allah bilir.
Sözlükte “darre” zarar vermek demektir. Zarar da aynı şekliyle dilimize geçmiştir: ed-Dararü. İsm-i fâil olan ed-dârr, meselâ “durrin” şeklinde şu âyette geçmekte ve Allah’ın kullarına zarar vericiliği sıfatını açıklamaktadır: “Allah sana bir zarar isabet ettirecek olsa, o zararı O’ndan başka hiçbir kimse kaldıramaz. Eğer sana bir hayır (nimet) da dokundurursa, işte o, her şeye hakkıyle Kadir’dir.” 2941
Diğer âyetlerde de, Allah’ın bir zarar vermeyi dilemesini hiçbir şeyin önleyemeyeceği; yine bir hayrını da hiç bir şeyin engelleyemeyeceği açıklanmaktadır. Dönekler, Allah’a hiçbir zarar veremez.2942 Sapıklık, Allah’ı bırakıp kendisine bir zarar veya fayda vermeyen şeye tapan kimsenindir.2943 Ehl-i Kitap, müslümanlara bir iyilik dokunduğu zaman, bu onların kötüsüne gider; bir kötülük dokununca da buna sevinirler.2944 İnsanlar kendilerine bir zarar dokunduktan sonra Allah onlara rahmet ettiği zaman hemen âyetler hakkında hileye saparlar.2945 Allah insana uğradığı zarardan sonra tekrar nimetler tattırdığında, o, kötülükler başımdan gitti diye sevinir. İnsan çok sevinen, çok öğünen bir mahlûktur.2946 İnsanlara zarar verenlere, Allah’ın hükümlerine karşı gelenlere Allah’ın zarar vermesi haktır. 2947
2941] 6/En’am, 17
2942] 3/Âl-i İmran, 144
2943] 22/Hacc, 12
2944] 3/Âl-i İmrân, 120
2945] 10/Yûnus, 21
2946] 13/Ra’d, 10
2947] Şamil İslâm Ansiklopedisi, I-355
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 647 -
“...Rahmân (olan Allah), bana bir zarar dileyecek olsa onların şefaati bana bir fayda vermez, beni kurtaramazlar.”2948 Allah Teâlâ, kullarını hastalıkla, candan ve maldan eksiltmekle imtihan eder. Bu üç kanaldan (hastalık, can ve mal) gelen musibetler, Allah’ın ‘El-Dârr’ isminin tecellisidir. Sebepler ne olursa olsun tüm şerler Allah’ın bilgisi ve izni dahilinde isabet eder.
Allah (c.c.) ateşi yaratmıştır; yemek pişirir faydalanırsın. Kendi iradeni kullanarak kendini yakmak istersin O ateş seni yakar, sana zarar verir, şer işlemiş olursun. ‘Ed-Dârr’ ismine yakini iman sabrı da doğurur. Madem başıma gelecek tüm belâ ve musibetler Allah’ın izni ile; o zaman neden sebeplerden korkayım ki… Madem başıma gelecek tüm musibetler Allah’ın izni ile; o zaman Rabbim benim sabrımı görmek istiyor der sabrederim.
Dişiniz bile ağrısa Allah’ın (c.c.) ‘ed-Dârr’ isminin tecellisindendir... 2949
92) EN-NÂFİ’
En-Nâfi’: Dilediğine fayda veren demektir. “De ki: Ben Allah’ın dilediğinden başka kendime her hangi bir fayda ve zarar verebilecek güce sahip değilim.” 2950
Sıkıntı veren şeyleri kulun isteğine göre yaratan O olduğu gibi, hayır veren şeyleri de halk eden eden O’dur. Dert ve tasanın hayatta yer aldığını inkâr etmemiz söz konusu değildir. İnsanların karşılıklı münâsabetlerinde kendi anlayışlarına göre farklı bakış açılarının bulunması çok olağa iken yaşadığımız hayat ne hikmetse bunu çok çabuk unutturuyor ve insan sosyal ilişkilerinde hep kendini haklı çıkartacak biçimde davranış başkalarını suçlayabiliyor. Bütün olaylar karşısında temkinli olmak dert ve tasanın nereden kaynaklandığını tesbit etmek gerekir. Sıkıntı insana kendi sınırlarını bilememekten gelir, ince zekâ, akıl, ferâset, maddî-Mânevî güçlerimizin bizleri nereye götüreceğini çok iyi hesap etmeliyiz. Dertsiz insanın olamayacağını da unutmayalım.
Hayırları insan eliyle yaratan Rabbimizin şânı çok yücedir. İnsana bu boyutta böyle bir cilve verilerek hayata sevgi oluşturulmaya çalışıldığını anlıyoruz. Bütün mahlûkat O Yüce Rabbin merhametinin hürmetine benlik, senlik vehimleriyle sevinip duruyor ve bundan da kendilerine pay çıkartabibiyor.
‘Ed-Dârr’ isminin tecelli ettiği kullarından, dilemiş olduğu kuluna ‘En-Nâfi’ ismini tecelli ederek ona bir lütufta bulunmuş olur. İnsanlar üzerinde her türlü tasarruf yetkisi sadece kendisinde olan Allah Teâlâ yine dilemiş olduğu kula dilediği şekilde fayda verir ve hiçte ihtiyacı olmadığı halde ondan teşekkür bekler.
Aynı ilacı kullanan hastalarda ‘En-Nâfi’ isminin muhâtabı şifa görür!
2948] 36/Yâsin, 23
2949] Allah’ın ‘Eş-Şafi ismine sığınıp diş doktoruna gitmek ve şifâ için duâ etmek yerinde bir davranıştır.
2950] 7/Arâf, 188
- 648 -
KUR’AN KAVRAMLARI
93) EN-NÛR
En-Nûr: Alemleri nurlandıran, aydınlatan. “Allah, göklerin ve yerin nûrudur...”2951; “Allah mü’minlerin dostudur. Onları zulmetlerden nûra çıkarır.” 2952
Işığını başkasına borçlu olmayan bizatihi mutlak nur, âlemleri nurlandıran, varlığı rahmet nuruyla kuşatan Allah’tır. “Allah, göklerin ve yerin (tüm kâinatın) nurudur.”2953 Mutlak nura, hatta o nurun tecelli etmesine (yansımasına) insan tahammül edemeyeceği gibi, aynı zamanda onu tümüyle kavrayamaz. Nitekim, Hz. Mûsâ, Allah’ı görmek istediğinde, ona, Allah’ın nurunun tecelli edeceği dağa bakması söylendi ve Mûsâ (a.s.) bu tecelliye bile dayanamayarak kendinden geçip bayıldı.2954 Işık, görmeyi sağlamasına rağmen, şiddetli hale geldiğinde, bizzat kendisi görmeye engel olmaktadır. Cenab-ı Hakk’ın en açık ve en aydın varlık olmasına rağmen görülememesi bununla ilgili kabul edilmiştir. Yani O, “zuhurunun şiddetinden ötürü gizlidir.” Buradaki “gizli”, bizim tarafımızdan görülemez anlamındadır.
“Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nuru, içinde ışık bulunan bir kandil yuvası gibidir. Kandil cam içindedir. Cam da sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Ne tam doğuda ne de tam batıda olan mübarek bir zeytin ağacının yağıyla tutuşturulur. Yağ neredeyse ateş değmeden bile tutuşup ışık verecek kadar saf ve parlaktır. Bu, nur üstüne nurdur. Allah, dilediğini nuruna kavuşturur. Allah insanlara misaller verir. Allah, her şeyi çok iyi bilendir.”2955 Bu ayet, sınırsız olanı sınırlı olan insan idrakine yakınlaştırmak için bir örnektir. Göklerde ve yerlerde bulunan bütün varlıkları aydınlatan, dilediğini nuruyla hidayete erdiren Allah kastedilmektedir. Allah, nurun yaratıcısı, var edicisidir: “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, zulumâtı ve nuru (karanlıkları ve aydınlığı) var eden Allah’a mahsustur.” 2956
Nur, kendisi görünen ve eşyayı görünür kılan şeydir. İnsan zihni, nuru bu anlamıyla düşünür. Nurun yokluğu karanlık, görünmezlik ve geçilmezliktir. Öte yandan görünebilirlik olduğu ve eşya göze göründüğü zaman, insan, nur (ışık) vardır der. Allah’a bu temel anlamıyla “Nur” denmiştir. İnsanın Allah için kullandığı tüm kelimeler, fizikî çağrışımlardan uzak temel anlamlarıyladır. Sözgelimi, Allah’la ilgili “görme” kelimesini kullandığımız zaman, bu, hiçbir zaman Allah’ın insanlar veya başka yaratıklar gibi kendisiyle gördüğü gözü bulunduğu anlamına gelmez. Bu kelime, Allah hakkında mecazî anlamda kullanılmakta olup, ancak zayıf akıllı birisi, işitmenin, görmenin bizim algıladığımız sınırlı ve dar anlam dışında mümkün olamayacağı yanılgısına düşer. Yine “nur” kelimesini, ışıklı bir cisimden çıkan ve ağtabakaya çarpan fizikî ışık anlamında kullanmak kısa görüşlülük olacaktır. Bu kelime Allah hakkında da ve sınırlı anlamıyla değil; ancak mutlak anlamıyla kullanılır. Yani evrende yalnızca O, tezâhürün, görünmenin, ortaya çıkmanın gerçek ve asıl nedenidir. Aksi halde kâinatta karanlıktan başka
2951] 24/Nûr, 35
2952] 2/Bakara, 257
2953] 24/Nur, 35
2954] 7/A’râf, 143
2955] 24/Nur, 35
2956] 6/En’âm, 1
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 649 -
hiçbir şey olmaz. Işık veren ve başka şeyleri aydınlatan her şey, ışığını O’ndan alır, hiçbir şeyin ışığı kendinden değildir.
Allah, nasıl değişik isimlerini evrende sergiliyor ve bu isimler tecelli ediyorsa, evrenin bütününde Nur ismiyle de tecelli etmektedir. Evrendeki her varlığın yansıttığı nur Allah’ın nurudur veya onun nurundandır.
Allah için kullanılan “nur” kelimesinden; her şeyi kuşatan ve aydınlatan, vahyinin ve o vahyin içerdiği kurtuluş ve gerçek iç aydınlığının kastedildiğini belirten ayetler vardır. “Onlar, ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek isterler. Kâfirler istemese de Allah, nurunu mutlaka tamamlayacaktır.”2957 Buradaki nur, Rasülüllah’a vahyedilen İslâm’dır.
Allah (c.c.) güzeldir, güzeli sever. Doğrudur, doğruları sever. Âdildir, adil olanları sever. Âlimdir, cehaleti sevmez. İnsanları karanlıktan kurtarıp ‘İmanla aydınlanmaları için Kur’an ve peygamberler göndermiştir. Artık her kim peygamberin getirdiklerine iman etmişse Allah’ın ‘El-Nur’ isminin parıltısını taşıyor demektir.
Kendisini ‘Nur’lu olarak tanıtan Allah Teâlâ’nın diğer isim ve sıfatları da aynı görüşte; ‘İman et, nurlan!’ Allah Teâlâ ‘El-Nûr’ isminin tecellisini; ‘hidâyete eren tüm insanlarda (hatta zencide de) gökteki yıldızlarda, güneşte ve ayda görmek mümkün.
Allah ‘Nur’ sıfatının sahibidir ve yukarıdaki âyette de bildirildiği gibi göklerin ve yerin nuru O’dur. Ancak Allah bu sıfatını insanlar üzerinde de tecelli ettirir. Allah’a iman eden, O’nun büyüklüğünü tanıyıp takdir eden, hak din olan İslâm’a yönelen ve İslâm ahlakıyla yaşayan kullarına da kendinden bir ‘nuru’ nimet olarak verir:
“Allah, kimin göğsünü İslâm’a açmışsa, artık o, Rabbinden bir nur üzerinedir, (öyle) değil mi? Fakat Allah’ın zikrinden (yana) kalpleri katılaşmış olanların vay haline. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.” 2958
İnkârcıların durumu ise tam zıttıdır. Onlar için yeryüzünde tek bir ‘nur’ kaynağı dahi yoktur. İçinde bulundukları karanlıklardan çıkmak için bir yol bulabilmeleri de mümkün değildir. Allah inkârcıların içlerinde yaşadıkları karanlığı şöyle tarif etmiştir: “Ya da (inkâr edenlerin amelleri) engin bir denizdeki karanlıklara benzer; onun üstünü bir dalga kaplar, onun üstünde bir dalga, onun da üstünde bir bulut vardır. Bir kısmı bir kısmı üzerinde olan karanlıklar; elini çıkardığında onu bile neredeyse göremeyecek. Allah kime nur vermemişse, artık onun için nur yoktur.” ?
Allah kâfirleri karanlıklar içinde bıraktığı gibi mü’min kullarını da her işlerinde karanlıktan aydınlığa çıkarır. Bu iki grubun durumlarının birbirinden çok farklı olduğuna ve mü’minlerin kesin bir üstünlük içinde olduklarına dair Kuran’da şöyle bir örnek verilmiştir: “Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar içinde yürümesi için kendisine bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp oradan bir çıkış bulamıyanın durumu gibi midir? İşte, kâfirlere yapmakta oldukları böyle ‘süslü ve çekici’ gösterilmiştir.” 2959
2957] 9/Tevbe, 32; 61/Saf, 8
2958] 39/Zümer, 22
2959] 6/En’âm, 122
- 650 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mü’minleri doğru yola, ‘kendinden olan bir nura’ yöneltmek için Allah çeşitli uyarılar gönderir. Gerek elçileri, gerekse elçileriyle gönderdiği hak kitapları birer ‘nur’ kaynağı kılar. Onların getirdiği hükümlere uyanlar ise doğru yola ulaşmış ve Rablerinden olan bir ‘nuru’ kazanmışlardır: “Ey Peygamber, gerçekten biz seni bir şâhid, bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ve kendi izniyle Allah’a çağıran ve nur saçan bir çerağ olarak (gönderdik).” 2960
“Sizi karanlıklardan nura çıkarması için kuluna apaçık âyetler indiren O’dur. Şüphesiz Allah, size karşı elbette şefkatli olandır, merhamet edendir.” 2961
“Ey Kitap Ehli, Kitaptan gizlemekte olduklarınızın çoğunu size açıklayan ve bir çoğundan geçiveren elçimiz geldi. Size Allah’tan bir nur ve apaçık bir Kitap geldi. Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip iletir.” 2962
Allah’ın sâlih kulları sonsuza kadar hoşnutluk içinde yaşayacak, nurlarıyla tanınacaklardır. İnkar edenler ise âhirette de sonsuz bir karanlık içinde kalacak ve mü’minlerin sahip olduğu nurdan isteyeceklerdir. Mü’minlerle inkârcıların âhiretteki bu zıtlıkları âyetlerde şöyle bildirilmiştir:
“O gün, mü’min erkekler ile mü’min kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşarken görürsün. “Bugün sizin müjdeniz, içinde ebedi kalıcılar (olduğunuz), altından ırmaklar akan cennetlerdir.” İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur. O gün, münâfık erkekler ile münâfık kadınlar, iman edenlere derler ki: ‘(Ne olur) Bize bir bakın, sizin nurunuzdan birazcık alıpyararlanâlim.’ Onlara: ‘Arkanıza (dünyaya) dönün de bir nur arayıp bulmaya çalışın’ denilir. Derken aralarında kapısı olan bir sur çekilmiştir; onun iç yanında rahmet, dış yanında o yönden azab vardır.” 2963
“Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkâr edenlerin velileri ise tağut’tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır. “ 2964
“O’dur ki, sizi karanlıklardan nura çıkarmak için size rahmet etmekte; melekleri de (size duâ etmektedir). O, mü’minleri çok esirgeyicidir.” 2965
“Yer, Rabbi’nin nuruyla parıldadı; (orta yere) kitap kondu; peygamberler ve şâhidler getirildi ve aralarında hak ile hüküm verildi, onlar haksızlığa uğratılmazlar.” 2966
“Allah’a ve O’nun Resûlü’ne iman edenler; işte onlar Rableri katında sıddîklar ve şehidler (veya şâhid)lerdir. Onların ecirleri ve nurları vardır. İnkar edip âyetlerimizi yalanlayanlar ise; işte onlar da cehennem halkıdır.” 2967
“Ey iman edenler, Allah’tan sakınıp-korkun ve O’nun elçisine iman edin, size kendi rahmetinden iki kat (güzel karşılık) versin. Size kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur kılsın ve
2960] 33/Ahzâb, 45-46
2961] 57/Hadîd, 9
2962] 5/Mâide, 15-16
2963] 57/Hadîd, 12-13
2964] 2/Bakara, 257
2965] 33/Ahzâb, 43
2966] 39/Zümer, 69
2967] 57/Hadid, 19
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 651 -
size mağfiret etsin. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” 2968
94) EL-HÂDÎ
El-Hâdî: Hidâyet lütfederek bâtıldan ve dalaletten uzaklaştıran. “...Hidâyet verici ve yardımcı olarak Rabbim yeter.”2969; “Şüphesiz ki Allah iman edenleri, kesinlikle doğru bir yola yöneltir.” 2970
Allah, hâdîdir; yani kendisini tanıma yollarını kullarına gösterip tanıtan, onları Rububiyetini ikrar edici kılan, necat (kurtuluş) yolunu gösterip açıklayan, her yaratığın bekası ve varlığını sürdürmesi için gerekli olan cihetlere yönelten zattır. Bundan fazla olarak, kullarından dilediğini tevhid nuruyla müşerref kılar, istediğini dosdoğru yola hidâyet eder. Ayrıca bütün diğer yaratıkları faydalarına olan yöne sevkeder, rızık arama yollarını, zararlardan sakınmalarını ilham eder. İmam Gazali, bu ikinci nevi hidâyete bazı örnekler verir: Yeni doğan yavruya memeyi tutmasını, civcive çıkar çıkmaz daneleri toplamasını, arıya yuvasını altıgen şeklinde yapmasını vb. gibi her canlı için en uygun şartı ilham eder.
Hidâyet, Kur’an’ın en önemli kavramlarından birisi olmakla beraber, aynı zamanda zıddı olan dalâletle birlikte Kur’an’da en çok zikredilen kelimelerdendir. Hidâyet kelimesinin kökü olan “Hdy” kelimesi ve türevleri Kur’an’da 317 yerde geçer. Hidâyetin zıddı olan dalâlet kelimesinin kökü “d-l-l” ve türevleri ise toplam 188 yerde kullanılır. Hâdî, hidâyet eden, hidâyet yaratan, istediğini hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan anlamına gelir. Kur’an’a göre mutlak Hâdî, Allah’tır. Mutlak Hâdî olan Allah’ın insanlara olan hidâyetinin ise dört şekilde olacağı beyan edilmektedir:
1- Hidâyetin bütün mahlûkata şamil olması. Bu, Allah’ın onlara akıl, zeka ve zaruri bazı bilgiler ihsan etmesidir. Tâhâ, 50 ve A’lâ, 3 âyetlerinde bu tür hidâyetten bahsedilir.
2- Peygamber ve Kitaplarla insanları çağırdığı hidâyet. “Onları, buyruğumuz ile, insanları doğru yola götüren (yehdûne) önderler yaptık.”2971 âyetinde olduğu gibi.
3- Bu hidâyeti kabul eden ve doğru yolda olanlara tevfik hidâyeti, onları bu hidâyete muvaffak kılması. “Hidâyeti kabul edenlerin (ihtedev), Allah hidâyetlerini arttırır.”2972; “Allah, iman edenleri hidâyet etti.”2973 âyetlerinde olduğu gibi.
4- Âhirette cennete hidâyet edip iletmesi. “Hamd Allah’a olsun ki, bizi buna hidâyet etti.”2974 âyetinde olduğu gibi.
İnsan, bir başkasını, bu dört hidâyet çeşidinden sadece dâvet ve yolu tanıtmak sûretiyle hidâyete sevkedebilir. Hz. Peygamber’e hitaben: “Muhakkak ki
2968] 57/Hadîd, 28
2969] 25/Furkan, 31
2970] 21/Hac, 54
2971] 21/Enbiyâ, 73
2972] 47/Muhammed, 17
2973] 2/Bakara, 213
2974] 7/A’râf, 43
- 652 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sen, dosdoğru yola hidâyet edersin.”2975 “Her millet için hidâyet eden (yani, dâvet eden) vardır.”2976 gibi âyetlerde kasdolunan hidâyet, bu nevidendir. Gerekli istidatları, tevfik ve âhirette mükâfat verme şeklinde olan öbür hidâyet çeşitlerine ise: “Sen istediğini hidâyete erdiremezsin.”2977 gibi âyetler işaret eder. Allah’ın; zâlimler, kâfirler, fasıklar hakkında menettiğini bildirdiği her âyette, üçüncü nevi, yani “hidâyeti kabul edenlere mahsus olan tevfik hidâyeti” söz konusudur. Cennete koymak ve âhirette mükafat vermekten ibaret olan dördüncü kısma giren hidâyet ise şu gibi âyetlerdedir: “İman ettikten, Peygamber’in hak olduğuna şehadet ettikten, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkâr eden bir topluluğu, Allah nasıl hidâyet eder?”2978; “Allah, zâlimler topluluğuna hidâyet etmez.”2979; “Onların hidâyetleri sana düşmez, fakat Allah dilediğini hidâyet eder.” 2980
Biz kimseye hidâyet veremeyiz. Ama İslâm nuruna dâvet eder, yol gösteririz. Gözlere nur vermek Allah’a aittir. Doktorlar nur vermiyor veremiyor; sadece gözü perdelenenlerin nurunun açılmasına vesile oluyor. Hidâyet gönül işidir. Kişinin kafasına tabanca dayayarak iman ettiremezsiniz. Böylesi, hidâyete ermiş gibi görünür ama, gönülden inkâr eder. Yine, kişinin kafatası veya kalbi açılarak içinden iman sökülemez. İman, hidâyet bir gönül işidir. Gönle de yalnız onu Yaratan hâkim olur. Bizim tebliğimiz, bir kişinin hidâyetine sebep olursa, bu bizim için yeryüzü dolusu altına sahip olmaktan daha hayırlıdır. Bu, bize biraz ters gelebilir. Ama, yeryüzü, insan için yaratılmıştır. Yeryüzünün tamamı, insanın haksız yere akıtılmış bir damla kanına denk olmaz. Dinimizin insana verdiği değer bu!... “Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa, ihya ederse (hidâyetine vesile olursa) bütün insanları kurtarmış, ihya etmiş gibi olur.”2981 Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz haksız yere herhangi bir kişiyi öldürenin bütün insanları öldürmüş gibi olduğunu haber verirken2982 öldürülenin mü’min veya kâfir olmasını ayırt etmez. Medeni zannedilen Avrupalının, Amerikalının gözünde ise, bir varil petrol, hıristiyan olmayan milyarlarca insandan daha değerlidir. İşte böyleleriyle aynı safta, aynı zihniyet ve aynı paktta olmamak için “gazaba uğrayanların ve sapıkların yoluna değil” diyoruz.
“Rabbimiz, her şeye yaratılışını verip, sonra hidâyet edendir.”2983; “Ne zaman benden bir “hüdâ” gelir de, kim benim “hüdâ”ma uyarsa, böyleleri için korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.” 2984 Yeryüzündeki hayatında insanın önüne iki yol açılmış bulunuyor. Bu yollardan birisi, Allah’a giden yol, diğeri ise, Allah’ın yolu dışındaki sayısız yollar. Allah, yarattığı kullarına karşı son derece merhametli olduğu için, insanlara sürekli olarak “hüdâ”sını göndermiştir. Nitekim “hidâyet” kelimesinin bir anlamı “hediye” dir. Allah’ın insanlara yol göstermesi, onlara hüdâsını göndermesi, bütünüyle O’nun hediyesidir. İnsana düşen, Allah’ın hediyesini kabul
2975] 42/Şûrâ, 52
2976] 13/Ra’d, 7
2977] 28/Kasas, 56; Hitap özellikle Hz. Peygamber’edir.
2978] 3/Âl-i İmran, 86
2979] 2/Bakara, 258
2980] 2/Bakara, 272
2981] 5/Mâide, 32
2982] Maide, 32
2983] 20/Tâhâ, 50
2984] 2/Bakara, 38
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 653 -
etmektir. Bu hediyeyi Allah, her insana doğrudan doğruya değil de, aralarından seçtiği elçileri vasıtasıyla gönderir. İblis, dünya hayatının geçimliliğini insan için yegâne amaç haline getirir. Bunun sonucunda, yalnızca tutkuları peşinde koşan ve yeryüzünde fesâd çıkaran insanın doğru yolu bulması için Allah, elçilerini gönderir ve onlarla beraber Kitap indirir.
Hidâyet için kulun çabası gerekir. İnsanın, saptığı yollardan ayrılıp, Allah’ın yoluna girebilmesi için, öncelikle böyle bir zorunluluğu duyması, yani bu yola girmek için çabalaması gerekir. Bu çabalama Allah uğrunda cihaddır. Böyle bir çabanın içinde olan, yani, ya kendi kendilerine, ya da elçilerinin çağrısıyla böyle bir çabanın içine giren insanlara, elçiler getirdikleri Kitab’ın âyetlerini okurlar. Ne ilginçtir ki, elçilere ilk iman edenler, şirkin kirlerine bulaşmamış ve şirkin yarattığı ortamdan son derece rahatsızlık duyanlar olmuşlardır. Yani, Kur’an’ın deyişiyle, kulakları bütünüyle sağır, gözleri bütünüyle kör olmamış, bunun sonucunda kalpleri hepten kararmamış, yani, ölmemiş insanlardır bunlar. İnsanı öldüren, kalbi karartan günahlardır. Şirkin her türlü kirlerinin içine bulaşarak, karanlıklar içinde hayaller ve kuruntular üzerinde bir ‘bilgi’ oluşturan ve bunu gerçek bilgi sanan insanların iman etmesi kolay olmaz. İblis, insanlara yaptıklarını süsler, onlara va’d eder, içlerine kuruntular eker. “Elbette senin kullarından belirlenmiş bir pay alacağım’ dedi; ‘onları mutlaka saptıracağım, boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim.’ (İblis) Onlara va’d eder, ümit verir.”2985 İşte, şeytanın va’dine verdiği ümitlere ve emirlerine bağlanıp, tutkularına kapılan insanlar ‘ölmüş’ insanlardır. Bunlar, fasıktırlar, facirdirler... Elçilerin getirdiklerine inanmazlar; onları yalanlarlar, iman edenleri de vazgeçirmeye çalışırlar. Onların bu durumuna, Kur’an-ı Kerim’de “çok uzak bir dalal” denir.
Kalplerini arıtanlar; Allah’a yapışır, Rasüllerin öğretilerine kulak verir ve bu öğretiler üzerinde gitmeğe, hayatlarını sürdürmeğe çalışırlarsa, Allah da onların hidâyetini arttırır, onları sırat-ı müstakimde sabitleştirir. “Allah, İhtida edenlerin hidâyetlerini arttırdı ve onlara takvâlarını verdi.” 2986 İhtidalarında sabit olup, imanlarından dönmeyenler ve sâlih amellerde bulunanların sonunda kalpleri de hidâyete erer. Kalp hidâyete erince, insan bütünüyle hüdâya ulaşmış, yani artık tam anlamıyla hidâyet bulmuş demektir. “Kim Allah’a iman ederse, Allah kalbini hidâyete erdirir.” 2987 Allah’ın hidâyete erdirdiği insanlar, yine İblis’in iğvalarına kapılıp, dalâlete düşebilirler. Dalâlet, doğru yoldan her türlü sapmayı içine alır; İster bilerek, ister bilmeyerek, ister unutarak, ister kasden olsun. Sırat-ı müstakimde olmamak veya sırat-ı müstakimi bilmemek de dalâlettir.
Kur’an, hidâyetin Allah’ın elinde olduğunu, Allah’ın hidâyet vermediğine kimsenin hidâyet veremeyeceğini, eğer Allah dileseydi herkesin hidâyet üzere olacağını söylemektedir.2988 Kişinin bâtıl yolu bırakıp, hidâyete yönelmesi, Cenab-ı Hakk’ın dilemesi ve yardımı ile olur. “ De ki: Ey insanlar, size Rabbiniz tarafından bir hak geldi. Kim ihtida eder, doğru yola giderse, kendi lehine doğru yola gitmiş olur. Kim de dalâlet içinde olursa, saparsa; kendi aleyhine sapmış olur. Ben üzerinize vekil
2985] 4/Nisâ, 118-120
2986] 47/Muhammed, 17
2987] 64/Teğabün, 11
2988] Örnek olarak bk. 6/En’am, 149; 16/Nahl, 9, 93; 7/A’râf, 30; 13/Ra’d, 31; 4/Nisâ, 88; 28/Kasas, 56; 42/Şûrâ, 52; 18/Kehf, 17; 39/Zümer, 37; 2/Bakara, 142, 213, 272; 10/Yûnus, 25; 14/İbrahim, 4...
- 654 -
KUR’AN KAVRAMLARI
değilim.”2989; “Allah kimi saptırırsa, artık onu hidâyete, doğru yola sevk edecek hiçbir kimse bulunmaz.” 2990
Hidâyet, öncelikle Allah’tandır ve tek hidâyet edici O’dur. Fakat, rasüller Allah’ın hidâyetiyle hidâyet edici, yani insanları Allah’ın yoluna yönelticidirler. Bu yönelişi tam bir hidâyet üzerinde oluşa çevirmek yine Allah’ın elindedir. Peygamber ne kadar isterse istesin, insanlara hidâyet veremez. Allah’ın izniyle insanlar hidâyete erer veya sapıklıkta devam eder. Aynı şekilde İblis de insanlara vesvese vererek, emrederek, kuruntular ve ümitler içinde yürüterek onları dalâlete çağırır. Ama, yine, insanı sapıklığa iten Allah’tır; yani, nihai belirleyici O’dur. İnsansa iradesini kullanarak sapar; yani Allah, İblisin va’dlerine kanarak, tutkularına esir olan insanları, kendileri istedikleri ve o yöne yöneldikleri için saptırır. İnsanları doğruya yönelten, yani hidâyete götüren imamlar olarak rasüller göndermesi, temelde yine Allah’ın hidâyet etmesi olduğu gibi, İblisle de saptırması, yine Allah’ın saptırmasıdır; yani, Allah insanın gerek hidâyete ermesi, gerekse sapması için gerekli her türlü şartı yaratır; sonra, hidâyete ermeğe çabalayan insanları hidâyete ulaştırır; sapıklıkta ısrar edenleri de kendi hallerine bırakır.
Kur’an’ı başından başlayarak okuyan kimsenin, Yüce Allah’tan ilk isteği hidâyettir. Bu isteğe cevap da, ardından verilmektedir: Hidâyeti isteyene “işte Kur’an!”2991 denilmektedir. Dosdoğru yol, hidâyet Kur’an yoludur.
Allah Teâlâ dilediği kulunu karanlıktan çıkarır, dilediği kulunu da karanlıkların derinliklerine iter. Allah Teâlâ kimseye zulmetmez. Çağrısına kulak verenleri ‘El-Hadi’ isminin muhatabı yapar, dâvetine icâbet etmeyenlerin de cehennemdeki ateşinin derecesini arttırır.
Allah Teâlâ’nın ‘El-Hâdi’ isminin tecellisini; yeni müslüman olanların yaşantılarında daha net bir şekilde görmek mümkün.
95) EL-BEDÎ’
El-Bedî’; Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Bütün varlıkları yoktan var eden ve bunun için bir örneğe ihtiyaç duymayan, örneksiz, misalsiz, acib ve hayret verici âlemler icat eden anlamına gelmektedir.
Bedî, hiç birinin örneği yokken sayısız şeyler icat eden; düşünmeye, araştırmaya muhtaç olmadan kolaylıkla ve daima misilsiz şeyler yaratan, icat eden, Allah’u Teâlâ’dır. Örneği yokken, Allah’ın kudreti ile meydana gelen fevkalâde güzel ve insana hayret verici şeylere ibda’ olunmuş mânâsına bedî’ denilir. Her tür, yoktan ve benzersiz olarak yaratılmıştır. Bir türün bütün fertleri de tamamiyle birbirinin aynı değildir.
Bedî’ sıfati, “daha önce bir misali olmaksızın ve misale uymaksızın bir şey yapmak” demek olan ibdâ’ masdarından ism-i fâil olan mubdi’ yerine kaimdir. “İcat eden” mânâsına gelir. Bu sıfat Kur’an-ı Kerîm’de “Göklerin ve yerin yaratıcısıdır
2989] 10/Yûnus, 108
2990] 13/Ra’d, 33
2991] 2/Bakara, 2
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 655 -
O. O, bir şeye hükmetti mi ona ancak “ol” der, o da oluverir.”2992 âyetiyle; “O, gökleri ve yeri yoktan varedendir. O’nun nasıl çocuğu olabilir? O’nun bir eşi de yoktur. Her şeyi O yaratmıştır ve O, her şeyi hakkıyla bilendir.”2993 âyetinde açıklanmıştır. Allah Teâlâ kâinatı hiç bir örneği olmaksızın, ilksizlikte ol diye eşsiz ve benzersiz yarattı. 2994
Cenâb-ı Allah’ın esmâü’l-hüsnâsından biri. Kendinden türediği Be de’ fiilî “icat etmek, örneksiz yapmak, yokken eşsiz biçimde ortaya koymak” demektir. Allah’la ilgili olarak kullanıldığında, “aletsiz, zamansız ve mekânsız icat etmek” anlamı da verilmiştir.2995
Kelime, Kur’an’da çok az yerde geçer. Bir âyette, hristiyanlar’ın ruhbaniyyeti ibtidâ’, yani Allah kendilerine emretmediği halde, sonradan icat ettikleri ifade olunurken;2996 bir başka âyette, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) “bid’an mine’r-rusul” yani, kendinden önce hiç rasûl gelmemiş de, kendisinin ilk defa rasûlluk iddiasında bulunan biri olmadığı ve Risâlet’i icat etmediği anlatılır. 2997
Kur’an’da yaratılışla ilgili olarak, onu tabiî, biyolojik, müşahhas, mücerred, maddî-manevî... her yönden ve bütün safhalarıyla açıklayan ‘ halk, fatr, ber, inşa, tasvir, tesviye, istiva, ca’l, vaz’, medd, inbat, ihrâc, ta’dîl, binâ, raf’, bast, ferş, mehd...’ gibi çeşitli kelimeler kullanılır. Yaratılış, bir yandan böyle yeri yayma, üzerine dağları mıhlama, dağlar üzerinde yollar yapma, duman halindeki göğü yedi gök halinde tesviye etme, dünya semasını süsleme, ay’ı ışıklı, güneşi lamba kılma ve cinleri alevli ateşten, insanı ise derece derece kuru toprak, kara balçık, nutfe, rahim cidarına asılan aşılanmış yumurta, kan pıhtısı, bir çiğnem et, sonra kemikler ve etten yaratma gibi ifadelerle anlatılırken, bir yandan da daha mücerred tarzda yaratılışın sadece bir kelime’ olduğu ifade edilir. Esmâ-i Hüsnâ’dan olan bedî’ ismi, tabiî ve tedricî yaratılışı ve aynı zamanda bu yaratılışın bütünüyle örneksiz ve eşsiz yapıldığını ifade etmektedir. Bu mânâyı, Kur’an’da “O gökleri ve yeri eşsiz, örneksiz ve önünde hiç bir model olmadan yaratan”2998 ifadesinde görürüz
Allah; evvel, âhir, zahîr ve batındır ve Kâinat’ı yoktan, hiçbir varlık hiçbir model ve örnek ortada yokken yaratmıştır. Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazâli bu eşsiz yaratış için “yaratılışta daha güzeli olamaz.” demiştir. Bu bakımdan, O’nun yaratmasında hiçbir eşi, ortağı olmadığı gibi; O’nun faydalandığı, -hâşâ- kendisinden istifade ettiği bir başka ilâh, bir başka yaratıcı da yoktur. Oysa, Allah’a şirk koşmak gibi, gökleri ve yeri titretecek bir zulmü işleyen insanın herhangi bir şeyi örneksiz, yardımcısız ve tek başına yoktan varlık alanına çıkarması mümkün değildir. İnsan, temelde var olan ve dolayısıyla zihnine kavram halinde Allah tarafından çabasının karşılığında ilham edilen ve gerek kendinden önce, gerekse kendi zamanında yaşayanların fikirleriyle olgunlaşan şeyleri ortaya koyabilir. İnsanın bu özelliği de Bedî’ olanın varlığını ortaya koymaya yeterlidir. 2999
“O göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Bir şeyi dilediğinde ona sadece ‘OL’ der, o da
2992] 2/Bakara, 117
2993] 6/En’âm, 101
2994] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, I/216
2995] Râğıp el-Isfahanî, el-Müfredat fi Garîbi ‘l-Kur’an, 38
2996] 57/Hadîd, 27
2997] 46/Ahkaf, 9
2998] 2/Bakara, 117
2999] Ali Ünal, Şamil İslâm Ansiklopedisi, II/216-217
- 656 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hemen oluverir.”3000 Allahu Teâlâ yaratmak istediği zaman o şeye ‘ol’ der ve o şey; modeliyle, güzelliğiyle, ince sanatı ile hemen oluverir (başka bir izah şekliyle “hemen olma sürecine girer”). Yaratılan her şey modeli ile beraber yaratılmıştır. Domatesin yaratılış projesinde (renginde, şeklinde, tadında ve kokusunda) salatalığın ya da herhangi bir varlığın katkısı yoktur.
Allah zengindir. Milyonlarca çeşit canlı ve cansız yaratan Allah Teâlâ ‘model’ üretme bakımından da zengindir. İnsanoğlu icat ettiği (Allah’ın dilemesi ile tabi) her şeyin modelini Allah’ın sanatından kopyalamıştır. Oyuncaklardan tutun da, savaş araçlarına kadar...
96) EL-BÂKÎ
Allah’ın güzel isimlerinden biri. Varlığının sonu olmayan, varlığın devamı, önü ve sonu olmamak anlamına gelmektedir. Başlangıcı olmamak anlamıyla Allahu Teâlâ’ya “el-Kadîm”; sonu olmamak anlamında da “el-Bâkî” denir. Bu manalara yakın “el-Ezelî, el-Ebedî” ism-i şerifleri de vardır. Ezel, geçmişte başlangıcı olmayan; ebed, ilerde sonu olmayan demektir. Allah’ın varlığı imtidad, istimrar ve devam bakımından zaman methumunun içine girmez. Zaman, yaratılmışlara hastır. Kâinat yokken zaman da yoktu, fakat Allah vardı. Kâinat bittiğinde zaman da bitecektir, ancak Allah bâkîdir. Dünyadaki her şey fânîdir, Allah ise bâkîdir.
Allah Teâlâ Rahmân sûresinde şöyle buyurur: “Yeryüzünde bulunan her şey fanîdir. Ancak yüce ve cömert olan Rabb’ının varlığı bâkîdir.”3001 Vâcibu’l-Vücud olan Cenâb-ı Hakk’ın, vücuddan ayrılması mümteni olduğuna, vücud da, varlığının evveli olmamak mânâsına gelen Kıdem’i gerektirdiğine göre, Kıdem’i sabit olanın ademi mümtenidir. Kıdemi sabit olan Cenâb-ı Hakk, beka sıfatına haiz olmakla bâkîdir.
“O, evveldir ve âhirdir, hem zâhirdir, hem bâtındır. O, her şeyi kemâliyle bilendir.”3002 Sebepler O’ndan başlar, müsebbebler O’na müntehi olur. O, başlangıçsızdır, sonu da gelmez, isim ve sıfatlarıyla ezelidir. 3003
“...O’nun zatından başka her şey helâk olucudur.”3004; “Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacak.” 3005
Önce, yalnızca Allah vardı. Daha sonraları melekleri, cinleri, kâinatı ve insanları yarattı. Yarattığı her varlığa bir ömür biçti. Bazılarının ömrü bir dakika, bazılarının ömrü 50 yıl, bazısının ki ise kıyâmete kadar. 3006
Gün gelecek cennet, cehennem, melekler, peygamberler ve insanlar yok olacak. Hatta tüm kâinat... Yalnızca Allah’ın zâtı kalacak. Sonra hayatı tekrar
3000] 2/Bakara, 117
3001] 55/Rahmân, 26-27
3002] el-Hadid: 57/3
3003] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, I/197-198
3004] 28/Kasas, 88
3005] 55/Rahmân, 27
3006] Taşlar, hava, su gibi
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 657 -
başlatacak... Sizce kim güçlü?
97) EL-VÂRİS
El-Vâris: Servetlerin geçici sâhipleri elleri boş olarak yokluğa döndükleri zaman servetlerin hakikî sâhibi... “Biz, yaşama biçimleriyle ‘refah içinde şımarıp azmış’ nice şehri yıkıma uğrattık. İşte meskenleri; çok az (bir zaman) dışında (onlarda) kendilerinden sonra oturulabilmiş değildir. (Onlara) Vâris olanlar Biziz.” 3007
İnsanlar dünyadaki yaşamları boyunca sürekli olarak bir şeyler kazanmaya, zenginliklerini, mallarını, mülklerini arttırmaya çalışırlar. Hatta kimi insanda bu, öylesine büyük bir hırstır ki hayatı boyunca başka hiçbir amaç edinmeden, varlığının gerçek nedenini hiç düşünmeden sabah akşam daha fazlasını elde etmek uğruna çalışıp didinir. Ancak bu insanların gözardı ettikleri bir gerçek vardır: “De ki: “Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrana uğrayacak olanları size haber vereyim mi? Onların, dünya hayatındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar.” 3008
Evet, bu insanlar hayatları boyunca kendilerine edindikleri boş bir amaç uğruna çaba harcayıp dururlar. Fakat bir gün, belki de hiç beklemedikleri bir anda ölüm melekleri gelir ve Allah’ın emriyle onların canını alır. Herkesin imrendiği büyük bir servete sahip olan bu insanlar yalnızca bir beze sarılarak toprağın birkaç metre altına gömülürler ve âhirete giderken hayatları boyunca kazandıkları hiçbir şeyi yanlarında götüremezler. Toprağın içine çıplak bedenlerinden başka hiçbirşey konmaz. Onlar istemeseler de evleri, arabaları, tüm malları, toprakları ve evlâtları geride kalır. Âhirette yanlarında buldukları ise yalnızca takvâları ve Allah’a olan yakınlıklarıdır.
Onların arkasından yeryüzüne mirasçı olan ise yalnızca Allah ve O’nun zengin kıldığı samimi kullarıdır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bir insan ne kadar isterse istesin malına, mülküne, dünyadaki itibarına, zenginliğine sonsuza kadar sahip olamaz. Elindeki her şey ona kısa bir süre kullanması için dünyada verilen nimetlerdir. Ancak bu nimetleri veren Allah dilediği zaman kişinin canını alır ve onu malından mülkünden uzaklaştırır. Geride kalanları da Allah dilediğine verir, O’nun zenginliğinde hiçbir eksilme olmaz. İnsan ise malını dünyada, bedenini de toprakta bırakarak Allah’ın huzuruna çıkarılır...
“Şüphesiz Biz, gerçekten Biz yaşatır ve öldürürüz ve vâris olanlar Biziz.”3009; “Zekeriyâ da; hani Rabbine çağrıda bulunmuştu: ‘Rabbim, beni yalnız başıma bırakma, sen mirasçıların en hayırlısısın.” 3010
Allah Teâlâ mülkün gerçek sâhibi olduğu gibi, gerçek vârisidir de. İnsanların mülk sâhibi olmaları geçici olduğu gibi, vârislikleri de geçici ve muvakkattır. Mülkün gerçek vârisi, mülk sâhibi Allah’tır. Kıyâmet hengâmında bütün canlılar ölecek, bütün mülk tamamıyla O’na kalacaktır. “Biz, refahından şımarıp azmış nice şehri
3007] 28/Kasas, 58
3008] 18/Kehf, 103-104
3009] 15/Hicr, 23
3010] 21/Enbiyâ, 89
- 658 -
KUR’AN KAVRAMLARI
helak ettik. İşte meskenleri; kendilerinden sonra bunların pek azından oturuldu. (Onlara) biz vâris olmuşuzdur.” 3011
El-Vâris: Her şeyin tek hakiki sahibi Allah Teâlâ, mülkünü imtihan edilmesi için belirli bir müddet emâneten insanlara verir. Kendilerine emânet edilen mülkü kabul eden insanoğlu onu sahiplenir. Bir müddet kullandıktan sonra vasiyet yazıp sırtındaki ceketi bile çıkararak dünyayı terk eder. Bu silsile evlâttan toruna, torundan da diğer nesillere kadar devam eder. Önce Allah’ın olan mülk, sonra yine Allah’a kalır.
98) ER-REŞÎD
Bütün işleri ezelî takdîrine göre yürütüp, bir nizam ve hikmet üzere âkıbetine ulaştıran; Her şey’i yerli yerine koyan, en doğru şekilde nizama sokan...
Reşîd isminde iki mânâ vardır:
1. Doğru ve selâmet yolu gösteren. Bu mânada Hâdî ismiyle eş mânaya gelir.
2. Hiçbir işi boş ve faydasız olmayan, hiçbir tedbîrinde yanılmayan, hiçbir takdîrinde hikmetsizlik bulunmayan zât mânasındadır.
...Allah kime hidâyet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır. Kimi de hidâyetten mahrum ederse artık onu doğruya yöneltecek bir dost bulamazsın!” 3012
Er-Reşid: İnsanları hayırlı yollara irşad eden demektir.İnsanların hidâyete ermesi tamamen Allah’ın iznine bağlıdır. Çünkü kalpler Allah’ın elindedir. Peygamber de dâhil hiçbir dâvetçi edip, âlim, profesör ve büyücü; insanlara hidâyeti sağlayamazlar. Eğer hidâyet insanların elinde olsaydı, Rasûlullah’ın (s.a.s.) yoğun dâveti neticesinde amcası müslüman olurdu.
Dâvete 950 yılını veren Nuh (as.), küfür üzerine boğulan evladı dahil gemiyi insanlarla doldurmak isterdi... Hidâyetin tamamen Allah’ın elinde olmasının yani ‘El-Reşid’ isminin tecellisini; ‘Müslümansanız kendi nefsinizde görmeniz mümkün.’
99) ES-SABÛR
Allah, bir işi, vakti gelmeden yapmak için acele etmez. Yapacağı işlere muayyen bir zaman koyar ve onları koyduğu kanunlara göre -zamanı gelince- icrâ eder. Önceden çizdiği zamandan, -bir tenbelin yaptığı gibi-, geciktirmez. Ve kezâ -bir acelecinin yaptığı gibi- zamanı gelmeden yapmaya kalkmaz. Bil’akis her şey’i, hangi zamanda yapılmasını takdîr buyurmuş ise, o zaman yapar.
Sabûr, sabredici demektir. İnsan, kendinden hareketle Allah’a ne kadar yol bulabilir. Kendini bilenin tanıyacağı Rabbe övgüler olsun. Dünyanın düzenini O kurmuştur. Emirleri ve yasakları ile dünyaya düzenini O kurmuştur. Emirleri
3011] 28/Kasas, 58
3012] 18/Kehf, 17
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 659 -
ve yasakları ile dünyaya düzen koyan Allah Teâlâ’nın en büyük sırrı insanlara benzemeyip kendince olmasıdır. İçimizde yer alan duygular anaforu çoğu vakit makul düşüncelerden bizleri bile uzaklaştırmıyor mu? Allah’ı kendiniz gibi bilmeyin. İnsan sınırlı varlığı ile ancak bu kadar bir hayatı yaşayabilir, buradan ötesini istemek için dil verildi ya, sadece dünya nimetlerini isteyenlere bunlar verilecek ve onlar Rabbin kapısından boş çevrilmeyeceklerdir, ama cennetin ötesini isteyenlere Rabbin cemâli verilip huzura gark olacaklardır.
Acele ve tedirginlik insanın özelliği. Allah ise çok sabırlıdır. Bizlerin bilemeyeceği hikmetleri yaratan O’dur. İnsana insanca düşünüp yaşamak yakışır, ama bu yolun hikmeti de işlere O’ndan bir ışık düşürmektedir.
“Biz onu (kıyâmet günü) sadece sayılı bir müddete kadar bekletiriz.”3013 Es-Sabur; Azap etmekte acele etmeyen, cezayı belli bir vakte kadar tehir eden demektir. Kullarını her sâniye gözeten Allahu Teâlâ kendisine ve dinine savaş açan insanlara gerekli cevabı verecek kudrete sahip olmasına rağmen ertelemesi O’nun sabrının ne boyutta olduğunu gösteriyor.
Senin sözün dinlenilmeyecek; sen ikram edeceksin, sana inanmayacaklar; ikramına devam edeceksin, senin sevdiğin insanlara zulmedecekler; ikramına devam edeceksin, sana savaş açacaklar ve sen onlara ikram edeceksin, bol bol mal ve evlât vereceksin... Vallahi bu sabrı ancak Allah (c.c.) gösterir. Allah’ın (c.c.) ‘Es-Sabur’ isminin tecellisini her toplumda görmek mümkün.
Allah’ın Diğer İsimleri
Daha önce de bahsettiğimiz gibi, Allah’ın isimleri 99 taneden ibaret değildir. Âyet ve hadîslerde bu 99 isimlerden ayrı olarak Allah’a başka isimler de izâfe edilmiştir.
Allah’a izâfe edilen diğer bâzı isimler şunlardır:
el-Vâhid’in yerine el-Ehad, el-Kahhâr’ın yerine el-Kâhir, eş-Şekûr’un yerine eş-Şâkir; el-Kâfi, ed-Dâim, el-Münevver, es-Sıddık, el-Muhît, el-Karîb, el-Vitr, el-Fâtır, el-Allâm, el-Ekrem, el-Müdebbir, er-Refî’, Zittavl, Zülmeâric, Zülfadl, el-Hallâk, el-Mevlâ, en-Nasîr, el-Gâlib, el-Hannân, el-Mennân...
Kur’ân-ı Kerîm’de Allah ism-i şerîfi 2800 defa zikredilmiştir. Allah isminden sonra Kur’an’da en çok zikri geçen isim, Rab ismidir. 960 yerde zikredilmektedir.
Rab isminden sonra, Kur’an’da en çok yer alan isimler ise; Rahmân, Rahîm ve Mâlik isimleridir. Fâtiha sûresinde “Allah” isminden sonra sıra ile zikredilen bu dört ism-i şerîfe, Cenâb-ı Hakk’ın Rubûbiyet Sıfatları adı da verilmektedir.
Terbiye etmek, büyütmek, yetiştirmek mânalarını ihtiva eden Rab kelimesinin asıl mânası: “Bir şey’i derece derece yükselterek, gayesi olan en mükemmele erişinceye kadar kollayan” demektir.
Tefsirlerden İktibaslar
Elmalılı der ki:
7/A’râf, 180: Hâlbuki Allah’ın esmâ-i hüsnâsı (güzel isimleri) vardır. En güzel
3013] 11/Hûd, 104
- 660 -
KUR’AN KAVRAMLARI
isimler O’nundur. Gerçi Allah zatında birdir (ehaddir) ve zatının ismi Allah’dır. Fakat sayı olan bir gibi eşi ve benzeri bulunabilecek şekilde bir birlikle değil, eşi ve benzeri bulunmayan üstün bir birlikle birdir. Zatında yalnızca vâhid değil, ehaddir: Cemâl ve celâliyle, bütün sıfatlarındaki kemaliyle vâhid ve her şeyin Rabb’i olan bir Samed’dir. Bundan dolayı zati, izafi, sübûtî, selbî, fiilî ve manevî özellikleri ve bu özellikleri dile getiren isimleri vardır. İlâhî hitapta yer alan “Biz, şehâdet ettik, yarattık.” gibi çoğul kiplerindeki azamet ve ihtişam, işte İlâhî sıfat ve isimlerin bir araya gelmesinden doğan azamet ve yüceliği dile getirir ki, Allah yüce ismi, bütün bu sıfat ve isimlerin hepsini içine alan bir yüce isimdir. Allah ismi, Allah’ın kendisi gibi, eşi ve benzeri olmayan bir isimdir. Sıfat ve isimlerin çokluğu, zatın çokluğunu gerektirmeyeceğinden o isim ve sıfatların her biri Allah’ın eşsiz özelliklerinden birine delalet eder. Âdem’e öğretilen de isimlerin en güzelleridir. Daha doğrusu en güzel isimler Allah’a mahsustur. Öyleyse ey mü’minler, O’na o isimlerle duâ ediniz, O’nu onlarla çağırınız veya O’nu bu güzel isimlerle adlandırıp anınız. Ve O’nun isimlerinde ilhad (yani yamukluk) edenleri terk ediniz. Meselâ bedevîlerin “Ey ikram ve yüceliklerin babası, ey ak yüzlü, ey kurtarıcı!” demeleri gibi, yanlış düşünceye ve kötü zanna sebebiyet verecek bozuk ifâdelerden ve hadd-i zâtında herhangi bir en üst düzeydeki kemâli de ifâde etmeyen isimlerden uzak durunuz. Veya “Rahmân” ismini tanımak istemeyen müşrikler gibi, sapık düşünceyle esmâ-i hüsnânın (güzel isimlerin) bazılarından yan çizmek isteyen, meselâ Kur’ân’da yer alan “Güçlü, intikam alan, büyüklük sahibi, zorlu” gibi azamet ve sonsuz kudret ifâde eden İlâhî isimlerin güzelliğine itiraz etmeye kalkışan, ya da Allah’a mahsus olan esmâ-i hüsnâyı Allah’tan başkasına da aynen ıtlak edip vermeye kalkan veyahut Arap müşriklerinin yaptığı gibi, Allah’ın isimlerin d en bazısını alıp müennes sigasıyla Allah isminden el-Lât, el-Azîz isminden el-Uzzâ şeklinde kendi putlarına isim koydukları gibi bir çeşit isim türetme yoluna sapan, meselâ şuna buna ilâh, (müzik ilâhı, gençliğin ilâhı, futbol ilâhı vs.) “ilâhe, ma’bûd, ma’bûde, rezzak, hallâk diyen dinsizlere bakmayınız, onlara uymayınız, onların inkârlarını kendilerine bırakınız. Onlar yaptıklarının cezâsını göreceklerdir. 3014
Mevdûdi der ki:
7/A’râf, 180: İsimlerin en güzeli Allah’ındır. Öyleyse O’na bunlarla duâ edin. O’nun isimlerinde ‘aykırılığa (ve inkâra) sapanları’ bırakın. Yapmakta oldukları dolayısıyla yakında cezalandırılacaklardır.
“İsimlerin en güzeli Allah’ındır.”: Şimdi, artık hitabın sonuna doğru gelinilmekte ve herkes tarafından bilinen bazı sapmalara karşı dikkatli olmaları konusunda insanlara tenbihde ve itapta bulunulmakta ve ayrıca Hazreti Peygamberin (s.a.s.) mesajına karşı takındıkları alaycı ve inkârcı tavırların ciddi sonuçları hususunda da kendilerine uyarılarda bulunulmaktadır.
“…O’nun isimlerinde ‘aykırılığa (ve inkâra) sapanları’ bırakın. Yapmakta oldukları dolayısıyla yakında cezâlandırılacaklardır.”: Farklı isimler, insanların zihinlerinde şekillendirdikleri farklı tanrı kavramlarını yansıttığından dolayı, Allah’a çeşitli isimler verme konusundaki bu tenbih çok önemlidir. İnsanlar eşyaya, onlar hakkındaki kendi kavramlarını ifâde eden isimler verirler. Eşyayı algılamadaki bir kusur, isimlerdeki bir kusuru ve yanı sıra isimlerdeki kusur da tasavvurdaki kusuru gösterir.
3014] Hak Dini Kur’an Dili
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 661 -
Öte yandan, insanın bir kimse ya da bir nesne ile ilgisi ve ilişkisi de bunlar hakkında oluşturduğu belirti ve tasavvura dayalıdır. Nesnenin tasavvurundaki kusur kişinin o nesneye olan yaklaşımındaki kusuru gösterir. Öte yandan, eğer bir insanın bir nesne hakkındaki tasavvuru doğru ve düzgünse, o kişinin o eşya ile olan ilgisi de doğru ve düzgünce olur. İnsanın, Allah ile olan ilişkisinde de bu durum aynen geçerlidir.
Bir insanın, Allah’a isimler atfederken işlediği hata (isterse O’nun sıfatlarını başkalarından ayırmak için olsun) Allah’ı ve sıfatlarının kavrayış ve inanışındaki hatanın bir sonucudur. Allah’ın ve sıfatlarının inanışında hataya düşen bir insan, aynı hatayı aynı derecede, hayata karşı ahlâkî tavrını, bütünüyle onun Allah anlayışı, O’nunla ve kâinatla olan ilişkisini yönlendirir. Bu yüzdendir ki Allah, insanlardan kendisi için en seçkin ve en güzel isimleri atf etmeyi istemiş ve kendisi için yanlış isimler ve sıfatlar yakıştırmaktan kaçınmayı emretmiştir. Çünkü, O’na yalnızca en güzel ve mükemmel isimler (Esmâ-ul-Hüsnâ) lâyıktır. Öyleyse O’nun isimlerine ters mânâlar vermenin sonuçları son derece ciddi olduğu için en güzel iş, O’na en güzel isimler vermektir.
“En güzel isimler” “Esmâu’l-Hüsnâ”, O’nun büyüklüğünü, yüceliğini, kudsiyetini, nezâhetini ve sıfatlarının mükemmelliğini gösteren isimlerdir. Payesinin altında O’na isimler atfetmek, O’nun isimlerini saptırmak olur ki bu O’nun azametine aykırıdır ve O’na kusur ve noksanlık isnâd etmek veya bir başkasının O’nun hakkında yanlış bir inanç sahibi olması demektir. Gene, sadece ve sadece Allah’a lâyık olan isimleri, O’nun herhangi bir yaratığına vermek de O’nun isimlerini tahriftir.
“Onun isimleri konusunda ilhâda sapanları bırakın” emrine gelince, bu “Onlarla faydasız münakaşalara girmen gereksizdir. Eğer, senin ikazlarına kulak asmıyor, söylediklerini anlamaya çalışmıyorlar ve bilâkis sırf meseleyi karıştırmak için eğri, çarpık deliller ileri sürüyorlarsa, onlar sapıtmalarının sonuçlarını bizzat kendileri göreceklerdir” anlamına gelmektedir. 3015
Ali Küçük der ki:
7/A’râf, 180: En güzel isimler Allah’ındır. O’na o isimlerle duâ edin. O’nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını göreceklerdir.
En güzel isimler sadece Allah’ındır. En güzel isimler sadece Allah’a aittir. O halde onlarla Ona çağırın. O isimlerle Rabbinize duâ edin. Rabbinizin en güzel isimleriyle iletişim içine girip O’na seslenin. Rabbinizin en güzel isimlerini çağrıştırarak, Rabbınızın en güzel isimlerinin muhtevâlarını hayatınızda canlı tutarak o isimlerin gereklerini yerine getirin.
Bu hususu ortaya koyan bir hadis-i şeriflerinde Allah’ın Rasûlü buyurur ki: “Allah’ın 99 esmâsı vardır, kim onları ihsâ ederse muhakkak Cennete girecektir.” Evet, Rabbimizin bu en güzel isimlerini ihsâ edenin Cennete gideceğini anlatıyor Rasûlullah. Peki mademki sonunda Cennet var, o halde bu isimleri ihsânın ne demek olduğunu tanımak zorundayız. Ne demektir ihsâ? İhsâ bir şeyi bir şeyin içinden çıkarmak, ayırmak ve saymak demektir. O halde Allah’ın en güzel isimlerini
3015] Tefhimu’l Kur’an
- 662 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ihsâ onları başkalarından ayırmak, onları Allah’tan başkalarına vermemek onları saymak hayatta onları hatırda canlı tutmak, onların muhtevâlarına göre bir hayat yaşamak hasılı onların hakkını vermek demektir.
Evet elbette ki Rabbimizin bu en güzel isimlerini Rabbimizin kendisini bize anlattığı kitabından ve elçisinin sünnetinden öğrenmek zorundayız. Allah kitabında ve elçisinin beyanlarında kendisini bize nasıl tanıtmışsa, hangi isimlerin, hangi sıfatların sahibi olarak bildirmişse Rabbimizi öylece tanıyacak, öylece o simlerin sahibi olarak Ona iman edecek ve bu en güzel isimlerin çağrıştırdığı biçimde kendisine yönelecek, bu isimlerin muhtevâlarına uygun bir biçimde kendisine karşı nasıl bir tavır takınmamızı istemişse öylece yapmaya çalışacağız. Bu isimleri bizden nasıl bir kulluk istiyorsa öylece O’na kulluk yapacağız. İşte âyet-i kerime bizden bunu istiyor. Yani Rabbimize duâ ederken, bir derdimizi, bir sıkıntımızı Rabbimize arzeder ve Ondan yardım talep ederken bu isimlerle çağıracağız, bu en güzel isimlerle Onunla ilgi ve iletişim kurarak Ona iltica edeceğiz. Yani Rabbimizin bu en güzel isimleriyle tevessül ederek O’na duâ edeceğiz. Çünkü bunu bize anlatan, bunu bize târif ve teşvik eden Rabbimizin bizzat kendisidir. İşte bu âyet-i kerimesinde Rabbimiz en güzel isimlerin sadece kendisine ait olduğunu ve bu isimlerle kendisine duâ etmemiz gerektiğini anlatıyor.
Dikkat ederseniz burada âyet-i kerimede “El-esmâu’l-husnâ lillahi” denmiyor da “Velillâhil esmâu’l-husnâ” deniliyor. Bu ifâde bu isimlerin, bu en güzel isimlerin sadece Allah’a mahsus olduğunu vurgulamak içindir, Arapça’da kelimenin bu şekilde kullanılmasından anlıyoruz bunu. Anlıyoruz ki bu en güzel isimler sadece Rabbimize aittir. Anlıyoruz ki, bu en güzel isimleri açısından kendisine ortak olacak hiç bir varlık yoktur. Bazen Kur’ân-ı Kerim içinde Rabbimizin bu en güzel isimleriyle başka varlıklara da tesmiye olunduğunu, yani onlara da bu isimlerin verildiğini görüyoruz. Meselâ Rabbimizin Kur’an’daki isimlerinden birisi olan Raûf, Rahîm gibi isimlerinin Rasûlullah Efendimiz için de kullanıldığına şâhit oluyoruz. Veya meselâ Allah’ın Hâdî isminin Rasûlullah Efendimize ve Kur’an’a da verildiğine şâhit oluyoruz. Veya meselâ Rasûlullah Efendimiz için de Kur’an-ı Kerim için de Aziz isminin kullanıldığın biliyoruz. Ancak bu isimlerin onlar hakkında da kullanılmış olması kesinlikle o varlıkların Allah’a denk oldukları, Allah’a benzer oldukları anlamına gelmez. Yani ne kitabın ne de Rasûlullah Efendimizin Allah’ın izzetine benzer bir izzetle aziz olduklarını düşünmemiz câiz değildir. Sadece şu kadarını söyleyebiliyoruz ki, Aziz olan ve tümüyle izzet kendisinden olan, izzetin sahibi olan Allah izzeti peygamberinde yaratmıştır, kitabını izzetinden şereflendirmiştir. Onların izzeti Allah’tandır, ama Rabbimizin izzeti başkalarından değil kendisindendir diyoruz.
Evet, en güzel isimler sadece Allah’a aittir ve bizler o isimlerle Rabbimize duâ edeceğiz. Yani O’nunla iletişimimizi bu isimleriyle kuracağız. Yani duâ edeceğimiz konu neyse, hangi konuda O’na duâ edeceksek o konuyla alâkalı ismini gündeme getirerek, o ismin çağrıştırdığı mânâyı, o ismin istediği tavrı takınarak duâ edeceğiz. Eğer isteyeceğimiz konu affımızsa o zaman “Yâ Rahmân, yâ Rahîm bizi affedip mağfiret buyur!” diyeceğiz. Eğer ayıplarımızın kusurlarımızın örtülmesi konusuysa “yâ Ğaffâr, yâ Settâr!” diyerek, eğer konu rızık konusuysa “yâ Razzak!” diyerek, eğer şifâ konusuysa “yâ Şâfî!” diyerek, eğer bir tehlikeden korunma konusuysa “yâ Hâfız!” gibi isimlerle Rabbimize duâ edip O’nu imdâdımıza çağıracağız ve de bu konuya etkin ve yetkin sadece O’nun olduğuna
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 663 -
iman edeceğiz. Yani bu isimleri konusunda göklerde ve yeryüzünde asla kendisine ortakların olmadığına, benzerlerin olmadığına iman edeceğiz. Bir anlamda Rabbimizi bu isimleriyle tanıyacak ve O’na bu şekilde iman edeceğiz. Sadece Allah’a âit olduğu haber verilen bu isimleri, bu sıfatları Allah’tan başkalarına vermeyeceğiz. Allah’tan başkalarını bu isimlerle muttasıf bilerek onlara da duâ ederek, onları da çağırarak, çağrıştırarak şirke düşmeyeceğiz. Meselâ Alîm sadece Allah’tır. İlim tümüyle Allah’tandır ama ilminden bir kısmını bize açmıştır O Rabbimiz. Kitapları peygamberleri aracılığıyla ilminden bir kısım bize indirmiştir. İşte gerçek Âlim olarak Allah’ı bilmeli, gerçek ilim olarak Allah bilgisini bilmemiz ve dışındakileri ise zandan ibâret, bâtıldan ibâret bilmeliyiz. İşte Rabbimizin Aliym ismi bizde bunu çağrıştırmalı, Onunla ilişkimizi bu şekilde ayarlamalı, bizim bu konuda böyle bir tavır sergilememizi gerçekleştirmelidir. Yani ilme ulaşmak, izzet ve şerefe ulaşmak isterken de sadece Ona ve Onun kitabına müracaat biçiminde duâ etmeliyiz. Çünkü gerçek ilim sadece Allah’ın ilmidir, gerçek Âlim sadece Allah’tır ve ilim sahibi olan kimse de Allah’ın kitabının bilgisine sahip olan kimsedir. Allah’tan başkalarını Alîm görmek, ilmi Allah’ın vahyinin dışında aramak, ilim konusunda Allah’tan başkalarını çağırmak ve çağrıştırmak ise şirktir. Evet bu konuda sadece Allah’ı çağıracak, Allah’ı çağrıştıracak ve Allah’a duâ edeceğiz. Allah’tan başka Alîm, Allah’tan başka Aziz, Allah’tan başkalarında ilim ve izzet aramaya çıkmayacağız. Tüm isimleri böyledir. Allah’tan başka Rab, Allah’tan başka Şafi, Allah’tan başka Hâdî, Allah’tan başka Razzak, Allah’tan başka Mâlik Melik yoktur.
Allah’ın kendisine ait en güzel isimlerini öğrenmenin, bu isimlerin istediği biçimde bir tavır sergilemenin, yani Allah’ı Allah olarak tanıyarak O’nunla O’nun istediği biçimde bir iletişim kurmanın yolu Allah’ın kitabını ve Rasûlünün sünnetini tanımadan geçer. Öyleyse bu konularda şirke düşmek, yanlışlara düşmek istemiyorsak sürekli kitap ve sünnetle birlikte olmak zorundayız bunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız.
Allah’ın isimleri konusunda ilhâda düşen, sapan, sapıtan kimseleri de bırakıverin. Onlar yakında yaptıklarının cezâsını çekeceklerdir. Evet Allah’ın isimleri konusunda, Allah’ın esmâsı konusunda, Allah’ın sıfatları konusunda ilhâda düşen, yani onları ezen bozan, Allah’ın isim ve sıfatlarını tahrif eden, sadece Allah’a ait olan bu isim ve sıfatları Allah’tan başkalarına da vermeye çalışan ve yeryüzünde Allah isimlerine Allah sıfatlarına haiz bir kısım varlıklar kabul ederek şirke düşen insanları bırakıverin. Onlar bu konuda nasıl bir anlayış içine girerlerse girsinler, nasıl bir tavır sergilerlerse sergilesinler, kendi şirk anlayışlarının ürünü olarak size nasıl bir anlayış sunarlarsa sunsunlar onları terk ederek onların anlayış ve inanışlarını reddedin. Onların şirk anlayışlarının ürünü olan eğitimlerini reddedin kılık kıyafet anlayışlarını reddedin, parlamento anlayışlarını reddedin, hukuk anlayışlarını reddedin, ekonomi anlayışlarını reddedin. Çünkü bunların her bireri Allah’ın belli bir ismini nefyeden şirk anlayışlarından kaynaklanmaktadır ve Rabbimiz onları terk etmemizi bizden istemektedir.
Evet, Allah’ın esmâsı konusunda ilhâda düşenleri terk edin. Onları dinlemeyin, onları kendinize velî ve dost edinmeyin, hayatınızı onların yasalarına binâ etmeyin, hayatınızı onlara sormayın, onlarla istişare etmeyin. Tabii bu ifâde onlarla görüşmeyin, onlara karışmayın, onları kendi hallerine bırakıverin, onlara din duyurmayın, onlara doğruyu anlatmayın, onların hayatlarını ve inanışlarını
- 664 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sorgulamayın, onları oldukları gibi kabullenin demek değildir. Bütün bunları yapmakla beraber onlarla dostça bir ilişki içine girip hayatınızı onlar kaynaklı düzenlemeyin demektir.
Peki, acaba Allah’ın isimleri konusunda ilhâdı nasıl anlayacağız? Bu gerçekten çok önemli bir konudur üzerinde biraz durâlim ve bir şeyler söyleyelim inşaallah. Yani bu insanlar Allah’ın isimleri konusunda acaba nasıl ilhâda düşüyorlar? Meselâ az evvel de ifâde ettiğimiz gibi Allah kitabında diyor ki her konuda en bilen benim, tek bilen benim, ilim bendendir diyor. Ama kimileri Allah’ın bu ismini nefyederek, bilme konusunda Allah’ı diskalifiye ederek içinde bulunduğumuz Nemrutların, Fravunların, Ebû Cehillerin tekrar hortlatılmaya çalışıldığı bu çağı ilim çağı olarak empoze etmeye, ilim çağı olarak sunmaya çalışıyorlar. Bu çağda artık Allah bilgisine, vahiy bilgisine ihtiyacımız kalmamıştır, artık o bilgiler eski çağlarda kalmıştır, eskilerde kalmıştır, mâzide ve çölde kalmıştır. Artık bugün orta çağa ait bir kısım Allah bilgileriyle, Allah yasalarıyla ha-yatımızı düzenlememiz mümkün değildir. Çünkü bu devirde onların uygulanmaları da bizim problemlerimize çözüm getirmeleri de mümkün değildir. Zira çağımız değişmiştir, çağ ilim çağıdır diyorlar. İşte bu iddia Allah’ın Âlim ismi şerifi açısından bir ilhaddır bir sapmadır ve şirktir, küfürdür. Çünkü Âlim sadece Allahken, bu isim sadece Allah’a aitken onu Allah’tan nefyedip başkalarına vermek ilhaddır ve küfürdür.
Allah kitabında diyor ki Rab sadece benim. Kullarımı yaratan, onları doyurup besleyen, görüp gözeten ve onların hayat programlarını belirleme hakkına onların hayatlarına yasa koyma hakkına sahip olan sadece benim diyor. Benden başka Rab, benden başka İlâh, Melik ve Mâlik yoktur diyor. Benden başka kullarımın ha-yatında söz sahibi yoktur diyor. Ama gelin görün ki, kimi mülhidler hayır artık devir değişti, bizim hayatımıza karışacak, bizim hayatımıza program yapacak, yasa belirleyecek başka Rablerimiz de vardır. Tamam Allah büyüktür, Allah yücedir, gökleri yaratan odur, bizleri yara-tan odur ama hayatımıza karışmaz O Allah. Bize isteklerini arzularını bildirmez O Allah. Bizim hayatımızı kendi yasalarıyla düzenleyeceğimiz başka tanrılarımız var. Bizim hukuk tanrılarımız, eğitim tanrılarımız, kılık kıyafet tanrılarımız, siyasal tanrılarımız, şifa tanrılarımız var. Onlar bizim işlerimizi düzenliyorlar. Allah bizim işlerimize karışmamalıdır. Çünkü bizim pis işlerimiz var, mafya işlerimiz var Allah bu işlere karışmamalı. Şimdi bu Allah bizim bu işlerimize karışır ve arzularını bize duyurursa o zaman biz onunkileri mi dinleyeceğiz? yoka öteki tanrılarımızınkini mi dinleyeceğiz? En iyisi mi hayatımızda böyle bir kaos yaşamaktansa Allah’ınkileri duymamak daha iyidir diyorlar. Onun için Allah’ı ve onun elçilerini dinlememeye çalışıyorlar. Tamam Allah’a da kulluk yapalım ama başka ilâhları da dinleyelim diyorlar. Yeri gelince işleri düşünce başları daralınca Allah’a kulluk yapıyorlar ama işleri bitince de başka ilâhlara kulluk ediyorlar. Toplumun benimsediği kimsenin ayıplamadığı birtakım kulluk türleri yerine getirilsin ama hayatın tümünü bu kulluk kapsamasın diyorlar. Meselâ Kureyş müşriklerinin yaptığı gibi kendilerine servet sağlayan hac gibi ibâdetlere şu anda bizimkilerin de yaptıkları gibi tamam diyorlardı ama hayatlarının geri kalan bölümüne Allah’ı karıştırmıyorlar. Yani hayatı parçalıyorlar. Hayatımızın ibâdet bölümüne Allah karışsın ama öteki bölümlerine başka Rablerimiz karışsın diyorlar. İşte bu Cenâb-ı Hakk’a Rab ismi, Rubûbiyet sıfatı konusunda ilhaddır ve küfürdür, şirktir.
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 665 -
Allah Azizdir. İzzet ve şeref sadece Ona aittir, ama bugün izzeti başkalarında ve başka şeylerde arayan insanlar vardır. Malda, parada, makamda, mansıpta, diplomada, doktorada statüde izzet ve şeref arayanlar vardır. Veya sadece Allah’a ait olan bu izzeti kendilerinde görenler vardır. İzzet bizdedir, şeref bizdedir, hâkimiyet bizdedir, bizim istediğimiz biçimde yaşamak zorundasınız, bizim istediğimiz şekilde giyinmek zorundasınız, bizim yasalarımıza itaat etmek zorundasınız, biz olmadan yaşayamazsınız. Bizim dediğimiz gibi olun ki, size izzet ve şeref verelim, bizin sözümüzden çıkmayın ki, size dereceler verelim diyen insanların bu tavırları da Allah’ın Aziz ismi konusunda bir ilhaddır ve şirktir. Şâfi sadece Allah olduğu halde şifa veren biziz diyenler, Razzak sadece Allah olduğu halde rızık dağıtan biziz diyenler, bizim dediklerimizden çıkarsanız maaşlarınızı keseriz, sizi aç bırakırız diyenler, kendilerini hacet kapısı görenler, şu devlet kapısına girmişseniz artık sizin için rızık garantidir diyenler, hâlbuki herkes için rızkı garanti eden Allah’tır. Yeryüzünde debelenen hareket eden hiç bir canlı varlık yoktur ki onların rızıkları Allah’ın üzerine olmasın. Hâlbuki rızık başkaları değil sadece Allah kaynaklıdır. Yaratan, yaşatan, hayat veren Allah’tır. Halik sadece Allah’tır. Hayat Allah kaynaklıdır, Allah sigortalıdır. Ama birileri gelin ha-yatınızı sigorta edelim diyorlar ve Allah esmâsı konusunda ilhâda gidiyorlar. Allah’tan başka birilerinin insanların hayatlarını hatta kendi hayatlarını bile sigorta etmeleri mümkün değildir. Allah bu dünyada ne kadar kalmamızı istemişse, ne kadar ömür takdir etmişse ancak o kadar yaşayabiliriz. Kimsenin bunu değiştirmesi mümkün değildir. Hadi sadece Allah olduğu halde hidâyeti kendilerinde görenler hepsi de Allah’ın esmâsı konusunda ilhad içindedirler. Veya meselâ Allah Rakıyb’dir. Murâkabe ve kontrol edendir. Yani insanların nerede ve nasıl olduklarını, hangi durumda bulunduklarını bilebilen ve murâkabe edebilen sadece Allah’tır. Çünkü O kişiye şah damarından daha yakındır. Siz neredeyseniz O sizinle beraberdir. Allah’ın bu sıfatı, bu ismi konusunda da insanların ilhâda düştüklerini görüyoruz. Allah’tan başka insanların insanları kontrol ettiklerine, insanların ne yapıp ettiklerine muttalî olduklarına iman edenlerı görüyoruz. Veya kendilerini murâkıb olarak insanlara takdim edenlere şâhit oluyoruz. Veya meselâ işte Allah’a ait bu sıfatı K.G.B.’ye, Mossad’a veya başkalarına verenler görüyoruz. İnsanların yatak odalarına kadar girip onların durumlarına muttali olanları duyuyoruz. Hâlbuki bu sıfatlar sadece Allah’a ait olan sıfatlardır bunu böyle bilmeyenler Allah’ın bu sıfat ve esmâları konusunda ilhâda düşmüş insanlardır. Onun içindir ki bizler de ilhâda düşmemek için Rabbimizin isimlerini ve sıfatlarını çok iyi bilmek zorundayız. Bunun için de Kur’an’ı ve Sünneti çok iyi tanımak zorunda olduğumuzu unutmayacağız.
Ve Allah diyor ki ey mü’minler, siz onları terk edin. Onları hayatınızdan, zihinlerinizden çıkarın. Sizin dünyanızda onların sözleri, onların programları olmasın. Sakın ha onlar sizi sizin gözlerinizin içine baka baka kendi sapıklıklarına çağırmalarına izin vermeyin. Evlerinizde onların vahiy organlarına izin vererek onların günahlarına ortak olmayın. Dinlemeyin onların vahiy organlarını. Okumayın onların gazetelerini dergilerini. Şunu hiç bir zaman hatırınızdan çıkarmayın ki onlar mutlaka sizi kendi Cehennemlerine çekmeye çalışacaklar, kendi fikirlerini, kendi inanışlarını, kendi ilhadlarını size de empoze etmeye çalışacaklardır. Eğer sizler bu mülhidleri terk etmez, onların programlarını izlemeye devam ederseniz unutmayın ki sizler de onların ilhadlarına ortak olmuş olacak ve sizler de günün birinde onlar gibi düşünmeye başlayacaksınız bunu hiç bir zaman hatırınızdan
- 666 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çıkarmayın diyor Rabbimiz. 3016
Muhammed Esed der ki:
“Yetkinlik ve kusursuzluğa dair nitelikler (yalnızca) Allah’a aittir. Öyleyse, bu niteliklerle artık yalnız Allah’ı çağırın. Ve O’nun niteliklerinin anlamını eğip büken kimselerden uzak durun. Böyleleri yapıp ettiklerinden ötürü er-geç cezalandırılacaklardır!” 3017
“Yetkinlik ve kusursuzluğa dair nitelikler…”: Bu bölüm, önceki âyetin sonunda, Allah’ın kendilerine eğriyi doğruyu ayırsınlar diye akıl verdiği halde bunu gereği gibi kullanmayan ve O’na karşı -yani, bütün yüce ve yetkin sıfatları kendinde toplayan ve dolayısıyla mutlak ve nihaî hakikatin kendisi olan Allah’a karşı- ilgisiz ve duyarsız kalanlardan bahseden bölümle bağlantılıdır. El-esmâu’l-husnâ (lafzen, “en güzel isimler”) tâbirine gelince; bu tâbir, 7/180’le birlikte; 17/110; 20/8 ve 59/24’de olmak üzere bütün Kur’an’da dört defa geçmektedir.
İsim denince ilk akla gelen, ele alınan ya da işaret edilen herhangi bir nesnenin özünü, cevherini, kendi özünden, yapısından ileri gelen özellik ve niteliklerini göstermek üzere seçilen bir kelime oluyor; el-husnâ terimi ise, el-ahsen (“en iyi/en güzel”) sözcüğünün çoğulu. Hal böyle olunca, El-esmâu’l-husnâ terkibini “yetkinliğe/kusursuzluğa dair sıfatlar” şeklinde çevirmek yanlış olmayacaktır. Bu tâbir Kur’an’da yalnız Allah için kullanılmaktadır.
“…O’nun niteliklerinin anlamını eğip büken kimselerden uzak durun.”: Yani, bu sıfat ve nitelikleri başka varlıklara ya da nesnelere yakıştırarak ya da bunun tam tersi bir yönde giderek Allah’ı, “baba” yahut “oğul” gibi insan-biçimli (anthropomorphic) nitelikler ve beşerî ilişkiler içinde tasarlayıp öylece tanımlayarak. 3018
Fahreddin Yıldız der ki:
A’râf Sûresinin yüz sekseninci âyetinde, yüceliğe, yetkinliğe ve mükemmelliğe dair en güzel isimlerin, Allah’a ait olduğu; O’nu bu isimlerle çağırmak gerektiği, O’nun isimlerini gerçek anlamından saptıranların er geç cezalandırılacakları belirtilir.
Bu âyetteki “el-esmâu’l-husnâ” terkibi, “en güzel isimler” anlamına gelir ve bu tâbir, Allah’ın isimleri için kullanılır. Kur’an’ın tamamında dört defa geçen bu terkip, naslarda Allah’a nisbet edilen isimleri ifâde eder. Sadece Kur’an’da geçen İlâhî isimler, yüzden fazladır. Ayrıca, muhtelif hadislerde Allah’a nisbet edilen başka isimlerde vardır. İşte “el-esmâu’l-husnâ” terkibi, geniş anlamda bunların hepsini kapsamakla beraber, bu terkibin daha çok doksan dokuz ismi içerdiği kabul edilir.
İlâhî isimler, Allah hakkında yücelik, yetkinlik ve mükemmellik ifâde ettikleri; insanlarda saygı hissi oluşturdukları, duâda kabule vesile olup sevap kazandırdıkları; insanın kalbine huzur ve sükun verip ümit aşıladıkları; bir de Allah hakkında doğru ve yeterli bilgi sahibi olmaya imkân sağladıkları için, “el-esmâu’l-husnâ” diye nitelendirilmişlerdir. Gerçekten de bu isimlerle, Allah hakkında kullanılacak “güzel” kavramının kemal ve celâl nitelikleri en iyi biçimde dile getirilmektedir.
3016] Besâiru’l Kur’an
3017] 7/A’râf, 180
3018] Râzî; Kur’an Mesajı
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 667 -
Bu yüzden “esmâ-i hüsnâ” bilgisi, Allah-âlem ve Allah-insan ilişkisine ışık tutması, sonuçta Allah’ı Kur’an ölçüsünde tanıtması açısından büyük önem taşımaktadır.
“Esmâ-i hüsnâ” tâbiri mutlak olduğundan, bir sayı belirlemeden bütün güzel isimlerin Allah’a ait olduğunu ifâde etmektedir. Şu halde Kur’an, esmâ-i hüsnâ sayısını dondurmamaktadır. Bu durumda, taşkınlığa ve yanlışlığa düşmemek için izlenmesi gereken en iyi yol, Allah’a Kur’an’da dayanağı olmayan isimleri vermemektir. Çünkü biz Allah’ı en doğru biçimde ancak O’nun bize verdiği bilgilerle tanıyabiliriz. Bu konuda sayıyı belirleyen en önemli delil, Hz. Peygamberin: “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır; kim bunları sayarsa (gereğini yerine getirirse) cennete girer. Allah tekdir, teki sever.” anlamındaki hadisidir. Allah’ın isim ve sıfatları, kitap ve sünnetin belirlemesiyle kesinlik kazanır. Hâlbuki bu konuda belirli bir sayı yoktur. Sünnette Allah’ın “doksan dokuz ismi” olduğu söylenmiş, ama bu isimler belirtilmemiştir. İsimleri belirleyen rivâyetlerin de, birbirinden farklı oldukları görülmüştür. Ayrıca, doksan dokuzla kesin sayıya değil, çokluğa işaret edilmiş de olabilir. Bir de hadisteki “ezberleyip saymayı”, bilinçsizce lafız tekrarı olarak değil de, “İslâm’ın ulûhiyet inancını naslara baş vurarak öğrenmek, bu inancı benimseyip ona uygun biçimde yaşamak” şeklinde anlamak gerekir.
Sonuç olarak, Kur’an’da Allah’a nisbet edilen isimler, insanlar tarafından belirlenip konulmuş değildir; onlar, Allah’ın bizzat kendi zatına verdiği isimlerdir. Şu halde ilâhî isim ve sıfatlar, gösterdikleri varlığın kendisi değil, onun tanıtıcı durumundadırlar. Bunun için isim, müsemmanın (ilâhî zatın) aynı değil, gayrıdır. Ancak Allah’a Rabb, Rahmân, Rahim ve benzeri isimlerle yapılan duâ ve zikirlerde gönlün amaçlayıp bağlandığı varlık, hiç kuşkusuz Yüce Allah’ın kendisi olduğundan, bu kelimeler, O’na ulaştıran vâsıtalardır. Bu açıdan bakıldığında isim, müsemmânın aynı olmaktadır.
Allah’ın isimlerinin anlamını eğip bükenlerden maksat, Allah’a ait isimleri uydurma tanrıları için kullanan müşriklerdir. Zira onlar, Allah’a ait isimleri, söz gelimi “el-Aziz” in dişisi olarak kabul ettikleri “el-uzzâ” ismini putlarına vererek ilâhî isimleri gerçek anlamlarının dışına çekmişlerdir. Kur’an, mü’minlere böyle yapan kimselerden uzak durmaları uyarısında bulunuyor. Çünkü doğru yolun üstündeki en büyük tehlike şirk; insanı bu tehlikeden koruyan en önemli koruyucular da vahiy ve onun aydınlığında yürüyen akıldır. Eğer insanlar vahyi ve aklı bir tarafa bırakırlarsa, din diye öne sürülen bir yığın yanlışın peşinden giderler. İşte bunun için âyet, Allah’a ait nitelikleri başka varlıklara yakıştırmayı, ya da bunun aksine Allah’ı “baba” yahut “oğul” gibi insan biçimli niteliklerle ve beşeri ilişkiler içinde tasarlayıp öylece tanımlamayı kesinlikle yasaklamakta; O’na naslarda belirtilen isim ve nitelikler dışında, Kur’an’da dayanağı olmayan isimler vermeyi, azabı gerektiren bir suç olarak belirtmektedir. 3019
Seyyid Kutub diyor ki:
7/A’râf, 180: Kâinattaki Tevhid anlaşmasına ilişkin manzara arz edildikten ve bu anlaşmadan Allah’ın kendisine verdiği âyetlerden yüz çevirip sapan adam bir örnek olarak sunulduktan sonra, İslâm çağrısına Allah’a ortak koşarak karşılık veren müşriklerin tutumları ile somutlaşan sapıklara aldırmayı öngören yönlendirmeye yer veriliyor. Bunlar Allah’ın isimlerinde ilhâda kalkışan ve onları tahrif
3019] Fahreddin Yıldız
- 668 -
KUR’AN KAVRAMLARI
eden, Allah’ın isimlerini sahte tanrılara yakıştıran bir topluluktur:
“En güzel isimler Allah’ınkilerdir. O’na o isimler ile duâ ediniz. O’nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları sapıklıkları ile başbaşa bırakınız. Onlar yaptıklarının cezasını ilerde çekeceklerdir.” 3020
Âyet-i kerimenin metninde geçen “İlhad” kavramı sapmak veya tahrif etmek anlamına gelir. Arap Yarımadası’nda yaşayan müşrikler Allah’ın güzel isimlerini tahrif etmişler ve onları sahte ilâhlarına yakıştırmışlardı. “Allah” ismini değiştirerek bu ismi “Lât”a vermişlerdi. “Aziz” ismini değiştirip onu “Uzzâ”ya takmışlardı. Âyeti kerime bu isimlerin yalnız Allah’a ait olduğunu belirtmektedir. Ve yalnız mü’minlerin hiçbir tahrife ve sapmaya yer vermeden bunlarla kendisine çağırmalarını, bu konuda sapmış ve saptırılmış bulunanları kendi hallerine bırakmalarını, onlara aldırmamalarını, onların içinde bulundukları sapıklığa iltifat etmemelerini emretmektedir. Çünkü onların işleri Allah’a havale edilmiştir. Bu hareketlerinden dolayı kendilerini bekleyen cezaya mutlaka çarptırılacaklardır. Aman Allah’ım, bu ne korkunç bir tehdit!...
Allah’ın isimlerinden eğriliğe sapanların kendi hallerine bırakılmasına ilişkin bu emir, sırf bu tarihi olayla ve Allah’ın isimlerini lafzı olarak değiştirip onları sahte ilâhlara yakıştırmakla sınırlı değildir. Bu emir bütün şekilleriyle her türlü yanlış adlandırmayı kapsamına alır. Ulûhiyet gerçeği konusundaki düşüncelerinde, ilhâda kalkışan, yani tahrif eden veya sapan herkesi kapsamına alır. Allah’ın çocuğu olduğunu iddia edenler, Allah’ın dilemesinin evrendeki tabiat kanunlarına bağlı olduğunu ileri sürenler, yüce Allah hiçbir şeye benzemediği halde O’nun işlerinin insanların işlerine benzer şekilde meydana geldiğini ileri sürenler, Yüce Allah’ın gökte yani evrenin düzenini idarede, insanları âhirette hesaba çekmede ilâh olduğunu kabul edip, O’nun yeryüzünde, yani insanların hayatlarında yasa koyamayacağını, hayatla ilgili konularda insanların ancak kendi akıllarıyla, deneyimleriyle ve menfaatleriyle bağdaşacak şekilde uygun gördüklerini yasa olarak belirleyeceklerini, bu konularda insanların kendi kendilerinin ilâhları olduklarını veya bir kısmının diğer bir kısmının ilâhları konumunda bulunduğunu söyleyenler ve buna (dilleriyle ifâde etmeseler de pratikleriyle) şâhitlik yapanlar!.. Evet bunların hepsi, Allah’ın sıfatları ve ilâhlığının özellikleri konularında birer sapmadır. Buların hepsini aynı çerçevede görmek gerekir. Müslümanlar ise, bunların hepsinden yüz çevirmek ve onlara aldırmamakla yükümlüdürler. Bu sapık yakıştırmalara kalkışanlara gelince, onlar zâten yaptıklarına karşılık olarak Allah’ın cezasıyla tehdit edilmiş bulunmaktadırlar!
Karşıt Gruplar: Kur’an-ı Kerim’in akış seyri insanların bir kısmını oluşturan cehennemin yakıtı olan ve şu âyette: “Onların kalpleri var, fakat anlamazlar; gözleri var, fakat görmezler; kulakları var, fakat işitmezler”... sözü edilen kesimi açıkladıktan sonra, insan gruplarını açıklamaya geçiyor. İnsanların bir grubu bunlardır. Bir grup da, Allah’ın isimlerinde eğriliğe sapanlar ve onları tahrif edenlerdir. Sonra insanların içinden hakka sarılan, insanları gerçeğe çağıran, hak ile hükmeden ve ondan sapmayan bir kesim de vardır. Bunların tam karşısında yer alan, gerçeği inkâr eden ve Allah’ın âyetlerini yalan sayan bir grup da bulunmaktadır. Kur’an-ı Kerim birinci grubun varlıklarını kabul eder ve onların varlığını kuşku götürmeyen değişmez bir realite olarak gösterir. Bunlar, sapıklar
3020] 7/A’râf, 180
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 669 -
haktan saptıklarında, insanlar gerçeği yalan saydıklarında hakkın bekçiliğini yapanlar ve ona bağlılıkta direnen kimselerdir. Diğerlerine gelince, Kur’an onların korkunç akıbetlerini açığa çıkarıyor ve Allah’ın onlara karşı çok çetin bir tuzak hazırladığını belirtiyor. 3021
3021] Fi Zılâli’l Kur’an
- 670 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Esmâü’l-Hüsnâ Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- ESMÂÜ’L-HÜSNÂ İFÂDESİNİN GEÇTİĞİ ÂYETLER: Toplam 4 Yerde: 7/A’râf, 180; 17/İsrâ, 110; 20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 24.
B- ALLAH LAFZININ GEÇTİĞİ ÂYETLER: Toplam 2697 Yerde; ALLAHUMME LAFZI: 5 Yerde
C- ALLAH’IN İSİM VE SIFATLARINDAN BAZILARI
a- En Güzel İsimler Allah’ındır. (Esmâü’l-Hüsnâ): 7/A’râf, 180; 17/İsrâ, 110; 20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 22-24; 87/A’lâ, 2.
b- Allah’ın Adı Yücedir: 55/Rahmân, 78.
Allah’ın İsimlerinde Aşırı Gitmekten Sakınmak: 7/A’râf, 180.
Bütün Üstün Sıfatlar Allah’ındır: 16/Nahl, 60; 20/Tâhâ, 114; 30/Rûm, 27; 40/Mü’min, 15.
Allah’ın Şânı Yücedir: 25/Furkan, 1, 10, 61; 36/Yâsin, 83; 42/Şûrâ, 4; 67/Mülk, 1.
Allah, Büyük ve Yücedir: 31/Lokman, 30; 42/Şûrâ, 5, 51; 43/Zuhruf, 85; 45/Câsiye, 37; 59/Haşr, 23; 74/Müddessir, 3; 85/Bürûc, 15.
Allah, Her Türlü Noksan Sıfatlardan Münezzehtir: 59/Haşr, 23.
Allah, Azamet Sahibidir: 59/Haşr, 23.
Allah, Mutlak Galiptir: 59/Haşr, 23-24; 61/Saff, 1; 63/Münâfıkun, 8; 64/Teğâbün, 18; 67/Mülk, 2.
Allah, Her Şeyi Koruyup Gözetendir: 59/Haşr, 23.
Allah, Emniyet Verendir: 59/Haşr, 23.
Allah, Âfet ve Kederden Sâlimdir: 59/Haşr, 23.
Allah, Şah Damarından Daha Yakındır: 56/Vâkıa, 85.
Allah, Her Faâliyettedir: 55/Rahmân, 29.
Allah, Hiçbir Şeye Muhtaç Değildir: 35/Fâtır, 15; 55/Rahmân, 29; 64/Teğâbün, 6; 112/İhlâs, 2.
Allah, Doğurmaktan ve Doğurulmaktan Münezzehtir: 112/İhlâs, 3.
Allah, Göklerin ve Yerin Nûrudur: 24/Nûr, 35-36.
Allah, Çocuk Edinmekten Münezzehtir: 2/Bakara, 116; 4/Nisâ, 171; 6/En‘âm, 100-101; 9/Tevbe, 31; 10/Yûnus, 68; 17/İsrâ, 111; 18/Kehf, 5; 19/Meryem, 35, 88-92; 21/Enbiyâ, 26; 23/Mü‘minûn, 91; 25/Furkan, 2; 39/Zümer, 4.
Allah, Ortak Koşulan Şeylerden Münezzehtir: 7/A‘râf, 190; 9/Tevbe, 31; 10/Yûnus, 18; 16/Nahl, 1, 3; 17/İsrâ, 42-43, 111; 23/Mü‘minûn, 92; 28/Kasas, 68; 30/Rûm, 40; 39/Zümer, 67; 52/Tûr, 43; 59/Haşr, 23.
Allah, Her İşi İdare Eder: 13/Ra‘d, 2; 32/Secde, 5-6.
Allah Rahmândır: 1/Fâtiha, 1, 3; 2/Bakara, 163; 13/Ra‘d, 30; 17/İsrâ, 110; 19/Meryem, 18, 26, 44-45, 58, 61, 69, 75, 78, 85, 87-88, 91-93, 96; 20/Tâhâ, 5, 90, 108-109; 21/Enbiyâ, 26, 36, 42, 112; 25/Furkan, 26, 59, 60, 63; 26/Şuarâ, 5; 27/Neml, 30; 36/Yâsin, 11, 15, 23, 52; 41/Fussılet, 2; 43/Zuhruf, 17, 19-20, 33, 36, 45, 81; 50/Kaf, 33; 55/Rahmân, 1; 59/Haşr, 22; 67/Mülk, 3, 19-20, 29; 78/Nebe‘, 37-38.
Allah Rahîmdir: 1/Fâtiha, 1, 3; 2/Bakara, 37, 54, 128, 143, 160, 163, 173, 182, 192, 199, 218, 226; 3/Âl-i İmrân, 31, 89, 129; 4/Nisâ, 25; 5/Mâide, 3, 34, 39, 74, 98; 6/En‘âm, 54, 145, 165; 7/A‘râf, 153, 167; 8/Enfâl, 69-70; 9/Tevbe, 5, 27, 91, 99, 102, 104, 117-118, 128; 10/Yûnus, 107; 11/Hûd, 41, 90; 12/Yûsuf, 53, 98; 14/İbrâhim, 36; 15/Hıcr, 49; 16/Nahl, 7, 18, 47, 110, 115, 119; 22/Hacc, 65; 24/Nûr, 5, 20, 22-23, 62; 26/Şuarâ, 9, 68, 104, 122, 140, 159, 175, 191, 217; 27/Neml, 11, 30; 28/Kasas, 16; 30/Rûm, 5; 32/Secde, 6; 34/Sebe‘, 2; 36/Yâsin, 5, 58; 39/Zümer, 53; 41/Fussılet, 2, 58; 39/Zümer, 53; 41/Fussılet, 2, 32; 42/Şûrâ, 5; 44/Duhân, 42; 46/Ahkaf, 8; 49/Hucurât, 5, 12, 14; 52/Tûr, 28; 57/Hadîd, 9, 28; 58/Mücâdele, 12; 59/Haşr, 10, 22; 60/Mümtehine, 7, 12; 64/Teğâbün, 14; 66/Tahrîm, 1; 73/Müzzemmil, 20.
Allah, Âlemlerin Rabbidir: 1/Fâtiha, 2; 2/Bakara, 131, 263; 5/Mâide, 28; 6/Enâm, 45, 71, 162; 7/A‘râf, 54, 61, 67, 104, 121; 10/Yûnus, 10, 37; 13/Ra‘d, 16; 19/Meryem, 65; 21/Enbiyâ, 19; 26/Şuarâ, 16, 23, 47, 77, 98, 109, 127, 145, 164, 180, 192; 27/Neml, 8, 44; 28/Kasas, 30; 32/Secde, 2; 37/Sâffât, 87, 182; 39/Zümer, 75; 40/Mü‘min, 64-66; 41/Fussılet, 9, 42; 43/Zuhruf, 46; 44/duhân, 7-8; 45/Câsiye, 36; 55/Rahmân, 17; 56/Vâkıa, 80; 59/Haşr, 16, 23; 69/Haakka, 43; 70/Meâric, 40; 73/Müzzemmil, 9; 78/Nebe‘, 37; 81/Tekvîr, 29; 83/Mutaffifîn, 6.
D- ALLAH’IN SIFATLARI
D1- ALLAH’IN ZÂTÎ SIFATLARI (ZÂTININ SIFATLARI)
b- Vücûd; Allah Vardır: 6/En’âm, 75-79; 12/Yûsuf, 105; 27/Neml, 59-64; 28/Kasas, 71-72; 29/Ankebût, 61, 63; 57/Hadîd, 3; 67/Mülk, 19, 30.
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 671 -
c- Kıdem; Allah Ezelîdir, Evveli Yoktur: 57/Hadîd, 3, 2/Bakara, 255.
d- Beka; Allah Ebedîdir, Sonu Yoktur: 2/Bakara, 255; 25/Furkan, 58; 28/Kasas, 88; 55/Rahmân, 26-27; 57/Hadîd, 3.
e- Vahdâniyet; Allah Birdir, O’ndan Başka Tanrı Yoktur: 2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i İmrân, 2, 6, 18; 4/Nisâ, 87, 171; 6/En’âm, 10, 102; 9/Tevbe, 31; 11/Hûd, 14; 13/Ra’d, 16, 30; 16/Nahl, 22, 51; 17/İsrâ, 42-43; 20/Tâhâ, 8, 98; 21/Enbiyâ, 22-25; 23/Mü’minûn, 91, 116; 28/Kasas, 70, 88; 35/Fâtır, 3; 37/Sâffât, 1-5; 38/Sâd, 65-66; 39/Zümer, 4, 6; 40/Mü’min, 3, 16, 62, 65; 41/Fussılet, 6; 43/Zuhruf, 84; 44/Duhân, 8; 59/Haşr, 22-23; 64/Teğâbün, 13; 73/Müzzemmil, 9; 112/İhlâs, 1.
f- Muhâlefetü’n li’l-Havâdis; Allah, Yaratılanların Hiçbirine Benzemez: 42/Şûrâ, 11; 112/İhlâs, 4; 2/Bakara, 22; 6/En’âm, 101; 19/Meryem, 65.
g- Kıyam bi-Nefsihî; Allah Kendi Varlığı ile Vardır: 2/Bakara, 255.
D2- ALLAH’IN SÜBÛTÎ SIFATLARI (VARLIĞININ SIFATLARI)
a- Hayat; Allah Diridir: 2/Bakara, 255; 3/Âl-i İmrân, 2.
b- İlim; Allah, Her Şeyi Bilir: 2/Bakara, 29, 33, 231, 244, 255-256, 282; 3/Âl-i İmrân, 5, 29; 4/Nisâ, 24, 111; 5/Mâide, 7, 99; 6/En’âm, 3, 13, 59, 73, 101; 11/Hûd, 5; 13/Ra’d, 8-10; 14/İbrâhim, 38; 16/Nahl, 19, 23; 20/Tâhâ, 7, 98, 111; 21/Enbiyâ, 110; 22/Hacc, 70, 76; 23/Mü’minûn, 92; 26/Şuarâ, 220; 27/Neml, 6; 28/Kasas, 69; 29/Ankebût, 45, 52, 61; 31/Lokman, 16, 23, 34; 32/Secde, 6; 33/Ahzâb, 1; 34/Sebe’, 1-2; 35/Fâtır, 38, 44; 36/Yâsin, 81; 39/Zümer, 7, 46; 40/Mü’min, 3, 19, 65; 41/Fussılet, 47; 42/Şûrâ, 17, 24-25; 43/Zuhruf, 84; 48/Feth, 4; 49/Hucurât, 1, 8, 13; 57/Hadîd, 3-4, 6; 58/Mücâdele, 7; 59/Haşr, 22; 64/Teğâbün, 4, 11, 18; 66/Tahrîm, 2; 67/Mülk, 13-14; 76/Ensan, 30.
c- İrâde; Allah, Dilediğini Yapar: 2/Bakara, 185, 253; 3/Âl-i İmrân, 26, 40; 5/Mâide, 1; 11/Hûd, 107; 14/İbrâhim, 27; 22/Hacc, 14, 18; 24/Nûr, 45; 28/Kasas, 68; 30/Rûm, 54; 42/Şûrâ, 49; 85/Bürûc, 16; 68/Kalem, 17-19; 18/Kehf, 23-24.
d- Semî’; Allah, Her Şeyi İşitir: 2/Bakara, 127, 137, 181, 224, 227, 244, 256; 3/Âl-i İmrân, 34-35, 38, 121; 4/Nisâ, 58, 134, 148; 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 13, 115; 7/A’râf, 200; 8/Enfâl, 17, 42, 53, 61; 9/Tevbe, 98, 103; 10/Yûnus, 65; 11/Hûd, 24; 12/Yûsuf, 34; 14/İbrâhim, 39; 17/İsrâ, 1; 21/Enbiyâ, 4; 22/Hacc, 61, 75; 24/Nûr, 21, 60; 26/Şuarâ, 220; 29/Ankebût, 5, 60; 31/Lokman, 28; 34/Sebe’, 50; 40/Mü’min, 20, 56; 41/Fussılet, 36; 42/Şûrâ, 11; 44/Duhân, 6; 49/Hucurât, 1; 58/Mücâdele, 1; 76/İnsan, 2.
e- Basar; Allah, Her Şeyi Görür: 2/Bakara, 96, 110, 233, 237, 265; 3/Âl-i İmrân, 15, 20, 156, 163; 4/Nisâ, 58, 134; 5/Mâide, 71; 6/En’âm, 50; 7/Enfâl, 39, 72; 11/Hûd, 24, 112; 12/Yûsuf, 93, 96; 13/Ra’d, 16; 17/İsrâ, 1, 17, 30, 96; 20/Tâhâ, 35, 125; 22/Hacc, 61, 75; 25/Furkan, 20; 31/Lokman, 28; 33/Ahzâb, 9; 34/Sebe’, 11; 35/Fâtır, 19, 31, 45; 40/Mü’min, 20, 44, 56, 58; 41/Fussılet, 40; 42/Şûrâ, 11, 27; 48/Feth, 24; 49/Hucurât, 18; 57/Hadîd, 4; 58/Mücâdele, 1; 60/Mümtehine, 3; 64/Teğâbün, 2; 67/Mülk, 19; 76/İnsan, 2; 84/İnşikak, 15.
f- Kelâm; Allah, Söyler ve Konuşur: 2/Bakara, 37, 77, 124; 4/Nisâ, 164; 6/En’âm, 34, 115; 7/A’râf, 158; 9/Tevbe, 6; 18/Kehf, 27, 109; 31/Lokman, 27.
Allah’ın Kelâmı ve Kelimeleri: 2/Bakara, 37, 124; 3/Âl-i İmrân, 39, 45; 4/Nisâ, 171; 6/En’âam, 34, 115; 7/A’râf, 137, 158; 8/Enfâl, 7; 9/Tevbe, 40; 10/Yûnus, 19, 33, 64, 82, 96; 11/Hûd, 110, 119; 18/Kehf, 27, 109; 20/Tâhâ, 129; 31/Lokman, 27; 37/Sâffât, 171, 40/Mü’min, 6; 41/Fussılet, 45, 42/Şûrâ, 14, 24; 66/Tahrîm, 12.
g- Kudret; Allah’ın Her Şeye Gücü Yeter: 2/Bakara, 20, 106, 109, 148, 259, 284; 3/Âl-i İmrân, 26, 29, 65, 189; 4/Nisâ, 133, 149; 5/Mâide, 17, 19, 40, 120; 6/En’âm, 17, 37, 41, 65; 8/Enfâl, 41; 9/Tevbe, 39; 11/Hûd, 4; 16/Nahl, 70, 77; 17/İsrâ, 99; 22/Hacc, 6, 39; 23/Mü’minûn, 18; 24/Nûr, 45; 25/Furkan, 54; 29/Ankebût, 20; 30/Rûm, 54; 33/Ahzâb, 27; 35/Fâtır, 1, 44,; 36/Yâsin, 81; 41/Fussılet, 39; 42/Şûrâ, 9, 29, 50; 46/Ahkaf, 33, 48/Feth, 21, 57/Hadîd, 2; 59/Haşr, 6; 60/Mümtehine, 7; 64/Teğâbün, 1; 65/Talak, 12; 66/Tahrîm, 8; 67/Mülk, 1; 70/Meâric, 40; 75/Kıyâme, 4, 40; 77/Mürselât, 23; 86/Târık, 8.
h- Tekvîn; Allah, Yaratıcıdır: 2/Bakara, 28-29, 117; 3/Âl-i İmrân, 47; 5/Mâide, 17; 6/En’âm, 73, 95, 101-102; 7/A’râf, 54; 10/Yûnus, 31; 13/Ra’d, 16; 15/Hıcr, 86; 16/Nahl, 40; 17/İsrâ, 99; 19/Meryem, 35; 23/Mü’minûn, 17; 24/Nûr, 45; 28/Kasas, 68; 29/Ankebût, 61, 63; 30/Rûm, 27, 40, 54; 31/Lokman, 28; 32/Secde, 7; 35/Fâtır, 1; 36/Yâsin, 81-82; 39/Zümer, 62; 49/Mü’min, 62, 68; 42/Şûrâ, 49; 54/Kamer, 49-50; 56/Vâkıa, 57-59, 63-65, 68-73; 59/Haşr, 24; 64/Teğâbün, 2.
Yaratan Yalnız Allah’tır: 6/En’âm, 102; 13/Ra’d, 16; 15/Hıcr, 28; 23/Mt’minûn, 17; 35/Fâtır, 3; 38/Sâd, 71; 39/Zümer, 62; 40/Mü’min, 62; 59/Haşr, 24.
Allah’ın “Kün -Ol-” Emri: 6/En’âm, 73; 16/Nahl, 40; 19/Meryem, 35; 36/Yâsin, 82; 40/Mü’min, 68.
E- ALLAH’I NOKSAN SIFATLARDAN TENZİH ETMEK: 2/Bakara, 116; 4/Nisâ, 40, 171; 6/En’âm, 100,
- 672 -
KUR’AN KAVRAMLARI
102, 136, 144; 7/A’râf, 54; 9/Tevbe, 31; 10/Yûnus, 18; 11/Hûd, 101; 14/İbrâhim, 30; 16/Nahl, 1, 3, 57; 17/İsrâ, 43, 108, 111; 19/Meryem, 35; 21/Enbiyâ, 17-18, 22, 26, 87; 23/Mü’minûn, 91-92, 116-117; 26/Şuarâ, 209; 27/Neml, 8, 61, 64; 30/Rûm, 9; 36/Yâsin, 83; 37/Sâffât, 159, 180; 39/Zümer, 4-5, 66-67; 40Mü’min, 64; 43/Zuhruf, 15-16, 76, 81-82; 50/Kaf, 29, 38; 52/Tûr, 43; 55/Rahmân, 78; 59/Haşr, 23; 69/Haakka, 52; 87/A’lâ, 1; 112/İhlâs, 3-4.
F- ALLAH’IN RAHMETİ
a- Allah’ın Rahmeti: 2/Bakara, 64, 207, 218; 3/Âl-i İmrân, 107; 4/Nisâ, 83, 113; 6/En’âm, 12, 16, 133, 147, 154, 157; 7/A’râf, 63; 11/Hûd, 28, 43, 63, 73, 119; 12/Yûsuf, 53; 17/İsrâ, 100; 18/Kehf, 16, 58, 65, 82, 98; 19/Meryem, 2, 21, 50, 53; 21/Enbiyâ, 75, 84, 86; 24/Nûr, 10, 14, 20-21; 28/Kasas, 73; 30/Rûm, 21; 33/Ahzâb, 17; 35/Fâtır, 2; 36/Yâsin, 44-45; 38/Sâd, 9, 43; 39/Zümer, 38; 40/Mü’min, 9; 43/Zuhruf, 32; 67/Mülk, 28.
b- Allah, Dilediğine Rahmet Eder: 2/Bakara, 105; 3/Âl-i İmrân, 74; 12/Yûsuf, 56; 29/Ankebût, 21; 42/Şûrâ, 8; 48/Feth, 25; 76/İnsan, 31.
c- Allah’ın Mü’minlere Rahmeti: 2/Bakara, 157, 178; 4/Nisâ, 175; 6/En’âm, 54; 7/A’râf, 52, 72, 154; 9/Tevbe, 21, 71; 11/Hûd, 58, 66, 94; 33/Ahzâb, 43; 44/Duhân, 42; 45/Câsiye, 30; 57/Hadîd, 13.
d- Allah’ın Rahmetini İstemek: 2-Bakara, 218, 286; 3/Âl-i İmrân, 8, 159; 7/A’râf, 23, 149, 151; 10/Yûnus, 86; 17/İsrâ, 24, 28, 57; 18/Kehf, 10; 21/Enbiyâ, 83; 23/Mü’minûn, 109, 118; 27/Neml, 19; 39/Zümer, 9; 40/Mü’min, 7.
e- Allah, Kendisine İtaat Edene Rahmet Eder: 3/Âl-i İmrân, 132; 24/Nûr, 56.
f- Allah, Kendi Yolunda Savaşanlara Rahmet Eder: 3/Âl-i İmrân, 157; 4/Nisâ, 96.
g- Allah, Kendisinden Korkanlara Rahmet Eder: 6/En’âm, 155; 49/Hucurât, 10; 57/Hadîd, 28.
h- Allah, İyilik Yapanlara Rahmet Eder: 7/A’râf, 56.
i- Allah, Kur’an Okuyana Rahmet Eder: 7/A’râf, 204.
k- Allah, İnfak Edenlere Rahmet Eder: 9/Tevbe, 99.
l- Allah, Tevbe Edenlere Rahmet Eder: 17/İsrâ, 8, 54; 27/Neml, 46.
m- Allah’ın Rahmeti Boldur: 3/Âl-i İmrân, 73; 7/A’râf, 156; 10/Yûnus, 58; 35/Fâtır, 2; 57/Hadîd, 9.
n- Allah’ın Rahmeti Dünyada Herkesi Kuşatır: 7/A’râf, 156.
o- Allah, Âhirette Kâfirlere Rahmet Etmez: 7/A’râf, 49.
p- Yağmur Rahmettir: 7/A’râf, 57; 25/Furkan, 48; 27/Neml, 63; 30/Rûm, 46, 50; 42/Şûrâ, 28.
r- Kur’an Rahmettir: 7/A’râf, 203; 10/Yûnus, 57-58; 12/Yûsuf, 111; 16/Nahl, 64, 89; 17/İsrâ, 82; 27/Neml, 77; 28/Kasas, 86; 29/Ankebût, 51; 31/Lokman, 3; 44/Duhân, 6; 45/Câsiye, 20.
s- Peygamberimiz Rahmettir: 9/Tevbe, 61, 128; 21/Enbiyâ, 107; 28/Kasas, 46; 44/Duhân, 6.
t- Allah’ın Rahmetine Vesile Aramak: 5/Mâide, 35; 17/İsrâ, 57.
u- Allah’ın Rahmetinden Ümit Kesmemek: 12/Yûsuf, 87; 15/Hıcr, 55-56; 39/Zümer, 53.
v- Allah’ın Rahmetinden Ümit Kesenler: 12/Yûsuf, 87; 15/Hıcr, 56; 29/Ankebût, 23; 41/Fussılet, 49.
y- Allah’ın Rahmetini İnkâr (Nankörlük) Etmek: 10/Yûnus, 21; 11/Hûd, 9; 23/Mü’minûn, 75; 30/Rûm, 33, 36; 41/Fussılet, 50; 42/Şûrâ, 48.
G- ALLAH’IN TASARRUFU
a- Allah, Her İşi İdare Eder: 13/Ra’d, 2; 32/Secde, 5-6.
b- Allah Dilediği Gibi Tasarruf Eder: 39/Zümer, 62.
c- Göklerin ve Yerin Tasarrufu Allah’ındır: 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 40; 9/Tevbe, 116; 24/Nûr, 42; 25/Furkan, 2; 36/Yâsin, 83; 39/Zümer, 62-63; 42/Şûrâ, 49; 43/Zuhruf, 85; 45/Câsiye, 27; 48/Feth, 27; 57/Hadîd, 2, 5; 85/Bürûc, 9.
H- ALLAH’IN SÜNNETİ (İLÂHÎ KANUN)
Allah’ın Sünnetinde Hiçbir Değişme Olmaz: 8/Enfâl, 38; 15/Hıcr, 13; 17/İsrâ, 77; 18/Kehf, 55; 33/Ahzâb, 38, 62; 35/Fâtır, 43; 40/Mü’min, 85; 48/Feth, 23.
İ- ALLAH’IN VAADİ (SÖZÜ)
a- Allah’ın Vaadi Haktır, Gerçektir: 4/Nisâ, 122, 10/Yûnus, 4, 55; 14/İbrâhim, 22; 18/Kehf, 21, 98; 28/Kasas, 13; 30/Rûm, 60; 31/Lokman, 9, 33; 35/Fâtır, 5; 40/Mü’min, 55, 77; 45/Câsiye, 32; 46/Ahkaf, 17.
b- Allah, Vaadinden Dönmez: 3/Âl-i İmrân, 9, 194; 13/Ra’d, 31; 14/İbrâhim, 47; 30/Rûm, 6; 39/Zümer, 20.
c- Allah’ın Mü’minlere Vaadi: 2/Bakara, 268; 3/Âl-i İmrân, 194; 4/Nisâ, 95; 5/Mâide, 9; 7/A’râf, 44; 9/Tevbe, 72, 111; 13/Ra’d, 35; 19/Meryem, 61; 24/Nûr, 55; 25/Furkan, 15; 28/Kasas, 61; 39/Zümer, 74; 40/Mü’min, 8; 46/Ahkaf, 16; 47/Muhammed, 15; 48/Feth, 20, 29; 57/Hadîd, 10.
ESMÂÜ’L HÜSNÂ (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ)
- 673 -
d- Allah’ın Kâfirlere Vaadi: 9/Tevbe, 68; 34/Sebe’, 30; 36/Yâsin, 52, 63; 43/Zuhruf, 42; 46/Ahkaf, 16.
K- ALLAH’IN ÖLDÜRMESI: 2/Bakara, 28, 258; 3/Âl-i İmrân, 27, 156; 6/En’âm, 2, 95; 7/A’râf, 158; 9/Tevbe, 116; 10/Yûnus, 31, 56; 15/Hıcr, 23; 16/Nahl, 70; 22/Hacc, 66; 23/Mü’minûn, 80; 30/Rûm, 19, 27, 40; 40/Mü’min, 68; 44/Duhân, 8; 45/Câsiye, 26; 50/Kaf, 43; 53/Necm, 44; 56/Vâkıa, 60; 57/Hadîd, 2.
L- ALLAH’IN DİRİLTMESİ: 2/Bakara, 28, 72-73, 258-260; 3/Âl-i İmrân, 27, 156: 6/En’âm, 95; 7/A’râf, 158; 9/Tevbe, 116; 10/Yûnus, 31, 56; 15/Hıcr, 23; 22/Hacc, 5, 6, 66; 23/Mü’minûn, 80; 30/Rûm, 19, 27, 40; 31/Lokman, 28; 36/Yâsin, 12, 78-79; 40/Mü’min, 57, 68; 42/Şû’â, 9; 44/Duhân, 8; 45/Câsiye, 26; 46/Ahkaf, 33; 50/Kaf, 15, 43; 53/Necm, 44, 47; 56/Vâkıa, 60-61; 57/Hadîd, 2; 71/Nûh, 18; 75/Kıyâme, 3-4; 79/Nâziât, 27.
M- ALLAH’IN AZÂBI
a- Allah, Dilediğine Azap Eder: 2/Bakara, 284; 3/Âl-i İmrân, 129; 5/Mâide, 18, 40; 7/A’râf, 156; 17/İsrâ, 54; 29/Ankebût, 21, 25; 48/Feth, 14.
b- Allah’ın Azâbı Şiddetli ve Çetindir: 2/Bakara, 165, 196; 3/Âl-i İmrân, 181; 4/Nisâ, 56, 173; 5/Mâide, 2, 98; 14/İbrâhim, 7; 15/Hıcr, 50; 17/İsrâ, 57; 20/Tâhâ, 127; 22/Hacc, 2; 35/Fâtır, 7; 40/Mü’min, 3; 59/Haşr, 7; 85/Bürûc, 25-26; 89/Fecr, 25.
c- Allah’ın Azâbı Zâlimler, Münâfıklar, Kâfirler ve Müşrikler İçindir: 2/Bakara, 7, 10, 49, 86, 90, 96, 104, 114, 126, 162, 165-166, 174; 3/Âl-i İmrân, 4, 21, 56,77, 88, 91, 105, 106, 128, 176-178, 181, 188; 4/Nisâ, 14, 37, 93, 102, 138, 151, 161; 5/Mâide, 33, 36-37, 41, 73, 80, 94; 6/En’âm, 30, 49, 70, 93, 126, 157; 7/A’râf, 39, 141, 165, 167; 8/Enfâl, 14, 35, 50; 9/Tevbe, 3, 34, 55, 61, 68, 74, 79, 85, 90, 101; 10/Yûnus, 4, 52, 54, 70, 88, 97; 14/İsrâhim, 6, 17, 22; 16/Nahl, 58, 88, 94, 104, 106, 113, 117; 17/İsrâ, 10; 22/Hacc, 2, 4, 9, 18, 22, 57; 24/Nûr, 11, 23; 27/Neml, 5; 33/Ahzâb, 8, 24, 57, 73; 34/Sebe’, 8; 35/Fâtır, 7; 38/Sâd, 26; 39/Zümer, 71; 42/Şûrâ, 26, 42; 43/Zuhruf, 65, 74; 48/Feth, 6; 58/Mücâdele, 4-5, 15; 76/İnsan, 31; 84/İnşikak, 24.
d- Allah’ın Azaptan Koruması İçin Duâ: 2/Bakara, 201; 3/Âl-i İmrân, 16, 191-192; 25/Furkan, 65.
N- ALLAH’IN HESABI (HESAP SORMASI)
Allah, Hesabı Çabuk Görendir: 2/Bakara, 202; 3/Âl-i İmrân, 19, 199; 5/Mâide, 4; 13/Ra’d, 41; 14/İbrâhim, 51; 24/Nûr, 39; 40/Mü’min, 17.
O- ALLAH’IN RIZÂSI: 2/Bakara, 207, 265; 3/Âl-i İmrân, 15, 162, 174; 4/Nisâ, 114; 5/Mâide, 2, 16, 119; 9/Tevbe, 21, 72, 100, 109; 19/meryem, 6, 55; 20/Tâhâ, 109; 27/Neml, 19; 39/Zümer, 7; 46/Ahkaf, 15; 48/Feth, 18, 28-29; 53/Necm, 26; 57/Hadîd, 20, 27; 58/Mücâdele, 22; 59/Haşr, 8; 60/Mümtehine, 1; 89/Fecr, 28; 92/Leyl, 22; 98/Beyyine, 8.
Ö- ALLAH’IN FAZLI: 2/Bakara, 64, 105, 198, 243, 251, 268; 3/Âl-i İmrân, 74, 152, 170, 174, 180; 4/Nisâ, 32, 70, 73, 83, 113; 5/Mâide, 2, 54; 8/Enfâl, 29; 10/Yûnus, 58, 60; 11/Hûd, 3; 12/Yûsuf, 38; 17/İsrâ, 12; 24/Nûr, 10, 14, 20-21; 27/Neml, 16, 40, 73; 30/Rûm, 45-46; 33/Ahzâb, 47; 35/Fâtır, 12, 30, 35; 40/Mü’min, 61; 42/Şûrâ, 22, 26; 44/Duhân, 57; 45/Câsiye, 12; 48/Feth, 29; 49/hucurât, 8; 57/Hadîd, 21, 29; 59/Haşr, 8; 62/Cum’a, 4, 10.
P- RAB İSMİYLE İLGİLİ ÂYET-İ KERİMELER
a- Her şeyin Rabbı (Terbiye Eden, Besleyen, Rızık Veren) Allah’tır: Fatiha, 1 ; Bakara, 22, 126, 131 ; Âl-i İmran, 37 ; En’am, 164 ; Yunus, 31-32 ; Yusuf, 100 ; İbrahim, 37 ; Nahl, 53-54 ; İsra, 30, 66 ; Ta-ha, 49-50 ; Şuara, 77-83.
b- Rabb, Her şeye Gerçek Anlamda Sahip ve Maliktir: Bakara, 139, 258, 286 ; Nisa, 17 ; A’raf, 155 ; Tevbe, 129 ; Hud, 107.
c- Rabb, Kendisine Kulluk Edilecek Yegâne Varlıktır: Bakara, 21, 112, 127, 128 ; Âl-i İmran, 64, 79, 80 ; Maide, 72 ; En’am, 106 ; A’raf, 3 ; Yusuf, 23, 41, 42 ; Nahl, 86 ; İsra, 23 ; Kehf, 110 ; Meryem, 34 ; Fecr, 15-16.
d- Rabb, İnsanları Huzurunda Toplayacaktır: Âl-i İmran, 9 ; En’am, 30, 51 ; Secde, 10, 11, 12 ; Sebe’, 26 ; Mutaffifin, 6 ; İnfitar, 6 ; İnşikak, 6.
e- Rabb, İlâhî Nizamıyla İnsanları Gerçeğe Ulaştırır: Bakara, 37, 129 ; Âl-i İmran, 8.
f- Yalnız Rabbımıza İtaat Edilmelidir: En’am, 114, 115 ; A’raf, 33 ; Tevbe, 31.
g- Rabbımız, Her şeyi Yaratan ve Yöneten Allah’tır: Âl-i İmran, 191 ; Nisa, 1 ; En’am, 133 ; A’raf, 54 ; Yunus, 3, 39 ; Yusuf, 101 ; Ra’d, 16 ; Hicr, 86 ; Kehf, 14, 36-38 ; Enbiya, 56 ; Faatır, 13 ; Saad, 66 ; Mü’min, 64 ; Alak, 1-5 ; Adiyat, 6.
R- İLÂH KELİMESİNİN GEÇTİĞİ ÂYETLER (Toplam 147 yerde): 2/Bakara, 133, 133, 133, 163, 163, 163, 255; 3/Âl-i İmrân, 2, 6, 18, 62; 4/Nisâ, 87, 171; 5/Mâide, 73, 73, 116; 6/En’âm, 19, 19, 46, 74, 102, 106; 7/A’râf, 59, 65, 73, 85, 127, 138, 138, 140, 158; 9/Tevbe, 31, 31, 129; 10/Yûnus, 90, 11/
- 674 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hûd, 14, 50, 53, 54, 61, 84, 101; 13/Ra’d, 30, 14/İbrâhim, 52; 15/Hicr, 96; 16/Nahl, 2, 22, 22, 51, 51; 17/İsrâ, 22, 39, 42; 18/Kehf, 14, 15, 110, 110; 19/Meryem, 46, 81; 20/Tâhâ, 8, 14, 88, 88, 97, 98, 98; 21/Enbiyâ, 21, 22, 24, 25, 29, 36, 43, 59, 62, 68, 87, 99, 108, 108; 22/Hacc, 34, 34; 23/Mü’minûn, 23, 32, 91, 91, 116, 117; 25/Furkan, 3, 42, 43, 68; 26/Şuarâ, 29, 213; 27/Neml, 26, 60, 61, 62, 63, 64; 28/Kasas, 38, 38, 70, 71, 72, 88, 88; 25/Fâtır, 3; 29/Ankebût, 46, 46; 36/Yâsin, 23, 74; 37/Sâffât, 4, 35, 36, 86, 91; 38/Sâd, 5, 5, 6, 65; 39/Zümer, 6, 40/Mü’min, 3, 37, 62, 65; 41/Fussılet, 6, 6; 43/Zuhruf, 45, 58, 84, 84; 44/Duhân, 8; 45/Câsiye, 23; 46/Ahkaf, 22, 28; 47/Muhammed, 19; 50/Kaf, 26; 51/Zâriyât, 51; 52/Tûr, 43; 59/Haşr 22, 23; 64/Teğâbün, 13; 71/Nûh, 23; 73/Müzzemmil, 9; 114/Nâs, 3.
S- ALLAH’TAN BAŞKA İLÂH YOKTUR: 2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i İmrân, 2, 6, 18, 62; 4/Nisâ, 87, 171; 5/Mâide, 73; 6/En’âm, 19, 102, 106; 14/İbrâhim, 52; 16/Nahl, 22, 51; 20/Tâhâ, 8, 14; 22/Hacc, 34; 23/Mü’minûn, 116; 27/Neml, 26; 28/Kasas, 70, 88; 37/Sâffât, 4.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Esmâ-i hüsnâ Allah’ın Güzel İsimleri, Alâddin Başar, Zafer Y. 2. Bs .İst. 2002
2. Esmâu’l Hüsnâ Şerhi, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y. İst. 1984/Seha Neşriyat
3. Âyet ve Hadislerle El-Esmâü’l Hünsâ, İzzeddin Cemel, Ravza Y., 2. Baskı, İst. 2000
4. Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi, Mustafa Necati Bursalı, Erhan Y. İst. 1997
5. Esmâü’l-Hüsnâ, Afifüddin Süleyman et-Tilmisanî, İnsan Y. İst. 1996
6. Esmâ-i Hüsnâ Şerhi, Said el-Kahtanî, Terc. Ahmet İyibildiren, Uysal Kitabevi Y. 2. bs, Konya, 1997
7. O’nun Güzel İsimleri, M. Nusret Tura, İnsan Y. İst. 1997, 2. Bs.
8. Esmâ-i Hüsnâ Allah’ın İsimleri, Metin Yurdagür, Marifet Y. İst. 1996
9. İsm-i Âzam (Esmâü’l-Hüsnâ), Ali Büyükçapar, İnsan Saati Y. Kahramanmaraş, 1999
10. el-Esmâü’l-Husnâ Şerhi, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. İst. 2000
11. El-Esmâu’l-Husnâ Allah’ın Güzel İsimleri (El-Câmiu Li-Esmâillâhi’l-Husnâ), İbn Kayyim el-Cevziye, İmam el-Kurtubî, Allâme es-Sa’dî, İbn Kesir, Beyhakî, Çeviren M. Ali Kara, Karınca Y., İst. 2004
12. Esmâullahi’l-Hüsnâ, İbn Kayyim el-Cevziyye, Çevirenler: Hanifi Akın-Muhittin Korkmaz
13. Esmâü’l-Husnâ, Feyzullah Birışık, Karınca Y.
14. 99 Esmâ-i Hüsnâ’dan Esintiler, Sadettin Kaplan, Marifet Y. İst. 1998
15. Esmâi Hüsnâ: Hikmeti, Fazileti ve Esrarı, Arif Pamuk, Pamuk Y.
16. Esmâ-ül Hüsnâ Türkçe-İngilizce, Abdülmecit Yıldız, Ferşat Y.
17. Esmâül Hüsnâ Şerhi, İmam Gazali, Terc. Yaman Arıkan, Merve Yay. Paz.
18. Âyetlerle Esmâül-Hüsnâ, Said Köşk, Anahtar Yayıncılık
19. Allah’ın İsimleri, Harun Yahya, Vural Y.
20. Emâ-i Hüsnâ, Yusuf Tavaslı, Tavaslı Y.
21. Türk Edebiyatında Manzum Esmâü’l-Hüsnâlar, Halil ibrahim Şener, doktora tezi, 1985, İzmir Dokuz Eylül üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
22. Gök Tanrının Sıfatlarına Esmâül-Hüsnâ Açısından Bakış, Sait Başer, Kubbealtı Neşriyat
23. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, (Bekir Topaloğlu,) T.D.V. Y., c. 11, s. 404-418; 9/ 471-503; 23/75-76
24. Şâmil İslâm Ansiklopedisi (Osman Çetin), Şamil Y., c. 2, s. 118-122; 3/198-199; 1/112-123
25. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 513-521; c. 2, s. 180-236
26. Kur’ân-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor? Veli Ulutürk, Nil Y. İzmir, 1994
27. Kur’an’da Ülûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y., İstanbul 1987, s. 43-44, 52 55, 59, 61, 63-82
28. İslâm’da Allah İnancı, Said Havva, Hilâl Y. İst. 1980, 2. Bs.
29. İslâm İnancında Allah’a İnanmak, Said Havva, Petek Y.
30. Allah’ın Varlığı (İsbât-ı Vâcib), Bekir Topaloğlu, DİB Y. Ank. 1979, 2. Bs.
31. Allah’ı Arayış, Hâris el-Muhâsibî, İlke Y.
32. Allah’ı Tanımak ve Anlamak, Turhan Temizer, Alem Y. İst. 1991
33. İslâm’da Allah İnancı, Said Havva, Petek Y.
34. Kütüb-i Sitte: 1: 335; 2: 246-248; 4: 99-101, 221-222, 225; 6. 364, 373-374, 424, 521, 531; 7: 8, 27-28, 313, 517; 8: 6-7, 80-81; 9: 11-12, 203-204, 549; 10: 19, 138-140, 155-156, 191-194, 284-294; 11: 454; 12: 10, 126-127, 269, 288, 400, 549-550; 13: 261-262; 14: 16, 66, 381-382, 428, 469-472; 15: 523-524; 16: 127-128, 319, 323-327, 362-363, 536; 17: 15-16, 136, 236, 239, 259, 348, 352, 363, 507-509, 563, 567, 583-586, 591, 596, 605-605
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 675 -
Kavram no 43
Görevlerimiz 9
Bk. Ana-Babaya İhsân, Dünya ve Dünyevîleşmek, İsraf,
Fitne, Mülk, Cimrilik-Cömertlik
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
• Evlât; Anlam ve Mâhiyeti
• Mal; Anlam ve Mâhiyeti
• Fitne; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Evlât ve Mal/Dünya Fitnesi
• Hadis-i Şeriflerde Evlât ve Mal Fitnesi
• Nimetten Belâya; Mal ve Çocukların Fitne Olması
• Malın Fitneye Dönüşmesi; Dünyevîleşme
• Mal Yığmak; Ne Kadar, Kim ve Ne İçin?
• “Dünya Hayatı, Dünya Malı Sizi Aldatmasın!”
• Çocuk: Cennet Kokusu veya Düşman/Fitne...
• Ana-Babanın Çocuklarına Karşı Görevleri
• İslâm Devleti Olmadan Tedavi Edilemeyecek Olan Eğitim Yarası
• Güncel Câhilî Eğitimde Şirk
• Bunun Adı Putperestliktir!
• Eğitim ve Tekfir
• Gerçek Eğitim Yuvası Ev, Esas Öğretmen de Anne ve Babadır
• Çocuk Öldürme Yasağı
• Doğum Kontrolü
• Tefsirlerden İktibaslar
• Evlâdın Fitne Olmasıyla İlgili Bir Okuma Parçası; Evlât Katili Bir Babanın İtirafları
“Ey iman edenler! Allah’a ve Peygamber’e hâinlik etmeyin. (Sonra) bile bile kendi emânetlerinize hâinlik etmiş olursunuz. İyi bilin ki mallarınız ve çocuklarınız birer fitneden/imtihandan ibârettir. Allah yanında ise büyük ecirler/mükâfatlar vardır.” ?
Evlât; Anlam ve Mâhiyeti
Evlâd: Veled kelimesinin çoğuludur. Veled de Arapçada çocuk demektir. Yani, doğumundan bülûğ yaşına kadar insan yavrusu. Doğurmak fiili ile, doğuran (erkek -doğurmaya sebep olan- ve kadın), doğurulan çocuk Kur’ân-ı Kerim’de hep bu kelimenin türevleriyle karşılanır. Çocuk demek olan veled, çoğul ve tekil yerinde kullanılabildiği gibi; hem erkek, hem kız için kullanılabilir. Velîd, henüz yakında doğmuş olan çocuk demektir. Aynı kökten gelen tevellüd: Herhangi bir sebeple bir şeyin, bir başka şeyden doğmasıdır. İnsanın çocuklarını ifâde eden veled ve bunun çoğulu evlâd, Kur’ân-ı Kerim’de çeşitli vesilelerle (türevleriyle birlikte) toplam 103 yerde geçer.
- 676 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah Teâlâ Hz. Âdem’e (a.s.) bizzat hayat verdikten sonra, muayyen bir yolla erkekle kadının birleşmesi, erkek ve dişideki sperm denen canlı hücrelerin birbirleriyle buluşması yoluyla insanın yaratılışının devamlı olarak tekrarını murad etti. Erkek ve kadının birleşmesi tamamlanınca, insan yaratılışının sebebi olan olay da tamamlanıyor.
İnsanlar, işte bu birleşme ile nesillerini devam ettiriyorlar. İslâm bu birleşme için bir ölçü koymuştur. Bu ölçü de nikâhtır. Nikâhtan maksat da, her canlı için gerekli olan neslin devamını sağlamaktır. İnsandaki devamlılığın gâyesi ise, Allah’a ibâdet ve dünyayı Allah için imar ederek insanların yardımına koşmaktır. Bu, esas gâye olunca çocuk ve nesil arzusu, sâlih ve hayırlı bir neslin talep edilmesini gerektirmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm’de çocuk arzusu ile ilgili âyetlerde bu hayırlı ve sâlih çocuk meselesine her seferinde ayrı ve tevhidî bir önem verilir: “Onlar ki: ‘Ey Rabbimiz, bize zevcelerimizden ve nesillerimizden gözlerimizin bebeği olarak (sâlih çocuklar) ihsân et, bizi takvâ sahiplerine rehber kıl!’ derler.” 3022 Bu âyette çocuk kelimesi yerine “gözbebeği gibi kıymetli” anlamında “kurretu aynin” ifâdesi kullanılmıştır. Bu ise arzularımıza uygun ve gerçekten Allah’tan korkan takvâ sahibi bir nesil demektir.
İstenmesi gereken neslin ana vasıfları, başka âyetlerde de kaydedilmiştir: “Yâ Rabbi, bana kendi katından temiz bir soy bahşet. Doğrusu sen duâyı işitirsin.” 3023 Bu âyette istenecek neslin “temiz” olduğu belirtilmektedir. Mü’min, ancak temiz bir nesil talebinde bulunur. Bu duâ, Zekeriyya’nın (a.s.) duâsıdır.
“Ey Rabbimiz, ikimizi de Müslüman, Sana teslimiyette sâbit kıl. Soyumuzdan da müslüman bir ümmet yetiştir.” 3024 “Müslüman nesil” isteğini dile getiren İbrâhim ve İsmâil (a.s.) bize bu bakımdan birer örnektirler. Ayrıca Cenâb-ı Allah bize: “İbrahim ve onunla birlikte olanlarda sizin için uyulacak güzel örnekler vardır.” 3025 buyurmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm’de, elde edilecek çocuk ve arkadan gelen nesille alâkalı olarak yapılması gereken duâyı öğretici mâhiyetteki bir âyet, neslin “sâlih” olmasına dikkat çeker. Kırk yaşına basan kimsenin, yapması gereken duâlar meyanında şöyle demesi istenir: “Bana verdiğin gibi, soyuma da salâh ver.” 3026 Bu talepteki salâhtan, iyi amel üzere olan hayırlı nesil (sâlih insan) anlaşılacağı gibi, yaratılış yönünden bedeni sağlam, tam, kusursuz, sakat olmayan anlamı da çıkarılmaktadır.
Hz. Âişe validemize bir doğum haberi ulaşınca, kız mı erkek mi diye hiç sormayıp, “Yaratılışı tamam mı?” diye sorduğu; “Evet!” cevabı alınca da, “Âlemlerin Rabbine hamdolsun” diye duâ ettiği bilinmektedir. Hz. Âdem (a.s.) ve Havvâ vâlidemiz de zâten bu şekilde duâ etmişlerdir: “Bize sâlih, bedence kusursuz bir çocuk verirsen, and olsun ki, şükredenlerden oluruz.”3027 İhtiyarlığına rağmen kendisine Cenâb-ı Hakk’ın iki çocuk vermesi karşısında Hz. İbrâhim (a.s.) şu duâyı yapmıştır: “İhtiyarlığıma rağmen bana İsmail’i ve İshak’ı bahşeden Allah’a hamd olsun. Doğrusu
3022] 25/Furkan, 74
3023] 3/Âl-i İmrân, 38
3024] 2/Bakara, 128
3025] 60/Mümtehıne, 4
3026] 46/Ahkâf, 15
3027] 7/A’râf, 189
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 677 -
Rabbim duâları işitendir.” 3028 Bu teslimiyet içindeki bir baba Allah Teâlâ’ya şu niyazda bulunmaktadır: “Rabbim, beni ve çocuklarımı namaz kılanlardan eyle. Duâmı kabul buyur Rabbimiz.” 3029
Çocuk, babasının sırrı ve husûsiyetlerinin sahibidir. Hayatı boyunca onun gözbebeği, ölümünden sonra da mevcûdiyetini devam ettiren ve ebedîliğe doğru götüren bir parçasıdır. Bütün husûsiyetleri (iyi ve çirkin yönlerini) ondan âdeta miras yolu ile aktarır. Zira o, kalbinin bir parçasıdır. Bundan dolayı Allahu Teâlâ, neseplerin korunmasını, neslin tevhid üzere yetişmesini emretmiştir. Bunun için aile halkına, özellikle yeni yetişen çocuklara her şeyden önce öğretilmesi gereken şey, iman esasları ve bilhassa “tevhid” inancıdır. Yani Allah’ın varlığı ve sıfatlarıyla tanıtılması, hiç bir şekilde O’nun ortağı, yardımcısı, O’na giden yolda aracının olmadığı, insanların O’nun hükümleri, emir ve yasaklarıyla yönetilmesi gerektiği inancıdır. Yaş ve idrâk yönüyle bir şeyler öğrenme durumuna gelen bir çocuğa, öncelikle bu inanç kazandırılmalıdır. Nitekim bir kısım rivâyetler, Rasûlullah’ın (s.a.s.) kendi yakınlarından bir çocuk konuşmaya başlar başlamaz çocuğa tevhîd’i öğrettiğini ve bu maksatla: “Çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan, âcizlikten ötürü bir velîsi/yardımcısı da bulunmayan Allah’a hamd olsun...” 3030 âyetini okuduğu kaydedilmektedir.
Tevhidle birlikte, şirkin kötülüğü, bâtıllığı, şirke düşmenin ne büyük bir zulüm ve cinâyet olduğu da, öncelikle öğretilmesi gereken bilgiler olmaktadır. Bu konuda Kur’ân’ın verdiği en güzel örnek Hz. Lokman’dır (a.s.). “Hani Lokman oğluna -ona öğüt verirken- şöyle demişti: ‘Oğulcuğum, Allah’a şirk/ortak koşma. Çünkü şirk büyük bir zulümdür.” 3031
Hz. Nuh (a.s.) da kavmini Allah’a dâvet etmiş, dâvetini kabul ederek iman eden insanları tufandan kurtulmaları için gemisine almış, bu arada öz oğlunun da inanarak gemiye binmesini istemişti. Ancak oğlu, inanmadığı için gemiye binmeyerek, kendi helâkini kendi elleriyle hazırlamıştır. Şefkatinin eseri olarak oğlunun affedilmesi için; “Yâ Rab, oğlum benim ailemdendir” diye duâ etmiş, Allah da “Ey Nuh, o senin ailenden değildir, onun yaptığı sâlih olmayan, yaramaz iştir”3032 buyurarak, evlâd olabilmek için sadece babanın sulbünden gelmiş olmanın yetmediğini; bilâkis müslüman/Allah’a teslim olmuş babanın gösterdiği eğitimi ve akîdeyi kabul etmenin gerektiğini vurgulamıştır.
Birçok insan, evlât sahibi olmayı toplum içerisinde bir iftihar vesîlesi 3033 olarak düşünmüş, Allah’ın ebeveyne emâneti olan bu varlıklara İslâmî terbiye ve eğitimi vermediği için de, onları kendilerine âdetâ düşman yapmıştır. Allah, böyleleri için şöyle buyurmaktadır: “...Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır, onlardan sakının!”3034 Gerçekte evlât, insan için bir imtihan vâsıtasıdır. “Mal ve çocuklar birer fitnedir.” 3035
3028] 14/İbrâhim, 39
3029] 14/İbrâhim, 40
3030] 17/İsra, 111
3031] 31/Lokman, 13
3032] 11/Hûd, 42-46
3033] 57/Hadîd, 20
3034] 64/Teğâbun, 14
3035] 8/Enfâl, 28
- 678 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Peygamber de, (s.a.s.), bütün insanların, emri altındakilerin çobanı olduğunu ifâde etmiştir.3036 Ebeveynin evlâda bırakacağı en güzel mîras, hiç şüphesiz ki, onu güzel terbiye etmesidir.3037 Güzel terbiye edilen çocuk, ebeveyni için âhiret mutluluğunun sebebidir. Ölen insanın amel defteri kapandığı halde, sâlih evlât bırakanın defteri kapanmaz; onun yaptığı hayırlı işlerden ebeveyn de mutlak fayda görür. 3038
Evlâdın ruh terbiyesine önem verildiği gibi, zamanın meşhur olan bilgilerinin de ona kazandırılması, geçimini temin edebileceği helâl kazanç yollarının öğretilmesi gerekir. Diğer taraftan, yine Kur’ân-ı Kerîm, rasûl inancı olmadan Allah’a inanmanın hiç bir değer ifâde etmediğini, Allah’a inanmanın mutlaka rasûllere de inanmayı gerektirdiğini bildirir: “Allah’ı ve Rasûlü’nü inkâr eden Allah ile rasullerinin arasını ayırmak isteyen; ‘bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr ederiz’ diyerek, ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler, kâfirlerdir. Kâfirlere ağır bir azap hazırlamışızdır. Allah’a ve rasullerine inanıp onlardan hiç birini ayırmayanlara, işte onlara, Allah ecrini verecektir. O, bağışlar ve merhamet eder.” 3039
İslâm, çocuğun göstereceği kabiliyete göre yönlendirilmesini mü’minlere tavsiye eder. Bu konuda İbn Kayyim el-Cevziyye şu görüşe yer vermektedir: “Eğer baba, çocukta iyi bir anlayış, sıhhatli bir idrâk, kuvvetli bir hâfıza ve yeterli bir kavrayış keşfederse onu ilme teşvik etmelidir. Zira, bu vasıflar ilmi kolayca kabul için çocukta fıtrî bir kâbiliyetin varlığına delildir. Bunun aksine, çocukta mesleklerden birine yönelik bir kabiliyet ve heves görürse ve meslek de mubah ve insanlar için faydalı bir meslekse, çocuğu o sahada yetiştirmesi gerekir.” 3040
Kur’ân-ı Kerim’de öğretim ve terbiye konularıyla ilgili olarak erkek ve kız çocuklar arasında herhangi bir ayırım açık olarak gelmiş değildir. Eğitimle ilgili hükümler; kız ve erkek, her iki cins için de aynıdır. Ancak, özellikle cinslerin eğitimi ile ilgili birçok bahsin kadın ve erkek, her iki cinste de ayrı ayrı ele alınarak tebliğ edilmiş olması; âyetlerin açık olan hükümlerinin yanında, cinslerle alâkalı bilgilerin, onlarla çeşitli şekilde ilgilenilmesi gerektiğini mü’minlere hatırlatmak içindir: “...Mahrem yerlerini, henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar...” 3041; “Ey Nebî, eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına dışarı çıkarken üstlerine cilbablarını almalarını söyle. Bu, onların hür ve namuslu bilinmelerini ve bundan dolayı incitilmemelerini sağlar. Allah bağışlar ve merhamet eder.”3042 Çocukların iki cinsi arasındaki terbiyenin çeşitliliği hadislerle ve sünnet ile daha açık olarak gösterilmiştir. Onların cinsiyetlerinin farklı oluşu sebebi ile eğitimlerinin farklılığı tabii karşılanırken, ikisine de eşit davranmak emredilmiştir.
Âdil ismi ile muttasıf olan Allah, kullarına karşı âdil olduğu gibi, kullarının da birbirlerine karşı adâletli davranmalarını ve iyilikte bulunmalarını emretmektedir
3036] Buhârî, Cum’a 11
3037] Tirmizî, Birr 33
3038] Müslim, V/73; Ahmed bin Hanbel, IV/105
3039] 4/Nisâ, 150-152
3040] İbn Kayyim el-Cevziyye, Tuhfetu’l-Mevdûd fî Ahkâmi’l Mevlûd, 144-145
3041] 24/Nûr, 31
3042] 33/Ahzâb, 59
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 679 -
3043. Bu ilâhî emir, aynı zamanda ana-babanın evlâdına karşı göstereceği ilginin de esasını teşkil etmektedir. Ebeveyn tarafından çocuklar arasında gösterilecek adâletli muâmele, saygınlıklarının artmasına vesîle olur. İslâm âdâbı kız veya erkek çocuklar arasında ayrım yapmayı hoş görmemektedir. Öyle ki, gönül işi olan sevgide bile her iki tarafı eşit tutmayı öngörmektedir. Ebû Hüreyre’den rivâyet edilen şu hadis bunun açık bir delilidir: “Peygamber’in (s.a.s.) yanına bir adam gelmişti. Yanında da bir çocuk vardı. Adam çocuğu öpmeye başlayınca Peygamber, “Ona acıyor musun?” dedi. Adam “Evet” deyince Rasûlullah şöyle buyurdu: “Çocuğa olan şefkatinle sen de Allah’ın merhametine lâyıksın. Çünkü Allah, merhametlilerin en merhametlisidir.” Hz. Enes’in rivâyetinde ise şu ilâve vardır: “Adam çocuğunu öpüp dizine oturttu. Derken bir de kızı geldi. Onu da önüne oturtunca Rasûlullah (s.a.s.) “Aralarında eşit muâmele yapacak mısın?” diye ikazda bulundu.” 3044
Kız çocuklarına bakma ve onları yetiştirme konusunda Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Kim, üç kızı olur da bunlara sabrederse ve varlığından onlara giydirirse, ona ateşten koruyucu bir perde olurlar.” 3045; “Kimin üç kızı yahut üç kız kardeşi olur da onlara iyi muâmele ederse muhakkak Cennet’e girer.” 3046 Hz. Peygamber (s.a.s.) Sürakâ İbn Cu’şüm’e şöyle dedi: “Sana sadakaların en büyüğünü göstereyim mi?” Sürakâ: “Evet yâ Rasûlallah!” dedi. Peygamber (s.a.s.) de: “(Boşanmak veya kocası ölmek sûretiyle) sana dönmüş olan, senden başka geçimine bakacak kimsesi olmayan kızındır.” 3047
Enes bin Mâlik’ten rivâyetle Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Her kim bülûğ çağına ulaşmalarına kadar iki kız çocuğunun bakımlarını, nafakalarını, terbiye ve yetiştirilmelerini üzerine alır, yerine getirirse o kimse kıyâmet gününde benimle beraber (şöyle) gelecektir.” buyurmuş ve parmaklarını birbirine yanaştırıp kavuşturmuştur. 3048
Evlâda karşı sevgi ve şefkat, fıtrî bir duygudur. Bu konuda genellikle adâletsiz davranılması pek olağan bir hâdise değildir. Ancak, hayatta bulunan ebeveynin mal konusunda evlâdından bir kısmını diğerine tercihi mümkündür. İslâm fıkhında çocuklardan bir kısmına mal hibe etme konusu özetle şöyle kaydedilir: “Bir kimse, sağlığında kendi malını dilediği bir kimseye bağışlayabildiği gibi; bu malı çocuklarından herhangi birine de bağışlayabilir. Ancak, bu durum adâlete aykırı olacağından harama yakın bir kerâhattir. Çocuklardan bir kısmını diğerine tercih etmek, kardeşler arasında düşmanlığa ve soğukluğa sebep olur. Hatta mîrasta erkek kardeşinden daha az alacak olan kız bile, bağışlamada diğer kardeşleriyle eşit miktarda tutulmalıdır. Hanefî mezhebine göre fetvâ böyle verilmiştir. Ancak, Mütekaddimîn denen ilk devir İslâm âlimleri, çocuklardan bir kısmı câhil, fâsık da olsalar, takvâ sahibi ve edepli olan diğer kardeşlerini bunlara mal ile tercih etmenin uygun olmadığını söylerken; Müteahhirîn denen son devir İslâm âlimleri takvâ ve edep sahibi evlâdı diğerlerine tercih etmenin mümkün olduğunu söylemişlerdir. Bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.s.): “Allah’tan korkunuz,
3043] 16/Nahl, 90
3044] Buhârî, Edeb 12, 13
3045] İbn Mâce, Edeb 3
3046] Ebû Dâvud, Edeb 130
3047] İbn Mâce, Edeb 3
3048] Müslim, el-Birr Ve’s-Sıla Ve’l-Âdab 149
- 680 -
KUR’AN KAVRAMLARI
evlâdınız arasında adâlete riâyet ediniz.” buyurur. Diğer bir hadiste: “Ey ashâbım ve ümmetim! Atıyye ve hibede çocuklar arasında eşitliğe riâyet ediniz. Ben, evlâttan birisini üstün görecek olsaydım kızları üstün görür ve tercih ederdim” buyurur. Bir diğer hadiste ise: “Çocuklarınızın arasında adâletli olun. Çocuklarınızın arasında adâletli olun. Çocuklarınızın arasında adâletli olun.”3049 buyurur. Bu hadisin vürûdu şöyledir: Beşir bin Sa’d el-Ensârî’nin karısı, oğlu Nu’man bin Beşir’e, köle, bahçe ve benzeri malî bir yardımda bulunarak onu diğer çocuklarından ayırmasını ve bu bağışı belgelendirmek için Rasûlullah’ın (s.a.s.) şâhit olmasını kocasından istemişti. Bunun üzerine Beşir, Rasûlullah’a (s.a.s.) gitmiş ve aralarında şu konuşma geçmiştir: “Yâ Rasûlallah, Revaha kızı Amre (kendi karısı) oğluna kölemi bağışlamamı benden istedi.” “Onun (oğlunun) kardeşleri var mı?” “Evet!” “Buna verdiğin gibi diğerlerine de verdin mi?” “Hayır!” “Bu doğru değildir. Ben de doğru olmayan şeye şâhit olmam.” Ebû Davûd’un rivâyetinde Rasûlullah (s.a.s.) şu cevabı vermiştir: “Haksızlığa beni şâhit tutma. Sana iyilik etmeleri yönünden çocukların üzerinde senin hakkın olduğu gibi, aralarında adâletli olman için de senin üzerinde onların hakları vardır.” “Allah’tan korkun ve çocuklarınız arasında adâletli olun.” 3050
İmam Muhammed ve diğer bazı fakihler, ebeveynin çocuklara vereceği hibe konusunda miras nisbetinin nazara alınması; oğullara iki, kızlara bir nisbetinde verilmesi gerektiğini, adâletin böyle yerine geleceğini söylemişlerdir. Mirasta olduğu gibi hediyede de erkeğin, kızın alacağından iki misli alması, erkeğin, aile ve çocukların nafakalarını temin ile mükellef olmasındandır.
İmam Mâlik ve İmam Leys ile İmam Sevrî’ye göre; evlât arasında bazılarını tercihen bir malı hibe etmek câizdir. Ancak İmam Mâlik, malın tümünün değil, malın bir kısmının bağışlanabileceğini belirtir. Hepsini bağışlamak câiz değildir.
Şafiîlere göre; tercihe şâyan görüş, bağışlanacak malın kadın-erkek arasında ayrım yapılmaksızın eşit ölçüde bağışlanmasıdır. Bir görüşe göre de, mirastaki hisse nisbetinde bağışlanır.
Hanbelî fakîhlere göre; bağışın evlât arasında, mirastaki hisseleri oranında yapılması gerekir. Çocuğun evlendirilmesinde de diğerlerinin izni olmaksızın fazla masrafta bulunmamalı veya diğerlerine de aynı ölçüde masraf yaparak eşitliği sağlamalıdır. Nafaka ve giyim husûsunda ihtiyaç miktarı nazar-ı itibara alınır. Fakat İmam Ahmed’den bir rivâyete göre; bir kimse, çocuklarından, ihtiyaç sahibi olan aile fertlerinin çokluğu yahut ilim ile meşgul olması gibi sebeplerden dolayı, birini veya bir kısmını, fâsık ve malını kötü yolda sarf edecek olan diğer çocuklarına tercih eder ve onlara mal hibe edebilir. Bu câizdir. Diğer akrabaya hibe konusunda ise eşitlik şartı aranmaz.
Zâhiriyye mezhebi âlimlerince, bir kimsenin evlâdından yalnız birine hibe ve tasaddukta bulunması helâl değildir. Erkek çocuğunu kız çocuğuna tercih etmesi de helâl değildir. Diğerlerine de aynı ölçüde hibede bulunması gerekir. Bu durum, iyilik kabilinden yapılan hibelerde de geçerlidir. Bir baba hayatta iken, evlâdından birine, meselâ oğluna, tasarrufta bulunmak üzere bir miktar mal vermiş ve bu mal tasarruf neticesi artmış ise; artan bu malın aslı hibe yoluyla
3049] Buhârî, Hibe 12, 13; Müslim, Hibât 13; Ebû Dâvud, Büyû’ 83; Ahmed bin Hanbel, IV/275, 278
3050] Ebû Davud, Büyû’ 83
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 681 -
verilmişse, o, erkeğin olur; ticaret kasdıyla verilmişse, bütün vârisler o maldan hak alabilirler. Zira artan mal, babanın malından artmış demektir. 3051
İslâm’a göre hiçbir çocuk korumasız değildir. İster soyu sopu belli, ister yakın bir akrabası bulunsun veya bulunmasın her çocuk, İslâm hukuku bakımından koruma altındadır. Nitekim, herhangi bir çocuğu bulan bir kimsenin, -eğer bu çocuk başkasını görme ihtimali olmadığı için helâk olacak durumda ise- onu alması farz-ı ayındır; almadığı takdirde günahkâr olur. Çocuğu bulanın kendisi bakmak istemediği takdirde ona bakacak birini bulmak, İslâm devleti veya devletin gösterdiği müesseseye ait bir görevdir. Bulunan çocuğun bakımıyla ilgili birçok ihtilâflı meseleyi mahkemeler de çözüme kavuşturur. Hâkim, herhangi bir kişiyi nafaka ödemeye mecbur edebilir.
Çocuğun yeme, içme, giyinme, temizlenme, istincâ işlerini kendi kendine yapabileceği yaşa kadar kız olsun, erkek olsun çocuğun bakımı anneye aittir. Bu yaştan sonra erkeklerde bülûğ; kızlarda hayız yaşına kadarki terbiye, Hanefi fıkhına göre erkekte babaya; kızda anneye aittir. Şâfiîlerde ise bu bakım çocuğun isteğine bağlıdır. Bu mesele, boşanma ile ilgili durumlarda ortaya çıkar. Anne öldüğü veya yeniden evlendiği takdirde, çocuğa aşağıdaki sıraya göre anne veya baba tarafından bir kadın akrabası bakar:
a) Annenin annesi; bu da ölse veya evlense;
b) Babanın annesi; bu da ölse veya evlense;
c) Anne-baba bir kızkardeş; bu da ölse veya evlense;
d) Anne bir kızkardeş; bu da ölse veya evlense;
e) Anne-Baba bir kızkardeşin kızı; bu da ölse veya evlense;
f) Anne bir kızkardeşin kızı; bu da ölse veya evlense...
Bu kadınlar, çocuğa mahrem olan bir akraba ile evlenecek olsa, -meselâ çocuğun annesinin amcası ile evlenmesi gibi- kadın bu durumda hidâne hakkını kaybetmez.
Çocuğun nesebi ve babaya nisbeti Ebu Nuaym’den Peygamberimizin (s.a.s.): “Sizi nesebinizden büyükbabanıza bağlayacak bilgileri öğrenin.” ve “Her kim kendi babasından, soyundan başkasına ve her köle ki, efendisinden başkasına kendisini nisbet ederse, Allah’ın azâbına uğrasın!” buyurduğunu nakleder. 3052
Sahih-i Müslim’de nakledilen hadislerde Hz. Peygamber’in (s.a.s.): “Bile bile babasından başkasının oğlu olduğunu iddia eden hiçbir adam yoktur ki, küfretmiş olmasın...”; “Babalarınızı inkâr etmeyin. Zira her kim babasını inkâr ederse bu küfürdür.”; “Her kim İslâm’da babası olmadığını bildiği halde babasından başkasına iddia ederse, ona Cennet haramdır.” buyurduğu ifâde edilmektedir. 3053
Neseb, baba ve ana tarafından iştirâk ve ittisal demektir. Neseb bi’ttûl, (babalar ile babaların ilânihâye babalarıyla oğullar ve oğulların ilânihâye oğulları arasındaki bağımlılık) ve neseb bi’l-arz (erkek kardeşler ile bunların oğulları ve
3051] Ö. N. Bilmen, Hukuku İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, IV/274
3052] Buhârî, Tecrid-i Sarîh Tercümesi, IX, 214
3053] Müslim, İmân, 61, 64
- 682 -
KUR’AN KAVRAMLARI
amca oğulları arasında olan bağımlılık) olmak üzere iki çeşittir. Nesebin tesbiti sosyal hayatın zarûrî bir neticesidir. İnsanlık silsilesinin intizam içinde devamı, fertler arasında şefkat, yardımlaşma ve dayanışmanın ortaya çıkması, medenî bir çevrenin oluşması, ailevî ve iktisâdî ilerlemenin meydana gelmesi; nesebin sâbit olmasıyla mümkün olmaktadır. Bunun içindir ki nesebin sâbit olması İlâhî bir rahmettir ve insanı hayvanattan ayıran özelliklerden biridir. Binâenaleyh nesebin muhâfazası gerektiği gibi, nesebi inkâr veya sahih olmayan bir nesebi benimsemek de, din ve insanlık adına işlenen en büyük suçlardan biridir. Allah, nesebi muhâfaza için nikâh akdini helâl kılarken, nesebi soysuzlaştırmaya vesile olan zinâyı da haram kılmıştır. 3054
Bir çocuğun nesebi kendini doğuran kadından sâbit olur. Fakat o çocuğun nesebinin bir erkeğe nisbet edilebilmesi için, o erkek ile anası arasında sahih veya kısmen bu hükümde bulunan fâsit bir nikâh ile veyahut câriyelik veya bir mâzerete mebnî şüphe ile cinsî bir yakınlaşmanın gerçekleşmesi esastır. Cinsî yakınlaşma neticesi meydana gelen hâmilelik müddeti hakkında mezhepler arasında farklılıklar vardır. Hanefî mezhebine göre hâmilelik müddetinin en azı altı ay, en çoğu iki senedir. Diğer üç mezhebe göre ise bu müddetin en azı altı ay, en çoğu ise dört senedir. Bu müddet içerisinde doğan çocuk, kadının hâmile kalmasına sebep olan erkeğe nisbet edilir. Sahîh bir nikâh, hâmilelik müddetinin başlangıcı kabul edilirken; fâsit bir nikâhta ise hâmilelik müddetinin başlangıcı, karı-koca ilişkilerinin vukû bulduğu andır. Çocuğun nesebinin sübûtu da bu ikrar tarihinden itibaren değerlendirilir. Nikâhlı bir kadının nikâh akdinden altı ay veya daha sonra doğuracağı çocukların nesebi kocasından sâbit olur. Bu kadınlar bu süre içinde boşanmış olsalar da nesebin kocaya âidiyeti değişmez. Lian sûretiyle meydana gelen ayrılmalarda da (kocanın isbat edememekle birlikte karısının zinâ ettiği iddiasında bulunmasıyla aralarında meydana gelen ayrılık) hâmilelik müddetinde doğan çocuk yine kocaya isnad edilir.
Nikâh akdinden veya cinsî yakınlaşmadan itibaren hâmilelik müddeti için müsâit olmayan bir zamanda doğacak çocukların nesebi sâbit olmaz. Ancak koca, çocuğun kendinden olduğunu iddia ederse, bu durumda çocuk kocaya nisbet edilir. Bâtıl nikâh neticesi doğan çocuğun nesebi sâbit olmaz. Müslüman ile kâfir karı-kocanın nikâhları bâtıl olduğu için bunlardan doğacak çocukların nesebi sâbit olmaz.
Bir kimse herhangi bir sebeple sokağa bırakılmış, anası-babası bilinmeyen bir çocuğu korumak için alıp beslemiş olsa; bununla aralarında nesep sâbit olmaz. Evlâtlık edinilen çocuğun nesebi, kendisine evlât edinen kimseye nisbet edilemediği gibi evli veya bekâr bir kadının zinâ neticesi doğurduğu çocuk da kendisiyle zinâ eden erkeğe nispet edilemez. Bir kimsenin nesebi ya ikrar ile veya deliller ile sâbit olur. 3055
Çocuk sevgisi: Enes bin Mâlik’ten rivâyet edilen bir hadiste o şöyle demiştir: “İyâline karşı insanların Rasûlullah’tan daha şefkatlisini görmedim. Oğlu İbrahim’in Medine’nin bir kenarında oturan sütannesi vardı. Sütannenin kocası bir demirci idi. Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte oraya sık sık giderdik. Varınca, demircinin dumanla dolmuş evine girer, çocuğu kucaklar, öper, koklar, bir müddet
3054] 4/Nîsâ, 3, 4, 15, 25; 17/İsrâ, 3
3055] Ö. N. Bilmen, Hukûku İslâmiyye ve Istılahatı Fıkhıyye Kâmusu, II, 395-424
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 683 -
sonra dönerdi.” 3056
Rasûlullah (s.a.s.) herkesi çocuklarını öpmeye teşvik ederdi: “Çocuklarınızı öpün, zira her öpücük için size Cennet’te bir derece verilir. Melekler öpücüklerinizi sayarlar ve bunu sizin için yazarlar.” Torunlarını öpen Rasûlullah’ı (s.a.s.) Akra b. el-Hâbis yadırgayıp Rasûlullah’a şöyle demişti: “Benim on çocuğum var, hiç birini öpmedim.” Rasûlullah (s.a.s.): “Şefkatli olmayana merhamet edilmez.” cevabı ile onu azarlamıştı.3057 Bir gün bedevîler Rasûlullah’ı ziyaret ederler ve ona: “Çocuklarınızı öper misiniz?” diye bir soru sorarlar. Rasûlullah (s.a.s.), “Evet” der. Bedevîler: “Fakat biz Allah’a andolsun öpmeyiz” derler. Rasûlullah (s.a.s.): “Allah kalplerinizden merhameti çıkardı ise ben ne yapabilirim?” buyurur.
Rasûlullah’ın (s.a.s.) çocuk sevgisi, sadece kendi çocuklarına karşı olmaktan daha çok, sevgiye muhtaç bütün çocuklara idi. Yine Enes bin Mâlik’ten rivâyetle: “Onun çocuklara karşı insanların en müşfiği olduğu’’ belirtilmiştir. Buhârî’den gelen bir rivâyette, Usâme bin Zeyd şöyle demiştir: “Rasûlullah beni bir dizine, Hasan bin Ali’yi de diğer dizine oturtur, sonra ikimizi birden bağrına basar ve “Allah’ım bunlara merhamet et, çünkü ben bunlara merhametliyim” derdi.”3058 Râbia bin el Hâris de şöyle rivâyet etmiştir: “Babam beni, Abbas da oğlu Fadl’ı Rasûlullah’a gönderdi. Huzurlarına girdiğimiz zaman bizi sağlı sollu oturttu. Bizi öylesine kucakladı ki, daha kuvvetlisini görmedik.” Abdullah b. Selâm’ın oğlu Yusuf, Rasûlullah’ın kendisine Yusuf adını verdiğini ve kucağına oturtarak başını okşadığını söylüyor. 3059
Hz. Âişe, Peygamber’in (s.a.s.) evinde henüz küçük yaşta iken, kız arkadaşları gelir, birlikte oynarlardı. Hz. Peygamber eve gelince arkadaşları utanır ve köşelere kaçarlardı. Peygamber onları okşayarak Hz. Âişe’nin yanına gönderir, birlikte oynamalarına müsaade ederdi.3060 Peygamber, çocuklarla şakalaşır,3061 hasta çocukları ziyârete giderdi. Kızı Zeyneb’in çocuğunun hastalığında yanına gitmiş, onu bağrına basıp ağlamıştır. Yanında bulunan sahâbeden Sa’d b. Ubâde, “Ağlıyor musun? Hâlbuki sen Allah’ın Peygamberisin!” deyince, Efendimiz (s.a.s.): “Ben ona şefkat duyduğumdan ağlıyorum. Allah, kullarından ancak merhametli olanlara rahmet eder” buyurmuştur. Oğlu İbrahim’in ölümünde de yine ağlamış, onun ağlamasını garip karşılayanlara da aynı mânâda ifâdeler kullanmıştır. 3062
Bütün bu hadîsler, Peygamber’in (s.a.s.) çocuklara karşı ne derece sevgi ve şefkat gösterdiğini ispat için yeterlidir. Ahlâkı Kur’ân olan Peygamber’in (s.a.s.) diğer hususlarda olduğu gibi, çocuklara karşı gösterdiği şefkat konusunda da gösterdiği örnekleri aynen tatbik ederek küçüklerimize sevgi ile kucak açmamız gerekir.
Rasûlullah (s.a.s.) çocuklarla haşır-neşir olurlardı. Kendisiyle çocuklar arasında hiçbir engel bırakmazdı. Çocukların çekinip ürkmelerine sebebiyet verecek hiçbir davranışı olmamıştır. Hattâ bir Cuma hutbesinde minberden inerek onları
3056] Mecmauz-Zevâid, VIII, 155
3057] Buhârî, Edeb 18
3058] Buhârî, Edeb 22, Ahmed bin Hanbel, V/205
3059] İbnü’l-Esir, el-İsâbe, I/312
3060] Buhârî, Edeb 81
3061] Müslim, Âdâb 30
3062] Buhârî, Cenâiz 33; Müslim, Cenâiz 11; İbn Mâce, Cenâiz 53
- 684 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kucaklamış, sonra yeniden minbere çıkarak hutbesini okumaya devam buyurmuşlardır. O, çocukların serbestçe yanına girmelerine imkân tanımış, onlara rastlayınca selâm vermiş, hâl ve hatırlarını sormuş, hasta çocukları ziyâret etmiş, onlarla şakalaşmış, onlara isim takmıştır. Çocukları gördüklerinde “Selâm size çocuklar!” diye hitab ediyordu.
Bir kısım âlimler çocuklara selâm vermeyi uygun görmemişlerse de, Hz. Peygamber’in çocuklara da selâm verilebileceğine delil olan hadisleri vardır.3063 Küçüğün büyüğe; geçenin oturana; azın çoğa selâm vermesi emredilmiştir. Enes İbn Mâlik’in: “Rasûlullah (s.a.s.) birtakım erkek çocuklarının yanına uğrayıp onlara selâm vermiştir.” dediği rivâyet edilir. Enes bin Mâlik Hz. Peygamber’in çocuklara selâm verdiğini gördüğü için o da çocuklara selâm vermiş ve yanındakilere “Peygamber (s.a.s.) çocuklara bunu (selâm vermeyi) yapardı.” demiştir. 3064
Çocuklara selâm vermekle onlara İslâm âdabı öğretilmiş olur ve buna alışkanlık kazandırılır. Çocukların kendilerine verilen selâma mukabelede bulunmaları vâcip değildir. Çünkü büluğ çağına ermeyen çocuklar İslâmî emirlerle mükellef değildirler. Fakat bir çocuk, mükellef olan bir adama selâm verdiği takdirde buna karşılık vermek farzdır. Bir topluluğa selâm verilse, o topluluktan da bir çocuk selâma mukabelede bulunsa, cemaat adına bu mukabele yeterlidir. Anbese’nin rivâyet ettiğine göre İbn Ömer de mektepte çocuklara selâm vermiştir. Bu haber de çocuklara selâm vermenin örnek bir hareket olduğuna delil teşkil eder. Peygamber’in (s.a.s.) çocuklara selâm vermesi bir mecburiyetten değil, O’nun tevâzu ve bütün insanlara (mü’minlere) olan şefkatinin bir tezahürüdür. 3065
Mal; Anlam ve Mâhiyeti
Mal: Bir kimsenin sahip olduğu şey; menkul ve gayr-i menkul varlık, servet demektir. Mal terimi, Arapçada önceleri altın ve gümüş için kullanılırken, kapsamı genişlemiş, nakit para, menkul ve gayrimenkul mallardan maddî değeri olan her şeyi şümûlüne almıştır. Çoğulu “emvâl”dir. Aynı kökten mal verme anlamında “temvîl”, mal sahibi olma anlamında “temevvül” terimleri kullanılmıştır. Bu kelimenin, donuk bir kelime olmayıp, ism-i mevsul “mâ”sı ile, mülkiyet ifâde eden “li” harfi cerri ve birinci tekil şahsa ait “y” zamirinden olmuş “mâlî” yani “bana ait olan şeyler” anlamında bir terim olduğu, kısaltma sonucunda “mal” şeklini aldığı belirtilmiştir. 3066
Hanefîlere göre, bir İslâm hukuku terimi olarak mal; elde edilip ihtiyaç için biriktirilmesi ve normal olarak yararlanılması mümkün olan her şey demektir. Buna göre, malın iki özelliğe sahip olması gerekir:
1) Elde edilip biriktirmeye elverişli olması. Bu yüzden ilim, sağlık, şeref ve zekâ gibi mânevî şeylerle, mutlak olarak hava, güneş ve ayın ışığı ya da sıcaklığı gibi elde edilip depolanamayan şeyler mal sayılmaz. Ancak temelde mubah olan bu gibi değerler yeni teknolojik imkânlarla depolanırsa mal sınıfına girebilir.
2) Yararlanmanın mümkün ve câiz olması. Murdar ölmüş hayvan eti, zehirli
3063] Buhârî, Tecrid-i Sarih Tercümesi, 2015; Müslim, Selâm 5
3064] Buhârî, Edeb’ül-Müfred, Hadis no: 1043
3065] Cengiz Yağcı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y., c. 1, s. 345-349
3066] İbn Manzûr, Lisanü’l-Arab, XI, 636; İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, mal maddesi; Fahri Demir, İslâm Hukukunda Mülkiyet ve Servet Dağılımı, s., 13, 14
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 685 -
veya bozuk gıda maddeleri gibi temelde mülk olmayan şeylerle, bir buğday tanesi, bir damla su, yırtık bir kâğıt parçası gibi, insanların yararlanmayı alışkanlık haline getirmediği şeyler de mal sayılmaz.
Bir şeyin mal oluşu, herkesin veya bir kısım insanların ona ilgi duyup mal edinmesiyle sabit olur. Mecelle, malı şöyle tarif etmiştir: “Mal; tab’-ı insanı mâil olup da vakt-i hâcet için iddihar olunabilen şeydir ki, menkule ve gayrimenkule şâmil olur” 3067. Bunu şöyle ifâde edebiliriz: Mal, insan tabiatının meylettiği, ihtiyaç için elde biriktirilebilen şeyler olup, menkul ve gayrimenkulü kapsamına alır.
Hanefîler dışındaki diğer çoğunluk İslâm hukukçularına göre maddî bir değeri olan ve telef edildiğinde tazmini gereken her şey maldır. İmam Şafiî şöyle der: “Mal denilince akla gelebilen şeyler şunlardır: Az da olsa bir ticarî değeri olup, telef edenin tazmin etmek zorunda kalacağı ve insanların normal olarak sokağa atmadıkları para gibi şeyler” 3068. Hanefîler malı, maddî varlığı olan şeylere hasrederler. Menfaat ve hakları mal değil, mülk olarak kabul ederler. Hanefîler dışındaki mezheb müctehidleri ise, bunları da mal sayar. Çünkü eşyadan kasdolunan, bunların maddesi (aynı) değil, menfaatidir. Evde oturmak, at ve katıra binmek gibi... Meselâ; mahkemede dâvâcının dâvâlıya yemin teklif etme hakkı, maddî bir yönü bulunmadığı için Hanefîlere göre mal değildir. Bu görüş ayrılığı, gasp, miras ve kira gibi muâmelelerde farklı sonuçlar doğurur. Bir kimse bir gayrimenkulü gasbedip bir süre yararlansa, sonra sahibine iâde etse, Hanefîler dışındaki fakîhlere göre bu yararlanmanın kıymetini tazmin etmesi gerekirken; Hanefîlere göre, gasbedilen mal ancak vakıf veya yetim malı yahut otel, lokanta gibi kira için hazırlanmış bir yer olursa zararı tazmin gerekir. Yine Hanefîlere göre, kiracının ölümüyle kira sona erer. Çünkü kira akdinde, yararlanma bir mal olmadığı için mirasla geçmez. Diğer fakihlere göre ise, kira akdi, kiracının ölümüyle sona ermez ve akit sonuna kadar devam eder. Şart veya görme muhayyerlikleri de mirasçıya geçer. Hanefîlere göre ise geçmez.
İslâm hukukçuları malları özelliklerine göre: Mütekavvim - gayri mütekavvim, menkul -gayrimenkul, mislî - kıyemî, tüketime elverişli (istihlâkî) - kullanmaya elverişli (isti’mâlî) gibi kısımlara ayırmışlardır. 3069
Mal kelimesi, ‘meyl’ kelimesinden türemiştir. ‘Meyl’ sözlükte; denge noktasından sağa sola sapmak demektir. Sürekli değişen ve ölümsüz olmayan değerlere bu bakımdan ‘mal’ denilmiştir. Malın ana özelliği, devamlı değişmesi, sâbit olmaması ve ebedî (ölümsüz) olma özelliğinin bulunmamasıdır. ‘Mal’, insanın yaşayabilmesi ve ayakta kalabilmesi için bir vâsıtadır. İnsanı ayakta tutmak amacına yönelik olarak kullanılırsa bir anlam taşır. Eğer dünyalık değerlerin elde edilişi uğruna harcanırsa veya bu amaç için elde edilmeye çalışılırsa o zaman olumsuz bir anlam kazanır.
Mal, esâsen insanların sahip olmak istedikleri, ihtiyaç için elde edebildikleri, biriktirilebilen, taşınabilir veya taşınamaz şeylerdir, varlıklardır. Mallar ve çocuklar dünya hayatının süsüdür.3070 Bunlar aynı zamanda birer fitnedir, yani
3067] Madde, 126
3068] Suyûtî, el-Eşbâh ve’n Nezâir, Mısır 1959, s., 327
3069] Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 52-53
3070] 18/Kehf, 46
- 686 -
KUR’AN KAVRAMLARI
insan için birer deneme alanıdırlar.3071 Mala sahip olma ile onu harcama yeri; onun kullanılış gâyesidir. Mallar, Allah’ın insanlara birer emânetidir. O’nun helâl kıldığı yoldan kazanılmalı ve o mal Allah’a varmak gâyesi için kullanılmalıdır. İnsan ölünce Rabbine kavuşacaktır. Öyleyse kendisine emânet olarak verilen malı, bu ‘Son Varış/Meâd’ anlayışı doğrultusunda harcamalıdır. Bir başka deyişle, mal insanın hayatını sürdürebilmesi için Yaratıcı tarafından insanın emrine verilen bir faydalanma aracıdır. İnsan bu aracı güzel bir yoldan elde etmeli ve emânetin asıl sahibinin gösterdiği gibi kullanmalı, bu şekilde hem dünya hem âhiret mutluluğuna ulaşmalıdır. Mal, insanın sonsuz hayattaki durumuna kesinlikle etki edecektir.
Allah, insanlara ellerindeki malı O’nun yolunda ‘infak’ etmeyi emretmektedir. Bu, hem toplum dengesi, hem insanın mala karşı aşırı ilgisinin törpülenmesi, hem de insanların ihtiyaçlarının karşılanması açısından son derece önemlidir. Dünyadaki mallar ve zenginlikler, insanlar için süslü kılındı.3072 Bütün mallar dünya hayatının süsüdür, ama asıl varılacak yer Allah’ın huzurudur. İnsan bu yüzden malı ve dünyalıkları çok sever 3073. Kimileri de malının çokluğundan dolayı övünür, kibir gösterir.3074 Ancak malı olduğu halde, Allah’a hakkıyla kulluk yapmayan, Allah’a karşı ‘istikbâr’ eden azgınları (bağîleri), malları ve evlâtları kurtaramayacaktır. 3075
Malın insan hakkında daha faydalı olabilmesi için onun Allah yolunda harcanması gerekmektedir.3076 Bu harcamanın en güzel şekli, gerekli kimselere zekât vermektir.3077 Mal konusu, müslümanların en önemli meselelerinden biridir. Malı helâldan kazanmak kadar, ona ilgiyi dengeli tutmak, onu gerekli yerlere harcamak, onunla insanlara faydalı olmak, onun peşinden sürüklenip gitmemek ve onunla şımarıp istiğnâ (zengin oldum) duygusuna kapılmamak önemli şeylerdir. İnsan ne kadar yaşarsa yaşasın, bir gün ölecektir ve malından ayrılacaktır. Kişi, mal üzerinde yalnızca nöbetçilik yapmaktadır. Öyleyse bu nöbetçilik ve emânetçilik iyi yapılmalıdır.
“Mal bir kahpeye benzer; bir gün attarın evinde bir gün baytarın evinde olur.” 3078 Mal kazanmak, servet sahibi olmak, o maldan faydalanmak mubahtır (helâldir). Zekâtı ancak malı olanlar verebilir. Malı olanlar Allah yolunda daha çok harcama yapabilirler. Hakkıyla elde edilen bir zenginlik daha iyidir. Ancak mü’min, Allah’ın büyüklüğü karşısında ‘fakr’ duygusu içerisinde olmalı, yani yetersizliğini, her şeyin Allah’ın olduğunu bilmeli. Peygamberimiz (s.a.s.), müslümanların mal fitnesiyle karşılaşacaklarını haber veriyor. 3079 Âhirette de mal mülk değil, ancak selim kalbe sahip olmak fayda verecektir. 3080
3071] 64/Teğâbûn, 15; 3/Âl-i İmrân, 186
3072] 3/Âl-i İmrân, 14
3073] 89/Fecr, 20
3074] 18/Kehf, 34; 34/Sebe’, 35
3075] 92/Leyl, 11; 111/Mesed, 2; 58/Mücâdele, 17
3076] 4/Nisâ, 95; 8/Enfâl, 72; 9/Tevbe, 20
3077] 6/En’âm, 141; 30/Rûm, 38
3078] Râgıp el-Isfehânî, Müfredat 726
3079] İbn Mâce, Fiten 18, hadis no: 3995; Tirmizî, Zühd 26, Hadis no: 2336
3080] 26/Şuarâ, 88; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 381-382
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 687 -
Fitne; Anlam ve Mâhiyeti
“Fitne” kelimesinin aslı “fetn”dir. “Fetn” sözlükte, altın ve gümüş gibi değerli madenlerin saflığını anlamak için onları ateşte eritmek demektir. “Fitne” sözlükte, deneme ve imtihana tâbi tutmak, sınamak, maddî ve mânevî sıkıntı, üzüntü, belâ ve felâketle imtihan etme gibi anlamlara gelir. Fitne kelimesinin bunlardan başka, küfür, azgınlık, sapıklık, günah, ayrılık, iç ihtilâf ve kargaşa, kavga, delilik, azap, musîbet, aklını çelmek, gönlünü çalmak, kandırma (iğvâ), kışkırtma, nifak, ihtilâf, baştan çıkarma, birbirine düşme, çekişme, zulüm, baskı, karışıklık ve kalbin bir şeye fazla meyletmesi gibi mânâları da vardır.
İnsanın içine aşk ateşi düşürdüğü ve aklını çeldiği için kadına, kişinin aklını çelip ona azap kazandırdığı için şeytana, kişiye zarar verdiği için hırsıza, aynı kökten gelen “fettân” denmiştir. İnsanın gönlünü çelen, hırsını arttırıp günaha sürükleyen altın ve gümüşe de ‘iki fettân’ denmiştir. Aynı kökten gelen “meftûn”; aklından zoru olmak anlamından hareketle, deli gibi tutulmak, âşık olmak, çok beğenmek anlamları kazanmıştır. Fitne, aynı zamanda inanç uğruna uğranılan ağır işkence anlamına da gelmektedir.
Olumlu Anlamıyla Fitne: Fitne kelimesinin sözlük anlamından anlaşıldığı kadarıyla o, iyiyi kötüden, arı olanı kirli olandan, doğruyu yalancıdan ayıran bir metoddur. İnsanlar arasında suç, kötülük, kirlilik arttıkça onların karşılaşacağı fitne de çok olacaktır. Fitne bu anlamda toplumun kirlerini arıtan, temizleyen bir temizleyici gibidir. Nitekim içinde zorlukları, sıkıntı ve meşakkatleri barındıran savaş da bir fitnedir. Savaş bazen, insanların hatalarını, pisliklerini kendi önlerine koyar. İnanç uğruna belâ ve sıkıntılara uğrama anlamındaki fitne, olumsuz bir anlam taşımamaktadır. Bu gibi sıkıntılar inanan kişiyi kararlı kılar, irâdesini güçlendirir, ahlâkını arındırır. Böyle bir fitne kişiyi ve toplumu dinî yönden geliştirir. Onların hatalarını gösterdiği gibi, din uğruna sabırlarını da ortaya koyar. Böylece Allah’ın vereceği karşılığı/ödülü almalarına zemin hazırlar.
Kur’an, insanların sürekli olarak “fitne” ile denendiklerini açıklıyor: “İnsanlar, (yalnızca) ‘İman ettik’ diyerek, fitneye uğratılmadan (denenmeden) bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun, onlardan öncekileri sınamadan geçirdik (fitneye uğrattık); Allah, gerçekten doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir.”3081 Bu bağlamda “fitne” ile “belâ”, aynı anlamdadır. Ne ki “fitne”nin kapsamı biraz daha geniştir. “Belâ” yalnızca Allah’tan geldiği halde, “fitne” hem Allah’tan hem de kullardan gelebilir, insan kendisini olduğu kadar başkalarını da fitneye uğratabilir. Fitne kelimesinde azap, zorluk ve kötülük yönü daha fazladır.
Fitne, öncelikli olarak bir sınav yolu olduğuna göre, hem nimet sebebiyle, hem de zahmet ve perişanlıktan dolayı olabilir. İnsan, karşılaştığı bütün değerlerle imtihana tâbi tutulabilir. Nitekim Kur’an şöyle diyor: “Biz sizi bir imtihan olarak hayır fitnesiyle de şer fitnesiyle de deniyoruz. Ve eninde sonunda Bize döneceksiniz.” ? Demek ki fitne imtihanı, bir hikmete bağlı olarak bazen Allah’tan gelir, bazen de kulların bir hatası sebebiyle meydana gelir. Böyle olunca da fitne, bizzat o fitneyi meydana getiren için bir uyarıdır; bir düzelme veya aklını başına alma imkânıdır.
3081] 29/Ankebût, 2-3
- 688 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fitne Kavramının Kur’an’daki Anlamları: Fitne kelimesinin anlam sahası oldukça geniştir. Kur’an bu kelimeyi ondan fazla mânâda kullanmaktadır:
1- Sınanma, deneme, belâya uğratma,3082
2- Küfür, şirk, müşriklerin müslümanları şirke döndürmek için uyguladıkları baskılar anlamında,3083
3- Sapıklık, sapma, saptırma, 3084
4- Azap, işkence, ateşe atma, 3085
5- Günah, 3086
6- İslâm düşmanlarının savaşa sebep olmaları, 3087
7- Allah’ın kullarına farklı imkânlar vererek birbirlerine karşı tutumlarının ortaya çıkarılması, 3088
8- Şeytanın hile ve tuzakları, 3089
9- Şeytanın zayıf ruhlu kimselere aşıladığı bâtıl inanç ve kuruntu, 3090
10- Delilik ve gaflet, 3091
11- Dosdoğru yoldan (sırât-ı müstakîm’den) saptırma, 3092
12- Nifak (münâfıklık) 3093 ve
13- Özür, bahane anlamında 3094 kullanılır.
Allah’a Nisbetle Fitne: Allah’ın (c.c.) fitne vermesi, O’na ait bir hikmete dayanır ve insanın tekâmülüne sebep olur. Bu bağlamda insanlık, çeşitli fitnelerle zaman zaman denemeye uğratılmaktadır. Kur’an’ın haber verdiğine göre, başta peygamberler olmak üzere müslümanlar ve diğer dinlere iman edenler (kâfirler) zaman zaman fitnelere/sınavlara tâbi tutulurlar.
Peygamberlerin Denenmesi: Allah (c.c.) Hz. Süleyman’ı (a.s.) denemeden geçirmişti. Kur’an’ın ifâdesine göre, tahtının üzerine bir ceset bırakılmıştı. Bu belki de yönetim gücünün zayıflamasıydı. Tekrar eski durumuna kavuşunca; “Rabbim, beni bağışla...” diye duâ etmişti. 3095 Hz. İbrâhim (a.s.) birtakım kelimelerle denenmişti ve o da onları bir bir başarıyla tamamlamıştı. Bunun üzerine
3082] 2/Bakara, 102; 20/Tâhâ, 40, 85 vd.
3083] 2/Bakara, 191, 217; 4/Nisâ, 91
3084] 5/Mâide, 41, 49; 37/Saffât, 162
3085] 85/Bürûc, 10; 51/Zâriyât, 13-14; 29/Ankebût, 10
3086] 9/Tevbe, 49; 24/Nûr, 63
3087] 4/Nisâ, 101
3088] 25/Furkan, 20; 6/En’âm, 53
3089] 7/A’râf, 27
3090] 22/Hacc, 53
3091] 68/Kalem, 6
3092] 17/İsrâ, 73
3093] 57/Hadid, 14
3094] 6/En’âm, 23
3095] 38/Sâd, 34-35
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 689 -
Allah (c.c.) onu bütün insanlığa imam (önder) yapmıştı. 3096 Hz. Mûsâ (a.s.) da denemeye tâbi tutulan elçilerdendir. Allah (c.c.) onun için şöyle diyor: “...O zaman da seni tasadan kurtarmış ve seni (bazı sıkıntılarla) iyice denemiştik...” 3097 Şeytanın peygamberlerin dâvetlerine ve hedeflerine gölge düşürme çabası da onlar için bir iman sınavıdır. 3098
Müslümanların Denenmesi: Müslümanlar için sadece iman etmek yeterli değildir. İmanın kökleşmesi ve sağlamlaşması için mü’minler çeşitli denemelerden geçirilirler. 3099 Allah (c.c.) müslümanları, içlerinde kim kendi yolunda cihad ediyor, bu yolda kim sabrediyor, ortaya çıksın diye, onları dener. 3100
Hz. Mûsâ, kendisi Tûr dağında iken kavminin altın buzağıya tapması üzerine onların içerisinden Allah’tan af dilemek üzere yetmiş kişi seçmişti. Onlarda gördüğü tereddüt üzerine Allah’a duâ etti ve bu olayın kendileri hakkında bir imtihan (deneme) olduğunu söyledi. 3101
Ayrıca inkâr edenlerin müslümanlara karşı tavırları bir fitnedir. Böylece müslümanların İslâm’a bağlılıkları denenmiş olur.3102 Mü’minlere yapılan bu azap ve işkence onları dinlerinden döndürmeye yöneliktir. Mü’min böyle bir azapla imtihan edilebilir. Mü’min, tıpkı madenin fitne/deneme kazanında kaynatılması gibi, azapla karşı karşıya getirilir. Böylece samimi müslümanla gevşek müslüman ortaya çıkar. Bu konuda Kur’an şöyle buyuruyor: “İnsanlardan öylesi vardır ki, ‘Allah’a iman ettik’ der; fakat Allah uğruna eziyet gördüğü zaman, insanların (kendisine yönelttikleri işkence ve) fitnesini Allah’ın azabıyla bir tutar. Ama Rabbinden ‘bir yardım ve zafer’ gelirse, andolsun; ‘biz gerçekten sizlerle birlikteydik’ demektedirler. Oysa Allah, âlemlerin siynelerinde olanı daha iyi bilen değil midir?”3103 Allah’ın azâbı şüphesiz insanlardan gelecek fitnelerden daha büyüktür. Mü’minler sürekli bir biçimde bu tür fitnelerle karşılaşacaktır. Bu denemeyi başaranlar, yani imanlarında samimi olanlar sonsuz mükâfatı kazanacaktır. Kur’an, mü’minlerin bu şekilde denemeye tâbi tutulduklarını haber veriyor. 3104
İnsanların ve Toplulukların Denenmesi: Bazı kavimlere elçiler gönderilmesi onlar için İlâhî imtihan sebebidir. Meselâ, Sâlih (a.s.), kendisini ve mü’minleri uğursuzlukla suçlayan Semud kavmine; “...Uğursuzluğunuz(un sebebi), Allah katında (bulunan takdiri)dir. (Kötü amel işleyene o uğursuzluğu takdir etmiştir.) Doğrusu siz (çeşitli olaylarla) imtihan edilen bir topluluksunuz.” ? Ayrıca Hz. Sâlih’in kavmi Semud’a bir dişi devenin verilmesi onlar için bir deneme idi. 3105
Allah (c.c.), Peygamberimiz’e Mekke hayatında gösterdiği bir rüyası ve “Kur’an’da lânet edilmiş ağaç” ile insanları denemişti 3106. Kimilerine göre
3096] 2/Bakara, 124
3097] 20/Tâhâ, 40
3098] 22/Hacc, 52-53
3099] 29/Ankebût, 2-3
3100] 47/Muhammed, 31. Benzer âyetler için bk. 8/Enfâl, 17; 3/Âl-i İmrân, 152, 154; 33/Ahzâb, 11
3101] 7/A’râf, 154-156
3102] 25/Furkan, 207; 60/Mümtehine, 5
3103] 29/Ankebût, 10
3104] 29/Ankebût, 2-3; 2/Bakara, 214
3105] 54/Kamer, 27-29
3106] 17/İsrâ, 6
- 690 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Peygamberimiz’in buradaki rüyasından maksat O’nun gördüğü herhangi bir düş değil; Mirac olayıdır. Çünkü âyette geçen “rü’yâ” kelimesi Arapça’da görmeyi ifâde eder. Sıradan bir rüyayı herkes görebilir. Rüyaların da olağanüstü bir tarafı yoktur. Peygamberimiz’e gösterilen, ya da O’nun gördüğü şey Mirac yolculuğu ve karşılaştığı olağanüstü durumlardır. Bu olay insanlar için bir deneme aracı olmuştu. Peygamberimiz (s.a.s.) Mirac olayını anlatınca müşrikler O’nunla alay ettikleri gibi, bazı zayıf imanlı müslümanlar da O’nu terketmişlerdi. Gerçekten iman edenlerin imanı ise bu denemeden sonra bir kat daha kuvvetlenmişti. 3107
Kur’ân-ı Kerim’de Evlât ve Mal Fitnesi
“Evlâd” kelimesi, bilindiği gibi “veled” kelimesinin çoğuludur. Doğurmak fiili ile, doğuran (erkek -doğurmaya sebep olan- ve kadın), doğurulan çocuk hep bu kelimenin türevleriyle karşılanır. Bu kelime, türevleriyle birlikte Kur’ân-ı Kerim’de toplam 103 yerde geçer.
“Benû” kelimesi de erkek çocuk, oğul anlamındadır. Çoğulu “benîn”, “benûn”, “ebnâ’”gelir. Erkek çocuk anlamındaki “ibn” kelimesinin müennesi/dişili “ibnetun” veya “bintun”, cemîsi de “benâtun” şeklinde kullanılır. Zamirli veya izâfet terkibiyle toplam 162 yerde kullanılır.
Yine, çocuk kelimesinin Arapça karşılığı olan “tıfl” 4 yerde, bülûğ çağına ermemiş çocuk anlamında “sabî” 2 yerde, bıyığı terlemiş delikanlı, genç ve çocuk anlamına gelen “ğulâm” kelimesi 13 yerde, küçük anlamında “sağîr” kelimesi 13 yerde; nesil, zürriyet anlamında “zürriyyet” 32 yerde (küçük) torunlar anlamında “hafede” 1 yerde; ehil, âile, aşiret, yakınlar, halk gibi anlamlara gelen “ehl” kelimesi 127 yerde, yine yaklaşık aynı anlamlarda, ehil, âile, akraba, yakınlar, hânedan anlamlarına gelen “âl” kelimesi de 88 yerde kullanılır. Bülûğ çağına girmeden önce babasını kaybetmiş çocuk anlamındaki “yetîm” kelimesi 23 yerde, üvey kızlar anlamındaki “rebâib” kelimesi de 1 yerde kullanılır. Bütün bu rakamlar gösteriyor ki, Kur’an çocuklara ve onlarla ilişkin konulara çok büyük önem vermektedir.
“Mal” ve çoğulu “emvâl” kelimeleri, Kur’ân-ı Kerim’de 86 yerde geçer. “M-l-k” ve türevleri ise Kur’ân-ı Kerim’de 206 yerde zikredilir. Bunların 88’i “melek” ve çoğuludur. Diğerleri (118’i) mülk kavramıyla ilgili kelimelerdir. “Mâlik” kelimesi 3 yerde,3108 bunun çoğulu “mâlikûn” 1 yerde,3109 “melîk” kelimesi yine 1 yerde 3110 geçer.
“Dünyâ” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 115 yerde geçer. Dünyâ kelimesinin kökü olan “ednâ ve türevleriyle birlikte bu sayı, 133’e yükselir. “Dünya hayatı” anlamındaki “hayâtü’d-dünyâ” terkibi ise, 67 âyette kullanılır. “Ednâ” kelimesi Kur’an’da küçük, az veya eksik 3111, daha uygun, daha münâsip, daha yakın,3112
3107] Muh. İbn Kesir, 2/386; Beydavî, 1/575; Fî Zılâli’l-Kur’an, 4/2237; Elmalılı, 5/309; Y. K. Çağdaş Tefsiri, 5/230; Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 206-210
3108] 1/Fâtiha, 4; 3/Âl-i İmrân, 26; 43/Zuhruf, 77
3109] 36/Yâsîn, 71
3110] 54/Kamer, 55
3111] 58/Mücâdele, 7; 73/Müzemmil, 20
3112] 2/Bakara, 282; 5/Mâide, 108; 33/Ahzâb, 51
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 691 -
daha değersiz, âdi, hayır yönünden daha az,3113 yakın mekân, yer olarak daha yakın3114 gibi anlamlarda kullanılmaktadır.
İslâm’a göre insanın var oluşunun asıl gâyesi, Allah’a kul olmanın şuuruna ermesi ve bunun gereğini yerine getirmesidir, ibâdettir. Kur’an’da çocuklar çok defa, ebeveynine aslî gâyelerini unutturan ve onları Allah’tan uzaklaştıran engeller arasında gösterilmiştir. Buna göre birçok insan, fazla mal ve evlât sahibi olmayı hayatın tek gâyesi saymak sûretiyle Allah ile olan münâsebetini tehlikeye düşürmektedir. Bu sebeple çeşitli âyetler insanı uyarmakta ve asıl gözetilmesi gereken hedefi göstermektedir.3115 Her ne kadar insanlar fazla mala ve çocuğa sahip bulunmakla kendi kendilerine yeterli, dolayısıyla güçlü ve üstün olacakları zannına kapılıyor ve bunu başkalarına karşı bir üstünlük sebebi olarak görüyorlarsa da 3116 Kur’an’a göre bu yanılgıya düşenler için mal ve çocuk da bir “fitne”dir.3117 Bundan dolayı İslâm’da, kişinin çocuk sahibi olması büyük sorumluluk gerektiren bir durum olarak değerlendirilmiştir. Nitekim ana-baba ile çocuk arasındaki ilişkiler hem ahlâkî hem de hukukî yönden belli esaslara bağlanmıştır. Buna göre çocuğun varlığı ciddiye alınmalı, iyi bir insan ve ihlâslı/samimi bir Müslüman olarak yetişmesi için her türlü gayret ve fedâkârlık gösterilmelidir. Çocuğun dünya ve âhiret mutluluğunu gözetmek, onu dünyaya getiren insanların önemle üzerinde durmaları gereken bir konudur. İslâm, bu hususta birinci derecede babayı sorumlu tutar. “Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyun.”3118 meâlindeki âyeti yorumlayan müfessirler, çocukların ve diğer âile fertlerinin gözetiminden ve terbiyesinden âile reisi olan babanın sorumlu olduğu konusunda ortak görüş belirtirler.3119 Hz. Peygamberimiz de, “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz.”3120 meâlindeki hadisinde aynı şekilde babanın büyük sorumluluğuna dikkat çeker. Anne de sorumluluğa ortaktır; âilenin iç düzeniyle birlikte çocukların bakımı ve yetiştirilmesi onun sorumluluk alanına girmektedir. 3121 Çocuğun, kendisine söylenenleri tam olarak anladığı ve kendi düşüncelerini az-çok ifâde edebildiği yaşlardan itibaren dinî esasların öğretimi yapılmalıdır. Bu konuda ilk öğretilecek şey; tevhid inancıdır. Hz. Peygamberimiz’in “Çocuklarınıza önce ‘lâ ilâhe illâllah’ cümlesini öğretin” şeklinde tavsiyede bulunduğu nakledilir. 3122
Onların anlayacağı bir dil ve üslûpla Allah inancı anlatılması gerektiği gibi, temyiz yaşına doğru Allah sevgisiyle birlikte dozu ayarlanmış bir tarzda Allah korkusunu da aşılamak, böylece değer yargılarına ters düşen davranışlar karşısında iyiliklerini ödüllendirecek, kötülüklerini cezâlandıracak olan İlâhî otoritenin varlığını vicdanında hissetmesini sağlamak gerekir. Çocuklarda küçük yaşlardan
3113] 2/Bakara, 61; 32/Secde, 21
3114] 30/Rûm, 3
3115] Meselâ bk. 18/Kehf, 46; 34/Sebe’, 37; 63/Münâfıkun, 9
3116] 57/Hadîd, 20
3117] 8/Enfâl, 27-28; 34/Sebe’34-35) ve “apaçık bir düşman”dır (23/Mü’minûn, 55-56; 64/Teğâbün, 14
3118] 66/Tahrîm, 6
3119] bk. F. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, 30/46; İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’an, 4/390-393
3120] Buhârî, Cum’a 11; Müslim, İmâre 20
3121] Buhârî, Rikak 17; Müslim, İmâre 5
3122] İbn Mahled, Ahbâru’s-Sığar, s. 142; İbn Kayyim el-Cevziyye, Tuhfetu’l-Mevrûd bi Ahkâmi’l-Mevlûd, Beyrut, 1403/1983, s. 158
- 692 -
KUR’AN KAVRAMLARI
itibaren imanla birlikte ibâdet şuurunun da geliştirilmesi gerekir. Onlara namazın öğretilmesi ve âile reisinin de bunda devamlı olması Kur’ân-ı Kerim’de açıkça zikredilmiştir. 3123 Hz. Peygamber’in de çocuklara yedi yaşında namazın öğretilmesi, kıldırılmaya başlanmasını, on yaşına geldikleri halde kılmıyorlarsa hafifçe cezalandırılmalarını tavsiye eden hadisleri 3124 bu konuda Müslüman ebeveyne ve eğitimcilere ışık tutmaktadır. Bunlarla birlikte, çocuğun sevgiye, iyi örneklere, açıklayıcı doğru bilgilere ihtiyacı unutulmamalıdır. 3125
Kur’an dünya ile âhiret arasında bir tercih olursa, elbette âhiretin tercih edilmesini emrediyor. Çünkü âhiret hayatı daha hayırlı ve daha kalıcıdır. 3126 Dünya hayatını âhirete tercih edenler, uzak bir sapıklığa düşerler. 3127 Allah’ın hükümlerine kulak ermeyip âhireti unutanlar, dünyaya karşılık âhireti satanlardır. Böyle bir alış-veriş hiç de kârlı değildir.3128 Müslümanlardan bazıları da âhiretlerini kazanmak için dünyalarını satarlar. Kur’an, Allah yolunda cihad etmenin bu anlama geldiğini ve böylelerinin büyük bir sevaba kavuşacaklarını haber veriyor. Allah yolunun şehitleri bu çok kârlı alış-verişin canlı örneğidir. 3129
Kur’ân-ı Kerim’e göre dünya hayatı, bir oyun (oyalanma) ve bir eğlencedir, 3130 aldatıcı bir metâ (fayda, alınıp-satılan şey),3131 geçici ve önemsizdir 3132. Dünya hayatı, yağmurla biten ve yeşeren, sonra da bir doğal âfetle yok olup giden ekin gibidir 3133. Oyun, oyalanma, eğlence ve bir süs olmasının yanı sıra; mal ve çocuk bakımından bir övünme ve bir çoğalma yarışıdır. O, aldatıcı bir geçinme aracıdır.3134 Mal sahibi olmak, çocuk edinmek ve diğer sahip olunan şeyler, aslında dünya hayatının süsüdür. Ancak, varılacak yerin en güzeli, mutluluğun en şahanesi Allah’ın katındadır.3135 Dünya hayatı, bu gibi özellikleriyle aldatıcı, oyalayıcı, gaflete düşürücü, asıl maksattan uzaklaştırıcı, gelip-geçici ve vefâsızdır.
Kur’an, gerek dünya, gerekse âhiret nimetleri bakımından Allah’ın lütfunun sınırsızlığını ifâde etmekte; servet, mevki, sağlık ve yaşayış güzelliği bakımından insanlar arasındaki farkların, İlâhî takdirin bir gereği olduğunu, dolayısıyla, bu dünyada mutlak eşitliğin imkânsızlığını vurgulamaktadır.3136 Bunun yanında, âhirette de insanlar eşit durumda olmayacaklar, insanların dünyada yapmış oldukları işlere göre diğer âlemde derece farkları daha da büyük olacaktır.3137 Ancak, para ve mevkî gibi dünyevî imkânlar, Allah nezdinde mutlak bir değer ifâde etmediği için, dünya hayatını sırf bunların peşinde koşarak geçirenler, âhirette
3123] 20/Tâhâ, 132
3124] Ebû Dâvud, Salât 25; Tirmizî, Mevâkît 182
3125] Hayati Hökelekli, TDV İslâm Ansiklopedisi, c.8, s. 357-358
3126] 93/Duhâ, 4
3127] 14/İbrahim, 3
3128] 2/Bakara, 86
3129] 4/Nisâ, 74
3130] 6/En’âm, 32; 47/Muhammed, 36, vd.
3131] 3/Âl-i İmrân, 14, 185; 9/ Tevbe, 38, vd.
3132] 4/Nisâ, 77
3133] 10/Yûnus, 24; 18/Kehf, 45
3134] 57/Hadîd, 20
3135] 3/Âl-i İmrân, 14
3136] 17/İsrâ, 20
3137] 17/İsrâ, 21
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 693 -
üstün derecelere ulaşmak hakkını kaybetmiş olacaklardır. 3138
Din, dünyada yaşanır, âhiret dünyada kazanılır. Dünya bir imtihan alanıdır, o yüzden dünyayı âhiret için yaşamalıdır. Ebedî saâdet bu dünyada kazanıldığı için dünya hayatı çok değerlidir. Kıymeti bilinmeli, ömür boşa harcanmamalıdır. Kur’an’da dünya için “bugün” âhirete de “yarın” denilmiş, âhiretin bir gün kadar yakın olduğu ve ona azık hazırlanması istenmiştir 3139. Bütün bunlarla birlikte Kur’an, dünyadan el etek çekilmesini emretmez. “Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan Allah’tır.”3140 buyurur. Kur’an, bize çalışmayı emretmiş, dünya nimetlerinden meşrû şekilde istifâde etmemizi tavsiye etmiştir: “Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan (nasibinizi) arayın. Allah’ı çok zikredin/anın ki kurtuluşa eresiniz.”3141 Dünyadan nasibimizi unutmamamızı hatırlatır. 3142
Kur’an’da “arz”, coğrafî, “dünya” ise dinî ve ahlâkî bir terim olarak yer almış; dünya kötülenir veya hafife alınırken kozmik varlığı değil; burada sürdürülen ve âhiret kaygısını geri plânda bırakan hayat tarzı kastedilmiştir. Dünya, sahih hadislerde de bu anlamda kullanılır. Kur’an’da kötülenen dünyadan maksat, madde ve şahsî çıkardır. Mal, mevkî, şehvet, lüks ve israf gibi tutku ve eğilimler kınanırken; mânevî değerlere ve uhrevî hayata bağlılık gösterilmesi istenmiştir.
Dünya hayatı, Kur’an’da genellikle âhiret hayatı ile birlikte anılmış, bazen ikisi arasında karşılaştırma yapılarak âhiret hayatının üstün olduğu belirtilmiştir. Kur’an’a göre, âhiret için amelleri engellemeyen ve aksatmayan dünya hayatı meşrû bir nimet, hatta saâdettir. Nitekim müslümanların, “Rabbimiz! Bize dünyada da âhirette de hasene/güzellik ve iyilik ver” 3143 diye duâ etmeleri tavsiye edilmiş, “Allah dünyadaki şeylerin hepsini sizin için yarattı” ? denilmiştir. Birçok âyette peygamberlere ve mü’minlere hitap edilirken dünya ve âhiret mutluluğu birlikte vurgulanmış, bu durum Allah’ın özel bir lutfu olarak kaydedilmiştir. Hz. İbrahim ve Hz. İsa, dünya ve âhiret mutluluğunu kazanmışlardır.3144 Çünkü dünya mutluluğu ile âhiret saâdeti birbirine zıt değildir; âhirette ödül kazanmanın yolu, dünyadan vazgeçmek değildir. Âhiretlerini kaybedenler dünyada da mutlu olamazlar. “Kâfirler için dünyada ve âhirette şiddetli bir azap vardır.”3145 İki cihanda yüzü ak olanlara karşılık yüzü kara olacaklar da vardır. 3146
Dünya ve âhiret arasında bir tercih yapma mecburiyeti ortaya çıktığı zaman hiç tereddüt etmeden âhiret hayatının tercih edilmesi istenmiş, aksi davranışta bulunanlar şiddetle kınanmıştır. 3147 Çünkü âhiret, dünyadan daha hayırlıdır. 3148 Geçici ve süreksiz olan, kalıcı ve daimî olana tercih edilemez. “Önce dünya” diyenler “dünya karşılığında âhireti satanlar” şeklinde nitelendirilmiş, değerli ve çok olanı verip değersiz ve az olanı satın almanın kârlı bir iş olmadığı ifâde
3138] 17/İsrâ, 18
3139] 59/Haşr, 18
3140] 2/Bakara, 29
3141] 62/Cum’a, 10
3142] 28/Kasas, 77
3143] 2/Bakara, 201
3144] 2/Bakara, 130; 3/Âl-i İmrân, 45
3145] 3/Âl-i İmrân, 56; 5/Mâide, 33
3146] 3/Âl-i İmrân, 106-107
3147] 14/İbrahim, 3; 79/Nâziât, 37-39
3148] 93/Duhâ, 4
- 694 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edilmiştir.3149 Bu anlayışa sahip olanların yaptıkları işler kendilerine dünyada da âhirette de bir yarar sağlamaz.3150 Buna karşılık, âhiretlerini kazanmak için dünyalarını satanlar övülmüştür. 3151
Mal-Mülk Allah’ındır: “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.” 3152; “Göklerin ve yerin mülkü O’nundur.”3153; “Mülk O’nundur.” 3154
Bu âyetler ve benzerleri mülkün, hükümranlığın Allah’a âit olduğunu, gerçek mülk sahibinin O olduğunu vurgulamaktadır. Allah, mülkünü yönetme hakkını, yeryüzünde halîfe tâyin ettiği insana vermiştir. “Allah’a ve Rasûlüne iman edin ve (O’nun) sizi hâkim kıldığı, sizin yönetiminize verdiği şeylerden (Allah için) infak edip harcayın. Sizden, iman eden ve (Allah rızâsına) infak edip harcayanlar için büyük mükâfat vardır.” 3155. Bu âyetten anlaşıldığı üzere mal, gerçekte Allah’ındır. İnsan, yeryüzünde halîfe olarak mala sahip olur; mal, aslında ona emânettir. Göklerin ve yerin mülkü Allah’a âittir. Mülkün gerçek sahibi Allah’tır. İnsanın mala halîfe kılınması, iki anlama gelebilir: Ya Allah adına malın üzerinde vekil kılınması, malın yönetiminin kendisine bırakılmasıdır. Yahut başkasından kendisine geçmesi, kendisi başkasının yerine geçip mala sahip olmasıdır. Mal denilen şey, böyle insandan insana geçen, insanların mülkiyetini birbirinden devraldıkları bir şey olduğu için âyette “cealeküm müstahlefiyne fîh; başkasının yerine geçirildiğiniz, başkasının ardından size verilen şey” diye nitelendirilmiştir.
Şimdi insan, mülkiyeti geçici olarak elinde bulunan malı Allah yolunda harcarsa, aslında kendi malını değil; Allah’ın malını harcamakta; O’nun adına, O’nun yoluna vermektedir. Mülkün gerçek sahibi Allah olduğuna göre, neden Allah’ın malını, Allah’ın emrettiği yere harcamaktan çekinir, niçin kendisini mutlu edecek şeyden geri kalır? Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Sizi çokluk mahvetti. İnsanoğlu ‘malım, malım’ der. Yiyip tükettiğinden, ya da giyip eskittiğinden, ya da sadaka verdiğinden başka senin malın mı var? (Çünkü bundan ötesi başkasının eline geçecektir).” 3156
“Kadınlardan, oğullardan, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşten, salma atlardan, sağmal hayvanlardan ve ekinlerden gelen zevklere düşkünlük ve bağlılık insanlar için bezenip süslendi. Bunlar, dünya hayatının metâıdır. Nihâyet varılacak güzel yer, Allah’ın huzurudur.”. (Rasûlüm!) De ki: ‘Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için rableri yanında, içinden ırmaklar akan ebediyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah’ın rızâsı/hoşnutluğu vardır. Allah kullarını çok iyi görür.” 3157 14. âyette sayılan dünya nimetleri ve dünya güzelliğinin insana sevdirildiği ifâde edilmiştir. Bu davranış tabiîdir, dünyevîdir. 15. âyette bunlardan daha güzeli
3149] 2/Bakara, 86, 90
3150] 2/Bakara, 217
3151] 4/Nisâ, 74
3152] 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 17, 18, 40, 120; 9/Tevbe, 116; 24/Nûr, 42; 45/Câsiye, 27; 48/Fetih, 14
3153] 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 40; 7/A’râf, 158; 25/Furkan, 2; 39/Zümer, 44; 42/Şûrâ, 49; 43/Zuhruf, 85; 57/Hadîd, 2, 5; 85/Bürûc, 9
3154] 6/En’âm, 73; 35/Fâtır, 13; 39/Zümer, 6; Ve yine bk. 3/Âl-i İmrân, 26; 17/İsrâ, 111; 22/Hacc, 56; 25/Furkan, 26; 40/Mü’min, 16; 64/Teğâbün, 1
3155] 57/Hadîd, 7
3156] Müslim, Zühd 3; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir, sûre 102; Nesâî vesâyâ 1; Ahmed bin Hanbel, 4/24, 26
3157] 3/Âl-i İmrân, 14-15
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 695 -
gösterilmiştir, çünkü evvelkiler ne kadar güzel olursa olsun geçicidir, ikinciler ise devamlıdır.
Bazılarına imtihan ve hatta sıkıntı olsun diye verilen mal ve çocuklar, bazı insanları hayran bırakır, kendilerine niye onlara verilmediğini düşünürler. Hâlbuki sadece âhirette değil, aynı zamanda dünyada da bu mallar ve evlâtlar, onların sıkıntılarını, azaplarını arttırmaktan başka bir işe yaramaz: “Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah, bunlarla ancak dünyada onların azaplarını çoğaltmayı ve onların canlarının kâfir olarak güçlükle çıkmasını istiyor.” 3158
Allah, bazı önem verdiği şeylerle birlikte, babaya ve ondan gelen çocuğa yemin eder. 3159
Rivâyet edildiğine göre, Mekke’den hicret arzusunda bulunan bazı Müslümanların eş ve çocukları, kendilerinin perişan duruma düşeceklerini öne sürerek babalarını hicretten alıkoymak istediler. Fakat hicretle kazanılan yüksek mertebeleri öğrenen Müslümanlar, eş ve evlâtlarını cezâlandırmak isteyince bu âyet inerek, onların affedilmesini ve kusurlarından geçilmesini emretti. Buna rağmen, mal ve çocukların beklenmedik yer ve durumlarda kişiyi günaha sokup âhiret hazırlığından alıkoyabileceğine işaret edilmiştir: “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah’ın yanındadır.” 3160
Bazı babalar, kendi inanç ve amelleriyle cennete gidemeyeceklerine kendileri de inandıkları için, çocuklarına elif-be öğretmek ve arkalarından Fâtiha okumalarını ve onlar yüzünden cennete gidivereceklerini umarlar. Şu âyet, inanılması gerekenlere gerektiği gibi inanmayan ve Kur’an’ı kendisi için okuyup amel etmeyen, çocukları yüzünden kolayca cennete gidivereceklerini umanlar için önemli bir cevaptır: “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın evlâdı, evlâdın da babası için hiçbir şey ödeyemeyeceği günden çekinin...” ?
“Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.” ?
“Birbirinizin mallarını haksızlıkla yemeyin ve bile bile günahla insanların mallarından bir bölümünü yemeniz için onları hâkimlere aktarmayın.” 3161
“Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareketinizde dürüst davranın. Çünkü Allah muhsinleri/dürüstleri sever.” 3162
“Onlardan öylesi vardır ki: ‘Rabbimiz, bize dünyada da hasene (iyilik ve güzellik) ver, âhirette de hasene (iyilik ve güzellik) ver ve bizi ateş azabından koru’ der.” 3163
“İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah’ın rızâsını almak için kendini ve malını fedâ eder.
3158] 9/Tevbe, 85
3159] 90/Beled, 3
3160] 64/Teğâbün, 14, 15
3161] 2/Bakara, 188
3162] 2/Bakara, 195
3163] 2/Bakara, 201; ayrıca: 7/A’râf, 156; 16/Nahl, 122
- 696 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah da kullarına şefkatlidir.” 3164
“…Bir insan ancak gücü yettiğinden sorumlu tutulur. Hiçbir anne, çocuğu sebebiyle zarara uğratılmamalı, hiçbir baba da çocuğu yüzünden zarara girmemelidir…” ?
“Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine ödemesi için Allah’a güzel bir borç (isteyene fâizsiz ödünç) verecek yok mu? Darlık veren de bolluk veren de Allah’tır. Sadece O’na döndürüleceksiniz.” 3165
“Şeytan sizi fakirlikle tehdit eder (korkutur, fakir olursunuz diyerek sadaka vermenize engel olur) ve sizin cimri olmanızı emreder/telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve lütuf/bolluk vaad eder. Allah, her şeyi ihâta eden (ihsânı geniş olan) ve her şeyi bilendir.” 3166
“Onlar ki, mallarını gece, gündüz; gizli ve açık infak ederler. Artık bunların ecirleri Rableri katındadır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.” ?
“Göklerde ve yerdekilerin hepsi Allah’ındır. İçinizdekileri açığa vursanız da gizleseniz de Allah ondan dolayı sizi hesaba çekecektir, sonra dilediğini affeder, dilediğine de azap eder. Allah her şeye kadirdir.” ?
“Şüphesiz inkâr edenler, onların malları da, çocukları da kendilerine Allah’tan (gelecek azâba karşı) hiçbir şey kazandırmaz. Ve onlar ateşin yakıtıdırlar.” 3167
“Nefsânî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, sadece dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki asıl varılacak güzel yer, Allah’ın yanındadır.” 3168
“De ki: ‘Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini aziz kılar, yüceltir; dilediğini de zelil kılar, alçaltırsın. Her türlü iyilik Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye kaadirsin. Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de sayısız rızık verirsin.” 3169
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. İşler, dönüp dolaşıp Allah’a varır.” 3170
“İnkâr eden kâfirler var ya, onların malları da evlâtları da Allah nezdinde kendilerinden hiçbir şeyi uzaklaştıramayacaktır. İşte onlar, orada ebedî kalacaklardır.” ?
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.” 3171
“Allah’ın kereminden kendilerine verdiklerini (infakta) cimrilik gösterenler, sanmasınlar ki o, kendileri için hayırlıdır; tersine, bu, onlar için çok fenâdır. Cimrilik ettikleri şey de kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mîrâsı Allah’ındır. Allah,
3164] 2/Bakara, 207
3165] 2Bakara, 245
3166] 2/Bakara, 268
3167] 3/Âl-i İmrân, 10
3168] 3/Âl-i İmrân, 14
3169] 3/Âl-i İmrân, 26-27
3170] 3/Âl-i İmrân, 109
3171] 3/Âl-i İmrân, 129
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 697 -
bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Şüphesiz, ‘Allah fakirdir, biz ise zenginiz’ diyenlerin sözünü andolsun ki Allah işitmiştir. Onların bu sözünü, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ile birlikte yazacağız ve diyeceğiz ki: ‘tadın o yakıcı azâbı! “ 3172
“Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu), emirlere olan azimdendir.” 3173
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.” ?
“Ey iman edenler, mallarınızı, sizden karşılıklı anlaşmadan (doğan) bir ticaretten başka haksız ‘nedenler ve yollarla’ (bâtılca) yemeyin. Ve kendi nefislerinizi öldürmeyin. Şüphesiz, Allah, size çok merhamet edendir.” 3174
“Ve onlar, mallarını insanlara gösteriş olsun diye infak ederler, Allah’a ve âhiret gününe de inanmazlar. Şeytan, kime arkadaş olursa, artık ne kötü bir arkadaştır o.” 3175
“Yoksa onların mülkten (hükümranlıktan) bir nasipleri mi var? Öyle olsaydı insanlara çekirdek filizi (kadar bir şey bile) vermezlerdi.” ?
“... De ki: Dünya metâı/menfaati azdır/önemsizdir. Allah’tan korkanlar için âhiret daha hayırlıdır. Size kıl kadar haksızlık edilmez.” ?
“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. İttika edenler, (Allah’ın azâbından) korkanlar için elbette âhiret yurdu daha hayırlıdır. (Dünya hayatının fâniliğine) hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?” 3176
“Bunun gibi ortakları, müşriklerden çoğuna çocuklarını öldürmeyi hoş bir şeymiş gibi gösterdi ki, hem kendilerini mahvetsinler, hem de dinlerini karıştırıp bozsunlar! Allah dileseydi onu yapamazlardı. Öyle ise onları uydurdukları ile baş başa bırak!” 3177
“Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah’ın kendilerine verdiği rızkı, Allah’a iftirâ ederek (kadınlara) haram kılanlar, muhakkak ki ziyana uğramışlardır. Onlar gerçekten sapmışlardır ve doğru yolu bulacak da değillerdir.” 3178
“De ki: ‘Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin; sizin de onların da rızkını Biz veririz. Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve haksız yere Allah yasakladığı cana kıymayın! İşte şu size anlatılanları Allah vasiyet etti. Umulur ki düşünüp anlarsınız.” 3179
“İyi bilin ki mallarınız ve çocuklarınız birer fitneden/imtihandan ibârettir. Allah yanında ise büyük ecirler/mükâfatlar vardır.” 3180
“Gerçek şu ki, inkâr eden kâfirler, (insanları) Allah’ın yolundan engellemek için
3172] 3/Âl-i İmrân, 180-181
3173] 3/Âl-i İmrân, 186
3174] 4/Nisâ, 29
3175] 4/Nisâ, 38
3176] 6/En’âm, 32
3177] 6/En’âm, 137
3178] 6/En’âm, 140
3179] 6/En’âm, 151
3180] 8/Enfâl, 28
- 698 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mallarını harcarlar; bundan böyle de harcayacaklar. Sonra bu, onlara yürek acısı olacaktır, sonra bozguna uğratılacaklardır. İnkâr edenler sonunda cehenneme sürülüp toplanacaklardır.” 3181
“…Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, hâlbuki Allah (sizin için) âhireti istiyor. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.” 3182
“De ki: ‘Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah’tan, O’nun Rasûlü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fâsıklar topluluğuna hidâyet vermez.” 3183
“Ey iman edenler!... Yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki,) Allah dilerse sizi kendi lutfundan zengin edecektir. Çünkü Allah her şeyi iyi bilendir, hikmet sahibidir.” 3184
“Ey iman edenler, gerçek şu ki, (Yahûdi) bilginlerinden ve (Hıristiyan) râhiplerinden çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar... Onlara acı bir azâbı müjdele. (Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün (onlara denilir ki): ‘İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin (azâbını) tadın!” 3185
“Onların malları ve ya da çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah bunlarla, ancak dünya hayatında onların azaplarını çoğaltmayı ve onların canlarının kâfir olarak güçlükle çıkmasını istiyor.” 3186
“(Ey münâfıklar! Siz de,) sizden öncekiler gibi (yaptınız). Onlar sizden kuvvetçe daha üstün, mal ve evlâtça daha çok idiler. Onlar (dünya malından) paylarına düşenden faydalandılar (zevklerini tatmin ettiler). Sizden öncekiler nasıl paylarına düşenden faydalandıysalar, siz de payınıza düşenden (öyle) faydalandınız ve bâtıla dalanlar gibi siz de daldınız. İşte bunların amelleri dünyada da, âhirette de boşa gitmiştir. Ve onlar ziyana uğrayanları kendileridir. Onlara kendilerinden evvelkilerin, Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin, İbrâhim kavminin, Meyden halkının ve ters dönen şehirlerin haberi gelmedi mi? Peygamberleri onlara apaçık mûcizeler getirmişti (İnanmadıkları için helâk oldular). Allah onlara zulmedecek değildi, fakat onlar kendi kendilerine zulmetmekte idiler.” 3187
“Onlardan kimi de, Eğer Allah lütuf ve kereminden bize verirse, mutlaka sadaka vereceğiz ve elbette biz sâlihlerden olacağız! diye Allah’a and içti. Fakat Allah lütfundan onlara (zenginlik) verince, onda cimrilik edip (Allah’ın emrinden) yüz çevirerek sözlerinden döndüler.” 3188
“Hiç şüphesiz Allah, mü’minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve
3181] 8/Enfâl, 36
3182] 8/Enfâl, 67
3183] 9/Tevbe, 24
3184] 9/Tevbe, 28
3185] 9/Tevbe, 34-35
3186] 9/Tevbe, 55
3187] 9/Tevbe, 69-70
3188] 9/Tevbe, 75-76
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 699 -
öldürülürler; (bu,) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da O’nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah’tan daha çok ahdine vefâ gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip müjdeleşiniz. İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur.”3189
“Dünya hayatının (şu yakın hayatın) durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri o su sebebiyle (ağ gibi birbirlerine örülüp) karışırlar. Nihâyet yeryüzü ziynetini takınıp, (rengârenk) süslendiği ve sahipleri de ona (ürünleri biçmeye, yemişleri toplamaya) kaadir olduklarını sandıkları bir sırada, gece veya gündüz ona emrimiz (âfetimiz) gelir de onu sanki dün (öyle süslü) değilmiş gibi kökünden koparılarak biçilmiş bir hale getiririz. İşte iyi düşünecek toplumlar için âyetlerimizi böyle açıklarız.” 3190
“Mûsâ dedi ki: “Rabbimiz, şüphesiz Sen, Firavun’a ve önde gelen çevresine dünya hayatında bir çekicilik (güç, ihtişam) ve mallar verdin. Rabbimiz, Senin yolundan saptırmaları için (mi?) Rabbimiz, mallarını yerin dibine geçir ve onların kalblerinin üzerini şiddetle bağla; onlar acı azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyecekler.” 3191
“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkını vermek Allah’a aittir.” 3192
“Allah dilediğine rızkını bollaştırır da, daraltır da. Onlar dünya hayatıyla şımardılar. Oysa âhiretin yanında dünya hayatı, (basit) eşyadan, geçici bir zevkten başka bir şey değildir.” 3193
“O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Şiddetli azaptan dolayı kâfirlerin vay haline!” 3194
“Hatırlayın ki, Rabbiniz size: ‘Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) arttıracağım ve eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azâbım çok şiddetlidir!’ diye bildirmişti.” 3195
“Göklerde ve yerde ne varsa, O’nundur, din de yalnız O’nundur. O halde Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?” 3196
“Onlardan biri kız ile müjdelendiği zaman, öfkelenmiş olarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu, aşağılık duygusu içinde kalarak yanında tutacak mı yoksa toprağa mı gömecek? (Bunu düşünür durur). Bakın ki verdikleri hüküm ne kadar kötüdür!” 3197
“Allah, rızıkta kiminizi diğer bir kısmınıza üstün kıldı.” 3198
“Sizin yanınızdaki (dünya malı) tükenir ama, Allah katında olanlar sonsuzdur, tükenmez. Elbette sabırlı davrananlara, yapmakta olduklarının en güzeliyle mükâfatlarını vereceğiz.” 3199
3189] 9/Tevbe, 111
3190] 10/Yûnus, 24
3191] 10/Yûnus, 88
3192] 11/Hûd, 6
3193] 13/Ra’d, 26
3194] 14/İbrâhim, 2
3195] 14/ İbrâhim, 7
3196] 16/Nahl, 52
3197] 16/Nahl, 58-59
3198] 16/Nahl, 71
3199] 16/Nahl 96
- 700 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Allah güven (ve) huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, o şehrin (halkının) rızkı, her taraftan bol bol gelirdi. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı. Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de onu yalanladılar. Onlar (kendilerine) zulmederlerken azap onları hemen yakalayıverdi. Artık, Allah’ın size rızık verdiği şeylerden helâl ve temiz olarak yiyin de eğer (gerçekten) yalnız Allah’a ibâdet ediyorsanız, O’nun nimetlerine şükredin.”3200
“Sonra onlara karşı size tekrar ‘güç ve kuvvet verdik’, size mallar ve çocuklarla yardım ettik ve topluluk olarak sizi sayıca çok kıldık.” 3201
“Kim bu aceleciyi (çabuk geçen dünyayı) isterse, ona, dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını verir, sonra da onu, kınanmış ve mahrum bırakılmış olarak gireceği cehenneme sokarız. Kim de âhireti diler ve bir mü’min olarak kendine yaraşır bir çaba ile o gün için çalışırsa, işte bunların çalışmaları makbuldür. Hepsine; dünyayı isteyenlere de, âhireti isteyenlere de, Rabbinin ihsânından, ayırdetmeksizin veririz. Rabbinin ihsânı kısıtlanmış değildir. Baksana, Biz insanların kimini kiminden nasıl üstün kılmışızdır! Elbette ki âhiret, derece ve üstünlük farkları bakımından daha büyüktür.” 3202
“Akrabâya, miskiyne/yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma. Zira, böylesine saçıp savuranlar, şeytanların dostlarıdır. Şeytan ise, Rabbine karşı çok nankördür. Eğer, Rabbinden umduğun bir rızkı beklemek durumunda olduğun için onlara bakamıyorsan, hiç olmazsa, kendilerine gönül alıcı bir söz söyle. Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker kalırsın. Çünkü Rabbin rızkı dilediğine çok, dilediğine az verir. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır, (onları) çok iyi görür. Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın. Biz, onların da, sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek, gerçekten büyük bir suçtur.” 3203
“Allah (şeytana) buyurdu: ‘Git! Onlardan kim sana uyarsa, iyi bilin ki cehennem hepinizin cezâsızıdır. Mükemmel ve tam bir cezâ! Onlardan gücünün yettiği kimseleri dâvetinle şaşırt, süvârilerinle, yayalarınla onları yaygaraya boğ; mallarına, evlâtlarına ortak ol; kendilerine vaadlerde bulun!’ Şeytan, insanlara, aldatmaktan başka bir şey vaad etmez. Şurası muhakkak ki, Benim (ihlâslı kullarım üzerinde senin hiçbir ağırlığın(hâkimiyetin) olmayacaktır. (Onları) koruyucu olarak Rabbin yeter.” 3204
“Biz, insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi, kendisine bir ziynet/süs yaptık. Bununla beraber Biz, mutlaka oradaki her şeyi kupkuru bir toprak yapacağız.” 3205
“Onlara, dünya hayatının tıpkı şöyle olduğunu anlat: Gökten bir su indirdik, yerin bitkisi onunla karışıp yeşerdi. Sonra (kuruyup) rüzgârların savurduğu çöp kırıntıları haline geldi (işte bu dünya hayatı, böyle bir mevsim kadar kısadır). Allah her şeye kadirdir, her şey üzerinde iktidar sahibidir. Mal/servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Kalıcı ve ölümsüz olan güzel işler ise, Rabbinin katında hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit
3200] 16/Nahl, 112-114
3201] 17/İsrâ, 6
3202] 17/İsrâ, 18-21
3203] 17/İsrâ, 26-31
3204] 17/İsrâ, 64-65
3205] 18/Kehf, 7-8
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 701 -
etmeye daha lâyıktır.” 3206
“Onlardan önce nice insan nesillerini yıkıma uğrattık, onlar mal (giyim, kuşam ve tefriş) bakımından da, gösteriş bakımından da daha güzeldiler.” 3207
“Âyetlerimizi inkâr edip, ‘bana elbette mal ve çocuklar verilecektir’ diyeni gördün mü? O, gaybı mı bildi, yoksa Allah’ın katından bir söz mü aldı? Kesinlikle hayır! Biz onun söylediğini yazacağız ve azabını uzattıkça uzatacağız. Onun dediğine biz vâris oluruz, (malı ve evlâdı bize kalır); kendisi de Bize yapayalnız gelir.” 3208
“Sakın, kendilerini denemek için onlardan bazılarını faydalandırdığımız dünya hayatının süsüne gözlerini dikme! Rabbinin rızkı hem daha hayırlı, hem daha süreklidir.” 3209
“Âilene namazı emret, kendin de ona sabır ile devam et! Biz senden rızık istemiyoruz; Biz seni rızıklandırıyoruz. Âkıbet/güzel sonuç, takvâ iledir.” 3210
“Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Hakikaten Allah, yalnız O zengindir, övgüye değerdir.” 3211
“Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve çocuklarla kendilerine faydalar sağlamak için can atıyoruz? Hayır! Onlar işin farkına varamıyorlar.” 3212
“Ve onlar ki, ‘Rabbimiz! Bize gözümüzün aydınatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl!’ derler. İşte onlar, sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamlarıyla mükâfatlandırılacaklar, orada hürmet ve selâmla karşılanacaklardır.” 3213
“O gün (âhiret günü) ne mal, ne evlât fayda verir. Ancak Allah’a selîm/temiz bir kalble gelenler o günde (kurtuluşa ererler).” 3214
“Size verilen şeyler, dünya hayatının geçim vâsıtası ve debdebesi/süsüdür. Allah’ın yanında olan ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?” 3215
“Karun, Mûsâ’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: ‘Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez. Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.’ Karun ise: ‘O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sâyesinde verildi’ demişti. Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helâk etmişti. Günahkârlardan günahları sorulmaz (Allah onların hepsini bilir). Derken, Karun, ihtişamı içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar: Keşke Karun’a verilenin benzeri bizim de olsaydı; doğrusu o çok şanslı! dediler. Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise şöyle dediler: Yazıklar olsun size! İman edip iyi işler yapanlara göre Allah’ın mükâfatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler
3206] 18/Kehf, 45-46
3207] 19/Meryem, 74
3208] 19/Meryem, 77-80
3209] 20/Tâhâ, 131
3210] 20/Tâhâ, 132
3211] 22/Hacc, 64
3212] 23/Mü’minûn, 55-56
3213] 25/Furkan, 74-75
3214] 26/Şuarâ, 88-89
3215] 28/Kasas, 60
- 702 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kavuşabilir. Nihâyet biz, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allah’a karşı kendisine yardım edecek avanesi olmadığı gibi, o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi. Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler: Demek ki, Allah rızkı, kullarından dilediğine bol veriyor, dilediğine de az. Şâyet Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Vay! Demek ki inkârcılar iflâh olmazmış! demeye başladılar. İşte âhiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) âkıbet, takvâ sahiplerinindir. Kim bir iyilik getirirse ona bundan daha hayırlı karşılık vardır. Kim bir kötülük getirirse, o kötülükleri işleyenler, ancak yaptıkları kadar ceza görürler.” 3216
“İnsanlar, fitneden/imtihandan geçirilmeden, sadece ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, Biz onlardan öncekileri de fitneden/imtihandan geçirdik. Elbette Allah, sâdıkları/doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.” 3217
“İnsanlardan; ‘Allah’a iman ettik’ diyenler vardır; ama Allah uğrunda bir ezâya uğratılınca, insanların azâbını Allah’ın azâbı gibi tutarlar. Rabbinizden bir yardım gelecek olursa; andolsun ki, ‘doğrusu biz sizinle beraberdik’ derler. Allah herkesin kalbinde olanı en iyi bilen değil midir?” 3218
“Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve oyalanmadan ibârettir. Âhiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı.” 3219
“Allah, kullarından dilediği kimsenin rızkını genişletir ve dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilir.” 3220
“İnsanlar bir darlığa uğrayınca, Rablerine yönelerek O’na yalvarırlar. Sonra Allah, kendi katından onlara bir rahmet (nimet ve bolluk) taddırınca, bakarsınız ki onlardan bir grup Rablerine şirk/ortak koşup durmaktadırlar. Kendilerine verdiğiklerimize nankörlük etsinler bakalım! Haydi, sefâ sürün; ama yakında bileceksiniz! Yoksa onlara bir delil indirdik de, o delil, müşrik olmalarını mı söylüyor? İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda ona sevinirler. Şâyet yaptıklarından ötürü başlarına bir fenâlık gelse, hemen ümitsizliğe düşüverirler. Görmediler mi ki Allah, rızkı dilediğine geniş geniş vermekte, dilediğinin rızkını da daraltmaktadır. Şüphesiz, imanlı bir kavim için bunda, ibretler vardır. O halde sen, akrabâya, miskiyne/yoksula, yolda kalmışa hakkını ver. Allah’ın rızâsını isteyenler için bu, en iyisidir. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi fâiz, Allah katında artmaz. Allah’ın rızâsını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte zekâtı veren o kimseler, evet onlar (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır. Allah, (o yüce zâttır) ki, sizi yaratmış, sonra rızıklandırmıştır; sonra O, hayatınızı sona erdirecek, daha szonra da sizi (tekrar) diriltecektir...” 3221
“Lokman, oğluna öğüt vererek: ‘Yavrucuğum! Allah’a şirk/ortak koşma! Gerçekten şirk, büyük bir zulümdür’ demişti.” 3222
“(Lokman, öğütlerine devamla oğluna şöyle demişti:) ‘Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyilik
3216] 28/Kasas, 76-84
3217] 29/Ankebût, 2-3
3218] 29/Ankebût, 10
3219] 29/Ankebût, 64
3220] 29/Ankebut, 82
3221] 30/Rûm, 33-40
3222] 31/Lokman, 13
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 703 -
veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığınca olsa bile ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yer(in derinliklerin)de bulunsa, yine de Allah onu (senin karşına) getirir. Doğrusu Allah, çok lutufkârdır, her şeyden haberdardır.‘Yavrum, namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçir ve (bu hususlarda) başına gelene sabret. Doğrusu bunlar azmedilmeye değer işlerdendir. Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünen kimseleri asla sevmez. Yürüyüşünde doğal ol. Sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini (avaz avaz bağıran) eşeklerin sesidir.” 3223
“Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah’ındır. Bilinmeli ki, asıl ganî/zengin ve övülmeye lâyık olan Allah’tır.” 3224
“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın evlâdı, evlâdın da babası için hiçbir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve ğarûr/aldatıcı şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” 3225
“Biz hangi ülkeye bir uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklı ve şımarık kişileri, ‘biz, size gönderilmiş olan şeyi hemen inkâr ediyoruz’ dediler. Ve ilâve ettiler. ‘Biz malca ve evlâtça daha çoğuz, biz azâba uğratılacak da değiliz.” 3226
“Bizim katımızda sizi (bize) yaklaştıracak olan ne mallarınız, ne de evlâtlarınızdır; ancak iman edip sâlih amellerde bulunanlar başka. İşte onlar; onlar için yaptıklarına karşılık olmak üzere kat kat mükâfaat vardır ve onlar yüksek köşklerinde güven içindedirler.” 3227
“Ey insanlar, Allah’ın vaadi gerçektir; sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (Şeytan) Allah’ın affına güvendirmek sûretiyle sizi aldatmasın.” 3228
“Ey insanlar! Siz Allah’a fakirlersiniz/muhtaçsınız. Zengin ve övülmeye lâyık olan ancak O’dur, Allah’tır.” 3229
“İnsana bir zarar dokunduğu zaman Bize duâ eder. Sonra, ona Bizden bir nimet verdiğimiz vakit: ‘Bu benim bilgim sâyesinde bana verildi’ der. Hayır! O bir fitnedir/imtihandır, fakat çokları bilmiyorlar.” 3230
“Ey kavmim! Şüphesiz bu dünya hayatı, geçici bir eğlencedir. Ama âhiret, gerçekten karar yeri, kalınacak yurttur.” 3231
“Kim âhiret kazancını istiyorsa, onun ekinini/kazancını arttırırız. Kim dünya ekinini/kârını istiyorsa ona da dünyadan bir şey veririz. Fakat onun âhirette bir nasibi olmaz.” 3232
“Allah, kullarına rızkı bollaştırsaydı, yeryüzünde taşkınlık yapar azarlardı. Fakat O, (rızkı) dilediği ölçüde indiriyor. Çünkü O, kullarından haberdardır, her şeyi görendir.” 3233
3223] 31/Lokman, 16-19
3224] 31/Lokman, 26
3225] 31/Lokman, 33
3226] 34/Sebe’, 34-35
3227] 34/Sebe’, 37
3228] 35/Fâtır, 5
3229] 35/Fâtır, 15
3230] 39/Zümer, 49
3231] 40/Mü’min, 39
3232] 42/Şûrâ, 20
3233] 42/Şûrâ, 27
- 704 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dilediğini yaratır; dilediğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları bahşeder. Veya onlara hem erkek hem kız çocuklar olmak üzere çift verir. Dilediğini de kısır bırakır. O, her şeyi bütünüyle bilendir, her şeye gücü yetendir.” 3234
“Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. Şâyet insanlar küfürde birleşen bir tek inkârcı ümmet olacak olmasaydı, Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık. Evlerinin kapılarını ve üzerine yaslanacakları koltukları da (hep gümüşten yapardık). Ve onları altın ziynetlere boğardık. Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçici metâından ibârettir. Âhiret nimeti ise, Rabbinin yanında, Allah’ın azâbından sakınıp rahmetine sığınanlara mahsustur.” 3235
“Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü kendisine ait olan Allah ne yücedir! Kıyâmet saatini bilmek de O’na mahsustur. Siz O’na döndürüleceksiniz.” 3236
“İnkâr edenler ateşe sunulacakları gün, ‘dünyadaki hayatınızda bütün güzel şeyleri harcadınız, onların zevkini sürüp tükettiniz (burası için hiçbir şey bırakmadınız). Yeryüzünde haksız yere istikbâr etmenizden/büyüklük taslamanızdan ve fıskınızdan/yoldan çıkmanızdan dolayı bugün, alçaltıcı bir azap göreceksiniz’ denir.” 3237
“Kâfirler/inkâr edenler (dünyada) zevklenirler, hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir.” 3238
“Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder ve ittika ederseniz (sakınırsanız) Allah size mükâfatınızı verir. Ve sizden mallarınızı tamamen sarfetmenizi istemez. Eğer onları isteseydi ve sizi zorlasaydı, cimrilik ederdiniz ve bu da sizin kinlerinizi ortaya çıkarırdı.” 3239
“Mü’min olanlar, ancak o kimselerdir ki, onlar, Allah’a ve Rasûlü’ne iman ettiler, sonra hiçbir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler. İşte onlar, sadık (doğru) olanların ta kendileridir.” 3240
“Zengin eden de, varlıklı kılan da O’dur.” 3241
“Bilin ki dünya hayatı, ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibârettir. Tıpkı yağmurun bitirdiği ve ziyaretçilerin de hoşuna giden bir bitki gibi önce yeşerir sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çerçöp olur. Âhirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah’ın mağfireti ve rızâsı vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçinmeden başka bir şey değildir.” 3242
“Onların malları da, oğulları da Allah’a karşı kendilerine bir fayda vermez. Onlar
3234] 42/Şûrâ, 49-50
3235] 43/Zuhruf, 32-35
3236] 43/Zuhruf, 85
3237] 46/Ahkaf, 20
3238] 47/Muhammed, 12
3239] 47/Muhammed, 36-37
3240] 49/Hucurât, 15
3241] 53/Necm, 48
3242] 57/Hadîd, 20
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 705 -
cehennem ehlidirler. Orada ebedî kalacaklardır.” 3243
“… Böylece O mallar/paralar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet/güç olmasın…” 3244
“Kıyâmet günü yakınlarınız ve çocuklarınız size fayda vermezler. Çünkü Allah aranızı ayırır. Allah, yaptıklarınızı görendir.” 3245
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve O’nun Rasûlü’ne iman edersiniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Bu, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Mü’minleri (bunlarla) müjdele.” 3246
“Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı zikirden/anıp hatırlamaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır. Herhangi birinize ölüm gelip de ‘Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirseydin de sadaka verip iyilerden olsaydım!’ demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan infak edin, Allah için harcayın.” 3247
“Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoşgör ve bağışlarsanız, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. “Mallarınız ve çocuklarınız sizin için ancak bir fitne (bir deneme)dir. Allah ise, büyük ecir (en güzel karşılık) O’nun katında olandır. O halde gücünüz yettiğince Allah’a isyandan kaçının. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 3248
“Kim Allah’tan sakınıp korkar ve günahlardan kaçınırsa, (Allah) ona bir çıkış (yolu) yaratır ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah’a güvenirse, O, ona yeter.” 3249
“Ey iman edenler! Kendinizi ve âilenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…” 3250
“Nûh şöyle dedi: ‘Rabbim! Doğrusu bunlar, bana karşı geldiler de malı ve çocuğu kendi ziyanını arttırmaktan başka işe yaramayan kimseye uydular.” 3251
“Hayır, siz aceleciyi, (çabuk geçen dünya hayatını ve nimetlerini) seviyor, âhireti bırakıyorsunuz.” 3252
“Onlar (Cennetteki has kullar), kendi canları çekmesine rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. ‘Biz size Allah rızâsı için yemek yediriyoruz; o yüzden, sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, sert ve belâlı bir günde Rabbimizden (O’nun azâbına uğramaktan) korkarız’ (derler).” 3253
3243] 58/Mücâdele, 17
3244] 59/Haşr, 7
3245] 60/Kıyâmet, 3
3246] 61/Saff, 10-13
3247] 63/Münâfıkun, 9-10
3248] 64/Teğâbün, 14-16
3249] 65/Talak, 2-3
3250] 66/Tahrîm, 6
3251] 71/Nûh, 21
3252] 75/Kıyâmet, 20-21
3253] 76/İnsân, 8-10
- 706 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Eğer onlar doğru yola girselerdi, kendilerine gürül gürül bol su verirdik. Böylece onları fitneden/sınavdan geçirirdik. Kim Rabbinin zikrinden yüzçevirirse, (Rabbim) onu gittikçe artan çetin bir azâba uğratır.” 3254
“Diri diri toprağa gömülen kızlara, ‘suçunuz neydi, hangi günah sebebiyle öldürüldünüz?’ diye sorulduğunda… Her kişi (hayır ve şerden) neler yapıp getirdiğini anlar.” 3255
“Fakat siz (ey insanlar!) âhiret, daha hayırlı ve daha devamlı olduğu halde dünya hayatını (yakın hayatı) tercih ediyorsunuz.” 3256
“Fakat insan böyledir; Rabbi ne zaman kendisini imtihan edip ona ikramda bulunur, ona nimet verirse; ‘Rabbim bana ikram etti’ der. Ama Rabbı onu imtihan edip rızkını daraltırsa; ‘Rabbim bana ihânet etti, beni küçük düşürdü’ der. Hayır, doğrusu siz, yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksula yemek vermeye teşvik etmiyorsunuz. Mirası, helâl-haram demeden yiyorsunuz. Malı da pek çok seviyorsunuz.” 3257
“Kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse, Biz de onu en kolaya hazırlar, onda başarılı kılarız. Kim cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp hakka boyun eğmez, en güzeli de yalanlarsa, Biz de onu en zora yöneltiriz. Öylesi, çukura yuvarlandığı zaman malı kendisine hiç fayda vermez.” 3258
“(Allah) Seni bir fakir olarak bulup da zengin yapmadı mı? Öyleyse yetimi sakın ezme. El açıp isteyeni de sakın azarlama. Ve Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an.” 3259
“Gerçek şu ki, insan, (ilim ve malda) istiğnâ ederek/zengin olduğunu görerek azar.” 3260
“Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay haline! Ki o, mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayandır. Gerçekten malının kendisini ebedî kılacağını sanıyor. Hayır! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır. Hutame’nin ne olduğunu bilir misin? Allah’ın, tutuşturulmuş ateşidir.” 3261
Hadis-i Şeriflerde Evlât ve Mal Fitnesi
a- Hadislerde Evlât; Terbiyesi ve Fitneye Dönüşmesi
“(İnsanlar) Kadınlarla dört şey için evlenirler: Ekonomik gücü, fizikî güzelliği, aile yapısı (soyu-sopu, asâleti) ve dinî yaşantısı. Siz dinî yaşantısı olanını, yani dindar olanı seçin, huzur bulursunuz.” 3262
“Çocuklarınız yedi yaşına geldiği zaman namaz kılmalarını emredin. On yaşına geldiklerinde onu yerine getirmiyorlarsa (hafifçe) dövün.” Tirmizî’nin rivâyetinde “Çocuğa namazı yedi yaşında öğretin, kılmadığı takdirde on yaşında dövün” şeklindedir. 3263
“Çocuklarınıza, onlar yedi yaşında iken namazı emredin. On yaşında olunca namaz(daki
3254] 72/Cin, 16-17
3255] 81/Tekvîr, 8-9, 14
3256] 87/A’lâ, 16-17
3257] 89/Fecr, 15-20
3258] 92/Leyl, 5-11
3259] 93/Duhâ, 8-11
3260] 96/Alak, 6-7
3261] 104/Hümeze, 1-6
3262] Müslim, Radâ 53, h. no: 1465
3263] Ebû Dâvud, Salât, 26, h. no: 494; Tirmizî, Mevâkît 182, Salât 299, h. no: 407
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 707 -
ihmalleri) sebebiyle onları dövün, yataklarını da ayırın.” 3264
“Rasûlullah’a bundan (namazın çocuğa ne zaman emredileceğinden) sorulmuştu: “Çocuk sağını solundan ayırmasını bildi mi ona namazı emredin” buyurdu.” 3265
“Bir baba çocuğuna güzel ahlâktan daha üstün bir miras bırakamaz” “Kişinin çocuğunu bir kerecik terbiye etmesi, onun için bir sâ’ (2120 grama tekabül eden bir ölçü birimi) miktarında yiyecek tasadduk etmesinden daha hayırlıdır.” 3266
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz.” 3267
“Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın, zorlaştırmayın.” 3268
“Sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğreteninizdir.” 3269
“Şu üç özellik üzerine çocuklarınızı yetiştirin: Peygamber sevgisi, O’nun ehl-i beytinin sevgisi ve Kur’an okuma. Çünkü Kur’an’ın hamelesi (Kur’an’ı belleyip onu hayatına geçirenler), hiçbir hâkimiyetin bulunmadığı mahşer gününde peygamberler ve seçki kişilerle birlikte Allah’ın hâkimiyeti altında güven ve emniyette olurlar.” 3270
“Çocuklarınıza önce ‘lâ ilâhe illâllah’ cülyebihi öğretin.” 3271
“Dünyaya gelen her insan, fıtrat üzere doğar; sonra anne ve babası onu yahûdi, hristiyan, mecûsi (farklı bir rivâyete göre veya müşrik) yapar.” 3272
“Çocuklarınızın arasında adâletle muâmele edin, çocuklarınızın arasında adâletle muâmele edin; eşit davranın.” 3273
“Sevgi verâsetle kazanılır.” 3274
“Kimin çocuğu varsa onunla çocuklaşsın.” 3275
“Çocuklarınıza gereken ikrâmı gösterin ve terbiyelerini güzel yapın.” 3276
Hz. Peygamber, her fırsatta çocukları kucağına alır, öper ve okşardı. Bir defasında torunlarını öperken kendisini gören Akra’ bin Hâbis’in bunu yadırgayarak, “benim on çocuğum var, hiçbirini de öpmedim!” demesine karşılık: “Merhamet etmeyene merhamet edilmez!” cevabını vermiştir. 3277
Cündüb İbnu Abdillah (r.a.) anlatıyor: “Biz ergenlik çağına yaklaşmış bir grup genç, Rasûlullah (s.a.s.) ile beraberdik. Kur’an’ı öğrenmezden önce imanı
3264] Ebû Dâvud, Salât 25, h. no: 495, 496
3265] Ebû Dâvud, Salât: 26, h. no: 497
3266] Tirmizî, Birr 33, h. no: 1953
3267] Buhârî, Cum’a 11; Müslim, İmâre 20
3268] Buhârî, İlim 12, Cihad 164; Müslim, Eşribe 70-71
3269] Buhârî, S. Buhârî Tecrid-i Sarih Terc. 11/240
3270] Feyzü’l-Kadir, I/225
3271] İbn Mahled, Ahbâru’s-Sığar, s. 142; İbn Kayyim el-Cevziyye, Tuhfetu’l-Mevrûd bi Ahkâmi’l-Mevlûd, s. 158
3272] Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25, İman 264; Müsned-i Ahmed, II/ 233, 435
3273] Buhârî, Hibe 12-13; Müslim, Hibât 13; Ebû Dâvud, Büyû’ 83, hadis no: 3544; Nesâî, h. No: 3687; Ahmed bin Hanbel, IV/275, 375
3274] Buhârî, Edebü’l-Müfred, I/53-54
3275] İbn Mahled, Ahbâru’s-Sığar, s. 135
3276] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/473
3277] Buhârî, Edeb 18; Ebû Dâvud, Edeb 144; Tirmizî, Birr 12
- 708 -
KUR’AN KAVRAMLARI
öğrendik. Sonra da Kur’an’ı öğrendik. Kur’an sâyesinde imanımız daha da arttı.” 3278
Açıklama: Bu hadis, İslâmî talım ve terbiye siteminde takip edilecek vetire ve safhaları öz olarak göstermektedir. Önce imanın öğretilmesi, sonra Kur’an ve diğer şeylerin öğretilmesi. Daha önce de belirtildiği üzere, Rasûlullah, çocuklara konuşmaya başlar başlamaz iman esaslarına giren Kur’anî âyetler ezberletiyor. Çocuk bu safhada henüz temyiz yaşında bile değildir. Temyiz yaşında namaz emrediliyor. Kur’an’ın okuma ve yazılma şeklinde öğretimi ise, daha sonra, küttab denen mekteplerde ele alınan bir hâdisedir. İslâm ulemâsı, temel eğitime giren müfredatta önceliğin dinî talıme verilmesi gereğinde ittifak eder. Onlara göre hesap, edebiyat, meslek öğretimi gibi diğer müfredat daha sonra ele alınmalı, dinî talım halledilmeden bunlara geçilmemelidir. Sonradan verilecek Kur’an bilgisi ve diğer faydalı bilgiler, önceden öğretilmiş olan imanî bilgileri takviye edecek şekilde olmalıdır. Bu bir planlama ve tanzim işidir.
Ebu Ümâme (r.a.) anlatıyor: “Bir adam: “Ey Allah’ın Rasûlü, anne ve babanın çocukları üzerinde hakları nedir?” diye sormuştu. (s.a.s.): “Onlar senin cennet ve cehennemindirler” buyurdu. 3279
Ya’la İbnu Mürre (r.a.) anlatıyor: “Hz. Ali’nin oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a.) koşarak Rasûlullah (s.a.s.)’a geldiler. Efendimiz onları bağrına bastı ve: “Şurası muhakkak ki, çocuk, cimrilik ve korkaklık sebebidir” buyurdular.” 3280
Açıklama: Çocuk sahibi olan baba onu yetiştirmek maksadıyla ölümden korkar, cihada gitmek istemez. Çünkü şehid olursa çocuk bakımsız kalacak endişesine kapılır. Aynı şekilde, malını mülkünü çocuğu için harcamayı düşünerek cimrileşir.
“Büluğa erinceye kadar kim iki kız evlâdı yetiştirirse -parmaklarını birleştirerek- kıyâmet günü o ve ben şöyle beraber oluruz.” Tirmizî’de: “O ve ben cennete şu iki şey gibi beraber gireriz” dedi ve iki parmağıyla işaret etti” şeklinde gelmiştir. 3281
“Kim “üç kız” veya “üç kızkardeş” veya “iki kız kardeş” veya “iki kız” yetiştirir, terbiye ve te’diblerini eksik etmez, onlara iyi davranır ve evlendirirse cenneti hak etmiştir.” 3282
“Kimin iki kızı olur da bunları öldürmez, alçaltmaz, oğlan çocuklarını bunlara tercih etmezse Allah onu cennete koyar.” 3283
Ebû Said (r.a.) anlatıyor: “Kadınlar Rasûlullah (s.a.s.)’a dediler ki: “Ey Allah’ın Rasûlü! Sizden (istifâde hususunda) erkekler bize gâlip çıktı (yeterince sizi dinleyemiyoruz). Bize müstakil bir gün ayırsanız!” Rasûlullah (s.a.s.) bunun üzerine onlara bir gün verdi. O günde onlara vaaz u nasihat etti, bazı emirlerde bulundu. Onlara söyledikleri arasında şu da vardı: “Sizden kim, kendinden önce üç çocuğunu gönderirse, onlar mutlaka kendisine ateşe karşı bir perde olur!” Bir kadın sormuştu:
3278] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 16/490
3279] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/471
3280] Tirmizî, Birr 11, h. no: 1911; İbn Mâce, Edeb 3, h. no: 3666
3281] Müslim, Birr 149, h. no: 2631; Tirmizî, Birr 13, h. no: 1917
3282] Tirmizî, Tefsîr Sûre 9
3283] Ebû Dâvud; Kütüb-i Site, 2/495
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 709 -
“Ey Allah’ın Rasûlü! Ya iki çocuğu ölmüşse?” “İki de olsa!” buyurmuşlardı.” 3284
“Mü’minlerden birinin üç çocuğu ölür ve ona da ateş değerse, bu çok hafif bir alev yalamasıdır.” 3285
“Kim, ergenlik çağına varan iki kızına, onlar yanında kaldıkları veya kendisi onların yanında kaldığı müddetçe iyilik yapar ihsanda bulunursa, bu kızlar onu mutlaka cennete koyarlar.” 3286
Hz. Aişe (r.a.) anlatıyor: “Yanıma bir kadın girdi. Beraberinde iki kız çocuğu da vardı. Bir şeyler istedi. Aksi gibi yanımda bir hurmadan başka bir şey yoktu. Onu verdim. Kadın aldı ve ikiye bölerek kızlarına taksim etti. Kendine pay ayırmadı. Çıkıp gittiler. Arkadan Rasûlullah (s.a.s.) girdi. Durumu ona anlattım. Dedi ki: “Kim bu şekilde kızlarla imtihan edilir o da onlara iyi davranırsa, kızlar, onun için, ateşe karşı perde olurlar.” 3287
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) beni Uhud savaşı sırasında teftiş etti. O zaman ondört yaşında idim, savaşa katılmama izin vermedi. Hendek savaşı sırasında da beni gördü, o zaman ben onbeş yaşında idim, bu sefer bana (cihad) izni verdi.”
Nâfi’ der ki: “Ben Ömer İbn Abdilaziz’e uğradım, o zaman halife idi. Kendisine bu vak’ayı anlattım. Bana: “Bu (onbeş yaş) çocukla büyüğü ayıran hududdur” buyurdu. Valilerine yazarak, on beş yaşına basanları mükellef addetmelerini, daha küçükleri âile efradından saymalarını emretti.” 3288
“İyi arkadaşla kötü arkadaşın misâli, misk taşıyanla körük çeken insanlar gibidir. Misk sahibi ya sana kokusundan verir veya sen ondan satın alırsın. Körük çekene gelince ya elbiseni yakar yahut da sen onun pis kokusunu alırsın.” 3289
“Kimin bir çocuğu olursa, güzel bir isim koysun ve en iyi şekilde terbiye etsin. Büluğa erince de derhal evlendirsin. Büluğa erdiği halde evlendirmez ve delikanlı da bir günah işleyecek olursa, bundan hâsıl olacak günah babaya da terettüp eder.” 3290
b- Hadislerde Mal/Para ve Fitneye Dönüşmesi
“Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır.” 3291
“Sizin elde ettiğiniz dünya metâı, hayır değil; bir fitnedir. Evet, hayır, ancak hayır getirir. Lâkin bu dünya ziynetleri hayır değildir. Çünkü bunlar fitneye sebep olur. Onlarla siz âhiret hususuna yönelmekten meşgul olursunuz. Baharın yetiştirdiği nebatların bazısı, çok yiyen hayvanları ya patlatıp öldürür yahut ölüme yaklaştırır. Ancak ihtiyacına kadar yiyenlere zarar vermez. Dünya malı da öyledir, insanlar ona hoş görerek meylederler. Bazısı mala gark oldu denilecek şekilde çok mal edinir, bazısı fazlasına tamah etmeyerek azı ile yetinir.
3284] Buhârî, İlm 36, Cenâiz 6, İ’tisâm 9; Müslim, Birr 152, h. no: 2633
3285] Buhârî, Cenâiz 6, Eymân 9; Müslim, Birr 150-154, h. no: 2632-2635; Muvatta, Cenâiz 38, h. no: 1, 235; Tirmizî, Cenâiz 64, h. no: .1060; Nesâî, Cenâiz 25, h. no: 4, 25
3286] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/473
3287] Buhârî, Zekât 10, Edeb 19; Müslim, Birr 147, h. no: 2629; Tirmizî, Birr 13, h. no: 1916
3288] Buhârî, Şehâdât 18, Megâzî 29; Müslim, İmâret 91, h. no: 1868; Tirmizî, Cihâd 31, h. no: 1711; Ebû Dâvud, Hudûd 17, h. no: 4406, 4407; Nesâî, Talâk 20, h. no: 6, 155
3289] Buhârî, Büyû’ 38, Zebâih 31; Müslim, Birr 146, h. no: 2628
3290] K. Site, c. 2, s. 533
3291] Tirmizî, Zühd 26, Hadis no: 2337
- 710 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mala gark olanlar, ekseriyetle onun sebebiyle ya helâk olur yahut helâke yaklaşırlar.” 3292
“Hayır, vallahi ey cemaat! Ben sizin için ancak Allah’ın size vereceği dünya ziynetlerinden korkuyorum.” 3293
“Sizi çokluk mahvetti. İnsanoğlu ‘malım, malım!’ der. Hâlbuki Âdemoğlunun yiyip tükettiği, giyip eskittiği ve sağlığında tasadduk edip gönderdiğinden başka kendisinin olan neyi var? (Gerisini ölümle terkeder ve insanlara bırakır. Malın içinde gerçekten senin malın olan şey, sadece yiyip tükettiğin; giyip eskittiğin; ya da sadaka verip ileriye gönderdiğindir.)” 3294
“Hanginiz, vârisinin malını kendi malından daha çok sever?” Ashâb: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, içimizde herkes, kendi malını vârisinin malından daha çok sever’ dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Öyleyse şunu bilin: Kişinin gerçek malı, hayatında gönderdiğidir. Geriye bıraktığı da vârislerinin malıdır.” 3295
“Bir sürüye salınan (dadanan) iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin mal ve şeref hırsıyla diyne verdiği zarardan daha fazla değildir.” 3296
“Âdemoğlu için iki vâdi dolusu mal olsaydı, mutlaka bir üçüncüyü isterdi. Âdemoğlunun iç boşluğunu (karnını) ancak toprak doldurur (gözünü toprak doyurur). Allah tevbe edenleri affeder.” 3297
“Altına tapanlar mel’undur, gümüşe tapanlar mel’undur.” 3298
“Çiftlik edinmeyin, dünyaya bağlanır kalırsınız.” 3299
“İki haslet vardır ki, bunlar kimde bulunursa Allah onu şükredici ve sabrediciler arasına kaydeder: Dinî konularda kendinden üstün olana bakıp ona uymak. Dünyalıkta kendinden aşağı olana bakıp Allah’ın kendine vermiş olduğu üstünlüğüne hamdetmek. İşte böyle olan kimseyi Allah şükredici ve sabredici olarak yazar. Kim dinî konularda kendinden aşağı olana bakar, dünyalıkta da kendinden üstün olana bakar ve elde edemediğine üzülürse Allah onu şükredici ve sabredici olarak yazmaz.” 3300
“Bir kul, Allah rızâsı için mütevâzi olur, alçalırsa; Allah onu mutlaka yüceltir. Dünya dört kişi içindir:
Bir kul vardır, Allah kendisine mal ve ilim vermiştir de kul, malı hususunda Allah’tan korkmakta, (mal ve ilmi kullanarak) sıla-i rahim yapmakta, (mal ve ilimde) Allah’ın hakkı olduğunu bilmektedir. İşte bu kimse en faziletli bir makamdadır.
Bir kul vardır; Allah ona ilim vermiştir, mal vermemiştir, ama iyi niyetlidir ve ‘malım olsaydı onu falan kişi gibi (hayırda) harcardım’ der. İşte bu kimse, niyetindekini yapmış
3292] Müslim, Zekât 123, h. No: 1052; Buhârî, Zekât, Rikak; Nesâî, Zekât; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 5, s. 473-474
3293] Müslim, hadis no: 1052; S. Müslim, Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu terc, 5/471
3294] Müslim, Zühd 3, 4; Hadis no: 2958; Nesâî vesâyâ 1; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir Tekâsür, Hadis no: 3351; Ahmed bin Hanbel, 4/24, 26
3295] Buhârî, Rikak 12; Nesâî vesâyâ 1
3296] Tirmizî, Zühd 43, Hadis no: 2377
3297] Buhârî, Rikak 10; Müslim, Rikak 116, Hadis no: 1048; Müslim, hadis no: 1048; S. Müslim, Terc. ve Şerhi, 5/465; Tirmizî, Zühd 27, Hadis no: 2338
3298] Tirmizî, Zühd 42, Hadis no: 2376
3299] Tirmizî, Zühd 20, Hadis no: 2329
3300] Tirmizî, Kıyâmet 59, Hadis no: 2514
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 711 -
gibi sevaba nâil olur, ikisi de eşit şekilde ücrete konar.
Bir kul vardır, Allah ona mal vermiştir, fakat ilim vermemiştir. Malını câhilâne harcar. Malı husûsunda Rabbinden korkmaz. (Cimriliği, câhilliği sebebiyle) malıyla sıla-i rahim yapmaz; malında Allah’ın da hakkı olduğunu hiç düşünmez. İşte bu kimse, mertebelerin en düşüğündedir.
Bir kul vardır, Allah ona ne ilim ne de mal vermiştir, ama ‘Eğer malım olsaydı, onunla falan kimsenin yaptıklarını ben de (şerde) yapardım’ der. Bu da niyetiyle muâmele görür. Niyet ettiği kimsenin vebalini aynen elde eder.” 3301
“Âdemoğlu ihtiyarladıkça onda iki şey gençleşir: Mala karşı hırs ve hayata karşı hırs.” 3302
“Sizin için korktuğum şeylerden biri, dünyanın süs ve güzelliklerinin sizlere açılmasıdır... Şüphesiz ki bu mal hoştur, tatlıdır. Ondan fakire, yetime ve yolcuya veren bu malın müslüman sahibi en iyi (insan)dir. Bunu hak etmeden alan, yediği halde doymayan kimse gibidir. O mal, kıyâmet günü aleyhinde şâhitlik yapacaktır.” 3303
“Dünya tatlı ve hoştur. Allah sizi ona vâris kılacak ve nasıl hareket edeceğinize bakacaktır. Öyleyse dünyadan sakının...” 3304
“Dünya, mü’mine zindan, kâfire cennettir.” 3305
“Kimin arzusu âhiret olursa, Allah onun kalbine zenginliğinden koyar ve işlerini derli toplu kılar, artık dünya ona hakir gelmeye başlar. Kimin hedefi de dünya olursa, Allah iki gözünün arasına (dünyanın) fakirliğini koyar, işlerini de darmadağınık eder. Netice olarak, dünyadan da eline, kendisine takdir edilmiş olandan fazlası geçmez.” 3306
Allah Teâlâ şöyle buyurdu: ‘Ey Âdemoğlu! Kendini kulluğuma/ibâdetime ver, gönlünü zenginlikle doldurayım, fakirliğini kapayayım. Böyle yapmazsan ellerini meşgûliyetle doldururum, fakirliğini de kapamam.” 3307
“Evimde üç gece kalacak altınım olsun istemem. Ancak, üzerimdeki bir borç sebebiyle tek dinarı koruyabilir, gerir kalanın da Allah’ın kullarına şöyle şöyle dağıtılmasını emrederdim.” (Elleriyle önüne, sağına, soluna dağıtma işareti yaptı.)” 3308
Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) Kâbe’nin gölgesinde otururken yanına geldim. Beni görünce: “Kâbe’nin Rabbine kasem olsun, onlar zararda!” buyurdu. Ben: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, annem babam sana fedâ olsun, onlar kimlerdir? dedim. Buyurdu ki: “Onlar malca çok olanlardır. Ancak -eliyle ön, arka, sağ ve sol taraflarını göstererek- şöyle şöyle bol bol vermelerini emredenler müstesnâ” dedi
3301] Tirmizî, Zühd 17, Hadis no: 2326; İbn Mâce, Zühd 21, Hadis no: 4228
3302] Buhârî, Rikak 5; Müslim, Zekât 115; Hadis no: 1047; Tirmizî, Zühd 28, Hadis no: 2340; İbn Mâce, Zühd 27, Hadis no: 4234
3303] Buhârî, Zekât 47, Cum’a 28, Cihad 37, Rikak 7; Müslim, Zekât 123, Hadis no: 1052; Nesâî, Zekât 81
3304] Müslim, Zikir 99, Hadis no: 2742; Tirmizî, Fiten 26, Hadis no: 2192; İbn Mâce, Fiten 19, Hadis no: 4000
3305] Müslim, Zühd 1, Hadis no: 2956; Tirmizî, Zühd 16, Hadis no: 2325
3306] Tirmizî, Kıyâmet 31, Hadis no: 2467
3307] Tirmizî, Kıyâmet 31, Hadis no: 2467; İbn Mâce, Zühd 2, Hadis no: 4107
3308] Buhârî, Zekât 4, İstikrâz 3, Bed’u’l-Halk 6, İsti’zân 30, Rikak 13, 14; Müslim, Zekât 34, Hadis no: 992
- 712 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve hemen ilâve etti: “Böyleleri ne kadar az! Şunu bilin ki, devesi, sığırı, davarı olup da zekâtını vermeyen her insan kıyâmet günü, o malları, mümkün olan en iri ve en semiz şekilde karşısına çıkıp sırayla boynuzlarıyla toslayacak, ayaklarıyla çiğneyecek. Sonuncusu da bu muâmeleyi yapınca, birinci tekrar başlayacak. Bu hal, insanlar arasındaki hüküm bitinceye kadar devam edecektir.” 3309
“Eğer dünya Allah’ın yanında sivrisineğin kanadı kadar değer taşısaydı, tek bir kâfire ondan bir yudum su içirmezdi.” 3310
“Kim dünyaya çok önem verirse, Allah onun işini dağıtır (zorlaştırır). İki gözünün arasına fakirliği (aç gözlülüğü) koyar. (Hâlbuki) dünyadan ona ulaşacak olan kendisi için yazılandan başkası olamaz. Kimin de niyeti âhiret(i kazanma) ise Allah onun işini toparlar (kolaylaştırır). Onun kalbine zenginliği koyar. Ona dünyadan da ihtiyaç duyduğu şey ulaşır.” 3311
“Allah bir kulu sevdimi, onu dünyadan korur. Tıpkı sizden birinin (perhiz gerektiren hastalığa uğramış) hastasına suyu yasaklaması gibi.” 3312
“Ben kim, dünya kim! Dünya (hayatı) ile benim ilgim, bir ağacın altında gölgelenip sonra da bırakıp giden yolcunun durumu gibidir.” 3313
“Dünyada bir garib veya bir yolcu gibi ol!” Tirmizî’nin rivâyetinde, hadisin devamında şu ifâde vardır: “Kendini kabir ehlinden say.” 3314
“Birinize dünyalık olarak bir yolcunun azığı kadar yeterlidir.” 3315
“Müslüman olup da kendisine ancak yetecek kadar rızık verilen ve Allah’ın kendisine verdiği ile kanaat getirdiği kimse muhakkak felâh bulmuştur.” 3316
“Zenginlik, mal çokluğundan ibâret değildir. (Hakiki) Zenginlik, gönül zenginliğidir.” 3317
“Uhud dağı kadar altınım olsa, üç günden fazla saklamazdım” 3318
“Yâ Rab! Âl-i Muhammed’in rızkını ölmeyecek kadar (kut) ver.” Kut: Ancak ölmeyecek kadar az yiyecektir. Rasûlullah (s.a.s.) bütün hayatında rızık nâmına daima yetecek en az kadar ile yetinmiş, fazlasına asla iltifat buyurmamıştır. Bir gece elinde iki altın bulunduğu için uyuyamaması ve Hz. Bilâl’ı uyandırarak altınları onun vâsıtasıyla fakirlere göndermesi, bunun en bâriz delillerindendir. Âl-i Muhammed’in yaşayış tarzları da öyle olmuştur. 3319
“İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda ancak öldürmekle ve zorla mülke erişilir, ancak gasb ve cimrilikle zengin olunur, ancak dinden çıkmak ve hevâya uymakla sevgi kazanılır; kim bu zamana ulaşır da zengin olmaya gücü yettiği halde fakirliğe
3309] Müslim, Zekât 301, Hadis no: 590; Buhârî, Eymân 3, Zekât 43; Tirmizî, Zekât 1, Hadis no: 617; Nesâî, Zekât 2
3310] İbn Mâce, Zühd 11, hadis no: 4110, 2/1377; Tirmizî, Zühd 13, hadis no: 2321, 4/560
3311] İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4104, 2/1378; Tirmizî, Kıyâmet 31, hadis no: 2467
3312] Tirmizî, Tıbb 1, Hadis no: 2037
3313] İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4109, 2/1386; Tirmizî, Zühd 44, hadis no: 2377, 4/588
3314] Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, hadis no: 2334
3315] Kütüb-i Sitte, 17/564
3316] Müslim, hadis no: 1054; S. Müslim Terc. ve şerhi, c. 5, s. 478
3317] Müslim
3318] Buhârî, Zekât 4; Müslim, Zekât 10
3319] Müslim, hadis no: 1055; S. Müslim Terc. ve Şerhi, 5/478
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 713 -
sabreder, sevgi kazanmaya gücü yettiği halde buğz olunmaya sabreder, izzete gücü yettiği halde alçaltılmaya sabrederse Allah kendisine beni doğrulayan elli doğrulayıcı sevabı verir.” 3320
“Ben havzın başında sizin öncünüzüm. Ona gelen içer. Ondan içen bir daha ebediyyen susamaz. Ve benim yanıma birtakım toplumlar gelecekler ki, ben onları tanırım; onlar da beni tanırlar. Sonra benimle onlar arasına bir perde konulur. Ben: ‘Onlar muhakkak bendendirler’ derim. Bana: ‘Sen, onların senin ardından ne değişiklikler yaptıklarını bilmezsin’ denilir. Ben de: ‘Benden sonra dinde değişiklik yapanlar uzak olsunlar, uzak olsunlar’ derim.” 3321
“Dünya sevgisi her çeşit hatalı davranışın başıdır. Bir şeye karşı olan sevgin, seni kör ve sağır yapar.” 3322
“Ey insanlar! Allah’a karşı muttakî olun ve (dünyevî) isteklerde mûtedil/ölçülü olun. Zira, hiçbir kimse yoktur ki, (Allah’ın kendisine takdir ettiği) rızkını eksiksiz elde etmeden ölmüş olsun. Rızkı gecikse bile ona mutlaka kavuşacaktır. Öyleyse Allah’tan korkun ve talepte mûtedil olun, (gayr-ı meşrû yollara sapmayın) helâl olanı alın, haram olanı terkedin.” 3323
“Dünya mel’undur, içindekiler de mel’undur, ancak Allah’ı zikir ve zikrullaha yardımcı olanlarla âlimler ve ilim öğrenenler hâriç.” 3324 (Farklı rivâyetlerde, “Dünya ve içindekiler mel’undur; Allah için olanlar hâriç, ...Allah rızâsı için yapılanlar hâriç, ...emr-i bil ma’rûf nehy-i ani’l-münker ve zikrullah hâriç” ifâdeleri vardır.
“(Bu dünyada malca) en çok olanlar, kıyâmet günü en aşağıda olacaklardır. Ancak malı şöyle şöyle (bol bol) harcayanlar ve onu temiz yoldan kazananlar hâriç.” 3325
“Kim gam ve tasalarını bire indirir ve sadece âhiret tasasına gönlünde yer verirse, onun dünyevî gamlarını Allah izâle eder. Kim de gam ve tasalarını dünya ahvâline dağıtacak olursa, Allah onun, vâdilerden hangisinde helâk olacağına aldırış etmez.” ?
Sehl İbn Sa’da (r.a.) anlatıyor: ‘Biz (hac sırasında) Zülhuleyfe’de Rasûlullah (s.a.s.) ile beraberdik. O, birden, şişkinlikten ayağı havaya kalkmış bir davar ölüsüyle karşılaştı. Bunun üzerine şöyle buyurdu:“Şu leşin, sahibine ne kadar değersiz olduğunu görüyor musunuz? Nefsimi elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun, şu dünya, Allah yanında, bunun sahibi yanındaki değersizliğinden daha değersizdir. Eğer dünyanın Allah katında sivrisineğin kanadı kadar değeri olsaydı, kâfire ondan ebediyyen tek damla su içirmezdi.” 3326
“Dört şey, şekavet (hüsran) alâmetidir: Gözün kuruması (günahlarına ağlamamak), kalbin katılaşması, tûl-i emel (dünyada hiç ölmeyecek gibi plânlar yapmak), dünyaya karşı hırs.” 3327
“Deve, sığır veya davar sahibi olup da, bunlardaki Allah’ın hakkını edâ etmeyen
3320] Buhârî, Fiten 3
3321] Buhârî, Fiten 3
3322] Kütüb-i Sitte, 7/242; Beyhakî Şuabu’l İman; Ebû Dâvud, Edeb 125
3323] Kütüb-i Sitte, 17/245
3324] Tirmizî, Zühd 14, hadis no: 2323; İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4112
3325] Kütüb-i Sitte, 17/571
3326] Kütüb-i Sitte, 17/565
3327] Kütüb-i Sitte, 7/247
- 714 -
KUR’AN KAVRAMLARI
herkese Kıyâmet günü, bu mallar, olduğundan daha çok ve mümkün olduğunca iri ve şişman olarak gelecekler. Adam, onlar için, düz ve geniş bir yere oturtulacak, hayvanlar bacakları ve tabanlarıyla onun üzerinden geçecekler. Geçiş sırasında boynuzlarıyla toslayacaklar ve ayaklarıyla ezecekler. İçlerinden boynuzsuz veya boynuzu kırık biri bulunmayacak. Bu şekilde sonuncusu da onun üzerinden geçince, birincisi aynı geçişe tekrar başlayacak. Mahlûkatın hesabı tamamlanıp hüküm verilinceye kadar bu hal devam edecek. Kezâ kenz’e/hazineye sahip olup da ondaki (Allah’ın) hakkını ödemeyen herkes, Kıyâmet günü hazinesi, dazlak başlı bir yılan olarak gelecek, ağzını açıp peşine düşecektir. Yılan yaklaştıkça adam ondan kaçacak. Sonunda yılan ona: ‘Gizlediğin hazineni al! Ben ondan müstağnîyim’ diye bağırır. Adam, neticede yılandan kaçma çaresinin olmadığını anlayınca, elini yılanın ağzına sokar, Yılan da onu, aygırın (alafı) kemirmesi gibi kemiriverecektir.” 3328
“Mallarınızı zekâtla koruyun, hastalarınızı sadaka ile tedâvi edin. Belâya duâ ile karşı koyun.” 3329
“Malın zekâtını ödedin mi, kendinden onun şerrini def ettin demektir.” 3330
“Veren el, alan elden daha üstündür/hayırlıdır.” 3331
“Kıyâmet gününde cehennem ehlinden olan kimseye denilir ki: ‘Dünya dolusu malın olsaydı (şu azaptan kurtulmak için) o malını fidye olarak verir miydin?’ O kimse, azâbın şiddetini gördüğü için: ‘Evet!.. Muhakkak verirdim’ der. Allahu Teâlâ şöyle buyurur: ‘Ben (dünyada) senden, bundan daha kolay bir şey istemiştim. Henüz ruhlar âleminde iken, Bana hiçbir şeyi şirk koşmaman hakkında senden misak almıştım. Sen ise sözünden döndün. Bana ortak koşmaktan başka bir şey kabul etmedin.” 3332
“Mü’min, bir midesi ile yer; kâfir ise yedi mide ile yer.” 3333
“Cimrilikten sakınınız. Çünkü cimrilik, sizden önceki milletleri helâk etmiştir.” “Her sabah gökten iki melek iner. Birisi: İlâhî, infak edene karşılığını ver; diğeri: Allah’ım! Cimrilik edene de telef ver (malını yok et), diye duâ ederler.” 3334
“Cimri kişi, Allah’a uzak, cennete uzak, insanlara uzak ve cehennem ateşine yakındır.” 3335
“Sizden biri, mal ve yaratılış itibârıyla kendinden üstün bir kimseyi gördüğünde, kendinden daha aşağı olanına baksın (Kendisini onunla mukayese etsin).3336 Sahih-i Müslim’de şu ilave rivâyet edilmiştir: “...İşte bu, Allah’ın size olan nimetlerini hakir görmemek için uygun olan bir davranıştır.”
Hz. Ömer birgün Rasûlullah’ın hâne-i saâdetlerine girdi ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Efendimiz niçin ağladığını sorunca, şöyle dedi: “Yâ Rasûlallah! Dünya kralları, kisrâlar servet içinde yüzüyorlar. Senin ise altına sereceğin bir
3328] Buhârî, Zekât 3, Tefsir Âl-i İmrân 14, Berâet 6, Hiyel 3; Müslim, Zekât 26, Hadis no: 987; Ebû Dâvud, Zekât 32; Hadis no: 1658-1660; Nesâî, Zekât 2, 6; Muvattâ, Cihad 3
3329] Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 322
3330] Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 323
3331] Buhârî vesâyâ 9, Zekât 18; Müslim, Zekât 94, hadis no: 1033, 97, h. no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344; Ahmed bin Hanbel, II/4
3332] Buhârî, Rikak 49; Ahmed bin Hanbel, III/218
3333] İbn Mâce, hadis no: 3256) (Bk. 47/Muhammed, 12
3334] Riyâzü’s-Sâlihîn, 1/253
3335] Tirmizî, Birr 40
3336] S. Buhârî, Askalâni Şerhi, 11, s. 322
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 715 -
sergin bile yok. Yatağın hasır ve teninde yattığın yerin izleri var...” Allah Rasûlü şu cevabı verdi: “İstemez misin yâ Ömer, dünya onların, âhiret de bizim olsun!” 3337
Bir iftar sofrasında Hz. Ebû Bekir’e bir bardak soğuk su ikrâm edilir. Suyu ağzına götürdüğünde ağlamaya başlar. Yanındakiler ne olduğunu sorarlar. Cevap verir: “Bir gün Rasûlullah, kendisine getirilen böyle bir bardak soğuk suyu içmiş, sonra da ağlamış ve “O gün nimetlerden hesaba çekileceksiniz”3338 âyetini okuyarak, “İşte bu nimetten de hesaba çekileceğiz” buyurmuştu. Bunu hatırladım ve onun için ağladım.” 3339
Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “(Ey Âişe! Cennette) benimle olman seni mesrur/sevinçli edecekse sana dünyadan bir yolcunun azığı kadarı kifâyet etmelidir. Sakın zenginlerle sohbet arkadaşlığı etme. Bir elbiseye yama vurmadan eskimiş addetme.” 3340
Abdullah İbnu Muğaffel (r.a.) anlatıyor: “Bir adam gelerek “Ey Allah’ın Rasûlü! Ben seni seviyorum” dedi. Rasûlullah: “Ne söylediğine dikkat et!” diye cevap verdi. Adam: “Vallâhi ben seni seviyorum!” deyip, bunu üç kere tekrar etti. Rasûlullah (s.a.s.) bunun üzerine adama: “Eğer beni seviyorsan, fakirlik için bir zırh hazırla. Çünkü beni sevene fakirlik, hedefine koşan selden daha sür’atli gelir.” 3341
Ali bin Ebî Tâlib (r.a.) buyurdu ki: “Dünya arkasını dönmüş gidiyor, âhiret ise yönelmiş geliyor. Bunlardan her ikisinin de kendine has evlâtları var. Siz âhiretin evlâtları olun. Sakın dünyanın çocukları olmayın. Zira bugün amel var hesap yok; yarın ise hesap var amel yok.” 3342 (Hz. Ali’ye atfedilen bu söz, merfû hadis olarak da rivâyet edilmiştir.)
İbn Ömer (r.a.): “Akşama erdinmi sabahı bekleme, sabaha erdinmi akşamı bekleme. Sağlıklı olduğun sırada hastalık halin için hazırlık yap. Hayatta iken de ölüm için hazırlık yap.” 3343
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Biz Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte otururken uzaktan Mus’ab İbn Umeyr (r.a.) göründü, bize doğru geliyordu. Üzerinde deri parçası ile yamanmış bir bürdesi vardı. Rasûlullah (s.a.s.) onu görünce, (Mekke’de iken giyim kuşam yönünden yaşadığı) bolluğu düşünerek ağladı. Sonra şunu söyledi: “Gün gelip, sizden biri, sabah bir elbise, akşam bir başka elbise giyse ve önüne yemek tabaklarının biri getirilip diğeri kaldırılsa ve evlerinizi de (halılar ve kilimler ile) Kâ’be gibi örtseniz o zamanda nasıl olursunuz?” “O gün, dediler, biz bugünümüzden çok daha iyi oluruz. Çünkü hayat külfetimiz karşılanmış olacak, biz de ibâdete daha çok vakit ayıracağız.” Buyurdu ki: “Hayır! Bilakis siz bugün o günden daha iyisinizdir.” 3344
Ebû Ümâme İbn Sa’lebe el-Ensârî (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanında dünyayı zikretmişlerdi. Buyurdular ki: “Duymuyor musunuz, işitmiyor musunuz?
3337] Buhârî, Tefsir (66) 2; Müslim, Talâk 31
3338] 102/Tekâsür, 8
3339] Müslim, Eşribe 140
3340] Tirmizî, Libâs 38, hadis no: 1781
3341] Tirmizî, Zühd 36, hadis no: 2351
3342] Buhârî, Rikak 4
3343] Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, hadis no: 2334
3344] Tirmizî, Kıyâmet 36, hadis no: 2478
- 716 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mütevâzi giyinmek îmandandır, mütevâzi giyinmek imandandır!” 3345
“İslâm hidâyeti nasip edilen ve yeterli miktarda mâişeti olup, buna kanaat edene ne mutlu!” 3346
“Ey Âdemoğlu! Eğer fazla malını Allah yolunda harcarsan bu senin için daha hayırlıdır. Kendine saklarsan senin için zararlıdır. Kefâf (yeterli miktar) sebebiyle levm edilmez, kınanmazsın. (Harcamaya), bakımları üzerinde olanlardan başla. Üstteki el (yani veren), alttaki elden (yani alandan) daha hayırlıdır.” 3347
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) (bir gün) şöyle hitap ettiler: “Ey insanlar! Allah Teâlâ tayyibtir, tayyibten başka bir şey kabul etmez. Allah’ın mü’minlere emrettiği şeyler, peygambere emretmiş olduklarının aynısıdır. Nitekim Allah Teâlâ hazretleri (peygamberlere): ‘Ey Peygamberler, temiz olanlardan yiyin de sâlih amel işleyin’ 3348 diye emretmiş, mü’minlere de: ‘Ey iman edenler, size rızık olarak verdiklerimizin temizlerinden yiyin’ 3349 diye emirde bulunmuştur. Sonra seferi uzatıp, saçı başı dağınık, toz-toprak içinde kalan ve elini semâya kaldırıp: ‘Ey Rabbim, ey Rabbim” diye duâ eden bir yolcuyu zikredip, dedi ki: ‘Bu yolcunun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır ve (netice itibarıyla) haramla beslenmektedir. Peki, böyle bir kimsenin duâsına nasıl icâbet edilir?” buyurdular.” 3350
“Bir kısım insan vardır, Allah’ın mülkünden haksız bir sûrette mal elde etmeye girişirler. Hâlbuki bu, kıyâmet günü onlara bir ateştir, başka değil.” 3351
“(Benî Âdem’den) Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir yiyeceği asla yememiştir. Allah’ın peygamberi Dâvud aleyhisselâm elinin emeğini yerdi.” 3352
“Öyle devir gelecek ki, insanoğlu, aldığı şeyin helâlden mi, haramdan mı olduğuna hiç aldırmayacak.” 3353 Rezîn şu ziyâdede bulunmuştur: “Böylelerinin hiçbir duâsı kabul edilmez.”
“Muhakkak ki yediğinizin en temizi kendi kesbinizden olandır. Muhakkak ki evlâtlarınız da kendi kesbinizdendir (çalışıp kazandığınızdandır).” 3354
“Mudar kabilesine mensup olduğu zannedilen uzun boylu bir kadın ayağa kalkıp: “Ey Allah’ın Rasûlü! Biz (kadın)lar babalarımız, evlâtlarımız ve kocalarımız üzerine yüküz. Onların mallarında emirleri dışında, tasarrufu bize helâl olan nedir?” diye sordu. Peygamberimiz: “Size helâl olan “taze”dir. Ondan hem yiyin, hem de hediye edin!” buyurdular.” Ebû Dâvud der ki: “Tazeden maksat; ekmek, sebze ve taze meyve (gibi fazla kalınca bozulan yiyecekler)dir.” 3355
Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: “Ebu Süfyan’ın karısı Hind, (Bir gün gelerek) “Ey
3345] Ebû Dâvud, Tereccül 1, hadis no: 4161; İbn Mâce, Zühd 22, h. no: 4118
3346] Tirmizî, Zühd 35, hadis no: 2350
3347] Müslim, Zekât 97, hadis no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344
3348] 23/Mü’minûn, 51
3349] 2/Bakara, 172
3350] Müslim, Zekât 65, hadis no: 1015; Timizî, Tefsir Bakara, hadis no: 2992
3351] Buhârî, Hums 7; Tirmizî, Zühd 41, hadis no: 2375
3352] Buhârî, Büyû’ 15
3353] Buhârî, Büyû’ 7, 23; Nesâî, Büyû’ 2, -7, 243-
3354] Ebû Dâvud, Büyû’ 79; Tirmizî, Ahkâm 22, hadis no: 1358; Nesâî, Büyû’ 1, -7, 249-; İbn Mâce, Ticaret 1, hadis no: 2137, 64, -2290-
3355] Ebû Dâvud, Zekât 44, hadis no: 1686
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 717 -
Allah’ın Rasûlü, dedi. Ebû Süfyan cimri bir adamdır. Bana ve çocuğuma yetecek miktarda (nafaka) vermiyor. Durumu idare için, onun bilmez tarafından, almam gerekiyor! (Ne yapayım?)” Rasûlullah (s.a.s.): “Örfe göre sana ve çocuğuna kifâyet edecek miktarda al!” buyurdular” 3356
Hz. Aişe (r. anhâ) anlatıyor: “Hz. Ebû Bekir (r.a.) halife seçildiği zaman: ‘Kavmim biliyor ki, benim mesleğim ailemin nafakasını te’minden âciz değildir. Ancak şimdi Müslümanların işleriyle meşgulüm. Bu sebeple Ebû Bekir’in ailesi beytü’lmalden yiyecek, o da Müslümanlar için çalışacak’ dedi.” 3357
“Kim bize memur olursa, kendine bir zevce edinsin. Hizmetçisi yoksa bir de hizmetçi edinsin. Meskeni yoksa bir mesken edinsin.” (Hz. Ebû Bekir (r.a.) dedi ki: “Rasûlullah (s.a.s.)’ın şöyle buyurdukları bana haber verildi:) “Kim bunun dışında bir şey edinirse, bu kimse hâindir, hırsızdır.” 3358
“Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Su, ot ve ateş.” 3359
Vedâ haccı sırasında hutbede Rasûlullah (s.a.s.)’ın şöyle söylediği rivâyet edildi: “Ey insanlar! İhsanları, onlar ihsan kaldığı müddetçe alın! Ne zaman, Kureyş saltanat kavgasına düşer ve ihsan dininizden rüşvet mukabili olursa, o zaman onu bırakın ve almayın!” 3360
El-Misver İbn Mahreme’ye Amr İbn Avf (r.a.) şunu anlatmıştır: “Rasûlullah (s.a.s.) Ebû Ubeyde’yi Bahreyn’e, oranın cizyesini getirmek üzere yolladı. Mallarla dönünce ensâr geldiğini işitti. Sabah namazını Hz. Peygamber’le kıldılar. Namaz bitince, Rasûlullah’ın etrafını sardılar. Rasûlullah (s.a.s.) tebessüm buyurdular ve: “Öyle zannediyorum, Ebû Ubeyde’nin bir şeyler getirdiğini işittiniz” dedi. Hep birlikte: “Evet!” dediler. Bunun üzerine şunları söyledi: “Öyleyse sevinin ve sizi sevindiren şeyi ümid edin. Allah’a yemin olsun, sizler için fakirlikten korkmuyorum. Ben size dünyanın genişlemesinden korkuyorum. Sizden öncekilere dünya genişlemişti de hemen dünya için birbirleriyle boğuşmaya başladılar ve helâk oldular. Genişleyen dünyanın onlar gibi sizi de helak etmesinden korkuyorum.” 3361
“... Senin vârislerini zengin olarak bırakman, halka ihtiyaçlarını açan fakir olarak bırakmandan daha hayırlıdır. Sen azîz ve celîl olan Allah’ın rızâsını arayarak her ne harcarsan, -hatta bu, hanımının ağzına koyduğun bir lokma bile olsa-, mutlaka onun sebebiyle mükâfatlanacaksın...” 3362
“Ümmetler (uluslar), insanların birbirlerini sofraya dâvet etmeleri gibi birbirlerini sizin üzerinize dâvet edecek ve üzerinize üşüşecekler.” Birisi sordu: “Bizim azlığımızdan mı?” Rasûlulullah cevap verdi: “Hayır, aksine, siz o gün çok olacaksınız. Fakat selin sürüklediği çer çöp gibi... Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı duydukları korkuyu
3356] Buhârî, Büyû’ 95, Mezâlim 1, Nafakat 5, 9, 14, Eymân 3, Ahkâm 14, 180; Müslim, Akdiye 7, hadis no: 1714; Ebû Dâvud, Büyû’ 81, hadis no: 3532; Nesâî, Kudât 30, -8, 246-
3357] Buhârî, Büyû’ 15
3358] Ebû Dâvud, Harac 10, hadis no: 2945
3359] Ebû Dâvud, Büyû’ 62, h. no: 3477
3360] Ebû Dâvud, Harac 17, hadis no: 2958, 2959
3361] Buhârî, Rikâk 7, Cizye 1, Meğâzî 11; Müslim, Zühd 6, hadis no: 2961; Tirmizî, Kıyâmet 29, hadis no: 2464
3362] Buhârî, Cenâiz 37 vesâyâ 2, 3, Fezâilu’l-Ashâb 49, Meğâzî 77, Nafakat 1, Marzâ 13, 16, 43, Ferâiz 6; Müslim vesâyâ 5, hadis no: 1628; Tirmizî, 6, hadis no: 975; Ebû Dâvud vesâyâ 2, hadis no: 2864; Nesâî vesâyâ 3; Muvattâ 4 -2, 763-
- 718 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kaldıracak ve sizin kalbinize de ‘vehn’ atacak.” Yine birisi sordu: “Ey Allah’ın Rasûlü vehn nedir?” Cevap verdi: “Dünya sevgisi ve ölüme karşı isteksizlik.” 3363
“Benim nazarımda en ziyade gıbta etmeye değer kimse şu evsafı taşıyan kimsedir: (Dünyevi yükü ve) hâli hafif, namazdan nasibi fazla, insanlar içinde (adem-i şöhretle) gizli kalmış ve kendisine (cemiyette) iltifat edilmemiş mü’mindir. Onun rızkı (zaruri ihtiyaçlarına) yetecek kadardı, o buna sabretti, ölümü de çabuk geldi, az miras bıraktı, kendisi için mâtem tutan kadın da az oldu.” 3364
“Kıyamet günü, dünyada iken yetecek kadar rızık verilmiş olmasını temenni etmeyecek ne fakir ne de zengin olacaktır.” 3365
“Başlarınız kımıldadığı müddetçe rızık hususunda yeise düşmeyin. Zira insanı annesi kıpkızıl, üzerinde hiçbir şey olmadığı halde doğurur, sonra aziz ve celil olan Allah onu her çeşit rızıkla rızıklandırır” buyurdular.” 3366
“Şüphesiz, her derede, âdemoğlunun kalbinden bir parça bulunur (yani kalp her şeye karşı bir ilgi duyar). Öyleyse kimin kalbi bütün parçalara ilgi duyarsa, Allah onun hangi vadide helak olacağına hiç aldırmaz. Kim de Allah’a tevekkül ederse, kalbinin her şeye (ilgi kurarak dağılmasını önlemek için) Allah ona yeter.” 3367
Hz. Ömer (r.a.) şöyle hitap etmiştir: “Ey insanlar! Bilin ki tamahkârlık fakirliktir, yeis (tamahkâr olmamak) zenginliktir. Kişi bir şeye tamah göstermezse ondan müstağnî olur.” 3368
“Sadakanın en iyisi bizzat kendisinin vereceği sadakadır. Sadaka sağ iken, malınız elinizde iken, istediğiniz kimseye istediğiniz kadar verdiğinizdir. Yoksa can boğaza geldikten sonra geç kalmış olursunuz. Sizden sonrakiler istediklerini yapar.” 3369
Hz. Âişe (r. anhâ)’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.s.) namazların sonunda şöyle duâ ederdi: “Allah’ım, kabir azâbından, Mesih Deccâl’ın fitnesinden, hayatın ve ölümün fitnesinden Sana sığınırım. Allah’ım, hayatın ve ölümün fitnesinden, günah ve borçtan da Sana sığınırım.” Bir kimse, “borçtan dolayı çok sığınmanızın sebebi nedir?” diye sorunca; “İnsan borçlanınca konuşur ve yalan söyler. Söz verir ve sözünde duramaz” cevabını verdi. 3370
Peygamberimiz’in Allah’a sığındığı hayatın fitnesi, dünyaya aldanmak, şehevî arzuları ve nefsin hevâsın meşrû olmayan şekilde kullanmak, cehâletin arkasında koşmak ve en kötüsü ölüm sırasında imtihana tâbi tutulmaktır. Ölümün fitnesi ise; ölen kimseye görevli meleklerce sorulan “Rabbin kimdir?” sorusuna şeytanın, bu kimsenin karşısına geçip “şüphesiz rabbin benim” diyerek onu fitneye düşürüp yanıltmaya çalışmasıdır 3371. Âilesi yüzünden bir kimsenin fitnesi, onlardan dolayı meşrû olmayan işler yapması, sözler söylemesidir. Malı
3363] Ebû Dâvud, Melâhim 5; Ahmed bin Hanbel, V/278
3364] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/566
3365] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/575
3366] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/578
3367] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/579
3368] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 14, s. 68
3369] Buhârî vesâya, 14
3370] Buhârî, Vüdû 37, Ezan 149, Cenâiz 86-88, Cihad 25, Deavât 38, 39, 44-46; Müslim, Mesâcid 128, 130, 132, Zikir 49, Cenâiz 86
3371] Tirmizî
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 719 -
yüzünden fitnesi, haram yoldan kazanıp meşrû olmayan yerlere sarfetmesi; çocukları yüzünden fitnesi, onlara olan aşırı düşkünlüğü sebebiyle birçok hayır, ilim ve cihad faâliyetlerine fırsat bulamaması, onların geçimi için haram yoldan kazanç sağlamaya kalkışması; komşusu yüzünden fitnesi ise, iyi ve varlıklı olan komşusuna karşı kıskançlık duymasıdır. 3372
Nimetten Belâya; Mal ve Çocukların Fitne Olması
Evlât, yani çocuklar Allah’ın lutfu, fânî dünyanın süsü, âilenin çimentosu, ana ve babanın gözbebeğidir. 3373 “Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür...” 3374
Dünyada ana-babası için en değerli nimet ve mutluluklardan olan hayırlı çocuklar, âhirette de ebeveynleriyle beraber olacaklardır: “Kendileri iman edip zürriyetleri de imanda kendilerine uyan kimselerin zürriyetlerini de kendilerine katmışızdır; kendi sevaplarından da hiçbir şey eksiltmemişizdir. Herkes kendi kazandığına bağlıdır.” 3375
Yüce Allah, âhirette sâlih mü’minleri cennete sokacağı gibi, kendileri gibi iman eden çocuklarını da kendileriyle beraber cennete sokacaktır. Böylece dünyada inanç ve gönül birliği içinde olanlar, âhirette de beraber olacaklardır. Şayet kendileri orada çocuklarından ayrı olsalar, yerleri ne kadar cennet olsa da yine ayrılık hasreti çekerler. Oysa orada üzüntü olmaz. Sefâ yerinde cefâ yoktur. Onun için Allah Teâlâ, orada mü’minleri yalnız bırakmaz, çocuklarını da yanlarına verir. Ancak bunun şartı, çocuklarının da kendileri gibi iman etmiş ve sâlih ameller işlemiş kimseler olmasıdır. Aksi takdirde sâlih ile fâcir, baba-oğul da olsa bir araya gelmiş olur ve rûhî bağ kalkar. Nitekim Nûh’un (a.s.) oğlu kendi âilesinden sayılmamıştır 3376. İşte Tûr sûresindeki âyetin sonunda “Herkes kendi kazandığına bağlıdır.” ifâdesi, âhiret ödülünün, babaların/ataların salâhıyla değil; herkesin kendi imanı ve güzel eylemleriyle kazanılacağına işâret etmektedir. Ra’d sûresinde de bu durum şöyle açıklanır: “Adn cennetlerine girerler. Babalarından, eşlerinden ve çocuklarından olan sâlih/iyi olanlar da kendileriyle beraber olur. Melekler de her kapıdan yanlarına varırlar.”3377 âyetinde de sâlih mü’minlerin sâlih olan baba, eş ve çocuklarının da kendileriyle beraber olacağını vurgulamaktadır.
Bütün bunlarla birlikte; insana emânet olarak verilen mallar ve çocuklar da onlar için bir fitnedir, deneme ve sınama aracıdır. Mala ve çocuğa olan tutku ve aşırı ilgi, kişiyi Allah yolundan, O’na kulluk ve ibâdetten alıkoyabilir. İnsan mal ve dünyalıklar peşinde koşarken Rabbine karşı görevlerini unutabilir. Hatta malla şımarabilir, kibirlenir ve haddi aşabilir. Malın helâlinden kazanılması ve yine helâl yollarda harcanması, mal üzerinde hakkı olanların haklarının verilmesi İslâm’ın getirdiği ölçülerdir. Bu açıdan mal insan için denemedir. Evlâtların fitne/sınav olması da buna benzer. Allah’ın çocuk nasip ettiği anne ve babalar için, çocuklarını fıtratlarına uygun olarak terbiye etmek, onları sâlih insan olarak yetiştirmek, en önemli görevlerdendir.
Mala ve çocuklara karşı olan tutku, onları ve âileyi koruma ve kollama
3372] S. Buhârî Tecrîd-i Sarih Terc. 2/469
3373] 3/Âl-i İmrân, 14; 42/Şûrâ, 49-50
3374] 18/Kehf, 46
3375] 52/Tûr, 21
3376] 11/Hûd, 46
3377] 13/Ra’d, 23
- 720 -
KUR’AN KAVRAMLARI
duygusu, insanı bazen adâletten uzaklaştırabilir, haddi aşıp haksızlık yapmaya sürükleyebilir. Böyle yapmak da ilâhî ölçülerden sapma sonucunu doğurur. Bu da insan için bir fitnedir. “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız birer fitnedir (imtihandır). Allah’a gelince; büyük mükâfat O’nun yanındadır.” 3378 Çocukların ve malların belâ (imtihan) olduğu ile ilgili başka âyetler de vardır. 3379
İnsanları, çoğu zaman Allah’ı anmaktan, O’nun yolunda cihad etmekten alıkoyan en önemli iki dünya meyvesi; birincisi servet, diğeri de sahip olunan evlâttır. Bu iki varlığı elden kaçırmama uğruna pek çok fedâkârlığa katlanır insan. Meşrû çizgide olduğu sürece buna zorunludur da. Fakat Allah’a ait sorumlulukların terkedilmesine sebep olursa elbette ebedî mükâfatı kaybetmiş olur. Allah için sevme ile Allah’a rağmen sevmenin açığa çıktığı, Allah rızâsı için sevme ve bunları emânet ve imtihan bilme ile, Allah’ı sever gibi sevme ve Allah’ın rızâsına onları tercih etme sınavı, en net biçimde bu iki şeyde ortaya çıkar.
Mal ve evlât birer sınavdır; bunlar insanın bozulmasına, doğru yoldan şaşıp sapmasına neden olabilir. Kur’an’da mal ve evlât tutkusunun, yani hep çocuklarının geleceğini, bunun için mal çoğaltmayı düşünmenin, insanı doğru yoldan saptırabileceği; malı ve evlâdı olduğu halde doğruluktan ayrılmayan kimselerin ise ödüllendirileceği belirtiliyor.3380 Mal ve evlât düşkünlüğü, kendisini doğru yoldan çıkarıp haksızlığa düşürüdüğü kimse, sınavı kaybeder, büyük ziyana uğrar. Günümüzde bu durumu nice ana-babada görüyoruz. Adam, ibâdetlerine bile zaman ayıramayacak kadar geçim için çalışırken, nice haram kazanca dalarken çoğunlukla gösterdiği sebep “çocuklar için, onlar yüzünden”dir. “Ne yapalım, arkada evlâd u ıyâl var” denilir. Aslında bunlar sebepten ziyâde, şeytanın mâzeret gibi, hatta güzel fedâkârlık olarak gösterdiği bahanelerden ibârettir. Evlenmeden, çoluk-çocuk sahibi olmadan dâvâ adamı olan nice gençler, bir bakıyorsunuz kaybolmuş, evleri kendilerine mezar haline gelmiş. Ya da fakir veya orta halli iken dâvâ bilincine sahip fedâkârca gayretler içindeki nice müslüman, paralanınca paramparça paralanmış. Parayı sadece cebine değil, kalbine de koymuş, dâvâyı da bir kenara bırakmış, hatta nice haramlara dalmış. Mal, eş ve evlât imtihanları, insanın mayasındaki yapıyı ortaya çıkaran önemli testlerdir.
Kur’an, insanları Allah’tan korkmaya, babanın çocuğu için, çocuğun da babası için fidye verip onu cezâdan kurtaramayacağı; hiç kimsenin, başkasına bir yarar sağlayamayacağı, başkasını ateş azâbından kurtaramayacağı âhiret gününden çekinmeye çağırır.3381 Herkes, âhirette hak ettiği cezâyı çekeceği için, Kur’an mü’minleri bu geçici dünyaya aldanmamaları husûsunda uyarır: “Dünya hayatı sizi aldatmasın, o çok aldatıcı sizi aldatmasın!”3382 Bu “ğarûr -çok aldatan-”, ya insana çekici görünen dünyadır yahut şeytandır. Müfessirlerin genel kanısı bunun şeytan olduğu yönündedir. Tabii şeytan da insanı dünya tutkusuna, mal ve evlât hırsına düşürerek, fakirlikten korkutup cimriliği sevdirerek aldatır.
3378] 8/Enfâl, 28; Ayrıca bk. 64/Teğâbûn, 14-15
3379] Malların ve çocukların deneme sebebi olduğunu “belâ” kelimesiyle ifâde eden âyetler için bk. 3/Âl-i İmrân, 186; 5/Mâide, 48; 6/En’âm, 165
3380] 8/Enfâl, 28
3381] 31/Lokman, 33, 3/Âl-i İmrân, 10
3382] 31/Lokman, 33
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 721 -
Allah, iman edenlere, dünya malının ve çocuklarının, kendilerini Allah’ı zikretmekten (hatırlayıp anmak ve kulluk yapmaktan) alıkoyup mahvetmemesine dikkat etmelerini emrediyor ve Allah’ı düşünmeyenlerin, ebedî ziyana uğrayacaklarını vurguluyor. 3383 Teğâbün sûresinde de mü’minlere, eşlerinden ve çocuklarından bazılarının, kendilerine düşman olduğu, onlardan sakınmaları, onlara karşı dikkatli davranmakla beraber hoşgörülü olmaları; onları bağışladıkları takdirde Allah’ın da kendilerini bağışlayacağı bildiriliyor.3384 Bu âyetin devamında da, malların ve çocukların birer fitne/sınav olduğu, ödülün ise Allah katında bulunduğu vurgulanır.
Burada3385 dikkat edilecek husus; “min” cer harfinin, “bazı” anlamına geldiğidir. Yani âyette eşlerin ve çocukların hepsinin değil; bazılarının insana düşman olduğu bildirilmektedir. Gerçekten bilerek veya bilmeyerek kocasına veya karısına çok kötülük eden, onun üstüne dost tutan, hatta dostuyla birlik olup kocasını öldüren kadınlar veya karısını kesen, öldüren kocalar vardır. Burada hitap geneldir; kadını da erkeği de kapsar. Bütün iman edenlere hitap edilmektedir. Kasıt sadece erkekler değil; tüm mü’minlerdir. Bundan dolayı âyeti sadece erkekler açısından anlayıp öyle değerlendirmek yanlış olur. Kocasına çok kötü davranan kadınlar olduğu gibi; karısına çok kötülük yapan erkekler de vardır. Fakat aile reisi koca olduğu ve çocukların durumundan daha çok baba sorumlu olduğu için Arapça’nın tağlîb buralı gereği, erkeklere hitap kipi seçilmiş ise de bu hitap kadınları da kapsar. Aynen “Ey iman edenler! Namaza durmak istediğiniz zaman yüzlerinizi yıkayınız...”3386 âyeti ve benzeri erkek hitap kipiyle kullanıldığı halde kadınları da kapsayan hüküm, vaad ve vaîd âyetleri gibi. Bu bakımdan her iki cinsi ifâde etmesi için âyet metninde geçen “zevc” kelimesinin çoğulu “ezvâc” kelimesini, “eşler” olarak meallendirmek daha doğru olur kanaatindeyiz. Arapçadaki “zevc”in karşılığı olan “eş”, hem kadını, hem erkeği kapsar. Erkek kadının zevci (eşi), kadın da erkeğin zevci (eşi)dir.
Çocuklardan da öylesi var ki, ana-babasının doğru yolundan ayrılır; onları üzer, mallarını yer, ihtiyarladıklarında onları kapı dışarı eder, kendi evlerinde huzuru yok edeceğini düşünerek huzurevlerine terk eder, ya da değişik zorluklar içinde bırakır. İşte bunlar, insana düşman olan çoluk çocuktur. Kişi kendisine dikkat etmeli, yolunda olmayan eş ve çocuklarının kötülüklerinden sakınmalıdır. İnsan, eşinin ve çocuklarının hareketlerine dikkat etmelidir, ama onlardan bütün bütün de uzaklaşmamalıdır. Onların hatalarını affetmelidir. Yoksa âilede dirlik ve düzenlik kalmaz. İşte bunun için âyetin sonunda “Eğer affeder, hoş görür, bağışlarsanız, Allah da bağışlayan, merhamet edendir (affedenleri O da affeder).”3387 buyurmaktadır. 3388
Bu âyetlerde Cenâb-ı Hak, dikkat edin, mallarınız ve çocuklarınız sizi meftûn edip Allah yolundan saptırmasınlar demektedir. Bunlar sizin için birer imtihan sebebidir. Onlarla ilişkilerinizi Allah’ın istediği şekilde mi ayarlıyorsunuz, başka ölçü(süzlük)lere göre mi? Denenmekte, sınanmakta olduğunuzu unutmayın.
3383] 63/Münâfıkun, 9
3384] 64/Teğâbün, 14-15
3385] 64/Teğâbün, 14’de
3386] 5/Mâide, 6
3387] 64/Teğâbün, 14
3388] S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, 5/543-545
- 722 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mal ve çocuklarla ilişkilerinizi Allah’ın istediği şekilde ayarlayın da imtihanı kaybetmeyin. Sakın mal tutkunuz, çoluk-çocuk derdiniz sizi Allah’a kulluktan ayırmasın.
Fitne; herhangi bir madeni içindeki katkı maddeleri, curufları ayrılsın diye potaya atmak ve eritmek, arıtmak demektir. Demek ki, bizler de çoluk-çocuk sahibi olmakla, malk-mülk sahibi olmakla bir potadan geçiriliyoruz. Bunlarla ilgili Allah’ın yasalarına, bunların hukukuna riâyet edip etmeyeceğimiz konusunda denenmekteyiz. “Madem ki bunlar bizim için bir imtihan konusudur, öyleyse bunlara hiç sahip olmayalım da imtihanda başarılı çıkalım” demeye, Allah’ın imtihanından kaçmaya da hakkımız yoktur. Bazı insanlar, “bu devirde dosdoğru çocuk yetiştirmek zor, hatta mümkün değil” diyerek çocuk imtihanından kaçıyorlar; bu doğru değildir. Bu hayatı eşle, çocukla, malla yaşamamız da bir Allah yasasıdır. Yani müslüman helâl bir şekilde rızık peşinde, evlâd u ıyâl peşinde olacak, ama âhireti unutmayacak, kırmızı çizgileri ihlâl etmeyecektir.
64/Teğâbün sûresi, 14. âyette de eşlerimizin ve çoluk çocuklarımızın bize düşman olma ihtimali olduğu, bazılarının böyle olduğunu vurgular. Eğer mallarımız, eşlerimiz ve çocuklarımız bizi Allah’a kulluk yolundan alıkoyuyorlarsa, kulluğumuza engel olabilecek bir noktaya gelmişlerse, onlar yüzünden kulluğumuz engelleniyor ve cenneti kaybetmeye doğru gidiyorsak, işte o andan itibaren anlıyoruz ki onlar bizim düşmanımız olmaya başlamışlardır. Eğer kadınsa kocası, kocaysa karısı, babaysa evlâdı, evlâtsa babası insanı Rabbine kulluktan, onu cennete gitmekten engelleyecek bir noktaya gelmişlerse kesinlikle bilelim ki onlar o kişinin düşmanıdırlar. Eğer insan, kendi kendini hayırdan şerre, kulluktan isyana, cennetten cehenneme doğru götürmeye başladıysa, hevâsına/keyfine tâbi oluyor, hatta hevâsını tanrılaştırmaya kalkıyorsa, insan kendi kendisinin düşmanı olmaya başlamış demektir. Kur’an buna insanın kendine zulmetmesi, kendine yazık etmesi der.
Kimi insanlar ana-babalarıyla, kimileri çocuklarıyla, bazıları eşleriyle, bazıları da malın yokluğu veya çokluğuyla imtihan olmaktadır. Allah’a kulluk yolunda yürüyen mü’min bir kocaya, aksi istikamette yürüyen karısı ve çocukları veya Allah’a itaate yönelmiş mü’mine bir kadına, aksi istikamette yürüyen kocası ve çocukları büyük engeller ve problemler çıkarabilmektedir. Müslüman olduklarını iddia ettikleri halde bu toplumdaki bireylerin çoğu, Allah’a kulluğu birinci plana almış, dünya zevk ve sefâsını ikinci plana atmış bir erkeğe karşı hanımı ve çocukları, yakın akrabaları, büyük bir talihsizlik olarak bakarlar. Öyle ki kocalarını, babalarını cehenneme gönderme pahasına da olsa bu dünyada kendilerine refah ve zenginlik içinde bir dünya sunmasını beklerler. Nice adamlar, bu beklenti ve ısrarlı talepden dolayı Allah’ın hududunu çiğnemekte, eş veya çocuk fitnesinden dolayı haramlara bulaşmaktadır. Yine, Allah’a kulluğu birinci plana çıkarmış pek çok mü’mine hanımın, kocaları ve çocukları tarafından hayatları zindan edildiği görülmektedir. Allah için cihada çıkacak, infak edecek, dâvâ için koşturacak, tebliğ edecek nice adamın önünde en büyük engel, ilk gençliğinde babaları, sonra da hanım ve çocuklarıdır.
Sadece imtihan olunan eşler ve çocuklar tarafından istikametten saptırılmamakla da iş bitmemektedir. Aynı zamanda kişiye emânet olarak verilmiş eş ve çocuklarına karşı tavırlarıyla da insan imtihan olmaktadır. Onlarla
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 723 -
hukukunu Allah’ın istediği tarzda yapıp yapmadığı, onları Allah’ın çizgisine çekmeye çalışıp çalışmadığı, onları müslümanca eğitip kulluk programına çekmeye çalışıp çalışmadığıyla da insanlar sınanmaktadır.
Varlığıyla yokluğuyla, azlığıyla çokluğuyla, bilelim ki mallarımız, mülklerimiz, oğullarımız, kızlarımız bir imtihandır. Rabbimiz bu verdikleriyle bizi sürekli denemektedir. Mallarımız, paralarımız konusunda, oğullarımız ve kızlarımız konusunda cennete gidebilmenin hesabını doğru yapmalıyız. Bunlarla ilişkilerimizi Allah’ın istediği şekle koyamazsak, biz mala değil, mal bize sahip olursa, sahip olduğumuz dünya nimetleri ve âilemiz bize Allah’ı, âhireti, Allah’ın hesabını unutturursa, Allah korusun bu imtihanı kaybettik demektir. Bize verilen nimetlerin esas sahibini unutup, Karun gibi, bunları sadece kendi yeteneklerimizle elde ettiğimizi düşünürsek, emânet bilincine, sorumluluk şuuruna sahip olmazsak, sahip olduklarımızı imtihan sebebi değil de gâye olarak görmeye başlarsak sınavı kaybettik demektir. Ama biz onlara karşı yapabileceğimiz tüm görevlerimizi yapar da buna rağmen onlar yola gelmezlerse, o zaman elbette biz onlardan sorumlu tutulacak değiliz. Meselâ Nûh (a.s.) hanımı ve oğlu ile imtihana tâbi tutuldu. Bu büyük peygamber, hanımını ve oğlunu müslümanlaştırabilmek için çok uğraştı, tüm yapabileceklerini yaptı, ama hidâyet Allah’ın yanında olduğu ve bazı insanlar peygamber yakını olduğu halde bile irâdelerini kötüye yönelik kullandıkları için Rabbimiz onu hesaba çekmeyecektir. 3389
İnsan, içinde bulunduğu durum itibarıyla pek çok yönden imtihan edilir. Bu denemeler, genelde insanın zayıf yönlerine yöneliktir. Çünkü düşkünlük, zâfiyet/zayıflık, irâdenin en çok zorlandığı husustur. İnsan, bazen bu zayıf yönlerinden mala olan düşkünlüğüyle, onu elinde tutmanın hırsı ile deneniyor. Bu deneme de iki yönlüdür. Bir yönü yokluk, sıkıntı ve zorluklardır. İnsan sabrının ölçüldüğü bu hususlarda insanların başarılı olma ihtimali, ikinci yönü ile denenmesinden daha fazladır. Bu ikinci yönü, zenginlik, servet veya varlıktır. Bu nimetlere sahip olan insan, diğerine oranla daha zor durumda kalır. Meşakkat daha çoktur. Servetin ve varlığın insanda meydana getireceği rehâvet, insan direncini ve sabrını kemirebilir. Yoklukta yokluğa karşı göstereceği direnç ve sabrı, varlıkta varlığın gitme endişe ve telâşı içerisinde gösteremeyebilir. İnsan düşüncesinde mal hırsı ve evlât sevgisi şahsiyette aşınma meydana getirmişse, bu zaafı telâfi etmesi çok zor olur. Olayın zorluğundan dolayıdır ki verdiği mücâdelenin karşılığında, âyetin devamında belirtildiği gibi “ecir” değil; özellikle altı çizilerek vaad edilmiş olarak “büyük ecir” vardır. İnsanlar, genellikle zorlukların bir sınav olduğunu, varlığın ise sadece lütuf olduğunu zannederler. Hâlbuki, varlık, sağlık, nimet bolluğu ile yapılan sınav, diğerinden çok daha zordur.
Allah’ın (c.c.) insanlara verdiği hem iyilikler, hem de kötülükler birer deneme (fitne) aracıdır.3390 İnsan nimetlere karşı şükürle; zorluk, darlık ve belâlara karşı sabırla denenir. Fakat insan çoğu zaman nankörlük yapar. Üstesinden gelemeyeceği bir sıkıntıyla karşılaşınca hemen Rabbine yalvarır. Geniş bir nimete, mala ve zenginliğe kavuşunca da kibirlenir, malını kendi bilgisi ve kurnazlığıyla elde ettiğini zanneder. Böyle bir tavra karşı Kur’an şu açıklamayı yapıyor: “...Hayır
3389] Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an,7/298-300
3390] 21/Enbiyâ, 35
- 724 -
KUR’AN KAVRAMLARI
o bir fitnedir (imtihandır), fakat çokları bunu bilmiyorlar.” 3391
Rabbimizin dünya nimetlerini ve dünyaya ait bütün göz kamaştırıcı güzellikleri insanların hizmetine sunması, bir deneme sebebidir. Ancak inanan kişi bu geçici güzelliklere ve zenginliklere aldanmamalı. Çünkü Allah’ın katındaki güzellikler, ya da iman edip sâlih amel işleyen kulları için hazırladıkları daha çok ve daha kalıcıdır.3392 Dünya nimetlerinin fitne/deneme olarak nitelendirilmesi insan için eğitici bir hatırlatmadır. O, insanın iç kuvvetlerini geliştirir, dikkatini keskinleştirir, yaşadığı realitenin boyutlarını kavramasına yardımcı olmak üzere onu uyarır. Kur’an, varlığı âyetler (ibret ve işaretler) olarak değerlendirir ve nimetleri bile bu bağlamda fitne olarak nitelendirir.
Fitne, gerçek olanı sahte olandan, iyi olanı kötü olandan, kirliyi temiz olandan ayırmak olduğuna göre, hayatın akışında olumlu ve olumsuz tarafıyla ortaya çıkabilir. Kur’an’ın işaret ettiği gibi insan bazen risk taşıyan, mal, mülk, evlât ve sağlık gibi nimetlerle, bazen de yokluk, hastalık, şeytan ve düşman saldırısı gibi şeylerle denemeye uğratılır. Bu bakımdan çekilen zorluk, mal, zulüm, kadın, çocuk, saptırma, azap, silâhlı çatışma, kalbe gelen vesvese gibi şeylerin hepsi de fitnedir. Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Onlardan bazı zümrelere, kendilerini denemek (fitneye uğratmak) için verdiğimiz dünya hayatının süsüne gözlerini dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir.” 3393
Kur’an, insanın imandaki samimiyetini denemek için hayır ve şer ile imtihan olunduğunu haber veriyor.3394 İnsan, hayatın geçici güzellikleriyle de sınava çekilir.3395 Mal ve evlât, insan için bir fitnedir, deneme aracıdır.3396 Bol rızık ve verilen nimetler birer fitne olduğu gibi,3397 başa gelen üzüntü ve kederler,3398 belâ ve musîbetler de birer fitnedir. 3399 İnsanlardan bazılarına Allah’tan gelen rızık, iman ve mağfiret gibi iyiliklerin sebebini bilmek mümkün olmayabilir. Allah (c.c.) bu şekilde insanları birbiriyle deniyor ve şükredenlerin belli olmasını istiyor. 3400
Dinde ikiyüzlü davranan münâfıklar, çeşitli olaylarla, ibret almaları ve hatalarını terk etmeleri için sürekli denenirler. Ancak onlar çoğu zaman bu fitnenin (denemenin) farkında olmazlar.3401 Allah (c.c.) doğru yola giren kimseler için rızkı bollaştırır. Bunun sebebi de, onların şükredip şükretmeyeceklerini, takvâ sahibi olup olmayacaklarını denemektir. 3402
Kur’an şöyle buyuruyor: “(Ey Muhammed) Biz senden önce de yiyip içen, çarşıda pazarda dolaşan (ölümlü) insanların dışında kimseyi elçi olarak göndermedik. (Böyle yaparak ey insanlar), kiminizi kiminiz için fitne/sınama vesilesi kıldık (ki), sabredecek misiniz?
3391] 39/Zümer, 49
3392] 20/Tâhâ, 131
3393] 20/Tâhâ, 131
3394] 21/Enbiyâ, 35
3395] 20/Tâhâ, 131
3396] 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 15
3397] 39/Zümer, 49
3398] 20/Tâhâ, 40
3399] 9/Tevbe, 126; 22/Hacc, 11
3400] 6/En’âm, 53
3401] 9/Tevbe, 126
3402] 72/Cinn, 16-17
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 725 -
(Bunu kendiniz de göresiniz; yoksa) Allah zaten her şeyi olduğu gibi görmektedir.”3403 Bu âyet; yalnızca peygamberlerin değil; her insanın toplumsal varlığı ile diğer kimseler için, onların ahlâkî tercih ve kavrayışlarının ortaya çıkmasını sağlayan bir deneme aracı olduğuna işaret etmektedir. Buna göre âyete şu anlamı vermek yanlış olmayacaktır: “Sizin hepinizi birbiriniz için bir imtihan vesilesi kıldık.” 3404
Hayat, tekâmül yolunda ilerlemek ise, fitnelerin peş peşe sıralanması doğaldır. Her toplum bir başkası için, her insan bir başka kimse için, onun durumunun ve tercihlerinin ortaya çıkması açısından bir fitne aracı olabilir.
Kur’an’ın bildirdiği fitneye dair tespit edilen temel hususları özetlersek; baskı ve şiddet, zulüm, güvenliği tehdit eden veya güvenliği olmayan ortam, küfür, şirk ve tuğyan, iç kargaşa ve karışıklık, idrâk yeteneğinin kaybolması, toplumu kuşatan belâ ve musîbet, bazen varlık ve servet ve bazen de yokluk ve sıkıntılarla denenme gibi bazı durumlarda ferde, bazı durumlarda da topluma yönelik olayları fitne olarak vasıflandırırız. Ancak bir de bunların tümünü kapsayan fitne var ki, o da soyut anlamı ile “sınav”dır; yani özellikle insanın varlık sebebi olan fitne. Allah’ın dışında ve O’nun yarattığı bütün eşya, canlı cansız, akıllı akılsız varlıklar bir denemedir; insana yönelik bir deneme. Diğer fitne türleri ise bu denemenin başarılı olup olmamasından doğan olaylardır. 3405
İnsanlardan bazıları gerçek bir şekilde değil de, iman-küfür sınırındaymışcasına ibâdet eder. Kendisine Allah’tan bir ‘hayr’ dokundumu, bununla sevinir. Ancak, başına hikmetin gereği bir fitne (belâ veya deneme) geldiği zaman yüz üstü döner gider. Böyleleri dünyayı da âhireti de kaybederler. 3406 Peygamber’in dâveti sıradan bir insanın dâveti gibi değildir. Onun dâvetine uymamazlık edilemez, emrine karşı gelinemez: “...Rasûl’ün emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir belânın (fitnenin) çarpmasından yahut onlara acı bir azâbın uğramasından sakınsınlar.” 3407
“Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı şiddetlidir.”3408 Fitne, imtihan, ya da belâ... İçindeki bir grubun ne şekilde olursa olsun, zulüm işlemesine hoşgörü ile bakan, zâlimlerin karşısına dikilmeyen, bozguncuların yoluna engel olmayan bir toplum, zâlimlerin ve bozguncuların cezasını hak eden bir toplumdur. Zulüm, bozgunculuk ve kötülük yaygınlık kazanırken, insanların hiçbir şey yapmadan yerlerinde oturmalarını İslâm asla hoş görmez. Zira İslâm, birtakım pratik yükümlülükler gerektiren bir hayat sistemidir. Kaldı ki, Allah’ın dinine uyulmadığını ve Allah’ın ilâhlığının reddedilip yerine kulların tanrılığının yerleştirildiğini gördüklerinde müslümanların sessiz kalmaları, bununla beraber Allah’ın, onları belâdan kurtamasını istemeleri, sünnetullaha ters bir arzu ve kabul olmayacak bir tavırdır.
Mü’minlerin karşılaştıkları bütün güçlükler ve ellerinde bulunan bütün nimetler ve imkânlar birer fitne/deneme sebebidir. Günümüzde, eskiye oranla insanların ellerinde daha fazla imkân ve eşya var, daha fazla nimetlere sahipler.
3403] 25/Furkan, 20
3404] Kur’an Mesajı, 2/730
3405] Geniş bilgi için bk. Sâlih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitne Odakları, s. 45-90
3406] 22/Hacc, 11
3407] 24/Nûr, 63
3408] 8/Enfâl, 25
- 726 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Eskiden karşılaşılan pek çok zorluklar ve darlıklar, yerini kolaylık ve konfora bıraktı. İşte bütün bu imkânlar ve nimetler birer fitnedir/imtihandır. Bazı müslümanların karşılaştıkları baskılar, işkenceler, zulümler, haksızlıklar birer fitnedir. Müslüman ülkelerin zorbalar, diktatörler, tâğutlar, zâlimler veya zulüm düzenleri tarafından ele geçirilmesi bir fitnedir. Onurlu mü’minlerin bu zorbalarla ve zâlimlerle mücâdele zorunda kalmaları, kendileri hakkında bir fitnedir, sınav sebebidir. Özellikle modern toplumlarda ortaya çıkan ve giderek bütün dünyaya yayılan; şirk, ilhad, ahlâksızlık, sapıklık, isyan ve günah rüzgârları birer fitnedir.
Müslüman nesillerin karşı karşıya kaldığı inkârcılık, dünyalıklara aşırı derece bağlanma, Din’in emirleri karşısındaki duyarsızlıklar birer fitnedir. Müslümanların bölünmüşlüğü, fırka fırka olmaları, aralarındaki çekişmeler, müslüman ülkeler arasındaki yapay sınırlar birer fitnedir. Her bir müslüman; içinde bulunduğu şarta, elindeki nimete ve karşılaştığı güçlüğe göre fitneye uğratılıyor, denemeye tabi tutuluyor.
Müslümana düşen, varlık tablosundaki âyetlerden, oluşlardan ve karşılaştığı fitne ve denemelerden ibret alması, Allah’tan gelen fitneyi kazanmaya çalışması ve bizzat kendisinin fitnelere sebep olmamasıdır. 3409
İslâm’ın dışındaki tüm dünya görüşleri, ideolojiler, izmler ve düzenler fitnedir; hem de fitne doğuran ana fitnelerdir. Irkçılık, bölgecilik, mezhepçilik (mezhep bağnazlığı), cemaat taassubu, particilik, futbol fanatikliği, müzik düşkünlüğü, para hırsı, makam sevdâsı, şehvet tutsaklığı, moda hastalığı, televizyon esirliği, ideoloji çığırtkanlığı, tedbir adı altında zâlim ve tâğutlardan gereksiz korku, ümmeti saran çağdaş fitnelerdendir. Biraz sert ifâdeyle, bugünkü kullanımıyla ilgili olarak ve çoğu kanalların misyonundan dolayı “fitnevizyon” denilebilen tv.nin, okunmak için değil de daha çok bakılmak için alınan boyalı basının, yani medyanın “haber” adı altındaki, müslümanları uyuşturma, karalama ve yönlendirmelerinin, fitnenin en olumsuz anlamlarıyla paralellik arzettiğini unutmamak gerekiyor. Bırakın İslâm düşmanı kâfir düzencilerin verdiği haberi, müslüman da olsa, açıktan günah işleyen fâsıkların aktardığı haberlere bile araştırmadan inanmamayı emreden Kur’an,3410 bizi fitne kaynaklarına karşı uyarmaktadır.
Bâtıl ideolojilerin egemenliği ve emri altındaki resmî din kurumlarını da unutmamak gerekiyor. Laikliğin, hatta din düşmanlığının resmî devlet politikası olarak uygulandığı yerlerde din kurumlarının özerk olması elbette fitnecilerin işine gelmez. Dinin devlet olmadığı yerde ister istemez devlet dini ortaya çıkacaktır. Bu ülkelerde sistemli bir şekilde câmiler kiliseye, imamlar papazlara; müslümanlar da laik kâfirlere benzetilmeye çalışılmaktadır. Din adına gerçek dine hücumlar yapılmaktadır. Din çarpıtılmakta, düzene ve kanunlara uygun hale getirilmek için kuşa benzetilmektedir. Bir sürü ilkel ve modern hurâfe din adına insanlara takdim edilirken; tevhid ve her çeşit fitneye karşı savaşın çeşitli adları olan cihad unutturulmakta ve dışlanmaktadır. Firavunun emrinde ve hizmetindeki Bel’am’ın rolünü üstlenen ve hatta kraldan fazla kralcı olan kişiliksizler, her devirde ortaya çıkar. Bunların elinde din, halkı uyuşturan afyon, âyinsel tören ve düzenin emniyet sibobu, koltuk değneğidir.
3409] 9Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 216-218
3410] 49/Hucurât, 6
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 727 -
Birey olarak bir müslüman için en büyük fitneler; “servet”, “şehvet” ve “şöhret”; toplum olarak da; “devlet”, “cemiyet” ve “âdet”tir. Bütün bu fitne odaklarına karşı mü’minler, fitne/sınav bilincine sahip olarak, her davranışlarının ibâdet ve cihad olacağı şekilde fedâkârlığı kuşanmak zorundadır. Sayılamayacak kadar çok başı olan ve ağzından ateş saçan ejderha gibi çetin fitnelerle kuşatılan günümüz müslümanı, gününü gün etmekle, kâfirler gibi sadece geçim derdiyle uğraşmak veya müzik ve futbol gibi uyuşturucularla vakit geçirmekle, ya da namazını kılıp başka şeye karışmamakla; kendini ve evlâdını, çevresini ve dünyayı fitneden nasıl kurtaracak, görevini nasıl yerine getirmiş olacaktır? Dünyayı cehenneme çeviren ve âhireti de mahveden fitneler çok ve büyük, doğru; ama unutmamak lâzım, cennet de ucuz değil! Her şuurlu müslüman, öncelikle kendisi, fitne unsuru olmamalı, fitnecilerle işbirliği yapmamalı, onların emrinde ve yardımında bulunmamalıdır. Sonra, hiçbir fitne kalmayıncaya kadar savaşla, mücâdeleyle görevli olduğunu unutmamalıdır. Tüm yeryüzündeki bütün fitneleri kaldırma görevi kendilerine verilmiş müslümanlar, devlet çatısını zâlimlerden temizlemeden bu görevi üstlenmeyi rüyalarında bile gerçekleştiremezler. Ümmet, devlet gücüne ulaşmadan, yeryüzünün her tarafındaki zulüm, baskı, katliâmlar, savaşlar, ahlâk ve imanlara saldırılar son bulmayacaktır. Çevremizden başlayarak her çeşit fitneyi yok etme hedefini canlı tutmak ve böylece dünya huzuruna ve âhiret saâdetine kavuşabilmek için, İslâm’ı gönlümüzden başlayarak ulaşabildiğimiz her yere hâkim kılma mücâdelesi şarttır.
Fitne konusunda söylenmesi gereken bir durum da, bunu itham olarak kullanmaktır. “Fitne çıkarıyor”, “fitneci” gibi suçlayıcı ifâdeler kullanırken, muhâtabın inancına ve yaşayışına çok dikkat edilmeli, bu ifâdeleri cihad eden samimi müslümanlara karşı -hatta onlar, beğenmediğimiz ve farklı metodlar benimsemiş olsalar bile- kullanmaktan şiddetle kaçınmalıdır. Hakkı haykırmak, tâğutlara ve tâğûtî düzenlere karşı çıkmak için gayret gösteren mü’minleri fitne çıkarmakla suçlayanlar; gerçek fitnecilerin ta kendileridir. Tüm fitnelerin kaynağı olan İslâm dışı sistemler içinde rahat ve refah içinde, ümmetin derdiyle dertlenmeden ve köklü değişim ve dönüşüm için uğraş vermeden gününü gün edenlerin bu tavırları, fitneye uğradıklarının göstergesidir. Fitne kazanını kaynatanlar, müşrikler, yahûdiler, münâfıklar ve bu sınıflardan birine destek verip onlara âlet olanlardır. İnsanı Allah yolundan alıkoyan ideoloji, düzen, yönetim, mal, evlât, âile, çevre, medya ve tâğutî kurumlar hep fitne unsurlarıdır. Tüm dünyadan fitneyi kaldırma, fitnenin kökünü kurutma hayali, planı, gayreti, cihadı ve savaşı içinde olanlara selâm olsun!
“Ey mü’minler! Öyle bir fitneden sakının ki, o, sizden yalnızca zulmedenlere dokunmaz. Bilin ki gerçekten Allah, (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.” 3411
“Aramızdaki beyinsizlerin yaptıklarından dolayı bizi helâk eder misin (Allah’ım)? Bu senin fitnen/sınavından başka bir şey değildir. Bu imtihan aracılığıyla dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim velîmiz/dostumuzsun, bizi bağışla ve bize merhamet et, Sen bağışlayanların en hayırlısısın.” 3412
3411] 8/Enfâl, 25
3412] 7/A’râf, 155
- 728 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Malın Fitneye Dönüşmesi; Dünyevîleşme
“Sahip olma” duygusunun tutkuya dönüşmesine “hırs” denir. İnsanoğlunun temel zaaflarından biri olan bu duygu terbiye edilmediği zaman, insanın gözünü, gönlünü ve zihnini bürüyerek onu esir eder. Onun, aşkınla olan, öteyle olan bağlarını birer birer koparır. Para, mal, makam, şöhret gibi her tür dünyalık onun duygu ve düşünce, basar ve basiretini dünyaya bağlayarak boynunda tasmaya, bileğinde kelepçeye, ayağında prangaya dönüşür. O, artık “dünyevîleşmiş” bir tiptir.
Dünyevîleşmiş tip, hiçbir dünyalığa sahip olamaz. Çünkü tüm dünyalıklar ona çoktan sahip olmuştur. Eşyanın emrine verildiği insan, eşyanın emrine girmiştir. Dünyanın efendisi olan insan, dünyanın kulu haline gelmiştir. Bu ise, insanın insanlığına karşı yapılabilecek en büyük hakarettir. İnsanın eşyaya kul olması, kula kul olmasından daha vahim bir sapmadır. İşte bu noktada “İslâm” insanı kendi zaaflarından korumak için devreye girmektedir.
Din’in gâyesi, insanın “insanlığı”nı muhâfazadır. İnsanın insanlığı ise, biyolojik varlığından çok rûhî varlığıyla kaimdir. Dolayısıyla din, insanın geçici yanından çok; kalıcı boyutunu öne çıkarır. Söz konusu boyut, metafizik anlamda, insanın hem mâzisi, hem ebedî istikbalidir. İlâhî öğretide beden, bu muhteşem mâziyi muhteşem bir istikbale taşıyan bir binektir. Bedenle ilgili olan her şey ise “dünya” olarak adlandırılır. Din’in amacı, dünyanın, insanla ebedî istikbali arasındaki bağları koparmasına engel olmak, eğer bu bağlar kopmuşsa onları yeniden bağlamaktır. Din, dünya ile âhiret arasındaki atılan köprüleri yeniden imar eder. Peygamberler ise, insana ebedî istikbalini hatırlatan uyarıcılardır.
Dünyevîleşme hastalığı, İsrâiloğullarını yahûdileştiren unsurlardan biriydi. Kur’an’ın haber verdiğine göre, onların dünyevîleşme sevdası, onları sadece “yoksulluğa” mahkûm etmedi; “alçaklığa” da mahkûm etti. İsrâiloğullarının, taklit ettikleri putperest kavmin totemi olan ineği altın ve gümüşten yapmaları, aslında onların altına ve gümüşe tapmaları anlamına geliyordu. Aynı zamanda bu heykel, çağının şartlarında bir teknoloji hârikasıydı. Sâmirî, onu Mısırlılardan alınan mücevherlerle yapmıştı.
İsrâiloğullarının bu tavrı, günümüz insanının tavrına ne kadar da benziyor. Yukarıda adı geçen iki unsur, bugün de kendisine tapınılan çağdaş totemlerin başında geliyor: 1- Para, 2- Teknoloji. İnsanların para ve teknoloji karşısındaki tavırlarını iyi gözlemleyen biri, bu tavrın içerisinde yer alan “tapınma” unsurlarını keşfetmekte gecikmeyecektir.
Dünyevîleşen İsrâiloğulları, bu zaaflarında öylesine ileri gittiler ki, Allah’a bile hile yapmaya kalktılar. Kendilerinin istedikleri ibâdet için tahsis edilen Cumartesi yasağını çiğnediler. Hesapta uyanıklık yaparak Cuma akşamından ağlarını denize atıyorlar, Cumartesi akşamı toplayarak güya yasağa uymuş oluyorlardı. Tabii Allah da onların hilelerini boşa çıkarmıştı. Onların bu tavrı, tarihte ve günümüzde “kitabına uydurularak” yapılanları hatırlatıyor. Onlara da yanlış olarak “hile-i şer’iyye” denilen “hile-i şerriyye”yi âlimleri öğretmiş, şeriatın emirlerine bir kılıf uydurmak isteyenlere sözde bir çıkış yolu göstermişlerdi. Bu suçun cezası, maymunlaşmaydı.
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 729 -
“Aşağılık maymunlar olun! 3413 emriyle gerçekleşen ilâhî cezada çok ilginç bir nükte de vardı. Bu nükteyi iyi anlayabilmemiz için Afrika’lı maymun avcılarının Avrupalılara satmak için maymunları canlı avlama yöntemlerini bilmemiz gerekiyor: Afrikalı avcılar, maymunlar ormanına dalarak onların görebileceği bir yere bir testi gömüyorlar. Bu testiye bir miktar fındık koyarak, başlıyorlar çıkarıp yemeğe. Daha sonra, orayı terkedip gizleniyorlar. Onları fındık yerken gören maymunlar aynen taklit ederek çömlekteki fındıkları yemeye geliyorlar. Lâkin çömleğin ağzı öyle hesaplı yapılmıştır ki, maymun elini boş olarak sokabilmekte, lâkin dolu olarak çıkaramamaktadır. Avcılar, maymunlar tam elini çömleğe daldırıp fındığı avuçladıklarında ortaya çıkıp maymunlara doğru koşmakta, fakat maymunlar avuçlarındaki fındıktan vazgeçemedikleri için kaçamamakta ve dolayısıyla fındık hatırına yakalanmaktadırlar.
İşte, tarih boyunca hayatını dünyevîleştiren kişi ve toplumlar, avuçlarındaki dünyayı elde etmek için âhiretlerini fedâ etmekten çekinmemektedirler. Fındık uğruna özgürlük, geçici zevkler uğruna âhiret. İkincisi birincisinden daha vahim bir aptallık.
“Bir ticaret ya da eğlence gördüklerinde dağılıp ona koşuştular ve seni ayakta bıraktılar. De ki: ‘Allah katında bulunan, eğlenceden de, ticaretten de daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”3414 Bu âyetin inişine sebep olan olay şudur:
Medine’de açlık ve pahalılığın hüküm sürdüğü kuraklık yıllarından biridir. Dıhye bin Halife el-Kelbî, müslüman olmadan önce Şam’dan yola çıkardığı bir ticaret kervanıyla Medine’ye girdi. Medine’liler âdetleri olduğu üzere kervanı tefler ve zillerle karşıladılar. Nebî tam o esnada Mescidde Cuma hutbesi veriyordu. 12 erkek ve bir miktar kadın dışında tüm cemaat Peygamber’in hutbesini terkedip kervana koştu. Hz. Nebî, bu duruma çok hiddetlendi ve buyurdu ki: “Eğer mescidde kimse kalmasaydı, şu vâdiyi ateş seli kaplardı.” Diğer bir rivâyette: “müslümanların üzerine taş yağardı.” 3415
Kur’an, müslümanların bu tavrıyla İsrâiloğullarının tavırları arasındaki benzerliğe Cuma sûresinde işaret buyurmaktadır. Sûrenin yahûdilerden söz eden birinci bölümüyle Cuma’dan ve Cuma hutbesinde Rasûlullah’ı ayakta bırakıp kervana koşanlardan bahseden ikinci bölümü arasında ilişki kurulmaktadır. Konuyla ilgili tüm kaynaklar sûrenin ilk 8 âyetiyle son 3 âyetinin farklı zamanlarda nâzil olduğu konusunda müttefiktir. Buna rağmen şu aşağıdaki âyetle, sahâbenin Rasûlullah’ı “dünyalık” için mescidde yalnız bırakmaları arasında bağ kurulmaktadır: “Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşımayanların hali, kitaplar taşıyan eşeğin hali gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlayanların durumu ne fenadır. Allah zâlimler topluluğunu hidâyete ulaştırmaz.” ?
Dünyevîleşmiş kimsenin prototipi Karun’dur. Kur’an, benî İsrâil içinde yaşayan bu kimseyi, her devirde görülebilecek karakter olması açısından dikkatlerimize sunar: “Karun’u, Firavun’u ve Hâmân’ı da helâk ettik. Yemin olsun, Mûsâ onlara apaçık delillerle geldi. Öne geçemedikleri halde yeryüzünde büyüklük tasladılar.”3416; “Karun Mûsâ’nın kavmindendi. Onlara karşı taşkınlık/şımarıklık etti. Biz ona öyle hazineler
3413] 2/Bakara, 65
3414] 62/Cum’a, 11
3415] Buhârî, Tefsir 61; Müslim, Cum’a 11; Tirmizî, Tefsir 62
3416] 29/Ankebût, 39
- 730 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vermiştik ki, onun anahtarlarını taşımak, güçlü-kuvvetli bir topluluğa dahi zor geliyordu. Kavmi ona demişti ki: ‘Şımarma, Allah şımarıkları sevmez.’ Allah’ın sana verdikleri içinde âhiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana lütufkâr olduğu gibi sen de lütufkâr ol, yeryüzünde fesâd isteme, çünkü Allah fesâdçıları sevmez. O dedi ki: ‘Bu servet bana, bendeki bir bilgi sayesinde verildi.’ Peki, o bilmedi mi ki Allah, önceki nesiller içinden ondan daha güçlü, sayıca da daha çok olanları bile helâk etmiştir. Günahlarının ne olduğu günahkârlardan sorulmaz. Karun, süsü-püsü içinde toplumun önüne çıktı. Dünya hayatını isteyenler dediler ki: ‘Keşke Karun’a verilenin bir benzeri de bize verilseydi. O, cidden çok şanslı biri.’ İlim verilenler ise şöyle dediler: ‘Yuh size, iman eden ve sâlih amel işleyen kimseye Allah’ın vereceği karşılık daha hayırlıdır. Fakat buna yalnızca sabredenler kavuşturulur. Nihâyet, Karun’u da sarayını da yere geçirdik. Allah’a karşı kendisine yardım edecek yandaşları da yoktu. Kendi kendisine yardım edebileceklerden de değildi. Akşam onun yerinde olmayı isteyenler, sabah şöyle demeye başladılar: ‘Vay be! Demek, Allah kullarından dilediğine rızkı genişletiyor, dilediğine de kısıyor. Allah bize lütufta bulunmasaydı, vallahi bizi de batırmıştı. Demek ki kâfirler asla iflâh olmazlar.” 3417
Kur’an’dan yola çıkarak Karun hakkında şu tesbitleri yapabiliriz:
1- Karun, Hz. Mûsâ’nın toplumuna mensup, hazinelere sahip olacak kadar zengin biridir. 3418
2- O, Hz. Mûsâ’nın yakını olmasına rağmen, ona karşı Firavun ve Hâmân’la birliktedir. 3419
3- Servetiyle böbürlenip şımarmış, elindeki ekonomik imkânı vahye karşı kullanmıştır. 3420
4- “Bu servet bana bilgim sayesinde verilmiştir” diyerek, mülkün asıl sahibini unutmuştur. 3421
5- Sonunda servetiyle birlikte yere geçmiş, helâk olmuştur. 3422
Âyetlerden çıkardığımız bu sonuçlara göre Karun, İsrâiloğulları içerisinden çıkmış olmasına rağmen, müslümanlara karşı Firavunla işbirliği yapacak kadar alçalabilen bir işbirlikçidir. Kendi ulusundan çıkan peygambere karşı mazlum ulusunun düşmanı olan zâlim Firavun’la, servet yapma hatırına işbirliğine giriyordu. Ona yaltakçılık yapıyordu. Zaten, mantıken böyle yapmasa ne o serveti edinebilir, ne de elinde tutabilirdi. Karun, “Allah’ın sana verdikleri içinde âhiret yurdunu ara” uyarısı kendisine yapılınca, “Bu servet bana, bendeki bir bilgi sayesinde verildi’ biçiminde cevap verecektir. Bu, günümüz kapitalizminin yetiştirdiği rantçı insan tipi olan “homo ekonomikus” mantığıdır.
Âyette, bu tiplerin, bilinçsiz yığınların imrendiği tipler olduğu ifâde edilmekle, dünyalığın ehl-i dünya yığınları nasıl cezbettiği vurgulanmaktadır. Ancak, Karun’un kötü âkıbetine şâhit olan aynı yığınların, ne kadar günübirlik düşündüğü de, cezalandırmanın ardından söyledikleriyle ortaya çıkıyor.
3417] 28/Kasas, 76-82
3418] 28/Kasas, 76
3419] 23/Mü’minûn, 24; 29/Ankebût, 39
3420] 29/Ankebût, 39
3421] 28/Kasas, 78
3422] 28/Kasas, 81
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 731 -
Bugünkü dünyevîleşme mantığıyla, eski çağlardaki ilkel dünyevîleşme mantığı arasında şaşılacak kadar benzerlik vardır. Aslında bu şaşılacak bir şey de değil. Çünkü insanın tabiatı, zaafları, zamanın değişmesiyle değişmiyor. İnsanın hakikat karşısında aldığı tavırlar, genellikle aynı. Dünyevîleşmiş çağdaş insan tipinin dini ekonomi, imanı para, kitabı çek koçanı, mâbedi bankadır. Dünyevîleşmiş tip, dindarsa dinini, ideolojisi varsa ideolojisini, dâvâsı varsa dâvâsını her fırsatta paraya tahvil etmenin yollarını arar.
Karunlaşmış bu tip, müslüman olduğu zaman, “Allah rızâsı, hizmet, tebliğ, dâvet, ihlâs, cihad, bereket, tekbir, cihad” gibi dinin kavramlarını kullanarak sömürür. Marksist olduğu zaman “halk, köylü, işçi, emekçi” gibi marksizmin kavramlarını kullanarak sömürür. Kemalist olduğu zaman “çağdaşlık, uygarlık, laiklik, milliyetçilik” gibi kemalizmin tekeline aldığı kavramları kullanarak sömürür. Fakat hepsinin de mantığı tektir. Hepsi de tüketimi körükler. Hepsi de rantçıdır. Hepsi de menfaatlerini dinlerinden, imanlarından, ideolojilerinden önde tutarlar. Hepsi de çıkarları gerektirdiği zaman her şey olurlar. Hepsi de iktidar ve güç odaklarının etrafında pervanedirler. Hepsi de “istikrar”ı çok severler. 3423
Dünyevî belâların çoğu, uhrevî cezaların tümü, dünya-âhiret dengesini kuramamak, dünyayı âhiret için yaşayamamak ve dünya hayatını gâye edinmekten kaynaklanır. Ancak gerçek iman ve sâlih amel, insanı dünya hayatının aldatmasından koruyabilir. Âhireti tercih eden, dünyayı kaybetmez. Çünkü insana verilen hilâfet görevi, yeryüzünü imar edip nimetlerinden yararlanmayı gerektirir. Sadece dünya hayatını isteyenler, haram, zulüm ve sömürü düzenleriyle insanlığı doğru yoldan çıkarttıkları gibi, müslümanları da dünyaya uydurmak isterler. Hâlbuki, âhiretten kopuk bir dünya oyun ve eğlenceden ibârettir. Bir müslüman içinse dünya, İslâm’ı yaşamak, İslâm’ı hâkim kılma mücadelesi vermek (cihad), Allah yolunda hizmet ve meşrû şekilde çalışmak (ibâdet) içindir.
Ölümü anlamlandırdığımız zaman, her şey bir anlam kazanacaktır. Ölüm, bir yok olma değil; yeni bir hayatın başlangıcıdır. Ölümlü, fâni ve sıkıntılarla dolu bir diyardan; ölümün olmadığı, ebedî, mükâfatlarla dolu zahmet ve sıkıntının bulunmadığı, sevdiğimiz her şeyin bulunduğu bir diyara yolculuktur. Onun için müslüman ölümden korkmaz; sadece ona hazır olur. Hatta, yeri geldiğinde seve seve canını verir, âhiret karşılığında dünyayı satar. “Ölüm yok olmak değil; bir diriliştir, yeni bir hayata geçiştir” cümlesinden hareketle, yaşadığımız hayatı ve varlıkları seyredelim:
Sadece bu dünyada yaşayacağınızı düşünerek yaşarsanız ölü yaşarsınız. Ama öleceğinizi düşünerek yaşarsanız diri yaşarsınız. Çevremizdeki insanlar hep dirilişin etkisiyle, âhiret şuuruyla yaşasalar!.. Seyredin o zaman hayatın güzelliğini. İkinci asr-ı saadet olur çağımız. İnanın, iman ettiğimiz cenneti daha burada iken yaşamaya başlarız. Fakat biz, tüm yatırımlarımızı bu dünyaya yönlendirerek yaşadığımız hayatı ve yeri sahte cennet haline getirmeye koyulunca cenneti de unuttuk. Özlemez olduk. Nasıl özleyebiliriz ki; lüks, israf demeden yaşadığımız hayatı, materyalistlerin uydurma cenneti gibi yapmak için bir ömür boyu gece gündüz koşturunca. Sahabe, cenneti öyle bir özlüyordu ki! Enes bin Nadr, Uhud savaşında “cennetin kokusunu Uhud’un arkasından duyar gibi oluyorum” diyordu. Bilirsiniz, insan çok acıkınca yemeğin kokusunu çok uzaktan duyar. Sahabe
3423] M. İslâmoğlu, Yahûdileşme Temâyülü, s. 297 vd.
- 732 -
KUR’AN KAVRAMLARI
de cennete öyle acıkıyordu ki, daha dünyada iken kokuları geliyordu cennetin.
İmam Gazali diyor ki: “Mezardakilerin pişman oldukları şeyler yüzünden dünyadakiler birbirlerini kırıp geçiriyor.” Ölüm öncesindeki kavgaların ölümden sonra pişmanlık getireceğini hissederek yaşayan insan, hiç pişman olacağı şeyin kavgasını verir mi? Hırsla hayatın ve eşyaların, burada kalacak şeylerin ardına bir ömür boyu düşer mi? “Onlar, geride nice şeyler bıraktılar; bahçeler, çeşmeler, ekinler, güzel makamlar ve zevk ü sefa sürecekleri nice nimetler. İşte böyle oldu ve biz onları başka topluma miras verdik.” 3424 “Ey iman edenler, size ne oldu ki: ‘Allah yolunda topluca savaşa çıkın’ denildiği zaman yere çakılıp kaldınız? Âhirettense dünya hayatına mı râzı oldunuz? Ama dünya hayatının geçimi (zevki), âhiret yanında pek azdır.” 3425
Gerçek özgürlük, Allah’a koşmakta ve Allah’a yakın olmaktadır. İnsan, Allah’a ne kadar yakın olur, O’na ne kadar bağlanırsa o kadar özgür sayılır. Allah’tan uzak yaşayan insanlar köle insanlardır. Mesela; mobilyalarının ve arabalarının çizilmesine hiç dayanamazlar. Çünkü o çizilen şeylerin kölesi durumundadırlar. Efendilerinin zarar görmesinden rahatsız olurlar. Ama hergün dinleri, imanları, şerefleri, namusları çizilir, hiç rahatsız olmazlar. Başörtüsüne uzanan ele kızmaz; yeter ki o el, kendi putlarına, efendilerine zarar vermesin. Menfaatine dokunulduğunda etrafı velveleye boğanlar, dinlerine ve âhiretlerine yapılan hücumdan hiç rahatsızlık duymamaktalar. Böyle insanların özgürlükten bahsetmeleri, kölelerin özgürlük dersi vermesine benzer.
Peygamberimiz’in tavsiyesi şöyle idi: “Bu dünyada, sanki gurbete gitmiş, birgün yuvasına tekrar dönecek biri gibi ol veya gelip geçici bir yolcu gibi yaşa.” 3426 Hayatın geçiciliğini kalbine ve kafasına oturtmuş bir müslüman geçici şeylere fazla sevgi beslemez ve kendini bağlamaz. Zaten şu bir gerçektir ki; Allah’ın dışındaki şeylere olan ilgi ile Allah’a olan ilgi arasında ters orantı vardır. Bir kimsenin Allah’ın dışındaki varlıklara, eşyaya ilgisi ne kadar fazla ise, Allah’a olan ilgisi o kadar azdır. Böyle bir durumda ilgi duyulan şeyler Allah ile kul arasında engel teşkil ederler. Bu yüzden İslâm, insanın duygularını âhirete yönetmek için Kur’an’da çok sık şekilde ölüm, âhiret, kıyâmet, hayatın geçiciliği üzerinde durur. Mekkî sûrelerin aşağı yukarı tamamında, diğer sûrelerin de genelinde bu havanın verilmeye çalışıldığını görürsünüz. “Bilin ki, dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, kendi aranızda övünme, mal ve evlât çoğaltma yarışıdır.” 3427
Ölümü tefekkür ederek yaşamak, hayatta “gidici” olarak yaşama sonucunu doğurur. Böyle yaşayan insan da hesabını ve yatırımını gideceği yere göre yapar. Hesaba çekilme günü gelmeden önce kendini hesaba çeker. Aksi halde, insan gideceği saate kadar kalacakmış gibi yaşar ve tercihini ona göre yapar. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır.”3428 Aşağı yukarı her insan, bir eşya satın alırken, önüne konan iki maldan “iyisi olsun, pahalı olsun” diyerek daha kalıcısını tercih ettiği halde, Allah’ın önüne koyduğu iki hayattan geçicisini tercih ediyor; kalıcısını bırakıyor. “Hayır, siz acele geçiveren
3424] 44/Duhân, 25-28
3425] 9/Tevbe, 38
3426] Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25
3427] 57/Hadîd, 20
3428] 87/A’lâ, 16-17
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 733 -
şu dünyayı çok seviyorsunuz da âhireti bırakıyorsunuz!” 3429 Hayır, siz yaptığınız işlerin karşılıklarının acele, peşin verildiği şu dünyayı çok sevdiğiniz için karşılıkların veresiye olduğu öteki dünyayı bırakıyorsunuz, sevmiyorsunuz. “Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle imtihan eder, deneriz. Sabredenleri müjdele.”3430; “Yoksa içinizden Allah cihad edenleri ve sabredenleri belirtmeden cennete gireceğinizi mi sanıyordunuz?” 3431
Görüldüğü gibi, dünyadaki acıların ve zevklerin altında imtihana çekilme esprisi yatmaktadır. O halde böyle durumlarda alınması gereken ilaç sabırdır. Çünkü bu zevkler ve acılar geçicidir. Geçici olması da sabrı kolaylaştırıyor. Sabretmediğimizde ne olur? Geçici zevklere sabretmeyip dalarsak, âhiretteki ebedî ve hakiki zevklerden mahrum kalırız. Şu hayatın geçici elemlerine sabretmezsek, bu defa hem ebedî, hem de daha ağır âhiret azabına mâruz kalırız ve âhirette bize şöyle denilir: “İnkâr edenler, ateşe sunuldukları gün, onlara: ‘Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi harcadınız, onların zevkini sürdünüz; ama bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızın ve yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı bir azab göreceksiniz’ denir.” 3432
Kur’an’a baktığımız zaman âdeta tüm azgınlık, isyan ve başkaldırıların sebeplerinin tek sebebe bağlandığını görürüz. O da âhireti hesaba katmadan ve âhiretten korkmadan yaşamak. “Hayır, doğrusu onlar âhiretten korkmuyorlar.” 3433 Kur’an, terbiye etmeye çalıştığı insanda ilk etapta âhiret endişesi oluşturmaya çalışır. Bu endişe belli bir boyuta ulaştığı zaman insanların hayatlarında inkılabların gerçekleştiğine şâhit oluruz. Mesela; içki Medine döneminde ve yaklaşık Uhud savaşı yıllarına kadar yasaklanmamıştır. Fakat o tarihlerde içkiyi kesin olarak yasaklayan âyet inince evdeki şarap küplerinin kırılarak içkili hayata son verildiğini görürüz. Peki, bu neden kaynaklanıyor? Tabii ki âhiret ve Allah korkusundan. O insanlar o güne kadar öyle eğitilmiş ki, yaptıkları işin âhirette kendilerine çok pahalıya mâl olacağı söylendiği anda hemen o işten vazgeçiyorlar.
Âhirete imanı, âhiret endişelerini, cennet ve cehennem mefhumlarını ortadan kaldırdığınızda insanları gerçek anlamda motive edemezsiniz. Yani iyi şeyleri kendiliklerinden yaptırıp, kötülüklerden de kendiliklerinden vazgeçiremezsiniz. Âhirete iman; en büyük ve gerçek anlamda tek otokontrol mekanizmasıdır. Âhiret ve Allah korkusu olmadan insanları neye göre ahlaklı ve dürüst olmaya sevkedeceksiniz? Eğer bir insan, yaptığı bir kötülüğün cezasını görmeyeceğini bilse, niye o kötülükten vazgeçsin veya yapacağı bir iyiliğin karşılığında mükâfat yoksa niçin o iyiliği yapsın? Denilebilir ki; insanlık için. Ben ölür ölmez bu insanlar çok kısa bir süre içinde beni unutacaklar. Unutmasalar bile, öldükten sonra bana ne faydaları dokunabilecek ki?
Ama düşünün ki “bir varlık” var ve “bir gün” var. O varlık, o günde yaptığınız tüm iyiliklerin karşılıklarını kat kat fazlasıyla verecek ve yaptığınız kötülüklerin de cezasını verecek. O varlık ki, hiçbir iyiliği unutmaz, adâletli, kimseye zerre kadar zulmetmez, hiçbir şeye ihtiyacı yok. Her şeyin yaratıcısı ve sahibi, çok
3429] 75/Kıyâme(t), 20-21
3430] 2/Bakara, 155
3431] 3/Âl-i İmran, 142
3432] 46/Ahkaf, 20
3433] 74/Müddessir, 53
- 734 -
KUR’AN KAVRAMLARI
merhametli, çok affedici. İnsan, böyle bir varlığa iman edip sadece O’nun rızasını kazanmak idealiyle yaşadığı zaman artık siz bu insanları “Allah’ın rızâsını kazanma” amacıyla iyi şeylere kolayca yönlendirebilir ve kötü şeylerden de kolayca sakındırabilirsiniz. Aksi takdirde bütün çabalarınız sonuçsuz kalır. Âhiret korkusu olmadan insanlar, fırsat bulduklarında kötülük yapabilecekleri için kimsenin kimseye güveni olmaz.
Dünya ve içindekilerin gelip geçici olduğunu, bir sınama ve imtihan aracı olduğunu bilen ve böyle inanan İslâm insanı, bu bilgisini ve bu imanını, kuru ve şematik, içi boş ve vicdanî inanç kofluğundan çıkartıp, olması gereken yere, âlemlerin rabbi olanın, dünya ve âhiretin sahibi olanın istediği yere, hayatın tam ortasına oturtmak zorundadır.
Her gün ve her gece, namaz sonlarında, işimizin arasında özellikle ölümü, dirilişi, kıyameti, mahşeri, cenneti, cehennemi, günahlarımızı, Allah’ın nimetlerine teşekkürdeki kusurlarımızı derin derin düşünelim. Bunu kendimize görev edinelim. Bu dünyadaki rahatımızdan fedâkârlık yapalım. Hem burada tam bir rahat etme, hem de orada rahat etme gibi imkânsız ve gülünç olan sevdadan vazgeçelim. Kabirlere, hele gece karanlığında gidip, oralarda ölümle kolkola yaşayacağımız günleri düşünelim. Ölüm ve şehadet râbıtası yapalım. Allah’ın dinini yaşayamıyor, müslümanca hayat süremiyorsak müslümanca ölmenin de zor olduğunun bilincine varalım.
Mezarlarda ve hayalinde düşünerek canlandırdığın kabir hayatında düşün ki, bir-iki metrelik çukur, içinde birkaç kemik parçası ve mezar taşında da senin adın, evet senin adın, benim adım yazılı. Artık Rabbinle karşı karşıyasın. Büyük kıyâmetin kopmasını bekliyordun veya beklemiyordun. Ama öldün, yani senin kıyâmetin koptu. İşte bu kıyâmete hazırlandın mı? Yaptın mı yapacaklarını? Sakındın mı yapmaman gerekenlerden? Hazır mısın ölüme? Borçların-harçların, ümitlerin, beklentilerin, yatırımların... neresi için? Ölüm... Ne zaman? Evet ey insan! Tohumun toprağın üstüne yeni bir hayatla çıktığı gibi bir gün kabrinden çıkartılacağını, Rabbinin huzuruna gidip yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını vereceğini düşün ve hayatını ona göre düzenle: Çünkü, ölüm bir yok oluş değil; diriliştir. Ölüm uzakta değil; çok yakınımızdadır. 3434
Mal Yığmak; Ne Kadar, Kim ve Ne İçin?
Nice insan, helâl-haram demeden mîrâsa düşkünlük yapar, yoksullara yardım etmez, malı çok sever: “Hayır, doğrusu siz yetime ikrâm etmiyorsunuz; yoksula yedirmeye ön ayak olmuyorsunuz; mîrâsı hırsla tutuyorsunuz. Malı pek çok seviyorsunuz.” 3435; Âdiyât sûresinde de insanın mala düşkünlüğü, kınama üslûbuyla dile getirilmiştir: “Doğrusu o, malı çok sever.”3436; “Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o öksüzü iter, kakar. Yoksulu doyurmaya önayak olmaz.”3437 Cimrilik, inkârcı kâfirin vasıfları arasında sayılmaktadır: “İnsanları diliyle çekiştiren, kaş ve göz işaretleriyle alay eden her fesâd kişinin vay haline. O ki mal yığdı, onu saydı, durdu. Malının kendisini ebedî yaşatacağını
3434] Geniş bilgi için bk. H. Özhazar, Âhiret Bilinci; H. Eker, Âhiret Bilinci; A. Kalkan, “Âhiret” ve “Din Günü” kavramları
3435] 89/Fecr, 17-20
3436] 100/Âdiyât, 8
3437] 107/Mâûn, 1-3; Hâkka, 34
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 735 -
sanır. Hayır, o Hutame’ye atılacaktır.” 3438
“(Mal) toplayıp kasada yığanı!” 3439 âyetinde de insanın mal hırsı, mal toplayıp yığma tutkusu, kınama üslûbuyla anlatılmaktadır. Mala düşkünlük, insanın doğasında vardır. “Mal canın yongasıdır” atasözü, bu âyetlerin tefsiri gibidir. İman ile olgunlaşmayan insanlar, dünya malına düşkün olurlar. Çünkü onlar için ne varsa, hep bu dünyadadır, ötesi yoktur. Onun için malı severler, helâl-haram demeden mîrâsa konarlar, başkalarının mîrâs hakkını dahi yemek isterler.
İnsanın hep kendisini düşünmesi, mala düşkün olması çok çirkin bir şeydir. Elinde imkân varken fakiri düşünmeyen, yetime ikram etmeyen insanın Allah’tan ikram beklemeye hakkı yoktur. Allah verdiği nimetlerle kulunu imtihan eder. Onun, Allah’ın verdiği nimetlerden, başkasına da yardım edip etmediğine bakar. İşte insan düşünmelidir ki, yoksul iken kendisi nasıl sızlanır, Allah kendisine az nimet verince nasıl gücenir, üzülürse; zenginlik zamanında ihtiyacı olanlara yardım etmeyince o âcizler, yetimler, yoksullar da kendisine gücenirler. Malının içinde onların gözleri kalır. O halde insan, Allah’ın âciz, yoksul kullarına ikram etmeli, onları kollamalıdır ki Allah da kendisine ikram edip onu kollasın. Çünkü Allah kullarının hareketlerini gözetlemektedir. Servet, nimet ve mevki bulunca başkalarını hiç düşünmeyen, hatta onları ezen, köle gibi kullanmak isteyen insanlar, bu yüzden helâk edilmiş olan zâlim kavimler gibi davranmış olurlar. Allah’ın, o zâlimlerin üstüne şaklayan kırbacı, bir gün bunların üstüne de şaklar.
Mala değil; insana değer verilmelidir: “Sabah akşam Rablerinin rızâsını isteyerek, O’na yalvaranları kovma. Onların hesabından sana bir sorumluluk, senin hesabından da onlara bir sorumluluk yok ki, onları kovup da zâlimlerden olasın!” 3440. “Nefsini sabah akşam, rızâsını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber tut (onlarla beraber bulunmaya candan sabret). Gözlerin, dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan başka yana sapmasın. Kalbini Bizi zikirden/anmaktan alıkoyduğumuz keyfine uyan ve işi, hep aşırılık olan kişiye itaat etme.”3441 Bu âyetlerde, yoksul insanlarla aynı mecliste oturmaya tenezzül etmeyen ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) yanına gelip kendisiyle konuşmaları için fakir insanları yanından çıkarmasını öneren kibirli insanların davranışı kınanmakta, Allah Rasûlüne, Allah’ın rızâsını isteyen fakir insanları yanından kovmaması, herkesin kendi yaptığından sorumlu olduğu bildirilmekte; Allah’tan gâfil, aşırı insanların keyfine uymaması emredilmektedir. Mekke döneminde inzâl olmuş olan bu âyetler, gururlu, zengin kâfirlerin düşünce ve davranışını anlatmaktadır.
Münâfıkların mallarının ve çocuklarının çokluğuna imrenilmemelidir. Allah’ın o mal ve çocuklarla o kimselere mümkün ki, dünyada azâb edecektir. Yani çokça parası ve çocukları olanlar, mümkün ki bunlarla cehennem gibi azâb olmaktadırlar: “Onların malları da, evlâtları da seni imrendirmesin. Allah bunlarla onlara dünya hayatında azâb etmeyi ve kâfir olarak canlarının çıkmasını istiyor.” 3442
Mal, aslında kötü bir şey değildir. Hz. Peygamber’in “İyi adama iyi mal, ne
3438] 104/Hümeze, 1-4
3439] 70/Meâric, 18
3440] 6/En’âm, 52
3441] Kehf, 28
3442] 9/Tevbe, 55
- 736 -
KUR’AN KAVRAMLARI
güzeldir!”3443 dediği rivâyet edilir. Fakat mal, çoğunlukla insanı gurura, kendini beğenmeye götürür. İşte malıyla gurura kapılan kimseler, çoğunlukla Allah ile ilgisini kesmiş gururlu, fakirleri kendilerinin kölesi sanan insanlardır. Mekke’de Allah Rasûlü’ne ilk iman edenler zayıf, ezilmiş tabaka, karşı gelenler ise zayıfları ezen şımarık, zengin tabaka idi. Medine’de de ona halk tabakası inanmış, ama genellikle mutlu azınlık grubu inanmamış, münâfıklık yapmıştır. Çünkü dinin prensiplerini, liderliklerini sürdürmelerine engel görmüşlerdir.
Her insanın böyle olduğu iddia edilemez. Kuralların istisnâları olur. Şimdi, dini sömürü âleti gören komünizm, dinlerin çıkışı sırasında peygamberlere ilk defa kimlerin inandığını görmek istemiyor. Bütün peygamberlere önce fakir halk tabakaları inanmış, şımarık zenginler onlara karşı çıkmışlardır: “Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, içlerinden zayıf görülen mü’minlere: ‘Siz, dediler, Sâlih’in, gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz? (Onlar da:) ‘(Evet,) Doğrusu biz onunla gönderilene iman edenlerız!’ dediler.”3444 âyeti bu tarihî gerçeği dile getirmektedir. Demek ki din, sosyal açıdan zenginlerin sömürü âleti değil; tersine fakir halkın sömürü tabakasına karşı kurtarıcısı ve savunmacısıdır.
İslâm, servetin belli ellerde yığılmasını istememiş, halka yayılmasını emretmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında halk tabakaları arasında sosyal denge sağlanmış, aradaki büyük farklar erimişti. Ama insan karakteri kolay değişmez. Zaman geçince insanların servet tutkusu yine üste çıkmış, yine mülkler, büyük sayıda köle ve câriye sahibi zenginler, ağalar ve ezilen geniş halk kütleleri görülmeye başlamıştır. Ne Emevî idaresini, ne Abbâsi idaresini, ne de Osmanlı idaresini, tam İslâm’ın ruhuna uygun örnek idareler olarak görmek mümkün değildir. İslâm, dengeli bir servet dağılımı istemektedir. Bu idarelerde denge mi vardı? Üç-beş zenginin köyünde ırgat olarak çalışan halk kütleleri, ya da onların zekât ve fıtrasına bakan insanlar. Ne yazık ki bunlar, bu despotluklarını sürdürebilmek için İslâm’ı da kendi servetlerine kalkan yapmasını bilmişlerdir. Muâviye’nin, denge isteyen Ebû Zerr’i Şam’dan nasıl kovduğunu biliyoruz. İhtiraslı kişilerin iş başına gelişi, İslâm’ın rûhuna uygun idarenin kurulmasına engel olmuştur. Nasıl Arap müşrik ve münâfıkları, geleneklerini inanmalarına engel, daha doğrusu yönettikleri sömürü düzenine kalkan yapmış idiyseler.
Mal, karakteri zayıf insanları çabuk bozar. Siyaset de öyledir. Ama sağlam karakter sahibi kişileri mal bozamaz. Bunların elinde mal, hayra vesîle olur. Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman, Abdurrahman ibn Avf gibi kişileri servet bozmamış; onlar, servetlerini, dâvâlarının yayılmasına vâsıta kılmışlar, Hz. Ebû Bekir, fakirlik sınırına varıncaya dek malını Allah yolunda harcamıştır. İşte bu rûhu yaşatmaya çalışan nice şuurlu müslüman da, fakir düşünceye kadar mallarını Allah yolunda infak etmeyi prensip edinmişlerdir.
Tamahkâr insanın elindeki mal ve evlât, kendisine azâptır. Çünkü öyleleri hep malın korunmasını düşünürler. Düşündükçe tamahları artar, düşmanları da çoğalır. Vicdânen rahatsız olurlar. Çünkü Allah’ın, kişiye malı ile azâb etmesi, malının kendisini huzursuz edip dertlere sokmasıdır. Evlâdıyla azâb etmesi de, evlâdının kendisine karşı gelmesiyle, çeşitli dertlere ve musîbetlere düşmesiyledir. İnsan çeşitli şekillerde evlâdından çeker.
3443] Ahmed bin Hanbel, 4/197
3444] 7/A’râf, 75
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 737 -
Şimdi insan şöyle düşünmeli: Acaba sadece karnını doyurabilen orta halli bir insan mı mutludur, yoksa yüz yerde apartmanları, bahçeleri, arsaları, otomobilleri olan zengin mi? Sanıyorum orta halli, kanaatkâr insan daha mutludur. Çünkü onun taşıyacağı yükü yoktur. Ötekinin her apartmanı, her arabası, kendisine ayrı ayrı derttir, yüktür. Otomobilinin bozulması, kazâ yapması, çalınması; bahçesinin sulanmaması, ürün vermemesi; apatmanının kiracısız kalması veya kiracının kirayı ödememesi, ayrı ayrı dertlerdir. Malı, mal olarak düşünenler için bu böyledir. Ama malı Allah’ın rızâsını kazanmak için bir vâsıta, Allah’ın emâneti bilenler için mal dert olmaz. Onlar ellerinde oldukça malı Allah uğrunda harcarlar. Ellerinden çıkarsa “veren de Allah, alan da Allah” der, üzülmezler. İşte böyle “İyi insanlar için helâl mal, ne güzeldir!” Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmuştur: “Malın içinde gerçekten senin malın olan şey, sadece yiyip tükettiğin; giyip eskittiğin; ya da sadaka verip ileriye gönderdiğindir.” 3445
İslâm, mal yığmayı -ki buna “kenz” denir- hoş görmez. “Ve sana Allah yolunda ne infak edip harcayacaklarını soruyorlar. De ki: ‘Af (yani ihtiyaçlarınızdan fazlasını veya helâl ve güzel olan şeyleri verin).’ Allah size âyetleri böyle açıklıyor ki, düşünesiniz.” 3446 Nefsinin, çoluk çocuğunun ihtiyacından fazlasını fakirlere vermeyi, Hak rızâsına harcamayı öğütler. Ancak bütün varını yoğunu harcayıp başkasına el açacak duruma düşmek de doğru değildir. Nitekim: “(Allah) Sizden (bütün) mallarınızı istemez. Eğer onları isteseydi de sizi sıkıştırsaydı, cimrilik ederdiniz ve (bu), kinlerinizi ortaya çıkarırdı (Allah’ın elçisine kin beslemeye başlardınız.)” 3447 âyetlerinde de Allah’ın, mü’minlerden bütün mallarını vermelerini emrederek onları sıkıştırmak istemediği, çünkü böyle emrettiği takdirde nefislerin cimrilik zaafı ortaya çıkacağı belirtilmektedir. Mal, canın yongasıdır. İnsanın her şeyini harcaması kolay değildir. Ayrıca, bu durum, kişinin sıkıntıya düşmesine sebep olur. Bundan dolayı her şeyde dengeli, ölçülü davranmayı emreden İslâm, bu konuda da kolay olanı emretmekte, ihtiyaçtan fazlasını Allah için harcamayı öğütlemektedir. Peygamber (s.a.s.) de: “Yanında bir mal bulunan kimse, önce kendi nefsine harcasın, bakımı kendisine âit bulunan kimselere ve böyle böyle (derece derece akrabâya, sonra başkalarına) harcasın!” 3448
İslâm, her konuda ifrâtı ve tefrîti, yani aşırılığı ve gevşekliği hoş görmediği gibi, infak husûsunda da orta yolu izlemeyi öğütler: “Ve harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne de cimrilik ederler; harcamaları, bu ikisinin arasında dengeli olur.” 3449 İnfak iyidir, ama israf haramdır. Allah, Kur’an’da saçıp savurmayı yasakladığı gibi, avucu sıkı sıkıya kapayıp para yığmayı da yasaklamıştır. Kur’an, ihtiyaçtan fazla olan her şeyin verilmesini emretmiyor, tavsiye ediyor. Mü’minleri böyle gönül zenginliğine, cömertliğe, başkalarını düşünmeye teşvik ediyor. Herkes ihtiyacından fazlasını zorla değil; fakat gönül hoşluğuyla verirse ülkede fakir kalmaz, bunalımlar durulur. Gönüllerden gönüllere sevgiden köprüler kurulur.
“...Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onlara acı bir azâbı müjdele! O gün, cehennem ateşinde bunların üzeri ısıtılır; bunlarla, onların alınları, yanları ve sırtları dağlanır. ‘İşte nefisleriniz için yığdıklarınız. Yığdıklarınızı tadın!’
3445] Müslim, Zühd 3; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir, sûre 102; Nesâî vesâyâ 1; Ahmed bin Hanbel, 4/24, 26; S. Ateş, a.g.e., c. 13, s. 34-38
3446] 2/Bakara, 219
3447] 47/Muhammed, 36-37
3448] Ebû Dâvud, Itk 9; Nesâî, Büyû’ 84; Ahmed bin Hanbel, 3/305
3449] 25/Furkan, 67
- 738 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(denilir.)”3450 Altın ve gümüş, toplanıp yığılmak için değil; toplumda dağılıp iş görmek içindir. Para dolaşırsa iş yapar, çok kimsenin karnı doyar. Belli ellerde birikirse birkaç kişi doyar, büyük kesim aç kalır. Bu, Allah’ın istediği adâlete aykırıdır. İnsan ihtiyacını karşılamalı, ama fazlasını muhtaçlara vermelidir.
Mal ve paranın belli ellerde birikimini önlemek için Kur’an zekâtı, sadakayı ve humusu emretmiştir. Toprak mülkiyeti, büyük ölçüde devlete bırakılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.) insanlara ihtiyacından fazla nesi varsa olmayanlara vermesini emretmiş, bu sözünü o kadar tekrar etmiştir ki, dinleyen sahâbîler, hiç kimsenin, ihtiyaçtan fazla bir şey saklamaya hakkı olmadığını sanmışlardır.3451 Zekâtı verilmeyen malın, Kıyâmet gününde yılan olup sahibinin boynuna dolanacağına, ateş olup canına yapıştırılacağına dair hadisler mevcuttur. 3452
Son zikredilen âyetler 3453 inzal edildiğıi zaman Allah’ın Rasûlü (s.a.s.) üç defa: “Yuh olsun altına, yuh olsun gümüşe!” buyurdu. “Yâ Rasûlallah, öyle ise hangi mala sahip olabiliriz?” dediklerinde, şöyle buyurmuştu: “Zikreden dile, huşû eden kalbe, dininize yardım edecek sâliha zevceye.” 3454
“Kim sarı (yani altın), beyaz (yani gümüş) bırakırsa onunla dağlanır.” Bir adam öldü, gömleğinde bir dinar (altın para, sarı lira) bulundu. Peygaber (s.a.s.) ona: “Bir dağlamadır” dedi. Bir başka adam öldü, gömleğinde iki dînar bulundu. Peygamber (s.a.s.) ona: “İki dağlamadır.” 3455
İslâm âlimlerinin genel kanaatine göre zekâtı, sadakası verilen malı biriktirmekte bir sakınca yoktur. Yalnız, kişinin sadece kendisini ve zürriyetini düşünmesi doğru değildir. Malını topluma hayırlı işlerde kullanması, yastık altında ve hele bankalarda fâiz için saklama yerine, iş sahası açıp insanlara iş imkânları sağlaması, böylece toplum yararına üretim yapması uygun olur. Yoksa, insanın ihtirası tükenmez. Kişi milyarını trilyon, trilyonunu katrilyon yapmak ister. Bu da sosyal dengeyi bozar. Sonunda toplumda sosyal patlamalara yol açar. Toplumlara dünyevî cennet vaad eden komünizm ahtapotu neredeyse bir asır insanların en basit özgürlüğünü de elinden aldı. Allah korkusundan uzak kapitalizm de insanların gönlünden merhamet ve diğergâmlık duygularını sökmektedir. Tek çare, helâl kazanıp ihtiyacından fazla olanın bir kısmını, Allah için, gönül hoşnutluğuyla başkalarına verme prensibi getirmiş olan İslâm’ın rûhuna sarılmak ve onu uygulamaktır. Böylece insan çalışır, kazanır, kendisi yer, başkalarına da yedirir. Mutluluğunu başkalarıyla paylaşır. Kendi canı kadar başkalarını da düşünür. 3456
Allah’ın bizim için seçtiği İslâm’ın yaşanmadığı, onun yerine çıkarcı insanların düzeni olan acımasız sömürücü kapitalizmin yaşandığı tüm ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’de de servetin % 80’ine % 20’lik nüfus sahip olurken ve istedikleri gibi harcarken, % 80’lik insan nüfusu da % 20 ile yetinmeye çalışıyor. Bu olayı şair şöyle dile getirir:
3450] 9/Tevbe, 34-35
3451] Müslim, Lukata 18; Ebû Dâvud, Zekât 3, Tefsir, sûre 3; Nesâî, Zekât
3452] Bz. Buhârî, Zekât 3, Tefsir, sûre 3; Nesâî, Zekât
3453] 9/Tevbe sûresinin 34-35. âyetleri
3454] Ahmed bin Hanbel, 5/366
3455] Ahmed bin Hanbel, 1/101, 137, 138, 412, 421, 457; 2/356, 429, 493
3456] S. Ateş, a.g.e. c. 11, s. 380-386
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 739 -
“Allah’ın on pulunu bekleye dursun on kul;
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.
Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;
Yaşasın, kefenimin kefili kara borsa!”
“Allah’ın, o kent halkından, Elçisine verdiği ganîmetler, Allah’a, Rasûlüne, akrabâ olanlara, yetimlere, yoksullara, yolcuya âittir. Tâ ki (o mallar), içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan dûlet olmasın.” 3457 Bu âyette geçen “dûlet” kelimesi, dal’ın ötüresiyle dûlet, üstünüyle devlet okunur, ikisi de aynı anlama gelir. Bazılarına göre ikisi arasında fark vardır: Devlet; mal elde etmek, dûlet ise; savaş kazanmak anlamına gelir. Kimine göre de devlet, elde dolaşan şeyin adıdır. Dûlet ise masdardır, mal ve diğer güzel şeyi elde etmek anlamındadır. Aynı kökten müdâvele; elden ele dolaştırmak demektir. 3458
“Tâ ki (o mallar), içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan dûlet (güç) olmasın.” Hükmüyle Kur’an, gelirin hep belli ellerde toplanmasını engelliyor, onu geniş halk tabakasına yayarak sosyal adâletin temelini atmış oluyor. Bu âyet, devlet başkanına, servetin yaygınlaşması, fakirlerin de refaha kavuşturulması için meşrû tedbirler alma yetkisini vermektedir. Devlet başkanı, gerektiğinde bazı gelirleri sırf fakirlere tahsis edebilir. Hz. Ömer’in şöyle dediği rivâyet edilir: “Eğer şu işimden, yani halîfeliğimden geride bıraktığım yıllar önümde olsaydı, zenginlerin fazla mallarını alır, muhâcirlerin fakirlerine paylaştırırdım.”3459 Hz. Ömer’in bu sözü, devletin, gerektiğinde fakirlerin ihtiyaçlarını gidermek üzere vergi koyabileceğini de gösterir. Asıl imana dayalı sosyal adâleti İslâm dini getirmiştir. Ama müslümanlar, onun getirdiklerinde işlerine geleni uygulamışlar, işlerine gelmeyeni bırakmışlardır.
“Ey iman edenler, mallarınızı aranızda bâtıla (doğru olmayan yollarla, haksız yere) yemeyin. Kendi rızânızla yaptığınız ticaret olursa başka. Nefislerinizi de öldürmeyin. Doğrusu Allah, size karşı çok merhametlidir.”3460 Bu âyette, karşılıklı rızâya dayalı ticaretin dışında, insanların, birbirlerinin mallarını bâtıl yollarla yemeleri ve birbirlerini öldürmeleri yasaklanmaktadır. Tefecilik, kumar, rüşvet, gasb, çalma, hıyânethıyânet gibi hileli kazanç yollarının hepsi bâtıldır. Bu tür yollarla para kazanmak haramdır. Yalnız, kişinin çalışması, karşılıklı rızâya dayanan ticaret, hibe ve miras yoluyla elde ettiği mal helâldir. Ticaretin yasallığı, karşılıklı rızâya bağlıdır. Aldatma bulunan ve aldatmanın farkına varıldığı zaman taraflardan birinin râzı olmayacağı ticaret yasal değildir. “Aldatan kimse bizden değildir!” ? Güvenilir, doğru tâcirin Kıyâmet gününde şehidlerle beraber bunacağını3461 söyleyen Hz. Peygamber (s.a.s.), yalanın insanı cehenneme sürükleyeceğini,3462 Allah nasip ettiği rızkı güzel, helâl yoldan aramayı,3463 başkasının satışına engel olmamayı,3464
3457] 59/Haşr, 7
3458] 3/Âl-i İmrân, 140
3459] Taberî, Tarihu’l-Ümem ve’l-Mülûk, 4/226; et-Tefsîru’l-Hadîs 8/215
3460] 4/Nisâ, 29
3461] İbn Mâce, Ticârât 1
3462] İbn Mâce, Mukaddime 7
3463] İbn Mâce, Ticârât 2
3464] Müslim, Büyû’ 4
- 740 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hayvanların sütlerini memelerinde bekletip satmamayı,3465 gereksiz yere ticaret aracı ve komisyoncuların girmemesini emretmiş,3466 vurgunculuğu kesin şekilde yasaklamıştır. 3467
“Dünya Hayatı, Dünya Malı Sizi Aldatmasın!”
“Sahip olma” duygusunun tutkuya dönüşmesine “hırs” denir. İnsanoğlunun temel zaaflarından biri olan bu duygu terbiye edilmediği zaman, insanın gözünü, gönlünü ve zihnini bürüyerek onu esir eder. Onun, aşkınla olan, öteyle olan bağlarını birer birer koparır. Para, mal, makam, şöhret gibi her tür dünyalık onun duygu ve düşünce, basar ve basiretini dünyaya bağlayarak boynunda tasmaya, bileğinde kelepçeye, ayağında prangaya dönüşür. O, artık “dünyevîleşmiş” bir tiptir.
Dünyevîleşmiş tip, hiçbir dünyalığa sahip olamaz. Çünkü tüm dünyalıklar ona çoktan sahip olmuştur. Eşyanın emrine verildiği insan, eşyanın emrine girmiştir. Dünyanın efendisi olan insan, dünyanın kulu haline gelmiştir. Bu ise, insanın insanlığına karşı yapılabilecek en büyük hakarettir. İnsanın eşyaya kul olması, kula kul olmasından daha vahim bir sapmadır. İşte bu noktada “İslâm” insanı kendi zaaflarından korumak için devreye girmektedir.
Din’in gâyesi, insanın “insanlığı”nı muhâfazadır. İnsanın insanlığı ise, biyolojik varlığından çok rûhî varlığıyla kaimdir. Dolayısıyla din, insanın geçici yanından çok; kalıcı boyutunu öne çıkarır. Söz konusu boyut, metafizik anlamda, insanın hem mâzisi, hem ebedî istikbalidir. İlâhî öğretide beden, bu muhteşem mâziyi muhteşem bir istikbale taşıyan bir binektir. Bedenle ilgili olan her şey ise “dünya” olarak adlandırılır. Din’in amacı, dünyanın, insanla ebedî istikbali arasındaki bağları koparmasına engel olmak, eğer bu bağlar kopmuşsa onları yeniden bağlamaktır. Din, dünya ile âhiret arasındaki atılan köprüleri yeniden imar eder. Peygamberler ise, insana ebedî istikbalini hatırlatan uyarıcılardır.
Dünyevî belâların çoğu, uhrevî cezaların tümü, dünya-âhiret dengesini kuramamak, dünyayı âhiret için yaşayamamak ve dünya hayatını gâye edinmekten kaynaklanır. Ancak gerçek iman ve sâlih amel, insanı dünya hayatının aldatmasından koruyabilir. Âhireti tercih eden, dünyayı kaybetmez. Çünkü insana verilen hilâfet görevi, yeryüzünü imar edip nimetlerinden yararlanmayı gerektirir. Sadece dünya hayatını isteyenler, haram, zulüm ve sömürü düzenleriyle insanlığı doğru yoldan çıkarttıkları gibi, müslümanları da dünyaya uydurmak isterler. Hâlbuki, âhiretten kopuk bir dünya oyun ve eğlenceden ibârettir. Bir müslüman içinse dünya, İslâm’ı yaşamak, İslâm’ı hâkim kılma mücadelesi vermek (cihad), Allah yolunda hizmet ve meşrû şekilde çalışmak (ibâdet) içindir.
Halkın sık sık iş ve aş derdinden sızlandığı, piyasadan şikâyet ettiği, geçim zorluğundan bahsettiği ve küçük harflerle de olsa zaman zaman kapitalist düzeni suçladığı gözlenmektedir. Hedefi belirsiz ve bilinçsiz bu tepki, dâvâ adamlarının dışındaki kuru kalabalık ve ortalama halk için, sessiz kitle ve edilgenlik kimliğinden sıyrılma yönüyle bir gelişme kabul edilmelidir. Haksızlığa karşı dilsiz şeytan rolünden, en azından kendi dünyevî menfaatini ilgilendiren konularda
3465] Müslim, Büyû’ 4
3466] Müslim, Nikâh 51; İbn Mâce, Ticârât 15
3467] İbn Mâce, Ticârât 6, 16
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 741 -
bile olsa, mazlumluğu kabul etmeyen, kendi cebine uzanan elleri sorgulayan, az da olsa direnen bir çizgi, halkın kolay güdülen kuru kalabalık olmaktan çıkıyor olması yönüyle sevindiricidir.
Bu tepki, bilinçli dâvâ adamları, şuurlu müslümanlar açısından yeterli olmadığı gibi, çıkış noktası açısından doğruluğu da tartışılabilir. Onlar, kendisine değmediği müddetçe bin yıl yaşamasından rahatsız olunmayan yılanın kendi midesini ısırınca etrafı vâveylâya veren, zulmün sadece ekonomik problemler ve geçim sıkıntısı yönünü gören tek dünyalı, tek gözlü ve ben merkezci insanlar olamazlar. Onların tavrı ve tepkileri; sebep, metot, niyet ve eylem yönleriyle daha farklı, daha bütüncül ve daha diğergâm karakter arzetmelidir. Onlar, düşmanlığın sadece zâlimlere yönelik olması gerektiğini3468 bildiği gibi, zulmün de çok boyutlu ve en büyüğünün de şirk3469 olduğunu ve Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenlerin “zâlimlerin ta kendileri”3470 hükmünün verildiğini ve fitneden eser kalmayıncaya ve din sadece Allah’ın oluncaya kadar mücâdele3471 etmekle mükellef olduklarını bilir ve ona göre davranır.
Mü’minler ve müslüman olduğunu iddia edenler açısından Sünnetullah (Allah’ın yeryüzündeki değişmez yasaları), diğer insanlarla ilgili sebep sonuç ilişkisinden farklıdır. Allah, mü’minlere merhametinden dolayı, onlar kendilerini kontrol edip tekrar Hakka yönelsinler diye zaman zaman onlara şefkat tokatları atar. Rab ve Rahman isimlerinin tecellîsi, sevgisinin tezâhürü olarak onları uyarmak ve bazı cezalarını âhirete bırakmamak için ve ibret alsınlar diye dünyevî belâlar ve sıkıntılar verir. “Başınıza gelen her musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz (günahlar) yüzündendir. (Bununla beraber) Allah, çoğunu da affeder.”3472; “Kim Benim zikrimden (Kur’an’dan, namazdan, Allah’ı hatırlayıp anmaktan) yüzçevirirse, şüphesiz onun için dar bir hayat, geçim sıkıntısı vardır.” 3473
Midelerin açlığı önemli olsa da, gönüllerin gıdasızlığı çok daha mühimdir. Esas tehlike, âhiret azâbıdır. Dünyadaki sıkıntıların bir kısmı, zaten imtihan gereğidir. “Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. Sen sabırlı davrananları müjdele.”3474 Esas kriz, iman ve ahlâk krizidir. Bunun da günümüz müslümanları açısından temel sebebi, âhiretten fazla dünyaya önem vermek, dünya-âhiret dengesini bozmak, yani dünyevîleşmektir.
Allah, merhametini göstererek ikaz etmekte, dünyanın aldatıcılığını hatırlatmaktadır: “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın evlâdı, evlâdın da babası nâmına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” 3475
“Dünya”ya, ister ‘yakın hayat’, ‘âhiretin önündeki hayat’ diyelim; isterse
3468] 2/Bakara, 193
3469] 31/Lokman, 13
3470] 5/Mâide, 45
3471] 2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39
3472] 42/Şûrâ, 30
3473] 20/Tâhâ, 110
3474] 2/Bakara, 155
3475] 31/Lokman, 33
- 742 -
KUR’AN KAVRAMLARI
‘ednâ’ kökünden alarak ‘en âdi, en değersiz, en iğreti en basit hayat’ diyelim; o insana ait istekler, arzular, şehvetler, uzun emeller ve bitip tükenmek bilmeyen hayaller olduğuna göre, gönül ile Allah sevgisi ve O’na itaat arasına perde olan her şey “dünya” sayılabilir. Akıllı insan, Allah sevgisi ile gönlü arasına girerek perde ve engel olabilecek bu imtihan dünyasına dikkat etmeli, aldanmamalı; onu kulluk bilinciyle değerlendirmelidir. Esas hayat, sonsuz hayat, en hayırlı hayat; sonraki hayatımız, yani âhirettir. Dünyada ekilenin orada biçileceğine göre, bu dünya hayatını âhiret bilinciyle yaşamalı, dünyadaki görevlerimizi yaparak, orası için hazırlanmalıyız.
“Zaman sana uymazsa, sen zamana uy” sözü gibi, “...Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalış!” sözü de Kur’an ve sünnetin dünya konusundaki değerlendirme ve tavsiyelerine terstir; bunlar bazen hadis diye takdim edilmektedir, Kütüb-i Sitte’de böyle bir hadis rivâyeti yoktur. Bazı insanlar da “Allah, nimetlerini kulu üzerinde görmekten hoşlanır” şeklindeki hadis rivâyetini, kendilerini gurur ve kibire, lüks ve isrâfa yönelten haramları nimet diye takdim ederek, farkında olmadan da olsa, davranışlarıyla Allah’a ve Rasûlüne iftira atma gibi büyük bir yanlışa düşebilmektedir. Bu hadisle cimrilik, malı gerektiği şekilde kullanmama, sadece biriktirmekten hoşlanma kınanmış olmakla birlikte; nimeti Allah yolunda ve meşrû bir şekilde kullanmak tavsiye edilmiştir. Ama unutulmak istenen “nimet” tanımıdır. Esas nimet; İslâm’dır, takvâdır, yardımlaşmadır, kötü değil; iyi örnek olmadır. Allah, her şeyden önce bu nimetleri kulu üzerinde görmek ister.
Dünya bir aynadır. Aynanın rengi, büyüklüğü, çukur ve tümsekliğine, arkasındaki sırların dökülüp dökülmediğine göre şekil aldığı/yansıdığı, görüntüleri farklılaştırdığı görülür. Bir şeyin önemi, fazileti veya fenalığı, başka bir şeyle mukayese yapılarak anlaşılır. Dünya konusundaki değersizlik, kendi başına ifâde edilirse yanlış olur. Dünya, Allah’ın imtihan alanı olarak yarattığı ve nice muhteşem sanatlarını sergilediği bir alan olduğu gibi; insanın da halifesi olduğu, sınav yeri olan, helâl nimetlerinden istifâde edileceği, imar ederek gelişme ve kalkınmalarda bulunulacağı bir yerdir. Dolayısıyla kötü ve değersiz değildir. Ama âhiretle karşılaştırıldığında durum değişir. Âhiret devamlı ve dünyadaki eksik ve olumsuzlukların olmayacağı sonsuz bir mutluluk yeri olduğundan, âhirete göre dünya önemsizdir. Dünyayı değerlendirmede âhiret inancı temel ölçüdür. O yüzden âhirete inanmayanlar, onu başka bir şeyle karşılaştırma imkânından mahrum oldukları için veya yoklukla (ölüm, onlar için yok olmaktır) karşılaştırdıklarında câzip gelmekte ve dünyayı yalancı cennet gibi kabul etmektedirler.
Dünyanın zemmi, başlı başına bir hayır değildir. Her konuda olduğu gibi dünya konusunda da ölçü: “Allah için sevmek, Allah için buğzetmek”tir. Eline geçmediği, sahip olamadığı için dünyayı kötüleyip tahkir eden kişi, erişemediği ciğere “pis” diyen kedi gibidir. Aslında eleştirisi, sevgisinden ileri gelmektedir. Yine, dünya, eline geçtiği halde, zaman akıp gidiyor, zamanla birlikte sahip olduğu dünyalıklar da azalıyor, eriyor diye teselli bulmak için kızdığından dünyayı kötülemek, dünyaya bağlılıktan kaynaklanmaktadır. Makbul olan tahkir, Allah için, Allah sevgisinden, âhiret sevgisinden ileri gelendir. İnsanın, Allah’ın mağfiretine, muhabbet ve ibâdetine engel olduğu için, dünyanın zarûrî işlerinin, kendisini uhrevî güzelliklerden alıkoyduğu için veya cennetin güzelliklerine nisbetle dünyayı basit görmek, makbul olan bakıştır. Nasıl ki, Hz. Yusuf’la güzel/yakışıklı bir adam karşılaştırılsa, çirkin göründüğü gibi, dünyanın kıymet verilen güzellikleri
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 743 -
de cennetin güzellikleriyle mukayese edildiğinde “hiç” hükmündedir.
Dün, en sevdiğimiz gıdaları yemiş, eğlenmiş, günümüzü zevkle geçirmiş olsaydık, bugüne kalan hiçbir şey olmayacaktı, gafletle geçirilen, dolayısıyla kaybedilen zamandan başka. Hele o zevk ve eğlenmelerde ölçüye dikkat etmediysek, bugüne ve yarına kalacak olan sadece günah yükü olacaktı. Yok, dünü zorluk ve sıkıntılarla geçirmiş isek de bugün için pek bir şey değişmeyecek, hatta bu gün daha az sıkıntı içinde isek, dünle karşılaştırdığımızda bu, mutluluk sebebi olacaktı. Ve eğer o sıkıntılar Allah için idiyse ve sabrettiysek, bugüne ve yarınlara taşınacak kalan şey, sevaplar olacaktı. Hayat, dünler, bugünler ve yarınlardan ibâret olduğuna göre; dün geçmiştir, yok hükmündedir. Yarın yaşayacağımız meçhuldür, bugünü değerlendirmek ve âhirete azık hazırlamak en akıllı yol olsa gerek. Hayat oyun ve eğlenceden ibâret. Hayat oyunu bitmek üzere, göz perdelerimizin kapanmasına kim bilir, belki fazla bir vakit kalmadı. Zevkler, sanal; hayat ise bir oyun, masal, rüya. Bir varmış bir yokmuş.
İnsanın dünyevî olarak zarûrî ihtiyacı, beslenme/gıda, giyinme/tesettür ve ev/barınmadan ibâret olduğu ve bu gereksinmelerini israfa ve lükse kaçmadan helâl yoldan temin etmesi, kalan birikimlerini infak etmesi gerektiği halde, tüketim toplumunun bir ferdi olarak insan, günümüzde ihtiyaç labirentinde yolunu şaşırmaktadır. Alınır, tüketilir, tekrar alınır, alınır... Ömür biter, alınacaklar ve ihtiyaçlar(!) bitmez. Kimi savunmacı ve uzlaşmacı insanlar öyle derler: “Batılıların sadece tekniği alınmalı, ahlâk ve kültürü alınmamalıdır.” Düşünülmez ki, teknik ve teknolojik aygıtlar, dünya görüşü ve yaşama biçimiyle birlikte gelir. Zaten bunlar, belirli bir kültürün ürünüdür ve o arka plandan koparılamaz. Sözgelimi, “buzdolabı”, kültürüyle birlikte gelmiştir. Eskiden, artan yemekler, ertesi güne saklanamayacağından bir komşuya ve özellikle fakirlere verilirdi. İnsanlar, evlerine gıda depola(ya)mazlardı. Buzdolabı, “verme”yi unutturan “egoist” kültürüyle, kullananlara sadece kendini düşündüren yaşama biçimiyle geldi. Çamaşır makinesi alınca ister istemez deterjan, yumuşatıcı, kireç sökücü gibi yan ürünlere de abone olacaksınız. Çamaşır için fakir komşuyu yardıma çağırıp onun da bu bahaneyle geçimine katkıda bulunma gibi düşünceler, makine alır almaz, artık aklınızın ucundan bile geçmeyecek. Örnekleri çoğaltabiliriz. Tv, radyo, kasetçalar, bilgisayar, kendileriyle birlikte hangi kültür, oyun, anlayış ve ahlâkı da kaçınılmaz olarak getiriyor, düşünmek yetecektir.
İnsanımız artık aklıyla değil; bin bir çeşit göz alıcı illüzyonlarla tahrik edilen “doymak bilmeyen gözleriyle” düşünüyor, daha doğrusu düşündüğünü zannediyor. Çarşılar, pazarlar, marketler, vitrinler de insanın bu midesi olmayan gözlerine nasıl hitap ediyor? Başkalarına (kendinden maddî yönden öndekilere) bakıyor bu gözüyle düşünen insan ve mukayese ediyor: “Onda var, bende niye yok?” ve daha çok harcamak için daha çok çalışması, çalışması, çalışması gerektiğini görüyor. Sonra bakıyor ki, çalışarak kazanılan para “ihtiyaç” maskesini takmış “gereksiz” veya “olmasa da olur”lara yetmiyor, çalışmadan para kazanmanın yollarını arıyor. Herkes bir başkasını kandıracak yollar aramaya başlıyor. Kumarın binbir çeşidi, sahtekârlığın hiç akla gelmeyecek şekli, insanları en yakınlarına bile itimat edemeyen, yardım edemeyen, borç veremeyen duruma getiriyor. “Haram” mı, “ayıp” mı? O da ne demek? Güldürmeyin insanı! Hangi devirde, hangi kültürde yaşıyoruz?
- 744 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tüketim hastalığının mikrobu, moda, âdet, “ele güne karşı”, “iyi ama, herkeste var” ambalajlarıyla öyle çabuk bulaşıyor ki, kimini cebinden, kimini yüreğinden yaralıyor, hatta öldürüyor. Kendi değerini, eşyasının ve elbisesinin değeriyle ölçen insanlar, eşyasını ve giysisini teşhir ediyor; sözgelimi oturma odalarına, en dikkat çeken karşı duvara konulan vitrin, belki hayat boyu hiç kullanılmayan ve sadece göze hitap eden mutfak eşyalarının fuarı rolünü üstleniyor. Arabada motor olmasa da önemli değil; kaporta fiyakalı olsun yeter; insan, dış görünüşe, vitrine, makyaja değer vermeden çağdaş olabilir mi, ne dersiniz? Anadolu evlerinin çoğunda yer sofrasında yemek yenildiği halde, odanın biri veya büyükse salonun yarısı, süs ve gösteriş olsun diye yemek odası olarak düzenlenmiştir. Koltuklar da, evdeki hayatı daha rahat kılmak için değil; zorlaştırmak içindir. O halılar ve koltuklara şu kadar para verilmiştir, çoluk çocuk rahatça oturup keyfini çıkaramaz; annenin gözü oradadır, ya kirletirlerse...
En fakirimizin evindeki eşyalara verilen parayla, sahâbe belki hayat boyu, hem de huzur ve şükür dolu şekilde yaşardı. Herkeste benzeri şeyler olduğundan, modanın temel felsefesi olan farklı ve özel görünme tutkusunun sanallığını, eşyaya daha çok sahip olmada başkalarına ulaşılmaz fark atma imkânsızlığının ıstırabını yaşıyor. Kullan at; al, yine al; yarışın sonu gelmiyor, ihtiyaçlar(!) tükenmiyor; âhirete yatırım yapamadan insan ölüp gidiyor.
Sadece moda için dökülen parayla neler yapılmaz? Hangi müslüman hanımın evindeki gardrobda boş yer vardır, buna rağmen alma isteği azalıyor mu dersiniz? Çeyizler, düğün ve evlilik için gerekli gereksiz masraflar... Kimileri için olmazsa olmaz ihtiyaç olan sigaraya yatırılan para, meselâ kitaba yatırılsa, vücudu zehirlemektense kafayı ve gönlü güçlendirse bu para, neler olur dersiniz? Eşya, para kötü bir şeydir demiyoruz. Eşyanın, maddenin, paranın insanı yöneten efendi olmasına, bunların insan için değil; insanın bunlar için yaşıyor, bunlar için çalışıyor olmasına sözümüz. Onlar hâkim, insan mahkûm ve hizmetçi. Oyuncak, insanla oynuyor. Mal, insanı, insanî değerleri yutuyor. Dünyevîleşme çarkı, insanımızı değirmen gibi öğütüyor. Düşünmeyi, okumayı, ibâdeti... engelleyen tv. başta olmak üzere medya ve reklâmlar... Taksitleri, ay sonunu düşünen insan, dünyada varoluş gâyesini düşünemiyor.
Her konu paraya çıkıyor; söz, ufak bir tur attıktan sonra para durağında düğümleniyor; gönül plağı parada parazit yapıp takılı kalıyor. Lüks hayat, daha rahat yaşam, dipsiz bir kuyu, bir girdap, tatminsizlik cehennemi, bitmeyen, ama insanı bitiren sonsuz yarış. Yiyen ama doymayan insan, kendine/nefsine/hevâsına kul/köle. Para para diye paralanan insan, şükrü unutmuş, sabrı lügatından silmiş, şikâyetin ise binbir çeşidini tekrarlamakta. “Alma tutkusu”, “verme zevki”ni katletmiş. Hırs ve tamahın sonu yok. “İnsanoğlunun iki vâdi dolusu altını olsa, üçüncüsünü ister” kutlu sözü ibret levhası olmaktan çıkmış. Sahâbe birbirleriyle hayırda yarışıyordu; şimdiki insan ise fâni eşyada yarışıyor. Akıl, midelerin hizmetçisi; gönül, vicdan ve fıtratın sesi çıkmıyor; demek ki duyguların esiri olarak hapis hayatı yaşıyor bunlar.
Dünkü lezzet veya acı, bugün yok hükmünde. Akıllı, bazı istek ve zevklerini ertelemesini bilen, az önemli ile çok önemliyi ayırt edebilen insandır. İnsan, en çok 60-70 yaşında hükmü infaz edilecek müebbet hapisteki bir idam mahkûmu gibi gününü bekliyor. Ölüm olmasa, belki bazı zevklerin kıymeti olabilir; ama
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 745 -
ölüm var, ruh ve ego ise sonsuzluk ve yarınlarda mutluluk istiyor. Bir çelişki doğuyor. Temel çatışma denilen bu durumdan kurtulmak için insan, sonunu, yani ölümü hatırlamak istemeyip unutmaya çalışmak için eğlenceye, içki ve uyuşturucuya, futbol-müzik-tv. seyretmek gibi avutucuya yöneliyor; bu temel çatışmadan ölümü yok sayarak kurtulmaya çalışıyor. İslâm insanı ise, bilir ki, ölüm yokluk değil; daha güzel, daha hayırlı ve ebedî bir âleme açılan kapıdır. Dolayısıyla böyle bir çatışma, gerçek müslüman için sözkonusu değildir.
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlü’ne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Mü’minleri (bunlarla) müjdele.”3476 İki yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı âhirete tercih; ikincisi ise dünyayı ebedî hayatın kapısı yapmak. Bugün yol ayrımındayız: Ya nefsimiz veya Rabbımız. Ya geçici menfaat veya dâvâ. Ya fâni olan, ya bâki olan. Tercih bize kalmış. Tercihini Allah’tan yana yapanlara selâm olsun!
Çocuk: Cennet Kokusu veya Düşman/Fitne...
Âile hayatının dinimizdeki büyük önemi acaba nedendir? Sadece erkek ve kadın, birbirlerini tamamlasınlar diye mi? Birbirlerinin maddî ve manevî ihtiyaçlarını gidersinler diye mi? Helâl yoldan dünyevî zevk ve huzura kavuşsunlar diye mi? Evet, bütün bu saydıklarımız önemlidir. Önemlidir ama, yeterli değildir. İslâm’da evlenmenin, âilenin teşvik edilmesi, sadece bunlar için değildir. Âilenin esas sebep ve hikmetlerinden belki en önemlisi nesildir, çocuk dünyaya getirmek ve yetiştirmektir. Ümmetin sayıca ve keyfiyetçe büyüyüp güçlenmesine sebebiyettir. Dünyada gereksiz ve hikmetsiz hiçbir ittifak mevcut değildir. Bu dünya hikmet dünyası ve sebepler âlemidir. Ne gökten elma yağar, ne yerden insan biter. Meyve için ağaca, çocuk için evlenmeye ihtiyaç vardır. İnsanlar, bu İlâhî kanuna uydukları, yani evlendikleri takdirde, nasiplerinde de varsa, kendilerine çocuk ikram ediliyor. Dünyaya imtihan için gönderilen ve hiçbir şey bilmeyen bu minnacık misafirin emrine, Allah, onun anne ve babasını veriyor. O küçük yavruya anne ve babasını hizmetçi kılıyor. Bu hizmetçiler için bu küçük insan, bir yönüyle lütuf, bir başka yönüyle azap vesilesidir.
Çocuk, ebeveyni için bir lütuftur. Çünkü onlar, Allah’ın bu nârin, nazlı ve cennet adayı sevimli yaratığına yaptıkları hizmet için, aynı zamanda sevap kazanıyorlar. Küçük bir bebek, hele insanın kendi çocuğu olunca, eve ve âileye büyük bir huzur, mutluluk ve neşe katıyor, âilenin temellerini sağlamlaştırıyor. Bununla birlikte, çocuklarına baktıkları, yedirip içirdikleri için ebeveyne bunlar sadaka oluyor, anne-baba bu yüzden sevaba giriyor. Hayatında bir tek ihtiyaç sahibinin dahi yüzünü güldürmemiş en cimri bir insan bile, çocuklarına yaptığı masraflar dolayısıyla sadaka sevâbına nâil olur. Çocuk yine bir lütuftur; çünkü anne ve babası ona, nereden gelip nereye gittiğini, bu dünya hayatında vazifesinin ne olduğunu güzelce anlattıkları takdirde tebliğ ve irşad şerefinden hisse sahibi olur. O çocuğun bir ömür boyu işleyeceği bütün güzel amellerinden bir pay alır, sevâbına ortak olurlar. Bir nevi ölümsüzleşir hayırlı evlât yetiştiren ebeveyn,
3476] 61/Saff, 10-13
- 746 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sevap kazanmaya öldükten sonra da devam eder; akan, sürekli bir sadakadır müslümanca yetiştirilen çocuk.
Çocuk, diğer yönüyle de bir azap vesilesidir. Zira ebeveyni o İlâhî emânete Rabbini güzelce tanıtmadıkları, terbiyesine yeterince dikkat etmedikleri takdirde, onun işleyeceği günahlardan sorumlu tutulacaktır. Yine, onun dünyevî mutluluğu adına, bazen kendi âhiretlerini tehlikeye atıp, meşrû olmayan kazanç yollarına teşebbüs etmelerinden dolayı evlâtla sınavı kaybedebilir. “Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır.”3477; “Doğrusu, mallarınız ve evlâtlarınız bir fitne/sınavdır.” 3478 Her konuda olduğu gibi, âile yönetimi ve çocuk yetiştirme konusunda da örneğimiz Allah Rasûl’ünün bu konudaki sorumluluğumuzu hatırlatan hadisi meşhurdur: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden (idare ettiğiniz kimselerden) sorumlusunuz.” 3479
İnançlar, değerler, gelenekler ve iyi alışkanlıklar, daha çok âile içinde kazanılır. Çünkü çocuğun şahsiyetini kazandığı devre, âile içinde geçer. Onun en çok sevdiği, inandığı, güvendiği ve özendiği ideal tip, anne ve babadır. Sağlam bir iman ve ahlâk düzeninin hâkim olduğu âilenin çocuklarına verdiğini hiçbir okul ve kurum veremez. Buna karşılık, inanç ve ahlâk yönünden bozulmuş âilelerin oluşturduğu toplumlar, dünya ve âhiret azâbının dâvetçileridir.
Çocuk dünyaya gelince çocuğa ilk bant kaydı yapılacak; kulaklarına ezan okunacak ve kamet getirilecek. Müslümanlar, bin dört yüz senedir bu sünneti yaşarken bir kısım geri zekâlılar, “bir günlük çocuk, ezanı duyar mı? Ne anlamsız şey bu yapılan?” diyorlardı. Ama günümüz ilmi, bir günlük çocuğun değil; ana karnındakinin bile duyduğunu söylüyor. “Duyduğu kelimeler, şuur altına yerleşir” diyor.
İşte biz, bir günlük çocuğun kulağına ezan okuyoruz. “Allahu Ekber = En büyük Allah’tır diyoruz. Çocuk büyüyünce yöneticilerin “en büyük benim” sözüne kanmasın, en büyük olanın ne futbol takımları, ne mal-mülk ve para, ne makam, ne şan olduğunu, dünyaya adım attığı gün idrâk etsin ve fıtratı bozulmasın diye ezan okuyoruz. Allahu Ekber’le adım atılan dünyaya, cenaze namazında yine Allahu Ekber’le vedâ edileceğinden; bu iki kapı arasındaki yolculukta her konuda en büyük olanın Allah olduğu bilinci yer etsin istiyoruz.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.): “Her doğan çocuk, İslâm fıtratı üzerine doğar. Anne babası onu yahûdi, hıristiyan veya mecûsî (hatta müşrik) yapar.” 3480 buyuruyor. “Müslüman yapar” demiyor. Çünkü çocuk zâten müslüman. Onun içindir ki İslâm dini, dünyadaki bütün çocukları müslüman kabul eder.
Çocuğa sıhhat vermek için çalışmayız, o doğuştandır. Biz, sıhhati bozacak zararlı hava, yiyecek, içecek ve giyeceklerden koruduğumuz gibi çocuğun fıtratında getirdiği İslâm’ı bozacak etkenlerden korumamız gerekir. Çocuğun en güçlü eğitimi, âileden aldığı eğitimdir. Çünkü âiledeki eğitim, yirmi dört saat devam eder. Okullar, daha çok öğretim yeri olsa bile terbiye, ahlâk, duygu eğitimi en köklü şekilde âilede kazanılabilir. Günümüzde okullarda öğretilenlerin
3477] 66/Tahrîm, 6
3478] 64/Teğâbün, 15
3479] Buhârî, Cum’a 11; Müslim, İmâre 20
3480] Buhârî Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 747 -
de, öğretilmesi gereken doğrular olup olmadığı müslümanca değerlendirilmeli, evde yanlışlar tashih edilmeli, küfür ve şirk mikropları bünyede büyüyüp yerleşmeden temizlenmelidir. Unutmamalıyız ki, yaşlıyken öğrenilenler, su üzerine yazılan yazıya benzese de; çocukken öğrenilenler, mermer üzerine yazılan yazı gibidir.
Âile hayatı, tarafları günahlardan sakındırmak için büyük bir vesiledir. “Onlar (kadınlarınız) sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbise durumundasınız.”3481 Kadın ve erkek, müstakil olarak yarımdır, eksiktir, çıplaktır. Bu eksikliklerini birbirleriyle tamamlayacaklardır. Kadın ve erkeğin bu yardımlaşmayı şuurla ve helal yollarla yerine getirmeleri gerekmektedir. “İyilikte ve takvâda (Allah’ın yasaklarından sakınma üzerinde) yardımlaşın. Günah işlemekte ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezâsı çetindir.” 3482
Erkek olsun, kadın olsun her insanın dünyaya gönderiliş hikmeti, Kur’ân-ı Kerim’de “ibâdet” olarak açıklanıyor. İbâdet, yani kulluk yapmak, Allah’ın emirlerine uygun bir hayat geçirmek. İşte bu gâyenin gerçekleşmesinde karı-koca birbirine yardımcı olacak, sevgilerini ispatlayacaklardır. Öyle ki, beraberlikleri ve mutlulukları, ölümle son bulmasın; ebediyyen devam etsin.
Âilenin temel görevi, neslin çoğalmasına ve onların iyi yetiştirilip İslâm terbiyesiyle eğitilmesine imkân sağlaması ve eşlerin birbirlerine yardımcı olup ihtiyaç ve eksiklerini gidermeleri, birbirlerine sevgi, huzur ve sükûn sunabilmeleridir. Yalnız, unutulmamalıdır ki, bu dünya, âhiretin tarlası olduğuna göre, âile hayatından bu dünyada alınan rahat ve lezzet, ancak bir çekirdek hükmündedir. O çekirdek, gerektiği gibi beslenir, büyütülürse âhirette saâdet ağacı olacak ve en mükemmel meyvelerini o âlemde verecektir. Cennet, bu dünyadan ne kadar yüce ise, o âlemde mü’min kadın ve erkeklerin bir arada âilece bulunmaktan alacakları zevk ve mutluluk da bu dünyadakinden o kadar mükemmeldir.
Âilenin bu kadar önemli olmasından dolayı, dinimiz yuva kuracak gençlerin, birbirlerinin dinî ve ahlâkî durumlarını araştırmalarını emretmiştir. Peygamberimiz, eşlerin seçiminde geçici özelliklerden, fizikî güzelliklerden çok, inanç bütünlüğünün, olgun iman zenginliğinin ve ahlâkî soyluluğun tercih edilmesini ısrarla tavsiye etmiştir. Onun için, tevhîdî iman sahibi müslümanlar, kendileriyle yuva kurmayı düşündükleri eş adaylarında birinci özellik olarak sağlam bir imanı şart görmelidirler.
Ana-Babanın Çocuklarına Karşı Görevleri
Ana-Babanın çocuklarına karşı görevlerini, bir başka deyişle çocuğun anne ve babası üzerindeki haklarını şöyle özetleyebiliriz:
1- Güzel isim: Doğumunun ilk gününde veya en geç yedinci güne kadar çocuğa güzel bir isim verilir.3483 “Siz, kıyamet gününde kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız; öyleyse güzel isimler seçin.”3484 Örnek insanlarla bağı koparılamayan nice insanımız, çocuğuna isim koyarken örnek almasını arzuladığı başta
3481] Bakara sûresi, 187
3482] 5/Mâide, 2
3483] Bk. Buhârî, Akika 1, Edeb 108; Müslim, Fezâil 62
3484] Ebû Dâvud, Edeb 70
- 748 -
KUR’AN KAVRAMLARI
peygamberler olmak üzere sahabe ve kâmil insanların isimlerini, peygamber ve sahabe hanımlarının isimlerini asırlardır çocuklarına koymayı görev bilmişlerdir.
2- İyi terbiye: Hadis-i şerifte güzel isim ve iyi terbiye, çocuğun babası üzerindeki hakları arasında zikredilir.3485 Çocuğun en mükemmel şekilde yetişmesi, ihtiyaç duyduğu bütün insanî ve ahlâkî faziletleri, sosyal kural ve davranışları, hepsinden önemlisi tevhidî inanç ve İslâmî değerleri öğrenmesi ve yaşaması, ruh ve beden bakımından sağlıklı, bilgili ve faziletli, ayrıca meslek ve hüner sahibi olabilmesi için ana babanın tüm imkânlarını kullanarak gayret sarfetmeleri gerekir. Çocuğun hem dünya hem de âhiret mutluluğunu hedef alan böyle bir terbiye, Hz. Peygamberimiz tarafından ana babanın çocuğuna bırakacağı “en güzel miras” olarak nitelendirilmiştir. 3486
3- Evlendirme: Ana babaya ait olan neslin korunması görevi, büluğ çağına gelen evladın bir yuva kurmasına imkân hazırlanmasıyla yerine getirilmiş olur. Evlenme çağına gelmiş olan çocuğun fazla bekletilmeden evlendirilmesi gerekir. Mâzeretsiz olarak bunun ileri yaşlara ertelenmesi neticesinde doğabilecek birtakım kötü sonuçlardan ana baba da sorumlu olur. Peygamberimiz’den rivâyet edilen bir hadiste bu husus vurgulanmaktadır: “Çocuk büluğa erince babası onu evlendirsin; aksi halde çocuk günah işleyebilir, onun bu günahı babaya da ait olur.” 3487
4- Eşit muâmele: Aralarında herhangi bir ayırım yapmaksızın çocuklarına karşı eşit davranmak, ana babanın başlıca görevlerinden biri ve aynı zamanda çocuğun da tabii hakkıdır.3488 Çocukların kız-erkek, büyük-küçük, öz veya üvey olması sonucu değiştirmez. “Allah’tan korkun ve çocuklarınız arasında adâleti gözetin.”3489 Ebeveyn, çocuklarına karşı gösterdiği sevgi, şefkat ve ilgide de adâletli olmaya çalışmalıdır. Anne baba, iradesini aşan duygularda -bir çocuğunu daha çok sevmek gibi- bunu diğer çocuklarına hissettirmemeye çalışmalı ve davranışlarında eşitliği gözetmelidir. Aksi halde, kardeşlerin birbirini kıskanması ve birbiri aleyhinde olumsuz bazı duygu ve düşüncelere kapılması kaçınılmazdır.
Bu temel görevlerin yanında ebeveynin diğer görevlerini de şöyle sıralamak mümkündür: Tahnîk: Yeni doğan bebeğin, henüz ana sütünü tatmadan önce hurma, bal vb. tatlı bir besin ezilerek bununla damağının oğulması. 3490 Kulağına ezan okuma: Bebeğin sağ kulağına ezan, sol kulağına da kaamet okunur. 3491 Akika kurbanı: Doğumun yedinci günü yahut daha sonraki günlerde şartlarına göre kurban kesilerek eşe dosta ikram edilir. Sünnet (hıtân): Doğumunun ilk gününden büluğ yaşından önceye kadar bir zaman içinde çocuk sünnet ettirilir. Saçını tıraş edip ağırlığınca sadaka vermek: Doğumunun yedinci günü çocuğun saçı tıraş edilir ve bunun ağırlığınca gümüş ya da altın tutarında para veya mal sadaka olarak verilir.
Bütün bunların yanında unutulmamalıdır ki, çocuğa sevgi, şefkat ve anlayışla muâmele etmek İslâm eğitim sisteminin en belirgin özelliğidir. İslâm
3485] Bk. İbn Mâce, Edeb 3
3486] Tirmizi, Birr 33
3487] İbn Kayyim el-Cevziyye, Tuhfetu’l-Mevrûd bi Ahkâmi’l-Mevlûd, Beyrut, 1403/1983, s. 159
3488] Bk. Müsned IV, 269
3489] Buhârî, Hibe 12-13, Şehâdet 9; Müslim, Hibât 13
3490] Müslim, Tahâret 101
3491] Müsned VI, 391; Ebu Davud, Edeb 108; Tirmizi, Edâhi 17
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 749 -
eğitimcileri, eğitimin doğumla birlikte, hatta daha önceden (anne veya baba adayını seçerken) başlaması gerektiği hususunda görüş birliği içindedir. Çocuğu, sağlıklı, ahlâklı ve iyi bir müslüman olarak yetiştirmek, ancak çok erken yaşlardan başlayarak onun eğitimini ciddiye almakla mümkün olur. Çocuğun, kendisine söylenenleri tam olarak anladığı ve kendi düşüncelerini az çok ifâde edebildiği yaşlardan itibaren İslâmî esasların öğretimi yapılmalıdır. Bu konuda ilk öğretilecek şey, tevhid inancıdır. Nitekim Hz. Peygamberimiz’in “Çocuklarınıza önce ‘Lâ ilâhe illâllah’ cümlesini (anlamıyla birlikte) öğretin.”3492 şeklinde tavsiyede bulunduğu nakledilir. Allah inancı, küçük çocuklara onların anlayabileceği sade ve açık bir dille, ümit ve bağlanma duygularını geliştirecek şekilde anlatılmalıdır. Ayrıca, temyiz yaşına doğru Allah sevgisiyle birlikte uygun bir üslûpla Allah korkusunu da aşılamak, bu sûretle değer yargılarına ters düşen davranışlar karşısında iyiliklerini ödüllendirecek, kötülüklerini cezâlandıracak olan İlâhî otoritenin varlığını vicdanında hissetmesini sağlamak gerekir.
Çocuklarda küçük yaşlardan itibaren imanla birlikte ibâdet şuurunun da geliştirilmesi gerekir. Namazın öğretilmesi ve emredilmesi, âile reisinin de bunda devamlı olması Kur’an-ı Kerim’de özel olarak açıkça zikredilmiştir.3493 Peygamber Efendimiz’in, çocuklara yedi yaşında namazın öğretilip kıldırılmaya başlanmasını, on yaşına geldikleri halde kılmıyorlarsa, hafifçe cezâlandırılmalarını tavsiye eden hadisleri3494 bu konuda başta anne babalar olmak üzere müslüman eğitimcilere ışık tutmaktadır. Küçük çocuklara namazın dışındaki ibâdetler hakkında da bilgi kazandırılması, bunlardan uygun olanlarının zaman zaman tatbik ettirilmesi, onların gelecekteki müslümanca hayatları için büyük önem taşır. Bu konularda unutulmamalıdır ki, İslâm eğitimi, tedrîcîlik, sevgi ve ikna gibi pedagojik metotları esas alır. Korkutucu, ürkütücü, emredici tutumlar, çocuk için hem anlaşılmazdır, hem de yıpratıcıdır. Çocuğun sevgiye, iyi örneklere, açıklayıcı doğru bilgilere ihtiyacı vardır. Bunların yerli yerinde uygulanması ölçüsünde onun müslümanca eğitimi ve öğretimi de başarıya ulaşacaktır.
Ana-Babanın En Büyük, En Kutsal Görevi: Çocuklar, Çocuklar, Çocuklar!
İslâm’ın âile anlayışında, normal şartlarda kadının başlıca görev ve meşguliyet alanı evidir. Bu durum, prensip olarak çocukların ihmal edilmesini büyük ölçüde önlemektedir. Çocuklara sevgi ve yetiştirme yönünden daha fazla vakit ayırması gereken anne olmakla birlikte, babanın sorumluluğu da, anneden daha az değildir. Baba, çocuklarının ve onların müslümanca yetişmesinin; işinden ve dünyevî meşguliyetlerinden çok daha önemli olduğunu davranışlarıyla ispatlamalıdır. Hz. Peygamber, torunlarını sevdiği bir sırada, bir Ârâbî/bedevînin, on çocuğu olduğunu, fakat bunlardan hiçbirisini sevip öpmediğini belirtmesi üzerine, Rasülullah’ın “Allah senin kalbinden merhameti çekip almışsa ben ne yapabilirim?!” 3495 buyurması, İslâm’ın çocuk sevgisine verdiği önemin örneklerinden biridir. Çocukların, dinî (dinin içine giren ilmî, ahlâkî) ve meslekî bakımdan eğitilip öğretilmesi, ebeveynin en önemli ve en zor görevidir.
3492] İbn Mahled, s. 142; İbn Kayyim, s. 158
3493] 20/Tâhâ, 132
3494] Ebu Davud, Salat 25; Tirmizi, Mevâkît 182
3495] Müslim, Fezâil 64
- 750 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Çocuk eğitiminde şu dört şeye özellikle dikkat edilmelidir:
1- Büyükler, çocukları, önemsiz ve anlamaz küçük yerine koymayıp; aksine kendileri empatik davranarak onların seviyesine inmeli, onların eğitimi sırasında çocuk olduklarını daima göz önünde tutmalıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) “Çocuğu olan, onunla çocuklaşsın.” buyurmuştur.
2- Çocuklara daima uygun bir dille doğru, tutarlı ve yararlı bilgiler verilmelidir. Bu görev, ebeveynin belli başlı dinî ve kültürel konularda bilgili olmalarını gerektirir. Çocuklara, her şeyden önce Allah’ı ve Rasülünü sevdirip güncel itikadî sapmalardan koruyabilecek tevhidî bir imanı gönüllerine severek nakşedebilmek şarttır. Sonra, şu başlıklar altındaki temel bilgiler verilmelidir:
a- İtikad ve ibâdete dair müslüman için zorunlu bilgiler,
b- Ahlâk ve muâşeret kuralları, edep ve terbiyeyle ilgili hususlar,
c- Kur’an bilgisi; Kur’an’ı okuyabilmesi, sevebilmesi, anlamıyla ilgilenmesi için gerekli bilgiler,
d- Çocuğun gelecekte geçimini sağlayabilmesi için mümkün ve uygun olan bilgiler. Anne-baba, bunları ya bizzat vermeli yahut kendi aslî görevi olan çocuğunu eğitip öğretmek konusunda, kendine bir vekil tutmalı, ehil ve emin kimselere bu ilimleri verdirmelidir.
3- Ebeveyn, çocuklarına her yönüyle örnek olabilecek bir hayatı yaşamaya çalışmalıdır. Aksi halde, sözleriyle telkin etmiş olduklarını davranışlarıyla yalanlamış olurlar. Çocuk da daha çok gördüklerinden, örneklerden etkileneceğinden eğitim başarısız olacak, çocukta da karakter bozuklukları ortaya çıkacaktır.
4- Çocuklara karşı hoşgörüyü, onları şımartacak, serkeşleştirecek bir noktaya kadar götürmek, doğru olmadığı gibi; çocuğun şahsiyetini kazanmasına engel olacak, onu âsîleştirecek veya arsızlaştıracak şekilde katı bir disiplin uygulamak da uygun değildir. Ebeveyn, bu konularda daha çok terğib ve terhib (imrendirme ve özendirme ile sakındırıp caydırma) yöntemlerini kullanmalıdır.
Kadının En Saygın, En Mübarek Konumu; Annelik: Dinimiz ve fıtratımız anneye çok büyük bir yer vermiştir. Normal olarak erkeğin, kadına göre bazı konularda önceliği olduğu halde, annenin babadan daha öncelikli ve daha faziletli olduğunun sırrı buradadır. Kadın, erkeği faziletçe geçmek istiyorsa, anne olmalıdır. Yalnız, unutulmamalıdır ki, anne olmak, sadece çocuk dünyaya getirmekle olmaz. Çocuğuna sahip çıkmakla, onu güzelce yetiştirmekle annelik tamamlanmış olur. Babanın hakkı, dinimizde “bir” iken; annenin hakkı “üç”tür. Cennet, babaların değil; annelerin ayakları altına serilmiştir. Annelikle ilgili olarak, günümüzde giderek artan çalışan kadının, ne kadar annelik yapabildiği ve yapabileceği sorusu da önemlidir. Anne işte, çocuk kreşte. Hiçbir mamanın anne sütünün yerini tutamadığı gibi, hiçbir bakıcı da annenin yerini asla tutamaz. Hiçbir çocuk okulu, adına ana okulu da dense, ananın evdeki okulunun benzeri olamaz. Kendi evlâdını anne ve babası kadar kimse sevemeyeceği, dünya ve âhiret geleceğini düşünemeyeceği için de, anne ve baba gibi hoca ve öğretmen de bulunamaz.
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 751 -
İslâm Devleti Olmadan Tedavi Edilemeyecek Olan Eğitim Yarası
Hepimizin okullarla şu veya bu şekilde bir ilişkisi var. Ya kendimiz veya çocuklarımız ya da en yakınlarımızdan birileri eğitim adına eritiliyor, öğütülüyor. Yeni neslin kafaları düzene uygun hale getirilmek için yontuluyor, fıtratları bozuluyor. Ve bu konuda Müslümanlar olarak çıkış yolu bulamamanın bin bir zilletini yaşıyor ve vebalini taşıyoruz.
Problemi anlamadan çözüm mümkün olmaz. Hastalığı doğru teşhis etmeden tedavinin mümkün olmadığı için, önce problemin adını koymamız gerekiyor: Okullar, devlet kurumları olduğuna ve bu ülkede yaşayan her çocuk, 8 yıl zorunlu eğitime tâbi tutulduğuna göre, ilk olarak devleti/düzeni din açısından teşhis etmeyle işe başlamamız lâzımdır.
Türkiye, bir din devletidir. Okullara ve her türden resmî kurumlara baktığınızda bunu kabullenmek zorunluluğu var. Kemalizm dini, tek dindir ve kimse Atatürk’e hiçbir şeyi ortak koşamaz.
Laik olduğunu iddia eden T.C., aslında Kemalist bir teokrasidir. Devletin resmî lügatinde bu ilan edilir: 1948’de basılan Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlüğüne göz atılırsa sadece devletin değil, tüm Türklerin de dini Kemalizm’dir. Bu resmî sözlüğe göre; “Kemalizm: Türklerin dini”dir. Türkiye Devletinde Atatürk tek ulusal lider kabul edilir ve halkın da bu tercihi alternatifsiz kabul etmesi istenir. Sanıldığının aksine, resmî inanışa göre o, yalnız askerî ve siyasî bir dehâ değil, aynı zamanda dinî liderdir de. Günümüzde, devletin okullarında okutulan Din Dersi (Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi) kitaplarının kapağına ve içeriğine, âyet ve hadisten daha fazla onun referans gösterildiğine bakmak yeterlidir. O, devlet inancında “ulu önder”dir. T.C., 1923’den beri Atatürk’ün en büyük olduğuna inandığı için her Türk vatandaşının onu sevmek ve ilkelerine itaat etmek zorunda olduğunu düzen, din yaklaşımı içinde tartışmasız kabul eder ve ettirir. Anayasa, partiler kanunu ve tüm yasalar onun ilkelerinin hiç birine ters düşemez. Hangi parti yönetim rolünü üstlenirse üstlensin, aslında Atatürk her dönemde tek başına iktidardadır ve iktidarını başkalarıyla paylaşması, yani Atatürk’e şirk koşulması kabul edilemez. Bu ülkede egemenlik kayıtsız şartsız Atatürk’ündür. Bu ülkede din devletinden bahsedilemez, ama devlet dininin egemenliğinden rahatlıkla söz edilebilir. Ne diyordu Celal Bayar: “Atatürk’ü sevmek ibâdettir.” Evet, devletin gözünde Atatürkçülük bir dindir. Devletin anayasasında, Allah, Peygamber, Kur’an, İslâm gibi kelimeleri bulamazsınız. Bunun yerine sadece Atatürk’e ve onun ilkelerine atıfta bulunulur. Devletin bu mutlak sevgisi ve bağlılığı, bir tapınmanın göstergesi kabul edilebilir.
Kur’an, müşriklerin, “biz atalarımızın yolundan ayrılmayız, onların izinden gideriz” dediğini belirtir. T.C. de kendine özgü bir atalar rejimidir. Türkiye düzeni, tüm Türk vatandaşlarının atası kabul ettiği için, atasını sevmeme hakkını kimseye vermez. Atatürk sevgisinden daha büyük sevgi olmaması gerektiğini, onun ilkelerinin tartışılmaz doğru olduğunu bir akîde ve davranış biçimi olarak ilân eder ve çeşitli âyinlerle bu tavır, İlköğretimin ilk sınıfından itibaren tüm vatandaşlara uygulattırılmaya çalışılır. Düzene göre, onun hata yaptığı kabul edilemez. Kimse Atatürk’ü eleştiremez, heykellerine ve fotoğraflarına yan gözle bakamaz.
- 752 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Dinimizin Din Anlayışı
Din kelimesi, sadece hak din için, yani özel ve dar anlamıyla İslâm için kullanılmaz. Din kelimesinin geniş olarak ele alındığı ıstılahtaki veya pratikteki anlamı; bir dünya görüşünü, bir hayat şeklini belirleyen görüşler, emirler ve yasaklar manzûmesidir. Yani, üstünlüğü kabul edilen kanun ve kurallarla belirlenmiş yaşama şekline din denir. Dolayısıyla “her din bir hayat şeklidir ve her hayat şekli bir dindir.” Kur’ân-ı Kerim’, din kelimesiyle bir hayat nizamını, inanç ve yaşama biçimini gündeme getirir.
İslâm inancına göre, üç çeşit din vardır. Biri hak din olan İslâm, ikincisi muharref dinler olan Hıristiyanlık ve Yahûdilik, üçüncüsü de bâtıl dinler. Bâtıl dinler, insanlar tarafından konulan hayat şekilleridir. Kanun ve kuralların Allah’a dayanmadığı sistem ve nizamların tümü bu gruptandır. Puta tapıcılık, Mecusilik, Budizm gibi hayat şekilleri, eski zamanlardan beri görülen bâtıl dinlerdendir. Kapitalizm, komünizm, sosyalizm, materyalizm, faşizm, Kemalizm, laiklik gibi ideolojiler ve tüm beşerî düzenler günümüzdeki bâtıl dinlerdir.
Bir hayat şekli, bir dünya görüşü, bir yol, bir yaşam tarzı olarak ifâde ettiğimiz şeyin en kısa adı “din”dir. Din kavramı, bütün bunları kuşatmaktadır. Herhangi bir toplumun, cemaatin veya bir ferdin dünya görüşü, gittiği yol ve yaşam tarzı Allah’ın hükümlerine göre belirleniyor, bu İlâhî hükümlere göre şekil alıyor ise, bu toplum, bu cemaat veya bu fert İslâm dini üzeredir.
Kur’an’ın hükümlerini bir tarafa bırakarak insanların yaşam şeklini belirleyecek hükümler, kurallar, kanunlar koyan ya da bunları uygulayanlara İslâmî literatürde “tâğut” denilir. Bakara sûresi 256. âyette mü’minlerin öncelikle tâğutu inkâr etmeleri, yani onun varsa iyi taraflarını görmezlikten gelmeleri, küfredip üstünü örtmeleri istenmektedir. Çünkü Allah’ın indirdiğiyle hükmetmediği için tâğutlar, yoldan çıkmış fâsık, zâlim ve kâfirdirler, onlar en büyük haksızlık olan şirki sadece kabul etmekle yetinmeyip, yönettikleri halka da dayatmaktadırlar. Bir insanın Müslüman olması ve Müslüman kalabilmesi için, öncelikle Allah’tan başka ilâhlık taslayan her görünümdeki tâğutu (tüm kuralları ve kurumlarıyla) reddetmesi gerekmektedir.
İnsanların hayat şeklini belirleyen her ideoloji, her izm, her dünya görüşü veya yaşam biçimi, Kur’ân-ı Kerim’e göre birer dindir. Çünkü bütün bunlar dinin yapısında yer alan konulara müdâhale etmekte, bu konularda doğru veya yanlış görüşler, hükümler ileri sürmektedirler. Bu ideolojilere “din” denilebilmesi için, kaynağı itibârıyla İlâhî veya beşerî olma şartı yoktur. Meselâ Mekke’li müşrikler kendilerini İlâhî bir dine nisbet etmemelerine rağmen, dinler tarihi içinde onların adı konulmuş bir dinleri olmadığı halde, Kur’ân-ı Kerim onların içinde bulunduğu hayat şekline ve onların tüm yönelişlerine “din” demektedir. “De ki, ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam… Sizin dininiz size, benim dinim bana.” 3496
O halde neden laikliğe, Atatürkçülüğe, materyalizm ve kapitalizm gibi düzenlere “din” denilmiyor? İşte, dünya müstekbirlerinin kendi koydukları dinlere Kemalizm ideolojisi veya kapitalizm gibi adlar verip bunlara din demeyişlerinin nedeni; yönettikleri halkın iki farklı din vâkıasıyla, yani din ikilemiyle karşılaşmaması içindir. Çünkü bu müstekbirler halk kitlelerinin din olgusuna karşı tutucu
3496] 109/Kâfirûn, 1, 2, 6
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 753 -
yaklaşımlarını bilmekteler ve halkın tepki göstereceği bir din ikilemi meydana getirmemek için, kendilerinin ortaya atıp ilkelerini belirledikleri dinlere, falan ideolojisi veya filan izmi gibi isimler takmaktadırlar.
Düzenin ve okulların farklı bir dini dayattığı için, Müslüman çocuklarımız iki dinli yetişiyor. Evdeki din ile okuldaki din farklı; birbirine tümüyle düşman iki inanç ve yaşam tarzı sunuyor. Çocuklar, çifte standartlı yetişiyor. Ana ve babaların “aman oğlum, şunu sevme, şuna inanma, ama bunları okulda öğretmenine filan da belli etme!” diye tavsiyesi, çocuğun karakterini daha küçük yaşta anormalleştiriyor.
Bu ülkedeki tüm problem, çatışma ve gerginliklerin sebebinin dinler arası çatışma olduğunu söyleyebiliriz. Hayır, kısa zaman önce ülkeyi karıştırmak ve belki de tekrar askerî darbeye zemin hazırlamak için öldürülen Hrant Dink’ten, Ermenilerden, azınlıklardan bahsetmiyorum. Onlar özgür olarak kendi dinlerini öğrenebiliyor, papazların öğretmen olarak görev yaptığı özel okullarda kendi dinlerine uygun eğitim alabiliyor, kendi dinlerini özgürce yaşayabiliyorlar. Devlet dini olan laiklik ve Kemalizm ile çoğunluğun dini İslâm arasındaki çatışmadan bahsediyorum. En önemli Kemalist devrimlerden biri tevhid-i tedrisattır. Yani, eğitim ve öğretimin tekel olarak devlete ait olduğu ilkesi. Tevhid eri Müslümanlar olarak biz tevhid-i tedrisat değil; tevhîdî tedrisat istiyoruz. Eğitim, tümüyle devlet tekelinde olduğu için, okullarda şikâyet edilen tüm problemlerden öncelikle bu düzen sorumludur. Bu ilkeden yola çıkarak düzen, eğitim kurumlarında kendi dinini, kendi kutsallarını bütün Müslüman çocuklara dayatmakta, bütün çocukların laik ve Kemalist olmasından başka bir seçenek ve özgürlük tanımamaktadır. İslâm’ın putperestlik olarak kabul ettiği uygulamalar, törenler, âyinler, övgüler okutulan derslerden de önemli, en öncelikli ders kabul edilmektedir. Siyer dersi işlenir gibi ama farklı bir kişinin hayatı işleniyor; uydurma coşkularla döne döne her yıl ezberlettirilip körpe beyinlerin yıkanması için anlatılıyor, anlatılıyor. Tüm derslerin içeriği Batıcı, laik ve Kemalist inanca uygun olarak veriliyor okul denilen tapınakta. Okullar, düzene uygun kafalar yetiştiren birer torna atölyesi konumunda işlev yapmaktadır. Uysal ve düzene itaatkâr nesiller, tâğuta kulluk yapmaya hazır insanlar yetiştirmek okulların temel görevi olmaktadır.
Bu topraklardaki tüm okullarda verilen eğitim Kitapsız bir eğitimdir, tıpkı devletin Kitapsız bir devlet olduğu gibi. Buradaki Kitab’ı tırnak içinde ve Kur’an anlamında ifade ediyorum. Yoksa, fırlatılınca ekonominin yerle bir olduğu düzenin sarsıldığı Anayasa adında kutsal bir kitabı vardır devletin. Okullarda da bu kutsal Anayasa ve kutsal Nutuk kitabına uygun o paralelde farklı kitapların varlığını elbette herkes bilmektedir. Evet, insanlar tâğutî kurumlar aracılığıyla Kitapsız yapılmakla da kalmıyor, farklı kutsallarla yönlendiriliyor. Eğitim, Rab kavramını gündeme getirir. İnsanların mutlak eğiticisi, terbiye edip yetiştiricisi Allah’tır. O’nu temel almayan eğitim, eğitim değil öğütüm olur. Pansuman tedaviler yerine; radikal değişim ve çözümler olmadan eğitimden hayır beklemek, okyanusu yürüyerek geçmeyi düşünmek demek. Câhilî eğitim kurumlarında bilginin temel kaynağı olarak vahy kabul edilmeyip sadece akıl ve duyu organları kabul edilir. Laik devlet yönetime, laik eğitim de bilime Allah’ı karıştırmaz. Oralara başka ilâhlar(!) yön verir. Hâlbuki Kur’an’a göre yönetmek ve eğitmek sadece Allah’a ve izin verdiklerine aittir, bunların ilkelerini tesbit yalnız O’nun hakkıdır. Vahyi, eğitime müdâhale ettirmemek, hem eski Arap câhiliyyesinde, hem de
- 754 -
KUR’AN KAVRAMLARI
günümüzdeki şirke dayalı düzenlerin güdümündeki modern câhiliyyede ortak şirk kaynağıdır. Dünyanın oluşumu ve insanın ortaya çıkışı gibi konularda ortaya atılan teorilerden tutun, hiçbir konu Allah’a dayandırılmaz. Eğitim, aynı zamanda besmelesizdir. Bismillâh deyip besmele çekerek başlamak bile yasaktır derse, Es-selâmu aleyküm’le sınıfa girmek gibi. Başörtüsü yasağı da gâyet doğaldır bu zihniyette. Ama besmele ile başlama, başörtüsüne göz yumma câhiliyyenin veremeyeceği tâvizler değildir. Ve bana göre câhiliyyenin o zaman tehlikesi daha büyük olur. İçinde haktan bazı basit hususlar taşıyan bâtıl daha tehlikeli olacaktır, hakka hiç yer vermeyen bâtıldan. Günümüz bilimleri ve eğitim anlayışları, yaratmayı ve eğitip terbiye etmeyi (rabliği) Allah’a hiç dayandırmadığından; yoktan var edici, yarattıklarını yönetici bir ilâh ve eğitici bir rab olarak başka tanrılara inanıp kul olmaya hazır müşrik tip yetiştirmek için çabalar. Kur’an’ın ilkelerine hiç yer vermeyen, O’nun emir ve yasaklarını, hükümlerini bilimsel bulmayan anlayışta neyi eleştirecek, nasıl düzelteceksiniz?
Yaratma konusunda Arap müşrikleri kadar bile Allah’ı kabul etmeyen şirk zihniyeti, bize göre kendisine küçük bir Kitap (suhuf, vahy) verilmiş bir peygamber olan ilk insanı, okuyup-yazması olmayan, hatta konuşamayan, çiğ et yiyen mağara insanı olarak tanıtır. Şirk zihniyeti, ilk insanların yaşayışını, karanlık çağ safsatası ile başlatır. Çağ tasnifleri ve tarihe bakış, tevhidî inanıştan tümüyle farklıdır. Hz. Âdem’den beri devam eden tevhidî hayat ve hak-bâtıl mücadelesi unutturulmak istenir. Peygamberler değil, krallardır, tâğutlardır vahyi kabul etmeyen tarihin öne çıkarttığı; hak-bâtıl mücâdelesi değildir. Savaşlar, antlaşmalar ve uyduruk uygarlıklardır üzerinde durulan. Müşriklerin hâkim olduğu devlet düzenleri, ileri medeniyetler olarak tanıtılır, câhiliyye hayatı ideal toplum modelleri olarak sunulur. Câhiliye eğitiminden geçmiş ve İslâm’ı hakkıyla öğrenememiş her ırktan insanın asr-ı saâdeti; Roma, Atina ve Isparta uygarlığı, Mısır veya Bâbil medeniyetidir, şimdiki örneği de Batı, yani zulüm ve sömürü merkezi Amerika ve kokuşmuş Avrupa. Genel Coğrafya, Allah’tan bağımsız işlenir, dünya kendi kendine güneşten kopmuş, kendi kendine içinde canlılar belirmiş olarak körpe beyinlere sunulur. Diğer tüm derslerde de aynı ateist ve ataist bakış açısı sözkonusudur.
Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinin adından da anlaşılacağı gibi, Din, sadece kültür ve ahlâktan ibârettir bu zihniyete göre. Tevhidî Müslümanlar olarak “keşke olmasa” dediğimiz Din Dersi, daha doğrusu “Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi” dersi için durum, biraz farklıdır. Dersin isminden de anlaşılacağı gibi, din, bir kültür olarak; ahlâk da bir bilgi olarak sözkonusu edilirken, yine ders kitaplarına Kemalist ve laik bakış açısı baştan sona hâkimdir. Bu ders kitaplarındaki ve müfredattaki farklılık, bu derste Atatürkçülüğün şirki kabul etmesidir. Yani diğer derslerde Atatürk’e eş ve benzer hiçbir güç, ideoloji, inanç kabul edilmez ve ona en küçük çapta bir ortaklık verilmezken; Din dersinde Atatürk’le beraber, Allah’tan ve Peygamber’den de bahsedilerek, Atatürk’e şirk koşulmasına müsaade edilir. Her ne kadar Atatürk’ün cümleleri, âyet ve hadislerden daha fazla ise ve Atatürkçü bakışla konular ele alınsa da, yine de, Atatürkçülüğe ters düşmeyen ve ona uygun yorumlanan başka bir dinle ilgili bazı hususlar kültür olarak da verilmeye çalışılır. Bu ders, câhil halkın çoğuna göre çok önemlidir. Bir şuurlu genç Müslüman, marangoz hatası olarak nasılsa çıksa ve bu kitapların daha kapaklarındaki resimleri, içindeki referansları, Kur’an’dan fazla Nutuk’tan
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 755 -
alıntıları göstererek “bu din benim dinim değil; bu kitaptakiler Kur’an’ın anlattığı İslâm değil!” deyip halk tâbiriyle “din dersi”ne girmek istemese -ki düzen sadece bu dersi isteğe bağlı kabul eder- başta babası ve yakın çevresi tarafından nasıl dışlanacaktır? Evet, bu ders, hakla bâtılın, putperestlikle İslâm’ın sentezinden ibaret ve şirk kabul edilmesi gereken anlayış doğrultusunda düzenin oltaya taktığı bir yemdir.
Bu konular, halkımızın gündeminde yoktur. Aydınlar ve Müslüman yazarlar, hocalar da tartışamaz bile. Câmiler de devlet dairesine benzediğinden oralarda da bahsedilmez bu hususlar. Abdesti bozan konular, tevhidi bozan konuların önüne geçirilir hep. Kur’an’ın en fazla önemsediği, bütün peygamberlerin en büyük mücadeleyi bu konuda verdiği putperestlik ve şirk konusu, artık çağdaş müslümanı(!) hiç ilgilendirmemektedir.
Câhillik kötüdür, dolayısıyla “çocuğumu nerede, hangi şartlarla nasıl olursa olsun okutayım” demek, daha da kötü olabilir. Fazla ilim sahibi olmamak anlamında kullanılan câhillik kötüdür ama, küfür mânâsına gelen câhillikten çok ama çok ehvendir. Halkın birinci tip câhillikten/bilgisizlikten ağzı yıllardır yandığından, çocuğunu ikinci tip câhil yapmaya yeltendi. Yani câhilliğe rızâ göstermeyeyim diye, câhilî eğitime râzı oldu, yağmurdan kaçarken doluya tutuldu.
Mehmed Âkif Ersoy’un bir Müslüman köylü ağzından ifade ettiği gibi; “Bırakın çocuğumu, câhilliğe râzıyım ben” diyesi geliyor veya demesi bazı durumlarda şart oluyor müslümanın. Ama tabii, en güzeli ve günümüzde farz üstü farz olanı çocuğun câhilliğine de câhiliye eğitimine de rızâ göstermeyip onu İslâm’ı iyi bilen ve tam yaşamaya çalışan sağlam bir Müslüman olarak yetiştirmektir.
Mehmed Âkif, niçin bir köylünün ağzından “bırakın oğlumu, câhilliğe râzıyım ben” diyordu? Âkif’in Safahat adlı şiir kitabının Âsım adlı bölümünde şiir diliyle anlattığı olayın bir kısmını hikâye edip sözü Âkif’e bırakalım:
Anadolu vilâyetlerinden birinde, bir kasaba halkı, çocuklarını tümüyle okuldan almışlar, onları okutan öğretmeni de köyden kovmuşlar, o zamanlar mekteb denilen okulu kapatmışlar. Bunu duyan Hocazâde (Mehmed Âkif) kasabadan öğretmenin kovulması ve çocukların okulda okutulmamasını büyük bir hata olarak kabul eder. Köylüleri uyarmak için, yakınında bulunduğu o kasabaya gider. Kürsüye çıkıp âyet ve hadislerle ilmin fazîletini anlatır ve köylülerin büyük bir nimeti teptikleri, öğretmeni kovdukları için sert dille onları eleştirir. Bunun üzerine vaazdan sonra köylü, bu ithama cevap verir. Cevabı Safahat’tan aynen aktaralım:
Köylü câhilse de hayvan mı demektir? Ne demek!
Kim teper ni’meti? İnsan meğer olsun eşşek.
Koca bir nâhiye titreştik, odunsuz yattık;
O büyük mektebi gördün ya, kışın biz çattık.
Kimse evlâdını câhil komak ister mi ayol?
Bize lâzım iki şey var: Biri mektep, biri yol.
Neye Türk’ün canı yangın, neye millet geridir;
- 756 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Anladık biz bunu, az çok, senelerden beridir.
Sonra baktık ki hükûmetten umup durdukca,
Ne mühendis verecekler bize, artık, ne hoca.
Para bizden, hoca sizden deyiverdik… O zaman,
Çıkagelmez mi bu soysuz, aman Allah’ım aman!
Sen, oğul, ezbere çaldın bize akşam, karayı…
Görmeliydin o muallim denilen maskarayı.
Geberir, câmie girmez, ne oruç var, ne namaz;
Gusül abdestini Allah bilir amma tanımaz.
Yelde izler bırakır gezdi mi bir çiş kokusu;
Ebenin teknesi, ömründe pisin gördüğü su!
Kaynayıp çifte kazan, aksa da çamçak çamçak,
Bunu bilmem ki yarın hangi imam paklayacak?
Huyu dersen, bir adamcıl ki sokulmaz adama…
Bâri bir parça alışsaydı ya son son, arama!
Yola gelmez şehrin soysuzu yoktur kolayı.
Yanılıp hoşbeş eden oldu mu, tınmaz da ayı,
Bir bakar insana yan yan ki, uyuz olmuş manda,
Canı yandıkça, döner öyle bakar nalbanda.
Bir selâm ver be herif! Ağzın aşınmaz ya… Hayır,
Ne bilir vermeyi hayvan, ne de sen versen alır.
Yağlı yer, çeşmeye gitmez; su döker, el yıkamaz;
Hele tırnakları bir kazma ki, insan bakamaz.
Kafa orman gibi, lâkin, o bıyık hep budanır;
Ne ayıptır desen anlar, ne tükürsen utanır.
Tertemiz yerlere kipkirli fotinlerle dalar;
Kaldırımdan daha berbad olur artık odalar;
Örtü, minder bulanır hepsi, bakarsın, çamura.
Su mühendisleri gelmişti… Herifler gâvur a,
Neme lâzım bizi incitmediler zerre kadar;
İnan oğlum, daha insaflı imiş çorbacılar!
Tatlı yüz, bal gibi söz… Başka ne ister köylü?
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 757 -
Adam aldatmayı âlâ biliyor kahbe dölü!
Ne içen vardı, ne seccâdeye çizmeyle basan;
Ne deyim dinleri bâtılsa, herifler insan.
Hiç ayık gezdiği olmaz ya bizim farmasonun…
İçki yüzler suyu, ahlâkını bir bilsen onun!
Şimdi ister beni sen haklı gör, ister haksız,
Öyle devlet gibi, ni’met gibi lâflar bana vız!
İlmi yuttursa hayır yok bu musîbetlerden…
Bırakın oğlumu, câhilliğe râzıyım ben.” 3497
Âkif’in bunları anlatmasından bugüne yıllar geçti, ama, istisnâları saymazsak, bu öğretmen kişiliğinde, değişen müsbete doğru bir şey yok, menfîye doğru çok mu çok. Evet, Âkif’in anlattığı öğretmen tipi, hiç de abartılı kabul edilmemelidir. Bugün yüz binlerce ilköğretim öğretmeninden tutun üniversite profesörüne kadar her çeşit resmî ve özel okul, kolej denen yarı resmî okullarda görev yapan bunca öğretmen içinde İslâmî örtüye sahip bir hanım öğretmen; zinâdan, içkiden, haramların her çeşidinden kaçan namazlı-niyazlı kaçta kaç öğretmen çıkacaktır? Belirli oranda haramlardan kaçanlar çıksa da, onlar da ekmeğini yediği düzenin kılıcını sallama zorunda bırakılmaktadır.
“Ne yapmalı?” sorusu bu teşhisin içinde. Hastalık doğru teşhis edilmeden tedâvi mümkün değildir. Doğru teşhise katılan, hatanın nerede olduğunu tesbit eden, çözümü bulmakta zorlanmayacaktır. Çocuk, anne ve babaya emânet olarak teslim edilmiş bir fitnedir/sınavdır. Ana-baba, kendisi veya vekilleri eliyle çocuğun ya İslâm fıtratını koruyacak, ya da şirke bulaştırılacak. İkincisi olursa, âhirette de kendisini bu şekilde yetiştiren büyüklerine şöyle diyecek: “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, ‘Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ derler. ‘Ey Rabbimiz! Biz reislerimize/beylere ve büyüklerimize itaat edip uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar’ derler. ‘Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetleyip rahmetinden kov.” 3498
“Eğitim konusunda neler yapılmalı?” sorusuna verilecek cevabın şekli, öncelikle bizim nerede durduğumuz ile alâkalıdır. Nihâî tercihimizi Allah’tan, âhiretten, cennetten, İslâm’dan, Kur’an’dan yana yapıp yapmadığımızla ilgilidir. İmkân ondan sonraki mesele. Zaten Allah, nihâî tercihini Kendinden yana yapanlara, yollarını açacak, onları güçlerinin dışındakinden zaten hesaba çekmeyecek. Ama önce biz bu tercihi yapmış mıyız, ya da böyle bir arayış içerisinde miyiz, onu sorgulamamız lâzım. Yani, Allah’a kulluğu birinci sıraya alıyor muyuz? İşimizi seçerken, eşimizi, aşımızı seçerken, evlâdımızla ilgili tercihimizi yaparken, kendimizle ilgili kararlar verirken Allah’ı merkeze alarak mı hareket ediyoruz? Yoksa, kulluk görevlerimizle ilgili çoğu alanda mâzeret adıyla bahânelere mi sığınıyoruz?
Okul gibi, askerlik gibi konuları çözmek için devlet gücü lâzımdır.
3497] M. Âkif, Safahat, Âsım, Şule Y., s. 354-355
3498] 33/Ahzâb, 66-68
- 758 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Müslümanlar günümüzde dünyanın hemen hiçbir yerinde siyasî otorite oluşturamadılarsa, bunu mâzeret sayıp kesin haram olan, hatta haramın ötesinde şirkle bağlantılı olan hususlara bahane arama lüksüne sahip olamazlar. Siyasî otoriteleri yoksa cemaatleri vardır (olmalıdır). Mekke’de câmii yoktu, okul yoktu; ama Erkam’ın evi vardı. Ümmetin evleri vardı. Yani câmii, okul fonksiyonunu icra edecek, insanlara vahyi öğretebilecek, çocuklarını bu noktada korumalarını sağlayacak, imkânların elverdiği en uygun çözümlere gidilmişti. Yine Hz. Mûsâ, Firavun gibi azgın bir zorbanın her uygulamasıyla tanrılık tasladığı bir yerde risâlet görevine muhâtap olmuştu. Hz. Mûsâ’yla ve O’na iman edenlerle ilgili bir âyet-i kerime var; meâli şöyle: “Mûsâ’ya ve kardeşine, ‘kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın. Namazı dosdoğru kılın. Mü’minleri müjdele’ diye vahyettik.”3499 Zaferle müjdelenecek mü’minlerin yapmaları gereken zafere yönelik faâliyetler gündeme gelir. Nedir o? Evleri mescid edinmek. Mescid tâbirini bugünkü vâkıadan yola çıkarak sadece namaz kılınıp dağılınan yerler değil; otuz civarında işlevi bulunan, siyasal, sosyal, ailevî ve eğitimle ilgili her türlü düzenlemeyi içeren bir muazzam kurum olarak düşündüğümüzde, evlerin mescid, yani mektep, okul ve insanların ihtiyaçlarına cevap verecek kurumlar haline getirilmesi emri ile karşı karşıyayız. Dolayısıyla hantal yapıların modası da geçti. Müslümanlar ne kaybettilerse araçlardan, metotlardan kaybettiler. Halen de yeterince ibret almıyorlar. Çoğunluk olarak 1969’dan sonra bir partinin arkasında faâliyetler yaptılar. Bir düdük öttü, bütün müslümanların faâliyetleri kesiliverdi. Sonra Kur’an Kursu, İmam Hatip faâliyetleri oldu. Bir yönetmelik çıktı, bir başörtüsü yasağı oldu, sekiz yıllık zorunlu eğitim başladı; Kur’an Kurslarının kapıları kapanıverdi. Katsayı değişti, İmam Hatipler câzibesini yitirmeye başladı. Yeni ve köklü alternatifler oluşturulmadı. Vakıflara bazı zorluklar getirildi, tavizler ve geri adımlar hızlandı. Müslümanlar dar ve engelli alanlarda sıkıştılar kaldılar. Yani çok yönlü mobil hizmet alanları oluşmadı. Çok yönlü kullanılabilecek ve değişik planlara müsâit faâliyet için cemaatlere, dernek ve vakıflara çok iş düşüyor.
Okullarda Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersini zorunlu saymayarak ateist bir insanın çocuğuna din dersini mecbur etmeyen bir düzen, bir müslümana da ateist ve İslâm’ı dışlayan eğitim anlayış ve uygulanışını mecbur etmeme eşitliği tanımalı değil midir? Okulsuz olma özgürlüğü, okul reddetme hakkı, insan hakları kapsamına girmiyor mu? Böyle hukuk anlayışı ve özgürlük olur mu? Bir Müslüman kalksa, “her istediğiniz bâtılı, zihnine yerleştirmek ve onu düzene uygun bir tarzda bir müşrik vatandaş haline getirmek için çocuğumu zorla elimden alıyorsunuz, bu bizim özgürlüğümüzü yok sayan bir durumdur; okul dediğiniz şey, bizim için hapishane ve zindan konumundadır” dese, ne cevap verir yetkililer? Bir hak mıdır eğitim, yoksa vatandaş açısından bir sorumluluk ve zorunluluk mu; devletin uyguladığı tek tipleştirme dayatmasından önce bunu hukukçularına danışıp anayasaya uygunluğunu değerlendirmesi gerekir. Dayatmacı bir düzen hukukun üstünlüğünü tanıyarak özgürlükçü ve eşitlikçi davranır mı; zaten problemin özü bu sorunun cevabında yatıyor.
Çok ilkel usuller ile, dayak ve baskı ile Kur’an Kurslarımızda hâfızlık yaptırılıyorsa bu köhne ve gayrı İslâmî metotla çocuklarımızın patolojik ruh hali sergilememesi veya Kur’an sevgisinden mahrum, ibâdetlere soğuk olmaması mümkün
3499] 10/Yûnus, 87
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 759 -
değil. Çocuk yaştaki öğrenciler için onsuz olunamayacak kadar önemi olan oyun alanı yoktur, okul olmaya uygun bina yoktur, uygun bahçe yoktur, öğretmende pedagojik formasyon ve sevdirme gayreti yoktur, daha nice şeyler yoktur. Peki, böyle oldu diye biz Kur’an’ın eğitimine soğuk mu bakmalıyız? Yani “Kur’an Kursu faâliyetlerimiz tıkandı, çalışmıyor artık; bir daha böyle bir şey yapmamalıyız, başarısız olduk” mu demeliyiz? Yoksa daha güzel bir Kur’an Kursu modelini oluşturmaya, en azından teori planında, yeşil ışık mı yakmalıyız? Okul meselesi de böyle, sekiz on tane müslüman bir araya gelebilir, eski tecrübelerden yola çıkarak, belirli bir yaşa kadar çocuklarını yetiştirmek için özel hocalar tutabilir. Ama bu, çok az bir kesimin büyük bedeller ödemeyi göze alarak yapabilecekleri bir tercihtir. İngiltere’de bile daha dün müslüman olmuş Yusuf İslâm kalkıp İslâm Okulu kurarak işe başlıyorsa, bu ülke insanı çok geride kalmış demektir.
Öncelikle vurgulamalıyız ki, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu ülkelerdeki okullarda müşrik olmama özgürlüğü yok. Öğrenci ve öğretmen olarak şirk tornasından geçmeme hakkı için mücâdele gerekiyor. Bir manifestomuz yok. Bir müslümanın her çeşit eğitim kurumlarında yapmasının kesinlikle câiz olmadığı şeyler, câiz tâbirinden de öte insanlık suçu olduğunu ilan edecekleri, resmî âyinlerde şirk unsuru olan hususlar varsa bu törenler, bazı derslerde kabulü ve dillendirmesi şirk olan durumlar varsa onlar, kamuoyuna hâlâ yansıtılmamıştır. Burada ben, tartışmalı olan, yoruma tâbi olan hususları kastetmiyorum. Çok net olarak, eğitimle ilgili İslâm’la bağdaşmayacak şirk unsurları şunlardır diyerek maddeleştirip kamuoyuna veli, öğrenci ve öğretmenlere ilan ve tebliğ bile edememişiz. Her vatandaşın ve her düzenin bunları rahatlıkla bilmesi ve zulmün boyutlarının sergilenmesi gerektiğini düşünüyorum. Varsa yoksa sadece başörtüsü yasağı gündemde. ABD gibi, Avusturya ve diğer Avrupa ülkeleri gibi, başörtüsünün suç olmadığı memleketlerde yaşasaydık, bizim okullardan istediğimiz olmayacak mıydı? Yani sadece üniversitelerde ve sadece başörtüsünden başka. Başörtüsüne bile müsaade etmeyen bir zihniyet aracılığıyla, başın içine koyduğu bilgi ve kültürün ne olup olmadığı, ciddi mânâda maddeler halinde net olarak dosta düşmana ilan edilebilmiş bile değildir ki, ona göre eylem planı hazırlansın.
Çözüm konusunda azîmet veya ruhsat olarak iki çizgiden biri seçilmelidir. İlki, yanlış olarak radikallik denilen savaşçı kimliği, Allah askeri olmak ile; diğeri de en asgarî bir tevhid eri Müslüman kimliğiyle alâkalıdır. Birincisi toptan reddetmektir, tüm tâğutları ve tâğûtî kurumları. Bedeli vardır elbette bu tavrın. Mümkün ki, bu tavır savaş ilanı kabul edilecek, sürgünler yani hicretler, mahrûmiyetler, sıkıntılar, cezalar gibi karşı tarafın zulmüne göğüs germeyi gerektirecektir. Ayrıca, alternatifler oluşturmadan sadece tavır almak yeterli olmadığı için imkânlar oranında çözüm üretmeyi, müslümanca bir eğitim arayış ve çabalarını da mutlaka oluşturma mecburiyetini de ebeveynin sırtına yükleyecektir.
Her müslümanın kahraman olması beklenemeyeceği, İslâm’ın bedevîlerin, ihtiyar kadınların, âciz müstaz’afların da dini olduğu için, ruhsat yolu da tercih edilebilir. Bu konuda, tâviz verilebilecek hususlarla tâviz verilmesi bir Müslüman için mümkün olmayan şeyleri ayırt etme mecbûriyeti karşımıza çıkmaktadır. Müslüman, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu ülkelerde ve böyle ortamlarda belki zâhiren tâğutların egemenliğini kabul etmiş gözükerek Allah’ın affetmesini umacağı günahlarla bu konuda tâviz vererek kurtulabilir. Ama, yeterli bir ikrâh olmadığı müddetçe küfür lafız söyleyemez ve küfür davranışlarını
- 760 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sergileyemez. Bülûğa ermemiş olan temyiz yaşındaki çocukların mürtedliği de geçerlidir Hanefî fıkhınca. O yüzden çocuğunu kendi elleriyle ateşe atmamak için ebeveyn, onu kurumlardaki küfre karşı uyarmalı, Müslüman kimliğini nasıl taşıyıp nasıl koruyabileceğini iyi öğretmelidir. Cezalar da verilse, tâğutların övgüsü niteliğindeki şiirleri okumayacak, onların övüleceği bayram ve törenlere katılmayacak, en azından ağzından tâğutların kutsallarını över anlamda sözler çıkmayacak ve bu tür davranışlardan her ne pahasına olursa olsun uzak kalacaktır. Bu konuda ant törenleri ve bayramlar çözüm getirilmesi gereken problemler olarak karşısına çıkacaktır Müslüman ebeveynin. Derslerdeki terslikler, yani bir Müslüman açısından küfür olan hususlar tesbit edilmeli ve zihin ve gönüllere o tür zehirli gıdaların girmemesine özen gösterilmelidir. Okullarda nasıl gıdalar verildiği, her akşam çocuk eve geldiğinde kontrol edilmeli ve varsa zehirler iyice yerleşmeden hemen temizlenmelidir.
Müslümanım diyenlerin genelini bağlayacak şekilde yine de çok şeyler yapılabilir.
Neler Yapılabilir?
1- Evler okul olmalıdır. Çocuğun eğitiminden dinimize göre direkt olarak ebeveyn sorumlu olduğundan esas muallim ve mürebbi (öğretmen ve eğitici) anne ve baba olmalı, evler de esas okul haline gelmelidir. Kişilik/karakter eğitimi esas olarak ancak evde ve aile ortamında verilip inşâ edilebileceği gibi; müslümanlık da, ahlâk, sevgi ve samimiyet gibi erdemler de çocuğa mükemmel olarak ancak evde kazandırılabilir. “Koca”, aynı zamanda “hoca” olmalı; evin reisi, liderliğini evde imamlık, muallimlik ve muhtesiblik yaparak da yerine getirmelidir. Çocuğunu canından fazla seven anne, onun cehennemde yanmasına rızâ göstermediğini davranış ve fedâkârlığıyla ispat etmelidir. Çocuğunu cehenneme götüren inanç, düşünce ve eylemlerden koruyacak şekilde onu eğitmenin yollarını bulabilmelidir.
2- Münkerden nehy görevi yapılmalı, çocuk evde karantinaya alınıp, günlük ve haftalık arındırmalardan geçirilmelidir. Okulun, iletişim araçlarının, medyanın, sokağın/çevrenin münkerlerinden çocuklar evde arındırılmalı, gönül ve zihinlerine bulaşmış tortuların atılması sağlanmalıdır. Çocuklarımız, okul sonrası, seyrediyorlarsa tv. sonrası ve giriyorlarsa internet sonrası virüs taramasından geçirilmelidir. Çocuk eve geldiğinde, yanlış bilgilerden, câhilî kültürden, kötü ahlâktan, çirkin alışkanlıklardan temizlenmelidir; çamurda oynayan çocuğun eve girer girmez temizliği yapılıp mikroplardan arındırıldığı gibi. Küfür ve şirk başta olmak üzere kötülüklerden, Allah’a isyan sayılacak davranışlardan, yalan ve hayâsızlık gibi her çeşit kötü alışkanlıklardan ve tiryakiliklerin her türünden koruma faâliyetleri yapılmalı, çocukları doğru ve faydalı kaynaklarla temasa geçirmelidir. Okuduğu kitapları, gazeteleri, konuştuğu arkadaşlarını, terbiye ve eğitim verenleri, seyrettiği filmleri, oynadığı oyunları... kontrol etmeli; gerektiğinde ambargo koymalıdır. Bütün bunları kendi yerine ve daha güzel yapacak Allah korkusunu, ihsan bilincini, tevhid şuurunu gönlüne yerleştirmelidir. Anne ve babalar gecesini gündüzüne katıp, “çocuğumu nasıl müslümanca yetiştirebilirim?” diye planlar, programlar yapmalıdır.
3- Emr-i bi’l-ma’rûf yapılmalı, hakkı tavsiye etmeli ve tevhidî eğitim ve şuur verilmeye çalışılmalıdır. Bütün bunlar mutlaka sevdirilerek yapılmalı; eğer
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 761 -
dinden nefret ettirecekse usûl/metod mutlaka değiştirilmeli, dini sevdirme ve dinî bilgi konusunda mutlaka birinden tâviz verilmesi gerektiğinde sevgiden/sevdirmekten kesinlikle taviz verilmemelidir. Çocuklara özgüven ve güzel ahlâk kazandırılmalıdır.
4- Helâl haram ayrım ve bilincini aşılarken, haram lokmadan uzak şekilde temiz gıdalarla beslemenin eğitimle çok yakın ilişkisi unutulmamalıdır. İsrâfın her çeşidine ve özellikle zaman savurganlığına meyletmeyecek bilinç verilmelidir. Çocuklarının gıda ihtiyaçlarını karşılamayan ya da tamamen hastalık taşıyan mikroplu pis gıdalarla onları besleyen anne ve babanın suçluluğu kabul edilir de, midelerinden çok daha önemli olan kafa ve gönüllerini aç bırakan veya ondan daha kötüsü, hastalıklı düşünce ve inançlarla doldurulmasına sebep olan ebeveyn suçlu sayılmaz mı? Ebeveynin çocuklarının midesini doldurup kafa ve kalbini ihmali, kapitalistçe bir zulümdür elbet. Ama şunu da unutmayalım: Nasıl midelerini mikropsuz, zehirsiz gıdalarla, dengeli beslenme kurallarıyla doldurmak zorundaysak; kafalarına ve gönüllerine giden gıdaların da mikroplardan arınmış, çocukları zehirlemeyecek ve dengeli beslenmeyi sağlayacak temel gıdalardan seçmemiz gerekmektedir. Abur cuburla midenin doldurulması gibi, abur cuburların okunması veya seyredilmesi de insanı hasta eder. Bazı ana ve babalar, çocuğuna okul ders kitapları dışında kitap almayı, oyuncak kadar bile önemli görmemekte; çocuğunun tevhîdî iman ve ibâdet bilincine sahip olmasını, güzel duygularının güçlendirilip doğru yönlere kanalizesini lüks saymaktadır. Kendi çocukluğunda kitapla büyümediği için, çocuklarının kitap ihtiyacını umursamamaktadır. Hâlbuki öyle acâyip bir düzen ve ortamda çocuklarımız hayata atılıyor ki, bu devirde okumayanların, canına okuyorlar. Tabii, neyi nasıl okuyacağını bilemeyenler de intihar etmiş oluyor.
5- İslâm’ı sevdirmeli, çok küçük yaştan itibaren Allah sevgisi, Peygamber sevgisi vermeli; her sevgiden önce ve en büyük sevgi olarak. İlâhî emirleri, ibâdetleri niçin yapması gerektiğini anlatmalı, her konuda şuurlandırmaya çalışmalı, okuduğu Kur’an’ın ne olduğunu, ne emirler içerdiğini, anlamını, namaza niçin ihtiyacı bulunduğunu... öğretip sevdirmeli. Bir yandan cihad sevgisi ve hazırlığı, diğer yandan sanat sevgisi kamçılanmalıdır. Balık avlayıp vermek yerine, balık tutmayı öğretmeli, Allah sevgisi ve belirli yaştan sonra da Allah korkusu ve takvâ bilinci verilmeye çalışılmalıdır. Sorumluluk ve görev şuuru aşılanmalıdır. Kız çocuklara küçük yaşlardan itibaren tesettür ve hayâ bilinci, kız ve erkek çocuklara ibâdet ve özellikle namaz şuuru kazandırılmalı ve bu konuda çok titiz olunmalı.
Görüldüğü gibi esas iş, ana ve babaya düşmektedir. Bunun yanında elbette çözüme katkı cinsinden cemaat ve kurumların da büyük sorumlulukları vardır. Mü’minler, böyle bir konuda birbirleriyle yardımlaşmayacak da hangi konuda yardımlaşacak? Bu alanda kimler neler yapabilir, özetin özeti olarak ona temas edelim:
Cemaat ve kanaat önderleri, yazarlar ve hocalar eğitimi ciddiye almalıdır; faâliyetlerinin birinci sırasına, merkezine yerleştirmelidir. Yapılabilecekleri tavsiye etmekle, sempatizanlarını yönlendirmeyle de yetinmemeli, bu konularda öne düşmeli, örnek olmalı, organizelere katkıda bulunmalıdır.
Asr-ı saâdette eğitimin merkezi olan câmilerimizin bugünkü şartlarla bu
- 762 -
KUR’AN KAVRAMLARI
alanda bir boşluğu doldurabileceklerini sanmıyorum. Elif be öğretiminden (öğretir gibi yapmaktan) ibâret olan câmi kursları, hiçbir şekilde alternatif özelliklere sahip değildir; “yetersiz” bile değildir. Kur’an eğitimini daha farklı mekânlara taşımanın şu ortam için daha doğru olduğunu düşünüyorum.
Yayınevleri, tevhidî duyarlığa sahip uzmanlara eğitimle ilgili alternatif kitaplar, dergiler, broşürler hazırlattırıp bunları yayınlayabilir. Sesli ve görsel malzemeler alanında faâliyet yapabilenler bu alanda hizmet verebilir.
Radyolara da büyük iş düşmektedir. Radyo okulu şeklinde çalışmalar yapılabilir. Okul ciddiyeti ve programıyla müfredatlar hazırlanıp sunulabilir. Okullarda uygulanan ders konularının tashihi yapılabilir.
Cemaatler, dernekler, vakıflar ana baba okulları/kursları açabilir. Ders araç ve gereçleri hazırlayabilir. Sadece kendi mekânlarında eğitime katkıda bulunmakla yetinmeyip evlerdeki çalışmalara yön verecek katkılar ve destekler sağlayabilir. Her yaş dilimine yönelik kitap, dergi, CD, kaset, hatta radyo ve TV faâliyeti yapabilir.
Allah, Kitab’ında Kendi yolunda cihad edenlere yollarını açacağını vaad ediyor.3500 “Kim Allah’tan korkar takvâ sahibi olursa, Allah ona bir çıkış yolu verir.”3501 Yeter ki samimi olunsun ve gönülden istensin…
İnsanımızda yeterli şekilde savaşçı kimliği yok. Truva atının içerisinde, karşı tarafın savaşçısı olarak bir misyon yüklenmeliyiz; Hz. Mûsâ’nın Firavun’un sarayında üstlendiği bir misyon gibi. Bu noktada biz çocuklarımıza dâvâ adamı kimliğini verirsek, çocuk kendiliğinden yola girer diye düşünüyorum. Tamam da bu kimliği vatandaşa ne kadar verebilmişiz ki, o çocuğuna versin?
Evlerimiz
Acaba hangi kurumlar Ali’leri ve Fâtıma’ları oluşturdu, bunlar hangi kurumun ürünleriydi? Dolayısıyla burada evi merkeze alarak değerlendirirsek, İslâmî bir toplumda, üç sacayağı kurum vardır. Bu ev, câmi ve medresedir. Medrese yerine bugün dernek vs. diyebiliriz. Ama işte Hz. Mûsâ ile ilgili ayete3502 ve Mekke dönemindeki Hz. Peygamber’in uygulamalarına baktığımızda, ev dışında bir kurum yok. Ev, başkalarının müdahale edemeyeceği bir alan. Dolayısıyla tek kurum var. Hz. Mûsâ’ya vahyedildiği gibi, “evlerinizi mescid edinin” ki, ben mescidi genel anlamda geniş fonksiyonlu bir yer olarak düşünüyorum.
Darul Erkam bir evdi. Bu gün eğitimin de yön vericisi, bel kemiği olması gereken yerlerimiz evlerimiz olmalı. Biz, kurumları olmazsa olmaz gibi gördük. Alternatifleri, illa bir kurum vasıtası ile düşünmenin çıkmazlarını hesaba katmalıyız. “Okullarla nasıl yarışabilirim?” diyoruz. Bu, imalâthaneye bile sahip olamayan sadece el tezgâhı olan birinin fabrika ile yarışma zorunluluğu duyması gibi bir şey. Dolayısıyla yarışmaya kalkıyoruz, galip olamayacağımız bir savaşa giriyoruz, yaralarımız büyüyor, çıkmaz sokaklara kendimizi mahkûm ediyoruz.
Burada yine Hz. Peygamber’in olumlu bir vasfı olarak “ümmî” vasfını ele
3500] 29/Ankebût, 69
3501] 65/Talâk, 2
3502] 10/Yûnus, 87
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 763 -
almak lâzım. Ümmî, “okuma yazma bilmeyen”den ziyade, “anneye mensup olmak” demektir. Yani, anneden doğduğu gibi, fıtrî yapısını koruyan demektir ümmî. Câhiliyyenin hiçbir pisliğine bulaşmamış, fıtratına uyan demek. Ümmet kelimesi de aynı ümm kelimesinden türemiştir ve anne kavramının olumlu yapısını içerir. Çocukların yetişmesinin sorumluluğu, anne ve babaya ait olması gerekirken, bu işi anne ve babanın vekillerinin merkeze alındığı ve yarışamayacağımız bir alan olan kurumlar ile halletmeyi öncelikliyoruz. Hâlbuki, Hz. Fâtıma’yı babası Hz. Peygamber yetiştirdi. Hz. Ali’yi de Erkam’ın evi ve Peygamberin öğretileri yetiştirdi. Herkes kendi çocuğunu evvelâ kendisi, diğer müslümanlarla yardımlaşarak yetiştirmeye çalıştı. Bu durumda kurumların hegomanyası olmayacak, mağlup olma riski büyük olan bir alana müslümanın kendisini sıkıştırması söz konusu edilmeyecektir. Okullar sadece belirli saatlerde, sadece belli mekânda, sadece uzmanı olan öğretmenin, sadece kendi müfredatı ve konusuyla ilgili, sadece eğitim (aslında sadece öğretim) verdiği bir kurum. Hâlbuki insan yetiştirmenin bireyle, zamanla, mekânla, konuyla, öğretmeyle sınırlanamayacak kapsamda yüceliği vardır.
Bunun yanında hiçbir öğretmen, öğrencisini bir anne ve babanın evlâdını sevdiği kadar sevemez, onların fedâkârlık yapacağı kadar yapamaz. Fıtratta bu denli sevgi ve özverililik yok çünkü. Belki öğretmen de çok gayretli olabilir, ama fedâkârlık ve sevgi anlamında anne ve babanın yerini hiçbir eğitimci, hiçbir öğretmen tutamaz. İşte biz bu yedeği, vekili asıl yapı yerine koyduk. Yani Mûsâ (a.s.) döneminde de, Mekke döneminde de evin merkez teşkil ettiği bir yapı var. Câmiler de, bugün İslâmî merkez ve eğitim mekânı olarak kullanamadığımız dışlanmış bir yer haline geldi. Yani câmiler bir devlet kurumu durumunda. Kanunlar var, yönetmelikler var, devlet buraları nasıl işleteceğini belirliyor. Hatta imam olmak için kanun açısından müslüman olma şartı aranmıyor. Hatırlayın, Turan Dursun gibi ateist ve İslâm düşmanı biri yıllarca müftülük yaptı, imamların âmiri oldu. .
Demek ki, bugün tarihe karışmış medresenin yerini tutan özgür ve bağımsız İslâmî bir eğitim kurumu olmadığı gibi, câmiler de bu özelliklerden aynı derecede uzak. Tek kurum kalıyor; o da ev. Zaten insan eğitiminde ana ve babanın rolü başkasına devredilemez. Ailenin merkezî bir rol üstlenmek zorunda olduğunu söylemek istiyorum. Çocuğunun eğitiminin kendisini direkt ilgilendirdiği kişi, anne ve babadır. Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzerine doğar, annesi ve babası onu hıristiyanlaştırır, yahudileştirir (hadisin bir rivâyetinde), müşrikleştirir. “Müslümanlaştırır” denmiyor. Zaten müslüman fıtratı ile doğmuş. Bu aslî yapı korunup kirletilmezse, zaten müslüman olacak. İkinci olarak “çevre şartları, okul, çocuğu hıristiyanlaştırır…” da denmiyor; anne ve babasının bu işlevi gördüğü söyleniyor. Dolayısıyla okul, çevre, televizyon dediğin şey, anne ve babanın seçtiği, kendine bir vekil olarak görev ve yetki verdiği şeylerdir. Anne ve baba, çocuğunu İran’da ya da Mekke’de yetiştirmek isterse, televizyon ya da çevre faktörleri (arkadaş, okul, medya, oyun, iş, komşu ve benzeri) de çok farklı olabilecek, hatta çevresel sorunlar çözüme dönüşebilecektir.
Eğitim ve Okul Kelimeleri; Alternatif Hakkı
“Eğitim” kelimesine gelince; Bu kelime kaç yılında ortaya çıkmış araştırdım. 1935 Yılında türetilmiş, yani uydurulmuş. Okul kelimesi de 1934 yılında türetilmiş.
- 764 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Türkçe “okumak” fiilinden türetilmiş. Ne var ki, kelime köklerinin sonuna “-il/-ul” eki, 1934’e kadar hiç kullanılmadığından ek Türkçe yapım ekine, “okul” da kelime yapısına uygun değil. İngilizcesi school olan écolé (ekol)ün karşılığı yerine bozuntusu tercih edilmiş; aynen Batı kavram ve yaşayış tarzının biraz bozulmuşu ithal edildiği gibi. Türkçe okul haline getirilen “ekol”ün aslı da ilk olarak Yunanlılarda ortaya çıkmış Milat öncesi Atina adındaki uygarlık kabul edilen yaşam biçiminde. Tuhaftır, “aristokratların hayatta getirisi olmayan uğraşlara vakit ayırabilmesi”ni ifade eden bir anlamı var. Helenistik devirde bu kelime, eski Atinalılar gibi entel tarzda sohbet etmenin tekniklerini öğreten kurs anlamı kazanmış. Çağdaş Batıda ancak her türlü okul anlamında kullanılmaya başlanmış. Okul karşılığındaki ekol kelimesi; ilk ve esas olarak insanları etkileyecek, retorik ve söz sanatları tâbir edilen söz canbazlığını, nutuk atmayı entel tabakaya öğretme amaçlı olan, paralı kurumlara deniliyordu. Yani zannedildiğinin aksine okul kurumu, toplumun bireylerini, uyumlu vatandaş hale getirmek amaçlı, insanı düşünen, çocuğu düşünen, kendi sistemleri açısından da olsa onları topluma faydalı bir birey haline getirmek isteyen bir kurum değil. Entel bir zevk için bir kültürel etkinlik amaçlı, zengin ve şımarık aristokrat sınıfına, hitabet ağırlıklı, daha çok da laf ebeliğine dayanan faydasız (faydasızın altını kendileri çiziyorlar, kelime bu anlama geliyor) şeylerin öğretildiği bir kurum olarak işlev görmüş. Giderek bu anlayışla, alternatif denilen okullar açılmış, Atina’dan Isparta’ya ve Roma’ya ihraç edilmiş; sonra da Ortaçağ zihniyetinde dogmaların öğretildiği bir kurumlar haline getirilmiştir.
Bugün bizim kendisinden aldığımız ekol kelimesi ile kurumun iç işleyişiyle, müfredatıyla etkilendiğimiz Batı, söz gelimi “okulsuz toplum” çağrılarına müsamahalıdır, aynı zamanda alternatif okullara da yeşil ışık yakar. Bugün ABD dâhil Batı ülkelerinin hemen hepsinde, ilkokuldan üniversiteye kadar, Hristiyanlara, yahudilere komünistlere, ateistlere ve hatta bir kaşık suda boğmak istedikleri Müslümanlara okul açma özgürlüğü var. Yani siz belirli sayıdaki farklı ideoloji veya din mensubu insanlar müracaat ediyorsunuz, o devlet size finansmanını sağlıyor, binasını temin ediyor, imkânlarını veriyor. Ne yaparsan yap, Tevrat Kursu, Kur’an Kursu gibi faâliyetini yap; hatta öğretmenini ben seçeceğim, müfredatını da ben tespit edeceğim bile demiyor. Siz şartlara uygun hangi öğretmenleri istiyor, nelerin okutulmasını talep ediyor, eğitim sisteminizin nasıl olmasını arzu ediyorsanız, çoğu tercihi size bırakıyor. Düzenin kendisinin belirlediği çok az şeyler var. Söz gelimi, eğitim dilinin o ülkenin dili olmasını şart koşuyor, anayasasının zorunlu kıldığı ırkçılık yapılmaması gibi üç - beş madde ile sınırlanabilecek şeyler istiyor ve alternatif eğitim modellerine tümüyle açık olduğunu ifade ediyor. Hatta daha öte, “ben bu alternatifleri de beğenmiyorum ya da benim alternatifim yok” diyen bir kimseye, okula gitmeme özgürlüğünü nice Batılı ülke tanıyor. Meselâ kendilerine “anarşistler” denen kimseler okulları protesto ederler ABD’de, Avrupa’da; okulları ve askerliği protesto etme hakkı vardır bazı bedellerini ödemekten kaçmayan insanların. Böyle bir özgürlüğü tanıyor. Yani kendilerinden hem “okul”un adını hem yapısını aldığı sistemden çok daha fazla dayatmacı olmuş Ortadoğu ülkeleri. Kraldan daha fazla kralcılıktır bu.
Onların bile tümüyle dışlamadığı, alternatif olarak müsaade ettiği bir sistemi, özgürlüğü müslümanların yaşadığı ülkelerde küçük çapta bile göremiyoruz. Bilmem bilir misiniz Hollanda’da 40’ın üzerinde İslâm ilkokulları vardır, iki tane
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 765 -
İslâm üniversitesi vardır. Birinin başında rektör olarak Ahmet Akgündüz, diğerinin Süleyman Ateş (hâlâ başında mı bilmiyorum?) var.
Acıdır ki müslümanlar da bu sistemden râzı pozisyonunu üstleniyor. “Çocuğun yaramazlığından kurtulalım da, okulda vakit geçirsin de ne olursa olsun” diye düşünüyor, çocuğu başından savmak istiyor. Câmiye çocuğunu gönderen anne ve babanın düşüncesi de farklı değil. Aslında şu var; biz çocuklarımıza iyi bir eğitim verebilsek, ister o çocuk Truva atında olsun, isterse başka bir yerde olsun büyük zararlara uğramayacak. Meselâ bir Amerikan okulunda okuyan İslâmî açıdan eğitilmiş şuurlu bir çocuk, bu eğitimin zararlarından büyük ölçüde etkilenmeyebilir. Ama, işin bir de takvâya, hatta fetvâya/fıkha uygun olup olmaması ve ne kadar ideal olup olmadığı konuları var; o yüzden hiç zararının olmayacağını söylemek de zor. Ancak, mevcut şartlar içinde bu tavır, ehven sayılabilir. Yahûdiler, ırkçılık öz güveniyle istiğnâ ve istikbar psikolojisi ile çocuklarını şekillendiriyor. Bizde durum çok farklı. Seviyeli, güvendiğimiz yüz Müslüman kişiyle bir anket yapsak, çocukları ile ilgili sorunları olup olmadığını araştırsak, çocuklarının müslümana yakışır bir durumda olup olmadığını sorsak, fotoğraf, durumun çok ciddi olduğunu gösterecektir.
Çocuğu dört bir yanından kuşatan tuzakları değerlendirdiğimizde; eğitimcilerin, hocaların bile kendi çocuklarını tam yetiştirdiklerini iddia etmek zor. Belki başka çocuklarla meşgul olurken, kendi çocuklarını ihmal ediyor. Ama, bu eğitim işini, en yakınlarımızı kuşatacak şekilde dahi beceremiyoruz. Bu bir vâkıa. Birisi; “ben gemisini kurtaran kaptanım” dese bile bu bir istisnadır. Bu sorun ciddi olarak ev merkezlerine alınmalı, hafta sonları ya da her boş zamanlarda câmi ve medrese fonksiyonunu kısmen üstlenen derneklerde, uygun yerlerde sistemli çalışmalar yapılmalı.
Tanışılan bir çocuğa hemen şöyle sorular sorulur: “Hangi okula gidiyorsun, kaçıncı sınıftasın, derslerin nasıl?” Ama: “Namaz kılıyor musun? Kaç sûre ezberinde? Kur’an okumasını öğrendin mi? Televizyon seyrettiğin kadar Kur’an meali niye okumuyorsun? Kimin hayatını daha iyi biliyorsun: Filan devlet adamı, falan sanatçı veya futbolcunun mu, Peygamberimiz’in mi?” gibi soruları müslümanlar müslüman çocuklarına sormayı akletmezler.
Okuldaki başarı mı, hayattaki başarı mı; dersler mi, ahlâk mı; notlar mı ibâdet mi? Yani, lise sınavı, üniversite sınavı mı, yoksa Allah’ın dünyadaki kulluk sınavı mı? Bunlardan hangileri daha öncelikli olmalıdır? Çocuğunun sabah namazına kalkıp keyifle, zevk alarak namaz kıldığına şâhit olmak, yüksek notlarla dolu karnesini görmekten daha mı az öneme sahiptir? Evet, bir delikanlı, üniversite sınavına hazırlandığı gibi, âhiret sınavı için de aynı şekilde çalışsa kesinlikle cenneti hak eder.
Güncel Câhilî Eğitimde Şirk
Câhilî eğitim kurumlarında bilginin temel kaynağı olarak vahy kabul edilmeyip, sadece akıl ve duyu organları kabul edilir. Bu, hem eski Arap câhiliyyesinde, hem de günümüzdeki şirke dayalı düzenlerin güdümündeki modern câhiliyyede ortak şirk kaynağıdır. Dünyanın oluşumu ve insanın ortaya çıkışı konularında ortaya atılan teoriler câhilî eğitimin temelini teşkil eder. İlk insanı, tesadüf sonucu veya doğa kanunları gereği hayvanın evrim geçirmiş türü kabul eden günümüz
- 766 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bilimleri ve eğitim anlayışları, yaratmayı ve eğitip terbiye etmeyi (rabliği) Allah’a hiç dayandırmayan, yaratıcı ve rab olarak başka tanrılara inanan müşrik tip yetiştirmek için çabalar. Yaratma konusunda Arap müşrikleri kadar bile Allah’ı kabul etmeyen şirk zihniyeti, dünyadaki ilk insanların yaşayışını, karanlık çağ safsatası ile başlatır. Çağ tasnifleri ve tarihe bakış, tevhidî inanıştan tümüyle farklıdır. Hz. Âdem’den beri devam eden tevhidî hayat ve hak-bâtıl mücâdelesi unutturulmak istenir. Müşriklerin hâkim olduğu devlet düzenleri, ileri medeniyetler olarak tanıtılır, câhiliyye hayatı ideal toplum modelleri olarak sunulur. Câhiliye eğitiminden geçmiş ve İslâm’ı hakkıyla öğrenememiş her ırktan insanın asr-ı saâdeti; Roma, Atina ve Isparta uygarlığı, Mısır veya Bâbil medeniyetidir.
Bazıları, putlaştırdıkları kişilerin kabirleri veya kutsallaştırdıkları simgeler karşısında müslümanların namazdaki kıyamlarına benzer şekilde hazır ol vaziyete geçer, saygı duruşunda bulunur. Hatta, namazda doğal kabul edilebilecek bir davranış (kaşınınca başı kaşımak, öksürmek vb.) böyle bir saygı duruşunda uygun/câiz görülmez. Hiç alâkası olmadığı halde, herhangi bir açılış programında, ya da bir törende saygı duruşu ile başlamak câhiliyye toplumlarının dinî bir kuralı kabul edilir. Bu tür programlara katılan müslümanlar da dinlerinin câiz görmemesine rağmen bu saygı duruşuna katılma zorunda bırakılır. Okullardaki bütün öğrenci ve öğretmenler her hafta okul açılış ve kapanışlarında, bayram kabul edilen zamanlar gibi özel günlerde bu tür saygı duruşlarına mecbur tutulur. Bu tür tavırlar, aslında bir tapınma ve âyindir.
İslâm, her şeyden önce tevhid dinidir. En fazla önem verdiği husus, bireysel, sosyal ve siyasal hayatta tüm çeşitleriyle şirkin izâlesi ve tevhidin ikamesidir. İslâm, put amaçlı heykellere çok sert ve net tavır aldığı için müslümanlar 20. y.y.’a kadar bu çeşit putlaştırmanın etkisinden uzak yaşadılar. Put heykelleri ve putlaştırılma ihtimali olan resimleri büyük günah kabul ettiler. Yirminci asırda, tâğutların ve onların kurduğu tâğutî yönetimlerin etkisi ve dayatmasıyla her çeşit putlaştırma müslümanları kuşatmaya başladı.
Bazı çevreler, yani laiklik ve Kemalizm dinine mensup olanlar, bu yapılanın gayet doğal ve doğru olduğunu, bizim istediğimiz İslâmî bir sistem olmuş olsa, tersinden aynısını bizim de yapacağımızı ileri sürebilirler. Hayır, bu yapılanlar hiçbir özgür vicdanın kabul edemeyeceği bir köleleştirme, başka dinden hiçbir şahsın kabul edemeyeceği dinî baskı ve dayatmadan ibarettir. Tâğutların, Atatürk ilkelerine uygun olarak kendi hevâlarından kanun ve hükümler çıkarıp insanlara dayattıkları bu tür despot yönetim yerine, Allah’ın indirdikleri hâkim olsaydı, böyle İslâmî bir yönetimde kesinlikle biz Müslümanlar dinimizi başkalarına zorla uygulatma yoluna gitmezdik. İnsanlar hangi dini özgürce seçiyorsa o dini rahatlıkla öğrenip uygulayabilecekleri ortamlar hazırlamak zorunluluğu hissederdik. Tabii ki, okullarımızda, radyo ve tv. programlarımızda kendi dinimizi tebliğ ederiz, ama başka dinden hiç kimseyi bizim gibi ibadete zorlamayız. “sizin dininiz size, benim dinim bana” der, onların taptıklarına ibâdet etmeyip, onların da bizim ibadet ettiğimiz zâta kulluk yapmayacaklarını kendi dinlerinin gereği kabul ederiz. Etmek zorundayız. Çünkü Kur’an bunu emrediyor, dinde ikrâhın/zorlamanın olamayacağını vurguluyor. Biz, dinimizi uygun olan ortamlarda açık ve net şekilde tebliğ ederiz, başkalarının dinine sövmeyiz. Kendimizin Müslümanlığı tümüyle yaşama hakkımız olduğu gibi, başkalarının da kendi dinlerinin gereklerini yerine getirmelerine kesinlikle müdâhale etmeyiz. Tebliğ
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 767 -
ettiğimiz dinimizin adını net olarak koyar, insanları net olarak ona dâvet ederiz. Bugün şikâyet ettiğimiz şey, uygulanan resmî dinin, başta eğitim olmak üzere, yargı, ticaret, insanlar arası ilişki gibi hemen her alanda İslâm’a hak tanımaması ve baskı altında tutup kendi bâtıl dinini zorla dayatmasıdır. Ayrıca, bütün bunlar, kaypakça ve kalleşçe, yani bizim kavramlarımızla söylersek münâfıkça tavır içinde uygulanmaktadır. Avrupa’da çocuğunu okutmak zorunda kalan gurbetçi vatandaşlarımızın işi daha kolaydır. Onlar, okulların İslâm okulu olmadığını, öğretmenlerin de Müslüman olmadıklarını biliyorlar, rahatlıkla çocuklarına anlatabiliyorlar. Oradaki okullar ve öğretmenler de münâfıkça davranıp “biz de sizin dininizdeniz” demedikleri için çocuklar da okullarda öğrendiklerinin İslâm’a ters düşen çokça yönleri olduğunu rahatlıkla biliyor, gerekli görüyorsa kendi dinini başka ortamlarda ve gerçekten Müslüman olan kimselerden öğrenmeye çalışıyor. Buradaki eğitimin İslâm’la uyuşmadığı ve farklı bir dinin çerçevesi içinde eğitim verildiği gerçeği ısrarla göz ardı ediliyor. Açıkça, “biz Müslümanlığa düşmanız, irticadan kastımız İslâm’dır, İslâm’ın kaMûsâl alan dediğimiz toplum hayatında en küçük bir görüntüsüne bile müsaade edemeyiz. Eğitim kurumlarımızda ve diğer tâğutî kurumlarımızda İslâm’ın açığa çıkan hiçbir ibâdetine, hiçbir emrine izin veremeyiz, biz tüm insanları devletin adı konulmamış dini olan Kemalizm kurallarına uymalarını zorunlu görüyor, dayatıyor ve İslâm’ı düşman kabul ediyoruz” deseler, nifak çizgisinden kurtulmuş, maske takmadan erkekçe mücadele etmiş olacaklar. Böyle yapmış olsalar câhil ama kendisini Müslüman kabul eden halkın şiddetli tepkisiyle karşılaşacaklarından korkuyorlar.
Eğitim, “Rab” kavramını tümüyle içeren bir olgudur. Rab, terbiye edip yetiştiren demektir. Allah’ın eğitim konusundaki prensipleri kabul edilmeyince, O’ndan bağımsız ve O’na rağmen eğitim yapan kişi rablik iddiasında bulunmuş, bu kimsenin Allah’ın ilkelerine ters eğitimini kabul eden, onda bu hakkı gören kişi de o şahsı rab kabul etmiş olur. Vahyi tümüyle reddeden kurum tâğut hükmündedir ve Müslümanların reddetmesi gereken yapıdır.
ABD’de, Avrupa’da okulları ve askerliği protesto eden vicdanî retçiler, “anarşistler”, sıkhlar, Yehova şâhitleri ve benzerleri var. Buralarda da benzer hak arayışı olmalı. Müslümanların okullara karşı çıkıp alternatif oluşturma çabası, çözümlerden bir tanesi olarak değerlendirilebilir. Bu tavrı beğenmesek, ya da bedelinin zor olduğunu düşünsek bile, içimizden bazılarının yapmaları gereken bir seçenektir bu. On defa başarısız olsalar da, on birincide başarılı olmak niyetiyle denemeleri, eskilerden tecrübe alarak, bazı müslümanların evlerini Erkam evlerine, küçük çaplı mescid ve okul sistemine benzetmeleri gerekiyor. Bunu deneyenler nerelerde hatalar yaptı? Sadece antitez öne çıkarıldığı için çocuklar eksik, yarım yetişti. Okulun yerini başka şeyler doldurdu. Ya da çocuğun kafasında okulun bir eksikliği vardı, bu giderilemedi; hatta okul putlaştı, yüceldi, büyük bir değer oldu. Diploma kutsal bir kitaba dönüştü. Bunlara alternatif neler olabilirdi, başka hatalar nelerdi ve nasıl düzeltilebilirdi?
Çocuk, anne ve babaya emânet olarak teslim edilmiş bir fitnedir/sınavdır. Ana ve baba, kendisi veya vekilleri eliyle çocuğun ya İslâm fıtratını koruyacak, ya da şirke bulaştıracak. İkincisi olursa, âhirette de kendisini bu şekilde yetiştiren büyüklerine evlât şöyle diyecek: “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, ‘Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ derler. ‘Ey Rabbimiz! Biz reislerimize/beylerimize ve büyüklerimize itaat edip uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar’
- 768 -
KUR’AN KAVRAMLARI
derler. ‘Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetleyip rahmetinden kov.” 3503
Çağımız, bilgi çağı değil, bilgi kirliliği çağıdır. Modern yaşam biçiminde insanların beyni çöp kutusuna döndü. Vahiyle bağları koparılan insana eğitim kurumları, medya, teknoloji, çevre bırakın âhireti, dünya için bile gereksiz, hatta zararlı şeyleri bilgi ve kültür adına (insan istemese bile) dayatarak depoluyor. İnsanlar, vahye dayalı gerçek ilimden koparılıp lügat ve itikadî anlamlarıyla cehâlete itilirken, diğer yandan bilgi kirliliğinin kurbanı oluyorlar.
Evler, sadece çocukların değil; anne ve babanın da okuludur. Ama ana ve babaları yetiştirecek ehil ve emin yerlere büyük ihtiyaç var. Müslüman cemaat ve teşkilâtlara düşen önemli bir görev, çocuklardan önce ana ve babaları yetiştirmek olmalıdır. Evlilik ve ana baba okulları açmalı, geliştirmelidirler. Eğer baba evinde ve evlilik öncesinde anne adayı, kendini yeterince yetiştirmediyse, evlilikten sonra sorumluluk hanımın kendisiyle birlikte kocaya âittir. Zarûri olan hususları ya bizzat kocası öğretecek, ya da öğrenmesine imkân ve fırsatlar oluşturacaktır.
Dernek, vakıf ve kursların durumu da gözden geçirilmelidir. Dine hizmet iddia ve amacıyla ortaya çıkan İslâmî eğitime katkı hedefindeki kurumlar giderek bu araçların amaçlaşması ve motor olmak yerine fren görevi üstlenmeye başlaması riskine karşı çok uyanık olmalıdırlar. İnsanları Allah’ın dininden uzaklaştırıp kendi sapık anlayışlarını topluma dayatan câhiliyyenin hâkimiyetinde, onların yönlendirmesine açık kurumlar ve hantal yapılanmalar yerine; ciddi, özgür ve özgün alternatifler, gerekli değişime çabuk uyum sağlayabilecek mobil çalışma sistemleri ve farklı seçenekler oluşturulmalıdır.
Eğitim, hevâî isteklere (vahyin tesbit ettiği şekilde) istikamet ve sınır tâyin edebilecek irâde eğitimini, tevhidî bilinci, ibadete devamı ve ahlâkî özellikleri ihmal etmeyecek şekilde, daha doğrusu bunların temel alındığı bir ölçüde değerlendirilmelidir. Bunların, vahyi merkeze almadan yerine getirilemeyeceği gibi, ümmet planında ve ideal tarzda yerine getirilmesi ve eğitim problemlerinin kesin çözümü için İslâmî bir otoriteye ihtiyaç vardır. Bununla birlikte cemaatler ve riskleri göze alabilen müslümanlar, kendi çocuklarıyla ilgili radikal (tâğutun kurumlarını reddedip onlarla uzlaşmayan) tavırlar alabilmeli; lokal, kısmî ve yüzeysel de olsa çözümler üretmek için işbirliğine gidebilmelidir. Yakın yaşlarda çocukları olan beş on ebeveyn birleşerek ev ortamını okula dönüştürecek çalışmalar yapabilmelidir. Ama, riskleri göze alamayan mü’minleri bırakın tekfir etmeyi, onları kıracak tavırlardan bile kaçınmalı, halleriyle örnek ve alternatif olmaya çalışmalıdır. Unutmayalım, bu din, sadece kahramanların dini değildir. Herkesten kahramanlık beklenemez. Kaldı ki, günümüzdeki kahramanlar, bu özelliklerini hayatın tüm alanlarına da taşıyamadıklarını itiraf etmelidir. Unutulmamalı ki eğitim, hayatın sadece bir parçasıdır; tümü değil.
Bunun Adı Putperestliktir!
“Resmî törenler vesilesiyle sergilenen görüntüler ve ortaya konan kimlik İslâmî açıdan neye tekabül etmektedir?” Soruya hemen cevabı vereyim: Tek
3503] 33/Ahzâb, 66-68
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 769 -
kelimeyle: “Putperestlik” yani putperestliğe tekabül etmektedir. Bu törenlerin İslâmî açıdan ne demek olduğuna şöyle cevap verilebilir mi?: “Câizdir, hiçbir sakıncası yoktur, hatta sevaptır. Okullarda uygulanması yetmez, bu sevabı câmi cemaatine de yaymak gerekir. Namazlara da ezanla değil, okullardakine benzer törenle başlanmalıdır. İmamlar câmi önünde cemaati “hazır ol!” komutuyla hizaya sokmalı, câmi önlerindeki göndere bayrak çekilmeli, heykelin önünde saygı duruşunda bulunulduktan sonra câmiye girilmelidir. Hem öyle bedava vatandaşlık yok: Kutsal devlete ibâdet için Kürt bölgelerindeki câmilerde daha kocaman bayrak ve daha büyük heykel olmalı; “devletten Kürt vatandaşlarına kıyak olarak” diye takdim edilmelidir. Önce millî ibâdet, sonra dinî ibâdet gelir, değil mi ya?! Zaten memleket niye kalkınamıyor; hep bu putlara karşı çıkan yobazlardan ötürü. Krizi filan bahane etmeyelim, bir an önce câmileri de okullar gibi heykellerle donatalım, câmi kapılarının önüne minareden daha büyük bayrak direği dikelim. Eh ekonomik olsun diye düşünüyorsanız, onun da kolayı var. Minarelerin büyüklüğüyle oranlı kocaman bayraklar yapalım. Nasıl olsa oradan ezan da okunmuyor, minareler bayrak direği olarak işlev görsün. İmamlar sadece 29 Ekim’de, 23 Nisan’da filan değil, her hafta hutbelerde Atatürk’ten bahsetsin. Yetmez, her gün ve her namazda o büyük devlet adamının geceleri ne kadar kaim, gündüzleri ne kadar sâim olduğuna dair menkıbeler, kıssalar anlatsın. (Çok zorlanmazlar, antrenmanlıdır imamların çoğu. Çok iyi bildikleri menkıbe kahramanlarının sadece ismini değiştirecekler o kadar. Ne yapsınlar canım, zaten “emir kulu” değiller mi?! Câmi cemaati, mihraplara konulacak heykelin önünde vecd içinde vatandaşlık görevini yerine getirerek saygı duruşunda bulunmadan namaza başlayamasın. Okullarımızda öğrencilerimize yaptırılan bu davranışları câmi cemaatinden esirgemeyelim; böylece hem memleket daha bir kurtulur, hem daha büyük sevaba girilir. Câmilerin bu konuda nasıl bir düzenlemeye gidileceği konusunda allâme-i cihan muhterem Yaşar Nuri Efendi Hazretleri ile televizyonların meşhur şeyhülislâmı, ünü tüm dünyaya yayılmış, büyük ermiş Hazreti Zekeriya Bembeyaz başkanlığında bir komisyon toplanır. Kısa zamanda bu devrimi gerçekleştirirler; böylece Ata’larının (varsa) cennetine aday olurlar. Onun tamamlayamadığı İslâm’da ve câmide devrimi de gerçekleştirmiş, onun izinden gittiklerini ispatlamış olurlar…”
Böyle bir cevap mı bekleniyor kamuoyu tarafından? “Dâru’l-İslâm”, “ülü’l-emre itaat”, “vatan sevgisi imandan”, “vatan uğruna ölen şehitlerimiz”, “cumhuriyet İslâm’dır”, “en iyi demokrasi İslâm’dadır, dört halifenin seçimi de buna örnektir”, “en büyük gazi, Atatürk” gibi konu ve uyduruk malzemeler de Diyanet’in hutbe metinlerinden bulunabilir, diye ilâve etmemi herhalde beklemiyorsunuz. Aslında, bu tür cevap vermek doğru kabul edilmezse, bu yanlışın karşıtının doğru olduğunu herhalde gö(ste)rmek zor olmaz. Okuldaki törenler doğru ise, İslâm açısından sakıncalı değilse, bunları câmideki Müslümanlara da yaymanın ne sakıncası olabilir? Zaten bu câmi cemaati, yukarıda anlatılan hususlarda sakınca görse okullardaki çocuklarına veya torunlarına bu yanlışları vurgulaması, her bedeli ödemek zorunda kalsalar da karşı çıkılması gereken “imanî-tevhidî gereklilik” görmezler mi? Görmediklerine göre?! Evet, okullardaki törenleri sakıncalı görmediklerine göre, aynı uygulamalar yukarıda anlatıldığının hatta fazlası uygulansa, onda da sakınca görürler mi, görmezler mi?
Câmide yapılması ve tapılması câiz olmayan şey, özellikle ibâdet ya da put
- 770 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kavramıyla ilgili ise, başka yerde de câiz değildir. Biz, sadece câmide Allah’ın kulu değiliz. Allah, câmide kendisine, câmi dışında başka ilâhlara yönelmeyi mi meşrû kıldı? Namaz kılarken yönelinen ilâh, okullara, devlete karış(tırıl)mayan âciz biri mi? Namazda yönelinen ilâh başka, devlet kurumlarında ve özellikle okullarda yönelinen ilâh başka mı? Eğer öyle ise, bu, çok tanrılı bir şirk dini olmaz mı? “Câmilerimizde putlar ve putlara tapmaya canımız pahasına karşı çıkarız, yukarıda anlatılan hususlar mescidlerimizde kesinlikle olamaz!” diyenlere altını çizerek ifade edelim ki; tüm yeryüzü Müslümanlar için mesciddir ve yeryüzü mescidindeki putlarla ve putperestlerle mücadele şarttır. Evet, tüm yeryüzü câmidir, mesciddir. Rasûlullah öyle buyurur: “Yeryüzü bana mescid ve (teyemmüm için) temiz kılındı. Ümmetimden biri namaz vaktine ulaştığında nerede olursa namazını kılsın.”3504 Tüm yaratıklar secde halinde olduğu için, bütün kâinat bir mesciddir. Teshîrî secde için varlıklara evrenin mescid olduğu gibi, ihtiyârî secde sahibi mü’min insan için de yeryüzünün tamamı mesciddir.
Her insanın, kendi dinine göre değişen bir kıblesi ve istikameti vardır. “Herkesin yöneldiği bir yönü (viche) vardır.”3505 Kıble; kalplerdeki imana, kafalarda taht kuran düşünce sistemine ve ferdin kendini tümüyle teslim ettiği “ilâh”a göre değişen bir yön ve istikamettir. “Kâbe Arab’ın olsun, bize Çankaya, anıtkabir yeter” diyen şâir Kemalettin Kamu gibilerin itiraflarıyla bazı kimseler Kâbe yerine Anıtkabir’i, Çankaya veya Washington’u kıble edinebilmekteler. Kâbe’yi kıble edinenin, tüm varlığıyla kendisini Allah’a döndürmesi, diğer yönlere ve kıblelere itibar etmeyip onları reddetmesi gerekir; çünkü her milletin ve her dinin bir kıblesi, herkesin yüzünü döndüreceği bir yönü ve istikameti vardır. Mü’min, Allah’ın dinini tanımayanların kıblesine tâbi olmaz. Onlar da İslâm’ın kıblesine tâbi olmazlar.3506
Tarihteki putları ve puta tapanları incelediğimiz zaman, şirk temeline dayalı putçuluğun, günümüzde geçerli olan şirkten ve putçuluktan pek de farklı olmadığını görürüz. Mekke’li müşrikler de “Allah” inancına sahipti.3507 Fakat, Kâbe’de tavaf etmek gibi Allah’a ibâdet kastıyla bazı görevleri yaptıkları halde, zaman zaman put heykellerin karşısında saygı duyuyorlar, onların önünde törenler düzenliyorlardı. Allah’ın hükmü yerine Mekke site devletinin parlamentosu Dâru’n-Nedve’nin kanun yapmasını ve Ebû Cehil gibi tâğutların kendilerini yönetmelerini istiyorlar, eski büyük tâğutlarını da unutmamak için heykellerine hürmet ediyorlardı. Onlar da yer yer dindar kesilmelerine rağmen, tevhid’in karşısında durarak şirke sarılıyorlar, putlarından vazgeçmiyorlardı.
Israrla vurgulamalıyız ki, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu ülkelerdeki okullarda müşrik olmama özgürlüğü yok. Öğrenci ve öğretmen olarak şirk tornasından geçmeme hakkı için mücâdele gerekiyor. Bir manifestomuz yok. Bir müslümanın her çeşit eğitim kurumlarında yapmasının kesinlikle câiz olmadığı şeyler, yapıldığında öncelikle insanlık suçu olduğu ilan edilecek davranış ve sözler, resmî âyinlerde/törenlerde, şirk unsuru olan hususlar, derslerde kabulü ve dillendirmesi şirk olan durumlar, tâğutları övmeler vb. kamuoyuna hâlâ
3504] Müslim, Mesâcid 3, hadis no: 521; Buhârî, Salât 56, hadis no: 84; Nesâî, Mesâcid 42, hadis no: 2, 56
3505] 2/Bakara, 148
3506] 2/Bakara, 145
3507] Bak. 29/Ankebût, 61, 63; 39/Zümer, 3
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 771 -
yansıtılmamıştır. Çok net olarak, eğitimle ilgili İslâm’la bağdaşmayacak şirk unsurları şunlardır diyerek maddeleştirip kamuoyuna veli, öğrenci ve öğretmenlere ilan ve tebliğ bile edememişiz. Şirki güncel açılımlarıyla topluma duyuramamanın vebalinin büyüklüğünü düşünmek bile zor. Her vatandaşın ve her düzenin bunları rahatlıkla bilmesi ve zulmün boyutlarının sergilenmesi gerektiğini düşünüyorum. Sanki tevhidin yasaklanmasından ve putperestliğin mecbur edilmesinden daha önemliymiş gibi, varsa-yoksa sadece başörtüsü yasağı gündemde. ABD gibi, Avusturya ve diğer Avrupa ülkeleri gibi, başörtüsünün suç olmadığı memleketlerde yaşasaydık, bizim câhiliyye okullarından istediğimiz olmayacak mıydı? Yani sadece üniversitelerde ve sadece başörtüsünden başka?! Başörtüsüne bile müsaade etmeyen bir zihniyet aracılığıyla, başın içine konulan inanç, bilgi ve kültürün ne olup olmadığı, ciddi mânâda maddeler halinde net olarak dosta düşmana ilan edilebilmiş bile değildir ki, ona göre eylem planı hazırlansın.
Evet, maalesef bin kere evet; Bu törenler, bir âyindir, putperest tapınmalarıdır. Allah’tan başka rab edinmenin, başka ilâh kabul etmenin, tâğutlara ibâdet etmenin göstergesidir. Tepkisiz ve buğzsuz olarak bu törenleri kabullenmek insanı şirke götürür. Şirk de Allah’ın affetmeyeceği tek büyük suçtur. Kişiyi dünyada Allah’ın yardımından uzaklaştırır, âhirette de ebedî cehennemlik yapar. Şirk, hastalıktır, bünyeye sonradan giren bir mikroptur, bir ârızâdır, bir anormalliktir. Bir küçük kibrit çöpü koca ormanı yakıp mahvettiği gibi, şirk de amelleri mahveder. Bir kanser mikrobunu veya yanan kibrit çöpünü önemsiz, tehlikesiz görüp bunların zararlarına duyarsız kalmak, hiç akılla bağdaşır mı? Şirk, kaos ve düzensizliktir. Şirkin olduğu yerde, kargaşa, fesâd, kavga, anarşi, düzensizlik ve huzursuzluk vardır.3508 Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlana geldiği iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücâdeleden ibarettir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel esas tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin önemi ve şirkten uzak durulması konusudur.
İbrâhim (a.s.), babasına ve kavmine demişti ki: “Sizin şu karşısında durup ibâdet ettiğiniz heykeller nedir? (Babası ve kavmi), ‘Babalarımızı onlara ibâdet eder bulduk’ dediler. (İbrâhim), ‘Doğrusu siz de, babalarınız da apaçık bir sapıklık içine düşmüşsünüz’ dedi.”3509; “Siz Allah’ı bırakıp da size hiç fayda ve zarar vermeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Siz hiç akıllarınızı kullanmaz mısınız?” 3510
Putperest törenlerini boykot çağrısına tüm yüreğimle katılıyor ve bütün muvahhid mü’minlerin bu boykota katılmalarının tevhidî bir mecburiyet olduğunu tüm gücümle haykırıyorum. 3511
Buyrun hep beraber andımızı tazeleyelim: “Ey kâfirler! Tapmam sizin taptıklarınıza. Sizin dininiz size, benim dinim bana!” 3512
Eğitim ve Tekfir
Biz, şahısların zâhirine, görünüşüne değer verir, görünüşüne göre hükmederiz.
3508] 21/Enbiyâ, 22
3509] 21/Enbiyâ, 52-54
3510] 21Enbiyâ, 66-67
3511] Ahmed Kalkan, Haksöz Dergisi, Sayı 213, Aralık 2008
3512] 109/Kâfirûn, 1, 6
- 772 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Dinde, yani din tercihinde, iman meselesinde zorlama yoktur. Ama hukukî meselelerde elbette zorlama olacaktır.
Önüne gelene, ‘kâfir’ damgası vurmak demek olan “tekfir hastalığı”na düşmemek, rastgele câhil müslümanlara ‘mürted’ mührü vurmamak gerekir. İnsanların yetişme tarzı, bilgilerinin azlığı, o bilgileri kullanma tavrı, İslâm’ı öğrenme kaynakları göz önüne alınmadan ‘tekfir’ etmek çok yanlıştır. Bir müslümanı onu dinden çıkaran davranış ve söz üzerinde bulursak, onun yanlışlığını düzeltmeye çalışmamız gerekir. Rastgele ‘kâfir’ damgası vurmak hem görevimiz değil, hem de müslümanların sayısını azaltmaktır. Sayımızın azlığı ancak düşmanlarımızı sevindirir.
Günümüzde Batılı ülkelerin ulaştığı zenginlik ve kalkınma, birçok zayıf imanlı müslümanı onlara hayran ediyor. Bir kısmı da onların İslâm’a uymayan fikirlerini, hayat şekillerini benimsiyor, onlar gibi olmaya çalışıyor. Bu, gerçek İslâm’ı gereği gibi bilmemenin ve ona imanın zayıf olmasının bir sonucudur. Bazı müslümanlar da, yönetildikleri rejimler tarafından İslâm dışı ideolojilere, uyguladıkları eğitim, medya ve devlet politikasıyla inandırılmaya, İslâm’dan koparılmaya çalışılıyor.
Bugün yapılması gereken, ‘falanca adam küfür sözü söyledi ve mürted oldu, ona hangi ağır cezayı verelim?’ diye fetvâ arayışı değil; İslâm’ın, güzellikleri ve kurtuluş yolu olduğunu en güzel yolla bu tür insanlara ulaştırmak, hatayı biraz da kendimizde arayıp zayıf müslümanların dinden uzaklaşma sebeplerini azaltmaya çalışmaktır. Haksız ve gereksiz tekfîr mantığı, adâletsiz ve kolaycı bir davranıştır. Hiç bir yararı da yoktur. 3513
Kendimizin ve yakınlarımızın eğer çocuklarını okula gönderiyorlarsa, böyle tehlikeli durumdan korunup itikadımızı muhafaza etmek için;
Okullarda birinci iş olarak müşrik bir vatandaş yetiştirilmek istendiğini unutmamak,
İmkân ve gücü varsa, çocuklarını okula göndermemek, alternatif eğitim oluşturmak
Okulların hafta başı ve sonundaki törenlerine çocukları katmamak,
Andımız denilen sözleri okutmamak,
Bayramlara çocukları göndermemek,
Derslerde ve ders dışı etkinliklerde elfaz-ı küfür ve ef’al-i küfürden şiddetle sakınmak,
Derslerde büyük tâğutu öven şiirler, okuma parçaları ve benzeri şeyleri okumamak,
Büyük tâğutu öven veya küfrü içeren ödevleri yapmamak
Okuldan geldiğinde mutlaka virüs taraması yapmak, Okulda öğrendiği yanlışları gösterip doğrularıyla yer değiştirmesini sağlamak, hafta sonları İslâmî eğitimi üzerinde titizce durmak.
Çocuklarımıza küçük yaşlarından itibaren tevhid akidesini öğretip sevdirmek,
3513] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 459
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 773 -
Kur’an’la tanıştırmak gerekir.
Şirk ve küfür olarak haklarında Kur’ân-ı Kerim’de çok net bir hüküm olmadığı halde, biz Kur’an’ı ve sünneti kendi bilgimiz ve tevhid anlayışımızla yorumlayıp bir konu hakkında şirk ve küfür hükmünü verebilir miyiz? Eğer böyle bir konunun şirk olduğuna hüküm veriyorsak, onu her nasılsa işleyen kimsenin, gerekçelerini, bu konudaki nassların kendisine ulaşıp ulaşmadığını, ulaştı ise onlardan nasıl bir anlam çıkardığını, bize göre geçersiz de olsa te’vil yapıp yapmadığını, başka bir mâzeretinin olup olmadığını değerlendirmeden tekfir edebilir miyiz?
Bir kimseyi tekfir etmek, ne demektir? Kendisine selâm verilemeyecek, dostluk ve samimiyet kurulamayacak, gönülden sevilemeyecek, kız alıp verilemeyecek, ortaklık gibi yakınlık isteyen ilişkilere girilemeyecek, cenazesine katılınamayacak ve evliyse eşiyle nikâhı düştüğünden devamlı zina ediyor hükmü verilecek, âhirette de sonsuz bir şekilde ceza çekecek, ebedî cehennemde kalacak şeklinde bir hüküm verilmiş olmaktadır. Böyle bir hüküm öyle alelusûl verilemez. Bir kimseye “kâfir” demekten daha küçük bir isnad olan meselâ “fâhişe” demek, hangi şartlarda mümkündür? Kendimizle birlikte üç güvenilir müslümanın da apaçık şekilde zina fiilini işlerken görmediğimiz ve hepimizin şâhitlikte ısrar etmeyeceği bir durumda “fâhişe” demenin dünyada bile cezaya çarptırılacağı sözkonusudur. Meselâ, bir adamın diğer bir adamı öldürdüğüne şâhit olsak, bu adamın hangi şartlarda o suçu işlediği, olayın içyüzünde başka ne tür durumlar olduğu uzun uzadıya, şâhitlerle, savunmalarla ortaya konulur, uzunca mahkemesi sürer ve sonunda onun suçlu olup olmadığı da bizim tarafımızdan değil, hâkim tarafından karar verilip hükme bağlanır. Öyle bir durumda bile, İslâm’ın hâkim olmadığı topraklarda had dediğimiz ağır cezalar uygulanmaz. Çünkü ortam, haramları işlemeye çok elverişlidir. Haramlara ve küfre gidecek yollar (İslâm devleti olmadığı için) tıkanmamıştır. Bu hükmün ağırlığından dolayı siz de bilirsiniz ki, Rasûlullah, bunun çok sorumluluk isteyen bir hüküm olduğunu belirtir:
“Bir kimse diğer bir kimseyi fıskla veya küfürle itham etmesin. Aksi takdirde, itham edilen arkadaşında bunlar yoksa, kelime (itham ettiği sıfat) kendine döndürülür.” 3514
“Bir kimse diğerine, ‘kâfir’ dediği zaman, bu ikisinden biri kâfir olur: Eğer dediği kimse kâfir ise, adam doğru söylemiştir; yok eğer ona dediği gibi değilse, ona söylediği küfür sözü kendine döner (söyleyen kâfir olur).” 3515
“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” 3516
Bu hadisler, aslında normal şartlarda bile, kişinin birini tekfir etme hususunda çok ölçülü olması gerektiğini bildirir. Günümüzdeki gibi her şeyin anormalleştiği, hakkın bâtıl, bâtılın hak diye öğretildiği, anlatıldığı, yaşandığı bir toplumda tekfir konusuna daha fazla ihtiyat gösterilmelidir.
Kur’an’da şirk ve küfür olarak açıklanan, puta tapmak gibi çok net çirkinliklerle ilgili hususlar elbette böyle değildir. “Biz, sizlerden ve Allah’ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız…”3517 Bu ve benzeri âyetler, kesin küfür fiilleri hakkındadır. Gerçekten, apaçık bir şekilde Allah’ın dışında bir tapma olayı olunca bu hükmü
3514] Buhârî, Edeb 44
3515] Buhârî, Edeb 73; Müslim, İman 111
3516] Buhârî, İlim 11; Müslim, Cihad 5
3517] 60/Mümtehine, 5
- 774 -
KUR’AN KAVRAMLARI
verebiliriz. Onun dışında, küfür olup olmadığı konusunda İslâm âlimlerinin ve ümmetin ittifak etmediği konularda biz kendimiz o olayın küfür olduğuna dair delillerimiz çok kuvvetli olduğu zaman bu fiilin küfür olduğunu kabul edebiliriz. Ama bu durum, bize bu küfrü işleyenleri hemen tekfir etmemiz hakkını vermez. Evet, Peygamberimiz’in hadislerinde de çokça yer aldığı gibi, nice küfür ve şirk vardır ki, sahibini kâfir ve müşrik yapmaz. Nice hadiste, “şunu yapmayan bizden değildir, mü’min değildir, iman etmiş olmaz” denildiği halde, o işi yapmayanı hiçbir İslâm âlimi tekfir etmemiştir. Meselâ, hiçbirimizin kendimiz için istediğimiz her şeyi, başka bir mü’min kardeşimiz için de istememiz, onu kendimize her konuda tercih etmemiz gücümüzü aşan bir husustur. Ama bu durum hadis-i şerifte “iman etmiş olmaz” ifadesiyle bildiriliyor. Nifak alâmetleri konusunda da hüküm böyledir.
Yine, küfrünü apaçık ortaya koymayan, ama içten içe İslâm’a ters inançlara sahip olan kişileri, zâhiren şehâdet kelimesi getirip namaz gibi sâlih ameller de yapıyorlarsa, bunları tekfir etmeyi Allah Rasûlü yasaklamış, şehâdet kelimesi getiren kimsenin öldürülmesine çok şiddetli tepki göstermiş ve “kalbini yarıp baktın mı?”3518 diyerek zâhiren Müslümanlığına hükmedilmesini istemiştir. Eğer her kâfirin mutlaka kâfir olarak bilinip hüküm verilmesi gerekseydi, Peygamberimiz’in, vahiyle kendisine bildirilen münâfıkları ümmetine bildirmesi ve onların da o kişileri mü’min kabul etmemelerini istemesi gerekirdi. Hâlbuki ashâbdan Huzeyfe’ye (r.a.) (kimseye söylememesi şartıyla, sır olarak bildirmesi) hâriç, hiç kimseye onların kâfir olduğunu bildirmemiş ve ashâbın onlara Müslüman muâmelesi yapmasına rızâ göstermiştir.
Bir kimsenin kâfir olduğuna kim karar verebilir? Böylesine önemli ve bumerang gibi hükmün tekfir edenin kendine dönme ihtimali yönüyle riskli kararı sıradan herhangi bir mü’min verebilir mi? İhtilâfsız, te’vil edilemeyecek tarzda kesin ve net konuların dışında herhangi bir mü’minin böyle bir karar veremeyeceğini söyleyebiliriz. Bugün bizim derdimiz, uğraşımız ona buna kâfir damgası vurmak olmamalı, doktorluğa (gönül hekimliğine) soyunmak olmalı. Doktor, hastasını tedavi etmeye çalışır. Ona kızmaz, ona düşman olmaz, ona acır. Teşhiste bulunur, ama yine de şüpheyi, ihtiyatı elden bırakmaz. O yüzden tıp biliminde yılan simgedir. Yılan, niye tıpta simge kabul edilmiştir? Yılanın çok şüpheci bir yaratık olduğundan dolayı; tıp adamı da şüpheci olmalı, teşhisinde ihtiyat payı bırakmalı, bağnaz olmamalı, hemen kestirip atmamalı, her ihtimalli şeyden şüphe edip teşhisini kesinleştirmek için tahlil, röntgen vb. delillere mutlaka müracaat edip, teşhisindeki isabeti devamlı kontrol etmeli, gerektiğinde teşhisini değiştirebilmelidir. Birkaç tıp kitabı okuyan veya doktorların sohbetine katılıp onlardan bir şeyler duyan bir kimse doktorluğa soyunabilir mi? Hele (madden veya mânen ölümüne sebep olabilecek şekilde) ameliyatlık hastalara neşter vurabilir mi? Doktorluk için şu kadar tahsil ve tecrübe gerekiyor da, mânevî doktorlar için ilim gerekmez mi?
Bugün oy vermek, askere gitmek, çocuklarını gayri İslâmî okullarda okutmak, az zararlı gördükleri bir partiyi desteklemenin kesin hükmü gibi nice husus, emin, ehil ve muvahhid âlimlerin fetvâya bağlamaları gereken konulardır. Günümüzde tekfir konusunda da ihtilâf edilen birçok ictihâdî durumlar vardır.
3518] Buhârî, Diyât 2; Müslim, İman 158, hadis no 96; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis no 2643
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 775 -
Günümüzde de tüm mü’minlerin otorite kabul ettiği her yönüyle güvenilir bir müctehid olmadığı, şer’an fetvâsı tüm ümmeti bağlayacak bir yetkin zât bulunmadığı için yapılması gereken, bu tür konularda “ihtiyatlı bir tavır” takınmaktır. Böyle ihtilâflı, ama şirk ihtimali de olan hususlarda ihtiyat iki şekilde olur: Birincisi, şirk olma ihtimalini gözden uzak tutmamaktır. Binde bir ihtimalle bile olsa ihtiyatlı olmak, o küfrü işlememek, ondan şiddetle sakınmak gerekir. Ve o küfür olma ihtimali olan hususu işleyenlerle (tekfir etmeden) ileri derecede samimiyet kurmamak, onlarla cemaat, sırdaşlık, akrabalık ve muhabbetle yakınlık gibi ilişkilere gücümüz nisbetinde girmemek gerekir. İhtiyatın ikinci şekli ise: Onların İslâm’ın hâkim olmadığı câhiliye düzenlerinde yetiştiğini, bu konuları yeterince ve ehil kabul ettikleri kişilerden duyup öğrenmedikleri, yeterli ve yetkili kişilerin onlara doğru bir İslâm anlayışı vermedikleri vb. durumlardan dolayı onların Allah indinde mümkün ki mâzur olabileceği, bizim ise, böyle bir durumda onların kâfir ve müşrik olmama ihtimali binde bir bile olsa onları tekfir ettiğimizde, binde bir ihtimalle de olsa bizim kâfir olacağımız hesaba katılmalıdır.
Bu durum, muvahhid mü’minlere çok iş düştüğünü gösteriyor. Kâfir denilip onlarla tüm ilişkileri koparıp onlardan uzaklaşmak, onlara tevhidi ve Kur’ânî hakikatleri tebliğ etmeden kendi köşesine çekilmek herhalde dâvet usûlü açısından ve sorumluluk bilinci yönüyle de doğru olmaz. Her iki yönüyle ihtiyat tavrı, ilişkilerimizde tutarlı ve yeterli olmaya bizi mecbur eder. Böyle konularda cesaret, ilimden değil; câhillikten ve mümkün ki, şeytanın sağ taraftan yaklaşmasından meydana gelir. Biz insanlar arasında hüküm vermek için dünyaya gelmedik. Kulluk görevimizi yapmaya geldik. Bu kulluk içinde, tabii hakkı yaşayıp başkalarına da güzelce tebliğ etmek de vardır. Unutmayalım; küfrü çok açık olanlar dışında insanlara küfür damgası vurmayı emreden hiçbir âyet ve hadis yoktur; ama bundan sakındıran nasslar vardır.
Demokrasiyi savunmak, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmemek küfür olduğu gibi, böyle tâğutları veya tâğut adaylarını desteklemek, küfrün kanunlarıyla hükmedeceği kesin olan kimselere oy vermek de küfürdür. Ama bu küfür (günümüz şartlarını ve dinin benzer konulardaki yaklaşımını hesaba kattığımızda) insanı kâfir etmeyen bir küfür olabilir (“olabilir” diyorum; yani olmayabilir de; iki yönden de ihtiyatlı hassâsiyetle yaklaşmak gerekir). Kişiyi küfre götürmeyen küfür (el-küfrü dûne’l-küfür), kişiyi müşrik yapmayan şirk de vardır. Riyânın şirk olduğu, fakat sahibini müşrik yapmadığı gibi.
Gerçek Eğitim Yuvası Ev, Esas Öğretmen de Anne ve Babadır
“Biz de Mûsâ ve kardeşine; ‘Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın ve evlerinizi yönelinecek kıble, namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı da dosdoğru kılın. (Ey Mûsâ, size uyan) mü’minleri (zaferle) müjdele!’ diye vahyettik.” 3519
Bu âyetten anlaşılmaktadır ki, Firavunların hâkim olduğu yerlerde, evlere sahip çıkılması, evleri hem bir sığınak, hem birer kale edinmek, tüm fonksiyonlarıyla mescid haline getirip kurumlaştırmak şarttır.
Mekke döneminde, İslâm’ın tebliği ve hâkimiyetine yönelik faâliyet alanı
3519] 10/Yûnus, 87
- 776 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olarak tek kurum vardı: “Erkam’ın evi.” Bu ev, tüm fonksiyonlarıyla mescit ve mektep görevi yapıyordu. Kâfirlerin müdâhalesinden, hatta bilgi ve kontrolünden tümüyle uzak bu özgür kurum, insanı hem nefsinin hevâsına kul olmaktan ve hem de değişik tâğutların kulu-kölesi haline gelmekten koruyan bir kale idi.
Mescid, sadece ma’bed görevini yerine getirip dünyevî hayatla bağlarını kesen laik kurum değildir. Asr-ı saâdet örneğindeki mescid, şu fonksiyonları da görür: Eğitim-öğretim kurumu ve kültür merkezi, kütüphane, cihad karargâhı, irşad yeri, buluşma ve görüşme mekânıdır mescid. Nikâh ve düğün salonudur, misafirhanedir, spor merkezidir, istişâre ve organizasyon meclisidir. O yüzden câhiliyye döneminde mescid haline getirilmesi gereken evlerin de bu özelliklere sahip olması, ya da tüm bu görevleri yerine getirecek “dâru’l-erkam” tipli cemaat evlerinin, vakıf ve derneklerin -tümüyle tâğûtî özelliklerden bağımsız ve özgür olma şartıyla- oluşturulması gerekmektedir.
Hem Firavunlar çağında, hem Mekke döneminde müslümanlar, evlerini ihyâ etmeleri ve evlerinin kendilerini ve çevrelerini ihyâ etmesi için oraları Allah’ın evi haline getirmeleri Kur’ânî bir gereklilik ve nebevî bir tavır olmaktadır.
Hakkıyla edâ edilen namaz, insanı her türlü hayâsızlıktan ve kötülüklerin tüm çeşitlerinden alıkoyar.3520 Bu namaz okulu, mal ve parayla imtihanı kazanacak yeteneği kazandırdığı gibi, öğrencisine atalarının taptıkları putları terk etmesini de öğretir 3521.
Bunca şikâyet edilecek ortam, bizim ellerimizle yaptıklarımızın uhrevî cezâsının dünyevî avansıdır. Kendimizi kaybetmeye başladığımız, nesillerimizi kaybettiğimizden belli. Vatan dediğin bir toprak parçası; evlât ise toprağın gülü; o yüzden vatanla ilgili meşhur beyti şöyle değiştirebiliriz: “Sahipsiz nesillerin çalınması haktır; Sen sahip çıkarsan bu çocuklar çalınmayacaktır!” Evlerimizi ihmal etmenin cezâsını çekiyoruz. Demek ki, işe namazdan ve evden başlamak gerekiyor. Evlere kapanıp o mekânları mezar haline getirmenin tam zıddıdır bu. Namazı kılınıverip ondan kurtulmak değil; namazı ikame edip onunla kurtulmak, evi otel ve lokanta halinden çıkarıp nefsin hevâsını tatminden önce, ruhları doyurup huzura kavuşmanın yoludur bu.
“Bir toplum, kendilerini değiştirmedikçe, Allah onları değiştirmez.”3522 Çevre şartlarını bahane ederek “alternatif” isteyen kimseler için samimiyet testidir bu. Evlerden iyi alternatif mi olur? Ev, yöneticiliğin okulu olduğu gibi, İslâm’ı öğrenip öğreteceğimiz ve hâkim kılacağımız alanlardır, yani mescidlerimizdir, okullarımızdır, cephelerimizdir, kalelerimizdir.
Kitle imhâ silâhlarıyla evler devamlı bombardımana tâbi tutulmakta, evler işgale uğramakta, evlerin kıblesini televizyonlar tâyin etmektedir. Müslümanların evleri, mescide ve okula hiç benzemiyor. Çağdaş evler, daha çok sinemaya, gazinoya, stadyuma, kahveye, otel ve lokantaya benziyor. Herhangi bir sahâbînin evi ile günümüzdeki müslümanın evi o kadar farklı ki!.. Günümüzdeki bir müslümanın evi ile bir kâfirinkini ayırdetmek çok mu çok zor. Bu kadar yabancı işgalin içinde âile bireylerinin birbirleriyle sağlıklı iletişim içinde olabilecekleri mümkün
3520] 29/Ankebût, 45
3521] 11/Hûd, 87
3522] 13/Ra’d, 11
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 777 -
mü? Bilgisayarın başında binlerce kilometre uzaktakilerle kolayca iletişim kurabilen insan, ev içindeki yakınlarıyla devamlı uzaklaşmakta.
Her şeyin kolayını, basitini seçen günümüz insanı, görev bilincini yitirmiş, sadece hak ve özgürlüklerinin peşinde sonu gelmeyen koşu içinde yıpranıyor. Müslüman olmanın gereğini düşünmeyen kişi, cennetin ucuz, hatta bedava geleceğini umuyor. Hiçbir bedel ödemeden Allah’ın rızâsına tâlip oluyor. Birinin eteğine yapışarak cenneti garantiye almak, çocuğunu başkalarına emânet ederek kolay yoldan yetişmesini beklemek bunun göstergesi. Kendisiyle birlikte ateşten koruması gereken evlâdını başkalarına havâle ederek sorumluluktan kurtulacağını düşünüyor. Canavarın eline teslim edilen kuzu türünden, çocuğunu kimlerin eline bıraktığını bile düşünmüyor.
Âile, toplum eğitimi yaptırarak, kişiyi toplum hayatına hazırlayan sevgi, saygı, şefkat, fedâkârlık ve birlik ocağıdır. Âile yuvası okuldur, mesciddir; huzur evi ve çocuk yuvasıdır. Hammadde halindeki küçük yavruların her yönden büyümesini sağlayan, onların şahsiyet sahibi bir insan, Allah’a kulluk bilincine ulaşan bir müslüman ve İslâm toplumunun sağlıklı bir üyesi olmaları için onları yetiştirip geliştiren bir fabrikadır. Daha doğrusu, böyle olmalıdır. Anne sütünün yerini hiçbir mamanın tutamadığı gibi, gerçek ananın öğretmenliğinin yerini de, hiçbir anaokulundaki öğretmen tutamaz.
Âilelerinde İslâm’ı hâkim kılamayanların; sokaklarını, işyerlerini, toplum ve devletlerini hayra doğru değiştirip dönüştürmeleri beklenemez. Toplumu İslâmlaştırmanın, saâdeti bu asra taşıyıp İslâmî toplum oluşturmanın küçük örneği ve aşaması âile hayatıdır. Âile, erkek için yöneticilik okuludur; Erkek; liderliği, otoriteyi, disiplini, mes’ûliyeti, emânete riâyeti, haklara saygıyı, cemaate imamlığı en iyi şekilde uygulamalı olarak âilede öğrenir. Kadınıyla erkeğiyle fedâkârlığın, karşılık beklemeden vermenin, merhametin, sabrın, ahlâk güzelliğinin öğrenildiği bir okuldur âile. Anne-baba, bir taraftan öğretmeni, diğer yönden öğrencisidir bu okulun. Çocuk, hatta bebek, sanıldığı gibi sadece öğrenci değildir; minicik yapısına bakmadan ana-babasına çok, ama çok şeyler öğretir, çok ama çok değerler kazandırır.
Çocuk bir lütuftur; çünkü anne ve babası ona, nereden gelip nereye gittiğini, bu dünya hayatında vazifesinin ne olduğunu güzelce anlattıkları takdirde tebliğ ve irşad şerefinden hisse sahibi olur. O çocuğun bir ömür boyu işleyeceği bütün güzel amellerinden pay alırlar, sevabına ortak olurlar. Bir nevi ölümsüzleşir hayırlı evlât yetiştiren ebeveyn, sevap kazanmaya öldükten sonra da devam eder; akan, sürekli bir sadakadır müslümanca yetiştirilen çocuk.
Anne-babanın fiilen öğretmenliği, çocukları doğar doğmaz başlamaktadır. Çocuk dünyaya gelince çocuğa ilk bant kaydı yapılacak; kulaklarına ezan okunacak ve kamet getirilecektir. Müslümanlar, bin dört yüz senedir bu sünneti yaşarken bir kısım geri zekâlılar, “bir günlük çocuk, ezanı duyar mı? Ne anlamsız şey bu yapılan?” diyorlardı. Ama günümüz ilmi, bir günlük çocuğun değil; ana karnındakinin bile duyduğunu söylüyor. “Duyduğu kelimeler, şuur altına yerleşir” diyor bilim.
İşte ana-baba, bir günlük çocuğunun kulağına ezan okuyor. “Allahu Ekber = En büyük Allah’tır” diyor. Çocuk büyüyünce yöneticilerin “en büyük benim”
- 778 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sözüne kanmasın, en büyük olanın ne futbol takımları, ne şarkıcı veya artistler, ne mal-mülk ve para, ne makam, ne şan olduğunu, dünyaya adım attığı gün idrâk etsin ve fıtratı bozulmasın diye, ezan okuyarak tevhid eğitimi veriyor. Allahu Ekber’le adım atılan dünyaya, cenâze namazında yine Allahu Ekber’le vedâ edileceğinden; bu iki kapı arasındaki yolculukta her konuda en büyük olanın Allah olduğu bilinci yer etsin isteyeceklerdir.
“Dünyaya gelen her insan, (İslâm) fıtrat(ı) üzere doğar; sonra anne ve babası onu yahûdi, hristiyan, mecûsi (farklı bir rivâyete göre veya müşrik) yapar.”3523 Fıtrat, Allah’ın, mahlûkatını, kendisini bilip tanıyacak ve idrâk edecek bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır. “İslâm” yahut en azından “İslâm’a yatkınlık” anlamı taşır. Fıtrat, ruh temizliği, Hakkı benimseme yatkınlığı, olumlu yetenek ve meyiller olarak da tanımlanır. Fıtrat hadisindeki “...sonra ebeveyni onu yahûdi, hristiyan... yapar” ifâdesi, çocuklardaki temiz yaratılışın ve iman yatkınlığının çocuk devresinde çeşitli etkilere göre değişmeye elverişli olduğunu, dolayısıyla eğitimin önemini göstermektedir. Hadisteki bu ifâde, çocuğun İslâm fıtratı üzerinde sağlıklı bir yapı sürdürmesinin, ya da fıtratı bozulup çeşitli bâtıl dinlerle hastalıklı, ârızalı bir hayatın sebebi olarak sadece anne ve babayı gösteriyor. Çevre şartları denilen şey, aslında ana-babanın oluşturduğu, bilinçli veya bilinçsiz tercih ettiği ortamlardır. Çocuğu yönlendiren okul ve medya da yine ebeveyn tarafından seçilip rızâ gösterilmektedir.
Hadiste “ebeveyni müslüman yapar” denilmiyor. Çünkü çocuk zâten müslüman (fıtrat üzere dünyaya gelmiş). Onun içindir ki İslâm dini, dünyadaki bütün çocukları müslüman kabul eder. Çocuğa sıhhat vermek için çalışmayız, o doğuştandır. Anne-baba, sıhhati bozacak zararlı hava, yiyecek, içecek ve giyeceklerden koruduğu gibi, öncelikli olarak çocuğunun fıtratında getirdiği İslâm’ı bozacak etkenlerden, câhiliyyenin şirk ve isyan mikroplarından çocuğunu koruması gerekir. Çocuğun en güçlü eğitimi, âileden aldığı eğitimdir. Çünkü âiledeki eğitim, yirmi dört saat devam eder. İnanç, terbiye, ahlâk, duygu eğitimi en köklü şekilde ancak âilede kazanılabilir.
Tek rabbim Allah’tır deyip insanların da içinde bulunduğu tüm evreni terbiye edenin ve eğitme hakkına sahip olanın Allah olduğunu kabul eden müslüman, bu inancının sonucu olarak Rabbânî ilke ve prensiplere uymak zorundadır. Kendini ve ehlini ateşten korumak zorunda olan 3524 insanın temel görevi, Allah’ı tek rab kabul edip O’na kulluk yapmak, çoluk çocuğunu da Rabb’ın terbiyesi ile yetiştirmektir. Tevhid, Allah’ı tek rab ve tek ilâh kabul etmek demek olduğuna göre, eğitim konusunda da ilâhî prensiplere ters ilke, anlayış ve uygulamaların tevhid-i tedrisat kapsamına girse de tevhidî tedrisata, meşrû (şeriata uygun) eğitim kapsamına girmediği kabul edilmelidir. Unutulmamalıdır ki, hakka; hangi oranda olursa olsun bâtılın karıştırılması, o sentezi hak olmaktan çıkarır. Tevhidin en küçük bir küfür ve şirkle beraber bulunması mümkün değildir. Hak görüntüsüne bürünmeyen, içinde cüz’î doğrular barındırmayan bâtılın zararı daha sınırlı ve izâle edilmesi daha kolaydır.
Her doğan Allah’ın en güzel yaratması ile doğar. Eğitim ve çevre faktörü, fıtratı ya İslâm üzere devam ettirir yahut fıtratı bozarak yaratılış amacından saptırır.
3523] Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25, İman 264
3524] 66/ Tahrim, 6
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 779 -
Bütün insanlar hanif olarak yaratılmakta, sonra fıtrata müdahale eden şeytan veya onun temsilcileri onları bozmaktadır. İnsanlığın şirk ve isyan bataklığından doğru yola çekilmesi, vicdanın fıtrî saflığına dönüşü, takvâ ile en güzel olana uyulması, ilâhî prensip ve İslâmî rehberliğe ulaştırmak için İslâmî eğitim şarttır.
“Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz Lâ ilâhe illâllah olsun.” 3525 Dünyadaki her yeni doğan çocuk, tertemiz, sâf, her şeyi alma yeteneği ile donatılmış yapısını konuşma çağına kadar sürdürür. Bundan sonra ona kelime-i tevhid öğretilmez ve fıtratı doğrultusunda eğitilmezse âilesi -kendi eliyle direkt olarak veya medya, okul gibi çevre şartlarıyla endirekt yolla yahûdi, hristiyan, ateist, ataist veya müşrik yapar. Bütün insanlar, Allah’a inanmak ve O’na kulluk etmekle fıtratta sebat etmelidirler. Anne babalar, kendileri veya vekilleri olan eğitimciler aracılığıyla çocuklarının fıtratlarını bozacak eğitimden sakınarak kendilerini ve ehillerini ateşten korumak zorundadırlar. Fıtratı bozmak, Allah’a karşı gelmek demektir.
Cenâb-ı Hak, mazlum kurbanların fecî durumunu ve onların esas sorumlusu olan kendi ana-babalarına yapacakları bedduâları haber veriyor: “O gün yüzleri ateş içinde kaynayıp çevrilirken: ‘Vah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ diyecekler. Yine şöyle diyecekler: ‘Ey Rabbımız! Doğrusu biz, efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize (ana-babamıza ve diğer büyüklerimize) itaat ettik de onlar bizi dalâlete (yanlış ve sapık yola) götürdüler. Ey Rabbımız! Onlara (bize verdiğin) azâbın iki katını ver. Ve onları büyük bir lânet ile lânetle (rahmetinden uzaklaştır).” 3526
Çocuklarının gıda ihtiyaçlarını karşılamayan ya da tamamen hastalık taşıyan mikroplu pis gıdalarla onları besleyen anne-babanın suçluluğu kabul edilir de, midelerinden çok daha önemli olan kafa ve gönüllerini aç bırakan veya ondan daha kötüsü, hastalıklı düşünce ve inançlarla doldurulmasına sebep olan ebeveyn suçlu sayılmaz mı?
Hadis-i şerifte güzel isim ve iyi terbiye, çocuğun babası üzerindeki hakları arasında zikredilir.3527 Çocuğun en mükemmel şekilde yetişmesi, ihtiyaç duyduğu bütün insanî ve ahlâkî faziletleri, sosyal kural ve davranışları, hepsinden önemlisi tevhidî inanç ve İslâmî değerleri öğrenmesi ve yaşaması, ruh ve beden bakımından sağlıklı, bilgili ve faziletli, ayrıca meslek ve hüner sahibi olabilmesi için ana-babanın tüm imkânlarını kullanarak gayret sarfetmeleri gerekir. Çocuğun hem dünya hem de âhiret mutluluğunu hedef alan böyle bir terbiye, Hz. Peygamberimiz tarafından ana-babanın çocuğuna bırakacağı “en güzel miras” olarak nitelendirilmiştir. 3528
Okuduğu kitapları, gazeteleri, konuştuğu arkadaşlarını, terbiye ve eğitim verenleri, seyrettiği filmleri, oynadığı oyunları... kontrol etmeli; gerektiğinde ambargo koymalıdır. Bütün bunları kendi yerine ve daha güzel yapacak Allah korkusunu, ihsan bilincini, tevhid şuurunu gönlüne yerleştirmelidir. Gecesini gündüzüne katıp, “çocuğumu nasıl müslümanca yetiştirebilirim?” diye planlar, programlar yapmalıdır.
Çocuk, çocukluk yapıp elini ateşe atsa, sobayı ellemeye kalksa elbette
3525] Abdürrezzak, Mûsânnef IV/ 334
3526] 33/Ahzâb, 66-68
3527] Bk. İbn Mâce, Edeb 3
3528] Tirmizi, Birr 33
- 780 -
KUR’AN KAVRAMLARI
engeller anne-baba; ille de yanmak istese, kendi haline bırakmaz, müsâade etmez, gerekirse, yanmasın diye, şefkatle tokatlar onu. Çünkü o, neyi yapınca, nasıl davranınca yanacağını bilemez. Biraz büyüyünce, yine çocukluğun daniskasını yaparken, cehennem ateşine elini uzatıp çevresinin teşviki ve kendi arzusuyla kendini ebedî alevlerin içine atarken ana-baba seyirci kalamaz. Hele hele bu yanma olayına yardımcı olması, hiçbir şeyle izah edilemez. Evlâdını seven ana-baba, çocuğunun cehenneme doğru yuvarlanmasına göz yummaz.
Teslim etmez kâfirlerin ve küfrün eline en kıymetli varlığını. Sahip çıkar İlâhî emânete, birinci işi o olur, her şeyden önce gelir onları müslümanca yetiştirmek. Çok küçük yaştan itibaren Allah sevgisi, Peygamber sevgisi verir; her sevgiden önce ve en büyük sevgi olarak. İlâhî emirleri, ibâdetleri niçin yapması gerektiğini anlatır, her konuda şuurlandırmaya çalışır, okuduğu Kur’an’ın ne olduğunu, ne emirler içerdiğini, anlamını, namaza niçin ihtiyacı bulunduğunu... öğretir ve sevdirir ona. Her konuda çeşit çeşit güzel kitaplar yazılıyor, nice konular araştırılarak hazır lokma haline getirilip kitap, dergi, CD diye sunuluyor. Evlât terbiyesi, çocuk eğitimi konusunda da onlarca kitap var; sorumlu ebeveyn alıp okur, nasıl terbiyeyi emrediyordu İslâm, öğrenir, tatbik etmeye çalışır.
Yüce Peygamberimiz “Hiç bir baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha üstün bir şey bağışlayamaz, bırakamaz”3529 diyor. Eğitim konusunda en önemli görev anne ve babalara düşmektedir. Çünkü, çocuklarından direkt sorumlu tutulacaklar onlardır. Çocuklar, ebeveynlere emânet edilen varlıklardır. Fıtratlarını bozdurmamak, onları cehennem ateşinden korumak, yarınlara müslümanca hazırlamak, tüm şeytânî tuzaklara ve hastalıklara karşı, koruyucu aşılar yapmak önce ebeveynin görev alanı ve sorumluluğundadır. Câhiliyye döneminde küçük yaşlarda kızlarını diri diri toprağa gömen insanlardan daha fecisini mi yapıyor ebeveynler dersiniz? Onlar, çocuklarının sadece dünya hayatlarını mahvediyorlardı; Çağdaş ana-baba ise âhiretini. Onlar sadece kız çocuklarını öldürüyorlardı; şimdiki ebeveyn, kız-erkek hepsini. Onlar o çağdaki âdetlere göre kuma gömüyorlardı; şimdikiler ise daha çağdaşça, televizyona, sokaklara, okullara, kitaplara veya kitapsızlıklara, çağdaş tanrı taslaklarına kurban ediyor çocuklarını.
Çocuklarımızı sevmek ve onların geleceğini düşünmek, dünyadaki vazifelerimizin en güzelidir. Çocuklar, büyüklerin yaşama sevincidir, umutlarıdır, gelecekleridir. Unutmayalım ki sevgi bedel ister, fedâkârlık ister. Anne ve babaya emânet edilen varlıkların her yönden yetişmesi emânet edilenlerin sorumluluğundadır. Öğretmenleri, kitapları, çevreyi seçmek, kendi görevinde onlardan yardım beklemek, aslî görevi bir süre için vekillere devretmektir. Unutmamalıyız ki, hiç bir kişi ve kurum, anne babanın yerini tutamaz. Herkes istiyor ki, “filan hoca, filan kuruluş benim çocuğumu eğitsin, yetiştirsin, ben de maddî masrafları karşılayayım. Emâneti başkasına devrederek zahmetsizce sorumluluğumdan kurtulayım. Ben işimle gücümle uğraşırken başkalarının yetiştireceği çocuğumdan dünyada ve âhirette faydalanayım.” Ana-babalık, çocuğun dünyevî, maddî ihtiyaçlarının karşılanması olarak görülmektedir. Eğitim ve yetiştirmede de dünyevi ölçüler ön plandadır. Çocuğun karnının doyurulması yeterlidir. Kafasını ve kalbini başkaları doldurabilir. Hatta neyle doldurulduğunu araştırmak, uğraşmayı, direkt ilgiyi istediğinden o da yapılmaz. Bu kadar iş-güç arasında çocukla nasıl uğraşsın? Bu
3529] Tirmizî, Birr
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 781 -
mantık, ucuzcu mantıktır, materyalist mantıktır. Sorumluluk bilinci değil; sorumsuzluk ve görev kaçkınlığı sırıtmaktadır bu anlayışta.
Ebeveynin çocuklarının midesini doldurup, kafa ve kalbini ihmali, kapitalistçe bir zulümdür elbet. Ama şunu da unutmayalım: Nasıl midelerini mikropsuz, zehirsiz gıdalarla, dengeli beslenme kurallarıyla doldurmak zorundaysak; kafalarına ve gönüllerine giden gıdaların da mikroplardan arınmış, çocukları zehirlemeyecek ve dengeli beslenmeyi sağlayacak temel gıdalardan seçmemiz gerekmektedir. Abur cuburla midenin doldurulması gibi, abur cuburların okunması da insanı hasta eder. Bazı ana-babalar, çocuğuna okul ders kitapları dışında kitap almayı, oyuncak kadar bile önemli görmemekte; çocuğunun tevhîdî iman ve ibâdet bilincine sahip olmasını, güzel duygularının güçlendirilip doğru yönlere kanalizesini lüks saymaktadır. Kendi çocukluğunda kitapla büyümediği için, çocuklarının kitap ihtiyacını umursamamaktadır. Hâlbuki öyle acâyip bir düzen ve ortamda çocuklarımız hayata atılıyor ki, bu devirde okumayanların, canına okuyorlar. Tabii, neyi nasıl okuyacağını bilemeyenler de intihar etmiş oluyor.
Okullardan şikâyetçiyiz. Okulların câhilî eğitim verdiğinin, ders kitaplarının eksik ve yanlışlıklarının farkındayız. Ama yeterli alternatifler üretmiyoruz, imkânsızlıktan değil, isteksizlikten. Çünkü imanı olanın imkânı da vardır. Müslüman, çevre şartlarını aşamayan, zamanın çocuğu, şartların mahkûmu değildir, olamaz. Samimi ise, mutlaka alternatifler bulacak, kendisi gibi düşünen insanlarla bu konuda da yardımlaşacaktır.
Hz. Âişe’ler, Ümmü Seleme’ler, Fâtıma ve Zeyneb’ler nerede, hangi okulda yetişti? Onların önce babaları, sonra kocaları hocaları idi. Eski âlimlerin biyografilerini öğrendiğimizde, hemen hepsinin ilk hocalarının babaları olduğunu görüyoruz.
Çocukla en fazla meşgul olacak olan anne olduğundan, ilk ve en önemli terbiyeci, eğitimci annedir. Çocuğa doğru yolu gösteren, Rabbini tanıtacak, dinini sevdirecek olan önce anne, sonra babadır. Bu büyük görevleri yerine getirecek olanların, önce kendilerini iyi yetiştirmiş olmaları gerekmektedir. Kendini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez. Kendisi doğru olmayanın gölgesi de doğru olmaz. Yüzme bilmeyen, başkasını boğulmaktan kurtaramaz. Kendi eteği tutuşmuş bir itfaiyeci, başkasını yangından çekip çıkaramaz. Eğitim, çok yönlü ehliyet ve uzmanlık isteyen girift bir konu olduğundan, İslâm’ı ve naklî ilimleri ana hatlarıyla bilmek bile yetmemekte, içinde yaşanılan toplumu da çok iyi tanımak, sevgi ve müsâmahayı, sabrı ve tedrîcîliği, eğitim metotlarını, insan ve çocuk psikolojisini, pedagojiyi, yani çocuk eğitim ve terbiyesini temel düzeyde de olsa bilen ve uygulayabilen bir seviye gerektirmektedir. Evler, sadece çocukların değil; anne ve babanın da okuludur. Ama ana-babaları yetiştiren ehil ve emin yerlere büyük ihtiyaç vardır. Müslüman cemaat ve teşkilâtlara düşen önemli bir görev, çocuklardan önce ana-babaları yetiştirmek olmalıdır. Evlilik ve ana-baba okulları açmalı, geliştirmelidirler. Eğer baba evinde ve evlilik öncesinde anne adayı, kendini yeterince yetiştirmediyse, evlilikten sonra sorumluluk kocaya âittir. Zarûri olan hususları ya bizzat kocası öğretecek, ya da öğrenmesine imkân ve fırsatlar oluşturacaktır.
İnsanları Allah’ın dininden uzaklaştırıp kendi sapık anlayışlarını topluma dayatan câhiliyyenin hâkimiyetinde, onların yönlendirmesine açık kurumlar ve
- 782 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hantal yapılanmalar yerine, ciddi, özgür ve özgün alternatifler oluşturmak gerekmektedir.
Neler Yapılabilir?
“Koca”, aynı zamanda “hoca” olmalı; evin reisi, liderliğini evde imamlık yaparak da yerine getirmelidir. Çocuğunu canından fazla seven ana, onun cehennemde yanmasına rızâ göstermediğini ispat etmelidir. Çocuğunu cehenneme götüren inanç, düşünce ve eylemlerden koruyacak şekilde onu eğitmenin yollarını bulabilmelidir.
Ebeveyn, çocuklarına her yönüyle örnek olabilecek bir hayatı yaşamaya çalışmalıdır. Aksi halde, sözleriyle telkin etmiş olduklarını davranışlarıyla yalanlamış olurlar. Çocuk da daha çok gördüklerinden, örneklerden etkileneceğinden eğitim başarısız olacak, çocukta da karakter bozuklukları ortaya çıkacaktır.
Çocuklara karşı hoşgörüyü, onları şımartacak, serkeşleştirecek bir noktaya kadar götürmek doğru olmadığı gibi; çocuğun şahsiyetini kazanmasına engel olacak, onu âsîleştirecek veya arsızlaştıracak şekilde katı bir disiplin uygulamak da uygun değildir. Ebeveyn, bu konularda daha çok terğib ve terhib (imrendirme ve özendirme ile sakındırıp caydırma) yöntemlerini kullanmalıdır.
Müfredâtı önceden tesbit edilmiş, planlı, programlı dersler yapılabilir, kitap okuma saatleri düzenlenebilir. Bu derslerde, çocukların yaş ve seviyelerine göre, öncelikle inanç ve ahlâk eğitimleri, rûhî/psikolojik eğitimleri, zihnî eğitimleri, beden ve sağlık eğitimleri ve giderek cinsî eğitimleri, insan ilişkileri ve iktisâdî eğitimleri verilebilir. Hiç değilse, bu konularda ehil ve güvenilir kişilerin eserleri tâkip edilebilir. Çocuğa fazla bilgi yüklemekten çok, onu kişilikli bir müslüman olarak yetiştirip sevgiye dayalı eğitmek daha önemlidir. Kur’an öğrensin, hâfızlık yapsın diye dinden, Kur’an’dan nefret ettirmek yerine; dinini öncelikle sevsin, Allah, Kur’an ve peygamber sevgisi alsın, âhiret bilincine ve köklü bir imana sahip olsun denmelidir. Temizlik ve âdâb-ı muâşeret, terbiye ve nezâket de ihmal edilmemelidir.
Âile eğitiminde anne-babanın, ağabey ve ablanın tâkip edecekleri belli başlı metotlar olarak şunlar sayılabilir: Örnek olma, uygun örnekler seçip gösterme, güzel çevre seçimi, çevreyi uygun hale getirme ve uygun çevrelerle ilişki kurma, olaylar üzerinde, durumlar ve eşyalarla ilgili ortak gözlem yapma ve yaptırma, çocukları etkin ve özgün düşündürme, pratik zekâ çalışmaları, yaparak ve yaşayarak uygulamalı öğrenme yöntemleri, gerektiğinde ölçü ve sınırları iyi tesbit edilmiş ödüllendirme ve cezâlandırma, öğüt verme. Bütün bunların yanında, küfür ve şirk başta olmak üzere kötülüklerden, Allah’a isyan sayılacak davranışlardan, yalan ve hayâsızlık gibi, her çeşit kötü alışkanlıklardan ve tiryakiliklerin her türünden koruma faâliyetleri yapılmalı, çocukları doğru ve faydalı kaynaklarla temasa geçirmelidir. Oyun ve oyuncak konusunun önemi eğitim açısından faydaları gözden uzak tutulmamalı, sevgi ve paylaşma zevki verilmelidir. Helâl-haram ayrımını aşılarken, haram lokmadan uzak şekilde temiz gıdalarla beslemenin eğitimle çok yakın ilişkisi unutulmamalıdır. İsrâfın her çeşidine ve özellikle zaman savurganlığına meyletmeyecek bilinç verilmeli, medyanın zararlarından ve bilgi kirliliğinden korunabilmelidir. Bir yandan cihad sevgisi ve hazırlığı, diğer yandan sanat sevgisi kamçılanmalıdır. Balık avlayıp vermek yerine, balık tutmayı
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 783 -
öğretmeli, Allah sevgisi ve belirli yaştan sonra da Allah korkusu ve takvâ bilinci verilmeye çalışılmalıdır. Sorumluluk ve görev şuuru aşılanmalıdır.
Radikal çözümlere ve resmî olarak riskli tavırlara hazır değilse ebeveyn, yine yapabileceği hayli tedbirler vardır. En azından Cumartesi ve Pazar günleri, hiç değilse bir günün yarısı, çocukların İslâmî eğitimine ayrılabilmelidir. Mahallenin çocukları her hafta ayrı bir öğrencinin evinde velîlerin tâyin edeceği şuurlu bir veya birkaç öğretmenin eğitim ve terbiyesine teslim edilir. Bir mahallede 5-10 velî bir araya gelip imkânlarını birleştirerek çocukları için alternatif çözümler üretebilir. Üretmiyorlarsa, samimi olmadıklarındandır, diğer gerekçeler bahaneden öte bir değer taşımaz. Bireyler olarak bu işlerin üstesinden gelinemiyorsa, cemaatleşerek, eğitimin sancısını duyan insanlar birleşerek bu hayatî meseleye kısmî de olsa çözümler getirebilir. Zâten Allah, kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemediğinden, ancak devlet otoritesiyle çözülebilecek ideal ve kesin çözümler de acele olarak beklenmemelidir.
Günümüzde okullarda öğretilenlerin de, öğretilmesi gereken doğrular olup olmadığı müslümanca değerlendirilmeli, evde yanlışlar tashih edilmeli, küfür ve şirk mikropları bünyede büyüyüp yerleşmeden temizlenmelidir. Her akşam, okul, TV., sokak gibi çocuğu etkileyen tüm etkenler ana-baba tarafından gözden geçirilmeli, özellikle şirk unsurları en hassas ölçüyle tespit edilip izâle edilmeli, yerine tevhîdî özellikler geçirilmelidir. Unutmamalıyız ki, yaşlıyken öğrenilenler, su üzerine yazılan yazıya benzese de; çocukken öğrenilenler, mermer üzerine yazılan yazı gibidir.
Çocuklara, her şeyden önce Allah’ı ve Rasülünü sevdirip güncel itikadî sapmalardan koruyabilecek tevhidî bir imanı gönüllerine severek nakşedebilmek şarttır. Sonra, şu başlıklar altındaki temel bilgiler verilmelidir:
a- İtikad ve ibâdete dair müslüman için zorunlu bilgiler,
b- Ahlâk ve muâşeret kuralları, edep ve terbiyeyle ilgili hususlar,
c- Kur’an bilgisi; Kur’an’ı okuyabilmesi, sevebilmesi, anlamıyla ilgilenmesi için gerekli bilgiler,
d- Çocuğun gelecekte geçimini sağlayabilmesi için mümkün ve uygun olan bilgiler. Anne-baba, bunları ya bizzat vermeli yahut kendi aslî görevi olan çocuğunu eğitip öğretmek konusunda, kendine bir vekil tutmalı, ehil ve emin kimselere bu ilimleri verdirmelidir. Haydi evlerimizi mescid; yani ma’bed, kurs, mektep ve okul yapmaya!
Çocuk Öldürme Yasağı
Çocukların korunması hususundaki Kur’anî tahdid ve tedbirlerden biri de çocuk öldürme yasağıdır. Eski çağlardan beri bütün dünyada, çeşitli şekillerde mevcut olan çocukların, gençlerin putlara kurban edilmesi, zâlim tâğutlar tarafından erkek çocuklarının öldürülmesi, câhiliyye devri insanının kızlarını geçim sıkıntısı ve büyüyünce hayâsızlık/fâhişelik edip kendi yüzünü kızartacağı gibi endişelerle diri diri toprağa gömmesi sözkonusu olmuştur. Bu meş’um gelenek, câhiliyye devri Araplarında da yaygın şekilde mevcuttu. Kur’ân-ı Kerim bu müessif tatbikata birçok kereler temas eder.
- 784 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bir kısım âyetler, bu âdetin tarihten çekildiğine dikkat çekerek ta Hz. Mûsâ zamanında Firavun tarafından Yahûdilere uygulandığını haber verir. Bu uygulamada yeni doğan erkek çocuklar öldürülüyor, kızlar sağ bırakılıyordu. 3530
Kur’an-ı Kerim, câhiliye devri Araplarında mevcut çocuk öldürme âdetine de âyetlerinde yer verir: “Böylece putlara hizmet edenler, puta tapanların çoğunu helâke sürüklemek, dinlerini karmakarışık etmek için çocuklarını öldürmelerini, onlara iyi göstermişlerdir.” 3531
Erkek ve kız her iki cinsten çocukları “fakirlik” korkusuyla öldürtüp, kızları da “ar” düşüncesiyle diri diri toprağa gömdüren bu geleneğin İslam’ın bidâyetlerine kadar canlı ve de yaygın bir şekilde geldiğini gösteren pek çok rivâyet mevcuttur. Bunlardan biri İslam’la şereflenmezden önce, kendi eliyle 12 kızını diri diri toprağa gömmüş bulunan Kays İbnu Asım’la ilgilidir. Müslüman olduktan sonra suçunu itirafla Hz. Peygamber’den (s.a.s.) bu günahtan kurtulma çaresi olup olmadığını sormuştur. Bir diğer durum Sa’sa’a İbnu Naciye’nin rivâyetiyle sergilenmektedir: Bu hayırsever zengin, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) müracaat ederek, Müslüman olmazdan önce 360 tane çocuğu satın almak sûretiyle ölümden kurtardığını, bu amelinin manevî mükâfatının ne olacağını sormuştur.
Kur’an-ı Kerim, çeşitli bahane ve şekiller altında kıyamete kadar devam edecek olan bu tatbikatla ciddi şekilde mücadele eder. Bunu bir-iki örnekle görelim:
1- Şu âyet-i kerimede en büyük haramlar sayılırken, çocuk öldürme, üçüncü sırada gösterilmiştir: “De ki: Gelin size, Rabbinizin haram kıldığı şeyleri söyleyeyim: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anayababaya iyilik yapın, yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, -sizin ve onların rızkını veren biziz- “Gizli ve açık” kötülüklere yaklaşmayın, Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın. Allah bunları size düşünesiniz diye buyurmaktadır.”3532 İsrâ sûresinde de çocuk öldürme fiili “büyük hata” olarak tavsif edilmiştir. 3533
2- Çocuk öldürenlerin büyük hüsrana uğrayacakları haber verilir: “Beyinsizlikleri yüzünden körü körüne çocuklarını öldürenler ve Allah’ın kendilerine verdiği nimetleri -Allah’a iftira ederek- haram sayanlar mahvolmuşlardır. Onlar sapıtmışlardır. Zaten doğru yolda da değildirler.” 3534
3- Kadın ve erkeklerle yapılan bey’atlarda çocuk öldürmeme şartı konur. “Ey Peygamber! İnanmış kadınlar Allah’a hiçbir ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, başkasının çocuğunu sahiplenerek kocasına isnadda bulunmamak ve uygun olanı işlemekte sana karşı gelmemek şartıyla sana bey’at etmek üzere geldikleri zaman onları kabul et, onlara Allah’tan bağışlama dile. Doğrusu Allah bağışlayandır, acıyandır.” 3535
4- Öldürme yasağını sıkça tekrar etmiştir: Gerek yukarıda kaydettiklerimiz ve gerekse “Kız çocuğun hangi suçtan ötürü öldürüldüğü kendisine sorulduğu
3530] 2/Bakara 49; 7/A’râf 127, 141; 14/İbrâhim, 6; 28/Kasas 4; 40/Mü’min, 25
3531] 6/En’âm, 137
3532] 6/En’âm, 151
3533] 17/İsrâ, 31
3534] 6/En’âm, 140
3535] 60/Mümtehine 12
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 785 -
zaman” mealindeki âyeti 3536 ile iki ayrı yerde geçen ve “Fakirlik korkusu ile çocuklarınızı öldürmeyin, sizi de, onları da rızıklandıran biziz”3537 mealindeki âyetleri Kur’an-ı Kerim’in her tarafına serpiştirilmiş olarak, bu yasağı sıkça hatırlatmaktadır.
Zamanımızda, bir kısmı dahilî, bir kısmı haricî sebeplerden hasıl olan iktisadî sıkıntıları ve -tamamen muhayyel olan- müstakbel açlık tehlikelerini önlemek bahanesi dile getirilmek sûretiyle Malthuscu iddiaların rengine büründürülen ve aslında dıştan gelen siyasî baskılardan kaynaklanan ve dünyanın her tarafında tatbikatı yaygınlaştırılmaya çalışılan ve nüfus planlaması, aile planlaması, doğum kontrolü gibi değişik adlarla munis gösterilmeye ve meşru kılınmaya çalışılan “modern çocuk öldürme metodları” Kur’an-ı Kerim’de ifâde edilen yasak sınırının dışına çıkmaz. Âyetlerde Firavunlarca “mü’minleri zayıf kılmak” için işlendiği bildirilen bu cinâyetlerin “fakirlik korkusu” kılıfına büründürülmüş şekliyle mü’minler tarafından benimsenebileceğine işaret edilmekte ve bu tuzağa düşülmemesi için “fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin” emri tekrar edilmiş olmaktadır
Çocuk düşürmek ve kürtaj (çocuk aldırma): Evliliğin gâyelerinden birisi ve belki en başta geleni, neslin devamı, müslümanların çoğalmasıdır. Bu yüzden gebeliği önlemenin tamamen serbest/mubah olmadığı vurgulanmıştır. Bununla birlikte, meşrû bir sebebe bağlı olarak, çocuk istemeyen çiftin, karşılıklı rızâ ile doğum olmasın diye tedbir alması câizdir. Alınan tedbirlerin en eskisi ve Hz. Peygamber zamanında tatbik edileni azildir. Azil, birleşmenin sonuna doğru erkeğin çekilmesi ve erlik suyunu dışarı akıtmasıdır. Sahâbeden Câbir’in ifâdesiyle Kur’ân-ı Kerim nâzil olurken sahâbe azli tatbik ederlerdi; bunu yasaklayan bir âyet nâzil olmadı.3538 Rasûlullah’a azlin hükmü sorulduğu zaman bunu men etmedi; ancak, Allah’ın dilediği zaman çocuğu yaratacağını, buna engel olunacağının düşünülmemesini ifâde buyurdu. 3539
Çocuğu aldırmak veya ilkel usullerle düşürmek azle benzemez. Azilde henüz vücuda gelmemiş bir varlığın oluşmasını engelleme söz konusudur. Burada ise, hem bir insan çekirdeğinin imhâsı, hem de ana hayatının tehlikeye düşürülmesi bahis konusudur. Düşürme ile aldırma (kürtaj) arasındaki fark, ananın sağlığı yönünden önemlidir. Her ikisi de câiz olmamakla beraber düşürmede ananın hayatı tehlikeye girdiği için sakıncası daha da büyük olmaktadır. Uzman ve müslüman bir doktorun, anayı kurtarmak için ceninin alınmasına karar vermesi halinde zarûret prensibi işler ve bu takdirde çocuğu almak câiz olur.
Doğum Kontrolü
Doğumun kontrol altına alınması, nüfusun çoğalmasının sınırlandırılması, istenmeyen gebeliğin önlenmesi amacıyla uygulanan ve siyasî, iktisadî, demografik, tıbbî, ahlâkî, sosyal ve dinî yönleri bulunan bir kavram. Âile plânlaması, nüfus plânlaması gibi yaygın adlandırmalarla yapılan doğum kontrolü, eski çağlardan beri uygulanmasına rağmen, esas olarak ondokuzuncu yüzyılda Batı
3536] Tekvir 8-9
3537] İsra 31; En’am 151
3538] Buhârî, Nikâh 96; Müslim, Talâk 26, 27
3539] Buhârî, Büyû’ 109; İbn Mâce, Nikâh 30
- 786 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Avrupa’da doktrin olarak ortaya atılmış ve hızla bütün dünyaya yayılmıştır. En eski eserlerde bile bu konuya dair bilgiler bulunmaktadır. Tarih boyunca hangi millet veya dinden olursa olsun insanlar, “gebeliği önleme metodları” üzerinde durmuşlardır. Ancak yirminci yüzyılda dînî ve ahlâkî bakış açılarının değişmesi ve teknolojinin ilerlemesi sayesinde, doğum kontrol yöntemleri ve araçları bütün kitlelere yaygın bir hareket haline gelmiş; serî ve çok sayıdaki doğum kontrol aracı üretimi ve bunların serbestçe satılması ve alınması, koruyucu hekimliğin gelişmesi, doğum kontrol ilâçlarının çoğalmasıyla, bu hareket geniş çapta uygulanır olmuştur.
İngiliz iktisat profesörü ve Anglikan rahibi Thomas Robert Malthus (1766-1834) 1803’te yayımladığı, “Nüfusun Toplumun Gelecekteki Gelişmesi Üstündeki Etkileri Konusunda Deneme” adlı eserinde; kıt kaynaklarla, sınırsız ve artan nüfusun ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağını düşünerek, insan nüfusunun artmasıyla kaynakların tükenebileceğini, bunu önlemek için çoğalmayı geçim kaynaklarına göre ayarlamak gerektiğini ve doğumu teşvik edici bütün tedbirlerden kaçınmak ve “fakirler yasası’’nı ortadan kaldırmak gerektiğini ileri sürdü ve cinsel perhizle doğum kontrolünü başlattı. O’na göre bu yasa, “bir başak veren toprağı iki başak verir duruma getirmeden” halkı çoğalmamaya teşvik ediyordu. Nüfus artışının işsizlik, düşük ücret, yani yoksulluk demek olduğunu fakirler öğrenmeliydi. Malthus’un bu fikirleri, kitabı yayınlandığı yıllarda rağbet görmesine rağmen, teoride kalmıştır. Ancak daha sonraları Yeni Malthusçuluk veya Malthusçuluk adı verilen doktrin ile bu teori, sadece cinsel istekleri önlemeyi öğütleyen bir teori olmaktan çıkarak, gebeliği önleyici tedbirler üzerinde durdu ve giderek uygulanır oldu. “Doğumun isteyerek kontrol altına alınması” diye tanımlanan Malthusçu doktrin, uzun süre ahlâka aykırı ve hatta şeytanca bir öğreti gözüyle bakılmasına ve tabiata aykırı olduğu öne sürülerek tanrı tanımazlarca da kötülenmesine, hayli gürültü koparan Annie Besant davasına (1877) rağmen, sonunda İngiltere’de kesin olarak kabul edilmiştir. Bu akım, özellikle dinlerin büyük tepkisine yol açtı. En sert şekilde Katolikler ve Komünistlerce eleştirildi. Papalar ve rahipler, doğum kontrolünü Allah’ın işine karışmak şeklinde değerlendirdiler. Komünistler de, zenginlerin, servetlerini paylaşmamak için nüfusun çoğalmasını istemediklerinden bu hareketi başlattıklarını söylediler. 1798’de Amsterdam’da ilk klinik açıldı. Sonra bu hareket Birleşik Amerika’da genişleyerek yayıldı. İlk doğum klinikleri burada açıldı. (1916) Gebeliği önleyici her türlü tedbir ahlâki sayıldı. Bu hareket de giderek dînle ilgisiz bir alan oluşturdu.
Çeşitli doğum kontrol yöntemleri gelişip yaygınlaşmadan önce dinlerde “azl” metoduyla gebeliği önleme bilinmekteydi. Yahûdiler ve hristiyanlar ve sonra da müslümanlar, istenmeyen gebeliklerin önlenmesinde azl metodunu uyguluyorlardı. Doğu dinlerinde de azl metodu uygulanıyordu. 3540
Türkiye’de 1967’de çıkarılan Nüfus Planlaması hakkında Kanun’a göre “nüfus planlaması, fertlerin istedikleri sayıda ve istedikleri zaman çocuk sahibi olmaları” şeklinde tarif edilmiştir. Bu husûsun gebeliği önleyici tedbirlerle sağlanacağını
3540] Encyclopedia Britannica, “Birth control”, III, 705; Moye W. Freymann, Encyclopedia Americana, “Birth control”, mad., IV/4-7; Eski Ahit, Tekvin, 22/15-17; Ebu’l-Ala Mevdudi, İslâm Nazarında Doğum Kontrolü, İstanbul 1967; M. Esad Kılıçer, “İslâm’da Âile Planlaması”, A.Ü.İ.F. Dergisi XXIV, Ankara 1981, 494 vd.; Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, İstanbul 1983, 176-178
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 787 -
belirten kanun maddesi, tıbbî zaruretler dışında gebeliğin sona erdirilemeyeceğini hükme bağlamıştır. Nüfus planlaması, fertlerin arzularına, karı-koca arasındaki anlayışa bırakılmıştır. Yine de devlet, sağlık ve nüfus siyasetiyle, koruyucu hekimliğin yaygınlaştırılması ve kürtajın serbest bırakılmasıyla, doğum kontrolü konusunda çok ileri kararlar almış, hatta kürtaj meselesi ABD ve Batı ülkelerinde dahi hâlâ yoğun olarak tartışma konusu olmasına rağmen bizde hemen uygulamaya konularak bu konularda zaten yeterince câhil ve bilgisiz olan halkın yanlış yönlere sürüklenmesine sebep olunmuştur. Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNİCEF), Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) ve diğer çeşitli bakanlık ve üniversite araştırma ve raporlarında özellikle geri kalmış ülkelerde fakir anne adayı kadınların ve bebek ölümleri oranının çok yüksek olduğu tespit edilmiştir. Yine, kürtaj dolayısıyla: ölen, sakat kalan kadınlar da önemli bir yekün teşkil etmektedir. Tıbbi kontrol, beslenme yetersizliği, işsizlik gibi sebepler âile plânlaması ihtiyacını karşılamadığı halde, annelerin, câhilce yollarla, zararlı ve ilkel usullerle doğum kontrolü uyguladıkları, her yıl yarım milyon kadının öldüğü ve bir milyon civarında çocuğun annesiz kaldığı belirtilmiştir. Geri ülkelerin fakir sınıflarında cinsellik, gebelik, gebelik süresince nasıl hareket edileceğine dair çok eksik ve yanlış bilgilenme vardır. Gebe kadınlar yeterince beslenmemekte ve ağır işlerde çalıştırılmaktadır. Ardı ardına doğum yapılarak toparlanmasına fırsat verilmemekte veya çok küçük yaşlarda gebe kalınmakta; yine, çocuk aldırmanın mubahlaştırılması sonucu fuhuşta artışlar olmaktadır. Öte yandan, her yıl yüzlerce sahipsiz çocuğun sokağa terkedildiği görülmektedir.
İslâm dini, kürtajı kesinlikle cinâyet olarak kabul etmiştir. Aynı şekilde, insana zarar verici her çeşit tıbbî müdahaleyi, kısırlaştırmayı doğum kontrolünün dışarıdan zorla yaptırılmasını da yasaklamıştır. Doğum kontrolü uygulanmasının çeşitli sebepleri vardır:
1. Güvenlik endişesi, gelecek korkusu, açlık ve yoksulluk sorunu.
2. Devletin, nüfusun artması veya azalması üzerine, doğumları teşviki veya sınırlandırılmasını sağlaması.
3. İstenmeyen gebelikler.
4. Doğumu mümkün en iyi şartlara ertelemek arzusu.
5. Çok çocuğun rahat yaşamayı engelleyeceği, ancak ekonomik yönden rahatladıktan sonra çok çocuk yapmayı istemek.
6. Hastalıklar, hastalıkların çocuğa da geçeceği düşüncesi. AIDS verem vs.
7. Câriyenin çocuğu olursa, azad edileceği yani satılamaması düşüncesi. (Bu sebep, İslâm hukukunun uygulandığı zamanlarda geçerlidir.)
8. Fazla çocuğun, ibâdete ve ilme engel olacağı fikri.
9. Yeni bir gebeliğin kadın için tehlikeli olması veya memedeki çocuğuna zarar verme durumu. İslâmî anlayışa göre, zaruretler ve hastalıklar dışındaki diğer sebepler anlamsız bulunmaktadır.
Çeşitli doğum kontrol yolları ve araçları bulunmaktadır, ancak bunların birçoğu kesin olarak gebeliği önlememektedir:
- 788 -
KUR’AN KAVRAMLARI
1. Azl, yani erkeğin, cinsî ilişkiyi yarıda kesmesi.
2. Ritm (takvim) usûlü. Bu usulde, kadının doğurgan olmadığı tehlikesiz dönemlerinde cima yapılması gerekmektedir.
3. Ağızdan alınan ilaçlar. Bunların çeşitli yan etkileri vardır.
4. Prezervatif (kondom, kaput). Spermatozoidlerin dölyatağı boşluğuna inmesini önlemek içindir. Aynı zamanda son yıllarda resmen propagandası yapılmış ve çağın en korkunç hastalığı olan AIDS’e karşı en iyi korunma aracı olarak sunulmuştur. Ayrıca kadın kondomları da vardır.
5. Rahim içine konulan aygıtlar. Diyafram, kremler, süpozituarlar, tamponlar, spiraller.
6. Kürtaj.
7. Kısırlaştırma.
8. Lavaj. 9. Laparoskopi.
Başta azl olmak üzere, bütün bu doğum kontrol araçlarının çeşitli yan tesirleri ve tehlikeleri mevcut bulunmaktadır. Hepsi de fıtrata ters olup, doğal birleşmeyi engellemektedir. Bunlar, orgazmı (doyumu) önlemekte, psikolojik sinirsel rahatsızlıklara yol açmakta, imtizaçsızlığa sebep olmakta ve bunalım çıkarmaktadır.
Bunlar, kadının isteği dışında yapıldığında onun çocuk sahibi olmasını engellemekte ve tatminsizliğe neden olmakta; nasıl olsa çocuk olmayacak fikri yaygınlaşarak kadını fuhşa teşvik etmektedir.
İslâm dininde “azl” vasıtası ile doğum kontrolü meselesinde dört büyük imam, cevaz yanlısıdırlar. Yine de fukaha arasında azl meselesi ihtilâflıdır. Çeşitli mezheplerde azl için mekruh, câiz, mubah, helâla yakın mekruh, haram gibi hükümler verilmiştir. Kürtaj ve çocuk düşürmek cinâyet olarak görülmüş; ancak gebeliğin ilk yüzyirmi günü içerisinde, cenin henüz canlı bir varlık haline gelmeden çocuğun düşürülebileceğini de câiz görmüşlerdir. 3541
Azl (kesik cima, meninin kadından uzaklaştırılması), hakkında Kur’ân-ı Kerim’de bir beyan yoktur. Hz. Peygamber’den (s.a.s.) bize gelen rivâyetlerde de azl konusunda O’nun açık bir yasaklaması bulunmamaktadır. Bu sebeple azli, cumhur, mubah olarak görmüştür. Azli mubah görenler onu, zarûrî hallerde câiz bulmuşlardır. Azle karşı olan âlimler ise, ashâbın çoğunluğunun ve bizzat Peygamber’in azle karşı olduğunu, Peygamber’in azl konusunda soru soranlara “isterseniz yapmayın” demesinin yasaklamaya daha yakın olduğunu söylemişlerdir. Kıyas yoluyla bazı ulemâ da doğum kontrolü için şunları söylemiştir: Gazâlî, “Azl, nikâhı terk etmek gibidir” der. 3542 Caferiye mezhebi, çocuğun millet ve ana-babanın ortak bir malı olduğunu belirtmiş zarûret sebebiyle doğum kontrolünde azl yolunu câiz görmüştür. Dürzîler, âilelerin özellikle fakirlerin az sayıda çocuk sahibi olmalarının iyilik ve takvâya daha yakın olduğunu söylemişlerdir. İbn Kudâme, azlin mekruh olduğunu, onun darü’l-harb’te câiz olacağını belirtir. İmam Nevevî
3541] İbn Âbidin, Terc. A. Davudoğlu, İstanbul 1983, VI 32 vd.; Yusuf Kerimoğlu, Emânet ve Ehliyet, İstanbul 1985, 116; Melâhat Aktaş, İslâm Toplumunda ve Çağımızda Kadın, İstanbul 1982, 67
3542] Gazâlî, İhyâu Ulûmid-Din, II, 41 vd.
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 789 -
de, azli ved’e benzeterek, mekruh olduğunu söyler. İbn Hazm da aynı görüştedir.
Mevdûdi doğum kontrolünün İslâm’la bağdaşmadığını savunur. O, doğum kontrolünün ümmet çapında bir hareket olmadığını; birkaç sahabînin bu yola başvurduğunu; büyük çapta bir hareket olsaydı Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bunu yasaklamış olacağını belirterek, ancak zarûrî hallerde, kadının gebe kalmasının onun ölümüne yol açması ihtimali veya memedeki çocuğun ardından hemen ikinci bir doğumun memedeki çocuğa zarar vermesi durumu gibi zarûretlerde tedbir alınabileceğini söylemektedir.3543 O, fakirlikten dolayı âilelerin çocuktan kaçınmalarını suç olarak telâkkî eder. Delîl olarak; “Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyiniz. Sizi de onları da biz besliyoruz. Onları öldürmeniz büyük günahtır.” 3544 âyetini getirir ve En’âm sûresinin 140. âyetine dayanarak helâli haramlaştırmamak gerektiğini söyler Mevdûdî, doğum kontrolünün İslâm’ın temel ilkelerine ve özüne aykırı olduğunu, bunun nüfus azalması ve fuhşa teşvik yolu olduğunu da belirtmektedir. T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı, devletin resmi politikasına uydurmak maksadıyla 1960’da başkan Ömer Nasuhi Bilmen’in uygun bulmasıyla “ilkaha mâni tedbir almakta kadının rızası şart olup, zaman gereği çocuğun kötü yetişeceği, harp veya seferde bulunulması ve benzer sebeplerle bu şartın da sâkıt olacağı ve dolayısıyla azlin, bir kısım ashab ve ulemânın kerih görmelerine rağmen, yine bir kısım ashab ve cumhûr-u ulemâca câiz görüldüğünü” savunmuştur. Çeşitli fetvâlarda, ulemâ, zarûret yoksa herhangi bir şekilde gebeliği önlemenin câiz olmadığını, ancak tehlikeli hallerde azlin de, ilaç almanın da câiz olduğunu söylemiştir. Ancak hiçbir zaman “devamlı doğum kontrolü”nden yana olunmamıştır. Hz. Peygamber’in “Azl yapılsa da, yapılmasa da; Allah’ın dilediği her canlının kıyâmete kadar dünyaya geleceğini” söylemesini3545 kaynak olarak alan ve doğum kontrolüne istisnai hallerde cevaz veren İslâm ulemâsı, genel olarak şu delillerle doğum kontrolüne karşı çıkmaktadırlar: Fakirlik korkusu için: Allah, kadınları sadece hoşça vakit geçirmek için yaratmamıştır. Kadınla erkek arasındaki ilişki, tarla ile çiftçi arasındaki ilişki kadar ciddîdir. Çiftçi tarlasına sadece hoşlandığı için değil, onu ekmek ve ürün almak için gider. Aynı şekilde bir erkeğin de karısına çocuk üretmek amacıyla yaklaşması gereklidir. Bu, sünnettir ve çocuk, âilenin esas amacıdır. Allah, “Kadınlar sizin tarlanızdır, o halde tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın.”3546 buyurur.3547 Rızık korkusu, basit bir iddiadır. Allah, milyonlarca canlının rızkını vermektedir; O, Hâlik ve Rezzâk’tır. İnsan, Allah’ın denge ve düzenine, açlık korkusuyla müdahale etmemeli, fıtrî yapıyı, tabiî cinsî yakınlaşma yolunu ve çocuk edinme nimetini kendine kapamamalıdır. Özellikle, kısırlaştırma kesinlikle düşünülmemelidir. Allah’ın yarattığını değiştirenler müslüman olamaz.3548 Ancak Allah dilediğini kısır kılar.3549 Fazla çocuk istenmemesi gerekçesini de İmam Şâfiî şöyle tenkid etmiştir: Allah Teâlâ’nın Nisâ sûresinde “Aralarında adâlet yapamamaktan korkarsanız. bir kadınla yetininiz” şeklindeki beyanı, fazla çocuk olup, âile efradınız ve sıkıntınız artmasın anlamındadır.
3543] Mevdûdî, İslâm Nazarında Doğum Kontrolü, İstanbul 1967
3544] 17/İsrâ, 31
3545] Buhârî, Nikâh 42; Müslîm, Nikâh 1438; Nesâî, Nikâh 107/6; Ebû Dâvud, Azil, 2170-2173; Tirmizî, Bâbu Kerâhiyeti’l-Azli, 1138
3546] 2/Bakara, 223
3547] Ebû’l-Âlâ Mevdûdi, Tefhimû’l-Kur’ân, İstanbul 1986, I, 151
3548] 4/Nisâ, 119
3549] 42/Şûrâ, 49-50
- 790 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Peygamber (s.a.s.), ümmetinin çokluğuyla övüneceğini, doğurgan kadınlarla evlenmelerini ve sünnetinden yüz çevirenlerin müslüman olmadıklarını, ümmetine öğütlemiştir.3550 Doğum, bebeğin dünyaya gelişi, olağanüstü bir olaydır. Âyetlerde buyrulduğu üzere her şey bir ölçüye göredir ve insan dokuz ay ana karnında ve memede bu evreyi geçirir. 3551
Hz. Peygamber sevdiklerine “mal ve evlât bolluğu” için duâ ederdi. Amellerde esas Allah rızasıdır. Birşey ya helâldir, ya haramdır. Evliliğin iki ana hikmeti vardır: fıtraten kadın ve erkek olarak yaratılmış iki karşı cinsin birbirini tatmini ve bu yolla neslin devamı. Zaten insanlar her ne yapsalar, “....O’nun bilgisi olmadıkça ne meyveler kabuklarından çıkar, ne bir dişi gebe kalır ve ne de doğurur.”3552 şeklindeki İlâhî hükümden uzak değildirler. İnsanlar kendi kendilerine azab ve zulüm ederler. Meni rahme boşaltılsa bile bazen çocuk olmaz; meniyi rahimden kaçırmak isteyenin ise çocuğu olabilir. Bu, eninde sonunda Allah’ın kudretinde olan bir olgudur. Doğal cinsî yakınlaşmayı bozmayan müslüman, çocuk talep etme niyeti ve eylemi ile ayrıca sevap da kazanmakta; oysa doğum kontrolü yapan, en azından bir sevaptan mahrum olmaktadır. Doğum kontrolü yapanlar, fıtrî yapıyı bozmakta, değiştirmekte, iptal etmektedir ki; eğer zarureti yoksa bu, açıkça sünnete karşı gelmek anlamını da taşımaktadır. Kaldı ki, Rasûlullah, “Nikâh benim sünnetimdir; kim benim sünnetimi yerine getirmezse, benden değildir. Evlenin; zira ben diğer ümmetlere sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim.”3553 Evlenme, bir ibâdet, bir sünnet olduğuna göre; Şeriata bir bütün olarak bakıldığında, evlenmiş olanların, doğum kontrolü yapmaları bekârlığın bir başka türü veya sünnete karşı çıkış olarak değerlendirilmektedir. İster ana rahmine çocuk düşmesini engellemek, isterse rahimde teşekkül etmiş cenînin yaşamasına mani olmak olsun, her ikisinde de ana amaç, istenmeyen bir gebelik veya istenmeyen bir çocuk ise, bunun çelişik, bir müslümandan zaten beklenmeyecek bir hareket olduğu açıktır.
Hz. Peygamber, emzikli bir kadının yeniden gebe kalmaması için onunla ilişkiyi ertelemek veya ilişkide kontrol uygulamak konusunda da ümmetini serbest bırakmıştır. Gîle, Gayl, Gıyal şeklinde geçen meselede, bugün tıp, memedeki çocuğun sütünün sonraki çocuk için zararlı olduğunu söylemiştir. Ancak bu konuda, “Anneler çocuklarını iki bütün yıl emzirirler. (Bu hüküm), emmeyi tamam yaptırmak isteyen(ler) içindir.” 3554 şeklindeki Kur’ân âyetini, iki çocuk arasında iki yıl müddet bırakılmalıdır şeklinde yorumlayanlar da olmuştur. Bu çevreler üst üste yapılan doğumlarda gebe annenin çok yıprandığını, kendisini toparlayamadığını; memedeki çocuğa gereken önem verilemeden diğer bir çocuğun ardından gelmesiyle, ek yardım yollarından yararlanmayan çağdaş karı-kocadan ibâret olan çekirdek âilenin, ekonomik açıdan da çok zor durumlarda kaldığını; gelir düzeyi düşük bu âilelerde, kadının, “çocuk üretim fabrikası” gibi ardı ardına çocuk doğurmasının başka bir azab olduğunu ileri sürerler. Demek ki, her çocuk arasında en az iki yıl bırakılmalıdır. Bu mesele her ne kadar erkek ile kadın arasında bir mesele gibi görünüyorsa da; doğum kontrolü, yani çocuk yapmayı
3550] İbn Mâce, I, 592
3551] 31/Lokman, 14
3552] 41/Fussilet, 47
3553] Bu hadisi değişik lâfızlarla Buhârî, Müslim, Ahmed b. Hanbel, Taberani, Hâkim ve Beyhaki, İbn Mace kitaplarına geçirmişlerdir.
3554] 2/Bakara, 233
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 791 -
önleyici düşünce ve uygulamalar, sosyal adâlet, İslâm ülkesi, çocukların bakım ve eğitimi, çevre şartları gibi etkenlerle de yakından ilgilidir.
Sonuç olarak, “Allah’ın kaderi olmaksızın cinsî münasebetin çocuğa götürmemesi veya çocuk olması mümkün olmadığına göre, korunma niye?” diye düşünülsün; isterse doğum kontrolü yapan hakkında, “tarlayı sürmekten yüz çevirdi, tohumunu zâyi etti, yaratılışı âtıl bıraktı, sünneti terketti, zürriyetini kuruttu” tarzında hüküm verilsin veya doğum kontrolü kavramı, çağdaş bir zorunluluk ve dayatma şeklinde algılansın, bu kabul edilmesi mümkün olmayan bir düşüncedir. Ama, İslâm’da doğum kontrolü konusu için ictihâd gereklidir. İsteyen müctehid azl veya başka yöntemlerle doğum kontrolü hakkında câizdir veya değildir gibi ictihâd edebilir. Bu da aslında İslâm devleti âlimlerinin vereceği karara ve ictihâda dayalı bir husustur. Çünkü gebeliğin veya doğum kontrolünün sebep ve sonuçlarına katlanacak olan, âile fertleridir. 3555
Düşük Yapma
Kürtaj, ana rahmindeki “cenin”in herhangi bir dış etkiyle düşmesine “düşük yapma” denir. Bu, kasıtlı olarak ilaç kullanma vb. ile olabileceği gibi, korku, yüksek bir yerden düşme, döğülme, hastalık... ile de olur. Tıpta kullanılan “kürtaj” terimi ana rahminin içini kazıyarak oniki haftaya kadar olan gebeliklerin sona erdirilmesi anlamına gelmektedir.
Kürtaj, istenmeyen gebeliği sona erdirmek için kullanılan bir metoddur; İslâm dışı yaşama biçimini benimsemiş toplumların bir ürünüdür. Onlara göre kürtajın iki temel sebebi vardır:
1- Gayr-i meşrû gebelikler, 2- Çocuğun beslenmesi, eğitimi gibi ebeveyni sıkıntıya düşüreceği sanılan hususlar.
İslâm’ı yaşama biçimi olarak benimsemiş bir toplumda zinâ ve zinâya götüren bütün ilişkiler haramdır. Gençlerin zamanı gelince evlendirilmesi, onlara maddî imkân sağlanması toplumun görevi olduğu için, zinâ ve fuhuş olmaz. Gayrı meşrû ilişki sonucu meydana gelen gebelikte çocuğun organları teşekkül ettikten sonra aldırılması haram olur. Çünkü çocuk günahsızdır. İslâm’a göre bu durumda çocuk aldırmak çözüm değildir. Çözüm, zinâ edenlerin cezâsını çekerek tevbe etmeleridir.
Geleceğe ait düşünceler vehim ve asılsız endişeden başka bir şey değildir. Hiç kimse gelecekte ne olacağını bilemez. “Şu kadar yıl sonra ülke kaynaklarının nüfusu beslemeye yetmeyeceği” şeklindeki faraziyelerin ilmî bir değeri yoktur. Bu tarz bir düşünüş İslâm inancına da aykırıdır. Çünkü Allah çalışan herkesin rızkını çalışmasına göre verir. Kendisine inanan, tevekkül eden, müttakî kulları için de ayrıca kolaylıklar ve geniş rızıklar ihsan eder: “İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışması da yakında görülecektir. Sonra ona tastamam karşılığı verilecektir.”3556; “Kim Allah’tan korkarsın, (Allah) ona bir çıkış (yolu) yaratır ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah’a güvenirse O ona yeter. Allah emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü (bir sınır) koymuştur.” 3557
3555] Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 411-414
3556] 53/Necm, 39-41
3557] 65/Talâk, 2-3
- 792 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bir ülkenin hammadde kaynaklarının gelecekte o ülke nüfusuna yetmeyeceği hesabı, materyalist-sömürgeci devletlerin kendi menfaatlerine göre yaptıkları bir hesaptır. Adil gelir dağılımının yapıldığı, insanların emeklerinin karşılığını aldığı ve birbirlerini sömürmediği bir toplumda “ülke kaynaklarının nüfusu beslemeye yetmeyeceği” endişesine yer yoktur.
“Âile plânlaması”, adıyla emperyalist ülkeler tarafından azgelişmiş ülkelere empoze ve tatbik edilen “nüfus artışının önlenmesi” programı, kürtaja yol açan nedenlerden biridir: Basın-yayın yoluyla yapılan “âile plânlaması” hakkındaki telkinler (propaganda), İslâmî şuurdan yoksun olan genç hanımlar üzerinde etkili olabilmektedir. Bu telkinin etkisinde kalan bir kadın, istemediği halde hamile kaldığı çocuğunu ya kürtaj yoluyla aldırmakta veya ilaç kullanarak düşürmektedir. Nüfus artışını önlemek için gerekli ilaç ve malzemenin başta ABD olmak üzere hristiyan Batı ülkeleri tarafından Türkiye’ye parasız (yardım!) olarak verildiği, artık herkes tarafından bilinmektedir. Âile plânlaması ile ilgili TV dizileri ve propaganda malzemesi de yabancı kaynaklar tarafından finanse edilmektedir. Pathfinder Fund adlı kuruluşun “Türkiye Âile Sağlığı ve Plânlama Vakfı”na sağladığı destekle Türkiye’nin çeşitli bölgelerine nüfus plânlaması maksadıyla klinikler, sağlık ocakları ve sağlık evleri açtığı, basında çıkan haberler arasındadır.
İlaç kullanarak, rahimde hilkati tamamlanmış (yaklaşık dört aylık) bir çocuğu düşürmenin veya kürtaj yoluyla böyle bir çocuğu aldırmanın dinimizde hiçbir meşrû mazereti yoktur, haramdır. Bu bir cinâyet sayılır. Ananın veya süt emen diğer çocuğun ölümüne sebep olan bir özür varsa, organları teşekkül etmeden çocuğu aldırmak câizdir: “Emzikli bir kadında, gebelik belirip sütü kesilir ve emen çocuğun da hayatı tehlikeye düşer; o çocuğun da babası olmazsa, o kadın gebelik yüzyirmi gün olmadan önce, ilaç kullanarak karnındakini düşürebilir. Ancak dört ay geçtikten sonra bunu yapamaz” 3558
İslâm’da geçim korkusundan dolayı çocukların öldürülmesi kesin olarak yasaklanmış, rızık vermenin Allah’a ait olduğu bildirilmiştir: “Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da sizi de biz besliyoruz. Onları öldürmek büyük günahtır.” 3559; “De ki: Gelin, Rabbinizin size (neleri) haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin; sizi de onları da biz besliyoruz. Kötülüklerin açığına da kapalısına da yaklaşmayın ve haksız yere Allah’ın yasakladığı cana kıymayın! Düşünesiniz diye Allah size bunları tavsiye etti.” 3560
Câhiliye döneminde Araplar kız çocuklarını öldürüyorlardı. Kur’ân-ı Kerim buna işaret ederek, suçsuz olarak öldürülen bu çocukların hesabının sorulacağını bu cinâyetin cezâsız kalmayacağını. bildirmiştir: “Ve sorulduğu zaman o diri diri toprağa gömülen kıza: ‘Hangi günahı yüzünden öldürüldü?’ diye.”3561 Mümtehine sûresi 12. âyette Cenâb-ı Hak, peygamberimiz’e: “Mü’min kadınlardan çocuklarını öldürmemeleri husûsunda...” ve âyette geçen diğer konularda söz (biat) almasını emretmiştir.
Doğan her çocuk rızkını da beraber getirmektedir. Çünkü yeryüzündeki her canlının rızkını Allah Teâlâ vermektedir: “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı
3558] Fetevâ-i Hindiyye Tercümesi, XII, 126
3559] 17/İsrâ, 31
3560] 6/En’âm, 151
3561] 81/Tekvîr, 8-9
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 793 -
Allah’a ait olmasın. (Allah) onun durduğu ve emânet bırakıldığı yeri bilir. Bunların hepsi apaçık bir kitap (Levh-i Mahfuz)dadır.” 3562 Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) şöyle anlatıyor: “Allah Rasûlü’ne sordum: Hangi günah daha büyüktür?” Şöyle cevap verdi: “Seni yarattığı halde Allah’a denk, ortak ve benzer koşman.” Sonra hangisi? (dedim). “Seninle beraber oturup (hazırlanan yemekleri) yer korkusuyla çocuğunu öldürmen.” dedi. Sonra hangisi? (dedim) “Komşunun karısıyla zinâ etmen” buyurdu. 3563
Dînimiz insana değer verdiği için ana rahmindeki cenine ait hükümler koymuştur. Onun özürsüz olarak, can verildikten sonra düşürülmesini cinâyet saymıştır. Bunun için bir kadının çocuğunu düşürmesine sebep olan kimse diyetle cezâlandırılmıştır. Hz. Ömer (r.a.) zamanında, bir kadın ifâdesi alınmak üzere hilâfet makamına çağrılıyor. Hamile olan kadın, korkusundan yolda çocuğunu düşürüyor. Hz. Ömer buna çok üzülüyor ve ne yapılması gerektiğini şûrâ üyelerine soruyor. Çoğunluk, bunda bir kasıt olmadığını ve bir şey gerekmeyeceğini söylüyor. Hz. Ömer, Hz. Ali’ye (r.a.): “Sizin görüşünüz nedir?” diye soruyor. O da: “Bu arkadaşlarımız kendi görüşlerini söyledilerse herhalde görüşlerinde hata ettiler. Yok, seni korumak için böyle söyledilerse, iyi nasihatçi olmamış sayılırlar. Ana rahminden kopup düşen ve ölen çocuğun diyeti gerekir. Çünkü onun ölümüne sen sebep oldun.” Hz. Ömer bu ictihâdı tasvip ederek gereken diyeti ödemiştir.
“Düşük cenin, ister annesi öldükten sonra düşsün; ister o hayatta iken düşsün, ister diri düşsün, ister ölü düşsün, uzman hekimler onun işlenen fiil sebebiyle düştüğünü tespit ederlerse, o takdirde cinâyet sayılır ve cezâ uygulanır.” Cenînin ana rahminden ölü olarak düşmesine sebep olan kimseye beş deve veya bu kıymette para diyet olarak ödettirilir. Alınan diyet cenînin vârislerine -miras hukukuna göre- taksim edilir. Ceninin düşmesine sebep olan kimse -isterse anası olsun- diyete vâris olamaz. Kadın, çocuğunu düşürdükten sonra ölürse, çocuk için ayrı bir diyet, kadın için hata ile öldürülmüşse ayrı bir diyet gerekir. Kasden öldürülmüş ise kısas gerekir. Cenin diri olarak düşer ve yaşarsa câniye tazir cezâsı gerekir.
Müslümanların temelde kürtaj gibi bir problemi yoktur: Onlar “çocuklarını geçindirememek” endişesi taşımazlar. Çünkü rızkı veren Allah’tır. Çocuğun eğitimine gelince: Müslümanlar bu konuda bütün güçlerini harcar, imkânlarını kullanırsa gerekli İslâmî eğitim müesseselerini kurabilirler; hem sayı hem kalite yönünden kuvvetlenerek Hak-bâtıl mücadelesinde müslümanların zaferini sağlayabilirler. Böylece müslümanların güçlenmesini istemedikleri için “âile plânlaması yardımı(!)”nda bulunan hristiyan âlemi de emellerine ulaşamamış olur. 3564
“Aleynâ” aleyhimize demektir; Nice anne-baba, çocuklarına günümüzde “Aleyna” adı koyuyorlar. Çocuklarının kendi aleyhlerine, zararlarına olacağını kabullenmiş, hatta farkında olmadan isteyip temenni etmiş oluyor. Çocukların anne-baba ve toplum için fitne olduğuyla ilgili bu örnek çok şey anlatmıyor mu?
3562] 11/Hûd, 6
3563] Buhârî; Müslîm, Celâl Yıldırım, Kaynaklarıyla İslâm Fıkhı, IV/83
3564] Halid Ünal, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 426-427
- 794 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tefsirlerden İktibaslar
Elmalılı Muhammed Hamdi diyor ki:
“Ey iman edenler! Allah’a ve Rasûl’e hâinlik etmeyiniz ki, bile bile kendi emânetlerinize hıyânet etmiş olmayasınız.” 3565
“Ve iyi biliniz ki, mallarınız ve evlâtlarınız birer imtihan aracından başka birşey değildir. Allah katında büyük ecir vardır.” 3566
“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, O, size bir furkan (hakkı bâtıldan ayırdedecek bir anlayış) verir ve günahlarınızı örtbas eder, sizi bağışlar. Allah büyük lütuf sahibidir.” 3567
“Ey iman edenler!” şeklindeki bu hitapların böyle iman özelliği ile ardarda tekrar edilmesi, gelecek emir ve tenbihlerin önemini ve onlara son derece özen göstermek gerektiğini açıklamak ve bunlara özen göstermenin imanın gereği olduğunu bilhassa anlatmak gibi bir özel belâğati içerir.
Ey mü’minler! Allah’a ve Rasûle hıyânet etmeyin, iman zimmetinize verilmiş olan ilâhî hükümlere ve Rasûlün sünnetine saygısızlık ve riâyetsizlik etmeyin. Bunlar size hayat veren hükümlerdir, onlardan dolayı şükretmekten geri kalmayın, nankörlük etmeyin. Onlara sadâkat ve bağlılıktan ayrılmayın. Dinde lâubâli olmayın, dinin emir ve yasaklarına sırf gösteriş olsun diye uymayın, can u gönülden benimseyerek uyun, ganimetten mal kaçırmak veya düşmana gizli sırlar iletmek gibi davranışlarla ahlâkınızı lekelemeyin. Hasılı, dinî görevlerinizi ciddiyet ve samimiyetle yapın. Allah ve Rasûlü’ne hıyânet ederseniz kendi emânetlerinize hıyânet edersiniz. Bir kere Allah ve Rasûlü’ne hıyânet etmeye başladınız mı artık kendi aranızda da mala, cana, ırza ve naMûsâ hıyânet etmeye başlarsınız. Hakka, hukuka, vatana ve milli görevlere de hâinlik etmeye başlarsınız.
28- Ve o halde siz bilirsiniz. Bile bile hıyânet edenlerden olursunuz. Bundan dolayı da birbirinize olan güveniniz yok olur. Kimsenin kimseye güvenmediği bir toplum olursunuz. Siz kendinizden emin olamazsanız diğerleri sizden hiç emin olamazlar. O vakit emniyet ve güven büsbütün ortadan kalkar. Başınıza işte o sözü edilen büyük fitneler kopar. Bunun için Allah’a, Rasûlü’ne hıyânet edip de kendi kendinize hıyânet edenlerden olmayın. Gerçi mü’min, mü’min olmak bakımından hıyânet etmez, hâinlik ve yalan mü’minde huy haline gelmez. “İki özellik vardır ki, mü’minde huy haline gelmez, bunlar hıyanet ve yalandır.” hadisi şerifinde bu iki hasletin mü’minde huy ve tabiat haline gelemeyeceği haber veriliyor. Ancak mü’min gaflet edebilir, maişet derdiyle, mal ve evlât endişesiyle bazen böyle bir zaafa düşebilir. Böyle bir durumda biliniz ki, mallarınız ve evlâtlarınız sırf bir fitnedir, sizin için fitneden başka bir şey değildir. Sizi meftun eder, günaha ve belaya sokabilir. Onlar böyle durumlarda birer dert ve imtihandır. Allah ise, ancak O’nun yanında büyük ecir olduğu kesindir. Ki O ‘nun verdiğini hiçbir kimse veremez, O’nun kazandırdığını hiçbir şey kazandıramaz. Şu halde ne mala, ne evlada, ne de başka bir şeye meftun olup da hıyânet tehlikesine düşmeyin, düşüp de o büyük ecirden mahrum kalmayın. Şöyle ki:
3565] 8/Enfâl, 27
3566] 8/Enfâl, 28
3567] 8/Enfâl, 29
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 795 -
29- Ey mü’minler! Siz Allah’a ittika ederseniz, her hususta hıyânetten sakınır, takvâya sarılırsanız o sizin için furkan yapar. Size bir ayırım gücü ihsan eder. Maddî ve manevî alanda öyle bir farklılık ve imtiyaz bahşeyler ki, “Allah, pisi temizden seçer ayırır.” 3568 gereğince açık ve kapalı alanlarda hakkı hak olmayandan, iyiyi kötüden, temizi pisten ayırır, sizi her türlü fenalıklardan uzak tutar ve farklı duruma getirir.
“Furkan”: Fark ve temyiz veya fârık demek olduğu gibi, sabah anlamına da gelir. Nitekim derler ki, “Şöyle yapıp duruyordum ta sabah oluncaya kadar” demektir. Bu mânâya göre demek olur ki: Sizi gecenin karanlığında bir tanyeri gibi parlak ve aydınlık bir toplum yapar, farklı ve imtiyazlı bir duruma getirir, parlatır da parlatır, şan ve şerefinizi bir nur gibi ufuklar yapar ve seyyiatınızı toptan keffârete uğratır, ayıplarınızı iyice örter, dünyada kimseye göstermez. Ve size mağfiret eder, âhirette de günahlarınızı bağışlayıp mağfur kılar. Ve Allah pek büy ü k ihsan ve kerem sahibidir. Lütfuyla bunları yaptığı gibi daha neler neler yapar. 3569
Elmalılı Hamdi Yazır Teğâbün sûresinin tefsirinde de şunları söyler: “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız, bilin ki Allah çok bağışlayan çok merhamet edendir. Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah’ın yanındadır. O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun, dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” ?
“Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan.” Toplumda iç huzurun en önemli prensiplerinden biri de aile düzenidir. Böylesine mühim bir mesele olmasından dolayı burada mü’minlere yararlı işlerin beyanı sırasında aile problemleriyle ilgili bazı talımatları içeren bir hitap ile sûreye son verilecektir ki bu husus, hem önceki iki sûrenin sonunda yer alan hitabelerine bir nazire, hem de bundan sonra gelecek olan iki sûreye bir mukaddimedir. Tirmizi, Hâkim, İbnü Cerir ve daha başkaları İbnü Abbas’tan şöyle rivâyet etmişlerdir ki: “Bu âyeti bazı Mekkeliler hakkında nazil olmuştur ki, onlar müslüman olmuşlar ve Medine’ye Peygamber’in (s.a.s.) yanına gitmek istemişlerdi. Hanımları ve çocukları da onları bırakmaya razı olmadılar. Sonra kalkıp Rasûlullah’a geldiklerinde insanların dinî bilgileri kavramış olduklarını görünce zevcelerine ve çocuklarına cezâ vermeyi düşündüler. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti indirdi.” Diğer bir rivâyette de şöyle denilmiştir. “Bir adam hicret etmek istemişti, ancak karısı ve çocuğu ona mâni olmuştu, o da “Eğer Allah Teâlâ sizinle beni Daru’l-hicre (Medine)’de bir araya getirirse vallahi şöyle şöyle yapacağım.” diye yemin etmişti. Böylece bu âyet nâzil oldu.” Ata b. ebi Rabah’tan rivâyet edildiğine göre: “Avf. b Mâlik el-Eşcei Peygamber’le beraber gazaya gitmek istemişti. Çoluk çocuğu toplanıp engel olmaya uğraştılar ve biz senin ayrılığına dayanamayız diye sızlandılar. O da merhamet gösterip gazaya katılmamış, sonra da pişmanlık duymuştu. Bunun üzerine söz konusu âyet indi.” Bu da gösteriyor ki âyetin nüzul sebebiyle ilgili birden çok rivâyet vardır. Ancak bu rivâyetleri birleştirmek mümkündür. Âyetin söz gelimi ve mânâsı bu ve benzeri rivâyetlere uygun olduğu gibi daha
3568] Enfâl 8/37
3569] Hak Dini Kur’an Dili
- 796 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da kapsamlıdır.
Ezvâc, zevc kelimesinin çoğuludur. Erkeğe de dişiye de denir. Burada hitab, âyetin dış anlamı itibarıyla erkeğe olduğuna göre murad da, onların eşleri olan hanımlar demektir. Ancak “Ey iman edenler!” gibi erkeklere yapılan hitab’ın tağlib yoluyla kadınları da kapsaması kaidesine bakarak, ezvacın da erkek ve kadın eşleri içine aldığı söylenebilir. Önceki ifâdeden bu mânâ, işaret en veya delâleten anlaşılır. Buyuruluyor ki: Ezvacınızdan, yani eşlerinizden ve çocuklarınızdan size bir düşman vardır. Kadın ve çocuklardan oluşan ailelerinizin tamamı değilse de içlerinden bazıları; yani bazı kadın, bazı çocuk veya bazı kadınla çocuklardan teşekkül eden bir takımı, size bilerek veya bilmeyerek bir nevi düşmandır. Dünyada kocalarına düşmanlık eden, canına bile kıymaya kadar giden, yemeğine zehirler katan, aklını karıştıran, malına ırzına, namusuna hıyânet eden, dinini diyanetini yıkan ve cehenneme sürükleyen nice kadınlar ve çocuklar bulunagelmiştir. Bunu bile bile kasden yapanlar olduğu gibi bir takımları ve belki de birçokları bilmeyerek ve kötü bir maksat beslemeyerek kocalarını veya babalarını zararlara, sıkıntılara, keder ve üzüntülere düşürür, böylelikle bir takım hayırlı işlere, ibâdetlere engel olurlar. Çocuklar hakkında ifâde edilen bu ikinci husus, bundan sonra gelen âyette fitne tâbiriyle gösterilmiş olmasına nazaran burada daha ziyade kasdi olan düşmanlık ilk akla gelirse de, o âyette zikredilmemiş olan ezvacla beraber burada da aynı mânâ düşünülerek mutlak anlamda olan düşmanlığın kasıtlı veya kasıtsız olma ihtimalinin bulunması, iki âyet arasında bir “intibak” sanatı ifâde edebileceği cihetle daha beliğdir. Ailede böyle kasıtlı yahut kasıtsız düşmanlık zevce ve çocuklar tarafından olabildiği gibi koca tarafından da olabilir. Karılarına hıyânet eden nice erkekler de vardır. Ancak hitabın zâhiren erkeklere olması itibarıyla o taraf açıklanmayıp mânânın işaret ve delaletine bırakılmıştır. Bunun da sebebi şudur: “Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve erkekler mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur...”3570 âyeti gereğince erkeklerin infak, idare ve terbiyeyi üzerlerine alan reisler olmaları hasebiyle hitab, öncelikle onlara yapılmış ve özellikle iman sıfatıyla nida edilmiş olduğu cihetle âkıl, bâliğ, mükellef bir mü’min olarak seslenilmiş, bir aile reisinin kendi ailesine karşı düşmanlık ve ahlâksızlığının, erkeğin akıl ve iman yönüyle bağdaşmayacağı ifâde edilmiş ve onlara ancak bu gibi durumlarda uyanık bulunup birtakım mahzurlardan sakınmak, af, bağışlama ve müsâmaha gibi ahlâkî faziletlerle idare etmenin uygun olacağı anlatılmak üzere bu cihet açıkça belirtilip mukabili terk edilmiş veya gizlice zikredilmiştir. Yani gerçekte kâmil bir mü’min için öyle bir ahlâksızlığı düşünmek bile mümkün değildir. O halde mü’minlerin zevcelerine ve çocuklarına yakışan da onlara düşman değil, cidden dost ve esirgeyici olmak, o imanın alâmet ve terbiyesini kazanmaktır. Hal ve ifâde yönünden örnek olarak bunu telkin ve idare etme vazife ve sorumluluğu ise öncelikle erkeklere yöneltilmiştir. Bunun da sebebi, kadınların akıldan ziyade hislerine tabi olmalarıdır. Binaenaleyh meâlin kısaca özeti şöyledir: “Ey iman eden ve aile üzerinde yönetici olması gereken erkekler. Sizlerin erkekliğiniz, aklınız, imanınız ve gereğince iyilik fikriniz size bağlı olan ailenize düşmanlık yapmaya müsaade etmemeyi icab ettirirse de, zevceleriniz ve çocuklarınız içinden akıl veya dinde noksanlıkları sebebiyle sizlere düşman olan, başınıza problem çıkarmak isteyen bazılarının da bulunabileceği
3570] 4/Nisâ, 34
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 797 -
muhakkaktır. O halde düşmanlardan sakınınız. Onlara dikkat edip mahzurlarından korununuz, şerlerinden, keder ve sıkıntılarından emin olup kendinizi onlara kaptırmayınız. Bundan dolayı eş seçerken dış güzelliğine, malına, şusuna busuna kapılıvermeyip her şeyden önce dinini, edebini, iffetini ve ahlâkını aramak gerekir. Nitekim bir hadiste “Çöp l ükte biten yeşillikten sakınınız!” buyurulmuştur. Sonra da aile hukukuna riâyet ve onların dinî terbiyelerine dikkat etmeli, ayrıca onların yüzünden gelmesi beklenilen dünyevî ve uhrevî zararlardan sakınmalı, gelişi güzel bırakıvermeyip uyanık durumda bulunmalı, sevgi ve alâka sevdasıyla şımartmamalıdır. Bununla beraber sakınacağız diye tazyik edip de sıkmamalı, her kusurlarına aldırmamalıdır. Ve eğer affederseniz yani affetmek hakkınız olup tarafınızdan affı mümkün olan suçlarını bağışlarsanız -ki bunlar, size karşı yapılan ve başkalarını ilgilendirmeyen dünya işleriyle alakalı yahut da dinî konularda olup da tevbe ettikleri suçlardır affeder yüzlerine vurmaz, başlarına kakmaz ve ayıblarını, eksikliklerini örter, müsâmaha gösterirseniz, şüphesiz Allah da gafurdur rahîmdir. O da sizin günahlarınızı rahmetiyle bağışlar.
“Mallarınız ve evlâtlarınız bir fitnedir. Sizi kendilerine tutkun edip zahmetlere ve günahlara sokmaya sebeb olan ve bir takım hayırlardan, itaatlardan alıkoyan bir imtihan ve sıkıntıdır. Hâlbuki büyük mükâfat Allah’ın yanındadır. Binaenaleyh Allah muhabbetini, zikir ve taatı mal ve evlât sevgisine tercih etmeli, mal ve evlât kaygılarıyla uğraşırken Allah için olan ibâdet ve itaatı bozmamalıdır.”3571; “Onun için gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun. Fitneden, Allah’ın rızasına muhalif olan şeylerden sakınıp Allah’ın korumasına sığınarak takvâ yolunu tutun.”3572 Bu emir, “Allah’tan O’na yaraşır şekilde korkun...”3573 emrine nazaran çok hafifletilmiştir. Yani Allah’a layık bir şekilde, tam hakkıyla takvâ yapamazsanız bile gücünüzün yettiği kadar müttaki olun, korunun, Allah’ı zikirden gaflet etmeyin. Ve dinleyin ve Allah’ın emirlerini, nehiylerini, vaaz ve nasihatı dinleyin ve itaat edin, dinlediklerinizi tutup kendi gönlünüzle tatbik ve icra edin ve infak edin, çoğalmak ve iftihar etmek için mal toplayıp biriktirmek hırsına kapılmayıp gerek çalışarak kazandıklarınızdan gerek yerden çıkan madenlerden, Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden zevcelerin ve çocukların nafakalarını verdikten sonra Bakara ve Berae sûrelerinde emir ve teşvik edilen cihetlere; ana baba ve yakın akraba, yetimler, miskinler ve yolcular için nafakalar, müslüman topluluğun fakir kulların ihtiyaçları, İslâm dinini yayma ve müdafaa ile Allah yolunda cihad, iyilik ve takvâda yardımlaşmak için gücünüzün yettiği kadar vergi, zekât ve sadaka verin. Nefisleriniz için hayır yapın, Allah’ın koruması altında olmanız için kendi nefisleriniz hakkında en hayırlı, en faydalı olanı işleyin. Yani büyük mükâfatın Allah’ın yanında olması, dünya zevklerinin yok olup Allah’ın yanındakilerin kalması sebebiyle Allah rızası için harcamak, netice itibarıyla nefisleriniz hakkında mal ve evlâttan daha hayırlıdır. Bundan dolayı mal ve evlât dert ve hırsıyla Allah’ı ve kendilerinizi unutup da hayır için infaktan geri kalmayın. Allah için hayırlar yapın ve O’nun için çalışın, mal ve evlada da o maksadı gözeterek bakın ve her kim nefsinin hırs ve cimriliğinden korunursa ki bu ancak Allah’ın korumasına sığınmakla olabilir. İşte onlar felah bulanlardır. O’nun için gücünüzün yettiği kadar Allah’a sığının da hırslı ve cimri olmamaya çalışın. Nefislerinizin hırsına düşkün olup da vurgunculuk ve cimrilik ile kendini3571]
64/Teğâbün, 15
3572] 64/Teğâbün, 16
3573] 3/Âl-i İmrân, 102
- 798 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zi, çoluk, çoc u ğunuzu ve cemaatinizi felaketlere sürüklemeyin. Cömert ve asil olmaya çalışarak Allah için hayır işlerde yarışın. 3574
Seyyid Kutub diyor ki:
“Ey mü’minler Allah’a, Peygamber’e hıyânet etmeyiniz. Yoksa üstlendiğiniz emânetlere bile bile hıyânet etmiş olursunuz.” 3575
“Biliniz ki, mallarınız ve evlâtlarınız sizin için aslında birer sınav konusudur ve büyük ödül Allah katındadır.” 3576
Müslüman kitlenin yükümlülüklerini üstlenmekten kaçınmak Allah’a ve Peygamber’e ihânettir. Bu dinin ele aldığı ilk problem de “Lailâhe illallah Muhammedun Rasûlullah = Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed Allah’ın Peygamberidir” problemidir. İlâh olarak Allah’ı birleme ve bu konuda sadece Peygamberimiz Muhammed’in (s.a.s.) bildirdiklerine uyma sorunudur. Bütün tarih boyunca insanlık, Allah’ı hiçbir zaman kesin olarak inkâra yeltenmemiştir. Sadece sahte tanrıları O’na ortak koşma yönüne gitmişlerdir. Bu şirk kimi zaman daha az olmak üzere, inanç ve ibâdet noktasında, kimi zaman da ve çoğunlukla, hâkimiyet ve otorite noktasında belirmiştir. İnsanlık hayatında çoğunlukla işlenen en büyük şirk, ikincisi olmuştur. Bu yüzden bu dinin ele aldığı ilk problem, insanları Allah’ın ilâhlığına inandırmadan çok, ilâhlık noktasında O’nu birlemeyi kabul etmeye çağırmak olmuştur. Allah’dan başka ilâh olmadığına şâhitlik etmeye, yani evrenin düzeni üzerindeki hâkimiyetini kabul ettikleri gibi, yeryüzündeki hayatlarının üzerindeki hâkimiyet açısından da O’nun tek ve ortaksız olduğunu ilan etmeye çağrı olmuştur. Bu dinin ele aldığı ilk sorun: “O gökte de ilâh olandır, yerde de ilâh olandır.” 3577
Bu dinin ele aldığı problem aynı zamanda, Allah’ın direktiflerini duyuranın sadece Muhammed (s.a.s.) olduğunu bu yüzden onun duyurduğu her şeye uymayı kabul etmek olmuştur. Bu dinin vicdanda inanç, hayatta hareket olarak yer etmesi için ele aldığı başlıca sorun budur. Bu yüzden bu problemi gözardı etmek Allah’a ve peygamber’e ihânet etmektir. Yüce Allah, kendisine inanan ve bu inancını ilan eden müslüman kitleyi böylece bir ihânetten sakındırıyor. Bunun sonucu olarak müslüman kitlenin inancının pratik anlamını gerçekleştirmesi bu cihadın can, mal ve evlât konusundaki yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiği anlaşılmış oluyor.
Aynı şekilde yüce Allah, müslüman kitleyi İslâm üzerine Peygamber’e (s.a.s.) biat ettiği, yani bağlılığını ifâde ettiği günden itibaren yüklendiği emânete ihânet etmekten de sakındırıyor. Çünkü İslâm dille söylenen bir söz değildir. Sadece birtakım lâflar ve iddialardan ibâret değildir. İslâm, çeşitli zorluklar ve engellerle karşılaşan eksiksiz ve kapsamlı bir hayat sistemidir. Hayatın pratiğini “Lâ ilâhe illâllah = Allah’tan başka ilâh yoktur” temelinin üzerinde kurma metodudur. Bu da, insanları gerçek Rabblerine kulluk yapmaya, toplumları O’nun hâkimiyetine ve şeriatına boyun eğmeye yöneltmek, Allah’ın ilâhlığını ve iktidarını gaspeden tağutları azgınlık ve haksızlıktan alıkoymak, tüm insanlık
3574] Konuyla ilgili olarak (Haşr, 59/7 ve 9. âyetlerin tefsirine bk.) Hak Dini Kur’an Dili
3575] 8/Enfâl, 27
3576] 8/Enfâl, 28
3577] 43/Zuhruf, 84
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 799 -
düzeyinde hak ve adâleti gerçekleştirmek, değişmez bir ölçü uyarınca insanlar arasında denge sağlamak, Allah’ın sistemi uyarınca da yeryüzünü kalkındırma görevini ve Allah’ın halifesi olma sorumluluğunu yerine getirmektir.
Tüm bu görev ve sorumluluklar birer emânettirler, bu emânetleri yerine getirmemiş olanlar emânete ihânet etmiş, Allah’a verdikleri sözü tutmamış O’nun peygamberine gösterdikleri bağlılığı -biatı- ihlâl etmiş olurlar.
Kuşkusuz bunlar fedâkârlığı, sabır ve dayanıklılığı, mal ve evlât imtihanını aşmayı ve yüce Allah’ın emâneti yerine getiren sabırlı, neyi seçeceklerini iyi bilen ve fedâkâr kullarına ayırdığı mükâfatı tercih etmeyi gerektiren sorumluluklardır.
“Biliniz ki, mallarınız ve evlâtlarınız sizin için aslında birer sınav konusudur ve büyük ödül Allah katındadır.” Bu Kur’an, insanın özüne hitap eder. Çünkü insanın yaratıcısı onun gizli bileşimini bilir. Onun gizlisini, açığını, iç dünyasının dönemeçlerini, gediklerini, eğilimlerini bilir. Yüce Allah, insanın yapısındaki zaaf noktalarını bilir. Mal ve evlât tutkusunun insanın en derin zaafı olduğunu da bilir. Bu yüzden insanın dikkatini, mal ve evlât bağışının altında yatan gerçeğe yöneltiyor. Yüce Allah insanları denemek ve imtihana tabi tutmak için onlara mal ve evlât vermiştir. Çünkü bunlar, imtihan ve sınanma aracı olan dünya hayatının süsleridirler. Yüce Allah kulun yaptıklarını ve tasarrufunu görmek için bunları imtihana tabi tutar: Bunlara karşılık olarak şükrediyorlar mı, nimetin hakkını veriyorlar mı? Yoksa onlarla oyalanıp Allah’ın hakkını mı unutuyorlar? “Biz sizi iyilik ve kötülükle imtihana tabi tutarız.” 3578. İmtihan sadece zorluk ve yoklukla olmaz. Rahatlık ve bollukla da olur. Mal ve evlât da rahatlık ve bolluğun kapsamına girer.
İlk uyarı budur: “Biliniz ki mallarınız ve evlâtlarınız aslında birer sınav konusudur.” Kalbin imtihan ve denemeye tabi tutulacağı konudan haberdar edilmesi, kendinden geçmemesi, unutmaması, imtihan ve sınav esnasında başarısız olmaması için sakındırma, uyarma ve hazırlıklı olmasını sağlama amaçlı bir yardımdır bu.
Sonra yüce Allah insanı yardımsız ve karşılıksız olarak bırakmıyor. Çünkü fedâkârlığın ağırlığı ve sorumluluğun büyüklüğü nedeniyle -uyarılmış olmasına rağmen- görevini yerine getirirken insan, yine de zaaf gösterebilir. Özellikle imtihan konusu, mal ve evlât ise. Bu yüzden yüce Allah insana hangisinin daha iyi ve daha kalıcı olduğunu gösteriyor. Amaç imtihanda zaaf gösterebilen insana yardım etmek onu korumaktır kuşkusuz.
“Büyük ödül Allah katındadır.” Mal ve evlâdı bağışlayan yüce Allah’dır. Mal ve evlâd imtihanını aşanlar için O’nun katında büyük mükâfat vardır. O halde kimse emânetin sorumluluğundan ve cihadın gerektirdiği fedâkârlıklardan kaçınmamalıdır. İşte bu, içindeki zaaf noktalarını bilen yüce yaratıcıdan zayıf insana bir yardım ve destektir. “İnsan zayıf olarak yaratıldı.” 3579 Bu inanç, düşünce, eğitim ve yönlendirmeye ilişkin eksiksiz bir hayat sistemidir. Her şeyi bilen Allah’ın sistemidir bu. Çünkü yaratan O’dur. “Yaratan bilmez mi? O latiftir, her şeyden haberdardır.” 3580
Allah Korkusu: Sûrenin bu bölümünde mü’minlere yönelik son çağrı,
3578] 21/Enbiyâ, 35
3579] 4/Nisâ, 28
3580] 67/Mülk, 14
- 800 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’dan korkmaya ilişkin bir çağrıdır. Kendi inancına ilişkin olarak kesin bir kanıta dayanmadıkları, kuşkuları ortaya çıkaran vesveseleri gideren, uzun ve dikenli yolda ayakları dirençli kılan bir nur olmadığı sürece kalpler, bu ağır yükün altından kalkamazlardı. Takvâ duyarlılığı ve Allah’ın nuru olmasaydı, hakkı bâtıldan ayıran nosyona, bu kritere sahip olmayacaklardı.
“Ey mü’minler, eğer Allah’dan korkarsanız, O size iyiyi kötüden ayırt edebilecek bir nosyon, bir kriter bağışlar, kötülüklerinizi örter ve sizi affeder. Allah büyük lütuf sahibidir.”3581 İşte azık budur. Budur yol hazırlığı. Kalpleri dirilten, onları uyaran, içlerindeki uyarı, sakınma ve korunma cihazlarını harekete geçiren takvâ azığı... Yolun dönemeçlerini ve kavşaklarını göz alabildiğince ortaya çıkaran yol gösterici nur hazırlığı... Tam ve sağlıklı görüşü engelleyen kuşkular ortadan kalkmıştır artık. Sonra bu, hataların bağışlanması azığıdır. Huzur ve istikrarı sağlayan güven azığı... Azıkların tükendiği, çalışmaların yetersiz kaldığı bir günde yüce Allah’ın engin lütfunu düşünme azığı...
Allah korkusunun kalpte yolun kıvrımlarını ortaya çıkaran bir kriter işlevi gördüğü bir gerçektir. Ancak bu gerçek de -tıpkı inanca ilişkin diğer gerçekler gibi- pratik olarak yaşayandan başkası tarafından algılanmaz. Sadece anlatmak bu gerçeğin tadını, fiilen yaşamamış olanlara ulaştırmaz. Allah korkusu olmadığı zaman, işler duygu ve akıl planında karmaşıklığını, yollar görüş ve fikir planında griftliğini sürdürür. Yolların ayrılış noktasında bâtıl hak kisvesinde görünür. Kanıt son derece kesin olmasına rağmen, ikna edici olamaz. Susturucu olur, ancak akıl ve kalbi harekete geçirmeye yetmez. Tartışma gereksiz olmaya başlar, münakaşa boşa gitmiş bir emeğe dönüşür. Evet Allah korkusu olmadığı zaman durum böyledir. Ama Allah korkusu olduğu zaman akıl aydınlanır, gerçek açığa kavuşur, yol belirginleşir, kalbe güven duygusu yer eder, vicdan huzura kavuşur, ayaklar doğrulur ve doğru yolda kalıcı olur.
Gerçek, özü itibârıyla fıtrata gizli değildir. Fıtratta gerçeğe yönelik bir uyum sözkonusudur. Nitekim fıtrat, bu gerçekten almıştır varlığını. Göklerle yer, gerçeğe dayalı olarak yaratılmıştır. Ancak fıtratla gerçek arasına giren ihtirastır, insanın arzusudur. Karmaşıklığa neden olan bu ihtirastır işte. Görüşü engelleyen, yolları kördüğüme dönüştüren, dönemeçleri görünmez hale getiren insanın ihtirasıdır. Kanıt ne kadar kesin olursa olsun, ihtirasa gem vuramaz. Onu durduran ve bertaraf eden Allah korkusudur. İhtirası engelleyen takvâ ve gizli açık denetimdir. Bunun için yüce Allah’ın kalbe kazandırdığı bu nosyon, bu kriter gözleri aydınlatır, örtüyü kaldırır,’ yolu iyice belirginleştirir.
Kuşkusuz bu, paha biçilmez bir durumdur. Öte yandan Allah’ın lütfu bu göz kamaştırıcı duruma bir de hataların giderilmesini, günahların bağışlanmasını ekliyor. Bunlara da “büyük lütfu” ilave ediyor. Bu öylesine geniş ve kapsamlı bir bağıştır ki, büyük lütuf sahibi “kerim” olan Rabbden başkası onu bağışlayamaz.
Hile ve Tuzaklar: Sûrenin akışı içinde bulunulan anın problemlerine çözüm getirmek amacıyla, geçmişi canlandırmak sûretiyle sürüyor. Sonuçta böylesine parlak bir zafer kazandığı savaşa girişen müslüman kitleye geçmiş ile içinde yaşanılan an arasındaki değişimin göz alıcı boyutlarını tasvir ediyor. Yüce Allah’ın savaşı yönlendirmesi ve takdiriyle onlara ne kadar büyük bir lütufta bulunduğunu
3581] 8/Enfâl, 29
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 801 -
gösteriyor. Bu öyle bir durumdur ki, ganimetler bunun yanında hiç kalır. Bu uğurda yapılan fedâkârlıkların, çekilen sıkıntıların lafı bile edilmez.
Daha önceki âyetlerde, müslümanların Mekke’deki durumlarına ve bu savaştan önceki durumlarına ilişkin bir tasvir yer almıştı. Sayısal azlıkları, güçsüz oluşları, insanların kendilerini kapıp götüreceklerinden korkacak kadar korumasız oluşları anlatılmıştı. Ardından yüce Allah’ın yönlendirmesi, gözetimi ve lütfu sayesinde sığınak buldukları, üstünlük sağladıkları, bol nimete kavuştukları anlatılmıştı. Burada ise; âyetlerin akışı, hicretin eşiğinde Peygamberimize (s.a.s.) karşı komplo düzenlemek üzere aralarında anlaşan müşriklerin durumlarını tasvir etmektedir. Onlar Peygamberimizin getirdiği âyetlere karşı çıkarak isteseler kendilerinin de benzeri sözler söyleyebileceklerini iddia etmektedirler. Yine onlar kabul etmemekte diretmektedirler. İnatta o kadar ileri gidiyorlar ki, dönüp doğru yolu bulacaklarına -şâyet bu âyetler Allah katından gelmişlerse- üzerlerine azâbın çabucak indirilmesini istemektedirler.
Sonra âyetlerin akışı, müşriklerin insanları Allah yolundan alıkoymak için nasıl mallarını harcadıklarını Allah’ın peygamberine karşı savaşmak üzere ne şekilde toplandıklarını anlatmaktadır. Ardından onları dünya hayatında hüsrana uğramak ve yürek acısı çekmekle, âhirette ise, cehenneme sevkedilmekle tehdit etmektedir. Kurdukları tuzakların, toplanmaların ve planların ardından hem burada, hem de orada zarar edeceklerini vurgulamaktadır.
Sonunda yüce Allah, peygamberine müşriklere yönelip onları şu iki şıktan birini tercih etme durumunda bırakmasını emretmektedir:
a) Şâyet kâfirlikten, inatçılıktan, Allah ve peygamberine karşı savaşmaktan vazgeçecek olurlarsa, câhiliyede işledikleri bütün bu kötülükler bağışlanacaktır.
b) Yok eğer durumlarını sürdürüp, tavırlarını değiştirmeyeceklerse, bu durumda daha önce kendilerine benzeyenlerin başına gelenler onların da başına gelecektir. Yüce Allah’ın azaba ilişkin yasası, işlevini yerine getirecektir. Kuşkusuz bu azabı dileyen ve dilediği gibi takdir eden yüce Allah’tır.
Sonra Yüce Allah müslümanlara, işkence edecek güçleri kalmayıncaya, yeryüzündeki ilâhlık sadece Allah’a ait oluncaya -böylece din bütünüyle Allah’a özgü oluncaya- kadar kâfirlerle savaşmalarını emretmektedir. Teslim olduklarını duyururlarsa, Peygamber (s.a.s.) kabul edecektir; niyetlerine göre yüce Allah onları hesaba çekecektir. Çünkü yüce Allah yapa geldiklerini bilir. Bundan yüz çevirip savaşa devam ederlerse, inatlarını sürdürürlerse, Allah’ın tek ve ortaksız ilâhlığını kabul etmezlerse, yüce Allah’ın yeryüzündeki otoritesine boyun eğmezlerse, müslümanlar onlara karşı cihadı sürdürecek ve yüce Allah’ın kendilerine dost olduğundan kesinlikle emin olacaklardır. O, ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır 3582.
Yine Seyyid Kutub, Teğâbün sûresi tefsirinde de şunları söyler:
“Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarımızdan bazıları size düşmandır. Onlardan sakının. Eğer affeder, hoş görür, bağışlarsanız muhakkak ki Allah da çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Mallarınız ve evlâtlarınız bir sınav konusudur. Büyük mükâfat ise Allah katındadır. O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun. Dinleyin, itaat edin, kendi
3582] Fî Zılâli’l Kur’an
- 802 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iyiliğinize olarak mallarınızı Allah yolunda harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 3583
Bu bölümde yer alan ilk âyete ilişkin olarak İbn Abbas’a dayandırılan bir açıklamaya göre bir adam ona bu âyeti sormuş o da şu cevabı vermiştir: “Burada söz konusu edilenler Mekke’de Müslüman olmuş bazı kimselerdi. Bunlar Peygamber Efendimizin yanına gelmek istiyorlardı. Fakat eşleri ve evlâtları onlara müsaade etmiyorlardı. Daha sonra Peygamberimizin yanına geldiklerinde insanların dini anlayışlarının derinleştiğini gördüler. Bundan dolayı eşlerini ve evlâtlarını cezalandırmak istediler. Bunun üzerine yüce Allah şu âyeti indirdi: “Eğer affeder, hoş görür, bağışlarsanız muhakkak ki Allah da çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” Bu hadisi Tirmizi de bir başka kanaldan aktarmış ve hasen ve sahih olduğunu belirtmiştir. İbn Abbas’ın kölesi İkrime de ona katılmıştır.
Şu kadarı var ki Kur’an âyeti küçük bir olaydan daha kapsamlı, daha geniş boyutlu ve daha kuşatıcıdır. Çünkü, ikinci âyette yer alan “Mallarınız ve evlâtlarınız bir sınav konusudur” şeklindeki mal ve evlâtlara yönelik uyarı ile eş ve evlâtlara yönelik bu uyarı bir de eşlerden ve evlâtlardan insana düşman olanların da bulunabileceğine ilişkin uyarı insan hayatında derin etkisi bulunan bir gerçeğe işaret ediyor. İnsanın duygusal yapısı ile hayat sahnesinde birbirine girmiş çok ince ve duyarlı ilişkilere dokunuyor. Kuşkusuz eşler ve evlâtlar insanı oyalayıp O’nu Allah’ı anmaktan alıkoyabilirler. Yine görevini yapıp Allah yolunda cihad eden bir mücahidin başına gelen musibetlerle karşılaşacak olursa eşlerine ve evlâtlarına bir zarar gelebilir endişesiyle imanın gerektirdiği yükümlülüğü yerine getirmede isteksiz davranabilir, bu endişe mü’mini görevlerini eksik yapmaya itebilir. Allah yolunda savaşa çıkmış bir mücahit birçok zararlara uğrar, birçok fedâkârlıklarda bulunur. Hem kendisi hem de ailesi büyük zorluklarla karşılaşır. Kendi başına gelen zorluklara katlanabilir de eşinin ve çocuğunun uğradığı zorluklara katlanamaz. Bu yüzden onları güvencede tutmak, yer yurt temin etmek, mal mülk toplamak ve geçimlerini sağlamak için cimrileşir, korkaklaşır. Böylece eş ve çocuklar onun düşmanı niteliğini kazanırlar. Çünkü onu iyilik yapmaktan alıkoymuş olurlar. İnsan olarak varoluşunun en üstün hedefini gerçekleştirmesine engel olmuş olurlar. Öte yandan ondan dolayı başlarına bir şey gelebilir endişesiyle bizzat eş ve çocuklar onun yoluna dikilip görevini yapmasına engel olabilirler. Veya eş ve çocuklar onun izlediği yolun dışında bir yol tutmuş olabilirler, bu durumda o da eş ve çocukları ile Allah için her şeyden soyutlanma arasında bir tercih yapmada zorlanabilir. işte bunlar birbirinden farklı dereceleri bulunan düşmanlığın görünümleridir. Mü’minin hayatında bu tür görünümlere her zaman rastlamak mümkündür.
İşte bu yüzden, mü’minlerin kalplerinde sürekli bir uyanıklık bulunsun, bu duygulara kapılmasın ve bu etkenlerin etkisinde kalmasın diye bu girift ve karmaşık durum bizzat onların Allah tarafından uyarılmalarını gerektirmiştir. Sonra bu uyarı değişik bir ifâdeyle, mal ve evlât sınavında uyanık olmaya ilişkin bir çağrıyla tekrarlanıyor. Âyetin orijinalinde geçen “fitne” kelimesi iki anlama gelir:
Birincisi: Yüce Allah sizi mal ve evlât konusunda sınıyor, şu halde uyanık olun, sakının, sınavda başarılı olabilmeniz için sürekli hazırlıklı olun, kurtulun ve Allah için her şeyden soyutlanın. Tıpkı bir kuyumcunun saf altını katma maddelerden
3583] 64/Teğâbün, 14-16
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 803 -
ayırmak için onu ateşte erittiği gibi.
İkincisi: Şu mallar ve evlâtlar sizin için baştan çıkarıcı, çekici şeylerdir. Bu çekicilikleri ile sizi Allah’a karşı gelmeye, O’na isyan etmeye sürüklerler. Şu halde onların çekiciliğinden sakınınız. Sizi sürükleyip götürmesinler, Allah’tan uzaklaştırmasınlar.
Kelimenin bu her iki anlamı da kastedilmiş olabilir. İmam Ahmed Abdullah B. Büreyde’nin şöyle dediğini anlatır: Babam Büreyde’nin şöyle dediğini duydum: Bir gün Peygamber Efendimiz minberde halka hitap ediyordu. O sırada torunları Hasan ve Hüseyin -Allah onlardan razı olsun geldiler. Al gömlekler giyinmişlerdi. Düşe kalka yürüyorlardı. Peygamber Efendimiz minberden indi ve ikisini kucaklayıp önünde bir yere oturttu. Sonra şöyle dedi: “Allah ve Peygamberi doğru söylerler. Kuşkusuz mallarınız ve evlâtlarınız sizin için birer sınav konusudur. Şu iki yavrumun düşe kalka yürüdüklerini görünce dayanamadım. Konuşmamı kesip onları ayağa kaldırdım: ‘ Ehl-i sünnet imamları ibn Vakid kanalıyla rivâyet ederler. Bu Rasûlallah’tır, bunlar da kızının oğulları. Şu halde mesele çok ciddidir ve tehlikelidir. Bu konu, Allah tarafından uyarılmayı, sakındırılmayı gerektirecek kadar önemlidir. Kalpleri yaratan ve bu duyguları o kalplere yerleştiren Allah, kendilerini aşırı düzeyde bu duygulara kapılmaktan alıkoymalarını istiyor. Çünkü bu tatlı bağların insana ancak bir düşmanın yapabileceği şeyleri yaptığı, onu düşmanın tuzaklarına benzer badirelere sürüklediği biliniyor.
Bu yüzden âyet-i kerime, mal ve evlât sınavında uyanık bulunulması gerektiğini vurguladıktan ve bazı eşler ve evlâtların şahsında somutlaşan düşmanlığa dikkat çektikten sonra Allah katındaki kalıcı nimetlere, güzelliklere işaret ediyor. Bundan sonra âyet mü’minlere güçleri ve kapasiteleri elverdiği oranda Allah’ın buyruklarını duyup itaat etmek sûretiyle O’ndan korkmaları çağrısında bulunuyor: “O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun. Dinleyin, itaat edin.”
“Gücünüzün yettiği kadar” ifâdesinde yüce Allah’ın kullarına yönelik lütfu, kendisinden korkup itaat etme kapasitelerine ilişkin bilgisi belirginleşiyor. Nitekim Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: Size bir şey emrettiğim zaman onu elinizden geldiği kadar yerine getirin. Bir şeyi yasakladığım zaman da ondan uzak durun.”(Buhârî ve Müslim Ebu Hureyre’den rivâyet ederler) Çünkü emre uymada bir sınır yoktur. Bu yüzden elinizden geldiği oranda denilmiştir. Fakat yasağı bölmenin imkânı yoktur. Bu yüzden eksiksiz uygulanması istenir. 3584
Mevdûdi diyor ki:
“Ey iman edenler, Allah’a ve Rasûlüne ihânet etmeyin, bile bile emânetlerinize de ihânet etmeyin.”3585 “Emânetler” çok geniş bir terimdir ve toplumu yahut bireyi ilgilendirir, kişiye muhafaza etmesi için emânet edilen tüm şeyleri içerir. Mesela, kişi anlaşma ve ahitleri bozmamalı, toplumun sırlarını açığa vurmamalı veya kendi kontrolüne verilen mal ve görevi kötüye kullanmamalıdır. Nisâ sûresinde şöyle buyrulur: “Hiç şüphe yok Allah, size emânetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emrediyor...”3586 Bu âyette müslümanlar, İsrailoğulları’nın daha önce düştükleri hatalara düşmemeleri için
3584] Fî Zılâli’l Kur’an
3585] 8/Enfâl, 27
3586] 4/Nisâ, 58
- 804 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uyarılıyorlar. Onların düştükleri en büyük hata, dejenere oluşları sürecinde yetkiyi hep beceriksiz ve ehil olmayan kişilere vermeleriydi. Sorumluluk isteyen, dinî ve siyasî liderlikleri hep beceriksiz, ehil olmayan, dar kafalı, ahlâksız, şerefsiz ve adâletsiz kişilere vermeye başladılar. Bunun sonucu, tüm toplum yapısı çöktü. Müslümanlara bu konuda dikkatli olmaları ve sorumluluk isteyen yetkileri ehil, sorumluluğunun idrakinde ve iyi ahlâklı kişilere vermeleri söyleniyor.
Yahûdiler arasında yaygın olan bir diğer kötülük ise adâletsizlikti. Onlar adâlet ruhunu çoktan unutmuşlar, açıkça adâletsiz, şerefsiz, zâlim olmuşlar ve hiçbir vicdan azabı duymaksızın rahatlıkla zulüm işleyebilecek dereceye düşmüşlerdi. Bizzat müslümanlar bu zulmü acı bir şekilde tatmışlardı. Yahûdiler, iki tarafın yaşadığı hayat, hangi tarafın doğru yolda olduğunu gösterdiği halde, müminlere karşı putperest Kureyş’in yanında yer alıyorlardı. Bir taraftan Hz. Peygamber (s.a.s.) ve O’na iman edenlerın saf ve temiz hayatı, diğer tarafta ise kız çocuklarını diri diri toprağa gömen, üvey anneleri ile evlenen, Kâbe’yi çırılçıplak tavaf eden ve daha nice ahlâksızlıkları yapan putperestlerin iğrenç ve kirli hayatı vardı. “Ehl-i kitap” bunlara rağmen hâlâ putperest kâfirlerle işbirliği yapıyor ve soğukkanlılıkla onların müminlerden daha iyi ve daha doğru bir yolda olduğunu söylüyorlardı. Allah müminleri bu tip haksızlıklara karşı uyarıyor ve onlara her zaman hakkı söylemelerini; dost olsun, düşman olsun, insanlara adâletle hükmetmelerini emrediyor.
“Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir (imtihan konusudur)…”: Dünya malı ve çocuklar, genellikle kişiyi mûnâfıklığa, ihânete ve şerefsizce davranmaya yönelten eğilimlerin en büyük sebebi olmaktadır. İşte bu nedenle Allah mü’minleri para ve çocuk sevgisinin aşırılığına karşı uyarmaktadır: “Bu dünya büyük bir imtihan sahasıdır. Çocuklarınız ve mallarınız ise iki imtihan sorunudur. Bunlar size, onların haklarına uyup uymadığınızı ve konulan sınırları aşıp aşmadığınızı denemek amacıyla verilmiştir. Bakâlim sorumlulukları taşıyarak doğru yolda mı yürüyeceksiniz, yoksa arzu ve eğilimlerinizin cazibesiyle ondan sapacak mısınız ve bir taraftan Allah’ın kulu olmaya devam ederken, diğer taraftan O’nun belirlediği hakların dışına taşarak mal ve çocukların kölesi olmaya eğilimli olan “nefsinizi” kontrol edebilecek misiniz?”
“Ey iman edenler, Allah’tan korkup sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir…”3587 Mü’minler, eğer Allah’tan korkarak hareket ederlerse, Allah’ın kendilerine doğru ile yanlışı ayırdetmelerini sağlayan Furkan’ı yani tüm işleri doğru bir şekilde anlamaya yarayacak gerçek bilgiyi (kriteri) vereceği konusunda te’min edilmektedirler. Böylece, mü’minler eğer isterlerse Allah’ın dileğini yerine getirebilir ve O’nun tasdik ettiği yolu takip edebilirler. Bu kriter (Furkan), her zaman bir sinyal görevi görecek, onlara doğru yolu, Hakk’ın yolunu gösterecek ve onları sapık yollara, şeytanın yollarına karşı uyaracaktır. 3588
Yine Mevdûdi Teğâbün sûresi tefsirinde şunları söyler: “Ey iman edenler, gerçek şu ki, sizin eşlerinizden ve çocuklarınızdan bir kısmı sizler için (birer) düşmandırlar. Şu halde onlardan sakının. Yine de affeder, hoş görür (kusurlarını yüzlerine vurmaz) ve bağışlarsanız, artık elbette Allah, bağışlayandır, merhamet edendir.”3589 Bu âyet iki an3587]
8/Enfâl, 29
3588] Tefhîmu’l Kur’an
3589] 64/Teğâbün, 14
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 805 -
lama da gelebilir. Birincisi, Allah yolunda yürüyen inanmış bir erkek veya kadına, eşi, anne ve baba ise çocukları büyük sorunlar çıkartır. Dünyada bir mü’mine, mücahide bir eşin nasip olması ve çocuklarının da inanç, amel, ahlak bakımından onların gönüllerini ferahlatacak vasıflarda bulunması oldukça nadir rastlanır bir durumdur.
Genellikle mü’min bir erkeğin çocuğu ve eşi, onun bu imanını ve dürüstlüğünü kendileri açısından bir talihsizlik olarak değerlendirirler. Öyle ki onlar koca ve babalarının akibeti cehenneme gitmek bile olsa, haram-helal gözetmeksizin kendilerine refah ve zenginlik sunmasını isterler. Yine mü’min bir kadın, kendisinin İslâm’ın hükümlerine sıkı bir şekilde bağlanmasını istemeyen bir kocaya sahip olur ve çocuğu da babasının izinden giderek, annesine hayatı cehennem eder. Özellikle İslâm ile küfr arasında savaş olduğunda, imanının gereği olarak her türlü zararı ve tehlikeyi göze alarak, gerekirse ülkesinden hicret edeceği, hatta cihad edip canını tehlikeye atacağı zaman, bir mü’mine en büyük engel yine ailesi olur.
İkincisi, bu âyetlerin nazil olmasına, o dönem Müslümanlarının şartlarını ilgilendiren özel bir durum neden olmuştur. Günümüzde de kâfir bir toplumda, İslâm’ı kabul eden kimseler için de aynı şey geçerlidir. O dönemde Mekke’de ve Arabistan’ın diğer bölgelerinde, öyle durumlar meydana geliyordu ki, bir kimse Müslüman oluyor, hanımı ve çocukları İslâm’ı kabul etmedikleri gibi, onu İslâm’dan döndürmeye çalışıyorlardı. Elbette aynı şeyler mü’min bir kadın için de sözkonusuydu. Bu tür sorunlar içinde olan Müslümanlara seslenerek, şu üç nokta vurgulanmıştır:
a) “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır.” Öncelikle, her ne kadar beşeri nedenlerle, akrabalık bağları önemliyse de, bu kimselerin dinî açıdan mü’minlerin düşmanları olduğu vurgulanmaktadır. Bu düşmanlık, onların (eş ve çocukların) mü’minleri iyilikten alıkoyup kötülüğe sevketmek istedikleri veya imandan alıkoyup, küfre sürükleme arzusunda oldukları, ya da kâfirlere sempati beslediklerinden dolayı mü’minlerin sırlarını öğrenip, onlara aktarmak durumunda olmaları nedeniyledir. Bu bakımdan düşmanlıkları keyfiyet itibarıyla farklı bile olsa, yine de onlar mü’minlerin düşmanlarıdır: “Ey iman edenler! Şâyet iman sizin için daha önemliyse, bunları (kâfir olan eş ve çocuklarınızı) düşman olarak görün ve onlara duyduğunuz yakınlık, onlarla aranızda bir iman ve küfr, itaat ve isyan duvarının olduğunu sizlere unutturmasın!”
b) “Onlardan sakının”; Daha sonra mü’minler, dünyadaki çıkarları yüzünden âhiretlerini mahvetmemeleri için, uyanık olmaları konusunda uyarılmışlardır. Onlara, Allah ve Rasulü’ne sevginiz ve İslâm’a sadakatınız ile aranıza girecek kadar düşkünlük göstermeyin. Yine onlara çok güvenmeyin. Çünkü boş bulunduğunuz bir anda, ağzınızdan aldıkları Müslüman topluma ait bir sırrı, düşmanlarınıza ulaştırabilirler. Böyle bir zaafı Hz. Peygamber, bir hadisinde şu şekilde vurgulamıştır: “Bir şahıs kıyamet günü getirilir ve ona tüm iyiliğini ailesinin alıp götürdüğü söylenir.”
c) “Ama affeder, kusurlarından geçer ve bağışlarsanız, muhakkak ki Allah da çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” Bu, şu anlama gelmektedir. Sizlere onların düşmanlıkları hakkında, dininizi onlardan korumanız için bilgi verilmiştir. Ama şunu iyi bilin ki, size bu ikazın yapılmasının nedeni, eşinizi ve çocuklarınızı
- 806 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dövmeye başlayın, onlara şiddetle muâmele edin ve onlarla ilişkinizi bozarak ev hayatınızı bir azap haline getirin diye değildir.
Bu ikaz, sözkonusu tutumun şu iki açık zarara yol açabileceği nedeniyle yapılmıştır. Birincisi, böyle bir tutum çocukların ıslahı konusunda tüm kapıların kapanması ve hiçbir imkânın kalmaması tehlikesine yol açar. İkincisi, böyle bir tutum, toplum içinde İslâm ile ilgili yanlış kanaatlerin doğmasına neden olabileceği gibi, ayrıca Müslümanlar kötü ahlaklı, geçimsiz, şiddete başvuran, zorba, ailesi ile bile geçinemeyen bir kimse olarak tanınırlar.
Burada, hep İslâm’ı yeni kabul edenlerin bu tür sorunlar ile karşılaşmaları dikkate değerdir. Sözgelimi, Müslüman olan bir gencin anne ve babası müşrik ise, onlar çocuklarının yeni dininden dönmesi için baskı yapıyordu. Yahut erkek Müslüman olur da onun karısı ve çocukları (kadın Müslüman olduğunda kocası ve çocukları) müşrik iseler, onu bulunduğu hak yoldan vazgeçirmek için gayret gösteriyorlardı. Birinci durumla ilgili olarak Ankebut: 8 ve Lokman 14-15’te, “Din konusunda anne ve babaya itaat etmeyin ama dünyevi meselelerde onlarla iyi geçinin” buyurulmuştur. İkinci durumla ilgili olarak, “Eşiniz ve çocuklarınız karşısında dininizi koruyun ama onlara karşı şiddete başvurmayın, bilakis yumuşak davranın ve onları bağışlayın” denilmiştir. 3590
Bir başka âyette şöyle buyrulur: “De ki: ‘Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah’tan, O’nun Rasûlünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun…” 3591 Yani, “Hüküm (emri) onları gerçek imanın nimetlerinden, onun meydana getireceği itidâle sahip olaraktan ve dünyalarını onun hidâyet aydınlığına doğru sevketmelerinden mahrum eder ve (bütün bunları) diğer kimselere (Allah’ın istediği gibi hareket edenlere) bağışlar.”
Bu âyette, prensip (usûl) itibarıyla, iki hususa değinilmiştir. Prensip bakımından, hem hak dine iman etmek, hem de bu dine düşman olan kimselere sevgi beslemek gibi iki zıt tavrın, bir kişide aynı anda bulunması imkânsızdır. Kesinlikle bir yanda iman, diğer yanda Allah ve Rasulü’nün düşmanlarına sevgi beslemek gibi bir tavır olamaz. Çünkü bir insan hem kendi nefsini, hem de nefsinin düşmanlarını aynı zamanda sevemez. Dolayısıyla mü’minlik iddiasında bulunan bir kimse, aynı zamanda İslâm düşmanıyla da dostluk ilişkilerini sürdürüyorsa şâyet, bu kimsenin mü’minlik iddiasının doğru olabileceği şeklinde bir tereddüte düşülmemelidir. Ayrıca bir yanda Müslüman olduğunu söyleyip, diğer yandan, İslâm düşmanlarıyla dostluklarını devam ettiren kimselerin, (kendileri hakkında) mü’min mi, mûnâfık mı olduklarını tekrardan ciddi bir şekilde düşünmeleri gerekir. Yani mü’min mi, mûnâfık mı olmak istiyorlar, buna karar vermelidirler. Şâyet dürüst kimselerse, bunun ahlâkî bakımdan iki yüzlülüğün en aşağı tabakası olduğunu anlayacaklardır. Sonuçta da aynı anda iki ata birden binmekten vazgeçmelidirler. İman, onlardan açıkça şu iki seçenekten birini tercih etmelerini ister: Mü’min olmak istiyorlarsa, İslâm’a zarar veren her türlü ilişkiyi kesmelidirler, fakat ilişkileri onlar için İslâm’dan daha önemli ise, bu sefer mü’minlik iddialarından vazgeçmelidirler.
3590] İzah için bk. Tevbe: 23-24, Mücadile an: 37, Mümtahine an: 1-3, Münafikun an: 18.
3591] 9/Tevbe, 24
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 807 -
Bu anlatılanlar ilke itibarıyla böyledir. Fakat Allah Teâlâ sadece bu konuda ilkeleri beyan etmekle kalmamış, ayrıca yalan yere Müslümanlık iddiasında bulunan kimselere gerçek örnekler vermiştir. Ki zaten onlar bizzat bu kimseleri biliyorlardı. Yani onlar, gerçek mü’minlerin, İslâm’a zarar veren tüm ilişkilerini keserek, bir cemaat haline geldiklerini bizzat görüyorlardı. Bu öyle bir vâkıadır ki, tüm Araplar Bedir ve Uhud savaşlarında bunu açıkça müşahede etmişlerdir. Mekke’den Medine’ye hicret eden sahabe, Allah rızası için kendi akraba ve kabilelerine karşı savaşmaktan asla çekinmemişlerdir. Ebu Ubeyde (r.a.) babası Abdullah b. Cerrah’ı, Mus’ab b. Umeyr (r.a.) kendi kardeşi Ubeyd b. Umeyr’i ve Hz. Ömer (r.a.) kendi dayısı As bin Hişam bin Muğiyre’yi öldürmüştür. Hz. Ebubekir (r.a.), oğlu Abdurrahman ile çarpışmaya hazırlanırken, Hz. Ali (r.a.), Hz. Hamza (r.a.) ve Hz. Ubeyde bin Haris (r.a.) en yakın akrabaları Utbe, Şeybe ve Velid bin Utbe’yi öldürmüşlerdir. Hz. Ömer (r.a.) Bedir esirleri hakkında, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) “Bunların hepsini öldürelim, üstelik herkes kendi akrabasını bizzat öldürsün” demiştir. Aynı savaşta Mûsâb bin Umeyr’in (r.a.) öz kardeşi Ebu Aziz bin Umeyr esir düşer. Ensardan bir sahebinin onu bağladığını gördüğünde Mûsâb bin Umeyr, onu bağlayan sahebeye, “Onu sıkıca bağla, çünkü annesi çok zengindir. Bu yüzden sana oldukça fazla miktarda fidye verir” der. Bunun üzerine kardeşi Ebu Aziz, “Kardeşim olmana rağmen nasıl böyle konuşursun” diye söylenir. Mûsâb ise, “Şimdi sen benim kardeşim değilsin. Benim kardeşim, seni şu anda bağlayan kimsedir” diye cevap verir. Yine Bedir Savaşı’nda, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) damadı, Ebu-l As esir düşer ve hiç kimse kendisine özel bir muâmele yapmayarak, diğer esirlere nasıl davranıyorlarsa aynı şekilde davranırlar. İşte böylece İhlâslı mü’minlerin nasıl davrandıkları ve Allah’ın dinine nasıl bağlı oldukları gerçek bir şekilde sergilenmiştir. Deylemi, Hz. Muaz’dan mervî olarak, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şu duâsını nakleder. “Ey Allah’ım! Bana bir facirin, bir fasıkın bir şey ihsan etmesine izin verme ki, kalbimde ona karşı bir sevgi meydana gelmesin. Çünkü sen, inzal ettiğin vahiyde, Allah’a ve Âhiret gününe iman edenlerin, Allah ve Rasulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin diye buyurdun.”
Bir başka sûrede de şöyle buyrulur: “Ey iman edenler, Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları veliler edinmeyin. Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz; oysa onlar haktan size gelene küfretmişler, Rabbiniz olan Allah’a inanmanızdan dolayı peygamberi de, sizi de (yurtlarınızdan) sürüp-çıkarmışlardır. Eğer siz, benim yolumda cihad etmek ve benim rızamı aramak amacıyla çıkmışsanız (nasıl) onlara karşı hâlâ sevgi gizliyorsunuz? Ben, sizin gizlemekte olduklarınızı da, açığa vurduklarınızı da bilirim. Kim sizden bunu yaparsa, artık o, elbette yolun ortasından şaşırıp sapmış olur.”3592; “Eğer onlar sizi ele geçirecek olurlarsa, size düşman kesilirler, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatırlar. Onlar sizin küfre sapmanızı içten arzu etmişlerdir.” 3593
Konunun anlaşılması bakımından, öncelikle bu âyetin nüzulune neden olan hadise hakkında ayrıntılı bilgi vermek uygun olacaktır. İbn Abbas, Mücahid, Katade, Urve bin Zübeyr de dahil olmak üzere, tüm müfessirler bu âyetlerin, Hatib bin Ebi Belta’nın gönderdiği mektubun yakalanması üzerine nazil olduğu hususunda görüş birliği içindedirler. Bu hadise şu şekilde cereyan etmiştir: Kureyşliler Hudeybiye Antlaşması’nı çiğnedikleri zaman, Hz. Peygamber (s.a.s.) Mekke’ye saldırı için hazırlıklar yapmaya başladı. Ancak Mekke’ye saldırı
3592] 60/Mümtehıne, 1
3593] 60/Mümtehıne, 2
- 808 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yapılacağı hususu birkaç sahabe dışında hiçkimseye bildirilmemişti. Bu sıralarda Beni Abdu-l-Muttalib’in azad ettiği bir cariye Mekke’den, Medine’ye gelir. Daha önceleri şarkıcılık yapan bu cariye, Medine’ye geldiğinde mali yönden sıkıntıya düşmüş ve bu nedenle Hz. Peygamber’e (s.a.s.) kendisine yardım etmesi için başvurmuştu. Bunun üzerine Hz. Peygamber de (s.a.s.) Abdulmuttalib oğullarına onun ihtiyaçlarını karşılamalarını söylemiştir. Bu kadın Mekke’ye geri döneceği zaman, Hatib bin Ebi Belta kendisi ile görüşür ve Mekke’nin ileri gelenlerine iletmesi için, ona gizli bir mektup verir. Kadın Medine’den ayrıldıktan sonra, Cenab-ı Allah bu olayı Rasûl’üne bildirir. Hz. Peygamber de (s.a.s.) hemen Hz. Ali, Hz. Zübeyr ve Hz. Mikdat bin Esved’i kadını takip etmeleri için görevlendirerek, onlara şöyle emreder: “Hemen yola çıkın. Medine’den 22 mil uzaklıkta Mekke yolunda bir kadın göreceksiniz. O’nda Hatib’in müşriklere yazdığı bir mektup bulunuyor. Mektubu kadından alın. Mektubu verirse kadını serbest bırakın vermezse öldürün!” Hz. Peygamber’in (s.a.s.) emri üzerine yola çıkıp kadını söylenilen mevkide bulur ve ondan mektubu isterler. Kadının kendisinde mektup olmadığını söylemesi üzerine onu ararlar, ama mektubu yine de bulamazlar. Ancak kadını mektubu vermediği takdirde soyup öyle aramak zorunda kalacaklarını söyleyerek tehdit edince, kadın kurtuluşun olmadığını anlar ve mektubu saçlarının arasından çıkararak onlara verir. Onlar da mektubu alarak, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) götürürler. Hz. Peygamber (s.a.s.) mektubu açıp okuduğunda, Mekke’ye yapılacak olan saldırı hazırlıklarının, Kureyşlilere bildirildiğini görür. (Çeşitli rivâyetlerde değişik lafızlar kullanılmış olmasına rağmen muhteva aynıdır.) Hz. Peygamber, Hatib’e bu davranışının nedenini sorduğunda o şöyle cevap vermiştir: “Ya Rasulallah! hakkımda hemen karar verme. Ben kâfir ya da mürted olduğumdan veya İslâm’dan sonra küfre sempati beslediğim için böyle davranmış değilim. Asıl sebep, ailemin hâlâ Mekke’de ikamet ediyor olmasıdır. Bildiğiniz gibi ben, Kureyş kabilelerinden birine de mensup değilim. Bazı Kureyşlilerin dostluğu nedeniyle Mekke’de yaşıyordum. Diğer Muhacir kardeşlerimin aileleri de Mekke’dedir ama ailelerine sahip çıkacak akrabaları da vardır. Oysa benim ailemi sahiplenecek bir kabilem yok orada. Dolayısıyla ben bu mektubu, onlara bir iyilik yaparsam, onlar da kendilerini bana borçlu hissederek aileme dokunmazlar düşüncesiyle yazdım.” (Hz. Hatib’in oğlu Abdurrahman’ın rivâyet ettiğine göre, Mekke’de Hz. Hatib’in kardeşi ve çocukları, Hz. Hatib’in kendi rivâyetine göre bir de annesi vardı.) Hz. Peygamber (s.a.s.) Hz. Hatib’in sözlerini dinledikten sonra, “Hatip sizlere doğru söylüyor” demiştir. Yani O, İslâm’dan inhiraf ettiği için veya küfre yardımcı olmak gâyesiyle böyle davranmamıştır. Hz. Ömer ise hemen ayağa kalkarak, “Ya Rasulallah! İzin ver de, Allah’a, Rasul’e ve Müslümanlara ihânet eden şu münafığın kellesini uçurayım” der. Fakat Hz. Peygamber (s.a.s.) “Bu şahıs, Bedir Savaşı’na katılanlardandır. Allah’ın Bedir Savaşı’na katılanlara, o vaziyeti görüp, “Ben sizi affettim” demediğini kim biliyor?” diye cevap verir. Son cümlenin kelimeleri bazı rivâyetlerde, farklı lafızlarla ifâde edilmiştir. Bazılarında, “Ben sizleri bağışladım”, başka bir rivâyette “Ben sizleri affedenim”, başka bir rivâyette ise “Ben sizleri affedeceğim” şeklindedir. Bu sözleri duyan Hz. Ömer ağlayarak, “Allah ve Rasulü daha iyi bilir” demiştir. Bu özeti, muteber senetlerle yapılan birçok rivâyetten almış bulunuyoruz. (Buhârî, Müslim, İmam Ahmed, Ebu Davud, Tirmizî, Neseî, Taberî, İbn Hişam, İbn Hibban ve İbn Ebi Hâkim) Bu rivâyetler arasında en güveniliri, Hz. Ali’den, onun katibi Ubeydullah bin Muhammed bin Ebi Rafi’nin ve ondan da Hz. Ali’nin torunu Hasan bin
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 809 -
Muhammed bin Hanefiyye’nin işiterek rivâyet ettiği ve başka ravilerin de bize ulaştırdığı hadistir. Tüm bu rivâyetlerde açıkça, Hz. Hatib’in mazeretinin kabul edilerek affedildiği bildirilmektedir. Nitekim hiçbir kaynak O’na ceza verildiğini nakletmemektedir. Bu bakımdan Ümmetin âlimleri, Hz. Hatib’e mazereti kabul görülerek, bir ceza verilmediği hususunda görüş birliği içindedirler.
Bu âyetler her ne kadar Hz. Hatib’in hadisesi üzerine nazil olmuşsa da burada sadece bu olayı yorumlamakla yetinilmemiş, ayrıca mü’minlere ebedi bir ders de verilmiştir.
Küfür ile İslâm’ın birbirlerine karşı savaş ettikleri bir dönemde, bir mü’min, sırf iman ettikleri için mü’minlere karşı savaşan bir kâfir ile -sebep ne olursa olsun- İslâm’a zarar verecek bir işe girişemez. Böyle bir davranış imanla çelişir; dolayısıyla, kişisel ihtiyaçlarını karşılamak için, niyeti kötü olmasa bile, bir mü’minin böyle davranması doğru değildir. Kim böyle bir girişimde bulunursa yoldan çıkmıştır.
“Ne yakın akrabalarınız, ne çocuklarınız kıyamet günü size bir yarar sağlayabilir...”3594 Burada anne, baba, kardeş ve çocuklarını düşmanlardan kurtarmak için böyle bir girişimde bulunan Hz. Hatib’e işaret olunmaktadır. Yani, “Sen onların uğruna büyük bir hata yaptın. Oysa Kıyamet günü onlar seni kurtaramazlar. Üstelik Allah huzurunda hiç kimse, bu benim babamdır, oğlumdur, kardeşimdir vs. benim yüzümden günah işlemiştir. Onun yerine bana ceza verin, demeye cesaret edemez. O gün geldiğinde herkes kendi derdine düşecektir.” Kur’an’ın birçok yerinde bu husûsa değinilmiştir.
“Suçlu, o günün azabından kurtulmak için, oğullarını, arkadaşlarını ve kardeşini, kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye versin de, tek kendisini kurtarsın ister.”3595; “İşte o gün, kişi kardeşinden, anasından, babasından, eşinden, oğullarından kaçar. O gün onlardan her birinin kendisine yeter derecede işi vardır.” 3596
“…(Allah) Sizin aranızı ayıracaktır…”3597 Yani, dünyadaki tüm ilişkiler orada kopacaktır, orada bir parti, bir grup, bir sülûk olarak hesap görülmeyecektir. Herkes kendi yaptığının hesabını kendi verecek ve bu dünyada dostluk, akrabalık, grup, parti uğruna (İslâm’a göre) câiz olmayan bir iş yapan kimse, yaptığının cezasını tek başına çekecek, onun sorumluluğuna bir başkası ortak olmayacaktır.
“…Allah, yapmakta olduklarınızı görendir.”3598 Daha önce ayrıntılı bir şekilde açıkladığımız Hz. Hatib’in hadisesi ile bu hadise üzerine nazil olan âyetlerden, aşağıdaki sonuçları çıkarabiliriz:
a) Bu şekilde davranmak, kişinin niyeti ne olursa olsun casusluktur. Üstelik bu casusluk, tehlikeli ve zarar verecek olaylara yol açabilecek bir dönemde yapılmıştır. Öyle ki saldırı öncesi düşmana haber verilmek istenmiştir.
Ayrıca bu şüpheli bir mesele olarak kapalı kalmayıp, mücrim suçüstü
3594] 60/Mümtehıne, 3
3595] 70/Meâric: 11-14
3596] 80/Abese: 34-37
3597] 60/Mümtehıne, 3
3598] 60/Mümtehıne, 3
- 810 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yakalanmıştır. Zira mektup ortadaydı ve başka bir delile de gerek yoktu. Bu suç normal bir zamanda değil, savaş durumunda işlenmiş olmasına rağmen, Hz. Peygamber (s.a.s.) Hz. Hatib’i, ona kendini savunma şansı tanımaksızın hapse atmamış ve ayrıca mahkemeyi açık bir şekilde yapmıştır. Tüm bunlardan anlaşıldığına göre, İslâm’da yöneticiler ve hâkimler, bir kimsenin suçunu kendileri bilseler veya şüphe duysalar dahi, o kimseyi hemen hapse atma yetkisine sahip değildirler. Ayrıca gizli kapılar ardında yargılamanın da İslâm’da yeri yoktur.
b) Hz. Hatib bin Ebi Belta’nın sadece Muhacir olmayıp, ayrıca Bedir ashabından olması, O’na sahabiler arasında imtiyaz kazandırmıştı. Bu özelliklerine rağmen, büyük bir suç işlediği için, Allah Teâlâ onu yukarıdaki âyette sert bir şekilde tenkit etmiştir. Ayrıca bu olay, hadislerde ayrıntılı olarak zikredilmiş ve müfessirlerin hemen hemen tümü bu hadisleri nakletmişlerdir. Bu ve diğer örneklerde de görüldüğü gibi sahabe hatasız değildir. Bilakis onlardan da beşerî zaaflar nedeniyle çeşitli hatalar sudur etmiştir. Allah ve Rasulü’nün bizlere, onlara hürmet etmeyi buyurmuş olması, onların hatalarını zikretmemek anlamında değildir. Şâyet böyle olsaydı, Allah bu olayı Kur’an’da zikretmez ve sahabe, tabiun, muhaddisler ve müfessirler de bunca ayrıntıyı beyan etmezlerdi.
c) Hz. Hatib’in mahkemesi esnasında, Hz. Ömer’in görüşü, Hz. Hatib’in davranışının zahirine bakılarak öne sürülmüştü. Onun delili, bu davranışının açıkça Allah’a, Rasûlu’ne ve Müslümanlara karşı ihânet mahiyetinde olmasıydı. Bu yüzden o bir mûnâfıktı, dolayısıyla katli de vacipti. Ancak Hz. Peygamber (s.a.s.) O’nun görüşünü reddedip daha sonra İslâm’ın “Bir davranışın sadece zahiri gözönüne alınarak karar verilmez” şeklindeki bir ilkesini beyan etmiştir. Ayrıca suç işleyen bir şahsın geçmişi, yaşantısı, karakteri içinde bulunduğu ortam ve şartlar da dikkate alınmalıdır. Bu davranış biçimi kuşkusuz casusluktur ama bu suçu işleyen kimsenin İslâm’a ve Müslümanlara karşı tavrı nasıldır? Yani bu şahsi Allah’a Peygambere ve Müslümanlara hıyânet etmek için mi bu suçu işlemiştir? Ya da imanı için, yurdunu, ailesini vs. her şeyini terkederek hicret eden, bunca fedâkârlıklar yapan bu şahsın imanından, ihlâsından şüphe edebilir miyiz? (Başka bir ifâdeyle söylenecek olursa, Bedir Savaşı’nda, düşmanın üç kat fazla gücü ve silâh üstünlüğünün bulunduğu nazik bir anda, sadece imanları uğruna canlarını ortaya koymuş bulunan kimselerin samimiyetinden şüphe etmek doğru mudur?) Ayrıca onun kalbinde Mekke’deki müşrik Kureyşlilere karşı bir sevgi taşıyıp taşımadığı da düşünülmelidir.
Hz. Hatib ise savunması sırasında, Mekke’deki ailesinin, diğer Muhacirlerin aileleri gibi kabile koruması altında olmadığından, savaşta Kureyşlilerin ailesine, çoluk-çocuğuna eziyet edecekleri korkusuyla böyle davrandığını açıkça söylemiş ve gerçekten de onun bu açıklaması teyid edilmiştir. Dolayısıyla Hz. Hatib’in bu açıklamasını kabul etmeyip, kendisini yalancı addetmenin ve onun maksadının aslında hıyânet ve Kureyşli kâfirlere yardım etmek olduğuna karar vermenin bir sebebi yoktur. Gerçi samimi bir Müslümanın iyi niyetle dahi olsa, bu şekilde davranması, yani kişisel çıkarları için Müslümanların savaş planlarını düşmanlara bildirmesi câiz değildir. Ancak böyle de olsa samimi bir Müslümanın yaptığı hata ile bir münafığın hıyâneti arasında büyük fark vardır. Bu bakımdan her ne kadar suçun keyfiyeti aynı ise de, cezaları aynı değildir. İşte mahkemede Hz. Peygamber de (s.a.s.) bu şekilde karar vermiştir. Allah Teâlâ da Mümtahine Sûresi’ndeki bu âyetlerle, O’nun verdiği kararı teyid etmiştir. Sözkonusu üç âyeti dikkatlice
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 811 -
okuduğumuzda, Hz. Hatib hakkında vâki olan azarın, bir mü’mini azarlamak şeklinde olduğunu ve bir münafığın azarlanmasına hiç benzemediğini gâyet sarih bir şekilde görürüz. Ayrıca ona hiçbir mali ve bedeni bir ceza da verilmemiş, sadece yapılan davranış açıkça kötülenmiştir. Yani İslâm toplumunda bir mü’minin hata yapması, toplumun kendisine olan güvenini sarsar ve ona bu ceza tek başına yeterli olur.
d) Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Bedir ashabının faziletleri hakkında, “Allah’ın Bedir Savaşı’na katılanlara, o vaziyeti görüp, “Ben sizi affettim” demediğini kim biliyor?” şeklindeki sözü “Bedir ashabı ne günah işlerse işlesin, onların affı önceden garanti edilmiştir” anlamında değildir. Zaten bu sözü Sahabe de böyle anlamadığı gibi, Bedir ashabı da bu sözleri duyunca, kendilerini suç işlemekte serbest görmüş değillerdir. Ayrıca İslâm hukukunda da, bu söze dayanılarak Bedir ashabından biri suç işlerse, ona ceza verilemez gibi bir kaide vaz’ edilmemiştir. Aslında Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu mevki ve makamı vurgulamaktan kastının ne olduğunu, O’nun sarfettiği kelimelere dikkatlice baktığımızda anlayabiliriz. Yani Bedir ashabı Allah ve O’nun dini için samimiyetle öyle fedâkârlıklarda bulunmuşlardır ki, buna karşı Allah onların geçmiş gelecek tüm günahlarını affetse bile, bu imkân harici olmaz. Dolayısıyla Bedir ashabından olan bir kimsenin hıyânetinden ve nifakından şüphe edilemez. Yaptığı hata ile ilgili söylediklerini doğru kabul etmek gerekir.
e) Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) açıklamalarından, kâfirler lehinde casusluk yapmasının bir Müslümanın mürted sayılmasına veya iman dairesinden çıkarılmasına ya da mûnâfık kabul edilmesine yeterli olamayacağı anlaşılmaktadır.
Ancak başka bir delil ya da şâhidin olması müstesna. Çünkü bu davranış, bir kimsenin kâfir kabul edilmesine sebep teşkil etmez.
f) Kur’an’ın bu âyetlerinden, bir Müslümanın kâfirler lehine casusluk yapmasının en yakın akrabalarının malları ve canları tehlikede olsa bile, hiçbir zaman câiz olmadığı açıkça anlaşılmaktadır.
g) Hz. Ömer, Hz. Hatib’i öldürmek için Hz. Peygamber’den (s.a.s.) izin istediğinde Hz. Peygamber, (s.a.s.) bu suçun cezasının ölüm olmadığını söylememiştir. Ancak Hz. Hatib Bedir ashabından olduğu ve bunun da onun ihlâsının ispatına yetmesi dolayısıyla, Hz. Ömer’e izin verilmemiştir. Üstelik onun, düşmanlara iyilik etmek için değil, kendi çoluk çocuğunu korumak için böyle davrandığını bildiren açıklaması doğrudur. Bu bakımdan bazı İslâm hukukçuları, bu vak’ayı delil göstererek, İslâm’da casusluğun cezasının ölüm olduğu ancak çok önemli bir hafifletici sebep bulunursa daha az bir ceza ya da tazir verilebileceği sonucuna varmışlardır. Fakat bu mesele hakkında ihtilaf edilmiştir. İmam Şafii’ye göre, casusluk yapan bir Müslümanın öldürülmesi câiz değildir, ancak tazir edilebilir. İmam Ebu Hanife ve Evzaî ise, casusluk yapan Müslümana dayak vurulmalı ve uzun süreli hapis cezası verilmelidir, görüşündedirler. İmam Malik, “onu katletmelidir” diyorsa da, Malikî fakihlerinin görüşleri farklıdır. Eşbah’a göre bu konuda Devlet Başkanının (İmamın) geniş bir yetkisi vardır. O, suçlunun şartlarını gözönüne alarak gereken cezayı verir. Ayrıca bu görüş, İmam Malik ve İbn Kasım’dan da nakledilir. İbn el-Macişun ve Abdulmelik bin Hateb’e göre, suçluda casusluk yapmak adet halini almışsa, onu katletmek gerekir. İbn Vehhab ise, casusluğun
- 812 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cezasının ölüm olduğu, ancak bu suçtan tevbe edenlerin bağışlanmaları gerektiği görüşündedir. İbn Kasım’dan nakledilen bir görüş de bu şekildedir. Esbağ’a göre de, savaş sırasında casusluk yapmanın cezası ölümdür. Ama düşmana açıkça yardımda bulunmaları halinde. Müslüman ve Zımmî casuslara ölüm yerine dayak cezası verilmelidir. 3599
h) Yukarıda zikredilen hadisten, suçlunun aranmasında gerekirse sadece erkeklerin değil, kadınların da elbiselerinin çıkarılmasının câiz olduğu sonucu çıkıyor. Gerçi Hz. Ali, Hz. Zübeyr ve Hz. Mikdat o kadını çırılçıplak soymamışlardır ama onu “mektubu vermezsen seni çırılçıplak soyarak arayacağız” diye tehdit etmişlerdir. Şâyet bu fiil câiz olmasaydı, elbette üç sahebe onu bu şekilde tehdit etmezlerdi. Yine akıl yürütecek olursak, onların gelip bu hadiseyi Hz. Peygamber’e (s.a.s.) anlatmış olacakları ve dolayısıyla Hz. Peygamber de (s.a.s.) bu davranışı tasvip etmemiş olsaydı, bunun bize rivâyet edileceği sonucuna varırdık. Bu bakımdan fakihler, bu davranışla ilgili olarak “câizdir” diye fetva vermişlerdir. 3600
“Ey iman edenler, ne mallarınız, ne çocuklarınız sizi Allah’ı zikretmekten ‘tutkuya kaptırıp alıkoymasın’; kim böyle yaparsa, artık onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.3601 Burada “mal ve çocukların” özellikle zikredilerek vurgulanması, insanların umumiyetle mal ve çocuklarının hatırı için imanın sorumluluklarından yüz çevirmeleri nedeniyledir. Çünkü insan umumiyetle bunlar yüzünden nifak, iman zaafı, fısk ve itaatsizliğin bataklığına saplanır. Aslında kastedilen, insanı Allah’tan gafil eden dünyadaki her şeydir. Allah’tan gaflet, her kötülüğün asıl sebebidir.
Şâyet insan her an başıboş olmadığını, Allah’ın bir kulu olduğunu, Allah’ın kendisinin her yaptığından haberdar olduğunu ve yaptıklarından bir gün hesaba çekileceğini hatırında tutarsa, işte o zaman hiçbir sapıklık ve dalâlete düşmez. Beşeri zaafları dolayısıyla bir hata yapsa bile, hata yaptığını anlar anlamaz kendine çekidüzen verir. 3602
Muhammed Esed diyor ki:
“(O halde,) siz ey imana erişenler, Allah’a ve Elçi’ye karşı hâince davranmayın; size tevdî edilen emânete bilerek ihânet etmeyin!” 3603
“Ve bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız sadece bir sınav ve bir ayartmadır ve (yine bilin ki,) Allah’tır, katında en büyük ecir bulunan!” 3604
“Siz ey imana erişenler! Eğer Allah’a karşı sorumluluk bilinci içinde olursanız O size, hakkı bâtıldan ayırmaya yarayan bir ölçü bahşedecek ve kötü işlerinizi silip örtecek, sizi bağışlayacaktır: Çünkü Allah, bağış ve cömertliğinde sınır olmayandır.” 3605
“Size tevdî edilen emânete bilerek ihânet etmeyin!...” Lafzen, “bile bile emânetlerinize ihânet etmeyin”. Klasik müfessirler, bu örnekte geçen emânet
3599] Ahkâmu’l Kur’an, İbnu’l Arabî, Umdetu’l Karî, Fethu’l-Bârî
3600] Umdetu’l Karî
3601] 63/Münâfıkun, 9
3602] Tefhîmu’l Kur’an
3603] 8/Enfâl, 27
3604] 8/Enfâl, 28
3605] 8/Enfâl, 29
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 813 -
terimi için akıllarına gelen her türlü açıklamayı yapmışlardır. Ama bu açıklamaların en ikna edici olanı, emânet’in “muhâkeme” yahut “akıl” (intellect) ve “irâde” -yani, iki veya daha fazla hareket tarzı veya eylem biçimi arasında, dolayısıyla iyi ve kötü arasında seçim yapabilme yeteneği- olduğu şeklindeki açıklamadır.
“Ve bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız sadece bir sınav ve bir ayartmadır ve (yine bilin ki,) Allah’tır, katında en büyük ecir bulunan!” Dünyevî şeylere karşı duyulan tutku ve meyil, kişinin ailesi için beslediği kayırma ve koruma duygusu bazen insanı haddi aşmaya (ve dolayısıyla Allah’ın mesajında öngörülen ahlakî ve manevî değerlere ihânete) sevkettiği içindir ki, bunlar fitne olarak nitelendiriliyor. Fitne sözcüğü bu anlam akışı içinde en iyi karşılığını “sınav ve ayartma” sözcüklerinde buluyor. Bu âyetle yapılan hatırlatma, yukarıda 25. âyette yapılan “kötülükten yana öyle bir ayartmaya karşı uyanık ve duyarlı olun ki, ... yalnızca hakkı inkâra kalkışanlara Mûsâllat olmaz” uyarmasıyla bağlantılıdır. Çünkü başka bakımlardan iyi olan kişiyi kendi yandaşlarına karşı tecavüzkâr kılan, onların hakkını ketmetmeye zorlayan unsur bazen sadece açgözlülük ve kendi ailesine çıkar sağlama hırsı olabilmektedir. Ancak buradan şu da çıkarsanabilmektedir ki, Kur’an, Yeni Ahid’in (İncil’in) tersine, dünyevî uğraş ve bağlılıklara hor bakmayı öngörüp de böyle bir horgörüyü dürüst ve sâlihce bir yaşama biçimi için ön koşul olarak koymamakta, fakat insandan bu uğraş ve bağlılıkların onu ahlakî değerlerden uzaklaştırmasına izin vermemesini istemektedir.
“…hakkı bâtıldan ayırmaya yarayan bir ölçü bahşedecek… Yani, ahlâkî ve mânevî planda değerlendirme yeteneği. 3606 Muhammed Abduh, el-furkan’ın, aynı zamanda, “doğruyu yanlıştan ayırt etmemizi sağlayan insan aklı” için de kullanıldığını3607 söyleyerek ve bu kapsamı geniş yorumunu Bedir Savaşı’nın yevmu’l-furkan (“doğrunun yanlıştan ayrıldığı gün”) olarak tanımlandığı 8/Enfâl, 41. âyete dayandırarak el-furkan’ın yukarıdaki anlamını3608 desteklemiştir. Furkân terimi, Kur’an’da, çoğunlukla vahyedilmiş metinlerden herhangi birini ve özellikle de Kur’an’ı tanımlamak için kullanıldığından, Abduh tarafından işaret edilen muhtevayı taşıdığı da kuşkusuzdur: Meselâ, 8/Enfâl, 29’da bu terim, Allah’a karşı sorumluluklarının tam olarak bilincinde olan insanları (ötekilerden) ayıran ahlakî değerlendirme melekesine işaret etmektedir. 3609
Yine, M. Esed Teğâbün sûresinin tefsirinde şunları söylüyor: “Siz ey imana ermiş olanlar! Bakın, eşlerinizden ve çocuklarınızdan bazısı size düşmandır…” Yani, “bazen, eşleriniz...” vd. Kur’an öğretisinde ahlakî sorumluluklar kadına olduğu kadar erkeğe de yüklenmiş olduğundan, ezvâcukum terimi “hanımlarınız” şeklinde çevrilmemeli, tersine -klasik Arapça kullanımına göre- evliliğin hem erkek hem de kadın tarafını eşit şekilde kapsadığı dikkate alınarak ona göre çevrilmelidir.
“Öyleyse onlara karşı dikkatli olun!” Ailesini sevmesi, bazen erkek veya kadın mü’mini, inancının ve bilincinin gereklerine aykırı davranmaya itebilir: ve bazen da sevilen taraflardan biri veya diğeri -karı, koca veya çocuk- kişiyi, bazı gerçek veya sunî “ailevî çıkarlar”ı korumak amacıyla ahlakî taahhütlerini terk etmeye ve böylece ötekinin ruhsal “düşman”ı olmaya bilinçli olarak teşvîk edebilir. Bir
3606] Menâr IX/648
3607] Menâr III, 160
3608] Taberî, Zemahşerî ve diğer büyük müfessirlerce kabul edilen anlam
3609] Kur’an Mesajı
- 814 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sonraki cümlenin işaret ettiği, işte bu son durumdur.
“Sizin malınız mülkünüz ve çocuklarınız, sadece bir sınama ve bir ayartma aracıdır…” Dünyevî şeylere karşı duyulan tutku ve meyil, kişinin ailesi için beslediği kayırma ve koruma duygusu bazen insanı haddi aşmaya (ve dolayısıyla Allah’ın mesajında öngörülen ahlakî ve manevî değerlere ihânete) sevkettiği içindir ki, bunlar fitne olarak nitelendiriliyor. Fitne sözcüğü bu anlam akışı içinde en iyi karşılığını “sınav ve ayartma” sözcüklerinde buluyor. Bu âyetle yapılan hatırlatma, yukarıda 25. âyette yapılan “kötülükten yana öyle bir ayartmaya karşı uyanık ve duyarlı olun ki, ...yalnızca hakkı inkâra kalkışanlara Mûsâllat olmaz” uyarmasıyla bağlantılıdır. Çünkü başka bakımlardan iyi olan kişiyi kendi yandaşlarına karşı tecavüzkâr kılan, onların hakkını ketmetmeye zorlayan unsur bazenbazenbazenbazen sadece açgözlülük ve kendi ailesine çıkar sağlama hırsı olabilmektedir. Ancak buradan şu da çıkarsanabilmektedir ki, Kur’an, Yeni Ahid’in (İncil’in) tersine, dünyevî uğraş ve bağlılıklara hor bakmayı öngörüp de böyle bir horgörüyü dürüst ve sâlihce bir yaşama biçimi için ön koşul olarak koymamakta, fakat insandan bu uğraş ve bağlılıkların onu ahlakî değerlerden uzaklaştırmasına izin vermemesini istemektedir.
Onlardan önce bu yöreyi yurt edinmiş ve (gönüllerine) imanı yerleştirmiş olanlar [arasındaki yoksullara da ganimetin bir kısmı verilecektir], bir sığınak arayışı içinde kendilerine gelenlerin hepsini seven ve başkasına verilmiş olanlara karşı kalplerinde hiçbir haset olmayan, aksine kendileri yoksulluk içinde bulunsalar bile diğerlerini kendilerine tercih edenler: Sizin malınız mülkünüz ve çocuklarınız, sadece bir sınama ve bir ayartma aracıdır…”
İşte böyleleri, açgözlülükten korunanlardır, onlardır mutluluğa ulaşacak olanlar! “Ve kendi iyiliğiniz için karşılıksız harcamada bulunun: böylece açgözlülüklerinden kurtulmuş olanlar, işte onlardır mutluluğa ulaşacak olanlar!” Böylece, cimrilik, açgözlülük ve ihtiras, burada, insanın hem bu dünyada ve hem de öteki dünyada mutluluğu elde etmesinin önündeki başlıca engeller olarak gösterilmişlerdir. 3610
Allâme Tabatabaî de şöyle der: “Ey mü’minler Allah’a, Peygamber’e hıyânet etmeyiniz. Yoksa üstlendiğiniz emânetlere bile bile hıyânet etmiş olursunuz. Biliniz ki, mallarınız ve evlâtlarınız sizin için aslında birer sınav konusudur ve büyük ödül Allah katındadır.”3611 Müslüman kitlenin yükümlülüklerini üstlenmekten kaçınmak Allah’a ve Peygamber’e ihânettir. Bu dinin ele aldığı ilk problem de “Lâ ilâhe illâllah Muhammedun Rasûlullah = Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed Allah’ın Peygamberidir” problemidir. İlâh olarak Allah’ı birleme ve bu konuda sadece Peygamberimiz Muhammed’in (s.a.s.) bildirdiklerine uyma sorunudur. Bütün tarih boyunca insanlık, Allah’ı hiçbir zaman kesin olarak inkâra yeltenmemiştir. Sadece sahte tanrıları O’na ortak koşma yönüne gitmişlerdir. Bu şirk kimi zaman daha az olmak üzere, inanç ve ibâdet noktasında, kimi zaman da ve çoğunlukla, hâkimiyet ve otorite noktasında belirmiştir. İnsanlık hayatında çoğunlukla işlenen en büyük şirk, ikincisi olmuştur. Bu yüzden bu dinin ele aldığı ilk problem, insanları Allah’ın ilâhlığına inandırmadan çok, ilâhlık noktasında O’nu birlemeyi kabul etmeye çağırmak olmuştur. Allah’dan başka ilâh olmadığına şâhitlik etmeye, yani evrenin düzeni üzerindeki hâkimiyetini kabul ettikleri
3610] Kur’an Mesajı
3611] 8/Enfâl, 27-28
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 815 -
gibi, yeryüzündeki hayatlarının üzerindeki hâkimiyet açısından da O’nun tek ve ortaksız olduğunu ilan etmeye çağrı olmuştur. Bu dinin ele aldığı ilk sorun: “O gökte de ilâh olandır, yerde de ilâh olandır.” 3612
Bu dinin ele aldığı problem aynı zamanda, Allah’ın direktiflerini duyuranın sadece Muhammed (s.a.s.) olduğunu bu yüzden onun duyurduğu her şeye uymayı kabul etmek olmuştur. Bu dinin vicdanda inanç, hayatta hareket olarak yer etmesi için ele aldığı başlıca sorun budur. Bu yüzden bu problemi gözardı etmek Allah’a ve peygamber’e ihânet etmektir. Yüce Allah, kendisine inanan ve bu inancını ilan eden müslüman kitleyi böylece bir ihânetten sakındırıyor. Bunun sonucu olarak müslüman kitlenin inancının pratik anlamını gerçekleştirmesi bu cihadın can, mal ve evlât konusundaki yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiği anlaşılmış oluyor.
Aynı şekilde Yüce Allah, müslüman kitleyi İslâm üzerine Peygamber’e (s.a.s.) biat ettiği -bağlılığını ifâde ettiği- günden itibaren yüklendiği emânete ihânet etmekten de sakındırıyor. Çünkü İslâm dille söylenen bir söz değildir. Sadece birtakım lâflar ve iddialardan ibâret değildir. İslâm, çeşitli zorluklar ve engellerle karşılaşan eksiksiz ve kapsamlı bir hayat sistemidir. Hayatın pratiğini “Lâ ilâhe illâllah = Allah’tan başka ilâh yoktur” temelinin üzerinde kurma metodudur. Bu da, insanları gerçek Rabblerine kulluk yapmaya, toplumları O’nun hâkimiyetine ve şeriatına boyun eğmeye yöneltmek, Allah’ın ilâhlığını ve iktidarını gasbeden tâğutları azgınlık ve haksızlıktan alıkoymak, tüm insanlık düzeyinde hak ve adâleti gerçekleştirmek, değişmez bir ölçü uyarınca insanlar arasında denge sağlamak, Allah’ın sistemi uyarınca da yeryüzünü kalkındırma görevini ve Allah’ın halifesi olma sorumluluğunu yerine getirmektir.
Tüm bu görev ve sorumluluklar birer emânettirler, bu emânetleri yerine getirmemiş olanlar emânete ihânet etmiş, Allah’a verdikleri sözü tutmamış O’nun peygamberine gösterdikleri bağlılığı -biatı- ihlâl etmiş olurlar. Kuşkusuz bunlar fedâkârlığı, sabır ve dayanıklılığı, mal ve evlât imtihanını aşmayı ve yüce Allah’ın emâneti yerine getiren sabırlı, neyi seçeceklerini iyi bilen ve fedâkâr kullarına ayırdığı mükâfatı tercih etmeyi gerektiren sorumluluklardır.
“Biliniz ki, mallarınız ve evlâtlarınız sizin için aslında birer sınav konusudur ve büyük ödül Allah katındadır.” Bu Kur’an, insanın özüne hitap eder. Çünkü insanın yaratıcısı onun gizli bileşimini bilir. Onun gizlisini, açığını, iç dünyasının dönemeçlerini, gediklerini, eğilimlerini bilir.
Yüce Allah, insanın yapısındaki zaaf noktalarını bilir. Mal ve evlât tutkusunun insanın en derin zaafı olduğunu da bilir. Bu yüzden insanın dikkatini, mal ve evlât bağışının altında yatan gerçeğe yöneltiyor. Yüce Allah insanları denemek ve imtihana tabi tutmak için onlara mal ve evlât vermiştir. Çünkü bunlar, imtihan ve sınanma aracı olan dünya hayatının süsleridirler. Yüce Allah kulun yaptıklarını ve tasarrufunu görmek için bunları imtihana tabi tutar: Bunlara karşılık olarak şükrediyorlar mı, nimetin hakkını veriyorlar mı? Yoksa onlarla oyalanıp Allah’ın hakkını mı unutuyorlar? “Biz sizi iyilik ve kötülükle imtihana tabi tutarız. 3613 İmtihan sadece zorluk ve yoklukla olmaz. Rahatlık ve bollukla da olur. Mal ve evlât
3612] 43/Zuhruf, 84
3613] Enbiya, 35
- 816 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da rahatlık ve bolluğun kapsamına girer.
İlk uyarı budur: “Bilin ki mallarınız ve evlâtlarınız aslında birer sınav konusudur.”
Kalbin imtihan ve denemeye tabi tutulacağı konudan haberdar edilmesi, kendinden geçmemesi, unutmaması, imtihan ve sınav esnasında başarısız olmaması için sakındırma, uyarma ve hazırlıklı olmasını sağlama amaçlı bir yardımdır bu. Sonra Yüce Allah insanı yardımsız ve karşılıksız olarak bırakmıyor. Çünkü fedâkârlığın ağırlığı ve sorumluluğun büyüklüğü nedeniyle -uyarılmış olmasına rağmen- görevini yerine getirirken insan, yine de zaaf gösterebilir. Özellikle imtihan konusu, mal ve evlât ise. Bu yüzden yüce Allah insana hangisinin daha iyi ve daha kalıcı olduğunu gösteriyor. Amaç imtihanda zaaf gösterebilen insana yardım etmek onu korumaktır kuşkusuz.
“Büyük ödül Allah katındadır.” Mal ve evlâdı bağışlayan yüce Allah’dır. Mal ve evlâd imtihanını aşanlar için O’nun katında büyük mükâfat vardır. O halde kimse emânetin sorumluluğundan ve cihadın gerektirdiği fedâkârlıklardan kaçınmamalıdır. İşte bu, içindeki zaaf noktalarını bilen yüce yaratıcıdan zayıf insana bir yardım ve destektir. “İnsan zayıf olarak yaratıldı.” 3614 Bu inanç, düşünce, eğitim ve yönlendirmeye ilişkin eksiksiz bir hayat sistemidir. Her şeyi bilen Allah’ın sistemidir bu. Çünkü yaratan O’dur. “Yaratan hiç bilmez mi? O latiftir, her şeyden haberdardır.” 3615
Allah Korkusu: Sûrenin bu bölümünde mü’minlere yönelik son çağrı, Allah’dan korkmaya ilişkin bir çağrıdır. Kendi inancına ilişkin olarak kesin bir kanıta dayanmadıkları, kuşkuları ortaya çıkaran vesveseleri gideren, uzun ve dikenli yolda ayakları dirençli kılan bir nur olmadığı sürece kalpler, bu ağır yükün altından kalkamazlardı. Takvâ duyarlılığı ve Allah’ın nuru olmasaydı, hakkı bâtıldan ayıran nosyona, bu kritere sahip olmayacaklardı.
“Ey mü’minler, eğer Allah’dan korkarsanız, O size iyiyi kötüden ayırt edebilecek bir nosyon, bir kriter bağışlar, kötülüklerinizi örter ve sizi affeder. Allah büyük lütuf sahibidir.” 3616 İşte azık budur. Budur yol hazırlığı. Kalpleri dirilten, onları uyaran, içlerindeki uyarı, sakınma ve korunma cihazlarını harekete geçiren takvâ azığı... Yolun dönemeçlerini ve kavşaklarını göz alabildiğince ortaya çıkaran yol gösterici nur hazırlığı... Tam ve sağlıklı görüşü engelleyen kuşkular ortadan kalkmıştır artık. Sonra bu, hataların bağışlanması azığıdır. Huzur ve istikrarı sağlayan güven azığı... Azıkların tükendiği, çalışmaların yetersiz kaldığı bir günde yüce Allah’ın engin lütfunu düşünme azığı...
Allah korkusunun kalpte yolun kıvrımlarını ortaya çıkaran bir kriter işlevi gördüğü bir gerçektir. Ancak bu gerçek de -tıpkı inanca ilişkin diğer gerçekler gibi- pratik olarak yaşayandan başkası tarafından algılanmaz. Sadece anlatmak bu gerçeğin tadını, fiilen yaşamamış olanlara ulaştırmaz.
Allah korkusu olmadığı zaman, işler duygu ve akıl planında karmaşıklığını, yollar görüş ve fikir planında griftliğini sürdürür. Yolların ayrılış noktasında bâtıl hak kisvesinde görünür. Kanıt son derece kesin olmasına rağmen, ikna edici
3614] 4/Nisâ, 28
3615] 67/Mülk, 14
3616] 8/Enfâl, 29
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 817 -
olamaz. Susturucu olur, ancak akıl ve kalbi harekete geçirmeye yetmez. Tartışma gereksiz olmaya başlar, münakaşa boşa gitmiş bir emeğe dönüşür. Evet, Allah korkusu olmadığı zaman durum böyledir. Ama Allah korkusu olduğu zaman akıl aydınlanır, gerçek açığa kavuşur, yol belirginleşir, kalbe güven duygusu yer eder, vicdan huzura kavuşur, ayaklar doğrulur ve doğru yolda kalıcı olur.
Gerçek, özü itibârıyla fıtrata gizli değildir. Fıtratta gerçeğe yönelik bir uyum söz konusudur. Nitekim fıtrat, bu gerçekten almıştır varlığını. Göklerle yer, gerçeğe dayalı olarak yaratılmıştır. Ancak fıtratla gerçek arasına giren ihtirastır, insanın arzusudur. Karmaşıklığa neden olan bu ihtirastır işte. Görüşü engelleyen, yolları kördüğüme dönüştüren, dönemeçleri görünmez hale getiren insanın ihtirasıdır. Kanıt ne kadar kesin olursa olsun, ihtirasa gem vuramaz. Onu durduran ve bertaraf eden Allah korkusudur. İhtirası engelleyen takvâ ve gizli açık denetimdir. Bunun için yüce Allah’ın kalbe kazandırdığı bu nosyon, bu kriter gözleri aydınlatır, örtüyü kaldırır, yolu iyice belirginleştirir.
Kuşkusuz bu, paha biçilmez bir durumdur. Öte yandan Allah’ın lütfu bu göz kamaştırıcı duruma bir de hataların giderilmesini, günahların bağışlanmasını ekliyor. Bunlara da “büyük lütfu” ilave ediyor. Bu öylesine geniş ve kapsamlı bir bağıştır ki, büyük lütuf sahibi “kerim” olan Rabbden başkası onu bağışlayamaz. 3617
Evlâdın Fitne Olmasıyla İlgili Bir Okuma Parçası
Sakın bu, senin hikâyen olmasın
Evlât Katili Bir Babanın İtirafları
Bir evlât katiliyim ben. İşlediğim cinâyetin farkına yeni varan bir sarhoşluk içinde, et-kemik yığını ruhsuz bir ceset karşısında avazım çıktığı kadar bağırıyorum: “Yavrum, seni ben öldürdüm; Affet beni evlâdım!..”
Aman Allah’ım, evlât katili olmak! Ne fecî şey yâ Rabbî! Katil olmak, hem de çok sevdiği, doğunca dünyaların kendisinin olduğu, yiyeceğinden kesip yedirdiği, yetişmesi için her şeyini seferber ettiği evlâdının, öz çocuğunun katili olmak...
Nasıl mı oldu bu iş? Anlatmaya çalışayım: Efendim, aslında çok farklı şey değildi yaptıklarım. Anlayacağınız, uydum kalabalığa, el ne yapıyorsa ben de onu yaptım; ne bir fazla ne bir eksik. Ele baktım, onlar ne yapıyorsa ben de yaptım, doğru yoldan öyle saptım. Nereden bilebilirdim işin sonunun böyle fecî bir cinâyetle noktalanacağını? Ne bileyim herkesin bal dediği, benim de câhil olduğum için kanıp öyle zannettiğim şeyin aslında zehir olduğunu? Kendi ellerimle yavaş yavaş çocuğuma o zehirden içirdim. Sonra, bir de baktım ki tümüyle zehirlenmiş çocuğum.
“Çocuğun sağ, ölmedi ki, nereden çıkarıyorsun bunları?” mı diyorsunuz? Şu zibidi mi, şu ruhsuz zavallı mı, şu canlı cenâze mi, şu hayat süren leş mi benim çocuğum? Hayır, hayır yanılıyorsunuz! Çoktan öldü, daha doğrusu öldürüldü benim çocuğum. Hem de katillerden biri ve en büyüğü benim, ben! Evet, asacak mısınız, kesecek misiniz, her cezaya hazırım; bu evlât ölü, ben de katilim. Daha onun ölü olduğunu hâlâ anlayamıyorsanız -ki dün ben de farkında değildim- öyleyse... Evet, evet, öyleyse siz de evlât katili ve benim de suç ortağımsınız.
3617] Tefsiru’l-Mizan
- 818 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İlk câhiliyye asrında çocuklarını diri diri toprağa gömüyormuş câhil Araplar. Sizi bilmem, ama artık ben ayıplayamıyorum onları. Çünkü yeni yeni anladım kendi yaptığımın daha fecî olduğunu. Onlar, çocuklarının sadece maddesini öldürüyormuş; bense mânâsını öldürdüm. Onlar, çocuklarının üç-beş günlük dünya hayatlarını yok ediyorlarmış; bense âhiretlerini mahvettim. Onlar, sadece kız çocuklarını öldürüyorlarmış; bense kız-erkek hepsini öldürdüm. Gerçek katillik, asıl barbarlık câhiliyye Araplarının yaptığı gibi değil; benim yaptığım gibi olur. Onlar, çocuklarını günahsız yaşta öldürerek, onları cehennemlik olmaktan farkında olmadan kurtarıyorlarmış. Çocuklar için gerçek ölüm değil; kurtuluşmuş bu. Bense kendi ellerimle ateşe ittim onları, hem de bu dünyanın basit ateşine değil, cehenneme sürükledim, oraya ellerimle attım onları... Çocuklarım da şimdi beni oraya çekiyorlar, bana kendi yanlarında yer ayırmışlar, dâvetiye üstüne dâvetiye gönderiyorlar. Bilmem bu çağrıyı geri çevirebilecek miyim?
Evlâdım! Senin terbiyenin, daha senin anneni seçmekle başladığını, bülûğ yaşına kadar tümüyle, ondan sonra da tavsiyelerle, yetişmen için bütün sorumluluğun bana ait olduğunu nereden bilebilirdim o zamanlar. Beni câhil bırakanlar, İslâm’dan habersiz yetiştirenler, hele hele anneni daha bir câhil bırakanlar, gâvur gibi yaşamamız için çabalayanlar da benim kadar suçlu değil mi? Ama, esas suçlu yine de benim, ben! Affet beni evlâdım... Sana ilk kelime olarak ALLAH demesini öğretmeliymişim. Yeni yeni öğrendim bunu. Gerçi sık sık duyardım sana helâl lokma yedirmenin şart olduğunu. Ama nereden, nasıl, ne kadar helâl bulacaktım? Düzen buydu, mutlaka helâla haram da karışıyordu. Eh ben de tümüyle dikkat edemezdim; zâten kim ediyordu?
İşimden başımı kaşıyamıyordum, eşim de başından savmaya bakıyordu. Sağolsun (yok, sözün gelişi dedim, “yok olsun!”) bizim yerimize çocukla ilgilenenler oluyordu: Sokakta birçok fesâd, evde televizyon denen âlet, çocuğu avutuyordu. Sonradan anladım ki, avutmuyor, eğitiyor, öğütüyordu. Ağaç yaşken eğilirdi. Benim körpe fidanım da yaşken her yana yamuluyor, küfrün her boyasıyla boyanıyordu, hem de hayat boyu çıkmayacak boyayla. Artık; inancı, fikirleri, düşünce ve davranışlarıyla, her şeyiyle müslüman çocuğuna hiç benzemiyordu. Bir gâvurun çocuğuyla yan yana konulsa, benimkinin müslüman olduğunu, diğerinden farklı bulunduğunu nesiyle isbat edeceklerdi? Mümkün değildi mü’min olanını ayırdetmek. Beş bilinmeyenli denklem uğraşılarak çözülebilirdi, ama bu sorunun altından kalkmak her babayiğidin, hatta Pentium 4 PC’nin harcı değildi. Hâlbuki her temel esasta çok farklı bir inancı, yaşayışı ve ahlâkı olacaktı; böyle istiyordu Mevlâ. En güzel boya Allah’ın boyasıydı. Boyacılar da çocuk babası, sonra çocuğun hocasıydı, böyle olmalıydı.
Ben bunları o zamanlar hiç görmüyor, düşünmüyor, çaresini aramıyor değildim. Çevremde namazlı niyazlı insanlar çocuğunun dini için, ne yapıyorsa, ben de onu yapmaya karar verdim. Ben din bakımından câhil sayılırdım. Anası ise ooo, zır câhil. Kendimiz ne öğretecektik çocuğa. Hocaya gönderdim yaz tatilleri, bazen de hafta sonları Pazar günleri. Çocuk hocadan şikâyetçiydi, önemsemedim şikâyetlerini. Ama niye çocuk, öğretmeninden hiç şikâyetçi olmadığı halde, hocadan hiç hoşlanmıyordu. Kafama takılıyordu bu. Çocuğun dediğine bakılırsa hoca pek bir şey öğretmiyor, bir sürü çocuğu ancak zorla susturuyor, çok da dövüyormuş... Olsun, yine de gidecekti çocuk hocaya. Çünkü evlâdım dinini iyi bilsin istiyordum. Nereden bilebilirdim o zamanlar dinin üç-beş gün hocaya gitmekle
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 819 -
öğrenilmeyeceğini. Ben hocaya yardımcı olmadan, düzen her kurumuyla, çevre de her yönüyle hocanın vermek istediklerini bozup tam tersini her türlü zengin imkânlarıyla vermeyi terk etmeden mümkün müydü çocuğa dinini gerçekten öğretmek, öğrendiği dini yaşatmak? O zamanlar bilemezdim bunları.
O zamanlar biliyordum çocuğun nasıl dindar olacağını, dinini nasıl öğreneceğini: Hocaya/câmiye arada sırada gönderirsem iş tamamdı. O öğretirdi nasıl olsa çocuğa dinini. Çocuk böylece otuz iki farzı ezberleyecek, Kur’an’ı hatim edecekti. Namaz kılmasını da öğrenince, eh ne kaldı geriye, iş tamamdı. Ben böylece vazifemi yapmış olurdum. Allah bana “çocuğunu niye okutmadın?” demez, kurtulurdum. Mes’ûliyetten kurtulmak(!) için çok gayret ederek, zorla da olsa, çocuğu hocaya gönderdim. Bazen kaytarıp kaytarmadığını takip edemedim, ama başkasından daha çok uğraşarak, çocuğun oyunundan, eğlencesinden kısarak câmiye gitmesine çalıştım. Bir gün olsun, çocuk ne okuyor, hocanın şikâyeti var mı, merak ederek sorup kontrol etmedim, ama yıllarca tatilleri hep gönderdim. Veee sonunda, zorla da olsa, unutup unutup tekrar elife dönse de hatim ettirdim. Otuz iki farzı da su gibi sayacak şekilde kerataya ezberlettim. Ehh, artık görevimi yapmış olmanın mutluluğu vardı bende. Çocuk dinini de öğrenmiş, benden sorumluluk da gitmişti. O zaman bana göre din bundan ibâret, çocuğu yetiştirmek için bunlar gerekti. Bunları da senelerce uğraştan sonra halletmiştim. Çok sonraları anlayacaktım ki, bunlar, vicdanımdaki din yarasını pansumana yarayan fantezilerden ibâretti. Hiç yoktan iyiydi ama çocuğumu İslâmlaştırmaya, fıtratını korumaya, keferenin istediği ve şekillendirdiği yapıyı kökten değiştirip çocuğun hayatını yönlendirerek âhiretini kurtarmaya kâfi gelmekten öyle uzaktı ki... Ve benim sorumluluğumu gidermekten...
Çocuğuma hatim ettirdiğim halde, hayret! Benim de ara-sıra hatırlatmama rağmen çocuk hiç namaz kılmıyordu. “Oğlum, hiç olmazsa Cuma’ya git, Cuma akşamları dedelerine Kur’an oku!” Nerdeee? Peki, “ben günahkârım, çocuğum arkamdan Kur’an okusun, ben de onun yüzünden kurtulayım” diye -aslında kendim için- okutmuştum onu, şimdi hiç Kur’an okumadığına göre, ben ölünce arkamdan, herhalde elinden düşürmediği romanları okuyacaktı. Öğrendiği halde Kur’an okumuyor, nasıl kılınacağını bildiği halde namaza yaklaşmıyordu. Ne yapsam nâfile! (Gerçi, söz aramızda, fazla da bir şey yap(a)mıyordum ya...) Yavaş yavaş delikanlı olmaya başlıyordu, ama cennetle müjdelenen gence, Peygamberimiz’in ashâbına, hatta sıradan bir ümmetine, İslâm tipine hiç benzer yanı yoktu bizim delikanlının. Kızım da başını zorla kapatıyor, ben olmadığım veya zorlamadığım zaman biliyordum ki başını hiç örtmüyordu. Senelerce alıştırmış olacaklar, körpe fidanımı iyice bükmüş olacaklar, sevdirmiş olacaklardı benim yerine çocuğa yön verenler. Bu ortamı ben hazırlamış, ben vekiller tutmuştum. “Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzere doğar. Sonra ana-babası onu gâvurlaştırır.” Buna yakındı hadis meâli. Çocuğun gâvurlaşmasından, önce ana-baba sorumluydu. Evet suç benimdi; affet beni Allah’ım!
Bir tavuk kadar bile olamadım. Allah’ın emânetine onun kadar bile sahip çıkamadım. Bir tavuk, yavru civcivine zarar verecek bir düşman, yavrusunu (ç)almaya kalksa, hayatını tehlikeye atarak, atılırdı düşmanının üstüne. Ölümü göze alırdı da vermezdi yavrusunu hiçbirine. Bense, yapamadım bu kadarını bile. Hiçbir hayvanın yapamayacağı vahşîliği yaptım. Çocuğumu düşmanın önüne kendim attım.
- 820 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bir hırsızlık olayı ile karşı karşıya idim. Hem de en sevdiğim dünya nimeti olan yavrumu çalmışlardı. Kimler mi? Hırsızların kiminin adını bile anamıyorum, çevre deyip geçeyim; sokaklar, kanallar, gazeteler, kitaplar, partiler, topçular, popçular... Evet, hem de göz göre göre çalmışlardı çocuğumu herkes seyirciydi sadece. Sessiz çığlığımla ciğerlerimi yırtarcasına bağırıyorum: “Geri verin çocuğumu! Geri verin çocuğumun dinini, imanını, ahlâkını. Geri verin onun ruhundan, gönlünden kopararak çaldıklarınızı. Geri verin namazını, niyazını. Geri verin! Geri verin!...” Ama nâfile. Siz vermek isteniz bile veremezsiniz ki! Çocuk istemiyor geri vermenizi. Babasından (daha önemlisi Rabbından) koparılan çocuğum hırsızlarla işbirliği içinde, onların safını seçmiş... Aman Allah’ım, benim elimde cennetin yollarını öğrenmesi ve o yola koyulması için bana emânet olarak verilen yavrum, cehenneme doğru son sürat gitmekten o kadar memnun ki...
Çalmışlardı çocuğumu. Çalarken bahane de bulmuşlar, minareyi çalanların kılıf hazırladığı gibi kılıf da uydurmuşlardı: Güya beni ve çocuğumu düşündükleri için, çocuğumu kurtarmak, yetiştirmek içindi bu yapılanlar. “Bırakın benim çocuğumu, kurtulmasını istemiyorum ben!” diye ortalığı birbirine katmak geliyor içimden. Çocuğun, insanın âhiretini mahvetmenin, esas kurtuluşunu engellemenin adı olmuş kurtarmak, yetiştirmek, eğitmek. Çalmışlardı çocuğumu ve onun yerine başka birini: “Al, senin çocuğun bu!” diyerek, zibidi bir genci teslim etmişlerdi bana, daha doğrusu beni teslim etmişlerdi ona. Ama, hayır, bin defa hayır! Bu değildi benim çocuğum. Hiç bana, dedesine benzer yanı yoktu bunun. Müslüman çocuğu olamazdı bu, Peygamberime benzeyen hiçbir tarafı yoktu bu yabancının. Benim çocuğum değildi bu. Ölmüştü benim çocuğum.
Vatan dediğin bir toprak parçası; evlât ise toprağın gülü; o yüzden vatanla ilgili meşhur beyti şöyle değiştirebiliriz: “Sahipsiz nesillerin çalınması haktır; Sen sahip çıkarsan bu çocuklar çalınmayacaktır!” Ben sahip çıkmadığım içindi bütün bunlar. Çalmışlardı çocuğumu. Kimlerin çaldığını öğrenmiş, hırsızı da yakalamıştım. Ama, “yakaladım” hırsızı derken, aslında benim yakam hırsızın elindeydi, asıl o beni bırakmıyordu. Ne? Beni de mi çalmışlar? Biriktirdiğim üç-beş kuruşumu çalsalar, oturduğum evimi beni kandırarak elimden alsalar, her tarafı velveleye verir, ciyak ciyak bağırır feryad ü figan ederdim. Çocuğumu çaldılar, bunları bile yapamadım. Demek beni de çalmışlar çalanlar ki, sesimi bile çıkaramadım. Çalınan çocuğumu geri vermediler veremezlerdi tabii. Çünkü ölmüştü artık o. Öldürmüşlerdi onu. Ama katillerden biri, hatta en büyüğü bendim: Ben öldürdüm onu, ben, ben, ben... Hem de Firavun’un erkek çocuklarını doğramasından daha fecî bir şekilde öldürdüm. Modern bir şekilde, incitmeden, nâzikçe; ama bu idamların en vahşîcesiydi. Çağdaş câhiliyye döneminin yöntemiyle.
Çocukların et ve kemiklerinden çok kıymetli olan dinini, imanını, hayâ ve iffetlerini, nâmus ve faziletlerini, âhiretlerini, topyekün onları insan yapan her şeylerini öldürmüştüm. Bu cinâyetin en büyük suç ortağı benim, ben! Ben yardım etmeseydim, ben râzı olmasaydım dönemezdi bu zulüm çarkları. Gerekirse cesedim bile durdurmaya yeterdi onları. Ölümüm bile işe yarardı. Direnmeliydim sonuna kadar. Kâfir babası olmaktansa, hatta onun yüzünden küfre yaklaşmaktansa, büyük sıkıntılar çekmem, ölmem elbet daha iyiydi. Benim gibi korkak babalar, büyük zulümlerin suç ortağı babalar yüzünden değil miydi bunca cinâyetler?
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 821 -
Doğduğunda kulağına ezan okunmuş, Allahu Ekber denmişti. Öldüğünde yine “En büyük sadece Allah’tır, O her şeyden daha büyük ve daha önemlidir” denilecek, arkasında namaza durulacaktı. Ama doğumla ölüm arasındaki tüm hayatı ezan ve Allah kelimesinden, bu mânâlardan çok uzaktı. Ben bir baba olarak, sadece doğarken mi, şimdiki gibi ceset haline geldikten sonra mı, ölünce mi hatırlatacaktım çocuğuma Allah’tan başka büyük olmadığını, diğerlerinin değer olmadığını? Başkaları başkalarının büyüklüğünü değerini anlatmışlardı Allah’ın büyüklüğü yerine ona; ben de dolaylı da olsa yardımcı olmuştum buna. Artık şimdi o, ezandan, namazdan değil; castık-custuk seslerinden zevk alıyor. Allah’ın karşısında eğilmeyen vücudu tâğutlar, cıvık kızlar karşısında eğiliyordu. Şimdi artık, çocuğumun taparcasına sevdikleri artistler, şarkıcılar, futbolcular, biraz da kızlardı. İlâhların kurbanıydı benim yavrum. Benim ellerimle kanı akıtılmış, sahte tanrıların önüne atılmıştı. Esas suçlu bendim, ben, ben!
Affet beni evlâdım! Gerçi sen, şimdi henüz beni suçlamıyorsun ki affedesin. Ama yarın... Ahzâb sûresinin 66-68. âyetleri aklıma geliyor sık sık. Özellikle geceleri, devamlı senin suçlamaların, yakama yapışıp hesap sormalarınla sıçrayıp uyanıyorum. Şöyle buyuruyordu o âyetlerde Cenâb-ı Hak, senin gibi mazlum kurbanların fecî durumunu anlatırken: “O gün yüzleri ateş içinde kaynayıp çevrilirken: ‘Vah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ diyecekler. Yine şöyle diyecekler: ‘Ey Rabbımız! Doğrusu biz, efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize (ana-babamıza ve diğer büyüklerimize) itaat ettik de onlar bizi dalâlete (yanlış ve sapık yola) götürdüler. Ey Rabbımız! Onlara azâbın iki katını ver. Ve onları büyük bir lânet ile lânetle (rahmetinden uzaklaştır).” Bu âyetlerin meallerini öğrendim, bir de tefsirlere baksam, âhiretteki o acıklı sahneyi düşünerek iyice kahrolacağım. Ama dünyada kahrolmak belki benim kurtuluşum, âhiret cezam için keffâretim olacak.
Hele yatağa girip gözlerimi yumayım, hemen bir tablo çıkıyor karşıma: Çocuklarım yakama yapışmış beni cehenneme doğru sürüklüyorlar. “Esas suçlu bu!” diye zebânîlere beni gösteriyorlar. Lânetlerin en büyüğünü yapıyor, kendi çektikleri azâbın iki mislini çekmem için Allah’a yalvarıyorlar. Kızamıyorum onlara. “Dünyada ben sizin için ne fedâkârlıklar yaptım, şimdi niye bana böyle davranıyorsunuz? Bırakın yakamı, ben size ne yaptım?” diyemiyorum. Çünkü çok şeyler yaptım, çok şeylerini yıktım, mahvettim biliyorum. Esas suçlu ben olmasam, Cenâb-ı Hak onların bu davranışlarını anlatıp beni ikaz etmezdi zaten. Evet, esas suçlu benim, ben! Affet beni evlâdım. Sen affetmezsen, Cenâb-ı Hak da herhalde affetmeyecek. Senin affetmen de dilinle değil; imana ve sâlih amele dönüşünle olacak. Affet beni evlâdım! Seni yarının bile haram ve şirklerinden koruyacak köklü bir iman vermeliydim. Böyle tavsiye ediyordu Hz. Ali. Fakat sen bugünlere bile dayanamadın. Ne ektim ki onu biçeyim, ne verdim ki iman nâmına, küfre ve haramlara silâh adına; bugün senden ne bekleyeyim?
Senin istikbâlin için câhillerin mektep ve sokağına, iş tezgâhlarına, gazete ve televizyonuna seni teslim etmiştim. İnan, senin istikbâlini düşündüğüm içindi bunlar. Hâlbuki yeni yeni anlıyorum ki, istikbâl gelecek demekti. Gelecek de âhiret ve âkıbetti, dönüş Allah’a idi. Senin geleceğini, âhiretini düşünseydim, senin değerlerini parçalayacak olan canavarların önüne seni atar mıydım? Âhiretini üç-beş kuruşa satar mıydım? “Otuz iki farzı öğrettim, Kur’an’ı hatim ettirdim” diyerek yan gelip yatar mıydım? Sonra da “vah benim yavrum!” deyip ortalığı velveleye katar mıydım? Seni cehenneme ellerimle atar mıydım? Söyleyin,
- 822 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çocuğumun istikbâlini gerçekten düşünseydim, bütün bunları yapar mıydım?
“Hepiniz çobansınız. Hepiniz güttüğünüz sürüden mes’ulsünüz.” Böyle buyuruyordu o sözlerin en güzelini, en doğrusunu konuşan. Çobanlık yapabilmiş miydim? Allah’ın yasakladığı, sınır koyduğu hudûdu aşarken o ekin tarlasından çıkarabildim mi onu? Yoksa ben mi o yasak yerlerde otlattım çocuğumu? En azından göz yummadım mı o yasak ekinlerde otlamasına? Öyleyse güttüğüm sürünün değil; suç benim gibi çobanındı. Kabahatin çoğu evlâdın değil; babanındı.
En kıymetli varlığıma, Allah’ın emânetine ne yaptım? Emânete ihânet etmeden koruyabilmek için emâneti iyi tanımak ve nasıl korunacağını bilmek şarttır. Emâneti niçin vermişti esas sahibi? Hâin olmamak için nasıl koruyacaktım, onu öğretmemiş miydi âlemlerin Rabbi? Târifesi yok muydu bunun? Öyleyse emânete ihânet eden hâin damgası yemeyi hak eden bendim, ben, ben! Enfâl sûresi 27-28. âyetlerde öyle denmiyor muydu? “Ey mü’minler! Allah’a ve Peygamber’e hâinlik etmeyin. Bile bile aranızdaki emânetlere de hâinlik etmeyin. Bilin ki, mallarınız ve evlâtlarınız ancak bir fitnedir (sizi günaha sokmaya sebeptir). Allah yanında ise büyük mükâfat vardır.” Teğâbün sûresinin 14 ve 15. âyetleri ise şu mealdeydi: “Ey iman edenler! Zevcelerinizle evlâtlarınızdan bir kısmı (sizi ibâdetten alıkoymak, emirlerinize uymamak sûretiyle) size (bir nevî) düşmandır. O halde onlardan sakının (kötülüklerinden emin olmayın). Mutlaka mallarınız ve çocuklarınız (sizin için) bir fitnedir (belâ ve imtihandır; çünkü sizi birtakım günahlara sokabilirler). Allah ise, büyük sevap O’nun katındadır.”
Affet beni evlâdım! Okuduğun kitapları, gazeteleri, konuştuğun arkadaşlarını, sana terbiye ve eğitim verenleri, seyrettiğin filmleri, oynadığın oyunları... kontrol altında tutamadım; gerektiğinde ambargo koyamadım. Kalbine ve kafana gireceklere gümrüksüz gel geç dercesine tavrımla, bahçedeki korkuluk kadar bile olamadım. Bütün bunları benim yerime ve benden daha güzel yapacak Allah korkusunu, ihsan bilincini, tevhid şuurunu gönlüne yerleştiremedim. Gecemi gündüzüme katıp, seni “nasıl müslümanca yetiştirebilirim?” diye planlar, programlar yapamadım. Dinim seni nasıl yetiştirmemi emrediyor, öğrenip uygulayamadım. Ben suçluyum Rabbim, Affet beni Allah’ım!
Bir zamanlar bana karşı yeterince hürmetli ve saygılı davranmıyor, emirlerimi yapmıyorsun diye kızıyordum sana. Şimdi ise o kızdığıma kızıyorum yavrum. Öyle görmüştük biz çocukluk ve gençliğimizde: Zerre kusur etmezdik saygı ve hürmette atalarımıza, hatta yaşça büyük herkese. Ben de bir zamanlar senden bunu bekliyordum. Çok önemliydi o demler, çocuğumun beni sayıp hürmet etmesi. Şimdi kızarak gülüyorum bu hâlime. Allah’a saygısız olan, O’nun emirlerini çiğneyen, Kur’an’ın hükümlerini umursamayan çocuk bana saygı gösterse ne olurdu? Allah’a saygı mı, bana saygı mı, hangisi daha önemliydi? Bir çeşit ilâhlık taslamış oluyordum o zamanlar. Allah’a saygıdan çok kendime hürmet istiyordum. Ölçü bendim, önce kendime istiyordum itaati ve saygıyı. Önce benim sözüm tutulacak, emirlerim yerine getirilecekti. Allah’ın emirlerinin tutulup tutulmaması benim için o günler önemli değil; benimki önemliydi. Şimdi kızarak gülüyorum bu hâlime; ben neydim ki Allah’ın yanında, zerre bile olabilir miydim? Ben neydim ve neyim ki, Yaratan’a isyan ederken çocuk, ben kendimi düşünüp bana itaat ve saygı isteyeceğim?
Ana-babanın veya başka bir beşerin koyduğu kurallara karşı gelenler isyankâr olur, anarşist kabul edilir de, Allah’ın kanunlarına boyun eğmeyen, her şeyiyle
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 823 -
isyan edip baş kaldırana anarşist ve isyankâr denmez de ne denirdi? Esas anarşist ve isyankâr, benim namaz kılmayan oğlumla, İslâmî örtüye bürünmeyen kızımdı. Anarşiyi batılı ve bâtıl rejimler üretiyordu ama gençleri kurban eden bu rejimleri besleyen, anarşist yapanlara fırsat veren biraz da bendim, ben. Anarşist babasıyım ben! Zehirli yılanları iyice besleyip büyüttükten sonra sokağa salıveren insan, yılandan daha suçlu, daha zararlı değil miydi? Kendi elleriyle yılanın zehirlerini takviye eden, ettiren terbiyeci, hele benim gibi tedbir de al(a)mamış ise, kendisi de zehirlenip ölecekti. Keşke büyüttüğüm yılan, zehriyle sadece bana zarar verip beni öldürseydi de dâvâma saldırmasaydı, toplumu ifsâd etmeseydi!
Pek önemsemiyordum eskiden evlât terbiyesini. Birkaç beylik lâfla oluverecek zannediyordum: “Oğlum namaz kıl, kızım başını ört!” Niçin kılacaklardı namazı, başını niye örtecekti kızım? Öğretmiyor, öğretemiyordum. Öncelikle Allah’ın her şeyden fazla sevilip emirlerine itaat edilmeye lâyık biricik Rabbımız olduğunu, emirlerinin hikmetini, dünyâ ve âhiret saâdetine eriştireceğini... Şimdiki gençler öyle bir toplum içinde yaşıyorlar ki, namaza, örtüye giden yollar tümüyle tıkalı. Kolay mıydı bu devirde gencin namaz kılması, ahlâklı-iffetli olması, başını örtmesi? Köklü, çok sağlam bir iman olmadan mümkün müydü bunlar? Gerçek iman olmadan sâlih amel olmayacak, tevhidî imanın adına ise düzen irticâ koyacak, toplum da bu zokayı yutacak... Her şeyin başı imandı. Motor olmadan veya motora enerji konmadan araba çalışabilir miydi? İnsanın motoru da kalbi idi; Kalbin ihtiyacı da iman. Kalp motoru, iman enerjisi olmadan elbette çalışamazdı. Kalp bütün vücuda kan pompalayacak güçte olmalıydı. İman da her uzvu sâlih bir şekilde harekete geçirecek yeterlikte/sağlamlıkta olmalıydı. İman olmadan ya da yeterliliği bulunmadan hareket/amel/ahlâk beklenebilir miydi? “Kalp sağlam olursa bütün vücut sağlam olur” diyordu Allah’ın Rasûlü. Kalbi/imanı sağlamlaştırmalıydı her şeyden önce.
Sonraları anladım, işin hiç de kolay olmadığını. Yaptıklarımın kendimi avutmak, içimden gelen duyguları, vicdanımı bastırmak olduğunu; çocuğa hatim ettirmekle işin bitmediğini, belki başladığını. Çocuğum yedi yaşına girince namaz ve örtüyle emredecek, emrimi yerine getirtmek için bir komutan edâsı takınacak; on yaşlarına geldiklerinde artık namaz ve tesettürün karşısındaki tüm iç ve dış engelleri kaldıracak, her nasılsa bunları hâlâ yapmazlarsa, onları hafifçe dövecektim; Böyle emrediyordu Yüce Peygamberim. Namaz ve örtü prototipti, bir baş örnekti. Diğer İslâmî emirler için de terbiye yolu bu idi. Yapmış mıydım bütün bunları? İslâm’ı yaşamaya engel olacak kültürel, siyasal, sosyal, psikolojik tüm baskı ve engelleri ortadan kaldırmış mıydım? Ona müslümanca yaşayabileceği bir çevre hazırlamış mıydım? Hayır! Öyleyse esas suçlu bendim, ben!
Biri bana materyalist deseydi, kızardım eskiden. Ama şimdi, eski hayatıma kendim bu sıfatı takıyorum. Maddeci olmasaydım, çocuklarımın evvelâ rızıklarını mı düşünürdüm, yoksa müslümanca yetişmelerini mi? Ancak bir maddeperest yapabilirdi benim yaptıklarımı. Yorgun argın, posam çıkmış vaziyette, dilim bir karış dışarıda işten eve dönüyordum. Çocuklarla meşgul olacak zaman bile bulamıyordum (gerçi, söz aramızda; televizyona, kahveye yer yer vakit bulabiliyordum). “Bu kadar çalıştığım, sadece çocuklarım için” diye teselli buluyor, çocuklarımı düşündüğümü sanıyor, kendimi kandırıyordum. Çocukların midesini düşündüğüm kadar dinlerini düşünseydim, en az karınları kadar ruhlarını doyurmanın babanın esas görevi olduğunu hesap etseydim, herhalde sekiz saat de
- 824 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onların dinleriyle uğraşırdım; sekiz saat rızıkları için çalıştığım gibi. Ama, dedim ya materyalistmişim, maddeye tapıyormuşum o zaman.
Çocuk, çocukluk yapıp elini ateşe atsa, sobayı ellemeye kalksa elbette engellerdim; ille de yanmak istese de kendi haline bırakmaz, müsâade etmez, gerekirse, yanmasın diye, şefkatle tokatlardım onu. Çünkü o, neyi yapınca, nasıl davranınca yanacağını bilemezdi. Biraz büyüyünce, yine çocukluğun daniskasını yaparken, cehennem ateşine elini uzatıp, çevresinin teşviki ve kendi arzusuyla kendini ebedî alevlerin içine atarken seyirci kalmam, hatta bu yanma olayına yardımcı olmam neyle izah edilebilirdi? Evlâdımı sevseydim, ama Allah için ve gerçek sevgiyle sevseydim, onun cehenneme doğru yuvarlanmasına seyirci kalmaz, göz yummazdım. Demek ki sevmiyormuşum seni; affet yavrum beni!
Sahibi bulunduğum bir sığır, bir koyun eve akşam birkaç saat gelmeyince, merak eder, aramaya çıkardım onu. Evlâdım akşam eve geç geldiğinde bu kadar bile merak etmemiştim. Koyunumu bir canavar, bir kurt yemesin diye araştırıp tedbir alıyordum da, evlâdımı nice kurtlar ve canavar tehdit ederken boş veriyor, hatta bazı kurtların eline kendim teslim ediyordum. Kuzuyu kurttan çoban korur, ya çoban kurt olursa o sürünün hali ne olur? Bunu düşünmüyordum. Hem kurtları kendi sürüme saldırtıyor, onlara fırsat veriyor, hem de güya çobanlık yapıyordum!.. Aslında çocuğun pek suçu yoktu. O taklit etti yanlışlarımla beni, benim vekillerimi. O örnek aldı; kanallarda seyrettiği artistlerin, şarkıcıların, futbolcuların hayatını. Kızım, yıldız diye göklere çıkartılan şıfrıntıların kıyafetini, modasını, dansını. Çocuk su gibi renksiz ve temiz geliyordu hayata. Hangi kaba koyarsan onun rengini ve şeklini alıyordu. Bendim, o suyu kirleten, o suyu çirkin boyalı pis bir kaba koyan. Oğlum! Sana peygamberini ve ashâbını tanıtıp sevdiremedim; topçuları ve popçuları sevdirdiğim kadar. On tane ashâbın adını sayamazdın ama, onlarca belki tonlarca futbolcu ve sanatçıları sayar, hayat hikâyelerini anlatırdın. Ben hazırladım bu ortamı sana; televizyon adındaki öğretmeni ben tutup getirmiştim eve, sana bunları belletsin ve sevdirsin diye. Kızım! Sana da Hz. Âişe’yi, Hz. Fâtıma’yı tanıtıp örnek gösteremedim. Sen Sümeyye’leri, Sümeyrâ ve Rümeysâ’ları nereden bilecektin? Kim öğretecekti, evdeki o özel öğretmen mi? Onları değil; sanatçıları(!) örnek almana ben sebep oldum. Evdeki ekrandan tepinme (pardon dans) dersini ve bin bir çeşit ahlâksızlık/hayâsızlık derslerini tâkip etmene ben seyirci oldum, ben sebep oldum, ben! Sen tabii, çocuk olarak, gözünle düşünecektin; aklınla değil. Ve gördüklerine uyacaktın; dinine değil. Onları gördün, onları belledin, onlara benzedin. Artık ne hayâ kaldı, ne din...
Televizyon ilk öğretmenindi. Sen büyüdükçe öğretmenlerinin dereceleri de büyüyordu. Tv. Kanallarının öğretemediklerini de öğretsin diye video, sonra video CD player adlı özel ders veren öğretmeni eve getirdim, daha sonra da internet denilen canavarı; seni iyice eğitsinler, benim yerime yetiştirsinler diye. DVD ve VCD adlı yabancı öğretmenler özel kitaplarla ders veriyordu: Özel filmlerle ev bir sinemaya, özel cliplerle gazinoya benziyordu. Hayat, bir filmden, bir oyundan, müzikten ve futboldan ibâretti çocukların gözünde. Böylece hem vakitlerini, hem kendi inanç ve ahlâklarını bu yabancı markalı silâhlarla öldürüyorlar, bir anlamda intihar ediyorlardı çocuklar. Baba olarak ben kahveden çıkmazsam, çocuklarım da tabii bana, benim modern tarzıma benzeyeceklerdi.
Öyle bir ortamda, öyle bir çevrede büyüttüm yavrum seni ki, o yerlerde
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 825 -
haramlar şiirleşmiş, günahlar süslenmişti. Buradaki yollarda trafik işaretleri “geri dönülmez (tevbe edilmez), yasaktır”, “tek yönlü yol” gibi işaretlerdi. Ama “tehlike!” ve “kaygan yol!” tabelalarına, hele “çıkmaz yol!” işaretine aldıran, hatta onları gören de yoktu. Mecbûrî istikamet okları hep şirk ve isyanı gösteriyordu. Hırçın dalgaları olan canavar bir denize, yüzmeyi öğretmeden, can simidi takmadan ben bıraktım seni! Nasıl tahammül edecektin buna? Boğulunca seni suçlamaya başladım. Ama yeni yeni anladım: Esas suçlu sen değil; bendim, ben!
Uykusuz geceler geçiriyorum hep, Allah’a isyankâr birinin babasıyım diye. Artık dünyanın hiçbir zevki önemli değil, İslâmî örtüden nefret eden bir kızın babasıyım çünkü. Diyebilirsiniz ki; “Hz. Nuh’un ve bazı başka peygamber ve kâmil mü’minlerin de çocuğu iman sahibi, ahlâklı kişiler değildi!” Ben de derim ki: Onlar mes’ul değiller; çünkü terbiye ve tebliğ görevlerini tümüyle yaptılar. Ondan sonrası, yani hidâyeti vermek Allah’a âitti. Mesele, çocukların şöyle veya böyle olmalarından daha çok; benim, vazifemi, bu konudaki dinimin tüm emirlerini yapıp yapmadığım idi. Ve ben görevimi hemen hiç denilecek kadar yapmamıştım. Suçluydum ben, suçluyum ben; Affet beni Allah’ım!
Ah! Şimdiki aklım ve imanım olsaydı... Ah bir olsaydı, çocuklarımı nasıl yetiştireceğimi bilirdim. (Bilirdim ama; çevre, sosyal ve siyasal yapı, kapitalist ilkelere uyan çalışma şartları, eğitim... düzelmeden kendine bile sahip olamıyorsun ki çocuğuna sahip olasın. Çöplükte belki, ama, gübrelikte gül yetiştirmek mümkün mü? O yüzden gübreliği temizlemeye, gül devrini oluşturmaya çalışırdım bir yandan. Sivrisinekle mücâdelenin kesin yolu, bataklığın kurutulmasıydı çünkü.) Gerekirse hicret ederdim sırf bu yüzden; hiç olmazsa olumsuz çevreden, sürüden ayrılırdım. Ben hayvan değilim ki... Ne işim var sürüde? Uydum kalabalığa demezdim o zaman. İnsanların çoğuna uyarsa, Peygamberimiz’i bile çoğunluğun saptıracağını söylüyor Kur’an En’âm sûresi 116. âyette. Kalabalıkların yaptıklarını değil; yapılması gerekeni, yani Rabbımın yap dediklerini yapardım o zaman. Teslim etmezdim kâfirlerin ve küfrün eline en kıymetli varlığımı. Sahip çıkardım İlâhî emânete, birinci işim o olurdu, her şeyden önce gelirdi onları müslümanca yetiştirmek. Çok küçük yaştan itibaren Allah sevgisi, Peygamber sevgisi verirdim; her sevgiden önce ve en büyük sevgi olarak. İlâhî emirleri, ibâdetleri niçin yapması gerektiğini anlatır, her konuda şuurlandırmaya çalışır, okuduğu Kur’an’ın ne olduğunu, ne emirler içerdiğini, anlamını, namaza niçin ihtiyacımız bulunduğunu... öğretir ve sevdirirdim ona. Allah ve Peygamber sevgisini, Kur’an ve ibâdet şuurunu verince, bu konuyla ilgili aradan engelleri kaldırınca, evet o zaman zorlayan olsa da sevemezdi Allah ve Rasûl’ün sevmediklerini; benzemek istemezdi dinsizlere, donsuzlara. Nefret ederdi o zaman küfür ve kâfirin her çeşidinden. Ya kendim İslâm’ı iyice öğrenip öğretirdim çocuğuma (ki en güzeli buydu), ya da aldığım aylığın yarısını, hatta daha fazlasını seve seve gerekirse verirdim uzmanına, özel hocalar tutardım. Evet, şimdiki aklım olsa mutlaka bunları yapardım.
Aslında, zamanımızda ilim konusunda müslümanın işi çok kolaydı: Her konuda çeşit çeşit güzel kitaplar yazılıyor, nice konular araştırılarak hazır lokma haline getirilip kitap diye, dergi diye, CD diye sunuluyordu. Evlât terbiyesi, çocuk eğitimi konusunda da onlarca kitap vardı; alır okurdum birini, nasıl terbiyeyi emrediyordu İslâm, öğrenir, tatbik etmeye çalışırdım.
- 826 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Uğraşır mıydım bu kadar onların sadece dünyada çokça rahat etmeleri, çokça karınlarını doyurmaları için? “Daha çok para kazanıp onlara bırakayım da, benden sonra daha çok haramları daha kolayca işlesinler” diyebilir miydim? Bırakacağım mirasla (eğer dinlerini, yaşayışlarını kuvvetlendirmemişsem) onların, kolaylıkla bir sürü günah işlemelerine fırsatı böylece ben vermiş olmaz mıydım? Şimdiki aklım olsaydı böyle düşünürdüm tabii. Beşinci büyük halîfe kabul edilen zâtın hayatını öğrendim yeni yeni. Öyle diyordu Ömer bin Abdülaziz ölüm döşeğinde, “her şeyini infak ettin; iyi de, çocuklarına bir şey bırakmadın. Onları hiç düşünmedin mi?” diyen yakınlarına: “Onlar müslüman iseler ne âlâ! Onlara Allah’ı bırakıyorum sadece; yetmez mi? Onları müslüman olarak yetiştirmişim; Allah da, onlar da bunu kâfi görür. Yok, onlar kâfir iseler, ben onları müslüman olarak yetiştiremediysem, onlardan bana ne? Ne yiyecekler, ne edecekler, bana ne o gâvurlardan? İster benim evlâdım olsun, ister yabancı, kâfirlere mal bırakıp daha mı azdıracaktım? Benim bıraktığımla işledikleri haramdan ben mi sorumlu olacaktım? Bunu mu isterdiniz?” Evet, böyle diyordu o zât. Ben de onu örnek alır, ben de öyle derdim. Çünkü öğrendim ki Yüce Peygamberimiz “Hiç bir baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha üstün bir şey bağışlayamaz, bırakamaz” diyordu. Ben de onlara dünyalık bırakacağım diye çokça rezillik çekip çokça yorulmaz, hem de esas olarak, âhiret azığı olacak terbiyeyi verirdim olanca gücümle. Hem onları, hem kendimi kurtarırdım böylece. Ne bırakmıştı o merhamet peygamberi kendi çocuklarına; onu düşünürdüm. O ne yaptıysa güzel yapmıştır derdim. Nerelerde yetiştirdi, kimlerin eline teslim etti sahâbeler çocuklarını, inceler, o yıldızlardan ışık alırdım.
Yaşatamıyorsam müslümanca çoluk-çocuğumu, giderdim daha müslümanca yaşayabileceğimiz bir yere; Göçerdik âilece. Değmez miydi bunca çile Allah’ın güzel bir emâneti olan bebelere? Ve duâ ederdim çocuklarım için devamlı; onların ıslâhı, ihlâsı... için. Bir hadis-i şerifte: “Ana-babanın çocuklarına duâsı, Peygamberlerin ümmetine duâsı gibidir (Geri çevrilmez, kabul olunur).” buyuruluyor. Maddî tedbirlerimi alır, terbiyesi için son imkânıma kadar uğraşır, gerisini Allah’a bırakır, O’ndan yardım beklerdim. Bilirdim ki ben O’nun için bir adım atsam, O bana doğru koşarak gelecek, kapılarını açacaktır.
Bugünkü ölümden beter hayatın zilletine katlanıp kâfirlere benzer şekilde, hayvan gibi yaşayıp ölümden sonraki azâba hazırlanacağıma, ölümsüzleşirdim böylece. Öldükten sonra yaşamak, ecir almaya devam etmek mümkündü; canlı cenâze olmanın mümkün olduğu gibi. Amel defteri kapanmayan müslümanlardan biri, hadis-i şerife göre, “arkasından duâ edecek hayırlı bir evlât yetiştiren” olacaktı. Ben öldükten sonra bile sevâbım artmaya devam edecekti. Sevaplarla yaşayacaktım çocuğum yaşadıkça...
Ve... olmadı bütün bunlar. Affet beni Allah’ım!
Hayâl-meyâl seni gördüm yavrum az önce bir sis perdesi arkasında, bulutların arasında. Benim sapladığım modern bıçakla kanlanan kefen içinde. Ayaklarına kapanmak istedim yavrum senin: “Affet beni!” diye. Sen, hem benden korkarak kaçıyor, hem “dosdoğru inan ve inandığın gibi yaşa!” diyordun. Demek, suçumun keffâreti buydu. Affedebilmen, affedilebilmem için dediğini yapmalıydım; onu anlatıyordun. Gerçek mü’mine yakışır şekilde yaşayacağım, müslüman olarak ölmeye çalışacağım... Söz veriyorum, söz veriyorum yavrum! 3618
3618] Ahmed Kalkan, Vuslat, Sayı 9-10, Mart-Nisan 2002
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 827 -
Mal ve Evlât Fitnesiyle İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Evlâd veled Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimelerin Geçtiği Yerler (Toplam 103 Yerde): 2/Bakara, 83, 116, 133, 180, 215, 233, 233, 233, 233, 233, 233, 233; 3/Âl-i İmrân, 10, 11, 47, 116; 4/Nisâ, 7, 7, 11, 11, 12, 12, 12, 12, 33, 36, 75, 98, 127, 135, 171, 176, 176; 5/Mâide, 110; 6/En’âm, 101, 137, 140, 151, 151; 8/Enfâl, 28; 9/Tevbe, 55, 69, 85; 10/Yûnus, 68; 11/Hûd, 72; 12/Yûsuf, 21; 14/İbrâhim, 41; 17/İsrâ, 23, 31, 64, 111; 18/Kehf, 4, 39; 19/Meryem, 14, 15, 32, 33, 35, 77, 88, 91, 92; 21/Enbiyâ, 26; 23/Mü’minûn 91; 24/Teğâbün, 14, 15; 25/Furkan, 2; 26/Şuarâ, 18; 27/Neml, 19; 28/Kasas, 9; 29/Ankeb^T, 8; 31/Lokman, 14, 14, 33, 33, 33, 33; 34/Sebe’, 37, 35, 37; 37/Sâffât, 152; 39/Zümer, 4; 43/Zuhruf, 81; 46/Ahkaf, 15, 15, 17; 56/Vâkıa, 17; 57/Hadîd, 20; 58/Mücâdele, 2, 17; 60/Mümtehıne, 3, 3, 12; 63/Münâfıkun, 9; 64/Teğâbün, 14, 15; 71/Nûh, 21, 27, 28; 72/Cinn, 3; 73/Müzzemmil, 17; 76/İnsan, 19; 90/Beled 2, 3; 112/İhlâs, 3, 3.
B- Oğul ve Kız Çocuğu Anlamındaki “İbn”, “İbnetun” veya Çoğulu Benûn ve Benât Kelimelerinin GeçtiğiYerler (Toplam 162 Yerde): 2/Bakara, 40, 47, 49, 83, 122, 132, 132, 133, 146, 211, 246; 87, 177, 215, 246, 253,; 3/Âl-i İmrân, 14, 45, 49, 61, 61, 93; 4/Nisâ, 11, 23, 23, 23, 23, 36, 157, 171; 5/Mâide, 12, 17, 17, 18, 27, 32, 46, 70, 72, 72, 75, 78, 78, 110, 110, 112, 114, 116; 6/En’âm, 20, 100, 100; 7/A’râf, 26, 27, 31, 35, 105, 127, 134, 137, 138, 141, 150, 172; 8/Enfâl, 41; 9/Tevbe, 24, 30, 31, 31, 60; 10/Yûnus, 90, 90, 93; 11/Hûd, 42, 42, 45, 78, 79; 12/Yûsuf, 5, 67, 81, 87; 14/İbrâhim, 6, 35; 15/Hicr, 71; 16/Nahl, 57, 72; 17/İsrâ, 2, 4, 6, 26, 40, 70, 101, 104; 18/Kehf, 46; 19/Meryem, 34; 20/Tâhâ, 47, 80, 94, 94; 21/Enbiyâ, 91; 23/Mü’minûn, 50, 55; 24/Nûr, 31, 31, 31, 31; 26/Şuarâ, 17, 22, 59, 88, 133, 197; 27/Neml, 76; 28/Kasas, 4, 27; ; 30/Rûm, 38; 31/Lokman, 13, 13, 16, 17; 32/Secde, 23; 33/Ahzâb, 4, 7, 50, 50, 50, 50, 55, 55, 55, 59; 36/Y3asin, 60; 37/Sâffât, 102, 149, 149, 153, 153; 40/Mü’min, 25, 53; 43/Zuhruf, 16, 16, 57, 59; 44/Duhân, 30; 45/Cüseiya, 16; 46/Ahkaf, 10; 52/Tûr, 39, 39; 57/Hadîd, 27; 58/Mücâdele, 2, 22; 59/Haşr, 7; 61/Saff, 6, 6, 14, 14; 66/Tahrîm, 12; 68/Kalem, 14; 70/Meâric, 11; 71/Nûh, 12; 74/Müddessir, 13; 80/Abese, 36.
C- Çocuk Anlamında Diğer Kelimeler
a- Çocuk kelimesinin Arapça karşılığı olan “tıfl” 4 yerde (22/Hacc, 5; 24/Nûr, 31, 59; 40/Mü’min, 67)
b- (Bülûğ çağına ermemiş) çocuk anlamında “sabî” 2 yerde (19/Meryem, 12, 29)
c- Bıyığı terlemiş delikanlı, genç ve çocuk anlamına gelen “ğulâm” kelimesi 13 yerde (3/Âl-i İmrân, 40; 12/Yusuf, 19; 15/Hicr, 53; 18/Kehf, 74, 80, 82; 19/Meryem, 7, 8, 19, 20; 37/Sâffât, 101; 51/Zâriyât, 28; 52/Tûr, 24.
d- (Madde, mânevî, mertebe, kıymet, miktar, cisim yönüyle) küçük anlamında “sağîr” kelimesi 13 yerde (2/Bakara, 282; 6/En’âm, 124; 7/A’râf, 13, 119; 9/Tevbe, 29, 121; 10/Yûnus, 61; 12/Yusuf, 32; 17/İsrâ, 24; 18/Kehf, 49; 27/Neml, 37; 34/Sebe’, 3; 54/Kamer, 53.
e- Nesil, zürriyet anlamında “zürriyyet” 32 yerde (2/Bakara, 124, 128, 266; 3/Âl-i İmrân, 34, 36, 38; 4/Nisâ, 9; 6/En’âm, 84, 87, 133; 7/A’râf, 172, 173; 10/Yûnus, 83; 13/Ra’d, 23, 38; 14/İbrâhim, 37, 40; 17/İsrâ, 3, 62; 18/Kehf, 50; 19/Meryem, 58, 58; 25/Furkan, 74; 29/Ankebût, 27; 36/Yâsin, 41; 37/Sâffât, 77, 113; 40/Mü’min, 8; 46/Ahkaf, 15; 52/Tûr, 21, 21; 57/Hadîd, 26.
f- (Küçük) torunlar anlamında “hafede” 1 yerde (16/Nahl, 72).
g- Ehil, âile, aşiret, yakınlar, halk gibi anlamlara gelen “ehl” kelimesi 127 yerde
h- Yine yaklaşık aynı anlamlarda, ehil, âile, akraba, yakınlar, hânedan anlamlarına gelen “âl” kelimesi de 88 yerde
i- “Yetim, bülûğ çağına girmeden önce babasını kaybetmiş çocuk anlamında “yetîm” kelimesi 23 yerde
j- Üvey kızları anlamındaki “rebâib” kelimesi de 1 yerde (4/Nisâ, 23) kullanılır.
Ç- Evlât/Çocuklar hakkında Âyet-i Kerimeler:
a- Hayırlı Nesil İçin Duâ: 2/Bakara, 128-129; 3/Âl-i İmrân, 38-41; 7/A’râf, 189; 14/İbrâhim, 40; 25/Furkan, 74; 46/Ahkaf, 15.
b- Üremek ve Çoğalmak: 2/Bakara, 187; 41/Fussılet, 47.
c- Hayırlı Evlât Yetiştirmek: 2/Bakara, 223.
d- Evlât Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14; 34/Sebe’, 37.
e- Evlât, Dünya Hayatının Süsüdür: 18/Kehf, 45.
f- Evlât, Fitne ve İmtihan Sebebidir: 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 14-15.
g- Evlâdı Allah’tan, Peygamber’den ve Allah Yolunda Cihaddan Üstün Tutmanın Kötülüğü: 9/Tevbe, 24; 60/Mümtehıne, 3; 62/Münâfıkun, 9.
h- Ergenlik Çağına Ulaşmamış Çocuklara Bakmak: 4/Nisâ, 127.
- 828 -
KUR’AN KAVRAMLARI
i- Kâfirlere Malları ve Evlâtları Fayda Vermez: 3/Âl-i İmrân, 10, 91, 116; 5/Mâide, 36; 6/En’âm, 70; 7/A’r3af, 48; 13/Ra’d, 18; 19/Meryem, 77-80; 45/Câsiye, 10; 58/Mücâdele, 17; 69/Hakka, 25-29; 92/Leyl, 8-11; 104/Hümeze, 2-6; 111/Leheb, 1-3.
j- Fakirlik Korkusuyla Çocukları Öldürmek: 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 31.
k- Mekke Müşrikleri Kız Çocuklarını Öldürüyorlardı: 6/En’âm, 137, 140; 16/Nahl, 57-59; 42/Şûrâ, 17; 81/Tekvîr, 8-9.
l- Allah, Dilediğine Kız, Dilediğine Erkek Evlât Verir; Dilediğini de Kısır Bırakır: 42/Şûrâ, 49-50; 53/Necm, 45-46.
m- Rahimlerde Yaratılanın Ne Olduğunu Allah Bilir: 3/Âl-i İmrân, 6; 31/Lokman, 34.
n- Allah’ın Dilemesi Olmadan Hiçbir Dişi, Gebe Kalmaz ve Doğurmaz: 35/Fâtır, 11; 41/Fussılet, 47.
o- Gerçek Zürriyetsiz Olanlar: 108/Kevser, 3.
p- Gebeliğin Süresi: 31/Lokman, 14.
D- Evlâtlıklar
r- Evlâtlıklar, Gerçek Oğullar ve Kızlar Değildir: 33/Ahzâb, 4, 40.
s- Evlâtlıkların Babalarının Adına Çağırılmaları: 33/Ahzâb, 5.
t- Evlâtlıklar Mü’min Kardeşlerdir: 33/Ahzâb, 5.
E- Ana-Babaya Davranış
Ana Babaya İyilik Etmek: 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23-24; 29/Ankebût, 8; 46/Ahkaf, 15.
Ana Babaya Vermek: 2/Bakara, 215.
Ana Babaya Karşı İyi Niyetli Olmak: 17/İsrâ, 25.
Ana Babaya Kötü Söz Söylemekten Sakınmak: 17/İsrâ, 23.
Ana Babaya Güzel Söz Söylemek: 17/İsrâ, 23.
Ana Hakkı: 31/Lokman, 14; 46/Ahkaf, 15.
Ana Babaya İtaat: 31/Lokman, 14.
Ana Babanın İman Dâvetine katılmayanlar: 46/Ahkaf, 17-18.
Allah’a Şirk Koşma Konusunda Ana Babaya İtaat Yoktur: 29/Ankebût, 8; 31/Lokman, 15.
Ana Babayı ve Akrabayı Allah’tan ve Cihaddan Üstün Tutmanın Kötülüğü: 9/Tevbe, 24.
Kâfir Ana Babanın Dostluğu: 9/Tevbe, 31/Lokman, 15.
Ana Baba İçin Duâ: 14/İbrâhim, 41.
F- Akrabaya İyilik
Akrabaya İyilik Etmek: 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36.
Akrabaya Vermek: 2/Bakara, 177, 215; 16/Nahl, 90; 17/İsrâ, 26; 24/Nûr, 22; 30/Rûm, 38.
Akrabalık Bağlarını Korumak: 4/Nisâ, 1; 13/Ra’d, 21, 25.
Münâfıklar, Akrabalık Bağlarını Keserler: 47/Muhammed, 22.
Kâfir Akrabanın Dostluğu: 9/Tevbe, 23; 11/Hûd, 45-47.
G- Sıla-i Rahim (Akrabayı Ziyaret)
Akrabayı Ziyaret Etmek: 30/Rûm, 38.
Sıla-i Rahmi Kesmekten Sakınmak: 47/Muhammed, 22.
Akrabalık Bağlarını Korumak: 4/Nisâ, 1; 13/Ra’d, 21, 25; 47/Muhammed, 22.
H- Mal ve Çoğulu Emvâl Kelimelerinin Geçtiği Âyetler (86) Yerde: 2/Bakara, 155, 177, 188, 188, 247, 261, 262, 264, 265, 274, 279; 3/Âl-i İmrân, 10, 116, 186; 4/Nisâ, 2, 2, 2, 5, 6, 6, 10, 24, 29, 34, 38, 95, 95, 161; 6/En’âm, 152; 8/Enfâl, 28, 36, 72; 9/Tevbe, 20, 24, 34, 41, 44, 55, 69, 81, 85, 88, 103, 111; 10/Yûnus, 88, 88; 11/Hûd, 29, 87; 17/İsrâ, 6, 34, 64; 18/Kehf, 34, 39, 46; 19/Meryem, 77; 23/Mü’minûn, 55; 24/Nûr, 33; 26/Şuarâ, 88; 27/Neml, 36; 30/Rûm, 39; 33/Ahzâb, 27; 34/Sebe’, 35, 37; 47/Muhammed, 36; 48/Fetih, 11; 49/Hucurât, 15; 51/Zâriyât, 19; 57/Hadîd, 20; 58/Mücâdele, 17; 59/Haşr, 8; 61/Saff, 11; 63/Münâfikun, 9; 64/Teğâbün, 15; 68/Kalem, 14; 69/Haakka, 28; 70/Meâric, 24; 71/Nûh, 12, 21; 74/Müddessir, 12; 89/Fecr, 20; 90/Beled, 6; 92/Leyl, 11, 18; 104/Hümeze, 2, 3; 111/Mesed, 2.
I- Mülk Anlamında M-l-k Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (118 Yerde): 1/Fâtiha, 4; 2/Bakara, 102, 107, 247, 247, 246, 247, 247, 248, 251, 258; 3/Âl-i İmrân, 26, 26, 26, 26, 189; 4/Nisâ, 3, 24, 25, 36, 53, 54; 5/Mâide, 17, 17, 18, 20, 25, 40, 41, 76, 120; 6/En’âm, 73, 75; 7/A’râf, 158, 185, 188; 9/Tevbe, 116; 10/Yûnus, 31, 49; 12/Yûsuf, 43, 50, 54, 72, 76, 101; 13/Ra’d, 16; 16/Nahl,
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 829 -
71, 73, 75; 17/İsrâ, 56, 100, 111; 18/Kehf, 79; 19/Meryem, 87; 20/Tâhâ, 87, 89, 114, 120; 22/Hacc, 56; 23/Mü’minûn, 6, 88, 116; 24/Nûr, 31, 33, 42, 58, 61; 25/Furkan, 2, 2, 3, 3, 26; 27/Neml, 23, 34; 29/Ankebût, 17; 30/Rûm, 28; 33/Ahzâb, 50, 50, 52, 55; 34/Sebe’, 22, 42; 35/Fâtır, 13, 13; 36/Yâsîn, 71, 83; 38/Sâd, 10, 20, 35; 39/Zümer, 6, 43, 44; 40/Mü’min, 16, 29; 42/Şûrâ, 49; 43/Zuhruf, 51, 77, 85; 45/Câsiye, 27; 46/Ahkaf, 8; 43/Zuhruf, 86; 48/Fetih, 11, 14; 54/Kamer, 55; 57/Hadîd, 2, 5; 59/Haşr, 23; 60/Mümtehıne, 4; 63/Cum’a, 1; 64/Teğâbün, 1; 67/Mülk, 1; 70/Meâric, 30; 72/Cinn, 21; 76/İnsân, 20; 78/Nebe’, 37; 82/İnfitâr, 19; 85/Bürûc, 9; 114/Nâs, 2.
İ- Mal ve Malı Kullanmak Konusunda Âyetler
a- Mal, Fitnedir, İmtihan Sebebidir: 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 15.
b- Mal, Dünya Hayatının Süsüdür: 18/Kehf, 46.
c- Zenginlik, Bir Üstünlük Sebebi Olamaz: 6/Er’âm, 52-53.
d- Mal, Zenginler Arasında Dolaşan Bir Devlet/Servet Olmamalıdır: 59/Haşr, 7.
e- Malı Kullanmakta Reşit Olmak: 4/Nisâ, 5-6; 17/İsrâ, 34.
f- Sefihlere (malını İyi Kullanamayacak Akılsızlara) Mal Verilmez: 4/Nisâ, 5.
g- Ekonomik Esâret: 59/Haşr, 7.
h- Malı ve Parayı Biriktirmek (Stokçuluk): 3/Âl-i İmrân, 49; 9/Tevbe, 34-35; 64/Teğâbün, 14-18; 104/Hümeze, 1-4.
i- Mal Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14; 9/Tevbe, 35; 89/Fecr, 20.
j- Mal Sevgisini, Allah’tan, Peygamber’den ve Allah Yolunda Cihaddan Üstün Tutmak: 9/Tevbe, 24, 34- 35; 63/Münâfıkun, 9; 92/Leyl, 8-11; 96/Alak, 6-8.
k- Mal, Dünyada Kalacaktır: 6/En’âm, 94.
l- Kâfirlere Malları ve Evlâtları Fayda Vermez: 3/Âl-i İmrân, 10, 91, 116; 5/Mâide, 36; 6/En’âm, 70; 7/A’râf, 48; 13/Ra’d, 18; 19/Meryem, 77-80; 45/Câsiye, 10; 58/Mücâdele, 17; 69/Haakka, 25-29; 92/Leyl, 8-11; 104/Hümeze, 2-6; 111/Leheb, 1-3.
m- Münâfıklar, Mal Sevgisi ile Doludurlar: 9/Tevbe, 58-59, 67, 75-76; 48/Fetih, 15; 49/Hucurât, 14, 16-17.
n- Mûsâ (a.s.)’nın Ümmetinden Karun’un Mal Sevgisinin Sonu: 28/Kasas, 76-84; 29/Ankebût, 39-40.
J- Mülk Kavramıyla İlgili Âyetler
a- Mülk Allah’ındır: 35/Fâtır, 13; 57/Hadîd, 10; 64/Teğâbün, 1; 67/Mülk, 1.
b- Allah, Mülkü Dilediğine Verir: 2/Bakara, 247; 3/Âl-i İmrân, 26.
c- Göklerdeki ve Yerdeki Her Şey, Allah’ındır: 2/Bakara, 255, 284; 3/Âl-i İmrân, 109, 129; 4/)Nisâ, 126, 131-132; 5/Mâide, 120; 10/Yûnus, 55; 14/İbrâhim, 2; 16/Nahl, 52; 20/Tâhâ, 6; 22/Hacc, 64; 24/Nûr, 64; 30/Rûm, 26; 31/Lokman, 20, 26; 34/Sebe’, 1; 42/Şûrâ, 4; 53/Necm, 31; 57/Hadîd, 2, 5.
d- Göklerin ve Yerin Tasarrufu Allah’ındır: 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 40; 9/Tevbe, 116; 24/Nûr, 42; 25/Furkan, 2; 36/Yâsîn, 83; 39/Zümer, 62-63; 42/Şûrâ, 49; 43/: Zuhruf, 85; 45/Câsiye, 27; 48/Fetih, 14; 57/Hadîd, 2, 5; 85/Bürûc, 9.
K- Dünya Nimetleri
a- Cennetin Nimetleri Dünya Nimetlerinden Hayırlıdır: 3/Âl-i İmrân, 14-15; 16/Nahl, 30.
b- Dünya Nimetleri Fânîdir; Âhiret Nimetleri Son Bulmaz: 4/Nisâ, 77; 16/Nahl, 96; 35/Fâtır, 5; 42/Şûrâ, 36.
c- Dünya Nimetleri İle Âhiret Nimetlerinin Karşılaştırması: 28/Kasas, 60; 29/Ankebût, 64.
d- Sâlih Amel, Dünyanın Süsünden Hayırlıdır: 18/Kehf, 46; 19/Meryem, 76.
L- Kur’ân-ı Kerim’de Fakirlik Anlamındaki “Fakr” ve Türevleri (13 Yerde): 2/Bakara, 268, 271, 273; 3/Âl-i İmrân, 181; 4/Nisâ, 6, 135; 9/Tevbe, 60; 22/Hacc, 28; 24/Nûr, 32; 28/Kasas, 24; 35/Fâtır, 15; 47/Muhammed, 38; 59/Haşr, 8.
M- Fakir Anlamında “Miskîn” Kelimesi (Tekil ve Çoğul Olarak 23 Yerde): 2/Bakara, 83, 177, 184, 215; 4/Nisâ, 8, 36; 5/Mâide, 89, 95; 8/Enfâl, 41; 9/Tevbe, 60; 17/İsrâ, 26; 18/Kehf, 79; 24/Nûr, 22; 30/Rûm, 38; 58/Mücâdele, 4; 59/Haşr, 7; 68/Kalem, 24; 69/Hâakka, 34; 74/Müddessir, 44; 76/İnsân, 8; 89/Fecr, 18; 90/Beled, 16; 107/Mâûn, 3.
N- Zenginlik Anlamında “Ğınâ” ve Türevleri (73 Yerde): 2/Bakara, 263, 267, 273; 3/Âl-i İmrân, 10, 97, 116, 181; 4/Nisâ, 6, 130, 131, 135; 6/En’âm, 133; 7/A’râf, 48, 92; 8/Enfâl, 19; 9/Tevbe, 25, 28, 74, 93; 10/Yûnus, 24, 36, 68, 101; 11/Hûd, 68, 95, 101; 12/Yûsuf, 67, 68; 14/İbrâhim, 8, 21; 15/Hıcr, 84; 19/Meryem, 42; 22/Hacc, 64; 24/Nûr, 32, 33; 26/Şuarâ, 207; 27/Neml, 40; 29/Ankebût, 6; 31/Lokman, 12, 26; 35/Fâtır, 15; 36/Yâsin, 23; 39/Zümer, 7, 50; 40/Mü’min, 47, 82; 44/Duhân, 41; 45/
- 830 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Câsiye, 10, 19; 46/Ahkaf, 26; 47/Muhammed, 38; 52/Tûr, 46; 53/Necm, 26, 28, 48; 54/Kamer, 5; 57/Hadîd, 24; 58/Mücâdele, 17; 59/Haşr, 7; 60/Mümtehine, 6; 64/Teğâbün, 6, 6; 66/Tahrîm, 10; 69/Haakka, 28; 77/Mürselât, 31; 80/Abese, 5, 37; 88/Ğâşiye, 7; 92/Leyl, 8, 11; 93/Duhâ, 8; 96/Alak, 7; 111/Mesed, 2.
O- Fakirlik ve Fakirler Konusuyla İlgili Âyetler
Gerçek Fakirler: 2/Bakara, 273.
Fakir ve miskin Kavramı: 9/Tevbe, 60
Fakirlerin Dokunulmazlığı: 6/En’âm, 52-53.
Fakir Düşmekte Hikmet Vardır: 6/En’âm, 42; 9/Tevbe, 28.
Fakirlik Korkusu ile Çocukları Öldürmekten Sakınmak: 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 31.
Fakirlere İyilik Etmek: 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36.
Fakirlere Vermek: 2/Bakara, 177, 215, 273; 17/İsrâ, 26; 24/Nûr, 22; 30/Rûm, 38; 70/Meâric, 24-25.
Fakirlere Yedirip İçirmek: 76/İnsan, 8-12; 89/Fecr, 18; 90/Beled, 12-16.
Sâili (İsteyeni) Azarlamaktan Sakınmak: 93/Duhâ, 10.
Kâfirler Fakirleri Küçük Görürler: 6/En’âm, 52-53; 7/A’râf, 49; 11/Hûd, 27; 18/Kehf, 28; 26/Şuarâ, 106-114.
Kâfirler ve Müşrikler Fakirlere Vermezler: 36/Yâsin, 47; 68/Kalem, 17-40; 69/Haakka, 34; 74/Müddessir, 43-44; 107/Mâûn, 1, 3.
Ö- Zenginlik ve Zenginler Konusuyla İlgili Âyetler
a- Allah, Dilediğine Hesapsız Rızık Verir: 2/Bakara, 212; 3/Âl-i İmrân, 27, 37; 28/Kasas, 79-82; 29/Ankebût, 62; 42/Şûrâ, 19.
b- Zenginliği Veren Allah’tır: 53/Necm, 48.
c- Zenginlik Bir Üstünlük Sebebi Değildir: 6/En’âm, 52-53.
d- Mal, Zenginler Arasında Dolaşan Bir Servet Olamaz: 59/Haşr, 7.
Kâfirler Mal Gururuna Kapılırlar: 6/En’âm, 52-53; 7/A’râf, 49; 11/Hûd, 27; 18/Kehf, 28; 26/Şuarâ, 106-114.
Câhil ve Gururlu Zenginler: 96/Alak, 6-7, 12.
Mal, Fitne ve İmtihan Sebebidir: 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 15.
P- Ekonomik Eşitliğin Anlamı
a- Rızık Konusunda Kimi Kiminden Farklıdır: 16/Nahl, 71; 17/İsrâ, 21; 42/Şûrâ, 27; 43/Zuhruf, 32.
b- Zengin Fakir Ayırımı Yoktur: 6/En’âm, 52-53.
R- İsraf ve İktisat (Savurganlık ve Tutumluluk)
a- İsraf Etmekten Sakınmak: 6/En’âm, 141; 7/A’râf, 31.
Saçıp Savurmaktan Sakınmak: 6/En’âm, 141; 7/A’râf, 31; 17/İsrâ, 26-27, 29.
Mü’minler İsraf Etmezler: 25/Furkan, 67.
Allah İsraf Edenleri Sevmez: 6/En’âm, 141; 7/A’râf, 31.
S- Cimrilik
a- Cimrilik Etmek: 2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmrân, 180; 4/Nisâ, 36-37; 47/Muhammed, 38; 57/Hadîd, 23-24; 92/Leyl, 8-10.
b- Malı ve Parayı Biriktirmek: 3/Âl-i İmrân, 49; 9/Tevbe, 34-35; 64/Teğâbün, 15-18; 104/Hümeze, 1-4.
c- İnsan Cimridir: 17/İsrâ, 100; 70/Meâric, 19-21; 100/Âdiyât, 8-11.
d- Şeytan Fakirlikle Korkutur: 2/Bakara, 268.
Cimrilik Etmekten Sakınmak: 17/İsrâ, 29, 31; 47/Muhammed, 37-38; 59/Haşr, 9; 64/Teğâbün, 16.
Mü’minler Cimrilik Yapmaz: 25/Furkan, 67.
Ş- Cömertlik
a- Cömert Olmak: 17/İsrâ, 29.
b- Allah Cömerlere Bolluk Verir: 2/Bakara, 268.
T- Yedirip İçirmek
a- Fakirlere Yedirip İçirmek: 22/Hacc, 28, 36; 76/İnsan, 8-12.
b- Yetimlere Yedirip İçirmek: 76/İnsan 8-12.
c- Esirlere Yedirip İçirmek: 76/İnsan, 8-12.
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 831 -
d- Kâfirler, Fakirlere Yedirip İçirmezler: 36/Yâsin, 47; 69/Haakka, 34; 74/Müddessir, 43-44; 107/Mâûn, 1, 3.
U- Rızık
a- Allah, Dilediğine Hesapsız Rızık Verir: Bakara, 212; Al-i İmran, 27, 37; Kasas, 79-82; Ankebut, 62; Şura, 19.
b- Allah, Rızkı Daraltır veya Genişletir: Bakara, 245; Ra’d, 26; İsra, 30; Kasas, 82; Ankebut, 62; Rum, 37; Sebe’36, 39; Zümer, 52; Şura, 12, 27; Mülk, 21.
c- Rızkı Veren Allah’tır: Yunus, 31; Hicr, 21; Ankebut, 17, 61; Rum, 40; Sebe’,24, 39; Fatır, 3; Zariyat, 58.
d- Rızık Konusunda Kimi kiminden Farklıdır: Nahl, 71; İsra, 21; Şura, 27; Zuhruf, 32.
e- Allah, Bütün Canlıların Rızkını Verir: Hud, 6.
f- Rızık Verenlerin En Hayırlısı Allah’tır: Hacc, 58; Mü’minun, 72; Cum’a, 11.
g- Allah, En Temiz Nimetlerden Rızıklandırır: Mü’min, 64.
h- Allah, Cimrilik Etmeyenlere Bol Rızık Verir: Bakara, 268.
i- Yer Üzerinde Rızık Sebepleri Yaratılmıştır: Hıcr, 20.
j- Rızık Endişesi, Hakka Dâvet Görevine Engel Olamaz: Taha, 132.
k- Yağmurla Gökten Rızık İner: Zariyat. 22.
l- Rızık Aramak: Cum’a, 10.
m-Rızkın Bolluğu ve Darlığında, İbretler Vardır: Zümer, 52
n- Yaratılan Her Şeyin İnsan İçin Olmasında İbretler Vardır: Casiye, 13
o- Rızık Endişesi, Tebliğ Görevine Engel Olamaz: Taha, 132
p- Zenginliği Veren Allah’tır: Necm, 48
r- Zenginlik Bir Üstünlük Sebebi Değildir: En’am, 52-53
s- Mal, Zenginler Arasında Dolaşan Bir Servet Olamaz: Haşr, 7.
t- Kâfirler, Mal Gururuna Kapılırlar: En’am, 52-53; A’raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106-114
u- Câhil ve Gururlu Zenginler: Alak, 6-7, 12
ü- Mal, Fitne ve İmtihan Sebebidir: Enfal, 28; Teğabün, 15.
v- Fakir Düşmekte Hikmet Vardır: En’am, 42, Tevbe, 28.
y- Rızık Konusunda Kimi Kiminden Farklıdır: Nahl, 71; İsra, 21; Şura, 27; Zuhruf, 32.
z- Zengin Fakir Ayrımı Yoktur: En’am, 52-53.
V- İnfak
a- İnfak/Allah Yolunda Harcamak: Bakara, 3, 195, 245, 254, 261, 270, 272, 274; Enfal, 3; Ra’d, 22; İbrahim, 31; Hacc, 35; Kasas, 77; Secde, 16; Fatır, 29-30; Hadid, 7; Mûnâfıkun, 10-11; Teğabün, 16-17.
b- Mala Olan Sevgiye Rağmen Allah Sevgisiyle Harcamak: Bakara, 177; İnsan, 8.
c- Harcamada Ölçü: Furkan, 67; Muhammed, 36-38.
d- Allah İçin Harcamak ve Harcayanların Hali: Bakara, 264-266, 272; Kasas,77; Münafikun, 10-11; Leyl,17-21
e- Harcamayı Malın İyisinden ve Sevilen Şeylerden Yapmak: Bakara, 267; Al-i İmran, 92.
f- Harcama Yapılacak Mal: Bakara, 3, 219; Şura, 38.
g- Kendilerine Verilecek Kimseler: Bakara, 215, 273; Nur, 22.
h- Harcadıklarını Başa Kakanlar: Bakara, 262-264, 266, Müzzemmil, 20.
i- Gösteriş Olsun Diye Harcamak: Bakara, 264, 266, 270, 272; Nisa, 38-39.
j- İnfaktan Kaçılmaz: Bakara, 268; Hadid, 10.
k- İnfaktan Kaçanlar: Mearic, 18-21.
l- İnfak Edenler Takvâ Sahibi Mü’minlerdir: Al-i İmran, 16-17, 134.
m-İnfak Edenlerin Mükâfatı: Bakara, 272; Hadid, 7, 11; Teğabün, 17; Mearic, 24-25, 35; Leyl, 5-7,18.
n- Kâfirler ve Müşrikler İnfak Etmezler: Yasin, 47; Kalem, 17-40; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Mâûn, 1, 3.
o- Kâfirler Mallarını Allah Yolundan Çevirmek İçin Harcarlar: Enfal, 36; Beled, 5-12.
p- Fakirlere Yedirip İçirmek: Hacc, 28, 36; İnsan, 8-12, Fecr, 18.
- 832 -
KUR’AN KAVRAMLARI
r- Yetimlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
s- Esirlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
t- Kâfirler, Fakirlere Yedirip İçirmezler: Yasin, 47; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1-3.
u- Cömert Olmak: İsra, 29.
ü- Allah, Cömertlere Bolluk Verir: Bakara, 268.
v- Fakirlere İyilik Etmek: Bakara, 83; Nisa, 36.
w- Fakirlere Vermek: Bakara, 177, 215, 273; İsra, 26; Nur, 22; Rum, 38; Mearic, 24-25.
x- Sâil’i (İsteyeni, dilenciyi) Azarlamaktan Sakınmak: Duha, 10.
y- Kâfirler, Fakirleri Küçük Görürler: En’am, 52-53; A’raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106-114.
z- Kâfirler ve Müşrikler, Fakirlere Vermezler: Yasin, 47, Kalem, 17-40; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Mâûn, 1-3
Y- Fitne
a- “Fitne” ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (60 Âyet): 2/Bakara, 102, 191, 193, 217; 3/Âl-i İmrân, 7; 4/Nisâ, 91, 101; 5/Mâide, 41, 49, 71; 6/En’âm, 23, 53, 7/A’râf, 27, 155; 8/Enfâl, 25, 28, 39, 73; 9/Tevbe, 47, 48, 49, 49, 126; 10/Yûnus, 83, 85; 16/Nahl, 110; 17/İsrâ, 60, 73; 20/Tâhâ, 40, 40, 85, 90, 131; 21/Enbiyâ, 35, 111; 22/Hacc, 11, 53; 24/Nûr, 63; 25/Furkan, 20; 27/Neml, 47; 29/Ankebût, 2, 3, 10; 33/Ahzâb, 14; 37/Sâffât, 63, 162; 38/Sâd, 24, 34; 39/Zümer, 49; 44/7Duhân, 17; 51/Zâriyât, 13, 14; 54/Kamer, 27; 57/Hadîd, 14; 60/Mümtehıne, 5; 64/Teğâbün, 15; 68/Kalem, 6; 72/Cin, 17; 74/Müddessir, 31; 85/Bürûc, 10.
b- Fitne Katilden Beterdir: 2/Bakara, 191, 217.
c- Bazı Fitnelerin Cezâsı Geneldir: 8/Enfâl, 25.
d- Mal ve Evlât, Fitne Sebebidir: 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 14-15.
e- Fitneyi Uyandırmamak İçin İnsanlara İpucu Vermemek Gerekir: 12/Yûsuf, 13, 15-17.
Z- Fitne Kavramıyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî, Fiten 3, 4, 5, 9, 17, 26, 31; İ’tisâm 2; Vüdû 37; Ezan 60, 63, 149; İlm 24; Muhsar 4; Mevâkît 4; Mezâlim 25; Cenâiz 86-88; Meğâzî 12; Menâkıb 25; Cihad 25; Tefsir 2/30; Deavât 38, 39, 44-46; Buhârî Tecrîd-i Sarih Terc. 2/469; Müslim, Fiten 3, hadis no: 2885, 4/2211, Fiten 9, 10, 13; Mukaddime 7; İman 186; Salât 179; Küsûf 8, 11, 12, 22; Mesâcid 128, 130, 132; Zikir 49; Cenâiz 86; Ebû Dâvud, Fiten 2, hadis no: 4259-4262, 4/100, 101, Fiten 24, 149); İbn Mâce, Fiten 25; Cenâiz 65 ; Riyâzu’s-Sâlihîn Terc. 1/512 ; Tirmizî, Fiten 30, hadis no: 2197, 4/488, Fiten 11, 25, 29, 33, 48; Ahmed bin Hanbel, 1/169, 185, 320; 2/172, 173, 282, 408; 3/346, 422; 4/226; 5/39, 48, 110; Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi: 1/435-436; 3/381; 6/198; 13/356-357, 360, 365-366, 370-373, 375-387, 390-395, 398-399, 418-419, 426, 428, 441, 447-449, 450-452, 454-464, 466-467, 471-473, 482-484, 519-522, 527-528; 14/238-242; 15/422-423, 428-429; 17/156, 529, 532, 545.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
FİTNE
1. Kur’an’da Fitne Kavramı, Hasan Keskin, Rağbet Y., İst. 2003
2. Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitne Odakları, Sâlih Asğar, Hanif Y., İst. 1994
3. Kur’an’da İmtihan, Süleyman Kaya, İnsan Y. İst. 2003
4. TDV. İslâm Ansiklopedisi (Mustafa Çağrıcı), T.D.V. Y. c. 13, s. 156-159
5. Şâmil İslâm Ansiklopedisi (Talat Sakallı), Şâmil Y. c. 2, s. 196-197
6. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 6, s. 286-296
7. Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi (Hüsnü Aktaş), Risâle Y. c. 2, s. 56-59
8. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılâb Y. s. 151-153
9. Fıkhî Meseleler, Yusuf Kerimoğlu, Ölçü Y. c. 3, s. 47
10. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 206-218
11. Kur’an’da Siyasî Kavramlar vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s.311-339
12. Kur’an’da Temel Kavramlar, Cavit Yalçın, Vural Y. s. 20-35
13. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 270-272
14. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y. s. 243-254; 282-283
15. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 33-38
16. İlâhî Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), Abdulkerim Zeydan, İhtar Y. s. 102-145
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 833 -
17. İnanmak ve Yaşamak, Ercümend Özkan, Anlam Y. c. 3, s. 179-193
18. ÇOCUK EĞİTİMİ
19. Anne Baba Biz Suçluyuz, Ali Şeraiti, Terc. Kerim Güney, Ayışığı Kitapları Kitabevi Y.
20. Çocukluk ve Gençlik Çağında İslâmî Eğitim ve Psikolojik Temelleri, Ömer Özyılmaz, Pınar Y. 2003
21. Kur’an’da Tebliğ ve Eğitim Psikolojisi, Mehmet Şanver, Pınar Y. İst. 2001
22. Hz. Muhammed ve Öğretim Metodları, Abdulfettah Ebû Gudde, Umran Y. İst. 1998
23. Hz. Peygamber ve İlim, Yusuf el-Kardavî, Şule Y. İst, 1993
24. İslâm’da Aile Eğitimi (Terbiyetü’l-Evlâd fi’l-İslâm) I-II, Muhammed Ali Sabuni, Uysal Y.
25. İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi Sempozyumu, Heyet, İSAV, İlmî Neşriyat, İst. 1995
26. İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi 2, İSAV, Ensar Neşriyat, İst. 1996
27. Ailede Çocuğun Din Eğitimi, Abdurrahman Dodurgalı, İFAV Y., İst, 1996
28. Aile Okulu, Kemalettin Erdil, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1991
29. Çocuğunuzu Yanlış Eğitiyorsunuz, Yengeç Kitabı, Salzmann, Çocuk Vakfı Y., İst. 1991
30. Ailede Eğitim, Hüseyin Ağca, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1993
31. Din Eğitimi ve Öğretiminde Metodlar, Mustafa Öcal, T. Diyanet Vakfı Y. 2. Bs. Ank, 1991
32. Türkiye’de Din Eğitimi ve Öğretimi, Heyet, İslâm Medeniyeti Vakfı, İst. 1993
33. İslâm’ın ve İlmin Işığında Çocuk Eğitimi, H. Hüseyin Korkmaz, Feza Y. 93; Tuna A.Ş. Y. İst. 95
34. Hz. Peygamber’in Sünnetinde Terbiye, İbrahim Canan, DİB. Y., Ank. 1980
35. Kur’an’da Çocuk Eğitimi, İbrahim Canan, Nesil Y., İst. 1996
36. Ras. Göre, Âilede ve Okulda Çocuk Terbiyesi, İbrahim Canan, Yeni Asya Y. İst. 79; Türdav, 9. bs. İst.
37. İslâm’da Temel Eğitim Esasları, İbrahim Canan, Yeni Asya Y., İst. 1980
38. İslâm’da Eğitim-Öğretim Tarihi, Ahmed Çelebi, Çev. Ali Yardım, İst. 1976
39. Din Eğitimi ve Öğretimi (İman-İbâdet), Halis Ayhan, DİB Y. Ank. 1985
40. Din Eğitimi ve Öğretiminde Mükâfat ve Ceza, M. Emin Ay, Nil Y., 2. bs. İzmir 1994
41. Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, M. Emin Ay, 2. bs. İst. 1990
42. Allah’ı Nasıl Anlamalı, Çocuklarımıza Nasıl Anlatmalı vehbi Vakkasoğlu, Sevgi Y., 4. bs. 2004
43. Çocuğumuzu Nasıl Eğitelim, Bakiye Marangoz, Mektup Y., İst 1988
44. İslâm’da Çocuk, Beyza Bilgin, DİB. Y. Ank. 1987
45. Çocuk ve Peygamber, Mehmet Emin Ay, Timaş Y.
46. Çocuk Eğitim Rehberi, Ana-Babanın El Kitabı, Nurhan Şener, Toker Y., 2. Bs., İst. 1976
47. Öğretmenler ve Aileler İçin Rehber Kitap, Pınar Koç Yıldırım, Mustafa Otrar, Nobel/EdamY
48. İslâmî Hayatta Âile ve Çocuk Terbiyesi, Ayşenur Zehra, İttihad Y., İst. 1993
49. Kemalist Eğitim ve Din Düşmanlığı, Burhan Bozgeyik, İttihad Y., İst. 1993
50. Sınıfta Pozitif Disiplin, J. Nelsen, L. Lott, S. Glenn, Hayat Y. İst. 1999
51. SOS! Ana Babalara Yardım, Lynn Clark, Ph. D., Evrim Y., İst. 1996
52. Her Yönüyle Çocuğunuz, Şule Bilir, Pelin Bilir Adıyaman, Alkım Y., İst.
53. Yaratıcı Bir Çocuk Yetiştirme, Cynthia MacGregor, Papirus Y., 2. Bs. İst. 1997
54. Sevgi Eğitimi veysel Sönmez, Anı Y., 5. Bs. Ank. 1997
55. Çocuğunuz ve Oyun, Arnold Arnold, Fitzhugh Dodson, Denge Y., İst. 1998
56. Çocukta Oyunla Tedavi, Hans Zulliger, Bozak Y., İst. 1974
57. Eğitimi Zor Çocukların Psikolojisi, Alfred Adler, Baha Matbaası, İst. 1965
58. Çocuklar Nasıl Öğrenir, Ahmet Rahmi Ercan, Alkım Y. Ankara
59. Nasıl Bir Aile, İslâmî Bakışın İmkânları, Hammude Abd el-Âti, çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y., İst. 2000
60. Muvahhid Aileyi Kurmak, Kul Sadi Yüksel, Yenda/Ölçü Y., İst. 1998
61. Yitirilmiş Emniyet, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y., İst. 1998
62. Aile Bilinci, Aysel Zeynep, Denge Y., IV. Bs. İst. 1997
63. Eyyühe’l-Veled, Ey Oğul! İmam Gazâli
- 834 -
KUR’AN KAVRAMLARI
64. Dinde Edeb, İmam Gazâli, İslâmî Neşriyat Y., İkinci bs. Konya, 1972
65. İlmihal II, İslâm ve Toplum, İSAM Y.
66. Allah Erinin Ahlâk ve Kültürü, Said Havva, Hilâl Y/Petek Y.
67. El-Edebu’l-Müfred, Ahlâk Hadisleri I-II, Buhârî, Sönmez Neşriyat, İst. 1974
68. Lokman Sûresi ve Ahlâkî Öğütler, Muhsin Demirci, Çamlıca Y. İst. 2001
69. Arınma Yolu, Abdülhamid Bilâlî I-II, Şafak Y. 1st. 1992
70. Eğitimde Bediüzzaman Modeli, Halit Ertuğrul, Nesil, İst. 1996
71. İslâm’da Öğretmen ve Öğrenci Münasebetlerine Dair Geniş Risale, el-Kâbisî, Terc. Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Y.
72. Üçüncü Neslin Eğitimi, Osman Sezgin, T. Diyanet Vakfı, Ank. 1991
73. Çocuk ve Anne-Baba İlişkileri, Aydın Demirsar, Redhouse Y. İst. 1985
74. Çocuğun Duygusal Sorunları, Bebeklikten Yetişkinliğe, Dr. Lee Salk,Remzi Kitabevi, 2. basım, İst. 1982
75. Bizden Çocuğa, Rafet Erten, Bilgi Y., Ank. 1984
76. Örnekleriyle İslâm Ahlâkı, M. Yaşar Kandemir, Nesil Y.
77. Anahatlarıyla İslâm Ahlâkı, Mustafa Çağrıcı, Ensar Neşriyat
78. İslâm’da Eğitimin İncelikleri, M. Es’ad Coşan, Seha Neşriyat, İst. 1997
79. Düzene Uygun Kafalar Nasıl Oluşturulur? E. A. Rauter,Gözlem Y., ikinci bs, İST 1976
80. Eğitim Üretim İçindir, Harun Karadeniz, Gözlem Y. 8. bs. İzt. 1978
81. Aydınlığa Doğru, Gerçekçi Bir Eğitim Denemesi, Gözlem Y., 3. bs, İst. 1979
82. İmanı, Heyecanı, İdealıi, Kimliği ve Hedefleriyle Genç Adam, Osman Öztürk, 5. bas. Rağbet Y. İst. 2004
83. Kur’an Okurken Zihne Takılan Âyetler, Müşkilu’l-Kur’an, Abdülcelil Candan, Elest Y., İst. 2004
84. İslâm’da Çocuk Terbiyesi, Osman Karabulut, şahsi Y., Konya, 1975
85. Çağdaş Eğitim Sistemleri, İrfan Erdoğan, Sistem Y. İst. İst, 1995
86. İnsan ve Eğitim, Şadi Eren, Yeni Asya Y., 1996
87. Müslüman Ailede Çocuğun Terbiyesi, Ahmed Hamdi Savlu, Hayra Hizmet Vakfı Y. Konya, 1978
88. Okul Öncesinde, Okulda, Sosyal Yaşamda Çocuğun Başarısı Nasıl Sağlanır, Heyet, Altınköprü Y., İst. 1979
89. İslâm Eğitiminde Yeni Ufuklar, Seyyid Ali Eşref, Fikir Y., İst. 1991
90. Kur’an Eğitimin Eşsiz Metodu, Said Ramazan el-Bûtî, Madve Y., İst. 1997
91. İslâm’daTerbiye Metodu, Muhammed Kutub, Hisar Y., İst. 1975
92. Kur’an Ahlâkı, M. Abdullah Draz, İz Y., 2. bs. İst. 2002
93. Müslüman Olmam Neye Gerektirir, Fethi Yeken, İslamoğlu Y., İst. 1992
94. Müslümanın Ahlâkı, Muhammed Gazâlî, Ribat Y., 3. bs.Konya 1996
95. Kur’ân-ı Kerim’de Sosyal Münasebetler Âdâb-ı Muâşeret, M. Zeki Duman, Özel Y.
96. Kaynaklarımıza Göre İslâm Terbiyesi, Osman Şekerci, Çanakkale Seramik Kültür ve Araştırma Hizmetleri Y.
97. Görgü ve Nezaket Kuralları, Heyet, Timaşy Y.
98. Günlük Hayatımızda Nezaket ve Görgü, Ayşenur Kurtoğlu, Timaş Y., 2. bs. İst.
99. Köprü Üç Aylık Fikir Dergisi, Eğitim Özel Sayısı, Güz 1999 (Ekim, Kasım, Aralık), No 68
100. Değerler Eğitimi Dergisi, Aylık Ahlâkî Değereler Üzerine, Adam Y./Ensar Y.
101. Otoriter ve İlgisiz Olarak Algılanan Ana Baba Tutumlarının Çocuğun Kaygı Düzeyine Etkisi, Ramazan Abacı, Yayınlanmamış doktoro tezi, Ank. 1984
102. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, Evlâd maddesi, KUBA Y., c. 5, s. 539-551
103. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y., Çocuk maddesi, c. 1, s. 345-349 (Cengiz Yağcı)
104. TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Y., c. 8, s. 355-365 (çocuk maddesi)
105. MAL VE EKONOMİ
106. İslâm Hukukunda Mülkiyet Hakkı ve Servet Dağılımı, Fahri Demir, D.İ.B. Y. Ank. 1988
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 835 -
107. Tüketim Virüsü, Mustafa Karaalioğlu, Yeni Şafak Y. İst. 1995
108. Tüketim Köleliği, Ivan İllich, Çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y. İst. 1990
109. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 381-382
110. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 4, s. 52-54; 133-134; 342-343; 345-348
111. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 419-425; c. 11, s. 380-386; c. 13, s. 34-40; c. 15, s. 250-256
112. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 2, s. 130-136
113. İslâm’da Mülk ve Hilâfet, Şahin Uçar, İz Y.
114. Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali, Hamdi Döndüren, Erkam Y.
115. Neden Bu Kadar Fakirler, Abdullah Arslan, Akademi Y. İst. 1989
116. Hayatın Pahalılanmasını Nasıl Engelleyebiliriz? Birlik Y. Ank. 1979
117. Zenginlere ve Zengin Olmak İsteyenlere, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. İst. 1993
118. Fakirler ve Zenginler vehbi Karakaş, Timaş Y. İst. 1993
119. Niçin Yoksuluz? Birlik Yayıncılık, Ank.
120. İslâm’ın İktisadî Görüşü, Sabahaddin Zaim, Yeni Asya Y. İst. 1981
121. İslâm ve Ekonomik Hayat, Ahmet Tabakoğlu, D.İ.B. Y. İst. 1987
122. İslâm’a Göre Banka ve Sigorta, Hayreddin Karaman, Nesil Y. 3. Bs. İst. 1992
123. İslâm’da Para, Ahmed el-Hasenî, Çev. Adem Esen, İz Y. İst. 1996
124. Zenginler, Yoksullar ve Robotlar, Deniz Can Saner, Birleşim Y. İst. 1993
125. İdeal Ekonomik Politikası, Abdurrahman Maliki, Ta-ha Y.
126. Müslüman ve Para, Hekimoğlu İsmail, Timaş Y. 7. bs. İst. 1996
127. Para, Fâiz ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1987
128. İktisat Penceresinden İslâm, Ferit Yücel, Şahsi Y. İst. 1979
129. Herkes İçin Ekonomi, George Soule, Gerson Antell, Çev. Nejat Muallimoğlu, Avcıol Y. 3. Bs. İst. 996
130. İnfak (Allah Yolunda Harcama) veysel Özcan, Mirfak Y.
131. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Neşriyat, İst. 1992
132. İslâm Hukukuna göre Âlim-Satımda Kâr Hadleri, Hamdi Döndüren, İstanbul 1983
133. İslâm’da İşçi-İşveren Münâsebetleri, Hayreddin Karaman, Marifet Y.İst. 1981
134. İslâm’da Ticaret Prensipleri, M. Cevat Akşit, Gâye Vakfı, İst. 2001
135. İslâm’da Ticaret Hukuku, Abdülkerim Polat, Sabah Gaz. Kültür Y. İst. 1977
136. İslâm’da Tüketici Hakları, Hüseyin Arslan, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1994
137. Ulusların Yeni Zenginliği, Guy Sorman, Afa Y.
138. Çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmî Yaklaşımlar, Hamdi Döndüren, İklim Y. İst. 1988
139. İktisat, Siyaset ve Din, Mustafa Özel, Yeni Şafak, İst. 1995
140. Amerikan Yüzyılının Sonu, Mustafa Özel, İz Y. İst. 1993
141. Aksiyon, Ahlâk, Ekonomi, Zübeyir Yetik, Çığır Y. İst. 1975
142. Ekonomi Bir Din midir, Zübeyir Yetik, Beyan Y. İst. 1991
143. Sınıfsız Dünya, Saadettin Elibol, Dergâh Y. İst. 1978
144. Gazâlî’nin İktisat Felsefesi, Sabri Orman, İnsan Y. İst. 1984
145. Alışverişte Vâde Farkı ve Kâr Haddi, Heyet, İlmî Neşriyat
146. İktisadî Kalkınma ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat
147. Türkiye’de Zekât Potansiyeli, Heyet, İlmî Neşriyat
148. İşçi İşveren Münasebetleri, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1990
149. Toplumların Çöküşünde Rüşvet, Seyyid Hüseyin el-Attas, Çev. Cevdet Cerit, Pınar Y. İst. 1988
150. Sosyal Siyaset Açısından İslâm’da Ücret, Adem Esen, T. Diyanet Vakfı Y. 2. Bs. Ank. 1995
151. Ekonomik Adâletin Temelleri, Muhammed Nuveyhi, Beyan Y. 2. Bs. İst. 1984
152. Küreselleşen Dünyada Özgür Birey, Zengin Toplum, Mehmet Traş, Birey Y. İst. 2003
153. Türkiye’de Kapitalizmin Gelişmesi ve Sosyal Sınıflar, Ali Gevgilili, Bağlam Y. İst. 2. Bsk, 1989
154. Ana Hatlarıyla İslâm Ekonomisi, Servet Armağan, Timaş Y.
- 836 -
KUR’AN KAVRAMLARI
155. Çağdaş Ekonomik Doktrinler ve İslâm, İ. M. İsmail, Boğaziçi Y.
156. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Y.
157. Ekonomiye Değinmeler, Zübeyir Yetik, Akabe Y.
158. El-Hisbe, İbn Teymiyye, İnsan Y.
159. Hz. Muhammed’in Getirdiği Ekonomik Düzen, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Neşriyat
160. Hz. Peygamber Döneminde Devlet ve Piyasa, Cengiz Kellek, Bilim ve Sanat Vakfı Y.
161. Hz. Ömer Döneminde Ekonomik Yapı, İrfan Mahmud Rânâ, Bir Y.
162. İktisat Bilinci, Hekimoğlu İsmail, Denge Y. İst. 1996
163. İslâm Devlet Bütçesi, Celâl Yeniçeri, Şamil Y.
164. İslâm Ekonomi Sistemi, Muhammed Bakır Sadr, Rehber Y.
165. İslâm Ekonomisi Sistemi, M. Ömer Çapra, Fikir Y.
166. İslâm Ekonomi Düşüncesi, Sıddıkî, Bir Y.
167. İslâm Ekonomi Toplumunun Kuruluşu, Muhammed Abdülmennan, Fikir Y.
168. İslâm Ekonomisi (Teori ve Pratik), M. A. Mannan, Fikir Y.
169. İslâm Ekonomisi ve Sosyal Güvenlik Sistemi, Faruk Yılmaz, Marifet Y.
170. İslâm Ekonomisinde Finansman Meseleleri, Heyet, Ensar Neşriyat
171. İslâm Ekonomisinde Gelir ve Sermaye, M. Sabri Erdoğdu, Sebil Y.
172. İslâm Ekonomisinde Tasarruf ve Ekonomik Gelişme, M. Sabri Erdoğdu, Sebil Y./Marm. Ü. İl. FkV.Y.
173. İslâm Ekonomisinin Temel Meseleleri, M. Ekrem Han, Kayıhan Y.
174. İslâm İktisadında Helâl Kazanç, İmam Muhammed Şeybani, Seha Neşriyat
175. İslâm İktisadının Esasları, Celâl Yeniçeri, Şamil Y.
176. İslâm İktisat ve Metodolojisi, Yusuf Mısri, Birleşik Yayıncılık İst.
177. İslâm İktisat Tarihine Giriş, Abdulaziz Durî, Endülüs Y. İst. 1991
178. İslâm’da İktisadî Nizamı, Ömer Çapra, Çev. Hulûsi Yavuz, Sebil Y.
179. İslâm Şirketler Hukuku (Emek-Sermaye Şirketi), Osman Şekerci, Marifet Y.
180. İslâm ve Çağdaş Ekonomik Konular, M. A. Mannan, Fikir Y. İst. 1984
181. İslâm ve Çağdaş Ekonomik Doktrinler, Muhammed İsmail, çev. Cemal Karaağaçlı, Serda, Yeni Neşr.
182. İslâm Ekonomisinin Strüktürü, Sezai Karakoç, Diriliş Y.
183. İslâm’da Ekonomik ve Sosyal Düşüncenin Çağdaş Görünümü, Heyet, Düşünce Y. İst. 1978
184. İslâm Devletinde Malî Yapı, S. A. Sıddıkî, Çev. Rasim Özdenören, Fikir Y. 2. bs. İst. 1980
185. İslâm ve Ekonomik Hayat, Ahmet Tabakoğlu, D.İ.B. Y.
186. İslâm ve İktisadi Ekoller, M. Bakır es-Sadr, Akademi Y. İst. 1991
187. İslâm ve Mülkiyet, Mahmud Talegani, Yöneliş Y.
188. İslâm’da Tüketici Hakları, Hüseyin Arslan, T. Diyanet Vakfı Y.
189. İslâmî Yaklaşımlar, Hamdi Döndüren, Kültür Basın Yay. Birliği
190. İslâmî Açıdan Borsa, Heyet, Ensar Neşriyat
191. İslâmî İktisadın Felsefesi, Murtaza Mutahhari, İnsan Y.
192. İslâm İktisadında Narh, Davut Aydüz, Işık Y. x
193. İslâm’da İktisat Anlayışımız, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y. 2. bs. Malatya, 1994
194. Çağdaş İktisadi Sistemleri, Beşir Hamitoğulları, Savaş Y.
195. Adil Ekonomik Düzen, Necmettin Erbakan, Ank. 1991
196. Modern İktisat ve İslâm, Sabahaddin Zaim, MTTB Basın-Yayın Md. Neşr. 3. bsk. İst. 1969
197. Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi, Yahya S. Tezel, Tarif Vakfı Yurt Y.
198. Türkiye’de Ekonomi Politikaları ve İşsizlik Meselesi, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y.
199. Türkiye’de Özel Finans Kurumları ve İslâm Bankacılığı, İsmail Özsoy, Timaş Y. İst. 1987
200. Türkiye’de Ekonomik Güçlükler ve Çözüm Yolları, Emin Çarıkçı, Adım Y.
201. Türkiye’de Enflasyonla Mücadele, Tuncay Artun, Tekin Y.
202. Türkiye’de Özelleştirme, Cevat Karataş, Ziya Öniş, Yeni Yüzyıl Kitaplığı Y.
EVLÂT VE MAL FİTNESİ
- 837 -
203. Darbelerin Ekonomisi, Mehmet Altan, Afa Y. İst. 1990
204. Yabancı Sermaye, Komisyon, TÜGİAD Y.
205. Toplum Suskun, Sermaye Serbest, Heyet, Bireşim Y.
206. Ekonomi ve Ahlâk, N. Haydar Nakvî, İnsan Y. İst. 1985
207. Ekonomik Çözüm, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y. İst. 1991
208. Risk Sermayesi, Özel Finans Kurumları ve Para Vakıfları, Murat Çizakça, İlmî Neşriyat
209. Türkiye’de Zekât Potansiyeli, Heyet, İlmî Neşriyat
210. Reklâm Dünyasının İçyüzü, Jim Ring, Milliyet Gazetesi Y.
211. Reklâm Bize Sırıtan Bir Leştir, Oliviero Toscani, Milliyet Gazetesi Y.
212. Parasal Bunalımlar ve Uluslar arası Reform, İsmail Şengün, T. Ekonomi Kurumu Y.
213. Türkiye’de Ekonomi Politikaları ve İşsizlik Meselesi, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y.
214. Bireysel Yatırım Araçları, Mehmet Çavaş, İletişim Y.
215. Tarikat Sermayesinin Yükselişi, Faik Bulut, Öteki Y.
216. Fâiz, Ebu’l-A’lâ Mevdûdî, Çev. M. Hasan Beşer, Hilâl Y. İst. 1966
217. Fâiz, Seyyid Kutup, Çev. Cafer Tayyar, İslâmoğlu Y.
218. Fâiz, Mehmet Zahid Kotku, Seha Neşriyat
219. Fâiz ve Problemleri, İsmail Özsoy, Nil A.Ş. Y.
220. Fâizsiz Bankacılık ve Kalkınma, Cihangir Akın, Kayıhan Y.
221. Fâizsiz Yeni Bir Banka Modeli, Heyet, İlmî Neşriyat İSAV, İst. 1987
222. Türkiye’de Dünyada Fâizsiz Bankacılık ve Hesap Sistemleri, Mustafa Uçar, Fey Vakfı Y.
223. Fâiz Politikalarının Enflasyon Üzerindeki Etkileri ve Türkiye, Muhammed Akdiş, Yimder Y.
224. İslâm’da Fâiz Meselesine Yeni Bir Bakış, Süleyman Uludağ, Dergâh Y. İst. 1988
225. Alternatif Fâizsiz Banka, Süleyman Karagülle, İz Y. İst. 1991
226. Teşvik Kredileri ve Fâiz, Ali Özek, İlmî Neşriyat
227. Tefsîr-i Âyeti’r Ribâ, Seyyid Kutup, İslâmoğlu Y.
228. İslâm’a Göre Fâizsiz Banka, Kalkınma ve Sigorta, M. Ahmet Zerkâ, Kalem Y.
229. Türkiye’de Fâiz Politikaları, Adnan Büyükdeniz, Bilim ve Sanat Vakfı Y.
230. Türkiye’de Serbest Fâiz Politikası, Tuncay Artun, Tekin Y.
231. Para, Fâiz ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1987
232. Para, John Kenneth Galbraith, Altın Kit. Y.
233. Para Bulma ve Yatırım, Ali Sait Yüksel, Beta Basım Yayım
234. Para ve Banka, Halil Dirimtekin, Anad. Üniv. A. Öğr. Fak. Y.
235. Finansal Kurumlar ve Piyasalar, Mustafa Çıkrıkçı, Derya Kitabevi Y.
236. Finsal Kurumlar, Güven Sevil, Anad. Üniv. A. Öğr. Fak. Y.
237. Finansal Teknikler, Ali Ceylan, Ekin Kit. Y.
238. Finansal Yönetim, Niyazi Berk, Türkmen Kitabevi Y.
239. Dünyada ve Türkiye’de Yatırım Fonları, Gürman Tevfik, T. İş Bankası Y.
240. 100 Soruda Para ve Para Politikası, Sadun Aren, Gerçek Y.
241. Akdeniz Dünyasında Para, Fiyatlar ve Medeniyet, Carlo M. Cipollo, Bağlam Y.
242. Kriz Ekonomisi, M. İlker Parasız, Ezgi Kitabevi Y.
243. Uluslararası Ekonomik Kuruluşlar, S. Rıdvan Karluk, Tütünbank Y.
244. Dünya Ekonomisi ve Uluslararası Ekonomik İlişkiler, Tuba Ongun, Evrim Y.
245. Döviz Ekonomisi, Emin Ertürk, Der Y.
246. Altın, Nedim Şener, Dünya Y.
247. Altın, İstanbul Altın Borsası ve Dünyadaki Örnekler, Nedim Şener, Dünya Y.
248. Sınıf Açısından Azgelişmişlik, Yves Lacoste, Göçebe Y.
249. Tek Pazardan Ekonomik ve Parasal Birliğe Avrupa Birliğinin Yetkileri, Komisyoın, İKV Y.
250. Türkiye Avrupa Ekonomik Topluluğu Ortaklığı (Anlaşmalar), Tevfik Saraçoğlu, Akbank Y.
FÂİZ/RİBÂ
- 839 -
Kavram no 44
Haramlar 3
Haram; Mal-Mülk;
Dünya ve Dünyevîleşmek
FÂİZ/RİBÂ
• Ribâ/Fâiz; Anlam ve Mâhiyeti
• Nazarî Yönden Fâizin Yasaklanması
• Fâizin Zararları
• Fâiz Parasından İkrâm
• Fâizsiz(!) Finans Kurumları; Müslümanların Fâize “Katılım Bankaları”
• Maymunlaşma Sebebi: Hîle-i Şer’iyye Denilen “Hîle-i Şerriyye”
• Hanefî Fıkhına Göre Dâru’l-İslâm ve Dâru’l-Harpte Fâiz
• Kur’ân-ı Kerim’de Ribâ/Fâiz
• Hadis-i Şeriflerde Ribâ/Fâiz
• Tefsirlerden İktibaslar
• Klasik Fıkıhta Ribâyı/Fâizi Câiz Gösteren Tavırlar
• Günümüzde Fâiz Tartışmaları ve Fâizi Câiz Gören Yaklaşımlar
• Fâizle İlgili Fetvâlar
• Allah Teâlâ ve Rasûlüne Karşı Savaşanlar: Fâizci Düzen ve Fâizciler!
“Ribâ/fâiz yiyen kimseler (kabirlerinden), tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkarlar. Onların bu hali, ‘alış-veriş (ticâret) de fâiz gibidir’ demelerindendir. Oysaki Allah, ticâreti helâl, fâizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de fâizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve işi Allah’a kalmıştır (Allah dilerse onu affeder). Kim tekrar fâize dönerse, işte onlar ateş ashâbıdır, orada devamlı kalırlar.
Allah fâizi mahveder (fâiz karışan malın bereketini giderir). Sadakaları çoğaltır (içinde sadaka verilen malları bereketlendirir). Allah (günahta ısrar eden) günahkâr kâfirlerin hiçbirini sevmez.
İman edenler, sâlih/iyi ameller yapanlar, namaz kılanlar ve zekât verenler için Rableri katında mükâfâtları vardır. Onlara korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır.
Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Eğer gerçekten iman ediyorsanız fâiz olarak artan miktarı almayın.
Şâyet (fâiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Rasûlü tarafından ilân edilmiş bir harp ile karşı karşıya olduğunuzu iyi bilin. Eğer tevbe edip fâizcilikten vazgeçerseniz, sermâyeniz sizindir. Böylece haksızlık etmezsiniz ve haksızlık da edilmezsiniz.” 3619
3619] 2/Bakara, 275-279
- 840 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ribâ/Fâiz; Anlam ve Mâhiyeti
Ribâ: Artma, çoğalma, şişme, gelişme ve yetişme, mübâdeleli akitlerde taraflardan birinin hakkı kabul edilen ve akit sırasında şart koşulan karşılıksız fazlalık anlamında bir İslâm hukuku terimidir. “Ribâ” kelimesi Arapça mastar olup, sözcüğün kökeninde “mutlak çoğalma” anlamı vardır.
Cins ve miktarı bir olan iki şey biri diğeriyle mübadele edildiğinde (değiştirildiğinde) bir taraf için kabul edilen malın fazlasına ribâ veya fâiz denir.3620 Ayarları aynı olan 100 gr. altını, peşin veya vâdeli yüz yirmi gr. altınla mübadele etmek gibi... Böyle bir işlemde 100 gr. altın veren, aynı miktarda altın alma hakkına sahip olur. Burada 100 gr. altın anapara (re’sül-mal), 20 gr. fazlalık ise ribâ adını alır. 3621
Ribâ sözcüğü yerine Türkçede daha çok “fâiz” terimi kullanılır. Fâiz; taşan, taşkın, dolu, ödünç verilen para için alınan kâr gibi anlamlara gelir. Elmalılı Hamdi Yazır ribâ ile fâizin aynı anlama geldiğini belirtirken şöyle der: “Ribâ; sözlükte, ziyâdelenmek, fazlalaşmak anlamına mastar olup, fâiz dediğimiz özel fazlalığın adı olmuştur... Câhiliyye devrinde asıl borca “re’sül-mâl”, ziyadesine ise “ribâ” adı verilirdi. Bugünkü fâiz işlemleri nitelik bakımından câhiliyye devrinin bu âdetinden başka bir şey değildir. Zaman zaman fâiz miktarının ve şekillerinin azalması veya çoğalması muâmelenin niteliğini değiştirmez. İşte câhilî Arap örfünde ribâ tam anlamıyla günümüzdeki nükudun (nakit paraların) fâizi veya nemâsı tâbir olunan fazlasıdır. Karzdan (ödünç para) başka borçların (düyûn) tatbiki de böyledir. Şüphe yok ki sözlükte bunun en uygun ismi ribâ, ziyade, artık olması gerekir. Buna fâiz veya nemâ tâbirinin kullanılması “Alım-satım ancak ribâ gibidir.”3622 âyetinin delâletiyle, alım satım ve ticârete benzetilerek yanlış bir kullanmadır. 3623
Bir şeyin nitelikleri değişmedikçe, adının değişmesi, hükmünün değişmesini gerektirmez. Buna göre, ribânın hükümleri aynı hukukî özellikleri taşıyan fâize de uygulanır. Bu, icâre akdine, kira akdi demek gibidir ki, her ikisi de aynı anlama gelen sözlerdir. İslâmiyet toplumla ilgili sosyal ve ekonomik problemleri çözerken tedric prensibine uymuştur. Fâizcilik, müşrik Arapların özellikle yüksek tabakalarının yararlandıkları önemli bir kazanç yolu idi. Bunu bir hamlede kaldırmak uygun değildi. Bu yüzden, içkinin yasaklanışında olduğu gibi, ribânın yasaklanışı da belli merhaleler geçirmiştir.
Ebû Hureyre’den, Hz. Peygamber’in şöyle dediği nakledilmiştir: “Mirac gecesi, karınları evler gibi (büyük) olan bir topluluğun yanına geldim. Onların karınlarında dışarıdan görünen yılanlar vardı. Cebrâil’e (a.s.) bunların kimler olduğunu sorduğumda; ‘Bunlar fâiz yiyenlerdir’ cevabını verdi.”3624 Mirac olayı 621 m. yıllarında Mekke’de vuku bulduğuna göre, fâizin ileride yasaklanabileceğine daha o günden işaret edilmiş olmaktadır. Yine Mekke’de inen bir âyette fâizin malı arttırmayacağı bildirilmiştir. 3625 Medine’de inen bir âyette ise, Tevrat’ta yahûdilere fâizin yasaklandığı, ancak
3620] İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, V, 277
3621] Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, II, 952, 953
3622] 2/Bakara, 275
3623] Elmalılı, a.g.e., II, 952, 953
3624] İbn Mâce, Ticârât, 58; Ahmed b. Hanbel, Müsned II/353, 363
3625] 30/Rûm, 39
FÂİZ/RİBÂ
- 841 -
bu yasağa uymadıkları için kendilerine helâl kılınan bazı temiz ve güzel şeylerin haram kılındığı belirtilmiştir.3626 Şu âyetle de kısmî yasaklama getirilmiştir: “Ey iman edenler, ribâyı öyle kat kat arttırılmış olarak yemeyin” 3627. Burada fâhiş ribâ adı verilen mürekkeb fâiz kastedilmiştir.
Kur’ân-ı Kerim azı ve çoğu hakkında bir ayırım yapmaksızın ribâyı şu âyetlerle mutlak olarak yasaklamıştır: “Âllah alış-verisi helâl ve fâizi ise haram kılmıştır” 3628; “Kim de haram olan bu ribâyı helâl diye yemeye dönerse, işte onlar cehennemliktir, o ateşte ebedî olarak kalacaklardır”3629; Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve (câhiliyette işlediğiniz) fâiz hesabından arta kalanı bırakın; eğer gerçek mü’minler iseniz. Yok, eğer bu fâizi terk etmezseniz; bilin ki, Allah’a ve Peygamberine karşı bir harbe girmiş olursunuz. Eğer ribâdan tevbe ederseniz, anaparanız sizindir. Böylece zulmetmiş ve de zulme uğramış olmazsınız.” 3630
Müfessirlerin çoğuna göre, ribâ âyetleri, Tâif’te oturan Beni Sakîf kabilesinin fâiz problemiyle ilgili olarak inmiştir. Bu kabilenin Hz. Peygamber’le yaptığı Tâif anlaşmasında fâiz alacak-verecekleri lağvedilmişti. Mekke’deki Muğîre oğulları, Benî Sakîf’ten Amr bin Umeyr oğullarına olan fâiz borçlarını ödemeyince, aralarında düşmanlık doğdu. Durum Mekke valisi Attab b. Esîd (ö. 13/634) tarafından Hz. Peygamber’e yazıldı. Bu soru üzerine ribâ âyetleri indi ve Hz. Muhammed (s.a.s.), vâliye âyeti yazdı. Ayrıca hükme râzı olurlarsa ne âlâ, aksi halde onlara harp ilan etmesini bildirdi. Bunun üzerine Tâifliler fâiz istemekten vazgeçtiler.3631 Mekke ve Tâif’in fethi 8.; Vedâ Haccı ise 10. hicret yılında vuku bulmuştur. Hz. Peygamber Vedâ Haccı sırasında Mekke’de fâiz yasağı uygulamasını şu ifadelerle başlatmıştır: “Dikkat edin! Câhiliyye devrinden kalma fâizin hepsi kaldırılmıştır. Kaldırdığım fâizin ilki, amcam Abbas b. Abdilmuttalib’in fâizidir.” 3632
İslâm’ın yasakladığı ribâ iki kısma ayrılır: Nesîe ve fazlalık ribâsı.
A. Nesîe ribâsı (ribe’n-nesîe): Câhiliye devrinde bilinen ve uygulanan ribâ çeşidi budur. Bu, satım akdinden veya ödünç (karz) vermekten doğan bir borç için vâde durumuna göre eklenen fâizdir. Borç, vâdesinde ödenmeyince yeni anlaşmalarla fâiz ilâve edilir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu çeşit ribâya işaret edilerek yasak hükmü getirilmiştir: “Ey iman edenler, gerçek mü’minler iseniz Allah’tan korkun, fâizden henüz alınmamış olup da kalanı bırakın.” 3633
B. Fazlalık ribâsı (ribel-fadl): Bu, hadîs-i şeriflerde yer alan ribâ çeşidi olup, mislî tür malı, misliyle, iki ivazdan (bedelden) birisini diğerinin üzerine ziyâdeyle satmaktır. Meselâ bir ölçek buğdayı, iki ölçek buğdayla peşin veya vâdeli olarak trampa etmek gibi...
Ubâde b. es-Sâmit’ten Hz. Peygamber’in şöyle dediği nakledilmiştir: “Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpayla, hurma hurmayla ve tuz tuzla
3626] 4/Nisâ, 160,161
3627] 3/Âl-i İmrân, 130
3628] 2/Bakara, 275
3629] 2/Bakara, 275
3630] 2/Bakara, 278, 279
3631] et-Taberî, Tefsîr, 105, 106; Elmalılı, a.g.e., II, 972
3632] Müslim, Hac 147; Ebû Dâvud, Büyü’ 5
3633] 2/Bakara, 278, 279
- 842 -
KUR’AN KAVRAMLARI
misli misline, birbirine eşit ve peşin olarak trampa edilirler. Ama bunların cinsleri ayrı olursa peşin olmak şartıyla, istediğiniz gibi satış yapınız.”3634 Bu hadisin Tirmizî’deki rivâyetinde şu ilâve vardır: “Her kim bu şekil mübâdelede fazla verir veya alırsa şüphesiz ribâ yapmış olur.” 3635
İslâm hukukçularının çoğunluğu bu hadiste sayılan altı maddeyi “örnek kabilinden” sayarken yalnız Zâhirîler yasak hükmünün sadece bu altı maddeye ait olduğunu söylemişlerdir. Buna bağlı olarak ribânın illeti de tartışılmıştır. Hanefilere göre, fâizin illeti, mislî mallarda cins ve miktar birliğidir. Ölçü ile alınıp satılan şeylerde cins ve ölçü birliği, tartı ile alınıp satılan şeylerde ise cins ve tartı birliği ortak niteliktir. Bu duruma göre fâizin hükmü yalnız hadiste zikredilen altı maddeye değil, ortak özelliğe sahip olan tüm maddelere uygulanır. Bir hadiste şöyle buyurulur: “Fâiz ancak altında veya gümüşte yahut ölçülen veya tartılan ya da yenilen veya içilen şeylerde cereyan eder.”3636 Nesîe (veresiye satış) ribâsının illeti ise vâdedir. Mislî olan şeylerin aynı cinsle veya değişik cinsteki şeylerle vâdeli mübâdelesinde bu çeşit ribâ gerçekleşir. Ancak vâdenin bağlayıcı olmadığı karz-ı hasen ve nakit para karşılığı veresiye satışlarla selem akdi, toplumun bu muâmelelere ihtiyacı nedeniyle özel nasslarla (âyet ve hadislerle) meşrû kılınmıştır. Şâfiî hukukçulara göre, altın ve gümüşte ribâ illeti para olma (semenlik) özelliği, hadiste sayılan diğer dört maddede ise illet “yiyecek maddesi” olmalarıdır.
Asr-ı saadette ribâ uygulaması örnekleri: Altının altınla değişimi eşit ağırlıkta ve peşin olarak yapılır. Hz. Peygamber devrinde dinar adı verilen altın para yaklaşık 4 gram ağırlığında altından ibarettir. Böyle bir para ile altın ziynet eşyası alınmak istense, gerçekte altın altınla mübâdele edilmiş olur. Bu hesaba göre 60 gram altına eş değer olan 15 dinara 40 gramlık bir bilezik alırsak, 20 gram fazlalık fâiz olur. Bunun aksine 10 dinara, 60 gram ağırlığındaki bileziği satın almak da aynı sonucu doğurur.
Hayber’in fethinden sonra Allah Rasûlüne ganimet olarak getirilen boncuk ve altından oluşan bir gerdanlığı Fudâle b. Ubeyd 12 dinara satın almıştı. Altınlarını ayırınca yalnız bunların 12 dinardan fazla olduğunu gördü. Durumu Allah Rasûlüne anlatılınca; “Altınlar ayrılmadan satın alınmaz” buyurdu.
Gümüşün para birimi dirhemdir. Bir dirhem yaklaşık 3,2 gram gümüş ihtiva eder. Gümüşten yapılan ziynet eşyası ve benzerlerinin gümüş para karşılığında satımı hâlinde de, altın konusunda arzedilen sakıncalar ortaya çıkar, Muâviye devrinde savaş ganimeti olan gümüş bir kap, bu kabın ağırlığından farklı miktarda dirhem (gümüş para) karşılığında satılmak istenince, bir sahabi, Ubâde b. Sâmit’in naklettiği altı ribevî madde hadisini hatırlatmış ve satışın ancak eşit ağırlıktaki gümüşler arasında olabileceğini belirtmiştir. 3637
Altın veya gümüş paranın kendi cinsleriyle mübâdele edilirken peşin ve eşit ağırlıkta olmasının istenmesi, paranın maden değerinin (gerçek değeri) üstünde veya altında nominal (izafi) bir değer kazanmasını engellemiştir. Yani para ile, kendi cinsinden imal edilen altın veya gümüş ziynet eşyaları arasında bir fiyat farkının oluşmasını, başka bir deyimle, o devirlerde enflasyonun oluşmasına
3634] Müslim, Müsâkat 81; Ebû Dâvud, Büyü’ 18; Ahmed bin Hanbel, V/314, 320
3635] Tirmizî, Büyü’, 23
3636] İmam Mâlik, el-Muvatta’, Büyü’ 44; Zeylaî, Nasbu’r-Râye, V/36-37
3637] Müslim, Müsâkat 80; bk. İbn Mâce, Mukaddime II
FÂİZ/RİBÂ
- 843 -
İslâm’ın fâiz yasağının engel teşkil ettiği söylenebilir.
Altın ve gümüş, biri diğeriyle, peşin olmak şartıyla, farklı ağırlıklarda mübâdele edilebilir. Hz. Ömer, altı ribevî madde hadisini naklettikten sonra şunu ilâve etmiştir: “Bu maddelerin birbirleriyle mübâdelesinde, alıcı senden eve girip çıkıncaya kadar mühlet istese bile verme. Çünkü sizin için ramâ’dan yani ribâdan korkuyorum.” 3638
Hurmanın hurma ile mübâdelesinde şu örnek dikkat çekicidir. Bilâl (r.a.) Hz. Peygamber’e ikram etmek üzere iyi cins hurma getirdi. Allah’ın elçisi bu hurmayı nereden aldığını sorunca, Bilâl şöyle dedi: “Bizde âdi bir hurma vardı. Nebî’ye (s.a.s.) yedirmek için, ben onun iki ölçeğini bu iyi hurmanın bir ölçeğine sattım.” Bunun üzerine Allah’ın elçisi şöyle buyurdu: “Eyvah, eyvah! Ribânın ta kendisi, ribânın ta kendisi. Bunu böyle yapma. Fakat hurma satın almak istersen, kendi hurmanı başka bir satım akdi ile sat. Onun satış bedeli ile istediğin hurmayı satın al.” 3639 Buna göre, aynı cins misli mallar trampa edilecekse, eşit olarak mübâdele edilmeli, eğer kalite farkı gibi nedenlerle taraflardan birisi veya ikisi buna râzı değillerse, mübâdele edilecek malların kıymeti para ile takdir edilerek değişim yoluna gidilmelidir. Böylece fâiz yasağının amacının, tarafların aldanmasını önlemek ve haksız kazanca engel olmak noktasında toplandığı anlaşılmaktadır.
İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre, nakit para borçlarında, geri ödeme tarihine kadar paranın satın alma gücünün düşmesi veya yükselmesi dikkate alınmaz. Ancak İmam Ebû Yusuf altın veya gümüş para dışındaki madenî paraların (felsler) satın alma gücünde meydana gelebilecek değişmeler, borçların ödenmesinde dikkate alınır. Satın alma gücündeki düşme veya yükselme halinde, borç satım akdinden doğmuşsa akit tarihi; ödünç (karz) akdinden doğmuşsa kabz (teslim etme) tarihi esas alınarak, madenî paranın altın veya gümüş para karşılığı itibârıyla ödeme yapılır. Ebû Yusuf bu görüşüyle madenî paralarda enflasyon farkını fâiz olarak kabul etmemektedir. Ancak onun bu görüşü, kendi devrindeki altın veya gümüş paradan doğan borçları kapsamına almamaktadır. İbn Âbidîn bu noktayı özellikle belirtmiştir 3640.
On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı devletinde altın karşılığı olarak banknot çıkarılmıştı. Bunlar on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda bazı Avrupa ülkelerinde çıkarılan şemsili kâğıt paraların benzeri ve devamı niteliğindedir. On yedinci yüzyılda İngiltere ve İsveç’te resmî darphaneler kendilerine bırakılan altın ve mücevherleri emânet olarak muhafaza ediyorlardı. Ancak, devlet mâlî sıkıntılar yüzünden bu güveni kötüye kullanınca, sarraflar teşkilatlandılar ve halkın elindeki kıymetli eşyayı da saklamaya başladılar. İşte sarrafların emânet bırakanlara verdiği “Goldsmith’s notes” denilen makbuzlar, para yerine kullanılan ilk yazılı belgelerdir. 3641
Osmanlılarda, İbraz edildiklerinde altın karşılığının ödeneceği taahhüt olunan banknotlarla, karşılık gösterilen altın arasında giderek satın alma gücü farkı meydana gelmiştir. Bu durum, fels ve mağşuş paralarla altın ve gümüş paralar
3638] Mâlik, Muvatta’, Büyü’ 33
3639] Buhâri, Vekâle 11
3640] İbn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, IV, 24, Resâil, II, 63, 64; Tenbîhu’r-Ruküd alâ Mesâili’n-Nuküd, Mecmuatu’r-Resâil, II, 52; el-Fetâvâl-Bezzâziye, (Hindiyye kenarında), c. IV, 510
3641] Feridun Ergin, İktisat, 560, 570
- 844 -
KUR’AN KAVRAMLARI
arasında meydana gelen satın alma gücü farkı ile aynı niteliktedir. Borçların banknotla ödenmesinde bu enflasyon farkının ilâve edilmesi fâiz sayılmamıştır. Meselâ, 1879 M. tarihli bir kararnamede, borçlar kaime ile ödenirken, 450 kuruşluk kaime yerine bir yüzlük altın (1 altın lira) veya borçları ödeme gününde, bir altın kaç kaime ederse o kadar kaime ödenmesi emrolunmuştur. Günümüzde kâğıt para, önceki yüzyıllarda para fonksiyonu olan mübâdele vâsıtalarının yerine geçen, devletin desteklediği ve halkın muâmelelerde kullanmasıyla tedâvülünü örfleştirdiği bir para çeşidi olmuştur. Bu yüzden altın, gümüş veya diğer madenî paralara uygulanan fâiz hükümleri kâğıt paraları da kapsamına alır. Ancak kâğıt paralar piyasada, itibarî (nominal) değerle dolaştıkları için, aynı nitelikteki madenî (fels ve mağşûş para) paraların benzeridir. Aralarındaki fark şudur: Ebû Yusuf’a göre, tedâvülden kalkması veya satın alma gücünde değişiklik olması halinde felsin kıymeti, satım akdinde akit tarihi, karzda teslim tarihindeki altın veya gümüş paranın kıymeti üzerinden hesaplanmıştır. Bu, bir enflasyon farkından çok, aynı anda tedavülde bulunan iki para arasında “kur ayarlaması” olarak düşünülebilir.
Fâizsiz Ekonomi: Fâiz ve ribâ sözcükleri eş anlamlı olup, İslâm ekonomisinde bir terim olarak, mübâdeleli akitlerde taraflardan birisinin hakkı kabul edilen ve akit sırasında şart koşulan veya örfleşmiş bulunan fazlalık anlamına gelir. Fâiz; ölçü, tartı veya sayı ile alınıp satılan standart (mislî) mallarda cereyan eder. Altın, gümüş ve nakit para çeşitleri de buna dâhildir. Kur’ân-ı Kerîm’deki ribâ âyetleri3642 ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu konudaki hadis ve uygulamaları3643 incelendiğinde fâiz yasağının haksız kazancı önlemek, paranın yalnız mübadele aracı olarak kalmasını sağlamak, ödeme darlığı çekenleri istismar ettirmemek, kamu ve özel sektöre daha sağlam kredi imkânları sunmak, mâliyetleri düşürmek ve paranın satın alma gücünü korumak gibi sebeplere dayandığı görülür.
Konu biraz açılacak olursa, şunlar söylenebilir: Fâizli kredilerde anaparanın fâiziyle birlikte geri ödeme taahhüdü, taraflardan birisini haksız kazançla karşı karşıya getirir. Kredi kullananın zarar ettiği halde, anapara ve fâizi ödemek zorunda kalması veya bu kredi sayesinde yüksek satın alma gücü elde ettiği halde bunun önceden miktarı belirlenmiş küçük bir kısmını sermaye sahibine ödemesi, rizikoyu tek yanlı hale getirir. Ubâde b. es-Sâmit (r.a.)’den Allah Rasûlünün şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpa ile, hurma hurma ile ve tuz tuz ile, misli misline, birbirine eşit ve peşin olarak mübâdele edilir. Cinsler farklı olursa, peşin olmak şartıyla, istediğiniz gibi satış yapınız. Her kim fazla verir veya alırsa ribâ muâmelesi yapmış olur.”3644 İslâm hukukçularının çoğunluğu, bu hadiste zikredilen altı maddeyi “örnek kabilinden” saymış; maddelerin mislî oluşuna bakarak, ölçü veya tartı ile alınıp satılan tüm malların mübâdelesinde, cins birliği olunca “fazlalık” ve “vâdenin”; cins farkı bulunduğunda ise yalnız vâdenin fâiz olacağı görüşünü benimsemiştir.3645 Sırf vâde sebebiyle meydana gelen fâize “nesîe ribâsı” denir. Beş bin doların, üç ay sonra teslim alınacak yedi bin euroylo değişimi halinde, bu çeşit ribâ söz konusu olur. Para peşin mal veresiye bir akit olan selem, istisnâ ve mislî malların fâizsiz olarak karz-ı hasen
3642] 30/Rûm, 39; 4/Nisâ, 160-161; 2/Bakara, 275-279
3643] Müslim, Mûsâkât 17, 80, 81, 102, Hac 147; Ebû Dâvud, Büyû’ 19
3644] Müslim, Mûsâkat 81; Ebû Dâvud, Büyû’ 18; Tirmizî, Büyû’ 23
3645] el-Cassâs, Ahkâmül-Kur’ân, II, 124
FÂİZ/RİBÂ
- 845 -
verilmesi konunun istisnâlarıdır.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yukarıda da anlattığımız uygulamaları, fâizi anlamada yardımcı olabilir. Ashâb-ı Kirâmdan Fudâle b. Ubeyd (r.a.) Hayber günü boncuk ve altın dizili bir gerdanlığı 12 dinara (yaklaşık 48 gr. altın para) satın almış yalnız altınların 12 dinardan daha ağır olduklarını anlayınca, durumu Hz. Peygamber (s.a.s.)’e sormuştur. Bunun üzerine Rasûlullah “Altın altına karşılık tartı iledir. Altınlar ayrıca tartılmadıkça satın alınmaz.” buyurmuştur.3646 Muâviye devrinde gümüş para ile gümüş ziynet eşyasının, tartılarak eşit ağırlıkta mübâdele edildiği nakledilir.3647 Bu duruma göre, meselâ; 15 gram ağırlığındaki bir bileziği 8 dinara satın alsak; gerçekte 32 gr. altın parayla, 15 gr. bilezik şeklindeki altını mübâdele etmiş oluruz. Böyle bir piyasada dinarlar ziynet eşyasının çok değer kazanması sebebiyle sarraflarca eritilerek ziynete dönüşür. Bunun aksine 32 gr. ağırlığındaki bir bileziği 4 dinara satın alsak, gerçekte bu bileziği 16 gr. altın para ile değişmiş oluruz ki, böyle bir piyasada altın ziynet eşyaları da darphanede eritilerek dinara dönüşür. Asr-ı saadette altın veya gümüş paranın kendi cinsleriyle mübâdele edilirken peşin ve eşit ağırlıkta olmasının şart koşulması, paranın maden değerinin üstünde veya altında nominal (itibarî) değer kazanmasını engellemiştir. Yani para ile kendi cinsinden imal edilen altın veya gümüş ziynet eşyası arasında bir satın alma gücü farkının oluşmasına, başka bir deyimle, o devirlerde enflasyonun oluşmasına İslâm’ın fâiz yasağının engel teşkil ettiğini söyleyebiliriz.
Fâiz, ekonominin olmazsa olmaz bir rüknü değildir. Ekonomik faâliyetlerin fâizsiz bir sistem içinde daha sağlıklı bir biçimde yürütülmesi mümkündür. Ancak bu yapının oluşabilmesi için, sistem bazında aşağıdaki noktalara ağırlık verilmesi gerekir.
1) Paranın satın alma gücünün sağlam bir esasa bağlanması: Günümüz dünya ekonomilerinde kâğıt para kabul görmüş örfî bir paradır. J. Dobretsberger, Mısır’da M.Ö. 1600 yıllarında banknot tedâvül edildiğinin belirlendiğini söyler. İktisat tarihçilerinin sözünü ettiği bu uygulama,3648 Hz. Yusuf’un (a.s.) Mısır merkez olmak üzere Orta Doğu yöresinde uyguladığı, çeyrek yüzyılı içine alan bir dizi ekonomik tedbirlerin bir parçasıdır. O, yedi yıllık bolluk yıllarında halkın elindeki ihtiyaç fazlası hububatı ve tasarrufları devlet hazine ve depolarına emânet olarak almış, sahiplerine emânet bıraktıkları şeylerin cins ve miktarını belirten birer makbuz vermiştir. Elinde böyle bir makbuz olan kimse, belge üzerinde yazılı cins ve miktardaki altın, gümüş veya hububatı dilediği zaman çekebilirdi. Ticaretle uğraşanlar hâmiline yazılı olan bu makbuzları mal ve para yerine kabul ediyorlardı. Hattâ belgeler Fenike ve Mezopotamya’ya kadar yayılmıştı. Temelde vahye dayanan bu uygulamada kâğıt banknotun arkasında mislî (standart) eşyanın bulunduğu açıktır. 3649
Kâğıt paranın 16. yüzyıldan itibaren Avrupa’da, 19. yüzyıldan itibaren ise Osmanlılarda ortaya çıkışı ve gelişme süreci, daima altına göre olmuş ve satın alma gücünü altından almıştır. Durum böyle olunca, altınla ilgili hükümleri, onu temsil eden kâğıt paraya uygulamada tereddüt edilmemiştir. Günümüz ekonomisinde
3646] Müslim, Musâkat 17
3647] Müslim, Musâkat, 80
3648] Feridun Ergin, İktisat, İstanbul 1964, s. 569
3649] 12/Yûsuf, 10; Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul 1960, IV, 2861
- 846 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kâğıt para veya benzeri menkul kıymetlerin altın başta olmak üzere bazı mislî eşyaya bağlanması, satın alma gücünü temsil ettiği mislî maldan alan sağlam bir para anlayışını ortaya çıkarabilir. Enflasyona karşı kendisini koruyabilen böyle bir para; karz, kredi ve sermaye birikimi için daha elverişli hale gelir.
2) Karz-ı hasen’e işlerlik kazandırmak: Allah (c.c.) ihtiyaç sahiplerine ödünç para vereni övmüş, âhirette ona kat kat ecir verileceğini bildirmiştir.3650 Diğer yandan, hadis-i şeriflerde; iki defa ödünç verenin bir defa tasaddukta bulunmuş sayılacağı; 3651 bir sadakaya on katı, karz-ı hasene ise on sekiz katı ecir verileceği nakledilmiştir. 3652
İslâm’da fâizsiz ödünç para verme yoluyla kısa vâdeli ve küçük kredileri temin etmek mümkündür. Ticarî olmayan ihtiyaçlar, dar ve sâbit gelirlilerin kısa süreli para sıkıntıları ve yine esnaf ve tüccarın geçici ve kısa süreli ekonomik finansmanları bu yolla karşılanabilir. Günümüzde çek ve senetlerin ödenmesinde veya protesto olan senet bedellerinin karşılanmasında tüccar sık sık kısa süreli, kimi zaman birkaç saatlik kredilere ihtiyaç duyar. Bu gibi kısa süreli ihtiyaçların hısımlar, esnaf, tüccar ve komşular arasında çözümlenmesi ve bundan maddî bir yarar beklenmemesi en güzel ve kalıcı bir çözümdür. Bu uygulama müslümanları birbirine yaklaştırır, iyilik yapma duygularını güçlendirir, ayrıca taraflar sürekli olarak karz-ı hasen sevabı kazanırlar.
Kısa vâdeli küçük kredilerin daha düzenli ve fâizsiz olarak temini için, “yardımlaşma sandıkları” da oluşturulabilir. Bu sandığa her ay belli âidat ödenerek, ihtiyaç olduğunda biriken primlerin birkaç katına kadar kredi alınması ve bunun anlaşma şartlarına göre geri ödenmesi mümkündür. Diğer yandan böyle bir sandık, ticaret ortaklığı olarak düzenlenirse, kullanılmayan krediler işletilir ve daha büyük krediler sağlama imkânları meydana getirilebilir. Sandık, ortaklarının çek ve senet tahsillerini yapar, vâdesiz mevduatlarına da sahip çıkabilirse, küçük çapta banka işlemleri bu çerçevede ve fâizsiz olarak çözülebilir.
İslâm’da özel sektörün uzun vâdeli ve büyük kredi ihtiyaçları için “kâr-zarar ortaklığı” esası getirilmiştir. Mudâraba ve muşâreke bunlar arasında sayılabilir. Kredinin süresi ve hacmi büyüdükçe, bunu karz-ı hasen ölçüleri içinde çözmek mümkün olmaz.
3) Mudârebe ortaklığı: Bir ortak sermayeyi, diğeri emeğini ortaya koyarak şirket kurabilirler. Buna mudârebe denir. İslâm’da mudârebe, özel sektörün uzun veya kısa vâdeli her çeşit kredi ihtiyacını karşılamak için elverişli bir ortaklık çeşididir. Elinde büyük sermaye birikimi olan birçok kimseler bunu işletmek, bir ticaret işinde kullanmak ister. Ancak bilgisi, tecrübesi veya sağlığı elverişli olmadığı için bu arzusunu gerçekleştiremez. Yine toplumda bilgili, yetenekli ve ticaret işine yatkın birçok kimseler de sermaye yokluğundan dolayı ticarete atılamaz. İşte, mudârebe, birbirine muhtaç olan bu iki unsuru bir araya getirir. Ve iki taraf da bundan kârlı çıkar. Böylece toplumda muattal kalan sermayeler ve iş bulamayan kabiliyetler değerlenmiş olur. Bu çeşit ortaklık itimada dayanır. İşi yürütmeyi üzerine alan, ortak güvene lâyık olmaya çalışır. Giderek dürüst iş
3650] 57/Hadîd, 11
3651] Şevkanî, Neylül-Evtâr, V, 229
3652] İbn Mace, Sadakat, 19
FÂİZ/RİBÂ
- 847 -
adamları meydana gelebilir. İşletmeci (mudârib), emeğinin karşılığı olarak net kârın sözleşmede belirlenen yüzdesini alır. Bu kâra mahsûben avans olarak maaş da alabilir. Hesap dönemi sonunda zarar ortaya çıkarsa, bu yalnız sermaye sahibine aittir. Zarar, önce kârdan karşılanır. Kâr yeterli olmazsa anaparadan ödeme yapılır. Bu takdirde işletmeci herhangi bir şey alamaz. Kasıt ve kusuru bulunmadıkça işletmeci zarardan sorumlu tutulmaz. Zarar halinde, sermaye sahibi sermayesinin tamamını veya bir bölümünü kaybederken işletmeci de emeğinin karşılığını alamamaktadır. 3653
Mudârabe ortaklığının bir başka önemli yönü de, ortaklığın yürütülmesinde işletmeciye tanınan esnekliklerdir. İşletmeci, kendisine verilen sermayeyi işletmek üzere üçüncü şahıslarla yeni ve ayrı mudârebe ortaklıklarına girebilmekte, hattâ bu ortaklıklar çok sayıda olabilmekte ve bunların sayısına bir sınırlama getirilmemektedir. Mudârebenin bu özelliği, İslâm bankacılığının esasını oluşturur. Sermaye sahibine veya sahiplerine ilk işletmeci muhatap olacağı için, onun menfaati zedelenmez. Belki daha iyi işletme yüzünden kâr marjı artabilir. İşletmecinin yaptığı işi, daha düzenli ve geniş ölçüde bir kuruluş yaparsa; tasarruf sahiplerinin mevduatını ticarete ve yatırımlara yönlendirdiği, dürüst ve yetenekli alt işletmeci (mudârib)leri bulmada aracılık ettiği için, ilk mudârebe anlaşmasında belirlenen işletme kârını almaya hak kazanır. Fâizsiz kredi kullandıran böyle bir finans kuruluşu, mevduat sahiplerine daha fazla kâr verebilmek için gereken ihtimamı gösterir. Aksi halde kâr miktarının belirsiz oluşunun yaratacağı olumsuz etki kendisini gösterir.
4) Muşâreke (inan) ortaklığı: İki ve daha çok kişinin ticaret yapmak, elde edecekleri kârı paylaşmak üzere ortaklık kurmasıdır. Tasarrufların doğrudan yatırımlara ve ekonomik faâliyetlere sevki, sanayi, ticaret ve tarım kesiminde sermaye birikimi oluşturulması, muşâreke yoluyla mümkündür. Burada her ortak şirkete belli miktar sermaye veya hem sermaye, hem de emeği ile ortak olur. Net kârın paylaşılması serbest sözleşme ile olur. Zarara katlanma ise sermaye oranlarına göredir.
Muşâreke’de ilk anapara, mala dönüştükten sonra, ortakların hakları şirketin mal varlığı üzerinde kuruluştaki hisse oranlarına göre devam eder. Hesap dönemi sonlarında dağıtılmayan veya kısmen dağıtılan kârlar veya enflasyon gibi sebeplerle şirketin mal varlığının büyümesi, ortakların hisselerinin de büyümesi anlamına gelir. Bu fazlalığın hisse senetlerine yansıtılması gerekir. Meselâ; 100 kişi, her biri 1 milyon TL. koyarak bir ticaret şirketi kursalar; 5 yıl sonra şirketin mal varlığı yeniden değerleme sonucu 3 milyar Tl.na yükselmiş bulunsa, her ortağın hissesi mal üzerinden 30 katına yani 30 milyona çıkmış olur. Eski hisse senetlerinin, 30 milyon yazan yenileri ile değiştirilmesi gerekir. Böyle bir şirketten bir ortak ayrılmak isteyince, mallar bölünebilir cinstense, malın % 1’ini alır veya ortağın hissesi şirketçe ödenerek geri kalan ortakların hisselerine eklenir. Ya da bu hisse pazarlık yoluyla üçüncü bir şahsa satılabilir. 3654
İslâm’da, bir şirket yatırımlarını büyütmek isterse, mudârebe veya muşâreke esasına göre, kısa veya uzun vâdeli bütün kredi ihtiyaçlarını doğrudan tasarruf
3653] es-Serahsi, el-Mebsût, XXII,19, 98; el-Kâsânî, Bedayius-Sanayi’, VI, 87, 98; İbnül-Hümam, a.g.e., V, 58, 70 vd.; İbn Rüşt, Bidâyetül-Müctehid, II, 204
3654] es-Serahsî, a.g.e., 151; el-Kâsânî, a.g.e., VI, 57-62; İbn Kudâme, el-Muğnî, V, 27
- 848 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sahiplerine başvurmak sûretiyle karşılayabilir. Ancak yeni hisse senedi çıkarıldığında, eski hisse senetlerini yeniden değerlemeye tâbi tutarak şirketin o tarihteki mal varlığını eski senetlere yansıtmak gerekir. Aksi halde daha önceki yıllarda dağıtılmayan kârlara yeni hissedarlar da ortak yapılmış olur.
Bu gün ülkemizde anonim şirketlerin çeyrek yüz yıl önce, o günün kıymetlerine göre çıkarılmış hisse senetleri halkın elinde bulunmaktadır. Yıllarca tamamen veya kısmen dağıtılmayan kârlar, kullanılan krediler ve enflasyonlar yüzünden, şirket mal varlığındaki gerçek karşılığı bazen 150-200 katını aşan bir hisse senedinin 3-5 misli nominal bir değerle alıcı bulması çözüm için yeterli değildir. Şirketlerin mal varlıkları yeniden değerlemeye tâbi tutularak, ellerinde o şirketin hisse senedi olanlara yeni değerler üzerinden hisseleri verilmelidir. Üzerinde bir milyon yazan, fakat ticaret şirketindeki mal karşılığı elli katına çıkmış bulunan bir senedi 3 milyon nominal değerle satan ortağın, gerçekte 50 milyona yakın bir satın alma gücünü 47 milyon TL. eksiğine devrettiği halde, % 300 kârla sattığını düşünmesi, ekonomik gerçeklerle çelişmektedir.
Diğer yandan İslâm ekonomisinde altın, gümüş ve öteki mislî mallar şirket sermayesi olarak belirlenebilir. Hatta bazı müctehidler fels adı verilen ve maden değeri dışında nominal (itibarî) bir değerle dolaşan madenî paraların (altın ve gümüş para dışında) şirketlerde anapara olamayacağını söylemişlerdir. Osmanlılarda 1464 M. tarihinden itibaren kurulmaya başlayan para vakıflarında altın ve gümüş para mudârabe veya bidâa (kârın tamamı vakfa ait olmak üzere vakıf parasını işletmek) yoluyla esnaf ve tüccar için önemli finansman kaynağı olmuştur. Hatta buğday, arpa vb. diğer mislî mallar da vakfedilmiş, bunlar altın veya gümüş paraya çevrildikten sonra, yine finans ihtiyacı olanlara mudârebe veya bidâa yoluyla kredi olarak verilmiştir. Vakıf, anaparayı bu şekilde kredi olarak kullandırmaya devam eder ve elde edilen kârdan vakfın hissesini, vakfedilen cihete harcardı. 3655
Kredi kaynaklarından başka, devlet bütçesinin yatırımcılara kullandıracağı krediler, borçlarını ödeme güçlüğü çekenlere zekât fonunun desteği, ziraat ortakçılığı esasına göre dağıtılacak tarım kredileri de sayılabilir.
Buna göre İslâm ekonomisi her konuda olduğu gibi ekonomik problemlere gerçekçi çözümler getirmiştir. Bu sistemde, tasarruf sahipleriyle müteşebbisler doğrudan temas halindedir. Krediye ihtiyacı olan iş adamı dürüst çalışır, sermaye sahiplerini gerçek mal varlığına ortak yapar ve gerçek kârı paylaşmaya ya da ortakların anaparalarına eklemeye râzı olursa, kredi problemine fâizsiz çözüm yolu bulmak mümkündür. Günümüzde fâizli kredi mâliyetlerinin % 100’ü aştığı bilinmektedir. Müteşebbisler/girişimciler bu kredileri ürettikleri malın mâliyetine yansıttıkları için, fâiz, eşya fiyatlarının normalin üzerinde yükselmesine sebep olmaktadır. Böyle bir kredi, çıkarılacak kâr-zarar tahvilleriyle, mudârebe veya muşâreke ölçüleri içinde kullanıldığında ise, üretim maliyetleri önemli ölçüde düşer. Taraflar ve toplum meşrû ticaretin bereket ve semeresini hissetmeye başlar.
Toplumun ihtiyaç maddelerini üretip dağıtanlar ve ekonomik faâliyetleri
3655] el-Mavsılî, el-İhtiyar, III, 14, 15; İbn Âbidin, Reddül-Muhtar, Tercüme, A. Davudoğlu, İstanbul 1983, IX, 278, 279
FÂİZ/RİBÂ
- 849 -
dürüst olarak yürütenler Allah Rasûlünün diliyle şöyle övülmüştür: “Bir kimse gıda maddelerini (toplumun ihtiyacı olan şeyleri) toplayıp günün râyiç fiyatı ile satsa, sanki bunları yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine tasadduk etmiş gibi ecir alır”3656; “Gönül hoşluğu ile görevini yerine getiren, harama el uzatmayan veznedar, Allah rızâsı için sadaka verenin ecrini alır.”3657 Yani harcaması ve transferi kendisine emânet edilen bütün paraları yolsuzluk yapmaksızın hak sahiplerine ulaştırdıkça sanki onları yoksullara dağıtmış gibi sevap kazanır.” 3658
Nazarî Yönden Fâizin Yasaklanması
Fâizi Temize Çıkaranların İleri Sürdüğü En Önemli Deliller
Fâiz ile ilgili problemleri görüşürken ilk olarak ele almamız ve öncelikle işleyip sonuca varmamız gereken sorular vardır. Bunlar: Gerçekten fâiz makul bir şey midir? Aklen insanın borcu üzerine bir de fâiz istemesi hakkı mıdır? Acaba adalet başkasından borç alan kişinin borç aldığı adam anlaştıkları kadar fark ödemesini iktiza eder mi? sorularıdır. Şayet biz bu soruları cevaplandırıp kesin bir sonuca bağlıyabilirsek kitabımızın ele aldığı mevzuların yarısından çoğunu aynı görüş birliğiyle kabul etmiş oluruz. Ancak fâizin makul bir şey olduğu bize kesinleşecek olursa, fâizi yasaklayanların ve haramdır diyenlerin elinde kuvvetli bir delil kalmaz. Fakat, fâizin makul bir şey olduğunu ispat etmek mümkün olmazsa, o zaman fâiz gibi makuliyeti olmayan bir şeye ısrarla sarılmanın sosyal hayatta bunu yaşatmak için gösterilen gayretlerin nedenlerini araştırmak, derin derin düşünmek icabeder.
1) Karşımızda bulacağımız, fâizi temize çıkaran ilk delil şu olacaktır:Başkalarına borç veren insan parasını tehlikeye maruz bırakmış sayılır, hem borç verdiği insanı da kendi nefsine tercih etmiş, öncelikle onun ihtiyacını gidermiş, kendisinin pekala faydalanabileceği parayı ona teslim etmiştir. Şayet borç alan adam aldığı bu parayı şahsi ihtiyaçlarından birini gidermek için aldıysa “ev kirası, taşıt kirası, mobilya kirası” gibi, bu paranın da kirasını vermelidir ki parayı kazanmakta bütün gücünü, kuvvetini kullanan, borç verme tehlikesini göze alan ve bu uğurda zarara katlanan borç verenin de hakkını korumuş ve zararını karşılamış olsun. Borç alan adam bu parayı şahsi ihtiyaçlarında kullanmak üzere aldığında durum böyle olursa, ticari sahalarda ve karlı bir işte, gelir sağlayacağı bir sanayide çalıştırmak için borç aldığı takdirde, borç veren haklı olarak bu adamdan verdiği borç için bir fark (fâiz) isteyebilir. Çünkü borç alan adam aldığı borç para ile bir kazanç elde etmektedir. Bu kazançta borç verenin elbette bir hakkı vardır. Borç alan adam borç verenin bu hakını ödemekten niçin imtina etmelidir?
Bu kanaatin başında belirtilen borç verenin parasını tehlikeye maruz bıraktığı, borç alan adamı da kendi nefsine tercih ettiği iddiasının doğruluğundan ve samimiyetinden şüphemiz yoktur. Ancak “Parayı tehlikeye maruz bırakmak” veya “Başkasını kendi nefsine tercih etmek” gibi daha ziyade ahlâki olan unsurları borç verenin kendisine ticaret ve kazanç yolu yapmaya ne hakkı olabilir? Hangi esas ve prensiplere göre de bu sözde kazancı yılda, ayda, yarım yılda % 5 veya % 10 olarak değerlendirebilir?
3656] İbn Mâce, Ruhûn 16
3657] Buhârî, Zekât 25
3658] Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi
- 850 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Borç verenin, parasını tehlikeye maruz bıraktığı iddiasına dayanarak isteyebileceği hak -Akıl ve mantığa göre- borçludan borç verdiği paraya eşit değerde bir rehin vermesini istemekten öte gitmez. Prensip olarak da parasını tehlikeye maruz bırakmak istemeyen adam hiç borç vermez. Muhakkak olan şey ise “Tehlike” üzerinde değer ve fiyat tartışması yapılabilecek bir mal veya kira ücreti alınacak bir ev bir taşıt ve herhangi bir eşya değildir.
“Tercih” e gelince: Tercih kazanca alet edilmediği takdirde tercih sayılır, “Tercih” i isteyen mukabilinde yüksek ahlâkın vereceği manevi hazlarla yetinmelidir. Bu ahlâki unsuru ticaret ve kazanç vasıtası olarak kullanmak isteyen dilini tercih iddiasından geri almalı ve açıkça “Yalnız kazanç istiyorum” demeli, bize de alacağı farkın -Fâizin- hukuki nedenlerini belirtmeli. Ayrıca fâiz adıyla aylık veya yıllık olarak böyle bir miktarı almaya hak tanıyan sebepleri de bize açıklamalıdır
Acaba zararına mukabil bir karşılık mıdır? Cevap: Hayır.. Çünkü borç verenin verdiği borç para, ihtiyacından fazla olup kendisinin kullanmadığı bir paradır. Ayrıca, zarar uğramıyacağı için de karşılık almayı haketmemiştir.
Acaba bir ücret midir? Cevap: Hayır... Çünkü ücret insanın tamirinde, yapımında ve müstecire elverişli hale getirilmesinde, gücünü, parasını ve vaktini harcadığı şeyler için alınır. Bu şeyler mesken, taşıt, ev eşyaları v.b. gibi, zamanla yıpranan, eskiyen, kırılan ve kullandıkça kıymeti azalan şeylerdir. Ücret haklı olarak bunlar için alınır. Ancak bu ücret tarifine tüketilen, tahıllar, meyveler ve para gibi şeyler uygun değildir. Hangi akıl prensibine dayanarak tüketilen şeylerden kira alınması düşünülebilir?
Nihayet borç veren iddiasını haklı göstermek için:“Ben başka bir şahısa kendi paramdan faydalanmasına fırsat veriyorum, bunun için de bu faydadan bir pay almak hakkımdır” diyebilir. Bu sözün biraz makul bir tarafı olduğunda şüphe yoktur.Fakat Allah için doğruyu söyle: Açlıktan kıvranan, evlâtlarının açlığını gidermek için, senden bir miktar borç tahıl alan adamın, yahut hasta eşini, yavrusunu veya annesini tedavi ettirmek için, senden biraz borç para tahıl alan kişinin, tahılından veyahut parandan, sana kendisinden aylık, senelik gibi belirli ve garantili bir kârı alma hakkını verecek kadar faydalandığına inanıyor musun?
Şüphesiz ki bu adam senin tahılından ve parandan, faydalanmıştır, bu şekilde faydalanmasına fırsat veren de sen olmuşundur. Ancak hangi adalet veyahut akıl?... Hangi ekonomi kuralı?... Hangi ticaret anlayışı?.. Verdiğin bu “fırsat” ın mahiyetini niteler, hududunu belirtir ve sana da maddi değerini tayin etmen için, keyfine göre ve borç alanın felaketinin şiddetiyle: süresiyle orantılı bir artış yapman içinde hak verebilir? Senin en fazla yapabileceğin şey şayet felakete uğramış muhtaç kardeşine fazla parandan biraz sadaka verecek kadar geniş kalpli değilsen belli bir süre içinde paranın eksiksiz iadesini garanti edecek bir rehin veya kefil mukabilinde borç verirsin. Ama garanti mukabilinde dahi borç vermekten sakınırsan, hiç borç vermemek senin için en akıllı ve dürüst yol olur. Ancak kardeşinin felaketini kendisine ticaret sahası edinmen aç karınların, ölümle pençeleşen hastaların durumlarını sömürülecek maddi kaynak yapman ve bu felaketzedelerin şiddetli ihtiyaçlarını kendin için bir kâr arttırma fırsatı bilmen bütün ticaret prensiplerine adalet ve insanlık esaslarına tamamen aykırıdır.
“Faydalanma fırsatı verme” nin şayet maddi bir değeri varsa, bu da ancak borç
FÂİZ/RİBÂ
- 851 -
alanın aldığı parayı ticarette, sanayide veyahutta kazanç sağlıyacak bir sahada kullandığı taktirde doğru olabilir. Bu gibi durumlarda borç veren “Verdiğim borç parayla borç alan adam kendine bir kazanç sağladığına göre, benim de bu kazançtan bir nasibim olmalıdır” diyebilir. Madem ki, borç veren adam muattal faydalı ve gelir sağlayıcı bir işte, kullanmak amacındadır, bunun içinde en doğru yol -parasını borç verecek yerde- başka biriyle ticarette yahut sanayide muayyen bir kâr nisbetiyle ortaklık kurarak kâra da, zarara da iştirak etmesidir. Fakat -kâr veyahut zarara katılmaksızın- başkasına bir miktar borç para vererek:“Benim paramdan faydalandığına göre senden, paramı kullandığın müddetçe her ay -diyelim- bir lira almak hakkımdır.”Demesi hiç bir surette makul değildir. Bu hususta akıla gelecek olan ilk soru şayet borç alan adam zarar ettiyse, yahut ta ettiği kârın hepsi de ayda bir liradan az olursa hangi esasa göre borç veren bu adamdan ayda bir lira almakta haklı olur? Şayet borç alan adamın ettiği kârın hepsi ayda bir liradan ibaretse hangi adalet şekli, uğrunda vaktini, gücünü ve kabiliyetini kullanarak elde ettiği bu kârdan kendisi faydalanmadan, hepsini borç verene ödemesini doğru bulur? Borç veren adam sadece borç verdiği için bütün bu kârı haksızlıkla nasıl alabilir? Bir çiftçinin toprağını süren öküzün bile akşam olunca çiftçiden en az bir kucak ot istemesi hakkıdır. Ancak, fâiz dünyası, insanoğlundan bütün bir gün boyunca sahibine çalışan ve akşam olunca otuna kavuşacak yerde, karnını doyurmak için başka yere gitmeye mecbur olan bir öküz olmasını istemektedir.
Ticaretle uğraşan insanın, aldığı borç paradan edindiği kârın dediğimiz miktardan fazla olduğunu kabul edelim, bu durumda bile, toplumun ihtiyaçlarını gidermek için çalışan, maddi manevi bütün güçlerini bu uğurda sarfeden kıymetli vakitlerini harcıyan hakiki üreticilerini, çiftçilerin, tüccarların, gerçek iş adamlarının, kazanma ve kâr etme imkanları teminat altına alınıp garantiye bağlanmadığı halde, yalnız muattal parasından bir miktarını borç verdiği için, evinde rahat rahat oturan bir fâizcinin, kârının belirli olması ve teminat altına alınması, hiç bir ekonomi kanununa, ticaret anlayışına ve adalete göre makul olabileceği ispat edilemez. Çünkü bütün gücüyle çalışan zümre devamlı bir şekilde “zarar etme” tehlikesiyle karşılaşırken, fâizci arkadaşımızım kârı, teminat altına alınmış durumdadır. Çalışan zümrenin kârı borsası durumuna göre çoğalıp azalırken evinde yatan fâizci anlaştığı gibi aylık, yıllık, kârını boçlusundan noksansız almaktadır.
2) Tenkitlerimizden açıkça anlaşıldığı gibi, fâizi temize çıkarmak için öne atılan kanaatlar ilk bakışta, fâizin olumluluğunu, akla yatkınlığını ispata yeterli gibiyse de, dikkatli bakacak ve tetkik edecek olursak, ne kadar zayıf ve asılsız olduklarını gözümüzle görürüz.
Tüketimde ve şahsi ihtiyaçlarda kullanılmak üzere alınan borçlarda, fâizi olumlu kılan hiçbir delil bulunmadığı muhakkaktır. Fâizi koruyanlar ve olumluluğunu savunanlar bile iddialarını itiraf etmişler, esasında çürük olan davalarını bu yönden savunmaktan vazgeçmişlerdir.
Ticarî amaçlarla alınan borçlar hususunda, fâizi savunanlara şu soru sorulmaktadır: Fâizi, kendisine mukabil bir değer veyahut paha saydıran şey nedir? Başka bir deyişle, fâiz hangi şeyin, karşılığı veya pahasıdır? Borç veren adamın verdiği borç para ile birlikte, borç alan adama verdiği cevher iksir nedir ki, bunun
- 852 -
KUR’AN KAVRAMLARI
maddi değerine göre borç veren adamın muntazam bir ödenek almaya hakkı oluyor? Bu maddi değeri de aydan aya veya yıldan yıla istiyebiliyor?... Fâizi savunanlar işte bu “şeyi” belirtip göstermekte ecel teri dökmektedirler. Bunlardan bazıları bu meçhul şeyin “faydalanma fırsatını vermek”olduğunu söylemektedirler. Fakat bu “fırsat verme” daha önce de belirttiğimiz gibi borç veren adama, zamanla üreyen garanti ve kesin bir geliri hak ettirecek nitelikte değildir. Ancak, borç verenin kendisinden borç alan adamın kârına -Ortada bir kâr varsa- belirli bir nisbette ortak olma hakkı vardır.
Bir başka grup da, bilinmiyen şeyin “Erteleme veya mühlet” olduğunu, borç alan adamın aldığı borç parayla birlikte bunu da aldığı iddia etmektedirler. Bunlara göre “mühlet” in özünde bir maddi değer vardır ve bu değer mühletin sürekliliğiyle artar. Yine bunlarca, borç alanın parayı aldığı andan itibaren geçen her saatin de maddi bir kıymeti vardır.. Bu zaman içerisinde aldığı parayı ticarette yahut sanayide kullanmakta veyahut ta ticari malları piyasaya getirerek satış yapmaktadır. Şayet kendisine bu mühlet verilmemiş olsaydı yahut işini tamamlamadan para geri alınsaydı, muhakkak ticaretini de, işini de yürütemezdi. İşte bu yüzden “Zaman” aldıkları borç parayı ticarette ve gelir sağlayıcı işlerde kullanacakları için maddi değeri de ehemmiyeti olan bir şeydir. Gerçek bu olduğuna göre, niçin kendisine borç vermek suretiyle bu fırsatı sağlayan adama, edindiği kârdan bir miktar vermesi makul ve akla yatkın olmasın? Hem yine bunlarca “Zaman” süresinin uzunluğuna ve kısalığına göre borç alan adamın kâr etme imkanını çoğaltır yahut azaltır. Bunun böyle olduğunu, parasının zaman süresine göre kâr getirdiğini idrak edip bildikten sonra borç verecek adam parasını karşılıksız verir mi?
Evet, ama bu hususta karşımıza daha çok zor sorular çıkacaktır: Borç veren adam, nasıl ve hangi usullerle kendisinden aldığı borç parayı ticarette işleten insanın muhakkak insanın muhakkak kazandığı ve hiçbir türlü zarara uğramadığını bilebilir? Bu kazancın yüzde kaç olacağını nasıl kestirir, bu meçhul kazanca göre de yüzde fâizini nasıl tayin edebilir? Hangi imkan ve ölçülerle, borç alan adama verdiği mühletin her ay yahut her yıl bir kazanç getirdiğini bilerek aylık yıllık fâizini nasıl isteyebilir?
Bu sorulara ve daha birçok benzerlerine fâizi savunanlar cevap vermekten acizdirler. Daha önce de belirttiğimiz gibi, ticaret ve iş alanlarında gerçekten bir anlaşma yolu varsa o da iki tarafın da zarar ve kâra belirli bir nisbetle ortalık kurmalarıdır.
3) Diğer bir zümrenin dediğine göre“Menfaat celp etmek” kapitalin içinde bulunan ayrılmaz bir özelliğidir. Kişinin bir başkasının kapitalini ödünç olarak işletmesi fâiz ödemesini gerektirir. Bu fâizi de, ödünç veren adamın isteğine göre aydan aya veya yıldan yıla ödemelidir. Bilinmektedir ki kapital tüketim maddelerini hazırlamaya ve yetiştirmeye yardımcı esastır. Çünkü üretim kapitalin yardımiyle yüksek kalitede ve bol miktarda mal ihraç etmek mümkün olup beynelmilel pazarlara kadar sürüm yapılabilir. Fakat kapital az olursa ihraç edilen mal az ve kalitesiz olur, dünyanın büyük pazarlarına eriştirilemez. Bundan açık olarak anlaşıldığı üzere, kâr celp etmek kapitalin ayrılmaz (zımni) bir özelliği olmuştur. Bu yüzden sadece kapitalini başkasına ödünç verdiği için kapitalistin fâiz istemesi hakkıdır.
FÂİZ/RİBÂ
- 853 -
Esas olarak “kâr celp etmek kapitalin ayrılmaz özelliğidir” iddiası doğru değildir. Çünkü, bu özellik kapitalde yalnız ve ancak, faydalı ve kârlı işlerde kullanıldığı zaman görülmektedir. Bir de “Ödünç, alan adam kazancından bir kısmını ödünç veren adama ayırmalıdır. Çünkü onun parasını gelir sağlayacak bir işte kullanmakta ve kâr elde etmektedir.” diyebilirsiniz. Bu halde borç aldığı parayla hasta eşini tedavi ettiren veya akrabalarından birisinin cenazesini kefenleyip kaldıran insanın aldığı kapitalden ne gibi ekonomik bir kâr elde ettiği iddia edilebilir? Kapital, bu zavallıya hangi maddi menfaati celp etmiştir ki dolayısıyla kapitalist bu sözde menfaatten payını istemekte haklı olsun? Sonra kapital gelir sağlayıcı iş sahalarında kullanıldığı taktirde bile her zaman için kâr getirmektedir mi ki “Menfaaat celp etmek kapitalin ayrılmaz özelliğidir” sözünün doğruluğunu kabul edelim. Hâlbuki iş sahalarında kapital miktarı arttığı taktirde, kâr imkanları azalmakta hatta sahiplerine zarar bile getirmektedir.
Ticaret dünyasını sık sık tehdit eden sekteler kapitalistlerin külliyetli miktarda ve devamlı bir şekilde iş sahalarına yatırım yapmalarından doğmaktadır. Çünkü bu yatırımlar neticesinde üretim ve ihraç fazlalaşarak mallar, çarşı, ve pazarlarda dökülü kalmakta, bu durumda alıcısız kalan fazla malların fiyatları düşmekte, iş adamlarının kâr etme ümitleri iyice kırılmaktadır. Hem menfaat celp etmek kapitalin ayrılmaz özelliğiyse dahi, bu özelliğin meydana çıkması kuvvetli dış etkiler bağlıdır. Bunlara kapitali işleten adamların güçlerini, zeka ve tecrübelerini ilave etmek lazımdır. Bu adamların zamanına göre malları afetlerden korumak, müsait şartları yaratmak için nasıl mücadele ettikleri herkesce bilinmektedir. Bunlar ve benzeri çalışmalar kapitalin kâr celp etmesi için gerekli olan şartlardır. Bu şartlardan birisi tam vaktinde tamamlanmayacak olursa kapital kâr celp etme özelliğini kaybeder. Çok zamanlar tersine dönerek zarar bile celp eder. Kapitaliste gelince, fâizcilik kurallarına göre ödünç alan adama gerekli olan bu şartları hazırlamak ve getirmek hususunda hiçbir külfete katlanmıyacağı için ondan fâiz istemiye hakkı da olamaz. Fakat fâizcilikte kapitalistin bilinen esas iddiası bu değil. Ona göre; Borç alan adam madem ki kapitalini işletmektedir, ister kazansın ister kaybetsin, fâizini vermeye mecburdur. Kapital ona ister menfaat celp etsin ister etmesin durum onun için yine aynıdır.
Münakaşayı kısa kesmek için, “Kapital kâr celp etme özelliğine haiz olduğundan kapitalistin bu kârdan faydalanması hakkıdır.” iddiasının doğruluğunu kabul etsek bile kapitalin şu veya bu gibi belirli bir müddet içerisinde ne kadar kâr edeceği önceden peşin olarak nasıl kestirebilir? Bu meçhul kâra göre de borç alan adamın ayda veya yılda kapitaliste ödemesi gereken faziz nasıl kesin olarak belirtilebilir?
Kârın da, fâizin de önceden peşin olarak, herhangi bir aritmetik yolu ile hesaplanmasının mümkün olacağını kabul etsek bile; 1955 yılında ticari bir kuruma on yıl vâdeyle, aynı yılda başka bir ticari kuruma yirmi yıl vâdeyle, o yılın geçer fâiz fiyatları üzerinden yatırım yapan kapitalistin; fâiz fiyatlarının 1965 yılında 1955 yılınkinden bir hayli farklı olduğu mülafazası ile ve bu farkın 1975 yılında gittikçe artacağı ihtimali karşısında sayın kapitalistin, kapitallerinin bu an veya yirmi yıl içerisinde celp edeceği kârın değişmiyeceğini aynı olarak devam edeceğini nasıl bildiğini biz bir türlü anlıyamıyoruz. Acaba kapitalini 1955 yılında bir ticari kuruma da yirmi yıl vâde ile yatıran adamın, bu on veya yirmi yıllık süre içerisinde olacak değişiklikle itibar etmeden, belki de zarar edecek olan her iki
- 854 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ticari kurumun da zararına karışmadan 1955 yılında tayin edilen kesin miktar fâizini muntazam almaya hangi akıla ve mantığa göre hakkı vardır?...
4) Bu dördüncü delili insanlara doğru göstermek, kabul ettirmek için, sarfedilen gayret, gösterilen çaba diğer kanaatlara gösterilen gayret ve çabalardan çok daha fazla olmuştur. Bu kanaate, göre: Yaradılışı itibârıyla insanoğlu hemen şimdi olabilecek faydayı ve zevki geleceğin muhtemel olan birçok faydasına ve zevkine tercih eder. İstikbalde gelecekleri beklenen faydalar ve zevkler zamanın uzaklığı kadar şüpheli olurlar. Aradaki günlerin sayısı çoğaldıkça da bunlar kıymetlerini kaybederler. Böyle olmanın da birçok sebebleri vardır:
1- İstikbalin karanlık ve mühpem olması yanında hayatın garanti olmaması sebebeyile istikbalde gelecek olan faydalar ve zevkler kat’i değildirler. İnsanoğlunun muhayyilesinde de bunların birer örnekleri yoktur. Şimdiki zamanda hemen nasıl olacak faydaların ve zevklerin kat’iyyeti olduğu gibi insan onları gözleriyle de görmektedir.
2- Bugün için herhangi bir şeye muhtaç olan insanın nazarında bu şey az faydalı da olsa onu elde etmek, ihtiyacını gidermek istikbalde gelmesi muhtemel olan belki de o zaman için ihtiyacında olmıyacağı çok faydalı şeylerden daha kıymetlidir, nazarında tercihe şayandır.
3- Bugün, insanın elde ettiği para faydalı ve hemen kullanılmaya elverişli olduğu için yarın elde edeceği paradan daha üstün değerdedir.
Bu sebepler yüzünden insan şimdiki zamanın kat’i faydasını istikbalin müphem kârından daha çok üstün tutar. Buna göre de borç alan adamın şimdi aldığı para yarın borç verene ödeyeceği paradan daha üstün kıymettedir. Fâiz aradaki bu fark kadar olup, borçlunun borç aldığı adama parasını geri öderken eşitliği sağlamak için verdiği bir paradır. Mesela: Yüz lira borç para veren bir insan borç verdiği adamla anlaşarak bir yıl sonra yüz üç lira geri ödemesini isterse hazır yüz liraya karşılık gelecekteki yüz üç lira arasında bir değişim veya alışveriş yapmış olurlar. Aradaki üç liralık fark yüz liranın şimdiki hazır değeriyle uzak gelecekteki -Maddi değil- manevi değeri arasındaki fark kadardır. Şayet bu üç lira bir yıl sonra yüz liraya katılmayacak olursa, bir yıl önce borç alan adama geri ödenen yüz lira arasında eşitlik sağlanmamış olur.
Evet... Halkın gözüne haklı göstermek için bu kanaati meydana getirmekte, savunmakta gösterdikleri dehayı layık olduğu kadar takdir etmemek haksızlık olacaktır. Ancak iddia ettikleri şimdiki zaman ile gelecek zaman arasındaki değer farkının yanıltmadan başka bir şey olmadığı da açık bir gerçektir.
Acaba insanoğlu (yaratılışı itibârıyla) yaşamakta olduğu şimdiki zamanın gelecek zamandan, yani istikbalden daha değerli olduğuna inanmakta mıdır? İnandığını kabul etsek bile, niçin insanlar bugün kazandıklarını bugün harcamıyorlar da birazını gelecek için arttırmaya çalışıyorlar? Geleceğini düşünmekten vazgeçerek varını yoğunu günlük zevkine sarfetmeyi tercih edecek acaba yüzde bir kişi bilmem çıkar mı? İnsanların % 99’u (günlük zevklerini gidermek şöyle dursun) geleceğin endişesiyle ihtiyaçlarından bir kısmını kısıtlıyarak arttırım (tasarruf) yapmak suretiyle tedbir almaya, bu muhtemel ihtiyaçları karşılamak için hazırlık yapmaya uğraşıyorlar. Çünkü insanlar geleceğin (bilinmeyen) ihtiyaçlarını, muhtemel zor durumlarını kafalarında olduğundan daha çok büyütürler
FÂİZ/RİBÂ
- 855 -
ve şimdi -nasıl olsa geçmekte olan- zamanlarından daha korkunç görürler. Hem insanoğlunun bütün gayret ve çabası istikbalini teminat altına almak huzur ve rahata kavuşmak için değil midir? Gençliğinde bütün gücüyle çalışan insanın gayesi de bundan başka bir şey midir? Gününü gün ederek istikbalini tehlikeye düşüren ve geleceğinin pahasına bugün zevk eden insan muhakkak düşük bir aptaldır. Böyle bir şey ya câhil bir adamdan ya da serserilerden beklenir. Belki de geçici azgın bir şehvete kapılan insan da olabilir. Bundan başka, böyle bir şey akıllı bir insandan beklenemez.
Bu dördüncü delilin doğruluğunu bilgiden ve düşünceden yana biraz nasibi olan bir insan asla müdafaa etmez. Hem “İnsan şimdiki hayatının müreffeh olması, rahata erişmesi için gelecekte terettüp edecek mahzurlara katlanmakta zarar görmez” diyen görüşlerine katılsak bile, bu görüşe dayanarak yapacakları hüccetlenmenin doğru olacağına hiç bir surette ihtimal yoktur. Çünkü “Elde hazır olan yüz lira bir yıl sonraki yüz üç liraya eşittir -fâizin anlayışına göre-” desek bile, bu bir yılın sonunda ortaya çıkacak olan gerçek durum ne olacaktır? Borç veren adama borcunu ödemeye giden borçlu, geçen yılın yüz lirasına karşılık şimdiki zamanın yüz üç lirasını verirken yahutta iki yıl sonra -ilk yılda ödeyemediği borcunu- yüz altı lira hazır parayı geçmişte alınan yüz liranın eşit karşılığı olarak vermeyecek midir (!), geçmiş, ile şimdiki zaman arasındaki değer oranı sizce bu mudur? Sizin nazarınızda -Prensip yönünden- geçmiş zaman ara uzadıkça, eskiyip günler geçtikçe, yollar çoğaldıkça, şimdiki zamana göre daha mı değerli olmaktadır? Size geçmişte giderilen ihtiyaçların değeri şimdiki ihtiyaçların değerinden daha fazla, değerde mi ki bir zamanlar verdiğiniz belki de unuttuğunuz paranın değeri her saat başı biraz daha artmakta ve günün cari paralarından daha çok kıymetli olmaktadır?Sizce bir yıl önce verdiğiniz iki yüz lira, bugünün -mesela- 250 lirası var mıdır?
Fâiz Fiyatının Mâhiyeti
İşte fâizi, adalet ve mantık karşısında temize çıkarmak için müdafaa edenlerin ileri sürdükleri kanaatlar bunlardır. Teknik ve açıklamalarımızdan anladığmız gibi, ne adaletin ne de mantığın bu kötü işte ilgisi yoktur. Fâizin alınmasının ne de verilmesinin doğru olacağını ispat etmek- En kuvvetli delillerle dahi- gerçekten mümkün değildir. En çok hayret edilecek bir şey, gerçeğin böyle olmasına rağmen batılı bilginlerin ve düşünürlerin fâizi hiç münakaşasız kabul edilebilecek bedihi (ispatsız kabul edilen) şeylerden saymış olmalarıdır. Bunlar fâizin olumluluğunu sabit bir gerçek görerek üzerinde durmaksızın, fâiz fiyatının “mukalliyetini” münakaşaya koyulmuşlardır. Çağdaş batı yazarlarının kaleme aldıkları yazılar arasında fâizin müsbet bir alışveriş tarzı olup olmadığına dair bir bahse pek az rastlanır. Ama, fâiz fiyatı hakkında bir sürü tenkit ve itirazlar mevcuttur. Batılı fikir adamları yok efendim “şu” fâiz fiyatı çok yüksek kabul edilmeyecek derecede sınırı aşkındır da “bu” fâiz fiyatı akla daha yatkın, daha elverişli daha kabule şayandır; gibi, tartışmalara girişmişlerdir.
Fâiz için hakikaten akla yatkın (makul) denebilecek bir fiyat mevcut mudur? Esas itibârıyla kendisinin makuliyeti ispat edilemiyen bir şeyin fiyatının makul olup olmıyacağı, söz konusu olamaz. Fakat biz -şimdilik bu gerçekten sarfı nazar ederek- hakikaten (batılıların iddia ettikleri gibi) fâiz fiyatı için fıtri ve makul bir fiyat var mıdır sorusu üzerinde durup gerçeği öğrenmeye çalışalım! Hem sonra
- 856 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu fâiz fiyatının makul olacağını ve kabul edilebileceğini belirten, şu fiyatın da makul olmayıp itiraz edileceğini gösteren ölçek ve tartı nedir? Bugün dünyada makuliyeti kabul edilerek yürütülen cari fâiz fiyatları akla dayanan rasyonel esaslara göre mi tayin edilmiştir? Bu soruları iyice tetkik edecek olursak sabit bir gerçek olarak anlarız ki dünyada daha bugüne kadar “makul” bir fâiz fiyatı tespit edilememiştir. Muhtelif fiyatların muhtelif zamanlarda fâiz için “makul” bir fiyat olacağına karar verilmişse de aynı fiyatlar başka zamanlarda gayrimakul ilan edilmişlerdir. Hatta, bir yerde makul sayılan fiyat başka bir yerde gayrimenkul (olumsuz) sayılmaktadır. -Mesela- Hinduki zamanının büyük filozoflarından Kuotilya’nın açıkladığına göre yılda % 15-60 makul fâiz fiyatı sayılmakta idi, bazı hallerde daha da yükseltilebilirdi. 18. yüzyılın ikinci yarısıyla 19. yüzyılın ilk yarısında Hindistan Birleşmiş Devletleri’nin bir taraftan yerli fâizcilerle diğer taraftan İngilizlerin Doğu Hindistan Kumpanya’sı ile yaptığı mali anlaşmaların fâiz fiyatı genel olarak % 48 idi. Hint hükümeti Birinci Cihan (1914-1918) Savaşı’nda, savaş yardımlarını % 3,5 yıllık fâizle almıştı. 1920-1930 yılları süresince kooperatifler arasında cari genel fâiz fiyatı % 12-15 arasındaydı. Ülkenin mahkemeleriyse 1930-1940 yılları arasında % 9 civarında olan fâiz fiyatlarının makul oluşuna binaen hüküm verirdi. Hindistan İhtiyat Bankasında (Reserve Bank of india) yıllık fâiz fiyatını % 3 olacağına karar verildi ve harp yılları boyunca da uygulandı. Hükümet ise savaş yardımlarını % 2 yıllık fiyat üzerinden almaya devam etti.
Hindistan kıtasında vaziyet böyle idi. Bir de Avrupa devletlerinin bu zamanlarda ne durumda olduklarına bakacak olursak kayda değer bir fark göremeyiz. 16. yüzyılın ortalarına doğru İngiltere’de % 10 yıllık fâiz tutarının makul olduğu kanaatine varılmıştı. 1920 yılında bile Avrupa’da bazı merkez bankaları % 8-9 yıllık fiyat üzerinden işlem yapmaya devam ediyordu. Yine bu yıllarda Avrupa devletlerinin Birleşmiş Milletlerden aldıkları istikrazların yıllık fâiz fiyatı yaklaşık olarak bu civarda idi. Fakat şimdi Avrupa ve Amerikalılara bu fiyatlardan söz edecek olursan yüzüne haykırırlar ve bunun fâiz fiyatı değil, halkın parasını soymak olduğunu iddia ederler.
Bugünkü duruma da dönüp bir bakacak olursak cari fâiz fiyatlarının yılda % 2,5-3 arasında olduğunu görürüz. Zamanımızda en çok fâiz fiyatı % 4 ü geçmemektedir. Çok kere durum % 1/2-1/4 gibi küsurata ihtiyaç gösterir. Halbuki 1927 yılı kanunlarının halka ödünç para veren fâizcilere tanıdığı normal yıllık fâiz fiyatı %48 idi. Bu devirde Amerika’da, mahkemelerde fâizcilerin müşterilerinden hakettikleri yılık fâiz fiyatı % 30-60 arasında olurdu. Şimdi Allah için doğruyu söyleyin:Bu fiyatların hangisi fıtri ve makuldür? Biraz daha düşünün ve cevap verin Acaba hakikaten yeryüzünde fâiz için fıtri ve makul fiyat diye bir şey var mıdır? Doğruyu söylemek gerekirse, siz bu konuda ne kadar derin düşünürseniz düşünün aklınız size, borç alan adamın aldığı paradan edeceği kâr kesin olarak tayin edilmedikçe, makul bir fâiz fiyatını tesbit etmenin mümkün olmıyacağını gösterir.
Ödünç alan adamın -Mesela- 100 lirayı bir yıl çalıştırarak 25 lira kazanacağı kesin olarak bilinseydi belki o zaman bu kârın 4 yahut 5 lirası fıtri ve makul bir fiyat olarak parasının bir yıl kullanılmasına razı olan adamın payı olurdu. Açıkça bilinmektedir ki işletilen parayla elde edilecek kârı önceden kestirmenin mümkün olmıyacağı gibi fâiz fiyatı da tayin edilirken borç alan adamın aldığı borç parayla ne kadar kâr edeceği yahut hiç edemiyeceği de nazarı itibara alınmaz.
FÂİZ/RİBÂ
- 857 -
Hakikatte fâizciler fâiz fiyatını ödünç alan adamın ihtiyaç şiddetine göre tayin ve tesbit ederler. Ayrıca, adalet ve insafla hiç ilgisi olmayan daha başka esaslara dayanarak fâiz fiyatında yükseltme ve alçaltma yaparlar.
Fâiz Fiyatının Sebepleri
Fâizcilerin fâizcilik işinde göz önünde bulundurdukları şeyler genel olarak borç isteyen adamın ihtiyaç şiddetiyle fakirlik durumudur. Borç para isteyen adamın şayet istediği parayı temin edemezse negibi müşkül durumlara düşeceğini bilmek onlar için ön planda gelir. Çünkü borç isteyen adamın durumunun vehimetine göre fâiz isteyebilirler.
Ödünç para isteyen adamın istediği para pek külliyetli değilse, durumunda da öyle bir fakirlik görülmüyorsa paraca sıkışık bir vaziyeti yoksa istenecek fâiz nisbeti düşük olur. Fakat aksine, ödünç isteyen adam fakir ve çok muhtaç durumdaysa o zaman fâiz fiyatı bu adamın durumuna göre arttırılır. Hatta ölüm döşeğinde sekerat yatan evladının hayatını kurtarabilmek için fâizciye koşup gelen parasız adamdan istenecek hiç bir fâiz fiyatı “Gayrimakul”olamaz. Bu fiyat % 400 veya % 500 ün üstünde olsa bile.
İş ve ticaret sahalarında fâiz fiyatlarının yükselip alçalmasını tayin eden esasların ne olduğu hakkında ekonomi uzmanlarının iki ayrı görüşleri vardır:
1- Bir kısım iktisatçılara göre fâiz fiyatının yükselip alçalmasına arz ve talep kanunu esastır. Buna göre fâiz vermekle elde edilebilecek mallar veya kapital piyasada çoğalacak olursa bu çoğalmaya mukabil ters orantılı olarak alıcı da azalırsa fâiz fiyatları alçalmaya devam eder. Fâiz fiyatlarının iyice düştüğünü gören işlerini geliştirmek için bol miktarda borç almaya başlarlar. Bu sefer de fazla istek karşısında piyasadan fâizle elde edilebilecek mallar ve kapital gitgide çekilir. Azalan kapital ve fazla istek karşısında fâiz fiyatları tekrar yükselmeye başlar. Yükselir... yükselir... ta ki insanların almaktan kaçınacağı bir seviyeye çıkar.
Bunun da manası, kapitalist tüccar ve iş adamlarıyle normal şekilde, makul olan tarzda ortaklık kurmaktan kaçınmakta, kapitelinden elde edilecek gerçek kârdan nasibini almaktan imtina etmektedir. Çünkü düşündüğüne göre, kendisinden biraz ödünç para olan adam bu parayla ticaret yapacağı ve (tahminen) şu kadar kâr edeceği için verdiği borç para mukabilinde kendine kârından şu kadarını fâiz olarak vermelidir iddiasındadır.
Diğer taraftan ödünç alan adam da kafasını çalıştırır ve tamamen tahmine dayanarak kapitalistten aldığı borç paranın kendine en fazla “şu” kadar kâr getirebileceğini buna göre de kapitaliste ödeyeceği fâizin “bu” kadardan fazla olmaması gerektiğini düşünür. Çünkü her ikisi için de tahmine dayanmaktan başka çare kalmamıştır. Kapitalist tahminlerinde daima ödünç alan adamın kapitalinden elde edeceği kârı kabarık görür. Tüccar ve iş adamı da başına gelecek zararı, ticari tehlikeleri, felaketleri aklından çıkarmadan az buçuk kâr tahmininde bulunur. Her ikisi de aralarında yardımlaşacak el ele verip çalışacak yerde birbirlerini kollamaya ve gözetmeye başlarlar. Fâiz fiyatlarını müsait gören iş adamları kâr edebiliriz ümidiyle biraz ödünç para alarak ticarette çalıştırmaya başladılar mı, kapitalist hemen parasının fâiz fiyatını arttırmaya başlar... arttırır... arttırır... ta ki iş adamlarının bu fiyatlar üzerinden alacakları ödünç paralarla kâr etme ümitleri iyice kırılır ve ödünç kapital alarak iş yapmaktan vazgeçerler.
- 858 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fâiz fiyatlarının yüksekliği yüzünden ticaret ve iş sahalarından kapitalin çekilmesiyle piyasada duraklama olur. Kalkınma hamlesi topyekun geriler, ticaret alemi nöbet geçirmeye başlar. Bu müddet içerisinde iş adamlarının almakta imtina ettikleri kapital, kapitalistin elinde kalıp isteyeni bulunmayınca fâiz fiyatlarını yeniden düşürür. Zaten uçurumun kenarına gelmiş olan iş adamları kapitalin fâiz fiyatının iş yapabilecekleri, ticaretlerinde çalıştırabilecekleri bir seviyeye düştüğünü görünce tekrar ödünç almaya başlarlar. Kapital yeniden piyasaya ve iş sahalarına intikal eder. Böylece iş adamıyla kapitalist arasında mücadele devam eder gider. Halbuki ticaretle kapital arasında makul esaslar çerçevesinde dayanışma ve yardımlaşma olsaydı, dünya ekonomisi kalkınma ve gelişme yolunda emniyetle ilerliyebilirdi. Fakat kanunlar kapitaliste fâiz kapısını açık bırakınca, kapital ile ticaret arasındaki alakaya kumar ve içki sirayet etti. Kumarda ve içkide olduğu gibi iş adamlarında da fâiz fiyatı bir alçalmaya, bir yükselmeye başladı. Bu iki tezat arasında kalan dünya ekonomisi hayatını tehdit eden krizlere boğuldu.
2- Diğer bir kısım ekonomi uzmanlarına göre de, fâiz fiyatının med ve cezrine sebep: Kapitalistin sermayesini şahsen kendisi bir ticari işte kullanmak üzere iş adamlarına borç vermekten vazgeçip elinde tutması, yahut bu isteğinden -şahsen iş yapma isteği- feragat edip kapitalin tekrar ödünç vermeye başlamasıdır. (Başka bir deyimle; kapitalist kapitalini elinden çıkarmak istemediği zaman -kendisi kullanacağı- fâiz fiyatını arttırır. Kapitaline ihtiyacı olmaz, borç vermek isterse -kendisi işletmekte vazgeçtiği için- fâiz fiyatını düşürür.)Fakat kapitalist niçin bazı kere kapitalini elinde tutup kendisi iş yapmak ister. (Bazı kere de bu istekten vazgeçer?) diye sorulan soruya, iktisatçıların verdikleri cevab: Kapitalistin borç vermekten imtina ederek kapitalini elinde tutmasını gerektiren bir çok sebepler vardır. Bu sebeplerden birisi; Her an için kapitalistin elinde şahsi ve ticari ihtiyaçlarını giderecek kadar sermayenin bulunması lazımdır. İkincisi; beklenmedik bazı şahsi ihtiyaçlar, önceden hesaplanmadık olağanüstü masraflar veya fevkalade kâr getirebilecek fırsatın ansızın zuhur etmesi ihtimali gibi, önceden bilinmeyen durumlar için kapitalistin elinde her an ihtiyat kapitalin bulunması zorunludur. Üçüncü sebepse: -ki en mühimi de budur- İstikbalde kapitalin çekilmesiyle piyasada fâiz fiyatları artacak olursa, kapitalist bu durumdan yararlanabilmek için elinde daima hazır kapital bulundurmaya mecburdur, demektedirler. Fakat burda şu soru gelmektedir: Acaba kapitalistin içinde yerleşen ve gelişen bu istek, olağanüstü durumlardan istifade etmek için elinde kapital bulundurma isteği- şiddetlenme yahut hafifleme nöbeti geçirmekte mi ki bu nöbetin eseri piyasada fâiz fiyatlarının yükselip alçalmasıyla tecelli etmektedir. Bu soruya da “Evet” diye cevap vermektedirler. Çünkü, kapitalistin bu isteği bazı ferdi, içtimâi, etkilerle de şiddetini kaybeden hafiflermiş. Birinci durumda, (yani kapitalistin arzusu şiddetlendiği zaman) fâiz fiyatları yükselir, piyasaya ve iş sahalarına akan kapital azalırmış. İkinci durumda (yani kapitalistin arzusu sönünce) fâiz fiyatları düşer ve kapital iş alanlarına akmıya başlarmış. Bundan da iş adamları faydalanarak bol miktardaki borç kapital ile işlerini genişletirlermiş.
Allah için doğruyu söylemek gerekirse, dış görünüşü gayet tüzel ve doğru gibi olan bu tatlı yoruma dikkatle bakacak olursan, aslında hiç bir esası ve doğruluğu olmadığını görürsün. Çünkü kapitalistin bahsedilen ev ihtiyaçları, olağanüstü ticari ve şahsi ihtiyaçları için muhakkak bulunması lazım olan paranın,
FÂİZ/RİBÂ
- 859 -
bütün kapitalin % 5 inden fazlasını gerektirecek kadar- Her an için ihtiyat kapital bulundurma- isteği üzerinde etkili olmaz. Bu bakımdan ileri sürdükleri ilk iki sebebin nazarı itibara alınacak tarafları yoktur. Kapitalistin, kapitalini % 95 bir kere elinde tutmasının bir kere de borç vermek suretiyle dağıtmasının yegane sebebi üçüncü sebeptir. Bu sebebi de iyice tetkik edecek olursan, kapitalistin içinde yaşadığı toplumuna, ülkesine ve hatta dünyaya nasıl bencil ve kötü gözlerle baktığını görürsün. Bu üçüncü sebepten anlaşıldığına göre kapitalistin, dünya ekonomisinin başına gelecek bazı durumlardan kendine menfaat geleceğini sezer ve kapitalini tereddüt etmeden iş adamlarına ödünç vermeye başlar. Bu durumda toplum biraz refaha ve bolluğa kavuşur. Fakat çok geçmeden kapitalistin duyguları şahlanır, güç ve zor durumlarında toplumu sömürmeye yarayan, felaketlerine yenilerini katan para denen korkunç silahını tekrar kullanmaya başlar. Kumar oynama hisleri harekete geçer ve kapitalini piyasadan geri çekmeye, fâiz fiyatını arttırmaya koyulur. Fâiz fiyatlarının aniden artmasıyla, kapitalistin sermayesini iş adamlarına vermekten imtina etmesiyle ticarete “Kesat” adıyle maruf ani duraklama olur ve ekonomik kalkınma sekteye uğrar. Ta ki, en yüksek fâiz fiyatlariyle, yenebilecek kadar haram yediğini daha fazla inat edecek olursa tehlikeye ve iflasa sürükleneceğini anlar, içerisindeki çirkin arzu, para tutma arzusu hafiflerse, o zaman işadamlarını tekrar çağırmaya, elinde bol miktarda ucuz fiyatlarla kapital olduğunu ilan etmeye koyulur.
İşte, zamanımızın münevver ekonomi uzmanlarının fâiz fiyatları artışı veya alçalışı hususunda yaptıkları açıklamalar bunladır.
Bizce konu itibârıyla bu açıklamaların doğruluğundan şüphe yoksa da esas sorunun bu iki açıklamanın hangisi ile fıtri ve makul fâiz fiyatını tespit etmek mümkün olacaktır? Yoksa fâiz fiyatı da, fâizin kendisinin makul olmadığı kadar gayri makullükle ölçülmeyecek derecede derine mi gitmiştir?Ya gerçeğin böyle olduğuna inanmak icabeder, yahut, fıtri ve makul kelimelerinin anlamlarını değiştirmek gerekir.
İnsanın Fâize Olan İhtiyacı ve Fâizin Ekonomik Faydaları
Bunlardan sonra, fâiz müdafacılarının, fâizi temize çıkarmak için ileri sürdükleri bir kanaata göre; fâiz insanın kaçınamıyacağı ekonomik ihtiyacıymış. Bugün elde ettiği birçok menfaati fâizsiz elde edemezmiş, Bu iddialarını doğrulamak için gösterdikleri delilleri kısaca özetliyelim:
1- Ferdin ekonomik hayatı bütün faktörleriyle tasarrufa (yani nakit para biriktirmeye) dayanır. Ancak fert ihtiyaçlarının çerçevesini daraltmadıkça ve ölçülü harcamalar yapmadıkça kazancından bir kısmını arttıramaz. Arttırım yapmanın da tek yolu, inanın isteklerine karşı gelip arzularını kısıtlayarak gelirinden bir kısmını ayırmakdır. Bunun için de, insanı bu hisse sürükleyecek bir sebebin olması gerekir. İşte fâiz arttırım için eksik olan bu sebebi tamamlar, tasarruf uğrunda, insanın yokluğuna katlandığı birçok ihtiyaçlarının mukabil ücreti olur. Fâiz, insanları ekonomik hayatlarının temelini teşkil eden tasarrufa teşvik edici tek kuvvettir. Şayet siz fâizi yasaklayıp kaldıracak olursanız insanları bu önemli faktörden mahrum bırakır tasarruf yapmalarınıgerektiren yegane sebebi yok etmiş olursunuz.
2- Ticari kurumlara en kolay yoldan sermaye sağlamak, bu kurumların halka
- 860 -
KUR’AN KAVRAMLARI
fâiz kapısını açık tutması suretiyle tasarruf ettikleri paraları yatırmalarına insanları teşvik etmekle olur.
Fâiz bir taraftan insanların para biriktirmelerine en kuvvetli sebep olurken, diğer taraftan da biriktirdikleri paraları ihmal etmeden, verimli işlerde kullanacak olan endüstri müesseselerine yatırımlarına teşvik olur. Böylece insanların tasarrufları karşılıksız kalmaz. Çünkü paralarını verecekleri müesseselerden fâiz alırlar. Hem de müesseseler lüzumlu kapitali elde etmiş olurlar. Fakat siz fâizi iptal edip kaldıracak olursanız, sadece insanları tasarrufa teşvik eden sebebi yok etmekle kalmam, kapitalin faydalı işlerde kullanılmasına da mani olarak paranın heder olmasına sebep olursunuz.
3- Fâiz insanlığa yalnız para biriktirme teşviki ve parayı ticarette, sanayide, kullanma imkanını sağlayan hizmetiyle kalmaz kapitalin faydasız işlerde kullanılmasına da mani olur. Ekonomiyi sağlam temellere oturtan, güvenilir esaslara göre ana hatlarını çizen yine fâizdir. Çünkü fâiz fiyatı kapitalin çeşitli ticari kurumlar arasında en çok faydalı, en fazla kârlı olanına yatırılmasını temin eder. Çeşitli ticari ve sanayi kurumlar, planlanmış ekonomik projeler arasından zararlıyı kârlıdan ayırt edecek, kârlıyı daha kârlıdan secerek kapitali ona göre yöneltecek güvenilir başka bir yol da yoktur. Şayet fâizi iptal edecek olursanız insanların biriktirdikleri paraları sonuçlarına önem vermedikleri-verseler de kâr zarar düşünmediler-faydasız işlere yatırmalarına sebep olursunuz.
4- Şüphesiz ki borç almak bugün insanın kaçınılmaz hayati ihtiyaçları arasındadır.
Fertler olsun, sosyal taplumlar olsun, hükümetler olsun borç almadan edemezler. Fertleri kişisel ihtiyaçları borç almaya mecbur eder. İş ve ticaret adamlarına da borç almaktan başka çare yoktur. Hükümetler ise borç almaktan kurtulamazlar. Böyle geniş çapta ve genel anlamda “istikraz” sadaka ve teberruatlarla nasıl elde edilebilir? Şayet siz kapitalistleri fâiz ile kandırıp kapitalleri yanında devamlı bir kârı garanti ederek içlerini rahatlattırmazsanız pek az insan borç vermeye razı olur. Bu kadarı da iktisadi hayata yetmez, kötü sonuçlar doğurur. Bugün çok yoksun ve muhtaç olan insan fâiz yoluyla ihtiyacını giderecek zaruri parayı gayet rahat bulabilmektedir, tabii bu kolaylığın da tek sebebi fâizdir. Şayet kapitalist fâize tamah etmeseydi bu zavallı adama hiç bir zaman borç vermezdi, bu adamın da ihtiyacı-ne kadar şiddetli olursa olsun- giderilmeden kalırdı. Ticaret ve iş adamları için de durum böyledir. Bugün başları dara geldi mi kendilerini sıkışık durumdan kurtaracak parayı fâizli borç olarak kolayca, alır, ihtiyaçlarını giderirler. Fakat bu kapı yüzlerine kapanacak olursa iş alanlarında atacakları her adım başında iflas etmeleri muhakkaktır. Hükümetler de böyledir ihtiyaçlarını fâizli borç olarak aldıkları paralarla giderirler, fâiz olmasaydı her gün yenilenen ihtiyaçları için külliyetli miktarda borç parayı verecek yardım elini uzatacak,sadaka dağıtacak insanları nereden bulabilirdi?
Fâiz, Gerçekten İnsanlık İçin Faydalı ve Zorunlu Bir Şey midir?
Gel, şimdi de seninle şu menfaat ve ihtiyaçları teker teker gözden geçirelim. Hakikaten menfaat mi? İhtiyaç mı? Yoksa şeytani kuruntudan başka bir şey değil midir? İnceliyelim...
Bugün batılı iktisatçıların içine düşüp çırpındıkları ilk hata, fertlerin sarfiyattan
FÂİZ/RİBÂ
- 861 -
kaçınmalarında, tasarruf etmelerinde iktisadi hayatları için kaçınılmaz bir zorunluluk ve fayda vardır inancından doğmaktadır. Halbuki hakikat bunun aksinedir, çünkü iktisadi kalkınma, istihlak etmesine bağlıdır. Bunun tahakkuk edebilmesi ülkenin üretimi nisbetinde toplumun alışveriş yaparak içinde de fertlerin çalışarak elde ettikleri servetlerini el açıklığıyle harcamaları lazımdır. Hem kendi ihtiyaçlarından fazla gelir sağlayan insanlar, gelirlerinin fazla kısmını fakir insanlara aktarmalıdırlır ki onlar da kendi yönlerinden harcamalara iştirak ederek ihtiyaçlarını giderebilirsin.
Fakat bunun aksine siz insanlara: ihtiyaçlarından fazla gelir sağlayanlar gelirlerinin fazlasına sahip olsunlar, ihtiyaçlarına denk ve normal gelir sağlayanlarsa ihtiyaçlarının çoğundan feragat ederek azını gidermekle yetinsinler ve tasarruf etsinler diye tavsiyelerde bulunmaktasınız ki sizin tercih ve kendini zaptetmek gibi sözlerle ifade etmeye çalıştığınız hakikatte bu olup, birkaç kişinin zaruri ihtiyaçlarını gidermekten vazgeçerek arttıracağı paraların birikintisiyle ticaret ve sanayinin beslenmesinde fayda umuyorsunuz. Halbuki böylesi faydalı olacak yerde zararlı olmaktadır. Çünkü mahdut denecek kadar gelir sahibi olan insanlar ihtiyaçlarının çoğunu alamamaktadırlar. Normal gelirli insanlar ise teşviklerinizle ihtiyaçlarının tamamını almıyarak tasarrufu tercih etmektedirler. Bol gelirli insanlarsa mahdut gelirlere yardım edecek yerde ellerini sımsıkı tutmaktadırlar. Bu durum karşısında piyasaya sürülen ihtiyaç maddeleri ve istihlak malları, dar gelirli insanların almaya gücü yetmediğinden, gücü yetenlerin de almaktan imtina etmesinden dolayı pazarlarda yığılı ve alıcısız kalmaktadır ki bunun da sonucu olarak iktisadi hayatın her kolu endüstrinin her bölümü duraklıyacak, kriz geçirecektir. Diğer taraftan teşvikle sürüklendikleri bu az tüketim usulü insanların hayatlarına tesir edecek, gelirlerini daraltacaktır. Sonra gelirlerindeki bu daralma gittikçe artacak dolayısıyla de alışverişve tüketim daha da azalacak, tasarruf edilen paralar toplumun soysuz birkaç kişisinin elinde yığılırken geride halkın çoğu fakirlik, yoksunluk ve sefalet içerisinde kıvranacaktır. Bu yanlış yolla kapital edilen kapitalistlerin hayatı de eninde sonunda tehlikeye girecektir. Haksız sermayeleri elde ettikleri ticari malları üretimi kimler satın alacak? Kimler istihlak edecektir? Siz de biraz düşünecek olursanız bugün ekonomik hayatın gerçek ihtiyacının , insanları cimrileştiren , para biriktirmelerine teşvik eden, alış-veriş yapmalarını sınırlayan sebeblerin ortadan kalkmasına sebeb olduğunu anlarsınız. Bunun için de iktisatçılar kendi menfaatleri icabı bir taraftan tasarrufa ihtiyaç göstermeyecek şekilde müşkül duruma düşen insanların yardımı ve borç parayı her an için bulabilecekleri inancını yaratacak ortamı cemiyette hazırlamaya çalışırken, diğer taraftan ellerinde -her şeye rağmen- birikmiş servet bulundurup saklayanlara zekat vermelerini zorunlu koşmalıdırlar ki servet dolaşımı içinde kendilerine pek az bir ayırım düşen fakir insanların da hakkını korumuş olsunlar. Fakat insanları siz para biriktirmeye teşvik ederek cimrileştiriyor, aslında cimri olanları iyice körüklüyor, cimri olmıyanlara da tasarruf ettirerek para harcamalarını önlüyorsunuz. Bir taraftan insanların tamahını arttırıp cimrileştirirken,diğer taraftan cemiyetin menfaatlerine aykırı ve hatalı yoldan toplayarak edindiğiniz kapital ile para kazanmak için tekrar toplumun karşısına çıkıyor. Topluma yaptığınız haksızlıklara birini daha katıyorsunuz. Çünkü siz fâiz yoluyla edindiğiniz serveti toplumun ekonomik hayatına yarıyacak işlere ortaklık yahut hissedarlık (aksiyon) süretiyle katarak çalıştırmıyorsunuz, bu serveti tekrar toplama borç olarak kabullendiriyor, tüccar
- 862 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve iş adamlarının zararlarına karışmıyor, kendinize aylık, yıllık kârı kestiriyor ve bunu muntazam alıyorsunuz. Böylece toplumun ekonomi hayatını da iki sefer zarara uğratıyorsunuz. Bu sefer toplumun elinden satın alma kuvvetini (parasını) alarak yine toplumun fertlerinin ürettikleri malların pazarlarda kalmasına sebep oluyorsunuz. Bir sefer de toplumun elinden aldığınız parayı iade ederken ortaklık ve hissedarlık usulüne göre iade etmiyor, kanunlarınız icabı kendinize kesin kârı garanti ederek onlara borç veriyorsunuz. Sizin ekonomi nizamınıza göre sanki toplumun fertleri ellerindeki alma kuvvetini muhafaza ediyorlar, bu kuvveti yerinde kullanarak toplumun mallarını satın alacak yerde tekrar topluma borç olarak veriyorlar, toplum borç aldığı bu parayla ihraç ettiği malları satmakta güçlük çekiyor ve bu güçlük gittikçe de artıyor. Borcunun ve fâizini nasıl ödeyeceğini düşünen zavallı toplumun çaresizliği üzerine çaresizlik katılıyor. Çünkü yüz binlerce insan yokluk yüzünden alışveriş yapamıyor, binlercesi de daha fazla para biriktirmek tamahı, fâizciye fâizle para yatırmak hırsıyla alışveriş yapmaktan kendini zorla tutuyor. Sizce fâizin faydalarından biri de, tüccar ve iş adamları fâizle aldıkları borç paraları israf etmekten sakınırlar ve çok kâr getirecek işlerde kullanırlar. Yine sizin, fâizin faydalarından bir olarak ileri sürdüğünız, fâiz, tüccar ve iş adamlarını en doğru ve münasip ticari yollara sevkeder, onları iç rahatlığı ile yönetir, ayrıca servetin seyri tabiisinde kendisine mümkün olan en doğru yolu seçmesini sağlar, diye bir teziniz var. Fakat bu fazla güzel görünen sözlerinizi örten perdeyi biraz aralarsanız arkasından gerçeğin ne olduğu görünür. Hakikatte fâizin insanlığa yapmış olduğu ilk hizmet ona “Kâr” ve “Fayda” kelimelerinin bütün anlamlarını unutturup “Mali Kâr”, “İktisadi Menfaat” olmak üzere tek birer anlam bırakarak paranın öncelik kaybetmekte olduğu mücerret (Soyut) anlamını tekrar ona kazandırmıştır. Çünkü önceleri paranın el değiştirmesi için maddi menfaatten başka bir sürü menfaatler de vardı. Şimdi paranın el değiştirmesine yegâne sebep maddî menfaat olmuştur.
Fâiz ve fiyatının insanlığı ikinci büyük hizmetse paranın kullanma ve el değiştirmesini yargılayacak ölçeğin -Cemiyetin menfaattleri değil de- kapitalistin karariyle kendisine % 6’dan fazla kâr bırakmayacak bütün işlere yatırım yapılmaması fâizin faydalarından sayılmıştır. Misal olarak diyelim ki -Kapitaliste tatbikat sahasına konulacak iki proje sunuluyor. Birinci projeye göre ucuz, rahat, sıhhi evler inşa ettirilerek dar gelirli vatandaşların oturabilmelerine elverişli icarlarla verilmesi planlanmış, ikinci projeyle de lüks bir sinema tesis edilmesi teklif olunmuş. Birinci projenin getireceği kâr % 6 dan az, ikinci projenin getireceği kâr % 6 dan fazla. Kapitalist hangi projeye yatırım yapmayı tercih edecek? Kapitalinin hangisine yatırılmasının doğru olacağına karar verecektir?
Evet... Eskiden kapitalistin sermayesini birinci projeye yatırması mümkündü ve hiç değilse iki proje arasında karar vermeden biraz düşünür, danışmalarda bulunurdu. Ama şimdi kapitalist hiç tereddüt etmeden ikinci projeye yatırıma karar verecek, fâiz fiyatının kerametinden dolayı birinci projeyi tetkik etmek lüzumunu bile duymayacaktır.
Fâiz fiyatının bir kerameti de tüccar ve iş adamını, kapitalistin çizdiği kâr sınırından fazla kâr etmeye zorlayacak durum ne olursa olsun, ticaretinde de sanayisinde de bu iş adamı kapitalistin istediği fâiz fiyatından fazla kâr etmeye mecbur kalacak ve bu uğurda meşru gayrimeşru bütün yollara baş vuracaktır. Mesela % 6 fâiz fiyatıyla borç alarak film şikreti kuran bir insan muhakkak yılda
FÂİZ/RİBÂ
- 863 -
% 6 nisbetinde fazla kâr etmelidir. Bu nisbetinden fazla kâr etmelidir. Bu nisbette kâr getirecek yollar ne olursa olsun uygulanmaya mecburdur. Şayet bu şirket sahibi ahlâki ve ilmi bakımdan faydalı filimleri ihraç ederek istenilen kârı temin edemiyorsa, kötü ve müstehcen, ahlâka mugayır filimleri ihraç etmeye, çeşitli reklam ve propagandalarla insanların, ahlâk, fazilet, şeref gibi şeylere önem vermeden bu filimleri seyretmelerini sağlamaya mecbur kalacaktır.
İşte! İnsanlık için iddia ettiğiniz fâiz faydaları ve elde edilmesinin tek yolu olan fâiz budur! Şimdi de iddia ettiğiniz gibi fâize olan “ihtiyacı” gözden geçirelim:
Şüphesiz ki “İstikraz” insan hayatının ihtiyaçları arasındadır. Fertle şahsi ihtiyaçları için borç almaya mecbur kalabilirler. Ticarette sanayide, ziraatte ve benzeri iş sahalarında ihtiyaç daha da artabilir. Aynı zamanda ticari kurumlar -Hükümetler dahil- borç almaya daima mecburdurlar. Fakat, “Doğrudan doğruya fâizsiz borç almak mümkün değildir” demek çok yanlış olur. Çünkü fertlere ve milletlere fâizsiz borç verilmesini mümkün kılmıyan durumu, siz, fâizi kanunlarla korumak suretiyle yarattınız. Siz hele bir kere fâizi yasaklayınız ve İslam’ın ahlâka getirdiği o iktisadi nizamı düstur ediniz de bir bakınız, fâizsiz borç almak, ferdi ve ticari hayatta her sahada ne kadar kolaylaşır ve bollaşır. Her taraftan bağışlar, yardımlar milletlere de fertlere de nasıl akın eder görünüz. İslam dini bunun böyle olacağını ispat etmiştir. Yüzyıllar boyunca İslam topluluğu iktisadi hayatını fâizsiz olarak en güzel şekilde nizama koymuş ve yönetmiştir. Bu pis fâiz çağı gelmeden önce İslam’ın hiçbir devirde ne ölen bir müslümanın cenazesini akrabası fâizsiz borç alamadığı için kefensiz bırakıp defin edemediği görülmüştür, ne de müslümanların ticareti, sanayisi, ziraati sırf iyilik (fâizsiz) borcu alamadıkları için tökezlediği tesbit edilmiştir. Ve ne de hiçbir müslüman devletinin, milletinin yararına yaptırmaya kalkıştığı bir iş için, herhangi bir savaş masrafını karşılamaya uğraştığı zaman milletten fâizsiz borç alamadığından muvaffak olmadığı görülmüştür.
Böylece, iyilik borcunu tahakkuk ettirip yürütmek mümkün değildir. Fâiz olmadan borç alıp verme işlemi (istikraz) ortadan kalkar şeklindeki iddianızın yanlışlığını verdiğimiz örnekten başka zihni bir delil ile ispat etmeye lüzum görmüyoruz. 3659
Fâizin Zararları
Önceki bölümde fâizin makuliyeti üzerinde durduk. Nazari yönden zararlarını tartıştık. Sonuç olarak da fâizin makul bir şey olmadığına, insanın iktisadi hayatı için önenli bir faktör sayılmadığına, adalet yönünden de ele alınır tarafı bulunmadığına karar verdik. Hem de insanlık için faydasız olduğunu ispat ettik. Ancak, fâizin kat’i surette yasaklanmasının sebebi bu nazari zararlar değildir. Bunların yanında fâizin korkunç fiili zararları vardır. Bu bölümde fâizin insanlığa getirdiği fiili zararları enine boyuna inceliyelim ki akıllı olan herkes, bu çirkin işin yasaklanmasının doğru olacağından şüphe etmesin.
3659] Mevdudi, Fâiz
- 864 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fâizin Rûhî ve Ahlâkî Bakımdan Zararları
Fâizin rûhî ve ahlâkî olan zararlarını öncelikle ele almamız gerekir. Çünkü; ruh ve ahlâk insaniyetin cevherini esas yapısını) teşkil eder. Ruh ve ahlâk insaniyetin hem cevheridir, hem de yönetici kuvetleridir. İnsaniyeti bu iki öz cevherinde bozguna uğratan her şey başka bakımdan faydalı da olsa atılmaya terkedilmeye, hatta sakınılmaya mustahaktır. Fâizi didikleyip her bölümünü iyice tetkik edecek olursak, ilk bakışta, fâiz anlayışının insanoğlunda harekete geçtiği andan itibaren, -para biriktirme isteğinden tutun da diğer bütün ekonomik hayatın gelişiminde- insanı bencillik (egoizm) cimrilik, dar kalplilik, duygusuzluk, maddeye tapmak gibi daha birçok kötü sıfatlarla etkilediğini ve bu anlayışın gelişip gittiği müddetçe, insanı fâizcilikle yürüttüğü işlerde muvaffak ettiği nisbette bu kötü sıfatları da içinde kökleştirir, derinleştirir. Fakat İslam dininin zekat ve sadakaya dayanan mali, iktisadi işlerini tetkik edecek olursan -fâizciliğin tam aksine- insanın zihni çalışmalarının tümüretkerşlik, cömertlik gibi daha birçok iyi sıfatlarla benzendiğini görürsün. Bu ortam içerisinde yaşayan insanında hayat boyunca iyi sıfatlarını kökleştirip geliştireceği de muhakkaktır.
Fâizciliğin insanda meydana getireceği ahlâ ile, İslâm nizamının telkin edeceği ahlâkın, hangisinin insanlık için daha yararlı olduğunu, her vicdanlı insan taktirle hakkı teslim edebilir.
Toplum ve Medeniyet Bakımından Fâizin Zararları
Fâizin zararlarını bir de toplum ve medeniyet yönünden inceleyelim. Fertlerinin birine karşı davranışları bencillik ve nefisseverliğe dayanan, zengin halk tabakasıyla, orta halli tabakının müşterek menfaatleri bir diğerinin zararına olup çelişen, şahsi bir menfaat olmadıkça hiç bir ferde yardım edilmesini doğru görünen -zekat ve sadaka vermeye niyet ettiğinden fiilen vereceği vakte kadar geçen zaman içerisinde- başkasını kendisine tercih etme, geniş kalplilik, gaymeyen toplumun ve kişinin felaketini kazanç ve gelir kaynağı olarak gözeten fertlerin kuracağı medeniyetin uzun müddet yaşayacağına iki kişinin inandığı vaki değildir. Bu esaslara dayanan ve bu duygularla yaşatılmak istenen bir toplumun en kısa zamanda dağılacağından, varlığını muhafaza edemeden çözüleceğinden hiç kimsenin şüphesi yoktur. Bu sebepler yanına, bir de cemiyeti yıkan diğer faktörler katılacak olursa, o zaman toplumun fertleri birbirlerine girer ve iç savaşların önü alınamaz. Fakat bunun aksine, toplum dayanışma, yardımlaşma ve birlik esaslarına göre kurulur, fertleri arasında cömertlik, müsamahakârlık havası hakim olur da düşkün birine yardım elleri her taraftan uzanırsa, zengin zümre kendi arzularıyla fakirleri korumaya uğraşır ve hiç değilse haklarını yemeden adilane hareket ederlerse yaşadığı müddetçe bu toplumda kardeşlik duyguları artar ve yardımlaşma, öğütleşme esas olur. Fertlerin birbirine karşı güveni çoğalır, yıkıcı ve bozguncu hareketler bu topluma tesir edemez ve iç huzursuzluklar da vuku bulmaz. Hem de birinci topluma nazaran medeniyet sahasında mükemmelleşmeye doğru daha çabuk ilerler ve kalkınır.
Dünya devletlerinin aralarındaki bağları da bu ölçüler dahilinde görecek olursak, durumun değişmeyeceğine kanaat getiriniz. Çünkü komşu bir devlete karşı davranışlarında keremi, şefkati, sevgiyi düstur edinen ve komşusunun başına bir felaket geldiğinde hemen yardımına koşup teskin ve tesellisine uğraşan devletin, karşılık olarak komşusundan sevgi, saygı ve samimiyet göreceği
FÂİZ/RİBÂ
- 865 -
muhakkaktır. Fakat komşu devletlere karşı davranışları bencillik, nefsseverlik, dar kalplilik olan ve komşunun başına gelen felaketlerde kendine maddi menfaat sağlamaya uğraşan devletin, mukabilinde komşusundan saygı, sevgi ve samimiyet beklemesi olacak iş değildir. İkinci Cihan Savaşında dost İngiltere ile Amerika arasında geçen hadiseyi işitmişsinizdir. İngiltere savaştan sonra dostu ve müttefiki olan Amerika’dan “Bretton Woods” anlaşmasıyla fâizsiz borç, para istemişti. Fakat Amerika fâizsiz borç veremiyeceğine ısrar edince zor durumda olan İngiltere fâiz ödemeye mecbur kaldı. Bu hadisenin İngiliz milleti üzerinde bıraktığı tesirlerin yankılarını siyaset adamlarının açıklamalarından ve gazetelerden takip etmek mümkün olmuştur.
İngiltere’nin temsilcisi olarak Amerika’ya giden ve Bretton Woods adıyla bilinen bu anlaşmayı hazırlayan Lord Kiens, Lordlar Kamarasında yaptığı konuşmasında mevzuya değinerek “Amerika bize fâizsiz borç vermeye razı olmadı, bu anlaşmada Amerika’nın bize karşı tuttuğu yolun, takındığı tavırın bana verdiği sonsuz kederi ve acıyı ilelebet unutmam mümkün olmayacaktır” demiştir. Bretton Woods anlaşmasını onaylanması için parlamentoya sunan devrin Maliye Bakanı Dr. Dalten yaptığı açıklamada: “Harpten çıkarken dostumuzun sırtımıza yüklediği bu ağır yük, müşterek gaye uğrunda çektiğimiz sıkıntıların sarfettiğimiz emek verici bir mükafatı olmuştur. Amerika’dan fâizsiz borç isteyince bizi (Böylesi de iş siyaseti değildir) diye cevap verdiler. Kazandığımız eşine zor rastlanır bu armağan hakkında düşündüklerini açıklamalarını geleceğin tarihçilerine bırakıyoruz” demiştir. Amerikalılara karşı aşırı meyilleri ve sevgileri olduğunu gizlemeyen Mr. Churchill’in sözleri arasında: “Amerikalıların bize karşı davranışlarında dayandıkları bu çok tuhaf para aşkında ve menfaatperestlikte birçok tehlikelerin olduğundan endişe etmekteyim. Gerçekten bu anlaşma Amerikalılar ile aramızdaki bağlara kötü bir etkide bulunmuştur” ibareleri yer alıyordu.
İşte, fâizin fıtrî tesirleri bunlardır!... Milletlerde de fertlerde de her zaman için görülecek olan ruhi tepkiler fâizin eseridir.İngilizler fâizin kötü bir şey olduğuna inanacak değillerdir. -Bugün de inanmazlar- kendilerinden fâizsiz borç para isteyen biri çıkarsa, gülerler ve hakaret edercesine “Böylesi de gerçek ticaret anlayışına uygun değildir” diye çıkışırlar. Ama dost bir devletten “Gerçek ticaret anlayışı” ile muamele görünce bağrıp-çağırmaya başlarlar ve dünyanın önünde fâizin kalpleri kırıldığına, insanlara arasındaki bağları kötüye götürdüğüne şâhitlik ederler.
Ekonomik Yönden Fâizin Zararları
Fâizin zararlarına bir de bu yönden bakalım, fâiz toplum hayatının borç alıp verme (istikraz) işlerinin bütün ile ilgili bir mevzudur. Bunun için önce borç şekillerini ve çeşitlerini inceliyelim:
1) Ferdî ihtiyaçlar için alınan özel borçlar.
2) Gelir getirecek işlerde kulanılmak üzere tüccarın, sanayicinin, arazi sahiplerinin (çiftçilerin) aldıkları borçlar.
3) Hükümetlerin halktan aldığı borçlar ki ayrı gaye için olur:
a) Gelir sağlamayan harp gibi gayeler için alınan borçlar.
b) Gelir getiren demir yolları, kanallar, hidrolik elektrik santralleri gibi
- 866 -
KUR’AN KAVRAMLARI
projelerin tahakkuku için alınan borçlar.
4) Hükümetlerin dışardan aldıkları borçlar.
Şimdi bu borç çeşitlerini teker teker inceleyelim ve her bölüme fâiz karıştığı zaman gelecek olan zararları inceliyelim.
1) İhtiyaç Sahiplerinin Aldığı Borçlar/Krediler
İktisadi alanlarda en geniş çapta dönen fâiz işi (Monylending Bussiness) denilen ödünç para verme işidir. Bu afetten hiç bir dünya devleti kurtulamamıştır. Çünkü bu devletlerin hiç birisi orta halli ve fakir vatandaşlarının muhtaç oldukları zaman kolayca borç bulabilecekleri imkanları hazırlamak için çalışmamış oldukları gibi, fâizsiz borç bulma imkanını hazırlamak mümkün olmadığından bile makul fâiz fiyatları ile istedikleri borcu bulabilecekleri zemini yaratmak için de uğraşmamışlar ve hatta bu işin hükümet vazifeleri arasında olmadığına inanmışlardır. Toplumun bugün için böyle bir zemine ne kadar muhtaç olduğunu henüz idrak etmemişlerdir.
Bu işleri çeviren bankalar en büyük çapta ve çok kâr getirecek işleri icra etmekle yetinmektedirler. Şayet bankaların kapıları yoksun ve az gelirli insanlara açık olsaydı, sıkışık ve zor durumlarında müracaat ederek, muvakkat, ihtiyaçlarının giderebilirlerdi. Fakat bankalar kapılarını bu adamlara açmadığı için dünyanın her tarafındaki fakirler, çiftçiler, dar maaşlı memurlar, ufak ticaret sahipleri zor müşkül durumlarında, kartallar gibi her şehrin semalarında süzülen ve pençesine düşecek avını arayan fâizcilerden borç almaya mecbur kalırlar. Bu fâizcilerin aldığı fâizin fahişliğinden bahsetmeye lüzum yoktur. İnsan bir kere bunların ağına düşmeyi görsün, kendisi hayatı boyunca ellerinden kurtulamıyacağı gibi, bir türlü tükenmeyen borcunu evlâtlarının, torunlarının sırtına da ecdad mirası olarak ödedikleri halde hala sırtlarına kaya gibi oturan borcu bırakır. Bu zavallılar da esas borcun birkaç katı fâiz vermekle bitiremezler.
Fâizci, borcunu vermeyen insanın bütün (ev) eşyasını borcu ve fâizi karşılığı hesaplıyarak tekrar eşya sahibine bu sefer daha fazla fâizle geri verdiği çok görülmüştür. Tabii bu duruma düşen insanın hali iyice zorlaşır.
Fâizcilerin, para ödünç verme işi yapan bu adamların, borçlarından mahkeme kanallarıyla resmen alabilecekleri yıllık fâiz fiyatı İngiltere’de en az % 48 dir. Bu işte İngiltere’de yürütülmekte olan yıllık fâiz fiyatları genelikle % 300 ile 400 arasında değişir. Bazı fâiz işlerinin % 1200- 1300, yıllık fiyatlar üzerinden yapıldığı da görülmüştür. Amerika’da, fâizciye resmen tanınan yıllık fâiz fiyatı : 30-60 arasındadır. Fakat genel olarak bu ülkede fâiz işleri % 100 ile 200 arasında yürütülmektedir. Bazen bu fiyatın % 480 e eriştiği de görülmüştür.
Hindistan’da % 48 yıllık fâiz fiyatıyla borç veren fâizcinin ne kadar cömert ve şefkatli sayılacağını bilemezsiniz. Çünkü genellikle bu işler ülkemizde % 75 yıllık fâizle yürütülmekte, bazen yılda % 150 ye de erişmektedir. Bazı fâiz fiyatlarının % 300 ile 350’yi bulduğu da vakidir.
Dünyanın dört bucağında bütün orta halli ve yoksun tabakanın çoğunluğunun, ağırlığı altında inlediği afet işte budur. Bu meslek (fâizle ödünç para verme mesleği) kapitalistlere işçi tabakasının zaten az olan gelirinin büyük bir kısmını kaptırmaya yaramaktadır. Zavallı işçiler geceyi gündüze katarak alın terleriyle
FÂİZ/RİBÂ
- 867 -
kazandıkları aylıklarından yahut günlüklerinden yaşayacak kadar bile bir şey arttıramamaktadırlar. Çünkü fâizci onlardan evvel bu gelire el koyma hakkına sahib olmuştur. Bu da işcilerin sadece ahlâkını bozmakla, açmakla kalmaz, bir taraftan evlâtlarını okutup, yetiştirip terbiye etmelerine, topluma faydalı hale getirmelerine mani teşkil ederken, diğer taraftan da hayat seviyelerini düşürür, şartlarını ağırlaştırır, onları hayat kaygısı altında dertte ve kederde bırakarak, zihni, bedeni faâliyetlerini aksatır, işlerine karşı olan isteklerini, şevklerini kırarak tam verimli olarak çalışmalarına mani olur. Bu durumda fâiz sadece zulm ve adaletsizlik değil, toplum ekonomisi için de en büyük zarardır. Çünkü işçilerin kendileri çalışarak ihraç ettikleri mallar önlerine bol miktarda uzatılırken onları alacak, refah ve bolluğa kavuşturacak servet ellerinden alınmaktadır.
Sizler, sıtma hastalığını şu kadar bin iş saati kayıp ettirdiğini, şu kadar miktar üretimin azalmasına sebep olduğunu hesaplarsınız ve zavallı sivrisineğe karşı mücadeleye girişir neslini kesmek için büyük gayret sarfedersiniz de, iş yerlerinizde çalışmakta olan işçileri, fâizcilerinizin nasıl rahatsız ettiğini, huzurlarını kaçırarak, kalplerini kırarak, işlerine karşı olan azimlerini nasıl azalttıklarını, dolayısıyla üretimizin ne kadar zarara uğradığını hesaplamazsınız! Neden?!... Aptallığınız o derece ilerlemiş, aklınız bu konuda o kadar ters çalışır olmuş, ki, fâizcileri ortadan kaldırmayı düşünecek yerde, fâizcilerin işçilerinizden kendi elleriyle ezip çıkaramakdıkları son birkaç damla kanı mahkemeleriniz onlar için çıkarmaktadır.
Fâizcilik mesleğinin ekonomiye verdiği ikinci zarar ise; fakir halk tabakasının elinde kalan en son alma kuvvetini de elinden kapmaktadır.
Çok yakın bir geçmişte yüz binlerce insanın işsiz, milyonlarca insanın da dar gelirli olması memleketlerin ekonomik ve sanayi kalkınmalarına kuvvetli bir mania olmuştu. Bunu bildiğiniz halde siz hala bol gelirli insanları para harcamaktan sakındırıyor, gelirlerinden arttırabilecekleri en fazla arttırımı yapmalarına teşvik ediyorsunuz. Böylece memleketin ticaretini bir kaç daha kötüye sürüklemekle yetinmiyorsunuz, bir de zavallı ve fakir milyonlarca insanın elinde dar gelirlerine rağmen kalan satın alma kuvvetini de fâizcinin almasına müsaade ederek kendilerine lazım olan hayati ihtiyaçlarını alamaz hale sokuyorsunuz. Hem keşke fâizciye kaptırdığınız paraları fâizciler yararlı işlerde kullansalardı neyse; fakat onlar bu paraları tekrar toplumu borç altına sokmak, hazinelerine bir miktar daha fâiz katmak için kullanıyorlar. Biraz düşününüz ve taktir ediniz: Şayet dünyada yalnız elli milyon insan olsaydı; kader onları da fâizcinin ağına düşürerek her birini ayda bir altın ödemeye mecbur etseydi, bunun manası: Her ay elli milyon altın tutarındaki mallar tüketilmeden pazarlarda kalacak demek olmayacak mıydı? Sonra fâizci eline geçen bu küliyetli parayı memleketin ekonomisine yardım edecek yerlerde kullanmayacak, toplum üzerine borç olarak yeniden tahakkuk ettirecek.
2) Ticaret ve İş Adamlarının Aldığı Borçlar/Krediler
Verimli işlerde kullanmak üzere ticaret ve iş adamlarının aldıkları fâizli borçlardan ekonominin gördüğü zararı gözden geçirelim: Ticaret, sanat ziraat gibi ekonomik işlerle hangi yönden olursa olsun az çok ilgilenen insanların, bütün güçlerini, çalışmalarını, gayretlerini, eyilimlerini bir araya getirerek bu işlerin ilerlemesini ve kalkınmasını sağlamak için el birliği yapmaları, ferdi ve
- 868 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müşterek menfaatlari icabı olduğunu unutmamalıdır. Bu işlerin gerilemesinin kendilerine zarar getireceğini kabul ederek tehlikeye karşı korunabilmeleri için birlikte çalışmalarının, gayret etmelerinin gerektiğinin bilecekleri gibi; bu işlerin ilerlemesinin, kazanmasının da, hepsine faydalı olacağını bilerek, yine bütün güçlerini birleştirmek suretiyle onu her sahada kalkındırmaya ve geliştirmeye uğraşmalıdırlar. Hem, yalnız fikir ve bedenleriyle bu işlerle uğraşan insanlardan başka kapitalleriyle bu iş sahalarına katılan insanların da aynı gaye ve maksatla çalışmaları ve bu işlerin zarara uğramaya, gerilemeye doğru sürüklenmesini önlemek için gayret göstermeleri zorunlu olduğu gibi; ekonomik kalkınmanın da zaruri bir icabıdır. Fakat kanunlar fâiz işine müsaade edince, kapitalistlerin gözü önüne, kapitallerini ticaret, sanayi gibi bahsettiğimiz iş sahalarına borç olarak katıştırmalarını sağlayan kapıyı açmıştır. Kapitallerini bu iş sahalarına borç olarak yerleştiren kapitalistler, iş adamlarıyla aynı gaye ve maksatlarla işlerinin menfaatini koruyacak yerde kendilerine aylık veya yıllık kârı garanti edecek, toplumun iş alanlarına, ekonomik hayatına ilişen, kayıp ve zararlar ile ilgilenmeden onu her durumda sömüren ve kârını alma hakkını kendinde gören (asalak) gayrı fıtri bir yabancı unsur gibi araya karışmışlardır. Bu işlerle uğraşan bütün elemanlar işlerin gerilemesiyle zarar ettikleri halde aralarındaki fâizci (asalak) unsur bu zarardan az-çok hiç etkilenmez. Çünkü gayrı fitri olan bu fâizci unsurun alacağı kâr, her iki durumda teminat altındadır. Diğer elemanlar zarar etmemek, işleri daha iyiye götürmek için birlikte çabalayıp uğraştıkları halde aradaki yabancı unsur bu gibi işlerde kafasını yormaya lüzum görmez. Hatta diğer elemanlar iflas etme tehlikesiyle karşılaştıkları taktirde, bu tehlikeden kurtulmak için uğraşırlarken onlara yardım edecek yerde kendi maddi menfaati icabı kapitalini geri çekmeye başlar. Diğer bir yönden de; içinde bulunduğu ve kapitalini borç olarak yatırdığı iş sahalarının kalkınması, ilerlemesi kendisini direkt şekilde (Vasıtasız = Doğrudan doğruya) ilgilendirmez. Çünkü bu sahaların kalkınması, ilerlemesi veya üretimini terakki ettirerek fazla netice olması, onun belli ve kesin kârını çoğaltmayacaktır. O, ancak kapitalini bu topluluğa (kira) olarak vermiştir. Kâr da etseler, zarar da etseler, kirasını garanti alacağı için duygusuz ve müsterih olarak bir kıyıda inzivaya çekilmiştir.
Tutulan bu yanlış yol, iş adamlarıyla kapitalistler arasındaki ilişkileri, dayanışma ve yardımlaşma yerine bencillik ve düşmanlığa çevrilmiştir. Çünkü ellerinde birikmiş para bulunduran kapitalistler, kapitallerin kendileri ticari üretimde, sanayide kullanmadıkları gibi, başkalarıyla de ortak veya hissedar olmak suretiyle kulanılmasına da razı olmamaktadırlar. Bunların peşinden koştukları ve istedikleri tek şey; kapitallerini borç vermek süretiyle başkalarının, ticaret, sanat, ziraat gibi işlerine sokuşturarak, bu adamların başlarına gelecek muhtemel zararlara karışmadan yalnız kârlarına belirli ve fakat mümkün olduğu kadar en çok nisbette; ayda veya yılda gelecek şekilde ortak çıkmaktır. Bu isteklerinin de topluma birçok zararları vardır:
1- Belki ileride fâiz fiyatları artar ümidiyle, kapitalistler birikmiş paralarının bir kısmını- çok kere hepsini-bir kıyıya kaldırır, verimli ve faydalı işlerde kullanılmasına fırsat vermezler. Yeryüzünün her tarafında her zaman üretime elverişli imkanlar, yeterli enerji ve tabii kaynaklar bulunduğu, işsizlikten kıvranan, geçim derdiyle sağa-sola baş vurulan işçi eller olduğu; her zaman için üretilecek ticari mallara sonsuz ihtiyaç hissedildiği halde, dünyada üretimi çoğaltmak, işsizlere
FÂİZ/RİBÂ
- 869 -
karınlarını doyuracak iş vermek, pazarlarda yığılan malları gerçek ihtiyaç ölçüsünde tüketmek mümkün olamıyor. Bunun da tek sebebi kapitalistin, kapitalinin istediği nisbette fâiz getirmiyeceği için ticarette veya sanayide kullanılmasına razı olmayışıdır.
2- Kapitalist yüksek fâiz fiyatına olan hırsından dolayı, kesesinin ağzını ticari, sanayi ve zirai işlere; bu işlerin ve memleketin çıkarına uygun şekilde değil de kendi menfaatine uyacak şekilde açar yahut kapatır. Bunun da zararı aynı, bir ziraat bölgesinde sulama tesislerini elinde tutan, ziraatin suya olan ihtiyacına göre değil de kendi istediğine ve çıkarına göre suyu açıp-kapayan insanın sebep olacağı zarara benzer. Çünkü bu insan ziraatin ve bağların sulanmaya en çok ihtiyacı olduğu zaman, suyunun fiyatını arttırır. Suya olan ihtiyacın şiddetine göre de fiyatları arttırmaya devam eder. ta ki çiftçiler ve bağ sahipleri bu fiyatlarla sulayacakları ziraatlerinden, bağlarından kâr geleceği ümitlerini kaybederler. Tabii bu adam ziraatın suya ihtiyacı olmadığı zamanlarda en düşük fiyatla bile suyunu açıvermeye hazırdır.
3- Kalkınma yolunda güvenle ilerlemesi gereken ticaret ve sanayi düzenine ticari deveran (trade Cycle) adındaki hastalığı fâiz ve fâiz fiyatı getirecek, sık sık tökezleyip duraklamasına sebep olmuştur. Bu hususta özel olarak “Çağdaş Nizamlar ile İslam iktisadı Arasındaki Esaslar” adlı kitabımızda açıklama yaptık burada tekrar edilmesine lüzum görmüyoruz.
4- Fâizin kerametlerinden biri de; kapital, revaçta olan fiyatlar üzerinden bir fâizi kapitaliste temin etmedikçe; memleketin şiddetle muhtaç oduğu faydalı ve yararlı işlere dahi yönetilmeye razı olmaz. Ama,-Aksine-kapitaliste istediği fâizi getirecek olduktan sonra topluma faydası dokunmayan işlere akın eder.Diğer taraftan, fâiz fiyatı bütün tüccarları ve iş adamlarını ödeyecekleri fâiz fiyatlarından fazla kâr edebilmeleri için meşru ve gayrı meşru yolları var güçleriyle uygulamaya mecbur eder. Bu hususta geniş açıklamamızı yine“Çağdaş Nizamlar ile İslam Arasında Ekonomi Esasları” adlı kitabımızda yaptık. Tekrarına lüzum görmüyoruz.
5- Kapitalistler işçi ve sanatkâr sınıfına pek öyle uzun vâdeli borç vermeye razı olmazlar. Çünkü, onlar, bir taraftan ellerinde külliyetli miktarda kumarımsı işlerine elverişli paranın bulunmasını gözetirken, diğer taraftan, ilerde fâiz fiyatları artacak olursa, uzun vâdeyle verdikleri paraları kullanmayacakları için edecekleri zararı hesaplarlar. Netice olarak da; ufak iş sahipleri ve sanatkârlar dar çerçeve içerisinde kalarak işlerinde cesaretle çalışamazlar. Geniş çapta ve memlekete daha yararlı olabilmek işleri yapacakları yerde, az miktarda açılmadan basit ve mahalli iş yaparlar. Bu durumda, günün icaplarına uygun modern makineleri ve takımları ve çok kısa bir müddet için aldıkları borç paralarla fazla almak için gereken parayı bulmak onlarca çok zor olduğundan, ellerindeki kullanılmış eski ve yetersiz, diskalifiye aletlerle çalışmayı tercihe mecbur kalırlar. Bu nitelikteki aletlerle de çıkaracakları kalitesiz malları mahalli pazarlarda satarak borçlarını ve fâizini ödemeye uğraşırken kendilerine de biraz kâr arttırmaya çalışırlar.
Kısa vâdeyle verilen borç paraların kerametlerinden biri de, imalatçılar mallarının satışında biraz duraklama olduğunu hissettiler mi hemen imalatı durdururlar. Kendilerinde bir müddet -kısa da olsa- daha imalata devam etme cesaretini bulamazlar. Çünkü stok edecekleri fazla mallar dolayısı ile piyasada fiyatlar
- 870 -
KUR’AN KAVRAMLARI
düşecek olursa kendilerini iflas çukuru başında bulacakları tehlikesini görüp dururlar.
6- Ticari ve sanayi projeler için uzun vâdeli borç alan iş adamlarının uzun müddet fâiz ödemeleri, onları, çeşitli zararlara uğratmaktadır. Bu tip istikrazlar genellikle on yıllık, yirmi otuz yıllık, gibi uzun müddetler için olup önceden belirtilmiş yıllık kesin fâizin ödenmesini gerektirir. Her borçta olduğu gibi bu uzun vâdeli borçlarda da ödenmesi gereken yıllık fâiz kararlaştırılırken, her iki tarafın da geleceğin nasıl olacağını, ileride zamanın piyasaya ne gibi değişiklikler getireceğini, fiyatlarda ne dereceye kadar ucuzlama ve planlama olacağını ve borç alan adamın bu yıllar içerisinde kazanma şansının ne kadar çoğalıp azalacağını, yahut hiç şansı olmayıp zarar edeceğini bilmeleri ve görmeleri mümkün olmadığından bu hususları nazarı itibara almamaktadır.-Mesela, bir adamın bugün % 7 fâiz fiyatıyla külliyetli miktarda ve yirmi yıl vâde ile borç para aldığını, aldığı bu parayla da büyük bir endüstri işi kurduğunu düşünelim! Tabiatıyle bu adam 1978 yılına kadar her yıl hem kararlaştırılan fâizi muntazam ödemeye, hem de borcunun gelen taksitlerini vermeye mecburdur. Fakat, 1960 yılında fiyatlar piyasada bugünkü fiyatlara nisbetle tam yarıya düşecek olursa bu adam ne bugünkü satışın borcunu verebilir ne de fâizini öder. Netice olarak kapitalistin borçlularının çoğu ya iflas edeceklerdir, ya da iflas etmemeleri için memleketin ekonomisine zararlı olabilecek hile yollarını, gayrı meşru usulleri arayıp bulacaklardır.
Değişik zamanlarda çeşitli fâiz fiyatlarıyle tüccar ve iş adamlarına borç veren kapitalistin sabit ve garanti kazancının, adaletle de, insafla da hiç ilgisi olmadığını, daima inen ve çıkan fiyatlar yanında kapitalistin teminat altına alınan kârının memleket kalkınmasına hizmet etmeyeceğini; hiçbir iktisat prensibiyle bağdaşmayacağını, biraz aklı olan insan kat’i bir surette anlıyabilir... Acaba, herhangi bir mukavilin yeryüzünde bir şeyi yirmi yıl müddetle aynı fiyatlar üzerinden temin etmeye razı olup mukavele yaptığını hiç duydunuz mu? Böyle tuhaf bir mukavele dünyada hiçbir uzun vâdeli satış anlaşmalarında görülmemişken nasıl olur da fâizci kapitalist, herkesten ayrı olarak borçlusundan kapitaline belirli bir ücreti karar ederek uzun yıllar süresince istihsal edebilir.
3) Hükümetlerin Halktan Aldığı Borçlar/Krediler
Şimdi de hükümetlerin halktan aldıkları borçları ele alalım. Bu borçlar iki çeşit olur: Bir gelir sağlayamıyan işler için, diğer çeşidi de gelir sağlayan işler için alınır. Bunları ayrı ayrı inceleyelim:
a) Birinci çeşit borçlar için ödenecek fâizin, kapitalistlerin borçlarından aldıkları fâizlerinden hiçbir farkı yoktur. Hatta ondan daha çirkin, daha kirli ve daha zararlıdır. Çünkü, toplumun yetiştirdiği, elinden tutarak kazanmaya muktedir ettiği, kurduğu siyasi, iktisadi, medeni nizamlar ile emniyet ve refahını sağlıyarak çalışıp kazanabilmesi için elinden gelen bütün hizmetleri ifa ettiği bir insanı düşünelimki, bu insan kendisine bunca hizmette bulunan hükümete, dolayısıyla topluma yardım edecek duruma geldiği zaman karşı durup fâizsiz borç vermekten imtina ederse, hatta, sonunda topluma maddi bir kâr getirmeyen fakat tahakkuk ettiği takdirde kendisi de içinde yaşadığı toplumun fertlerine maslahat celp eden işler için de vereceği borç para mukabili fâiz gözetir ve “ister kâr et, ister kâr etme, ben yıllık fâizimi muhakkak isterim” derse, bundan daha çirkin ve iğrenç bir kanaat olabilir mi? Bundan daha çirkini daha iğrenci memleket
FÂİZ/RİBÂ
- 871 -
(hasbelkader) bir savaş tehlikesi ile karşı karşıya geldiğinde, toplumun bütün fertleri ile birlikte fâizcinin de ırzı, namusu, hayatı, tehlikeye maruz kalması halinde ki bu durumlarda -bilindiği gibi- devlet bütcesinin varı-yoğu sarfedilir. Bu sarfiyat kâr getirecek işlere değil de harbin alevleri arasında kül olacak ve elde edilecek muvaffakiyete göre de ya toplumun fertlerini -fâizi de beraber olmak üzere- ölümden kurtaracak, yahut ölüme sürükliyecek işlere yapılması mecburiyeti varken fâizcinin memleketinin kurtulması için lazım olan borç paraya fâiz istemesi daha iğrenç ve çirkin değil midir? Toplumun diğer fertleri vatan uğrunda gayretlerini, vakitlerini, canlarını feda ederek, hiçbirisi memleketi böyle fedâkârca korumanın yıllık kârı ne olacaktır? Diye soruşturmazken bu fâizci kapitalist hepsinin arasından kafasını kaldırarak parasını yıllık bir yüzde fâiz olmadıkça memleketine borç veremiyeceğini ilan eder ve milletten fâizle verdiği borç paranın son kuruşunu geri alıncaya kadar fâizin ödemelerini ister, hatta millet yüzyıllarca bu borcu geri ödeyemezse bile fâizci fâizinin,vatan uğrunda kolunu, bacağını, eşini, evladını kaybeden; başından yaralanan mağdurların cebinden çıkartılarak kendi hazinesine girmesinde ısrar eder. Acaba böyle bir zümre cemiyet tarafından verilen fâizlerle beslenmeye, doyurulmaya mı layıktır? Yoksa bunların hakkı köpeklere atılan zehirli yemler yedirilerek öldürülmek midir?
b) Ama ikinci kısımda söylendiği şekilde, halktan alınan borçlar, fertlerin, kurumların (ortaklıkların, kooperatiflerin) iş adamlarının ticari amaçlar için aldığı borçlardan farklı değildir. Bu yüzden tüccar ve iş sahiplerinin aldığı borçlara yaptığımız itirazların hepsi burada da aynen tekrar edilebilir.
Kazanç ve gelir sağlıyacak verimli işler için borç para alan hükümetler, genellikle bu borçları uzun vâdeli alırlar. Fakat hiçbir hükümet bu borçları kesinleşmiş yıllık fâizi ile alırken, ileride başına negibi hadiselerin geleceğini, yirmi, otuz yıl gibi bir süre içerisinde, iç ve dış işlerinde ne gibi değişiklikler olacağını ve ayrıca tahakkuk ettirmek için borç aldığı projelerin sonunda bir kâr getirip getirmiyeceğini bilemez. Çok kere hükümetler tahminlerinde yanılırlar, borç alarak işlettikleri para kendilerine kâr getirecek yerde fâizi zor karşılar. Bunlar hükümetlerin faydalı projelere yatırım yapacakları yerde geçmiş borçlarının taksitini ve fâizini ödemeye mecbur bırakan ve mali zorluklar yaratan esas sebepler ve önemli faktörlerdir.
Daha önce zikrettiğimiz olay burada da tekerrür eder. Yani; fâiz fiyatı elde edilen malların pazardaki satış fiyatlarını ve bunların kâr haddini sınırlar. Hiçbir hükümet ödeyeceği fâiz fiyatından aşağı maddi kâr getirecek işlere hazırlanamaz. Bu işler memleketin son ederece yararına, çıkarına olsa bile... Hiçbir hükümet çöl toprakları ıslah etmek, iskan bölgeleri onarmak, sulama tesisleri kurmak, köylere yol, su, elektirik getirerek köylünün sağlığı için uğraşmak, ucuz ve sıhhi memur evleri inşa ettirmek, gibi millete ve topluma yararlı işler için ne kadar faydalı olursa olsun, ihmal edip, yapılmadığı taktirde doğacak zarar ve kayıplar ne kadar çok olursa olsun, borç aldığı merciye ödeyeceği fâiz fiyatından fazla-hiç değilse fâiz fiyatı kadar- yıllık kâr sağlamadıkça bu işler için bütçesinden ayırım yapıp yatırımda bulunamaz. Hem sonra bu gibi, memlekette faydalı ve yararlı işler için hükümet aldığı borç paranın fâizini yine halktan vergi suretiyle alarak onların sırtına yükler, her birinin cebinden teker teker çıkartır. Böylece de kapitalistlere uzun müddet her yıl binlerce lirayı öder durur. Mesela bir hükümet % 6 yıllık fâiz fiyatı ile aldığı elli milyon lirayla büyük bir sulama tesisleri projesini
- 872 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uygulamaya kalkışırsa, hesaba göre kapitalistlere yılda üç milyon lira ödemesi gerekir. Hükümetin elinde bu kadar parayı açıktan temin edecek gelir kanağı olmadığını herkes bildiğine göre, hükümet bunun yükünü sulama tesislerinden faydalanacak olan çiftçilere yükleyecektir. Bu yüzden çifçilerin hükümete tesisler için ödedikleri ücretler arasında (zımnında) bu fâiz için bir miktar para vardır. Çiftçilerin de, fâiz için ödedikleri fazla parayı kendi ceplerinden vermedikleri bizce ve herkesçe malumdur. Onlar bu parayı topraklarından elde ettikleri mahsullerin sırtından çıkarmaktadırlar. Buna göre ödenen üç milyonluk fâiz çarşıdan ekmek alan, yahut evinde aş pişirmek için mahsulden getiren memleket halkının hepsinin cebinden çıkmaktadır. Böylece fakir ve düşkünlerin ekmeğinden kopartılan her lokma, diğerleriyle birleşerek-hükümetine üç milyon lirayı bulan fâizle borç veren kapitalistlerin karnını doyurmaya yarayacaktır. Ama şayet hükümeti elli seneye kadar kapitaliste borcunu ödemeyecek olursa bir elli yıl daha fakir halktan salma toplayarak zengin tabakaya ödemekten kendini kurtaramayacak, bu duruma fâizcinin hesap işlerini idare eden katip olmaktan başka bir mevkii kalmayacaktır. Bunlar toplumun kalkınması için servetin, ekonomik nizamda, zenginden fakire doğru yönde hareket etmesi gerekirken fakirden zengine doğru yönde hareket etmesine sebep olmaktadırlar. Bu gibi zararlar ve yıkıcı unsurlar hükümetlerin yalnız kazanç getirecek işlerde kullanmak üzere aldıkları borçlar için fâiz ödemelerine münhasır kalmayıp, diğer bütün fâizli işlemlerde de bulunur. Fâizle iş yapan tüccar, sanatkâr ve çiftçiler de bu zararlara sebebiyet verirler. Çünkü bunların hiçbirisi fâizciye ödediği fâiz borcunu kendi cebinden ödemez, bunun yükünü mallarının, ürünlerinin fiyatları üzerine bindirir ve kuruş kuruş, halkın cebinden sanki milyonerlere tahakkuk ettirilmiş (kendi kafalarından) yardım salmasıymış gibi elleriyle toplarlar.
Bu zorba ve ters yüz olmuş nizamın kurallarına göre, toplumda en çok yardım görmesi icabeden fakir ve yoksunlar (!) en fazla servet sahibi olanlardır. Bu “Fakir vatandaşa (!)” yardım etmek mecburiyetinde olan insanın, geceyi gündüze katarak alınteri ile kazandığı bir veya birkaç liracıkla evde aç duran çocuklarına aldığı ekmekten hakiki yardıma ve merhamete muhtaç olan servet sahibi “Fakir” in hakkını ayırmadan bir lokma koparması haramdır.
4) Hükümetlerin Dışarıdan Aldığı Borçlar/Krediler
Nihayet bu borç çeşitlerinin sonuncusu; hükümetlerin kendi memleketleri dışındaki fâizcilerden aldığı borçlardır. Bu gibi borçlar genellikle büyük miktarlarda ve bir çok kere binlerce milyon lirayı bulacak kadar külliyeti olur. Kendi maddi imkanları ile karşılayamayacağı kadar olağan üstü müşkilat ve daralmalar karşısında kalan hükümetler, kendilerini bu müşkilattan ve müşkil durumdan kurtarmak ümidiyle bol ve külliyetli yatırımlar yaparak planlanmış devlet kalkınması projelerinin uygulanmasını çabuklaştırmak, bir an önce sıkıntıdan kurtulmak için böyle borçları almaya mecbur kalırlar. Genellikle bu borçların yıllık yüzde fâizi % 9-10 ve 6-7 arasında değişir ve her yıl milyonlarca lirayı bulur. Ayrıca böyle külliyetli miktarda hükümete borç veren ecnebi kapitalistler kendi hükümetlerinin aracılığı ile borç verdikleri devletin mühim gelir kaynaklarını; şeker, çay gibi bazı gözde gümrük mallarını verdikleri borç para karşılığı teminat olarak inhisarlarına alırlar.
Bu çeşit fâizli borçlar kitabımızda sıraladığımız zarar ve kötülüklerin hepsini
FÂİZ/RİBÂ
- 873 -
kendinde toplar. Ferdi ihtiyaçlar için alınan özel borçlardan tutun da, hükümetlerin kendi milletlerinden aldıkları borçlara kadar her çeşit fâizle borç almalarda görülen zararlı ve bozguncu sonuçlar bu son çeşide, yani hükümetlerin ecnebi milletlerden aldıkları borçlarda da tümüyle görülür. Burada tekrar edilmesine lüzum görmüyoruz. Fakat bu zararlar ilaveten bunun ayrıca insanlık için özel ve fakat çok daha zararlı, daha bozguncu ve tehlikeli bir zararı da vardır: Bu çeşit borçlar yüzünden bütün milletlerin -umum halk dahil olmak üzere- dünya ekonomisini kötü bir şekilde etkileyecek kadar mali ve iktisadi düzenleri sarsılır. İstikrarsız mali ve ekonomik düzeni getiren bu çeşit borçların tesiriyle yoksun ve geri kalmış milletlerin düşünürleri kadar gençliği de memleketlerini istikrarlı bir maliye ve iktisadi düzene kavuşturmak çabası ile olur olmadık doktrinlere yönelip sapık felsefeler tesiriyle kendilerini mali zorluklardan kurtarmak için kanlı iç harplerini doğuracak şekilde hareket edip çare aramaya koyulurlar. Kendi mali imkanları ve gelirleri ile sorunlarını çözemeyen ihtiyaçlarını karşılayamayan devletler, aldıkları borç paralar için yılda milyonlarca.. onmilyonlarca lira fâiz ve ayrıca yıllık borç taksiti ödemeye mecbur kalırlar. Bunun yanında bir de hükümetin elinden mühim gelir kaynaklarının birkaçını borç verenler rehin olarak inhisarlarına aldılarsa durum daha da vahimleşir. Böylece büyük miktarlarda borç para alan hükümetler aldıkları borçlar ile dertlerine çare bulup gidecekleri yerde bu borç onları daha da müşkül duruma ve çıkmaza sokar. Sonuç olarak bu borçlar yüzünden yurtta huzursuzluk ve halk arasında karışıklık doğar. Çünkü, hükümetler çok kere,aldıkları bu külliyetli borçları ve yıllık fâizleri vaktinde ödeyebilmek için, halka yeni bir vergi salmaya mecbur kalırlar. Bir taraftan vatandaşların vergileri karşılayacak gelire sahip olmaması halkı kuşkuya düşürürken diğer taraftan hükümetin yeni vergilerle dahi borçlarını vaktinde ödemesinin yine zor olması memleketin huzurunu, istikrarını iyice kaçırır. Bir de bu gayret ve çabalara rağmen, hükümet borcunu ödemekte biraz gecikecek veya ağır olacak olursa borç verenler veya borç verenlerin kışkırtması ile milli gazeteler yaygara koparmaya; borç alan devletin güvenilmez olduğuna; başkalarının parasını nahak yere yediğine dair yazılar yayınlayarak sadece kendi, hükümetlerini aracı yapmakla kalmazlar, bu hükümetin zengin kapitalistler çıkarına borçlu hükümete siyasi ve iktisadi baskı yaparak içinde bulunduğu zor durumlardan kendi çıkarına istifadeye kalkışmasına kadar ileri götürürler. Bu duruma düşen borçlu hükümet kendini kısıtlamaya ve vatandaşlarına yeniden vergi salmaya çıkmazdan kurtarabilmek için devlet yatırımlarından mecbur kalacaktır ki bu da halk üzerinde, daha önce bahsettiğimiz sonuçları çok vahim olan olayların meydana gelmesine yol açacaktır.
Böylece sık sık tekerrür eden ekonomik krizlerin mali istikrarsızlığın tesiriyle halk arasında aksi tepkiler, itirazlar, görülmeye başlar. Vatandaşların hükümete olan bağları ve itimatları sarsılır. Bir de işe, ecnebi devletlerin siyasi ve iktisadi baskıları, alacaklıların ağır tenkitleri kârıştı mı, halkın içindeki öfke ve kin büyür galeyana gelir, mutedil hükümet adamlarının ve yöneticilerinin sözlerine kulak asmıyarak; ağızlarından çıkan tek bir sözle bütün borçları inkâr eden, içinden sıyrılıp çıkan sapık, solcuların peşine düşerler, bunlarla birlikte ortaya çıkarak kendilerine borç vermiş olanlara: “Şayet gücünüz yeterse, isteklerinizi ve mallarınızı (paranızı) almak için kendiniz geliniz” diye meydan okumaya başlarlar.
Bu noktada fâizin sebep olduğu felaketler en son haddine erişmiştir. Bütün
- 874 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bunları bildikten sonra biraz aklı olan insan, insanlık için fâizin bozgunculuğundan ve zararlarının korkunçluğundan şüphe eder mi?
Fâizin kötü bir şey olduğunu, tamamen yasaklanması gerektiğini itiraf etmesi için tereddüde mahal kalır mı?
Biraz öce bahsettiğimiz zararları ve bozgunculuğu gördükten sonra insanın Allah’ın Elçisi Rasul’ün dediği: “Fâiz yetmiş bölümdür, en basiti (Zarasızı) kişinin anasıyla nikâhlanması (evlenmesi) gibidir.” sözünün doğruluğundan şüphesi var mıdır? 3660
Fâiz Parasından İkrâm
İslâm’ın fâizi en büyük günahlardan saydığını biliyoruz.3661 Anaya-babaya iyi davranmanın, Allah’a (c.c.) ibâdetin hemen ardından geldiğini de biliyoruz.3662 Öyleyse bu dengeyi iyi ayarlamak zorundayız. “Yaratana isyan sözkonusu olan yerde yaratılana itaat edilmez.”3663 esasını ayar olarak kullanırsak, işler biraz daha kolaylaşır. Fâizin sadece yenmesi değil; hesabının tutulması, alınması-verilmesi yardımcı olunması vb. de haram olduğuna ve haramları yapmak, Allah’a (c.c.) isyan sayılacağına göre, bir kimse, babası dahi olsa, bir kulu memnun etmek için bunları yapamaz...
Fâiz Parasının Verileceği Yer: Her ne maksatla olursa olsun, fâize ve fâiz muamelesi yapan kuruluşlara para yatırılamaz. Her nasılsa bankaya yatırılan bir paranın fâizi de bankaya bırakılamaz: Böyle bir davranış, belki de fâiz alıp yemekten daha büyük bir vebaldır. Çünkü fâizin haram oluş hikmetlerinin başında, onun sömürüye, zulme sebep olması, servet sahiplerinin fakiri ezmelerine imkân sağlamasıdır. Biriken fâizi almamak, bu sömürü ve zulüm mekanizmasını iki kere güçlendirmek olur. Alınca da bunu kişi kendine ve hayır işlerine harcayamaz. Bu konuda şöyle yapmak daha doğrudur: Haram olan bu fâizi, temiz paraya karıştırmadan fâizci düzenin bizden aldığı vergi vb. yerlere sarfetmek, o miktardaki helâl parayı da Allah yolunda infak etmek. Bu infâkın iki sebebi vardır. Birincisi, haram kazanç (fâiz) mülk sayılmayacağı için, bu paraya sahip olmadığımızı varsayarak o miktarda helâl parayı cebimizden çıkarmak. İkincisi; cezanın suç cinsinden olması gerektiği için, haram olan fâiz işleminin cezasını para olarak infak şeklinde suçun keffâreti olmasını sağlamak. Bununla birlikte bu işlemler, fâizi helâlleştirmez; mutlaka tevbe de edilmelidir. Eski kitaplarda bunun yerine şöyle bir çözüm önerilmiştir: Fâiz parasıyla infak yapılamayacağı için ve fâiz parası halkın sırtından soyulduğundan yine halka çevrilmeli ve kötü bir para olduğuna dikkat çekmek için de, meselâ umûma ait tuvalet gibi yerlere harcanmalıdır. Ne gariptir ki, Anadolu’da ve özellikle doğudaki vatandaşlarımızın bankalarda toplam trilyonlarca lirayı bulan fâizsiz yatırılmış mevduatları varmış. Bu, câhil müslümanın maskara oluşunun tarihi bir delili sayılmaya sezâdır.
3660] Mevdudi, Fâiz
3661] bk. Buharî, Vasâye 23, Hudûd 44; Müslim, Imân 144
3662] 17/İsrâ, 23
3663] Buhari, Ahad; Müslim, Imâret 39; Ebû Dâvud, Cihad 87; Nesâî, Bey’at 34; İbn Mâce, Cihad 40; Ahmed bin Hanbel, 1/94; 409, IV/426, V/66
FÂİZ/RİBÂ
- 875 -
Fâizsiz(!) Finans Kurumları; Müslümanların Fâize Katılım Bankaları
“Fâizsiz finans kurumlarına gönül rahatlığı ile para yatırabilir miyiz? Neden bu kurumlar banka fâiz oranlarına yakın bir kâr payı veriyorlar? Ayrıca diğer bankaların fâiz ayarlamalarından sonra, bu kurumlar da kâr paylarını aynı oranda yükseltiyorlar. Bu kurumlara gönül rahatlığı ile para yatırabilir miyiz?”
Müslümanların iktisadî yönden de bağımsız ve güçlü olmaları önemli bir olaydır. Medine Site Devleti’nde teşebbüs edilen ve kazanılan ilk savaş iktisadî savaştır denebilir. Bu açıdan böyle fâize (sömürüye) dayalı kapitalist bir ekonomi ortamında İslâm’a dayalı bu tür müesseselerin kurulması doğrusu bizim gönlümüze su serpmiştir. Ancak bunların dayandığı esas prensipler ve çalışma biçimleri hakkında İslâm iktisatçıları henüz son sözü söylemiş değillerdir. Belki meselenin detayı iyi bilinmediği için bu müesseseleri savunuyorlar. Fâizli sisteme alternatif olduğunu söyleyenler, inancının gereğini yaşamak isteyenlerin çalıştıramadıkları sermayelerinin ancak bu yolla ezmekten kurtulacağını, hatta helâlinden nemâlanacağını iddia edenler, daha iyimser davranarak fâizli sisteme öldürücü darbenin ancak bu yolla vurulabileceğine iman edenler bulunuyor. Bununla birlikte, medyada bazı duyarlı Müslümanlar tarafından üstü örtülü de olsa, fâize benzer uygulamalar yapıldığının iddia edildiğine ve yine yerli ve yabancı müslüman iktisatçılar tarafından bunların eleştirildiğine şâhit oluyoruz. Mü’minlerin yastık altında âtıl halde bulunup mevcut kapitalist sistemlerin yaşayabilmeleri için ihtiyaç duydukları paranın, bu sistemlere kan takviyesi olmak üzere piyasaya kazandırılma hilesi olarak görülüyor. Bunların, adlarına kâr ortaklığı demekle beraber yaptıklarının netice itibarı ile fâiz olmaktan başka bir şey olmadığı, “ihtiyacı olan öküzü, peşin bin lira bulamadığı için bir yıl vâdeli fâizle iki bin liraya satın almak zorunda kalan çiftçi Mehmet Efendi’nin bu sisteme mürâcaat etmesiyle, yine bir yıl sonra ödemek üzere ve yine iki bin liraya satın alabileceği, neticede isimden başka bir şeyin değişmeyeceğini” ifade etmek de mümkün.
Bütün bu olanlar bu kurumların İslâmîliğinin herkesçe kabul edilebilmesi için daha çok bilgiye ve zamana ihtiyaç olduğunu gösteriyor. Kâr oranlarının fâize göre ayarlanması aslında işin püf noktasını oluşturuyor değildir. Her ticarî ortaklık, kâr etmek için kurulur. Bunun içi de piyasa şartlarını göz önünde bulundurmak zorunda kalır. Eğer bu bir kâr ortaklığı ise ve kârın dağıtılma oranı da tarafların rızâsına bağlı ise, o zamanki piyasa şartlarına göre o oranda, şu andaki piyasa şartlarına göre de bu oranda kâr veriyorum diyebilirler. Bunu fıkhî bir baza oturtmak ya da kitabına uydurmak o kadar zor değildir. Bizi bu teferruata götüren sebep, bu kurumların biriyle alâkalı olarak bir tüccarın yaşadığı bir uygulamadır: “Diğer bankalara çok büyük miktarlarda para yatıran mevduat sahiplerine bankalar, tahakkuk edecek fâizin dışında hediye adıyla çeşitli ödemelerde bulunmaktadırlar. Ben de bunu emsal göstererek aynı şeyi paramı yatırdığım A Finans Kurumundan istedim. Onlar da bir ön şart olarak bana onbeş milyon değerinde bir bilgisayar vermeyi kabul ettiler. Şimdi benim bunu almam câiz midir? diye soruyordu bu tüccar. İşte İslâm nokta-ı nazarından kitabına uydurulamayacak uygulamaların bir örneğidir bu. Bu alış veriş akdinde, akdin gerektirmediği bir şarttır ve muâmelenin fâsit (fâizli) bir muâmele olmasını sonuç verir: Aslında bu müesseselerin değerli ve güvenilir fıkıh danışmanları
- 876 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bulunduğuna ve bu gibi uygulamaların onların gözünden kaçmayacağını gören, “acaba kazanma hırsı müslümanları, menfi cevap alacakları şeylerin hükmünü sormamaya mı itiyor?” diye aklımıza takılıyor. Bu müesseselerin, fâiz (sömürü) sistemine alternatif olarak kuruldukları, hissedarlarının önemli kesiminin inanan insanlar olduğu, uygulamalarını güvenilir fıkıhçılara danışarak yaptıkları ve belki de daha önemlisi elindeki üç-beş kuruş tasarrufunun kapitalizmin çarkları arasında eridiğini gören müslümanlara bir başka alternatif gösterilemediği için tavsiye ediliyor ve yaşamalarında fayda görülüyor. Ama birçok fâsit uygulamalar gördükçe de daha çok kazanma hırsının, müslümanları da fikren müslüman olmakla beraber fiilen kapitalistleştireceğinden korkuyoruz. Bir finans kurumunun hak-hukuk tanımayan ne tür uygulamalar içine girdiğini bilmeyenler yoktur. Bilindiği gibi, İhlâs gibi İslâmî kavramları lekeleyen bazı finans kurumları, halkın bedduâlarını almakta, fakir-fukarânın bin bir emekle biriktirdiği ve fâiz haramdır diye bankalara yatırmayıp kendilerine emânet ettiği tasarrufun üzerine yatmaktadır.
Finans kurumları yerine, müslümanlar, kendi paralarını kendileri çalıştırmanın yoluna gitmelidir. Kendisi bir işyeri açma imkânı veya yeteneğine sahip olmayanlar, tanıdıkları uygun müslümanlara ortaklık teklif ederek, sermayesi kendisinden çalışması ondan ortak işyeri açabilmelidir. Bunu da yapamayan insanlar, çok ortaklı büyük şirketlerin içinden bir seçme yaparak en uygun birine tasarruflarını vererek kâr-zarar ortaklığına iştirak edebilir. Bugünkü şartlarda meşrû ölçülerle çalışan bir kâr ortaklığı sistemine müslümanın parasıyla ortak olması en uygun çözüm olarak görülebilir.
İslâm özel mülkiyete karşı olmadığı gibi servete sınır da getirmemiştir. Karşı olduğu şey, insanın malın kulu (abdü’d-dinar) olmasıdır. Bu derekeye düşmeyen bir müslümanın zengin olması fakir olmasından daha iyidir. Hz. Süleyman, Hz. Ibrahim, Hz. Osman ve Abdurrahman bin Avf, servetin kulu olmayan zenginlerimize misâldirler. Ne var ki, zenginlerin “abdü’d-dinar” olmamaları çok zor bir imtihan konusudur ve bunda başarılı olanlar çok çok azdır. Kur’an’da yüz’ü aşkın âyet-i kerime zenginliğin tehlikelerinden, azdırıp helâkine sebep olduğu kavimlerden söz ederken, bir tek âyetin dahi fakirliğin tehlikelerinden sözetmemesi cidden çok düşündürücüdür. Hâlbuki kapitalist sistemlerde zenginlik sosyal ya da iktisadî bir risk değildir. İslâm’da ferdin zenginliğinden çok toplumun zenginliği istenmiştir. Ama Allah, kulunu zengin ederse, şükür de nimete göre değişir. Tehlikeli olan, mü’minin zengin olması değil, zenginin mü’minliğini unutması ve daha çok kazanma ihtirasının kurbanı olmasıdır.
Fâizsiz bankacılık yaptıklarını iddia eden kurumlar da bütün bankalar gibi, kredi kartı, tüketici kredisi, konut kredisi, otomobil kredisi vs veriyorlar. Şu farkla ki; fâiz oranından değil, fiyat oranından bahsediyorlar. Ödemeler düzenli yapıldığında, diğer bankalar ile arada fark bulunmuyor. Ancak geri ödemenizi yapamadığınızda, diğer bankalardan farklı olarak; kredinin türüne göre değişen kısa bir süre herhangi bir fâiz uygulamadan bekliyorlar. Belirlenen süre aşıldığında yine vâde farkı (cari gecikme fâizi oranı + temkin payı ile belirlenen) uygulanıyor.
Büyük miktarlardaki mevduatları yatıracağınızı söylediğinde, fâizsiz banka müdürleri ile kâr payı pazarlığı yapıldığı biliniyor. Aslında, bu kurumlarla ilişki, insanın kendi kendini kandırmasıdır; dinde hile kapsamına girdiği için, mümkün
FÂİZ/RİBÂ
- 877 -
ki bankalardan daha zararlı ve daha günah olduğu hükmüne varılabilir. Bu durum, insan görünümünden maymun görünümüne çevrilen dinde hile kapsamına girme riski taşımaktadır.
Maymunlaşma Sebebi: Hîle-i Şer’iyye Denilen “Hîle-i Şerriyye”
İsrâiloğullarından Allah’a isyanda ısrar eden ve Allah’la alay eder gibi yasakları hevâları istikametinde te’vil edenlerin, Allah’ın lânet ve gazabının bir sonucu olarak mesh cezasına çarptırıldıkları Kur’an’da açıklanır. Bu insanların ibâdet ve istirahat günleri olan cumartesi gününün kutsiyet ve yasağını çiğnediklerinden, içlerinden bazılarının ısrarlı öğütlerini de kibirlerinden dolayı dinlemeyip bile bile isyanda bulunmaya devam ettiklerinden dolayı böylesine dehşetli bir cezaya çarptırıldıklarını Kur’an haber vermektedir.3664 Bu ceza, gerçekten tek kelimeyle insanlığa “ibret” olacak “mesh” cezasıdır. 3665
Meshedilen insanlar, dünyevîleştiklerinden, sırf dünya metaını elde etmek ve midelerini doldurmak için Allah’ın emrini yerine getirmediler; irâdelerini kullanmadılar. Allah da onları irâdesi olmayan, sırf midesi için yaşayan zelil ve maskara maymunlara çevirdi. İrâdelerini kullanmadan, Allah’a isyan ederek yaşayanlar, ancak hayvanlara benzerler. Çünkü insanlarla hayvanları birbirinden ayıran temel özelliklerden biri, insanların irâdelerini kullanabilme yeteneğine sahip olmaları, hayvanların ise bu yeteneğe sahip olmamalarıdır. Kim, dünyevîleşerek böyle birtakım dünyevî menfaatler sebebiyle Allah’ın emirlerini te’villerle yerine getirmezse; âkıbeti, mesholunan bu insanlardan farklı olmayacaktır. Allah’ın azâbı er veya geç onları yakalayabilir. Dünyada olmasa da âhirette.
İman, insanın ilâhî emir ve yasakları yüzeysel bir şekilcilikle değil; fikrî, rûhî ve amelî boyutlarıyla derin bir teslimiyet ve itaat bilinci içinde karşılaması gerektirir. Düşünceyi şekilcilikle tasmalamaya çalışmak, itaate dayalı hedefleri açısından düşünceyi düşünce adıyla oyuncak haline sokmaktır. Allah, cumartesi eylemini, verilen söze aykırı bir hareket saymıştır. Halbuki onlar emrin, şeklî ve harfî manasına karşı gelmemişlerdi. Çünkü onlardan istenen, cumartesi günü avlanmamalarıydı ve onlar, bu emre güya karşı çıkmamışlardı. Onu şeklen uygulamışlardı. Fakat onlar, cumartesi günündeki bu avlanmanın neticesini dolaylı bir yolla elde etmenin hilesini bulmuşlardı. İşte bundan dolayı dünyevî ve uhrevî cezaya çarptırılmışlardı.
3664] 2/Bakara, 65-66
3665] “Mesh” (mim, sin, hı –noktalı h-): Şeklin bozulması, cismin kendi aslî şeklinden çıkması, kılık değiştirmek, hilkat garibesi anlamlarına gelir. “Mesh”, bir sûreti, kendisinden daha kötü ve çirkin bir şekle çevirme veya o şekle girme demektir. Bir insan şeklinin değiştirilip hayvan şekline konulmasına “mesh” denir. Türkçeye “başkalaşım” diye tercüme edebileceğimiz mesh’e, batı dillerinde “memamorfoz” (metamorphose) denilir. Mesh olayının nasıl olduğu konusunda görüş ayrılıkları vardır. Âlimlerin çoğu onların fiziksel olarak maymuna çevrildikleri görüşündedirler. Bazı az sayıda bazı müfessir ise, onların o zamandan itibaren maymun gibi davranmaya başladıklarını, yani zihniyet ve karakter olarak maymunlaşmış olduklarını söylerler. Bunların başında, tâbiîn’in meşhurlarından müfessir Mücâhid gelir. Mücâhid’e göre Allah onların fizyolojik yapılarını değil; sadece kalplerini döndürmüştür. “İçinizden Cumartesi günü azgınlık edip de, bu yüzden kendilerine: ‘Aşağılık maymunlar olun!’ dediklerimizi elbette bilmektesiniz. Biz bunu (maymunlaşmış insanları), hâdiseyi bizzat görenlere ve sonradan gelenlere bir ibret dersi, müttakîler için de bir öğüt vesilesi kıldık.” (2/Bakara, 65-66)
- 878 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Çünkü emir ve yasaklara, zâhiren şekilsel olarak uyuyor görüntüsü verip ilâhî emirlere hileyle yaklaşmak, aslında itaatin içeriğini tersyüz edip isyan etmek olduğu gibi, alay anlamı da taşır. Emir ve yasakla ve hatta o hükmü koyan ile dalga geçmek ve onu hafife almak demektir. Sanki Allah’ın, kalplerden geçeni, niyetleri, emredilen hükümdeki hedeflerin saptırıldığını dahil her şeyi bildiğine inanmamak, onun kandırılabileceğini vehmetmektir.
Bütün bu tavırlar, üzülerek belirtelim ki İslâm tarihinde, bazı geleneksel din ve fıkıh yorumunda ve günümüz müslümanlarında da ortaya çıkmaktadır. “Hîle-i şer’iyye” yani, “şeriat’e uygun(!) hile” diye isimlendirilen bu şeytanî anlayış, aslında “hile-i şerriyye” (büyük şer ve kötülüğe sebep olan hile)dir. “Hîle-i şer’iyye”yi câiz görenler, “hîle”nin anlamını çare, çözüm, beceriklilik, çıkış yolu mânâsında kullandıklarını belirtirler. “Hîle”nin asıl anlamı, başkasını kurnazca aldatmak, yanıltıp kandırmak, sahtekârlık, düzenbazlıktır. İslâm tarihinde ve fıkhî tartışmalarda “hulle” ve “iyne satışı” gibi konularda daha çok görülür, yemin ve talâk konularında çok geniş bir alana yayılarak, hîleden (hîleye sıcak bakan bazı kimselerin daha çok bu konulardaki fetvâlarından) yararlanılır. Kanuna, şeriate karşı hilenin üç unsuru vardır. a) Yapılan muâmelenin şekil bakımından kusursuz ve hukuka uygun olması, b) Kanun koyucunun, şâriin vaz ettiği normun ruhuna ve maksadına aykırı bir sonuç doğurması, c) Hile kasdı.
Meselâ, borç verdiği kişiden fâiz almak isteyen bir kimsenin herhangi bir malını ona bin liraya veresiye satıp, aynı malı 700 liraya peşin satın alması gibi. Burada şekil yönünden hukuka uygun iki alışveriş işlemi arkasına gizlenmiş, alışverişin meşrûiyetinin amacına aykırı bir sonuç (fâiz alma) elde edilmiş ve bu muâmele o maksadı gerçekleştirmek üzere yapılmıştır. Bu tür alışverişe “iyne satışı” denir. Peygamberimiz, bu konuda şöyle buyurur: “İnsanlar dînar ve dirhemlerin (küçük ve büyük paranın) peşine düşer, iyne satışı yapar, havancılıkla uğraşır ve Allah yolunda cihadı terk ederlerse, Allah onlara bir belâ indirir ve bu belâyı yeniden dinlerine dönünceye kadar da kaldırmaz.”3666 Mümkündür ki bu belâ, mesh kavramıyla ifade edilen maymunlaşma belâsıdır.
Bu konudaki bir uygulama örneği, Hz. Âişe’den şöyle nakledilir: Zeyd bin Erkam’ın ümmü veledi olan bir kadın O’na dedi ki: “Ey mü’minlerin annesi, Zeyd’e veresiye sekiz yüz dirheme bir köle sattım. Sonra onu ondan altı yüz dirheme peşin satın aldım.” Hz. Âişe bunun üzerine şöyle dedi: “Ne kötü bir satım, ne kötü bir alım yaptın. Zeyd’e şunu bildir ki, eğer tevbe etmezse Rasûlullah (s.a.s.) ile yaptığı cihadın sevabını kaybetmiş olur.”3667 Günümüzde özel finans kurumlarının fâizden (şeklen) kurtulup, fâiz geliri gibi kâr elde etmek için iyne satışına tümüyle benzer şekilde kredi verdiğini biliyoruz. Hîle-i şer’iyye için meşhur ve kesinlikle câiz olmayan bir örnek olan hulle için asr-ı saâdetteki şu olayı biliyoruz: Rifâa el-Kurazî hanımını boşadığında kadın tekrar Rifâa’ya dönebilmek için Abdurrahman bin Zebîr ile nikâhlanınca Rasûlullah onun maksadına işaretle fiilen evlilik hayatı yaşamadıkça eski kocasına dönemeyeceğini ifade etmiştir. 3668
Haram olan bir şeyi, hileli yollarla şeklen ve zâhiren helâl görüntüsü vermenin
3666] Ebû Dâvud, Büyû 54, Melâhim 10; Ahmed bin Hanbel, II/42
3667] Ahmed bin Hanbel, 4/469
3668] Buhârî, Şehâdât 3, Talâk 4; Müslim, Talâk 1-2, 4
FÂİZ/RİBÂ
- 879 -
ve bu şekilde haramları işleme suçunun ve cezasının çok büyük olduğunu, “mesh olayı”nın sebebi olan “cumartesi ashâbı”nın yaklaşımından ve daha dünyadayken başlayan feci cezadan öğreniyoruz. Müslüman, Allah’a, O’nun hükümlerine teslim olan demektir. Bu teslimiyet ve itaat bilinci, insanın ilâhî emir ve yasakları yüzeysel bir şekilcilikle değil; fikrî, rûhî ve amelî boyutlarıyla hükümleri yaşamak ve basit çıkarlarına ters düşse bile gönülden gelen rızâ ile boyun eğmektir.
Bunun aksine, itaatteki ruhu görmezden gelip varsa fetvâları istismar etmek, fetvâsını alsa bile selîm kalbine danışmamak, hileli işlere sarılmak, Allah’ın rızâsını ve cenneti riske atmak demektir. Böyle bir anlayışın dünyadaki cezası mesh değilse bile, en azından Peygamber lisanıyla “dünyada üzerine bir belâ indirilmesine ve yeniden dinlerine dönünceye kadar da belânın kaldırılmamasına” sebep olacaktır. Mümkün ki, bu inen belâ, mesh olmayacak, insan şekil olarak maymunlaşmayacaktır; ama karakter ve ahlâk yönünden, irâdesi olmayan, sırf midesi için yaşayan zelil ve maskara maymunlara benzeyecektir. Dünyevîleşen, sırf dünya metaını elde etmek ve midelerini doldurmak için Allah’ın emrini oyuncak edinenlerin cezası maymunlaşmaktır. Birtakım dünyevî menfaatler sebebiyle Allah’ın emirlerini geçersiz, gayr-ı meşrû te’villerle yerine getirmeyen, zâhiri/görüntüyü kurtarmakla yetinenlerin âkıbeti, mesholunan bu insanlardan farklı olmayacaktır.
Mesh’e uğrayan kavmin suçu, kendilerine ibâdet için tahsis edilen/ayrılan güne hile karıştırmaları; şeklen ibâdet gününe uyar görünüp gerçekte uymamalarıydı. Biz de, ibâdet için tahsis edilen zamanları, meselâ namaz vakitlerini, cumâ saatlerini gerektiği gibi değerlendirmez, görevlerimizi yapmazsak bizden önceki toplumların suçunu işlemiş oluruz. İbâdetleri yapar görünür de istenildiği şekilde rûhen icrâ etmeye uğraşmayıp gerçek anlamıyla kulluğumuzu yerine getirmezsek, benzer cezaya uğrama endişe içinde olmalıyız. İbâdete ayırdıkları zamanda bile dünyayı, midelerini düşünüp dünyevîleşenlerin durumu ve başlarına gelenler, sonraki nesillere ibret, muttakîlere de öğüttür.3669 Onlar, ilâhî yasağa (cumartesi yasağına) uymadıkları için bu cezaya çarptırıldılar; biz de ilâhî yasaklara uymayınca, hele bunlara mâzeret uydurup kılıflar uydurunca, benzer cezalara çarptırılmaktan korkmalıyız.
“Ribâ/fâiz yiyen kimseler (kabirlerinden), tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkarlar. Onların bu hali, ‘alış-veriş (ticâret) de fâiz gibidir’ demelerindendir. Oysa ki Allah, ticâreti helâl, fâizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de fâizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve işi Allah’a kalmıştır (Allah dilerse onu affeder). Kim tekrar fâize dönerse, işte onlar ateş ashâbıdır, orada devamlı kalırlar.
Allah fâizi mahveder (fâiz karışan malın bereketini giderir). Sadakaları çoğaltır (içinde sadaka verilen malları bereketlendirir). Allah (günahta ısrar eden) günahkâr kâfirlerin hiçbirini sevmez.
İman edenler, sâlih/iyi ameller yapanlar, namaz kılanlar ve zekât verenler için Rableri katında mükâfâtları vardır. Onlara korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır.
Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Eğer gerçekten iman ediyorsanız fâiz olarak artan miktarı almayın.
3669] 2/Bakara, 66
- 880 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şâyet (fâiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Rasûlü tarafından ilân edilmiş bir harp ile karşı karşıya olduğunuzu iyi bilin. Eğer tevbe edip fâizcilikten vazgeçerseniz, sermâyeniz sizindir. Böylece haksızlık etmezsiniz ve haksızlık da edilmezsiniz.” 3670
“Fâiz (ribâ) yiyenler, ancak kendisini şeytan çarpmış olanın kalkışı gibi, çarpılmış olmaktan başka (bir tarzda) kalkmazlar.”3671 Kur’an fâizle borç vereni deli bir adama benzetir. Deli adam nasıl dengesizliği nedeniyle hâkimiyetini kaybederse, aynı şekilde borç veren kişi de para verirken o denli dengesini kaybeder ki, şuurunu yitirir. Onun akılsızlığı o denli büyüktür ki, bencilliğinin ve açgözlülüğünün nasıl insan sevgisine, insan kardeşliğine ve dostluğuna kökten bir darbe vurduğunu ve insanlığın genel maslahatına zarar verdiğini farketmez. Birçok şeyi feda ederek zengin olduğunun farkına varamaz. İşte o da, bu dünyada sanki deli bir adam gibi davranır. Âhirette de aynı bu dünyadaki gibi deli olarak dirilecektir. Çünkü herkes hangi konumda ölmüşse âhirette o konumda dirilir.
“Bu, onların: “Alım-satım da ancak fâiz gibidir, demelerindendir.” Onlar görüşlerini yanlış bir teori üzerine dayandırdıkları için kâr ile fâiz arasındaki farkı göremezler. Onların iddiası şudur: Ticarette sermayeden kâr etmek helâl olduğuna göre, borca yatırılan paradan fâiz almak neden haram olsun? Sadece Arap müşrikleri değil, günümüzün bankaları, finans kuruluşları da fâiz hakkında bu tür düşüncelere sahiptirler. Borç veren bir kimse o parayı borç vermeyip bir yere yatırsa kâr eder, borç alan kişi de bir yere yatırım yapıp kâr ettiğine göre, borç veren kişi diğerinin kârının bir kısmını neden almasın, diye fikir yürütürler. Fakat onlar dünyada risksiz ve belli bir oranda sâbitleştirilmiş kâr getiren hiçbir iş olmadığını unutmaktadırlar. Ticarette, endüstride, tarımda ve her tür girişimde, hem sermaye, hem de işgücü kullanılmalıdır. Aynı zamanda müteşebbis sâbit bir kâr oranı beklememeli ve belli bir riski göze almalıdır. Şimdi, aldığı borçla yatırımda bulunup üretimde bulunan borçluyu bir tarafa bırakalım ve aldığı borcu tüketimde kullanan kişinin fâiz ödeme durumunu ele alalım. Parasını kârlı bir işte kullanılmak üzere belli bir fâiz oranıyla borç veren kimse ile başka tür yatırım ve girişimlerle meşgul olan kimseyi karşılaştıralım. Herhangi bir girişimde bulunan kişi veya kişiler tüm zaman, işgücü, kafa ve sermayelerini kullanırlar ve işlerinin başarılı olabilmesi için ellerinden geleni yaparlar. Fakat yine de sâbit bir kâr oranını garantilemiş değillerdir ve birçok riskle karşı karşıyadırlar. Tam tersine, sadece sermayesini veren kredici ise, üzerine hiçbir risk almaksızın sâbit bir kâr oranını garantilemiştir. Hangi mantıkla, hangi adâlet ve ekonomi düşüncesine göre onun sâbit bir kâr oranını garantilemesi doğrudur? Bir kimse, bir fabrikaya, yirmi yıl içinde hangi fiyat oyunlarının olacağını hesaba katmaksızın, nasıl yirmi yıllık sâbit bir fâiz oranıyla borç verebilir?
İyne Satışı
Muhtaç durumda bulunan bir kişi, ihtiyacını gidermek için sermaye sahibine başvurup, ödünç para istiyor. Ama sermayedar, ödünç vereceği paranın ödünç isteyene verilmemesi halinde kendisine temin edeceği menfaate tamah ederek ödünç vermeye râzı olmaz. Zira bu paranın kendisinde kalması ve işletilmesi halinde kazançlı çıkacağı kanaatini taşımaktadır. Bu yüzden borç talep eden şahsa: “Sana borç para vermem, ama istersen pazardaki fiyatı on akçe olan şu kumaşı
3670] 2/Bakara, 275-279
3671] 2/Bakara, 275
FÂİZ/RİBÂ
- 881 -
sana on iki akçeye satayım, bunu pazarda satıp ihtiyacını görebilirsin” der. Borç alan bu teklife râzı olarak kumaşı on iki akçeye alır, pazara götürüp on akçeye satar, böylece ihtiyaç duyduğu on akçeyi temin etmiş ve sermaye sahibi de iki akçe kazanmış olur.3672 İşte, iyne alışverişi budur ve bu işlem tamamıyla fâizle ödünç verme ihtiyacından doğmuş ve daima bu ihtiyaca cevap verecek şekilde tatbik edilmiştir.
Bazı hallerde iyne muâmelesi daha da çabuk yapılır: Ödünç alanla veren bir dükkâna gider; ödünç veren, meselâ yüz akçeye bir mal alıp, bunu meselâ yüz yirmi akçeye ödünç alana veresiye satar ve oradan gider. Sonra ödünç alan bu malı dükkân sahibine peşin olarak yüz akçeye satıp parasını alır.3673 Şayet mal doğrudan ilk satıcıya değil de başka birine satılırsa buna da “teverrük” denir. İyne bey’inin pek çok şekillerinden bazıları şunlardır:
Bey’u’l-muâmele veya bey’-i câize: İyne şeklindeki alışverişin ve borçlanmanın başka bir adıdır. Misal: Borç alan, borç verene gider ve meselâ yüz altın ödünç ister. Sermayedar, bir menfaat temin etmeden ödünç verene ikrazda bulunmaz. Onun için peşin fiyatı ve gerçek değeri yüz altın olan bir malını yüz yirmi altına satın almasını borç talep eden şahsa teklif eder. Borç talep eden şahıs bu teklifi kabul edip bedelini bir sene sonra ödemek üzere bu malı yüz yirmi altına satın alır. Sonra, veresiye satın aldığı bu malı üçüncü bir şahsa yüz altına satar. Bu şahıs da bu malı yüz altına sermaye sahibine peşin olarak satıp yüz altın alır. Aldığı bu parayı esas borç para almak isteyen şahsa verip kendisi aradan çıkar. Bu muâmele sonunda borç alan yüz altın borç almış, ama yirmi altın da sermayedara fâiz ödemiştir. Bey’-i muâmele veya bey’-i câize dedikleri alışveriş ve borçlanma şekli budur. Yukarıda bahis konusu edilen misalde, müstakriz (borç isteyen), gerçek fiyatı yüz altın olan bir malı veresiye yüz yirmi altına satın alıp, bunu mukrize (borç verene) değil de başka birine peşin olarak yüz altına satar ve bu mal bir daha mukrize (borç verene) dönmezse, buna da “teverrük” denir. İyne’nin haram olduğunu söyleyen âlimlerden bazıları teverrükü câiz görmektedirler. Lâkin Ömer bin Abdülaziz, bunun ribânın küçük kardeşi olduğu kanaatindedir. Bu muâmelenin her yönüyle fâiz olduğu apaçıktır. Nitekim sonraki fıkıh âlimleri bunun câiz olduğunu ve bu yoldan alınan fâizin câiz ve helâl olduğunu açık şekilde ifâde etmişlerdir. Mecelle’nin meşhur şârihi Ali Haydar şöyle diyor:
“Muâmele ve murâbahaya, yani fâizle ödünç almaya dâirdir: Fâizle ödünç vermenin tarîkı ber-vech-i âtîdir: Mukriz, müstakrize veresiye bir malı bey’ ve teslim eder. Sonra müstakriz o malı aldığı bedelden aşağı bir fiyatla bi’l-vâsıta -yani üçüncü bir şahıs aracılığıyla- mukrize peşin olarak bey’ ve teslim eder. Bu sûrette kendi malı sattığı fiyattan daha az bir fiyat ile yine kendi eline vâsıl olmuş ve fazlası fâiz itibar edilmiş olur.3674 Muâmele bey’inin sahih ve şer’î olabilmesi için üçüncü bir şahsın araya girmesi -ki buna vâsıta denilmektedir- şarttır. Bu türlü işlemlere “sülâsî mesele”, yani üçlü işlem adı verilmektedir. Aksi halde muâmele bey’i sahih ve şer’-i şerîfe muvâfık olmaz. Yani, usûlüne göre yapılmayan ve şer’î ribh ilzam olunmayan ikraz için fâiz verilmez, fâize şer’an hak kazanmak için muâmelenin üçlü olması (mes’ele-i sülâsiye) şarttır.
3672] İzmirli İsmail Hakkı, İlm-i Hilaf, İstanbul, 1339, s. 147
3673] İbn Teymiye, Mecmau’l-Fetâvâ, 29/441, 456
3674] Bk. Ali Haydar, Dürretü’l-Hükkâm, İstanbul, 1313, X/763
- 882 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu muâmelenin bir şekli de şöyledir: Borç almak isteyen şahıs, sermayedara gidiyor ve bin akçe ödünç istiyor. Ama sermayedar vermiyor. Bunun üzerine borç almak isteyen zât, bir malını sermayedara 1000 akçeye peşin satıyor ve sonra da aynı malı sermayedardan 1150 akçeye veresiye satın alıyor. Böylece % 15 fâizle 1000 akçe alıyor.
“On’u, on bir buçuk (% 15) hesabı üzere muâmele ile Zeyd’den bin akçe istikraz eden Amr, bir metâını Zeyd’e bin akçeye bey’ ve teslim ve kabz-ı semen ettikten sonra Zeyd’den tekrar bin yüz elli akçeye bir sene tamamına dek müeccelen iştirâ ve kabz edip Zeyd’e ecel-i mezkûr tamamına dek bin yüz elli akçe medyun olsa, muâmele-i şer’iye etmiş olur mu?” “El-cevap: Olur.” 3675
Görülüyor ki, bu muâmelede şer’î ribh, yani fâiz karşılığı ödünç vermek için artık üçüncü şahsın aracılığına (meselenin sülâsî olmasna) hâcet kalmıyor. Ali’nin Ahmed’den on altın alacağı var, üç altın mukabilinde bu borcun ödenme tarihini bir sene geri atmak husûsunda anlaştıklarında yapılacak muâmele şudur: Ali, sözkonusu on altınla, Ahmed’den bir mal satın alır, sonra teslim aldığı bu malı tekrar borçlusu Ahmed’e on üç altına veresiye satar. Bu sûretle bir yıl vâdeye karşılık olmak üzere Ali’nin Ahmed’deki alacağı % 30 artarak on üç altına çıkar.3676 Bu muâmelenin, fâiz haddi dikkate alınmazsa, câhiliyye Araplarının ribâsından farklı bir tarafı yoktur.
Fâiz Almak ve Vermek Sevap mıdır?
İmam Âzam, İmam Mâlik ve İmam Ahmed’in câiz görmeyip ribâ saydıkları iyne ve muâmele şeklindeki borçlanma İmam Şâfiî tarafından câiz ve meşrû görülmüştür.3677 Fakat başlangıçta bu muâmeleye şiddetle karşı çıkanlar bile zamanla yumuşamışlar, ticarî ve iktisadî faâliyetlerin selâmeti ve darda kalanların sıkışıklıktan kurtulmaları için iyne’yi iyi bir çare olarak görmüşlerdir.
Ödünç para alabilmek için bir malın diğerinden fazla bir meblağ ile alınmasının ve şer’î hile ile % 50’ye varan bir ribh (fâiz) ödenmesinin câiz olduğunu söyleyen Ömer Nasûhi Bilmen diyor ki: “Müstakriz üzerine şer’î bir muâmele zımnında bir ribh ilzâmı sahihtir. Ama cumhur bunu mekruh görmüştür. Lâkin bu türlü muâmeleler, İmam Ebû Yusuf’a göre kerâhetsiz olarak câizdir. Hatta hayırlı bir işe hizmet ettiği için, ayrıca meşrû ve sahih bir muâmele mâhiyetinde de yapıldığından “mendup” (yani sevap)tır. Bu, ribâdan kurtulmak için şer’î bir mahles (çare)dir, fayda temin eden bir ikraz muâmelesi olmayıp, bilakis mâhiyetleri hâiz olduklarından, bir akdin (yani menfaat şart koşularak yapılan ikraz akdinin) meşrû olmamasından, diğerinin de (yani muâmele bey’inin de) meşrû olmaması icap etmez. Vâkıa karz-ı hasen, yani mukrize hiçbir menfaat temin etmeyen, sırf rızâ-yı Hakk’a müstenid bir karz muâmelesi pek müstahsendir. Fakat her zaman bu yüksek insanî vazifeyi îfâ edecek zâtlar bulunmaz. Artık halkın ihtiyacını hafifletmek için böyle bir şer’î mahlese başvurmak azîmet tarîkine münâfî olsa da ruhsat tarîkine muhâlif olmaz. Fethu’l-Kadir’de: “Muâmele bey’inde kerâhet yoktur” deniliyor. Şu kadar var ki, hilâfı evlâdır. Çünkü bunda karz-ı hasen
3675] Fetâvâ-yı Abdurrahim, II/82
3676] Fetâvâ-yı Ali Efendi, I/420; Ankaravî, Fetâvâ, I/338
3677] İmam Şâfiî, el-Ümm, III/68; İbn Hazm, el-Muhallâ, IX/40
FÂİZ/RİBÂ
- 883 -
sûretiyle yapılacak bir iyilik ve lutuftan yüz çevirme mânâsı vardır. 3678
Ömer Nasûhi Bilmen’in söyledikleri, dolaylı fâiz mânâsına gelen şer’î ribhi müdâfaa etmek için öteden beri bu konuda söylenen sözlerin bir tekrarı ve özetidir. Şimdi, biraz daha eskilere gidelim. Fetvâ kitapları meseleye şöyle yaklaşmışlardır: “İmam Muhammed tarafından haramlığı bahis konusu edilen ve iyne bey’i denilen hile hakkında Hanefî ulemâsı demiştir ki: Günümüzde çarşı pazarda yapılan alım-satım muâmelelerinin en hayırlısı budur. İmam Ebû Yusuf’a göre iyne hem câiz, hem de sevap (câize ve me’cûre)dir. Sevap oluşu, haram olan ribâdan sakınmayı sağladığı içindir. Kadıhan: ‘Ribâdan kaçmak maksadıyla iyne usûlü ile alım-satım yapılırsa, bunda bir beis yoktur’ demiştir. Gerçi İmam Muhammed’e göre muâmele bey’i mekruhtur ama, İmam Ebû Yusuf’a göre bunda herhangi bir mahzur yoktur ve Ebû Hanife’nin görüşü de böyledir. İmam Muhammed’in muhâlefeti karzdan sonra yapılan akidle ilgilidir. Önce alım-satım işlemi icrâ edilir, sonra paralar verilirse, bu ittifakla câizdir.” 3679
Ribâ yoluyla kazanılan paralarla hatm-i şerif ve Yâsin-i şerif okutarak cennetin anahtarını cebe koyma anlayışına rastlamak şaşırtıcıdır: “Vâkıf Zülkadir Halife 4500 akçeyi on’u on bir hesabıyla fâize vererek hâsıl olan nemâdan dörtte birini mütevellîye, 3/4’ünü de günde bir cüz Kur’an ve Yâsin-i şerif okuma karşılığında Rüstem Nâlân mescidinde imam olanlara verilmesi şartıyla vakfetmiştir. 3680
Hz. Peygamber, hile yapmayı tavsiye etmiş midir? Ribâ konusunda söylenenlerin daha ilerisine gidilerek: “Hz. Peygamber de ribâdan kurtulmak için hileye mürâcaat edilmesini tavsiye, hatta emretmiştir”3681 denilmiş olmasıdır. Görülüyor ki, hile yoluyla fâiz alıp vermeyi mubah görenler, İmam Âzam’ı da aynı görüşün sahibi olarak takdim etmekten başka, bu işin Hz. Peygamber tarafından emredildiğini söyleyerek bunun sevap olduğunu bile rahat rahat iddiâ eedebilmişlerdir. Çok eskiden beri yaygın bir şekilde var olan bu görüşlerin ribâya karşı duyulan dinî hassâsiyeti azalttığı ve bu türlü muâmelelerin rahatça yapılmasını sağladığı muhakkaktır. Herhalde ribâhorlar (fâiz yiyenler) ve tefeciler fetvâ-yı şeriften âzamî derecede istifade etmişlerdi. Bazı hocaların vakıf müesseselerinde veya şahsen ve kendi nam ve hasabına bu türlü murâbahalarla uğraşmaları tefeciler için iyi bir numûne olmuş ve cesâretlerini daha da arttırmıştı.
Aslında hileli yollardan ribâ alıp vermek, ne Hz. Peygamber zamanında, ne de sahâbileri çağında bilinen bir şeydi. Bu türlü şeyler, ashâb döneminden sonra çeşitli iktisadî, ticarî, malî ve dinî âmillerin tesiriyle ortaya çıkmış, gerek ortaya çıkma, gerekse son şeklini alma safhasında geniş ölçüde yahûdi ve hıristiyanların bu yoldaki düşünceleri, görüşleri, uygulamaları ve işlemleri etkili olmuştu. Daha sonra Hz. Peygamber’e mal edilen hileler böyle bir ortamda doğmuştur.
Hilecileri (Ehl-i Hiyel) Tenkit: Fakat gerek iyne yoluyla, gerekse onun türlü türlü şekilleriyle ödünç para alıp vermek, bu muâmelerlerdeki ribh (fâiz) haddini tarafların serbest irâdeleriyle kararlaştırmalarını kabul etmek, sadece bu muâmelelerin formaliteye uygun olmadığını meşrû veya gayr-ı meşrû oluşunun sebebi saymak, câhiliye ribâsını değişik bir biçimde, ama mâhiyet itibarıyla
3678] Ömer Nasûhi Bilmen, Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu, VI/100-101
3679] Ankaravî, Fetâvâ, 1338; Fetâvâ-i Ali Efendi, I/431-432
3680] Halit Ongan, Şer’iye Sicili, Ankara, 1974, s. 33 -421-, 103 -1353-
3681] Ankaravî, Fetâvâ, I/338; Fetâvâ-i Ali Efendi, I/430
- 884 -
KUR’AN KAVRAMLARI
aynen hortlatıp geri getirmekten başka bir şey midir? Genellikle sosyal hayattaki gelişmelerden habersiz olan ve İslâm’ın ilk şeklinin aynen tatbikini isteyen Hanbelîler, ekseriyetle hileli alım satım işlemleri karşısında oldukça sert ve katı bir tavır takınmışlar; hangi nâm, hangi şekil ve hangi oranda ortaya çıkarsa çıksın ribânın her çeşidine amansız bir savaş ilân etmişlerdir.
İbn Teymiye bu mücâdelenin fevkalâde güzel bir örneğini vermiş,3682 sonra onu İbn Kayyım başarılı bir tarzda tâkip etmiştir. İbn Kayyım diyor ki: Hileciler, on akçe ödünç verilip vâde sonunda on beş akçenin alınmasını hileli bir yoldan câiz görmüşlerdir. Fadl ribâsı hakkında gâyet titiz davranıp, bazı mubah mübâdeleleri bile haram saymışlar, ama nesî ribâsına gelince hileli yollardan bunun kapılarını ardına kadar açmışlardır. Oysa Allah da, sevabı-günahı yazan melekler de, akdi yapanlar da, bu akdin şâhitleri de gâyet iyi biliyorlar ki iyne ve muâmele bey’i yoluyla yapılan alım-satım ribânın ta kendisidir, akdi yapanların esas maksadı da ribâ almak ve vermektir. On altını bir çıkıya (veya mendile) koyup, beş para etmeyen çıkının beş altına alıcıya vermek ve on altın borç vermeyi de bu çıkının beş altına satın alınması şartına bağlamak özü itibarıyla ribâdır. Burada çıkı, kendi kendine bir mânâ ifâde etmeyen, ama başkasına mânâ kazandırmaya yarayan bir harfe benzemekte, yani katalizör vazifesi görmektedir. Esas haram kılınan ribâ, nesîe ribâsıdır. Fadl ribâsı ona yol açar endişesiyle men edilmiştir. Şaşılacak şeydir ki, fadl ribâsına vesile olur, diye müdd-i acve meselesini haram görenler açıktan açığa nesîe ribâsına vesile olan iyne bey’ini câiz görmektedirler.3683 İyne bey’i hadislerle yasaklanmıştır. Hileciler, iyne bey’ini câiz kılan birtakım hileler ortaya atmışlardır. Fakat bu hilelerle durumu daha da zararlı ve mahzurlu hale getirmişlerdir. Hile ile iyneyi câiz göreceklerine, hilesiz olarak iyne bey’ini uygulasalardı daha az mahzurlu olurdu. Zira iyne’ye hile ilâve etmekle, iynenin zararları ve mahzurları ortadan kalkmıyor, buna yenileri ve daha korkunç olanları ekleniyor. Bu da Allah’ın ahkâmını alaya almak, sahtekârlık ve oyunbozanlık yoluna sapmaktır. İyneye hile eklenince, aslında ribânın basit bir vesilesi olan iyne bir kat daha zararlı hale geliyor. Hileciler ne yaparlarsa yapsınlar kimseyi kandıramazlar. Gâyeleri yüz verip yüz elli almaktır. Ribâyı sözde helâl kılan unsuru akdin bünyesine ister ithal etsinler, ister ihrâç etsinler fark etmez. Zira bu unsur, hiçbir şey değiştirmemektedir. Kısaca Allah kandırılamaz, hiçbir şeyi karıştırmaz, ona hileyi terviç ettirmek, bu yoldan haramı helâl kabul ettirmek imkânsızdır.”3684 Allah, yahûdilere sığır ve davarın iç yağını haram kılmıştı.3685 Bunun üzerine yahûdiler, “bu yağ haramdır” diye yemediler ama bunu eritip don yağı haline getirdikten sonra yediler ve “Allah’ın haram kıldğı şey iç yağıdır, don yağı değil” dediler. Şu halde, hile yoluyla ribâ yiyenlerle yahûdiler arasında bu bakımdan ne fark var? Bu ümmetten hiçbir kimse ribâyı açıkça helâl saymamıştır. Onu ancak alım-satım sûretinde ve bu ad altında helâl saymış ve bu sûretle ribânın ismini alım-satım olarak değiştirmiştir.
Yapılan şey, şeklen ve ismen ribâ değil, ama hakikat ve mâhiyet olarak hâlis muhlis ribâdır. Açık ribâda mevcut olan mahzur ve zararların tümü hileli ribâ işlemlerinde kat kat fazlasıyla vardır. Tarafların akd ettikleri muâmeleye ticarî
3682] İbn Teymiye, Mecmau’l-Fetâvâ, XXIX/446
3683] İbn Kayyım, İ’lâmu’l-Muvakkıîn, II/142, III/335
3684] İbn Kayyım, a.g.e. II/335
3685] Bk. 6/En’âm, 146
FÂİZ/RİBÂ
- 885 -
bir alışveriş ismini vermeleri, bu muâmelenin haramlığını arttırmaktan, kuvvetlendirmekten ve pekiştirmekten başka bir netice vermez. Evvelâ, akdin ismine, şekline ve meşrûiyet görüntüsüne güvenen ve kanan mukriz, açıkça ribâcılık yapan bir kimsenin yapmaya cesâret edemediği ve talep edemediği yüksek bir meblağı müstakrizden talep edebilir.
İkinci olarak, hileli yollardan ribâ alan, sadece insanları kandırmakla kalmamakta, hâşâ Allah’ı kandırdığını ve aldattığını zannetmektedir. Bu ise dinî samimiyete ve dürüstlüğe zıddır. Üçüncü olarak İranlıların deyimi ile “şer’î külâh” giydirilerek alışveriş şeklinde takdim edilen ve bir kılıfa sokulan ribâ, artık meşrûiyet elbisesi giymiş ve tebdîl-i kıyafet ederek halk arasında rahatça dolaşır olmuştur. Halk ise bu türlü muâmelelere gâyet meyyâl olduğundan, bu hususta kendilerine gösterilen ufak bir kolaylık onları ribâ batağına sürükleyebilmiştir, tıpkı kumar gibi. Kısaca, talâkta ve nikâhta hulle ne ise, ribâdaki iyne ve benzeri hileler odur.3686 İmam Muhammed’in de: “İyne bey’ini ‘ekele-i ribâ’ ve ‘ribâ-hor’ denilen tefeciler icat etmişlerdir” dediği nakledilir. 3687
Görülüyor ki ribâ, biri açık, diğeri kapalı olmak üzere iki türlüdür. Hileli yollar, ribânın örtülü ve üstü kapalı şekilleri olup, açık ribâdan daha çirkin ve daha zararlıdır. Bu türlü dalavereler, dinî samimiyete uymadığı gibi, aynı zamanda insanları sahtekârlığa, ikiyüzlülüğe, hilekârlığa, ahlâksızlığa, üçkâğıtçılığa alıştırmakta, doğruluktan ve dürüstlükten uzaklaştırmakta, en önemlisi de ilmî ve fikrî hayatı bozmaktadır. Zira ilimde ve fikirde her şeyi açık açık konuşmak, mâkul ve mantıkî bir şekilde izah etmek esastır. Hukuk ve ahlâkın gereği de budur. Böyle olmayan bir zeminde ilmî ve fikrî hayatın yeşermesi ve boy atması mümkün olmaz.
Tüketici kredisi için bankalar, Akbank 1.89, Garanti Bankası 1.90, Bankasya 2.09, Kuveyt türk 1.95, Türkiye finans 2.20 vâde farkı alıyor. İslam ekonomisi kâr-zarar ortaklığına dayandığına göre gelecekteki vâde farkını fâizli bankacılık yapan bankaların fâizlerine benzer rakamları telaffuz etmeleri tesadüf mü? Zamanından önce ödenen murabaha kredisinde bu rakamlar neyi ifade eder?
Katılım bankaları, bir defa bankacılık kanununa bağlı. Ayrıca, devlet garantisi altında. Yani uluslar arası sigorta şirketlerince sigortalanıyor, bu da problemlerini arttırıyor. Ayrıca, uygulaması da fâizli bankalara göre tamamen paraya kurulmuş durumda.
Kredi kullanmaya kalkanlar bilir, taksidi geciktiği anda tepkileri maallesef factoring’lerden daha tehlikeli. Örnek; teminata verdiğiniz tüm müşteri çeklerini vâde beklemeden takasa sokma gibi tehditler kullanmaktadırlar. Kâr payı adı altında alınanlarda diğer bankaların aldıklarından daha fazla.
Meselâ, eski adıyla finans kurumlarının, şimdiki adıyla katılım bankalarının koydukları vâde farkı genelde, fâizle çalışan bankaların istediği fâiz oranından çok fazla. Bu da, âdeta, “biz size yardım edemeyiz. Gidin siz diğer bankaların elini öpün” demektir. Biraz insaf diyorum. Kapitalist düzen ve İslâm dışı ekonomik yapının içinde parayı da düzene ve kanunlara göre kullanan bu bankalar, kapitalizmin çarklarını çeviriyorlar. Kime, neye hizmet ettikleri meçhul. Ayrıca
3686] İbn Kayyım, İğâsetü’l-Lehfân, Mısır, 1961, I/365
3687] İzmirli, İlm-i Hilâf, 147
- 886 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bunlar, kâr-zarar ortaklığı diyorlar, lakin zımnen bahsedilen bir kurum, ama nedense hiç zarar etmiyorlar ve her sene diğer bankaların fâiz oranıyla hemen hemen aynı kâr payı veriyorlar.
En yaygın tanımlamaya göre iyne, “bir malın belli bir fiyat karşılığında vâdeli olarak satılıp, satılan fiyattan daha düşük bir fiyatla geri satın alınması”dır. Aynı işlemin, araya üçüncü bir kişi sokularak yapılması da iyne satışı kapsamında değerlendirilmektedir. Böyle bir usulün genelde fâiz yasağını aşmak ve vâdeli kredi temin etmek isteyen kimseler tarafından kullanılmakta olması, iyne satışını normal bir alım satım olmaktan çıkarıp fâizle yakından ilişkili hale getirmekte, bunun için de fıkıh kültürümüzde konu bu çerçevede ele alınmaktadır.
İslâm hukukunda konular incelenirken kişilerin maksat ve niyetlerinden ziyade davranışların dışa akseden objektif görüntülerinin esas alındığı, hukukî işlemlerin mümkün olduğu ölçüde objektif ve açık kurallara bağlandığı bilinmektedir. Çünkü hukukî hayatta düzen ve istikrarın kurulabilmesi, üçüncü şahısların haklarının korunabilmesi bir ölçüde buna bağlıdır. Fakat fıkıhta davranışların dayandığı niyet ve saik de ihmal edilmemiş, en azından hükümler diyanî-kazâî ayırımına tâbi tutularak, bir hukukî işlemin şeklen hukuka uygunluğunun kişilerin Allah katında sorumluluktan kurtulmada yeterli olmayabileceği, zira Allah katında kişilerin iç irade ve düşüncelerinin de önemli olduğu ısrarla vurgulanmıştır. İslâm hukukunda iyne satışının câiz olup olmadığına ilişkin tartışmaları bu bilgiler ışığında değerlendirmek gerekir.
İyne satışı İslâm hukukunda, akidlerde şekil şartlarının mı tarafların gerçek niyet ve maksatlarının mı esas alınacağı, akdi yapanların kasıt ve niyetinin akde etki edip etmediği, yasak olan bir sonuca meşrû birtakım yollardan gidilerek ulaşmanın yani hîle-i şer‘iyyenin câiz olup olmayacağı gibi açılardan ele alınıp tartışılmıştır. Hanefî hukukçular, prensip olarak niyet ve kastın, akdin sıhhatine etki etmeyeceğini kabul ettikleri, hîle-i şer‘iyyeye uygulamada sıklıkla başvurdukları ve akdî ilişkilerde prensip olarak akdin rüknünün kusursuz bir şekilde mevcut olmasını yeterli gördükleri halde, Hz. Âişe’nin bu meseleye ilişkin bir sözünü dikkate alarak iyne yoluyla satımın câiz olmayıp fâsid olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Hanefî hukukçuların bu konudaki dayanağı Hz. Âişe’den nakledilen şu haberdir: “Bir kadın Hz. Âişe’ye gelerek, ‘Benim bir câriyem vardı. Bunu Zeyd b. Erkam’a vâdeli (veresiye) olarak 800 dirheme sattım. Sonra da aynı câriyeyi Zeyd b. Erkam’dan 600 dirheme peşin olarak satın aldım ve parasını ödedim. Şimdi benim ondan 800 dirhem alacağım var’ dedi. Âişe, ‘Ne kötü satım yapmışsın ve ne kötü satın alma yapmışsın! Git, Zeyd’e haber ver; Allah onun Hz. Peygamber’le birlikte yaptığı cihadı iptal etti. Ancak, tevbe ederse o başka’ diye cevap verdi. Kadın bunun üzerine Âişe’ye, ‘Ana paramı alıp fazla kısmı iade etsem olur mu?’ diye sordu. Âişe de, ‘Kime rabbinden bir öğüt gelip vazgeçerse, daha önce yaptıkları kendinedir.’3688 meâlindeki âyeti okudu.” 3689
Hz. Âişe’nin sözünün bu görüşe dayanak kılınması şöyle açıklanır: Hz. Âişe’nin böyle bir satım akdi yapan Zeyd b. Erkam hakkındaki ağır ifadesi, yani
3688] 2/Bakara, 275
3689] Abdürrezzâk es-San‘ânî, el-Mûsânnef, VIII, 184-185; Şevkânî, Neylü’l-evtâr, V, 206
FÂİZ/RİBÂ
- 887 -
dinden dönme dışında bir davranış sebebiyle o zamana kadar yaptığı taatlerin boşa gideceğini belirtmesi, akıl ve rey ile bilinebilecek bir konu değildir. Öyleyse Hz. Âişe bunu, Hz. Peygamber’den duymuş olmalıdır. Bu da, Zeyd’in yaptığı akdin fâsid olduğunu göstermektedir. Çünkü fâsid akid bir mâsiyettir. Diğer yandan Hz. Âişe bu akdi, “kötü bir satma ve kötü bir satın alma” olarak nitelemiştir. Bu vasıf, fâsid akde uygun düşen bir vasıftır.
Hanefî hukukçuların bu konudaki temel gerekçeleri Hz. Âişe’nin sözü olmakla beraber, bazı Hanefîler söz konusu akidde “ribâ şüphesi” bulunmasını da câiz olmama gerekçesi olarak göstermişler ve bu hususu da şu şekilde açıklamışlardır: İkinci akiddeki fiyat (semen), gerçekte ilk akiddeki fiyatın bedelidir. Hal böyle olunca, muâvazalı (karşılıklı ivazların değişimini sağlayan) bir akid olan satım akdinde, birinci fiyatın ikinci fiyattan fazla olan kısmına hiçbir bedel tekabül etmemektedir ki, bu da ribânın tanımı ile uyuşmaktadır. Her ne kadar bu ribâ, iki akdin bütünü ile sabit olmakta ve akidlerden biriyle, ribâ değil sadece ribâ şüphesi sabit olmakta ise de bu gibi konularda “şüphe”, “hakikat” hükmünde tutulur.
Bunun yanında, iyne ile ilgili olarak şöyle bir hadis daha nakledilmektedir: İbn Ömer, “Ne zamana kaldık! Eskiden hiçbirimiz kendisinin dirhem ve dinarının müslüman kardeşinden daha lâyık olduğunu düşünmezdi. Şimdi ise dirhem ve dinar, her birimize müslüman kardeşinden daha sevimli gelmeye başladı” dedikten sonra Hz. Peygamber’in şöyle dediğini nakletmiştir: “Dirhem ve dinar konusunda cimrilik edip de alım satımlarınızı iyne yoluyla yaparsanız, ineklerin kuyruğuna yapışıp ekip-biçme ile yetinirseniz ve cihadı terk ederseniz Allah size öyle bir zillet verir ki, dininize dönmedikçe bu zilleti sizden kaldırmaz.” 3690
Hanefî hukukçular bu akdin, yerleşik kuraldan (kıyas) hareketle değil, Hz. Âişe’nin sözü (eser) sebebiyle fâsid sayıldığını, Hz. Âişe’nin sözünde ise yalnızca “sattığı fiyattan daha ucuza satın alma”nın ifade edildiğini ileri sürerek, bir kimsenin sattığı bir malı, henüz parası ödenmeden, sattığı fiyattan daha yüksek fiyata satın almasının câiz olduğunu söylemişlerdir. Yine Hanefî ekolünde, müşteri satın aldığı malın bedelini ödedikten sonra, satıcının aynı malı daha yüksek fiyata geri satın almasında sakınca görülmemiştir. Çünkü bu durumda iki akiddeki iki fiyatın birbirine bedel olma durumu söz konusu değildir.
Mâlikîler meseleye sedd-i zerâi ilkesi, yani kötülüğe giden yolları kapatma prensibi açısından bakmışlar ve dış görünüşü itibârıyla mubah olduğu halde fâize götürdüğü için iyne satımını câiz görmemişlerdir. Hanbelîler’den İbnü’l-Kayyim, konuyu hile açısından ele almış ve tarafların sahih bir akid görüntüsü altında meşrû olmayan kasıtlarını sakladıklarını öne sürerek böyle bir akdin câiz olamayacağını söylemiştir.
Mâlikîler’in yaklaşımı ile Hanbelîler’in yaklaşımı arasında ince bir farkın bulunduğu gözden kaçmamaktadır. Mâlikîler, iynenin haram olan ribâya götürebilecek bir vasıta olarak kötüye kullanılabileceğinden ve tarafların bu töhmet altında bulunacağından hareketle iyne satımını yasaklarken, Hanbelîler, özellikle İbnü’l-Kayyim, tarafların zaten asıl niyetlerinin fâizli işlem olduğuna ve bu satımı hîle olarak kullandıklarına âdeta kesin gözüyle bakmıştır.
3690] Ebû Dâvûd, “Büyû‘”, 56; Müsned, II, 84
- 888 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İyne satımını câiz görmeyen ekollerde, söz konusu iki satımdan hangisinin fâsid olduğu ve feshedilmesi gerektiği konusu da tartışılmıştır. Hanefî ekolünde daha ziyade ikinci akdin fâsid olduğu ifade edilirken, Mâlikî ve Hanbelî ekollerinde ağırlıklı görüş her iki akdin de fâsid olduğu ve feshedilmesi gerektiği yönündedir.
Şâfiî ise, akdin sıhhat şartlarının mevcut olup onu fâsid kılacak şartların bulunmadığı noktasından hareketle iyne satımının sahih olduğunu söylemiştir. Şâfiî, tarafların niyetlerini hiç dikkate almamış, akdin şekil şartlarını taşıyor olmasını yeterli görmüştür. Şâfiî’nin sadece açığa vurulmuş kasta itibar edip, niyete itibar etmeme şeklindeki eğilimi, bu meselede açıkça görülmektedir. Şâfiî, Hanefîler’in gerekçe olarak kullandıkları Hz. Âişe’ye nisbet edilen haberi de sabit görmemektedir. Ayrıca Şâfiî hukukçular, iynenin cevazı konusunda, konuya delâleti açık ve tam olmayan başka bir hadisi gerekçe göstermişlerdir. 3691
Gerek Hz. Âişe’den yapılan rivayet gerekse İbn Ömer’in sözü, eğer rivayetler sahih kabul edilirse, iyne yoluyla alım satımın o dönemlerde mevcut olduğunu göstermekte ise de onların göstermelik akid yapma kastı taşımadıkları, ihtiyaca ve şartlara göre bunu yaptıkları düşünülmelidir. Olayın şöyle cereyan etmiş olması mümkündür: Zeyd, o kadından vâdeli olarak bir câriye satın almış, fakat bir müddet sonra başka bir şey için kendisine para lâzım olmuş ve câriyeyi ilk sahibine peşin ve daha ucuza satmayı teklif etmiş ve o da kabul etmiş olabilir. Eğer o kabul etmeseydi, Zeyd o câriyeyi başka birine satmak durumunda kalacaktı. Bu çerçevede cereyan eden akdin meşrû olduğunda kuşku yoktur. O halde denilebilir ki, önceden koşulan bir şarta bağlı olmaksızın yapıldığı takdirde bu işlemin meşrû olmaması için hiçbir sebep yoktur. Ancak, bu işlem fâizi gölgeleme amacıyla yaygınlaştırılır ve kurumlaştırılırsa, diğer üç ekol açısından câiz görülmesi mümkün değildir. Hatta, bu durumda fâize ulaşma kastı artık açığa vurulmuş sayılacağından bu işlem, Şâfiî ekolü açısından da meşruiyetini yitirmiş olur.
İyne yoluyla satım, terminolojideki yaygın ve teknik kullanımı bu olmakla birlikte, özellikle Mâlikî hukukçular, benzer bazı satımları da iyne satımı kapsamında değerlendirmişlerdir. İbn Rüşd bu noktada iyneyi câiz, mekruh ve haram olmak üzere üç kısma ayırmıştır.
a) Câiz olan iyne şöyle devam eder: “A, B’ye gidip, sende şu mal varsa satın alacağım der. B, şu anda o malın bulunmadığı”nı söyler, fakat akabinde A’ya, sorduğu malı satın aldığını, dilerse peşin veya vâdeli olarak satabileceğini haber verir. Bu şekildeki işlem câizdir. Tarafların birbirlerine herhangi bir taahhüdü yoktur. A malı dilerse alır dilerse almaz.
b) Mekruh iynenin şekli şöyledir; A, B’ye giderek, filân malı kendisi için satın almasını, kâr oranı üzerinde anlaşmaksızın kendisinin o malı ondan bir miktar kâr vererek satın alacağını söyler. Bu işlem, mekruhtur.
c) Haram iyne ise, aynı işlemin kâr oranı üzerinde önceden anlaşılarak yapılmasıdır. Şöyle ki; A, B’ye “Filân malı peşin 100 liraya satın al, ben o malı senden vâdeli olarak 120 liraya satın alayım” der ve akid bu suretle yapılmış olur. Diğer İslâm hukuk ekollerinde pek söz konusu edilmeyen bu işlem, Mâlikî hukukçularca câiz görülmemiştir. Mâlikî hukukçular tarafından söz konusu edilen
3691] Buhârî, “Büyû‘”, 89; “Vekâle”, 3; Müslim, “Müsâkat”, 18; el-Muvatta’, “Büyû‘”, 20, 21
FÂİZ/RİBÂ
- 889 -
bu muhtevadaki iyne, günümüzde “leasing” olarak adlandırılan sisteme benzemektedir.
İyne kapsamı içerisinde değerlendirilen şöyle bir işlem daha vardır: İhtiyaç sahibi olan şahıs, daha iyi durumda olan birinden borç ister. Fakat bu şahıs, bir menfaat elde etmeden borç vermek istemez ve şöyle der: “Sana borç veremem. Fakat, piyasa değeri 100 lira olan şu malı sana 120 liraya vâdeli olarak satarım, sen de bunu götürüp 100 liraya satarsın”. Borç isteyen şahıs buna razı olunca işlem gerçekleşmiş olur.3692 Ancak, bu tür işlem terminolojide “teverruk” olarak adlandırılmakta olup3693 Hanbelî ekolü dışındaki ekollerce genelde câiz kabul edilmektedir. Fakat bu işlem, açıkça zor durumda bulunan birinin bu durumundan yararlanma olduğundan dinen mekruh sayılmıştır.
Bu hukukî yaklaşımlar yanında meselenin bir de dinî-ahlâkî boyutu vardır ki o da, özellikle İbn Ömer hadisinde açıkça görüldüğü üzere, müslümanların aralarındaki sosyal yardımlaşmayı herhangi bir maddî yarar sağlama düşüncesi olmaksızın gerçekleştirmeye çalışma yönündeki vecîbeleridir. Bu itibarla, kişinin dinî açıdan içine sindiremeyeceği dolambaçlı yollara başvurmasını önlemenin tabii yolunun, toplumda ihtiyacı olanların fâizsiz kredi kullanabilmelerine imkân verecek kurumları ve iktisadî yapıyı oluşturup geliştirmekten geçtiği, bunu gerçekleştirmenin de başta zenginler olmak üzere bütün müslümanlar için kaçınılmaz bir görev olduğu unutulmamalıdır.
Hanefî Fıkhına Göre Dâru’l-İslâm ve Dâru’l-Harpte Fâiz
Darû’l İslâm’da; mü’minlerin birbirlerinden fâiz alıp-vermeleri haram olduğu gibi; gayr-i müslimlerden (zimmîlerden) fâiz almaları da haramdır. Gayr-i müslimlerin; kendi aralarında fâiz alıp vermelerine de, kat’iyyen müsaade edilemez. Zira Kur’an-ı Kerim’de: “Men edildikleri halde fâizi almaları ve haksız (yollar) ile insanların mallarını yemeleri yüzünden (onları güzel şeylerden mahrum ettik) ve içlerinden inkâra sapanlara acı bir azap hazırladık.”3694 buyurulmuştur. Bu âyet-i kerimede; ehl-i kitab’a (yahûdi, hıristiyan vs.) fâizin haram kılındığı sâbittir.3695 Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.): “Dikkat edin!.. Kim ribâyı (fâizi) şart koşarsa, bizimle onun arasında ahid (zimmet akdi) yoktur” hadis-i şerifi, meseleyi kavramamızı kolaylaştırmaktadır. Sonuç olarak; Dârû’l İslâm’da itikadî durumu ne olursa olsun, hiçbir fert, diğerinden fâiz alamaz. Fâize müsâade edilmez.
Darû’l Harp’te; mü’minlerin kendi aralarında (birbirlerinden) fâiz alıp vermeleri yine haramdır. Zira kardeşlik hukuku bâkîdir.
Mekhûl’den mürsel olarak rivayet edilen bir hadis rivâyetinde Rasûl-i Ekrem (s.a.s.): “Darû’l Harp’te; mü’minle harbî arasında fâiz yoktur” (!?) denilir. Mekhûl’ün fakih bir râvî olması sebebiyle, mürsel olan hadisi amele konu olur. İmam Serahsi, “Rasûl-i Ekrem’in, amcası Hz. Abbas’ın (r.a.), “Mekke Müşriklerinden” fâiz aldığını bilmesine rağmen müdâhale etmediğini, ancak Mekke’nin fethinden sonra: “Câhiliyye devrine ait fâizler kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk fâiz de Abbas b. Abdülmuttalib’in fâizidir” buyurduğunu, ayrıca Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) karşılıklı
3692] İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, V, 273
3693] bk. İbn Kayyim, İ‘lâmü’l-muvakkı‘în, III, 170, 200
3694] 4/Nisâ, 161
3695] İbn Kesir, Tefsir, I/583
- 890 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bahis sonucunda müşriklerin reislerinden biri olan Ubey b. Halef’ten mal almasına Peygamberimiz’in (s.a.s.) müsaade ettiğini” kaydederek, harbînin malının mâsum olmadığını zikretmektedir. İmam Şâfiî; Hz. Mekhul’den gelen hadisin mürsel olduğunu ve değişik te’villere müsâit bulunduğunu beyan ederek, Darû’l Harp’te de olsa, kâfirden fâiz alınamayacağını beyan etmiştir. Hanefi fukahâsı; Mekhûl’den rivâyet edilen hadis rivâyetine itirazda bulunanlara; “Bir kimsenin malının mâsum (dokunulmaz) olabilmesi için; ya iman ya zimmet akdi şarttır. Hâlbuki harbî (İslâm’a karşı savaşan kâfir) için; iki durum da söz konusu değildir. Bu hususta hadis-i şerif’in var olmadığını kabul etsek dahi; harbînin malının mâsum olmadığı açıktır. Kaldı ki; harbîlerin mallarını kendi kanunları ve rızâları gereğince almaktadırlar. Aldatma ve hıyânetten söz etmek mümkün değildir” şeklinde cevap vermişlerdir. İmam Ebû Yusuf, bu hususta muhâliftir; yani o, dâru’l-harpte de harbîlere karşı da olsa fâizin câiz olmadığı kanaatindedir.3696 Ancak, hanefî ulemâsı bu konuda fetvânın İmam Âzam Ebû Hanife‘nin kavline göre verileceğini tasrih etmiştir. Sonuç olarak; Darû‘l Harp‘te mü‘minlerin; harbîlerin mallarını, onların rızâlarına uygun olarak almaları mubahtır. 3697
Hanefî fıkhındaki bu görüşe rağmen, biz, dâru’l-harp kavramının da, fâizin kâfirlere karşı helâl olduğu anlayışının da, Kur’an’dan (ve sahih sünnetten) bir delili olmadığından yola çıkıyor ve fâizin her türlüsünden, hatta fâiz şüphesinden bile kaçınmanın gerekli olduğunu düşünüyoruz.
Kur’ân-ı Kerim’de Ribâ/Fâiz
Kurân-ı Kerim’de fâiz anlamında ribâ kelimesi ve türevleri 6 âyette; 10 yerde zikredilir. 3698
“Ribâ/fâiz yiyen kimseler (kabirlerinden), tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkarlar. Onların bu hali, ‘alış-veriş (ticâret) de fâiz gibidir’ demelerindendir. Oysa ki Allah, ticâreti helâl, fâizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de fâizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve işi Allah’a kalmıştır (Allah dilerse onu affeder). Kim tekrar fâize dönerse, işte onlar ateş ashâbıdır, orada devamlı kalırlar.
Allah fâizi mahveder (fâiz karışan malın bereketini giderir). Sadakaları çoğaltır (içinde sadaka verilen malları bereketlendirir). Allah (günahta ısrar eden) günahkâr kâfirlerin hiçbirini sevmez.
İman edenler, sâlih/iyi ameller yapanlar, namaz kılanlar ve zekât verenler için Rableri katında mükâfâtları vardır. Onlara korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır.
Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Eğer gerçekten iman ediyorsanız fâiz olarak artan miktarı almayın.
Şâyet (fâiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Rasûlü tarafından ilân edilmiş bir harp ile karşı karşıya olduğunuzu iyi bilin. Eğer tevbe edip fâizcilikten vazgeçerseniz, sermâyeniz sizindir. Böylece haksızlık etmezsiniz ve haksızlık da edilmezsiniz.” 3699
“Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak fâiz yemeyin. Allah’tan sakının ki kurtuluşa
3696] İbn Âbidin, c. 11, s. 163
3697] Yusuf Kerimoğlu, Emânet ve Ehliyet, Ölçü Y. İst. 1985, c. 2, s. 177-181
3698] 2/Bakara, 275, 275, 275, 276, 278; 3/Âl-i İmrân, 130; 4/Nisâ, 161; 30/Rûm, 39, 39, 39
3699] 2/Bakara, 275-279
FÂİZ/RİBÂ
- 891 -
eresiniz.” 3700
“Men edildikleri halde fâizi almaları ve haksız (yollar) ile insanların mallarını yemeleri yüzünden (onları güzel şeylerden mahrum ettik) ve içlerinden inkâra sapanlara acı bir azap hazırladık.” 3701
“İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir fâiz, Allah katında artmaz. Allah’ın rızâsını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte zekâtı veren o kimseler, evet onlar (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır.” 3702
Hadis-i Şeriflerde Ribâ/Fâiz
İbn Mes’ud (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ribâyı (fâizi) yiyene de, yedirene de lânet etti.” Ebû Dâvud ve Tirmizî’nin rivâyetlerinde şu ziyade vardır: “(Fâiz muâmelesine) şâhitlik edenlere de bu muâmeleyi yazana da...” 3703
“İnsanlar öyle bir devre ulaşacak ki, o zamanda ribâ yemeyen kalmayacak. Öyle ki, (doğrudan) yemeyene buharı ulaşacak.” Diğer bir rivâyette “...tozu ulaşacak” denir. 3704
Ribâ’dan buharın ulaşması, ribâ muâmelesine şâhidlik, kâtiplik yapmak veya ribâ yoluyla elde edilen kazançtan verilen ziyafetten yemek, böyle bir kazançla satın alınan hediyeyi kabul etmek gibi değişik şekillerde olabileceği belirtilmiştir. Bu durumda, Aliyyu’l-Kari’ye göre, hadis şu mânâyı ifâde eder: “Öyle bir zaman olacak ki, bu devrede kişi, bilfarz, hakikî fâizden kaçınsa bile, dolaylı şekilde gelecek fâiz bulaşmalarından kendini kurtaramayacaktır.”
Bu hadis nokta-i nazarından, işlemlerinin esası fâize dayanan banka dâhil, bütün benzer kurumlar konusunda müslümanların dikkatli olmaları gerekir. Şu veya bu mülâhaza ve gerekçelerle, bulaşmak zorunda kalınan veya bulaşmak zorunda kalındığı zannıyla bulaşma şıkkı tercih edilen “fâiz”li muâmelelere, hiçbir sûrette kesin bir ifâde ile “fâiz değildir” veya “câizdir” diye fetvâ vermemek gerekir. Fetvâ, büyük mes’ûliyet işidir. Dâima ihtiyat şıkkını tercih etmek en uygunudur. İslâm ulemâsının ittifakla benimsediği umumî bir prensip mevcuttur: “Bir meselede helâl ve haram ihtimali beraberce var ve fakat birini tercihe kariyne/delil yok ise, ihtiyaten haram olma şıkkı esas alınır. Yani şüpheli şeylerden kaçmak esastır. Dolayısıyla, fâiz şüphesi olan işlemlerin “fâiz olduğunu” esas alıp, kaçınmaya çalışmalı, kaçınamıyor isek tevbe ve istiğfarı elden bırakmamalıyız. Her hâl-u kârda “haram değil” diye fetvâ vermekten kesinlikle kaçınmalıyız; aksi halde, ebedî hayatımızı mahvedecek bir hata olabilir.
Bütün ihtilallerin, sosyal fesâdların, huzursuzluk ve ahlâksızlıkların temelinde “sen çalış ben yiyeyim” düşüncesi yatar, bunu da ribâ besler.
Amr İbnu’l-Ahvas (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber’i (s.a.s.) Vedâ Haccı sırasında dinledim, şöyle diyordu: “Haberiniz olsun, câhiliye devrindeki bütün ribâlar kaldırılmıştır, ödenmeyecektir. Sadece verdiğiniz anaparayı alacaksınız. Böylece ne zulmetmiş,
3700] 3/Âl-i İmrân, 130
3701] 4/Nisâ, 161
3702] 30/Rûm, 39
3703] Müslim, Müsâkât: 25, h. no: 1579; Ebû Dâvud, Büyû’ 4, h. no: 3333; Tirmizî, Büyû’ 2, h. no: 1206; İbn Mâce, Ticârât 58, h. no: 2277
3704] Ebu Dâvud, Büyû’ 3, h. no: 3331; Nesâî, Büyû’ 2, h. no: 7, 243; İbn Mâce, Ticârât 58, h. no: 2278
- 892 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ne de zulme uğramış olacaksınız. Haberiniz olsun câhiliye devrindeki bütün kan dâvâları kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan dâvası da el-Hâris İbn Abdilmuttalib’in kan dâvâsıdır.” Rasûlullah (s.a.s.): “Tebliğ ettim mi?” dedi. Cemaat: “Evet tebliğ ettin” dediler ve üç kere tekrarladılar. Rasûlullah (s.a.s.): “Ya Rabbi şâhid ol!” dedi ve üç kere tekrar etti.” 3705
“Altın altınla peşin olmazsa ribâdır. Buğday buğdayla peşin satılmazsa ribâdır. Arpa arpayla peşin satılmazsa ribâdır. Kuru hurma kuru hurmayla peşin satılmazsa ribâdır.” 3706
Ebû Saîd (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) zamanında bize bayağı hurma veriliyordu. Bu muhtelif cins kuru hurmanın bir karışımı idi. Bu bayağı hurmanın iki ölçeğini bir ölçek iyi hurma mukabilinde satıyorduk. Bu tarz Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kulağına ulaşınca şöyle buyurdu: “İki ölçek hurmaya bir ölçek hurma, iki ölçek buğdaya bir ölçek buğday iki dirheme bir dirhem olmaz.” 3707
“Hz. Bilâl (r.a.), Rasûlullah’a (s.a.s.) (iyi cins bir hurma olan) bernî hurması getirmişti. “Bu nereden?” diye sordu. Bilâl (r.a.): “Bizde âdi hurma vardı. Rasûlullah’ın (s.a.s.) yemesi için ondan iki ölçek vererek bundan bir ölçek satın aldık”, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.): “Eyvah! Bu ribânın ta kendisi, eyvah bu ribânın ta kendisi, sakın öyle yapma. Şayet iyi hurma satın almak istersen elindekini ayrıca sat. Sonra onun parasıyla iyi hurmayı satın al” dedi. 3708
“Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpayla, hurma hurma ile, tuz tuzla başbaşa misliyle, peşin olarak satılır. Kim arttırır veya arttırılmasını taleb ederse ribâya girmiştir. Bu işte alan da veren de birdir.” Bir rivâyette: “...cinsleri farklı ise müstesnâ” denir.3709 Bir başka rivâyette (şu ziyâde) ifade edilmiştir: “...Bu çeşitler farklı olduğu takdirde peşin ise dilediğiniz gibi satın.” 3710
Açıklama: Âlimler yukarıda zikredilen altı çeşit malda ribânın haram olduğunda icmâ ederler: Altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuz. Bunlara ribâ malları da denir. Bu altı kalem eşyadan her biri aynı cinsten eşya ile satılınca fazlalık olmamalı, alışveriş peşin yapılmalıdır.
“Bu altı çeşidin dışında kalan eşyaların alıp satılmasında fazlalık haram mıdır?” sorusuna âlimler farklı cevaplar verir. Aradaki ihtilaf, bu altı çeşit mala konan “haram” hükmünün illetine dayanır. Cumhur aynı illette müşterek olanların haramlığında ittifak ederse de, illetin ne olduğunda ihtilâf edilmiştir. Bu noktada, fıkıh kitaplarında on farklı illet üzerinde durulduğu görülür. İmam Âzâm’a göre, illet, cinsle birlikte ölçüveya cinsle birlikte tartıdır. Öyle ise, hangi çeşit mal olursa olsun ölçü veya tartı ile satılan mallarda ribâ (fazlalık) haramdır. Satışı böyle
3705] Ebû Dâvud, Büyû’ 5, h. no: 3334; Müslim, Hac 147; Tirmizî, Tefsir, Tevbe 2; İbn Mâce, Menâsik h. no: 76, 84
3706] Buhârî, Büyû’ 54, 74, 76; Müslim, Musâkat: 79, h. no: 1586; Ebû Dâvud, Büyû’ 12, h. no: 3348); İbn Mâce, Ticârât: 50, h. no: 2160, 2259; Muvattâ, Büyû’ 38, h. no: 2, 636-637; Tirmizî, Büyû’ 24 , h. no: 1243; Nesâî, Büyû’ 41, h. no: 7, 273
3707] Buhârî, Büyû’ 21; Müslim, Müsâkat 98, h. no: 1594, 1595, 1596; Tirmizî, Büyû’ 23, h. no: 1241; Nesâî, Büyû’ 41, 50, h. no: 17, 271, 272, 273; Muvattâ, 32, h. no: 2, 632
3708] Buhârî, Vekâlet: 11; Müslim, Müsâkat: 96, h. no: 1594; Nesâî, Büyû’ 41, h. no: 7, 271-272
3709] Müslim, Müsâkât: 82, h. no: 1584
3710] Bu hadisi, Buhârî hâriç, Beş Kitap rivâyet etmiştir: Müslim, Müsâkat: 81, h. no: 1587; Ebû Dâvud, Büyû’ 12, h. no: 3349-3350; Tirmizî, Büyû’ 23, h. no: 1240; Nesâî, Büyû’ 43, 44, h. no: 7, 274, 275, 276, 277, 278; İbn Mâce, Ticârât: 48, h. no: 2254
FÂİZ/RİBÂ
- 893 -
yapılmayan malların cinsi ne olursa olsun fazlalık (ribâ) haram değildir. Mesela kireç veya alçı gibi yenmeyen mallar mâdemki ölçekle satılmaktadır, fazlalık haramdır, binaenaleyh kireç vererek vasfı değişik bir kireç alacak olsak, bu peşin yapılmalıdır ve miktarları eşit olmalıdır, fazlalık veya vâde araya girerse ribâdır, haramdır. Hadiste geçen ölçü ve tartı ile satılmayan eşyalar yenen cinsten de olsa araya girecek fazlalık haram değildir.
İmam Şâfiî’ye göre, haram kılınmada illet, malın yiyecek olmasıdır, ölçü veya tartı ile satılmasına bakılmaz. Yiyecek olmayan şeylerde yalnız altın ve gümüşte ribâ vardır. Ahmed İbn Hanbel’in de bu görüşte olduğu söylenmiştir. İmâm Malik’e göre, illet ekseriyetle yemek için biriktirmektir.
Hadisin, Ebu Hüreyre’den kaydedilen son fıkrasında açık bir şekilde belirtildiği üzere, farklı cinsler arasında ribâ olmaz. Yani buğdayla arpanın, altınla gümüşün alınıp satılmasında miktar sözkonusu değildir, ulemâ bu hususta ittifak eder. 3711
Son rivâyetle ilgili olarak şunu da ilâve edelim: İllette müşterek olmayan ribâ malları fazlalıkla ve veresiye satılabilir. Meselâ altınla buğday, gümüşle arpa bütün ulemânın ittifakıyla bu şekilde satılabilir. Fakat ribâ malları cinsi cinsine olursa biri peşin, diğeri veresiye ve biri noksan, diğeri fazla olarak satılamadığı gibi, teslim ve tesellüm yapılmadan satış meclisinden ayrılmak da câiz değildir. Satılan malların cinsleri muhtelif olursa, peşin teslim edilmek şartıyla fazlalık câizdir. Meselâ bir ölçek buğday iki ölçek arpa mukabilinde satılabilir. 3712
Ebu’l-Minhâl anlatıyor: “Zeyd İbn Erkam ve el-Berâ İbn Âzib’e (r.a.) sarf’tan (yani altınla gümüşü cinsi cinsine satmaktan) sordum. Şu cevabı verdiler: “Rasûlullah (s.a.s.) altının gümüş mukabilinde veresiye satılmasını yasakladı.” 3713
Fudâle İbn Ubeyd (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’a Hayber’de bulunduğu sırada altın ve boncuklarla yapılmış bir gerdanlık getirildi. Bu, satılık ganimet mallarındandı. Rasûlullah (s.a.s.) altınların boncuklardan ayrılmasını emretti. Derhal gerdanlığın altın kısmı ile boncuk kısmı birbirinden ayrıldı. Sonra Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Altın, altına mukabil, tartısı tartısına satılsın.” 3714
Açıklama: Burada altının başka bir madde ile birlikte satılması yasaklanmaktadır. Başta Şâfiî ve Ahmed İbnu Hanbel olmak üzere bir kısım âlimler verilen altın cinsinden fiyat, satılan eşyadaki altından fazla da az da olsa bu satışın fâsid olduğuna hükmeder. Ebu Hanîfe: Altın cinsinden biçilen fiyat, satılan eşyadaki altından fazla olduğu takdirde satışın câiz olacağına, misil veya daha az olma halinde satışın câiz olmayacağına hükmeder. İmam Mâlik buna yakın bir fikir beyan eder. Ancak fiyat fazlalığı üçte ikiyi geçmemeli, noksanlık da üçte birden aşağı düşmemeli. Bu hudud dâhilinde satış câizdir, aksi takdirde değildir. 3715
3711] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/104-105
3712] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/106
3713] Buhârî, Büyû’ 80, 8, Şirket 10, Menâkıbu’l-Ensâr 50; Müslim, Müsâkat 87, h. no: 1589; Nesâî, Büyû’ 49, h. no: 7, 280; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/106
3714] Buhârî hâriç Beş Kitap tahric etti: Müslim, Müsâkat 89, h. no: 1591; Tirmizî, Büyû’ 32, h. no: 1255; Ebû Dâvud, Büyû’ 13, h. no: 3351-3353; Nesâî, Büyû’ 48, h. no: 7-279
3715] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/107
- 894 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Müslim’de gelen diğer bir rivâyette Haneş es-San’ânî der ki: “Biz Fudâle ile bir gazvede berâberdik. Derken bana ve arkadaşlarıma ganimetten bir gerdanlık isâbet etti. Gerdanlık altın, gümüş ve kıymetli taşlardan yapılmıştı. Ben bunu satın almak isteyerek, Fudâle’ye sordum. Bana şöyle cevap verdi: Bunun altınını ayır, bir kefeye koy. Kendi altınını da bir kefeye koy. Sonra sakın misli mislinden fazla birşey alma! Zîra ben Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğunu işittim: “Kim Allah’a ve âhiret gününe iman ederse sakın misli mislinden fazla bir şey almasın.” 3716
Ebû Bekre (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.), gümüşün gümüşe başa baş olmayan satışını yasakladı. Bize altın mukabilinde dilediğimiz şekilde gümüş ve gümüş mukabilinde dilediğimiz şekilde altın satın almayı emretti.” Müslim’in ziyâdesinde “...Bir adam: “peşin mi?” diye sordu. Ebû Bekre: “Ben böyle işittim” cevabını verdi. 3717
Açıklama: Hadis, ribâ mallarının, alım satımlarında şu iki şeye dikkat edilmesini teyid etmektedir: 1- Aynı cinsten şeyler alınıp satılırsa başa baş yani eşit miktarda olacak, altınla altın, gümüşle gümüş, üzümle üzüm gibi. Üzüm vererek üzüm, altın vererek altın alacak olursak, miktarlarını eşit tutacağız, araya girerse ziyade fâiz olur. 2- Ayrı cinsten şeylerden birini vererek yapılan alışveriş, karşılıklı mütâbakatla istenen miktarda olur, ancak peşin olarak teslim ve tesellüm gerekir. 3718
Yahya İbn Sa’îd (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) Hayber’in fethi sırasında iki Sa’d’a (Sa’d İbn Ebî Vakkas ve Sa’d İbn Ubâde), ganimet malından altın veya gümüş bir kabı satmalarını emretti. Onlar, her üç (birim)’i aynı dört (birim) mukabilinde veya her dört (birim)’i üç (birim) aynı mukabilinde sattılar. Rasûlullah (s.a.s.) onlara: “Siz ribâ yaptınız, geri verin” diye emretti.” 3719
Açıklama: Başka rivayetlerde tasrîh edildiği üzere Hayber’in fethi sırasında ganimetlere nezâret vazifesini Hz. Peygamber (s.a.s.) rivâyette isimleri geçen iki Sa’d’a vermiş idi. Rasûlullah’ın (s.a.s.) emri üzerine, altın (veya gümüş) bir kabı aynı cinsten para ile satarlar. Yani altın kap sattılarsa mukabilinde altın, gümüş kap sattılarsa mukabilinde gümüş para aldılar demektir. Aynı cinsten para alınca, ağırlığına denk olması gerekirken, dörtte bir fazlasına veya dörtte bir eksiğine satmışlar. Râvî, fazlaya mı, eksiğe mi sattıklarını hatırlamıyor ise de; a) Aynı cinsiyle sattığını ve arada fark bulunduğunu iyi hatırlamaktadır. b) Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu akdi “ribâ” diye reddettiği de râvî tarafından kesinlikle ifâde edilen bir husus olmaktadır.
Ribâdır, çünkü ribâ mallarından biri kendi cinsinden bir malla alınıp satılacak olursa başa baş misliyle olur, biri fazla diğeri eksik olamaz. 3720
Mücâhid anlatıyor: “Ben İbn Ömer’le (r.a.) beraberdim. Ona bir kuyumcu gelerek: “Ey Ebû Abdirrahman! Ben altın işliyor ve bunu kendi ağırlığından fazla altınla satıyorum. Böylece ona harcadığım el emeği miktarında fiyatını arttırıyorum” dedi. İbn Ömer (r.a.) onu bu işten yasakladı. Kuyumcu aynı meseleyi tekrar
3716] Müslim, Büyû: 91, h. no: 1591
3717] Buhârî, Büyû’ 81, 77; Müslim, Müsâkat 88, h. no: 1590; Nesâî, Büyû’ 50 h. no: 7, 280-281
3718] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/108
3719] Muvattâ, Büyû’ 28 h. no: 2, 632
3720] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 3/109
FÂİZ/RİBÂ
- 895 -
tekrar söyledi. Her seferinde İbn Ömer (r.a.) onu bu işten yasakladı ve son olarak da şunu söyledi: “Dinar dinarla, dirhem dirhemle satılır. Aralarında fazlalık olamaz. Bu, Peygamberimizin bize vasiyetidir, biz de size vasiyet ediyoruz (tebliğ edip duruyoruz).” (Bu rivâyet Muvattâ’da tam olarak gelmiştir. Nesâî ise sâdece Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sözünü kaydeder.) 3721
Açıklama: Bu rivâyet, altın ve gümüş gibi, kıymet birimi olan maddelerin alışverişi, kendi cinslerinden maddelerle yapıldığı takdirde itibarî değerlerinin nazar-ı itibâra alınmayacağını ifade eder. İtibarî değer, antika eşyalardaki hâtıra değeri, süs eşyasındaki san’at ve işlemeye müteallik el emeği gibi değerlerdir. Söz gelimi bilezik, kolye, küpe gibi altın ve gümüşten mâmul eşyalardaki emek ve işçilikten ileri gelen fiyat artması aynı cinsten parayla alıp satmalarda hesaba katılmayacak demektir. Hesaba katılması için bir başka cinsten para veya eşya ile alınıp satılması gerekir. Buna riâyet edilmeyen alış verişler ribâ sayılır ve haramdır.
Bu prensip ilk nazarda zorluk gibi gözükürse de, büyük bir rahmettir. Zîra itibârî değeri olan antika veya hâtıra eşyalarını taşıyanların vergi yükü hafifletilmiş olmakta, bunların alım satımları vesilesiyle başka mallar da tedâvül imkânı bulmakta ve dolayısıyla piyasa hareketlilik kazanmaktadır. Hele temel gıda maddelerinde buna riâyet, başka hareket ve bereketlere imkân hazırlamaktadır.
Atâ İbn Yesâr anlatıyor: “Muâviye, altın veya gümüşten mâmul bir su kabını, ağırlığından daha fazla bir fiyatla satmıştı. Kendisine Ebu’d-Derdâ (r.a.): “Ben Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bu çeşit alışverişi yasakladığını işittim. Rasûlullah (s.a.s.) bunların satışı misline misil olmalı diye emretti” diye itiraz etti. Muâviye: “Ben bunda bir beis görmüyorum” diye cevap verdi. Ebu’d-Derdâ (r.a.) öfkelendi ve: “Muâviye’yi kınamada bana yardım edecek biri yok mu? Ben ona Hz. Peygamber (s.a.s.)’den haber veriyorum o bana şahsî reyinden söz ediyor. Senin bulunduğun diyarda yaşamak bana haram olsun!” diye söylendi. Ebu’d-Derdâ bunun üzerine orayı terkederek Hz. Ömer’in (r.a.) yanına geldi. Durumu olduğu gibi ona anlattı. Hz. Ömer (r.a.) Muâviye’ye bir mektup yazarak bu çeşit satışı (altının altınla satılması), misli misline ve ağırlığına denk olarak yapmasını emretti.”3722 Rivâyette mevzûbahis edilen bu su kabı, altındandır, ancak inci, yâkut ve zeberced cinsinden kıymetli taşlarla işlenmiştir. Muâviye’nin buna 600 dinar para verdiği belirtilir. Sünnete muhalefet mânası taşıdığı için, Ebu’d-Derda fevkalâde üzülmüştür. Zîra şahsî re’yi ile sünneti reddetmek gibi bir davranış İslâm ulemâsını son derece üzen bir vak’adır. Ebu’d Derda’nın Muâviye ‘ye küsmesi makbul küsmelerden sayılmıştır. Ulemâ, bir kimse, bir başkasına sünneti tebliğ ettiği zaman kulak verip itaat etmediği takdirde onu terkedip küsmenin câiz olacağını söylemiştir. Hatta Tebük seferine katılmaktan kaçan Ka’b İbnu Mâlik’le (r.a.) kimsenin konuşmaması için, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) verdiği emir de bu meselede misal olmaktadır. Âlimler, bid’at çıkaran kimsenin terkedilmesi ve kendisiyle konuşulmaması gerektiği hususunda bu vak’ayı delil kılmışlardır. Nitekim İbn Mes’ud, bir cenaze sırasında bir adamın güldüğünü görünce: “Allah’a kasem olsun seninle ebediyyen konuşmayacağım” demiştir. Bu vak’a’nın Ubâde İbn Sâmit’le Muâviye arasında
3721] Muvattâ, Büyû’ 31, h. no: 2, 633; Nesâî, Büyû’ 46, h. no: 7, 278; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 3/109-110
3722] Muvattâ, Büyû’ 33, h. no: 2, 634; Nesâî, Büyû’ 47, h. no: 7, 279
- 896 -
KUR’AN KAVRAMLARI
geçtiğine dair rivâyetler de mevcuttur. İki ayrı hâdise olması da muhtemeldir. 3723
“Ribâ veresiyededir.” Diğer bir rivâyette: “Peşin alışverişlerde (cinsler farklı ise fazlalık sebebiyle) ribâ olmaz.” 3724
Açıklama: Burada Hz. Üsâme’nin (r.a.) bir hadisin son kısmını hatırlayarak rivâyet ettiği açıklanmıştır. Rasûlullah’a (s.a.s.) ayrı cinsten iki şey birbiriyle satılırken birinin diğerine mukabil ağırlıkça fazla olmasının ribâ sayılıp sayılmayacağı soruluyor. Rasûlullah (s.a.s.), bu durumda peşin satıldığı takdirde ribâ olmayacağını ancak veresiye olduğu takdirde fazlalık girecek olursa bunun ribâ olacağını beyan buyuruyor. 3725
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Ben dinarla deve satıyor, dinar (altın para) yerine gümüş alıyordum. Bazen da gümüşle (dirhem) satıyor, onun yerine dinar alıyordum. Bu durumu Rasûlullah’a (s.a.s.) arzederek hükmünü sordum. “O andaki (aynı meclisteki) kıymetiyle olunca bunda bir beis yok” buyurdu.” 3726
Ebû Dâvud’un bir rivayetinde şöyle gelmiştir: “...O günün fiyatıyla almanda bir beis yoktur, yeter ki aranızda (henüz ödenmeyen) bir miktar olduğu halde birbirinizden ayrılmış olmayasınız.” 3727
Ma’mer İbnu Abdillah İbni Nâfi’nin (r.a.) anlattığına göre, kölesine, bir sâ buğday vererek pazara yollar ve: “Bunu sat, parasıyla arpa satın al” der. Köle gider. Onu vererek bir sa’dan bir miktar fazla arpa satın alır. Köle dönünce, Ma’mer (r.a.) ona: “Niye böyle yaptın? Çabuk git ve geri ver. Misli misline denk al. Zîra ben, Rasûlullah’ı (s.a.s.) işittim, şöyle diyordu: “Yiyecek, yiyecekle misli misline denk olmalıdır.” O zaman yiyeceğimiz arpa idi. Kendisine: “Ama bu arpa onun misli değildir” dendi ise de: “Ben arpanın buğdaya benzemesinden korkarım” cevabını verdi.” 3728
Açıklama: Görüldüğü üzere arpa ile buğday birbirine yakın iki gıda maddesi olduğu için, bir cins sayarak araya giren fazlalığı fâiz kabul edenler olmuştur. İmam Mâlik bu mânadaki hadislere dayanarak bu iki maddeyi bir cins addeder. Cumhur ise buğday ve arpanın iki ayrı cins olduğunu kabul eder. Aslında burada da buğdayla arpanın bir cins olduğu sarih değildir. Ma’mer (r.a.), takvâsına binâen ihtiyatla hareket etmiştir. 3729
İmam Mâlik’e ulaştığına göre, Süleyman İbn Yesar demiştir ki: “Sa’d İbn Ebî Vakkas’ın merkebinin yemi bitmişti. Kölesine: “Ailene ait buğdaydan bir miktar götür, ona mukabil arpa satın al, sakın mislinden fazla almayasın” dedi. 3730
Ebû Ayyaş’ın -ki ismi Zeyd’dir- anlattığına göre: “Sa’d İbn Ebî Vakkas (r.a.)’a, beyaz buğday mukabilinde kabuksuz arpa satın almanın hükmünü sorar. Sa’d (r.a.) kendisine: “Hangisi daha kıymetli?” diye sorar. Zeyd: “Beyaz buğday” der.
3723] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 3/111-112
3724] Buhârî, Büyû’ 40; Müslim, Büyû’ 102, h. no: 1596; Nesâî, Büyû’ 50, h. no: 7, 281
3725] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınlar, 3/112
3726] Tirmizî, Büyû’ 24, h. no: 1242; Ebû Dâvud, Büyû’ 14, h. no: 3354-3355; Nesâî, Büyû’ 50, h. no: 7, 281-282; İbn Mâce, Ticârât 51, h. no: 2262
3727] Ebû Dâvud, Büyû’ 14, h. no: 3354, 3355
3728] Müslim, Müsâkat 93, h. no: 1592
3729] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 3/113
3730] Muvattâ, Büyû’ 50, 52, h. no: 2, 645
FÂİZ/RİBÂ
- 897 -
Sa’d onu bu işten men eder ve der ki: “Ben Rasûlullah’a (s.a.s.) kuru hurmayı tâze hurma mukabilinde satın alma hakkında sorulduğu zaman işitmiştim. Rasûlullah (s.a.s.) bunu sorana: “Tâze hurma kuruyunca ağırlığını kaybeder mi?” dedi. Adam “evet” cevabını verince, Rasûlullah (s.a.s.) onu bu işten men etmişti.” 3731
Açıklama: Görüldüğü üzere yaş hurma, kuru hurma ile eşit miktarla da olsa, farklı miktarla da olsa, peşin de olsa veresiye de olsa satın alınamadığı gibi, kıymetce birbirinden farklı olan buğday ve arpa da birbiri mukabilinde alınıp satılamaz. Araya bir başka birim meselâ “para” girmelidir. Biri satılır, elde edilen para ile öbüründen satın alınır. Ebu Hanife merhum yasağı veresiye satışa hamlederek ölçek yönüyle eşitlik halinde birbiriyle satışlarını tecviz eder. 3732
Ebû Dâvud’un diğer bir rivayetinde: “Hz. Peygamber (s.a.s.), tâze hurmayı kuru hurma ile veresiye satmayı yasakladı” denir.” 3733
Abdullah İbn Amr İbni’l-Âs’ın (r.a.) anlattığına göre, “Hz. Peygamber (s.a.s.) kendisine bir ordu hazırlamasını emretmiştir. Mevcut develer (askerlere) yetmedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) (devesi olmayanlar için, bilâhere) hazine develerinden ödenmek üzere deve te’min etmesini emretti. (Böylece Abdullah) zekât yoluyla hazineye gelecek develerden iki adedi karşılığında bir deve temin ediyordu.” 3734
Açıklama: Cumhur, aynı cinsten de olsa hayvanın hayvana mukabil veresiye olarak, farklı sayıda satılabileceğini söylemiştir. İmam Mâlik cinslerin farklı olmasını şart koşmuştur. 3735
“İki hayvan veresiye olarak bir hayvana mukabil satılamaz. Peşin satılırsa bunda bir beis yoktur.” 3736
Semûre İbn Cündeb (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) hayvanın hayvanla veresiye satışını yasaklamıştır.” 3737
Saîd İbnu’l-Müseyyeb derdi ki: “Hayvanda ribâ yoktur. Hz. Peygamber (s.a.s.) hayvan satışını üç hususta yasakladı: el-Mezâmin, el-Melâkih ve Habelu’lhabele.” (Mezâmîn: Dişi devenin karnındaki yavru demektir. Melâkih: Erkek devenin belinde bulunan (ve dişiyi dölleyen) şey demektir. Habelu’l-habele: “Hâmile develerin hâmile kalması) yani, dişi develerin karnındaki ceninin doğuracağı yavrunun satımı. İmam Mâlik, bu tâbirleri, yukarıdaki gibi açıklamıştır. Ancak garib kelimeleri açıklayan lugatçi ve fakihler nezdinde, mezâmîn ve melâkih kelimeleri aksi mânaları ifade etmektedir. 3738
Açıklama: Bu hadis, biri diğerine mukabil karşılıklı satıma konu olan hayvanlar, aynı cinsten de olsa ayrı cinsten de olsa peşin veya veresiye, mutlak olarak
3731] Tirmizî, Büyû: 14, h. no: 1225; Ebû Dâvud, Büyû’ 18, h. no: 3359; Muvattâ, Büyû’ 22, h. no: 2, 624; Nesâî, Büyû’ 36, h. no: 7, 269; İbn Mâce, Ticârât 53, h. no: 2264
3732] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/114-115
3733] Ebû Dâvud, Büyû’ 18, h. no: 3360
3734] Ebû Dâvud, Büyû’ 16, h. no: 3357
3735] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/117
3736] Tirmizî, Büyû’ 21, h. no: 1238; İbn Mâce, Ticârât 56
3737] Tirmizî, Büyû’ 21, h. no: 1237; Ebû Dâvud, Büyû’ 15; Nesâî, Büyû’ 65, h. no: 7, 292; İbn Mâce, Ticârât 56, h. no: 2271
3738] Muvattâ, Büyû’ 63, h. no: 2, 654
- 898 -
KUR’AN KAVRAMLARI
câiz olduğunu beyan etmektedir. Esâsen farklı cinsteki hayvanlar veresiye olarak birbiriyle satılsa ribâ yoktur. Aynı cinsten olmaları hâlinde veresiye satımları İmam Mâlik’e göre câiz olmaz. Şafiî hazretleri yukarıdaki rivayeti esas alarak cevazına hükmeder. 3739
İmam Mâlik’e ulaştığına göre, bir adam İbn Ömer’e (r.a.) gelerek: “Ben birisine bir borç verdim. Bana, bunu daha üstün bir şekilde iâdesini şart koştum” dedi ve hükmünü sordu. İbn Ömer (r.a.): “Bu ribâdır” diye cevap verdi ve şu açıklamada bulundu: “Borç verme işi üç şekilde cereyan eder.
1- Borç vardır, bunu vermekle sâdece Allah’ın rızasını düşünürsün. Karşılığında sana rızâ-yı İlâhî vardır.
2- Borç vardır, bununla arkadaşını memnun etmek istersin.
3- Borç vardır, temiz bir malla pis bir şey almak için bu borcu verirsin. İşte bu ribâdır.”
Adam: Öyleyse bana ne emredersiniz, ey Ebû Abdirrahman? diye sordu. İbn Ömer şu açıklamada bulundu: “Akdi yırtmanı tavsiye ederim. Borçlu verdiğin miktarı aynen iâde ederse alırsın. Verdiğinden daha az iâde eder, sen de alırsan sevap kazanırsın. Eğer sana, daha iyi birşeyi gönül hoşluğu ile verirse, bu sana bir teşekkürdür, böylece teşekkürünü ifade ediyor demektir. Sana ayrıca, ona vâde tanıdığın için sevap vardır.” 3740
Mücâhid’in anlattığına göre, “İbn Ömer (r.a.) bir miktar borç para aldı. Bunu sâhibine daha iyi bir şekilde ödedi. Borç veren adam: “Bu verdiğimden efdaldir (fazladır)” diyerek almak istemedi. İbn Ömer adama: “Biliyorum, ancak için bu şekilde rahat edecek” dedi. 3741
Açıklama: İmam Mâlik, önceden her iki tarafca şart koşulmamak kaydıyla, borçlunun borcunu öderken, içinden gelerek, bir fazlalıkta bulunduğu takdirde bunun fâiz olmayacağını ifade etmiştir. Bunun borçlunun içinden gelmesi, gönül hoşluğu ile vermesi şarttır. Verilen fazlalık şart gereği, âdet icabı, vaad sonucu olursa câiz olmaz. Ayrıca bu fazlalık bir başka eksikliği kapatmamalıdır. Sözgelimi on adet düşük altına mukabil sekiz adet kıymetli altın ödemek veya on adet âdi sikke altın almışken, on adet iyi altın ödemek gibi, bu durum da ribâ sayılır. 3742
Sâlim (r.a.) anlatıyor: “İbn Ömer’e (r.a.) ‘belli bir vâde ile bir başkasında alacağı bulunan adam, parasını daha çabuk alabilmek için bir kısmından vaz geçecek olsa?’ diye sordular. İbn Ömer bunu hoş görmedi ve bu davranışı yasakladı.” 3743
Açıklama: İmam Mâlik ve Ebu Hanîfe vâdeyi kısaltma karşılığında borcun azaltılmasını tecviz etmemişlerdir. İbnu Abbas (r.a.) bunu tecviz eder. Şâfiî’nin her iki görüşe de sâhip olduğu belirtilir. 3744
3739] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/119
3740] Muvattâ, Büyû’ 92, h. no: 2, 681-682; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/120
3741] Muvattâ, Büyû’ 90, h. no: 2, 681
3742] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 3/120-121
3743] Muvattâ, Büyû’ 82, h. no: 2, 672
3744] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/121
FÂİZ/RİBÂ
- 899 -
Ubeyd İbn Ebî Sâlih anlatıyor: “Ben, bilâhere ödenmek üzere Dar-ı Nahle ehline bez sattım. Bir müddet sonra Kûfe’ye gitmek istedim. Borçlular bana gelerek fiyattan biraz inmem hâlinde peşin ödeyeceklerini söylediler. Bunu Zeyd İbnu Sâbit’e sordum. Bana: “Hayır, bu işi yapmana cevaz veremem, bunu (ribâyı) senin yemeni de, (satın alanlara) yedirmeni de emredemem” dedi. 3745
Zeyd İbnu Eslem anlatıyor: “Cenâb-ı Hakk’ın terketmeyenler için harb etmeye izin verdiği ribâ, câhiliye devrinde iki şekilde cereyan ederdi:
1- Bir kimsenin diğer bir kimsede, vâdeli bir alacağı bulunurdu. Vâde dolunca alacaklı: “Ödeyecek misin yoksa fâizlesin mi?” derdi. Borçlu öderse öbürü alırdı. Ödemezse, ölçeklenen, tartılan, ekilen veya sayılan çeşitten ise alacak katlanırdı.
2- Yaşla ölçülen (canlı hayvan gibi) bir mal ise, daha üst mertebeye kaydırılır, vâde de uzatılırdı. İslâm gelince Cenab-ı Hak şu âyeti indirdi: “Ey iman edenler! Allah’tan sakının, inanmışsanız fâizden arta kalan hesaptan vazgeçin. Böyle yapmazsanız, bunun Allah’a ve Peygamberine karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz sermayeniz sizindir. Böylece haksızlık etmemiş ve haksızlığa uğramamış olursunuz” 3746
“Ribânın en kötüsü, haksız yere müslümanın ırzını (mânevî şahsiyetini) rencide etmektir.” 3747
Açıklama: Ribânın en kötüsü diye tercüme ettiğimiz “erba’rribâ” tâbiri “en çok vebâle sebep olan”, “en ziyade haram olan” gibi mübâlağalı bir mana ifade etmektedir. Burada kötülüğü zihinde tesbit edilmek istenen şey gıybettir. Çünkü ırzı rencide, gıybetle olur. Gıybetin bu kadar kötü olması, kişinin nazarında şerefin maldan daha kıymetli olmasından ileri gelir. Irzla kişinin mânevî şahsiyetinin, sosyal itibar ve şerefinin kastedildiğini bir kere daha hatırlatabiliriz. İbnu’l-Esir, en-Nihaye’de: “Irz, insanın medh ve zemm yeridir. Nefsi de, selefi de (anası babası gibi) veya durumunun taalluk ettiği bir başkası da olabilir” diye tarif ettikten sonra “kişinin nefsini ve hasebini (itibarını) koruyan, onu noksanlaşma ve yaralanmalardan koruyan yönü de dendi” diye açıklar. Peygamberimiz; “Her müslümanın kanı, malı, ırzı bir diğer müslümana haramdır” buyurmuştur. Şu halde, insanın kan ve maldan sonra gelen varlığı, onun ırzını teşkil etmektedir. İnsan ecdâdıyla itibar kazanır, intisab ettiği cemaatle, köy veya şehri veya beldesiyle itibar kazanır, şeref duyar. Şu halde, yukarıdaki tarifteki medh ve zemm yeri tâbiri ile insana itibar getiren, şeref kazandıran her hususun kastedildiğini anlamamız gerekir. Böylece kişiyi dolaylı olarak rencide edici sözlerin daima gıybet hânesine yazılacağını bilmemiz gerekir. Dinimizin insan konusundaki bu hassâsiyeti, ona verdiği yüce değerden kaynaklanır.
Gıybeti kötülemede, onu ribâ ile mukayese etmek de başka incelik. Çünkü dinimizde ribâ en çok kötülenen, kaçınılması husûsunda en çok dikkat çekilen, hassâsiyet gösterilen bir günahtır. Kur’ân-ı Kerim’de “Ribâ (fâiz) yiyen kimselerin kıyâmet günü, kabirlerinden şeytan çarpmış kimselerin kalkışı gibi kalkacakları... Allah’ın ribâ’yı helâl sayan kâfirleri sevmediği” ifade edilir.3748 Şu halde, sadedinde olduğu3745]
Muvattâ, Büyû’ 81, h. no: 2, 671
3746] 2/Bakara, 278-279; Bu rivâyeti Rezîn tahric etti. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/123
3747] Ebû Dâvud, Edeb 40, h. no: 4876
3748] 2/Bakara, 275-276
- 900 -
KUR’AN KAVRAMLARI
muz hadis, gıybetin bu pis günahtan daha pis bir günah olduğunu belirtmektedir. Tîbî der ki: “Rasûlullah ‘ırz’ı, mübâlağa kasdıyla mal cinsine sokmuş ve ribâyı iki çeşit kılmıştır: Bir çeşidi müteârif ribâ’dır yani borçludan, malını fazlasıyla almaktır. Müteârif olmayan ribâ ise kişinin dilini arkadaşının ırzına uzatmasıdır. Hadiste ikinci ribâ birinciden daha kötü ilân edilmiştir.” Gıybetin böyle kötülenmesi İslâm’ın çok ehemmiyet verdiği sosyal dayanışmayı zedeleyici olmasından ileri gelir. Başka çeşit yaraların tedâvisi kolay ise de, mânevî yaraların, sosyal hastalıkların tedâvisi zordur. Çoğu kere mümkün değildir. Üstelik bu, ferdî hukuka girmektedir, affedilmesi, öncelikle gıybeti edilen kimsenin affetmesine bağlıdır. Hâlbuki bazen ırkî, mezhebî, siyasî cemaatî mülâhazalarla kitlelerin gıybeti yapılmakta, böylece hem ümmet birliği ciddî şekilde yaralar alarak günümüzdeki darmadağanıklıkta olduğu gibi gayr-i müslimler karşısında güçsüz duruma düşülmekte; hem de öbür dünyaya büyük veballe gidilmektedir. Gıybete giren ufak bir kelâmla, icabında bir millet, bir hizib, bir aile mensupları toptan rencide edildiği için günahı büyük olmaktadır.
Hadiste geçen istitâle, dil uzatma demektir. Bunun içine rencide edici her çeşit sözün gireceği açıktır. Hadiste yer verilen “haksız yere” tâbirinden âlimler, bazı hallerde gıybetin câiz olacağı hükmünü çıkarmışlardır. Zulme uğrayan, hakkı rencide edilen kimsenin şikâyet etmeye, zâlimin yüzüne zulmünü haykırmaya hakkı vardır. Bu günah olan gıybet değilir. Ehl-i bid’anın, fâsığın kötülükleri, onların şerrinden mü’minleri korumak kasdıyla hallerinin beyânı câizdir yasağa girmez.
Ebû Cuheyfe (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) kan mukabilinde alınan ücretten, köpek semeninden/parasından, fuhuş kazancından men etti. Dövme yapanı, dövme yaptıranı, fâiz yiyeni, fâiz yedireni ve Mûsâvvirleri lânetledi.” 3749
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ribâyı yiyeni, yedireni, ribâ akdini yazanı, sadakaya (zekâta) engel olanı, dövme yapanı, dövme yaptıranı, hulle yapanı, hulle yaptıranı lânetledi.” 3750
Açıklama: Rasûlullah (s.a.s.), bu hadislerinde, mü’minler ve hatta hayvan ve eşya hakkında bile kullanılmasına cevaz vermediği “lânetleme”nin, kimler hakkında kullanılabileceğinin örneğini vermektedir. Bunlardan ilki, konumuzla ilgili olandır. Rasûlullah’ın lânet ettiği az sayıda insanlar arasına fâizle ilgili muâmelelere girişenler de vardır. Alan-veren, fâizin girdiği akidleri yazan, şâhidlik yapan vs. Rasûlullah diliyle lânetlenmiştir. Ribâ veya fâiz aynı mânâya gelir, lügat olarak artmak, ziyadeleşmek demektir. İslâm dini alışverişte fâizi şiddetle yasaklamıştır. Kur’ân-ı Kerim birçok âyette fâizin haram olduğunu belirtmiş, mü’minlere “fâiz yemeyin” uyarısında bulunmuştur. 3751
“Însanlar dinar ve dirhemlerin peşine düşer, iyne satışı yapar, hayvancılık yapar ve Allah yolunda cihadı terkederlerse, Allah onlara bir belâ indirir ve bu belâyı yeniden dinlerine dönünceye kadar da kaldırmaz.” 3752
“Fâizle malını arttırmaya çalışan hiç kimse yoktur ki, işinin âkıbeti malının azalmasını
3749] Buhârî, Büyû’ 113, 25, Talâk Libas 86, 96; Ebû Dâvud, Büyû’ 65, h. no: 3483
3750] Nesâî, Ziynet 25, hadis no: 8, 147
3751] 3/Âl-i İmrân, 130; 4/Nisâ, 161; 30/Rûm, 39
3752] Ebû Dâvud, Büyû’, 54; Melâhim 10; Ahmed bin Hanbel, II, 42
FÂİZ/RİBÂ
- 901 -
sonuçlandırmasın!” 3753
“Miraç gecesi, bir kavme uğradım ki, karınları evler gibi iri idi. Bu karınların içi yılanlarla dolu idi ve yılanlar dışardan gözüküyorlardı. Ben: ‘Ey Cibril bunlar kimlerdir?’ diye sordum. “Bunlar fâiz yiyenler!” dedi...” 3754
Hz. Ömer (r.a.) anlatıyor: “En son inen ayet, fâizle ilgili olan ayettir. Rasûlullah (s.a.s.) onu bize açıklamadan vefat etti. Öyleyse fâizi de fâiz şüphesi olan muâmeleyi de bırakın.” 3755
“Fâiz yetmiş üç kapı (çeşit)dir.” 3756
Aşağıdaki hadis rivâyeti, mûteber kabul edilen hadis kitaplarında geçmez, büyük ihtimalle uydurmadır, zâten Peygamber üslûbuna benzemeyen bir ifâde söz konusudur ve cezâsı abartılmıştır:
“Fâiz yetmiş çeşit günaha sebeptir. En hafifi, kişinin anasıyla zinâ yapması gibidir.”3757 Hatta kimi rivâyetlerde “kişinin Kâbe’de anasıyla zinâ yapması gibidir” denilir.
Tefsirlerden İktibaslar
“Ribâ/fâiz yiyen kimseler (kabirlerinden), tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkarlar. Onların bu hali, ‘alış-veriş (ticâret) de fâiz gibidir’ demelerindendir. Oysa ki Allah, ticâreti helâl, fâizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de fâizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve işi Allah’a kalmıştır (Allah dilerse onu affeder). Kim tekrar fâize dönerse, işte onlar ateş ashâbıdır, orada devamlı kalırlar.Ribâ yoluyla haksız yere mal kazananlar hem dünyada hem âhirette delilikten şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi sersemleyerek kalkarlar. Rastgele ve anlamsız hareketlerde bulunurlar. Bu onların; “Alış veriş de ancak ribâ gibidir.” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alış-verişi helâl, ribâyı ise haram kılmıştır. Artık her kim kendisine Rabbinden ribânın haram olduğuna dair bir öğüt gelir de ribâdan vazgeçerse geçmişteki aldıkları kendisinindir ve işi Allah’a kalmıştır. Samimi bir şekilde tevbe ederse Allah onu bağışlar. O’na ummadığı yerden bol bol rızık verir. Her kim de tekrar ribâya dönerse; işte onlar ateş halkıdır; orada sürekli azap içerisinde kalıcıdırlar.”3758
Ribâ: Aynı cins malların birbirleriyle karşılıklı satış akdinde şart koşulan bir fazlalığın olması veya borç veren kimsenin borç alandan borcun zamanının uzamasından dolayı verdiği para ya da malı fazlasıyla almasıdır. Eğer borçlu ödünç aldığı malı çalışarak arttırmışsa ribâ yiyen, borçlunun emeğinden gasbetmiş olur. Fakat borçlu aldığı malı arttıramamış bilakis daha çok zarar etmişse veya aldığı malı ailesi için harcamışsa, ribâ yiyen bu sefer borçlunun etinden, kanından yemiş olur. Ribânın tüm çeşitleri yasaklanmıştır. Sadaka: Geri iadesi istenmeden karşılıksız olarak bir kimseye malların bir kısımını bağışlamaktır. Karz-ı hasen: Bir kişiye karşılıksız olarak borç vermektir.
3753] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 17, s. 261
3754] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 17, s. 260) (Bu rivâyet, bazı âlimlerce eleştirilmiş ve zayıf kabul edilmiştir.
3755] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 17, s. 261) (Bu rivâyet, zayıftır.)
3756] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 17, s. 260) (Bu rivâyet de zayıftır)
3757] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 17, s. 260
3758] 2/Bakara 275
- 902 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: Ribâ: Sözlük anlamıyla ziyâdelenmek, fazlalanmak mânâsına mastar olup, fâiz dediğimiz “artık değer”in ismi olmuştur. Şeriat dilinde, karşılıklı faydaya yönelik bir sözleşmede karşılıksız kalan herhangi bir fazlalık demektir. Ribâ bir muamelede, hem karşılık maksadıyla, hem de karşılıksız suretinde kendini gösteren bir yalancılık, bir çelişkidir. Bundan dolayı bir karşılık gözetme maksadı olmayınca ribâ tasavvur olunamaz. Cinsi ve ölçüsü bir olan şeyler birbirleriyle değiştirildiği zaman ikisi arasında fiyat farkından dolayı bir fazlalık meydana geleceğinden o vakit bir değer artışı gerçekleşir. Yani ribânın ölçüsü hem cins, hem miktar veya birinden biri şeklinde kendini gösterir. Karşılıklı sözleşmenin esası, malı malla terazide tartarak değiştirmek demek olan alışveriştir ki, malın faydasının satışı demek olan kira da bunun kapsamı içindedir. Gerçi satış bazı hallerde sadece kâr anlamı ifade eder. Fakat bu kâr, tek taraflı değil, en az iki taraflı bir sözleşmenin ürünü olduğundan karşılıksız sayılmaz. On kuruşa alınan bir mal on bir kuruşa satıldığı zaman, o bir kuruşa kâr denilir. Ribâ ise bir sözleşme sırasında olur: Bir sözleşmede cinsi ve miktarı birbirine eşit iki mal birbiriyle karşılıklı olarak değiştirildiği zaman bir tarafa bedelsiz bir fazlalık söz konusu oldu mu işte bu bir ribâdır ki, bu bedelsiz fazlalığın aslında karşılığı ödenmemiştir ve karşılığı yoktur. Mesela, birine daha sonra almak üzere borç olarak on lira verdiniz, o sizin verdiğiniz on lirayı harcadı; fakat bir süre sonra, sizin verdiğiniz o on liranın yerine size yine on lira getirip verdi. Verdiği anda da bu iki on lira birbiriyle değiştirilmiş oldu demektir. Bunlar cins ve miktarca tamamen birbirinin karşılığıdır. Fakat o borçlu on yerine mesela on lira on kuruş verirse, bu on kuruş açıktan ve bedelsiz verilmiş bir fazlalıktır. İşte bu âyet nâzil olduğu zaman böyle altın veya gümüş nakit borçlanmalar ile ribâ, câhiliyet devri Arapları arasında bilinen bir şeydi. Hatta zenginlerinin genellikle yediği içtiği hep ribâ demekti; biri öbürüne altın veya gümüş, belli bir para borç verirdi, aralarında kararlaştırdıkları vâdeye göre, geçen süre için belli bir miktar da fazladan ödeme yapılacağını önceden şart koşarlardı. Bu âyet indiği zaman aralarında en yaygın olan ribâ bu idi. Herhangi bir borçta vâde geldiği zaman borçlu borcunu ödeyemeyecekse alacaklısına, “veremeyeceğim, irbâ et” yani “arttır” derdi, yine bir miktar daha ribâ eklenir ve böylece her vâde yenilendikçe borcun miktarı da artardı ve arta arta anaparanın bir veya birkaç mislini bulurdu. Borcun aslına anapara anlamına gelen “ra’sü’l-mal” ve ona eklenen fazlalıklara da “ribâ” adı verilirdi. Her vâde yenilenişinde eklenecek ribânın yalnızca anapara üzerine veya birikmiş fâizlerle birlikte anaparanın toplamı üzerine konularak tartıya dâhil edilirdi ki, zamanımızın deyimi ile birincisi basit fâiz, ikincisi mürekkep fâiz demektir. Böylece ribânın anaparaya eklenip katlanması mürekkep fâizde daha hızlı olmakla beraber, fâizin her iki şeklinde de meydana gelmesi söz konusudur. İş ve ekonomi dünyasında bu gün yürürlükte olan fâiz işlemleri de öz bakımından câhiliyet devrinde cari olan fâiz geleneğinden farklı bir şey değildir. Zaman zaman fâiz miktarlarının ve işlemlerinin çoğalıp azalması da bunun niteliğini değiştirmez. İşte Araplar arasında geleneksel ribâ, tam anlamıyla zamanımızda nakit paralara ait fâizin veya nema denilen fazlanın kendisidir. Bunun “karz-ı hasen” denilen “karşılıksız borç” dışındaki bütün borçlanmalarda uygulaması da işte böyledir. Şüphe yok ki, işin aslına göre ve lügattaki anlamına göre, bunun en uygun adı “ribâ”dır. Ziyadelik, mutlaka bir artık değer, bir fazlalık anlamına gelir; buna “fâiz” veya “nema” adı vermek “alışveriş de ribâ gibidir” iddiasında görüldüğü gibi, ticarete benzetilerek verilen yalan ve uydurma bir
FÂİZ/RİBÂ
- 903 -
isimdir.
Ribânın nakit paralarda ifade ettiği bu fazlalık, anlam bakımından şeriatte diğer mallara ve “nesie” adı verilen vâdeli satışlara da uygulanmıştır. Nitekim “Nesiedeki de kesinlikle ribâdır.” hadis-i şerifi uyarınca soyut sarraflık işlemleri deveresiye esasına dayanan vâde farkları da başlı başına birer ribâdır. Bunun gibi “Aynı cins ve kalitedeki buğdaya karşılık, aynı cins ve kalitede buğday alınabilir, fazlası ribâdır. Aynı cins ve kalitedeki arpaya karşılık, aynı cins ve kalitede arpa alınabilir, fazlası ribâdır...” diye buğdayı, arpayı, hurmayı, tuzu, altını ve gümüşü, hâsılı altı ayrı şeyi aynı şekilde tek tek sayan meşhur hadis-i şerifte hem “yeden biyedin” yani peşin olarak elden, hem de “mislen bimislin” değer ve kalite bakımından eşiti ve eşdeğeri olarak tam karşılığı demek olduğu halde; peşin olmadığı takdirde gerçekleşecek olan yani sırf veresiye olmaktan dolayı söz konusu olan fazlalığın bu hadisin hükmünün kapsamı içinde olduğunda görüş birliği vardır. Bununla beraber bu hadiste ribânın altın ve gümüş gibi nakitler dışında kalan şeylerde dahi nasıl gerçekleşeceği gösterilmiştir ki, bunlar o günkü geleneksel anlayışta ribâ sayılan şeylerden değildi. Bundan dolayı ribâ kelimesi, geleneksel anlamı dışına çıkarılarak daha geniş kapsamlı bir şer’î deyim olmuştur. Bunun böyle olduğu şununla da desteklenmiştir ve kuvvet kazanmıştır ki, Hz. Ömer el-Faruk (r.a.): “Ribânın gizli, kapalı olmayan birtakım bölümleri vardır ki, onlardan birisi de hayvan alış verişlerindeki selemdir.” buyurmuştur. Selem peşin para ile veresiye mal alma, malı ucuza kapatma olduğuna göre; Hz. Ömer’in bu sözünden de anlaşılacağı gibi, ribânın birtakım gizli yolları ve şekilleri de olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim lügatte ve örfte ribâ adı verilmeyen ve günümüzde dahi fâiz kapsamı içine girmeyen bu çeşit hayvan alışverişlerindeki işlemin açıkça ribâ sayılması gerektiğini kesin bir dille belirtmiştir. “Ahkâm-ı Kur’ân”da açıklandığı üzere yine Hz. Ömer (r.a.) demiştir ki: “Ribâ âyeti, Kur’ân’ın en son nâzil olan âyetlerindendir. Hz. Peygamber (s.a.s.), bunu bize bütün yönleriyle açıklamadan göçtü. Bundan dolayı ribâyı ve rîbeyi bırakınız yani mevcut açıklamalara göre ribâ olduğu iyice bilinen şeyleri bıraktığınız gibi, ribâ reybi, ribâ şüphesi bulunanları da bırakınız.
Bundan dolayıdır ki, İslâm’da “Helâl olan şeyler apaçık, haram olan şeyler de apaçıktır ve ikisi arasında birtakım şüpheli şeyler de vardır, iyice şüpheden kurtuluncaya kadar, sana şüpheli gelenleri de bırak.” hadis-i şerifi gereğince, genel olarak şüpheli şeylerden uzaklaşmak mendup olduğu ve takva sayıldığı halde, özellikle ribâ şüphesi bulunan şeylerden kaçınmak vacip cinsinden bir görev olmuştur. Bundan dolayı fıkıh ilminde “ribâ şüphesi ribâdır, zira ribâ konusunda şüphe geçerlidir” diye bir kural vardır. Müslümanların bunları bilmesi gerekir. Yukarıda sözü edilen ve altı şeyden örnek göstererek ribâyı açıklayan hadis-i şerifiyle bu konuda mevcut diğer hadislerin ve âyetlerin verilerinden elde edilen bilgilere dayanarak Hanefî mezhebi imamlarının çıkardığı sonuçlara göre; gerek nakitlerde, gerek diğer mallarda ribânın sebebi ve ölçü birimi iki şeydir: cins ve miktar. Fakat Şafiî fakihleri nakitler dışındakilere bir “ta’m” denilen “yeme” anlamını, Malikîler “kût” mânâsını ilâve etmişlerdir.
Ribâ ile ilgili hükümler, Peygamberlik yıllarının sonuna doğru ve Mekke’nin fethi sıralarında nâzil olmuştur. Ve hatta halka duyurulması ile ilk uygulaması da Vedâ Haccı’na rastlamıştır. Bu sıralarda da “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’a razı oldum.”
- 904 -
KUR’AN KAVRAMLARI
3759 âyeti gereğince İslâm dininin ikmal dönemleri yaşanıyordu. Önce Âl-i İmrân Sûresi’ndeki “Ey iman edenler kat kat katlanmış olarak fâiz yemeyin!” 3760 âyeti, sonra da işte bu âyetler nâzil oldu. Bu bize gösterir ki, ribânın ortadan kaldırılması bir tekâmülü ve gelişmişliği hedef tutmaktadır. Sistem olarak fâizin yer aldığı bir toplum düzeni, henüz tam anlamıyla istenen düzeyde mükemmel hale gelmemiş demektir ve mükemmel bir toplum düzeni ortaya koyamayan millet ve kavimlerden de ribâ kalkmayacaktır. Dine ve inanca bağlı ahlâkları yükselmemiş, sosyal yardımlaşma ve dayanışması sadece sözde kalmış, sosyal yapıları kuvvet ve tahakkümden kurtulup kardeşliğe varamamış olan toplumlar ribâdan kurtulamazlar, kurtulmadıkça da gerçekten Allah rızası olan ahlâk olgunluğunu ve sosyal düzen sağlamlığını bulamazlar, kamu yararı ile kişisel çıkarların çatışmasını ortadan kaldıramazlar. Herhangi bir toplumda fâizsiz yaşanamayacağı inancı yayılmaya ve fâizin meşru olduğuna çareler aranmaya başladı mı, orada çöküntü ve çözülme başgöstermiş ve câhiliyet devrine doğru dönüş başlamıştır. “Zarûretler mahzurluyu mubah kılar.” kuralınca zaruretler, mubah görme kapısını açar. Bugünkü insan toplumlarının ribâ devrinden kurtulabilmesi, ciddi ve sağlam bir toplum düzeni kurmalarına bağlıdır. Fakirlik azalıp sosyal yapıdaki düzelme ilerledikçe fâizler kendiliğinden düşecek ve bir gün gelip ortadan kalkacaktır. Fakat fâiz devam ettikçe de servetler tekelleşmeden kurtulmayacak ve fakirlik azalmayacaktır. Genel bakış açısından bakıldığında günümüz dünyasında fâizin ortadan kaldırılması bir ideal olarak düşünülmeye başlanmış ise de, doğrusu hâl-i hazırdaki eğilimler henüz tamamıyla ortadan kaldırılması değil, aşağı çekilmesi konusunda yoğunlaşmaktadır. İşte bütün dünyanın henüz gerçekleştiremediği bu ideoloji, Allah tarafından İslâmî toplum düzeninde gerçekleşmişti. Bu sûretle Kur’ân ve İslâm dini, hal-i hazırdaki bütün beşeriyete dahi en yüksek bir tekâmülün ilhamını sunacak bir aydınlık kitap, bir ilâhî kanundur.
Toplumun iktisat düzenini güven altına almak için, hayır yolunda infakı genelleştiren toplumlar fakirliği ortadan kaldırmayı en önemli hedef kabul ederler. Bunun aksine mal bölüşümünde ribâ usullerini revaçta tutan toplumlar da servette tekelleşme ile fakirliğin yaygınlaşmasını hedef tutarlar. Fâizci, borç verip ribâ alabilmek için daima bir muhtaç gözetir. Ve her ribâ bir bedel verilmeden alınan açık bir fazlalık olduğu için, ihtiyaç sahibinin ihtiyacını hafifletecek yerde onun emeğini ve üretimini karşılıksız gasp eder, dolayısıyla borç yükünü daha da ağırlaştırır ve gerçekte o toplum ribâcılara çalışmış olur. Fakir fukara kısmı ne kadar dürüst ve faziletli olursa olsun o toplumun dışına itilmiş ve yabancı durumuna sokulmuş olur. Bu da o toplumu durmadan ihtilâllere sürükler. Meşrû olmayan art düşünceli maksatlardan doğan ihtilâl fikirleri ile fıtrî sebeplere dayanan ihtilâl arasında ise çok büyük farklar vardır. İlâhî rahmet, zenginlerle fakirlerin yaratılış sofrasından samimi bir yardımlaşmayla nimetlenmelerini gerektirirken, bunun aksine hareket eden ve karşılarında fakirlik olmadan nimete eremeyeceğini sanan toplumlar, hiçbir zaman ızdıraptan ve ihtilâl sancıları çekmekten kurtulamazlar. Böyle mal bölüşümünde ribâyı alışkanlık haline getiren toplumun fertleri için ribâ, tiryakilerin afyonu gibi hasret duyulan bir ihtiyaç halini alır. O zaman gerçekten faziletli sermaye sahiplerinin de bundan sakınmaları zorlaşır. Hepsi ister istemez bu çarkın dişleri arasında ezilir gider. O zaman
3759] 5/Mâide, 3
3760] 3/Âl-i İmrân, 130
FÂİZ/RİBÂ
- 905 -
bu zorluğu göğüsleyip de çevresindekilere biraz nefes aldırabilen büyükler işte yukarıda açıklanan “Onlar için Rabbleri katında ecir vardır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.” âyetinin verdiği müjdeye nâil olurlar. Ribâcılar ise ebedî bir ihtilâl sarasının çırpınışları içinde kıvranır dururlar.
İşte Hak Teâlâ bunların bu hallerini açıklamak üzere buyuruyor ki: “fâiz yiyenler” yani fâizcilik yapan ve böylece servet elde ediyoruz diye muhtaçların kazançlarını ellerinden alan ve üretimin hedefini kamu yararından kişi çıkarlarına doğru kaydıran, gerçekte ise üretimden ziyade tüketime hizmet eden velhasıl hayır yoluna infak amacının tamamen zıddına gidenler, saradan, cinnetten kalkamazlar, ancak kıyamet gününde şeytan çarpmış sâralı veya deli gibi perişanlık içinde kalkarlar. Esasen dokunmak demek olan “mess” Arap dilinde “delirmek” anlamına da gelir, mecnûna ve saralıya “memsûs” yani dokunulmuş, çarpılmış denilir. Bunlar anlaşılmaz gizli sebeplerden ileri gelen fena hastalıklar olduğu için cinlere ve şeytana nisbet edilerek “cin tutmuş”, “şeytan çarpmış” denilegeldiği de herkesçe bilinen bir şeydir. Bunların böylece şeytana nisbet edilmesi hakikat mı, mecaz mı olduğu meselesi ayrıca tartışma konusu yapılmış ise de, burada asıl mânâ aşikârdır ki, fenalığın dehşetini ve gizli sebeplere dayandığını göstermektir. Bunlar ribâ ile emek ve iş sahiplerinin çalışmalarının ürünü olan şeyi alıp, onunla geçindiklerinden tembellik içinde yatar, rahat ve hızlı bir şekilde uyanamazlar, hemen kalkamazlar; pekçoğu yataklarında şeytan çarpmış gibi saatlerce gerneşerek, ağzını, yüzünü buruşturarak, sendeleye sendeleye kalkarlar. Bütün hayatları ribâ düşüncesi ile ve onun dedikodusu ile geçer, düştükleri zaman da bellerini doğrultamazlar. Fakat asıl mesele bu değil, bunlar karınlarını ribâ ile doldurduklarından dolayı bir hadis-i şerifte de beyan buyurulduğu üzere, kabirlerinden kalkarken genellikle saralı veya deli halinde kalkacaklar ve bu hal onların belirgin özellikleri olacaktır. Mîrac gecesinde Rasûlullah, ribâcıları bu âyetin tasvir ettiği şekilde görmüş, bunlar kimdir diye sorduğu zaman da Cebrail bu âyeti okumuştur.
O ceza esasen şu sebeptendir ki, bunlar alış-veriş de başka birşey değil, ancak ve ancak ribânın bir benzeridir. O da ribâya benzer, o da ribânın bir bölümüdür diye inandılar. Alışveriş ile ribânın hakikatteki farklarına rağmen, ayrı ayrı özellik taşıyan iki şeyi aynı şeymiş gibi kıyaslayıp aynı işleme tâbi tuttuklarından başka, bununla da yetinmeyip ribâyı asıl, alışverişi de ona benzer bir ayrıntı yerine koydular. Sanki alışverişin de ribânın akıntısına kapılması gerekirmiş, onun izinde olması icap edermiş gibi bir düşünceden hareket eylediler. İşte fenalığın başı, ribâyı alışverişe benzetmeleri ve böyle bir kıyas ile ikisini aynı şeymiş gibi saymaları, daha önemlisi bu teşbih-i kalb veya teşbih-i maklûb ile ribâyı asıl ve temel kabul edip alışverişi de onun bir ayrıntısı yerine koymalarıdır. Sadece “ribâ alışveriş gibi değil”, bilakis “alışveriş ribâ gibidir” demeleri ve böyle bir mantık oyunu ile ribâyı alışverişe bir esas, bir temel imiş gibi gösterip helâl saymaları sebep olmuştur ki, bunlar bir taraftan alışveriş ile ribânın farkını kaldırmak iddiasında bulunur, diğer taraftan bu farkı tersine çevirip, tersyüz edip ortaya koyarlar. Tefsir âlimleri bu benzetmenin “teşbih-i maklûb” veya “teşbîh-i ma’kûs” olması hakkında biraz ihtiyatlı davranmışlar ve idare-i kelâm etmişler, fakat âyetin dış görünüşü bakımından “teşbîh-i ma’kûs” suretiyle bir kıyas-ı ma’kûs olmasını tercih etmişlerdir ki birine göre yani teşbih-i maklûb olduğuna göre, ribânın mübalağa yoluyla asılmış gibi abartıldığı, diğerine göre de asıl iddia edildiği anlaşılır.
- 906 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Nakitlerin, her çeşit malın hızlı bir şekilde değişim aracı olması, alışveriş ve değişimin tekrarlanması ve sürüp gitmesi de sonuçta malların bir kâr ve nemâ (artma) sebebi olması itibarıyla; nakitler durduğu yerde bilfiil nemâ yapmasa da takdiren bilkuvve nemâya sebep sayılır. Bu şeriat açısından da böyledir. Bu bahane ile ribâcılar birine bir para verdikleri zaman verdikleri paranın bilfiil olmayan nazarî nemâsını zihnen hesaba katıp, hayal edilen nazarî menfaatini karşılık göstererek, onun yerine fâiz denilen bir kesinleşmiş fazlalığı alırlar. Aslında mesele yine mal değişimi meselesidir. Fakat gerçekte karşılığın birisi var, diğeri ise hayalî olarak var gibi görünmektedir. Yani alınan fâiz görünür, bilinir, belli bir maldır, bir değerdir; fakat onun karşılığı farzedilen şey ise ne görülür, ne bilinir, ne de elle tutulur bir şeydir, sadece çeşitli ihtimaller içinde gezip dolaşan bir hayaldir, şöyle olabilirdi, böyle olabilirdi gibilerden bir hayalî kuvvettir, bir vehimdir. Hayal ise hakikate dönüştüğü zaman bir hiçtir. Hayalin hakikat ile değiş tokuşu da bir hayal değiş tokuşundan başka bir şey değildir. Alışveriş ise gerçek anlamda bir değiş tokuştur. Gerçeğin gereği de hayale hayal, hakikate hakikat hükmünü vermektir. Ribâcı hak gözetmediğinden, bu hayalî değişimi, bir gerçek değişim olan alışverişe benzeterek karşısındakine “Ribâ da alışveriş gibidir, ben bu fâizi karşılıksız almıyorum, alışveriş gibi bir değişim yoluyla alıyorum.” diye gösterir ve bunu malın kendisinin değil de faydasının satışı demek olan kira akdi gibi bir şey olarak tanıtmak ister. Oysa kirada fayda ortada ve gerçek ribâda ise nazarî olarak hayalde ve vehimde vardır.
Ribâcının değişim iddiası, altınların şıngırtısını altınla satmaktan daha hayalî bir değişimdir. Ribâcı altınlarına şöyle bir bakar, “Ben bunları tedavüle çıkarsam da herhangi bir alışveriş etsem, neler neler kazanmazdım. İşte şu on lirayı bütün bu faydalarıyla sana veriyorum. Haydi bu kazançları şu kadar sürede sen kazan da süre sonunda bu on liramı ve sağladığı faydalardan da şu kadarını toplam olarak geri bana ver.” der. Ayrıca “Bak, ben sana ne kadar iyilik ettim.” diyerek bir de minnet yükletir. O zavallı fakir de belki kazanırım ümidiyle o parayı o şartlarla alır, kazanabilirse zaten kazancını fâizciye verir. Kazanamazsa da mahvolur gider. Bununla beraber ribâcılar, “ribâ alışveriş gibidir” demekle kalmış olsalar, hakikate karşı büyük iftira anlamı taşıyan bu sözleri ve bu ruh halleri toplum için yine de nisbeten ehven-i şer (ehven şer) olurdu. Çünkü o zaman alışverişin esas olduğunu kabul ve itiraf etmiş olacaklarından fâiz işlemlerini mümkün olduğu kadar gerçek değişime yaklaştırmaya çalışırlardı. O zaman bütün ticarî işlemlerde ribâ hâkim olmaz, fâizsiz, sağlam ve gerçek anlamda kâr esasına dayalı ticaret de yapılabilirdi. Emek ve üretim sahipleri o kadar zarar görmez, servetler de sürekli olarak sermaye sahipleri lehine (çıkarına) birikip durmazdı. Hâlbuki ribâcılar kendi zihniyetlerinde “ribâ alışveriş gibidir” demekle kalmazlar. Onlar şu kanaattedirler: “Ticarî işlemlerde ve her türlü girişimde asıl maksat, kamu yararı değildir; en az emekle ve en az zahmetle çok kazanç sağlamaktır. Bol kazanç elde etmenin en rahat, en kısa yolu da fâizciliktir. Fâizde kâr muhakkak ve kuvvetli; ticarette ise riskli, zayıf ve vehim yani varsayımdır. Alışveriş gibi değişik sözleşmelerin çeşitli çaba ve zahmetlerin arkasından gelecek olan kâr ile tek sözleşmeyle ve bir hamlede elde edilecek kâr arasındaki fark çok açıktır. Sonra gerçek değeri ve faydası olan malların değişiminden çıkacak kârda fazla bir fevkalâdelik yoktur; çünkü o kâr, o uğurda verilmiş zahmetlerin normal bir karşılığıdır. İnsan hayalî bir şeyi, gerçeğe çevirdiği zamandır ki ciddi bir kâr elde etmiş olur. Alışveriş kapsamı içine giren bütün işlemler, hep kazanç ve kâr elde etmek
FÂİZ/RİBÂ
- 907 -
için araçlardır. Alışveriş yalnızca kazanç ve kâr içindir. Tüccarlık kamu yararına hizmet değil, kamu yararını kendine çekmektir.
Özetle, alışverişin asıl özü değişim ile onun bedeline sahip olmak demek değildir yalnızca kazanç ve kâr elde etmektir. Bundan dolayı da ticaretin özü alışveriş değil kârdır. Hâlis kâr ise ribâdır. Bu anlamda ribâ alışverişe benzer değildir, ancak alışveriş ribâya benzemektedir. “Alışveriş de ribâ gibidir.” formülüne göre; alışveriş helâl ise, ribâ öncelikle helâl olmalıdır derler. Ve hiçbir üretim yapmadan paralarını durmadan arttırmak isterler. Bunun için paranın sağladığı fayda derken yalnızca ribâyı düşünürler. Paralarının getireceği fâizi düşünmeden hiçbir işe girişmezler. Fâiz kalkarsa ticaret durur derler. Kendilerini tüccarların en büyüğü sayarlar. Fâiz işine bulaşmadan ticaret yapanlara tüccar bile demezler. Hâlbuki tüccarı yaşatan fâizciler değil, fâizcileri yaşatanlar tüccarlardır.
Fâiz düşünmeyen bir kimse, meselâ yüzde beş kârla işe girişmek isterse ribâcılar, yüzde on ile bile iş tutmaya râzı olmazlar, fakat başkalarını iflâs ettirmek ve fâiz piyasasını yükseltmek için türlü türlü entrikalar çevirerek bir süre için zarara bile katlanırlar. Bir kere ticarî işlemlerin aslı esası fâizdir şeklinde karar verildimi, artık ribâ bütün alışverişe hâkim olur. Ribâya benzetilmeden, fâiz hesabı karıştırılmadan hiçbir alışveriş yapılamaz. Esas hedef olan mallar ile onu elde etmeye araç olan para arasındaki denge, araya giren ribâ ile, malların aleyhine ve paranın lehine bozulmaya başlar. Emek ve çalışmanın karşılığı, fâiz kanallarından ribâcıların ellerinde toplanır, derece derece ve gitgide servet tekelleşmeye başlar, lüks ve zararlı tüketim meydanı alır, sermaye sahipleri lehine tüketim önem kazanır. Bizzat üreticiler hesabına üretimin değeri düşer, aracılar da bu ikisi arasında durmadan bocalar durur. Bakarsınız hem mal vardır, hem de sermaye, bununla beraber ihtiraslar ve kıvranmalar arttıkça artmıştır. Toklar azalmış, açlar çoğalmış, gülenler eksilmiş, ağlayanlar artmıştır. Dünyalar kadar mal yığılı olsa, parası olmayan yine fakirdir. Derken çalışan ve üretime katkıda bulunan emek sahipleri ile, sermaye sahipleri arasında kin ve öfke başlar. Bir taraftan sermaye sıkıntısı çeken üreticilerde paranın değişim aracı olması aleyhine fikirler ve duygular gelişmeye başlar ve onlar malların, parasız ve aracısız değişimini arzu etmeye başlarlar. Öbür taraftan da para kaynaklarını ellerinde tutanlar, bütün imkânlarını kullanarak bunları ve bütün ekonomik hayatı kontrol altına almaya, bunları saf dışı etmeye veya esaret altına almaya çalışırlar. Gitgide sermayeden de, üretimden de yoksun olan işsizler çoğalır. Bunlarda da bir yağmacılık hissi uyanır. Dışardan bakıldığı zaman mutlu ve muhteşem sanılan bir toplum, oysa artık içinden çürümüş ve kurtlanmıştır. Sükûn içinde kımıldanmak ihtimali bile yok gibi görünen kesimler, ruhlarındaki acının telaşı ile artık patlamaya hazır hale gelmiştir. Şeytanlar da bundan istifade etmeye kalkışırlar.
Bütün bu fenalıklara sebep olan ribâcıları, korkunç bir cinnetin sarsıntısı sarar da bütün gerçekleri hayal, bütün emelleri altüst olur. Bu sâra onlara da dedikleri zaman zihinlerine gizlenen cinnet eserinin bir anlamda dışa vurması demek olacaktır ki, küçük veya orta kıyamette olmasa da büyük kıyâmette mutlaka bu cezayı göreceklerdir. İnançlarını düzeltip tevbe etmedikçe bu kötü sondan kurtuluş yoktur. Kur’ân’ın belağatı, ne kadar hayret verici bir şeydir ki, bir tahsis ve hasr edatı altında bir teşbîh-i ma’kûs ifade eden veciz cümlesi içinde bu kadar çok mânâyı özetlemiş ve halkın ihtiyacını karşılamış, iyilik ve takva yolunda yardımlaşmak için kapsamlı ve meşru olan bütün değişim usullerini ve
- 908 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ticarî ilişkileri ribânın tekeline vermek ve bununla ilgili olarak bütün hukukî ve sosyal düzeni, normal mecrasından hayra ve halka hizmet hedefinden çevirmek ve çalışanların, üretenlerin ve tüketenlerin emek ve işgücünü, şahsî ihtiraslarına hizmetçi kılmak ve gerçekleri hayale dönüştürmek isteyen ribâcıların bir nevi cinnet anlamı taşıyan bütün ruh hallerini gösterivermiştir.
Evet ribâcılar demekte ve bu kanaatla hareket etmektedirler, hâlbuki Allah, alışverişi helâl, ribâyı haram kıldı. Bunlar birbirine benzer şeyler değil, tamamen zıttırlar. İlâhî nassın hükmü böyle iken aralarındaki fark nasıl olur da görmezlikten gelinir ve aksine ortaya konulan bir bâtıl benzetme ile alışverişi ribâya veya ribâyı alışverişe kıyas etmeye kalkılır. Bunları birbirine karıştırıp haramı helâl, helâlı haram yapmaya kimsenin hakkı yoktur. Allah, birbirinin zıddı olan yalan ile doğruyu, hayal ile hakikatı nasıl ayırmış ve bu farklılığı kaldırmak yetkisini hiçbir kimseye nasıl vermemiş ise gerçek ve sağlıklı bir değişim olan alışveriş ile yalan ve vehim ürünü bir değişim olan ribânın birbirine zıt olduğunu ortadan kaldırmaya, haramlığını ve helâllığını karıştırmaya kalkışmak da böyledir. Birbirinin zıddı olan nur ile karanlığı birbirinin aynı saymak nasıl bir cinnet ise, ribâ ile alışverişi benzer şeyler saymak da öyledir.
Akıl ve idrâkleri olgunluğa ulaşmamış ve henüz ilâhî irşad kendilerine ulaşmamış bulunanlar haydi neyse, fakat böyle açık seçik rabbanî uyarıların gelişinden sonra da bu sevdâdan vazgeçmeyip böyle bâtıl duygu ve düşüncelerde ısrar edenlerin, âhiretteki halleri şeytan çarpmış deli ve saralı gibi olmaz da ne olur? Bundan dolayı kendisine Rabbinden böyle bir öğüt, bir nasihat ve uyarı gelip de derhal ribâcılıktan vazgeçen her kim olursa olsun geçmişte kalan ribâ artık onun kendisinindir. O fesh olunmaz, geri alınmaya da kalkışılmaz, hüküm öncesine şâmil olmaz ve değildir. Ve onun hükmü sırf Allah’a kalmıştır. Şimdiki halde ilâhî emri dinlediğinden dolayı, artık ihlâs ve nedâmet derecesine göre, Allah ona ecir verir; geçmiştekileri de dilerse bağışlar, dilerse bağışlamaz, onu ancak O bilir. Şu kadar var ki, tevbe hakkındaki vaadine bakılırsa, o kulun affedilme ümidi fazladır. Her kim dönerse yani eskiye döner de yine ribâyı helâl görmeye başlarsa işte onlar ateş yani cehennem ehli ve ashâbıdırlar. Cehenneme gönderilirler ve orada ebediyyen kalırlar.
Bu Kur’ân âyeti, ribânın niteliği ile kâr gözeten alışverişin niteliğini öylesine kesin bir şekilde ayırmış ve ikisi arasındaki farkı ve tezadı öylesine tesbit etmiştir ki, bu karşılıklı ayırım kelimesindeki “elif lâm”ı ahd-ı hâricîye hamledip, ribânın “kat kat ve katmerli” yani mürekkep olan bir tek çeşidine âitmiş gibi göstermeye imkân bırakmamıştır. Bundan dolayı “ribâ” kavramı ile “alışveriş” kavramı iyice anlaşıldıktan sonra bunları birbirine karıştırmaya imkân yoktur. Allah katında alışveriş, “alışveriş” olduğu için helâl; ribâ da “ribâ” olduğu için haramdır. Kendisine ribâ karıştırılarak yapılmış olan alışverişlere gelince, bunların da temiz ile pisin karışmasından çıkacak olan belli hükme bağlı olacağı bilinmektedir. Midesi temiz olanlar, bir damla pislik karışmış olan suyu nasıl içemezlerse işte bu da öyledir. Nitekim bir hadis-i şerife göre: “Haram ile helâl birleşince haram öne geçer” kuralı bunu bildirmektedir. Ribâ haram ve bâtıl olunca, ribâ ve benzeri pislikler karışan alışveriş de fâsit olur ki, bunun ayrıntıları ve açıklaması fıkıh ilminin konusuna girer. Yukarıda görüldüğü üzere, şeriat açısından ribâ kavramı oldukça genel bir kavramdır. Bunu mümkün olduğu kadar Hz. Peygamber’in açıklamalarından anlamak ve ayrıntılarını onun hadislerinden çıkarmak gerekir. Ancak
FÂİZ/RİBÂ
- 909 -
geleneklerde ve dilde yaşayan ve bilinen bir ribâ örneği vardır ki, o da nakit paralarda kendini gösteren fâizdir ve bunun âyetteki ribâ kavramının içinde yer aldığı her türlü şüpheden uzaktır. Âyetin bunun dışındakiler hakkında genel ve mücmel şer’î anlamı ve delaleti, başlıcaları ismen zikredilen ve yukarıda geçen meşhur “eşyâ-yı sitte” (altı şey) hadisi ile ve bir de “Nesiede de ribâ vardır.” hadis-i şerifi ile tefsir edilmek gerekirse de belli bir vâdeye bağlı olarak verilen nakit borçtan dolayı alınan meşhur fâizin haram olduğu, bizzat âyetin kesin hükmünden çıkan bir sonuçtur. Şu halde gerek âyette geçen uyarı ve gerek ribâcılara Allah’ın savaş ilan ettiği şeklindeki tehditler topluca göz önüne getirildiği zaman, hiçbir mü’minin şüphe etmemesi gerekir ki, toplum düzeninin iyiliğini ve mutluluğunu gözetecek yerde onu gözardı edenler, Kur’ân’ın bu kesin açıklamalarına rağmen ribâ için cevaz yolları aramaya kalkışırlarsa, bunda toplum için, toplumun geleceği için büyük faydaların değil, büyük zararların ve tehlikelerin mevcut olduğunu hesaba katmamış olurlar. Çünkü ribâda toplum için büyük zarar vardır. Ancak konuya kişisel açıdan yaklaşıldığı zaman, herhangi bir ferdin toplumdaki gidişatı tek başına durdurmaya veya o gidişatın yönünü değiştirmeye gücü yeteceği iddia edilemiyeceğinden bazı hallerde ve bazı kimseler için bunun “Kim başkasının elindekine saldırmaksızın ve haddi aşmaksızın mecbur kalır da yerse...” 3761 âyetinin hükmüne göre, zarûret halinde ölmüş hayvanın etinden yeme cinsinden bir hükme tâbi olabileceği söz konusu olmuş ve bunun için bir vakitler yetim, dul ve kimsesizler için ve onlara benzeyen sakat ve yatalaklar gibi muztar durumda bulunanlar için, “hîleyi şer’iyye” adı verilen “devir” usûlüne göre çare bulunduğu sanılmış idi ki, bu da herhangi bir sû-i isti'mal ve kötü niyet söz konusu olmaksızın, denilebilir ki, özden ziyade bir şekil işidir. Böyle bir zarûret durumuna düşmek kimse için temenni edilecek bir şey değildir. Ancak şu da çok iyi bilinmelidir ki, ribâ hastalığı, ferdî bir dert olmaktan çok sosyal bir dert, toplumsal bir hastalıktır. Bundan dolayı sosyal yardımlaşma ve dayanışması pek kısır olan gelişmemiş toplumlarda hızla yayılır ve toplumu etkisi altına alır. Gelişmeye doğru güvenli adımlarla yürüyen toplumlarda bunun tam tersi meydana gelir ki, İslâmiyetin başlangıcında Muhammedî feyiz sâyesinde yirmi sene içinde bu gelişme meydana gelmiş ve kısa zamanda ribâ belâsı toplumdan silinip atılmıştır ve ribâsız bir ticaret uygulanmıştır.
Tefsir âlimleri, ribânın haram kılınmasının sebeplerini aşağıda görüldüğü üzere tek tek zikretmişlerdir:
1- Yukarıda daha önce anlatıldığı üzere ribâ, insanın malını karşılıksız olarak almaktır. Yüz lirayı, yüzbir liraya peşin ya da veresiye satmak, bütün çıplaklığıyla açıktır ki, o bir lira fazlayı karşılıksız almaktır. İnsanın malı da kendi ihtiyacıyla ilgili olduğundan bunun gasbedilmesi haramdır. Nitekim Hz. Peygamber “İnsanın malının hürmeti yani haramlığı, kanın hürmeti gibidir” buyurmuştur. Bundan dolayı insanın malını karşılıksız olarak almak haramdır. Acaba o yüz lira sermayenin bir müddet zimmette beklemesi, o bir lira fazlanın karşılığı değil midir? Bir de bugün peşin olarak on kuruşa satılacak bir şeyi, bir ay sonra veresiye olarak onbir kuruşa satmak da câiz olmuyor mu? Hayır. Verilen o bir lira gerçek ve sağlam bir liradır. Yüz liranın zimmette durması ise vehim ve nazarî, dolayısıyla itibarî bir duruştur ki, bu duruş bir menfaat olabileceği gibi, aynı zamanda bir zarar
3761] 2/Bakara, 173
- 910 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olabilir.
Hatta bundan dolayıdır ki, ribâ yalnızca insanın malını karşılık almakla kalmayıp, karşılık adını vermek gibi bir ahlâksızlığı ve bir çeşit sahtekârlığı da içermektedir. Buna karşı gösterilen karşılıklı rızânın bir tarafı hakikatte rızâ değil, bir hoşnutsuzluktur. Bundan dolayı bir lirasını doğrudan doğruya hibe veya sadaka olarak veren kimse ile fâiz olarak veren kimsenin kalbindeki duygularda ne büyük farklılık vardır. Birisi en yüksek haz ve zevke erişmiş bir kalb olarak gayet ferah ve sevinçli olurken, diğeri malını çarptırmış bir zavallı durumunda ve acılar içindedir. Alışverişteki peşin ve veresiye farkına gelince, eğer alınan verilen her iki bedel bir cinsten değilseler, bunlar herhangi bir sözleşmede birbirleriyle karşılaştırıldıkları ve yalnızca birbirleriyle ölçüldükleri zaman aralarındaki üstünlük farkının ortaya çıkmasına imkân yoktur. O üstünlük farkı bu değişimde değil, sözleşmenin dışında kalan üçüncü bir değer ölçüsünün yardımıyla ortaya çıkabilir. Bunun için yalnızca bir satış sözleşmesi hiçbir zaman kârlılık ifade etmez. Satışta kâr, işte o üçüncü şey üzerine yapılan sözleşmenin bir sonucudur. Tüccar da böyle sürekli sözleşmelerle iştigal eden kimsedir.
Meselâ, on kuruş şu anda ve şu sözleşmede bir okka buğdaya tam karşılık olabildiği gibi, başka bir günde ve başka bir alışveriş sözleşmesinde on okka buğdaya karşılık olabilir. Ve kuruş ile buğday arasında cinslerinin ve faydalarının değişmemesinden dolayı her iki taraf yani alan ve satan taraflar, her zaman için seve seve hakiki bir değişme yapabilir. Ve hiçbiri kendi amacına göre birşey kaybetmiş olmaz. Bu durum, taraflardan birine bir kâr ve fayda sağlamışsa; söz konusu o kâr, sırf bu satış sözleşmesinden doğmamıştır, bu sözleşmeyle daha önceki bir satış sözleşmesinin arasındaki farktan doğmuştur. Yani on okka buğdayı on kuruşa satan adam, ihtimal ki, daha önce onu beş kuruştan almıştır. Aksine bir okka buğdayı on kuruşa satan da daha önce yirmi kuruşa almış olabilir. Alışveriş yoluyla ticarî işlerde görülen kâr ve zarar da hep böyledir. Yoksa değiştirilen çeşitli mallar arasındaki bir tek değişim doğrudan doğruya söz konusu olduğunda tek başına ne kâr, ne de zarar düşünülemez; ancak birbirine denk olup olmadığı düşünülebilir. İşin içyüzü de böyledir. Diğer sebepler ve araya giren bozucu unsurlar önlenirse alışverişin niteliği böyledir. Ancak bu alışveriş, buğdayın buğdayla, altının altınla değiştirilmesi gibi aynı cinsten olan şeylerde ise o zaman her birinin miktarı, öbürünün ölçüsü olacağından; bunlar gerek peşin, gerek veresiye olsun aralarındaki fazlalık, bir okka un ile iki okka unun, yine bunun gibi bir lira ile iki liranın değişiminde olduğu gibi, derhal kendini belli eder ve göze batar. Bunun için bunlar eşit bile olsalar biri bir gün sonra verilmiş olunca, bir günlük gecikme veya öncelik bir fazlalık teşkil eder ve bu artık alışveriş olmaz, sırf fâiz olur. Zaten borç verme de böyle olduğundan dolayı ribâdır. Bundan dolayı ribâyı buna benzeterek tahlil etmek bir gasptır, bir müsâderedir. Bunun içindir ki, meşhur “eşyâ-yı sitte” hadisiyle bu mânâ, örfteki ribâ kavramına ek olarak ayrıca açıklanmış bulunmaktadır.
2- Ribâ insanları cidden çalışıp kazanmak ve üretim ile meşgul olmaktan uzak tutar. Çünkü herhangi bir sûretle beş on kuruş para sahibi olmuş bulunan bir kimse fâizcilikle parasını peşin veya veresiye arttırmak imkânını bulunca artık geçimini kazanmak için az veya çok kolay bir yol elde etmiş olur. Ve o zaman zahmetli olan ticaret veya sanatlarla çalışıp kazanmak zorluğuna ve sıkıntısına dayanamamaya başlar. Bu durum, yüksek üretim yapmaya kabiliyetli birçok
FÂİZ/RİBÂ
- 911 -
kimsenin çalışmalarından iş dünyasının mahrum kalmasına ve bundan dolayı da halkın genel çıkarlarının kesilmesine sebep olur. Hâlbuki dünya ve toplum düzeni ticaretler, üretimler, sanatlar ve bayındırlık faâliyetleri ile gerçek boyutunu kazanır. Yüksek çalışmanın, yüksek sermayelerin dahi yakından ilgili olduğu bu açıdan bakılınca sermayeyi arttırmak için ribânın da bu anlamda kamu yararına hizmet edebileceği iddia olunamaz. Çünkü bu arttırma yalnızca ribâdan beklenecek olursa emek ve çalışmaya hiç önem verilmemiş ve iltifat edilmemiş olur. Hâlbuki bayındırlık ve kamu yararı paraya, bir araç olarak bağlı gibi görünüyor ise de, emek ve çalışmaya bizzat geçerli bir sebep olarak dayalıdır. Bundan dolayı sermaye sahiplerinin nakitleriyle birlikte kendi emek ve çalışmaları da üretime eklendiği takdirde meydana çıkacak sonuç ile, bunların emek ve çabalarını kısmen de olsa ribâya terk etmeleriyle diğer çalışanların ve üretenlerin ortaya koyduklarını tüketmekten doğacak sonuçlar arasındaki fark pek büyüktür. Eğer ticaret ve iş dünyasında ribâ sayesinde iktidar ve güçlerini sürdüren sermaye sahiplerinin fâizcilikleri ellerinden alındığı zaman bunların ticaretteki kıymetlerinin kalmayacağı düşünülüyorsa, o zaman da bunların zaten faydalı ve kıymetli bir kesim olmadıklarının ve işe yaramadıklarının kabul edilmesi ve bu yüksek sermayeleri ellerinde hapsetmeye haklarının olmaması lâzım gelir. Yok eğer bu sermaye sahipleri cidden ticarî gücü yerinde ve kabiliyetli kimseler ise o zaman da ribâcılık, bunların gerçek değerlerini engellediği ve mesaîlerinden ticaret dünyasını mahrum bıraktığı için, onlara ve kamuya zarar veriyor demektir.
3- Ribâcılık insanlar arasında ihtiyaca göre “karz-ı hasen” sûretiyle iyilik ve yardımlaşmanın kesilmesine sebep olur. Çünkü ribâ haram ve yasaklanmış olunca, insanların yüz yüze gelip birbirlerine fâizsiz borç vermesi; onların hem hoşuna gider, hem de bu durum ahlâk ve sosyal güvenin gelişmesine yaygınlaşmasına ve neticede de sosyal düzenin sağlamlaşmasına sebep olur. Herkes ihtiyacı ölçüsünde tüketmeye, tükettiği ölçüde ödemeye mecbur olacağından borcunu ödemede titiz davranır, vaktinde ödemeye daha çok gayret gösterir ve borcuna dört elle sarılır. Şüphe yok ki, on yerine onbir ödemeye mecbur olanlar arasında batan borçların çoğu batmaktan kurtulmuş olur. Ribânın yürürlükte olduğu yerlerde muhtaç olanların ihtiyacı bir lira yerine iki lira borçlanmaya sebep olabilir. Bu imkânı bulan para sahipleri de bunu vesile yaparak “karz-ı hasen”den vazgeçmeye başlarlar. Bu şekilde halk arasında iyilik, ihsan yardımlaşma ve dayanışma duyguları silinmeye; yerine hırs, kin, öfke ve saldırganlık fikirleri yayılmaya yüz tutar. Bu da toplumun felâkete sürüklenmesi demek olur.
4- Ribâyı câiz kabul etmek, zenginlere fakir fukaradan fazla bir mal çekmek imkânını bağışlamak demektir ki, bu da Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın rahmetine aykırı düşer. Bu sayılan birkaç sebep bile; ribânın infaka, hayır denilen kamu yararına ters düştüğünü açıkça göstermeye yeter.
5- Bunların her biri ribânın çirkin ve kötü bir şey olduğunu ifade eden zararlarını göstermekle beraber, Allah katındaki haramlığının hikmetini tam anlamıyla anlatmaya yine de yetmez. İhtimal ki ribânın bilinmeyen daha birçok kötü yönleri vardır. Ribânın haram oluşunun asıl sebebi bunun ilâhî nass ile sâbit olmasıdır. Ve bütün mükellefiyetlerin ve yasakların sebepleri ve hikmetleri, mükellef olan halk tarafından bilinmeleri de gerekli değildir. Dolayısıyla biz, sebep ve hikmeti bilemesek bile, ribânın kesinlikle haram olduğunu tanımamız gerekir.”
- 912 -
KUR’AN KAVRAMLARI
3762
Mevdûdi diyor ki: “Arapça “ribâ” kelimesinin sözlük anlamı “bir şeyi arttırmak” veya “bir şeye eklemek”tir. Teknik olarak ise, borç verenin, borçludan verdiği para üzerinden belli bir yüzde alması yani fâizdir. Kur’an’ın vahyedildiği dönemde fâiz çok çeşitli şekillerde alınıyordu. Örneğin, bir kimse bir mal aldığında ödeme için belli bir vâde belirleniyor ve borçlu borcunu belirlenen tarihte ödeyemezse, ona belli bir zaman daha tanınıyor, fakat ödenecek meblağa biraz daha ekleniyordu. Veya borçlanan kişi, borç aldığı miktardan fazlasını ödemek zorunda kalıyordu. Veya belli bir vâde için bir fâiz oranı belirleniyor, eğer borçlu belirlenen zaman içinde ödemede bulunmazsa fâiz oranı arttırılıyordu.
Kur’an fâizle borç vereni deli bir adama benzetir. Deli adam nasıl dengesizliği nedeniyle hâkimiyetini kaybederse, aynı şekilde borç veren kişi de para verirken o denli dengesini kaybeder ki, şuurunu yitirir. Onun akılsızlığı o denli büyüktür ki, benciliğinin ve açgözlülüğünün nasıl insan sevgisine, insan kardeşliğine ve dostluğuna kökten bir darbe vurduğunu ve insanlığın genel maslahatına zarar verdiğini farketmez. Birçok şeyi feda ederek zengin olduğunun farkına varamaz. İşte o da, bu dünyada sanki deli bir adam gibi davranır. Âhirette de aynı bu dünyadaki gibi deli olarak dirilecektir. Çünkü herkes hangi konumda ölmüşse âhirette o konumda dirilir.
Onlar görüşlerini yanlış bir teori üzerine dayandırdıkları için kâr ile fâiz arasındaki farkı göremezler. Onların iddiası şudur: Ticarette sermayeden kâr etmek helâl olduğuna göre, borca yatırılan paradan fâiz almak neden haram olsun? Sadece Arap müşrikleri değil, günümüzün bankaları, finans kuruluşları da fâiz hakkında bu tür düşüncelere sahiptirler. Borç veren bir kimse o parayı borç vermeyip bir yere yatırsa kâr eder, borç alan kişi de bir yere yatırım yapıp kâr ettiğine göre, borç veren kişi diğerinin kârının bir kısmını neden almasın, diye fikir yürütürler. Fakat onlar dünyada risksiz ve belli bir oranda sabitleştirilmiş kâr getiren hiçbir iş olmadığını unutmaktadırlar. Ticarette, endüstride, tarımda ve her tür girişimde, hem sermaye, hem de işgücü kullanılmalıdır. Aynı zamanda müteşebbis sabit bir kâr oranı beklememeli ve belli bir riski göze almalıdır. Şimdi, aldığı borçla yatırımda bulunup üretimde bulunan borçluyu bir tarafa bırakalım ve aldığı borcu tüketimde kullanan kişinin fâiz ödeme durumunu ele alalım. Parasını kârlı bir işte kullanılmak üzere belli bir fâiz oranıyla borç veren kimse ile başka tür yatırım ve girişimlerle meşgul olan kimseyi karşılaştıralım. Herhangi bir girişimde bulunan kişi veya kişiler tüm zaman, işgücü, kafa ve sermayelerini kullanırlar ve işlerinin başarılı olabilmesi için ellerinden geleni yaparlar. Fakat yine de sabit bir kâr oranını garantilemiş değillerdir ve birçok riskle karşı karşıyadırlar. Tam tersine, sadece sermayesini veren kredici ise, üzerine hiçbir risk almaksızın sabit bir kâr oranını garantilemiştir. Hangi mantıkla, hangi adâlet ve ekonomi düşüncesine göre onun sabit bir kâr oranını garantilemesi doğrudur? Bir kimse, bir fabrikaya, yirmi yıl içinde hangi fiyat oyunlarının olacağını hesaba katmaksızın, nasıl yirmi yıllık sabit bir fâiz oranıyla borç verebilir? Bütün ülke riskle karşı karşıya bulunduğu, zarar yaptığı ve fedâkârlıklar yapmak zorunda kaldığı halde, savaş borçlarına karşı bir yüzyıl boyunca fâiz ödenmesini haklı gösterecek bir sebep var mıdır?
3762] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 2/154-163
FÂİZ/RİBÂ
- 913 -
Farklı ekonomik ve ahlâkî sonuçlar doğuran fâiz ve kâr arasındaki en önemli ayrılıklar şunlardır:
1) Alıcı ile satıcı arasındaki kâr anlaşması eşit şartlarda olmaktadır. Alıcı ihtiyaç duyduğu maddeyi satın alır ve satıcı da bu maddeyi alıcıya sağlarken kullandığ zaman, işgücü gibi harcamaları için kâr alır. Bunun aksine fâizde, borçlu, zayıf konumu nedeniyle krediyi verenle eşit şartla anlaşma yapamaz. Borç veren kişi ise, kârı olarak belirlediği miktar kadar sabit oranda bir fâiz alır. Eğer borçlu aldığı parayı kişisel ihtiyaçları için kullanırsa, elbette zaman faktörü hiçbir kâr getirmez. Eğer borçlu aldığı parayı ticaret, endüstri, tarım gibi sektörlere yatırırsa o zaman eşit oranda kâr ve zarar şansı vardır. O halde fâizle borç vermek bir tarafa sabit ve garantili bir kâr getirirken öte tarafa zarar veya bir tarafa kesin ve garantili bir kâr, öteki tarafa ise belirsiz ve kesin olmayan bir kâr getirebilir.
2) Tüccar yüksek de olsa bir kez kâr talebinde bulunur; fakat kredi veren, tekrar tekrar ve zamanla oranı artan bir fâiz ister. Borçlunun borç aldığı para üzerinden kazandığı kâr kendi içinde sınırlıdır; fakat, borç verenin parası üzerinden istediği fâizin sınırı yoktur. Borç veren kişi bazen borçlunun tüm kârını alabilir, hatta tüm kişisel mallarına el koyabilir ve yine de borçlu borcunu ödeyemeyebilir.
3) Bir madde el değiştirdiğinde veya fiyatı değiştiğinde ticarette alışveriş sona erer. Bundan sonra alıcıdan satıcıya bir şeyler ödemesi istenemez. Mobilya, ev veya toprak kiralarına gelince, borç verilen şeyin aslı harcanıp tüketilmez, fakat kararlaştırılan zaman sonunda sahibine geri verilir. Fakat alınan borç para olduğunda, borçlu önce bu sermayeyi tüketir, sonra da alacaklıya üzerine bir miktar fâiz katlayarak öder. Yani borçlu için iki risk vardır; borçlu hem borç aldığı anaparayı üretmeli, hem de fâizi karşılayacak parayı kazanmalıdır.
4) Ticaret, endüstri ve tarım gibi ekonomik sektörle uğraşan kimseler zaman, işgücü ve beyin gücü harcayarak kâr elde ederler. Fakat borç veren kimse, hiçbir riske atılmaksızın ve işgücü de harcamaksızın, ihtiyacı dışındaki parayı borç vererek borçlunun kârının en büyük hissedarı olur. O yapılan işteki kâr oranına, gerçekten, kâr olup olmadığına, belki de zarar olduğuna bakmaksızın, sadece kendisine verilen sabit garantili fâiz nisbetinde işe ortaktır.
Yukarıda anlatılanlardan, ekonomik yönden de, ticaretin toplumda yapıcı bir etkisinin, fâizin ise yıkıcı bir etkisinin olduğu açığa çıkmaktadır. Ahlâkî yönden ise fâizin bencillik, katı kalplilik, paraya tapma gibi kötü özelliklere yol açtığı ve insanlar arasında sevgi ve yardımlaşma ruhunu öldürdüğü bilinmektedir. O halde fâiz, toplum için hem ekonomik, hem ahlâkî yönden zararlıdır. Kişinin ihtiyacı olmayan parayı ne yapacağı sorusuna gelince, bu para aynı zamanda hem kâr, hem zarara aynı olmak şartıyla ticarete, endüstriye vs. yatırılabilir.
Bu izin sadece, fâizi haram kılan âyet nâzil olmadan önce alınan fâizin kanunî yönü ile ilgilidir ve o fâizden kazanılan gelirin de helâl olduğu anlamına gelmez. Bu âyetten bu meselenin Allah’a havâle edileceği ve bunun Allah tarafından bağışlanmamış olduğu anlaşılmaktadır. Sonu gelmez tartışma ve istekleri engellemek bakımından borçlanılan fâizin geri ödenmesi için kanunî bir istekte bulunulmaması bildirilmektedir. Fakat ahlâkî yönden fâiz pisliktir ve onu alan kimse kendisini temizlemek için elinden geleni yapmalıdır. Eğer şeytana uyup
- 914 -
KUR’AN KAVRAMLARI
almışsa, aldığı fâizi kendisine harcamamalı ve fâiz aldığı kimseleri araştırıp onlara aldıklarını geri ödemeye çalışmalıdır. Fâiz aldığı kimseleri bulamadığı takdirde bu haram ve pis kazancı sosyal refah için harcamalıdır. Kıyâmet gününde, kişi hakkında kesin hüküm verecek olan Allah’ın azâbından korunmanın tek çıkar yolu budur. Bu haram serveti kullanmaya devam eden kimse ise, geçmişte verdiği borçlar nedeniyle bile cezalandırılacaktır.
“Allah ribâyı yok eder, sadakaları ise arttırır. Allah çok nankör ve günahkâr kimseyi sevmez.” 3763
Allah ribâ sonucu elde edilen malı yok eder, bereketini giderir, bu mal âhirette sahibine fayda vermez, bilakis eziyete sebep olur. Sadakaları ise sevap ve bereket bakımından arttırır, sahibine âhirette de mükâfat verir. Allah verdiği malları Allah yolunda ve ihtiyaçlı kimselere harcamayan nankörleri ve devamlı günah işleyen, insanların ihtiyaçlarını fırsat bilerek ve Allah’ın nimet olarak verdiği malı kullanarak insanları sömürenleri sevmez. Onlar bu amellerinden vazgeçmezlerse âhirette onlar için can yakıcı bir azap vardır.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Sonuç olarak ribâ, bir çok yönüyle hakkı ve hukuku rayından çıkarmaktır. Bunda aracı amaç, amacı da araç zannettiren bir göz boyama; bir şeyi kendisiyle hem mukayese etmek, hem de kendine intibak ve eşitliğini ortadan kaldırmaya çalışmak gibi bir çelişki bulunmaktadır. On lira, on lira ile hem ölçülmek, hem de on bir lira yerine konulmak gibi hak ve hakikatın zıddına bir çelişki vardır. Bunun için ribâ, gerçekte hakka değer vermek ve hayat hakkı tanımak istemeyen ve nihayet kendi çıkar ve isteklerini hakkın gerçek ölçüsü ve temeli saymak isteyen kısır görüşlü kimselerin şiarıdır. Bunun için ribâya taraftar olanlar, daima hukukî mevzuatı, Hakk’ın ölçüsüyle ölçmeyip beşeriyetin kanunlarını, hakkın ve gerçeğin yegâne ölçüsü sanan ve her şeyi kendi kişisel çıkarları açısından görenler arasında bulunur. Cenâb-ı Allah da ribânın, insanların koyduğu kurallarla değil, ilâhî hükümlere dayalı olarak haram olduğunu ve bundan dolayı bunu helâl sayanların saradan kurtulamayarak en sonunda cehennemi boylayacaklarını ve yalnızca tevbe edip bundan vazgeçenlerin kurtulma ümitleri olduğunu beyan buyurmuştur. Artık bu kadar büyük bir zarar olan ribâyı bir kâr, bir kazanç sanıp da arkasından koşmamalıdır. Sonra ribâcıların zannettiği gibi, ribâ malı arttırır da sadakalar eksiltir değildir. Tam tersine, Allah, malı arttırır sanılan ribâyı derece derece eksilte eksilte nihayet mahveder. Ribâ içinde ayın on dördü gibi parlak görünen servetleri, hilâl gibi küçülte küçülte nihayet gözle görünmez hale getirir de buna karşılık; malı eksiltir sanılan sadakaları “irbâ” eder yani gitgide büyütür ve çoğaltır, nemâlandırır. Ribâ, mal üretecek hayatları kurt gibi yiye yiye bitirir, nihayet sermayelerin de batmasına sebep olur. Hâlbuki sadakalar ecir, hayat ve bereket olur. Ve Cenâb-ı Allah, haramı helâl tanımakta ısrar eden çok kâfir, çok günahkâr kimselerin hiç birini sevmez. O tevbe edenleri sever, onlardan râzı olur. Ribâ ise pek kâfirâne ve pek günahkârâne bir iştir.” 3764
Mevdûdi diyor ki: “Bu sosyal, ekonomik, ahlâkî ve ruhsal yönlerden doğrudur. Görünüşte fâizin zenginleştirip, infâkın fakirleştirmesine rağmen, gerçekte bunun tersi olur. Fâiz, tabiatı itibârıyla sosyal, ekonomik, ahlâkî ve ruhsal gelişmeye
3763] 2/Bakara, 276
3764] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 2/154-163
FÂİZ/RİBÂ
- 915 -
engeldir ve infâk (fâizsiz borç vermeyi de içerir) tüm bunların gelişmesini sağlar.
Fâize ahlâkî ve ruhsal yönlerden bakacak olursak, onun açgözlülük, bencillik, cimrilik, haset, katı kalplilik gibi özelliklere dayandığını ve borç veren kişide bu özellikleri beslediğini görürüz. Diğer taraftan infâk; cömertlik, tokgözlülük, yumuşak kalplilik ve sevgi üzerine kurulmuştur ve bu yüce niteliklerin gelişmesine yardımcı olur. Hiç kimse bu özelliklerin bir önceki özelliklerinden daha iyi olduğu gerçeğini yalanlayabilir mi?
Toplumsal yönden bakıldığında birazcık düşünme bile insanı, eğer toplumdaki bireyler karşılıklı ilişkilerini bencillik üzerine kurarlarsa ve bireylerarası yardımlaşma ancak şahsî çıkar karşılığında olursa, o toplumun kuvvetli, dayanıklı ve dengeli bir toplum olamayacağı sonucuna götürür. Eğer zenginler fakirlerin sadece sömürülmek için var olduğuna inanıyorlarsa, bu durumda bir çıkar çatışması meydana gelecek ve toplumda ayrılıklar ortaya çıkacaktır. Eğer diğer şartlar da bunları desteklerse bu durum bir sınıf çatışmasına neden olacaktır. Diğer taraftan, eğer toplumun bireyleri karşılıklı ilişkilerini sempati üzerine kurarlar ve birbirlerine cömertçe davranırlarsa, toplum güçlenecektir. Eğer her birey ihtiyacı olan diğer bireye yardım ederse ve “varlıklı”lar “varlıksız”lara sempati ile veya en azından adâletle davranırlarsa, o toplumda karşılıklı sevgi ve saygı gelişecek ve toplum güçlü, dengeli bir toplum olacaktır. Tabii ki toplumdaki gelişme bu karşılıklı işbirliği ve sevgi ile de desteklenecektir.
Şimdi de fâizi ekonomik yönden ele alalım. Borçlar iki çeşittir: Tüketim borçları, ihtiyacı olan kimseler tarafından kişisel gereksinimlerini karşılamak amacıyla alınır. Ekonomik borç ise işadamları tarafından ticaret, endüstri, tarım ve benzeri sektörlere yatırılmak üzere alınır. Birinci tür borçta fâizin kötü sonuçlar doğurduğu herkes tarafından bilinmektedir. Her ülkede bankerler ve kredi veren kimseler işçilerin, köylülerin ve genelde fakir kesimin kanını emmekte ve onların durumlarının daha da kötüye gitmesine neden olmaktadırlar. Fâiz talepleri bu insanların borçlarını ödemesini hemen hemen imkânsız kılar ve onları bu işten kurtulmak için sürekli borç almaya iter. Anaparanın birkaç katı kadar fâiz ödeseler bile anapara ödenmeden kalır. Borçlunun gelirinin büyük bir bölümü alacaklı tarafından alınır ve fakir borçlu yakasının iki ucunu bir araya getiremez. Doğal olarak bu, işçilerin işlerine olan ilgilerinin azalmasına neden olur. İşlerin meyvesi başkaları tarafından alınınca, onlar da kendilerini tüm kalpleriyle işlerine veremezler. Bundan başka, üzüntü, tedirginlik, yetersiz beslenme sağlıklarını bozduğundan, parasızlık nedeniyle gerekli ilâçları bile alamazlar. O halde fâizle borç verme çoğunluğun kanının emilmesi pahasına küçük bir grubun palazlanıp gelişmesine ve toplumda genel bir bozulmaya neden olur. Bu yolla ortaya çıkan randıman düşüklüğü millî üretimin kalite ve standardını düşürür. Sonunda kan emiciler de kendi açgözlülüklerinin ve zulümlerinin kurbanı olurlar. Ezilen ve sömürülen insanların bastırılmış kızgınlıkları, borç verenlerin acımasızlığı ile su yüzüne çıktığında kanlı bir devrime dönüşür ve sömürenlerin tüm şeref ve kötü yoldan kazanılmış servetlerini yerle bir eder.
Ekonomik borçlarda sabit bir fâiz oranının uygulanmasının doğurduğu birçok kötü sonuçtan üçü şunlardır:
1) Piyasa oranına eşit veya ondan daha yüksek fâiz ödemeyen projeler, toplum için gerekli ve faydalı olsa da sermaye elde edemez. Kullanılması mümkün
- 916 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olan tüm para, ulusal yönden ne denli zararlı olsa da, piyasa oranına eşit veya daha yüksek fâiz verebilen ticari ve endüstriyel sektörlere akar.
2) Ticarî, endüstriyel veya tarımla ilgili her şartta yüzde beş, altı veya daha fazla kâr oranı garanti edebilen hiçbir iş yoktur. Böyle bir garantinin olmayışı bir yana, hiçbir işte zarara karşı garanti yoktur. O halde sermayenin sabit fâiz oranı ile borç alan hiçbir iş, riske ve zarara karşı garanti altında değildir.
3) Borç veren kimse işin kârına ve zararına doğrudan ortak olmadığı ve sadece sabit bir fâiz oranını gözönünde bulunduğu için yapılan işin sosyal refahla olan ilişkisine dikkat etmez. Onun ilgilendiği tek şey kendi çıkarıdır; bu nedenle piyasada ne zaman bir kriz görse parasını hemen piyasadan çeker. Bu şekilde bencilliği nedeniyle panik yaratmış, piyasada kriz yolu açmış ve var olan krizi ise felâkete dönüştürmeye yardım etmiş olur.
Yukarıda anılan fâizin üç kötü sonucu o denli açıktır ki, ekonominin alfabesinden haberdar olan herkes bunu bilir. Hiç kimse Allah tarafından konan tabiî kanunun yani fâizin millî serveti azalttığı gerçeğini inkâr edemez.
Şimdi de infâkı (sadaka) ekonomik yönden ele alalım. Eğer bir toplumun zenginleri paralarını serbestçe kendilerinin ve bakmakla yükümlü oldukları kimselerin ihtiyaçlarını karşılamak için harcasalar ve servetlerinin bir bölümünü ihtiyacı olan kimselere dağıtsalar, fâizsiz borç olarak işadamlarına verseler veya bir işe ortak olsalar ya da sosyal hizmetler için hükümete fâizsiz borç verseler, o zaman elbette ticaret, endüstri ve tarım gelişecektir. Millî servet artacaktır. O halde fâizin bir ulusun gelişmesini engellediği ve infâkın gelişmeye yardım ettiği apaçık ortadadır.
Borç veren (Tefeci) şüphesiz narkör bir zavallıdır. Kendisine servet veren Allah’a karşı şükreden bir kul olarak, en azından O’nun kullarına fâizsiz borç vermelidir. Eğer, bunun tersine Allah’ın nimetini, kendisinden fakir olan diğer kulları sömürmekte kullanırsa, o zaman sadece nankör olmaz, aynı zamanda kötü kalpli ve zâlim de olur.
“Doğrusu iman edip salih amel işleyen, namazı dosdoğru kılan ve zekâtı veren kimseler var ya, onlar için Rableri katında ecirleri vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülecek değillerdir.”3765 Allah’ın istediği şekilde iman edip sâlih amel işleyen, Allah’ın yasakladıkları şeylerden uzak duran, namazı rükûn ve şartlarını yerine getirerek, huşû içerisinde, devamlı kılan ve zekâtı eksiksiz bir şekilde, vaktinde verilmesi gereken yerlere veren kimseler var ya, onlar için Rableri katında Cennet nimetleri vardır. Onlar, öldükten sonra korkunun yaygın olduğu kıyâmet gününde tüm korkulardan emin olacaklar, âhirette alacakları mükâfat çok büyük olacağı için dünyada bıraktıklarına veya kaçırdıkları fırsatlara üzülmeyeceklerdir.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Buna karşılık iman edip iyi işler, sâlih ameller yapan ve özellikle namazlarını doğru dürüst kılıp zekâtlarını veren kimseler yok mu? Her zaman bunların Rableri katında ecirleri vardır. Bunlara gelecek bir korku yok, bir kayıptan dolayı mahzun olacak da değiller.” 3766
Mevdûdi diyor ki: “Bu bölümde Allah karşılaştırma için iki karakter
3765] 2/Bakara, 277
3766] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 2/154-163
FÂİZ/RİBÂ
- 917 -
sunmaktadır. Birisi servet düşkünü, gece gündüz Allah’a ve yarattıklarına aldırmaksızın servet biriktirmekle uğraşan tefecidir. Diğeri ise Allah’a ibâdet eden, Allah’ın yarattıklarının haklarını gözeten, serveti kazandıktan sonra kendisi, başkaları için ve iyi ameller uğrunda harcayan cömert kimsedir. Allah birinci tür kimselerden hoşlanmaz; çünkü onlar, iyi ve dengeli bir toplum kuramazlar. Aksine onlar bu dünyada hem kendilerini, hem de başkalarını rezil ederler, Âhirette onlara acıklı bir azap vardır. Bunun aksine Allah ikinci tür kimselerden râzı olur, çünkü bu kimseler iyi ve dengeli bir toplum kurup, gerçek başarıya ulaşabilirler. Onlar bu dünyada huzur içindedirler ve Âhirette de bütün Cennet nimetleri onların olacaktır.
“Ey iman edenler, Allah’tan sakının! Mü’minler iseniz ribâdan kalanı bırakın! Ey iman edenler, Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun, O’nun emirlerini yerine getirin ve yasaklarından kaçının, ancak bu şekilde Allah’ın azâbından sakınmış olabilirsiniz. Eğer gerçek mânâda iman etmiş iseniz ribâdan alacaklarınızı bırakın! Çünkü o bir ateştir.” 3767
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ey iman ehli Allah’dan korkun, O’nun azâbından korunun! “Geçmişte yaptıkları kendisine âittir” âyetinin hükmüne göre, geçmişte kalan ribânın sahibinin zimmetinde bulunduğundan gaflet etmeyin. Henüz alınmamış, elde edilmemiş ve kalmış olan ribâdan geriye kalanları bırakın, terkedin. Eğer siz gerçekten mü’min iseniz, böyle yaparsınız. Zira imanda olgunlaşmak, gereğini yerine getirmeyi gerektirir.” 3768
“Şayet yapmazsanız artık Allah ve Rasulü’nün size savaş açmış olduğunu kesinlikle bilin! Tevbe ederseniz anaparanız size aittir. Ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız.” 3769
Şâyet ribâdan vazgeçmezseniz Allah ve Rasulü’nün size düşman olup savaş açmış olduğunu bilin! Tevbe edip ribâdan vezgeçerseniz anaparanız size aittir. Ne ribâ alarak veya borcunuzu geciktirerek başkasına zulmediniz ne de ribâ vererek başkası tarafından zulme uğrayınız.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Şayet yapmazsanız yani Allah’tan korkmaz, ribânın haram olduğuna inanmaz veya inanır da yine terk etmezseniz Allah ve Rasûlü tarafından bir harbe mâruz kalacağınızı bilmiş olasınız. Yahut kırâetine göre, Allah ve Rasûlü tarafından kendinize harb ilan ediniz. Burada ribâyı terk etmeyenleri, gerek ribâ helâldır inancına dönmüş mürted veya ahdini bozmuş kâfir olsun, gerekse haram olduğuna inandığı halde o inançla amel etmeyip ribâya devam eden fâsık mü’min olsun; her ikisine de Allah Teâlâ, savaş ilân etmeyi emretmiştir. Çünkü bunlar, zekâtı inkâr eden veya inandığı halde vermemekte direnenler gibi ya mürted veya bâğî ve âsîdirler. Dışarıdaki kâfirlere her zaman için savaş açmak zarûrî ve gerekli olmadığı halde, bunlara savaş açmak kayıtsız şartsız vâcip kılınmıştır. Demek olur ki, ribâdan sakınmak, İslâm tabiiyetinde bulunanların hepsine farzı ayn bir ferdî görev olduktan başka, genelde ribâ işlemlerini kaldırmak da mühim bir ictimaî farizadır. Çünkü ribâ öyle bir sosyal hastalık ve öyle bir toplumsal fitnedir ki, toplumda sürüp gittiği müddetçe tek tek kişilerin ondan kaçınmaları çok zor, belki de imkânsız olur. Gerçi küfür diyarında bulunan bir müslümandan, müslim ile gayri müslim arasındaki ribânın
3767] 2/Bakara, 278
3768] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 2/154-163
3769] 2/Bakara, 279
- 918 -
KUR’AN KAVRAMLARI
haramlığı sâkıt olacağı Hanefî mezhebinde açıkça ortaya konmuştur. Bilhassa bu hikmetten dolayı olsa gerek ki, Asr-ı Saâdet’te müslüman ümmeti kemal derecesini bulup da savaş edebilme güç ve kabiliyetini kazanmadıkça ribânın haram oluşu ilân edilmemiştir. Bundan dolayı İslâm devleti, ribâ işlemleri yapan kişileri uyarır ve terbiye eder. Bunlar fert veya cemaat halinde devlete karşı koyarlarsa o zaman onlara savaş ilân etmek bütün müslümanların dinî görevleri gereğidir. Bununla beraber bugünkü müslümanlar bu vazifelerini unutmuş ve bunun uygulanması hususunda sosyal güçlerini yitirmiş, bir kararsızlık ve karışıklık içine düşmüş bulunduklarından pratik hayatta ribâdan kaçmak sırf ferdî bir görev gibi kalmış; ribânın toplum hayatında revaç bulmuş olması da ona karşı koymak isteyenlerin durumunu güçleştirmiştir. Kur’ân böyle ribâyı terk etmeyenlerin Allah tarafından savaş ilânını hakkettiklerini anlatıyor ki, Kur’ân dilinde “Allah ve Rasûlü’nün harbi” deyimi, bazen gerçekten savaş anlamında, bazen de günahın büyüklüğünü ve zararını tasvir için uyarı makamında mecaz olarak kullanılır. Ve burada her iki tefsirle ilgili olarak görüşler öne sürülmüştür. Demek ki biri olmazsa, diğeri muhakkak olacaktır. Fâiz yiyen veya yedirenler maddî veya mânevî anlamda ilâhî savaştan kurtulamayacaktır. Bunun için bir hadis-i şerifte “Allah, ribâ yiyeni de, yedireni de lânetlemiştir.” veya “lânet etsin” buyurulmuştur.
Bu böyledir. Ve eğer siz ribânın haram olduğuna inanır, ribâya tevbe ederseniz, anaparanız sizindir. Anaparalarınızın hepsini alırsınız, o şekilde ki, zulüm etmezsiniz, zulüm de edilmezsiniz yani ne fazla alırsınız, ne de eksik alırsınız. Fakat tevbe etmezseniz, dinden çıkmanızdan veya zulmünüzden dolayı ilâhî harbe muhâtap olmakla her türlü zarara uğrar, anaparalarınızı ve hatta bütün mallarınızı bile kaybedebilirsiniz ve kendinize yazık etmiş olursunuz.
Bu âyetin, müslüman olup da daha önce yaptıkları ribâ işlerinden henüz alamadıkları alacakları kalmış olan birtakım kimseler hakkında nâzil olduğu anlaşılıyor. Daha özel anlamda olmak üzere ve aşağıda açıklanacağı şekilde daha başka birkaç nüzul sebebi de rivâyet edilmektedir:
Mukatil’in rivâyetine göre, Taif’deki Sakif kabilesinden Amroğulları denilen oymaktan Mes’ud, Abdi Yaley, Habib ve Rabi’a adlarındaki dört kardeş hakkında nâzil olmuştur ki, bunlar Mekke’de Beni Mahzûm’dan Beni Muğire’ye fâizle borç verirlerdi. Hz. Peygamber Taif’i fethettiği zaman bu kardeşler müslüman olmuşlar, sonra Beni Muğire’deki alacaklarının fâizlerini istemişlerdi. Beni Muğire de müslüman olmuş ve İslâm’a rağmen fâiz vermek istememişlerdi. Fetih’ten sonra Mekke valisi olan Attab ibni Üseyd’e müracaat olundu ve bir rivâyete göre, Sakif’in Hz. Peygamber’le Taif antlaşmasında hak üzerinde ribâdan olan gerek alacak ve gerekse vereceklerinin mevzu’ yani metruk ve sâkıt olduğuna ilişkin hüküm de yer almaktaydı. Attab ibni Üseyd (r.a.) Hz. Peygamber’e yazdı, o zaman işte bu âyet nâzil oldu. Bundan dolayı Hz. Peygamber, cevap olarak bu âyeti yazdı ve altına da şu notu ekledi: “Onlar buna râzı olurlarsa ne âlâ, yoksa onlara savaş ilân et!” Ata ile İkrime’nin verdiği bilgilere göre, Hz. Peygamber’in amcası Abbas ile damadı Osman b. Affan (r.a.) ortak olarak hurma bahçesi kiralamışlar yani vakti gelince hurmaları toplamak üzere peşin para vererek selem yoluyla bir alışveriş sözleşmesi yapmışlardı. Toplama vakti gelince, hurmanın bir kısmını toplayıp kaldırmışlar, geriye kalanını da fâiz karşılığı olarak toplamak istemişlerdi. Bu da fâizin karşılığı demişlerdi. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. Süddî’nin rivâyetine göre, Hz. Abbas ile Hz. Halid bin Velid, câhiliyye devrinde ortak olarak
FÂİZ/RİBÂ
- 919 -
fâizcilik yapıyorlardı. İslâm’a girdikleri zaman eskiden kalma pek çok fâiz alacakları vardı. Bu âyet bunlar hakkında nâzil oldu.
Hadis kitaplarında sahih rivâyetlerle yer almış bulunan bilgilere göre, Abdullah b. Ömer ile Câbir (r.a.), bizzat Hz. Peygamber’den şöyle rivâyet etmişlerdir ki; Rasûlullah vedâ Haccı günü Mekke’de yani Câbir’in açıkça bildirmesiyle Arafat’taki meşhur hutbesinde “Câhiliyye devrindeki ribâların hepsi bâtıl ve sâkıttır. İlk iptal edeceğim ribâ da Abdulmuttalib oğlu Abbas’ın ribâsıdır” buyurmuş idi. Mekke ve Taif’in fetihleri hicretin sekizinci senesinde vedâ Haccı ise onuncu senesinde olmuş ve hacdan birkaç ay sonra da Hz. Peygamgamber vefat etmişti.
Bundan anlaşılmaktadır ki, bu ribâ âyetinin ilk uygulaması bu hutbede ilân buyurulmuş ve âyetin hükmüne göre; o güne kadar alınmış olan ribâlara dokunulmamış ve alınmamış olanlar da iptal edilmiştir. Bundan dolayı Hz. Abbas’ın fâiz alacakları âyetin özellikle nüzul sebebi değilse bile genel olarak âyetin hükmünün ilk uygulandığı alacaklar olmuştur. Bu âyet, sonradan müslüman olan kâfirlere uygulanacak hüküm hakkında da büyük bir temel olmuştur. Bu gibi kimselerin müslüman olmadan önceki zamanlarında, İslâm dininin hükümlerine aykırı ve fakat kendi aralarında mûteber ve geçerli olmak üzere yapmış oldukları işlemler temelden fesih ve iptal edilmez; fakat İslâm’a girdikten sonra ortaya çıkan sonuçları, İslâm’ın hükümlerine göre çözüme kavuşturulur. Meselâ, kendi aralarında câiz ve fakat İslâm’a göre câiz olmayan bir nikâh yapmış bulunsalar, bu nikâh geçerlidir, fakat İslâmiyete aykırı düşüyorsa onda devam olunamaz. Kâfir iken süt kardeşiyle nikâhlanmış ve onunla yatmış ise, bu nikâh eskiye göre mûteber ve geçerlidir. Verilen mehir geri alınmaz. Fakat İslâm’a girdikten sonra onda devam olunamaz. Boşanmaları gerekir. Mehir belirlenmemiş ise mehr-i misil ödettirilir. İşte ibâresi yalnızca ribâyı ilgilendiriyor gibi görülen bu âyet, kapsamı ve delâleti bakımından birçok işlemlere ait hükümleri de içine almaktadır. Bunun gibi veda Haccı Hutbesi de birçok hükme temel teşkil eder. Bu cümleden olmak üzere, bu şuna da delâlet ediyor ki; dar-ı harpte yapılmış olan sözleşmeler, aslında İslâm’a göre fâsit yapılmış olsalar bile, fetihten sonra onlar temelden feshedilmez. Zira biliniyor ki, âyetin nüzulü ile Mekke’de tahsil edilmemiş ribâların iptalini fiilen ilân eden bu hutbe arasında, Mekke fethinden önceye ait akitlerin uzantısı olarak devam edip gelen birtakım ribâ sözleşmeleri vardı. Demek ki, bir dar-ı harpte müslümanlarla diğerleri arasında yapılmış olan sözleşmeler, orayı müslümanların fethinden sonra bile esasından feshedilmez. Alınmış olanlar iade olunmaz. İşte bu ribâ konusunda görüldüğü gibi, fâsit kısım yani İslâm hükümlerine uygun olmayan kısım devam da ettirilmez. Yani fethin hükmü, daha öncesine şâmil olmaz, ancak sonrasına dönük olur. Bu açıklamalardan şu sonuçları alabiliriz: Evvelâ şunu belirtmek gerekir ki, bu âyetin inişi, sadece Vedâ Haccı’ndan değil, Mekke fethinden de önce imiş. Ayrıca ribâ için, onu inkâr edene veya haram olduğunu kabul ettiği halde ribâ işine devam edene savaş açmanın farz olması dâr-ı harpte değil, dâr-ı İslâm içinde ve Müslümanlığı kabul etmiş olanlar için geçerli olan bir hükümdür. Müslümanların vazifesi, dâr-ı harbde bulunan kâfirlere, ribâdan vazgeçmeleri için savaş ilân etmek değil, kendi ülkelerini müslim veya gayri müslim, kim olursa olsun ribâ fitnesine uğratacak olanlardan korumaktır. Bunun için “Ey mü’minler Allah’tan korkun!” diye hitap buyurulmuş, “Ey insanlar” diye buyurulmamıştır. Mü’minlerin hükümranlığı ve vilâyeti de dâr-ı İslâm’a aittir. Dâr-ı harb için geçerli değildir. Bu mânâdan dolayıdır ki,
- 920 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Peygamber, İslâm uyruğunda bulunmayanlara ribâyı terk etmeleri gerektiğini teklif etmediği halde, İslâm’ın zimmetini kabul eden Necran Hıristiyanları’na ribâ yememek ve ribâ yedikleri takdirde zimmetin sağladığı haklardan mahrum olacaklarını bildirmek üzere onlara söz vermiş ve onlara, “Ya ribâyı terkedersiniz veya Allah ve Rasûlünden harb açılacağını bilmiş olunuz.” diye yazarak bu âyetin içerdiği hükmü tebliğ etmiştir. Zira dâr-ı İslâm’da zimmet ehlinin sözleşmesi, hukuk açısından müslümanların imanı yerindedir. Ve zimmet ehli, ibâdet ile yükümlü değil, fakat muâmelat ile yükümlüdür.
Velhasıl dâr-ı İslâm’da ribâ işlemleri yapanlar, gerek dini inkârlarından ve dinden çıkmak niyetiyle yapsınlar, gerekse sırf günah ve isyan niyetiyle yapsınlar, her iki şekilde de Allah’ın ve Rasûlünün harbine muhâtap olmuş olurlar. Fakat tevbe edenlerin de anaparaları, eksik ve fazla olmadan aynen korunur. Şu kadar ki, bunun hemen ödenip ödenmeyeceği de borçlunun kolay ödeme şartına bağlıdır.” 3770
Mevdûdi diyor ki: “Bu âyet Mekke’nin fethinden sonra nâzil olmuştur; fakat fâizle ilgili olduğu için bu araya sokulmuştur. Bu âyet inmeden önce de, haram olmamasına rağmen fâiz müslümanlar tarafından nefretle karşılanıyordu. Fakat bu âyet indikten sonra fâizle borç verme İslâm devletinde yaptırım gerektiren bir suç oldu. Arabistan’da ticaret yapan kabileler fâiz konusunda uyarıldılar. Eğer fâizden vazgeçmezlerse onlara karşı savaş açılacaktı. Necran Hıristiyanlarına İslâm devleti içinde özerklik verildiğinde, anlaşmada eğer fâizle ticarete devam edilirse anlaşmanın sona ereceği ve iki ülke arasında savaş çıkacağı konusu açıkça belirlendi.
Bu âyetin son bölümünden İbn Abbas, Hasan Basri, İbnî Sîrin ve Rebi bin Enes İslâm Devleti’nde fâiz alanın yaptığı şeyden tevbe etmesi için uyarılması, eğer uyarıldığı halde vazgeçmezse ölüm cezasına çarptırılması gerektiği sonucunu çıkarmışlardır. Fakat diğer fakihler fâiz alan kişinin bu işten vazgeçinceye dek hapsedilmesi gerektiği görüşündedirler.
“Fâiz yiyenler şeytan tarafından çarpılmış kimseler gibi ayağa kalkarlar, Bu onların “alış-veriş de fâiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alış-verişi helâl, fâizi ise haram kılmıştır. Kim kendisine Rabbinden bir öğüt gelir-gelmez fâiz yemeye son verirse geçmişte aldığı fâizler kendisinden geri alınmaz. Onun işi Allah ‘a kalmıştır. Fakat kimler tekrar fâizciliğe dönerlerse onlar, orada ebedi olarak kalmak üzere Cehennemliktirler. Allah fâizi eritir. Buna karşılık sadakaları arttırır. Allah (haramda ısrar eden) hiçbir günahkâr kâfiri sevmez.” Bu, gerçekten korkunç bir hamle ve son derece ürpertici bir tasvirdir.
Seyyid Kutub diyor ki: “...Şeytan tarafından çarpılmış kimseler gibi ayağa kalkarlar...”3771 Hiçbir mânevî tehdit, bu somut, canlı ve hareketli tablo kadar duygular üzerinde etkili olamaz. Şeytan tarafından çarpılmış ve donakalmış insan tablosu... İnsanların sıkça görüp bildiği bir tablo... Âyet-i Kerime, bu tabloyu, duyguların korkutulması konusundaki uyarıcı rolünü yerine getirmesi, fâizcilerin duygularını harekete geçirmesi, onları sarsıp ekonomik düzenlerinin alışkanlıklarından ve kendilerine kâr sağlayan hırslarından çekip çıkarması için gözler önüne getiriyor. Bu tablo, eğitici etkisi bakımından yerine göre yararlı bir araç
3770] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 2/154-163
3771] 2/Bakara, 275
FÂİZ/RİBÂ
- 921 -
olduğu gibi aynı zamanda gerçek bir olguyu da ifade etmektedir. Gerçekte tefsirlerin büyük çoğunluğunda bu korkunç tablodaki “kalkış”ın, diriliş günündeki kalkış olduğu kanısı yer almaktadır. Ancak, bize göre, bu tablo şu yeryüzünde insan hayatında bizzat gerçekleşen bir olgudur. Ayrıca kendisinden sonra gelecek Allah ve Rasûlüne karşı savaşmaktan korkutan âyet-i kerimeye de uygun düşmektedir. Biz, şu anda bu savaşın varlığının sürdüğünü, fâiz düzeninin ağına düşüp, hummaya tutulmuş gibi çırpınan sapık insanlığın başına Mûsâllat olduğunu görüyoruz. Bugün insanlığın pratik hayatından bu gerçeği doğrulayan olguları detaylıca açıklamadan önce, Kur’an’ın Arap yarımadasında karşılaştığı fâiz manzarasını ve câhiliye mensuplarının bu konudaki düşüncelerini sunuyoruz.
Câhiliye döneminde bilinen bu âyetlerin ilk defa ortadan kaldırmak için indiği fâizin “Nesie (ertelenen)” ve “fadl (arttırılan)” olmak üzere başlıca iki şekli yaygındı. Katâde “Nesie (ertelenen)” fâiz hakkında; “Câhiliye ehlinin fâizi; adamın herhangi birine belli bir süre için birşey satması, günü geldiğinde borçlunun ödememesi ve onun da borcunu arttırıp ertelemesi şeklindeydi” der.
Mücâhid şöyle der: “Câhiliyede bir adamın başka bir adama borcu olurdu. Adam, borcunu ertelersen sana şu, şu var derdi. O da ertelerdi.” Ebubekir El Cessas: “Bilindiği gibi câhiliye döneminde fâiz, şartlı arttırma ile beraber, bir süre için borç şeklindeydi. Artış süreye karşılıktı. Allah bunu ortadan kaldırmadı.” der.
Fahreddin Râzi de tefsirinde şöyle der: “Câhiliye döneminde en yaygın olan “Nesîe (ertelenen)” fâizdi. Onlardan biri, her ay belli bir miktar almak üzere malını bir başkasına verirdi, ama mal olduğu gibi kalırdı haliyle. Belirlenen süre dolunca, anamalı isterdi. Şayet borçlu ödeyemeyeceğini bildirirse hakkını ve süresini arttırırdı.” Üsâme b. Zeyd’in Rasûlullah’tan rivâyet ettiği hadisde peygamberimiz şöyle buyuruyor: “fâiz ancak ‘Nesie (erteleme)’de vardır.” 3772
“Fadl (arttırılan)” fâiz ise kişinin herhangi bir şeyi benzeri bir şey karşılığında fazlasıyla satmasıdır. Altını altınla, parayı parayla, buğdayı buğdayla, arpayı arpayla satmak gibi. Bu da, fâize benzemesinden ve fâiz muâmelesinde hatıra gelen duyguların benzerini barındırdığından bu kapsama alınmıştır. Çağdaş işlemlerden sözederken bu noktanın bizim için büyük önemi olacaktır.
Ebû Said El-Hudri, Rasûlullah (s.a.s.)’ın şöyle dediğini rivâyet eder: “Altına altın, gümüşe gümüş, buğdaya buğday, arpaya arpa, hurmaya hurma, tuza tuz... Her şey benzeri ile... Ele el.... Kim arttırır ya da arttırmasını isterse fâiz yapmış olur. Burada alan da veren de eşittir.”3773 Ebu Said El Hudri’nin rivâyet ettiği bir başka hadiste şöyle denir: “Bilâl, Rasûlullah’a burni cinsinden hurma getirdi. Rasûlullah ‘Bunu nereden aldın?’ buyurdu. Bilâl: ‘Yanımızda kötü hurma vardı. Bir sa’a karşılık iki sa’ gönderdik’ deyince Rasûlullah: “Ah! Tıpkı fâiz, tıpkı fâiz yapma bunu! Satın almak istediğinde hurmayı başka bir şeye sat sonra da iyisini al’ buyurdu.” 3774
Birinci tür uygulamada; esas miktarın üzerine ekleme, bu ek miktarı, belirlenen süreye karşılık alma ve bu ek miktarın anlaşmanın bir şartı olması yani başka hiçbir neden olmaksızın yalnızca zamanın geçmesiyle malın mal kazanması gibi bütün fâiz işlemlerinde görülen fâiz unsurlarını barındırması nedeniyle fâiz
3772] Buhari ve Müslim
3773] Buhârî ve Müslim
3774] Buhârî ve Müslim
- 922 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduğu açıkça görüldüğünden açıklamayı gerektirmez.
İkinci tür uygulamaya gelince, arttırmayı gerektiren benzer iki şey arasında temel farkların bulunduğu kuşkusuzdur. Bu durum iki sa’ kötü hurma verip bir sa’ iyi hurma alan Bilâl’in olayında açıkça görülmektedir. Ancak, iki türün asıl itibarıyla benzer olması fâiz kuşkusunu doğurmaktadır. Çünkü burada hurma hurmayı doğurmuş oluyor. Bu yüzden Rasûlullah (s.a.s.) bunu fâiz olarak nitelendirmiş ve yasaklamıştır. Ardından değiştirilmek istenen çeşidin paraya çevrilmesini ve bu parayla da istenen çeşidin alınmasını emretmiştir. Amaç, işlemden fâiz şüphesini tamamen uzaklaştırmaktır.
Herhangi bir şeyi benzeri karşılığında satarken arada bir sürenin bulunmaması için “elden ele...” tutmanın şart koşulması da bu amaca yöneliktir. Çünkü süre belirlemede ek bir kazanç sözkonusu olmasa bile fâizin gölgesi vardır, fâiz unsurlarından biri mevcuttur. Herhangi bir uygulamada fâizin gölgesinin belirmesine karşı Rasûlullah’ın ne kadar duyarlı olduğu ortaya çıktığı gibi câhiliyede yaygın fâiz uygulamasına karşı akılcı tedavisinin hikmeti de açıktır.
Günümüzde, Batının kapitalist düşünce ve düzenleri karşısında rûhen bozguna uğramış bazı kimseler bu haram kılmayı, Üsame’nin hadisine ve Selef’in câhiliyede yaygın fâiz uygulamasını tavsif edişlerine dayanarak çeşitli fâiz şekillerinden biri olan “Nesîe”ye (ertelenen) fâize indirgeyip câhiliyedeki fâiz uygulamasına tıpatıp uymayan çağdaş fâiz şekillerini İslâm adına -dinen- helâl saymak istiyorlar.
Ancak, bu girişim, ruhsal ve aklî bozgunun bir belirtisinden öteye gidemez. Çünkü İslâm, birtakım göstermelik davranışlardan ibâret bir düzen değildir. O, köklü bir düşünceye dayanan bir hayat düzenidir. İslâm, fâizi yasaklarken bir çeşidini yasaklayıp diğer bir çeşidini bırakmaz. Kendi düşüncesine aykırı her düşünceyi ortadan kaldırdığı gibi kendi mantığıyla uyuşmayan her düşünceye savaş açar. Bu konuda o kadar duyarlıdır ki, fâiz mantığının gölgesini ve fâizci duyguları iyice uzaklaştırmak için “fadl (arttırılan)” fâizi bile yasaklamıştır.
Bu yüzden, ister câhiliyenin bildiği şekilde olsun, ister yeni ortaya çıkan şekilde olsun, fâiz uygulamalarındaki temel unsurları içerdiği ve bencillik, açgözlülük, bireysellik ve kumarbazlıktan ibâret fâizci mantıkla zehirlendiği, “nasıl olursa olsun, yeter ki kâr edeyim”den ibâret pis düşünceye bulaşmış olduğu sürece tüm fâiz uygulamaları haramdır.
Bu gerçeği iyice kavramamız ve Allah ile Rasûlü tarafından fâizci toplumlara karşı savaş açıldığını idrâk etmemiz gerekmektedir. “Fâiz yiyenler şeytan tarafından çarpılmış kimseler gibi ayağa kalkarlar...”3775 “Fâiz yiyenler” deyimiyle sadece fâiz kârını alanlar kasdedilmemektedir. -Bu âyetle korkunç şekilde tehdit edilenlerin başında gelseler bile- bu deyim, fâiz toplumunun tüm fertlerini kapsamaktadır. Câbir bin Abdullah’tan şöyle rivâyet edilir: “Rasûlullah, fâiz yiyeni, yedireni, şâhit olanı ve yazanı lânetledi. Ve ‘bunların tümü aynı oranda sorumludurlar’ dedi.” 3776
Bu, bireysel fâiz işlemleri içindi. Tamamen fâiz esasları üzerine kurulu toplumlara gelince, tüm bireyleri lânetlenmiş, Allah’ın açtığı savaşa mâruz kalmış
3775] 2/Bakara, 275
3776] Müslim, Ahmed bin Hanbel, Ebû Dâvud ve Tirmizî
FÂİZ/RİBÂ
- 923 -
ve hiç tartışmasız Allah’ın rahmetinden kovulmuşlardır. Onlar hayatlarında istikrar, güven ve rahat yüzü bulamayan, hummaya tutulmuş, muzdarip, sıkıntılı bir yaşantı içindedirler ve kalktıklarında şeytan tarafından çarpılmışlar gibi hareket ederler.
Çağdaş kapitalist düzenin, geçen dört asırda, oluştuğu ilk günlerde bu konuda şüphe sözkonusu olmuş olsa bile bu asırların deneyiminde şüpheye asla yer kalmamıştır. Bugün içinde yaşadığımız dünya; aklı başında olan kişiler, düşünürler, bilginler ve araştırmacıların itiraf ettiği ve Batı uygarlığının merkezi olan bölgeleri dolaşan seyyah ve gözlemcilerin gördüğü gibi bu bölgelerdeki maddi uygarlığın tüm görkemine, sanayi ürünlerinin gelişmişliğine, gözleri kamaştıran maddî refahın tüm görüntülerine rağmen her yönüyle sıkıntı, ızdırap, korku, sinirsel ve ruhsal hastalıkların yaygın olduğu bir dünyadır.
Üstelik bu dünya sürekli; yaygın, öldürücü ve sinirsel savaşların orada-burada bir türlü bitmeyen ızdırapların tehdidi altındadır. Bu maddî uygarlığın, maddî refahın birçok bölgedeki kolaylığının, geçim sıkıntısının olmayışı ve rahatlığın dahi ortadan kaldıramadığı iğrenç ve uğursuz bir bedbahtlıktır.
Görmemek için kendi kendine gözlerini perdelemeyen herkesin görmek istediği sürece yüzyüze geleceği bir gerçektir bu. Amerika, İsviçre ve maddî refahı olan birçok ülkede insanların genelde maddî açıdan bir sorunlarının olmadığı bir gerçektir. Ancak insanlar mutlu değildirler. Zengin oldukları halde sıkıntı, yüzlerinden okunuyor. Yoğun üretim faâliyetinde bulundukları halde doyumsuzluk hayatlarını yiyip bitiriyor. Bu doyumsuzluklarını kimi zaman çılgınlık ve haykırışlar ile, kimi zaman ilginç görüntü ve aykırılıklarla, kimi zaman da cinsel ve ruhsal sapıklıklarla dışa vururlar. Ardından kaçma ihtiyacını duyarlar, kendilerinden, içinde yaşadıkları boşluktan, hayatın akışından ve nimetlerinden bir nedeni görülmeyen bedbahtlıktan kaçmaya başlıyorlar, intihar etmekle, çılgınlıklar yapmakla ve anormalliklerle kaçıyorlar. Sonra bu sıkıntı, boşluk ve hiçlik duygusu hiçbir zaman peşlerini bırakmıyor, rahat yüzü göstermiyor bu zavallılara... Niçin?
Tabiatıyla bunun başlıca sebebi, insanların dertli, ızdıraplı, sapık ve bahtsız ruhlarının, bunca maddî gelişmişliğe rağmen, ruhun gıdası olan imandan, Allah’a güvenden, bir de Allah’a imanın ve O’nun ahdine ve şartına uygun yeryüzündeki hilâfetin bahşedip çizdiği büyük insanlık hedeflerinden yoksun olmalarıdır.
Bu belli başlı ve büyük sebebin bir şıkkını da fâiz belâsı ve gelişen ve fakat gelişmesinin iyilik ve bereketini tüm insanlığa aynı düzeyde dağıtmak sûretiyle dengeli ve eşit bir şekilde gelişmeyen, ancak, bankalardaki bürolarına kapanan bir avuç para babası fâizcinin menfaatini gözeten ekonomi belâsı oluşturmaktadır. Bu fâizci para babaları sanayi ve ticareti, garantili ve belirli fâizlerle borçlandırmakta, böylece sanayi ve ticareti belli bir yöne yöneltmektedirler. Bu yolun da ilk hedefi, herkesin onunla mutlu olacağı ve herkese düzenli iş ve garantili geçim sağlayacak ve herkese ruhsal güven ve toplumsal huzur hazırlayacak şekilde insanlığın sorunlarını ve ihtiyaçlarını gidermekten ziyade milyonların ezilmesi, yoksulluğu ve hayatlarının bozulması ve bütün insanlığın hayatına şüphe, sıkıntı ve korku tohumlarının ekilmesi pahasına da olsa en fazla kâr gerçekleştirecek üretimi sağlamaktır.
Şüphesiz Yüce Allah en doğrusunu söylüyor: “Fâiz yiyenler şeytan tarafından
- 924 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çarpılmış kimseler gibi ayağa kalkarlar...”3777 İşte biz bu gerçeğin kanıtlarını dünyadaki pratik hayatımızda görebiliyoruz. Fâizciler, Rasûlullah döneminde fâizin haram kılınmasına karşı çıkmışlardı. Fâiz işlemlerinin haram, ticaretin ise helâl kılınmasını gerektirecek bir nedenin bulunmadığını ileri sürerek itiraz etmişlerdi: “Bu onların ‘alış veriş de fâiz gibidir’ demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alış-verişi helâl, fâizi ise haram kılmıştır...”
Dayandıkları benzetme, fâiz gibi ticaretin de fayda ve kâr sağlamasıydı. Bu, boş bir benzetmedir. Çünkü ticarî işlemlerde kâr da zarar da mümkündür. Ayrıca kişisel yetenek ve çaba, hayatta yürürlükte olan tabiî şartlar kâr ve zarar üzerinde etkili olmaktadır. Fâiz işlemlerinde ise bütün durumlarda kâr haddi belirlenmiş olur. İşte başlıca fark budur. Haram ve helâl kılınma nedeni bu noktada yatmaktadır. Her ne şekilde olursa olsun, kârın garantiye alındığı tüm işlemler, kârın kesin ve belirlenmiş olmasından dolayı fâiz kapsamına girerler. İnatçılık ve demagoji yapmaya gerek yoktur:
“Oysa Allah alış-verişi helâl, fâizi ise haram kılmıştır.”3778 Bu unsurun, alış-verişte bulunmayışı ve daha birçok neden, ticareti aslında insan hayatı için yararlı ve fâiz uygulamasını da zarar verici kılmaktadır. İslâm o zaman mevcut olan sistemi, ekonomik ve toplumsal hayatta sarsıntı meydana getirmeden gerçekçi bir şekilde tedavi etmişti.
“Kim kendisine Rabbinden bir öğüt gelir gelmez fâiz yemeye son verirse geçmişte aldığı fâizler kendisinden geri alınmaz. Onun işi Allah’a kalmıştır.”3779 Yüce Allah yasayı koyduğu andan itibaren yürürlüğünü başlatıyor. Kim Rabbinin öğüdünü dinler ve fâizden vazgeçerse geçmişte aldığı fâizler geri alınmaz. Onun işi Allah’a kalmıştır ve onun hakkındaki hükmünü dilediği gibi uygulayacaktır. Bu ifade kalbe geçmişte işlenen bu günahtan kurtuluşun Allah’ın dilemesi ve rahmetine bağlı olduğu duygusunu akıtmakta ve bu işten ürperti duymasını sağlamaktadır. Giderek kendi kendine şöyle demeye başlar: “Bu kötü işten elde ettiklerim yeter. Vazgeçip tevbe edersem Allah, günahlarımı belki affeder. Bundan sonra artık fâiz almayacağım.” Kur’an bu eşsiz metoduyla kalplerin duygularını işte böyle tedavi ediyor.
“Fakat kimler tekrar fâizciliğe dönerlerse onlar, orada ebedi kalmak üzere Cehennemliktirler.”3780 Âhiretteki azâbın gerçekliğine ilişkin bu tehdit az önce işaret ettiğimiz eğitim metodunun güzelliklerini güçlendirmekte ve kalplerin derinliklerine yerleştirmektedir. Ancak, uzun vâdeli ihtirasların şaşırttığı, vaad edilen azabın hakikatını bilmeyen bazı kimseler, Âhiret gününü hesaba katmayabilirler. İşte Kur’an bunları da dünya ve Âhirette topluca erimekle korkutuyor. Bu arada sadakanın -fâizin değil- artıp arındırdığı gerçeğini yerleştirmekte ve küfür ve günahtan dolayı icâbet etmeyenlerin kulaklarını sağır edecek tarzda haykırmakta ve Yüce Allah’ın günahkâr kâfirlerden hoşlanmadığını onlara göstermektedir.
“Allah fâizi eritir, buna karşılık sadakaları arttırır. Allah (haramda ısrar eden) hiçbir
3777] 2/Bakara, 275
3778] 2/Bakara, 275
3779] 2/Bakara, 275
3780] 2/Bakara, 275
FÂİZ/RİBÂ
- 925 -
günahkâr kâfiri sevmez.”3781 Kuşkusuz Yüce Allah’ın azâbı ve va’di doğrudur. Fâizle muâmele gördüğü halde, içinde bereket, huzur, mutluluk, güven ve sükûnet adına birşey kalan bir toplum görmemiz mümkün değildir. Yüce Allah fâizi eritir. Bu pis uygulama bulunduğu topluma kıtlık ve bedbahtlıktan başka birşey kazandırmaz. Görünürde bir refah, üretim ve gelir kaynağı bolluğu göze çarpabilir; ancak bereket, gelir kaynaklarının kabarıklığından ziyade güven içinde bu kaynaklardan güzellikle yararlanmadır. Daha önce, gelir kaynakları bakımından son derece zengin ülkelerde yaşayan insanların kalpleri üzerine çöken uğursuz bedbahtlıktan sözetmiştik. Bugün ise bu ülkelerden bütün dünyaya, sıkıntı, dehşet ve ızdırap saçılmaktadır. İnsanlık sürekli öldürücü savaşların tehdidi altında sabah-akşam soğuk savaş gerginliği ile yatıp-kalkmaktadır. Günbegün hayat -farkında olsun olmasın- insanların sinirleri üzerinde bir ağırlık meydana getirmekte böylece ne malında, ne ömründe, ne sağlığında ne de gönül huzurunda bereket yüzü görmektedir.
Zorunlu (zekât) ve gönüllü olarak verilen sadakalarda temsil edilen dayanışma ve yakınlaşma esasına dayanan, şefkat, sevgi, hoşnutluk ve hoşgörü ruhunun egemen olduğu, sürekli Allah’ın fazlı ve sevabı gözetildiği, O’nun yardımına ve sadakayı ziyâdesiyle arttırdığına sonsuz güvenin olduğu... Evet, bu esaslara dayanan bir toplumun, fert ve topluluğun mallarını, rızıklarını, sağlıklarını, güçlerini, kalbî güvenlerini ve gönül huzurlarını hiç şüphe yok ki Yüce Allah bereketlendirir.
Beşerin pratiğinde bu gerçeği görmeyenler, görmek istemeyenlerdir. Çünkü, görmemek işlerine gelmektedir. Ya da bilerek ve kasden gözlerinin önüne bulanık sapıklık perdesini geren, iğrenç fâiz düzeninin kurulmasında yararları bulunan bu yüzden gerçekleri görmekten kaçınanlardan başkası bu gerçekleri görmezlikten gelemez.
“Allah (haramda ısrar eden) hiçbir günahkâr kâfiri sevmez.”3782 Bu sonuç, haram kılındıktan sonra fâiz uygulamasında ısrar eden ve Allàh’ın sevmediği kimseler hakkında kesinlik ifâde etmektedir. Kuşkusuz bin defa “lâ ilâhe illâllah, Muhammedün Rasûlullah” deseler de Allah’ın haram kıldığını helâl sayanlar, küfür ve günah sıfatını hak etmektedirler. Çünkü İslâm, dille söylenen bir kelime değildir. O bir hayat düzeni ve pratik hayat metodudur. Onun bir parçasını inkâr etmek bütününü inkâr etmektir. Fâizin haram olduğunda hiçbir kuşku olmadığı gibi onu helâl sayıp hayatı fâiz esaslarına dayandırmak da küfürdür, günahtır. Bundan Allah’a sığınırız.
Küfür, günah ve fâizci hayat metodu ve düzeni taraftarları karşısında, burada iman ve sâlih amel sayfası, bu tarafta yer alan mü’min kitlenin özellikleri ve fâiz düzeni karşısında bir başka düzen -zekât düzeni- etrafında odaklaşan hayat kuralları sunulmaktadır.
“Onlar ki inandılar, iyi işler yaptılar, namazı kıldılar ve zekâtı verdiler. Rableri katında mükâfatları kendilerine mutlaka verilecektir. Onlar için artık korku sözkonusu değildir, onlar hiç üzülmeyeceklerdir.”3783 Bu sayfada yer alan en belirgin unsur “zekât” yani kar3781]
2/Bakara, 276
3782] 2/Bakara, 276
3783] 2/Bakara, 277
- 926 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şılık beklemeden Allah için verme unsurudur. Sûrenin akışı bununla mü’minlerin sıfatını ve mü’min toplumun esas kuralını sunmaktadır. Ayrıca mü’min topluma bahşedilen güven, huzur ve İlâhî hoşnutluk tablosu da sunulmaktadır...
Kuşkusuz hayatın hiçbir alanında fâiz düzeninin sağladığı garantilere ihtiyaç duymayan, dayanışma ve yardımlaşma içinde bulunan toplumun temeli de zekâttır. İslâm düzeninin pratik hayatta uygulanmasına tanık olan müslüman ümmetten ayrı düşmüş, imanî düşünce, eğitim ve ahlâk esaslarına dayalı insan ruhunu özel kalıbına sokup şekillendiren sonra da doğru düşüncesini, temiz ahlâkını ve üstün faziletlerini teneffüs ettiği düzeni egemen kılan sisteme tanık olmamış nesillerin ve bizim duygularımızda zekâtın şekli, değişikliğe uğramıştır. Fâiz temeline dayalı câhiliye toplumu karşısında yer alan İslâm düzeninin temelini zekât oluşturmaktadır. Bundan sonra hayat gelişir ve ekonomi de bireysel çaba ya da fâizden arı dayanışma çizgisi üzerinde yoluna devam eder.
İnsanlık manzaralarının en yücesini görmemiş, bedbaht ve talihsiz nesillerin duygularında bu tablo artık değişmiştir. Bu insanlar, fâiz temeline dayalı maddî düzenin sapıklığı içinde doğup büyümekte, her tarafta, cimrilik, bencillik, azgınlık, ihtiras ve insanların vicdanlarına egemen olmuş iğrenç bir egoizm görmektedir. Bu düzende mal, ihtiyacı olana ancak iğrenç fâiz yoluyla ulaşmaktadır. İnsanlar, birikmiş parası ya da fâiz kurumlarından birine sermayesinin bir kısmını yatırmak sûretiyle ortak olmadıkça güvencesiz kalmaktadırlar. Ticaret ve sanayi, ihtiyacı olan sermayeyi fâiz ödemeden bulamaz olmuştur. Artık bu kötü talihli nesillerin duygularında, bu düzenden başka bir düzenin olamayacağı ve hayatın ancak bu esaslara dayanabileceği düşüncesi yer etmiştir.
Zekâtın şekli o denli değişmiş ki, giderek bu nesiller onu, kendisine dayanılarak çağdaş bir düzenin kurulamayacağı gülünç, bireysel bir bağış saymışlardır. Ancak, zekât gelirlerinin ne kadar kabarık olduğunu, İslâm’ın özel bir yöntemle meydana getirdiği, eğittiği, direktif ve yasalarla yönlendirdiği ve içinde yaşamayanların vicdanlarının erişemeyeceği, kendine özgü hayat düzeniyle idare ettiği insanların ödediği bu zekâtın, kazancıyla birlikte esas paradan yüzde iki buçuk (% 2,5) oranında alındığını biliyorlar mı? (Bu oran ekin ve madenlerde % 5, % 10 ve % 20’ye kadar yükselir.) Zekât müslüman devletin topladığı farz bir haktır, kişisel bir bağış değil... Bununla müslüman kitle içinde ihtiyaç sahiplerine yardım edilir. Böylece her fert, hem kendi hayatını hem de çocuklarının hayatını her halükârda güvencede hisseder. Ayrıca ister ticarî ister ticaret dışı olsun, borcunu ödeyemeyenlerin borcu da zekât gelirinden karşılanır.
Bir düzenin şekli çok önemli değildir. Önemli olan ruhtur. İslâm’ın kendi direktifleri yasaları ve düzeniyle eğittiği toplum, düzenin şekli ve uygulamalarıyla uyum içinde olduğu gibi yasalar ve direktiflerle de bütünleşir. Yardımlaşma duygusu vicdanlardan ve düzenlemelerden uyum içinde ve birbirini tamamlar şekilde fışkırır bu toplumda. Bu, diğer materyalist düzenlerin gölgesinde doğup büyüyenlerin düşünemeyeceği bir gerçektir. Ancak biz -İslâm mensupları- bu gerçeği biliriz, imanî zevkimizle bunun tadına varırız. Şayet bu zevkten yoksun olmuşlarsa bu onların kötü talihlerinin, bahtsız paylarının sonucudur. -Onlara uyan ve önderliklerini onlara teslim eden beşeriyetin payı da öyle- Ve payları da bu olsun. Yüce Allah’ın “Onlar ki inandılar, iyi işler yaptılar, namaz kıldılar ve zekâtı verdiler...” âyetiyle tanımladığı kişilere müjdelediği hayırdan yoksun olsunlar. Ecir
FÂİZ/RİBÂ
- 927 -
ve sevaptan yoksun olmakla beraber güven ve hoşnutluktan da yoksun olsunlar. Tabii ki onlar, bilgisizlikleri, câhiliyeleri, sapıklıkları ve inatlarından dolayı yoksun oluyorlar.
Yüce Allah, hayatlarını, iman, iyilik, kulluk ve yardımlaşmaya dayandıranlara, ecirlerinin yüce katında korunacağını belirtiyor; korku nedir bilmeyecekleri bir güven ortamı ve hiçbir zaman üzüntü duymayacakları bir mutluluk vaadediyor: “Rableri katında mükâfatları kendilerine mutlaka verilecektir. Onlar için artık korku sözkonusu değildir, onlar hiç üzülmeyeceklerdir.” 3784
Fâiz yiyenlerin ve fâiz toplumunun, yok edilmek, helâk, çarpılma, sapıklık, sıkıntı ve korkuyla tehdit edildikleri bir sırada... İnsanlık bu gerçeği müslüman toplumun pratiğinde bir olgu olarak görmüştü, bunu da fâiz toplumunun pratiğinde bugün görmektedir. Şayet her gâfil kalbi tutup şu ideal gerçeği görene kadar şiddetle sarsabilseydik, kapalı gözleri tutup kapaklarını açarak bu olguyu gösterebilseydik.. Gücümüz yetseydi mutlaka yapardık...
Ancak belki Yüce Allah kötü talihli insanlığı hidâyete erdirir diye bu gerçeğe işaret etmekten başka elimizden bir şey gelmiyor. Kalpler Rahman’ın parmaklarından iki parmağının arasındadır. Ve hidâyet de Allah’ın hidâyetidir. Yüce Allah’ın fâizi hayatından silmiş, küfür ve günahı atmış, hayatını iman, sâlih amel, kulluk ve zekât esasları üzerine binâ etmiş müslüman cemaate va’dettiği huzur ve güvenin gölgesinde... Evet iman edenlere bu huzur ve güven gölgesinde hayatlarından iğrenç ve pis fâiz düzenini atmaları için son bir çağrı yapılmakta, aksi takdirde bunun Allah ve Rasûlü tarafından ilân edilmiş, durdurulması yavaşlatılması ve geciktirilmesi imkânsız savaş olacağı bildirilmektedir.
“Ey mü’minler, Allah’tan korkun ve eğer mü’min iseniz henüz elinize geçmemiş fâizi almaktan vazgeçin. Eğer böyle yapmazsanız Allah ve Rasûlü tarafından açılmış bir savaşla karşı karşıya olduğunuzu bilin. Eğer fâizciliğe tevbe ederseniz ana sermaye sizin olur. Böylece ne haksızlık etmiş ve ne de haksızlığa uğramış olursunuz.” 3785 Âyet-i Kerime, iman edenlerin imanını fâizden kalanı bırakma şartına bağlıyor. Yoksa onlar, Allah’tan korkup fâizin kalan kısmından vazgeçmedikçe iman etmiş sayılmazlar, mü’min olduklarını ilân etmiş olsalar da... Çünkü iman; Allah’ın emrettiğine itaat, bağlanma ve uyma olmadıkça gerçekleşmez. Kur’an âyeti bu konuda insanları şüphe içinde bırakmadığı gibi Allah’ın şeriatına itaat edip hoşnut olmadıkça, hayatında uygulamadıkça ve hayatî işlemlerinde hükmüne uymadıkça kimsenin iman kelimesinin arkasına sığınmasına müsaade etmez. Dinde inanç ile uygulamanın arasını ayıranlar, iman iddiasında bulunup dilleriyle bunu duyursalar ve hatta diğer ibâdetleri yerine getirseler de mü’min değildirler.
“Ey mü’minler Allah’tan korkun. Henüz geçmemiş fâizi almaktan vazgeçin... Eğer mü’min iseniz...” Daha önce aldıkları fâiz, kendilerine bırakılıyor, geri alınması sözkonusu değildir. İçinde fâiz vardır diye mallarının tümüne ya da bir kısmına da el konulmuyor. Çünkü nass olmadan “haram kılma” olmaz. Hüküm de yasasız olmaz. Yasa ise meydana geldikten sonra uygulanır ve etkileri görülür. Geçmişte olanlar ise Allah’a kalmıştır, kanunların hükmüne değil. Böylece İslâm, hükmünü daha önce olanları kapsamayacak şekilde koymakla, büyük ekonomik
3784] 2/Bakara, 277
3785] 2/Bakara, 278-279
- 928 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve toplumsal sarsıntılar meydana getirmekten sakınmıştır. Çünkü şeriat, bu konuyu ele almıştı. Bunun nedeni, İslâm şeriatının, insan hayatının pratiğini karşılamak, yürütmek, temizlemek ve birlikte gelişip yücelmek için konulmasıdır. Bu arada, mü’min sayılmalarını bu hükmün inmesinden ve öğrenmelerinden itibaren kabul edip hayatlarında uygulamalarına bağlamakta, beraberinde kalplerinde Allah’tan korkma duygusunu harekete geçirmektedir. Bu duyguyu İslâm şeriatının uygulanması için bir dayanak ve yasal güvencelerin ötesinde ruhların derinliklerinde gizli bir güvence kılmıştır. Çünkü İslâm’ın, dış kontrole dayanan, insan yapısı yasalarda bulunmayan yasaların uygulanmasını sağlayan güvenceleri vardır. Güç sahibi Allah’ın takvâsından bir bekçi vicdanlarında yer etmedikçe dış kontrolü atlatmaktan kolay ne vardır?
Bu teşvik aşamasıydı. Hemen yanında da korkutma aşaması yer almaktadır. Kalpleri titreten korkutma... “...Eğer böyle yapmazsanız Allah ve Rasûlü tarafından açılmış bir savaşla karşı karşıya olduğunuzu bilin...” Ne korkunç? Allah ve Rasûlünün ilân ettiği savaş... İnsanın kendisinin karşı karşıya kaldığı savaş. Sonu belli, âkıbeti kararlaştırılmış korkunç bir savaş... Zayıf ve fâni insan nerede, mahvedici, silip-süpürücü, cebbar güç nerede?
Rasûlullah (s.a.s.) son dönemlerde nâzil olmuş bu âyetlerin nüzûlünden sonra Mekke’deki valisine, şayet fâiz uygulamasından vazgeçmezlerse Âl-i Muğîre ile savaşmasını emretmişti. Rasûlullah, Mekke’nin fethedildiği gün hutbesinde, başta Abbas’ın (r.a.) olmak üzere İslâm’ın ilk dönemlerinde borçluların omuzlarında taşıdıkları tüm câhiliye dönemi fâizlerinin kaldırılmasını emretmişti. Bu şekilde, İslâm toplumu olgunlaşıp temelleri yerleşince, ekonomik düzeninin temellerini bulaşıcı fâiz temelinden ayırmasının zamanı gelmişti. Rasûlullah bu hutbesinde şöyle diyordu: “Câhiliyedeki tüm fâiz uygulamaları şu iki ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fâiz de Abbas’ınkidir.” Ancak, câhiliyede aldıkları fazlalıkları geri vermelerini emretmemişti Rasûlullah.
İslâmî bir toplum oluştuğu zaman, Hz. Ebû Bekir’in, “Lâ ilâhe illâllah Muhammedün Rasûlullah” şehâdet cümlesini söyleyip namaz kıldıkları halde, zekât vermekten kaçınanlara savaş açtığı gibi, İslâm devletinin halifesi de müslüman olduklarını ilân etseler bile fâiz düzeni temelinde ısrar edip Allah’ın emrine karşı gelenlere savaş açmak zorundadır. Çünkü, Allah’ın şeriatına uymaktan yüz çevirenler ve onu pratik hayatlarında uygulamayanlar müslüman olamazlar.
Üstelik, Allah ve Rasûlü tarafından ilân edilmiş savaş, İslâm toplumunun liderinin onlara karşı başlattığı kılıçla yapılan savaştan daha geneldir. Bu savaş -en doğrusunu söyleyen ulu Allah’ın dediği gibi- ekonomik ve toplumsal düzenini fâiz temeline dayandıran her topluma karşı ilân edilmiştir. Bu savaş, helâk edici, mahvedici evrensel şekliyle ilân edilmiştir. Sinirlere ve kalplere karşı bir savaştır. Bereket ve bolluğa karşı bir savaştır. Mutluluk ve güvene karşı bir savaştır. Yüce Allah’ın, hayat düzenine ve metoduna isyan edenlerin bazısını bazısına Mûsâllat ettiği bir savaştır. Bu, atışma ve didişme savaşıdır. Aldatma ve zulüm savaşıdır. Sıkıntı ve korku savaşıdır. Son olarak uluslar, ordular ve ülkeler arasındaki silâhlı savaştır. İğrenç fâiz düzeninin sebep olduğu mahvedici, kasıp kavurucu bir savaştır. Uluslararası fâizci para babaları dolaylı ya da dolaysız yollardan bu savaşlara öncülük yapmaktadırlar. Bu adamlar, tuzaklarını kurup içine şirketleri ve sanayi kurumlarını düşürürler, ardından halkları ve hükümetleri düşürürler.
FÂİZ/RİBÂ
- 929 -
Böylece kurbanlarının başlarına çullanıp savaş çıkarırlar. Ya da mallarının arkasına gizlenip hükümetleri ve ordularının gücüyle savaş çıkarırlar veya borçlarının fâizlerini kapatmak için ağır vergiler ve yükümlülükler koyarlar, böylece emekçiler ve üreticiler arasında fakirlik ve kıtlık baş gösterir, bunlar da kalplerini öldürücü propagandalara açar, sonuçta savaş patlar. En kolayı da şayet bunların hiçbirisi olmazsa- psikolojik savaş, ahlâkın bozulması, şehvet pazarlarının serbest bırakılması, beşerî varlığın temelden çökertilmesi ve en korkunç atom savaşlarının ulaşamayacağı yıkımı yapmaktır.
Yüce Allah’ın fâizle muamele edenlere karşı ilân ettiği bu savaş ateşi sürekli yanmaktadır. Yaş-kuru demeden, fabrikaların ürettiği maddî üretimin kabarıklığını gördükçe kazanıp ilerlediğini sanan gâfil ve sapık insanlığın hayatında ne varsa yakmaktadır bu ateş. Oysa üretilen bu yığın yığın mallar, temiz ve arı bir kaynaktan meydana gelseydi tüm insanlığı mutlu etmeye yetebilirdi. Ancak, fâiz denilen bu kirli kaynaktan doğduğu için insanlığın boğazını sıkan bir ağırlık ve mahveden bir felâket olmaktan öteye gitmemektedir. Beri tarafta ise bu mel’un ağırlığın altında mahvolan insanlığın acılarını duymayan dünyanın fâizci azınlığı durmaktadır.
İslâm ilk müslüman cemaati çağırdığı gibi tüm insanlığı da temiz ve pak şeriat kaynağına çağırmakta ve günahtan, hatadan ve iğrenç hayat metodundan tevbe etmeye dâvet etmektedir. “Eğer fâizciliğe tevbe ederseniz ana sermaye sizin olur. Böylece ne haksızlık etmiş ve ne de haksızlığa uğramış olursunuz.”3786 Bu, hatadan, câhiliye hatasından dönmektir ki câhiliye herhangi bir döneme ya da düzene bağlı değildir. Ne zaman ve ne şekilde olursa olsun Allah’ın şeriatından ve O’nun hayat metodundan sapma sözkonusu olduğu her durum câhiliyedir. Bu hatanın etkileri, bireylerin duygularında, ahlâklarında ve hayata ilişkin düşüncelerinde ortaya çıktığı gibi toplumsal hayatta ve genel ilişkilerinde de görülür. Bu etkiler, beşerî hayatın her alanında, ekonomik gelişmesinde de görülür. Fâizcilerin propagandasına kananlar sadece onun ekonomik gelişme için en sağlam esas olduğunu zannetseler de...
Sadece anamalın/sermayenin geri alınması ise, borç verenin de borçlunun da zulme uğramadığı âdil bir uygulamadır. Mal kazanmak için de daha başka temiz ve pak yollar vardır. Kişisel girişim bunlardan biridir. Kâr-zarar ortaklığına göre çalışan, sermaye vermek sûretiyle ticaret yapmak, ortaklıklar kurmak ve piyasada hisseleri satışa sunan -kârın büyük kısmını kendine ayıran kurucu senetler olmaksızın- şirketler yoluyla da helâl kazanç sağlanabilir. Parayı dolaylı ya da dolaysız şirketler, sanayi kuruluşları ve ticarî faâliyet yapan kurumlar arasında sâbit kâr almadan paylaştıran sonra da kârı ya da zararı belli bir düzen içinde mûdîleri arasında bölüştüren fâizsiz bankalara yatırmak da bir kazanç yoludur. Bu tür bankalar bu mallardan yönetim hizmeti karşılığı olarak ücret alabilirler ve burada ayrıntılarıyla anlatamayacağımız daha birçok kazanç yolu... Kalpler inanıp, niyetler de temiz ve pak kaynaklara yönelerek kokuşmuş, pis ve iğrenç kaynaklardan kaçınma konusunda sağlam olduktan sonra bunların tümü mümkündür. 3787
Bütün ülke riskle karşı karşıya bulunduğu, zarar yaptığı ve fedâkârlıklar
3786] 2/Bakara, 279
3787] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an, Dünya Y.
- 930 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yapmak zorunda kaldığı halde, savaş borçlarına karşı bir yüzyıl boyunca fâiz ödenmesini haklı gösterecek bir sebep var mıdır?
“Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (fâize) bir son verirse, artık geçmişi kendisine, işi de Allah’a aittir.” Bu izin sadece, fâizi haram kılan âyet nâzil olmadan önce alınan fâizin kanunî yönü ile ilgilidir ve o fâizden kazanılan gelirin de helâl olduğu anlamına gelmez. Bu âyetten bu meselenin Allah’a havale edileceği ve bunun Allah tarafından bağışlanmamış olduğu anlaşılmaktadır. Sonu gelmez tartışma ve istekleri engellemek bakımından borçlanılan fâizin geri ödenmesi için kanunî bir istekte bulunulmaması bildirilmektedir. Fakat ahlâkî yönden fâiz pisliktir ve onu alan kimse kendisini temizlemek için elinden geleni yapmalıdır. Eğer şeytana uyup almışsa, aldığı fâizi kendisine harcamamalı ve fâiz aldığı kimseleri araştırıp onlara aldıklarını geri ödemeye çalışmalıdır. Fâiz aldığı kimseleri bulamadığı takdirde bu haram ve pis kazancı sosyal refah için harcamalıdır. Kıyamet gününde, kişi hakkında kesin hüküm verecek olan Allah’ın azabından korunmanın tek çıkar yolu budur. Bu haram serveti kullanmaya devam eden kimse ise, geçmişte verdiği borçlar nedeniyle bile cezalandırılacaktır. 3788
Klasik Fıkıhta Ribâyı/Fâizi Câiz Gösteren Tavırlar
a- Câiz Olan İşlemlerin İstismarıyla İlgili Örnekler
1- Âriyye Meselesi: Ağaçtaki yaş ve taze hurmanın, elde mevcut kuru hurma karşılığında yaklaşık ve tahminî olarak satın alınmasına âriyye denilir.3789 Ve bunun câiz olduğunda ittifak vardır. Hâlbuki ulemâ, bunun benzeri olan her şeyi ribâ -en azından fadl ribâsı- sayıp reddetmektedirler. Ulemâ bu çelişkiyi izah için, “esasta ribâ olan böyle bir alım-satım işlemine cevaz verilmesinin sebebi, hurma ziraatiyle uğraşan çiftçilerin buna ihtiyaç duymalarıdır” demektedirler. Bundan çıkan sonuç şudur: Ribâ ihtiyaç sebebiyle ve ihtiyaç derecesi oranında meşrû ve mubah görülebilir. Zira hurma ziraati ile meşgul olanlarlara tanınan bu hakkın, öbür zirâî ürünleri üretenlere ve geçimlerini başka yollardan sağlayan değişik meslek sahiplerine de tanınmasından daha doğal bir şey olamaz. Hurma yetiştiricisine kolaylık gösterirken, diğer ürünleri üretenlere aynı kolaylığı göstermemek eşitlik ve adâlet esaslarına uymayan son derece mantıksız bir şey olur.
2- Selem ve istismar edilip fâize benzetilmesi: Selem: Müecceli muaccele satmaktır.3790 Yani peşin para ile veresiye mal almaktır. Genellikle köylüler ve çiftçiler hasat mevsimine üç-beş ay kala gıda maddesi ve para sıkıntısı çekerler. Bu sıkıntının sevkiyle 3-5 ay sonra teslim edecekleri, meselâ buğday ve pamuk karşılığında peşin gıda maddesi veya para alırlar. Çiftçinin darda ve sıkıntıda olmasını fırsat bilen ve bundan âzamî derece faydalanmanın yollarını arayan tefeciler, 3-5 ay sonra teslim alacakları malı, meselâ buğday veya pamuğu çiftçinin elinden çok ucuza ve değerinden aşağı bir fiyatla satın alırlar. Bu yoldan en az verdikleri sermayenin % 25 kadar bir fazla meblağı ellerine geçirirler. Yıllık hesap edildiğinde bu oran % 50’nin altına düşmez. Gerçi cevazı nass ve icmâ ile sâbit bulunan selem kurumu, bu maksatla teşrî kılınmış değildir. Ama, görüldüğü gibi istismar edilip en kötü bir ribâ muâmelesine kapıyı açık tutmakta,
3788] Mevdûdi, Tefhîmu’l-Kur’an
3789] Buhârî, Büyû’ 4; Müslim, Büyû’ 14
3790] Bk. Mecelle, madde 123
FÂİZ/RİBÂ
- 931 -
göz göre göre fakir fukarânın soyulmalarına araç yapılabilmektedir. Ebu-s Suud Efendi, bu çeşit selemin köylüleri mahv ve köyleri harap ettiğini söylemektedir. Ebu-s Suud Efendi yavuz ve Kanuni zamanında şeyhülİslâmlık yapmıştır ve bu dönemde Osmanlı Devleti iktisadî bakımdan en kuvvetli dönemini yaşamakta, hazine ağzına kadar dolu bulunmakta, ama yine de zavallı çiftçiler selem yoluyla tefecilere soyulmakta, bu durum karşısında İslâm âlimleri: “Eh, ne yapalım, Şer’i Şerîf selemi câiz görmüştür, taraflar ihtiyaçlarını dikkate alarak rızâlarıyla selem akdi yapmışlardır, para veren taraf, malı gerçek değeriyle alsa iyi olur, ama aralarında anlaştıkları bir fiyattan alırsa buna da en azından kazâ cihetinden denilecek bir şey yoktur” demektedirler. Maalesef, eski ulemâ, bu türlü bir selem işlemine, daha açıkçası değişik adla tefeciliğe seyirci kalmışlardır.
Sual: “Zeyd, Amr’a arpa ve buğday için selem tarîkiyle bir miktar akçe verdikte, şerâit-i seleme tamam riâyet eylese, tâyin olunan zamanda Amr, arpa ve buğday ziyâde baha eder, deyû vermeyip akçeni al, demeye kadir olur mu?” “El-cevap; Olmaz.”3791 Demek ki, selem yoluyla ihtiyaç sahibinin aldığı paranın fâizi ne kadar yüksek olursa olsun, şikâyeti dinlenmiyor.
Selem, sadece ödünç para vermekle olmaz, alacağa ve borca karşılık da olabilir. Misal: Zeyd’in, Amr zimmetinde bin akçe hakkı olup ba’dehû Zeyd mezkûr meblağı Amr’dan ahz etmeden zimmetinde iken Amr’ın üzerine şu kadar kile pirinç için selem akdi yapsa, bu selem şer’an sahih olur mu?” “El-cevap: Olur.” 3792
Bu durum karşısında, “Selem ribânın zıddıdır. Zira ribâda para değer kazanıyor ve artıyor, hâlbuki selemde sadece satılan mal ucuza gitmiş oluyor. Selem, ribânın zıddı olduğundan helâldir” demek, ne kadar inandırıcıdır? İbn Rüşd’ün de dediği gibi, selemle mal alanın esas maksadı malı değerinden düşük bir fiyata almaktır. Selemle mal satan şahsın esas maksadı da, vâdeden faydalanmaktır.3793 Bu iki unsur olmasa niçin selem muâmelesine ihtiyaç duyulsun?
Selem işleminin nasıl istismar edildiğini göstermek için fermanlarda, mühimme defterlerinde, şer’î ve kadı sicillerinde epey delil ve vesika vardır. Bazılarına temas edelim:
1565’te Mora beyine ve bu sancağa bağlı olan kadılara yollanan bir fermanda zenginlerin, fakir halka: “Selem tarîkiyle akçe verip mahsullerini daha ham veya yeni ekilmiş bir halde tarlada iken satın aldıkları ve tekrar kendilerine sattıkları, bu sûretle yüz akçe borcu üç sene zarfında bin akçeye çıkardıkları anlatılıyor. Borçlarını ödeyemeyen yoksul köylüler malını mülkünü, evini barkını terk edip çaresizlik içinde başka yerlere göç ediyorlardı. Geride kalanlar selem adı altında tefecilik yapan ribâhorlara (fâiz yiyen tefecilere) azap ve ırgat oluyordu.
Osmanlı Devletinde selem, murâbaha, rehin-vefâ bey’i, muâmele ve iyne bey’i yoluyla yapılan tefecilik, câhiliyye ribâsını aratacak gaddarlıktadır. Bazen, tefecilik yoluyla büyük servet sahibi olan ribâhorları devlet, düşük bir narh üzerinden İstanbul’un et ihtiyacını karşılamakla mükellef tutmak sûretiyle cezâlandırıyor ve kısa sürede iflâs etmelerini sağlıyordu.
3791] Fetâvâ-yı Yahya Efendi, Hamîdiyye, (Süleymâniye) no: 509, V/179 a
3792] Fetâvâ-i Abdurrahim, İstanbul, 1128, II/78
3793] İbn Rüşd, Bidâyetu’l-Müctehid Nihâyetu’l-Muktesıd, II/169
- 932 -
KUR’AN KAVRAMLARI
3- Vâde farkı: Peşin fiyatı bir milyon lira olan bir mal, altı ay vâde ile % 15 fazlasıyla, bir sene vâdeyle % 30 fazlasıyla satılsa veya alınsa, umûmiyetle ulemâ bunu câiz görmekte, gerçek fiyatın üstünde olup vâde bedeli olan karşılığı ribâ ve fâiz saymamaktadır.3794 Hâlbuki, vâde farkı olarak alınan fazlalık, aklen ve mantıken fâiz olduğu gibi, iktisadî bakımdan da fâizin ta kendisidir. Fâizin bütün unsurları anlam ve öz olarak bunda vardır. Vâde farkının fâiz olmadığını göstermek için söylenecek her söz safsata, her izah saçma olmaktan öte bir mânâ ifâde etmez. Onun için Fahruddin Râzî, bu konuda ileri sürülen itiraza: “Şeytanca yapılan bir kıyas” demekten başka bir şey söyleyememiş, belki kendisini de tatmin etmeyen Kaffâl’ın şu sözlerini nakletmiştir: “Bir adam peşin fiyata bir milyon lira olan bir mal satın almak istiyor. Satıcı, “bu malın peşin fiyatı bir milyon lira, bir yıllık vâdeli fiyatı iki milyon lira” diyor. Müşteri iki milyon lira fiyatla bu malı bir yıl vâdeli olarak satın alma yolundaki teklifi kabul edince pazarlık kesinlik kazanıyor ve anaparayı ikiye katlayan bu vâde farkı ona helâl kazanç sayılıyor. Diğer yandan bir milyon lira borcu olan, ama bunu ödeme gücüne sahip olmayan bir kimse alacaklısına: “bana bir yıl vâde ver, borcumu iki milyon lira olarak ödeyeyim” diyor ve alacaklı da bu teklifi kabul edince anaparayı bir misli arttıran ve haddi zâtında vâde karşılığı olan bu fark ribâ sayılıp reddediliyor. Peki, iki durum arasındaki fark nedir? İkisi de haram veya helâl olsa, kimsenin bir diyeceği olmaz. Ama birinin kesin sûrette helâl, diğerinin açık bir şekilde haram olduğu söylendimi, aradaki farkın da açık biçimde gösterilip bu iki şeyin gerçekten ve mantıken diğerinin zıddı olduğunu âşikâr bir sûrette ispat etmek lâzımdır ki, insanlar helâlle haramı birbirine karıştırmasın. Bu konuda Kaffâl diyor ki: “Değeri on akçe olan bir kumaşı veresiye yirmi akçeye satan bir kimse, kumaşın bizzat kendisini yirmi akçenin bedeli saymıştır. Bunun böyle olduğu husûsunda iki taraf rızâlarıyla anlaşınca, bunların her biri mâliyet itibarıyla onların nedzinde diğerinin karşılığı haline gelmiştir. Bu sebeple, gerçek fiyatı on akçe olan bir kumaşı vâde ile yirmi akçeye satan müşteriden karşılıksız bir şey almamıştır. Çünkü kumaşın her parçası, paranın her kuruşuna karşılık olmaktadır. Ama on akçe verip vâde sonunda yirmi akçe alan, aldığı on akçe fazla meblağı karşılıksız olarak almıştır. Ödenen fazla meblağın karşılığı verilen mehil ve vâdedir, denilemez. Zira verilen mehil, mal olmadığı gibi, kendisine işaret olunan bir nesne yani pazarlığa konu olan bir şey de olmadığından fazladan ödenen on akçenin karşılığı sayılmaz. 3795
Görülüyor ki, anaparayı ikiye katlayan bir kâr, vâdeli satış şeklinde olursa meşrû ve helâl kazanç kabul edilirken, aynı kâr ikraz (borç) yoluyla sağlanınca katıksız haram sayılmaktadır. Durum bu olunca, bu muâmelenin hileli yollardan yüzde yüz fâiz getiren birtakım sözde alışverişlerin kaynağı olacağı, tıpkı selemde olduğu gibi, ribânın yürürlükte ve geçerli olması için kapıyı ardına kadar açık tutacağı açıktır.
Merhum Elmalılı da, vâde farkından bahsederken: “Alışverişteki vâde farkına gelince, eğer mubâdele edilen iki şey bir cinsten değilse, bunların yekdiğerinin karşılığı oldukları herhangi bir akitle tesbit edilip yalnız birbirleriyle
3794] Eş-Şevkânî, neylu’l-Evtâr, Mısır, 1961, V/162; İbn Rüşd, Bidâyetu’l-Müctehid Nihâyetu’l-Muktesıd, Mısır, 1333, II/127; Hayreddin Karaman, İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri, İstanbul, 1982, II/119; İbn Rüşd, el-Cedd, el Mukaddimât, 580
3795] Fahruddin Râzî, II/534
FÂİZ/RİBÂ
- 933 -
ölçüldüklerinden birinin öbüründen fazla olması ve netice itibarıyla ribânın bulunması bahis konusu olmaz.” “Meselâ, bir milyon lira bugünkü bir akitte bir kg. buğdayın tam karşılığı olabildiği gibi, diğer bir gün ve diğer bir akitte on kg. buğdaya tekabül eder ve taraflar seve seve para ile buğdayı mübâdele ederler, hiçbiri bir şey zâyi etmiş olmaz. Bey’ sûretiyle olan ticarî muâmelelerde kâr ve zarar hep böyledir” demektedir.3796 Kısaca nakledilen yukarıdaki kanaatin hatalı oluşunun bir sebebi mübâdele edilen malların aynı cinsten olup olmamalarının ribâyı tesbitte ölçü olarak kabul edilmesi tarzındaki yanlış düşünce ile paranın bir değer ölçüsü olduğunun hatıra getirilmemesidir. Şayet para bir değer ölçüsü olarak görülürse bugün bir kg. buğdayın bedeli olan bir milyon lira yarın 10 kg. buğdayın bedeli olamaz. Çünkü hiçbir ölçü ve terazi, ölçtüğü şeyi bu kadar farklı ölçmez ve böyle ölçüyorsa, ona kimse güvenmez, zira ona artık ölçü denmez. Temeli sakat bir mantıkla yola çıkılınca, ulaşılan netice görüldüğü gibi saçma olmaktadır. Vâde farkının oranını ve miktarını tâyin eden, aslında câri fâiz hadleridir. Onun için vâde farkı fâizin yavrusu, ürünü ve değişik bir görüntüsüdür. Vâde farkını tâyin eden fâizi haram sayıp vâde farkına helâl demek bu açıdan da sakat bir görüştür.
Yukarıda örneklerde, “vâde farkından hâsıl olan fazla ve kâr, tıpkı alışverişten meydana gelen fazlalık ve kâr gibi olup, helâl bir kazançtır” denilmesiyle, câhiliyye Araplarının: “Alışveriş de ribâ gibidir” yani nasıl alışverişte bir ziyâde ve kâr varsa, aynen öyle ribâda da bir fazlalık ve kâr vardır, aralarında fark yoktur, demelerine benzemektedir. Yani, câhiliyye Araplarının ribâyı helâl saymak için gösterdikleri gerekçe ne ise, vâde farkını câiz görenlerin gösterdikleri gerekçe de odur. “Vâde farkı haramdır, zira bu sûretle olan alışverişte, peşine nazaran alınan fazlalık vâdeye karşılıktır ve esas itibarıyla ribâ da vâde karşılığı olarak alınan fazla meblağdır” diyenlerin kanaati de sözü edilen fazla meblağın ticaret yoluyla kazanılan fazla meblağa ve kâra hiç benzemediğini açıkça göstermektedir. Burada unutulan şey şudur: Bugün özellikle bütün dayanıklı tüketim mallarının biri peşin, diğeri vâdeli olmak üzere iki ayrı fiyatı vardır. Maliyeti yüz milyon lira olan bir mal % 20 kâr ilâve edilerek 120 milyon liraya satılmaktadır. Aynı mal, bir sene vâde ile 150 milyon liraya satıldığı zaman, bunun 30 milyon lirasının vâde karşılığı olduğu yani % 25 bir fâiz alındığı açıktır. Şimdi vâde karşılığı olan bu 30 milyon lira acaba daha çok kâr kabul edilen 20 milyon liraya mı, yoksa fâize mi benzemektedir? Bu ziyâde meblâğ fâize benzetilebilir. “Girişimcinin aldığı kredinin fâizi, ürettiği malın fiyatına yansımakta ve pahalılığa yol açmaktadır” diyenler de bunun fâiz olduğunu kabul etmek zorundadırlar. Veya şayet vâde farkı fâiz değilse, girişimcinin krediye ödediği fiyat da fâiz değildir. 3797
b- Hile Yoluyla Fâizin Ticaret Gibi Gösterilmesiyle İlgili Örnekler
Aşağıda göreceğimiz örnekler, esas itibarıyla Hz. Peygamberimiz zamanında mevcut olmayıp, daha sonraki çağlarda iktisadî hayatın ve malî gerçeklerin zorlamasıyla bazı âlimlerin ortaya koymak mecbûriyetinde kaldığı, diğer bazı âlimlerin ise ribâ sayıp reddettikleri muâmeleler, daha açıkçası fâiz işlemleridir. Hiç şüphe yok ki, bu türlü muâmelelerin başında “iyne bey’i” denilen bir fâiz işlemi gelir.
3796] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, I/965
3797] Süleyman Uludağ, İslâm’da Fâiz Meselesine Yeni Bir Bakış, s. 122-130
- 934 -
KUR’AN KAVRAMLARI
1- İyne Bey’i: Muhtaç durumda bulunan bir kişi, ihtiyacını gidermek için sermaye sahibine başvurup, ödünç para istiyor. Ama sermayedar, ödünç vereceği paranın ödünç isteyene verilmemesi halinde kendisine temin edeceği menfaate tamah ederek ödünç vermeye râzı olmaz. Zira bu paranın kendisinde kalması ve işletilmesi halinde kazançlı çıkacağı kanaatini taşımaktadır. Bu yüzden borç talep eden şahsa: “Sana borç para vermem, ama istersen pazardaki fiyatı on akçe olan şu kumaşı sana on iki akçeye satayım, bunu pazarda satıp ihtiyacını görebilirsin” der. Borç alan bu teklife râzı olarak kumaşı on iki akçeye alır, pazara götürüp on akçeye satar, böylece ihtiyaç duyduğu on akçeyi temin etmiş ve sermaye sahibi de iki akçe kazanmış olur.3798 İşte iyne alışverişi budur ve bu işlem tamamıyla fâizle ödünç verme ihtiyacından doğmuş ve daima bu ihtiyaca cevap verecek şekilde tatbik edilmiştir.
Bazı hallerde iyne muâmelesi daha da çabuk yapılır: Ödünç alanla veren bir dükkâna gider; ödünç veren, meselâ yüz akçeye bir mal alıp, bunu meselâ yüz yirmi akçeye ödünç alana veresiye satar ve oradan gider. Sonra ödünç alan bu malı dükkân sahibine peşin olarak yüz akçeye satıp parasını alır.3799 Şayet mal doğrudan ilk satıcıya değil de başka birine satılırsa buna da “teverrük” denir. İyne bey’inin pek çok şekillerinden bazıları şunlardır:
2- Menfaat Şartına Bağlı İkrâz: Şer’î hile (şerli hile demek daha doğru olur) taraftarı olan klasik âlimlere göre; bir kural olarak hiçbir kimse, başka birine menfaatsiz ve karşılıksız olarak parasını uzun bir vâde ile borç vermeyeceğine, borç isteyenin az veya çok paraya ihtiyacı olduğuna ve sermaye sahibi de bu ihtiyacı karşılama imkânına sahip bulunduğuna göre; borç alanla verenin bir pazarlığa girmeleri, pazarlık neticesinde anlaştıkları bir fâiz miktarının ödenmesini bir mutâbakat ve sözleşme ile tesbit etmeleri kaçınılmazdır. Geriye kalan şey, şâyet karşılıklı rızâya dayanan bu sözleşme fıkıh kaidelerine uymuyorsa, onu şeklen bu kurallara uydurmak için bir kılıf bulmaktır. İşte fâizi görünüş itibarıyla kamufle eden bu kılıf, “şer’î hile”dir. Bu hilenin pek çok çeşidi vardır. Yukarıda iyne bey’inde geçen örnekler bunlardan bazılarıdır. Diğer şekillerinden birkaçı da şöyledir:
a- İkraz için ikinci bir akdin şartlarını mukrize (borçluya) kabul ettirme: Meselâ, Ahmed, Ali’den yüz altın borç almak istiyor, fakat Ali: “Şu kurşun kalemi bir sene vâde ile yirmi altına satın alırsan, sana bir sene vâdeyle yüz altın ödünç veririm” diyor. Ahmed, evvelâ kalemi veresiye yirmi altına satın alıyor, sonra da yüz altın ödünç alıyor. Aldığı ödünç ile kalemin bedeli olan yüz yirmi altını sene sonunda Ali’ye ödüyor. İşte bu muâmele, “karzda menfaat şart koşmak câiz değildir” diyen birçok fıkıh âlimine göre ribâ sayılmıyor. Bir alım-satım içinde iki alım-satım akdini ihtivâ eden bu muâmele, birçok fıkıh âlimi tarafından ribâ sayılıp red ediliyor 3800. Bazen borç veren, parayı bir mendile koyup, borç alana vermekte, meselâ yüz akçe vermişse mendili de yirmi akçeye satıp yüzde yirmi fâiz almaktadır.
b- Hîbe meselesi: Vâde ile ödünç verme işleminde bazen de hîbe muâmelesi devreye sokuluyor: Ahmed, Ali’den yüz altın ödünç istiyor, Ali: “Şu halıyı veresiye
3798] İzmirli, İlm-i Hilaf, İstanbul, 1339, s. 147
3799] İbn Teymiye, 29/441, 456
3800] El-Cezîrî, el-Fıkhu ale’l-Mezâhibi’l-Erbaa, -Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı- II/340
FÂİZ/RİBÂ
- 935 -
yirmi altına benden satın alman şartıyla olur” diyor ve taraflar anlaşmaya varıyor. Ahmed Ali’den bir sene sonra ödenmek şartıyla yüz altın ödünç ile bir de halı alıyor. Ama sonra halıyı Bekir’e hîbe ediyor, Bekir de bunu Ali’ye hîbe ediyor. Bu sûretle Ali yüz altın için yirmi altın fâiz alıyor ve birçoklarına göre bu da câiz oluyor. Görüldüğü gibi, ödünç alanın, ödünç verenden kurşun kalem gibi ucuz ve cüz’î bir fiyatı olan bir şeyi satın alması halinde hîbeye ihtiyaç kalmıyor. Ama fâiz diye ödenen meblâğ satılan şeyin gerçek bedeli olacaksa, bu takdirde hîbe muâmelesine başvuruluyor. Yani ya öyle veya böyle bir şer’î hile olmadan menfaatsiz ikrâz ve istikrâz (borç verme ve borç alma) muâmelesi tamamlanamıyor. Başlangıç itibarıyla ödünç para almak için mürâcaat edilen şer’î hilelere, zimmette borç olan paranın vâdesini uzatmak için de başvuluyor.
“Sual: Zeyd, Amr’ın zimmetinde karzdan olan altı yüz akçesi için doksan akçe ribh (% 15 fâiz) ilzam etmek irâdesiyle bir kitabını doksan akçeye bir sene tamamına dek sahih bir bey’ ile Amr’a bey’ ve teslim, Amr dahi bunu kabz ettikten sonra, bu kitabı Bekir’e hîbe ve teslim edip, Bekir dahi bunu Zeyd’e hîbe ve teslim eylese, Zeyd sene tamamında doksan akçeyi Amr’dan talep ettiğinde, Amr mücerret kitap sana vâsıl oldu diye bu meblâğı vermemeye kadir olur mu?” “El-Cevap: Olmaz.” 3801
Mûtad ödünçlerde, borcun ödeme tarihi için tesbit edilen tarihe ödünç verenin riâyet etmesi mecbûriyeti yoktur. Meselâ, Ali Ahmed’e bir sene vâdeyle yüz altın ödünç verse, bu borcu 5-10 gün sonra isteyebilir ve Ahmed bu durum karşısında herhangi bir itiraz ileri süremez. Hanefiye’de durum budur, karzda tecil mûteber değildir. Fakat şer’î hilelerle alınan ödünçlerde anaparanın değilse bile, fâizin ödeme tarihine riâyet etmek şart koşulmuştur: “Borç veren, borçlusuna bir sene vâdeyle ribh ilzâm ettikten sonra, alacaklı bu ribhi bir sene dolmadan borçlusundan talep edemez.”3802 Vâde dolmadan evvel borçlu borcunu ödese, alacaklı ancak geçen zamanın fâizini alabilir.3803 Borcun, bir sene dolmadan geri alınmayacağı husûsunda üçüncü bir şahıs kefil olsa, bu takdirde bir sene dolmadan borç talep edilemez ki, bu da bir hiledir.
3- Rehin Yoluyla Alınan Fâiz: İslâm hukukuna göre rehin vermek ve almak câizdir. Bundan faydalanan tefeciler ve ihtiyaç sahipleri, bu müesseseyi de ribâ alıp vermek için rahatça kullanmışlardır. Esasen vefâ bey’i ile istiğlâl bey’i de mâhiyet itibarıyla rehin hükmündedir. İhtiyaç sahibi, sermayedardan aldığı para karşılığı ona evini veya tarlasını ya da ineğini rehin olarak veriyor ve bu türlü şeyleri kullanma ve hâsıl olacak faydaya mâlik olma yetkisini sermayedara veriyor. Sermayedar da ödünç verdiği paraya karşılık elinde rehin tuttuğu bu evde kirasız oturuyor veya bu evi icara veriyor, rehin tarlayı veya bağı ekip biçiyor, ürününü alıyor, rehin ineği sağıp sütünü içiyor. Böylece rehin adı altında kamufle edilen ribâ muâmelesi yürüyüp gidiyor.
Rehin alan kişinin, rehin veren kişinin müsâadesi ve muvâfakatıyla rehin olan şeyden faydalanmasını Hanefîler kabul ederler. Şâfiîler, Hanbelîler ve Mâlikîler ise genellikle rehin veren kişi izin vermese bile, rehinin aslını noksanlaştırmayacak tarzda rehin şeylerden rehin alan kişinin istifade edebileceğini, meselâ
3801] Fetâvâ-yı Ali Efendi, I/430; Ali Haydar, a.g.e. X/764
3802] Ali Haydar, X/764; Fetâvâ-yı Ali Efendi, I/431
3803] Ali Haydar, X/765
- 936 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rehin evde oturabileceğini, rehin ata binebileceğini, rehin öküzü arabaya koşabileceğini, rehin ineği sağabileceğini, rehin tarlayı ekip biçebileceğini kabul ederler. Bu yüzdendir ki, Şâfiîler vefâ bey’ine daha ziyâde “rehn-i muâd” adını vermişlerdir.
“Zeyd, mülkü olan değirmeni, borcu mukabilinde borçlusu Amr’a rehin verip teslim ettikten sonra, Amr o değirmeni Zeyd’den izinsiz birkaç sene diğer birine icar edip ücretini alsa, Zeyd borcunu edâ edip değirmeni aldıktan sonra, bahis mevzuu ücreti Amr’dan almaya kadir olur mu?” “El-cevap: Olmaz. Amma, Amr’a dahi tîb olmaz.” Görülüyor ki, rehinden istifade için mal sahibinin izin vermesini şart koşan Hanefîler artık bu şarttan da vazgeçmişlerdir. Borç veren rehin olarak aldığı evde mal sahibinden izin almadan oturabilir.3804 Esasen bu türlü hallerde rehin muâmelesinin esas maksadı, ödünç verilen parayı teminat altına almak ve sağlama bağlamak değil; ödünç verilen meblağ karşılığı rehin alınan şeylerden faydalanmak olduğundan, mal sahibi rehin eşyasından faydalanması için sermayedara izin vermeden rehin akdi gerçekleşmemektedir.
4- Fâiz Almak ve Vermek Sevap mıdır? İmam Âzam, İmam Mâlik ve İmam Ahmed’in câiz görmeyip ribâ saydıkları iyne ve muâmele şeklindeki borçlanma İmam Şâfiî tarafından câiz ve meşrû görülmüştür 3805. Fakat başlangıçta bu muâmeleye şiddetle karşı çıkanlar bile zamanla yumuşamışlar, ticarî ve iktisadî faâliyetlerin selâmeti ve darda kalanların sıkışıklıktan kurtulmaları için iyne’yi iyi bir çare olarak görmüşlerdir.
5- “Kır ve Öde” Kaidesi: İskonto Fâizi (Senet Kırma) İslâm’daki fâiz anlayışını en iyi izah edecek hususlardan biri de hiç şüphe yok ki, “vaz’ ve ta’cil” veya “tenzîl ve te’diye” ya da “da’ ve teaccel” dedikleri: “Kır ve erken öde” meselesidir. Bu, tıpkı bugünkü senet kırma muâmelesine benzemektedir. Bir adamın, diğer bir kişiden, bir sene sonra ödemesi gereken vâdeli bin akçe alacağı var. Alacaklı borçlusuna: “Bu borcu şimdi öde, beş yüz akçe olarak öde” diyor. Borçlu bu teklifi kabul edince akit yapılmış oluyor. Fakat acaba bu muâmele câiz ve bu yoldan kazanılan beş yüz akçe helâl mıdır? İbn Abbas, Nehâî ve Züfer gibi zevâta göre bu muâmele câizdir. Gerekçeleri: Hz. Peygamber Benû Nâdir yahûdilerini Medine’den kovmaya karar verdiği zaman, bazı Medineliler gelerek: “Ey Allah’ın Rasûlü! Sen bunları sürüyorsun ama onların bizden henüz vâdesi dolmamış alacakları var” dediler. Rasûlullah da: “Kırın ve hemen ödeyin borcunuzu” buyurdu. Demek ki, vâdesi dolmayan borcu noksan ödemek câizdir.
“Kır ve öde” meselesi, “vâde ver, borcu arttırayım” şeklindeki ribânın tam zıddıdır. Ribâ haram olunca, zıddının helâl olması icap eder. Ribâ, borçlunun borcunu ağırlaştırıp onu altından kalkamayacağı bir yükün altına soktuğu halde, bu mesele ona borcunu hem erken, hem de hafif bir şekilde ödeme imkânını verir. Ribâ borçluya açıkça zarar verdiği halde, bu mesele ona kâr temin etmektedir. Ribâda alacaklı kendi isteklerini ve şartlarını borçlusuna baskı altında kabul ettirdiği halde, bu meselede tarafların anlaşmaları eşit şartlar altında olmaktadır. Borçlu alacaklısından daha güçlü ve avantajlı bir vaziyette bulunmakta, isterse erken ama tenzilatlı olarak, isterse vâdesinde ve tam olarak ödeme şekillerinden birini serbestçe tercih edebilmektedir. Alacaklı da bu işten kârlı çıkmaktadır. Zira
3804] Bu fetvâlar için bk. Fetâvâ-i Ali Efendi, II/372
3805] İmam Şâfiî, el-Ümm, III/68; İbn Hazm, el-Muhallâ, IX/40
FÂİZ/RİBÂ
- 937 -
bir sene sonra alabileceği bir meblağı hemen alarak ihtiyacını gidermektedir. Ribâ borçluyu zarara sokmak pahasına alacaklıya haksız bir kazanç temin ederken, bu muâmelede borçlu da alacaklı da kârlı çıkmaktadır. Bu bakımdan hem şekil, hem de mânâ olarak bu muâmele, ribânın zıddıdır.
Ribâda fazla ödemeye karşı borçluya tanınan vâde, büyük bir zarara yol açmakta, bu sebeple borcun miktarı zamanla birkaç katına çıkmakta ve borçlu hiçbir fayda sağlamadan gittikçe artan bir borç yükünün altında kıvranmaktadır. Hâlbuki: “Tenzîl ve te’diye” borçluyu sorumluluktan kurtarmakta, alacaklıya istifade fırsatı vermekte, borcun katlanması gibi bir mahzuru değil; tam tersine bir kat eksilmesine yol açarak ödeme kolaylığı getirmektedir. Borç ödeme sorumluluğu ve yükümlülüğü altında bulunduğu için borçluya “esir” ismi verilmiştir. Vaz’ ve ta’cil borçluyu bu esâretten kurtarıp hürriyete kavuşturmaktadır. 3806
Başta İbn Ömer olmak üzere İmam Mâlik, İmam Âzam ve Sevrî “vaz’ ve ta’cil” muâmelesini câiz görmemişlerdir. Gerekçeleri: Hz. Mikdat diyor ki: “Bana yüz dinar borcu olan bir kişiye: ‘Borcunu şimdi öde, on dinar eksik öde’ diye teklifte bulundum. O da ‘olur’ dedi. Durumu Rasûlullah’a arz edince: “Ey Mikdat! Hem ribâ yedin, hem de yedirdin” buyurdu.” Vâdeli alacağın peşine çevrilmesi halinde borcun bir miktar azaltılması ve düşülmesi, vâdenin düşülen miktar ve meblağ karşılığı satılması mânâsına gelir ve bu da ribâdan başka bir şey değildir. Vâdesi dolan borcun, bir miktar para ilâve edilerek bir müddet uzatılmasıyla vaz’ ve ta’cil arasında esas itibarıyla hiçbir fark yoktur. “Vâdeyi kısalt, borcu düşüreyim” demekle, “Vâdeyi uzat, borcu arttırayım” demek aynı şeydir. İlki câhiliye ribâsı olup haramdır. İkincisi de onun tıpkısıdır. Gerçi vaz’ ve ta’cil muâmele ve şekil olark câhiliye ribâsının zıddıdır ama mâhiyet ve maksat olarak onun aynısıdır.
Ribânın haram oluşunun sebep ve gerekçelerinden bahsedilirken: “Allah’a âit olan ve herkes tarafından ortaklaşa ve eşit sûrette kullanılan mehil ve vâdenin haksız olarak satılması” ileri sürülmüştü. Aynı gerekçe ve sebep tam mânâsıyla burada da vardır. Aradaki fark, câhiliyye ribâsında zamanı ödünç veren sattığı halde burada bunu ödünç alan satmaktadır. Şayet bu muâmelelerden iki tarafın da faydalanmaları helâl olma sebebiyse, aynı şeyin fâizde de mevcut olması sebebiyle onun da helâl olması icap eder.
Buna göre senet kırmanın hükmü ve cevâzı tâyin edilebilir. Cumhura göre bunun câiz olmaması lâzım gelir. Bugün senet kırmada sözkonusu olan eksik ödemenin vâde karşılığı olduğu için fâiz sayılması husûsunda hiçbir kimsenin şek ve şüphesi yoktur. Üstelik burada para para ile değiştirilmiyor, kıymetli bir evrak olan senet satılıyor. Hileciler, fâiz adı altında alınan fazla parayı senedin yani kâğıdın karşılığı olarak da kabul edebilirler. Bir şekilde ortaya çıkınca haram sayılan bir muâmelenin, başka şekle girerek ortaya çıkması halinde helâl sayılması cidden şaşırtıcıdır. İktisadî ve ticarî muâmelelerde bu gibi şeyler son derece mânâsız olmaktadır. Burada konu ile ilgili önemli bir husûsa işaret edilmesi şarttır: Mervan zamanında, istihkak sahiplerine senelik maaş olmak üzere ödenecek gıda maddesinin ve hubûbâtın miktarını belli eden senetler veriliyordu. Bu senetleri ellerine alanlar, hasat mevsimi gelmeden evvel senetleri düşük fiyatla başkalarına devr ve temlik ediyorlardı. Bunun üzerine Ebû Hüreyre, Mervan’a
3806] İbn Rüşd, Bidâyetu’l-Müctehid Nihâyetu’l-Muktasıd, II/119; İbn Kayyım, İğâsetu’l-Lehfân, II/13, 14; Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’an, I/186, 187; İbn Rüşd, el-Cedd, el-Mukaddimât
- 938 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Sen ribâ alışverişini mubah mı kıldın, yoksa Hz. Peygamber’in gıda maddelerinin teslim alınmadan evvel satışını yasakladığını bilmiyor musun?” diye uyarmış, bu ikaz üzerine Mervan senet satışlarını yasaklamış, satılmış olanlarını da görevli memurlara toplatmıştı.3807 Hasat mevsiminde teslim edilmesi devlet teminatı altında bulunan bir nevî hâmiline yazılı bonolara benzeyen bu senetlerin (sıkak) gününden evvel ucuza ve gerçek fiyatlarından düşük olarak satılmasının yasaklanması, senet kırdırmanın fâiz olduğunu gösterir.
6- Bey’ bi’l-Vefâ: Bey’ bi’l-vefâ (bey’u’l-vefâ) denilen muâmele tarzı daha ziyâde gayrimenkullerle ilgili olup Anadolu’da “para fâizsiz, tarla icarsız” veya: “para fâizsiz, ev kirasız” diye bilinmektedir. Paraya ihtiyacı olan bir kimse, sermayedarlara gidip: “Bana bin altın ver, buna karşılık sana falan tarlamı vereyim, borcumu ödeyene kadar ek biç, geliri sana âit olsun” veya: “falan evim ya da dükkânım veya değirmenim senin olsun, icarı ve kirası sana âit olsun” der, sermaye sahibi de bu teklifi kabul edip parayı verince akit yapılmış olur.
Bu türlü şartlı ve muvakkat satışlarda genellikle sermaye sahibine verilen gayrimenkul -bazılarına göre menkul de olabilir- genellikle verilen paradan çok daha fazla fiyat ettiğinden, bu yolla yüksek kazanç temin etme imkânı bulunmaktadır. Burada arazinin rantı yani icarı, diğer gayrimenkullerin kirası paranın fâizi yerine geçmektedir. Başlangıçta bilinmeyen bu muâmele tarzı, Buhara ahalisinin borçları artıp ödünç almaya muhtaç olmaları üzerine ortaya atılmıştır. Aslında daha evvel de bu tarz muâmeleler mevcut olmakla beraber ulemâ tarafından tanınmadığından ve ribâ sayılıp reddedildiğinden kitaplara geçirilmemiştir. Gerçi sonradan bunu câiz görenler bile bu muâmelenin haddi zâtında ribâdan ibâret olduğunu açık seçik bir şekilde ifâde etmekten geri durmamışlardır. “Bey’ bi’l-vefâ bizâtihî yasak olduğu halde zarûrete binâen tecviz olunmuştur. Yasaktır, zira bir kimsenin ikraz ettiği borç verdiği para mukabilinde ribh ve kâr alması ribâ olmakla şer’an memnûdur. Fakat buna rağmen sermayedarın vefâ bey’inde mal sahibine verdiği ödünç para mukabilinde maldan faydalanması şart kılınsa bile, bu muâmele haram sayılmayıp câiz sayılmıştır.3808 Ulemâ bir yandan bu muâmeleyi, özü itibarıyla ribâ olarak görmüş, öbür yandan da câiz ve helâl saymıştır. Açıkça fâiz olan bu muâmeleyi fıkıh sistemine yamamak için epey zorluklar çekilmiş, ama buna rağmen bu ulantı daima göze batmıştır. Mecelle şârihi Ali Haydar: “Bey’ bi’l-vefâda hem sahih, hem fâsid bey’in ve hem de rehinin hükümleri cârîdir. Bu cihetle bey’ bi’l-vefâ, zürâfâ denilen hayvana benzetilmiştir. Çünkü bu hayvanda üç hayvanın; yani deve, sığır ve kaplanın sıfatı bulunur” demektedir 3809. Artık vefâ bey’i deve kuşundan daha acayip bir hilkat garîbesi olarak, zarûret ve ihtiyaçların sevkiyle ortaya çıkmış ve meşrûiyetini ulemâya âdeta zorla kabul ettirmiştir. Başlangıçta Hanefîlerin bu buluşuna karşı duran Şâfiîler çok geçmeden gösterilen tepkinin boşuna olduğunu idrâk etmişler ve “Rehn-i muâd” (iâde edilen rehin) “bey’u emânet” (emânet usûlü ile alım-satım) Şam’da bey’ut-Taa gibi isimlerle bu muâmeleyi câiz görmüşler ve uygulamaya koymuşlardır.
Ödünç verenin bir tarla veya ev alması görünüş itibarıyla verdiği parayı
3807] Müslim, Büyû’ 40; Muvattâ, Büyû’ 44
3808] Ali Haydar, Mecelle Şerhi, I/88; Mecelle, Madde 118
3809] Ali Haydar, Mecelle Şerhi, I/224
FÂİZ/RİBÂ
- 939 -
teminata bağlaması içinmiş gibi gösterilmekteyse de, aslında maksat, bu gibi gayrimenkullerin geliridir yani fâizdir.
7- Bey’ bi’l-İstiğlâl: Bu muâmele, Mecelle’nin 119. Maddesinde: “Bey’ bi’l-istiğlâl, bâyi’ bir malı isticâr etmek üzere vefâen bey’ etmektir” şeklinde târif edilmiştir. Aslında bey’ bi’l-vefânın değişik şekli olan bu muâmele şöyle uygulanmaktadır: Paraya ihtiyacı olan kişi evini veya dükkânını ya da tarlasını sermaye sahibine vefâ yoluyla satmaktadır. Ancak sermaye sahibi bu akarları ve araziyi fiilen kullanıp ondan faydalanma durumunda olmadığından evi kiraya, dükkânı icara ve tarlayı da ortakçıya verip ondan faydalanmayı düşünmektedir. Bu durumda esâsen bu mallara ihtiyacı olan satıcı bu gayrimenkullerin kendisine kiraya, icara veya ortağa verilmesini müşteriye teklif etmektedir. Teklifi kabul edilince istiğlâl sûretiyle bey’ akdi yapılmış olmaktadır. Artık bu durumda ödünç aldığı paraya karşılık evin ve dükkânın kirası veya tarlanın icarı (ki, istiğlâl arazi ile ilgili olursa buna murâbaa denir) adıyla sermaye sahibine bir meblağ ödemektedir. Bu da fâizden başka bir şey değildir. Bey’ bi’l-vefâda satılan mal, sahibinin elinden çıktığı halde, bey’ bi’l-istiğlâlde mal yine eski sahibine kiraya ve icara verilmektedir. Ancak, bu türlü bir alışverişin sahih ve câiz olması için satıcının gayrı menkulu tahliye edip alıcıya teslim etmesi, ancak bu muâmeleden sonra o malı icarlaması ve kiralaması şart koşulmaktadır. Yani satıcı evini ve dükkânını boşaltıp sermaye sahibine teslim edecek, ancak bundan sonra tekrar o eve veya dükkâna taşınıp yerleşecektir. Meselâ, Ali, Ahmed’e bin akçe ödünç veriyor ve buna karşılık da evini alıyor. Lâkin Ali bu evden, içinde oturarak faydalanmayı değil; kiraya vererek istifade etme durumundadır ve Ahmed de bu evi Ali’ye devir ve teslim ettikten sonra kirada oturmak vaziyetindedir. Bu durumda Ali’ye: “Bu evi başkasına kiraya vereceğine, seneliği yüz akçeye bana ver” diye teklif etmekte ve bu teklif kabul edilmektedir.
Buna göre, Ahmed’in Ali’ye kira adıyla ödediği yüz akçe hakikatte bin akçenin % 10 oranındaki fâizinden başka bir şey değildir. Şayet bu fâizi ödemek için dolambaçlı yollardan gidilmeyip doğrudan fâiz muâmelesi yapılsa, hem evi önce boşaltıp sermaye sahibine teslim etme, sonra aynı eve taşınma gibi son derece saçma bir işleme ihtiyaç kalmayacak, hem de hileli ve eğri büğrü yollara sapılmayacaktır. Özü fâiz olan bir işlemi doğrudan icrâ edip bunun vebalini üstlenmek, buna ilâveten bir de samimiyetsizliğin ve sahtekârlığın vebalini yüklenmekten ve evi tahliye edip tekrar taşınma külfetini göze almaktan çok daha ehven bir şerdir. Bu türlü hilelerle Allah’ı kandırıp gazabından ve azâbından kurtulmak mümkün olmadığına, hatta samimiyetsizliğin en çirkin örneği olan bu türlü hileler İlâhî cezâyı ikiye katlamaktan başka bir şey temin etmediğine göre, bu çeşit hilelere başvuranlar halkı uyutmaktan ve kendilerini avutmaktan başka bir şey yapmış olmuyorlar. Buna kurnazlık mı, zavallılık mı demeli?
8- Zarûret ve İhtiyaç: Fâizi yaygın hale getiren dolambaçlı yolların ve gayrı samimi görüşlerin başında hiç şüphe yok ki, zarûret ve ihtiyaç formülü gelmektedir. En âliminden en câhiline kadar herkes bu formüle rahatlıkla akıl erdirebilmekte ve diğer yollara nazaran bu usulle kendini daha çok kandırabilmektedir. Bu da fâiz ve ribâ meselesinin özünden kaçmaya ve üstüne varmamaya sebep olması bakımından ilim ve fikir yönünden gâyet zararlı sonuçlar doğurmaktadır. Bazı âyetlerin mânâlarını özetleyen “zarûretler, haramları mubah kılar” kaidesi gerçekten İslâm’da önemli bir esastır, ama yanlış anlamaya yanlış uygulamaya,
- 940 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hatta istismara da son derece müsâittir. Fıkıhçılar, insanların edindikleri mallar ve temin etmeyi arzuladıkları eşyayı üçe ayırırlar: Zarûret, ihtiyaç, lüks (zarûriyât-hâciyât-kemâliyât). Bu üç şeyden mûtad, doğal ve genel olan ikincisidir. Lüks mal ve eşya temin etmek sadece sayıları az olan zenginler için mümkün olur. İnsanlar için varlığı zarûrî olan mal ve eşya öyle şeydir ki, o olmadan bireysel ve sosyal hayat varlığını koruyamaz, felç olur ve işlemez hale gelir. Böyle bir durumda haramlar helâl olur ama bu keyfiyet hem miktar, hem de zaman olarak zarûretin şiddeti ve müddeti ile sınırlıdır. Yani bir haram, zarûreti ortadan kaldıracak kadar ve kaldırdığı sürece helâl olur, yoksa zarûret hali kalkmış da ihtiyaç hali devam ediyorsa, bu durum haramı helâl kılmaz. Mubah ve helâl her türlü çareye teşebbüs edildiği ve her çeşit tedbir alındığı halde zarûret hali hâlâ ortadan kalkmıyor ve haram olanı işleme yegâne çare ve tek alternatif olarak ortada kalıyorsa, ancak bu vaziyette sınırlı olarak haram şeyler helâl olabilir. Kısaca zarûret hali tam mânâsıyla bir çaresizlik halidir. Başka bir ifâde ile domuzun etinin yenilmesini, şarabın içilmesini câiz ve mubah kılan zarûret hali ne ise ribâ almayı câiz kılan zarûret hali de odur. Zira tefeciliğin ferdî ve sosyal zararı, domuz etini yemekten de, şarap içmekten de kat kat fazladır. Zarûret hallerine umûmî ve dâimî hükümler binâ edilemez, edilirse hukuk sistemi kendini inkâr ve yok etmiş olur.
Söz konusu edilen mânâda bir zarûret halinin Türkiye şartlarında ribâ konusunda mevcut olması çok nâdir haller dışında kabil değildir. Zira Türkiye’de tefecilik yapmadığı için ölen veya hastalanan ya da sakatlanan bir tek kişi yoktur. Kezâ yaşayabilmek için tefecilerden borç almak zorunda kalanların sayısı çok azdır. Bazı Afrika ülkelerinde ortaya çıkan kıtlık ve açlık böyle bir zarûret haline misal olabilir ama bu âfetten kurtulmanın yolu yine de tefecilik değildir. Hırsızlık yapmak için zarûret halini bahane etmeyenlerin, tefecilik için veya tefecilerden borç almak için bu hali bahane etmeleri anlaşılır bir şey değildir. Zira nihayet tefecilik de insanları soymanın, hem de göz göre göre çarpmanın ve vurgunculuk yapmanın başka bir yoludur. Er-Ribâ isimli eserinde zarûreti bu şekilde anlayan Alâuddin Harûfe bu noktada kendi açısından son derece haklıdır. Ebû Zehre de aynı görüştedir.
Esas itibarıyla zarûret bu olduğu halde ehl-i hiyel denilen hileciler bu esası da bir hayli eğip büktükten sonra ribâ yemenin bir yolu haline getirmişlerdir. Ancak, zarûret esasına dayanıp marâbahacılığa cevaz verebilmek için bazı kaideler ortaya atmak ve bir hazırlık çalışması yapmak icap etmiştir. Böyle bir basamak olmadan ve köprü kurmadan zarûret esasına dayanıp ribâya cevaz vermek mümkün değildir. Mûtad iktisadî faâliyetler ve tabiî ticarî işlemler sahasından, mûtad ve tabiî olmayana intikal etmek için kullanılan köprü, daha sonra Mecelle’nin temel kaideleri arasında da yer alan İbn Nüceym’in el-Eşbâh ve’n-Nezâir isimli eserindeki şu kaidedir: “İster genel ister özel olsun ihtiyaç, zarûret seviyesine indirilir.” Yani bir şeye ihtiyaç var, lâkin bunu yapmak şer’an ve dinen haram kılınmış ise yapılacak şey, evvelâ bu “ihtiyaç”a “zarûret” adını vermek, sonra da “bu zarûrîdir”, diyerek zarûret haramı mubah kılar kaidesine dayandırıp onu câiz ve helâl saymaktır. Mecelle şârihi Ali Haydar: “Şâfiî fıkıh kitabı Bâcurî’de Cilâle bahsinde: “Kıyas olan, her hâcet messeden şeyin cevâzıdır” denilmektedir, diyor. 3810
Görülüyor ki, bazı hallerde artık zarûretten bahsetmeye bile ihtiyaç
3810] Ali Haydar, a.g.e. I/88
FÂİZ/RİBÂ
- 941 -
duyulmamaktadır. Şayet ihtiyacı esas alan ve zarûreti bahsin dışında tutan bu kaide, İslâm hukukunun bir esası haline getirilip, sistemin bütününe buna göre yeni bir şekil verilebilseydi, muhakkak ki hukuk çalışmalarını tıkayan ve kapayan kapı açılmış, gerçekçi bir hukuk anlayışına ulaşılmış olurdu.
“Başka yoldan mesken sahibi olma imkânına sahip olmayan evsiz bir kimsenin fâizle alacağı kredi ile ev sahibi olması câiz midir?” şeklindeki bir soruya: “el-Cevap: Câizdir. Zira ev ihtiyaçtır ve bu ihtiyaç, zarûret hükmündedir. Zarûretler de haramları mubah kılar” şeklindeki bir cevap hiçbir şeyi halletmez. Zira bu anlayışın ölçü olarak ve ihtiyacın kıstas olarak kabul edilmesi halinde fâizin câiz olmayacağı hiçbir husus yoktur. Bir zengin için bir yazlık, bir villa, bir çiftlik ihtiyaçtır ve onun bu maksatla fâiz almasının pekâlâ câiz olması icap eder. Kaldı ki, bir mesken gerçekten bir ihtiyaç olsa bile asla varlığı zarûri değildir. Çok zengin oldukları halde ev satın almayıp devamlı kirada oturanların sayısı az değildir.
Ribâ ve tefecilik konusunda düşünürken ve konuşurken hiç hatırlanmaması ve telaffuz edilmemesi gereken kelime “zarûret” lafzı olmalıdır veya bu söz, en sonra düşünülmeli ve telaffuz edilmelidir. Zarûret esasından hareket edip ribâ ve fâiz konusuna çözüm getirmeye uğraşan Abduh, Reşid Rıza, Şeltut ve benzeri âlimler boşu boşuna kendilerini yormuşlardır. Yaptıkları iş, en câhil birinin bile yapabileceği basit bir işten başka bir şey değildir ve esasen bu, çoktan beri yapılan ve uygulanan bir şeydir. Ama maalesef zarûret esası, meseleyi halletmeye değil, hallini tehir etmekten başka bir işe yaramamıştır. Görülüyor ki, zarûret hükmünde tutulan ticarî ve iktisadî ihtiyaçlar artık devamlılık kazanmakta, mûtad ve doğal bir hüviyete bürünmektedir. Hâlbuki tefeciliği daimî kılan ve göz yumulmasını mâzur gösteren hiçbir haklı sebebin bulunmaması icap eder. 3811
Günümüzde Fâiz Tartışmaları ve Fâizi Câiz Gören Yaklaşımlar
Batıda kapitalizmin doğması, bankacılık sisteminin kurulması, ister istemez İslâm toplumunu da etkilemiştir. Müslüman ulusların yaşadığı yerlerde ticarî hayatın canlanması ve iktisadî faâliyetlerin yoğunluk kazanması, müslüman müellifleri fâiz konusunu yeni baştan gözden geçirmeye, değerlendirmeye ve bu konuda yeni açıklamalar ve yorumlar yapmaya zorlamıştır. Bu yorumların hemen hemen hepsi batılı kapitalist ve liberal iktisatçıların ve fâize karşı olmaktan vazgeçen hıristiyan din adamlarının bu konuda söyledikleri sözlerin bir tekrarı mâhiyetindedir. Lâkin fâizi câiz gören ve gösteren yorumlar yapan İslâm bilginleri, bu konudaki kanaatlerini daha çok Kur’an’a ve ilk çağlarda yaşayan bazı İslâm âlimlerine dayandırma ve görüşlerine mesnet teşkil eden delilleri İslâmî kaynaklardan tedârik etme çabasından da geri durmamaktadırlar.
Diğer taraftan, bir de bahsedilen bilginlere ve görüşlerine tepki gösteren ve fâiz konusundaki eski telakkiyi aynen devam ettiren geleneksel görüş taraftarları vardır. Bunlar da görüşlerini desteklemek için başta Kur’an ve hadis olmak üzere, İslâmî kaynaklardan deliller getirdikleri gibi, fâize karşı olan batılı iktisatçılardan da kendi görüşlerinin doğruluğuna şâhit tutmaktadırlar.
1- Üretim ve Tüketim Maksadıyla Alınıp Verilen Fâiz: Üretim maksadıyla
3811] Süleyman Uludağ, Fâiz Meselesine Yeni Bir Bakış, Dergâh Y. İst. 1988, s. 121-163
- 942 -
KUR’AN KAVRAMLARI
fâizle ödünç para almanın câiz olduğunu ilk defa ciddî sûrette meşhur hıristiyan reformcusu Calvin (Ö. 1564) savunmuştu. Bu zât, fâize sadece tüketim açısından bakmamış, üretimi de dikkate alarak bu maksatla fâizle para almaya cevaz vermişti. Bundan sonra murâbaha ile fâiz birbirinden farklı görülerek ayrı hükümlere tâbi tutulmuştur. Beşold ve Bacon bu fikri daha da geliştirmişlerdi. Beşold (Ö. 1638) tefecilikle etkili bir şekilde mücâdele edebilmek için düşük oranda ve sınırlı miktarda fâizle ödünç vermeyi kabul etmişti. Siyasî İktisad isimli eserinde: “Eski çağlarda ribânın yasaklanması nasıl bir zarûret idiyse, yeniçağda mubah sayılması da aynen öyle zarûrîdir. Çünkü o çağlarda tüketim maksadıyla ödünç alınırken, bu çağda artık üretim maksadıyla kredi alınmaktadır” diyen Charles Gide de bu fikri savunmuştur.
Müslümanların yaşadığı ülkelerde ilk defa bu fikirler Cemaleddin Afgânî ve Muhammed Abduh tarafından sokulmuş, zamanla taraftarları artmıştır. Başlangıçta bütün müslüman müellifleri zarûret ve çaresizlik halinde rüşvet vermeyi de fâizle para almayı da câiz görmüşler, ama durum ne olursa olsun, rüşvet almayı ve ödünç karşılığı fâiz almayı mutlak sûrette haram saymışlardı. Çünkü fâiz vermek için zarûret olabilir ama almak için asla zarûret yoktur, diye düşünmüşlerdi. Ribh ve fâide adı altında fâiz almayı sadece hileli ve dolambaçlı yollardan câiz görmüşlerdi. Zarûret ve ihtiyaç sebebiyle fâiz almanın cevazı ancak Tanzimat’tan sonra konuşulmaya başlanmıştır. Mısır’da açılan Tasarruf Sandığı’na yatırılan para karşılığında alınan fâiz (ribh)in hükmü konusunda Muhammed Abduh şu fetvâyı vermişti: “Üretimde kullanılmak üzere ödünç para talep eden bir şahsa, para vermek hiç şüphe yok ki, haram kılınmış olan ribâya girmez. Bunun, ev ve ocağı harap eden câhiliyye döneminin katlanmış ribâsına dâhil olmayacağı âşikârdır. Çünkü bu muâmele hem işletmeci için, hem de sermayedar için faydalıdır. Evvelkisi ise çaresizlik içinde bulunmaktan başka bir günahı olmayan birine zarar verirken, kalp katılığından ve açgözlülükten başka bir emeği bulunmayan öbürü için fayda temin etmektedir. Şu halde bu iki türlü muâmelenin hükmü Allah’ın adâletine nazaran bir olamaz.”3812 İşte bu, tarihlerden sonra “istiğlâl”, “istismar” ve “intâc” yani üretim maksadıyla fâizle para almanın ve vermenin câiz olduğu meselesi, İslâm âleminde de konuşulur olmuştur.
M. Abduh, mevduat sahiplerinin tasarrruf sandığından fâiz almalarını açıkça meşrû ve helâl görmüş, ancak günün şartlarını dikkate alarak bu hususta biraz elastikî bir ifâde kullanmıştır. Daha sonra Mustafa Zerka, İbrahim Zekiyüddin Bedevî, Reşid Rızâ, Muhammed Şeltut, Sehurî, Devalibî, Ziyauddîn Ahmed, Fazlurrahman, Abdülaziz Çaviş ve daha pek çok bilgin üretim maksadıyla mevduat kabul eden yatırımcı kurumlardan mudilerin fâiz almalarının câiz olduğunu söylemişlerdir.
Fakat bu mesele, gerek iktisat ve maliye, gerekse tatbik bakımından son derece farazî ve hatta hayalî görünmektedir. Zira üretimin nerede başlayıp nerede bittiği ve hangi noktadan itibaren tüketimden ayrıldığı belli değildir. Buna göre ev yaptığını ve konut ürettiğini ileri süren bir müteahhit, bankadan fâizle kredi alabilir, zira ülkede ihtiyaç duyulan bir şeyi üretme faâliyetine girişmiştir. Buna karşılık bu evi satın alıp kullanan, yıpratan, aşındıran ve eskiten bir şahsın fâizli kredi kullanma hakkı yoktur. Zira o, aldığı krediyi üretim alanında değil; tüketim
3812] Mecelletu’l-Menâr, Mısır, 1906, a. IX/332
FÂİZ/RİBÂ
- 943 -
alanında kullanmaktadır.
Bugün daha ziyade zenginlerin fâiz vererek kredi aldıkları, genellikle orta ve dar gelir grubunun dişinden, tırnağından arttırdığı parayı bankaya yatırarak fâiz aldığı bilinmektedir. O halde, üretim maksadıyla fâizli kredi almak câiz; ama tüketim maksadıyla fâizli kredi almak câiz değil, demek mantıksız olduğu kadar da tatbik kabiliyeti olmayan bir şeydir. Bu görüş, sadece sermaye sahiplerinin yani zenginlerin işine yarar.
2- Zenginin Verdiği Fâiz: Bu arada, bugün genellikle yatırımcıların, iş adamlarının, sanayicilerin, girişimcilerin ve bankaların fâiz karşılığı kredi aldıklarını ve mevduat kabul ettiklerini dikkate alanlar, bu türlü fâiz muâmelelerinin, İslâm’ın haram kıldığı ribânın tam tersi istikametinde işlediğini nazar-ı itibara alarak, bu çeşit muâmelelerden temin edilen kazancın İslâm’ın kesin sûrette yasakladığı ribâ gibi günah olamayacağını ileri sürmüşlerdir. Eski devirlerde zenginlerin ribâ verip fakirlerden ödünç almaları düşünülemezdi. Onun için bu halin hükmü kaynaklarda zikredilmemiştir. (İbn Teymiye, zengin bir kimsenin aldığından daha fazlasını ödemek üzere ödünç alamayacağını yani fâiz vermeyeceğini söylemektedir.) Bu hal, yeni olduğundan, ona âit hükmün de yeni olması icap eder. Dar ve orta gelir grubunun mûdi sıfatıyla bankalardan aldıkları fâizi açıktan açığa yasaklayan bir hükmün bulunması düşünülemez. Çünkü olay yenidir. Onun için bu durumdaki kimselerin bankalardaki tasarrufları karşılığında fâiz almalarının câiz olduğunu söleyenler çıkmıştır. 3813
3- Gayri Müslimlerden Dâr-ı Harbte Alınan Fâiz: İmam Âzam’a ve İmam Muhammed’e göre gayri müslimlerin memleketinde bir gayri müslimden fâiz almak câizdir. Bunlara göre esâsen gayri müslimlerin malı müslümanlara helâldir. Bir de bu, gayri müslimin rızâsıyla oldumu, haydi haydi helâl olur. Bu meselede meşhur Hanefî fıkıh kitabı el-Hidâye’de şöyle denir: Dâr-ı harbte bir müslimle gayri müslim arasında ribâ bahis konusu olmaz. Çünkü Hz. Peygamber: “Müslümanla gayri müslim arasındaki ribâya itibar yoktur” buyurmuştur. Ayrıca, gayri müslimlerin malları kendi ülkelerinde müslümanlar için helâldir. Bir müslüman, gadr etmemek şartıyla gayri müslimin malını hangi yoldan alırsa alsın, câiz ve mubahtır.”3814 Zira gayri müslimlere âit mal ve servetin dokunulmazlığı yoktur. Ganimet olarak alınır. Ganimet olarak alınınca helâl olan gayri müslimin malı, rızâsıyla alınınca neden helâl olmasın? Ayrıca ödünç verme, sadaka gibi sevap olan bir yardımdır. Gayri müslime dâr-ı harbte yardım etmek müslümanlara zarar verir, denilmektedir. Fakat Ebû Yusuf ve Şâfiî gayri müslimden alınan ribânın haram olduğu kanaatindedirler. Bu konuda İmamiye ve İsnâaşeriye adı verilen Câferîler de Hanefiler gibi düşünmektedirler. Ancak, onlara göre ribâ ve fâiz adı altında fazla miktarı alan taraf, müslüman olmak şartıyla dâr-ı harbte de dâr-ı İslâm’da da müslümanla gayri müslim arasında ribâ ve fâiz yasağı olmaz, sadece kredi veren gayri müslim olursa, müslümanın ona fâiz adıyla fazla ödemede bulunması haram olur.
Bu kanaatin, “Kendi din kardeşinden ribâ almayacaksın, fakat yabancıdan alabilirsin” şeklinde muharref Tevrat’ta yer alan hükme olan benzerliği ortadadır. Bu kanaatin o fikrin etkisiyle oluşup meydana çıktığını kabul etmek, fazla
3813] Bk. S. Uludağ, a.g.e. s. 172
3814] el-Merğınânî, el-Hidâye, II/48
- 944 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ihtiyatsızlık olmaz. Bu, bir tepki olsa gerek.
Çok açık bir sûrette görülüyor ki, gayri müslimlerin ülkesinde müslüman olmayanlardan fâiz almanın câiz olduğunu ileri süren hanefîler fâiz alan tarafın kazandığı ve fâzi veren tarafın kaybettiği esasından yürümektedirler. Lâkin bugün için bu görüşün sakatlığı ve çürüklüğü, üzerinde tartışma açmaya lüzum hissettirmeyecek derecede açıktır. Ribâ yasağının illeti ve sebebi, gerçekten kazanma ve kaybetme ise, günümüzde bankalarda biriken mevduat sahiplerine âit tasarrufların zenginler tarafından fâiz karşılığı kullanılmasında bir sakıncanın bulunmaması icap eder.
Bugün fıkıh kitaplarında yer alan bu hükme bakan bazı câhil hocalar, Avrupa’da çalışan müslüman işçilerin gayri müslimlerin oradaki bankalarına para yatırıp fâiz almalarını câiz görürlerken, aynı yerde bulunan meselâ Türklere ve Araplara âit bankalara yatırdıkları para karşılığı aldıkları fâizi haram saymaktadırlar. Vaktiyle müslümanların ülkelerinde açılan gayri müslimlerin bankalarına da fâiz karşılığı para yatırmayı câiz görmüşlerdi. Bu vâdide verilen hüküm ve bu gerekçe ile verilen fetvâ, fâiz alanın kazanması verenin kaybetmesi esasına dayanmaktadır. Hâlbuki mevduat kabul eden, bu maksatla amansız bir rekabati bile göze alan bankaların mevduat sahiplerinden aldıkları paralardan, onlara ödedikleri fâizden daha çok kazandıkları muhakkaktır. Öyle olmasa, bankaların, mal varlıklarını ve sermayelerini arttırmaları bir yana, varlıklarını korumalarına bile imkân olmaz.
Alınan mevduattan, ödenen fâizden daha çok para kazanıldığına göre, bankalara yatırılan bu paraları yahûdi ve hıristiyan veya ateist iş adamları ve sanayicileri kullanmaktadır. Bu paralardan sağlanan nemâ ve kâr, daha sonra müslümanların aleyhinde faâliyetlerde değerlenmektedir.
Dâr-ı Harpte kâfirlerden alınan fâizin câiz görülmesi anlayışından dolayı, kendi ülkelerini dâru’l-İslâm kabul edip İsviçre ve ABD başta olmak üzere Batıdaki bankalara toplam tirilyonlarca doları bulan paralarını yatıran Arap şeyhlerinin ve nice ülkelerdeki müslüman geçinen sömürücü tiplerin, aslında Batı ülkelerini iktisaden kalkındırdıkları, tâğûtî düzenleri güçlendirdikleri bir vâkıadır. “Müslümanım” diyenler, Batı ülkelerindeki paralarını çekseler Batı ekonomisi ciddî sarsıntılar geçirecektir. Aynı şekilde namaz kılanlar kendi ülkelerindeki bankalardan paralarını çekseler, fâizci düzenler çökecektir. Kapitalizmi bankaları, tâğûtî düzenleri yani Allah ve Rasûlüyle savaşan fâizci zihniyeti maalesef, müslümanlar veya müslüman geçinenler beslemektedir.
4- Ekonomik Savaş: Bankadan fâiz alıp vermenin câiz olduğunu göstermek için bulunan ve meselenin çözümlenmesinde kullanılan formüllerden bir de günümüzde müslümanlarla gayri müslimler arasında amansız bir iktisadî savaşın hüküm sürmekte oluşu, bu savaştan başarılı çıkmak için barış zamanında câiz olmayan bazı hilelerin ve muâmelelerin harb esnâsında câiz görülmesi tarzındadır. Bu görüşü ileri sürenler: “Harb hiledir” hadisini hatırlatmakta, normal hallerde başvurulmayacak fâiz işleminin fevkalâde hallerde lüzumlu ve zarûri olacağını ileri sürmektedirler. Bunlara göre, muazzam meblağlara ve hadsiz hesapsız mal varlığına sahip olan dev şirketler ve uluslar arası firmalarla rekabete girmek için büyük sermayeye ihtiyaç vardır. Küçük firma ve şirketler onlarla rekabet edemez, silinir ve yok olur. Fâiz karşılığı mevduat kabul etme, rekabet gücüne sahip
FÂİZ/RİBÂ
- 945 -
büyük şirketlerin kurulmasına ve yaşamasına imkân veren nakdi ve sermayeyi bankalarda toplayan yollardan biridir. Bu maksatla fâiz karşılığı bankaya yatırılan para, kimseye zararlı olmamaktan başka, hem mûdiye ve hem millî servete fayda temin etmekte, ayrıca gayr-i müslimlerle ekonomik alanda güçlü ve etkili bir şekilde mücâdele etme imkânını bahşetmektedir. İşte meselenin bu niteliğini gözönünde tutup hiç değilse, dörtbaşı mâmur bir İslâm iktisat düzeni uygulamaya konulana kadar geçici bir dönem için fâize cevaz vermek icap edeceğini ileri sürenler vardır.
Görüldüğü gibi, bu görüşte zarûret, ihtiyaç ve maslahat esâsına dayanmaktadır. Aslında böyle konuşanların söyledikleriyle düşündükleri birbirinden farklıdır. Bugünkü iktisadî savaşın yeni olmadığını ve yakın bir gelecekte bitmesi ihtimali de bulunmadığını iyi bilmektedirler. İnsanlar fâiz konusunda öyle bir farklı helâl-haram anlayışını savunuyor ki, İmam Âzam’ın ictihâdına dayanan biri gayri müslim bankasına para yatırıp fâiz almayı câiz görürken, öbürü bu hareketin savaşta müslümanlara ihânet olduğunu söyleyip onu suçlar. Yaşayışıyla İslâm dışı güçlerle her bakımdan uzlaşan, savaşçı gibi yaşamayan kişi, barış halinde yaşadığı yeri savaş yurdu (dâru’l-harp) ilân ederken, diğeri yaşadığı ülkenin düzeni sanki Batılılardan farklıymış gibi, ülkesinin Batılı ülkelerle iktisadî savaş yaşadığını ileri sürer.
Son zamanlarda ortaya atılan görüşlerden biri de, devletin kontrolü altında bulunan, hadleri devletçe tâyin edilip işleyiş biçimi kanunla tesbit edilen fâiz oranlarının câiz görülmesi, fakat bunun dışında veya üstünde vaya ötesinde kalan fâiz oranlarının ribâ olarak değerlendirilip gayri meşrû sayılmasıdır. Kısaca, fâizin ne olduğunu kanun koyucusu ve resmî makamlar belirler ve bu husus kanunla ifâde edilir. Kanunen tesbit edilen fâiz şeklinin dışında kalan bu çeşit muâmeleler yasaklanıp günah ve haram sayılır.
Bu iddiâyı ileri sürenlerin unuttukları bir şey vardır: Haram ve helâl hudutlarını kim belirler? Allah mı, tâğutlar mı? Ayrıca, resmî ve kanunî fâizin haddini ve şeklini kim, nasıl ve neye göre tâyin edecektir?
5- Banka Fâizlerini Kabul Edenler: Zarûret ve şiddetli genel ihtiyaç sebebiyle, başta Muhammed Abduh olmak üzere birçok bilginin tasarruf sandığına para yatırıp mevduata mukabil fâiz (fâide) almayı câiz gördüklerini anlatmıştık. Burada Reşid Rızâ’nın Mısır Millî Bankası’nın kuruluşu dolayısıyla söylediği sözleri nakletmeyi uygun buluyoruz: “Şâfiîlerin ve Hanefîlerin câiz gördükleri bir hile vardır. Osmanlı Devletindeki Ziraat Bankası bu hile esas alınarak padişahın emri ile kurulmuştur. Buna göre bu banka şer’î mubâyea adı verilen bir muâmele icrâ edilerek mûtedil bir fâiz haddiyle kredi veriyordu. Dinde basîretli olan şuurlu zevat delile tâbi olup şeriatın maksatlarını araştırır, hile ile de te’ville de bu maksatların dışına çıkmayı kendilerine mubah görmezler. Bu türlü hileli yollara sapanlara denilir ki: İslâm zorluğu ve sıkıntıyı kaldırma ve kolaylık sağlama esası üzerine kurulmuş bir dindir. İslâm’da haram kılınan şeyler iki kısımdır:
1. Özünde bulunan zarar dikkate alınarak bizâtihî haram olan şeyler. Bunlar, bir zarûret bulunmadıkça mubah kılınamaz. Haram oluşu ittifakla sâbit olan nesîe ribâsı bunlardan biridir. Bunu yemek için herhangi bir zarûretle karşılaşılmaz. Yani bir kimsenin, diğer birine nesie ribâsıyla borç para vermesi ve verdiğini bir kat fazlasıyla geri alıp yemesi gibi bir zarûretle kolay karşılaşılmaz. Bazen leş
- 946 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yeme ve şarap içme konusunda bu türlü zarûretle karşılaşılsa bile, fâhiş fâiz için böyle bir zarûret söz konusu olmaz.
2. Bizâtihî kendisinde bulunan bir zarar sebebiyle değil de başka bir sebeple haram kılınan şeyler. Haram olan fadl ribâsı böyledir. Bu ribâ, nesîe ribâsına sebep ve vesîle olmasın diye, haram kılındığından bir zarûret, hatta ihtiyaç sebebiyle mubah kılınabilir. Nitekim ribâyı, biri açık, diğeri örtülü olmak üzere ikiye ayırıp fadl ribâsını örtülü ribâdan sayan İbn Kayyım, bunun için birtakım örnekler vermiştir. Basîret sahibi olan her fert, bu türlü bir ribâyı yemek mecbûriyet veya ihtiyacı içinde olup olmadığını bizzat kendisi bilir. Milletin bu konudaki zarûretini veya ihtiyacını tesbit etmek ise, büyük âlimlerden, profesörlerden, hâkimlerden yargıtay üyelerinden, mühendislerden, tabiplerden ve çiftçilerden kurulan ve ulu’l-emr denilen ehliyetli ve bilgili komisyonun üzerine düşen bir görevdir. Bunlar toplanıp millet için neyin zarûret olduğunu ve millî ihtiyacın neyi icap ettirdiğini karara bağlarlar. Sonra da buna göre hareket edilir. 3815
Burada nesîe ribâsını câhiliyye Araplarının katlanmış ribâsından ve fâhiş fâizinden ibâret sayan Reşid Rızâ’nın, bunun dışındaki ribâ muâmelelerini fadl ribâsı diye takdim etmesi dikkate şâyandır. Bu zât, banka fâizlerine açıktan açığa yeşil ışık yakmış ve: “Bizi daha açık konuşturmayın, millet için zarûret varsa veya ihtiyaç derecesinde lüzumlu ise, buna göre alın kararı ve açın bankayı, fâizle mevduat alsın ve fâizle kredi versin. Biz banka açmanın gerekçesini umûmî bir görüş olarak ancak bu şekilde ifâde edebiliriz” demek istemiştir.
“Banka fâizleri ribâ değildir, nesîe ribâsına değil; fadl ribâsına dâhildir ve bunun hükmü ictihâdla tesbit edilir. Gerekirse cevaz verilebilir. Banka fâizi borçlanma vaktinde ve derhal, câhiliyye ribâsı borcu ödeme vaktinde ve ileride tahakkuk eder”3816 diyen Ziyâuddin Ahmed, Reşid Rızâ’nın fikirlerini biraz daha açık olarak ifâde etmiştir.
Fazlurrahman da: “Şüphe yok ki, cemiyetimiz kendi sistemini İslâm esasları üzerine kurup ikmâl etmeden banka fâizlerini kaldırmak gerek iktisat, gerek ictimâî refah ve gerekse malî düzen açısından bir intihar hareketi olur. Buna ilâve olarak böyle bir hareket Kur’an’la sünnetin hem ruhuna ve hem de hedeflerine aykırı düşer” diyor. 3817
“Bütünüyle nominal değerler üzerinden işleyen banka fâizlerinin ve banka fâizciliğinin, Kur’an’daki ribâ kavramı içine girdiğini söylemek her zaman isâbetli olmayacaktır. Kısacası, ribâ, henüz sıcak tartışmaların çerçevesi üstüne çıkıp kesin tanımlar kazanmış bir kavram olmuş değildir.” 3818
Hayreddin Karaman da, özellikle ev almak için, bankaların enflasyondan daha aşağıda olan fâiz oranlarına haram gözüyle bakmaz, bu şekildeki fâizli banka kredisi almanın câiz olduğunu ileri sürer.
6- Avârız Sandıkları/Avârız Vakfı: Fâiz muâmelelerinin, Osmanlılarda Avârız sandığı, avârız vakfı ve avârız akçesi gibi isimler altında kurumlaştığını görmek
3815] el-Fikru’l-İslâm ve’t-Tatavvur, 39
3816] Ziyâuddin Ahmed, The Quarnic Theory of Ribâ, İslamic Ovarty, V/1963
3817] Fazlurrahman, Dirâsetu’l-İslâmiyye, Mecelletu’l-Ma’hedi’l-Merkezî li’l-Ebhâsi’l-İslâmiyye, Karaçi, c. 1, cüz 1, s. 39
3818] Y. N. Öztürk, Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 441
FÂİZ/RİBÂ
- 947 -
hakikaten ilgi çekicidir.
İslâm toplumunda vakfın önemi ve yeri büyüktür. Hayır ve hasenât maksadıyla ev, arsa, bağ, bahçe ve tarla gibi gayrimenkullerin gelirleri toplum yararına ve muhtaçların ihtiyaçlarına sarf olunmak üzere vakfedildiğini biliyoruz. Cumhura göre kap kacak, kazan gibi âlet ve edevât, altın, akçe ve para gibi nakitler, inek ve koyun gibi hayvanlar, hatta kitaplar yani her çeşit eşya da vakfedilebilir. Fakat Hanefîler bunu câiz görmezler. Bu konuyla ilgili bir eser yazan Birgivî, bu türlü vakıflara izin verenlere şiddetli bir şekilde hücum etmiş, bu tip vakıfların cevâzına fetvâ veren Ebussuud’a saldırmıştı. Fakat her şeye rağmen menkul eşyanın vakfı âdet ve anane haline gelmişti. “Vakfedilen paranın ribhi ribâ olup haramdır” diyenlere ne lâzım gelir? diye soru soranlara: “İtâb-ı şedîd ve habs-i medîd lâzım gelir” diye fetvâ verilmeye başlanmıştı. 3819
Osmanlılarda vakfedilen menkul ve gayrimenkul eşyadan ve akarlardan sağlanan gelir, paraya çevrilip bir sandıkta biriktirilirdi. Bu sandığa “Avârız sandığı”, içinde toplanan paraya “Avârız akçesi”, bu türlü vakıflara da “Avârız vakfı” denirdi. Bazen bir hayır sahibi, meselâ bin altınını getirip bu sandığa vakfederdi. Bu para on’u on bir buçuk (% 15) hesabıyla ve şer’î ribh ilzâm etme usûlüyle fâize verilip nemâlandırılır ve sağlanan gelir, vakfı yapan kişinin şartına göre ya câminin ihtiyaçlarına veya talebe-i ulûma veya mahalle ve köyün ortak ihtiyaçlarına harcanırdı. Bu türlü nakitlerin şer’î ribhi yani kanunî fâizi ile hatim indirilir ve mevlit de okunurdu. Bu gelirle fakir fukarânın, dul ve yetimlerin kayrıldığı da olurdu. Genellikle sandıktaki paralar esnafa ehven bir fâide (fâiz) ile verilir ve bu sûretle piyasaya da bir canlılık gelirdi. Bu sebeple Avârız sandığı, bir çeşit esnaf sandığı gibi faâliyet gösterirdi. Bundan başka her meslek erbâbı: “Esnaf kesesi” veya “Esnaf vakfı” adıyla kendilerine has birer sandık kurar ve bu sandıktan, ihtiyaç duydukları sermayeyi fâide (fâiz) ile alırlardı.
Fâize verilmek ve sağlanan gelirle Yeniçerilere verilen et fiyatlarındaki artışı karşılamak için Fâtih’in 24 bin altın vakfettiği bilinmektedir. Osmanlılarda şer’î muâmeleyi kabul etmeyen yok gibidir. Menkul vakfını câiz görmeyenler bunun şeriata aykırı olduğunu ve yoksulların zararına işlediğini iddiâ etmişler, bu türlü hususları câiz görenler ise âmme menfaati ve umûmî ihtiyaç esasına dayanmışlardır. Başlangıçtan beri var olan şeriatle maslahat arasındaki mücâdele Osmanlılarda da devam etmiştir. Vakıf paralarıyla ilgili olmak üzere 1923’te “Vakıf Paralar İdaresi Müessesesi”nin kurulduğunun ve bunun da 1954’te şimdiki Vakıflar Bankası haline getirildiğini kaydedelim. 3820
Fâizle İlgili Fetvâlar
Borçlarda Enflasyon
“Verilen borcun üzerinden bir yıl gibi bir zaman geçmekle enflasyonun sebep olduğu değer farkını almak câiz midir?” Imam Ebû Yusuf’a göre, câizdir, diğerlerine göre câiz değildir. Günümüzde olduğu gibi enflasyonun her yıl, hattâ hergün paranın reel değerini büyük ölçüde aşındırdığını hesaba katarsak, selim vicdanlar, bu konuda Ebû Yusuf’un görüşüne katılır. Bazı âlimler de Hanefî
3819] Behcetu’l-Fetâvâ, s. 150
3820] Süleyman Uludağ, Fâiz Konusunda Yeni Açıklamalar, Dergâh Y. İst. 1988, s. 167-196
- 948 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mezhebine göre fetvânın bununla verileceğini söylerler.3821 Bunu belirlemede en sihhatli ölçü ise altındır. Ancak en iyisi, meselenin çözümünü sona bırakmadan, borç verirken altın olarak verip yine altın olarak alacağını söylemektir. Bu, herkese göre câizdir. Ancak son zamanlarda altın dahi enflasyona yenilir olmuştur. Buna göre değeri başka yollarla hesaplanabilir.
Vâde Farkı
Bir malın, peşin satılması halindeki fiyatı ile vâdeli satılması halindeki fiyatı arasındaki fark. Peşin fiyatı üç milyon lira olan bir mal, altı ay vâde ile beş milyona satılırsa, aradaki iki milyon lirası vâde farkıdır.
Vâde farkı ile yapılan bir satışın câiz olup olmayışı mütedeyyin esnafı hayli tedirgin etmektedir. Kimileri böyle bir uygulamanın fâiz olacağı endişesi ile ya bu tür muamelelere girmekten kaçınmakta ya da ticari zorunluluktan dolayı girse bile huzursuz olmaktadır. Her ne kadar bu mesele enflasyonun sebep olduğu günümüze has bir problem gibi görünüyorsa da, çok eskiden ele alınmış ve hakkında görüşler beyan edilmiştir. Konu büyük Hanefî fakîhi Serahsî’nin mütâlaları ışığında ele alınacaktır. Bilindiği gibi Allah (c.c.) fâizi haram, alış verişi helal kılmıştır.3822 Alış veriş, kâr gayesi güden bir muameledir. Kâr da, kişinin sattığı bir malı, aldığından daha pahalıya satmasıdır. Bu, fiyatların sabit olduğu bir ortamda görünür rakamlarla olabilir. Fakat fiyatların devamlı değiştiği bir piyasada sattığı malın parasını aldığı gün, aynı malı yerine koyamayacak olan bir kimse görünüşte fiyatı alış fiyatından fazla bile olsa kâr değil zarar etmiş olur. Tabii bu durumda ya ticareti bırakması veya vâdeli satıştan vazgeçmesi gerekir. Gücün maddeye dayandığı günümüzde, şayet vâde farkı alarak mal satmak câizse müslüman tüccarları bu tür satıştan men etmek saf dillilik hatta ahmaklık olur. Vâde satışlarının yapılış şeklini iki türlü tasavvur edebiliriz:
1- Satıcı: “Bu malın peşin fiyatı şu, vâdeli fiyatı şudur” der, alıcı da bunlardan birisini tayin etmeden “tamam aldım” der. Bu tür yapılan bir satış fâsittir. Çünkü fiyat belirtilmemiştir. Oysa bir satışın sahih olması için fiyatın rızâya götürmeyecek şekilde belli olması lazımdır. Ayrıca Hz. Peygamber efendimiz bir satışta iki şartı nehyetmiştir. Tekrar belirtelim ki, bu hüküm, taraflar fiyatlardan birisi üzerinde anlaşmadan ayrılmaları halindedir.
2- Satıcı, malın peşin fiyatını ve belirli vâdelere göre vâde fiyatını söyler; alıcı da bu fiyatlardan birisini tercih eder ve bunun üzerinden alış verişi kesinleştirirler. Bu şekilde yapılan satış sahihtir ve dinî bir mahzuru yoktur. Bu muâmeleyi fâiz olarak değerlendirmek mümkün değildir.3823 Çünkü kâr meşru olduğu gibi, her zaman aynı olmasını gerektiren bir dinî hüküm de yoktur. Bugün % 10 yarın % 25 kârla satmakta mahzur olmadığı gibi, peşin satılması halinde % 25, vâdeli satılması halinde % 80 veya başka bir oran kâr konulmasında da bir mahzur yoktur.
Vâde farkı tesbit edilirken banka fâiz oranlarının veya aylık enflasyon miktarının göz önünde bulundurulması bu hükmü değiştirmez. Çünkü itibar lafızlara
3821] bk. Nezih Kemal, “Teğayyuru’n-Nukûd” (mk.) 69
3822] bk. 2/Bakara, 175
3823] Serahsî, el-Mebsut, XIII, 8
FÂİZ/RİBÂ
- 949 -
değil, mânâlaradır.3824 Vâde farkı belirlerken bu yollardan birisine tevessül eden şahsın maksadı, fâiz almak değil, parasını enflasyonun aşındırmasından korumaktır.
Şuna da dikkat çekmemiz gerekir. Vâdeli satışın cevazı konusundaki tereddüt, fâiz endişesinden değil, fiyatı kesin belli etmeme ve akit esnasındaki çift şarttan kaynaklanır. Çünkü fâiz, aynı cinsten olan veya aralarında alınıp satılmaları tartı veya ölçü ile olmaları bakımından birlik bulunan malların (para ile para, buğdayla buğday, arpa...) birbirleri ile alınıp satılmaları halinde söz konusudur.3825 Oysa vâdeli satışta bu durum söz konusu değildir. Çünkü satılan bir meta, borçlanılan ise paradır. Böyle olmayıp da aynı cinsten olan malların trampası söz konusu olsa ve vâdeli olan için fazlalık şart koşulsa da bu fâizdir, câiz olmaz.
Taksitli Satışlar
“Taksitle eşya alımının fâiz olduğunu, bu yüzden de câiz olmadığını söylüyorlar, doğru mudur?” Taksitle eşya almanın fâiz olduğunu söyleyen yoktur. Fâiz; taksitli satışlardaki vâde farkında söz konusu olabilir. Yalnız her vâde farkının fâiz olmadığı da bilinmelidir. Buna göre vâdeli satışlardaki muhtemel durumları şöylece maddeleyebiliriz:
1- Fiyat farkı olmadan, ödeme süresi belli taksitle satış: Âlimlerin tümüne göre câizdir.
2- Peşin, meseIâ bir milyar liraya satılırken, müşteriye; “peşin mi, vâdeli mi istiyorsun?” diye sorduktan sonra, vâdeli istediğini öğrenince, (vâdeli olarak tek pazarlık üzerinden) “bir milyar iki yüz milyon lira” diyerek yapılan ve ödeme süresi bilinen vâdeli satış: Herkese göre câizdir.
3- Peşin, meselâ bir milyar lira, altı ay vâdeli bir milyar iki yüz milyon lira deyip, sözleşme sırasında birinde karara varılan vâdeli satış: Âlimlerin çoğunluğuna göre câizdir.
4- “Peşin bir milyar lira, vâdeli bir milyar iki yüz milyon lira” deyip, hangisine karar verildiği belirtilmeden kabul edilen vâdeli satış: Âlimlerin tümüne göre haramdır.
5- Geciktiğin her ay için, “yüzde, -meselâ- beş ödersin” şeklinde, süresi ve dolayısıyla fiyatın tamamı bilinmeyen vâdeli satış: Âlimlerin tümüne göre haramdır.
Borcu Dövize Çevirme
“Altı ay sonra alacağım bir milyar TL.’yi şu anda dövize, meselâ dolara çevirebilir miyiz?” Bu sorunun cevabını anlayabilmemiz için şu bilgileri tazelememiz gerekir:
1. Paranın para ile veresiye satışı câiz değildir.
2. Sırf Allah için bir yardım olsun, bir iş görülsün diye başkasına verilen para (ve misli olan diğer eşya) karzdır ve karzda, Hanefîlere göre, bağlayıcı bir zaman tâyini câiz değildir. Zaten karzı fâizden ayıran özellik de budur. Yoksa bir milyar lira borç versek ve buna, altı ay sonra diye bir ödeme süresi belirlesek bu
3824] Mecelle, madde: 3
3825] Merğınânî, el-Hidâye, III, 61 vd.
- 950 -
KUR’AN KAVRAMLARI
verdiğimiz para ile alacağımız paranın veresiye satışı olmuş olur ki, bu fâizdir. Ancak bağlayıcı olmamak üzere bir süre belirlemede de mahzur yoktur.
3. Veresiye satışlarda zimmete geçen borca ise deyn denir ve bundaki süre bağlayıcıdır. Türkçede karz’a da, deyn’e de borç tâbir edilir. Oysa aralarında zikrettiğimiz gibi bir fark vardır.
4. Bir borcun verecekliden başkasına satılması ya da bu borç karşılığında verecekliden başkasından bir mal (ya da hizmet) satın alınması câiz değildir. 3826
5. Alacaklının, bir kısım alacağını, bağışlamayı kabul etmesi farklı meblağların satışı değil, hakkının bir kısmından vazgeçmesi demek olduğundan bu câizdir, fâiz değildir. Buna göre meselâ, bin lira (karz) alacağı olan, şu anda altı yüz lira ver kalanını istemiyorum diyebilir. Günü gelmiş bin lira (deyn) alacağı olan da aynı şeyi yapabilir, ayrıca misli ile ileri ve belli bir tarihe erteleyebilir. Çünkü bu satış değil, hakkından vazgeçmedir.
6. Günü gelmiş bir milyar lira (deyn) alacağını daha sonra ödemek üzere, meselâ euroya çeviremez. Çünkü bu farklı paraların veresiye satışıdır ve fâiz olur. (Buna göre, Allahu a’lem, bin liralık karz alacağını, hemen kabzetmese bile, başka bir paraya çevirebilmelidir; çünkü karzda süre olmadığından bu, farklı paraların veresiye satışı olmuş olmaz.) İleri bir zamandaki bin lira (deyn) alacağını, şu anda meselâ altı yüz liraya ya da o miktar euroya değiştiremez. Çünkü bu paranın para ile mübadelesindeki zaman farkı ya da farklı paraların veresiye satışı olur ki, ikisi de fâizdir. Beşinci madde ile bunu birbirine karıştırmamak gerekir. Orada sözkonusu olan alacak karz’dır. Burada ise deyn’den sözedilmektedir.
Bütün bunlara göre altı ay sonra alacağınız bir milyar TL. karzın dışındaki bir borç ise onu şu anda dövize çevirip borcu döviz olarak sürdüremezsiniz. Çünkü bu farklı paraların veresiye satışı demektir ki, bu fâizdir. Ancak günü geldiğinde onu, üzerinde anlaşacağınız herhangi bir dövizle tahsil edebilirsiniz. Ama işin başında, alırken meselâ euro olarak alırım diyemezsiniz. Yok, eğer bu alacağınız deyn değil de karz ise ve bağlayıcı olmasa dahi, bir süre söylenmemişse, onu (Allahu a’lem) şu anda herhangi bir dövize çevirmeniz ve vereceklinin artık o döviz üzerinden borçlu olması, câiz olmalıdır. 3827
Alışverişte Vâde Farkını Eklemek Câiz midir?
İslâm dini ister peşin ister va’deli olsun alışverişi mubah kılmıştır. Alışveriş peşin olursa normal olarak kâr etmek tabii olduğu gibi, va’deli olursa da insaf dairesinde karşı tarafı yıkmadan belirtilen zamanı ölçerek kâr etmek de tabi’dir. Her tarihte bu tip alışveriş olmuştur. Yani alışverişte vâde farkı alınmıştır.
Alışverişte vâde farkını eklemek Cümhûr-ı ulemâya göre câizdir.3828 Bu hususta ulemâ arasında ihtilâf olmamıştır. Ancak idrâki kıt olan bazı kimseler, Peygamber (s.a.s.): “Bir alışveriş içinde iki satış yapmaktan men etmiştir.”3829 meâlindeki hadise dayanarak alışverişte vâde farkını eklemek câiz değildir, diyorlar. Hâlbuki bu hadis, vâde farkından hiç söz etmiyor, fukahâdan hiç kimse de ona haml
3826] bk. Bilmen, VI/96
3827] Konu için zikredilen kaynaktan başka ayrıca bk. Mavsilî, E1-Ihtiyâr, NI/8-9, İst.
3828] Neylü’l-Evtâr
3829] Tirmizî
FÂİZ/RİBÂ
- 951 -
etmemiştir. Hadis ya akd içinde bir şartı koşmanın câiz olmadığını, meselâ: Zeyd’in Halid’e evini bana yüz milyar liraya satarsan ben de şu tarlamı yüz elli milyara sana satarım, demesi gibi. Veya semen (bedel) belli olmadığından mesela: şunu peşin olarak bir milyara, vâdeli olarak iki milyara “sana sattım” şeklinde yapılan akdin mûteber olmadığını ifâde ediyor. Şayet semen belli olur, kesin bir fiyat üzerinde anlaşılır, meselâ: Peşin olarak fiyatı bir milyar lira olan bir meta’ içinveresiye iki milyara sattım denilirse vâde farkı eklendiği halde, kesin olarak bu alış-veriş câizdir.3830 Hatta bir kimse satılık meta’ için peşin fiyatı şu kadardır veresiye fiyatı da bu kadardır dese yani hem peşin hem vâdeli fiyattan söz edip, bilâhare bir fiyat üzerine akit yapılsa yine câizdir. 3831
Muhammed el-Hamid, alışverişte vâde farkını eklemek hususunda şöyle diyor: “Vâde farkını eklemek haram değildir, fâizle münâsebeti yoktur.”3832 Ancak alışveriş ister peşin ister vâdeli olsun insafa göre cereyan etmezse haram ve bereketsiz olur. Bunun için satıcı, kendi durumunu nazar-ı itibara alması gerektiği gibi, alıcının durumunu da nazar-ı itibara alması gerekir.
Banka Reklâmı
“Müslümanlar çıkarıyor diye bildiğimiz ve hergün para verip aldığımız bazı gazetelerde çeşitli bankaların reklamları çıkıyor. Onların bunu yapmaları, bizim de böyle gazeteleri almamız câiz midir?”
Bir Müslümanın, her ne sûretle olursa olsun, fâizi ve fâiz müesseselerini reklâm ve terviç etmesi câiz olamaz. Bankalar, her çesidiyle alkollü içkiler, sosyal sigortalar gibi yardımlaşma esprisi üzerine değil de kazanç esası üzerine kurulan ve birçok yönden haram unsur içeren özel sigorta şirketleri, İslâm’ın haram saydığı muâmele ve eşya alım-satımı yapan tüm ticarethaneler ve şirketler buna dâhildirler. Hatta alım satımını yaptıkları eşya haram eşya olmamakla beraber, kazançlarıyla müslümanlara kast eden gayrı müslimlerin firmalarını bile müslümanların reklâm yapması câiz görülmez. Rasûlüllah Efendimiz (s.a.s.): “Kim kimin karartışına katılıyorsa (yani onlarla oturuyor, onlarla muâşeret ediyor, onlarla yardımlaşıyorsa3833 o da onlardandır” buyurmuştur.3834 Vücuduyla sırf onların kalabalığını yani karartısını fazla gösteren müslümana bu denirse, dili ile, dili gibi yayın organı ile onları teşvik ve reklâm eden müslümana ne denir? Diğer yönden, fâizi Allah (c.c.) zulüm ve Allah’a ve Rasûlü’ne harp açma olarak nitelerken, Rasûlullah Efendimiz (s.a.s.) de fâizin uygulanmasına yardımcı olan herkesi lânetlerken, zulmün müesseseleşmiş biçimi olan bankaları, kendi maddî çıkarı için reklâm etmek müslümana yakışmaz.
Fâiz müesseselerinin reklâmını “darül-harp” telakkisi ile yapmak da -eğer varsa- câiz olmaz. Bu tür gazeteleri almak ise ayrı bir olaydır ve alanın niyyetine göre değişir. “Kalb”, her yöne dönmeye, inkılâb etmeye müsâit olduğu için ona kalb denmiştir ve Rasûlullah Efendimiz (s.a.s.) bize: “Allah’ım, fâcirin bana bir nimetini nasîb etme ki, kalbim onu sevmesin” duâsını öğretmiştir. Şimdi birilerinin kalpleri birilerine niçin meylediyor, anlaşılmış olmalı.
3830] el-Ahvazî, Şerhu Tirmizî, el-Mühezzeb, Muğni’l-Muhtac, İbni Âbidin
3831] el-Ahvâzî
3832] Rüdûdün alâ Ebâtıl
3833] Münâvî, Feyz, VI/156
3834] Münâvî, a.g.y., Hatib Bagdâdî’den
- 952 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bedelleri Açısından Alışveriş Şekilleri
1- Bey’: Malı para karşılığında satmaya bey’ denir. Alış-verişlerin büyük bir kısmı bu şekilde yapılmaktadır.
2- Sarf: Paranın para ile değiştirilmesi olayına sarf denir.
3- Mubâdele: Malı mal ile değiştirme işlemine denir. Halk arasında buna trampa ve takas gibi isimler verilmekte, şimdilerde Batıdan girdiği ifadeyle barter de denilmektedir.
4- Selem: Para peşin, mal veresiye yapılan ticarete selem denir. Bu tür satışlara halk arasında‚ ‘alevra satış’ da denir. Bilhassa çiftçi ve sanayicilerin başvurduğu bir satış şekli olan selemin câiz olması için bazı şartların bulunması gerekir. Paraya muhtaç olan kimse, malını elde etmeden önce satmak ister. İslâm dini, satıcının darlığından istifade ederek alıcının, malı ucuza kapatmasını önlemek, üreticinin malını değerlendirmesine fırsat vermek için bazı şartlarla bu tip satışları câiz görmüştür. Peygamberimiz, Medine’ye geldiğinde, Medinelilerin mahsûllerini bir iki sene önceden Yahudilere sattıklarını görür. Bunun üzerine şöyle der: “Kim hurmasını önceden satacaksa; belirli ölçüde, belirli tartıda ve belirli bir vakte kadar olmak şartıyla satsın. “ 3835
Selem, var olmayan (mâdûm) bir malın satışı olduğundan, câiz olmaması gerekirken, ihtiyaç ve zarûret sebebiyle câiz görülmüştür. Bunda her iki tarafın da kârı vardır; müşteri biraz daha ucuza mal alır, satıcı da peşin para ile ihtiyacını giderir. Meselâ bir sanayici nakit sıkıntısına düşerse, belirli bir süre sonra teslim edilmek şartıyla, üreteceği -vasıfları belli olan malları satar; alacağı para ile üretimini yapar. Böylece sanayicinin tezgâhı çalışır, üretim devam eder, alıcı da normal zamana nisbetle biraz daha ucuz mal almış olur.
Bu imkân üreticiyi, tefecilerin eline düşmekten de korur. Çünkü üretimin devamı için paraya kaçınılmaz bir ihtiyaç vardır. Fiyatlarda aşırı bir düşüklük olursa böyle alış-verişler câiz değildir. Selemin sahîh olması için şu şartların bulunması gerekir:
a- Malın vasıflarının belli olması cinsi, nev’i, niteliğinin önceden belirlenmesi.
b- Miktarının belirlenmiş olması. Kaç kilogram, kaç metre, kaç ölçek vs. olacağının bilinmesi.
c- Vâdenin belirlenmesi. Selem yoluyla satılan malın ne zaman teslim edileceği belirtilmelidir. Belirtilen vakitte malın teslim imkânı olmayacaksa veya olmazsa selem bâtıl olur. Meselâ: Nisan ayında buğday teslimi imkânsızdır. Nisan ayında buğday teslim etmek üzere bir çiftçinin önceden selem tarzında satış yapması câiz değildir.
d- Mal karşılığında alınan paranın miktarını belirlemek ve parayı peşinen almak. Fiyatta aşırı derecede ucuzluk olmamalıdır.
5- Veresiye satışlar: Satılan malın bedeli peşin alınabileceği gibi, belirli bir süre sonra da alınabilir. Bu tür alış-verişlerde malın karşılığının (bedel) para gibi başka bir cinsten olması gerekir. Aynı cins malların (meselâ altınla altının...)
3835] Müslim, Müsâkat 25
FÂİZ/RİBÂ
- 953 -
veresiye satışı câiz değildir.
Alış-veriş çeşitlerinden bir diğeri de Bey’ bi’l-vefâ’dır. Vefâ yoluyla satım akdi yapmak demektir. Bir terim olarak ise, bir malı, satış bedelini iade edince geri almak üzere bir kimseye bir para veya borç karşılığında geçici olarak satmak anlamına gelir. Satıcı semeni geri verince veya borcunu ödeyince, alıcı satın almış olduğu şeyi geri verir. Böyle bir akit, alıcının maldan yararlanabilmesi dikkate alınırsa sahih satım akdi; tarafların akdi fesh edebilme yetkilerine bakınca da fâsid satım akdi niteliğindedir. Alıcı vefâ yoluyla satın aldığı malı başkasına satamayacağı cihetle de bu, rehin hükmündedir ve bu rehin olma özelliği üstündür. Fâkîhlerin çoğu, bey’ bi’l-vefâ şeklindeki satım akdini câiz görmüşlerdir. 3836
Bu muâmele fâizden kaçınmak ve borcu teminata bağlamak amacıyla örfleşen bir satış şeklidir. Burada, satıcı ileriki bir tarihte satış bedelini geri vermeyi veya daha önceden kalma borcunu ödemeyi, alıcı da buna karşılık malı iade etmeyi taahhüt ettiği için akit bu adı almıştır. Buna “bey’u’l-muâmele” denildiği gibi, Mısır’da “bey’u’l-emâne” adı da verilmiştir.
Mîlâdî XV. yüzyıl başlarında yaşayan Şeyh Bedruddin Mahmûd (ö. 823/1420) bey’ bi’l-vefâ tarzındaki satışın başlangıcı hakkında şöyle der: “Zamanımızda ribâdan korunmak için, bey’bi-l-vefâ şeklindeki satış örf haline gelmiştir. Bu, gerçekte bir rehin muâmelesi olup alıcı mebie mâlik olamaz ve mâlikin izni olmadıkça gelirinden de yararlanamaz. 3837
Vefâ yoluyla satışta, taraflar tek yanlı irâde beyanıyle dilediği zaman akdi feshedebilir. Alıcı, akit süresince mala mâlik olamaz. Satıcı her an satış bedelini iâde edip malı geri isteyebilir. Alıcı da malı geri verip, parayı talep edebilir, tarafların sözleşmede belirlenen süreye uymaları da gerekmez. Satışa konu olan mal, rehin hükmünde olduğu için, ne satıcı ve ne de alıcı diğerinin izni olmadıkça malı başkasına satamaz. Bu hak tarafların mirasçılarına da intikal eder. Ancak taraflardan birisi, diğerinin izniyle satış yapabilir.
Rehin edenin izni bulununca, rehin bırakılan şeyden, rehin alanın yararlanması mümkün ve câizdir. Vefâ yoluyla satış da rehin niteliğinde olduğu için alıcının bundan yararlanması mümkündür. Mecelle’yi şerh eden Ali Haydar Efendi bu konuda şöyle der: “Mebî’in yani vefâen satılan bir gayrı menkûlün menfaatlerinden bir bölümü alıcıya ait olmak üzere şart kılınsa, bu şarta riâyet olunur. Çünkü Mecelle’nin seksen üçüncü maddesinde: “İmkân ölçüsünde, şer’-i şerife uygun bulunan şarta uymak gerekir” hükmü yer alır. Meselâvefâen satılan bir bağın üzümü, satıcı ile alıcı arasında yarı yarıya paylaşılmak üzere, karşılıklı rızâ ile mukavele olunsa, bu mukaveleye göre amel edilmesi gerekir. Ancak zikredilen menfaatlerin alıcıya âit olması şart kılınmadığı halde, alıcı o menfaatleri izinsiz olarak istihlâk etse tazmin etmesi gerekir. Çünkü vefâen satılan maldan meydana gelen mahsûle alıcı mâlik olamaz. Ancak satıcının mubah ve helâl kılmasıyla istihlâk etmişse, satıcı bunu alıcıya tazmin ettiremez. Mahsûl, alıcının haddi aşması veya kusuru bulunmaksızın telef olsa, tazmin gerekmez. Ancak telef olan miktar kadar borçtan düşülür. 3838
3836] Müslim, Müsâkat 25
3837] Bilmen, Istılâhât-ı Fıkhıyye Kamusu VI, 126-127
3838] Ali Efendi, Fetâvâ, c. I. s. 300
- 954 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Borç para bulmaya veya bir borcu ertelemeye yönelik bu gibi çareler, Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî’ye göre yararlanma akit sırasında şart koşulmaması kaydıyla câizdir.
Sigorta Şirketi Kurulabilir mi?
İslâm âleminin her ülkesinde sigorta hakkında çeşitli mütâlaalar yürütülmektedir. Helâl diyenler olduğu gibi haram diyenler de olmuştur. Bunun için önce konu üzerine serdedilen mütâleaların bir kısmını nakledelim.
Sigorta, takriben iki asır önce İslâm âleminde ismi duyulmuş, ondan söz edilmiştir. O zaman merkezi Avrupa’da bulunan sigorta şirketlerinin temsilcileri, deniz kenarındaki bazı müslümanların yaşadığı şehirlerde bulunup Avrupa’ya giden gemilerle taşınan malların sigortasını yapmaya başlamış ve İslâm âleminde bazı ortaklar temin etmek sûretiyle orada da yerleşmişlerdi. Sigorta, bazı kimseler için faydalı olsa da kısa bir zaman içerisinde milyonlarca insandan alınan taksitlerle büyük servetler yığılmasına vesile olması dolayısıyla sömürünün en büyük örneklerinden birisidir.
Suriye ulemâsından Dr. Mustafa al-Zerka ile Mısır ulemâsından Muhammed Abduh, Şeltut, Dr. Muhammed el-Behiyy gibi kimseler sigorta şirketinin bir yardımlaşma şirketi olduğuna ve dolayısıyla de meşrûluğuna hükmetmişlerdir. Dr. Muhammed el-Behiyy bu hususta özet olarak şöyle bir mütâlaa yürütmüştür. “Sigorta akdi bir satış akti değil, mağdur olan kimselerin musibetlerini hafifletip onlara yardım elini uzatmak için yapılan bir yardımlaşma ve dayanışma aktidir. İster mal, ister hayat sigortası olsun, dayanışma ve yardımlaşmadan başka bir şey değildir. Meselâ köylü davarlarını, tüccar ticaret eşyasını, ev sahibi evini, araba sahibi arabasını sigorta ettiriyor. Çünkü zarara girmenin zor olduğunu, tek başına musibet yükünü kaldırmayacağını, ancak başkasının yardımıyla yükün hafifleyeceğini biliyor. Hayatını sigorta ettiren kimse de hayatını korumak için sigortaya başvuruyor. Ecelin Allah’ın elinde olduğunu, zamanı gelince onu kimsenin erteleyemeyeceğini biliyor. Sigortaya başvurmaktaki gayesi, erken öldüğü takdirde aile efradına bir yardım kaynağı temin etmektir” diyor. 3839
İmam Nevevi’nin el-Mecmû’ adlı kitabının tetimmesini yazan büyük fakih Muhammed Necib el-Muti de şöyle diyor: “Sigorta kurumu tarafından üyelere verilen tazminatın mubah olması hususunda ihtilâf yoktur. Çünkü daha önce dediğimiz gibi bir kimse birisine “Malını at ben öderim” dese mal sahibi malını attığı takdirde ödemeyi taahüd eden kimse onu ödemeye mecburdur.” 3840
Mısır ulemâsından Mustafa al-Hammami ile İbn Abidin ve Rabıtatü’l-Alem’i-İslâmiye’nin fıkıh heyeti Hey’etü Kibari’l-Ulemâ da sigortanın haram olduğunu belirtiyorlar. Mustafa el-Hammami, kitabında şöyle diyor: Sigortanın bütün çeşitleri haramdır. Aynen piyangonun bir nevidir. Çünkü sigorta şirketi evini sigorta etmek isteyen kimseye “Her yıl bana şu kadar prim ödeyeceksin. Eğer evin yanarsa ben değerini ödeyeceğim yanmazsa da sen taksitini ödemeğe devam edeceksin” der. Demek ki ev yanarsa sigorta değerini ödeyecek yanmazsa ödenen taksitler beyhude gitmiş olacaktır. Bu aynen piyangoya benziyor. Çünkü birçok kimse her yıl bir veya birkaç defa piyango bileti alır ama bir defa olsun
3839] Ali Haydar, Mecelle Şerhi, I, 664-667
3840] El-Fıkhü’l-İslâmi ve Tetavvuruhu
FÂİZ/RİBÂ
- 955 -
kendisine birşey çıkmaz. Bazıları da vardır ki yalnız bir defa bilet alır ve kendisine para çıkar. Yalnız hayat sigortası bundan biraz farklıdır. Çünkü belirtilen zamana kadar sigortalı ölmezse ödediği taksitler fâiziyle beraber kendisine geri verilir.
İbn Abidin de İslâm diyarında sigortanın câiz olmadığını, küfür diyarında gayri müslimlerin sigorta şirketine sigorta edilmiş bulunan malın telef olması halinde bedelini almakta bir beis olmadığını beyan edip özetle şöyle diyor: Tüccarlar arasında cârî olan âdete göre herhangi bir ecnebîden kiralanan gemiye, kira anında mallarının teminatına mâtûfen ecnebî diyarındaki gayri müslime bir miktar para veriyor ki buna sigorta denmektedir. Şayet gemi yanar, batar veya yağma edilirse dârül-harpte bulunan sigorta şirketi malların değerini ödeyecektir. Benim anladığıma göre helâk olan şeyin bedelini almak câiz değildir. Evet müslüman bir tüccarın darü’l-harpte harbî bir ortağı bulunur, müşterek mallarını orada sigorta eder, mal telef olursa müslüman tüccar şirket tarafından verilen taminatı alabilir. Çünkü akit harbi arasında cârî olmuş ve tazminat harbî olan şahsın rızâsıyla kendisine gönderilmiştir.
Mekke-i Mükerreme’de 4.4.1397 tarihinde Abdullah b. Humeyd’in başkanlığında Muhammed Ali al-Harekan, Abdülaziz bin Bâz, Muhammed b. Abdullah al-Sabil, Salih b. Asimeyn, Muhammed Reşid Kabani, Mustafa Ez-Zerka, Muhammed Reşidi, Abdulkuddüs al- Haşimi’n-Nedevi ve Ebubekir Gumi’den müteşekkil fıkıh heyeti toplanarak sigorta meselesini ele alıp inceden inceye tetkik ettikten sonra Mustafa Ez-Zerka hâriç, ittifakla sigortanın bütün çeşitlerinin haram olduğuna dair kanaatlerini beyan etmişlerdir.
Verilen kararın özeti aşağıya alınmıştır:
1- Sigorta akdi ğararı (aldanma) tazammun eder. Çünkü sigortalı ne kadar vereceğini, ne kadar alacağını bilmiyor. Belki bir iki taksit ödedikten sonra bir âfet gelir çatar, bunun üzerine sigortalı malın bütün bedelini sigortadan alır. Belki de bütün taksitleri yatırdığı halde malı âfetten mahfuz kaldığı için bir şey almaz.
2- Sigorta kumarın bir çeşididir. Çünkü sigorta şirketinin, meydana gelen felâkette hiç bir rolü yoktur, ama malı helâk olsa bedelini vermektedir. Yahut devamlı musîbetten mâsum kaldığı için bedelsiz olarak taksitleri almış olmaktadır.
3- Sigorta ribe’l fadl ve ribe’n-nesîe’yi tazammun eder. Çünkü sigorta iştirakçiye verdiğinden fazlasını verirse ribe’l fadl ve bir müddet sonra olduğu için de ribe’n-nesîe olur.
4- Sigorta meselesinde bedelsiz olarak başkasının malının alınması vardır. Bu da ‘’Ey iman edenler mallarınızı aranızda haksız yere yemeyiniz.’’ âyetindeki yasağın şümûlüne girer.
Hayat Sigortası
“Günümüzde yaygınlık kazanan “Hayat sigortası” (Halk sigorta ve Anadolu sigorta gibi) câiz midir?”
Genel olarak “hayat sigortası” için şunları söyleyebiliriz: Sigorta birtakım risk (tehlike)lerin zararlarından korunma müessesesidir ve Türkiye için “Sosyal Sigortalar” ve “Özel sigortalar” diye ikiye ayrılır. Sosyal Sigortalar; Emekli sandığı,
- 956 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İşçi sigortası ve Bağkur olmak üzere üç birimden oluşur ve resmî bir kurumdur. Kâr düşüncesi yoktur, ideal şekliyle yardımlaşma (sosyal dayanışma) ve sosyal risklerin zararlarını daha çok kişiye dağıtarak azaltmayı hedefler. Kapitalizmin doğurduğu haksızlıklar ve sosyal riskler sonucunda zorunlu olarak ortaya çıkmıştır. İslâm’da böyle bir müesseseye hiç ihtiyaç yoktur, ancak yardımlaşma esprisi taşıdığı için İslâm’la idare edilmeyen ülkelerdeki müslümanlar adına tartışılmış ve birçok çağdaş İslâm âlimince câiz görülmüştür. Soruda sözü edilen özel hayat yangın, araba vb. sigortalar ise bünyelerinde taşıdıkları birçok haram unsurdan dolayı gayr-i İslâmîdir, câiz değildir. Çünkü bu sigortalar “ğarar” (taraflardan biri için aldanma ve zarar) içerir. Kumar, fâiz, başkasının malını bedelsiz alma, lûzumlu olmayanı lûzumlu kılma, borcu borca karşılık satma, müşterek bahis ve Allah’ın hükmüne karşı koyma gibi yasakları içerir ki, bunların hepsi haramdır. Çok büyük sûi isti'mallere yakmalara ve tahriplere sebep olur ki, bunlar da hem haram hem de ekonomik açıdan akıllılık değildir. 3841
Dâru’l-Harpte Fâiz
“Dâru’l-harp’te fâiz olmaz, diyorlar. Türk bankalarından fâiz alıp yiyebilir miyiz?”
Dâru’l-harpte fâizin cereyan edip etmemesiyle Türk bankalarından fâiz alıp yemek ayrı ayrı şeylerdir. Önce bu hüküm sadece İmam Ebû Hanife ve İmam Muhammed’in kabul ettiği ve İmam Ebû Yusuf dâhil, Şâfiî, Mâlik ve Ahmed bin Hanbel gibi diğer imamların karşı olduğu bir hükümdür. “Dâru’l-harp’te müslümanla harbî arasında fâiz olmaz” anlamındaki bir hadis rivâyetine dayandırılır. Hadis, “Nasbu’r-râye” sahibi Zeyla’î’nin ve allâme İbn Hümâm’ın tesbitlerine göre “âhad” bir haberdir ve garibtir (sahih değildir).3842 İmam Şâfiî böyle bir hadisin sâbit olmadığını, dolayısıyla, delil olamayacağını söyler. Nitekim hadis, meşhur on hadis kitabında bulunmadığı gibi, “Dâru’l-harb” ifâdesi de bunun dışında hadislerde geçmemektedir. “Dâru’l-harb”, “Dâru’l-İslâm” gibi terimler sonradan müctehid imamlar döneminde ortaya çıkan terimlerdir. Nitekim İbnü’1-Esîr de “en-Nihâye” adlı değerli eserinde “dâr” kelimesi ile ilgili böyle bir terimden söz etmemektedir. İşin bir yönü budur.
Diğer bir yönü de, bu hükmün usûl kaideleriyle çelişmesidir. Çünkü “haber-i vâhidle ziyâde, nesih sayılacağından câiz olmaz.” Bu haber de haber-i vâhiddir. Kabul edilmesi halinde fâizi ayırım yapmadan (mutlak olarak) yasaklayan nasslara ziyâde bir hüküm getirmiş olur ki, bu câiz değildir. İşin, allâme İbn Hümâm’ın da irdelediği 3843 bir üçüncü yönü vardır ki, sorunun cevabı açısından önemli olan da budur: İmam Âzam ve İmam Muhammed bu hükmü verirken, parayı iktisadî bir silâh olarak düşünüp, müslümanın onu kâfirin ülkesinde ve onun rızâsıyla, herhangi bir yolla alabileceğini, böylece onu iktisâden zayıf düşüreceğini, müslümanın hiçbir sûrette fâiz veremeyeceğini yani fazlalığı müslümanın alması halinde bunun câiz olabileceğini kast ettiklerini, arkadaşları olan imamlar açıklamışlardır. Nitekim İmam Âzam kumarı da aynı kategoriye sokmuş ve yüzde yüz kazanacağını bilmesi halinde müslüman Dâru’l-harpte bir harbî ile kumar
3841] Geniş bilgi için bk. Dr. Muhammed Biltacî, Ukûdû’t-Te’mîn min Vicheti’1-Fıkhı’1-İslâmî, s. 150 ve İslâm’a Göre Banka ve Sigorta, Hayreddin Karaman, Nesil Y. 3. Bs. İst. 1992
3842] Zeyla’î, Nasbu’r-Râye, IV/44; İbn Hümâm, Fethu’1-Kadîr, VN/39
3843] İbn Hümâm, a.g.e. VN/39
FÂİZ/RİBÂ
- 957 -
oynayabilir, demiş ve meseleye Rûm Sûresinin başında işaret edilen ve Hz. Ebû Bekr’in şirk diyarı olan Mekkelilerle girdiği bahsi delil göstermiştir. Çünkü bahsin kumardan başka bir anlamı yoktur, ama Hz. Ebû Bekir, kazanacağını Allah Rasûlü'nün haber vermesiyle kesinlikle bilmektedir.
Durum böyle olunca İmam Âzam ve İmam Muhammed’in, cumhûrun karşısındaki bu görüşlerini alsak dahi, günümüzde müslümanın hiçbir yerde onların görüşüne göre de banka fâizi alıp yiyemeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü fâiz sistemi artık değişmiş ve fertlerin yerini müesseseler almıştır. Diyelim ki Almanya’da bir müslüman 100 eurosunu bankaya yatırmış ve meselâ yılda: %10 fâiz almış, sene sonunda da parası 110 euro olmuş olsun. Banka, hali hazırdaki sisteme göre bu sayede bu mevduatın (ankes hesabı ayrıldıktan sonra) yaklaşık 5 katı kredi verebilecek ve daha yüksek, meselâ % 15 fâiz uygulayacağından 5x15=75 DM. kazanmış olacaktır. Yani müslüman Ahmet kendi kazandığı 10 euro karşılığında Alman Hans’a 65 euro kazandırılmış olacaktır. Görüldüğü gibi buna câiz diyen hiçbir İslâm hukukçusu yoktur. Türkiye için durum daha da değişiktir. Dârul-harp olduğunu söyleyen görüşten hareket etsek dahi, fâiz müessesesi dediğimiz gibi bir banka olacaktır ve banka yahûdi veya masonun ve yahûdileşen Türkün olsa bile bir taraftan Ahmet Ağa yatırıp, öbür taraftan Mehmet Ağa almış olacağından, bir yönüyle müslüman fâiz vermiş, öbür yönüyle de müslüman, müslümandan fâiz almış olacaktır. Bu ise hiç câiz görülemez.
Haram Paradan, Fâiz Parasından Yararlanmak
Haram yapacağı tahribâtı yapar. İçe doğru olan duyuların, alıcıların (letâif) paslanıp körelmesine vereceği zarardan da geri durmaz. Bunun için de ondan sakınarak çok tevbe edip bağışlanma dilemek gerekir. İşi daha sağlama bağlamak isteyenler için, (Allahu a’lem) bir de yediği paraya karışan fâiz (haram) miktarını hesap ederek eline para geçtikçe, ne olduğunu söylemeden halka yönelik meşrû hizmetlere (çünkü fâiz bütün bir milletten sömürülmektedir) vermek iyi olur. Bu konuda fıkıhçılarımız şöyle açıklamalarda bulunmuşlardır: “Birisine bir hediye ya da ziyafet verenin, malının çoğu haramdan ise alanın kabul etmemesi ve yememesi gerekir. Ama ona verdiği kısmı, miras ve karz gibi helâl yoldan edindiği bir malından ise onu almasında ya da yemesinde mahzur yoktur. Malının çoğu helâl olan ise almasında ve yemesinde zaten mahzur yoktur. Yeter ki bizzat verdiği kısmın haramdan olduğunu biliyor olmasın. O takdirde onu da alamaz ve yiyemez. Böyle olmadıkça yer, çünkü az da olsa malına haram bulaşmayan insan (özellikle de günümüzde) yoktur.”3844 “Böyle bir durumda hediyesi ya da ziyafeti kabul edilmeyecek olan kişi kırılacaksa, hediye ya da ziyâfet verilen yiyeceğinin tutarı3845 kadar bir hediyeyi ona götürür ve âdeta kendi malından yemiş olur.”
Soru: Mâlum bankacılık sektöründe çoğu zaman fâizle karşılaşıyor. Bir yakınımla sohbet ederken bunları söylediğimde bana dedi ki: ‘O günah, bu günah! Paramızı nasıl değerlendireceğiz? Hiçbir şey yapmadan bir kenara koyduğumuzda değer kaybı oluyor.’ Şimdi, bankacılık sektöründe fâiz olduğunda şüphe yok. Parasını değerlendirmek isteyenler için altın dışında gösterebileceğimiz bir yol var mı?”
3844] Hâniyye -Hindiyye kenarında-, NI/400; Hindiyye; V/343
3845] Bezzâziye, VI/360
- 958 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Madde 1: fâizle para değerlendirilmez, tam tersine değersizlendirilir. Hem birey bazında hem toplum bazında paranın değer kaybının, enflasyonun en önemli sebebi, fâizdir. Bazıları haksız kazanç sağlamaya, çalışmadan paranın para üretmesine çalışırken, aslında kendi parasının alım gücünü de, toplumun alım gücünü de dinamitlemekte.
Madde 2: Her şeyin sömürüye, ranta, kapitale/paraya ayarlandığı bir düzensizlik olan kapitalizm düzeninde tümüyle İslâmî çözümler üretilmesi mümkün değildir. İslâm’ın da günümüzdeki kapitalizmin problemlerini, kendisi hâkim olmadığı halde çözmesi beklenemez. İslâm, vaad ettiği güzellikleri tümüyle ancak kendi düzeninde gerçekleştirir.
Madde 3: Parasını değerlendirmek isteyenler için altın dışında elbette gösterebileceğimiz yol(lar) vardır.
a) Kendimizin bizzat parayı kullanmamız, paramızın büyüklüğüne göre; küçük tüketim malzemeleri alım-satımından, araba alım-satımı veya benzer yatırımlar yaparak paranın değerini sağlamaya çalışabiliriz.
b) Güvenilen bir tüccara, şirkete, holdinge yatırarak kâr-zarar ortaklığı yapabiliriz.
c) Para bizden, iş anlayan ve çalışabilenden diyerek, güvendiğimiz o işi yapabilecek birisiyle ortak iş yapabiliriz.
Konuyu biraz daha, İslâm ekonomisi yönüyle açıklarsak;
Fâiz, ekonominin olmazsa olmaz bir esası değildir. Ekonomik faâliyetlerin fâizsiz bir sistem içinde daha sağlıklı bir biçimde yürütülmesi mümkündür. Ancak bu yapının oluşabilmesi için, sistem bazında mudârebe ortaklığına, müşâreke (inan) ortaklığına ve karz-ı hasene ağırlık verilmesi gerekir. İslâm’da özel sektörün uzun vâdeli ve büyük kredi ihtiyaçları için “kâr-zarar ortaklığı” esası getirilmiştir.
Hîle-i Şer’iyye Denilen Hile-i Şerriyye
Hîle, çözüm, çare, beceriklilik demektir. Çıkış yolu anlamına gelen mahrec ve çoğulu mehâric de hîlenin eş anlamlısı olarak kullanılır. Hîle-i şer’iyye; amel ve tasarrufları şekil ve dış görünüş bakımından fıkha uygun düşürmek, İslâm’da yasak olan hususları görünüşte meşrû olarak yapabilmek için bulunan yollar, çâreler, çıkış noktaları demektir. Karşılaşılan güçlüğü çözmeye çalışırken başvurulan muâmeleye “muâmele-i şer’iyye”, bu işlem sonucu kazanç elde edilmişse, buna da “ribh-i şer’î” denir. Meşrû kâr demektir.
Hîle prensibi ilk Hanefî müctehidlerince İslâm hukukunu yürüyen hayatla uyumlu hâle getirmek, zarûret yoluyla haramların mubah sayılmasını azaltmak, insanların apaçık şer’î kaideleri çiğnemesini önlemek gibi güzel amaçlar için kullanılmış ve daha çok yemin, talâk (boşanma) gibi konularda uygulanmıştır. Ancak bu kaide zamanla çığırından çıkmış “kanuna karşı hile yapmak” şekline dönüşmüştür.
İmam Muhammed, muâmele-i şer’iyyeye “iyne” adını vermiştir. Bu yüzden iyne satışını açıklığa kavuşturmak hîle-i şer’iyyeyi anlamaya yardımcı olur. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Însanlar dinar ve dirhemlerin peşine düşer, iyne satışı
FÂİZ/RİBÂ
- 959 -
yapar, hayvancılık yapar ve Allah yolunda cihadı terkederlerse, Allah onlara bir belâ indirir ve bu belâyı yeniden dinlerine dönünceye kadar da kaldırmaz.” 3846
İyne satışı, ödünç para isteyen bir kimseye bir malını veresiye bir bedelle satmak, aynı malı daha az peşin bir bedelle geri almaktır. Bu konudaki bir uygulama örneğini Ebu’l-Âliye Hz. Âişe’den şöyle nakleder: “Zeyd bin Erkam 3847’ın ümmü veledi olan bir kadın O’na dedi ki: ‘Ey mü’minlerin annesi, Zeyd’e veresiye sekiz yüz dirheme bir köle sattım. Sonra onu ondan altı yüz dirheme peşin satın aldım.’ Hz. Aişe şöyle dedi: Ne kötü bir satım, ne kötü bir alım yaptın. Zeyd’e şunu bildir ki, eğer tevbe etmezse Rasûlullah (s.a.s.) ile yaptığı cihadın sevabım kaybetmiş olur. Kadın dedi ki; “Satışı bozup, altı yüze geri alsam olmaz mı?” “tabii, kime Rabbinden bir öğüt gelir de fâizden vazgeçerse, önceden verdiği kendinindir.” 3848
Şâfiîler dışında İslâm hukukçularının büyük çoğunluğu iyne satışını geçersiz saymışlardır. Çünkü bu fâize götürür. Hanefîlerden Ebû Yusuf ise “iyne câizdir ve sevabı vardır. Sevabının olması haramdan kaçınmayı sağladığı içindir”3849 demiştir. İmam Muhammed ise, iyne satışını fâizcilerin uydurduğunu ve bu akde kalben râzı olamadığını söyler. 3850
Muâmele-i Şer’iyyesiz alınacak bir kâr mutlaka haramdır. Fakat muâmele-i şer’iyye sûretinde İmam Ebû Yusuf’a göre ribâ kalkar, kâr câiz olur. Bu bir şer’î kurtuluş yoludur. Çünkü yetimin veya vakfın malını velî veya mütevellî bir kimseye kârsız (ribhsiz) karz olarak veremez, fâiz alması ise haramdır. O halde meşrû bir alım-satım akdi vasıtasıyla bunların menfaatleri sağlanmış olur. Artık bu muâmeleyi gayr-i meşrû bir hile olarak kabul etmek doğru değildir.”3851 Ö. N. Bilmen, diğer borçlar konusunda farklı sonuca ulaşır ve şöyle der:
“Ödünç para alanın üzerine, muâmele-i şer’iyye ile bir kâr (ribh) yüklemek sahih ise de, fakihlerin büyük çoğunluğuna göre kerâhetten uzak değildir. İbnü’l-Hümâm Fethu’l Kadîr’de şöyle der: Böyle bir işlemde kerâhet yoktur. Şu kadar var ki, bu tercihe şâyân değildir. Çünkü bundan karz-ı hasen suretiyle yapılacak bir iyilikten yüz çevirme vardır. 3852
Hanefilerde genel olarak muâmele-i şer’iyye fâiz sayılmayarak câiz görülmüş, dolayısıyla uygulama bu şekilde olmuş, fetvâlar ile hükümler bu yolda verilegel miştir. Osmanlı sultanları hâkim ve müftîlerin, Hanefi mezhebinde sahih görülen görüşlerle hüküm ve fetvâ vermelerini emretmiştir. 3853 Bunun bir sonucu olarak Belh fakîhleri; “Zamanımızda iyne usûlüne göre yapılan alış-veriş, çarşılarımızda yapılmakta olan alışverişlerden hayırlıdır” demişlerdir.
Ancak hîle-i şer’iyye açıkça veya gizlice fâizli işleme yol açmamalıdır. Mecelle’de de yer aldığı gibi “akitlerde itibar lafza değil mânâyadır.” Diğer
3846] Ebû Dâvud, Büyû’, 54; Melâhim 10; Ahmed bin Hanbel, II, 42
3847] ö. 66/689
3848] 2/Bakara, 275; Ahmed bin Hanbel, IV, 180; el-Kâsâni, Bedâyiu’s-Sanâyi’, V, 198, 199; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletühû, Dimaşk 1984, IV, 469
3849] Kâdîhân, II, 244, 245
3850] İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-kadîr, V, 207, 208; İbn Âbidîn, a.g.e., IV, 244
3851] Ö. N. Bilmen, Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1969, V, 47-48
3852] Ö. N. Bilmen, a.g.e., VI, 100, 101
3853] Ali Haydar, Dürarü’l-Hükkâm Şerhu Mecelleti’l-Ahkâm, IV, 696-700, İstanbul 1330
- 960 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yandan, alacaklıya menfaat sağlayan borç akdinin, bütün mezheplerce fâiz sayılarak yasaklandığı görülür 3854. Bu yüzden yapılan akit gerçekçi olmalı yapmacık olmamalıdır. Amellerin niyetlere göre olduğu âyet ve mütevatir hadîslerle sâbittir. Bu hüküm amellerin âhiretteki durumu ile ilgili görülse bile, akitlerde tarafların gerçek niyet, maksat ve irâdelerini araştırmaya bir engel yoktur. Meselâ, bir kimse ödünç olarak 1000 gram altın verip, yılsonunda 1300 gram olarak geri alsa, bu işlem, bir İslâm ülkesinde fâiz sayılacaktır. Bunun yerine evini 1000 gr. altın karşılığında satıp, bir yıl sonra 1300 gr. altına geri alsa, bu bir alım satım muâmelesi olur. 300 gr. fazlalık kârdır. Ancak alım-satım fâizi gizlemek için yapılmışsa o zaman muvâzaalı bir akit sözkonusu olur. Böyle bir durumda Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî’ye göre dışa karşı açıkça yapılan satım akdi geçerli sayılır. Meselâ; evi alan, artık bir yıl sonra tekrar geri satmaya zorlanamaz. İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre ise tarafların gerçek irâdesi araştırılır. Gerçek irâde satım akdi ise ona göre, fâiz alıp-vermek ise, buna göre işlem yapılır.3855 Kanun boşluklarından yararlanarak, kanuna karşı hîle yapmak isteyenler her devirde olmuştur. Hükümlerin amaçlarından ve özünden uzaklaşmamak için akitlerde gerçek irâdeyi araştırmak veya Ebû Hanîfe’nin dediği gibi dış görünüşe (zâhire) göre hükmetmek gerekir. Bu takdirde hîle-i şer’iyyelerin önüne geçilebilir veya bu konuda tarafların muvâzaalı akit değil de gerçek akitler yapması sağlanabilir.
Bize kadar ulaşan hîle ve mehâric kitapları daha çok Hanefi ve Şâfiîlere aittir. İmam Muhammed’in3856 el-Hiyel ve’l Mehâric’ini el Hâkim eş-Şehîd özetlemiş, İmam Serahsî de bunu şerhetmiştir. el-Hiyel, “el Mehâric fî-Hiyel” adıyla neşredilmiştir.3857 el-Hassâf, Alî b. Muhammed en-Nehâî ve Sa’d bin A. es-Semerkandî gibi fakihlerin de müstakil “el Hiyel” kitapları vardır. Diğer birtakım fıkıh ve fetvâ kitaplarında da hiyel için fasıllar açılmıştır.
Şâfiîlerden Gazâlî ve İbn Ziyad gibi âlimler hiyele cephe almışlarsa da, İbn Hacer, Fetâvâ’sında bunlara karşı çıkmış ve uygulamayı hiyelin lehine çevirmiştir. Hîle-i şer’iyye usûlüne en büyük tepki Hanbelîlerden İbn Teymiyye 3858 ile öğrencisi İbnü’l-Kayyim’den3859 gelmiştir. İbn Teymiye’nin “Kıyâmu’d Delîl alâ Butlânu’t-Tahlîl”, İbn Kayyim’in “ Î’lâmü’l-Muvakkıîn ve İgâsetü’l-Lehfân” isimli eserlerinde bu konu geniş olarak tartışılmış, “gaye ve çâre mübah ise hîle mubah, değilse hîle haramdır” sonucuna varılmıştır. 3860
Soru: “Son zamanlarda bir hayli revaç bulan hisse senedi alım-satımı dinen mahzurlu mudur? Değilse bizler de bu kârlı piyasadan istifade edebilir miyiz?”
Hisse senetleri temel esprisi itibari ile fâize alternatif bir uygulamadır. Zira çeşitli teşebbüsler ve yatırımlar projelerini gerçekleştirmek için kredi kullanmak ya da sermaye arttırımına gitmek sûretiyle, ihtiyaçları olan meblağı hisse senetleriyle toplamak zorundadırlar. Bunun dışında bir kaynağın bulunması istisnai bir durumdur. Öyleyse hisse senetleri üzerinde durulmalı ve zulüm ve haksız kazanç
3854] Abdurrahman b. Süleyman -Dâmad-, Mecmau’l Enhur, İstanbul 1301, II, 303
3855] el-Mavsılî, el-İhtiyar li-Ta’lîli’l-Muhtâr, II, 21; ez-Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî, I, 171
3856] ö.189/805
3857] Leipzig, 1930
3858] ö.728/1327
3859] ö. 751/1350
3860] İbn Teymiyye Mecmau’l-Fetâvâ, XXIX, 446; İbn Kayyim, İ’lâmü’l-Muvakkıîn, Mısır 1955, III,107-417, İgâsetü’l-Lehfân, Mısır 1310, s. 183-285; A. Emîn, Duha’l-İslâm, II, 190 vd.
FÂİZ/RİBÂ
- 961 -
kendisine yasak edilen “müslüman adam” için bile bir alternatif olabileceği hesaba katılmalıdır. Ancak bizim görebildiğimiz kadarıyla şu andaki işleyiş şeklinin şer’an mahzurlu yönleri vardır, biz onlara işaret etmekle yetinecek, hem fetvâyı hem de iman edenler açısından işin pratik hallini ehline bırakacağız:
Fıkhî mezhepler ya da “icmâ-i mürekkep” açısından: Hisse senetlerinin işleyiş biçimine baktığımızda ve görüşleri bize “zâhir” olarak ulaşan dört mezhebe başvurduğumuzda her birinin bir yönüyle buna “fâizsiz” ya da “bâtıl” diyeceğini görürüz. O takdirde ictihâdî ihtilâflar açısından bunun câiz olamayacağında âdeta icmâ olmuş olur. Bundan sonra zikredeceğimiz maddeler, mezheplerin söz konusu nokta-i nazarları cümlesindendir.
Nasslar açısından: Örneğin, İslâm fıkhında bulunmayan bir meseleye ihtilâflı içtihatlardan gitme yerine, konuyla ilgili nassların esprileri (illetleri) araştırılarak cevap bulmak gerekir, denebilir. O takdirde karşımıza şunlar çıkar: Kur’ân’ı Kerim’de “insanların mallarını bâtıl yollarla yemeyin” 3861 denir. Spekülatif kazanç ve kumar diye nitelenen, ilgili çevrelerin bir parmak ve kaş-göz işaretiyle piyasası inip çıkan hisse senetlerinde bunun hiç olmadığını söylemek mümkün değildir.
Diğer yönden, İslâm’da temel üretim faktörü emektir. Hâlbuki bu uygulama bir aylaklar gürûhunun ortaya çıkmasına, dolayısı ile emeksiz kazanca sebep olmaktadır.
Hadislere baktığımızda ise: “Yanında olmayan bir şeyin satışı helâl değildir”, “satın alınan bir şeyin, alındığı yerde satılması memnû’dur”, “serbest piyasanın oluşabilmesi için kırsal kesimden mal getirenlerin yolda karşılanması menhîdir”; “spekülasyon yasaktır” ifadeleriyle karşılaşırız. Bütün bunların özünde haksız kazancın, aldatmanın, ğararın, meçhûliyetin önlenme esprisi vardır. Hisse senedi satışı bunlardan bütün bütün uzak değildir.
Akdi fâsit kılan unsurlar açısından: Az önce sözünü ettiğimiz ğarar, fâhiş mechûliyet, fâizli muâmele gibi unsurlar, az da olsa bu satışlarda söz konusudur. Ğarar, mevcut olmama ihtimali de olan şeyin satışıdır. Piyasaya hisse senedi süren şirketlerin gerçekte pozitif mal varlıkları hiç olmadığı olabiliyor. Fâhiş mechûliyet satın alınan şeyde, niza'a sebep olabilecek ölçüdeki bilinmezliktir. Bunların her birerleri akdi fâsit kılan unsurlardır.
Şirketi elinde tutanlar açısından: Bu günlerde pek üzerinde durulmayan, gayrı müslimle ortaklık kurma meselesi ehli kitap açısından klâsik İslâm hukukçularınca ele alınmış ve bazı içtihatlar serdedilmiştir. Öncelikle müslümanların “ehli kitap”la ateist ve mecûsileri bir tutmadıklarını bilmek gerekir. Ehl-i kitap (Yahudi ve Hiristiyan) olmayanlar, olanlara göre her konuda daha olumsuz bir durumdadırlar. Ne hikmetse ehli kitabın dışındaki gayr-i müslimlerle yapılacak böyle bir muâmeleden söz edilmemektedir. Bu, onların bunu meşrû görmediklerini anlatır olmalıdır. Masonlar, komünistler ve ateistleri bu grupta mütâlâa edebiliriz: Ehli kitapla ortaklık kurmaya gelince: Ortaklığa konu olan mala müslümanın hâkim olması, onun inisiyatifinde bulunması şartıyla câiz olacağını söyleyenler çoğunluktadır. Her halükârda ortak olunması, mekruhtur diyenler de vardır. Onlarla ortaklığı mahzurlu görenler Atâ’dan rivâyet edilen: “Rasûlüllah (s.a.s.), alım-satım müslümanın elinde olmadıkça Yahudi ve Hiristiyanlarla ortaklığı
3861] 2/Bakara 188
- 962 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yasakladı” meâlindeki rivâyeti delil getirirler. Benzer bir rivâyette: “Çünkü onlar fâizli muâmele yaparlar” gerekçesi (illet) de zikredilir. Dikkat edilirse “yaparlar” denilerek inançları sözkonusu edilir, fiilen yapıyor olup olmamaları söz konusu edilmez. Bu açıdan günümüzdeki şirketlere baktığımızda şirket idaresini ellerinde bulunduranların kimliği önemli bir unsurdur.
Şirkette çalışanlar açısından: Bildiğimiz kadarıyla günümüzdeki şirket çalışanlarının yönetici olarak, idare heyeti üyesi olarak kazanç dışında belirli bir maaş almaları söz konusudur. Hâlbuki İbnü’l Münzir şirketten ortaklara sâbit bir maaş verilemeyeceğinde icmâ’ olduğunu söyler. Sadece Hanefi mezhebinde, ortakların çalışmaları halinde şirketten, ancak sene sonu itibarıyla kazançtan mahsûben sâbit maaş alabilecekleri, şirketin zarar etmesi halinde ise aldıkları maaşı geri vermeleri gerektiği söylenir. Görüldüğü gibi bu meselede akdi fâsit kılan unsurlardan sayılır.
Sonuç olarak diyebiliriz ki: Bu mahzurların her biri teker teker düşünüldüğünde belki şu ya da bu mezhebe göre ortadan kalkabilirler. Ancak tümü birden hesaba katıldığında başta da söylediğimiz gibi, şu kadar ya da bu kadar mahzurun varlığında ittifak edilmiş ve hisse senedi alım-satımı da o ölçüde mahzurlu olmuş olur. Genel olarak durum budur ve bu günkü şekliyle bu muâmele tertemiz bir kazanç olarak görülmemektedir. Zaten böyle konularda safi hayır ya da safi şer olamaz. Birisinin diğerine galibiyeti olabilir. Bu konunun da şerri hayrına gâlip görülmektedir. Bununla birlikte:
a. Doğrudan fâiz muâmelesi yapan şirketlerin hisse senetlerini almak ittifakla haramdır. Bankalar, bankerlik ve tefecilik kuruluşları gibi.
b. Şer’an mütekavvim mal sayılmayan şeylerin üretim ve alım-satımıyla uğraşan şirketlerin hisse senedini almak da aynıdır; şarap, bira vb. şeyler üreten kuruluşlar gibi...
c. Mütekavvim mal üretmekle beraber, bizzat ortak olunan o malı fâizli muâmelelerle satan ve fâiz sebebiyle elde ettiği kârı diğerine karışan ve toplam kârının yarısı ve daha fazlası fâiz olan şirketlere hisse senediyle ortak olmak da haramdır.
d. Ortak olunan şey helâl bir üretim olmakla beraber şirketi elinde bulunduran müslümanlar başka haram işlerle de uğraşıyorlarsa, onlardan hisse senedi almak sûretiyle onları desteklemek “günahda yardımlaşma” anlamı taşır. Hâlbuki bu Kur’ân’ı Kerim’de yasaklanmıştır. 3862
e. Yahudi ve Hristiyanların hâkim olduğu şirketlerden hisse senedi almak, başka hiç bir mahzur yoksa en azından mekruhtur.
f. Fıkıh kitaplarımıza bakıldığında; komünist, mason ve ateistlerin hâkimiyetinde bulunan şirketlerden hisse senedi almak câiz değildir gibi bir sonuç çıkıyor, araştırılmalıdır...
g. İdaresine müslümanların hâkim olduğu, haramla iştigal etmeyen, daha şeffaf olup, satıma konu olan şirket varlığını, dolayısı ile satılan senede düşen hisseyi açıkça bildiren, senetleri ise muharrer olup, ortaklıktan vazgeçmek
3862] 5/Mâide, 2
FÂİZ/RİBÂ
- 963 -
isteyenlere bu imkânı sağlayan şirketlerin hisse senetlerini almak ittifakla câizdir. Ve bu Müslüman işadamları, İslâmî teşebbüsler ve helâl sermaye için son derece önemli bir konudur. Çünkü işaret ettiğimiz gibi, hisse senetleri, İslâm’a göre en büyük haramlardan olan fâizin şu andaki en önemli alternatifi, işletme ve yatırım sermayesi temini için en kestirme yoldur. Müslümanlar bunu haram unsurlardan uzaklaştırarak uygulayabilseler, helâl temellere oturmuş, millete hizmeti ibâdet bilen çok büyük işletmelerin doğmasına ve fâizin belinin kırılmasına sebep olabilirler.
h. Söylediklerimiz bir hüküm ve fetvâ değil, bu konuda daha sağlıklı düşünecek olanlara bir fikir beyanından ibârettir.
Kâr
Bir malı satarken, alış fiyatına veya mâliyeti üzerine eklenen fazlalık. Arapça karşılığı ribâ olup, sözlükte, mastar anlamı; kazanmak, kâr etmek demektir. Kur’ân-ı Kerîm’de şu şekilde kullanılmıştır: “Onlar, doğruluğa karşılık sapıklığı satın aldılar. Fakat bu ticaretleri onlara kâr getirmedi.” 3863
Alış-veriş genellikle kâr sağlamak veya ihtiyacı karşılamak amacıyla yapılır. Ticaret meşrû olunca, kâr elde etmenin de meşrû olması tabiîdir. Çünkü kâr, mal mübâdeleşinin semeresi olup, onsuz ekonomik bir hayat düşünülemez. Bu yüzden İslâm hukuku kârı yasaklamamıştır. Âyet ve hadislerde ticaret ve kazançtan genel olarak söz edilmiş ve ekonomik hayatın belirli ölçülere uyularak, kendi tabiî kuralları içinde yürümesi amaçlanmıştır. Kârın tabiî ve ahlâkî ölçüler içinde oluşması esas alınmıştır.
Bu prensibin bir gereği olarak alış-verişlerde çeşitli mallara yüzde hesabıyla bir kâr haddi belirlenmemiştir. Genel olarak, arz ve talep kanunlarına bağlı serbest rekabet esasları içinde kendiliğinden oluşacak fiyatlar ölçü alınır. Ancak bu prensibi korumak ve insanların temel ihtiyaçlarının istismarını önlemek için, birtakım tedbirler öngörülmüştür. Ribânın yasaklanması, karşılıksız kazanç yollarının kapatılması ve gerektiğinde narha başvurulması bunlar arasında sayılabilir.
Alış-verişlerde yalan, hile, aldatma, satılan şeyin ayıbını gizleme veya onu mevcut olmayan vasıflarla övme yasaklanmış, açık, gerçekçi ve ma’kul ölçüler geliştirilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur: “Ey iman edenler, birbirinizin mallarını haram yollarla yemeyiniz. Ancak karşılıklı rızâya dayanan, meşrû bir ticaret yoluyla olması durumu müstesnâdır” 3864; “Allah alış-verişi helâl, ribâyı ise haram kılmıştır.” 3865
Kâr durumuna göre satım akdi şu kısımlara ayrılır:
a) Pazarlıkla (müsâvemeli) satış: Tarafların üzerinde anlaştıkları bir satış bedeli ile, malı mübâdele etmeleri. Burada alış fiyatı veya mâliyet açıklanmadan satış bedeli belirlenir. Pazarlık bu fiyat üzerinden yapılır. İslâm hukukunda satış (bey’) denilince daha çok bu çeşit alış-verişler akla gelir. İslâm bilginlerince yanılma ve yalan karışma ihtimali az olduğu için müsâvemeli satış şekli tavsiye edilir. Alıcıya net kâr miktarı açıklanmaz. Fakat satış bedelinin içinde kâr da dâhildir. Akde yalan, hile ve aldatma karışır, fiyat da fâhiş gabin ölçüsünde
3863] 2/Bakara, 16
3864] 4/Nisâ, 29
3865] 2/Bakara, 275
- 964 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yüksek olursa, akdi aşırı yararlanma sebebiyle feshetmek mümkündür. Böyle bir durum yoksa, tarafların karşılıklı rızâ sonucu anlaştıkları bedelin miktarına müdâhale edilmez. 3866
b) Murâbahalı satış: Alış fiyatı veya mâliyet üzerine belirli bir kâr ekleyerek yapılan satış. “Bu malın alış fiyatı veya mâliyeti yüz milyon liradır. Yirmi milyon veya yüzde yirmi kârla satıyorum” demek gibi. Murâbahalı satışta, alış fiyatının veya mâliyetin ve kâr miktar veya yüzdesinin müşteriye açıklanması gerekir. Bu, anaparanın mislî yani ölçü, tartı veya standart olup sayıyla alınıp satılan şeylerden olmasını gerektirir. Ribâ (fâiz) cereyan eden mislî mallar kendi cinsleriyle murâbahalı olarak mübâdele edilemez. Yüz gram altını, yüz yirmi gram altınla veya yüz kg. buğdayı yüz yirmi kg. buğdayla mübâdele etmek gibi. Aksi halde fazlalıklar ribâ (fâiz) olur. Ancak cinsler değişik olursa kârlı satılabilir. İki ton arpa karşılığında aldığımız bir ton buğday, iki buçuk ton arpayla mübâdele edilirse yarım ton arpa, kâr olur. 3867
c) Tevliye: Alış fiyatı üzerinden, hiç kâr eklemeksizin satış yapmak demektir. Buna, başa baş satış yapmak da denir. Ancak, mâliyeti etkileyecek birtakım masraflar yapılmışsa ticaret örfüne göre bunlar eklenir. Bu takdirde satış yine kârsız ve mâliyet üzerinden yapılmış olur. Tevliyede, murâbahalı ve zararına (vazîa) satışlar gibi güvene dayanan bir satış şeklidir. Alıcı verilen bilgilere güvenerek akit yapar. Bu yüzden verilen bu bilgilerin doğru olması gerekir. Aksi halde alıcı için daha sonra akdi bozma veya aldanma miktarını satış bedelinden düşürme gibi haklar doğar.
Hz. Peygamber Mediyne’ye hicret etmek isteyince, Ebû Bekir (r.a.) iki tane deve satın aldı. Rasûlüllah (s.a.s.) O’na şöyle dedi: “Bu iki deveden birisini bana aldığın fiyatla devret “ Hz. Ebû Bekir bedelsiz vermek isteyince, Hz. Peygamber bunu kabul etmedi. Kârsız satış çeşitli amaçlarla yapılabilir. Malı elinden çıkarma isteği, nakit para sıkıntısı, malın moda veya mevsiminin geçmek üzere olması, alıcıya yardım etmek, müşteri tutmak ve benzeri düşünceler bunlar arasında sayılabilir.
d) Vazîa (zararına satış): Alış fiyatının veya mâliyetin altında bir fiyatla satış yapmak. Bir kimse, malını belirli bir kârla satabileceği gibi, hiç kârsız hatta zararına da satabilir. Zararına satış da çeşitli amaçlarla yapılır. Alıcıya yardımda bulunma, malı bir an önce paraya çevirme ve müşteriyi işyerine alıştırma bunlar arasında zikredilebilir. Ancak satıcının sıkışık durumundan, samimiyetinden veya malın gerçek değerini bilmeyişinden yararlanarak değerinin çok altında bir fiyatla satın almaktan sakınmak gerekir. Sahâbe devrinde, alışverişlerde dürüst hareket edildiği, hile ve hud’a yoluna sapılmadığı, o devre ait çeşitli uygulamalardan anlaşılmaktadır. Ashab-ı kirâmdan Cerir b. Abdillah el-Becelî 3868birisinden bir at satın almak ister. Satıcı atı 500 dirheme verebileceğini söyler. Cerir: “Bu at daha fazla eder, şu anda 600 dirhem veririm, fiyatı 800 dirheme kadar da arttırabilirim” dedi. Satıcı: “Atım cidden bu kadar değerli midir?” diye sorunca da; “At, belki 800 dirhemden de fazla edebilir, fakat ben daha fazla veremem” diye
3866] el-Kâsânî, Bedâyiu’s-Sânâyi V, 134; İbn Âbidin, Reddü’l-Muhtâr, IV, 159; Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmi Yaklaşımlar, İstanbul 1988, s. 88, 89
3867] es-Serâhsî, el-Mebsût, XIII, 82, 89; el-Kâsânî, a.g.e, V, 221
3868] ö. 51/671
FÂİZ/RİBÂ
- 965 -
cevap verir. Bu sırada çevrede bulunanlar Cerîr’e şöyle derler: “Atı 500 dirheme satın alman mümkün iken fiyatı niçin bu kadar yükselttin?” Cerîr şu cevabı verir; “Biz, alış-verişlerimizde hile yapmayacağımız hususunda Allah’ın Rasûlüne söz verdik.” 3869
Bir satım akdinde kâr miktarını belirleyebilmek için her şeyden önce malın ilk alış fiyatı veya kıymet arttırıcı harcamalar gerektirmeyen mallarda kâr, doğrudan doğruya alış fiyatının üzerine eklenir. Alış fiyatına anapara (râ'sûlmal) denir. Bu, ilk alıcının akitle ödemeyi üstlendiği bedeldir. Başka bir deyimle, mala kendisiyle mâlik olunan ve akitle gerekli olan bedeldir. Akitten sonra, satış bedeli yerine başka bir bedel üzerinde sözleşme yapılsa, bu yeni bedel anapara sayılmaz. Kârlı (murâbahalı) başa baş (tevliye) ve zararına (vazia) satışlarda anapara veya mâliyet asıldır. Klâsik İslâm hukuku kaynaklarında bir malın üretim ve dolaşım safhası, mâliyet bakımından bir tutulmuş ve ayrı olarak ele alınmamıştır. Hanefîlerde, mâliyete eklenip eklenmeyecek harcamaların belirlenmesinde örfe ağırlık verilmiştir. Bu konuda temel prensip, malın kendisinde veya kıymetinde artış meydana getirme niteliğinde olan harcamaların alış fiyatına eklenmesi, bu niteliği taşımayanların ise eklenmemesidir. Meselâ, nakliye, dikiş, cilâlama, boyama gibi, malda artış sağlayan masraflar eklenebilecek, mal sahibinin (ilk alıcı) malın alımı, nakli ve pazarlaması sırasında kendi şahsı veya aile fertleri için yaptığı yeme, içme yatıp kalkma masraflarıyla, çoban, bekçi, doktor veya veteriner masrafları eklenerek masraflar arasındadır. 3870
İslâm hukukunda net maliyet hesabı, güvene dayanan bir satış niteliğindeki murâbaha, tevliye ve vazîa satışlarında gereklidir. Satıcı kendi alış fiyatını müşteriye açıklamaksızın, belirleyeceği bir satış bedeliyle malını satabilir. Hatta mala, piyasadaki râyiç fiyatlarını ölçü alarak, yeni bir kıymet koyup, bu yeni değer üzerinde bir kâr ilâvesiyle satış yapmak da mümkündür. Yeter ki, alıcıyı yanıltacak ve onu etki altında bırakacak yanlış bilgiler verilmesin. Kârın meşrû olması için, satıcının iyi niyet kurallarından ayrılmaması ve alıcıya doğru bilgiler vermesi gerekir. Aksi halde gabin hali söz konusu olabilir ve alıcı lehine bazı haklar doğar.
İslâm’da, çeşitli mallara yüzde üzerinden belirli kâr haddi uygulaması getirilseydi ekonomik hayat zorluklarla karşılaşırdı. Çünkü kâr miktarını dondurmak, o malın alış fiyatını veya mâliyetini tam olarak bilmeyi gerektirir. Bu ise her zaman net olarak hesaplanamaz ve akde hile karışabilir. Diğer yandan aynı cins ve kalitedeki malın mâliyeti tüccardan tüccara değişir. Sermayesi geniş olan kimse, peşin para ile çok mal satın alır, kendi araçları ile nakleder; dükkânı kendi yeridir, kira ödemez. Bütün bu nedenlerle malı ucuza mâl eder. Diğer bir tüccarda bu imkânlar olmadığı için, mâliyeti yüksek olabilir. Üretimdeki mâliyetler çok daha değişik etkenler yüzünden farklı olur. Aynı cins ve miktarda birçok malın mâliyetleri farklı olunca, yüzde kâr ilâvesiyle oluşacak satış bedelleri de farklı olacaktır. Böyle bir piyasada ucuz fiyata satanlar alıcı bulur. Mâliyeti yüksek olduğu için pahalı satmak zorunda kalanlara, diğerlerinin elinde mal biterse, satış sırası gelecektir. İşte bu ve benzeri sakıncalar yüzünden, Allah Rasûlü piyasa fiyatlarına müdâhale etmesi için kendisine başvuran Sahâbilere şöyle buyurdu:
3869] İbn Hazm, el-Mûhallâ, Mısır 1389, IX, s. 454 vd
3870] es-Serahsî, el-Mebsût, XIII, 80, 91; el-Kâsânî, a.g.e, V, 223; el-Fetâvâ’l-Hindiyye, III, 162; İbn Âbidin, Reddu’l-Muhtâr, IV, 155; Ali Haydar, Düraru’l-Hukkâm, I, 598; Hamdi Döndüren, İslâm Hukukuna göre Alım-Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir 1984, s. 103, 113
- 966 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Şüphe yok ki, fiyat tayin eden, darlık ve bolluk veren, rızıklandıran ancak Allah’tır. Ben sizden hiç kimsenin mal ve canına yapmış olduğum bir haksızlık sebebiyle hakkını benden ister olduğu halde, Rabbime kavuşmak istemem.” 3871
Sonuç olarak İslâm’da sağlam bir ticaret ahlâkının oluşması amaçlanmıştır. Alış-verişe hile, huda' yalanın karıştırılması yasaklanmış, temel ihtiyaç maddelerini günün râyiç bedeli ile satanların sadaka sevabı kazanacakları belirtilmiş ve tüccarların bununla bir toplum hizmeti yaptıklarına işaret edilmiştir. Ancak iyi niyetin yeterli olmadığı devirlerde esnaf ve tüccarı serbest ve kontrolsüz bırakmak temel ihtiyaçların sömürülmesine yol açar. Üretim, dağıtım ve para gücünün kötüye kullanılmaması için devletin gerekli tedbirleri alarak üretici ve tüketiciyi koruması arz ve talep dengesini sağlamak gerekir. Bunun sonucunda üretici ve dağıtıcıya az gelmeyecek, alıcıda çok görünmeyecek bir piyasa fiyatı oluşur. İşte bu fiyatın içinde yer alan, İslâm’da miktar ve oranı belirlenmemiş bulunan kâr meşrû sayılır.
KDV (Katma Değer Vergisi)
“KDV’ye bağlı olarak memurlara ödenen vergi iâdesinin hükmü nedir? Eksik kalan faturaların başkalarından tamamlanması câiz midir? Bir satıcıdan bir mal almadan fatura alıp vergi iâdesinde kullanıbilir mi?”
Önce KDV denen olayı şu haliyle benimsemediğimizi ve de İslâmî olmadığını vurgulamak gerekir. Çünkü KDV üreticiden değil, tüketiciden, bir başka ifade ile fabrikatörden değil, isçiden ve çiftçiden alınan matrahına zarurî harcamaların da dâhil olduğu bir vergidir. Meselâ otuz tane fabrikasi bulunan falan ağa, ürettiği mallara istediği fiyatı koyarak satar ve ilk el olduğu için devlete böyle bir vergi de ödemez. Beş-on çocuğu bulunan, kirada oturan ve herhangi bir işe giremediği için sosyal güvenliği de olmayan, bu yüzden çoluk-çocuğunun tedavisi dâhil her türlü ihtiyacını simit satarak karşılamaya çalışan Veli Efendi çocuğuna aldığı bir lastik ayakkabıyla, hanımına alacağı basma fistana ve ilaca KDV öder. Bu yolla devletin kasasında toplanan KDV (enflasyon hesaba katıldığında) yan fiyatından daha aşağıya yine o falan ağaya teşvik kredisi olarak verilir. Falan ağa da, gerçekte aldığı krediye fâiz vermemekle beraber hatta bir de üste atmakla beraber, rakamsal fâizi maliyetine yansıtır. Meselâ on milyon TL.’ye satacağı malı söz konusu fâizli on dört milyon TL.’ye satar. Beri taraftan tüketici Veli Efendi böylece KDV dışında o ağanın kredi borcunu (fâiz demiyorum) da ödemeye ortak edilir. Hâlbuki fakirden dolaylı ya da dolaysız hiç bir vergi alınmamalı, malı transfer zenginden fakire doğru olmalıdır. Şu anda durum tam tersinedir. Herhalde bu kapitalizmin gereği olarak yapılmaktadır. Buna bağlı olarak tüketiciye ödenen vergi iâdesinin en olumsuz yönü de sadece bir sosyal güvenlik müessesesine bağlı olup prim ödeyenlere verilmesidir. Böylece sanki devlet, “yüz verirsen on veririm” demiş olmakta ve temelde insana değil üretime değer verildiği gösterilmektedir. Bu da müslümanlar olarak bizim sosyal devlet anlayışımıza uymayan bir durumdur. Buna göre KDV’yi ödeyen bizim simitçi Veli Efendi vergi iâdesi de alamayacaktır. Sebep: İş bulup devlete prim ödememiştir. İşte bizim anladığımız sosyal devlet, sadece hakkı olan değil, görevleri de olan bir devlettir ve vatandaşına iş bulmak onun görevleri arasındadır.
3871] Ebû Dâvud, Bûyû’, 49; Tirmizî, Bûyû’, 73; İbn Mâce, Ticârât 27; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II, 327, III, 85, 106, 286
FÂİZ/RİBÂ
- 967 -
Sorunun diğer bölümlerine gelince: Vergi iâdesi devletten çalınmamakta, devlet bunu bilerek vermektedir. Hatta aldığının belki, sadece yarısını iâde etmektedir. Bu yüzden alınmasında bir mahzur yoktur. Eksik kalan faturaların başkasından tamamlanmasının da sakıncası yoktur. Çünkü bu iâdeyi veren devlet bunu şart koşmamakta, sadece maaşından fazla olanı kabul etmeyeceğini söylemektedir. Onun için önemli olan, belli miktarda KDV’nin yatırıldığının faturalarla ibraz edilmesidir. Faturalar sahte olmadıktan ve KDV’ye tâbi özel fatura olduktan sonra, şuradan ya da buradan olması önemli görülmemektedir. Herhangi bir mal almadan fatura almakta da durum aynıdır. Yani iâdeyi veren taraf (meselâ devlet) bundan zarar değil kâr etmektedir ve eğer sorulsa kabul edeceği açıktır. Çünkü karşılıksız fatura verdiği sanılan esnaf aslında bunu karşılıksız veriyor değildir, bir başkasına vermesi gerekip de vermediği faturayı vermektedir ki, bu da devletin işine gelir ve karşılığında alınan vergi iâdesi haksız yere alınmış olmaz, helâl olur (Allahu a’lem).
Konut Kredisi
“Bir konut kooperati’fine katılacağım. Fakat devletten fâizli kredi alındığı için sakıncalıdır deniyor. Katılabilir miyim?”
Konu, günümüzün gayr-i İslâmî toplumunun bir meselesi olması yanında bazı yönleriyle yeni bir konudur. Onun için şahsen benim buna nihâi cevabı vermem mümkün değildir. Bu meseleyi konu edinen ilmî toplantılara katılmış birisi olarak ancak bir özetleme yapar ve “fetvâyı, müftiler verse de sen vicdanına sor” 3872 hadis-i şerif gereği her mü’min kendi vicdanına danışmalıdır. Konu enflasyonla alâkalıdır. Ebû Yusuf’un alış verişten ve istikrazdan doğan borçlanmalarda değere itibar edilir ve alınan rakam değil, alınan değer ödenir yani enflasyon farkına itibar edilir, anlamında bir görüşü nakledilir. İbn Âbidin meseleyi inceler ve “Hanefi mezhebinde fetvâ sadece buna göredir”,3873 der. Devrimizin en büyük İslâm hukukçularından üstad Ebû Sünne ise, bu sözün Ebû Yusuf’a âit olması şüphelidir. Çünkü zâhir rivâyet kitaplarında yoktur, demişlerdi. Konuyu bizde tartışanlar ise, İbn Âbidin’in de tercihi üzere, geçmiş borçlarda enflasyona itibar edilip, değer farkının alınacağında hemen hemen ittifak halinde görülüyorlar. Ancak gelecekte olacak enflasyonu hesaba katıp, onun altındaki bir fâizin fâiz olup olmadığı biraz daha farklı bir mes’ele. Çok ihtiyatlı olanlar; muhtemel enflasyonun hiç olmadığını ya da fâiz nisbetinden daha düşük puanda gerçekleştiğini varsaydığımızda devlet belirlenen fâizi almamazlık etmeyecektir, demektedirler. Diğerleri bunu gerçekçi görmemekte ve en yetkili ağızlar bile enflasyonun % 30’dan düşük olmayacağını söylerken, % 15-20 fâizli ve uzun vâdeli bir kredide pozitif fâizin bulunması binde bir ihtimal bile değildir. Bu derece zayıf bir ihtimale de hüküm bina edilmez. Sonra müslümanlar, kendilerinden toplanan vergilerden verilen bu kredileri almamakla iktisaden sıfırlanmakta ve devamlı zenginlerin lehine bir malı transfer söz konusu olmaktadır. Bir müslüman için, içinde bulunduğumuz şartlar, olağanüstü şartlardır ve bir geçiş dönemi sayılır. Dolayısıyla, bunda ayrıca zarûret (!) de vardır. Ancak burada, enflasyon oranı fâiz oranından çok çok düşük olduğundan pozitif fâiz olmasa da bir negatif fâiz gerçekleşmekte ve krediyi alanın fâiz vermesi şöyle dursun, para değerinin
3872] Ahmed bin Hanbel, IV/194
3873] bk. İbn Abidin, Tenbihu’r-Rukûd N/60-61
- 968 -
KUR’AN KAVRAMLARI
düşmesiyle, aldığının çok azını vereceğinden devletten fâiz almaktadır. Problem buradadır ve aslında milletten alınan bu fazlalığın tekrar millete verilmesi şartıyla bu tür krediler câiz olmalıdır, demektedirler.
Kumar, Fâiz ve Meyhane İşletmeciliği Gibi Meşrû Olmayan Vâsıtalarla Elde Edilen Malların Zekâtları Verilir mi ve Bu Paralarla Hac Farîzası Yerine Getirilebilir mi?
Kumar, fâiz ve meyhane işletmekle elde edilen paradan başka helâl bir yolla kazanılan bir paraya sahip olamayan kimseye ne zekât, ne de hac farz değildir. Bu kimse fakir sayılmaktadır. Sebebi de elinde gayri meşru yollarla elde ettiği paraların tamamını fakirlere dağıtmak zorundadır. Ancak elindeki para veya malın tümü haram olmayıp arasında helâl yoldan kazandıkları var ve bu mallar karışmış ise kendisine hem zekât ve hem de hac farzdır.
Dolayısıyla meşrû olmayan yollarla kazanç sağlayan kimselerin elde ettikleri bu kazancı fakirlere ve mesâlih-i âmme (kamu yararı) cihetine harcayarak bir daha bu yolla kazanç sağlamamak üzere tevbe etmeleri gerekmektedir.
Meşrû ve Gayrı Meşrû Ne Demektir?
Meşrû: Şeriata uygun, şeriatça yasaklanmayan davranış demektir. İslâm hukukunda farz, vâcib, sünnet, müstahab ve mubah olarak tanımlanan davranışları belirtir. Şer’î, helâl, câiz kelimeleri de meşrû ile aynı anlamı karşılar. Gayrı meşrû deyimi ise meşrû olmayanı, İslâm şeriatında haram ve mekruh olan davranışları dile getirir.
Toplum halinde yaşayan insanlar, belli kurallara uymak zorundadırlar. Bu kurallardan bazıları emredici bazıları da yasaklayıcı niteliktedir. Toplum düzeninin sağlanması, haksızlıkların önüne geçilmesi için uyulması zarûrî olan bu kurallara hukuk kuralları denir. Bu kurallara uymayanlara müeyyide (yaptırım) uygulanarak, uymaları sağlanır. İşte kanunlarla yasaklanmamış olan, başka bir ifadeyle, kurallara uygun olan davranış ve fiillere kanuna uygun anlamında meşrû fiiller denir.
Hukuk sistemleri, İlâhî hukuk sistemi ve beşerî hukuk sistemi olmak üzere ikiye ayrılır. İslâm şeriatı, İlâhî bir hukuk sistemidir. Bu sisteme göre meşrûluğun kaynağı (şâri’) Allah ve Rasûlü’dür. Başka bir deyişle şeriat koyma, insan ve toplum hayatını düzenleyecek kanun ve kurallar getirme yetkisine yalnızca Allah ve Rasûlü sahiptir. Bu nedenle meşrûiyetin sınırları İslâm şeriatınca belirlenir. Şeriatça yapılması istenilen, teşvik edilen ya da yasaklanmayan davranış ve fiiller meşrûdur. Şeriatın yasakladığı ya da yapılmasını hoş görmediği davranışlar da gayrı meşrûdur. Bir müslüman, bu konuda seçim hakkına da sahip değildir. 3874
Beşerî hukuk sistemleri de insan ve toplum hayatını düzenleyen yasaklar getiren kanun ve kurallar koyarak insanların bunlara göre davranmalarını ister. Fakat bu sistemler kanun koyucu olarak Allah’ı değil, belli bir insan ya da kurumu tanırlar. Böyle bir hukuk sisteminin yürürlükte olduğu toplumlarda İslâmî anlamda bir meşrûiyetten söz edilemez. Çünkü İslâm açısından, her şeyden önce, sistemin kendisi özü bakımından, gayrı meşrûdur. Bu nedenle böyle bir sistemde meşrû sayılan bir davranış, gerçekte gayrı meşrû olabilir. Sözgelimi beşerî hukuk
3874] 33/Ahzâb, 36
FÂİZ/RİBÂ
- 969 -
sistemlerinde zinâ yapmak, içki içmek, fâiz alıp vermek meşrû (yasal) davranışlardır. Oysa bunlar İslâm şeriatınca kesin biçimde yasaklanmıştır ve bu nedenle de gayrı meşrûdur.
İslâm’a göre bir fiilin meşrû olup olmadığı, İslâm Hukukunun kaynakları (Edille-i Şer’iyye) dediğimiz Kitap, Sünnet, İcma’ ve Kıyasla bilinir. Meşrû olup olmadığı hakkında bu kaynaklarda açık bir hüküm yoksa, fayda-zarar (maslahat) ve zarûret gibi hususlar gözönünde tutularak ictihâd yapılır.
İslâm’da haram olduğu kesin olarak bildirilmiş şeyler vardır. Bunların dışındakiler genellikle mubah (meşrû) kapsamına girer. Meşrû olup olmadığı açık olarak bilinemeyen (şüpheli) şeylerin terkedilmesi, takvâ açısından tavsiye edilmiştir.3875 Ayrıca hadislerde bir şeyin meşrû olup olmadığını ayırmak için bazı ölçüler verilmiştir. Buna göre kalbi rahatsız eden ve insanların bilmesi istenmeyen şey, kalbin şüpheye düştüğü şey gayrı meşrû (ism/günah); kalbin huzur duyduğu, şüpheye düşmediği şey meşrûdur (birr/iyilik). 3876
Senet, Bono ve Çek Satmak veya Satın Almak Câiz midir?
Senet, bono ve çek satmak veya satın almak câiz değildir. Çünkü bunlar para veya meta’ değiller. Ancak zimmetteki parayı sağlama bağlamak için birer teminattır. İmam Mâlik şöyle rivâyet etmiştir: Mervan bin Hakem’in zamanında bir çeşit çek çıkmıştı. Halk, karşılığını almadan birbirine satmaya başladılar. Bunun üzerine Zeyd bin Sâbit bazı sahâbi ile birlikte Mervan’a gittiler: “Ey Mervan, fâiz ile alış veriş yapmayı mubah mı kılıyorsun?” dediler. Mervan: “Allah’a sığınırım, bu ne demektir?” dedi. Sahâbîler: “Halk, karşılığını almadan bu çeklerle alış veriş yapıyor” dediler. Bunun üzerine Mervan, emniyet mensuplarını gönderdi, onlarla alış veriş yapanları tâkip ederek malları ellerinden alıp sahiplerine iâde ettiler. 3877
Ayrıca, şimdi olduğu gibi, Osmanlılar zamanında da maaşı beytü’l-maldan veya vakıf gelirinden verilmek üzere memur ta’yin ediliyordu. Memura, takdir edilen aylığa “Camekiye” denilirdi. Camekiye’nin satışıyla ilgili İbn Âbidin şu fetvâyı naklediyor: Mûsânnife Camekiyenin satışı soruldu. Yani adamın birinin maliyeden alacağı aylığı vardır. Henüz vakti gelmeden ihtiyacından dolayı, miktarından daha düşük bir para ile satıyor, böyle bir satış câiz midir? Mûsânnif şöyle cevap verdi: Alacaklı, alacağını verecekliden başka bir kimseye satamaz. 3878
Ancak, birisinin başkasına vereceği olduğu gibi, başkasından alacağı da olur. Borcunun vâdesi ile elindeki çekin vâdesi birbirine tevafuk ederse, bu çeki alacaklıya verebilir. Bu çek satışı değil, borcun havalesi sayılır. Hülasa sened, bono ve çek satılmaz, alınmaz ve zekât olarak verilmez. Yalnız devletin verdiği çek ve bono -va’deleri geldiği takdirde- ile para arasında fark yoktur. Vâdeleri gelmemiş ise satılması câiz değildir.
3875] bk. Riyâzus-Sâlihin, s. 419
3876] et-Terğib ve’t-Terhib, 3/215-216
3877] Muvattâ
3878] Durru’l-Muhtar
- 970 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Serbest Piyasadan, Banka Fiyatından Biraz Yüksek Fiyata Döviz Almak Câiz midir?
Döviz alım-satımı İslâm hukukunda “sarf akdi”ne girer ki, bir paranın diğer bir parayla satın alınması demektir. Değişik iki parayı, meselâ Türk lirasi ile euroyu birbirleriyle değiştirmede ölçü, peşin olmalarıdır. Peşin olduktan sonra, resmî kurdan ya da karaborsadan olmasının cevaz konusunda hiçbir farkı yoktur. Dilediğinden dilediği kârla alabilir ve satabilir. Yeter ki, fâiz maddelerinin (meselâ paranın) cinsleri farklı olanlarında fâiz sebebinin (illet) geciktirme olduğu bilinsin. Allah Rasûlü (s.a.s.), “Cinsler değişik olursa, peşin olmak şartıyla, dilediğiniz gibi satın” 3879 buyurmuş, fıkıhçılar da bunu esas almışlardır. Hz. Ömer (r.a.) de: Paranın parayla değişiminde “bir direğin arkasına geçinceye kadar dahi veresiye yapmayın” demiştir. Buna göre, meselâ altın ve gümüş veresiye alınıp satılamaz. Çünkü onlar da paradırlar. Ama bunu çoğu müslümanlar, hatta çoğu kuyumcular bilmezler. Hâlbuki, kişinin yapmakta olduğu işle ilgili İslâmî hükümleri bilmesi ona, meselâ namaz kılmak gibi farz-ı ayındır. Ancak, alırken verdiği kadar ve verdiği cinsi almak üzere borç verilmeleri farklıdır ve câizdir.
Tahvil
Süresi ve fâiz miktarı belirli kredi sağlama yöntemini belirleyen belge. Ortaklar yatırımcılar veya devlet kuruluşları, sürekli ortak payı ile yatırımlarını büyütmek yerine, belirli projeleri tahvil çıkarmak yoluyla gerçekleştirmeyi tercih ederler. Böylece tahvilin süresi bitince önceden belirlenmiş olan fâizi ile anaparayı ödeyip tahvil sahiplerinin işletme ile ilişkisini kesmiş olurlar.
İslâmî açıdan fâizli karz kullanmakla tahvil çıkarıp fâizli kredi sağlamak aynı niteliktedir. Tasarrufu iki yıl vâdeli yüzde miktarı belli bir fâizle bankaya yatırmak ne ise, böyle bir tasarrufla iki yıllık, fâiz miktarı belli tahvillere yatırmak da aynı şeydir. Yatırımcılar bankayı araya sokmadan doğrudan kredi sağlama yöntemi olarak çıkardıkları tahvilleri çoğu zaman “hâmiline” çıkarırlar. Böylece tahvillerin hisse senetlerinde olduğu gibi elden ele dolaşması sağlanmış olur. Bunun anlamı tahvil sahibinin tahvilini süre dolmadan da satabilmesidir. Tahvili en son elinde bulunduran kişi ise bunu çıkaran kuruluştan bedelini alabilecektir.
Tahvil çıkararak kredi sağlama yönteminden “kâr-zarar tahvili” çıkararak yararlanmak da mümkündür. Bu takdirde anapara riske sokulduğu için fâiz şüphesi kalkar. Buna “Mudârebe Tahvili” de denebilir. Meselâ; bir işletme belli bir ihracat projesinde kullanılmak üzere bir yıllık “Mudârebe tahvili” çıkarsa yaklaşık bir yıl sonra bu projeden elde edilecek kâr işletme ile tahvil sahibi arasında paylaştırılır. Burada işletme sadece emeğinin ve dış satımı organize etmesinin karşılığı olarak kârdan pay alır. İşletme kendisinden hiç sermaye koymamışsa mudârebe yönteminde kasıt, kusur veya ihmali söz konusu olmadıkça zarara katlanması gerekmez. Çünkü onun zararı emeğinin boşa gitmesi olarak ortaya çıkar. Zarar önce kârdan karşılanır, bu yeterli olmazsa, anaparadan ödenir. Bu yüzden zarar büyük olunca anapara azalır veya tamamı yok olabilir. İşletme, kâr-zarar tahvil bedelleri yanında kendisinden de anapara koymuşsa, bu takdirde belirli proje işletme ile tahvil sahipleri arasında “ortaklık” yöntemiyle gerçekleşmiş olur. Bu takdirde taraflar kârı aralarında belirledikleri şartlara göre paylaşırlarken,
3879] bk. Mavsilî, el-Ihtiyar, Ist. 208
FÂİZ/RİBÂ
- 971 -
zarara sermaye oranlarına göre katlanırlar. Bu duruma göre, kâr-zarar tahvili uzun veya kısa vâdeli her çeşit projelerin gerçekleştirilmesinde araya bankayı sokmadan veya fâizli muameleye ihtiyaç duyulmadan başvurulabilecek bir yöntemdir.
Mudârebe veya kâr-zarar tahvili yöntemi daha düzenli bir biçimde İslâm(!) bankası tarafından da uygulanabilir. Tahvile süre konulması gerektiği için burada projelerin sonuçlarının alınabileceği süreyi tahmin etmek önem arzeder. Çünkü projenin sonucu alınmadan tahvillerin ödenme vâdesi gelirse işletme ödeme güçlüğü çekebilir. Diğer yandan tahvil sahibine kârdan pay verileceği için proje sonuçlanmadan kârın miktarını belirlemek mümkün olmaz. Bu yüzden İslâm’da tahvil süresini yaklaşık bir süre olarak belirlemek gerekir. Proje bu süreden önce tamamlandığı takdirde kârın paylaşılması yoluna gidilir. Proje uzadığı takdirde ise sonuçlanıncaya kadar sürenin kendiliğinden uzadığı, kabul edilmelidir.
Meselâ; bir İslâm(!) bankası kendisinden hiç sermaye kullanmaksızın, çıkaracağı üç ay süreli mudârebe tahvili yoluyla peşin para ile satın alacağı kâğıtları yabancı bir ülkeye akreditifli muâmele ile ihraç etse, bu ihracat işlemini organize karşılığında anlaşmaya göre kârdan pay alır. Tahvil sahipleri de anaparaları yanında kârdan da paylarını almış olurlar. Bu ihracat projesi iki ayda sonuçlanmışsa projenin tasfiyesi süreyi beklemeden yapılır. Çeşitli engeller yüzünden ancak altı ayda sonuç alınmışsa tahvil sürelerinin kendiliğinden uzadığı kabul edilmelidir. Çünkü taraflar böyle bir projeye girerken çeşitli riskleri üstlenmiştir. Zaten kârın meşru oluşunun nedeni de riske katlanmadır. Ancak projenin gecikmesi, zararın meydana gelmesi hallerinde işletmecinin kusuru bulunmamalıdır. 3880
Sonuç olarak sürekli ortak yerine tahvil yöntemi geçici, süresi belirli ortaklık yöntemini ifade etmektedir. Sermaye piyasanın oluşması ve dengeli biçimde kullanılması kâr-zarar tahvilleri yoluyla sağlanabilir. Ancak İslâm’ın diğer ekonomik ve ticarî yöntemleri gibi “kâr-zarar tahvili” yöntemi de güvene dayanır. Taraflar bu güveni sürdürdükleri sürece iyi sonuçlar alınır. Bu ekonomik yöntem ve modellerle İslâm toplumlarının geçmiş yüzyıllarda dünya ülkeleri arasında büyük ekonomik güçler oluşturdukları, dosta-düşmana örnek müesseseler kurdukları ve bununla kendi dönemlerinde süper güçler oluşturdukları bilinmektedir.
Tasarrufu Teşvik Fonu Fâizi
“Tasarrufu Teşvik Fonu” adıyla devlet, maaşlarımızdan zorunlu bir kesinti yapmakta idi. Şimdi bize şu âna kadar birikmiş tasarruflarımızın yüzde yirmi fâizi ‘nemâ’ adıyla iâde edilmektedir ve ilk taksit olarak bunun üçte biri ödenmektedir. Bu fâizi almamız veya kullanmamız helâl olur mu?”
Önce şunu bilmek gerekir; İslâm birtakım terimlerle ifade ettiği birtakım vâkıalara bir hüküm verirken kendi değer yargılarına göre davranır. Daha açık ifade ile, İslâm meselâ, “fâiz yasaktır” derken fâizin tarifini de kendisi yapar. Buna göre bir uygulama İslâm’a göre fâiz ise, başkaları ona “kâr” da dese o yine fâizdir. Aksine, İslâm’a göre fâiz olmayan bir uygulamaya başkaları fâiz de dese o fâiz olmaz. Meselâ İslâm’da, ihtiyaç halinde dörde kadar evlenme vardır. Oysa bugünkü medenî hukuk beraber yaşanılan ikinci kadını “metres” saymakta,
3880] Hamdi Döndüren, Günümüz Ekonomik Problemlerine İslâmî Yaklaşımlar, İstanbul 1988, s. 87 vd.; Delilleriyle İslâm İlmihali, İstanbul 1991, s. 654
- 972 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ondan doğacak çocukları da gayrı meşrû kabul etmektedir. İşte mevcut sistem böyle diyor diye İslâm bunu gayrı meşrû saymaz. Bu bir.
İkinci olarak, şunu da bilmek gerekir. Müslüman kendi irâdesi ile fâiz muâmelesine bulaşmaz. Çünkü insanın sömürülmesinin ve yine köle haline getirilmesinin en kestirme yolu fâizdir. Bu yüzden, “fâiz alana da verene de, bunun yazışmasını yapana da Allah lânet eder” ve böyle önemli bir konuda “fâiz ihtimali taşıyan uygulamalar dahi fâizdir.” Onun için de müslüman kendi irâdesi ile fâize bulaşmaz.
Üçüncü olarak da şunu bilmek gerekir: Fâiz müesseseleri olan bankalarda her nasılsa tahakkuk eden bir fâiz bulunuyorsa, onu almayıp orada bırakmak ikinci bir hatadır, hatta akılsızlıktır. Çünkü bu sömürünün güçlenmesine katkıda bulunmak demektir. Öyleyse mutlaka alınmalıdır. Sonra da bu fâiz ya da fâiz şüphesi taşıyan para yenmemeli, fâiz olduğu söylenmeden bir hayıra ya da aslında alınmaması gerektiği halde alınan vergilere verilmelidir.
Dördüncü olarak da İslâm’ın “fâiz” dediği şeyin tarifini verelim ve sorunun cevabına geçebilelim. Fâiz (ribâ): Mubâdeleli akitlerde taraflardan birisi için şart koşulan karşılıksız fazlalıktır. 3881
Bu târife ve taşıdığı kayıtlara baktığımızda “Tasarrufu Teşvik Fonu Nemâsı” için şunları söyleyebiliriz:
1. Ortada mubâdeleli bir akit yoktur, çalışanların arzu ve irâdelerine mürâcaat edilmeden yapılan tek yönlü ve “zorunlu” bir kesinti sözkonusudur. Sanıyorum bununla hedeflenen şey de çalışanların gelecekte bir tasarruf sahibi olmaları değil, devletin kaynak temini yani iç istikrazdır.
2. Devletin verdiği “nemâ” için bir şart koşma sözkonusu değildir. Kesintiyi yapan da nemâyı veren de devlettir.
3. Bu uygulamada karşılıksız bir fazlalık da yoktur. Kesilen paranın hem de aradan yıllar geçtikten sonra % 20’si “nemâ” adıyla verilmekte, onun da üçte ikisi sonraya bırakılmaktadır. Buna göre bu meblağ gerçekten “nemâ” ise yani devlet bu parayı bir yerlerde çalıştırmış da onunla kazandığının bir miktarını tasarruf sahibine veriyorsa bu zaten fâiz olmaz. Adı üzerinde “nemâ” yani kâr olmuş olur. Böyle bir çalıştırma yok da safi fâiz olarak veriyorsa ortada bir fazlalık olmadığından bu yine fâiz olmaz. Çünkü değer kaybının ödenmesi İmam Ebu Yusuf’a göre gereklidır yani bu fâiz değildir. Oysa “nema” denen bu “yüzde yirmi”, kesilen zorunlu tasarrufun, enflasyonla kaybolan değerinin çok çok azıdır. Aslında maaşlarından zorunlu tasarruf fonu kesilen çalışanların bu kalan değer farkını da isteme hakları vardır. Şunu da ilâve etmek gerekir: Her şeye rağmen şüphe edenler, en azından kendilerinden kesilen kadarını tamamlayıncaya dek alırlar. Adı ne olursa olsun kendi paralarını almış olurlar. Şüphe, olsa olsa bundan sonrakinde olur. O kadarını da zaten vermiyorlar.
Sonuç olarak, sözünü ettiğiniz meblağ fâiz değildir, bunda fâiz şüphesi de yoktur (Allahu a’lem). Ancak siz şüphe ediyorsanız mutlaka alır, ama bir hayıra verirsiniz.
3881] Timurtâşî, -İbn Abidîn’in tasarrufuyla-, bk. İbn Âbidin (Amira), IV/177
FÂİZ/RİBÂ
- 973 -
Allah Teâlâ ve Rasûlüne Karşı Savaşanlar: Fâizci Düzen ve Fâizciler!
Hanefî fakîhlerinden Serahsi; “fâiz’in kesin olarak haram kılındığını beyandan” sonra, fâizcilik yapanlara beş çeşit cezanın verileceğini zikretmektedir.
Birincisi: Şeytan çarpmışa dönmek. Allah Teâlâ: “Fâiz yiyenler, kendilerini şeytan çarpmış (birer mecnun) dan başka halde (kabirlerinden) kalkamazlar” 3882 buyurmuştur. Fâiz yiyenin karnı kıyâmet günü öyle şişer ki, ayakları onu taşıyamaz. Kalkmak istedikçe, ayakta duramaz düşer. Şeytan çarpmış insanlar gibi olur, bir türlü ayağa kalkamaz. Peygamber (s.a.s.) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Yediği fâizler miktarınca karnına ateş doldurulur.”
İkincisi: Bereketin kaldırılmasıdır. Kur’ân-ı Kerim’de: “Allah, fâizin bereketini tamamen giderir” 3883 buyurulmuştur. Yani bu yolla kazanılan mal ve paranın bereketini Allah yok eder, demektir. Bu bereketin kaldırılması, elde edilen o fazlalıktan istifade edilememesi şeklinde de tevil edilmiştir. Öyle ki; ne fâizci kendisi, ne de evlâdı, bu fâiz kazancından istifade eder.
Üçüncüsü: Allah’a karşı savaş açmış olmaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Eğer fâizden vazgeçmezseniz, Allah’a ve Rasûlü’ne karşı savaş açmış olduğunuzu bilin.” 3884 Burada fâizcilik yapanlar, Allah Teâlâ’ya karşı savaşanlar zümresinden sayılmıştır.
Dördüncüsü: İnkâr etme hastalığıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler, gerçekten mü’min iseniz Allah Teâlâ’dan korkun, fâizden (henüz almamış olup da) kalanını bırakın.”3885 Bu husustaki diğer âyet-i kerimede: “Allah (haramı helâl tanımakta) ısrar eden çok kâfir, çok günahkâr kimseleri sevmez” 3886 buyurulmuştur. Yani, fâizi helâl görerek sürekli inkârcılık yapanları ve fâiz yiyerek günaha dalmış olanları Allah sevmez.
Beşincisi: Cehennem’de ebedi kalmaktır. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur: “(Her) Kim tekrar fâize dönerse, işte onlar cehennemliktir ki, orada (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.” 3887 Bu, ribânın (fâizin) haramlığını kabul etmemenin cezasıdır. Mü’minler; Serahsi’nin kat’î nasslara dayanarak izah ettiği bu “beş ceza” üzerinde iyi tefekkür etmelidirler.
Molla Hüsrev: “Fâiz yiyen kimsenin şâhidliği kabul edilmez. Zira, fâiz yiyen kimse fâsıktır” der. Mebsut’ta; “fâiz yemekle şöhret bulmuş (tanınmış) olmak” şart kılınmıştır. Çünkü ticaretle uğraşanlar, akdi ifsâd eden sebeplerden (akd-i fesid’den) çok az kurtulurlar. Bunların hepsi fâizdir. Öyle ise şâhidliğin kabul edilmemesi için; fâiz yemekle şöhrete ulaşmış (tanınmış) olmalıdır” hükmünü beyan etmektedir.
Kur’ân-ı Kerim’de fâiz günahı için kullanılan sert ifâdeler, şirk dışında başka hiçbir günah için kullanılmaz. Bunun sebebi, fâiz suçunun büyüklüğü ve şümûlü
3882] 2/Bakara, 275
3883] 2/Bakara, 276
3884] 2/Bakara, 279
3885] 2/Bakara, 278
3886] 2/Bakara, 276
3887] 2/Bakara, 275
- 974 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ile ilgilidir. Allah Teâlâ, zerre kadar zulmetmez. Küçük bir suça büyük cezâ vermez. Cezâ, suçun büyüklüğüyle orantılır. Fâiz konusundaki sert ifâdeler, fâizin tüm topluma zararları dokunacak, adâlet ve dengeyi bozacak büyüklükte ve doğurgan bir suç olmasından dolayıdır. Kur’an ve Sünnet’te en şiddetli dille yasaklanan fâizin mü’minler için kaçınılması gereken çok önemli bir problem olduğu gâyet açıktır. Dünyada sınıf farklılıkların ve düşmanlıkların ortaya çıkmasına zemin olması, fakir-zengin arasında uçurumlar oluşturması, sömürü ve zulmün yayılmasına sebep olan bir suçun, âhirette cezâsız kalması beklenemez. Fâizin ne büyük bir belâ olduğunu kısaca ifâde etmeye çalışalım:
a- İlk büyük tahribi, rûhî ve ahlâkî değerler üzerinde olan fâiz, korkunç bir haramdır. Çünkü fâiz, insanda bencillik, cimrilik, katı kalplilik, duygusuzluk, zaafları ve zor durumları sömürme, ihtiras, maddeye tapma gibi en iğrenç duygu ve düşünceleri geliştiren, sevgi, şefkat ve yardımlaşmaya ilgisiz kalan büyük bir sömürü aracıdır.
b- Fâiz, sosyal zararları da son derece büyük olan bir İlâhî yasaktır. Bireyleri bencil ve nefisperest kılarak bütün fertler arası ilişkileri menfaatlere dayandıran ve böylece ahlâkî çözülmelere neden olan fâiz, toplumun sâbit gelirlilerini ezen korkunç bir sömürü çarkıdır. Zira, fâize dayanan ekonomik düzenlerde mal varlığı daima fakirlerden fâizcilere ve fâizli kredi kullananlara akar. Bu sebeple rant peşindeki azınlığı giderek zenginleşen, sâbit gelirli çoğunluğu sürekli fakirleşen bir toplum yapısının oluşumu kaçınılmazdır.
Fâizli ekonomik düzenlerde zarara uğrayan, ihtirasla sömürülen grup, her zaman sâbit gelirli tüketici çoğunluk olan halktır. Fâizli krediler kullanan menfaatperest yatırımcı ve tüccarlar da ödedikleri fâizleri hep ürettikleri ve mübâdele ettikleri malların mâliyetine ilâve ederler. Malın üretiminden perakendeci esnafa kadar bütün evrelerde fâizli kredi, malın fiyatını büyük oranlarda arttırır. Böylece tüketici büyük halk kesimi ezilir de ezilir. Fiyatları aşırı şekilde arttıran fâiz, alım gücünü zayıflatarak tüketimin kısılmasına, kısılan tüketim de, üretimin azaltılmasına neden olur. Böylece işsizlik yaygınlaşır. İşsiz sayısı arttıkça, işçi ücretleri düşer. Bu da giderek sosyal sefâleti doğurur ki, neticede ortaya çıkacak huzursuzluk, anarşi ve fesâd, tüm toplumu boğan bir fitneye dönüşür.
Rabbimiz Kur’an’da bu gerçeği şöyle açıklar: “... Allah fâizi mahveder. (Zekât ve infak gibi) sadakaları da arttırır...”3888 Yüce Peygamberimiz de, mahvın iktisadî şeklinede şöyle dikkatlerimizi çeker: “Pek çok da olsa, fâizle kazanan her kişinin sonuçta fakirliğe düşmesi kaçınılmazdır.” 3889
c- Ekonomik hayat için zarûrî olduğu propaganda edilen fâizin asıl büyük zararı ise, ekonomidedir. Toplum kalkınmasını engellemesindedir. Zira ekonominin emeksiz, rizikosuz büyük kazançlar, aşırı çıkarlar ve ihtiraslar üzerine kurulmasına yani rant ekonomisine dönüşmesine ve büyük kitlenin aleyhine rantın büyümesine sebep fâizdir. Gerçek toplum kalkınması için zarûrî olan ucuz sermaye sağlanmasına ve ancak 3-5 senede üretime geçebilecek büyük ve ciddî yatırımlara rağbet olunmasına engel olan fâizdir.
Fâize dayanan ekonomik düzenlerde bankacılar kendi paraları yanı sıra,
3888] 2/Bakara, 276
3889] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 17, s. 261
FÂİZ/RİBÂ
- 975 -
toplum kalkınması için gerekli olan paranın çok önemli bir bölümü olan halk tasarruflarına da yaptıkları sürekli reklâmlar yoluyla sahip olurlar. Böylece yalnız kendi paralarının fâizini değil; kendi paralarının kat kat fazlası olan halk tasarruflarının fâizlerini de alırlar. Sermayeye hâkim olan gözü dönmüş bu modern fâizci para babaları, düşük bir yüzde ile aldıkları paraları ancak büyük yüzdelerle devrederler. Hep büyük kârlar gözetir ve paranın parayı çektiği büyük rantı devşirirler. Her yıl büyük fâizler ödeyen yatırımcı toplum kesimi de kazancı çok olan ama çoğu kez toplum için zarûrî olmayan üretime yönelir. Böylece ciddî yatırımlar ertelenir, toplum muhtaç olduğu atılımı yapamaz. Bütün bunların sebebi fâizdir.
Kısaca değinmeye çalıştığımız bu rûhî, ahlâkî ve iktisadî zararları sebebiyledir ki Allah bize fâizi haram kılmıştır. Peygamberimiz de fâizle ilgili her çeşit işi ve işlemi yasaklamıştır. Rasûlullah (s.a.s.) fâiz yiyeni, fâiz yedireni, fâiz akdini yazanı, bu işleme kâtiplik yapanı, bunlara şâhitlik yapanı lânetledi, bunlara “Allah lânet etsin!” buyurdu. 3890
Şurası çok iyi bilinmelidir ki, fâiz ilkelliğin, eski câhiliyye anlayışının delilidir. Aşağılığın, gericiliğin belirtisidir. O yüzden, Peygamberimiz Vedâ haccında, câhiliyye döneminde yürürlükte olan fâizin bütün çeşitlerini ayaklarının altına alıp kaldırmış ve yasaklamıştır. İslâm olmadan bir toplum mânen gelişemez. Maddî yoldan da adâletli bir servet dağılımına kavuşamaz. Gelişemeyen bir toplum da fâizi kaldıracak bir güç bulamaz. Onun mahkûmu olur. Ahlâken yükselememiş yardımlaşma duygularıyla bezenememiş, bir bütün olarak kalkınma şuuruna varamamış ve sömürmeyi lânetleyememiş insanlar pek tabiî ki, fâize karşı çıkamazlar.
Çok büyük bir sömürü düzeni olan, toplumu kamplara bölen ve sermaye ile emeği birbirine düşman kıldığı için de sosyalizm ve komünizmin materyalizmle birlikte ana kaynağı olan fâize karşı çıkılmamasının sebebi, onun ekonomi için zarûrî olması değildir; Fâizcilerin aldatıcı propagandalarıdır. Daha da önemlisi, ona karşı çıkabilecek kadroların da bu zulüm düzeninden çıkar sağlamalarıdır. İslâm, mekanizmanın fâiz üzerinde kurulu olmasını reddeder. Milyonlardan toplanan paraların bir avuç fâizcinin yönetimine terkedilmesini onaylamaz. Mutlu ve putlu azınlığın refahı için toplumun büyük kesiminin kan ve terinin içilmesini yasaklar.
İnsan fıtratı ile çatışan fâiz olmaksızın âdil bir düzen elbette kurulabilir. Fâizin yerini kazanç ümidine, şahıs ve devlet adâletine, zekâtlı, karz-ı hasenli, şirketli sağlıklı bir ekonomiye bıraktığı bir nizamda tasarruflar tabiî ki toplanabilir. Bereketli bir düzen kurulabilir. Ama bunu kapitalizmin olmayan merhametine, fâizcilerde hiç bulunmayan insafa bırakarak sağlamak, mümkün değildir. Fâizi savunanlar ve bu sümürü düzenini ayakta tutmak için gayret gösterenler kadar fâize ve ekonomik zulme karşı olanlar çaba göstermeden adâlet sağlanamayacaktır.
Fâiz, bir kan nehridir. Buraya giren kanlanır ve kan kokar. Kan ise pistir. “Fâizli kredi alınmazsa müslüman güçlenemez” görüşü bâtıldır. Doğru olan;
3890] Buhârî, Büyû’ 113, 25, Talâk Libas 86, 96; Müslim, Müsâkat 25, h. no: 1579; Ebû Dâvud, Büyû’ 65, h. no: 3483, Büyû’ 4, h. no: 3333; Nesâî, Ziynet 25, hadis no: 8, 147; Tirmizî, Büyû’ 2, h. no: 1206; İbn Mâce, Ticârât 58, h. no: 2277
- 976 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“müslümanlar birleşmez ve şirketleşemezse güçsüz kalırlar” görüşüdür. İslâm’ın yasakladığı ve fâillerine harp ilân ettiği tefecilik de, banka fâizciliği de büyük bir haramdır. Onda ısrar eden kişi Cehennemliktir.
İslâm yalnız âhiret nizâmı olmadığı için fâize getirdiği dünyevî cezâlar da büyüktür. İslâm Hukukunda ribâyı/fâizi helâl gören kişi, İslâm dâiresinin dışına çıkmış bir mürteddir. Mürted, mü’minlere ne vâris olabilir, ne de miras bırakabilir. Nikâhı da düşer, mü’minlerle evlenemez. Mürtedin cezâsı çok büyüktür. Fıkıh âlimlerine göre; fâiz alıp verenler topluluksa üzerlerine ordu gönderilerek kendileriyle savaşılır. Malları da müsâdere olunur. 3891
Ülkenin niye kalkınamadığı, maddî yönden Batı ülkelerinin çok gerisinde kaldığını fâiz örneği çok iyi açıklamaktadır. 1993 ilâ 2002 yılı arasındaki son 9 yılda Türkiye Cumhuriyeti, tam 211.4 milyar dolar fâiz ödedi. 9 Yılda fâize ayrılan 211 milyar dolar yatırıma yöneltilebilseydi, kişi başına millî gelir 2003 yılında 2857 dolar yerine, 3922 doları bulacaktı. 2003 yılında ödenecek fâiz tutarı tam 40 milyar doları bulmaktadır. Bir başka deyişle bir saniyede 1078 dolar fâiz parasına gidiyor. Evet, ayda 2 milyar 833,3 milyon dolar, günde 93 milyon 151 bin dolar, sâniyede 1078 Amerikan doları, halkın, fakir-fukaranın cebinden çıkıp fâize ayrılıyor. T.C.’nin 2003 yılında ödeyeceği borç fâiz ödemeleriyle İstanbul boğazına 142 adet köprü yapılabileceği, 87 adet Atatürk Barajı inşâ edilebileceği, 2 milyon 200 bin sosyal konut ya da 5585 kilometre otoyol yapılabileceğini söyleyelim. Yine, bu parayla tanesi 140 milyon dolardan 261 üniversite kurmak, İzmir limanı gibi 39 liman yaptırmak, değeri 40 milyon dolardan 977 adet çimento fabrikası yapmak mümkün olmaktadır.
Halkın dertlerine derman olması gereken devlet, halkın cebine elini uzatıyor, bulduğunu alıyor, bulamadığını borçlandırıyor ve (ç)aldıklarını fâizcilere sunuyor. 1993 yılında toplam yatırımların dörtte biri (% 24.1) kadar olan iç ve dış borç fâiz ödemeleri, 2001 yılında toplam yatırımların % 96.2’sine ulaştı. Bu rakamın 2002 yılında % 81.1 oranında gerçekleşeceği, 2003 yılında ise % 91.2 oranında olacağı tahmin ediliyor. Toplam kamu fâiz ödemeleri 1993 yılında 67 katrilyon 873 trilyon lira olarak belirlendi.
Yapılan araştırmaya göre açlık sınırı, 2003 Ocak ayında 401 milyon liraya yükseldi. Asgarî net ücret ise 2003 Ocak ayında 226 milyon lira olarak belirlendi. Yoksulluk sınırı ise 2003 Ocak ayı itibarıyla 1 milyar 200 milyon liraya ulaştı. Bütün bu vahim rakamlara rağmen yoksulluk, Türkiye’de hâlâ öncelikli bir sorun olarak ele alınmamakta ve fâizin bu yoksullaşmadaki rolü değerlendirilmemektedir.
Halktan alarak devletin ödediği ve ödemek zorunda olduğu fâize ayrılan bu paralarla neler yapılmaz ki! Bunun yanında devletin; elektrik, su, doğalgaz, telefon, SSK primi ve vergi borçlarına uyguladığı gecikme fâizleri oranlarının enflasyonun çok üzerinde olduğunu hatırlamak da gerekiyor. 1997-2002 yılları arasındaki son 6 yılda enflasyonun % 346 artmasına karşılık, devletin vatandaşa uyguladığı gecikme fâizleri, % 929 arttırılmıştır. Kamu kurumlarından aldığı mal ve hizmet karşılığı devlete 100 milyon lira borcu bulunan bir vatandaşın, bu borcu ödeyememesi sebebiyle 2002 yılında 929 milyon lira ödemek zorunda kalmaktadır. Oysa, enflasyon oranlarına göre, aynı vatandaşın 346 milyon lira
3891] Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, c. 3, s. 257-262
FÂİZ/RİBÂ
- 977 -
ödemesi gerekirdi. Bu şekilde devlet, vatandaştan 583 milyon lira fazladan fâiz almaktadır.
Bankalardan kredi alarak fâizle borçlanan çiftçilerin, esnafın durumu tümüyle içler acısıdır. Tüm hayvanlarını ya da evini barkını satarak fâiz borcundan kurtulmaya çalışan nice insan vardır. Sadece kumar değildir evi barkı söndüren, aynı zamanda fâiz de depremden büyük hasarlar ortaya çıkarmaktadır. 2003 yılı ocak ayı hesabıyla Türkiye’de kredi kartı kullanan insan sayısının 16 milyon olduğunu belirtirsek, müslüman geçinen halkın banka ile, fâizle nasıl içli-dışlı olduğu anlaşılır. Kredi kartları temerrüt fâizinin % 500 civarında olduğunu, kartla borçlanan kişinin kısa zaman sonra borcunun 5 katına yükseldiğini, ödemeyi uzattıkça, borcun daha katlanarak yükseldiğini bilmeyenimiz yoktur. Ne acıdır ki, insan emeğini sömürüp kan emici vampir olan bankalar, müslümanların ve müslüman geçinenlerin desteğiyle bu zülmü sürdürüyorlar. Namaz kılan müslümanlar bankalardan paralarını çekse, sadece bankalar değil, bankacı kapitalist sömürü düzeni de kendiliğinden yıkılacaktır. Müslümanlar Amerikan dolarını boykot etseler dolar tepetaklak düşecek, ABD çok kolay tarihin çöplüğünde yerini alacaktır.
Öyle bir karanlık ve fırtınalı câhiliyye dönemi yaşıyoruz ki, fâizden en kaçınanımız bile, Peygamberimiz’in lisânıyla fâizin tozundan kurtulamıyor. “İnsanlar öyle bir devre ulaşacak ki, o zamanda ribâ yemeyen kalmayacak. Öyle ki, (doğrudan) yemeyene buharı (veya tozu) ulaşacak.” 3892 Öyle bir sömürü düzeni içinde yaşıyoruz ki, kapitalizm din olmuş, para da, bir kapitalist için tanrı, banka tapınak, çek ve hisse senedi kutsal bir kitaptır. “Allah’ın on pulunu bekleye dursun on kul; / Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul. / Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa; / Yaşasın, kefenimin kefili kara borsa!”
Ne mutlu başta fâiz olmak üzere tüm haramlardan kaçanlara, parayla imtihanı kazanıp Allah’la alışveriş yapanlara!
3892] Ebu Dâvud, Büyû’ 3, h. no: 3331; Nesâî, Büyû’ 2, h. no: 7, 243; İbn Mâce, Ticârât 58, h. no: 2278
- 978 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ribâ/Fâiz Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
KUR’ÂN-I KERİM’DE FÂİZ ANLAMINDA RİBÂ KELİMESİ VE TÜREVLERİ (10 Yerde): 2/Bakara, 275, 275, 275, 276, 278; 3/Âl-i İmrân, 130; 4/Nisâ, 161; 30/Rûm, 39, 39, 39)
FÂİZ KONUSU
Fâizin Haramlığı: 2/Bakara, 275, 278; 3/Âl-i İmrân, 130.
Fâizin Bereketi Yoktur: 2/Bakara, 276; 30/Rûm, 39.
Fâize Alışveriş Diyenler: 2/Bakara, 275.
Fâiz Yiyenler: 2/Bakara, 275, 279; 4/Nisâ, 160-161.
Bileşik Fâiz: 3/Âl-i İmrân, 130.
Fâizle Mala Sahip Olmak: 2/Bakara, 188; 4/Nisâ, 29-31
Fâizden Tevbe Edenler: 2/Bakara, 279.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fâiz, Ebu’l-A’lâ Mevdûdî, Çev. M. Hasan Beşer, Hilâl Y. İst. 1966
2. Fâiz, Seyyid Kutup, Çev. Cafer Tayyar, İslâmoğlu Y.
3. Fâiz, Mehmet Zahid Kotku, Seha Neşriyat
4. Fâiz ve Problemleri, İsmail Özsoy, Nil A.Ş. Y.
5. Fâizsiz Bankacılık ve Kalkınma, Cihangir Akın, Kayıhan Y.
6. Fâizsiz Yeni Bir Banka Modeli, Heyet, İlmî Neşriyat İSAV, İst. 1987
7. Türkiye’de Dünyada Fâizsiz Bankacılık ve Hesap Sistemleri, Mustafa Uçar, Fey Vakfı Y.
8. Fâiz Politikalarının Enflasyon Üzerindeki Etkileri ve Türkiye, Muhammed Akdiş, Yimder Y.
9. İslâm’da Fâiz Meselesine Yeni Bir Bakış, Süleyman Uludağ, Dergâh Y. İst. 1988
10. Alternatif Fâizsiz Banka, Süleyman Karagülle, İz Y. İst. 1991
11. Teşvik Kredileri ve Fâiz, Ali Özek, İlmî Neşriyat
12. Tefsîr-i Âyeti’r Ribâ, Seyyid Kutup, İslâmoğlu Y.
13. İslâm’a Göre Fâizsiz Banka, Kalkınma ve Sigorta, M. Ahmet Zerkâ, Kalem Y.
14. Türkiye’de Fâiz Politikaları, Adnan Büyükdeniz, Bilim ve Sanat Vakfı Y.
15. Türkiye’de Serbest Fâiz Politikası, Tuncay Artun, Tekin Y.
16. Para, Fâiz ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1987
17. Para, John Kenneth Galbraith, Altın Kit. Y.
18. Para Bulma ve Yatırım, Ali Sait Yüksel, Beta Basım Yayım
19. Para ve Banka, Halil Dirimtekin, Anad. Üniv. A. Öğr. Fak. Y.
20. Finansal Kurumlar ve Piyasalar, Mustafa Çıkrıkçı, Derya Kitabevi Y.
21. Finsal Kurumlar, Güven Sevil, Anad. Üniv. A. Öğr. Fak. Y.
22. Finansal Teknikler, Ali Ceylan, Ekin Kit. Y.
23. Finansal Yönetim, Niyazi Berk, Türkmen Kitabevi Y.
24. Zenginlere ve Zengin Olmak İsteyenlere, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. İst. 1993
25. Fakirler ve Zenginlervehbi Karakaş, Timaş Y. İst. 1993
26. Zenginler, Yoksullar ve Robotlar, Deniz Can Saner, Birleşim Y. İst. 1993
27. Neden Bu Kadar Fakirler, Abdullah Arslan, Akademi Y. İst. 1989
28. Hayatın Pahalılanmasını Nasıl Engelleyebiliriz? Birlik Y. Ank. 1979
29. Niçin Yoksuluz? Birlik Yayıncılık, Ank.
30. Ulusların Yeni Zenginliği, Guy Sorman, Afa Y.
31. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. Fakir: Osman Eskicioğlu, c. 12, s. 129-131; Fakr: Süleyman Uludağ, c. 12, s. 132-134; İsraf: Cengiz Kallek, c. 23, s. 179-180; Kanaat: Mustafa Çağrıcı, c. 24, s. 289-290
32. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. Fakirlik: Hamdi Döndüren, c. 2, s. 141-143 el-Ğanî: M. Sait Şimşek, c. 2, s. 212-213; (Kanaat: Zübeyir Tekkeşin) c. 3, s. 297-298; Tevekkül c. 6, s. 211; Zenginlik: Arif Köten, c. 6, s. 448 ?Miskin, Zühd? İsraf?, Müsrif? Cimrilik? Cömertlik? Mal?
33. Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali, Hamdi Döndüren, Erkam Y.
34. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. İst. 2000, Kanaat: 333-336, Mal: 381-382
FÂİZ/RİBÂ
- 979 -
35. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. Fakr: c. 6, s. 150-162 Kanaat:
36. İslâm’ın İktisadî Görüşü, Sabahaddin Zaim, Yeni Asya Y. İst. 1981
37. İslâm ve Ekonomik Hayat, Ahmet Tabakoğlu, D.İ.B. Y. İst. 1987
38. İslâm’a Göre Banka ve Sigorta, Hayreddin Karaman, Nesil Y. 3. Bs. İst. 1992
39. İslâm’da Para, Ahmed el-Hasenî, Çev. Adem Esen, İz Y. İst. 1996
40. İdeal Ekonomik Politikası, Abdurrahman Maliki, Ta-ha Y.
41. Müslüman ve Para, Hekimoğlu İsmail, Timaş Y. 7. bs. İst. 1996
42. Para, Fâiz ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1987
43. İktisat Penceresinden İslâm, Ferit Yücel, Şahsi Y. İst. 1979
44. Herkes İçin Ekonomi, George Soule, Gerson Antell, Çev. Nejat Muallimoğlu, Avcıol Basım Yayın, 3. Bs. İst. 1996
45. İnfak (Allah Yolunda Harcama)veysel Özcan, Mirfak Y.
46. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Neşriyat, İst. 1992
47. İslâm’da İşçi-İşveren Münâsebetleri, Hayreddin Karaman, Marifet Y.İst. 1981
48. İslâm’da Ticaret Prensipleri, M. Cevat Akşit, Gaye Vakfı, İst. 2001
49. İslâm’da Ticaret Hukuku, Abdülkerim Polat, Sabah Gaz. Kültür Y. İst. 1977
50. İslâm’da Tüketici Hakları, Hüseyin Arslan, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1994
51. İslâm Hukukunda Mülkiyet Hakkı ve Servet Dağılımı, Fahri Demir, D.İ.B. Y. Ank. 1988
52. Çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmî Yaklaşımlar, Hamdi Döndüren, İklim Y. İst. 1988
53. İktisat, Siyaset ve Din, Mustafa Özel, Yeni Şafak, İst. 1995
54. Amerikan Yüzyılının Sonu, Mustafa Özel, İz Y. İst. 1993
55. Aksiyon, Ahlâk, Ekonomi, Zübeyir Yetik, Çığır Y. İst. 1975
56. Ekonomi Bir Din midir, Zübeyir Yetik, Beyan Y. İst. 1991
57. Sınıfsız Dünya, Saadettin Elibol, Dergâh Y. İst. 1978
58. Gazâlî’nin İktisat Felsefesi, Sabri Orman, İnsan Y. İst. 1984
59. Alışverişte Vâde Farkı ve Kâr Haddi, Heyet, İlmî Neşriyat
60. İktisadî Kalkınma ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat
61. Türkiye’de Zekât Potansiyeli, Heyet, İlmî Neşriyat
62. İşçi İşveren Münasebetleri, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1990
63. Toplumların Çöküşünde Rüşvet, Seyyid Hüseyin el-Attas, Çev. Cevdet Cerit, Pınar Y. İst. 1988
64. Sosyal Siyaset Açısından İslâm’da Ücret, Adem Esen, T. Diyanet Vakfı Y. 2. Bs. Ank. 1995
65. Ekonomik Adâletin Temelleri, Muhammed Nuveyhi, Beyan Y. 2. Bs. İst. 1984
66. Tüketim Köleliği, Ivan İllich, Çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y. İst. 1990
67. Küreselleşen Dünyada Özgür Birey, Zengin Toplum, Mehmet Traş, Birey Y. İst. 2003
68. Türkiye’de Kapitalizmin Gelişmesi ve Sosyal Sınıflar, Ali Gevgilili, Bağlam Y. İst. 2. Bsk, 1989
69. Ana Hatlarıyla İslâm Ekonomisi, Servet Armağan, Timaş Y.
70. Çağdaş Ekonomik Doktrinler ve İslâm, İ. M. İsmail, Boğaziçi Y.
71. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Y.
72. Ekonomiye Değinmeler, Zübeyir Yetik, Akabe Y.
73. El-Hisbe, İbn Teymiyye, İnsan Y.
74. Hz. Muhammed’in Getirdiği Ekonomik Düzen, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Neşriyat
75. Hz. Peygamber Döneminde Devlet ve Piyasa, Cengiz Kellek, Bilim ve Sanat Vakfı Y.
76. Hz. Ömer Döneminde Ekonomik Yapı, İrfan Mahmud Rânâ, Bir Y.
77. İktisat Bilinci, Hekimoğlu İsmail, Denge Y. İst. 1996
78. İslâm Devlet Bütçesi, Celâl Yeniçeri, Şamil Y.
79. İslâm Ekonomi Sistemi, Muhammed Bakır Sadr, Rehber Y.
80. İslâm Ekonomisi Sistemi, M. Ömer Çapra, Fikir Y.
81. İslâm Ekonomi Düşüncesi, Sıddıkî, Bir Y.
82. İslâm Ekonomi Toplumunun Kuruluşu, Muhammed Abdülmennan, Fikir Y.
83. İslâm Ekonomisi (Teori ve Pratik), M. A. Mannan, Fikir Y.
- 980 -
KUR’AN KAVRAMLARI
84. İslâm Ekonomisi ve Sosyal Güvenlik Sistemi, Faruk Yılmaz, Marifet Y.
85. İslâm Ekonomisinde Finansman Meseleleri, Heyet, Ensar Neşriyat
86. İslâm Ekonomisinde Gelir ve Sermaye, M. Sabri Erdoğdu, Sebil Y.
87. İslâm Ekonomisinde Tasarruf ve Ekonomik Gelişme, M. Sabri Erdoğdu, Sebil Y./Marm. Ü. İl. FkV.Y.
88. İslâm Ekonomisinin Temel Meseleleri, M. Ekrem Han, Kayıhan Y.
89. İslâm İktisadında Helâl Kazanç, İmam Muhammed Şeybani, Seha Neşriyat
90. İslâm İktisadının Esasları, Celâl Yeniçeri, Şamil Y.
91. İslâm İktisat ve Metodolojisi, Yusuf Mısri, Birleşik Yayıncılık İst.
92. İslâm İktisat Tarihine Giriş, Abdulaziz Durî, Endülüs Y. İst. 1991
93. İslâm’da İktisadî Nizamı, Ömer Çapra, Çev. Hulûsi Yavuz, Sebil Y.
94. İslâm Şirketler Hukuku (Emek-Sermaye Şirketi), Osman Şekerci, Marifet Y.
95. İslâm ve Çağdaş Ekonomik Konular, M. A. Mannan, Fikir Y. İst. 1984
96. İslâm ve Çağdaş Ekonomik Doktrinler, Muhammed İsmail, çev. Cemal Karaağaçlı, Serda, Yeni Neşr.
97. İslâm Ekonomisinin Strüktürü, Sezai Karakoç, Diriliş Y.
98. İslâm’da Ekonomik ve Sosyal Düşüncenin Çağdaş Görünümü, Heyet, Düşünce Y. İst. 1978
99. İslâm Devletinde Malî Yapı, S. A. Sıddıkî, Çev. Rasim Özdenören, Fikir Y. 2. bs. İst. 1980
100. İslâm ve Ekonomik Hayat, Ahmet Tabakoğlu, D.İ.B. Y.
101. İslâm ve İktisadi Ekoller, M. Bakır es-Sadr, Akademi Y. İst. 1991
102. İslâm ve Mülkiyet, Mahmud Talegani, Yöneliş Y.
103. İslâm’da Tüketici Hakları, Hüseyin Arslan, T. Diyanet Vakfı Y.
104. İslâmî Yaklaşımlar, Hamdi Döndüren, Kültür Basın Yay. Birliği
105. İslâmî Açıdan Borsa, Heyet, Ensar Neşriyat
106. İslâmî İktisadın Felsefesi, Murtaza Mutahhari, İnsan Y.
107. İslâm İktisadında Narh, Davut Aydüz, Işık Y. x
108. İslâm’da İktisat Anlayışımız, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y. 2. bs. Malatya, 1994
109. Çağdaş İktisadi Sistemleri, Beşir Hamitoğulları, Savaş Y.
110. Adil Ekonomik Düzen, Necmettin Erbakan, Ank. 1991
111. Modern İktisat ve İslâm, Sabahaddin Zaim, MTTB Basın-Yayın Md. Neşr. 3. bsk. İst. 1969
112. Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi yahya S. Tezel, Tarif Vakfı Yurt Y.
113. Türkiye’de Ekonomi Politikaları ve İşsizlik Meselesi, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y.
114. Türkiye’de Özel Finans Kurumları ve İslâm Bankacılığı, İsmail Özsoy, Timaş Y. İst. 1987
115. Türkiye’de Ekonomik Güçlükler ve Çözüm Yolları, Emin Çarıkçı, Adım Y.
116. Türkiye’de Enflasyonla Mücadele, Tuncay Artun, Tekin Y.
117. Türkiye’de Özelleştirme, Cevat Karataş, Ziya Öniş, Yeni Yüzyıl Kitaplığı Y.
118. Darbelerin Ekonomisi, Mehmet Altan, Afa Y. İst. 1990
119. Yabancı Sermaye, Komisyon, TÜGİAD Y.
120. Toplum Suskun, Sermaye Serbest, Heyet, Bireşim Y.
121. Ekonomi ve Ahlâk, N. Haydar Nakvî, İnsan Y. İst. 1985
122. Tüketim Virüsü, Mustafa Karaalioğlu, Yeni Şafak Y. İst. 1995
123. Ekonomik Çözüm, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y. İst. 1991
124. Risk Sermayesi, Özel Finans Kurumları ve Para Vakıfları, Murat Çizakça, İlmî Neşriyat
125. Türkiye’de Zekât Potansiyeli, Heyet, İlmî Neşriyat
126. Reklâm Dünyasının İçyüzü, Jim Ring, Milliyet Gazetesi Y.
127. Reklâm Bize Sırıtan Bir Leştir, Oliviero Toscani, Milliyet Gazetesi Y.
128. Parasal Bunalımlar ve Uluslar arası Reform, İsmail Şengün, T. Ekonomi Kurumu Y.
129. Türkiye’de Ekonomi Politikaları ve İşsizlik Meselesi, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y.
130. Bireysel Yatırım Araçları, Mehmet Çavaş, İletişim Y.
131. Tarikat Sermayesinin Yükselişi, Faik Bulut, Öteki Y.
FÂİZ/RİBÂ
- 981 -
132. Dünyada ve Türkiye’de Yatırım Fonları, Gürman Tevfik, T. İş Bankası Y.
133. 100 Soruda Para ve Para Politikası, Sadun Aren, Gerçek Y.
134. Akdeniz Dünyasında Para, Fiyatlar ve Medeniyet, Carlo M. Cipollo, Bağlam Y.
135. Kriz Ekonomisi, M. İlker Parasız, Ezgi Kitabevi Y.
136. Uluslararası Ekonomik Kuruluşlar, S. Rıdvan Karluk, Tütünbank Y.
137. Dünya Ekonomisi ve Uluslararası Ekonomik İlişkiler, Tuba Ongun, Evrim Y.
138. Döviz Ekonomisi, Emin Ertürk, Der Y.
139. Altın, Nedim Şener, Dünya Y.
140. Altın, İstanbul Altın Borsası ve Dünyadaki Örnekler, Nedim Şener, Dünya Y.
141. Sınıf Açısından Azgelişmişlik, Yves Lacoste, Göçebe Y.
142. Tek Pazardan Ekonomik ve Parasal Birliğe Avrupa Birliğinin Yetkileri, Komisyoın, İKV Y.
143. Türkiye Avrupa Ekonomik Topluluğu Ortaklığı (Anlaşmalar), Tevfik Saraçoğlu, Akbank Y.
144. Kütüb-i Sitte: 3/97-107, 12/314-315, 14/519, 15/160-161, 17/259-261.
145. Sahih-i Müslim: 1/373 - 377, 5/461, 8/51 - 80
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 983 -
Kavram no 45
Ahlâkî Kavramlar 11
Görevlerimiz 10
Mal-Mülk; Dünya ve Dünyevîleşmek;
Cimrilik-Cömertlik
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
• Fakirlik; Anlam ve Mâhiyeti
• Miskîn; Anlam ve Mâhiyeti
• Zenginlik
• Fakirlik mi, Zenginlik mi Daha Hayırlıdır?
• el-Ğanî; Allah’ın Güzel İsimlerinden
• Kanaat; Eldekiyle Yetinme
• Zühd
• Zühdün Yozlaştırılması
• Doyabilmek Bir Erdemdir
• Hz. Peygamber’in Geçim Temini ve Zühdü
• Tevekkül
• Kur’ân-ı Kerim’de Fakirlik ve Zenginlik
• Hadis-i Şeriflerde Fakirlik ve Zenginlik
• Kesb; Çalışıp Kazanma
• Meslek Öğretimi
• İktisad; Harcamada Orta Yol
• Dünya Hayatı, Sizi Aldatmasın!
“Şeytan sizi fakirlikle tehdit eder (korkutur, fakir olursunuz diyerek sadaka vermenize engel olur) ve sizin cimri olmanızı emreder. Allah ise size katından bir mağfiret ve lütuf vaad eder. Allah, her şeyi ihâta eden ve her şeyi bilendir.” 3893
Fakirlik; Anlam ve Mâhiyeti
Aslî ihtiyaçların dışında, zekât nisabı kadar mala mâlik olmayan veya nisaptan daha fazla mala sahip olduğu halde, bunlar ihtiyaçlarına yeterli bulunmayan kimseye “fakir”, hiçbir şeyi bulunmayan yoksula da “miskin” denir. Yoksulluk problemi ve zenginle yoksul arasında denge sağlanması, eski çağlardan beri toplu yaşayışın en önde gelen problemleri arasındadır. Semavi dinler, toplum bilimciler, iktisatçılar ve devlet adamları bu konuda çeşitli çözümler getirmişlerdir.
İslâm’da veren el, alan elden üstün tutulmuş ve mü’minler helâl yoldan kazanç sağlamaya teşvik edilmiştir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Sâlih (iyi) mal, sâlih kişi için ne güzeldir.”3894 Hz. Peygamber şöyle duâ etmiştir: “Allah’ım, yoksulluk
3893] 2/Bakara, 268
3894] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 194
- 984 -
KUR’AN KAVRAMLARI
fitnesinin şerrinden, küfür ve yoksulluktan sana sığınırım.”3895 Yine Allah elçisi şöyle buyurmuştur: “Ben görmeyen birisiydim, Allah basiretimi açtı; fakirdim, beni zengin kıldı.” 3896; “Şüphesiz, insan borçlandı mı, konuşursa yalan söyler, vaad ederse, sözünde duramaz.” 3897
Fakirlik insan düşüncesi üzerinde olumsuz etki yapar. Muhammed eş-Şeybânî’ınin şöyle dediği nakledilir: Ebû Hanife3898 ilim meclisinde iken hizmetçisi evde yiyecek kalmadığını söyleyince, o şöyle demiştir: “Allah hayrını versin, kafamdan kırk fıkıh meselesini kaçırttın”. Yine Ebû Hanife’nin başka bir sözü şöyledir: “Evinde yiyeceği olmayan kimse ile istişârede bulunma. Çünkü onun fikri dağınık, kalbi meşguldür; kararı isabetli olmaz.”3899 “Hâkim, öfkeli iken karar vermesin” hadisi de aynı esası belirtir. İslâm hukukçuları fazla açlık, susuzluk ve benzeri etkenleri öfkeye kıyas etmişlerdir.
Yoksulluk evlilik hayatını da etkiler. Ayette “Evlenmeye çare bulamayanlar, Allah kendilerini fazl-u kereminden zengin kılıncaya kadar, zinâya karşı iffetlerini korusunlar” 3900 buyurulur. Ebû Hanife’ye göre, kocanın yoksulluğu sebebiyle kadın boşanma dâvâsı açamaz. Sabretmesi, gerekirse kocasından izin alarak çalışması ve kocasının nafakayı borçlanması gerekir. Delili şu âyettir: “Eğer borçlu, darlık içinde ise ona geniş bir zamana kadar mühlet (vermenizdir).”3901 Şâfii (ö.204/819), Mâlik (ö.204/819) ve Ahmed b. Hanbel’e (ö.241/855) göre, kadın, kocasının nafakayı temin edemeyecek şekilde yoksulluğu yüzünden boşanma talebinde bulunabilir. Ric’â talaktan (cayılabilir boşama) söz eden âyetin sonunda şu uyarı vardır: “Bu kadınları haklarına tecavüz için, zararlarına olarak tutmayınız.” 3902
Yoksulluk, toplumda huzursuzluğa sebep olur. Ashâb-ı kirâmdan Ebû Zer el-Gıfârî’nin (ö.32/652): “Evinde yiyecek bulamayanın, insanların üzerine yalın kılıç yürümediğine şaşıyorum” dediği nakledilmiştir.3903 Bir toplumda zenginlerle yoksullar arasındaki mesafe büyür, zengin azınlık israf ve sefâhet içinde yüzerken, yoksullar aslî ihtiyaçlardan bile mahrum kalırsa, kalplere kin, buğz ve nefret tohumları ekilir, toplum düzeni bozulur.
Allahu Teâlâ rızkı, mal-mülk edinmeyi çalışma ve risk esasına bağlamıştır. İnsanların becerileri farklı olduğu, çocuk ve servetler bir imtihan aracı sayıldığı için, servette mutlak eşitlik amaçlanmamıştır. Âyetlerde şöyle buyurulur: “Allah, rızık hususunda kiminizi kiminizden üstün kıldı.”3904; “Şüphesiz Rabbin, dilediği kimsenin rızkını genişletir, dilediğini de daraltır. Çünkü O, kullarının her halinden haberdardır; her şeyi hakkıyla görendir.” 3905; “O, sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde, sizi imtihan etmek için kiminizi derecelerle kiminizin üstüne çıkarandır.” 3906
3895] Nesaî, Sehv, 90, İstiâze, 16, 29; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 36, 39, 42, 44; VI, 57, 207
3896] Buhârî, Enbiyâ, 51
3897] Buhâri, İstikrâz 10
3898] ö.150/767
3899] Yûsuf el-Kardâvî, Fakirlik Problemi ve İslâm, terc. Abdulvehhâb Öztürk, Ankara, 1975, s.24
3900] 24/Nûr, 33
3901] 2/Bakara, 280
3902] 2/Bakara, 231
3903] el-Kardâvî, a.g.e., s.27
3904] 16/Nahl, 71
3905] 17/İsrâ, 30
3906] 6/En’âm, 165
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 985 -
Servetlerin gerçek mâliki Yüce Allah’tır. İnsan, malı üzerinde vekil ve yed-i emindir. O, serveti yaratıcının koyduğu sınırlar içinde kazanmak, harcamak ve tasarruflar yapmakla yükümlüdür. Âyetlerde şöyle buyurulur: “Size (tasarruf için) vekâlet verdiği maldan O’nun uğrunda harcayın.” 3907; “Onlara Allah’ın size verdiği maldan verin.” 3908 Servetinde toplumun hiçbir hakkı bulunmadığını öne süren ve Kapitalizmin sembolü sayılan Karun’u, Allahu Teâlâ yurdu ile birlikte helâk etmiştir: “Sonunda Biz onu da, sarayını da yere geçirdik. Artık Allah’a karşı kendisine yardım edecek hiçbir cemaati de yoktu, onun. Bizzat kendini savunmak için gücü de yoktu.” 3909
İslâm’da fakirliğe karşı şu çözümler getirilmiştir:
1. Çalışma: Allah (c.c.), insan için ancak çalıştığının karşılığı olduğunu bildirmiş; dünyada ve göklerde bulunan her şeyi insanoğlunun emrine âmâde kıldığını haber vermiştir: ‘’O, yeri sizin için itaatkâr kılandır. O halde, onun omuzlarında yürüyün; Allah’ın rızkından yiyin...” 3910; “Yerde yürüyen hiçbir canlı hâriç olmamak üzere rızıkları Allah’a âittir.” 3911
Hz. Ömer,3912 rızık için çalışmadan oturan ve Allah’a tevekkül ettiğini ileri süren bir topluluğa şöyle demiştir: “Hiçbiriniz; Allah’ım bana rızık ver, diyerek, çalışıp rızık aramaktan geri durmasın. Bilin ki, gökten ne altın yağar, ne gümüş. Allahu Teâlâ’nın; “Cuma namazı kılınınca yeryüzüne dağılın, Allah’ın fazlından nasip arayın” buyurduğunu görmüyor musunuz?” 3913
2. Zengin hısımların himâyesi: İslâm’da prensip olarak, yoksulluğa karşı herkes çalışarak karşı koyar. Ancak çalışmaya gücü yetmeyenler, dul kadınlar, küçük çocuklar, yaşlılar, kötürüm, hasta ve yatalaklarla, başına gelen bir musibet yüzünden kazanç elde edemeyenler, öncelikle zengin hısımları tarafından desteklenir. Bu konu İslâm’da nafaka hukuku hükümlerine göre çözümlenir.
Ebû Hanife’ye göre her mahrem hısımın, kendi hısımına nafaka vermesi vâciptir. Eğer hısım, çocuk ve torunlardan veya baba yahut dedelerden ise, dinleri bir olsun farklı olsun nafaka hukuku cereyan eder. Diğer hısımlar arasında ise, ancak dinlerinin bir olması halinde vâcip olur. Bu durumda, müslümanın kâfir olan hısımına nafaka vermesi gerekmez.
3. Zekât: İslâm’da, fakirliğe karşı en büyük ekonomik kuruluş, zekât müessesesidir. Zekât, servetlerin yalnız zenginler arasında dolaşmasına engel olur, zengin-fakir arasında sosyal ve ekonomik dengeyi sağlar. Toplumda, zengin sayılan tüm müslümanların elindeki altın, gümüş, nakit para ve alıp-satmak üzere elde bulunan ticaret malları kırkta bir; tarım ürünleri onda veya yirmide bir (özel masrafla yapılan üretimde); madenlerde beşte bir ve hayvanlarda belli cins ve miktarlara göre, değişen sayıda zekât farz olur. Bu kadar büyük bir ekonomik potansiyelin işletilmesi hâlinde, bir beldede, yoksulların yeme, içme, giyim, tedavi, mesken ve benzeri problemleri mâkul bir süre içinde çözülebilir. Ancak bunun
3907] 57/Hadîd, 7
3908] 24/Nûr, 33
3909] 28/Kasas, 81
3910] 67/Mülk, 15
3911] 23/Mü’min, 64
3912] ö. 23/643
3913] 62/Cum’a, 10; el-Kardâvî, a.g.e., 57
- 986 -
KUR’AN KAVRAMLARI
için zekâtın İslâmî ölçülere göre toplanması ve aynı ölçülere göre dağıtılması gereklidir. Kur’ân-ı Kerim’de zekâtın verileceği sınıflar şöyle belirlenir: “Zekât, Allah ‘tan bir farz olarak ancak fakirlere, yoksullara, zekâtı toplayan memurlara, kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenenlere, kölelere, borçlulara, Allah yolunda cihad edenlere ve yolda kalanlara verilir.” 3914
Zekât çeşitlerinin devlet eliyle toplanması asıldır. Hz. Peygamber ve Hulefâ-i Râşidin’in uygulaması böyle olmuştur. Ancak Hz. Osman, bâtınî malların zekâtını vermeyi, mal sahiplerine bırakmıştır. Kur’an’da “zekât memurları”ndan3915 sözedilmesi, ayrıca Hz. Peygamber’e hitaben; “Onların mallarından zekât al” 3916 buyurulması bunu gösterir. Diğer yandan Hz. Peygamber, Muâz b. Cebel’i3917 Yemen’e vali olarak gönderirken, “Onlara zenginlerinden alınıp fakirlerine verilecek bir sadakayı, Allah’ın kendilerine farz kıldığını bildir” 3918 buyurmuştur. Muâz (r.a.), bu talimatâ uyarak Yemen’in zenginlerinden aldığı zekâtı aynı beldenin yoksullarına dağıtmıştır.3919 İlk halife Hz. Ebû Bekir,3920 zekât vermek istemeyenlerle savaşmış ve bu konuda şöyle demiştir: “Allah’a yemin olsun ki, namazla zekâtın arasını açanlarla harp ederim. Çünkü zekât malın hakkıdır. Yemin olsun ki, Allah elçisine zekât olarak verdikleri bir hâyvanın ipini dahi eksik bıraksalar, onlarla savaşırım” 3921. İbn Hazm3922 şöyle der: “Zekât vermeyenin hükmü, istese de istemese de zekâtı elinden almaktır. Vermemek için mücâdele ederse muhâriptir. Eğer inkâr ederse mürteddir.” 3923
4. İslâm Devletinin diğer gelir kaynakları: Zekât geliri yoksulların ihtiyaçlarını karşılayamadığı takdirde; vakıflar, maden ocakları ve madenler gibi, çalıştırmak, kiraya vermek ve ortaklık etmekle, devletin idare ve kontrol ettiği âmmeye ait mallarda, ganimetlerin beşte birinde, savaşsız elde edilen mallarda, haraçta ve her çeşit vergilerde muhtaçların hakkı vardır.3924 Hz. Ömer’in hilâfeti sırasında şöyle dediği nakledilmiştir: “Devlet malına kimse kimseden daha lâyık değildir. Ben de başkalarından daha lâyık değilim. Her müslümanın bu malda hissesi vardır. Eğer ömrüm yeterli olursa San’a dağındaki çobana bu maldan hissesini veririm.” 3925
Zekât dışındaki çeşitli kaynaklarda gayr-i müslim fakirlerin de hakkı vardır. Hz. Ebû Bekir devrinde Hâlid b. Velid’in3926 Hıre Hristiyanları ile yaptığı sulh antlaşması, onların fakirlik, hastalık ve yaşlılığa karşı bir çeşit sigorta edildiklerini gösterir. Bir sosyal sigorta niteliğindeki bu antlaşma metnini Ebû Yûsuf 3927 Hâlid b. Velîd’ten şöyle nakleder: “Onlar için şunu kabul ettim: Onlardan herhangi bi3914]
9/Tevbe, 60
3915] 9/Tevbe, 60
3916] 9/Tevbe, 103
3917] ö. 18/639
3918] Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 230, 236, 242; Tirmizî, III, 616; Ahkâm, 3
3919] eş-Şevkânî, Neylü’l-Evtar, II, 161
3920] ö. 13/634
3921] Buhâri-Müslim
3922] ö. 456/1063
3923] el-Kardâvî, age, s.99
3924] el-Enfâl, 8/41; es-Serahsı, el-Mebsût, III, 18
3925] eş Şevkânî, age, VIII, 79
3926] ö. 21/641
3927] ö. 182/798
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 987 -
risi çalışamazsa yahut başına bir felâket gelirse veya zengin iken fakir düşer, din kardeşleri ona sadaka vermeye başlarlarsa cizye borcu kaldırılır. Kendisi ve ailesi müslümanların beytülmâlinden geçindirilir. İslâm ülkesinde kaldıkları sürece bu uygulama devam eder. İslâm ülkesini terk ederlerse, müslümanların onlara bakma yükümlülüğü kalkar” 3928
Fakr, (fakir/fakirlik) ğınâ’nın yani zenginliğin zıddıdır, muhtaç olunan şeyin yokluğudur. İhtiyaç duyulmayan şeyin yokluğu fakirlik sayılmaz. İhtiyaç duyduğu şeyi alabilme imkânı olan kimse de fakir sayılmaz. Ancak; “Allah zengindir, sizler fukarâsınız” 3929 âyet-i kerîmesinin ıtlakına bakılınca, insanların fıtrî bir fakirlikleri mevzûbahistir. Kaldırılıp atılamayan, hiçbir surette telâfî edilemeyen bir fakirlik. Şu halde bu mânâda fakr, halkın örf ve anlayışındaki dünyalık eksikliği, maddî noksanlık değildir. Belki insandaki ebediyet duygusu, genç kalma hırsı dâhil bitip tükenmeyecek, dünya da verilse tatmin olmayacak her türlü talepler, arzular, ihtiyaçlar ve hatta temennîlerde ifadesini bulan hudutsuz ihtiyaçlarına cevap verememekten ileri gelen fıtrî aczidir.
Fakr, kişinin dünyalık karşısındaki tutumudur. Ebû İsmâil el-Ensârî, bu fakr’ı: “Kişinin dünyadan, talep yönüyle de, biriktirme yönüyle de, zemm yönüyle de medh yönüyle de elini çekmesidir” diye târif eder. Birçokları: “Bundan murad, kişiye dünyalık ha gelmiş, ha gelmemiş, varlığı ile yokluğunun kalbde eşit olmasıdır” demişlerdir. Fakr’ın tavsîfiyle ilgili olarak yapılan târiflerin çeşitliliğini gözönüne alan Gazâlî fakr’ı beş mertebede inceler. Bunu yaparken malını kaybeden bir kimsenin misalini ele alır ve eğer o adam, bu mala muhtaç ise kaybettiği bu malına nisbeten fakirdir der. Açıklamasına devam eden Gazâlî o adamın bu fakirliğinin beş halde olabileceğini söyler. Şöyle ki:
Birinci Hâl: Muhtaç olduğu bu mal, ona verilse bundan hoşlanmaz, istikrah eder. Kendisini meşgul edeceğini düşünerek şerrinden korunmak için ondan kaçınır. Onun bu hâli, malı karşısındaki en üstün hâldir. Buna zühd, kendisine de zâhid denir.
İkinci Hâl: Bu mala heves etmez. Eline geçecek olsa ne sevinir ne de üzülür. Bu hale rızâ, sahibine de râzî denir.
Üçüncü Hâl: Mala kavuşmak, kavuşmamaktan daha iyidir. Bu mala rağbeti olduğu için peşinden koşmuş değildir, kendiliğinden gelince memnun kalmıştır. Bu kanaattir, sahibine kâni denir. Çünkü mevcutla yetinmiş, azıcık bir hevesi olmakla beraber bunun peşinde koşmamıştır.
Dördüncü Hâl: Kaybettiği serveti aramaması, acziyeti sebebiyledir. Mala karşı heveslidir, imkânı olsa peşinde koşup arayacaktır. Buna hırs, sahibine hâris denir.
Beşinci Hâl: Elinde olmayan servete muhtaç olma hâlidir. Onun temini zarûrîdir. Ekmeği olmayan aç, elbisesi olmayan çıplak gibi. Buna ızdırâr, sâhibine de muzdar denir. Bunun teminine hevesi kuvvetli olsa da, zayıf olsa da fark etmez. Fakat buna heves etmemek pek enderdir.
3928] Ebû Yûsuf, el-Harâc, 2. baskı, Selefiyye Matbaası, s.144; Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi c. 2, s. 141-143
3929] 47/Muhammed, 38
- 988 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bunlar, İmam Gazzâlî’ye göre, fakirin beş hâlidir ve en üstünü zühd’dür.
Aliyyü’l-Karî der ki: “Fakirlik iftihar vesilesidir, onunla iftihâr edip övünmekteyim” hadisi bâtıldır, huffâzdan Askalânî ve başkalarının tasrîh ettiği üzere bunun mûteber bir aslı yoktur. “Fakirlik küfür olayazdı” hadisi çok zayıftır. Sahîh olması halinde, mânayı kalbî fakr’a hamletmek gerekir. Yani, kişiyi sızlanma ve korkuya atan, Allah’ın hükmüne rızâsızlığa, sema ve arzın Rabbince yapılan taksime itiraza sevkeden fakirliğe hamledilmesi gerekir. İşte bu sebeplerdir ki Rasûlullah (s.a.s.): “Çok malla zengin olunmaz. Gerçek zenginlik kalb zenginliğidir” 3930 buyurmuştur.
Bazı âlimler, Rasûlullah’ın fakirlikten Allah’a sığınmasıyla ilgili rivâyetleri de, aynı şekilde te’vîl ederek: “Bundan maksat “gönül fakirliği”dir demişlerdir. İbnu Abdülberr ise şunları söyler: “Rasûlullah’ın istiâze ettiği fakirlik, kefâfın altına düşen fakirliktir, bu durumda kalbî zenginliği de olmaz. Rasûlullah’ın (s.a.s.) nezdindeki zenginlik kalp zenginliği idi. Âyet-i kerîmede: “Seni fakir bulup zenginletmedi mi?”3931 buyurulmuştur. Rasûlullah’ın zenginliği kendinin ve ailesinin bir yıllık kût’unu biriktirmekten öte geçmemiştir. Onun zenginliği kalbinde Rabbine karşı beslediği güveni idi. (Kulluğu) unutturucu fakirlikten de, tuğyana atıcı zenginlikten de Allah’a sığınırdı. Bu durumda, fakirlik ve zenginliğin iki mezmûm kutupları teşkîl ettiğine delil vardır. Bu bâbta gelen rivâyetler belirttiğimiz son husûsta ittifak eder.”
Miskîn; Anlam ve Mâhiyeti
Miskîn: Hiçbir mal ve gelire sahip olmayan yoksul demektir. Miskîn kelimesi; Arapça’da hareket edemeyen anlamına gelir; Çoğulu mesâkîndir. Bu ölçüdeki yoksulluk ve ihtiyaç, kişiyi çökertip bilinçsiz, hareketsiz ve çaresiz bir duruma getirdiğinden, böylesi düşkünlere miskin denilmiştir. Bu nedenle miskin ile fakir arasında önemli bir fark vardır. Fakir, geliri ihtiyaçlarını karşılamayan kişi iken, miskin geliri hiç olmayan kimsedir. Kelimenin halk arasında uyuşuk, tembel, zavallı gibi anlamlar kazanmasına karşılık Kur’an’da ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hadislerinde kendini Allah yoluna adama, onurluluk, dilenmeme, özveri, durumunu başkalarına bildirmekten utanma gibi erdemler, miskinin nitelikleri arasında sayılır.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Buhârî ve Müslim’in aktardıkları iki hadisinde miskinin eksiksiz bir tanımını yapar. Buna göre miskin kendini bir-iki hurmanın, bir-iki lokmanın geri çevirdiği dilenen bir insan değildir. Miskin, ihtiyaç içerisinde bulunduğu halde istemeyen, durumu halk tarafından bilinmediği için yardım edilmeyen, iffet ve nezâfet sahibi mü’mindir.3932 Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu tanımı, Kur’an’ın yardım edilmesini buyurduğu yoksullara ilişkin tanımı ile aynıdır. Bu konuda Kur’an şöyle buyurur: “Verin o yoksullara ki Allah yolunda kapanmışlardır. Şuraya buraya dolaşamazlar. İstemekten çekindikleri için bilmeyen onları zengin zanneder. Onları sîmâlarından tanırsın, halkı bîzâr etmezler.” 3933
Miskinlerin ihtiyaçlarının karşılanması zengin müslümanlar için zorunlu bir
3930] Buhârî, Rikak 15; Müslim, Zekât 120, hadis no: 1051; Tirmizî, Zühd 40, h. no: 2374
3931] 93/Duhâ 8
3932] Buhârî, Zekât, 53, Tefsir, Bakara 48; Müslim, Zekât 102, hadis no: 1039
3933] 2/Bakara, 273
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 989 -
görevdir. Çünkü “mallarında sail/isteyen ve mahrum için bir hak” vardır.3934 Bu nedenle bu hakkın yerine getirilmesine ilişkin; “Yakınına, miskine, yolcuya hakkını ver”3935 buyruğu iki kez tekrar edilir. İslâm’ın insana verdiği değeri, toplumsal dayanışma ve yardımlaşmanın önemini gösteren bu görev, Kur’an’da sık sık Allah’a iman ve kulluk, şirkten kaçınma buyruklarının hemen arkasından anılır: “Allah’a kulluk edin, O’na birşeyi ortak koşmayın. Anne-babaya yakınlara, yetimlere, miskinlere yakın komşuya, uzak komşuya yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunan kimselere iyilik edin.” 3936
İslâm’ın öngördüğü iyilik (birr) ancak imanla birlikte, ihtiyaç içindeki insanlara yardımla tamamlanır. Bu yardım keyfi ve sıradan bir davranış değil; iman esaslarından sonra, ancak, namaz, zekât ve ahde vefâdan önce anılacak denli önemli, takvâ ve doğruluğun gereği olan bir görevdir: “İyi (sâlih) olanlar Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitab’a, peygamberlere iman edip yakınlara, yetimlere, miskinlere, yolculara, dilenenlere ve esirler uğrunda mal veren, namaz kılan, zekât veren, anlaştıklarında ahidlerine vefâ gösterenler, sıkıntı ve hastalık hallerinde ve savaşın şiddetli zamanında sabredenlerdir. İşte sâdıklar bunlar, muttakîler bunlardır.” 3937
Miskinlere yardım yalnız İslâm şerîatına özgü değil, tüm ümmetlerin yerine getirmekle, yükümlü oldukları değişmez bir görevdir. Nitekim İsrailoğullarından da bu konuda söz alınmıştır: “İsrâiloğullarından, Allah’tan başkasına kulluk etmeyin, anne-babaya yakınlara, yetimlere, miskinlere, iyilik edin, insanlarla güzel konuşun, namazı kılın, zekâtı verin, diye söz almıştık.” 3938
Miskinlere yardım görevi daha çok infak kapsamı içinde değerlendirilir. Bu nedenle görevin yerine getirilmesi konusunda hukukî yaptırımlar getirilmez. Ne var ki, bu hakkın hiç değilse asgarî ölçülerde yerine getirilmesini sağlayacak özel uygulama ve kurallar getirilir. Zekât bunlardan birisidir. Zekâtın harcama alanlarından birisini miskinler oluşturur.3939 Savaş sırasında elde edilen ganimetlerin beşte birinin (humus) hak sahiplerinden birisi de miskinlerdir.3940 Yemin keffâreti,3941 ihramlı iken avlanma ile ilgili keffâret3942 ve oruca güç yetiremeyenlerin vereceği fidye3943 gibi uygulamalarda miskinlerin doyurulması öngörülür. Mirasın bölüşülmesinde hazır bulunan miskine bir pay verilmesi de Kur’an’ın öngördüğü güzel bir davranıştır. 3944
Miskinlere yardımın infak kapsamı içinde değerlendirilmesi, örneğin zekât gibi yaptırımlar uygulanmaması, bu görevin keyfiliğini göstermez. Miskinlere ve diğer muhtaçlara yardım, imanın bir işaretidir. Kişi, iman ettiğine ilişkin sözünü ancak bu tür davranışlarla gösterebilir. Bu nedenle, bu yoldaki harcamalara sözün doğrulanması anlamında sadaka adı verilmiştir. Kaldı ki İslâm’ın asıl
3934] 51/Zâriyât, 19
3935] 17/İsrâ, 26; 30/Rûm, 38
3936] 4/Nisâ, 36
3937] 2/Bakara, 177
3938] 2/Bakara, 83
3939] 9/Tevbe, 60
3940] 8/Enfâl, 41
3941] 5/Mâide, 89
3942] 5/Mâide, 95
3943] 2/Bakara, 184
3944] 4/Nisâ, 8
- 990 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yaptırımları âhiret hayatına ilişkindir. Kur’an’ın Cehennemliklerle ilgili açıklamalarında, Allah’a imandan sonra miskinlere yardımdan kaçınmaları bunların başka özellikleri olarak verilir. Bu insanların dünyada da çeşitli biçimlerde cezalandırılacakları örneklerle anlatılır.
Kur’an, mü’minlere, işledikleri bir hata yüzünden yakınlarına ve miskinlere yardım etmemek üzere yemin etmemelerini, bağışlayıp geçmelerini buyurur.3945 Bu âyet Hz. Ebu Bekr’in Hz. Âişe’ye atılan iftiraya katılan bir yakınına bir daha yardım etmeyeceğine dâir yemin etmesi üzerine gelmiştir. Âyetin gelişinden sonra Hz. Ebu Bekr tutumunu değiştirerek sözkonusu yakınına yardımlarını sürdürmüştür. Bu olay, böylesine büyük bir suça rağmen miskinlere yardımın kesilmemesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Çünkü hukukî bir yaptırım olmasa bile, miskinlere yardım etmemek hem bu dünyada, hem de âhirette cezâyı, azâbı gerektiren bir davranıştır.
Kur’an yardım edecek güce sahip oldukları halde yoksullara, miskinlere yardım etmeyen kişilerin başına dünyada gelebilecek belâları, bir bahçenin sahiplerinin başlarına gelenlerin hikâyesiyle örneklendirir. Buna göre meyvelerini toplayacak olan bahçe sahipleri, sırf miskin kişiler yanlarına gelmesin diye çok erken saatte bahçelerine giderler. Bunlar miskinlere bir şey vermek istemedikleri gibi, her şeyin Allah’ın gücü ve irâdesi ile olup bittiğinin de bilincinde değildirler. Bu nedenle Allah, gece bir salgın göndererek bahçeyi kapkara kestirir. Sahipleri bahçeye vardıklarında, gördüklerinden büyük bir şaşkınlığa düşerek yollarını şaşırdıklarını sanırlar. Ama sonunda azgınlıklarını itiraf etmek zorunda kalırlar. Kur’an bu küçük kıssayı “İşte azab böyledir, ama âhiret azâbı daha büyüktür; keşke bilseler!”3946 buyurarak bitirir.
Şüphesiz Cehennem azâbı dünyadaki belâ ve azapla karşılaştırılamayacak kadar büyük ve süreklidir. Bu azâbın en önemli nedenlerinden birisi ise, miskinlere yardım etmemektir. Kur’an bu gerçeği değişik biçimlerde birçok kez ifade ederek insanları uyarır. Sözgelimi kitabı sol elinden verilen, zincirlere vurularak Cehenneme atılan kişinin suçu şöyle belirtilir: “Çünkü o Allah’a inanmazdı, miskinin yiyeceği ile ilgilenmezdi.”3947 Cehennem içinde bulunanlar da “Sizi bu yakıcı azaba sürükleyen nedir?” sorusuna şu karşılığı verirler: “Namaz kılanlardan değildik. Miskini doyurmuyorduk. Bâtıla dalanlarla biz de dalardık. Cezâ gününü yalanlardık. Ölüm bize bu haldeyken geldi.” 3948
Birtakım davranışlar vardır ki, bunlar kişiyi âhirette azaptan kurtulanlardan birisi durumuna getirir. Kur’an bu davranışları akabe (zor geçit) olarak tanımlar. Akabe’yi aşamayanlar her yönden ateşle kızartılacaklardır. İnsanı bu zor geçitten geçirecek davranışlar ise... “Bir köle ve esir âzâd etmek yahut açlık gününde yakını olan öksüzüyahut toprağa serilmiş bir miskini doyurmaktır. Sonra inanıp birbirlerine sabır tavsiye edenlerden, merhametlilerden olmayı tavsiye edenlerden olmaktır.” 3949 Çünkü miskine yardımcı olmama, onu doyurmama, dinin yalanlanması anlamına gelir.3950 Bu
3945] 24/Nûr, 22
3946] 68/Kalem, 17-33
3947] 69/Haakka, 33-34
3948] 74/Müddessir, 42-47
3949] 90/Beled, 11-20
3950] 107/Mâûn, 3
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 991 -
nedenle, Kur’an, Hz. Peygamber’in (s.a.s), cihadla eş değerde bir davranış saydığı miskinlere yardım konusunda3951 mü’minleri özellikle uyarır: Miskini doyurma konusunda birbirinizi teşvik etmiyorsunuz.”3952 Daha sonra Kur’an şöyle sürdürür uyarısını: “Ama yer sarsılıp parçalandığı zaman, melekler sıra sıra dizilip Rabbinin buyruğu gelince, o gün, Cehennem ortaya konur. O gün insan öğüt almaya çalışır, ama artık öğütten ona ne?” 3953
“(Hakiki) miskîn (yoksul), kapı kapı dolaşırken verilen bir iki lokmanın veya bir iki hurmanın geri çevirdiği kimse değildir. Fakat gerçek miskîn, ihtiyacını giderecek bir şey bulamayan ve halini anlayıp kendisine tasaddukta bulunacak biri çıkmayan, (buna rağmen) kalkıp halktan birşey istemeyen kimsedir.” 3954
Bu hadis, Kur’an-ı Kerimde, kendisine zekât verilecekler bahsinde3955 zikri geçen miskini açıklamaktadır. Miskin kelimesi kısaca fakir demektir. Bu kelimenin örfî mânası izafîdir, herkesçe kabul edilmiş kesin bir ölçüsü ve tarifi yoktur. Öyleyse, şer’î ölçünün belirtilmesi gerekmektedir. Peygamberimiz, bu hadisinde bu meseleyi ele almakta, kapı kapı dolaşanların hakiki fakir olmadıklarını belirtmekte, insanlara halini açamayan gerçek fakirlerin araştırılması gereğine irşad buyurmaktadır. Bazı âlimler, kapı kapı dolaşanların şer’î mânâda miskin olmadığını söyler ve “Çünkü derler, böyle birisi yiyeceğini tahsile muktedirdir.” Öyleyse hadis, muzdar kalmadıkça, kapı kapı dolaşanları zemmetmektedir. Tîbî, hadisten “Bu kimselerin zekâta müstehak olmaları gerektiği” hükmünü çıkarır. Ancak bazı âlimler: “Murad, onların müstehak olmalarını nefyetmek değil, gerçek fakirliğin bu bilinen fakirliğin dışında olduğunu ve onların zekâta müstehak olduklarını takrirdir” demiştir. Hadisle ilgili olarak Nevevî de şunları söyler: Hadisin mânâsı şudur: “Sadakaya ehakk ve ona muhtaç olan kâmil mânâdaki fakir, miskin, kapıları dolaşanlar değildir. Hadis böylelerinden fakirliği nefyetmiyor, kâmil mânâda fakirliği reddediyor.” Âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak da gerçek fakirleri, iffetinden insanlara açamayan ihtiyaç sahipleri olarak tanıtır: “Sadakalar kendilerini Allah yolunda hizmete adamış fakirler içindir ki, onlar yeryüzünde dolaşıp hayatlarını kazanmaya fırsat bulamazlar. Onların hallerini bilmeyen kimse, istemekten çekindikleri için, onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yoksa onlar insanlardan ısrarla birşey istemezler...”3956 Şu halde âyet ve hadis, gerçek mânada fakirlik için iki şart beyan etmiş olmaktadır:
1) Zengin olmamak,
2) İffet sebebiyle ihtiyacını kimseye açmadığı için zengin zannıyla halk tarafından fakirliği bilinmemek.
Başta Şâfiî bir kısım âlimler, bu delilden hareketle, fakir ve miskin arasında bir fark görürler ve derler ki: “Fakirin hali miskinden daha kötüdür. Miskin, birşeyleri olan fakat kendisine kâfi gelmeyen kimsedir. Fakir ise, hiçbir şeyi olmayan kimsedir.” Bu açıklamaya şu âyetten de delil gösterilmiştir: “Gemiye gelince o,
3951] Ebû Hureyre’den rivâyetle Buhârî ve Müslim
3952] 89/Fecr, 18
3953] 89/Fecr, 21-23; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 217-218
3954] Buhârî, Zekât, 53, Tefsir, Bakara 48; Müslim, Zekât 102, hadis no: 1039; Muvattâ, Sıfatu’n-Nebiyy 7, -2, 923-; Ebû Dâvud, Zekât 23, h. no: 1631, 1632; Nesaî, Zekât 76 -5, 85
3955] 9/Tevbe, 60
3956] 2/Bakara, 173
- 992 -
KUR’AN KAVRAMLARI
denizde çalışan miskinlere âitti” 3957 Âyette, içinde çalıştıkları gemileri olduğu halde, birkısım insanlar miskin diye yadedilmiştir. Ebû Hanife ve diğer birkısım âlimlere göre tam tersine miskin, fakire nazaran durumu daha kötü olan kimsedir. Bunların delili “veya toprağa atılmış bir miskine”3958 âyetidir. Bunlara göre miskin, toprağa çıplaklık sebebiyle atılmıştır. İbnu’l-Kasım ve Ashab-ı Mâlik: “Fakir ve miskinin aralarında bir fark yoktur, ikisi de hâlen birbirlerine müsâvîdir” demiştir. Böyle hükmedenlere göre: “Meskenet (miskinlik) fakrın ayrılmaz vasfıdır, ama zillet ve alçaklık mânâsına gelmez. Zîra öyle miskin vardır ki, nefis zenginliği sebebiyle büyük krallardan daha izzetlidir. Öyleyse miskinin mânâsı, dünyevî ihtiyaçlarını teminde âciz kimse demektir. Âciz kimse, ihtiyaçlarını temine kalkamaz, yerinde sâkin kalır.” Böylece miskin kelimesinin “oturup duran” demek olan sâkin kelimesinden geldiği ifade edilmektedir.
Zenginlik
İhtiyaçtan fazla mala sahip olmaya zenginlik denir. İnsanın ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için Allah Teâlâ pek çok nimet yaratmış ve bunları meşrû yollarla elde etmesine (mülkiyet hakkı) izin vermiştir. Çeşitli sebeplerle bazı insanlar ihtiyaçlarından daha fazla mala sahip olurken, bazıları ihtiyaçlarını dahi karşılayamazlar. İslâm’a göre ancak; tarım, sanayi, ticaret, çalışma, hibe, miras gibi helâl kazanç yollarıyla elde edilen zenginlik meşrûdur. Kumar, çeşitli şans oyunları, çalma, gasp, hileli ticaret gibi haram yollarla elde edilen zenginlik ise meşrû değildir.
Zenginlik bazı dinî sorumlulukları gerektirir; zekât, hacc, kurban, sadaka, hayır-hasenât gibi. Bu tür ibâdetlere ve insanlara yardıma vesile olacağı için helâl olsa da gereği yerine getirilmeyen zenginlikler ise yerilmiştir. Diğer taraftan İslâm sadece dünya malına dayanan, geçici ve yok olucu olan mal zenginliğini değil, belki bundan daha çok, gönül ve davranış zenginliğini (takvâ ve güzel ahlâk) tavsiye etmiştir. İmtihan için insanları farklı yapı ve kabiliyetlerde yaratan, onlara farklı nimetler veren Allah Teâlâ, servetin sadece zenginler arasında dolaşan dar bir mülkiyet haline gelmemesini, tabana yayılmasını 3959 tavsiye etmiş, bunu temin için de zenginlere zekât, sadaka yardım gibi şeyleri emretmiştir. Bu tedbirler, zenginlerle fakirler arasındaki maddî ve mânevî farklılıkların azalmasını yardımlaşma ve insanların birbirine yaklaşmasını ve böylece sağlam bir toplum yapısının oluşmasını sağlar. Dinî vecîbeleri yerine getirse de zenginler, kazandıkları malı lüks ve israf içinde, başkalarını kıskandıracak bir şekilde harcayamazlar. Kazanmada olduğu gibi harcamada da meşrûiyet çizgisinden ayrılmamak gerekir. Her nimetin şükrü kendi cinsiyle olacağından, zenginliğin şükrü, muhtaçlara yardım etmek sûretiyle yerine getirilir. Diğer taraftan iddihar yani mal ve paraların bloke edilmesi ve üretim, ticaret, harcama vb. ile ekonomiye sokulmaması da dinen doğru değildir. Allah, çalışıp kazanan, kazancını verimli ve hayırlı yerlerde harcayan kullarını sever. Zenginlik hem yatırımlara yöneltilerek yeni iş sahaları açılmasına hem de infak edilmek suretiyle sosyal mutluluk ve refahın artmasına, böylece şükrün yerine getirilmesine vesile olmalıdır. 3960
3957] 18/Kehf, 79
3958] 90/Beled, 16
3959] 59/Haşr, 7
3960] Arif Köten, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 448
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 993 -
Fakirlik mi, Zenginlik mi Daha Hayırlıdır?
Fakrla ilgili hadislerin birbirine zıt görünen hükümleri ifâde etmesi bir kısım İslâm büyüklerini fakirlik mi, zenginlik mi? meselesinde ihtilâfa sevketmiştir. Meselede üç görüş ileri sürülmüştür:
1- Fakirlik Üstündür: Sehl ibn Sa’d (r.a.) anlatıyor: “Bir adam, Rasûlullah (s.a.s.)’a uğradı. Efendimiz yanında bulunan bir zâta: “Şu gelen kimse hakkında reyin nedir?” diye sordu. Adam: “O, halkın eşrafındandır, bu vallahi bir kıza tâlib olsa hemen evlendirilmeye; birisi lehine şefaatte bulunsa, şefaatinin yerine getirilmesine lâyıktır” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) sükût buyurdular. Derken az sonra bir adam daha uğradı. Rasûlullah (s.a.s.) yanındakine: “Pekiyi bunun hakkında reyin nedir?” dedi. Adam: “Ey Allah’ın Resûlü! Bu, müslümanların fakir takımındandır. Vallahi, bu bir kıza tâlib olsa evlendirilmemeye, şefaatte bulunsa itibar edilmemeye, bir şey söylese dinlenilmemeye lâyıktır” cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.): “Bu, onun gibilerin bir arz dolusundan daha hayırlıdır?””3961 buyurdu. Bunlar, öncelikle bu hadis olmak üzere, fakrı övücü birçok hadise dayanırlar.
2- Zenginlik Üstündür: Bu tezi ileri sürenleri te’yit eden hadisler çoktur. Bunlardan biri Buhârî’de gelen: “Burda çok malı olanlar, kıyâmet günü az mal sahibi olacaktır. Fakat (azalacak endîşesine düşmeden Allah rızâsı için) bol bol verenler müstesnâ. Ancak böyleleri ne kadar az!” Bir diğer delil: Sa’d’ın rivâyeti. Rasûlullah kendisine: “Vârislerini zengin bırakman, senin için fakir bırakmandan daha hayırlıdır” demiştir. Bir diğer delil: Kâ’b İbn Mâlik (r.a.), bütün malını Allah yoluna bağışlamak husûsunda Rasûlullah’a fikrini açınca, müsâade etmemiş ve şöyle demiştir: “Malının bir kısmını kendine sakla, bu senin için daha hayırlıdır.”
Bir diğer delil: Sa’d İbnu Ebî Vakkas’ın merfû rivâyetidir: “Allah zengin, muttakî ve kendi halindeki kulu sever.” Bir diğer delil: Ashâb’ın fakir olanları, Rasûlullah’a: “Zenginler hayırda bizi geçti, Allah yolunda harcadıklarının ücretlerine de erdiler, aradaki sevap farkını nasıl telâfi edelim?” mânâsında yaptıkları mürâcaatı anlatan uzunca rivâyetin sonunda Rasûlullah şöyle buyurmuştur: “Zenginlik Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir.” Bir diğer delil: Amr İbnu’l-Âs’a Rasûlullah ücret verdiği zaman, Amr (r.a.)’ın istiğna göstererek almak istememesi üzerine şöyle buyurmuştur: “Sâlih mal, sâlih kimsenin elinde ne kadar iyidir!” Bu konuda başka rivâyetler de mevcuttur.
3-Kefâf (orta yol) Üstündür: İbn Hacer el-Askalânî’ye göre fakirlik ve zenginlik her ikisinin de hem lehinde hem aleyhinde delillerin eşitliği karşısında Ahmed İbnu Nasr ed- Dâvudî, bu bâbta en güzel te’vili yapmıştır. Der ki: “Fakirlik ve zenginlik, Allah’ın iki imtihan vâsıtasıdır, bunlarla kullarını şükür ve sabır hususlarında imtihan etmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmuştur: “İnsanların hangisinin daha iyi iş işlediğini ortaya koyalım diye, yeryüzünde olan şeyleri, yeryüzünün süsü yaptık.”3962 Kezâ: “...Bir imtihan olarak size iyilik ve kötülük veririz...” 3963 Ayrıca Rasûlullah (s.a.s.), fakirliğin şerrinden de, zenginliğin şerrinden de Allah’a sığınmıştır.
Meseleyi uzunca tahlîl eden ed-Dâvudî, bahsi şöyle noktalar: “Fakir ve zengin,
3961] Buhârî, Rikak 16, Nikâh 15; İbn Mâce, Zühd 5, hadis no: 4120,
3962] 18/Kehf, 7
3963] 21/Enbiyâ, 35
- 994 -
KUR’AN KAVRAMLARI
her ikisi de fakirlik ve zenginlikleri sebebiyle hem medhi hem de zemmi gerektiren eşit ölçüde iyilik ve fenâlıklara mâruzdurlar. Öyle ise, en uygunu kefâf (yetecek) miktarıdır. Nitekim şu âyet de buna delil olmaktadır: “Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma, yoksa pişman olur, açıkta kalırsın”3964 Rasûlullah (s.a.s.) da şöyle duâ etmişlerdir: “Allahumme’c’al rızka âl-i Muhammed kûten = Rabbim, Muhammed âilesinin rızkını yetecek kadar ver (fazla da olmasın, eksik de).” 3965
“Kefâf’ı diğerlerine üstün görenlerden Kurtubî, el-Müfhim’de şöyle der: “Allah Teâlâ Hazretleri, Rasûlünde (s.a.s.) fakr, ğınâ ve kefaf her üç hâli de bir araya getirmiştir. Şöyle ki: Fakirlik ilk hâli idi. Nefsiyle cihâd ederek bunun gereğini yerine getirdi. Sonra Cenâb-ı Hakk fetihleri müyesser kıldı ve zenginler seviyesine çıkardı. Bu hâlin gereğini de, serveti müstehak olanlara dağıtmak, onunla ihtiyaç sahiplerinin yardımına koşmak, ailesine zarûrî ihtiyaçlarını giderecek kadar mal ayırıp gerisini fukaraya ulaştırmak sûretiyle yerine getirdi. Öldüğü sırada yaşadığı hâl de kefâf idi.”
Kurtubî, sözlerine devamla der ki: “Bu kefâf hâli, hem azdırıcı zenginlik, hem de sıkıntıya atıcı fakirlik hâlinden iyidir. Ayrıca kefâf sahibi, fakirlerden addedilir. Çünkü o, dünyanın hoş şeyleri ile tereffüh etmez. Bilâkis, kefâf miktardan fazla olandan sakınmak için sabır husûsunda nefsiyle cihâd eder. Memduh olan fakr’ın ondan uzak tutacağı tek şey, ihtiyacın getireceği kahr ile dilenciliğin getireceği zillettir.”
Kefâfın üstünlüğünü te’yîd eden rivâyetler vardır. Bunlardan biri Müslim’de de gelmiş bulunan şu hadistir: “İslâm hidâyetine erdirilip yeterli rızkı da verilmiş olan kimseverilene kanaat ederse kurtulmuştur.” 3966
Nevevî, Kefâfı: “İhtiyaçları eksiksiz karşılayıp fazlalık da bırakmayan mal” diye tarif eder. Kurtubî de: “İhtiyaçları gideren, zarûriyâtı karşılayan ve tereffüh ehline kalmayan mal” diye târif eder. Rasûlullah’ın: “Allah’ım Muhammed ailesinin rızkını kefâf yap” duâsı da bu mânadadır. Yani: “Allah’ım başkasından isteme zilletine düşürmeyecek, ihtiyaçlara yetecek kadar ver. Bunda, dünyada saçılma ve tereffühe sevkedecek fazlalık olmasın” demektir. Bu hadiste kefâf miktarı efdal görenlerin haklılığına delil vardır. Çünkü Rasûlullah (s.a.s.) kendisi ve âilesi için her zaman en iyiyi dilemiştir. Ayrıca: “Hayru’l umûri evsatuhâ = İşlerin en hayırlı olanı vasatı/ortasıdır” buyurmuştur.
İbnu’l-Mübârek’in Kitâbu’z-Zühd’de kaydettiğine göre, İbn Abbâs’a az amel az günah sahibi mi efdal, çok amel çok günah sahibi mi efdal? diye sorulunca, şu cevabı vermiştir: “Selâmete hiçbir şeyi eşit tutmam. Kimin yetecek miktarda geliri olur, kanaat de ederse, zenginliğin ve fakirliğin âfetlerinden emniyette kalır.” İbn Mâce’de gelen bir rivâyet de bu husûsu te’yîd eder: Hz. Enes’in rivâyetine göre Rasûlullah: “Kıyamet günü, kendisine dünyada iken sadece yetecek miktar (kût) verilmiş olmasını temennî etmeyecek ne bir tek zengin vardır, ne de bir tek fakir” buyurmuştur.
İbn Hacer bu nakillerden sonra der ki: “Bütün bu söylenenler doğrudur.
3964] 17/İsrâ, 29
3965] Müslim, hadis no: 1055; S. Müslim Terc. ve Şerhi, 5/478
3966] Tirmizî, Zühd 35, hadis no: 2350
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 995 -
Ancak, fakirlik mi efdaldir, zenginlik mi? sorumuza kesin bir cevap değildir. Çünkü ihtilâf, bu iki sıfattan biriyle muttasıf olan hakkındadır. Bunlardan hangisi kişi hakkında daha iyidir? Bu sebepledir ki, ed-Dâvudî, mezkûr sözünün sonunda şunu söyler: “Önce belirtelim ki: ‘“Bunlardan hangisi efdaldir?’ suali doğru değildir, zîra bunlardan birinde, diğerinde bulunmayan bir amel-i sâlih bulunması muhtemeldir. Böylece o, bu sâlih amel sebebiyle efdal olur. Öyleyse onlar hakkında uygun sual şöyle olmalıdır: “Bu iki halden herbirinin, diğerinin iyi ameliyle boy ölçüşecek bir iyi ameli bulunması haysiyetiyle eşitlenecek olurlarsa hangisi daha iyidir?” Der ki: “Bu durumda, bunlardan hangisinin efdal olduğunu Allah bilir.” Takiyyuddin Ahmed de aynı şeyi söylemiştir. Ancak o şunu da ilâve eder: “Her ikisi de takvâda eşit olurlarsa bunlar fazilette eşittirler.” İbnu Dakîku’l-Îd, bir vesile ile yaptığı açıklamada, zenginliğin fakirliğe üstün olduğunu söyler, “çünkü der, zenginlik, sayesinde yapılan harcamaların sevabıyla kazanılan yakınlık sebebiyle, o ziyâde bir sevabı tazammum eder (içine alır). Ancak, efdal kelimesi nefsin sıfatlarına nisbetle eşref mânâsında olursa, bu takdirde durum değişir. Fakirlik sebebiyle, nefsin kötü tabiat ve kötü ahlâka karşı riyâzatla elde ettiği temizlik daha şereflidir. Böylece fakr, zenginliğe üstünlük elde eder. Bu mânâdan hareket eden sûfîlerin cumhuru, sabırlı fakirin üstün olacağına hükmetmiştir. Çünkü tarikatın esâsı, nefsin terbiye ve riyâzetine dayanır. Bu ise, fakirlikte, zenginlikten daha çoktur.”
Muhammed İbn Ebî Bekr der ki: “Ortadaki ihtilâf harîs olmayan fakir ile, cimri olmayan zengin hakkındadır. Çünkü mâlumdur ki, kanaatkâr fakir cimri zenginden efdaldir, keza cömert zengin harîs fakirden efdaldir... Her neyi kendi zâtı için değil de başka bir yönü için değerlendiriyorsak, onu kastedilen bu yönüne izâfe etmek gerekir, tâ ki gerçek fazîleti böylece ortaya çıksın. Öyleyse, mal aslında li-aynihî yasaklanmış değildir. Allah’tan uzaklaştırıcı olması sebebiyle mahzurludur. Fakirlik de böyle. Zenginliği, kendisini Allah’tan uzaklaştıramayan nice zengin vardır. Nice fakir de var ki yoksulluk onu Allah’tan uzaklaştırıp şöyle dedirtmiştir: “Daha çok malım olsaydı ne olurdu?” Hülâsa, fakir hatardan (riskden) daha uzaktır, çünkü zenginliğin fitnesi fakirliğin fitnesinden daha şediddir...”
İbn Hacer konu ile ilgili olarak şunları da keydeder: “Şâfiîlerden pek çoğu şükreden zenginin efdal olduğunu belirtmişlerdir. Ebû Alî ed-Dehhâk da şunu söyler: “Zengin, fakirden efdâldir. Çünkü zenginlik Hâlık’ın, fakirlik mahlûkun sıfatıdır. Hakk’ın sıfatı halk’ın sıfatından efdâldir.” Bu sözü birçok büyükler güzel bulmuştur. Zengini fakirden üstün addeden Taberî gibi bazıları, meseleyi bir başka açıdan îzah ederler: “Şurası muhakkak ki, sabredenin çektiği sıkıntı, şükredenin çektiği sıkıntıdan çok daha ağırdır. Ne var ki, ben yine de Mutarrıf İbnu Abdillah gibi söyleyeceğim: “Sıhhatli olup şükretmeyi, belâ çekip sabretmeye tercîh ediyorum.”
Bu sözde, insanın cibillî ve fıtrî olan sabırsızlığının değerlendirildiği görülmektedir. Yaratılışı îcâbı insanoğlu musîbete fazla sabır ve tahammül gösteremez. Bu yüzden fazlı, sevâbı ne kadar çok olursa olsun, belânın tâlibi çıkmaz. Bunu, esâsen dînimiz de tavsiye etmez. Şurası da muhakkak ki, istitâ (tahammül gücü) hasebiyle sabrın hakkını verenlerin sayısı, istitâ hasebiyle şükrün hakkını verenlerden daha azdır.
- 996 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ebû Abdillah İbnu Merzûk, ulemânın, fakirlik mi zenginlik mi, yoksa kefâf mı daha efdal olduğu husûsundaki ihtilâfına dikkat çektikten sonra der ki: “Meselenin aslı şudur: “Kul için, Allah indinde, fakirlik mi yoksa zenginlik mi daha iyidir, ta ki bu hâli iktisab edip onunla ahlâklansın? Bir başka ifâdeyle, acaba malda azlıkla, kalbini meşguliyetlerden boşaltıp, münâcâtın lezzetine nâil olmak ve uzun hesapların sıkıntılarından istirâhat bulmak için kazanç gayretine düşmemek mi daha iyi, yoksa zenginlikte başkalarına faydalı olmak imkânı bulunması hasebiyle tasadduk yardım, iyilikler, sıla-i rahimlerle Allah’a yakınlığı arttırmak gayesiyle mal kazanmak için meşguliyet mi daha iyidir?”
İbn Merzûk bu soruyu şöyle cevaplar: “Durum böyle olunca, bizce efdâl olan, Rasûlullah’ın (s.a.s.) ve Ashâbı’nın cumhuru tarafından tercih edilen dünyalıktan azlık, çiçeklerinden uzaklıktır. Kazanma gayretine düşmeden, miras ve ganimet taksiminden payına düşenle dünyalığa kavuşanların durumuna gelince: Bunlar için, bu parayı iyilik yollarından biriyle çarçabuk tamamen elden çıkarmak mı daha hayırlıdır, yoksa başkalarına daha çok maddî yardımlarda bulunarak sevabını iyice arttırmak düşüncesiyle, bu serveti nemâlandırmak için gayret göstermesi mi daha hayırlıdır?”
Cevap: Bu hususta da önceki açıklamamız mûteberdir.” İbn Merzûk’tan bu iktibası yapan İbn Hacer, onun bir iddiasına katılmaz: Rasûlullah’ın Ashabı’nın cumhuru tarafından fakirliğin benimsenmiş olması. “Onların ahvâlinden meşhur olan husus, bu iddiayı reddeder. Zîra, onlar, Allah fetihleri nasîb ettikten sonra iki kısma ayrıldı. Bir kısmı, şahsen nefsî (gönülle ilgili) zenginlikle muttasıf olma haliyle birlikte servetlerini muhâfaza edip yardımlar, sadakalar ve iyiliklerde bulunarak Allah’a yaklaşmayı devam ettirmeyi tercîh etti; bir kısmı da, fetihlerden önceki hâli üzere yani yokluk ve darlık içinde hayatını sürdürmeyi tercîh etti, ancak bunlar, önceki gruba nisbeten cidden çok az kimselerdi. Selef’in hayatında ihtisâs yapanlar, söylediğimiz bu husûsun doğruluğunu bilirler. Onların bu durumlarını aksettiren haberler çoktur, sayıya gelmez.”
Zenginlik ve fakirliğin leh ve aleyhindeki delil ve değerlendirmeleri bîtaraf olarak karşılıklı münâkaşalarla vermeye devam eden İbnu Hacer, zaman zaman şahsî tercihinin zenginlik tarafında olduğunu ihsas ettirecek ipuçları verir. Onlardan biri şu cümlesidir: Mevzû üzerinde tereddüdlü noktalar da vardır. Bunlardan biri hiçbir şeyi olmayan insanın durumudur. Bunun için evlâ olanı, isteme zilletinden kendini koruması için kazanmasıdır veya çalışmayı bırakıp istemeksizin açılacak rızık kapısını beklemesidir. Nitekim Ahmed İbn Hanbel gibi zühd ve verâsıyla meşhur olmuş bir zâtın, kendisine bu hususta soran kimseye şöyle söylediği sahîh bir sûrette bilinmektedir: “Pazara müdavim ol, (ticaret yap).” Bir diğerinde “Halktan istiğnâ et. İnsanlardan istiğna kadar büyük fazilet bilmiyorum.”
Ebû Bekr el-Mervezî’nin nakline göre Ahmed İbnu Hanbel şunu da söylemiştir: “Herkes için en uygun şey Allah’a tevekkül etmek ve nefislerini kazanmaya alıştırmaktır. Kim kazancı terk etmenin efdâl olduğunu söylerse, dünyayı muattal hâle getirmek isteyen bir ahmaktır.” Ebû Bekr el-Mervezî de şunu söyler “Ta’lim ve taallümden alınan ücret, bana, insanların elindekini yiyip bekleyerek oturmaktan daha iyidir... Meslek icrâ etmeden boş oturan kimseyi, nefsi, insanların elinde olanı istemeye dâvet etmiştir.”
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 997 -
Hz. Ömer (r.a.) de şunu söylemiştir: “(Nâfile ibâdet ve tefekküre mâni) bazı durumların bulunduğu bir kazanç insanlara ihtiyaç arzetmekten daha hayırlıdır.” Servet sahibi olan Saîd İbnu’l-Müseyyeb’ den rivâyete göre, ölürken şöyle demiştir: “Rabbim, biliyorsun ki bu malı dînimi siyânet/korumak için topladım.” Buna benzer ifâdeler seleften Süfyân Sevrî, Ebû Süleymân ed-Dârânî ve benzeri büyüklerden nakledilmiştir. Kezâ Sahâbe ve Tâbiîn’e mensup büyüklerin hiçbirinden, kendilerini kaderin açacağı bir geçim kapısını beklemeye terkederek, rızık kazanma gayretini bıraktığına dâir rivâyet gelmemiştir. Zenginliği üstün görenler şu âyeti de delil göstermişlerdir. “Ey îmân edenler! Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar, Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında Allah’ın bilip sizin bilmediklerinizi yıldırmak üzere kuvvet ve savaş atları hazırlayı.”3967 Derler ki: “Burada emredilen kuvvet ve “savaş atları” gibi şeylerin hazırlanması ancak mal ile mümkündür.”
Sonuç olarak şunu söyleyeceğiz: Zenginlik veya fakirliği değerlendirirken, İslâm ulemâsı meseleyi tek zâviyeden görmemiş, çok buudlu olarak tahlîl etmiştir. Her görüş sâhibinin dayandığı nassî deliller olduğu gibi haklılık kazandıran nokta-i nazar da vardır. Hiç birini kesin bir dille reddetmek veya mutlak doğru olarak değerlendirmek mümkün değildir. Meselenin günümüz şartlarında değerlendirilmesi açısından şu söz önemlidir: “Îlâyı Kelimetullah’ın bu zamanda bir büyük sebebi maddeten terakkî etmektir!” 3968
el-Ğanî; Allah’ın Güzel İsimlerinden
el-Ğanî: Zengin olmak, başkasına ihtiyacı olmamak anlamına gelen “Ğınâ” masdarından sıfat olan Allah’ın güzel isimlerinden biridir. el-Ğanî ismi ve sıfatı Kur’an-ı Kerîm’de yedi yerde Allah hakkında kullanılmıştır.
Allah’ın ğanî olması, zat ve sıfatları itibarıyla başkasından müstağnî olması anlamındadır. Gerek zat ve sıfatlarında, gerek işlerinde hiçbir zaman, hiçbir sûrette, hiçbir şeye muhtaç olmayan, bunun yanında her şeyin kendisine muhtaç olduğu tek zengin O’dur: “Ey insanlar, siz Allah’a muhtaçsınız; Allah ise, işte zengin ve hamde lâyık olan O’dur.” 3969; “Allah zengindir, sizler fakirsiniz.” 3970
Allah’ın, başkasının kendisine ibâdet etmesine de ihtiyacı yoktur. İnsanların O’na inanıp ibâdet etmeleri, kendisine bir yararı olmadığı gibi, inanmamaları ve emirlerine itaat etmemelerinin de kendisine bir zararı yoktur. “Ve Mûsâ dedi ki: “Siz ve yeryüzünde bulunanlar hep nankörlük etseniz, iyi bilin ki Allah zengindir, (sizin Şükrünüze muhtaç değildir, zatında) övülmüştür.”3971; “Kim şükrederse kendisi için şükreder, kim nankörlük ederse muhakkak ki, Allah zengindir ve övgüye lâyıktır.” 3972
Allah’ın bu ismi Kur’an’da, diğer isimlerinden Halîm, Hamîd, Kerîm gibi isimlerle zikredilmektedir. Böylece Allah’ın, başkalarına muhtaç olmamakla birlikte yaratıklara ve özellikle insanlara karşı ilgisiz, ihtimamsız olmadığı belirtilmektedir.
3967] 8/Enfâl, 60
3968] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 7/433-439
3969] 35/Fâtır, 15
3970] 47/Muhammed, 38
3971] 14/İbrâhim, 8
3972] 31/Lokman, 12
- 998 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah, “rahmet sahibi gânîdir.” 3973
Allah’ın ibâdetlerimize bir ihtiyacı yoktur. Kur’ân-ı Kerîm bunu gayet açık ve birçok âyetinde ifâde etmektedir: O’nun rızâsı için kesilen “kurbanlık hayvanların ne etleri, ne kanları Allah’a ulaşmaz; O’na ancak sizden takvâ ulaşır.” 3974 buyurur. O halde insan Allah’a kulluk ederken, O’nun emirlerini yerine getirirken Allah’a minnet etme gibi bir duyguya kapılmamalıdır. Kula yaraşan, Rabbini bu şekilde tanıması; O’na muhtaç olduğunu hatırından çıkarmaması, bütün ihtiyaçlarında O’na yönelmesidir. 3975
Kanaat; Eldekiyle Yetinme
Kanaat: Elinde bulunanla yetinme, dünya nimetlerinden kısmetine râzı olma demektir. İsraf, ihtiras tama’ ve israftan kaçınma. Kişinin Allah’ın kendisine dünya nimeti olarak verdiği paya rızâ göstermesi demektir.
Allah Teâlâ, insanların dünya hayatının süs ve câzibesine aldanarak âhireti unutmaması için, Kur’ân-ı Kerîm’de dünya hayatının geçiciliği ve değersizliğini vurgulamış, âhiret hayatının tercih edilmesi gereken bir gerçek olduğunu anlatmıştır: “Dünya hayatı eğlenceden, oyuncaktan ibarettir. Âhiret hayatı hakiki hayattır. Bilselerdi (âhireti tercih ederlerdi)” 3976 Kur’ân-ı Kerim insanın tama’ ettiği nimetleri sıralayarak bunların âhiret hayatı açısından asıl gâye olmadığını anlatmaktadır: “İnsanın gönlünü çeken kadınlar, oğullar, kantarla altın ve gümüşler, nişanlı atlar, davarlar, ekinler sevgisi insanlara hoş gösterildi. İşte bunlar dünya hayatında istifade edilecek şeylerdir. Asıl barınılacak yer Allah nezdindedir.”3977 Bu âyetler dünya nimetlerinin kıyasla değersizliğini anlatması açısından, sonsuz ve sürekli olan âhiret nimetlerine insanı teşvik etmektedir. Bu açıdan insanın manevî faziletlere teşvik edilmesi dünya nimetlerine karşı insan nefsindeki istekleri törpüleyecektir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) âhiret hayatının merkeziyetini, temel gâye ve hedef olduğunu; dünya hayatının âhirete göre düzenlenmesinin gerekliliğini şöyle anlatmaktadır: “Allah’ım, hayat ancak âhiret hayatıdır.”3978 Hz. Peygamber dünya malları karşısındaki tavrını şöyle belirtmiştir: “Eğer benim “Uhud dağı kadar altınım bulunsa, borç için sakladığımdan başka, ondan yanımda bir dirheminin üç gece kalmaması beni sevindirir.” 3979
Hz. Peygamber, hayatını kifaf ve kanaat prensibine uygun olarak düzenlemiştir 3980. Kanaat az çalışmak, tembellik etmek anlamında değerlendirilmemiştir. Kanaat, Allah Teâlâ’nın insana takdir ettiğine râzı olmaktır. Sa’d b. Ebi Vakkas, oğluna şöyle nasihat etmiştir: “Oğlum! Zenginlik istediğin zaman, onunla beraber kanaat de iste. Çünkü kanaati olmayanı, servet zengin etmez.” Bu nasihatten de anlaşılabileceği gibi kanaat ruhî ve ahlâkî bir vasıftır.
Kanaat, bazen kişinin yaptığı amellerde orta yolu takip etmesi anlamında da
3973] Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, İstanbul 1987, s. 206
3974] 22/Hacc, 37
3975] M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 212-213
3976] 29/Ankebût, 64
3977] 3/Âl-i İmrân, 14
3978] Buharî, Rikâk, 1; Cihâd, 33, 110; Müslim, Zekât, 109; Nesâî, Zekât, 80
3979] Buhârî, Temennâ’ 2, Rıkâk 14; Müslim, Zekât 31, 32; İbn Mâce, Zühd 8
3980] Ahmed bin Hanbel, VI, 19
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 999 -
olabilir. Nitekim Abdullah b. Amr- b. el-As, Hz. Peygamber’in yanına gelmiş namaz ve oruç hakkında tavsiye istemiştir. Hz. Peygamber’in az şeyler tavsiyesine rağmen, daha fazla yapmaya gücü yeteceğini söyleyen Abdullah b. Amr, zayıflayıp ihtiyarlayınca hayıflanıp şöyle demiştir: “Keşke Hz. Peygamber’in (s.a.s) bana emrettiği şekilde ibâdet etmeye kanaat ederek râzı olsaydım!” 3981
Kaanaat, bitmez tükenmez bir hazinedir. Hz. Peygamber hep şöyle duâ ederdi: “Ya Rab verdiğin rızıkla beni kanaatkâr kıl ve rızkı benim için mübârek eyle” 3982 Hz. Peygamber kanaati ve kanaatin neticesini şu veciz ifâdeleriyle özetlemiştir: “Kanaatkâr ol ki, insanların Allah’a en çok şükredeni olasın.” 3983
Zühd
Zühd: Lügatta; isteksizlik, rağbetsizlik, aza kanaat anlamına gelir. Terim olarak, dünyaya ve maddî menfaate değer vermemek, çıkarcı, menfaatperest ve bencil olmamak, kalpte dünya ve çıkar kaygısı taşımamak, kanaatkâr olmak demektir. “Elde olan dünyalığa sevinmemek ve elden çıkana üzülmemek, elde bulunmayan şeyin gönülde de bulunmamasıdır” şeklinde de târif edilir.
Zühd sahibi olanlara; zâhid denilir. Zühd, dünyayı tamamen terk edip çalışmayı bırakmak, dünya nimetlerine sırt çevirip, kuru ekmek yiyerek aba giymek değil, lezzet verici şeyleri azaltmak, onlara dalmamaktır. Başka bir ifâdeyle: Âhireti unutup, dünyaya esir olmamaktır. 3984
Hz. Peygamber, zühdün; helâlleri haram kılmak veya malı telef etmek değil, elde olana güvenmemek olduğunu bildirmiştir. 3985
Allah (c.c.) kullarının yararlanması için çeşit çeşit nimetler yaratmış, dünyayı güzellik ve lezzetlerle donatmıştır. Bunlardan yararlanmak herkes için olduğu gibi müslüman için de tabiî bir haktır. Ancak, müslümanın dikkat etmesi gereken husus, dünya nimetleri ve zevklerinden istifade etmek için, meşru olmayan yollara sapmamak, israf etmemek ve haramlara dalmamaktır. Müslüman, meşrû sınırlar içerisinde dünya nimetlerinden istifade ederken âhireti hiç bir zaman unutmamalı, asıl zevk ve nimetlerin orada olduğunu bilmelidir. Kısaca, âhireti unutup, dünyaya gönül vermemelidir.
Zühd üç kısma ayrılır:
a- Haramları terk etmek: Zühdün, bu türünün bütün müslümanlarda bulunması gerekir. Herkes için farzdır.
b- Helâllardan, gerekli olmayanları terk etmek: Bu kullukta ileri derecelere ulaşanlarda bulunur.
c- Allah’la meşgul olmayı engelleyen her şeyi terk etmek: Bu da, “ârif ‘ denilen Allah’ı tam bilip ona itaat eden kullara ait olan zühddür 3986
Zühd, lügat olarak rağbet kelimesinin zıddıdır. Rağbet bir şeye ilgi göstermek,
3981] Ahmed bin Hanbel, II/200
3982] Keşfü’l-Hafâ, II, 151
3983] İbn Mâce, Zühd 24; Zübeyr Tekkeşin, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 297-298
3984] Süleyman Uludağ, Kuşeyrî Risâlesi, 252 vd.
3985] Tirmizî, Zühd 29; İbn Mâce, Zühd, 1
3986] Süleyman Uludağ, a.g.e., 256; Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 489-490
- 1000 -
KUR’AN KAVRAMLARI
arzu ve istek izhâr etmek demektir. Zühd kelimesi burada, Kur’ân ve Sünnet’in iktizâ ettiği şekilde, dünyaya karşı duyulan alâka ve rağbeti terk etmektir. Bu yola girene zâhid denir. Gazâlî zühdü, “herhangi bir şeyden vazgeçip, onun yerine daha iyi ve daha güzeline dönmek” olarak târif eder. Ona göre, gerçek zâhid Allah’a yönelip, onun dışında cennet dâhil her çeşit zevkler dâhil her şeyi arkaya atan, îtibar etmeyen kimsedir.
Zühd, İslâm’ın övdüğü güzel ahlâklardan biridir. Ancak bunun Kur’ân ve sünnete uygun olması gerekir. Bunun da ilk şartı, Allah rızâsı için olmasıdır. Bu ilim, hâl ve amelden meydana gelir. Kişi, Allah için imkânı dâhilinde olan dünyayı fiilen terk etmedikçe zâhid olamaz. Abdullah İbnu’l-Mübârek, kendisine zâhid diyenlere: “Zâhid ben değilim, Ömer İbnu Abdilaziz’dir. Dünya onun ayağına geldiği halde, onu terketmiştir. Ben nereden zâhid olayım? Dünya bana teveccüh etmiş değildir ki, onu terk ile zâhid olayım” demiştir.
Rasûlullah (s.a.s.) zühd ile ilgili meseleler üzerinde çokça durmuştur. Bu mevzû üzerine çok sayıda hadis rivâyet edilmiştir. Bütün hadis kitaplarında zühd’le ilgili müstakil bölümler veya en azından bâblar mevcuttur. Buhârî’deki bölüm Kitâbu’r-Rikâk adını alır. “Rikâk”, “rakîka” kelimesinin cem’idir, incelik, nezâket, acımak gibi mânalara gelir. Sertliğin zıddıdır. Zühd hadislerinin rikâk diye de isimlendirilmesi, onlardan herbirinin kalpte rikkat yani incelik ve rahmet duygularını uyandırması sebebiyledir.
Zühd, zihne ilk verdiği mânâ ile dünyayı terk etmektir. Dînimiz, dünyaya da ehemmiyet vermiş olması, dünya ve âhireti beraber mütâlaa eden bir hayat ve din anlayışı üzerinde durması sebebiyle dünyayı terk olarak anlaşılan zühd’ü övüp ona teşvik etmesi, ilk nazarda İslâm’ın kendi kendine tezâtı gibi görülebilir. Nitekim bu mevzû ulemâ arasında da uzun münâkaşalara sebep olmuştur.
“Zenginlik mal çokluğuyla değildir. Bilâkis zenginlik göz tokluğudur, gönül zenginliğidir.” 3987. Göz tokluğu diye tercüme edilen ibârenin aslı “ğaniyyu’n-nefs”dir yani nefis zenginliği. Bazı hadislerde “ğaniyyu’l-kalb = kalp zenginliği” şeklinde gelmiştir. Dilimizde bunu en güzel ifade eden tâbir göz tokluğu tâbiridir. Bunun zıddı da aç gözlülüktür.
Hadisin İbnu Hibban’da gelen bir veçhi şöyle: “Hz. Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (bir defasında) bana: “Ey Ebû Zerr! Zanneder misin ki mal çokluğu zenginliktir?” buyurdular. Ben: “Evet!” dedim. Tekrar: “Mal azlığının da fakirlik olduğunu mu sanırsın?” buyurdular. Ben yine: “Evet! Ey Allah’ın Rasûlü!” dedim. Bunun üzerine: “Şurası muhakkak ki gerçek zenginlik kalp zenginliğidir, gerçek fakirlik de kalp fakirliğidir!” buyurdular. İbn Battal der ki: “Hadisin mânâsı şudur: “Zenginliğin hakikati mal çokluğu değildir. Çünkü Allah’ın bol mal verdiği pekçok kimse, kendisine verilene kanaat etmez, daha da arttırmak için gayret sarfeder; haram mı, helâl mi nereden geldiğine aldırmaz. Hırsındaki şiddete bakınca fakir zannedersin. Ancak zenginliğin hakikati ise nefis zeginliği, göz tokluğudur. Gözü tok olan da, kendisine verilenle müstağni olan, ona kanaat getiren, rızâ gösteren, arttırmak için hırsa kaçmayan, talepte ısrarlı olmayandır. İşte bu, zengin gibidir.” Kurtubî der ki: “Hadisin mânâsı: “Faydalı veya büyük ya da memduh olan zenginlik nefis zenginliğidir. Şöyle ki: Kişinin nefsi müstağni oldu mu tamahkârlığı
3987] Buhârî, Rikak 15; Müslim, Zekât 120, hadis no: 1051; Tirmizî, Zühd 40, h. no: 2374
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1001 -
bırakır, izzet ve büyüklük kazanır. Böyle bir kimsenin elde ettiği itibar, saygı, şeref ve övgü, hırsı sebebiyle aç gözlü olan bir kimsenin elde ettiği zenginlikten fazladır. Çünkü hırs onu, cimriliği ve düşüklüğü sebebiyle rezil işlere, hasis ve âdî fiillere atar. Halktan onu kınayanlar çoğalır, insanlar nazarında itibarı düşer, herkesten daha hakir, daha zelil duruma düşer.
Özetle, gönül zenginliği ile muttasıf olan kimse, Allah’ın kendine verdiği rızka kanaatkârdır, ihtiyaç dışı olan şeyleri arttırmak için hırs etmez, talepte ısrarlı olmaz; istemek, dilenmek alçaklığını göstermez, bilakis Allah’ın verdiği nasibine râzı olur. Sanki ebedî bir zenginliğe kavuşmuş gibidir. Aç gözlülükle muttasıf olan kimse, öbürünün zıddınadır. Her şeyden önce Allah’ın verdiğine râzı değildir, durmaksızın habire bir arayış ve talep içindedir. Onun gayesi mal elde etmektir, haram-helal nasıl geldiği pek mühim değil, yeter ki kazansın. Bu hırs içinde kaybedecek olursa çok üzülür, âdetâ yıkılır. O sanki mal yönüyle fakirdir. Çünkü kendisine verilene istiğna göstermez ve sanki zengin değildir. Şurası da var: Tokgözlülük, Allah’ın indindeki mükâfâtın daha hayırlı ve ebedî olduğunu bilerek Allah Teâlâ’nın hükmüne rızâ ve emrine teslim olmaktan neş’et eder. Bu kimse hırs ve talepten yüz çevirmiştir.” Tîbî der ki: “Hadiste tokgözlülükle ilmî ve amelî kemâlâtın husûlünün murad edilmiş olması da mümkündür. Öyleyse akıllı kişi, vaktini kemâlâtı tahsilden ibâret hakiki zenginliği kazanma yolunda harcamalıdır. Mal toplamak için değil; zîra bu farkı arttırmaktan öte bir işe yaramaz.”İbn Hacer der ki: “Gönül zenginliği, kalp zenginliğiyle, bütün işlerinde Allah’a karşı fakrını idrakle hâsıl olur. Böylece yakîn (imandan derinlik) kesbeder ki bütün ihtiyaçları gören, maddî ve mânevî zenginlikleri veren O’dur. Bunları alan ve engelleyen de O’dur. Bu yakiyne eren kimse, Allah’ın kazâsına râzı olur, nimetlerine şükreder. Sırrı ortaya çıkınca O’na ilticâ eder. Kalbin, Rabbine duyduğu iftikârdan Rabbi dışındakilere karşı istiğnâ (tokgözlülük) neş’et eder.”
“Ey Âdemoğlu! Eğer fazla malını Allah yolunda harcarsan bu senin için daha hayırlıdır. Kendine saklarsan senin için zararlıdır. Kefâf (yeterli miktar) sebebiyle levm edilmez, kınanmazsın. (Harcamaya), bakımları üzerinde olanlardan başla. Üstteki el (yani veren), alttaki elden (yani alandan) daha hayırlıdır.” 3988. Burada Rasûlullah, İslâm’ın ideal ahlâkını tebliğ buyurmaktadır; ihtiyacı normal görecek kefaf miktarla yetinmek ve fazlasını Allah yolunda, O’nun rızâsı için harcamaktır. Kişi böylece, uhrevî sorumluluktan kurtulmaktan başka, onun sevâbına mazhar olacaktır.
Kefâf miktarla yetinen, levm edilmez. Çünkü hayatının devamı için gerekli olan mesken, giyecek, yiyecek ve içecek için hesap sorulmayacaktır. Kefâfı taşan tüketim ve mülkiyet, hesaba sebep olacaktır.
Kişi malını harcarken, önce bakmakla mükellef olduğu yakınlarına öncelik vermelidir. Kendi yakınları ihtiyaç içinde iken, sevap düşüncesiyle yabancılara harcamak, tasaddukta bulunmak câiz değildir. Rasûlullah, kişinin ailesine harcadıklarının da sadaka olduğunu beyan buyurmuştur. Hadis, “veren el alan elden üstün” demekle, “zenginlik fakirlikten üstündür” diyenlere delil olmaktadır.
“İslâm hidâyeti nasip edilen ve yeterli miktarda maişeti olup, buna kanaat edene ne mutlu!” 3989. Yeterli miktar diye tercüme edilen “kefâf”ı en-Nihâye’de İbnu’l-Esir
3988] Müslim, Zekât 97, hadis no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344
3989] Tirmizî, Zühd 35, hadis no: 2350
- 1002 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şöyle açıklar: “Bu, kendisine muhtaç olunan miktarı karşılayıp, artmayan şeydir. Bir başka ifadeyle asgarî ölçüde ihtiyaca yeten miktardır. Kefaf miktarda; refaha erme ve övünme yoktur. “Şu halde hadis, İslâmî hidâyetle müşerref olduktan sonra muhânete muhtaç kılmayacak en az miktarda maddî ihtiyaçlarını temin edebilen kimseyi tebrik etmekte, “ne mutlu ona” demektedir. Çünkü fazlasının hesabı var, o fazlalığın şevkiyle şımarma, harama kaçma yani “hakkını verememe” tehlikesi vardır.
“Âdemoğlunun şu üç şey dışında (temel) hakkı yoktur. İkamet edeceği bir ev, avretini örteceği bir elbise, katıksız bir ekmek ve su.” 3990 Âlimler, hadiste geçen hisâl (şey) ile, kazanmak için peşinden koşması gereken temel ihtiyaçlarının kastedildiğini belirtir. Bunlar: İkamet edeceği mesken, avretini örteceği giyecek ve kuru ekmek ile sudur. Mesken ve giyeceğin de sade ve asgarî ölçüde olacağı açıktır. Çünkü, gıda kuru ekmek ile ifade edilmiştir. Rasûlullah gıdayı ifade ederken kuru ekmek veya katıksız ekmek mânasına gelen cilf kelimesini kullanmakla, bu zarûrî maddelerin asgarî ölçülerini ifâde etmiş olmaktadır. Nitekim mesken veya ev deyince gecekondudan villaya kadar çok farklı mertebeleri var; giyecek de öyle. Şu halde hak olarak ifade edilen nisab, hayatın devamını konforsuz olarak sağlayacak asgarî miktardır.
Münâvî, bazı âlimlerin şu mütâlaasını kaydeder: “Dünyadan mal edinmek maksadıyla mesken, giyecek, binecek gibi şeylerden, bu miktardan fazlasına sahip olan kimse, bu fazlalığı, ona kendisinden daha fazla muhtaç olan Allah’ın diğer kullarına karşı yasaklamış olur.” el-Kâdi der ki: “Rasûlullah, ‘hak’ ile, Allah’ın kişiye -âhirette bir mükâfât veya suali olmadan- vermesi gereken şeyi kasteder. Bundan dolayı kişiye âhirette mükâfât veya mücâzât yoktur. Çünkü bunlar, nefsin yaşayabilmek için mutlaka muhtaç olduğu şeylerdir. Bu zikredilen miktardan fazlası sorumluluğu olan nasiblerdir. “Hakkı açıklama zımnında şöyle de söylenmiştir: “Onunla, insanın müstehak olduğu şey kastedildi. Çünkü insan, o miktara muhtaçtır ve hayatının devamı ona bağlıdır. Maldan gerçek mânâda kastedilen de o (hak olan) miktardır. Zemahşerî der ki: “Mesken, giyecek, yiyecek ve içecek, insana zarûrî olan ana unsurlardır.”
“Sizden kim nefsinden emin, bedeni sıhhatli ve günlük yiyeceği de mevcut ise sanki dünyalar onun olmuştur.”3991 Hadiste geçen “s-r-b” kelimesi, meşhur şekliyle sirb diye okunmuştur. Bu durumda nefis demek olur. Serb diye de rivâyet edilmiştir. Bu durumda meslek mânâsında olur. Ayrıca sereb şeklinde de rivayet edilmiştir ki, bu durumda beyt (ev, aile) mânâsına gelir. Yani kişinin can, iş ve aile emniyetlerini ifâde eder.
Rasûlullah’ın (s.a.s.) hayat denen dünya yaşayışının “gün” denen bölümlerden meydana geldiğini, ecel gizli olması hasebiyle, ömrü bir günlük kesit halinde değerlendirmek gerektiğini, bu bir günlük kesitin mutlu olması için başlıca üç şartın aranması gerektiğini belirtiyor. Bu üç şart şunlardır: Can (veya meslek veya mesken) emniyeti, sağlık ve günlük gıdâ (sabah ve akşam yiyeceği). Bunlardan birinin eksikliğini, diğerlerinin fazlalığı ile telâfi edemeyeceğimizi düşünürsek, Peygamberimiz’in bu hadislerindeki hikmetin büyüklüğünü anlarız. Sözgelimi, çok zenginiz ama sağlığımız yok veya can emniyetimiz yok. O zenginlik ne
3990] Tirmizî, Zühd 30, hadis no: 2342
3991] Tirmizî, Zühd 34, h. no: 2347; İbn Mâce, Zühd 9, h. no: 4141
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1003 -
işe yarar? Sağlığımız, zenginliğimiz yerinde, fakat can emniyetimiz yok; her an ölüm ve düşman tehlikesi içinde hayatımız zehir olur. Devlet ve içtimâî nizamın gâyesi, fertlere mal, can ve ırz emniyetini, çalışma (meslek) sulhünü sağlamaktır. Bu şartlardan birinin eksik olduğu yerlerde ve zamanlarda hayat tatsızdır, insanlar mutsuzdur. Münâvî: “Hadis, fakrı gınâya efdal bulanlara hüccettir” der.
“Ümmetimin fakirleri, cennete zenginlerden kırk yıl önce gireceklerdir.” ?
“Mü’minlerin fakirleri, cennete zenginlerden beş yüz yıl önce gireceklerdir.” 3992
“Bana cennet gösterildi, ahâlisinin çoğu fakirlerdi.” 3993
İbn Abdülberr şunları söyler: “Rasûlullah’ın istiâze ettiği fakirlik, kefâfın altına düşen fakirliktir, bu durumda kalbî zenginliği de olmaz. Rasûlullah (s.a.s.)’ın nezdindeki zenginlik kalp zenginliği idi. Âyet-i kerîmede: “Seni fakir bulup zenginleştirmedi mi?”3994 buyurulmuştur. Rasûlullah’ın zenginliği kendinin ve ailesinin bir yıllık kût’unu biriktirmekten öte geçmemiştir. Onun zenginliği kalbinde Rabbine karşı beslediği güveni idi. (Kulluğu) unutturucu fakirlikten de, tuğyana atıcı zenginlikten de Allah’a sığınırdı. Bu durumda, fakirlik ve zenginliğin iki mezmûm kutupları teşkîl ettiğine delil vardır. Bu bâbta gelen rivâyetler belirttiğimiz son husûsta ittifak eder.”
Zühdün Yozlaştırılması
Mistik hareket ve yaşamanın temelinde bulunan özelliklerden biri maddeye, eşyaya ve dünyaya karşı tavır koyma ve bunlara karşı isteksiz olmaktır. Bu tavır alış ve ruhu mânâ âlemine hazırlama faâliyetine kendine özgü özellekleriyle birlikte genel olarak tasavvufta “zühd” adı verilmektedir.
Tasavvuf, müslümanlar arasında, başlangıçta bir zühd hareketi olarak görüldü ve erken bir devirde bu hareket etrafında oldukça geniş bir edebiyat teşekkül etti. Gerçek anlamda ve en güzel örnekleri Peygamber tarafından verilen zühd hayatını, râşid halifeler başta olmak üzere bütün ashâb benimsedi. Emevîlerin fetihler sâyesinde yükselen refah seviyesi karşısında ashâbın hayat tarzına ters düşen bir tutum içine girmeleri üzerine, tâbiîn neslinin ileri gelenleri zühdü bir hayat düsturu ve kendileri için ayırıcı bir vasıf olarak gördüler. Ancak, tasavvufun dış etkilere olanca açık olmasından ve çoğu meselede itidâli hoş görmeyip ifrâta girdiğinden dolayı kısa zaman içinde yozlaştırıldı. Peygamberimiz ve ashâbının hayatında bazı zühdî unsurlar bulunmakla beraber, dünyayı terk etme anlayışı yoktur. Tasavvufta ise, dünya tümüyle zemmedilerek “bir lokma, bir hırka” felsefesi, dünya görüşü olarak değerlendirildi.
Tasavvufun temel ıstılahlarından biri olan zühdün târifinde sûfîler ihtilâf etmişler ve farklı tanımlar yapmışlardır. Bunlardan bir kısmı şöyledir: Zühd, âhirete yönelmek için dünyadan el etek çekmek, elde mevcut olsa bile, gönülde mal ve mülk sevgisine ve nefsin dünyevî isteklerine yer vermemek ve yoğun bir dinî hayat yaşamaktır. Bu özelliğinden dolayı zühdün özünü teşkil eden ilgi duymama
3992] İbn Mâce, Zühd 6, hadis no: 4122; Tirmizî, Zühd 37, h. no: 2351; Dârimî, Rikak 118, h. no: 2844; Ahmed bin Hanbel, II/296
3993] Buhârî, Rikak 16, 51; Müslim, Zikir 94; Tirmizî, Cehennem 11, h. no: 2602; Ahmed bin Hanbel, IV/443
3994] 93/Duhâ 8
- 1004 -
KUR’AN KAVRAMLARI
veya uzaklaşma, zâhirî (bedenî) uzaklaşma ve bâtınî (kalbî) uzaklaşma merhalesi olmak üzere iki merhale arzetmektedir. Tasavvuf ehli tarafından diğer bir tanıma göre zühd; Dünyalığın varlığı ile yokluğunun bir ve eşit olmasıdır. Zühd; zarûrî olmayan her şeyi, helâl ve mubahın da ihtiyaçtan fazla olan kısmını terk etmektir. Dünyadan da âhiretten de el-etek çekmektir. Bir tasavvuf şâiri olan Yunus Emre’nin dilinde, âhiretin de terki anlamındaki zühd şöyle ifâde edilir: “Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç hûrî, / İsteyene ver ânı; / Bana seni gerek seni.”
Nâbî de, bir şiirinde yozlaşan zühd anlayışını şöyle hicveder: “Bu zühd ü riyâ başına halkın ne belâdır / Mahrum eder erbâbını zevk-ı dû cihandan.”
Zühdün ne olduğunu tâyinde sûfîler ihtilâfa düşmüşlerdir. Bazıları, “zühd haramda olur” derler. Çünkü helâl Allah Teâlâ tarafından mubah kılınmıştır. Diğer bazıları da “haramda zühd şarttır, helâlde ise fazîlettir” derler. Bir kısım sûfîler ise “helâl mala karşı zâhid olmak daha mükemmel ve daha iyi bir haldir” derken, bazı sûfîler de, “kul için uygun olan, kısmetini gözeterek zorakî bir şekilde helâli terk etmeyi tercih ve muhtaç olmadığı fuzûlî şeyleri talep etmemesidir” derler 3995. Ankaravî, zühdle ilgili şöyle bir tasnife yer verir: 1- Halkın zühdü: Haramları terk mânâsında olan bir zühddür. 2- Havâssın zühdü: Haramları terkle birlikte, zarûrî ihtiyaç maddeleri dışında kalan eşyayı terk edenlerin zühdüdür. 3- Âriflerin zühdü: Allah’tan başka her şeyin terk edildiği bir zühddür. Ona göre, zühdden maksat eşyayı sırf şeklen terkten ibâret değildir; Asl olan eşyaya karşı olan meyil ve muhabbetin terkidir. 3996
Zühd kavramına yakın anlamda kullanılan bir diğer kavram da fakr kavramıdır. Fakr; lugatta “yoksulluk ve ihtiyaç duyulan şeyin yokluğu” mânâlarına gelir. Tasavvufta ise; “sâlikin nefsinde (düşünce olarak), bütün mal varlığından uzaklaşması ve her şeyin mutlak ğanî olan Allah’ın olduğunu bilmesidir.” Bu kavram zamanla, Allah’tan gayri herkesten, her şeyden müstağnî olmak ve sadece Allah’a muhtaç hale gelmek şeklinde yorumlanmıştır. Buna icmal mertebesi adı verilip sadece Allah’a yöneliş ve O’nda fânî olmak şeklinde yorumlayanlar da olmuştur. Fakrın zıddı ğınâ/zenginliktir. Tasavvufta bu zenginlik, gerçek anlamda değil de mecâzî anlamda, gönül zenginliği olarak anlaşılmıştır. Bu durumda sâlik, Hak’la ğanî olma yoluna gitmelidir. (Aslında hem fakirliği, en uç anlamda anlayıp, bunu kabul eden ve hem de zenginliği yorumlayıp ona da sahip çıkan bir tavır, kendi içinde de çelişkilidir.)
Zühdün unsurları: Tasavvufta zühd, kendini bazı unsurlarla ortaya koyar. Bunlar: Uzlet (inzivâ hayatı), halvet, erbaîn/çile, riyâzet ve mücâhededir.
Tasavvuf kültürünün yanlış zühd anlayışını yerleştirmek için bazı zayıf hadislere yapıştıkları ve Peygamber’e âit olmayan, özellikle şeyhlere âit olan bazı ifadeleri hadis diye ortaya attıkları yani uydurma hadislere yapıştıkları görülmektedir. Tasavvuf hareketi tarafından yozlaştırılan zühdle ilgili zayıf ve uydurma hadislere bazı örnekler vermek istiyoruz:
“Mü’minin dünyadaki hediyesi fakirliktir.” Tasavvuf büyüklerinden Ebû Tâlib
3995] Kuşeyrî, Kuşeyrî Risâlesi, s. 253
3996] Ankaravî, Minhâcu’l-Fukarâ, s. 164
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1005 -
el-Mekkî, hadisi zühd konusunu işlerken,3997 Gazzâlî ise fakr bahsinde3998 zikretmiştir. Deylemî’nin rivâyet ettiği bu hadise, Suyûtî, zayıf demiş, Deylemî de, zayıf bir senetle rivâyet etmiştir. Bu rivâyetin metni de tenkide açıktır.
“Fakirlik, mü’mine atın yanağındaki dizgin ve alnındaki beyazdan daha süslüdür.” Ebû Tâlib el-Mekkî, hadisi zühd konusunu işlerken (I/243), Gazzâlî ise fakr bahsinde 3999 zikretmiştir. Taberânî’nin Mu’cemu’l-Kebir’inde (VII, 294-295) zayıf bir isnadla rivâyet ettiği hadisi, Irâkî, senenidini zayıf kabul etmiştir.
“Peygamberlerden en son cennete girecek olan, zenginliği sebebiyle Süleyman (a.s.)’dır...” [Ebû Tâlib el-Mekkî, hadisi zühd konusunu işlerken (I/243), Gazzâlî ise fakr bahsinde 4000 zikretmiştir.] Taberânî, Evsat’ta ferd bir isnadla rivâyet etmiştir. Bunda, Irâkî’nin de dediği gibi, münkerlik vardır. Mevzû olma ihtimâli çok yüksektir.
“Âlimler, dünyaya dalmadıkları sürece Rasüllerin emînidirler. Dünyaya daldıklarında, dininiz için onlardan sakınınız.” ...” [Ebû Tâlib el-Mekkî, hadisi zühd konusunu işlerken (I/243) zikretmiştir.] Bu rivâyeti İbnu’l-Cevzî, el-Mevzûât’ında (I/263) zikretmiş ve bunun Rasûlullah’a isnâdının sahih olmadığını belirtmiştir. Rivâyetin uydurma olma ihtimali yüksektir.
“Lâ ilâhe illâllah dedikleri halde, dünya alış verişini dinlerine tercih ederlerse, Allah Teâlâ o kimselere; ‘Yalan söylediniz, siz bunda samimi ve doğru değilsiniz’ buyurur.” [Ebû Tâlib el-Mekkî, hadisi zühd konusunu işlerken (I/243) zikretmiştir.] Mûteber kabul edilen hiçbir kaynakta yer almayan rivâyet, zayıf veya uydurmadır.
“Allah Teâlâ bir kulunu sevdiği vakit onu belâ ile imtihan eder. Sevgisi son haddine vardığı vakit aile, mal ve evlât diye kendisine hiçbir şey bırakmaz.” [Ebû Tâlib el-Mekkî, hadisi zühd konusunu işlerken (I/243) zikretmiştir.] Taberânî, bunu el-Mu’cemu’l-Kebir’inde (II/305) rivâyet etmiştir. Rivâyeti son derece ihtiyatla karşılamak gerekir.
“Kendisine susmak ve zühd verilen kimseyi gördüğünüz vakit, ona yaklaşın. Çünkü o hikmet söyler.” [Ebû Tâlib el-Mekkî (I/243), Kuşeyrî (s. 252) ve Gazzâlî (IV/320) hadisi zühd konusunu işlerken zikretmiştir.] Hadis rivâyeti, senedindeki Ebû Hallâd’dan dolayı zayıftır.
“Kim dünyalık peşinde sabahlarsa, Allah Teâlâ onun işini zorlaştırır. Dünyalık varlığını dağıtır, kendisini aç gözlü kılar. Fakirliğini gözünün önünde canlandırır. Dünyadan da nasibi kendisine takdir edildiği kadar verilir. Kim de âhiret düşüncesi ile sabahlarsa, onun işini Allah kolaylaştırır, varlığını korur, kalbini zenginleştirir, kendisi yüz çevirdiği halde dünyalık da kendisine teveccüh eder.” [Ebû Tâlib el-Mekkî (I/243) ve Gazzâlî4001 hadisi zühd konusunu işlerken zikretmiştir.] Tirmizî, zayıf bir isnadla Enes’ten rivâyet etmiştir (Kıyâmet, 30, hadis no: 2465). İsnâdı zayıf olan rivâyete ihtiyatla yaklaşmak gerekir.
“...İnsanların en hayırlısı, dünyayı kötüleyip âhireti sevendir.” [Ebû Tâlib el-Mekkî
3997] Kuutu’l-Kulûb, I/243
3998] İhyâ, IV, 287
3999] İhyâ, IV, 287
4000] İhyâ, IV, 287
4001] İhyâ, IV, 321
- 1006 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(I/118, 243) ve Gazzâlî (İhyâ, IV, 321) hadisi zühd konusunu işlerken zikretmiştir.] Bu söz, uydurmadır.
“Allah yarattığından beri dünyaya bakmadı ve ona şöyle dedi: ‘Ey değersiz olan ve bir şey olmayan, sus (sâkin ol)! Sen ve ehlin Cehenneme gidecektir.” [Ebû Tâlib el-Mekkî hadisi zühd konusunu işlerken (I/243-244); Gazzâlî ise dünyanın zem edilmesi bahsinde zikretmiştir 4002]. Subkî, İhyâ’da isnâdını bulamadığı hadisler arasında zikreder. 4003 Rivâyetin zayıf veya uydurma olduğu düşünülmelidir.
“Kıyâmet günü Allah Teâlâ, dünyaya; ‘içinde Benim için olanları ayır, diğerlerini Cehenneme at’ buyurur.” Ebû Tâlib el-Mekkî, hadisi zühd konusunu işlerken zikretmiştir (I/243-244). Mûteber kabul edilen kaynaklarda yer almayan rivâyete ihtiyatla yaklaşmak gerekir, zayıftır.
Bir hadis rivâyeti, “Hz. Peygamber, Allah Teâlâ, dünyayı Âdemoğlundan çıkana benzetti” şeklindedir. Bu rivâyeti, Ebû Tâlib el-Mekkî zühd konusunu işlerken zikretmiştir (I/244). Rivâyeti Ahmed bin Hanbel 4004 ve Taberânî rivâyet etmişlerdir. Fakat isnaddaki Ali bin Cud’ân hakkında ihtilâf edilmiştir. Rivâyet metnindeki nezâket ve üslûptaki düşüklük sebebiyle rivâyete ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Hadis zayıftır.
“Allah Teâlâ, dünyaya: ‘kendi nezdindekine rağbet etmeleri için velî kullarıma acı, Bana kavuşmayı istememeleri için de düşmanlarıma tatlı ol’ diye vahyetti.” Bu rivâyeti, Ebû Tâlib el-Mekkî zühd konusunu işlerken zikretmiştir (I/245). Mûteber kabul edilen kaynaklarda yer almayan rivâyete son derece ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Hadis, zayıf veya uydurmadır.
“Zühd ve verâ, her gece gönülleri dolaşırlar. İman ve hayâ bulunan kalbe rastlarlarsa orada ikamet ederler. Böyle bir kalp bulamazlarsa geçer giderler.” Bu rivâyeti, Ebû Tâlib el-Mekkî (I/250) ve Gazzâlî (İhyâ, IV/321), zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken zikretmiştir. Subkî, İhyâ’da isnâdını bulamadığı hadisler arasında zikretmiştir.4005 Rivâyet uydurmadır.
“Karnınızı aç bulundurunuz. İhtirâsı terk ediniz, bedeninizi çıplak bırakınız, emellerinizi kısa tutunuz, ciğerlerinizi susuz bırakınız, dünyayı terkediniz; umulur ki bu sâyede Rabbinizi kalplerinizle görürüsünüz.” Hucvîrî, bu hadis rivâyetini açlık bahside zikretmiştir.4006 Irâkî, aslını bulamadığını söylemektedir.4007 Rivâyetin aslı olmadığı anlaşılmaktadır, uydurmadır.
“Seni Allah’tan alıkoyan her şey dünyandır.” Ankaravî, bu hadis rivâyetini zühd bahsini anlatırken zikretmiştir.4008 Kaynağı bulanamamıştır. Kaynağı belli olmayan rivâyetin mevzû/uydurma olma ihtimali çok büyüktür.
“Dünya âhiret ehline, âhiret de dünya ehline haramdır. Velîlere ise her ikisi de haramdır.”
4002] İhyâ, III/300
4003] Tabakatu’ş-Şâfiiye, VI/344
4004] Müsned, V/136
4005] Tabakatu’ş-Şâfiiyye, VI/370
4006] Hakikat Bilgisi, s. 467
4007] el-Muğnî, III/214; Zebîdî, İthâf, VII/288
4008] Minhâcu’l-Fukarâ, s. 164
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1007 -
Bu hadis rivâyetini Necmuddin Kübrâ, zühd bahsini anlatırken zikretmiştir. 4009 Kaynağı bulunamamıştır. Kaynağı belli olmayan bu rivâyet, uydurmadır.
“Zenginlik olarak yakîn, meşgûliyet olarak ibâdet, vâiz olarak da ölüm yeterlidir.” Bu hadis rivâyetini Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazîleti konusunu işlerken (I/250) zikretmiştir. Taberânî’nin Ammâr’dan olan bu rivâyetinin isnâdında bulunan Rebî bin Bedr’in metrûk olduğu ifâde edilmiştir. 4010 Dolayısıyla bu rivâyet, uydurmadır.
“Dünya sevgisi, bütün hataların başıdır.” Bu rivâyeti, Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/254), Gazzâlî ise dünyanın zemmi konusunda zikretmiştir. Aclûnî, İbn Teymiye ve Sâğânî, rivâyetin mevzû hadisler içinde yer aldığını belirtmiştir. Rivâyet, uydurmadır.
“Allah Teâlâ, dünyadan yüz çeviren kimsenin kalbine hikmet yerleştirir, dilini konuşturur, dünyanın dert ve dermanını ona bildirir. Ve onu sâlim olarak dünyadan çıkarıp selâmete ulaştırır.” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/255), Gazzâlî ise zühdün fazileti mevzuunda (IV/322) zikretmiştir. İbnu’l-Cevzî, Mevdûâtında almıştır. Rivâyetin uydurma olduğu bellidir.
“Mele-i A’lâ’dan bana haber verildiğine göre, ümmetimin hayırlılarından öyle kimseler vardır ki, Allah’ın rahmetinin genişliğine dayanarak toplum arasında gülerler, azâbından korkarak da gizli gizli ağlarlar. İnsanlara külfetleri hafiftir, kendilerine ise ağır. Ve eski giyerler, ruhban kılığına girerler. Vücutları yerde, gönülleri ise Arş’tadır.” .” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/258), Gazzâlî ise zühdün açıklanması hususunda (IV/338) zikretmiştir. Rivâyeti Hâkim ve Beyhakî zayıf bir isnadla rivâyet etmişlerdir. Rivâyet, en azından zayıftır.
“Allah Teâlâ, giydiğine aldırış ve itibar etmeyen insanları sever.” .” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/258), Gazzâlî ise zühdün açıklanması mevzuunda (IV/338) zikretmiştir. Irâkî’nin aslını bulamadığı rivâyeti (IV/336) Beyhakî rivâyet etmişti, Subkî de İhyâ’da isnâdını bulamadığı hadisler arasında zikretmiştir (VI/372) Rivâyetin uydurma olduğu açıktır.
“Hz. Peygamber’in gömleği, zeytin ağacının gömleği gibi idi.” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/259), Gazzâlî ise zühdün açıklanması bölümünde (IV/337) zikretmiştir. Irâkî, Tirmizî’nin bu hadisi zayıf bir senetle rivâyet ettiğini söylemektedir (IV/337). Rivâyetin uydurma olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.)’in meşhur sünneti olan nezâfet/temizlik özelliğine ters düşmektedir.
“Allah dünyada rızkı günü birlik olana azâb etmez.” (Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken zikretmiştir. (I/260). Kaynaklarda böyle bir hadis yoktur. Uydurma olduğu açıktır.
“Allah’ım, beni seven ve dâvetime icâbet edenin mal ve çocuklarını azalt. Bana buğzeden ve dâvetime icâbet etmeyenin mal ve çocuğunu çoğalt.” Bu rivâyeti, Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/261) zikretmiştir. Habere kaynaklarda rastlanamamıştır. Uydurma olma ihtimali büyüktür.
4009] Tasavvufî Hayat, s. 48
4010] Heysemî, 10/308
- 1008 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“İhtiyacından fazla inşaat yapana, Kıyâmet gününde bunu sırtına al’ diye teklif edilir.” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken, (I/261) Gazzâlî ise zühdün açıklanması bölümünde (IV/342) zikretmiştir. Taberânî’nin rivâyet ettiği bu metnin uydurma olma ihtimali büyüktür.
“Her ümmetin bir buzağısı vardır. Bu ümmetin buzağısı da altın ve gümüştür.” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/262) zikretmiştir. Haberi Deylemî, Huzeyfe’den, içinde mechûl bir râvînin bulunduğu bir senetle rivâyet etmiştir. Subkî, İhyâ’da isnâdını bulamadığı hadisler arasında zikretmiştir (VI/368) Rivâyetin uydurma olma ihtimali açıktır.
“Hz. Peygamber, Bilâl’e, ‘Allah’a fakir olarak mülâkî ol,zengin olarak mülâkî olma’ buyurmuş, Bilâl de ‘bu benim için nasıl olur?’ deyince, Hz. Peygamber, ‘istenildiğinde mâni olma, verildiğinde de gizle.’ demiştir. Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/263) zikretmiştir. Rivâyetin uydurma olma ihtimali açıktır.
“Allah’ım, beni fakir olarak vefat ettir, zengin olarak vefat ettirme. Beni miskinlerle haşret.” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/263) zikretmiştir. Rivâyeti, Beyhakî Ebû Saîd el-Hudrî’den rivâyet etmiş, ancak rivâyetin isnâdında bulunan Hâlid bin Yezid bin Abdirahman hakkında İbn Adî ve Zehebî, zayıf ve güvenilir olmadığını haber vermişlerdir. Rivâyetin uydurma olma ihtimali açıktır.
“Haline râzı olduğu zaman, fakirden efdal kimse yoktur.” Irâkî, bu lafızla bulamadığını ifade etmiştir (IV/293). Rivâyetin uydurma olduğu açıktır.
“Fakirliğin sana geldiğini gördüğün vakit, ‘hoş geldin ey sâlihlerin şiarı’ diye onu karşıla. Zenginliğin teveccüh ettiğini gördüğün vakit ikabı/azâbı acele edilmiş bir günahtır’ de.” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî (II/194) ve Gazzâlî,4011 fakrın faziletilerini işlerken zikretmiştir. Rivâyetin uydurma olma ihtimali açıktır. Subkî, rivâyetin İsrâiliyât’tan olduğunu söyler (VI/366). Hadis olmadığı açıktır.
“Allah Teâlâ’nın en çok sevdiği kulu rızkına kanaat edip Allah’ın taksîmâtına râzı olan fakirdir.” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî (II/194) ve Gazzâlî,4012 fakrın faziletilerini işlerken zikretmiştir. Bu haberi Irâkî, bu lafızla bulamadığını söylemiştir (IV/292), Subkî de bu haberi İhyâ’da isnâdını bulamadğı hadisler arasında vermiştir (VI/368). Rivâyetin uydurma olduğu açıktır.
“Ey fakirler topluluğu! Rızâyı kalbinizden Allah’a verin ki, fakirliğinizin sevâbına nâil olasınız.” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî (II/194) ve Gazzâlî,4013 fakrın faziletilerini işlerken zikretmiştir. Hadis rivâyetini Deylemî, Ebû Hureyre’den oldukça zayıf bir isnadla rivâyet etmiştir. Subkî, İhyâ’da isnâdını bulamadığı hadisler arasında zikretmiştir (VI/368). Rivâyetin uydurma olduğu âşikârdır.
“Her şeyin bir anahtarı vardır. Cennetin anahtarı fakirleri ve miskinleri sevmektir. Sabırlı fakirler Allah Teâlâ ile beraber bulanacaklardır.” Bu rivâyeti Kuşeyrî fakir konusunda zikretmiştir.4014 İbn Arrâk, rivâyeti Ömer bin Râşid’in Mâlik’ten uydurduğunu
4011] İhyâ, IV/288
4012] İhyâ, IV/292
4013] İhyâ, IV/292
4014] Kuşeyrî Risâlesi, s. 440
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1009 -
Dârekutnî’den nakletmiştir.4015 Rivâyetin uydurma olduğu açıktır.
“Zengine zengin olduğu için tevâzu gösterenin dininin üçte ikisi gider.” Bu rivâyeti Kuşeyrî fakir konusunda zikretmiştir.4016 Mûteber kaynaklarda yer almayan bu meşhur rivâyetin mevzû olduğu açıktır.
“Dünyadan sakının. Çünkü o, Hârut ve Mârut’tan daha büyüleyicidir.” Bu rivâyete, Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Mesnevî’sinde4017 yer vermiştir. Beyhakî ve İbn Ebi’d-Dünya’nın naklettiği rivâyete son derece ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Hadis en azından zayıf sayılmaktadır.
“Fakirlik, benim iftiharımdır. Ben onunla övünürüm.” Bu rivâyete, Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Mesnevî’sinde (I/189, beyit 2357; V/673, 715) yer vermiştir. Bu rivâyetin senet ve metin olarak kaynaklarda tesbiti mümkün olmamıştır. Genellikle zayıf ve mevzû hadisleri ihtivâ eden eserler, İbn Hacer el-Askalân’nin “mevzû ve bâtıldır” dediğini naklederler. Rivâyetin uydurma olduğu çok açıktır.
“Yüz seksen senesi olduğu zaman, size gurbeti (yurdundan uzaklaşmayı) ve dağların tepelerinde ibâdete çekilmeyi helâl kıldım.” Eşref Ali, evlenmeyi terk etme ve uzlet bölümünde (s. 251) rivâyete yer verir. Ebû Tâlib el-Mekkî’nin Kuutu’l-Kulûb adlı eserinde rivâyet şu biçimi almıştır: “İki yüz senesinden sonra ümmetime bekârlık helâl kılınmıştır. Sizden birisinin o zamanda bir enik (köpek yavrusu) yetiştirmesi çocuk yetiştirmesinden daha hayırlıdır.” (II/239), Başka bir rivâyet de şu şekildedir: “İki yüz yılında sizin en hayırlınız ailesi ve malı olmayan bekâr kimsedir.” Bu tür rivâyetler genelde mevzûât (uydurma hadisler) kitaplarında yer almaktadır. Bu rivâyetler, kesinlikle uydurmadır.
“Allah’ım, Beni miskin olarak yaşat, miskin olarak öldür, miskinler zümresinde haşret.” Tirmizî ve İbn Mâce, zayıf senedlerle rivâyet etmişlerdir. Hadis, zayıftır.
“Dünya, yeri olmayanın evi, serveti olmayanın malıdır. Aklı olmayan dünyalık toplar.” Zayıf veya uydurmadır.
“Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi âhiret için çalış.” Bu lafızla uydurmadır. 4018
“Kanaat, tükenmeyen bir hazinedir.” Bu rivâyet, bazı kaynaklarda hadis olarak geçer. 4019 Ancak İbn Hıbbân’ın, Muhammed bin Münkedir’in babasına nisbet ettiği bir sözdür. 4020 Bu söz, kanaat hakkında güzel bir ifâde olsa da hadis değildir.
Ebû Tâlib el-Mekkî’nin Kuutu’l-Kulûb ve İmam Gazzâlî’nin İhyâ-i Ulûmi’d-Din adlı kitabında geçen konuyla ilgili zayıf veya uydurma hadis rivâyetlerinden bazı örnekler verdik. Bu örnekleri, çoğaltmak mümkün. Kendinden sonra yazılan nice kitaplara kaynak teşkil etmesi bakımından bu iki kitaba atıfta bulunulmuştur. Başka meşhur kitaplardaki tüm hadis rivâyetleri ele alınırsa, örnekler
4015] İbn Arrâk, Tenzîhu’ş-Şerîa, II/286
4016] Kuşeyrî Risâlesi, s. 445
4017] IV/256, beyit 3193
4018] Tasavvufî eserlerde hadis diye nakledilen bu zayıf veya uydurma rivâyetler hakında geniş bilgi almak için, bk. Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, T.D.V. Yay. s. 383-410
4019] Meselâ, bk. Kurtubî, el-Kifâf ve’l-Kanâah, Kahire, 1408/1988, s. 14.
4020] İbn Hibbân, Ravzatu’l-Ukalâ, Beyrut, 1397/1977, s. 150
- 1010 -
KUR’AN KAVRAMLARI
maalesef ciltlerle kitapları dolduracaktır. Özellikle tasavvufla, tasavvufî ahlâk ve ahlâkla ilgili eser ve konuşmalarda, yer yer vaaz, nasihat türü konuşma ve eserlerde bu tür örnekleri duyup görüyoruz. Din, sağlam kaynaklara, sağlam delillere dayandırılmalı, Kur’an ilkeleri, zayıf veya uydurma rivâyetlerle zedelenmemelidir. Dinle ilgili konularda güncel siyasal ve sosyal problemlere karşı uyanık olunması kadar; tarihsel süreç içinde hakka karışan bâtılları zor da olsa ayırdetmeye çalışmak, bugünün dâvâ adamlarının boynuna borçtur.
Bu misallerden de anlaşılıyor ki, Zenginliğin aleyhindeki hadisler içerisinde pek çok uydurma hadis bulunmaktadır. İlke olarak zenginlerin kötülenmesi İslâm’a uygun değildir. Bundan dolayı, zenginliğin aleyhindeki hadis rivâyetlerine ihtiyatla yaklaşmak gerekir. 4021
Gerçek Zâhidlik: Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) efendimiz buyurdular ki: “Dünyada zâhidlik, helâl olanı haram etmek veya malı ziyân etmekle olmaz. Gerçek zâhidlik, Allah’ın elinde olana, kendi elinde olandan daha çok güvenmen ve bir müsîbete düştüğün zaman getireceği sevabı sebebiyle, onun devamına rağbet göstermendir.” 4022
Peygamberimiz, dünya-âhiret dengesini bozma eğilimi gösteren eşlerini uyararak ya dünya hayatının süsünü ya da Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu tercih etmelerini istemiştir 4023. Âhirete öncelik veren bu dengenin dünya lehinde bozulması yönündeki davranışlar tasvip edilmemiştir. Sahâbenin dünya malına fazlaca önem veren bazı hareketleri karşısında Hz. Peygamber, Allah katında dünyanın cılız bir ölü oğlak kadar bile değeri olmadığını ? ifade etme ihtiyacını duymuş, dünyaya düşkün ve maddeye tutkun olmamaları için çevresindekileri uyarmıştır. 4024
Abdullah bin Ömer, Ebu’d-Derdâ ve Osman bin Maz’ûn gibi sürekli ibâdetle meşgul olup kendilerini ve ailelerini dünya nimetlerinden mahrum bırakan kimselerin davranışları da Hz. Peygamber tarafından hoş karşılanmamış, 4025 ölçüsüz bir şekilde dünyaya sarılmak kadar; bir tür ruhbanlık hayatına yönelmek de doğru bulunmamıştır. 4026
Hz. Peygamber yaşadığı hayat itibarıyla dünya karşısında takınılması gereken tavrın nasıl olması gerektiğini göstermiştir. Nitekim “Uhud dağı kadar altınım olsa, üç günden fazla saklamazdım”4027 demiş, hayatı boyunca dünyalığa önem vermemiş vefatından sonra birkaç şahsî eşyasından ve çok az miktarda maldan başka bir şey bırakmamış, ilk iki halifesi de bu yolda onu takip etmiştir. Bununla beraber Hz. Peygamber, “Dünya malı tatlıdır, çekicidir” ? sözüyle herkesin dünyaya ve maddeye karşı kendisi gibi davranamayacağını da ifade etmiştir. Nitekim müslümanların servet edinmelerini tasvip etmiş, dinin servetle ilgili olarak getirdiği yükümlülüklerin ifa edilmesi şartıyla zenginliğin kötü bir şey olmadığını söylemiştir. Onun dünya karşısındaki tavrı ve sözleri bir tavsiye ve uyarı niteliğindedir.
4021] Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, T.D.V. Yay. s. 396
4022] Tirmizî, Zühd 29, hadis no: 2341; İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4100
4023] 33/Ahzâb, 28-29
4024] Buhârî, Rikak 5; Müslim, Zekât 38
4025] Buhârî, Savm 56, Nikâh 1
4026] Ahmed bin Hanbel, IV/226; Dârimî, Nikâh 3
4027] Buhârî, Zekât 4; Müslim, Zekât 10
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1011 -
İnsanda maddeye ve şahsî çıkara karşı doğuştan bir eğilim, hatta hırs bulunduğundan İslâm, kişileri dünya nimetlerine teşvik etme yerine; onların dünya ile ilgili davranışlarını düzene koymaya özen göstermelerini istemiştir.
Peygamberimiz dünya hayatını aşırı sevip ona bağlanmaktan mü’minleri sakındırmıştır. Bazı hadislerinde dünya hayatını aşağılayıp tel’in ettiğini görüyoruz. Fakat Peygamberimiz’in aşağıladığı dünya, insanların nefs-i emmârelerine bakan fuhşiyatın, şerlerin, zulümlerin, isyanların işlendiği dünyadır. Âhiretin tarlası olan, Allah’a kulluk icrâ edilen, Allah’ın isimlerinin aynası, tecellî ettiği yer olan dünya değildir.
Aslında tek bir varlık olan yer küresi hakkında; her meslek, her karakter ve ruh sahibi için ayrı ayrı birçok dünya anlayışı, hayat görüşü olduğunu görüyoruz. Değişen ruh haline ve maddî şartlara göre bir insan için bile birçok dünya vardır. Bazıları hiç ölmeyecek gibi ona bağlanırken, bazıları artık yaşamayı değersiz bularak intiharı bile tercih edebilmektedir. Peygamberimiz (s.a.s.) bu bin bir yüzlü dünyanın bazen iyi, bazen kötü yönünden bahsetmiş, bazen âbidlerin, dindarların dünyasını, bazen de inançsız ve ahlâksızların ve âhireti hiç düşünmeyen, zâlimlerin dünyasını değerlendirmiştir. Bu sebeple bir hadiste 4028 dünya âhiret için bir ekim yeri, âhiret için ziraat yapılacak, lâ ilâhe illâllah ile ebedî cennet ağacı kazanılacak kadar kıymetli bir yer olarak belirtilirken, aynı dünya bir başka hadiste 4029 sinek kanadından değersiz ve hatta mel’un 4030 olarak değerlendirilmiştir.
Dünyanın farklı açılardan farklı kişiler için ayırım yapılmadan, hepsine aynı zâviyeden bakıldığı takdirde hadislerdeki ifâdeleri, birbirleriyle çelişkili bulmak mümkündür. Bu ayırım dikkate alındığında ise, herhangi bir çelişkinin olmadığı görülecektir. Hadis-i şerifleri ve bunların Kur’an’ın ve dinin prensipleriyle değerlendirilip yorumlanmasını nazar-ı dikkate alırsak şöyle bir sonuca varabiliriz: İnsanda mutlak bırakılmış, fıtrî ve vazgeçilmez duygulardan biri de dünya sevgisidir. Bir hadis-i şerifte bu husus şöyle ifade edilir: “İnsan yaşlandıkça iki duygu genç kalır: Dünya sevgisi ve tûl-i emel.”4031 Dünya sevgisi, aslında gerekli bir duygudur. İnsan, bu duygusunu kontrol etmeden bırakıverir ve hırsının etkisinde kalırsa, âhireti unutmaya, terk etmeye götüren aşırılıklara düşer, dünyevî arzuların peşine takılarak sûiistimallere, haramlara dalar. Her devirde görülen aşırı kazanç çılgınlıkları, bundan hâsıl olan bin bir çeşit hileler, skandallar, sahtekârlıklar, ölmeler, öldürmeler, İslâm’ın sınırlamaya çalıştığı bu tûl-i emel zaafının eseridir.
İslâm, her konuda olduğu gibi bu meselede de denge ister. Âhireti unutturmayacak, ibâdetten alıkoymayacak, harama yer vermeyecek ölçüde dünyalık istemeyi yasaklamaz. Güçlü müslümanın, zayıf müslümana nazaran Allah’a daha sevgili olduğunu söyleyen, veren elin alan elden üstün olduğunu beyan eden İslâm’ın, “dünyayı tamamen terk et” demeyeceği açıktır. Bir şeyin fazilet ve fenalığı, başka şeyle mukayese edilerek ortaya çıkar. Âhiretle mukayese ile, ona tercih edilen dünyanın olumsuzluğu değerlendirilir. Allah’a küfür, isyan ve fısklarla dolu olan dalâlet ehlinin dünyasıdır yerilen. Âhireti kazandıran, mü’minlere
4028] Tirmizî, Deavât 60, hadis no: 3458
4029] Tirmizî, Zühd 13, hadis no: 2321; İbn Mâce, Zühd 11, hadis no: 2410
4030] Tirmizî, Zühd 14, hadis no: 2323; İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4112
4031] Kütüb-i Sitte, 7/247
- 1012 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mescid, âhirete tarla, Allah’ın isimlerine ayna, İlâhî sanatlara sergi salonu olan dünya elbette kötü değildir. Hadis-i şerifler, bu açıklamaların ışığında değerlendirilmelidir.
Hadis-i şeriflerde dünyaya taparcasına bağlanmanın insanın helâki demek olduğu vurgulanmaktadır. İnsanı gaflete düşüren, sınav bilincini unutturan her türlü günahın arkasında bu dünyevîleşme vardır. Maalesef bu suçları, halktan önce ve daha fazla, kültürlü insanlar, ahmaklardan önce zeki kabul edilenler işliyor. Bu bulaşıcı ve müzmin hastalığın doğru tedavisi, dünyayı reddetmek ve terk etmek değildir. İmtihan alanımızı terk etme hakkına sahip değiliz.
Dünyaya mahkûm olma yerine ona hâkim olup, Allah’ın rızâsına ve âhiret saâdetine engel olan basitliklerini küçümsemekle olur. Küfür, yeryüzüne hâkim olarak saltanatını gerçekleştirirken, bizim yeryüzüne hâkim olmaktan ve arzın halifesi konumumuzdan yüz çevirmemiz, sevap değil günahtır. Bilmek zorundayız ki, dünyayı kötüleyen hadisler, belli sahalarda, belli hedefler için söylenmiştir. Bunlar, insanın alıp kullandığı ilâçlara benzer. İnsan bu ilâçlardan yararlanır ki, aşırı derecede dünyaya düşkün ve başına gelen bazı zorluklardan dolayı bedbaht olmasın.
Bütün mûteber hadis kitaplarında “Kitâbü’z-Zühd” başlığını taşıyan bölümler vardır. Bu konudaki hadisleri, Peygamber’in diğer hadisleriyle, sünnetiyle/yaşayışıyla ve daha öncelikli olarak da Kur’an’ın gösterdiği bütüncül değerlendirme ile karşılaştırmak gerekir. Kur’an bir çerçevedir, hadisler o çerçeve içinde anlaşılır; hiçbir sahih hadis, Kur’an’ın sınırını aşmaz, aşamaz. Mü’minlerin mûtedil olmaları, her türlü aşırılıklardan uzak kalmaları, Kur’an ve hadislerin bütüncül değerlendirmesinden çıkan temel tavsiyedir.
Hz. Enes bin Mâlik’in (r.a.) rivâyetine göre, üç sahâbe, mü’minlerin annelerine müracaat etmiş ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) gizlice yaptığı ibâdetleri sormuşlardı. Aldıkları cevap kendilerini tatmin etmemiş ve “Biz nerede, Rasûl-i Ekrem nerede?! Allah, O’nun gelmiş geçmiş bütün günahlarını affetmiştir” diyerek, değişik bir yorumda bulunmuşlardı. Bu üç sahâbeden biri, “Ben geceleri hep namaz kılacağım”, diğeri “Ben hayatım boyunca ara vermeksizin oruç tutacağım”, öbürü de “Ben evlenmeyeceğim” taahhüdünde bulunmuştu. Bunu haber alan Peygamberimiz, onlara “Şöyle şöyle diyenler sizler misiniz?” demiş ve “Vallahi, şunu iyi bilin ki, ben sizin Allah Teâlâ’dan en çok korkan ve sakınanızım. Fakat bazen nâfile oruç tutar, bazen tutmam. Bazen nâfile namaz kılar, bazen uyurum. Ben evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, o benden değildir.” 4032 buyurmuştur. (Bu üç sahâbenin Hz. Ali, Abdullah bin Amr bin Âs ve Osman bin Maz’un olduğu rivâyet edilir.) Bu hadis-i şerif, sünnete göre amel etmenin önemini açıklar; dünyadan el etek çekme gibi aşırılıkların yanlışlığını vurgular.
Rasûlullah (s.a.s.) bir sahâbeye hitâben: “Hanımının senin üzerinde hakkı vardır. Misafirlerinin de senin üzerinde hakkı vardır. Bedeninin senin üzerinde hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını ver” ? tavsiyesinde bulunur.
Taberânî ve Kurtubî’nin tâbiûn fakihlerinden Hz. İkrime’den rivayet ettiğine göre; ashâb-ı kiramdan bazıları “cinsî duygularını köreltmek”, bazıları “et yememek”, bazıları da “şükrünü edâ edemeyecekleri nimetlerden uzak durmak” gibi
4032] Buhârî, Nikâh 1; Nesâî, Nikâh 4; Dârimî, Nikâh 3
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1013 -
taahhütlerde bulunmuşlardı. Bu aşırı taahhütler üzerine şu âyet nâzil olmuştur: “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl ettiği şeyleri haram kılmayın, hudûdu aşmayın. Doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez.”4033 Yani, aşırı gitmeyin, helâli haram ve haramı helâl saymayın denilmiştir. 4034
İslâm, her konuda ifrat ve tefritten uzak olmayı, aşırılıklardan kaçınmayı, dengeyi tavsiye eder. Hz. Peygamber, “Aşırı gidenler helâk olmuştur”4035 buyurur ve bu hükmü üç kere tekrar eder.
Aslında, İslâm dini, yoksulluğu güzel bulup övmez. Çünkü yoksulluk, zelil olup aşağılanmaya sebebiyet verir. Zillet ise İslâmiyet’in yüceliği ile bağdaşmaz. Mal ve servet, Kur’an’da “hayr” (hayır) kelimesi ile ifâde edilmiştir: “Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir mal (hayr) bırakacaksa; anaya, babaya yakınlara uygun bir biçimde vasiyyet etmek Allah’tan korkanlar üzerine bir borçtur.” 4036 Hadis-i Şerifte şöyle buyurulur: “Sâlih (iyi) mal, sâlih kişi için ne güzeldir.” 4037 Sâlih kelimesinin anlamı çok geniştir. Kelime, helâl demek olup, ehil ve lâyık olmak anlamına da gelir. Dolayısıyla her mal, herkes için uygun olmayabilir. Mal ve servet edinmenin teşvik edildiğine dair birçok hadis vardır. Şükreden zenginler övülmüştür.
Doyabilmek Bir Erdemdir
Suçlamalarda sık sık kullandığımız “doyumsuzluk” adı altındaki eğilim, gerçekte canlının, yaşamını sürdürebilme içgüdüsünde saklı “sınırtanımaz” karakterle ilintilidir. Bu karakter canlı doğanın temel özelliklerindendir. Ancak bu karakterin etik sınırlarda biçimlendirilmesi insan için zorunludur. Aksi halde sosyal yaşamı disiplin altına almak imkânsızlaşır.
Canlılar arasında özellikle baskın ve egemen yaratık olan insan, işte bu disiplini sağlayabilmek için bizzat kendisi, tarih boyunca felsefeler geliştirilmiş, kanun ve kurallar koymuştur. Fakat unutmamak gerekir ki insanın bu konudaki gayretlerinin temelinde dinin etkisi çok büyük olmuştur. Sadece ilâhî dinler değil, örneğin; Budizm gibi beşer kurgusunun bir ürünü olan dinler de insanın arzusunu dizginlemeye, özgürlük sınırlarını belirlemeye çalışmıştır. Şu var ki hiç bir din ve felsefe, İslâm’ın bu konuda öngördüğü düzenleme ile sağladığı kadar akılcı, adil ve yapıcı dengeyi sağlayamamıştır.
İnsandaki sınırsız isteme içgüdüsünü her şeyden önce bizzat kendisini tatmin edecek şekilde dizginlemeyi başaran İslâm’ın bu konudaki düzenlemesinde iki önemli özellik vardır:
1. Eğitimi (ve tabiatıyla bu kapsamda mülk edinme duygusunu geliştirmeyi ve özgürlük sınırlarına ilişkin bilincin oluşmasını) çocukluk çağından başlatır.
2. Sapmalara karşı (adlî yaptırımlara mahal bırakmamak amacıyla) ahlâkî ve insanî yaptırım yollarının denenmesini önceler ve önerir.
Doyumlu insan tipinin yetiştirilebilmesi için İslâm’ın koyduğu kurallar bir
4033] 5/Mâide, 87
4034] Kurtubî, el-Câmiul li Ahkâmi’l Kur’an, 6/263
4035] Ahmed bin Hanbel, I/386; Müslim, İlim 7; Ebû Dâvud, Sünnet 5
4036] 2/Bakara, 180
4037] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 194
- 1014 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bütünlük arz eder. İslâm, işte bir anlamda bu bütünlüğü çarpıcı bir şekilde sembolize eden, onu evrenselleştiren ve ona “zühd” kelimesi kapsamında yüce anlamlar yükleyen özgün bir kavram getirmiştir. Ne var ki bu muhteşem sözcük, yüzyıllardır sofuluğun, tasavvufun ve tarikatçılığın etkisi altında rijit yorumlara konu olmuştur. İlginçtir ki tarikatçılara ait kitaplarda zühde ilişkin kopuk kopuk çok şeyler bulunmaktadır. Gerçek şu ki zühd, tamamen İslâm’a ait orijinal bir kavramdır; tasavvufla ve tarikatla hiç bir ilişkisi yoktur. Çünkü İslâm tarihinde ilk ve en büyük zâhid Hz. Peygamber’dir (s.a.s.). O’nun ne hayatında, ne de rehberleğini yaptığı ilk arı İslâm’da tasavvufun hiç bir izi bulunmamaktadır. Hele O’nun davâ arkadaşları arasında eşsiz zâhidâne hayatıyla ün kazanmış bir şahsiyet vardır ki bu zat, doyumlu, ahlâklı ve aydın her insan için adeta bir idol olan Ebu Zer el-Ğifârî’dir. Onun da hayatında hiç bir mistik ize rastlanmamaktadır. İslâm tarihinde doyumlu insan örneğinin en ideal tipini canlandıran bu şahsiyet, çıkarcılığa karşı verdiği mücadelenin bedelini çok ağır ödemiştir. Tertemiz bir vicdanla ve izzet-i nefisle bir namus-u mücessem olarak yaşayan bu ahlâk kahramanını çağımızda komünistler bile övmüş, düşüncelerinde ona yer vermişlerdir.
Zühd (yani doyumluluk), gerek Hz. Peygamber’in (s.a.s.), gerekse ashabının hayatında temel bir anlayış örneğidir. Dolayısıyla İslâm, bu bağlamda zahitçe bir yaşam tarzıdır diyebiliriz. Bu anlayışa göre mal, para ve servet, sadece geçici birer araçtan ibarettirler. Meşru yollardan kazanmak koşulu ile bu araçları elde etmeye ise zühd bir engel oluşturmaz. Çünkü hayatın önemli hedefleri ancak bu araçlar sayesinde gerçekleştirilebilir. Toplumun refahı, adaletin kurulabilmesi, disiplinin sağlanabilmesi, sağlık ve eğitim düzeylerinin iyileştirilebilmesi ve sonuç olarak medeni ihtiyaçların karşılanabilmesi, bu araçlara sahip olmaya bağlıdır. İlginçtir ki “İslâm’ın mensupları”, zühd anlayışı ile bu araçlar arasında tarih boyunca yanlış ilişkiler kurmuş, temel referansı Budizm olan miskinliği zühd adı altında benimseyerek ona, oldukça yabancı ve sapkın anlamlar yüklemişlerdir. Dinin nazik değerleri üzerinde yapılan birçok radikal yorumun yanı sıra içine düşülen bu fahiş yanlışın, daha ilk başlarda İslâm tarihini meçhul doğrultulara yönelttiğini söylemek mümkündür. Bu etki ile İslâm Ümmeti, Asr-ı Saadet’ten hemen sonra çöküş trendine girmiştir. Buna rağmen günümüze kadar süren gerilemenin tarihi seyri içinde zaman zaman çok kısa da olsa zühdün özgün anlamıyla küçük topluluklar arasında önem kazandığı bir gerçektir. Bununla birlikte zühd, bireysel yaşamda da bir süreklilik göstermiştir. Kur’an’daki İslâm’ı günümüze kadar taşımış olan potansiyel güç işte bu mikro yapıdır, yoksa sanıldığı gibi “Müslümanlar” değildir. Onun için zühd ile “Müslümanlar” arasında doğrudan bir ilişki kurmak hemen hemen imkânsızdır! Nitekim tarihsel tespit ve tahlillerden yola çıkarak zühdün sadece mü’minleri ilgilendirebileceği sonucuna varılabilir.
Bu münasebetle çok önemli bir yozlaştırma olayından söz etmek gerekir. Olan şudur: vaktiyle Yunanca’da “philosophy (filozofi)” iken, zaman içinde “felsefe” olarak hem fonetik, hem de içerik bakımından aşındırılan kavramda olduğu gibi; yine vaktiyle Yunanca’da “theosophy (teozofi)” iken, zaman içinde “tasavvuf” olarak hem fonetik, hem de içerik bakımından çarpıtılan zühdün mistik yorumcuları tarafından birçok İslamî kavram ve kurum üzerinde yapılan keyfi tasarrufların aynısı “zühd” kavramı üzerinde de yapılmıştır. Onun için İslâm’daki özgün ve evrensel zühd anlayışı ile tasavvuftaki (yoksulluk felsefesi) arasında
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1015 -
derin bir uçurum mevcuttur. Birbirine aykırı bu iki anlayışı karşılaştırırken, şu tespitleri belgesel olarak ortaya koymak mümkündür:
Zühd İslâm’da insanî ve ahlâkî bir doyumluluk duygusudur. Bu duygu, insana pedagojik bir eğitimle kazanrdırılır. Sürekli ve kalıcı bir ahlâka dönüşen bu duygu ile zâhid-mü’min kişi, -ne kadar zengin olursa olsun-, mal ve servetin temelde Allah’ın bir nimet ve ihsanı, aynı zamanda bir sınav aracı ve geçici bir fırsat olduğuna, günün birinde bunların miras olarak haleflerine intikal edeceğine ve içinde toplumun hukukukunun da bulunduğuna inanır. Bununla birlikte zâhid-mü’min kişi, kendini bu mal ve servetin sadece güvenli ve sorumlu bir bekçisi olarak görür. Zühdün özü işte budur. Dolayısıyla zâhid-mü’min kişi, tüm diğer inanç gruplarına bağlı insanlardan (özellikle tarikatçılardan) farklı olarak gönül rahatlığı içindedir, hayatı sadedir ama yaşama bağlıdır, mütevazıdır ve daima pozitiftir. Sonuç olarak mü’min insan tipi, -ekonomik durumu ne olursa olsun- malıyla, parasıyla ve imkânlarıyla hiç bir zaman üstünlük yarışına girmez; imkânlarını meşru olmayan amaçlar uğrunda kullanmaz. Kazanırken başarma sendromunu yaşamaz; kaybederken de bir yenilgi ve perişanlık korkusuna kapılmaz. Zâhid kişideki psikolojinin başlıca özellikleri de budur.
İşte bu noktalar, İslâm’da zühd ahlâk ve anlayışının tanımlanmasında büyük önem taşıyan tespitlerdir. Tasavvuftaki zühd ise bundan tamamen farklıdır. Sufilikte zühd; yoksulluğu sevmek, onu arzulamak, onu bir ideal olarak benimsemek ve hatta ona sevdalanmak, onunla gurur duymaktır. Sufiler, zühdü böyle tanıtmak ve onu bu kisve içinde sunmak için göz kırpmadan hadis bile uydurmuşlardır! Bunlardan biri de “el-faqru fahrî”, yani “yoksulluk gurur kaynağımdır” şeklindeki yaygın sözdür. Bu sözü Hz. Muhammed gibi bir cihan peygamberine mal etmek gerçekten şaşırtıcıdır. Tek başına bu örnek bile tasavvufun hangi kaynaklardan peydahlandığını kanıtlamaya yetmektedir. Dolayısıyla bir Hint fakiri olabilme özlemini zâhid-mü’min kişiye yakıştırmak, böyle bir düşünceyi onun adına idealize etmek ne derece gerçek dışı ise, İslâm’daki zühd kavramını “dünyadan el etek çekmek ve onu bir lokma hırka felsefesi” olarak tanımlamaya ve tanıtmaya çalışmak da o derece gerçek dışıdır. Aksi halde Asr-ı Saadet olarak bilinen bir zaman kesitini tarihe altın harflerle işlemiş, güçlü bir devlet kurmuş ve bu devletin başkanlığını on yıl başarıyla yürütmüş, İslâm gibi dinamik ve evrensel bir inanış ve yönetim biçimini hayata geçirerek onu ebedi temeller üzerinde insanlığa miras bırakmış, hareketli, sağlıklı, yaşama bağlı, son derece doyumlu, gafletten münezzeh, eşsiz bir ilim ve ahlâk kahramanını, en büyük semavî dinin peygamberini, Hz. Muhammed’i (s.a.s.) yok saymak anlamına gelecektir!
İlginçtir ki bu zihniyet, Hz. Muhammed’den (s.a.s.) çok kısa bir süre sonra İslâm toplumunun düşünce yapısı içine sızabilmiştir. Bunun tarihsel nedenleri ve sonuçları üzerinde durmak bu mütevazı satırlara sığmaz. Konuyu sosyolog-tarihçilere bırakıyoruz. Fakat zühdün İslâm tarihinde “lokma hırka felsefesi” ile yer değiştirmiş olması, hakikaten üzerinde ciddiyetle durulması gereken son derece önemli bir konudur. Çünkü ümmetin bin yıldan fazla bir zamandır çökmeye devam ediyor olmasının eğer birkaç önemli nedeni varsa bunların başında mutlaka zühd kavramının çarpıtılması ve yozlaştırılması gelmektedir. Günümüzde zühdden söz etmek ve gerçek manâda zâhid bir şahsiyete rastlamak ise artık çok güçtür. Çünkü bu kavramı algılayabilmek, Kur’an’ın bütünlük ekseninde sağlam bir iman ve ahlâkla donanmış olmaya bağlıdır. Genelde tüm insanlığın,
- 1016 -
KUR’AN KAVRAMLARI
özelde toplumumuzun, içinde bocaladığı ahlâk çöküntüsü ortamında zühdden söz etmek pek anlamlı değildir. Dürüstlüğün saflık, hatta aptallık olarak değerlendirildiği bir toplum içinde zühd konusunu gündeme taşımak acaba kimleri ne kadar etkileyebilecek, bin yıldır üzerinde ısrar edilen yanlışların düzeltilmesine ne kadar yarayabilecektir?! Bencilliğin, madde perestliğin, çıkarcılığın, tefeciliğin ve fırsatçılığın alabildiğine yagınlık kazandığı, hatta bir hayat felsefesi olarak tutunduğu bir dünyada ve böylesi bir zihniyet üzerinde globalleşmiş olan dünyanın organik bir parçası olma özlemiyle Avrupa Birliği’ne katılmak için her çareye baş vuran toplumumuza zühdü anlatmak ne kadar kolay olabilir? Çünkü insanlar bugün artık yasaların işleyebildiği yerlerde ancak özgürlüklerinin sınırlarında durmaktadırlar. Yani ahlâklı olmak artık vicdanın değil, kanun korkusunun bir sonucudur. Oysa zühd gibi daha birçok ahlâk kavramı, kişinin sırf temiz vicdanı sayesinde ancak yaşanabilir. Başka hiç bir müeyyideye gerek yoktur. Çünkü kişi, -doğrudan Allah’a karşı duyacağı sorumlulukla- başkalarına ait bir şeye değil elini sürmek, ona düşüncesinde bir an için yer ayıracak kadar bile zaman israfına tenezzül edemez. İslâm’da zühd (yani doyumluluk), işte böylesi bir erdemdir. Bu duygunun insana ideal yollarla kazandırılması İslâm’a ait ahlâk kurumunun en önde gelen amaçlarındandır. Sırf İslâm’a ait bu özgün hasleti, Budizm’in Mahayana Mezhebi’nin bir ilhamı olan tasavvuftaki “fukaralık felsefesi” ile asla karıştırmamak gerekir. Nitekim bu iki şey vaktiyle birbirine karıştırıldığı içindir ki İslâm Ümmeti bin yıldır çökmeye devam etmektedir. Zühdün mahiyetini anlatmaya ve insanları bu konuda eğitip onların doyumlu onurlu ve iffetli duygularla yetişmelerine yardımcı olmak İslâm ahlâk uzmanlarının ve mürşitlerin görevidir. Dervişlik ve fukaralık felsefesi ise tarikat pirlerinin işidir. Bu iki alan her bakımdan birbirinden farklıdırlar. Hem o kadar farklıdırlar ki biri İslâm’a, öbürü ise Budizm’e aittir. Yaklaşık 800 yıl önce Türkistan’da bu konuda başlatılmış bir yanlışlıkla zühd anlayışı yerini yoksulluk özlemine terk etmiştir. “Horasan erenleri” olarak bilinen budist rahiplerin yoğun çalışmalarıyla Milâdî 1200’lerden itibaren “Minhâc-ı Hakikat” adı altına gizlenen Mahayana, zaman içinde önce Yeseviliğe, ondan sonra da Nakşiliğe dönüştürülerek İslâm-Budizm sentezinden oluşturulan bir mistik akım, Uzak Doğu’lu “Müslüman” kalabalıkları etkisi altına aldı. O tarihten günümüze kadar zühd kavramı, “yoksulluk özlemi” olarak algılanagelmiştir. Günümüz Türkiye’sinin üniversitelerinde mükemmel bir Hindoloji kürsüsünün halâ bulunmuyor olması bu konudaki tarihi gerçeklerin su yüzüne çıkmasını geciktirmiş bulunmaktadır.
Müslümanların düşünce dünyasında meydana gelen bu ilginç dönüşüm, bir erken yozlaşma olarak değerlendirilebilir. Bunun nedenlerini araştırıp elde edilecek verileri geniş boyutlarda tartışmak tarihçilerin işidir. Ancak bu dönüşümün sonuçları bugün hepimizi çok yakından ilgilendirmektedir. Çünkü günümüzde yaşanan ahlâk çöküntüsünün temelinde doyumsuzluk vardır. Bu da İslâm’a mensup olduğunu ileri süren toplumumuzun İslâm ahlâkından ne anladığını ortaya koymaktadır. Ezan seslerinin, göklerini günde beş kez çınlattığı bu ülkede acaba “zühd” kelimesinin ne anlama geldiğini bilen insan sayısı ne kadardır? Bu soruya gerçekçi bir yanıt bulmak üzere en güçlü bir araştırma şirketinin ciddiyetle toplayacağı istatistiksel bilgiler büyük ihtimalle -belki sokaktaki adamı değil, fakat- ilim erbabını ve profesyonel araştırmacıları şaşırtacaktır!
Hiç kuşku yok ki “Müslümanların” İslâm’a girip ancak -henüz iman
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1017 -
etmeden- daha 800 yıl önce İslâm’dan uzaklaşmaya başlamaları nedeniyledir ki bugün içinden çıkılmaz sorunlarla ve çelişkilerle yüzyüze bulunuyoruz. Yüzyıllar önce İslâm’ı kabul etmeye başlarken yapılan yanlışlıklar, öyle basit bir iki şeyden ibaret olmasa gerektir. Çok büyük ihtimalle o duyarlı geçiş döneminde ihmal edilmiş olan en önemli şey, İslâm’ın bütünlüğü ilkesidir. Çünkü yalnızca “zühd” kelimesini bile ele aldığınız zaman bu sözcüğün çağrıştırdığı o kadar çok kavram vardır ki bunların birbirinden bağımsız olarak düşünülmesi mümkün değildir. Bu da İslâm’daki bütünlük ilkesinin önemini ortaya koymaktadır. İslâm’da bütünlük o kadar güçlüdür ki o ya heptir, ya da hiçtir. Dolayısıyla zühdü ele aldığınız zaman aynı anda örneğin; sabır, iffet ve utanma gibi faziletleri de hatırlamak zorundasınız. Çünkü zühd bunları hemen çağrıştırmaktadır. Zira sabretmesini bilmeyen, iffetini ve izzet-i nefsini koruyamayan ve utanmayan insanın zâhid (yani doyumlu bir insan) olması mümkün değildir. Bütün bu hasletler birbirine bağlıdır.
İşte bu haslatlerin -birbirine bağlı olarak- yitirilmiş olması ahlâk çöküntüsünü hızlandırmıştır. Bu da insan ilişkileri konusunda çarpık görüşlerin ve İslâm’a yabancı yaşam tarzlarının ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Dolayısıyladır ki günümüzün yaygın dünya görüşü, zühd kavramının anlaşılabilmesini son derece zorlaştıran psikolojik engeller doğurmuştur. Çağımızın şartlarında, ileri teknoloji avantajlarından da yararlanan dünyanın egemen güçlerince moda, müzik ve sanat adı altında sürdürdürülen çeşitli etkinliklerle insan psikolojisi çok kolay şekilde yönlendirebilmektedirler. Propaganda ve reklam bombardımanı altında yaşayan bugünkü insan tipi, gönüllü bir tüketim kobayına dönüşmüş bulunmaktadır. Bu da onun zühdü anlamasını ve doyumlu bir kişilik kazanmasını adeta imkânsızlaştırmıştır. Bu münasebtle, şu önemli tahmini -bir uyarı olarak- dile getirmek, toplumu bilgilendirmek bakımından yararlı olacaktır;
İslâm Ümmetinin yeniden yapılandırılması çerçevesinde dünya mü’minleri hemen bir çalışma başlatmak ve İslâm’ın ahlâk kurumuna -çok yavaş da olsa- işlerlik kazandırmak için hiç değilse psikolojik bir ortam hazırlamakta eğer gecikirlerse zühd gibi daha birçok erdemin ihya edilmesi bundan böyle hayalden ibaret kalabilir. Bu ise (belki “Müslüman geçinenler” için değil, fakat) mü’minler için umut kırıcı olacaktır.
Sonuç olarak belirtmek gerekir ki; insan ilişkilerinde “kötü” diye nitelediğimiz bütün davranış biçimleri aynı duygulardan kaynaklanırlar. Bu duyguları belki bilgisizlik, kıskançlık, çekememezlik, küçüklük ya da büyüklük kompleksi gibi çok çeşitli adlar altında sayıp sıralayabiyliriz. Ancak bunların tümünün, temelde doyumsuzluktan kaynaklandığını unutmamak gerekir. Öyle ise insanı gözü tok, doyumlu, yani İslâmî tâbirle; zâhid ruhlu yetiştirmekle, ona bu olgunluğu kazandırmakla, yukarıda sadece birkaçından söz edilen hemen bütün kötü duygulardan ve kötü davranışlardan kendisini korumak mümkün olacaktır. Dolayısıyla diyebiliriz ki doyumluluk (yani zühd), gerçekte sıradan bir erdem değil, belki faziletlerin en büyüğü ve yüce ahlâkın ana kaynağıdır. 4038
4038] Ferit Aydın, Vuslat Dergisi
- 1018 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Peygamber’in Geçim Temini ve Zühdü
Dedesi Abdü’l-Muttalib’in ölümünden sonra Peygamberimiz, Kureyş’in diğer liderleri gibi Mekke halkının geçim kaynağı olan ticaretle meşgul olan amcası Ebû Tâlib’in yanında yaşamaya başladı. Ebû Tâlib, Mekke’den Suriye’ye giden bir ticaret kervanı ile Şam’a gidiyordu. Rasûlullah (s.a.s.) o zaman henüz dokuz yaşındaydı. Onu hiç kırmayan amcasına sarılan Muhammed (s.a.s.)’i de bu yolculukta yanına aldı. İbn Hişam ve Tirmizî’nin rivâyetine göre, kervan Suriye’de Busra denen mevkîye vardığında orada konakladı. Manastırda Bahira adında bir râhip vardı. Ebû Tâlib onunla görüştü, râhip onları yemeğe dâvet etti. Bu meyanda Hz. Muhammed (s.a.s.)’i görünce dikkatini çekti. O’nda peygamberlik alâmetlerini sezdi. Ebû Tâlib’e: “Kardeşinin oğluyla geri dön yahûdilerden onu görüp zarar vermelerinden korkarım” dedi. Ebû Tâlib de yeğeni ile geri döndü. İşte Hz. Peygamber’in ilk dış gezisi bu şekilde Suriye’ye olmuştu.
Amcasının evinde büyüyen Muhammed (s.a.s.), ondan ticarî işler konusunda birtakım tecrübeler edinmişti. Büyüdüğünde, amcasının o kadar zengin olmadığını, beslemek zorunda olduğu büyük bir ailesinin olduğunu anlayınca, Mekke’de kendi adına ticaret yapmaya başladı. Genelde bilindiğinin aksine; ticarî hayata Hz. Hadîce ile müşterek çalışmaya başlamasından çok önce girmiştir. Mekke’de küçük çapta işler yapardı. Bir yerden mal alır, başkalarına satardı. Bu, Hatîce ile çalışmaya başlamadan önce başkalarıyla ticarî ortaklığa girdiğini gösteren sonraki olaylar ile te’yid edilmiştir. Kureyş’in bir ferdi olarak O’nun da geçimi için kabilesinin diğer fertleri gibi aynı mesleği yani ticareti benimsemesi gâyet doğaldı. Kendi adına ticaret yapacak sermayeye sahip olmamasına karşılık, kendi sermayelerini işletemeyecek olan, fakat dürüst insanlarla ortaklık yapmak isteyen sermaye sahibi birçok zengin, dul ve yetime ait büyük bir sermaye birikimi bulunuyordu. Dolayısıyla Hz. Muhammed (s.a.s.) için sâbit bir maaş karşılığı veya kâr ortaklığı yoluyla iş hayatına girmesi yönünde birçok imkânlar vardı. Hz. Hadice, Mekke’de temsilcileri vâsıtasıyla iş yapan zengin hanımlardan biriydi. Muhammed (s.a.s.) çocukluğundan beri çalışkan ve dürüstlüğü sebebiyle halk arasında “el-Emîn” (güvenilir) ve “Sâdık” (doğru) isimleriyle tanınırdı. Böylece O’nu güvenilir ve kâr getirici bir ortak olarak gören Hadîce de bazen ücretle, bazen de kârdan pay vererek Hz. Muhammed’i (s.a.s.) birçok defalar kuzeydeki ve güneydeki değişik pazarlara, ticarî seferlere göndermişti.
Hz. Peygamber onun sermayesiyle pek çok ticarî sefere çıktı. Bunlardan biri çok meşhurdur ki; bu seferin sonunda Hadice O’na hizmetkârı vâsıtasıyla evlenme teklifinde bulunmuştu. Bu sefer, Suriye’de Busra’ya yapılmıştı. Bu geziye çıktığında yaşı 25 civarında idi. Hz. Hadice ile Suriye seferi için anlaşmasından önce Hz. Peygamber’in tâcirliği ve dürüstlüğü ile, özel olarak ticarî piyasada, genel olarak da Kureyş’te büyük bir isim yaptığı anlaşılmaktadır. Yaptığı ticaretin çoğunluğunu Yemen’e yaptığı ve bu gâye ile oradaki ticarî merkez ve ticarî fuarlara çok sayıda katıldığı bilinmektedir. Hz. Hadice için buralara dört sefer yapmıştır. Hz. Peygamber’in Arap yarımadasının doğu kısmında yer alan Bahreyn’e de birkaç sefer yaptığı bilinmektedir.
Özetle ifade edebiliriz ki; Hz. Peygamber, ticarî işlere oldukça genç bir yaşta, muhtemelen 17-18 yaşlarında başlamıştır. Herhangi bir dürüst ve kendisine saygısı olan kişi gibi, maddî açıdan zengin sayılamayacak durumda olan amcasına
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1019 -
daha fazla yük olmaktan hoşlanmamış ve ticarete atılmıştır. Bu sebeplerle de komşu ülkele, özellikle Yemen, Bahreyn ve Suriye şehir ve kasabalarına ve muhtemelen Habeşistan’a gitmiştir. Muhakkak ki O, hayatını helâl yoldan kazanma arayışı içinde çok gayret sarfetmiştir. İş hayatına, bir sermaye sahibi birinin ortağı olarak veya belirli bir ücret karşılığında çalışan bir kişi olarak başlamış olmalıdır. Daha sonra, bu sahada kazandığı tecrübelerle ve doğruluğunun, dürüstlüğünün çevreye yayılması üzerine yukarıda sözü edilen Hz. Hadice’nin O’nu birçok kere maaş karşılığı ticaret için çeşitli yerlere göndermesi ve sonra aynı amaçla büyük bir meblâğla Suriye’ye göndermesi olayında olduğu gibi, kendisine diğer insanların sermayesi ile iş yapması teklif edildi.
Bu olaylar, O’nun çocukluğunda küçük bir ücret karşılığında Mekke halkının koyunlarına çobanlık yaptığını öğrendiğimizde4039 daha bir gerçeklik kazanıyor. Hz. Peygamber, büyürken, gençliğinin ilk dönemlerinde ticarî hayatına muhtemelen sâbit ücretler karşılığında başlamıştı. Daha sonraları bu tarz ticareti, Yemen pazarlarına düzenlediği her seferin sonunda aldığı bir deve karşılığında Hz. Hadice için birkaç defa yapmıştı. Bu sebeplerden dolayı Peygamberimiz, hayatının gençlik dönemlerinde sâbit ücret karşılığında Hz. Hadice de dâhil, Mekke’nin farklı zengin insanlar için ticaret yapıyor görmemiz gâyet normaldir.
Günün birinde genç Hz. Muhammed (s.a.s.), birisiyle ticarî bir anlaşma yaparken, aralarında bir problem çıktı; bunun üzerine karşısındaki O’ndan iddiâsını ispatlaması için “Lât ve Uzzâ” putları üzerine yemin etmesini istedi. Bunun üzerine O “hiçbir zaman bunu yapmadım. Yolum o heykellerin yakınlarından geçse, kasden onlardan kaçınıyor ve değişik bir yol tutuyorum” buyurdu. O’nun tavrından oldukça etkilenen adam “Sen doğru ve âdil birisin. Söylediklerin de hakikattir. Allah için, sen, bilginlerimizin ve kitaplarımızın sözünü ettiği kişisin” dedi. 4040
Tarihî kayıtlarda O’nun Said bin Ali Saib ile ortak ticaret yaptığından söz edilir. Mekke’nin fethinden sonra Saib O’nu ziyârete geldiğinde ashâb onun iyiliğinden söz edince Peygamberimiz (s.a.s.), onu herkesten daha iyi tanıdığını ifâde etti. Onu sevgiyle karşılayarak “gel, gel, hoş geldin kardeşim ve benimle hiçbir zaman tartışmayan ticaret ortağım!” buyurdu. Saib de gençliğinde Peygamberimiz’le ortaklık yaptığını ve O’nun ticaret hesaplarını her zaman dürüstçe tuttuğunu anlattı.
Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Hz. Hadice ile evlenmeden önce, Suriye ve Yemen’de çeşitli yerlere Hz. Hadice adına seferlere çıktığı konusunda hiçbir şüphe yoktur. Bununla beraber, maîşetini temin için benzeri ticarî gezilere defalarca çıktığı muhtemeldir. Zaten O’nun gibi dürüst bir genç adamın, vaktini amcasının yanında boş geçirdiğini düşünmek imkânsızdır. Çok küçük yaşlarda iken bile amcasının omuzundaki geçim yükünün birazını almak için Kureyş’te çobanlık yaptığı bilinmektedir. 25 yaşına gelineceye kadar yaşlı amcasına bir yük olarak işsiz-güçsüz gezdiğini nasıl umabiliriz? O’nun karakteri ve ahlâkı da göz önüne alındığında, tüm deliller, en meşhurları Said bin Ali Saib ve Kays bin Saib olmak üzere birçok kişilerle ortak olarak veya kendi adına çeşitli ticarî faâliyetlerde bulunduğunu göstermektedir. Yine eldeki kaynaklar bu amaçla Hz. Hadice kendisini ticarî işleri için seçmeden önce Yemen’e ve kasabalarının pazarlarına birkaç
4039] Buhârî, İcâre 2; Muvattâ, 18 -2, 971-; İbn Mâce, Ticârât 5, hadis no: 2149
4040] İbn Sa’d, c. 1, s. 130
- 1020 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sefer yaptığını göstermektedir. Peygamberimiz’in mizacında genç bir adamın gençliğinde bu tarz ticarî işlere girmiş olması gâyet mâkul ve olağandır.
Hz. Muhammed (s.a.s.) gibi bir insanın, gençliğinde ve hatta oldukça erişkin bir yaşta maîşeti için başkalarına bağımlı bir hayat sürmesi hiçbir zaman ileri sürülemez. Peygamberimiz’in Hz. Hadîce ile anlaşma yapmadan ve Ebû Tâlib’in konuşması ve isteği vuku bulmadan önce en azından Yemen’e birkaç ticarî sefer yapmış olması kuvvetle muhtemeldir. Bahreyn’e yaptığı birkaç sefer, Abdul Kays heyetinin liderine “Sizin topraklarınızı ayaklarımla çiğnedim” buyurması ile kendi ağzından te’yid edilmiştir. Bu ifâde, Peygamberimiz’in ticarî amaçlarla Bahreyn’e birkaç kez gittiğini açıkça göstermektedir.
Evlilik Sonrasında Ticârî Meşgaleleri: Hz. Muhammed (s.a.s.), Hz. Hadîce ile evlendikten sonra, bu kez işin idârecisi ve hanımının ortağı olarak ticarete eskisi gibi devam etti. Buna bağlı olarak komşu ülkelerin ve ülkesinin çeşitli ticarî merkezlerine ve panayırlarına pek çok kereler yolculuk yaptığı kesinlik kazanmaktadır. Evlendiği 25 yaşından itibaren peygamberlik görevi kendisine tevdî edilinceye yani 40 yaşına kadar Arap yarımadasının değişik bölgelerine ve Yemen, Bahreyn, Irak, Suriye gibi sınır komşusu ülkelere ticarî seferlere gitti; yani bugünkü tâbirle ithâlat ve ihrâcat işiyle meşgul oldu.
Otuz yaşlarının sonuna doğru, daha çok tefekküre vakit ayırdığı bir gerçektir. Bunun için Hira dağında (Cebel-i Nûr) günler, haftalar geçirmiştir. Ancak daha önceki dönemlerinde otuzlu yaşlarının ortasına kadar normal bir ticaret adamı gibi çalışmıştı. Evlendikten sonra yaptığı üç ticarî gezisi tesbit edilmiştir. Bunlar sırasıyla Yemen, Necd ve Necran’adır. Bunun yanında O’nun hac mevsiminde Ukaz ve Zü’l-Mecaz panayırı (ticarî fuarları) zamanında yoğun ticarî faâliyetlerde bulunduğu bilinmektedir. Diğer zamanlarda da Mekke çarşısında toptancılık işiyle uğraştığı rivâyet edilmektedir.
Alış-verişleri: O’nun peygamberlik öncesinde ve sonrasında hem Mekke ve hem de Medine’deki ticarî muâmeleleri hakkında geniş mâlûmât vardır. Rivâyetlerde alımlarından bahsedildiği gibi satış işlerine de yer verilmiştir. Peygamberliğin gelişi ile Hicretin vukuuna kadar satımdan çok alım akdi yaptığı bilinir. Medine’ye hicretinden sonra ise satış muâmeleleri oldukça az olup bunlardan sadece üç tanesine hadis metinlerinde yer verilmiştir. Alışlarına ise hayli fazla diyebileceğimiz örnekler verilir.
Hz. Peygamber, hicretten sonra bazen vekil aracılığıyla, bazen de kendisi başkalarına vekâleten ticaret yapmıştır. Ama iş hayatının çoğunda kendisi vekiller kullanmıştır. Rehin karşılığında veya rehinsiz borç alır, peşin veya borçla mal alırdı. Ölen insanların borçlarının ödenmesine de kefil olurdu. Gelirinden sadaka/zekât verdiği bir miktar toprağı vardı. Peygamberlik gelmeden önce birçok ticarî iş yaptığı halde, İlâhî mesajın kendisine tevdî edilmesinden sonra bu işler devamlı azalma çizgisi göstermiştir. Medine’ye hicretinden sonra çok az satış yaparken, birçok alım yapmıştır. Hicretten sonra birçok kişiden borç almıştı. Ama çok cömert bir borçlu idi; zira iyi niyet ve teşekkür belirtisi olarak her zaman borcundan fazlasını geri öderdi ve ayrıca o kişiye; “Allah evini ve servetini korusun. Borç için hediye, Allah rızâsı ve borcun geri alınmasıdır” şeklinde duâ ederdi 4041
4041] Zâdu’l-Meâd
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1021 -
Bir defasında birisinden kırk sâ’/ölçek borç almıştı. Adam daha sonra muhtaç duruma düşünce Rasûlullah’a (s.a.s.) gelerek alacağını istedi. Adam bir şey söyleyecekken Rasûlullah (s.a.s.): “İyilikten başka hiçbir şey söyleme; çünkü borcunu ödeme bakımından ben borçluların en iyisiyim” diyerek kırk sâ’ borcuna karşılık, kırk sâ’ da onun iyi niyetine teşekkür şeklinde bir jest olarak seksen sâ’ ödemiştir. Yine bir gün bir deve satın almıştı. Devenin sahibi sonradan gelerek, çok kaba sözlerle parasını isteyince, ashâb hemen onu yakaladı. Fakat Hz. Peygamber: “Onu bırakın. Bir hakkın sahibinin (yani alacaklının) konuşmaya hakkı vardır” buyurdu ve borç aldığı deveden daha değerli bir deve verdi. Adam: “Bana borcunu tam ödedin, Allah da sana ödesin” dedi. Bunun üzerine Allah’ın Rasûlü: “En hayırlınız, borcunu en iyi ödeyendir.” buyurdu. 4042 Bir seferinde ise aldığı malın karşılığını ödeyecek parası yoktu. Sonra o malı satarak kârını Benî Muttalib’in dullarına harcadı ve “bundan sonra karşılığını ödeyecek param oluncaya kadar hiçbir şey satın almayacağım” 4043 buyurdu. Başka bir gün, bir alacaklısı oldukça sert sözlerle alacağını isteyince Hz. Ömer onun üzerine yürüdü. Peygamberimiz (s.a.s.): “Ey Ömer, dur! Benden borcumu ödememi, ondan da sabırlı olmasını istemen daha doğru olur” buyurdu. 4044
Ticaretinin Prensipleri: O’nun ticareti diğer insanlarınkinden farklıydı. O, sadece hayatını kazanmak yani geçimini helâl yoldan sürdürmek istiyor; zenginlik ve servet biriktirmek gibi arzular peşinde koşmuyordu. Çünkü bu ticarî işler, o devirde dürüst para kazanılabilecek ender işlerdendi. Kazandıkları ancak hayatını idâme ettirmesine yeterli oluyordu. Ancak, ne olursa olsun, her yaptığı işi en mükemmel bir şekilde ve “el-Emîn” ve “Sâdık” vasıflarına uygun şekilde yapıyordu.
Peygamberimiz, iş hayatını gâyet âdil ve dürüst olarak sürdürdü. Alışveriş yaptığı hiçbir kimsenin şikâyetine meydan vermedi. Her zaman sözünü tutar, müşterilerine söz verdiği nitelikteki malı tam zamanında teslim ederdi. Henüz çok genç yaşlarda dürüst ve doğru sözlü bir tâcir olduğu şeklindeki ünü her tarafa yayılmıştı. Diğer insanlarla olan ilişkilerinde daima büyük bir sorumluluk ve dürüstlük anlayışına sahip olmuştur. O yalnızca hakkaniyet ve dürüstlük esaslarına dayalı bir ticaret yapmakla kalmadı, doğru ve âdil ticarî muâmeleler konusundaki temel ilkeleri de vaz’ etti. İlişkilerindeki dürüstlük, adâlet ve doğruluk bütün tüccar ve işadamları için takip edecekleri ebedî kurallar haline geldi. Ticarete ilk atıldığı zamandan beri, diğer insanlarla olan işlerinde daima sorumluluk ve dürüstlük göstermiştir. Bu konuda kendisi ile ticaret yapmış insanların çeşitli nakilleri bulunmaktadır: Abdullah bin Hamza, O’nunla bir alışverişe başladığını, fakat daha ayrıntıları belirlemeden âcil bir işinin çıkmasıyla hemen ayrılmak zorunda kaldığını anlatmaktadır. Geri dönmeye söz verdiği halde unuttuğu için, ancak üç gün sonra hatırlayarak oraya koşmuş ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) orada üç gün boyunca beklediğini belirtmekten başka hiçbir şey söylemediğini belirtmiştir. O’nun cömertliği ve âdil kişiliği sadece kendi çağındakilere değil; kendinden sonra gelen bütün insanlara da ticarî münâsebetler için temel prensipler olarak kabul görmüştür.
Hz. Peygamberimiz, ticaret yaptığı insanlara karşı çok nâzikti ve ashâbının
4042] Buhârî, İstikrâz 4,6, 7, 13; Müslim, Müsâkat 118-122, hadis no: 1600, 1601
4043] Ahmed bin Hanbel, I/235, 323; Ebû Dâvud
4044] Zâdu’l-Meâd
- 1022 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da öyle davranmasını isterdi. Âllah’ın Rasûlü, peygamberliğinden önce de sonra da ticarî işlerinde devamlı dürüst olduğu gibi; ashâbına da aynı şekilde davranmalarını tavsiye etmişti. Medine’de devletin başına geçince ticarî sahadaki bütün sahtekârlık, fâiz, şüphe, belirsizlik, haksız kazanç, sömürü, karaborsa gibi unsurları çıkarıp atmıştır. Ağırlık ve uzunluk ölçülerini standartlara bağlayarak insanların, güvenilirliği şüpheli ağırlık ve uzunluk birimlerini kullanmasını yasaklamıştır.
Maîşet Temini Açısından Ticâretin Önemi: İslâm’da rızık temin etmenin en faziletli yolu cihad’tan (ganimetten) sonra ticarettir. Sonra ziraat ve sonra da zanaattır. Bütün bu rızık temin etme yollarında alış-veriş işlemi sözkonusu olmaktadır.
İnsanlara hizmet anlayışıyla yapılan bu mânâdaki ticareti İslâm hem meşrû hem de makbûl saymıştır. Ticaret hakkında Allah’u Teâlâ şöyle buyurur: “Allah, ticareti helâl, ribâyı da haram kıldı.” 4045 Devrinin en güvenilir tâciri olan Peygamberimiz de bu konuda şöyle der: “Güvenilir, doğru ve müslüman tâcir, kıyamet günü şehidlerle beraberdir.” 4046 Hadîs-i şerîfi de dürüst ticaretin sahibine ne kadar sevap kazandıracağını belirtmektedir.
İslâm’a göre ticaret; değerli olan bir malı, değerli olan bir diğer mal veya para karşılığında değiştirmektir. Dinimizin ticarette gözettiği gaye, her ne pahasına olursa olsun kazanmak değil, insanlara, ihtiyaçları olan faydalı eşyayı temin ederek hizmette bulunmak, bu vesîle ile de normal, meşrû bir kazanç sağlamaktır. Meşrû bir ticarette şu özellikler bulunmalıdır:
1) Alan ve satanın rızası,
2) Karşılıklı iyi niyet ve dürüstlük,
3) Ticaretin, taraflardan birine veya başkalarına zarar vermemesi.
Ticarette bulunması gereken bu vasıfları Kur’an şöyle zikreder; “Ey îman edenler! Birbirinizin mallarını haksızlıkla değil, karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle yeyin, (haram ile) nefsinizi mahvetmeyin. Allah şüphesiz size merhamet eder. Bunu, kim aşırı giderek haksızlıkla yaparsa onu ateşe sokacağız. Bu, Allah’a kolaydır.” 4047
Hz. Muhammed (s.a.s.) Peygamber olduğu zaman Hicaz’da Arapların çoğu ticaretle uğraşıyordu. Peygamber (s.a.s.) vahiy gereği olarak düzenleyici bazı hükümler getirerek dürüst bir piyasanın teşekkülünü sağladı. Peygamberimiz, kendisi örnek bir tüccar olduğu gibi, ashâbına ve tüm müslümanlara ticaretle ilgili çeşitli tavsiye ve emirlerde de bulunmuştu. İşte onlardan bazıları:
“Ticarette çok yemin etmekten sakının. Çünkü yemin sürümü arttırır, fakat bereketi yok eder.” 4048
“Allah’ın rahmeti, satarken, alırken ve iddiâ ederken yumuşak olan kimseyedir.” (Buhârî) buyurmuştur. Yine Buhârî’nin rivâyet ettiği bir hadiste şöyle buyrulur:
4045] 2/Bakara, 275
4046] İbn-i Mâce, Ticârât, 1
4047] 4/Nisâ, 29-30
4048] Müslim, Müsakat, 27
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1023 -
“Alışverişte yemin, malın sürümünü arttırsa bile, hakikatte kazancın bereketini giderir.” 4049
Ebû Zer’den rivâyet edildiği üzere Rasûlullah (s.a.s.): “Üç sınıf vardır ki kıyâmet gününde Allah Teâlâ bunlara iltifat buyurmaz, yüzlerine bakmaz, onları temize çıkarmaz; onlar için can yakıcı bir azâp vardır” buyurdu. Peygamberimiz, hüsrânda kalanlardan birinin, “malını yalan yere yemin ederek satan” olduğunu belirtmiştir.4050 Yine Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sizden önce bir adam vardı. Bir melek onun ruhunu almaya geldi. Melek ona; ‘hayatında hiç iyilik edip etmediğini’ sordu. O da bilmediğini söyledi. Düşünmesi söylendiğinde, ihtiyacı olanlara borç verdiğini, zenginlere ödemeleri için zaman tanıdığını, fakirlerin borcunu ise affettiğini söyledi. Bunu üzerine Cennete götürüldü.”4051 Bir diğer hadiste de şöyle buyrulur: “Dürüst ve güvenilir tâcir peygamberler, sıddâklar ve şehidlerle beraberdir.” 4052; “Kıyâmet gününde tüccarlar kötüler olarak dirilecektir; Allah’tan korkanlar, dürüstler ve hakikati konuşanlar hâriç” 4053
Allah, Helâl Rızık İçin Çalışanları Sever: Allah Rasûlü (s.a.s.) şöyle buyurur: “Allah elinden iş gelen sanatkâr mü’min kulu sever”4054 Evet, böyle. Zira başka türlü demesi mümkün değildir. Çünkü Allah Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur: “De ki: İstediğinizi işleyin; Allah, peygamber ve mü’minler işlediklerinizi görecektir”4055 Yani bir kısım kriterlerle, kıstaslarla, işlediğiniz şeyler değerlendirmeye tâbi tutulacaktır. Mahşerde yapılan bütün işler sergilenecek ve herkes gelip, “buna bir iş denir mi denmez mi?” diye teftiş mâhiyetinde bakacaktır. İşte insanlar, bu mülâhaza ile amel etmeli, çalışmalıdır. Bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulur: “İş yaptığınız zaman, Allah o işte itkan etmenizi yani sağlam, ârızasız ve kusursuz yapmanızı sever.”4056 Söz konusu ettiğimiz âyet,4057 ilme teşvik prensipleri adına üzerinde durulması gereken mûcizelerdendir. Allah Rasûlünden benzer bir teşvik ise şöyledir: “Allah sanatkâr, mü’min kulu sever.” “Şüphesiz Allah, güzeldir, güzeli/güzel işi sever.”4058; “Şüphesiz Allah, her şeyde ihsânı/iyilik ve güzelliği yazmıştır (farz kılmıştır)...”4059; “Kendinize göre makbul bir iş yapınız. Sırf başkalarına rekabet olsun diye yapmayınız...” 4060; “Kovandaki suyu, isteyenin kabına boşaltmak ve mü’min kardeşine güler yüzle konuşmak gibi de olsa, iyi, güzel ve doğru hiçbir sözü, işi ve davranışı küçümseme (yapabilirsen hiç durma yap)!” 4061
Evet Allah, şeriate uygun ve meşrû dairede çalışan, didinen, yorulan ve kazananları sever. Hz. Peygamber’in dünyasında ve O’nun amel ve aksiyon anlayışı içinde çalışma, amellerin en faziletlisi ve Allah sevgisine en çabuk ulaştıranıdır. O asla, “râhipler gibi kiliselere kapanın, evlenmeyi terkedin, yemeyi içmeyi bırakın, dünyayı boş verin, tâ Allah’a vâsıl olasınız...” dememiştir. Allah Rasûlü, insanlardaki evlenme ve hemcinsine alâka duyma duygusunu güdükleştirmemiş, saptırmamış, hapsetmemiş dolayısıyla da depresyonlara sebebiyet verecek
4049] Müslim, Müsâkat, 131, 133, İman 117; Buhârî, Büyû’ 26
4050] Müslim
4051] Buhârî, Büyû’ 18, Enbiyâ 50; Müslim, Müsâkat 31, hadis no: 1562; Nesâî, Büyû’ 104
4052] İbn Mâce, Ticârât 1
4053] Tirmizî, İbn Mâce, Dârimî
4054] Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, II/290
4055] 9/Tevbe, 105
4056] Kenzu’l-Ummâl, III/907
4057] 9/Tevbe, 105
4058] Müslim, İman, I/93; İbn Mâce, Duâ 10
4059] Müslim, Sayd ve’z-Zebh 57; Ebû Dâvud, Edâhî 12
4060] Tirmizî, Birr 63
4061] Ebû Dâvud, Libas
- 1024 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yollara girmemiştir. O, bu duyguyu, olumluya,, meşrûya kanalize etmiş ve bu noktada dahi, Ümmet-i Muhammed’i, Allah’ın rızâsına ve hoşnutluğuna ulaştıracak yollar göstermiştir. O’nun terbiyesi; fıtratı, karakteri yönlendirme ve ona yaratılış gâyesine uygun hedefler bulma istikametinde olmuştur.
Ticaret, Ziraat ve Cihad: İşleri dengeleme mevzunda da O’nun eşi menendi yoktur. Bir hadis-i şeriflerinde O şöyle buyurur: “Siz kendinizi iyne alışverişine saldığınız; sadece ziraatle iktifa ettiğiniz; sığırlarınızın ardına takılıp gittiğiniz (yani sadece hayvancılıkla uğraştığınız) ve cihadı terkettiğiniz zaman, Allah sizin başınıza öyle bir mezellet indirir ki tekrar dininize dönmedikçe de bu mezelletten kurtulamazsınız.”4062 buyurmaktadır. İyne alış verişi: Bir şahsın, diğer bir şahıstan veresiye bir şey satın alıp, sonra da aynı adama onu çok daha ucuza satması şeklinde ta’rif edilmiştir ki, birçok tarifinden sadece bunu vermek yeterli olur. Bu, ister kapalı bir fâiz sayılsın, ister başka bir spekülasyon, Rasûlullah’a göre sakıncalıdır. Bu hadisin bize anlattığı, işaret ettiği hususları ancak, sanayî devrimi ve sanayî hareketlerinden sonra anlayabildik. Onu da doğru anlayabildiysek. Cihadı, zâten unutmuştuk; sanayî derken ziraat ve hayvancılığı da ihmal ettik ve kendimizi bir başka dengesizliğin uçurumunda bulduk.
Oysaki yapılacak şeyi, hem de 14 asır evvel Allah Rasûlü haber veriyordu. Ve O, her meselede olduğu gibi, bu meselede de fevkalâde dengeliydi. Elbette ki, ziraat ve hayvancılık olacaktır. Nitekim bu tür çalışmaları teşvik eden hadis-i şerifler de vardır. Ancak, bütün himmet ve gayreti bunlara ayırmak; işte doğru olmayan budur. Şehir hayatına karışmadan, bir dağa çekilip, kendi ibâdet anlayışı ve duygularıyla baş başa kalmayı arzulayan insandan tutun da, teşebbüs gücünden mahrum ziraatçı ve hayvancıya kadar şümûlü olan bu ifade, bize önemli bir iktisat ve ekonomi dersi vermektedir. Ayrıca, dünya ölçüsünde yerinizi almak için, gerekli caydırıcı gücü elde tutmadığınız, cihadı terkettiğiniz veya cihadı terkedip de, devlet oluşturamadığınız, gücünüzü ve dünyadaki değerinizi kaybettiğiniz zaman Allah, size altından kalkamayacağınız bir mezellet/rezillik Mûsâllat edeceğini, mağlûbiyetler, esâretler, tahakkümler altında kalıp ezileceğinizi de hatırlatmaktadır ki, bu durum, yeniden dine dönüp, İslâm’ı hayata hâkim kılacağınız âna kadar da devam edecektir. Allah Rasulü, nasıl ki, istidat ve kabiliyetleri sınırlamamış, aynı şekilde bedenî güç ve kuvvetleri de hakir görmemiştir. Görmemiş ve aksine şöyle buyurmuştur: “Kuvvetli bir mü’min, (beden sıhhatine sahip olan bir mü’min) Allah indinde zayıf mü’minden daha hayırlı ve sevimlidir.”4063 Allah indinde sevimli olmak isteyenler, kalp sıhhatiyle beraber beden sıhhatine, cisim sağlıyıla beraber ruh sağlığına da sahip olmalıdır. Görülüyor ki, Allah Rasûlü, “Zayıflayacaksınız, perhize girecek, bedenî güç ve kuvvetinizi kıracaksınız ki Allah indinde makbul olasınız...” demiyor. Tam tersine; ruhbanlığa, keşişliğe ve papazlığa karşı realiteyi, fıtrî ve tabiî olmayı öne çıkarıyor ve meselelere, tabiatı içinde bir mecra araştırıyor ve bizi o istikamete kanalize ediyor. 4064
En Hayırlı Kazanç; Kendi Eliyle Çalışıp Kazanma: Peygamberimiz (s.a.s.), çocukluğundan başlayarak dürüst bir şekilde çok çalışmakla hayatını kazanmış, güzel ve nezih bir hayatın temel esaslarını koymuştur. “Hiçbir kimse, kendi elinin
4062] Ebû Dâvud, Büyû’ 54; Ahmed bin Hanbel, II/84
4063] Müslim, Kader 34; İbn Mâce, Mukaddime 10; Ahmed bin Hanbel, III/366
4064] F. Gülen, Sonsuz Nur, c. 1, s. 385
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1025 -
emeğiyle kazandığından daha hayırlısını yememiştir. Allah’ın peygamberi Dâvud (a.s.) da elinin emeğini yerdi” 4065 buyurmuştur. Hz. Âişe’den (r.a.) rivâyetle Peygmaber (s.a.s.): “En güzel şeyler, yediğinizin en temizi kendi çalışıp kazandığınızdan geldiği gibi, çocuklarınız da bundan gelir.”4066 buyurmuştur. En güzel kazancın ne olduğu sorulduğunda; “Helâl yoldan olan ve kişinin kendi eliyle kazandığıdır” 4067 diye cevap vermiştir. Beyhakî’nin rivâyet ettiğine göre, “Farz olan birçok vazife gibi, helâl yoldan maîşetini temin etmek de bir farzdır.”
Başkasına Yük Olmadan Yaşamak; Helâl Maîşet Temini: Cenâb-ı Hak, “Yeryüzünü size boyun eğdiren (ondan yararlanmanız için size itâat ettiren) Allah Teâlâ’dır. O halde yeryüzünün sırtlarında (dağlarında tepelerinde ve ovalarında) dolaşın da Allah’ın size verdiği rızıklardan yararlanın.”4068 buyurmuştur. Yeryüzünde dolaşmaktan maksat insanlara faydalı olan nîmetlerin ortaya çıkarılmasını sağlamak ve bunun için araştırma yapmaktır. Cenâb-ı Allah yeryüzünü insanlar için rızık sağlama yeri kılmıştır. Abdullah b. Mes’ud’dan (r.a.) rivayet edilen bir hadîste Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır: “Rızık sağlamak gayesiyle çalışmak her müslüman üzerine farzdır. “ Buna göre müslümanlar helâl ve haramlara dikkat ederek kendilerinin ve aile ferdlerinin rızıklarını sağlamak zorundadırlar. Ancak bu rızkı sağlamak için çalışıldığında mutlaka Allah’ın rızası ve O’nun koyduğu sınırlar gözetilmelidir. Hz. Ebû Bekr’in: “Haram ile beslenen bir vücûda ancak Cehennem ateşi yakışır.” sözü müslümanın rızık temini ve alış-veriş anlayışını en güzel bir şekilde belirtmektedir. Ashâbın helâl alışveriş yapmak ve haramlardan uzak durmak için şüpheli olan hususları bile terk ettiklerini biliyoruz.
Aynı şekilde İslâm, çalışıp kazanabilme gücüne sahip olan bir kimsenin dilenmesini yasaklamıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Allah’a yemin ederim ki sizden birinizin, ipini alıp da, dağdan bir bağ odunu taşıyıp getirmesi ve bu odunu satıp onunla ailesinin ve kendisinin geçimini sağlaması, başka birinden istemesinden çok hayırlıdır. Kim bilir yardım istediğiniz kimse ya verir minnetine girersin yahut vermez zilletini çekersin. “ 4069”. Buna göre, çalışmaya gücü yeten kimsenin dilenmesi meşrû değildir.
Maîşet Temini İçin Peygamberimiz Çobanlık da Yapmıştır: “Allah hiçbir peygamber göndermedi ki, koyun çobanlığı yapmamış olsun.” “Sen de mi, Ey Allah’ın Rasûlü?” diye sordular. “Evet, ben de bir miktar kırat mukabili Mekke ehline koyun güttüm.” 4070. Nesâî’nin bir rivâyetinde şöyle denir: “Koyun sahipleri ile deve sahipleri övünmüşlerdi. Rasûlullah (s.a.s.): “Hz. Mûsâ koyun çobanı olduğu halde pegamber oldu. Hz. Dâvud koyun çobanı olduğu halde peygamber oldu. Ben de ehlimin koyunlarını Ciyâd’da güderken peygamber oldum” dedi.
Peygamberlerin çobanlıktan geçmelerindeki hikmeti âlimler şöyle açıklamışlardı: “Peygamberler koyunları güderek, yürütülmesi boyunlarına yüklenen ümmetlerinin işleri hususunda tecrübe sahibi olmuşlardır. Zîra koyunlarla haşır neşir olma sonunda onlarda hilm ve şefkat duyguları gelişir. Çünkü onlar, koyunları
4065] Buhârî, Büyû’ 15
4066] Ebû Dâvud, Büyû’ 79; Tirmizî, Ahkâm 22; Nesâî, Büyû’ 1; İbn Mâce, Ticâret 1
4067] Ahmed bin Hanbel, Müsned
4068] 67/Mülk, 15
4069] Buhârî Musâkât, 13, Zekât, 50, Buyû’, 15; İbn Mâce, Zekat, 25; İbn Hanbel, I, 167
4070] Buhârî, İcâre 2; Muvattâ, 18 -2, 971-; İbn Mâce, Ticârât 5, hadis no: 2149
- 1026 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gütmeye ve mer’ada dağılmalarından sonra toplamaya, bir otlaktan diğer bir otlağa nakletmeye, hayvanların vahşi hayvan ve hırsız nev’inden düşmanlarını defetmeye sabrettiler. Hayvanların tabiatlarındaki farklılıkları, zayıflıklarına ve muâhedeye olan ihtiyaçlarına rağmen aralarındaki şiddetli iftirakları görüp tecrübe edinirler. Bu durumdan ümmete karşı sabretmeye ülfet kazanırlar ve ayrıca ümmetin tabiatlarındaki değişiklikleri, akıllarındaki farklılıkları anlarlar. Böylece ümmetin yarasını sarar, zayıflarına merhamet eder, onlarla daha iyi geçinir. Bu davranışların vereceği meşakkatlere çobanlıktan gelenlerin tahammülleri, bu işlere birden bire girenlerden daha kolay olur. Koyun güdünce bu hususlar tedricen kazanılır. Bu tecrübe işinde koyun üzerinde durulmuştur. Çünkü koyun diğerlerinden daha zayıf, bunların dağılmaları da deve ve sığırda daha fazladır. Çünkü deve ve sığırın bağlama imkânı vardır. Adeten koyun kırda bağlanmaz. Ayrıca, koyun daha çok dağılsa da, emirlere uyması diğerlerinden daha çabuk olur.”
Yaşadığı Sâde Hayat ve İsraftan Kaçınması: Rasûlullah (s.a.s.) çok sade bir insadı, tüm hayatı sadelik içinde ve hem kendi yaşayışı ve hem de ailesinin geçiminde en küçük israf tavrı göstermeden geçmiştir. Gençliğinde olduğu gibi, hicretten sonra yani devlet başkanı ve halkın tartışmasız lideri olduğu zaman bile, ne verilirse yer, kalın ve kaba (ucuz) elbiseler giyerdi. Onun ne sarayı, ne tahtı/koltuğu, ne lüks ve israf içinde yaşayışı vardı. Tek başına veya bir meclisteyken tereddüt etmeksizin yere, toprağa veya hasır üstüne otururdu. Günler boyu sadece kuru ekmek yemiş, günlerce yalnız hurma ile idare etmiştir. Sade kıyafetler giyer, gösterişten hoşlanmazdı. Böyle bir hayatı yaşarken, devletin tüm hazineleri (Beytu’l-Mal) O’nun elinde ve emrinde bulunuyordu. O, toplumunun en fakir bir üyesinin hayat standartlarına göre yaşamayı sürdürüyordu.
Kendisi sade hayatı sevdiği gibi, ailesinin de sade bir hayat sürmesini ve gösterişli hayattan kaçınmalarını isterdi. Kadınlar için altın gümüş gibi ziynete izin verilmiş olmasına rağmen, kendi hanımlarının bunları takmasından hoşlanmazdı. Hanımlarının diğer kadınlara, takı ve altınlarıyla örnek olmasını değil, takvâsıyla örnek olmasını isterdi. Zaten toplumda dar gelirlilerin isyanı, zenginlerin halkın göreceği şekilde israf ve lüks içinde bir hayat sürmesi ve kendilerini onlarla karşılaştırmaları sebebiyle olur. Bir gün kızı Fâtıma’nın boynunda altın bir kolye görünce: “İnsanların, Rasûlullah’ın kızı boynuna ateş takmış demeleri hoşuna gider mi?” demiştir. Bir defasında da Hz. Âişe’nin kollarında bilezikler görmüş ve şöyle demiştir: “Onların yerine safranla boyanmış darasttan (basit) bilezikler taksan daha iyi olur.”
O, daima sade kıyafetler giyerdi. Ancak, Hz. Ömer onun Cuma günlerinde, bayramlarda ve başka ülkelerden heyetleri kabul ettiği zaman gösterişli kıyafetler giymesini isterdi. Buna rağmen Rasûlullah sade giymeyi tercih etti. Bir kere, bir dükkânda ipek bir elbise gören Hz. Ömer, Rasûlullah’tan Cuma namazlarında ve dış heyetleri kabul ederken giymek için onu satın almasını rica etti. Rasûlullah şöyle cevap verdi: “Bunu, âhiretten alacağı bir payı olmayan giysin.”
Peygamberimizin yatağı, bazen bir kaba kumaş, bazen hurma yaprağıyla doldurulmuş deri idi. Hanımı Hz. Hafsa’nın anlattığına göre bir gece yumuşatmak için Rasûlullah’ın yatağına dört kat bez koydu. Fakat ertesi sabah, Rasûlullah memnun olmamıştı. İslâm Devletinin Yemen’den Suriye’ye kadar yayıldığı Hicret’in dokuzuncu yılında, bu Devlet’in başkanı ve tek hâkiminin yalnız
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1027 -
bir yatağı, bir de su kırbası vardı. Hz. Âişe’nin rivâyet ettiğine göre Rasûlulllah vefat ettiğinde, evde bir miktar arpadan başka yiyecek bir şey yoktu ve para ve kıymetli eşya cinsinden hiçbir şey de miras bırakmamıştı.
Hz. Âişe Vâlidemiz’den rivâyet edilen bir hadis bize şunları anlatır: “Allah Rasulü evinde, herhangi bir insan gibi davranırdı. Kendi elbisesini yamar, ayakkabılarını tâmir eder ve ev işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu”4071 O, bunları yaptığı sırada, O’nun adı cihanın dört bir yanında anılıyor; herkes O’ndan ve getirdiği dinden bahsediyordu. O zamanını öyle ayarlamıştı ki, bu kadar önemli sorumlulukları arasında, bu gibi işlere de fırsat bulabiliyordu. O, her güzel hasletin zirvesinde oturmaya lâyıktı ve öyle de oldu.
Kâdı Iyâz naklediyor: “Bir gün aklından zoru olan bir kadın geldi, Allah Rasûlü’nün elinden tutarak çekti ve O’na: Gel benim evimdeki şu işimi gör, dedi. Kadın Allah Rasûlü’nün kolundan çekiyor, O da arkasına takılıp gidiyor. Derken, Sahâbi de onların arkasına düşüyor ve Allah Rasûlü gâyet rahat bir şekilde kadının dediği işi görüyor sonra geri dönüyor” 4072. Bu iş, belki bir ev süpürmek, belki de yıkanmış çamaşırları sıkmaktı. İşin keyfiyeti ne olursa olsun, Allah Rasûlü bu işi yapmıştı. Zira O bir fıtrat insanıydı ve O’nun bu hareketi asla zillet de değildi. Zillet, O’nun rüyâlarına bile girememişti. Nasıl girer ki, O, küfür ve isyan karşısında kükremiş bir aslan gibiydi. O, insanların en şecaatlisiydi. Hz. Ali der ki: “Biz savaş meydanında korktuğumuz zaman Allah Rasûlü’nün arkasına sığınır ve O’nunla korunurduk” ?. Hatta O’nun atmosferi, çevresindekilere emniyet ve güven verirdi. Öyle ise böyle bir insan, bu şekilde bir mahviyet gösteriyorsa, bu sadece O’nun tevâzuundan, sade yaşayışındandır.
Rasûlullah (s.a.s.), büyük bir devletin başkanı ve peygamber olmasına rağmen, mûtedil ve çok sade bir hayat yaşamıştır. Hayatın normal zevklerinin dışına çıkmamış, orta halli ve hatta fakir bir insan gibi çok az bir yiyecek ve giyecekle yetinmiş, normal bir insan gibi evde ve dışarıda çalışmıştır. Özel ve sosyal hayattaki her çeşit lüks ve israftan, aşırılıklardan şiddetle kaçınmıştır. Mekke’de bir tüccar ve Medine’de de devlet başkanı olarak her çeşit imkân varken de bu sadeliğini bozmamış, artan para ve kıymetli eşyayı hep Allah yolunda infak etmiştir. Bütün ömrünce ifrat ve tefritten sakınmış ve özel hayatıyla ashâbına ve tüm insanlığa da en güzel örnek olmuştur.
Rasûlullah (s.a.s.) yemeği az yediği gibi, az uyurdu. Bu durum, tüm hayatı boyunca tartışmasız O’nun özelliği idi. O, ümmetini de bu yönde teşvik ederdi. Özellikle de az yeme ile az uyumanın birlikte sürdürülmesini isterdi. Bu konudaki bir tavsiyesi şöyledir: “İnsanoğlu, karnından daha kötü bir küp (kap) doldurmamıştır. Ona, belini doğrultacak kadar yemesi yeterlidir. Eğer mutlaka karnını doyuracaksa üçte birini yiyeceğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefes almaya ayırsın.” 4073
Rasûlullah’ın en hoşuna giden yemek, çok kimse ile birlikte yediği, onlara ikram ettiği yemekti. Âişe annemizin anlattığına göre, Rasûlullah’ın karnı doyuncaya kadar yediği hiçbir zaman sözkonusu değildir. Eğer yemek verilirse yer; verdikleri yemek ne olursa olsun, onu yer ve verdikleri içecek ne ise içerdi. 4074
4071] Tirmizî, Şemâil 78; Ahmed bin Hanbel, 6/256
4072] Kadı İyaz, eş-Şifâ, I/131, 133
4073] Tirmizî, Zühd 47, hadis no: 2381; İbn Mâce, Et’ıme 50, hadis no: 3349
4074] Tirmizî, Şerh-i Şemâil, Aliyyu’l-Kari, s. 235
- 1028 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kurucusu olduğu Medine İslâm Devletinin devlet başkanı olan Peygamberimiz’in kendisi ve ailesi sadelik içinde yaşar, fakat Allah rızâsı için devamlı infak ederdi. İmkânı olup da, hayatında bir defa olsun “yok” veya “hayır!” dememiştir. Rasûlullah’tan bir şey istenip de O’nun “hayır!” dediği vâki değildir. 4075 Üzerinde ve evinde altın, gümüş para bulundurmaz, olunca hemen fakirlere dağıtırdı. O, geniş imkânlar içinde fakir bir hayat sürer, fakat fakirlere yardımdan geri durmazdı.
Enes (r.a.), diyor ki: “Rasûlullah yanında hiçbir şeyi ertesi gün için biriktirmezdi.” Bir adam Rasûlullah’a gelerek O’ndan birşeyler istedi. Rasûlullah yanında verecek bir şeyi olmadığı ve isteyeni de boş çevirmemek için, başkasından yarım ölçek borç alıp ona verdi. Alacaklı yarım ölçek malını istemeye geldiğinde, ona bir ölçek verdi ve: “yarısı borcum için yarısı da bağıştır” 4076 buyurdu.
İbn Abbas (r.a.) diyor ki, Rasûlullah (s.a.s.), hayır yapmada insanların en cömerdi idi. En cömert olduğu zaman da Ramazan ayı idi. Cebrâil (a.s.) ile bir araya geldiklerinde ise esen rüzgârdan daha cömert olurdu. 4077
Enes (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: Bir adam Rasûlullah’tan bir şeyler istemiş, Rasûlullah da ona bir vâdi dolusu koyun vermiştir. Bunun üzerine adam kabilesinin yanına dönerek, onlara: “Koşun, müslüman olun! Çünkü Muhammed (s.a.s.), bir kimsenin artık fakirlik çekmeyeceği kadar mal veriyor” dedi. Rasûlullah birden çok kimseye yüzer deve vermiştir. Ebû Süfyan’a üç ayrı defa yüzer deve vermiş, onların kalplerini bu infaklarla İslâm’a ısındırmış, malı Allah yolunda infak etmenin en güzel örneklerini sunmuştur. Rasûlullah’ın peygamber olmadan önceki ahlâkı da böyle idi. Varaka bin Nevfel, bir rivâyette Hz. Hadîce O’na demişti ki: “Sen yükü çekiyorsun, insanlara bulamadıkları şeyi veriyorsun.” 4078
Allah’ın Rasûlü, o güzel insan, Havâzin kabilesinden alınan altı bin esiri onlara geri vermişti. Yine Abbas (r.a.)’a taşıyamayacağı kadar altın vermişti. Ona doksan bin dirhem gümüş getirilmiş, bir hasırın üzerine konulmuştu. Kalkıp onu herkese dağıttı. Hepsini bitirinceye kadar isteyen hiçbir kimseyi geri çevirmedi. Sonra bir adam gelip istedi. Ona: “Yanımda artık hiç kalmadı. Ama git, ihtiyacın olan şeyi benim adıma satın al! Bana bir şey gelince ben parasını öderim” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer: “Yâ Rasûlallah, Allah seni gücün yetmediği bir şeyle mükellef tutmadı ki, niye böyle yapıyorsun?” diye sordu. Bu söz, Peygamber’in hoşuna gitmedi. Ensârdan bir sahâbî de: “Ver ey Allah’ın Rasûlü! Arzın Sahibi’nin azaltacağından korkma!” dedi. Rasûlullah tebessüm etti ve sevindiği yüzünden belli oluyordu. Buyurdu ki: “Ben, bununla emrolundum.” 4079
Sehl ibnu Sa’d (r.a.) anlatıyor: “Bir adam, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a uğradı. Efendimiz yanında bulunan bir zâta: “Şu gelen kimse hakkında reyin nedir?” diye sordu. Adam: “O, halkın eşrâfındandır, bu vallahi bir kıza tâlib olsa hemen evlendirilmeye; birisi lehine şefaate bulunsa, şefaatinin yerine getirilmesine lâyıktır” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) sükût buyurdular. Derken az sonra bir
4075] Müslim, Fezâil 56, hadis no: 2311
4076] Tirmizî, Zühd 37, hadis no: 2363
4077] Müslim, Fezâil 50, hadis no: 2308; Tirmizî, Cihad 14, hadis no: 1687); İbn Mâce, Cihad 9, h. no: 2772
4078] Buhârî, Bed’u’l-Vahy
4079] Müslim, Fezâil 60, hadis no: 2314; Tirmizî, Şemâil; İbn Kesir, el-Bidâye 6/63
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1029 -
adam daha uğradı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yanındakine: “Peki, bunun hakkında reyin nedir?” dedi. Adam: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bu, müslümanların fakir takımındandır. Vallahi, bu bir kıza tâlib olsa evlendirilmemeye, şefaatte bulunsa itibar edilmemeye, bir şey söylese dinlenilmemeye lâyıktır?” cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.): “Bu, onun gibilerin bir arz dolusundan daha hayırlıdır?” buyurdu.” 4080
Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) efendimiz buyurdular ki: “Dünyada zâhidlik, helâl olanı haram etmek veya malı ziyân etmekle olmaz. Gerçek zâhidlik, Allah’ın elinde olana, kendi elinde olandan daha çok güvenmen ve bir müsîbete düştüğün zaman getireceği sevabı sebebiyle, onun devamına rağbet göstermendir.” 4081
Bu hadis, hakîki zâhidliğin nasıl olduğunu anlatıyor. Buna göre kişinin, helâli haram kılmak, malını mülkünü yüzüstü bırakıp ziyan olmasına seyirci kalmak gibi bir kısım zoraki davranışların zâhidlikle ilgisi olmadığını belirtiyor. O halde gerçek zühd, kişinin Allah’ın rızkı vereceği husûsundaki vaadine güvenmek, ummadığı yerden rızık verdiğine kesin bir îmanla inanmak, Allah’a olan îtimad ve güvenini, elinde tuttuğu akar mal, sanat, mevki ve makam gibi şeylere olan güveninden çok fazla kılmaktır. Çünkü kendi elindekilerin telef olması, bir bir yok olması mümkündür, fakat Allah’ın elinde bulunanlar bâkîdir, ebedîdir. Nitekim âyet-i kerîmede: “Sizde olanlar tükenir, ama Allah katında olanlar sonsuzdur” 4082 buyurulmuştur.
Musîbetle ilgili cümlenin mânasını da Aliyyü’l-Kârî şöyle açıklar: “(Musîbete karşı şikâyetçi, tahammülsüz olma. Bilakis) hâsıl edeceği sevabı düşünerek, yokluğundan ziyâde varlığına rağbet et, devamını iste. İşte bu iki hal, senin gerçekten dünyayı terkedip âhirete yönelmiş olduğuna iki sâdık ve âdil şâhiddir.”
Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “(Ey Âişe! Cennette) benimle olman seni mesrur edecekse sana dünyadan bir yolcunun azığı kadarı kifâyet etmelidir. Sakın zenginlerle sohbet arkadaşlığı etme. Bir elbiseye yama vurmadan eskimiş addetme.” 4083
Rezîn şunu ilâve etmiştir: “Urve dedi ki: “Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ), bir elbiseyi eskitip yamamadıkça ve içini dışına ters çevirip (bir zamanlar da öyle giyerek iyice eskitmedikçe) yenilemezdi. Bir gün kendisine, Muâviye tarafından gönderilmiş olan seksenbin (dirhem) geldi. Bu paradan, akşama tek dirhem kalmadı (hepsini tasadduk etti). Câriyesi ona: “Bana ondan bir dirhemlik olsun et alsaydın ya!” dedi. Hz. Âişe: “(Para varken) hatırlatmış olsaydın, isteğini yapardım” dedi.”
Bu rivâyet, Âl-i Beyt’in yaşayışına ışık tutmaktadır. Dünya ile olan bağlantısını, gölgelenmek üzere bir müddet dibine oturup ondan sonra bırakıp giden yolcunun, güzergahta rastladığı ağaçla olan irtibatına benzeten Hz. Peygamber, zevce-i pâkleri Âişe vâlidemize uhrevî beraberliği daha bir garantileyecek hayat tarzının bir sahnesini tasvir ediyor: “Elbiseyi yamalı olarak giymeden yenilememek.”
4080] Buhârî, Rikâk 16, Nikâh 15, İbnu Mâce, Zühd 5, (4120).
4081] Tirmizî, Zühd 29, hadis no: 2341; İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4100
4082] 16/Nahl 96
4083] Tirmizî, Libâs 38, hadis no: 1781
- 1030 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âişe vâlidemiz (r.anhâ), sadece yamamakla kalmıyor, renk vs. yönleriyle daha az yıpranıp, yenilik havası taşıyan iç yüzünü dış yüz yaparak, bir müddet öyle giyiyor. Urve (rahimehullah)’nin açıklaması, Hz. Âişe’nin bu davranışının fakirlik veya cimrilikten olmayıp, zahidlikten olduğunu göstermektedir. Umumî Açıklama kısmında temas edildiği üzere gerçek zâhidlik budur. Maddî imkânlar varken dünyaya itibar etmemek... Yüce vâlidemiz bunun örneğini vermiştir.
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) şöyle duâ ederdi: “Allah’ım, Âl-i Muhammed’in rızkını belini doğrultacak kadar ver.” -Bir diğer rivâyette- “yetecek kadar ver” buyurmuştur.” 4084
Rasûlullah (s.a.s.) Allah’tan rızk olarak, ölmeyecek kadar istemiştir. Rivâyetlerde bu miktar iki ayrı kelime ile ifâde edilmektedir. Kût ve kefâf. Kût, “ölmeyecek kadar”, “belini doğrultmaya yetecek kadar” veya “başkasından istemeye ihtiyaç bırakmayacak kadar yiyecek” diye açıklanmıştır. Kefâf daha önce, Umûmî Açıklama kısmında geniş açıkladığımız üzere, zarûrî ihtiyaçları tam karşılayan, ne fazla ne de noksan olmayan miktar olarak tarif edilebilir.
Âl-i Muhammed tâbiri ile, bu hadiste, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in hanımları ile çocukları kastedilmiş olmalıdır. Resûlullah’ın ve ailesinin asgari miktarla yetindiklerini te’yîd eden rivâyetler çoktur. Tirmizî’nin “Resûlullah ve ehlinin maişetleri adında bir babta kaydettiği rivayetlerden bazıları şöyle:
“Rasûlullah (s.a.s.) ekmek ve etten doyuncaya kadar günde iki sefer yemeden dünyadan göçmüştür.”
“Rasûlullah (s.a.s.) arpa ekmeğinden doyuncaya kadar peşpeşe iki gün yemeden ruhu kabzedildi.”
“Rasûlullah (s.a.s.) ve ailesi, üst üste üç gün doyuncaya kadar buğday ekmeği yemeden dünyadan ayrıldı.”
“Rasûlullah (s.a.s.) üst üste birçok geceleri aç geçirir, ehli de akşam yemeği bulamazlardı. Onların ekmekleri çoğunlukla arpa ekmeği idi.”
“Rasûlullah (s.a.s.) yarın için bir şey biriktirmezdi.”
“Rasûlullah (s.a.s.) ölünceye kadar (mükellef hazırlanmış) bir sofrada yemek yemedi, (pasta şeklinde) ince yapılmış ekmek de yemedi.”
Resûlullah’ın zenginliği, kalbinde Rabbine karşı beslediği güveni idi. (Kulluğu) unutturucu fakirlikten de, tuğyana atıcı zenginlikten de Allah’a sığınırdı. Bu durumda, fakirlik ve zenginliğin iki aşırı kutupları teşkîl ettiğine delil vardır.
O Yüce Peygamber’in hayatına ve onun mal hakkındaki tavırlarına baktığımızda gördüğümüz tablo şudur: Yeryüzünün hazineleri, ülkelerin anahtarları O’na verilmiştir. Önceki peygamberlere helâl kılınmayan savaş ganimetleri O’na helâl edilmiştir. O hayatta iken Hicaz, Yemen ve bütün Arap yarımadası, Irak ve Şam’ın yakın bölgeleri fethedilmişti. Oralardan elde edilen “ganimetlerin beşte biri, Allah’a, Rasûlüne, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolcuya aittir.” 4085 Cizye
4084] Buhârî, Rikâk 17; Müslim, Zekât 126, hadis no: 1055; Tirmizî, Zühd 38, hadis no: 2362
4085] 8/Enfâl, 41
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1031 -
ve zekâtlardan, başka ülkelerin krallarında bile toplanamayacak kadar çok mal Rasûlullah’a toplanıp getiriliyordu. Fakat O, bunlardan en ufak bir şey, kendine almamış, bir dirhem dahi alıkoymaksızın hepsini uygun şekilde sarfetmiş ve onlarla başkalarının ihtiyaçlarını gidermiş ve müslümanları güçlendirmiştir. Buyurmuştur ki: “Uhud Dağı kadar altınım olsa da, ondan borç ödemek üzere alıkoyduğumun dışında bir dinarın yanımda bir gece kalması beni memnun etmez.” 4086
Bir defasında Peygamberimiz’e bir miktar para gelmişti. Onu taksim edip dağıttı da, altı dinar yanında kaldı. Onu da hanımlarından birine verdi. O gece gözüne uyku girmedi. Yatağından kalkıp bu parayı ihtiyaç sahiplerine dağıttı ve buyurdu ki; “işte şimdi rahatladım.” 4087
Dünyanın en cömerdi, o en büyük insan vefat ettiğinde, ailesinin nafakası için zırhı rehinde idi. O, yiyecek, giyecek ve meskenden ihtiyacı kadar, en az ile yetinilecek kadarını kâfi görürdü. İhtiyacından fazla hiçbir şeyi olmazdı. Elbise gözetmez, bulduğunu giyerdi. Ganimet ve hediye olarak kendisine gelen altın süslemeli kaftanları yanında bulunanlara ve uzaktaki fakirlere paylaştırırdı. Çünkü giysilerle gösteriş yapmak, övünmek, onlarla süslenmek O’na ve O’nun getirdiği ölçülere göre bir şeref ve yücelik sebebi olamazdı.
Hz. Âişe (r.anhâ) vâlidemizden rivâyet ediliyor: “Rasûlullah (s.a.s.)vefat edinceye kadar üç gün arka arkaya buğday ekmeği ile karnını doyurmamıştır.” 4088 Diğer bir rivâyette arpa ekmeği ile de arka arkaya iki gün karın doyumadığı bildirilir. Onun ailesi de, O’nunla birlikte aynı yoksul hayatı severek paylaşıyordu. Hâlbuki eğer dileseydi Allah Teâlâ O’na akla gelmeyecek şeyler lutfederdi. Yüce Peygamber, silâhı, katırı ve vefatından sonra sadaka olduğunu belirttiği bir arâziden başka hiçbir miras bırakmamıştır.4089 Hz. Âişe (r.anhâ) anlatıyor: “Peygamber vefat ettiğinde evinde raftaki birazcık arpadan başka, canlı mahlûkun yiyeceği hiçbir şey yoktu. Rasûlullah, bana dedi ki: “Bana Mekke’deki Betha vâdisinin, istersem benim için altın kılınması arz edildi. Ben, ‘Ya Rabbi, gün olur aç olurum, gün olur tok olurum. Aç olduğum halde Sana duâ ve niyaz ederim; tok olduğum günde de Sana hamd ve senâ ederim’ dedim.” 4090 Bir başka hadis-i şerife göre de Cebrâil, Rasûlullah’a gelerek dedi ki: “Allah sana selâm ediyor ve ‘eğer istersen şu dağları senin için altın yapayım ve nerede olursan seninle beraber olsunlar’ buyuruyor. Rasûlullah (s.a.s.) başını önüne eğerek: “Ey Cebrâil, dünya, yurdu olmayanların yurdudur; malı olmayanların malıdır. Onu aklı olmayanlar biriktirir” dedi. Cebrâil de O’na: “Allah bu sağlam sözde seni sâbit kılsın!” dedi. 4091
Ebû Abdirahman el-Hubulî anlatıyor: “Bir adam Abdullah İbnu Amr (r.a.)’a sorarak dedi ki: “Biz muhâcirlerin fakirlerinden değil miyiz?” Abdullah da ona sordu: “Kendisine sığındığın bir zevcen var mı?” Adam: “Evet” dedi. Abdullah: “Senin oturduğun bir meskenin var mı? Adam: “Evet!” deyince Abdullah: “Sen zenginlerdensin!” dedi. Adam: “Benim bir de hizmetçim var!” diye ilave edince,
4086] Müslim, Zekât 9, hadis no: 3394; İbn Mâce, Zekât 3, hadis no: 1787; Buhârî, Zekât, Rikak
4087] İmam Süyûtî, Menâhilu’s-Safâ, s. 14
4088] Buhârî, Et’ıme 23; Müslim, Zühd 202, hadis no: 970
4089] Müslim, Vasiyyet 18, hadis no: 1635; Buhârî, Vesâyâ, Megâzî
4090] Müslim, Zühd 27, hadis no: 2973; Tirmizî, Zühd 35, hadis no: 2348
4091] Beyhakî, Zühd; İbn Saad, Tabakat; İmam Süyûtî, Menâhilu’s-Safâ, s. 25
- 1032 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Abdullah: “Öyleyse sen krallardansın!” dedi.” 4092
Ebû Saîd (r.a.) anlatıyor: “Muhâcirlerin fakirlerinden bir grupla birlikte oturmuştum. Bunlardan bir kısmı, bir kısmı(nın karaltısından istifâde) ile çıplaklıktan korunuyordu. Bir okuyucu da bize (Kur’ân) okuyordu. Derken Rasûlullah (s.a.s.) çıkageldi ve üzerimizde dikildi. Resûlullah’ın yanımızda dikilmesi üzerine kaari okumayı bıraktı. Resûlullah da selam verdi ve: “Ne yapıyorunuz?” diye sordu. “Ey Allah’ın Rasûlü! dedik, o kaarimizdir, bize (Kur’ân) okuyor. Biz de Allah Teâlâ’nın kitabını dinliyoruz. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Ümmetim arasında, kendileriyle birlikte sabretmem emredilen kimseleri yaratan Allah’ıma hamdolsun!” dedi. Sonra, kendisini bizimle eşitlemek üzere Rasûlullah, ortamıza oturdu.Ve eliyle işâret ederek: “Şöyle (halka yapın)” dedi. Cemaat hemen etrafında halka oldu, yüzleri ona döndü. Ebû Saîd der ki: “Rasûlullah (s.a.s.)’ın onlar arasında benden başka birini daha tanıyor görmedim. (Herkes yeni baştan vaziyetini alınca) Rasûlullah şu müjdeyi verdi: “Ey yoksul muhâcirler, size müjdeler olsun! Size Kıyamet günündeki tam nûru müjde ediyorum. Sizler cennete, insanların zenginlerinden yarım gün önce gireceksiniz. Bu yarım gün, (dünya günleriyle) beşyüz yıl eder.” 4093
Bu hadis, Mediyne’ye hicret eden bir kısım müslümanların maddî durumlarını aksettirmesi bakımından dikkat çekicidir: Birbirlerinin gölgesiyle tesettürü sağlamaya çalışacak kadar fakirlik.
Fakirlik, özellikle insanın kendi ve ailesinin karnını doyuramayacak derecede olursa, sabrı çok zor olan bir imtihandır. Zenginlik de, çoğu zaman insanı istiğna duygusuna boğarak, mâneviyattan, kulluktan uzaklaştırmaktadır. Ayrıca servetin kazanılmasında gayr-i meşru kazanç ihtimalleri, zekât ve sadakasını tam tamına verememe ihtimâli, malın muhâfaza ve arttırılması gibi zarûri meşguliyetlerin kişiyi fazlaca işgal etme tehlikeleri/riskleri mevcuttur. Öyle ise, ümmetinin her zümresine karşı rahmet ve şefkat hisleriyle dolu olan Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu zümrelerin zayıf noktalarına dikkat çekip, onları uyarmasından daha tabiî bir şey olamaz.
Dînimizin getirdiği hayat felsefesine göre, insan imtihan edilmek üzere yaratılmıştır. Kimisi azlık, kimisi çokluk; kimisi kadınlık, kimisi erkeklik; kimisi sağlık, kimisi hastalık; kimisi nimet, kimisi musibetle veya aynı insan yerine göre bazen sağlık, bazen hastalıkla, bazen bolluk, bazen darlıkla, nimet veya musibetle... imtihan edilecektir. Şeriat, bu farklı hallerin her birinde her bir farklı hal sâhibine nasıl davranmak gerektiğinin bilgisini getirmiş ve bu talimata uymasını emretmiştir. Bu talimâtı anlayacak derecede aklı olan herkes, buna uyup uymama durumuna göre hesaba çekilecektir.
Öyle ise zenginlik ve fakirlikle ilgili hadisleri belirtilen çerçevede kavramak gerekir. Bu talımatta servet sahiplerine düşmanlık aranmamalı, fıtrata hâkim kanunların beyânı, belirtilen şartlarda gerçek kulluğun nasıl yapılacağının öğretisi, bir başka ifade ile dinin siyâseti aranmalıdır.
“Bana zayıflarınızı arayın. Zîra sizler, zayıflarınız sebebiyle (onların sabrı, duâsı, takvâsı bereketiyle) yardıma ve rızka mazhar kılınıyorsunuz.” 4094 Nesâî’nin rivayetinde: “Allah
4092] Müslim, Zühd 37, hadis no: 2979
4093] Ebû Dâvud, İlim 13, hadis no: 3666; Tirmizî, Zühd 37, hadis no: 2352
4094] Ebû Dâvud, Cihâd 77, hadis no: 2594; Tirmizî, Cihâd 24, h. no: 1702; Nesâî, Cihâd 43, -6, 45,46
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1033 -
bu ümmete zayıfları sebebiyle, onların duâları, namazları ve ihlâsları hatırı için yardım eder.” Zayıfların ibâdet ve duâları çok daha hâlisânedir. Çünkü kalpleri dünyevî süslerle meşgûl değildir. Himmetleri bir şeyde toplanmıştır. Bu sebeple duâları makbuldür, amelleri (riyâdan) pâktır.
Abdullah İbn Muğaffel (r.a.) anlatıyor: “Bir adam gelerek “Ey Allah’ın Resûlü! Ben seni seviyorum” dedi. Rasûlullah: “Ne söylediğine dikkat et!” diye cevap verdi. Adam: “Vallâhi ben seni seviyorum!” deyip, bunu üç kere tekrar etti. Rasûlullah (s.a.s.) bunun üzerine adama: “Eğer beni seviyorsan, fakirlik için bir zırh hazırla. Çünkü beni sevene fakirlik, hedefine koşan selden daha sür’atli gelir.” 4095
Aslında her mü’min Rasûlullah’ı (s.a.s.) sevmekle mükelleftir, O’nsuz mü’min olunmaz. Öyle ise bu söz, ileri derecede bir sevgi duygusunun ifadesi olmaktadır. Bu seviyede bir sevgi, kişiye bir kısım özelliklere sahip olması ve fedâkârlıklara hazır olması gerekeceğindendir ki, Resûlullah, bu söylediğin şeyin gerektirdiği mes’ûliyetlere katlanıp titizlikleri yaşayabilecek misin? mânâsında: “Ne söylediğine dikkat et!” buyurmuştur. “... Fakirlik için zırh hazırla!” uyarısının gerisinde ciddî, zor, azîm bir işe karar vermişsin, hele bir düşün, altından kalkabilecek misin? Bu, basit bir karar değil, kendini tehlikeli bir işe atıyorsun. Bunun arkasında pek çok belâ ve musibetlerle imtihân var. Kendini bilerek belâ ve musibetlere atmaktan daha büyük bir risk var mı, gibi mânâlar zihne gelmektedir. Peygamber’i gerçekten sevmek, O’na benzemeye çalışmak demektir, O’nun sünnetine sarılıp O’nun izinden gitmektir. Peygamber’in yaşadığı gibi sade, fakir bir hayat yaşamak, O’nun gibi ve O’nun yolunda mallarını infak etmek demektir. Rahat koltuklar üzerinde ve günlük yaşayışında hiçbir fedâkârlığa katlanmadan Allah ve Rasûlullah sevgisinden bahsetmek, ne kadar gerçekçi olur?
Aliyyü’l-Kaarî, burada hazırlanması emredilen zırhtan maksadın sabır olduğunu belirtir. “Çünkü der, sabır fakrı örter, tıpkı zırhın zarara karşı bedeni örttüğü gibi.” Belânın gelmesine selin misal verilmesi, sür’ati ifade içindir, çünkü yüksekten akan sel süratlidir. Rasûlullah’ın (s.a.s.): “İnsanlardan en şiddetli belâya mâruz olanlar önce peygamberler, sonra sâlihler, sonra derece derece iyi hal sahibi diğer mü’minlerdir.” 4096 hadisi göz önüne alınınca, sadedinde olduğumuz hadis daha iyi anlaşılır. Hak yolunda en büyük zorluk ve musîbetlere katlanan Efendimizin yolundan gidenler, ona yakınlıklarının derecesini, onu sevme yolunda katlandıkları fedâkarlıklar, sıkıntılar ve mahrûmiyetlerle ölçebilirler.
Bu ölçünün, zamanımız için çok daha geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü, öncelikle farz ve sünnetlerin yaşanmasında ifâdesini bulan sevmeye, zamanımızda çeşitli mâniler var. Bırakalım pek çok hayatî sünnetleri, farzların yerine getirilmesi bile bir kısım zorluk ve dünyevî riskleri berâberinde getirmekte, mü’minleri işinden, aşından, terfîsinden etmektedir. Sünnete uymanın getireceği bu zorlukları göze alamayıp, tâvizkârlığa düşen, rahatına bağlı müslümanlar, şartların daha da ağırlaşmasına zemin hazırlayıp, dinî hayatta daha çok tâvizler istenmesine sebep olmaktadırlar. Bu hadis, üzerinde düşünülünce mûcizevî bir beyan olduğu görülmektedir. Rabbimizden, Rasûl-i Ekrem’ini hakkıyla sevmeyi bizlere nasîb etmesini niyaz ediyoruz. Allah sevgisi için de benzeri şeyler söylenebilir.
4095] Tirmizî, Zühd 36, hadis no: 2351
4096] Tirmizî, c. 7, s. 78-79; Dârimî, c. 2, s. 320; Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, c. 1, s. 136; Ahmed bin Hanbel
- 1034 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Çünkü Allah’ı sevmenin göstergesi, Rasûlullah’a tâbi olmaktır. 4097
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Biz Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte otururken uzaktan Mus’ab İbn Umeyr (r.a.) göründü, bize doğru geliyordu. Üzerinde deri parçası ile yamanmış bir bürdesi vardı. Rasûlullah (s.a.s.) onu görünce, (Mekke’de iken giyim kuşam yönünden yaşadığı) bolluğu düşünerek ağladı. Sonra şunu söyledi: “Gün gelip, sizden biri, sabah bir elbise, akşam bir başka elbise giyse ve önüne yemek tabakalarının biri getirilip diğeri kaldırılsa ve evlerinizi de (halılar ve kilimler ile) Kâ’be gibi örtseniz o zamanda nasıl olursunuz?” “O gün, dediler, biz bugünümüzden çok daha iyi oluruz. Çünkü hayat külfetimiz karşılanmış olacak, biz de ibâdete daha çok vakit ayıracağız.” Buyurdu ki: “Hayır! Bilakis siz bugün o günden daha iyisinizdir.” 4098
Mus’ab İbnu Umeyr, İslâm’ın ilk kahramanlarından biridir. Mekke’nin zengin ailelerine mensuptur. En iyi giyinen, en yakışıklı gençlerindendir. Müslüman olunca ailesinin boykotuna maruz kalmış, maddî sıkıntılar çekmiştir. Öyle ki derisi buruş buruş olmuştur. Ayrıca ondaki İslâm aşkını bu sıkıntılar sarsmamıştır. Rasûlullah (s.a.s.) Akabe biatından sonra, daha hicret etmeden, İslâm’ı yaymak ve namaz kıldırmak üzere Mediyne’ye göndermiştir. Mediyneli müşriklere hep Kur’ân okuyarak teblîğde bulunduğu için kendinsine mukri’ (ve kaarî’) denmişti.
Mus’ab (r.a.), Rasûlullah’ın rikkate gelerek gözlerinden yaşlar boşanmasına sebep olan maddi sıkıntı içerisinde, İslâm’a hizmete yılmadan devam etmiş, Uhud savaşında şehîd olduğu zaman, vücudunu örtecek kefen bile bulunamamıştır. Kıyamet günü huzur-u İlâhî’de tam bir şeref hil’ati yerine geçecek olan üzerindeki o yamalı elbisesi ile başı örtülmüş, ayakları da izhir otuyla kapatılmış öylece defnedilmişti. Habbâb (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ile berâber hicret ettik. Sırf Allah’ın rızasını düşünüyorduk. Bizim ücretlerimizi Allah verecekti. Bir kısmımız ücretinden hiç bir şey yemeden öldü. Bazılarımızın da (daha dünyada) meyveleri olgunlaştı ve topladı. Mus’ab İbnu Umeyr, geride tek elbiseden başka hiçbir şey bırakmadan öldü. (Uhud’da öldüğü zaman) bu elbise ile başını örttüğümüz vakit ayakları açılıyordu, onunla ayağını örtsek başı açılıyordu. Rasûlullah: “(Elbisesiyle) başını örtün, ayağına da izhir otu koyun” diye emretti.”
Rasûlullah, bu hadiste maddî bolluğun, dînî gayret ve ibâdette hassasiyet getirmeyip, her hususta rehâvet ve gevşekliğe sebep olacağını ders vermektedir. İslâm cemiyetini, maddi darlık değil, bilâkis bolluk ve rehâvetin yıkıma götüreceğini Hz. Peygamber pek çok hadislerinde beyan etmiştir. Tarih, medeniyetler kuran toplumların hep maddi refahın zirvesine ulaştıktan sonra gerilemeye ve yıkıma gittiklerini gösterir. Günümüzde bile, toplumsal çöküşlerin göstergesi kabul edilen içki ve uyuşturucu salgınına ve çeşitli cinsi sapıklıkların yaygınlık kazanmasına hep zengin ve müreffeh toplumlarda rastlamaktayız.
Ebû Ümâme İbnu Sa’lebe el-Ensârî (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanında dünyayı zikretmişlerdi. Buyurdular ki: “Duymuyor musunuz, işitmiyor musunuz? Mütevâzi/sade giyinmek îmandandır, mütevâzi giyinmek imandandır!” 4099
Rasûlullah (s.a.s.) bu hadislerinde mü’mine sâde ve mütevâzi giyinmeyi tavsiye etmektedir. Dünyada söz edilen bir sohbette te’kîdli bir üslubla kılık kıyafette
4097] 3/Âl-i İmrân, 31
4098] Tirmizî, Kıyâmet 36, hadis no: 2478
4099] Ebû Dâvud, Tereccül 1, hadis no: 4161; İbn Mâce, Zühd 22, h. no: 4118
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1035 -
sadeliğin tavsiye edilmesi, giyimin “dünya”ya ait bir keyfiyet olduğunu gösterir. Kılık kıyafette, günümüzde olduğu gibi, bir moda yarışı ile, eskimeden elbise atmanın diynen te’yîd edilen bir yönü yoktur. Tevâzu ve sâdelik esastır, ancak bunu “sünepelik” olarak da anlamamak gerekir; maddî gelire uygun olarak giyinmeyi dînimiz câiz görmüştür. Ama özellikle İslâm düşmanlarının yahûdilerin keselerini dolduracak şekilde, onların reklâmlarının etkisinde kalarak markalarını tâkip etmek, hele üzerindeki giyecek ile onların bedava reklâmını yapmak, israf yanında ekstra başka günahlara da sebep olacaktır. İmkân sahiplerinin sabah bir çeşit, akşam bir başka çeşit giyme havasına girmeleri toplumun ekonomik hayatında birkısım sıkıntılara sebep olacak, ahlâkî ve dînî hayatta da bunun akisleri görülecektir. O yüzden, imkân sahiplerinin de böyle menfi durumların çıkabileceğini düşünerek, buna meydan vermemek düşüncesiyle tevâzu ve sâdeliği tercîh etmeleri dinin tavsiye ettiği sırât-ı müstakîm olmaktadır.
“Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanında bir adamın çok ibâdet ettiğinden, bir diğerinin de verâ sahibi olduğundan bahsedilmişti. Efendimiz: “Verâ’ya denk olacak onunla tartılabilecek bir şey yoktur!” buyurdu.” 4100 (Verâ: Haramlardan, harama benzeyen şeylerden, şüpheli şeylerden kaçınmak mânasına gelir.)
Gazâlî verâ’yı harama vesîle olabilir endişesiyle bazı helâl şeyleri (şüpheli şeyleri) de terk etmek olarak târif eder. Önceki hadiste geçtiği üzere, zengin kimsenin helâl olduğu halde lüks ve pahalı giyinmeyi terkedip, tevâzu ifâde eden sade giyinmesi verâ’dır. Bu hal, sadece giyim kuşamla ilgili değildir; mesken, yiyecek, binecek, konuşma gibi her çeşit aslî ve gayr-ı aslî ihtiyaçlar için de sözkonusudur.
“Kişi mahzurlu/sakıncalı olan şeyden korkarak mahzursuz olanı terk etmedikçe gerçek takvaya ulaşamaz.” 4101 Bu hadiste, helâl bile olsa, gereksiz ve fazla olan kısmın bırakılmasına emir vardır. Mü’min, “haram değildir” diyerek veya “helâldir” diye lüzumu olmayan şeylere yer vermemelidir. Bu “helâl”i Rasûlullah (s.a.s.), özel olarak bir konuya bağlamamış, mutlak bırakmıştır; öyleyse, hayatımızı ilgilendiren her şey olabilir: Yeme, içme, konuşma, giyme, ziyâret, uyku, harcama vs. Bunların gerekli miktarında kalmak esastır, çükü fazlası haram olabilir veya harama sebep olabilir. Nitekim her çeşit israf yasaklanmıştır. Aslında israf yasaklanan şeylerde değil, helâl olan şeylerde sözkonusudur. İmam Gazâlî şöyle der: “Helâlin fazlasıyla meşgul olup ona düşkünlük göstermek, nefsin oburluk ve tuğyânı ve hevânın temerrüd (inatçılık) ve taşkınlığı sebebiyle, kişiyi harama ve mahz-ı isyâna sevkeder. Kim dininde zarardan emin olmak isterse bu hatardan (risk) sakınmalı, helâlin fazlasından kaçınmadır. Ta ki, tümüyle haramdan korunmuş olsun. Herkes için en mükemmel takvâ, din için hiç bir zararı olmayan şeyin tercihidir.
Zühd ve Takvâsıyla Peygamberimiz
Allah Resûlü, zâhidlerin en zâhidi, takvâlıların en takvâlısıydı. Zühd; dünya ona verilse sevinmeme, bütün dünya elinden gitse üzülmeme halidir. Bu hal, Allah Resûlü’nde doruk noktadadır. Bütün dünya O’nun olsaydı, her halde bir arpa tanesi bulmuş kadar sevinmezdi. Bütün dünya, bir anda elinden gitseydi, yine bir arpa tanesi kaybetmiş kadar üzülmezdi. O, dünyayı kalben bu şekilde
4100] Tirmizî, Kıyâmet 61, hadis no: 2521
4101] Tirmizî, Kıyâmet 20, (2453)
- 1036 -
KUR’AN KAVRAMLARI
terketmişti. Ancak bu terk, hiçbir zaman kesben yani maîşet temini için çalışıp kazanarak da dünyayı terk etmek değildir. Zira kazanç yollarının en mantıklısını ve en güzelini bize gösteren, yine Hz. Muhammed Aleyhisselâm’dır. O’nun kesben dünyayı terk etmesi veya insanları buna teşvik etmesi düşünülemez. Dünyayı terk, kalben olmalıdır. Buna en güzel delil de yine Allah Resûlü’nün kurduğu İslâm Site Devleti’nin, kısa zamanda dünyanın en zengin ve en güçlü devletlerinden biri hâline gelmesidir. Bir batılı düşünürün dediği gibi, Allah Rasûlü’nün kurduğu bir büyük devletten, daha sonra tam 25 tane imparatorluk ölçüsünde devlet doğmuştur. Osmanlı Devleti bunlardan sadece bir tanesidir. Evet, zühdde temel düşünce bu olmalıdır.
Allah Rasûlü, peygamberliğin aydınlık iklimine adımını attığı andan, dünya bütün debdebe ve ihtişâmıyla O’nun ayağının önüne serildiği âna kadar hiç tavrını değiştirmedi. Hatta O, dünyaya geldiği anda sahip olduğu mal varlığınavefat ederken sahip değildi. Çünkü neyi var, neyi yoksa hep dağıtmış ve infâk etmişti. Bakın maddî mirasına: Kayda değer olarak, hanımlarının içinde bulundukları küçük odalardan başka bir şey yoktu. Onlar da yine millete ait sayılırdı ki, analarımız vefat edince, hepsi de mescide dâhil edilmişti. Oraya giden herkesin de bilebileceği gibi, bu hücreler mescidin bir köşesine sıkışacak kadar dar bir yer işgal ediyordu. 4102
Hasır Üzerinde Yatması: Hz. Ömer (r.a.), bir gün Allah Rasûlü’nün huzuruna girdi. Efendimiz yattığı hasırın üzerindeydi ve yüzünün bir tarafına, hasır iz yapmıştı. Odasının bir yanında işlenmiş bir deri, bir diğer köşesinde de, içinde birkaç avuç arpa bulunan küçük bir torba vardı. İşte Allah Rasûlü’nün odasında bulunan eşyalar bundan ibaretti. Hz. Ömer (r.a.), bu manzara karşısında çok duygulandı ve ağladı. Allah Resûlü niçin ağladığını sorunca da Ömer: “Yâ Rasûlallah! Şu anda kisrâlar, krallar saraylarında kuş tüyünden yataklarında yatarken, Sen, sadece kuru bir hasır üstünde yatıyorsun ve o hasır, Senin yüzünde iz bırakıyor. Gördüklerim beni ağlattı.” cevabını verir. Bunun üzerine Allah Rasûlü, Ömer (r.a.)’e şu karşılıkta bulunur: “İstemez misin, Yâ Ömer! Dünya onların, âhiret de bizim olsun.”4103 Başka bir rivâyette ise Efendimiz şöyle buyururlar: “Dünya ile benim ne alâkam var. Ben bir yolcu gibiyim. Bir ağaç altında gölgelenen bir yolcu. Sonra da orayı terkedip yoluna devam eden.” 4104
O, dünyaya bir vazifeyle gelmişti. Duygu ve düşüncede insanlara diriliş solukları getirmiştir. Vazifesi bittiği zaman da dünyayı terkedecekti. Dünya ile bu kadar alâkasız bir insanın, dünya adına bazı şeylere temâyül edeceğine, ihtimâl vermek aklın kabul edeceği şeylerden değildir. Evet, O, asla dünyaya meyletmedi ve O, hiçbir zaman istikametten sapmadı, hiç dünyevîleşmedi.
Sadaka Hususundaki Hassâsiyeti: “Akşam yatmış, fakat sabaha kadar dönüp durmuş, bir türlü uyuyamamıştı. Sağına dönüyor, soluna dönüyor, “uf”layıp duruyordu. Sabah, hanımı sordu: “Yâ Rasûlallah, bu gece rahatsız mıydınız? Çok ıstırap çektiniz.” Allah Rasûlü’nün cevabı şu oldu: “Yatağımı hazırlarken, yere düşmüş bir hurma buldum. Onu ağzıma koydum. Fakat sonra aklıma geldi ki, bizim evde sadaka ve zekât hurmaları da bulunuyor. Ya bu hurma, onlardan ise! İşte sabaha kadar
4102] Buhârî, Ferâiz 3; İbn Kesîr, el-Bidâye, 5/306
4103] Buhârî, Tefsir (66), 2; Müslim, Talâk 31
4104] Tirmizî, Zühd 44; İbn Mâce, Zühd 3; Ahmed bin Hanbel, I/301
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1037 -
bunu düşündüm, bunun ıstırâbıyla sağa sola dönüp durdum. Bir türlü gözüme uyku girmedi.” 4105
Sadaka ve zekât O’na haramdı. Ancak bu hurma, kendine ait hediye hurmalardan da olabilirdi. Hatta bu ihtimal, diğer ihtimalden daha kuvvetliydi. Çünkü O’nun hânesinde, sadaka veya zekât malları gecelemez, geldiği gibi dağıtılırdı. Şüphenin en küçüğüne karşı böyle davranan ve hayatını hep böyle hassâsiyet içinde geçiren bir insanın, kesin haram olan bir işe yanaşması mümkün müdür? O, en küçük ve şüpheli bir şeyle dahi, ruh dünyasını kirletmeme konusunda fevkalâde hassastı. Böyle bir irâde, nasıl olur da kesin bir günah karşısında gevşerdi? Hayır, O hiçbir günah karşısında gevşemedi ve ruhunda hiçbir günaha yol vermedi. Ruhu ve irâdesi her zaman nezîhti, tertemizdi, öyle yaşadı ve Refîk-i a’lâya da öyle yükseldi.
“Beni Hûd Sûresi İhtiyarlattı” Hz. Ebû Bekir (r.a.), Allah Rasûlü’ne sorar: “Yâ Rasûlallah! Saçınızda ak görüyorum. Birdenbire ihtiyarladınız; bir derdiniz mi var?” Ve İki Cihan Serveri cevap verir: “Beni Hûd, Vâkıa, Mürselât Sûreleri ihtiyarlattı.” 4106 Hûd Suresinde O’na: “Emrolunduğun şekilde dosdoğru ol” 4107 denmişti. Bu doğruluk, Cenâb-ı Hakk’ın, Habîbi için çizdiği doğruluktu. Ve O’ndan, bu çizginin korunması isteniyordu. Mürselât, cennet ve cehennemin, zümre zümre ayrıldığını, insanların dehşet içinde iki büklüm olduğunu anlatıyordu. Vâkıa, yine bu zümreleri gösterip teşhir ediyordu. Bu sûrelerde anlatılanlar, Allah Rasûlü’nü dehşette bırakıyor ve ihtiyarlatıyordu.
Âhirete Bakışı: Bir sahâbî, evinde Kur’ân okuyordu. Aynı zamanda okuduğu Kur’ân, dışarıdan da duyuluyordu. Bu sahâbî âyetleri okurken, Allah Rasûlü oradan geçmekteydi. Birden rengi sarardı ve diz üstü yere çöktü. Sanki âyetler, O’nu ırgalıyor gibiydi. Evet, O, bu âyetlerin tehdidinden öyle korkmuştu. 4108 Bu âyetler: “Hiç şüphesiz Bizim nezdimizde (onlar için hazırlanmış) boyunduruklar yakıcı bir ateş, boğazdan geçmez bir yiyecek ve elem verici bir azâb var” 4109 diyordu. Aslında, bu gibi ifâdelerden hiç endişe etmemesi gereken birisi varsa, o da Allah Rasûlü’ydü. Ancak O, bize edep, terbiye ve Allah (c.c.) karşısında takınılacak tavır adına ders veriyordu.
Hayırdaki Sür’ati: Birgün mescide geldi, cemaatinin önüne geçti ve namaza durdu. Ardından hemen namazını bozdu ve odasına doğru telâşla yürüdü. Öyle bir heyecan ve telâş içindeydi ki, O’nu gören yangına gidiyor zannederdi. Biraz sonra geldi. Eski heyecanından eser yoktu. Geçti namazı kıldırdı. Namazdan sonra sahâbî, biraz evvelki heyecan ve koşturmasının sebebini sorunca, şu cevabı verdi: “Biraz evvel bana, fakirlere dağıtılmak üzere bir şeyler getirildi. Ben, dağıtmayı unuttum. Tam namaza durduğum sırada hatırladım. Evimde böyle bir mal varken, namaz kılmak hoşuma gitmedi. Gidip Âişe’ye (r.anhâ), o malı dağıtmasını söyledim.” 4110 İşte buna zühd denir, işte buna incelik denir, işte buna takvâ denir ve işte buna O’nun dünya ile alâkası denir. Defalarca, dünya O’na temessül etmiş, kendini
4105] Ahmed bin Hanbel, II/193
4106] Tirmizî, Tefsir 57
4107] 11/Hûd, 112
4108] Kenzu’l-Ummâl, 7/206
4109] 73/Müzzemmil, 12-13
4110] Buhârî, Ezan 158; Nesâî, Sehv 104
- 1038 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kabul ettirmek istemişti de O, her defasında elinin tersiyle onu itmişti. 4111
Günlerce Aç ve Susuz Kalışı: O’nun, günlerce ağzına bir tek lokma koymadığı çok olurdu.4112 Zaten hayatı boyunca, arpa ekmeğiyle dahi, karnını bir kere doyurduğu vâki değildir.4113 Aylar geçer O’nun evinde bir çorba kaynatmak için ateş yanmazdı. 4114
Bir gün namazını oturarak kılıyordu. Kıldığı nâfile bir namazdı. Ebû Hüreyre (r.a.), namazdan sonra sordu: Yâ Rasûlallah! Bir hastalığınız mı var? Namazı oturarak kılıyorsunuz? Verilen cevap cihanı ürpertecek şekildeydi: “Yâ Ebâ Hüreyre, günlerdir ağzıma götürecek birşey bulamadım. Açlık tâkatimi kesti, ayakta duracak dermanım kalmadı, onun için namazımı oturarak kılıyorum.” Ebû Hureyre diyor ki, bunu duyunca ağlamaya başladım. Allah Rasûlü kendi durumunu unutmuş, bana teselli veriyordu: “Ağlama yâ Ebâ Hureyre! Burada çekilen açlık, insanı âhiret azâbından kurtarır.” ?
O, bir liderdi. Raiyyetinin arasında günlerce aç kalanlar vardı.4115 İşte, Allah Rasûlü de kendi hayat standardını onlara göre ayarlamıştı. Tebaası içinde, maddî hayat itibârıyla en fakirâne hayatı O yaşıyordu. Hem de bunu kendi ihtiyarıyla yapıyordu. İsteseydi müreffeh bir hayat yaşayabilirdi. Bu, O’nun için hiç de zor değildi. Zira sadece kendisine hediye olarak gelenleri dağıtmayıp yanında bırakmış olsaydı, o gün için en zengin bir hayat yaşamasına kâfi gelirdi; ama O böyle yapmayı hiç düşünmedi.
Bu, kesinlikle, O’nun ve yetiştirdiği cemaatinin dünyaya küsmüşlüğü veya dünyayı terketmişliği mânâsına alınmamalıdır. Mesele bir kısım şom ağızların, “Bir lokma, bir hırka” deyip Allah Rasûlüne âit bir ahlâk ölçüsünü alaya aldıkları gibi değildir. İsteyen, kazanır, zengin olur ve Allah’ın (c.c.) emrettiği ölçüde zekâtını verir, infakta bulunur; evet kimse böyle bir kazancın karşısında değildir. Hatta helâlinden kazanmak İslâm’da teşvik bile görmüştür. Bununla beraber, Allah Rasûlü’nün ve O’nun has dairedeki bir kısım arkadaşlarının, yukarıda müşahhas misâllerini verdiğimiz anlayışa ve idrâke sâdık kalmaları gerekir. Aksi halde, her gün hızla büyüyen, Mekke ve Medine sınırlarını çoktan aşan bu cemaati, ilk günkü saffet ve duruluğunda tutmak mümkün değildir. Bu cemaat, sırf bir beden ve cismâniyet cemaati değildir. Bu cemaat, aynı zamanda, ruh, kalp, irâde ve vicdan cemaatidir. Ve işte Allah Rasûlü, cemaatini bu dinamiklerle ayakta tutmaya çalışıyordu. Onlardan istediği her fedâkârlığı da, evvelâ kendisi gösteriyor ve her meselede olduğu gibi bu meselede de ümmetine örnek oluyordu. İşte, en çarpıcı örneklerden bir tablo:
Gecenin yarısıydı. Açlık Allah Rasûlü’nün bütün dermanını tüketmiş ve artık gözüne uyku da girmez olmuştu. Belki biraz uyuyabilseydi, açlığın o şiddetli ıstırabından geçici de olsa kurtulacaktı. Ne var ki açlık, O’nu terkedeceğe benzemiyordu. Evinden çıktı, bir tarafa doğru yürümeye başladı. Biraz sonra da bir karartı hissetti. Gelen biri vardı. Dikkatini oraya çevirdi; tanımıştı... Bu, hayatının hiçbir ânında O’ndan ayrılmayan insandı. Düşüncede, aksiyonda hep O’nunla
4111] Ahmed bin Hanbel, II/231
4112] Ahmed bin Hanbel, III/213
4113] Buhârî, Et’ıme 23; Müslim, Zühd 22
4114] Buhârî, Rikak 17; Müslim, Zühd 28
4115] Bk. Buhârî, Et’ıme 23; Müslim, Zühd 12; Mecmeu’z-Zevâid, 10/322
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1039 -
beraber olmuştu. Şimdi de gecenin yarısında, Medine’nin bu tenha köşesinde randevulaşmış gibiydiler. Gelen, Hz. Ebû Bekir’di (r.a.) ve Allah Rasûlü, ona selâm verdi. Ardından da sordu: “Yâ Ebâ Bekir! Gecenin bu vaktinde seni dışarıya çıkaran nedir?” Ebû Bekir (r.a.), Allah Rasûlü’nü görünce derdini unutuvermişti. Zâten o, hep öyle idi. Hani Mekke’de Allah Rasûlü’nü kurtarmak için girdiği kavgada komalık olmuş, bir gün baygın kalmış ve gözlerini ilk açtığında “Allah Rasûlü’ne ne oldu?” diye sormuştu. Anası Ümmü Ümâre kızmış: “Ölüyorsun; fakat hâlâ O’nu düşünüyorsun” ? demişti. O, bilmiyordu ki, Ebû Bekir (r.a.), O’nu düşünmediği zaman ölürdü. Çünkü Allah Rasûlü, onun hayat kaynağıydı. İşte şimdi de O’ndan ayrı kalamamış ve bilemediği bir his, onu buraya kadar sürüklemişti. Sürüklemişti ve Rasûlullah’ın sorusuna “Açlık” diye cevap veriyordu. “Evde yiyecek bir şey bulamadım, gözüme uyku girmedi ve dışarıya çıktım.”
Hemen ardından ekledi: “Anam babam Sana feda olsun Yâ Rasûlallah, Sen niye çıktın?” Cevap aynıydı. Allah Rasûlü de açlıktan dolayı çıkmıştı. Tam bu esnâda bir karartı daha belirdi. Belli ki bu uzun boylu, görkemli insan Ömer’di. Zâten, tablonun tamamlanması gerekiyordu. Allah Rasûlü, sağ tarafına Hz. Ebû Bekir’i (r.a.) almıştı; ama henüz sol tarafının her zamanki konuğu yoktu; sanki tabloyu yarım bırakmamak için o da koşup geliyordu. Evet, gelen Hz. Ömer’di (r.a.). Karşısında bu iki dostu görünce O da şaşırıp kalmıştı. Selâm verdi, selâmı alındı. Ve Söz Sultanı, Ömer’e (r.a.) de niçin çıktığını sordu. O da, aynı cevabı verdi: “Açlık, Ey Allah’ın Rasûlü, açlık beni dışarıya çıkardı” dedi. Efendimiz’in hatırına Ebu’l-Heysem (r.a.) geldi. Evi o taraflardaydı. İhtimal gündüz de onu bağında görmüştü. Hiç olmazsa onlara hurma ikram eder ve açlıklarını yatıştırırlardı. “Gelin Ebu’l-Heysem’e gidelim” dedi.
Ebu’l-Heysem (r.a.)’in evine vardılar. Ebu’l-Heysem ve hanımı, uyuyordu. Evde, bir de küçük bir çocukları vardı. Yaşı, beş veya altıydı. Önce kapıyı Hz. Ömer (r.a.) çaldı. O gür sesiyle “Ya Ebe’l-Heysem!” diye seslendi. Ebu’l-Heysem de hanımı da sesi duymadı. Fakat yatağında mışıl mışıl uyuyan o yavru, birden yatağından fırladı, “Baba! Kalk Ömer geldi” dedi. Ebu’l-Heysem (r.a.), çocuğunu rüya görüyor sandı. “Yat oğlum, gecenin yarısı, bu vakitte burada Ömer’in işi ne?!” Çocuk yattı. Kapı açılmayınca, bu defa da o nârin sesli Ebû Bekir (r.a.), gelip seslendi: “Yâ Ebe’l-Heysem!” Çocuk yine fırladı, kalktı ve “Baba! Ebû Bekir geldi” diye bağırdı. Babası onu tekrar yatırdı. Fakat son gelen, sesi soluğu cenâzeleri dahi canlandıran Allah Rasûlü’ydü. O, “Ya Ebe’l-Heysem!” diye seslenince, çocuk, artık yayından fırlayan bir ok olmuştu. Hem kapıya doğru koşuyor, hem de “Baba kalk, Rasûlullah geldi!” diyordu. Ebu’l-Heysem (r.a.), neye uğradığını şaşırmıştı. Hemen kapıya koştu. Gözlerine inanamıyordu. Gecenin bu saatinde, hânesine, Sultanlar Sultanı nüzûl etmişti. Hemen onları içeri aldı. Gidip bir oğlak boğazladı. Bu şeref, insana hayatta belki bir kere nasip olurdu. Hayatının en mutlu ânını yaşıyordu. Canını bile sofraya koysa azdı. Hurma getirdi, süt getirdi, et getirdi ve bu aziz misafirlerine ikram etti. Açlıklarını bastıracak kadar yediler. Ardından da yine Allah Rasûlü’nün gözleri dolu dolu oldu. Ve her hâdiseye ayrı bir buud ve derinlik kazandıran dudaklarından şu sözler döküldü: “Allah’a kasem ederim, işte şu nimetlerden yarın hesaba çekileceksiniz.”4116Ardından da şu âyeti okudu: “O gün, muhakkak bütün nimetlerden hesaba çekileceksiniz” ?
4116] Müslim, Eşribe 140, hadis no: 2038; Muvattâ, Sıfatu’n-Nebî 28, h. no: -2, 932; Tirmizî, Zühd 39, h. no: 2370
- 1040 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İşte O, hayatını bu kadar hassas ve bu kadar derin ölçüler içinde geçiren müstesnâ bir insandı. Hz. Ömer (r.a.) O’na en yakın olanlardandı ve O’nun hayatının zühd yanını şöyle anlatıyordu: “Allah’a yemin ederim, ben, Rasûlullah’ın, sabahtan akşama kadar kıvrandığını bilirim. Zira, hurmanın en kötüsü olan “dakal” denen hurmayı dahi bulup karnını doyuramıyordu.” 4117
Hâlbuki O, kimden isteseydi, O’nun için en mükellef sofralar hazırlardı. Hem buna ne hâcet? Kendisine gelen hediyeler, her gün O’na ve ailesine, müreffeh bir hayat yaşatacak ölçüdeydi. Ancak O, geleni dağıtıyor ve yarınlara bir şey bırakmıyordu. 4118
Kendisine, niçin dünya nimetlerinden istifade etmediği sorulunca da O, şöyle cevap veriyordu: “Dünya nimetlerinden istifadeyi nasıl düşünebilirim ki, İsrâfil sûru eline almış, Cenâb-ı Hakk’ın emrini beklemektedir. Böyle bir durumda olan insan, gelişigüzel, dünya nimetlerinden nasıl istifâde eder ki?” 4119
Hz. Peygamber ve Ashâbının Yaşayışlarındaki Fakirlik
Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: “Bazı aylar olurdu, hiç ateş yakmazdık, yiyip içtiğimiz sadece hurma ve su olurdu. Ancak, bize bir parçacık et getirilirse o hâriç.” 4120 Diğer bir rivâyette: “Rasûlullah ölünceye kadar Muhammed âilesi buğday ekmeğini üst üste üç gün doyuncaya kadar yememiştir” denmiştir. Bir diğer rivâyette: “Muhammed (s.a.s.) bir günde iki sefer yedi ise, biri mutlaka hurma idi” denmiştir.
İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ve ailesi üst üste pek çok geceleri aç geçirirler ve akşam yemeği bulamazlardı. Ekmekleri çoğunlukla arpa ekmeği idi.” 4121
Hz. Ömer (r.a.) insanların nâil oldukları dünyalıktan söz etti ve dedi ki: “Gerçekten ben Rasûlullah (s.a.s.)’ın bütün gün açlıktan kıvrandığı halde, karnını doyurmaya adi hurma bile bulamadığını gördüm.” 4122
“Şurası muhakkak ki, Allah hakkında benim korkutulduğum kadar kimse korkutulmamıştır. Allah yolunda bana çektirilen eziyet kadar kimseye eziyet çektirilmemiştir. Zaman olmuştur, otuz gün ve otuz gecelik bir ay boyu, Bilâl ile benim yiyeceğim, Bilâl’in koltuğunun altına sıkışacak miktarı geçmemiştir.” 4123
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’a arpa ekmeği ile kokusu değişmiş erimiş yağ getirmiştim. (Bir seferinde) şöyle söylediğini işittim: “Muhammed ailesinde, dokuz kadın bulunduğu bir zamanda, bir sa’ hurma veya bir sa’ hubûbat bile gecelememiştir.” 4124
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Evimden soğuk bir günde çıktım. Çok açtım, (yiyecek) bir şey arıyordum. Bir yahudîye rastladım, bahçesinde çıkrıkla sulama yapıyordu.
4117] Müslim, Zühd 36; İbn Mâce, Zühd 10; Ahmed bin Hanbel, I/24, 50
4118] Buhârî, Bed’u’l-Vahy 5-6, Savm 7; Müslim, Fezâil 50
4119] Tirmizî, Kıyâme 8; Ahmed bin Hanbel, I/36; III/7) (F. Gülen, Sonsuz Nur, c. 2, s. 229 vd.
4120] Buhârî, Et’ıme 23, Rikak 17; Müslim, Zühd 20-27, hadis no: 2970-2973; Tirmizî, Zühd 38, h. no: 2357-2358, 35 h. no: 2473
4121] Tirmizî, Zühd 38, hadis no: 2361
4122] Müslim, Zühd 36, hadis no: 2978
4123] Tirmizî, Kıyâmet 35, hadis no: 2474
4124] Buhârî, Rehn 1, Büyû 14; Tirmizî, Büyû 7, (1215); Nesâî, Büyû 50, (7, 288)
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1041 -
Duvardaki bir açıklıktan adama baktım. “Ne istiyorsun ey bedevi, kovasını bir hurmaya bana su çeker misin?” dedi. Ben de: “Evet! Ama kapıyı aç da gireyim!” dedim. Adam kapıyı açtı, ben girdim, bir kova verdi. Su çekmeye başladım. Her kovada bir hurma verdi. İki avucum hurma ile dolunca kovayı bıraktım ve bu bana yeter deyip hurmaları yedim, sudan içip sonra mescide geldim.” 4125
Ebû Talhâ (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) açlıktan şikâyet ettik ve karınlarımızı açıp gösterdik. Herkeste bir taş vardı. Resûlullah (s.a.s.) da karnını açtı, O’nda iki taş vardı.” 4126
Utbe İbnu Gazvân (r.a.) anlatıyor: “Gerçekten ben kendimi, Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte olan yedi kişiden yedincisi olarak görmüşümdür. Huble (asma) yaprağından başka yiyeceğimiz yoktu. Öyle ki avurtlarımız yara oldu.” 4127
Fudâle İbnu Ubeyd (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) cemaate namaz kıldırırken, bazı kimseler açlık sebebiyle kıyam sırasında yere yıkılırlardı. Bunlar Ashâb-ı Suffe idi. (Mediyne’de misâfir olarak bulunan) bedevîler, bunlara delirmiş derlerdi. Efendimiz namazdan çıkınca yanlarına uğrar ve: “Eğer (bu çektiğiniz sıkıntı sebebiyle) Allah indinde elde ettiğiniz mükâfaatı bilseydiniz, fakirlik ve ihtiyaç yönüyle daha da artmayı dilerdiniz” derdi.” 4128
Bu hadisler, (son on hadis) Rasûlullah (s.a.s.) ve ashâb-ı kirâmın zâhidâne hayatı hakkında bilgi vermektedir. Hattâ son rivâyette görüldüğü özere, ashâb-ı suffe, zühdün ötesinde “yokluk” ve “darlık” şartlarını yaşamıştır. Zühd, belli bir ölçüde irâdî bir hayat tarzı, varlığa rağmen bir tercihdir. Hâlbuki açlıktan karna taş bağlamak, namazda kıyam sırasında yere yığılıp kalmak irâdî bir zühd değil, yokluğun getirdiği bir mahkûmiyettir. İslâm inkılâbı, bu maddî imkânsızlıklar içerisinde başlamıştır. Rasûlullah (s.a.s.) şahsen mahkûm olduğu maddî darlıktan hiç şikâyetçi olmadan, zerre kadar fütura düşmeden sıkıntılara katlanmış, Allah indindeki sevabı hatırlatarak ashâbını da metânet ve sabra dâvet etmiştir.
Rivâyetler, Efendimiz’in fetihlerden sonra, gelirlerin artmasıyla maddî bolluğa kavuşulmuş olmasına rağmen yaşayış tarzını değiştirmeyip üst üste üç gün buğday ekmeğini doyuncaya kadar yemeyecek, mutfağında günlerce ateş yakmayacak kadar mütevâzi/sade yaşayışını devam ettirdiğini bildirmektedir. Yani O, ömrü boyunca, irâdî ve kasdî bir zühd hayatı yaşamış, ümmetine vecîbe kılmadan, ideal hayat örneğini fiilen vermiştir. 4129
“Sizden kim nefsinden emin, bedeni sıhhatli ve günlük yiyeceği de mevcut ise sanki dünyalar onun olmuştur.” 4130
“Âdemoğlunun şu üç şey dışında (temel) hakkı yoktur. İkamet edeceği bir ev, avretini örteceği bir elbise, katıksız bir ekmek ve su.” 4131
“İslâm hidâyeti nasip edilen ve yeterli miktarda maişeti olup, buna kanaat edene
4125] Tirmizî, Kıyâmet 35, hadis no: 2475
4126] Tirmizî, Zühd 39, hadis no: 2372
4127] Müslim, Zühd 15, hadis no: 2967
4128] Tirmizî, Zühd 39, hadis no: 2369
4129] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 7/463
4130] Tirmizî, Zühd 34, h. no: 2347; İbn Mâce, Zühd 9, h. no: 4141
4131] Tirmizî, Zühd 30, hadis no: 2342
- 1042 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ne mutlu!” 4132
Ebû Saîdi’l-Hudrî (r.a.) anlatıyor: “Ensâr’dan (r.a.) bazı kimseler, Rasûlullah’tan (s.a.s.) bir şeyler talep ettiler. Peygamberimiz de istediklerini verdi. Sonra tekrar istediler, o yine istediklerini verdi. Sonra yine istediler, o isteklerini yine verdi. Yanında mevcut olan şey bitmişti; şöyle buyurdular: “Yanımda bir mal olsa, bunu sizden ayrı olarak (kendim için) biriktirecek değilim. Kim iffetli davranır (istemezse), Allah onu iffetli kılar. Kim istiğnâ gösterirse Allah da onu ğani kılar. Kim sabırlı davranırsa Allah ona sabır verir. Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir ihsanda bulunulmamıştır.” 4133 Rezin rahimehullah şu ziyâdede bulunmuştur: “İslâm’a girip, yeterli miktarla rızıklandırılan ve verdiği bu miktara Allah’ın kanaat etmeyi nasip ettiği kimse kurtuluşa ermiştir.”
“Ey Âdemoğlu! Eğer fazla malını Allah yolunda harcarsan bu senin için daha hayırlıdır. Kendine saklarsan senin için zararlıdır. Kefâf (yeterli miktar) sebebiyle levm edilmez, kınanmazsın. (Harcamaya), bakımları üzerinde olanlardan başla. Üstteki el (yani veren), alttaki elden (yani alandan) daha hayırlıdır.” 4134
“Siz Allah’a hakkıyla tevekkül edebilseydiniz, sizleri de, kuşları rızıklandırdığı gibi rızıklandırırdı: Sabahleyin aç çıkar, akşama tok dönerdiniz.” 4135
“Zenginlik mal çokluğuyla değildir. Bilâkis zenginlik göz tokluğudur, gönül zenginliğidir.” 4136
“(Hakiki) miskîn (yoksul), kapı kapı dolaşırken verilen bir iki lokmanın veya bir iki hurmanın geri çevirdiği kimse değildir. Fakat gerçek miskîn, ihtiyacını giderecek bir şey bulamayan ve halini anlayıp kendisine tasaddukta bulunacak biri çıkmayan, (buna rağmen) kalkıp halktan birşey istemeyen kimsedir.” 4137
“Sizden biri, mal ve yaratılışça kendisinden üstün olana bakınca, nazarını bir de kendisinden aşağıda olana çevirsin. Böyle yapmak, Allah’ın üzerinizdeki nimetini küçük görmemeniz için gereklidir.” 4138 Rezin bir rivâyette şu ziyâdede bulundu: “Avn İbnu Abdillah İbnu Utbe rahimehullah dedi ki: “Ben zenginlerle düşüp kalkıyordum. O zaman benden daha heveslisi yoktu. Bir binek görsem benimkinden daha iyi görürdüm; bir elbiseye baksam, benimkinden daha iyi olduğuna hükmederdim. Ne zaman ki bu hadisi işittim, fakirlerle düşüp kalktım ve rahata erdim.”
“Sizden biri dilenmeye devam ettiği takdirde yüzünde bir parça et kalmamış halde Allah’a kavuşur.” 4139
“İstemeler bir nevi cırmalamalardır. Kişi onlarla yüzünü tırmalamış olur. Öyle ise, dileyen (hayâsını koruyup) yüzsuyunu devam ettirsin, dileyen de bunu terketsin. Şu var ki, kişi,
4132] Tirmizî, Zühd 35, hadis no: 2350
4133] Buhârî, Zekât 50, Rikak 20; Müslim, Zekât 124, hadis no: 1053; Muvattâ, Sadaka 7 -2, 997-; Ebû Dâvud, Zekât 28, h. no: 1644; Tirmizî, Birr 77, h. no: 2025; Nesâî, Zekât 85, -5, 95-
4134] Müslim, Zekât 97, hadis no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344
4135] Tirmizî, Zühd 33, hadis no: 2345
4136] Buhârî, Rikak 15; Müslim, Zekât 120, hadis no: 1051; Tirmizî, Zühd 40, h. no: 2374
4137] Buhârî, Zekât, 53, Tefsir, Bakara 48; Müslim, Zekât 102, hadis no: 1039; Muvattâ, Sıfatu’n-Nebiyy 7, -2, 923-; Ebû Dâvud, Zekât 23, h. no: 1631, 1632; Nesaî, Zekât 76 -5, 85
4138] Buhârî, Rikak 30; Müslim, Zühd 8, hadis no: 2963; Tirmizî, Kıyâmet 59, h. no: 2515
4139] Buhârî, Zekât 52; Müslim, Zekât 103, hadis no: 1040; Nesâî, Zekât 83 -5, 94
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1043 -
zarûrî olan (şeyleri) iktidar sahibinden istemelidir.” 4140
“Bir adam Rasûlullah’tan (s.a.s.) bir şeyler istedi. Peygamberimiz de verdi. Adam dönmek üzere ayağını kapının eşiğine basar basmaz, Rasûlullah: “Dilenmede olan (kötülükleri) bilseydiniz kimse kimseye birşey istemek için asla gitmezdi!” buyurdu.” 4141
“Kişinin iplerini alıp dağa gitmesi, oradan sırtında bir deste odun getirip satması, onun için, insanlara gidip dilenmesinden daha hayırlıdır. İnsanlar istediğini verseler de vermeseler de.” 4142
Sevban (radıyallahu anh) anlatıyor: “Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün):”Cenneti garanti etmem mukabilinde, insanlardan hiçbir şey istememeyi kim garanti edecek?” buyurdular. Sevban (r.a.) atılıp: “Ben, (Ey Allah’ın Rasûlü!)” dedi. Sevban (bundan böyle) hiç kimseden birşey istemezdi.” 4143
“İstemede ısrar etmeyin. Vallahi, kim benden bir şey ister, ben ona vermek arzu etmediğim halde, ısrarı (sebebiyle) bir şey kopartırsa verdiğim o şeyin bereketini görmez.” 4144
İbnu’l-Firâsî’nin anlattığına göre, babası: “Ey Allah’ın Rasûlü! (ihtiyacımı başkasından) isteyeyim mi?” diye sormuş, Rasûlullah (s.a.s.) da: “Hayır, isteme! Ancak istemek zorunda kalmışsan, bâri sâlihlerden iste!” buyurmuşlardır. 4145
“Kim, kendisini müstağni kılacak miktarda malı olduğu halde isterse (dilenirse), kıyâmet günü, istediği şey suratında bir tırmalama veya soyulma ya da ısırma yarası olarak gelir!” Yanında bulunanlar: “Kişiyi müstağni kılan (miktar) nedir?” diye sordular. “Kırk dirhem altın veya o kıymette bir başka şey!” buyurdu.” 4146
“Kim (malını arttırmak için) insanlardan dilenirse, o mutlak surette ateş talep etmiş olur. Öyleyse ister azla yetinsin isterse çoğaltmayı istesin, (artık kendisi bilir)!” 4147
Kabisa İbnu Muharik (r.a.) anlatıyor: “Sulh için diyet (hamâle) ödemeyi kabullenmiştim. Bu hususta yardım istemek için Rasûlullah (s.a.s.)’ı aradım ve karşılaştık. (Meseleyi açınca): “Bekle, bize sadaka malı gelecek. O zaman ondan sana da verilmesini emrederim” buyurdular. Sonra da: “Ey Kabisa! İstemek, üç kişi dışında hiç kimseye helâl olmaz: Sulh diyeti (hamâle) kabullenen kimse. Buna, gereken miktarı buluncaya kadar, istemesi helaldir. Ama o miktara ulaşınca, artık istemez. Âfete uğrayıp malını kaybeden kimse. Buna da maişetini temin edecek miktarı elde edinceye kadar istemesi helaldir. Fakirliğe uğrayan adam. Eğer kavminden üç kişi, “Falancaya fakirlik isâbet etti” diye ittifak ederlerse, geçimine yetecek miktarı elde edinceye kadar istemesi helâldir. Bunlar dışında istemek, ey Kabisa haramdır.” 4148
Enes (r.a.) anlatıyor: “Ensârî bir zat gelip Rasûlullah (aleyhissalâtu
4140] Ebû Dâvud, Zekât 26, hadis no: 1639; Tirmizî, Zekât 38, h. no: 681; Nesâî, Zekât 92 -5, 100
4141] Nesâî, Zekât 83 -5, 94, 95
4142] Buhârî, Zekât 50, Büyû’ 15
4143] Ebû Dâvud, Zekât 27, hadis no: 1643; Nesâî, Zekât 86, -5, 96
4144] Müslim, Zekât 99, hadis no: 1038; Nesâî, Zekât 88 -5, 97, 98
4145] Ebû Dâvud, Zekât 28, hadis no: 1646; Nesâî, Zekât 84, -5, 95
4146] Ebû Dâvud, Zekât 23, hadis no: 1626; Tirmizî, Zekât 22, h. no: 650; Nesâî, Zekât 87, -5, 97-; İbn Mâce, Zekât 26, hadis no: 1840
4147] Müslim, Zekât 105, hadis no: 1041
4148] Müslim, Zekât 109, hadis no: 1044; Ebû Dâvud, Zekât 26, hadis no: 1640; Nesâî, Zekât 86, -5, 96, 97
- 1044 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vesselâm)’dan birşeyler istemişti. “Evinde hiçbir şey yok mu?” buyurdular. Adam:”Evet, dedi. Bir çulumuz var. Bir kısmıyla örtünüp, birkısmını da yaygı olarak yere seriyoruz! Bir de su içtiğimiz kabımız var.” “Onları bana getir!” diye emrettiler. Adam gidip getirdi. Peygamberimiz eşyaları eline alıp: “Şunları satın alacak yok mu?” buyurdular. Bir adam: “Ben bir dirheme satın alıyorum” dedi. Rasulullah: “Bir dirhemden fazla veren yok mu?” dedi ve iki üç sefer tekrarlayarak (açık arttırmaya çıkardı). Orada bulunan bir adam: “Ben onlara iki dirhem veriyorum” dedi. Rasûlullah eşyaları ona sattı. İki dirhemi alıp Ensârîye verdi ve: “Bunun biriyle ailen için yiyecek al, ailene ver. Diğeriyle de bir balta al bana getir!” buyurdular. Adam gidip bir balta alıp getirdi. Rasûlullah, ona eliyle bir sap geçirdi. Sonra: “Git, odun topla, sat ve on beş gün bana gözükme!” buyurdu. Adam aynen böyle yaptı, sonra yanına geldi. Bu esnâda on dirhem kazanmış, bunun bir kısmıyla giyecek, bir kısmıyla da yiyecek satın almıştı. Rasûlullah: “Bak, bu senin için, kıyâmet günü alnında dilenme lekesiyle gelmenden daha hayırlıdır!” buyurdu ve sözlerine şöyle devam etti: “Dilenmek, sersefil, fakirliğe düşmüş veya rüsvay edici borca batmış ya da elem verici kana bulaşmış insanlar dışında, kimseye câiz değildir.” 4149
Habeşî İbn Cünâde es-Selûlî (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Arafat’ta vakfede iken bir bedevî gelerek ridâsının bir ucundan tutup, ondan bunu istedi. Peygamberimiz de ridâsını ona verdi. Adam ridâyı beraberinde alıp gitti. Tam o sırada dilenmek haram kılındı. Bunun üzerine Rasûlullah: “Sadaka zengine helal değildir; sağlığı yerinde güç kuvvet sahibine de helal değildir. O, sersefil edici, fakre düşen, haysiyeti kırıcı borca giren, eleme boğan kana bulaşan kimseler dışında hiç kimseye helal değildir. Öyleyse, kim malını arttırmak için insanlara el açarsa, bu, kıyamet günü suratında cırmalama yaralarına ve cehennemde yiyeceği kızgın taşlara dönüşür. Öyleyse (buyursun) dileyen azla yetinsin, dileyen de çoğaltmaya çalışsın.” 4150 Rezin merhum şu ziyâdede bulunmuştur: “Ben, bir adama ihsanda bulunurum. Adam da onu koltuğunun altına koyarak alıp gider veya yiyip midesine indirir. Hâlbuki bu, (eğer lâyık değilse) o adam için ateşten başka bir şey değildir.” Rasûlullah’ın bu sözü üzerine Hz. Ömer (r.a.): “Ey Allah’ın Rasûlü! Öyleyse ateş olan bir şeyi niye veriyorsunuz?” diye sordu. Rasûlullah: “Allah benim cimri olmamı kabul etmedi, insanlar da benden istememeyi kabul etmedi!” cevabını verdi. Orada bulunanlar:”Dilenmeyi haram kılan zenginlik nedir?” diye sordular. Peygamberimiz: “Sabah veya akşam yetecek kadar yiyecektir!” buyurdular.” 4151
“Kim kendisine gelen bir fakirliği hemen halka intikal ettirirse (yani onlara açarak dilenmeye kalkarsa), onun fakirliğinin önüne geçilmez. Kime de fakirlik gelir, o da bunu (sadece) Allah’a açarsa, Allah ona er veya geç rızkıyla imdat eder.” 4152
Hz. Ömer (r.a.) şöyle hitap etmiştir: “Ey insanlar! Bilin ki tamahkârlık fakirliktir, yeis (tamahkâr olmamak) zenginliktir. Kişi bir şeye tamah göstermezse ondan müstağnî olur.” 4153
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “(Babası) Ömer İbnu’l-Hattab (r.a.) dedi ki:
4149] Ebû Dâvud, Zekât 26, hadis no: 1641; Tirmizî, Büyû’ 10, hadis no: 1218; İbn Mâce, Ticârât 25, hadis no: 2198
4150] Tirmizî, Zekât 23, hadis no: 653
4151] Kütüb-i Sitte, c. 14, s. 66
4152] Tirmizî, Zühd 18, hadis no: 2327; Ebû Dâvud, Zekât 28, hadis no: 1645
4153] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 14, s. 68
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1045 -
“Rasûlullah (s.a.s.), (zaman zaman) bana ihsanda bulunuyordu. (Her seferinde ben): “(Ey Allah’ın Rasûlü!) bunu, buna benden daha muhtaç olan birine verseniz!” diyordum. Rasûlullah da: “Al bunu! Bu maldan, sen istemediğin ve gelmesini bekler durumda olmadığın halde gelen birşey olursa onu al ve temellük et (yani kendi malın kıl, malın olduktan sonra) dilersen ye, dilersen sadaka olarak bağışla. (Bu vasıfta) olmayan mala nefsini bağlama!” buyurdular. (Hadisi İbn Ömer’den rivâyet eden) Sâlim der ki: “Bu (hadis) sebebiyle Abdullah, kimseden bir şey istemezdi, (kendiliğinden) gelen bir şey olursa onu da reddetmezdi.” 4154
Amr İbnu Tağlib anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’a bir mal -veya bir şey- getirilmişti. Hemen onu taksim edip dağıttı. (Ancak, bunu yaparken) bir kısmına verdi, bir kısmına vermedi. Kendilerine verilmemiş olan kimselerin, sonradan hakkında dedikodu yaptıkları kulağına geldi. Bunun üzerine, (uygun bir fırsatta, halka hitap etmek üzere doğruldu). Allah’a hamd ve senâ ettikten sonra: “Sadede gelince; vallahi ben, birine verip diğerine vermediğim olur (bu doğrudur, ancak) vermediğim, nazarımdaverdiğimden daha çok sevgiye mazhardır. Ben bir kısım insanlara, kalplerinde gördüğüm sabırsızlık ve hırs sebebiyle veririm; bir kısmını da, Allah Teâlâ’nın kalplerine koymuş bulunduğu zenginlik ve hayra havâle eder (ve onlara bir şey vermem). İşte bunlardan biri Amr İbnu Tağlib’dir!” buyurdular. Amr devamla der ki: “Vallahi, Rasûlullah (s.a.s.)’ın (hakkımda telaffuz buyurduğu) bu kelâmına bedel kırmızı develerim olsaydı bu kadar sevinmezdim.” 4155
Hz. Peygamber’in Ailesinin Maîşeti ve Sade Yaşayışı
Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: “Âl-i Muhammed’in (Rasûlullah’ın ailesinin) (s.a.s.), bazen bir ay geçer, hücrelerinin hiçbirinde ateş yanmazdı. Hz. Âişe’nin râvisi Ebû Seleme der ki: “Ben Âişe’den (r.a.) sordum: “Öyleyse bu esnâda ne yerlerdi?” Şu cevabı verdi: “İki siyah: Hurma ve su! Ancak, Ensardan komşularınız vardı. Onlar sadâkatli komşulardı. Onların sağmal hayvanları vardı. Bunlar hayvanlarının sütünden Rasûlullah’a bazen gönderirlerdi. (O, bize de içirirdi)” dedi. Muhammed (İbn Mâce) der ki: “Ve onlar (yani Hz. Peygamber’in hücreleri) dokuz taneydi.” 4156
“Muhammed’in nefsini elinde tutan Zat-ı Zülcelâl’e yemin olsun ki, Âl-i Muhammed’de hiçbir zaman akşamdan sabaha bir sa’ miktarında ne zahire ne de kuru hurma bulunmuştur.” Hâlbuki o sıralarda Rasûlullah’ın dokuz zevceleri vardı.” 4157
“Âl-i Muhammed’de (Peygamber ailesinde) ancak bir mûdd miktarı yiyecek maddesi sabahlamıştır” veya “Âl-i Muhammed’de bir mûdd yiyecek (bile) sabahlamadı.” 4158
Süleymân İbn Surad (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bize geldi ve bir yiyecek (ikramına) gücümüz yetmeksizin -veya bir yiyeceğe gücü yetmeksizin- üç gece kaldık.” 4159
Hz. Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) bir gün sıcak bir yemek getirilmişti. Yedi ve yemekten çıkınca: “Elhamdü lillâh, şu şu vakitten beri mideme
4154] Buhârî, Ahkâm 17, Zekât 51; Müslim, Zekât 110, hadis no: 1045; Nesâî, Zekât 94, -5, 105
4155] Buhârî, Cum’a 29, Humus 19, Tevhid 49
4156] Müslim; Kütüb-i Sitte Muht. Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 575
4157] Buhârî, Kitabu’l-Bey
4158] Kütüb-i Sitte Muht. Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 576
4159] Kütüb-i Sitte Muht. Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 576
- 1046 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sıcak bir yemek girmemişti” buyurdu.” 4160
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’ın (s.a.s.) kızı (Fâtıma gerdek gecesi) bana gönderildi. Onun gönderildiği gece yatağımız koyun derisinden başka bir şey değildi.” 4161
Peygamberimiz’in Çocuklarına ve Ev Halkına Karşı Tavırları
Rasûlullah, ümmetini eğitip terbiye ederek ateşten koruması ve sırât-ı müstakîme yöneltmesindeki gayretini, evinde en yakınlarına karşı görmememiz tabii ki mümkün değildir. Allah Rasûlü, her hususta olduğu gibi, insan eğitiminde ve çocuk terbiyesinde de daima orta yolu takip etmişti. Bütün evlâtlarını, torunlarını canı kadar sever hem de bu sevgisini onlara hissettirirdi. Ne var ki, bu sevgisinin kötüye kullanılmasına da asla fırsat vermezdi. Zaten O’nun evlât ve torunları arasında, böyle bir davranışa yeltenen de yoktu. Ancak bilmeden yaptıkları hatalar karşısında, Allah Rasûlü’nün takındığı bir tavır, o derin sevgiyi bir vekar buğusuyla sarar ve ılık bir görünümle onları şüpheli zeminde dolaşmaktan alıkordu. Meselâ, bir defasında Hz. Hasan veya Hüseyin, henüz yaşları çok küçük olduğu için elini sadaka hurmasına uzatır. Allah Rasûlü hemen harekete geçer ve o hurmayı onun elinden alarak: “Bize sadaka hurması haramdır” 4162 der. Daha o yaştan itibaren, onları harama karşı duyarlı yetiştirme, terbiyede dengenin güzel örneklerinden biri olsa gerek.
Çocuklarını Ebedî Hayata Hazırlaması: Allah Rasûlü ebediyete yani insanların yaratılış itibârıyla talip oldukları şeye talipti. Evet, insan, ebed için yaratılmıştır. Ebedden Ebedî Zât’tan başka bir şeyle de tatmin olması mümkün değildir. Binaenaleyh O’ndan başka bir şey istemez... bilerek-bilmeyerek hep O’nu arzular. Bu itibarla da insana ebediyeti vereceğiniz âna kadar onun doyup tatmin olması mümkün değildir. Evet, insanın sonsuz emelleri ve arzuları vardır. Ona ne verseniz tatmin edemezsiniz! Zaten bütün dinlerin ve peygamberlerin mesajlarının esası da işte bu ukba buudlu nizamdır. Bu itibarladır ki, Allah Rasûlü (sav) bir taraftan avuç avuç ve kucak kucak onlara huzur taşırken, diğer taraftan da onları ebedî huzura, ebedî saadete hazırlamayı hiç mi hiç ihmâl etmiyordu. Bunun en çarpıcı misallerinden birini şu vak’ada görmek mümkündür: Fâtıma Vâlidemiz, boynunda bir gerdanlıkla Allah Rasûlü’nün huzuruna gelir. Allah Rasûlü (s.a.s.), bir rivâyette4163 Fâtıma Vâlidemiz’in boynundan gerdanlığı alır. Başka bir rivayette gerdanlık Fâtıma Validemiz’in elindedir ve Allah Rasûlü ona şöyle buyurur: “İster misin ki halk Peygamberin kızı elinde cehennemden bir zincir, bir kolye taşıyor? desin?” (Burada, halktan maksat, insanlar veya melekler, sema sâkinleri olması arasında fark yoktur.) Evet, bir taraftan onları aziz tutuyor, diğer taraftan da teveccühlerini bütünüyle âhirete, Allah’a, ebedî ve uhrevî güzelliklere çeviriyordu. Bu söz Hz. Fâtıma’ya yetmişti. Zira bu söz, onun gönlünde taht kuran ve onu bütün letaifiyle fetheden insandan geliyordu. Onun için Hz. Fâtıma diyor ki: “Hemen kolyeyi sattım. Parasıyla bir köle aldım ve o köleyi de hemen hürriyete kavuşturdum. Sonra da Allah Rasûlü’nün huzuruna geldim. Geldim ve yaptıklarımı kendisine bir bir nakledince mesrûr oldu, sevindi. Sonra da ellerini açıp Allah’a
4160] Kütüb-i Sitte Muht. Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 577
4161] Kütüb-i Sitte Muht. Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 577
4162] Ahmed bin Hanbel, II/279; Müslim, Zekât 161
4163] Nesâî’nin rivâyeti
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1047 -
şöyle hamd etti: “(Kızım) Fâtıma’yı cehennemden koruyan Allah’a hamdolsun.” 4164
Elbette ki, Hz. Fâtıma boynuna taktığı bu kolye ile harama girmiş değildi. Ancak Allah Rasûlü onu mukarrebîn dairesinde tutmaya çalışıyordu. Efendimiz’in ikazı takva ve kurb buudluydu. Bu bir cihetle dünyaya karşı alâkasızlık, ama daha çok da, bulundukları yer ve kıyamete kadar temsil edecekleri cemaat itibârıyla, “Ehl-i Beyt”in anasına düşen bir titizlik ve hassasiyet örneğiydi: Evet, Hasan’a, Hüseyin’e ve daha sonra gelecek Zeynelâbidin gibi âbidlerin, ziya kaynağına ana olmak elbette kolay değildi. Allah Rasûlü onu Ehl-i Beyt’e ana olmaya hazırlıyordu. Sanki ona: “Kızım sen, öyle bir koca evine giriyorsun ve öyle bir eve gelin gidiyorsun ki, senin o mübarek hanenden teselsülen ortaya çıkacak dünya kadar altın halkalar var. Bırak boynundaki şu altın kolyeyi, sen onlara ana olmaya bak!” diyordu. Evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrabiyne ana olmak kolay değildi. Onun için Allah Rasûlü bu hususta, kendi hanesine karşı daha hassas ve daha sert idi. Evet, O, bu davranışlarıyla şefkat ve re’fetin yanında onların nazarlarını uhrevî âlemlere çevirme itibârıyla de sırat-ı müstakimin ayrı bir yönünü hatırlatıyor ve büyük-küçük bütün fenalıklara karşı kapı ve pencereleri kapatıp onların nazarlarını sadece âhirete çeviriyor ve “size Allah gerek, Allah!” diyordu.
Allah Rasulü, bu en sevdiklerini, gerçek sevginin gereği olarak dünyevî bütün ricsten, pisliğin her çeşidinden temizliyor, eteklerine dünyevî tozun-toprağın bulaşmasına fırsat vermiyor, onların nazarlarını ulvî âlemlere çeviriyor ve onları oradaki beraberliğe hazırlıyordu. “Kişi sevdiğiyle beraberdir”4165 Hz. Muhammed’i seviyorsanız, yolunda olacaksınız, yolunda olanlar ötede O’nunla beraber olacaklardır. İşte bu beraberliğe hazırlama yolunda Allah Rasûlü bir taraftan onları seviyor, bağrına basıyor, diğer taraftan da bu sevip bağrına basmayı çok iyi değerlendiriyordu. Şefkat olacak, sevgi olacak, kalple ve hisle kucaklama olacak; fakat âhiret adına da kesinlikle bir gevşeklik olmayacak. İşte Sırat-ı Müstakim; orta ve en doğru yol! Bir yol ki Allah Rasûlü de bu yolun Baş yolcusu...
Hz. Fâtıma’nın Hizmetçi İstemesi: O’nun terbiye sisteminden bir diğer kesiti de İmam Buharî ve Müslim veriyor. Hâdiseyi bize Hz. Ali (r.a.) anlatıyor ve diyor ki: “Evimizde hizmetçimiz yoktu. Bütün işlerini bizzat Fâtıma kendisi yapıyordu. Zâten, bütünü bir tek odadan ibâret olan bir hücrecikte kalıyorduk. O odacıkta, Fâtıma ocağı yakar ve yemek pişirmeye çalışırdı. Çok kere, ateşi alevlendirmek için eğilip üflerken, ateşten çıkan kılvılcımlar benek benek elbisesini yakardı. Onun için elbisesi delik-deşik olmuştu. Yaptığı sadece bu değildi. Ekmek yapmak, evin ihtiyacı olan suyu taşımak da onun yüklendiği işlerdendi. Ayrıca değirmen taşını çevire çevire eli; su taşıya taşıya da sırtı nasır bağlamıştı.
Bu arada bir harp dönüşü Medine’ye esirler getirilmişti. Allah Rasûlü bu esirleri, müracaat eden Medine halkına dağıtıyordu. Fâtıma’ya, babasına gidip ev işlerinde kendisine yardımcı olabilecek bir hâdim (hizmetçi) istemesini söyledim. O da gitti ve istedi... Şimdi, hâdisenin gerisini Hz. Fâtıma Vâlidemiz’den dinleyelim: “Babama gittim; fakat evde yoktu. Hz. Âişe: “Geldiğinde ben haber veririm” dedi, ben de geri döndüm. Az sonra Allah Rasûlü birdenbire çıkageldi. Ben ve Ali doğrulmak istedikse de O, buna mâni oldu ve aramıza oturdu. Öyle ki ayağındaki serinliği hissediyordum. Arzumuzu sordu. Ben de durumu aynen
4164] Nesâî, Ziynet 39
4165] Buhârî, Fezâilu’l-Ashâb 9; Müslim, Zikr 80, 81; Ebû Dâvud, Edeb 100
- 1048 -
KUR’AN KAVRAMLARI
naklettim. Allah Rasûlü birden uhrevîleşti ve şöyle dedi: “Yâ Fâtıma, Allah’tan kork ve Allah’a karşı vazifende kusur etme! Allah’ın omuzuna yüklediği farzları hakkıyla yerine getir. Kocana da dâima sâdık ve itaatkâr ol! Onun hakkını da gözet! (Yani, senin iki vazifen var: Allah’a karşı kulluk etmek ve sonra da kocana itaatde bulunmak.) Sana ayrı bir şey daha söyleyeyim: Yatağına girmek istediğin zaman, otuz üç defa ‘Sübhânallah’, otuz üç defa ‘El-hamdü lillâh’, otuz üç defa da ‘Allahu ekber’ de. İşte bu, senin için hizmetçiden daha hayırlıdır.” Bunun mânâsı şu idi: Ben senin nazarını uhrevî âlemlere çeviriyorum ve orada senin, bana ulaşman ve benimle beraber olman için de iki yol var: Birincisi Rabbine karşı kulluk vazifende kusur etmemen. İkincisi de; kocana karşı vazife ve mükellefiyetlerini yerine getirmen. Eğer bir hizmetçi, senin kocana karşı vazifelerinde senin yerini alır ve senin yapman gerekenleri o yaparsa, bu bir ölçüde senin eksik kalmana sebebiyet verebilir. Oysaki senin iki kanatlı olman gerekir. Bir insan, nasıl en mükemmel kul olur ve Allah’a kulluğunu en mükemmel şekilde yerine getirir? Bir insan nasıl en mükemmel insan olur ve üzerindeki mükellefiyetleri kusursuz ve arızasız yerine getirir? İşte sana düşen bunları araştırmaktır.
Sen evvela, Rabbine karşı kulluğunu en mükemmel şekilde edâ et ve mükemmel bir kul ol! Sonra da Ali gibi kıyâmete kadar gelecek ehlullah’ı sulbünde taşıyan büyük bir insana karşı, mükellefiyetlerini yerine getir ve mükemmel bir insan ol! Ol ki, bütün mükemmeliyetlerin ve mükemmellerin toplanma yeri olan cennette benimle beraber olabilesin! Hz. Fatıma’nın zü’l-cenâheyn (iki kanatlı) olması için Hz. Ali ve ona hizmet bu denli önemli olunca, Hz. Fâtıma’nın hizmetçi kullanması, onun kanatlarından birinin kırılması demektir. Böyle tek kanatlı biri ise Hz. Hasan’a, Hz. Hüseyin’e ve kıyâmete kadar gelecek bütün aktâba, müceddidiyne, müçtehidiyne ana olamazdı. Allah Rasûlü onu bu büyüklükte bir ana yapmak için, âdeta dünyaya ait bütün alâkalarını kesiyor onun nazarını tamamen âhirete çeviriyordu. Zira Allah (c.c.) da O’nu böyle yapmış ve böyle terbiye etmişti. 4166
Fâtıma O’nun kızıydı. Hakk’ın terbiye adına kendisine lutfettiği ve ihsanda bulunduğu şeyleri o kızından esirgeyemezdi. O kız ki, Hz. Hasan ile Hüseyin’den son şerif ve seyyide kadar birçok faziletli insanın anası olacaktı. Bu itibarla onun bu mübârek meyvelere çekirdek olabilecek mâhiyette yetiştirilmesi gerekiyordu. İşte bundan dolayı Efendimiz, bir taraftan fevkalâde sevgisi, şefkati ve gönüllerinde taht kurmanın yanında, diğer taraftan da Fâtıma’nın nazarını hep uhrevî âlemlere çeviriyordu.
O’nun Mutluluk Evinin Genel Atmosferi: Allah Rasûlü’nün saâdet hânesinde sürekli bir haşyet, Allah korkusu tüter dururdu. Allah Rasulü’nün bakışlarını yakalayabilenlerin, o bakışlarla her zaman cennetlerin imrendiriciliğine veya cehennemlerin ürperticiliğine ulaşmaları, hatta görüp hissetmeleri mümkündü. O’nun evinde yaşayanlar, O’nunla uzun müddet beraber kalanlar, O’na bakanlar, her zaman Allah’ı hatırlardı. İmam Nesaî naklediyor: “Allah Rasulü (sav) namaz kılarken içinde bir güveç kaynıyor gibi ses duyulurdu.” 4167 O, daima ağlamalı, kaynamalı bir içle Allah’a teveccüh eder ve namazını öyle kılardı. Âişe Validemiz kaç defa O’nu Rabbinin huzurunda, başı yerde titreyerek, irkilerek secde eder
4166] İbn Hişam, Sîre I/262
4167] Nesâî, Sehv 18
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1049 -
vaziyette bulmuştu. 4168
Tabii ki, O’nun bu hali, ev halkına da müsbet yönde tesir ediyor ve terbiye adına onlara çok şey kazandırıyordu. Allah’tan çok korkan bu büyük insanın, hanım ve evlâtlarında da aynı haşyet, aynı korku vardı. Çünkü Allah Rasûlü, hep yaşadığını söylüyor ve söylediklerini de yaşadıklarıyla örneklendiriyordu. İnsanın yaşadığını söylemesindeki tesiri, en bariz şekli ve en çarpıcı keyfiyetiyle ancak O’nun evinde görebiliriz. Yeryüzünde mevcut bütün pedagog ve terbiyeciler, bütün terbiye sistemleri adına, bildikleri ne kadar mâlûmâtları varsa hepsini seferber etseler, insan yetiştirme adına, o hâne-i saâdetteki, mutlu yuvada, güzel evdeki etkiye ulaşamazlar ve ulaşamamışlardır da.
Evet, Allah Rasûlü (s.a.s.) yapmak ve anlatmak istediği şeyleri daha çok, davranışlarıyla temsil ve ifade etmiş, sonra da davranışlarından dökülen bu şeylere tercüman olmuştur. Allah’a karşı nasıl haşyet duyulacak, nasıl takvâ ve zühd içinde yaşanacak, secdeler nasıl bir derinlikle edâ edilecek ve nasıl iki büklüm olunarak rükû yapılacak; gecelerde nasıl feryad edilecek, Allah Rasûlü bütün bunları evinde yapmış, sonra da, arkadaşlarıyla sohbetlerinde: “İnsanlar şöyle yapmalıdırlar. Çocuklarına şu şekilde sahip çıkmalıdırlar. Hak ve hakikate şu denli tercüman olmalıdırlar” demiş ve dedikleri de hem kendi evinde, hem de dışarıda, hemen hüsn-ü kabul görmüş ve inanan insanların hayatlarında yankılanmıştır.
Her şeyden evvel O, eşi benzeri olmayan bir baba ve dedeydi. Hayat adına bize çok basit gibi görünen bu husus, esâsen her insan için aşılması gereken en zor engel ve engebelerden biridir ve Allah Rasûlü bu engeli en kolay şekilde aşmış en birinci baba ve dededir. Hem O, öyle evlât ve torunlar yetiştirmiştir ki, onların sulbünden gelen ne kadar altın halkaya âit insan varsa, hepsi de insanlığın ufkunda, âdetâ asırlara saçılmış güneşler, aylar ve yıldızlar gibidirler. Bu husus, sadece Allah Rasûlü’ne has bir mazhariyettir ki, Cenâb-ı Hak O’nu bu mazhariyette de tek kılmıştır. İçlerinde tek bir mürted barındırmayan veya başka bir ifâdeyle, içlerinden tek bir mürtedin çıkmadığı tek nesil, hem de milyonlara varan sayılarıyla Allah Rasûlü’nün neslidir.
Nice Hak dostları vardır ki, kendileri çok büyük olmalarına rağmen, evlerinde yetiştirdikleri evlâtları itibarıyla fevkalâde fakirdiler. Onların evlâtları veya torunları, azıp sapmış ve şeytanın ağına takılmışlardır. Günümüzde dahi bunun yüzlerce örneğini gösterip anlatmak mümkündür. Ancak Allah Rasûlü’nün evlât ve torunlarıdır ki, hiçbirisi yetiştikleri haneye, o hânenin mâna köklerine ihânet etmemişlerdir. Değil ihânet etmek, her fırsatta bu cibilli alâkayı göstermiş ve vefâ misali olmuşlardır. Evet, işte bu da yine Allah Rasulü’nün risâletinin bir delilidir ki, insan ne kadar dâhi de olsa bu ölçüde bir terbiyeci olması kat’iyen mümkün değildir. 4169
Rasûlullah’ın Cömertliği ve Tevâzuu
Keremden Bir Kesit: Kerem; iyilikseverlik ve ikram etme hasleti demektir. Araplarda kerem, çok önemli bir sıfattır. Hatta câhiliye şiirini kurcaladığınız zaman, o devir Arabının şu hususlarla övündüğünü görürsünüz: “Biz, misafirlerimize, şu kadar koyun, şu kadar sığır, şu kadar deve boğazlayıp ikram ettik...”
4168] Nesâî, İşretü’n-Nisâ 4
4169] F. Gülen, Sonsuz Nur, c. 1, s. 361 vd
- 1050 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Evet, misafire gösterilen cömertçe ikram, onların birer övünç vesilesiydi ki, bu hususta kabile ve oymaklar âdetâ birbirleriyle yarışırlardı. Tabii bunlar yaptıkları her şeyi bencillik hesabına yapıyorlardı. İşte, cömertlik ve keremin böyle revaçta olduğu bir zamanda, onlar arasında kerimlerden kerim bir Zât zuhûr etti. O’nun keremini görünce herkesin dili tutuldu. Bu kerim Zât yaptığını sadece Allah için yapıyor, birisine dünyayı bağışlasa, ondan tek kelime ile dahi bahsetmiyordu. Hatta, şiirlerinde O’nun cömertliğini anlatan mısralara yer veren şâirlerin, bu ifâdelerinden dahi hiç mi hiç hoşlanmıyor ve onların sözlerini, “Ekremü’l-Ekremîn” olan Allah’a izâfe ve havâle ediyordu.
O öyle parlak bir ayna idi ki, Cenâb-ı Hakk’ın “Kerîm” ismi, O’nda tecelli ile kendini gösteriyordu. O, her konuda olduğu gibi bu hususta da Allah Teâlâ’nın en zirvede bir kulu idi ve yeryüzünde O’ndan daha kerim bir ikinci insan gösterilemezdi. Hz. Muhammed Aleyhisselam, keremin; kerem ise cennetin yoludur. Cimrilik ise, insanı cehenneme götüren bir yoldur. Bu büyük insanı uzaktan görenler dahi, O’nu, vasıflarından hemen tanır ve “bu O’dur!” derlerdi. O, insanlık, dolayısıyla da cennet yolunun biricik rehberidir. O, diğer vasıflarıyla giremediği gönüllere keremiyle girmenin yolunu bulmuştur. O, hilmi/yumuşak huyluluğu, tevâzusu ile ruhları fethetmiş, keremi/cömertliği ile de gelip bu ruhlara taht kurmuştur.
O isteseydi, dünyanın en zengin insanı olurdu. Zaten, daha nübüvvetini ilân ettiği ilk günlerde, Kureyş O’na dâvâsından vazgeçmesi şartıyla böyle bir teklifte bulunmamış mıydı? 4170. Daha sonra da, bütün müslümanların Allah yolunda verecekleri şeyler hep O’nun elinden geçiyordu. Hükümdarlardan gelen hediyelerin haddi-hesâbı yoktu. Fakat O şahsı adına bunlardan hiçbirine sahip olmayı düşünmedi, hatta aklının köşesinden dahi geçirmedi.
O, kendisini daima bir yolcu telakki ediyor ve yakın bir gelecekte göç edeceği anlayışı ile yaşıyordu. O’na göre uzun bir yolculuk esnâsında, gölgelenmek için muvvakkaten altında dinlenilen bir ağaçtı dünya. Öyleyse O, bu uzun yolculukta, gerçekten önem verilmesi gereken hususlarla kalbini meşgul etmeliydi. Bir de, O’nun insanlığa giden yolları, insanlara öğretmesi gerekiyordu. Kaldığı kadar bu ağacın altında kalacak, daha sonra da yoluna devam edecekti.4171 Gâye ve hedef yüce idi. Allah’a ulaşmak O’nun en birinci gâyesiydi ve insanları aynı hedefe ulaştırabilme vazifesi. İşte O, bunun için yanıp tutuşuyordu. Böyle bir durumda olan insan için dünya malının ne önemi olabilirdi ki? Elbetteki hiç. Hiç ise, gönül bağlamaya değmezdi...
O, kendi bireysel hayatı için fakirliği seçmişti. Bu, herkesin de fakir olmasını istemesi demek değildir. Ancak hiç kimsenin midesi altında ezilip kalmasını da hoş görmüyordu. Zâten, O büyük insanın sâyesinde müslümanlar, çok kısa zamanda dünyanın en zengin milleti haline gelmişlerdi. Kendi aralarında, sadaka ve zekât kabul edecek insan bulamıyorlardı. Evet, kişi başına düşen gelir dağılımı o kadar yüksekti. Ama, onların içinde öyle zâhidler de bulunuyordu ki, evinde bir günlük yiyeceği var ise, getirilen yeni bir şey ne kadar da câzip olsa onu kabul etmiyordu. Bu bir diğergâmlık, bir ruh yüceliği meselesidir. Yaşatmayı sevmedir; yaşama zevkini terk etme idealidir. Bu his ve duygularla dolup taşamamış
4170] İbn Hişam, Sîre, I/285
4171] Buhârî, Rikak 3
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1051 -
insanların bunları anlamaları da mümkün değildir.
Bir iftar sofrasında, Hz. Ebu Bekir’e bir bardak soğuk su ikram edilir. Suyu dudağına götürünce, hıçkırıkları, boğazında düğümlenir. Yanındakiler ne olduğunu sorarlar. Cevap verir: Birgün Allah Rasûlü, kendisine getirilen böyle bir bardak soğuk suyu içmiş sonra da ağlamış ve: “O gün nimetlerden hesaba çekileceksiniz!”4172 âyetini okuyarak, “işte bu nimetten de hesaba çekileceğiz” buyurmuştu. Bunu hatırladım ve onun için ağladım... 4173
Hâlbuki Hz. Ebû Bekir gayet sade ve fakirâne bir hayat yaşıyordu. Vereceği hesap gâyet hafifti. Halife iken uzun zaman başkalarının koyunlarını sağarak ailesinin nafakasını temin etmeye çalıştı. Neden sonra kendisine maaş bağlandı, ama bu defa da verileni çok buldu. O, Medine’nin en fakir insanının geçimini kendine ölçü kabul etmişti. Bu itibarla da artan parayı bir testiye atıyor ve orada biriktiriyordu. İki buçuk senelik hilâfeti süresince, aldıklarını hep böyle biriktirmişti. Vefat edeceği zaman da, kendisinden sonra gelecek halifeye teslim edilmek üzere, bu testiyi vasiyet ediyordu. Hz. Ömer, halife olup da testiyi kırdırınca içinden küçük küçük paracıklar çıktı ve bir de mektup vardı. Bu mektupta, yeni halifeye hitâben şöyle deniyordu: “Bu paralar, bana verilen maaştan arta kalanlardır. Ben Medine’nin en fakirini kendime ölçü kabul etmiştim. Artan miktarı bu testiye koydum. Dolayısıyla, bu paralar hazineye âittir ve oraya konulmalıdır.” Hz. Ömer mektubu okuyunca ağladı ve: “Kendinden sonrakilere çok ağır bir yük bıraktın ya Ebâ Bekir!” dedi. 4174
Hz. Ebû Bekir, böyle zâhidâne yaşamayı Hz. Muhammed Aleyhisselam’dan öğrenmişti. Zira Allah Rasûlü, pratikte, böyle yaşamanın mümkün olduğunu bizzat kendi yaşantılarıyla ona ve bütün ashâbına öğretmişti.
Düşünün ki, Efendimiz, bütün ganimetlerin beşte birine, hem de Cenâb-ı Hakk’ın fermânıyla4175 sahip bulunuyordu. Yani ganimetlerin humusu Allah Rasûlü’nün şahsî tasarrufundaydı. Onu istediği gibi kullanma selâhiyeti, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk tarafından O’na tevdî edilmişti. Hâlbuki Hz. Ömer birgün, O’nun saâdet hücresine girecek ve hıçkıra hıçkıra ağlayacaktı. Efendimiz, niçin ağladığını sorunca da, o koca Ömer şöyle diyecekti: “Ya Rasûlallah! Dünya kralları, Kisrâlar servet içinde yüzüyorlar. Senin ise altına sereceğin bir sergin bile yok. Yatağın hasır ve teninde yattığın zeminin izleri var.” Allah Rasûlü, şu cevabı verir: “İstemez misin yâ Ömer, dünya onların, âhiret de bizim olsun!” 4176
Allah Rasûlü, bunları söylerken, başka türlü yaşaması mümkün olmayan bir fakirin, bir düşkünün çaresizlik içinde söylediği sözler türünde bir söz olarak da söylemiyordu. Yukarıda da temas ettiğimiz gibi, o isteseydi, dünyanın en zengin insanı olabilirdi. Meselâ, bir fikir vermesi bakımından, sadece Huneyn’den O’nun payına düşen beşte biri belirtelim: 40.000 koyun, 24.000 deve, 6.000 esir, 4.000 okka gümüş ki, bir okka dört kilo demektir. 4177 Diğer savaşlarda elde edilen ganimetlerle, krallardan gelen hediyeler de düşünülecek olursa, Efendimiz’in
4172] 102/Tekâsür, 8
4173] Müslim, Eşribe 140; Ebû Nuaym, Hilye, I/30
4174] Taberî, Tarihu’l-Ümem ve’l-Mülûk, IV/252
4175] 8/Enfâl, 41
4176] Buhârî, Tefsir 66, -2-; Müslim, Talâk 31
4177] İbn Sa’d, Tabakat II/152
- 1052 -
KUR’AN KAVRAMLARI
en müreffeh bir hayat yaşamasına engel hiç bir şey yoktu. Ancak O, en fakir bir insanın yaşadığı hayatı yaşamaktaydı. Eline geçenleri ise, bütünüyle halka dağıtıyordu. Zira O, cisimlenmiş kerem ve cömertlik idi. Bu kadar kerem sahibi bir insan ise, ancak Rasûlullah olabilir...
Allah Rasûlü, dış-iç uyumu açısından en dengeli bir insan tipini temsil ediyordu. O’nun dış görünüşü, farklı ve hoş bir heybet arzediyor ve güzelliği de âdetâ insanları büyülüyordu; iç dünyası itibarıyla da aynı ölçüde insanları teshir ediyordu. Hz. Enes: “Allah Rasûlü, insanların en güzeliydi” 4178 der. Evet, hem sîret/yaşayış, hem de sûret/şekil itibarıyla O, insanların en güzeliydi. Hz. Âişe Vâlidemiz de O’nunla alâkalı bir hissini şöyle anlatıyor: “Mısır kadınları, Yusuf’u görünce ellerini kestiler. Eğer benim Efendimi görmüş olsalardı, ellerindeki bıçakları siynelerine saplarlardı.”
O insanların en güzeliydi. Enes’in sözü devam ediyor: “O, insanların en cömertiydi.” Sûret ve cemâl yönüyle “ahsenu’n-nâs” (insanların en güzeli) olan Allah Rasûlü, kalp ve irâdesiyle “ecvedu’n-nâs” (insanların en cömerti) idi.4179 İbn Abbas’ın ifâdesiyle, özellikle Ramazan ayında O, önüne kattığı her şeyi sürükleyip götüren bir rüzgâr gibi cömert kesilirdi 4180 Yani, elinde-avucunda kalan en son şeyleri de dağıtıverirdi. Bu bir ruh ve irâde meselesiydi. O, kendi için yaşamaz, hep başkaları için yaşardı. Sürekli başkalarının/ümmetinin mutluluğunu düşünmekten ömrü boyu kendini düşünmeye fırsat bulamamıştı. Zâten, insanları mesut görmek kadar, O’nu mutlu edecek bir başka zevk de yoktu. Diğergâmlığında, en son sırayı da kendi hânesi, kendi yakınları teşkil ediyordu. Yani, O, evvelâ, kendisine uzak olanlardan başlayıp ilgisini, alâkasını yayıyor, en sonunda sıra kendi yakınlarına geliyordu. Ganimet mi taksim edilecek, Bedir ve Uhud’da bulunup şehid düşenlerin ailelerine öncelik tanınıyordu. Ve sık sık, kendi evindekilere: “Ben onlara vermeden size hiçbir şey veremem” 4181 diyordu.
O’nun hilminin/yumuşaklığının ve diğer ulvî duygularının anahtarlarıyla açılmayan nice kapalı gönüller, O’na kerem/cömertlik anahtarıyla açılıvermişti. İşte Safvan b. Ümeyye de bunlardan biridir: Hz. Enes anlatıyor: “Allah Rasûlü, Huneyn’e giderken, bu şahıstan ödünç olarak silah almıştı. Huneyn’de elde edilen ganimetlere Safvan hayran hayran ve hırsla bakıyordu. O’nun bu durumu Allah Rasûlü’nün dikkatini çekmişti. “Bakıp beğendiğin o develer senin olsun” dedi. Ardından daha birçok şey verdi. Safvan bu cömertlik karşısında şaşırdı kaldı. Kalbi Allah Rasûlü’ne karşı buğz ve kinle dolu olan bu adam, birdenbire değişivermişti. Evet, Allah Rasûlü’nün bu keremi onu, bu kin ve buğzundan uzaklaştırmış ve İki Cihan Serveri onun için insanların en sevgilisi hâline gelivermişti. Safvan’ı kazanmak elbette binlerce deve, sığırdan daha mühimdi. Allah Rasûlü de en önemli olanı yapmıştı. Nitekim Safvan’a karşı gösterilen bu cömertlik, neticesiz kalmamıştı. Safvan hemen kavmine gidip şöyle demişti: “Ey kavmim koşun İslâm’a girin! Zira Hz. Muhammed bir veriş veriyor ki, ancak, fakirlikten korkmayan ve Allah’a tam itimat eden bir insan böyle verebilir!” 4182
4178] Müslim, Fezâil 48; Buhârî, Menâkıb 23
4179] Müslim, Fezâil 48
4180] Buhârî, Deavât 11; Ebû Dâvud, Edeb 100; Ahmed bin Hanbel, I/136
4181] Müslim, Cihad 78
4182] Müslim, Fezâil 57; Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI/465; İbn Hişam, Sîre IV/135; İbn Hacer, el-İsâbe, II/187; Kenzu’l-Ummâl, 10/505
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1053 -
O, kendisinden birşey istenildiğinde varsa verir, olmadığı takdirde de borç alıp verir ya da vaad ederdi. Bazen üzerine giydiği tek elbisesini bile isteyen olur, O da hiç çekinmeden hemen veriverirdi.
Bir bedevî gelip O’ndan birşey istemişti, Allah Rasûlü ona istediği şeyi vermişti. Adam bir kere daha istemiş, O yine vermişti. Üçüncü isteğinde ise verecek bir şey olmadığı için Allah Rasûlü vaadetmişti. Yani mal eline geçtiği ilk fırsatta ona verecekti. Bu durum Hz. Ömer’i fevkalâde üzmüş, Allah Rasûlü’nün bu derece rahatsız edilmesinden rahatsız olmuştu. Dizleri üzerine doğruldu ve: “İstediler verdin. Bir daha istediler, yine verdin. Bir daha istediler, vaadettin. Yani, kendini bu kadar eziyete sokma ya Rasûlallah!” dedi. Ancak bu sözler, Allah Rasulü’nün hiç hoşuna gitmemişti. Kaşlarının hafif çatıldığını gören Abdullah b. Huzâfet’üs-Sehmî ayağa kalkmış ve: “Ver Ey Allah’ın Rasulü, sakın Allah’ın seni fakir bırakacağını ve senden nimetlerini kesivereceğini zannetme! ” İki Cihan Serveri bir müddet sessiz durduktan sonra şöyle dedi: “İşte Ben de bununla emrolundum.” 4183
Ferazdak ne güzel söyler: “O teşehhüdün dışında asla “hayır” demedi. Eğer teşehhüd olmasaydı O’nun “Hayır” sözü de “Evet” olurdu.” O, “evet” lerle bu kadar bütünleşmiş bulunuyordu. Şer’î daire içinde O’ndan ne istense hemen icâbet eder ve isteyene istediğini verirdi.
Evet, Hz. Nebî’nin cömertlikte de benzeri yoktu. Bu ölçüdeki bir cömertlik de, ancak peygamberlikle izah edilebilirdi. Hem eğer cömertlik Allah’a yaklaştıran bir huy ise, Allah Rasûlü nasıl cömert olmaz ki? Hâlbuki O, Allah’a yakınlıkta, Cibril’i bile geride bırakmıştı. Zâten bizzat, kendisi de şöyle buyuruyordu: “Cömert; Allah’a, cennete ve insanlara yakın, cehenneme uzaktır. Cimri ise; Allah’a, cennete ve insanlara uzak, cehenneme yakındır.” 4184
Bu konuda yine Allah Rasûlü şöyle buyururlar: “Ey insanlar! Allah sizin için din olarak İslâm’ı seçti. Öyleyse siz de İslâm’la olan arkadaşlığınızı, cömertlik ve güzel ahlâkla bütünleştirin.” İslâm, güzel ahlâk ve cömertlik yörüngesinde yürür. “Güzel ahlâk ve cömertlikle İslâm’a ihsanda bulunun! Cömertlik bir ağaç gibidir. Kökü cennette, dalları ise dünyaya sarkmıştır. Her kim, o ağacın altında yaşar ve cömertçe davranırsa, er-geç o ağacın dallarından birine tutunur ve o ağacın kökünün bulunduğu cennete yükselir.” 4185
Cimrilik, bir dengesizlik, bir ifratsa, yok yere saçıp savurma da bir tefrittir ve ikisi de birer dengesizliktir. Peygamber fetâneti/zekâsı, cömertliği İslâm dinini i’lâda/yüceltmede, kalpleri Allah için kazanmada kullanır. O, rahmet ve yumuşak huylulukla kalplere girdiği gibi, Allah’ın kendisine ihsan ettiği şeyleri kullanmak sûretiyle de kalplere girmiş ve en açılmaz zannedilen kalpleri ikram ve cömertlik anahtarıyla açmıştır.
Hz. Hadîce vâlidemiz, İslâm’a en erken uyanan kadındır. Zâten Hadîce, kelime manâsıyla da “erken doğan” demektir. O Efendimiz’den on beş sene erken doğmuş ve İslâm’a da herkesten erken uyanmıştır. Onda aynı zamanda böyle bir isim-müsemmâ uygunluğu da vardır. Mekke’nin en zenginlerinden olan bu kadın, bütün servetini Allah ve Rasûlü uğruna harcayıp tüketmişti. Öyle ki vefat ettiği zaman, bir kefen bezi alacak kadar dahi varlığı kalmamıştı. İhtimâl
4183] Müslim, Fezâil 60, hadis no: 2314; Tirmizî, Şemâil; İbn Kesir, el-Bidâye 6/63
4184] Tirmizî, Birr 40
4185] Kenzu’l-Ummâl, 6/571
- 1054 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah Rasûlü, borç bulduğu para ile ona kefen bezi almıştı ki, bu, o büyük kadın için en uygun ölüm şekli idi, ölüm sonrası hali de böyle olmalıydı. Hâlbuki O, İslâm’a girmeden önce, zenginliğiyle dillere destandı. Bu koca servet, son kuruşuna kadar dinin i’lâsı, İslâm’ın yayılıp güçlenmesi uğruna sarfedilmişti.4186 Bu da ayrı bir sırat-ı müstakim örneğiydi. Allah Rasûlü, cömertliğini öyle bir fetânet ve ferâsetle kullanmıştı ki yaptığı ikramların zerresi dahi boşa gitmemiş ve İslâm gücü olarak geriye dönmüştü. 4187
Kur’ân-ı Kerim’de Fakirlik ve Zenginlik
Kur’ân-ı Kerim’de fakirlik/yoksulluk anlamındaki “fakr” ve türevleri 13 yerde geçer. Aynı anlamda “miskîn” kelimesi, tekil ve çoğul olarak 23 yerde kullanılır. Zenginlik anlamında “ğınâ” ve türevleri ise 73 yerde zikredilir.
“(O muttakiler ki,) Bizim rızıklandırdığımız şeylerden infak ederler (Allah için harcarlar).” 4188
“İşte onlar, âhirete karşılık dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden ne azapları hafifletilecek, ne de kendilerine yardım edilecektir.” 4189
“Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Ey Peygamber!) Sen sabırlı davrananları müjdele.” 4190
“Onlardan öylesi vardır ki: ‘Rabbimiz, bize dünyada da hasene (iyilik ve güzellik) ver, âhirette de hasene (iyilik ve güzellik) ver ve bizi ateş azabından koru’ der.” 4191
“İnkâr edip kâfir olanlara dünya hayatı süslendi (süslü gösterildi). Bu yüzden onlar, iman edenlerden bazısı ile alay eder. Oysaki (iman edip) ittika eden, Allah’ın azâbından korunanlar, kıyâmet gününde onların üstündedir. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.” 4192
“Sana (Allah yolunda) ne infak edip harcayacaklarını soruyorlar. De ki: ‘Hayırdan harcadığınız şey, ebeveyn yakınlar, yetimler, fakirler ve yolcular içindir. Hayır olarak ne yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir.” 4193
“Mallarını Allah yolunda harcayanların hali, her başağı yüz daneli yedi başak bitiren bir tohumun hali gibidir. Allah dilediği kimseye daha kat kat verir. Allah’ın ihsânı çok geniştir. Her şeyi hakkıyla bilendir.” 4194
“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan hayra harcayın. Size verilse gözünüzü yummanız hâriç, severek alamayacağınız derecede kötü ve değersiz şeyler vererek sakın hayır yapmaya kalkışmayın. Bilin ki Allah zengindir, övülmüştür.” 4195
“Şeytan sizi fakirlikle tehdit eder (korkutur, fakir olursunuz diyerek sadaka vermenize
4186] İbn Kesir, el-Bidâye, III/158, 159
4187] F. Gülen, Sonsuz Nur, c. 1, Feza Y. -Zaman Gazetesi-, İst. 1994, s. 328 vd.
4188] 2/Bakara, 3
4189] 2/Bakara, 86
4190] 2/Bakara, 155
4191] 2/Bakara, 201
4192] 2/Bakara, 212
4193] 2/Bakara, 215
4194] 2/Bakara, 261
4195] 2/Bakara, 267
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1055 -
engel olur) ve sizin cimri olmanızı emreder/telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve lütuf/bolluk vaad eder. Allah, her şeyi ihâta eden (ihsânı geniş olan) ve her şeyi bilendir.” 4196
“Eğer sadakaları açık olarak verirseniz o, ne güzel. Eğer onları gizler ve bu şekilde fakirlere verirseniz, işte bu, sizin için daha hayırlıdır.” 4197
“(Yapacağınız hayırlar, sadakalar) Kendilerini Allah yolunda cihada adamış, Allah’a tâatten başka bir düşüncesi olmayan, o sebeple yeryüzünde dalaşıp kazanmaya imkân bulamayan, durumunu bilmeyen kimselere karşı gösterdikleri tokluktan dolayı onlarca zengin sayılan fakirlere verilmelidir. Sen onları görünce yüzlerinden tanırsın. Çünkü onlar, yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler. Yaptığınız ve yapacağınız hayırlarınızı Allah eksiksiz bilir ve karşılığını verir.” 4198
“Mallarını gizli ve açık olarak gece ve gündüz harcayan kimseler var ya, işte onların, Rableri katında ecirleri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.” 4199
“Allah, fâizi mahveder (fâiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları ise bereketlendirir. Allah küfürde ve günahtar ısrar eden hiç kimseyi sevmez.” 4200
“Bilinmelidir ki inkâr edenlerin malları da, evlâtları da Allah huzurunda kendilerine bir fayda sağlamayacaktır. İşte onlar cehennem yakıtıdırlar.” 4201
“Kadınlardan, oğullardan, kantarlarca yığılmış altın ve gümüşten, (otlağa) salınmış atlardan, davarlardan ve ekinlerden gelen zevklere düşkünlük, insanlara süslü (câzip) gösterildi. Bunlar sadece dünya hayatının geçimidir. Asıl varılacak güzel yer, Allah’ın yanındadır.” 4202
“De ki: ‘Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini aziz kılar, yüceltir; dilediğini de zelil kılar, alçaltırsın. Her türlü iyilik Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye kaadirsin. Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de sayısız rızık verirsin.” 4203
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcayıncaya kadar birre (Cennete ve iyiliğin en güzeline) eremezsiniz.” 4204
“...Kim inkâr edip kâfir olursa, bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnîdir/zengindir.” 4205
“İnkâr edip kâfir olanlar var ya, onların malları da, evlâtları da Allah’ın huzurunda kendilerinden hiçbir şeyi (azâbı) uzaklaştırmayacaktır. İşte onlar, orada ebedî kalacaklardır.” ?
4196] 2/Bakara, 268
4197] 2/Bakara, 271
4198] 2/Bakara, 273
4199] 2/Bakara, 274
4200] 2/Bakara, 276
4201] 3/Âl-i İmrân, 10
4202] 3/Âl-i İmrân, 14
4203] 3/Âl-i İmrân, 26-27
4204] 3/Âl-i İmran, 92
4205] 3/Âl-i İmrân, 97
- 1056 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Allah’ın kereminden kendilerine verdiklerini (infakta) cimrilik gösterenler, sanmasınlar ki o, kendileri için hayırlıdır; tersine, bu, onlar için çok fenâdır. Cimrilik ettikleri şey de kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mîrâsı Allah’ındır. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Şüphesiz, ‘Allah fakirdir, biz ise zenginiz’ diyenlerin sözünü andolsun ki Allah işitmiştir. Onların bu sözünü, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ile birlikte yazacağız ve diyeceğiz ki: ‘tadın o yakıcı azâbı! “ 4206
‘’Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri (gözetip) deneyin. Eğer onlarda bir olgunlaşma görürseniz hemen mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler (de geri alacaklar) diye o malları israf ile ve tez elden yemeyin. Velilerden kim zengin ise, yetimin malını yemekten kaçınsın. Kim de fakir ise, örfe göre (ihtiyaç ve emeğine uygun olarak) yesin...” 4207
“Allahâ ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara... ihsân edin, iyi davranın. Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez. Bunlar cimrilik eden ve insanlara da cimriliği tavsiye eden, Allah’ın kendilerine lutfundan verdiğini gizleyen kimselerdir. Biz kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırladık.” 4208
“... De ki: Dünya metâı/menfaati azdır/önemsizdir. Allah’tan korkanlar için âhiret daha hayırlıdır. Size kıl kadar haksızlık edilmez.” 4209
“Eğer (eşler) birbirinden ayrılırsa Allah, bol nimetinden her birini zenginleştirir (diğerine muhtaç olmaktan kurtarır); Allah’ın lutfu geniş, hikmeti büyüktür.” 4210
“Ey iman edenler, ...zengin olsun fakir olsun, adâleti titizlikle ayakta tutan (hâkim) ler ve Allah için şâhitlik eden insanlar olun...’’ 4211
“Ey iman edenler! Allah’ın size helâl ettiği şeyleri haram kılmayın, hudûdu aşmayın. Doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez. Allah’ın size helâl ve temiz olarak verdiği rızıklardan yiyin ve kendisine iman etmiş bulunduğunuz Allah’tan korkun.” 4212
“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. İttika edenler, (Allah’ın azâbından) korkanlar için elbette âhiret yurdu daha hayırlıdır. (Dünya hayatının fâniliğine) hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?” 4213
“Rabbin zengindir, rahmet sahibidir. Dilerse sizi yok eder ve sizden sonra yerinize dilediği bir kavmi yaratır. Tıpkı sizi, başka bir kavmin zürriyetinden yarattığı gibi.” 4214
“De ki: ‘Allah’ın kulları için çıkardığı (yarattığı) ziyneti/süsü ve güzel rızıkları kim haram kılabilir?’ De ki: ‘Onlar, dünya hayatında (inanmayanlarla birlikte) mü’minlerindir. Kıyâmet gününde ise yalnız iman edenlerindir.’ İşte, bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklarız.” 4215
“İyi bilin ki mallarınız ve çocuklarınız birer fitneden/imtihandan ibarettir. Allah yanında
4206] 3/Âl-i İmrân, 180-181
4207] 4/Nisâ, 6
4208] 4/Nisâ, 36-37
4209] 4/Nisâ, 77
4210] 4/Nisâ, 130
4211] 4/Nisâ, 135
4212] 5/Mâide, 87-88
4213] 6/En’âm, 32
4214] 6/En’âm, 133
4215] 7/A’râf, 32
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1057 -
ise büyük ecirler/mükâfatlar vardır.” 4216
“Eğer Allah’a hak ile bâtılın ayrıldığı gün, iki ordunun birbiri ile karşılaştığı (Bedir Savaşı) günü kulumuza indirdiğimize iman etmişseniz, bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne, O’nun akrabâlarına, yetimlere, yoksullara ve (harçlıksız kalmış) yolcuya âittir. Allah her şeye hakkıyla kaadirdir.” 4217
“Ey iman edenler!... yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki,) Allah dilerse sizi kendi lutfundan zengin edecektir. Çünkü Allah her şeyi iyi bilendir, hikmet sahibidir.” 4218
“Sadakalar (zekâtlar), Allah’tan bir farz olarak ancak, fakirlere, miskinlere (yoksullara, düşkünlere)... mahsustur. Allah alîm ve hakîmdir.” 4219
“Allah ve Rasûlü için (insanlara) öğüt verdikleri takdirde, zayıflara, hastalara ve (savaşta) harcayacak bir şey bulamayanlara (savaşa katılmamalarından dolayı) bir günah yoktur. Zira iyilik edenlerin aleyhine (kınanmasına) bir yol yoktur. Çünkü Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Kendilerini bindirip sevk etmen için sana geldiklerinde, ‘Sizi bindirecek bir binek bulamıyorum’ deyince, harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş dökerek dönen kimselere de (sorumluluk yoktur). Sorumluluk, ancak, zengin oldukları halde, senden izin isteyenleredir. Çünkü onlar, geri kalan kadınlarla beraber olmaya râzı oldular. Allah da onların kalplerini mühürledi, artık onlar bilemezler.” 4220
“Dünya hayatının (şu yakın hayatın) durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri o su sebebiyle (ağ gibi birbirlerine örülüp) karışırlar. Nihayet yeryüzü ziynetini takınıp, (rengârenk) süslendiği ve sahipleri de ona (ürünleri biçmeye, yemişleri toplamaya) kadir olduklarını sandıkları bir sırada, gece veya gündüz ona emrimiz (âfetimiz) gelir de onu sanki dün (öyle süslü) değilmiş gibi kökünden koparılarak biçilmiş bir hale getiririz. İşte iyi düşünecek toplumlar için âyetlerimizi böyle açıklarız.” 4221
“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkını vermek Allah’a aittir.” 4222
“Allah dilediğine rızkını bollaştırır ya da daraltır. Onlar dünya hayatıyla şımardılar. Oysa âhiretin yanında dünya hayatı, (basit) eşyadan, geçici bir zevkten başka bir şey değildir.” ?
“Hatırlayın ki, Rabbiniz size: Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) arttıracağım ve eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir! diye bildirmişti. Mûsâ dedi ki: ‘Eğer siz ve yeryüzünde olanların hepsi nankörlük etseniz (Allah’ın bir şeyi noksan olmaz). Çünkü Allah gerçekten zengindir, hamdedilmeye lâyıktır.” 4223
“Allah, rızıkta kiminizi diğer bir kısmınıza üstün kıldı.” 4224
4216] 8/Enfâl, 28
4217] 8/Enfâl, 41
4218] 9/Tevbe, 28
4219] 9/Tevbe, 60
4220] 9/Tevbe, 91-93
4221] 10/Yûnus, 24
4222] 11/Hûd, 6
4223] 14/İbrâhim, 7-8
4224] 16/Nahl, 71
- 1058 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Sizin yanınızdaki (dünya malı) tükenir, ama Allah katında olanlar sonsuzdur, tükenmez. Elbette sabırlı davrananlara yapmakta olduklarının en güzeliyle mükâfatlarını vereceğiz.” 4225
“Allah güven (ve) huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, o şehrin (halkının) rızkı, her taraftan bol bol gelirdi. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı. Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de onu yalanladılar. Onlar (kendilerine) zulmederlerken azap onları hemen yakalayıverdi. Artık, Allah’ın size rızık verdiği şeylerden helâl ve temiz olarak yiyin de eğer (gerçekten) yalnız Allah’a ibâdet ediyorsanız, O’nun nimetlerine şükredin.” 4226
“(Cezayı hak etmiş bir toplumu) Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşılarına (iyilikleri) emrederiz; buna rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece o ülke, helâke müstahak olur; Biz de orayı darmadağın ederiz.” 4227
“Kim bu aceleciyi (çabuk geçen dünyayı) isterse, ona, dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını verir, sonra da onu, kınanmış ve mahrum bırakılmış olarak gireceği cehenneme sokarız. Kim de âhireti diler ve bir mü’min olarak kendine yaraşır bir çaba ile o gün için çalışırsa, işte bunların çalışmaları makbuldür. Hepsine; dünyayı isteyenlere de, âhireti isteyenlere de, Rabbinin ihsânından, ayırdetmeksizin veririz. Rabbinin ihsânı kısıtlanmış değildir. Baksana, Biz insanların kimini kiminden nasıl üstün kılmışızdır! Elbette ki âhiret, derece ve üstünlük farkları bakımından daha büyüktür.” 4228
“Akrabâya, miskiyne/yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma. Zira böylesine saçıp savuranlar, şeytanların dostlarıdır. Şeytan ise, Rabbine karşı çok nankördür. Eğer, Rabbinden umduğun bir rızkı beklemek durumunda olduğun için onlara bakamıyorsan, hiç olmazsa, kendilerine gönül alıcı bir söz söyle. Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker kalırsın. Çünkü Rabbin rızkı dilediğine çok, dilediğine az verir. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır, (onları) çok iyi görür. Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın. Biz, onların da, sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek, gerçekten büyük bir suçtur.” 4229
“Onlara, dünya hayatının tıpkı şöyle olduğunu anlat: Gökten bir su indirdik, yerin bitkisi onunla karışıp yeşerdi. Sonra (kuruyup) rüzgârların savurduğu çöp kırıntıları haline geldi (işte bu dünya hayatı, böyle bir mevsim kadar kısadır). Allah her şeye kadirdir, her şey üzerinde iktidar sahibidir. Mal/servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Kalıcı ve ölümsüz olan güzel işler ise, Rabbinin katında hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit etmeye daha lâyıktır.” 4230
“Size verdiğimiz rızkın temizlerinden yiyin. Ama bu hususta taşkınlık etmeyin; sonra gazabım üzerinize iner. Kimin üstüne gazabım inerse artık o, (ateşe) düşmüştür.” 4231
“Sakın, kendilerini denemek için onlardan bazılarını faydalandırdığımız dünya hayatının süsüne gözlerini dikme! Rabbinin rızkı hem daha hayırlı, hem daha süreklidir. Ailene
4225] . 16/Nahl 96
4226] 16/Nahl, 112-114
4227] 17/İsrâ, 16
4228] 17/İsrâ, 18-21
4229] 17/İsrâ, 26-31
4230] 18/Kehf, 45-46
4231] 20/Tâhâ, 81
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1059 -
namaz kılmakla emret ve kendin de ona sebat ile devam et. Biz senden rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırırız. Güzel âkıbet takvâ ehlinindir.” 4232
“Bayramda kesilen kurbanların etlerinden yeyin; yoksulu, fakiri de doyurun.” 4233
“Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Hakikaten Allah yalnız O, (hiçbir şeye muhtaç olmayacak kadar) zengin ve övgüdeğerdir.” 4234
“İçinizden bekârları, köle ve câriyelerinizden sâlih olanları evlendirin. Eğer fakir iseler Allah onları (evlilik sâyesinde) kendi lutfu ile zengin kılar. Allah, (lutfu) geniş olan ve (her şeyi) bilendir. Evlenme imkânını bulamayanlar ise, Allah, lutfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar...” 4235
“...Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; nankörlük edene gelince, o bilsin ki Rabbim müstağnîdir/zengindir, çok kerem sahibidir.” 4236
(Hz. Mûsâ, Firâvun’un ülkesi Mısır’dan çıkınca yolda yedi gün kadar aç kalmıştı) ve şöyle dedi: “Rabbim, şüphesiz ben, bana indireceğin hayra fakirim/muhtacım.” 4237
“Size verilen şeyler, dünya hayatının geçim vâsıtası ve debdebesi/süsüdür. Allah’ın yanında olan ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?” 4238
“Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu gözet; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde fesâdı/bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, müfsidleri/bozguncuları sevmez.” 4239
“Cihad eden, ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnîdir/zengindir.” 4240
“Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Âhiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı.” 4241
“Allah, kullarından dilediği kimsenin rızkını genişletir ve dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilir.” 4242
“Onlar, sadece şu dünya hayatının/yakın hayatın görünen dış yüzünü bilirler; âhiretten ise onlar tamamen gâfildirler.” 4243
“İnsanlar bir darlığa uğrayınca, Rablerine yönelerek O’na yalvarırlar. Sonra Allah, kendi katından onlara bir rahmet (nimet ve bolluk) taddırınca, bakarsınız ki onlardan bir grup Rablerine şirk/ortak koşup durmaktadırlar. Kendilerine verdiklerimize nankörlük etsinler
4232] 20/Tâhâ, 131-132
4233] 22/Hacc, 28
4234] 22/Hacc, 64
4235] 24/Nûr, 32-33
4236] 27/Neml, 40
4237] 28/Kasas, 24
4238] 28/Kasas, 60
4239] 28/Kasas, 77
4240] 29/Ankebût, 6
4241] 29/Ankebût, 64
4242] 29/Ankebut, 82
4243] 30/Rûm, 7
- 1060 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bakalım! Haydi, sefâ sürün; ama yakında bileceksiniz! Yoksa onlara bir delil indirdik de, o delil, müşrik olmalarını mı söylüyor? İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda ona sevinirler. Şayet yaptıklarından ötürü başlarına bir fenâlık gelse, hemen ümitsizliğe düşüverirler. Görmediler mi ki Allah, rızkı dilediğine geniş geniş vermekte, dilediğinin rızkını da daraltmaktadır. Şüphesiz, imanlı bir kavim için bunda, ibretler vardır. O halde sen, akrabâya, miskiyne/yoksula, yolda kalmışa hakkını ver. Allah’ın rızâsını isteyenler için bu, en iyisidir. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi fâiz, Allah katında artmaz. Allah’ın rızâsını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte zekâtı veren o kimseler, evet onlar (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır. Allah, (o yüce zâttır) ki, sizi yaratmış, sonra rızıklandırmıştır; sonra O, hayatınızı sona erdirecek, daha sonra da sizi (tekrar) diriltecektir...” 4244
“Sarfettiğiniz her hangi bir şeyin yerine O daha iyisini koyar.” 4245
“Ey insanlar, Allah’ın vaadi gerçektir; sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (Şeytan) Allah’ın affına güvendirmek suretiyle sizi aldatmasın.” 4246
“Ey insanlar! Siz Allah’a fakirlersiniz/muhtaçsınız. Zengin ve övülmeye lâyık olan ancak O’dur, Allah’tır.” 4247
“Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz Allah, size muhtaç değildir. Bununla beraber O, kullarının küfrüne râzı olmaz. Eğer şükrederseniz bundan râzı/hoşnut olur...” 4248
“Ey kavmim! Şüphesiz bu dünya hayatı, geçici bir eğlencedir. Ama âhiret, gerçekten karar yeri, kalınacak yurttur.” 4249
“Kim âhiret kazancını istiyorsa, onun ekinini/kazancını arttırırız. Kim dünya ekinini/kârını istiyorsa ona da dünyadan bir şey veririz. Fakat onun âhirette bir nasibi olmaz.” 4250
“Allah, kullarına rızkı bollaştırsaydı, yeryüzünde azarlardı. Fakat “Eğer Allah rızkı kulları için bolca yaysaydı, yeryüzünde taşkınlık yapar ve azarlardı. Fakat dilediği ölçüde indiriyor. Çünkü O, kullarından haberdardır, her şeyi görendir.” 4251
“Rabbının rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik ve onlardan kimini ötekine derecelerle üstün kıldık ki, biri diğerine iş gördürebilsin. Rabbının rahmeti, onların toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır. İnsanlar bir tek ümmet olacak olmasaydı, Rahman’ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine binip çıkacakları merdiven yapardık. Ve evlerine kapılar ve üzerine yaslanacakları koltuklar, kanepeler ve süsler verirdik. Bütün bunlar, sadece dünya metâından ibarettir. Âhiret ise, Rabbının katında sakınanlara mahsustur.” 4252
“İnkâr edenler ateşe sunulacakları gün, ‘dünyadaki hayatınızda bütün güzel şeyleri harcadınız, onların zevkini sürüp tükettiniz (burası için hiçbir şey bırakmadınız). Yeryüzünde haksız yere istikbâr etmenizden/büyüklük taslamanızdan ve fıskınızdan/yoldan
4244] 30/Rûm, 33-40
4245] 34/Sebe’, 39
4246] 35/Fâtır, 5
4247] 35/Fâtır, 15
4248] 39/Zümer, 7
4249] 40/Mü’min, 39
4250] 42/Şûrâ, 20
4251] 42/Şûrâ, 27
4252] 43/Zuhruf, 32-35
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1061 -
çıkmanızdan dolayı bugün, alçaltıcı bir azap göreceksiniz’ denir.” 4253
“Kâfirler/inkâr edenler (dünyada) zevklenirler, hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir.” 4254
“Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder ve ittika ederseniz (sakınırsanız) Allah size mükâfatınızı verir. Ve sizden mallarınızı tamamen sarfetmenizi istemez. Eğer onları isteseydi ve sizi zorlasaydı, cimrilik ederdiniz ve bu da sizin kinlerinizi ortaya çıkarırdı. İşte sizler, Allah yolunda infâka/harcamaya çağrılıyorsunuz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor. Ama kim cimrilik ederse, ancak kendisen cimrilik etmiş olur. Allah zengindir. Siz ise fakirsiniz. Eğer O’ndan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir, sonra da onlar sizin benzerleriniz olmazlar.” 4255
“İnsan için, kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” 4256
“Zengin eden de, varlıklı kılan da O’dur.” 4257
“Bilin ki dünya hayatı, ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı yağmurun bitirdiği ve ziyaretçilerin de hoşuna giden bir bitki gibi önce yeşerir sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çerçöp olur. Âhirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah’ın mağfireti ve rızâsı vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçinmeden başka bir şey değildir.” 4258
“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musîbet yoktur ki Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. Böylece elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez. Onlar, cimrilik edip insanlara da cimriliği emrederler. Kim yüz çevirirse şüphesiz ki Allah zengindir, hamde/övgüye lâyıktır.” 4259
“Onların malları da, oğulları da Allah’a karşı kendilerine bir fayda vermez...” 4260
“Allah’ın fethedilen ülkeler halkının mallarından Peygamberi’ine verdiği ganîmetler, Allah, Peygamber yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaz. Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azâbı çetindir. Allah’ın verdiği bu ganimet malları, yurtlarından ve mallarından çıkarılmış olan, Allah’tan bir lutuf ve rızâ dileyen, Allah’ın dinine ve Peygamberine yardım eden fakir muhâcirlerindir. İşte doğru olanlar bunlardır.” 4261
“Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır. Herhangi birinize ölüm gelip de ‘Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirseydin de sadaka verip iyilerden olsaydım!’ demesinden
4253] 46/Ahkaf, 20
4254] 47/Muhammed, 12
4255] 47/Muhammed, 36-38
4256] 53/Necm, 39
4257] 53/Necm, 48
4258] 57/Hadîd, 20
4259] 57/Hadîd, 22-24
4260] 58/Mücâdele, 17
4261] 59/Haşr, 7-8
- 1062 -
KUR’AN KAVRAMLARI
önce, size verdiğimiz rızıktan infak edin, Allah için harcayın.” 4262
“Doğrusu, mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir fitnedir/imtihandır. Büyük mükâfat ise Alah’ın yanındadır. O halde, gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak infâk edin/harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 4263
“Kim Allah’tan sakınıp korkar ve günahlardan kaçınırsa, (Allah) ona bir çıkış (yolu) yaratır ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah’a güvenirse, O, ona yeter.” 4264
“(Kitabı sol tarafından verilen şöyle der:) Malım bana hiç fayda sağlamadı.” 4265
“Muhakkak ki insan hırslı ve sabırsız yaratılmıştır. Ona bir kötülük dokunduğunda feryad eder. Bir hayır eriştiğinde ise cimrilik eder. Ancak namazlarını kılanlar müstesnâdır. Onlar namazlarında devamlıdırlar. Mallarında isteyen ve istemeyen yoksullar için belli bir hak vardır. Onlar hesap gününe iman ederler. Onlar Rablerinin azâbından korkarlar.” 4266
“Cennet içindekiler, günahkârlara, ‘Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?’ diye uzaktan uzağa sorarlar. Onlar şöyle cevap verirler: ‘Biz namazımızı kılmıyorduk, yoksulu doyurmuyorduk.” 4267
“Hayır, siz aceleciyi, (çabuk geçen dünya hayatını ve nimetlerini) seviyor, âhireti bırakıyorsunuz.” 4268
“Onlar (Cennetteki has kullar), kendi canları çekmesine rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. ‘Biz size Allah razâsı için yemek yediriyoruz; o yüzden, sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, sert ve belâlı bir günde Rabbimizden (O’nun azâbına uğramaktan) korkarız’ (derler).” 4269
“Fakat siz (ey insanlar!) âhiret, daha hayırlı ve daha devamlı olduğu halde dünya hayatını (yakın hayatı) tercih ediyorsunuz.” 4270
“Fakat insan böyledir; Rabbı ne zaman kendisini imtihan edip ona ikramda bulunur, ona nimet verirse; ‘Rabbım bana ikram etti’ der. Ama Rabbı onu imtihan edip rızkını daraltırsa; ‘Rabbım bana ihânet etti, beni küçük düşürdü’ der. Hayır, doğrusu siz, yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksula yemek vermeye teşvik etmiyorsunuz. Mirası, helâl haram demeden yiyorsunuz. Malı da pek çok seviyorsunuz.” 4271
“Kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse, Biz de onu en kolaya hazırlar, onda başarılı kılarız. Kim cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp hakka boyun eğmez, en güzeli de yalanlarsa, Biz de onu en zora yöneltiriz. Öylesi, çukura yuvarlandığı zaman malı kendisine hiç fayda vermez.” 4272
4262] 63/Münâfıkun, 9-10
4263] 64/Teğâbün, 15-16
4264] 65/Talak, 2-3
4265] 69/Haakka, 28
4266] 70/Meâric, 19-27
4267] 74/Müddessir, 40-44
4268] 75/Kıyâmet, 20-21
4269] 75/Kıyâmet, 20-21
4270] 87/A’lâ, 16-17
4271] 89/Fecr, 15-20
4272] 92/Leyl, 5-11
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1063 -
“(Allah) Seni bir fakir olarak bulup da zengin yapmadı mı? Öyleyse yetimi sakın ezme. El açıp isteyeni de sakın azarlama. Ve Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an.” 4273
“Gerçek şu ki, insan, (ilim ve malda) istiğnâ ederek/zengin olduğunu görerek azar.” 4274
Hadis-i Şeriflerde Fakirlik ve Zenginlik
“Allah’ım, yoksulluk fitnesinin şerrinden, küfür ve yoksulluktan Sana sığınırım.” 4275
“Ben görmeyen birisiydim, Allah basiretimi açtı; fakirdim, beni zengin kıldı.” 4276
“Şüphesiz, insan borçlandımı, konuşursa yalan söyler, vaad ederse, sözünde duramaz.” 4277
“(Hakiki) miskîn (yoksul), kapı kapı dolaşırken verilen bir iki lokmanın veya bir iki hurmanın geri çevirdiği kimse değildir. Fakat gerçek miskîn/yoksul, ihtiyacını giderecek bir şey bulamayan ve halini anlayıp kendisine tasaddukta bulunacak biri çıkmayan, (buna rağmen) kalkıp kimseden birşey istemeyen kimsedir.” 4278
“Veren el, alan elden daha üstündür/hayırlıdır.” 4279
“Kıyâmet gününde cehennem ehlinden olan kimseye denilir ki: ‘Dünya dolusu malın olsaydı (şu azaptan kurtulmak için) o malını fidye olarak verir miydin?’ O kimse, azâbın şiddetini gördüğü için: ‘Evet!.. Muhakkak verirdim’ der. Allahu Teâlâ şöyle buyurur: ‘Ben (dünyada) senden, bundan daha kolay bir şey istemiştim. Henüz ruhlar âleminde iken, Bana hiçbir şeyi şirk koşmaman hakkında senden misak almıştım. Sen ise sözünden döndün. Bana ortak koşmaktan başka bir şey kabul etmedin.” 4280
“Mü’min, bir midesi ile yer; kâfir ise yedi mide ile yer.” 4281
“Cimrilikten sakınınız. Çünkü cimrilik, sizden önceki milletleri helâk etmiştir.” “Her sabah gökten iki melek iner. Birisi: İlâhi, infak edene karşılığını ver; diğeri: Allah’ım! Cimrilik edene de telef ver (malını yok et), diye duâ ederler.” 4282
“Cimri kişi, Allah’a uzak, cennete uzak, insanlara uzak ve cehennem ateşine yakındır.” 4283
“Mallarınızı zekâtla koruyun, hastalarınızı sadaka ile tedâvi edin. Belâya duâ ile karşı koyun.” 4284
4273] 93/Duhâ, 8-11
4274] 96/Alak, 6-7
4275] Nesaî, Sehv, 90, İstiâze, 16, 29; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 36, 39, 42, 44; VI, 57, 207
4276] 93/Duhâ, 7-8; Buhârî, Enbiyâ, 51
4277] Buhâri, el-İstikrâz
4278] Buhârî, Zekât, 53, Tefsir, Bakara 48; Müslim, Zekât 102, hadis no: 1039; Muvattâ, Sıfatu’n-Nebiyy 7, - II/924-; Ebû Dâvud, Zekât 23, h. no: 1631, 1632; Nesaî, Zekât 76 -5, 85-; Ahmed bin Hanbel, I/384
4279] Buhârî, Vesâyâ 9, Zekât 18; Müslim, Zekât 94, hadis no: 1033, 97, h. no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344; Ahmed bin Hanbel, II/4
4280] Buhârî, Rikak 49; Ahmed bin Hanbel, III/218
4281] İbn Mâce, hadis no: 3256) (Bk. 47/Muhammed, 12
4282] Riyâzü’s-Sâlihîn, 1/253
4283] Tirmizî, Birr 40
4284] Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 322
- 1064 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Malın zekâtını ödedin mi, kendinden onun şerrini def ettin demektir.” 4285
“Sizden biri, mal ve yaratılış itibârıyla kendinden üstün bir kimseyi gördüğünde, kendinden daha aşağı olanına baksın (Kendisini onunla mukayese etsin).4286 Sahih-i Müslim’de şu ilave rivâyet edilmiştir: “...İşte bu, Allah’ın size olan nimetlerini hakir görmemek için uygun olan bir davranıştır.”
“İyi mal, sâlih kimse için ne güzeldir.” 4287
“Dünya, Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar değerli olsaydı, hiçbir kâfire asla ondan su içirmezdi.” 4288
Hz. Ömer birgün Rasûlullah’ın hâne-i saâdetlerine girdi ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Efendimiz niçin ağladığını sorunca, şöyle dedi: “Yâ Rasûlallah! Dünya kralları, kisrâlar servet içinde yüzüyorlar. Senin ise altına sereceğin bir sergin bile yok. Yatağın hasır ve teninde yattığın yerin izleri var...” Allah Rasûlü şu cevabı verdi: “İstemez misin yâ Ömer, dünya onların, âhiret de bizim olsun!” 4289
Bir iftar sofrasında Hz. Ebû Bekir’e bir bardak soğuk su ikrâm edilir. Suyu ağzına götürdüğünde ağlamaya başlar. Yanındakiler ne olduğunu sorarlar. Cevap verir: “Bir gün Rasûlullah, kendisine getirilen böyle bir bardak soğuk suyu içmiş, sonra da ağlamış ve “O gün nimetlerden hesaba çekileceksiniz”4290 âyetini okuyarak, “İşte bu nimetten de hesaba çekileceğiz” buyurmuştu. Bunu hatırladım ve onun için ağladım.” 4291
“Hanımının senin üzerinde hakkı vardır. Misafirlerinin senin üzerinde hakkı vardır. Bedeninin de senin üzerinde hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını ver.” 4292
“Aşırı gidenler helâk olmuştur” 4293
“Sizin için korktuğum şeylerden biri, dünyanın süs ve güzelliklerinin size açılmasıdır...” 4294
“Dünya tatlı ve hoştur. Allah sizi ona vâris kılacak ve nasıl hareket edeceğinize bakacaktır. Öyleyse dünyadan sakının, kadınlardan da sakının! Zira benî İsrâilin ilk fitnesi kadın yüzünden çıkmıştır.” 4295
“Eğer dünya Allah’ın yanında sivrisineğin kanadı kadar değer taşısaydı, tek bir kâfire ondan bir yudum su içirmezdi.” 4296
“Kim dünyaya çok önem verirse, Allah onun işini dağıtır (zorlaştırır). İki gözünün arasına fakirliği (aç gözlülüğü) koyar. (Hâlbuki) dünyadan ona ulaşacak olan kendisi için
4285] Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 323
4286] S. Buhâri, Askalâni Şerhi, 11, s. 322
4287] Ahmed bin Hanbel, IV/194
4288] Tirmizî; Kütüb-i Sitte, 17/565
4289] Buhârî, Tefsir (66) 2; Müslim, Talâk 31
4290] 102/Tekâsür, 8
4291] Müslim, Eşribe 140
4292] Müslim, Savm 181
4293] Müslim, İlim 7; Ebû Dâvud, Sünnet 5; Ahmed bin Hanbel, I/386
4294] Buhârî, Zekât 47, Cum’a 28; Cihad 37, Rikak 7; Müslim, Zekât 123; Nesâî, Zekât 81
4295] Müslim, Zikr 99; Tirmizî, Fiten 26; İbn Mâce, Fiten 19
4296] İbn Mâce, Zühd 11, hadis no: 4110, 2/1377; Tirmizî, Zühd 13, hadis no: 2321, 4/560
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1065 -
yazılandan başkası olamaz. Kimin de niyeti âhiret(i kazanma) ise Allah onun işini toparlar (kolaylaştırır). Onun kalbine zenginliği koyar. Ona dünyadan da ihtiyaç duyduğu şey ulaşır.” 4297
“Dünya, mü’mine hapishane; kâfire cennettir.” 4298
“Allah bir kulu sevdimi, onu dünyadan korur. Tıpkı sizden birinin (perhiz gerektiren hastalığa uğramış) hastasına suyu yasaklaması gibi.” 4299
“Ben kim, dünya kim! Dünya (hayatı) ile benim ilgim, bir ağacın altında gölgelenip sonra da bırakıp giden yolcunun durumu gibidir.” 4300
“Dünyada bir garib veya bir yolcu gibi ol!” Tirmizî’nin rivâyetinde, hadisin devamında şu ifade vardır: “Kendini (ölmeden önce) kabir ehlinden say.” 4301
“Birinize dünyalık olarak bir yolcunun azığı kadar yeterlidir.” 4302
“Müslüman olup da kendisine ancak yetecek kadar rızık verilen ve Allah’ın kendisine verdiği ile kanaat getirdiği kimse muhakkak felâh bulmuştur.” 4303
“Zenginlik mal çokluğuyla değildir. (Hakiki) zenginlik göz tokluğudur, gönül zenginliğidir.” 4304
Üstteki el (yani veren), alttaki elden (yani alandan) daha hayırlıdır.” 4305
“Hayır, vallahi ey cemaat! Ben sizin için ancak Allah’ın size vereceği dünya ziynetlerinden korkuyorum.” 4306
“Sizin elde ettiğiniz dünya metâı, hayır değil; bir fitnedir. Evet, hayır, ancak hayır getirir. Lâkin bu dünya ziynetleri hayır değildir. Çünkü bunlar fitneye sebep olur. Onlarla siz âhiret hususuna yönelmekten meşgul olursunuz. Baharın yetiştirdiği nebatların bazısı, çok yiyen hayvanları ya patlatıp öldürür yahut ölüme yaklaştırır. Ancak ihtiyacına kadar yiyenlere zarar vermez. Dünya malı da öyledir, insanlar ona hoş görerek meylederler. Bazısı mala gark oldu denilecek şekilde çok mal edinir, bazısı fazlasına tamah etmeyerek azı ile yetinir. Mala gark olanlar, ekseriyetle onun sebebiyle ya helâk oluryahut helâke yaklaşırlar.” 4307
“İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda ancak öldürmekle ve zorla mülke erişilir, ancak gasb ve cimrilikle zengin olunur, ancak dinden çıkmak ve hevâya uymakla sevgi kazanılır; kim bu zamana ulaşır da zengin olmaya gücü yettiği halde fakirliğe sabreder, sevgi kazanmaya gücü yettiği halde buğz olunmaya sabreder, izzete gücü yettiği halde alçaltılmaya sabrederse Allah kendisine beni doğrulayan elli doğrulayıcı sevabı verir.” 4308
4297] İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4104, 2/1378; Tirmizî, Kıyâmet 31, hadis no: 2467
4298] Müslim, Zühd 1; Tirmizî, Zühd 16
4299] Tirmizî, Tıbb 1, Hadis no: 2037
4300] İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4109, 2/1386; Tirmizî, Zühd 44, hadis no: 2377, 4/588
4301] Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, hadis no: 2334
4302] Kütüb-i Sitte, 17/564
4303] Müslim, hadis no: 1054; S. Müslim Terc. ve şerhi, c. 5, s. 478
4304] Buhârî, Rikak 15; Müslim, Zekât 120, hadis no: 1051; Tirmizî, Zühd 40, h. no: 2374
4305] Buhârî, Vesâyâ 9, Zekât 18; Müslim, Zekât 94, hadis no: 1033, 97, h. no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344; Ahmed bin Hanbel, II/4
4306] Müslim, hadis no: 1052; S. Müslim, Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu terc, 5/471
4307] Müslim, S. Müslim Terc. ve Şerhi, c. 5, s. 474
4308] Naklen: Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 444-445
- 1066 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“İhtiyarın kalbi iki şeyi sevme hususunda gençtir: Yaşama sevgisi ile mal sevgisinde.” Diğer rivâyetler de şöyledir: “Âdemoğlu ihtiyarlar, fakat onun iki şeyi genç kalır: Yaşama sevgisi ve mal sevgisi.” “Âdemoğlu büyür, onunla beraber iki şey de büyür: Mal sevgisi, uzun ömür sevgisi.” 4309
“Âdemoğlunun iki vâdi dolusu malı olsa, üçüncü bir vâdi daha isterdi. Âdemoğlunun karnını topraktan başka bir şey dolduramaz. Ama Allah tevbe eden kimsenin tevbesini kabul eder.” 4310
Sehl İbn Sa’d es-Saidî (r.a.) anlatıyor. “Bir gün Rasûlullah’a (s.a.s.) bir adam gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bana öyle bir amel gösterin ki, ben onu yaptığım takdirde Allah beni sevsin, halk da beni sevsin’ dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Dünyaya rağbet etme, Allah seni sevsin. İnsanların elinde bulunanlara göz dikme ki onlar da seni sevsin!” 4311
“Allah elinden iş gelen sanatkâr mü’min kulu sever.” 4312
“İş yaptığınız zaman, Allah o işte itkan etmenizi yani sağlam, ârızasız ve kusursuz yapmanızı sever.” 4313
Sehl ibnu Sa’d (r.a.) anlatıyor: “Bir adam, Rasûlullah’a (s.a.s.) uğradı. Efendimiz yanında bulunan bir zâta: “Şu gelen kimse hakkında reyin nedir?” diye sordu. Adam: “O, halkın eşrâfındandır, bu vallahi bir kıza tâlib olsa hemen evlendirilmeye; birisi lehine şefaate bulunsa, şefaatinin yerine getirilmesine lâyıktır” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) sükût buyurdular. Derken az sonra bir adam daha uğradı. Rasûlullah yanındakine: “Peki, bunun hakkında reyin nedir?” dedi. Adam: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bu, müslümanların fakir takımındandır. Vallâhi, bu bir kıza tâlib olsa evlendirilmemeye, şefaatte bulunsa itibar edilmemeye, bir şey söylese dinlenilmemeye lâyıktır?” cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Bu, onun gibilerin bir arz dolusundan daha hayırlıdır?” buyurdu.” 4314
“Dünyada zâhidlik, helâl olanı haram etmek veya malı ziyân etmekle olmaz. Gerçek zâhidlik, Allah’ın elinde olana, kendi elinde olandan daha çok güvenmen ve bir müsîbete düştüğün zaman getireceği sevabı sebebiyle, onun devamına rağbet göstermendir.” 4315
Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “(Ey Âişe! Cennette) benimle olman seni mesrur/sevinçli edecekse sana dünyadan bir yolcunun azığı kadarı kifâyet etmelidir. Sakın zenginlerle sohbet arkadaşlığı etme. Bir elbiseye yama vurmadan eskimiş addetme.” 4316
“Allah’ım, Âl-i Muhammed’in rızkını belini doğrultacak kadar ver.” -Bir diğer rivâyette- “yetecek kadar ver.”4317 Tirmizî’nin “Rasûlullah ve ehlinin maîşetleri adında bir babta kaydettiği rivayetlerden bazıları şöyle:
4309] Müslim, hadis no: 1046; S. Müslim Terc. ve Şerhi, 5/463
4310] Müslim, hadis no: 1048; S. Müslim, Terc. ve Şerhi, 5/465
4311] Kütüb-i Sitte, 17/563
4312] Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, II/290
4313] Kenzu’l-Ummâl, III/907
4314] Buhârî, Rikâk 16, Nikâh 15; İbn Mâce, Zühd 5, h. no: 4120
4315] Tirmizî, Zühd 29, hadis no: 2341; İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4100
4316] Tirmizî, Libâs 38, hadis no: 1781
4317] Buhârî, Rikâk 17; Müslim, Zekât 126, hadis no: 1055; Tirmizî, Zühd 38, hadis no: 2362
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1067 -
“Rasûlullah (s.a.s.) ekmek ve etten doyuncaya kadar günde iki sefer yemeden dünyadan göçmüştür.”
“Rasûlullah (s.a.s.) arpa ekmeğinden doyuncaya kadar peşpeşe iki gün yemeden ruhu kabzedildi.”
“Rasûlullah (s.a.s.) ve ailesi, üst üste üç gün doyuncaya kadar buğday ekmeği yemeden dünyadan ayrıldı.”
“Rasûlullah (s.a.s.) üst üste birçok geceleri aç geçirir, ehli de akşam yemeği bulamazlardı. Onların ekmekleri çoğunlukla arpa ekmeği idi.”
“Rasûlullah (s.a.s.) yarın için bir şey biriktirmezdi.”
“Rasûlullah (s.a.s.) ölünceye kadar (mükellef hazırlanmış) bir sofrada yemek yemedi, (pasta şeklinde) ince yapılmış ekmek de yemedi.”
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir gün (veya gece mûtad olmayan bir saatte) mescide geldi. Orada Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’e (r.a.) rastladı. Onlara (bu saatte) niye geldiklerini sordu. “Bizi evden çıkaran açlıktır!” dediler. Rasûlullah da: “Beni de evde çıkaran açlıktan başka bir şey değil!” buyurdu. Hep berâber Ebû’l-Heysem İbnu’l Teyyihân’a gittiler. O, bunlar için arpadan ekmek yapılmasını emretti. Ekmek yapıldı. Sonra kalkıp bir koyun kesti. Yanlarında bir hurma ağacında asılı olan tatlı suyu indirdi. Derken yemek geldi, yediler ve o sudan içtiler. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Şu günün nimetinden (Kıyâmet günü) hesap sorulacak! (Açlık sizi evinizden çıkardı. Bu nimetlere nâil olduktan sonra dönüyorsunuz!” 4318
Utbe İbn Gazvân (r.a.) anlatıyor: “Gerçekten ben kendimi, Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte olan yedi kişiden yedincisi olarak görmüşümdür. Huble (asma) yaprağından başka yiyeceğimiz yoktu. Öyle ki avurtlarımız yara oldu.” 4319
Ebû Talhâ (r.a.) anlatıyor: “Resûlullah (s.a.s.)’a açlıktan şikâyet ettik ve karınlarımızı açıp gösterdik. Herkeste bir taş vardı. Rasûlullah (s.a.s.) da karnını açtı, O’nda iki taş vardı.” 4320
“Şurası muhakkak ki, Allah hakkında benim korkutulduğum kadar kimse korkutulmamıştır. Allah yolunda bana çektirilen eziyet kadar kimseye eziyet çektirilmemiştir. Zaman olmuştur, otuz gün ve otuz gecelik bir ay boyu, Bilâl ile benim yiyeceğim, Bilâl’in koltuğunun altına sıkışacak miktarı geçmemiştir.” 4321
Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: “Bazı aylar olurdu, (yemek pişirmek için) hiç ateş yakmazdık, yiyip içtiğimiz sadece hurma ve su olurdu. Ancak, bize bir parçacık et getirilirse o hâriç.”4322 Diğer bir rivâyette: “Rasûlullah ölünceye kadar Muhammed âilesi buğday ekmeğini üst üste üç gün doyuncaya kadar yememiştir” denmiştir. Bir diğer rivâyette: “Muhammed (s.a.s.) bir günde iki sefer yedi ise, biri mutlaka hurma idi” denmiştir.
4318] Müslim, Eşribe 140, h. no: 2038; Muvattâ, Sıfatu’n Nebi 28, h. no: 2, 932; Tirmizî, Zühd 39, h. no: 2370
4319] Müslim, Zühd 15, hadis no: 2967
4320] Tirmizî, Zühd 39, hadis no: 2372
4321] Tirmizî, Kıyâmet 35, hadis no: 2474
4322] Buhârî, Et’ıme 23, Rikak 17; Müslim, Zühd 20-27, hadis no: 2970-2973; Tirmizî, Zühd 38, h. no: 2357-2358, 35 h. no: 2473
- 1068 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ve ailesi üst üste pek çok geceleri aç geçirirler ve akşam yemeği bulamazlardı. Ekmekleri çoğunlukla arpa ekmeği idi.” 4323
Nu’mân İbnu Beşîr (r.a.) anlatıyor: “Hz. Ömer (r.a.) insanların nâil oldukları dünyalıktan söz etti ve dedi ki: “Gerçekten ben Rasûlullah (s.a.s.)’ın bütün gün açlıktan kıvrandığı halde, karnını doyurmaya âdi hurma bile bulamadığını gördüm.” 4324
Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’a arpa ekmeği ile kokusu değişmiş erimiş yağ getirmiştim. (Bir seferinde) şöyle söylediğini işittim: “Muhammed ailesinde, dokuz kadın bulunduğu bir zamanda, ne bir sa’ hurma, ne de bir sa’ hububat gecelemiştir.” 4325
Hz. Âişe (r.anhâ) anlatıyor: “ÂI-i Muhammed’in, bazen bir ay geçer, hücrelerinin hiçbirinde ateş yanmazdı. Hz. Âişe’nin râvisi Ebû Seleme der ki: “Ben Aişe (r.a.)’dan sordum: “Öyleyse bu esnâda ne yerlerdi?” Şu cevabı verdi: “İki siyah: Hurma ve su! Ancak, Ensardan komşularınız vardı. Onlar sadâkatli komşulardı. Onların sağmal hayvanları vardı. Bunlar hayvanlarının sütünden Rasûlullah’a gönderirlerdi. (O, bize de içirirdi)” dedi. Muhammed (İbn Mâce) der ki: “Ve onlar (yani Hz. Peygamber’in hücreleri) dokuz taneydi.”
Enes İbn Mâlik (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) tekrar tekrar buyurdular ki: “Muhammed’in nefsini elinde tutan Zat-ı Zülcelâl’e yemin olsun ki, Âl-i Muhammed’de hiçbir zaman akşamdan sabaha bir sa’ miktarında ne zahire ne de kuru hurma bulunmuştur.” Hâlbuki o sıralarda Aleyhissalâtu vesselâm’ın dokuz zevceleri vardı.”
Abdullah İbnu Mesud radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Al-i Muhammed’de ancak bir mûdd miktarı yiyecek maddesi sabahlamıştır” veya “Al-i Muhammed’de bir mûdd yiyecek (bile) sabahlamadı” buyurdular.”
Süleymân İbnu Surad (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bize geldi ve bir yiyecek (ikramına) gücümüz yetmeksizin -veya bir yiyeceğe gücü yetmeksizin- üç gece kaldık.”
Hz. Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) bir gün sıcak bir yemek getirilmişti. Yedi ve yemekten çıkınca: “Elhamdülillâh, şu şu vakitten beri mideme sıcak bir yemek girmemişti” buyurdu.”
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’ın (s.a.s.) kızı (Fâtıma gerdek gecesi) bana gönderildi. Onun gönderildiği gece yatağımız koyun derisinden başka bir şey değildi.”
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) şöyle duâ etmişti: “Allah’ım, beni miskin (yoksul) olarak yaşat, miskin olarak ruhumu kabzet, kıyâmet günü de miskinler zümresiyle birlikte haşret.” Hz. Âişe (r. anhâ) atılarak sordu: “Niçin ey Allah’ın Rasûlü?” “Çünkü, dedi, onlar cennete, zenginlerden kırk bahar önce girecekler. Ey Âişe! Fakirleri sev ve onları (rivâyet meclisine) yaklaştır, tâ ki Kıyâmet günü Allah da sana
4323] Tirmizî, Zühd 38, hadis no: 2361
4324] Müslim, Zühd 36, hadis no: 2978
4325] Buhârî, Rehn 1, Büyû 14; Tirmizî, Büyû 7, h. no: 1215; Nesâî, Büyû 50, hadis no: 7, 288
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1069 -
yaklaşsın.” 4326
“Fakirler, cennete zenginlerden beşyüz yıl önce girerler. Bu (Allah’ın indinde) yarım gündür.” 4327 (Beşyüz yılın Allah indindeki yarım gün etmesi, Allah’ın indindeki bir gün, dünya ölçülerindeki bin yıla tekabül etmesindendir. Zîra âyette şöyle denmiştir: “Rabbinin katında bir gün, saydıklarınızdan bin yıl gibidir.” 4328
Ebû Abdirahman el-Hubulî anlatıyor: “Bir adam Abdullah İbnu Amr (r.a.)’a sorarak dedi ki: “Biz muhâcirlerin fakirlerinden değil miyiz?” Abdullah da ona sordu: “Kendisine sığındığın bir zevcen var mı?” Adam: “Evet” dedi. Abdullah: “Senin oturduğun bir meskenin var mı? Adam: “Evet!” deyince Abdullah: “Sen zenginlerdensin!” dedi. Adam: “Benim bir de hizmetçim var!” diye ilave edince, Abdullah: “Öyleyse sen krallardansın!” dedi.” 4329
Ebû Saîd (r.a.) anlatıyor: “Muhâcirlerin fakirlerinden bir grupla birlikte oturmuştum. Bunlardan bir kısmı, bir kısmı(nın karaltısından istifâde) ile çıplaklıktan korunuyordu. Bir okuyucu da bize (Kur’ân) okuyordu. Derken Rasûlullah (s.a.s.) çıkageldi ve üzerimizde dikildi. Resûlullah’ın yanımızda dikilmesi üzerine kaari okumayı bıraktı. Resûlullah da selam verdi ve: “Ne yapıyorunuz?” diye sordu. “Ey Allah’ın Rasûlü, dedik, o kaarimizdir, bize (Kur’ân) okuyor. Biz de Allah Teâlâ’nın kitabını dinliyoruz.” Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Ümmetim arasında, kendileriyle birlikte sabretmem emredilen4330 kimseleri yaratan Allah’ıma hamdolsun!” dedi. Sonra, kendisini bizimle eşitlemek üzere Resûlullah, ortamıza oturdu. Ve eliyle işâret ederek: “Şöyle (halka yapın)” dedi. Cemaat hemen etrafında halka oldu, yüzleri ona döndü. Ebû Saîd der ki: “Rasûlullah (s.a.s.)’ın onlar arasında benden başka birini daha tanıyor görmedim. (Herkes yeni baştan vaziyetini alınca) Rasûlullah şu müjdeyi verdi: “Ey yoksul muhâcirler, size müjdeler olsun! Size Kıyamet günündeki tam nûru müjde ediyorum. Sizler cennete, insanların zenginlerinden yarım gün önce gireceksiniz. Bu yarım gün, (dünya günleriyle) beşyüz yıl eder.” 4331
“(Mirâc sırasında) cennetin kapısında durup içeri baktım. Oraya girenlerin büyük çoğunluğunun miskinler (yoksullar) olduğunu gördüm. Dünyadaki imkân sâhiplerinin cehennemlikleri ateşe gitmeye emrolunmuşlardı, geri kalanlar da mahpus idiler...” 4332
“Bana zayıflarınızı arayın. Zîra sizler, zayıflarınız (onların duâları, tevekkül ve sabırları) sebebiyle yardıma ve rızka mazhar kılınıyorsunuz.” 4333
“Kuvvetli mü’min Allah’a zayıf mü’minden daha hayırlı ve daha sevgilidir, ancak her birinde hayır vardır.” 4334
“Allah hiçbir peygamber göndermedi ki, koyun çobanlığı yapmamış olsun.” “Sen de mi, Ey Allah’ın Rasûlü?” diye sordular. “Evet, ben de bir miktar kırat mukabili
4326] Tirmizî, Zühd, hadis no: 2353
4327] Tirmizî, Zühd 37, hadis no: 2354
4328] 22/Hacc, 47
4329] Müslim, Zühd 37, hadis no: 2979
4330] 18/Kehf, 28
4331] Ebû Dâvud, İlim 13, hadis no: 3666; Tirmizî, Zühd 37, hadis no: 2352
4332] Buhârî, Rikâk 51; Müslim, Zühd 93, hadis no: 2736
4333] Ebû Dâvud, Cihâd 77, hadis no: 2594; Tirmizî, Cihâd 24, h. no: 1702; Nesâî, Cihâd 43, -6, 45,46
4334] Müslim
- 1070 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mekke ehline koyun güttüm.” 4335 (Nesâî’nin bir rivâyetinde şöyle denir: “Koyun sahipleri ile deve sahipleri övünmüşlerdi. Rasûlullah (s.a.s.): “Hz. Mûsâ koyun çobanı olduğu halde pegamber oldu. Hz. Dâvud koyun çobanı olduğu halde peygamber oldu. Ben de ehlimin koyunlarını Ciyâd’da güderken peygamber oldum” dedi.)
Abdullah İbnu Muğaffel (r.a.) anlatıyor: “Bir adam gelerek “Ey Allah’ın Resûlü! Ben seni seviyorum” dedi. Rasûlullah: “Ne söylediğine dikkat et!” diye cevap verdi. Adam: “Vallâhi ben seni seviyorum!” deyip, bunu üç kere tekrar etti. Rasûlullah (s.a.s.) bunun üzerine adama: “Eğer beni seviyorsan, fakirlik için bir zırh hazırla. Çünkü beni sevene fakirlik, hedefine koşan selden daha sür’atli gelir.” 4336
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Biz Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte otururken uzaktan Mus’ab İbn Umeyr (r.a.) göründü, bize doğru geliyordu. Üzerinde deri parçası ile yamanmış bir bürdesi vardı. Rasûlullah (s.a.s.) onu görünce, (Mekke’de iken giyim kuşam yönünden yaşadığı) bolluğu düşünerek ağladı. Sonra şunu söyledi: “Gün gelip, sizden biri, sabah bir elbise, akşam bir başka elbise giyse ve önüne yemek tabakalarının biri getirilip diğeri kaldırılsa ve evlerinizi de (halılar ve kilimler ile) Kâ’be gibi örtseniz o zamanda nasıl olursunuz?” “O gün, dediler, biz bugünümüzden çok daha iyi oluruz. Çünkü hayat külfetimiz karşılanmış olacak, biz de ibâdete daha çok vakit ayıracağız.” Buyurdu ki: “Hayır! Bilakis siz bugün o günden daha iyisinizdir.” 4337
Ebû Ümâme İbn Sa’lebe el-Ensârî (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanında dünyayı zikretmişlerdi. Buyurdular ki: “Duymuyor musunuz, işitmiyor musunuz? Mütevâzi giyinmek îmandandır, mütevâzi giyinmek imandandır!” 4338
Hz. Câbir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanında bir adamın çok ibâdet ettiğinden, bir diğerinin de verâ sahibi olduğundan bahsedilmişti. Efendimiz: “Verâ’ya denk olacak onunla tartılabilecek bir şey yoktur!” buyurdu.”4339 (Verâ: Haramlardan, harama benzeyen şeylerden, şüpheli şeylerden kaçınmak mânâsına gelir.)
“Kişi mahzurlu olan şeyden korkarak mahzursuz olanı terk etmedikçe gerçek takvâya ulaşamaz.” 4340
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Evimden soğuk bir günde çıktım. Çok açtım, (yiyecek) bir şey arıyordum. Bir yahudîye rastladım, bahçesinde çıkrıkla sulama yapıyordu. Duvardaki bir açıklıktan adama baktım. “Ne istiyorsun ey bedevi, kovasını bir hurmaya bana su çeker misin?” dedi. Ben de: “Evet! Ama kapıyı aç da gireyim!” dedim. Adam kapıyı açtı, ben girdim, bir kova verdi. Su çekmeye başladım. Her kovada bir hurma verdi. İki avucum hurma ile dolunca kovayı bıraktım ve bu bana yeter deyip hurmaları yedim, sudan içip sonra mescide geldim.” 4341
Fudâle İbn Ubeyd (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) halka namaz kıldırırken, bazı kimseler açlık sebebiyle kıyam sırasında yere yıkılırlardı. Bunlar Ashâb-ı Suffe idi. (Mediyne’de misâfireten bulunan) bedevîler, bunlara delirmiş derlerdi.
4335] Buhârî, İcâre 2; Muvattâ, 18 -2, 971-; İbn Mâce, Ticârât 5, hadis no: 2149
4336] Tirmizî, Zühd 36, hadis no: 2351
4337] Tirmizî, Kıyâmet 36, hadis no: 2478
4338] Ebû Dâvud, Tereccül 1, hadis no: 4161; İbn Mâce, Zühd 22, h. no: 4118
4339] Tirmizî, Kıyâmet 61, hadis no: 2521
4340] Tirmizî, Kıyâmet 20, hadis no: 2453
4341] Tirmizî, Kıyâmet 35, hadis no: 2475
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1071 -
Efendimiz namazdan çıkınca yanlarına uğrar ve: “Eğer (bu çektiğiniz sıkıntı sebebiyle) Allah indinde elde ettiğiniz mükâfatı bilseydiniz, fakirlik ve ihtiyaç yönüyle daha da artmayı dilerdiniz” derdi.” 4342
“Sizden kim nefsinden emin, bedeni sıhhatli ve günlük yiyeceği de mevcut ise sanki dünyalar onun olmuştur.” 4343
“Âdemoğlunun şu üç şey dışında (temel) hakkı yoktur. İkamet edeceği bir ev, avretini örteceği bir elbise, katıksız bir ekmek ve su.” 4344
“İslâm hidâyeti nasip edilen ve yeterli miktarda maişeti olup, buna kanaat edene ne mutlu!” 4345
Ebû Saîdi’l-Hudrî (r.a.) anlatıyor: “Ensârdan bazı kimseler, Rasûlullah’dan (s.a.s.) bir şeyler talep ettiler. Peygamberimiz de istediklerini verdi. Sonra tekrar istediler, o yine istediklerini verdi. Sonra yine istediler, o isteklerini yine verdi. Yanında mevcut olan şey bitmişti; şöyle buyurdular: “Yanımda bir mal olsa, bunu sizden ayrı olarak (kendim için) biriktirecek değilim. Kim iffetli davranır (istemez)se, Allah onu iffetli kılar. Kim istiğnâ gösterirse Allah da onu zengin kılar. Kim sabırlı davranırsa Allah ona sabır verir. Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir ihsanda bulunulmamıştır.”4346 Rezin rahimehullah şu ziyâdede bulunmuştur: “İslâm’a girip, yeterli miktarla rızıklandırılan ve verdiği bu miktara Allah’ın kanaat etmeyi nasip ettiği kimse kurtuluşa ermiştir.”
“Ey Âdemoğlu! Eğer fazla malını Allah yolunda harcarsan bu senin için daha hayırlıdır. Kendine saklarsan senin için zararlıdır. Kefâf (yeterli miktar) sebebiyle levm edilmez, kınanmazsın. (Harcamaya), bakımları üzerinde olanlardan başla. Üstteki el (yani veren), alttaki elden (yani alandan) daha hayırlıdır.” 4347
“Siz Allah’a hakkıyla tevekkül edebilseydiniz, sizleri de, kuşları rızıklandırdığı gibi rızıklandırırdı: Sabahleyin aç çıkar, akşama tok dönerdiniz.” 4348
“Sizden biri, mal ve yaratılışça kendisinden üstün olana bakınca, nazarını bir de kendisinden aşağıda olana çevirsin. Böyle yapmak, Allah’ın üzerinizdeki nimetini küçük görmemeniz için gereklidir.” 4349
“Sizden biri dilenmeye devam ettiği takdirde yüzünde bir parça et kalmamış halde Allah’a kavuşur.” 4350
“İstemeler bir nevi cırmalamalardır. Kişi onlarla yüzünü tırmalamış olur. Öyle ise, dileyen (hayâsını koruyup) yüzsuyunu devam ettirsin, dileyen de bunu terketsin. Şu var ki, kişi, zarûrî olan (şeyleri) iktidar sahibinden istemelidir.” 4351
4342] Tirmizî, Zühd 39, hadis no: 2369
4343] Tirmizî, Zühd 34, h. no: 2347; İbn Mâce, Zühd 9, h. no: 4141
4344] Tirmizî, Zühd 30, hadis no: 2342
4345] Tirmizî, Zühd 35, hadis no: 2350
4346] Buhârî, Zekât 50, Rikak 20; Müslim, Zekât 124, hadis no: 1053; Muvattâ, Sadaka 7 -2, 997-; Ebû Dâvud, Zekât 28, h. no: 1644; Tirmizî, Birr 77, h. no: 2025; Nesâî, Zekât 85, -5, 95-
4347] Müslim, Zekât 97, hadis no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344
4348] Tirmizî, Zühd 33, hadis no: 2345
4349] Buhârî, Rikak 30; Müslim, Zühd 8, hadis no: 2963; Tirmizî, Kıyâmet 59, h. no: 2515
4350] Buhârî, Zekât 52; Müslim, Zekât 103, hadis no: 1040; Nesâî, Zekât 83 -5, 94
4351] Ebû Dâvud, Zekât 26, hadis no: 1639; Tirmizî, Zekât 38, h. no: 681; Nesâî, Zekât 92 -5, 100
- 1072 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Bir adam Rasûlullah (s.a.s.)’dan bir şeyler istedi. Peygamberimiz de verdi. Adam dönmek üzere ayağını kapının eşiğine basar basmaz, Rasûlullah: “Dilenmede olan (kötülükleri) bilseydiniz kimse kimseye birşey istemek için asla gitmezdi!” buyurdu.” 4352
“Kişinin iplerini alıp dağa gitmesi, oradan sırtında bir deste odun getirip satması, onun için, insanlara gidip dilenmesinden daha hayırlıdır. İnsanlar istediğini verseler de vermeseler de.” 4353
Sevban (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) (bir gün): “Cenneti garanti etmem karşılığında, insanlardan hiçbir şey istememeyi kim garanti edecek?” buyurdular. Sevban (r.a.) atılıp: “Ben, (Ey Allah’ın Rasûlü!)” dedi. Sevban (bundan böyle) hiç kimseden birşey istemezdi.” 4354
“İstemede ısrar etmeyin. Vallahi, kim benden bir şey ister, ben ona vermek arzu etmediğim halde, ısrarı (sebebiyle) bir şey kopartırsa verdiğim o şeyin bereketini görmez.” 4355
İbnu’l-Firâsî’nin anlattığına göre, babası: “Ey Allah’ın Rasûlü! (İhtiyacımı başkasından) isteyeyim mi?” diye sormuş, Rasûlullah (s.a.s.) da: “Hayır, isteme! Ancak istemek zorunda kalmışsan, bâri sâlihlerden iste!” buyurmuşlardır. 4356
“Kim, kendisini müstağni kılacak miktarda malı olduğu halde isterse (dilenirse), kıyâmet günü, istediği şey suratında bir tırmalama veya soyulma ya da ısırma yarası olarak gelir!” Yanında bulunanlar: “Kişiyi müstağnî kılan (miktar) nedir?” diye sordular. “Kırk dirhem altın veya o kıymette bir başka şey!” buyurdu.” 4357
“Kim (malını arttırmak için) insanlardan dilenirse, o mutlak sûrette ateş talep etmiş olur. Öyleyse ister azla yetinsin, isterse çoğaltmayı istesin (artık kendisi bilir)!” 4358
Kabisa İbn Muharik (r.a.) anlatıyor: “Sulh için diyet (hamâle) ödemeyi kabullenmiştim. Bu hususta yardım istemek için Rasûlullah (s.a.s.)’ı aradım ve karşılaştık. (Meseleyi açınca): “Bekle, bize sadaka malı gelecek. O zaman ondan sana da verilmesini emrederim” buyurdular. Sonra da: “Ey Kabisa! İstemek, üç kişi dışında hiç kimseye helâl olmaz: Sulh diyeti (hamâle) kabullenen kimse. Buna, gereken miktarı buluncaya kadar, istemesi helaldir. Ama o miktara ulaşınca, artık istemez. Âfete uğrayıp malını kaybeden kimse. Buna da maişetini temin edecek miktarı elde edinceye kadar istemesi helâldir. Fakirliğe uğrayan adam; eğer kavminden üç kişi, ‘falancaya fakirlik isâbet etti’ diye ittifak ederlerse, geçimine yetecek miktarı elde edinceye kadar istemesi helâldir. Bunlar dışında istemek, ey Kabisa haramdır.” 4359
Enes (r.a.) anlatıyor: “Ensârî bir zat gelip Rasûlullah (s.a.s.)’dan birşeyler istemişti. “Evinde hiçbir şey yok mu?” buyurdular. Adam: “Evet, dedi. Bir çulumuz var. Bir kısmıyla örtünüp, birkısmını da yaygı olarak yere seriyoruz! Bir de su içtiğimiz
4352] Nesâî, Zekât 83 -5, 94, 95
4353] Buhârî, Zekât 50, Büyû’ 15
4354] Ebû Dâvud, Zekât 27, hadis no: 1643; Nesâî, Zekât 86, -5, 96
4355] Müslim, Zekât 99, hadis no: 1038; Nesâî, Zekât 88 -5, 97, 98
4356] Ebû Dâvud, Zekât 28, hadis no: 1646; Nesâî, Zekât 84, -5, 95
4357] Ebû Dâvud, Zekât 23, hadis no: 1626; Tirmizî, Zekât 22, h. no: 650; Nesâî, Zekât 87, -5, 97-; İbn Mâce, Zekât 26, hadis no: 1840
4358] Müslim, Zekât 105, hadis no: 1041
4359] Müslim, Zekât 109, hadis no: 1044; Ebû Dâvud, Zekât 26, hadis no: 1640; Nesâî, Zekât 86, -5, 96, 97
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1073 -
kabımız var.” “Onları bana getir!” diye emrettiler. Adam gidip getirdi. Peygamberimiz eşyaları eline alıp: “Şunları satın alacak yok mu?” buyurdular. Bir adam: “Ben bir dirheme satın alıyorum” dedi. Rasulullah: “Bir dirhemden fazla veren yok mu?” dedi ve iki üç sefer tekrarladı (açık arttırmaya çıkardı). Orada bulunan bir adam: “Ben onlara iki dirhem veriyorum” dedi. Rasûlullah eşyaları ona sattı. İki dirhemi alıp Ensârîye verdi ve: “Bunun biriyle ailen için yiyecek al, ailene ver. Diğeriyle de bir balta al bana getir!” buyurdular. Adam gidip bir balta alıp getirdi. Rasûlullah, ona eliyle bir sap geçirdi. Sonra: “Git, odun topla, sat ve on beş gün bana gözükme!” buyurdu. Adam aynen böyle yaptı, sonra yanına geldi. Bu esnâda on dirhem kazanmış, bunun bir kısmıyla giyecek, bir kısmıyla da yiyecek satın almıştı. Rasûlullah: “Bak, bu senin için, kıyâmet günü alnında dilenme lekesiyle gelmenden daha hayırlıdır!” buyurdu ve sözlerine şöyle devam etti: “Dilenmek, sersefil, fakirliğe düşmüş veya rüsvay edici borca batmış ya da elem verici kana bulaşmış insanlar dışında, kimseye câiz değildir.” 4360
Habeşî İbn Cünâde es-Selûlî (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Arafat’ta vakfede iken bir bedevî gelerek ridâsının bir ucundan tutup, ondan bunu istedi. Peygamberimiz de ridâsını ona verdi. Adam ridâyı beraberinde alıp gitti. Tam o sırada dilenmek haram kılındı. Bunun üzerine Rasûlullah: “Sadaka zengine helâl değildir; sağlığı yerinde güç kuvvet sahibine de helal değildir. O, sersefil edici, fakre düşen, haysiyeti kırıcı borca giren, eleme boğan kana bulaşan kimseler dışında hiç kimseye helâl değildir. Öyleyse, kim malını arttırmak için insanlara el açarsa, bu, kıyâmet günü suratında cırmalama yaralarına ve cehennemde yiyeceği kızgın taşlara dönüşür. Öyleyse (buyursun) dileyen azla yetinsin, dileyen de çoğaltmaya çalışsın.” 4361 Rezin merhum şu ziyâdede bulunmuştur: “Ben, bir adama ihsanda bulunurum. Adam da onu koltuğunun altına koyarak alıp gider veya yiyip midesine indirir. Hâlbuki bu, (eğer lâyık değilse) o adam için ateşten başka bir şey değildir.” Rasûlullah’ın bu sözü üzerine Hz. Ömer (r.a.): “Ey Allah’ın Rasûlü! Öyleyse ateş olan bir şeyi niye veriyorsunuz?” diye sordu. Rasûlullah: “Allah benim cimri olmamı kabul etmedi, insanlar da benden istememeyi kabul etmedi!” cevabını verdi. Orada bulunanlar: “Dilenmeyi haram kılan zenginlik nedir?” diye sordular. Peygamberimiz: “Sabah veya akşam yetecek kadar yiyecektir!” buyurdular.” 4362
“Kim kendisine gelen bir fakirliği hemen halka intikal ettirirse (yani onlara açarak dilenmeye kalkarsa), onun fakirliğinin önüne geçilmez. Kime de fakirlik gelir, o da bunu (sadece) Allah’a açarsa, Allah ona er veya geç rızkıyla imdat eder.” 4363
Hz. Ömer (r.a.) şöyle hitap etmiştir: “Ey insanlar! Bilin ki tamahkârlık fakirliktir, yeis (tamahkâr olmamak) zenginliktir. Kişi bir şeye tamah göstermezse ondan müstağnî olur.” 4364
Abdullah İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “(Babası) Ömer İbnu’l-Hattab (r.a.) dedi ki: “Rasûlullah (s.a.s.), (zaman zaman) bana ihsanda bulunuyordu. (Her seferinde ben): “(Ey Allah’ın Rasûlü!) bunu, buna benden daha muhtaç olan birine
4360] Ebû Dâvud, Zekât 26, hadis no: 1641; Tirmizî, Büyû’ 10, hadis no: 1218; İbn Mâce, Ticârât 25, hadis no: 2198
4361] Tirmizî, Zekât 23, hadis no: 653
4362] Kütüb-i Sitte, c. 14, s. 66
4363] Tirmizî, Zühd 18, hadis no: 2327; Ebû Dâvud, Zekât 28, hadis no: 1645
4364] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 14, s. 68
- 1074 -
KUR’AN KAVRAMLARI
verseniz!” diyordum. Rasûlullah da: “Al bunu! Bu maldan, sen istemediğin ve gelmesini bekler durumda olmadığın halde gelen birşey olursa onu al ve temellük et (yani kendi malın kıl, malın olduktan sonra) dilersen ye, dilersen sadaka olarak bağışla. (Bu vasıfta) olmayan mala nefsini bağlama!” buyurdular. (Hadisi İbn Ömer’den rivâyet eden) Sâlim der ki: “Bu (hadis) sebebiyle Abdullah, kimseden bir şey istemezdi, (kendiliğinden) gelen bir şey olursa onu da reddetmezdi.” 4365
Abdullah İbn Amr es-Sa’di’nin anlattığına göre, “kendisi, hilâfeti sırasında Hz. Ömer’ın yanına geldi. Hz. Ömer, kendisine: “Bana haber verildiğine göre, sen Müslümanların işlerinden bir kısmını üzerine almışsın ve sana maaş verilince almaktan kaçınmışsın (doğru mu)?” diye sordu. Ben de: “Evet!” dedim. Bunun üzerine Hz. Ömer: “Bundan maksadın ne?” dedi. Ben de: “Benim atlarım var, kölelerim var (halim vaktim iyidir), hayır üzereyim. Ben maaşımın Müslümanlara sadaka olmasını istiyorum” dedim. Hz. Ömer: “Hayır! Böyle yapma! Çünkü (bir ara ben de senin gibi düşünmüş), senin arzu ettiğin şeyi arzu etmiştim. Rasûlullah (s.a.s.) bana ihsanda bulunuyordu. Ben de: “Bu parayı ona benden daha çok muhtaç olan birine ver!” diyordum. Hatta bir seferinde (Peygamberimiz) yine bana mal vermişti. Ben yine: “Bunu, onu benden daha çok muhtaç olan kimseye ver!” demiştim. Rasûlullah: “Onu al, kendi malın yap, sonra tasadduk et! Bu maldan, sen talep etmeden, bekler vaziyeti almadan, gelen olursa onu al. Böyle olmayana gönlünü bağlama!” buyurdular.” 4366
Amr İbnu Tağlib anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) bir mal -veya bir şey- getirilmişti. Hemen onu taksim edip dağıttı. (Ancak, bunu yaparken) bir kısmına verdi, bir kısmına vermedi. Kendilerine verilmemiş olan kimselerin, sonradan hakkında dedikodu yaptıkları kulağına geldi. Bunun üzerine, (uygun bir fırsatta, halka hitap etmek üzere doğruldu). Allah’a hamd ve senâ ettikten sonra: “Sadede gelince; vallahi ben, birine verip diğerine vermediğim olur (bu doğrudur, ancak) vermediğim, nazarımda verdiğimden daha çok sevgiye mazhardır. Ben bir kısım insanlara, kalplerinde gördüğüm sabırsızlık ve hırs sebebiyle veririm; bir kısmını da, Allah Teâlâ’nın kalplerine koymuş bulunduğu zenginlik ve hayra havâle eder (ve onlara bir şey vermem). İşte bunlardan biri Amr İbnu Tağlib’dir!” buyurdular. Amr devamla der ki: “Vallahi, Rasûlullah’ın (s.a.s.) (hakkımda telaffuz buyurduğu) bu kelâmına bedel kırmızı develerim olsaydı bu kadar sevinmezdim.” 4367
Ebû Eyyub (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) bir adam gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bana (dini) öğret, fakat çok özlü olsun!’ dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Namaza kalktığın vakit (dünyaya) vedâ edenin (namazı gibi) namaz kıl. Sonradan (pişman olup) özür dileyeceğin sözü söyleme. İnsanların elinde bulunan (dünyalık şeylerden) ümidini kesmeye azmet.” 4368
“Dünya sevgisi her çeşit hatalı davranışın başıdır. Bir şeye karşı olan sevgin, seni kör ve sağır yapar.” 4369
“İki haslet vardır, bunlar kimde bulunursa Allah onu şükredenler ve sabredenler arasına yazar: Din hususunda kendinden üstün olana bakıp ona uymak; Dünyalıkta kendinden
4365] Buhârî, Ahkâm 17, Zekât 51; Müslim, Zekât 110, hadis no: 1045; Nesâî, Zekât 94, -5, 105
4366] Buhârî, Ahkâm 17; Müslim, Zekat 111, hadis no: 1045; Nesâî, Zekât 94, -5, 103
4367] Buhârî, Cum’a 29, Humus 19, Tevhid 49
4368] Kütüb-i Sitte, 17/579
4369] Ebû Dâvud, Edeb 125
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1075 -
aşağı olana bakıp Allah’ın kendine vermiş olduğu üstünlüğe hamdetmek. İşte böyle olan kimseyi Allah şükredici ve sabredici olarak yazar. Kim de din konusunda kendinden aşağı olana bakar, dünyalıkta da kendinden üstün olana bakar ve elde edemeyeceğine üzülürse Allah onu şükreden ve sabreden olarak yazmaz.” 4370
“Himmet yönüyle insanların en yücesi, hem dünya hem de âhiret işine himmet gösteren mü’mindir.” 4371
“Ey insanlar! Allah’a karşı muttakî olun ve (dünyevî) isteklerde mûtedil/ölçülü olun. Zira hiçbir kimse yoktur ki, (Allah’ın kendisine takdir ettiği) rızkını eksiksiz elde etmeden ölmüş olsun. Rızkı gecikse bile ona mutlaka kavuşacaktır. Öyleyse Allah’tan korkun ve talepte mûtedil olun, (gayr-ı meşrû yollara sapmayın) helâl olanı alın, haram olanı terkedin.” 4372
“(Bu dünyada malca) en çok olanlar, kıyâmet günü en aşağıda olacaklardır. Ancak malı şöyle şöyle (bol bol) harcayanlar ve onu temiz yoldan kazananlar hâriç.” 4373
“Malı şöyle, şöyle, şöyle ve şöyle dağıtanlar hâriç dünyalığı çok kazananlara yazıklar olsun!” “Şöyle” kelimesini Rasûlullah dört kere tekrar etti. Bunlarla “sağından, solundan, önünden ve arkasından (hayır için harcayanlar” demek istedi). 4374
“Âdemoğlu, ‘malım, malım’ diyor. Ey Âdemoğlu, senin yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin yahut tasadduk edip (sevabını) defterine geçirdiğinden başka senin malın mı var?!” 4375
“Kim gam ve tasalarını bire indirir ve sadece âhiret tasasına gönlünde yer verirse, onun dünyevî gamlarını Allah izâle eder. Kim de gam ve tasalarını dünya ahvâline dağıtacak olursa, Allah onun, vâdilerden hangisinde helâk olacağına aldırış etmez.” 4376
Sehl İbn Sa’da (r.a.) anlatıyor: ‘Biz (hac sırasında) Zülhuleyfe’de Rasûlullah (s.a.s.) ile beraberdik. O, birden, şişkinlikten ayağı havaya kalkmış bir davar ölüsüyle karşılaştı. Bunun üzerine şöyle buyurdu:“Şu leşin, sahibine ne kadar değersiz olduğunu görüyor musunuz? Nefsimi elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun, şu dünya, Allah yanında, bunun sahibi yanındaki değersizliğinden daha kıymetsizdir. Eğer dünyanın Allah katında sivrisineğin kanadı kadar değeri olsaydı, kâfire ondan ebediyyen tek damla su içirmezdi.” 4377
“Dört şey, şekavet (hüsran) alâmetidir: Gözün kuruması (günahlarına ağlamamak), kalbin katılaşması, tûl-i emel (dünyada hiç ölmeyecek gibi plânlar yapmak), dünyaya karşı hırs.” 4378
Muhârik anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) bir adam gelerek: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bir adam gelip malımı almaya kalkarsa (ne yapayım)?” dedi. “Ona Allah’ı hatırlat!” cevabını verdi. Adam tekrar: “Hatırlamazsa (ne yapayım)?” dedi. Peygamberimiz: “Etrafındaki Müslümanlardan yardım talep et!” buyurdu. Adam: “Etrafımda hiç Müslüman yoksa ne yapayım?” dedi.”Öyleyse sultandan yardım iste!” buyurdu.
4370] Tirmizî, Kıyâmet 59, hadis no: 2514
4371] Kütüb-i Sitte, 17/245
4372] Kütüb-i Sitte, 17/245
4373] Kütüb-i Sitte, 17/571
4374] Kütüb-i Sitte, 17/571
4375] Riyâzu’s-Sâlihin, M. Emre Terc. s. 354
4376] Kütüb-i Sitte, 17/565
4377] Kütüb-i Sitte, 17/565
4378] Kütüb-i Sitte, 7/247
- 1076 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Adam: “Sultan benden uzaksa?” dedi. Rasûlullah: “Bir âhiret şehidi oluncaya veya malını koruyuncaya kadar malın için mücâdele et!” buyurdular.” 4379 Nesâî’nin bir başka rivayetinde, soru sahibinin: “Allah’ı hatırlamaz (yani Allah’ı hatırlatmamla hırsızlıktan vazgeçip çekip gitmez) ise?” şeklindeki sorusunu üç kere tekrar eder. Rasûlullah her üçünde de: “Allah’ı hatırlat!” diye üç kere cevap verir. Hadis: “Eğer öldürülürsen cennete gidersin, öldürürsen cehenneme gider” diye noktalanır.
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) (bir gün) şöyle hitap ettiler: “Ey insanlar! Allah Teâlâ tayyibtir, tayyibten başka bir şey kabul etmez. Allah’ın mü’minlere emrettiği şeyler, peygambere emretmiş olduklarının aynısıdır. Nitekim Allah Teâlâ hazretleri (peygamberlere): ‘Ey Peygamberler, temiz olanlardan yiyin de sâlih amel işleyin’ 4380 diye emretmiş, mü’minlere de: ‘Ey iman edenler, size rızık olarak verdiklerimizin temizlerinden yiyin’ 4381 diye emirde bulunmuştur. Sonra seferi uzatıp, saçı başı dağınık, toz-toprak içinde kalan ve elini semâya kaldırıp: ‘Ey Rabbim, ey Rabbim” diye duâ eden bir yolcuyu zikredip, dedi ki: ‘Bu yolcunun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır ve (netice itibarıyla) haramla beslenmektedir. Peki, böyle bir kimsenin duâsına nasıl icâbet edilir?” buyurdular.” 4382
“Bir kısım insan vardır, Allah’ın mülkünden haksız bir sûrette mal elde etmeye girişirler. Hâlbuki bu, kıyâmet günü onlara bir ateştir, başka değil.” 4383
“(Benî Âdem’den) Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir yiyeceği asla yememiştir. Allah’ın peygamberi Dâvud aleyhisselâm elinin emeğini yerdi.” 4384
“Öyle devir gelecek ki, insanoğlu, aldığı şeyin helâlden mi, haramdan mı olduğuna hiç aldırmayacak.” 4385 Rezîn şu ziyâdede bulunmuştur: “Böylelerinin hiçbir duâsı kabul edilmez.”
“Muhakkak ki yediğinizin en temizi kendi kesbinizden olandır. Muhakkak ki evlâtlarınız da kendi kesbinizdendir (çalışıp kazandığınızdandır).” 4386
“Mudar kabilesine mensup olduğu zannedilen uzun boylu bir kadın ayağa kalkıp: “Ey Allah’ın Resûlü! Biz (kadın)lar babalarımız, evlâtlarımız ve kocalarımız üzerine yüküz. Onların mallarında emirleri dışında, tasarrufu bize helâl olan nedir?” diye sordu. Peygamberimiz: “Size helâl olan “taze”dir. Ondan hem yiyin, hem de hediye edin!” buyurdular.” Ebû Dâvud der ki: “Tazeden maksat; ekmek, sebze ve taze meyve (gibi fazla kalınca bozulan yiyecekler)dir.” 4387
Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: “Ebu Süfyan’ın karısı Hind, (Bir gün gelerek) “Ey Allah’ın Rasûlü, dedi. Ebû Süfyan cimri bir adamdır. Bana ve çocuğuma yetecek miktarda (nafaka) vermiyor. Durumu idare için, onun bilmez tarafından, almam gerekiyor! (Ne yapayım?)” Rasûlullah (s.a.s.): “Örfe göre sana ve çocuğuna kifâyet
4379] Nesâî, Tahrim 21 -7, 113
4380] 23/Mü’minûn, 51
4381] 2/Bakara, 172
4382] Müslim, Zekât 65, hadis no: 1015; Timizî, Tefsir Bakara, hadis no: 2992
4383] Buhârî, Hums 7; Tirmizî, Zühd 41, hadis no: 2375
4384] Buhârî, Büyû’ 15
4385] Buhârî, Büyû’ 7, 23; Nesâî, Büyû’ 2, -7, 243
4386] Ebû Dâvud, Büyû’ 79; Tirmizî, Ahkâm 22, hadis no: 1358; Nesâî, Büyû’ 1, -7, 249-; İbn Mâce, Ticaret 1, hadis no: 2137, 64, -2290
4387] Ebû Dâvud, Zekât 44, hadis no: 1686
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1077 -
edecek miktarda al!” buyurdular” 4388
Hz. Aişe (r. anhâ) anlatıyor: “Hz. Ebû Bekir (r.a.) halife seçildiği zaman: ‘Kavmim biliyor ki, benim mesleğim ailemin nafakasını te’minden âciz değildir. Ancak şimdi Müslümanların işleriyle meşgulüm. Bu sebeple Ebû Bekir’in ailesi beytü’lmalden yiyecek, o da Müslümanlar için çalışacak’ dedi.” 4389
“Kim bize memur olursa, kendine bir zevce edinsin. Hizmetçisi yoksa bir de hizmetçi edinsin. Meskeni yoksa bir mesken edinsin.” (Hz. Ebû Bekir (r.a.) dedi ki: “Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurdukları bana haber verildi:) “Kim bunun dışında bir şey edinirse, bu kimse hâindir, hırsızdır.” 4390
“Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Su, ot ve ateş.” 4391
Vedâ haccı sırasında hutbede Rasûlullah (s.a.s.)’ın şöyle söylediği rivâyet edildi: “Ey insanlar! İhsanları, onlar ihsan kaldığı müddetçe alın! Ne zaman, Kureyş saltanat kavgasına düşer ve ihsan dininizden rüşvet mukabili olursa, o zaman onu bırakın ve almayın!” 4392
El-Misver İbn Mahreme’ye Amr İbn Avf (r.a.) şunu anlatmıştır: “Rasûlullah (s.a.s.) Ebû Ubeyde’yi Bahreyn’e, oranın cizyesini getirmek üzere yolladı. Mallarla dönünce ensâr geldiğini işitti. Sabah namazını Hz. Peygamber’le kıldılar. Namaz bitince, Resûlullah’ın etrafını sardılar. Rasûlullah (s.a.s.) tebessüm buyurdular ve: “Öyle zannediyorum, Ebû Ubeyde’nin bir şeyler getirdiğini işittiniz” dedi. Hep birlikte: “Evet!” dediler. Bunun üzerine şunları söyledi: “Öyleyse sevinin ve sizi sevindiren şeyi ümid edin. Allah’a yemin olsun, sizler için fakirlikten korkmuyorum. Ben size dünyanın genişlemesinden korkuyorum. Sizden öncekilere dünya genişlemişti de hemen dünya için birbirleriyle boğuşmaya başladılar ve helâk oldular. Genişleyen dünyanın onlar gibi sizi de helak etmesinden korkuyorum.” 4393
“... Senin vârislerini zengin olarak bırakman, halka ihtiyaçlarını açan fakir olarak bırakmandan daha hayırlıdır. Sen azîz ve celîl olan Allah’ın rızâsını arayarak her ne harcarsan, -hatta bu, hanımının ağzına koyduğun bir lokma bile olsa-, mutlaka onun sebebiyle mükâfatlanacaksın...” 4394
“Ümmetler (uluslar), insanların birbirlerini sofraya dâvet etmeleri gibi birbirlerini sizin üzerinize dâvet edecek ve üzerinize üşüşecekler.” Birisi sordu: “Bizim azlığımızdan mı?” Rasûlulullah cevap verdi: “Hayır, aksine, siz o gün çok olacaksınız. Fakat selin sürüklediği çer çöp gibi... Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı duydukları korkuyu kaldıracak ve sizin kalbinize de ‘vehn’ atacak.” Yine birisi sordu: “Ey Allah’ın Rasûlü vehn nedir?” Cevap verdi: “Dünya sevgisi ve ölüme karşı isteksizlik.” 4395
4388] Buhârî, Büyû’ 95, Mezâlim 1, Nafakat 5, 9, 14, Eymân 3, Ahkâm 14, 180; Müslim, Akdiye 7, hadis no: 1714; Ebû Dâvud, Büyû’ 81, hadis no: 3532; Nesâî, Kudât 30, -8, 246
4389] Buhârî, Büyû’ 15
4390] Ebû Dâvud, Harac 10, hadis no: 2945
4391] Ebû Dâvud, Büyû’ 62, h. no: 3477
4392] Ebû Dâvud, Harac 17, hadis no: 2958, 2959
4393] Buhârî, Rikâk 7, Cizye 1, Meğâzî 11; Müslim, Zühd 6, hadis no: 2961; Tirmizî, Kıyâmet 29, hadis no: 2464
4394] Buhârî, Cenâiz 37, Vesâyâ 2, 3, Fezâilu’l-Ashâb 49, Meğâzî 77, Nafakat 1, Marzâ 13, 16, 43, Ferâiz 6; Müslim, Vesâyâ 5, hadis no: 1628; Tirmizî, 6, hadis no: 975; Ebû Dâvud, Vesâyâ 2, hadis no: 2864; Nesâî, Vesâyâ 3; Muvattâ 4 -2, 763
4395] Ebû Dâvud, Melâhim 5; Ahmed bin Hanbel, V/278
- 1078 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tefsirlerden İktibaslar
Şeytan size fakirliği vaad eder ve size fahşayı (çirkin şeyleri, cimriliği) emreder. Şeytan insana vesvese vererek şöyle söyler: “Eğer infak edersen malın azalır, sonra muhtaç olursun yaşadığın bu rahat hayat kaybolur, sıkıntı içine düşersin. Öyleyse sakın infak etme. Eğer infak edeceksen az harca veya hoşuna gitmeyen kötü şeylerden harca.” der. Veya infak etmemesi için kişiye: “Bu, Allah rızası için değil, hak eden kişiler yok veya yeterince harcadın” gibi bahaneler uydurtur. Allah ise mü’minleri şeytanın böyle kötü tuzaklarından ve nefse uymaktan sakındırıyor, sevilen malları infaka teşvik ediyor, işlenen günahları âhiret gününde affetmeyi, hem dünyada hem de âhirette bol ve bereketli rızıklar vermeyi vaad ediyor. Şüphesiz Allah geniş, nimeti ve mağfireti bol olan, dilediğine kat kat veren, gizli-açık her şeyi bilen ve herekese yaptıklarının karşılığını zerre kadar haksızlığa uğratmaksızın verecek olandır.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ey nisab sahibi olan zenginler! “Bu emirlere karşı elimize geçenlerin en iyilerini vere vere kendimiz fakir düşmez miyiz,” gibi bir düşünceye kapılırsanız, bunun bir şeytan vesvesesi olduğunu biliniz. O şeytan, Allah’ın rahmetinden ümidini kesmiş olan o karamsar iblis veya hayırlı işlere karşı gizlice veya açıkça ümitsizlik telkin ederek yanlış ve aldatıcı fikirler ve duygular saçan her çeşit şeytanlar veya insanın içindeki nefs-i emmâre, size hep fakirlik vaad eder, “Aman hayır yapmayın, sonra züğürt düşersiniz.” derve size çirkin hasletler emreder, sizi cimriliğe ve hasisliğe sevkeder, mallarınızı fenalıklara, fuhşiyata, anlamsız şeylere, isyanlara harcamanızı teşvik eder, Allah ise, size, tarafından bağışlama ve lütuf ve ihsan vaad ediyor. O sadakalarla âhirette günahlarınızı bağışlamayı, dünyada da yaptığınız harcamaların yerine kat kat kârlar, dünyada ve âhirette ecirler ve sevaplar ihsan ederek sonsuz mutluluğunuzu güvence altına alıyor. Ve Allah vâsîdir, alîmdir. Yani kerem ve ihsanı bol, ilmi de çoktur. İnfakınızın kadrini bilir, ecrini verir, sözünü yerine getirmekte hiç güçlük çekmez. Her şeyin önünü, sonunu bilerek emir verir ve ona göre vaadde bulunur.” 4396
Ey mü’minler! Kazandıklarınızın temizlerinden; kaynağı ve elde edilme yolu helâl olan, helâl kazanç ile ele geçirdiğiniz her çeşit mal varlığınızın iyi ve hoşlanılanlarından, bu cümleden olmak üzere ticaret mallarından ve nakit paradan ve size yerden çıkarıverdiğimiz ürünlerden; tahıl, meyveler ve madenler gibi yerden çıkan şeylerden, bunların iyilerinden infak ediniz. Açıkçası zenginlik kaynakları ikidir: Birincisi, kazanç adı verilen genellikle kişinin kendi emek ve gayretiyle bilgi ve sanatıyla doğrudan veya dolaylı olarak elde ettiği gelirlerdir ki, miras da bunun içindedir. İkincisi yerden çıkanlardır ki, bunda kara, deniz ve hava da dâhildir. Denizden çıkan balık, inci ve benzeri şeyler de yerden çıkmış hükmündedir. Geriye bu iki kaynağın birlikte harekete geçirilmesi sonucunda elde edilen kazanç şekli kalır ki, onda da kısmen emeğin, kısmen de yerin payının büyük olduğu görülür. Hangisi daha ağır basıyorsa o tarafa bakarak durum değerlendirmesi yapılır. Sonuçta bütün kazanç yolları bu iki sebepten birine dönüşür. Öne alınmış olmasından anlaşılıyor ki, kendi emeğine dayanan kazanç yolu insanlar için daha yakın bir sebeptir.
Genellikle yerden mal çıkarmak dahi bir anlamda yine buna bağlıdır. Fakat
4396] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1079 -
aynı zamanda kazanç, doğanın zenginliği ile de yakından ilgilidir. Çünkü bu şekilde emek ve gayret yaratılıştan ihsan edilmiş olan sebep ve aletlerin kullanılması demek olduğundan, bunlar da bir anlamda hiçbir emek karşılığı olmadan doğuştan ihsan edilmiş güçler, kabiliyetler ve sebeplerdir. Emek dediğimiz şey de işte bu güç ve kabiliyetlerin geliştirilmesi ve yerli yerinde kullanılması anlamına gelir. Bundan dolayı kesb, hiçbir zaman tek başına kazanç için bağımsız bir sebep olmadığı halde, yerden çıkanlar bağımsız ve yeterli kazanç sebebi olabilir. Demek ki kesb, aslında bir katılıma da yönelik olduğundan kesb yolu ile yerden çıkanın birleşmesinden meydana gelen üçüncü bir kazanç yolundan söz etmeye gerek yoktur. Bu zaten sözün sonucundan çıkan bir şeydir. Bu konuda insanların başlıca iki türlü hata yaptıkları görülür: Birincisi servette emek ve çalışmayı, tek başına yeterli bir sebep gibi kabul edip, öteki bütün sebepleri ve sermayeleri buna borçlu saymak ve onların hepsini geçersiz sanmaktır ki, bu hataya genellikle emek harcayıp, zahmet çeken ve sermaye kullanmayan çalışan insanlar düşer. Bunlar sermaye sahipleriyle derin ve köklü bir didişmeye girerler. Bunlar emek ve çalışmanın, kazanmanın değerinin, aynı zamanda sermayenin değeri demek olduğunu görmek istemezler. Eğer çalışıp kazanmanın amacı sermaye biriktirmek olmasaydı, tek başına çalışmanın bir değeri olmazdı. Kendi amacını gözardı eden her fikrin boş bir çelişki olduğu aşikârdır.
Para biriktirmenin, sermaye elde etmenin çalışmanın hedefi ise yalnızca tüketim açısından değil, yukarıda açıklanan, değerlerin karşılıklı olarak birbirine bağımlılığı kanunu gereğince, üretilen malın yeni yeni işlemlere malzeme teşkil etmesi ve kazanç yollarını çoğaltması ve kolaylaştırması açısından da önemli olmasından dolayıdır. Bunun için emekleriyle geçinen insanların, sermayeye düşmanlık duyması, kendi zahmet ve yoksulluklarının daha da artmasını istemesi demektir. Bunun içindir ki, emekten sonra özellikle yerden çıkarılanlardan da sözedilmektedir. Üstelik emeğe karşılık olarak zikredilmiştir. İkinci hata, sermayeyi mutlak kazanç sebebi olarak kabul edip, emek ve çalışmayı geçersiz saymaktadır. Bu hataya da bizzat çalışmak ihtiyacını duymayan ve başkalarının emek ve çalışmalarından zahmetsizce yararlanmak isteyen sermaye yani para sahipleri düşerler. Bunlar paraya öncelikli kaynak olarak bakarlar ve her türlü kazancın, onun eseri olduğuna inanırlar ve çalışmadan yaşamak mümkünmüş gibi zannederler. Bunun için çalışanları küçümseyerek ve kendi paralarına fazlaca önem vererek, emekleri zora koşmak ve sermayelerinin karşılığını fazla fazla almak, daha doğrusu sermaye gücüyle çalışanların emeklerini ucuza almak ve gasbetmek suretiyle kendileri hiç çalışmadan ve yorulmadan yaşamak isterler. Düşünmezler ki, bunların elindeki değerler aslında sermaye olarak doğmuş değil, emek ve çalışmanın birikiminden oluşmuş olan kazançlardır. Para, emek ve çalışmayı kolaylaştırıp geliştirmeye hizmet eden bir maya ise de, kaynağı bakımından yine de sermaye değil, birer emek birikimidir.
Sermayenin, emeği sıkıştırması ve onu hareketsiz bırakması, kendi bindiği dalı kesmesi ve dayandığı temeli yıkması demektir. Gerçi asıl sermaye büsbütün yok değildir, fakat o, olsa olsa yerin zenginliği ve yaratılışın ihsanı olan şeydir. Bundan dolayı para sahiplerinin hiç çalışmadan yaşama sevdasına kalkışmaları ve çalışanları sıkıntıya sokacak bir tutum izlemeleri büyük bir hatadır. Herhangi bir toplumda para ve sermaye bu duruma gelir, para ve para sahipleri mutlak hükümran kesilirse, buna tepki olarak birinci hata kendini gösterir. O zaman
- 1080 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sermaye ile emek arasında kavga başlar. Cemiyet düzeni altüst olur. İşte sermaye adı verilen paranın, kaynağı bakımından sermaye olmayıp, kazanç birikimi olduğu, hatta iyi yollarla elde edilmişse kazançların en hoşa gideni olduğu, en temizi bulunduğu gerçeğini hatırlatmak için, “kazandıklarınızın en güzelinden” buyurulmuştur. Asıl sermayenin yeryüzü zenginlikleri olduğu, öteki bütün zenginliklere göre emeğin de bir anlamda sermaye durumunda bulunduğu ve hatta bunun, yerin sermayesinden daha önce gözönünde tutulması gerektiği gösterilmiştir. “Kazandıklarınızın en güzelinden” ilâhî sözü, şunu da anlatıyor ki, kazançların bir temizi ve güzeli, bir de bunun zıddı olan kötüsü vardır. Her kazanılmış olan şey iyi ve temiz olmaz. Bu da ya kazanılan şeyin doğrudan doğruya kendisine veya elde edilme yollarına göre maddî veya manevî anlamda iki bakımdan ele alınır. Yukarıda açıklandığı üzere, infak sonsuz bir bereketin tohumu ve ebedî hayatın bir parçası olduğundan, bu tohumun en temizinden seçilmesi lazım gelir.
Bunun için bunları iyi düşünüp akla ve şeriate uygun olarak çalışınız da kendi emeğinizin ve yerin sermayesinin ürünü olan gelirlerin temiz ve iyilerinden infak ediniz. Ve öyle habîsini yani kötüsünü veya haramını vermeye yeltenmeyiniz ki; siz onu başkasına infak edersiniz de kendiniz gözünüzü yummadan, sıkılmadan hediye diye veya hoşgörüyle alacağınızın yerine almazsınız. Böyle kötü, bayağı ve değersiz şeyleri kendiniz almayı düşünmezken, Allah’a olan borcunuzu bu aşağılık şeylerden vermeye kalkışmayınız.
Rivâyetlere göre, başlangıçta sadaka ile ilgili emirleri bildiren âyet indiği zaman ashabdan bir kısmı hurma salkımlarını getirir, muhtaç olanlar yesin diye Mescid’e asarlardı. Bir kısım ashab da câiz zannıyla döküntü, bozuk, çürük çarık şeyler getirmişlerdi. Sonra bu âyet indi. Bununla verilecek vergilerin, zekât ve sadakaların ne gibi mallardan verileceği böylece açıklanmıştır. Her malın vâcip olan vergisi kendi cinsindendir. Mesela altına altın, gümüşe gümüş, paraya para, hayvana kendi cinsinden hayvan, deveye deve, sığıra sığır, davara davar, ata at; tahıl ürünlerinde de böyledir, buğdaya buğday, arpaya arpa... Madenler ve daha başka gelirler için hep böyledir. Hepsi de daha aşağı kalitede olmamak şartıyla malın vergisi kendi cinsinden ödenir. Bunların değer bakımından düşük kalitelisini ve yüksek kalitelisini birbirinin yerine vermek, ancak kıymet ve fiyatını iyice hesap edip tam karşılığını vermek suretiyle yine câizdir. Bu husus, mükellefin seçimine aittir. Bu şekilde esnek ödeme tarzı halk için kolay bir yol olduğundan dolayı İslâm dini bunu emretmiş idi.
Bunun, İslâmiyetin yayılmasına ve İslâm adaletinin kök salmasına büyük katkıları olmuştur. Başka ülke insanlarından mutlaka nakit olarak vergi topladıkları ve toplama masraflarını da yine halkın üzerine yıktıkları için, diğer devletlerin harcama yerleri de yine İslâm’ın gösterdiği sarf yerleri gibi tamamen hayra yönelik olmadığından dolayı, İslâm dininin infakı böylece tam bir adalet uygulamasına dönüşmüş olup “Allah size kolaylık diler.” 4397 İlâhî hükmünün yerine gelmesi demek olduğundan, çeşitli devletlerin tebaası durumunda bulunan insanlar bu kolaylık ve adaleti yakından gördükleri zaman büyük bir memnuniyetle bunu kabul etmişlerdir. Fakat bunun bir devlet için böyle büyük bir yarar sağlaması, bir şarta bağlıdır ki, o da bunu uygulayacakların Allah’ı tanıyan, dindar ve ahlâklı vergi memurları olması, ellerine verilen görevi, kendi öz mallarından
4397] 2/Bakara, 185
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1081 -
daha fazla bir özenle yerine getirmeleri ve emâneti iyi korumaları meselesidir. Bu olunca toplanan malların bir çoğu değiştirmeye gerek kalmadan devlet ve milletin ihtiyacına harcanabileceği gibi, değiştirilmesi gerekenler de en iyi şekilde değerlendirileceğinden hiçbir şekilde kötüye kullanılması söz konusu olmaz. Böyle olunca da hem milletin masrafı azalır, hem de devletin gelir kaynakları sürekli olarak gelişir.
Ancak, böyle olmayıp gerek vergi mükellefleri, gerek vergi toplayan memurlar arasında ahlâksızlık yayılır, görevler gereğince yapılmaz, emânetler korunmaz ve suiistimal edilirse, adam kayırma, çalma çırpma, israf, aldırmazlık ve ciddiyetsizlik meydanı almış bulunursa, malın cinsinden alınan vergiler pek çok kayba ve sûiistimâle elverişli olduğu gibi, masrafların artmasını ve gelirlerin azalmasını gerektireceğinden, hükümetler ayniyatı bırakıp vergilerini nakit yoluyla toplamayı daha uygun bulurlar. Nakit para ise mal ile değişime tabi tutulmadan hiçbir iş göremeyeceğinden, yine mal değişimi olacak ve yine olan olacak demektir. Devletin harcamaları durmadan artar, arttıkça da milletin vergi yükü artar ve herkes sıkıntıyı çeker, fakat sadece para hükümran olur. Bu arada en çok kazananlar da para işleriyle uğraşanlar olur. Fakat yine de diğer üretim alanlarında çalışanlar sıkıştırıldıkça para ile uğraşanların da geleceği tehlikeye düşer. Bütün bu gibi tehlikelere sebep olan şey ise, bu gibi hizmetlerde çalışan görevlilerin, görevlerini kötüye kullanmaya elverişli olan ahlâksızlıklarıdır. Bunu gerçek anlamda ortadan kaldıracak ve yok edecek olan da din ve dindarlıktır. Bunun için insanların dinden ve dindarlıktan kaçınmaları, infak görevlerini en iyi şekilde yerine getirmekten ve en iyi şekilde idare etmekten uzak kalmaları, ilâhî hikmetin gereği olarak acı çekmelerinin ve felâketlerinin başlangıç noktasını oluşturur. Bundan dolayı bu ilâhî emir gereğince hareket etmeyenler, ilim ve hikmet iddiasında ne kadar ileri giderlerse gitsinler, hikmetin tam aksi olan bir yöne gitmiş olurlar ve kendi elleriyle geleceklerini tehlikeye atarlar.
Bu âyet, bu gerçekleri de gözeterek zekât ve sadakası gerekli malların usûlünü açıklamış, bununla beraber bunun nâfile cinsinden olan sadakaları da kapsamına alıp almadığı söz konusu olmuştur. Yani aşağılık ve haram şeylerden, farz cinsinden vergi yoktur ve verilemez. Lâkin nâfile olarak sadaka verilebilir mi? Burası ihtilaflıdır. Doğrusu haramdan nafile sadaka dahi câiz olmaz. Bunun Allah katında bir sevabı olmaz. Fakat aşağılık yani, düşük kaliteli maldan nafile sadaka câiz olur. Ancak mendub olan en iyisinden vermektir. “Kötüsünü vermeye yeltenmeyin!” Bu yasak, farz olan sadakalarda haram, nafile olanlarda ise kerahet demektir. Âyetin zahiri her çeşit maldan zekât verilmesi gerektiğini gösteriyor gibidir. Fakat malın nisabı ve miktarı hakkında hiçbir açıklama yapmadığı gibi, “tayyib ve habis” gibi özelliklerle belirgin olduğundan hangi malları içine aldığı da mücmel ve açıklamaya muhtac bulunduğundan, bu mallar Hz. Peygamber’in uygulaması ve çeşitli had isler ile açıklığa kavuşmuştur. Daha geniş bilgi edinmek isteyenler, fıkıh kitaplarının zekâta tabi mallar bölümüne başvurabilirler.
Özetle, Allah buyuruyor ki: Ey mü’minler, sizin kazandıklarınızın ve bizim yerden çıkardıklarımızın temizlerinden infak ediniz ve kendinizin gönül rahatlığı ile almadığınız, kabul etmediğiniz kötü şeylerden zekât ve sadaka vermeye kalkmayınız! Ve biliniz ki, Allah, kesinlikle zengindir, sadakalarınıza muhtaç değildir, sadakalarınız kendi faydanız, kendi menfaatiniz içindir. Ayrıca Allah hamîddir yani övgüye lâyıktır. Herkes O’na şükür ve hamd borçludur. İşte böylesine zengin
- 1082 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve övülmüş olan Allah’ın rızasına ermek için kötü ve bayağı şeyler nasıl olur da sunulabilir? Diğer bir mânâ ile Allah hamîddir, kendi adına yapılan hayır ve hasenatı daha yüksek ikram ve ihsanlarla karşılar. Rızası uğrunda ortaya konan emekleri ve çabaları makbul ve meşkûr eder. Böyle bir Allah adına en temiz, en güzel şeyler sunulmalı değil midir?
Vermekle emrolunduğunuz, borcunuz olarak ödemekle yükümlü bulunduğunuz infak ve sadakalar, Allah yolunda tutunmuş, din uğrunda ilme, cihada kendini adamış, yeryüzünde gezip dolaşamayan, şuraya buraya gidemeyen yani Allah yolunda meşguliyetlerinden veya hastalık ve düşkünlük gibi sebeplerden dolayı geçimini kazanmaya gücü yetmeyen fakirler içindir ki, halden anlamayan câhil kişi, onları iffetli ve haysiyetli olmalarından yani kimseden birşey istemeye tenezzül etmeyip, yokluğa katlanmalarından, seve seve göğüs germelerinden, izzet-i nefislerini korumalarından dolayı zengin sanırlar. Sen onları simalarından tanırsın. Dikkat edildiği zaman hallerinde görülecek yoksulluk alâmetlerinden bilirsin. İnsanlardan birşey isteyemezler, hele hele ısrarla ve bıktırırcasına hiç isteyemezler, dilencilik edemezler. Olsa olsa pek zor durumda kaldıkları zaman, dolaylı yollardan hallerini anlatmaya çalışırlar.
Abdullah b. Mes’ud’dan (r.a.) rivâyet olunmuştur ki; “Allah iffetli olan ve iffetini korumaya çalışanları sever. Çok verilince övgüde aşırı giden, az verilince sövgüde aşırı giden, yırtık, yüzsüz, dilenci ve ısrarcı olanı da sevmez.” Bir başka hadis-i şerifte: “Herhangi bir kimse bir dilencilik kapısı açtı mı, Allah da ona bir fakirlik kapısı açar. Ve her kim açgözlülükten uzak durursa, Allah da onu zengin eder. Her kim iffetli olmaya çalışır, yüzsüzlükten sakınırsa Allah da onun iffetini arttırır. Her birinizin bir ip alıp sırtında odun getirerek onu azıcık hurmaya satması, dilenmesinden daha hayırlıdır.”
Sadakaların kimlere verileceğini bildiren bu âyet “Ashâb-ı Suffe” adı verilen fakir muhacirler hakkında nâzil olmuştur ki, bunların sayısı dört yüz kadar olduğu zamanlar olmuştur. Medine’de ne kalacak yerleri, ne aşiret ve akrabaları, ne de kazanç getirecek bir meslekleri vardı. Hep Hz.Peygamber’in Mescid’ine devam ederler, Mescid’in sofasında oturur, orada yatar kalkarlardı. Kur’ân öğrenirler, Hz. Peygamber’in sohbet ve konuşmalarını dinlerler, genellikle oruç tutarlar ve vakitlerini ibadetle ve İslâmiyeti öğrenmekle geçirirlerdi. Bunlar Peygamber dersânesinin, kendilerini Allah yoluna adamış öğrencileriydi. Bundan dolayıdır ki, İslâm Dünyası’nda medreseler ve öğretim yuvaları hep câmilere bitişik yapılmıştır. Medrese öğrencisinden de Suffe Ashabı’nın ahlâkı ve davranış biçimi beklenmiştir. İlim öğrenmek ibadettir. Din uğrunda her türlü sıkıntıya katlanmak ve iffetini koruyup dini yaymaya hizmet etmek, icabında cihaddır. Bununla beraber ilerde Tevbe Sûresi’nde “Mü’minlerin hepsinin savaşa çıkmaları gerekmez. Her topluluktan bir cemaatin dini iyi öğrenmeleri ve kavimleri kendilerine döndüklerinde onları uyarmaları için savaştan geri kalması daha doğru olmaz mı? Gerekir ki böyle yanlış hareketlerden sakınırlar.” 4398 âyetiyle ilim öğrencilerinin hepsinin cihada gitmemesi ve öğrenime ara verilmemesi gerektiği de açıklanmıştır.
Abdullah b. Abbas hazretlerinden gelen bir rivayete göre; bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.) Suffe Ashabı’nın başında durmuş, onların hallerini gözden geçirmiş idi. Onların fakirliklerini ve çekmekte oldukları zahmetleri gördü ve gönüllerini almak için buyurdu ki: “Ey Suffe Ashabı! Size müjdeler olsun ki, her kim
4398] 9/Tevbe, 122
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1083 -
şu sizin bulunduğunuz durumda olur, halinden razı olarak bana kavuşursa işte o benim arkadaşımdır.” İşte bu âyet de bunlar dolayısıyla nâzil olmuştur. Şu kadar var ki, hükmü umuma aittir. Allah rızası için düşmana karşı nöbet bekleyen veya Allah rızası için medreselerde dirsek çürüten veya Allah rızası için halka hizmet uğruna kendini vakfeden ve bu durumda malı, mülkü olmayan, geçimini kazanmaya vakit bulamayan veya vakit bulduğu halde gücü yetmeyen, yoksul ve fakir müslümanlar, nerede ve ne zaman yaşamış olursa olsunlar bu âyetin kapsamı içine girerler. Bunlar infak ve sadakaların verilecek en güzel yeri olarak tercih sırasında daima başta gelirler. Bununla beraber, gerek özel olarak bunlara, gerekse genel olarak bütün ihtiyaç sahiplerine herhangi bir mal infak ederseniz yahut maldan, çabadan, bilgiden, nasihattan, irşaddan ve hizmetten bir şey ikram ederseniz, hatta saygı, sevgi gösterisi ve selamdan herhangi bir iyilik gösterirseniz, iyi biliniz ki, Allah onu bilir; emeğinizi boşa çıkarmaz, karşılığını verir. Bundan dolayı veriniz efendiler veriniz! Özellikle Allah yolunda kendilerini hizmete adamış olan fakirlere, yoksullara veriniz. İhlâsınız ve olgunluğunuz size gece veya gündüz, gizli veya açık vermenin farkını hissettirmeyecek kadar yüksek olsun. 4399
“Şeytan fakirlikle korkutarak size cimriliği, kötülük işlemeyi emreder. Oysa Allah size kendi katından bağışlama ve bol nimet vaadeder. Allah’ın lütfu geniştir, O her şeyi bilir.”
Şeytan sizi fakirlikle korkutmakta, ruhlarınıza ihtiras, cimrilik ve azgınlık duygularını serpmektedir. Yine şeytan size kötülüğü emretmektedir. Fuhuş; haddi aşan bütün günahları kapsamaktadır. Her ne kadar bilinen bir günah için kullanılıyor olsa da içerik olarak daha kapsamlıdır. Fakirlik korkusu câhiliye döneminde halkı kız çocuklarını diri diri kuma gömmeye sevkettiğinden, bir nevi fuhuştur. Servet biriktirmeye olan ihtiras, bazılarını fâiz yemeye yönelttiğinden, o da fuhuştur. Allah yolunda infak etmek nedeniyle meydana gelen fakirlik korkusu zaten fuhuştur.
Şeytan, sizi fakirlikle korkutup fuhşu emrediyorsa, Allah da size kendinden bir mağfiret ve bolluk va’detmektedir. “...Allah ise kendinden bir mağfiret ve bolluk vaad etmektedir.”
Ayet-i Kerimede önce mağfiret sonra bolluk zikredilmektedir. Çünkü bolluk mağfirete bir ektir. Ve O, yeryüzünde rızkın verilmesini ve Allah yolunda harcayıp infak etmenin mükâfatını kapsamaktadır. “...Allah’ın lütfu geniştir. Ve O her şeyi bilendir.” Geniş lütfundan verir. Allah, kalplere vesvese vereni bildiği gibi vicdanda kuşku duygusunu geliştireni de bilir. Allah sadece mal vermez, mağfiret vermekle de kalmaz. Adalet ve dengeye yönelme, sebep ve sonuçları kavrama, basiret, görüş ve algılama sonucunda her şeyi yerli yerine koyma anlamına gelen “hikmet’’i de verir.
Yüce Allah’ın “Şeytan sizi fakirlikle korkutmakta ve size fuhşu emretmektedir. Allah ise kendinden bir mağfiret ve bolluk va’detmektedir. Allah’ın lütfu geniştir ve her şeyi bilendir.”... “Hikmeti dilediğine verir...” sözü hakkındaki konuyu bitirmeden önce iyice anlamamız gereken bir başka gerçek daha var; İnsanın önünde bir üçüncüsü bulunmayan iki yol vardır... Allah’ın yolu... Şeytan’ın yolu... Ya Allah’ın va’dine kulak verecek ya da Şeytan’ın... Kim Allah’ın yolunda yürümez, O’nun va’dini
4399] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili
- 1084 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dinlemezse, Şeytan’ın yolunda ve O’nun va’dine uyuyordur. Gerçek olan bir tek metotdan başkası yoktur. Allah’ın koyduğu bu hayat metodu... Bunun dışındakiler şeytan için ve şeytandandır.
Bu, Allah’ın hayat için koyduğu metotdan sapanların, hiçbir şekilde hidayet ve doğruluk iddiasında bulunmalarına delil bırakmamak için Kur’an’ın yerleştirdiği, sıksık tekrarladığı ve bütün te’kid yöntemlerini kullanarak belirlediği bir gerçektir. Ortada bir şüphe ya da bulanıklık sözkonusu değildir. Allah ya da Şeytan... Ya Allah’ın metodu ya da Şeytan’ın metodu... Ya Allah’ın yolu ya da Şeytan’ın yolu... Dileyen dilediğini seçsin... “Bundan sonra, helak olan bile bile helak olsun. Yaşayan da bir kanıttan dolayı yaşasın...”4400 Ne bir şüphe, ne kapalılık, ne de bulanıklık... Ancak, hidayet veya sapıklık... Hakk birdir, birçok değil... Hakktan sonra sapıklıktan başka ne var ki? 4401
Bundan sonra sûrenin akışı ile birlikte sadaka konusuna dönüyoruz. Sadaka olsun, adak olsun, gizli-açık olsun, yüce Allah infak edenin ne infak ettiğini çok iyi bilmektedir. İşlenen amelin ötesindeki niyete göre mükâfatını vermek bu bilgisinin gereğidir.
“Kendilerini Allah yoluna adamış, bu yüzden yeryüzünde (dünyalık için) koşmaya fırsat bulamayan ve hayâları yüzünden tanımayanlar tarafından varlıklı sanılan fakirlere yardım edin. .Sen onları yüz ifadelerinden tanırsın. Yüzsüzlük edip hiç kimseden birşey istemezler. Yaptığınız her hayır amaçlı harcamayı kuşku yok ki Allah bilir.”4402 Bu duygulandırıcı vasıflar, kendileri dışında, düşmanlardan hiç kimsenin yaklaşmaması için Rasûlullah’ın evlerini korumak amacıyla Mescid-i Nebevi’de kalan, bu arada Allah yolunda cihad etmeye kendilerini adayan ve ticaret ve kazanç için imkân bulamayan, buna rağmen insanlardan hiçbir şey istemeyen, ihtiyaçlarını açıklamaya onurları elvermeyecek kadar güzel davranan, bu yüzden durumlarını bilmeyenlerin varlıklı sandığı ve gerçek durumlarını da feraset sahiplerinden başka kimsenin bilmediği Ehl-i Suffa gibi, mallarını ve ailelerini Mekke’de bırakıp, Medine’de oturarak kendilerini Allah yolunda cihad etmeye ve O’nun Rasûlünü korumaya adayan muhacirlerden bir topluluğun durumunu yansıtmaktadır.
Ancak âyetin kapsamı geneldir, onların dışında her çağda aynı durumda olabilecek herkese şamildir. Şartların kendilerini engellediği, çalışmaktan alıkoyduğu, onurlarının yardım istemelerine engel olduğu, buna rağmen ihtiyaçlarını açıklamaktan kaçınmaları yüzünden durumlarını bilmeyenlerin, tokgözlülüklerinden dolayı zengin sandığı, ancak, derin duygu ve açık basiret sahiplerinin bu rahat görüntünün ardındaki gerçek durumu kavradığı ve onlar utançlarından her ne kadar gizleseler de ruhsal durumları yüzlerinden okunan saygıdeğer fakirlerin durumuna uygun düşmektedir.
Bu, şu kısacık âyetin o saygın örnek için çizdiği derin duygular uyandıran ve başarıyla çizilmiş adeta canlı bir tablodur. Her bir kelime nerdeyse bir fırçanın dokunması gibi, çizgileri ve imgeleri çizmekte, duygu ve infialleri somutlaştırmaktadır. İnsan, daha okuması tamamlanmamışken, bu yüzleri ve kişilikleri görür gibi oluyor. Kur’an’ın insan tiplerini çizerken uyguladığı gibi bu yöntem,
4400] 8/Enfâl, 42
4401] 10/Yûnus, 32
4402] 2/Bakara, 273
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1085 -
adeta canlı ve hareketliymiş gibi sunmaktadır manzaraları...
Avret yerlerini gizler gibi ihtiyaçlarını saklayan bu saygıdeğer fakirlere, haysiyetlerini zedelemeden, onurlarını kırmadan ve ancak gizlice yardım edilmelidir. Bu yüzden Ayet-i Kerime, sadakayı verenlerin, yüce Allah’ın verdikleri sözleri bildiğine ve mükafatlarını vereceğine güvenlerini sağladıktan sonra sadakanın gizlenmesini ve saklayarak verilmesini ilham ettiren bir tarzda sürüyor: “...Yaptığınız her hayır amaçlı harcamayı kuşku yok ki, Allah bilir.” Gizli olan şeyleri yalnızca Allah bilir ve iyilik onun yanında kaybolmaz. 4403
“Ey insanlar, siz Allah’a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız...” Yani, Allah’ın size muhtaç olduğu şeklinde yanlış bir düşünceye kapılmayın. Sizlerin inanıp-inanmaması Allah için bir anlam ifade etmez. O’nun takdiri her şeye rağmen vuku bulacaktır, sizler O’na ibadet etmeseniz de, O birşey kaybetmez, lakin sizler yaşadığınız her saniye içerisinde O’na muhtaçsınız. Hayatınızı idame ettirebilmek için muhtaç olduğunuz imkânları, Allah Teâlâ sizlerin emrine vermemiş olsa, bir an bile ayakta kalamazsınız. Allah’a ibadet etmenizin emredilmesi yine sizin yararınızadır. Çünkü sizlerin dünyada ve âhiretteki iyiliğiniz buna bağlıdır. Yoksa Allah’ın kaybedeceği birşey yoktur.
“Allah ise, Ganiy (hiç bir şeye ihtiyacı olmayan)dır, Hamîd (övülmeye layık)tır.” “Gani”, Her şeye sahip ve herkesten müstağni olan, fakat hiçbir şeye muhtaç olmayan demektir. Allah hiç kimsenin kendisine “hamd” edip etmemesine muhtaç değildir. O zaten kendisine hamd edilmiş olandır. Burada “Gani” ve “Hamid” sıfatlarının her ikisi birden kullanılmıştır. Çünkü Gani olan bir kimse servet sahibi de olsa başkaları onun malından faydalanamayabilir, o takdirde bu kimse ganidir ama hamid değildir. Ancak, kendisi başkalarından faydalanmadığı halde, başkalarının kendisinden faydalandığı kimse, gani ve hamid’tir. İşte Allah, hem Gani’dir, hem de Hamid’tir. Tüm mahlûkat O’na muhtaç olduğu ve O’ndan faydalandığı için her hamd ve şükür O’na aittir. 4404
Sizsiniz Allah’a muhtaç fakirler, cümlesinde müsnedin (öznenin) marife (elif lamlı) olması kasr (ancak, sadece yalnız anlam)ı ifade eder. Yani din ve ibadet Allah’ın ihtiyacı değil, insanların ihtiyacıdır. Hem yarattıkları içinde Allah’a ihtiyacı en çok olan fakirler sadece insanlardır. İnsan “İnsan da zayıf olarak yaratılmıştır.”4405 ifadesine göre zayıf olarak yaratılmış olmakla, hangi mertebede olursa olsun hiçbir zaman Allah’a ihtiyaçtan kurtulamayacağı gibi, emâneti taşıyan insan ruhunun duyduğu ihtiyaç o kadar çoktur ki, onun yanında diğer yaratıklara fakir bile denmez. İnsanın bu ihtiyacını tatmin etmek için de Allah’tan başka mabud bulunmaz. Başkaları bir kıtmire bile malik değil Allah ise ganiydir. Hiçbir ihtiyacı olmayan ve her şeyden müstağni, tam mânâsı ile zengin, ganiy O yalnız O’dur. O sizin ibadetinize muhtaç olmadığı gibi, bütün ihtiyaçlarınızı tatmin edebilecek güce de sahiptir. Öyle, fakat bakalım, korur gözetir mi dersiniz? Hem hamiddir. Hamd ve şükür ile kendisine tazim ve ibadet olunacak veliyy-i nimet de ancak O’dur. Gerçekte O’ndan başka nimet veren, O’ndan başka hamd ve tazime layık olan yoktur. Onun için dileklerinizi verirse, ancak O verir. Hem O
4403] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an
4404] Mevdûdi, Tefhîmu’l-Kur’an
4405] Nisâ, 4/28
- 1086 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendisine hamd ettirmesini bilir. 4406
“Ey insanlar, siz Allah’a muhtaçsınız; oysa Allah hiç kimseye muhtaç değildir ve övgüye lâyıktır. Eğer dilerse sizi yok eder ve yerinize başka bir canlı türü getirir. Bunu yapmak, Allah için zor değildir.” 4407
İnsanları hidayete çağırırken, onları içinde yüzdükleri karanlıklardan Allah’ın aydınlığına ve doğru yoluna çıkarmaya çalışırken, onlara bu gerçeği hatırlatmaya ihtiyaç vardır. Başka bir deyimle, insanlar kendilerinin fakir ve Allah’a muhtaç zavallılar olduklarını, buna karşılık Allah’ın kelimenin her anlamı ile “zengin” ve ihtiyaçsız olduğunu hatırlamaya ihtiyaçları vardır. İnsanlar iyice bilmelidirler ki, gerçi onlar Allah’a inanmaya, O’na kulluk etmeye, O’nun verdiği nimetlere hamd etmeye çağırılıyorlar, ama bu çağrı Allah’ın onların ilgilerine muhtaç olduğu anlamına gelmez; yüce Allah’ın onların ibadetlerine ve övgülerine ihtiyacı yoktur, O özü itibarı ile övgüye lâyıktır. Bunun yanı sıra onlar Allah ile başa çıkamazlar, O’nu zor duruma düşüremezler. Çünkü eğer O, eğer onların kökünü kurutup yerlerine kendileri gibi ya da kendilerine hiç benzemeyen başka bir canlı türü geçirmek isterse bunu yapmak O’nun için son derece kolaydır.
İnsanların bu gerçeği hatırlamaya ihtiyaçları vardır. Yoksa yüce Allah’ın kendileri ile ilgilendiğini, onlara peygamberler gönderdiğini, bu peygamberlerin onları sapıklıktan döndürüp doğru yola iletmeye, karanlıklardan aydınlığa çıkarmaya çalıştıklarını görünce Allah için çok önemli varlıklar olduklarını, doğru yolda olmalarının, ibadet etmelerinin Allah’ın rakipsiz egemenliğine bir şey kattığını sanarak gurura kapılabilirler.
Yüce Allah, insanlara peygamberler gönderiyor. Bu peygamberler insanların sırt dönmelerine ve eziyetlerine göğüs geriyorlar. Bu sırt çevirmelere ve eziyetlere rağmen Allah’a çağırma görevini ısrarla sürdürüyorlar. Bu yolla yüce Allah insanlara ilgi gösteriyor, onlara rahmetini oluk oluk akıtıyor, onları lütfu ile kuşatıyor. Yüce Allah’ın insanlara yönelik bu tutumu O’nun tek yanlı rahmetinden, lütfundan, kereminden ve bağışlayıcılığından kaynaklanıyor. Çünkü tek yanlı bağışlayıcılık, O’nun özü ile bütünleşmiş bir niteliğidir. Yoksa şu kulların doğru yola girmeleri O’nun ortaksız egemenliğine bir şey katacak, ibadet etmeleri O’nun egemenliğinden bir şey eksiltecek değildir. Ayrıca şu kullar, eşleri bulunmaz varlıklardır da, yerlerine başkalarını koymak zor olduğu için bütün küstahlıklarına göz yumuyor, yerleri doldurulamayacağı için şımarıklıklarına katlanıyor değildir.
Gerçekten şu zavallı, küçük, önemsiz, yetersiz, güçsüz ve bilgisiz insan, yüce Allah’ın bunca yoğun ilgisine ve gözetimine mazhar olunca yüce Allah’ın bu bağışı, bu lütfu ve bu karşılıksız keremi karşısında başı dönüyor, hayrete kapılıyor. Oysa insan şu yer yuvarlağının küçük, önemsiz bir konuğudur. Yeryuvarlağı da güneşin küçük bir uydusudur. Güneş ise, uzayda ışık saçan sayısız yıldızlardan biridir. Yıldızlara gelince; onlar da bütün görkemli iriliklerine rağmen sınırlarını yüce Allah’dan başka hiç kimsenin bilmediği engin uzay boşluğuna serpiştirilmiş birer küçük noktadırlar. Engin boşluğuna serpiştirilmiş yıldızları birer kaybolmuş nokta gibi gördüğümüz uzay ise, yüce Allah’ın yaratıklarının sadece bir bölümünden ibarettir.
4406] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili
4407] 35/Fâtır, 15-17
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1087 -
Bununla birlikte insan yüce Allah’ın ilgisine mazhar oluyor. Bu yoğun ilginin başlıca göstergelerini şöyle sıralayabiliriz: Yüce Allah, insanı yaratıyor. Onu halifesi, sözcüsü, sıfatı ile yeryüzüne yerleştiriyor. Onu bu halifeliğin gerektirdiği bütün araçlarla donatıyor. Yapısını ve bileşimini bu göreve göre düzenliyor. Gerekli bütün evrensel güçleri ve enerji kaynaklarını yararına sunuyor. Sonra bu varlık sapıtıyor, şımarıklığa kapılıyor. Öyle ki, Rabb’ine ya ortaklar koşuyor ya da büsbütün inkâr ediyor. Bunun üzerine Allah ona ardarda peygamberler gönderiyor. Bu peygamberlere kitaplar indiriyor, onları olağanüstü mucizeler ile destekliyor.
Yüce Allah’ın insana yönelik bağışı zaman içinde artarak devam ediyor. Öyle ki, indirdiği son kutsal kitabında insanlara tarihe ışık tutan hikâyeler sunuyor. Bu hikâyelerde onlara atalarının başlarından neler geçtiğini anlatıyor. Yine bu kitapta onlara kendi özlerini anlatıyor. Benliklerinin güçleri ile enerjileri yanında zayıf ve güçsüz yanlarını tanıtıyor. Kimi zaman bu kitapta falan oğlu filancadan söz ediyor ve belirli bir kişiye “şunu yaptın, şunu yapmadın” derken, bir başka belirli kişiye “senin probleminin çözümü şöyledir, sen içinde bulunduğun sıkıntıdan şöyle kurtulursun” diyerek somut direktif veriyor.
Oysa ki, Yüce Allah’ın bunca yoğun ilgisine mazhar olan bu yeryuvarlağının küçük bir konuğudur. Yeryuvarlağı da güneşin bir uydusudur. Güneş ise, şu evrenin uçsuz-bucaksız enginliğinde varlığı belirsiz bir yıldızdır. Buna karşılık Allah, göklerin ve yeryuvarlağının yoktan var edicisi; üzerindeki tüm canlı cansız varlıklar ile şu evrenin yaratıcısıdır. Bu yaratmanın, bu yoktan var etmenin tek itici faktörü kendi iradesidir. İşte bu engin evrenin bir başka türlüsünü de yaratabilir. Bunun için bir tek sözü ve o amaca yönelmiş dileği yeterlidir.
İnsanlar bu gerçeği kavramalıdırlar. Ancak o zaman yüce Allah’ın kendilerine yönelik lütfunun, gözetiminin ve merhametinin çapını kavrayabilirler. Ancak o zaman bu katıksız lütufkârlığa, bu tek yanlı ilgiye, bu taşkın merhamete yüz çevirme ile, inkârcılıkla ve nankörlükle karşılık vermenin utancını içlerinde hissedebilirler. Âyetteki bu açıklama yalın ve somut bir gerçek olması yanında, bu yönü ile vicdanın ham telini titreten uyarıcı bir darbedir. Zaten Kur’an, insanların kalplerini gerçeklerin elleri ile okşar. Çünkü belirgin hale gelen gerçek, vicdanı daha derinden etkiler. Çünkü Kur’an gerçektir ve gerçeği içererek inmiştir. Bu yüzden O gerçekten başka bir şeyden söz etmez, gerçekten başka hiçbir inandırma yöntemine başvurmaz, gerçekten başka bir şey sunmaz, gerçekten başkasını göstermez. 4408
Kesb; Çalışıp Kazanma
Kesb; Toplamak, aramak, kazanmak anlamlarını dile getirir. Kelam ilminde, insan iradesinin fiili üzerindeki etkisiyle sorumluluğa neden olan yönelişine verilen isimdir.
Kesb kelimesi Kur’an’da üç anlamda kullanılır. “Allah sizi yeminlerinizdeki yanılmadan dolayı sorumlu tutmaz. Sizi kalplerinizin kesbettiklerinden (kazandıklarından) sorumlu tutar...”4409 âyetinde kesb, kalbin akdi ve azmi anlamına gelmektedir. “Ey iman edenler, kesbettiklerinizin (kazandıklarınızın) ve sizin için yerden çıkardıklarımızın
4408] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an
4409] 2/Bakara, 225
- 1088 -
KUR’AN KAVRAMLARI
helal ve iyisinden harcayın...”4410 âyetindeki kesb, ticaretle elde edilen kazancı dile getirir. “Kendi kesbinizin (yaptığınızın) cezâsı olan azabı tadın”4411 âyetinde ise kesb, çalışma ve amel anlamında kullanılmaktadır. Kelime buradaki anlamlarından yola çıkılarak Kelâm’da kişinin irâdesinin kendisine sorumluluk kazandıracak yönelişini dile getirmek üzere kullanılmıştır.
Kesb kelimesi, mal gibi maddî kazançlar için kullanıldığı gibi, ilim gibi, hayır veya şer gibi mânevî kazançlar için de kullanılır. Sadedinde olduğumuz bölümde daha ziyade maddî kesb, maişetimiz için dünyevî kazanç kastedilmektedir. Dinimiz, âhirete öncelik verilmesini esas almış ise de,4412 müntesiplerinden dünyayı ihmal etmemelerini de talep eder. Dünyanın ihmal edilmemesi, maddî kesbe yer verilmesi demektir. Dilimizde “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için yarın ölecekmiş gibi âhiret için çalış” şeklinde şöhret yapan bir hadis, farklı şekillerde Rasûlullah’tan (s.a.s.) rivâyet edilmiştir. Suyûtî’nin Câmiu’s-Sağîr’de kaydettiği bir veçhi şöyle “Hiç ölmeyeceğini zanneden kişi gibi (dünya için) çalış yarın öleceğinden korkan kimse gibi de (dünyaya bağlanmaktan) kaçın.” Bu hadisten, “dünyaya karşı ulemânın verdiği cevaplardan biri şöyle: “Eğer insan ebedî yaşayacağını bilirse dünyaya hırsı azalır ve bilir ki, arzu ettiği dünyalık, onu talepteki hırs ve koşuşturmayı bir kenara bıraksa bile elinden kaçıcı değildir. Şöyle der: “Dünyalığımı bugün kaçırsam bile yarın elde ederim, nasıl olsa ben ebedî yaşayacağım.” Bu sebeple Rasûlullah: “Dünyalık hususunda ebedî yaşayacağını zanneden kimsenin ameliyle amel et, dünya işleri için hırslı olma” buyurulmuştur.” Bu te’vile göre, hadis hoş bir metod ve tatlı bir lafızla dünyalık talebinde teenni ve hafifliğe teşvik etmiş olmaktadır. Hadis, diğer taraftan âhiret ameliyle ilgili olarak da, -hadisin zahirinde görüldüğü üzere- “yarın öleceğini zanneden kimsenin gayretiyle gayret göster” irşadında bulunmuş olmaktadır. Ancak şunu da bilmemizde gerek var: Kur’ân-ı Kerîm, “Ailene namazı emret!” 4413 açıklığında bir emirle dünya işlerine teşvîke yer vermez. “Namaz kıl!”, “Oruç tut!”, “Zekât ver!”, “Âhiret dünyadan daha hayırlıdır” gibi pek çok irşatlarla ibâdet hayatımızla ilgili açık emirlerde bulunduğu halde, insanları iş hayatına ve dünyevî kazanca teşvîk edici sarîh emirlerde bulunmaz. Fakat bu, Kur’ân’da o meselenin yer almadığı mânâsına da gelmez. Biz bu meselenin zihinlerde yanlış yer etmemesi için, kazançla ilgili olan bu bölüme girerken, çocuk terbiyesinde meslekî formasyon işinin Kur’ân’da nasıl ele alındığını aydınlatan bir tahlilimizi kaydediyoruz. Mevzu geldikçe ifade ettiğimiz üzere, bir kere daha ifade edelim: İslâm’a göre, bugünkü temel eğitim dediğimiz farz-ı ayn ilimler meyanında bir meslek öğretimi de yer alır. Aşağıdaki tahlilimiz, Kur’ân-ı Kerîm’in bu meseleye dolaylı bir üslupla yer verdiğini göstermekle kalmayacak, bunu dolaylı ele alışının sebeplerini de belirtecektir:
Meslek Öğretimi
Kur’ân-ı Kerîm, hayata hazırlama safhasında çocukların dinî terbiyeleri üzerinde hassasiyetle durmakta, bu meselenin ehemmiyetini kavramada hiçbir tereddüt ve muğlaklığa yer bırakmamak için oldukça teferruatlı meselelere temas edip açıklık getirmekte, bir kısım tekrarlarla da meseleyi iyice te’kîd etmektedir.
4410] 2/Bakara, 267
4411] 2/Bakara, 286
4412] 93/Duhâ, 4
4413] 20/Tâha 132
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1089 -
Hayata hazırlık safhasının diğer mühim bir meselesi olan “meslekî formasyon” meselesinde ise, aynı açıklık ve ısrar görülmez. Buradaki teenni ve ibhâma (yâni müphemliğe) bakarak, Kur’an-ı Kerîm’in meslek öğretimi işine ehemmiyet atfetmeyip ihmal ettiği neticesini çıkarmak çok acele verilmiş bir hüküm olur. Böyle bir hüküm bizi, dinimiz hakkında yanlış ve insafsız bir kanaate sevkeder. Evet Kur’ân-ı Kerîm, çocukların meslekî formasyonlarını da ihmal etmez. Onların dünyevî istikballerinin de yeterince düşünülüp, bu maksatla bir kısım tedbirler alınmasının, çocuğa bu meselede de önderlik ve rehberlik edilmesinin gereğine irşad eden müteaddit âyetler mevcuttur. Ancak, bunlar dinî terbiye meselesinde olduğu kadar açık ve ısrarlı görülmezler, kısmen dolaylı ve müphemdirler. Meslek öğretimi meselesinin, dolaylı da olsa, hangi ayetlerde ele alındığı noktasına geçmeden önce, bu konuya niçin dolaylı ve müphem olarak yer verildiğini belirtmemiz gerekiyor:Önce, şu husus bilinmeli ki, Kur’ân-ı Kerîm, bizi ilgilendiren her şeye ehemmiyeti nispetinde yer vermektedir. Bir kısım meselelere dolaylı bir işaretle, bir başkasına açık bir ayetle temas edip geçmişken, diğer bir kısım meselelere tekrarla, ısrarla yer vermiş, nazar-ı dikkatleri fazlaca çekmiş bulunmaktadır. Burada akla şöyle bir sual gelebilir: “Ehemmiyetin ölçüsü nedir? Bu herkese göre değişir, birisi için mühim olan, bir başkası için değildir!” Bu soruya şöyle cevap verebiliriz:
Ehemmiyetin ölçüsü elbette insanın, özellikle günümüz insanının hevâsı ve bencil hükmü değildir. Burada ölçü, İlâhîdir. Yani, insanın yaratılışında Cenâb-ı Hakk’ın güttüğü maksatlardır. Kur’ân bu İlâhî maksat ve gâyelerde rehber kitaptır. Bu açıdan bakarsak, Kur’ân-ı Kerîm’in iki büyük dâirenin mühim meselelerini açıkladığını görürüz:
1- Rubûbiyet Dairesi: Yani Cenâb-ı Hakk’a ait olan daire. İnsanlarca meçhul olan o daireyi Kur’ân’dan ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’den başka tanıtacak bir mârifet ve ilim kaynağı mevcut değildir. O dairenin, insanlarca bilinmesi gereken bir kısım meseleleri, işleri vardır. Cenâb-ı Hakk’ın isimleri, mebde’ ve meâd (yani başlangıcımız ve sonumuz) yaratılış, ceza, mükâfat, cennet, cehennem, hesap, kitap, melâike gibi... Kur’ân bunlara yer verirken her birinin insanın yaratılış gâyesi açısından arzettiği ehemmiyet nispetinde farklı sayılarda tekrar eder, açıklık getirir.
2- Ubûdiyet Dairesi: Bu daire, kulluk dairesidir. İnsanların Allah’a karşı vazifelerini, birbirleriyle olan münasebetlerini ilgilendiren daire. Bu dairenin de pek çok meseleleri vardır. Bu meselelerden bazısı bazısına nazaran daha çok ehemmiyet taşımaktadır. Keza, bir kısmının ehemmiyeti açık olduğu, herkesçe görüldüğü halde, bazılarının ehemmiyeti görülmez ve kolay kolay anlaşılmaz. Hatta öyle meseleler vardır ki, insanın yaratılış gayesi açısından birinci derecede ehemmiyet arzetmesine rağmen, kendi kendine bunu idrak etmesi mümkün değildir. Şu halde Kur’an-ı Kerim, kulluk dairesinin mesele ve vazifelerine temas ederken İlâhî zaviyeden ehemmiyetli olanlara insanlar tarafından ehemmiyeti kavranamayacak, ihmal edilecek durumda olanlara daha çok yer vermeli, tekrarla üzerinde durmalıdır. Aksine ehemmiyetini kavramada zorluk çekilmeyecek olan veya ister istemez idrak edilip anlaşılacak olan meselelere şöyle bir temas edip, bir işarette bulunup geçmelidir. Bu noktada hemen şunu söyleyebiliriz: Ubudiyet dairesinin vazifelerinden olan namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetler İlâhî zaviyeden, insanın yaratılış gayeleri açısından birinci derecede ehemmiyet
- 1090 -
KUR’AN KAVRAMLARI
taşıdığı halde, insanlarca kavranıp gereğince takdir edilmesi mümkün değildir. Öyle ise Kur’an burada ısrar etmeli, tekrarla üzerinde durmalıdır. Nitekim öyle olduğunu gördük. Hâlbuki, yine ubudiyet dairesinin meselelerinden biri olan meslekî formasyon yani, dünyevî istikbalin kazanılması, yeni nesillerin bu maksatla hazırlanması meselesi, bizzat insanlarca ehemmiyet takdir edilen, öncelikle düşünülen bir husustur. İnsan aklıyla, tecrübesiyle, maddî hayatın tabii nizam ve akışıyla meseleyi düşünür, anlar ve tedbirini alır. Binaenaleyh bu mevzuun Kur’an’da ana davalardan biri olarak değerlendirilip doğrudan ele alınmasına gerek yoktur. Tebeî bir nazarla, tâli bir mesele olarak ele alıp dolaylı şekilde yer vermek, temas edip geçmek yeterlidir ve gerçekten de öyle yapılmıştır.
Kurân’da Meslekî İhzâriyeler (Hazırlık ve Hazırlamalar): Yukarıdaki kısa açıklamadan sonra şunu söyleyebiliriz: Meslek öğretimi meselesini sarih olarak ele almamış olan Kur’an-ı Kerim buna ihzâriyeler tarzında yer vermiştir. Yani meslekî öğretim ve formasyonu netice verecek birçok hazırlayıcı (ihzarî) unsurlar, dinî emirler olarak Kur’ânî mesaja dercedilmiştir. Bunlar ferdî ve ictimâî hayatın gereği olarak herkesin ister istemez karşılaşacağı bazı maddî emrivakilerin yönlendirilmesi ile sağlanmıştır. Bir başka ifade ile Kur’an, maddî hayatın vazgeçilmez bir kısım meselelerine dinî bir yaklaşımla temas ederek bunların helal olan cihetini, Allah nezdinde makbul ve güzel olan tarz ve istikametini beyan etmiş, uhrevî mükâfatı hatırlatarak gösterilen istikamette tayin edilen tarzda gidilmesini talep etmiştir. Bu taleplerin hakkıyla yerine getirilmesi, mü’mini, ister istemez bir maksada hazırlayacak ve bir hedefe sevkedecektir. “Meslekî formasyon” olarak ortaya çıkan bu “hedef”e, ferdi, dolaylı olarak hazırladığı için Kur’an’da yer verilmiş olan bu tedbirî unsurlardan her birine -günlük lisanımıza kısmen yabancı da düşse- ihzariye veya “dispozisyon” diyebiliriz. Şimdi îfâsı, mü’mini bir meslek sahibi olmaya ve bir meslek icra etmeye ve çocuğunu bir meslek üzere yetiştirmeye sevk ve mecbur eden bu Kur’anî ihzâriyelerin mühim olanlarından birkaçını belirtmeye çalışacağız:
1) Rızık Helâl ve Temiz olmalıdır: “Mü’min bir kimse her şeyden önce helal ve temiz olan şeyleri istihlâk etmek zorundadır. Yediği veya kullandığı şeylerde maddî ve manevî bir kir bulunduğu takdirde yaptığı ibadetlerin kabul edilmeyeceğini Hz. Peygamber haber veriyor. Esasen Kur’an’ın ifâdesine göre, ta Hz. Âdem’den beri bütün peygamberlere -ve dolayısıyla insanlara- helâl ve temiz şeylerin yenmesi emredilmiştir.”Ey peygamberler! Temiz şeylerden yiyin, faydalı iş işleyin. Doğrusu ben yaptığınızı bilirim.”4414 Bir diğer âyette de şöyle buyrulur: “Ey iman edenler! Sizi rızıklandırdığımızın temizlerinden yiyin. Yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız, O’na şükredin.” 4415
2) Helâl Rızık, Emek Eseridir: Kur’ân-ı Kerim, yukarıda kaydettiğimiz misallerde olduğu üzere, bir kısım ayetlerinde “helal ve “temiz” rızık yemeyi emrederken, diğer bazı ayetlerinde helal rızkın “ferdî” emekle elde edileceğini ifâde etmiştir: “İnsan için çalıştığından başkası yoktur”4416 Bütün peygamberlerin (aleyhimüsselâm) ellerinin emekleriyle geçindiğini ifade eden Hz. Peygamber (s.a.s.) de yukarıda kaydettiğimiz ayetleri açıklar mahiyette olmak üzere şöyle buyurur:”Kişi, elinin
4414] 23/Mü’minûn 51
4415] 2/Bakara, 172
4416] 53/Necm, 39
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1091 -
emeğinden daha hayırlı bir şey asla yememiştir.” Hz. Peygamber ayrıca, helâl rızık için çalışmayı, her Müslümanın “vâcib”lerinden biri olarak ifâde etmiştir. Diğer taraftan İslâm âlimleri, “İlim talep etmek her Müslümana farzdır” hadisinde ifade edilen “ilm”den muradın “haram-helâl ilmi” olduğunu söyleyerek helâl kazancın ve buna imkân veren meslek bilgisinin ehemmiyetini dile getirmişlerdir.
3) İnsanlar Birbirlerine Muhtaçtırlar: İnsanları diğer canlılardan ayıran hususiyetlerden biri de hemcinsine olan ihtiyacıdır. Hayvanlar da şüphesiz hemcinslerine ihtiyaç duyarlar ama bu, insanlarınki kadar çok yönlü ve zaruri değildir. Tabiatı icabı medenî bir hayat yaşamak zorunda olan insanın ihtiyaçları çoktur ve bunların hepsini tek başına kendisi karşılayamaz. Başkalarına olan ihtiyaç, iktisadî hayatta, rızıkların farklılığı şeklinde kendini ortaya koyar. Çalışmanın ve iktisadî gelişmenin, binnetice medenî ve teknik terakkinin de sebep ve zembereği olan bu ekonomik farklılık ve ihtiyaç durumudur ki, cemiyette işbölümünü ortaya çıkarmakta, kimini terzi, kimini ayakkabıcı, dülger, bakkal, taksici, pilot, amir, memur, patron, işçi, asker, komutan vs. yapmaktadır. Bakkal dükkânını işleten bakkal, mesleğini icra için müşterilerine hizmet ederken kazandığı parayla ayakkabıcı, terzi, taksici gibi pek çok meslek sahibini çalıştırmakta, istihdam etmektedir. Hz. Peygamber’in, “İnsanların efendisi insanlara hizmet sunandır” sözünün ışığında değerlendirecek olursak herkesin fevkinde yer alan devlet reisliği bile “herkese hizmet” sunan bir vazife olarak değerlendirilebilir. Medenî hayatın devamı bu işbölümü olmaksızın düşünülemeyeceğinden, bazı mütefekkirler, çok haklı olarak, insanlık için, en büyük felaketin, fertler arasındaki her çeşit farklılığın kaldırılıp mutlak eşitliğin sağlanacağı günde geleceğini söylemişlerdir. Kur’ân-ı Kerim, konumuz açısından son derece ehemmiyetli olan bir âyette, bu karşılıklı ihtiyaç durumuna parmak basarak, rızıkların farklı kılınmasındaki hikmeti belirtir: “İşbölümü ile birbirleri için çalışmak...”
“Rabbinin rahmetini onlar mı taksim edip paylaştırıyorlar. Dünya hayatında onların geçimlerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık” 4417. Âyette geçen “iş gördürme” tâbiri asıl konumuz olan “meslekî formasyon” meselesi açısından büyük ehemmiyet taşır. Zira gördürülen işler belli bir mesleği ilgilendirir. İnsanların, birbirlerinin işini görebilmesi için o işlerde yetişmesi gerekir. Her işi bilen veya hiçbir işi bilmeyen insanlardan müteşekkil bir cemiyet düşünülemez. Vasıflı mahareti en az isteyen “amelelik” ve “hamallık” bile belli bir tecrübe ve formasyon ister. Şu halde, birbirlerine iş gördürme esasına dayandırılan helâl rızık temini için, yeni yetişen nesillerin “iş görebilir” vasıfta olması şarttır. Bu da meslekî formasyonu gerektirir.
4) Dünya İçin Talep Emri: “İslâm dinini diğer pek çok din ve sistemden ayıran bir husus, dünya ve âhiret, madde ve mana, ruh ve beden muvazenesidir. Bunlardan biri, diğeri için feda edilmez. Her ne kadar âhiret düşüncesini zihinlerde daima canlı tutmak isterse de dünyanın ihmal edilmesini talep etmez. Bilakis dünyanın da unutulmaması, ihmal edilmemesi tenbih edilir. Kur’ân-ı Kerim bazı âyetlerinde gerçekten âhireti hiç düşünmeden sadece dünyayı talep edenleri kınarken, diğer bazı âyetlerinde de hem dünya ve hem de âhireti talep edenleri takdir eder ve ayrıca “dünyadaki nasibini unutma”4418 der. Dünya ve âhireti bera4417]
43/Zuhruf, 32
4418] 28/Kasas, 77
- 1092 -
KUR’AN KAVRAMLARI
berce talep etmeyi emreden ayetlerden biri de şudur:”İnsanlardan: “Rabbimiz! Bize dünyada ver” diyenler vardır. Öylesine âhirette bir pay yoktur. “Rabbimiz! Bize dünyada iyiyi, âhirette de iyiyi ver, ateşin azabından koru” diyenler vardır. İşte onlara kazançlarından ötürü karşılık vardır.” 4419. (Bunu tamamlayan) bir diğer âyet de meâlen şöyle:
“Dünyayı isteyene -istediğimiz kimseye dilediğimiz miktarda- hemen veririz. Sonra ona cehennemi hazırlarız, yerilmiş ve kovulmuş olarak oraya girer. Âhireti isteyip, inanmış olarak onun için gerekli çalışmada bulunan kimselerin, işte onların çalışmaları meşkûr (makbul) olur. Her birine, onlara da, bunlara da Rabbinin vergisinden birbiri ardınca veririz. Rabbinin vergisi kimseden men edilmiş değildir” 4420
5- Çocuğun Maddî İstikbalini Düşünme Fikri: Meslekî formasyon meselesini aydınlatan ve garantileyen bir husus da budur. Kur’ân-ı Kerim’de bu fikir pek açıktır. Ancak, Kur’an bu konuyu, yarınlarını samimi olarak düşünüp tedbir alacak hâmiden mahrum olan yetimlerin ihmal ve istismarını önlemek maksadıyla, yetimlerle ilgili olarak teşrî etmiştir. Biz de bu kadarcık bir işaretle yetinip, meseleyi yetimlerle alâkalı bahse bırakıyoruz.
Meslek Konusunda Yüksek İdeal: Çocuğun maddî istikbali meselesinde dikkatimizi çeken Kur’ânî bir orijinalite, meslek hususunda yüksek idealler vermiş olmasıdır. Daha önce de söylediğimiz gibi, Kur’an-ı Kerim’de çocuğun meslekî formasyonuyla doğrudan alâkalı ayetlere, emirlere rastlanmaz iken, bu konuyla zımnen de olsa ilgi kurabileceğimiz bir kısım âyetlerde yüksek ideallerin söz konusu edildiğini görmekteyiz. Bu âyetlerden biri daha önce de temas ettiğimiz ideal bir Müslümanın on beş kadar vasfının zikredildiği bir pasajda geçer. İşte burada kaydedilen ve bir mü’minde bulunması gereken ideal vasıflardan biri, arkadan gelecek zürriyetinin istikbali için Cenâb-ı Hak’tan talepte bulunmaktır: “Onlar: “Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve çocuklarımızdan gözümüzün aydınlığı olacak insanlar ihsan et, bizi müttakilere önder yap” derler.”4421 Yine bu meseleyle irtibat kurabileceğimiz, eski peygamberlerle alâkalı bir kısım dualarda da aynı mânâyı bulmaktayız. Hz. İbrâhim ve Hz. İsmâil, Kâbe’nin temellerini yükseltince şu duayı yaparlar: “Rabbimiz! Yaptığımızı kabul buyur, şüphesiz ki sen, hem işitir, hem bilirsin. Rabbimiz! İkimizi sana teslim olanlardan kıl, soyumuzdan da sana teslim olanlardan bir ümmet yetiştir. Bize ibadet yollarımızı göster.. Rabbimiz! İçlerinden onlara senin ayetlerini okuyan, kitabı ve hikmeti öğreten, onları her kötülükten arıtan bir peygamber gönder. Doğrusu güçlü ve hakîm olan ancak sensin.” 4422.
Yine Hz. İbrâhim, Cenâb-ı Hakk’ın: “Seni insanlara önder kılacağım” hitâbına karşı “Soyumdan da” 4423 talebinde bulunur. Hz. İbrâhim’in çocukları için yaptığı dua ile, yeni nesillere verilecek formasyon meselesi arasında kurulan irtibatın oldukça zayıf olacağına dair yapılacak bir itiraza hak vermekle birlikte, hemen kaydetmek isteriz ki, İslâm fakîhleri, çocukların meslekî tevcih ve formasyonu meselesinde, âyet-i kerimelerde ifâde edilen espriye uygun esas getirmişlerdir. Yani çocuğa öğretilecek meslek, çocuğun babasının icrâ etmekte olduğu -hal4419]
2/Bakara, 200-202
4420] 17/İsrâ, 18-20
4421] 25/Furkan, 74
4422] 2/Bakara, 127-129
4423] 2/Bakara, 124
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1093 -
kın telakkisi açısından- meslekten şerefçe daha düşük olmamalıdır. Sözgelimi, mesleği sarraflık olan bir kimse, çocuğunu, itibarca daha dûn olan terziliğe vermemelidir. Şâfiî fakîhlerinden Mâverdi (v. 450/1058), mevkii yüksek bir babanın çocuğunu, şu veya bu nokta-i nazardan zarar ve aşağılanma getirecek bir mesleğe vermemesi gerektiğini söyler. Hanefî fakîhlerinden Üsrûşenî de (v. 632/1230), çocuğu, babasının mesleğinden daha düşük bir mesleğe vermemek gerektiğini ifâde eder.
Burada belirtilmek istenen husus, halkın örfünde ve efkâr-ı umûmiyede (kamuoyunda) mevcut olan değerlendirmelerin nazar-ı itibara alınması gereğidir. Mücerret din açısından şu veya bu mesleğin diğer bir mesleğe nazaran daha şerefli olduğunu söylemek mümkün değildir. Üstelik şu mesleğin şerefli, öbürünün şerefçe dûn olması gibi değerlendirmeler zamana, zemine, ictimâî muhite göre değişen izâfî hükümlerdir.
Hanbelî âlimlerden olan İbn Kayyim (v. 751/1350) daha değişik bir görüşle, çocuğun göstereceği istidada göre meslek veya mektebe verilmesini teklif eder: “Eğer baba, çocukta iyi bir anlayış, sıhhatli bir idrak, kuvvetli bir hâfıza ve yeterli bir kavrama keşfederse onu ilme teşvik etmelidir. Zira bu vasıflar, ilmi kolayca kabul için çocukta fıtrî bir kabiliyetin varlığına delildir. Bunun aksine, çocukta mesleklerden birine müteveccih bir heves ve kabiliyet görürse ve bu meslek de mubah ve insanlar için faydalı bir meslek ise, çocuğu o sahada yetiştirmesi gerekir.”
Özetle, bütün İslâm mezhepleri, büluğ çağından önce, çocuklara meslek öğretilmesinin lüzumunda ittifak etmekle kalmayıp, bu mesleğin çocuğun kabiliyet ve ailesinin ictimâî mevkiine uygun olmasını ve insanlara faydalı bulunmasını da şart koşarlar. Bu hükümlere giderken âlimlerin, bir kısmını yukarıda kaydettiğimiz Kur’ânî nasslardan istifâde ettiği muhakkaktır. İslâm dini, ayrıca çocuğa, büluğdan önce meslek öğretme vecibesinin nazariyatta kalmayıp, fiilen gerçekleşmesini sağlamak için, başkaca prensipler koymuş, mümkün mertebe bu hususu teminat altına almaya çalışmıştır. Ancak konunun teferruatına girmek bizi asıl maksadımızdan uzaklaştıracaktır.
Görüldüğü üzere, İslâm dini, çocuğa mesleki bir formasyon kazandırılması işine, dinî terbiye kadar ehemmiyet vermiş olmaktadır. Meslekî formasyon işi, ekonomik krizin de katkısıyla gayr-ı meşrû yaşam tarzının çeşitli bataklıklarında boğulma noktasına getirilen günümüz gençliği için ayrı bir dönem taşımaktadır. Müslümanların tarihlerinde rastlanmayan böyle bir bunalımın yaygınlaşmasında, tedrisât sisteminde dinî eğitimin yokluğu kadar meslekî eğitimin yokluğu da etkili olmuştur.
En Hayırlı Meslek: Çocuklara öğretilmesi gereken meslekler hususunda bazı temel bilgiler verdikten sonra, meseleye bir başka açıdan da ışık tutmak isteriz. Dinimize göre hangi meslek efdaldir? Bu hususta İbn Hacer’in bir tahkiki şöyle: “Mâverdî der ki: “Temel kazanç yolları üçtür: Ziraat, ticaret, sanat (zanaat).
Şâfiî mezhebine göre, bunlardan en temizi ziraattir. Der ki: “Bana göre en temizi ziraattir. Çünkü tevekküle daha yakındır.” Nevevî, Buhârî’de gelen “Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir taam yememiştir” hadisine dayanarak Mâverdî’nin bu görüşünü tenkit eder ve: “Doğru olan şudur: En temiz kazanç
- 1094 -
KUR’AN KAVRAMLARI
el emeğiyle olandır.” Nevevî devamla der ki: “Eğer ziraatçi ise, bu en temiz kazançtır. Çünkü bu da el emeğiyle hâsıl olmaktadır. Bunda tevekkül de var, insan ve hayvanlara şamil faydalar vs. de var.” Ben de derim ki4424: “El amelinden olan ziraatin de üstünde cihad yoluyla kâfir malından elde edilen kazanç var. Bu Rasûlullah ve ashabının da kazanç yoludur. Bu, kazançların en eşrefidir. Çünkü bunda hem Allah kelâmını yüceltip Allah düşmanlarının kelamını alçaltması var, hem de uhrevî menfaatler var.” Nevevî der ki: “Kim eliyle çalışmazsa onun hakkında ziraat, zikrettiğimiz sebeplerle daha faziletlidir.”
Ben de (İbn Hacer) derim ki: “Burada kasdettiği husus, başkalarına şümûlü olan faydalardır. Ama şümullü faydalar ziraate münhasır değildir. Bilakis her bir el emeğinde şümullü faydalar vardır. Çünkü onda insanların ihtiyaç duyduğu şeylerin hazırlanması mevzûbahistir. Gerçek şu ki, bunun muhtelif mertebeleri vardır; durumlara ve kişilere göre değişir.” El emeğinin üstünlüğü, kişiyi tembellikten, lüzumsuz ve zararlı şeyler uğraşmaktan koruyup, hayırlı işle meşgul etmesi, bu sûretle nefsi kırması, başkasına muhtaç olup dilenme zilletinden kurtarması gibi sebeplerden ileri geldiği belirtilmiştir. 4425
İktisad; Harcamada Orta Yol
Arapça bir kelime olan iktisad; Orta yolu tutmak, itidal ile hareket etmek, tutumlu olmak, gereğinden az veya çok harcamaktan kaçınmak anlamına gelir. İktisad kelimesinin türediği “k-s-d” ve türevleri Kur’an’da 6 âyette geçer. 4426
İslâmiyet, yeme, içme, giyim, kuşam, eşya kullanımı gibi her hususla aşırılıktan kaçınmayı, orta yolu tutmayı emretmiştir. Savurganlık ve cimriliği yasaklamıştır. İşlerin hayırlısı orta olanıdır. Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyurulur: “Yürüyüşünde ölçülü ol; sesini kıs (bağıra bağıra konuşma)”4427; “Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme; büsbütün açıp tutumsuz olma. Yoksa pişman olur, açıkta kalırsın.”4428 İktisadın karşıtı israftır. İsraf aşırı gitmek, gereğinden fazla yemek, içmek ve harcamaktır. Bu ise dinimizce yasaklanmıştır. Tutumlu olanlar kimseye muhtaç olmazlar, rahat ve huzur içinde yaşarlar. “Tutumlu olan fakir olmaz.”
İslâmiyet insanlar arasında eşitliğe, güçsüzü korumaya özel bir önem vermiştir. Zekât ve sadaka övülen davranışlardır. Toplum teşvik edilmiştir. Fakat servet ve refahın tabana yayılması esas alınmıştır. Servetin, çoğunluğun aleyhine bir azınlığın elinde toplanması yasaklanmıştır. “Servet içinizde zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlet olmasın.” 4429 âyeti bunu ifade eder. İslâmiyet özel mülkiyeti korur ve teşvik eder. Emeğe üretim faktörleri içerisinde büyük değer verir. “Gerçekten de insan ancak kendi çalıştığını elde eder.” 4430 âyeti bunu anlatır.
Peygamber efendimiz en kutsal kazancın el emeği ürünü olduğunu belirtmiştir.4431 Tembellik ve başkalarının sırtından geçinmek yasaklanmıştır. Bu ne4424]
İbn Hacer
4425] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y. c. 14, s. 481-490
4426] 5/Mâide, 66; 9/Tevbe, 42; 16/Nahl, 9; 31/Lokman, 19, 32; 35/Fâtır, 32
4427] 31/Lokmân, 19
4428] 17/İsrâ, 29
4429] 59/Haşr, 7
4430] 53/Necm, 39
4431] Ahmed b. Hanbel, Müsned, III/466, IV/141
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1095 -
denle fâiz yasak kılınmıştır.4432 Teşebbüse de büyük değer verilmiştir, sermaye emekle beraber değerlidir.
İsraf (savurganlık) yasağı, temel ilkelerden biridir. Ticarete önem verilmiş ve kâr haddi geniş tutulmuştur. Karaborsacılık ve haksız kazançlar yasaklanmıştır. Tüketicileri aldatacak faâliyetlerden kaçınılması istenmiş; malların üreticilerden tüketicilere en kısa yoldan ulaştırılması amaçlanmıştır. 4433
İktisat, amelde itidaldir. İstediğini iyi bilen, eğilip bükülmeden onu gerçekleştirmeye çalışandır iktisatlı. İktisat, istenen şeyi iyi bilmek mânâsına geldiğine göre, müslümanın istediği ye Allah rızâsıdır, öyle olmalıdır. Allah rızâsı Allah’ın emirlerine uymakla elde edilir. Allah’ın emirlerine uymada yani ibâdetlerde para ve mal gibi şeyler önemli bir yer tutar. Her ibâdetin içinde para, mal, mevki, şöhret gibi şeyler vardır. Bunları müslümanca değerlendirmeyen kimsenin ibâdetleri ne derece kabul olur?
Bedir Savaşının pek çok hikmetlerinden biri de düşman kervanını vurmak, müşrikleri zayıflatmak, müslümanları iktisâden güçlendirmekti. Peygamberimiz’le birlikte başlayan dönemdeki İslâm tarihinin ilk savaşı içinde iktisâdî bir sebebin bulunması dikkat çekicidir. Zaten başta Peygamberimiz (s.a.s.) olmak üzere, sahâbîlerin tümü, diğer insanlar gibi “dünya hayatı” yaşadılar. Dünya hayatında paranın, malın, olmadığı yer olabilir mi? Onlar, her işlerini İslâm’a uygun hale getirdiler, kısa zaman içinde müşriklere, Pers ve Bizans İmparatorluklarına galebe çaldılar, devirlerinin işlerini İslâm’a uygun hale getirdiler ve tek süper güç oldular.
İslâmiyet, paraya, mala, sokağa, çarşıya, pazara müdâhale eden bir dindir. Kapitalizmle, sosyalizmle İslâm’ın alâkası yoktur. İslâm, insanlarla ilgili her şeyi kendine uygun hale getirmek ister. İslâm’da önemli olan, öncelikle “şirkten ve haramlardan kaçmak”tır. Şirk ve haramdan kaçan müslümanlar farz, vâcip ve sünnet sıralamasıyla ibâdetlerini yerine getiriyorsa, dünya onlar için terakkî ve sınav yeri, âhiret de ebedî saâdet diyarı olur. Hiçbir müslüman, iktisadın dışına çıkamaz. İnsanın ihtiyaçları, iktisat ile sıkı sıkıya bağlı olduğu gibi, ihtiyaçların helâlinden temini de önemli ve sürekli bir ibâdettir.
Kur’ân-ı Kerim, cimriliği de, isrâfı da haram kılmıştır. “Akrabâya, miskiyne/yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma... Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker kalırsın. Çünkü Rabbin rızkı dilediğine çok, dilediğine az verir.”4434 Zenginlikte, fakirlikte ve ibâdette iktisad iyi şeydir. Âyet ve hadislerde geçen yani İslâmî literatürdeki iktisaddan kasıt, tutumluluk değildir. Zira, hayırda israf, israfta da hayır yoktur. İslâm, hem kazandığımızı, hem de harcadığımızı kendi ölçüleri dâhilinde tutmamızı ister. İslâm’ın dışına çıkan her işlem, iktisaddan çıkıp ekonomiye girmiştir. Nitekim Kur’an’da şöyle buyrulmuştur: “Biz (servete kavuştukları için) maîşetlerine/refahlarına şımarmış
4432] bk. 2/Bakara, 275-279
4433] bk. Hamdi Döndüren, İslâm Hukukuna Göre Alım-Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir 1984, s. 125-202; Günümüz Ekonomik Problemlerine İslâmî Yaklaşımlar, İstanbul 1988, s. 10 vd.; Orhan Oğuz-İlhan Uludağ, Genel Ekonomi, İstanbul 1981, s. 39-41; Abdullah Yücel, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 125-126
4434] 17/İsrâ, 26, 29-30
- 1096 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nice memleketleri helâk ettik.”4435 Bir bakıma, şu âyet bu konuya açıklık getirmektedir: “Allah güven (ve) huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, o şehrin (halkının) rızkı, her taraftan bol bol gelirdi. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı.” 4436 Bu anlatılanlar bizim için büyük ibret taşımaktadır. Şu âyet, meseleye iyice açıklık getiriyor: “(Cezayı hak etmiş bir toplumu) Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşılarına (iyilikleri) emrederiz; buna rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece o ülke, helâke müstahak olur; Biz de orayı darmadağın ederiz.”4437 Yani, Peygamber lisânıyla, “Nasılsanız, öyle (bulunduğunuz ve lâyık olduğunuz hale göre) yönetilirsiniz.” O yüzden zenginlik veya fakirliğin hangisinin kendimiz açısından hayırlı olduğunu bilemediğimizden, “Yâ Rab, beni rızâna uygun noktada bulundur, hakkımda zenginlik ve fakirlikten hangisi hayırlı ise onu ver” diye duâ etmek en doğrusu olsa gerektir. Zaten müslüman halkımız da, atasözü olarak şöyle duâ eder: “Allah, çok verip azdırmasın, az verip gezdirmesin.”
İktisat, İslâm nizamı içindedir. “Bir şey, bütünüyle elde edilemezse, tümüyle de terk edilmez” sırrınca, İslâm nizamı içinde bulunmayan günümüz müslümanlarının çoğu, imkânı varsa kapitalistçe, imkânı yoksa ona özenerek yaşamaktalar. Hâlbuki hangi düzen ve ortam içinde bulunurlarsa bulunsunlar, müslümanlar, en azından kendi özel hayatlarında, ev ve işyerlerinde İslâm iktisadını yaşayabilirler. İslâm’ı yaşayan birkaç kişi bulup bunlarla bir araya gelebilirler. İslâm’ı yaşayanlar, aralarında işbirliğine giderek, hem maddî, hem mânevî açıdan kazanabilirler de. Biz yaşantımızla İslâm’ı izhar etsek, diğer dinlerin toplumları kitleler halinde İslâm’ı kabul ederler. En etkili ve tekzip edilmez tebliğ, İslâm’ı yaşamaktır. Zaten ya inandığımız gibi yaşarız veya yaşadığımız gibi inanmaya başlarız. Parayla, malla ilgili ibâdetler hayli zordur. Müslümanların çoğu bu hususta başarısızdır. Felâketlerin çoğu da buradan kaynaklanmaktadır.
İnsan İktisadın Dışında Kalabilir mi? İktisadın mânâsının amelde itidal olduğunu belirttik. Bungünkü anlamı ise: Üretim ve tüketim işlerini düzenleyen, kaynakların insanlar arasında eşit veya âdil şekilde paylaşılmasını sağlayan maddî refah, iş hayatı demektir. Dolayısıyla iktisat anlayışı, bireylerden devletlere kadar uzanır. Hatta iktisat açısından dünyaya bakarsak, devletlerarasında bu konuda öylesine sıkı irtibat var ki, sanki dünyada tek devlet bulunuyor. Giderek küreselleşen, tek bir şehir gibi birbiriyle iletişim ve etkileşim içinde bir dünyada yaşıyoruz. Dolar ve euro gibi paraların bütün dünyada işlem görmesi, dünyanın öbür ucundaki bir üretimin, en uzak bir yerleşim yerinde rahatlıkla pazarlanması buna bir örnektir. Zamanımızda para, eski dönemlere oranla daha büyük önem kazanmıştır; parasız hemen hiçbir şey olmuyor. İnsan, parasız bir hayat yaşayamadığına göre, herkes iktisatla sıkı sıkıya bağlıdır. İslâmiyet’te her türlü ibâdetin iktisat ile irtibatı vardır. Hatta riyâzâta çekilen bir âbidin, elindeki tesbihi, ağzındaki gıdası, üstündeki elbisesi iktisat içinde değerlendirilir.
İnsan; yemek-içmek, giymek ve barınmak zorundadır. Böylece iktisat fıtrî, doğal bir ilim dalıdır. İktisadı bilmeyen bu konuyla hiç ilgilenmeyen insan da, aslında iktisatla, para ile bir bütün yaşamaktadır. Nasıl ki güneş battığında karanlık
4435] 28/Kasas, 58
4436] 16/Nahl, 112
4437] 17/İsrâ, 16
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1097 -
kendiliğinden gelirse, İslâm nizamı ve ona bağlı İslâm iktisadı olmayınca, kapitalist anlayış ve diğerleri de kendiliğinden gelir ve müslümanlar, o iktisadın içinde yer alır.
Menfaat: Menfaat duygusu Allah tarafından içimize yerleştirilmiştir. Doğal olarak herkes menfaatinin peşinde koşar. Menfaatinin peşinde koşanlar iki kısma ayrılır: Helâlı-haramı düşünmeden kazananlar ve helâl kazanç peşinde koşanlar. Bunlar tekrar iki kısma ayrılır: Menfaatini müşterek çalışmaların içinde görenler ve ferdî kazanç temin edenler. Elbette, kazanan kimse, harcayacak da. Harcamalar da içiçe daireler şeklindedir. Midesi için çokça harcam yapanlar, beynini doyurmak için çeşitli şekillerde bilgisini arttıran ve imanını güçlendirmek için İslâm’ın temel meseleleriyle meşgul olanlar. Çoluğuna çocuğuna bakanlar, akrabâlarını düşünenler, cemaat şuuruna erenler. Ümmet için didinenler, İslâm milleti için çalışanlar... “Kimin himmeti milleti ise, o tek başına bir millettir.”
Her şey Allah’ın ihsânıdır. Bir kısım kimseler, Allah’ın ihsanlarını, Allah’a isyan etmekte kullanır. Allah bu hususta kullarını uyarır. Kur’an’da Allah verdiği nimetleri hatırlatır. İnsan, menfaat duygusunu müsbete çeviremezse, menfaatine yardım eden şeyleri putlaştırır. Dikkat edilmesi gereken nokta, menfaat duygusunun iptal edilemediği, ama ya haramda veya helâlde çalıştırılmasıdır. Menfaat anlayışının dışına çıkamayan insan ya sadece dünyevî basit çıkarına göre yaşar; ya da âhirette, bitmeyecek, sonu gelmeyecek menfaati öncelikleyen bir hayat sürer.
Herhangi bir günahı işleyen kimse, bu günah sadece kişi ile Rabbi arasındaki ilişkiyi ilgilendiriyorsa, Allah’la onun arasında kalmış bir durumdur; kazâ ederek, tevbe ederek affettirebilir. Ama bir şahsa olan borcunu birkaç gün geciktirse, bu durum o iki insanın arasını açar. Hele bu devirde... İstediği gün bankadan parasını çeken insan, tâyin edilen günde alacağını alamazsa, bir daha müslüman kardeşine para vermez, böylece müslümanların kardeşliği, birliği sarsılır, ümmet duygusu zedelenir, ortaklık, işbirliği ve yardımlaşma kolay kolay kurulamaz.
İmanın meyvesi ibâdettir. En önemli ibâdetler de mal ve etrafında bulunanlardır. Bunun için, her müslüman helâlinden kazanmaya, helâl dairede harcama yapmaya çalışmalıdır. Helâl daire, keyfe kâfi gelir/gelmelidir. Fertler tek tek şuurlu müslüman oldukları gün, bireylerden oluşan halk zâten İslâm’ı yaşayacaktır. Öyle ise, toplum hayatının dinden uzak olmasının cezâsını, dini yaşamayan her fert çekecektir.
Bugün “İslâm İktisadı” tâbiri yaygın olmakla beraber, böyle bir tâbir Kur’an’da ve hadislerde geçmemektedir. Çünkü İslâm’da iktisat, başlı başına bağımsız bir bilim dalı değil; İslâmî ilimlerin bütünündedir ve ibâdetlerin içindedir. Kısacası, insandan ayrı düşünülmeyen bir nesnedir. Psikolojide “yalınlama” diye bir tâbir vardır; yani elmayı, renginden ayrı düşünemezsiniz. Bunun gibi İslâmiyet’i, iktisattan ayrı, iktisadı da İslâm’dan ayrı düşünmek mümkün değildir. Aynen dünyayı âhiretten, âhireti de dünyadan ayrı düşünemeyeceğimiz gibi. Elbette, müslümanlar, helâlinden kazanıp zengin de olabilirler. Yine müslümanların içinde fakirler de bulunabilir. Son üç asırdır, zengin-fakir durumunda ciddî değişmeler oldu. Çünkü bir taraftan zekât unutulurken, öte yandan fâiz, zengini daha zengin edip, fakiri de daha çok fakirleştirdi. Zenginle fakir arasındaki makas iyice açıldı. Bu da zengin-fakir düşmanlığını doğurdu. Dünyanın % 20’lik nüfusu, yer
- 1098 -
KUR’AN KAVRAMLARI
altı ve yerüstü zenginliklerinin % 80’ine, geri kalan % 80’lik nüfus da servetin % 20’lik dilimine sahip oldu. İnfak ve yardımlaşma yerine sömürü egemen olduğundan, kapitalist-sosyalist çatışmaları çıktı, çok sayıda müslümanın yaşadığı ülkelerde de bu rüzgâr estiğinden, yemyeşil yapraklar sarardı.
Bundan daha beteri de şu: Fakirin kaybedecek bir şeyi yoktur. Bir canı var, belki intihar etmeyi düşünmese de, ölümden de pek korkmaz. Zaman zaman yaşadığı hayat, ölümden beter olunca, ölmeyi mumla arayabilir. O zaman saldırgan olabilir. Zengine gelince; o, mal mülk sahibi oldukça, çoluk çocuk sayısı arttıkça, ölmek istemez. Bir yandan ölümden korkarken, öte yandan malının kaybından yakınlarının ölümünden de korkmaya başlar, ıstırabı arttıkça artar. Bu tabloda ortaya çıkan terslik şudur: Fakir İslâm’ı öğrenip yaşamazsa, hangi yüce dâvâ için hayatını ortaya koyacak? Zengin de İslâm’ı öğrenip hayatına geçirmeye çalışmadığı, malını ve gerektiğinde hayatını Allah yolunda fedâ için ortaya koyamadığı durumda, İslâm’ı ne ölçüde koruyabilir? Âhirete inanmayan bâtıl bir dâvâ adamı, bir anarşist, terörist; ölümle sona ereceğini düşündüğü bir hayatta nice fedâkârlıklara katlanıyor, hapis hayatını, işkenceyi, fakirce yaşantıyı tercih ediyor, hatta niceleri ölümü göze alıyor. Hırsızlar, girdiği evde vurulursa yakalanırsa, kaybedecek pek bir şeyleri yok. Ama ev sahibinin ise, çok haklı olmasına rağmen, kaybedecek çok şeyi bulunduğu için hırsızdan, karakoldan, soruşturmadan korkmaktadır. 4438
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlü’ne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Mü’minleri (bunlarla) müjdele.”4439 İki yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı âhirete tercih; ikincisi ise dünyayı ebedî hayatın kapısı yapmak. Bugün yol ayrımındayız: Ya nefsimiz veya Rabbimiz. Ya geçici menfaat veya dâvâ. Ya fâni olan ya bâki olan. Tercih bize kalmış. Tercihini Allah’tan yana yapanlara selâm olsun!
“İktisâda (tutumluluğa) riâyet eden kimse fakir olmaz.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Yoksulluk korkusu ile ömrünü servet toplamak peşinde harcamak fakirliğin ta kendisidir.”
“Kim borçlu bulunan fakire mühlet verir veya alacağından indirim yaparsa, Allah, kendi himâyesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyâmet gününde o kimseyi arşının altında gölgelendirir.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Kişinin günahları çoğaldığı vakit (günahlarına keffâret olarak) Allah Teâlâ onu geçim sıkıntısı ile imtihan eder.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Günahlardan öyleleri vardır ki, onları ancak geçim sıkıntısı uğrunda çekilen zahmetler mahveder.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“İnsan, nefis ve benlikten fakir olmalıdır. Dünya malından değil.”
“Fakirlik, bütün elemlerin beşiğidir.”
4438] Hekimoğlu İsmail, İktisat Bilinci, s. 10 vd.
4439] 61/Saff, 10-13
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1099 -
“Bir öksürük, bir de yoksulluk gizli tutulamaz.”
“Suçların anası yoksulluksa, babası da kafa yoksulluğudur.”
“Bu dünyada kanadı kopmuş kuş, kurumuş ağaç, suyu çekilmiş havuz, dişleri dökülmüş yılan ne ise, fakir insan da odur.”
“Yoksulluğun hüküm sürdüğü yerde ne utanma kalır, ne işlenmedik suç, ne namus, ne de ruh.”
“Fakirliğin tahrip etmeyeceği erdem yoktur.”
“Fakirin malına göz dikme. Fakir ekmeği acıdır, zehir gibi.”
“Gedâyuz şâha baş eğmez dil-i âgâhımuz vardur;
Fakir isek ne gam, ey dil bizüm Allah’ımuz vardur.”
“İnsanların sözde dostları vardır; yoksulluk onları uzaklaştırır.”
“Fakir zengini taklide girişti mi, mahvolur.”
“Yoksulun kitabında sevincin ömrü kısadır.”
“Yoksulluk, bu devreyi geride bırakmış kimselerin sık sık değindiği bir niteliktir.”
“Yoksulluk, en öldürücü ve en inatçı hastalıktır.”
“Kaybedecek bir şeyi olmayan insandan korkulur.”
“Yoksulluğa katlanmak ayıp değildir; ama ondan kurtulmayı bilmemek ayıptır.”
“İnsanın çok şeyi olmayınca, elinde olup bitenin de değeri artar.”
“Dünyanın en yoksul insanı, paradan başka hiçbir şeyi olmayandır.”
“Yoksulluk, neşeli ise yoksulluk değildir.”
“Aza sahip olan değil, çoğu isteyen yoksuldur.”
“Ne mutlu fakirlere ki, bizim azıklarımızı ücretsiz olarak âhirete götürüveriyorlar. Hatta huzûr-ı İlâhî’de mîzâna konuluncaya kadar taşıyorlar.”
“Yoksulların bazısı yalan söylememiş olsaydı, onu boş olarak çeviren iflâh olmazdı.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Bizim gibi bir sürü şeye ihtiyacı olan insanlara karşı dilenci konumuna geçmek ne kadar yanlış. Güzel ve doğru olan fakirlik, Allah’a karşı fakirliğini hissedip O’na yalvarmaktır, nefis ve benlikten yana fakir olmaktır. Allah böyle fakirleri sever.”
“Fakirlikten şikâyet edenlere sormak lâzım: ‘İki gözünün kör olup bir milyar doların olsun, ister misin? Aklını ve dilini satın almaya kalkan olursa kaça satarsın? Hele dinsiz olup cenneti satsan kaç para istersin? Öyleyse, milyarlarca altın değerinde Rabbinin nimetleri varken, fakirlikten şikâyet etmeye utanmıyor musun?”
“Dünyada fakir ve rezil olmaktan korkuyorsun da, âhirette fakir, rezil, rüsvay
- 1100 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmaktan korkmuyor musun? Hâlbuki kulun âhirette iyi amellerden fakir düşmesi ve rezil olması, onun dünyada fakir ve rezil olmasından daha korkutucu ve utanç vericidir.”
“İnsanlar, fakir olmaktan korkarak dünyalık için çalıştıkları kadar cehennemden korkup korunmak için âhirete çalışsalardı, mutlaka Cennete girerlerdi.”
“Fukarâya ‘Evine it girdi, yetiş’ demişler. ‘Kapıyı örtün, açlıktan gebersin’ demiş.” (Atasözü)
“Yokluk varlıkta, güçlük darlıkta.” (Atasözü)
“Fakir adam, hazır şeytan.” (Atasözü)
“Fakir, eline bakarsa, sen kesene bak.” (Atasözü)
“Fakiri doyur da ne yapacağını düşünme.” (Atasözü)
“Fakirlik ateşten gömlektir.” (Atasözü)
“Fakirlik ayıp değildir, tembellik ayıptır.” (Atasözü)
“Fukara kalbine her kim dokuna, dokuna siynesi Allah okuna.” (Atasözü)
“Fukaralara veren Allah’a verir.” (Atasözü)
“Fukaranın âhı tahttan indirir şâhı.” (Atasözü)
“Fukaranın cebi boş, kalbi doludur.” (Atasözü)
“Fukaranın tavuğu tek tek yumurtlar.” (Atasözü)
“Züğürt olup düşünmektense, uyuz olup kaşınmak yeğdir.” (Atasözü)
“Züğürtlük zâdeliği (beyliği, zengin çocuğu olmayı) bozar.” (Atasözü)
“Züğürdün gönlü yufka olur.” (Atasözü)
“Bu dünyâ fânîdir, tez gelir geçer. / Bu bahçenin sonu fenâdır bülbül.”
“Esas fakirlik, fakir olmaktan korkmak; esas zenginlik ise Allah’a güvenmektir.”
“Bir işi çok iyi bilen, bildiği işten kâr eden, kâr ettiği işe ortak alan, ortaklarına âdil kâr dağıtan, dünyanın en büyük şirketini kurabilir.”
“Yoksulluktan şikâyet eden müslümana demek lâzım ki: ‘Cennete müşteri olanın sermayesi yatırımı ne kadar çoktur, bunun kıymetini bil.”
“Zengin, çok mala sahip olana denmez; zengin kalbi olana denir.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Zengin, bilgisi çok olan insandır.” (Hz. Ali)
“Zengin adam, elindekini yeterli görendir.”
“Zenginlik, dünya köleliğinden âzâd olmaktır.”
“Dünyanın en zengini, iktisadı bilen, en yoksulu cimri olan insandır.”
“Muhâcirlerin fakirleri, zenginlerinden beş yüz yıl önce Cennete girecek.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Benimle dünyanın misâli, bir adamın haline benzer ki, o bir ağacın altında
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1101 -
biraz gölgelenmek istemiş, sonra ağacı terkederek kalkıp gitmiştir.”
“Bir ülkede vahiyden, akıl ve sanattan çok maddî servete kıymet verilirse, bilinmelidir ki, orada keseler şişmiş, kafalar boşalmıştır.”
“Ne kadar zengin olsan, ancak yiyebileceğin kadar yersin. Denize testiyi daldırsan, alabileceği kadar su alır, gerisi kalır.”
“Ye kürküm ye misali, her mecliste buyur derler zengine.”
“Ben erdemden başka zenginlik tanımıyorum.”
“İki şeyin hazmı çok güçtür. Biri zenginlik, diğeri şöhret.”
“Akılsızlara, zenginliğin iyiliği yerine, kötülüğü dokunur.”
“Zenginlik, geçici bulutlar gibidir.”
“Zenginlik, gurbeti vatan, yoksulluk vatanı gurbete çevirir.” (Hz. Ali r.a.)
“Çoluk çocuktan, maldan veya benzeri şeylerden her ne ki seni Rabbinden alıkorsa, bil ki o senin için hayırsızdır/uğursuzdur.”
“Mevki ve zenginlik, çoğu zaman yüz kızartıcı hareketlere karşı alınan rüşvettir.”
“Servetin toplandığı yerde, çoğu zaman insanlar ahlâkını yitirir.”
“Zengin olmak istiyorsan, kazanmayı düşündüğün kadar biriktirmeyi de düşün.”
“Hayatın en büyük trajedisi, yoksulluk değil; zenginliğe doyamamaktır.”
“Bir yılda zenginleşmek isteyen altı ayda asılır.”
“Dünyanın en zengini, tutumu bilen; en yoksulu cimri olan insandır.”
“Zengin adam, elindekini yeterli görendir.”
“Zekâ ve ruh bir kitaptan ne kadar etkilenirse, insan o kadar zenginleşmiş olur.”
“Servet, eziyet çekene, çalışıp çaba gösterene gözükür.”
“Zenginliğe açılan kapı küçüktür; oraya girmek için eğilmek gerekir.”
“İnsan ancak kendini harcayarak zenginleşir.”
“Hiçbir iyi adam, birden zengin olmamıştır.”
“Zengin yaşamak, zengin ölmekten daha iyidir.”
“Yeteneklerinizi biliyorsanız kolaylıkla ilerleyebilirsiniz. Kalabalığa bakın, azimli yürüyene herkes yol gösterir.”
“İlimsiz, hünersiz zenginler de bir çeşit fakirdir.”
“Zenginlik, kullanılacak bir silâhtır; tapınılacak bir mâbut değil.”
“Huzur dolu bir kalple bir parça ekmek, vicdan azâbı ile beraber olan zenginlikten bin kere bin kere bin daha iyidir.”
- 1102 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Akılsızlara, zenginliğin iyiliği yerine kötülüğü dokunur.”
“Büyük servetler, çoğu zaman insanı yalnızlaştırır.”
“Servetim olsun isterim; haksızlıkla, haramla zengin olmayı, asla!”
“Servetin batırdığı insan sayısı, kurtardığından elbette fazladır.”
“Zenginlik, soysuzları daha çok soysuzlaştırır.”
“Zenginlik, nice ahmaklara zekânın maskesini giydirir.”
“Mâlik olduğundan fazla bir şey istemeyen insan zengindir.”
“Fakir suya düşse çıkamaz kirden; Zengin arabasını aşırır kırdan; Topal zengin iyi, sağlam fakirden.”
“Zengin arabasını dağdan aşırır, züğürt düz ovada yolunu şaşırır.” (Atasözü)
“Zengin helvasını baldan pişirir; züğürt derman için pekmez bulamaz.” (Atasözü)
“Zengin kesesini döver, züğürt dizini.” (Atasözü)
“Zengin olana, kölesi bile düşmandır.” (Atasözü)
“Zengin, fakirin halinden ne bilir?” (Atasözü)
“Zengine dokun geç, fakirden sakın geç.” (Atasözü)
“Zenginin gönlü oluncaya kadar fukaranın canı çıkar.” (Atasözü)
“Zenginin horozu bile yumurtlar.” (Atasözü)
“Zenginin malı, züğürdün çenesini yorar.” (Atasözü)
“Zenginin malı, züğürdün evlâdı.” (Atasözü)
“Nice zengin geceleyenler, ertesi gün fakir olurlar.”
“Hayırlı para, insanın kendisine, ailesine ve geçimine harcadığı paradır.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Para her şeyi yapar’ diyen adam, para için her şeyi göze alan adamdır.”
“İnsanlar sahte para yaparlar, ama çok kere para da sahte insanlar meydana getirir.”
“Para yağmuru altında çok şeyler delinir.”
“Para adama akıl öğretir; esvap, yürüyüş.” (Atasözü)
“Para ile imanın kimde olduğu bilinmez.” (Atasözü)
“Para ile dağlar gülistan olur.” (Atasözü)
“Para insanı ipten kurtarır.” (Atasözü)
“Para para diyerek param parça olacak.” (Atasözü)
“Para parayı çeker.” (Atasözü)
“Paralı adamdan dağlar bile korkar.” (Atasözü)
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1103 -
“Paranın gördüğü işi kimse göremez.” (Atasözü)
“Parası aziz olan, kendi zelil olur.” (Atasözü)
“Parasızlık, adama her şey yaptırır.” (Atasözü)
“Parayı veren düdüğü çalar.” (Atasözü)
“Akçesi ak olanın bakma yüzü karasına.” (Atasözü)
“Akçenin gittiğine bakma, işin bittiğine bak.” (Atasözü)
“Akçe sayış, kaftan yürüyüş öğretir.” (Atasözü)
“Ak akçe kara gün içindir.” (Atasözü)
“Paralı olmak ve onun bekçiliğini yapmak üzüntü doğurur.”
“Sermayesiz zindan açılır; dükkân açılmaz.” (Atasözü)
“Bir insan, ‘para her şeyi yapar’ dedi mi, her şey belli olmuştur: O adamın parası yoktur.”
“Paradan daha önemli şeyler vardır. ne çare ki, çoğu zaman onları satın almak için de para gerekiyor.”
“Cebiniz delikse, onu para ile doldurmanın bir yararı yoktur.”
“Altın altın deyip durma, altında kalırsın.” (Atasözü)
“Altın leğenin kan kusana ne faydası olur? (Atasözü)
“Altından ağacın olsa, zümrütten yaprak / Âkıbet gözünü doyurur, bir avuç toprak.” (Atasözü)
“Altın ve gümüş, münâfıkların yularıdır; onlarla çekilip Cehenneme götürülürler.”
“Altın eli bıçak kesmez.” (Atasözü)
“Parayı üstün tutan kimseyi Allah zelil eder.”
“Parayı domuzun boğazına takmışlar da, ‘Domuz ağa’ diye çağırmışlar.” (Atasözü)
“Son ağaç yıkılıp, son nehir kirletilip son balık da tutulduktan sonra, paranın yetmediğini anlayacaksınız.” (Kızılderili Atasözü; Greenpeace’in sloganı)
“İnsanoğlunun hiçbir icadı, para kadar fesâd verici değildir.”
“Para, gübre gibi etrafa yayılmazsa işe yaramaz.”
“Para, çok kimseye kötü yollar öğretir.”
“Paranın değerini anlamak isterseniz, borç almaya çalışın.”
“Her para kazanan, para yığınını çoğaltmak ister.”
“Para, adamı pek çabuk rezil eder.”
“Kullanamayacak olduktan sonra, para nene gerek?”
- 1104 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Para önden gidip, insana bütün yolları açar.”
“Para kader işidir; masal gibidir; bir varmış, bir yokmuş”
“Eldeki para hürriyetin âletidir. Fakat peşi kovalanan para, tam tersine kölelik âletidir.”
“Parası olanın yarası olmaz.”
“Mevkîlerini para ile satın alan kişiler, masraflarını geri almanın yoluna düşerler.”
“Para vererek ölümden, ağır hastalıklardan yaklaşan ağrılı yaşlılıktan kurtulanamaz.”
“Dünyada hem yokluğu, hem çokluğu kötü yalnız bir şey vardır: Para.”
“Dünyadaki bütün kapıları açan anahtar, paradır.”
“Kalmadı artık paranın nazarımda kadri / Kirli ellerde görünce paradan iğrendim.”
“Lekeli bir paranın insana sürekli bir faydası olamaz.”
“Parasız kalmamak istiyorsan ihsandan değil; ikrâzdan (borçlanmaktan) çekin.”
“Parayı yönetmesini bilmeyen bir adamı mahvetmenin en emin yolu, ona biraz para vermektir.”
“Kapitalizmde fertler, sosyalizmde devlet, İslâm ekonomisinde millet zengin olur.”
“Müslüman, materyalistlerin putlaştırdığı parayı esir alıp İslâm’a köle etmeden süper güçlere kafa tutamaz.”
“Birikmiş para ya bizi idare eder ya bize itaat eder.”
“Para sevdâsında olmayan kişi, her nerede olursa olsun selâmettedir.”
“Paranın neler yapacağını düşünmek ne kadar tatlıdır.”
“Para olmadan onu harcamaya başlama.”
“İnsana paraya davrandıkları gibi davrananlar, onu harcamak için kazanırlar.”
“Para en iyi dost ve en tehlikeli düşmandır.”
“Para, iyi bir uşak, kötü bir efendidir.”
“Para ya bizim başımızın belâsı ya da bizim hizmetkârımızdır.”
“Para, insana hizmet eder ya da hükmeder.”
“Paranın en büyük değeri, paraya gerçek değerinden daha yüksek bir değer tanıyan bir dünyada yaşamamızdan ileri gelmektedir.”
“Para, dünyada bin ayıp örter.”
“Bir tek kuruşu gözünüze yaklaştırırsanız, evrenin en büyük yıldızını gizler.”
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1105 -
“Saçarak paranı nâhak yerde / Olma muhtâc sakın nâ-merde.”
“Uzun ve ağır bir emekle, alın teriyle kazanılmış parayla; kaldırımda rastgele bulunmuş paranın değeri aynı mıdır?”
“En dar zamanlarda bile münâsebetsiz işlere harcanacak devlet parası vardır.”
“Sadece paranın hükmettiği yerde yasalar ne yapsın?”
“Budala ile parası, uzun zaman bir arada duramaz.”
“Parasız, düşünür; paralı da iki misli düşünür.”
“Para, büyük bir iğfâl vâsıtasıdır.”
“Arkadaşlarınızı muhâfaza etmek istiyorsanız; ne para verin, ne para alın.”
“Parasız kalmanın dehşetini duymamış adamlar, harp ateşini tatmamış askerlere benzerler.”
“Para, naz, nimet çok devam etmez.”
“Her şeyin para ile ölçüldüğü bir yerde toplumsal adâlet ve huzur hiçbir zaman gerçekleşemez.”
“Parasız adam, oksuz yay gibidir.”
“Paranın, insana işletemeyeceği suç yoktur.”
“Akçenin değerini ancak üstündeki pas belli eder.”
“Her para sermaye değildir. Sermaye, her zaman paraya hâkimdir. Paralı kimseler de paralanır.”
“Bir insan için, ‘dostlarından çok parasına bağlıdır’ diye bilinmekten daha utandırıcı şey olur mu?”
“Bir budala para kazanabilir, ama onu sarfetmek için akıllı adam gereklidir.”
“Paranın saklanılması kazanılmasından daha zahmetli bir iştir.”
“Para, insan avlamak için en iyi yemdir.”
“Bir insanın dostluk derecesini tâyin etmek ister misiniz? Menfaatine hafifçe dokununuz.”
“Hayırda israf, israfta hayır yoktur.”
“Dünya menfaati için iyilik edenlerin iyilikleri, avcının kuşlara yem atması gibidir.”
“Malı olan gözünün teki ile uyur.”
“Bu dünyada mal ü mülküm / Vardır diyen yalan söyler.”
“Mal sahibi, mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan.”
“Şunlar ki çoktur malları, / Gör nice oldu halleri
Son ucu bir gömlek giymiş / Onun da yoktur yenleri.”
- 1106 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Az malın hesabı daha azdır.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Lâ’net ola ol mâle ki tahsîline ânın / Ya dîn ola ya ırz u ya nâmus ola âlet!”
“Dünya metâına olma mağrûr / Komaz gönülde sürûr, gözde nûr.”
“Hesab ettim cümle dünya malını / Neticesi bir top beze dayandı.”
“Mâl-ı dünyâdan ne aldı gitti, var, Karun’a sor.”
“Mal ve mevkîye aşırı düşkünlük, suların sebzeleri yeşerttiği gibi insanın kalbinde nifak tohumunu yeşertir.”
“Bir şeye sahip olmanın hakları olduğu kadar, görevleri de vardır.”
“İnsanların seni sevmesini istersen, malının artan kısmını onlara dağıt. (Hadis rivâyeti)
“Malın hayırlısı, kulun şeref ve ırzını koruması için sarfettiği malıdır.”
“Doğduğumuz zaman dünyaya hiçbir şey getirmediğimiz gibi, ölürken de hiçbir şey götüremeyiz.”
“Malı ve parayı hor gören çoktur; ama Allah için veren azdır.”
“Allah’a karşı takvâya yardımcı olan mal ne güzeldir.”
“Zühd ü takvâ bir ağaçtır ki, kökü kanaat, meyvesi rahattır.” (Atasözü)
“Dünyalık sana yöneldiği zaman sen de vermesini bil. Zira vermek, onu tüketmez. Dünyalık senden yüz çevirdiği zaman yine ver. Çünkü o devamlı kalmaz.” (Hz. Ali)
“Ticaret ve sanata önem verin. Bilin ki sizler, kendilerine muhtaç olmadığınız müddetçe kardeşlerinizin yanında şerefli ve muhterem olursunuz.”
“El kapılarında dilenci değilsin; bunun şükrü olarak kapından dilenciyi kovma.”
“Nâmussuzca bir düzenle edinilen mal elde kalmaz.”
“Mal adama hem dost, hem düşmandır.” (Atasözü)
“Mal bulunur, can bulunmaz.” (Atasözü)
“Mal canı kazanmaz, can malı kazanır.” (Atasözü)
“Mal canın yongasıdır.” (Atasözü)
“Mal ile insan, insan olmaz.” (Atasözü)
“Mal kazanılmakla şan kazanılmaz, kişi kerim gerek.” (Atasözü)
“Malı malla, canı canla tartmalı.” (Atasözü)
“Malın bekçisi zekâttır.” (Atasözü)
“Malını iyi sakla, komşunu hırsız etme.” (Atasözü)
“Malını yemesini bilmeyen zengin, her gün fakirdir.” (Atasözü)
“Malını yemiş de onmuş var mı?” (Atasözü)
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1107 -
“Dünya malı dünyada kalır.” (Atasözü)
“Dünya varlığına güvenilmez.” (Atasözü)
“Dünyada tamah varken, dolandırıcı açlıktan ölmez.” (Atasözü)
“Dünyanın kavgası para üstüne.” (Atasözü)
“Bir imâret göster bana kim sonu viran olmaya.
Kazan şol malı kim senden dökülüp geri kalmaya.”
“Mal çok yığma, hazer eyle (kaçın) azâbından kim,
Renci (zahmeti) artar ağır oldukça yükü hammâlın.”
“Ne yaparsın dünya malı bîhûde / Yığmayan da gamlı, yığan da gamlı.”
“Nitekim yağınca kar örter izi / Çün mal irkile, örter olur gözü.”
“Müjde o kimseye ki, İslâm hidâyetine ulaşmış, geçimi yetecek kadar verilmiş ve buna kanaat etmiştir.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Her gün bir melek: ‘Ey Âdemoğlu, sana yetecek kadar az varlık, seni azdıracak çoktan hayırlıdır’ diye seslenir.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Şüpheli şeylerden sakın, insanların en âbidi olursun. Kanaatkâr ol, insanların en çok şükredeni sayılırsın. Kendin için sevdiğini başkaları için de sev ki, mü’min olursun.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Bir şey bütün bütün elde edilmezse, tümüyle de elden kaçırılmaz.”
“Kanaatten nasibi olmayanı dünya malı nasıl zengin eder?”
“Kanaat, tükenmeyen hazinedir.”
“Kanaatten hiç kimse ölmedi, hırsla da hiç kimse pâdişah olmadı.”
“Elün vârınan eyle kanaat / Şükür kıl itme devrândan şikâyet.”
“Bizi yalnız kanaatler mutlu eder.”
“Yeryüzünde ıstırapların çoğu, aza kanaat etmemekten doğar.”
“Kanaatten nasibi olmayanı dünya malı nasıl zengin eder?”
“kime yeteri kadar az gelirse, ona hiçbir şey yetmez.”
“Yetişir kanaat devlet istersen / Tükenmez âlemde ni’met istersen.”
“Kanaattir nefse yular demişler.”
“Cimriler, kendilerinin ölmesini isteyen insanlara servet toplayan kişilerdir.”
“Diyem sana bahîlün (cimrinin) ne idüğin / Sakınır kendünden kendü yidiğin.”
“Encâm-ı hayâtı kıl teemmül / Tefrîke çalış zararla kârı.
Sahipservet hasîse derler / Vârislerin hazinedârı.” (Hayatın son anlarını düşün, kârla zararı ayırdetmeye çalış; Servet sahibi cimrilere, mirasçılarının veznedârı derler, unutma.)
- 1108 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Cimriliği ortaya çıkaran yoksulluk değil; zenginliktir daha çok.”
“Yoksulun çok şeyi eksiktir, cimrinin her şeyi.”
“Parasından en az yararlanan cimrinin kendisidir.”
“Altın, ocaktan madeni kazmakla çıkar. Cimrinin elinden, canını koparsan çıkmaz.”
“Cimrilik, bütün insan deliliklerinin en gülüncüdür.”
“Bazısının eli verir gönlü vermez; bazısının da gönlü verir, eli vermez! İkisi de cimriliktir.”
“Câhil cömert, Allah katında cimri âbidden daha sevimlidir.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Cimrilik ve korkaklık mü’mine yakışmaz.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Cömert, Allah’a yakın, insanlara yakın, Cennete yakın ve Cehennemden uzaktır. Cimri, Allah’tan uzak, insanlardan uzak, Cennetten uzak ve Cehenneme yakındır. Allah katında cömert bir câhil, cimri olan bir âlimden daha sevimlidir. En ağır hastalık, cimrilik hastalığıdır.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Allah cömerttir, cömertliği ve güzel ahlâkı sever.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Veren el, alan elden üstündür.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Cömertlik yap ki, sana da cömertlik yapılsın.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Cömertlik, Cennet ağaçlarından bir ağaçtır. Dalları dünyaya sarkıtılmıştır. Her kim onun bir dalına yapışırsa o da onu çeker Cennete götürür.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Zenginleriniz cömert; idarecileriniz hayırlı olur ve işiniz de aranızda meşveret esasına dayanırsa, yerin üstü sizin için altından daha hayırlıdır. Eğer idarecileriniz şerli, zenginleriniz cimri olur, işiniz de kadınlara kalırsa, yerin altı sizin için üstünden daha hayırlıdır.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Cimrilik ile iman bir kalpte toplanmaz.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Akıllı kimse odur ki; Malını güve düşmeyecek, hırsız çalmayacak yerde saklayandır; yani Allah yolunda harcayan.” (Abdullah bin Mes’ud r.a.)
“Ey Âdemoğlu, şaşıyorum sana! Kendi arzularının yerine gelmesi için israf olarak harcıyorsun da, bir dirhem ile Rabbinin rızâsını kazanmakta cimrilik ediyorsun.” (Hasan-ı Basrî r.a.)
“Her sabah iki melek: ‘Allahım, cimrinin malını tezden elinden al, cömerdin malını da arttır’ diye duâ ederler.”
“Cömert, nasihat vermekle yetinmeyip yardım eder.”
“Cömertlik fazla vermekten ziyade, yerinde ve zamanında vermek demektir.”
“Kötü kimseler olsalar bile, cömertler için herkesin kalbinde bir sevgi vardır. İyi olsalar bile, cimrilere karşı herkesin kalbinde yalnız nefret vardır.”
“Cömertliğin âfeti başa kakmadır.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1109 -
“Cömertlik güzeldir, fakat zenginlerde olursa daha güzel olur.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Ümmetimin sâlihlerinin Cennete girmeleri, namaz ve oruçları sebebiyle değil; cömertlik, gönüllerinde müslümanlara karşı kötü duygular beslememeleri ve müslümanlara nasihatleri sayesindedir.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Cömertlik, dost ve ahbâba iyilikte ve ikramda bulunmaktır.
“Tuzağa saçtığın taneler, cömertlik sayılmaz ki.”
“Cömertlik, mutluluk anahtarıdır.”
“Cömertlik, zenginlikten üstündür. Düşmanı çekmeyen servet çeşididir.”
“Cömertliğimiz hiçbir zaman servetimizi aşmamalıdır.”
“Cömertlik, dostluğun özüdür.”
“Cömertler elinde mal eksik olmaz.”
“Dünya, mü’minin zindanı, kâfirin ise cennetidir.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Dünya, âhiretin tarlasıdır.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Âhirete nisbetle dünya, sizden birinizin parmağını denize daldırması gibidir. Dikkat etsin, o, parmağıyla neyi geri getirebilir?”
“Ebedî olan âhirete inandığı halde bütün mesâisini aldatıcı olan dünyalık için harcayanlara alabildiğine şaşarım.”
“Geçim kaynağı için çalışmasına veya ticaretine haram karıştıranlara şunu hatırlatmak gerekir: ‘Kendisine isyan ettiğin hallerde bile rızkını kesmeyen Allah Teâlâ, kendisine itaat ettiğinde mi rızkını vermeyip kesecek?”
“Önünüzde çok zor ve güç bir yokuş var. Ancak yükü hafif olanlar onu aşabilecektir.”
“Dünya derin bir denizdir. Çok kimse burada boğulmuştur. Bu deryada boğulmaktan kurtulmak için gemin takvâ yatağın iman, yelkenin Allah’a tevekkül olsun ki, batmaktan kurtulabilesin. Yoksa kurtuluş zordur.”
“Dünyayı kendinize efendi edinmeyin ki, o da sizi kendisine köle etmesin. Servetinizi kaybolmayacak yerde toplayın.”
“Hasta adam, hastalığı sebebiyle yemeğin tadını alamadığı gibi, dünya malına meyleden de dünya sevgisi sebebiyle ibâdetlerin tadını alıp zevkine varamaz.”
“Dünya, bir cîfedir. Ondan bir şey isteyen, köpeklerle dalaşmaya dayanıklı olmalı.” (Hz. Ali)
“Biz öyle kimselere yetiştik ki, onlara göre dünya, sahibine iâde edilmek üzere emânet edilmiş bir şey idi. Kolayca ve hafifçe âhirete göçmeleri de bundandı.” (Hasan-ı Basrî)
“Dünyanın lezzetini, zevkini, saâdetini, rahatını isterseniz, meşrû dairedeki keyifle yetinin. O, keyfe kâfidir.”
“Şu dünya; imtihan meydanıdır ve hizmet yeridir; lezzet, ücret ve mükâfat
- 1110 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yeri değildir.”
“Dünya, kâmil mü’minin kıymetsiz oyuncağı, gâfillerin değersiz salıncağıdır.”
“Dünya, ‘bir gün’ gibi çabucak geçecek, Kur’an’ın ‘yarın’ dediği gün uyanacak, ‘dünya’ için ‘dün ya!’ diyeceksin.”
“Dünya malı, sana oyuncak olarak verilmişken, oyuncak seni oynuyor!”
“Bütün dünya bir oyun sahnesidir. Kadın erkek bütün insanlar da sadece oyuncular. Her birinin giriş ve çıkış zamanları vardır.”
“Kabrin arkası için çalışın. Hakiki saâdet ve lezzet oradadır.”
“Dünya bir tahteravallidir.”
“Kim dünyaya evlenme teklifinde bulunursa, dünya ondan mehir bedeli olarak, dinini ister.”
“Dünyanın karakteri, önce yaldızlı şeylerle aldatıp sonra helâk etmektir. O, kendini beğendirmek için süslenip püslenen, evlendikten sonra da kocasını öldüren bir kadına benzer.”
“Kişi bu dünyaya tenezzül etti mi, bala kapılmış sineğe döner.”
“Dünya malı çok olanın, aldanma dünyasına.
Dünya benim diyenin, gittik dün yasına.”
“Kısmetindir gezdiren yer yer seni, / Göğe çıksan, âkıbet yer yer seni.”
“Sen ister boynuna ip tak, diler cevherli kordon tak,
Bu dünyadan nasîbin en nihayet bir avuç toprak.”
“Bunca varlık var iken bitmez gönül darlığı.”
“Dünya malı dünyada kalır.”
“Dünya malına esir olan âzâd olmaz.”
“Bazıları ‘dünyada mekân, âhirette iman’ der; ama doğrusu şöyle olmalı: ‘Dünyada sağlam iman, Âhirette cennet gibi mekân.”
“Dünya terzi dükkânı, ölçüyü veren gider.”
“Kim dünyaya mâlik olursa yorgun düşer, kim dünyayı severse ona kul olur, dünyanın azı yeter, çoğu da zengin yapmaz.”
“Âhirette mü’mini bekleyen nimetler, güzellikler yanında, dünya hayatı ne kadar güzel ve şâşaalı bile olsa, zindan gibi kalmaktadır.”
“Ey insan! Dünyaya kalıbınla sahip ol; fakat kalbini ve himmetini ondan ayır.” (Abdullah bin Ömer)
“Mü’min, dünyada, doktoru yanında olan bir hastaya benzer. Doktoru, ona faydalı olanı ve olmayanı bilir. Hasta kendisine zararlı bir şeyi isterse ona engel olur. Mü’minin hali de buna benzer. O, birçok şeyi arzu eder; ama imanı, ona zararlı olan şeylere mâni olur. Ölünceye kadar, bu böyle sürer gider.” (Selmân-ı Fârisî)
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1111 -
“Müslümanlar arasında nerede ve ne zaman tartışma çıkarsa, bilin ki işin içinde servet, şöhret veya şehvet yani para, makam veya kadın vardır. Ya bunlardan biri veya birkaçı. Kavganın sebebi bilindiğine göre tedâvisi kolaydır. Bize verilen her şeyin emânet olduğunu ve bunlarla sınava çekildiğimiz şuuru. Müslüman olduğumuzu hiçbir zaman unutmamak ve Allah’ın bizi devamlı gördüğü şuurunda yaşamak.”
“Çarşıyı pazarı müslümanlaştırmadan, İslâm’ı çevreye hâkim kılmak mümkün değildir.”
“Müslüman ve para; bu ikisi, birbirini tamamladığı gün, süper güçler yer değiştirecek, gerçek süper güç hâkim olacaktır.”
“Paraya hâkim ol(a)mayan müslümanıın dünyası da, büyük ihtimalle âhireti de cehennem olacaktır.”
“İslâm’da ruhbanlık yoktur. Muâmelâtı tatbik etmek farzdır. Bu öyle bir farzdır ki, müslümanların çoğunun haberi bile yoktur. Bilinmeyen günahlara tevbe edilmediği için, en büyük günahlar da bunlardır.”
“Bir müslümanın yediği, içtiği, giydiği haram olursa, onun ibâdeti ve duâsı nasıl kabul olur?”
“Her işini para ile görüp paraya düşman olan müslümanlar; konforlu hayat yaşayıp ‘dünya sevgisi hataların başıdır’ diyenler; sermâye biriktirip bankayla iş görüp kapitalizme düşman olanlar; kapitalistler gibi yaşayıp sosyalizmin gelmesini istemeyenler tezat içindedir.”
“Hapse girmemek için T.C. kanunlarına gösterilen gayret kadar, Cehenneme girmemek için Allah’ın kanunlarına uyulsa, dünyamız da, âhiretimiz de cennete dönüşecektir. Üniversite sınavına hazırlanan bir genç kadar âhirette Cennet kazanmak için dünya imtihanına özen göstersek Cennetin bütün kapıları bize açılır. Dünya huzuru da avans olur.”
“Helâl-haram gözetmeden para kazanan ehl-i dünyadır, laiktir, kapitalisttir. Haramdan kaçan, helâl kazanç sağlayan ise ehl-i diyânettir, mü’mindir, mübârektir. Karun gibi, Firavun gibi yahûdiler gibi zengin olmak, dini satıp dünyayı da mezara kadar sırtlamaktır. Her yolcu, birşeyler götürür. Âhirete giden de sevaptan, günahtan başka bir şey götüremez.”
“Kedi, karnını doyurdumu, sıcak bir yer buldumu, başka şeye gerek duymaz, kürküne sarılır ve yan gelip yatar. İnsana en iyi elbiseler giydirsek, karnını doyursak, cebini de doldursak, kaloriferli köşkte bile rahat etmeyebilir. Çünkü beyin midesi İslâmî ilimler, kalp midesi ise iman ve ibâdet ister, bunlar olmadan da tam bir huzur bulamaz. Beynini bilginin çöplüğüne, kalbini seks panayırına çevirenler, her türlü imkân içinde huzursuz olup, bunalıma düşebilir. İşin bir de âhiret cephesi var. Dünya âhiretin tarlası olduğuna göre, burada ne ekersen orada onu biçeceksin.”
- 1112 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fakirlik-Zenginlik Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- KUR’ÂN-I KERİM’DE FAKİRLİK ANLAMINDAKİ “FAKR” VE TÜREVLERİ (13 Yerde): 2/Bakara, 268, 271, 273; 3/Âl-i İmrân, 181; 4/Nisâ, 6, 135; 9/Tevbe, 60; 22/Hacc, 28; 24/Nûr, 32; 28/Kasas, 24; 35/Fâtır, 15; 47/Muhammed, 38; 59/Haşr, 8.
B- FAKİR ANLAMINDA “MİSKÎN” KELİMESİ (Tekil ve Çoğul Olarak 23 Yerde): 2/Bakara, 83, 177, 184, 215; 4/Nisâ, 8, 36; 5/Mâide, 89, 95; 8/Enfâl, 41; 9/Tevbe, 60; 17/İsrâ, 26; 18/Kehf, 79; 24/Nûr, 22; 30/Rûm, 38; 58/Mücâdele, 4; 59/Haşr, 7; 68/Kalem, 24; 69/Hâakka, 34; 74/Müddessir, 44; 76/İnsân, 8; 89/Fecr, 18; 90/Beled, 16; 107/Mâûn, 3.
C- ZENGİNLİK ANLAMINDA “ĞIN” VE TÜREVLERİ (73 Yerde): 2/Bakara, 263, 267, 273; 3/Âl-i İmrân, 10, 97, 116, 181; 4/Nisâ, 6, 130, 131, 135; 6/En’âm, 133; 7/A’râf, 48, 92; 8/Enfâl, 19; 9/Tevbe, 25, 28, 74, 93; 10/Yûnus, 24, 36, 68, 101; 11/Hûd, 68, 95, 101; 12/Yûsuf, 67, 68; 14/İbrâhim, 8, 21; 15/Hıcr, 84; 19/Meryem, 42; 22/Hacc, 64; 24/Nûr, 32, 33; 26/Şuarâ, 207; 27/Neml, 40; 29/Ankebût, 6; 31/Lokman, 12, 26; 35/Fâtır, 15; 36/Yâsin, 23; 39/Zümer, 7, 50; 40/Mü’min, 47, 82; 44/Duhân, 41; 45/Câsiye, 10, 19; 46/Ahkaf, 26; 47/Muhammed, 38; 52/Tûr, 46; 53/Necm, 26, 28, 48; 54/Kamer, 5; 57/Hadîd, 24; 58/Mücâdele, 17; 59/Haşr, 7; 60/Mümtehine, 6; 64/Teğâbün, 6, 6; 66/Tahrîm, 10; 69/Haakka, 28; 77/Mürselât, 31; 80/Abese, 5, 37; 88/Ğâşiye, 7; 92/Leyl, 8, 11; 93/Duhâ, 8; 96/Alak, 7; 111/Mesed, 2.
D- FAKİRLİK VE FAKİRLER
Gerçek Fakirler: 2/Bakara, 273.
Fakir ve miskin Kavramı: 9/Tevbe, 60
Fakirlerin Dokunulmazlığı: 6/En’âm, 52-53.
Fakir Düşmekte Hikmet Vardır: 6/En’âm, 42; 9/Tevbe, 28.
Fakirlik Korkusu ile Çocukları Öldürmekten Sakınmak: 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 31.
Fakirlere İyilik Etmek: 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36.
Fakirlere Vermek: 2/Bakara, 177, 215, 273; 17/İsrâ, 26; 24/Nûr, 22; 30/Rûm, 38; 70/Meâric, 24-25.
Fakirlere Yedirip İçirmek: 76/İnsan, 8-12; 89/Fecr, 18; 90/Beled, 12-16.
Sâili (İsteyeni) Azarlamaktan Sakınmak: 93/Duhâ, 10.
Kâfirler Fakirleri Küçük Görürler: 6/En’âm, 52-53; 7/A’râf, 49; 11/Hûd, 27; 18/Kehf, 28; 26/Şuarâ, 106-114.
Kâfirler ve Müşrikler Fakirlere Vermezler: 36/Yâsin, 47; 68/Kalem, 17-40; 69/Haakka, 34; 74/Müddessir, 43-44; 107/Mâûn, 1, 3.
ZENGİNLİK VE ZENGİNLER
Allah, Dilediğine Hesapsız Rızık Verir: 2/Bakara, 212; 3/Âl-i İmrân, 27, 37; 28/Kasas, 79-82; 29/Ankebût, 62; 42/Şûrâ, 19.
Zenginliği Veren Allah’tır: 53/Necm, 48.
Zenginlik Bir Üstünlük Sebebi Değildir: 6/En’âm, 52-53.
Mal, Zenginler Arasında Dolaşan Bir Servet Olamaz: 59/Haşr, 7.
Kâfirler Mal Gururuna Kapılırlar: 6/En’âm, 52-53; 7/A’râf, 49; 11/Hûd, 27; 18/Kehf, 28; 26/Şuarâ, 106-114.
Câhil ve Gururlu Zenginler: 96/Alak, 6-7, 12.
Mal, Fitne ve İmtihan Sebebidir: 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 15.
EKONOMİK EŞİTLİĞİN ANLAMI
Rızık Konusunda Kimi Kiminden Farklıdır: 16/Nahl, 71; 17/İsrâ, 21; 42/Şûrâ, 27; 43/Zuhruf, 32.
Zengin Fakir Ayırımı Yoktur: 6/En’âm, 52-53.
İSRAF VE İKTİSAT (SAVURGANLIK VE TUTUMLULUK)
İsraf Etmekten Sakınmak: 6/En’âm, 141; 7/A’râf, 31.
Saçıp Savurmaktan Sakınmak: 6/En’âm, 141; 7/A’râf, 31; 17/İsrâ, 26-27, 29.
Mü’minler İsraf Etmezler: 25/Furkan, 67.
Allah İsraf Edenleri Sevmez: 6/En’âm, 141; 7/A’râf, 31.
CİMRİLİK
Cimrilik Etmek: 2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmrân, 180; 4/Nisâ, 36-37; 47/Muhammed, 38; 57/Hadîd, 23-24; 92/Leyl, 8-10.
Malı ve Parayı Biriktirmek: 3/Âl-i İmrân, 49; 9/Tevbe, 34-35; 64/Teğâbün, 15-18; 104/Hümeze, 1-4.
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1113 -
İnsan Cimridir: 17/İsrâ, 100; 70/Meâric, 19-21; 100/Âdiyât, 8-11.
Şeytan Fakirlikle Korkutur: 2/Bakara, 268.
Cimrilik Etmekten Sakınmak: 17/İsrâ, 29, 31; 47/Muhammed, 37-38; 59/Haşr, 9; 64/Teğâbün, 16.
Mü’minler Cimrilik Yapmaz: 25/Furkan, 67.
İ- CÖMERTLİK
Cömert Olmak: 17/İsrâ, 29.
Allah Cömerlere Bolluk Verir: 2/Bakara, 268.
J- YEDİRİP İÇİRMEK
Fakirlere Yedirip İçirmek: 22/Hacc, 28, 36; 76/İnsan, 8-12.
Yetimlere Yedirip İçirmek: 76/İnsan 8-12.
Esirlere Yedirip İçirmek: 76/İnsan, 8-12.
Kâfirler, Fakirlere Yedirip İçirmezler: 36/Yâsin, 47; 69/Haakka, 34; 74/Müddessir, 43-44; 107/Mâûn, 1, 3.
K- RIZIK
Allah, Dilediğine Hesapsız Rızık Verir: Bakara, 212; Al-i İmran, 27, 37; Kasas, 79-82; Ankebut, 62; Şura, 19.
Allah, Rızkı Daraltır veya Genişletir: Bakara, 245; Ra’d, 26; İsra, 30; Kasas, 82; Ankebut, 62; Rum, 37; Sebe’36, 39; Zümer, 52; Şura, 12, 27; Mülk, 21.
Rızkı Veren Allah’tır: Yunus, 31; Hicr, 21; Ankebut, 17, 61; Rum, 40; Sebe’,24, 39; Fatır, 3; Zariyat, 58.
Rızık Konusunda Kimi kiminden Farklıdır: Nahl, 71; İsra, 21; Şura, 27; Zuhruf, 32.
Allah, Bütün Canlıların Rızkını Verir: Hud, 6.
Rızık Verenlerin En Hayırlısı Allah’tır: Hacc, 58; Mü’minun, 72; Cum’a, 11.
Allah, En Temiz Nimetlerden Rızıklandırır: Mü’min, 64.
Allah, Cimrilik Etmeyenlere Bol Rızık Verir: Bakara, 268.
Yer Üzerinde Rızık Sebepleri Yaratılmıştır: Hıcr, 20.
Rızık Endişesi, Hakka Dâvet Görevine Engel Olamaz: Taha, 132.
Yağmurla Gökten Rızık İner: Zariyat. 22.
Rızık Aramak: Cum’a, 10.
Rızkın Bolluğu ve Darlığında, İbretler Vardır: Zümer, 52
Yaratılan Her Şeyin İnsan İçin Olmasında İbretler Vardır: Casiye, 13
Rızık Endişesi, Tebliğ Görevine Engel Olamaz: Taha, 132
Zenginliği Veren Allah’tır: Necm, 48
Zenginlik Bir Üstünlük Sebebi Değildir: En’am, 52-53
Mal, Zenginler Arasında Dolaşan Bir Servet Olamaz: Haşr, 7.
Kâfirler, Mal Gururuna Kapılırlar: En’am, 52-53; A’raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106-114
Câhil ve Gururlu Zenginler: Alak, 6-7, 12
Mal, Fitne ve İmtihan Sebebidir: Enfal, 28; Teğabün, 15.
Fakir Düşmekte Hikmet Vardır: En’am, 42, Tevbe, 28.
Rızık Konusunda Kimi Kiminden Farklıdır: Nahl, 71; İsra, 21; Şura, 27; Zuhruf, 32.
Zengin Fakir Ayrımı Yoktur: En’am, 52-53.
L- İNFAK
İnfak/Allah Yolunda Harcamak: Bakara, 3, 195, 245, 254, 261, 270, 272, 274; Enfal, 3; Ra’d, 22; İbrahim, 31; Hacc, 35; Kasas, 77; Secde, 16; Fatır, 29-30; Hadid, 7; Mûnâfıkun, 10-11; Teğabün, 16-17.
Mala Olan Sevgiye Rağmen Allah Sevgisiyle Harcamak: Bakara, 177; İnsan, 8.
Harcamada Ölçü: Furkan, 67; Muhammed, 36-38.
Allah İçin Harcamak ve Harcayanların Hali: Bakara, 264-266, 272; Kasas,77; Münafikun, 10-11; Leyl,17-21
Harcamayı Malın İyisinden ve Sevilen Şeylerden Yapmak: Bakara, 267; Al-i İmran, 92.
Harcama Yapılacak Mal: Bakara, 3, 219; Şura, 38.
- 1114 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kendilerine Verilecek Kimseler: Bakara, 215, 273; Nur, 22.
Harcadıklarını Başa Kakanlar: Bakara, 262-264, 266, Müzzemmil, 20.
Gösteriş Olsun Diye Harcamak: Bakara, 264, 266, 270, 272; Nisa, 38-39.
İnfaktan Kaçılmaz: Bakara, 268; Hadid, 10.
İnfaktan Kaçanlar: Mearic, 18-21.
İnfak Edenler Takva Sahibi Mü’minlerdir: Al-i İmran, 16-17, 134.
İnfak Edenlerin Mükafatı: Bakara, 272; Hadid, 7, 11; Teğabün, 17; Mearic, 24-25, 35; Leyl, 5-7,18.
Kâfirler ve Müşrikler İnfak Etmezler: Yasin, 47; Kalem, 17-40; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Mâûn, 1, 3.
Kâfirler Mallarını Allah Yolundan Çevirmek İçin Harcarlar: Enfal, 36; Beled, 5-12.
Fakirlere Yedirip İçirmek: Hacc, 28, 36; İnsan, 8-12, Fecr, 18.
Yetimlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
Esirlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
Kâfirler, Fakirlere Yedirip İçirmezler: Yasin, 47; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1-3.
Cömert Olmak: İsra, 29.
Allah, Cömertlere Bolluk Verir: Bakara, 268.
Fakirlere İyilik Etmek: Bakara, 83; Nisa, 36.
Fakirlere Vermek: Bakara, 177, 215, 273; İsra, 26; Nur, 22; Rum, 38; Mearic, 24-25.
Sail’i (İsteyeni, dilenciyi) Azarlamaktan Sakınmak: Duha, 10.
Kâfirler, Fakirleri Küçük Görürler: En’am, 52-53; A’raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106-114.
Kâfirler ve Müşrikler, Fakirlere Vermezler: Yasin, 47, Kalem,17-40; Hakka,34; Müddessir,43-44; Mâûn, 1-3
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Zenginlere ve Zengin Olmak İsteyenlere, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. İst. 1993
2. Fakirler ve Zenginlervehbi Karakaş, Timaş Y. İst. 1993
3. Zenginler, Yoksullar ve Robotlar, Deniz Can Saner, Birleşim Y. İst. 1993
4. Neden Bu Kadar Fakirler, Abdullah Arslan, Akademi Y. İst. 1989
5. Hayatın Pahalılanmasını Nasıl Engelleyebiliriz? Birlik Y. Ank. 1979
6. Niçin Yoksuluz? Birlik Yayıncılık, Ank.
7. Ulusların Yeni Zenginliği, Guy Sorman, Afa Y.
8. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. Fakir: Osman Eskicioğlu, c. 12, s. 129-131; Fakr: Süleyman Uludağ, c. 12, s. 132-134; İsraf: Cengiz Kallek, c. 23, s. 179-180; Kanaat: Mustafa Çağrıcı, c. 24, s. 289-290
9. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. Fakirlik: Hamdi Döndüren, c. 2, s. 141-143 el-Ğanî: M. Sait Şimşek, c. 2, s. 212-213; (Kanaat: Zübeyir Tekkeşin) c. 3, s. 297-298; Tevekkül c. 6, s. 211; Zenginlik: Arif Köten, c. 6, s. 448 ?Miskin, Zühd? İsraf?, Müsrif? Cimrilik? Cömertlik? Mal?
10. Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali, Hamdi Döndüren, Erkam Y.
11. 20
12. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. Fakr: c. 6, s. 150-162 Kanaat:
13. İslâm’ın İktisadî Görüşü, Sabahaddin Zaim, Yeni Asya Y. İst. 1981
14. İslâm ve Ekonomik Hayat, Ahmet Tabakoğlu, D.İ.B. Y. İst. 1987
15. İslâm’a Göre Banka ve Sigorta, Hayreddin Karaman, Nesil Y. 3. Bs. İst. 1992
16. İslâm’da Para, Ahmed el-Hasenî, Çev. Adem Esen, İz Y. İst. 1996
17. İdeal Ekonomik Politikası, Abdurrahman Maliki, Ta-ha Y.
18. Müslüman ve Para, Hekimoğlu İsmail, Timaş Y. 7. bs. İst. 1996
19. Para, Fâiz ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1987
20. İktisat Penceresinden İslâm, Ferit Yücel, Şahsi Y. İst. 1979
21. Herkes İçin Ekonomi, George Soule, Gerson Antell, Çev. Nejat Muallimoğlu, Avcıol Basım Yayın, 3. Bs. İst. 1996
22. İnfak (Allah Yolunda Harcama)veysel Özcan, Mirfak Y.
23. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Neşriyat, İst. 1992
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1115 -
24. İslâm’da İşçi-İşveren Münâsebetleri, Hayreddin Karaman, Marifet Y.İst. 1981
25. İslâm’da Ticaret Prensipleri, M. Cevat Akşit, Gaye Vakfı, İst. 2001
26. İslâm’da Ticaret Hukuku, Abdülkerim Polat, Sabah Gaz. Kültür Y. İst. 1977
27. İslâm’da Tüketici Hakları, Hüseyin Arslan, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1994
28. İslâm Hukukunda Mülkiyet Hakkı ve Servet Dağılımı, Fahri Demir, D.İ.B. Y. Ank. 1988
29. Çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmî Yaklaşımlar, Hamdi Döndüren, İklim Y. İst. 1988
30. İktisat, Siyaset ve Din, Mustafa Özel, Yeni Şafak, İst. 1995
31. Amerikan Yüzyılının Sonu, Mustafa Özel, İz Y. İst. 1993
32. Aksiyon, Ahlâk, Ekonomi, Zübeyir Yetik, Çığır Y. İst. 1975
33. Ekonomi Bir Din midir, Zübeyir Yetik, Beyan Y. İst. 1991
34. Sınıfsız Dünya, Saadettin Elibol, Dergâh Y. İst. 1978
35. Gazâlî’nin İktisat Felsefesi, Sabri Orman, İnsan Y. İst. 1984
36. Alışverişte Vâde Farkı ve Kâr Haddi, Heyet, İlmî Neşriyat
37. İktisadî Kalkınma ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat
38. Türkiye’de Zekât Potansiyeli, Heyet, İlmî Neşriyat
39. İşçi İşveren Münasebetleri, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1990
40. Toplumların Çöküşünde Rüşvet, Seyyid Hüseyin el-Attas, Çev. Cevdet Cerit, Pınar Y. İst. 1988
41. Sosyal Siyaset Açısından İslâm’da Ücret, Adem Esen, T. Diyanet Vakfı Y. 2. Bs. Ank. 1995
42. Ekonomik Adâletin Temelleri, Muhammed Nuveyhi, Beyan Y. 2. Bs. İst. 1984
43. Tüketim Köleliği, Ivan İllich, Çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y. İst. 1990
44. Küreselleşen Dünyada Özgür Birey, Zengin Toplum, Mehmet Traş, Birey Y. İst. 2003
45. Türkiye’de Kapitalizmin Gelişmesi ve Sosyal Sınıflar, Ali Gevgilili, Bağlam Y. İst. 2. Bsk, 1989
46. Ana Hatlarıyla İslâm Ekonomisi, Servet Armağan, Timaş Y.
47. Çağdaş Ekonomik Doktrinler ve İslâm, İ. M. İsmail, Boğaziçi Y.
48. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Y.
49. Ekonomiye Değinmeler, Zübeyir Yetik, Akabe Y.
50. El-Hisbe, İbn Teymiyye, İnsan Y.
51. Hz. Muhammed’in Getirdiği Ekonomik Düzen, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Neşriyat
52. Hz. Peygamber Döneminde Devlet ve Piyasa, Cengiz Kellek, Bilim ve Sanat Vakfı Y.
53. Hz. Ömer Döneminde Ekonomik Yapı, İrfan Mahmud Rânâ, Bir Y.
54. İktisat Bilinci, Hekimoğlu İsmail, Denge Y. İst. 1996
55. İslâm Devlet Bütçesi, Celâl Yeniçeri, Şamil Y.
56. İslâm Ekonomi Sistemi, Muhammed Bakır Sadr, Rehber Y.
57. İslâm Ekonomisi Sistemi, M. Ömer Çapra, Fikir Y.
58. İslâm Ekonomi Düşüncesi, Sıddıkî, Bir Y.
59. İslâm Ekonomi Toplumunun Kuruluşu, Muhammed Abdülmennan, Fikir Y.
60. İslâm Ekonomisi (Teori ve Pratik), M. A. Mannan, Fikir Y.
61. İslâm Ekonomisi ve Sosyal Güvenlik Sistemi, Faruk Yılmaz, Marifet Y.
62. İslâm Ekonomisinde Finansman Meseleleri, Heyet, Ensar Neşriyat
63. İslâm Ekonomisinde Gelir ve Sermaye, M. Sabri Erdoğdu, Sebil Y.
64. İslâm Ekonomisinde Tasarruf ve Ekonomik Gelişme, M. Sabri Erdoğdu, Sebil Y./Marm. Ü. İl. FkV.Y.
65. İslâm Ekonomisinin Temel Meseleleri, M. Ekrem Han, Kayıhan Y.
66. İslâm İktisadında Helâl Kazanç, İmam Muhammed Şeybani, Seha Neşriyat
67. İslâm İktisadının Esasları, Celâl Yeniçeri, Şamil Y.
68. İslâm İktisat ve Metodolojisi, Yusuf Mısri, Birleşik Yayıncılık İst.
69. İslâm İktisat Tarihine Giriş, Abdulaziz Durî, Endülüs Y. İst. 1991
70. İslâm’da İktisadî Nizamı, Ömer Çapra, Çev. Hulûsi Yavuz, Sebil Y.
71. İslâm Şirketler Hukuku (Emek-Sermaye Şirketi), Osman Şekerci, Marifet Y.
72. İslâm ve Çağdaş Ekonomik Konular, M. A. Mannan, Fikir Y. İst. 1984
73. İslâm ve Çağdaş Ekonomik Doktrinler, Muhammed İsmail, çev. Cemal Karaağaçlı, Serda,
- 1116 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yeni Neşr.
74. İslâm Ekonomisinin Strüktürü, Sezai Karakoç, Diriliş Y.
75. İslâm’da Ekonomik ve Sosyal Düşüncenin Çağdaş Görünümü, Heyet, Düşünce Y. İst. 1978
76. İslâm Devletinde Malî Yapı, S. A. Sıddıkî, Çev. Rasim Özdenören, Fikir Y. 2. bs. İst. 1980
77. İslâm ve Ekonomik Hayat, Ahmet Tabakoğlu, D.İ.B. Y.
78. İslâm ve İktisadi Ekoller, M. Bakır es-Sadr, Akademi Y. İst. 1991
79. İslâm ve Mülkiyet, Mahmud Talegani, Yöneliş Y.
80. İslâm’da Tüketici Hakları, Hüseyin Arslan, T. Diyanet Vakfı Y.
81. İslâmî Yaklaşımlar, Hamdi Döndüren, Kültür Basın Yay. Birliği
82. İslâmî Açıdan Borsa, Heyet, Ensar Neşriyat
83. İslâmî İktisadın Felsefesi, Murtaza Mutahhari, İnsan Y.
84. İslâm İktisadında Narh, Davut Aydüz, Işık Y. x
85. İslâm’da İktisat Anlayışımız, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y. 2. bs. Malatya, 1994
86. Çağdaş İktisadi Sistemleri, Beşir Hamitoğulları, Savaş Y.
87. Adil Ekonomik Düzen, Necmettin Erbakan, Ank. 1991
88. Modern İktisat ve İslâm, Sabahaddin Zaim, MTTB Basın-Yayın Md. Neşr. 3. bsk. İst. 1969
89. Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi yahya S. Tezel, Tarif Vakfı Yurt Y.
90. Türkiye’de Ekonomi Politikaları ve İşsizlik Meselesi, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y.
91. Türkiye’de Özel Finans Kurumları ve İslâm Bankacılığı, İsmail Özsoy, Timaş Y. İst. 1987
92. Türkiye’de Ekonomik Güçlükler ve Çözüm Yolları, Emin Çarıkçı, Adım Y.
93. Türkiye’de Enflasyonla Mücadele, Tuncay Artun, Tekin Y.
94. Türkiye’de Özelleştirme, Cevat Karataş, Ziya Öniş, Yeni Yüzyıl Kitaplığı Y.
95. Darbelerin Ekonomisi, Mehmet Altan, Afa Y. İst. 1990
96. Yabancı Sermaye, Komisyon, TÜGİAD Y.
97. Toplum Suskun, Sermaye Serbest, Heyet, Bireşim Y.
98. Ekonomi ve Ahlâk, N. Haydar Nakvî, İnsan Y. İst. 1985
99. Tüketim Virüsü, Mustafa Karaalioğlu, Yeni Şafak Y. İst. 1995
100. Ekonomik Çözüm, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y. İst. 1991
101. Risk Sermayesi, Özel Finans Kurumları ve Para Vakıfları, Murat Çizakça, İlmî Neşriyat
102. Türkiye’de Zekât Potansiyeli, Heyet, İlmî Neşriyat
103. Reklâm Dünyasının İçyüzü, Jim Ring, Milliyet Gazetesi Y.
104. Reklâm Bize Sırıtan Bir Leştir, Oliviero Toscani, Milliyet Gazetesi Y.
105. Parasal Bunalımlar ve Uluslar arası Reform, İsmail Şengün, T. Ekonomi Kurumu Y.
106. Türkiye’de Ekonomi Politikaları ve İşsizlik Meselesi, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y.
107. Bireysel Yatırım Araçları, Mehmet Çavaş, İletişim Y.
108. Tarikat Sermayesinin Yükselişi, Faik Bulut, Öteki Y.
109. Fâiz, Ebu’l-A’lâ Mevdûdî, Çev. M. Hasan Beşer, Hilâl Y. İst. 1966
110. Fâiz, Seyyid Kutup, Çev. Cafer Tayyar, İslâmoğlu Y.
111. Fâiz, Mehmet Zahid Kotku, Seha Neşriyat
112. Fâiz ve Problemleri, İsmail Özsoy, Nil A.Ş. Y.
113. Fâizsiz Bankacılık ve Kalkınma, Cihangir Akın, Kayıhan Y.
114. Fâizsiz Yeni Bir Banka Modeli, Heyet, İlmî Neşriyat İSAV, İst. 1987
115. Türkiye’de Dünyada Fâizsiz Bankacılık ve Hesap Sistemleri, Mustafa Uçar, Fey Vakfı Y.
116. Fâiz Politikalarının Enflasyon Üzerindeki Etkileri ve Türkiye, Muhammed Akdiş, Yimder Y.
117. İslâm’da Fâiz Meselesine Yeni Bir Bakış, Süleyman Uludağ, Dergâh Y. İst. 1988
118. Alternatif Fâizsiz Banka, Süleyman Karagülle, İz Y. İst. 1991
119. Teşvik Kredileri ve Fâiz, Ali Özek, İlmî Neşriyat
120. Tefsîr-i Âyeti’r Ribâ, Seyyid Kutup, İslâmoğlu Y.
121. İslâm’a Göre Fâizsiz Banka, Kalkınma ve Sigorta, M. Ahmet Zerkâ, Kalem Y.
122. Türkiye’de Fâiz Politikaları, Adnan Büyükdeniz, Bilim ve Sanat Vakfı Y.
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1117 -
123. Türkiye’de Serbest Fâiz Politikası, Tuncay Artun, Tekin Y.
124. Para, Fâiz ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1987
125. Para, John Kenneth Galbraith, Altın Kit. Y.
126. Para Bulma ve Yatırım, Ali Sait Yüksel, Beta Basım Yayım
127. Para ve Banka, Halil Dirimtekin, Anad. Üniv. A. Öğr. Fak. Y.
128. Finansal Kurumlar ve Piyasalar, Mustafa Çıkrıkçı, Derya Kitabevi Y.
129. Finsal Kurumlar, Güven Sevil, Anad. Üniv. A. Öğr. Fak. Y.
130. Finansal Teknikler, Ali Ceylan, Ekin Kit. Y.
131. Finansal Yönetim, Niyazi Berk, Türkmen Kitabevi Y.
132. Dünyada ve Türkiye’de Yatırım Fonları, Gürman Tevfik, T. İş Bankası Y.
133. 100 Soruda Para ve Para Politikası, Sadun Aren, Gerçek Y.
134. Akdeniz Dünyasında Para, Fiyatlar ve Medeniyet, Carlo M. Cipollo, Bağlam Y.
135. Kriz Ekonomisi, M. İlker Parasız, Ezgi Kitabevi Y.
136. Uluslararası Ekonomik Kuruluşlar, S. Rıdvan Karluk, Tütünbank Y.
137. Dünya Ekonomisi ve Uluslararası Ekonomik İlişkiler, Tuba Ongun, Evrim Y.
138. Döviz Ekonomisi, Emin Ertürk, Der Y.
139. Altın, Nedim Şener, Dünya Y.
140. Altın, İstanbul Altın Borsası ve Dünyadaki Örnekler, Nedim Şener, Dünya Y.
141. Sınıf Açısından Azgelişmişlik, Yves Lacoste, Göçebe Y.
142. Tek Pazardan Ekonomik ve Parasal Birliğe Avrupa Birliğinin Yetkileri, Komisyoın, İKV Y.
143. Türkiye Avrupa Ekonomik Topluluğu Ortaklığı (Anlaşmalar), Tevfik Saraçoğlu, Akbank Y.
144. Kütüb-i Sitte: 5/253-254; 7/189, 410, 421-423, 433-437, 440-445, 450-451, 459; 14/42-43, 48-52, 67, 499, 501; 15/466; 16/261; 17/245, 568-574.
145. Sahih-i Müslim: 1: 366, 422, 447; 2: 251-258, 508; 3: 261, 540; 5: 174-175, 327, 429-430, 435, 441, 443, 448-449, 470, 455, 478; 6: 105; 8. 9-10, 139, 172-176, 180; 9: 397-401, 518-9; 10: 376-378; 11: 76-78, 137, 142, 192-193, 207, 427-430, 435-436, 441-442, 449.
Cilt2
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
DAVUD EMRE YAYINEVİ
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI
Yazarı:
Ahmed KALKAN
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2011
Baskı:
Kitap Matbaacılık Ltd. Şti.
Cilt:
Erdoğanlar
Dâvud Emre Yayınevi
Telefon: (0 216) 632 29 58
www.davudemreyayinevi.com
KUR’AN KAVRAMLARI
ANSİKLOPEDİK
ve GÜNCEL YANSIMALARI
Ahmed KALKAN
CİLT -2-
B-C-D
- I -
İÇİNDEKİLER
Kur’an Kavramları Ansiklopedisi
İkinci Cilt B-C-D Harfi
BEY’AT / 1
• Bey’at; Anlam ve Mâhiyeti
• Akabe Bey’atleri
• Bey’atu’r-Rıdvân
• Tasavvufta Bey’at Anlayışı
• Kur’ân-ı Kerim’de Bey’at Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Bey’at Kavramı
• Bey’at’le İşbaşına Gelen İslâm Devlet Başkanı: Halife
• Tefsirlerden İktibaslar
CÂHİLİYYE / 45
• Câhiliyye; Anlam ve Mâhiyeti
• Câhiliyyenin Temel Özellikleri; Câhiliyye Âdetleri
• Câhiliyye Şirk; İlim de İslâmiyettir
• Kur’ân-ı Kerim’de Câhiliyye Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Câhiliyye Kavramı
• Câhiliyyenin Dünü Bugünü
• Firavun; Her Dönem ve Her Yerdeki Câhiliyye Toplumunun Önderi
• “Câhiliyye” İrticâ/Gericilik, İlkellik ve Bağnazlık Demektir
• Toplum Değerlendirmesinde Câhiliyye Kavramı
• Câhiliyye Asabiyeti; Irkçılık/Kavmiyetçilik
• Câhiliyyenin Zulüm Anlayışı
• Câhiliyye Teberrücü; Kadının Açılıp Saçılması
• Kadının Câhiliyye Tuzaklarından Kurtuluşunun Simgesi; Tesettür
• Câhiliyyenin Sanat Anlayışı
• Câhiliyye, Tarihte Olduğu Gibi, Yine Kur’an’la Yok Edilecektir!
• Tefsirlerden İktibaslar
• Câhilin Bazı Karakteristikleri
• Câhiliyye Demek…
CEHENNEM / NÂR / 145
• Nâr ve Cehennem Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an’da Cehennem Tasviri
• Cehennemin 7 Kapısı ve Cehennem Tabakaları
• Psikolojik Cezalar
• Cehennem Ehli
• Kur’an’da Cehennem Tabloları
- II -
• Cehennemle İlgili Bazı Hadis-i Şerifler
• Konuyla İlgili Birkaç Uyarı
• Ve Cehennemin Düşündürdükleri
CENNET / 167
• Cennet Kelimesi; Anlam ve Mâhiyeti
• Cennetin İsimleri ve Tabakaları
• Cennetin Tasviri
• En Büyük Zevk: Cennette Allah’ın Görülmesi
• Cennet Hayatı
• Cennet Nimetleri
• Cennette Cinsî Zevkler
• Amaç, Cismanî Zevkler Sağlayan Cennet Nimetleri Değil; Allah’ın Rızasıdır
• Cennetlikler
• Cehennem Korkusu - Cennet Ümidi (Allah ile İlişkilerimizde Denge)
• Cennet Ucuz Değil!
CİHAD / 191
• Cihad; Anlam ve Mâhiyeti
• Cihadsız Hayat, Yaşanmamış Demektir
• Kur’ân-ı Kerim’de Cihad Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Cihad Kavramı
• Cihad Emîri
• Mücâhid; Cihad Eri Yiğit
• Mücâhede; Önce Gizli Düşmana/Nefsin Hevâsına Karşı Cihad
• İctihad; Cihadın İlim ve Düşünce ile Yapılanı
• Müctehid; İlim ve Fikirle Cihad Eden Âlim
• Fikrî Cihad
• Günümüzde Cihad
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK / 269
• Buhl/Cimrilik; Anlam ve Mâhiyeti
• Cimriliğin Psikolojisi
• Cimriliğin Zıddı, Cömertlik; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Buhl/Cimrilik Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Buhl/Cimrilik Kavramı
• Kerem/İkrâm; Cömertlik ve Bağış
• Cömertliğin Göstergesi; İnfak
• Dünya Hayatı, Sizi Aldatmasın!
CİN / 323
• Cinn; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Cin Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Cin Kavramı
• Cin Konusuyla İlgili Bazı Meseleler
- III -
• Fetişizm; Büyü ve Korku Dini
• Cin Sûresi
• Cinnet/Cünûn
• Melek, Cin, Şeytan Gibi Rûhânî Varlıkları Allah’a Şirk/Ortak Koşanlar
• İfrît, Peri
• Gûl ve Gûlyabaniler
• Nazar Değmesi
• Sihir
• Kehânet ve Arâfet/Arrâflık
• Tütsüleme inancı
• Rukye İnancı
• Muskalar (Temâim)
CİNAYET / ADAM ÖLDÜRMEK / 409
• Cinâyet, Adam Öldürmek ve Kan Dökmek
• Kur’ân-ı Kerim’de Adam Öldürme ve Kan Dökme
• Hadis-i Şerif Rivâyetlerinde Kan Dökme
• Cinâyet; Büyük Zulüm
• Cana Kıymanın Uhrevî Sorumluluğu
• İslâm Hukukuna Göre Adam Öldürme ve Cezası
• Kısas ve Hikmeti
• Peygamberleri Maddeten ve Mânen Öldürmek
• İntihar
• Cinâyet İstatistikleri; Türkiye’de Günde Ortalama 5 Cinâyet
CUM’A NAMAZI / 433
• Cum’a; Anlam ve Mâhiyeti
• Cuma Namazı
• Hanefî Fıkhına Göre Cuma Namazının Sahih Olması İçin Şartlar ve Hanefîlerin Delilleri
• Günümüzde Cuma Namazının Sahih Olmadığı Görüşü ve Delilleri
• Kur’ân-ı Kerim’de Cum’a Namazı
• Hadis-i Şeriflerde Cum’a Namazı
• Cuma Namazını Kim Emrediyor, Kim Yasaklıyor?
• Cuma Namazı Etrafındaki Bazı Konular:
(Arûbe Gününe Cuma İsminin Verilişi, Cuma Sûresi ve Cuma Âyetinin Nüzûlü, Cuma Âyetindeki Nidâdan Kasıt Nedir?, Cuma Âyetindeki “Sa’y”in Mânâsı, Cuma Âyetinde Geçen Zikrullah Kavramı, Cuma Âyetinde Geçen Alış-Veriş Kavramı, Cuma Gününün Fazileti ve Bugündeki İcâbet Saati)
• Günümüzde Cuma Namazının Sahih Olmadığını Söyleyenlere Cevaplar
• Cuma Namazının Şartları
A- Farziyetinin Şartları
B- Sıhhatinin Şartları (Vakit, Cemaat, Hutbe, Hutbe Siyasî Bir Konuşma mıdır? Cuma Kılınacak Yerin Şehir Olması, Bir Beldede Bir’den Fazla Yerde Cuma Namazı, Cuma Namazını Devlet
- IV -
Başkanı veya Nâibinin Kıldırması Meselesi)
• Câbir Hadisinin Râvîleri ve Hadis İmamlarının Onlar Hakkındaki Tesbitleri
• Câbir Hadisi ile İlgili Diğer Görüşler
• Cuma Namazı Etrafındaki Bazı Şüpheler:
(Dâru’I-Harpte Cuma Namazı, Kûfelilerin Mektubu ve Siyasî Tavırla Cuma Namazı Kılmama İddiası, Mescid-i Dırar İddiası, Cuma Günü ve Hafta Tatili Meselesi, Cuma Namazını Edâdan Sonra Zuhr-i Âhir Adıyla Kılınan Namazın Dindeki Yeri ve Hükmü)
• Cuma Namazını Terk Etmenin Günahı
• Müctehid İmamların Sünnete Uyulması ve Sünnete Muhâlif olan Görüşlerinin Terkedilmesi Hususundaki Vasiyetleri
DÂVÛD (A.S.) / 633
• Dâvûd (a.s.); Hayatı ve Peygamberliği
• Hz. Dâvûd (a.s.)’un Özellikleri
• Dâvud Âilesine Verilen Nimetler ve Şükür
• Ekin Sahibinin Dâvâsı
• Tâlût ve Câlût
• Zebur; Dâvûd (a.s.)’a Verilen İlâhî Kitab
• Kur’ân-ı Kerim’de Dâvud (a.s.)
• Hadis-i Şeriflerde Dâvûd (a.s.)
• Tefsirlerden İktibaslar
• Dilleriyle Savaş İstedikleri Halde, Savaştan Kaçanlar
• Tâlût ve Câlût Kıssasından Çıkarılabilecek Hisseler
• Başarı ve Zafer “Çok” ile Birlikte Olmakta Değil; “Hak” ile Birlikte Olmaktadır
• Tâbûtu Getiren Adam ve Nehrin Öte Yakası
DEĞİŞİM/DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR) / 691
• Tağyîr; Anlam ve Mâhiyeti
• Bireysel ve Sosyal Değişme ve Sosyal Değişimin Dinamikleri
• Kur’an ve Değişim
• Kur’ân-ı Kerim’de Değişimle İlgili Kavramlar
• Kur’ân-ı Kerim’de Tağyîr/Değişim
• Hadis-i Şeriflerde Tağyîr/Değişim
• Müslümanın Görevi: Yeryüzündeki Fesâdı Değiştirip Arzı Islah Etmek
• Hayırlı Değişimin Önündeki Engeller
• Tefsirlerden İktibaslar
DİN / 781
• Din; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Din Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Din Kavramı
• Din Anlayışları ve Diğer İnançlarda Din
- V -
• İslam’a Göre Din Gerçeği
• Dinin Kaynağı
• Din Duygusunun Menşei
• Din ve Bilim
• Dinlerin Tasnifi: 1- Hak Din, 2- Muharref Dinler, 3- Bâtıl Dinler
• Bâtıl Dinleri de Tanımanın Gerekliliği
• Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakkın Dini
• Bu Din Benim Dinim Değil!
• Liselerde Din Dersi Eğitimi ve Ders Kitapları
• Kemalizm; Resmî Din mi? Atatürk’e Tanrı veya Peygamber Diyenler
• Yönlendirilen Din; Devlet Dini ve Diyânet
DİN GÜNÜ / 845
• Din Günü; Anlam ve Mâhiyeti
• Ümit - Korku Dengesi:
• Allah, Sadece Rahmet Sahibi Değil; Aynı Zamanda Âdildir de
• Din Gününün Tek Sahibi Allah’tır
• Kur’an’da Din Günü
• Kıyâmetin Diğer İsimleri
• Din Günü Şuuru, Kıyâmetin ve Ölümün Düşündürdükleri
DOĞRULUK / SIDK / 865
• Sıdk/Doğruluk; Anlam ve Mâhiyeti
• Doğruluk ve Önemi
• Kur’ân-ı Kerim’de Sıdk/Doğruluk Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Sıdk/Doğruluk ve Kizb/Yalancılık Kavramı
• Doğruluk; İmanın Dışa Yansıması
• Sâdıklarla/Doğrularla Beraber Olmak
• Dosdoğru Yol; Sırât-ı Müstakîm
• Doğruluğun Zıddı; Kizb/Yalancılık
• Yalanın Psikolojik ve Sosyolojik Zararları
• Yalanın Sırıtan Yüzü; Ya da Yalanı ve Yalancıyı Nasıl Tesbit Ederiz?
• Günümüz ve Yalan Dolan...
• Kur’ân-ı Kerim’de Kizb/Yalancılık Kavramı
• Yalan Söylemenin Câiz Olduğu Yerler
• Târiz Yoluyla Söylenen Yalana Benzer İfadeler
• Çocuklar Neden Yalan Söyler?
• Yalan Yemin
DUÂ / 923
• İstiâne ve Duâ; Anlamı, Mâhiyeti
• Duâ İbadettir; Duâ, Ruhun Gıdası ve İlâcıdır
• Niçin Duâ Ederiz?
• Allah’ın İsimleriyle (Esmaü’l-Hüsna) Duâ Etmek
• Duânın Psikolojik Cephesi
- VI -
• Sözlü ve Fiilî Duâ
• Duâ Etme Şekli ve Duâ Âdâbı; Duâda Zaman ve Mekân
• Duâsı Kabul Edilen Kimseler; Kimler İçin Duâ Edilmez?
• Duâların Kabul Edilmesi; Duâda Tevessül
• Duânın İstismar Edilmesi; Duâda Neler İstemeliyiz?
• Kur’an-ı Kerim’in Dilinden Duâ Örnekleri
• Rasulullah’ın (s.a.s.) Hayatında Duâ
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK / 989
• Dünya; Anlam ve Mâhiyeti
• Dünya Hayatının Değeri
• Kur’ân-ı Kerim’de Dünya Hayatı
• Hadis-i Şeriflerde Dünya Hayatı
• Kaç Çeşit Dünya Vardır?
• Dünya-Âhiret Ayrımının Değerlendirilmesi ve Dünyayı Terk
• Dünyevîleşme
• Sonraki Hayat; Âhiret
• Dünya - Âhiret Dengesi
• Dünya Sizi Aldatmasın!
DÜŞMANLIK / ADÂVET / 1037
• Adâvet/Düşmanlık; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an-ı Kerim’de Düşman ve Düşmanlık Kavramı
• Hâtıb’ın Kâfirlere Dostluk Girişimi
• Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
• Düşmanlığın Zıddı; Dostluk
• Takıyye; Düşman Kâfirlerden Gelecek Tehlikeden Dolayı Farklı Görünme
• Dost Kabul Etmediklerimizle İlişki Çeşitleri; Savaş ve Barış
• Müslüman Olmayan Akrabalarla Dostluk ve İlişki
BEY’AT
- 1 -
Kavram no 18
Toplumsal Hayat 3
Bk. Hüküm-Hâkimiyet
BEY’AT
• Bey’at; Anlam ve Mâhiyeti
• Akabe Bey’atleri
• Bey’atu’r-Rıdvân
• Tasavvufta Bey’at Anlayışı
• Kur’ân-ı Kerim’de Bey’at Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Bey’at Kavramı
• Bey’at’le İşbaşına Gelen İslâm Devlet Başkanı: Halife
• Tefsirlerden İktibaslar
“Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği ahde vefâ gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.” 1
Bey’at; Anlam ve Mâhiyeti
Bey’at/Biat Nedir? “Biat”in aslı, satmak, satın almak anlamına gelen bey’ masdarıdır. “Biat”, yöneticiliği birine vermek, bir kimsenin yöneticiliğini benimsemek demektir. Kavram olarak ‘biat’, müslümanların devlet başkanını (veliyyü’l-emr’i) seçme, belirleme ve İslâmî hükümlere uygun işlerde ona bağlılık göstermedir. Müslümanların içerisinden çıkan ehl-i hal ve’l akd (müslümanların işlerini görmek üzere seçilen yetkili şûra -danışma topluluğu-) tarafından tesbit edilen bir imama (halifeye ) itaat ve bağlılık sözüdür.
Bey’, yani alım-satım; bir değer karşılığında bir değeri vermek demektir. Araplar önceden alış-verişlerde yaptıkları satış akdini (anlaşmayı) kuvvetlendirmek üzere el sıkışırlardı. Buradan hareketle, müslümanlar da bir başkan seçerken el sıkışma örneğini almışlar ve aralarındaki benzerlikten dolayı buna da ‘biat/bey’at’ demişlerdir. Sorumlu başkanı seçme konusunda yönetilenler haklarını seçtikleri kişiye, seçilen kişi de onların hakkına ve Allah’ın koyduğu sınırlara uymak şartıyla bunun karşılığını yönetilenlere, yani biat edenlere verir.
Bu, tıpkı rızâ ile bir mal alım-satımındaki anlaşma gibidir. Bir taraf kendi isteği ile, yönetim emanetini hakka-hukuka uyma şartıyla biat ettiği kimseye verir ve ona bağlı kalacağını ilân eder. Kendisine biat edilen de biat edenleri Allah’ın hükümleri doğrultusunda yöneteceğine söz verir. 2
Arapça bir kelime olan bey’at; “kabul etmek, bir akitten (anlaşmadan) râzı olmak ve tasdik etmek” gibi mânâlara gelir. İslâmî ıstılahta: “Bir mükellefin, ehil bir cemaat (ehl-i hal ve’l akd) tarafından tesbit edilen halifeye, (imama,
1] 48/Fetih, 10
2] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 82
- 2 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ulü’l-emr’e) itaat edeceğine dair, söz vermesine bey’at denilir.” Bu bir anlamda mükellefin, meşrû (şer’i) olan her emirde (hoşuna gitse de, gitmese de) itaat edeceğine dair sadâkat yeminidir. Zira Rasûl-i Ekrem (s.a.s.): “Müslümanlar, gerek hoşlarına giden, gerek hoşlarına gitmeyen her hususta kendilerinden olan emir sahiplerine itaat ederler. Bununla yükümlüdürler. Ancak günah işlemeleri emredilirse, itaat etmezler.” 3 buyurduğu bilinmektedir. Yine diğer bir hadis-i şerifte “Allah Teâlâ’ya isyan hususunda mahlûka itaat yoktur. İtaat ancak ma’rûftadır.”4 buyurulmuştur. Dolayısıyla bey’at sonucu ortaya çıkan itaat, İslâmî hükümlerle sınırlıdır. Şeriata ittiba esastır. 5
Biat’in Bağlayıcılığı: Peygamberimiz (s.a.s.) müslümanların hoşlarına gitse de gitmese de, kendilerinden olan, yani Allah’ın hükmüyle hükmeden emir sahiplerine, yani yönetim işinin kendilerine biat ile verildiği yöneticilere itaat etmek zorunda olduklarını, ancak onlar günah olan bir şeyi emrederlerse onlara itaat etmemeleri gerektiğini söylüyor. 6
Biat aslında müslümanların peygamber aracılığıyla Allah (c.c.) ile yaptıkları bir alış-veriştir. Nitekim Kur’an Allah’ın (c.c.) mü’minlerin mallarını ve canlarını Cennet karşılığı satın aldığını haber veriyor.7 Burada biat kelimesinin kökü olan bey’ fiilinin kullanılması dikkat çekicidir.
Peygamberimiz (s.a.s.) Hicret’ten önce Medineli müslümanlardan Akabe denilen yerde, yine bazı önemli siyasî ve dinî olaylar öncesinde sahâbelerden biat almıştır. Avf ibni Mâlik el- Eşcaî (r.a.) diyor ki: “Biz bir keresinde Hz. Peygamberin (s.a.s.) huzurunda yedi, sekiz veya dokuz kişiydik. “Allah’ın elçisine biat etmiyor musunuz?” dedi. Ellerimizi uzatarak; ‘Hangi şartlara uymak üzere biat edeceğiz ey Allah’ın elçisi?’ dedik. Buyurdu ki: “Allah’a ibâdet etmek ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmamak, beş vakit namazı kılmak, (verilen emirlere) kulak verip itaat etmek üzere (biat edin).” Bu sırada kulağımıza fısıldayarak “halktan bir şey istemeyin!” buyurdu.” 8
Peygamberimiz zamanında biat, daha çok O’na ve O’nun tebliğ ettiği dinî hükümlere itaat şeklinde gerçekleşiyordu. Şüphesiz Peygamber’e biat etmek, hem O’nun peygamberliğini kabul etmek, hem tebliğ ettiklerine uymak, hem de O’nun o günkü şartlarda verdiği emirlere kesinlikle karşı gelmemek anlamını taşıyordu. Kur’an şöyle diyor: “Allah’a ve O’nun Rasûlüne itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin. Sonra korku ile zayıflığa düşersiniz, rüzgârınız (kesilip) gider. Bir de sabredip katlanın. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” 9
Mü’minlerin bu itaatinin somut bir şekilde görülmesi için, Peygamber onlardan zaman zaman biat alırdı. Nitekim Akabe ve Rıdvan biatleri bu konuda oldukça meşhurdur. Akabe biatleri Hicretten önce Medineli müslümanlarla yapılmıştı.
3] Buhârî, Ahkâm 4
4] Müslim, İmâre 39, hadis no: 1840; Ebû Davûd, Cihad 87, h. no: 2625-2626; Nesâî, Bey'at 34; İbn Mâce, Cihad 40, h. no: 2864
5] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler ve Kavramlar, İnkılâp Y., s. 68. Y. Kerimoğlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 1/230
6] Buhârî, Ahkâm 4
7] 9/Tevbe, 111
8] Müslim, Zekât 108, hadis no: 1043; İbni Mâce, Cihad 41, hadis no: 2867; Ebû Dâvud, Zekât, hadis no: 1642
9] 8/Enfâl, 46
BEY’AT
- 3 -
Daha sonradan Ensar adını alacak olan bu müslümanlar, Peygamberimize itaat edeceklerine, İslâm’ın emirlerini dinleyeceklerine, Hz. Peygamber’i koruyacaklarına, bu konuda gerekli yardımı yapacaklarına söz vererek biat etmişlerdi. Bu biatlerden sonra Hicret gerçekleşti. İslâm Medine’de siyasî bir güç oldu ve çevreye daha rahat yayılmaya başladı. Akabe biatleri, Medineli müslümanların o günkü şartlar içerisinde son derece tehlikeli, riskli bir tercihleriydi. Onlar bunu göze aldılar ve karşılığında Cenneti hak ettiler.
Rıdvan biati de son derece önemli bir olaydır. Peygamberimiz (s.a.s.) Hicretin altıncı yılında sahâbelerle beraber Kâbe’yi ziyaret etmek üzere silahsız olarak yola çıktı. Ancak Kureyşliler O’nu Mekke’ye sokmadılar ve baskı altında tutmaya çalıştılar. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.s.) sahâbelerden yeniden biat aldı. Onlar Allah için gerekirse savaşacaklardı, ölüm olsa geriye dönmeyeceklerdi. Savaş silahlarına sahip olmamalarına rağmen İslâm uğruna, Peygamber’i korumak için her şeyi yapmaya söz vermişlerdi.
Kur’an, Rıdvan biatine katılanları şöyle övüyor: “Andolsun, Allah sana o ağacın altında biat ederlerken mü’minlerden râzı olmuştur, kalplerinde olanı bilmiş ve böylece üzerlerine sekîne (güven duygusu ve huzur) indirmiştir ve onlara yakın bir fethi sevap (karşılık) olarak vermiştir.” 10
Bu fetih, Fetih Sûresine adını veren Mekke’nin fethinden başkası değildi. Peygamber’e Rıdvan ağacının altında veya başka yerlerde biat edenler aslında Allah’a biat ediyorlardı. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.s.) bir peygamberdi, insanları Allah’a dâvet ediyor ve kendi başına bir iş yapmıyordu. Bunu Kur’an açık bir biçimde vurguluyor. Peygamber’e biat edenler Allah’a biat etmiş olurlar. Kim verdiği sözden cayarsa, yani biatini bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği sözde durursa, o büyük bir ecir (sevap) alır. 11
Peygamber (s.a.s.) mü’minlerden biat aldığı gibi, mü’minlerin işlerini yürütmekle ve Allah’ın hudutlarını (koyduğu hükümleri) uygulamakla görevli ülü’l-emr, bir başka deyişle veliyyü’l-emr (müslüman yetki sahibi) de, müslümanlardan Allah’ın hükümleri doğrultusunda onların işlerini yerine getirmek üzere biat alır. Müslümanların, din ve dünya işlerini yürütmek, Allah’ın hudutlarını uygulamak, müslümanların çıkarını ve İslâm vatanını korumak, mazlumlara yardım etmek ve zâlimlerin zulmünü önlemek üzere aralarında uygun bir başkan seçmeleri gerekir. Bunun İslâmî bir görev olduğu noktasında İslâm âlimleri arasında icmâ, yani söz birliği bulunmaktadır. Bu yetkili kimseye imam, halîfe, başkan, veliyyü’l-emr ya da emîru’l-mü’minîn denilmesi yalnızca bir nitelemedir.
Müslümanların işlerini görmek üzere kendisine biat edilen başkan, bey’at denilen ümmetin bir çeşit serbest seçimi ile göreve gelir. Bu biat işinde karşılıklı rızâ esastır. Tıpkı alış-verişte olduğu gibi. Zorla ve dayatma ile alınan biatler geçersizdir, bir faydası da yoktur. Biat olayı, biat edenleri bağlar ve onlara bazı sorumluluklar yükler. Seçilen yetkili kişilere İslâm’a aykırı olmayan konularda itaat etmek gerekir. Biat ettikten sonra haklı bir gerekçe olmadan onlara karşı gelmek, onların tutarlı ve adâletli yönetimlerine keyfî tutumlarla isyan etmek,
10] 48/Fetih, 18
11] 48/Fetih, 10
- 4 -
KUR’AN KAVRAMLARI
toplumda kargaşa doğurur ve zulme sebep olur. 12
Allah Teâlâ’nın indirdiği hükümlerin hakkı ile edâ edilmesi ve insanlar arasındaki ilişkileri düzenlemesi için, bey’at zarûrîdir. İbn Hümâm: “Mü’minlerin kendi içlerinden bir imam seçmelerinin lüzumunun sebebi, İslâmî emirleri hakkı ile edâ etmek içindir”13 diyerek, meselenin hassâsiyetine işaret eder. Dolayısıyla bey’at, müslüman kadın ve erkeğin, müslüman lidere karşı görev ve sorumluluğu, Kur’an’da belirtilip sünnet ile açıklanarak uygulandığı şekilde, kabul etmek için yaptıkları sözleşmedir.
Bey’at, cemaatin selâmeti ve muhâfazası, hudûdullah’ın tatbiki için mü’minlerin kendilerine bir emîr tayini ile bu emîre itaat etmek üzere ahidleşmeleridir. Hudûdullah’ın tatbiki, mutlaka organize edilmiş kurumları ve yetkileri belirtilmiş bir sosyal olgu gerektirdiğine göre; inanan müslümanların böyle bir sosyal olguyu gerçekleştirmek için bir lider ve başkana meşrû hududlar içinde bey’at etmeleri şart olmaktadır.
Kur’an, merkezî bir itaati gündeme getirmiştir. Toplumun selâmeti; emrine itaat edilen bir imamın varlığı ile mümkündür. Herkes o imamın işareti ile hareket eder. İmama itaat edilmesi için; onun kendisine itaat edilecek derecede doğru ve bilgi sahibi, cesur ve dirâyetli olması, hür olması, kendisine bey’at edenler arasında bir ayrım yapmadan onlardan herhangi birine bir zarar geldiği zaman bunun bütün topluma geldiği ve toplum için bir tehdit oluşturduğu görüşünde bulunması, düşmanın her türlü hile ve metodunu anlayacak kapasitede olması ve tâğûtî metotlardan uzak olarak işlerini şûrâ ile yapması gerekmektedir.
Kendisine bey’at edilen, mü’minlerden bey’at alırken bu göreve ehil olup olmadığını düşünmeli, Kur’an ve sünnete bağlı kalıp kalamayacağını, Râşid halifelerin yollarını takip edip edemeyeceğini değerlendirmelidir. Eğer İslâmî hükümler ve selef-i sâlihîni izleyebileceğini düşünebiliyorsa bey’at almalıdır. Çünkü bey’at alması, mü’minlerin düşmandan kaçmayacaklarına, kendisini destekleyeceklerine, hakkın ikamesine çalışacaklarına, yalan söylemeyeceklerine, zâlimlerden intikam alacaklarına, kısaca hudûdullahı muhâfaza edeceklerine dair söz ve and vermeleriyle yapılmaktadır. Onların bu andını kabul ettikten sonra bu prensipler dâhilinde musâfahalaşırlar.
Bey’at; kitap, sünnet ve sahâbe-i kirâm’ın icmâı ile sâbit olan sâlih bir ameldir. Bey’at, insanların birbirleriyle olan ilişkilerinde ve siyasî otorite ile olan münasebetlerinde, İslâm’ın hükümlerine râzı olduklarını ihlâsla ortaya koyan bir akiddir. Bilindiği gibi mü’minlerin kendi aralarından seçtikleri bir Ulû’l-emr’e (siyasî otoriteye) itaat etmeleri kat’î nasslarla farz kılınmıştır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’ de: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine (ulu’l-emr’e) de (itaat edin).”14 emri verilmiştir.
İslâm’ın temel hedeflerini gerçekleştirebilecek ve bu uğurda her türlü engeli aşabilecek vasıftaki insanın tesbiti önemli bir hâdisedir. Bu sebeple fukahâ, bey’at edilecek kimsede aranan vasıflar hususunda titizlik göstermiştir. Şurası muhakkak ki, halîfe (ulû’l-emr), mü’minlerin irâde beyanı ve rızâları sonucu
12] H. Ece, e.g.e., s. 82-84
13] İbn Hûmam, Kitâbu'l-Musâyere, İstanbul 1979, s. 265
14] 4/Nisâ, 59
BEY’AT
- 5 -
ortaya çıkabilir. Zorbalıkla ve kılıç zoruyla (ikrahla) alınan bey’at geçerli değildir. Zira Hz. Ömer (r.a.): “Bir kimse müslümanlara danışmadan ister kendisi başkan olmaya, isterse de başkasını başkanlığa geçirmeye kalkışırsa (vazgeçmediği tadirde) onu öldürmelisiniz” demiştir.15 Öldürülmeye müstehak olan tiplerin “meşrû bir ulu’lemr” olarak değerlendirilebilmesi imkânsızdır.
Fukahâ’dan bazıları “zarûret” halinde, zorbalıkla (kuvvet kullanarak) başa geçen, fakat İslâmî hükümleri tatbik eden kimselere itaat edilebileceğini zikretmişlerdir. Nitekim İbn Âbidin “Reddü’l Muhtar” da: “Zarûretten dolayı zorbanın sultanlığı sahihtir” demektedir. Ancak İmam’da bulunması gereken vasıflar kendisinde mevcut olmalıdır. Hilâfete tayinde asıl olan, mü’minlerin seçmesidir. İmamlık akdi ya halîfenin kendi yerine birini seçmesiyle olur -nitekim Hz. Ebû Bekir (r.a.) böyle yapmıştır- yahut ûlemâdan ve söz sahiplerinden bir cemaatin bey’atiyle olur. İmam Eş’arî’ye göre şâhidler huzurunda olmak şartı ile söz sahiplerinden meşhur bir âlimin bey’ati yeterlidir. Şâhidler huzurunda olması, şâyet inkâr vâki olursa, onu defetmek içindir. Mûtezile ise, beş kişinin bey’atini, hanefilerden bazıları da, bir cemaatin bey’atini şart koşmuş, belli bir sayıya itibar etmemişlerdir. Zarûretten maksat, fitneyi önlemektir. Bir de Peygamber (s.a.s.): “Size burnu kesik Habeşli bir köle bile yönetici olsa dinleyin ve itaat edin!”16 buyurmuştur, diyerek konunun mâhiyetini izah eder. İleriyi görebilen İslâm âlimleri, “zarûret” mefhumunun sınırlarının bir hayli nazik olduğunu bilir. Zâlimlerin, fâsıkların, delilerin ve çocukların halîfeliğine; “fitne çıkmasın” gerekçesiyle râzı olmanın faturasını ümmet çok ağır ödemiştir. İslâm topraklarındaki tâğutî iktidarların oluşmasında, farz olan “emaneti ehline verme” fiilinin terkedilmesinin büyük payı vardır. Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.): “İş, ehil olmayanın eline geçti mi, kıyameti gözetleyiniz”17 mealindeki tesbiti üzerinde iyi düşünülmelidir. Kaldı ki sadece mü’minlerin emîrinin (halifenin) muttakî olması kâfi değildir. Bu muttakî olan halîfenin her sahada, mü’minlerin en ehliyetli olanlarına görev vermesi zarûrîdir. Nitekim bir hadîs-i şerifte: “İdaresi altında bulunan müslümanlardan daha ehliyetlisi bulunduğu halde, bir başkasına vazife veren hakikaten Allah’a, O’nun Rasûlüne ve İslâm milletine ihânet (hâinlik) etmiş olur” 18 hükmü beyan buyurulmuştur.
Günümüzde “bir kimseye, bey’atin farz olabilmesi için İslâmî bir yönetimin (devletin) bulunması şarttır” tezini ileri süren anlayışlar vardır. Hâlbuki Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) ile mü’minlerin yaptığı ilk bey’at, Akabe’de gerçekleşmiştir. Bu tevâtür derecesindeki haber bütün sahîh kaynaklarda mevcuttur. Aksini iddia eden hiç kimsenin varlığından söz edilemez. Bu bey’atin Mekke tebliğ döneminin sonlarına rastladığı da bilinmektedir. Mekke dönemiyle ilgili olarak İmam Serahsî: “O dönemde Mekke İslâm ahkâmının tatbik olunmadığı bir darû’ş-şirkti”19 tesbitini gündeme getirmektedir. İbn Abbâs’dan (r.a.) rivâyet edilen bir hadîs-i şerîf’te, Medine’nin de aynı dönemde “darû’ş-şirk” özelliği taşıdığı kaydedilmektedir.20 Dolayısıyla ilk bey’atin gerçekleştiği dönemde, İslâmî bir devlet mevcut değildi. O şartlar altında, Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) bey’at alması,
15] Muhammed Ravvas Kal’aci, Mevsûatu fıkh Ömer b. el-Hattâb, 1401/1981, 103
16] Buhârî, Ahkâm 4
17] Buhârî, İlim 2
18] İbn Humâm, Fethü'l-Kadîr, V, 457
19] İmam Serahsî, el-Mebsüt, XIV, 57
20] Nesâî, el-Bey'a 13
- 6 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mü’minlerin her durumda, kendi içlerinden bir emir seçmelerinin zaruretini ortaya koymaktadır. Günümüzde emperyalist kâfirlerin istilâsı altında yaşayan milyonlarca müslüman vardır. Bu müslümanlardan bazıları kendi içlerinden bir cihat emîrine bey’at ederek istilâyı ortadan kaldırma hususunda gayret sarfederken, bazıları kâfirlerin kültürlerine boyun eğmiş ve tâğûtî iktidarları kabullenerek zilleti seçmiştir. Hâlbuki mü’minlerin kime ve hangi şartlarda itaat edecekleri kat’i naslarla sâbittir. Kâfirlerin kültürlerine boyun eğerek ve tâğûtî iktidarları kabullenerek yaşamayı esas alanların, “câhiliye ölümüyle ölmeleri” kaçınılmazdır. Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.): “Her kim ülü’l-emr’e itaatten bir karış kadar ayrılırsa kıyamet gününde Allah’a ameli hususunda, lehinde hiçbir hücceti olmaksızın kavuşacaktır. Her kim de (ülü’l-emr’e) bey’at sorumluluğu olmadan ölürse, câhiliye ölümüyle ölür”21 buyurduğu sâbittir. Mü’minler için iki yol vardır: Eğer meşrû bir ulu’l-emr mevcut ise, O’na bey’at etmeleri ve meşrû emirlerine itaat hususunda gayretli olmaları esastır. Yok, eğer tağûtî bir yönetimin istilâsı altında iseler; kendi içlerinden bir ulu’l-emr (cihad emîri) seçmek ve istilâyı ortadan kaldırmak için, dilleriyle, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmek zorundadırlar. 22
Biat’in Kapsamı: Kendisine biat edilen kimse bu işe uygun olmalı. Yani onda İslâm’a göre yönetici sıfatları olmalı, veliyyü’l-emr şartlarını taşımalıdır. Bu konuda baskı, hile ve adam kayırma gibi yöntemler geçersizdir. Veliyyü’l-emr olma hakkı güçlünün, daha çok propaganda yapanın, daha zengin olanın, ya da belli bir kesimin değil; gerekli şartları taşıyan ve ümmetin biatle tasvibini almış, onların yetki verdiği kimselerindir. Yeterli şartları taşımayan kimselerin iş başına gelmesiyle insanlar zarar görür, haklar sahibine ulaşmaz ve insanların muhtaç olduğu hizmetler yapılamaz.
Kendisine biat edilen kimse biatin gereğini yapmazsa, ya da veliyyü’l-emr olmanın sıfatlarını kaybederse biat geçersiz olur. Biat edilenler Kur’an’a, Sünnet’e ve toplumun menfaatine uygun iş yaptıkları sürece de biat bozulmaz. Ancak gerekirse biat yenilenir, ümmetin serbest görüşüne yeniden başvurulur. Böylece ümmetin işlerini yürütme hususunda daha yetkin ve daha becerikli kimselerin iş başına gelmeleri sağlanır. İslâm’ın hâkim olduğu yerlerde biatin işleyişi böyledir. Ümmet, yeterli özellikleri taşıyan bir ülü’l-emr (imam, veliyyü’l-emr) seçme durumundadır.
Müslümanların çoğunlukta olmadığı veya yönetimin müslümanların elinde bulunmadığı yerlerde müslümanlar kendi aralarında bir emîr (başkan) seçerek ona biat edebilirler. Böylece hem cemaat olarak dinlerini yaşama imkânını bulurlar, hem de kimliklerini korumaları kolaylaşır. Bir araya gelmenin, birlikte hareket etmenin ve bir başkanın ya da yetkili kılınan kimselerin organizesiyle çalışmanın faydası inkâr edilemez. Birlikler, dernekler, vakıflar ve benzeri teşkilatlanmalar oldukça faydalıdır. Müslümanlar nerede olurlarsa olsunlar, sorunlarını çözmek ve varlıklarını daha sağlıklı bir şekilde korumak için meşrû yollara başvurmalı, faydalı organizelerle bir araya gelmeliler. Kendi aralarında sürekli işleyen biat mekanizmasına da işlerlik kazandırmalılar.
“Aynı zamanda birkaç imama (halifeye) biat edilir mi, edilmez mi, yani bütün
21] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, el-İmâre 58, h.no: 1851
22] Yusuf Kerimoğlu, Şamil İslâm Ansiklpedisi, c. 1, s. 230-231; Y. Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, İnkılap Y., 68-71
BEY’AT
- 7 -
ümmet tek bir halifeye mi biat etmeli, aynı anda birkaç imam olabilir mi?” sorusuna kesin bir cevap verilememiştir. Birçok İslâm bilginine göre her devirde tek bir imam (halife) olur. Bazıları da ihtiyaçtan dolayı aynı anda bir’den fazla imam olabilir demişlerdir. Bunun tarihte bir-iki örneği görülmüştür.
Bugün İslâm âlemi parça parçadır. Bir sömürge dönemi geçirmiştir. Sömürgecilik dönemi bitmesine rağmen, müslümanları yöneten siyasal sistemler sömürgecilerin etkilerinden kurtulamamaktadırlar. Hatta bazı kuruluşlar sömürgecilerin işini gören kurumlar, bazı yöneticiler ise sömürgecilerin genel valisi konumundadırlar. Bu bakımdan bugün ‘bütün müslümanlar tek bir imama biat etmeliler’ iddiası yeniden gözden geçirilmelidir.
Müslüman ülkeler sömürge kültüründen ve bâtıl anlayışların işgalinden tam anlamıyla kurtulduktan sonra, kendi aralarında bir önderlik kurumu oluşturmalılar. Bu önderlik kurumu başlangıçta konsey; ‘ehl-i hal ve’l-akd’ görevini yapacak bir kurum şeklinde olabilir. Ya da bütün müslüman ülkeleri temsil edecek bir meclis şeklinde de olabilir. Bu kurum, konsey veya meclis zaman içerisinde bütün müslümanların kabul edebileceği bir satatüye kavuşturulabilir. Zamanla biat şuuru geliştikçe bu kurumun tüzel kişiliğine, ya da bir kişiye müslümanların önderi (imamı) görevi verilir. Böyle bir yöntem bütün müslümanların maslahatı açısından daha gerçekçi görünmektedir.
Bugün müslümanların böyle bir kuruma ihtiyaçları var. Çünkü çıkar ve sömürge savaşını hâlâ sürdüren zenginler ve dünün emperyalistleri, dünya düzeninin bugünkü haliyle devam etmesini istiyorlar. Hâlbuki bugünkü durum fakir ülkelerin ve özellikle müslüman halkların aleyhinedir.
Seçim Olayı ve Biat: Peygamberimiz zamanında ve O’nun yanında olanlar el tutup tokalaşarak biat ediyorlardı. Tarihî akış içerisinde çeşitli şekillerde biatler olmuştur. Esasen biat, bir kimseyi yönetici olarak onaylamak, ona itaat etmeye söz vermektir. Bunun şekli çok önemli değildir.
Biat olayı bir anlamda, bir iş ve vazife için insanlar arasında en uygun, en yetkin olanını hür bir irâdeyle seçmek ve ona halkın sorumluluğunu verme işidir. İnsanlar serbest irâdesiyle seçtikleri kimselere gönül rızâsıyla itaat ederler. Onun hizmetlerinden memnun olurlar. Eksikliklerini fazla görmezler. Böyle bir seçimin, ya da yetkin insanlara görev vermenin faydaları sayılamayacak kadar çok, bu seçimi terketmenin zararları ise sayılamaycak kadar fazladır. Bir iş konusunda serbest irâdeye dayalı seçim varsa; orada en iyiyi, en yetkini bulmak mümkün olur. Tayin ve seçim işi bir kişiye veya bir zümreye bırakılırsa, insanlar bir kişinin veya bir zümrenin becerisine, ya da beceriksizliğine mahkûm olurlar. Bunun da pek çok işin aksamasına, pek çok kimsenin kutsanmasına, hatta pek çok yıkıma yol açtığı bilinen bir şeydir.
Bir toplumda, bir teşkilatta, bir cemaatte veya herhangi bir yönetimde biatin (özel seçimin) olmaması; orada işlerin zorlaşması, çözümlerin azalması, fikirlerin donuklaşması anlamına gelir. İnsanlardan kendiişlerine ilişkin karar ve çeşitli konularda seçim ve tercih hakkını almak onlara zulüm yapmanın ötesinde, hem onlara güvenmemek, hem de birilerinin despotluğuna ve tepeden buyurmacılığına onay vermek demektir. Bu, aynı zamanda sorumluluktan kaçmak ve kabiliyetlere sınır koymak demektir. Hâlbuki Rabbimiz (c.c.), bırakın insanlara kendi
- 8 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dünya işleriyle ilgili seçim hakkını vermeyi; dinlerini ve tanrılarını bile (sonucuna katlanmak şartıyla) seçmede onları serbest bırakmış, zorlamamıştır.
Biat, hem güven yenileme, hem irâdelerin ve fikirlerin önünü açma, hem de emanatleri emin kişilere teslim etme çabasıdır. Müslümanlar hayatın pek çok alanında biat imkânını terkettiler. Yönetim gibi çok ciddi bir emaneti zorbalar ve işin ehli olmayan sultanlar ele geçirdi. Sultanların hâkim olduğu beldelerde halkın ve bilginlerin görüşüne değer verilmedi. İnsanlar onların irâdelerine, zâlim de olsa yönetimlerine katlanmak zorunda kaldı. Bu durum saltanat kavgalarını, fitneleri, hırsları ve rekabetleri artırdı. İslâm âlemi bunun zararlarını çok çekti ve hâlâ da çekmektedir. (Hatırlatmak gerekir ki biz hakkaniyet ölçülerine uygun biatlerden söz ediyoruz. Günümüzde çeşitli ülkelerde gerçekleştirilen seçimlerdeki ayak oyunlarını, seçim rüşvetlerini, göz boyayıcı propagandaları, göstermelik oy vermeleri kasdetmiyoruz.)
Biat metodu aynı zamanda insanların (özelde mü’minlerin) bir konu üzerinde düşünüp anlaşmalarını, bir araya gelmelerini sağlar. Onların işlerini istişare ile yapmalarına kapı açar. Bu nedenle İslâm’ın biat metodu üzerinde, kapsamı genişletilerek yeniden düşünülmeli ve konu iyi değerlendirilmelidir.
Tarihte ümmetin velâyetini (halifeliği, yönetimi) zorla ele geçiren bazıları, insanlardan kılıç zoruyla biat aldılar. Bazı âlimler de buna fetvâ verdiler ya da verdirildiler. Bugün ise iş o noktaya vardı ki, bırakın zorla biat alan müslüman birini; İslâm’a karşı olan, İslâmî olan her şeyi hayata ve kamuya sokmamaya çalışan, böyle bir çabayı suç haline getiren ve asla Allah’ın indirdiği hükümlere yüz vermeyen nicelerine ‘ülü’l-emr, veliyyü’l-emr’ diye kayıtsız şartsız itaat edilmekte, onların iş başına gelmeleri için çalışılmakta ve onların verdikleri hükümlerden râzı olunmaktadır. Müslümanlar ‘biat’ şuuruyla, kime ve nasıl destek olacaklarını, din ve dünya işlerini kime bırakacaklarını, kamu velâyeti anlamına gelen yönetme yetkisini kime vereceklerini imanlarına uygun bir şekilde bilmek zorundadırlar.
Peygamberimizin (s.a.s.) biatle ilgili önemli bir hadisini de nakledelim: “Kim (meşrû bir yöneticiye) itaatten elini çekerse, Kıyamet günü elinde hiçbir delil olmadan Allah’a kavuşur. Kim de boynunda biat (meşrû bir emîre bağlı) olmadan ölürse, câhiliyye ölümüyle ölmüş olur.” 23
Seçim olayı ve biat konusunda önemli olan bir husus da, biatin/bey’atin bugünkü demokratik seçimlerle hiçbir şekilde uyum göstermediğidir. Demokrasi ile İslâm, hâkimiyet hakkının kime ait olduğu ve hangi ilkelerle hükmedileceği, kimin hakem ve ölçü olacağı gibi temel hususlarda birbiriyle tümüyle çelişen sistemlerdir. Biri, beşerî ideoloji, diğeri Allah’ın nizamıdır. Bu sistemlerin seçim sistemlerinin de farklı olacağı gâyet doğaldır. Biat, İslâm’a has özel bir seçim sistemidir; demokratik seçim sisteminden ayrılan birçok yönü vardır.
Bey’at; İslâmî terminolojide “siyasî veya askerî şartların gerektirdiği vasıflardan biriyle ehliyeti olan lidere, her türlü şartlarda itaat etmek üzere, ehl-i hal ve’l-akd sınıfına girenlerin ahidleşmesi”dir. Gündemdeki konuya göre bey’at’in de mâhiyeti değişebilir. Rasûlullah (s.a.s.) döneminde yapılan bey’atleri beş
23] Müslim, İmâre 58, Hadis no: 1851; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 82-87
BEY’AT
- 9 -
bölümde incelemek mümkündür:
1- İslâm’a yapılan bey’atler (ancak, bu tür bey’atler, Peygamberimiz’den sonra gerçekleşmemiştir. İslâm’a girecek olanlar bey’atsiz girmişlerdir. O’nun döneminde de, bey’atle müslüman olmanın herkes için söz konusu olduğu sâbit değildir.),
2- Yardım ve korumaya yapılan bey’atler,
3- Cihada yapılan bey’atler,
4- Hicrete yapılan bey’atler,
5- İtaat ve bağlılık bey’atleri.
Bey’at, mutlak olarak işlendiğinde yukarıdaki bölümlerden son şık kastedilmektedir. Tam anlamıyla ilk bey’at, Akabe bey’atidır. Akabe bey’ati Medine İslâm Devleti’ne zemin oluşturması, devletin kurulmasında ilk isimler olacak dâvetçilerin belirlenmesi bakımından Siyer’de önemli konular arasındadır.
Bir bey’atin şer’îlik vasfı alabilmesi için şu şartları hâiz olması gerekir:
1- Bey’at edilen şahısta, imâmet’te aranan şartlar bulunmalıdır (Darbe ve galebe yoluyla imâmet makamını işgal edenlerle ilgili özel fıkhî hükümler bu kayıttan istisnâ edilmiştir).
2- İmama bey’at eden kişiler -bey’atin resmiyet alabilmesi noktasında- Ehl-i Hal ve’1-Akd’den olmalıdır. İmam Buhârî’’nin Hz. Ömer’den (r.a.) rivâyet ettiği şu söz, bu şarta ışık tutmaktadır: “Müslümanların meşvereti olmadan bey’at eden, -o ve bey’at eden kimse- kendini aldatıp ölüme itmiştir.” 24
3- Bey’at edilen bey’ati kabul etmelidir. Farz-ı ayın olmadıkça kimse bey’at edilmeye zorlanamaz.
4- Bey’atin bir kişiye olması gerekir. Yeryüzünde aynı anda iki kişiye, “mü’minlerin imamı” vasfıyla bey’at edilemez.
5- Bey’atin söz ve eylem olarak, Allah’ın kitabı ve Rasûlü’nün (s.a.s.) Sünneti üzerine olması şarttır. Bu kayıtla, bey’at edilen kişinin uygulamalarında daha sonra Kur’an ve Sünnete ters eylemler görülmesi halinde, azllin şer’î bir sorumluluk olarak gündeme gelmesi garanti edilmiş olmaktadır.
6- Bey’at edenin tam bir hürriyete sahip olması gerekir. Zorlama yolu ile insanlardan bey’at alınamaz.
7- Bey’at şâhidlerle kuvvetlendirilmelidir. Ancak, bey’atin kalabalık bir kitle tarafından yapılacağı gözönüne alınmış ve bu şart, ulemânın çoğunluğunca şartlar listesine dâhil edilmemiştir.
Kur’an’da ahde vefâyı emreden âyetlerin yekûnünden bey’ati bozmanın câiz olmadığı kanaati hâsıl olmaktadır.25 Şer’î bir gerekçe olmadan itaat, vefâ ve yardım üzere bey’at eden bir müslümanın bey’atini geri alması büyük günahlardan sayılmıştır. Buhârî ve Müslim’in rivâyet ettiği bir hadiste şöyle denmiştir:
24] Fethu'1-Bârî, 12/149
25] bk. 17/İsrâ, 34; 5/Mâide, 1; 16/Nahl, 91
- 10 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Emîrinden hoşlanmadığı bir şeyi gören sabretsin. Çünkü cemaati bir karış terkedip ölen, câhiliye ölümü ile ölür.”
Bey’ati imamın kendisi alabildiği gibi tayin ettiği temsilciler de alabilir. Bey’at genelde üç türlü gerçekleşegelmiştir.
1- Elle musâfaha/tokalaşma ve sözleşme ile. Bey’at-ı Rıdvan böyle gerçekleşmiştir. 26
2- Yalnızca konuşma ile. Kadınların bey’ati böyle olmuştur. Sahih hadislerde Rasûlullah (s.a.s.)’in hiçbir yabancı kadının elini tutmadığı haber verilmiştir.
3- Yalnızca yazı ile bey’at.
Şer’î bir bey’at normalde iki merhalede sonuçlanır: Birinci merhalede Ehl-i hal ve’l-Akd bey’at eder. Asıl olan da bu bey’attir. İkinci merhalede de diğer insanların bey’atine geçilir. İslâm tarihinde günümüze örnek teşkil edip uygulanabilirliği açısından en güzel bey’at örneği, Hz. Ebû Bekir’e (r.a.) yapılan bey’attir. 27
Bey’atin Kapsamı: Mümtehine sûresinin ilk bölümünde, mü’minlerin gayri müslimlerle dostluk ve ittifak ilişkilerini ve hicretin ortaya çıkardığı sosyal ve siyasî sorunları gündeme getirildikten sonra, sûrenin son bölümünde Akabe Bey’ati’ni sözkonusu eden âyet, aynı zamanda bu bey’atin içeriğini de vermektedir: “Ey peygamber! Mü’mine kadınlar, Allah’a hiçbir şirk/ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, başkasının çocuğunu sahiplenerek kocasına isnadda bulunmamak (hiç yoktan yalan uydurup iftira atmamak) ve iyi (ma’ruf) işlerde sana karşı gelmemek şartıyla, sana bey’at etmek üzere geldikleri zaman, onların bey’atini kabul et. Onlar için Allah’tan bağışlanma dile. Doğrusu Allah, bağışlayan ve merhamet edendir.” 28
Bu âyeti, bey’atin tarafları, içeriği ve amacı açılarından ele almak uygundur:
1) Bey’atin tarafları, siyasî-dinî otoriteyi temsil eden Hz. Peygamber ile mü’min kadınlardır. Kadınların özel olarak âyette zikredilmesi, erkeklerin de böyle bir bey’at yapmasına engel değildir. Anlaşılan; kadınların özellikle belirtilmesi, onların da etkin bir siyasî katılım gerçekleştirmelerinin istenmesine dayalıdır. (Kadınların bey’ati, kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi için Batı dünyasının 20. yüzyıllara kadar beklemesi ile karşılaştırma yapılarak kadın hakları konusunda değerlendirmeler için bir başka ölçü yapılmalıdır.)
2) Bey’at, kapsamı açısından incelendiğinde, imanın temeli, ana ahlâk kuralları ile iyi işlerde itaat konularını içerdiği görülür.
3) Bu bey’at, siyasî otoritenin belirlenmesi amacıyla bir irâde beyanı değildir. Siyasî otoriteye kapsamı belli konularda bir söz verme (ahd), bir sadâkat yemini, bir bağlılık andı, başka bir deyişle siyasî destek sağlayıcı bir irâde açıklaması görünümündedir. Aynı durum, Rıdvan Bey’ati açısından da geçerlidir.
Bey’atin Bağlayıcılığı: Fetih sûresinin başlangıç bölümünde, Allah’ın peygambere ve mü’minlere olan dünyevî ve uhrevî nimetleri, münâfıkların ve
26] 48/Fetih, 19
27] Nureddin Yıldız, Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi, Risale Y.
28] 60/Mümtehine, 12
BEY’AT
- 11 -
müşriklerin dünyevî ve uhrevî kötülükleri, Allah’ın göklerdeki ve yerdeki ordulara sahipliği, güçlü ve bilge oluşu, peygamberin şâhit, müjdeci ve uyarıcı özellikleri belirtildikten, bütün bunlar sonunda da insanlara, Allah’a ve peygambere inanma, yardım, saygı ve tesbih çağrısı yapıldıktan sonra, övgüyle anılan Rıdvan Bey’ati (Allah Rızâsı Andı) şöylece anlatılır: “Şüphesiz sana bağlılık bildirerek ellerini verenler (bey’at edenler, bağlılıklarını bildirenler) Allah’a el vermiş sayılırlar. Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir. Verdiği bu sözden (ahidden) dönen, ancak kendi aleyhine dönmüş olur. Allah’a verdiği sözü yerine getirene, o büyük ecir (ödül) verecektir.” 29
Bu âyetin en önemli özelliği, akasya ağacı altında yapılan Rıdvan Bey’ati’nin, hatta bunun da ötesinde, tarihî şartlarını aşıp, verilen bey’atin bağlayıcılığı konusuna değinmiş olmasıdır. Çok nazik şartlarda yapılan bu bey’at, gerçekte Allah’a yapılmış bir bey’ate eş değerdir. Peygamber’in şahsında, Allah’a bağlılık andıdır. Nitekim Muhammed Esed de, şu açıklamayı yapıyor: “Bu, ilk bakışta, Hudeybiye’de toplanan müslümanların Hz. Peygamber’e sundukları inanç ve bağlılıklarına (bey’atu’r-rıdvan) işaret etmektedir. Bu tarihsel delâleti dışında yukarıdaki cümle, aynı zamanda kişinin, Allah’ın elçilerine inanmasının, anlam ve amaç olarak bizzat Allah’a inanmakla eşanlamlı olduğunu ve böylece Allah’a itaat etme isteğinin, onun elçisine de itaati gerektirdiğini anlatır. “Allah’ın eli onların elleri üzerindedir” ifadesi, yalnızca Hz Peygamber’in bütün arkadaşlarının kendisine bağlılıklarını bildirmek için el sıkışmalarına işaret etmeyip, aynı zamanda Allah’ın, onların bağlılıklarına şâhit olduğunun da mecâzî bir ifadesidir.” 30
Âyetin son bölümü, verilen bey’at sözünden dönmenin kötü, sözü tutmanın ise iyi sonuçlarını, bey’atin bağlayıcılığını bir kere daha vurgulayarak anlatır.
Bey’atin Karşılığı: Bey’at eden, peygamberin bağışlanma dileği çerçevesine girer.31 Allah verdiği sözü tutana büyük ecir (ödül) verecektir.32 Ayrıca Allah, râzı/hoşnut olmuş ve dolayısıyla mü’minlere, maddî ve mânevî nimetler vermiştir: “Allah iman edenlerden, ağaç altında sana bağlılık bildirerek el verenlerden and olsun ki râzı/hoşnut olmuştur. Gönüllerinde olanı da bilmiş, onlara güvenlik (sekinet/iç huzuru) vermiş, yakın bir zafer ve ele geçirecekleri bol ganimetler bahşetmiştir. Allah, güçlüdür ve hakîmdir/bilgedir.” 33
Birçok müfessir, âyetteki “zafer”in, Hudeybiye Andlaşması’ndan birkaç ay sonra meydana gelen Hayber’in Fethi’yle bağlantılı olduğunu düşünür. Ama aslında burada kastedilen anlamın, daha geniş olması kuvvetle muhtemeldir; yani h. 8. yılda Mekke’nin kansız bir şekilde fethedilmesi, İslâm’ın bütün Arap Yarımadası’nda üstünlük sağlaması ve nihâyet, Hz. Peygamber’in halifeleri döneminde İslâm Birliğinin olağanüstü genişlemesi 34
Allah, urvet’ül-vüska’yı insanlara, aralarından seçtiği elçileri (rasûl) aracılığıyla gönderir. Her insanla Allah konuşmaz, Kendi’ni O’na açmaz, her insana açık yahy’de bulunmaz; fakat, her insan Allah’a yükselebilir, O’na seslenebilir. Bu seslenme, bu çıkış, akidleri ve mîsakı yerine getirmekle olacaktır. Rasûllerin
29] 48/Fetih, 10
30] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, c. 3, s. 1046, 8 nolu dipnot
31] 60/Mümtehıne, 12
32] 48/Fetih, 10
33] 48/Fetih, 10
34] Esed, a.g.e., 3/1048-1049 -22-; Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Kitabevi Y., s. 202-209
- 12 -
KUR’AN KAVRAMLARI
risâletlerine, yani, rasûl olduklarına öncelikle Allah şâhiddir ve bu bakımdan, insanlar kabul etseler de, etmeler de rasûller rasûldürler. Allah’ın Din’i İslâm; usûl (esaslar, asıllar) ve ahkâm (hükümler) olmak üzere iki bölümde ele alınır. Usûl, inanç esaslarıdır. Usûl’e inanmış bir cemaat oluştuğunda ve bu cemaat ahkâmı alabilecek, yani Allah’ın hükümetini yeryüzünde kurabilecek düzeye geldiğinde, bu düzey için gerekli sınavları başarıyla verdiğinde, rasûller bu cemaatle ahdleşirler. Bu ahid, rasûlü ne olursa olsun koruyacakları, onun emirlerinden dışarı çıkmayacakları, mallarını ve canlarını istediği biçimde verecekleri, hırsızlık yapmayacakları, yeryüzünde fesat çıkarmayacakları... gibi hükümleri içerir. Daha doğrusu, rasûlün getireceği, Allah’tan alıp tebliğ edeceği her hükmü yerine getirmek konusundadır bu ahd. Aslında, bu ahd, Allah’la ahidleşmedir; ama nasıl, Allah’la ahidleşmenin sembolü olarak, Haceru’l-Esved’e/Kara Taş’a el uzatılıyorsa, Allah adına rasûlle yapılan ahidde de, rasûlün eline el verilir ki, bu ahidleşmenin adı biat’tir.
Bi’at, ‘bâ-a (be-ye-a)’ fiil kökünden gelir. Masdarı olan ‘bey’, veya biat’ ‘alış-veriş’ demektir; ‘bir değer karşılığında bir değeri vermek’ demektir. Alana ‘müşteri’, verene ise ‘bâyi’’ denilir. Kelime, bu anlamda Kur’ân-ı Kerim’de çok geçer; söz gelimi, “Allah bey’i (alışverişi) helâl, ribâyı/fâizi haram kıldı”35 buyurulur. İşte, ‘biat’ bir alış-veriştir; mü’minlerin rasûl aracılığıyla Allah’la yaptıkları bir alışveriştir; bu ‘alış-veriş’, şu âyette en güzel anlamını bulur: “Muhakkak Allah, Cennet karşılığında mü’minlerden canlarını ve mallarını satın aldı.”36 Bundandır ki, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.), Akabe biatlerinde, Ensar’dan, “Allah’tan başka ilâh olmadığına, kendisinin Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmeleri, namaz kılıp mallarından infakta bulunmaları, her zaman sözlerini dinleyip emirlerine itaat etmeleri, muhtaçlara yardımda bulunmaları, Allah yolunda Allah için hakkı söylemeleri, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaları ve öz canlarını, kadınlarını ve çocuklarını korudukları gibi, kendisini de korumaları” hususunda söz almış; “bunların karşısında ne var ey Allah’ın Rasûlü?” sorusuna da, “Cennet” cevabını vermiştir. 37
İslâm’da, gerek Rasûl, gerekse O’ndan sonra gelen veliyy’ül-emr olsun, ümmetten Allah’ın hükümlerini kendi önderliği altında yerine getirmeleri için biat alır; yani mü’nıinler, canlarını ve mallarını Cennet karşılığında Allah’a satmaya söz verirler.
Alış-veriş her iki tarafın rızâsıyla olur ve sonunda ‘aldım, verdim’ denilerek el sıkışılır. Biat de Allah’la mü’minlerin alış-verişi olarak, aynen böyledir. Bu bakımdan, biat’in bazı şartları olması gerekir:
1. İslâmî hükümet biatsiz olamaz ve zorla biat alınmaz; insanlar da biate zorlanmaz. Bu, iman sorunudur. Nitekim Hz. Ali, kimseyi kendisine biate zorlamadığı gibi, biat ettikleri halde, kendine yardım etmeyenleri de zorlamamıştır. Kılıç zoruyla alınan biatler geçerli değildir.
2. Biat edecekler niçin biat ettiklerini bilmelidirler. Artık, bundan sonra, öncelikle Allah’a karşı sorumludurlar.
3. Biat herkese edilmez. Allah’ın hükümlerini en iyi bilen, yani emr’in sahibi
35] 2/Bakara, 275
36] 9/Tevbe, 111
37] Buhârî, Kitab'ül-İman I/12; Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, çev. S. Mutlu, I/118
BEY’AT
- 13 -
olana, zikir ehli’ne biat edilir. Kendisinde, bu nitelik olmayan kimselerin biat istemeleri bir zulümdür.
4. Nasıl, alış-verişte, satan malın eksikliğini söylemez, bu da sonradan ortaya çıkar ve bunun sonucunda, alan anlaşmadan dönebilirse; kendisine biat olunan kişi, şartların gereğini yerine getirmezse, biat edenler onu buna zorlayabilir veya biati feshedebilirler.
5. Biatten dönülmez. İki taraf da biat şartlarına bağlı kaldıkça, biatten dönen olursa ve biatine rağmen, biatinin gereklerini yerine getirmezse, bu Allah’a verilen sözden dönme olur ve Allah’ın azâbını gerektirir. 38
Biat, ahkâm indikten, hükümet kurma aşamasına gelindikten sonradır. Rasûlüllah daha önce kimseden biat almamıştır. Fakat gerek Rasûlün, gerekse veliyy’ül-emr’in görevi her zaman hükümet kurmak değildir. Öyle zamanlar olur ki, yeni bir Mekke’nin yaşanması gerekir. Bu noktada, tüm rasûllerin ana görevi, insanlara Allah’ın âyetlerini okumak, onları tezkiye etmek, onlara Kitab’ı ve hikmeti öğretmektir. Bu noktada, rasûlün rasûllüğü için insanların biati gerekmez; şartsız iman etmeleri gerekir. Rasûl’e biatten sonra, emrde ortaklık yoktur; Rasûl neyi emreder ve hangi şeyden sakındırırsa, mü’minler onu yapmak zorundadırlar. Rasûl’den sonra aynı yetki veliyy’ül-emr’e geçer. Tekrar belirtmek gerekir ki, veliyy’ül-emr’in zikir ehli, yani Kur’an ve Sünnet ehli olması, Kur’an ve Sünnet’i en iyi derecede bilme, âdil ve takvâ sahibi olma niteliklerini de kendinde barındırması gerekir. Biat, belirli durumlarla ilgili olarak yenilenebilir; Biat-ı Rıdvan olayında olduğu gibi. 39
Tasavvufta bey’at mürîdin mürşide intisabını ilânıdır ki, genellikle el öpmeyle, bazen de bir merasimle ortaya konur. Kur’ân-ı Kerim bey’ati iki yerde40 hukuksal anlamda, diğer yerlerde ise Hz. Peygamberle her konuda irâde uyuşumunu ifade etmek mânâsında kullanmaktadır. 41
“Dünyanın ücrâ bir köşesinde bile olsa, üç kişinin içlerinden birini kendilerine emir tayin etmeden yaşamaları câiz olmaz” 42 hadis-i şerifinin hükmü umumîdir. Her mükellef (ister erkek, ister kadın olsun) bey’ate muhataptır. Rasûlullah’ın (s.a.s.), bülûğa eren her çocuktan, derhal bey’at aldığı da bilinmektedir. İbn-i Hümam: “Mü’minlerin kendi içlerinden bir imam seçmelerinin sebebi; İslâm’ın emirlerini hakkı ile edâ etmektir.” hükmünü zikretmektedir. Bu husustaki hassasiyet, İslâmî birçok hükmün, ancak imamın varlığı ile tatbik edilebilmesine dayanır. Nitekim imâmet ile ilgili meseleler, “akaid” kitaplarına konu olmuştur. 43
Biat, İslâm devletinde idare edenle idare edilenler arasında yapılan, seçim veya bağlılık karakteri taşıyan sosyopolitik akid demektir. Türkçe’de biat şeklinde kullanılan kelimenin Arapça aslı bey’attir. Bey’at “satmak; satın almak” mânâsındaki bey’ masdarına bağlı olarak “yöneticilik tevdî etmek, birinin
38] Ebu'l-Hasan el-Mâverdî, Ahkâmu’s-Sultâniyye, çev. A. Şafak, Bedir Y., s. 6-14; Ö. Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu, Bilmen Y., c. 6, s. 4-28
39] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Y., s. 109-117
40] 2/Bakara, 282; 9/Tevbe, 111
41] Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 68
42] el-Müsned, İstanbul 1401, c. II, s. 177
43] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, İnkılab Y., s. 70
- 14 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yöneticiliğini benimsemek” anlamında kullanılmıştır. Sosyopolitik bir akid olarak ise devlet başkanını seçme, belirleme ve İslâm hukuku çerçevesinde ona bağlılık gösterme anlamına gelmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm’de bey’at kelimesi geçmemekle birlikte bey’ kökünden türeyen mubâyea masdarının türevleri “biatleşme, getirdiği emir ve yasaklarda peygambere itaat arzetme ve bu konuda onunla ahidleşme” anlamında kullanılmıştır.44 Hadislerde ise bey’ kökünden türemiş birçok kelime hem sözlük anlamında hem de terim olarak kullanılmıştır.45 Hz. Peygamber’in önemli dinî-siyasî olaylar arefesinde veya İslâmiyet’i kabul eden kimselerle ilk defa görüştüğünde biat aldığı bilinmektedir. Bu türün örnekleri olarak Akabe biatleri ve Bey’atü’r-rıdvân zikredilebilir.
Hz. Peygamber döneminde daha çok dinî hükümlere bağlı kalmak ve Rasûlullah’a itaat etmek anlamında kullanılan biat, Hz. Ebû Bekir’in halife seçilmesinden itibaren sonraki kullanışlarına esas olacak siyasî bir mâhiyet kazanmış, bir devlet başkanını seçme yahut seçilmiş veya bu makama herhangi bir yolla gelmiş devlet başkanına bağlılık sunma anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Gerek dört halife döneminde görülen, gerekse sonraki dönemlerde ortaya çıkan uygulamalar bu kurumun teorik esaslarının belirlenmesinde önemli rol oynamıştır.
Biatin Unsur ve Şartları: Devlet başkanlığı makamı boşaldığında bu makama bir başkan seçmeyi veya iş başında bulunan başkana İslâm hukuku çerçevesinde bağlılık sunmayı amaç edinen biatin oluşması ve geçerli sayılması için gerekli görülen unsur ve şartlarla, konu ile ilgili diğer hükümler şöylece özetlenebilir: Biat akdinin unsurlarından birincisi, bir yanda halife, diğer yanda biat eden kimseler olmak üzere iki tarafın mevcut olmasıdır. İslâm hukukçuları devlet başkanında bulunması gereken şartlar üzerinde durmuşlar, bunlardan müslüman ve âdil olmak, beden ve ruh sağlığına, ictihad derecesinde ilmî yeterliliğe sahip bulunmak, erkek olmak gibi şartlar üzerinde görüş birliğine varmışlar, Kureyş kabilesine mensup ve zamanının en faziletlisi olma gibi şartlarda ise birbirinden farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu şartlarda meydana gelecek herhangi bir eksiklik, şartın esasla ilgili olup olmamasına göre farklı sonuçlar doğurmaktadır. Biat eden tarafta aranan genel şartlar ise müslüman ve hür olmak, temyiz gücüne sahip bulunmaktır. İslâm hukukçuları müslüman olma şartını Mümtehine sûresindeki46 âyete, hürriyet şartını da Hz. Peygamber’in durumunu bilmeden biat aldığı bir köleyi statüsünü öğrendikten sonra iki köle karşılığında satın alarak âzat etmesi ve bir daha hür olduğunu bilmediği hiç kimseden biat almaması şeklindeki uygulamasına47 dayandırmaktadırlar. Temyiz gücüne gelince, bazı hukukçular biat eden kimsenin diğer akidlerde olduğu gibi tam ehliyetli olmasını şart koşarken diğer bir kısmı Hz. Hasan, Hüseyin, İbn Abbas, Abdullah b. Ca’fer ve Abdullah b. Zübeyr’in küçük yaşlarda Rasûlullah’a biat etmelerine bakarak sadece temyiz gücünün biat için yeterli olduğunu söylemişlerdir.
Biatin geçerli olabilmesi için ona katılması gerekli olan kimselerin sayısı
44] Meselâ bk. 48/Feth, 10; 60/Mümtehine, 12
45] bk. Wensinck, Mu’cem, "bâyea' md
46] 60/ Mümtehine 12
47] bk. İbn Mâce, Cihâd 41; Tirmizî, Siyer 36; Nesâî, Bey’at 21
BEY’AT
- 15 -
hakkında bir kişiden başlayarak şartlarını taşıyan herkese varıncaya kadar değişik görüşler ileri sürülmüştür. Bir, üç, beş gibi sınırlı sayıda kişinin yapacağı biatin yeterli olduğunu söyleyen İslâm âlimleri Hulefâ-yi Râşidîn dönemindeki bazı uygulamalara dayandıklarını ifade ediyorlarsa da onları böyle bir hükme götüren asıl âmil, sonraki dönemlerde fiilen verâsete dayanan bazı saltanatları meşrû bir seçimle yapılmış gibi gösterme gayreti olmalıdır. Çünkü dört halife döneminde Medine’de bulunanların çoğunun biatlere katıldığı, ondan kaçınanların sayısının çok az olduğu bilinen bir husustur.
İkinci unsur tarafların halife seçme ve seçilme konusundaki irâdelerini ortaya koymaları, yani irâde beyanlarıdır. Biat sırasında irâde beyanının sözlü olması şart değildir, uygulamada bu beyan daha çok el sıkma şeklinde ortaya konmuştur. Burada önemli olan, rızâyı bozan hallerin özellikle ikrah’ın bulunması durumunda bu biatin geçerli ve ona dayanan hilâfetin sahih olup olmadığıdır. İslâm hukukçuları, umûmiyetle ikrah altındaki biatin geçerli olmadığını söylemektedirler. Gerek Hz. Peygamber gerekse dört halife, zor kullanarak biat almamışlardır. İmam Mâlik cebir altında yaptırılan yeminin ve dolayısıyla alınan biatin geçerli olmadığını söylemiş, bu sebeple de çeşitli baskılara mâruz kalmıştır.48 Bununla birlikte daha sonra ortaya çıkan fiilî durumlar sebebiyle böyle bir biate dayanan hilâfetin zarûreten geçerli olduğunu söyleyen hukukçular da olmuştur. Biat genellikle herhangi bir şart koşulmaksızın yapılmakla birlikte, belirli durumlarda şartlı olması da mümkündür. Nitekim Amr b. Âs’ın Hz. Peygamber’e, affolunması şartıyla biat ettiği rivâyet edilmektedir. 49
Biat halifeye bizzat yapılabileceği gibi asil adına vekil, bir topluluk adına mümessil tarafından da icrâ edilebilir. Hz. Peygamber, Bey’atü’r-rıdvân’a katılamayan Hz. Osman’a vekâleten kendi kendine musâfaha yapmak suretiyle biat etmiştir.50 Aynı şekilde Dımâd b. Sa’lebe, kabilesi Ezd-i Senûe adına Hz. Peygamber’e biatte bulunmuştur.51 Biatin mektupla yapılması da mümkündür. Necâşî Hz. Peygamber’e, Abdullah b. Ömer de Halife Abdülmelik’e52 biatlerini mektupla bildirmişlerdir. Öte yandan halifenin şahsen olduğu gibi bir temsilcisi vâsıtasıyla biat alması da mümkündür. Nitekim Hz. Peygamber ensar kadınlarından biat almak üzere Hz. Ömer’i temsilci olarak tayin etmiştir. 53
Biatte önemli olan seçim veya bağlılık irâdesinin belirtilmesidir. Bu sebeple biatin icrâsı için belli bir şekle uymak gerekli görülmemiştir. Hz. Peygamber ve dört halife zamanındaki uygulama genellikle el sıkışma şeklinde olmakla birlikte Rasûlullah’ın başka şekillerde biat aldığı da vâkidir. Nitekim cüzzamlı bir müslümandan sözlü olarak biat aldığı,54 kadınlardan biat alırken de bir bez üzerinden musâfaha yaptığı veya bir kap suya birlikte ellerini soktukları bilinmektedir. 55 Biat Hz. Peygamber ve dört halife döneminde mescidde herkesin katılımına açık
48] İbn Haldun, II, 609
49] Müslim, İman 192; Ümmü Atıyye'nin yapmış olduğu şartlı biat için de bk. Buhârî, Ahkâm 49; Nesâî, Bey'at 18; Müslim, Cenâ'iz 33
50] Tirmizî, Menâkıb 18
51] Müslim, Cum’a 46
52] Buhârî, Ahkâm 43
53] Ahmed bin Hanbel, Müsned, V/85; VI/409
54] Müslim, Selâm 126; İbn Mâce, Tıb 44
55] Kurtubî, Tefsir, XVIII/71
- 16 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olarak düzenlenirdi. Rasûlullah döneminde biate iştirak eden kadınların ilk halife döneminden itibaren fiilen bu uygulamanın dışında kaldıkları görülmektedir.
Biat akdinin yazı ve yeminle tevsiki tamamen sonraki dönemlerin ürünüdür. İlk defa Haccâc’ın Halife Abdülmelik b. Mervân adına zorla aldığı biatleri yeminle tasdik ettirmeye ve yazılı olarak düzenlemeye başladığı bilinmektedir. Abbasîler döneminde de veliahtlar için alınan biatler ahidnâme veya fermanla tevsik edilir, halife ve akrabalarınca mühürlenerek veliahta verilir, gerektiğinde kasa, mescid veya Kâbe gibi güvenli yerlerde saklanırdı. Meselâ Hârûn Reşid’in, oğulları için almış olduğu ahidnâme Kâbe’de saklanmıştı.
Biat ferdî olarak yapılabileceği gibi toplu olarak da akdedilebilir. Hz. Peygamber hem tek tek fertlerden,56 hem de topluca cemaatlerden57 biat almıştır. Ayrıca biat, şartlar gerektirdiğinde yenilenebilir. 58
Biat akdinin üçüncü unsuru ise akdin bir konusunun bulunmasıdır. Bu da ya hilâfet makamının boşalması halinde yeni bir halife seçmek veya iş başındaki halifeye bağlılık sunmaktır.
Biatin Çeşitleri: Biat icrâ ettiği fonksiyona göre ikiye ayrılmaktadır. Birincisi, ehlü’l-hal ve’l-akdin gerekli şartlara sahip bir kimseyi devlet başkanı olarak belirledikleri seçim biatidir (bey’atü’l-in’ikad). Sınırlı sayıda kimselerin katılması sebebiyle buna “bey’atü’l-hâssa” da denilmektedir. Hz. Peygamber’in ölümünden sonra Ebû Bekir’in halife olarak seçilmesi için yapılan biat bu türdendir. Bazılarına göre bu biat Benî Sâide toplantısındaki biattir; bazılarına göre ise Benî Sâide’de Ebû Bekir’in sadece adaylığı kesinleşmiş, seçim ertesi gün mescidde yapılmıştır. Dolayısıyla mesciddeki biat seçim biatidir. Bu biatte aynı zamanda bağlılık anlamı da vardır. İkincisi, seçim veya başka bir yolla devlet başkanlığını elde etmiş bulunan kimseye bağlılık sunmak için yapılan biattir (bey’atü’t-tâa). Çok sayıda kimsenin katılmasından dolayı buna “bey’atü’l-âmme” de denilmiştir. Hilâfetin zorla ele geçirilmesi durumunda halkın yapmış olduğu biat bu gruba girer. Halifenin veliaht tayin etme (istihlâf) yoluyla belirlenmesi durumunda ise yapılan biatin hangi gruba girdiği hususu tartışmalıdır. Bazı hukukçulara göre yalnızca veliaht tayin etme devlet başkanı olmak için yeterli değildir; ayrıca ehlü’l-hal ve’l-akd tarafından biat edilmesi de gerekir.59 Bu durumda çağdaş bazı hukukçuların belirttiği gibi veliaht tayini bir aday göstermedir;60 başkan olmayı sağlayan asıl unsur biattir. Bu açıdan bakıldığı takdirde söz konusu biat bir seçim biatidir. Emevîler ve Abbasîler döneminde de istihlâf usulü böyle anlaşılmış ve önceki halifenin veliaht tayin edip biat aldığı kimse, hilâfet makamına geçtikten sonra meşrû bir halife olabilmek için tekrar biat alma gereğini hissetmiştir. Mâverdî’nin de içinde bulunduğu diğer bir grup hukukçuya göre ise halifenin kendi çocuğu veya babası dışındaki veliaht tayinleri biate ihtiyaç göstermeksizin halife olmak için yeterlidir.61 Dolayısıyla böyle bir halifeye yapılan biat sadece
56] Müslim, İman 98; Nesâî, Tatbik 35
57] Buhârî, Cihâd 110, Ahkâm 43; Müslim, İmâre 80; Nesâî, Tahrîmü'd-dem 14, Bey’at 8, 17; Tirmizî, Siyer 34
58] Buhârî, Ahkâm 44; Müslim, Zekât 108; Ebû Dâvûd, Zekât 27; İbn Mâce, Cihâd 41
59] Ebû Ya'lâ, s. 25
60] Senhûrî, s. 150
61] el-Ahkâmü's-Sultâniyye, s. 11
BEY’AT
- 17 -
bir bağlılık biatidir. Hz. Ömer ve Osman’a göreve başlarken yapılan biat bu türdendir.
Devlet başkanının seçimle belirlendiği durumlarda seçim biatini umûmiyetle geniş kitlelerin zaman içerisinde yaptıkları bağlılık biati takip etmektedir.
Biatin Sonuçları: Hukukî yönü itibariyle alım satım, vekâlet ve hibe gibi çeşitli akidlere benzetilmesine rağmen aslında kendisine has sosyopolitik bir akid olan biat, gerekli şartları taşıyan bütün müslümanlar için vâciptir. Ayrıca gerçekleştirilmiş sahih bir biat akdine vefânın hükmü de budur. Bu hususun Kur’an’daki delili şu âyettir: “Ey Peygamber! Sana biat edenler aslında Allah’a biat etmiş olurlar. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Şu halde biatinden dönen kendi aleyhine dönmüş olur. Allah’a verdiği ahde vefâ gösterene ise O büyük bir ecir verecektir.”62 Bu âyette belirtildiği üzere Hz. Muhammed ile ashâbı büyük bir tehlike ile karşı karşıya bulundukları bir sırada İslâm inancını ve müslümanların varlığını korumak üzere biatleşmişler ve ne pahasına olursa olsun bundan caymayacaklarına kesin söz vermişlerdir. Benzer nitelikler taşıyan, müslümanların dinî ve dünyevî işlerini idare edecek bir otoriteyi seçmek ve ona bağlılık sözü vermek anlamına gelen biatler ise daha sonra Hz. Peygamber’in halifeleriyle ashab arasında akdedilmiştir. Biatin vâcip olduğunu ifade eden hadislerin birinde meşrû bir devlet başkanına bağlılığı olmadan dünyadan ayrılan kişinin İslâm dışı sayılan bir ölümle hayata vedâ etme durumuna düştüğü ifade edilmiştir.63 Çeşitli hadis metinlerinden ve Asr-ı saâdet’le Hulefâ-yi Râşidîn dönemi uygulamalarından anlaşılacağı üzere biatte aslolan meşrû devlet başkanını tanımak, kendini ona bağlı hissetmek ve bu hissi hayatının sonuna kadar korumaktır. Buna göre milletin her ferdinin devlet başkanı ile musâfaha ederek veya başka bir şekilde biate fiilen katılması şart değildir.
Biatin hem biat eden hem de edilen kimse için doğurduğu hukukî sonuçlar çeşitli durumlara göre farklılık göstermektedir. Halife, üzerine aldığı görevi yürüttüğü ve İslâm hukukunun çizdiği yoldan ayrılmadığı sürece biat edenlerin ahidlerinden dönmeleri mümkün değildir. Buna göre biat bunlar için bağlayıcı (lâzım) bir akiddir. Nitekim bütün baskılara rağmen Emevî halifelerine biat etmekten kaçınan bazı kimseler bu tutumlarını daha önce Abdullah b. Zübeyr’e yapmış oldukları biatin kendilerini bağlayıcı olmasıyla açıklamışlardır. Hukuk çizgisinin dışına çıkmayan (âdil) halifeye yapılan biatten dönme ve silâhla karşı çıkma isyan suçunu (bağy) oluşturur. Fakihlerin büyük çoğunluğu hukuk çizgisinin dışına çıkan (fâsık) halifeye yapılan biatin bağlayıcı niteliğini kaybettiği ve onun değiştirilmesinin gerektiği görüşündedir. Ancak, fitneye yol açacağı endişesiyle silâhla değiştirilmesini câiz görmezler. Onları bu konuda tereddüde sevkeden âmillerden biri, İslâm tarihinin ilk dönemlerindeki dinî-siyasî ihtilâfların müslümanları bölmesi ve çok kan dökülmesine yol açması diğeri de kendi dönemlerindeki yöneticilerin baskıları olmalıdır. İslâm bilginleri hukuk çizgisinin dışına çıkan devlet adamlarıyla fiilen mücadele edememişlerse de onların meşrûiyetlerini yitirdiklerini söyleyebilmişler ve bu yolla idare edenle edilenleri uyarma görevlerini yerine getirmişlerdir.
62] 48/Feth, 10
63] Müslim, İmâre 58; diğer hadisler için bk. Buhârî, Enbiyâ 50; Müslim, İmâre 44, 46; İbn Mâce, Fiten 9
- 18 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Aynı anda iki halifeye biat edilmesi hilâfetin tekliği prensibini bozacağı için ilk dönem İslâm hukukçuları tarafından kabul edilmemiştir. Onlar bu konuda Hz. Peygamber’in, “İki halifeye birden biat edilmişse sonrakini öldürün”64 hadisine ve Benî Sâide toplantısında ensârın, “Bizden bir emîr, sizden bir emîr olsun” teklifini Hz. Ebû Bekir’in, “Emirler bizden, vezirler sizden” diye reddetmesi vâkıasına dayanmaktadırlar. Mutezile mensupları ile diğer bazı âlimler ise Hz. Ali ile Muâviye’nin aynı zamanda halife olduklarını öne sürerek iki halifeye biati kabul etmektedirler. Endülüs Emevî Devleti’ne meşrûiyet kazandırmak isteyen sonraki dönem âlimleri Endülüs’ün konumuna uygun bir istisna getirmek mecburiyetini hissetmişler ve aralarında deniz bulunması şartıyla iki halifenin, dolayısıyla iki İslâm devletinin olabileceğini kabul etmişlerdir. Bu görüş tabiatiyla Mısır’daki Fatımî hilâfetini meşrûiyet sınırları dışında bırakmaktadır. Zeydîler de başlangıçta aynı anda iki halifenin gayri meşrû olduğunu söylerken Yemen ve Mâverâünnehir’de iki ayrı Zeydî imamın ortaya çıkması karşısında iki halifenin meşrûluğunu benimsemişlerdir. Bütün bu farklı görüşlerin, hukukçuların bunları ortaya koyarken dayandıkları teorik esasları içinde bulundukları sosyal ve siyasî ortamın etkisiyle farklı yorumlamış olmalarından kaynaklandığını söylemek mümkündür. Çağdaş Mısırlı hukukçu Abdürrezzak Ahmed es-Senhûrî ise hilâfeti sahih ve nâkıs olmak üzere ikiye ayırmakta, iki halifenin ancak nâkıs hilâfet düzeninde olabileceğini, sahih hilâfet esasen bütün ümmetin ehlü’1-hal ve’l-akdinin iştirakiyle gerçekleşeceğinden aynı anda iki halifenin hukuken ve fiilen mümkün olamayacağını söylemektedir. 65
İslâm Tarihinde Biat: Hz. Peygamber’in Akabe’de aldığı ilk biatten sonra yeni müslüman olanlardan Allah’a ortak koşmamak, ölünceye kadar cihad etmek, haktan ayrılmamak, hırsızlık yapmamak, zinâ etmemek, çocukları öldürmemek, Peygamber’e karşı gelmemek gibi İslâm’ın çeşitli hükümleri üzerine ve önemli siyasî olaylar arefesinde biat aldığı bilinmektedir.66 Hulefâ-yi Râşidîn döneminde halife daima bir biatle vazifeye başlamıştır. Emevîler’den itibaren İslâm devletlerinde de halifenin değişimi sırasında biat daima başvurulan bir prosedür olmuştur. Ancak gerek Emevîler’de gerekse sonraki devirlerde biatin seçimden çok bağlılık sunma fonksiyonu göze çarpar. Çünkü bu dönemlerde halife çoğunlukla veliaht tayin etme yoluyla belirlenmiştir. Bu şekilde belirlenen halifelerin aynı aileden olmasına özen gösterilmesiyle de hilâfet verâsetle intikal eder bir hale gelmiştir.
İlk dönemlerde veliaht için biat alınırken halifede bulunması gereken şartların veliahtta da arandığı, bu şartlan taşımayanlar adına biat istenmediği veya şartlı biat yoluna başvurulduğu görülür. Nitekim Emevî Halifesi Yezîd b. Abdülmelik, yaşı küçük olduğu için doğrudan veliaht tayin edemediği oğlu Velîd’i veliaht seçmesi şartıyla kardeşi Hişâm için biat almıştır. Ancak daha sonra buna dikkat edilmemiş ve çocuklar için dahi biat alınmıştır. Abbasî Halifesi Emîn veliaht seçilip kendisi için biat alındığında henüz beş yaşındaydı. Genelde tek bir kişi veliaht tayin edilmekle birlikte sıralı olarak birkaç kişinin tayin edildiği de olurdu. Nitekim Hârûn Reşîd, oğulları Emîn ile Me’mûn’u ardarda halife olmak
64] Müslim, İmâre 61
65] Fıkhü'l-hilâfe, s. 136, 177
66] bk. 60/Mümtehine, 12; Wensinck, Mu'cem, "bâyea" md.; a.mlf., Miftâhu künûzi's-sünne, bey’at md.
BEY’AT
- 19 -
üzere veliaht tayin etmiş, diğer oğlu Kasım’ın veliahtlığını ise Me’mûn’un tasvibine bırakmıştır.
Emevîler ve Abbasîler döneminde biat merasimine çeşitli bölge ve kabilelerin temsilcileri başta olmak üzere çok sayıda kimsenin katıldığı tarihî kaynaklarda belirtilmektedir. Özellikle siyasî problemlerin fazla olduğu dönemlerde halifelere imkân nisbetinde çok kimsenin biat etmesine özen gösterilmiştir. Abdullah b. Zübeyr’in bertaraf edilmesinden sonra Kûfe’de Abdülmelik b. Mervân’a yapılan biat merasimine temsilcileri vasıtasıyla katılan kabileler kaynaklarda teker teker sayılmaktadır. Genellikle biate ilk önce devlet büyükleri başlar, onları hiyerarşik sıraya göre diğer makam sahipleri takip ederdi. Abbasîler’deki biat merasimlerinde protokolün başında vezirler, askerler, serdarlar ve Bağdat kadıları gelirdi. Sivil halktan da ulemâ ve ileri gelenler hazır bulunurdu. Bu merasimlerin çoğunda ordu kâtibi biat edenlerin yemin törenlerini düzenler ve herkesi ismen dâvet ederek yemin verdirirdi. Biat merasiminin tamamlanmasından sonra halifeye birtakım lakaplar arzedilir, o da bunlardan birini seçerdi. Merkezde biat alan halife diğer bölge emîr ve vezirlerine yazı gönderip kendi adına biat almalarını bildirirdi. Aynı şey veliahtlık için de söz konusu idi.
Biat usûlü her zaman ve her yerde aynı olmamış, bazan çok sade bir merasimle yetinilirken bazan da debdebeli törenler düzenlenmiştir. Emevî ve Abbasî halifelerinin resmî törenlerle biat alarak hilâfet saraylarına girdikleri tarih kaynaklarının incelenmesinden anlaşılmaktadır. Endülüs Emevî Devleti’nde biat merasimlerinin önemli bir yer tuttuğu ve günlerce sürdüğü bilinmektedir. Fâtımîler’de de biat uygulaması vardır. Ancak Fâtımîler’de devlet başkanının seçimle gelmesi söz konusu olmadığından biat tamamen bağlılık anlamını taşımaktadır. Tarihî seyir içinde biat törenleri sırasında teklif edilen yeminler esas itibariyle aynı olmakla birlikte kullanılan ifadeler ve teferruat bakımından farklılık arzetmiştir. Nitekim Haccâc’ın başlattığı yeminli biat merasimlerinde yemininden dönenin karısının boş, kölelerinin âzat, malının sadaka olacağı ve üzerine hac terettüp edeceği belirtilmiştir. İlk önceleri birkaç kelimeden ibaret ve sözlü olan yeminler daha sonra yapılan birtakım değişiklik ve ilâvelerle uzadıkça uzamış ve yazılıp ezberlenmeye başlanmıştır. Öyle ki Mısır Abbasî Halifesi Hâkim-Billâh’a yapılan biat yemininin sûreti dört sayfaya ulaşmıştı. Her şeyin şekil şartlarına bağlandığı Fâtımîler döneminde de biat yazıları kompozisyon kaidelerine varıncaya kadar en ince ayrıntılarıyla belirlenmişti.
Biat merasimlerinde Emevîler dönemininin başlangıcından itibaren “biat resmi” veya “biat hakkı” uygulaması ile de karşılaşılmaktadır. Biat alan halifenin, başta askerler ve devlet ricali olmak üzere çeşitli kesimlere ulûfe dağıtmasından ibaret olan bu uygulama Abbâsîler’in son dönemlerinde askerî ayaklanmalara yol açacak kadar kontrol dışına çıkabilmiştir. Nitekim babası hiçbir şey bırakmadığından biat resmi veremeyen Kâim Biemrillâh’a karşı isyan başlatılmış, ancak Melik Celâlüddevle’nin onun yerine 3000 dinar gibi külliyetli bir miktar dağıtması üzerine fitne önlenebilmiştir. Yine biatleri için câize isteyerek Muktedir Billâh’a karşı isyan eden askerlerden bir grup öldürülmüştür.
Osmanlılar’da genellikle Hırka-i Saâdet Dairesi’nde veziriazam ve şeyhülislâm’ın biatiyle başlayan merasime Topkapı Sarayı’ndaki Bâbüssaâde önünde devam edilirdi. Bu merasimde de önce nakîbü’l-eşraf biat eder, onu
- 20 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vezirler ve diğer devlet erkânı takip ederdi. Padişah Bâbüssaâde önüne konan tahta oturur, biat edenler tahta yanaşır ve padişahın eteğini öperlerdi. İlmiyeye mensup kimselerin padişahın bizzat elini öperek veya sıkarak biat ettiklerinin örneklerine de rastlanmaktadır.
Medine, Şam, Bağdat, Kahire, Kurtuba, İstanbul gibi değişik hilâfet merkezlerinde biat müessesesi zaman içinde değişiklik arzetmiş, şeklî bir merasimden öte gitmese de bütün İslâm devletlerinde uygulanmaya devam etmiştir. 67
Akabe Bey’atleri
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Medine’den gelip ilk müslüman olanlarla 621-622 yıllarında Mekke’nin Akabe adı verilen mevkîinde yaptığı iki anlaşma ve ahidleşme, Akabe Bey’atleri diye tarihe geçmiştir.
Mekke’ye üç km. kadar uzaklıkta bulunan Mina ile Mekke arasındaki bir mevkiye verilen “Akabe” adına, bölgenin başka yerlerinde de rastlanmaktadır. Aynı adı taşıyan birçok yer bulunmasına rağmen Akabe denince ilk defa bu meşhur ahidleşme ve anlaşmaların yapıldığı mevkî hatıra gelmektedir.
İslâm’ı çeşitli kabile ve gruplara anlatmaya çalışan Rasûlullah (s.a.s.) özellikle Hac mevsiminde Mekke’ye gelen kabileler arasında dolaşıyor ve onlara bu yeni mesajı iletmeye uğraşıyordu. Bu hac mevsimlerinin birinde Yesrib (Medine)’den gelen ve bu şehirde yaşayan iki Arap kabilesinden biri olan Hazrec kabîlesine mensup bazı kimselerle karşılaşan Hz. Peygamber, onları İslâm’a davet etti. Peygamberliğinin on birinci yılında onun bu çağrısına adı geçen kabîleden altı kişi icâbet edip büyük bir samimiyetle bu yeni dine sarıldılar. Zira yıllardır Yesrib’teki diğer Arap kabîlesiyle aralarında sürüp gitmekte olan Buas savaşlarından bezmiş olduklarından bu yeni dinin aralarında bir barış ortamı oluşturacağını ümit ediyorlardı. Yesrib’e geri döndüklerinde bu olaydan ve yeni dinlerinden kardeş kabîle Evs’e bahsedip onları da İslâm’a dâvet edeceklerine ve gelecek yıl yine Hac mevsiminde aynı yerde Rasûlullah’la buluşacaklarına dair söz verip ayrıldılar.
Medine’de yaşayan bu iki kabîlenin dışında ayrıca üç Yahûdi kabîlesi daha bulunuyordu. Bunlar müşrik Arapları dinlerinden ve putperestlik anlayışlarından dolayı hep hor görüyorlardı. Yahûdiler ellerindeki Tevrat’a, ayrıca âlimlerinden ve atalarından işitip durduklarına göre yakında bu bölgede zuhur edecek bir peygambere iman edeceklerini ve bu peygamberin desteğiyle putperestliğe son vererek Arapları ortadan kaldıracaklarını söyleyip duruyorlardı. Yahûdilerin bu sözleri Yesrib’li Evs ve Hazrec kabilelerinin zihninde yer etmişti. Hz. Peygamber (s.a.s.) ile Akabe’de görüşünce, yahûdilerden önce davranıp bu peygamberin yanında yer almakta hiç tereddüt etmediler. Bu ilk müslüman Yesribliler Rasûlullah’a iman ederek şöyle dediler: “Kavmimiz çok zor günler yaşıyor, hiç iyi bir durumda değiliz. Yıllardır süren çatışmalar aramızda sonu gelmez bir anlaşmazlığa sebep oldu. Bu yeni dinin bizleri bir araya getireceğine ve bizleri barıştırıp kaynaştıracağına inanıyoruz.” Gerçekten Yesribliler Buas savaşlarının artık son bulmasını istiyorlardı. Hz. Peygamber’e iman eden Hazrecliler şu kişilerden ibaretti: Es’ad b. Zurâre, Avf b. Hâris, Râfi’ b. Mâlik, Ukbe b. Âmir, Kutba b. Âmir ve Câbir b. Abdullah b. Riab. Bunlardan ilk ikisi Neccaroğullarına mensup idi.68
67] Cengiz Kallek, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 120-124
68] İbn Hişâm, Sîre, II, 70 vd.; İbn Sa'd, Tabakât, I, 217 vd.
BEY’AT
- 21 -
İslâm’a gönül veren bu ilk Medineli müslümanlar memleketlerine geri dönerek bütün güçleriyle bu yeni dini tanıtmaya ve akrabalarının da iman etmelerini temine çalıştılar. Bu küçük grubun Yesribliler üzerinde büyük etkileri oldu. Evs ve Hazrec’ten birçok kimse bunların aracılığıyla İslâm’a girdi. Özellikle Rasûlullah’ın dayılarından olan Neccaroğullarına mensup Es’ad b. Zurâre ile Avf b. Hâris müslümanlıklarını asla gizlemeksizin büyük bir gayretle insanları İslâm’a davet ettiler. Gerçekten İslâm akîdesi Yesrib’de yıllardır süren savaşların sona ermesinde büyük bir etken oldu. Düşmanlıklar sona erdi ve insanlar Allah’ın rahmeti sâyesinde kısa zamanda kardeşler oluverdiler. Ertesi yıl, yani peygamberliğin on ikinci yılında yine Hac mevsiminde Mekke’ye gelen Yesrib’li on iki kişi Akabe mevkiinde Rasûlullah (s.a.s.) ile geceleyin gizlice buluştular. Bunlardan altısı bir önceki yıl müslüman olan kişilerdi. Birinci Akabe Bey’ati adı verilen bu bey’atte bulunan sahâbelerden Ubâde b. es-Sâmit, hadiseyi söyle anlatır:
“Refahta olduğu kadar sıkıntıda, sevinçte olduğu kadar üzüntüde de onu destekleyecek ve her konuda emirlerine itaat edeceğimize, Rasûlullah’ı kendi nefislerimizden aziz tutup, durum ne olursa olsun ona muhâlefet etmeyeceğimize, Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasından korkmayacağımıza, Allah’a asla şirk koşmayacağımıza, hırsızlık ve zina yapmayacağımıza, çocuklarımızı öldürmeyeceğimize, kendiliğimizden uyduracağımız yalan ve dolanlarla hiç kimseye iftirada bulunmayacağımıza, hiçbir hayırlı işte Rasûlullah’a muhâlefet etmeyeceğimize dair bey’at ettik. Ayrıca bizden birinin verdiği sözünde durmasına karşılık onun ecir ve mükâfâtının Allah’a ait olduğuna ve ona Cennet nimetinin verileceğine; kim insanlık haliyle bunlardan birini işler de ondan dolayı dünyada cezaya çarptırılırsa bunun ona keffâret olacağına; kim de yine bunlardan birini işler de işlediği o suçu Allah açığa vurmazsa onun işinin Allah’a kalacağına; Allah’ın dilerse onu bağışlayıp dilerse azaba uğratacağına dair Rasûlullah’ın bize bildirdiği hususlara sâdık kalacağımıza da söz verdik.”
Bu birinci Akabe Bey’atine katılan on iki kişiden altısı bir önceki yıl iman eden kimselerdi. Diğer altısı ise Muaz b. Hâris, Zekvân b. Kays, Ubâde b. es-Sâmit, Yezid b. Sa’lebe, Abbâs b. Ubâde ve Ebû’l-Heysem Mâlik b. Teyyihan idiler. Bazı kaynaklarda bir önceki yıl Rasûlullah ile tanışan altı kişiden biri olan Câbir b. Abdullah yerine Uveym b. Saide’nin birinci Akabe Bey’atinda bulunduğu ifade edilir.
Medineliler, hacdan geri dönerlerken, yanlarında, İslâm’ı öğretmek üzere Rasûlullah tarafından tayin edilen Mus’ab b. Umeyr’i götürdüler. Kısa sürede Medine-i Münevvere’de İslâmiyet hızla yayıldı. Mus’ab b. Umeyr, Rasûlullah’ı Medine’deki her hareketten haberdar ediyordu. Kısa zamanda Evs ve Hazrec kabilesinin bütün evleri İslâm’ın nuruyla aydınlanmaya başladı. Artık Medine, bir İslâm devletinin doğuşuna hazır hâle gelmişti. Mus’ab b. Umeyr’in gayret ve etkisiyle Yesrib’in ileri gelenlerinden Sa’d b. Muaz ve Useyd b. Hudayr müslüman oldular. Bu iki büyük reisin İslâm’a girmesiyle İslâm, Medine’de bir hayli kabul gördü. Bunun üzerine Medineliler Hz. Peygamber’i şehirlerine dâvet etmeye karar verdiler.
Birinci Akabe Bey’atinden bir yıl sonra Medineliler yeniden hac için Mekke’ye geldiler. İçlerinde ikisi kadın, yetmiş beş müslüman vardı. Allah Rasûlünün bu defa onlarla ilgi kurması İslâm’ın tebliğinden ibâret değildi. Çok önemli kararlar
- 22 -
KUR’AN KAVRAMLARI
arifesindeydiler. Buluşma yeri yine Akabe mevkii oldu. Buluşma gizli yapılacak ve hiç kimseye haber sızdırılmayacaktı. Gece yarısına doğru, Medineliler, gâyet tedbirli hareket ederek kararlaştırılan yerde toplandılar.
Rasûl-i Ekrem Akabe’ye bu defa amcası Abbâs ile birlikte geldi. Abbâs henüz ya müslüman olmamış yahut müslümanlığını gizliyor, ancak yeğenini himâye ediyordu. Böylesi bir toplantıda bulunmayı bir aile borcu kabul etmişti. Toplantıda ilk sözü Hz. Abbâs aldı: “Ey Hazrecliler, Muhammed’in (s.a.s.) aramızdaki mevkii bildiğiniz gibidir. Biz, onu düşmanlarından koruduk ve koruyacağız. Kendisi burada, ailesinin yanında, nezdimizde izzet ve ikrâm içindedir. Fakat sizinle bir andlaşma yapmak ve size katılmak istiyor. Ona verdiğiniz sözü tutmak, kendisine muhâlefet edenlere karşı gelmek hususunda azminiz kuvvetli ve sağlam ise buna bir diyecek yoktur. Fakat onu ele verecek, yanınıza geldikten sonra yalnız başına bırakacaksanız, bunu şimdiden söyleyiniz ve onu kendi haline bırakınız.”
Medineli Müslümanların cevabı şöyle oldu: “Dediklerinizi dinledik. Ey Allah’ın Rasûlü, siz söyleyin! Kendiniz adına, Allah adına istediğiniz andı bizden alınız. Biz hazırız.” Rasûlullah Hz. Muhammed (s.a.s.) Kur’ân-ı Kerim’den bazı âyetler okuduktan sonra şöyle buyurdular: “Kadınlarınızı ve çocuklarınızı nasıl koruyorsanız, beni de öylece korumak üzere size elimi veriyorum.”
Elini ilk uzatan, Berâ b. Ma’rur oldu. O, şöyle dedi: “Bey’at ettik ya Rasûlullah, seni Hak dinle gönderen Allah’a yemin ederiz ki kendimizi, çocuk ve hanımlarımızı koruduğumuz gibi seni de koruyacak ve savunacağız. Biz, zaten harp içinde yoğrulmuş kimseleriz. Zırha alışkınız. Bu, bize atalar mirasıdır.” Bera’dan sonra söz alan Ebû’l Heysem de: “Yâ Rasûlallah, dedi. Bizim yahudilerle birtakım bağlantılarımız vardır. Bu bağlantıları keseceğiz. Biz bunu yaptıktan sonra siz de Allah’ın inâyetiyle muvaffak olunca bizi bırakıp kendi kavminizin yanına döner misiniz?” Rasûlullah (s.a.s.) gülümsediler ve dediler ki: “Kanım sizin kanınızdır. Siz bendensiniz, ben de sizdenim. Kiminle dövüşürseniz ben sizin yanınızdayım. Kiminle barış yaparsanız, ben de onunla barış yaparım.”
Rasûlullah (s.a.s.)’in bu sözlerini duyan herkes, bey’at etmek üzere elini uzatıyordu. Bu sırada Abbâs b. Ubâde ortaya atılarak şunu söyledi: “Hazrecliler! Bu zâta niçin bey’at ettiğinizi biliyor musunuz? Ona bey’atle insanların kırmızısına ve siyahına, yani Arap ve Arap olmayana (bütün dünya insanlarına) karşı savaşa hazır olmayı kabul etmiş oluyorsunuz. Bir felâkete uğradığınız ve ulularınızın maktul düştüğünü gördüğünüz zaman onu yalnız başına bırakacaksanız şimdiden bırakınız. Bu, daha doğru olur. Yoksa dünyada ve âhirette rüsvay olursunuz. Fakat ona verdiğiniz sözü tutacak, malca felâkete uğramayı, büyüklerinizin ölümüyle karşılaşmayı göze alacaksanız, bunu yapınız. Çünkü dünya ve âhiret hayrı bundadır.” Hepsi kabul ettiler ve sordular: “Ey Allah’ın Rasûlü, buna karşılık bize ne va’d ediyorsunuz?” Rasûlullah: “Cennet” dedi.
Bey’at kısa zamanda tamamlandı. “Hepsi de darlıkta ve genişlikte her durumda itaate, sözün ancak doğrusunu söylemeye ve Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasından korkmamaya” söz verdiler. Bey’atten sonra Rasûlullah (s.a.s.), Hazrec’den dokuz, Evs’den üç kişi olmak üzere on iki nakip seçtiler. Es’ad b. Zurâre de hepsinin başı ve emîri seçildi. Bunlardan her biri bir kabîlenin reisi idiler. Bunun anlamı, on iki kabilenin İslâmiyeti kabul etmesiydi.
BEY’AT
- 23 -
Bey’at gece karanlığında tenhada ve gizlilik içinde yapılmıştı. Fakat bey’atin bitiminde bir çığlık karanlığın perdesini yırttı: “Ey Kureyş, Muhammed ile atalarının dininden çıkanlar, sizinle dövüşmek için andlaşma yaptılar!” Fakat müslümanların artık kimseden çekindikleri yoktu. Bu sesi duyar duymaz Abbas b. Ubâde şöyle dedi: “Yâ Rasûlallah, seni hak ile gönderen Allah’a yemin ederim ki istersen sabah olur olmaz kılıçlarımızı kınından sıyırır üzerlerine saldırırız.” Rasûlullah (s.a.s.) ise şöyle buyurdular: “Hayır... Bize savaş izni henüz verilmiş değildir. Şimdi hepiniz yerlerinize dönünüz.”
İslâm’a teslim olup Rasûlullah’a tam anlamıyla bey’at eden bu ilk müslüman kitle için emre itaat mutlak idi. Akabe’deki bu toplantı dağıldı ve herkes yerine döndü. Sabah olunca Kureyşli müşrikler bu bey’atten haberdar olmuşlardı. Müşrikler bu anlaşmanın mâhiyetini araştırmaya başladılar. Fakat henüz müslüman olduğunu bilmedikleri Yesribliler’in Hz. Peygamber ile anlaşmalarına bir türlü anlam veremiyorlardı. Mekkeli müşrikler bu gizli anlaşma hakkında bir bilgi alamadan Yesrib’li müslümanlar şehri terk etmişlerdi.
İslâm Devleti’nin kurulmasında önemli bir dönüm noktası olan ikinci Akabe bey’atine, Rasûlullah’ın savaş ve barışta korunacağına dair prensiplerin tesbit edildiği ve kararların alındığı bir bey’at olmasından dolayı, “Bey’atü’l-Harb” adı da verilir. İkinci Akabe bey’atinin gerçekleşmesiyle İslâm tarihinde yeni bir dönem başlıyor ve o gün İslâm Devleti’nin temeli atılmış oluyordu. 69
Bey’atu’r-Rıdvân
Rıdvân Bey’ati; Ashâbın, Allah’ın râzı olacağı şekilde, Kur’an’ın hükümlerine uyacaklarına ve Rasûlullah’ı koruyup onun yanında düşmanlarına karşı sonuna kadar savaşacaklarına dair Hudeybiye’de Hz. Peygamber (s.a.s.) ile ahidleşmeleri olayıdır.
Rasûl-i Ekrem Hz. Muhammed (s.a.s.) Kâbe’yi ziyaret ve Umre yapmak gayesiyle Hicret’in altıncı yılı Zülkade ayında ashâbıyla Medîne-i Münevvere’den çıkıp Mekke’ye doğru yola koyuldu.70 Hudeybiye’ye indiğinde Hudâalılardan Hıraş b. Umeyye’yi elçi olarak müşriklere gönderdi. O, müşriklere, savaşmak niyetinde olmayıp yalnızca Kâbe’yi ziyaret için geldiklerini ve Umre yapıp döneceklerini bildiriyordu. Elçi İbn Umeyye, Mekke’ye varıp bunu söyleyince müşrikler devesine vurup onu yere düşürerek öldürmek istediler. Mekkeli olmayan çoğu Habeşli bazı kimseler araya girip bu elçiyi kurtardılar, geri dönerek durumu Rasûlullah’a (s.a.s.) anlattı. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem. Hz. Ömer’i (r.a.) göndermek için yanına çağırdı. Hz. Ömer (r.a.): “Ya Rasûlallah, onlar benim kendilerine olan kin ve düşmanlığımı bilirler. Ben onlara güvenemem, şâyet onlar tarafından bir işkenceye uğrarsam Mekke’de bana yardımcı olacak akrabalarım Adiyyoğulları’ndan kimse yoktur. O yüzden, Osman b. Affân’ı gönderirseniz, orada onun akraba ve yakınları çoktur. Hem onu severler. İrâde ve arzunuzu daha rahat tebliğ edebilir.” dedi.
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) Hz. Osman b. Affân’ı (r.a.) çağırıp, onu Kureyş’e gönderdi. Osman b. Affân (r.a.) Mekke-i Mükerreme’ye varınca önce Rasûlullah’ın emrini tebliğ etti ve: “Biz Hudeybiye’ye muhârebe için gelmedik.
69] Ahmet Ağırakça, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 79-81
70] İbn Hîşam, Sîre, III, 321
- 24 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yalnız ziyaret ve umre yapmak için geldik.” dedi. Bu arada Osman b. Affân (r.a.) Mekke’de iman edip İslâm’a girmiş olanlara fethi müjdelemek istiyordu. Bu da Hz. Osman’ın görevleri arasındaydı. Bu arada Kureyş Hz. Osman’a, “İstersen sen Beytullah’ı tavaf et; ancak hepinizin, üzerimize gelip tavaf etmenize izin veremeyiz.” dediler. Hz. Osman b. Affân’ın verdiği cevap bir elçiye yakışır nitelikte ve gâyet vakurdu: “Allah’a yemin ederim ki Rasûlullah ve ashâbı tavaf etmedikçe ben de Beytullah’ı tavaf edemem.” 71
Hz. Osman b. Affân’ın bu cevabı üzerine müşrikler onu göz hapsinde tutup Mekke’de alıkoydular. Diğer taraftan Hudeybiye’ye “Osman öldürüldü” diye yanlış bir haber ulaştı.72 Bu haber, mü’minleri ziyâdesiyle üzdü ve Rasûlullah (s.a.s.): “O kavim ile çarpışmadan gidemeyiz” dedi. 73
Bir çağrıcıyı görevlendiren Rasûlullah (s.a.s.), ashâba şunu ilân ettirdi: “Haberiniz olsun ki Rasûlullah’a Ruhu’l-Kudüs indi. Ona bey’ati emretti.” Ashâbı Rasûlullah’a Bey’at’e dâvet etti. Bütün ashâb Allah adına ona bey’at ettiler. Bey’atleşme, semûre ağacı altında olmuştu. Rasûlullah, ağacın altında oturmuş, ashâbından bey’at alıyordu. Ashâb, Hz. Peygamber’e, “Ölmek pahasına da olsa savaştan kaçmamak ve asla çekinmemek üzere” söz verdiler. Bu bey’at, bir rivâyete göre “ölüm üzerine”,74 bir başka rivâyete göre ise “savaştan kaçmamak üzere”75 idi. Rasûlullah onlara şöyle dedi: “Siz bugün yeryüzündekilerin en hayırlısısınız.”76 Bu bey’at, hicretin 6. yılı Zilkade ayında, (Milâdî 628 yılı Mart ayı) meydana geldi.
Ashâbından herbirini bir söz, bir ahd ve bir birlik üzere olmak için bey’ate çağıran Hz. Muhammed (s.a.s.) en sonunda sağ elini öbür eli üzerine koyup, “Bu da Osman’ın bey’ati” demesi Hudeybiye’deki mü’minleri çok heyecanlandırdı.77 Onun bu ifadelerini işiten Mekkeli müşrikler, Osman b. Affân (r.a.) ve Mekke’deki müslümanlardan birkısmını serbest bıraktılar. Arkasından, Suheyl b. Amr’ın başkanlığında bir heyeti antlaşma yapmak üzere Rasûlullah’a gönderdiler. Burada İslâm tarihinde meşhur olan Hudeybiye Andlaşması yapıldı.
Rasûlullah (s.a.s.), Hudeybiye’de yapılan ve adına Bey’atu’r-Rıdvân denen bu olay ve bey’atleşme için şöyle buyurmuşlardır: “Bey’atu’r-Rıdvân’da bulunan kimse ateşe (cehenneme) girmez.” 78
Bey’atu’r-Rıdvân, müslümanların, devlet şuurunda oldukları ve İslâm’ı sonuna kadar savunup koruyacaklarını gösteren bir olaydır. Burada yalnız Selemoğulları’ndan Cedd b. Kays adındaki münâfık devesinin karnı altına saklanarak79 devlet başkanı Rasûlullah’a (s.a.s.) bey’at etmemiştir. Osman b. Affân (r.a.) ise tek başına Kâbe-i Muazzama’yı tavaf etmemişti. Çünkü kâfirler
71] Vakidî, Kitâbu'l-Meğâzî, II, 602
72] İbn Hişam, Sîre, III, 329
73] Taberî, Tarih, III, 77; İbnü'l-Esir, el-Kâmil, II, 203
74] Buhârî, Meğâzî 35
75] Buhârî, Cihâd 110; Müslim, İmâre 67
76] Buhârî, Meğâzî 35
77] Ahmed İbn Hanbel, Müsned, II, 120
78] Buhârî, Meğâzî 19, 35; Fadâilü's-Sahâbe 7; Müslim, Cihâd 52; Tirmizî, Menâkıb 18; Nesâî, İhbas, 4; Ahmed bin Hanbel, I/59, V/423
79] İbn Hişam, Sîre, III, 330
BEY’AT
- 25 -
müslümanlara ve onların devlet başkanına tavafı yasaklamışlardı. Böyle olunca, müslümanın tek başına, kâfirler ve tâğutî güçlerin müsaadesi ile ve onlar istediği için Kâbe’yi ziyareti söz konusu olamazdı. 80
Kaynaklardaki rivâyetlerde biat eden sahâbîlerin sayısı 700, 1300, 1400, 1525 ve 1600 olarak gösterilir. Güvenilir kaynaklarda ise 700 rivâyeti yoktur. 1400 kişi olduklarına dair rivâyet daha yaygındır. 81
Hz. Peygamber ve müslümanlar yapılan antlaşmadan sonra Hudeybiye’den ayrılıp Medine’ye dönerlerken yolda Feth sûresi nâzil oldu. Bu sûrenin 10’uncu ve 18’inci âyetinde Bey’atürrıdvân’dan söz edilmiştir: “Ey Muhammed! Şüphesiz ki sana biat edenler ancak Allah’a biat etmiş olurlar; Allah’ın eli onların elleri üstündedir...”82; “Ey Muhammed! And olsun ki Allah seninle ağaç altında biat ederlerken mü’minlerden râzı olmuştur...”83 Bundan dolayı bu biate “Bey’atü’r-rıdvân” (rıdvân -râzı olma- biati) veya “Bey’atü’ş-şecere” (ağaç altındaki biat); biat eden sahâbîlere “Ashâbü’ş-şecere” (ağaç altında Hz. Peygamber’e biat edenler); gölgesinde bu biatin yapıldığı ağaca da “Şeceretü’r-rıdvân” denilmiştir.
Altında biat yapılan ağaç hakkında kaynaklarda iki ayrı rivâyet bulunmaktadır. Bir rivâyete göre müslümanlar ertesi yıl veya Hz. Ömer’in hilâfeti zamanında (634-644) Hudeybiye’ye giderek bu ağacı aramışlar, fakat bulamamışlardır. Bunun üzerine Hz. Ömer onu sel sularının veya benzeri bir şeyin alıp götürmüş olabileceğini söyleyerek aranmasından vazgeçilmesini istemiştir. Diğer rivâyette ise müslümanların ziyaretleri sebebiyle bu ağacın kutsiyet kazanmasından endişe eden Hz. Ömer, hilâfeti sırasında onun kesilip imhâ edilmesini emretmiştir. Bugün bu ağacın bulunduğu yerde Hudeybiye Mescidi vardır.
Sahâbîleri fazilet ve derece bakımından çeşitli gruplara ayıran hadis âlimleri arasında Hâkim en-Nîsâbûrî’nin on iki basamaklı kronolojik taksimi daha fazla kabul görmüştür. Buna göre “Ehlü Bey’ati’r-rıdvân” (Rıdvan bey’atine katılanlar) dokuzuncu sırayı oluşturmaktadır. 84
Tasavvufta Biat Anlayışı
Biat, tasavvufta el almak; şeyhine sâdık ve bağlı kalacağına, ona kayıtsız şartsız teslim olacağına, her dediğini itiraz etmeden yapacağına dair mürîdin mürşidine söz vermesi demektir. Aynı zamanda, bu maksatla tarikat mensupları arasında düzenlenen tören anlamında da kullanılır. Ankaravî biati şöyle tanımlar: “Biat, el alıp şeyhle muâhede kılıp, şeyhin dostuna dost, düşmanına düşman olup, gerek rahat, gerek sıkıntılı zamanlarda ona itaat edip emrinden dışarı çıkmamaktır.” 85
Biat, tasavvufta mürid adayının (tâlip, muhib) şeyhe ve onun vereceği emirlere tam anlamıyla bağlı kalacağına dair verdiği söz mânâsında kullanılır. Mubâyaa, ahz-ı tarik, ahid, intisap, intimâ, telkîn-i zikr, inâbe ve el almak, ikrar
80] A. Ağırakça, a.g.e., c. 1, s. 231-232
81] Buhârî, Meğâzî 35
82] 48/Fetih, 10
83] 48/Fetih, 18
84] Mustafa Fayda, TDV İslâm Ansiklopedisi, Bey’atü’r-rıdvan maddesi
85] Ankaravî, 34, Mirâtu’l-Makasıd, 259, 268; Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Marifet Y., s. 99
- 26 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vermek gibi terimler de aynı anlama gelir.
Mutasavvıflar ve tarikat ehli, biatin Kur’an ve Sünnet’e dayandığı görüşündedirler. Kur’ân-ı Kerîm’de biate ve taşıdığı öneme işaret edilmiştir.86 Hz. Peygamber’in İslâm’a girmek isteyen kişilerden, hicret ve cihad gibi önemli faâliyetlere karar verirken sahâbîlerden, iyi ve temiz bir dinî hayat yaşamak isteyenlerden biat alması, tarikatlerde şeyh ile mürid adayları arasında akdedilen bir çeşit bağlılık yemini kabul edilen biat için örnek teşkil etmiştir. 87
Aralarında bazı önemsiz farklar bulunmakla beraber biatin şekli ve gayesi bütün tarikatlerde hemen hemen aynıdır. Tarikate girmek isteyen mürid adayının intisaba ehil olup olmadığı araştırılır. Araştırmalar olumlu sonuç verirse tâlip bir deneme ve müridliğe hazırlık dönemi geçirir. (…) Şeyh, sağ elini uzatıp müridle musâfaha eder, ondan söz alarak biat hakkındaki âyetleri okur.88 Tâlibe şeyhinin dostuna dost, düşmanına düşman olmasını, refahta ve sıkıntıda ona itaat etmesini, hiçbir emrine karşı çıkmamasını tenbih ederek89 kelime-i tevhidi üç defa okur, peşinden tâlip bunu tekrar eder. Şeyh, “Allah’ı rab, İslâm’ı din, Muhammed’i peygamber, Kur’an’ı rehber, Kâbe’yi kıble, efendimiz falan zâtı (meselâ Abdülkâdir-i Geylânî) şeyh, mürebbî ve rehber olarak gönül hoşluğuyla kabul ettim” der;90 tâlip de bunu tekrarlar. Sonra ellerini kaldırırlar, şeyh duâ eder, mürid de “âmin” der. Bu merasimden sonra tâlip mürid olarak ihvan arasına girer, sohbetlere katılır. Biat sırasında mürşidin tâlibe verdiği öğütlere vasiyet (tavsiye) denir.
Biat merasimine genellikle “ağyar” (yabancılar, o tarikatte olmayanlar) alınmaz. Kadınların biati musâfaha yapılmadan sözlü olarak yerine getirilir. Mevlevîler’de biat töreninde tâlibe tekbir getirilerek sikke giydirilir; musâfaha yapılmaz. Bununla beraber Mevlevîlik’te de ilk zamanlarda musâfaha bulunduğundan daha sonraki dönemlerde bu tarikatte de biat merasiminde musâfaha yapmaya cevaz verilmiştir. 91
Tasavvuf anlayışına göre biat, tâlibin şeyhine mânevî bağlılık ve teslimiyetini simgeler ve bu yolla mürşidin mâneviyatından tâlibin kalbine akan feyiz onu psikolojik olarak yeniler. Tâlibin elinin üstünde şeyhin eli bulunduğu gibi şeyhin elinin üstünde tarikat pirinin eli bulunduğu ve tarikatin silsilesiyle bu durumun Hz. Peygamber’e kadar ulaştığı kabul edilir. Bu sebeple şeyhin eli aynı zamanda Hz. Peygamber’in, onun eli de “yedullah” sayılmış92 ve bu anlayış “el ele, el Allah’a” deyimiyle ifade edilmiştir.
Biat tam anlamıyla şeyhe bağlılık sözleşmesi olduğundan biati bozmanın manevî sorumluluğunun da ağır olduğu kabul edilir.
Tasavvufun ilk dönemlerinde sûfîler arasında yukarıda tasvir edildiği şekilde bir biat töreni uygulaması olmadığından, tasavvufun kaynak niteliğindeki ilk
86] bk. 9/Tevbe, 11; 48/Feth, 10; 60/Mümtehine, 12
87] Şah Veliyyullah ed-Dihlevî, s. 38-40
88] 9/Tevbe, 111; 48/Feth, 10; 60/Mümtehine, 12
89] Ankaravî, s. 34
90] Harîrîzâde, I, vr. 4a
91] Ankaravî, s. 34
92] bk, 48/Feth, 10
BEY’AT
- 27 -
eserlerinde bu konuya yer verilmemiştir. Sühreverdî’nin de işaret ettiği gibi bu dönemlerde hırka giyme töreni biat yerine geçiyordu.93 Biat uygulaması ise tarikatler döneminde yaygınlaşmıştır. 94
Kur’ân-ı Kerim’de Bey’at Kavramı
Bâyea fiili, alış-veriş yapmak mânâsına gelmekle birlikte, içerisinde hukuk mübâdelesi bulunduğundan ve değişik anlamda bir alış-verişi içerdiğinden dolayı biat etmek, antlaşmak mânâsında kullanılır. Bey’at anlamında “bâyea” fiili ve türevlerinin Kur’ân-ı Kerim’de dört âyette toplam 6 yerde kullanılır.95 Bey’at kelimesinin türediği “b-y-a” kökü ise, değişik biçimlerde Kur’ân-ı Kerim’de toplam 15 yerde geçer.
Bey’at konusunu ele alan âyetler, çok sınırlı sayıdadır. Bu âyetlerde Medine’ye hicretten az önce yapılan Akabe Bey’ati ile hicretin altıncı yılındaki Hudeybiye Andlaşması sırasındaki Rıdvan Bey’ati sözkonusu edilir. Her iki bey’at de, bağlılık andı niteliğindedir. Oysa İslâm siyaset edebiyatında bey’at kavramı, bundan daha geniş bir anlam kazanmış, “iktidara lâyık olanı serbest irâde ile toplumun işbaşına getirmesi, İlâhî irâdeden sapmadıkça ona itaat sözü vermesi” biçiminde tanımlanmıştır.
“Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği ahde vefâ gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.” 96
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine (ulu’l-emr’e) de (itaat edin).” 97
“Allah’a ve O’nun Rasûlüne itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin. Sonra korku ile zayıflığa düşersiniz, rüzgârınız (kesilip) gider. Bir de sabredip katlanın. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” 98
“Andolsun, Allah sana o ağacın altında biat ederlerken mü’minlerden râzı olmuştur, kalplerinde olanı bilmiş ve böylece üzerlerine sekîne (güven duygusu ve huzur) indirmiştir ve onlara yakın bir fethi sevap (karşılık) olarak vermiştir.” 99
“Ey peygamber! Mü’mine kadınlar, Allah’a hiçbir şirk/ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zinâ etmemek, çocuklarını öldürmemek, başkasının çocuğunu sahiplenerek kocasına isnadda bulunmamak (hiç yoktan yalan uydurup iftira atmamak) ve iyi (ma’ruf) işlerde sana karşı gelmemek şartıyla, sana bey’at etmek üzere geldikleri zaman, onların bey’atini kabul et. Onlar için Allah’tan bağışlanma dile. Doğrusu Allah, bağışlayan ve merhamet edendir.” 100
93] Avârifü'l-ma'ârif, s. 95
94] Osman Türer, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 124-125
95] 9/Tevbe, 111; 48/Fetih, 10, 10, 18; 60/Mümtehıne, 12, 12
96] 48/Fetih, 10
97] 4/Nisâ, 59
98] 8/Enfâl, 46
99] 48/Fetih, 18
100] 60/Mümtehine, 12
- 28 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hadis-i Şeriflerde Bey’at Kavramı
“Müslümanlar gerek hoşlarına giden, gerek hoşlarına gitmeyen her hususta, kendilerinden olan emir sahiplerine itaat ederler. Bununla yükümlüdürler. Ancak günah işlemeleri emredilirse itaat etmezler.” 101
“Allah Teâlâ’ya isyan olan hususta mahlûka (hiç kimseye) itaat yoktur. İtaat ancak ma’ruftadır, yani dinin ve aklın güzel gördüğü işlerdedir.” 102
“Kim ülü’l-emr’e (müslümanların meşrû yöneticisine) itaatten bir karış kadar ayrılırsa kıyâmet gününde Allah’a ameli hususunda, lehinde hiçbir hücceti olmaksızın kavuşacaktır. Kim de boynunda (ülü’l-emr’e) bey’at olmadan ölürse, câhiliye ölümüyle ölmüş olur.” 103
“Size burnu kesik Habeşli bir köle bile hükümdar olsa dinleyin ve itaat edin!” 104
“İş, ehil olmayanın eline geçtimi, kıyameti gözetleyiniz.” 105
“İdaresi altında bulunan müslümanlardan daha ehliyetlisi bulunduğu halde, bir başkasına vazife veren hakikaten Allah’a, O’nun Rasûlüne ve İslâm milletine ihânet (hâinlik) etmiş olur.” 106
“Bey’atu’r-Rıdvân’da bulunan kimse ateşe (cehenneme) girmez.” 107
Ubadetu’bnu’s-Sâmit (r.a.) anlatıyor: Biz, bir seferinde Hz. Peygamber’le (s.a.s.) aynı cemaatte beraber oturuyorduk ki: “Allah’a hiçbir şey ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina fazîhasını işlememek, Allah’ın haram ettiği cana meşrû bir sebep olmaksızın kıymamak şartları üzerine bana biat edin” buyurdu.
Bir diğer rivâyette “...Çocuklarınızı öldürmemek, halde ve istikbalde iftirada bulunmamak, meşrû dairedeki emirlerde -ne bana ne de vazifelilere- isyan etmemek üzere biat edin. Kim vereceği bu sözlere sâdık kalır, ahdine vefâ gösterirse karşılığını Allah’tan alacaktır. Kim de bu yasaklardan birini işleyecek olursa artık işi Allah’a kalmıştır, dilerse affeder, dilerse azab verir, cezalandırır” buyurdu. Biz de bu şartlarla biat ettik.”
Nesâî, bir başka rivâyette “...karşılığını Allah’tan alacaktır” ifadesinden sonra şu ziyâdeyi kaydeder: “Kim bunlardan birini işler, sonra da dünyada cezalandırılırsa, çektiği bu ceza onun için keffâret ve o günahtan temizlenme olur.”
Buhârî, Müslim, Muvatta ve Nesâî’de gelen bir diğer rivâyette şu ifade mevcuttur: “Hz. Peygamber (s.a.s.)’e zor durumlarda olsun, kolay durumlarda olsun, hoş şartlarda olsun nâhoş şartlarda olsun, aleyhimize kayırmaların yapılıp hakkımızın çiğnendiği hallerde olsun itaat etmek, idareyi elinde tutanlara karşı iktidar kavgası yapmamak, nerede olursak olalım hakkı söylemek, Allah’ın emrini yerine getirmede kınayanların kınamalarından korkmamak üzere biat ettim.”
Bir başka rivâyette şu ifadeye rastlanmaktadır: “..İktidar sahibine karşı onda,
101] Buhârî, Ahkâm 4 Buhârî, Ahkâm 4
102] Müslim, İmâre, 39, hadis no: 1840; Ebû Davûd, Cihad 87, h. no: 2625-2626; Nesâî, Bey'at, 34; İbn Mâce, Cihad, 40, hadis no: 2864
103] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, el-İmâre 58, h. no: 1851
104] Buhârî, Ahkâm 4
105] Buhârî, İlim 2
106] İbn Humâm, Fethü'l-Kadîr, V, 457
107] Buhârî, Meğâzî, 19, 35; Fadâilü's-Sahabe, 7; Müslim, Cihâd 52; Tirmizî, Menâkıb, 18; Nesâî, İhbas, 4; İbn Hanbel, I, 59, V, 423
BEY’AT
- 29 -
Allah’ın kitabında gelmiş bulunan bir delil sebebiyle te’vil götürmeyen açık bir küfür görülmedikçe iktidar kavgası yapmamak...” 108
Açıklamalar:
1- Türkçemizde biat diye bilinen kelimenin Arapça aslı bey’at’dır. Aslında herhangi bir satış akdinin el sıkışması ile tamamlanmasına denir. Siyasî mâhiyette imamla teba’a arasında cereyan eden itaat anlaşması da ticarete benzetildiği için bey’at adını almıştır ki buna mübâya’a denir. Taraflardan biri olan Hz. Peygamber (s.a.s.) sevab vaadetmiş, öbür taraf da itaat sözünde bulunmuştur.
Rasûlullah (s.a.s.), ashâb ile Akabe bey’atleri ve Rıdvan bey’ati yapmıştır. Bunlardan başka, hicreti müteakip Medineli kadınlarla yaptığı bey’at de belirtilmesi gereken toplu bey’atlerden biridir. Ayrıca pekçok ferdlerle de münferid bey’at akitlerini yapan Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bazan çocuklarla da bey’at yaptığı olmuştur.
Hz. Peygamber’e (s.a.s.) Akabe’de yapılan biat’de Ensar şöyle demişti: “Ey Rasûlullah! Diyarımıza gelinceye kadar senin hak ve hürmetinden mesul değiliz. Bize gelirsen hak ve hürmetin üzerimize vâcib olur. Kendimizi, çocuklarımızı, kadınlarımızı her neden korursak seni de ondan koruruz.” Yukarıda metni Ubâdetu’bnu’s-Sâmit’in rivâyeti olarak kaydedilen bey’at de Akabe’de akdedilmiştir ve bu Bey’atu’n-Nisâ diye meşhurdur. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu bey’atle, İslâm’ın ana meselelerinin tatbikatını ve kendisine itaati garanti altına almıştır. Bu akdi, İslâm devletinin ortaya çıkmasında atılmış ilk ciddî adım, ilk temel olarak görebiliriz.” 109
2- Hadiste geçen, izaha muhtaç bir husus, işlenen cinâyetlerin cezası dünyada çekildiği takdirde, âhirette bu suçtan muâheze edilip edilmiyeceği meselesidir. Yukarıdaki hadiste, dünyevî cezanın kişiyi temizleyeceği açık bir dille ifade edilmiş olmasına rağmen, başka hadislerde beyan edilen tereddüd sebebiyle, âlimler hududun keffâret olup olmayacağı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Ancak, çoğunluk, yukarıda kaydedilen hadisin sıhhatçe üstünlüğünden hareketle, irtidad sebebiyle tatbik edilen ölüm cezası dışındaki had cezâlarının keffâret sayılacağı görüşünü benimsemiştir. Mürtedin haddi hariç tutulmuştur, çünkü yukarıdaki hadiste muhâtap mü’minlerdir. Hâlbuki mürted İslâm’dan çıkmakla mü’minlik vasfını kaybetmiş ve dolayısıyla mü’mine vaad edilen “keffâret” lütfunun dışında bırakılmıştır.
3- Temas etmemiz gereken bir diğer husûs, her çeşit şarta, hakkımızın çiğnenmesine rağmen (İslâmî hükümlerle hükmeden müslüman) idarecilerle (silahlı) mücâdelenin yasaklanması, sabretmenin emredilmiş olmasıdır. Âlimler, bunu, “daha büyük zararı önlemek için” diye izah ederler. Bununla birlikte, “Fitneye meydan vermeden bertaraf edilebilecekse zâlim sultana karşı konmalıdır” diyen âlimler de mevcuttur.
Avf ibni Mâlik el- Eşcaî (r.a.) diyor ki: “Biz bir keresinde Hz. Peygamber’in
108] Buhârî, İman 11; Müslim, Hudud 41, h. no: 1709; Nesâî, Bey'a 17, h. no: 7, 148; Tirmizî, Hudud 12, h. no: 1439; Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 2/272
109] Biat'ın târihi gelişimi, Osmanlılarda biat şekli vs. hakkında geniş bilgi için Mehmet Zeki Pakalın'ın Osmanlı Tarih deyimleri ve Terimleri Sözlüğü adlı ansiklopedik lügatine bakılabilir c. 1, s. 228-231; İbrahim Canan
- 30 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(s.a.s.) huzurunda yedi, sekiz veya dokuz kişiydik. ‘Allah’ın elçisine biat etmiyor musunuz?’ dedi. Ellerimizi uzatarak; ‘Hangi şartlara uymak üzere biat edeceğiz ey Allah’ın elçisi?’ dedik. Buyurdu ki: “Allah’a ibâdet etmek ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmamak, beş vakit namazı kılmak, (verilen emirlere) kulak verip itaat etmek üzere (biat edin).” Bu sırada kulağımıza fısıldayarak “halktan bir şey istemeyin” buyurdu. Avf İbn Mâlik ilâveten der ki, Hz. Peygamber’i (s.a.s.) benimle dinleyen o cemaatten öylelerini biliyorum ki, bineğinin üzerinde iken kazara kamçısı düşse kimseye “Şunu bana verir misin?” diye talepte bulunmaz (iner kendisi alır)dı.” 110
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Biz Hz. Peygamber (s.a.s.)’e kulak vermek ve itaat etmek şartıyla biat ederken “Gücünüzün yettiği şeylerde” diyordu. 111
Ümeyme bintu Rukayka (r.a.) dedi ki: “Ensâr’dan bir grup kadınla Hz. Peygamber (s.a.s.)’e gelip kendisine: “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, çalmamak, zina etmemek, çocuklarımızı öldürmemek, halde ve istikbalde iftira atmamak, sana meşrû emirlerinde isyan etmemek şartları üzerine biat ediyoruz” dedik. Hemen ilâve etti: “Gücünüzün yettiği ve takatınızın kâfi geldiği şeylerde”. Biz: “Allah ve Rasûlü bize karşı bizden daha merhametlidir, haydi biat edelim” dedik. Süfyan merhum der ki: Kadınlar, biati (erkekler gibi) musâfaha ederek yapmayı kasdetmişlerdi. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Ben kadınlarla müsâfaha etmem, benim yüz kadına toptan söylediğim söz her kadın için ayrı ayrı söylenmiş yerine geçer”112 buyurdu.
Açıklama:
1- Hz. Peygamber (s.a.s.) gerek kadınlarla ve gerekse erkeklerle biat yaparken, onlara, “gücünüz yeten hususlarda” kaydını koymuş, hatta bunu söylemelerini telkin etmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak, bu ümmete güç yetiremiyeceği teklifte bulunmamıştır.113 Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu kaydı koyması, hanım sahâbeler üzerinde iknâ edici tesir bırakmış olmalı ki onlara: “Allah’ın Rasûlü bize, kendimizden çok daha merhametli” dedirtmiş ve bazı rivâyetlerde görüldüğü üzere “Haydi ey Allah’ın Rasûlü elini uzat sana hemen biat edelim” diye acele ile biat kararını vermelerine sebep olmuştur.
2- Yukarıdaki metinden de anlaşıldığı üzere, kadınlar da erkekler gibi el sıkışarak biat etmek istemişler, ancak Hz. Peygamber (s.a.s.) belki de ilk defa, bu vesîle ile İslâm’ın yeni bir âdabını teşrî buyurmuştur: Birbirlerine nikâh düşen kadın ve erkeklerin el ele tutuşması uygun olmaz. Zürkânî, bu hâdiseyi açıklayıcı başka rivâyetler sunar. Bunlardan birine göre “Kadınlar mubâya’a (biat) sırasında Rasûlullah’ın (s.a.s.) elini, elbisesinin üstünden tuttular.”
Bir başka rivâyette de: “Rasûlullah (s.a.s.) elinde bir sevb (giyecek parçası) olmadıkça, bey’at sırasında kadınlarla müsâfaha etmezdi (tokalaşmazdı)” der. Keza Buhârî’de Hz. Aişe’den gelen bir rivâyette “Rasûlullah (s.a.s.) kadınlarla “Ey Peygamber! Mü’mine kadınlar, Allah’a hiçbir ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmememk, çocuklarını öldürmemek, başkasının çocuğunu sahiplenerek kocasına
110] Müslim, Zekât 108, hadis no: 1043; İbn Mâce, Cihad 41, hadis no: 2867; Ebû Dâvud, Zekât 27, hadis no: 1642; Nesâî, Salât 5, h. no: 1, 229
111] Buhârî, Ahkâm 42; Müslim, İmâret 90, h. no: 1867; Nesâî, Bey'at 18, h. no: 7, 148; Tirmizî, Siyer 37, h. no: 1597; Muvatta, Bey'at 1, h. no: 2, 982; İbn Mâce, Cihâd 43, h. no: 2874
112] Muvatta, Bey'a 2, h. no: 2, 982; Tirmizî, Siyer 37, h. no: 1597
113] 2/Bakara, 286
BEY’AT
- 31 -
isnadda bulunmamak ve ma’ruf olanı işlemekte sana karşı gelmemek şartıyla sana bey’at etmek üzere geldikleri zaman, onları kabul et; onlara Allah’tan mağfiret dile...”114 mealindeki âyetle bey’at yapardı. O’nun eli, ailesine mensup olanlar dışında hiçbir kadının eline değmedi” buyurulur.
Hülâsa, bütün rivâyetler, ittifakla, Rasûlullah (s.a.s.)’ın bey’at sırasında kadınların ellerine çıplak olarak değmediğini ifade eder. 115
“İki halifeye birden biat edilmişse sonrakini öldürün.” 116
“İnsanlar üzerinde olan büyük imam, çoban (gibi)dır. (Çobanın sürüden sorumlu olduğu gibi) O da halkından sorumludur.” 117
“Üç kişi sefere çıktıkları zaman içlerinden birini emir tâyin etsinler.” “Üç kişi, yeryüzünde bir çölde oldukları vakit, içlerinden birisini emir tâyin etmemeleri onlara helâl olmaz.” 118
“Kim Bana itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur; kim Bana isyan ederse Allah’a isyan etmiş olur. Kim Benim emîrime itaat ederse Bana itaat etmiş; kim de Benim emîrime isyan ederse Bana isyan etmiş olur.” 119
“Dinleyin ve itaat edin! Üzerinize tâyin olunan vâli/yönetici, başı siyah kuru üzüm gibi Habeş’li bir köle olsa bile, sizin aranızda Allah’ın kitabını uyguladığı müddetçe dinleyin ve itaat edin.” 120
“Üç kişi vardır ki, kıyâmet gününde Allah onlarla konuşmaz, onlara bakmaz, onları tezkiye etmez/temize çıkarmaz. Hem onlara elîm bir azap vardır. Bunlar: 1- Kırda fazla suyu olup da onu yolcuya vermeyen, 2- İkindiden sonra bir kimseye bir mal satan ve o malı ‘(kendim) şu kadara aldım’ diye Allah’a yemin ederek, gerçek bunun aksine olduğu halde müşteriyi kendisine inandıran, 3- Bir imama, yalnız dünyalık için bey’at eden, dünyalık verirse sözünde duran, vermezse durmayan kimsedir.” 121
“Bir kimse imama bey’at eder de ona şaklayan elini ve kalbinin semeresini verirse, elinden geldiği takdirde hemen ona itaat etsin! Başka biri gelir de onunla çekişirse sonradan çıkana itaat etmeyin!” 122
“Benden sonra sizin (yönetim) işinizi birtakım insanlar üzerine alacaklar, sünneti söndürecekler, bid’ati ihdâs edecekler (uyduracaklar), namazı vakitlerinden geciktirecekler.” Bunun üzerine İbn Mes’ud Rasûlullah’a sordu: “Ben onlara yetişirsem ne yapmalıyım?” Rasûlullah şöyle buyurdu: “Ey Ümmü Abd’in oğlu! Allah’a isyan edene itaat olmaz!” 123
114] 60/Müntahine, 12
115] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 2/275-276
116] Müslim, İmâre 61
117] Buhârî, Ahkâm 1; Müslim, İmâre, hadis no: 1705; Ebû Dâvud, İmâre 1; Tirmizî, Cihad 7, hadis no: 1705; Ahmed bin Hanbel, 2/54
118] Ebû Dâvud, Cihad 87; Ahmed bin Hanbel, 2/177
119] Buhârî, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 33; Nesâî, Bey’at 26
120] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 37; Nesâî, Bey’at 27
121] Buhârî, Ahkâm 48; Müslim, İman 173; Tirmizî, Siyer 35, hadis no: 1595; İbn Mâce, Ticâret 30, hadis no: 2207
122] Müslim, İmâre 46; Ebû Dâvud, Bey’at 25; İbn Mâce, Fiten 9; Nesâî, Bey’at 25; Ahmed bin Hanbel, 2/161
123] Ahmed bin Hanbel, 5/301, hadis no: 3790; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2865
- 32 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Sizden kim yaşarsa çok ihtilâf görecektir. Size vâcip (gerekli) olan Benim sünnetim ve hidâyette olan râşid halîfelerimin sünnetine uymanızdır. Bu sünnetlere tutunun ve azı dişlerinizle ısırırcasına bunlara sıkı sıkı sarılın. Dinde sonradan uydurulan işlerden (bid’atlerden) sakının. (Din ve ibâdet olarak) Sonradan çıkarılan şey bid’attir. Ve her bid’at dalâlettir/sapıklıktır.” 124
“Nübüvet hilâfeti otuz senedir. Sonra krallık olur.” 125
“Sizin aranızda Allah’ın, olmasını dilediği kadar nübüvvet olacak, sonra peygamberliği kalkmasını dilediği zaman kaldıracak. Sonra nübüvvet metodu üzerine hilâfet olacak; o da Allah’ın olmasını istediği kadar olacak. Sonra hilâfeti, kalkmasını dileyince kaldıracak. Sonra ısırıcı krallık olacak. O da Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak. Sonra ısırıcı melikliği, kalkmasını dilediği zaman kaldıracak. Sonra zorba/zâlim krallık olacak. O da Allah’ın, olmasını dilediği kadar olacak. Onu da kalkmasını dilediği zaman kaldıracak. Sonra nübüvvet metodu üzere hilâfet olacak.” 126
“Benî İsrâili peygamberler yönetirdi. Bir peygamber vefât ettiği zaman yerine (başka) bir peygamber geçerdi. Şu muhakkaktır ki, Benden sonra peygamber yoktur. Ama halîfeler gelecek, hem de çok olacaklardır.” Ashâb: “O durumda bize ne emredersin?” diye sordular. “Birinciye ve ondan sonra gelene yaptığınız bey’ati tutun! Onlara haklarını verin. Çünkü Allah halka, gözetmelerini istediği şeyden soracaktır.” 127
“Müslüman bir halka, Allah’ın görüp gözetmek üzere idâreci kıldığı hiçbir kul yoktur ki, onları aldatıp (zulmetmiş) olduğu halde ölürse muhakkak Allah ona cenneti haram etmiş olmasın.” 128
“Müslümanların idare işini üzerine alıp da onlar için çalışmayan ve hayır istemeyen hiçbir âmir yoktur ki, onlarla (müslümanlarla) birlikte cennete girebilsin.” 129
“İslâm’ın tutunulması gereken kulpları (yapılması gereken emirleri) tek tek çözülecek; her bir kulp koptukça insanlar önlerindekilere benzeyecekler. O kulpların ilki hüküm (hâkimiyetin Allah’ın olması, Kur’an’la hükmedilmesi), sonuncusu da namazdır.” 130
Hz. Peygamber’e “cihadın hangisi efdaldir?” diye sorulunca: “Zâlim sultana karşı hakkı söylemektir” buyurdu. 131
Hz. Ebû Bekir’e (r.a.) Ahmes’li bir kadın şöyle bir soru sormuştur: “Câhiliyyeden sonra Allah’ın getirdiği bu iyi ve uygun işin (İslâm’ın) bekası ne kadar sürer?” Hz. Ebû Bekir (r.a.): “İmamlarınız sizi (İslâmî) istikamet üzere doğru tuttuğu müddetçe” diye cevap vermiştir. 132
Hz. Ömer bin Hattab (r.a.) şöyle diyor: “İmamları (yöneticileri) ve rehberleri
124] Tirmizî, İlim 16, hadis no: 2676; Ebû Dâvud, Sünnet 5; İbn Mâce, Mukaddime 6, hadis no: 42; Dârimî, Mukaddime 6
125] Ebû Dâvud, Sünnet 8; Tirmizî, Fiten 48, hadis no: 2226
126] Ahmed bin Hanbel, 4/273
127] Buhârî, Enbiyâ 5; Müslim, İmâre 44, hadis no: 1842; İbn Mâce, Cihad 42, hadis no: 2871; Ahmed bin Hanbel, 2/97
128] Buhârî, Ahkâm 8
129] Müslim, İman 229, hadis no: 142
130] Ahmed bin Hanbel, 5/251; İbn Hibban, Sahih, hadis no: 257; Hâkim, el-Müstedrek, 4/92
131] Ahmed bin Hanbel, 5/251; İbn Mâce, Fiten 20, hadis no: 4011-4012; Tirmizî, Fiten 13, hadis no: 2175; Ebû Dâvud, Melâhim 17
132] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 25; Dârimî, Mukaddime 23
BEY’AT
- 33 -
istikamet üzere oldukları müddetçe, insanlar istikamet üzere olmaya devam edecektir.” 133
Selman’dan (r.a.) rivâyet edilmiştir ki, Halîfe Ömer İbn Hattab (r.a.), Selman’a (r.a.), “halîfe ile melik/kral arasındaki farktan sorduğunda Selman (r.a.) şu cevabı vermiştir: “Müslümanların arazisinden bir dirhem veya daha az veya daha çok toplarsan, sonra da onu lâyık olmayan yere koyarsan (sarfedersen) işte sen bu halinle kralsın demektir. Halîfe ise, halka adâletle davranandır, aralarında adâletli ve düzgün bir şekilde taksimat yapandır, erkeğin ev halkına ve ananın çocuğuna olan şefkati gibi halkına şefkat ve merhamet eden ve Allah’ın kitabıyla hükmedendir”. Kâ’b, bu cevap üzerine şöyle dedi: “Bu mecliste halîfe ile melikin arasını ayırt edecek kimseyi zannetmiyordum. Fakat Allah Selman’a cevabı ilham etti.” 134
Bey’at’le İşbaşına Gelen İslâm Devlet Başkanı: Halife
Siyasî anlamda “halife”: Bey’at sonucu mü’minler adına tasarruf (yönetme) yetkisine sahip olan ve Allah’ın indirdiği ahkâmın adalet ve istişare ile tatbikini sağlayan kimse demektir.
Hilâfetin akdî temeli, ümmetin halifeyi seçme hakkı bulunduğu esasına dayanır. Halife, özel bir seçim olan bey’atla seçilir. Ehl-i Hal’ ve’l-Akd denilen ümmetin seçkin temsilcileri tarafından bey’atla seçilerek görev alır. Bu kurumun; halife küfre meyleder, açıkça fısk olan işleri yapar, yönetimi hakkıyla icra edemeyecek duruma düşerse halifeyi azletme (hal’ etme) yetkisi vardır. Halife, şeriatı, bu seçkin temsilcilerden oluşan organla istişare ederek icra eder. Bu organ, aynı zamanda şûrâ organıdır.
Halifelik, bütün ümmetin bağlılığını gerektirecek şekilde, dini ve müslümanları, tüm insanî özellikleri korumak, sosyal hayatı idare etmek konusunda Hz. Peygamber’e halef olmak demektir. İslâmî devlet yönetiminde olmazsa olmaz olan temel esaslar: Bey’atle başa geçen halifelik/imamlık, adalet (Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek) ve şûra prensipleridir.
Tefsirlerden İktibaslar
Elmalılı diyor ki:
“Her durumda sana bey’at edenler ancak Allah’a bey’at etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği ahde vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.” 135 Muhakkak ki o sana bey’at edenler yalnız Allah’a bey’at ederler. Çünkü Rasûle Rasûl olması yönüyle boyun eğmek, gönderene itaat edip boyun eğmektir. “Kim peygambere itâat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.”136 Bunun indirilmesi biraz sonra geleceği üzere Hudeybiye’de ağacın altında yapılan rıdvân bey’ati hakkındadır. Kaçmamaya veya ölüme söz vererek bey’atleşmiş idiler. Fakat mânânın genel olması gerekir. Allah’ın eli onların elleri üzerindedir, yani bey’atleşme bir alım-satım gibi elele vererek karşılıklı bir antlaşma ve şartlaşma halinde ise de hakikatte
133] et-Tabakatu’l-Kübrâ, İbn Sa’d, 3/292; Beyhakî, Sünen
134] et-Tabakatu’l-Kübrâ, İbn Sa’d, 3/306; Târihu’l-Hulefâ, es-Süyûtî, s. 140
135] 48/Feth, 10
136] 4/Nisâ, 80; Yine Tevbe Sûresi'nde "Allah mü’minlerden mallarını ve canlarını... satın almıştır." (9/Tevbe, 111) âyetlerinin tefsirine bkz.
- 34 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bundan faydalanacak olanlar onlardır. Çünkü Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. İbnü Cerir tefsirinde der ki; bunda iki vecih vardır, birisi: Bey’at yaparlarken Allah eli onların ellerinin üzerinde demektir. Çünkü onlar Allah’ın peygamberine bey’at etmekle Allah’a bey’at etmiş oluyorlardı. Birisi de: Allah’ın kuvveti onların kuvvetinin üzerindedir, demektir. Birincisine göre cümle, bey’ati tasvir halinde bir te’kid olarak peygamber, Allah Teâlâ’nın bir elçisi, hükümlerini uygulamaya memur bir âleti olmak itibariyle Allah’ın bir eli tasvir edilmiş, bir hayal ettirilmiştir. Çünkü Allah Teâlâ, kendisinden bir cüz olmak mânâsına uzuvlardan berîdir. İkinci mânâya göre ise istinaf (başlangıç) cümlesi olarak “yed” kuvvet ve kudret veya nimet mânâsına tevil olunmuştur ki ikisinin de sonucu bu bey’atten oluşan asıl faydanın bey’at edenlere ait olacağını açıklamaktır. Onun için buna ilişkin olarak buyuruluyor ki: Bunun üzerine her kim cayarsa yalnız kendi aleyhine caymış olur, her kim de Allah’a verdiği ahde vefa gösterirse O, ileride ona büyük bir mükâfaat verecektir ki Cennet ve rızâsıdır. Orada gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insan kalbine henüz düşmemiş şeyler vardır.
“Andolsun o ağacın altında (Hudeybiye’de) sana bey’at ederlerken Allah, mü’minlerden râzı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş, onlara güven indirmiş ve onları pek yakın bir fetih ile mükâfatlandırmıştır.”137
“Andolsun ki o ağacın altında sana bey’at ederlerken Allah, mü’minlerden râzı olmuştur.” İşte yukarıda adı geçen bu bey’at, Hudeybiye’de yapılan ve bu âyet sebebiyle Allah Teâlâ’nın rızâsıyla müjdelenmiş olduğundan dolayı Bey’atü’r-Rıdvân ismi verilmiş olan bey’attır. Kıssayı tefsirciler şöyle özetlemişlerdir: Rasûl-i Ekrem (s.a.s.), Hudeybiye’ye indiğinde Huzâîler’den Hıraş b. Ümeyye’yi Sa’leb adındaki devesine bindirip Mekke’lilere gönderdi. Harp niyetinde olmayıp yalnız Kâbe’yi ziyaret ve Umre için geldiğini bildiriyordu, bunu varıp onlara söyleyince deveyi vurdular, kendisini de öldürmek için hücum ettiler; fakat Ehâbiş (Habeşliler) araya girip kurtardılar. O da gelip durumu Rasûlullah’a haber verdi, Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Hz. Ömer’i göndermek için çağırdı: Hz. Ömer (r.a.): “Yâ Rasûlallah! dedi; onlar benim kendilerine olan hiddet ve düşmanlığımı bilirler. Ben onlara güvenemem, şâyet bir ezâya uğrarsam Mekke içinde beni savunacak hısımlarım Adiy oğullarından kimse yoktur. Bundan dolayı Osman b. Affân’ı gönderseniz, orada onun akraba ve taallukatı çoktur, hem onu severler, irâdenizi o bildirebilir.” Bunun üzerine Rasûlullah Hz. Osman’ı çağırdı, Kureyş’e gönderdi “Biz onlarla muharebeye gelmedik, yalnız ziyaret ve Umre için geldik, bunu haber ver ve kendilerini İslâm’a davet eyle!” dedi ve Mekke’de imana gelmiş bir kısım erkeklere ve kadınlara varıp fethi müjdelemesini ve Allah Teâlâ’nın dininin yakında Mekke’de ortaya çıkacağını haber vermesini de emretti. Bu suretle Hz. Osman, Kureyş’e gitti, kendisini Ebân b. Said b. Âs karşıladı, hayvanından indi, onu bindirdi ve kayırdı (himayesine söz verdi), böylelikle Kureyş’e vardı, emrolunduğu haberi bildirdi, dediler ki: “İstersen sen beyti tavâf et fakat hepinizin üzerimize gelip girmeniz olmaz, ona yol yok!” Hz. Osman (r.a.) “Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) tavaf etmedikçe ben tavaf edemem.” dedi. Bunun üzerine onu alıkoydular, göz hapsinde tuttular, beriden ise Rasûlullah’a ve müslümanlara “Osman katlolunmuş.” diye duyuldu. Bunun üzerine Peygamber (s.a.s.), “O kavimle çarpışmadan gitmeyiz.” dedi ve Peygamber (s.a.s.)’in nidâcısı şöyle çağırdı: Haberiniz olsun ki Rasûlullah’a Rûhu’l-Kudüs indi de ona bey’ati emretti,
137] 48/Feth, 18
BEY’AT
- 35 -
hemen çıkın Allah Teâlâ adına Peygamber’e bey’at edin. Derhal müslümanlar fırladılar ve Rasûlullah’a bey’at ettiler. Bu bey’at bir ağacın altında olmuş idi ki bir “semûre” ağacı idi. Denilmiştir ki, Rasûlullah ağacın dibine oturmuştu dallarından bir dal sırtının üzerine geliyordu, Abdullah b. Mugaffel (r.a) demiştir ki: Ben başucunda dikiliyordum ve elimde ağaçtan bir dal vardı, koruyordum, dalı sırtından kaldırdım. Önünde ölmek ve kaçmamak üzere kendisine bey’at ettiler, Rasûlullah onlara “Siz bugün dünya ehlinin en hayırlısısınız.” buyurdu. Müslim ve diğerlerinde rivâyet edildiği üzere Câbir b. Abdullah (r.a.) “Biz Rasûlullah’a bey’ati kaçmamak üzere yaptık, ölüme bey’at etmedik.” demiştir. Buhari’de Seleme b. Ekvâ (r.a)’tan da şöyle rivâyet edilmiştir: “Ben Rasûlullah’a ağacın altında bey’at ettim” demiş, “ne üzerine bey’at ettiniz?” denildiğinde de, “kaçmamak üzere” demiştir. Müslim, Ma’kıl b. Yesâr’dan da: Bey’at ederlerken Rasûlullah’ın yüzünden ağacın dallarını tuttuğunu rivâyet etmiştir. İlk bey’at eden Ebu Sinan-ı Esedî olmuştur ki Ukâışe b. Muhsin’in kardeşi Vehb b. Muhsin’dir. Beyhakî’nin Delâil’inde, Şa’bi’den rivâyetine göre, bu zat Hz. Peygamber’e “Elini uzat sana bey’at edeyim” dedi. Hz. Peygamber “Ne üzerine bey’at edeceksin?” buyurdu. “Nefsindeki ne ise onun üzerine” dedi. Müslim’in rivâyet ettiği Câbir hadisinde: Hz. Câbir: “Biz Peygamber (s.a.s.)’e bey’at ettiğimizde mübarek ellerini Ömer (r.a.) tutuyordu” demiştir. Fakat bu, bey’atin sonlarına doğru olduğu anlaşılıyor. Zira Sahih-i Buhari’de Nafi’den: Ömer (r.a.) Hudeybiye günü oğlu Abdullah’ı, Ensar’dan bir kimsenin yanında bulunan atını, üzerinde savaş yapmak üzere getirmeye göndermişti, Rasûlullah (s.a.s.) ağacın yanında bey’at alıyor, Ömer bilmiyordu, Abdullah bey’ati yaptı, sonra gitti, atı getirdi, Ömer (r.a.) savaş için zırh giyiyordu. Kendisine Rasûlullah’ın ağaç altında bey’atleştiğini haber verdi, hemen beraber gitti, Rasûlullah’a bey’at etti.” diye de rivâyet edilmiştir. Demek ki ondan sonra Hz. Ömer, Rasûlullah’ın yorulmaması için mübarek elini tutmuştu. Bir de Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) sağ elini öbür eline vurup bu da Osman’ın bey’ati demişti, müşrikler bu bey’ati işitip korktular ve Hz. Osman ile müslümanlardan bir topluluğu da salıverdiler, bu Bey’at-i rıdvan’ı yapan mü’minlerin adedi en sahihi rivâyete göre bin dört yüzdür. Binbeşyüz kadar ve daha fazla rivâyetleri de vardır. Denilmiştir ki birinde küçükler ve tâbiler sayılmamış, diğerinde hepsi sayılmıştır, orada olanlardan hiç bey’at etmeyen kalmamış, yalnız Cedd b. Kays adında bir münâfık devesinin karnı altına gizlenmiş kalmış idi. Nâfi’den rivâyet edildiğine göre altında bey’at yapılan semüre ağacına daha sora insanlar gidip yanında namaz kılar olmuşlardı. Hz. Ömer işitti, o ağacın kesilmesini emrediverdi, henüz cahiliyye âdetini unutmayanların fitneye tutulup Allah’tan başkasına ibadet etmesinden sakınmıştı. Hz. Peygamber’den (s.a.s.) hadiste geçmiştir ki; “Rıdvan bey’atinde bulunan kimse ateşe girmez.” Bu âyette de yemin ile “Allah râzı oldu.” buyurmuştur. Ebu Hayyân der ki: Burada rızâ üzerlerine nimetlerin açıklanması mânâsına İlâhî sıfattır; Zâtî sıfat değildir. Çünkü “Sana bey’at ettikleri zaman...” diye zaman ile kayıtlanmıştır. Netice olarak; ism-i celiline yemin olsun ki Allah, o mü’minlerden hoşnut oldu, o ağacın altında sana bey’at ederlerken çünkü kalplerindekini bildi, doğruluk ve samimiyetlerini ve müşriklerin hareketlerine karşı üzüntü ve heyecanlarını bildi de üzerlerine o sekineti indirdi, sulha yatıştırdı. Ve onları yakın bir fetihle mükâfatlandırmıştır. Mekke’den dönüşte Hayber’in fethini kendilerine bir mükâfat olarak vaad etti. Bir de harpsiz olarak Hecr arazisi fetholunmuştu ki, birçok zaman hâsılâtından faydalandıkları güzel bir fetihtir. Hasan-ı Basrî; “yakın fetih”ten maksadın, bu olduğunu söylemiştir.
- 36 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Diğerleri ise Hayber demişlerdir. 138
Seyyid Kutub diyor ki:
“Sana biat edenler, Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, kendi aleyhine bozmuş olur. Ve kim Allah’a verdiği sözü tutarsa Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.”139 Rasûlullah gönderilmiş olduğu şu insanlığa şâhidtir. Kendisine emredileni onlara bildirdiğine, kendisini nasıl karşıladıklarına, içlerinden mü’minler, kâfirler ve münâfıklar olduğuna, iyiler ve bozguncular olduğuna şâhidlik edecektir. Peygamberliğini yerine getirdiği gibi şâhidlik de edecektir. Rasûlullah, mü’minler için hayır, bağışlanma, hoşnutluk ve iyi mükâfat müjdecisi; kâfirler, münâfıklar, isyankârlar ve bozguncular için de kötü âkıbet, gazap, lânet ve ceza ile korkutucu ve uyarıcıdır.
Rasûlullah’ın görevi bunlar... Sonra Yüce Allah kitabını mü’minlere çevirmekte, bu peygamberlikten güdülen hedefi onlara açıklamaktadır. Bu hedef; Allah’a ve Rasûlüne iman etmek, sonra imanın gereklerini yerine getirmektir. Buna göre mü’minler, Yüce Allah’ın şeriatını ve sistemini destekleyerek Yüce Allah’a yardım edecekler, O’nun yüceliğini gönüllerinde duyarak O’na tanzim edecekler, sabah-akşam tesbih edip hamdederek, O’nu noksan niteliklerden tenzih edeceklerdir. Sabah-akşam deyimi bütün günü üstü kapalı olarak anlatan bir terimdir. Çünkü bir günün iki ucu olan sabah ve akşam o günün bütün zamanlarını içermektedir. Bundan gaye, kalbin her an Yüce Allah’a bağlı olmasıdır. İşte bunlar; Rasûlullah’ı müjdeci, şâhid ve korkutucu olarak gönderilirken mü’minlerin imanından umulan semerelerdir.
Rasûlullah onları Yüce Allah’a bağlamak ve kendisinin aralarından ayrılması ile kopmayacak sürekli bir biati Yüce Allah ile onların aralarında oluşturmak için gelmiştir. Dolayısı ile Rasûlullah biat için elini onların elleri üstüne koyunca, bunu ancak ve ancak Allah adına yapmaktadır. Sana biat edenler ancak Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir.” Bu anlatım Rasûlullah ile aralarındaki biati canlandıran çok ürpertici ve yüceltici bir anlatımdır. Biate katılan her kişi, elini Rasûlullah’ın eline koyarken, Allah’ın elinin kendi elinin üstünde olduğunu ve Yüce Allah’ın bu biatte hazır olduğunu, biatin asıl sahibinin O olduğunu ve onu Yüce Allah’ın aldığını ve O’nun elinin mü’minlerin elleri üstünde olduğunu hissedecektir. Kimin? Yüce Allah’ın. Aman Allah’ım! Ne müthiş, ne hoş ve ne yüce bir olay bu!
İşte bu manzara, insanın aklından, biati bozma düşüncesini kökünden söküp atmaktadır. Çünkü Rasûlullah, kişi olarak ortadan kalksa bile Yüce Allah mevcuttur ve diridir. Allah almakta bu biati ve O vermektedir. Biati gözetleyen de kendisidir. “Kim ahdini bozarsa, kendi aleyhine bozmuş olur.” Her yönden zarar görecek olan odur. Kendisi ile Yüce Allah arasındaki kârlı alış-verişten dönmekle zararlı çıkacak olan da odur. Yüce Allah ile kulu arasındaki her biatte ve her sözleşmede sürekli Allah’ın fazlından yararlanıp kârlı çıkacak olan kuldur. Çünkü Yüce Allah âlemlere hiç muhtaç değildir. Allah’a vermiş olduğu ahdi bozup cayınca zararlı çıkacak olan kulun kendisidir. Bunun sonucu olarak Yüce Allah’ın gazab ettiği ve çirkin gördüğü caymaya karşılık O’nun gazabına ve cezasına uğrayacak olan da
138] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili
139] 48/Feth, 10
BEY’AT
- 37 -
kuldur. Çünkü Allah vefâyı ve sözünde sâdık olanları sever. “Ve kim Allah’a. verdiği sözü tutarsa Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.”
Evet, ifadede yer aldığı gibi, niceliği belirtilip açıklanmayan “Büyük bir mükâfat…” Bu karşılık Yüce Allah’ın “büyük” diye nitelediği bir karşılıktır. Yeryüzünün insanlarının az olanı kavrayabilen, sınırlamaya mahkûm ve fâni akıllarının onu kavrayacak seviyeye asla çıkamayacağı Yüce Allah’ın ölçüsü, tartısı ve nitelemesine göre “Büyük bir mükâfat”tır.
Söz “biatin içyüzü”ne, biatten dönekliğin tehlikesine ve ahde vefanın önemine gelmişken, ifadenin akışı Allah’a kötü zan beslemeleri ve kendi anavatanında olan ve daha önce iki yıl arka arkaya Medine’ye saldıran Kureyş üzerine gitmekten, Rasûlullah ile çıkacak olanların başlarına zarar gelecek diye tahmin yürütüp de geri kalan bedevilere yönelmektedir. Evet, ifadenin akışı Rasûlullah’a, kendisi ve beraberinde bulunanlar sağ-sâlim geri dönünce onların özür dileyeceklerini haber vermek için onlara yönelmektedir. Kureyşliler Rasûlullah ile kavgadan vazgeçmiş, onunla savaşmamıştı. Kendisi ile bir anlaşma imzalamıştı. Şartları ne olursa olsun bu anlaşmadan açıkça görülen Kureyşliler geri adım atmışlar, Muhammed (s.a.s.)’i kendileri ile savaşı bırakma anlaşması yapılacak ve düşmanlığından çekinilen kendilerine denk bir güç kabul etmişlerdir. Sonra ifadenin akışı, onların asıl, neden kendisi ile gelmediklerini Rasûlullah’a ifşa etmekte ve onları rezil etmekte, Rasûlullah ve mü’minlerin önünde kirli çamaşırlarını ortaya dökmektedir. Öte yandan ifadenin akışı, Rasûlullah ve kendisi ile sefere çıkanlara müjdeli haberler vermektedir. Buna göre onlar yakında kolay ganimetler elde edecekler, onlara katılmayıp geri duran bedeviler bu kolay ganimetlerden elde etmek için kendisi ile gelmeyi isteyeceklerdir. İşte burada İlâhî ifadeler, Rasûlullah’a onlara ne şekilde davranacağını ve nasıl cevap vereceğini göstermektedir. Bu İlâhî telkine göre Rasûlullah onların kendisi ile birlikte yakında ve kolay elde edilecek ganimet için gelmelerini kabul etmeyecektir. Çünkü bu sadece daha önce kendisi ile yola çıkan ve Hudeybiye’de bulunanlara özeldir. Buna karşın Yüce Allah onlara başka bir hedef göstermektedir. Bu hedefte güçlük vardır. Ve güçlü kuvvetli bir toplulukla savaş vardır. Eğer itaat ederlerse büyük mükâfat elde edecekler, yoksa daha önce karşı geldikleri gibi yine karşı gelirlerse kendilerine şiddetli bir azap verilecektir.
“Andolsun ki, o ağacın altında sana biat ederken, Allah, mü’minlerden râzı olmuştur. Allah onların gönüllerinden geçeni bildiği için onların üzerine huzur ve güven indirdi ve onlara yakın bir fetih verdi.”140 Bu dersin tamamı, mü’minlerden söz etmekte, mü’minlerle konuşmaktadır. O ağacın altında Rasûlullah’a biat eden şu eşsiz, mutlu insan kitlesi ile konuşmaktadır. Yüce Allah o biatte bulunmuş, tanıklık etmiş ve kudret eli onların elleri üstünde kendisi almıştır biati. Bu ders, Yüce Allah’ın elçisine kendilerinden “Andolsun ki o ağacın altında sana biat ederken, Allah, mü’minlerden râzı olmuştur. Allah onların gönüllerinden geçeni bildiği için onların üzerine huzur ve güven indirdi ve onlara yakın bir fetih verdi” diye söz ettiğini işitme bahtiyarlığına eren kitle ile konuşmaktadır. Yine bunlar, Rasûlullah’ın kendileri hakkında “Sizler bugün yeryüzünün en hayırlı insanlarısınız.”141 övgüsünü işiten bahtiyar kitledir.
140] 48/Feth, 18
141] Buhârî, Meğâzi 64, hadis no: 1685
- 38 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu derste Yüce Allah bu kitle hakkında hem Rasûlü ile ve hem de kendileri ile konuşmaktadır. Yüce Allah bu sözlerde kendilerine birçok fetihler ve ganimetler müjdelemekte ve yine bu seferde ve daha sonra çıkacakları diğerlerinde asla değişmez İlâhî adâletine bağlı olarak takdir etmiş olduğu zaferlerdeki himayesi ile onları kuşatma müjdesi vermektedir. Ve bu insanların küfre sapan düşmanlarını da şiddetle kınamaktadır. Ve o yıl savaşı bırakıp barışı tercihteki hikmetini onlara beyan etmektedir. Yine bu bahtiyar insanlara, Rasûlullah’ın Mescid-i Haram’a gireceklerine dair görmüş olduğu rüyanın doğruluğunu ve müslümanların oraya korkusuzca güven içinde gireceklerini, Yüce Allah’ın dininin yeryüzünde tüm dinlere üstün geleceğini vurgulamaktadır.
Hem ders ve hem de sûre, Rasûlullah’ın ashâbından şu mutlu ve eşsiz insan topluluğunun parlak ve değerli manzaraları ve Tevrat ve İncil’deki nitelikleri ile Yüce Allah’ın kendilerine bağış ve büyük mükâfat va’di ile son bulmaktadır.
O Ağacın Altında Biat Edenler: “Andolsun ki o ağacın altında sana biat ederken, Allah, mü’minlerden râzı olmuştur. Allah onların gönüllerinden geçeni bildiği için onların üzerine huzur ve güven indirdi ve onlara yakın bir fetih verdi.”142; “Yine onlara alacakları birçok ganimetler bahşeyledi. Allah üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.” 143
Bugün ben, geçen bin dört yüz küsur senenin ardından o kutsal ânı, bütün varlık âleminin Yüce Allah’tan, emîn Peygamberine bu topluluk hakkında gelen bu ulvî bildirisine tanık olduğu ânı kavramaya çalışıyorum. Varlık âleminin o andaki sayfasına ve gizli dünyasına bakmaya çalışıyorum. Varlık âlemi tüm benliği ile o anda bu âlemin belirli bir köşesinde bulunan o insanlar hakkındaki, şerefli ve kutsal İlâhî sözü nasıl karşıladılar, izlemeye çalışıyorum. Ve yine ben, âyette sözü edilen o insanlar kendileri olduklarını kulakları ile işiten bizzat, kendileri işiten, o mutlu insanların ruhsal duygularını bir parça hissetmeye çalışıyorum. Yüce Allah onlardan söz ederken, kendilerinden hoşnut olduğunu söylemekte, bulundukları yeri ve bu hoşnutluğu elde ederken bulundukları durumu “Onlar o ağacın altında biat ederken” diye belirtmektedir. Onlar bu sözleri doğru ve doğrulanmış Peygamberlerinin ağzından azametli ve yüce Rabblerinin sözcükleri ile işitmektedirler. Aman Allah’ım! Acaba bu bahtiyar insanlar o kutsal ânı ve bu İlâhî bildiriyi nasıl karşıladılar? Herkese teker teker bizzat işaret eden ve “Sen, bizzat sen... Allah sana bildiriyor... Senden hoşnut olmuştur O. Sen biat ederken... O ağacın altında... Senin içinde geçen duyguları bildi O. Bildi de senin üzerine gönül huzuru indirdi” diyen, bildiriyi nasıl karşıladılar acaba? İçimizden herhangi biri “Yüce Allah mü’minlerin yardımcısıdır.”144 âyetini okur veya duyabilir; sonra da mutlu olur. Ve kendi kendine “Âyette yer alan o insanların arasına ben de dâhil olmayı neden ummayayım?” der. Ve yine, “Yüce Allah sabredenlerle birliktedir.”145 âyetini okur veya duyar da içine güven gelir. Ve kendi kendine “Bu sabredenlerden birinin de ben olduğumu neden ummayayım?” der. Oysa bu biate katılanlar, öyle midirler? Evet, Yüce Allah’ın bizzat kendilerini kastettiği ve kendilerinden hoşnut olduğu, içlerindeki duyguyu bildiği ve içlerinden geçen şeylerden hoşnut olduğunu tek tek kendilerine bildirdiği söylenmekte ve belirtilmektedir. Aman Allah’ım! Bu ne müthiş bir hal?
“Andolsun ki o ağacın altında sana biat ederken, Allah, mü’minlerden râzı olmuştur.
142] 48/Feth, 18
143] 48/Feth, 19
144] 2/Bakara, 257
145] 2/Bakara, 153
BEY’AT
- 39 -
Allah onların gönüllerinden geçeni bildiği için onların üzerine huzur ve güven indirdi ve onlara yakın bir fetih verdi.” 146
Yüce Allah onların kalplerinde kabaran izzet-i nefsin kendi benlikleri için değil, dinleri uğruna olduğunu bilmiştir. Biat ederlerken, niyetlerinin içten ve samimi olduğunu ve Rasûlullah’ın çağrısı karşısında birer müslüman, sabırlı ve itaatkâr kimseler olmak amacı ile duygularını frenlediklerini kışkırtmaya karşı oluşan reaksiyonlarını yendiklerini görmüştür. “Onların üzerine huzur ve güven indirdi” Güvenin indirilişi öyle bir ifade ile anlatılıyor ki, sanki yukarıdan kolayca, sakin ve ağır başlılıkla bir güven iniyor ve o tutuşmuş heyecanlı, kavgaya hazır coşkun kalplere dolarak huzur getiriyor, güven getiriyor, rahat ve sevinç getiriyor.
“Ve onları pek yakın bir fetihle mükâfatlandırmıştır.” Bu, sağladığı şartlar itibarı ile Hudeybiye ile barış anlaşmasını “Feth”e çeviren ve onu birçok fetihlere başlangıç yapan Hudeybiye barış anlaşmasıdır. Hayberin fethi de bu fetihlerden biri olabilir. Ki tefsircilerin çoğunluğu, Yüce Allah’ın müslümanlara bahşettiği yakın fethin bu fetih olduğunu söylerler. “Alacakları birçok ganimetlerle” “Yakın Fetih”ten maksat, Hayberin fethi ise, bu fetih ile birlikte alacakları bol ganimetlerle birlikte demektir. Eğer “Yakın fetih” müslümanlara birçok fetihlerin kapısını aralayan şu Hudeybiye barış anlaşması ise bu anlaşmayı izleyen fetihlerle elde edecekleri bol ganimetler demektir. “Allah üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.” Bu ifade daha önce geçen âyetlerin sonuna çok uygun düşen bir ifadedir. Çünkü hoşnutluk, fetih ve ganimet va’dinde Yüce Allah’ın hikmeti ve idaresi yanında, kuvvet ve kudreti de ortaya çıkmaktadır. Zaten kutsal ve şerefli va’d hikmet ve izzet ile gerçekleşir.
Biate katılan mü’minler hakkında, emîn olan Rasûlüne bu şerefli ve yüce bildiriden sonra, Yüce Allah sözünü bizzat mü’minlerin kendilerine yöneltiyor. Bu barış anlaşmasından ya da bir başka deyimle, teslimiyet içinde sabırla karşıladıkları şu “Fetih”ten sözediyor, onlara: “Allah size elde edeceğiniz birçok ganimetler va’detti. Bunu size hemen vermiş ve insanların ellerini sizden çekmiştir ki bu mü’minlere bir işaret olsun ve Allah sizi dosdoğru yola iletsin: “Bundan başka sizin güç yetiremediğiniz, ancak Allah’ın sizin için kuşattığı ganimetler de vardır. Allah her şeye kadirdir.”
Mü’minlerin Yüce Allah’tan duydukları ve açıkça gördükleri bir müjdedir bu... Ve mü’minler Yüce Allah’ın kendilerine birçok ganimetler hazırlamış olduğunu öğrenmişler ve bundan sonra bu değişmez va’din doğru olduğuna dair birçok delilleri göre göre diledikleri gibi yaşamışlardı. Burada Yüce Allah onlara şu ganimetleri ivedi ve peşin olarak verdiğini belirtiyor. Burada Yüce Allah İbn Abbas’ın da söylediği gibi, Hudeybiye barış anlaşmasının başlıbaşına bir fetih ve bir ganimet olduğunu vurgulamak için, Hudeybiye barış anlaşmasını “hemen verilmiş ganimet” olarak değerlendirmiş olabilir. Daha önce belirttiğimiz gibi Rasûlullah’ın sözünden ve bu anlayışımızın doğruluğunu kendilerine özgü dilleri ile ifade eden olaylardan anlaşılacağı üzere, gerçekten de Hudeybiye barışı böyle bir fetih ve ganimettir.
Öte yandan Mücâhit’ten rivâyet edildiğine göre, Hudeybiye barışından sonra en yakın ganimet olması bakımından bu “hemen verilmiş ganimet”ler Hayber’in fethi de olabilir. Fakat birinci ihtimal gerçeğe daha yakın olmakta ve daha ağır basmaktadır. Yüce Allah onlara insanların ellerini kendilerinden çektiğini, yüce katından bir
146] 48/Feth, 18
- 40 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ihsan ve iyilik olarak hatırlatıyor. Gerçekten Yüce Allah kureyş müşriklerinin ellerini onlardan çektiği gibi, onlardan başka kendileri için üzerlerine belâlar gelmesini bekleyen düşmanlarının da elini çekmiştir... Sözün kısası, onlar azınlıkta, düşmanlar çoğunluktaydılar. Fakat müslümanlar biatlerini tutarak görevlerini yapmışlardır. Ve Allah da insanların ellerini (düşmanların ellerini) onlardan çekmiş ve kendilerini emniyete kavuşturmuştur.
“Ki bu mü’minlere bir işaret olsun: Yüce Allah başlangıçta hoş karşılamadıkları ve kendilerine çok ağır gelen bu olayın onlara bir ibret olacağını, hem de içinde Yüce Allah’ın kendileri hakkında gerçekleştireceği şeyleri ve Rasûlullah’a itaat ve teslimiyetlerinin mükâfatını görecekleri bir ders olacağını ifade ediyor. Ki bütün bunlar Yüce Allah’ın bu olayı gönüllerine önemli bir gelişme, bol hayır olarak yerleştirmesine ve kalplerine iç huzuru, mutluluk, hoşnutluk ve iman vermesine yol açan unsurlar olmuştur.
“Allah sizi dosdoğru yola iletsin.” İtaatinizin, emre sarılmanızın ve içinizdeki samimiyetinizin karşılığı olarak sizi doğru yola çıkarsın... Böylece Yüce Allah onlara hem ganimet veriyor ve hem de hidâyet bahşediyor. Ve hoşlanmadıkları ve çok ağır kabul ettikleri bir anlaşma onlara her yönden tam bir hayır olarak ortaya çıkıyor. Böylece Yüce Allah onlara bildiriyor ki; onlar için kendi tercihi, tercih edilmesi gereken yararlı bir şeydir. Ve kalplerini mutlak itaat ve emre sarılmaya hazırlayan da kendisidir.
Yüce Allah ayrıca onlara yine ihsanda bulunmuş ve bundan başka bir ganimetin daha müjdesini vermiştir. Fakat bu ganimeti onların adına kudreti ve takdiri ile bizzat kendisi üstlenmektedir: “Bundan başka sizin güç yetiremediğiniz ancak Allah’ın sizin için kuşattığı ganimetler de vardır. Ve Allah her şeye kadirdir.” Burada geçen “başka ganimetler” hakkında rivâyetler çeşit çeşittir. Acaba bu, Mekke’nin fethi mi, yoksa Hayber’in fethi mi yahut da Kisra ve Kayserlerin ülkelerinin fethi mi? Yoksa bu Hudeybiye barışının ardından müslümanların elde ettikleri tüm fetihler mi diye rivâyetler çeşit çeşittir.
İlâhî ifadenin akışına en uygun düşeni, bu ganimetin Hudeybiye barışını izleyen Mekke’nin fethi olayıdır. Yürürlükte ancak iki yıl kalabilen ve sonra müşriklerin bozduğu bu anlaşma nedeni ile Yüce Allah Mekke’yi müslümanlara hemen hemen savaşsız açmış ve nasib etmiştir. Bilindiği gibi, bu Mekke önceleri müslümanlara boyun eğmemiş, onlara Medine’de kendi evlerinin önünde saldırmış ve Hudeybiye yılı kendilerini Mekke’ye sokmadan geri çevirmişti. Sonra Yüce Allah Mekke’yi çepeçevre kuşatmış ve onlara savaşsız olarak orayı teslim etmiştir. “Allah her şeye kadirdir.” Burada bu müjde kapalı bir müjde idi, Yüce Allah bunu açıkça belirtmemiştir. Çünkü bu âyetin indiği sıralarda bu müjde Yüce Allah’ın, bilgisini vermediği şeylerden biri idi. Yüce Allah onların kalbine iç huzuru, hoşnutluk, ümit ve sevinç vermek için bu şekilde bir ifade ile îmâda bulunuyordu.
Bu peşin olan ganimete ve Yüce Allah’ın kendisinin bildiği ve müslümanların da beklemekte oldukları ganimete iman edilmesi münasebeti ile, Yüce Allah onlara üstün geleceklerini ifade etmekte ve o yıl barış yapmaları, onların güçsüzlüğü ya da müşriklerin üstünlüğü nedeni ile değil, fakat kendisinin gözetmiş olduğu bir hikmet nedeni ile olduğunu ve küfre sapanlar eğer kendileri ile savaşırlarsa onların yenileceklerini açıklıyor. Mü’minlerle kâfirler birbirleri ile ne zaman kesin amaçlı, ölüm-kalım savaşına tutuşurlarsa Yüce Allah’ın yasası hep böyle olmuştur. 147
147] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an
BEY’AT
- 41 -
Bey’at Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Bey’at Anlamında Kullanılan “Bâyea” Fiili ve Türevlerinin Kullanıldığı Âyet-i Kerimeler (Toplam 6 Yerde): 9/Tevbe, 111; 48/Fetih, 10, 10, 18; 60/Mümtehıne, 12, 12)
B- Bey’at kelimesinin Türediği “B-y-a” Kökünün Değişik Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 15 Yerde): 2/Bakara, 254, 275, 275, 282; 9/Tevbe, 111, 111; 14/İbrâhim, 31; 22/Hacc, 40; 24/Nûr, 37; 48/Fetih, 10, 10, 18; 60/Mümtehıne, 12, 12; 62/Cum’a, 9.
C- Kur’ân-ı Kerim’de “İmam” ve Çoğulu “Eimme” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (12 âyet): 2/Bakara, 124; 9/Tevbe, 12; 11/Hûd, 17; 15/Hıcr, 79; 17/İsrâ, 71; 21/Enbiyâ, 73; 25/Furkan, 74; 28/Kasas, 5, 41; 32/Secde, 24; 36/Yâsin, 12; 46/Ahkaf, 12.
D- Kur’ân-ı Kerim’de Halîfe Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 2 Yerde): 2/Bakara, 30; 38/Sâd, 26.
a- Halîfe Kelimesinin Çoğulu Halâif ve Hulefâ’ Kelimelerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 7 Yerde): 6/En’âm, 165; 7/A’râf, 69, 74; 10/Yûnus, 14, 73; 27/Neml, 62; 35/Fâtır, 39.
b- Halife Kelimesinin Türevlerinin Geçtiği Diğer Âyet-i Kerimeler (+Toplam Yerde) 6/En’âm, 133; 7/A’râf, 129, 169, 169; 9/Tevbe, 118, 120; 11/Hûd, 57; 19/Meryem, 59, 64; 24/Nûr, 55, 55; 34/Sebe’, 39; 57/Hadîd, 7.
c- Halife Kavramıyla İlgili Konular: 2/Bakara, 30; 6/En’âm, 133, 165; 7/A’râf, 69, 74, 129, 169; 10/Yûnus, 14, 73; 11/Hûd, 57; 19/Meryem, 59; 24/Nûr, 55; 27/Neml, 62; 35/Fâtır, 39; 38/Sâd, 26.
Bey’at Konusuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî, Ahkâm 43, 44, 46, 49, Cihâd 110, Enbiyâ 50;
Müslim, İmâre 44, 46, 58, 61, 80; Cenâ’iz 33, Cum’a 46, İmân 98, 152, 192; Zekât 108, Selâm 126;
İbn Mâce, Cihâd 41, Fiten 9, Tıb 44; Nesâî, Bey’at 8, 17, 18, 20, 21; Tahrîmü’d-dem 14, Tatbik 35;
Ebû Dâvûd, İmâre 9, Zekât 27;
Tirmizî, Menâkıb 18, Siyer 34, 36
Ahmed bir Hanbel, Müsned, V/85; VI/409;
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Bey’at ve Seçim Sistemi, M. Ali Kapar, Beyan Y.
2. İslâm’ın İlk Döneminde Siyasal Katılma, Davut Dursun, Beyan Y.
3. Siyasal Katılım, Zübeyir Yetik, Fikir Y.
4. İslâm Siyasî Düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
5. Din-Devlet İlişkileri Sempozyumu, Beyan Y.
6. Asr-ı Saâdette İslâm, 5 cilt, Beyan Y.
7. Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslâm, Heyet, Kahraman Y.
8. İslâm’da Siyasî Düşünce ve İdare, Harun Han Şirvani, Nur Y.
9. Biat, 1, 2, 3, Nuri Pakdil, Edebiyat Dergisi Y.
10. Sonsuz Biat, Ahmet Taşgetiren, Erkam Y.
11. Osmanlı Tarih deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, Mehmet Zeki Pakalın, M.E.B. Y., c. 1, s. 228-231
12. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y., s. 82-87
13. Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi, Nureddin Yıldız, Risale Y., Bey’at Maddesi
14. Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y., s. 202-209
15. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Beyan Y., s. 109-117
16. TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 120-125; Akabe Biati ve Bey’atü’r-rıdvan maddeleri
17. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Ahmet Ağırakça, Şamil Y., c. 1, s. 79-81, 231-232
18. Rasûlullah’ın Diplomatik Münasebetleri, Abidin Sönmez, İnkılap Y.
19. Hâkimiyet Allah’ındır, Ziyaüddin el-Kudsi, Hak Y.
20. Hükmüllah, Heyet, Hilâl Y.
21. Hâkimiyet Allah’ındır, Âyetullah eş-Şiran, İhtar Y.
22. İslâm’da Hükümet, Mevdûdi, Hilâl Y.
23. İslâmî Hareket Fıkhı, Mustafa Çelik, Yenda Y. c. 1, s. 523-528; c. 2, s. 27-36, 291-299
24. İslâm Siyaset İlişkileri, Süleyman Uludağ, Dergâh Y.
- 42 -
KUR’AN KAVRAMLARI
25. İslâm Devlet Yapısı, M. Beşir Eryarsoy, İşaret/Bunuc Y.
26. İslâm Siyasî Düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
27. İslâm’ın Siyasî Yorumu, Ebû’l-Hasan Ali Nedvi, Akabe Y.
28. Devlet ve Devrim, Münir Şefik, Dünya Y.
29. Modern Çağda İslâm’ın Politik Sistemi, Lokman Tayyib, İlke Y.
30. İslâm’da Hükümet, Mevdudi, Hilal Y.
31. İslâm İnkılâbının Süreci, Mevdudi, Özgün Y.
32. İslâm Nizamı, Mevdudi, Hilal Y.
33. İslâm’da Siyasî Sistem, Mevdudi, Özgün Y.
34. İslâm Düşüncesi Sempozyumu, Beyan Y.
35. İslâm’ın İlk Asrında İktidar Mücadelesi, Adnan Demircan, Beyan Y.
36. Çağdaş Haricilik Düşüncesi, A. Celi, Beyan Y.
37. Hz. Ali’nin Hilâfeti Hakkında, Gadir-i Hum Olayı, Adnan Demircan, Beyan Y.
38. Din-Siyaset İlişkisi, Adnan Demircan, Beyan Y.
39. Ali-Muaviye Kavgası, Adnan Demircan, Beyan Y.
40. Emeviler Döneminde Saray Hayatı, M. Koyuncu, Beyan Y.
41. El-İmâmetü’l-Uzmâ, İslâm’da Devlet Başkanlığı, Süleyman ed-Demirci, trc. İbrahim Cücük, Ravza Y.
42. İmamlar ve Sultanlar, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
43. İmamet ve Rehberiyyet Reçetesi, Murtaza Mutahhari, çev. Ünal Çetinkaya, Endişe Y.
44. İmamet ve Rehberiyet Felsefesi, Muhammed Beyşehri, çev. Ünal Çetinkaya, Endişe Y.
45. İmam En Büyük Önder, Ensari Kirmani, çev. İrfan Keser, Endişe Y.
46. İslâmî Siyaset Teorisi ve Sorunlar, Heyet, Ekin Y.
47. Ümmet Bilinci, Atasoy Müftüoğlu, Denge Y.
48. Ulemâ ve Dinî Otorite, Derleme, İnsan Y.
49. İslâm ve Siyasî Durumumuz, Abdülkadir Udeh, terc. M. Beşir Eryarsoy, Pınar Y.
50. Ahkâmu’s-Sultâniyye, İmam Mâverdi, Bedir Y.
51. Kur’an’da İmam ve İmamet, Cafer Tayyar Soykök, Haksöz, sayı 62, 64 (Mayıs, Temmuz, 1996)
52. İslâm’da İmâmet ve Hilâfet, Hasan Gümüşoğlu, Kayıhan Y.
53. Hilâfet: Modern Arap Düşüncesinin Eleştirisi, Fehmi Şinnavi, İnsan Y.
54. Halifesiz Günler, Hakan Albayrak, Denge Y.
55. Hilâfet ve Şehâdet, Muhammed Bâkır es-Sadr, Objektif Y.
56. Hilâfet ve Halifesiz Müslümanlar, Sadık Albayrak, Araştırma Y.
57. Hilâfet Nasıl Yıkıldı? Abdülkadim Zellum, Hizbü’t-Tahrir Y.
58. Hilâfet ve Kemalizm, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Âlem Y/Araştırma Y.
59. Hilâfetin İlgâsının Arkaplanı, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, İnsan Y.
60. Hilâfet-i İslâmîyye ve T.B.M. Meclisi, İsmail Şükrü, Bedir Y.
61. Hilâfet (Geçmişi ve Geleceği ile), Kadir Mısıroğlu, Sebil Y.
62. Hilâfet ve Saltanat, Mevdudi, Hilâl Y.
63. Hilâfetin Saltanata Dönüşmesi, Vecdi Akyüz, Dergâh Y.
64. Hilâfet Hareketleri, Mim Kemal Öke, T. Diyanet Vakfı Y.
65. Hilâfetin Kaldırılması Sürecinde Cumhuriyetin İlanı, 1-2, Murat Çulcu, Kastaş Y.
66. Halifeliğin Kaldırılması ve Laiklik, Seçil Akgün, Turhan Kitabevi Y.
67. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 4, s. 244-260
68. TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 7, s. 17-19
69. Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 269-270
70. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 95-101
71. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 383-388
72. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 75-79
73. İnanç Sorunları, Hudaybi, İnkılâb Y.
BEY’AT
- 43 -
74. İslâm ve Siyasî Durumumuz, Abdülkadir Udeh, Pınar Y.
75. Anayasa ve Demokrasi, Abdurrahman Dilipak, Emre Y.
76. Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y.
77. Siyasî Hutbeler, Şeyh Said Şaban, Endişe Y.
78. Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim, Mevdudi, Özgün/İnkılâb Y.
79. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, Beyan Y.
80. Yeryüzü Tanrıları Şirk Psikolojisi, Hamdi Kalyoncu, Marifet Y.
81. İslâm Kapitalizm Çatışması, Seyyid Kutub, Bir/Arslan Y.
82. Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutub, Fecr/Dünya/Özgün/Pınar Y.
83. İslâm’ın Dünya Görüşü, Seyyid Kutub, Arslan Y.
84. İslâm Toplumuna Doğru, Seyyid Kutub, İslâmoğlu Y.
85. İslâm - Laiklik, Yusuf Kardavi, Denge Y.
86. İslâm, Laiklik ve Kenan Evren, N. Yücel Mutlu, Rehber Y.
87. İslâm ve Laisizm, Nakib Attas, Pınar Y.
88. Laik Düzende İslâm’ı Yaşamak, 1-2, Hayreddin Karaman, İz Y.
89. Laiklik Yargılanıyor, Rauf Pehlivan, Gonca Y.
90. Laik Vahşet, Faruk Köse, Mektup Y.
91. Laiklik Çıkmazı, Ahmed Taşgetiren, Erkam Y.
92. Laiklik Devrini Kapamıştır, İsmail Kazdal, İhya Y.
93. İslâm Açısından Laiklik, Muhammed İslâmoğlu (Sadreddin Yüksel), Özel Y.
94. Laikliğin Neresindeyiz? Safâ Mürsel, Yeni Asya Y.
95. Laik Demokratik Cumhuriyet İlkelerine Bağlı Kalacağıma, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
96. Laisizm, Abdurrahman Dilipak, Beyan Y.
97. Din ve Laiklik, Ali Fuad Başgil, Yağmur Y.
98. Türkiye’de Laiklik İdeolojisi, Ahmet Parlakışık, Objektif Y.
99. Türkiye’de Laiklik ve Fikir Özgürlüğü, Fehmi Koru, Beyan Y.
100. Müslüman Laik Olamaz, Ali Kemal Saran, Şelale Y.
101. Sosyalizm Bitti Laiklik Alır mıydınız? Yavuz Bahadıroğlu, Nesil Basım Y.
102. Osmanlı ve Safevîlerde Din-Devlet İlişkisi, Vecih Kevseranî, Denge Y.
103. Medenî Vahşet, Hüsnü Aktaş, Ölçü Y.
104. Çağdaş Truva Atı Demokrasi, İsmail Kazdal, İhya Y.
105. Demokrasi Risalesi, Yaşar Kaplan, Timaş Y.
106. Alaturka Demokrasi ve Alaturka Laiklik, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
107. Demokrasi ve Totalitarizm, Raymond Aron, Kültür Bakanlığı Y.
108. İzmlerin Çöküşü ve İslâm’ın Yükselişi, M. Emin Gerger, Şelale Y.
109. İlahlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
110. Lâ 1-2, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
111. İslâm’a Göre Partinin Hükmü, Muhammed Fatih, Tevhidî Çekirdek Y.
112. Devlet ve Din, Çetin Özek, Ada Y.
113. Ceza Hukuku ve Demokratik Düzenin Korunmasında Laiklik İlkesi, Çetin Özek, 1978, İstanbul
114. Türk Hukukunda Laikliği Koruyucu Ceza Hükümleri, Çetin Özek, 1961, İstanbul
115. İslâm’da Bey’at (Seçim Usûlü) Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi Sayı:4, Konya, 1991, s.73-83.
116. Hz.Peygamber Döneminde Bey’at, Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Sayı:5, Konya,1994, s.75-83.
117. İktibas Dergisi, c. 5, sayı 97, 98, 99
118. Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y., c. 2, s. 271-302, c. 4, s. 317-319, c. 6, s. 415-417, c. 13, s. 63-65, c. 16, s. 344-346, c. 17, s. 364-36
CÂHİLİYYE
- 45 -
Kavram no 19
Câhiliyye 4
Bk. Put ve Putçuluk; Atalar Yolu; Bel’am; Tahrif; Dünya ve Dünyevîleşme
CÂHİLİYYE
• Câhiliyye; Anlam ve Mâhiyeti
• Câhiliyyenin Temel Özellikleri; Câhiliyye Âdetleri
• Câhiliyye Şirk; İlim de İslâmiyettir
• Kur’ân-ı Kerim’de Câhiliyye Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Câhiliyye Kavramı
• Câhiliyyenin Dünü Bugünü
• Firavun; Her Dönem ve Her Yerdeki Câhiliyye Toplumunun Önderi
• “Câhiliyye” İrticâ/Gericilik, İlkellik ve Bağnazlık Demektir
• Toplum Değerlendirmesinde Câhiliyye Kavramı
• Câhiliyye Asabiyeti; Irkçılık/Kavmiyetçilik
• Câhiliyyenin Zulüm Anlayışı
• Câhiliyye Teberrücü; Kadının Açılıp Saçılması
• Kadının Câhiliyye Tuzaklarından Kurtuluşunun Simgesi; Tesettür
• Câhiliyyenin Sanat Anlayışı
• Câhiliyye, Tarihte Olduğu Gibi, Yine Kur’an’la Yok Edilecektir!
• Tefsirlerden İktibaslar
• Câhilin Bazı Karakteristikleri
• Câhiliyye Demek…
“Yoksa onlar câhiliyye hükmünü/yönetimini mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, Allah’tan daha güzel hükmü/yönetimi olan kim olabilir?” 148
Câhiliyye; Anlam ve Mâhiyeti
Câhiliyye; lügatte “bilgisizlik” mânâsına gelir, ilmin zıddıdır. Aklı kullanmamayı ve ahmaklığı da içine alır. Genellikle İslâm’ın hâkim olmasından önceki hayat, İslâm’ın ortaya çıkmasından önceki küfür ve sapıklık hali anlamında kullanılır. Istılah olarak: “Allah’ın indirdiği hükümleri ve bilgileri kabul etmeyip bunların yerine insanlar tarafından konulan hükümlere, düşüncelere ve sistemlere inanmaktır.”
Kur’an’da genellikle bu anlamda yer almıştır. Nitekim; “Onlar hâlâ câhiliyye devrinin hükmünü mü arzu ediyorlar? Şüphesiz doğru bir kanaate sahip olanlar için, hükmü Allah’tan daha güzel olan kim olabilir?”149 buyrulmuştur. Dikkat edilirse bu âyette iki hüküm ve bu hükümlerin mâhiyetleri ifade edilmektedir. İnsanlar ya câhiliyye hükmüne; ya da Allah’ın hükmüne boyun eğeceklerdir. Bu iki hükmün dışında, herhangi bir hükümden söz etmek imkânsızdır. Allah’ın koyduğu hükmü,
148] 5/Mâide, 50
149] 5/Mâide, 50
- 46 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hudûdu dikkate almayan bütün sistemler, câhiliyyeye dayanmaktadır. Helâl ve haram hudutlarını önemsemeyen bütün ekonomik kuruluşlar, câhilî sermayeye dayanmak durumundadır. İnsanları Allah’ın dinine göre eğitmeyen bütün eğitim sistemleri de câhilî eğitim durumundadır. Câhiliyye kavramı, hakka ve hakikate dayanmayan her türlü itikadî ve amelî unsurları içine alan bir kavramdır.
Câhiliyye, “bilgisiz olma”yla eş anlamlı görünmüş olsa da, temelde bir düşünme biçimi, bir sistem, bir yaşantı şeklidir. Kur’an’ın İslâm dışı toplumların ve kişilerin tutum, davranış, yaşantı ve kurdukları sistemi tanımlamak için kullandığı bir kavramdır. Değer yargılarını, ahlâk kurallarını, inanç, düşünme ve davranış biçimlerini bünyesinde toplayan ve kendine bağlı insanların yaşayışlarına yön veren iki sistemden biri İslâm; diğeri hangi ad altında olursa olsun “câhiliyye”dir. Şirk ve küfür, bu sisteme inanç ve itikad yönüyle ad olurken, câhiliyye de, kabul edilen değer yargıları ve davranış biçimleri, yani sosyolojik yönüyle ad olur.
Câhiliyye, “bilgisiz olmak”tır; evet, esas bilinmesi gerekeni bilmemek, yanlış bilgi sahibi olup, bilmediğini de bilmemek, hevâya, kuruntuya, zanna uymaktır. Esas bilinmesi gereken Hakk’ı hak olarak bilmemektir câhiliyye.
Câhiliyye, belli bir döneme ait bir olgu değil; insan hayatında sürekli var olan dinamik ve yaşayan bir olgudur. Peygamberimiz’den önceki dönem câhiliyye devri olduğu gibi; günümüz modern câhiliyyesi de en büyük ve en ilkel câhiliyyedir. Câhiliyyenin, kendine göre (Allah’a dayanmayan) inanç sistemi, yaşayış biçimi, ahlâk anlayışı ve devlet görüşü vardır. Câhiliyye kelimesi, Kur’an’da dört yerde geçer. Kur’an’da câhiliyye kelimesinin geçtiği dört âyet, câhiliyyenin temel dört görünüşünü ifade eder:
a- Câhiliyyenin inanç sistemi, Allah hakkındaki zannı: “...Kendi canlarının kaygısına düşmüş bir grup da, Allah hakkında haksız olarak câhiliyye zannına kapılıyorlardı.”150 Dolayısıyla vahye/ilme dayanan bir inanç değil; zanna ve cehâlete dayanan bir inanç câhiliyyenin özelliğidir.
b- Câhilî yaşayış biçimi, câhiliyye taassub ve barbarlığı: “O zaman inkâr edenler, kalplerine taassubu, câhiliyyet taassubunu yerleştirmişlerdi...”151 Dolayısıyla câhiliyyenin kendine has, İslâm dışı bir hayat tarzı, dünya görüşü söz konusudur.
c- Câhiliyye ahlâk anlayışı/ahlâksızlığı: “(Ey peygamber hanımları!) Evlerinizde vakarınızla oturun, ilk câhiliyye (devri kadınları)nın açılıp saçılarak, ziynetlerini gösterecek tarzda yürüyüşü gibi yürümeyin...”152 İslâm ahlâkıyla bağdaşmayan modern bazı tavır ve kıyafetin/kıyafetsizliğin eski câhiliyyenin devamı olduğu anlaşılmaktadır.
d- Câhiliyyenin hüküm, yönetim ve devlet anlayışı: “Yoksa onlar câhiliyye hükmünü, idaresini mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükmü/hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?”153 Demek ki, Allah’ın hükmüne dayanmayan câhiliyye yönetimi, İslâm öncesi câhilî yönetimin hortlatılmasından başka bir şey değildir.
İslâm’ın zıddı, câhiliyyedir. (Câhiliyye bir inanç ve yaşama biçimi olarak İslâm’ın
150] 3/Âl-i İmran, 154
151] 48/Fetih, 26
152] 33/Ahzâb, 33
153] 5/Mâide, 50
CÂHİLİYYE
- 47 -
dışındaki her türlü küfrün ortak adıdır. Câhiliye küfür demektir.) İslâm’ın her parçasının karşısında mutlaka câhiliyye vardır. Hz. Ömer’in dediği gibi, “İslâm’la câhiliyyeyi bilmeyenler türeyince, İslâm’ın düğümleri teker teker çözülür.” İslâm tüm ayrıntılarıyla câhiliyyenin karşıtıdır. Çünkü İslâm’dan her bir cüz, Allah’ın her şeyi içine alan ilminin eseridir. Ona karşı olan her düşünce ve hareket de, mutlaka câhiliyyedir. Çünkü o, sınırlı insan ilminin eseridir. Üstelik insanın hevâsı, kötü arzuları kendisine gâlip gelebilir; güzeli çirkin, çirkini de güzel görebilir. “Yoksa onlar câhiliyye idaresini mi istiyorlar? İyi anlayışlı bir toplum için, hüküm koyma yönünden Allah’tan daha güzel kim vardır?” 154
Bazı insanlar, câhiliyye yolunda gidenlerin bir kısmının hareket, yaşayış veya bazı sistemlerinde ortaya çıkan güzel ve olgunluğu görünce, şüpheye düşerler. Bunun sebebi, İslâmiyet’ten olan bir şey, bazen câhiliyye ile karışır. İslâm’dan olan o şey, orada da güzel görünür. Câhil kişi, İslâm’ın hakikatini bilmediği için bu düzene bağlanır. Şâyet bu insan, hakkı bilseydi, o câhiliyye düzeninde gördüğü kısmî iyiliklerin daha güzeliyle İslâm’a ait olduğunu anlayacak, kaynağa ve asla yönelecekti.
İnançlarda İslâm ve câhiliyye vardır. İbâdetlerde İslâm ve câhiliyye vardır. Ahlâkta, siyasette, öğretimde, savaş, barış ve sosyal meselelerde İslâm ve câhiliyye vardır. İnsanla ilgili bütün meselelerde, bütün kanun ve kurallarda İslâm ve câhiliyye vardır. İnanç ve ibâdetlerdeki câhiliyye, câhiliyyelerin en tehlikelisidir. Onun için Allahü Teâlâ, sağlam itikatla beraber bazı câhiliyye hareketlerinde bulunanları affeder, ama inanç ve ibâdetleri câhiliyye inanç ve ibâdetleri olan kimseyi, İslâm’ın tüm ahlâkıyla ahlâklansa dahi kesinlikle affetmez. “Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez. Ama bunun dışında dilediğini affeder.” 155
Allah Teâlâ İslâm’ı bir bütün olarak göndermiştir. Kim tümünü alırsa, işte o müslümandır. Kim onun bir kısmını alır ve bir kısmını almazsa, İslâm’la câhiliyyeyi birbirine karıştırmış olur. “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezası dünyada rezil ve rüsvay olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise azabın en şiddetlisine atılacaklardır. Allah sizin yaptıklarınızdan gafil değildir.156 Her müslümanın, câhiliyyenin bütün âdet ve kurallarından arınmış olması ve İslâm’ın bütününü alması gerekir. İslâm ümmeti de, İslâm devleti için mükemmel bir örnek olmalı ve yeryüzünden câhiliyye düzenini silmeye çalışmalıdır.
İslâm devlet düzeninden sapma ve giderek İslâm’ın hukuka, muâmelâta dair ahkâmının tümüyle kaldırılması, müslümanlar arasında câhiliyye düzeninin yayılmasına vesile oldu. “İslâm’ın halkaları teker teker çözülecek. İlk olarak yönetim halkası çözülecek ve en sonunda da namaz halkası sökülecektir.” Câhiliyye düzenini tüm yeryüzünden söküp atmak, fitneyi tümüyle kaldırmak için hücum edenin İslâm olması gerekirken,157 hücuma uğrayan kendisi oldu. Câhiliyye düzeni onu tamamen söküp atma, ya da her yönüyle tahrif ve tahrip etme çabasındadır. Bu gün İslâm topraklarında ne kadar çok câhiliyye idareleri vardır ve bu câhiliyyelere uyan ne kadar çok müslüman vardır. Câhiliyye düzenlerinin (bâtıl dinlerin) ortak
154] 5/Mâide, 50
155] 4/Nisâ, 48
156] 2/Bakara, 85
157] 2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39
- 48 -
KUR’AN KAVRAMLARI
özellikleri, İslâm’a, tevhide düşman olmalarıdır.
Câhil Kelimesinin Anlam Sahası: ‘Câhiliyye’, ‘cehl’ fiilinden türemiş bir masdardır. Yaygın olarak ‘bilgisizlik’ anlamında kullanılmaktadır ama daha başka mânâları da vardır.
‘Câhiliyye’nin türediği ‘cehl’ fiili sözlükte; bilmemek, tanımamak, kaba davranmak, gücendirmek, fıkır fıkır kaynamak gibi anlamlara gelir. Bazılarına göre bu fiil, bilginin zıddı olarak bilgisizlik ve hafiflik, kendini bilmezlik gibi iki anlam sahasına sahiptir. Aslında ikinci anlam birincisini doğurmuştur.
Râgıb el-İsfehânî ‘cehl’e üç anlam vermektedir:
Birincisi, nefsin bilgiden boş olması,
İkincisi, gerçeğin dışında bir şeye inanma,
Üçüncüsü, bir konuda yapılması gerekenin veya hakkın tersini yapmadır. 158
‘Câhil’, ‘cehl’ sahibi, bilgiden mahrum olan, davranışları olgun olmayan, kendini bilmeyen demektir ki ‘cehl’ fiilinin fâil (özne) ismidir. Kur’ân-ı Kerim, bu fiili ve bunun türevleri olan ‘câhil’, ‘câhiliyye’, ‘cehâlet’, ‘cehûl’ kelimelerini kullanmaktadır. ‘Cehûl’ çok câhil demektir. ‘Cehâlet’ ise câhil olma halini, ‘cehl’ içinde olma durumunu ifade eder. Türkçe’de ‘câhillik’; cehâlet, bilgisizlik, bilmeme mânâsında, ‘câhil’ ise; bilmeyen, ilimden ve olgun davranıştan uzak, biraz da genç ve tercübesiz kimse anlamında kullanılmaktadır.
Câhiliyyenin Kapsamı: Birçok tefsir ve tercümede ‘bilgisiz olma, ilimden uzak olma’ diye anlaşılan ‘câhilliye’: Îslâm’a inanmayan kişi ve toplumların tutum, davranış, yaşantı, anlayış ve sistemlerini nitelemek üzere kullanılan bir kavramdır.
İslâm kültüründe ‘câhiliyye’, kendinden önceki dönemin inanç, tutum ve davranışlarını niteleyen ayırdedici önemli bir kavramdır. İslâm’dan önceki dönemin adı ‘câhiliyye dönemi’ dir. Bu niteleme, olmuş-bitmiş bir dönemin adı olmaktan ziyade; Îslâm dışı inanış ve davranışların genel adıdır. İnsanların düşünüş ve davranışlarına inançları ya da dünya hayatını algılayışları yön verir. Kişi hangi dünya görüşüne inanıyorsa tutum ve davranışları ona uygun olur. Onun kabul ettiği değer yargıları, ahlâk ilkeleri inancından kaynaklanır.
İşte birtakım değer yargılarını, inanç esaslarını, düşünme ve davranış biçimlerini, ahlâk kurallarını bünyesinde toplayıp onlara yön veren iki sistem vardır. Bunlardan biri Allah’ın dini İslâm, diğeri de hangi ad altında olursa olsun ‘câhiliyye’ sistemleri, ya da ‘câhiliyye’ dinleridir. Şirk bu sistemin daha çok inanç yönüne ad olurken, câhiliyye ise bu gibi sistemlerin tutum, davranış ve değer yargılarına ad olmaktadır.
İslâm’dan önce câhiliyye insanları hem gerçek bilgi ve bu bilginin kurduğu sağlıklı toplum ve uygarlıktan yoksundular, hem de kendilerine doğru yolu gösterecek kitap ve peygamberden mahrum olduklari için güzel davranışlardan uzaktılar. İnsana olgun hareket etme imkânı veren bilgiden ve anlayıştan mahrum olduklari için kaba ve serttiler. Erken kızarlardı, akıllı hareket etmeyi
158] Râgıb el-Isfehanî, Müfredât, s. 143
CÂHİLİYYE
- 49 -
bilmezlerdi, taassuba ve haksızlığa düşerlerdi.
Bu durum bir anlamda barbarlıktı. İslâm’dan uzak olan kişi ve toplumlar genellikle ‘hevâ’larına uyarlar. Onlar canlarının, yani keyiflerinin istediğini yapmaktan başka bir şey bilmezler. DolaysIyla, hak-hukuk, erdem ve iyilik, başkasına saygılı davranma ve olgunluk gösterme onların yapacağı iş değildir. Üstelik bu gibiler, hevâlarına uyduklari için yanlış inançlara düşerler, uydurma ilâhlar bulurlar ve Allah’tan başkasına ibâdet etmekten çekinmezler… Bütün bunlar ‘câhilliyye’nin görüntüsüdür.
Câhiliyye ve Hilm: Kimilerine göre câhiliyye’ ‘hilm’in karşıtıdır. ‘Hilm’ sözlükte, düşünerek hareket etme (teenni), sakinlik, yumuşak huyluluk, ahlâk ve karakter sağlamlığı, çok duygusal olmama, tedbirli davranma ve ılımlı olma gibi anlamlara gelir.
‘Câhillik’ ise bütün bu ahlâkî davranışların zıddıdır. Câhiliyye ‘hilm’ sahibi olmama durumudur. ‘Hilm’ sahibi olma bir anlamda ‘medeni’ insan olma sıfatıdır. Bunun tam karşıtı olan câhillik ise, azgın, arzularının esiri, taşkın içgüdülerine uyan, aceleci bir karakteri olan, olgun davranışlardan yoksun, vahşi ve kaba kimsedir.
Câhiliyye dönemi insanı, şirkten arınmış şekilde tevhîdî Allah inancından uzak olduğu için gerçek bilgiden, barış ve sakinlikten, adâletli bir sistemdan mahrumdur. O yüzden o dönemin insanı vahşi ve kabaydı. Kuvvetliler zayıfları eziyordu. Eline güç geçirenler başkalarına haksız yere saldırabiliyordu. Hak hep kuvvetlinindi. İnsanlar birbirine sevgi ve saygı değil, kan bağı ve çıkar bağı bağlıyordu. Yaptıkları yanlışların farkında bile değillerdi. Şiddet ve saldırganlığı erdem sayıyorlardı. Cehâletleri yüzünden putlara ilâh diye tapınıyor ve onlardan kaynaklandığını sandıkları bir dine inanıyorlardı.
Câhiliyye, iyiyi kötüden ayırmasını bilmeyen bir anlayışın adıdır. Bu anlayışa sahip olanlar kör bir inat üzerindedirler. Onlar gerçeğe karşı kör ve sağır gibi davranırlar. İslâm öncesi müşrikler öylesine kin ve saplantı içerisinde idiler ki, bu yüzden sonu gelmez kavgaların, kan dâvâlarının, şiddet ve baskınların arkasından koşup duruyorlardı.
İslâm ile şereflenen ashâb câhiliyye dönemine ait her şeyi terkettiklerini söylerken, câhiliyyenin kibir ve taassubunu, sürekli sürtüşmeye yol açan kabilecilik anlayışını, kaba ve hayırsız barbar davranışlarını, vahşi karakterini ve putçuluğuna ait her şeyi kasdediyorladı. Nitekim Habeşistan’a hicret eden Ca’fer İbn Ebî Tâlib (r.a.) oradaki krala: “Ey hükümdar! Biz câhiliyye düşüncesine sahip kimselerdik; putlara tapar, ölü hayvan eti yer, fuhuş yapardık. Akrabalık bağlarını keser, komşu haklarına uymazdık, içimizde güçlü olanlar zayıfların (hakkını) yerdi. İşte biz böyle iken, Allah (c.c.) bize içimizden bir elçi günderdi…” 159
Kur’an; câhil, câhiliyye, câhillik etme kelimelerini farklı yerlerde benzer anlamlarda kullanmaktadır. Bu kullanımlardaki ortak nokta, cehâletin yanlızca bilgisizlik olmadığı, düşüncesizce haraket etme, işin doğrusu dururken yanlış yapma, ilme değil de zanna (sanrılara) ve hayallere (ümniyye’ye) dayanma ön plana çıkmaktadır. Zaten böyle yapmak câhillerin davranış özelliğidir.
159] İbn Hişam, 1/336
- 50 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Mûsâ (a.s.) İsrailoğullarını denizden ve Firavunun zulmünden kurtardıktan sonra, onlar puta tapan bir kavim (topluluk) gördüler ve Hz. Mûsâ’dan gördükleri gibi bir tanrı istediler. Hz. Mûsâ (a.s.) onların bu yanlış isteklerine “Siz gerçekten câhillikte bulunan bir kavimsiniz” dedi.160 Hz. Mûsâ gibi bir Allah rasûlünün yanında iken putları ilâh diye istemek câhillikten başka bir şey olamazdı.
Hz. Hûd’dan (a.s.), fakir kimseleri yanından kovmasını isteyenlerin tutumu,161 kadınları bırakıp da erkeklere şehvetle giden Lût (a.s.) kavminin çirkin işleri, putlara tapmaktan vazgeçmeyen ve peygamberini tehdit eden Âd kavminin davranışı cehâletten başka bir şey değildir. 162
Hz. Yûsuf (a.s.) kardeşlerinin kendisini kuyuya atmalarını ve onun hakkında kötülük düşünmelerini ‘câhillik’ diye nitelendiriyor. Çünkü kardeşleri bu yaptıklarının ne denli kötü olduğunu, kendilerine pek çok zarar verdiğini hesap etmemişlerdi, bu konuda câhil olmuşlardı.163 Allah’tan başkasına kulluk edenler câhillerdir: “De ki: Ey câhiller, Allah’ın dışında bir başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?” 164
Allah’ın vahy yoluyla bildirdiği âyetlerinden yüz çevirenler, yaptıkları hatanın farkında değillerdir. Allah’ın dışında başka tanrılara ibâdet yaparak elde ettikleri zararı hesap etmiyorlar. Allah’a ibâdette bulunarak elde edecekleri mükâfatları da bilmiyorlar. Bu konuda duyarsız ve Hakk’a karşı boşuna kör ve sağır gibi davranıyorlar.
Hz. Mûsâ (a.s.) kavmine “Allah (c.c.) size bir sığır boğazlamanızı emrediyor” deyince onlar, “bizimle alay mı ediyorsun?” dediler. Hz. Mûsâ’nın cevabı şöyle oldu: “Ben câhillerden olmaktan Allah’a sığınırım.”165Allah (c.c.) adına yalan uydurmak O’nun emretmediği bir şeyi O’nun adına ortaya atmak ve O’nun adına din ve yeni ibâdet türleri uydurmak câhilliğin ta kandisidir. Hz. Nûh’a (a.s.) inanmayan ve kurtuluş gemisine binmeyen inkârcı oğlu için af dileyince Allah (c.c.) onu uyararak şöyle demişti: “O kesinlikle senin ailenden değildi. Çünkü o salih (doğru) olmayan bir iş yaptı. Öyleyse hakkınde bilgin olmayan bir şeyi benden isteme. Gerçekten, câhillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum.” 166
Cahâlet, câhillik her zaman kişiye kötülük yaptırır, günah işletir. Böyleleri eğer tevbe ederlerse, Allah (c.c.) onların tevbesini kabul eder.167 Allah (c.c.) gönderdiği âyetlere iman ettiği halde kimileri câhillikleri ve yaptıklarının sonunu düşünmemeleri nedeniyle hataya düşebilirler.168Kur’an diyor ki: “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık (günahtan korkmayan, açıktan günah işleyen) birisi size bir haber getirirse onu araştırın. Yoksa cehâlet sonucu (farkında olmadan) bir topluluğa kötülükte bulunursunuz da, sonra işlediklerinize pişman olursunuz.” 169
160] 7/A’râf, 138
161] 11/Hûd, 29
162] 46/Ahkaf, 23; 6/En’âm, 111
163] 12/Yûsuf, 89
164] 39/Zümer, 64
165] 2/Bakara, 67
166] 11/Hûd, 46
167] 4/Nisâ, 17; 6/En’âm, 54
168] 16/Nahl, 119
169] 49/Hucurât, 6
CÂHİLİYYE
- 51 -
Mü’minler, kulaktan dolma mâlûmatla, uydurma haberlerle ve sağlam bir delile dayanmayan bilgilerle bir şey ve kişiler hakkında hüküm vermemeliler. Cehâletle verilen kararlar isabetli olmazlar. Kur’an’ın câhil dediği kimseler, insanın yeryüzündeki konumunu idrâk etmeyen, kaba ve sert, iyi düşünmekten ve akıllı uslu hareket etmekten mahrum kişilerdir. Onlar yaptıklerı işleri, gösterdikleri davranışları sağlam bir bilgiye uyarak yapmazlar. Kendi hevâlarına ve doğru sandıkları hayallerine uyarlar. Bu nedenle hem bilgisizce hatalara düşerler hem de davranışlarıyla bir sürü zarara yol açarlar. Hatta cehâletleri yüzünden, Allah’ın âyetlerinden yüz çevirir, elçilere ve onların tebliğ ettiklerine aldırmazlar, dünyada ve âhirette pek çok zarara uğrarlar. Bütün bu tutum ve davranışlar ‘câhilliye’ ahlâkıdır.
Allah’a hakkıyla kulluk yapan güzel insanlar, yeryüzünde vakarla, alçak gönüllü ve ciddiyetle yürürler. Câhiller kendilerine sataştığı zaman da yüksek bir olgunlukla, onların seviyesinde inmeden ‘selâm’ der ve geçerler.170 Allah (c.c.) Peygamberimiz’e şöyle emrediyor: “Sen af (veya kolaylık) yolunu benimse, (İslâm’a) uygun olan örfü emret ve câhillerden yüz çevir.” 171
Câhiliyye, Allah’ı İdrâk Edememe İdeolojisidir: Câhiliyye, cehâlet mantığı üzerine kurulu dünya görüşünün, tutum ve davranışların genel adıdır. Bu görüşe sahip olanların davranışlarına câhilî düşünceler ve inançlar yön verir. Onlar sağlam bir bilgiye, insanı hakka ve en doğru bir yola götürecek bir ilme sahip olmadıkları için kendi hevâlarının ölçüsünü doğru sanırlar. O yüzden putlara tapmayı, peygamberlere ve Allah’ın âyetlerine karşı gelmeyi doğru zannederler. Zenginlik ve servetin üstünlük olduğunu düşünür ve yoksullarla bir arada bulunmak istemezler.172 Mü’minler, sabırlı, ağırbaşlı, teenni ile, düşünerek hareket ederlerken; câhiller, ‘câhiliyye hamiyeti/câhillik gayreti’yle davrandıkları için, sert ve kaba, düşüncesiz ve hafif meşrep davranırlar. Yerli-yersiz öfkelenirler, kızgınlık ve gazap sahibidirler. Bu yüzden Hakk’a ve adâlete göre iş yapamazlar.
Kur’an buna ‘câhiliyye hamiyyeti’ demektir. İnkârcılar kalplerine bu câhiliyye çabasını koydukları zaman Allah (c.c.) da mü’minler üzerine ‘sekine/kalbi sâkinleştirici’sini indirir ve onları ‘takvâ sözüne/tevhid kelimesine’ bağlı tutar. 173
Yukarıda geçtiği gibi ‘câhiliyye’ yalnızca İslâmdan önceki müşriklerin hayatının adı değildir. Kişilerin İslâmî hayatlarından önceki yaşantılarına da ‘câhiliyye’ denilir. Bununla beraber câhiliyye, cehâlet üzerine kurulu bütün tutum ve davranışların, İslâm’dan kaynaklanmayan bütün sistemlerin, bütün hükümlerin genel adıdır. Çünkü İslâm ve ona ait hükümler Allah’tan gelen sağlam bir ilme, diğerleri ise insanların hevâlarından kaynaklanan zanlara dayanır.
Câhilî davranışlar her devirde ve her yerde görülebilir. Câhil kimselerin özelliklerine bakarsak, câhiliyyenin her zaman ve her yerde olabileceğini daha rahat anlarız. Medine döneminde olan şu olay ilginç bir örnektir. Bu olay üzerine Peygamberimiz (s.a.s.) her zaman gündeme gelebilecek câhiliyye davranışlarına dikkat çekmiş ve ümmetini uyarmıştır. Câhiliyye döneminde birbirlerine düşman olan ve uzun seneler boyu süren kan dâvâları sebebiyle birbirlerine saldıran Evs
170] 25/Furkan, 63
171] 7/A’râf, 199
172] 11//Hûd, 20
173] 48/Fetih, 26
- 52 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve Hacrec kabileleri müslüman olduktan sonra kardeş oldular ve düşmanlığa son verdiler. Bir gün onların tatlı tatlı sohbetlerini gören ve bunu kıskanan bir Medineli yahudi birisini göndererek onlara eski günlerini hatırlatmalarını söyledi. O gönderilen kişi de denileni yapınca her iki taraf silaha sarılarak savaşa kalkıştılar. Bunu öğrenen Peygamberimiz (s.a.s.): “Ey müslümanlar! Allah, Allah! (Allah’tan korkun), ben aranızda iken, Allah (c.c.) size hidâyet verdikten sonra birbirinizi câhiliyyeye mi davet ediyorsunuz?…” 174
Bilâl-i Habeşî’ye (r.a.) ‘siyah kadının oğlu’ diyerek hakaret eden Hz. Ebû Zerr’e (r.a.) Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle demiştir: “Onu annesinin renginden dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki sende hâlâ câhiliyye ahlâkı bulunmaktadır.” 175
Yine Peygamberimiz (s.a.s.) câhiliyye dâvâsı; câhiliyye zamanında gibi kavmiyyetçilik ve asabiyye güdenler için ‘bizden değildir’ demektedir.176 “Ümmetimin içinde câhiliyye döneminden kalma, tamâmen terkedemeyecekleri dört âdet vardır: Asâletleriyle övünmek, başkalarının soyuna dil uzatmak, yıldızlar vesilesiyle yağmur istemek, ölünün arkasından yüksek sesle ağlamak.” 177
Kur’an, müslüman kadınlara ‘câhiliyye döneminde olduğu gibi açılıp saçılmayın’ diyor.178 Mü’minler, inançta, düşüncede, ahlâk ve davranışlarda, karar vermede ve insanlarla ilişkilerde Allah’ın indirdiği hükümlere uyarlar. Câhiliyye düşüncesine sahip olanlar ise Allah’ın hükümlerini tanımazlar, onları beğenmezler ve kendi hevâlarına uyarlar. Kur’an şöyle diyor: “Onlar hâlâ câhiliyye’nin hükmünü mü arıyorlar? Kesin bir bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir?” 179
Günümüzde Câhiliyye: Câhiliyye’yi, yanlızca İslâm’dan önceki dönem diye çevirme yanlış olacaktır. O dönemin adı da ‘câhiliyye’dir. Ancak bu kavram, câhilî davranış ve inançların genel adıdır. Firavun nasıl, haddi aşan, azan, kibirlenip kendini Allah’a muhtaç görmeyen, zulmün ve tuğyanın (azıp sapıtmanın) sembolü ise; câhiliyye de bilgisizliğin, bilgisizce hareket etmenin, yaptığı şeyin sonucunu düşünmemenin, Allah’ı ve O’nun âyetlerini anlamamanın, Allah’a isyan etmenin ne kadar kötü olduğunu idrâk edememenin sembol kavramıdır.
İnsanların hevâlarına uyduğu, nefislerinin, isteklerinin kulu oldukları, Allah’ın hükümlerinin kabul edilmediği, çeşitli ilâhlara ibâdet edildiği, sömürü ve zulmün bulunduğu, kavmiyetçilik ve asabiyyenin (tarafgirliğin) yaygın olduğu, hüküm vermede hakkın ve adâletin uygulanmadığı her yer ve zamanda câhiliyye var demektir. Günümüzde de çeşitli yerlerde, tıpkı câhiliyye döneminde olduğu gibi Allah (c.c.) unutulmuştur. O ve O’nun hükümleri hayata ve insanların işlerine sokulmamaktadır. O’nun gönderdiği hükümlere uymayı bir tarafa bırakalım; o hükümler, yani şeriat yanlış, eksik ve hatta çağdışı sayılmaktadır. Günümüz insanlarının çoğu, unuttukları âlemlerin Rabbi Allah’ın yerine sayısız ilâhlar ve putlar bulmuşlar ya da koymuşlardır. Tıpkı eski Arap câhiliyyesinde olduğu gibi sahte tanrılara ibâdet edilmektedir. Ölçüler İlâhî kaynaktan değil,
174] İbn İshak, nak. İbn Hişam 2/555-556
175] Buhârî, İman 22
176] Müslim, İmâre, 53 hadis no: 1848; Buhârî, Cenâiz 39
177] Müslim, Cenâiz 29, hadis no: 934
178] 33/Ahzâb, 33
179] 5/Mâide, 50
CÂHİLİYYE
- 53 -
hevâlardan alınmaktadır. Güçlünün borusu ötmekte, sözü geçmektedir. Zayıflar yine ezilmekte, insanlar haklarına yine gereği gibi kavuşamamaktadır. Kumar, zinâ, fuhuş, hırsızlık en geniş şekilde yapılmakta, içki su yerine içilmekte, ribâ (fâiz) ekonominin can damarı kabul edilmektedir. İslâm’ın günah dediği pek çok şey çağdaş ahlâk sayılmaktadır. Kadınlar yine alınıp satılmakta, açılıp saçılmaları kadın hakkı, çağdaşlık kabul edilmektedir.
Kısaca, Kuran’ın câhiliyye toplumu dediği müşrik toplumun anlayışı ve ahlâkı az bir değişiklikle günümüzde de aynen devam ediyor. Allah (c.c.), O’nun yüce hükümleri ve Âhiret hesaba pek katılmıyor. Bu durum da ‘câhiliyye’den başka bir şey değildir. 180
Câhil: Bilmeyen, iş bilmez, bilgisiz, tecrübesiz anlamlarına gelen ve halk arasında yol-yordam, ilim-irfandan haberdar olmayan kimse demektir. Cehâlet: Câhilin içinde bulunduğu hâle denir. Ayrıca cehâlet, ilmin karşısında olmak, bilmemek mânâsını taşır. İlim; bilmek, her şeyin en iyisi, en hayırlısı olduğu gibi; cehâlet de onun zıddı, her şeyin en fenâsıdır. İlim sahibi faziletli, yüce kişi sayılırken; câhil insanlar da bilgiye karşı daima aşağılanan kişiler olarak bilinirler.
Kur’ân-ı Kerîm, inkârcı kâfirleri: “...Cehâlet içerisinde kalmış (bilgisizliğe saplanıp kalan) gâfiller”181 olarak zikreder. Yine câhillerden sakınmak için; “Af yolunu tut, bağışla, mâruf olan şeyleri emret, câhillerden yüz çevir.”182 buyurulur. Bilgisiz insanlar körler gibidir: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” 183 Aynen “görenle görmeyenin bir olmadığı gibi.”
Câhil kişiler faziletli, doğru ve ilmi kendine önder seçmiş, akıllı kişilerden kaçarlar. Çünkü, kendini olduğundan büyük görme hastalığına tutulan câhiller, tevâzu sahibi bilginlerden hiç bir şey anlayamazlar. Câhil, her şeyin dış yüzünü görür, kabukta kalır. Her şeyi bildiğini sanır, boş iddialarda bulunur. Ancak görünenin arkasında bir de hissedilenin varolduğunu bilemez. Câhilin tedbiri, düşüncesi köksüz ve çürüktür. Bundan dolayı câhiller için: “Câhil yaşayan ölüdür”, “Diri iken ölü” denilmiştir. Hazret-i İsa da: “Ben ölüleri dirilttim fakat câhilleri diriltemedim” buyurmuştur. Halk arasında hadis olarak bilinen yaygın bir sözde: “Akıllının düşmanlığı, câhilin dostluğundan daha hayırlıdır” denilmektedir.
Hazret-i Ali (r.a.): “Faziletli kişiler hakkında haset edilir. Câhiller de ilim sahiplerine düşman kesilirler” buyurmuştur. Eskiden İslâm toplumlarında âlimlerden birine kızıldığı zaman en büyük ceza olmak üzere onu câhil bir kişi ile hapsederler veya bir arada yaşamaya zorlarlardı. “Câhillere para verilse de yüz verilmez” deyimi çok kullanılan bir deyimdir.
Câhiliyye: Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydınlık ve bilgi devri olduğu için, Arabistan’da İslâmiyet’in yayılmasından önceki devre, daha dar anlamı ile Hz. İsa’dan sonra peygamberimizin gelmesine kadar geçen zamana “câhiliyye” devri adı verilmiştir.
Câhiliyye, insanın Allah’ı gereği gibi tanımaması, O’na kulluk etmekten uzaklaşması, O’nun hükümlerine değil de, kişinin kendi hevâ ve hevesine uyması,
180] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y. s. 95-101
181] 51/Zâriyât, 11
182] 7/A'râf, 199
183] 39/Zümer, 9
- 54 -
KUR’AN KAVRAMLARI
insanların koyduğu emir ve yasaklara, siyasî sistem ve düşüncelere inanmasıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de: “Onlar hâlâ Câhiliyye devri hükmünü mü istiyorlar? Gerçeği bilen bir millet için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim var?”184 buyurulur. İslâm’ın hâkim olmadığı ortamlar câhiliyye çağlarıdır. Çünkü İlâhî bilginin kaynağından yoksun olan ortamlardır. İslâm’ın gelişinden önceki dönemde yaşayan müşrikler Allah’a isyan etmiş, O’nun hükümlerine sırt çevirmiş bir toplum olarak son derece ilkel ve câhilce hayat sürüyorlardı. 185
Câhiliyyenin Temel Özellikleri; Câhiliyye Âdetleri
Câhiliyye Arapları’nın sürdüğü hayattan ve içinde yaşadıkları ortamdan bazı örnekleri şöyle sıralamak mümkündür:
1) Putlara tapmak: Câhiliyye insanları Allah’ın varlığını kabul etmekle beraber putlara taparlardı. Onlar putlarının Allah katında kendilerine şefaatçı olacaklarına inanırlar ve: “Biz onlara ancak bizi daha çok Allah’a yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz”186 derlerdi.
2) İçki içmek: Şarap içmek âdeti çok yaygındı. Şâirleri her zaman içki ziyafetinden bahseder, içki şiirleri edebiyatlarının büyük bir kısmını teşkil ederdi. Hatta Enes b. Mâlik (r.a.)’in bildirdiğine göre İslâm’da içki, Mâide Sûresi’nin doksan ve doksan birinci âyetleriyle kesin olarak haram kılınmış, Hz. Peygamber (s.a.s) tellal bağırttırarak bunu ilân ettiğinde Medine sokaklarında sel gibi içki akmıştır. 187
3) Kumar oynamak: Câhiliyye çağında kumar da çok yaygındı. Câhiliyye Arapları kumar oynamakla övünürlerdi. Öyle ki kumar meclislerine katılmamak ayıp sayılırdı. Onların şâirlerinden biri karısına şöyle vasiyette bulunur: “Ben ölürsem, sen, âciz ve konuşma bilmeyen, ikiyüzlü ve kumar bilmeyen birini isteme.”
4) Fâiz yemek: Tefecilik almış yürümüştü. Para ve benzeri şeyleri birbirlerine borç verirler; kat kat fâiz alırlardı. Borç veren kimse, borcun vâdesi bitince borçluya gelir: “Borcunu ödeyecek misin, yoksa onu artırayım mı?” derdi. Onun da ödeme imkânı varsa öder, yoksa ikinci sene için iki katına, üçüncü sene için dört katına çıkarır ve artırma işlemi böylece kat kat devam ederdi. Tefecilik ve fâizin her çeşidini haram kılan Allah, özellikle Araplar’ın bu kötü âdetlerine dikkati çekerek “Ey iman edenler! Kat kat fâiz yemeyin.”188 buyurmuştur.
Fâizcilik Araplar arasında o kadar yerleşmişti ki ticaretle onun arasını ayıramıyorlar; “Fâiz de tıpkı alış-veriş gibi” diyorlardı. Bunun üzerine inen âyette: “Allah alış-verişi helâl, fâizi ise haram kılmıştır.” 189 buyrulmuştur.
5) Zinâ etmek: Câhiliyye Araplar’ı arasında fuhuş da nâdir şeylerden değildi. Câriyelerini zorla fuhşa sürükleyenler vardı. Kur’ân-ı Kerîm’de bu hususa işaretle: “İffetli olmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın.”190 buyurulur.
Kocanın birkaç metresi olduğu gibi, kadının da başkalarıyla ilişkide bulunması,
184] 5/Mâide, 50
185] Ahmed Ağırakça, Durali Pusmaz, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 269
186] 39/Zümer, 3
187] Müslim, Eşribe 3
188] 3/Âl-i İmrân, 130
189] 2/Bakara, 275
190] 24/Nûr, 33
CÂHİLİYYE
- 55 -
bazı çevrelerce nefretle karşılanmayan bir davranıştı. Fuhuşla ilgili câhiliyye Araplarının şu âdetlerini zikredebiliriz:
Kadın, âdetinden temizlendikten sonra kocası ona (kendisinden çocuğu olmadığı ve asil bir çocuğa babalık yapmak istediği için) “şu adama git ve ondan hâmile kal” derdi. Kadın istenilen adamla beraber olduktan sonra kocası hamileliği belli oluncaya kadar ona yaklaşmazdı. Sonra yaklaşabilirdi. Bu, iyi bir çocuğa sahip olmak için yapılırdı.
Sayıları üç ila on arasında değişen bir grup erkek kadının evine girerek, sırasıyla hepsi de onunla cinsî münâsebette bulunurdu. Kadın hâmile kalıp da doğum yaparsa doğumdan birkaç gün sonra bu erkekleri çağırır, erkekler de zorunlu olarak bu dâvete iştirak ederlerdi. Sonra onlara: “Olanları biliyorsunuz, doğum yaptım” içlerinden birine işaret ederek “çocuğun babası sensin” derdi. O da bundan kaçınamazdı.
Bazı fuhuş yapan kadınlar da tanınmaları için kapılarına bayrak asarlardı. Bu tür kadınlardan biri doğum yaptığı zaman teşhis heyeti toplanıp çocuğun kime ait olduğunu tespit ederdi. O da çocuğun babası olduğunu kabul etmek zorunda kalırdı. 191
6) Kadına hakkını vermemek: Kadına değer verilmez, hak ve hukuku tanınmaz, âdetâ bir eşya gibi telâkkî edilip miras alınırdı. Biri ölüp karısı dul kalınca ölenin varislerinden gözü açık biri hemen elbisesini kadının üzerine atardı. Kadın daha önce kaçıp bu halden kurtulamazsa artık onun olurdu. Dilerse mehirsiz olarak onunla evlenir, dilerse onu bir başkasıyla evlendirerek mihrini almaya hak kazanır ve kadına bundan bir şey vermezdi. Dilerse, kocasından kendisine kalan mirası elinden almak için onu evlenmekten menederdi. Bunun üzerine inen âyette: “Ey inananlar! Kadınlara zorla mirascı olmaya kalkmanız size helâl değildir.” 192 buyurulmuştur. 193
7) Bazı yiyecekleri kadınlara haram kılmak: Yiyeceklerin bazısı yalnız erkeklere ait olup kadınlara yasak ediliyordu. “Onlar: ‘Bu hayvanların karınlarında olan yavrular yalnız erkeklerimize mahsus olup, eşlerimize yasaktır. Ölü doğacak olursa hepsi ona ortak olur’ dediler.” 194
8) Kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek: Câhiliyye Arapları’nın kötü âdetlerinden biri de kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeleriydi. Onlar bunu namuslarını korumak veya ar telâkkî ettikleri için, bazıları da sakat ve çirkin olarak doğduklarından yapıyorlardı. Kur’ân-ı Kerîm’de şu âyetlerde buna işaret edilir:
“Onlardan birine Rahman olan Allah’a isnat ettikleri bir kız evlât müjdelense içi öfkeyle dolarak yüzü simsiyah kesilirdi.” 195
“Diri diri toprağa gömülen kız çocuğunun hangi suçla öldürüldüğü sorulduğu
191] Buhârî, Nikâh 36
192] 4/Nisâ, 19
193] Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, I/440
194] 6/En'âm, 139
195] 43/Zuhruf, 17
- 56 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zaman...” 196
“Ortak koştukları şeyler, müşriklerden çoğuna çocuklarını öldürmeyi süslü gösterirdi.” 197
9) Ekin ve hayvanlarından putlarına pay ayırmak: Ekin ve hayvanlarını iki kısma ayırıyor, bir kısmını Allah’ın böyle emrettiğini sanarak Allah’a veriyor ve bir kısmını da Allah’a eş koştukları putlarına bırakıyorlardı. Onlar bu bâtıl inanç ve âdetlerinde biraz daha ileri giderek Allah’ın payına düşeni alıyorlar, onu eş koştukları putların payına ekliyorlardı. Ama putlarının payından alıp öbürüne ilâve ettikleri görülmüyordu. “Allah’ın yarattığı ekin ve hayvanlardan O’na pay ayırdılar ve kendi iddialarına göre: ‘Bu Allah’ındır, şu da ortak koştuklarımızındır’ dediler. Ortakları için ayırdıkları Allah için verilmezdi. Fakat Allah için ayırdıkları ortakları için verilirdi. Bu hükümleri ne kötüydü!”198 Bir kısım hayvanlarla ekinlerin bazısını dilediklerinden başkasına yasaklıyorlardı. Ayrıca bir kısım hayvanlara binerken ve keserken Allah’ın adının anılmasına engel oluyorlardı. 199
10) Bahîra, Sâibe, Vasîle, Hâm gibi inançlara sahip olmak: Bunun dışında hayvanlarla ilgili şu âdetleri de vardı:
Bahîra; deve beş batın doğurup beşincisinde erkek doğurursa kulağını çentip serbest bırakırlardı. Artık ona binmeyi ve sütünü sağmayı haram kabul ederlerdi. Buna “Bahîra” derlerdi.
Sâibe; dileği yerine gelen kimsenin putlara adadığı deve idi. Buna da binilmez ve sütü sağılmazdı.
Vasîle; koyun dişi doğurursa kendileri için; erkek doğurursa putları için olurdu. Şâyet biri erkek, biri dişi olmak üzere ikiz doğurursa, dişinin hatırı için erkeği de kesmezler ve buna “Vasîle” derlerdi.
Hâm; bir erkek devenin soyundan on döl alınırsa onun sırtı haram sayılır, su ve otlakta serbest bırakılırdı. Kimse ona dokunmazdı.
11) Hac ile ilgili birtakım bâtıl inançlara sahip olmak: Bütün bunlardan başka müşrikler atalarından devraldıkları birtakım âdetleri devam ettirme konusunda direniyor ve hatta bunların bazılarının, kendilerini Allah’a (c.c.) daha çok yaklaştırdıklarını ileri sürüyorlardı.
İbn İshak şunları aktarıyor: “Kureyş, ya Fil olayından evvel veya daha sonra meydana geldiğini tahmin ettiğim bir bid’at ortaya çıkardı ki, tarihte (Hums) diye anılıp, asâlet-i diniye iddiasından ibarettir.” Bunlar: “Biz, İbrahim’in evlâdıyız, ehl-i Harem biziz, Beyt’in sahibiyiz, Mekke’nin de sâkini bulunuyoruz. Arap kabilelerinden hiçbir kabîle, bizim sahip olduğumuz bu şeref ve itibara sahip değildir. Binâenaleyh biz, bu müstesnâ mevkiimizin şeref ve itibarını korumalıyız. Bundan sonra Harem hâricinde hiçbir şeye ta’zim etmeyip bütün hürmetlerimizi Harem dâhilinde sunmalıyız. Meselâ, Arafat’ta halk ile bir sırada, yan yana, omuz omuza durup vakfe etmek, sonra halk ile geri dönüp gelmek bizim kadrimizi tenzil eder” diyorlardı.
196] 81/Tekvîr, 8-9
197] 6/En'âm, 137
198] 6/En'âm, 136
199] 6/En’âm, 138
CÂHİLİYYE
- 57 -
İbn İshâk devamla: “Kureyşliler bu asâlet fikrini ortaya koydu ve uygulamaya da başladı. Arafat’a çıkmayı, Arafat’tan ifazâyı terk ettiler. Herkes Arafat’ta vakfe ederken, bunlar Müzdelife’ye giderler, orada dururlardı. Ve “Biz ehlullahız, Harem-i Şerif’in hâdimleriyiz” diyerek, diğerleriyle eşitliği kabul etmezlerdi. Fakat bunlar, Arafat’ta vakfe etmenin İbrahim’in (a.s.) dini gereği olduğunu biliyorlardı. Kinâne ile Hüzâaoğuları da bu hususta Kureyş’e iltihak etmişlerdi.
Bunlar hac için, umre için gelen bedevîlere müdâhaleye kadar ileri gitmişlerdir. Harem hâricinden gelen herkesin, Beyt’in ilk tavafı Siyab-ı Hums ile tavaf etmelerini kararlaştırdılar ve uyguladılar. Bu kararın neticelerinden biri: Kim ki âdi bir elbise ile gelip tavaf ederse, tavaftan sonra o elbiseyi çıkarıp atması zarûrî idi.
Bu kararların ikinci neticesi ise; asilzâdelere mahsus bir elbisesi olmayan bedevî erkeklerin çıplak; kadınların da yalnız önü yırtmaçlı kısa iç gömleği ile tavafa mecbur edilmesidir.
Bu ve bunun gibi pek çok âdetler yürürlükte idi. Rasûlullah’a (s.a.s.) iletilinceye kadar da bu âdetler yürürlükte kalmaya devam etti. Daha sonra da A’râf sûresinin 26, 27, 28, 31 ve 32. âyetlerinde, çıplak tavaf ile birlikte diğer bid’atler de yasaklanmıştır.
Ebû Hüreyre (r.a.)’den gelen bir rivâyete göre, Ebû Bekr es-Sıddık (r.a.) Vedâ Hacc’ından (bir sene) evvel, Hz. peygamber tarafından Hac Emîri olarak (Mekke’ye) gönderildiğinde, Ebû Bekr de Ebû Hureyre’yi Kurban Bayramı’nın ilk günü Mina’da büyük bir cemaat içinde halka (şu iki maddeyi) ilâna memur kılmıştır. “Ey Nas! İyi biliniz, bu yıldan sonra müşriklerin haccetmeleri, çıplakların da Kâbe’yi tavaf etmeleri yasaktır” demiştir.200 Fakat onlar bunu kabule yanaşmamışlar, atalarını körükörüne taklide çalışmışlardır.
“Onlara: Allah’ın indirdiğine ve peygambere gelin dendiği zaman: ‘Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter’ derler. Ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolu da bulamayan kimseler olsalar da mı?” 201 İslâm, topluma hâkim olunca bütün bu câhilî sistemin ilkel davranışlarını tamamen yasaklamıştır. 202
Bütün bunlara baktığımızda, câhiliyye’nin bir inanma biçimi olduğunu görüyoruz. Câhiliyye; bir şeyi gerçeği dışında bilmek, anlamak ve buna göre amel etmek demektir. Bu duruma göre câhiliyye; insanın ve toplumun İslâm öncesi ve İslâm dışı bir yaşayış biçimiyle yaşaması demektir. Doğru yolun zıddı, ilmin aksi olan, eskiyen ve değişken olan, bölgelere, kavimlere ve anlayışlara göre kurulan her türlü İslâm dışı rejimler; câhilî sistemler ve hükümlerdir.
Câhiliyye; insanın insan irâdesinin dışındaki unsurlar üzerinde toplanmasını temine çalışan, insanı insana ve topluma köle yapan bir sistemin; beşeriyeti Allah’a ibâdetten uzaklaştırıp, herhangi bir adla anılan beşerî sistem ve prensiplere itaata zorlayan yönetimin adıdır. İnsanları, kavimlere, renklere, tarihlerinin karanlık çağı efsânelerine yönlendiren, ayrı ayrı dil farklılığı sebebiyle ümmet şuurundan uzaklaştırmaya çalışan her türlü despotizm, câhiliyyenin bir görüntüsüdür. Kısaca câhiliyye, Allah’ın hükmünden başka hüküm arayan ve Allah’ın
200] S. Buhârî, Tecrîd-i Sarih Tercümesi, c. 6, s. 13
201] 5/Mâide, 104
202] 5/Mâide, 103
- 58 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hükmünden başka hükme rızâ gösterenlerin tavrı, hayat biçimi ve sistemidir. 203
Câhiliyye kavramı, hakka ve hakikate dayanmayan her türlü itikadî ve amelî unsurları içine alan bir kavramdır. Şimdi câhiliyye devrinin kanunları üzerinde duralım. Niçin “câhiliyye devrinin adâlet ve hukuk sistemi” demiyoruz? Buradaki incelik şudur: Adâlet ve hukuk kelimeleri, İslâmî birer ıstılâhtır. Adâlet, Allah Teâlâ’nın (c.c.) emrine uygun şekilde amel etmektir. Buna riâyet eden müslümana âdil, riâyet etmeyene de fâsık denilir. Hukuk ise, hak kelimesinin çoğuludur ve lugat mânâsı, bâtılın zıddıdır. Kanun mefhûmu, İslâmî bir ıstılâh değildir. Câhiliyye devrinin kanunları, bâtıl şeriatten çıkarılmış birer kuraldan ibarettir.
Câhiliyye devrinde gerek bedevî (göçebe), gerekse medenî (şehirli) hayat yaşayan Araplar arasında, yazılı metne dayanan bir kanun sistemi yoktur. Bu devirde Arap Yarımadası’nın her tarafında değişik kanunlar yürürlüktedir. Yemen bölgesinde kanunlar, hükümdarların emirleri ile sınırlıdır. 204
Kuzeyde, Suriye ve Filistin çevresinde Roma Kanunları tatbik edilmiştir. 205 Doğu ve Kuzey-doğu bölgelerinde ise Zerdüşt dini tesirindeki Sasani Kanunları mevcuttur. Öte yandan bu bölgede bulunan Hıristiyanlar, beşerî münasebetlerinde Roma Kanunları ile karışık kilise örf ve âdetlerini esas almışlardır. Hicaz bölgesine gelince, bu bölgedeki yahûdiler Tevrat ve şerhi Talmut hükümleriyle hareket etmişler, onlarla ihtilat halinde bulunan Araplar da Yahudi kanunlarına bağlı kalmışlardır. 206
Yazılı olmayan ve bir usûle dayanmayan câhiliyye kanunları, atalarından gelen örf ve âdete istinat etmektedir.207Nitekim, Mekke şehir devletinin kanunî müeyyideleri yazılı değildir. Tamamen örf ve âdete dayanan bir kanun devleti söz konusudur. Mekke’de yaşayan bütün kabile ve aşiretleri bağlayıcı kanunların, Dâru’n-Nedve adı verilen ve Kâbe’nin tam karşısında bulunan meclisten çıkarıldığı sâbittir. Bu meclisin üyeleri, kırk yaşını doldurmuş ve kabilelerinin tasvibini almış kimselerden oluşuyordu. Her kabilenin bir tâgûtu vardı. Dâru’n-Nedve meclisinin ilk başkanı Kusayy, ondan sonra yerine geçen oğlu Abdü’d-Dar’dır.208 Câhiliyye devrinin siyasî rejimi, kabile ve aşiret esasına dayanan ilkel bir demokrasidir. Örf ve âdete dayanan kanunî müeyyideleri uygulama yetkisi tâgût denilen kabile reisine bırakılmıştır. 209
Câhiliyye devrinde, ceza kanunları intikam esasına dayanmaktadır. Adam öldürme suçu, umumiyetle kan dâvâlarını gündeme getirmiştir. Ölenin velisinin, öldürenden intikam almaya kalkışması ile başlayan fesad,·çoğu zaman kabileler arası savaşa dönüşmüştür. Bununla beraber, kasıtsız adam öldürmede başvurulan tatbikat, diyet usûlüdür. 210
Eğer katil bulunamazsa, maktulün velisinin isteği üzerine kasame usûlüne
203] Ahmed Ağırakça, Durali Pusmaz, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 269-270
204] N. Çağatay, İslâm Öncesi Arap Tarihi ve Câhiliyye Çağı, s. 28
205] İslâm Ansiklopdesi, c. IV, s. 615 -Fuat Köprülü, "Fıkıh" maddesi-.
206] Ahmed Emin, Fecru'l-İslâm, Beyrut 1969, s. 227
207] Salih Tuğ, İslâm Vergi Hukukunun Ortaya Çıkışı, Ankara 1963, s. 17
208] Mustafa Çelik, Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, s. 32-33
209] İbn Kayyım, İ'lâmu'l-Muvakkıîn, Kahire 1955, c. I, s. 52. Ayrıca Dr. H. İbrahim
210] Ahmed Emin, a.g.e., s. 225-226
CÂHİLİYYE
- 59 -
başvurulur. Bu usûl, maktulün bulunduğu yer ahâlisinden elli kişinin maktulü öldürmediklerine, öldüreni bilmediklerine dair yemin etmeleridir.211Bazı kaynaklarda, câhiliyye döneminde Zu’1-Mecasidi’l-Yeşkûri isimli birisinin, mirastan kız çocuğuna, erkek çocuğuna verdiği hissenin yarısı kadar hisse verdiği belirtilmektedir.212 Aynca câhiliyye döneminde Kureyşliler, hırsızlık yapanın elini kestikleri ve yol kesenleri astıkları zikredilmektedir.213 Bu haberler, bizi önemli bir mesele ile karşı karşıya getirmektedir. Acaba daha önce zikrettiğimiz câhiliyye devrindeki diyet ve kasame uygulaması veya hırsızın elini kesme cezası münferit vak’alar mıdır? Yoksa örfî kanuna dâhil bir tatbikat mıdır? Bir başka ifadeyle Allah Teâlâ’nın (c.c.) kitabı ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) tatbikatı ile teşrî edilmiş olan214 miras ve ceza hukukuna ait bu hükümleri, İslâm ibka mı etmiştir? Eğer ibka etti ise bunun kaynağı nedir?
İslâm ahkâmına uygun olan (sözkonusu tatbikatlar) câhiliyye devrinde meydana gelen münferid hâdiselerdir. Kitabu’l-Muhabber’de miras tatbikatıyla ilgili haber; “Câhiliyyede kız çocuğuna ilk defa miras veren... ilk defa kız çocuğuna bir, erkeğe iki hisse takdir eden kimse...” şeklindedir. Bu ifadelerdeki “ilk defa” kaydı, üzerinde durulan miras tatbikatının daha öncelerden gelen köklü bir tatbikat olmadığını gösterir. Diğer taraftan Sahih-i Buhari’de İbn Abbas’tan şöyle bir rivâyet vardır: “Öteden beri, ölenin malı erkek çocuğun olur ve vasiyet ana-babaya yapılırdı. Allah bu tatbikatı, irâdesine uygun bir şekilde neshetti. Erkek evlâda kıza verilen hissenin iki katını... takdir etti.”215 İbn Abbas’ın bu haberi, Kitabu’l-Muhabber’de verilen mâlûmatı cerh etmektedir. Zira nesh, mutlak mânâda bir hükmün yürürlükten kaldırılıp yerine yeni bir hüküm getirilmesidir. Dikkat edilirse İbn Abbas, “Allah Teâlâ (c.c.) bu tatbikatı, irâdesine uygun bir şekilde neshetti. Erkek evlâda kıza verilen hissenin iki katını takdir etti.” demiştir. O halde câhiliyye devrinde, İslâmî hükme uygun olan tatbikat, münferit bir vâkıa olarak kalır ve İslâm dininin bunları ibka etmesi diye bir şey sözkonusu olamaz. Nitekim Ebû Ca’feri’t-Tahâvî: “Bir miras, İslâm’dan önceki devirde İslâmî hükümlere uygun olarak taksim edilmiş veya hırsızlık yapan bir kimseye aynı şekilde İslâmî esaslara uygun ceza verilmişse, mâhiyeti itibariyle aynı bile olsalar, bunlar İslâmî hükümlere dâhil edilemezler. Çünkü teşrî kaynakları farklıdır.”216 diyerek bir inceliğe işaret etmiştir. Dolayısıyla “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesine göre teşekkül eden meclislerin çıkardığı kanunları, İslâmî bir hüküm olarak değerlendiremeyiz. Câhiliyye kavramının, bu mâhiyet içerisinde değerlendirilmesi gerekir. 217
Câhiliyye Şirk; İlim de İslâmiyet’tir
Cehâlet Nedir? Cehl, ilmin zıddıdır. Üç türlü cehâlet vardır. Birincisi, nefsin
211] İmam Nevevî, Şerhu Müslim, Kahire ty. c. IV, s. 227
212] İbn Habib, Kitabu'l-Muhabber, Beyrut ty., s. 324
213] Kurtubî, el-Câmii li Ahkâmi'l-Kur'ân, Kahire 1967, c. VI, s. 160. Ayrıca, İbn Habib, a.g.e., s. 327, 328
214] 4/Nisâ, 11; 5/Mâide, 38; Sahih-i Buharî, K. Hudud, c. VIII, s. 15-16; Sahih-i Müslim, K. Hudûd; Sünen-i Tirmizî, K. Tahâre 110/272, no: 145; İmam Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, c. II/177
215] İbn Haceri’1-Askalânî, Fethu'l-Bâri, Kahire 1348, s. 197. Ayrıca Bedrüddin-i Aynî, Umdetü'l-Kari, İstanbul 1308, c. VI, s. 485; Sahih-i Buharî, K. Tefsir, c. V, s.178
216] Tahâvî, Şerh-i Meâni'1-Âsâr, Haydarabad 1333, c. IV, s. 245
217] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler ve Kavramlar, İnkılap Yayınları, s. 75-79
- 60 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ilımden boş ve uzak olmasıdır. Aslolan da budur. İkincisi, hakikatin yani yapılması gerekenin hilâfına/zıddına bir şeyi yapmaktır. Bu hususta ister sahih bir itikada sahip olsun, isterse fâsit bir itikada sahip olsun durum mıüsâvidir. Namazı kasden terk etmek gibi. Şu âyeti buna misal verebiliriz. “Bizimle alay mı ediyorsun?’ demişlerdi. O da ‘câhillerden olmaktan Allaha sığıınırım’ demişti.” 218
Alay etmek cehâlet olarak belirtılmiştir. Üçüncüsü, hakikatın hilâfına bır şeye inanmaktır. “Câhil’ kelimesi bazen kötülemek yoluyla zikredilir ki, çoğunlukla bu şekilde kullanılır. Bazen de zem maksadı olmaksızın zikredilir. Şu âyette olduğu gibi: “… Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder...”219 Âyette geçen “câhil” kelimesinden, zemmedilen câhillik kast edilmemektedir. 220
Câhillik; bilgisizlik, görgüsüzlük, gençlik, toyluk, tecrübesizlik ve bu yüzden işlenen kusurları içerir.
Gazâli’ye gore insanları, Allah’ın nimetlerine şükretmekten alıkoyan, cehâlet ve gaflettir. Nimetleri bilmemeleri bu iki sebebe bağlıdır. Nimete şükür ise, ancak onu bildikten sonra mümkündür. Nimeti tanıyanlar olmuş ise de, şükürden maksadın, nimetle murat edilenin, Allah’a ibâdet hikmetini tamamlamaktan ibâret olduğunu bilmemişler ve yalnız “Allah’a hamdol sun, Allah’a şükrolsun” dernekle yetinmişler ve bunu da şükür sanmışlardır. Nimetten gaflete gelince, bunun da iki sebebi vardır. Birincisi, insanlar cehâletleri sebebiyle umûma âit olan ve kendilerini de sekînete erdiren birçok şeyi nimet saymamalarıdır. Umûmî olup yalnız kendilerine mahsus olmayan sebepleri nimet saymazlar. Örneğin; Hava nimetine karşı aldırış etmez ve bunun şükrünü edâ etmezler. Düşünmezler ki, boğazları sıkılıp bir an havasız kalsalar ölürlerdi. Şâyet bazı kimseler hamamın sıcak havasında veya kuyunun ağır rutûbetli havası içinde bir müddet alıkonsalar, havasızlıktan ölürlerdi. Şâyet onlardan biri, bu iki husustan biriyle sıkıntıya mâruz bırakılıp, sonra kurtularak temiz havaya kavuşsa, o zaman havanın ne büyük bir nimet olduğunu anlar ve hemen Allah’a şükrederlerdi. Zira böyle kimselere şükrettirebilmek için önce ellerindeki nimeti alıp bazen de iâde etmek lâzımdır. Hâlbuki devamlı elde bulunan nimete şükretmek daha evlâdır. 221
Gözleri gören bir kimse, bu nimete şükretmez. Ancak gözleri kör olduğu zaman, onun kıymetini takdir eder. Şâyet gözü tekrar ona iâde edilse o vakit nımetin kıymetını hısseder ve şükreder ve onun bir nimet olduğunu anmaya başlar ki, bu doğru bır davranış değildir. Doğrusu, devamlı olarak gören göz nimetine şükretmektir. Allah’ın rahmeti geniştir. Herkese her hal u kârda nimetini bol bol vermişitr. İnsanlar umûmî nimetleri görmemezlikten gelirler. Ancak özel olarak kendilerine verilen servetin azlığı veya çokluğu nisbetinde şükrederler. Yani çok olursa şükreder, az olursa şikâyet ederler. Ama Allah’ın herkese ve bu meyanda kendılerine verdiği umumî nimetin farkında olmazlar. 222
İnsanın fıtratında câhillik ve bildiğıni tatbik etmeme özelliği vardır. Onun câhilliği zâlimliği ile beraberdir. Yapıp yapamayacağını hiç düşünmeden bir görevi üstlenmesi, bu sıfatından kaynaklanır. Kendisini daima her şeye lâyık görür.
218] 2/Bakara, 67
219] 2/Bakara, 273
220] Râgıb el-Isfehânî, el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’an, s. 143; Firûzâbâdî, Besâir II/405-406
221] Gazâli, İhyâ, IV/129
222] Gazâli, İhyâ, IV/129
CÂHİLİYYE
- 61 -
Emâneti, ona lâyık olup olmadığına bakmaksızın yüklenir (üzerine alır ve yerinde kullanmayarak ihânet eder). Nitekim şu âyette insanın bu yönlerine işâret edilmektedir: “Biz emâneti göklere arz ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler. Ondan korktular da onu insan yüklendi (üzerine aldı ve yerinde kullanmayarak ihânet etti). İnsan cidden çok zâlim, çok câhil bulunur.”223İnsan yalnız, diğer yaratıkların, hatta kâinâtın kabul etmediği mes’ûliyeti yüklendiği (yani emâneti korumadığı) için câhil değildir. Bır şeyin doğruluğunu bildiği halde yapmaması da onun cehâletini ortaya koymaktadır. Şu âyeti buna misal verebiliriz. “Hûd da! ‘İlim/bilgi ancak Allah’ın katındadır. Ben size, bana gönderilen şeyi duyuruyorum. Fakat ben sizin câhil bir kavim olduğunuzu görüyorum’ dedi.” 224
İnsan, bazen inanmadığı bir şeyi kabul etmek için delil ister. Hatta görmek ister. Hâlbuki bu isteği, onun doğru yolu benimseyeceği için değildir. İşte böyle kabul etmeyeceği bir şeyi istemesi ânında cehâletini ortaya çıkarır. Yani, böyle bir durumu istemesinin temelinde cehâlet sıfatı yatmaktadır. Şu âyetleri bu konuya örnek verebiliriz: “Eğer hakikaten biz onlara melekleri indirseydik, ölüler de kendileriyle konuşsaydı, bütün varlıkları karşında toplayarak senin doğruluğuna şâhit ve kefil gösterseydik, Allah dilemedikçe, yine şüphe yok ki, iman edecek değillerdi. Fakat onların çoğu câhillik ediyorlar.” 225
Çok câhil anlamına gelen “cehûl” sıfatının, ‘çok zâlim” mânâsına gelen sıfatla birlikte insanın özelliğini aynı âyette bildirmeleri,226 insanın mayasında cehâletin varlığına işaret ettiği düşünülebilir. Câhil, nimeti görmemezlikten gelip şükre yanaşmayan bir insandır. Bu karakter, onun fıtratında var olan cehâlet sıfatından neşet etmektedir. 227
İslâm’a Göre İlim/Bilgi: Bilgi (ilim) için birçok tanımlar yapılmakla birlikte, İslâm âlimlerinin çoğuna göre ilim: “Bir şeyin hakikatini idrâk etmek” ve “mâlûm olanın, olduğu hal üzere bilinmesidir.” Bu anlayışa göre, yanlış mâlûmâta ilim (bilgi) denilemez.
Ebû Cehil’e, câhillerin atası anlamındaki bu ismin verilmesine sebep, bilinmesi gerekenleri hiç bilmemesi değil; yanlış bilmesidir. “Rabbim ilimce herşeyi kuşatmıştır.”228 “İlim ancak Allah katındadır.” 229
Kur’ân-ı Kerim’de ilim, en sık kullanılan anlamıyla, İlâhî vahiyden kaynaklanan, yani bizzat Allah’ın verdiği bilgidir. İlim, Allah’tan olduğuna göre, İslâm’ın tamamı ilimdir. Âlim de gerçek anlamıyla müslümandır. Burada ilim, Allah’a, tam mânâsıyla tek gerçek olan hakka, hakikate dayandığı için mutlak ve objektif bir geçerliliğe sahiptir. Vahiyle özdeşleşen anlamıyla ilim, kesin bilgi demektir. Onun için; ilmi, yani hakka, hakikate dayanan İlâhî nur olan Allah’ın verdiği bilgiyi kabullenmeyen insana, profesör bile olsa câhil; bu câhillerin en meşhurlarına Ebû Cehil; böyle kişilerin oluşturduğu toplum düzenine de câhiliyye denir.
223] 33/Ahzâb, 72
224] 46/Ahkaf, 23
225] 6/En’âm, 111
226] 33/Ahzâb, 72
227] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Y. s. 119-121
228] 6/En’âm, 80
229] 46/Ahkaf, 28
- 62 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’ın, kendisine eşyanın tüm isimlerini öğretmesi sayesinde insan, meleklerden üstün olabilmiş ve bu ilim sıfatından dolayı halife vasfını kazanmıştır. Hilâfet sıfatının tahakkuku için de, mutlaka kullanması gereken araçların başında ilim gelir.
Câhiliyye toplumlarında, vahyi kabul etmeyen câhilî eğitim sistemleri, vahyi ilim kaynaklarının, bilgi vâsıtalarının içine katmazlar. Bundan dolayı, bilim câhiliyye düzenlerinde bir put haline dönüşmüştür. Her şeyi tümüyle bilen Allah’ı bilime karıştırmak istemeyenler, hiç uzlaşmaması gereken bilimle câhilliği (câhiliyyeti) bir arada barındırma şerefini(!) kazanabilmişlerdir.
Sözde bilim adamları, ilk insanın yaratılışından onun bilgi sahibi olmasına; kalemle yazmasından fıtratıyla ilgili özelliklerine kadar birçok konuyu, vahyi reddetmenin sonucu olarak faraziyelere, dayanaksız teorilere dayandırmakta, bunları da bilim diye kitlelere yutturmaktadırlar. “…Onlar Kitab’ı bilmezler. Onların bildiklerinin hepsi, sadece zan ve tahminden ibârettir (bilmezler, fakat bilgiçlik taslarlar).”230; “Onların çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz. Allah onların yapmakta olduklarını çok iyi bilendir.”231; “…Onlar zanna ve nefislerinin aşağı hevesine uyuyorlar. Hâlbuki kendilerine Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir.”232 Bu gerçekten dolayıdır ki, mü’minler uyarılır: “Ey iman edenler! Zandan çokça kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır…”233 Zâten şirkin temeli de zannın en kötüsü olan Allah hakkında kötü zanda bulunmaktır. 234
Mü’minler için Allah Teâlâ’nın kitabında ve Rasûl-i Ekrem’in sünnetinde kat’i olarak yer alan her haber (vahy) ilim hükmündedir. Hatta akıl ve duyu organları bu vahyî haberlerin mâhiyetini kavramasalar da vahy, kesin bilgi kaynağımızdır.
Şirk cehâletin; tevhid de ilmin arkadaşıdır: “İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”235 İbn Kesir, bu âyetin tefsirinde şöyle diyor: “Yani, insanların çoğu cehâlet sebebiyle müşriktir.” Kur’ân-ı Kerim’in birçok âyetinde insanların çoğunun câhil olduğu ve bu yüzden şirke düştükleri bildirilmiştir. İşte bunlardan birkaçı: “Hamd Allah’a âittir, de. Fakat insanların çoğu bilmezler.”236; “Biz onları, yalnızca hak ile yarattık. Fakat insanların çoğu bilmezler.”237; “Onun (asıl) koruyucuları sadece korkup sakınanlardır. Ancak onların çoğu bilmezler.” 238
Allah birçok âyette, insanların çoğunu câhillikle ve ilimsizlikle vasfetmiştir; aynen insanların çoğunun müşrik ve doğru yoldan sapanlar olduunu zikrettiği gibi. “Onların çoğu ancak şirk koşarak Allah’a iman ederler.”239; “Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”240 Bu zikredilen âyetler açıkça şuna delâlet eder: İnsanların çoğu şirk ve cehâlet vasfını birlikte taşımaktadır.
230] 2/Bakara, 78
231] 10/Yunus, 36
232] 53/Necm, 23
233] 49/Hucurât, 12
234] 3/Âl-i İmrân, 154; 48/Fetih, 6; 10/Yunus, 60
235] 12/Yusuf, 40
236] 31/Lokman, 25
237] 44/Duhân, 39
238] 8/Enfâl, 34
239] 12/Yusuf, 106
240] 6/En’âm, 116
CÂHİLİYYE
- 63 -
Gerçek anlamdaki ilim, tamamen bir Kur’an terimidir. Bu terim ilk defa Allah’ın kelâmında ve Rasûlü’nün lisanında kullanılmıştır. Bu kelimenin başka hiçbir dilde aslî mânâda karşılığı yoktur. Bu bakımdan Yüce Allah’ın, Peygamberi ile gönderdiği hakikatler olmasaydı, bu âlemde “ilim” diye bir kavram da olmazdı. Ve ilim haysiyetine sahip biri de bulunmazdı. Belki olsa olsa beşerî ve câhilî planda mâlumatlar ve bilgi yığınları bulunabilirdi ki, bunlar da derde devâ bir şey sayılmazdı.
İlim kelimesi, türevleriyle beraber Kur’ân-ı Kerim’de 854 yerde geçmektedir; hem de bunun zıddı olan “cehil” ve eş anlamlıları hâriç tutulmak üzere. Âlemlerin Rabbi’nin insanlığa bildirisi olmasaydı, bu âlemde “bilinecek” ve bilinmeye değer bir şey bulunmayacağı gibi, ilim kavramı da olmayacaktı. Çünkü vahyin bildirdiğinin dışında hakikat namına insanın bilme iktidarında olduğu bilinmeye değer bir nesne ve hakikat mevcut değildir. İnsanlık için anlamı olan, insanlığa felâh sağlayıcı, gerçeğin haberini veren, kurtuluş yollarını gösteren, insanlığa insanca bir hayatın disiplinini bahşeden bir ilme sahip olmayacaktı insanlık. Tıpkı şimdi küfür toplumlarının sergilediği hal gibi ki, bilgileri çok; fakat kurtarıcı ilimleri yoktur.
Allah’ın ve Rasûlü’nün insana tavsiye ettiği ilim, en sağlıklı bir şekilde konusu ve gâyesi ile tespit edilebilir. Konusu itibariyle müslümana mahsus ilmi tanımak için Saâdet asrına bakmamız en uygundur. Bu gözle incelendiğinde hemen kolayca anlaşılır ki, Kur’an’ın ve Peygamber buyruklarının insanlara tebliğ edildiği ilk dönemde, ortada vahiy metinlerinden ve Allah Rasûlü’nün söylediği ve yaptıklarından başka ilme konu olacak hiçbir malzeme mevcut değildi. Bütün mesele ve yegâne maksat, Allah kelâmı ile beraber “hadis” dediğimiz Peygamber tavsiyeleri ve buyruklarının, insanların kalbine ve zihnine nakşedilmesinnden ibâretti.
Sahâbe-i Kiramın bir kısmı Kur’an âyetlerini yazarak, çoğu da bunları ve Rasûlullah’ın söylediklerini ezberleyerek, bir yandan da aralarında müzâkere ederek “ilm”i koruyor, yayıyor ve geliştiriyorlardı. Daha da önemlisi, bu öğrendiklerini “yaşıyor”, eski bâtıllarını atıp yeni hayat tarzının gereklerine göre vaziyet alıyorlardı. Her öğrenilen yeni şey, mutlaka hayatlarında ve tavırlarında bir değişikliğe sebep oluyordu. İlim buydu, öğrenilen ve öğretilen Allah’ın kelâmı, Rasûlü’nün beyanı ve tavsiyeleri idi. Çünkü istenen ve emredilen de bundan başkası değildi. İlk emir “oku!” emri, vahy kitabı Kur’an dışında başka bir kitaba mı işaret ediyordu? Rasûlullah ve ashâb “oku!” emrinden neyin okunmasını anlıyordu?
Rasûlullah’ın dönemindeki durumdan da kolaylıkla anlaşılıyor ki, ilme konu olan, birinci planda Allah’ın Kitabı ile Rasûlü’nün sünneti idi. Kadın-erkek her müslümana farz olan ilmin de öncelikle bundan başkası olduğu söylenemez. Bu bakımdan, özellikle müslümanlar için ilim söz konusu olduğu ve İslâmî bir ilke olarak ilmin kıymetinden bahsedildiği zaman, ilim lafzının kapsamı olarak: Allah’ın kelâmını, Rasûlü’nün sözlerini ve tavırlarını bilmeliyiz. Bu iki esasın özünü ve ruhunu, mânâsını ve mesajını aksettiren her nevi kitap ve yazılı ürünler de bu cümledendir. Herhangi bir yazılı eser, ancak bu ölçüye göre ve sadece bu şartla müslümanın ilmine esas konu olabilir. Unutmamalı ki, bütün kitaplar, tek bir Kitab’ı daha iyi anlamak ve yaşamak için okunur, okunmalıdır.
- 64 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bir müslümana göre, ilmin İslâm’dan ibâret olduğu herhalde anlaşılmıştır. Yüce Allah, insanlığa bir din gönderdi. Peygamber de o dinin öğretimi ile görevli idi. Peygamber’in risâlet görevi, ancak “getirdiği şeyler”i insanlara anlatması ve öğretmesiyle tamamlanıyordu. Allah’ın gönderdiğini insanlara tebliğ ve telkin etmekle din tamam olacaktı. Allah, insanlara içlerinden bir Elçi göndermişti ve bu Elçi onlara “Kitabı ve hikmeti öğretiyor”du.241 Görülüyor ki O’nun öğrettiği Kitap’tır ve dalâletten ancak bu Kitap’la kurtulabilir insan. Onlar da önce açık bir dalâlet içinde idiler ve bu Kitap’la kurtuldular. Bu demektir ki, çağlar boyunca gelmiş geçmiş ve Kıyâmete kadar da gelip geçecek olan her toplum, yalnız bu öğreti ile kurtulacaktır sapıklıktan. İnsanlık, bu vahyi kalbine yerleştirmekle gerçek kurtuluş yolunu bulacak, sonu felâha çıkan dosdoğru yola girmiş olacaktır.
İlmin, özü ve aslı itibariyle İslâm’dan ibâret olduğunu, Peygamberimiz’e “Onlar sana uymazlar; eğer sen de sana ilim geldikten sonra onlara uyarsan zâlimlerden olursun.”242 şeklinde hitap edilmesinden de anlıyoruz. Buradaki “sana ilim geldikten sonra” ifadesinden, ilmin İslâm mânâsına olduğu açıkça görülüyor. Çünkü Peygamberimiz’e gelen ilim İslâm’dı. Bu ölçüyle, İslâm’ı konu ve yine onu gâye edinmeyen bilgilerin bir müslümana göre ilim olmayacağı prensibini benimsiyoruz. Bu ölçüye uymayan diğer mâlumatlar, bilgi yığınlarından, kafa hamallığından ibarettir. Kişiye Allah’ı ve kendi sorumluluklarını hatırlatmayan, onu Allah’tan uzaklaştıran bilgi yığınlarına ilim denilebilir mi? Ve İslâm bunların faziletli olduklarını söyler mi? Kur’an ve Sünnet temel kaynaktır müslüman için, müslümanın ilmi için. Bu temel kaynakları anladıktan ve onların ruhuna nüfuz ettikten sonra, artık ikinci derecede önemli kitaplarla ilim yolunda ilerlenebilir. Bu sağlam ölçü ile öğrenilen bütün bilgiler ve karşılaşılan fikirler doğru istikamete yönlendirilir.
Sağlam ölçüye, mutlaka sahip olmalıyız; buna sahip olunmadan okunan şeyler zararlı olacaktır. Midesi bozuk olan bir insana yediği şeyler zararlı olduğu ve bozukluğu artırdığı gibi, sağlam bir inanç ve İslâmî hassâsiyete sahip olmayan kimsenin okuduğu şeyler de onun fesâdını arttırır. İslâm, temel kaynaklarıyla okunup anlaşıldıktan sonra insana hiçbir şey zarar veremez. Çünkü Hak bulunmuştur, ölçü ve terazi mevcuttur, sağlama yapabileceğimiz mikyas belirlenmiştir; bâtıllar kolayca seçilip reddedilebilir.
Yüce Allah’ın Kitab’ında, “ilm” kökünden gelen lafızların bulunduğu âyetlere dikkatle bakıldığı zaman görülür ki, Allah’ın kullarından öncelikle istediği, kendi birliğinin ve sıfatlarının bilinmesi, Rab’lığının kabul edilip O’na teslim olunmasıdır. Bu cümleden olarak insanın, imanını olgun ve kuvvetli hale getirmesi de ilk istenen şeylerdendir. Yani, mutlak ve niteliksiz olarak soyut “bilgi”, ne olursa olsun bilinip öğrenme, hiçbir zaman övülmemiş, mutlak sûrette belli nitelikleri olan muayyen, yani hayırlı ve faydalı bir ilim tavsiye edilmiştir. Allah katında değerli olan ilim, insanın yakîn derecesinde bir imana sahip olmasını sağlayacak ilimdir. 243
Zaten İmam Gazali’nin de belirttiği gibi asr-ı saâdettte de “ilim” sözü, Yüce Allah’ı, Kitabını ve kulların fiillerinin hükümlerini kapsayan ilme verilen bir
241] 3/Âl-i İmran, 164; 62/Cum'a, 2
242] 2/Bakara, 145
243] Ekrem Sağıroğlu, Bilgiden Tevhide Yükseliş, Timaş Y. s. 50 ve devamı
CÂHİLİYYE
- 65 -
isimdi. Fakat zamanla insanlar özellikle ilim kelimesini istismar ederek diledikleri mânâya kullanmaya başladılar.244 Bunun doğal bir sonucu olarak da, ilimdeki öz ve gâye çoğu zaman kaybedilmiş; ilim, bir gerçeğe ulaşmak için kullanılan “araç” olmaktan çıkarak başlı başına bir “amaç” ve bir “meslek” haline gelmiştir.
Bir sosyal realitedir ki, bilimin kucağında yetişmiş küfür çok daha etkinleşip azmanlaşıyor. Bilgi ile donanmış küfür, tahribatını çok boyutlu ve yaygın olarak yürütme avantajına da sahip bulunuyor. O yüzden İslâm, “câhil” ünvanını hiç bilmeyen bilgisize değil; yanlış bilene, İslâm’la ilgili “ilm”e sahip olmayan ve vahyi kabul etmeyene veriyor. Bunun için mutlak bilgisizlik ve hatta ilkellik, bilgili şerre nazaran daha az zararlıdır denilebilir.
İlim, maldan çok daha hayırlıdır. Onun için ilim, kendinden daha düşük bir şeye âlet ve köle yapılmamalı; ilmi basit dünya menfaati uğrunda kullanmamalı, ilmi ve ilim sahibini harcamamalıdır. İlmin kapısı Hz. Ali, şu tavsiyelerde bulunur: “Sana söyleyeceklerimi iyi belle. İlim maldan hayırlıdır. İlim seni korur; malı ise sen korursun. İlim amel edildikçe ve başkalarına verildikçe artar; mal ise harcandıkça eksilir. İlim âlime hayatında itibar kazandırır, ölümden sonra da hayırla anılmasına vesile olur; malın sağladığı yalancı itibar malla birlikte tümden kaybolur. Nice zenginler vardır ki hayatta iken ölüdürler; Âlimler ise dünya durdukça hayattadırlar.” 245
Kur’ân-ı Kerim’de Câhiliyye Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de câhiliyye kelimesi, toplam 4 yerde geçer. 246 Câhiliyye kelimesinin kökü olan “c-h-l” ve türevleri ise toplam 24 yerde zikredilir.
Câhiliyye, belli bir döneme ait bir olgu değil; insan hayatında sürekli var olan dinamik ve yaşayan bir olgudur. Peygamberimiz’den önceki dönem câhiliyye devri olduğu gibi; günümüz modern câhiliyyesi de en büyük ve en ilkel câhiliyyedir. Câhiliyyenin, kendine göre (Allah’a dayanmayan) inanç sistemi, yaşayış biçimi, ahlâk anlayışı ve devlet görüşü vardır. Kur’an’da câhiliyye kelimesinin geçtiği dört âyet, câhiliyyenin temel dört görünüşünü ifade eder:
a- Câhiliyyenin inanç sistemi, Allah hakkındaki zannı: “...Kendi canlarının kaygısına düşmüş bir grup da, Allah hakkında haksız olarak câhiliyye zannına kapılıyorlardı.” 247 Dolayısıyla vahye/ilme dayanan bir inanç değil; zanna ve cehâlete dayanan bir inanç câhiliyyenin özelliğidir.
b- Câhilî yaşayış biçimi, câhiliyye taassub ve barbarlığı: “O zaman inkâr edenler, kalplerine taassubu, câhiliyyet taassubunu yerleştirmişlerdi...”248 Dolayısıyla câhiliyyenin kendine has, İslâm dışı bir hayat tarzı, dünya görüşü söz konusudur.
c- Câhiliyye ahlâk anlayışı/ahlâksızlığı: “(Ey peygamber hanımları!) evlerinizde vakarınızla oturun, ilk câhiliyye (devri kadınları)nın açılıp saçılarak, zînetlerini göstererek yürüyüşü gibi yürümeyin...”249İslâm ahlâkıyla bağdaşmayan modern bazı tavır ve
244] Gazâlî, İhyâ-i Ulûmi’d-Dîn, c. 1, s. 54
245] M. Yusuf Kandehlevi, Hayatü's-Sahâbe, 4/1503
246] 3/Âl-i İmrân, 154; 5/Mâide, 50; 33/Ahzâb, 33; 48/Feth, 26.
247] 3/Âl-i İmrân, 154
248] 48/Fetih, 26
249] 33/Ahzâb, 33
- 66 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kıyafet/kıyafetsizliğin eski câhiliyyenin devamı olduğu anlaşılmaktadır.
d- Câhiliyyenin hüküm, yönetim ve devlet anlayışı: “Yoksa onlar câhiliyye idaresini mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükmü/hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?”250 Demek ki, Allah’ın hükmüne dayanmayan câhiliyye yönetimi, İslâm öncesi câhilî yönetimin hortlatılmasından başka bir şey değildir.
Kur’an’ın ifâdelerinden anlaşılan odur ki; câhiliyye mensûbu câhil insan, puta tapmakta ısrar eder,251 azap, mûcize istemekle Allah’ı ve Peygamber’i kendine göre âciz bırakmaya çalışır. Tuzak kurar, yalancıdır, kıskançtır.252 Şirke dâvet eder.253 Allah’a yalan isnad eder.254 Peygmaberlerden insan gücünün sınırlarını aşan olağanüstü şeyler göstermelerini talep eder.255 Allah hakkında kötü zanda bulunur.256 Kavmiyetçidir.257 Ayrıca açılıp saçılmak,258 zinâ etmek259 de câhilî birer davranıştır. Fâsıklar câhiliyye hükmünün özlemi içinde olan, câhilî bir hayat tarzını benimseyen insanlardır.260Mü’minler câhil olmamak için, bu kötü hasletlerden uzak durmanın yanında, şirke dâvet edenlerden yüzçevirmeli,261 Allah’tan kâfirleri bağışlamasını istememeli262ve fâsıkların getirdikleri haberleri aslını araştırmadan kabul edip kullanmamalıdırlar. 263
“Sana kederin ardından üzerinize bir güvenlik (duygusu) indirdi, bir uyuklama ki, içinizden bir grubu sarıveriyordu. Bir grup da, canları derdine düşmüştü. Allah’a karşı haksız yere câhiliyye zannıyla zanlara kapılarak: ‘bu işten bize ne var ki!?’ diyorlardı. De ki: ‘Şüphesiz işin tümü Allah’ındır.’ Onlar, sana açıklamadıkları şeyi içlerinde gizli tutuyorlar. ‘bu işten bize bir şey olsaydı, biz burada öldürülmezdik’ diyorlar. De ki: ‘Eğer evlerinizde de olsaydınız, üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine devrilecekleri yerlere gidecekti. (Bunu) Allah, sînelerinizdeki denemek ve kalplerinizde olanı arındırmak için (yaptı). Allah, sînelerin özünde saklı duranı bilendir.” 264
“Yoksa onlar câhiliyye hükmünü/yönetimini mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, Allah’tan daha güzel hükmü/yönetimi olan kim olabilir?” 265
“Allah bahîra, sâibe, vasîle ve hâm diye bir şey (meşrû) kılmamıştır. Fakat kâfirler, yalan yere Allah’a iftirâ etmektedirler ve onların çoğunun da kafaları çalışmaz. Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine ve Rasûl’e gelin’ denildiği vakit: ‘Babalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol) bize yeter’ derler. Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler
250] 5/Mâide, 50
251] 46/Ahkaf, 23; 6/En’âm, 111
252] 12/Yusuf, 89
253] 25/Furkan, 63
254] 2/Bakara, 67
255] 6/En’âm, 35
256] 3/Âl-i İmrân, 154
257] 48/Fetih, 26
258] 33/Ahzâb, 33
259] 12/Yusuf, 33; 4/Nisâ, 17
260] 5/Mâide, 50
261] 7/A’râf, 119
262] 11/Hûd, 46
263] 49/Hucurât, 6
264] 3/Âl-i İmrân, 154
265] 5/Mâide, 50
CÂHİLİYYE
- 67 -
de mi?” 266
“(Ey peygamber hanımları!) evlerinizde vakarınızla oturun, ilk câhiliyye (devri kadınları)nın açılıp saçılarak, zînetlerini göstererek yürüyüşü gibi yürümeyin...” 267
“O zaman inkâr edenler, kalplerine taassubu, câhiliyyet taassubunu yerleştirmişlerdi...” 268
“Ey iman edenler! Eğer bir fâsık (günahtan korkmayan, açıktan günah işleyen) birisi size bir haber getirirse onu araştırın. Yoksa cehâlet sonucu (farkında olmadan) bir topluluğa kötülükte bulunursunuz da, sonra işlediklerinize pişman olursunuz.” 269
“Ey kavmim, ben sizden buna karşılık bir ücret/mal istemiyorum. Benim ecrim, yalnızca Allah’a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim. Onlar gerçekten Rablerine kavuşacaklar. Ancak ben sizi câhillik etmekte olan bir kavim görüyorum.” 270
Câhilî değerlere sahip böylesi bir zihniyet aynı zamanda korkunç bir ahlâkî çöküşün de temelini oluşturmaktadır. “Siz gerçekten kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Hayır, siz câhillik etmekte olan bir kavimsiniz.” 271
“Dediler ki; ‘Sen bizi ilâhlarımızdan çevirmek için mi geldin? Şu halde eğer doğru söylüyorsan tehdit ettiğin şeyi bize getir.’ Dedi ki: ‘İlim ancak Allah katındadır. Ben size gönderildiğim şeyi tebliğ ediyorum, ancak sizi câhillik eden bir kavim olarak görüyorum.” 272
“İçinizden kim bir cehâlet sonucu bir kötülük işler, sonra tevbe eder ve (kendini) ıslah ederse kuşku yok, O, bağışlayandır, merhamet edendir.” 273
“Allah’ın (kabulünü) üzerine aldığı tevbe, ancak cehâlet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemen tevbe edenlerinkidir.” 274
“(Nuh, boğulmak üzere olan müşrik oğlu için dedi ki:) ‘Rabbim şüphesiz benim oğlum âilemdendir ve Senin vaadin de doğrusu haktır. Sen hâkimlerin hâkimisin.’ Dedi ki: ‘Ey Nûh, kesinlikle o senin âilenden değildir. Çünkü o, sâlih olmayan bir iş (şirk işlemiştir). Öyleyse hakkında ilmin olmayan şeyi Benden isteme. Gerçekten Ben, câhillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum.’ Dedi ki: ‘Rabbim, ilmim/bilgim olmayan şeyi Senden istemekten Sana sığınırım. Ve eğer beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen, hüsrâna uğrayanlardan olurum.” 275
“Eğer onların yüzçevirmeleri sana ağır geldiyse, onlara bir âyet getirmek için yerde bir tünel açmaya veya göğe bir merdiven dayamaya gücün yetiyorsa (öyle yap). Eğer Allah dileseydi, onların tümünü hidâyet üzere toplardı. Öyleyse sakın câhillerden olma.” 276
“(Yusuf) dedi ki: ‘Rabbim, zindan bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden bana
266] 5/Mâide, 103-104
267] 33/Ahzâb, 33
268] 48/Fetih, 26
269] 49/Hucurât, 6
270] 11/Hûd, 29
271] 27/Neml, 55
272] 46/Ahkaf, 22-23
273] 6/En’âm, 54
274] 4/Nisâ, 117
275] 11/Hûd, 45-47
276] 6/En’âm, 35
- 68 -
KUR’AN KAVRAMLARI
daha sevimlidir. Onların kurdukları düzeni benden uzaklaştırmazsan onlara (korkarım) eğilim gösterir (böylece) câhillerden olurum.” 277
“Onları hidâyete çağırsanız işitmezler. Onların sana baktıklarını sanırsın, oysa onlar görmezler. Sen affı tut, ma’rûfu emret ve câhillerden yüzçevir.” 278
“Yoksa Allah, yarattıklarından kızları kendisine aldı da oğulları size mi ayırdı?! Rahmân’a isnat edilen kız çocuğuyla, onlardan biri müjdelenince hiddetinden yüzü simsiyah kesilir. Süs içinde yetiştirilip savaş edemeyecek olanı istemiyorlar mı? Onlar, Rahmân’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Acaba meleklerin yaratılışını mı gördüler? Onların bu şâhitlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir.” 279
“Onlar (müşrikler), kızları Allah’a -ki Allah bundan münezzehtir-, beğenip hoşlandıklarını (erkek çocukları) da kendilerine nisbet ediyorlar.”280 (Huzâa ve Kinâne kabîleleri, ‘melekler, Allah’ın kızlarıdır’ diyorlardı. Hâlbuki kendileri kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyorlardı. Nitekim bundan sonraki âyetler onların kız çocuklarına karşı takındıkları tavrı çok iyi tasvir etmektedir.)
“Onlardan biri kız ile müjdelendiği zaman, öfkelenmiş olarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu, aşağılık duygusu içinde kalarak yanında tutacak mı, yoksa toprağa mı gömecek? (Bunu düşünür durur). Bakın ki, verdikleri hüküm ne kadar kötüdür!” 281
“Diri diri toprağa gömülen kızlara, ‘suçunuz neydi, hangi günah sebebiyle öldürüldünüz?’ diye sorulduğunda... her kişi (hayır ve şerden) neler yapıp getirdiğini anlar.” 282
“Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer ittika ediyor/(Allah’tan) korkuyorsanız, sözü, (yabancı erkeklere karşı) yumuşak söylemeyin ki kalbinde hastalık bulunan kimse kötü ümide kapılmasın. Mar’rûf/güzel ve münâsip sözler söyleyin. Evlerinizde vakarınızla oturun, ilk câhiliyye (devri kadınları)nın açılıp saçılarak ziynetlerini göstererek yürüyüşü gibi yürümeyin. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah ve Rasûlü’ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, ricsi/şek ve şüpheyi (kötü huyları) gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah, her şeyin iç yüzünü bilendir ve her şeyden haberi olandır.” 283
“Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi). Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı (Âdem ile Havvâ’yı), çirkin yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtıp bir fitneye/belâya düşürmesin. Çünkü o ve kabîlesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.” 284
“Mü’min erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta
277] 12/Yusuf, 33
278] 7/A’râf, 198-199
279] 43/Zuhruf, 16-19
280] 16/Nahl, 57
281] 16/Nahl, 58-59
282] 81/Tekvîr, 8-9, 14
283] 33/Ahzâb, 32-34
284] 7/A’râf, 26-27
CÂHİLİYYE
- 69 -
olduklarından haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; nâmus ve iffetlerini muhâfaza etsinler. Görünen kısımları hâriç olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mü’min kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri), erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış (cinsî güçten düşmüş) hizmetçiler yahut henüz kadınların gizli kadınlık husûsiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey mü’minler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” 285
“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) cilbâblarını/örtülerini (dış giysilerini) üstlerine almalarını (vücutlarını örtmelerini) söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 286
“Onlara (müşriklere): ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler? (Hidâyet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler.” 287
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine ve Rasûl’e gelin’ denildiği vakit, ‘babalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol) bize yeter’ derler. Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler de mi?” 288
“Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: ‘Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti’ derler. De ki: ‘Allah kötülüğü emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” 289
“(Âd kavmi, peygamberleri Hûd (a.s.)’a) Dediler ki: ‘Sen bize tek Allah’a kulluk etmemizi ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğini (azâbı) getir. (Hûd) dedi ki: ‘Artık size Rabbinizden bir azap ve bir gazab/hışım inmiştir. Haklarında Allah’ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı kuru isimler hususunda benimle tartışıyor musunuz? Bekleyin öyleyse, şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.” 290
“Kıyâmet gününde, ‘Biz bundan habersizdik’ demeyesiniz diye Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini aldı ve onları kendilerine şâhit tuttu ve dedi ki: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ (Onlar da), ‘Evet (Rabbimiz olduğuna) şâhit olduk’ dediler. Yahut (ne yapalım) daha önce babalarımız Allah’a şirk/ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesildik, (onun için biz de onların izinden gittik. Ahd’i) iptal edenlerin yüzünden bizi helâk edecek misin?” 291
“Onlar (Firavun ve toplumu) dediler ki: ‘Babalarımızı üzerinde bulduğumuz (dinden)
285] 24/Nûr, 31
286] 33/Ahzâb, 59
287] 2/Bakara, 170-171
288] 5/Mâide, 104
289] 7/A'râf, 28
290] 7/A’râf, 70-71
291] 7/A’râf, 172-173
- 70 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bizi döndüresin ve yeryüzünde ululuk sizin ikinizin olsun diye mi bize geldin? Hâlbuki biz size inanacak değiliz.” 292
“(Medyen halkı) Dediler ki: ‘Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları) bırakmamızı yahut mallarımızda (eksik veya fazla verme hususunda) dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Hakikaten sen yumuşak huylusun, çok akıllısın, (diyerek alay ettiler).” 293
“O halde onların tapmakta oldukları şeylerden (bu şeylerin onları azaba götürdüğünden) şüphen olmasın. Çünkü onlar ancak daha önce babalarının taptığı gibi tapıyorlar. Biz onların (azaptan) nasiplerini mutlaka eksiksiz olarak vereceğiz.” 294
“(Yusuf dedi ki:) Ey zindan arkadaşlarım! Çeşitli tanrılar mı daha iyi, yoksa kahredici olan bir tek Allah mı? Siz, Allah’ı bırakıp sadece sizin ve atalarınızın taktığı (birtakım anlamsız) isimlere tapıyorsunuz. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm Allah’tan başkasının değildir. O da Kendisinden başkasına ibâdet etmememizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 295
“Dediler ki; ‘Sen bizi ilâhlarımızdan çevirmek için mi geldin? Şu halde eğer doğru söylüyorsan tehdit ettiğin şeyi bize getir.’ Dedi ki: ‘İlim ancak Allah katındadır. Ben size gönderildiğim şeyi tebliğ ediyorum, ancak sizi câhillik eden bir kavim olarak görüyorum.” 296
“Gerçek şu ki, Biz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık -Allah’ın dilediğ dışında- yine onlar inanmayacaklardı. Ancak onların çoğu câhillik ediyorlar.” 297
“Onların da (Allah evlât edindi diyenlerin), atalarının da bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. (Onların küfür ve iftira husûsunda) ağızlarından çıkan bu söz ne büyük oldu! Çünkü yalandan başka bir şey söylemiyorlar.” 298
“Andolsun Biz, daha önce İbrâhim’e de hidâyet, dürüstlük ve bilgi gücü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık. O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller nedir böyle?’ demişti. Dediler ki: ‘Biz, babalarımızı bunlara tapar kimseler olarak bulduk.’ ‘Doğrusu, dedi, siz ve babalarınız, açık bir sapıklık içindeymişsiniz.” 299
“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ dendiğinde: ‘Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız, derler. Ya şeytan, onları alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse!” 300
“Onlara açık açık âyetlerimiz okunduğu zaman demişlerdi ki: ‘Bu, sizi babalarınızın taptığı (putlardan) çevirmek isteyen bir adamdan başkası değildir. Bu (Kur’an) da uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değildir.’ Hak kendilerine geldiğinde hakkı inkâr edenler de: ‘Bu, apaçık bir büyüdür, başka bir şey değildir’ dediler.” 301
“Sonra kesinlikle onların dönüşü, çılgın ateşe olacaktır. Kuşkusuz onlar atalarını
292] 10/Yûnus, 78
293] 11/Hûd, 87
294] 11/Hûd, 109
295] 12/Yûsuf, 39-40
296] 46/Ahkaf, 22-23
297] 6/En’âm, 11
298] 18/Kehf, 5
299] 21/Enbiyâ, 51-54
300] 31/Lokman, 21
301] 34/Sebe’, 43
CÂHİLİYYE
- 71 -
dalâlette buldular da peşlerinden koşup gittiler. Andolsun ki, onlardan önce eski toplumların çoğu dalâlete düştü. Kuşkusuz, Biz onlara uyarıcılar göndermiştik. Uyarılanların âkıbetinin ne olduğuna bir bak! Allah’ın ihlâslı kulları müstesnâ” 302
“Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de ona mı tutunuyorlar? Hayır! Sadece, ‘biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izinde gidiyoruz’ derler. Senden önce de hangi memlekete uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklıları: ‘Babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız’ derlerdi. ‘Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem (yine mi bana uymazsınız)?’ deyince, dediler ki: ‘Doğrusu biz, sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz.’ Biz de onlardan intikam aldık. Bak, yalanlayanların sonu nasıl oldu?” 303
“Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar zanna ve nefislerinin aşağı hevesine uyuyorlar. Hâlbuki kendilerine Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir.” 304
“Biz, insana ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer onlar, seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak Banadır. O zaman, size yapmış olduklarınızı haber vereceğim.” 305
“Eğer onlar (ana-baban) seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak Banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm.” 306
Hadis-i Şeriflerde Câhiliyye Kavramı
“Dikkat edin! Bütün câhiliyye emirleri (kanunları, yasaları, hükümleri ve bakış açıları) ayaklarımın altındadır ve hepsi de kaldırılmıştır...” -Vedâ Hutbesinden- 307
“Kim imama bey’at etmeden ölürse, câhiliyye ölümü (gibi bir ölüm) ile ölür.” 308
“Ümmetimin içinde câhiliyye döneminden kalma, tamamen terk edemeyecekleri dört âdet vardır: Asâletleriyle övünmek, başkalarının soyuna dil uzatmak, yıldızlar vesilesiyle yağmur istemek, ölünün arkasından yüksek sesle ağlamak.” 309
“Câhiliyye dâvâsı (câhiliyye zamanındaki gibi kavmiyyetçilik ve asabiye) güdenler bizden değildir.” 310
Bilâl-i Habeşî’ye (r.a.) ‘siyah kadının oğlu’ diyerek hakaret eden Hz. Ebû Zerr’e (r.a.) Peygamberimiz (s.a.s.): “Onu annesinin renginden dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki sende hâlâ câhiliyye ahlâkı bulunmaktadır.” 311
302] 37/Sâffât, 68-74
303] 43/Zuhruf, 21-25
304] 53/Necm, 23
305] 29/Ankebût, 8
306] 31/Lokman, 15
307] Müslim, Hacc 194, h. no: 1218; Tirmizî, Fiten 2, h. no: 2610; Tefsîr 2, h. no: 3087
308] Müslim, İmâre 58, hadis no: 1851
309] Müslim, Cenâiz 29, hadis no: 934
310] Müslim, İmâre 53, hadis no: 1848; Buhârî, Cenâiz 39
311] Buhârî, İman 22, Edeb, 79, Itk 28; Müslim, Eymân, 38-40; Ebû Dâvud, Edeb 133, h. no: 5157
- 72 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Her kim tâatten çıkar ve cemaatten ayrılırsa, câhiliyyet ölümüyle ölür. Kim körükörüne (çekilmiş) bir sancağın altında harbeder, bir asabe (-baba tarafından akrabâ-; kavim, ırk) nâmına kızar veya bir asabeye dâvet eder ya da bir asabeye yardımda bulunur da öldürülürse, bu da, bir câhiliyyet ölümüdür. Kim de benim ümmetime karşı çıkar, iyisini-kötüsünü vurur, mü’minden çekinmez, ahid sahibine verdiği sözü de yerine getirmezse o, benden değildir, ben de ondan değilim.” 312
“Câhiliyye dâvâsıyla hak iddia eden kimse bizden değildir.” 313
“Kimin bir kız çocuğu olur, onu (diri diri) gömmez, hor ve hakir görmez ve oğlan çocuğunu ona tercih etmezse, Allah bu kız çocuğu sebebiyle onu Cennete koyar.” 314
Dârimî’nin rivâyet ettiği bir hadis-i şerife göre; ashâbdan biri Allah Rasûlü (s.a.s.)’nün huzuruna geliyor ve câhiliye dönemindeki geçmişine âit bir vahşeti dile getiriyordu: “Yâ rasûlallah! Biz câhiliyye döneminde kız çocuklarımızı diri diri gömerdik. Benim de bir kız çocuğum vardı. Annesine, ‘bunu giydir, dayısına götüreceğim’ dedim. (Kadın bunun ne demek olduğunu bilirdi. Ciğerpâresi, evlâdı biraz sonra bir kuyuya gömülecek ve orada çırpına çırpına can verecekti. Fakat kadının böyle bir vahşetin önüne geçmek hak ve selâhiyeti yoktu. Yapabileceği tek şey, için için ağlayıp gözyaşı dökmekti.) Hanımım dediğimi yaptı. Çocuk hakikaten dayısına gideceğini zannediyor ve cıvıl cıvıldı. Elinden tutup daha önce kazdığım bir kuyunun yanına getirdim. Ona kuyuya bakmasını söyledim. O tam eğilip kuyuya bakayım derken, sırtına bir tekme vurdum ve onu kuyuya yuvarladım. Fakat nasılsa, eliyle kuyunun ağzına tutundu. Bir taraftan çırpınıyor, diğer taraftan da ‘babacığım üzerin tozlandı’ deyip elbisemi silmeye çalışıyordu. Buna rağmen bir tekme daha vurdum, onu diri diri toprağa gömdüm.”
Adam bunu anlatırken Allah Rasûlü ve yanındakiler hıçkıra kıçkıra ağlıyorlardı. Orada oturanlardan birisi ‘be adam Rasûlullah’ı hüzün içinde bıraktın!” deyince, Efendimiz adama: “Bir daha anlat” dedi. Adam hâdiseyi bir kere daha anlattı. Rasûlullah’ın gözlerinden akan yaşlar mübârek sakalını ıslattı.315 (Rasûlullah (s.a.s.), olayı tekrar anlattırmakla sanki şunu anlatmak istiyordu: “İşte siz İslâm’dan öce câhiliyye döneminde böyleydiniz. Tekrar anlattırdım ki, İslâm’ın kazandırdığı insanlığı bir kere daha hatırlamış olasınız.”
“Kim körükörüne (dikilmiş) bir sancağın altında asabiyete davet veya bir asabiyete yardım ederken ölürse, bu câhiliyyet ölümüdür.” 316
“Irkçılığa çağıran bizden değildir. Irkçılık dâvâsı üzerine birbirini öldürenler, bizden değildir. Irkçılık üzerine ölenler de bizden değildir.” 317
Ensâr ile muhâcirler arasında meydana gelen bir tartışma üzerine de Hz. Peygamber şöyle söylemiştir: “Şu câhiliyye çığlığını bırakınız! O ne kötü şeydir!” 318
312] Müslim, İmâre 53; İbn Mâce, Fiten h. no: 3948; Neseî, Tahrîmu'd-Dem, h. no: 4097
313] Buhârî, Cenâiz 39
314] Ebû dâvûd, Edeb 121
315] Dârimî, Mukaddime 1
316] Müslim, İmâre, 57; Neseî, Tahrîmu'd-Dem, h. no: 4098
317] Ebû Dâvud, Edeb, h. No: 5121
318] Buhârî, Menâkıb 8
CÂHİLİYYE
- 73 -
“Insanların câhiliyye devrinde hayırlı olanları İslâm devrinde de hayırlıdır.” 319
Bir zamanlar düşman iki kabile iken Hz. Peygamber’in önderliğinde güçlü sevgi bağlarıyla birbirine bağlanmış olan Evs ve Hazrec’den bazı kimseler dostane bir şekilde sohbet ettikleri sırada müslümanların birlik ve beraberliğini kıskanan bir yahûdi, iki kabilenin eski rekabetlerini hatırlatan bazı şiirlerle onları tahrik etmişti. Tarafların silâha sarılarak dövüşmek üzere harekete geçtiklerini öğrenen Hz. Peygamber kendilerine şöyle hitap etti: “Ey müslüman topluluk, Allah’tan korkun! Ben aranız da bulunuyorken, Allah sizi İslâm’a kavuşturmuş, onunla müşerref kılmış, câhiliyye zihniyetinden kurtarmış, küfürden uzaklaştırmış ve sizi birbirinize dost kılmışken nasıl oluyor da yine câhiliyye dâvâsıyla birbirinize düşebiliyorsunuz!” 320
Habeş muhâcirleri adına Necâşî ile konuşan Ca’fer b. Ebû Tâlib şöyle demişti: “Ey hükümdar! Biz câhiliyye zihniyetine sahip bir kavimdik; putlara tapar, ölü hayvan eti yer, fuhuş yapardık; akrabalık bağlarına riâyet etmez, komşularımıza kötülük ederdik, güçlü olanlarımız zayıfları ezerdi” 321
Hz. Ebû Bekir’e (r.a.) Ahmes’li bir kadın şöyle bir soru sormuştur: “Câhiliyyeden sonra Allah’ın getirdiği bu iyi ve uygun işin (İslâm’ın) bekası ne kadar sürer?” Hz. Ebû Bekir (r.a.): “İmamlarınız sizi (İslâmî) istikamet üzere doğru tuttuğu müddetçe” diye cevap vermiştir. 322
Selman’dan (r.a.) rivâyet edilmiştir ki, Halîfe Ömer İbn Hattab (r.a.), Selman’a (r.a.), “halîfe ile melik/kral arasındaki farktan sorduğunda Selman (r.a.) şu cevabı vermiştir: “Müslümanların arazisinden bir dirhem veya daha az veya daha çok toplarsan, sonra da onu lâyık olmayan yere koyarsan (sarfedersen) işte sen bu halinle kralsın demektir. Halîfe ise, halka adâletle davranandır, aralarında adâletli ve düzgün bir şekilde taksimat yapandır, erkeğin ev halkına ve ananın çocuğuna olan şefkati gibi halkına şefkat ve merhamet eden ve Allah’ın kitabıyla hükmedendir.” Kâ’b, bu cevap üzerine şöyle dedi: “Bu mecliste halîfe ile melikin arasını ayırt edecek kimseyi zannetmiyordum. Fakat Allah Selman’a cevabı ilham etti.” 323
Ebû Mes’ud el-Bedrî (r.a.) anlatıyor: “Ey Allah’ın Rasûlü dendi, biz câhiliye devrinde yaptıklarımızdan hesaba çekilecek miyiz?” Şu cevabı verdiler: “Müslüman olduktan sonra iyi olana, câhiliye devrinde yaptıklarından sorulmayacaktır. Kötü amel işleyene, hem İslâm’daki ameli hem de önceki ameli sebebiyle hesap sorulacaktır.” 324
Açıklama: Hadis, daha önceleri kâfir iken, sonradan Müslüman olan bir kişinin daha önceki hayatından suale maruz kalıp kalmama meselesine kayıtlı ve şartlı olarak cevap getirmektedir. İslâm olduktan sonra amel-i sâlih sahibi ise sual yok, değilse var. Hattâbî der ki: “Bu hadisin zahiri, ümmetin icmâ ettiği “İslâm, öncesini siler” hükmüne muhâlefet eder. Allah Teâlâ: “O küfredenlere söyle ki: Eğer
319] Buhârî, Enbiyâ 8, Menâkıb 1
320] İbn Hişam, I/555-556
321] İbn Hişâm, I/335-336
322] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 25; Dârimî, Mukaddime 23
323] et-Tabakatu’l-Kübrâ, İbn Sa’d, 3/306; Târihu’l-Hulefâ, es-Süyûtî, s. 140
324] Buhârî, İstitâbe 1; Müslim, İman 189, h. no: 120
- 74 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(sana düşmanlıktan) vazgeçerlerse geçmiş (günahları) affedilecektir” 325 buyurmuştur.”
Hattâbî devamla der ki: “Bu hadisin mânâsı şöyle olmalıdır: “Kâfir Müslüman oldu mu geçmişinden muâheze olunmaz. İslâm’da çok fazla günah işler ve Müslümanlığına devamla birlikte, aşırı, şiddetli mâsiyetlere girerse, İslâm’da işlediği cinâyeti sebebiyle muaheze olunur ve küfür sırasında yaptığı başına kakılır. Sanki şöyle denir: “Sen şu kötü işleri kâfirken yapmadın mı? Müslümanlığın seni bunlardan men etmedi mi?”
İbn Hacer, bu görüşü: “Önceki amelinden yapılacak evvelki muaheze, başa kakma sûretiyle, sonraki günahların muahezesi, cezâlandırma sûretiyle olacaktır” diye özetledikten sonra der ki: “Evla olanı, başkasının görüşüdür. Hadiste geçen “isâe” (günah, kötülük) kelimesinden murad küfürdür, çünkü “küfür”, “isâe”nin nihâyeti, günahların en şiddetlisidir. Adam irtidat eder ve küfrü üzerine de ölürse, sanki Müslüman olmamış gibidir ve hayatı boyunca yaptığı bütün amellerden muaheze olunur. Buhârî, bu hadisi “Büyük günahların en büyüğü şirktir” hadisinden hemen sona zikretmek sûretiyle, bu söylediğimiz açıklamaya işaret etmiş olmaktadır.” 326
Câhiliyye Asabiyetiyle/Irkçılıkla İlgili Hadis-i Şeriflerden Seçmeler
“Irkçılığa (asabiyyeye) çağıran Bizden değildir; ırkçılık için savaşan Bizden değildir; ırkçılık üzere, asabiyye uğruna ölen Bizden değildir.” 327
“Asabiyet (kavmiyetçilik) dâvâsına kalkan, onu yaymaya çalışan, bu dâvâ yolunda mücâdeleye girişen Bizden değildir.” 328
“Bir kimsenin câhiliyye âdetince kavim ve kabilesine intisab ederek onlardan yardım talep ettiğini (ırkçılık yaptığını) duyacak olursanız ona: ‘babanın zekerini/penisini ye’ deyin ve bunu açık açık söyleyerek îmâ ve kinâyede de bulunmayın.” 329
“Câhiliyyetin kavmiyet iddiasını yapana açık sövünüz, ona kapalı sövmeyiniz (ona, kinâye yapmayınız).” 330
“Aziz ve Celîl olan Allah, sizden câhiliyyet devrinin kabalığını ve babalarla övünmeyi gidermiştir. Mü’min olan, takvâ sahibidir. Kâfir olan ise, şakîdir. Siz, Âdem’in çocuklarısınız, Âdem de topraktan yara-tılmıştır. Bir kısım erkekler, bir kavimle (kâfir olarak ölenlerle) övünmeyi terk etsinler. Çünkü onlar, cehennem kömüründen bir kömürdürler yahut onlar, Allah indinde, burnu ile pislik yuvarlayan pislik böceğinden daha aşağıdırlar.” 331
“Kim kâfir olan dokuz atasını, onlarla izzet ve şeref kazanmak düşüncesiyle sayarsa, cehennemde onların onuncusu olur.” 332
325] 8/Enfâl, 38
326] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y. 14/391
327] Müslim, İmâre 53, 57, hadis no: 1850; Ebû Dâvud, Edeb 121; İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3948; Nesâî, Tahrim 27, 28
328] Ebû Dâvud, Edeb 112
329] Ahmed bin Hanbel, 5/136
330] İmam Buhârî, Edebü'l-Müfred, Bab, 436, hadis no: 963
331] Ebû Dâvud, Edeb, hadis no: 5116; Tirmizî, Menâkıb, h. no: 4212-4213, Tefsiru'l-Kur'ân, h. no: 3486; Ahmed bin Hanbel, c. 2, s. 361
332] Ahmed bin Hanbel, 5/128
CÂHİLİYYE
- 75 -
“Bir kimseyi ameli yavaşlatırsa, nesebi hızlandırmaz.” 333
“Şüphesiz Allah, sizin sûretinize ve mallarınıza bakmaz. Lâkin kalplerinize ve amellerinize bakar!” 334
Vasîle bin el-Eskâ (r.a.) anlatıyor: “Ben, ‘Yâ Rasûlallah! Adamın kendi kavmine bir zulüm üzerine yardım etmesi asabiyetten (ırkçılıktan) mıdır?’ diye sordum. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Evet” buyurdu.” 335
Rasûlullah (s.a.s.)’a soruldu: “Kişinin soyunu, sülâlesini (kavmini, ulusunu) sevmesi asabiyet (kavmiyetçilik, ırkçılık) sayılır mı?” Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: “Hayır. Lâkin kişinin kavmine zulümde yardımcı olması asabiyettir/kavmiyetçiliktir.” 336
“Zulüm ve haksızlıkta kavmine yardıma kalkışan kişi, kuyuya düşmüş deveyi kuyruğundan tutup çıkarmaya çalışan gibidir.” 337
“Kim kâfir olan dokuz atasını onlarla izzet ve şeref kazanmak düşüncesiyle sayarsa, cehennemde onların onuncusu olur.” 338
“Aziz ve Celil olan Allah, sizden câhiliyye devrinin kabalığını ve babalarla övünmeyi gidermiştir. Mü’min olan, takvâ sahibidir. Kâfir olan ise şakîdir. Siz, Âdem’in çocuklarısınız. Âdem de topraktan yaratılmıştır. Bazı adamlar, (kâfir olarak ölen) kavimleriyle övünmeyi terketsinler. Çünkü onlar cehennemin kömüründen bir kömürdürler yahut onlar, Allah indinde burnu ile pislik yuvarlayan pislik böceğinden daha aşağıdırlar.” 339
“Müslüman cemaatten ayrılan ve itaat yolunu terketmiş olarak ölen kimsenin ölümü, câhiliyye ölümüdür. Ümmetime karşı harekete geçerek mü’minin imanına saygı duymaksızın ve sözleşmeli bulunduğu kimseye karşı olan ahdine vefâ göstermeksizin suçlusuyla suçsuzuyla bütün ümmetimi vurmaya kalkışan kimse Benim ümmetimden değildir. Asabiyet/ırkçılık duygusuyla öfkelenen, asabiyet uğruna savaşırken yahut ırkçılık dâvâsı güderken körü körüne açılmış bir bayrak altında ölen kimsenin ölümü câhiliyye ölümüdür.” 340
“Kim hevâsına uyarak bâtıl yolda cenkeder, kavmiyetçiliğe (asabiyet) çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve tehevvüre kapılırsa, câhiliyye ölümü üzere (kâfir olarak) ölür.” 341
“Bir kimseyi ameli geri bırakmışsa, nesebi, soyu onu kurtaramaz, yükseltemez, ilerletemez.” 342
333] Müslim, Zikr 38; İbn Mâce, Mukaddime 225; Ebû Dâvud, İlm, h. no: 3643; Dârimî, Mukaddime 351
334] Müslim, Birr ve's-Sıla, 34
335] İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3949; Ebû Dâvud, Edeb 121, hadis no: 5119; Ahmed bin Hanbel, 4/107, 160
336] Ahmed bin Hanbel, 4/107, 160; İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3949
337] Ebû Dâvud, Edeb 113, 121, hadis no: 5117
338] Ahmed bin Hanbel, 5/128
339] Ebû Dâvud, Edeb 120, hadis no: 5116; Ahmed bin Hanbel, II/524
340] Müslim, İmâre 57; Nesâî, Tahrim 27; İbn Mâce, Fiten 7; Ahmed bin Hanbel, 2/306, 488
341] İbn Mâce, Fiten 7
342] İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 225
- 76 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Her doğan çocuk millet (İslâm fıtratı) üzere doğar.” 343
“Allah’ın ismi ile Allah(’ın yardımı) ile ve Rasûlullah’ın milleti (dini) ile gidin, yürüyün.” 344
“Allah indinde en şerefliniz takvâca en ileri olanınızdır. Arabın Arap olmayan (acem) üzerine bir üstünlüğü yoktur. Arap olmayanın da Arap üzerine bir üstünlüğü yoktur. Siyah derili olanın beyaz derili üzerine bir üstünlüğü yoktur, beyazın da siyah derili üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece takvâ iledir.” 345
Câhiliyyenin Dünü Bugünü
İslâm literatürünün etkisiyle Türkçeye giren kelimeler, ekseriyetle tarihsel süreç içinde asıl anlamlarını koruyamamışlar, ya da anlamı deforme olmuş bir halde kullanılagelmişlerdir. “Câhil” kelimesi de anlamından büyük oranda uzaklaşmış ve öğrenim görmemiş, tecrübesiz, genç-toy, bilgisi olmayan346 anlamında kullanılagelmiştir. Gerçi “cehl” Kur’an’da câhillikle hareket etmek, olayların içine nüfuz edememek ve daima sathî düşünmek, dolayısıyla her zaman basit ve isâbetsiz hükümler vermek anlamında da kullanılmaktadır ki, ilmin zıddı anlamında cehlin yaygın anlamı da budur.347 Fakat Kur’an’da bu anlam çok önemli bir rol oynamaz.
Cehl, cehâlet, câhil, câhiliyye aynı kökten gelen kelimeler olduğu için, ayrı ayrı kelime çözümlemelerine gerek yoktur. Bu, cehl kelimesi ve türevlerinin Kur’an’da nasıl kullanıldığının ortaya konulmasıyla açıkça görülecektir. Kur’an’da câhiller, hakikati aramayan mahrumları değil, onları aşağılayan,348 insan yerine koymayan müstekbirleri ifâde eder. İsrâiloğulları’nın puta tapma arzusu da Kur’an’da câhilce bir tavır olarak zikredilmektedir. 349
Câhil insan, puta tapmakta ısrar eder,350azap, mûcize istemekle Allah’ı ve Peygamber’i kendine göre âciz bırakmaya çalışır. Tuzak kurar, yalancıdır, kıskançtır.351 Şirke dâve eder.352 Allah’a yalan isnad eder.353 Peygmaberlerden insan gücünün sınırlarını aşan olağanüstü şeyler göstermelerini talep eder.354 Allah hakkında kötü zanda bulunur.355 Kavmiyetçidir.356 Ayrıca açılıp saçılmak,357 zinâ etmek 358 de câhilî birer davranıştır. Fâsıklar câhiliyye hükmünün özlemi içinde
343] Müslim, S. Müslim Terc ve Şerhi, c. 8, s. 135
344] Ebû Dâvud, 3/38
345] Cem'u'l-Fevâid, 1/510, hadis no: 3632
346] TDK Türkçe Sözlük
347] 4/Nisâ, 17; 6/En’âm, 54
348] 11/Hûd, 29
349] 7/A’râf, 138
350] 46/Ahkaf, 23; 6/En’âm, 111
351] 12/Yusuf, 89
352] 25/Furkan, 63
353] 2/Bakara, 67
354] 6/En’âm, 35
355] 3/Âl-i İmrân, 154
356] 48/Fetih, 26
357] 33/Ahzâb, 33
358] 12/Yusuf, 33; 4/nisâ, 17
CÂHİLİYYE
- 77 -
olan, câhilî bir hayat tarzını benimseyen insanlardır.359 Mü’minler câhil olmamak için, bu kötü hasletlerden uzak durmanın yanında, şirke dâvet edenlerden yüzçevirmeli,360Allah’tan kâfirleri bağışlamasını istememeli361 ve fâsıkların getirdikleri haberleri aslını araştırmadan kabul edip kullanmamalıdırlar. 362
Câhiliyye kelmesi “İslâm’dan önce” diye tercüme edilemez. Çünkü o daha çok şimdiyi gösterir. Câhiliyyede teslimiyet ve tevâzuya aykırı düşen özellikler baskındır. İnsanın kendi gücüne güvenmesi, sınırsız benliği, İlâhî ölçü tanımazlığı ile kulluğa aykırı düşen her şeyi câhiliyyede vardır.363Câhiliyye insanından kimse İslâm’daki kulluk, teslimiyet ve alçakgönüllülüğü isteyemez. O, kendi kendisinin Rabbidir.364 Tevâzu ve teslimiyet kime karşı olursa olsun, ona göre hür doğmuş Arab’ı köleleştirmekten başka bir şey değildir.365 Çağımızdaki benmerkezci ve ferdin inanç ve amellerinin sadece kendisini bağlayacağı, dolayısıyla sorgulanamayacağı anlayışı, eskinin aynen benzeridir.
Kur’an’da sürekli olumsuzlanan câhillik, kâfirlerin küfrünün temelidir. Gerçekten gururlu isyankârlık rûhu, İlâhî hiçbir otoritenin önünde eğilme duygusudur ki kâfirleri yeni dine karşı şiddetli bir muhâlefete itmiştir. Cehl, aynı zamanda en ufak bir kızgınlık ânında irâdesini kaybedip parlayan, kontrolsüz bir ihtirasla öfkesine kapılıp sonucunu düşünmeden hemen körü körüne atılan, ateşli, sabırsız kişinin sorumsuz davranışı anlamına gelir. Bu, duygularına/hırslarına hâkim olamayan aşırı bir insanın davranışıdır. Bu insan, doğruyu yanlıştan ayırt etme ölçüsünü yitirip kendisini öfkenin pençesine düşürür.
Hılm ise bu tür cehl kavramının tam karşıtıdır. Hılm, cehl patlamasını dizginleyebilen insanın ahlâkıdır. Halîm, duygularını frenlemesini, kör ihtiraslarını yenmesini bilendir. Önce câhil iken sonra İslâm’ı kabul eden şâir Amr bin Ahar el-Bahîlî şiirinde cehl ve hılmi bir arada şöyle kullanıyor: “Câriyelerimizin servis yaptığı büyük kazanlar bir kere ‘câhil’ odlumu (kaynadımı) bir daha ‘halîm’ (sükûnet içinde) olmaz.” 366
Hılm kuzu gibi olmak değil; aksine ruhun öyle aktif ve olumlu gücüdür ki, insan onunla kendisini şaşkına çevirecek olan ihtiras ve öfkesine gem vurup onu dindirir. Hılm, üstün bir akıl gücünün işaretidir. Muhabbet şiirinde hılmin bu olumlu özelliğini şöye ifade eder: “Birden Rababi hatırladı ve onu hatırlaması bir hastalıktır. Ve derin bir aşka düştü, artık onun için hılm (sükûnet) kalmaz.”
Gücün olmadığı yerde, hılm de yoktur. Hılm, başkalarını idâre edenlerin vasfıdır. Başkaları tarafından yönetilenlerin vasfı değildir. Yaratılış bakımından zayıf ve güçsüz olan kişiye, kızdırdırıldığı zaman ne kadar sâkin durursa dursun, halîm denmez. O sadece zayıftır.367 Hılmin dış görünüşü vakar ise, cehlin belirtisi de zulümdür. Yani zulüm cehlin özel bir görünüşüdür.
359] 5/Mâide, 50
360] 7/A’râf, 119
361] 11/Hûd, 46
362] 49/Hucurât, 6
363] Toshihiko İzutsu, Kur’an’da İnsan ve Allah, Yeni Ufuklar Neşriyat, s. 190
364] 25/Furkan, 43
365] Toshihiko İzutsu, a.g.e., s. 191
366] İzutsu, a.g.e., s. 194
367] İzutsu, a.g.e., s. 198
- 78 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Câhiliyye Hükmü ve Câhiliyyede Toplum Hayatı: İnsanın Allah’a kul olma yerine, kendi bilmezliğini temel ölçü edinmesinin ifâdesi olan câhiliyyenin hayata müdâhale ettiği en somut olan hüküm koyma konusundadır. Rabbimiz insan ilişkilerini belirleyen hükümlerin beşerî kökenli değil, Rabbânî ölçekli olduğunu ve vahyî hükümleri uygulama konusunda şaşkınlığa düşmemizi belirterek bizleri ikaz etmektedir: “Onlar hâlâ câhiliyye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle iman eden eden bir topluluk için hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir?”368 Rabbimiz daha inzâl olan ilk âyetlerde hukuk alanındaki câhilî sapmaya hayatın içinden canlı örnekler vererek vahyin muhâtaplarını uyarmış ve insanları câhilî uygulamalara karşı köklü bir tavır alışa yöneltmiştir: “Kendisini tek olarak yarattığımı Bana bırak ki Ben ona, alabildiğine geniş kapsamlı bir mal verdim. Göz önünde hazır çocuklar ve sayısız imkân ve fırsatları önüne serdim. Sonra, daha arttırmam için tamah eder. Hayır, çünkü o, Bizim âyetlerimize karşı kesin bir inatçıdır. Onu alabildiğine sarp bir yokuşa süreceğim. Çünkü o, düşündü ve bir ölçü tespit etti. Kahrolası, nasıl bir ölçü koydu? Yine kahrolası, nasıl bir ölçü koydu?”369 Bugün çevremize baktığımızda bu müstağnî ve câhilî tavrın alabildiğine kurumlaştığını görebiliriz.
Câhiliyye hayatında âile, ataerkil idi. Erkeğe şavaşan, ganimet getiren; kadına da tüketen olarak bakılırdı. Kadın olmak, utanç verici bir durumdu. Bu yüzden bazı kabilelerde kız çocukları diri diri toprağa gömülürdü. Kadının miras hakkı yoktu. Hind gibi istisnâlar hâriç, kadın erkeğin kölesi durumundaydı.370Kadınlara verilen “mihr”e, alım-satım akdi olarak bakılırdı. Mihr’i baba alırdı. Koca mihri verdiği sürece istediği kadar kadın alabilirdi. Günümüz câhiliyyesinde kadın üretime katılmaktadır, adı köle veya câriye değildir. Fakat kadından beklenen daha çok, tüketimi arttırıcı bir fonksiyon yüklenmesidir. Kadim câhiliyyeden kızlar toprağa gömülerek öldürülürken modern câhiliyyede onu ayakta tutan ruhunu, erdemini öldürerek, onu sırf bedenden ibâret kabul ediyor. Erdemli insan olmaya değil; câzip, duyguları tahrik edici olmaya çağırıyor.
Araplarda kocanın karısıyla evlilik ilişkilerini terk ettiği halde, onu nikâhı altında ve evinde kalmaya mecbur kılan iki âdet vardı. Bunlardan birisi zıhardı. Koca, karısına “sen bana anamın sırtı gibisin” derdi. Böylece kadın nikâhtan çıkmaz, ama mullâkta kalırdı. Müfessir ve râvîlerin görüşlerinden anlaşıldığına göre, onlar bu işi, karısı kız doğurduğunda öfkelerinden yapıyordu. Karısı, kız doğurduğunda ona çocuğunu gömmesini emrederlerdi. Gömmezse “sen bana anamın sırtı gibisin (dünya âhiret bacımsın)” derlerdi.371 Çin’in bazı kesimlerinde kız çocuklarını toprağa gömme âdeti hâlâ devam etmektedir. Doğum kontrolüne getirilen sıkı kısıtlama ile bebek doğmadan cinsiyeti öğrenilebildiği için, kız ise kürtajla, doğmadan öldürülebilmektedir. Bu da nüfus dengesini ciddî bir şekilde bozmaktadır.
Câhiliyye erkekleri için en büyük zevk içki içmekti. Onlar için şarap tâlihin üstün hediyesiydi. Sürekli içerlerdi. İstedikleri şarabı içmekle hem övünür, hem de
368] 5/Mâide, 50
369] 74/Müddessir, 11-20
370] Salih Akdemir, Tarih Boyunca ve Kur’ân-ı Kerim’de Kadın, İslâmî Araştırmalar Dergisi, c. 5, s. 4, sayfa, 263
371] İzzet Derveze, Kur’an’a Göre Hz. Muhammed’in Hayatı, Yöneliş Y. c. 1, s. 130
CÂHİLİYYE
- 79 -
gurur duyarlardı. Şaraba büyük paralar harcanırdı.372Abid’in şiirlerinden birisi o dönem ile birlikte âdeta modern câhiyyeyi tasvir etmektedir: “Ayıkken yıllanmış güzel kokulu şarabın fiyatını yükseltiriz. Ve zevkini aldığımız zaman, hesabını tutmayız heder olan servetin.” 373
Misâfirperverlik, hürriyet aşkı, cesâret, mertlik vasfılarına önem veren câhiliyye insanı, bir taraftan misâfirine her türlü ikrâmı yaparken, diğer taraftan yolcuyu çevirip soyuyordu. Tam bir muammâ içinde olan câhiliyyenin sosyal yapısı, özde kavmiyetçi idi. Kan yoluyla yakınlık bağı üzerinde binâ edilmiş olan ve bir kişinin haklı ya da haksız olsun kavimdaşlarından yana olmasını zorunlu kılan o yıkıcı haysiyet duygusu, kişinin kendi kavmine olan sevgisi, başkalarına dil uzatması, câhiliyyenin kişisel değerleri ölçmekte kullandıkları nihâî kriterlerdi. Putperestlik devrinde, kavmiyetçiliği aşan bir “iyi” ölçüsü hiç yok gibi gözükmektedir.374Bu sapkın anlayışın modern temsilciliğine örnek olarak Almanya’da Hitler’i, İtalya’da Mussolini’yi, Arap ülkelerinde de Baas rejimlerini gösterebiliriz. Câhiliyyenin bu yanı, Türkiye’de “Ne mutlu Türküm diyene!”, “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur”, “Bir Türk dünyaya bedeldir!” ifâdelerinde somutlaşmaktadır. Türk’ün Türk’ten başka dostunun olmadığı, Arap Müslümanların Türkleri her zaman arkadan vurdukları türünden anlayışlar kadim câhiliyyenin bölgedeki bu topraklardaki yansımasıdır. Bunun en uç ifâdesi de “Kâbe Arabın olsun, bize Çankaya yeter” ifadesidir.
Câhiliyyede Hurâfeler: “Tıyera”, bir yolcunun sefere çıktığında önünden geçen bir kuşu hayra yormamasıdır. “Hame”, Muharrem ayını uğursuz sayma ve bütün işlerin bu aylarda olduğu inancıdır. Gul, cin ve şeytanlardan bir cinstir. “Gul”, tenha ve ıssız çöllerde insana görünür, şaşırtır ve sonunda helâk eder. Peygamber böyle bir varlığın olmadığını belirtmiştir.375 Günümüz câhiliyyesinde kuşlardan baykuşun ev yakınına konması ve ötmesi, diğer hayvanlardan da kara kedinin insanın önünden geçmesi uğursuz sayılır. Gul efsânesi, gul-i yabânî adıyla günümüze kadar gelmiş, film ve hikâyelere konu olmuştur.
Bir ölünün ardından üstü başı parçalamak, yüzü tırmalamak, yanakları, yüzü, başı ve dizleri dömek gibi câhilî davranışlar, bugün de devam etmektedir.
Kâbe’de 360 kadar put vardı. Her kabilenin kendine has bir putu vardı. Bundan başka her evde birput bulunur, âile fertleri buna ibâdet ederdi. Putperestlik câhiliyye Arabının ikinci tabiatı olmuştu ve günlük hayatın her konumunda nüfûzunu icrâ etmekteydi. Câhiliyye Arap inancının esası hastaya şifâ, çocuk edinme, kıtlık, vebâ gibi belâları kaldırma işini başka ilâhlara devrederek, dünyanın idâresini onlara taksim etmekten ibâretti. Cenâb-ı Hakk’ın yardımının ancak bu putlardan şefaat dilemekle elde edilebileceğine inanırlardı. Araplar bu putlara secde ederler, bunlar adına kurban keserler, ekinlerinin bir kısmını, sürülerinin bir kısmını bunlara tahsis ederlerdi. Günümüzde benzer şekilde kabirlere gidilip kabir ehline duâ ederek onların tasarrufuyla çocuk sahibi olmak istenmektedir. Ayrıca bazı şeyhlerin nefeslerinden şifâ umulmakta, diri veya ölü olsun şefaatlerine sığınılmaktadır. Kur’an’da Yüce Rabbimiz şefaati ancak izin
372] T. İzutsu, Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Pınar Y. s. 79
373] T. İzutsu, a.g.e., s. 79-80
374] T. İzutsu, a.g.e., s. 88
375] S. Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Terc ve Şerhi, DİB Y. c. 4, s. 418-420
- 80 -
KUR’AN KAVRAMLARI
verilenlerin yapabileceğini ve yetkiyi sadece kendine has kıldığını belirtirken, günümüz câhiliyyesinde dünyada iken bazı efendi veya şeyhlere bu makam verilmiştir. Bu yanlış anlayış, İslâmî kesime hitap eden kitap, dergi, radyo ve televizyonların büyük bir kısmınca sürdürülmekte ve yaygınlaştırılmaktadır.
Bir taraftan putperestlik, en yaygın şekliyle Arapların dimağına hâkimken, Arapların içinde Allah’ın varlığını inkâr eden, hesap gününü inkâr edenler de vardı. Bunlar, taptıkları putlarla bile alay ederlerdi. Arapların meşhur şâiri İmru’l-Kays, babası öldürüldüğü zaman Arap âdetlerine göre putu ile istişâre ederk babasının intikamını almak veya almamak hususunu ilâhın hükmüne bağlı kılmıştı. Şair, birinin üzerine “evet”, diğerinin üzerine “hayır” yazılan bir de üzerinde istişârenin tekrarını ifade eden üç ok almış ve bunları üç defa atmıştı. Sonuç, hep olumsuz çıkıyordu. Bu duruma hiddetlenen şâir oku ilâhının yüzüne atarak, ona hitâben: “Sefil! Öldürülen senin baban olsaydı, intikamını almaktan beni men etmezdin” demişti. 376
Bir Câhiliyye Klasiği; Ebû Cehil: Asıl adı Amr, künyesi Ebû’l-Hakem olan şahsa Peygamberimiz, Ebû Cehil adını vermiştir. Dâru’n-Nedve üyesi olan Ebû Cehil, Rasûlün dâvetine başından beri karşı çıkmış ve Müslümanlar aleyhinde hazırlanan komploların çoğunda yer almıştı. Velid bin Muğîre ile Ebû Cehil, kendi kabilesine mensup olmayan birinin peygamberliğini hazmedemedikleri için Rasûl’e inanmayacaklarını açıkça söylemişlerdi.
Ticarî nüfuz ve servetinden güç alan Ebû Cehil, hayatı boyunca İslâmiyet aleyihen çalıştı, halkın Müslüman olmasını engelledi. Müslüman olanları da inançlarından vazgeçirmeye çabaladı. İslâmiyet’i kabul eden kişi, toplumda itibarlı biri ise ona saygınlığını yitireceğini söyleyerek, ticaretle uğraşıyorsa kendisini iflâs ettirmekle tehdit ederek, güçsüz ve kimsesiz ise onu döverek İslâm’dan döndürmeye çalıştı.
Ebû Cehil, Mekke’ye gelip ticaret yapanlara düşük fiyat biçiyor, diğer müşteriler de ondan çekindikleri için o tâcirin malına tâlip olduklarını gizliyorlardı. Böyle bir durumda kalan tüccarın birisi, durumu Peygamber’e bildirmiş ve malını asıl değerinden satmıştı. Bu Ebû Cehil’in Peygamber’in evine giderek onunla kavga etmesine sebep oldu. Günümüzde de çiftçinin, üreticinin ürününü tüketiciye direkt ulaştırması engellenmektedir. Sözgelimi, Adana’da, Antalya’da üreticinin İstanbul’daki manavdaki satış fiyatının onda birine alıcı bulamayan çiftçilerin meyve ve sebzelerini, diğer bölgelerdeki tüketiciye doğrudan ulaştırmaları hemen hemen imkânsızdır. Aradaki büyük fark, Ebû Cehil veya onun özelliklerini taşıyan rantçıların cebine girmektedir. Ya da Türkiye’nin Arap ülkelerinden petrol almasını da buna örnek verebiliriz. Türkiye, komşularından direkt değil; BP (British Petrol), Shell (Hollanda şirketi), Mobil ve Total (Fransız şirketi) gibi büyük Batılı şirketlerin aracılığıyla petrol alabilmektedir. Bu şirketler, Müslümanların kaynaklarının kaymağını yemekte ve artıklarını da yerli rantçılara bırakmaktadırlar. Bunun yanında çok büyük oranda devletin petrole vergi yükü bindirmesi de ayrıca zulmü büyütmektedir.
Câhiliyyenin Bir Başka Yönü: İslâm Dininin hedefi, insanın dünyaya, nimetlere bakış açısını değiştirmektir, olması gereken aslî yapıya döndürmektir. İslâm,
376] M. Muhammed Ali, peygamber’in Hayatı, Nur Y. s. 23
CÂHİLİYYE
- 81 -
geldiği bölgedeki her şeyi değil; vahye muhâlif olan fikir ve eylemleri değiştirmeye, ıslah etmeye çalışır. Çünkü İslâm, insanın tecrübesini sıfırlamaz. Meselâ İslâm, câhiliyyedeki mihri iptal etmemiş, ama mihrin kadının hakkı olduğunu ifâde etmiştir ve verilen mihrin geri alınmamasını istemiştir.377 Çok eşle evliliği iptal etmemiş, fakat dörde kadarla sınıra balayarak, bir tane almayı tavsiye etmiştir. 378
Câhiliyye Arapları arasında en yaygın suçlar, adam öldürme, zinâ, kabile disiplinine, örf ve âdetlere karşı gelme gibi suçlardı. Uygulanan cezâî müeyyideler suçun ve suçlunun durumuna göre ölüm, dayak, hapis, diyet, sürgün ve kabile himâyesinden çıkarma gibi cezalardır. İslâm’ın gelişiyle bu cezalandırma usûllerinden sadece sonuncusu terk edildi. Sami kavimlerinde, Yahûdi ve Roma hukukunda bulunan adam öldürmeye kısas yapılması câhiliyyede de uygulanırdı. İslâm bunu devam ettirdi. İslâm, diyeti hataen öldürme ve kısastan vazgeçme sözkonusu olduğunda uyguladı. Câhiliyyeden farklı olarak diyet konusunda bazı kabilelerin ayrıcalıklı ve farklılığını ortadan kaldırdı. Kureyşin İslâm öncesi dönemlerine âit birtakım ölçü birimleri vardı ki, İslâm geldiğinde Müslümanlar bunu olduğu gibi kabul ettiler. 379
Hz. Peygamber, câhiliyye döneminde var olan -Hanif dininden kalma- bazı ibâdetleri de sürdürdü. Mina’da şeytan taşlama, Kâbe çevresini tavaf etme, tavaf sayısını Hacerü’l-Esved’e göre ayarlama, Safâ ve Merve arasında gidip gelme, rifâde (hacıları ağırlamak) ve sikaye (hacılara su dağıtma) gibi haccın bazı menâsiklerini korudu. Câhiliyyede değer verilen misâfirperverlik, hürriyet sevgisi, cesâret ve mertlik gibi değerleri İslâm da fazilet saydı. İslâm, câhiliyye döneminde var olan her şeye tepkisel olarak karşı çıkılmamış, neyin doğru neyin yanlış olduğu vahiy süzgecinden geçirilerek belirlenmiştir. 380
Firavun; Her Dönem ve Her Yerdeki Câhiliyye Toplumunun Önderi
Kur’an, tarihî olayları bir tarih kitabı gibi belli bir olayı aktarma amacıyla değil; insanları uyarma, düşündürme, evrensel gerçekleri kavratma gibi amaçlarla konu edinir. Hz. Mûsâ ve Firavun kıssası, bütün bu amaçların gerçekleştirildiği en kapsamlı kıssalardan birisidir. Kur’an bu kıssa ile müslümanların imanını güçlendirme, İslâmî tebliğe karşı çıkan müşrikleri uyarma gibi amaçlarının yanı sıra, İslâm dışı câhilî toplumsal yapılanmaların, yönetim biçimlerinin, eşdeyişle Firavunî toplumların değişmeyen özelliklerini de ortaya koymayı amaçlar. İslâm dışı toplum ve yönetim biçimleri, tarihin hangi döneminde bulunursa bulunsun, hangi adla adlandırılırsa adlandırılsın, Firavun’a ve onun temsil ettiği siyasal sisteme, bu sistemle şekillendirilen topluma özgü inanç ve düşünceleri, özellikleri yansıtır. Bu nedenle özü bakımından Hz. Muhammed’in (s.a.s.) karşısında yer alan kişilerle kökten değiştirmeyi amaçladığı toplumsal yapı, Hz. Mûsâ döneminin Mısır’ından pek farklı olmadığı gibi, günümüzde dünyanın herhangi bir yerinde varlığını sürdüren İslâm dışı bir toplumsal ve siyasal sistem, yani modern câhiliyye de Mekke’dekinden çok farklı değildir.
377] 4/Nisâ, 4, 20, 21
378] 4/Nisâ, 3
379] Buhârî, c. 5, s. 43
380] Murat Kayacan, Câhiliyyenin Dünü Bugünü, Haksöz, sayı 62, Mayıs 96
- 82 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Çağdaş Firavunlar ve Firavunî Toplumlar: Kur’an, bize Firavun kıssası ile Firavunî toplumların temel özelliklerini belirleme imkânı veriyor. Buna göre bu tür toplumların en temel özelliği, Allah’ın yeryüzündeki hâkimiyetini reddetmeleridir. Firavun’un ilâhlık ve rablık iddiası, gerçekte Allah’ı ya da o toplumda varlığı kabul edilen ilâhları yok saydığını değil; yeryüzünde kendisinden başka itaat edilecek, kanun koyacak, yönetecek güç tanımadığını ifade eder. Allah’ın hâkimiyetini ve İlâhî kanunları reddeden toplum, bu yetkiyi ister Firavun örneğindeki gibi tek kişiye, isterse belli bir topluluğa, bir sınıfa, bir partiye tanısın, sonuç değişmez. Firavun’un, içinden akan ırmaklara varıncaya kadar bütün Mısır mülkünün kendisine ait olduğu yolundaki sözleri, Firavunî toplumların başka bir özelliğini gösterir. Bu tür toplumlarda mülk Allah’ın değil; hâkim gücün sayılır. Hâkim/ egemen güç, mülk üzerinde dilediği gibi tasarruf hakkına sahiptir. Bu mülkiyet ve tasarruf anlayışının doğal sonucu olarak belli bir azınlık servet içinde yüzerken, büyük halk çoğunluğu açlık ve sefalet içinde kıvranır. Firavun’un, böylesine mutlak bir hâkimiyet ve mâlikiyeti yalnız başına sürdürmesi mümkün değildir. Bu nedenle Kur’an, Firavun ile birlikte “mele” adını verdiği işbirlikçilerine de dikkat çeker. Bugünkü karşılıkları ile söylenirse mele’, büyük sermaye sahipleri, meclis üyeleri, yüksek rütbeli subaylar, üst düzey bürokratlar, halkı etkileme ve yönlendirme imkânına sahip gazeteci, yazar, aydın, sanatçı, din adamı ve benzeri kişilerden oluşan topluluktur. Bunlar, Firavun’un, firavunî düzenlerin kendilerine sağladığı çıkarlar karşılığında onun hâkimiyetinin sürmesine yardım ederler. Bu da firavunî toplumların başka bir özelliğidir.
Firavunî düzenler, yapıları gereği varlıklarını ancak zulüm ve zorbalıklarla sürdürebilirler. Adâlet, eşitlik, insan hak ve özgürlükleri bu tür düzenler için hiçbir anlam taşımaz. Toplumda her şey düzenin korunması ve sürdürülmesi amacına uygun biçimde düzenlenir. Tıpkı Firavun’un Mısır’ındaki gibi toplum, çeşitli sınıflara bölünür; özellikle düzen için tehlikeli görülen unsurlar baskı ve zulümlerle zayıf düşürülür; gerektiğinde çocukların öldürülmesi için nüfus planlaması gibi yöntemlere başvurulur. Peygamberler ya da onların takipçisi mü’minler tarafından adâlet, özgürlük, insanca yaşama adına yapılan her çağrı, Firavun ve mele’i için mülk, saltanat ve hâkimiyetlerine yönelik bir saldırı anlamına geleceğinden hemen susturulması gerekir. Firavun’un, Hz. Mûsâ’nın dâveti karşısındaki tutumu, firavunî düzenlerin bu yolda uygulayacakları bütün yöntemlerin bir özetini verir: Psikolojik baskı, dâveti etkisiz kılacak karşı propaganda, suçlama, hapis ve öldürme tehditleri ve uygulamaları, çeşitli baskılar, işkenceler ve nihâyet soykırım.
Firavun kıssası, Firavun ve işbirlikçilerinin kaçınılmaz âkıbetlerini de gözler önüne serer. Onlar, galip ve güçlü olan’ın yakalayışı ile yakalanır381ve azabın en kötüsü ile kuşatılırlar.382 Sonunda bütün yaptıklarının intikamı alınır ve hepsi boğulur, yok olup giderler.383 Âhiretteki durumları ise daha da kötüdür. Onlar azabın en şiddetlisine sokulurlar.384 Hz. Mûsâ ve mü’minler ise imanlarının, sabır ve mücadelelerinin bir ödülü olarak esenliğe çıkar, Firavun ve işbirlikçilerinin
381] 54/Kamer, 42
382] 40/Mü’min, 55
383] 43/Zuhruf, 55
384] 40/Mü’min, 46
CÂHİLİYYE
- 83 -
mülküne vâris ve hâkim olurlar. 385
Firavunluk, her zaman ve her yerde mevcuttur. Herhangi bir zaman dilimiyle sınırlı olmadığı gibi, yeryüzünün herhangi bir bölgesine de özgü değildir. O bir yaşam tarzıdır. Siyasal ve toplumsal bir düzen, ekonomik strüktür, hukuk sistemi, yönetim biçimi, kişilik karakteri ve bir ahlâk yapısıdır. Kısaca o, toplumu çepeçevre kuşatan bir hayat tarzıdır. Eski Firavunluk örnekleri, Kur’ân-ı Kerim’de ve tarihte sadece Mısır ile ilgili olarak gelmişse de, bu başka yerlerde bulunmadığı anlamına gelmez. Ülkeden ülkeye, çağdan çağ kimi ayrıntılarda farklılıklar olabilir. Birçoğu iç, pek azı da dış faktörlerden ötürü aralarında nicelik ve nitelik açısından birbirinden değişik yönleri vardır. Fakat her ne olursa olsun, neticede hepsi de Firavunluktur. Firavunların hal ve hareketleri toplumlarına da yansır ve o toplumlar ahmakça uyuşmuş; sürekli uyuyan, bilinçlerine perde düşen Firavunlaşmış toplumlar olurlar.
Firavun ve çevresinin İlâhî mesaja muhatap olduklarında, ilk itirazlarından, bahânelerinden biri, Hz. Mûsâ’yı nankörlükle suçlamak olmuştur. “Biz seni içimizden bir çocuk olarak yetiştirmedik mi? Ömründe nice yıllar aramızda kalmadın mı? Ve sonunda yapacağını yaptın. Sen nankörlerden birisin.”386 Bu itiraz, günümüzde de olduğu gibi, tarih boyunca tüm müstekbirlerin ortak itirâzıdır. Bu, devlete, devletin sağladığı imkânlara karşı nankörlükle suçlamak, kurulu düzenlerinin bekası noktasında endişe sahibi olanların ileri sürdükleri yegâne suçlamalardan biridir. Bugün muvahhidlere yöneltilen fundamentalistlik, bölücülük, ayrımcılık, aşırılık ve hatta teröristlik suçlamaları “birlik ve beraberliğin biricik düşmanları” olarak gösterilmeleri, sadece zamanımıza ait yaftalamalar değildir. Firavunî düzenlerin temsilcileri, her dönemde atalarının izinden gitmişler, peygamberleri ve onlara uyanları yeryüzünde bozgunculuk yapmakla itham etmişler,387 zindana atmakla tehdit etmişlerdir.388 Her dönemde farklı versiyonlarıyla zâlimlerin sünneti, Firavun’un şu sözünde özetlenmektedir: “Biz daima onların üzerinde eziciler olacağız.” 389
Sihirbazlardan Medet Uman Firavun: “Firavun kavminden ileri gelenler dediler ki: Bu çok bilgili bir sihirbazdır. Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor; ne buyurursunuz? Dediler ki: O’nu da kardeşini de beklet, şehirlere toplayıcı (memurlar) yolla. Bütün bilgili sihirbazları (toplayıp) sana getirsinler. Sihirbazlar Firavun’a geldi ve ‘eğer üstün gelen biz olursak, bize kesin bir mükâfat var mı?’ dediler. (Firavun:) ‘Evet, hem de siz mutlaka yakınlarımdan olacaksınız’ dedi.” 390
Firavun’un yardımcıları ona, Mûsâ ve Hârun’u halkın önünde rezil olana kadar bırakmasını öğütlediler. Firavun da polislerini göndererek sihirbazları getirtti.
Firavunlar, günümüzde bu tür bir sihirden medet ummuyorlar. Dâvet sahiplerine karşı çağdaş Firavunların kullandıkları büyücüler, eskisinden daha iğrençtir. Yazarlar, gazeteciler, sanatçılar, televizyon yayıncıları, emniyet yetkilileri ve
385] Ahmet Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 2, s. 193-195
386] 26/Şuarâ, 18-19
387] 7/A’râf, 127; 40/Mü’min, 26
388] 26/Şuarâ, 29
389] 7/A’râf, 127
390] 7/A’râf, 109-114
- 84 -
KUR’AN KAVRAMLARI
istihbarat büroları vs. bunlar sihirden daha etkili ve güçlüdür. Belki bütün dünya sihri bir araya getirilse, bunlardan yalnız birinin verdiği zehiri verebilmesi mümkün değildir.
Sistemini korumaya çalışan Firavun’la, sihirbazlar arasında artık pazarlık başlamıştır. Yalan düzmede uzman bir sihirbaz ne isteyebilir? Hediyeler, ödüller, bahşişler... “Eğer biz kazanırsak, kesin bir mükâfat var mı?” Ne ödülü? Bu, bir devlet sorunudur. İslâm dâvetine karşı tâğutî düzeni koruma meselesidir. Cevap, kesinlikle ‘evet’tir. Belki binlerce evet... Ödüller, bahşişler, armağanlar değil sadece; makam ve mevkiler de var. (“devlet sanatçısı” ilân edilecektir sihirbazlar.) Onların devlet başkanına yakınlaşmalarını sağlamak, makam ve rütbe...
Bu tablo aynı zamanda bize, Firavnî-şeytanî rejimlerde makam sahibi olmanın ölçülerini de öğretiyor. Firavunu ve onun küfrünü, zulmünü, işkencesini ve yoksulları ezmesini sağlayanlar ve koruyanlardır ona yakın olanlar. Dolayısıyla makam ve mevkiler onlarındır. Bu kişiler kara câhil, sihirbaz, yalancı ve dalkavuk olsa bile durum değişmez.
Mûsâ’nın (a.s.) büyücülerle buluşma zamanı, bayram günü insanların toplandığı kuşluk vaktidir.391 Vaktin tâyini, Hz. Mûsâ’ya aittir. Rasûlün böyle bir vakti seçmesi, o ortamda insanlara tebliğ etmenin uygun zamanını kolladığını göstermektedir. Büyücüleri Allah’a karşı yalan uydurmamaya dâvet eder ve azapla uyarır.392 Ancak Firavun onların etkilenmesini ve misyonlarını terk etmelerini önlemek için gizli bir görüşmede bulunarak onları şeytan yolunda sâbit kılmaya çabalar. Firavun’un verdiği moral destek ve vaadlerle393 Allah’ınki kıyaslanabilir mi? 394
“(Sihirbazlar,) ‘Ey Mûsâ, sen mi (önce hünerini ortaya) atacaksın, yoksa önce atanlar bizler mi olalım?’ dediler. ‘Siz atın’ dedi. Onlar atınca insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular ve büyük bir sihir (ortaya) getirdiler. Biz de Mûsâ’ya, ‘asanı at’ diye vahyettik. Bir de baktılar ki; bu, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor. Böylece gerçek ortaya çıktı ve onların yapmakta oldukları yok olup gitti.” 395
Kur’an, burada başka bir çehre sergiliyor. Mûsâ (a.s.) ve sihirbazların karşılaşma sahnesi. Bütün insanlar etraflarına toplanmışlar ve geniş halkalar oluşturmuşlardı. Ve artık yarışma başlıyor. “Ey Mûsâ, önce ya sen at, ya da biz!” “Siz atın” dedi. Böylece kendisi sonra atıp, onlarınkini bozacak ve yarışmayı kazanacaktı.
Sihirbazlar ip ve sopalarını atınca insanların gözlerini -bir çeşit onları kandırma yöntemiyle- büyülediler ve onları korkuttular. Sanat ve çeşit itibariyle büyük bir sihir ortaya koymuş oldular. O sırada da Allah “asanı at” diye Hz. Mûsâ’ya vahyetti. Asa da onların büyüsünü yok etti. Sihirbazlar yenilgiye uğradı, Mûsâ (a.s.) kazandı.
“(Firavun ve kavmi) orada yenildi ve küçük düşerek geri döndüler. Sihirbazlar ise secdeye kapandılar. ‘Mûsâ ve Hârun’un da Rabbi olan âlemlerin Rabbine inandık’ dediler. Firavun dedi ki: ‘Ben size izin vermeden O’na iman mı ettiniz? Bu hiç şüphesiz şehrin
391] 20/Tâhâ, 59
392] 20/Tâhâ, 61
393] 20/Tâhâ, 62-64
394] 20/Tâhâ, 68
395] 7/A’râf, 115-118
CÂHİLİYYE
- 85 -
(Mısır’ın) kıptî olan halkını oradan çıkarmak için kurduğunuz bir tuzaktır. Ama yakında (başınıza gelecekleri) bileceksiniz! Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi asacağım.’ Onlar, ‘Biz zaten Rabbimiz’e döneceğiz. Sen sadece, Rabbimiz’in âyetleri geldiğinde onlara inandığımız için bizden intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür’ dediler.” 396
Bu karşılaşmada Firavun ve zümresi kaybetmekle, halkın önünde rezil olmuştu. Sihirbazların ise kalpleri uyandı; hakikat onları kuşatarak teslime zorladı. Secde etmeleri bunu gösteriyor. Sanki biri onları secdeye itmişti. Kur’an’ın buradaki ifadesi gâyet açıktır. Bu âyette Firavun’un, sihirbazların âlemlerin Rabbine iman etmelerini engelleyecek hiçbir tepkisi yok. Onu kızdıran tek şey, izni olmaksızın iman etmeleridir. Bu da Firavunluğun boyutunu tasvir ediyor. Zira o, kalplere ve vicdanlara hükmetmeyi istiyor ki; onun emri olmaksızın kimse hakka inanıp bağlanmasın.
Hz. Mûsâ, Rabbinin yardımıyla muzaffer olur. Bunun üzerine büyücüler secdeye kapanarak iman ederler.397 Hem de ne iman! Firavun’un onların ellerini ayaklarını çaprazlama kesip hurma dallarına asma tehdidine karşı, zerre kadar imanlarından kuşkuya düşmezler. Şerefi, ezelî ve ebedî olan’ın yanında ararlar. Firavun’un zor kullanmasına rağmen, dayatılan gayr-ı resmî ajanlığa, bir daha geri dönmezler.398 Çünkü onların kalbine artık iman yazılmıştır.
Büyücüler, meslekleri icabı büyü ile büyü olmayanı ayırt edebilirler. Onlar iman ettiği halde, Firavun’un iman etmemesi gösteriyor ki Firavun, inanmak için mucize istemesinde samimi değildir. Hz. Mûsâ’yı âciz kılacağını düşünerek böyle bir istekte bulunmuştur.
Firavun’un tuzağı geri tepince, bu sefer kendisinin ve rejiminin şerefini içine düştüğü pisliklerden kurtarmak için bahaneler aramaya başladı. İnsanlara, “Mûsâ bâtıl üzeredir’ mi diyor; sihirbazlar Firavun’un adamları olduğu halde ‘niçin iman ettiler’ mi diyor? Hayır! O takdirde bir kurnazlık gerek. Ve iftiraya başvuruyor: “Bu yenilgi, devlet aleyhine bölücü bir grubun yaptığı tezgâhın sonucudur. Onlar, devlet yetkililerini yönetimden uzaklaştırmak ve hükümetin yasal başkanını alaşağı etmek için aralarında anlaştılar.” Görüldüğü gibi Firavun’un bu buluşu, tarih boyunca süregelen bütün Firavunların yöntemlerine son derece uygundur.
Firavun’un iman eden sihirbazlara tehdit ettiği ve sonra uyguladığı “taslib” asarak idam etmektir. Genelde, kişinin boynuna ip geçirerek asıp ölmesini sağlamak şeklinde uygulanır. İbnül-Münzir ve başkalarının da İbn Abbâs’tan naklettiklerine göre bu tür idamı ve organları parçalama şeklini Firavun başlatmıştır. Anlaşıldığı gibi Firavun, muhâliflerini bastırmak için birçok işkence çeşidi icad etmiştir. Bunları ister kendi kafasıyla bulsun, isterse içişleri bakanlıklarının, istihbaratçıların, emniyet güçlerinin yardımlarıyla bulsun ve hatta yabancı devletlerden getirtsin, durum değişmez.
Sihirbazlar, Rablerine duâda bulunuyorlar: “Ey Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür.” Bize sabır ve tahammül yağdır ki, işkence acıları,
396] 7/A’râf, 119-126
397] 20/Tâhâ, 60
398] 20/Tâhâ, 73
- 86 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sopa ağrıları, bıçak kesikleri ve boyunların vurulmasından doğan dehşet, bize caydırıcı etki etmesin. İbn Abbas ve Süddî’den nakledildiğine göre, Firavun bu tehditlerini uyguladı, kimini parçaladı kesti, kimini de idam etti. Suç? Hakkı görüp teslim olmak, müslümanlığı kabul etmek.
Firavun, muvahhidleri altetmek için cedeli, kitle haberleşme araçlarını (büyücüler) kullanmış ve son çare olarak da sâdık askerlerini devreye sokmuştur.399 Kendisi, kesin çözümden yanadır. İktidarını ordusuna ve halkına borçlu olmasına rağmen, ordusuyla tuzak kurarken, Allah’ın ondan çok daha etkili tuzak kurabileceğini 400 gözardı etmektedir. 401
Tüm Firavunların Göz Boyama Aracı Olan Medyası; Sihirbazlık: Günümüzde başta televizyon kanalları olmak üzere medya, yani dünkü adlandırma ile sihirbazlık/büyücülük, halkın bağlılığını sağlamak ve sürdürmek yolunda Firavunların ve firavunî düzenlerin vazgeçemedikleri bir araçtır. Hz. Mûsâ’nın hak dine çağrısı sırasında göster-diği mûcizelere karşı, O’nu halkın gözünden düşürmek ve kamuoyunda etkinliğini azaltmak üzere bir yarış/gösteri düzenlenmesi kararlaştırılır ve bunun için de ülkenin her yanındaki büyücüler çağrılır.
Firavunların dayanakları, hilesi zayıf olan şeytanın taktikleridir. Türlü hileler, nutuklar, vaadler, yalanlar, entrikalar, karayı ak ve akı kara gösteren şarlatanlıklar. Gösteriş/şov yaparak halkın gözünü boyamak, aldatarak kamuoyu oluşturmak, Firavunları ve düzenlerini güçlü göstermek, avutma ve uyutma araçları, hakkın değil; güçlünün egemenliği... eski ve çağdaş tâğutların sarıldıkları ipler/yılanlardır.
Firavun zamanındaki büyü, bir güç gösterisinin ögesi olarak kullanılmakla, doğrudan doğruya Firavun düzeninin güvenlik önlemi niteliği kazanmaktadır. Ancak, bir de dikkat çekici bir başka nokta vardır bu olayda. Büyünün devlet desteğine sahip olmasına karşın, Hak Din’i getirmiş olan Peygamber’in gösterdiği mûcizeler için “büyü” denilmekle kalınmamakta, Peygamber de “büyücü” olmakla suçlanmaktadır. Kendileri için doğal, olağan, gerekli ve yararlı, kim bilir belki de bir ayrıcalık sebebi gördükleri büyüyü, egemen güçler, kendilerine karşı çıkanlarda suç kabul etmekte ve onları bununla suçlayıp karalamaktadırlar. Eski ve çağdaş Firavunların bir şarlatanlık örneği de propaganda sanatı(!)dır.
Propaganda; Firavunların Hakkı Etkisizleştirme ve Bâtılı Savunma Silâhı: Firavunlar toplumunda “iyi tezgâhlanmış” propagandanın da bir güvenlik önlemi olarak gündemde tutulduğuna tanık olmaktayız. Karşı tarafı aşağılamak, küçümsemek, alaya almak veya aldırtmak, delilik/meczupluk damgası vurmak, yalancılığını ileri sürmek gibi yollarla mesajı ve dâvetçiyi yıpratma taktikleri her dönemin taktikleridir. Bu propagandalar sonucu, “hak olan” gözden düşürülmekte veya gizlenmekte, etkisizleştirilmektedir. Hakkı bâtıl; bâtılı hak göstermek, hakkı gizlemek ve hakkın hâkimiyetine engel olmak, hep propagandaya ihtiyaç duyacaktır.
Firavun’un bu kabilden yaptığı propagandalara bakalım: Firavun, “ben sizin
399] 20/Tâhâ, 68
400] 3/Âl-i İmran, 154
401] Mevdudi, Kur’an’da Firavun, s. 9, 38-43
CÂHİLİYYE
- 87 -
en yüce rabbinizim!”402 diyebilmekte ve propagandalarında Mısır ülkesi hükümdarlığının kendisine ait olduğunu, hatta kendine ait olanlar içinde akan ırmaklara kadar her şeyin bulunduğunu döne döne vurgulamaktadır.403 Ufak tefek kimi insanî eksiklikleri büyüterek kamuoyuna sunmak ve böylece puan kaybına yol açmak. Sözgelimi, duygusallığı arttığında veya kendi ana lisanı olmadığı için yabancı şive ile konuştuğundan Firavunların dilini konuşmakta zorlanan Hz. Mûsâ için “şu konuşamayan adam” gibisinden ifadelere başvurup rakibinin etkisini zayıflatmaya çabalamak. Kule yapma örneğini de bir propaganda malzemesi olarak ele almak doğru olacaktır.
Olaya olumlu yaklaşıyormuş izlenimi vererek olumsuz sonuca vardırıcı bir tutum izleme taktiğidir kule yapma olayı. Firavun, Hâmân’dan yüksek bir kule yaptırmasını ister.404 Propaganda gereği, o kuleye çıkacak, “Mûsâ’nın ilâhı”na ulaşmanın yollarını arayacaktır, görünüşte. Elbette ki amaç, bu bulacağı yola gidip, sözü edilen ilâhın bulunmadığını görmek, daha doğrusu O’nu görmediğini söyleyerek inkârını bir gerekçe üzerine oturtmaktır; hem de düşünmekten uzaklaştırılan kalabalıklara inandırıcı olması düşünülen bir gerekçe ile. Daha kulenin yapım emrini verirken kullandığı “doğrusu ben onu yalancılardan sanıyorum”405 ifadesi, hem bu amacının belirtisi, hem de kuleden inişinde ifade edeceği inkârına önceden bir zemin hazırlama taktiği olarak alınmalıdır. 406
Firavunların düzenlerine karşı çıkanlar, Firavun ve çevresi/egemen güçler tarafından çeşitli propagandalarla küçük düşürülmeye ve toplumda yalnız bırakılmaya çalışılmışlar, kitleler nezdinde gayr-ı meşrû olarak lanse edilmişlerdir. “Ben onun dininizi değiştireceğinden, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum. Ben sizi doğru bir yola götürüyorum ve size doğru gördüğümü gösteriyorum.”407Bunlar, Firavun’un cümleleridir. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta, Firavun’un propagandasından ziyade, kitlelerin bu seslenişe olan teveccühleridir. Yığınlar, Kur’an’ın tabiriyle “ateşe çağıran önderler”in peşinden gitmektedir.
Rabbimiz, Firavun’un propagandalarına kanan Mısır toplumunu şu şekilde tanımlamaktadır: “İşte Firavun kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Çünkü onlar fâsık (yoldan çıkmış) bir kavim idiler.”408 Kitleler, şu ya da bu şekilde Firavun düzeninin devamından yarar sağlamakta veya yararları olduğu şekilde kandırılmaktadır. Toplum psikolojisi, rüzgâr nereden kuvvetle esiyorsa onun etkisiyle kitlenin o şekilde rüzgâra kapılıp sürüklendikleri şeklindedir. Böylece ateşe çağıranların izinden gitmeye devam etmektedirler. Ama bu, Mûsâ’yı da mü’minleri de etkilememektedir.
“Câhiliyye” İrticâ/Gericilik, İlkellik ve Bağnazlık Demektir
Gerici; geriye dönmek isteyen, geride kalan dönemi ve bu dönemin değer yargılarını benimseyen, özleyen kişi ve bu kişinin niteliğine denir. Gerici ve gericilik kavramları mürteci ve irtica kelimeleriyle de dile getirilir.
402] 79/Nâziât, 24
403] 43/Zuhruf, 51
404] 28/Kasas, 38
405] 28/Kasas, 38
406] Zübeyir Yetik, Her Nemruda Bir İbrahim, s. 90-91
407] 40/Mü’min, 26, 29
408] 43/Zuhruf, 54
- 88 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Gericilik, kavram olarak zamansal bir geriye dönüş isteğini de içermekle birlikte, temelde değerlerle ilgilidir. Bu nedenle savunduğu değerlerin geçmişe, geride kalan bir döneme ait olup olmaması değil; bu değerlerin mâhiyeti, niteliği kişiyi gerici ya da mürtecî yapar. Bu temel anlamına karşılık İslâm toplumlarının Batılılaşmasından, Batılı câhilî değerlerin egemenliği altına girmesinden sonra gerici ve gericilik deyimleri İslâm dışı yönetimler ve işbirlikçisi kimseler tarafından tam tersi anlamda, siyasal ve ideolojik bir suçlama ve sindirme aracı olarak kullanılmaya başlandı. Gerçek anlamdaki gericiler, siyasal güçlerine dayanarak bu kullanımla İslâm’ı topluma yeniden hâkim kılma mücâdelesi veren müslümanlara gerici, mürtecî; İslâm’a da gericilik, irticâ nitelikleri yamamaya çalışmaktadırlar.
Gericiliğin temel nitelikleri, câhiliye kavramının ihtivâ ettiği anlamlarla ifâde edilebilir. Bunlar, Râğıb el-İsfehânî izlenerek söylenirse; bilgisizlik, gerçek dışı ve yanlış inanç, yanlış davranış olarak tesbit edilebilir. Kur’an’a göre bilgisiz insanlar kişisel arzu ve hevâları peşinde koşar; diledikleri gibi yaşamak, istedikleri gibi kanunlar koymak isterler ve bu nedenle doğru yoldan saparlar.409Diğer bir özellikleri de hevâlarına uygun çeşitli ideolojiler (emâniy, ümniye) geliştirmek410 ve bunu yaparken zanlarına dayanmaktır.411 Bu etkenler câhilî bir sistem, bir hayat, düşünce ve inanç biçimi oluşturur. Bu sistemin temel özelliği şirktir. Şirk, ya Allah’ın ilâhlığını, Rablığını, Melikliğini tanımama ya da Allah’a bu ve benzeri konularda ortaklar tanıma biçiminde kendini gösterir. Şirkin toplum hayatındaki başlıca pratik sonuç ve işaretleri evrende ve insan hayatında Allah’tan başka bir yaratıcı, öldürücü, tasarruf edici, boyun eğilecek, sevilecek, korkulacak, tevekkül edilecek, hüküm ve kanunlar koyacak varlık, kişi ya da kurumlar tanımaktır. Şirkin davranışlar alanındaki sonucu ise, bu tür kişi ve kurumların koydukları kanun ve kurallara gönüllü olarak boyun eğmek, itaat etmektir.
Kur’an’ın öngördüğü inanç, düşünce ve hayat biçiminin dışında beşerî istekler, ideolojiler ve zanlara dayalı bilgiler doğrultusunda oluşturulan toplumsal düzenler, şirk düzenleri, eş deyişle câhiliye düzenleridir esas irticâ/gericilik. Böyle bir toplum modeli peşinde koşan insan, bu model; ister geçmişte uygulanan bir model olsun, ister henüz uygulanma imkânı olmayan bir tasarı olsun; adı ister Demokrasi, ister Sosyalizm; isterse Komünizm ya da Faşizm olsun, gericidir, mürtecidir.
Gerici ve gericilik kavramları İslâmî terminoloji içerisinde mürtecî ve irticâ kavramlarının yanısıra mürted-irtidâd, münâfık-münâfıklık, fâsık-fısk, tâğî-tuğyân, mücrim-cürm gibi başka kavramlarla da anlam ilişkileri içindedir. Bir İslâm toplumunda câhilî eğilimler, önlemler içindeki kişi, itikadî ve amelî durumuna göre mürted, münâfık, fâsık gibi adlar alır. İslâm’ın öngördüğü inanç ve toplum yapısını kabul ettiği halde sonradan bunu reddederek herhangi bir câhilî inanç sistemini, toplum modelini benimseyen kişi, İslâm’la bütün bağlarını keserek geriye dönmüş, irtidâd etmiş, mürted olmuştur. İrtidâd, gericiliğin en kesin ve açık biçimini oluşturur. Câhili inanç esaslarını terketmeden çeşitli nedenlerle İslâm’ı benimsemiş görünen ve hayatını müslümanlar arasında sürdüren
409] 6/En'âm, 119
410] 2/Bakara, 78
411] 6/En'âm, 116
CÂHİLİYYE
- 89 -
münâfıklar da gericidirler. Bunlar, içlerinde taşıdıkları inançları ve bu inançların yansıması olan gerici eğilimleri zaman zaman davranışlarında, düşünce ve hayat biçimlerinde göstermek zorunda kalırlar. Gericiliğin bu biçimi gizli, ama İslâm toplumu için en tehlikeli olamdır. İrtidâd ve münâfıklık boyutlarına ulaşmayan kimi gericilik biçimleri de kişinin İslâm hüküm ve kuralları karşısındaki tutumu; benimseyerek sürdürdüğü câhiliye gelenek, görenek ve davranışlarına göre fısk, tuğyân, cürm gibi çeşitli adlarla ifâde edilir. Bütün bunlar kişiyi İslâm’ın doğru ve aydınlık yolundan saptırıcı ve belli bir cezayı gerektirici gerici davranışı belirtirler.
İslâm’ın değerler açısından baktığı gerici ve gericilik kavramlarına çağdaş câhil ve gerici dünya daha çok zamansal açıdan, eskilik-yenilik, gerilik-ilerilik kavramlarının yedeğinde bakar. Buna göre gerici, yeni olana direnerek eski olanı korumaya çalışan ya da tarihin tekerleğini geriye döndürmeye çalışan kişidir. Bu tanıma göre gerici, ilericinin karşısında yer alır ve gericilik; bilgisizlik, tutuculuk, sağcılık gibi kavramlarla ilişkilendirilir. Tanım, doğal olarak eski olanın kötülüğü, yeni olanın iyiliği kabulüne dayanmaktadır. Buna göre müslümanlar gerici, İslâm da gericiliktir. Bu yargı şöyle açıklanır: “Kendilerinin değerli buldukları düzeni ve kurumları değişime karşı şiddetle savunan muhâfazakârlar, bu uğraşlarında başarısızlığa uğradıkları takdirde, bir kısmı yeni beliren düzeni evrenin işleyişinin kaçınılmaz sonucu olarak kabul edecektir. Fakat eski ideallerini hâlâ benimsemekte devam eden mağlup olmuş muhâfazakâr ister istemez bir “gerici’ olacaktır. Yeni gelişen dünyayı tenkid edecek ve gelecekte, eskiden varolmuş olduğuna inandığı “altın bir çağı’ tekrar yaşamak için harekete geçecektir.” 412
Alışılmış Batılı bakışı yansıtan bu değerlendirmenin, yanlışlığı, tutarsızlığı açıktır. Çünkü belli bir inanç biçiminin ve buna bağlı değerler düzeni ile toplum modelinin zaman bakımından önce ya da sonra oluşu, onun iyilik ya da kötülüğünün, gerilik ya da ileriliğinin ölçütü olamaz. İslâm’ın Türkiye’de terkedilmiş bir inanç ve toplum modelini temsil etmesi, doğal olarak, onun kötülük ve geriliğini göstermez. Bu nedenle Türkiye’de ya da dünyanın herhangi bir yerinde mevcut sistem yerine İslâm’ı öngören, İslâm’ı geçirmeye çalışan müslümana gerici denemez. Müslümanlar, toplumu tarihin belli bir zamanına döndürme amacı peşinde değillerdir. Tam tersine, insanların, içinde bulundukları koşullara göre oluşturdukları bir inancı ve toplumsal düzeni değil, zaman ve mekânın üstünde bir kaynaktan gelen ve bütün zamanlar için geçerli olan evrensel bir inanç ve değerler düzenini amaçlamaktadırlar. Bu inanç ve değerler düzeni ise Garaudy’nin deyişiyle “bilim, teknik, millet, para, cinsellik, büyüme gibi sahte tanrılar üretilerek oluşturulan politeizm (çok tanrıcılık) üzerine kurulan çağdaş uygarlığın iflâsının artık iyice anlaşıldığı günümüzde bütün insanlığın önünde duran kurtarıcı tek seçenektir.”413 Dolayısıyla müslümanların gerici, İslâm’ın gericilik gibi gösterilmesi, Kur’an’ın terimleriyle söylenirse zanlarına dayanan, hevâları ve ideolojileri (ümniye) peşinde koşan sapkın kişilerin câhilî değerlendirmelerinin bir işaretinden başka birşey değildir.414 Nakıl ve akıl çerçevesinde irticâ/gericilik, başta mürtedlik ve her çeşit şirk için bir sıfat; mürtecî/igerici de, adı, dünya görüşü, diploması, kültürü ve yaşadığı zamanı ne olursa olsun her çeşit mürted ve müşriğin temel vasfıdır.
412] Ahmet Yücekök, Türkiye'de Din ve Siyaset, s. 90
413] Garaudy, İslâm ve İnsanlığın Geleceği, s. 29
414] Ahmed Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 232-233
- 90 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Toplum Değerlendirmesinde Câhiliyye Kavramı
Şirk, küfür, iman, tevhid gibi kavramlara yüklenilen anlamlarla bazıları Allah diyen herkesi İslâm dairesine sokarken, kimileri de bilinçli olsun ya da olmasın, toplumun büyük çoğunluğunu müşrik olarak nitelendirmektedir. Tarihin belli bir dönemine hapsedilen “câhiliyye” kavramı, bu tartışmaların doğru bir zemine oturtulmasında önemli bir rol oynamaktadır.
Kavramlar üzerinde semantik çalışmalarıyla tanıdığımız İzutsu, câhiliyye kavramının başlıca semantik yapısını üç şekilde ifâde etmektedir. Ona göre cehl kelimesinin birinci ve en belirgin anlamı, insanın hareket tarzıyla ilgili olandır ki, bu da en ufak bir kızgınlık ânında irâdesini kaybedip parlayan, hırslarına hâkim olamayan insanların davranışıdır. Bu anlamda kavram, duygularını frenlemesini bilen ve akıl gücünün işâreti olan hılmin zıddıdır. İnsan hayatını bütünüyle kapsayan bir kavram olan “cehl”, “zulm”ü de anlamamıza yardımcı olur. İkinci anlamı olayların içine nüfuz edemeyen, daima sathî düşünen ve dolayısıyla her zaman basit ve isâbetsiz hükümler veren insanın entelektüel kapasitesiyle ilgilidir. Cehlin üçüncü anlamı “bir şeyi bilmeme”dir ki, İzutsu bu şekliyle kelimenin ilmin karşıtı olduğu, fakat Kur’an’da önemli bir rol oynamadığını söylemektedir. 415
Kur’an’da “câhiliyye”, İslâm öncesi döneme ad olmakla beraber,416 daha genel anlamda hangi zaman diliminde olursa olsun, vahyî ilkelere sırt çevirmiş her türlü zihniyete verilebilecek geniş bir kavramdır. Nitekim Rabbimiz, geçmiş kavimlerden peygamberlerin karşısında yer alıp mücâdele edenleri anlatırken sık sık bu kelimeyi kullanmıştır.
İlimden değil de hevâya uymanın sonucu zandan kaynaklanan câhilî değerler insanların hayatlarına yön vermekte ve dünya görüşlerini biçimlendirmektedir. Burada Kur’an’ın ilme yüklediği anlamın ne “tür ve nitelikte olursa olsun, bilgi birikimine sahip olmak” anlamına gelmediğini hatırlamak gerekir. Âlimler vahye tâbi olan mü’minlerdir. İslâm’ın getirdiği vahyi merkezli bu ölçü, fayda sağlayan bilgiyi doğru kabul eden pragmatist bilgi anlayışına sahip zihinlerin anlamlandıramayacağı bir ölçüdür. Bizlere Kur’an’ı nasıl yaşayacağımızı öğreten rehberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.s.) ümmî olması, bu açıdan önemlidir. Zâten bilgiyi İlâhî hedefleri için araç haline getirmeyip ona sahip olmayı hayatının amacı haline getirenler Kur’an’ın ifadesiyle “kitap yüklü eşekler”417sıfatına uygun düşmüyorlar mı? O halde câhil olmak, bilgiden yoksun olmaktan ziyâde, zanna dayanan bilgilerle beslenmektedir.
Hevâ ve heveslerine uyarak zannî bilgiyle akaidini oluşturan câhiller, tarih boyunca peygamberlerin ve dinin şâhitliğini yapan muvahhidlerin karşısında olagelmişlerdir. Câhilî değer yargılarına sahip bu zümre, menfaatleri gereği atalarının dininden tâviz vermezler ve kendilerine İlâhî mesajı tebliğ edenlere de kafa tutarlar. “Dediler ki; ‘Sen bizi ilâhlarımızdan çevirmek için mi geldin? Şu halde eğer doğru söylüyorsan tehdit ettiğin şeyi bize getir.’ Dedi ki: ‘İlim ancak Allah katındadır. Ben size gönderildiğim şeyi tebliğ ediyorum, ancak sizi câhillik eden bir kavim olarak görüyorum.”418Aynı zamanda câhillerin vahye karşı takındıkları sarsılmaz, inatçı
415] T. İzutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, Kevser Y., s. 197-204
416] 33/Ahzâb, 33
417] 62/Cum’a, 5
418] 46/Ahkaf, 22-23
CÂHİLİYYE
- 91 -
tutumlarını Kur’an şöyle ifâde etmekte: “Gerçek şu ki, Biz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık -Allah’ın dilediğ dışında- yine onlar inanmayacaklardı. Ancak onların çoğu câhillik ediyorlar.” 419
Bu âyetlerin günümüzde yaşayan tabloları âdeta sergiliyor olmasına rağmen, Kur’an’ı sadece nüzul sebebine bağlı olarak, tarihî bir metin gibi algılayan hâkim zihnî alışkanlıkların varlığı sebebiyle bir kez daha hatırlatmak gerekir ki âyetler, insanlık tarihinin başlangıcından itibaren devam eden tevhid-şirk mücâdelesinin şirk cephesindeki câhillerden bahsetmektedir. Hayatın içinde İslâmî mücâdeleyi ağır bedeller ödeyerek sürdürenler ise câhiliyyenin ne demek olduğunu bilmektedirler. İşte bu Müslümanlardan Allah’a canını sunarak dinin şâhitliğini yapan ve hâlâ Müslüman gençliği fikirleriyle etkilemeyi sürdüren şehid Seyyid Kutub, câhiliyyeyi şöyle tanımlıyor: “Bütün câhiliyyeler, ilk önce kulların kullara kulluğu esasına ve Allah’tan başkalarının ilâhlaştırılması temeline dayanır. Peygamberlerin dâveti ise, her zaman Allah’ın birliği ve sahte tanrıların yıkılması esâsına dayanır. Yani yalnız ve yalnız Allah’ın dinine bağlanıp Allah’tan başka ilâhın bulunmadığı esâsına istinad eder. İşte bunun için temelden câhiliyyenin dayandığı esaslarla çatışır. Ve bu yüzden onların varlığı câhiliyyenin varlığı için en büyük tehlike olur.”420Hayatının noktalanışı, söyledikleri ile uyum içerisinde bulunan şehidin varlığı câhiliyye için büyük bir tehlike olarak görülmüş ve idam edilerek şehid olmuştur. Ancak bu idam, beklenenin aksine, Müslümanların câhiliyyeye karşı bilinçlenmesinde ve tavır almasında bir büyük etken olmuştur.
Servet ve güç sahibi mağrur azınlık güya vahyi kabul etmemelerini sosyal statüleri düşük yoksul insanların bu dine mensup olmalarına bağlamaktadırlar. Onlara peygamberlerin cevabı ise şöyledir: “Ey kavmim, ben sizden buna karşılık bir ücret/mal istemiyorum. Benim ecrim, yalnızca Allah’a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim. Onlar gerçekten Rablerine kavuşacaklar. Ancak ben sizi câhillik etmekte olan bir kavim görüyorum.” 421
Câhilî değerlere sahip böylesi bir zihniyet aynı zamanda korkunç bir ahlâkî çöküşün de temelini oluşturmaktadır. “Siz gerçekten kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Hayır, siz câhillik etmekte olan bir kavimsiniz.”422Günümüz modern câhiliyyesinde de açıkça gördüğümüz ahlâkî değerlerin gittikçe ivme kazanan ifsâdı, câhiliyyenin belirgin özelliklerindendir. Tapınma duygularını kendilerine sunulan ve kendileri gibi âciz varlıklarla tatmin eden zavallı insanlar onların getirdikleri ahlâksız tutumları bir ibâdet coşkusu içerisinde îfâ etmektedirler.
Defalarca tebliğ edildiği halde, artık yola gelmeyen bilinçli olarak tercihini kullanmış olan câhilî bir topluluğa nasıl tavır alınacağı konusunda Allah, Rasûle ve dolayısıyla bize şunu emretmektedir: “Onları hidâyete çağırsanız işitmezler. Onların sana baktıklarını sanırsın, oysa onlar görmezler. Sen affı tut, ma’rûfu emret ve câhillerden yüzçevir.”423 Câhillerden yüzçevirmek, onlardan, öncelikle zihinsel olarak kopuşu gerektirmektedir ki, onların diniyle Müslümanların dini arasında
419] 6/En’âm, 11
420] Seyyid Kutub Külliyatı, Hikmet Neşriyat, c. 3, s. 316
421] 11/Hûd, 29
422] 27/Neml, 55
423] 7/A’râf, 198-199
- 92 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hiçbir alâka kalmasın.
Buraya kadar bahsettiğimiz câhiliyye; İslâmî düşünüş, davranış ve ahlâkına aykırı tüm değer yargılarına sahip, vahye karşı alınmış bilinçli bir tavrın adıdır. Bu tavırda vahiyle bir çatışmaya girilmiştir. Bu câhilî yaşayış biçimi bir çağda olup geçen ve bir daha tekerrür etmeyen tarihî bir olay değil; bir sistemdir, bir inançtır ve her zaman da aynı organik yapıya ve güçlere sahiptir. 424
Câhilî Tutum: Kur’an’ın konuyla ilgili diğer âyetlerinde değer yargıları vahyî olduğu halde çeşitli zaaflardan dolayı câhilce tutum sergileyen Müslümanlardan, hatta peygamberlerden bahsedildiğini görüyoruz. Burada Râgıp el-Isfehânî’nin kavramı tanımlarken verdiği üçüncü anlam, dikkati çekmektedir. O, “cehl”in anlamını kişinin ilim sahibi olmaması ve gerçeğin dışında bir şeye itikat etmesi olarak verdikten sonra kavramı, itikad doğru veya yanlış olsun “gerekenin, hak olanın dışında davranışlarda bulunmaktır” şeklinde tanımlamıştır. İsfehânî’nin verdiği bu anlamın âyetlerle örtüşmesi ve cehl kelimesinin bu anlam boyutu önem taşımaktadır. Bununla ilgili olarak, Nuh kıssasını örnek verebiliriz. Allah, Nuh’tan gemi yapmasını ve ona yalnızca iman edenleri almasını emretmiş ve şöyle demiştir: “Zulme sapanlar konusunda da bana hitapta bulunma. Çünkü onlar suda boğulacaklardır.”425 Buna rağmen Nuh (a.s.), gemi dağın üzerinde durup zâlimler topluluğuna da “uzak olsunlar!”426denildiğinde bir baba şefkatiyle Rabbine seslendi; “Rabbim şüphesiz benim oğlum âilemdendir ve Senin vaadin de doğrusu haktır. Sen hâkimlerin hâkimisin.’ Dedi ki: ‘Ey Nûh, kesinlikle o senin âilenden değildir. Çünkü o, sâlih olmayan bir iş (şirk işlemiştir). Öyleyse hakkında ilmin olmayan şeyi Benden isteme. Gerçekten Ben, câhillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum.”427 Rabbimiz akrabalık bağlarına göre değil; inanç üzere kurulmuş bir birlikteliğin, cemaatin kurulmasını istediğinden, daha önceden uyarılmasına rağmen Hz. Nuh’un içine düştüğü câhilce düşünüşü eleştirmiştir. Allah’ın Hz. Nuh’u uyarısından sonraki davranışı bugün bizi de ilgilendiren önemli bir tavırdır: “Dedi ki: ‘Rabbim, ilmim/bilgim olmayan şeyi Senden istemekten Sana sığınırım. Ve eğer beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen, hüsrâna uğrayanlardan olurum.” 428 Hz. Nuh, hatasını anlayınca hemen tevbe etmiş ve davranışını ıslah etmiştir.
Peygamberimiz de Allah’ın câhilce gördüğü bir tavrından dolayı uyarılmıştır: “Eğer onların yüzçevirmeleri sana ağır geldiyse, onlara bir âyet getirmek için yerde bir tünel açmaya veya göğe bir merdiven dayamaya gücün yetiyorsa (öyle yap). Eğer Allah dileseydi, onların tümünü hidâyet üzere toplardı. Öyleyse sakın câhillerden olma.” 429 Hz. Yusuf ise, câhilce bir tutuma meyletmemesi için Allah’tan yardım dilemektedir: “(Yusuf) dedi ki: ‘Rabbim, zindan bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir. Onların kurdukları düzeni benden uzaklaştırmazsan onlara (korkarım) eğilim gösterir (böylece) câhillerden olurum.” 430
Buradan da anlıyoruz ki, kişi her ne kadar vahyî değerleri kendisi için
424] S. Kutub, a.g.e., s. 315
425] 11/Hûd, 37
426] 11/Hûd, 44
427] 11/Hûd, 45-46
428] 11/Hûd, 47
429] 6/En’âm, 35
430] 12/Yusuf, 33
CÂHİLİYYE
- 93 -
belirleyici kabul etmiş olursa olsun, değişen hayat şartları ve insan olmanın getirdiği zaaflardan dolayı zaman zaman câhilî tutumlar içerisinde bulunabilmektedir. Bu vâkı, tabii ki hataları meşrû göstermez. Kişinin hatalarından dolayı tevbe etmesi ve nefsini ıslah etmesi gerekmektedir ki, burada ifsad ve ıslah önem arzeden anahtar kavramlardır. Müslümanın davranışlarında zaman zaman sapmalar görülüyorsa, bu mutlaka düzeltilmelidir. Bu ıslah ise, iyi bir otokontrol ve kişiyi yanıldığında uyarıp düzeltmesini sağlayacak bir Müslüman topluluğun varlığı ile olur. İman, bir kere kabul edildikten sonra kişide durağan olarak kalmamakta, aksine, hayatta İslâmî mücâdeleyi sürdürürken karşılaştığımız çeşitli zorluklarla denenmektedir. Ve Müslümanların bu imtihanlar konusundaki dirençleri oldukça önemlidir. Direnemeyenlerin kaybolup gittiklerini görmekteyiz. Bu yüzden kişinin sürekli bir çabası ve kendisini Kur’an’la uyarabilecek mü’minler ile birlikteliği oldukça önemlidir.
Câhilî tutum ve sapmalar Rasûl’ün ashâbında da görülmüş ve Peygamberimiz tarafından uyarılmıştır. İbn Hişam’da yer alan bir rivâyete göre, İslâm’la şereflendikten sonra kardeş olmuş Evs ve Hazrec’ten bazı kimselerin sıcak sohbetlerini kısakanan bir Yahûdi, bu iki kabilenin eski rekabetlerini hatırlatan bazı şiirlerle onları tahrik etmişti. Taraflar birbirleriyle çatışmak üzere iken durumu haber alan Rasûlullah, onlara hitâbında Allah’ın kendilerini İslâm’la müşerref kıldıktan sonra, câhiliyyeden kurtardığını, yaptıklarının ise bir câhiliyye dâvâsı olduğunu hatırlatmıştır.
Uhud savaşına katılan bir grup da can derdine düşüp câhilî düşüncelere dalmışlardı: “Sana kederin ardından üzerinize bir güvenlik (duygusu) indirdi, bir uyuklama ki, içinizden bir grubu sarıveriyordu. Bir grup da, canları derdine düşmüştü. Allah’a karşı haksız yere câhiliyye zannıyla zanlara kapılarak: ‘bu işten bize ne var ki!?’ diyorlardı. De ki: ‘Şüphesiz işin tümü Allah’ındır.’ Onlar, sana açıklamadıkları şeyi içlerinde gizli tutuyorlar. ‘bu işten bize bir şey olsaydı, biz burada öldürülmezdik’ diyorlar. De ki: ‘Eğer evlerinizde de olsaydınız, üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine devrilecekleri yerlere gidecekti. (Bunu) Allah, sînelerinizdeki denemek ve kalplerinizde olanı arındırmak için (yaptı). Allah, sînelerin özünde saklı duranı bilendir.”431 Allah bu câhilî tutumlarını vurgulamış, âyetleriyle mü’minleri eğitmeye devam etmiştir.
Günümüzde ise, toplumun Yâsîn Sûresindeki: “Babaları uyarılmamış, böylece kendileri de gâfil kalmış bir kavmi uyarman için (gönderildin).”432 âyetindeki “uyarımamış toplum” özelliğiyle benzeştiğini söyleyebiliriz. Kur’an’ın varlığına rağmen, yüzyıllar boyunca insanlarla Kur’an arasına aşılması güç engeller koyulmuştur. İnsanların mezhebe ya da şu veya bu kitaba dayanarak oluşturulmuş düşünce biçimlerine çağrıldığını biliyoruz. Ancak bu ağrı, Kur’an’a olmadıktan sonra, toplumun uyarıldığını söyleyemeyiz. Aynı şekilde Rasûl’ü de gerçek şekliyle tanımak, -zayıfıyla, uydurmasıyla- hadis külliyâtı içinde kaybolmak zannedilmiştir. Bu zorluklarla karşılaşanlar herhangi bir mezhebî taassuba kendilerini teslim etmektedirler. Bütün bu câhilî ve mutlaka ıslah edilmesi gereken tutumların giderilmesi için, muvahhid Müslümanlara önemli görevler düşmektedir.
Düşünce netliğine ulaşılsa bile Müslümanların Uhud savaşı örneğinde olduğu gibi, câhilce davranışlar sergilediğini söyleyebiliriz. Eğer bu davranışlar düzeltilmez ve bu şekilde yaşamanın doğruluğuna dâir hayat felsefesi oluşturulursa
431] 3/Âl-i İmrân, 154
432] 36/Yâsîn, 6
- 94 -
KUR’AN KAVRAMLARI
işte o zaman istikamet tehlikeli boyutlara yönelir. Özellikle modern yaşantının getirdiği olumsuz anlamda bireyselleşme ve birey olarak kaldıkça da âtıl duruma gelme, kişilerin ümmet bilincini oluştur, zulüm karşısında direnme gibi hayâtî sorumluluklarında bir umursamazlık meydana getirmektedir.
Allah’ın sınamalarına karşı tevhidî kimliğimizle tavır takınmamız, câhilî eğilimlerimizde ise hemen davranışımızı ıslah için çaba sarfetmemiz gerekir. Aksi halde ıslah edilmeyen câhilî birikimlerimiz bir gün câhilî değer yargılarına sahip kişilerin davranış biçimleriyle ortak bir paydada buluşabilir. Burada Müslümanların özellikle güçlü modern dayatmalar sonucu nereye savrulacağını şaşıran kimselere ‘ma’rûfu emretme, münkerden sakındırma” konusunda duyarlı olmaları gerekir. Bu görev, Müslümanların hayatında gevşeyen, çözülen İslâmî değerlerin sağlamlaştırılması için bugün daha da zorunlu bir hal almıştır.
Kur’ân-ı Kerim’de “bilgisizlik” anlamıyla “cehâlet” kelimesinin kullanıldığını da görüyoruz: “İçinizden kim bir cehâlet sonucu bir kötülük işler, sonra tevbe eder ve (kendini) ıslah ederse kuşku yok, O, bağışlayandır, merhamet edendir.”433 ve “Allah’ın (kabulünü) üzerine aldığı tevbe, ancak cehâlet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemen tevbe edenlerinkidir.”434 Demek ki cehâlet nedeniyle bile olsa, işlediğimiz kötülüklerin bağışlanması için Rabbimiz tevbeyi ve davranışın ıslahını şart koşmaktadır. Davranışını düzeltmeyen tevbe, tek başına bir anlam taşımamamaktadır.
Konumuzla ilgili bir âyet de şudur: “Ey iman edenler, eğer bir fâsık size bir haberle gelirse, onu etraflıca araştırın. Yoksa cehâlet sonucu bir kavme kötülükte bulunusunuz da, sonra işlediklerinize pişman olursunuz.”435Bu âyet, günümüz Müslümanlarının haber kaynaklarını değerlendirme açısından dikkate alınması gereken önemli bir husustur. Bize gelen haberlerin etraflıca araştırılması ve dikkatli yorumlanması gerekir. Yoksa, işkence gören nâmuslu Müslümanlar savunulacağı yerde, provakasyon söylemlerinin etkisiyle insanlara iftirâ edilebilir. Bu tür câhilî tutumların, kişisel planda kalmayıp Müslümanların onurunu zedelemesinden dolayı, mutlaka farkına varılması ve ıslah edilmesi gerekmektedir.
Allah’tan daha güzel hüküm veren olmadığının436 bilincinde, imanlarını amelleriyle sâbitleştiren, sapma ve gevşeme gösteren çevre içinde direnip sabır gösteren ve hakkın Müslümanlar arasında kaim olmasında imkânlarını ortaya koyarak bireysel ve toplumsal planda hüsrâna uğramayacağımız bilen fedâkâr Müslümanların birliktelikleriyle karşı koyabileceğmizi hatırlatıyoruz. 437
Câhiliyye, Sosyal Çevre ve Geleneğin Putlaştırılmasıdır
Sosyal Çevre: İnsan, her türlü zihinsel ve duygusal yapıya sahip olarak gelişmeye hazır bir vaziyette dünyaya gelir. Bu gelişim sürecini devam ettirebilmek için toplum içerisinde yaşamak ve diğer insanlardan faydalanmak zorundadır. Bu yönüyle toplumsal bir varlık olarak değerlendirilen insan; inancını, bakış açısını, her türlü değer yargısını, kimlik ve kişiliğini içinde yaşadığı toplumdan alır. Fakat belirli bir noktaya gelindiğinde toplum, insanın benliğini, irâdesini, idrâkini kuşatır, âdeta esir alır, hapseder. İnsanın, toplumun koyduğu normları aşabilmesi bir mesele haline gelir. Zira toplumlar kendi normlarını bireylere benimsetmek
433] 6/En’âm, 54
434] 4/Nisâ, 117
435] 49/Hucurât, 6
436] 5/Mâide, 50
437] Hülya Koç, Toplum Değerlendirmesinde Câhiliyye Kavramı, Haksöz, 46-47, Ocak-Şubat 95
CÂHİLİYYE
- 95 -
onların düşünce, inanç ve davranışlarını yönlendirmek ister. Bu, toplumun putlaşması demektir.
Toplum, binlerce yıllık birimini, tecrübelerini, örf ve âdetlerini, inançlarını, değer yargılarını bireylere aktardıktan sonra, bu sosyal değer ve normların eleştirilmesine tahammül edemez, kendine mensup bireylerden mutlak itaat bekler. Bu normlar karşısında şüpheye düşülmesini bile istemez. Sosyal çevre, insanın her yönüyle gelişimine uygun bir ortam olmakla birlikte, belli bir aşamadan sonra yetersiz kalmakta, hatta fertlere alternatif tanımadığı zaman da zararlı olmaktadır. Hür düşünme ve araştırma imkânlarını ortadan kaldıran toplumsal çevre baskısı, hiçbir zaman hoş karşılanmamaktadır.
Kur’an kültürüne dayalı bir perspektiften baktığımızda, yapılarına göre iki tür toplumun varlığından söz edebiliriz. Biri normları İlâhî öğretiye dayalı toplumlar (İslâmî toplum/ümmet), diğeri normları câhilî öğretiye dayalı toplumlar (câhiliye). Câhiliye toplumlarında insanı doğruluktan, iyilikten, güzellikten uzaklaştırıcı bir baskı vardır. İşte böylesi toplumlarda toplumun yanlışlığına rağmen doğruyu görmek, toplumun kötülüğüne ve çirkinliğine rağmen iyiyi ve güzeli tercih etmek, söz konusu topluma ve toplumsal değerlere karşı çıkmayı, baskılara göğüs germeyi gerektirir. Ayrıca kişiliğini içinde bulunduğu toplumla özdeşleştirmiş kimseler için böyle bir durum geçerli değildir. Bunlar için, içinde yaşadıkları toplumu reddetmek kendi kişiliğini reddetmek gibi imkânsızdır. Bu tip insanlar İlâhî bir mesajla, hak sözle karşılaştıklarında kendilerine göre bir değerlendirme yapma yeteneklerini işlevsiz hale getirmişlerdir. Böyle bir durumda zihinlerinin ilk çağrıştırdığı şey, içinde yaşadıkları toplumun yaklaşımlarıdır. Doğru da olsa yanlış da olsa toplumun reddettiği her şey, toplumun bireylerince kabul edilemezdir; bu toplumun yazılı olmayan yasasıdır/nassıdır.
Hak bir sözle, İlâhî bir mesajla câhiliye toplumunun karşısına çıkanlar şu tür sorulara muhâtap olurlar: “Bu kadar insan bilmiyor da sen mi biliyorsun? Bunca insan yanlış yolda da, sen mi doğru yoldasın, yani bu kadar insan aldatıldığının farkında değil de, bunu bir sen mi farkettin? Daha senin yaşın kaç? Biz bu yaşa kadar atalarımızdan buna benzer bir şey duymadık, böyle bir şey görmedik...”
Evet, bu kimselerin anlayışına göre iyi ve doğru, çoğunluğun kabul ettikleridir. Peki nedir çoğunluğun özellikleri? Kur’ân-ı Kerim, çoğunluğun “yoldan çıkmış, fısk ehli”,438 “vahiy bilgisine karşı ilgisiz”,439”Allah’ın verdiği sayısız nimetlere nankörlük eden”440 ve “kâfir”441 kimseler olduğunu belirtir. “Muhakkak ki Biz, bu Kur’an’da insanlara her türlü misali, çeşitli şekillerde anlattık. Yine de insanların çoğu küfürden/inkârcılıktan başkasını kabullenmediler.”442; “Andolsun ki eski milletlerin çoğu dalâlete düştü.”443; “Sen iman etmelerine düşkün olsan bile yine de insanların çoğu iman edecek değillerdir.”444; “Elif Lâm Mîm Râ, Bunlar Kitab’ın âyetleridir. Sana
438] 5/Mâide, 59; 7/A'râf, 102; 9/Tevbe, 8
439] 7/A'râf, 187; 12/Yûsuf, 21; 30/Rûm, 6; 34/Sebe', 28
440] 2/Bakara, 243; 7/A'râf, 17; 12/Yûsuf, 38; 40/Mü'min, 61
441] 12/Yûsuf, 103; 13/Ra'd, 1; 17/İsrâ, 89
442] 17/İsrâ, 89
443] 37/Sâffât, 71
444] 12/Yûsuf, 103
- 96 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rabbinden indirilen haktır, fakat insanların çoğu iman etmezler.” 445
Kur’an ölçülerine göre itikadî ve ahlâkî açıdan olumsuz kimlik taşıyan, normları câhiliye esaslarına göre belirlenmiş toplumlar, çoğunluğun câhil, gâfil ve kâfir olması sebebiyle insanları Hak yoldan saptırabilecek bir etkinliğe sahiptir. Yüce Allah konu üzerinde mü’minlerin dikkatini çekecek uyarılarda bulunur: “Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan; seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan başka söz de söylemezler.”446 Bu âyet, aynı zamanda, hakkın tek, bâtılların ise birden fazla olduğuna, yerküre üzerinde yaşayanların çoğunluğunun da kâfirler topluluğuna mensup olduğuna işaret eder. İnsanın bâtıl inançlara mensup toplumla etkileşiminden genellikle bâtıl inançlar doğar. Her insanda çoğunluğa ayak uydurma, çoğunluğun beğenisini kazanma eğilimi, çoğunluk tarafından dışlanma korkusu vardır. İnsanın içerisinde yaşadığı toplum inanç açısından Tevhid üzere ise, toplumun yapacağı etkileme olumlu olur. Fakat toplum dalâlet ehli insanlardan oluşuyorsa etkileşim de bu doğrultuda olacağından, dalâlet ehli toplum, inkâr motivi işlevini görür. Bu durumda İslâm, çoğunluğun değer yargılarına değil, Kur’an öğretilerine itibar etmeyi öngörür.
Bireyin kimlik ve kişiliğinin oluşmasında çoğunluğun, yani sosyal çevrenin rolü inkâr edilemez. Sosyal çevre, doğrudan doğruya olmasa bile, dolaylı olarak etkide bulunur. İslâmî açıdan bozuk bir çevre, öncelikle ruhu bozar. Ve bozulan ruhî ortamda, kutsal duyguların, yüce düşüncelerin gelişimi zayıflar, âdi düşünceler güçlenir, bayağı duygular revaç bulur. Böyle bir ortamda kişinin inkâra düşmesi kolaylaşır. Hatta olumsuz sosyal çevre, bireyin inkârcılığının bir motivi olur.
Atalar Kültü: Her doğan insan, bir toplum içerisinde, o topluma özelliğini veren kültür ortamı içerisinde bulur kendisini. Birey kültür ortamıyla başlattığı etkileşim sürecini bir ömür boyu devam ettirir. Fertler bir yandan mevcut kültürle hayatlarını şekillendirirken, diğer yandan bu kültürü yeni yetişen nesle aktarma uğraşına girerler. Başta yetişen nesil olmak üzere bütün toplum bireyleri kültür ortamına adapte olmaya çaba harcarlar. Zira sosyal bir varlık olan insan, doğal olarak, önceki nesillerin devretmiş olduğu fikirleri, inançları, davranış kalıplarını benimser, sahiplenir. Sahiplenilen bu sosyal normlar nesileller boyu sürekliliğini korur. Geçmiş nesilden alınan sosyal normların en belirgin özelliği süreklilik arzetmesi ve sürekliliği sağlayan ataların üstünlüğü fikridir. 447
Kültürün insana kazandırdığı normlardan insanın bir anda sıyrılması, onları terketmesi oldukça zor bir iştir. Bu tür değerler önceki nesillerden miras alınmış ve bireylerin benliğine ayrılmamacasına yerleşmiş, onların kişiliklerinin bir parçası olmuştur. Aynı şekilde toplumda bâtıl inançlar, kötü alışkanlıklar hâkim olunca, bu insanları atalarından taklit yoluyla devraldıkları bu inanç ve alışkanlıklardan uzaklaştırmak, ayırmak imkânsız gibidir. İşte toplumun yapısını oluşturan bâtıl inanç ve kötü davranışlar insanları hakikatleri idrâk etmekten ve hakka itaatten alıkoyan en önemli sosyal motivlerden birisidir. Bireyin içinde yaşadığı câhiliye toplumunun normları, insandaki inanma kabiliyetinin uyanmasını ve gelişmesini engelleyen etkili bir perdedir. Kur’ân-ı Kerim bu toplumsal yapıyı Hakk’ın
445] 13/Ra'd, 1
446] 6/En'âm, 116
447] Mustafa Armağan, Gelenek, Ağaç Y. s. 19
CÂHİLİYYE
- 97 -
tezâhüne en büyük engel kabul etmiş; aklî incelemeyi, delillere sarılmayı, bilinçli ve insanca yaşamayı önermiştir.
“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ dendiğinde: ‘Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız, derler. Ya şeytan, onları alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse?!” 448 Eski atalarına tapıyor olmalarının hiçbir aklî dayanağı yoktur.449 Saf, katıksız mücerret taklide yöneliyorlar.450 Öyle bir taklit ki, taklit ettikleri şey doğru mu, yanlış mı bunun üzerinde hiçbir şekilde düşünmüyorlar. İnsan bir şeyi taklit edebilir, fakat bir yandan da onu sorgular veya taklit etmeden önce üzerinde düşünür. Fakat kâfirler kendilerine gelen İlâhî mesajı kabul etmedikleri gibi, taklit ettikleri gelenek ve değerlerin doğru olup olmadığı üzerinde düşünmek de istememişlerdir.
Câhiliye toplumlarında gelenekçi anlayış, geçmişin tartışılmasına, atalardan miras alınan sosyal normların analiz edilmesine ve seçmeciliğe tâbi tutulmasına karşı çıkar: “Onlara (müşriklere): ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?”451 Kur’an’a, Peygamber’in getirdiklerine tâbi olmaları istendiğinde atalarını taklitle yetinmişlerdir.
Taklitçilik, câhiliyye ve şirkin ayrılmaz niteliklerinden birisidir. Kur’ân-ı Kerim, ataları taklit ve onlara uyma bahanesiyle dünya ve âhiretle ilgili hakikatleri inkâr etme anlayışını pek çok âyette değişik vesilelerle kınar. “Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de ona mı tutunuyorlar? Hayır! Sadece, ‘biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izinde gidiyoruz’ derler. Senden önce de hangi memlekete uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklıları: ‘Babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız’ derlerdi. ‘Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem (yine mi bana uymazsınız)?’ deyince, dediler ki: ‘Doğrusu biz, sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz.’ Biz de onlardan intikam aldık. Bak, yalanlayanların sonu nasıl oldu?” 452
Aynı zamanda atalar kültü, tarihin belli bir dönemiyle belli nesille sınırlı olmayıp, sosyal etkileşim kuralı gereği nesilden nesile geçerek süreklilik özelliği gösterir: “Bizden önce babalarımız Allah’a şirk/ortak koşmuştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesiliz, işleri bâtıl olanların yaptıkları yüzünden bizi helâk mı edeceksin?” 453
Kur’ân-ı Kerim, her inanç ve davranışta delile başvurmayı öngörürken, müşrikler inanç ve davranışlarında atalarını taklit etmeyi ölçü almışlardır. “İbrâhim sordu: ‘Nelere tapıyorsunuz?’ Onlar: ‘Putlara tapıyoruz. Onlara bağlanıyoruz.’ ‘Çağırdığınız vakit sizi duyuyorlar mı? Yahut size bir fayda ve zarar verirler mi?’ ‘Hayır, ama babalarımızı da bu şekilde bulduk.”454Müşrikler putların geçerliliğini geleneğe bağlıyorlar. Delil yerine taklitçiliği tercih etmeleri, şirkte kalmanın motivi olup, aynı zamanda Allah’a ortak koşanların düşünce esasını teşkil eder.
448] 31/Lokman, 21
449] İbn Kesîr, III/458
450] Şevkânî, Fethu'l-Kadîr, IV/241
451] 2/Bakara, 170
452] 43/Zuhruf, 21-25
453] 7/A’râf, 173
454] 26/Şuarâ, 70-77
- 98 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Atalardan miras olarak alınan sosyal normların ve bunlara bağlılığın en olumsuz tarafı, toplumun yahut bireyin hidâyete ermesi için bir aşama olan sosyal veya bireysel değişimi engelliyor olmasıdır. Meselâ, câhiliye toplumlarını hidâyete çağıran, onlarda bir değişim süreci başlatmak isteyen bütün peygamberle bu sosyal motiv ile karşı karşıya kalmışlardır. Geçmişi üstün görme ve beğenme duygusu, sosyal değişme karşısında kalan toplumlarda sıkça görülen bir olaydır. Çünkü âdetlerine bağlı olan toplumlar değişiklikten rahatsız olur. Fakat bu durum âdetlerin niteliğine göre de değişiklikler arzeder. Kendisine veya geçmişine kusur isnad etmek, insana zor gelir. Dolayısıyla önceden beri yürürlükte olan çok sayıdaki âdetlerden insanı vazgeçirmek güç bir meseledir. Özellikle köklü bir geçmişe sahip toplumların, yıllar öncesi, hayat normlarının bir birikimi olan geleneksel yapıyı değiştirmenin kolay olmadığı görülüyor. Çünkü söz konusu geleneksel yapı toplum bireylerinin tamamının katılımyla bir kültür birikimi meydana getirmiştir. İşte toplum vicdanında kemikleşen bu dâhilî geleneksel yapıyı değiştirmeyi başaran, aynı zamanda toplumu İlâhî geleneğe dâvet eden İslâm olmuştur.
İslâm’ın ilk dönemde değiştirmeyi başardığı toplumun geleneksel yapısı içerisinde dinin konumunu incelediğimizde, dinî inanç ve davranışların samimi bir insan ifadesi olmadığı, körü körüne atalara bağlılık olduğu görülür. Psiko-sosyal açıdan bir değerlendirme yapıldığında, İslâm öncesi Araplarda putperestliğin gerçek mânâda bir “din” olmaktan ziyade, kutsallaştırılmış geleneklere bağlı ve bir dereceye kadar sosyal düzeni sağlayan davranış kuralları olduğu sonucuna varılır. Câhiliye devri Araplarında “din” ferde göre değişen bir inanç olmaktan çok, kollektif kabile şuurunun davranışlar şeklinde tezâhür eden bir görüntüsüdür; realitenin üstünde sadece vicdana hitap eden bir duygu veya düşünüş biçimi değildir. Kısacası inanç, sosyal çevrenin empoze ettiği bir davranış şekliydi. Rasyonel değerlendirmelerden uzak, körü körüne robotvari mekanik bir taklitçilik geçerliydi. Önemli olan atalara bağlı kalarak örf ve âdetlere uygun şekilde hareket etmekti.
Özellikle İslâmî tebliğin Mekke devrinde nâzil olan âyetler, İslâm öncesi Arap toplumunun din anlayışına ışık tutmaktadır. “De ki: ‘Allah’ı bırakıp da taptığınız putlarınıza hiç baktınız mı? Yeryüzünde yarattıkları nedir? Bana göstersenize.’ Yoksa onların Allah’la ortaklığı göklerde midir? Yoksa Biz onlara kitap verdik de ondaki delillere mi dayanırlar? Hayır! O zâlimler, birbirlerine sadece aldatıcı söz söylerler.”455; “(Ey inkârcılar!) Şimdi Lât, Uzzâ ve bundan başka üçüncüleri olan Menât’ın ne olduğunu söyler misiniz? Bunlar (bu putlar), sizin ve babalarınızın taktığı adlardan başka bir şey değildir. Allah onları destekleyen bir delil indirmemiştir. Onlar sadece zanna ve nefislerinin hevâsına (canlarının isteğine/arzusuna) uymaktadırlar.”456; “Âyetlerimiz onlara apaçık olarak okunduğu zaman; ‘Bu adam sizi babalarınızın taptıklarından alıkoymaktan başka bir şey istemiyor’ derlerdi. ‘Bu Kur’an düpedüz bir uydurmadan başka bir şey değildir’ derlerdi. Hak, inkâr edenlere geldiğinde, onun için; ‘bu apaçık bir büyüdür’ demişlerdi.” 457
Kur’ân-ı Kerim’in ısrarla, hidâyetin önüne bir engel olarak dikilen atalar kültü üzerinde durduğunu görüyoruz. Kur’an’da en çok üzerinde durulan inkâr
455] 35/Fâtır, 40
456] 53/Necm, 19-20, 23
457] 34/Sebe', 43
CÂHİLİYYE
- 99 -
motivi olan atalar kültü, inkârın tarihî sebebi de sayılabilir. Gelenekçi toplumlar, bâtıl değer yargılarına son derece bağlı ve yeniliğe kapalıdırlar. Aslında her toplum bu özelliğe az çok sahiptir. İnsanların gelenek ve göreneklerinden vazgeçip yeni düşünceleri kabul etmeleri zor bir iştir. Özellikle toplumun yaşlı kesiminde eskiye bağlılık hissi gençlerden daha güçlüdür. Atalarından devraldıkları gelenek ve değerleri körü körüne izleyenler, bu gelenekleri uyulması gerekli bir otorite olarak kabul ederler. Geleneklerin otoritesini benimsemiş olmak Allah’ın otoritesini benimsemeye engel olur. 458
Günümüzün din kültürü ve din içerikli ihtilâf ve tartışmalar konusunda biri ifrat, biri tefrit iki bâtıl çizgi göze çarpmaktadır. Bir tarafta geleneği ve içinde çeşitli bid’atlar, hurâfeler, isrâiliyat ögeleri bulunan geleneksel din anlayışını (içine bolca bâtıl karışmış, dolayısıyla hak olmaktan çıkmış, hak görünümündeki sentezi) bağnazca savunan dindar görünümlü insanlar; diğer tarafta bunlara tepki olarak çıkan, İslâm dışı çevrelerce, düzen ve medya tarafından destek gören ve gittikçe yaygınlaşma eğilimindeki modernist ve reformcu din anlayışı. Bize düşen, hakkı hak bilerek, ona hiçbir bâtılı karıştırmadan, eğer karıştırılmışsa Kur’an ve sahih sünnet ölçeğiyle yeniden ayıklayarak katıksız, hurâfelerden arınmış, atma ve katmalardan arınmış “hâlis din”e sahip çıkmak, “hak üzere”, orta yol olan sırât-ı müstakîm çizgisinde yaşamaktır.
Zan ve vehimlerle veya doğrudan doğruya cehâletin verdiği telkinlerle, atalardan miras alınan din anlayışının sorgulanmadan kabulüyle görülen hurâfe inançlar, ameller ve bunları savunanlar, dini hurâfeler yığını olarak takdim edenler maalesef hayli yaygındır. Cehâlet ve küfür devrinde görülen hurâfeler, her zaman diliminde de görülebileceği için Kur’an, “atalar yolu” olarak ifade ettiği bu taklitçiliği, ecdatperestliği şiddetli bir şekilde kınamış, şirk sebeplerinden biri olarak göstermiştir.
Sadece sokaklarda ve vitrinlerde değil, hayatın hemen her alanında ve en önemlisi gönüllerde çeşitli putların sergilendiği ve yerleştiği çevrelerde ve zaman diliminde artık hurâfelerin hakikat, hakikatlerin de hurâfe kabul edilir hale gelmesi sürpriz sayılmaz. Kur’an’ı, hadisi, İslâm’ı bilmediği halde yahûdi, hıristiyan, ateist ve müşriklerin bâtıl fikir ve hurâfeleri ile kafalarını ve kalplerini dolduran birtakım zavallılar, dinin gerçek hükümlerini efsâne ve bâtıl inanç kabul etmekte; bâtıl yorum, uydurma ve hurâfeleri ise hak zannetmektedirler.
Hurâfelerin tümü din açısından tehlikeli olmakla birlikte, itikadı ilgilendiren hususlar, şirke yol açmaları yönüyle en çirkinleridir. Aslında her hurâfenin, hatta bir ölçüde bid’atın kabul ve uygulanışı, İslâm itikadına zarar verir. Kur’an’da da tevhid dâvetine, sadece Allah’a ibâdet/kulluk çağrılarına itiraz edenlerin temel gerekçe olarak “atalarının yolu”nu göstermeleri, onların örf-âdet, gelenek ve göreneklerini, onlardan miras aldıkları inanç ve yaşayış biçimlerini alternatif olarak ileri sürmelerini bir ecdatperestlik, körü körüne taklitçilik kabul etmenin yanında, hakkın karşısında en önemli şeytanî gerekçe olarak görmekteyiz.
Halk, herşeyden önce kasıtlı olarak câhil bırakılmış, halkı gerekli İslâmî bilgilerden mahrum bırakanlar, dünya ve âhirette lâzım olacak kültürden mahrum bırakanlar bununla yetinmeyip, nice dayatmalar ve yönlendirmelerle halkı
458] Abdurrahman Kasapoğlu, Kur'an'da İman Psikolojisi, s. 202-211
- 100 -
KUR’AN KAVRAMLARI
saptırmışlar, doğruyu eğri ve eğriyi doğru olarak göstermişlerdir. Halk, kızılmaktan daha çok acınacak bir zavallı, düzen ve çevrenin kurbanı durumundadır. Onlara tevhid öğretilmeden, tevhidî bilinç ve ibâdet anlayışı kazandırılmadan, sahih bir din öğretilmeden bâtıl inançların ve hurâfelerin önünün alınamayacağı bilinmelidir. Bununla birlikte görülen bâtıllara müdâhale edilmeli, halkın hurâfeci yaklaşımları en güzel üslûpla önlenmeye çalışılmalıdır. Ama, bataklık kurutulmadan sivrisineklerle mücâdelede ciddîi bir mesafe kat edilemeyeceği unutulmamalıdır. Hurâfe üreten düzen ve çevre şartları değiştirilmeden eski ve yeni câhiliyye hurâfelerinin, bâtıl inanış ve bid’atların önünün alınamayacağı bir gerçektir.
Câhiliyye Asabiyeti; Irkçılık/Kavmiyetçilik
Türkçede daha çok “ırkçılık” olarak ifadelendirilen kavram, Arapçada “asabiyyet” ve “kavmiyyet” olarak kullanılır. “Asabiyye”, akrabalık, soy yakınlığı demektir. Kavram olarak “asabiye”, “kavmiyetçilik” ve “ırkçılık”; akraba, soy, ırk ve vatan gayreti gütmek, kendi yakınlarını, kendi içinde bulunduğu topluluğu önde görmek, onlara daha fazla ilgi göstermek, tarafgir olmak demektir.
‘Asabiye’, sözlük mânâsıyla kavim, kabile, grup ve benzeri konulardaki aşırı düşkünlük ve bağlılıktır. Kişinin kendi akrabalarını ve içinde bulunduğu toplumu öne çıkarması, onlara ait olan şeyleri savunması, onlara yardımda öncülük tanıması demektir. İslâm’dan önce yaşayan ve düzenli siyasî ve hukukî otoriteden mahrum câhiliyye Arapları kendi akrabalarına çok düşkündüler. Kabilecilik duygularıyla, başka kabileler tarafından tecâvüze uğrayan kendi akrabalarını korurlar, o tecâvüzün doğurduğu maddî ve mânevî zararları asabiye duygusu ile giderirlerdi. Zulme ve haksızlığa uğradığını iddia edenin çağrısına kabilenin diğer üyeleri cevap verirlerdi. Hatta haklı da olsalar, haksız da olsalar; mutlaka kendi akrabalarının tarafını tutarlardı. Bu duygu sebebiyle çoğunlukla zâlimle beraber olup, mazluma karşı olurlardı.
Asabiyyenin Olumlu Yönü: Kimilerine göre asabiye duygusu, tümüyle olumsuz bir anlayış değildir. Kişide din gayreti olmazsa cihada isteksiz olur, akraba sevgisi olmazsa, onlara yardım etmeyebilir. Kabile sempatisi olmazsa, onlarla ilgilenmez. Aile bağlarının, akrabaya ilginin, toplumların dayanışmasına katkısı vardır. Bu duygu soy bağlılığına dayandığı için, kimileri soylarını korumayı başarmışlardır. Bu duygu, meşrû sınırlar içinde değerlendirilebilirse, cemaatler ve gruplar arasındaki işbirliğini artırır, onları mânevî yönden birbirine bağlar. Asabiye duygusu ile birbirine bağlı olan ve bir ortak dine inananlar, diğer toplumlara karşı daha güçlü olurlar, onlar karşısında daha bütünleşmiş bir şekil alırlar. Yerine göre siyasî ve hukukî otorite boşluğu olduğu ve zulüm sözkonusu olduğu zaman, insanların mal ve can güvenliklerinin sağlanmasında akraba ve asabiye duygusu önemli rol oynar.
Ancak, bilindiği gibi İslâm, asabiyyeti olumsuz ve sınırsız anlamıyla hoş görmemiş, kan ve soy kardeşliği yerine; din kardeşliği bağını ön plana çıkarmıştır. Tüm mü’minleri kardeş ilan ederek, aralarındaki ilgi, yardımlaşma ve adâletin bu kardeşlik üzerine binâ edilmesini emretmiştir. 459
459] 49/Hucurât, 9-10; 4/Nisâ, 58; 5/Mâide, 2; 65/Talak 2
CÂHİLİYYE
- 101 -
Olumsuz Anlamıyla Asabiyye: Asabiyye; başka aile, aşiret veya benzer toplulukların hak ve menfaatlerine tecâvüz etmek, onlara haksız yere üstünlük sağlama, atalarıyla ve soyuyla övünme ve gururlanıp başkalarına büyüklük taslama amacına yönelik ise, İslâm bunu kesinlikle tasvip etmez. İslâm, dar anlamda kavmiyetçilik mânâsına gelen asabiyyeyi yasaklamış, bunun câhiliyye âdeti olduğunu vurgulamıştır. Allah (c.c.) insanları bir ana-babadan yaratmıştır. İnsanların ayrı ayrı soy ve kabileler halinde yaratılmasının sebebi tanışmaları, bilinmeleri kolay olsun diyedir. Dil, renk, kavim, grup, bölge veya toprak; insan için üstünlük sebebi değildir. Üstünlük takvâda, Allah’tan hakkıyla korkup sakınmadadır. 460
Kavmiyetçilik, ya da ırkçılık; bir ırkı diğerine üstün tutma, bir ırkın özelliklerini ön plana çıkararak diğerlerine karşı övünme, kendi ırkından olanı haksız olduğu halde başkasına tercih etme, ya da ırkını sevmeyi bir ideoloji haline getirmek demektir.
Bu duygu ve anlayış, câhiliyye toplumlarında her zaman var olagelmiştir. İslâm bu anlamdaki asabiyyeyi kaldırdığı halde, Peygamberimizin vefatından fazla bir zaman geçmeden, siyasî güçler ve çıkar grupları tarafından müslümanlar arasında yeniden hortlatıldı. Buna karşın İslâm’ın ölçülerine göre hareket ederek bunun zararını idrâk eden kişi ve toplumlar bu kötü duygu ve düşünceden uzak kalmışlar ve böylelikle de asabiyyenin getirdiği maddî ve mânevî yıkımlardan kendilerini korumuşlardır.
Irkçılık ve Asabiyye: 1789 Fransız ihtilâlinden sonra kavmiyetçilik, daha yaygın deyimiyle milliyetçilik (aslında ulusçuluk ve ulusalcılık demek gerektiği halde bu ifade meşhurdur) daha da gelişti ve yaygınlaştı. Milliyetçi ideolojilerin çoğalmasından ve yaygınlaşmasından sonra büyük devletler parçalandı. Ulus unsuru üzerine devletler kuruldu, bir ırkın üstünlüğü fikri devletlerin ideolojisi oldu. Bu çirkin asabiyye yüzünden nice zulümler işlendi, nice savaşlar oldu, nice toplumun kimliği inkâr edildi, nice kesimler baskı ve hile ile asimile edildi. Günümüzde bu sakat anlayışın hâlâ devam ettiğini üzülerek görmekteyiz.
Günümüzde ırkçılık veya kavmiyetçilik düşüncelerine olan bağlılık, İslâm’da şiddetle kınanmış olan asabiye anlayışıdır. Burada söz konusu olan zararlı asabiyye; kendi kavmini, kendi akrabalarını sevip ilgi göstermek değildir. İslâm, akrabaya iyilik etmeyi, onlara ilgi göstermeyi, sıla-i rahmi (akrabalık bağını yardımla sürdürmeyi) emreder. Akrabalar arasındaki meşrû ve makul sevgi, bereketi artırır.461 Ancak, akraba haksız da olsa onu savunmak, kendi soyunu üstün görmek, başkalarını aşağılamak; belli bir grubu, bir aileyi veya soyu, bir kesimi en üstün saymak, bu yüzden de zulme dalmak asabiyyedir, ırkçılıktır; İslâm’ın lânetlediği bir tavırdır. ������������������������������������������������������������������Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.), “Bir kimsenin kavmini sevmesi asa-asabiye (ırkçılık) midir?” sorusuna şöyle cevap vermiştir: “Hayır, fakat asabiye; kişinin zulümde kendi kavmine yardım etmesidir.”462Asabiyye gayreti, asabiyeye dâvet câhiliye anlayışıdır. Bir hadiste şöyle buyuruluyor: “İnsanları asabiyye/ırkçılık için toplanmaya çağıran, asabiyye için savaşan ve ırkçılık uğruna ölen Bizden değildir.” 463
460] 49/Hucurât 13
461] Tirmizî, Birr 49, hadis no: 1979, 4/351
462] İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3949, 2/1302
463] Müslim, İmâre 57, hadis no: 1850, 3/1478; İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3948, 2/1302; Nesâî, Tahrim 28, 7/112
- 102 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Atalar ile övünmek, hatta müslüman olmayan atalarının özellikleriyle iftihar edip başkalarına üstünlük taslamak, hava atmak asabiyedir. Onlarla övünmek insana hiç bir şey kazandırmaz. Onlarda sağlam bir inanç ve iyi bir ahlâk var idiyse onu almak bir şey kazandırsa da; eğer onlar yanlış inanç içinde ise, bilerek veya bilmeyerek kötülük ve zulüm yapmışlarsa, o kötülükleri savunmak daha da büyük bir hatadır. Asabiyye/ırkçılık duygusu yüzünden, birçok kişi, atalarının inandıkları bâtıl dinlere, kötülüklerine, yaptıkları zulümlere bile sahip çıkmakta ve atalarının yolunu izlemekteler. “Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar, ‘hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” 464
Milliyetçilik ve ulusalcılık denilen, aslında doğru ifadelendirmeyle kavmiyetçi fikir ve ideolojiler Avrupa’dan ithal birer frenk mikrobudur. Kur’an, câhiliyyenin her çeşidi ile savaşmış ve insanlara vahyin, yani hakkın, yani ilmin nûrunu ulaştırmıştır. Peygamberimiz her çeşit ırkçılık ve kavmiyetçiliği câhiliyye âdeti olarak değerlendirmiş ve tümünü yasaklayıp kaldırmıştır. İran’lı Selmân (Fârisî), Bizans’lı Süheyl (Rûmî) ve Habeşistan’lı Bilal’ı (Habeşî) hiçbir yönden ırklarından dolayı farklı bir ayrıma tâbi tutmamış, herhangi bir Mekke’li veya Medine’li Arapla her yönden eşit görmüştür. “Arabın Acem’e (Arap olmayan), Acem’in de Araba üstünlüğü yoktur; üstünlük sadece takvâdadır” hükmünü koyan İslâm, bu kardeşliğin tatlı meyvelerini dünya huzuru şeklinde de insanlığa sunmuştur. Osmanlı’nın altı yüz sene gibi ülkeler tarihi açısından uzun sayılabilecek bir medeniyetinin, temel sebep ve dayanaklarından biri her ulustan müslümanları hiçbir ayrıma tâbi tutmadan “İslâm milleti”nin bir ferdi ve tüm müslümanların birbirleriyle “kardeş” olduğu anlayışıdır. Türkiye’nin cumhuriyet sonrası önmeli sancılarından birisi, kendi vatandaşlarına ulusçu, ırkçı yaklaşımları ve millet tanımındaki yanlış tutumlarıdır.
Asabiyye/Irkçılık ve Tarafgirlik: Asabiyye, aşırı tarafgirlik demektir ki işin olumsuz yanı da burasıdır. Aşırı tarafgir, güncel deyimle fanatik olan birisi de haksızlık yapar, adâletten ayrılır, başkalarına karşı övünür, boşu boşuna kibirlenir durur. Kendi kavmi için, ırkçılık uğruna savaşıp ölenlerin Cehenneme gideceği hadis-i şeriflerde açıkça belirtilmektedir. Çünkü böyle bir çaba, Allah rızâsından uzaktır. Hâlbuki İslâm’a göre bütün amellerin Allah (c.c.) rızâsı için işlenmesi, bütün ölçülerin İslâmî hükümlerden alınması gerekir.
Kur’an, mü’minlere, kendi akrabalarınız aleyhine bile olsa adâletten ayrılmayın diye emretmektedir.465 Mü’min, diğer insanları Âdem’in çocukları olarak insanlıkta eş, mü’minleri dinde kardeş bilir. Diğer insanlar da inanmasalar bile Allah’ın kullarıdır. Hepsi de bir ana-babadan dünyaya gelmiştir, hepsi de hukuk önünde eşittirler. İnsanların doğuştan sahip olduğu bütün özellikler Allah’ın onlara verdiği fıtrat (yaratılış)tır. Kimse kendinde olan bu yaratılış özelliğinden dolayı başkasına karşı üstünlük taslayamaz. Kimin hangi ana babadan dünyaya geleceği, hangi ülkede/vatanda doğacağı ve hangi ırktan olacağı kendi elinde değildir. İnsanın elinde olmayan ve kendi seçeneği ve irâdesinin dışındaki şeylerden dolayı fazilet veya eksiklik sözkonusu olamaz.
Olumlu asabiyye duygusu, akraba ve cemaat arasında dayanışmayı sağlar,
464] 2/Bakara, 170
465] 4/Nisâ, 135
CÂHİLİYYE
- 103 -
işbirliğini artırır; Ancak tarafgirliğe, övünmeye ve adâletsizliğe kaçmadan. Olumsuz asabiyye ise; ırkçılığa, yobazlığa, milliyetçiliğe (yani ulusçuluk ve ulusalcılığa), ayrımcılığa, baskıya, kültür katliamına, sömürüye, adâletsizliğe ve insan hakları ihlâllerine yol açar. 466
Son dönemlerde Türkçede kullanılan “taassub” ve “mutaassıb” kelimeleri de “asabiyyet” kelimesinin türevleridir, aynı kökten gelmişlerdir. Asabiyye göstermeye “taassub”, taassub sahiplerine de “mutaassıb” denir. “Taassub”, aşırı bağlılık, aşırı tarafgirlik, bağnazlık; körü körüne bağlılık, bâtılda ısrar etme demektir. İslâm asabiyyete ve bu kökten gelen taassuba kesin şekilde karşı çıktığı halde, İslâm düşmanları ve onların taklitçilerince son dönemlerde müslümanlara, aşağılayıcı mâhiyette mutaassıp (bağnaz, körü körüne bağlı) denmektedir. Müslüman, asabiyyeti, taassubu kabul etmez ve kesinlikle mutaassıp olamaz.
Asabiyyenin ve taassubun bir anlamı da bağnazlık, körü körüne taraftarlık, fanatiklik olduğu için asabiyye; yalnızca ırk, soy veya kabile sevgisinde olmaz. Günümüzde çok sık görüldüğü gibi parti, grup, cemaat, vatan, ülke, bayrak, spor takımı, hatta lider sevgisinde bile olmaktadır. Aslında bu tür taraftarlığa sevgi denmez; tutku, hayranlık ve putlaştırma demek daha doğru olur: “İnsanlardan bazısı Allah’tan başkasını Allah’a endâd/eşler ve benzerler edinirler ve onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenler ise Allah’ı daha çok severler. Keşke zâlimler azâbı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a âit olduğunu ve Allah’ın azâbına dayanmanın zorluğunu önceden anlayabilselerdi. O zaman (görecekler ki) kendilerine uyulup arkalarından gidilenler, kendilerine uyanlardan hızla uzaklaşırlar ve o anda her iki taraf da azabı görmüşler, nihâyet aralarındaki bağlar kopup parçalanmıştır. Uyanlar şöyle derler: ‘Ah, keşke bir daha dünyaya geri gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!’ Böylece Allah onlara işledikleri bütün işlerini kendilerine hasret, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar artık ateşten çıkmazlar.” 467
Adına nasyonal faşizm de denilen ve Türkçede yanlış olarak “milliyetçilik” kavramıyla ifadelendirilen ırkçılık ve kafatasçılık; nice kavga, savaş ve zulümlere yol açmış şeytanî bir anlayış ve ilkel bir câhiliyye ideolojisidir. Kur’an’ın atalarıyla övünüp onların yolunu körü körüne tâkip etmeyi ısrarla kınaması468 bu konudaki hassâsiyeti gösterir. Arap câhiliyyesi dönemindeki kabile savaşlarının sebebi ırkçılık olduğu gibi, hemen her dönemdeki soykırımların temelinde de ırkçılık vardır. Bu asra kadar bütün dünyadaki savaşların toplamından daha çok ölüme ve vahşete sebep olan 20. asırdaki iki dünya savaşının her ikisinin de temel sebebi, ırkçılıktır.
Irkçılık Dâvâsını İlk Başlatan Şeytandır: Bilindiği gibi İblis, Allah’ın Âdem’e secde emrine itaat etmedi. Gerekçe olarak da kendisinin ateşten, Âdem’in de (a.s.) topraktan yaratıldığını gösterdi. Bu, kendi elinde olmayan yaratılışında maddî özelliklere itibar etmek, yani ırkçılık yapmaktı. İblis’in bu üstünlük ölçüsü geçersizdir. Kişiye değerini kendi hammaddesi veya soyu değil; Allah’ın koyduğu ölçü verir. O yüzden ilk ırkçı, şeytandır. Irkçılık ve soy üstünlüğü iddiası, şeytanî bir mantıktır.
466] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 47-50
467] 2/Bakara, 165-167
468] 2/Bakara, 170; 5/Mâide, 104; 11/Hûd, 1097/A’râf, 70, 173...
- 104 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an’a göre üstünlük takvâda,469 ilimde470ve cihadadır.471 Kim, kendi aslını, soyunu, ırkını başkalarına karşı bir üstünlük sebebi sayarsa, onda İblis/şeytan anlayışı var demektir. İblis, bu yanlış çıkarım sonucu Rabbine istikbar edip isyan ettiği gibi, her çeşit ırkçılık da istikbâra ve isyana yol açan tehlikedir.
İblis, Âdem’in varlığının dış görünüşüne bakıp kendini üstün görmüş ve yaratılışın iç yüzünü, sırrını, hikmetini anlamamıştır. Hâlbuki Allah’ın bütün işlerinin hikmetleri, her birinin kendine ait sırları vardır. Âdem’i sırf toprak zanneden İblis mantığı, kendi maddesini ondan üstün sanmıştır. Materyalizm/maddecilik şeytanî bir felsefedir. Ona göre ateşten yaratılmak, bir üstünlük sebebiydi.472 Böylece o, ateşin topraktan üstünlüğü gibi iki madde arasında, aslında olmayan bir fark görmüştü. Her iki maddenin yaratıcısının da Allah olduğunu itiraf etmesine rağmen, Âdem’in halifelik ve İlâhî ruh taşıması, eşyanın isimlerini bilmesi gibi üstünlüklerini bilmezden gelmişti.
Şeytan, Âdem’de toprak, kendisinde ateşten başka bir mâhiyet görmemiş; ölüden diri, diriden ölü yaratan ve bütün meziyetleri bahşeden Allah’ı maddeye mahkûm saymıştı. Bu, İlâhî hükümleri, kendi nefsine ve aklına göre değerlendirip mantığına ters gelen bir hükmü reddeden bir akılcılık olduğu gibi; ırkçılığın da temeli idi. Yaratıkları, ruhî yapısıyla değerlendirmeyip, sadece maddî özellikleriyle, asâletiyle değerlendiren ırkçı anlayışın temeli de İblis tarafından böyle atılıyordu. Maddeyi tek ve gerçek ölçü sanmak, şeytanca bir yanılgıdır.
Câhiliyyenin Zulüm Anlayışı
Câhiliyyenin adâlet ve zulüm anlayışı, birçok çarpıklıklarla ve çifte standartlı nifakla hastalıklı bir anlayıştır. Zulmü sadece fizikî bir yaptırım olarak ve hiç sebep yokken yapılan bir haksızlık olarak değerlendiren câhiliyye, özellikle müslüman müstaz’aflara inanç ve psikolojik zulümleri zulüm olarak kabul bile etmez. Câhiliyye zihniyetine sahip olanlar, kendi içinde bulundukları zulmün farkında bile değillerdir. Kendi kurtuluşları için çabalayan dâvetçilere ise kendi haklarına saldırıyor ithamında bulundukları çokça görülür. Allah’a şirk koşmanın büyük bir zulüm olduğunu hiçmi hiç düşünüp kavramazlar. Müslüman olduğunu iddia eden câhiliyye mensupları, müşrikce inanç ve yaşayışı, küfür ahlâkını (ahlâksızlığını) bir hak olarak görür, müslümanların bunlara tavır almasını ise zulüm olarak değerlendirir.
Câhiliyyenin zulüm hakkındaki anlayışını Kur’an’dan bir örnekle sergileyelim: Kur’an’a göre put kırmak değil; puta tapmak zulümdür, hem de en büyük zulüm. Müslüman da zulme tepki gösteren kişidir. Zâlimin zulmüne engel olmak, kahramanca bir iş kabul edilmesi gerektiği halde, Hz. İbrahim’in putları kırmasının, putperest câhiliyye mensuplarınca bir zulüm olarak nitelendiğini Kur’an bize haber verir. “Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Kim cür’et etti ilâhlarımıza bunu yapmaya! Muhakkak o, zâlimlerden biridir’ dediler.”473 Görülüyor ki, zulmü ortadan kaldırmaya çalışmak, putperestlerin bakış açısından büyük bir zulüm
469] 49/Hucurât, 13
470] 39/Zümer, 9
471] 4/Nisâ, 95
472] 38/Sâd, 71-85
473] 21/Enbiyâ, 59
CÂHİLİYYE
- 105 -
olarak değerlendirilmektedir.
İzutsu bu konuda şunları söyler: Zulüm, esasen kişinin meseleye bakış için seçtiği mihenge/ölçüye göre izâfî/görecelidir. Kâfirlere göre putların tahribi bir zulüm eylemi teşkil etmektedir. Zira, müşrikler açısından bakıldığı zaman, bunun yapılması için hiçmi hiç neden yok iken, mü’minler açısından aynı hareketi haklı gösterecek birçok sebep bulmak mümkündür. Benzer biçimde, müslümanların, sadece “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için kâfirler tarafından evlerinden çıkarılmaları onlar için, hiçbir haklı sebebe dayanmayan inkârı imkânsız bir zulüm fiilidir. Ancak, kâfirlerin bakış açısından, İslâm’ın tek Allah inancı, kendilerinin mü’minlere karşı bu şekilde davranmaları için yeterli sebebi rahatlıkla sağlamaktadır.474 “Kendileriyle savaşılanlara (mü’minlere), zulme uğradıkları için (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma mutlak sûrette kadirdir. Onlar ki, sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir.” 475
Firavun’un İsrâil oğullarını köleleştirmesi, erkek çocuklarını öldürüp kız çocuklarını sağ bırakmaya varan zulümleri,476 Firavun ve ona bağlı olanlarca normal bir durum olarak kabul edilirken; bu apaçık zulme karşı çıkan Hz. Mûsa, fitne ve fesad çıkaran bir nankör olarak nitelenir.477 Meselenin hakikatini ve içyüzünü Hz. Mûsâ Firavun’un suratına şöyle çarpar: “O başıma kaktığın nimet, İsrâil oğullarını köle yapman (yüzünden)dir.” 478
Kur’an, şirkin ve dolayısıyla zulmün sebeplerinden birinin, ataların yolunu körü körüne sürdürme ve taklit olduğunu belirtir. Geleneği sürdürme alışkanlıkları, câhiliyye tarafından bir hak ve haklılık olarak benimsenir. O yüzden câhiliyye düşüncesinde, zulüm normal bir vaka, câhiliyye yönetiminde de doğal bir icraat olarak kabul edilir. Zulme adâlet, adâlete de zulüm dendiği, kavramların ters yüz edildiği de sıkça görülür. Câhiliyye anlayışında câhiliyyet hamiyyeti/taassubu söz konusudur.479 İster haklı ister haksız olsun, yakın akrabasını, hatta kendi sülâlesini, hemşehrisini, vatandaşını kayırma duygusu vardır. Dolayısıyla “kendi yakınları, hata etmez, zulm etmez, her zaman haklıdır; ona karşı olanlar da her durumda zulüm içindedir” anlayışı câhiliyyenin bu konudaki yaklaşımlarından biridir.
Câhiliyye Teberrücü; Kadının Açılıp Saçılması
Câhiliyye dönemi Arap toplumunda Kadın; genellikle bütün tarihçilerin kabul ettiği üzere kadının hiçbir değeri yoktu. Öyle ki kadın olmak utanç verici bir durumdu. Bu yüzden kız çocukları diri diri toprağa gömülüyorlardı. Kadının miras hakkı yoktu. Kısaca kadın, erkeğin kölesinden başka bir şey değildi.
Kur’an’dan anladığımıza göre, müşrik Araplar kendi zihinlerinde düşük ve değersiz saydıkları kızları Allah’a lâyık görüyorlar, beğenip hoşlandıkları erkekleri ise kendilerine izâfe ediyorlardı.480 Meleklerin de Allah’ın kızları olduğunu
474] Ahmed Ağırakça, Durali Pusmaz, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 269-270
475] 22/Hacc, 39-40
476] Bk. 2/Bakara, 49-51
477] 26/Şuarâ, 18-19
478] 40/Mü'min, 26; 26/Şuarâ, 22
479] 48/Fetih, 26
480] 16/Nahl, 57
- 106 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iddiâ ediyorlardı.481 Allah Teâlâ ise Arapların kendilerince değersiz bulduklarını Allah’a, değerli saydıklarını kendilerine ayırmalarını kendilerine ayırmalarını “çarpık bir paylaşma” olarak niteliyor.482 Ve kızları diri diri toprağa gömecek kadar aşağılamaları hakkında “bak ne kötü hüküm veriyorlar!” 483 buyuruyor.
Yine Kur’an, çeşitli konuları işlerken, kadının toplumsal, hukukî uygulamalarda uğradığı zulümlere işaret ediyor. Meselâ: “Kadına zorla mirasçı olmanız size helâl değildir.”484 mealindeki âyetten, kadının mal gibi miras kalması ve kadına zorla mirasçı olunması şeklindeki zulmün câhiliyye döneminde yürürlükte olduğunu anlıyoruz. Zıhar’ı yasaklayan âyetler de Kur’an’ın tâbiriyle “çirkin” bir geleneğin varlığına işaret ediyor. Boşanma ile ilgili âyetlerde, kadınların haklarını koruma noktasında mü’minlere Allah’tan korkmalarını emrediyor. Bu ve bunun gibi birçok âyetlerle, kadının câhiliyye dönemindeki, hukukî uygulamalarda zulme mâruz kaldığını, yaratılış itibarıyla da hor ve hakir görüldüğünü anlıyoruz.
Batıda ve Batılılaşmış Toplumlarda Kadın: Eski câhilî düşünceler, modern dünyanın “izm”lerinde de farklı biçimlerde bütün çirkinliğiyle gözler önüne serilmiştir. Bilindiği gibi Rönesansla başlayıp Aydınlanma Çağı ve Endüstri Devrimiyle günümüze kadar devam eden, akılcı ve pozitivist temele oturan modernizm; Batının geçirdiği tarihî sürecin doğal bir sonucudur. Modernizm hayatı sekülerleştirip, her türlü dogmaya karşı olduğunu söylerken sahih-muharref ayrımı yapmamış, tahrif edilmiş dinî düşüncelerden topladığı verileri, sahih din için de genelleştirmiştir. Artık modernizm, sadece Ortaçağ kiliselerinin ruhban sınıflarını değil; tarihte oluşmuş tüm geleneksel değerler yanında sahih din değerlerini de karşısına almaktadır. Modern insanın kadına bakış açısında hiçbir zaman sahih-muharref ayrımı yapılmadığı görülmektedir.
Batı mâcerasında kadın konusundaki yaklaşımlara bir göz atacak olursak, Hıristiyanlığın, Yunan ve Eski Roma kültüründeki “kadının ikinci sınıf bir varlık” olduğu anlayışını düzeltmemiş olduğunu hatta kadının aşağılanmasının Hıristiyanlıkta daha da güçlendiğini görürüz. Kadın öylesine kötülenmiştir ki 6. Yüzyılda Mason meclisinde kadının ruhu var mı, yok mu diye ciddî bir şekilde tartışılmıştır. Batı tarihinde kadına yapılan zulümler önemli bir yer tutar. Acaba bu zulümler, tarih sayfaları arasında mı kalmıştır, yoksa kılık değiştirerek başka şekillerde mi devam etmektedir? Eşitlik, özgürlük, bağımsızlık söylemlerinin bayraklaştırıldığı günümüzde kadının aşağılanması ve sömürülmesi bitmiş midir?
Modernizm bütün değerleri tüketerek, dünya genelinde yepyeni bir sistem oluşturma iddiasında. Bunu yaparken de insanın varoluş nedenini çarpıtarak “insan”ı sömürmektedir. Ve modern düşünce, insanın tüm zaaflarını kışkırtarak korkunç bir tüketim alışkanlığını “moda” adı altında sunmaktadır. Bu çerçeveden bakıldığında “çağdaş kadın” aldatmacası içerisinde kadının sömürülmesi ciddî boyutlara ulaşmıştır. Sanayi Devrimi ile ucuz iş gücüne duyulan ihtiyacı karşılamak üzere kullanılan kadınların, bugün de bir reklam aracı olarak kullanıldığı herkes için âşikârdır. Kadın fizikî güzelliğini sağlamak için kendisine sunulan kozmetikleri tüketirken, başkalarının da tüketmesi için hazırlanan her türlü
481] 16/Nahl, 59
482] 53/Necm, 21-22
483] 16/Nahl, 59
484] 4/Nisâ, 9
CÂHİLİYYE
- 107 -
reklamda bir nesne olarak cinsel kimliği ile kullanılır. Kapitalizmin hayatiyeti için gerekli olan sınırsız tüketim “reklam” ile sağlandığına göre kadın, reklamcıların dolayısıyla kapitalizmin kullandığı vazgeçilmez bir sömürü unsurudur.
Modern düşüncede genellikle kadın, bilgisi, görgüsü ve ahlâkıyla değil; kendi güzelliğini pazarlayabildiği oranda değer kazanır. Öyle ki günümüzde haremin değil; harem duvarlarının kaldırıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. “Modernizmin evleri, işyerlerini ve sokakları kaplayan hareminde sadece genç, güzel ve bu özelliklerini bir şekilde pazarlamaktan kaçınmayan kadınlara yer vardır.”
Modernizmde hayat bulan feminist hareketler kadın-erkek arasındaki uyum yerine, haksız bir rekabet ortamı oluşturarak iki cinsi birbirine düşman hale getirip fıtratı bozmaktan başka bir fonksiyon görmemektedirler. Dünyada ve yaşadığımız toplumdaki kadının problemlerini bu şekilde ortaya koymak ise tam bir çözümsüzlüktür. Feminizm, ahlâkî kuralları kadının özgürlüğünü sınırladığı gerekçesiyle protesto etmektedir. Kadın özgürlüğünden anlaşılan ise onun eğitim, sosyal ve siyasî hayata katılımı değil; âile, eş ve çocuğun sınırlayıcılığının(!) keşfedilerek câzibesini kullanma yolunda serbestliğidir.
Türkiye’de kadın özgürlüğü ve bağımsızlığından dem vuran dergilerdeki ağırlıklı konular kadınların gerçek problemleri değil; cinsellik, moda gibi konular olmakta, siyaset ile ilgili verilen haberler ise ancak dedikodu düzeyinde sunulmaktadır. Dergilerin genelinde oluşturulmaya çalışılan kadın tipi ise “akleden, sorgulayan, bilgili” tanımlamalarının çok ötesinde “çağdaş, câzibeli, tehlikeli ve yasak ilişkiler deneyebilen, sıradışı” kadın tiplemesidir. Bu da kadının özgürleştirileceği yerde, kelimenin tam anlamıyla “kullanıldığı”nın göstergesi değil midir?
Kısacası, çağımız câhiliyyesinde kadın, özgürlüğü ve kendi kimliğini bulma adına, onurlu, şerefli konumunu bir kenara itip câhilî oyunların kurbanı olmuştur. Arap toplumunda diri diri toprağa gömülen kadın bugün, kendi mutluluğu ve bağımsızlığı iddiâsıyla tezgâhlanan oyunlarla toplum bataklığına yine diri diri gömülmektedir. Ancak bir farkla; bu defa kadın gerçekten diri diri bir batağa girdiğinin farkında değildir. Modern dünyanın kendisine sunduğu imaj ve kimliği, kutsadığı ve onu gerçekleştirebilmek için tüm değerlerini fedâ ettiği müddetçe de bunu farketmesi mümkün olmayacaktır.
Modern dünyanın, geleneği sorgulayıp reddetmesiyle, kadının İslâm’daki konumu gündeme gelmiş ve temel amacı İslâm’a saldırı olan bu zihniyet, kadın konusunda kültürel İslâm’da kullanılmaya elverişli noktalar yakalayabilmiştir. Müslümanlar yapılan saldırılara cevap verme çabasıyla çeşitli kaynaklara başvurmuşlar, ancak çoğunlukla gerçek İslâm’ın kadına biçtiği konumu yansıtır mâhiyette güncelliği olan veriler ortaya koyamamışlardır. Çünkü pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da kalkış noktaları, tarih içinde şekillenen yorumlar olmuş ve bu yorumlar Kur’ânî çerçeveyi ortaya koymada yardımcı olacağı yerde engelleyici bir etki oluşturmuştur. Bu etkinin oluşması, gerek insanların bu yorumları ele alış tarzından, gerekse yorumların bizzat içeriklerinden kaynaklanmıştır. 485
Câhiliyye Döneminde Fuhuş: Câhiliyye döneminde erkekler çoğunlukla zinâyı ayıp saymazlar, hatta bununla övünürlerdi. Nitekim bu husus İmru’ulkays’ın
485] H. Koç, F. Candan, Kur'an Çerçevesinde Kadın, Haksöz, sayı 31, Ekim 93, s. 25-27
- 108 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şiirlerinde açıkça görülmektedir. Câhiliyye devrinde fâhişelik yapan câriyeler öksürerek ilişki teklifinde bulundukları için kendilerine “kahbe” de denirdi. Aralarında sahipleri tarafından para kazanmak amacıyla zorla bu işe itilenler de vardı. Kur’an’da; “...Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye nâmuslu kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın”486 meâlindeki âyet bunlarla ilgilidir.
Câhiliyye devrinde dost hayatı yaşayan çiftler de vardı. Erkek, kadının dostu ve arkadaşı (haden) olduğu için bu tür kadınlara “zevâtu’l-ahdân” veya “muttehızâtü ahdân” adı verilirdi. Kur’an’ın iffetli yaşamaları, zinâ etmemeleri ve gizli dost tutmamaları şartıyla câriyelerle evlenmeye izin veren,487 açık ve gizli kötülükleri (fevâhiş) yasaklayan488 âyetlerinde dolaylı olarak bunlardan söz edilir. Bu dönemde metres hayatı yaşayan evli kadınlar da vardı. “Dımd” denilen bu kadınlar kocalarından başka bir veya birkaç erkekle beraber olurlar, özellikle kıtlık zamanlarında karınlarını doyurmak için bu tür ilişkide bulunurlardı.
İslâm öncesinde livâta, sevicilik, hayvanlarla ilişki şeklindeki cinsî sapıklıklara da rastlanmaktadır. Kur’ân-ı Kerim bunlardan özellikle livâta üzerinde durmakta ve bu çirkin ilişkiyi ilk defa başlatan Lût kavminin489 bu yüzden helâk olduğunu anlatarak bundan ibret alınmasını istemektedir.490Câhiliyye devrinde birçok yerleşim merkezinde ve ticaret kervanlarının uğrak yerlerinde “mâhûr” (muhtemelen Farsça “mey-hor”dan -içki içen-) denilen işret ve zinâ âlemlerinin yapıldığı evler vardı. Buralarda câriyeler içki sunar, rakseder ve gayrı meşrû ilişkide bulunurlardı. Bu tür ilişkilerde pezevenklik (kıyâde) yapan kimseler de vardı. Bunlara “kavvâd” (Türk argosunda “kavat”) veya “kavvâde”; âilesini kıskanmayan ve fuhşa itenlere de “deyyûs” denirdi.
Bazı fâhişeler evlerinin veya panayırlarda kurdukları çadırların kapılarına bayrak asarak ücret karşılığı ilişkide bulunmak isteyenleri dâvet ederlerdi. Hz. Âişe, Câhiliyye dönemindeki nikâh türlerinden söz ederken bunlar hakkında da bilgi vermektedir.491 Aynı rivâyette, eşlerini kıskanmayan ve asil gördüğü bir kimseden çocuk sahibi olmak için onunla ilişkiye zorlayan ve eşi o kimseden hâmile kalıncaya kadar bunu sürdüren erkeklerle (buna nikâhu’l-istibdâ’ denirdi), on kadar erkekle ilişki kuran kadının doğurduğu çocuğun nesebinin nasıl tâyin edildiği hakkında da bilgi vardır. Kadın çocuğu doğurduktan sonra ilişki kurduğu erkekleri çağırır ve içlerinden birini çocuğun babası olarak belirlerdi. Doğan çocuk erkekse o kişi bunu kabullenmek zorundaydı. Kız çocuğu olması durumunda ise birtakım problemler ortaya çıkardı. Kız çocuğuna sahip olmanın utanç vesilesi sayılması ve doğan kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi âdeti de toplumda fuhşun yaygın olması, kız çocuklarının ileride fuhşa sürüklenmesi ihtimalinin bulunması ile açıklanabilir. 492
Kadının Câhiliyye Tuzaklarından Kurtuluşunun Simgesi; Tesettür
Tesettür Nedir? “Tesettür”; örtmek, gizlemek, saklamak anlamlarına gelen
486] 24/Nûr, 33
487] 4/Nisâ, 25
488] 6/En'âm, 151; 7/A'râf, 33
489] 27/Neml, 54; 7/A'râf, 80-84
490] 29/Ankebût, 28-35
491] Buhârî, Nikâh 36
492] Nebi Bozkurt, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 13, s. 210
CÂHİLİYYE
- 109 -
‘setr’ kökünden gelmektedir. “Tesettür” sözlükte; örtünmek gizlenmek, bir şeyle kapanmak demektir. Bir şeyi saklayan ve gizleyen nesnelere ‘setr’ denildiği gibi, kapatılması gereken bir şeyi gizlemeye de ‘setr’ denilir. Nitekim namazda ‘avret’ denilen, bedenin gizlenmesi gereken kısımlarını örtmeye de ‘setr-i avret -avret yerlerini örtmek-’ denilmektedir. ‘Mestûr’ veya ‘mestûre’; kapalı, gizlenmiş anlamına gelmektedir. Aynı kökten gelen ‘settâr’, gizleyen, örten, saklayan demektir ki, Kur’an’da geçmemekle beraber Allah için ‘Setttâru’l-uyûb -ayıpları gizleyip örten, ayıpları ortaya dökmeyen’ denilmektedir.
‘Tesettür’ kavram olarak, kadın ve erkek müslümanların ‘avret’ yerlerini örtmelerini ifâde eder. Kur’an’da örtünmeyi emreden âyetlere ‘hicab’ âyetleri denir. Birçok İslâmî kaynakta kadınların örtünmesi anlamında ‘hicab’ kavramı geçmektedir. Ancak Türkçe’de ‘tesettür’ kelimesi daha yaygındır. ‘Hicab’ sözlükte, bir şeyi örtmek veya bir şeye engel olmak demektir ki, tesettüre yakın bir anlamı vardır. ‘Hicab’ isim olarak, örten, gizleyen, saklayan, görülmeye engel olan şey demektir.
Avret Ne Demektir? “Avret”, Ìslâm’a göre insanların örtmeleri ve dinen yabancı sayılan kimselere göstermemeleri gereken organlarına verilen addır. “Tesettür” ise, avret yerlerini örtme, gizleme, saklama ve koruma konusundaki İslâmî prensiptir. İslâm’a göre müslümanlar, yıkanma, tabiî ihtiyaç ve temizlenme (tahâret) gibi durumlar dışında avret yerlerini başkalarına -bir zarûret olmaksızın- gösteremezler. Bu, Kur’an’ın müslümanlara getirdiği bir ölçü, bir hüküm ve aynı zamanda bir fazilettir.
Avret yerleri neresidir? Kadın veya erkek, avret yerlerini kimlere gösterebilir, kimlere gösteremezler? Tesettür emrinin sebeb-i hikmeti ne olabilir? Şimdi bu sorulara kısa cevaplar bulmaya çalışalım:
Esasen insan için örtünme fıtrî (yaratılıştan gelen) bir özelliktir. Sebebi ne olursa olsun, insan örtünürse yaratılışına daha uygun hareket eder. Birçok hayvanın örtüleri tüyleridir, kılları veya telekleridir. Onlar, bu dış örtüleri ile güzel, bu dış örtüleri ile doğal olmaktadırlar. İnsan da böyledir. O da örtünmeye yarayan araçlar (elbiseler) giyerek kendisini değerli kılar, yaratılışına uygun davranmış olur.
Kur’an, örtünmesi gereken yerlere çirkin yerler deyip, bunları örtecek elbisenin Allah (c.c.) tarafından verildiğini açıklamaktadır: “Ey Âdemoğulları Biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size ‘süs kazandıracak bir giyim’ indirdik (var ettik). Takvâ ile kuşanıp donanmak ise daha hayırlıdır. Bu, Allah’ın âyetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp düşünürler.”493 Rabbimiz, kendi yarattığı insanın bazı organlarına çirkin demekle onların saklanması, gizlenmesi gerektiğini haber veriyor. Bu, insanı aşağılamak değildir. İnsanın böyle oluşu normal bir durumdur. Çevremizde, insanların çirkin veya güzel dediği binlerce bitki ve hayvan bulunmaktadır. Çirkin diye nitelenenler asıl itibariyle çirkin değildir. İnsan duygusu onları öyle gördüğü için çirkin denilmektedir.
Başkalarının görmekle rahatsız olacağı, insan cinsini belli eden, bir kusur değil ama insana ait bir sır olan ‘avret’ yerlerinin gösterilmesi hoş karşılanmamış, bunu örtecek elbise var edilmiş, sonra da böyle bir giyimin insan için
493] 7/A’râf, 26
- 110 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yüceltici, değer kazandırıcı bir süs olduğu vurgulanmıştır. Bütün bunların olabilmesi için de insanın teslim olduğu Rabbinden hakkıyla çekinmesi anlamında ‘takvâ elbisesi’ni kuşanması gerekir. İlk insanlar; Hz. Âdem ile O’nun eşi, cennette giyinmiş olarak yaşıyorlardı. Ancak şeytan onları aldattı ve onların yasak ağacın meyvesinden yemelerini sağladı. Böylece onlar cennetten çıkmak zorunda kaldılar ve ‘ayıp yerleri’ kendilerine göründü. “Ey Âdemoğulları, şeytan, anne ve babanızın ayıp/çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de fitneye/belâya uğratmasın...” 494
Tesettür İbâdeti: Mü’min erkek ve mü’min kadın, Kur’an’ın örtünme (tesettür) emrinden sorumludurlar. Tesettür emri Kur’an’da çok açıktır ve başka bir yoruma ihtiyaç yoktur. Şüphesiz Kur’an, Allah’ın sözü ve hükmüdür ve Rabbimiz insanlara ne vahyettiğini bilmektedir.
İnsanların tesettür (örtünme) ile ilgili yorumları, ileri-geri söz söylemeleri tamamen kendi nefislerinin dürtüleri, imanlarının yokluğu veya zayıflığının bir sonucudur. Allah’a hakkıyla teslim olmuş, O’nun azâbından korkan ve O’nun va’dine güvenen bir takvâ sahibi mü’min, nasıl olur da Rabbinin emrini tartışır? Nasıl olur da kendi arzusuna göre Allah’ın âyetlerini sağa sola büker? Kendini Kitab’a uyduracağı halde Kitabı kendine uydurmaya kalkar. Bir insan, nasıl olur da Allah’ın hükmünü kendi aklına, kendi pozisyonuna, kendi zevkine, kendi hükmüne, kendi sistemine, kendi prensibine uydurmaya çalışır? Böyle bir tavır mü’min kimselerin tavrı olamaz!
Kur’an şöyle buyuruyor: “Müm’in erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Böyle (yapmak) kendileri için daha temizdir.”495 Kadınların örtünmesi ile ilgili olarak da şöyle buyruluyor: “Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü’min kadınlara dış elbiselerinden (cilbablarından) üstlerine giymelerini söyle; bu, onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olanıdır. Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir.”496 Bu ifâdeyi tamamlayan bir başka âyette de şöyle buyruluyor: “Mü’min kadınlara da söyle; gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Ziynet yerlerini açmasınlar. Bunlardan kendiliğinden görünen kısımlar hâriç. Başörtülerini yakalarının üzerine koysunlar (örtsünler)...” 497 Âyetin devamında ziynet yerlerini kimlere gösterebileceği sayılıyor.
Peygamberimiz (s.a.s.) bu âyetleri hem açıklayıp tefsir etti, hem de bizzat uygulayıp uygulatarak maksadın ne olduğunu gösterdi. Bu konudaki haberler hem sağlamdır, hem de açıktır. Bu güne kadar gelen iyi niyetli bütün âlimler de meseleyi Kur’an doğrultusunda böyle anladılar ve bu şekilde açıkladılar. Peygamberimiz’den bu yana hiçbir İslâm âlimi tesettür ve başörtüsünün dinin gereklerinden olduğunu reddetmediği gibi, bütün dünya müslümanları da tarihten günümüze buna uymaya çalışmışlardır.
İslâm Dininin ölçülerinin gâyesi ahlâkî olduğu içindir ki, mü’min bayanların yanlarında mahremleri bulunsa bile yabancı erkeklere karşı İslâmî ölçülere göre giyinmeleri ve ihtiyatlı davranmaları da görevleridir. İslâm Dini, bayan-erkek beraberliğini yasaklarken pek tabiîdir ki, bu beraberliğin sonucu olabilecek vücut
494] 7/A’râf 27
495] 24/Nûr, 30
496] 33/Ahzâb, 59
497] 24/Nûr, 31
CÂHİLİYYE
- 111 -
ve el temasını da haram kılmıştır. Genel olarak dokunma duyusunun insanı etkilediği bir gerçek olduğu gibi, cinsî bakımdan uyardığı da bir hakikattir. Bu sebeple oynaşma niteliğinde olsun veya olmasın cinsî münâsebet çağını geçirmemiş olan kadınla erkeğin birbirlerine dokunması da haramdır. Yaşadığımız topraklarda folklor, horon gibi bölgesel oyunlarda ve cinsî bir oyun vasfındaki dansta görülen vücut teması ve kadının cinselliğini öne çıkaran erkeklerin göreceği şekilde eğlence ve oyunları kuşkusuz haramdır. Bu haramları, müslümanlar eşlerine ve çocuklarına çok öğretmeli ve sakındırmalıdır.
İslâm, bütün insanları ölçü alarak yasalar ve yasaklar koymuştur. Böylece ahlâkî sakıncaların doğup gelişebileceği ortamların oluşmasına imkân vermemiştir. “Zinâya yaklaşmayın. Zira zinâ açık bir hayâsızlıktır. Pek kötü bir yoldur.” 498
Kalpleri hançerleyen, ihlâs nûrunu söndüren, şehvetli bakışlardır. Devrimiz câhiliyye hayatında gerek erkekler ve gerekse kadınlar için gözleri haramdan sakındırmak oldukça güçleşmiştir. Zira Rabbimizin örtünme emrine itaat etmeyen kadın ve erkeklerin yanı sıra, göze hitap eden ve özellikle gençlerde cinsî arzuları azgınlaştıran, hayâ duygularını yaralayan filmler, şehvet saçan resimli ve resimsiz romanlar, hikâyeler, duvar takvimlerinden her türlü ticaret malına kadar yayılan müstehcen resimli reklâmlar, ilânlar, her gün yüzbinlerce basılan ahlâk dışı gazete ve dergiler göz ve kalp fesâdına sebep teşkil eden ahlâk katili araçlar haline gelmiştir. Bütün bunlar arasında yıkıcılığı tarif edilemez boyutlara ulaşan gazete ve dergilerle televizyon özel bir yer işgal etmektedir.
Gözlerimizi, kadın vücudunda mahrem nokta kabul etmeyen giysilere bürülü dişilere karşı korumakla mükellef olduğumuz kadar, hayâ duygularını çatlatan resimlerle, haberler ve yazılarla dolu gazete ve dergilerden de korumakla mükellefiz. Hele hele televizyon, sakınmamız gereken bir ateş çağlayanı olmuştur. Bitmez tükenmez, ar-hayâ tanımaz dizi filmleri ve eğlence programlarıyla insanımızın hayatına giren televizyon, İslâmî inançları, ahlâkî değerleri, İslâmî gelenekleri yakıp eritmektedir. Bizzat kendisine değil de, devrimizdeki kullanım tarzına karşı çıktığımız televizyona ve özellikle inancımıza ve ahlâkımıza zarar verici programlarına direnç göstermeyen, gözlerini ekrandan koruyamayan fertlerin ve âilelerin müslümanca bir hayat sürmelerinin mümkün olmadığını üzülerek ifâde etmek isteriz.
Başta televizyon programları ve vücut organlarını teşhir eden kadınlar olmak üzere gözlerimizi korumamız gereken şeyler hiç de az değildir. Peygamberimiz bir müjdeli hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Gözleri bir kadının güzelliklerine takılan, fakat hemen bakışlarını koruma altına alan her bir müslümana, Allah, tatlılığını kallbinde duyacağı bir ibâdet yaptırır.” 499
Gözlerimizi, eşlerimiz ve çocuklarımızın gözlerini korumak Rabbimizin emridir. Bu sebeple ibâdettir ve âhiret saâdetimize sebeptir. Aldığımız ve aldırdığımız ahlâk dışı gazeteler ve dergilerle, sinema ve televizyonda izlediğimiz ve izlettirdiğimiz programlarla haramlara gözlerimizi açarsak sonuçta göreceğimiz, ancak İlâhî azap olacaktır. Haram bakışlardan gözlerini korumayanın cezâsı, suç cinsinden olacak, cehennemden kurtulsa bile cemâlullah’ı gözleriyle seyretme
498] 17/İsrâ, 32; A. Rızâ Demircan, İslâm Nizamı, III/117-128
499] İbn Kesir, Tefsîr, 3/282
- 112 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zevkinden mahrum kalacaktır. Haramlara bakarsak ve zevcelerimizin, kız çocuklarımızın şehvetli bakışlara muhâtap olacak giysiler içinde toplum içine çıkmalarına râzı olursak, azâp görmeksizin Cennete giremeyiz. “(Kıyâmet Günü’nde) Bütün gözler ağlayacaktır. Ancak, Allah yolunda uyanık kalan gözler, Allah’ın azâbına uğramak korkusuyla sinek başı kadar yaş akıtan gözler ve bir de Allah’ın haram kıldıklarına bakmaktan korunan gözler ağlamayacaktır.” 500
Üzülerek görmekteyiz ki, artık günümüzde edep ve terbiye, utanma ve sakınma, nâmus ve mahremiyet gibi çok önemli konulardaki hassâsiyet, son derece azalmıştır. Çarşı ve pazarlarda, moda deyimle kaMûsâl alanlarda gencecik kızlar, dekolte kıyâfetlerle yarı giyinik halde, şehveti galeyâna getirecek bir görünümde, rahatça gezebilmekteler. Ne kadar erkeği kendine baktırıyorsa, o kadar kahraman görüyor kendini; görevini yapmış bir şeytan edâsıyla. Mantık da şeytana pabuç bıraktıracak cinsten: “Vücut benim değil mi, istediğim gibi giyinirim. Zevk ve özgürlük meselesi. Hem demokrasi var. İstemeyen bakmasın canım!”
Ayrıca, her yolu mubah sayıp ahlâksızlık meydanında at oynatan, ahlâksız kadınları ücret karşılığında satan şehvet tüccarı pezevenk ve deyyuslar veya zinâyı sanat edinip geçim vâsıtası olarak kullanan fâhişeler... Bununla birlikte, cinsel konuları işleyen ve bu konuda değişik fantezilelere yer veren kitaplar, açık-saçık resimleri neşreden gazete ve dergiler, kanalizasyon çukurundan farksız kanalların televole, yarışma, müzik-eğlence programları, şehveti gıdıklayan ve fuhşa teşvik edici mâhiyetteki dans, bale ve benzeri oyunlar... Nikâhsız beraberlikler, cinsel sapmalar, eşine ihânet etmeler ve daha neler...
Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, insanın şehevî arzularını kontrol etmesi, nefsini zaptederek disiplin altına alması, gerçekten çok zorlaşmıştır. Öyle ki, önceleri bir fazilet olarak telâkki edilen iffet ve nâmus kavramı neredeyse alay konusu olmuştur. Evlilik öncesi cinsel ilişki, bazı çevrelerce normal karşılanmaktadır. Hatta bu, âdet haline getirilerek bekâretin bir kıymeti bulunmadığı bazı yazar taslakları tarafından yazılıp çizilebilmektedir. Fâhişe kadınların, travestilerin, yol kenarında para karşılığı kendilerini pazarlamaları sıkça rastlanan normal olaylar haline gelmiştir. Arap câhiliyye döneminde, belli olsun diye kapılarına bayrak asan fâhişelerin izinden giden çağdaş fâhişeler, girişlerde bekçi ve polis savunması, yani devlet himâyesi ve korumasıyla, yine kapılarında bayraklar olan kaMûsâl alanlarda sanatlarını(!) icrâ edebiliyorlar. Genelev patronları, senelerce vergi rekortmeni oluyor. “Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır” denilerek, bu meslek de böylece kutsallaştırılmış oluyor. Sadece eski bâtıl dinlerin tarihteki unvânı değil, kutsal fâhişelik. Şirk ve haram cephesinde yeni bir şey yok; eski câhiliyye herşeyiyle modern kimlikle sanatını(!) icrâ ediyor.
Dalâlet/sapıklık ne kadar yaygın hale gelirse gelsin, müslümanı bağlayan şey “zaman ve zemin”, “düzen ve çevre” değil, Rabbinin hükümleridir, Peygamberinin tavsiyeleridir. Müslümanın ölçüsü Kur’an ve Sünnettir. Özellikle gençler, bu ölçü üzere hareket ederse, geçici zevklerin peşinden koşmak yerine, ebedî zevklerin tâlibi olursa, hayatları bir anlam kazanacaktır. Bu sâyede müslümanın iffet ve nâmusuyla, haysiyet ve şerefiyle, huzur ve saâdet içerisinde yaşaması mümkün olur.
500] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y. 10/227; Câmiu’s-Sağîr, I/94; İbn Kesir, Tefsîr, 3/282; A. Rızâ Demircan, İslâm Nizamı, III/111-116
CÂHİLİYYE
- 113 -
Günümüzde müslüman gençler için en büyük tehlikelerden biri, zinâya düşme riskidir. Zira ortam buna çok müsâittir. Bu sebeple bu tehlikeden kurtulmanın en güzel yolu ve çaresi de, bu ortamları terk etmek ve zinâya götüren yollara girmemektir. Zâten Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de “Zinâya yaklaşmayın. Zira o bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur” 501 buyuruyor. Âyet, “zinâ yapmayın” demiyor da, “zinâya yaklaşmayın!” buyuruyor. Öyle ya, şartlar oluştuktan sonra, bütün yasaklar, engeller aşılıp bir kadın ve bir erkek, kimsenin olmadığı uygun bir yerde, baş başa kalınca, elbette ki, zinâdan kaçabilmek, bu azgın nefse (hevâya) söz geçirebilmek çok zor olacaktır. Herkes Yusuf (a.s.) değil ki... Nitekim Yusuf (a.s.) bile Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla zinâdan kurtulmuştur. Kur’an’da bu durum şöyle anlatılıyor: “Andolsun ki kadın ona meyletti. Eğer Rabbinin burhânını görmeseydi o da kadına meyledecekti.”502 İş buraya kadar geldikten, zinâya yaklaştırıcı haramlara meylettikten sonra, zinâ kaçınılmaz olur. Bu sebeple İslâm’da zinâdan önce, zinâya götüren yollar haram kılınmıştır.
“Mü’min erkeklere söyle; gözlerini (haram bakışlardan) sakınsınlar. Mü’min kadınlara da de ki; (helâl olmayan bakışlardan) gözlerini sakınsınlar. İffet ve nâmuslarını korusunlar.”503 İslâm, işe harama bakmayı yasaklamaktan başlıyor. Erkek olsun, kadın olsun gözleri haram bakışlardan sakındırıyor. Hiç kimse “göz benim değil mi canım!? İster bakarım, ister yumarım, kime ne?” diyemez. O gözü ve diğer organları bizlere emânet olarak veren Allah, bu emânetleri kendi arzumuz (hevâmız) doğrultusunda değil; O’nun rızâsı yönünde kullanmamızı istiyor. Haram bakışlardan sakınmak, Allah için değil; bizim için gerekli olduğundan merhametli Rabbimiz bunları bizim için yasaklamıştır. Aksi davranışların hesabını soracağını da bize bildiriyor: “Bilmediğin bir şeyin ardına düşme, çünkü kulak, göz ve kalp bunların her biri, yaptığından sorumludur.” 504
Câhiliyyenin Sanat Anlayışı
İnsanî duygu ve düşüncelerin, estetik biçimde ve ruhu besleyecek tarzda dışa vurulması demek olan sanat, bugün daha çok hayvanî duyguların, hayvanî çıplaklığın, hayvanî böğürtülerin ve hayvanî tepinmelerin en bayağı şekliyle icrâ edilmesi olarak görülmekte. İlkel câhiliyye çıplaklık ve fuhşunu modernize ederek taklit edebildiği oranda kişi, büyük sanatçı olabilmekte. Herhangi bir yeteneğinin olmasına gerek yok; eğer fiziği yerinde ise genç kızın(!) orasını burasını cömertçe göstermesi, cıvıkça kahkahalar atması, dilimizin varmadığı buna benzer bir-iki şey yapması yetiyor yıldız, güneş, kraliçe vb. olmasına. Medyanın desteğini de mâlum yollarla aldımı, tamam!
Allah biraz ses, biraz fizik vermişse yeter. Kültür, eğitim, nota vb. müzik ve sanat için gerekli tüm şeyleri ne oranda bilmiyorsa o kadar kolay ses sanatçısı olur aday. Çünkü o oranda kullanılabilecek, eğlence dünyasının sömürü çarklarının önemli dişlisi haline gelecektir. Ahlâk mı? Güldürmeyin beni (daha doğrusu, ağlatmayın beni). “Ahlâk”, demokrasi darağacında özgürlük denilen cellât tarafından modern yaşam kanunlarına muhâlefet suçundan idam edileli hayli zaman oluyor Batıda ve onun kör taklitçisi Türkiye Cumhuriyeti’nde.
501] 17/İsrâ, 32
502] 12/Yusuf, 24
503] 24/Nûr, 30-31
504] 17/İsrâ, 36
- 114 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bale ve dans gibi gösteriler ne kadar bayağı, erotik özellikler taşıyorsa o kadar makbul. Çılgınlıklar, özgürlük maskesi takmış, sınır ve ayıp tanımıyor. Diğer sanat dalları bu kokuşmuşluktan elbette nasibini alıyor. Öyle ya, hangi asırda yaşıyoruz? Modern dünya, çağdaşlık, özgürlük, tabuları yıkma bu modern câhiliyyenin nassları.
Allah’a kul olabilme ve her an ibâdet/kulluk yapabilme bilincinden uzaklaştırılan günümüz insanı, çok tanrılı dinlerin kucağına düşmüş, bir sürü sahte ilâhların yanında hevâsını da tanrı kabul ederek hevâî isteklerin dışına çıkamaz bir duruma gelmiş. Müstekbir güçler, tâğûtî düzenler insanları kolay sömürebilmek ve rahat güdebilmek için afyon-sanattan yararlanıyorlar. Daha açıkçası, sanatı uyuşturucu fonksiyona indirgiyorlar. Her tarafı kuşatan dejenerasyon sanatta da kendini gösteriyor.
Özellikle yaşadığımız topraklarda spor denilince akla hemen futbol gelir. Spor sadece futbol demektir. Hem de kumara, israfa, kavgalara, ilâhlaştırılan futbolculara, “en büyük”, yani “ekber” kabul edilen takımlara, yani tüm çirkinliklere batmış şekliyle futbol. Aynen bunun gibi, sanatçı denilince, iki tip akla gelir: Şarkıcı veya artist. Sanat denilince de bunların cıvıklıkları.
Beş-on sahâbînin adını sayamayan gençler, Michael Jackson’ın ayakkabı numarasını biliyor, Madonna’nın video kliplerini ezbere sayabiliyor. Popstar yarışmasına katılanların yedi sülâlesini tanıyor. Bir-iki TV. dizisinde veya filmde rol alan aşüfteleri ise göklere çıkartıp “yıldız”laştırıyor. Bu yıldızlara aktrist de değil, artist deniyor. “Art” batı dillerinde “sanat” demektir; artist de sanatçı. Türkçe’de başka hiçbir sanat dalıyla uğraşana artist denmez, sadece filmlerde boy gösterenlere denir. Filmde rol yapmanın dışında başka sanat kabul edilmediğinin çok kesin göstergesidir bu.
Şâire, edebiyatçıya, mimara, hattata, tezhipçiye, çini işleyen ressama... sanatçı diyen yoktur artık. Sadece şarkıcı ve artist bu unvânı alır. Yalnız, burada biraz durmak gerekiyor. “Sanatçı” damgası bunlar için güzel bir yanlış sıfat olmalı. “Sanatçı” ile “sanatkâr” arasında büyük fark var gibi geliyor bana. Sanatkâr, sözlüğe bakılırsa sanatçı demektir ama, kullanılışta hiç de aynı değil. “Sanatkâr”ın kitle nazarında bir ağırlığı, bir saygınlığı vardır. Ciddî bir sanat dalında veya ustalık isteyen bir meslekte (zanaatta) mâhir birine “sanatkâr” denilir de “sanatçı” denmez. Ama fâhişe rollerini çok iyi beceren, iki şarkı ezberleyip hoplayıp zıplayan veya orasını burasını gösterme sanatını(!) icrâ eden, bunların dışında hiçbir mârifeti olmayan orta mallarına “sanatkâr” dendiğini duydunuz, gördünüz mü? Onlara olsa olsa “sanatçı” denilmekte. Sanatçı! Domatesçi, patatesçi dediğimizde, nasıl onları satan zerzevatçı aklımıza geliyorsa, aynen onun gibi, sanat adına köşeyi dönen, yani sanat alıp satan veya sanat adına alınıp satılan tüccar veya kölelere sanatçı deniyor.
Günümüzde halk yığınlarına mal olmuş şekliyle sanatçı diye ya şarkıcıya denir, ya artiste. Sanat da ya sinemadır, ya müzik. Bunların her ikisinin sanat olabilmesi için sadece tek şart vardır. O da cinselliğin, seksin alabildiğine serpilmiş olması. Yoksa, ağzıyla kuş tutsa kişi sanatçı olamaz. Sanat, mânâ ve hakikat âleminin penceresi değildir artık, kasap vitrinidir. İnsan sadece maddedir, tendir. Mânevî kimlik çoktan unutulduğundan, sanat, teşhir ve şov demektir. Müzik sadece sesle söylenen, çalgı âletleriyle çalınan ezgiler değildir; eşek dansı ve hayvansal
CÂHİLİYYE
- 115 -
çıplaklık olmadan müzik düşünülemez hale gelmiştir. Yedinci sanat kabul edilen sinema da beyaz değil, kara perdedir; ahlâksızlığın, çirkefliğin aksettiği perde. Televizyon da, gazino ve sinemanın evin içine girmesi.
“Bekri Mustafa imam olmuş deyin, onlar anlar memleketin halini!” cinsinden yukarıdaki manzarayı düşünün. Sanatın(!) ne olduğunu ârifler anlar; daha doğrusu, ne hale geldiğini sanatın ve memleketin. Bu ortam, bu anlayış içinde sanat, emperyalizmin kötü emellerinin âletinden başka bir şey değildir artık. Emperyalizm sanatı istismar, insanı da istihmar etmek (eşekleştirmek) için devreye girmiştir.
Çağdaş Firavunlar, propaganda ve eğitim kurumlarıyla insanları gerçek dinden uzaklaştırarak âhiretlerini mahvettikleri gibi, oyun ve eğlence kurumlarından oluşan emniyet sübapları aracılığıyla dünyalarını da mahvetmektedirler. Koyun sürüsü haline getirilen milyonlarca insan, kendilerine en büyük zulümleri revâ gören müstekbirleri bu şekilde alkışlayabilmektedirler. İspanya’nın meşhur diktatörü General Franco şöyle diyordu: “Futbol, seks ve piyango olmasaydı, ben kırk yıl bu halkı nasıl istediğim gibi yönetebilirdim?” Bu taktik, sadece Franco’nun değil; her asırdaki ve her ülkedeki tâğutların ortak prensibidir. Halkın ayaklanmasına giden yolu tıkamak için milât öncesi Yunan idareleri zamanında bile halkı lüzumsuz oyunlar, spor yarışları ve çılgın eğlencelerle uyutma ve uyuşturma politikaları güdülmüştür. Futbolla birlikte günümüzdeki sanat da çağdaş tâğutların can simidi. Sanat emperyalist güçlerin elinde bir atom bombası, bir kitle imhâ silâhıdır. Artık savaşlar, sanat denilen silâhlarla dolaylı olarak psikolojik alanda yapılmaktadır. İnsanlar dünyada dönen zulüm çarklarının farkına varmasın diye müzik ve sinema ile iğdiş edilmekte, uyutulmakta ve uyuşturulmaktadır. Halk yığınlarını afyon yutmuş Hint horozuna çeviren bir sihirbaz değneği olan sanat, aynı zamanda büyük bir propaganda aracıdır.
Medya, fuhuş sektörü, düzen ve egemen güçlerden oluşan emperyalist koalisyon, sanatçı(!)yı kullanıyor; Sanatçı da birazcık onları. Ya da, kullanılan sanatçı, kullandığını sanıyor. Sanatçı, emperyalist sektörün kuklasından başka bir şey değildir; yığınlar da kukladan zevk alan, ipleri fark edemeyen çocuk akıllılar.
İçki ve esrar cinsinden uyuşturucuların haram kılınmasının hikmetleri; aklı gidermesi, insanı uyuşturması, düşünceden ve iyi şeylerden alıkoyması ve bağımlılık yapmasıdır. Bu sayılan özelliklerin tümü, günümüzdeki sanatta ve en çok da müzikte bulunmaktadır. Müzik kafalı müzikomaniler, daha da ileride müzikomanyaklar, yeni türeyen varlıklardır. Yarınlarımız da bu türedilere emânet. İzinden gittikleri Ata’larının emirlerini daha çağdaş hale getirip uygulama içindedirler: Ey Türk gençliği! Birinci vazifen müzik dinlemek, maça gitmek, TV seyretmek, chat yapmak ve atari oynamak; böylece boşvermiş gençlik olmaktır. Her türlü rezâlet için muhtaç olunan araç Yeni Dünya Düzeni ve T.C. düzeni tarafından ortaklaşa karşılanacaktır. Her aradığın, medyada mevcuttur...
Uluslar arası emperyalizm, Türkiye’ye sık sık övgüler, birincilikler, madalyalar dağıtır. Hangi konuda mı? Sanat konusunda. Durun, hemen sevinmeyin, sanatımız Avrupa’da bile takdir ediliyor diye. Daha çok cinselliği, dini karalamayı, ahlâksızlığı ön plana çıkaran o biçim sanatlardadır bu ödüllendirilenler. Festivallerde başarılı olan filmlerin hemen hepsi o biçimdir ya da insanımızı karalayan, inancına düşmanlık edilen cinstendir. Güzellik(!) yarışmalarında ön sıralarda
- 116 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yarışmalı Türk kızları ki, Batı uygarlığına yaklaşılsın! Folklorda (halk danslarında), Eurovision yarışmasında birincilikler verilir, halk bunlara daha fazla önem versin diye.
Emperyalistler sadece rûhu sömürmezler; onların dini-imanı para olduğuna göre, sanat, ayaklarıyla insanın parasına da sülük gibi yapışacaklardır. İlmî bir kitap 70 milyonluk ülkede bin beş yüz basıp satamazken, bir arabesk müzik kaseti iki milyon, üç milyon satabiliyorsa, gerisini siz düşünün; hem maddî yönünü, hem mânevî yönünü. Bir kaset kaç liradır; yüzlerce sanatçı(!)nın binlerce kasetinin tüketimini hesaplayın. Milyonlarca lira vererek aldığı biletle bir gece önce stadyum kapılarında sıraya giren on binlerce gençliğin rock starını dinlemek için mânevî fedâkârlıklar yanında, maddî kayıplarını toplamaya çalışın. Bunun hemen göze çarpmayan yönleri de var. Aylardır insanlar, her türlü çözüm bekleyen sorunlarını bir kenara bırakmış, bayağı mı bayağı, pespâye mi pespâye “Popstar Yarışması”nın dedikodularıyla meşgul. Uydurma ses ve güzellik yarışmalarıyla kandırılıp dolandırılanlar, hayranı olduğu şahıs gibi sanatçı, artist olmak için evden kaçıp kötü yola düşenler, hayranı olduğu sanatçının giydiğini giymek için varını yoğunu verenler, hem parasından, hem başka şeylerinden olanlar...
Kapitalist düzenlerde her şey menfaat ve kâr amacına yöneliktir. Çok lüzumsuz şeyler bile ihtiyaç zannettirilerek tüketimini sağlamak için insanlar zayıf yanlarından yakalanacaktır. Göz ve kulak, hakkı görüp işitmeyeli, iyice zayıflamış; kalp ibâdetlerle gıdâlanmadığından kendine tuzak kuran avcıları hissedemez olmuştur. Emperyalistlere kolay yem olmak için, insanların, gerçek dinden uzaklaşmaları gerekir. Bu iş, sanat ve düzen işbirliğiyle sağlanarak altyapı oluşturulmuştur çoktan. Cinsel duygular sömürülerek, sanat ve güzellik anlayışı daha da bayağılaştırılarak bir sektör geliştirilir: Fuhuş sektörü. Fuhuş sektörü deyince sadece genelev patronunun kaç yıldır vergi rekortmeni olması aklınıza gelmesin. O aysbergin sadece görünen küçük parçasıdır. Müziğin, eğlencenin, sinemanın, gece hayatının, TV. programlarının, makyaj ve her türlü güzellik malzemelerinin, modanın, daha sayılabilecek buna benzer şeylerin oluşturduğu büyük bir sektördür bu.
Büyük şehirlerin caddelerinde küçük bir gezinti yaparsanız, dükkânların en az yarısının cinsellik ve fuhuş sektörüne (pardon, sanata) hizmet ettiklerini görecek, gariban halkın paralarının hangi yollarla nereye aktığını anlayacaksınız. Modayı düşünün. Özgür olduğunu zanneden insanlar, neyi giyeceğine bile kendileri karar veremiyor. Onları kimler kukla gibi kullanıyor?! Paris’teki modacının isteği dışına çık bakalım kolaysa. Tabii, moda sık sık değişecek, birkaç defa giyilen tuvalet, artık tuvalete giderken bile giyilemez olacak, yerine bir başka giysi gelecek. Paralar da sektöre akacak. Mankenler ve sanatçılar bu sektörün başrol oyuncuları; modacılar, kumaş satıcıları, dokuma sanayicileri ve terziler de figüran kadrosu.
Sanat maskesi takan fuhuş sektörü (fuhuş, Kur’ânî kavram olarak her türlü aşırılığı, özellikle günah yoluyla aşırılıkları ifâde eder), sadece inançsızlığın, ahlâksızlığın değil; aynı zamanda enflasyonun da en önemli sebebidir. Sanat da arz-talep işidir. Sanat ticârî bir metâdır. Halkı çağdaş uygarlığa çıkarmak hedefiyle fuhuş sektörünün kurbanı yapan düzenin kendisi de, bu sektör için ne
CÂHİLİYYE
- 117 -
bütçeler ayırmaktadır... 505
Devletin izin ve kontrolünde “umumhâne” veya “genelev” denilen ücret karşılığında fuhuş yapılan yerler, Batılılaşma ile birlikte önce İstanbul’un Galata semtinde Karaköy’de açılmış, sonra giderek Anadolu’nun hemen her vilâyetine yayılmıştır. İlk açılan resmî (devlet kontrol ve izniyle) fuhuş yerlerinin I. Dünya Savaşı esnâsında olduğu, Osmanlıların fiilen kendileriyle savaştığı ülkelerden ve özellikle Rusya’dan çok sayıda fâhişenin bu evlerde Türk gençlerine hizmeti, üzerinde düşünülmesi gereken hususlardan biridir. Müslümanlarla esas savaşın inanç ve ahlâkî esaslarda Kur’an’ın yasakladıkları şeyleri yayarak yapılacağını bilen düşmanlar, savaş cephelerinde yardım adı altında şimdilerin AIDS’i kadar yıpratıcı ve öldürücü olan frengili kadınları hemşire kılıfıyla cephelere sürmüşler, onlar da Türk askerlerine hizmet(!) sunarak, ordunun büyük ölçüde belsoğukluğu da denilen frengi hastalığına yakalanıp telef olmasına sebep olmuşlardır. Ayrıca zinâ yapan askerlerin Allah için savaş yapacak dinamikleri ne ölçüde yitireceğini hesap eden düşmanlar, insanî yardım maskesi altında ordunun gücünü büyük ölçüde fuhuşla kırmayı başarmışlardır. Eş zamanlı olarak çok sayıda fâhişeyi başta İstanbul olmak üzere Osmanlı şehirlerine ihraç eden kâfirler kaleyi içten çökertmenin yolunu bulmuşlar, top ve tüfekle yapamadıklarını fâhişeler eliyle daha kolay yoldan halletmişlerdir. Osmanlı Devletinin can çekiştiği ve savaş cephelerinden başka işlere vakit ayıramadığı kargaşa ortamından yararlanan ve halkın asâyiş ve inanç yönüyle yaşadığı kargaşadan yararlanmışlar, iman ve takvâya dayanan arka planı giderek güçsüzleşen örf ve ahlâkî anlayışın Batılılaşma istek ve anlayışına güç yetiremediği bir ortamda fuhuş silâhının tahribi en çok hasar veren truva atı olmuştur.
Göğsüne indirdiği sert yumruklarla “ben de müslümanım el-hamdü lillâh” diyen nice erkeğin evlenmeden ilk deneyimlerini pis fâhişelerin yanında tatmaları, hatta nicelerinin evlendikten sonra da bu çirkin işe devam etmeleri, müslümanlıkla nasıl bağdaşacaktır? Kendi hanım ya da kızları bu işi yapmış olsa hiç çekinmeden silâha sarılıp yıllarca hapis yatmayı seve seve kabul eden nâmuslu(!) erkeklerin aynı işi hiç sıkılmadan yapmaları, hangi nâmus anlayışıyla izah edilebilir? Türkiye’de kaç erkek, gerçekten bekâr olarak evlendikleri belki hiçbir anketle tespit edilmemiştir, ama oran her halde müslümanlara yakışacak kadar az değildir. Kaç kız babası, kendi kızının nâmusu kadar dâmâdının da nâmuslu olup olmadığını araştırıyor? Nûr Sûresi, 3 ve 26. âyetlerin yasakladığı bir nikâha kapı açanların sayısı ne kadardır? Yani erkeğin ve babasının aradığı kızın bâkireliği kadar erkeğin “bâkir(e)liği” önemseniyor? İslâm, her konuda adâletli bir dindir, cinslerden birine haksızlık yapacak şekilde ayrım yapmaz. Zinâ suçu ve cezâsı için kadınlara nasıl bakıyorsa, erkeğe de her yönden aynı şekilde bakar. Her ikisinin de yaptığı ahlâksızlığa fâhişelik der. Evet, bayan gibi bu çirkin işi yapan her erkek de fâhişedir, nâmussuzdur.
Homoseksüellik ve her çeşit fuhşun sebep olduğu AIDS gibi korkunç hastalıklar bile, İslâm’a inanıp teslim olmuş kimselerin dışındakilere caydırıcı olamıyor. Âhiretteki cehennemi önemsemeyen akılsız kimsenin, ölümcül hastalıklara atılması da sürpriz ve anormal sayılmamalı. İslâmî devlet ve toplum anlayışının
505] İslâm'da ve günümüzde sanat anlayışı ile ilgili geniş bilgi almak için bk. Ahmed Kalkan, Müslümanın Sanat Anlayışı, Rağbet Y.
- 118 -
KUR’AN KAVRAMLARI
önemi bu konuda da kendini gösteriyor. Din düşmanı düzen ve câhiliyye toplumuna dönüşmüş sosyal çevre, devamlı fuhuş üretiyor. Fuhuş, sektör olmuş, “bacasız sanâyi” ve “dünyanın ilk mesleği” gibi yanlış ifâdelerle reklâmı yapılan bu dal, helâl-haram kelimelerine lügatında yer ayırmayan Kapitalizmde pis de olsa çok para getiriyor. Fakir halkın da bu sektöre bilinçli-bilinçsiz varını yoğunu akıttığını, kirli de olsa çok parayı, temiz olan helâla tercih eden kapitalistlerin fuhşu nasıl sömürüleri için bir araç olarak gördüğünü tespit için caddelere çıkıp göz atmak yeterli olacaktır.
Balık baştan kokmakta, düzen, resmî kurumlar, kapitalistleşmiş çevre sivrisinek üretmektedir. Bataklık kurutulmadan fâhişe sivrisineklerle mücâdele sonuç getirmeyecektir. Tevhîdî iman hâkim kılınmadan ahlâkî öğütler, delik kaba su doldurmaya çalışmak demektir. Fuhşa bulaşmış insanların zührevî hastalıklar yanında rûhî hastalıklar, psikolojik anormallikler içine düşüp her konuda sapıklaştıkları ve çevrelerini de her yönden rahatsız ettiklerini gözönünde tutmak gerekir. “Utanmıyorsan, dilediğini yap!” diyen Rasûlullah, hayâsız kişinin mânevî yönden ölüme terkedilen kişi gibi olduğunu söyler. Doktorun ölümü beklenen hastaya: “Ne istersen ye, serbestsin!” demesi gibi der. Dolayısıyla iffetin kaybolması kişinin toplum içinde şeref ve itibarını kaybetmesine, bu yüzden de başka ahlâkî kusurları yapabilecek hale gelmesine yol açar. Fuhuş, sevgisiz olarak vücudunu satmak olduğundan insanî özelliğin her yönünü tahrip eder. İnsanın et ve deriden ibâret olan bir varlık, bir eşya hükmüne konulmasıyla; kişilik şuurunu yıkan insanlık şerefine vurulan en ağır darbedir.
Giderek globalleşen ve Amerika’nın yön verdiği yeni dünya düzen(sizliğ)i içine giren, vahşî ve gayr-ı insanî Batı değerlerinin dinsiz ve ahlâksız kriterlerine kurtarıcı diye sarılan günümüz dünyası, kıyâmeti, kaos ve rezilliği yaşamaktadır. Bundan büyük helâk olur mu? Dinin fert, toplum ve devlet hayatındaki etkisini büyük ölçüde ortadan kaldıran modernist hayat felsefesiyle birlikte son yüzyılda fuhşun bin bir çeşidi giderek meşrûlaşma zemini ve daha çok yayılma imkânı bulmuştur. Modern Batı’da harâretle savunulan bireycilik, saptırılmış özgürlük anlayışı ve bunların sonucu olarak gençlerin âile ilgisinden, terbiye ve himâyesinden yeterince faydalanamaması, aynı dünya görüşünün bir ürünü olan lüks ve pahalı yaşamanın ev ve âile kurmayı zorlaştırması, ekonomik ve siyasî başarının en yüksek ideal kabul edilmesi ve cinselliğin bu amaç için sömürülmesi gibi sebepler yüzünden modernizmin benimsendiği toplumlarda veya kesimlerde fuhşun da yaygınlaştığı görülmektedir. Aslında bazı çevrelerde din ve ahlâk gibi kurumlara karşı çıkmanın temelinde, modern zihniyet yanında uyuşturucu pazarıyla da yakın ilgisi olan fuhuş sektörünün çıkarları bulunmaktadır. Fuhşa karşı ahlâk terbiyesi, güçlü âile yapısı, toplumsal kontrol gibi mekanizmaları canlı tutması yanında kesin hukukî ve sosyal önlemler de alan İslâmiyet fuhuş sektörünü özellikle rahatsız etmektedir. Fuhşu günah, ayıp ve en sonunda yasak olmaktan çıkarma eğiliminde olan modern zihniyet, sözde özgürlük adına fuhuşta sadece zor kullanma ve zarar vermeyi reddetmekte, fuhşun fert ve toplum üzerindeki yıkıcı etkileri bu düşünce sahiplerini fazla ilgilendirmemektedir.
Henüz tam Batılılaşamamış Türkiye gibi ülkelerde, özellikle hâlâ Doğulu kafasını değiştirememiş kesimde kadınların zinâsı suç ve nâmussuzluk sayılırken erkeklerinki delikanlılık ve övünç meselesi kabul edilebilmektedir. Türkiye gibi Batılılaşmaya çalışan ülkelerde resmî işlem yaptırmayan dinî nikâhlı evlilikler
CÂHİLİYYE
- 119 -
kanunen suç sayılır ve doğan çocukları “piç” muâmelesi görülürken; bekârların kendi isteğiyle zinâsını suç sayan bir kanun yoktur. Evli kimselerin metres hayatları, sevgililik ve arkadaşlıkları, “ay boşandık, ama yine birlikteyiz, bilseniz ne kadar mutluyuz!” tavırları fazilet gibi sunulmaktadır. Evli-bekâr herkes için genelevler veya randevu evleri devletin koruması altındadır. Kadınlara hak ve özgürlük, kadın-erkek eşitliği gibi parlak sloganlar arkasına gizlenen İslâm dışı dünya görüşleri, kadına fâhişelik sıfatını kendi istediği zaman ve istediği kişilere kullandığı halde, erkeğe benzer bir suçlama yapmaz. Bu ülkede de fuhuş ve zinâ konusunda hem halk anlayışı ve hem resmî kanunlar açısından kadınla erkek arasında çük büyük farklar vardır. İslâm erkekle kadının tüm hayır ve ibâdetlerine eşit sevaplar vaad ederken, kadın olsun erkek olsun, aynı suça aynı dünyevî ve uhrevî cezâyı öngörmekte ve bu gibi konularda tümüyle eşitliği uygulamaktadır. Kadın haklarına yeterli önemi vermediğini iddiâ ederek kasıtlı şekilde İslâm’a çamur atan Batı zihniyeti, kadını seks kölesi haline getirmek için her yolu mubah gören tavırlar sergilemekte, kadını, kadın özgürlüğü ve kadın hakları kavramını istismar ederek bu cinse en büyük zulümleri revâ görmektedir.
Batı, seks hürriyeti, bir başka ifadeyle cinsel özgürlük ile ortaya çıkan ciddi anormalliklere çözüm bulamamanın ıstırabını yaşıyor. Âile hayatı, Batıda tarihe karışmak üzere, Erkekler ve kızlar, evlilik sorumluluğu ve görevlerinin altına girmektense, evlilik dışı beraberlik ve yaşam sürdürmenin hafifliği içinde tatmin aramakta. Şehvetin doyma hissini temsil eden bir midesi olmadığı için, akla gelmedik değişiklikler ve tatmin için farklılık peşinde koşturan nefis/hevâ, sahibini perişan ediyor. Homoseksüel evliliklere izin veren otoriteler, kiliseler ortaya çıktı. Uyuşturucu ve fuhuş ile kriminal suçlar arasında sıcak ve yakın bir ilişki sözkonusu. Birleşmiş Milletler, AIDS’in Batı Avrupa’da yeniden yayılmaya başladığını, Doğu Avrupa ve Orta Asya’da da büyük tırmanışa geçtiğini 2004 yılında, hâlâ duymak istemeyenlere olanca yüksek sesle haykırıyor. HIV salgınının en hızlı geliştiği yerler olan Doğu Avrupa ve Orta Asya’da, 1998’de 30.000 olan kayıtlı HIV taşıyıcısı sayısı, 2003 yılında tam bir buçuk milyona yükseldi. Sadece kendileri için değil, âileler ve sosyal çevresi için de ciddî bir tehdit oluşturan hastalık, en çok gayri meşrû ilişki, yani fuhuş yoluyla geçiyor ve kan ürünleri yoluyla mâsum insanları da tehdit edebiliyor. Bu işin tedâvisi için halk, devletler ve sigorta şirketleri olağanüstü büyük paralar ödemek zorunda kalıyor. Hastalar, âileleri ve arkadaş çevresi için uzun süren acılı günler yaşanmasına sebep oluyor. Fuhuş ve uyuşturucunun önüne geçilmediğinde modern Sodom-Gomore’ler ortaya çıkacak, bu sınır tanımayan cinsel özgürlük, toplumların feci şekilde intiharı olacaktır. Sigara ile başlayıp bira, alkollü içki, uyuşturucu ve fuhuş şeklinde gelişen ve hırsızlık, cinâyet gibi her çeşit kötülüğe ortam hazırlayan bataklıktan kultulmak için İslâmî değerlerin hâkim kılınmasından, fuhşa dur diyemeyen beşerî düzenlerden kurtulmaktan başka çare yok. Bu temel çözüme kadar, en azından âilelere çok iş düşmekte, İslâmî esaslara göre kurulacak âilenin güçlendirilmesi ve okul haline dönüşmesi gerekmektedir. Allah korkusu olmayan insanın kendini, çevresini ve içinde yaşadığı toplumu helâke ve her çeşit felâkete atması özgürlük olamaz, olmamalıdır. Bu, üreterek veya başka yolla ele geçirerek sahip olduğu bombaları çevresindeki insanlara rasgele atıp bombalama özgürlüğünden daha hafif bir suç değildir. Çocuklar, âile yapısı içinde İslâmî terbiyeden geçmeli ve içinde yaşayacağı toplumun her çeşit pisliklerine direnebilecek, onlarla mücâdele edebilecek bilinç aşılanmalıdır.
- 120 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kadın cinselliğiyle uzaktan yakından hiç ilgisi olmayan sözgelimi araba tekerleğinin reklâmlarına kadın bacağını yerleştirmekten çekinmemektedir. Kadına sadece cinsel obje gözüyle bakılma sonucu doğuran yaklaşım, Batı kaynaklı her çeşit faâliyette göze çarpmaktadır. Spordan ticarete, modadan eğlenceye, iş ve eğitim hayatından tatile, basından televizyona, müzikten değişik sanat anlayışına... kadar her şeyde kadın cinselliği öne çıkartılarak kadını sömürmekten ve erkekleri tahrik ederek toplumu ifsad etmekten geri durmamaktadır. Zinâ ve fuhuş sektörü denilince sadece genelevler ya da soyetenin tercih ettiği lüks randevu evleri akla gelmesin. Bavul ticareti kılıfıyla iş yapan Nataşa’lar, nice oteller, turistik yerler, plajlar ve akla gelebilecek hemen her şey bu sektöre âlet edilebiliyor. Arkadaşlık ve sevgili adıyla nikâhsız birliktelikler, metres hayatı, çıkmalar, müstehcen filmler, pornografik dergiler, internet üzerinden kadın pazarlamalar, telekızlar, televole kültürü, gece klüpleri, akla gelebilecek seksle ilgili her şeyi pazarlayan sex-shoplar, zengin kadınlara hizmet veren jigolo denilen erkek fâhişeler, travestiler, transseksüeller, eşcinseller, mankenler, sanat anlayışı, uyuşturucu kullanımı gibi konular düşünüldüğünde fuhuş fitnesinin boyutu değerlendirilebilir. Bütün bunlar özgürlük adına düzen ve çevreden tavır yerine destek alırken, karşı çıkanlar suçlanabilmekte. Meşhur tâbirle itler salıverilmekte, taşlar ise bağlanmakta. Bakılıp seyredilecek yerleri okunacak yerlerinden daha çok olan boyalı basının İslâm’a, tesettüre her fırsatta saldırmasının arkasında, bu fuhuş sektörüne dayalı kirli para ve çıkarlar sözkonusudur. Kadını en büyük ticaret ve kullanım eşyası gören anlayış, kendine düşman olarak tek zinde gücün İslâm olduğunu bildiği için İslâmî olan en küçük bir faâliyete tahammül gösteremiyor. Başörtüsü düşmanlığının arkasında da bu çıkarcı zihniyetin olduğunda hiçbir şüphe yoktur.
Komünizmin prangasından kurtulunca kapitalizmin pençesine düşen eski Sovyetler Birliği halkları, 20. asrın başında olduğu gibi 21. yüzyılın başlarında da “Nataşa”larıyla Anadolu’ya çıkartma yaparak yeni bir işgali gerçekleştirdiler. Sadece kadınların çalıştığı sektör olmaktan çıkıyor fuhuş. Adına “jigolo” denilen erkekler de para karşılığı metres ve bayan müşteri buluyorlar. Demokrasilerde, bu tür çare tükenmez: Bir türlü tatmin olmayı bilmeyen azgın sapıkların sapkın arayışlarına sunulan bir başka çözüm daha sunulur; Kadın, erkek fâhişeler yanında iki cinsin arasında kalmış travestiler fuhuş sektörünün alternatifidir. Grup seks denilen çağdaş mum söndü âyinleri, çocuk yaşta fuhşa zorlanan, kandırılan, tuzağa düşürülen körpe çocuk ve gençler. Seks turizmi, fuhuş otelleri, Bodrum, Marmaris ve Antalya gibi üstsüz ve altsızların cirit attığı yerler, beyaz kadın ticareti, uyuşturucular ve daha neler neler...
Dizi filmlerde, pembe dizilerde, sinema filmlerinde cinsellik ve gayr-ı meşrû ilişkiler, ahlâksız bir hayat alabildiğine normalleştirilir ve hatta özendirilir. Bâtıl Batı zihniyeti, homoseksüellere, “gay” ve “travesti”lere verdiği hak ve özgürlüğün onda birini başörtüsüne niye vermiyor, anlamak zor değildir.
Filmlerde, halk arasında, askerler ve öğrencilerin birbirleriyle konuşmalarında, şakalaşma ve kavgalarda, hiç yeri ve suçu olmadığı halde, kişilerin anasına “or...” ve benzeri kelimeler söylemeleri, analarına ve karılarına sövmelerini, ya da kızılan bir kadına “fâhişe, kaltak, sürtük” vb. kelimeler kullanarak bu suçlamayı tereddüt etmeden yapmaları, İslâm’la bağdaşmayacak ve çok büyük cezâsı olan bir suçtur. İslâm’ın hâkim olduğu bir toplumda kadınlara uluorta böyle hakaret
CÂHİLİYYE
- 121 -
edilip suçlanmasına, onlara sövülmesine müsâade edilmeyeceğini belirtelim. Kadın haklarını öne çıkarttıklarını iddiâ eden ve İslâm’ı bu konuda suçlayan kimselerin kulakları çınlasın! Vatanın nâmusunu bekleyip koruduğunu iddiâ eden askerlerin, erbaş ve subayları tarafından sık sık analarına, avratlarına sövülmesi gibi olaylarda, kendi karılarının ve analarının nâmuslarını bile koruyamadıklarının nasıl bir tezat teşkil ettiğinin düşünülmesi gerektiğini ifade edelim. Ayrıca, nâmus cinâyetlerinin, töre cinâyetlerinin câhiliyye toplumunun özelliği olduğunu, dinimizin nâmus problemlerine karşı kadının yakınlarının uluorta bu pisliği kanla temizlemek(!) istemelerini kesinlikle onaylamadığını belirtelim.
Vahye dayalı gerçek ilimden uzaklaştırılmış, tefekkür nedir bilmez hale getirilmiş, Kur’an’ı okuyup anlamayı ve ona göre yaşamayı tek çıkar yol olarak düşünemeyen, imanı çalınarak ibâdet zevkinden mahrum bırakılmış, kısacağı çağdaşlaştırılmış insanın şu veya bu oranda cinselliğinin ya da cinsî isteğinin istismârına yönelik kapitalist tuzaklara kapılmaması imkânsız gibi bir şeydir. Bunlara ahlâkî nasihatlerin pek bir fayda vereceği düşünülmemelidir. İman olmadan ahlâkın da olmayacağını, gerçek ahlâkın Kur’an’ı yaşamak olduğunu bu çevre ve düzen kurbanlarına anlatmak, inandırmak, benimsetmekten başka çıkar yol gözükmüyor. Tevhidî anlamda gerçek bir iman olmadan insanın ahlâklı, nâmuslu ve şerefli olması da mümkün değildir. Çünkü izzet; ancak Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerindir.506Seks manyağı haline gelmiş erkeklerden çok, onların hanımları ve çocukları acınacak durumdadır. Nice aile var ki, içinde kıyâmetler kopuyor. Zinâ yapan, fuhuş evlerine giden, turistik beldelerde bitli turistlerle yatanların yarısından çok fazlasının evli insanlar olduğu belirtilir. Tertemiz değilse bile en azından kocası gibi fâhişe olmayan, az-çok nâmuslu ev kadınları, uykusuz gecelerde kocalarının yolunu beklerken, kocaları kim bilir kimlerin yanında neler arıyor? Böyle ailelerin çocukları da potansiyel suçlu ve ahlâksız adayı olarak yetişiyor. Kim, bu seks manyağına dönüşmüş, zinâkâr sarhoş adamların evli ama dul karılarına ve babalı ama yetim çocuklarına el uzatacak? İslâm’a düşman Batı hayatının hiçbir suçu olmasa bu suçlar yeter de artar. İslâm Devleti ve İslâmî değişim ve dönüşüm olmadan bu bataklık kurutulamaz. İslâmî iman ve yalnız Rabbe kulluk olmadan insanın dünyada da âhirette de durumu hüsrândır. Kurtuluş, Allah’ın dininde, O’nun Kitabına uygun hayatta, Allah’ın indirdiklerinin tatbik edilmesindedir.
Her çeşit aşırılık ve azgınlık, fahşâ ve fuhuş insanı Allah’a ibâdetten alıkoyduğu gibi; namaz da insanı her çeşit kötülükten, fahşâ ve fuhuştan alıkoyar.507 Biri varsa, ötekine yer yoktur. Ya Allah’a kulluk, ya hevâya kulluk.
Müslümanın kaybedeceği zamanı yoktur. Kendisini dünya ve âhirette kurtaracak inanç ve ilme sahip olmalı ve sâlih amellerle takvâsını arttırıp bildiklerini gerek sözle gerekse örnek davranışlarıyla çevresine tebliğ etmelidir. Zinânın cezâsının ne olduğu, yani recmin cezâ olarak kabul edilip edilmemesi konusunda gereksiz tartışmalar müslümanlara bugün için pratik hiçbir fayda sağlamaz. Bu teorik tartışma, iki yönüyle uygulama dışı olduğundan gereksiz ve hatta zararlı kabul edilebilir. Birincisi, zinâ suçuna cezâ verebilmek için bir kadın ya da erkeğin kendi özgür irâdesiyle yetkili makamlar önünde zinâ suçunu itiraf etmesinin
506] 63/Münâfıkun, 8
507] 29/Ankebût, 45
- 122 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dışında, en az dört kişi tarafından bilfiil çok net olarak bu çirkin işin en mahrem şekilde görülmesi ve ağız birliğiyle dört kişinin şikâyeti ve sonuna kadar ısrarı gerekmektedir. Bu, günümüzde genelevlerden çıkanlar açısından bile uygulanamayacak bir durumdur. Hele İslâmî kanun, kural ya da ahlâkın az-çok önemsendiği bir ülke ve ortamda yüz senede bir belki ancak uygulanabilecek bir cezâ olmasıdır. Yani, ister yüz değnek, ister taşla öldürme olsun, zinâ ve fuhuş gibi bireyleri ve toplumu çok yönden tahrip eden çirkin bir eyleme uygun görülen cezânın psikolojik olarak caydırıcı bir cezâ olması, pratik olarak uygulanmaktan daha çok, teorik olarak caydırıcı bir cezâ olarak sunulmasıdır. İkincisi; Bu cezânın verilmesi için Allah’ın indirdiği bütün hükümlerle hükmeden İslâm Devletinin varlığı gerekmektedir. Zinâya giden yolların tıkanmadığı, tersine câzip kılındığı gayr-ı İslâmî düzenlerde zinâ suçu, birinci maddedeki zorluk tümüyle aşılsa bile İslâm’ın öngördüğü cezâ verilmeyecektir. İslâm, günümüzdeki düzen ve ortam kurbanı zavallılara cezâ ile yaklaşıp onları ürkütüp soğutan bir din değildir. Onları her türlü câhiliyye çirkefliğinden kurtarmak isteyen, şirk dâhil, her çeşit pislik ve günahtan pişmanlık duyanları affedip kurtamaya hazır merhamet dinidir. Yoksa, kimilerinin zannettiği gibi, tedric gibi süreci öngörmeden, gelir gelmez insanlara cezâ veren, sözgelimi kerhânelerin önüne idam mangaları yerleştiren bir din değildir İslâm. Hazırlayacağı inanç, kültür ve ahlâk altyapısı, ekonomik destek, evliliği kolaylaştırma, zinâya yaklaştıran her türlü şehevî ortamları yok edip insanı fıtrat çizgisine yerleştirme gibi tedbirler almadan İslâm, kimseye cezâ vermez, verilmesini onaylamaz. Fâhişeler ve seks manyağı haline gelmiş gençler dâhil, günümüzün insanı kızılmaktan çok acınmaya lâyık zavallı düzen kurbanlarıdır. Onlara da İslâm’ın güzelliği ulaştırılabilse bu çirkinlikler kendiliğinden uzaklaşacaktır. Ayrıca şunu bir tercih olarak belirtelim ki; Kur’an zinanın cezasını net olarak belirlemiştir.
Ne mutlu, dilini ve belini koruyan, ağzına gireni ve ağzından çıkanı İslâmî ölçülere göre tanzim edip nâmusunu muhâfaza eden edepli gençlere! Gözünde haram bakışların isi olmayan erkeklere ve yüzünde haram bakışların lekesi olmayan kızlarımıza selâm olsun!
Câhiliyye, Tarihte Olduğu Gibi, Yine Kur’an’la Yok Edilecektir!
Bütün mûcizelerinin yanında Kur’an, tarihin akışını değiştirmiş, en köklü değişiklikleri gerçekleştirmiş, en sağlam nizamı oluşturmuş, pratikte muhteşem meyvelerinin görüldüğü, her isteyene nimetlerini sunan bir ağaçtır. Kendisine yönelenlere sırlarını açan, hazinelerini saçan gökten inen muazzam bir sofradır. Göklere doğru tırmanmak, yükselmek isteyenlere Allah’ın uzattığı kopmaz bir iptir. Tarihin şahid olduğu en büyük devrim, Kur’an’ın gerçekleştirdiği inkılâbdır. Kur’an, kişileri kısa zamanda, tepeden tırnağa değiştirdiği gibi; toplumları da nuruyla ihya etmiş, diriltmiş, değiştirmiş, dönüştürmüştür.
Fert planında sözgelimi, Ebu Cehil’in samimi arkadaşı, eli silahlı katil adayı Ömer, Peygamber’i öldürmeye giderken kendisi dirilmiş, dinlediği Kur’an onu bir anda değiştirivermiştir. Kızını toprağa diri diri gömen Ömer, Kur’an sayesinde insanları ihya eden, karıncayı ezmemek için yere dikkatli basan merhamet ve adalet timsali Hz. Ömer oluvermiş. Fert planında tek tek yaşanan bunun gibi sayısız örnekler yanında, Kur’an, toplumu da, düzeni de kökten değiştirmiştir.
CÂHİLİYYE
- 123 -
Kabile halinde yaşayıp, sık sık birbirlerine saldıran, o güne kadar tarihte ciddi varlık gösteremeyen, devlet ve medeniyet nedir bilmeyen baldırı çıplak insanlar, Kur’an’ın gerçekleştirdiği inkılâp sayesinde çok kısa bir zaman içinde üç kıtada at koşturan, en büyük devlet ve medeniyet olmuşlar.
Gerçek Anlamda Çağ Kapatıp Çağ Açan Sadece Kur’an’dır: Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi, câhiliyyenin çağ anlayışı da cahilcedir. İnsanlığın hattındaki en büyük fay kırılmasını da hakkı görmek istemediği için görmezden gelir, farklı çağ anlayışını zanna ve uydurmalara dayanarak değerlendirir. İslâm’ın çağ anlayışı, tevhid mücâdelesini yansıtan olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler ışığındadır. İlk insan, aynı zamanda ilk peygamberdir. Ülü’l-azm denilen büyük peygamberler de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh tufanı, o tarihte ve sonraki etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.) putperest çağa destansı meydan okumaları ve mücâdeleleriyle tevhid çağını yeniden oluşturan inkılâbın köşe taşıdır. Mûsâ (a.s.) ve İsa (a.s.) da öyle. Ve en büyük inkılâb, Kur’an’ın yaptığı inkılâb; en büyük inkılâbçı da Hz. Muhammed’dir (s.a.s.). Kur’an’la câhiliyye çağı kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır. Kur’an’la birlikte Kur’an’ın oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saâdet; inkılâbçı insanın adı da müslüman’dır artık. Diğer devrimler, adına inkılâb denilemeyecek basit, sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha doğrusu zindanları değiştirmenin adına devrim denilmeye başlanmıştır. Karanlıklar, zulümler, zindanlar arasındaki değişikliğin adına devrim; küçük değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya dayanan zaman dilimlerinin adı çağ olamaz.
İnsanlık, bugün bilmem kaçıncı câhiliyye çağının karanlıklarında yaşıyor. Câhiliyye, İslâm’a zıt, putçu bir inanç sistemidir.508 Câhiliyye bir hayât felsefesi, taassup içeren bir yaşam biçimidir.509 Câhiliyye ahlâksızlık, hayâsızlıktır.510 Ve câhiliyye bir devlet anlayışı, bir yönetim biçimidir.511 Câhiliyyenin temel vasıflarından kölelik hâlâ hükmünü sürdürmektedir. İnsanlar bugünkü modern câhiliyyede şeytanın, nefislerinin, heva ve heveslerinin kölesi durumunda yaşarlarken; bir yandan da kullara kulluk-kölelik yapmaktalar. Yabancı emperyalistler ve yerli sömürücüler modern köleliği devam ettiriyorlar. Eski câhiliyye devrinde bazı insanlar kızlarını diri diri toprağa gömüyorlar, kızlarının dünya hayâtlarını yok ediyorlardı. Günümüzdeki modern câhiliyyede kız-erkek bütün çocuklar, öldürülmelerin en kötüsüne mahkûm ediliyor. Çocukların fıtratları bozulduğu ve mü’mince yaşatılmadığı için âhiretleri, ebedî hayâtları mahvediliyor. (Tabii, kürtaj, intihar, uyuşturucu gibi şeyleri saymaya gerek görmüyorum.) Kısaca, Kur’an gelip câhiliyyeyi değiştirmeden neler varsa, modern biçimde bugün de, buralarda da arz-ı endam etmektedir.
Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, bugünkü câhiliyyeyi niye değiştiremiyor? Bugünkü insanlar Kur’an okudukları halde, niçin karanlıklardan sıyrılıp değişik bir kimliğe bürünemiyor? Yani Kur’an, niye artık inkılâb yapamıyor? Kur’an değişmemiştir, ama Kur’an okuyanlar başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir. Kur’an, aynı Kur’an’dır, ama Kur’an’a yönelmesi gereken insan, Kur’an’a sahâbe gibi yönelmiyor. Çeşme, bin
508] bk. 3/Âl-i İmran, 154
509] bk. 48/Fetih, 26
510] bk. 33/Ahzâb, 33
511] 5/Mâide, 50
- 124 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne kadar onun hayât veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir. Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda yaşayan insan çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin yanı başındaki yangınları fark eden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini ve toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazırdır; referansları, örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir. Sadece reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez. “Kur’an şifâdır.”512 Hem ferdî hastalık, problem, stres ve buhranlarımıza; hem de sosyal kargaşamıza. Aynı zamanda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır. Bunun böyle olduğu sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî ve güncel bir vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda, kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da şüphesiz tatbik etmek için olacaktır. Mü’minin Kur’an’a imanı, zaten onu yaşamak içindir. “İşte bu Kur’an, indirdiğimiz mübarek bir Kitabdır. Artık Kur’an’a uyun, (onun emir ve yasaklarına aykırı davranıştan) sakının ki merhamet olunasınız.”513 Mü’min, Kur’an’ı, musikisinden yararlanmak ve kültürünü artırmak için okumayacaktır. Onu yaşamak için öğrenecek, okuyacak ve dinleyecektir. “Allah, şu Kur’an’la amel eden toplumları yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.” 514
Tatbik olunmayan bilgilerden bir menfaat edinilemeyeceği gibi; inanılan, okunan, anlaşılan, fakat yaşanmayan Kur’an’dan da özlenen faydalar sağlanamayacaktır. “Benim zikrimden (Kur’an’ımdan) yüz çeviren kişi(ler) için (buhranlarla dolu) dar bir hayât ve geçim sıkıntısı vardır.” 515
Bir ilke, bir kanun fert ve cemiyet hayâtında ilgi ve saygı görüyor, tatbik olunuyorsa onun varlığının anlamı ve değeri vardır. Yok, sadece varlığına ve gerekliliğine inanılmakla yetiniliyor da fertlerin irâdelerine ve toplum hayâtının akışına yön vermiyorsa onun mevcudiyetinin fiilî bir önemi yoktur. İnanılan ve kabul edilen bu ana kaideyi iman ve amel hayâtımıza uygulayarak şu soruları kendimize yöneltebiliriz:
Yüce Allah’ın varlığına, birliğine, yaratıcılığına, bilgisi ve gücü sınırsız, ortağı olmayan bir Rab olduğuna inanmamızın hayâtımızdaki rolü nedir? Onun bildirdikleri, emirleri ve yasaklarını ihtivâ ettiğine inandığımız Kur’ân-ıKerim’in kişisel ve sosyal hayâtımızdaki etkinliği nedir? Kur’ân-ıKerim vicdanların hâkim düzeni ve pratik hayâtın tatbik edilir nizamı olmadan mâziyi, hali, istikbali bilen Allah’ı fiil ve hayâtımızda biricik ma’bud; ortaksız ilâh tanımamız mümkün
512] 10/Yûnus, 57; 17/İsrâ, 82; 41/Fussılet, 44
513] 6/En'âm, 155
514] Riyâzü's-Sâlihin ve Terc. II, 341
515] 20/Tâhâ, 124
CÂHİLİYYE
- 125 -
müdür? Elbette ki değildir. Zira Allah’ın haram kıldıklarını helâl kılan, helâl kıldıklarını da haram kılan kişileri ve sosyal kurumları meşrû tanımak, onları ma’bud edinmektir. İlâhî yasaları yürürlükten düşürmek ve bu yasalarla çelişen prensipleri yüceltmek ise Allah’a şirk koşmaktır.
Devrimiz müslümanları, ilâhlar edinip Allah’a ortak koşmayı, sadece putlara tapmak gibi eksik ve kısır bir anlayış içinde kabul eder olmuşlardır. Bu kabulden ötürüdür ki, Allah’ın ferdî, ailevî ve ictimaî hayâtı tanzim edecek emir ve yasaklarını içeren Kur’ân-ıKerim, düzenleyicisi olması gereken günlük hayâttan çekilmiştir. Dirileri canlılığa ve ebedîlik aşkına erdirmesi gerekirken mezarlık kitabı olmuştur. “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucu olanı, Allah’a şirk koşmalarıdır. Dikkat edin, ben size onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar demiyorum. Fakat Allah’tan başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklar. (Bu da onlar için Allah’a bir nevi şirk koşmak olacak.)” 516
Allah’ın yanısıra ilâhlar tanımak, bağışlanmayacak ve cehennem azabına uğratacak pek büyük bir suç olduğu içindir ki, ilk mü’minler ilâhlar edinme anlamına gelebilecek davranışlardan şiddetle kaçınıyorlardı. Bu sebepledir ki Kur’an’la bildirilen helâllar ve haramlarla çelişen inançları, gelenekleri ve uygulamaları hemen bırakıyorlardı. Kur’ân-ıKerim’in yasalarına uymayı Allah’ı ma’bud tanımanın gereği görüyorlardı. Bu şuurlarından ötürüdür ki Rabbimizin Kur’an’da “Namaz kılınız” emri gelince bütün mü’minler namaz kılmaya başlamıştı. “Zekât veriniz” emri gelince, şartlarını taşıyan mü’minler, vermeyi bir iman zevki ve vicdan neşesi haline getirmişlerdi. “Savaşınız” buyruğu ise bütün mü’minleri iman saflarında savaşmaya hazırlamıştı.
Kadın ve erkek, Peygamber devrinin her mü’mini, Kur’an’ın ferdî ve ailevî hayâtı tanzim eden her emrini, sosyal, iktisadî ve hukukî münâsebetleri düzenleyen her düsturunu aynı iman ve şuurla derhal tatbik ediyor ve Kur’an’ı yaşanan bir nizam haline getiriyordu. Onlar biliyorlardı ki, Kur’an’ın yüce emir ve yasaklarını tatbik etmemek; şanlı Peygamber’in önderliğinde yaşamamak, imanı anlamsız kılmak, hayâtı gayesiz bir mâceraya sürüklemek, âhiret saâdetini putperestliğe feda etmektir. Biz de bugün kişilerin putlaştırıldığı, düzenlerin ilâhlaştırıl-dığı modern câhiliyette yaşıyoruz. Dünya ve âhirette hor ve hakir olmaktan kurtulmak için ashâbın Kur’an’a yaklaştığı gibi yaşamalıyız. Sadece Allah’a kul olabilmek, özgürlüğe kavuşup yükselmek için Kur’an’ı harfiyyen ve aynı heyecanla hayâtımıza geçirmeliyiz. “(Siz) O’nun Kitabı Kur’an’a uyun. O’nun emirleri ve yasaklarına aykırı gitmekten de sakının ki merhamet olunasınız (da dünya ve âhirette mutluluğa eresiniz.)” 517 Kur’an gölgesinde hayâtını sürdüren canlı Kur’an adayı müslümanlar, câhiliyyenin önce kendi içlerindeki etkilerinden arınarak görevlerine başlamalıdır. Tüm câhiliyyeye karşı Kur’an’ın aldığı tavrı alan hamele-i Kur’an olan mü’minler, câhiliyye ile tüm bağlarını koparmalı, onun her çeşidi ve görüntüsüyle ölünceye kadar mücâdelelerini sürdürmelidirler. O zaman Kur’an’ın gerçekleştirdiği o en büyük inkılâbı, câhiyyeyi yerle bir edip saâdeti asra taşımayı çevrelerinde değilse bile, mutlaka kendi içlerinde gerçekleştirmiş olacaklar, âhiretteki bitmeyen saâdete ulaşacaklardır.
516] İbn Mâce, Hadis no: 4205
517] 20/Tâhâ, 98; 6/En'âm, 155
- 126 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tefsirlerden İktibaslar
“Onlar hâlâ câhiliyye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir?” 518
Mevdûdi diyor ki:
Bu bölümde519 Allah, kendi indirdiğiyle hükmetmeyenlerin 1- Kâfir, 2- Zâlim, 3- Fâsık olduklarını belirtmektedir. Aynı şekilde, Allah’ın indirdiğini bırakıp, kendisinin veya başkalarının ortaya koyduğuyla hükmeden kişi bu üç suçu da işlemiş olur. Önce, Allah’ın indirdiğini reddetmekle küfr suçu işlemiştir. İkinci olarak, bütünüyle adil olan Allah’ın indirdiğini çiğnemekle zulüm suçunu işlemiştir. Üçüncüsü olarak ise, Allah’ın kulu olduğu halde, üzerine Hâkim olanın indirdiğini bırakıp, kendisinin veya bir başkasınınkini benimsemekle fâsık olmuştur. Böylece uygulamada Rabbine bağlı ve tâbi olmaktan çıkmış ve otoritesini inkâr etmiş olmaktadır ki, bu da fısktır.
Bu küfür, zulüm ve fısk, İlâhi hükmü çiğnemenin parçalarıdır. Bu yüzden böylesi bir çiğnemenin olduğu yerde bu üç suçtan kaçınmak mümkün değlidir. Değişen niteliğine ve reddedişin boyutuna göre suçun cinsidir. Eğer bir kişi İlâhî hükmün yanlış, kendisinin veya başkasının hükmünü doğru kabul ederek, İlâhî hükme aykırı hükümde bulunursa, kelimelerin tam anlamıyla bu kişi hem kâfir, hem zâlim ve hem de fâsıktır. Bununla birlikte, eğer bir kişi İlâhî hükmün doğruluğunu kabul eder ve buna aykırı bir hüküm verirse, böyle biri İslâm toplumunun dışına çıkmış olmazsa da imanını küfr, zulüm ve fıskla karıştırmış olur. Aynı şekilde, eğer bir kişi hayatın her alanında Allah’ın hükmünü reddederse her bakımdan kâfir, zâlim ve fâsık sayılacaktır. İlâhî hükmü bazı noktalarda kabul eder, bazılarında reddederse, bunu kabul ve reddi oranında iman ve İslâm’ı küfr, zulüm ve fıskla karıştırmış olur.
“Her biriniz için kanun ve hayat tarzı kıldık” cümlesi, “Bütün peygamberler ve kitaplar aynı yaşama şeklini öğrettiği ve hepsi de birbirini doğrulayıp desteklediği halde, neden kanunlarının ayrıntılarında farklılıklar vardır?” şeklinde gelebilecek bir soruya cevap vermek için konmuş bir ara cümledir. Söz gelimi, yukardaki soru bir örnekle şöyle sorulabilir: Çeşitli peygamberlerin ve kitapların getirdiği kültürel ve sosyal düzenlemelerde, meşru ve gayri meşrunun sınırlarında ve ibâdet biçimlerinde neden bazı farklılıklar vardır?
Bu sorunun cevabı şöyledir:
1) Çeşitli konuların ayrıntılarındaki sözü edilen farklılıklardan, bunların ayrı kaynak ve kökenlerinin bulunduğu sonucuna varmak yanlıştır. Gerçekte hepsi de farklı toplumlara ve farklı zamanlara uygun düşsün diye farklı düzenlemeler getirici Allah’tandır.
2) Hiç şüphesiz Allah, başlangıçtan beri tüm insanlar için tek ve aynı Kanun’u koyabilir ve onların hepsini tek bir ümmet yapabilirdi; fakat pek çok gerekli nedenlerle böyle yapmamıştır. Buradaki hikmetlerden biri, kendilerine Allah tarafından verilene itaat edecekler mi, etmiyecekler mi diye insanları denemektir.
İlâhî Sünnet’in ruhu ve niteliğiyle birlikte, taşıdığı düzenlemelerin yerini
518] 5/Mâide, 50
519] âyet 44-47
CÂHİLİYYE
- 127 -
anlayan ve önyargılı olmayanlar, hangi biçimde gelirse gelsin gerçeği tanıyacak ve kabul edeceklerdir. Böyleleri Allah’ın öncekilerin yerini almak üzere gönderdiği yeni düzenlemelere teslim olmakta tereddüt göstermezler. Buna karşılık, Sünnet’in gerçek ruhunu anlamayıp, yalnızca düzenlemeleri ve ayrıntılarını Sünnet’in kendisi yerine koyanlar ve kendi yaptıkları eklentilerden dolayı bağnazlaşıp önyargıya kapılanlar, ellerindekini değiştirmek üzere Allah’tan gelen herşeyi reddedeceklerdir. Ve, bu tür bir deneme yukarda sözü edilen iki tür insanı birbirinden ayırdetmek için gerekliydi. Bu yüzden değişik kanunlar ve düzenlemeler yapılmıştır.
3) Kanunların hepsinin gerçek hedefi, görünürde taşıdıkları farklılıklara bakmadan, Allah’ın insanlara üzerinde yarışmalarını emrettiği faziletlerin yeşertilmesidir. Bu yüzden, Kanun’un gerçek amacını göz önünde bulunduranlar, İlâhî Kanunların ve düzenlerin gösterdiği çizgide bu amaca doğru yürümelidirler.
4) Önyargıların, inadın ve yanlış zihni tavırların ürettiği farklılıklar ne polemikçi sempozyumlarda, ne de savaş alanlarında çözülebilir; bütün bunlar nihaî hükmüyle Allah tarafından karara bağlanacaktır. Bu son Hüküm günü, gerçek açıklanacak ve insanlar hayatları boyunca daldıkları tartışmalarda yatan Hakk’ın veya Bâtıl’ın miktarını öğreneceklerdir.
Câhiliyye: Arapça Câhiliyye kelimesi İslâm’ın zıddıdır. İslâm’ın yolu bütünüyle her gerçekliğin bilgisine sahip olan Allah’ın gönderdiği ilme dayanırken, İslâm’ın yolundan ayrılan ve ona karşı olan her yol câhiliyyetin yoludur. Arabistan’daki İslâm öncesi döneme, halkın yaşama yollarını sadece zan ve hevâya dayanarak kendilerinin icat etmiş olması anlamında Câhiliyye dönemi denir. Bu yüzden ne zaman bu yollardan biri benimsense, bu zaman “câhiliyye” zamanı olacaktır. Aynı şekilde, bugün okullarda ve üniversitelerde verilen bilgi yalnızca cüz’î, kısmî bir bilgi olup, hiçbir şekilde insanlığa yol gösterebilecek bir bilgi değildir. Bu yüzden, İlâhî bilgiyi hiçe sayarak, cüz’î bilginin yardımıyla oluşturulmuş hayale, zanna ve tahmine dayalı tüm hayat sistemleri, İslâm öncesi sistemler gibi câhilî sistemler olmaktan kurtulamayacaktır.
Bu böyle iken o ilim ve din iddiasında bulunanlar, Allah’ın hükmüne râzı olmayıp da kötülüğe meyletme, dalkavukluk, garazkârlık, eşitsizlik gibi haksız dâvâya tâbi olan câhiliyyet hükmü, câhiliyyet kanunu mu istiyorlar? Hâlbuki hüküm ve hâkimiyeti Allah’tan daha güzel olan kim vardır? Allah’ın hükmünden daha güzel hangi hüküm, Allah’ın hükmüyle hükmeden hâkimden daha güzel hükmedecek hangi hâkim düşünülebilir? Fakat bu soru herkese değil, îkân (sağlam bilgi) sahibi olan kimseler, topluluklar içindir. Bunu ancak sağlam bilgi ehli olanlar takdir eder. Yoksa küfür ve şüphe içinde bulunanlar, kalblerinde hastalık olanlar, bir zâlimin haksız hükmüne “daha güzeldir” demekten çekinmezler.
Rivâyete göre bu âyet, Benî Nadîr ve Benî Kureyza yahudiler i arasındaki adam öldürme olayından dolayı Peygamberimizden hüküm talep etmeleri ve Peygamberimiz tarafından Mûsâvat (eşitlik) ile hükmedilmesi üzerine Benî Nadir’in bu eşitlik hükmüne râzı olmayarak câhiliyye âdeti üzere üstünlük sevdasında bulunmaları se b ebiyle nazil olmuştur. Bu sebebe göre, yahudilerin İslâm yoluna, Muhammed Aleyhiselâm’ın hükmüne iman ve ittiba etmemekle yalnız Kur’ân’a ve Muhammed Aleyhisselâm’a değil, kendi dinleri ve kitapları olduğunu iddia ettikleri Tevrat’ı ve Mûsâ şeriatını da tanımayıp mutlak İlâhî
- 128 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hükmü inkâr ederek câhiliyye hükümleri peşinde koşmak istediklerini beyan ve isbat etmekle; hem iman iddialarına rağmen küfür, hem ilim ve şeref iddialarına rağmen cehâlet, bozgunculuk ve azabı haketmeleriyle cezalandırmış ve sebebin özelliğiyle beraber mefhumun genelliğine göre de bu hükmün yalnız yahudilere mahsus olmayıp hıristiyan ve diğerleri hakkında da böyle olduğunu ve dolayısıyla İslâm şeriatının, umumun şeriatı ve herkesin yolu olup, bunu tanımayan yahudi ve hıristiyanların kendi din ve şeriatlerini de tanımamış olacaklarını anlatmış ve bu şekilde müslümanların ümmetler arası vazifelerindeki genişliğin önemini göstermiştir. 520
“Sana da daha önceki kutsal kitabı onaylayıcı ve içeriğini koruyucu olan bu hak kitabı indirdik. Buna göre onların arasında Allah’ın indirdiği âyetlere göre hüküm ver, sana gelen gerçekten saparak onların keyfi arzularına uyma.
Her ümmet için ayrı bir şeriat, ayrı bir ana yol belirledik. Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat belirlediği yolda sizleri denemeyi diledi. Buna göre hayırlı işlerde yarışınız. Çünkü hepiniz Allah’a döneceksiniz ve O anlaşmazlığa düştüğünüz meselelerin içyüzünü size haber verecektir.
O halde onların arasında Allah’ın indirdiği âyetlere göre hüküm ver, onların keyfi arzularına uyma, onların seni Allah’ın indirdiği hükümlerin bir kısmından bile şaşırtmalarından sakın, eğer sana sırt çevirirlerse bil ki, Allah, günahlarının bazısı yüzünden onları cezalandırmak istiyor. Kuşku yok ki, insanların çoğu fâsıktır.
Yoksa istedikleri câhiliyye düzeni midir? Kesin inançlılara göre Allah’ın düzeninden, Allah’ın verdiği hükümden daha iyisi düşünülebilir mi hiç?” 521
Seyid Kutub diyor ki:
Anlatımdaki bu netlik, ifadedeki kesinlik, kimi durumlarda ve koşullarda kişiyi bu şeriattan -küçük çapta da olsa- herhangi bir hükmü terk etmeye özendirebilecek aldatıcı gerekçeler karşısında bu denli kesin önlemler alınmış olması, insanı ister istemez duraksatıyor... Bu âyetler karşısında insan elinde olmaksızın oturup düşünmek zorunda kalıyor. Kimi insanlar, koşullar ve durumlar bunu gerektiriyor diyerek Allah’ın şeriatını tümüyle inkâr etmelerine karşın, hâlâ nasıl oluyor da müslümanlık iddiasında bulunabiliyorlar, şaşırmamak elde değil!.. Kişi, Allah’ın şeriatını tümüyle terk etmesine karşın, nasıl oluyor da hâlâ müslüman olduğunu iddia edebiliyor? Bu tür insanlar kendilerini, nasıl oluyor da hâlâ “müslüman” olarak niteleyebiliyor? İslâm’la hiçbir bağları kalmamasına karşın, Allah’ın şeriatını tamamen terk etmelerine karşın, her koşulda her durumda geçerliliğini koruyan ve her koşulda her durumda uygulanmak zorunda olan Allah’ın şeriatını reddederek O’nun ilahlığını inkâr etmiş olmalarına karşın, hâlâ nasıl “müslümanlık” iddiasında bulunabiliyorlar? Bu tür insanlara, şaşırmamak, hayret etmemek elde değil.
“Sana da bu hak kitab (Kur’an)’ı indirdik”. Âyetteki “hak” kelimesine, ilahlık açısından yani şeriat belirleme, kanunlar koyma yetkisinin Allah’a ait olacağının belirtilmesi açısından bakmamız gerek. “Hak”, Kur’an’ın içeriğinde, ondaki inanç ve şeriat esaslarında, orada anlatılan her olayda ve verilen her buyrukta
520] Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an
521] 5/Mâide, 48-50
CÂHİLİYYE
- 129 -
somut bir biçimde ortadadır.
Kur’an, “daha önceki kutsal kitabı onaylayıcı ve içeriğini koruyucu” olarak indirilmiştir. Kur’an, Allah’ın dininin, nihâî biçimidir. Allah’ın dini ve de yaşam biçimi ile insanların uyacakları şeriat ve sistem noktasında nihai kaynak, Kur’an’dır. Artık Allah’ın dininde hiç bir değişikliğe gidilmeyecektir.
Semâvî dinlere mensup insanlar arasında, ister inanç esasları, isterse şeriat prensipleri noktasında bir anlaşmazlık baş gösterdiğinde, bunu çözümleyebilmek için müracaat edilmesi gereken kitap Kur’an’dır. Müslümanlar arasında bir anlaşmazlık çıkarsa başvurulacak kitap Kur’an’dır. Yaşama ilişkin herhangi bir meselede görüş ayrılıkları olduğunda, müracaat edilmesi gereken kitap, Kur’an’dır. Bu noktalarda, temelde söz konusu nihai kaynaktan beslenmeyen kişilerin sunacağı görüşlerin hiçbir “kıymet-i harbiye”si yoktur.
Âyette hemen ardından, bu gerçeğin getirdiği zorunluluklar ekleniyor: “Buna göre onların arasında Allah’ın indirdiği âyetlere göre büküm ver, sana gelen gerçekten saparak onların keyfi arzularına uyma!” Bu buyruk, kendisine o dönemde aralarında hüküm vermesi için başvurmakta olan hristiyanlar hakkında, öncelikle peygamberimize yöneliktir. Ancak, âyeti salt bu olaya özgü kılmak doğru değildir. Mademki artık nihai kaynak olan Kur’an’ı değiştirmek üzere yeni bir peygamber ya da yeni bir şeriat gönderilmeyecektir, öyleyse bu âyetteki hüküm, kıyamete dek geçerliliğini koruyacak genel bir hükümdür.
Allah’ın dini Kur’an’la tamamlanmış bulunmaktadır. Allah’ın bu noktada kendisine teslim olanlara verdiği nimet Kur’an’la son bulmuştur. Allah, Kur’an’ın tüm insanlar için bir yaşam düzeni olmasını uygun görmüş bulunmaktadır. Kur’an’ı değiştirmek, onun hükümlerinden herhangi birini terk etmek, ya da başka bir şeriatı bu şeriata yeğleyebilmek için, artık hiçbir gerekçe bırakılmamıştır. Allah bu dini insanlara uygun gördüğünde, onun tüm insanları kapsayacağını biliyordu. Yine Allah, bu kitabı nihai kaynak olarak uygun gördüğünde, bunun tüm insanların yararına olacağını, kıyamete dek bütün insanları kapsayacağı biliyordu. Bu kitaptan, değil uzaklaşmak, bir bölümünü değiştirmek bile, İslâm’a ilişkin bu bilginin bulunması hasebiyle, kişiyi inkâra götürür. Buna yeltenen bir kişi, diliyle bin kez müslüman olduğunu söylese bile dinden çıkmış demektir.
Allah, bazı insanların, Allah’ın indirdiklerinden ödün vermeye götürecek kimi mazeretler ileri süreceklerini ve de yönetenlerin ya da yönetilenlerin keyfï arzularına kapılabileceklerini biliyordu. Kitabında belirttiği hükümleri -hiçbir ödün vermeksizin- yürürlüğe koymak, zorunlu olmasına karşın, bazı insanların kimi durumlarda kendi duygularına kapılarak bu zorunluluğun gereğini ihmal edebileceklerini biliyordu. Bu nedenle de söz konusu âyetlerde peygamberimizi, yönetilenlerin keyfî arzularına kapılmaması için uyarıyor ve de kendisinden, insanların onu Allah’ın indirdiği hükümlerin bir kısmından bile şaşırtmalarından sakınmasını istiyor...
İnsanları buna yeltenmeye iten faktörlerin başında, aynı ülkedeki değişik grupları, fraksiyonları ve öğretileri benimsemiş olan farklı kimselerin tümünü uzlaştırıp biraraya toplama noktasında insanların içgüdüsü gelmektedir. Buna kapılan kimseler, karşılarındaki insanların istemleriyle şeriatın hükümleri çatıştığında işi basitleştirme ya da ayrıntı gibi görünen meselelerde –bunlar anladığımız
- 130 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kadarıyla şeriatın temel meselelerinden değildir deyip- işi kolaylaştırma yoluna başvururlar.
Rivâyete göre yahudiler peygamberimize gelerek, belirli bazı hükümlerin uygulanmasında kendilerine hoşgörülü davranacak olursa, iman edebileceklerini söylediler. Peygamberimizi bu noktada uyaran âyet de, yahudilerin bu önerileri üzerine indirilmişti.. Ama meseleye -açıkça görüldüğü üzere- daha genel bazda bakmak gerekir. Zira bu şeriata inananlar da değişik vesilelerle her zaman için bu meseleyle karşılaşabilirler. Bu nedenle Allah, meseleyi son derece net bir biçimde ortaya koymayı ve de belirli koşulları göz önünde bulundurarak ya da farklı istemlerle, farklı arzularla karşılaşıldığında bir orta yol bulup insanları uzlaştıracağız diyerek ihmalkârlığa itebilecek beşerî içgüdülerin yolunu kesinkes kapatmayı uygun görmüş ve peygamberimize şöyle buyurmuştur: Allah, dileseydi insanları tek bir ümmet yapardı. Ama O, onların her biri için ayrı bir yol, ayrı bir yöntem belirledi. O, gönderdiği din ve şeriatla, yaşam boyunca verdiği nimetlerle, insanları sınamayı diledi. Her insan kendi seçtiği yolda yürüyecektir. Sonunda ise tüm insanlar Allah’a döneceklerdir. Orada, gerçek, kendilerine bildirilecektir. Her biri dünyada seçtikleri yol ve benimsedikleri sistem konusunda sorguya çekilecektir. Öyleyse, değişik görüşlerdeki değişik düşüncelerdeki kimseleri birleştirebilmek için şeriattaki herhangi bir hükmü kolaylaştırmayı düşünmek doğru değildir. Onlar zaten birleşmezler:
“Her ümmet için ayrı bir şeriat, ayrı bir anayol belirledik. Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat belirlediği yolda, sizleri denemeyi diledi. Buna göre hayırlı işlerde yarışınız. Çünkü hepiniz Allah’a döneceksiniz ve O, anlaşmazlığa düştüğünüz meselelerin içyüzünü size haber verecektir.”
Allah’ın şeriatı bâkîdir, herşeyden daha değerlidir. Onun bir bölümünü de olsa, Allah’ın uygun görmediği bir şey uğruna kurban etmeye değmez! İnsanlar Allah tarafından yaratılmıştır. Her birinin kendine göre bir yeteneği, mizacı, kafa yapısı ve seçtiği bir yol vardır. İnsanlar, Allah’ın hikmeti gereği, birbirlerinden farklı yapılarda yaratılmışlardır. Allah onlara doğru yolu göstermiş ve bu noktada onları serbest bırakmıştır. Bu, onları sınamak istediğindendir. İnsanlar sonuçta Allah’a döneceklerdir. Ve o gün dünyada benimsedikleri yola göre, yaptıklarının karşılığını göreceklerdir.
Öyleyse bir kimsenin, Allah’ın şeriatını gözetme adına, bir başka deyişle insanların yararını ve kurtuluşunu gözetme adına, tüm insanları aynı çatı altında birleştirebilmek için çırpınması, boşa kürek çekmek demektir. Allah’ın şeriatından ödün vermek yada onda bazı değişiklikler yapmak, neticede, yeryüzünde bozguna neden olmak, biricik sapasağlam sistemi bırakıp sapıtmak, insanların yaşamında adâleti ortadan kaldırmak, insanların birbirlerine köle olmalarına, Allah’ı bırakıp birbirlerini rabb edinmelerine zemin hazırlamak dışında hiçbir işe yaramayacaktır. Bu ise en büyük kötülük, en büyük yıkımdır..: Sonu gelmeyecek, olmayacak girişimler peşinde koşmak, doğru değildir. Çünkü insanın doğası için Allah, bu tür girişimleri uygun görmemiştir. Bu, Allah’ın hikmeti gereği insanların farklı kafa yapılarına, farklı mizaçlara, farklı görüşlere, farklı eğilimlere sahip olmalarına da terstir. İnsanları yaratan Allah’tır. Onların geçmişlerini de geleceklerini de çok iyi bilmektedir. Sonuçta herkes O’na dönecektir.
Böylesi bir amaçla, Allah’ın şeriatındaki herhangi bir hükmü kolaylaştırmaya
CÂHİLİYYE
- 131 -
kalkışmak -bu âyetten anlaşıldığı ve de yaşamın her noktasında- görüldüğü kadarıyla, boşa yorulmaktır. Böylesi bir girişim, realiteyle bağdaşmamaktadır. Allah’ın irâdesine de uymamaktadır. Böyle bir girişimi, -Allah’ın isteklerini gerçekleştirmek için didinen- müslümanlar da onaylayamaz. Bu durumda, kendilerini “müslüman” olarak yaftalayan bazı kimseler, nasıl oluyor da örneğin şöyle laflar edebiliyorlar: “Turistleri kaybetmek istemiyorsak, şeriatı tatbik etmeyi düşünmemiz hiç de doğru olmaz” Abartmıyorum! Aynen böyle laflar eden insanlar var bugün!
Burada, daha net bir biçimde, aynı gerçeğin altı bir kez daha çiziliyor. Bu konudaki ilk âyette: “Buna göre onların arasında Allah’ın indirdiği âyetlere göre büküm ver, sana gelen gerçekten saparak onların keyfi arzularına uyma!” denilmiştir. Kısacası, Allah’ın şeriatını bütünüyle onların keyfî arzusuna terk etmek yasaklanmıştı. Şimdi ise peygamberimiz, insanların kendisini Allah’ın indirdiği hükümlerin bir kısmından bile şaşırtmalarından sakınması için uyarılıyor: “O halde onların arasında Allah’ın indirdiği âyetlere göre hüküm ver, onların keyfi arzularına uyma, onların seni Allah’ın indirdiği bükümlerin bir kısmından bile şaşırtmalarından sakın!”
Buradaki uyarı, daha kesin ve daha vurguludur. Burada mesele, tüm çıplaklığıyla ortaya koyuluyor. Bu fitneden, böylesi şaşırtmacalara kanmaktan, özenle kaçınmak gerekir. Bu meselede iki olay söz konusudur: Ya Allah’ın indirdiği hükmü aynen vermek ya da insanların -Allah tarafından sakınılması istenen- keyfî arzularına ve şaşırtmacalarına tâbî olmak.
Âyette daha sonra keyfî arzulara uyma konusuna açıklık getirilerek, peygamberimizin, kendisine gelen yahudilerin önerileri meselesini çözümleyebilmesi kolaylaştırılıyor. Artık söz konusu yahudiler, bu şeriattaki küçük büyük herşeye bütünüyle bağlanmazlarsa, İslâm’ı benimsemeyip sırt dönerlerse, Allah’ın şeriatıyla yargılanmaktan yüz çevirirlerse, peygamberimizin yapacağı bellidir. (O dönemde, bu konuda serbestlik vardı. Ancak daha sonra, “daru’l-İslâm”da İslâm şeriatıyla hüküm vermek zorunlu kılındı): “Eğer sana sırt çevirirlerse bil ki, Allah, günahların bazısı yüzünden onları cezalandırmak istiyor. Kuşku yok ki, insanların çoğu fâsıktır.”
Sana sırt çevirirlerse, yapabileceğin bir şey yoktur. Onların bu tutumları seni, Allah’ın hükmüne ve şeriatına bütünüyle sarılmaktan ödün vermeye itmesin. Onların getirdikleri öneri, senin gücünü kırmasın, tavrını değiştirmesin. Onlar, sırtlarını dönüp yüz çevirmekteler. Çünkü Allah onları, işledikleri kimi günahlardan ötürü cezalandırmak istiyor. Bu tutumları nedeniyle başı derde girecek olanlar, onlardır. Onların bu tavırları ne sana zarar getirir, ne Allah’ın şeriatına, ne dinine; ne de dinlerine bağlı müslümanlara... İnsanın yapısı böyledir: “İnsanların çoğu, fâsıktır.”
Onlar dinden çıkarlar, sapıtırlar. Çünkü yapıları böyledir. Bu noktada sen, onların bu durumuna bir çare bulamazsın. Bunda şeriatın da günahı yoktur. Onların doğru yolu bulmaları da mümkün değildir. Böylece şeytanın, müslüman yüreğine girebileceği tüm pencereler kapatılıyor. Hangi amaçla ve hangi durumda olursa olsun, bu şeriatın hükümlerinden herhangi birini terk etmeye yol açabilecek tüm gerekçeler, ortadan kaldırılmış bulunuyor.
- 132 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sonra insanlar, bu yol ayrımı üzerinde iyice düşünmeye sevk ediliyor. Ya Allah’ın hükmü ya da câhiliyyenin hükmü... Bu ikisinin ortası olamaz. Bu ikisi dışında başka bir alternatif yoktur. Ya, yeryüzünde Allah’ın hükmü egemen olacak, insanların yaşamında Allah’ın hükmü yürürlüğe konacak, insanların yaşamı Allah’ın sistemine göre yönlenecek... Ya da, câhiliyye hükmü, keyfï arzulara göre belirlenmiş bir şeriat, kölelik sistemi yürürlükte olacak... Bu iki alternatiften hangisini istiyorlar? “Yoksa istedikleri, câhiliyye düzeni midir? Kesin inançlılara göre Allah’ın düzeninden, Allah’ın verdiği hükümden daha iyisi düşünülebilir mi hiç?”
Câhiliyyenin anlamı bu âyette belirgin bir biçimde ortaya konuluyor. Câhiliyye -Allah’ın belirttiği, Kur’an’da ifade edildiği üzere- insanların insanlar için hüküm belirlemesi, insanın insana köle kılınması, Allah’a kulluğun bırakılması, Allah’ın ilahlığının reddedilmesi ve de buna karşılık, kimi insanların ilah kabul edilmesi ve -Allah’a değil- onlara tapılmasıdır.
Olaya bu âyetin ışığında baktığımızda, câhiliyyenin tarihsel bir süreçten ibaret olmadığını görüyoruz. Câhiliyye, bir olgudur. Geçmişte yaşanmış olan bu olguyla, bugün de yarın da yine karşılaşılacaktır. Câhiliyyenin niteliği, İslâm la çelişme, İslâm’a karşı olmadır.
Nerede ve hangi zamanda olursa olsun eğer insanlar, tek bir konuda bile ödün vermeksizin Allah’ın şeriatına göre hükmediyorlarsa, bu şeriatı benimsiyorlar ve ona gerçek anlamda teslim oluyorlarsa, Allah’ın dinine mensup olmuş demektirler. Yok eğer, beşer aklının ürünü olan bir şeriat, bir öğretiye göre hüküm veriyorlarsa -hangi şekilde olursa olsun- söz konusu öğretiyi benimsiyorlarsa, onlar câhiliyye sınıfındadırlar. Onlar, öğretisi doğrultusunda hüküm verdikleri kişinin dinini benimsemiş durumdadırlar, Allah’ın dinini değil! Allah’ın hükmünü istemeyen, câhiliyye hükmünü istiyor demektir. Allah’ın şeriatını reddeden, câhiliyye düzenini kabul ediyor, câhiliyyeyi yaşıyor demektir.
Bu, yolların ayrılış noktasıdır. Allah bu noktada, insanlardan iyice düşünmelerini istiyor. Gerisi insanlara kalmıştır. Diledikleri yolu seçmekte özgürdürler. Ardından Allah bu tür insanlara, câhiliyye düzenini istemelerinden ötürü kınayıcı bir soru yöneltmektedir. Yine bu soru, Allah’ın hükmünün daha üstün olduğunu vurgulamaya yöneliktir: “Kesin inançlılara göre Allah’ın düzeninden, Allah’ın verdiği hükümden daha iyisi düşünülebilir mi hiç?”
Evet! Allah’tan daha iyi hüküm koyabilecek olan kim vardır? İnsanlar için Allah’ın şeriatından ve hükmünden daha iyi bir şeriat ve hüküm belirleyebileceği iddiasında bulunmaya kim kalkışabilir? Böylesi büyük bir iddiaya kalkıştığında, bunu hangi gerekçeyle açıklayabilir? Bu iddiaya kalkışan, insanları, onların yaratıcısından daha iyi tanıdığını söyleyebilir mi? İnsanlara karşı, onların rabbinden daha hoşgörülü olduğunu ileri sürebilir mi? İnsanlar için en uygun olanı, onların yararını Allah’tan daha iyi gözetiyorum diyebilir mi? Nihai şeriatını gönderen, son peygamberini gönderen, onu peygamberlerin sonuncusu, getirdiği mesajı kitapların sonuncusu kılan, İslâm şeriatını kıyamete dek geçerli olarak niteleyen Allah’ın durumların değişebileceğini, yeni gereksinimlerin ortaya çıkacağını, farklı koşullar söz konusu olabileceğini bilemediğini iddia edebilir mi? Bir insan, Allah tüm bunları bilemediği için şeriatında belirtmemişti, ancak bugün işte tüm bunlar bizler tarafından kavranmıştır diyebilir mi?
CÂHİLİYYE
- 133 -
Allah’ın şeriatını yaşamdan koparan, onun yerine câhiliyye şeriatını, câhiliyye hükmünü ikame eden, kendi keyfî arzusunu ya da herhangi bir halkın veya neslin keyfî arzularını Allah’ın şeriatından, Allah’ın hükmünden üstün tutan kimseler, bu tür sözler söyleme cüretini nasıl gösterebiliyorlar?
Özellikle de kendini müslüman olarak adlandıran bir insan, bu türden sözler edebilir mi? İçinde bulunduğumuz koşullarmış. Durum çok değişmişmiş! İnsanların istememesiymiş! Düşmanlardan çekinmemiz gerekirmiş! Allah müslümanlardan kendi aralarında şeriatını yürürlüğe koymalarını, Kur’an doğrultusunda hayat sürmelerini, onlardan kimi insanların kendilerini indirdiği şeriatından ufacık bir noktada bile şaşırtmalarından sakınmalarını isterken, daha sonra olup bitecek herşeyi bilmiyor muydu?
Beklenmedik gereksinimler, yenilenen koşullar ve görmezlikten gelinemeyecek durumları, Allah’ın şeriatı ihata edemeyecek denli eksikmiş! Bu nasıl iddia edilebilir? Şeriatından ödün verilmemesi için bu denli kesin bir ifâde ‘ kullanan ve insanları özenle uyaran Allah, tüm bunların olacağını bilmiyor muydu?
Bu konuda, müslüman olmayan bir kimse dilediğince konuşabilir. Ama müslüman olan ya da müslüman olduğunu iddia eden bir kimse bu türden sözler edebilir mi? Bu türden sözler edebiliyorsa onun İslâm’la artık ne ilgisi kalmıştır? Tüm bunlardan sonra, onda İslâm’ın en ufak bir izi görülebilir mi?
Bu, tam bir yol ayrımıdır. Kişi seçimini yapmak zorundadır. Seçimini yapmışsa artık tartışmanın gereği yoktur. Ya İslâm, ya câhiliyye! Ya iman, ya küfür. Ya Allah’ın hükmü ya câhiliyye düzeni.
Allah’ın indirdiği âyetlere göre hüküm vermeyenler, kâfirlerin, zâlimlerin, fâsıkların ta kendileridirler. Yönetilenlere karşı Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenler, kesinlikle mü’min değildirler. Bu meseleyi müslüman, kesin ve net bir biçimde kafasına yerleştirmelidir. Yaşadığı çağda, insanlara karşı Allah’ın hükmünü uygulama noktasında asla tereddüde düşmemelidir. Bu gerçeğin zorunlu sonucu olarak, dosta da düşmana da Allah’ın şeriatını uygulamalı ve de bunun neticesine katlanmalıdır.
Müslüman bu meseleyi kafasına net olarak yerleştiremezse, bir türlü istikrara kavuşamayacak, kendini yöntem kargaşasının içinde bulacak, hak ile batılı birbirinden ayıramayacak, doğru yolda bir adım bile ilerleme kaydedemeyecektir... Bu meselenin sıradan insanların kafasında bu denli netleştirilemeyeceği doğru kabul edilse bile, “müslüman” olmayı isteyen, müslümanlığın gereklerini yerine getirmeye azmeden insanların kafasında iyice netleştirmeyi savsaklamak asla doğru değildir...
Buradaki âyetlerin tümü, sûrenin başında belirttiklerimizi doğrulamaktadır. Orada da ifade ettiğimiz üzere, bu sûredeki âyetlerin tümü, hicretin altıncı yılında Hudeybiye’de indirilen Fetih sûresinden sonra indirilmiş olamaz. Tam tersine bu sûrenin pek çok bölümü, -Uhud savaşının ardından Benî Nazîr, Bedr savaşının ardından da Benî Kaynuka yahudilerinin sürülmelerinden önce indirilmemişse de- Fetih sûresinden -en azından- Ahzab savaşının meydana geldiği hicrî dördüncü yılda Benî Kureyza yahudilerinin Medine’den sürülmelerinden önce indirilmiş olmalıdır.
- 134 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Buradaki âyetlerde, birtakım olaylara, Medine’deki İslâm toplumunun tanık olduğu gelişmelere, ayrıca yahudilerin, münafıkların tutumlarına ve konjonktürel durumlarına değiniliyor. Söz konusu tutumlar ve konjonktürel durumlar, yahudilerin gücünün kırılmasıyla bertaraf edilecekti. Bunun son örneği Beni Kureyza sorunuydu.
Bu âyet, yahûdilerin ve hristiyanların dost edinilmelerine ilişkindir. Âyetteki uyarıda -hatta tehditte- onları dost edinenin onlardan biri olacağı vurgulanıyor. Bu vurgu, onlarla dostluk kuran ve bunu başlarına bir bela geleceğinden korkmakla gerekçelendiren, kalpleri hastalıklı kişilere yöneliktir. Yine âyette müslümanların, dinlerini hafife alıp alay konusu yapan kimselerle dostluktan nefret etmeleri istenmektedir. Bununla da, -müslümanlar namaza durduklarında- onların namaz kılmalarını hafife alan ve alay konusu yapan kimselere işaret ediliyor. Tüm bu olumsuzluklar, Medine’de yahudilerin güçlü, etkin ve çeşitli imkânlara sahip oluşlarından kaynaklanıyordu. Dolayısıyla, bu tür kargaşaların olması, böylesi olayların yaşanması, ayrıca âyetlerde böylesine sert bir uyarı ve tekrar tekrar tehdide gerek görülmesi, ardından yahudilerin gerçek durumlarının açıklanması, teşhir edilip kınanmaları, bu bağlamdaki binbir komplolarının, entrikalarının, manevralarının, her türlü kirli çamaşırlarının ortaya dökülmesi son derece olağandır.
Buradaki âyetlerin iniş nedenlerine ilişkin çeşitli rivâyetler vardır. Bunların kimisinde bu âyetlerin, Bedir savaşından sonra ortaya çıkan Benî Kaynuka sorunu, Abdullah bin Ubey bin Selûl’un tavrı ve kendisi ile yahudiler arasındaki dostluk ilişkisini, “Doğrusu ben başımı belaya sokmak istemiyorum, bu nedenle de onlarla dostluğumu kesemem” diyerek aklamaya çalışması üzerine indiği belirtilir.
Aslında, bu rivâyetler olmaksızın da, âyetlerin yapısını ve içeriğini nesnel bir yaklaşımla incelemek ve de bu âyetleri peygamberimizin Medine’deki yaşamında tanık olduğu olayların kronolojik sırasına göre ele almak bile, söz konusu âyetlerin iniş zamanına ilişkin bu sûrenin girişindeki tesbitlerimizi doğrulamaya yeterlidir.
İslâm Toplumunun Ana İlkeleri: Buradaki âyetlerde, İslâm toplumunun eğitimine ve bu toplumun, kendilerine Allah tarafından belirlenmiş misyonu yerine getirmeye hazırlanmasına ilişkin Kur’an’ın öngördüğü metod dile getiriliyor. Ayrıca söz konusu metodun, müslüman bireyin ve İslâm toplumunun kimliğinde her zaman için kesinkes yarleşmesi istenen ana ilkeleri ve prensipleri belirtiliyor. Bu ana ilkeler ve prensipler, sâbittir. Bunlar, sadece tek bir ulusa ya da tek bir kuşağa özgü değildir. Tam tersine bu ana ilkeler ve prensipler, her kuşakta müslüman bireyin ve İslâm toplumunun oluşumunun temeli niteliğindedir.
Kur’an’da müslüman bireyin eğitimine ilişkin belirlenen metot temelde şöyledir: Müslüman, rabbine, peygamberine, inancına ve İslâm toplumuna içtenlikle bağlanmalıdır. İçinde yer aldığı saftaki insanlar ile Allah’ın sancağını taşımayan, peygamberimizi önder kabul etmeyen, Allah’ın taraftarları konumundaki gruba katılmayan saftaki insanlar arasında mutlaka kesinkes bir ayrım yapmalıdır. Müslüman, Allah’ın gücüne bir örtü, ayrıca insanlığın yaşamı ve tarihsel olaylara ilişkin Allah tarafından belirlenmiş yazgının gerçekleştirilmesi için bir araç olmak üzere, Allah’ın seçtiği bir kimse konumunda bulunduğunu bilmelidir. Ona böylesi bir konum belirlenmiş olması -tüm yükümlülüklerle birlikte- Allah’ın
CÂHİLİYYE
- 135 -
dilediği kimselere verdiği bir lütfu, bir bağışıdır. Müslüman olmayan kimselerle dost olmak, Allah’ın dininden dönüş, o yüce konumdan kaçış ve Allah’ın o güzelim lütfunu bir kenara bırakış demektir.
Müslüman bireyin, yukarıda anlattığımız doğrultuda yönlendirildiği, buradaki âyetlerin çoğunda açıkça görülüyor:
“Ey mü’minler! Yahudileri ve hristiyanları dost edinmeyiniz. Onlar, birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse o, onlardan olur. Hiç kuşkusuz Allah, zâlimleri doğru yola iletmez.”
“Ey mü’minler! İçinizden kim dinden dönerse bilsin ki, yakında Allah öyle bir grup ortaya çıkaracak ki, Allah onları sevdiği gibi onlar da O’nu severler. Bunlar mü’minlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı onurlu davranırlar, Allah yolunda cihad ederler, biç kimsenin yergisinden ve kınamasından çekinmezler. Bu Allah’ın bağışıdır, onu dilediğine verir. Allah’ın lütfu geniştir, O her şeyi bilir.”
“Sizin dostunuz ancak Allah, O’nun peygamberi ve namaz kılan, zekât veren, rükûa varan mü’minlerdir.”
“Kim Allah’ı, Peygamber’i ve mü’minleri dost edinirse bilsin ki gâlip gelecek olanlar, yalnız Allah’ın tarafını tutanların grubudur.”
Sonra Kur’an, düşmanlara ilişkin gerçek, kendisinin onlara ve onların da ona karşı verecekleri savaşa ilişkin gerçek konusunda müslümanın bilincini kristalize ediyor. Bu savaş, bir inanç, bir öğreti savaşıdır. Müslüman ile düşmanları arasındaki bitmeyen sorun, inançtır. Karşısındakiler ona, her şeyden önce inancından ve dininden ötürü düşmandır. Onların bu durmak bilmeyen düşmanlıkları, fâsıklıklarından, Allah’ın dininden sapmalarından, Allah’ın dinine uyup doğru yol üzere yürüyenlerden hoşlanmamalarından kaynaklanıyor.
“De ki; Ey kitap ehli! Bizden hoşlanmamanızın tek sebebi Allah’a, bize indirilen kitaba ve daha önce indirilmiş olan kitaplara inanmamız değil mi? Gerçekten çoğunuz fâsık, yoldan çıkmış kimselersiniz.”
İşte, meselenin düğüm noktası budur. İşte, temel faktörler bunlardır! Bu metodun, bu temel direktiflerin değeri gerçekten büyüktür. Bu doğrultuda Allah’a, dinine, peygamberine ve İslâm toplumuna bağlılıktaki içtenlik ve de savaşın, ayrıca düşmanların niteliğini kavramak, imanın gereğini yerine getirme, müslüman bireyin eğitme ve İslâmcı grubun örgütsel etkinlikleri açılarından son derece önemlidir. İslâm sancağını taşıyan kimseler, kendileri ile kendilerinin taşıdıkları sancağı taşımayan karşıt komplolar arasında kesinkes bir ayrımı benliklerine yerleştiremedikleri, sadece Allah’a, peygamberine ve kendi mü’min liderlerine bağlı kalamadıkları, düşmanlarının, bu düşmanlığı doğuran nedenlerin, onlarla aralarındaki savaşın niteliğini kavrayamadıkları, onların tümünün müslümanlara düşman, müslümanlara ve İslâm inancına karşı mücadele konusunda ise birbirlerine dost olduklarını anlayamadıkları sürece, gerçekte iman etmiş olamayacak, müslümanlıkları hiçbir değer ifade etmeyecek ve yeryüzünde hiçbir şey gerçekleştiremeyeceklerdir.
Buradaki âyetlerde, İslâm düşmanlarını müslümanlarla savaşa iten faktörlerin ortaya koyulmasıyla yetinilmiyor. Buna ek olarak, müslümanın savaştığı kimseyi gerçek yüzüyle tanıması, gireceği savaşta vicdanının rahat olması, vicdanında bu
- 136 -
KUR’AN KAVRAMLARI
savaşın zorunluluğuna ve kaçınılmazlığına ilişkin en küçük bir kuşku kalmaması için, söz konusu düşmanların nitelikleri ve sapıklıklarının boyutları da dile getiriliyor: “Ey mü’minler, yahudileri ve hristiyanları dost edinmeyiniz. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar.”
“Ey mü’minler, sakın sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlar ile kâfirlerden dininizi alaya alanları eğlence konusu yapanları dost edinmeyiniz. Eğer gerçekten mü’min iseniz, Allah’tan korkunuz. Birbirinizi namaza çağırmak için ezan okuduğunuz zaman onlar, bu çağrınızı alaya alırlar, eğlence konusu yaparlar. Bu davranış, onların aklı başında olmayan kimseler olmalarından kaynaklanıyor.”
“Onlar yanınıza geldiklerinde, ‘inandık’ dediler. Oysa yanınıza kâfir olarak girmiş ve yine kâfir olarak çıkmışlardır. Allah onların gizli tuttukları duyguları herkesten iyi bilir. Onlardan çoğunun günahta, ölçüleri aşmakta ve haram yemekte birbirleri ile yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları şey ne kadar kötüdür!”
“Yahûdiler, ‘Allah’ın eli sıkıdır’ dediler. Bu sözlerinden ötürü elleri bağlansın, onlara lanet olsun! Tersine, O’nun iki eli de açıktır, dilediği gibi verir. Rabbin tarafından sana indirilen âyetler, onların çoğunun azgınlığını ve kâfirliğini arttıracaktır.”
İşte, söz konusu niteliklerinden, İslâm toplumuna karşı takındıkları tavırlardan, müslümanlara karşı oluşlarından, onların dinleriyle, namazlarıyla alay etmelerinden ötürü müslümana düşen, vicdanı rahat bir biçimde onları kesinkes başından defetmektir...
Yine âyetlerde, mü’minler ile karşıt güçler arasındaki savaşın sonucunun ne olacağı ve de -âhirette herkesin yaptığının karşılığını görmesinden önceki bu dünya hayatında toplumların akıbetleri açısından da imanın ne denli değerli olduğu ifade ediliyor: “Kim Allah’ı, Peygamber’i ve mü’minleri dost edinirse bilsin ki, galip gelecek olanlar, yalnız Allah’ın tarafını tutanların ruhudur.” “Eğer kitap ehli, iman edip kötülüklerden sakınsalar, günahlarını siler, onları nimetlerle dolu cennetlere koyardık.”... “Eğer onlar Tevrat’a, İncil’e ve Rabbleri tarafından kendilerine indirilen Kur’an’a uygun yaşasalardı, başları üzerinden ve ayakları altından kaynaklanan nimetler yerlerdi...”
Buradaki âyetlerde, Allah’ın, kendi dini için seçtiği, böylece yüce bir misyon yükleyerek büyük bir lütufta bulunduğu müslümanın niteliği de dile getiriliyor: “Ey mü’minler, içinizden kim dinden dönerse bilsin ki yakında Allah böyle bir grup ortaya çıkaracak ki, Allah onları sevdiği gibi onlar da O’nu severler, bunlar mü’minlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı onurlu davranırlar, Allah yolunda cihad ederler, hiç kimsenin yergisinden ve kınamasından çekinmezler. Bu, Allah’ın bağışıdır, onu dilediğine verir. Allah’ın lütfu geniştir, O her şeyi bilir. 522
Câhilin Bazı Karakteristikleri
Cehl ya da cehâlet, toplumumuzda genellikle ümmî karşılığında anlaşılmıştır. Bunun yanlışlığını biliyoruz.
Gerçekten, ‘câhil’in, okuma-yazma bilmeyen (illiterate) ya da mevki-makam sahibi olmayan kişi olmadığı, İslâmî muhtevâyı kavrayan insanlar için daha da kesinlik kazanmaktadır.
522] Fî Zılâli’l-Kur’an
CÂHİLİYYE
- 137 -
Kimdir câhil o halde?
Câhilin genel ve kapsamlı bir tarifini aramak yerine, en belirgin karakteristiklerini sergilemek daha uygun olacaktır:
Câhil ilme ve akletmeye karşıdır. Arzu ve hevâsı onun akıl fekkürünü köreltmiştir. İlimden, düşünceden hep köşe-bucak kaçmaktadır. “Rencîde olur dîde-i huffâş ziyâdan”
Câhil dogmacıdır. İnanç ve davranışlarına esas aldığı öncüllerini akıl ve tefekkürle oluşturamaz. Her inanç ve davranışında a piori’lik vardır.
Câhil kolaycıdır. Tefekküründeki yozlaşmadan ötürü her sonuca kolay ulaşmak çabasındadır. Dolayısıyla slogancı ve şabloncudur. Kendine yön veren esaslar için mahdut sayıda slogan ve şablon oluşturmuş olup bunlara uygun düşmeyen her fikri, her davranışı mahkûm etmektedir.
Câhil statükocudur. Bozulmuş çevrelerin ürünü olan fıtrî ve fikrî bozulmuşluğunu değiştirmeye zorlayan her şeyden rahatsız olmaktadır. “… elden gidiyor!” huzursuzluğunu iliklerine kadar hissetmektedir. Bunu kamufle etmek için -sözüm ona- geleneğini ve ecdâd mirası (!)’nı savunmaktadır.
Câhil kalabalıkçıdır, kemmiyetçidir. Ona göre, bir fikrin doğruluğu, sahip çıkanların kalabalık oluşu ya da onu onaylayan parmak sayılarının çokluğu ile; bir eserin ilmîliği ise sayfa sayısının bolluğu, ciltlerinin taşınamaz ağırlığı ile belirlenir. Bir noktada ‘bâtıl’ının farkına varsa bile “elle gelen düğün-bayram” enjeksiyonuyla statüsünü korumaya devam eder.
Câhil hoşgörüsüzdür. Kendi fikri ve zikrine aykırı her ‘karşı’nın yokedilmesi gereğine inanır. Kendine alternatif gibi görünenlere “urun kellesini!” formülü uygulanır.
Câhil yaftacıdır. Başka usûllerle yok edemediği rakibine yakıştıracağı yaftalar icad etmede üzerine yoktur. Karşısındakini dinler görünürken bile, aslında onu ne ile itham edeceğini hangi yaftalarla taltif edeceğini kurmaktadır.
Câhil iftirâcıdır. Rakibi bildiğine iftirâ ederken tek endişesi maddî müeyyide ve tehlikelerdir. İlâhî muhâsebe yönünden bir endişesi yoktur.
Câhil telâşlıdır. Becerebileceği herhangi bir önlemle engelleyemediği fikir ve eylemler karşısında telâşı büyüktür. Bunun sonucunda provokatör bir karakter ortaya çıkar.
Câhil maddecidir. Bütün değer ölçülerine madde ve yakın menfaatler temel teşkil etmektedir. Kendisine ‘madde’ ya da ‘mîde’ yoluyla etki yapmak en kolay iştir.
Ve...
Câhil putçudur. Yalnız Yaratıcı’sına kul olmasını bilemediği için başka ma’budlara köle olmuştur. Servet, şöhret, şehvet, iktidar hırsı ve benzerlerinden oluşan ma’budlar panteonunda kulluğunu sürdürmektedir.
Asr-ı Saâdet’in câhil prototipi Ebû Cehl’in Bedir’de öldürülüp tarihe karıştığını; câhiliyye döneminin, İslâm’a takaddüm eden dönemden ibâret olduğunu
- 138 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sanırsak günümüzdeki cehâlet psikozlarına bir yenisini ilâve etmiş oluruz.
Allah’a teslim olmuş ‘müslim’lerin imtihanları gereği her devirde var olması mukadder olan Cehâlet’le yapılacak sürekli savaşta Allah’tan muvaffakiyetler diliyoruz. 523
Câhiliyye Demek…
Câhiliyye kavramının anlam yönüyle bir değil; birkaç zıddı vardır. Bu, diğer kavramlarda pek görülmez. Câhiliyye kelimesinin zıtlarından yola çıkarak câhiliyyenin ne anlama geldiğini rahatlıkla değerlendirmek mümkündür. Şöyle ki:
Câhiliyye; Zıddı Hılm. Hılm, insanın duygularını frenlemesi, kör ihtiraslarını yenmesi demektir. Hılm, akıl gücü ve kontrolü demek olduğundan, buna göre; Câhiliyye: Barbarlık, vahşet, bağnazlık, zulüm demektir
Câhiliyye; Zıddı İslâm. İslâm, Allah’a şirk koşmadan iman edip O’nun hükümlerine teslim olmak, yalnız O’na ibâdet edip kulluk yapmak demek olduğundan, buna göre Câhiliyye: Hakkı örtmek, inkâr, Allah hakkında kötü zan, yani her çeşit şirk demektir.
Câhiliyye; Zıddı Saâdet (Asr-ı Saâdet). Bilindiği gibi, ilk câhiliyye asrı, İslâm’ın hâkimiyetiyle sona ermiş, Medine İslâm Devletiyle birlikte asr-ı saâdet (mutluluk çağı) başlamıştır. İslâm hâkimiyetinin olmadığı yer, câhiliyyenin hükmünün geçtiği yerdir. Bu yerlerdeki câhiliyye siyâseti, uygulama ve değer yargıları, hangi zaman diliminde olursa olsun, o ülkenin câhiliyye asrını yaşadığını gösterir. Buna göre Câhiliyye: Gayr-ı İslâmî düzen olduğu gibi; aynı zamanda saâdetin, huzur ve mutluluğun zıddı olan huzursuzluk, fitne, kargaşa, fesat, sıkıntı, stres ve bunalım demektir.
Câhiliyye; Zıddı ilme/vahye mensûbiyet. Câhiliyye, vahye dayanmayan, akıl ve ilim gibi araçları uygun biçimde kullanmayan insanların oluşturduğu uydurmalara, arzulara dayanan bir dünya görüşüdür. Buna göre Câhiliyye: Bilgisizlik, özü ve lâzım olanı bilmemektir, bilinçsizlik, zanna ve hevâya, kalabalığa (asabiyeye, kabileye, topluma, ırka, atalara) dayanmaktır. Bilinmesi gerekeni, bilinmesi gerektiği gibi bilip kabul etmemektir, câhilliktir câhiliyye.
Câhiliyye; düzendir, düzensizlik/nizamsızlıktır, hükümdür, dindir/şirktir, ahlâk(sızlık)tır, çıplaklıktır, ırkçılıktır, bağnazlıktır, saplantıdır, bâtıldır, uydurmadır, hevâdır, zandır, bilgisizliktir.
Modern çağda ilericilik adıyla sergilenen câhiliyye hükmü, ahlâk(sızlığ)ı, dünya görüşü ve değer yargıları, her çeşit müşriğin çok ilkel olduğunu, on dört asır öncesinin câhiliyye hayatına dönmek isteyen gericilik olduğunu göstermektedir. Müslümanlara gerici diyerek akılları sıra hakaret edenler, eski câhiliyyeyi hortlatmak isteyen kimselerdir. Bilindiği gibi, her dönemdeki İslâm dışı değer yargıları demek olan câhiliyyenin kendine göre inanç sistemi, yaşayış biçimi, ahlâk anlayışı ve düzen/yönetim şekli vardır. Câhiliyyenin itikadı/inanç sistemi, cehâlete dayanan, Allah hakkında câhiliyye zannı ve inancı ile şirke giden bir bâtıl inançtır.524
523] Hikmet Zeyveli, Kur’an ve Sünnet Üzerine Makaleler, Birun Y. s. 251-252
524] Bk. 3/Âl-i İmrân, 154
CÂHİLİYYE
- 139 -
Câhiliyyenin kendine göre ilimden/vahiyden kaynaklanmayan, hevâya dayanan ahlâk anlayışı vardır. Özellikle kadınların toplumu ifsad edecek şekilde açılıp saçılması şeklinde kendini gösteren, kadınları orta malı olarak değer(siz)lendiren, kadınları hor gördükleri için kız çocuklarını küçükken toprağa diri diri gömmekten çekinmeyen bir yaklaşım sergileyebilirler. 525
Câhiliyyenin temel özelliklerinden biri de yönetim şekli, düzen konusundadır. Her dönem câhiliyyesi, Allah’ın indirdikleriyle değil, kendi hevâlarından kaynaklanan câhiliyye yönetimini isterler, böyle bir yönetimin en iyi idâre sistemi olduğunu iddiâ ederek insanları onunla yönetip zulmetmekten vazgeçmezler.526 Câhiliyyenin bir diğer temel özelliği gayr-ı İslâmî (câhilî) yaşayış biçimidir, değer yargıları ve dünya görüşüdür. Bu, daha çok câhiliyye taassubu, barbarlığı, ataların yolunu körü körüne sürdürmek isteyen taklitçik şeklinde ortaya çıkar.527 Her dönem câhiliyyesi ilme/vahye dayanmadığı, câhilliğe, zanna dayandığı için toplum, esas bilinmesi gerekeni bilmeyen, esas inanması gerekene gerektiği gibi inanmayan, özden ve özünden kopan, bilgi kirliliği içinde kaybolup Haktan uzaklaşan insanât bahçesidir. Onun için câhiliyyede putlara tapma, sömürü, fâizcilik, ırkçılık, kan dâvâsı, câhilliğin temel görüntüsü olan Kitapsızlık, Kitapsız toplum, zulüm, şiddet ve zorbalık, (fallar, burçlar, astroloji, yıldızların kader belirlediği anlayışı gibi) bâtıl inanç ve hurâfeler, tahrifatçı din anlayışı, geleneğin din yerine geçmesi gibi hususlar sözkonusudur.
Seyyid Kutub’un dediği gibi; şimdi tam bir yol ayrımındayız. Kişi seçimini yapmak zorundadır. Seçimini yapmışsa artık tartışmanın gereği yoktur. Ya İslâm ya câhiliyye! Ya iman ya küfür. Ya Allah’ın hükmü ya câhiliyye düzeni.
Câhiliyyenin açtığı ve kıyâmete kadar sürdüreceği savaşın bilincinde olup her çeşit câhiliyyeyi terk eden, safını Allah’tan yana seçip İslâm’a teslim olan ve toplumu yeniden Saâdet Asrı’na dönüştürüp saâdeti/İslâm’ı asra taşımaya çalışanlara selâm olsun!
525] Bk. 33/Ahzâb, 33; 16/Nahl, 58-59; 81/Tekvîr, 8-9, 14
526] 5/Mâide, 44, 45, 47, 50
527] Bk. 48/Fetih, 26
- 140 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Câhiliyye Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
Kur’ân-ı Kerim’de Câhiliyye Kelimesinin Geçtiği Âyetler (Toplam 4 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 154; 5/Mâide, 50; 33/Ahzâb, 33; 48/Feth, 26.
Câhiliyye Kelimesinin Kökü “c-h-l” ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (Toplam 24 Yerde): 2/Bakara, 67, 273; 3/Âl-i İmrân, 154; 4/Nisâ, 17; 5/Mâide, 50; 6/En’âm, 35, 54, 111; 7/A’râf, 138, 199; 11/Hûd, 29, 46; 12/Yûsuf, 33, 89; 16/Nahl, 119; 25/Furkan, 63; 27/Neml, 55; 28/Kasas, 55; 33/Ahzâb, 33, 72; 39/Zümer, 64; 46/Ahkaf, 23; 48/Feth, 26; 49/Hucurât, 6.
Câhiliyye Konusu:
Câhiliyye Âdetleri: 5/Mâide, 103-104.
Allah Hakkında Câhiliyye Zannı: 3/Âl-i İmrân, 154.
Câhiliyye Hükmü: 5/Mâide, 50
Kadınların Câhiliyye Kırıtması ile Yürümesi: 33/Ahzâb, 33.
Câhiliyye Asabiyeti/Irkçılığı: 48/Fetih, 26.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Câhiliyenin Hükmünü mü İstiyorlar? Ziyâeddin el-Kudsi, Hak Y.
2. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y./Yenda Y.
3. Câhiliyye Düzenini terk etmek, Cavit Yalçın, Vural Y.
4. Câhiliyyenin Değişmeyen Yüzü, Faruk Köse, Birleşik Dağıtım, Ankara
5. 20. Asrın Câhiliyesi, Muhammed Kutub, Hilal Y.(?)
6. İslâm’a Göre Câhiliye ve Ehl-i Kitab Örf ve Âdetleri, Ali Osman Ateş, Beyan Y.
7. İslâm’dan Önce Arap Tarihi ve Câhiliye Çağı, Ank. 1982
8. Yaşayan Câhiliyye, Aysel Zeynep Tozduman, İnkılâb Y.
9. Toplum-Hukuk İlişkisi Açısından Câhiliyye Hukuku Örneği, Zihniyet Değişiklikleri ve Çağdaşlaşma, Ensar Vakfı Y. Bursa
10. İslâm Hukuku Açısından Cehâlet, Ebû Yusuf Midhat b. El-Hasan Ali Ferrac, Kayıhan Y.
11. Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
12. İslâm Hukukunda Kanuna Karşı Hile, Saffet Köse, Birleşik Y.
13. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 4, s. 244-260
14. TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 7, s. 17-19
15. Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 269-270
16. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 95-101
17. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 383-388
18. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 75-79
19. İslâmî Hareket Fıkhı, Mustafa Çelik, Yenda Y. c. 1, s. 523-528; c. 2, s. 27-36, 291-299
20. Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Kerim Buladı, Pınar Y. s. 119-121
21. Düşünce Kaymaları, Heyet, Kaynak Y. S 237-243 (Âdil Öksüz, Câhiliyyede Kız Çocukları)
22. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 256-259
23. Kur’an’da İnsan ve Allah, Toshihiko İzutsu, Yeni Ufuklar Neşriyat, s. 190-200
24. Kur’an ve Sünnet Üzerine Makaleler, Hikmet Zeyveli, Birun Y. s. 251-252
25. Tevhid ve Değişim, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 140
26. Kur’an’da İhya Hareketleri, Mevdudi, (Câhiliyyenin Tekrar Canlanışı) s. 20-24, 40-48
27. Câhiliye Kelimesinin Mânâ ve Menşei, Nafiz Danışman, AÜİFD 1-4, 1956, s. 192-197
28. Câhiliye Kelimesinin Mânâ ve Menşei, Süleyman Tülücü, İİFD, 4, 1980, s. 279-285
29. Câhiliyyenin Dünü Bugünü, Murat Kayacan, Haksöz, sayı 62, Mayıs 96
30. Toplum Değerlendirmesinde Câhiliyye Kavramı, Hülya Koç, Haksöz, 46-47, Ocak-Şubat 95
31. Laik Düzende İslâm’ı Yaşamak, Hayreddin Karaman, İz Y., s. 134-137
32. Her Nemruda Bir İbrahim, Zübeyir Yetik, Beyan Y. s. 80-100
33. Kur’an’da Firavun, Mevdudi, Çizgi Y.
34. Kitabu’l-Esnâm, İbn Kelbî, Tevhid Y.
35. İslâm Siyaset İlişkileri, Süleyman Uludağ, Dergâh Y.
CÂHİLİYYE
- 141 -
36. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
37. İslâm Devlet Yapısı, M. Beşir Eryarsoy, İşaret/Bunuc Y.
38. İslâm’da Siyasî Düşünce ve İdare, Hârun Han Şirvani, Nur Y.
39. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu, İhtar Y.
40. Hâkimiyet Allah’ındır, Ziyaüddin el-Kudsi, Hak Y.
41. Hükmüllah, Heyet, Hilâl Y.
42. Hâkimiyet Allah’ındır, Âyetullah eş-Şiran, İhtar Y.
43. İslâm’da Hükümet, Mevdûdi, Hilâl Y.
44. İnanç Sorunları, Hudaybi, İnkılâb Y.
45. İslâm ve Siyasi Durumumuz, Abdülkadir Udeh, Pınar Y.
46. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
47. İslâm’ın Siyasi Yorumu, Ebû’l-Hasan Ali Nedvi, Akabe Y.
48. Siyasi Hutbeler, Şeyh Said Şaban, Endişe Y.
49. Devlet ve Devrim, Münir Şefik, Dünya Y.
50. Modern Çağda İslâm’ın Politik Sistemi, Lokman Tayyib, İlke Y.
51. Anayasa ve Demokrasi, Abdurrahman Dilipak, Emre Y.
52. Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y.
53. İslâm’da Hükümet, Mevdudi, Hilal Y.
54. Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim, Mevdudi, Özgün/İnkılâb Y.
55. İslâm İnkılâbının Süreci, Mevdudi, Özgün Y.
56. İslâm Nizamı, Mevdudi, Hilal Y.
57. İslâm’da Siyasi Sistem, Mevdudi, Özgün Y.
58. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, Beyan Y.
59. İslâm’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y.
60. İslâm Düşüncesinde İnkâr Problemi, İbrahim Coşkun, Tekin Kitabevi, s. 54-55, 144-146
61. Halkın İslâm Anlayışının Kaynakları, Hasan Cirit, Çamlıca Y.
62. Yeryüzü Tanrıları Şirk Psikolojisi, Hamdi Kalyoncu, Marifet Y.
63. İslâm Kapitalizm Çatışması, Seyyid Kutub, Bir/Arslan Y.
64. Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutub, Fecr/Dünya/Özgün/Pınar Y.
65. İslâm’ın Dünya Görüşü, Seyyid Kutub, Arslan Y.
66. İslâm Toplumuna Doğru, Seyyid Kutub, İslâmoğlu Y.
67. İslâm - Laiklik, Yusuf Kardavi, Denge Y.
68. İslâm, Laiklik ve Kenan Evren, N. Yücel Mutlu, Rehber Y.
69. İslâm ve Laisizm, Nakib Attas, Pınar Y.
70. Laik Düzende İslâm’ı Yaşamak, 1-2, Hayreddin Karaman, İz Y.
71. Laiklik Yargılanıyor, Rauf Pehlivan, Gonca Y.
72. Laik Vahşet, Faruk Köse, Mektup Y.
73. Laiklik Çıkmazı, Ahmed Taşgetiren, Erkam Y.
74. Laiklik Devrini Kapamıştır, İsmail Kazdal, İhya Y.
75. İslâm Açısından Laiklik, Muhammed İslâmoğlu (Sadreddin Yüksel), Özel Y.
76. Laikliğin Neresindeyiz? Safâ Mürsel, Yeni Asya Y.
77. Laik Demokratik Cumhuriyet İlkelerine Bağlı Kalacağıma, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
78. Laisizm, Abdurrahman Dilipak, Beyan Y.
79. Din ve Laiklik, Ali Fuad Başgil, Yağmur Y.
80. Türkiye’de Laiklik İdeolojisi, Ahmet Parlakışık, Objektif Y.
81. Türkiye’de Laiklik ve Fikir Özgürlüğü, Fehmi Koru, Beyan Y.
82. Müslüman Laik Olamaz, Ali Kemal Saran, Şelale Y.
83. Sosyalizm Bitti Laiklik Alır mıydınız? Yavuz Bahadıroğlu, Nesil Basım Y.
84. Osmanlı ve Safevîlerde Din-Devlet İlişkisi, Vecih Kevseranî, Denge Y.
85. Medenî Vahşet, Hüsnü Aktaş, Ölçü Y.
- 142 -
KUR’AN KAVRAMLARI
86. Çağdaş Truva Atı Demokrasi, İsmail Kazdal, İhya Y.
87. Demokrasi Risalesi, Yaşar Kaplan, Timaş Y.
88. Alaturka Demokrasi ve Alaturka Laiklik, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
89. Demokrasi ve Totalitarizm, Raymond Aron, Kültür Bakanlığı Y.
90. İzmlerin Çöküşü ve İslâm’ın Yükselişi, M. Emin Gerger, Şelale Y.
91. İslâm Işığında Hareketler ve İdeolojiler, Fethi Yeken, İslâmoğlu Y.
92. Değişim Sürecinde İslâm, J. Esposito, J. Donohue, İnsan Y.
93. İlahlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
94. Lâ 1-2, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
95. İslâm’a Göre Partinin Hükmü, Muhammed Fatih, Tevhidî Çekirdek Y.
96. Siyasal Katılım, Zübeyir Yetik, Fikir Y.
97. İslâm’da İmâmet ve Hilâfet, Hasan Gümüşoğlu, Kayıhan Y.
98. Hilâfet: Modern Arap Düşüncesinin Eleştirisi, Fehmi Şinnavi, İnsan Y.
99. Halifesiz Günler, Hakan Albayrak, Denge Y.
100. Hilâfet ve Şehâdet, Muhammed Bâkır es-Sadr, Objektif Y.
101. Hilâfet ve Halifesiz Müslümanlar, Sadık Albayrak, Araştırma Y.
102. Hilâfet Nasıl Yıkıldı? Abdülkadim Zellum, Hizbü’t-Tahrir Y.
103. Hilâfet ve Kemalizm, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Âlem Y/Araştırma Y.
104. Hilâfetin İlgâsının Arkaplanı, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, İnsan Y.
105. Hilâfet-i İslâmîyye ve T.B.M. Meclisi, İsmail Şükrü, Bedir Y.
106. Hilâfet (Geçmişi ve Geleceği ile), Kadir Mısıroğlu, Sebil Y.
107. Hilâfet ve Saltanat, Mevdudi, Hilâl Y.
108. Hilâfetin Saltanata Dönüşmesi, Vecdi Akyüz, Dergâh Y.
109. Hilâfet Hareketleri, Mim Kemal Öke, T. Diyanet Vakfı Y.
110. Hilâfetin Kaldırılması Sürecinde Cumhuriyetin İlanı, 1-2, Murat Çulcu, Kastaş Y.
111. Halifeliğin Kaldırılması ve Laiklik, Seçil Akgün, Turhan Kitabevi Y.
112. İslâm Siyasî Düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
113. Devlet ve Din, Çetin Özek, Ada Y.
114. Ceza Hukuku ve Demokratik Düzenin Korunmasında Laiklik İlkesi, Çetin Özek, 1978, İstanbul
115. Türk Hukukunda Laikliği Koruyucu Ceza Hükümleri, Çetin Özek, 1961, İstanbul
116. İslâm Dininin Yasak Ettiği Bâtıl İnanışlar, Recep Aktaş, Bahar Y.
117. Hurâfeler ve Bâtıl İnanışlar, İsmail Lütfi Çakan, Marifet Y. / Büşra Y.
118. Yaşayan Hurâfeler, Kemalettin Erdil, T. Diyanet Vakfı Y.
119. İslâm’a Sokulan Bid’at ve Hurâfeler, Mustafa Uysal, Uysal Y.
120. Dilek Taşları, Sabiha Ünlü, İnkılâb Y.
121. Kavram ve Mâhiyet Olarak Sünnet ve Bid’at, Ali Çelik, Beyan Y.
122. Dünden Bugüne İbâdetlerde Bid’at, Abdülhay Leknevî, Vahdet Y.
123. İslâm’dan Önce Arap Tarihi ve Câhiliye Çağı, Ank. Ün. İlâhîyat Fak. Y.?
124. Hurâfeler ve Menşeleri, Abdülkadir İnan, Diyanet İşleri Başkanlığı Y.
125. İslâm Hukukunda Örf ve Âdet, Selâhattin Kıyıcı, İşaret Y.
126. Taklitlerin Çarpışması, Muhammed Kutub,
127. Kur’an ve Hadise Göre Bid’at, Hârun Ünal
128. Kitabu’l-Esnâm: Putlar Kitabı, İbnü’l-Kelbî, Terc. Beyza Düşüngen, s. 28, 48, 62
129. Sosyal Âdet ve Gelenekler, Nermin Erdentuğ, Kültür Bakanlığı Y.
130. Geleneğin Direnişi, Beşir Ayvazoğlu, Ötüken Neşriyat
131. Geleneğin Dünyası – Yeniliğin Ufukları, Necmettin Türinay, Akçağ Y.
132. Gelenek, Mustafa Armağan, Ağaç Y.
133. Gelenek ve Modernlik Arasında, Mustafa Armağan, İnsan Y.
134. Osmanlı Halkının Geleneksel İslâm Anlayışı ve Kaynakları, Hatice Kelpetin Arpaguş, Çamlıca Y.
135. Eski, Yeni ve Ötesi, Orhan Şaik Gökyay, İletişim Y.
CÂHİLİYYE
- 143 -
136. Eski Türk Dini Tarihi, Abdülkadir İnan, s. 1-4
137. Eski Türk Dini ve Alevilik-Bektaşilik, Mehmet Eröz, Türk Dünyası Araştırma Vakfı Y.
138. Eskiçağ Türkiye Tarihi, Ekrem Memiş, Selçuk Ün. Y,/Öz Eğitim Y.
139. Bu Din Benim Dinim Değil, Abdurrahman Dilipak, İşaret/Ferşat Y.
140. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu, İhtar Y. s. 54-69
141. Din İstismarı (Özel sayı), İslâmiyât, c. 3, sayı 3, Temmuz-Eylül 2000
142. Atalar Dini Üzerine, Mustafa Başbekleyen, Haksöz, sayı:12, Mart 92, s. 6-7
143. Anadolu Örf ve Âdetlerinde Eski Kültürlerin İzleri, A. Ü. İlâhîyat Fak. Sayı 17, Yıl, 1969
CEHENNEM / NÂR
- 145 -
Kavram no 20
İman 4
Bk. Cennet, İman, Tevhid, Helâk, Gazap, Şirk, Küfür, Nifak
CEHENNEM / NÂR
• Nâr ve Cehennem Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an’da Cehennem Tasviri
• Cehennemin 7 Kapısı ve Cehennem Tabakaları
• Psikolojik Cezalar
• Cehennem Ehli
• Kur’an’da Cehennem Tabloları
• Cehennemle İlgili Bazı Hadis-i Şerifler
• Konuyla İlgili Birkaç Uyarı
• Ve Cehennemin Düşündürdükleri
“Bunu yapamazsanız -ki elbette yapamayacaksınız- yakıtı, insan ve taş olan cehennem ateşinden sakının. Çünkü o ateş, kâfirler için hazırlanmıştır.” 528
Nâr ve Cehennem Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
Nâr, ateş demektir. Gözle algılanan alevli ateş anlamına gelir. Kur’an’da 145 yerde geçer. Ateş, insan bedenine çok büyük acı ve ıstırap verdiği için âhirette kâfir, münâfık ve âsilerin cezası ateşle verilecektir. Cehennem, âhirette suçlulara ceza olarak tutuşturulan ateşin ismidir. Cehennemin en açık vasfı ateş olduğu için, bazen cehennem yerine ateş anlamına gelen “nâr” kullanılır.
Cehennem, azap yurdu olan ateşin özel ismidir. Arapça “cehmân” kelimesinden alınmış olup, bu da “cehm” den türetilmiştir. Cehm, sert ve çirkin olmak; cehmân, dibi görünmez derin kuyu demektir. “Kehennam” kelimesinden Arapçalaştırılmış, yabancı bir kelime olduğu da söylenmiştir.529 Kur’ân-ı Kerim’de cehennem kelimesi 77 yerde zikredilmekle birlikte; aynı anlamda kullanılan başka kelimeler de bulunmaktadır. Cehennem için Kur’an’da en çok “nâr (ateş) ismi kullanılır. Cehennemin diğer isimleri ise şunlardır: Harîk (yangın), hutame (ezip yok eden), saıyr (alevler), hâviye (uçurum, çukur), lezâ (hâlis ateş, bedenin iç organlarını söküp koparan), sekar (insanın derisini kavuran ateş), cahıym (yakıcı ateş), hamîm (kaynar su), semûm (sıcak rüzgâr), siccîn (hapishane, derin çukur), veyl (Vay haline!), ğayy (azıp sapmak).
İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre, kâfir, münafık ve müşrikler cehennemde ebedî kalırlar. Tevbe etmeden günahkâr olarak ölen ve Allah’ın kendilerini affetmediği mü’minler ise, cehennemde ebedî kalmazlar. Kendilerine günahları kadar azâb edilir. Sonra oradan kurtulup Cennet’e girerler ve orada ebedî kalırlar.
528] 2/Bakara, 24
529] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, c. 2, s. 64
- 146 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an’da Cehennem Tasviri
Cehennem ve oradaki hayat, Kur’ân-ı Kerim’de şu şekilde tasvir edilir: Suçlular cehenneme vardıklarında, cehennem onlara büyük kıvılcımlar saçar,530 uzaktan gözüktüğünde onun kaynaması ve uğultusu işitilir.531 İnkârcılar için bir zindan olan cehennem,532 ateşten örtü ve yataklarıyla,533 cehennemlikleri her taraftan kuşatan,534 yüzleri dağlayan ve yakan,535 deriyi soyup kavuran,536 yüreklere çöken,537 kızgın ateş dolu bir çukurdur.538 Yakıtı insanlarla taşlar olan cehennem,539 kendisine atılanlardan bıkmayacaktır.540 İnsanın içine işleyen bir sıcaklık ve kaynar su içinde, serin ve hoş olmayan bir kara dumanın gölgesinde bulunacak cehennemliklerin541 derileri, her yanışında, azabı tatmaları için başka derilerle değiştirilecektir.542 Onların yiyeceği zakkum ağacı,543 içecekleri kaynar su ve irindir.544 Orada serinlik bulamadıkları gibi, içecek güzel bir şey de bulamayacaklardır.545
Allah’ı görmekten mahrum kalacak inkârcı kâfirlere546 Allah bağışlayıp rahmet etmeyecek,547 cehennem azâbı onları kuşatacaktır. Günahkâr mü’minler, cehennemde ebedî kalmayacaklar, Peygamberimiz’in hadislerinde de bildirildiği gibi, cezalarını çektikten sonra cennete konulacaklardır.548
Cehennemin Yedi Kapısı ve Cehennem Tabakaları
Kur’an’ı Kerim’de cehennem’in yedi kapısının olduğu belirtilmektedir. “Cehennemin yedi kapısı vardır. Onlardan her kapı için birer grup ayrılmıştır.” (15/Hıcr, 44) Bu âyet, iki şekilde tefsir edilmiştir: a- Cehenneme girecekler çok olduğu için yedi kapısı vardır. b- Cezalandırma, azgınlığın çeşit ve derecelerine göre olacağı için cehennem’in yedi tabakası vardır. Bu tabakalar şunlardır:
Cehennem: “Derin kuyu” demektir. Cehennem tabakalarına ait yedili tasnif sisteminde azabı en hafif olan en üst tabakadır. Sünnî âlimlere göre burası günahkâr mü’minlerin azap yeri olacak, bunların azabı sona erdikten sonra boş kalacaktır. Bu durumda cehennem, genel olarak âhiretteki azap yerinin bütününün; özel olarak da en üst tabakasının adı olmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de 77
530] 77/Mürselât, 32-33
531] 25/Furkan, 12
532] 17/İsrâ, 8
533] 7/A'râf, 40-41
534] 18/Kehf, 29
535] 14/İbrahim, 50; 23/Mü'minun, 104
536] 70/Meâric, 16
537] 104/Hümeze, 7
538] 101/Karia, 9-11
539] 66/Tahrim, 6; 2/Bakara, 24
540] 50/Kaf, 33
541] 56/Vâkıa, 42-44
542] 4/Nisâ, 56
543] 37/Saffat, 64-66
544] 56/Vâkıa, 53-55; 78/Nebe', 25
545] 78/Nebe', 24
546] 83/Mutaffifin, 15
547] 4/Nisâ, 137, 168
548] Buhâri, Rikak 51, Tevhid 19; Tirmizi, Birr 61; İbn Mâce, Mukaddime 9
CEHENNEM / NÂR
- 147 -
âyette geçmektedir.
Cahıym: “Kat kat yanan, alevi ve ısı derecesi yüksek ateş” anlamında olup 26 âyette ve bazı hadislerde geçer. Kur’an’da daha çok cehennem yerine, birkaç âyette de “tutuşturulan yakıcı ateş” anlamında kullanılmıştır.
Hâviye: “Yukarıdan aşağıya düşmek” anlamındaki hüviy kökünden isim olan hâviye, “uçurum, derin çukur” mânâsına gelir. Kur’an’da sadece bir yerde549 zikredilmiş ve âyetin devamında harareti yüksek ateş diye izah edilmiştir.
Hutame: “Kırmak, ufalayıp tahrip etmek” anlamındaki hatm kökünden olup, “Allah’ın yüreklere kadar tırmanan tutuşturulmuş ateşi” diye açıklanmıştır.550
Lezâ: “Hâlis ateş” anlamına gelen kelime Kur’an’da bir yerde geçmekte ve “bedenin iç organlarını söküp koparan” diye nitelendirilmektedir.551
Saıyr: “Tutuşturmak, alevlendirmek” anlamındaki sa’r kökünden sıfat olup, Kur’an’da 17 âyette yer alır. Kur’an’da çoğunlukla cehennemin bir adı olarak, bazen de “tutuşturulmuş, alevli ateş” mânâsında kullanılmıştır.
Sakar: “Şiddetli bir ısı ile yakıp kavurmak” anlamındaki sakr kökünden isimdir. Dört âyette cehennem kelimesi yerine kullanılmış, bunlardan bir âyette552 “yaktığı şeyi tüketircesine tahrip etmekle birlikte sönmeyip yakmaya devam eden ve insanın derisini kavuran” şeklinde nitelendirilmiştir.
Kur’an’da cehennem için kullanılan başka kelime ve terkipler de mevcuttur. Beş âyette “azâbü’l-harîk” (yakıcı, ateş, yangın azabı) cehennem için kullanılır. 12 Âyette geçen “hamîm” (kaynar su) cehennemdeki azap türlerinden biri olmak üzere, bunun, cehennemliklere içirileceği ve başlarından aşağı döküleceği beyan edilir. “Semûm”: Temas ettiği şeyi zehir gibi etkileyip dokularına işleyen sıcak rüzgâr anlamındadır. Cehennem azabının türlerinden olmak üzere iki âyette geçer. Hapishane, derin çukur anlamındaki “Siccîn” kelimesinin cehennemin veya oradaki vadilerden birinin adı olduğu kabul edilir. Azıp sapmak anlamındaki “ğayy” kelimesi ile, yazıklar olsun, vay haline! anlamındaki “veyl” kelimesinin cehennemdeki bir kuyu, dağ veya vadinin adı olduğu da belirtilir.
İslâm âlimleri, cehennemin yedi kapılı (yedi tabaka) oluşu üzerinde durmuşlardır. Ebussuud’a göre kapıların daha az veya daha çok değil de yedi oluşu, oraya girmeye sebep olan vasıtaların, yani beş duyu organıyla, şehvet ve gazap temayüllerinin toplam aynı sayıda olmasıyla ilgilidir. Elmalılı ise şöyle bir yorum yapmaktadır: İnsanın mükellefiyet organları beş duyu ile birlikte kalp ve tenasül uzvudur. Manevî anlamdaki kalp kapısı açık olursa kişi doğru yoldan yürüyerek cennete girer, aksi takdirde yedi organ, mükellefi yedi çeşit azaba sürükler. Nitekim cennet ehlinden söz eden âyetlerde onların kalplerinde kin ve kötülüğün bulunmadığı ifade edilir. 553
Hâviye, uçurum, derin çukur demektir. Hâviye adlı cehennemin derinliğini düşün! Dünyadaki şehvetlerin, nefsânî isteklerin derinliklerinin bir sonu olmadığı
549] 101/Karia, 9
550] 104/Hümeze, 4-7
551] 70/Meâric, 15-16
552] 74/Müddessir 28-29. âyetlerde
553] Elmalılı, a.g.e. Eser Y. c 5, s. 3066
- 148 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gibi, Hâviye’nin de derinliğinin sonu yoktur.
Nasslarda hâkim olan temaya göre insanla Allah arasındaki aslî münasebet, sevgi ve rahmete dayanır. Esmâ-i Hüsnâ içinde kâinata ve özellikle insana yönelik olanlardan sadece iki veya üçü kahır ve gazap ifade etmekte, diğerleri karşılıklı rıza ve muhabbet anlamını içermektedir. İslâm’da asıl olan kulun itaat etmesi, Allah’ın dünya ve âhirette mükâfatlandırmasıdır. Ceza, aslî unsur olmayıp kötülüklerin önlenmesi için bir tedbirdir. İnsandaki adalet duygusu ve müeyyide/yaptırım anlayışı, âhiret hayatındaki ceza ve mükâfatın varlığını gerekli kılar.
Allah ile kul arasındaki bağın ulûhiyet açısından rahmete, kulluk açısından tâzime dönüşen bir muhabbete dayanması esas alınmış olmakla birlikte eğitilmesi çok zor olan insanlar için azap, diğer dinlerde olduğu gibi İslâm’da da bir müeyyide olarak kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de cehennem azabı çeşitli etkileriyle yakıcı olan ateşle tasvir edilmiştir. Azap âyetlerinin incelenmesinden anlaşılacağı üzere ateş, maddî bir ateş olup yakıtı insanlar ve yanma özelliği bulunan taşlardan (yahut putlardan) ibârettir. Bu ateş; alevlenen, sönmeye yüz tuttukça tekrar tutuşturulan, vücudu saran, tahripkâr yakıcılığı ile bedeni pişirip parçalayan ve iç organlara kadar nüfuz eden bir ateştir. 77/Mürselât sûresi, 32-33. âyete göre cehennem ateşinin develer ve saraylar kadar kıvılcım saçtığı belirtilir. Bir hadiste, dünya ateşinin kemmiyet ve keyfiyet açısından cehennem ateşinin yetmişte biri olduğu ifade edilmiştir.554
Bir âyetin dolaylı,555 bir hadisin de açık ifadesine göre556 cehennemin yakıcı ateşi gibi dondurucu soğuğu da bir azap türüdür. Çeşitli âyetlerde cehenneme gireceklerin simalarından tanınacakları, perçemlerinden ve ayaklarından yakalanarak yüzleri üstü ateşe atılacakları, cehennemin kaynamaktan doğan uğultusunu duyacakları, hiddetli ve dehşetli görüntüsünü müşahede edecekleri anlatılır. Yine Kur’an’ın beyanlarına göre cehennemlikler kaynar sular, ateşten prangalar ve zincirler, ateşten elbiselerle cezalandırılacaktır. Kur’an’daki en açık ve etkili azap tasviri ise şöyledir: Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar için bu altın ve gümüşler cehennem ateşinde kızdırılacak, sahiplerinin alınları, böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacaktır.557 Cehennem ehli açlık ve susuzluk hissedecek, fakat yemek olarak kendilerine, karınlarında erimiş madenler gibi kaynayacak zakkum ağacı, darî’ denilen zehirli nebat, içecek olarak da bağırsakları parçalayan kaynar su, kanla karışmış irin verilecektir.
Cehennem ehli, açlık ve susuzluklarını hiçbir şeyle gideremeyecek,558 cennet ehlinden su talepleri geri çevrilecektir.559 Yiyecek olarak hayvanların dahi yiyemediği bir nebat darî’560 ve zakkum ağacı561 takdim edilecektir. Bu kâfir ve âsilerin kalacakları yer, bir hapishanedir,562 bu hapishanenin, her biri muayyen
554] Müslim, Cennet 30; Tirmizi, Cehennem 8
555] 76/İnsan, 13
556] Buhâri, Bed'ü'l-halk 10; Tirmizî, Cehennem 9
557] 9/Tevbe, 34-35
558] 78/Nebe', 24; 87/A'lâ, 5
559] 7/A'râf, 50
560] 88/Ğaşiye, 6
561] 37/Saffat, 62-66
562] 17/İsrâ, 8
CEHENNEM / NÂR
- 149 -
bir gruba ayrılmış olmak üzere, yedi kapısı vardır,563 bu hapishanenin bekçileri, çok sert olan meleklerdir,564 fakat bu yer altı hapishanesi de, bazısı diğerlerinden daha aşağıda olan birçok odalara bölünmüştür,565 üzerlerine ise, kapıları kilitlenmiş ateş566 salıverilecektir. Bu, kızgın ve yakıcı bir ateştir;567 Uzaktan bakıldığında homurtusu ve uğuldaması duyulan,568 doymaz bir ateştir bu.569 Lâvlar fışkırtan volkan gibi de kıvılcımlar saçmaktadır.570 Günahkârlar ise kâh kıskıvrak571 olarak, kâh boyunlarında bukağılar olduğu halde572 alınlarından ve ayaklarından tutulup573 uzun zincirlere vurularak574 yüz üstü sürüklenirler575 ve yüz üstü576 ateşe, hem de sıkışık bir yere577 atılırlar; yakıcı bir ateşle578 tutuşturulurlar. Artık cehennem için yakıt ve odun olmuşlardır.579
Sıkıntı ve acıdan kendilerinden geçmiş olan suçlular, kaçmak istedikleri her seferde demirden kamçılarla580 dövülerek ateşin ta ortasına itilirler. Ateşten bir döşeğe yatırılacak, yine ateşten örtülere bürünecekler581 ve ateş tarafından tamamen kuşatılacaklardır.582 Bu öylesine bir alev ki, hep yüzlerini yalayacak,583 derilerini veya parmaklarını söküp alacak, istisnasız her yeri yakacak,584 kasıp kavuracak,585 kömüre çevirecektir.586 Onun nüfuzu bu kadarla da kalmayacak, ruhları ve gönülleri saracaktır.587 Cezanın hafifletilmesi588 veya bu işin artık bitirilmesi dileğiyle feryad edecekler,589 fakat bu boşuna olacak, bitmeyen bir azab içinde derileri yenilenecek,590 tekrar feci inilti ve solumalarla baş başa kalacaklardır. Derken kaynar suya sürülecekler,591 kaynar su dökülecek tepelerinden.592 Derilerindeki gözeneklere nüfuz edecek yakıcı bir rüzgâr (semûm) ve sonsuz
563] 15/Hıcr, 44
564] 66/Tahrim, 6; 74/Müddessir, 30-31
565] 4/Nisâ, 145
566] 90/Beled, 20; 94/İnşirâh, 8
567] 101/Karia, 1, 11
568] 25/Furkan, 12
569] 50/Kaf, 30
570] 77/Mürselât, 32
571] 25/Furkan, 13; 89/Fecr, 26
572] 13/Ra'd, 5; 24/Nur, 33
573] 55/Rahmân, 41
574] 40/Mü'min, 71; 69/Haakka, 32
575] 17/İsrâ, 97; 25/Furkan, 34
576] 27/Neml, 90
577] 25/Furkan, 13
578] 8/Enfâl, 50; 22/Hacc, 9
579] 2/Bakara, 24; 72/Cin, 15
580] 22/Hacc, 21-22; 32/Secde, 20
581] 7/A'râf, 41
582] 18/Kehf, 29; 29/Ankebut, 54-55; 39/Zümer, 16
583] 14/İbrahim, 50; 23/Mü'minun, 104
584] 70/Meâric, 16
585] 74/Müddessir, 28
586] 74/Müddessir, 29
587] 104/Hümeze, 7
588] 23/Mü'minun, 107; Fâtır, 36
589] 35/Fâtır, 37
590] 4/Nisâ, 56
591] 40/Mü'min, 71-72; 55/Rahmân, 48
592] 22/Hacc, 19-20; 44/Duhan, 48
- 150 -
KUR’AN KAVRAMLARI
derecede kaynar bir su (hamîm) içindedirler. Üstlerinde ise bütün ümitleri çökertecek bir tarzda kesat olan593 karanın karası dumandan bir gölge…594
Psikolojik Cezalar
Kur’an’daki cehennem tasvirlerinden anlaşıldığına göre yukarıda özellikleri belirtilen fizyolojik cezalardan başka, bir de psikolojik nitelikli azap vardır. Bu tür azap, ruhlara en şiddetli ıstırabı verecek; bu azaba müstahak olanların Allah’ı görmekten ve O’nunla konuşmaktan mahrum bırakılarak ilahî lanete uğratılmaları şeklinde vuku bulacaktır.595 Bütün amellerinin boşa gitmesi,596 Allah’a ortak kılınan putların kendisine bağlananları terk etmesi,597 âhirette nasiblerinin olmaması,598 âhirette unutulmaları,599 yardımsız bırakılmaları,600 kovulmaları,601 dostsuz ve yardımsız kalmaları,602 göğün kapılarının onlara açılmaması,603 özür beyan edemeyecek olmaları604 ziyanda olmaları605 gibi psikolojik azaplarla da cezalandırılırlar.
Yine bunların yanında, ba’s zamanında suçlular başları eğik olduğu halde Allah’ın huzurunda dururlar,606 yüzleri kara607 ve somurtkan olacaktır.608 Amel defterleri büyük küçük her şeyi kaydetmiştir.609 Kendi organları, kendi aleyhine şâhitlik ederler,610 günahlarını sırtlarına yüklenmişlerdir.611 İnfakında cimrilik gösterdikleri malları boyunlarına dolanacaktır,612 zemmedilmiş,613 kınanmış614 ve Allah’ın buğzuna uğramışlardır,615 hor ve hakirdirler,616 üzüntüler içinde parmaklarını ısıracaklardır.617
İslâm âlimleri, en büyük saâdet olan cemâl-i İlâhîyi müşâhede etmekten mahrum bulunmayı en ıstıraplı azap olarak telakki etmişlerdir. “Acıklı, büyük, şiddetli, aşağılayıcı, sürekli, uzun süreli” gibi nitelikler taşıyan cehennem azabının
593] 56/Vâkıa, 44
594] 56/Vâkıa, 43
595] 2/Bakara, 161-162; 3/Âl-i İmran, 77
596] 2/Bakara, 217, 264, 266, 276
597] 6/En'âm, 94; 11/Hûd, 21
598] 2/Bakara, 102; 3/Âl-i İmran, 77, 176
599] 7/A'râf, 51; 45/Câsiye, 34
600] 17/İsrâ, 22
601] 17/İsrâ, 18, 39
602] 42/Şûrâ, 8
603] A'râf, 40
604] 77/Mürselât, 35-36
605] 2/Bakara, 27, 121; 3/Âl-i İmran, 85, 149
606] 32/Secde, 12
607] 3/Âl-i İmran, 106
608] 77/Mürselât, 24
609] 18/Kehf, 49
610] 24/Nur, 24, 36
611] 6/En'âm, 31
612] 3/Âl-i İmran, 180
613] 17/İsrâ, 18, 22
614] 17/İsrâ, 39
615] 40/Mü'min, 40
616] 6/En'âm, 124
617] 25/Furkan, 27-29
CEHENNEM / NÂR
- 151 -
kâfirler için “ahkab” adı verilen uzun devirler süreceği, bunun kâinatın ömrü kadar sürekli olacağı, fakat ilahî irâdeye bağlı olarak sürenin uzatılıp kısaltılabileceği,618 Kur’an’da verilen bilgiler arasında yer alır.
Cehennem Ehli
Dünyada işlenen günahlara karşılık âhirette uygulanacak cezanın yeri anlamındaki cehenneme sadece lâyık olanlar girer. Rahmeti gazabını aşmış bulunan Allah, dilediğini hak ettiğinden fazla mükâfatlandırdığı halde,619 kimseye hak ettiğinden fazla azap vermez. Cehenneme lâyık olanlar kimlerdir? Yaratıkların en şereflisi kılınan insan, Allah’ı tanımak gibi üstün bir yetenekle donatıldığına göre620 kâinatın yaratıcı ve yöneticisini tanıyıp O’nu tâzime dönüşen bir sevgi ile sevmedikçe, yani selim yaratılış istikametinden ayrılıp inkâra yöneldiği sürece cehennem ehlinden sayılmaya lâyık olur. Uhrevî cezadan, yani cehennemden kurtulmanın yegâne çaresi olan imanı Allah ile kul arasında oluşan bir sevgi telakki eden Kur’an, Allah’tan kula yönelik sevginin gerçekleşebilmesi için bütün semavî kitapları kucaklayan son ilahî mesajın tebliğcisi, geçmiş nebîlerin tasdikçisi, son peygamber Muhammed’e (s.a.s.) uymayı şart koşmuştur.621
Önceki peygamberlerin ümmetleri de dönemlerinde nebîlerine samimiyetle uymuşlarsa ebedî cezadan kurtulmuşlardır. Allah Teâlâ, kendilerinden ahid aldığı İsrailoğulları’na şöyle demiştir: “Ben sizinle beraberim. Eğer namaz kılar, zekât verir, peygamberlerime inanır, onları desteklerseniz ve ihtiyacı olanlara faizsiz borç verirseniz günahlarınızı örter, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlerime koyarım. Bundan sonra inkâr yolunu tutanınız iyi bilsin ki doğru yoldan sapmıştır.”622 Ne var ki bunu takip eden âyetlerde anlatıldığı üzere İsrailoğulları da, kendilerinden benzer ahid alınan hıristiyanlar da ahidlerini bozmuşlar, Allah’tan “bir nur ve apaçık bir kitap” getiren son peygambere uymamışlar ve böylece Allah’ın rızasından uzaklaşmışlardır.623
Allah, kullarından dilediğine azap etmeye muktedir olmakla birlikte624 O, azabının inkâra ve isyana karşılık olduğunu bildirmiştir.625 İman edip ilahî emirlere itaat edenlerin dışında kalan insanlarla cinler, inkârlarının derecesi ve günahlarının büyüklüğüne bağlı olarak cehennemde azap göreceklerdir.626 Peygamber gönderilmeyen (ve kendilerine ilahî mesaj hiç ulaşmamış olan) topluluklara azap edilmeyecektir.627 Buna karşılık Allah’ın huzuruna çıkacaklarına inanmayıp âyetleri inkâr eden kâfirler, Kur’an’a sırt çeviren yahûdiler, hıristiyanlar, münafıklar, müşrikler, peygamberlerin bir kısmına inanıp diğerlerini inkâr edenler şiddetli azaba uğratılacaktır.628 Kur’an’da belirtilen sınırları (hudûdullah) aşıp peygamberlerin bildirdiklerine aykırı davranan büyük günah sahibi mü’minler
618] 6/En'âm, 128; 11/Hûd, 107; 78/Nebe', 23
619] 2/Bakara, 105
620] 51/Zâriyat, 56
621] 3/Âl-i İmran, 31
622] 5/Mâide, 12
623] 5/Mâide, 13-16
624] 5/Mâide, 40; 29/Ankebut, 21
625] 7/A'râf, 96; 9/Tevbe, 95
626] 4/Nisâ, 145; 16/Nahl, 88
627] 17/İsrâ, 15
628] 18/Kehf, 105-106; 4/Nisâ, 139, 145, 161, 172; 5/Mâide, 72-73; 3/Âl-i İmran, 151; 33/Ahzâb, 73
- 152 -
KUR’AN KAVRAMLARI
de azaptan kurtulamayacaklardır.629 Sözü edilen bu zümreler, kısaca kâfirler ve âsi mü’minler, azaplarını Allah’ın dilediği sürece kalacakları cehennemde çekeceklerdir.630
İman ile davranışlar arasında sıkı bir münasebet vardır. Gerçekten iman eden kimse, amellerini de imanı paralelinde yerine getirir. Kur’an, bütün kurtuluş vesilelerini iman-amel mutabakatına bağlar. İslâm tarihinin ilk dönemlerinden itibaren, mü’minlerde göze çarpacak davranış bozukluklarının yani günahların ebedî saadet açısından doğuracağı sakıncalar üzerinde durulmuştur. Hâricîler ve mu’tezile âlimleri, samimi bir tevbe ile telafi edilmeyen büyük günahları işleyenlerin, inkârcılar zümresine gireceğini ve ebedî olarak cehennemde kalacağını söylemişlerdir. İslâm tarihinde daima büyük çoğunluğu oluşturan ehl-i sünnet âlimleri ise, irade zaafı ve benzeri faktörlerle işlenecek günahların kalpteki imanı yok etmeyeceğine kani olmuşlar ve açık inkâr dışında kalan günahları işleyenlerin, bir süre cehennemde cezalandırılsalar bile eninde sonunda oradan çıkıp cennete gireceklerini kabul etmişlerdir.
Meryem sûresinde cehennemden ve onun ehlinden bahsedildikten sonra, “İçinizden oraya gitmeyecek hiçbir kimse yoktur.”631 denilmektedir. Buradaki gidişin (vürûd) yorumu hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Söz konusu âyetlerden edinilen ilk kanaat, mü’minler de dâhil olmak üzere herkesin cehenneme uğrayacağı ve onu göreceği şeklindedir. Fakat bu ziyaret, doğrudan cennete gireceklere bir zarar vermeyecektir. Cennet ile cehennem halkı arasında vuku bulacağı haber verilen karşılıklı konuşmalardan, cehennemliklerin cennetteki nimetlerden haberdar olacakları anlaşılmaktadır.632
Cehennem azabı ile cezalandırılacak kişiler, ilgili âyetlerin ışığında tasnife tâbi tutulacak olursa, hukukullah/Allah hakkı ile hukuku’l-ibâd/kul hakkına tecavüz edenler şeklinde bir gruplandırma yapmak mümkündür. Hukukullaha tecâvüz, iman yolunu terk edip inkâra sapmak şeklinde özetlenebilir. Bu tecavüz türü küfür, şirk, nifak, Allah’ın âyetlerini ve peygamberlerini tekzip gibi kavramlarla birçok âyette dile getirilerek eleştirilmiş ve mücrimler diye nitelendirilen bu mütecavizler için “Allah’ın düşmanı” tabiri kullanılmıştır. Yanılmak, kulun âdeta bir özelliği ise, bağışlamak da Allah’ın en çok vurgulanan bir sıfatıdır. Ancak, kul, hatalarında ısrar eder ve “suçu kendisini çepeçevre kuşatırsa” muhakkak ki ebediyyen cehennemde kalır.633 Şu âyetler de cehennemlik insan tipini etkileyici bir şekilde tasvir etmektedir: “Alabildiğine inat eden, hayra (veya Allah yolunda harcamaya) var gücüyle engel olan, Allah’a ortak koşan, şüpheci, nankör.”634
Kul hakkına tecavüz eden tiplerle ilgili birçok âyet ve hadis mevcuttur. Âyetlerde bu kişiler hakkında zâlim, katil, kibirli, mü’minlere işkence yapan, yetim malı yiyen gibi vasıflar sıralanmakta, duyu organları sağlam ve zihnî muhakemeleri yerinde olduğu halde gerçeği görüp idrâk etmeyen bu kişiler için “dört
629] 4/Nisâ, 10, 14, 93, 97; 5/Mâide, 94-95; 24/Nur, 23, 63
630] 11/Hûd, 106-107; 78/Nebe', 23
631] 19/Meryem, 71
632] bk. 7/A'râf, 50
633] 2/Bakara, 81
634] 50/Kaf, 24-26
CEHENNEM / NÂR
- 153 -
ayaklı hayvanlar gibi, hatta onlardan da şaşkın”635 ifadesi kullanılmaktadır. Bir âyetin tasviri de şöyledir: “Alabildiğine yemin eden, izzet-i nefsi bulunmayan, ötekini berikini ayıplayan, laf getirip götüren, cimri, aşırı zâlim, günaha dadanmış, kaba, haşin, şerefsiz ve soysuz.”636 Hadis kitaplarında yer alan çeşitli rivâyetler de bu tür tasvirleri dile getirmektedir. Bir hadiste, kişileri cehenneme en çok sürükleyen iki şeyin ağız ile tenasül organı olduğu ifade edilmiştir.637 Kadınların cehennem halkının çoğunluğunu teşkil ettiğini belirten rivâyet,638 eğer hadis kritiği açısından sahih ise, genelde kadın nüfusun erkek nüfustan fazla olduğunu göstermiş olabilir. Çeşitli hadislerde, mü’min oldukları anlaşılan, fakat günahları sebebiyle cehenneme giren kimselerin secde halindeyken yere temas eden organlarına, iman mahalli olan kalplerine, Allah korkusundan yaşaran ve Allah yolunda uykusuz kalan gözlerine cehennem ateşinin nüfuz etmeyeceği belirtilmiştir.
“Doğrusu Allah, iman edip sâlih amel işleyenleri, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Nankörlük edenler ise zevklenirler ve hayvanlar gibi yerler. Onların yerleri ateştir.”639 Bu âyet, kâfirin dünyada maddî hayattan faydalanma ve nefsinin istediğini yeme yönündeki çabasının, mü’minin öngördüğü çabadan daha fazla olduğunu belirtmektedir. Üstelik kâfir, maddî şeylerden yararlanırken tıpkı hayvan gibi kendisini kontrol etmeyi bilmemekte, helâl ve harama, başkasının varlığına saygı göstermemektedir.
Cehennem ehli, devamlı tartışacak ve çekişecektir. Dünyadayken şerli önderlerinin sözünü dinleyenler, onları kendilerini saptırmakla suçlayacak, önderleri ise kendilerini bütün suçlamalardan temize çıkarmaya çalışacaktır.640
Hadislerde belirtildiğine göre cehenneme girenlere farklı derecelerde azap edilecektir. Peygamberleri öldürenler, sapıklığa önderlik yapıp topluma bu şekilde yön verenler ve zâlim devlet başkanları en şiddetli azâba mâruz bırakılacaklardır.641 Müslüman olmamakla birlikte Hz. Peygamber’i himaye eden ve dolayısıyla İslâmiyet’in yayılışını destekleyen Ebû Tâlib’e ise hafif bir azap uygulanacaktır.642 Cehennemdekilerin kimi ayak bileklerine, kimi dizlerine, kimi de beline ve göğsüne kadar ateşe gömülecek,643 kâfirlerin bedenleri büyültülerek farklı şekillere sokulacaktır.644
Beşerî adalet mekanizmaları, özellikle İslâm’ın hüküm sürmediği beldelerde mutlak adaleti sağlayamamaktadır. Hâkimlerin hâkimi olan Allah, âhiret hayatında mücrimlerin mutlaka ayrı bir statüye tâbi tutulacağını birçok âyette açıklamıştır. Bu bakımdan iyi ile kötünün farklı şartlarda, farklı sonuçlarla karşılaşacağı şüphesizdir. İman edenle etmeyenin, Allah’a itaat edenle O’na isyan edenin eşit tutulmaması, ilahî adâlet ve hikmetin gereğidir. Kur’an’ın çeşitli âyetlerinde, Allah’ın lütuf ve keremine güvenerek inkâr ve isyana düşülmemesi konusunda
635] 7/A'râf. 179
636] 68/Kalem, 10-13
637] Müsned-i Ahmed, II, 291, 392, 442
638] Buhârî, Rikak 16; Müslim, İman 132
639] 47/Muhammed, 12
640] 34/Sebe', 31-33; 38/Sâd, 64; 50/Kaf, 27-28
641] Müsned-i Ahmed, I/375, 407; II/55
642] Müsned-i Ahmed I/290
643] Müsned-i Ahmed bin Hanbel, III/ 13; Müslim, Cennet 33
644] Müslim, Cennet 44, 45; Tirmizi, Sıfatü Cehennem 3
- 154 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bütün insanlar uyarılmaktadır.645 İyilerle kötülerin hem dünya hayatında hem de âhirette farklı muamelelere tâbi tutulacakları ısrarla belirtilmektedir. Unutmamalıdır ki, Allah’ın, bağışlayıcı olması yanında, azabı da şiddetlidir.646 İnkârcı ve isyankâr kullara azap etmek, hem bir adalet hem de rahmet olarak düşünülebilir. Nitekim günahkârlardan ilahî azabın geri çevrilmeyeceği anlatılırken Allah’ın geniş bir rahmet sahibi oluşuna temas edilmesinde de647 böyle bir hikmet aramak mümkündür. Kur’an ile birlikte bütün semavî kitaplarda yer alan bu temel hükmü yok farzedecek bir yorum, tümüyle isabetsiz ve geçersizdir. Ancak, suçluya uygulanacak cezanın sonsuza kadar ateş ve cehennem olup olmaması tartışmalı konudur.648 Cehennemde görülecek azabın miktar, şiddet ve şekillerini ancak Allah ve Rasûlü’nün bizlere bildirmesiyle ve bildirdikleri kadarıyla bilebiliriz.
Âhiret hayatının her devresinde olduğu gibi cehennem azabını ruh, beden ile birlikte çekecektir. Ancak cehennem hayatında sözü edilen acı, ıstırap, azap, ateş vb. şeyler, bu dünyadakilerine tam benzetilemez. Bunların iç yüzünü insanların bilmesi mümkün değildir; ancak Allah bilir.
“O gün cehenneme: ‘Doldun mu?’ deriz, o: ‘Daha var mı?’ der.”649 Duyguları körelmemiş, hislerini kaybetmemiş hiçbir insan, bu ifadeleri okuduğu veya işittiği zaman, sakin olamaz. Ruhunda bir şeylerin uyandığını, kabardığını hisseder. Cehennem öyle anlatılmış ki, sanki insan azmanı. Gözünü dört açmış, etrafında, yakınında gördüğü her şeyi içine çeken ve yok eden bir canavar gibi. Görevi, insan yemek! İnsan bu ifadeleri okuyup, ruh dünyasında canlandırdığı zaman hiç o müthiş tuzağa doğru gider mi? Yakınından bile geçmez.
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Benim halim ateş yakan bir adamın misali gibidir. Ateş, etrafını aydınlatınca, pervaneler ve şu küçük hayvanlar, başlar içine düşmeye. O adam onlara mani olmaya çalışır. Onlar adama galebe çalarlar da, düşünmeden kendilerini ateşin içine atarlar. İşte benimle sizin örneğiniz budur. Ben, sizi eteğinizden tutup ateşten çekiyor (alıkoymaya çalışıyorum). Ateşten uzak durun! Ateşten uzak durun! diye çağırıyorum. Sizler beni yeniyor ve düşünmeden kendinizi ateşin içerisine atıyorsunuz.” 650
Ya Rasûlallah, ne kadar merhametlisin! Sanki cehenneme karşı bize kalkan vazifesi görüyorsun. Çünkü sen cehennemin vehâmetini, dehşetini biliyordun. Onu her an görüyor gibi ona iman etmiştin. Böyle olduğu içindir ki “Benim bildiğimi bilseydiniz, çok ağlar; az gülerdiniz.” demiştin. Doğru, biz senin gibi ve senin kadar bilmediğimiz için ateşe doğru uçan kelebekler gibiyiz. Orada sanki bir şey var zannıyla koşuyoruz. Sen ise orada durmuş, gelenlere “gidin buradan, burada bir şey yok, değilse helâk olacaksınız” diyerek uzaklaştırıyorsun. Selâm olsun sana, ey Rasûl...
Kur’an’da Cehennem Tabloları
Yüce Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerim’de cehennem ve cennet hayatını idrâklerimize
645] 31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5; 57/Hadid, 14
646] 15/Hıcr, 50
647] 6/En'âm, 147
648] İslâm Ansiklopedisi, T.D. V. c. 7, s. 225 ve devamı
649] 50/Kaf, 30
650] Sahih-i Müslim
CEHENNEM / NÂR
- 155 -
yaklaştırarak bütün ayrıntılarıyla bildirmektedir. Bu açıklamalar o derece canlıdır ki, bazen de ruhun etkileneceği şekilde tablolaştırılır ve seslendirilir. İslâm nizamına inanmayan ve bu Hak düzeni yaşamayanların atılacakları cehennemin azabını ve bu azabın kalplere korku salan dehşetini âyetlerden izleyelim:
“Cehennem o azgınların hepsinin buluşma yeridir. Onun yedi kapısı vardır. Her kapıdan onların girecekleri ayrılmış bir kısım vardır.”651 Dünya hayatında da o azgınlar hep aynı yerlerde buluşurlardı. Şeytanın süslü gösterdiği batakhanelerde, eğlence yerlerinde. Orada da aynı yerde buluşurlar. O cehennemin yedi kapısından her biri, başka bir koğuşa açılır. Her kapıya o azgınlardan bir miktar, nasıl olduklarına ve ne yaptıklarına göre, bölünüp ayrılmışlardır. Herkes konulduğu koğuşta cefa çeker. “Zaten onlar kıyamet saatini de yalanladılar. O saatin geleceğini yalanlayanlara çılgın alevli bir ateş hazırlamışızdır. Bu ateş onlara uzak bir yerden gözükünce, onun kaynamasını ve uğultusunu işitirler. Elleri boyunlarına bağlanarak, dar bir yerden atıldıkları zaman, orada yok olup gitmeyi isterler. ‘Bir kere yok olmayı değil; birçok defa yok olmayı isteyin’ denir. De ki ‘Bu mu iyidir, yoksa ebedî cennet mi daha iyidir?”652 Cehennemin homurtusu ve uğultusu; kızdırılmış ve sinirlenmiş bir canavarın sağa sola saldırmaya hazırlanışını andırıyor. Haydi, yaklaşın bakalım! Böylesi bir canavarın önüne atılan avın halini bir düşünelim! Aynı şekilde cehenneme atılanların, cehennemin uğultusuna karışan, bitmek tükenmek bilmeyen feryatları... Sonsuza dek...
“O (cehennem) ne geri bırakır, ne de azaptan vazgeçer, insanın derisini kavurur.” 653 Adiy bin Hatem (r.a.)’den Rasûlullah’ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Ateşten korununuz!” Râvi: “Rasûlullah sanki ateşe bakıyor gibi cehennemden çekindi” dedi. Sonra böyle buyurdu. Sonra üç defa sakınıp yüzünü çevirdi. Hatta biz, cehenneme bakıyor zannettik. Sonra: “Yarım hurma ile de olsa ateşten korununuz: Onu da bulamayan güzel bir söz (söylemek)le (korunsun)” buyurdu.654
Bir defasında Peygamberimiz, gülen bir topluluğa uğradı da: “Aranızda cennet ve cehennem anılırken gülüyorsunuz ha?!” buyurdu. Artık bu kimselerden hiç biri ölünceye kadar gülerken görülmedi.
“Âyetlerimizi inkâr edenleri ateşe sokacağız, derilerinin her yanışında azabı tatmaları için onları başka derilerle değiştireceğiz. Allah güçlüdür, hakîmdir.” 655
“İşte Rableri hakkında tartışmaya giren iki taraf: O’nu inkâr edenlere, ateşten elbiseler kesilmiştir. Başlarına da kaynar su dökülür de bununla karınlarındakiler ve derileri eritilir. Demir topuzlar da onlar içindir. Orada, uğradıkları gamdan ne zaman çıkmak isteseler her defasında oraya geri çevrilirler. ‘Yakıcı azabı tadın’ denir.” 656
“Allah, şüphesiz kâfirlere lânet etmiş ve onlara içinde sonsuz olarak temelli kalacakları çılgın alevli cehennemi hazırlamıştır. Onlar bir dost ve yardımcı bulamazlar. Yüzleri ateşte çevrildiği gün: ‘Keşke Allah’a itaat etseydik, keşke Peygamber’e itaat etseydik!’ derler. ‘Rabbimiz! Biz yöneticilerimize ve büyüklerimize itaat etmiştik. Fakat onlar bizi yoldan
651] 15/Hıcr, 43-44
652] 25/Furkan, 11-15
653] 74/Müddessir, 28-29
654] Buhâri; Müslim
655] 4/Nisâ, 56
656] 22/Hac, 19-22
- 156 -
KUR’AN KAVRAMLARI
saptırdılar. Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver, onları büyük bir lânete uğrat’ derler.”657 Çılgın alevli bir ateş, “imdat” diyerek yardım isteyecekleri hiçbir dost ve yardımcı yok. Böyle bir pozisyonda birileri ateşte evire çevire pişiriliyor. Tıpkı şişlere takılmış etlerin ateşte çevrilerek pişirilmesi gibi. “Yüzleri ateşte çevrildikleri gün...” Ve ardından faydası olmayan pişmanlık feryatları. “Rabbimiz biz Sana ve Rasûlüne itaat edeceğimize, yönetici ve büyükleri-mize itaat etmiştik, onları râzı etmeye çalışmıştık...” Kendilerinin bu duruma düşmesine sebep olan yönetici ve büyüklere öyle öfkelenmişler ki, Rablerinden onlara iki kat azap talebinde bulunuyorlar, onlara lânet edilmesinin, yüreklerine su serpeceğine inanıyorlar.
“Tâğîlere/azgınlara kötü bir gelecek vardır. Onlar için cehennemde bir döşek vardır, orası ne kötü döşektir.”658
“Kitapları soldan verilenler; ne yazık o sol ashabına! İnsanın içine işleyen bir sıcaklık ve kaynar su içinde, serinliği ve hoşluğu olmayan kara bir dumanın gölgesinde bulunurlar. Çünkü onlar, bundan önce dünyada nimet içinde bulunurlar iken, büyük günah işlemekte direnir dururlardı.”659
Hava kavurucu sıcaktır. İnsanın derilerinin gözeneklerine işler ve vücutları kavurur. Su ise, son derece sıcaktır, ne serinletir ne de susuzluğu giderir. Orada bir gölge vardır. Kara dumandan bir gölge. Görünce çok sevinirler. Serinlemek için oraya doğru koşarlar. Fakat yakıcı, yalayıcı ve boğucu bir gölge olduğunu görünce müthiş bir hayal kırıklığı. Psikolojik azap. Azap içinde azap. Şüphe yok ki bu, alay ve eğlence mânâsıyla gölgedir. Bir gölge ki ne serinletir ve ne fayda verir. Şımarıklara bu sıkıntı ne acıdır. “Onlar için cehennemden bir yatak ve üstlerine de örtüler vardır. Zâlimleri böyle cezalandırırız.”660 Cehennem bir yatakhane gibi hazırlanmış. Konuklarının altına ateşten bir döşek, üstlerine ateşten bir yorgan ve başlarının altına ateşten bir yastık. Yatakhane, döşek, yorgan denilince insanın aklına istirahat, uyumak ve tatlı rüyalar gibi güzel şeyler gelir. Fakat böyle güzel şeyler düşman başına. Tabii yine aşağılayıcı alay sahnesi.
“Yakıcı ateşe yaslanırlar, kızgın bir kaynaktan içirilirler. Beslemeyen, açlığı gidermeyen kötü kokulu bir dikenden başka yiyecekleri yoktur.”661 Cehennem konuklarının altına minderleri, yatakları serilmişti. Tabii hava çok sıcak olunca hemen içecek bir şeyler ikram edilir. Meşrubatlar gelir, fakat o da ne, fokur fokur kaynıyor. Ardından konuklara yemek ikram edilir. Öyle bir yemek ki insanın boğazında durunca ne ileri gider ne geri çıkar. İnsana boğulma anını sürekli yaşatır. Dikenli olduğu için boğazı da parçalamış ve oraya takılmış duruyor. Yiyenlerin açlığını da gidermiyor. Ne ağırlama!
Sonra siz ey sapıklar, yalanlayanlar! Doğrusu zakkum ağacından yiyeceksiniz, karınlarınızı onunla dolduracaksınız.”662
Peygamberimiz: “Ey iman edenler, Allah’tan hakkıyla korkun ve ancak müslümanlar
657] 33/Ahzâb, 64-68
658] 38/Sâd, 55-56
659] 56/Vâkıa, 41-45
660] 7/A'râf, 41
661] 88/Ğâşiye, 4-7
662] 56/Vâkıa, 51-53
CEHENNEM / NÂR
- 157 -
olarak can verin.”663 âyetini okudu ve şöyle buyurdu: “Zakkumdan bir damla dünya yurduna damlatılsa, dünyadakilerin yiyeceklerini acıtırdı. Öyle ise yiyeceği zakkum olan kimsenin hali nasıl olur?”664
“Cehennem halkı, cennet halkına: ‘Bize biraz su veya Allah’ın size verdiği rızıktan gönderin’ diye seslenir, onlar da; ‘Doğrusu Allah dinlerini oyun ve eğlenceye alan, dünya hayatına aldanan inkârcılara ikisini de haram etmiştir’ derler. Bu günle karşılaşacaklarını unuttukları, âyetlerimizi bile bile inkâr ettikleri gibi biz de onları unutuyoruz.”665 Öteki dünyada unutulmamak için burada Allah’ı unutmamak ve sonu ateş olan işlerden kaçınmak gerekiyor. Şu dünyanın yaz sıcaklarında güneş altında durmaktan kaçınan insanın, cehennem sıcağına nasıl dayanacağının muhasebesini yapması gerekir.666
“Allah’ın Rasûlü’ne muhalefet etmek için (cihaddan) geri kalanlar, (sefere çıkmayıp) oturmaları ile sevindiler; mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad etmeyi çirkin gördüler; ‘bu sıcakta sefere çıkmayın’ dediler. De ki: ‘Cehennem ateşi daha sıcaktır!’ Keşke anlasalardı! Artık kazanmakta olduklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar!” 667
“Kitabı solundan verilmiş olana gelince; o, ‘keşke, der, bana kitabım verilmeseydi de, Hesabımın ne olduğunu bilmeseydim! Keşke onunla (ölümümle) her iş olup bitseydi! Malım bana fayda sağlamadı. Saltanatım (gücüm ve belgelerim) da benden ayrılarak yok olup gitti. (Böyle kimse hakkında, görevli cehennem bekçilerine şu İlâhî buyrukla hitap edilir:) Onu yakalayın da (ellerini boynuna) bağlayın; Sonra alevli ateşe atın onu! Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire sarın! Çünkü o, ulu Allah’a iman etmezdi. Yoksulu doyurmaya (kendi yanaşmadığı gibi, başkalarını da) teşvik etmezdi. Bu sebeple, bugün burada onun herhangi bir candan dostu yoktur. Ancak günahkârların yediği kanlı irinden başka yiyeceği de yoktur.” 668
Amel defterlerini sollarından alanlar okurla kitaplarını. Okudukça renkleri gider. İçlerini bir haşyet ve pişmanlık ateşi kaplar. Bir taraftan kapkara bir geçmişi okur, bir taraftan hatırlar yaptıklarını; sevap hanesinde bir şeyin olmadığını, öbür tarafta ise isyan, fücur ve tuğyanla dolu amellerini görür. Mücrimler o zaman bolluğun ve darlığın bir imtihan, gerçek hayatın ise âhiret hayatı olduğunu anlarlar. Dünya hayatını gerektirdiği gibi kullanamadıklarını, emanetlere ihanet ettiklerini hatırlarlar. Ama ne yazık ki, vakit çok geçmiştir. Bu ceza gününde hatırlamanın ve pişmanlık duymanın bir faydası yoktur. Sadece; dünya hayatında, amel yurdunda, fırsatların geçmesine yanmaktan başka bir şey gelmez ellerinden.
“O gün, gerçek hükümdarlık Rahman’ındır. İnkârcılar için yaman bir gündür o. O gün, zâlim kimse iki elini ısırarak; ‘ne olurdu ben de Peygamberlerle beraber bir yol tutsaydım’ diyecektir. ‘Vay başıma gelene! Keşke falancayı veli (dost ve lider) edinmeseydim. Andolsun ki bana gelen Kur’an’dan o saptırdı beni. Şeytan insanı yapayalnız ve yardımcısız bırakıyor. Nebî de: ‘Yâ Rabbim, kavmim, bu Kur’an’ı mehcur/terkedilmiş bıraktılar (buna
663] 3/Âl-i İmran, 102
664] Tirmizi, Nesai, İbn Mâce
665] 7/A'râf, 50-51
666] Hasan Eker, Âhiret Bilinci, Denge Y., s. 67 ve devamı
667] 9/Tevbe, 81-82
668] 69/Hakka, 25-37
- 158 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iltifat etmediler, inananları da buna gelmekten alıkoydular) demiştir.” 669
Kendilerine gelen Rasûle ve Kur’an’a bîgâne kalanların karşılaştıkları pişmanlık, kendilerini yiyip bitirir. Kur’an’ı terkeden, ona Rahman’ın tüm insanlığın hayat nizamı ve düsturları, esenliğe götüren hidâyet rehberi olarak değil; sıradan yazılan bir kitapmış gibi bakanların, ona yabancı kalanların, onu bırakıp beşerî ideoloji ve kanunlara sarılanların içerisine düştükleri pişmanlık ve hasret böyle tasvir ediliyor. Sonlarının korkunçluğunu gören, hassasiyet ve duyarlılıktan yoksun olarak yaşamış insanlar farkında olmadan iki ellerini birden ısırırlar. Akılları başlarına gelmiş, dehşet etraflarını sarmıştır. Ama bugün yapılacak bir şey yoktur artık.
“Onların, ateşin başında durdurulmuş iken: ‘Ahh ne olurdu keşke biz (dünyaya) geri çevrilseydik de Rabbimiz’in âyetlerini yalanlamasaydık, iman edenlerden olsaydık’ dediklerini bir görsen!”670 Ellerine geçirmiş oldukları güçle, haksız yere mal toplayıp biriktiren, insanlara zulmeden mütekebbirler, Karunların, tağutların ve onlara yardakçılık yapıp, onları yaşatanların, tuğyanın bizatihi Allah’ın dinine karşı galebesi için müslümanlara savaş açan pis sürüngenlerin acı sonu böyle ifade ediliyor. Ellerine geçirdikleri saltanatın biteviye devam edeceğini zannediyorlardı. Bugün ümitsizlik, hasret ve zillet içerisinde, yaptıkları zulmün, katliamın ve haksızlığın, şerri ayakta tutmanın karşılığını göreceklerdir. Allah dâvâsının erlerini mağlup etmek için zâlimlerin yanında yer aldıklarına, onlara itaat ettiklerine pişman olacaklardır. Kendilerini yüceltip, takdis ettikleri erkânın da aynı akıbette, güçsüz, hakir, aşağılanmış halini görünce pişmanlıkları daha da artacaktır. Mala ve mülke, saltanat ve dünyaya olan sevgisini ve zâfiyetini aşamayıp kullara kul olanlar hasretler içerisine yanmaya mahkûm olacaklardır.671
“İtaat edilenler (kendilerine) itaat edenlerden uzak durdular; azabı gördüler, aralarında-ki bağlar kesildi. İtaat edenler, şöyle dediler: ‘Ah keşke bir daha dünyaya dönmemiz mümkün olsaydı da şimdi onların bizden uzak durdukları gibi biz de onlardan uzak dursaydık.’ Böylece Allah, onlara işledikleri bütün fiilleri hasretler (pişmanlık ve üzüntüler kaynağı olarak) gösterecektir.”672; “Elleri boyunlarına bağlı olarak dar bir yerden atıldıkları zaman orada yok olup gitmeyi isterler.”673; O gün yok olup gitmek de aranıp ele geçmeyen bir arzudur. Bu tâkat götürmez sıkıntıdan kurtulmanın biricik yolu yok olup gitmektir. Ama, işte onların isteklerine karşı verilen cevap: “Bir kere değil, birçok kereler yok olmayı isteyin.”674; “Yüzleri ateşte (pişirilip) çevrildiği gün derler ki; ‘eyvah bize keşke Allah’a ve Rasûlü’ne itaat etseydik”675; “Bir zaman gelir ki, inkâr edenler, ‘keşke müslüman olsaydık’ diye arzu ederler.”676; “Ateşe sürüldükleri zaman; ‘keşke dünyaya bir daha döndürülsek de, Rabbimizin âyetlerini inkâr etmeyip iman edenlerden olsak’ dediklerini bir görsen. Hayır, evvelce gizleyip durdukları işleri karşılarına çıktı da ondan böyle söylüyorlar. Eğer geri dönderilseler yine kendilerine yasak edilen
669] 25/Furkan, 26-30
670] 6/En'âm, 27
671] Hüseyin Özhazar, Âhiret Bilinci, 121 ve devamı
672] 2/Bakara, 166-167
673] 25/Furkan, 13
674] 25/Furkan, 14
675] 33/Ahzâb, 66
676] 33/Ahzâb, 66
CEHENNEM / NÂR
- 159 -
şeylere dönerler. Çünkü onlar şüphesiz yalancıdırlar.”677; “O gün kişi, ellerinin (yapıp) öne sürdüğü işlere bakar ve kâfir: ‘Keşke ben toprak olsaydım’ der.” 678
“Cehennem, (kendisine atılacaklara) uzak bir yerden gözükünce, onlar, onun kaynamasını ve uğultusunu işitirler.”679 İşitirler de tam bir nedâmet ve hüsran içerisinde şöyle vah ederler: “... Keşke ölüm kati olaydı (da bir daha dirilmeyeydim) Malım bana fayda vermedi, gücüm de kalmadı.” Allah da ilgili meleklere şöyle buyurur: “Onu tutun, bağlayın. Sonra da cehenneme yaslayın.” 680
İnkârcı ve isyancı kullar cehenneme atıldığında; azap onları kuşatacak: “... Azap, onları tepelerinden ve ayakları altından saracak.” 681
“İşte siz, ey sapıklar, yalanlayanlar! Doğrusu bu zakkum ağacından yiyeceksiniz, karınlarınızı onunla dolduracaksınız. Onun üzerine (erimiş maden tortusu gibi) kaynar su içeceksiniz. Hem de susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz.” 682
“Bu içki, ne fena bir içki ve bu ateş de ne kötü konaklama yeridir.” 683
Tabiidir ki, azap görenler, bu korkunç acıdan kurtulmak, ıstırabı ölümden daha ağır olan cehennemden çıkmak isterler; ama nafile: “Oradan her çıkmak istedikçe, yine o ateş içine döndürülürler ve onlara: ‘tadın bakalım yalanlayıp durduğunuz o ateşin azabını’ denilir.” 684 Çaresizlik içinde bunalırlar da ilgili meleklere iltica ederler:
“Ateşte olanlar, cehennem bekçilerine: ‘Rabbinize yalvarın da hiç değilse bir gün azabımızı hafifletsin’ derler. Cehennem bekçileri de şöyle söyler: ‘Size peygamberleriniz belgelerle gelmemiş miydi?’ ‘Evet, gelmişti.’ ‘O halde kendiniz yalvarın. Ancak inkârcıların yalvarışı boşunadır.”685 Cehennem azabını çekenler, hiçbir dostun ve hiçbir yardımcının olmadığını anlarlar da Allah’a yönelirler ve şöyle yalvarırlar:
“Rabbimiz! Bizi, azgınlığımız yenmişti; sapık bir toplum olmuştuk. Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer (Seni inkâra ve Senin düzenine isyana) dönersek, artık şüphesiz biz zulmetmiş oluruz.’ (Allah da) buyurur ki: Alçaldıkça alçalın, sinin orada! Bana karşı konuşup mazeret beyan etmeyin. Zira kullarımdan bir zümre: ‘Rabbimiz! Biz iman ettik; öyle ise bizi affet; bize acı! Sen merhametlilerin en iyisisin, demişlerdi. İşte siz onları alaya aldınız; sonunda onlar (ile alay etmeniz) size beni hatırlatmayı unutturdu, siz onlara gülüyordunuz.” 686
“İnkâr edenlere cehennem ateşi vardır. Öldürülmezler ki ölsünler, cehennem azabı da onlara biraz olsun hafifletilmez. İşte biz, küfürde ileri giden her nankörü böyle cezalandırırız. Onlar orada: Rabbimiz! Bizi çıkar, (önce) yaptığımızın yerine sâlih amel yapalım, diye feryad ederler. Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi?
677] 6/En'âm, 27-28
678] 78/Nebe', 40
679] 25/Furkan, 16
680] 69/Haakka, 27-31
681] 29/Ankebut, 55
682] 56/Vâkıa, 51-56
683] 18/Kehf, 29
684] 32/Secde, 20
685] 40/Mü'min, 49-50
686] 23/Mü'minun, 106-110
- 160 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Size uyarıcı (peygamber) de gelmişti. Artık tadın (azabı)! Zâlimlerin yardımcısı olmaz.” 687
“O (cehennem), insanlık için sizden ileri gitmek ya da geri kalmak isteyen kimseler için, gerçekten çok büyük bir uyarıcıdır. Her nefis, kazandığına (yaptığına) karşılık bir rehindir; ancak (hesap defteri/karnesi) sağ yanından verilenler başka; Onlar, cennetler içindedir. Günahkârlara), ‘Sizi şu Sakar’a/yakıcı ateşe sokan nedir?’ diye uzaktan uzağa sorarlar. Onlar şöyle cevap verirler: ‘Biz namazımızı kılmıyorduk, yoksulu doyurmuyorduk, (bâtıla) dalanlarla birlikte dalıyorduk. Din/ceza gününü de yalan sayıyorduk. Nihâyet (bu haldeyken) bize ölüm gelip çattı. Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. Böyle iken bunlara ne oluyor ki, âdetâ aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi (hâlâ) öğütten yüz çeviriyorlar? Güya onlardan her biri, kendisine (önünde) açılmış sayfalar (İlâhî vahiy) verilmesini istiyor. Elbette olacak şey değil! Aslında onlar, âhiretten korkmuyorlar. Ama bu, gerçekten bir ikazdır! Dileyen onu (düşünür) öğüt alır. Bununla beraber, Allah dilemeksizin onlar öğüt almazlar. Kendisinden sakınılması gereken O’dur; kendisine bağışlamak yaraşan da.” 688
“Kim Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gelirse, bilsin ki ona (kendisi gibilerle birlikte) içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır.” 689
“Kitabı sol tarafından verilene gelince; o, ‘keşke, der, bana kitabım verilmeseydi de, hesabımın ne olduğunu bilmeseydim! Keşke onunla (ölümümle) her iş olup bitseydi! Malım bana hiç fayda sağlamadı. Saltanatım (gücüm ve belgelerim) da benden (koptu,) yok olup gitti. (Böyle kimse hakkında görevli cehennem bekçilerine şu ilahî buyrukla hitap edilir:) Onu yakalayın; (ellerini boynuna) bağlayın; sonra alevli ateşe atın onu! Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire sarın! Çünkü o, ulu Allah’a iman etmezdi. Yoksulu doyurmaya (kendi yanaşmadığı gibi, başkalarını da) teşvik etmezdi. Bu sebeple, bugün burada onun herhangi bir candan dostu yoktur. Ancak günahkârların yediği kanlı irinden başka yiyeceği de yoktur.” 690
Cehennemle İlgili Bazı Hadis-i Şerifler
“Şüphesiz ki kıyamet gününde cehennemliklerin azap itibariyle en hafif olanı, ayaklarının altına iki kor parçası konulan ve onların sıcağından beyni kaynayan kimsedir. O zanneder ki kendisinden daha şiddetli azap gören hiç kimse yoktur. Hâlbuki o, onlar içinde azabı en hafif olanıdır.” 691
“Yüce Allah, azabı en hafif olan kimseye ‘dünyada olan her şey senin olsaydı (kendini kurtarmak için) onu fidye olarak verir miydin?’ diye soracak. O: ‘Evet’ diye cevap verecektir. Bunun üzerine Allah Teâlâ: ‘Ben senden, sen henüz Âdem’in sulbünde iken bundan çok daha kolayını istemiştim. O da, Bana şirk koşmamandı. Fakat sen şirkten başkasını kabul etmedin.’ buyuracaktır.” 692
“Âdemoğlunun yaktığı ateş, cehennem ateşinin yetmiş cüzünden bir parçadır.” 693
“Sizin (şu dünya) ateşiniz, cehennem ateşinin yetmiş cüz’ünden bir parçadır.” Ashâb:
687] 35/Fâtır, 36-37
688] 74/Müddessir, 35-56
689] 72/Cin, 23
690] 69/Haakka, 25-37
691] Buhârî, Rikak 51; Müslim, İman 363, 364; Tirmizî, Cehennem 12
692] Buhârî, Rikak 49; Müslim, Müsafirûn 51, 52
693] Muvatta, Cehennem 1; Müsned-i Ahmed 2/ 467
CEHENNEM / NÂR
- 161 -
“Yâ Rasûlallah, Dünya ateşi (kâfirleri, fâcirleri azap için) herhalde kâfidir” dediler. Rasûlullah: “Cehennem ateşi (miktar ve sayıca) dünya ateşleri(nin tümü) üzerine altmış dokuz derece fazla kılındı. Bunlardan her birinin harareti, bütün dünya ateşinin harareti gibidir.” 694
“Kıyamet gününde bir kişi getirilip cehenneme atılır da cehennemde onun bağırsakları derhal karnından dışarı çıkar. Sonra o kişi (bağırsakları etrafında) değirmen merkebinin değirmende döndüğü gibi döner. Bunun üzerine cehennem halkı o kişinin başına toplanıp da: ‘Ey filan! Halin nedir? Sen bize (dünyada) iyilikle emredip bizi kötülükten nehyeden (bir öğütçü) değil miydin?’ derler. O da: ‘(Evet ben öyleydim, fakat) ben sizi ma’ruf ile emrederdim; hâlbuki kendim yapmazdım. Yine ben sizi münkerden nehyederdim de kendim işlerdim!’ diye cevap verir.” 695
“Cehennem irininden bir kova dünyaya dökülmüş olsa, dünyadakilerin hepsi kokardı.” 696
“Cehennem, şehvetlerin perdeleriyle örtülmüştür. Oraya şehvetler (irtikâbı) ile (girilir). Cennet de nefsin hoşlanmadığı ibâdetlerle korunmuştur. (Buraya da ibâdet meşakkatleriyle girilir)” 697
“(Ashâbım!) Cennet, sizin her birinize nalınının tasmasından (ayakkabısının bağından) daha yakındır. Cehennem de bunun gibi (yakın)dır (Tâat cennete; ma’siyet de cehenneme yaklaştırır).” 698
“Ateşle azâb vermek, sadece ateşin sâhibine (Allah’a) âittir.”699
Konuyla İlgili Birkaç Uyarı
Çocuklara, mükellef yaşlarında olmadıkları halde “Allah yakar!” diyerek, onu güya terbiye etmek, Allah’ın yakıcılığını ve cezasını önceliklemek en azından üç büyük yanlış içerir. Allah’a iftira atılmış olur; Allah, çocukları çok sever, onların yaptığı hiçbir şeyden dolayı yakmaz. Allah, azabıyla korkulan vasfından önce, sevilmesi gereken merhametli Rabbimizdir. Terbiye yönüyle de sevgi esasına dayanmayan, ceza ve korkutmaya dayanan terbiye çocuk üzerinde olumsuz etkileri olan bir yaklaşımdır, bu yönüyle de yanlıştır.
Cennet ve cehennem konusunda bazı vâizlerin ve halk kitaplarının mübalağalı tasvirleri sözkonusudur. Bunlar terğib ve terhib amaçlı ifadelerdir. Ama unutmamalıyız ki, cehennem gaybla ilgili bir konudur. Dinle ve özellikle de gaybla ilgili konularda delilsiz beyanlar çok yanlıştır.
Cehennem ve cennetle ilgili fıkralar anlatmak, anlatılan fıkralara tasvip ederek veya gülerek katılmak, dini, cennet ve cehennemi alaya almak ve küçümsemek demek olduğundan çok tehlikelidir. Bu tür Bektaşi fıkralarına veya güncel yakıştırmalara iltifat edilmemesi gerekir.
694] Buhârî, Tecrid-i Sarih c. 9, s. 50
695] Buhârî, Tecrid-i Sarih, c. 9, s. 51
696] Tirmizî, Cehennem 4; Müsned-i Ahmed, 3/ 28, 83
697] Buhârî, Tecrid-i Sarih, c. 12, s. 195
698] Buhârî, Tecrid-i Sarih, c. 12, s. 195
699] Ebû Dâvud, Cihad 122, h. no: 2675, Edeb 176, h. no: 5268
- 162 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ve Cehennemin Düşündürdükleri
Dünya hayatındaki inanç ve eylemlerin soncu olarak cennet ve cehennem iki önemli neticedir. Her ikisi de Cenâb-ı Hakk’ın esmâ ve sıfatlarının gereğidir. Mü’min için hem cennet hem de cehennem rahmettir. Kur’an, cehennem azabının dehşetini belirttikten hemen sonra, cin ve inse “Rabbiniz’in hangi nimetlerini yalanlarsınız?”700 diye hitap ediyor. Burada kast edilen nimet: Cehennemin, bütün dehşetiyle insanın içinde bir ürperti meydana getirerek, mü’minin hayatını tanzim hususunda fikir ve ibret vermesidir. Cennet, yüce duygulu insanlar için, onları yüksek zirvelere sevketmekte sebep olduğu gibi, cehennem de, seviyesi olgunluğa ermemiş insanların ondan korkmaları sebebiyle hayatlarını ciddi bir kontrol altına almalarına sebeptir. Cehennem, tehlikeli bir yolda yakılmış bir ateş gibidir. O yola düşmekten insanı korur. Cennet ise, müstakim/dosdoğru yola kurulmuş bir sofradır; insanı o yola davet eder. Böylece her ikisi de neticeyi düşünebilen insanlar için ayrı ayrı birer nimet olmuş olur.
“Dünya hayatını ve güzelliklerini arzulayanlara, orada işlediklerinin karşılığını eksiksiz veririz. Ancak, âhirette onlara ateşten başka bir şey yoktur.”701 Hayatımız, sağ ve sol omuzlarımızdaki kameramanlarca filme alınmaktadır. “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.”702 Akıllı yatırım, âhirete yapılan yatırımdır. Kazançlı ticaret, Allah’la yapılan ticarettir; gerçek anlamda iman edip mal ve canla Allah yolunda cihad ederek cenneti satın almak, cehennemden kurtulmaktır. Kur’an’da anlatılan canlı cehennem tasvirleri, haram zevkleri insanın boğazına dizecek cinstedir. Haram-helâl demeden yiyip içmek, gezip tozmak, gülüp oynamak, nefsin her istediğini yapmak, dünyadan kâm almak belki önemli olurdu: Eğer cehennem olmasaydı. Ama unutmayalım ki cehennem var. Ve bize çok uzak da sayılmaz. İyi ki cehennem var; yoksa insanoğlunu hiçbir şey zaptedemezdi. Dünya lezzetleri, eğlence ve ziyafetleri, yatlar, katlar... için ibâdeti, yaratılış gayesini unutarak bütün gücünü sarfetmeye gelmediğimiz belli olacak, sınavın çileli zevki ortaya çıkacak. İyi ki cehennem var; yoksa insan azdıkça azar, ezdikçe ezerdi. “Zâlimler için yaşasın cehennem!”
Yanma acısı, belki acıların en dayanılmazıdır. Kibrit ateşine, bir kibrit sönünceye kadar dayanamıyor parmağımız. Küçük bir yanık günlerce nasıl acı vermektedir, hemen hepimiz biliriz. Günahlarla, haramlarla iç içe yaşayan insan, gözleri kapalı uçuruma koşan, elindeki benzin bidonuyla ateşle oynayan insandan daha feci bir durumdadır aslında. Hz. Yusuf, Rabbinin burhanını gördüğü, haramların iç yüzüne şahit olduğu için davet edildiği günahı dünya hapsine tercih etmişti. 703
Şeytan, haramlara sahte güzellik makyajı yapmakta, insan nefsinde bir çeşit hallüsinasyonlar oluşturup göz boyamaya çalışırken; müslüman, Allah’ın yasaklarında güzellik olmadığı bilinciyle oyuna gelmemeli, şeytanın taktığı maskenin altındaki çirkinliği görebilmelidir. Her haram, cehenneme düşme, ateşe atılma olarak gelmeli müslüman gözünde. Âhirete, cennet ve cehenneme yakînen iman etmek, gözle görür gibi iman etmektir. Mikroskopla dıştan temiz gibi görünen suya bakan insanın mikropları gördüğü gibi derin bakış, feraset ve hikmetle
700] 55/Rahmân, 35-36
701] 11/Hûd, 15-16
702] 99/Zilzâl, 7-8
703] 12/Yûsuf, 24
CEHENNEM / NÂR
- 163 -
görüş hâkim olmalı.
Cehenneme çok uzak sayılmayız. Dünyamız, ateş topunun üzerinde duruyor. 50 km.lik ince bir yer kabuğunun altı cehenneme benzer ateş yığınından ibaret. Volkanik dağlardan çıkan lavlar insana altımızdaki ateşi ve cehennemi hatırlatması açısından ne dehşet verici görüntüler sahneliyor! Bu yüzden cehennemin bulunduğu yerin yer altı olduğunu söyler bazı âlimler.
Şeytan, bazı mü’mine şöyle yaklaşabiliyor: “Nasıl olsa cehennem mü’mine ebedî değil; günahlarını zaten Allah affeder, affetmese bile kısa bir müddet yanıp cennete gidersin, çok önemli değil!” Dünyada 10-15 senelik hapis cezası ile bile karşılaştırıverelim durumu. Hangi akıllı biraz zevkleneyim diye bu kadar hapsi göze alır? Dünyadaki işkencelerle zebanilerin işkencelerini karşılaştırabiliriz. Dünya ateşinden 70 misli büyük ve güçlü ateşi, insanların cezası ile şedîdü’l-ıkab olan Allah’ın azabının büyüklüğünü mukayese edebilirsiniz.
Cehennem ehlinin pişmanlıkları, vicdanlarını kanatan ıstırapları hep ruhîdir; ancak, alev alev ateşin içine girmeleri, yanan derilerinin yerine azabın yenilenmesi için derhal yeni deri giydirilmesi ve organlarının kendi aleyhinde şahitlikte bulunması gibi hususlar ise tamamen cesede mahsus azap çeşitleridir. O yüzden cehennem azabı, hem cesede, hem ruha beraber etki edecektir.
Bizim için cennet garanti olmadığına, cehennemden kurtuluşumuzun kesinleşmediğine, ölümün de her an gelebileceğine, cennet ve cehennemin inanç ve yaşayışımıza bağlı olduğuna göre, her ânımızı müslümanca geçirmeli, az sonra ölecekmişiz gibi âhirete hazır olmalıyız.
Mü’minin Allah’a itaat etmek sûretiyle cehennem ateşinden kaçınması gerekir. Cehennemin Kur’an’da tasvir olunan dehşeti, insana gerçek anlamda iman ve sâlih amele sarılıp bu feci akıbetten korunması için bir öğüt olarak algılanmalıdır. İnsanın eğitimi ve iyi davranışlara yönlendirilmesi açısından cennet ve cehennem inancının dünya hayatına etkileri açıktır. Kişi, gizli ve açık yaptığı her şeyin karşılığını bulacağını ve cehennemdeki cezanın dehşetini hatırladığında, elbette hareketlerine çeki düzen verme ihtiyacını duyacaktır.
“Ey Rabbimiz! Bize dünyada da hasene (güzellik ve iyilik) ver, âhirette de hasene ver. Bizi cehennem azâbından koru!”704; “Ey Rabbimiz! İman ettik; bizim günahlarımızı bağışla, bizi ateş azâbından koru!” 705
704] 2/Bakara, 201
705] 3/Âl-i İmran, 16
- 164 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Nâr ve Cehennemle İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Ateş (Azâbı) Anlamındaki “Nâr” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 145 Yerde): 2/Bakara, 17, 24, 39, 80, 81, 126, 167, 174, 175, 201, 217, 221, 257, 266, 275; 3/Âl-i İmrân, 10, 16, 24, 103, 116, 131, 151, 183, 185, 191, 192; 4/Nisâ, 10, 14, 30, 56, 145; 5/Mâide, 29, 37, 64, 72; 6/En’âm, 27, 128; 7/A’râf, 12, 36, 38, 38, 44, 47, 50; 8/Enfâl, 14; 9/Tevbe, 17, 35, 63, 68, 81, 109; 10/Yûnus, 8, 27; 11/Hûd, 16, 17, 98, 106, 113; 13/Ra’d, 5, 17, 35; 14/İbrâhim, 30, 50; 15/Hıcr, 27; 16/Nahl, 62; 18/Kehf, 29, 53, 96; 20/Tâhâ, 10, 10, 10; 21/Enbiyâ, 39, 69; 22/Hacc, 19, 72; 23/Mü’minûn, 104; 24/Nûr, 35, 57; 27/Neml, 7, 8, 90; 28/Kasas, 29, 29, 29, 41; 29/Ankebût, 24, 25; 32/Secde, 20, 20; 33/Ahzâb, 66; 34/Sebe’, 42; 35/Fâtır, 36; 36/Yâsin, 80; 38/Sâd, 27, 59, 61, 64, 76; 39/Zümer, 8, 16, 19; 40/Mü’min, 6, 41, 43, 46, 47, 47, 49, 72; 41/Fussılet, 19, 24, 28, 40; 45/Câsiye, 34; 46/Ahkaf, 20, 34; 47/Muhammed, 12, 15; 51/Zâriyât, 13; 52/Tûr, 13, 14; 54/Kamer, 48; 55/Rahmân, 15, 35; 56/Vâkıa, 71, 57/Hadîd, 15; 58/Mücâdele, 17; 59/Haşr, 3, 17, 20; 64/Teğâbün, 10; 66/Tahrîm, 6, 10; 71/Nûh, 25; 72/Cinn, 23; 74/Müddessir, 31; 85/Bürûc, 5; 87/A’lâ, 12; 88/Ğâşiye, 4; 90/Beled, 20; 92/Leyl, 14; 98/Beyine, 6; 101/Karia, 11; 104/Hümeze, 6; 111/Mesed, 3.
B- “Cehennem” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 77 Yerde): 2/Bakara, 206; 3/Âl-i İmrân,12, 162, 197; 4/nisâ, 55, 93, 97, 115, 121, 140, 169; 7/A’râf, 18, 41, 179; 8/Enfâl, 16, 36, 37; 9/Tevbe, 35, 49, 63, 68, 73, 81, 95, 109; 11/Hûd, 119; 13/Ra’d, 18; 14/İbrâhim, 16, 29; 15/Hıcr, 43; 16/Nahl, 29; 17/İsrâ, 8, 18, 39, 63, 97; 18/Kehf, 100, 102, 106; 19/Meryem, 68, 86; 20/Tâhâ, 74; 21/Enbiyâ, 29, 98; 23/Mü’minûn, 103; 25/Furkan, 34, 65; 29/Ankebût, 54, 68; 32/Secde, 13; 35/Fâtır, 36; 36/Yâsin, 63; 38/Sâd, 56, 85; 39/Zümer, 32, 60, 71, 72; 40/Mü’min, 45, 60, 76; 43/Zuhruf, 74; 45/Câsiye, 10; 48/Fetih, 6; 50/Kaf, 24, 30; 52/Tûr, 13; 55/Rahm3an, 43; 58/Mücâdele, 8; 66/Tahrîm, 9; 67/Mülk, 6, 72/Cinn, 15, 23; 78/Nebe’, 21; 85/Bürûc, 10; 89/Fecr, 23; 98/Beyyine, 6.
C- Isı Derecesi Çok Yüksek Ateş Anlamına Gelen ve Cehennemin Bir Adı Olarak kullanılan “Cehıym” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 26 Yerde): 2/Bakara, 119; 5/Mâide, 10, 86; 9/Tevbe, 113; 22/Hacc, 51; 26/Şuarâ, 91; 37/Sâffât, 23, 55, 64, 68, 97, 163; 40Mü’min, 7; 44/Duhân, 47, 56; 52/Tûr, 18; 56/Vâkıa, 94; 57/Hadîd, 19; 69/Haakka, 31; 73/Müzzemmil, 12; 79/Nâziât, 36, 39; 81/Tekvîr, 12; 82/İnfitâr, 14; 83/Mutaffifîn, 16; 102/Tekâsür, 6.
D- Cehennemin Bir Adı Olarak Kullanılan ve tutuşturulmuş, Alevli Ateş Anlamına Gelen “Seıyr” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 17 Yerde): 4/Nisâ, 10, 55; 17/İsrâ, 97; 22/Hacc, 4; 25/Furkan, 11; 31/Fussılet, 21; 33/Ahzâb, 64; 34/Sebe’, 12; 35/Fâtır, 6; 42/Şûrâ, 7; 48/Fetih, 13; 54/Kamer, 24, 47; 67/Mülk, 5, 10, 11; 76/İnsan, 4; 81/Tekvîr, 12; 84/İnşikak, 12.
E- Cehennem Yerine Kullanılan ve Yakıp Kavuran Anlamına Gelen “Sekar” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 4 Yerde): 54/Kamer, 48; 74/Müddessir, 26, 27, 42.
F- Uçurum, derin Çukur Anlamına Gelen ve Harâreti Yüksek Ateş Olarak Kur’an’da İzah Edilen “Hâviye” Kelimesinin Geçtiği Âyet (1 Yerde): 101/Karia, 9.
G- Yüreklere Kadar Tırmanan Tutuşturulmuş, Tahrip Edici Ateş Anlamına Gelen “Hutame” Kelimesinin Geçtiği Âyetler (2 Yerde): 104/Hümeze, 4, 5.
H- Hâlis Ateş Anlamına Gelen Bedenin İç Organlarını Söküp Koparan Diye Nitelendirilen “Lezâ” Kelimesinin Geçtiği Âyet (1 Yerde): 70/Meâric, 15.
İ- Azap ve İşkence Anlamındaki “Azâb” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 371 Yerde -Azâb 312 Yerde-): 2/Bakara, 7, 10, 49, 85, 86, 90, 96, 104, 114, 126, 162, 165, 165, 166, 174, 175, 178, 201, 284; 3/Âl-i İmrân, 4, 16, 21, 56, 56, 77, 88, 91, 105, 106, 128, 129, 176, 177, 178, 181, 188, 188, 191; 4/Nisâ, 14, 18, 25, 37, 56, 93, 102, 138, 147, 151, 161, 173, 173; 5/Mâide, 18, 18, 33, 36, 36, 37, 40, 41, 73, 80, 94, 115, 115, 115, 118; 6/En’âm, 15, 30, 40, 47, 49, 65, 70, 93, 124, 157; 7/A’râf, 38, 39, 59, 73, 141, 156, 164, 164, 165, 167; 8/Enfâl, 14, 32, 33, 33, 34, 35, 50, 68; 9/Tevbe, 3, 14, 26, 34, 39, 39, 52, 55, 61, 66, 68, 74, 74, 79, 85, 90, 101, 101, 106; 10/Yûnus, 4, 15, 50, 52, 54, 70, 88, 97, 98; 11/Hûd, 3, 8, 20, 26, 39, 39, 48, 58, 64, 76, 84, 93, 103; 12/Yûsuf, 25, 107; 13/Ra’d, 34, 34; 14/İbrâhim, 2, 6, 7, 17, 21, 22, 44; 15/Hıcr, 50, 50; 16/Nahl, 26, 45, 63, 85, 88, 88, 94, 104, 106, 113, 117; 17/İsrâ, 10, 15, 54, 57, 57, 58, 58; 18/Kehf, 55, 58, 86, 87, 87, 87; 19/Meryem, 45, 75, 79; 20/Tâhâ, 47, 48, 61, 71, 127, 134; 21/Enbiyâ, 46; 22/Hacc, 2, 4, 9, 18, 22, 25, 47, 55, 57; 23/Mü’minûn, 64, 76, 77; 24/Nûr, 2, 8, 11, 14, 19, 23, 63; 25/Furkan, 19, 27, 42, 65, 65, 69; 26/Şuarâ, 135, 138, 156, 158, 189, 189, 201, 204, 213; 27/Neml, 5, 21, 21; 28/Kasas, 64; 29/Ankebût, 10, 21, 23, 29, 53, 53; 54, 55; 30/Rûm, 16; 31/Lokman, 6, 7, 21, 24; 32/Secde, 14, 20, 21, 21; 33/Ahzâb, 8, 24, 30, 57, 68, 73; 34/Sebe’, 5, 8, 12, 14, 33, 35, 38, 42, 46; 35/Fâtır, 7, 10, 36; 36/Yâsin, 18; 37/Sâffât, 9, 33, 38, 59, 176; 38/Sâd, 8, 26, 41, 61; 39/Zümer, 13, 19, 24, 25, 26, 40, 40, 47, 54, 55, 58, 71; 40/Mü’min, 7, 45, 46, 49; 41/Fussılet, 16, 16, 17, 27, 50; 42/Şûrâ, 16, 21, 26, 42, 44, 45; 43/Zuhruf, 39, 48, 50, 65, 74; 44/Duhân, 11, 12, 15, 30, 48, 56; 45/Câsiye, 8, 9, 10, 11; 46/Ahkaf, 20, 21, 24, 31, 34; 48/Fetih, 6, 16, 16, 17, 17, 25, 25; 50/Kaf, 26; 51/Zâriyât, 37; 52/
CEHENNEM / NÂR
- 165 -
Tûr, 7, 18, 27, 47; 54/Kamer, 16, 18, 21, 30, 37, 38, 39; 57/Hadîd, 13, 20; 58/Mücâdele, 4, 5, 8, 15, 16; 59/Haşr, 3, 3, 15; 61/Saff, 10; 64/Teğâbün, 5; 65/Talâk, 8, 8, 10; 67/Mülk, 5, 6,28; 68/Kalem, 33, 33; 70/Meâric, 1, 11, 27, 28; 71/Nûh, 1; 72/Cinn, 17; 73/Müzzemmil, 13; 76/İnsan, 31; 78/Nebe’, 30, 40; 84/İnşikak, 24; 85/Bürûc, 10, 10; 88/Ğâşiye, 24, 24; 89/Fecr, 13, 25, 25.
Nâr (Ateş) Konusundaki Âyetler:
Bakara, 17, 266; Âl-i İmran, 183; Nisa, 10; Maide, 64; A’raf, 12; Tevbe, 81, 109; Hud, 113; Ra’d, 17; Hıcr, 27; Taha, 10; Enbiya, 69; Nur, 35; Neml, 7; Kasas, 29; Yasin, 8; Sad, 76; Mü’min, 41; Rahman, 15; Vakıa, 71; Hadid, 13; Büruc, 5; Karia, 9.
K- Cehennem ve Cehennemlikler Hakkındaki Âyetler
Bakara, 24, 80-81, 126, 167, 206; Âl-i İmran, 10, 131, 185; Nisa, 14, 56, 169; Maide, 10, 72; En’am, 27, 70, 128; A’raf, 38, 41, 50, 179; Enfal, 37; Tevbe, 17, 35, 63, 68, 73, 109; Yunus, 4-8; Hud, 106-107, 119; Ra’d, 5, 18; Hıcr, 43-44; İsra, 8, 18, 97; Kehf, 29, 100; Meryem, 86; Enbiya, 98, 100; Hacc, 19, 22, 51, 72; Mü’minun, 104, 107-108, 112, 114; Furkan, 11, 14, 34, 65-66; Şuara, 91, 103; Ankebut, 54-55, 68; Secde, 13-14, 20-21; Ahzab, 64-65; Fatır, 36-37; Yasin, 59, 67; Saffat, 161, 163; Sad, 55, 61; Zümer, 15, 17, 61, 72; Mü’min, 6, 46, 60, 71-72, 76; Fussılet, 19; Şura, 45; Zuhruf, 74-75; Duhan, 43, 50; Muhammed, 15; Kaf, 23, 29-30; Tur, 13-14, 16; Rahman, 35, 43-44; Vakıa, 41, 56, 92, 95; Hadid, 15, 19; Mücadele, 8; Haşr, 17; Tahrim, 6; Mülk, 6, 11; Hakka, 31, 32, 35, 37; Mearic, 15, 18; Müddessir, 26, 31, 35, 37, 48; Mürselat, 29, 34; Nebe’, 21, 28, 30; Naziat, 39; Tekvir, 12; Beyyine, 6; Karia, 10-11; Hümeze, 4, 9.
L- Cehennemlikler Hakkındaki Âyetler
Cehennem, Kâfirler İçin Hazırlanmıştır: Âl-i İmran, 13; Kehf, 29; Fatır, 36; Sad, 55-56; Nebe’, 21-23.
Cehennemde Kâfirlerin Sözleri: Fatır, 37, Mü’min, 47-52; Fussılet, 29; Zuhruf, 77-78; Mülk, 8-10.
Cehennemliklerin Cennetliklerle Konuşmaları: A’raf, 44, 50, 51; Saffat, 50-59; Müddessir, 39-48.
Cehennemliklerin Özellikleri: Leyl, 15-16; Karia, 9-11; Hümeze, 4-9.
Cehennem, İnsanlar ve Cinlerle Dolacaktır: Hud, 119; Secde, 13.
Cehennemde Kâfirlerin Durumu: İbrahim, 16-17; Kehf, 29; Mülk, 6-11.
Cehennemde Ölmek ve Dirilmek Yoktur: Taha, 74; A’la, 12-13.
M- Cehennem Azâbı ve Cehennemin Özellikleri Konusundaki Âyetler
Cehennem Azabı Çetindir: Furkan, 66; Mülk, 7-8; Müddessir, 27-29, 32-37; Mürselat, 31-34; Karia, 9-11; Hümeze, 4-9.
Cehennemde Zakkum Ağacı: İsra, 60; Saffat, 62-67; Duhan, 43-46; Vakıa, 51-54.
Cehennem Şarabı: Saffat, 67-68; Sad, 57-58; Vakıa, 42, 54-55; Nebe’, 24-25; Ğaşiye. 5.
Cehennem Ziyafeti: Vakıa, 51-56; Hakka, 36-37; Nebe’, 24-25; Ğaşiye, 6-7.
Cehennem Zebanileri: Zümer, 71, 73; Duhan, 47-50; Tahrim, 6; Mülk, 8; Müddessir, 30-31; Alak, 18.
Cehennem, Kâfirleri Alacak Kadar Geniştir: Kaf, 30.
Cehennemin Yedi Kapısı Vardı: Hıcr, 44.
Cehennemin Yakıtı: Bakara, 24, Tahrim, 6.
Cehennemle Cennet Karşılaştırması: Furkan, 15-16; Fatır, 21.
Allah’ın Cehennem Azabından Koruması İçin Dua: Bakara, 201; Âl-i İmran, 16, 191-192; Furkan, 65.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 2, s. 64
2. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 7, s. 225-233; c. 4, s. 302-309
3. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 280-282; 183-184
4. İslâmi Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 74-75
5. Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 159-164
6. İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 193-197
7. Kur’ani Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 40
8. İman Nurları ve Âhiret Sırları, Ali Küçüker, Bahar Y. s. 359-371
9. İlmihal 1, İman ve İbadetler, İsam Y. s. 130
10. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y. s. 362-367
11. İlmin Işığında İslâmiyet, Afif A. Tabbara, Kalem Y. s. 152-154
- 166 -
KUR’AN KAVRAMLARI
12. İslâm’da İnanç Esasları, B. Topaloğlu, Y. Ş. Yavuz, İ. Çelebi, İFAV Y. 308-312
13. Âhiret Bilinci, Hasan Eker, Denge Y. s. 67-74
14. Âhiret Bilinci, Hüseyin Özhazar, Bengisu Y. s. 121-126
15. Cehennem ve Cehennemlikler, Veysel Özcan, Mirfak Y.
16. Âyetlerle Ölüm ve Diriliş, Said Köşk, Anahtar Y.
17. Ölüm Sonrası Cennet ve Cehennem, Selim Al, Furkan Dergisi Y.
18. Ölüm ve Ölümden Sonraki Hayat, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
19. Ölüm ve Ötesi, Heyet, Sağlam Y.
20. Ölüm Ötesi Hayat, Abdülhay Nasih, Nil A.Ş. Y.
21. Ölüm ve Ötesi, Hüseyin S. Erdoğan, Çelik Y.
22. Ölüm ve Sonrası, İmam Gazali, Vural Y.
23. Ölümden Sonra Diriliş, Subhi Salih, Kayıhan Y.
24. Ölümden Sonraki Hayat, Süleyman Toprak, Esra Y.
25. Ölüm, Kıyamet, Cehennem, Hârun Yahya, Vural Y.
26. Dünya Ötesi Yolculuk, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
27. Dünya ve Âhiret Hayatı, Muhammed İhsan Oğuz, Oğuz Y.
CENNET
- 167 -
Kavram no 21
İman 5
Bk. Cehennem, İman, Tevhid
CENNET
• Cennet Kelimesi; Anlam ve Mâhiyeti
• Cennetin İsimleri ve Tabakaları
• Cennetin Tasviri
• En Büyük Zevk: Cennette Allah’ın Görülmesi
• Cennet Hayatı
• Cennet Nimetleri
• Cennette Cinsî Zevkler
• Amaç, Cismanî Zevkler Sağlayan Cennet Nimetleri Değil; Allah’ın Rızasıdır
• Cennetlikler
• Cehennem Korkusu - Cennet Ümidi (Allah ile İlişkilerimizde Denge)
• Cennet Ucuz Değil!
“İman edip sâlih amel işleyenler için, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildiği vakit, ‘bu, bundan önce dünyada bize verilenlerdendir’ derler. Ve bu rızık onlara bazı yönlerden dünyadakine benzer olarak verilmiştir. Onlar için cennette tertemiz eşler vardır. Ve onlar orada ebedî kalacaklar.” 706
Cennet Kelimesi; Anlam ve Mâhiyeti
Cennet, “örtmek, gizlemek” anlamındaki “cenn” kökünden isim olup “bitki ve ağaçları ile toprağı örten bahçe, yeşillikleri bol, sık dal ve yaprakları ile yeri gölgelendiren bağlık, bahçe” manasına gelir. Peygamberlerin davetine uyarak iman edip dünya ve âhirete ait işleri, kulluk vazifelerini elden geldiği kadar güzel bir şekilde yapan temiz ve müttakî kişiler için hazırlanmış bir huzur ve mutluluk beldesidir. Âhiret hayatında mü’minlerin ebedî saâdet ve nimetler yurdu olan yerin bu şekilde adlandırılmasının sebebi, genel görünümüyle dünya bahçelerine benzemesi veya eşsiz nimetlerini insan idrâkinden gizlemiş olması şeklinde açıklanmıştır. Çoğulu cinân ve cennât’tır.
Cennetin İsimleri ve Tabakaları
Cennet kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 147 defa geçmektedir. İslâm literatüründe cenneti ifade etmek üzere kullanılan isimleri ve cennet tabakalarını şu şekilde sıralamak mümkündür:
1- Cennet: Ebedî saâdet yurdunu ifade etmek üzere Kur’an’da, çeşitli hadislerde ve diğer İslâmî eserlerde yer alan isimler içinde en çok kullanılan, içindeki bütün mekân ve imkânları kapsayacak şekilde muhtevası geniş olan bir terimdir.
706] 2/Bakara, 25
- 168 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yukarıda belirtildiği gibi Kur’an’da 147 yerde geçmektedir. İslâm literatüründe ebedî saâdetle ilgili vaadler, özendirici anlatım ve tasvirler genellikle cennet ismi etrafında yoğunlaşmıştır. Diğer isimler tekil olarak kullanıldığı halde, cennetin çok sayıdaki âyette çoğul şekliyle de (cennât) yer alması, saâdet yurdunun belli bir bölgesinin değil; tamamının adı olduğunu gösterir.
2- Cennetü’n-Naîm: 13 âyette geçmektedir.707 Arapça’da “refah, huzur, mutlu hayat” anlamına gelen nimet kelimesinden daha kapsamlı bir muhtevaya sahip olan naîm, insana mutluluk veren maddî ve manevî bütün güzellikleri ifade etmektedir. Buna göre cennâtü’n-naîm; mutluluklarla dolu cennetler manasına gelir. “Beni cennetü’n-naîmin vârislerinden kıl.” 708
3- Adn cenneti: En belirgin anlamı ile ikamet etme, ikamet edilen yer demek olan adn, 11 âyette kullanılmıştır.709 Adn’in, cennetin belli bir bölümünün adı olduğu veya çoğul şeklinde kullanılışına bakarak onun tamamını ifade eden bir isim olduğu anlaşılır. “Şüphesiz ki, iman edenler ve güzel amel işleyenler yok mu, işte onlar mahlûkatın en hayırlısıdır. Onların Rableri katındaki mükâfatı, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da O’ndan râzı olmuşlardır. Bu, Rabbinden korkan O’na saygı gösterenler içindir.” 710
4- Firdevs: Özellikle, içinde üzüm bulunan bağ bahçe anlamına gelir. İki âyette geçer.711 Firdevs, cennetin tamamını ifade eden bir isim olabileceği gibi, onun ortası, en yüksek ve en değerli bölgesinin özel adı da olabilir. “Şüphesiz, iman edip güzel amel işleyenler için barınak olarak Firdevs cennetleri vardır.” 712
5- Hüsnâ: İyilik yapanlara Allah tarafından daha büyük bir iyilikle karşılık verileceğini, ayrıca buna bir de ilâve (ziyade) yapılacağını ifade eden Yunus 26. âyetindeki hüsnâ (daha güzel, daha iyi, en güzel, en iyi) kelimesinin cennet anlamına geldiği müfessirlerin büyük çoğunluğu tarafından kabul edilmiştir. Bu duruma göre cennet anlamına gelen “Hüsnâ” kelimesi bir âyette geçer. Âyetteki “ziyade”den maksat da, cennette Allah’ı görme şerefine nail olmaktır. “Güzel davrananlara hüsnâ (daha güzel karşılık), bir de ziyade/fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz (kara leke) bulaşır, ne de bir horluk (gelir). İşte onlar cennet ehlidirler. Ve onlar orada ebedî kalacaklardır.” 713
6- Dârüs’s-Selâm: Maddî ve manevî âfetlerden, hoşa gitmeyen şeylerden korunmuş olma manasındaki selâm ile dâr/yurt kelimesinden oluşan bu terkip, iki âyette cennetin adı veya tabakası olarak zikredilmiştir. İki âyette zikredilir.714
707] Mutluluklarla Dolu Cennet(ler) Anlamına Gelen “Cennetu’n-Neıym” Kavramının Geçtiği Âyetler (Toplam 13 Yerde): 10/Yûnus, 9; 22/Hacc, 56; 26/Şuarâ, 85; 31/Lokman, 8; 37/Sâffât, 43; 52/Tûr, 17; 56/Vâkıa, 12,89; 68/Kalem, 34; 70/Meâric, 38; 82/İnfitâr, 13; 83/Mutaffifîn, 22.
708] 26/Şuarâ, 85
709] İkamet Edilen (Güzel) Yer Anlamındaki “Adn Cenneti” Kavramının Geçtiği Âyetler (Toplam 11 Yerde): 9/Tevbe, 72; 13/Ra’d, 23; 16/Nahl, 31; 18/Kehf, 31; 19/Meryem, 61; 20/Tâhâ, 76; 35/Fâtır, 33; 38/Sâd, 50; 40/Mü’min, 8; 61/Saff, 12; 98/Beyyine, 8.
710] 98/Beyyine, 7-8
711] Üzüm ve Benzeri Nimetler Bulunan Bağ-Bahçe Anlamına Gelen “Firdevs” Cennetinin Geçtiği Âyetler (Toplam 2 Yerde): 18/Kehf, 107; 23/Mü’minûn, 11.
712] 18/Kehf, 107
713] 10/Yûnus, 26
714] Cennetin Adı veya Tabakası Olarak Zikredilen ve Esenlik Yurdu Anlamına Gelen “Dâru’s-Selâm” İfâdesinin Geçtiği Âyetler (Toplam 2 Yerde): 6/En’âm, 127; 10/Yûnus, 25.
CENNET
- 169 -
Cennetin esenlik yurdu olduğu şüphesizdir. Gerçek esenliğin ancak cennette bulunabileceği, sonsuz hayatın, ihtiyaç bırakmayan zenginliğin, zillete yer vermeyen şeref ve üstünlüğün, eksiksiz bir sıhhatin sadece orada mevcut olduğu anlaşılır. “Hâlbuki Allah, Dârü’s-Selâm’a çağırıyor ve O, dilediği kimseleri dosdoğru bir yola hidâyet buyurur.” 715
7- Dârü’l-Mukame: Asıl durulacak yer, ebedî ikamet edilecek yurt manasındaki bu terkip de cennete girenlerin Allah’a hamd ve şükür sırasında bulundukları mekân için kullanacakları bir tabir olmalıdır. Bir âyette geçer: “O (Rab) ki lütfuyla bizi Dârü’l-Mukameye / asıl oturulacak yurda (cennete) yerleştirdi. Artık orada bize ne bir yorgunluk dokunacak, ne de orada bize bir usanç gelecektir.” 716
8- Cennetü’l-Me’vâ: Cennetu’l-Me’vâ da bir âyette geçer. “İman edip güzel amel işleyenlere gelince, onlar için Me’vâ cennetleri vardır.” 717
Bu isimlerin dışında, “ev, konak, şehir, ülke” anlamlarına gelen “dâr” kelimesi, Kur’an’da dâru’l-huld (ebediyet / sonsuzluk yurdu), dâru’l-âhire (âhiret yurdu), âkıbetü’d-dâr, ukbe’d-dâr (dünya yurdunun sonu) terkipleriyle cennet anlamında kullanılmıştır.
Kur’an’da zikredilen bu isimler, cennetin tabakaları olarak da kabul edilmektedir. Bu tabakalardan her birinde, mü’minlerin yaptıkları iyi işler karşılığında girecekleri veya yükselecekleri derece veya mertebeler vardır. Nitekim Müslim’in Ebû Said el-Hudri’den rivâyet ettiği hadiste, Allah yolunda cihad edenlerin, cihadları sebebiyle cennette yüz derece yükselecekleri, her derecenin arasının ise, yer ile gök arasındaki mesafe kadar olduğu, Hz. Peygamber tarafından haber verilmektedir.718 Hadiste sözü edilen dereceler konusunda ise şu ihtimaller öne sürülmüştür. Bu dereceleri zahiriyle anlamak mümkündür. Gerçekten söz konusu derecelerin, zahirinden anlaşıldığı üzere, birbirinden daha yüksek menziller (tabakalar) olması muhtemeldir. Buna karşılık, yükseklikten kastın, cennetteki nimetlerin çokluğu, insanın veya bir başka yaratığın hiç aklına bile gelmemiş, gönlünden dahi geçmemiş iyiliklerin büyüklüğü veya çokluğu anlamında olması muhtemeldir. Zira Allah Teâlâ’nın mücahide lutfettiği iyilik veya cömertlik türleri birbirinden çok farklıdır, birbirinden üstündür. Buna göre, nimetlerin fazilet (üstünlük) konusundaki farklılıkları uzaklık açısından yer ile gök arasındaki mesafe gibidir.
Buhârî’nin bir rivâyetinde Hz. Peygamber, Allah yolunda savaşan mücâhidler için cennette yüz derece (tabaka) hazırlandığını ve iki derecenin arasının yerle gök arası gibi olduğunu haber vermekte ve sözlerine devamla şöyle buyurmaktadır: “Allah’tan istediğiniz zaman Firdevs’i isteyin. Çünkü Firdevs, cennetin ortası ve cennetin en yükseğidir. Firdevs’ten cennet nehirleri doğar.” 719
Bütün bu âyet ve hadislerden cennetin birçok tabakası olduğu anlaşılmaktadır. Bu tabakalardan bazılarının daha yüce ve nimetlerinin daha güzel veya daha efdal olması sebebiyle isimleri bize bildirilmiştir. Firdevs cenneti, mertebece en
715] 10/Yûnus, 25
716] 35/Fâtır, 35
717] 32/Secde, 19
718] Müslim, İmâre 116
719] Buhâri, Cihad 4
- 170 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yüksek olan cennet tabakasıdır.
Cennetin Tasviri
Dinler tarihine dair araştırmalar, hemen her din ve inanç sisteminde ölüm sonrası hesaplaşmanın, ceza veya mükâfatın varlığının kabul edildiğini göstermiştir. Genel olarak İslâm âlimlerinin cennet tasviri hakkında benimsedikleri görüş, onun mahiyetinin bilinemeyeceği şeklindedir. Çünkü mü’min kullar için âhiret hayatında hazırlanmış mutluluk vesilelerinin hiç kimse tarafından tahayyül edilemeyeceğini ifade eden âyetten720 başka, Allah Teâlâ’dan naklen bir hadis rivâyeti olarak meşhur metin de bu hususu açıkça belirtmektedir: “Ben, sâlih kullarım için, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir beşer zihninin tasavvur edemeyeceği mutluluklar hazırladım.”721 Dünya hayatında beş duyu ve akıl alanlarındaki idrâkler, tabiat şartlarıyla kayıtlı olduğuna göre nasslarda geçen tasvirleri aynı şartlar çerçevesinde veya hayal gücüyle değiştirerek algılamak gerekir. Nitekim bazı âyetlerde, cennet ve nimetleriyle ilgili dünya ve âhiret idrâkleri arasında benzerliklerin bulunduğu ifade edilmiştir.722 İbn Abbas’tan yaygın olarak rivâyet edilen “Cennette isimlerden başka dünyayı andıran hiçbir şey yoktur.” 723 ifadesi, ikisi arasındaki mahiyet farklılığını belirten bir söz olsa gerektir.
Cennetin sekiz kapısının olduğu ilk dönemlerden beri kabul edile gelmiştir. Ancak, cehenneme ait yedi kapının mevcûdiyeti Kur’ân-ı Kerim’de açıkça zikredildiği halde724 cennetin sadece kapılarının (ebvâb) bulunduğu ifade edilmiş ve sayıları hakkında herhangi bir işarette bulunulmamıştır. Ancak, bazı hadis-i şeriflerde cennetin sekiz kapısı olduğu belirtilmektedir. Bu hadis rivâyetlerinin kapıların genişliği için verdikleri çok uzun mesafelere bakılırsa, cennet kapıları, aynı zamanda onun bölümlerini de ifade etmiş olmalıdır. Nitekim bazı eserler, sekiz cennet kapısının adlarını kaydederken bazı küçük farklarla cennetin isimlerini zikretmişlerdir. Sahih hadislerin belirttiğine göre, bu mekânlara belli amel sahipleri girebilecektir. Mesela, namazlarını dosdoğru kılanlar namaz kapısından, cihada katılanlar cihad kapısından, Allah yolunda infak yapanlar sadaka kapısından, oruç tutanlar da “reyyân” (suya kandıran) kapısından gireceklerdir. Cennet kapılarının cehenneminkinden daha fazla ve cennetin tasavvur edilemeyecek kadar geniş olması, cennet ehlinin cehennemliklerden çok olacağını gösterir. Nitekim bir hadiste, cennete gireceklerin yerlerini aldıktan sonra orada yine boş yer kalacağı, bunun için Cenâb-ı Hakk’ın yeniden bazı nesiller yaratıp cenneti dolduracağı ifade edilmiştir. 725
Cennet, sadece bağ ve bahçelerden ibaret olmayıp bunların yanında kendilerine has maddelerden oluşan nesneleri ve tesisleri de mevcuttur. İman ve sâlih amel sahibi kimselerin ebediyet âleminde ravzâtü’l-cennâtta (cennetlerin has bahçelerinde) yaşayacaklarını ifade eden âyette726 yer alan ve sözlük anlam720]
32/Secde, 17
721] Buhâri, Tefsir 1; Müslim, Cennet 2-5
722] 2/Bakara, 25; 47/Muhammed, 6
723] Makdisî 1/194
724] 15/Hıcr, 44
725] Buhâri, Tefsir 1; Müslim, Cennet 34
726] 42/Şûrâ, 22
CENNET
- 171 -
ları bakımından her ikisi de bahçe anlamına gelen ravzât ile cennât kelimelerinden ikincisine “tesis” manasını vermek gerekir. Birçok âyette sâlih mü’minlere vaad edilen cennetin çoğul şekliyle kullanıldığına bakılırsa, birden fazla tesisin bulunduğu ve her mü’mine bir mesken hazırlandığı anlaşılır. Cennetin, göklerin ve yerin “arz”ı/genişliği kadar olduğunu ifade eden âyetlerin727 tefsiri için şu farklı görüşler ileri sürülmüştür: 1- Cennetin tasavvur edilemeyecek kadar geniş olduğunu ifade eden bir benzetmedir. Buna göre arz; en, yani genişlik demektir. Bir alanın dar cephesini genellikle onun genişliği oluşturduğuna göre cennetin uzunluğu bu teşbih çerçevesinde çok daha fazla olacaktır. 2- Cennet, dünya hayatında insanoğlu tarafından kavranabilen kâinat kadar değerlidir. 3- Madde âleminin insan idrâkine sunuluşu gibi cennet de onun bilgi ve idrâkine sunulmuştur. Bu yorumlar içinde en çok tercih edilen, birinci görüştür.
Kur’ân-ı Kerim’de cennet için “güzel meskenler”,728 “üst üste kurulmuş konaklar” 729 ve “ev” 730 kavramları kullanılmak sûretiyle onun maddî manada eleman ve tesislerden oluştuğu belirtilmiştir. Cennet hayatıyla ilgili bazı tasvirler de bu gerçeği vurgulamaktadır. Naslardan anlaşıldığına göre cennet ehli için çadırlar da kurulacaktır.731 Onlar, Cuma günleri güzel kokular saçan rüzgârların estiği bir çarşıyı dolaşacaklar, bu şekilde zarafetlerine zarafet katacaklardır. 732
Rahmân sûresinde, “Rabbinin huzuruna suçlu olarak çıkmaktan korkan kimseler için iki cennet (cennetân) vardır.”733 denildikten sonra, bu cennetlerin imkânlarından bahsedilmekte, ardından, o iki cennetten başka (veya onların altında) iki cennet daha bulunduğu734 belirtilerek bunların da benzer imkânları tasvir edilmektedir. Müfessirler, bu iki (veya dört) cennet hakkında cin ve insan türlerine verilecek cennetler, iyiliklerin yapılması ve kötülüklerin terk edilmesine karşılık verilecek iki cennet, iman ve sâlih amel için verilecek cennet ile lutf-ı ilahi olarak fazladan ikram edilecek cennet gibi bazı yorumlar yapmışlardır. Hz. Peygamberimiz bir hadisinde, âhiretteki iki cennetten birinin kap kacak ve madenî eşyasının altından; diğerinin de gümüşten olacağını ifade etmiştir.735 Sonuç olarak bir mü’mine birden fazla cennetin veriliş hikmeti tam açık bir şekilde anlaşılmadığı gibi, bunların kaç tane olacağı da bilinmemektedir.
Dünya hayatında mü’minlerin Allah’a itaat ve bağlılıklarının aynı derecede olmadığı bilinmektedir; bunun sonucu olarak ceza ve mükâfat derecelerinin de aynı olmayacağı haber verilmektedir.736 Bununla ilgili bir hadiste, Allah yolunda cihad edenlere hazırlanan cennetin “yüz derece” olduğu ve her derecenin gökle yer arasındaki mesafe kadar birbirinden uzak bulunduğu haber verilmiştir.737 Sahip oldukları nimetler açısından farklı mekânlar olduğu anlaşılan bu derecelerin
727] 3/Âl-i İmran, 133; 57/Hadîd, 21
728] 9/Tevbe, 72; 61/Saff, 12
729] 39/Zümer, 20
730] 66/Tahrim, 11
731] 55/Rahmân, 72; Müslim, Cennet 23-25
732] Müslim, Cennet 13
733] 55/Rahmân, 46
734] 55/Rahmân, 62
735] Buhâri, Tevhid 34, Tefsir 1-2; Müslim, İman 296
736] 4/Nisâ, 96; 8/Enfâl, 4
737] Buhâri, Cihad 4; Müslim, İmâre 116
- 172 -
KUR’AN KAVRAMLARI
imanın hasletleri (şubeleri) kadar yetmiş küsür olacağı, bu hasletleri kendisinde toplayanların bütün dereceleri elde edeceği de söylenmiştir.
Cennet tasviriyle ilgili hadislerin içinde Firdevs ile Adn’in özel durumları olduğu görülür. Rahmân sûresinde ayrı ayrı tasvir edilen iki çift cennete bir açıdan açıklık getiren bir hadise göre Firdevs cennetleri dört âdet olup, ikisinin bütün süsleri ve eşyaları altından, ikisinin de gümüştendir; mü’minlerin cemâl-i İâhî’yi müşahede edecekleri yer ise Adn’dir. Cennetteki dört nehrin fışkıracağı yerin Firdevs olduğu zikredilir. 738
Kur’ân-ı Kerim’de yer alan cennet tasvirleri içinde, kelimenin çoğul olarak kullanıldığı âyetlerin ekserisinde altlarından nehirlerin aktığı ifade edilmiştir. İbn Kayyim’in de belirttiği gibi bu âyetlerde geçen “taht” (alt) zarfı, cennet toprağının görünmeyen alt tabakası demek olmayıp ağaçların, binaların ve benzeri tesislerin zemini ve eteği anlamına gelir. Hadis olarak da nakledilen bazı rivâyetlerden faydalanan âlimler, cennetteki nehirlerin nehir yataklarında değil; yüzeyde aktıkları kanaatine varmışlardır. Cennet nehirlerinin mevcudiyetini belirten âyetler, onların mahiyetleri hakkında bilgi vermezken, Muhammed sûresi, 15. âyeti farklı bir tasvir yapar. Buna göre cennette içimi bozulmayan su ırmakları, tadı değişmeyen süt ırmakları ve süzülmüş baldan ırmaklar vardır. Buhârî ile Tirmizî’nin birbirini tamamlar mâhiyette naklettikleri bir hadis-i şerifte Hz. Peygamberimiz, Firdevs’in cennetin ortasını ve üst kısmını teşkil ettiğini, dört nehrin de oradan çıktığını haber vermektedir.739 Burada sözü edilen dört nehir, Muhammed sûresinde anlatılan nehirler olmalıdır. Öyle anlaşılıyor ki, bu özel nehirler diğer birçok âyette tekrarlanan genel nehirlerden ayrıdır. Kur’ân-ı Kerim’in 108. sûresine adını veren ve “çok şey” anlamına gelen Kevser’den ne kastedildiği müfessirler arasında tartışmalı olmakla birlikte, Kevser’in cennetteki bir nehrin adı olduğu öne çıkar. Muhtelif rivâyetlerle nakledilen hadislerde Hz. Peygamber, cennette Kevser isminde bir nehrin kendisine verileceğini, bu nehrin iki kenarında inciden yapılmış kubbelerin bulunacağını, akan suyunun da hâlis misk gibi koku salacağını beyan etmiştir.740 Cenneti tasvir eden bazı âyetler, orada su pınarlarının da bulunduğunu haber verir: “Kötülüklerden korunanlar bahçelerde, gölgelerde ve pınarların başında bulunacaklardır.”741 Rahmân ve Ğâşiye sûrelerinde, akan pınarlardan söz edilmekte, diğer bazı âyetlerde de cennet ehlinin bu pınarlardan su içeceği haber verilmektedir. 742
Sözlük anlamı “bağ, bahçe” olan cennette ağaçların bulunması doğaldır. Çeşitli âyetlerde gölgelerden, dallardan, sarmaş dolaş olmuş koyu yeşilliklerden, meyveleri kolayca toplanabilen ağaçlardan bahsedildiği gibi, özel olarak hurma, nar, reyhan, kiraz, muz gibi ağaç ve bitkilerden de söz edilir.743 Buhârî ile Müslim’in rivâyet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber cennette, idmanlı ve hızlı bir binicisinin, gölgesinde yüz yıl koştuğu halde sonuna ulaşamayacağı kadar büyük bir ağacın bulunduğunu ifade etmiştir.744 Hadisin çeşitli rivâyetlerini nakle738]
Buhâri, Tevhid 22; Tirmizî, Sıfatü’l-Cennet 4
739] Buhâri, Tevhid 22; Tirmizî, Sıfatü’l-Cennet 4
740] İbn Kesir II/400-407
741] 15/Hıcr, 45; 77/Mürselât, 41
742] Bk. 55/Rahmân, 50, 66;88/ Ğaşiye, 12; 76/İnsan, 6, 18; 83/Mutaffifin, 28
743] 55/Rahmân, 12, 68; 56/Vâkıa, 28-29
744] Buhârî, Bed’ü’l-halk 8; Müslim, Cennet 6-8
CENNET
- 173 -
den ibn Kesir’in Ahmed b. Hanbel’den aktardığı bir rivâyette söz konusu ağaç, şeceretü’l-huld olarak adlandırılmıştır. Hadiste zikredilen ağacı, bir ağaç türü olarak anlamak, “yüzyıl”ı da çokluktan kinaye saymak mümkündür. Daha çok halka hitap eden dinî edebî eserlerde söz konusu edilen “tûbâ ağacı”nın mevcudiyeti ise kesin değildir. İman ve güzel amel sahipleri için iyi bir ebediyet hayatının hazırlandığını ifade eden âyet-i kerimedeki “tûbâ” kelimesi745 sözlükte “iyilik ve güzellik, iyi ve güzel karşılanan her şey” anlamına gelir. Müfessirlerin bu kelimeye verdikleri yedi sekiz kadar manadan biri de tûbâ ağacıdır. Fahreddin Râzi’nin de belirttiği gibi kelimeyi sözlük anlamından çıkarıp dar bir alana tahsis etmek doğru değildir. Bunun yerine “ebedî saâdete vesile olan her güzel şey” manası verildiği takdirde bağ, bahçe ve ağaçlar da dâhil olmak üzere her imkân kelimenin kapsamına alınmış olur.
Bir hadislerinde Rasûlullah (s.a.s.) cennetin gümüş ve altın kerpiçten yapıldığını, harcının misk, taşlarının inci ve yakut olduğunu, oraya girenlerin bolluk ve refah içinde, üzüntüsüz ve kedersiz yaşayacağını, ebedî kalacaklarını, ölmeyeceklerini, elbiselerinin eskimeyeceğini ve gençliklerinin yok olmayacağını ifade eder. 746
“Cennet, takvâ sahiplerine, uzak olmayarak yaklaştırılmıştır. İşte size va’d olunan, gördüğünüz şu cennettir ki, o, Allah’a yönelen, emirlerine riâyet eden, görmediği halde Rahmân’dan korkan ve Allah’ı tâatine yönelmiş bir kalple gelen kimselere aittir.” 747
“Tevbe edenler, iyi amel ve harekette bulunanlar öyle değil. Çünkü bunlar hiçbir şeyle haksızlığa uğratılmayarak cennete, çok merhametli Allah’ın, kullarına gıyaben vaad buyurduğu Adn cennetlerine gireceklerdir. O’nun vaadi şüphesiz yerini bulacaktır. Orada boş söz değil; sadece selam duyarlar. Orada sabah akşam rızıkları da ayaklarına gelecektir. O, öyle cennettir ki biz ona kullarımızdan gerçekten müttakî olanları vâris kılacağız.” 748
“Adn cennetleri vardır ki altlarından ırmaklar akar. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar. İşte günahlardan temizlenenlerin mükâfatı.” 749
“Canların isteyeceği ve gözlerin hoşlanacağı ne varsa, hepsi oradadır. Siz de orada devamlı olarak kalacaksınız. İşte bu, sizin çalıştığınız ameller sebebiyle mirasçı kılındığınız cennettir. Sizin için orada çok meyveler vardır, onlardan yiyeceksiniz.” 750
“İşte bu yüzden Allah onları o günün fenalığından esirger. (Yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir. Sabretmelerine karşılık onlara cenneti ve oradaki ipekleri lutfeder. Orada koltuklara kurulmuş olarak bulunurlar. Ne yakıcı sıcak görürler orada, ne de dondurucu soğuk. Ağaçlarının gölgeleri üzerine sarkar; kolayca koparılabilen meyveleri istifadelerine sunulur. Yanlarında gümüş kaplar ve billur kâselerle, gümüşî beyazlıkta (billur gibi) şeffaf kupalarla dolaşılır ki (cennet sakinleri bunlara dolduracakları cennet şarabını cennetteki insanların iştahları) ölçüsünde tayin ve takdir ederler. Onlara orada bir kâseden içirilir ki karışımında zencefil vardır. (Bu şarap) orada bir pınardandır ki adına
745] 13/Ra'd, 29
746] et-Tâc, c. 5, s. 402
747] 50/Kaf, 31-33
748] 19/Meryem, 60-63
749] 20/Tâhâ, 76
750] 43/Zuhruf, 71-73
- 174 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Selsebil denir. Cennettekilerin etrafında öyle ölümsüz genç hizmetçiler dolaşır ki, onları gördüğünde kendilerini etrafa saçılmış inciler sanırsın. Ne yana bakarsan bak, (yığınla) nimet ve ulu bir saltanat görürsün. Üzerlerinde ince yeşil ipekli, parlak atlastan elbiseler vardır. Rableri onlara tertemiz içecekler içirir. Onlara: ‘İşte bu, sizin işlediklerinizin karşılığıdır, çalışmalarınız şükre değer’ denir.” 751
En Büyük Zevk: Cennette Allah’ın Görülmesi
Mü’minler, cennette Allah’ı göreceklerdir; bu, onlar için en büyük nimet olacaktır. Buna “rü’yetullah” denir. Bu hususta Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “O gün Rablerine bakan ışık saçan yüzler vardır.”752 Rasûlullah da bir hadislerinde şöyle buyurur: “Siz gerçekten tıpkı şu ayı gördüğünüz gibi, Rabbinizi gözle (açıkça) göreceksiniz. O’nu görmekte haksızlığa uğramayacak, izdihama düşmeyeceksiniz.”753 Süheyb (r.a.)’in rivâyetine göre peygamberimiz (s.a.s.): “İyi iş ve güzel amel işleyenlere daha güzel karşılık ve bir de ziyade (Allah’ı görmek) vardır.”754 âyetini okuduktan sonra şöyle buyurdu: “Cennetlikler cennete girdiği zaman Allah şöyle buyuracak: ‘Size daha da vermemi istediğiniz bir şey var mı?’ Cennetlikler de şöyle derler: ‘Yüzlerimizi ak çıkarmadın mı, bizi cennete koymadın mı, bizi cehennemden kurtarmadın mı? (Bunlar yeter)’ Rasûlullah sözlerine devam ederek: ‘Cenâb-ı Hak perdeyi kaldırır, cennetliklere artık Rablerine bakmaktan daha sevimli gelecek hiçbir şey verilmiş olmaz.” 755
Mü’minlerin Allah Teâlâ’yı cennette görmeleri, herhangi bir yön, yer ve şekilden uzak olarak vuku bulacaktır. Bunun keyfiyeti bizce meçhuldür. “Allah bilir” deriz. Kur’an ve sünnette bildirildiği için rü’yetullah’a inanırız.
Cennet Hayatı
İnsanın Allah’a imana sarılıp O’na bağlanmasında, en büyük kaygı ve korkusu olan yok olmaktan kurtulma ve Allah’ın kendisine tükenmeyecek bir hayat bahşetmesi ümidinin büyük etkisi vardır. Nitekim insanların kendi kendilerine yetmediklerini ve Allah’a muhtaç olduklarını, Allah’ın dilerse onları yok edip yerlerine başka varlıklar yaratabileceğini ifade eden âyetlerde756 bu hususa da işaret vardır. Ebedî mutluluğun simgesi olan cennete kavuşma ümidi, bütün müslümanlar için hayatın birçok güçlüğüne göğüs germeyi, fedakârlık göstermeyi göze aldıran bir faktör olmuştur. İlk İslâm şehidleri Sümeyye - Yâsir ailesinin bu uğurda çektikleri çilelerden günümüz İslâm dünyasındaki mücadelelere kadar müslümanların davranışlarında cennet idealinin en önemli etken olduğu şüphesizdir.
İslâm dini Allah’ın seçkin kullarına nasıl bir cennet hayatı vaad etmektedir? Bu hayatın konu ile ilgili nasların birleştiği ve önemle vurguladığı iki özelliği vardır: Arzulanan her şey ve ebediyet. Bir âyet-i kerimede şöyle denilmektedir: “Gönüllerin özleyeceği, gözlerin hoşlanacağı her şey orada vardır. Ve siz orada ebediyen kalacaksınız.”757 Dünya hayatında duyu organlarıyla algılanamayan
751] 76/İnsan, 11-22
752] 75/Kıyâme, 22-23
753] Buhârî, Mevâkît 16, 26
754] 10/Yûnus, 26
755] Müslim'in rivâyeti, et-Tâc, c. 5, s. 423
756] 35/Fâtır, 15-16
757] 43/Zuhruf, 71
CENNET
- 175 -
meleklerin insanlara hizmet ettiği, onları koruduğu, Allah yolunda yürüyenler için esenlik dilediği Kur’an’ın çeşitli beyanlarından anlaşılmaktadır. Âhiret âleminde melekler inançlı ve dürüst insanlara görünmeye başlayacaklar ve yeni hayata intibakları sırasında korku ve üzüntüye düşmemelerini telkin ederek onlara şöyle diyeceklerdir: “Biz dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız. Canlarınız ne isterse, gönlünüz ne dilerse burada sizin için hazırdır. Bütün bunlar, merhamet eden ve bağışlayan Allah’ın bir ikramıdır.” 758
Hz. Peygamber, çeşitli münasebetlerle cennetteki sınırsız imkân ve mutluluklardan söz ettiğinde yanında bulunanlar zaman zaman cennette at, deve vb. şeylerin de bulunup bulunmadığını sormuşlar, o da, “Allah sizi cennete koyarsa orada canınızın arzuladığı ve gözünüzün hoşlandığı her şeyi bulursunuz.” şeklinde cevap vermiştir.759 Hz. Peygamber, cennet hayatının imkân ve nimetlerinin genel anlamda fevkalâde olduğunu belirtmekle birlikte ayrıntılı tasvirlere girmemiştir. Cennet halkının arzu ettiği her şeyin gerçekleşeceği ilkesine karşı, “başkalarına zarar verici, erdemsiz, çelişkili oluşu sebebiyle imkânsız şeyler talep edilirse durum ne olacak?” şeklinde teorik olarak bir itiraz ileri sürülebilirse de, cennete girecek insanlar fizyolojik ve psikolojik kusurlardan arınmış olacaklarından pratikte böyle bir talebin vuku bulmayacağı açıktır.
Cennet Nimetleri
Kur’ân-ı Kerim ve sahih hadislerde mevcut beyanlara dayanarak cennet nimetlerinin ana özelliklerini şu şekilde tespit etmek mümkündür:
1- Sonsuz lüks ve konfor,
2- Sürekli barış ve huzur,
3- Cennet ehlinin hem bedenî, hem ruhî bakımdan son derece güçlü ve yetenekli olmaları,
4- Mânevî tatmin (rızâ),
5- Allah’ı görmek, O’nunla konuşmak,
6- Bütün bunları saran bir ebediyet.
İnsanın irade ve tercihini kullanarak tekâmülünü sürdürebileceği yer dünya hayatıdır ve buradaki manevî tekâmül, iman ve sâlih amel ölçüsüne bağlanmıştır. Bir bekleyiş merhalesi olan Berzah döneminden sonra başlayacak âhiret hayatında, dünya tekâmüllerini sekteye uğratmayanlar, öyle anlaşılıyor ki, fizyolojik ve psikolojik yönlerden son bir operasyon ve arındırmaya tâbi tutulduktan sonra cennete alınacaklardır. Müslim’in rivâyet ettiği bir hadiste Hz. Peygamberimiz, kıyamet günü cennet kapısını ilkin kendisinin çalacağını ve ondan önce bu kapının kimseye açılmayacağını söylemiştir.760 Cennete giriş sırasında bütün mü’minler görevli melekler tarafından karşılanacak ve melekler: “Selam olsun sizlere! Saâdetler içinde olun, bir daha çıkmamak üzere cennete buyurun!”761 diyeceklerdir.
758] 41/Fussılet, 30-32
759] Tirmizî, Sıfatü’l-cennet 11
760] Müslim, İman 333
761] 39/Zümer, 73
- 176 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Buhârî, Müslim ve Tirmizî’nin çeşitli rivâyet kanallarından aktardıkları hadislere göre762 mü’minler dolunay veya parlak yıldızlar gibi ışıklar saçarak cennete girecekler, orada diledikleri gibi yiyip içtikleri halde abdest bozma ihtiyacı hissetmeyecekler, sümkürüp tükürmeyeceklerdir. Aldıkları gıdaların sindirimi hoş kokulu geğirti ve terden başka bir külfet getirmeyecektir. Cennet halkına yorgunluk ve usanç gelmeyeceği için763 uykuya da ihtiyaç duymayacaklardır.
Cennet ehlinin imkânlarını dile getiren bir hadiste onlara şöyle nida edileceği kaydedilir: “Daima sağlıklı olacak, asla hastalanmayacaksınız; sonsuza kadar yaşayacak, hiç ölmeyeceksiniz; her an gençliğinizi koruyacak ve hiçbir zaman ihtiyarlamayacaksınız; sürekli nimetler içinde olacak ve asla güçlükle karşılaşmayacaksınız.”764 Konu ile ilgili hadislerin bazı rivâyetlerinde cennete girecek erkeklerin ataları Âdem’inki gibi bir bünyeye sahip olacakları, hatta 60 arşın boyunda bulunacakları anlatılır. Ayrıca bu erkeklerin daima 33 yaşında olmakla birlikte bıyıkları yeni terlemiş sakalsız gençler görünümü arz edeceklerinden de söz edilir. Kadınların ise çok güzel tenli ve çok değerli elbiselere bürünmüş halde bulunacakları ifade edilir.
Cennet ehlinin ruhî portreleri konusunda en çok vurgulanan özellik, onların gönüllerinde kin ve nefretin bulunmayacağı hususudur. “Gönüllerindeki kini söküp atacağız”765 şeklindeki ifadeler, cennete gireceklerin mânevî bir arındırma operasyonuna tâbi tutulacağının delilidir. Yine ilgili âyet ve hadislerin beyanına göre cennette kusursuz bir ahlakî hayat yaşanacak, cennetlikler arasında anlamsız ve gereksiz konuşmalar, suçlamalar olmayacak, tam bir dostluk ve kardeşlik hayatı hüküm sürecektir. 766
Kötülüklerden korunmayı başaranlar meleklerden gelen iltifatlarla cennete girecekleri sırada şöyle diyeceklerdir: “Bize karşı vaadini gerçekleştirip dilediğimiz yerinde yerleşebileceğimiz cennete bizleri vâris kılan Allah’a hamdolsun!”767 Âyetin ifade tarzından, mü’minlerin yerleşim açısından serbestlik içinde olacakları anlaşılmaktadır. Rahmân sûresinde sözü edilen iki veya dört cennetin bir anlamı da bu olmalıdır.
Cennet meskenlerindeki yaygı, sergi vb. ev eşyasının son derece lüks olması yanında yiyecek ve içeceklerin, ayrıca giysilerin de olağanüstü zevk verici özelliklere, temizlik ve zarafete sahip olacağı muhtelif âyetlerde yer yer ayrıntılı olarak tasvir edilir. Hadislerde belirtildiğine göre cennet ehline ilk verilecek yemek, havyar ziyafetidir.768 Cennette ekmek, et, meyve, tatlı, ayrıca su, süt ve şarap gibi yiyecek ve içecekler mevcut olmakla birlikte, bunların dünyadaki benzerleriyle isimden başka bir münasebetinin bulunmayacağı âlimlerce belirtilir. Nitekim fevkalâde zevk veren cennet şarabı kadehler dolusu içileceği halde sarhoşluk ve rahatsızlık vermeyecektir.769 Cennet halkının beslenme rejiminde
762] Buhârî, Bed’ü’l-halk 8; Müslim, Cennet 14-22; Tirmizî, Sıfatü’l-cennet 7
763] 35/Fâtır, 35
764] Müslim, Cennet 22
765] 7/A’râf, 43
766] 15/Hıcr, 47; 56/Vâkıa, 25; Müslim, Cennet 16-17
767] 39/Zümer, 74
768] Buhârî, Enbiyâ 1; Müslim, Münâfikıyn 30
769] 37/Saffat, 45-47; 47/Muhammed, 15
CENNET
- 177 -
meyvelerin önemli bir yer tuttuğu çeşitli âyetlerin beyanlarından anlaşılmaktadır.
Cennet hayatının nimetlerini dile getiren nassların ayrıntılı anlatımları ve bunların hayal ettirdiği cismanî zevkler, bazı yabancı araştırmacıların eleştirilerine konu olmuştur. Hâlbuki cennet hayatının nimetleri bu cismanî zevklerden ibaret değildir. Cennet halkı, asıl mutluluğu manevî tatminde bulacak, onlar nefes alıp vermek kadar tabii bir şekilde Allah ile irtibat kuracak, cemalini müşahede ederek O’nunla konuşacaklardır. Aradaki derin mâhiyet farkına rağmen uhrevî hayat, dünya hayatına benzer şekilde devam edeceğine göre oradaki konfor da buradaki konforla bir bakıma bağlantılı olacaktır.
Deney dünyasından aldığı izlenimler sayesinde idrâk gücüne sahip olan insana bu idrâkin sınırlarını aşan kavramlarla herhangi bir konuda fikir vermek mümkün değildir. Dünya hayatındaki cismanî zevklerin ruhun yücelişine engel teşkil ettiği genellikle kabul ediliyorsa da bunun uhrevî hayatta da aynı mahiyette olacağı söylenemez. Çok değişik zamanlardaki çok değişik kitlelere hitap eden dinin bu dünya ile paralellik arz eden bu üslûbun özendirici ve etkileyici özellikler taşıdığı da bilinen bir gerçektir.
Cennette Cinsî Zevkler
“Gerçekten cennetlik olanlar, o gün eğlenceyle meşguldürler.” 770
“O cennetlerde gözlerini kocalarından başkasına çevirmeyen hanımlar vardır ki, bu kocalarından önce kendilerine ne bir insan dokunmuştur, ne de bir cin.” 771
“Onlar yakut ve mercan gibidirler.” 772
“Doğrusu Allah’a karşı gelmekten sakınanlara kurtuluş, bahçeler, bağlar, göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar ve dolu kadehler vardır. Orada boş ve yalan söz işitmezler. Bunlar Rabbinin katından hesapları karşılığı verilenlerdir.” 773
“Cennette onlar için işlediklerine karşılık olarak sedefteki inciler gibi hûriler/ceylan gözlüler vardır.” 774
“Biz hûrileri/ceylan gözlüleri (cennetlikler için) yeniden yaratmışızdır. Onları, bâkire, şuh, eşlerine düşkün ve yaşıtları kılmışızdır.” 775
“Ebedî gençliğe erdirilmiş genç hizmetçiler, baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kâseler, ibrikler ve kadehlerle (cennetliklerin) etrafında dolaşırlar.”776
Cinsiyetin insan hayatında önemli bir yer tuttuğu şüphesizdir. Kur’an’da vurgulandığı üzere777 karşı cinsler hayatlarını birleştirmekle bedenî ve ruhî tatmin bulmaktadırlar. Aynı tatminin uhrevî hayatta da devam etmesi tabiidir.
770] 36/Yâsin, 55
771] 55/Rahmân, 56
772] 55/Rahmân, 58
773] 78/Nebe', 31-36
774] 56/Vâkıa, 22-23
775] 56/Vâkıa, 35-37
776] 56/Vâkıa, 17-19
777] 30/Rûm, 21
- 178 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Cennet tasviriyle ilgili çeşitli âyet ve hadislere göre cennette hem dünya kadınları hem hûriler bulunacaktır. Âyetlerde geçen “tertemiz zevceler” ifadesi778 hûrilerle birlikte dünya kadınlarını da kapsamına almaktadır. Cennete giriş öncesinde mü’minlere uygulanacak bedenî ve ruhî arındırma operasyonu sonunda, kadınların cinsî hayatlarına olumsuz etki yapan, mutluluklarını bölen fizyolojik ârızâların ve ruhî depresyonların tamamen giderileceği anlaşılmaktadır. Çeşitli âyet ve hadislerde cennet kadınlarının güzelliği, zarafeti ve çekiciliği konusunda canlı tasvirler mevcuttur. Bir rivâyette huriler, kendi ayrıcalıklarından söz edecekleri bir sırada cennetteki dünya kadınları, dünya hayatında işledikleri güzel ameller sebebiyle onlardan üstün olduklarını ifade edecekler ve onları susturacaklardır.
Bir erkeğin kaç eşe, özellikle kaç dünya kadınına sahip olacağı hususunda farklı görüşler ileri sürülmesine rağmen, bu konuda sahih rivâyet Buhârî ile Müslim’de yer alan hadistir. Buna göre cennetteki her erkeğe “zarif ve şeffaf tenli” iki kadın verilecek ve orada evlenmemiş kimse kalmayacaktır.779 Kadınların ikisi de hûri veya dünya kadını olabileceği gibi birinin hûri, birinin de dünyalı olması muhtemeldir.
“İri gözlerinin beyazı saf, siyahı koyu, gümüş berraklığında beyaz tenli kızlar” anlamına gelen hûrilerin cennet erkekleri için farklı bir yapıya sahip kılınarak yaratıldığı ve “erkeklerine düşkün, başkalarında gözü olmayan, kimse tarafından dokunulmayan, inci tenli, yakut yanaklı, yaştaş genç kızlar” gibi özelliklerle vasıflandırıldıkları çeşitli âyetlerde görülür. Hûrilerin sayısı hakkında değişik ve doğrulukları sabit olmayan rivâyetler mevcuttur. Genel eğilim, her erkeğe dünya hanımlarından iki, hûrilerden ise birkaç tane verileceği yolundadır.
Cennetteki cinsî hayatla ilgili tasvirlerde güzellik, çekicilik vb. faktörler kadınlara nisbet edildiği halde bu tür tasvirlerin sağladığı özendirici sonuç ve avantajların genellikle erkekler için söz konusu edildiği ve kadının âdeta erkeğin zevklerini tatmin eden bir vasıta olarak gösterildiği şeklinde bir itirâzın ileri sürülmesi mümkündür. Arap dilinde kadınlı erkekli bir topluluğa hitap edilirken veya onlara yönelik açıklamalar yapılırken müzekker/eril sigaların kullanıldığı bilinmektedir. Ayrıca hemen bütün toplumların sanat ve edebiyatlarında kadın zarâfet ve câzibenin odak noktası olarak kabul edilmiş, aşk şiirleri ve diğer sanat alanlarının ana teması kadın olmuş, büyük bir çoğunlukla kadın talep eden değil; talep edilen konumunda bulunmuştur.
Aynı üslûp ve yaklaşımın cennetteki cinsî hayatın tasvirinde de hâkim olduğu anlaşılmaktadır. Kimsenin bekâr kalmayacağı cennet hayatında erkeğe -biri dünya kadını, biri de hûri olmak üzere- en az iki eş verileceği halde kadının birden fazla kocaya sahip bulunmaması da aynı temaya bağlı olmalıdır. Gerçekten dünya hayatında kadın psikolojisi üzerinde sürdürülen çalışmalar, yapılan anket ve araştırmalardan onun monogam olduğu, gönül ve hayal âleminde sadece bir erkeğe yer verdiği anlaşılmıştır. Bu, aynı zamanda insan türünün devamını sağlayan ana rahminin korunması, dolayısıyla nesebin tayini ve neslin bekası için de gereklidir.
778] 2/Bakara, 25; 3/Âl-i İmran, 15
779] Buhârî, Bed'ü'l-halk 8; Müslim, Cennet 14
CENNET
- 179 -
İslâmiyet’te dini kabullenme ve İlâhî buyrukları yerine getirme hususundaki sorumluluk ferdî/kişiseldir, kimse diğerinin dinî yükümlülüğünü taşımadığı gibi bunun olumlu veya olumsuz sonuçlarına da muhatap olmaz.780 Ancak iman ve ameliyle cennete girmeye hak kazanmış aile fertleri arasında Allah katında değeri en üstün olanın diğerlerini yanına alabileceği kabul edilmektedir. Dünyada birden fazla erkekle evlenmiş kadının cennette bunlardan hangisinin eşi olacağı meselesi ashabdan itibaren düşünülmüştür. Bâkire olarak ilk evlendiği erkekle veya son kocasıyla bulunacağı şeklinde iki ayrı kanaat yanında, hadis olduğu ileri sürülen iki farklı rivâyete dayanılarak huyu daha güzel olanla veya tercih edeceği bir kocasıyla beraber bulunacağı söylenmiştir.781
Dünya hayatında meşru evlenmelerle kurulan ailelerin cennette aynen devam etmesi nazarî/teorik olarak mümkün görülmekle birlikte cennete girmeye hak kazanamayanların, birden fazla evliliklerin durumu farklılıklar meydana getirecektir. Bu bakımdan cennetteki aile hayatını dünyadakinin devamı gibi telakki etmek isabetli görünmemektedir. Cennette bulunacak dünyalı kadın ve erkek kesimi arasında evlenme açısından kendiliğinden bir denkliğin oluşması muhtemeldir. Bir hadiste belirtildiğine göre Allah cennet için yeniden bazı nesiller (kadın ve erkekler) yaratacaktır. Kadınlı erkekli eşlerin sayısını tamamlamak ve dengeyi sağlamak için bu yeni nesillerden faydalanılması mümkündür.
Amaç, Cismanî Zevkler Sağlayan Cennet Nimetleri Değil; Allah’ın Rızâsıdır
Bedenî ihtiyaçları gideren ve cismanî zevkler sağlayan cennet nimetleri aslında cennet sakinleri için amaç değildir. Ulaşılmak istenen asıl hedef Allah rızâsıdır. İnsan için bu rızâya nail olmak, Allah’ın kendi katından bedene bahşettiği ruhu782 yine O’na yöneltmek, O’nu müşahede etmek, O’nunla konuşmaktır. Müslümanlar arasında minnet ve şükran duygularını dile getirmeye vesile olan en samimi ve en yaygın dua ifadesi, “Allah râzı olsun!” cümlesidir. Allah’ın dostları O’na en yakın olan, O’nun rızâ ve muhabbetini kazanan, O’nu gönülden sevip rızâ ve teslimiyetle en büyük mutluluğa erenlerdir. Cennet ve Allah rızâsı münasebetini dile getiren bir âyette, “Allah mü’min erkeklerle mü’min kadınlara içlerinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler, Adn bahçelerinde güzel meskenler vaad etti. Allah’ın rızâsı ise hepsinden daha üstündür. İşte en büyük saâdet budur.”783 denilerek uhrevî saâdetin bu manevî unsurunun, maddî içerikli kavramlarla anlatılan diğer bütün nimetlerden daha değerli olduğu açıkça ifade edilmiştir. “Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan râzı/hoşnut, O da senden râzı/hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!”784 Sahih hadislerde belirtildiği gibi bütün mü’minler cennetteki yerlerini aldıktan sonra Cenâb-ı Hak kendilerine hitap ederek hallerinden memnun olup olmadıklarını soracak, onlar da son derece memnun olduklarını ifade edeceklerdir. Bunun üzerine Allah, “Size bundan daha değerli bir şey veriyorum: Size rızâmı saçıyorum, artık size gazabım bir daha dokunmayacak” diyecektir.785
780] 35/Fâtır, 18
781] İbn Kesir, c. 2, s. 548
782] 15/Hıcr, 29
783] 9/Tevbe, 72
784] 89/Fecr, 27-30
785] Müslim, Cennet 9
- 180 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Cennet, (dolayısıyla cehennem ve âhiret hayatı) sadece ruhlar âleminde değil; ruh ve bedenden oluşan, ayrıca bağı bahçesi, nehri, yapısı vb. bulunan bir maddeler ve realiteler dünyasında başlayıp devam edecektir. Sadece Kur’an âyetleri çerçevesinde bile mevcut nassların içerdiği maddî unsurları, manevî ve ruhî anlatımlar veya sembollerle te’vil etmek mümkün değildir. İmam Gazali, cennet zevklerinin hissî, hayalî ve aklî olmak üzere üçe ayrıldığını ve herkesin kendi kabiliyetine göre bunların tamamından veya bir kısmından faydalanacağını kabul etmiştir. Dünya hayatında özellikle hayalî ve aklî zevklerin kusuru olan kesintiler âhirette bertaraf edilip bu zevkler süreklilik kazandığında son derece câzip olurlar. 786
Cennetlikler
Kur’an ve sünnette ifade buyrulduğuna göre, peygamberlerin davetine uyup iman eden ve amel-i sâlih işleyen kimseler cennete gireceklerdir. Bu kimseler cennetliktir. Esasen Allah’a ve insanlara karşı görevlerini yerine getirmekle insan daha dünyada iken manevî bir huzura kavuşur, maddî refah sağlanır ama tam manasıyla huzur ve kardeşlik cennette gerçekleşir: “Takvâ sahipleri, elbette cennetlerde ve pınarlardadır. Girin oraya selametle, emin olarak. Biz, o cennetliklerin kalplerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar. Orada kendilerine hiçbir zahmet dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değiller.” 787
Kur’ân-ı Kerim namazını eksiksiz kılanların, malından bir kısmını yoksullara ayıranların, ceza-hüküm gününe inananların, Allah’ın gazabından korkanların, ırzlarına sahip olanların, sözlerine ve emanete sadık kalanların, doğru şahitlikte bulunanların cennete gireceklerini bildirmektedir.788 Ayrıca Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını dileyerek sabredenlere789, şükredenlere790, yürekten tevbe edenlere791, Allah yolunda canını fedâ eden şehidlere792 ve Allah’a yönelmiş bir kalple idealize olmuş müslümanlara “Allahın ölçüsünde Allah’a yönelenlere”793 içinde ebedî kalınacak cennete girecekleri yüce Rabbimiz tarafından müjdelenmiştir.
Cennetliklerin hallerini dile getiren Kur’an âyetlerinden bazılarında şöyle buyrulur:
“İman edip sâlih amel işleyen kimseleri, Rableri, imanları sebebiyle, ağaçları altından ırmaklar akan, nimeti bol cennetlere hidâyet buyurur. Bunların, cennette duaları: ‘Allah’ım, seni tesbih ve tenzih ederiz,’ sözüdür ve aralarındaki dilekleri de hep selamdır. Dualarının sonu ise; ‘bütün hamd, âlemlerin Rabbine mahsustur’ gerçeğidir.” 794
“Kim de O’na bir mü’min olarak sâlih amel işlemiş olduğu halde varırsa, işte onlara en yüksek dereceler var. Adn cennetleri vardır ki, (ağaçları) altından nehirler akar, orada ebedî kalacaklar. İşte böyle cennetlerde ebedî kalış, küfür ve isyandan temizlenenlerin
786] Hasan Eker, A.g.e. s. 90
787] 15/Hıcr, 45-48
788] 70/Meâric, 23-29, 33
789] 13/Ra'd, 20-23
790] 46/Ahkaf, 15-16
791] 66/Tahrim, 8
792] 2/Bakara, 154
793] 50/Kaf, 31-34
794] 10/Yûnus, 9-10
CENNET
- 181 -
mükâfatıdır.” 795
Kur’ân-ı Kerim’de, cennet hayatı ve cennetlikler hakkında çok sayıda âyet vardır.
İmran b. Husayn’dan (r.a.) rivâyete göre Hz. Peygamber (s.a.s.) cennet ehlinin çoğunun fakirler olduğunu ifade buyurmuşlardır.796 Hadis yorumcuları bunu şöyle açıklarlar: Birçok kötülüğü insana para işletir. Çoğu insan para ve mal yüzünden azar. Onun için veya maldan mahrum fakirler çoğunluğu oluşturduğundan, bunların cennet ehlinin çoğunluğunu teşkil etmesi de olağandır.
Cennete ilk giren bir cemaatin yüzleri ayın on dördüncü gecesindeki gibi berraktır. Onlardan sonra girenler de en keskin ışık yayan yıldızlar gibidir. Hz. Muhammed ümmetinden yetmiş bin kişi hesap ve azap görmeksizin ilk olarak cennete girecektir. 797
Hadislerden öğrendiğimize göre cennete en son girecek kimseye, bu dünyanın iki misli (diğer rivâyette on misli) kadar cennet verilecektir.798 Çeşitli rivâyetlerle sâbittir ki, son sözü kelime-i tevhid olan kimsenin mükâfatı cennettir.799 Bu durumu hadisçiler şöyle yorumlarlar: Sadece “Lâ ilâhe illâllah” demekle, birinin müslümanlığına hükmedilmez; “Muhammedün Rasûlullah” sözünü de eklemesi gerekir. Hatta İslâm dininden başka bütün dinlerden uzak olması icap eder. Bu inançta olan kimse, ehl-i kebâir (büyük günah işleyen) de olsa, günahı kadar cehennemde ceza gördükten sonra cennete girecektir. Nitekim Muaz b. Cebel’in (r.a.) Hz. Peygamber’den rivâyet ettiği şu hadis meseleyi açıklığa kavuşturur: “Hiçbir kimse yoktur ki, kalben tasdik ederek Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed (s.a.s.)’in, Allah’ın kulu ve rasûlü olduğuna şehâdet etsin de, Allah ona cehennemi haram etmiş olmasın.” 800
Cennet hayatı ve cennet nimetleriyle ilgili çok sayıda hadis-i şerif vardır.
“Lâ ilâhe illâllah Muhammeddün Rasûlullah” diyen ve bunun gereğince iman edip sâlih amel işleyen her insan Allah’ın izniyle mutlaka cennete girecektir. Cennetlikler, hastalık, sakatlık, ihtiyarlık, huysuzluk vs. hallerden uzak olarak yaşayacaklardır.
Modern hayatın içinde bunalmış, özlediği hayatı sadece düşünüp, hayallerinde yaşayabilen bir insanlık var. Modern hayat huzur ve mutluluk vaad etmişti. Ama vermediği gibi huzursuzluğu arttırdı. Bugün insanlık acılar içinde kıvranmaktadır. Beton binalar arasında sıkışmış, gürültülü şehir yaşamının ve hayatın yoğunluğunun ortaya çıkardığı stresin, kirli havayı teneffüs etmenin getirdiği birtakım biyolojik rahatsızlıklar, Allah korkusundan uzak yaşayan insanların sahtekârlıkları, çevirdikleri entrikalar ve işledikleri zulümler hayatı cehenneme çevirdi. Tabiattan ve tabiatından bu kadar uzaklaşan insan sanal/yapay şeylerle kendisini avutuyor. Evindeki akvaryumuyla, birkaç saksısıyla, kafesteki kuşuyla ve vazolara koyduğu birkaç plastik veya gerçek çiçekleriyle kendine yapay bir
795] 20/Tâhâ, 75-76
796] S. Buhârî, Tecrid-i Sarih Tercümesi, c. 9, s. 40
797] S. Buhârî, Tecrid, c. 4, s. 41-43
798] S. Buhârî, Tecrid, c. 2, s. 845
799] S. Buhârî, Tecrid, c. 4,s. 264-275
800] S. Buhârî, Tecrid, c. 4, s. 271
- 182 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tabiat oluşturmaya çalışıyor. Sinema ve film dünyası yeterli gelmedi; bilgisayar oyunları ve stimülasyonlarla her şey sanallaştı, oyunlaştı. Fakat bütün bunlar, insanın streslerini atmaya, huzurlu olmasına yetmiyor. Artık hafta sonları bir su başında, birkaç ağacın dibinde geçirilen piknik saatleri de tatmin etmemeye başladı. Tabii ardından geriye özlem, yani nostaljik duygular kendini gösterip insanı avutma ve oyalama görevini üstlendi.
Günümüz insanı, bilim-teknoloji derken, bunları putlaştırdı. Ancak Allah’ın huzurunda elde edilebilen “huzur”u teknolojinin sağlayacağı ümidiyle yıllarca koştu. Yolun sonlarına doğru gelmesine rağmen baktı ki ortalarda cennet olmadığı gibi yaşam eskisinden de kötü oldu. İşte bu insanlardan bazıları “acaba cennet geçtiğimiz yollarda idi de biz mi göremedik? Dönüp bir daha bakalım!” dediler. Kısacası nostalji; cenneti dünyada aramanın şaşkınlığıdır. Fakat insanlar kusura bakmasınlar, cenneti dünyada asla bulamayacaklar. Çünkü dünyada cennet yok; Cennet, ölüm ötesi dünyaya ait bir yerdir.
Cennetle ilgili birçok âyetlerde “altından ırmaklar akan cennetler” ifadeleri geçer. Bugün özellikle zengin insanların yaptırdıkları veya satın aldıkları villaların denize nâzır olanlarının ne kadar pahalı ve değerli olduğunu biliyoruz. Niye değerli? Çünkü balkonuna çıkıp oturduğunuz zaman karşınız deniz. Bakanlara serinlik ve ferahlık veriyor. “Defterleri sağdan verilenler, ne mutlu o sağ ehline! Yüklü dalları bükülmüş kiraz (ağaçları), üst üste dizili meyveleri sarkmış muz ağaçları, yayılıp uzanmış gölgeler, çağlayarak akan su kenarlarında, bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasındadırlar.”801 Ne kadar güzel bir tatil yeri! Tatil yapanların oradan hiç ayrılmak istemeyecekleri bir yer. Dünyadaki hemen tüm tatil köyleri ve dinlenme kampları genellikle bir su kenarında ve yeşil bir ortamda tesis edilmişlerdir. Allah da buralara uygun ifadelerle cenneti tasvir etmiş. Fakat oradaki tatil yerleri hem ebedî, hem hakiki, hem de insanların akıllarına bile getiremedikleri nimetlerle dolu.
Cehennem Korkusu - Cennet Ümidi (Allah ile İlişkilerimizde Denge)
Kur’an insanlara öğüt verirken onların duygularını dengede tutmaya çalışır. O mü’minlerle kâfirleri, cennetle cehennemi, iyi davranışlarla kötü davranışları, amel defterlerini/karnelerini sağdan alanlarla soldan alanları peş peşe anlatır. Ne aşırı şekilde tek taraflı ümitlenmek, ne de tek taraflı korkmak, ikisi de hoş olmayan sonuçlara götürür. İnsan, aşırı şekilde sadece ümitlenirse lâubali, şımarık olur. Ve bu hal Allah’la ilişkilerinde de görülür. Kulluğu hafife alır, ciddiyetini kaybeder. Bu durum şeytanın insanı Allah ile aldatmasına yol açar. Kur’an’da şeytanın insanı Allah ile aldatmasına dair birçok âyet vardır. Bunlardan biri şudur: “Allah’ın affına güvendirerek şeytan sizi aldatmasın.”802 İnsan bazen günah dolu bir hayat içerisinde yaşarken biri kendisini Allah’tan korkmaya davet edip günahlardan alıkoymaya çalıştığında, hemen Allah’ın çok merhametli ve affedici olduğunu söyleyerek o günahı işlemeye devam eder. Bu, Allah’ı yanlış tanımadır.
Şüphesiz Allah’ın affedici ve çok merhametli olması, hiçbir zaman insanın O’na isyan etmesini, günah işlemesini gerektirmez. İnsanın aşırı şekilde, tek taraflı korkuya kapılması, bu defa insanı ümitsizliğe sevk eder. Ümitsiz yaşamak
801] 56/Vâkıa, 27-33
802] 35/Fâtır, 5
CENNET
- 183 -
insanda karamsarlık ve hayata karşı duyarsızlık oluşturur.803 “Onlar Rablerine, azabından korkarak ve rahmetinden ümitvar olarak dua ederler.”804 “Gerçekten onlar hayır işlere koşarlar, umarak ve korkarak bize dua ederlerdi ve bize derin saygı gösterirlerdi.” 805 “O’na korkarak ve umarak dua ediniz.” 806
Yalnız dünya için çalışanlar, çalıştıklarının karşılığını bu dünyada alırlar. Âhiret yurduna hazırlık yapanlar ise hem bu dünyada hem de âhirette karşılığını en güzel şekilde alırlar. Kâfire âhirette yakıtı insan ve taş olan cehennem gösterilirken, mü’mine ise köşklerin, suların, çiçeklerin en güzel ve tertemiz eşlerin olduğu cennet vaad ediliyor.
Bu dünyada insanlardan bir kısmı bir villaya, arabaya ve güzel bir kadına sahip olmak için kendilerini her türlü tehlikenin içine atabiliyor. Hâlbuki bu dünyanın çiçekleri soluyor, sevgililer önce soluyor, sonra ölüyor. Tüm doğanlar ölüyor, yapılanlar yıkılıyor. Gençliğini harcayarak birçok şeye sahip oluyor; tam yaşayacağım dediği anda doktoru ona tuzu-yağı-tatlıyı yasaklıyor ve eşine karşı da iktidarsızlık dönemi başlıyor. Mü’minler kendilerini âhirete göre ayarlarlar. Allah, onlara bu dünyayı da verir. Ama geçici olan bu dünya nimetleri cennette solmadan devam eder.
Geldiğimiz yere dönüyoruz. Yemyeşil bir ülkeden geldik. Yeşillikler üzerindeki fıskiyelerin etrafında yeşil yastıklar, nefis işlemeli döşekler üzerine yaslanmış, sevgililerinden başkasına bakmayan, kendilerine insan ve cin eli değmeyen sevgililerin bulunduğu ülkeden geldik. Bir tanesinin kokusu yeryüzünü dolduracak, parlaklığı güneş ve ayın ışığını solduracak derecede güzel, yakut ve mercan gibi, her an bekâreti yeniden verilen, altın bilezik, yeşil ipekli elbise ve incilerle süslenmiş tomurcuk memeli sevgililerle bezenmiş bir ülkeden geldik. Altından sular akan kat kat köşkler, binası altın ve gümüşten, harcı miskten meydana gelen güzel meskenler, gümüş kaplar, billur kupalar, altın tepsiler ve kadehlerde canların çektiği gözlerin hoşlandığı herşeyin bulunduğu, istenilen et ve meyvelerin bol olduğu, ölümün uğramadığı, gençlik ve güzelliğin solmadığı, sonu misk kokan, mühürlü hâlis şarabın içildiği, yandıran güneş, donduran soğuğun bilinmediği bir ülkeden indik.
Kin ve yalanın bilinmediği, hiç bir günahın işlenmediği, cinsî iktidarsızlığın ve yorulmanın olmadığı, yenen ve içilenlerin ter halinde çıktığı ve güzel kokular saçtığı bir ülkeden Hz. Adem’le - Hz. Havva vâlidemizle bu imtihan dünyasına indik, eski ve ebedî yurdumuza, ana vatanımıza, baba ocağımıza tekrar dönmek üzere. Cenneti yaratan ve bizi sınav için bu dünyaya indiren Rabbimiz “Rabbinizden olan rahmet ve cennete doğru koşunuz.”807 “İyi şeyler için yarışanlar bunun için yarışsınlar.” 808 emriyle kıyamete kadar gelecek insanları uzun bir yarışa başlattı ki, varış noktası dünyada devlet, âhirette cennet. Ödül ise cennet nimetleri ve cemâlullah.
Dışını halk, içini Hak için süsleyen muttaki insanlara hazırlanan bu güzellikler
803] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, Akçağ Y., c. 5, s. 72
804] 32/Secde, 16
805] 21/Enbiyâ, 90
806] 7/A'râf, 56
807] 3/Âl-i İmran, 133
808] 83/Mutaffifin, 26
- 184 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yurduna ancak temiz insanlar layık olduğundan bu dünyadan kalbimizi ve kalıbımızı kirlendirmemeye, kirlenen yerlerimizi de temizlemeye çalışmak bizim görevlerimiz arasındadır. Bu dış ve iç temizlik, bazen gözyaşı, bazen alın teri, bazen mürekkep, bazen kanla yapılır. Cennete doğru koşan, bu dünyada terleyecek, tökezleyip günah bataklığına düşerse tekrar kalkıp koşacak, kirlerini gözyaşıyla yıkayıp pişmanlık ateşiyle yakacak. Dünyada pişmanlık ve tevbe ateşiyle günahlarından temizlenmeyen mü’minleri Allah lutfedip affetmezse cehennem ateşiyle temizleyecektir. “Gelin bugün yanalım, yarın yanmamak için!” 809
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: Allah’ın Rasûlü (s.a.s.) ile beraberdim. Ensar’dan bir sahabi geldi ve Rasûlullah’a selâm verdi. Sonra da sordu: “Yâ Rasûlallah! Mü’minlerin en üstünü hangisidir?” “Onların ahlâkı en güzel olanıdır.” “Yâ Rasûlallah! Mü’minlerin en zekisi hangisidir?” “Onların ölümü en çok hatırlayanı, ölümden sonrası için en güzel bir şekilde âhiret hazırlığı yapanıdır. İşte onlar, en zeki mü’minlerdir.” 810
Cennet Ucuz Değil!
Cennet insanın hayallerine dahi sığmayacak güzellikte yaratılmış. Fakat nefse ağır gelen, nefsini terbiye edememiş, ona esir olmuş insanlara çok zor gelen işlerle kuşatılmıştır. Her nimetin bir külfeti vardır. Külfet nimetin önemine göre değişir. Cennetin etrafını kuşatmış bu zor ve sıkıntılı engelleri aşmak için her şeyden önce kuvvetli bir iman ve bununla birlikte ileri derecede bir sabır gücü olması lâzım.
Cehennemse nefse hoş gelen, insanı cezbeden işlerle kuşatılmıştır. Bütün bu işlere bir ömür boyu direnmek, karşı koymak da çok güçlü bir maneviyatı gerekli kılıyor. Öyle ya insanlar haram-helal, iyi-kötü demeden her türlü lezzeti yaşamaya koyulacaklar, siz de bunları göreceksiniz ve yapmayacaksınız! “Ben sabredersem Rabbim bana cennette daha güzellerini, hem de ebedî olarak verecek” diyeceksiniz. Bu, cennete ne kadar iman ettiğine ve dünya hayatına ne kadar değer verdiğine bağlı bir şey. Hayata damgasını vurmuş büyük insanlara bakın. Hiç birisinin dünyaya gerektiğinden fazla değer verdiklerini göremeyeceksiniz.
Ama bunun yanında bir de hayatı son derece maddîleşmiş, ölmeyecekmiş gibi yaşayan, eğlenmek, yemek, içmek, giyinmekten başka bir derdi olmayan, ne dünün eyvahını, ne de yarının kaygısını çekmeyen insanlara bakalım; insana ait tüm yüce değerlerden yoksun iki ayaklı hayvanlar gibi (hatta daha da aşağı) bir vaziyette ömür tüketiyorlar. Bunlar zevkleri için yaşamaya çalışıyorlar. Basit, geçici, bir müddet sonra insana bıkkınlık veren zevkleri, âhiret zevklerine değişiyorlar. Tabii bunlara âhiretten söylenecek şey şu olabilir: “İnkâr edenler, ateşe sunuldukları gün, onlara: ‘Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi (bütün zevklerinizi) harcadınız, onların zevkini sürdünüz. Ama bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızın ve yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı bir azap göreceksiniz’ denir.” 811
Dünya hayatında basit bir eve talip oluyorsunuz. Birkaç yıl “taksitlerini
809] Seyyid Kutub, Fi Zılali'l-Kur'an, Hikmet Y., c. 1, s. 452
810] İbn Mâce Hadis no: 4259
811] 46/Ahkaf, 20
CENNET
- 185 -
ödeyeceğim” diye boğazınıza kadar her şeyinizden kısıyorsunuz. Yine aynı şekilde evlenmek için bir kıza talip olduğunuzda bir sürü masraf ve sıkıntıya giriyorsunuz. Dünyada bir eve ve bir kıza talip olmak bir sürü maddî ve manevî sıkıntılara girmeyi gerektiriyor da bir cennet köşkü ile hurilere talip olmak niye bazı sıkıntılara girmeyi gerektirmesin? Üniversite mezunu nice insanın branşlarıyla ilgili bir meslek bulamadıkları ve pek de işe yaramayan fakülte diploması için bunca zahmet boşuna imiş dedikleri bir ortamda, yine de bir yüksek okula girebilmek için her yıl milyonu geçen sayıda insanın nasıl sınavlara hazırlandığını biliyoruz. En azından bu kadar olsun çalışmaların, dökülen terlerin ve çekilen sıkıntıların cennet için de olması gerekmez mi?
“Yoksa siz, sizden öncekilerin durumu sizin başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Onlara öyle darlık, zorluk, sıkıntı geldi ve sarsıntıya uğradılar ki Peygamber ve onunla beraber mü’minler: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ diyordu. Gözünüzü açın! Allah’ın yardımı şüphesiz pek yakındır.”812 Rivâyete göre bu âyet, Uhud veya Hendek savaşı esnasında nâzil olmuştu. Mü’minler öyle daralmışlardı ki, âdeta ölüp ölüp diriliyorlardı. Sahâbelerden bazıları oldukça tedirgin, “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” demeye başlamışlardı. İşte Cenâb-ı Hak yukarıdaki âyeti vahyederek âdeta “siz yoksa cenneti ucuz mu zannetmiştiniz?” buyuruyor. Allah’ın en sâlih kulları en çok musibetlere uğratılanlar olduğuna göre, bize ne oluyor da cenneti ucuza kapatmaya çalışıyoruz? 813
Yukarıdaki âyetin takdiri şudur: “Ey mü’minler, sizler Allah’ın sizi kullukla mükellef tuttuğu her şey ile ibâdet etmediğiniz, sizi imtihan ettiği şeylere sabretmediğiniz, kâfirlerin eziyetine, fakirlik ve yoksulluğa, geçim sıkıntısı ve darlıklarına katlanmadığınız, düşmanla savaşın dehşet ve korkunç hallerine göğüs germediğiniz müddetçe, sırf bana iman edip, peygamberimi tasdik etmek sûretiyle cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Bütün bunlar, sizden önceki mü’minlerin başına gelmiştir.” 814
Âyet, cennete girmeye hazırlanmak için, ezelden beri gelen Allah’ın kanununa yöneltiyor. Cennet ehli olmak için inanç sahiplerinin, inançlarını müdâfaa etmeleri; o yolda zorluğa, eziyete, şiddete ve ıstıraba katlanmaları; zafer ve mağlubiyet arasında gidip gelerek itikadları üzerine sabit kalmaları; hiçbir şiddetin onları dağıtmaması; hiçbir kuvvetin onları korkutmaması; mihnet ve fitne balyozları altında gevşememeleri ve zafere hak kazanmaları için Allah onlara yön veriyor. Zira o günde, Allah’ın dininin muhafızı onlardır. Kendilerine emanet edilen şeyleri beklemektedirler. O, emaneti korumaya ve müdâfaaya hazırdırlar. Bu yüzden de emanete müstahak olmuşlardır. Çünkü onların ruhları korkudan kurtulmuştur. Dünya hayatının hırsından, yükünden, boşluğundan kurtulmuştur... O anda ruhları, olduğu âlemden cennete daha yakındır... Çamurlar âleminden çok yücelerdedirler...
İşte mü’minler, cihad ve imtihandan, sabır ve sebattan, sadece Allah’a sığınıp O’nu düşündükten, Allah’tan başka her şeyi ve herkesi ikinci plana attıktan sonra cenneti hak ederler. Yol budur: İman ve cihad; mihnet ve bela; sabır ve sebat; sadece Allah’a yöneliş... Yardım bundan sonra geliyor. Cennet nimetleri
812] 2/Bakara, 214
813] Hasan Eker, A.g.e. s. 90
814] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, Akçağ Y., c. 5, s. 72
- 186 -
KUR’AN KAVRAMLARI
de bundan sonra geliyor... 815
“Sizden önceki ümmetler, çeşitli belâlarla azap olunmuşlardı. Ama bu, onları dinlerinden çevirmemişti. Öyle ki adamın başının ortasından testereyle kesilir, böylece iki parçaya ayrılır; yine adamın etleri ve sinirleri demir taraklarla kemiklerinden ayrılır, ama bu onu dininden çeviremezdi. Allah’a yemin ederim ki, bu iş, mutlaka kemale erecektir. Öyle ki, kervancı Sana ile Hadramut arasında seyahat ederken ancak Allah’tan ve koyunlarına karşı kurttan korkacaktır; başka hiç kimseden korkmayacaktır. Ne var ki sizler, acele ediyorsunuz.” 816
Ebu Hureyre (r.a.) rivâyet ediyor. Rasûlüllah (s.a.s.): “İmtinâ edip kaçınanlar hâriç, bütün ümmetim cennete girecektir.” ‘Kim cennete girmekten kaçınıp ayak diretir?’ dediler. “Kim bana itaat ederse cennete girer, kim âsi olup itaat etmezse o kaçınmış olur demektir!” buyurdular. 817
“Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun (onun için yarışın!)” 818
“Yaptıklarına karşılık olarak onlar için nice sevindirici ve göz aydınlatıcı nimetler saklandığını hiç kimse bilemez.” 819
“Ey mutmain ruh! Rabbini râzı etmiş ve râzı edilmiş/hoşnut olmuş olarak Rabbine dön. Seçkin kullarım arasına kavuş ve gir cennetime!” 820
815] Seyyid Kutub, Fi Zılali'l-Kur'an, Hikmet Y., c. 1, s. 452
816] Buhârî, İkrah 1
817] Buhârî, İ'tisam 2
818] 3/Âl-i İmran, 133
819] 32/Secde, 17
820] 90/Beled, 27-30
CENNET
- 187 -
Cennet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
Cennet Kelimesi ve Çoğulunun Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 147 Yerde): 2/Bakara, 25, 35, 82, 111, 214, 221, 265, 266; 3/Âl-i İmrân, 15, 133, 136, 142, 185, 195, 198; 4/Nisâ, 13, 57, 122, 124; 5/Mâide, 12, 65, 72, 85, 119; 6/En’âm, 99, 141; 7/A’râf, 19, 22, 27, 40, 42, 43, 44, 46, 49, 50; 9/Tevbe, 21, 72, 72, 89, 100, 111; 10/Yûnus, 9, 26; 11/Hûd, 23, 108; 13/Ra’d, 4, 23, 35; 14/İbrâhim, 23; 15/Hıcr, 45; 16/Nahl, 31, 32; 17/İsrâ, 91; 18/Kehf, 31, 32, 33, 35, 39, 40, 107; 19/Meryem, 60, 61, 63; 20/Tâhâ, 76, 117, 121; 22/Hacc, 14, 23, 56; 23/Mü’minûn, 19; 25/Furkan, 8, 10, 15, 24; 26/Şuarâ, 57, 85, 90, 134, 147; 29/Ankebût, 58; 31/Lokman, 8; 32/Secde, 19; 34/Sebe’, 15, 16, 16; 35/Fâtır, 33; 36/Yâsin, 26, 34, 55; 37/Sâffât, 43; 38/Sâd, 50; 39/Zümer, 73, 74; 40/Mü’min, 8, 40; 41/Fussılet, 30; 42/Şûrâ, 7, 22, 72; 44/Duhân, 25, 52; 46/Ahkaf, 14, 16; 47/Muhammed, 6, 12, 15; 48/Fetih, 5, 17; 50/Kaf, 9, 31; 51/Zâriyât, 15; 52/Tûr, 17; 53/Necm, 15; 54/Kamer, 54; 55/Rahmân, 46, 54, 62; 56/Vâkıa, 12, 89; 57/Hadîd, 12, 21; 58/Mücâdele, 22; 59/Haşr, 20, 20; 61/Saff, 12, 12; 64/Teğâbün, 9; 65/Talâk, 11; 66/Tahrîm, 8, 11; 68/Kalem, 17, 34; 69/Haakka, 22; 70/Meâric, 35, 38; 71/Nûh, 12; 74/Müddessir, 40; 76/İnsan, 12; 78/Nebe’, 16; 79/Nâziât, 41; 81/Tekvîr, 13; 85/Bürûc, 11; 88/Ğâşiye, 10; 89/Fecr, 30; 98/Beyyine, 8.
Mutluluklarla Dolu Cennet(ler) Anlamına Gelen “Cennetu’n-Neıym” Kavramının Geçtiği Âyetler (Toplam 13 Yerde): 10/Yûnus, 9; 22/Hacc, 56; 26/Şuarâ, 85; 31/Lokman, 8; 37/Sâffât, 43; 52/Tûr, 17; 56/Vâkıa, 12,89; 68/Kalem, 34; 70/Meâric, 38; 82/İnfitâr, 13; 83/Mutaffifîn, 22.
İkamet Edilen (Güzel) Yer Anlamındaki “Adn Cenneti” Kavramının Geçtiği Âyetler (Toplam 11 Yerde): 9/Tevbe, 72; 13/Ra’d, 23; 16/Nahl, 31; 18/Kehf, 31; 19/Meryem, 61; 20/Tâhâ, 76; 35/Fâtır, 33; 38/Sâd, 50; 40/Mü’min, 8; 61/Saff, 12; 98/Beyyine, 8.
Üzüm ve Benzeri Nimetler Bulunan Bağ-Bahçe Anlamına Gelen “Firdevs” Cennetinin Geçtiği Âyetler (Toplam 2 Yerde): 18/Kehf, 107; 23/Mü’minûn, 11.
“Cennetü’l-Me’vâ” İfâdesinin Geçtiği Âyet (1 Yerde): 32/Secde, 19.
İyilik/Güzellik Cenneti Anlamında “Hünsâ” Kelimesinin Geçtiği Âyet (1 Yerde): 10/Yûnus, 26.
Cennetin Adı veya Tabakası Olarak Zikredilen ve Esenlik Yurdu Anlamına Gelen “Dâru’s-Selâm” İfâdesinin Geçtiği Âyetler (Toplam 2 Yerde): 6/En’âm, 127; 10/Yûnus, 25.
Asıl Durulacak Yer, Ebedî İkamet Edilecek Yurt Mânâsına Gelen “Dârul’l-Mukame” Terkibinin Geçtiği Âyet (1 Yerde): 35/Fâtır, 35.
Cennet ve Cennetlikler Konusundaki Âyet-i Kerimeler: Bakara, 25, 82; 214, 221; Âl-i İmran, 15, 133, 136, 185; 195, 198; Nisa, 13, 57, 122, 124; Maide, 12, 72, 119; A’raf, 40, 42, 44, 46-47; Tevbe, 21-22, 72, 89, 100; Yunus, 9, 10, 26; Hud, 23, 108; Ra’d, 23-24, 35; İbrahim, 23; Hıcr, 45, 48; Nahl, 31-32; Kehf, 31, 107-108, Meryem, 60, 63; Tâhâ, 76; Enbiya, 102-103; Hacc, 14, 23; Mü’minun, 11; Furkan, 16, 75-76; Şuara, 90; Kasas, 61; Ankebut, 58; Lokman, 8-9; Secde, 19; Sebe’, 1; Fâtır, 33, 35; Yasin, 55, 58; Saffat, 41, 49, 61; Sad, 50, 54; Zümer, 21, 74-75; Mü’min, 40; Zuhruf, 70, 73; Duhan, 52, 57; Ahkaf, 14; Muhammed, 6, 12, 15; Feth, 5; Kaf, 31, 34-35; Zariyat, 15; Tur, 17, 20, 22, 28; Rahman, 46, 48, 50, 52, 54, 56, 58, 62, 64, 66, 68, 70, 72, 74; Vakıa, 15, 23, 25, 26, 40, 88, 91, 95; Hadid, 10, 12; Mücadele, 22; Teğabün, 9; Talak, 11; Tahrim, 8; Kalem, 34; Hakka, 22, 24; Mearic, 25; Müddessir, 39-40; İnsan, 5-6, 12, 22; Mürselat, 41, 44; Nebe’, 32, 35; Tekvir, 13; Büruc, 11; Ğaşiye, 10, 16; Beyyine, 8.
Cennetlikler Hakkındaki Âyet-i Kerimeler
Cennet, Takvâ Sahipleri İçin Hazırlanmıştır: Âl-i İmran, 133; Ra’d, 35; Nahl, 31; Meryem, 63; Kaf, 32-35; Rahman, 46.
Cennet, İman Eden ve Güzel Amel İşleyenler İçindir: Nisa, 57; Yunus, 9; Vakıa, 24; Hadid, 21.
Cennette Mü’minlerin Sözleri: Yunus, 10; İbrahim, 23; Hacc, 24; Fâtır, 34-35; Saffat, 50-54; Zümer, 74; Tur, 25-28.
Cennetliklerin Cehennemliklerle Konuşmaları: A’raf, 44, 50-51; Saffat, 50-59; Müddessir, 39-48.
Cennette Mü’minle Akrabasıyla Beraber Bulunurlar: Ra’d, 23-24.
Mü’minler Cennette Boş Laf ve Kötü Söz İşitmezler: Vakıa, 25-26; Nebe’, 35; Ğaşiye, 11.
Cennette Mü’minlerin Yaşı: Vakıa, 35-37.
Cennetlik Mü’minlerin Özellikleri: İnsan, 5-12.
Dünyada Kâfirler, Mü’minlerle Alay Ederlerdi; Mü’minler de Cennette Kâfirlere Gülecekler: Mutaffifin, 29-36.
Cenneti Kazanmak İçin Kulluk ve Dua: Tevbe, 111, Şuara, 85.
Cennetler ve Cennetin Özellikleri Hakkındaki Âyet-i Kerimeler
- 188 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Altlarından Irmaklar Akan Cennetler: Bakara, 25; Âl-i İmran, 15, 136; Nisa, 57; Tevbe, 71; İbrahim, 23; Nahl, 31; Kehf, 31; Tâhâ, 76; Hacc, 23; Hadid, 12; Mücadele, 22; Saf, 12; Teğabün, 9; Talak, 11; Tahrim, 8; Büruc, 11; Beyyine, 8.
Adn Cennetleri: Tevbe, 72; Ra’d, 23; Nahl, 31; Kehf, 31; Meryem, 62; Tâhâ, 76; Fatır, 33; Sad, 50; Mü’min, 8; Saf, 12; Beyyine, 8.
Firdevs Cennetleri: Kehf, 107; Mü’minun, 11.
Me’vâ Cennetleri: Secde, 19; Necm, 13-15.
Naıym Cennetleri: Saffat, 40-44; Vakıa, 12; İnfitar, 13.
Tevrat ve İncilde Cennet: Tevbe, 111.
Cennetin Genişliği: Hadid, 21.
Cennetin Özellikleri: Ra’d, 35; Rahman, 62, 64.
Cennetle Cehennem Karşılaştırması: Furkan, 15-16; Fâtır, 21.
Cennetteki Nimetler Hakkındaki Âyet-i Kerimeler
Cennet Nimetleri: Bakara, 25; Yunus, 9; Kehf, 31; Meryem, 61-62; Hacc, 23; Fâtır, 33; Yasin, 55-58; Saffat, 40-49, 60-62; Sad, 51-55; Zuhruf, 70-73; Duhan, 51-57; Muhammed, 15; Tur, 21-24; Rahman, 46-78; Vakıa, 15-40; Hakka, 23; İnsan, 5-6, 12-22; Nebe’, 32-36; Mutaffifin, 22-28; Ğaşiye, 12-16.
Cennetin Nimetleri, Dünya Nimetlerinden Hayırlıdır: Âl-i İmran, 14-15; Nahl, 30.
Cennet Süsü: Kehf, 31; Hacc, 23; İnsan, 15-16, 21.
Cennet Zevceleri ve Huriler: Bakara, 25; Âl-i İmran, 15; Nisa, 57; Saffat, 48-49; Duhan, 54; Tur, 20; Rahman, 56-57, 70,72, 74, 76; Vakıa, 22-23, 35-38; Nebe’, 33.
Cennette Allah’ın Rızası: Âl-i İmran, 15; Tevbe, 72.
Cennet Şarabı: Saffat, 45-47; Tur, 23; Vakıa, 18-19; İnsan, 5-6, 15-18; Nebe’, 34; Mutaffifin, 25-28; Ğaşiye, 14.
Tesnim ve Selsebil Kaynağı: Rahman, 50; İnsan, 18; Mutaffifin, 27-28.
Maıyn Kaynağı: Vakıa, 18.
Kevser Irmağı: Kevser, 1.
Cennette Dört Irmak: Tevbe, 15.
Ru’yetullah (Allah’ın Görülmesi) Hakkındaki Âyet-i Kerimeler
Dünyada Gözler Allah’ı Göremez: En’am, 103.
Mü’minler, Allah’ı Cennette Göreceklerdir: Yunus, 26; Kıyame, 22-23; Mutaffifin, 15.
Cennet Konusuyla İlgili Kütüb-i Sitte Hadis Kaynakları
1. Cennetlikler ve Cehennemlikler: 14/ 446, 465.
2. Cennet ve cehennem ehlinin ayrılması yakındır 17/ 591.
3. Cennet ve Cehennem Konuşabilir mi? 14/ 466-467.
4. Cennet ve Cehennemin Sıfatları: 14/ 442-443.
5. Rasûlüllah’ın cennet tasviri: 17/ 611.
6. Cennet ağaçlarının gölgelerinin altından olması: 14/ 442-443.
7. Cennete asla giremeyecek kimse: 17/ 345.
8. Cennet ehlinin durumu: 14/ 429-430.
9. Cennet ehlinin efendileri: 17/ 558.
10. Cennete giremeyen üç sınıf insan: 16/ 348-349.
11. Cennete girenlerin çoğunluğu fakirlerdir: 7/ 449.
12. Cennete girmekten kaçınanlar: 13/ 76-77.
13. Cennet ehlinin vasıfları: 14/ 450-452.
14. Cennet ehlinin çoğunluğunun Hz. Muhammed Ümmetinden Olacağı: 13/ 74-75.
15. Cennet ehlinin yemeği: 17/ 417.
16. Cennete girecek insanların azlığı: 13/ 72.
17. Cennet halen mahluk ve mevcuttur: 12/ 546.
18. Cennet hangi maddeden inşa edildi? 14/ 421-423.
CENNET
- 189 -
19. Cennet hazinelerinden bir hazine: 17/ 499.
20. Cennetin çarşısı: 14/ 434.
21. Cennetin eşi yoktur: 17/ 611.
22. Cennetin evsafı: 14/ 419; 17/ 610.
23. Cennetin Genişliği: 14/ 426-427.
24. Cennetin iştiyak duyduğu üç kişi: 12/ 553.
25. Cennetin kapısı ilk olarak Peygamberimiz’e açılacaktır: 12/ 396.
26. Cennetin kapısı üzerinde yazılı olan şey: 17/ 292.
27. Cennetin kokusunu alamayan kadın: 17/ 228.
28. Cennetin kokusunu duyamayanlar: 17/325.
29. Cennetin kokusunun duyulma mesafesi: 17/ 228.
30. Cennet kılıçların gölgesi altındadır: 5/ 73.
31. Cennetin tasviri: 7/ 120-121.
32. Cennetin yiyecekleri dünyadakilere sadece ismen benzerler: 15/ 466.
33. Cennetlik erkeğin şehevi gücü daimidir: 17/ 612.
34. Cennetlikler: 14/ 446.
35. Cennetliklerin ibadeti bir vecibe değildir: 14/ 449.
36. Cennetliklerin vasıfları: 14/ 448-449.
37. Cennetlikler üç kısımdır: 16/ 406.
38. Cennette akşam ve sabah: 14/ 449.
39. Cennette bir karışlık yer: 17/610.
40. Cennette canın her çektiği, gözün her hoşlandığı verilecektir: 14/ 431-432
41. Cennette doğum yoktur: 14/ 451.
42. Cennette en az zevce sayısı: 17/ 612.
43. Cennette kaza-yı hacet: 14/ 449.
44. Cennette mertebesi en düşük olan kişinin nimetleri: 14/ 454.
45. Cennette mü’minin çok zevcesi olacaktır: 14/ 425-426.
46. Cennete müslümanların Allah’ı görmesi: 14/ 423-425.
47. Hesaba çekilmeden cennete girecek yetmiş bin kişi kimlerdir? 11/ 350.
48. Cennette Peygamber’e komşu olmanın yolu: 17/ 475.
49. Cennette Peygamber’le beraber olmanın şartı: 8/ 224.
50. Mertebece farklı olan dostlar, cennette nasıl beraber olurlar? 10/ 144-145.
51. Cennette sâlih kullar için hazırlanan nimetler: 14/ 419-421.
52. Cennette yüce mertebeler kazanmaya teşvik: 14/ 454-457.
53. Cennetteki dereceler: 14/ 427-428.
54. Cennetteki gurfelilerin durumu: 14/ 446-447.
55. Cennette mertebelerin mesafesi: 4/ 287-288.
56. Cennetteki yasak ağaç ne idi? 14/ 226.
57. Cennetten olan şeyler: 17/ 443.
58. Firdevs cennetleri: 14/ 422-423.
59. İnsanları en çok cennete ulaştıran iki haslet: 16/ 329.
60. Kimse hakkında cennetliktir veya cehennemliktir diye kesin hüküm vermekten kaçınmak: 11/ 539- 540.
61. Rasûlullah (s.a.v.)’in cenneti müjdelemesi: 12/ 253.
62. Ümmet-i Muhammed’den yetmiş bin kişinin cennete hesapsız konulacağı: 13/ 73.
63. Yeryüzünde insanların zevk aldıkları toplantılar cennette de vardır: 14/ 433-434.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Cennet ve Cennetlikler, Veysel Özcan, Mirfak Y.
2. Cennet Yolları, Mehmet Zahit Kotku, Seha Neşriyat
3. Cennet Yolu, Sâlih Suruç, Nesil Basım Yayın
- 190 -
KUR’AN KAVRAMLARI
4. Cennet Nerede? Vehbi Karakaş, Cihan Y.
5. Cennet Nimetleri, Abdullatif Ahmet Aşur, Uysal Kitabevi
6. Cennete Çağrı, Sevim Asımgil, Timaş Y.
7. Cennetin Tasviri, İbn Kayyim el-Cevziyye, Uysal Kitabevi
8. Cennet, Hârun Yahya, Vural Y.
9. Cennet ve Cehennem’in Sonsuzluğu, Ahmet Çelik, Ekev Y.
10. Cennet Hurileri, İbn Kayyım el-Cevziyye, Davetu’lHak Y.
11. Kur’an’da Metafizik Bir Âlem Cennet, Ömer Kara, Rağbet Y.
12. İlâhî Dinlerde Cennet İnancı, Mukayeseli Bir Araştırma, Osman Cilacı, Beyan Y.
13. Ölüm Sonrası Cennet ve Cehennem, Selim Al, Furkan Dergisi Y.
14. Âyetlerle Ölüm ve Diriliş, Said Köşk, Anahtar Y.
15. Ölüm ve Ölümden Sonraki Hayat, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
16. Ölüm ve Ötesi, Heyet, Sağlam Y.
17. Ölüm Ötesi Hayat, Abdülhay Nasih, Nil A.Ş. Y.
18. Ölüm ve Ötesi, Hüseyin S. Erdoğan, Çelik Y.
19. Ölüm ve Sonrası, İmam Gazali, Vural Y.
20. Ölümden Sonra Diriliş, Subhi Sâlih, Kayıhan Y.
21. Ölümden Sonraki Hayat, Süleyman Toprak, Esra Y.
22. Dünya Ötesi Yolculuk, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
23. Dünya ve Âhiret Hayatı, Muhammed İhsan Oğuz, Oğuz Y.
24. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c1, s. 239-242
25. Mefatihu’l Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s.163-164, 167-172, c. 5, s.70- 77
26. Hadislerle Kur’ân-ıKerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2 s. 228-231
27. Fi Zılali’l Kur’an, Seyyid Kutub, HikmetY. c. 1, s. 99-100
28. Kur’ân-ıKerim ŞifaTefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 109-111
29. Bakara Sûresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. 158-160
30. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 300-302
31. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 7, s. 374-386
32. İslâmi Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 78-80
33. Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 151-159
34. İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 197-199
35. Kur’ani Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 41-42
36. İlmihal 1, İman ve İbadetler, İsam Y. s. 131-132
37. İlmin Işığında İslâmiyet, Afif A. Tabbara, Kalem Y. s. 143-151
38. İslâm’da İnanç Esasları, B. Topaloğlu, Y. Ş. Yavuz, İ. Çelebi, İFAV Y. 313-317
39. Âhiret Bilinci, Hüseyin Özhazar, Bengisu Y. s. 116-120
40. Âhiret Bilinci, Hasan Eker, Denge Y. s. 75-93
41. Ana Konularıyla Kur’an, Fazlurrahman, Fecr Y. s. 232-248
42. Kur’an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y. s. 317-318, 327-341
43. İslâm, Üçüncü Kitap, Said Havva, Petek Y. s. 279-296, 334-352
44. İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. cilt 2, s. 339-344
CİHAD
- 191 -
Kavram no 22
Görevlerimiz 2
Bk.Savaş/Kıtâl, Velî/Dost, Düşmanlık
CİHAD
• Cihad; Anlam ve Mâhiyeti
• Cihadsız Hayat, Yaşanmamış Demektir
• Kur’ân-ı Kerim’de Cihad Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Cihad Kavramı
• Cihad Emîri
• Mücâhid; Cihad Eri Yiğit
• Mücâhede; Önce Gizli Düşmana/Nefsin Hevâsına Karşı Cihad
• İctihad; Cihadın İlim ve Düşünce ile Yapılanı
• Müctehid; İlim ve Fikirle Cihad Eden Âlim
• Fikrî Cihad
• Günümüzde Cihad
“İman edenler ve hicret edip Allah yolunda cihad edenler var ya, işte bunlar, Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah ğafûr ve rahîmdir.” 821
Cihad; Anlam ve Mâhiyeti
Cihâd: ‘Cehd’ veya ‘cühd’ kökünden türeyen ‘cihâd’, Kur’an’ın anahtar kavramlarından biridir. Cihad kelimesi Kur’an’da farklı formlarda kırk bir yerde geçmektedir. Cehd veya cühd, kararlı ve şuurlu bir şekilde gayret etmek, zorluklara karşı çaba göstermek, çalışmak gibi anlamlara gelir. Aynı kökten türeyen ‘cihad veya mücâhede’ sözlükte, düşmanın saldırısına karşı koymak üzere elinden geleni yapmak, bütün gayreti harcamak demektir.
Bu düşmanın insanın içinde veya dışında olması farketmez. Mü’min, kendine zarar vermek üzere saldıran düşmanlarına karşı koymaya çalışır, onların zararlarını uzaklaştırmada gayretli olur. Mü’minlerin kararlı ve şuurlu çabalarının bedenle yapılanına ‘cihad’, ruhsal olanına ‘mücâhede’, fikir ve İslâmî ilimlerde yapılanına da ‘ictihad’ denilir. “Allah yolunda gayret göstermek, çaba sarfetmek” anlamlarına gelen ‘cihad’, her üç mânâyı da içerisine almaktadır. Allah yolunda yapılan bütün çalışmalar, Allah’ın adı yükselsin diye gösterilen gayretler, O’nun dini İslâm’ı savunmak için ortaya konan çabalar tümüyle ‘cihad’ diye nitelendirilir. Bununla birlikte; bedeniyle, organlarıyla, malıyla cihad edene veya mânevî yönünü olgunlaştırmak için çaba sarfedene ‘câhid’ ve ‘mücâhid’, İslâmî hükümleri ortaya koymak için gayret edene de ‘müctehid’ denilmektedir.
Mü’minin, Allah tarafından kendisine emânet olarak verilen bedeni, malı ve zihinsel imkânları Allah yolunda harcaması, İslâm yolunda kullanması cihaddır. Kelimenin sözlük anlamından da anlaşıldığı gibi ‘cihad’ bir saldırı değil,
821] 2/Bakara, 218
- 192 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olabilecek bir saldırıya karşı yapılan bir savunmadır. Bu saldırıyı savabilmek üzere çaba göstermek, çalışmaktır. O bir anlamda insanın mutluluğuna giden yoldaki engelleri kaldırmaktır. Kur’an, “cihad” kavramı ile fiilî savaş olan “kıtâl” kavramını ayrı ayrı kullanmaktadır.
Cihad Saldırı mıdır? İslâm’ın yanlış anlaşılan emirlerinden biri de cihaddır. Özellikle Batılı araştırmacılar cihadın bir saldırı olduğunu, İslâm’ın bu saldırı yoluyla yayıldığını, müslümanların saldırı anlamındaki cihad emrine uyarak başka ülkeleri işgal ettiklerini ısrarlı bir şekilde iddiâ ederler. Müslümanlar sözkonusu olunca, yerli-yersiz ve doğru-yanlış tezler ileri süren Batılılar “cihad”ın müslümanlar tarafından saldırı amacıyla kullanıldığını ve bunu da “holy war” yani “kutsal savaş” şeklinde anladıklarını ileri sürerler.
Cihadın anlamı ve işleyiş şekli yakından incelense, cihada izin verilen şartlara yeniden bakılsa, durumun iddiâ edildiği gibi olmadığı görülecektir. Cihad kavramının karşılığı ‘savaş’ kelimesi değildir. Çünkü ‘cihad’la savaş sözcüğü arasında hem nitelik hem de nicelik farkı vardır. Savaş, salt askerî harekât olup güce dayanır. ‘Cihad’ ise askerî operasyon da dâhil, İlâhî hedefler uğruna gösterilen bütün çabaları içerisine alır. Bu demektir ki cihad; kutsal bir gâye uğruna ortaya konulan her türlü fikrî, fiilî ve kalbî çalışmanın ortak adıdır.
İslâm’a göre; “dinde zorlama yoktur.”822 Yani insanlar diledikleri dini seçebilirler. İnandıkları din ne kadar yanlış ve saçma olsa bile, bu konuda zorlama söz konusu olamaz. Çünkü inanma bir gönül işidir. Bir şeyin doğruluğu ve hak oluşu ancak akıl ve kalp ile kabul edilir; silâh zoruyla kimseye bir şey sevdirilemez. Üstelik, Allah (c.c.) insanlara irâde hürriyeti vermiştir. Onlar, hak ile bâtıl arasında seçim yapma hakkına sahiptirler. Bu seçimlerinin sonucu tamamen kendilerini ilgilendirir. Herkes neticesine katlanmak şartıyla bâtılı da seçebilir; kişilerin cehenneme gitme tercih ve özgürlüğü de vardır.
Ancak, bazı insanlar kendi halinde bir din seçmekle kalmayıp başkalarına zorla kendi dinlerini benimsetmeye çalışırlar. Kimileri, insanlar üzerinde hâkimiyet kurmak ister. Kimileri İslâm’ın dâvetinin önünü kesmeye, insanların İslâm’a ulaşmasını engellemeye çalışırlar. Kurdukları tuzak ve düzenlerle insanları kandırmaya, hak yoldan saptırmaya, Allah’ın indirdiklerini bırakıp zulümle yönetmeye, halkın gönüllerini işgal etmeye çaba gösterirler. Bazıları da, müslümanlara ve onların yaşadıkları yerlere saldırıp topraklarını işgal etmek, insanlarını yönetimleri altına almak isterler. İşte bu gibi durumlarda “cihad” gündeme gelmektedir.
Müslümanlara veya onların yaşadıkları topraklara düşmanları saldırdığı zaman, müslümanlar sessiz mi kalsın? Allah’ın dinine hakaret edilirken, insanlar zorla veya hile ile İslâm’dan uzaklaştırılırken; müslümanlar hiç bir şey yapmasın mı? Birtakım zâlimler, halka, zayıf bırakılmışlara zulmederken, müslümanlar başlarını kuma mı gömsünler? Güçlüler ve zenginler yeryüzüne istedikleri gibi yön versinler, fitneyi artırsınlar, insanları sömürsünler, onların zenginliklerini yağmalasınlar ama müslümanlar aldırmasınlar mı? Allah’a kul olmak isteyen nice iyi niyetli insanın önüne şeytanî tuzaklar kurulsun da, müslümanlar kıllarını kıpırdatmasınlar, bu doğru olur mu?
Kaldı ki cihad yalnızca mü’minlerin dış düşmana karşı yaptıkları bir savunma
822] 2/Bakara 256
CİHAD
- 193 -
değildir. Cihad, aynı zamanda kişinin kendi nefsinin kötü isteklerine karşı direnmesi, İblisin kandırmalarına karşı koymasıdır. Bu ise mü’minin hayatı boyunca yapması gereken bir ‘mücahâde’dir. Çünkü gerçek müslümanlık, ancak şeytana uymamakla, nefsin kötü emirlerine karşı çıkmakla yerine getirilir. Müslümanların kendilerini, dinlerini ve vatanlarını korumak için onlara farz kılınan cihad emrini yanlış anlayanlar, cihadsız bir İslâm istiyorlar. Onlar, yeryüzünde diledikleri gibi at koşturacaklar, istediklerini yapacaklar, hatta müslümanlara yön vermeye kalkışacaklar, ama müslümanların bir tepkisi olmayacak. Böylesine sessiz, tepkisiz, pısırık bir din istiyorlar.
Şeytan ve onun yardımcıları olduğu ve bazı insanların yeryüzünü ifsat etmeleri, azıp sapmışların çıkardıkları fitne (bozukluk, isyan, kâfirlik) devam ettiği müddetçe, cihad da var olacak, cihada ihtiyaç duyulacaktır. Kıyâmete kadar kıyâm ve cihad ateşi yanmaya devam edecektir.
Cihadın Amacı ve Kapsamı: Cihadın gâyesi, toplumdaki fitneyi kaldırmak, zulümleri önlemek, insanlara Allah’ın adını ulaştırabilmektir. Hak bayrağını yüceltmektir. İnsanları baskılardan ve zulümlerden kurtarmaktır. İslâm ile insanların arasındaki engelleri ortadan kaldırmaktır. Onların rahat bir şekilde İslâm’ı tanımalarına fırsat vermektir.
İslâm savaş realitesini göz ardı etmez. Çünkü savaşın tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. Savaş bazen arzu edilmese de kaçınılmaz olur. Müslümanlar asla mal toplamak, toprak ele geçirmek, insanlara hükmetmek, onlara karşı büyüklük taslamak, onları öldürmek, zenginliklerini yağmalamak, insanlardan intikam almak için cihad etmezler. Bunların hiçbiri İslâm’da yoktur. İslâm, savaşı, ekonomik, sosyal ve siyasal hegemonya aracı olmaktan kurtararak insanî hedeflerin gerçekleşmesinde, gerektiği zaman başvurulacak bir metod olarak kabul eder. Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta da şudur: Başkalarının savaşları özünde profandır. O harpler dünyalık amaçlar uğrunda yapılırken, İslâm’ın cihadı Allah rızâsı için yapılır ve özünde âhirete âit boyut vardır.
Bu anlamda cihad, bir ibâdettir. Çünkü cihad İslâm’ı, yani Allah’ın insanlar için seçtiği iki dünya saâdetini insanlara taşıma çalışmasıdır. İnsanları zulmün ve tuğyânın karanlıklarından, İslâm’ın aydınlığına bir dâvettir. İnsanlara o nûru ulaştırma faâliyetidir. Bu nedenle cihada bir ‘yürek fethi’ gayreti de denilir. Yani karanlıkta kalan insanların gönüllerini İslâm’a ve onun güzelliklerine açma çabası.
İslâm dâvetinin amacı insanlardan bazılarının diğerleri üzerinde rableşmesini önlemek, hakların sahiplerine ulaşmasını sağlamak ve onları huzura, mutluluğa ulaştırmaktır. Ancak bazen insanla bu mutluluk arasına maddî veya mânevî engeller girebilir. Bu engeller kimi zaman fiziksel, kimi zaman düşünsel; bazen bireysel, bazen toplumsal, bazen de kurumsal olabilir. Bu engeller kimi zaman resmî odaklar tarafından tezgâhlanabilir.
Günümüzde insanlık, mesâfelerin ve yerleşim alanlarının yakınlığına, iletişimin son derece artmasına rağmen, bir iletişimsizliği, bir yalnızlığı yaşıyor. Aynı mahalleyi, aynı apartmanı, hatta aynı mekânı paylaşan kişiler arasında bile bir yabancılık söz konusu. Yürekler arasındaki bağlar ve ünsiyet azaldı. Onun yerine kalın duvarlar örüldü.
- 194 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Cihad faâliyeti, saâdetin ta kendisi olan İslâm’la insanlar arasına, giderek yürekler arasına konulan engelleri, örülen duvarları ortadan kaldırma çalışmasıdır. İnsanları kendi gerçekleriyle, Rablerinden gelen hakla ve bunun sonucu iki dünya mutluluğu ile buluşturma, insanların yüreklerini İlâhî güzelliklere açma gayretidir. Müslümanlar cihad faâliyeti ile insanlığın eskimez değerleri olan İslâm’ın güzelliklerini insanlara, yine onun dilini kullanarak taşırlar. Onlar İslâm’ın getirdiği mutluluğu fiilen tadarak, başka yüreklere de bu dâvâyı götürmek isterler. Bu çalışmayı yapanlar insanı ‘Allah’ın indirdiği bir âyet-kitap’ olarak değerlendirirler. Onların da Kur’an adlı Allah’ın güzel kitabıyla buluşmaları için çalışırlar. 823
Görüldüğü gibi cihadın kapsamı ve hedefi bazılarının sandığı gibi ne saldırı ne de savaştır. Ancak yeri gelince dış düşmana karşı fiilî cihad dediğimiz ‘kıtâl/savaş’ gündeme gelir. Müslümanlara yapılan saldırılara cevap vermek, zâlimlerin zararlarına engel olmak; İslâm’a inananların hem hakkı hem de görevidir. Cihad faâliyeti aynı zamanda insanların kendi istekleriyle müslüman olmalarını sağlayacak bir ortamı da hazırlar.
Kur’ân-ıKerim, cihad ve savaş kavramlarını tamamen “Allah yolunda cihad” (fî sebîlillâh) şeklinde kullanmaktadır. Öyleyse Allah rızâsının dışına çıkan bir savaş İslâm’ın emrettiği cihad değildir. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bütün peygamberlik hayatı, bir cihad faâliyetidir. Çünkü onun görevi bir peygamber olarak insanlara Allah’ın dinini tebliğ etmek, insanların İslâm ile iki dünya saâdetine kavuşmalarını sağlamaktı. Onun bu uğurdaki çabası, gayreti, çektiği sıkıntılar, hedefi ve beklentileri; cihad ibâdetinin boyutlarını gösterir.
Ancak “canla cihad/kıtâl”, İslâm tarihinde ilk defa Peygamberimizin ve müslümanların Medine’ye hicret edip bir toplum ve devlet kurmalarından sonra farz oldu. Bilindiği gibi Mekkeliler, müslümanları İslâm’dan döndürmek için her yolu denediler, başaramayınca onları Mekke’den sürüp çıkardılar. Bununla da kalmayıp onları Medine’de de öldürmek, yok etmek için ordular hazırladılar. Böyle bir ortamda müslümanlara kendilerini savunmak için ‘kıtâl-savaş’ izni verildi. Nefisle/canla cihadın müslümanlara farz kılınış şekli, cihad anlayışını ortaya koymaktadır. Bu konuyu yanlış anlamak isteyenlere de net bir cevap vermektedir 824. Müslümanlar savaş istemezler. Ama kendilerine saldırı olursa sabırla direnirler, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda çaba gösterirler.
Cihadın Fazileti: Allah, kendi yolunda cihad etmeyi emrediyor. Bu yolda canlarıyla ve mallarıyla çalışanları övüyor.825 Allah yolunda mücâdele eden mücâhidelerin dereceleri, evlerinde oturanlardan daha yücedir.826 Peygamberlerle beraber Allah yolunda yılmadan, gevşemeden mücâdele eden sabırlı Rabbânîleri sever. 827 Allah yolunda cihad edenler ‘şehid’ olabilirler ama onlar ölmezler, Allah katında diridirler.828
Neye Karşı Cihad? Cihad üç şeye karşı yapılır: 1- Açık bir düşman saldırısına karşı, 2- Şeytanın hilelerine karşı, 3- Nefsin şeriata aykırı isteklerine karşı.
823] M. İslamoğlu, Yürek Fethi, s: 36-43
824] 9/Tevbe, 40
825] 8/Enfâl, 72; 9/Tevbe, 41
826] 4/Nisâ, 95
827] 3/Âl-i İmrân, 146
828] 2/Bakara,154; 3/Âl-i İmrân, 169
CİHAD
- 195 -
Açık bir düşmana karşı cihadın da iki yönü vardır:
a- Mü’minlere saldıran kâfirler ve münâfıklara karşı; Bunlarla cihadın da kolaydan zora doğru dört aşaması vardır: 1- Gönülden râzı olmama, 2- Onların yaptıklarına karşı çıkma, dil ile kötülüklerini önlemeye çalışma, 3- Mal ve diğer meşrû maddî araçları kullanarak onların zararlarını savma çabası, 4- Son olarak bedenle, el ve diğer araçlarla onların saldırılarını ve zararlarını önlemeye çalışma, yani kıtâl/fiilî savaş.
b- Zâlimlere karşı cihad; Zâlimin yanında hak olan şeyi söylemek, onun zulmüne engel olmaya çalışmak bir cihaddır. Nitekim Kur’ân-ıKerim, “bizi bu zâlimlerden kurtarın diye yalvaranlar uğruna cihad edin” diye emrediyor. 829
Cihadın Araçları: Cihadın araçlarını şöyle sayabiliriz: Nefsî isteklere karşı cihad, ilim ile yapılan cihad, mal ile cihad, dil ile, bedenle/canla cihad.
Mü’minler İslâm’a aykırı olmayan bütün araçları kullanarak; bugün özelde müslümanları, genelde bütün insanlığı tehdit eden, onların huzur ve mutluluğuna engel olan kötülüklerle mücâdele etmeli ve insanlara İslâm’ın güzelliklerini ulaştırmalıdır. İnsanlığın gerçekten bu çabaya, bu cihada her zamankinden daha fazla ihtiyacı bulunmaktadır. 830
Hz. Âdem’den (a.s.) itibaren bütün peygamberler, insanları, Allah Teâlâ’ya teslim olmaya ve yüklendikleri emâneti edâ etmeye dâvet etmişlerdir. Nitekim Kur’ân-ı Kerım’de: “Biz emâneti göklere, yere ve dağlara arz (ve teklif) ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler, bundan endişeye düştüler. İnsan(a gelince, o tuttu) emâneti yüklendi.” 831 hükmü beyan buyurulmuştur. Müfessirler bu âyette geçen emanetin, Allah Teâlâ’nın tekliflerinin tamamına verilen bir isim olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. 832
İbn Abbas’dan (r.a.) gelen rivâyette de şu noktalar üzerinde durulmuştur: “Emânet Allah Teâlâ’ya (c.c.) tâattir, kulluktur. Hz. Âdem (a.s.), Allah’a (c.c.) emânetin ne olduğunu sormuş, O da: “İyilik edersen mükâfât, kötülük edersen cezâ görürsün” buyurmuştur. Hz. Âdem (a.s.) kendi rızâsıyla emâneti yüklenmiştir.”833 Fıkıh usûlünde emânet Allah Teâlâ’nın gerek kendi hukuku, gerek yarattıklarının hukuku ile ilgili insanlara yüklediği vazifelerin tamamına verilen bir isimdir.834 Emanetin tabiî sonucu olan cihad, sâlih bir amel ve ibâdettir. Cihad, lugatta: “Güç ve gayret sarfetmek, meşakkat, amelde mübalağa etmek ve zahmet (eziyyet)” gibi mânâlara gelir. Cihad kelimesi (terim olarak); küffarla savaş sırasında gayret sarfetmek mânâsına kullanıldığı gibi, nefis, şeytan ve fâsıklarla mücâdele için de kullanılır.
Zühd ve takvâ hayatını esas alan her mü’minin; Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) sünnetine riâyet etmesi ve cihadın bütün unsurlarını edâya çalışması şarttır. Nefisle cihadı; insanın hevâ ve hevesleriyle mücadelesi şeklinde vasıflandırmak
829] 4/Nisâ, 75
830] Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 110-116
831] 33/Ahzâb, 72
832] Mecmuâtu't-Tefâsir, İst. 1979, c. V, s. 142-143. Ayrıca bk. Celâlüddin es-Suyûti, Tefsiru'l Kur'ân'il Azîm, Beyrut, ty., c. II, s. 113
833] İbn Kesir, Tefsiru'l Kur'ân'il Azîm, Beyrut 1969, c. III, s. 591
834] Molla Hüsrev, Mir'ât el-Usûl fi Şerhi'l Mirkat el-Vüsûl, İst.1307, c. I, sh. 590 vd
- 196 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mümkündür. Kur’ân-ı Kerîm’de: “Ey iman edenler! Hep beraber sulhu selâma girin! (Sakın) şeytanın adımları ardına (itaat ederek, izine) düşmeyin. Çünkü o (şeytan) sizin apaçık bir düşmanınızdır.”835 buyurulmuştur. Dolayısıyla şeytanı açık bir düşman bilmek ve onun ordusuyla (hizbu’ş şeytanla) cihad etmek farzdır. Gerek nefisle, gerek şeytanla yapılacak cihadda, kalbin ameli ön plandadır. Muttakî bir mü’min diliyle de cihad etmek durumundadır. Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.): “Nefsimi yedinde tutan Allah’a andolsun ki; siz ya iyiliği emredip, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız, ya Allah, kendi katından sizin üzerinize bir azap gönderir. O zaman duâ edersiniz, fakat duâlarınız kabul edilmez.”836 buyurduğu bilinmektedir. Fukahâ emr-i bi’l-ma’ruf ve nehyi ani’l-münker’in cihad olduğu hususunda müttefiktir. İhtilâf edilen husus; “iyiliklerin emredilmesi ve kötülüklerin yasaklanması ilim, kuvvet ve ihtisas isteyen bir konudur. Dolayısıyla bu hizmetin her mükellef tarafından yapılıp yapılamayacağı” meselesidir. İbn Abidin Reddü’ l-Muhtar isimli eserinde: “Cihadın fazileti pek büyüktür. Nasıl büyük olmasın ki; bir müslüman bu sâyede Allah’a yaklaşmak için onun uğrunda nefsine meşakkatlerin en ağırını yüklemekte ve aziz varlığı olan canını fedâ etmektedir. Bununla beraber nefsini devamlı olmak üzere ibâdet ve tâatlere hasretmek, onu hevâ ve heveslerine tâbi olmaktan men etmek cihaddan da güçtür.”837 diyerek önemli bir inceliğe işaret etmiştir.
Silâhlı mücâdeleye (kıtâl) gelince; muhakkak ki bu cihadın en üst şubesidir. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) fiilen savaşa çıkmış ve küfrün önderlerinden Ubey bin Halef’i mızrağıyla vurmuştur. Savaş meydanlarında yiğitliğin ve cesâretin mâhiyetini ortaya koymuştur. Kelime-i Şehâdet getiren her mü’min, hâkimiyetin kayıtsız ve şartsız Allah Teâlâ’ya (c.c.) âit olduğunu ikrar ve tasdik etmiştir. Bu ikrar ve tasdik, tabiî olarak, ihlâsla Allah Teâlâ’ya (c.c.) ibâdeti beraberinde getirir. Cihad da bir ibâdettir. Kur’ân-ı Kerîm’de: “Müşrikler sizinle nasıl topyekûn harp ediyorlarsa, siz de onlarla topyekûn savaşın.”838 hükmü beyan buyurulmuştur. İslâm ulemâsı: “Müşriklerle ve kâfirlerle yapılması emredilen cihad’ın sebebi, onların müslümanlara karşı savaş açmış olmalarıdır. Dolayısıyla cihad, kâfirlerin meydana getirdiği fesâdı ortadan kaldırmak ve mukavemetlerini kırmak için meşrû kılınmıştır.”839 hükmünde ittifak etmiştir. Müslümanlar yeryüzünde haksız yere insan kanının dökülmesini ve fesâdın yayılmasını kabul etmezler. Mustevlî kâfirlerle ve (kan içici) müstekbirlerle sürekli savaşı gündemde tutmak ve bunun farz-ı ayn olduğunu ilân etmek zarûrîdir. İmam Serahsî: “Cihaddan maksad, müslümanların emniyet içerisinde bulunmaları, din ve dünya işlerini yürütme (edâ edebilme) imkânına kavuşmalarıdır”840 diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. Allah Teâlâ (c.c.)’nın indirdiği hükümlere mukabil/alternatif olmak ve onların yerine geçmek üzere hüküm icad eden tâğûtî güçlerle savaşmak bir ibâdettir. Bu ibâdeti terketmenin vehâmeti ve azabı ağırdır. Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.): “Herhangi bir müslüman gazâ yapmadan (savaşmadan) ve onu gönlünden geçirmeden ölürse, nifakın bir şubesi üzerine ölür.”841 buyurduğu bilinmektedir. Emperyalist ve müstevlî kâfirlere karşı cihad
835] 2/Bâkara, 208
836] Tirmizi, Fiten 9, hadis no: 2169; Ahmed bin Hanbel, V/388
837] İbn Âbidîn, a.g.e., c. VIII, s. 370
838] 9/Tevbe, 36
839] İbn Hümam, Fethû'l Kadir, Beyrut: 1316, c. IV, s. 280; İmam Kâsânî, a.g.e., c. VII, s. 97
840] Serahsî, el-Mebsût, Beyrut: ty., c. X, s. 17
841] Müslim, İmâre 47, hadis no: 158
CİHAD
- 197 -
farz-ı ayndır. Bu asla unutulmamalıdır. 842
Cihadsız Hayat, Yaşanmamış Demektir
Arapça “cihad” kelimesi bir amaca ulaşmak için kişinin elinden gelen çabayı sarfetmesi anlamına gelir. “(Kutsal) Savaş” ile eş anlamlı değildir, bundan daha geniş bir anlamı vardır ve her tür çabayı içerir. Mücâhid ise her zaman idealini elde etmeye çalışan, onu dili ile, kalemi ile tebliğ eden ve onun yolunda tüm kalbi ve bedeni ile çalışan kimsedir. Kısacası o, tüm gücünü ve kaynaklarını bu ideali elde etmek için harcar ve ona karşı çıkan tüm güçlerle savaşır; o kadar ki hayatını bile bu yolda fedâ etmekten kaçınmaz. Böyle bir kimsenin çabası ve gayreti teknik olarak cihaddır. Buna karşı, bir müslüman tüm bunları Allah’ın ortaya koyduğu hayat biçimini hâkim kılmak ve O’nun kelâmını yüceltmek için belli ahlâkî sınırlamalar dâhilinde, Allah yolunda yapmak zorundadır. Müslüman cihad ederken bundan başka bir gâyeye sahip olmamalıdır. İşte bu şekilde, müslümanın cihadının “kâfirleri ortadan kaldırmak için açılmış genel bir savaş” olmadığı açığa kavuşur. 843
Cihad, İslâm’ın yükselmesi, korunması ve yayılması için her türlü çalışmada bulunmak, uğraşmak, gayret sarfetmek ve bu yolda sıcak ve soğuk savaşa girmektir. Daha açık bir ifâde ile Allah (c.c.) tarafından kullarına verilmiş olan bedenî, malî ve zihnî kuvvetleri Allah yolunda kullanmak, o yolda feda etmektir. İnsanın maddî-mânevî bütün varlığını Allah yolunda ortaya koyarak Hakk’ın düşmanlarını ortadan kaldırmak için savaşması “cihad”dır.
İslâm’da cihad farzdır. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyuruyor: “Hoşunuza gitmese de düşmanla savaşmak üzerinize farz kılındı.”844; “Herhangi bir fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla çarpışın.”845; “Allah’a ve âhiret gününe inanmayan kişilerle savaşınız.”846; “Sizinle toptan savaştıkları gibi siz de müşriklerle savaşınız.”847 Hz. Peygamber (s.a.s.) de: “Cihad kıyâmete kadar devam edecek bir farzdır” 848 buyurmuştur.
Yalnız, bu farz bazı hallerde farz-ı ayın; bazı hallerde ise farz-ı kifâyedir. Müslümanlar içinden sadece bir grup cihadın gâyesini gerçekleştirebiliyor, müslümanların yurt, mal, ırz, nâmus ve haysiyetlerini düşmanlara karşı koruyabiliyorsa o takdirde cihad farz-ı kifâye olmuş olur ve diğer müslümanların üzerinden sorumluluk kalkar. Şâyet fert fert gücü yeten her müslümanın düşmana karşı koyma gereği varsa o zaman farz-ı ayın olur; herkesin bizzat cihâd etmesi icab eder.
Cihâdın gâyesi, yeryüzünden fitneyi kaldırmak ve hakkı yüceltmektir. İslâm’da savaş, intikam, öldürme yağma, baskı ve zulüm yapmak için değil: bunları ortadan kaldırmak için yapılır. Müslüman olmayanları zorla İslâm’a sokmak yoktur. Cihad’dan maksat, insanları baskılardan kurtarmak, İslâm’ın yüce gerçeklerini onlara duyurmak ve kendi rızâlarıyla müslüman olabilecekleri ortamları
842] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 84-87
843] Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an, 2/218
844] 2/Bakara, 216
845] 2/Bakara, 193
846] 9/Tevbe, 29
847] 9/Tevbe, 36
848] Ebû Davûd, Cihad, 33
- 198 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hazırlamaktır. İslâm’ın gayesi toprak ele geçirmek değildir. O yalnız bir bölge ve kıta ile yetinmez. İslâm bütün dünyanın saâdet ve refahını düşünür. Bütün insanlığa, kendisinin beşerî sistemlerden ve diğer dinlerden daha üstün âlemşumul/evrensel bir din olduğunu göstermek ister. Bu yüce maksadı gerçekleştirmek için müslümanların bütün güçlerini seferber eder. İşte bu bitmeyen cehd ve uğraşmaya, büyük bir enerji ile çalışma işine ve meşrû bütün yollara başvurma gayretine cihad denir. Yeryüzünde zorbalar, bâtılın ve fitnenin devamını isteyenler, şirk ve müşrikler ile küfür sistemleri var oldukça, onların yeryüzünde yayacakları kötülüklerine karşı bir emniyet olan cihad da devam edecektir. Bu bakımdan cihadın İslâm’da önemli bir yeri vardır. Hz. Peygamber, kendisine hangi amelin daha faziletli olduğu sorulduğunda, “İman ve Allah yolunda cihad” 849 buyurarak cihadın imandan hemen sonra geldiğine, imanın cihadla varlığını sürdüreceğine işaret etmişlerdir. Ayrıca Allah yolunda savaşanları, gâzîlik ve şehidlik rütbesine erenleri öven ve onlar için büyük nimetler ve dereceler bulunduğunu haber veren birçok âyet ve hadis vardır.
Müslümanlar savaşı istemezler. Ama savaş vuku bulunca sabır ve metânetle savaşırlar. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.): “Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz. Fakat düşmanla karşı karşıya gelirseniz sabrediniz, direniniz.”850 buyurmuştur. Müslümanlar savaş ânında Allah’a güvenir ve Allah’ın kendileriyle beraber olduğunu bilirler. Onun şu buyruğunu hiç akıllarından çıkarmazlar. “Ey peygamber; sana da sana tâbi olan mü’minlere de Allah yeter.” 851
İslâmiyet’e göre silâhlı cihad, bize harp açanlara852 verdikleri sözü tutmayıp tekrar dinimize saldıranlara,853 Allah’a ve âhiret gününe inanmayarak, Allah ve Peygamberin haram kıldığı şeyleri haram kabul etmeyenlere karşı,854 yeryüzünde fitneyi söküp atmak ve Allah’ın dinini hâkim kılmak855 gâyesi ile meşrû kılınmıştır.
Müslümanlar savaş için düşman memleketine girip bir şehri veya bir kaleyi muhâsara ettikleri zaman, önce onları İslâm’a davet ederler. Kabul ederlerse kendileriyle savaşmazlar. Şâyet İslâm’ı kabul etmezlerse İslâm devletine cizye vergisi vermesini isterler. Verirlerse mal ve can güvenliğini elde ederler. Bunu da kabul etmezlerse geriye savaşmak kalır. Bu durumda cihad için şu şartlar gerekir:
a- Düşman, İslâm’a girmeleri için yapılan çağrıyı yahut cizye vermeyi reddetmiş olmalıdır.
b- Müslümanlarla düşman arasında herhangi bir anlaşma sözkonusu olmamalıdır.
c- Müslümanlarda cihad için gerekli askerî güç ve siyasî otorite bulunmalıdır.
Bütün bu hususlar bir araya geldiğinde cihadın farziyeti gerçekleşir. O zaman düşmanla yapılacak savaşta insanlar öldürülebilir ve düşmanın savaş gücü her şekilde zayıflatılmaya çalışılır. Yalnız kadın, çocuk, kötürüm, yaşlı ve körler
849] Tecrîd-î Sarîh Tercümesi, VII, 445
850] Buhârî, Cihad, 112, 156; Müslim, Cihad 19, 20; Ebû Davud, Cihad, 89
851] 8/Enfâl, 64
852] 2/Bakara, 190
853] 9/Tevbe, 12-13
854] 9/Tevbe, 29
855] 2/Bakara 193
CİHAD
- 199 -
öldürülmez. Barış, İslâm devleti için uygun olduğu zaman yapılabilir. Düşmana hiç bir şekilde silâh vb. savunma vâsıtası satılamaz. Bir müslüman topluluğu kâfirlere emân verirse, bunlarla, yeryüzünde fesat çıkarma ve İslâm’a saldırma durumu hâriç, savaşılmaz. Cihad, bizzat sıcak bir savaş olacağı gibi normal şartlarda mal, dil ve kalple de yapılabilir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Mü’minler Allah ve Rasûlüne iman ederler, sonra da şüpheye düşmezler. Hak yolunda malları ve canları ile cihad ederler. İşte sadâkat sahibi kimseler bunlardır.” 856
Hz. Peygamber (s.a.s.) ise: “Müşriklerle mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihad ediniz.”857; “Allah benden evvel hiç bir ümmete bir nebi göndermemiştir ki, ümmet içinde kendisine yardımcı olan havârîlere, yerleştirdiği geleneklere göre hareket eden arkadaşlara ve emirlerine itaat eden dostlara sahip olmamış olsun. Sonra bunları bir nesil takip eder. Onlar yapmadıklarını söyler, emredilmeyen işleri yaparlar. Bunlarla eli ile fiilen mücâdele eden mü’mindir, dili ile mücâdele eden mü’mindir, kalbi ile mücâhede eden mü’mindir. Bunun dışında kalanların hardal tanesi kadar da olsa imanları yoktur.”858; “Şüphesiz ki mü’min kılıcı ve dili ile cihad eder.” 859 buyurmuşlardır.
İslâmiyet’in ilk devrelerinde mü’minlere İslâm düşmanlarına karşı yumuşak davranmaları, eziyetlerine katlanmaları müdâfâ kasdıyla da olsa karşılık vermemeleri; sadece öğüt vererek İslâm’a dâvet yolunu takip etmeleri emredilmiştir. Bir âyet-i kerimede, “Siz, şimdilik, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedin, hoş görün. Şüphesiz ki Allah her şeye kadirdir.” 860 buyurulmuştur. Çünkü o zaman müslümanlar, sayı ve imkân bakımından son derece zayıftı. Düşmana karşı koyacak güçleri yoktu. Müslümanların adedi ve kuvveti biraz daha çoğalınca kendilerine ve akîdelerine karşı direnenlerle savaşmalarına izin verildi. Müslümanlar büsbütün güçlenip düşmanları mağlûp edecek seviyeye gelince de cihad müsaadesi verildi. “Artık saldırıya uğrayan mü’minlere zulme uğratıldıkları için cihad etme izni verildi... “ 861 Bu izin Medine döneminde olmuştur.
Ayrıca Allah Teâlâ’nın “Allah uğrunda gereği gibi cihad edin”862 buyruğuyla, müslümanların nasıl davranması gerektiği belirlenmiştir. “Mü’minler ancak Allah’a ve Peygamberine iman eden, sonra şüpheye düşmeyen; Allah uğrunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır.”863 âyetinden de cihadın mal ve canla yapılacağını öğreniyoruz. Cihad konusundaki diğer âyet ve hadisler de göz önüne alındığında, cihadın başlıca şu çeşitlere ayrıldığını görürüz:
Cihadın Çeşitleri
1- Nefsî isteklere karşı cihad; Müslümanın kendi aşırı isteklerini sınırlamak için çaba göstermesi, takvâ sahibi olması, nefse karşı yapılan cihaddır. Şüphesiz en güç cihad, insanın nefsiyle ve nefsinin arzularına karşı yaptığı cihaddır. Müslüman, gerçek cihadı nefsine karşı verir. Nefsine karşı cihadı kazanamayan, düşmanın karşısına çıkmak için kendisinde güç ve cesâret bulamaz. Sahihliği tartışılan
856] 49/Hucurât, 15
857] Ebû Dâvud, Cihad 18, hadis no: 2504, 3/10; Nesâî, Cihad 1, 6/7
858] Müslim, İman 20
859] İbn Hanbel, VI/387
860] 2/Bakara, 109
861] 22/Hacc, 39
862] 22/Hacc, 79
863] 49/Hucurât, 15
- 200 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir rivâyette Hz. Peygamber, en kalabalık bir ordu ile katıldığı Tebük seferini “küçük cihad” olarak vasıflandırırken; nefse karşı verilecek mücadeleyi “büyük cihad” olarak nitelendirmektedir.864 “Hakiki mücâhid nefsine karşı cihad açan kimsedir”865 hadîsi de aynı mânâyı ifâde etmektedir. Aynı mealde başka hadis-i şerifler de vardır. Bütün bunlar bize, insanın nefsi ile, nefsinin boş ve mânâsız, hatta gayr-ı meşrû istekleri ile mücâdele etmesinin cihad olarak değerlendirildiğini göstermektedir.
2- İlim ile yapılan cihad; Dünyadaki bütün kötülüklerin sebebi cehâlettir. Hakk’a ulaşmak isteyen herkesin cehâletten kurtulması, ondan uzaklaşması gerekir. Hakkı ve Allah’ın güzel yolunu tanıyan, kötülüklere düşmez. Kötü insanlara ve zâlimlere doğru bilgi ve Kur’an’ın hikmetleri, güzellikleri ulaştırılırsa, onların kötülüğü azaltılabilir. Bilginin ortaya koyduğu delillerin gönüller üzerinde icrâ ettiği tesiri silâh gücü ile temin etmek mümkün değildir. Onun için şöyle buyurulmuştur: “Ey Muhammed! İnsanları Rabbi’nin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde mücâdele et/tartış. Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir.” 866
Temeli ilim yoluyla tebliğ ve dâvete dayanan İslâmiyette, bu tebliğ faâliyetinin adı “ilim ile cihad”dır. Bu usûle “Kur’an ile cihad” da denilir. En güzel mücâdele şekli Kur’an’ın mücâdele şeklidir. Bunun için Cenâb-ı Hak: “Sen kâfirlere uyma, uyanlara karşı Kur’an ile büyük bir cihadla cihad et” 867 buyurmuştur. Âyet-i kerimede Kur’an ile cihadın “büyük cihad” olarak belirtilmesi, Kur’an’ın ilim ile cihad konusuna ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Hak ve hakikatı, en tehlikeli zamanda bile, hiç bir şeyden korkmadan ve çekinmeden, olduğu gibi söylemek de bir çeşit cihaddır. Rasûlullah (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurmuştur: “Zâlim bir hükümdar/yönetici karşısında hak ve adâleti açıkça söylemek, büyük bir cihaddır.” 868
3- Mal ile cihad; Mü’min sahip olduğu imkânları Allah yolunda harcayabilir, Allah yolunda çalışanlara, kötülükle savaşanlara destek olabilir. Mal ile cihad, Allah Teâlâ’nın insana ihsan etmiş bulunduğu mal ve servetin yine Allah (c.c.) yolunda harcanması demektir. Bilindiği gibi, dünyada çoğu iş para ile yapılmaktadır. Hakkın korunması ve zafere ulaşılması da yine belirli oranda paraya bağlıdır. Bunun için mal ile cihadın önemi büyüktür. Müslümanların, İslâm’ın yücelmesi, hakkın muzaffer olması için her türlü mal, servet ve paralarını bu yolda fedâ etmeleri mal ile cihaddır.
Hz. Peygamber’in, mal ile cihad hususundaki teşvik edici sözleri ashâb-ı kirâmı harekete geçirmiş ve kendileri yoksulluk içinde sıkıntılı bir hayat geçirirken, mal ile cihad farîzasını edâ edebilmek için elde avuçta ne varsa getirip Rasûlullah’a vermişlerdir. Bu konuyla ilgili Kur’ân-ı Kerîm’de de pek çok âyet-i kerîme vardır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “İman edip hicret eden, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden, (mücâhidlere) yer veren ve yardım edenlerin hepsi birbirinin velîsidir/vekilidir.”869; “...Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla savaşın. Bilseniz
864] Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ', I, 425
865] Tirmizî, Cihad, 2
866] 16/Nahl 125
867] 25/Furkan, 52
868] İbn Mâce, Fiten, hadis no: 4011
869] 8/Enfâl, 72
CİHAD
- 201 -
bu sizin hakkınızda ne kadar hayırlıdır.”870; “Allah, mallarıyla, canlarıyla cihad edenleri derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır.” 871
4- Dil ile cihad; Mü’min elinden geldiği kadar günah ve kötü olan işleri ortadan kaldırmak, kötü insanları kötülüklerden vazgeçirmek için diliyle anlatır, öğüt verir. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Müşriklere karşı mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihad edin.” 872
Umretü’l Kazâ sırasında Abdullah bin Revâha’nın (r.a.) Hz. Muhammed’in (s.a.s.) huzurunda Kureyşlileri hicveden şiir okumasını Hz.Ömer (r.a.) hoş karşılamayarak engel olmuştu. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s.) ona; “Ey Ömer, Abdullah’ı serbest bırak, onun hicivleri Kureyş’i oktan daha çabuk etkilemekte, yaralar açmaktadır.” 873
Dil ile cihad; her türlü ilmî ve edebî çalışmaları, tanıtım ve bilgilendirme faâliyetlerini, karşı tez geliştirmeyi, zararlı propagandalara cevap vermeyi, düşünsel ve bilimsel alanda yetkin bir mücâdeleyi de kapsar. Bunun metodu ve araçları zamana ve şartlara göre değişebilir. Allah’ın diniyle mücâdele edenlerin şeytanî hileleri bilinip ona göre çalışma yapılmalı. Günümüzde çok yaygın hale gelen eğitim ve iletişim araçları meşrû (şeriate/İslâm’a uygun) şekilde, insanların gönüllerini İslâm’a ısındırmak, onların yüreklerine İslâm’ın diriltici soluğunu ulaştırmak amacıyla kullanılabilir.
5- Beden ile, canla cihad; Mü’min gerekirse bedeniyle, canıyla Allah yoluna çıkar, çalışır, çaba sarfeder, Allah adını yüceltmek için gayret eder. Canını Allah yolunda vermekten çekinmez. Cihad, müslümanlara farzdır. Her müslümanın nefsi ile, ilim ve malı ile sürekli cihad yapması, böylece dinin korunması, Hakk’ın gâlip kılınması için çalışması gerekir. Bazen “İ’lây-ı kelimetullah” yani Allah adının yüceltilmesi dinin korunup yayılması için de elde silâh düşmanla savaşmak icap edebilir. Bu en büyük cihaddır ve müslümanlara farzdır. Hattâ cihad denildiği zaman ilk akla gelen husus, düşmanla sıcak savaşa girmektir.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Sizinle savaşanlarla; Allah yolunda siz de savaşın. Fakat haksız yere saldırmayın.”874 Bu İlâhî emir, Allah yolunda, İslâm uğrunda savaşmanın ve İslâm yurdunu düşmana karşı korumanın cihad olduğunu bize ifâde etmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir hadis-i şeriflerinde; ganimet elde etmek, şan ve şöhrete ulaşmak, mevkî ve makam elde etmek için yapılan savaşın cihad olmadığını, cihadın, Allah’ın (c.c.) adının yüceltilmesi (İ’lây-ı kelimetullah) için yapılan savaş olduğunu haber vermiştir.
Çağımızda birtakım gruplar her ne kadar savaşsız bir dünyanın özlemini dile getirmekte ve bunun için açık veya gizli savaş aleyhtarı faâliyetler sürdürmekte iseler de, bu, binlerce yıldan beri devam eden gerçeği hiçbir zaman değiştirmeyecek ve savaşlar sürüp gidecektir. Cenâb-ı Hak bu değişmez gerçeği şu âyet-i kerîmede bize haber vermiştir: “Hoşunuza gitmediği halde, savaş size farz kılındı. Hoşunuza gitmeyen bir şey, hakkınızda hayırlı olabilir. Hoşunuza giden bir şey
870] 9/Tevbe, 41
871] 4/Nisâ, 95
872] Ebû Dâvud, Cihad 18, hadis no: 2504, 3/10; Nesâî, Cihad 1, 6/7
873] Kütüb-i Sitte, 5/67
874] 2/Bakara, 190
- 202 -
KUR’AN KAVRAMLARI
de, hakkınızda şer/kötü olabilir. Bunları Allah bilir, siz bilemezsiniz.”875; “Savaşan, ancak kendi öz canı için savaşmış olur. Allah hiç bir şeye muhtaç değildir.” 876
İslâm dini müslümanlara şerefli bir hayat yaşatmayı hedef edinmiştir. Bu sebeple bu dinin emrettiği savaş, savunma savaşı, zâlimlerden mazlumları kurtarma savaşı, her yere adâlet götürme savaşı ve müslümanların haysiyetini koruma savaşıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de: “Kendilerine karşı savaş ilân olunduğunda zulme uğrayanlara cihad etmeleri için izin verildi. Allah onlara yardıma hakkıyla kadirdir.”877 buyurulup meşrû savunma savaşına izin verilirken her an savaşa hazır olmak da emredilmiştir.
Savaşın önemini ısrarla belirten İslâm dini ve onun yüce kitabı, barışın da gereğine işaret etmekte, barış teklifi düşmandan geldiği takdirde tâviz vermeden teklifin yerine getirilmesini istemektedir: “ Eğer onlar barış isterlerse sen de onu kabul et. Allah’a güven ve dayan. Her şeyi işiten, herşeyi hakkıyla gören O’dur. Onlar seni aldatmak isterlerse, şunu kesin olarak bil ki, Allah sana yeter. Seni, yardımlarıyla ve mü’minlerle destekleyen O’dur.” 878
İslâm, müslümanlara yapılan tecâvüzlerin hiçbirinin karşılıksız bırakılmamasını istemektedir: “O halde, size karşı tecavüz edenlere siz de aynıyla mukabele edin.”879 Yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar müslümanların cihada devam etmelerini isteyen İslâm, savaş hukukunu da en güzel şekilde tanzim etmiştir. Allah Teâlâ’nın: “Andlaşma yaptığınızda Allah’ın ahdini (andlaşma hükümlerini) yerine getirin.”880 ve “Haddi aşmayın, Allah haddi aşanları sevmez.”881 buyurması; Peygamber Efendimiz’in cephe gerisinde bulunan kadın, çocuk, ihtiyar ve din adamlarının öldürülmemesini, savaşçılara işkence edilmemesini çapulculuk yapılmamasını istemesi, İslâm savaş hukukunun temel kuralları olmuştur.
Dinimizin müslümanlara farz kıldığı cihadın fazileti ve bu emri yerine getirenlerin Allah katında ulaşacakları yücelikler Kur’ân-ı Kerim’de şöyle haber verilmektedir: “Allah Teâlâ, Cennet’e karşılık mü’minlerin canlarını ve mallarını satın aldı. Onlar Allah yolunda savaşırlar. Savaş meydanında şehîd ve gâzi olurlar. Allah’ın bu öyle bir vaadidir ki, Tevrat’ta da, İncil’de de, Kur’an’da da sâbittir. Kim Allah’tan daha çok vaadini yerine getirir? Yaptığınız bu hayırlı alış verişten dolayı sevinin. İşte büyük kurtuluş budur.”882; “Ey mü’minler! Sizi çetin bir azaptan kurtaracak bir ticaret yolu göstereyim mi? O da şudur: Allah’a ve Rasûlüne iman eder ve Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihad edersiniz. Bir bilseniz bu iş sizin için ne kadar hayırlıdır. Bu takdirde Allah sizin günahlarınızı mağfiret eder, altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn Cennetlerindeki hoş konutlara koyar. İşte büyük kurtuluş budur.” 883
Görüldüğü gibi cihad ilâhi bir emir olup kadın erkek bütün müslümanlara farzdır. Bu farzı yerine getirenler Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğunu kazanacak ve
875] 2/Bakara, 216
876] 29/Ankebût, 6
877] 22/Hacc, 39
878] 8/Enfâl, 61-62
879] el-Bakara, 2/194
880] 16/Nahl, 91
881] 2/Bakara, 190
882] 9/Tevbe, 111
883] 61/Saff, 10-12
CİHAD
- 203 -
âhirette yüce mertebelere ulaşacaklardır. Cenâb-ı Hak: “Siz de düşmanlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve (cihad için) bağlanıp beslenen atlar hazırlayın”884 buyurarak müslümanlara her zaman cihad için hazırlıklı olmalarını emretmiştir.
İşte bütün bu âyet ve hadislerin ışığında cihad, Kelîme-i Tevhîd’in kabulü ve gönüllere yerleşmesi için gösterilen cehd ile bunun neticesinde kazanılan kardeşliğin adıdır. Cihad; insanları, kula kul olmaktan kurtarıp Allah’a kul etmeğe dâvet edişin ve bu uğurda çekilen sıkıntıların adıdır. Cihad, insanları, sınıf, zümre, parti ve bütün beşerî hegemonyalardan kurtarıp Allah’ın hâkimiyeti altına gönül rızâsı ile dâvet etmenin adıdır. Kinsiz, kansız ve mutlu bir İslâm toplumu oluşturmak için gösterilen ihlâslı hareketin adıdır. Cihad, her ferdin, kendisini günahlardan arındırıp Allah’a istiğfâr etmesi, Allah’a yönelmesi, Allah’a yönelen insanlardan oluşan bir dünya kurması ve bu dünyada kendisi ve insanlar için yalnız Allah’ın hâkimiyetini istemesi ve bunun için devamlı hareket halinde olmasıdır. Cihad, eskiden yapılan ve pişmanlık duyulan bütün yanlış işlerin aksini yapma gücüdür. Cihad, zimmete geçirilen bütün hakları geri iâde edebilmektir.
Cihad, terkedilen hukukullahı telâfi etmektir. Cihad, nefis ve bedendeki her türlü taklidi terk etmektir. Rasûlullah’ın (s.a.s.) torunu Hz. Hasan der ki: “Adam Allah uğrunda cihad eder. Hâlbuki bir kılıç vurmamıştır. Allah uğrunda cihadın hakkı da; hak ve ihlâsa yakın bulunması, haksızlıktan ve kötü niyetlerden, kusur ve ilgisizlikten gücü yettiği oranda uzak bulunmasıdır.” Cihad, insanları baskı ve dayatmalardan korumak ve kurtarmaktır. Zorlama ve baskı olmayan İslâm’a, insanları dâvet ederek Allah’ın adını yüceltmektir. Cihad, insanları, mensûbu olduğu akîdeden zorla çıkarmaya çalışmayıp, hakkın kabulü ve yayılışına engel olmak isteyen ve gücünün yettiğine baskı yapan hak düşmanlarının kovulması ve her türlü engelin kaldırılması ile, sağlam kalp ve dosdoğru düşünen bir akıl için belirlenmiş en güzel nizamı, yani İslâm’ı hâkim kılmaktır. Cihad, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yaşayıp tebliğ ettiği İslâm’a yapışarak Allah yolunda kendini ve malını fedâ etmiş, orta yolu seçmiş, aşırılıktan sakınmış, ilâh olarak Allah’ı ve onun hâkimiyetini tanımış, İslâm’ı bütün dinlerin üstünde ve tamamlanmış tek din kabul ederek bu dini müdâfâ ve yaşanılır kılmak için çalışmak demektir. Bunun için İslâm’da mutlak sûrette, öldürme, intikam, din değiştirmeye zorlama yoktur. Düşmanı yenmek, onun kuvvet ve gücünü bertaraf edip dinde serbest olarak Allah’ın hükmüne tâbi tutmaktır ki, işte, Allah’ın adını yüceltmek için yapılan cihad şekillerinden birisi de budur.
İnsanlarla mücâdele ve insanlar arası savaş ilişkilerini anlatan pek çok kelime varken, İslâm bu kelimeleri cihad kavramı yerine kullanmadı. Meselâ, harp, kıtal, ezâ kelimeleri cihad kelimesinin yerini tutmamaktadır. İslâm niçin eskiden Araplar’ın kullandığı harp vb. gibi kelimeleri almadı da yepyeni bir ifâde olan cihad tâbirini aldı. Bunun birinci sebebi, harp tabiri şahsi menfaatler, polemik oyunlar için ateşi sönmeyen, yangını çağlar boyu milletlerin, kabilelerin içinden çıkmayan kıtâl anlamında kullanılmıştır. Harplerde genellikle, kişisel ve toplumsal kinler hâkim olmuştur. Harplerde fikir endişesi, bir akîdeyi gâlip kılma çabası çoğunlukla göze çarpmaz.
Cihad Allah İçindir ve Allah Yolundadır: İslâm’da cihad, hedefsiz, gâyesiz bir savaş değildir. İslâm’da cihad yalnız Allah yolunda olur. Bu şart, cihaddan
884] 8/Enfâl, 60
- 204 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ayrılmaz. İslâm’ın kendi hedeflerine varmak için niçin harp veya başka bir kelimeyi değil de; “cihad” kelimesini seçtiğini belirtirken, cihadın diğer kelimelerden farklı olduğunu ifâde ettik. Bu farklılığı sağlayan bir husûsiyet de “Allah yolunda” ifâdesinin ve kavramının cihad kelimesinin içinde bulunmasındandır. “Allah yolunda” tâbiri de İslâm’ın kendi mefkûresi için kullandığı terimler sözlüğünden bir terimdir. Bu terimi de birçok kişi yanlış anlamış, halkı İslâm inancına boyun eğdirip, İslâm’ı kabul ettirip bunun için zorlamak olduğu düşüncesini “Allah yolunda cihad” olarak düşünmüşlerdir.
Gerçekte, “Allah yolunda” terimi, İslâm kavramları içinde onların düşündüğünden çok geniş bir anlam belirtir. “Allah yolunda cihad” batılıların anladığı mânâda kutsal savaş (holy war) değildir. İslâm nazarında, toplumun fayda ve mutluluğu için, geçici dünya arzusunda bulunmadan yapılan her hareket “Allah yolunda”dır. Allah’ın sana verdiği malları geçici dünyalık faydalar umarak sarfedersen bu “Allah yolunda” olmak değildir. Ama sırf Allah rızâsı için, bildiğin muhtaçlara yardım edersen şüphesiz ki bu “Allah yolunda” bir iştir. İşte bu “Allah yolunda” terimi, yalnız İslâm’a mahsus; maddî menfaat ve arzulardan uzak, sırf Allah rızâsı umulan davranışlar için kullanılır. Bunu yapan kimse bilir ki, mü’min kardeşlerinin saâdeti için yaptığı her iş Allah rızâsı içindir. Mü’minin geçici dünya hayatında istediği tek husus, Allah Teâlâ’nın rızâsını kazanmaktan başka bir şey değildir. İşte yüce Allah, bu anlama işaret etmek için cihadı, “Allah yolunda” kaydıyla sınırlamıştır. İslâm’ın istediği de budur. Müslüman topluluk veya fert, bâtıl ve beşerî sistemleri yıkıp, yerine İslâm akîdesine dayalı bir sistemi getirirken, harcayacakları çabaları ve yapacakları her türlü fedakârlıkları, kişisel çıkarlardan, nefsânî arzulardan uzak tutmalıdır. Bütün çırpınmalarının karşılığı olarak, hak ölçülerine uygun, adâletli bir sistemi getirmekten başka bir şey gözetmemelidir. Mü’min, yaptığı şeylerin karşılığını bu dünyada beklemez. Allah’ın kelâmını yüceltmek için, bu bitmeyen mücâdelenin, dinmeyen savaşın karşılığında; mal, mülk, şan, şeref, rütbe, geçici dünyalık elde etme düşüncesi aklından geçmez. “Mü’minler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğût yolunda savaşırlar...” 885
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Allah, ancak kendi rızâsı için olan cihadı kabul eder. Nefsânî arzulardan, kavmiyetçi kinlerden, kabilecilik taassubundan kopan savaşı değil... Yeryüzündeki her canlı, hayatını devam ettirmek için çırpınıp durur. Fıtrî gayesine ulaşmak için gece gündüz demeyip çalışır. Fakat müslümanın çırpınış ve çalışması başka gâyelere yöneliktir. O, yani, İslâm’a inanıp, onun sistemine bağlanan kimse, her şeyden önce İslâm inkılâbının gâyesi olan Hakkı getirmek için canla başla, malla Allah yolunda cihad eder. Bütün gücüyle şer güçleri yıkmak, fitne ve fesat tohumlarının yeryüzünde yayılmasına engel olmak için çalışır. “Fitne yok olup din ve hâkimiyet yalnız Allah’ın oluncaya kadar” cihad eder. İşte İslâmî cihad budur. 886
Kur’ân-ı Kerim’de Cihad Kavramı
Cihad kelimesi Kur’an’da farklı şekillerde kırk bir yerde geçmektedir. Bunlardan 33’ü kavram anlamındaki cihadla ilgilidir. Mü’minler Allah yolunda, kâfirler ise tâğut yolunda savaşırlar.887 Allah, kendi yolunda cihad etmeyi emretmekte885]
4/Nisâ, 76
886] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 307-313
887] 4/Nisâ, 76
CİHAD
- 205 -
dir. 888 Bu yolda canlarıyla ve mallarıyla çalışanları övmektedir.889 Allah yolunda mücâdele eden mücâhidlerin dereceleri, evlerinde oturanlardan daha yücedir.890 Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerin dereceleri çok yüksektir, mükâfâtları boldur.891 Allah, peygamberlerle beraber Allah yolunda yılmadan, gevşemeden cihad eden sabırlı Rabbânîleri sever.892Mü’minler, dünyayı, içindekileri, meskenleri cihaddan çok severlerse, Allah onlara cezâ verir.893 Allah (c.c.) cihad emri ile mü’minleri imtihan etmektedir.894 Allah yolunda cihad edenler ‘şehid’ olabilirler ama onlar ölmezler, Allah katında diridirler.895 Silâhlı/canla cihad, bize harp açanlara,896 verdikleri sözü tutmayıp tekrar dinimize saldıranlara,897 Allah’a ve âhiret gününe inanmayarak, Allah ve Peygamberin haram kıldığı şeyleri haram kabul etmeyenlere karşı,898 yeryüzünde fitneyi söküp atmak ve Allah’ın dinini hâkim kılmak899 gâyesi ile meşrû kılınmıştır.
“İman edenler ve hicret edip Allah yolunda cihad edenler var ya, işte bunlar, Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah ğafûr ve rahîmdir.” 900
“Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” 901
“Nice peygamberler vardı ki, beraberinde Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler; boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.” 902
“İki ordunun karşılaştığı gün sizin başınıza gelenler, Allah’ın dilemesiyle olmuştur ki, bu da, mü’minleri ayırdetmesi ve münâfıkları ortaya çıkarması için idi. Bunlara: ‘Gelin, Allah yolunda çarpışın yahut karartınızla düşmana gözdağı olun’ denildiği zaman, ‘Harbetmeyi bilseydik, elbette sizin peşinizden gelirdik’ dediler. Onlar o gün, imandan çok kâfirliğe yakın idiler. Ağızlarıyla, kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Hâlbuki Allah, onların gizledikleri niyeti çok iyi bilir. (Evlerinde) Oturup da kardeşleri hakkında, ‘bize uysalardı öldürülmezlerdi’ diyenlere, ‘eğer doğru sözlü insanlar iseniz, canlarınızı ölümden kurtarın bakalım!’ de. Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın! Bilakis onlar diridirler; Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehid kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar.” 903
888] 5/Mâide, 35; 9/Tevbe, 41; 22/Hacc, 78; 2/Bakara, 190; 4/Nisâ, 76 vd
889] 8/Enfâl, 72; 9/Tevbe, 41
890] 4/Nisâ, 95
891] 61/Saff, 10-12; 5/Mâide, 5
892] 3/Âl-i İmrân, 146
893] 9/Tevbe, 24
894] 3/Âl-i İmrân, 142; 9/Tevbe, 16
895] 2/Bakara,154; 3/Âl-i İmrân, 169
896] 2/Bakara, 190
897] 9/ Tevbe, 12-13
898] 9/Tevbe, 29
899] 2/Bakara 193
900] 2/Bakara, 218
901] 3/Âl-i İmrân, 142
902] 3/Âl-i İmrân, 146
903] 3/Âl-i İmrân, 166-170
- 206 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Bir kısım insanlar mü’minlere, ‘düşmanlarınız size karşı toplandılar; aman sakının onlardan!’ dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha artırmış ve ‘Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir’ demişlerdir.” 904
“Rableri, onların duâlarını kabul etti. (Dedi ki:) Ben, erkek olsun kadın olsun -ki hep birbirinizdensiniz- içinizden, çalışan hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmayacağım. Onlar ki, hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar, Benim yolumda eziyete uğradılar, çarpıştılar ve öldürüldüler; andolsun, Ben de onların kötülüklerini örteceğim ve onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Bu mükâfat, Allah tarafındandır. Allah, mükâfatın en güzeli kendi nezdinde olandır.” 905
“Ey iman edenler! İhtiyatlı davranın; bölük bölük savaşa çıkın, yahut (gerektiğinde) topyekün savaşın.” 906
“O halde, dünya hayatını âhiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya gâlip gelirse Biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” 907
“Size ne oldu da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi, halkı zâlim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla’ diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? (Buna hakkınız yok!)” 908
“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.” 909
“Kendilerine ‘ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekâtı verin’ denilen kimseleri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca içlerinden bir grup insanlardan, Allah’tan korkar gibi yahut daha fazla bir korku ile korkmaya başladılar da; ‘Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın! Bizi, yakın bir süreye kadar ertelesen (daha bir müddet savaşı farz kılmasan) olmaz mıydı?’ dediler. Onlara de ki: ‘Dünya menfaati önemsizdir, Allah’tan korkanlar için âhiret daha hayırlıdır, size kıl kadar haksızlık edilmez. Nerede olursanız olun, ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!...” 910
“Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Mü’minleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah’ın gücü daha çetin ve cezâsı daha şiddetlidir.” 911
“Ancak, kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluma sığınanlar, ne sizinle ne de kendi toplumlarıyla savaşmak (istemediklerin)den yürekleri sıkılarak size gelenler müstesnâ. Allah dileseydi onları başınıza belâ ederdi de sizinle savaşırlardı. Artık onlar sizi bırakıp bir tarafa çekilir de sizinle savaşmazlar ve barışı size bırakırlarsa bu durumda Allah size, onların aleyhinde bir yol(a girme hakkı) vermemiştir. Hem sizden hem de kendi toplumlarından emin olmak isteyen başkalarını da bulacaksınız. Bunlar her ne zaman
904] 3/Âl-i İmrân, 173
905] 3/Âl-i İmrân, 195
906] 4/Nisâ, 71
907] 4/Nisâ, 74
908] 4/Nisâ, 75
909] 4/Nisâ, 76
910] 4/Nisâ, 77-78
911] 4/Nisâ, 84
CİHAD
- 207 -
fitneye götürülseler ona baş aşağı dalarlar(daldırılırlar). Eğer sizden uzak durmaz, sulh işini size bırakıp ellerini çekmezlerse onları yakalayın, rastladığınız yerde öldürün. İşte onlar üzerine sizin için apaçık yetki verdik.” 912
“Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek ‘sen mü’min değilsin’ demeyin. Çünkü Allah’ın nezdinde sayısız ganimetler vardır. Önceden siz de böyle iken Allah size lutfetti; o halde iyi anlayıp dinleyin. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Mü’minlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturanlarla malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah, malları ve canları ile cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah hepsine de güzellik (cennet) vaad etmiştir; ama mücâhidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır. Kendinden dereceler, bağışlama ve rahmet vermiştir. Allah çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir.” 913
“Ey Mûsâ! Onlar orada bulundukları müddetçe biz oraya asla girmeyiz; şu halde sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız’ dediler. Mûsâ: ‘Rabbim, ben kendimden ve kardeşimden başkasına hâkim olamıyorum; bizimle bu fâsık/yoldan çıkmış toplumun arasını ayır’ dedi. Allah: ‘Öyleyse orası onlara kırk yıl yasaklanmıştır; (bu müddet içinde) yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Sen de fâsık/yoldan çıkmış toplum için üzülme’ dedi.” 914
“Allah ve Rasûlüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezâsı, ancak ya acımadan öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için âhirette de büyük azap vardır.” 915
“Ey iman edenler! Allah’tan ittika edin/korkun. O’na vesile/yaklaşmaya yol arayın ve O’nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” 916
“Ey iman edenler! Sizden kim mürted olur/dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve Kendisini seven, mü’minlere alçakgönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lutfudur. Allah’ın lutfu ve ilmi geniştir.” 917
“Yahûdiler: ‘Allah’ın eli bağlıdır (sıkıdır)’ dediler. Hay dediği yüzünden eli bağlanası ve lânet olası! Bilakis, Allah’ın elleri açıktır, dilediği gibi verir. Andolsun ki sana Rabbinden indirilen, onlardan çoğunun azgınlığını ve küfrünü arttırır. Aralarına, kıyâmete kadar (sürecek) düşmanlık ve kin soktuk. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa (fitneyi uyandırmışlarsa) Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar; Allah da bozguncuları sevmez.” 918
“Hatırlayın ki, siz Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da, ‘Ben peşpeşe gelen bin melek ile size yardım edeceğim’ diyerek duânızı kabul buyurdu. Allah bunu (meleklerle yardımı) sadece müjde olsun ve onunla kalbiniz yatışsın diye yapmıştı. Zaten yardım
912] 4/Nisâ, 90-91
913] 4/Nisâ, 94-96
914] 5/Mâide, 24-26
915] 5/Mâide, 33
916] 5/Mâide, 35
917] 5/Mâide, 54
918] 5/Mâide, 64
- 208 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yalnız Allah tarafındandır. Çünkü Allah mutlak gâliptir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir. O zaman katından bir güven olmak üzere sizi hafif bir uykuya daldırıyordu; sizi temizlemek, şeytanın pisliğini (verdiği vesveseyi) sizden gidermek, kalplerinizi birbirine bağlamak ve savaşta sebat ettirmek için üzerinize gökten bir su (yağmur) indiriyordu. Hani Rabbin meleklere: ‘Muhakkak Ben sizinle beraberim; haydi iman edenlere destek olun; Ben kâfirlerin yüreğine korku salacağım; vurun boyunlarına! Vurun onların bütün parmaklarına!’ diye vahyediyordu. Bu söylenenler, onların Allah’a ve Rasûlüne karşı gelmelerinden ötürüdür. Kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, bilsin ki Allah, azâbı şiddetli olandır. İşte bu yenilgi size Allah’ın azâbı! Şimdilik onu tadın! Kâfirlere bir de cehennem ateşinin azâbı vardır. Ey mü’minler! Toplu halde kâfirlerle karşılaştığınız zaman onlara arkanızı dönmeyin (Korkup kaçmayın). Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilme veya diğer bölüğe ulaşıp mevzî tutma durumu dışında, kim öyle bir günde onlara arka çevirirse muhakkak ki o, Allah’ın gazabını hak etmiş olarak döner. Onun yeri de cehennemdir. Orası, varılacak ne kötü yerdir! (Savaşta) Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü onları; attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı (onu). Ve bunu, mü’minleri güzel bir imtihanla denemek için (yaptı). Şüphesiz Allah işitendir, bilendir. Bu böyledir. Şüphesiz Allah, kâfirlerin tuzağını bozar.” 919
“Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamâmen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! (İnkâra) son verirlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi görür.” 920
“Ey iman edenler! Herhangi bir topluluk ile (savaş için) karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı çok zikredin ki başarıya erişesiniz.” 921
“Allah katında, yürüyen canlıların en kötüsü kâfir olanlardır. Çünkü onlar iman etmezler. Onlar, kendileriyle antlaşma yaptığın, sonra her defasında hiç çekinmeden ahitlerini bozan kimselerdir. Eğer savaşta onları yakalarsan, ibret almaları için onlar ile (onlara vereceğin cezâ ile) arkalarında bulunan kimseleri de dağıt.” 922
“Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet, cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğratılmazsınız. Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah’a tevekkül et, çünkü O işitendir, bilendir.” 923
“Ey Peygamber! Mü’minleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüze (kâfire) gâlip gelirler. Eğer sizden yüz kişi olursa, kâfir olanlardan bin kişiye gâlip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur. Şimdi Allah, yükünüzü hafifletti; sizde zayıflık olduğunu bildi. O halde sizden sabırlı yüz kişi bulunursa, (onlardan) iki yüz kişiye gâlip gelir. Ve eğer sizden bin kişi olursa, Allah’ın izniyle (onlardan) iki bin kişiye gâlip gelirler. Allah sabredenlerle beraberdir.” 924
“İman edip de hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (muhâcirleri) barındırıp yardım edenler var ya, işte onların bir kısmı diğer bir kısmının velîleridirler. İman edip de hicret etmeyenler ise, onlar hicret edinceye kadar size onların
919] 8/Enfâl, 9-18
920] 8/Enfâl, 39
921] 8/Enfâl, 45
922] 8/Enfâl, 55-57
923] 8/Enfâl, 60-61
924] 8/Enfâl, 65-66
CİHAD
- 209 -
mirasından hiçbir şey yoktur. Eğer onlar din hususunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavim aleyhine olmaksızın (o müslümanlara) yardım etmek üzerinize borçtur. Allah yapacaklarınızı hakkıyla görmektedir.” 925
“İman edip de Allah yolunda hicret ve cihad edenler; (muhâcirleri) barındıran ve yardım edenler var ya, işte gerçek mü’minler onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır.” 926
“Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar ve dininize saldırırlarsa, küfrün önderlerine karşı savaşın. Çünkü onların yemin (diye bir şey)leri yoktur. (Onlara karşı savaşırsanız) umulur ki küfre son verirler. (Ey mü’minler!) Verdikleri sözü bozan, Peygamber’i (yurdundan) çıkarmaya kalkışan ve ilk önce size karşı savaşa başlamış olan bir kavme karşı savaşmayacak mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer (gerçek) mü’minler iseniz, korkmanız gereken yalnızca Allah’tır. Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onlara azap etsin, onları rezil etsin, sizi onlara gâlip kılsın ve mü’min toplumun gönüllerine şifâ versin, kalplerini ferahlatsın. Ve onların (mü’minlerin) kalplerinden öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul eder. Çünkü Allah her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Yoksa siz, Allah sizden cihad edenlerle Allah, Peygamber ve mü’minlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeyenleri bilmeden (siz böyle bir imtihan geçirip iyiler ve kötüler müstehakını almadan başıboş) bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” 927
“(Ey müşrikler!) Siz hacılara su veren ve Mescid-i Hakam’ı onaran kimseyi, Allah ve âhiret gününe iman edip de Allah yolunda cihad edenlerle bir mi tutuyorsunuz? Hâlbuki onlar Allah katında eşit değillerdir. Allah zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez. İman edip de hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler rütbe bakımından Allah katında daha üstündürler. Kurtuluşa erenler de işte onlardır.” 928
“De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabânız, kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticâret, hoşlandığınız meskenler (evler, konaklar, köşkler) size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin.’ Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” 929
“Kendilerine Kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyen, Allah ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini (kendine) din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.” 930
“...Müşrikler nasıl sizinle topyekün savaşıyorlarsa siz de onlara karşı topyekün savaşın ve bilin ki Allah takvâ sahipleriyle, (din düşmanlarına karşı korkaklık göstermekten) sakınanlarla beraberdir.” 931
“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, ‘Allah yolunda savaşa çıkın!’ denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Âhiret (hayatına) dünya hayatını tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası âhiretin yanında pek azdır. Eğer (size emrolunan bu savaşa)
925] 8/Enfâl, 72
926] 8/Enfâl, 74
927] 9/Tevbe, 12-16
928] 9/Tevbe, 19-20
929] 9/Tevbe, 24
930] 9/Tevbe, 29
931] 9/Tevbe, 36
- 210 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çıkmazsanız, (Allah) sizi pek acıklı bir azap ile cezâlandıracak ve yerinize sizden başka (emirlerine itaat edecek) bir kavim getirecek; siz (savaşa çıkmamakla) O’na hiçbir zarar veremeyeceksiniz. Çünkü Allah her şeye kadirdir.” 932
“(Ey mü’minler!) Gerek hafif, gerek ağır (kolay-zor, binekli-yaya, kuvvetli-zayıf, zengin-fakir, ihtiyar-genç) olarak hep birlikte savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer anlıyorsanız, bu sizin için daha hayırlıdır.” 933
“Allah’a ve âhiret gününe iman edenler, mallarıyla canlarıyla savaşmaktan (geri kalmak için) senden izin istemezler. Allah takvâ sahiplerini çok iyi bilir. Ancak Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyen, kalpleri şüpheye düşüp kuşkular içinde bocalayanlar (savaştan geri kalmak için) senden izin isterler. Eğer onlar (savaşa) çıkmak isteselerdi, elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların davranışlarını çirkin gördü ve onları (böyle cihad gibi güzel bir amelden) geri koydu; onlara, ‘oturanlarla (kadın ve çocuklarla) beraber oturun!’ denildi. Eğer içinizde (onlar da savaşa) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmazdı ve mutlaka fitne çıkarmak isteyerek aranızda koşarlardı. Hâlbuki içinizde de onlara iyice kulak verecekler vardır (bunları kuşkulandırıp büyük bir fitne çıkarabilirlerdi). Allah zâlimleri gâyet iyi bilir.” 934
“De ki: Siz bize iki güzelliğin (şehidlik veya gâziliğin) birinden başkasını mı bekliyorsunuz? Hâlbuki biz size Allah’ın ya kendi katından veya bizim elimizle bir azap eriştirmesini bekliyoruz. Haydi, bekleyin durun; biz de sizinle beraber bekleyenleriz.” 935
“Ey Peygamber! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!” 936
“Allah’ın Rasûlüne muhâlefet etmek için (savaştan) geri kalanlar (münâfıklar, sefere çıkmayıp) oturmaları ile sevindiler; mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad etmeyi çirkin gördüler ve (savaşa çıkmak isteyenlere de); ‘bu sıcakta sefere çıkmayın’ dediler. De ki: ‘Cehennem ateşi daha sıcaktır (ona nasıl dayanacaksınız?)’ Keşke anlasalardı!” 937
“Allah’a iman edin, Rasûlü ile beraber cihad edin’ diye bir sûre indirildiği zaman, onlardan servet sahibi olanlar, senden izin istediler ve ‘bizi bırak, oturanlarla beraber olalım’ dediler. Geride kalan kadınlarla beraber olmağa râzı oldular, çünkü onların kalplerine mühür vuruldu (dolayısıyla cihadda olan hikmet ve gâyeyi) onlar anlayamazlar. Fakat Peygamber ve onunla beraber iman edenler, mallarıyla canlarıyla cihad ettiler. İşte bütün hayırlar (dünyada zafer, âhirette cennet) onlarındır ve onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” 938
“Allah ve Rasûlü için (insanlara) öğüt verdikleri takdirde; zayıflara, hastalara ve (savaşta) harcayacak bir şey bulamayanlara (savaşa katılmamalarından ötürü) bir günah yoktur. Zira iyilik edenlerin aleyhine (kınanmasına) bir yol yoktur. Çünkü Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Kendilerini bindirip sevk etmen için sana geldiklerinde, ‘sizi bindirecek bir binek bulamıyorum’ deyince, harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş dökerek dönen kimselere de (sorumluluk yoktur). Sorumluluk
932] 9/Tevbe, 38-39
933] 9/Tevbe, 41
934] 9/Tevbe, 44-47
935] 9/Tevbe, 52
936] 9/Tevbe, 73
937] 9/Tevbe, 81
938] 9/Tevbe, 86-88
CİHAD
- 211 -
ancak, zengin oldukları halde, senden izin isteyenleredir. Çünkü onlar geri kalan kadınlarla beraber olmaya râzı oldular. Allah da onların kalplerini mühürledi, artık onlar (savaştan geri kalmanın sonucunun ne olacağını) bilemezler. (Seferden) Onlara döndüğünüz zaman size özür beyan edecekler. De ki: ‘(Boşuna) özür dilemeyin, size asla inanmayız. Çünkü Allah, sizin haberlerinizden (aleyhimizde çevirdiğiniz dolaylardan çoğunu) bize bildirmiştir. (Bundan sonraki) amelinizi Allah da görecektir, Rasûlü de. Sonra görüleni ve görülmeyeni Bilen’e döndürüleceksiniz de yapmakta olduklarınızı size haber verecektir. Onların yanına döndüğünüz zaman size, kendilerinden (onları cezâlandırmaktan) vazgeçmeniz için Allah adına yemin edecekler. İşte o zaman onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar murdardır. Kazanmakta olduklarına (kötü işlerine) karşılık cezâ olarak varacakları yer cehennemdir. Onlardan râzı olmanız için size yemin edecekler. Şâyet onlardan râzı olsanız bile Allah fâsıklar topluluğundan asla râzı olmaz.” 939
“Allah mün’minlerden mallarını ve canlarını onlara (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. (Bu,) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alış verişten dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kurtuluştur.” 940
“Mü’minlerin hepsinin toptan (savaş için) sefere çıkmaları doğru değildir. Onlardan her topluluktan bir grup dinde (dinî ilimlerde) geniş bilgi elde etmek ve kavimleri (savaştan) döndüklerinde (onları Allah’ın azâbı ile) korkutmak için geride kalmalıdır. Umulur ki, dikkatli olurlar. Ey iman edenler! Kâfirlerden size yakın olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş ânında) sizde bir sertlik bulsunlar, (onlara karşı şiddetli ve çetin olun, sakın gevşeklik ve korkaklık göstermeyin). Biliniz ki Allah takvâ sahipleriyle, (korkaklıktan) sakınanlarla beraberdir.” 941
“Sonra şüphesiz Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret edip ardından da sabrederek cihad edenlerin yardımcısıdır. Bütün bunlardan sonra Rabbin elbette çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 942
“Kendileriyle savaşılanlara (mü’minlere) zulme uğramış olmaları sebebiyle, (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma mutlak sûrette kadirdir. Onlar, başka değil; sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defetmeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak sûrette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, gâliptir.” 943
“Allah uğrunda, O’na yaraşacak şekilde hakkıyla cihad edin. Sizi O seçti; din husûsunda üzirinize hiçbir zorluk yüklemedi...” 944
“Kâfirlere boyun eğme ve bununla (Kur’an ile) onlara karşı olanca gücünle büyük cihad ile cihad et, büyük bir savaş ver!” 945
939] 9/Tevbe, 91-96
940] 9/Tevbe, 111
941] 9/Tevbe, 122-123
942] 16/Nahl, 110
943] 22/Hacc 39-40
944] 22/Hacc, 78
945] 25/Furkan, 52
- 212 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Cihad eden, ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnîdir, hiçbir şeye muhtaç değildir.” 946
“Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah, muhsinlerlerle/iyi ve güzel davrananlarla beraberdir.” 947
“De ki: ‘Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz!’ (Eceliniz gelmemiş ise,) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir. De ki: Allah size bir kötülük dilerse, O’na karşı sizi kim korur, ya da size rahmet dilerse (size kim zarar verebilir)? Onlar, kendilerine Allah’tan başka ne bir dost bulurlar ne de bir yardımcı. Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve dostlarına, ‘bize katılın’ diyenleri gerçekten biliyor. Zaten bunların sadece pek azı savaşa gelir.” 948
“Mü’minler, düşman birliklerini gördüklerinde, ‘işte Allah ve Rasûlünün bize vaad ettiği! Allah ve Rasûlü doğru söylemiştir’ dediler. Bu (orduların gelişi), onların ancak imanlarını ve Allah’a bağlılıklarını arttırmıştır. Mü’minler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler/yiğitler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehidliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.” 949
“Allah, o inkâr eden kâfirleri hiçbir şey elde etmeden öfkeleriyle geri çevirdi. Allah(’ın yardımı) savaşta mü’minlere yetti. Allah güçlüdür, mutlak gâliptir.” 950
“(Savaşta) İnkâr eden kâfirlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihâyet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin. Durum şu ki, Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz.” 951
“İman etmiş olanlar ‘Keşke cihad hakkında bir sûre indirilmiş olsaydı!’ derler. Ama hükmü açık bir sûre indirilip de onda savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Korktukları başlarına gelsin! (Onların vazifesi) İtaat ve güzel sözdür. İş ciddiye bindiği zaman Allah’a sadâkat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.” 952
Andolsun ki içinizden cihad edenlerle sabredenleri belirleyinceye kadar ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz.” 953
“Sakın gevşemeyin. Üstün olduğunuz halde barışa dâvet etmeyin. Allah sizinle beraberdir. O amellerinizi asla eksiltmez.” 954
“Köre vebâl yoktur, topala da vebâl yoktur, hastaya da vebâl yoktur (Bunlar savaşa katılmak zorunda değildir). Kim Allah’a ve peygamberine itaat ederse, Allah onu altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim de geri kalırsa, onu acı bir azâba uğratır.” 955
946] 29/Ankebût, 6
947] 29/Ankebût, 69
948] 33/Ahzâb, 16-18
949] 33/Ahzâb, 22-23
950] 33/Ahzâb, 25
951] 47/Muhammed, 4
952] 47/Muhammed, 20-21
953] 47/Muhammed, 31
954] 47/Muhammed, 35
955] 48/Fetih, 17
CİHAD
- 213 -
“Eğer kâfirler sizinle savaşsalardı, arkalarına dönüp kaçarlardı. Sonra bir dost ve yardımcı da bulamazlardı. Allah’ın, öteden beri süregelen kanunu budur. Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.” 956
“Eğer mü’minlerden iki grup birbirleriyle savaşır/vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şâyet biri ötekine saldırırsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adâletle düzeltin ve (her işte) adâletli davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever. Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki merhamet olunasınız.” 957
“(Gerçek) Mü’minler, ancak Allah’a ve Rasûlüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler/savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır.” 958
“Ne oluyor size ki, Allah yolunda infak edip harcamıyorsunuz? Hâlbuki göklerin ve yerin mîrâsı Allah’ındır. Elbette içinizden fetihten önce infak eden ve savaşanlarla, daha sonra infak edip savaşanlar bir değildir. Onların derecesi, sonradan infak eden ve savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel olanı vaad etmiştir. Allah’ın yaptıklarınızdan haberi vardır.” 959
“Onların (Münâfıkların) kalplerinde sizin korkunuz, Allah’ın korkusundan fazladır. Böyledir, çünkü onlar anlamayan bir topluluktur. Onlar müstahkem şehirlerde veya duvarlar arkasında bulunmaksızın sizinle toplu halde savaşamazlar. Kendi aralarındaki savaşları ise çetindir. Sen onları derli toplu sanırsın, hâlbuki kalpleri darmadağınıktır. Böyledir, çünkü onlar aklını kullanmayan bir topluluktur.” 960
“Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adâletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa, işte zâlimler onlardır.” 961
“Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf bağlayarak savaşanları sever.” 962
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticâreti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlüne iman iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz ki, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemîninden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım/zafer ve yakın bir fetih. Mü’minleri bunlarla müjdele.” 963
“Ey Peygamber! Kâfirler ve münâfıklarla savaş, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer ne de kötüdür!” 964
956] 48/Fetih, 22-23
957] 49/Hucurât, 9-10
958] 49/Hucurât, 15
959] 57/Hadîd, 10
960] 59/Haşr, 13-14
961] 60/Mümtehıne, 8-9
962] 61/Saff, 4
963] 61/Saff, 11-13
964] 66/Tahrîm, 9
- 214 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tefsirden İktibaslar
(8/Enfâl, 72): Bunlar, (bu Muhâcirîn ile Ensâr) birbirlerinin velîleridirler. Bir kısmının öbürüne velâyeti vardır. Birbirine mirasçı olurlar. Birbirlerinin işlerine bakar, düzene koyarlar. İman edip de henüz hicret etmemiş olanlar, şu anda dâr-ı harbde bulunan ve oranın tebaası durumunda olan mü’minler ise onlar hicret edinceye kadar sizin onlara velâyet namına hiçbir şeyiniz yoktur. İşlerine müdâhele edemezsiniz. Bununla beraber sizden din konusunda yardım isterlerse onlara yardım etmeniz üzerinize borç olur, vacip olur. Ancak sizinle aralarında bir misak (yani antlaşma bulunan bir kavim aleyhine bir durum söz konusu) olmamalıdır. Zira antlaşma yapmış olduğunuz bir kavmin aleyhine olacak bir şekilde o mü’minlere yardım ederek, antlaşmayı geçersiz kılmanız ahde vefasızlık olur. Bu da sizin için caiz olmaz. Nasıl olabilir ki, Allah bütün yaptıklarınızı görüp durmaktadır.
8/Enfâl, 73: Kâfir olanlar bile birbirlerinin velîleridir. Sizinle değil, hepsinin de değil, ama bazılarının arasında miras ve yardımlaşma sürer gider. Şu halde onların mü’minlerle bir ilişkileri yoktur. İsterse akraba olsunlar mü’min ile kâfir arasında velâyet ve veraset cereyan etmez. Bir de her kâfirin her kâfire velâyet ve veraseti de olmaz. Din ayrılığı ve diyar başkalığı ikisi de mirasa engeldir. Eğer siz bunu yapmazsanız (yani birbirinize velâyet ve yardım işinde dayanışma içinde olmazsanız, bunu şu açıklanan esaslar dairesinde icra ve ifa etmezseniz veya karmakarışık eder de içinden çıkılmaz hale getirirseniz) yeryüzünde çok büyük bir fitne ve fesat olur. Ki siz bunun büyüklüğünü takdir edip kestiremezsiniz. Bu açıklamada mü’minler, Muhâcirler ve Ensâr ve Muhâcir olmayan diğer müslümanlar olarak taksim olunduktan ve aralarındaki dayanışma bağlantısının esasları belirlendikten sonra bunların imandaki kemal mertebelerinin hakikatini ortaya koymak sadedinde buyuruluyor ki:
8/Enfâl, 74: Onlar ki, iman ettiler ve hicret eylediler, yani yerlerini yurtlarını, mallarını ve akrabalarını bırakıp vatanlarından çıkıp geldiler ve Allah yolunda cihada katıldılar, Allah'ın dini uğrunda, Allah rızası için ceht ve gayretlerini esirgemeyip sabır ve tahammül gösterdiler, çeşitli zahmetlere katlanıp nefislerini mahrumiyetlere atmak sûretiyle bu uğurda bir yarışa girdiler. Onlar ki, iyva eylediler, Allah Resulünü ve Muhacirleri kendi evlerinde misafir edip barındırdılar, onlara yer yurt verip iskan ettiler, yerleştirdiler, ve yardım ettiler, onlarla birlik olup düşmanlarına karşı savaş konusunda her bakımdan yardım ettiler. Ensar oldular işte bunlar, yani Muhacirler ile Ensar işte bunlardır, hakkı ile mü’minler bunlardır ki, imanlarını sûrenin başında da beyan olunduğu üzere, gerektiği şekilde hakkıyla özüne erdirmişlerdir, işte bunlar içindir ki, eşsiz bir mağfiret ve değerli bir rızık vardır. Bu rızkın ne sorumluluğu var, ne de minneti. Buradaki "işte bunlar hakkıyla mü’min olanların ta kendileridir" ifadesindeki tahsisi ve kasrı, mutlak olarak yalnızca o zamana veya bu zamana mahsus bir hakiki kasr zannetmemelidir. Bu kasır hicret farz iken dâr-ı harbi terketmeyip hicret eylemeyenlere göre edenlerin durumuna ait izafî bir tahsistir.
8/Enfâl, 75: Çünkü Bundan sonra, (yani sizin hicretinizden sonra) iman edip de hicret eyleyenler ve sizinle beraber cihada katılanlar, şimdi bunlar, bu üç özelliği taşıyanlar da sizdendir. Size ektir ve sizden sayılırlar. Ey mü’minler, bununla beraber bundan böyle zevil-erham denilen akrabalar, Allah'ın kitabında mirasta birbirlerine daha evladırlar, yabancılardan daha yakındırlar.
CİHAD
- 215 -
O akrabalık isterse ana tarafından olsun, yine de akraba olmayanlara göre daha yakındırlar. Mü’min bir akraba varken, böyle bir akrabalığı olmayan bir mü’min yalnızca din kardeşliği sebebiyle bir başka mü’mine mirasçı olamaz. Yani Muhacirler ile Ensar arasında hicretin başında kurulan kardeşlik anlaşmasının mirasla ilgili olan hükümleri bundan böyle geçersiz olacak demektir. Mü’minler arasında miras yalnızca akraba olanlar arasında geçerli olacaktır. Ve işte ilk hicret edenlerle daha sonra hicret edenler arasındaki yegane fark budur. İkinci hicret döneminin Bedir'den sonra veya bu âyetin nüzulünden sonra başladığını söyleyenler olmuş ise de en sahih olan görüş Hudeybiye'den sonradır diyenlerin görüşüdür.
Şüphe yok ki, Allah her şeyi bilir. Şu halde bu hüküm ve yukarıdan beri ortaya konan hükümlerin sırrını ve hikmetini de bilir. Bundan sonra gelecek Berâe (Tevbe) Sûresi içinde geçen hükümlerin de sırrını ve hikmetini bilir. 965
9/Tevbe, 20: İman ve hicret edip Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler, Allah katında derece bakımından en büyüktürler. Bunların yücelik mertebeleri ve üstün değerleri hepsinden yüksektir. Başkaları sakalık ve imaret de dâhil olduğu halde diğer olgunluk ve faziletlerin hepsini elde etmiş olsalar bile, bu mücahidlerin, sırf mücahid oldukları için, Allah katındaki rütbe ve dereceleri yine de hepsinden üstündür. Ve işte gerçekten kurtuluşa erenler bunlardır. "Acaba", "belki" "umulur ki" gibi ihtimal ve tereddüt bildiren edat ve fiileri olmayan gerçek ve mutlak anlamdaki kurtuluş işte bunlara mahsustur. Bunların kurtuluş ve necatına göre diğerlerinin durumu, sanki bir fevz ü necat bile değildir. Nisâ Sûresi'nde "Mü’minlerden özür sahibi olmaksızın evlerinde oturanlarla Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler eşit olamazlar."966; "Allah cihad edenleri, evlerinde oturanlara pek büyük ecirlerle üstün tutmuştur. Onlara katından derece derece lütfederek bir mağfiret ve rahmet ihsan etmiştir..." 967 âyetiyle de mücâhidlerin Allah katındaki yerlerini belirlemiştir.
Bu âyetlerin sebeb-i nüzûlünde rivâyet olunduğuna göre; Müşrikler, Yahudilere "Biz hacılara sakalık yapıyoruz, Mescid-i Haram'ın imarını ve bakımını üstlenmişiz. Biz mi efdaliz, Muhammed ve ashabı mı?" demişler. Onlar da "Siz efdalsiniz" cevabını vermişler. Ayrıca Hz. Ali, amcası Hz. Abbas İslâm'a girdikten sonra, ona "Amca, hicret edip Rasûlullah'a katılsanız." demiş, o da "Ben hicretten daha efdal bir halde değil miyim? Beytullah'ı ziyaret edenlere su veriyorum ve Mescid-i Haram'ı imar edip bakımını sağlıyorum." diye cevap vermiş. Bunun üzerine bu âyetler nazil olunca Hz. Abbas "Bana öyle geliyor ki, bu sakalık görevini bırakacağım." demiş. Hz. peygamber de kendisine "Sakalık işinize devam ediniz, çünkü sizin onda hizmetiniz vardır"968 buyurmuş. "Sahih-i Müslim"de rivâyet olunduğu üzere Numan b. Beşir demiştir ki, "Rasûlullah'ın minberi yanında idim, bir adam, ben hacılara sakalık etsem de başka hiçbir amel işlemesem gam yemem, dedi. Bir başkası da ben Mescid-i Haram'ı imar etsem de başka hiçbir amel işlemesem kendime dert etmem, dedi. Bir diğeri de Allah yolunda cihad etmek bu sizin söylediklerinizden daha efdaldir dedi. Bu bir Cuma günü idi. Derken Ömer (r.a.) bunlara, susun, Rasûlullah'ın minberinin dibinde böyle sesinizi
965] Elmalılı, c. 4, s. 257-259
966] 4/Nisâ, 95
967] 4/Nisâ, 95-96
968] Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, IV/146-147
- 216 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yükseltmeyin. Maamafih namazı kıldıktan sonra bu ihtilaf ettiğiniz meseleyi Rasûlullah'dan sorup öğreneyim, dedi. Daha sonra Allah Resulü'nden meseleyi sordu, Allah Teâlâ da bu âyeti inzal buyurdu." 969
Şimdi de bu büyük fevz ü necatın derecesinin yüceliği ve kesinliği şöyle bir açıklama ile müjdeleniyor:
Tevbe, 21: Onların Rabb'ı olan Allah, kendilerine şunları müjdeler: tarafından bir ilâhî rahmet, fevkalade bir ihsan ve bir rıdvan, hem râzı, hem marzî olarak huzur ı izzetine kabul buyuracak bir büyük rıza ve görülmedik cennetler ki, onlar için orada bitmez, tükenmez ve sonu gelmez bir nimet ve lezzet vardır. Hem nasıl?
9/Tevbe, 20: O bahtiyarlar, o cennetlerde süresiz kalmak, ebediyyen bulunmak üzere yaşayacaklar. O cennetlerin ne nimetlerine sınır var, ne de sahiplerine zeval var. Şüphe yok ki Allah, ancak O'nun katında bir büyük ecir vardır. Sonu olan sınırlı amellere, sonsuz ve sınırsız mükâfatlar verebilmek ancak O'na mahsustur. Bütünüyle dünya ve dünya ecirleri bunun yanında pek küçük kalır. Dünyada başkalarından beklenecek herhangi bir ecir onun ölümüyle sona erer. Dünya nimetlerinin hiçbiri uğrunda can vermeye değmez. Allah katındaki ecir de dünyalara sığmaz. Ebedi olduğu için ona nail olan öldükten sonra kıyamet gününde de ondan faydalanır. "Yaptıklarınızın karşılığı ancak kıyamet günü size tamamen ödenecektir." 970 âyeti bunu açıkça beyan eder. Bundan dolayı böyle bir mükâfatı elde etmek için işlenecek amel, can vermek bile olsa, değer, yine de azdır. 971
Tevbe, 40: Eğer siz ona, o peygambere gerek topluca (nefir halinde), gerek teker teker yardım etmezseniz, Allah ona kesinlikle yardım eder. Zira bu bir hakikattir ki, Allah onu mansur kılmıştır. Yardımına mazhar etmiştir. Hem bakınız ne kadar kısa bir zamanda Kâfirler onu yurdundan çıkardıkları vakit, Mekke'den çıkmasına sebep oldukları vakit, ikinin birisi iken, ki ikisi de mağarada idiler, ikisi de o mağarada bulundukları sırada, (bu mağara Mekke'nin Güney-Doğu tarafında Sevr dağının tepesinde bulunan bir mağaradır. "O vakit o küfredenler, seni tutup hapsetmek veya öldürmek yahut Mekke'den çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı." 972. İşte tam o mağarada iken o, arkadaşına, (biricik dostu ve yoldaşı olan Ebu Bekir'e): "Hiç üzülme, çünkü Allah bizimledir." diyordu. Yani yardımıyla ve korumasıyla daima beraberimizdedir, gözeticimiz ve yardımcımızdır. O, yakınlarına sahip çıkacak, onlara hüzün bile verdirmeyecek, nerede olursak olalım bizi koruyacak ve himayesi hep üstümüzde olacaktır. Artık bu kesin iken hüzne yer yoktur, diyerek arkadaşına teselli veriyordu, onu hüzünlenmekten men ediyordu. Rivâyet olunduğu üzere, bu sırada müşrikler izleri takip ede ede gelmişler, mağaranın önünde ve üstünde dolaşıyorlardı. Bu anda Ebu Bekir, korkmuş ve üzülmeye başlamıştı. "Ya Rasûlallah, ben ölürsem, nihâyet bir kişiyim, sıradan bir insanım, fakat sen öldürülürsen Allah'ın dini yok olur gider." diyerek üzüntüsünün asıl sebebini dile getirmişti. Rasûlullah da o durumda, yani üçüncüleri Allah olan o ikinin ikincisine "neden şüpheleniyorsun?" "Üçüncüsü Allah olan bu iki için ne diye üzülüyorsun?" 973. Yani durum böyle iken neye endişe ediyorsun, endişen niye? "Üzülme Allah bizim969]
Müslim, İmâre 111; Ahmed bin Hanbel, IV/269
970] 3/Âl-i İmrân, 185
971] Elmalılı, c. 4, s. 296-297
972] 8/Enfâl, 30
973] Buhârî, Tefsîru Sûre 9/9; Ahmed bin Hanbel, I/4
CİHAD
- 217 -
le beraberdir." dedi. Allah da derhal ona, o arkadaşının üzerine sekinetini indirdi. Öyle hüzün içindeki bir anda bile peygamberinin gönlüne herhangi bir hüzün kondurmadıktan başka onun feyzi ile arkadaşı Sıddık'ın hüznünü def'edip kalbine bitmez tükenmez bir huzur ve itminan verdi, rahmetiyle onu hüzünden bir anda uzaklaştırdı. Şöyle bir düşünülsün, Mekke'de Rasûlullah'ı öldürmek maksadıyla evini dört bir yandan kuşattıkları ve Rasûlullah'ın onlara görünmeden geceleyin çıkıp Ebu Bekir'in evine gidip, onu da yanına alarak Sevr dağındaki mağaraya gittiği o hicret günleri ne tehlikeli günlerdi... Ve o kadar düşmanın her tarafı didik didik aradıkları iki zatın bir ıssız mağarada saklandıkları korkulu saatler... Ve öyle bir zamanda bile Rasûlullah'ın arkadaşına "Üzülme, Allah kesinlikle bizimledir." dediği anlar... Ve işte böyle bir anda bile Rasûlullah'ın hiçbir hüznü caiz görmeyen o iman ve yakın hali, o iman, metanet ve sekineti, ne ilâhî bir kuvvet, ne i'cazkâr bir müjdedir... Sonra öyle kutsal bir endişe ve hüzünle sızlayan bir gönül, bu müjde üzerine derhal onu tasdik edip ilâhî bir sekinet ile o anda huzura kavuşsun... İşte Sıddık'ın kalbindeki sadakat ve imanu nasıl bir sadakat, bu ne kadar yüksek bir iman! Ve o anda hakka'lyakîn tecelli eden ilâhî beraberlik ve ilâhî rahmetten inen rabbani sekinet ne ezeli bir hakikat, ne sonsuz bir rahmet ve nusrettir.
İşte Allah, Rasûlünü böylesine müşkül durumlarda bile yalnızlığa terk etmedi. Daha dün denecek kısa bir zaman önce o durumlardan kurtarıp Mekke'nin fâtihi durumuna getirdi. Onu işte böylesine mansur ve muzaffer kıldı ve onu sizin görmediğiniz ordularla destekledi ve o kâfirlerin kelimesini, küfre davetlerini süflî kıldı, onu alçalttıkça alçalttı. Öyle ki, en alçak kelime o oldu. Birine kâfir demek en büyük hakaret sayılır oldu hâlbuki Allah'ın kelimesi, (yani kelime-i tevhid ki), "Allah'dan başka tapacak yoktur." sözü en yüce olan odur. En üstün, en yüce kelimedir. Ve Allah aziz, (yani güçlüdür), hakîm (hikmet sahibi)dir. Yenilmez, yanılmaz, onunla uğraşılmaz, hükmüne, kararına karşı gelinmez, O'nun koruduğu yok edilmez, kâhirettiği de kurtarılamaz. Sebepler O'na değil, O sebeplere hükmeder. Hükmü ve tedbiri de ayniyle hikmettir. O'nun şanı ve celali başkalarının yardımına muhtaç olmaktan münezzehtir. Kulların Allah'ın dinine yardım ve Allah'ın kelimesini yüceltmek için nefir halinde topyekün cihadla emrolunmaları hem onun kulları üzerindeki bir hakkı, izzeti ve şanıdır, hem de onların menfaatlarının gereği olan bir hikmettir. 974
9/Tevbe, 100: Muhâcirler'den ve Ensâr'dan o sâbıkîn-i evvelîn. Muhâcirler'den ve Ensâr'dan hicrette ve yardımda başta gelen öncüler, yani kıbleteyne (her iki kıbleye) namaz kılmış ve Bedir Savaşı'nda bulunmuş olanlar yahut "Hakikaten Allah, o ağaç altında sana biat eden mü’minlerden râzı olmuştur."975 âyetinin delâletine göre Hudeybiye'deki "bîy'atürrıdvan"da bulunanlar ki, bu görüş daha tercihe şayandır. Zira Enfâl Sûresi âyet 72’de geçtiği üzere Hudeybiye gününe kadar olan hicretlerin hepsi önceki hicretler grubundandır. Ve bunlara ihsan ile, iyi ameller ile uyanlar; Yani güzel işlerde sabıkîn-i evvelîne (ilklere) uyup, onlar gibi güzel işler yapan diğer Muhacir ve Ensar, yahut kıyamete kadar onların yaptıkları işleri örnek alan ve onların izinden giden bütün iyiliksever müslümanlar ki, bu mânâya göre, "sabıkîn-i evvelîn" Muhâcirler'le Ensâr'ın bütünü demek olur. Önceki mânâ 'daki "min" min-i teb'îzıyye olduğuna göredir, bu ikinci mânâ da min-i be974]
Elmalılı, c. 4, s. 345-346
975] 48/Fetih, 18
- 218 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yaniyye olduğuna göredir. Velhasıl sabıkin-i evvelin olan Muhacir ve Ensar'dan ibaret bütün Muhammed'in Ashabı ile onlara iyi gözle bakıp arkalarından giden, onları kendilerine örnek alan ve onlara uyanlar... Allah onlardan râzı, onlar da Allah'tan râzı olmuşlardır. Bu özellikleri taşıyanların hepsi "râzıyye" ve "merzıyye" mertebesini kazanmışlardır. Ve Allah, onlara öyle cennetler hazırlamıştır ki, altlarından ırmaklar akar durur. İbn Kesir kırâetinde bu âyet dahi, birçok yerdeki benzerleri gibi diye okunur. Ancak diğer kırâetlerde burada "min" yoktur. "Onlar, orada ebedi kalacaklar. Büyük kurtuluş da işte budur," bu demektir. Gerçek mü’minlerin ve Hz. Peygamber'in ashabını örnek alıp, izlerinden gidenlerin durumu böyledir. 976
Hadis-i Şeriflerde Cihad Kavramı
“Allah yolunda cihad ediniz. Çünkü Allah yolundaki cihad, Cennet kapılarından bir kapıdır ki, Allah onun sebebiyle (mücâhidi) hüzün ve kederden korur.” 977
“Müşriklere karşı mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihad edin.” 978
“Cihad kıyâmete kadar devam edecek bir farzdır” 979
“Bu din, dâima ayakta duracak, Kıyâmet kopuncaya kadar da mü’minlerden bir grup onun yolunda cihad edip savaşmaktan asla vazgeçmeyecektir.” 980
“Mekke’nin fethinden sonra artık hicret yoktur, fakat cihad ve niyet vardır...” 981
“İçinden samimi şekilde Allah yolunda cihad etmeyi temenni eden kimse, sonra ölse de, öldürülse de şehid sevabı kazanır.” 982
“Allah benden evvel hiç bir ümmete bir nebi göndermemiştir ki, ümmet içinde kendisine yardımcı olan havârîlere, yerleştirdiği geleneklere göre hareket eden arkadaşlara ve emirlerine itaat eden dostlara sahip olmamış olsun. Sonra bunları bir nesil takip eder. Onlar yapmadıklarını söyler, emredilmeyen işleri yaparlar. Bunlarla eli ile fiilen mücâdele eden mü’mindir, dili ile mücâdele eden mü’mindir, kalbi ile mücâhede eden mü’mindir. Bunun dışında kalanların hardal tanesi kadar da olsa imanları yoktur.” 983
“Şüphesiz ki mü’min kılıcı ve dili ile cihad eder.” 984
“Gerçek mücâhid, nefsiyle cihad edendir.” 985
“Zâlim bir hükümdar/yönetici karşısında hak ve adâleti açıkça söylemek, büyük bir cihaddır.” 986
“Kim Allah yolunda (cihad için) bir şey infak edip harcarsa, ona (verdiğinin) yedi yüz
976] Elmalılı, c. 4, s. 396-397
977] Ahmed bin Hanbel, V/214
978] Ebû Dâvud, Cihad 18, hadis no: 2504; Nesâî, Cihad 1, 2, 48
979] Ebû Davûd, Cihad, 33
980] Buhârî, Nafakaat 3; Müslim, İmâre 172; Ebû Dâvud, Sünne 16; Ahmed bin Hanbel, II/413, 467
981] Buhâri, Cihâd, 1
982] Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 21; Ebû Dâvud, Cihad 42; Nesâî, Cihad 25
983] Müslim, İman 20
984] Ahmed İbn Hanbel, VI/387
985] Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 2, hadis no: 1621
986] İbn Mâce, Fiten, hadis no: 4011; Tirmizî, hadis no: 2265
CİHAD
- 219 -
misli (ecir/sevap) verilir.” 987
“Bir kul Allah yolunda (cihadda iken) bir gün oruç tutarsa, bu oruç sebebiyle Cenâb-ı Hak onun yüzünü yetmiş senelik mesâfeden cehennem ateşinden uzaklaştırır.” 988
“Bir kimse Allah yolunda (cihadda iken) bir gün oruç tutarsa, Cenâb-ı Hak onunla cehennem arasında yerle gök genişliğinde bir hendek açar.” 989
Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle dedi: “Rasûlullah (s.a.s.)’ın ashâbından bir kişi, içinde tatlı su gözesi bulunan bir dağ yolundan geçmişti. Burası çok hoşuna gitti ve: ‘Keşke insanlardan ayrılıp şu dağ kısığında otursam. Ama Rasûlullah (s.a.s.)’dan izin almadan bunu asla yapmam’ dedi. Sonra arzusunu Rasûlullah’a anlattı. Peygamberimiz: “Böyle bir şey yapma. Çünkü sizden birinizin Allah yolunda cihad etmesi/çalışıp gayret sarfetmesi, evinde oturup yetmiş sene namaz kılmasından daha fazîletlidir. Allah’ın sizi bağışlamasını ve cennete koymasını istemez misiniz? O halde Allah yolunda cihada çıkınız. Kim devenin sağılacağı kadar bir süre Allah yolunda cihad ederse, mutlaka cennete girer.” buyurdu.” 990
Rasûlullah (s.a.s.)’a: “Yâ Rasûlallah! Allah yolunda cihada denk hangi iş vardır?” denildi. “Ona denk bir iş bulamazsınız” buyurdu. İki veya üç defa aynı soruyu tekrarladılar; Rasûlullah (s.a.s.) her defasında “Ona denk bir iş bulamazsınız” cevabını tekrarladı. Daha sonra şöyle buyurdu: “Allah yolunda cihad eden kimsenin benzeri, gündüzleri oruç tutan, geceleri namaz kılan, Allah’ın âyetlerine hakkıyla itaat eden ve Allah yolunda cihad eden kimse, cepheden dönünceye kadar, namaza ve oruca hiçbir şekilde ara vermeyen kimsenin benzeridir.” 991 (Buhârî’nin rivâyeti şöyledir: Bu soru üzerine Rasûl-i Ekrem: “Cihada denk olacak bir iş bulamıyorum ki! Allah yolunda cihad eden kimse yola çıktığında, sende mescidine girip hiç ara vermeden namaz kılmaya, hiç iftar etmeden oruç tutmaya güç yetirebilir misin?” Soruyu soran kişi: ‘Buna kim güç yetirebilir ki?!” dedi. 992
“Müslümanlardan bir şahıs, deve sağılacak kadar bir süre Allah yolunda cihad ederse, cennet onun hakkı olur. Allah yolunda yaralanan veya bir sıkıntıya düşen kimse, kıyâmet gününde yaralandığı gün gibi kanlar içinde Allah’ın huzuruna gelir. Kanının rengi zâferân gibi kıpkırmızı, kokusu da misk kokusu gibidir.” 993
“Cennette yüz derece vardır ki, Allah onları, kendi yolunda cihad edenlere hazırlamıştır. Her derece arasında gökle yer arası kadar mesâfe bulunmaktadır.” 994
“Allah yolunda (cihad için) ayakları tozlanan kula cehennem ateşi dokunmaz.” 995
“Allah korkusundan ağlayan bir kimse, sağılan süt tekrar memeye girmedikçe cehenneme girmez. Allah yolundaki cihadın tozu ile cehennem dumanı bir kulun üzerinde
987] Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 4, hadis no: 1625; Nesâî, Cihad 45
988] Buhârî, Cihad 36; Müslim, Sıyâm 167-168; Ebû Dâvud, Cenâiz 3; Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 3; Nesâî, Sıyâm 44; İbn Mâce, Sıyâm 34
989] Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 3
990] Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 17
991] Buhârî, Cihad 1; Müslim, İmâre 110; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 1; Nesâî, Cihad 17
992] Buhârî, Cihad 1
993] Ebû Dâvud, Cihad 40; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 21; Nesâî, Cihad 25
994] Buhârî, Cihad 4, Tevhid 22; Nesâî, Cihad 18
995] Buhârî, Cihad 16; Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 7; Nesâî, Cihad 9
- 220 -
KUR’AN KAVRAMLARI
birleşmez.” 996
“İki göze cehennem ateşi dokunmaz: Allah korkusundan ağlayan göz ve Allah yolunda nöbet bekleyerek geceleyen göz.” 997
“Kim Allah yolunda cihada gidecek bir gâziyi donatır, cihad için gerekli olan ihtiyaçlarını karşılarsa, bizzat cihada gitmiş gibi sevap kazanır. Cihada giden gâzinin arkada bıraktığı âilesine güzelce bakıp onların ihtiyaçlarını karşılayan da bizzat cihad yapmış gibi sevap kazanır.” 998
“Kim Allah’a gerçekten iman ederek ve vaadine gönülden bağlanarak O’nun yolunda cihad etmek için at beslerse, o atın yediği, içtiği, gübresi ve bevli kıyâmet gününde o kimsenin sevapları arasında olacaktır.” 999
“Allah yolunda cihad edenler için Allah Taâlâ cennette yüz derece hazırlamıştır. Her derecenin arası yerle gök arası kadardır.” 1000
Ebû Zer (r.a.) şöyle dedi: “Yâ Rasûlallah! Hangi amel daha fazîletlidi?’ diye sordum. “Allah’a iman ve Allah yolunda cihad etmek” buyurdular.” 1001
Sahâbeden bir adam: “Yâ Rasûlallah! Seyahata çıkmam için bana izin ver” dedi. Bunun üzerine Nebî (s.a.s.): “Şüphesiz ki ümmetimin seyahati Azîz ve Celîl olan Allah yolunda cihada çıkmaktır” buyurdu. 1002
“Allah yolunda cihad ve Allah’a iman etmek, amellerin en fazîletlisidir...” 1003
Rasûlullah’a (s.a.s.) “Hangi amel daha fazîletlidir?” diye soruldu. “Allah’a ve Rasûlüne iman etmek” buyurdu. “Sonra hangisi?” denildi. “Allah yolunda cihad etmek” karşılığını verdi. “Bundan sonra hangisi?” denilince: “Allah katında makbul olan hactır” buyurdular. 1004
İbn Mes’ûd (r.a.) şöyle dedi: “Yâ Rasûlallah! Hangi amel Allah’a daha sevimlidir?” dedim, “Vaktinde kılınan namaz” buyurdu. “Sonra hangisidir?” diye sordum, “Ana babaya iyilik etmek” diye cevap verdi. “Ondan sonra hangisidir?” dedim, “Allah yolunda cihad etmek” buyurdular. 1005
Bir adam Rasûlullah (s.a.s.)’e gelerek: “İnsanların hangisi daha üstündür?” diye sordu. Peygamberimiz: “Allah yolunda canıyla ve malıyla cihad eden kimse” buyurdu. Adam: “Sonra kimdir?” diye sordu. Efendimiz: “Bir vâdiye çekilip Allah’a ibâdet eden ve insanları şerrinden uzak tutan kimse” buyurdu. 1006
996] Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 8, Zühd 8; Nesâî, Cihad 8
997] Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 12
998] Buhârî, Cihad 38; Müslim, İmâre 135-136; Ebû Dâvud, Cihad 20; Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 6; Nesâî, Cihad 44
999] Buhârî, Cihad 45; Nesâî, Hayl 11
1000] Buhârî, Cihâd 4, Tevhîd 22; Nesâî, Cihâd 18
1001] Buhârî, Itk 2; Keffârât 6; Müslim, İman 136; İbn Mâce, Itk 4
1002] Ebû Dâvûd, Cihâd 6
1003] Müslim, İmâre 117; Tirmizî, Cihad 32
1004] Buhârî, İman 18, Hac 4, Tevhid 47; Müslim, İman 135; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 22; Nesâî, Hac 4, Cihad 17
1005] Buhârî, Mevâkît 5, Cihâd 1, Edeb 1, Tevhîd 48; Müslim, Îmân 137-139; Tirmizî, Salât 14, Birr 2; Nesâî, Mevâkît 51
1006] Buhârî, Cihad 2, Rikak 34; Müslim, İmâre 122-123, 127; Ebû Dâvud, Cihad 5; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 24; Nesâî, Cihad 7, Zekât 74; İbn Mâce, Fiten 13
CİHAD
- 221 -
“Allah yolunda malını harcayana, harcadığının yedi yüz misli ecir verilir.” 1007
“İşin başı İslâm, direği namaz, zirvesi cihaddır.” 1008
“Kim Allah yolunda cihad etmeden ve cihadı arzu etmeden, bunu konuşmadan ölürse, münâfıklığın bir bölümü üzerinde (münâfıkların bir grubundanmış gibi) ölür.” 1009
“Siz cihadı terkederseniz; Allah üzerinize bir zillet/aşağılık verir ki, (tam bir iman ve cihad arzusuyla) dininize dönünceye kadar o zilleti üzerinizden kaldırmaz.” 1010
“Fâizi yemek için hileli yollara saptığınız, öküzlerin kuyruklarına yapışıp ziraatla geçindiğiniz ve cihadı terk ettiğiniz zaman Allah üzerinize zilleti (aşağılanma, horlanma, zaafa düşmeyi) Musallat kılar ve dininize dönmedikçe onu üzerinizden sıyırmaz.” 1011
“Onlara karşı bizzat mücâdele eden mü’mindir. Onlara karşı diliyle mücâdele eden mü’mindir. Onlara karşı kalbiyle (nefret duyup) mücâdele eden mü’mindir. Kalp ile mücâdelenin ötesinde (cihadı terk edenlerin) hardal tanesi kadar imanı yoktur.” 1012
“Allah yolunda bir gün hudut nöbeti tutmak (ribât) dünyadan ve dünya üzerindeki şeylerden daha hayırlıdır. Sizden birinizin kamçısının cennetteki yeri, dünyadan ve dünya üzerindeki şeylerden daha hayırlıdır. Kulun Allah Teâlâ’nın yolunda akşamleyin veya sabah erken vakitteki yürüyüşü de dünyadan ve dünya üzerindeki şeylerden daha hayırlıdır.” 1013
“Bir gün ve bir gece ribât (düşman karşısında cihad halinde durma; hudut nöbeti tutmak), gündüzü oruçlu gecesi ibâdetli geçirilen bir aydan daha hayırlıdır. Şâyet kişi bu nöbet esnâsında vazife başında ölürse, yapmakta olduğu işin ecri ve sevâbı kıyâmete kadar devam eder, şehid olarak rızkı da devam eder ve kabirdeki sorgu meleklerinden güven içinde olur.” 1014
“Hudutta Allah yolunda nöbet tutanlar (murâbıtlar) dışında ölenin ameli sona erdirilir. Hudutta nöbet tutarken ölenin yaptığı işlerin sevâbı kıyâmet gününe kadar artarak devam eder, kabirdeki imtihanda da güvenlik içinde olur.” 1015
“Allah yolunda ribât (düşman karşısında cihad halinde durmak; hudutta bir gün nöbet tutmak) başka yerlerde bin gün nöbet tutmaktan daha hayırlıdır.” 1016
“Allah yolunda (cihad için) yapılan bir sabah ve akşam yürüyüşü, hiç şüphesiz dünyadan ve dünya varlıklarından daha hayırlıdır.” 1017
Rasûlullah’ın (s.a.s.) ashâbından bir kişi, içinde tatlı su gözesi bulunan bir dağ
1007] Tirmizî, Fezâilü'l-Cihâd 4; Nesâî, Cihâd 45
1008] Tirmizî, İman 8; İbn Mâce, Fiten 12
1009] Müslim, İmâre 158; Ebû Dâvud, Cihad 17; Nesâî, Cihad 2; Dârimî, Cihad 25; Ahmed bin Hanbel, II/374
1010] Bülûğu’l-Merâm, Bâbu’r Ribâ, hadis no: 11
1011] Ebû Dâvud, Büyû' 54
1012] Müslim, İman 80; Ahmed bin Hanbel, I/458
1013] Buhârî, Cihad 6, 43, Bed’ü’l-Halk 8, Rikak 2; Müslim, İmâre 113-114; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 17, 25, Tefsîru Sûre (3) 22; İbn Mâce, Zühd 39
1014] Müslim, İmâre 163; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 2; Nesâî, Cihad 39; İbn Mâce, Cihad 7
1015] Ebû Dâvud, Cihad 15; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 2
1016] Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 26; Nesâî, Cihad 39
1017] Buhârî, Cihad 5, Rikak 2; Müslim, İmâre 112-115; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 17, 26; Nesâî, Cihad 11, 12
- 222 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yolundan geçmişti. Burası çok hoşuna gitti ve: “Keşke insanlardan ayrılıp şu dağ kısığında otursam. Ama Rasûlullah’dan (s.a.s.) izin almadan bunu asla yapmam, dedi. Sonra arzusunu Rasûlullah’a (s.a.s.) anlattı. Peygamberimiz: “Böyle bir şey yapma. Çünkü sizden birinizin Allah yolunda çalışıp gayret sarfetmesi, evinde oturup yetmiş sene namaz kılmasından daha faziletlidir. Allah’ın sizi bağışlamasını ve cennete koymasını istemez misiniz? O halde Allah yolunda cihada çıkınız. Kim devenin sağılacağı kadar bir süre Allah yolunda cihad ederse, mutlaka cennete girer” buyurdu. 1018
Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e: “Yâ Rasûlallah! Allah yolunda cihada denk hangi iş vardır?”
“Ona denk bir iş bulamazsınız” buyurdu. İki veya üç defa aynı soruyu tekrarladılar; Rasûlullah (s.a.s.) de her defasında “Ona denk bir iş bulamazsınız” cevabını tekrarladı. Daha sonra şöyle buyurdu: “Allah yolunda cihad eden kimsenin benzeri, gündüzleri oruç tutan, geceleri namaz kılan, Allah’ın âyetlerine hakkıyla itâat eden ve Allah yolunda cihad eden kimse, cepheden dönünceye kadar, namaza ve oruca hiç bir şekilde ara vermeyen kimsenin benzeridir. “ 1019 Buhârî’nin rivâyeti şöyledir: Bir adam: “Yâ Rasûlallah! Bana cihada denk bir iş gösterseniz?” dedi. Rasûl-i Ekrem: “Cihada denk olacak bir iş bulamıyorum ki” buyurdu; sonra da şöyle devam etti: “Allah yolunda cihad eden kimse yola çıktığında, sen de mescidine girip hiç ara vermeden namaz kılmaya, hiç iftar etmeden oruç tutmaya güç yetirebilir misin?” Soruyu soran kişi: “Buna kim güç yetirebilir ki?” dedi. 1020
“Rab olarak Allah’a, din olarak İslâm’a, resûl olarak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e inanıp râzı olan kimse cenneti hak eder. “ Rasûlullah’ın bu sözü Ebû Saîd’in çok hoşuna gitti ve: “Yâ Rasûlallah! Bu sözü bana tekrarlasanız” dedi. Peygamber Efendimiz sözünü tekrarladı; sonra da şöyle buyurdu: “Bir başka haslet daha vardır ki, onun sâyesinde Allah kulunu cennette yüz derece yükseltir. Her bir derecenin arası da yerle gök arası kadardır.” Ebû Saîd: “O haslet nedir, yâ Rasûlallah?” diye sordu. Hz. Peygamber: “Allah yolunda cihad, Allah yolunda cihaddır” buyurdu. 1021
“Bir gün ve bir gece hudut nöbeti tutmak, gündüzü oruçlu gecesi ibadetli geçirilen bir aydan daha hayırlıdır. Şâyet kişi bu nöbet esnasında vazife başında iken ölürse, yapmakta olduğu işin ecri ve sevabı kıyamete kadar devam eder, şehid olarak rızkı da devam eder ve kabirdeki sorgu meleklerinden güven içinde olur.” 1022
“Hudutta Allah yolunda nöbet tutanlar dışında her ölenin ameli sona erdirilir. Hudutta nöbet tutarken ölenin yaptığı işlerin sevabı kıyamet gününe kadar artarak devam eder, kabirdeki imtihanda da güvenlik içinde olur.” 1023
“Allah yolunda hudutta bir gün nöbet tutmak, başka yerlerde bin gün nöbet tutmaktan daha hayırlıdır.” 1024
“Allah Teâlâ kendi yolunda cihada çıkan kimseye, onu sadece benim yolumda cihad, bana îman, benim resullerimi tasdîk yola çıkarmıştır, buyurarak kefil olur. Allah, o kimseyi
1018] Tirmizî, Fezâilü'l-Cihâd 17
1019] Buhârî, Cihâd 1; Müslim, İmâre 110; Tirmizî, Fezâilü'l-Cihâd 1; Nesâî, Cihâd 17
1020] Buhârî, Cihâd 1
1021] Müslim, İmâre 116; Nesâî, Cihâd 18
1022] Müslim, İmâre 163; Tirmizî, Fezâilü'l-Cihâd 2; Nesâî, Cihâd 39; İbn Mâce, Cihâd 7
1023] Ebû Dâvûd, Cihâd 15; Tirmizî, Fezâilü'l-Cihâd 2
1024] Tirmizî, Fezâilü'l-Cihâd 26; Nesâî, Cihâd 39
CİHAD
- 223 -
şehid olursa cennete koymaya, gâzi olursa manevî ecre ve dünyalık ganimete kavuşmuş olarak, evine döndürmeye kefil olmuştur. Muhammed’in canını kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, Allah yolunda açılan bir yara, kıyamet gününde açıldığı gündeki şekliyle gelir: Rengi kan rengi, kokusu misk kokusudur. Muhammed’in canını kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, eğer müslümanlara zor gelmeseydi, Allah yolunda cihada çıkan hiçbir seriyyenin arkasında asla oturup kalmazdım. Fakat maddî güç bulamıyorum ki onları sevkedeyim, onlar da bu gücü bulamıyorlar. Benden ayrılıp geride kalmak ise onlara zor geliyor. Muhammed’in canını elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, Allah yolunda cihad edip öldürülmeyi, sonra cihad edip yine öldürülmeyi, sonra tekrar cihad edip tekrar öldürülmeyi çok arzu ederdim.” 1025
“Allah korkusundan ağlayan bir kimse, sağılan süt tekrar memeye girmedikçe cehenneme girmez. Allah yolundaki cihadın tozu ile cehennem dumanı bir kulun üzerinde birleşmez.” 1026
“İki göze cehennem ateşi dokunmaz: Allah korkusundan ağlayan göz ve Allah yolunda nöbet bekleyerek geceleyen göz.” 1027
“Bir kul Allah yolunda (cihad ederken) bir gün oruç tutarsa, bu oruç sebebiyle Cenâb–ı Hak onun yüzünü yetmiş senelik mesâfeden cehennem ateşinden uzaklaştırır.” 1028
“Bir kimse Allah yolunda (cihad ederken) bir gün oruç tutarsa, Cenâb–ı Hak onunla cehennem arasında yerle gök genişliğinde bir hendek açar.” 1029
“Allah Teâlâ, kendi yolunda cihada çıkan kimseye, ‘onu sadece Benim yolumda cihad, Bana iman, Benim Rasûllerimi tasdik yola çıkarmıştır’ buyurarak kefil olur. Allah, o kimseyi şehid olursa cennete koymaya, gâzi olursa mânevî ecre ve dünyalık ganimete kavuşmuş olarak evine döndürmeye kefil olmuştur. Muhammed’in canını kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, Allah yolunda açılan bir yara, kıyâmet gününde açıldığı gündeki şekliyle gelir: Rengi kan rengi, kokusu misk kokusudur. Muhammed’in canını kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, eğer müslümanlara zor gelmeseydi, Allah yolunda cihada çıkan hiçbir seriyyenin arkasında asla oturup kalmazdım. Fakat maddî güç bulamıyorum ki onları sevkedeyim; onlar kendileri de bu gücü bulamıyorlar. Benden ayrılıp geride kalmak ise onlara zor geliyor. Muhammed’in canını elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, Allah yolunda cihad edip öldürülmeyi, sonra cihad edip yine öldürülmeyi, sonra tekrar cihad edip tekrar öldürülmeyi çok arzu ederdim.” 1030
“Bir kimse gazâ (Allah için savaş) yapmadan ve gönlünde gazâ etme arzusu taşımadan ölürse, nifaktan bir şûbe üzere (bir tür nifak üzere) ölür.” 1031
“Harp hiledir.” 1032
“Allah’ın adıyla gazâ edin, Allah yolunda gazâ edin, Allah’a küfredeni (Allah’ı inkâr
1025] Müslim, İmâre 103; Buhârî, Cihâd 7 (Hadisin kısa bir bölümü); Nesâî, Îmân 24
1026] Tirmizî, Fezâilü'l-Cihâd 8; Tirmizî, Zühd 8; Nesâî, Cihâd 8
1027] Tirmizî, Fezâilü'l-Cihâd 12
1028] Buhârî, Cihâd 36; Müslim, Sıyâm 167-168; Ebû Dâvûd, Cenâiz 3; Tirmizî, Fezâilü'l-Cihâd 3; Nesâî, Sıyâm 44; İbn Mâce, Sıyâm 34
1029] Tirmizî, Fezâilü'l-Cihâd 3
1030] Müslim, İmâre 103; Buhârî, Cihad 7 (Hadisin bir bölümü); Nesâî, İman 24
1031] Müslim, İmâre 158; Ebû Dâvud, Cihad 1; Nesâî, Cihad 2; Dârimî, Cihad 25; Ahmed bin Hanbel, II/374
1032] Buhârî, Cihad 157; Müslim, Cihad 18-19; Ebû Dâvud, Cihad 92; Tirmizî, Cihad 5; İbn Mâce, Cihad 28
- 224 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edeni) öldürün; savaşın, ahdinizi bozmayın, ganimet malına hıyânet etmeyin; kulak, burun ve pak kesmeyin; çocukları öldürmeyin.” 1033
“Rasûlullah (s.a.s.) kadınları ve çocukları öldürmekten nehyetti.” 1034
Rasûlullah (s.a.s.) düşmanla karşılaştığı günlerden birinde güneş batıya meyledinceye kadar bekledi. Sonra ashâbın arasında ayağa kalktı ve şöyle buyurdu: “Ey müslümanlar! Düşmanla karşılaşmayı temennî etmeyin; Allah’tan âfiyet dileyin. Fakat düşmanla karşılaşınca da sabredin. Bilin ki cennet kılıçların gölgesi altındadır.” Sonra, Allah’a şöyle duâ etti: “Ey Kur’an’ı indiren, bulutları gökyüzünde gezdiren ve düşman saflarını darmadağın eden Allah’ım! Şu düşmanları perişan et ve bizi onlara karşı muzaffer kıl.” 1035
“İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’ deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar müstesnâ; iç yüzlerinin muhasebesi ise Allah’a aittir.” 1036
Peygamber (s.a.s.)’e bir kimse geldi de: “Bir kısım insanlar, ganîmet malı için savaşır, bazı kimseler de insanlar arasında adının söylenip övülmesi için savaşır, bazıları da (yiğitlikteki) mevkii, derecesi görülsün diye cihad eder. Kimileri de ırkının üstünlüğünü göstermek için veya gazabından dolayı savaşır. Şimdi, Allah yolunda cihad eden kimdir?” diye sordu. Peygamber (s.a.s.) de: “Kim, Allah’ın kelimesi (dini, dâvâsı) daha yüce olsun diye savaşırsa, işte o, Allah yolundadır” buyurdu. 1037
“Düşmanlarınız için elinizden geldiği, gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayın. Dikkat edin! Kuvvet atmaktır; kuvvet atmaktır; kuvvet atmaktır.” 1038
“Kim atıcılık öğrenir de sonra onu terkederse Bizden değildir (veya muhakkak isyan etmiştir).” 1039
“Allah Teâlâ bir ok sebebiyle üç kimseyi cennete koyar: Hayır ve sevap umarak o oku yapan sanatkârı, bu oku Allah yolunda atanı, oku atana yardımcı olanı. Atılıcılık ve binicilik öğrenin. Atıcılık öğrenmeniz binicilik öğrenmenizden Bana göre daha sevimlidir. Kim kendisine atıcılık öğretildikten sonra ondan yüzçevirirse, Allah’ın Allah’ın kendisine ihsan ettiği nimete karşı şükrünü terketmiş veya küfrân-ı nimet etmiş olur.” 1040
“Kim Allah yolunda bir ok atarsa, onun bu hareketi bir köleyi âzâd etme sevabına denktir.” 1041
“Allah’ın ismiyle, Allah(‘ın yardımıy)la, Rasûlullah’ın sünneti üzerine gidin. İhtiyarları, çocukları, küçükleri ve kadınları öldürmeyin. Ganîmet malına hıyânet etmeyin, ganîmeti bir araya toplayın, ıslah edin (ifsâd etmeyin; işlerinizi düzeltin) ve iyilik yapın. ‘İhsân (iyilik
1033] Ebû Dâvud, Cihad 82; Tirmizî, Diyât 14, Siyer 47, Fezâilu'l-Kur'an 17; İbn Mâce, Cihad 38
1034] Buhârî, Cihad 147; Müslim, Cihad, 25-26; Tirmizî, Siyer 19; İbn Mâce, Cihad 30
1035] Buhârî, Cihad 112; Müslim, Cihad 20; Ebû Dâvud, Cihad 89
1036] Buhâri, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104; Tirmizî, Tefsir 78; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
1037] Buhârî, Cihad 15, İlim 45, Humus 10, Tevhid, 28; Müslim, İmâre 149-151; Ebû Dâvud, Cihad 24; Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 16; Nesâî, Cihad 21; İbn Mâce, Cihad 13
1038] Müslim, İmâre 167; Ebû Dâvud, Cihad 23; Tirmizî Tefsîru Sûre (8) 5; İbn Mâce, Cihad 19
1039] Müslim, İmâre 169; Ebû Dâvud, Cihad 23; Nesâî, Hayl 8; İbn Mâce, Cihad 19
1040] Ebû Dâvud, Cihad 23; Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 11; Nesâî, Hayl 8
1041] Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 11; Ebû Dâvud, Itk 14; Nesâî, Cihad 26; İbn Mâce, Cihad 19
CİHAD
- 225 -
ve güzellik) edin. Şüphesiz Allah iyilik yapanları sever.” 1042
“Bir kavim, zayıf ve yoksuldular, kuvvette ve sayıda güçlü olanlar onlarla savaştı. Allah Teâlâ, o zayıfları onlara gâlip kıldı. Onlar da düşmanlarına (kötülük) kastederek onları (büyük zorluklarda) kullandılar ve onlara Musallat oldular. Böyle Allah Teâlâ’ya kavuşacakları güne kadar Allah’ı kendilerine gazap ettirdiler/kızdırdılar.” 1043
“Allah yolunda yaralanan bir kimse, kıyâmet gününde yarasından kan akarak Allah’ın huzuruna gelir. Renk, kan rengi; koku ise misk kokusudur.” 1044
“Cennet kapıları, şüphesiz kılıçların gölgeleri altındadır.” Rasûlullah’ın bu sözünü duyan bir mücâhid, kılıcının kınını kırıp attı. Sonra elinde kılıcıyla düşmanın üzerine yürüdü ve ölünceye kadar düşmanla savaştı. 1045
“Kim Allah’ın adını, hükmünü yüceltmek, her şeyin üstüne çıkarmak için savaşırsa, o Allah yolundadır.” 1046
“Allah Teâlâ’dan bütün kalbiyle şehidlik dileyen bir kimse, yatağında ölse bile, Allah onu şehidlik mertebesine ulaştırır.” 1047
“Şehidliği gönülden arzu eden bir kimse, şehid olmasa bile sevabına nâil olur.” 1048
Tepeden tırnağa silâhlı bir adam Nebî’ye (s.a.s.) geldi ve: “Yâ Rasûlallah! Sizinle birlikte önce savaşa mı katılayım, yoksa müslüman mı olayım?” dedi. Rasûl-i Ekrem: “Önce müslüman ol, sonra savaş” buyurdu. Bunun üzerine adam müslüman oldu, sonra savaştı ve neticede şehid oldu. Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: “Az çalıştı, çok kazandı.” 1049
İmran’ın babası Eslem’den (r.a.) rivâyet edilmiştir: O dedi ki: “Biz (orayı feth etme kastıyla, savaş için) Kostantîniyye’de (İstanbul’da) bulunuyorduk. Mısır ehlinin başında, Ukbe İbn Âmir, Şam ehlinin başında da Fudâle İbn Ubeyd bulunuyordu. Rumlardan büyük bir saf, karşımıza çıkınca, biz de onlara karşı saf tuttuk. O anda müslümanlardan bir kişi, onlara açıkça hamlede bulunarak aralarına daldı, o zaman insanlar, bu zat hakkında: “Sübhânallah! Kendini tehlikeye atıyor” diye bağırdılar. Bunun üzerine Ebû Eyyub el-Ensârî kalkarak: “Ey insanlar! Siz bu âyeti, yani “Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın” 1050 âyetini böyle te’vil ediyorsunuz ama, aslında bu âyet, biz Ensâr cemaati hakkında nâzil olmuştur. Şöyle ki: Allah Teâlâ, dinini aziz edip İslâm’ın yardımcıları çoğalınca; Rasûlullah’ın (s.a.s.) haberi olmadan biz kendi aramızda: “Aile fertlerimizi ve mallarımızı terk ederek bu İslâm dininin yücelmesi için bu zamana kadar çalıştık; tâ ki İslâm yayıldı, Allah Teâlâ, Peygamberine yardım etti, şimdi ailemize ve mallarımıza dönüp onların arasında bulunarak zâyi olan şeylerimizi düzeltsek!” dedik. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Peygamberine bu âyeti inzâl buyurarak bizim sözlerimizi reddetti. O hal1042]
Ebû Dâvud, Cihad 82, hadis no: 2614
1043] Ahmed bin Hanbel, V/407
1044] Buhârî, Cihad 10, Zebâih 31; Müslim, İmâre 105; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad21; Nesâî, Cihad 27
1045] Müslim, İmâre 146; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 23
1046] Buhârî, İlim 45, 1/42, Cihad 15, 4/24; Müslim, İmâre 149-150, hadis no: 1904, 3/1512; İbn Mâce, Cihad 13, hadis no: 2783, 1/931; Ahmed bin Hanbel, 4/392, 397, 402, 405, 417
1047] Müslim, İmâre 157; Nesâî, Cihad 36; İbn Mâce, Cihad 15
1048] Müslim, İmâre 156
1049] Buhârî, Cihad 13; Müslim, İmâre 144
1050] 2/Bakara, 195
- 226 -
KUR’AN KAVRAMLARI
de, âyette geçen “tehlike”den maksadın, “cihadı bırakıp mallarımızla uğraşmamız” olduğu meydana çıktı.” 1051
“Cennete giren hiçbir kimse, yeryüzündeki her şey kendisinin olsa bile dünyaya geri dönmeyi arzu etmez. Sadece şehid, gördüğü aşırı itibar ve ikram sebebiyle tekrar dünyaya dönmeyi ve on defa şehid olmayı ister.” 1052
“Cihada çıkan bir birlik veya seriyye savaşır, ganimet alır ve ölümden kurtulursa, ecirlerinin üçte ikisini önceden peşinen almış olurlar. Bir birlik veya seriyye cihada çıkar, ganimet elde edemez, şehid olur veya yaralı dönerlerse onların ecirleri âhirette tam olarak verilir.” 1053
“Şehidin kul borcu dışındaki bütün günahlarını Allah bağışlar.” 1054
“Bu gece rüyamda iki adam gördüm. Yanıma gelip beni bir ağaca çıkardılar; sonra da bir eve götürdüler. O ev, şimdiye kadar benzerini görmediğim güzellik ve değerde idi. Sonra o iki kişi bana: ‘Bu eşsiz ev, şehidler sarayıdır’ dedi.” 1055
“Sizden biriniz karıncanın ısırmasından ne kadar acı duyarsa, şehid olan kimse de ölümden ancak o kadar acı duyar.” 1056
Abdullah bin Amr ibn Harâm el-Ensârî, Uhud şehidlerindendir. Oğlu Câbir şöyle diyor: Babam öldürüldüğü zaman ağlamaya başladım, yüzündeki örtüyü açıp açıp ağlıyordum. Rasûlullah’ın ashâbı beni bırakmak istemiyorlar, fakat Rasûlullah bana engel olmuyordu. Sonra buyurdu ki: “Ağlasan da, ağlamasan da fark etmezdi. O (baban) kaldırılıp defn olununcaya kadar melekler kanatlarıyla ona gölge yapıyorlardı.” 1057
Câbir İbn Abdullah (r.a.) şöyle dedi: “Babamın müsle yapılmış cesedi getirilip Nebî (s.a.s.)’nin önüne konuldu. Yüzünü açmak üzere gittim, fakat oradaki topluluk bana engel oldu. Bunun üzerine Nebî (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Melekler ara vermeksizin onu kanatlarıyla gölgeliyorlar.” 1058
“Kardeşleriniz Uhud’da vurulunca Allah, onların ruhlarını yeşil kuşların içine (şekline) koydu. Cennetin ırmaklarına gelir, meyvelerinden yer, Arşın gölgesindeki altın kandillere gelip konarlar. Yediklerinin ve içtiklerinin güzelliğini görünce; ‘Keşke kardeşlerimiz, Allah’ın bize ne yaptığını (ne ikramlarda bulunduğunu) bilseler de savaştan geri kalmasalar!’ dediler. Yüce Allah: ‘Ben sizin bu arzunuzu onlara duyururum’ buyurdu ve bu âyetleri 1059 indirdi.” 1060
Enes (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, Ümmü Hârise İbn Sürâka diye bilinen Ümmü Rübeyyi’ binti Berâ, Nebî’ye (s.a.s.) geldi ve: “Yâ Rasûlallah! Bana
1051] Tirmizî, Tefsîr-i Sûre 2/19; Ebû Dâvud, Cihad 22
1052] Buhârî, Cihad 21; Müslim, İmâre 109; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 13, 25
1053] Müslim, İmâre 154; Ebû Dâvud, Cihad12; Nesâî, Cihad 15; İbn Mâce, Cihad 13
1054] Müslim, İmâre 119
1055] Buhârî, Cihad 4, Cenâiz 93
1056] Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 26; Nesâî, Cihad 35; İbn Mâce, Cihad 16
1057] Buhârî, Cenâiz 34, Cihad 2; Müslim, Fezâil 26, hadis 129, 130
1058] Buhârî, Cenâiz 3, 35, Cihad 20, Meğâzi, 26; Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 129-130; Nesâî, Cenâiz 12, 13
1059] 3/Âl-i İmrân, 169-171
1060] Ebû Dâvud, Cihad, bâb fî Fadli'ş-şehâdeh
CİHAD
- 227 -
Hârise’den haber verir misiniz? Eğer cennette ise sabredeceğim; böyle değilse ona ağlamaya çalışacağım” dedi. Hârise, Bedir savaşında şehid olmuştu. Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Ey Ümmü Hârise! Şüphesiz cennetin içinde cennetler vardır; senin oğlun bunların en yücesi olan Firdevs cennetindedir.” 1061
“İki duâ reddolunmaz veya pek nâdir reddolunur. Bunlar; ezan okunurken yapılan duâ ile savaş ânında düşmanla boğaz boğaza gelindiği sırada yapılan duâdır.” 1062
Ebû Katâde (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) ashâb arasında ayağa kalktı ve “Allah yolunda cihad ve Allah’a iman etmek, amellerin en fazîletlisidir” diye hatırlattı. Bunun üzerine bir adam ayağa kalkıp: “Yâ Rasûlallah! Şâyet Allah yolunda öldürülürsem, bu benim günahlarıma keffâret olur mu?” diye sordu. Rasûlallah (s.a.s.) ona: “Evet, şâyet sen sabrederek ecrini de sadece Allah’tan bekleyerek cepheden kaçmaksızın düşmana karşı koyup Allah yolunda öldürülürsen, günahlarına keffâret olur” buyurdu. Sonra Rasûlullah (s.a.s.): “Nasıl demiştin?” diye sordu. Adam: “Şâyet ben Allah yolunda öldürülürsem günahlarıma keffâret olur mu?” diye sözünü tekrarladı. Rasûlullah (s.a.s.) ona: “Evet, şâyet sen sabrederek ecrini sadece Allah’tan bekleyerek cepheden kaçmaksızın düşmana karşı koyup Allah yolunda öldürülürsen, günahlarına keffâret olur. Ancak, borçların bunun dışındadır. Bunu bana Cibrîl söyledi” buyurdu. 1063
Câbir’den (r.a.): Bir adam: “Yâ Rasûlallah! Eğer Allah yolunda öldürülürsem ben nerede olacağım?” dedi. Rasûl-i Ekrem: “Cennette!” diye cevap verdi. Bunun üzerine adam elinde bulunan hurmaları attı, sonra düşmanla savaştı ve neticede şehid düştü. 1064
Enes (r.a.) şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.s.) ile ashâbı yola çıktı ve müşriklerden önce Bedir’e vardılar. Müşrikler de geldiler. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Sizden hiçbiriniz, ben başında olmadıkça herhangi bir şey yapmasın!” Sonra müşrikler yaklaştı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Genişliği göklerle yer arası kadar olan cennete girmek üzere ayağa kalkınız!” buyurdu. Enes der ki: Ensar’dan Umeyr İbn Hümâm (r.a.): “Yâ Rasûlallah! Genişliği göklerle yer arası kadar olan cennet mi?” diye sordu. Peygamberimiz: “Evet” dedi. Umeyr: “Ne iyi, ne âlâ!” dedi. Rasûlullah (s.a.s.): “Niye öyle söyledin?” diye sordu. Umeyr: “Allah’a yemin ederim ki yâ Rasûlallah, cennet ehlinden olmayı istediğim için öyle söyledim, başka maksadım yok” dedi. Rasûl-i Ekrem: “Şüphesiz sen cennetliksin!” buyurdu. Umeyr, bu söz üzerine torbasından birkaç hurma çıkartıp onları yemeye başladı. Sonra: “Eğer şu hurmalarımı yiyinceye kadar yaşarsam, bu gerçekten uzun bir hayattır” diyerek elindeki hurmaları attı; sonra şehid oluncaya kadar müşriklerle savaştı. 1065
Enes (r.a.) dedi ki: Birtakım kimseler Peygamber (s.a.s.)’e gelerek, “bize Kur’an’ı ve Sünneti öğretecek insanlar gönderseniz” dediler. Rasûl-i Ekrem, içlerinde dayım Harâm’ın da bulunduğu, ensârdan kendilerine kurrâ denilen yetmiş kişiyi onlara gönderdi. Bunlar Kur’an okuyor, geceleri onu aralarında müzâkere edip öğreniyorlardı. Gündüzleri ise su getirip mescide koyuyorlar, odun toplayıp onu satıyor, bedeliyle de Suffe ehline ve fakirlere yiyecek satın alıyorlardı. İşte
1061] Buhârî, Cihad 14, Meğâzi 9, Rikak 51; Tirmizî, Tefsiru sûre 23
1062] Ebû Dâvud, Cihad 39
1063] Müslim, İmâre 117; Tirmizî, Cihad 32
1064] Müslim, İmâre, 143; Buhârî, Meğâzî, 17; nesâî, Cihad 31
1065] Müslim, İmâre 145; Ahmed bin Hanbel, Müsned 3/137
- 228 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Nebî (s.a.s.) onlara bu kişileri göndermişti. Fakat gidecekleri yere varmadan önlerine çıktılar ve onları öldürdüler. Onlar (öldürülmeden önce): “Allah’ım! Bizim haberimizi Peygamberimiz’e ulaştır. Bizler Sana kavuştuk ve Senden râzı olduk; Sen de bizden râzı oldun” dediler. Bir adam, yaklaşıp Enes’in dayısı Harâm’a mızrağını sapladı, hatta vücudunun bir tarafından öbür tarafına geçirdi. Bunun üzerine Harâm: “Kâbe’nin Rabbine yemin ederim ki, cenneti kazandım gitti” dedi. Bu olay üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Şüphesiz ki din kardeşleriniz öldürüldüler. Onlar hem de şöyle dediler: ‘Allah’ım! Bizim haberimizi Peygamberimiz’e ulaştır. Bizler Sana kavuştuk ve Senden râzı olduk; Sen de bizden râzı oldun!” buyurdu. 1066
Enes (r.a.) şöyle dedi: Amcam Enes İbn Nadr (r.a.) Bedir savaşına katılmamıştı. Bu ona çok ağır geldi. Bu sebeple: “Yâ Rasûlallah! Müşriklerle yaptığın ilk savaşta bulunamadım. Eğer Allah Teâlâ müşriklerle yapılacak bir savaşta beni bulundurursa, neler yapacağımı muhakkak Allah görür” dedi. Uhud savaşında müslüman safları dağılınca, Enes İbn Nadr arkadaşlarını kastederek, “Rabbim, bunların yaptıklarından dolayı özür beyan ederim” dedi. Müşrikleri kastederek de, “bunların yaptıklarından da uzak olduğumu arzederim” deyip ilerledi. Derken Sa’d İbn Muâz ile karşılaştı ve “Ey Sa’d İbn Muâz! İşte cennet. Nadr’ın Rabine yemin ederim ki, Uhud’un yakınlarından ben onun kokusunu alıyorum” dedi. Sa’d (bu olayı anlatırken): “Ben onun yaptığını yapmaya güç yetiremedim, yâ Rasûlallah!” dedi. Hadisin râvîsi Enes, amcasıyla ilgili olayı şöyle anlatır: Amcamı şehid edilmiş olarak bulduk. Vücudunda seksenden fazla kılıç darbesi, mızrak yarası ve ok izi vardı. Müşrikler ona müsle yapmış, uzuvlarını kesmişlerdi. Bu sebeple onu hiç kimse tanıyamadı. Sadece kız kardeşi parmak uçlarından tanıyabildi. Enes, “biz şu âyetin amcam ve onun gibiler hakkında inmiş olduğu görüşündeyiz” dedi: “Mü’minler içinde öyle yiğit erkekler vardır ki, Allah’a verdikleri sözlerinde durdular. Onlardan kimi ahdini yerine getirdi (çarpışıp şehid oldu), kimi de sırasını bekliyor. Bunlar, sözlerini asla değiştirmemişlerdir.” 1067
Rasûlullah’a (s.a.s.) bir adam geldi ve: “Yâ Rasûlallah! Bir kişi gelip malımı almak isterse ne yapayım?” diye sordu. Rasûl-i Ekrem: “Ona malını verme!” buyurdu. “Benimle savaşmaya kalkarsa ne dersin?” diye sordu. “Sen de onunla savaş!” cevabını verdi. “Adam beni öldürürse?” dedi. Peygamberimiz (s.a.s.): “Sen şehid olursun” buyurdu. “Peki, ben adamı öldürürsem?” deyince, Efendimiz: “O cehennemdedir” buyurdu. 1068
“Allah yolunda yaralanan bir kimse, kıyamet gününde yarasından kan akarak Allah’ın huzuruna gelir. Renk, kan rengi, koku ise misk kokusudur.” 1069
“Müslümanlardan bir şahıs, deve sağılacak kadar bir süre Allah yolunda cihad ederse, cennet onun hakkı olur. Allah yolunda yaralanan veya bir sıkıntıya düşen kimse, kıyamet gününde yaralandığı gün gibi kanlar içinde Allah’ın huzuruna gelir. Kanının rengi zağferân gibi kıpkırmızı, kokusu da misk kokusu gibidir.” 1070
“İnsanların en hayırlı geçim yolu tutanlarından biri, Allah yolunda atının dizginine yapışıp, onun üzerinde âdeta uçan kimsedir. Düşman geldiğine dair bir ses veya düşman
1066] Buhârî, Cihad 9, Meğâzî 28; Müslim, İmâre 147
1067] 33/Ahzâb, 23
1068] Müslim, İman 225
1069] Buhârî, Cihâd 10, Zebâih 31; Müslim, İmâre 105; Tirmizî, Fezâilu'l-Cihâd 21; Nesâî, Cihâd 27
1070] Ebû Dâvûd, Cihâd 40; Tirmizî, Fezâilu'l-Cihâd 21; Nesâî, Cihâd 25
CİHAD
- 229 -
üzerine hücum feryadı işittiğinde, düşmanın bulunması muhtemel yerlere atının üzerinde uçarcasına saldırıp, öldürmeyi ve ölmeyi göze alır. Bir diğeri de, bir tepenin başında veya bir vadinin içinde koyuncuklarının arasında namazını kılan, zekâtını veren ve kendisine ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet eden kimsedir. İnsanlardan ancak bu şekilde yaşayan kimseler hayırdadır.” 1071
Ebû Bekr İbni Ebû Mûsa el-Eş’arî şöyle dedi: “Babam Ebû Mûsa (r.a.)’i düşmanın karşısında durup: ‘Ben Rasûlullah’ı (s.a.s.): “Şüphesiz cennet kapıları kılıçların gölgeleri altındadır” derken işittim.’ Bunun üzerine üstü başı perişan biri ayağa kalkıp: ‘Ey Ebû Mûsa! Bu sözü Rasûlullah (s.a.s.) söylerken sen mi işittin?’ diye sordu. Ebû Mûsa: ‘Evet, ben işittim’ cevabını verdi. Bunu duyan adam, arkadaşlarının yanına dönüp: ‘Sizleri selâmlıyorum’ dedi ve kılıcının kınını kırıp attı. Sonra elinde kılıcıyla düşmanın üzerine yürüdü ve ölünceye kadar düşmanla savaştı.” 1072
“Allah yolunda ayakları tozlanan bir kula cehennem ateşi dokunmaz.” 1073
“Kim Allah yolunda cihada gidecek bir gaziyi donatır, cihad için gerekli olan ihtiyaçlarını karşılarsa, bizzat cihada gitmiş gibi sevap kazanır. Cihada giden gazinin arkada bıraktığı ailesine güzelce bakıp onların ihtiyaçlarını karşılayan da bizzat cihad yapmış gibi sevap kazanır.” 1074
“Sadakaların en faziletlisi Allah yolunda kurulan bir çadırın gölgesi, Allah yolundaki bir mücâhide verilen hizmetçi ve Allah yolunda bağışlanmış bir erkek devedir.” 1075
Enes’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre, Eslem kabilesinden bir delikanlı: “Yâ Rasûlallah! Ben cihada katılmak istiyorum, fakat savaşabilmem için gereken malzemeyi temin edecek durumda değilim” dedi. Peygamber Efendimiz: “Filân adama git. O, cihada katılmak üzere hazırlanmıştı; fakat hastalandı” buyurdu. Delikanlı Hz. Peygamber’in dediği kişiye gidip: “Rasûlullah (s.a.s.) sana selâm ediyor ve savaşa gitmek için hazırladığın malzemeleri bana vermeni söylüyor” dedi. Bunun üzerine adam hanımına seslenerek: “Hanım! Savaş için hazırladığım şeyleri bu delikanlıya ver; onlardan hiçbir şey alıkoyma. Allah hakkı için onlardan hiçbir şey bırakma ki, berekete nâil olasın” dedi. 1076
Ebû Saîd el–Hudrî (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.s) Benî Lihyân üzerine asker gönderdi ve: “İki erkekten biri cihada gitsin; elde edilecek sevap ikisi arasında ortaktır” buyurdu. 1077
“Cennete giren hiçbir kimse, yeryüzündeki her şey kendisinin olsa bile dünyaya geri dönmeyi arzu etmez. Sadece şehit, gördüğü aşırı itibar ve ikram sebebiyle tekrar dünyaya dönmeyi ve on defa şehit olmayı ister.” Bir rivâyette: “Şehidliğin faziletini gördüğü için” denilir. 1078
1071] Müslim, İmâre 125; İbn Mâce, Fiten 13
1072] Müslim, İmâre 146; Tirmizî, Fezâilü'l-Cihâd 23
1073] Buhârî, Cihâd 16; Tirmizî, Fezâilü'l-Cihâd 7; Nesâî, Cihâd 9
1074] Buhârî, Cihâd 38; Müslim, İmâre 135-136; Ebû Dâvûd, Cihâd 20; Tirmizî, Fezâilü'l-Cihâd 6; Nesâî, Cihâd 44
1075] Tirmizî, Fezâilü'l-Cihâd 5
1076] Müslim, İmâre 134
1077] Müslim, İmâre 137
1078] Buhârî, Cihâd 21; Müslim, İmâre 109; Tirmizî, Fezâilü'l-Cihâd 13, 25
- 230 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Şehidin kul borcu dışındaki bütün günahlarını Allah bağışlar.” 1079
Rasûlullah (s.a.s.) ashâb arasında ayağa kalktı ve “Allah yolunda cihad ve Allah’a iman etmek amellerin en faziletlisidir” diye hatırlattı. Bunun üzerine bir adam ayağa kalkıp: “Yâ Rasûlallah! Şâyet Allah yolunda öldürülürsem, bu benim günahlarıma keffâret olur mu?” diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.) ona: “Evet, şâyet sen sabrederek, ecrini de sadece Allah’tan bekleyerek, cepheden kaçmaksızın düşmana karşı koyup Allah yolunda öldürülürsen, günahlarına kefâret olur” buyurdu. Sonra Rasûlullah (s.a.s.): “Nasıl demiştin?” diye sordu. Adam: “Şâyet ben Allah yolunda öldürülürsem günahlarıma keffâret olur mu?” diye sözünü tekrarladı. Rasûlullah (s.a.s.) ona: “Evet, şâyet sen sabrederek, ecrini sadece Allah’tan bekleyerek, cepheden kaçmaksızın düşmana karşı koyup Allah yolunda öldürülürsen, günahlarına kefâret olur. Ancak borçların bunun dışındadır. Bunu bana Cibrîl söyledi” buyurdu. 1080
Bir adam: “Yâ Rasûlallah! Eğer Allah yolunda öldürülürsem ben nerede olacağım?” dedi. Rasûl-i Ekrem: “Cennette” diye cevap verdi. Bunun üzerine adam elinde bulunan hurmaları attı, sonra düşmanla savaştı ve neticede şehit düştü. 1081
Rasûlullah (s.a.s.) ile ashabı yola çıktı ve müşriklerden önce Bedir’e vardılar. Müşrikler de geldiler. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Sizden hiçbiriniz, ben başında olmadıkça herhangi bir şey yapmasın”. Sonra müşrikler yaklaştı; bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Genişliği göklerle yer arası kadar olan cennete girmek üzere ayağa kalkınız!” buyurdu. Ensardan Umeyr İbn Hümâm (r.a.): “Yâ Rasûlallah! Genişliği göklerle yer arası kadar olan cennet mi?” diye sordu. Peygamberimiz: “Evet” buyurdu. Umeyr: “Ne iyi, ne âlâ!” dedi. Rasûlullah (s.a.s.): “Niye öyle söyledin?” diye sordu. Umeyr: “Allah’a yemin ederim ki, yâ Rasûlallah, cennet ehlinden olmayı istediğim için öyle söyledim, başka maksadım yok, dedi. Resûl-i Ekrem: “Şüphesiz sen cennetliksin” buyurdu. Umeyr, bu söz üzerine torbasından bir kaç hurma çıkartıp onları yemeye başladı. Sonra: “Eğer şu hurmalarımı yiyinceye kadar yaşarsam, bu gerçekten uzun bir hayattır” diyerek elindeki hurmaları attı, sonra şehid oluncaya kadar müşriklerle savaştı. 1082
Birtakım kimseler Peygamber’e (s.a.s.) gelerek, bize Kur’an’ı ve Sünnet’i öğretecek insanlar gönderseniz, dediler. Resûl-i Ekrem, içlerinde dayım Harâm’ın da bulunduğu, ensârdan kendilerine kurrâ denilen yetmiş kişiyi onlara gönderdi. Bunlar Kur’an okuyor, geceleri onu aralarında müzakere edip öğreniyorlardı. Gündüzleri ise su getirip mescide koyuyorlar, odun toplayıp onu satıyor, bedeliyle de Suffe ehline ve fakirlere yiyecek satın alıyorlardı. İşte Nebî (s.a.s.) onlara bu kişileri göndermişti. Fakat gidecekleri yere varmadan önlerine çıktılar ve onları öldürdüler. Onlar (öldürülmeden önce): “Allahım! Bizim haberimizi Peygamberimiz’e ulaştır. Bizler sana kavuştuk ve senden râzı olduk; sen de bizden râzı oldun” dediler. Bir adam, yaklaşıp Enes’in dayısı Harâm’a mızrağını sapladı, hatta vücudunun bir tarafından öbür tarafına geçirdi. Bunun üzerine Harâm: “Kâbe’nin Rabbine yemin ederim ki, cenneti kazandım gitti” dedi. Bu olay üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Şüphesiz ki din kardeşleriniz öldürüldüler. Onlar hem
1079] Müslim, İmâre 119
1080] Müslim, İmâre 117; Tirmizî, Cihâd 32
1081] Müslim, İmâre 143; Buhârî, Meğâzî 17; Nesâî, Cihâd 31
1082] Müslim, İmâre 145; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, III/137
CİHAD
- 231 -
de şöyle dediler: Allahım! Bizim haberimizi Peygamberimiz’e ulaştır. Bizler sana kavuştuk ve senden râzı olduk; sen de bizden râzı oldun” buyurdu. 1083
Amcam Enes İbni Nadr (r.a.) Bedir Savaşı’na katılmamıştı. Bu ona çok ağır geldi. Bu sebeple: “Yâ Rasûlallah! Müşriklerle yaptığın ilk savaşta bulunamadım. Eğer Allah Taâlâ müşriklerle yapılacak bir savaşta beni bulundurursa, neler yapacağımı muhakkak Allah görür, dedi. Uhud Savaşı’nda müslüman safları dağılınca, Enes İbni Nadr -arkadaşlarını kastederek-Rabbim, bunların yaptıklarından dolayı özür beyan ederim, dedi. -Müşrikleri kastederek de-, bunların yaptıklarından da uzak olduğumu arzederim, deyip ilerledi. Derken Sa’d İbni Muâz ile karşılaştı ve: “Ey Sa’d İbn Muâz! İşte cennet. Nadr’ın Rabbine yemin ederim ki, Uhud’un yakınlarından ben onun kokusunu alıyorum” dedi. Sa’d (bu olayı anlatırken): “Ben onun yaptığını yapmaya güç yetiremedim, yâ Rasûlallah!” dedi. Hadisin râvîsi Enes, amcasıyla ilgili olayı şöyle anlatır: “Amcamı şehit edilmiş olarak bulduk. Vücudunda seksenden fazla kılıç darbesi, mızrak yarası ve ok izi vardı. Müşrikler ona müsle yapmış, uzuvlarını kesmişlerdi. Bu sebeple onu hiç kimse tanıyamadı. Sadece kız kardeşi parmak uçlarından tanıyabildi.” Enes, biz şu âyetin amcam ve onun gibiler hakkında inmiş olduğu görüşündeyiz, dedi: “Mü’minler içinde öyle yiğit erkekler vardır ki, Allah’a verdikleri sözlerinde durdular. Onlardan kimi ahdini yerine getirdi (çarpışıp şehit düştü), kimi de sırasını bekliyor. Bunlar sözlerini asla değiştirmemişlerdir” 1084
“Bu gece rüyamda iki adam gördüm. Yanıma gelip beni bir ağaca çıkardılar, sonra da bir eve götürdüler. O ev, şimdiye kadar benzerini görmediğim güzellik ve değerde idi. Sonra o iki kişi bana: ‘Bu eşsiz ev, şehitler sarayıdır’ dedi. “ 1085
Abdullah İbni Ebû Evfâ’dan (r.a.) rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.s.) düşmanla karşılaştığı günlerden birinde güneş batıya meyledinceye kadar bekledi. Sonra ashâbın arasında ayağa kalktı ve: “Ey müslümanlar! Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz; Allah’tan afiyet dileyiniz. Fakat düşmanla karşılaşınca da sabrediniz. Biliniz ki cennet kılıçların gölgesi altındadır” buyurdu. Resûl-i Ekrem sonra sözüne devamla şöyle duâ etti: “Ey Kur’an’ı indiren, bulutları gökyüzünde gezdiren ve düşman saflarını darmadağın eden Allah’ım! Şu düşmanları perişan et ve bizi onlara karşı muzaffer kıl.” 1086
“İki duâ reddolunmaz veya pek nadir reddolunur: Bunlar ezan okunurken yapılan dua ile savaş anında düşmanla boğaz boğaza gelindiği sırada yapılan duadır.” 1087
Rasûlullah (s.a.s.) gazâya çıktığı zaman şöyle dua ederdi: “Allahümme ente adudî ve nasîrî, bike ehûlü ve bike esûlü ve bike ukâtilü: Allah’ım! Benim dayanağım ve yardımcım sadece sensin. Senin sayende hareket ediyorum; senin yardımın sayesinde düşmana hücum ediyorum; senin verdiğin güç ve kuvvet sayesinde düşmanla savaşıyorum.” 1088
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bir topluluktan endişe duyduğu zaman şöyle
1083] Buhârî, Cihâd 9, Meğâzî 28; Müslim, İmâre 147
1084] 33/Ahzâb 23; Buhârî, Cihâd 12; Müslim, İmâre 148; Tirmizî, Tefsîr 34
1085] Buhârî, Cihâd 4, Cenâiz 93
1086] Buhârî, Cihâd 112; Müslim, Cihâd 20; Ebû Dâvûd, Cihâd 89
1087] Ebû Dâvûd, Cihâd 39
1088] Ebû Dâvûd, Cihâd 90; Tirmizî, De'avât 121
- 232 -
KUR’AN KAVRAMLARI
duâ ederdi: “Allahümme innâ nec‘alüke fî nühûrihim ve ne‘ûzü bike min şürûrihim: Allahım! Senin korumanı onlara karşı siper ediniyoruz. Onların şerlerinden sana sığınıyoruz.” 1089
“Kıyâmet gününe kadar atların alınlarına hayır düğümlenmiştir.” 1090
“Kim Allah’a gerçekten inanarak ve vaadine gönülden bağlanarak O’nun yolunda cihad etmek için at beslerse, o atın yediği, içtiği, gübresi ve bevli kıyâmet gününde o kimsenin sevapları arasında olacaktır.” 1091
Bir adam, Nebî’ye (s.a.s.) yularlanmış bir deve getirdi ve: “Bunu Allah yolunda bağışladım, dedi.” Rasûlullah (s.a.s.): “Bunun karşılığı olarak sana kıyamet gününde hepsi yularlanmış yedi yüz deve verilecektir” buyurdu. 1092
“Düşmanlarınız için elinizden geldiği, gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayınız. Dikkat ediniz! Kuvvet atmaktır; kuvvet atmaktır; kuvvet atmaktır.” 1093
“Yakında size birçok yerlerin fethi nasip olacaktır. Allah size yeter. Sizden biriniz oklarıyla tâlim yapmaktan bıkıp usanmasın.” 1094
“Kim atıcılık öğrenir de sonra onu terkederse bizden değildir (veya muhakkak isyan etmiştir).” 1095
“Allah Teâlâ bir ok sebebiyle üç kimseyi cennete koyar: Hayır ve sevap umarak o oku yapan sanatkârı, bu oku Allah yolunda atanı, oku atana yardımcı olanı. Atıcılık ve binicilik öğreniniz. Atıcılık öğrenmeniz binicilik öğrenmenizden bana göre daha sevimlidir. Kim kendisine atıcılık öğretildikten sonra ondan yüz çevirirse, Allah’ın kendisine ihsan ettiği nimete karşı şükrünü terketmiş veya küfrân-ı nimet etmiş olur.” 1096
“Kim Allah yolunda bir ok atarsa, onun bu hareketi bir köleyi âzat etme sevabına denktir. “ 1097
“Kim gazâ etmeden ve gönlünde gazâ etme arzusu taşımadan vefat ederse, bir tür nifak üzere ölür.” 1098
Câbir (r.a.) şöyle dedi: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem ile bir gazvede beraberdik. Rasûl-i Ekrem şöyle buyurdu: “Şüphesiz Medine’de birtakım insanlar var ki, siz bir yolda yürür veya bir vadiyi geçerken sanki sizinle beraberdirler. Onları hastalık alıkoymuştur.” 1099. Bir rivâyette şöyledir: “Onları geçerli mazeretleri alıkoymuştur. “ 1100. Bir başka rivâyette ise şöyledir: “Onlar sevapta size ortak olurlar.” 1101
1089] Ebû Dâvûd, Vitir 30
1090] Buhârî, Cihâd 43, Menâkıb 28; Müslim, İmâre 96-99, Zekât 25; Ebû Dâvûd, Cihâd 41; İbni Mâce, Cihâd 14, Ticârât 29
1091] Buhârî, Cihâd 45; Nesâî, Hayl 11
1092] Müslim, İmâre 132; Nesâî, Cihâd 46
1093] Müslim, İmâre 167; Ebû Dâvûd, Cihâd 23; Tirmizî, Tefsîru sûre -8- 5; İbn Mâce, Cihâd 19
1094] Müslim, İmâre 168; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, IV/157
1095] Müslim, İmâre 169; Ebû Dâvûd, Cihâd 23; Nesâî, Hayl 8; İbn Mâce, Cihâd 19
1096] Ebû Dâvûd, Cihâd 23; Tirmizî, Fezâilü'l-Cihâd 11; Nesâî, Hayl 8
1097] Tirmizî, Fezâilü'l-Cihâd 11; Ebû Dâvûd, Itk 14; Nesâî, Cihâd 26; İbn Mâce, Cihâd 19
1098] Müslim, İmâre 158; Ebû Dâvûd, Cihâd 18; Nesâî, Cihâd 2
1099] Müslim, İmâre 159; Buhârî, Meğâzî 81; Ebû Dâvûd, Cihâd 19; İbn Mâce, Cihâd 6
1100] Buhârî, Cihâd 35
1101] Müslim, İmâre 159; İbn Mâce, Cihâd 6
CİHAD
- 233 -
Nebî’nin (s.a.s.) yanına bir bedevî geldi ve: “Yâ Rasûlallah! Bir adam ganimet için savaşıyor; bir başkası kendinden bahsedilsin diye savaşıyor; bir diğeri de kahramanlıktaki yerini göstermek için savaşıyor.” Bir rivâyete göre: “Kahramanlık taslamak için ve ırkının üstünlüğünü göstermek için savaşıyor.” Bir başka rivâyete göre: “Gazabından dolayı savaşıyor!” “Şimdi kim Allah yolundadır?” diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.): “Kim Allah’ın dini daha yüce olsun diye savaşırsa, sadece o Allah yolundadır” buyurdu. 1102
“Cihada çıkan bir birlik veya seriyye savaşır, ganimet alır ve ölümden kurtulursa, ecirlerinin üçde ikisini önceden peşinen almış olurlar. Bir birlik veya seriyye cihada çıkar, ganimet elde edemez, şehit olur veya yaralı dönerlerse onların ecirleri âhirette tam olarak verilir.” 1103
“Gazve dönüşü de sevap açısından gazveye gidiş gibidir.” 1104
“Kim gazâya çıkmaz veya gazâya çıkan bir mücâhidi techiz etmez ya da cihada çıkan gazinin aile fertlerine hayırla muamele etmezse, Allah Teâlâ o kimseyi kıyamet gününden önce büyük bir belâya uğratır.” 1105
Ebû Hakîm de denilen Ebû Amr Nu’mân İbni Mukarrin (r.a.) şöyle dedi:
“Rasûlullah (s.a.s.) ile bir arada bulundum. Gündüzün evvelinde harbe başlamadığı zaman, savaşı güneşin öğleden sonra batı tarafa yöneldiği, rüzgârların esip ilâhî yardımın ineceği vakte kadar ertelerdi.” 1106
“Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz. Karşılaştığınız zaman da sabır ve sebat gösteriniz.” 1107
Cihad Emîri
Arapça’da “cihâd” kelimesi; bir amaca ulaşabilmek için, kişinin elinden gelen her türlü çabayı sarfetmesi anlamına gelir. “Kutsal savaş” ile eş anlamlı değildir. Bundan daha geniş bir anlamı vardır ve her türlü çabayı içerir. Savaş, cihadın bir bölümü veya yerine göre bir safhasıdır. Dille, kalemle, malla veya bizzat savaşa katılarak Allah yolunda yapılan tüm mücâdeleler, hatta kişinin; Allah’ın emirlerini yerine getirme hususunda kendi nefsiyle mücâdelesi, ıstılah olarak cihâd kavramına girer.
“Emîr” ise, bir kavmin veya memleketin başı, reisi, genel vali ve ordu komutanı gibi anlamlara gelir. Buna göre “cihâd emîri”; cihâdı başlatmak veya yönetmekle görevli kimse dernektir. Duruma göre, devlet reisi bu işi yürütebileceği gibi, kendi yerine bir başkasını görevlendirmesi de mümkündür. Bu durumda “veliyyü’l-emr (devlet reisi)”nin, savaşta askeri sevk ve idâre etmesi için ordunun başına tâyin ettiği kimseye “cihâd emîri” denir. 1108. Savaş için tâyin edilen kumandanın makamına “İmâre ale’l-Cihâd ; Cihâd Emîrliği” denir.
1102] Buhârî, Cihâd 15, İlm 45, Humus 10, Tevhîd 28; Müslim, İmâre 149-151; Ebû Dâvûd, Cihâd 24; Tirmizî, Fezâilü'l-Cihâd 16; Nesâî, Cihâd 21; İbn Mâce, Cihâd 13
1103] Müslim, İmâre 154; Ebû Dâvûd, Cihâd 12; Nesâî, Cihâd 15; İbn Mâce, Cihâd 13
1104] Ebû Dâvûd, Cihâd 7; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, II/174
1105] Ebû Dâvûd, Cihâd 17; İbn Mâce, Cihâd 5
1106] Ebû Dâvûd, Cihâd 111; Tirmizî, Siyer 46; Buhârî, Cizye 1
1107] Buhârî, Cihâd 112; Müslim, Cihâd 20; Ebû Dâvûd, Cihâd 89
1108] Mâverdî, el-Ahkâmü's-Sultâniyye, 37; Ö. N. Bilmen, Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, III/341
- 234 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Cihâd emîrliği iki kısımdır; Biri “imâret-i hâssa (özel anlamda emîrlik)”tir ki, yalnızca orduyu idâreye ve harp işlerini yönetmeye mahsustur. Diğeri, “imâret-i âmme (genel emîrlik)”tir. Savaşı idâre, ganimet mallarını taksim, barış sözleşmesi imzalama gibi bütün cihâd işlerini kapsayan emirliktir. 1109
Harbe lüzum görülüp de bir ordu veya bir seriyye gönderileceği zaman “veliyyü’l-emr”in ilk yapacağı iş, bunların başlarına bir “emîr (komutan)” tayin etmektir. Çünkü askeri sevk ve idâre etmek, yönetimindekileri gözetmek, orduda birlik ve beraberliği sağlamak, gerekli hükümleri uygulamak için bir “emîr”e ihtiyaç vardır. Zira her hâdisede devlet başkanına mürâcaat edilmesi birtakım zorlukları doğurabilir. 1110
Savaş; cesâret, iyi bir sevk ve idâre, ganimetleri taksim hususunda hakkı koruma, güvenilir olma, hesap ve yazı bilme gibi hasletlere dayanır. Bu yüzden devlet başkanı; bu iki görevi (savaşı yönetme, ganimetleri taksim) bir şahsa verebileceği gibi, ayrı ayrı kimselere de verebilir. Bu konuda ehliyet ve ihtisas aranır.
Şâyet “veliyyü’l-emr”, ganimetlerin taksimini “emîr-i harb (savaş emîri)” ile “emîr-i kısmet (ganimeti paylaştırma emîri)” olmak üzere, tayin edeceği iki şahsa verirse, bu hususta bunlardan herhangi biri yalnız başına hareket edemez; taksimi birlikte yapmaları icabeder. “Cihâd emîrliği”ne tâyin edilecek zâtın; âdil, iyi bir yönetici, savaş siyasetini bilen, harb usulüne âşinâ, helâl ve haramı tanıyan, şefkat ve cesâretle muttasıf tehlikeleri umursamaz bir şekilde atılmaktan sakınan biri olması gerekir. Zira bu özellikleri taşımayan bir kimsenin, “emîr” tâyin edilmesiyle umulan faydalar sağlanamaz.
Harbe kumandan tâyin edilen zat, ordu içinde bulunma ihtimali olan câsusları ve askerin mâneviyâtını bozacak zararlı davranışlarda bulunabilecek şahısları temizlemesi, orduyu teftiş ve kontrol etmekle meşgul olması icabeder. “Emîr”in soy ve fikir bakımından kendi soy ve fikrinde olanlara kendi mezhebinde bulunanlara meyletmemesi, soy, fikir ve mezhepte ayrı olanlara sırt çevirmemesi: ufak tefek bazı hâdiselere gereğinden fazla önem verip işi büyütmek sûretiyle ihtilaf ve ayrılıklara yol açmaması gerekir.” 1111
“Cihâd emîri”, devlet başkanının vekilidir. İslâm’da devlet başkanına itaat bir görev olduğu gibi; onun vekiline de itaat bir görevdir. Hatta fertler, emîrin emrettiği veya yasakladığı şeylerin faydalı olup olmadıklarına bakmaksızın ona itaat etmeleri gerekir. Çünkü bu şekilde ictihada dayanan hususlarda devlet başkanı veya vekiline itaat gereklidir. Meselâ: Emîr, orduyu teşkil eden; su taşıyıcıları, sağ cenah temsilcileri, sol cenah temsilcileri vb. gruplara “hiç birinin harp halinde diğerine yardım için bulunduğu noktayı terketmemesini” tenbih edecek olursa, bu grupların yerlerinden kımıldamamaları gerekir. İsterse bu gruplardan birinin düşman tarafından yenilgiye uğratılmasından endişe duyulsun. 1112
“Emîr”in emrettiği veya yasakladığı şeylerin Allah’a karşı bir ma’siyet yahut helâk olmayı gerektiren, uygun olmayan bir davranış olduğu herkes tarafından kabul edilirse, bu takdirde kendisine itaat gerekmez. Çünkü Yaratan’a
1109] Mâverdî, a.g.e., 37; Ö.N.B. a.g.e., III/341
1110] Ö. N. Bilmen, a.g.e., III/361
1111] Mâverdi, a.g.e., 39
1112] Ö. N. Bilmen, a.g.e., III/362
CİHAD
- 235 -
karşı gelmeyi gerektiren hususlarda, yaratılana itaat edilmesi câiz değildir. “Üstün, kanuna aykırı emirlerine uyulmaz” kuralı mâlûmdur. Buna rağmen böyle ma’siyeti gerektiren bir emir veya yasaklama durumunda sabır ve tahammül gösterilir, isyandan kaçınılır.
Yukarda anılan durumlar, müslümanların, kendilerinden olan bir yönetici (veliyyü’l-emr) tarafından yönetildikleri dönemlere mahsustur. Ülkeleri istilâya uğramış, başlarına tâğutlardan biri geçmiş olan mü’minlerin eli kolu bağlı oturmaları kendilerine yakışmaz. Bu durumda da bir cihad emirinin başkanlığında cihad etmeleri üzerlerine farzdır. Cihadı terketmeleri Allah’ın emirlerine karşı gelmek demektir. Bu cihadın mutlaka silâhla yapılması da şart değildir. Zamanı gelinceye kadar; dille, kalemle, malla ve akla gelebilen her türlü vasıta ile yapılabilir. Tâ ki mü’minler, aralarından kendilerine önderlik yapacak birini hazırlayıp, onun etrafında birlik olsunlar. Böyle biri görev yüklenince de ona muhalefet etmek yahut ona yardım etmemek cihadı terketmek demektir. Normal zamanlarda devlet reisine itaat nasıl farz ise, bu durumda da mü’minlerin çevresinde birleştikleri “lider” yani cihad emîrine itaat farzdır. 1113
Mücâhid; Cihad Eri Yiğit
“Mücâhid”, cehd kelimesinden türemiş bir kavramdır; cihad eden demektir. ‘Cehd veya cühd’ sözlükte, güçlük ve zorluğa katlanmak, gayret etmek demektir. Aynı kökten gelen ‘cihad ve mücâhede’ sözlükte, düşmana karşı savunma yapmak için zorluğa katlanmak demektir. Mücâhid, işte bu zor çalışmayı yapan, cihad ve mücâhede eden insandır. Din işlerinde, bilinmeyen birtakım meseleleri, bütün gücünü kullanarak, zorluğa katlanarak, sabırla çözmeye çalışma, sorumluluğu yüklenme nasıl ‘ictihad’ ise; iç ve dış düşmanların zararını savmak, onların saldırılarını önlemek için gücünü ortaya koymak, bu zor işi yapmak üzere gayret etmek, beşerî arzu ve isteklere karşı mücâdele vermek de cihad ve mücâhededir. Mücâhid, cihad ve mücâhede yapan insandır.
Kelimenin sözlük anlamından da anlaşıldığı gibi cihad, başkalarına saldırmak değil, aksine başkalarından gelebilecek bir saldırıya karşı koyabilmenin, insanın mutluluğuna giden yoldaki engelleri kaldırmaya çalışmanın adıdır. Mücâhid, her ne sebeple olursa olsun, başkalarına saldıran değil; insanlarla İslâm’ın getirdiği mutluluk arasında bulunan engelleri kaldırma gayretinde olan, kendine, inancına, değerlerine ve vatanına yapılan saldırılara karşı koyan, kendi değerlerini korumak için çalışan insan demektir.
Cihad, aynı zamanda bir ibâdettir. Çünkü o, bir mü’minin kendi tattığı İslâmî mutluluğu başkalarına da taşıma işidir. Müslümanlar cihad faâliyetleriyle diğer din mensuplarının gönüllerini İslâm’a açarlar. Savaşların kayıpları ‘ölü’ olarak, cihadın kaybı ise ‘şehid’ olarak unvan kazanır. İslâm’ı ve müslümanları etkisiz hale getirmek, müslümanları kendi yönetimleri altına almak, sahip oldukları bütün zenginlikleri yağmalamak isteyenler, cihadsız bir din/İslâm(!) istiyorlar. Böylece saldırılarına ve sömürge isteklerine karşı koyabilecek bir iman gücü kalmaz, işleri daha kolay olur.
Cihad kavramı savaş (kıtal) kavramından daha geneldir. Birçok müslümana
1113] Halid Erboğa, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 307-313
- 236 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mücâhid denilebilir. O belki de düşmana bir kurşun bile atmamıştır. Ama onu bütün davranışlarında hak ve ihlâsa uymuştur. Haksızlıklardan ve kötü niyetlerden uzak durmuştur. Allah’a kulluk yolunda gevşeklik ve tembellik göstermemiştir. Allah’ın dini uğrunda çalışmış, gayretini göstermiş, fedâkârlık yapmıştır.
Allah yolunda cehd eden mücâhidlerin derecesi çok yüksektir. Allah (c.c.) onlara yüce bir makam verdiğini, onlara çok büyük mükâfat hazırladığını haber vermektedir. Onların yaptığı iş, öyle hafif bir iş değildir. Sıradan bir ibâdet de değildir. Onlar, her türlü zorluğu, meşakkati ve tehlikeyi göze alarak Allah yolunda çalışırlar. Zevklerinden, nefislerinin isteklerinden sırf Allah rızâsı için vazgeçerler. Allah’ı sevdikleri için, iblisin nefisleri okşayan, insanın hoşuna giden davetine uymazlar, onun kandırmalarına karşı direnirler. Allah’ın dini uğruna mallarını harcamaktan geri kalmazlar. Bu harcamayı gönül rızası ile yaparlar. Bundan asla bıkmazlar. Nefislerin mala karşı olan aşırı sevgisine rağmen onlar, Allah rızasını kazanmak, diğer mücâhidlere destek olmak için mallarını verirler. Onlar, bir insanın kurtuluşuna sebep olmanın, onun kalbini Islâma açmanın değerini bilirler. Allah yolunda çalışmanın getirdiği zorluklara ve mahrumiyetlere (yoksunluklara) aldırmazlar. Tehlikeleri göze alırlar. Ölümden korkmazlar, gerekirse canlarını bile bu uğurda seve seve verirler. Onlar, Allah’ın vaad ettiği şeye kesinlikle inanan insanlardır.
Kur’an’ın ifâdesine göre, müşriklerin birçoğu müslümanları kendi dinlerine çevirme gayretinden asla geri kalmazlar.1114 Bu gerçek, geçmişte böyle idi, zamanımızda da böyledir. Onlar, gelecekte de müslümanları kendi yollarına çevirme çabasından vazgeçmeyecekler. Müslümanlar onların dinlerine dönünceye kadar onlardan hoşlanmazlar.1115 Güçleri yettiği zaman çeşitli yollarla bu isteklerine kavuşmaya çalışırlar. Gerekirse sıcak savaşla, işgalle, katliamla, kültürel yollarla, aşağı görmekle, medya ile, ticaret ve iktisat ile, kandırma ve siyaset ile müslümanları mağlûp etmeye çalışırlar. Tarih ve günümüzde gördüğümüz tecrübeler, yaşadığımız olaylar bunu bize açıkça isbat etmektedir.
Öyleyse bütün bu yanlışlara karşı, bütün bu kötü niyetlere karşı müslümanların sessiz kalması beklenmez. Kendilerine ve dinlerine ne yapılırsa yapılsın, ne söylenirse söylensin, onların karşılık vermemesi düşünülemez. Herkesin kendini ve kendine ait değerlerini koruma hakkı vardır. Ancak özellikle emperyalist amaç güden kimi topluluklar kendilerine saldırı hakkı tanırken, başkalarına savunma hakkı bile tanımak istememektedir. Müslümanlara ve Islâma zarar vermek isteyenler oldukça, Allah’ın dini uğruna çalışanlar da, mücâhidler de olacaktır.
Cihad, bir başka deyişle, bir anlamda gerek kişinin hayatında gerekse toplum hayatında İslâmî yaşamının önündeki engellerle uğraşmak demektir. Allah’ın hidâyeti olan İslâm’ı başkalarına ulaştırmanın, yani İslâm’ı tebliğ etmenin önündeki engelleri kaldırmaktır. Bir insanın, İslâm’ı daha iyi yaşamasına ayak bağı olan İblis ve nefsinin kötü istekleriyle mücâdele etmesidir. Bazı insanlar, İslâm kendilerine ulaşırsa belki müslüman olacaklar ve kurtulacaklar. Bazı insanlar da İslâm’ı daha iyi yaşamak ister, ama içinde bulunduğu şartlar ve topluma yön veren kişiler ve kurumlar onu günâha, isyana, kötü ahlâka götürebilir. Cihad işte bu kötü şartlarla, kötü kişiler ve kurumlarla, insanları isyana götüren şeylerle
1114] 2/Bakara, 217
1115] 2/Bakara, 120
CİHAD
- 237 -
mücâhede etmenin yoludur.
Mücâhidlerin Özellikleri: Bu güzel çalışmaları mücâhid yapar. O bir taraftan kendi hayatındaki kötülüklerle ve iblisle mücâhede ederken, bir taraftan da insanları isyana ve tuğyana (azgınlığa) götüren şartlar ve kişilerle mücâdele eder. İnsanların hidâyete ulaşmasının önündeki engelleri kaldırmayı çalışır. Bu iş zor, riskli, yorucu ve biraz tehlikelidir. O yüzden mücâhidlerin yaptıkları çalışmalar son derece değerli ve yücedir.
Allah yolunda ilk mücâhid olan ‘Muhâcir’ ve ‘Ensâr’ Allah tarafından övülmektedir: “Doğrusu iman edip hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler ve hicret edenleri (Muhacirleri) barındıranlar ve canlara yardım edenler (var ya) işte onlar birbirlerinin velisidirler (dostudurlar).”1116 Böyle olanlar Allah’ın affına ve büyük bir rızka kavuşurlar.1117 Mücâhid, dünya çıkarı uğruna, şöhrete kavuşmak için, adını (namını) yüceltmek için veya soyunun adı duyulsun diye cihad etmez. O yalnızca Allah yolunda mücahâde eder. 1118
Mücâhid, kendi hayatında ve toplum hayatında İslâm’ı yaşamanın önündeki engellerle, İslâm’ın ve İslâmî hayatın düşmanlarıyla, onları gerçek mutluluğa kazandırma amacıyla mücâdele eden (çalışan) mü’mindir. 1119
Mücâhid; çaba sarfeden, tüm imkânlarını kullanarak belli bir hedefe varmak isteyen; düşmana karşı var gücüyle savaşan, dünyevî hiç bir menfaat beklemeksizin sırf Allah rızası için ve O’nun yolunda cihad eden kimsedir.
“Cihad” ve “mücâhid” terimleri birer İslâmî kavramdır. Dolayısıyla, bu kavramların ne mânâya geldiklerini, kimlerin bu kavramlarla nitelenebileceğini en iyi bilen Allâh ve Rasûlüdür. Cihadın Allah rızâsı için ve O’nun yolunda yapılması, İslâm’ın şart koştuğu bir husustur. Allah yolunda olmayan, O’nun rızâsını taşımayan tüm savaşlar, harcanan paralar ve sarfedilen gayretlerin cihad sayılamayacağı, bu tür mücâhedeye katılan kimsenin de mücâhid olamayacağı muhakkaktır. “Ey iman edenler! Allah’tan korkun O’na yaklaşmaya yol arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” 1120; “(Ey iman edenler!) Gerek hafif, gerekse ağır olarak hep birlikte savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer anlıyorsanız, bu sizin için daha hayırlıdır.” 1121; “Doğrusu, inanıp hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve muhacirleri barındırıp onlara yardım edenler (var ya) işte bunlar birbirlerinin dostudurlar.” 1122; “Îman edip hicret edenler, Allah yolunda savaşanlar ve muhâcirleri barındırıp onlara yardım edenler... İşte onlar gerçekten inanmış olanlardır. Onlara mağfiret ve cömertçe verilmiş rızıklar vardır.” 1123
Bu ve buna benzer âyetlerin hemen hemen tamamında cihadın, Allah yolunda olması gerektiği vurgulanıyor. Bu da, cihadın ve mücâhidin ne mânâya geldiğinin açık bir delilidir. Hz. Peygamber’den (s.a.s.) nakledilen bazı hadisler,
1116] 8/Enfâl, 72
1117] 8/Enfâl, 74
1118] Ebû Dâvud, Cihad 26, hadis no: 2516-2517, 3/14
1119] Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 431-434
1120] 5/Mâide, 35
1121] 9/Tevbe, 41
1122] 8/Enfâl, 72
1123] 8/Enfâl, 74
- 238 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mücâhid kavramına daha da bir açıklık getirmektedir. Şöyle ki; Ashâbtan biri Rasûlullah’a (s.a.s.) gelerek; “Ya Rasûlallah! Dünya menfaatlerinden bir menfaat umarak Allah yolunda cihad etmek isteyen kişinin durumu nedir?” diye sorunca, Rasûlûllah: “Onun ecri (sevabı) yoktur” diye cevap verir. Adam aynı soruyu iki kere daha sorar, her seferinde “Onun ecri yoktur” cevabını alır. 1124
Başka bir hadiste şöyle rivâyet edilir: A’râbînin biri Rasûlullah’a (s.a.s.) gelerek: “Kimisi şöhret için, kimisi öğülsün diye, kimisi ganimet elde etmek için savaşıyor. (Bu konuda ne dersin?)” deyince, Rasûlûllah: “Yalnızca Allah’ın Kelimesi üstün olsun diye savaşan kimsenin mücâhedesi Allah yolundadır” diye cevap vermiştir.1125 Cihadın İslâm dininde büyük bir ehemmiyeti vardır. Bu önemine binâen Cenâb-ı Allah, cihadı, kıyâmete kadar devam edecek bir farz kılmıştır. Bazılarının iddia ettiği gibi cihad, geçici bir zarûretten doğmuş değildir. Şâyet cihad, müslümanların hayatında geçici bir zarûret olmuş olsaydı, Allah Teâlâ, Kitabullahın büyük bir ekseriyetini en kuvvetli ifadeleri kullanarak bu mevzûya tahsis etmez ve aynı şekilde, Rasûlûllah’ın hadislerinde de en kuvvetli ifadeler ve en ısrarlı emirler cihad için sarfedilmezdi. Şâyet cihad, geçici bir zarûret olsaydı, Allah’ın Rasûlü, kıyâmete kadar gelecek olan insanları ferd ferd içine alan şu hadisini irad etmezdi: “Kim cihad etmeden ve cihada niyet de etmeden ölürse, nifaktan bir şûbe üzerine ölmüş olur.” 1126
Cenâb-ı Allah, öneminden dolayı cihadı farz kılmış ve gücü yeten her mü’mini bununla mükellef tutmuştur. Yüce Rabbimiz cihadı terk edenleri tehdit etmiş, kendi yolunda samimiyetle mücâhede eden mücâhidlere de büyük mükâfatlar vaadetmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de, her iki gruba da yönelik vaad ve vaîdleri görmek mümkündür: “Allah’a inanın, Rasûlü ile beraber cihad edin diye bir sûre indirildiği zaman, onlardan servet sahibi olanlar, senden izin istediler ve; ‘bizi bırak, oturanlarla beraber olalım’ dediler. Geride kalan kadınlarla beraber olmağa râzı oldular. Çünkü onların kalplerine mühür vuruldu, dolayısıyla anlayamazlar.” 1127
Cenâb-ı Allah, cihaddan kaçan böyle kimselerin, yaptıklarının mutlaka karşılığını göreceklerini şöyle dile getiriyor: “Allah, içinizden cihad edip, Allah’tan, peygamberinden ve mü’minlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan kendi halinize bırakılacağınızı mı zannediyordunuz? Muhakkak Allah işlediklerinizden haberdardır.”1128 “Allah, içinizden cihad edenleri ve sabredenleri açığa çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz?”1129; “Andolsun ki, içinizden mücâhidlerle sabredenleri belirleyinceye kadar ve herbirinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz.” 1130
Görüldüğü gibi Rabbimiz, mücâhidlerle cihaddan kaçanları, hattâ bu arada kendini mü’minmiş gibi göstermeye çalışan münâfıkları imtihan etmek sûretiyle ortaya çıkaracağını söyleyerek tehdit ediyor. Tâ ki saflar netleşsin, mü’min münâfık birbirinden ayrılsın, arada karanlık hiç bir nokta kalmasın. Zâhidlerden Fudayl İbn Iyaz bu âyeti okuyunca ağlar ve şöyle dermiş: “Allah’ım bizi imtihan
1124] Ebu Dâvûd, Cihad, 24
1125] Ebû Dâvud, Cihad, 24
1126] Mesâbîkü's-Sünne'den, Fi Zilâli'l-Kur'ân trc., III, 408
1127] 9/Tevbe, 86, 87
1128] 9/Tevbe, 16
1129] 2/Bakara, 218
1130] 47/Muhammed, 31
CİHAD
- 239 -
etme! Çünkü Sen imtihan edersen biz rezil oluruz, sırlarımız ortaya çıkar ve azâba dûçâr edersin.” 1131
Cihad denilince akla ilk gelen şey savaş olmakla beraber, cihad kavramı, bundan çok daha kapsamlı bir mânâyı ihtivâ etmektedir. Allah yolunda canla, malla, söz ve kalemle yapılan mücâdelenin tümü cihad kapsamına girer. Bununla birlikte, canla ve malla yapılan cihad en kutsal cihaddır. Hakiki mânâda bir mücâhid de, böylesi bir cihadda bulunan kimsedir.
Rabbimiz, böylesi bir cihada katılan mücâhidlerle yerlerinde oturan mü’minlerin aralarındaki farkı şöyle dile getiriyor: “Mü’minlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturanlarla, Allah yolunda malları ve canlarıyla cihad edenler bir değildir. Allah, malları ve canlarıyla cihad edenleri derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır. Bununla beraber Allah, her ikisine de güzelliği (Cenneti) vaadetmiştir. Ama mücâhidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır. Kendi katından onlara dereceler, mağfiret ve rahmet vardır. Ve Allah, Ğafûr’dur, Rahîm’dir.” 1132
Bu âyetler, Allah yolunda canlarıyla ve mallarıyla cihad eden müslümanlarla, mâzeretleri dolayısıyla cihada katılamayan müslümanları karşılaştırıyor. Malla ve canla mücâdele eden mü’minlerle, cihadı terkeden müslümanların eşit olamayacakları kaidesini koyuyor. Gerçi mü’min oldukları ve içlerinden cihada katılmayı geçirdikleri için, Cenâb-ı Allah, geçerli mâzereti olanlara da mükâfât vaadetmiştir, ama; “Allah yolunda malları ve canları ile cihad edenlerle, yerlerinde oturanlar asla bir değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri, derece bakımından çok üstün kılmıştır.” 1133
Cihada katılmadıkları için kendilerinden, “yerlerinde oturanlar” diye bahsedilen müslümanların, haddizâtında mü’min oldukları, asla münâfık olmadıkları, âyet-i kerîmenin, “Bununla beraber Allah, her ikisine de cenneti vaadetmiştir” kısmından açıkça anlaşılıyor. Aksi olsaydı, Rabbimizin onlara cenneti vaadetmesi söz konusu olamazdı. Zeyd İbn Sâbit yukardaki âyetin nüzûlü ile ilgili olarak şunları söylüyor: “Mü’minlerden, Allah yolunda cihad edenlerle oturanlar bir değildir” âyeti nazil olduğu zaman Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanındaydım. Özür sahiplerini zikretmedi. Bunun üzerine İbn Ümmi Mektûm: “Nasıl olur? Ben görmeyen bir âmâyım” dedi. Tam bu sırada Rasûlullah’a, oturduğu yerde vahiy hali geldi. O da bacağıma dayandı nefsimi elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, bacağımın üzerinde öyle ağırlaştı ki onu ezeceğinden korktum. Sonra bu hali geçti. Bana “Yaz” diyerek, “Özür sahipleri hâriç, mü’minlerden, Allah yolunda cihad edenlerle oturanlar bir değildir” âyetini yazdırdı.” 1134
Rasûlullah (s.a.s.), “mücâhid”lerin cennetteki makamlarını şöyle tasvir ediyor: “Cennette yüz derece vardır. Allah onları, kendi yolunda mücâdele edenler için hazırlanmıştır. Her iki derece arasındaki uzaklık, gökle yer arasındaki uzaklık gibidir. Siz Allah’tan istediğinizde Firdevs’i isteyin. Çünkü o, Cennetin tam ortası ve en yüce yeridir.” 1135 Abdullah İbn Mes’ud yoluyla nakledilen bir hadiste de, Rasûlullah’ın şöyle buyurduğu rivâyet edilir: “Kim Allah yolunda bir ok atarsa, onun için bir derece
1131] Seyyid Kutub, Fî Zilâli'l-Kur'ân, XIII/402
1132] 4/Nisâ, 96
1133] 4/Nisâ, 96
1134] el-Vâhidî, Esbâbü'n-Nüzül, Mısır 1968 s. 100
1135] Buhârî, Cihad, 4
- 240 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mükâfât vardır.” Birisi; “Ya Rasûlallah, derece nedir?” diye sorunca Rasûlullah: “Dikkat et, o senin ananın (evinin) eşiği değildir. Her iki derece arasındaki mesâfe yüz yıllık yoldur” diye cevap verdi. 1136
Şu hadisler de Allah yolunda cihadda bulunan “mücâhid”lerin faziletlerinden ve üstünlüklerinden bahsetmektedir: “Allah yolunda cihad eden kimse, Allah’ın şu garantisi altındadır: Allah, ya onu mağfiretine ve rahmetine katar (şehâdetle) veya onu sevab ve ganimetle geri döndürür. Allah yolunda cihad eden kimsenin, dönünceye kadarki durumu; gevşeklik etmeksizin gündüzleri oruçlu ve geceleri ibâdete devam eden kimsenin durumu gibidir.” 1137 Rasûlullah’a (s.a.s.) soruldu: “Ya Rasûlallah, insanların hangisi daha faziletlidir?” Allah’ın Rasûlü şöyle cevap verdi: “Canıyla, malıyla Allah yolunda cihad eden mü’mindir.” 1138. “Sabahleyin veya akşamleyin herhangi bir vakitte Allah yolunda (cihad için) bir kere yürüyüş, şüphesiz dünyadan ve dünyadaki şeylerin hepsinden hayırlıdır.” 1139; “Allah yolundaki toz ile Cehennem dumanı müslüman bir kulda toplanmaz.” 1140
Hadislerden de anlaşıldığı gibi, mücâhidlerin üstünlüğü maddî ölçülerle ölçülemeyecek derecede büyüktür. Bununla beraber şu bir gerçektir ki; her müslüman aynı derecede cihada iştirak edemez. Önemli olan, her mü’minin gücü nisbetinde cihad etmesi ya da cihad edenlere destek sağlamasıdır. Mücâhidlerin geride kalan aile efradını gözetmek, cihada çıkan mücâhid geri dönünceye kadar aile efrâdının ihtiyaçlarını karşılamak da hemen hemen cihad kadar önemli bir görevdir. Allah Rasûlü buna işaret ederek şöyle buyurur: “Kim Allah yolunda savaşan bir gâziyi mükemmel bir şekilde teçhizatlandırırsa, o gâzi ölünceye veya savaştan dönünceye kadar (kazandığı) sevâbın bir misli onu teçhizatlandıran kimseye olur.” 1141; “Kim Allah yolunda bir gâziyi teçhizatlandırır veya geride kalan aile efradına bakarsa gazâ etmiş gibi olur.” 1142; “Kişinin harcadığı dinarın/paranın en faziletlisi, onun çoluk çocuğuna harcadığı dinar, Allah yolunda bir at için harcadığı dinar ve kişinin Allah yolunda (savaşan) arkadaşlarına harcadığı dinardır.” 1143
Mücâhede; Önce Gizli Düşmana/Nefsin Hevâsına Karşı Cihad
Cihad ve mücâhede, düşmanın saldırılarına karşı koymak üzere çaba göstermek demektir. İki kavram da aynı anlama gelmekle beraber, cihad daha çok bedensel çabalar için, mücâhede ise daha çok ruhsal çabalar için kullanılmaktadır. Cihad, bilindiği gibi, Allah yolunda, Allah’ın adını yüceltme uğruna çaba gösterme, savaşma ve çalışmadır. Cihad, açık bir düşmana karşı, nefse ve şeytana karşı yapılır. Bunlardan açık düşmana karşı mücâdele etmeye (cihad), nefse, daha doğrusu hevâya (nefsin kötü arzularına) ve şeytana karşı mücâdele etmeye de ‘mücâhede’ diyebiliriz.
Cihad veya mücâhede, mü’minin İslâmî hayatını ve müslüman toplumu her açıdan korumak için gerekli bir çabadır. Cihad, İslâm düşmanlarına karşı savunma
1136] Nesâî, Cihad 26
1137] Buhârî, Cihâd, I; İbn Mace, Cihâd, 1
1138] Buhârî, Cihad, 2
1139] İbn Mâce, Cihad 2
1140] İbn Mâce, Cihad, 9
1141] İbn Mâce, Cihad, 3
1142] Tirmizî, Cihad, 6
1143] İbn Mâce Cihad 4; Halid Erboğa, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 317-319
CİHAD
- 241 -
amacıyla yapılır. Allah’ın adını yüceltmek, insanların müslüman olmalarının önündeki engelleri kaldırmak ve yeryüzünden fitne ve zulmü yok etmek üzere yapılır. Cihad veya mücâhede, Allah’ın mü’minlere kesin emridir. 1144 Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerin dereceleri çok yüksektir, mükâfatları boldur. 1145 Mü’minler, dünyayı, içindekileri, meskenleri cihaddan çok severlerse, Allah onlara cezâ verir. 1146 Allah (c.c.) cihad emri ile mü’minleri imtihan etmektedir. 1147
Cihad veya mücâhede Allah (c.c.) rızâsı, O’nun adı yüce olsun için ve sevap kazanma amacıyla olursa bir anlam ifade eder. 1148
Dünyalık bir çıkar için, şöhret, yağma ve intikam alma uğruna mücâhede edenler Allah yolunda değillerdir.1149 Nefsin kötü arzularına ve şeytana karşı yapılan mücâhede, şüphesiz mü’minin takvâ derecesine ulaşmasını sağlar. Nefsinin isteklerini sınırlamayan kişi, azgınlığa ve sapıklığa düşer; şeytanın aldatmalarına erken kanar. Mücâhede, mü’mine İslâm ahlâkı kazandırır.
Müslüman, nefsinin haklı isteklerini karşılar. Çünkü hayatın devamı için buna ihtiyaç vardır. Aşırı isteklerine (şehvetine), hazlarına, hırslarına ise sınır koyar. Aslında nefsini terbiye etmek, nefsi Allah’ın huzurunda teslim olmaya, İslâmî emir ve yasakları yerine getirebilir bir olgunluğa ulaştırmaktır. Bu bir anlamda onu İslâmî ilkelere, ibâdetlere, Allah için fedâkârlık yapmaya râzı etmektir. Mücâhede; bu gayretin, bu çabanın, bu hedefin tatlı bir metodudur. 1150
Allah yolunda savaşana da mücâhid denir. Cihad, Hz. Peygamber’in ifadesiyle şu şekilde vasıflandırılır. “Allah’a en sevimli gelen ve en faziletli amellerden birisidir.” 1151; “İnsanların en faziletlisi de Allah yolunda malıyla ve canıyla mücâhede eden mü’mindir.” 1152 Allah yolunda savaşın (mücâhede) esas gâyesi, Allah’ın dinini yaymak ve onu yüceltmektir. 1153 Mücâhede; kâfirlere, münâfıklara, din düşmanlarına ve dinden dönenlere karşı yapılır. 1154 Allah yolunda mücâhedenin ilk şartı ise, mü’min olmaktır. Çünkü âyette “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inkâr eden kâfirler de tâğut yolunda savaşırlar.” 1155 buyurulmuştur. Allah yolunda savaşanlar ise gerçekten iman etmiş olanlardır. 1156 Aynı zamanda onlar birbirlerinin dostudurlar,1157 Allah düşmanlarını dost edinmezler. 1158
Mücâhede, gerçekten inanmış olanların karakteristik özelliğidir. Gerektiğinde
1144] 5/Mâide, 35; 9/Tevbe, 41; 22/Hacc, 78; 2/Bakara, 190; 4/Nisâ, 76 vd
1145] 61/Saff, 10-12; 5/Mâide, 5
1146] 9/Tevbe, 24
1147] 3/Âl-i İmrân, 142; 9/Tevbe, 16
1148] Buhârî, Cihad 15; Müslim, İmâre 149-151; Ebû Dâvud, Cihad 26; İbn Mâce, Cihad 13; Tirmizî, Cihad 16; Nesâî, Cihad 21
1149] Ebû Dâvud, Cihad 25; Nesâî, Cenâiz 61
1150] Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 430-431
1151] Bûhâri, Edeb, I, Cihâd I; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 32
1152] Buhârî, Cihâd, 2
1153] Buhârî, Tevhid, 28
1154] Furkan, 25/52; Mümtehine, 60/1; Tahrim, 66/9; Mâlik b. Enes, Muvatta', Zekât, 30
1155] 4/Nisa, 76
1156] bk. 49/Hucurât, 15
1157] bk. 8/Enfâl, 74-75
1158] bk. 60/Mümtehıne, 1
- 242 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah yolunda ölmek, onlar için bir şereftir. Çünkü Kur’ân-ıKerim’de “Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını, Cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu, Allah’ın üzerine bir borçtur. Gerek Tevrat’ta, gerek İncil’de, gerek Kur’ân’da (Allah, yolunda çarpışanlara cennet vereceğini vadetmiştir).” 1159 buyurulmuştur. Allah onlardan yanadır.” 1160
Allah yolunda savaş (mücâhede), insanlar için aynı zamanda bir imtihan vesilesidir. 1161 İnanarak Allah yolunda mücâdele edenlerle, özürsüz olarak cihada katılmayanlar Allah katında bir sayılmayacak; canlarıyla, mallarıyla cihad edenler mertebece daha üstün tutulacaklardır. Onlar Allah’ın rahmetini ve dolayısıyla Cennetini de umabilirler. Onlar doğru yoldadır. Gerçek mutluluğa erişenler de onlar olacaktır.1162 Allah uğrunda savaşanlar netice itibâriyle kendileri için savaşmış olurlar. Çünkü Allah, âlemlerden müstağnidir1163ve “Şüphesiz, inkâr edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğru yol belli olduktan sonra Peygambere karşı gelenler, Allah’a hiç bir zarar veremezler. O, onların işlerini boşa çıkaracaktır.” 1164
Peygamber Efendimiz, “Mekke’nin fethinden sonra artık hicret yoktur, fakat cihad ve niyet vardır...”1165 buyurmak sûretiyle cihâdın her devirde yapılması gerektiğine işaret etmiştir. Kahramanlık olsun diye, “ne cesur adammış!” desinler diye veya gösteriş olsun diye savaşanlardan hangisi Allah yolundadır, sorusuna cevaben de: “Kim Allah’ın şânını yüceltmek için savaşırsa, o Allah yolundadır.” 1166 buyurmuştur. Şu halde Allah yolunda mücâhede eden kişi niyetinde samimi ve amelinde ihlâslı olmalıdır. Aksi takdirde çabaları boşa çıkabilir.
Mü’min insanın hayatta en çok değer vereceği iki şey Allah ve Rasûlü olmalıdır. Onlar uğrunda yapılacak mücâhedeye hiç bir şey engel olmamalıdır. Yoksa bir gün Allah’ın azâbını beklemek muhtemel olabilir. Bu gerçek, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle dile getirilmiştir: “De ki; babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler sizce Allah’tan; Peygamberinden ve Allah yolunda savaşmaktan daha sevimli ise, Allah’ın buyruğu gelene kadar bekleyin. Allah fâsık kimseleri doğru yola eriştirmez.” 1167
Konuyla ilgili âyet ve hadislerden de anlaşılacağı gibi cihâd, canla ve malla yapılır. Fakat en önemlisi insanın önce kendi nefsiyle mücâhede etmesidir. Çünkü nefsine hâkim olamayan kimse, düşman karşısındaki mağlubiyeti peşinen kabul etmiş demektir. İşte bunun içindir ki “İman edenlerden özürsüz olarak yerlerinde oturanlar ile, mal ve canlarıyla Allah yolunda cihâd edenler birbirine eşit değildir...” 1168 buyurulmuştur.
Tasavvufta ise, mücâhede nefsi zorluklarla yormak ve onun arzu ve isteklerine karşı çıkmaktır. Daha geniş olarak, makam ve servete, bünyeyi semirtip ruhu
1159] 9/Tevbe, 111
1160] bk. 16/Nahl, 110
1161] 3/Âl-i İmrân, 142-143; 47/Muhammed, 31; 9/Tevbe, 16
1162] 2/Bakara, 218; 4/Nisa,95-96; 9/Tevbe, 20, 88; 29/Ankebût, 69
1163] 29/Ankebût, 6
1164] 47/Muhammed, 32
1165] Buhâri, Cihâd, 1
1166] Buhârî, Tevhid, 28
1167] 9/Tevbe, 24
1168] 4/Nisâ, 95
CİHAD
- 243 -
öldüren lezzetli nimetlere karşı nefsin tutku haline gelen meylini dizginleyip yavaş yavaş ona karşı çıkmak ve onun varlığını yok etmeye çalışmaktır. Kuşeyrî: “Hal ve makam sahibi olmak için harcanan sürekli ve düzenli çabalara mücâhade ve rıyâzât adı verilir” demiştir.
Allah Teâlâ: “Uğrumuzda mücahede edenlere, mutlaka yollarımızı göstereceğiz” 1169 buyurmuştur.
Rasûlûllah (s.a.s.) de: “Nefsinin de senin üzerinde hakları vardır” buyurarak mücâhadede ölçünün kaçırılmamasını istemiştir. Nefsin haklarını çiğnemek, sebepsiz yere onu zorluklara sürüklemek mücâhade değildir. Şeyh Tehânevî, Takrir’inde: “Nefsin istekleri ikidir. Birisi hakları, diğeri duyduğu hazlarıdır. Vücudu ayakta tutabilmek için nefsin hakları korunmalıdır. Nefsin hazları ise, yaşamak için gerekli olmayan fazlalıklarıdır. Mücâhedenin gâyesi hazları yok etmek, hakları bırakmaktır” demiştir. Nefse karşı çıkmanın bir gâyesi olmalıdır. Aksi halde zarar doğurur, mücâhede de sayılmaz. Allah için üzüntü ve kedere tahammül, mücâhedenin yüksek derecelerindendir.
İnsan mücâhede ile huylarını kökünden söküp atamaz. Onları faydalı hale getirir. Nitekim Rasûlullah (s.a.s.): “Birinin tamamen huyundan vazgeçtiğini duyarsanız inanmayınız” buyurmuştur. Bununla birlikte, ruhî hayat, mücâhede ve riyazatla elde edilir. Fakat mücâhede, varılması istenen bir gâye değil, bir tedbir ve tesellidir.
Mücâhede ve riyazât şu maksatlarla yapılır: 1- Takvâ ve verâ sahibi olarak Cehennem’den kurtulmak, 2- Kur’an ve Sünnet ahlâkını huy haline getirerek Cennet’e girmek ve mutlu olmak. 1170
İctihad; Cihadın İlimle Yapılanı
‘İctihad’ sözlükte, güç, tâkat ve çaba, bir şeyi elde etmek için ya da bir şeyi yapmak için olanca çabayı göstermek, çalışıp çabalamak anlamındadır. Fıkıh ilminde ‘ictihad’, İslâm’ın hükümlerini anlayıp öğrenmek üzere gayret göstermektir. Başka bir deyişle; belirli bir seviyeye gelmiş bir İslâm âliminin, Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet’in yorumlanması gereken kısımlarını yorumlaması, sağlam metodlar uygulayarak bu kaynaklardan dini bilmek ve yaşamak için gerekli bilgi ve hükümleri çıkarması demektir.
İctihad yapabilen İslâm âlimlerine (fakîhlere) ‘müctehid’ adı verilmektedir. Kur’ân-ı Kerim, insan hayatıyla ilgili bütün sorunlara açık hükümler koymamıştır. Bir kısmını açıklamıştır, bir kısmını işaret etmiştir veya Sünnete bırakmıştır. Bazı konularda ise birtakım ipuçları vererek, insanların bu konular üzerinde düşünmelerini tavsiye etmiştir.
Peygamberimizin sünneti, Kur’an’ın uygulamasıdır. Peygamberimiz hayatında, Allah’ın açık hükümlerini uygulamış, işaret edilenleri vahiyden aldığı yetkiyle açıklamış ve bazen de ashâbıyla istişâre edip görüşerek hükümler vermiş, uygulamalar yapmıştır. Yine kendi zamanında birtakım konularda yapılan doğru ictihadları kabul etmiş, ‘Kur’an’da ve Sünnette bulamadığım konularda kendi ictihadımla karar vereceğim’ diyen sahâbeyi doğru görmüştür: Rasûlüllah (s.a.s.)
1169] 14/İbrahim, 12
1170] Ahmet Güç, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 316-317
- 244 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Muaz bin Cebel’i (r.a.) Yemen’e göndermek istediği zaman ona şöyle sordu: “Sana bir dâvâ geldiği zaman nasıl hüküm vereceksin?” Muaz bin Cebel; “Allah’ın Kitabıyla” şeklinde cevap verdi. Peygamberimiz (s.a.s.) bu sefer; “(Sana gelen dâvânın hükmünü) orada bulamazsan” diye tekrar sordu. O da; “Allah’ın Rasûlünün sünnetiyle hükmederim” dedi. Peygamberimiz; “Rasûlüllah’ın sünnetinde de Allah’ın Kitabında da (o meseleyi) bulamazsan?” diye yine sordu. Muaz şöyle cevap verdi: “Kendi görüşümle ictihad edeceğim ve bundan da geri kalmayacağım.” Bunun üzerine peygamberimiz eliyle onun göğsüne vurarak; “Rasûlüllah’ın elçisini, O’nu memnun edecek şekilde başarılı kılan Allah’a hamdolsun” buyurdu. 1171
İctihad’ın İşleyişi: İctihad, bir anlamda kapalı bir sorunun çözülmesi, hakkında hüküm bulunmayan yeni ortaya çıkmış meselelerin dinî hükmünün bulunabilmesi çalışmasıdır. Müslümanlar hayatlarının bütün alanlarında dinlerine uygun yaşamak, bütün sorunlarını Kur’an’a ve Sünnet’e göre çözmek isterler. Kur’an’da ve Sünnette o sorunun çözümü yoksa, müslümanın kendisinin, kendi bilgisi yetersiz ise, yetkin bir âlimin o sorunu Kur’an’a ve Sünnet’e göre çözmesi gerekir.
Bir şer’î hükümde ictihad yapılabilmesi için, o hükmün yoruma açık olması gerekir. Kesin ve açık hükümlerde ictihada zâten ihtiyaç bulunmamaktadır. Mecelle’nin 14. maddesinde “Mevrid-i Nass’ta ictihada mesağ yoktur” denilmiştir. Yani Nass’ın (Kur’an ve Sünnet’in) açıkça ortaya koyduğu meselede ictihad yapmaya müsâade yoktur. İslâmî hükümlerin bazıları ‘muhkem’ yani açık ve net değildir. Onlar üzerinde yorum yapma imkânı vardır. Hatta onları yorumlamak, onlardan yeni hükümler çıkarmak gerekir. Bu demektir ki, ictihada ihtiyaç vardır. Aksi halde İslâm’ı yaşamak zorlaşır ve insanlar İslâm dışında çözümler aramaya başlarlar.
İnsanlar ve toplumlar geliştikçe, yeni yeni problemler çıkmakta, yeni yeni olaylarla karşılaşılmaktadır. Eğer ictihada izin verilmemiş olsaydı, belki milyonlarca konu çözümsüz kalırdı. Müctehidlerin ictihadı, hem Kur’an’ın anlaşılmasına yardımcı olur, hem de İslâm hukukunu sistemli bir şekilde öğrenip yaşamamıza yol açar. Ancak müctehidlerin ictihadları dinin kesin emri değillerdir.
Âlimler, ictihad yapacak kimselerde bazı özelliklerin olmasını şart koşmuşlardır. Yeterli bilgisi ve yeteneği olmayan kimseler ‘ictihad’ yapmaya kalkarsa, din yara alır ve yanlış anlaşılır. Yani her önüne gelen dinî meselelerde, ‘benim görüşüme göre, benim anladığıma göre...’ deyip, istediği fetvâyı veremez, vermemelidir. Câhil bir kişinin görüşü, kararı, ya da fetvâsı hem kendine, hem de başkalarına zarar verir.
İctihadlar Bağlayıcı mıdır? İctihadlar her ne kadar dinin kendisi değilse de, “dinin hükmü böyle olabilir, eldeki deliller böyle olabileceğini gösteriyor, ya da dinî bir hüküm bu şekilde uygalanabilir” demektir. Öyleyse bir müslümanın “âlimlerin yaptığı ictihadlar beni bağlamaz, ben bildiğim gibi amel ederim”, ya da “ictihadlar dine yapılmış eklemelerdir, doğru da bağlayıcı da değillerdir” demesi kesinlikle yanlıştır. Unutmamak gerekir ki, dinin anlaşılması ve pratikte uygulanabilmesi için yetkin bilginlerin ilmine ihtiyaç vardır.
1171] Ebû Dâvud, Akdiye, hadis no: 3592; Tirmizî, Ahkâm 3, hadis no: 1327; Ahmed bin Hanbel, V/230
CİHAD
- 245 -
Mezheblerin fıkıh kitaplarına baktığımız zaman, aynı meselede çok farklı ictihadların yapıldığını görürüz. Bu bizi şaşırtmamalı. Çünkü bütün müctehidler ellerindeki delillere, kendilerine ulaşan hadislere ve haberlere dayanarak fetvâ vermişlerdir. Onların iyi niyetlileri, bütün güçlerini kullanarak cevabın en isâbetlisini bulmaya çalışmışlardır. Müctehidler bu çabayı gösterirken hatalı kararlar verseler bile sevap kazanırlar. Çünkü onlar hiç bir etki altında kalmadan, hiç dünyalık kazancı düşünmeden yalnızca Allah rızâsı için, olanca güçlerini kullanarak doğruya ulaşmaya çalışırlar. Ancak âlim olmayan, meseleleri ve delillerini yeterince bimeyen birisi, işine geldiği gibi fetvâ vermeye kalkışırsa bırakın sevap almayı; günah kazanır, belki de dalâlete/sapıklığa düşebilir. Bir kişinin herhangi bir konu hakkında bilgisi yoksa hevâsına/arzularına göre fetvâ veya karar verir. Bu câhillik de onu doğru yoldan uzaklaştırabilir.
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Hâkim (hükmeden-karar veren) ictihad eder ve isâbetli karara ulaşırsa kendisine iki ücret (sevap) verilir. Eğer ictihad eder ve hatalı karar verirse ona da bir ücret verilir.” 1172
Belli bir mezhebe göre amel edenler, o mezheb imamlarının ictihadlarını göz önüne alırlar, ama başka müctehidlerin ictihadlarının yanlış olduğunu düşünmezler. Çünkü müctehidler, ellerindeki delillerden hareket ederek o sonuca ulaşmışlardır. Deliller ve o delilleri uygulama metodu farklı olursa, farklı ictihadların olması doğaldır. Onların pek çoğu ortaya koydukları ictihadlarda ısrarcı olmamışlar, müslümanlara “bizim ictihadımızdan daha isâbetlisini bulursanız ona uyun” demişlerdir.
Sahâbeler gibi, daha sonradan gelen bazı âlimler de bir konu hakkında ortak ictihadda bulunmuşlardır. Bunlara ‘icmâ’ denir. Müctehid âlimler bir konuda ortak ictihad yapmışlarsa, yani bir meselede ‘icmâ’ olmuşsa; artık o konuda ictihada ihtiyaç yoktur.
İnsanlara bırakılan yani Kur’an ve Sünnetin bir şey söylemediği, hüküm koymadığı, fıkıh dışı konularda söz söyleme yetkisi yalnızca müctehidlere âit değildir. Böyle konularda uzman olanlar, mü’min ve güvenilir olmak kaydıyla; söz söyleyebilir, hüküm verebilirler. Bunların görüşleri veya verdiği karar ise ictihad olmaz. Özellikle İslâm tarihinde görüldüğü gibi birtakım siyasî mezheplerin ve grup görüşlerinin -terim anlamıyla- ictihad sayılmasının imkânı yoktur. Yani ictihadın alanı Kur’an ve Sünnetle belirlenmiştir. Bu da onlardaki yoruma açık hükümler ve yeni karşılaşılan fıkhî sorunlardır.
Yeni ortaya çıkan meselelere cevap verebilmek ve İslâm’ı bütün çağlara, bütün topluluklara uygulayabilmek için ictihad yapılması gerekir. Elbette işin ehli olan insanlar tarafından. İslâm’daki ictihad faâliyeti, İslâm hukukunun her devirde ve yerde uygulanmasını sağladığı gibi, onu statiklikten/donukluktan kurtarır. İctihad, hem İslâm’ın mevcut hükümlerinin uygulanabilmesi, hem de sonradan ortaya çıkmış sorunlara İslâmî çözümler getirilebilmesi için gereklidir. İslâmî hükümler ile hayat arasında bir kopukluk yoktur, olmamalıdır. İctihad bu kopukluğu ortadan kaldıran çok önemli bir çabadır.
İctihad Kapısı Kapalı mıdır? Yakın yüzyıllarda, ictihad kapısının kapandığı
1172] Buhârî, İ’tisâm 21; Müslim, Akdiye 15, hadis no: 1716; Ebû Dâvud, Akdiye 2, hadis no: 3574; Tirmizî, Ahkâm 2, hadis no: 1326; Nesâî, Kadâ 3
- 246 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iddia edilmiştir. Hâlâ bu görüşü savunanlar da bulunmaktadır. Hâlbuki, ictihadın kapısını kapamak, İslâmî hükümlerin uygulanmasının önünü tıkayıp, müslümanları çözümsüzlük yüzünden başka milletlerin hukuk ilkelerine yöneltmektir. Ya da İslâm’ı hayata uygulamayı zorlaştırmaktır.
Günümüzde yetkili müctehidlerin veya müctehidlerin oluşturacağı konsey ve kuralların ictihadına şiddetle ihtiyaç vardır. Bu ictihad hiçbir zaman yeni mezhebler uydurmak, yeni namaz kılma veya hac yapma şekli icat etmek değildir. İctihadı böyle anlayanlar şüphesiz asıl maksadın uzağına düşerler, işi zorlaştırırlar. Bugün, Batıdan kaynaklanan modern kültürün, değişen hayat şartlarının, ortaya çıkmış sayısız hayat felsefesinin, yoğun iletişim kültürünün etkisinde kalan, bu gerçeklerle yüzyüze olan, yığınla ekonomik ve sosyal sorunlarla boğuşan müslümanların problemleri çözüm beklemektedir. Müslüman hukukçuların bunca yeni meseleye İslâmî fıkıh çerçevesinde çözüm üretmeleri, yani ictihad etmeleri gerekir.
İslâm hukukunda terim anlamıyla ictihad, fıkıh ile sınırlıdır. İctihadı geniş anlamıyla alıp, din konusunda söylenen her şeye, varılan her yoruma ictihad deyip, sonra da hepsini; ictihad kapısı kapalı kabul zannedildiği için reddetmenin mantığı yoktur. İctihad kapısını bu anlamda da kapalı tutanlar, câhil-âlim müslümanları kör bir taklitçiliğe, önceden gelip geçmiş ataları aynen izlemeye ve yeni meseleler karşısında ebkem (dilsiz) olmaya dâvet ediyorlar. Nitekim İslâm âleminin son beşyüz yıllık geriliğinde bu kafa yapısının etkili olduğu inkâr edilemez.
Her şeyin adını iyi koymak gerekir. İlmin alanı çok geniştir. Eskiden olduğu gibi şimdi de insanla ve onun ihtiyaçlarıyla ilgili sayısız bilim dalı gelişmiştir. Bunların bilinmesi, öğretilmesi, uygulanması bir sorunu çözüyorsa, müslümanların bunun uzağında olması düşünülemez. Hikmet kavramına giren, İslâmın temel ilkelerine aykırı olmayan her şeyi, ihtiyaç kadar almak gerekir. Bu nedenle günümüzde korkunç boyutlara ulaşan bilgiden ve iletişimden yoksun olmak, başkalarının güdümüne ve giderek onların dünya görüşlerine girme tehlikesini beraberinde getirir.
Pozitif bilimlerde araştırma, cehd, fikir ürteme, deney yapma, düşünce geliştirme faydalı ve ihtiyaç olduğu gibi, İslâmî ilimler sahasında da aynı şeyleri yapmak hem faydalıdır, hem de gereklidir. Din’in anlaşılması, her devirde yaşanabilmesi için yeniden yorumlanması, günümüzde ulaşılan bilgi ve tecrübeleri de hesaba katarak yeni açıklamalar yapılması zararlı değildir. Yeter ki bu işleri yapanlar iyi niyetli olsun, İslâm’ın asıl kaynaklarına bağlı kalsın, İslâm’ı ve onun ilkelerini çağa, siyasî düzenlere ya da birilerinin keyfine uydurmaya kalkmasınlar. İslâm, hiç kimsenin çağına, keyfine, hevâsına, ölçüsüne, kafa yapısına uymak durumunda değildir. Ama bütün insanlar, Allah’a kulluk için İslâm’a teslim olmak zorundadırlar.
Tekrar edelim ki, bütün ilim dallarında yoğun bir çabaya (ictihada) ihtiyaç olduğu gibi, yeni fıkhî meseleleri çözmek için de -terim anlamında- ictihada ihtiyaç vardır. 1173
Lugat anlamı olarak güç, tâkat ve çaba anlamına gelen “ictihad”, bir şeyi elde etmek için olanca gücünü sarfetmek anlamında hakîkî; kıyas vb. yollarla
1173] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 287-291
CİHAD
- 247 -
hüküm çıkarmak anlamında ise mecâzîdir. 1174
“İctihad” kelimesi, Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilmemiş, hadis-i şeriflerde ise her iki anlamda kullanılmıştır. Hz. Peygamber, düzgün namaz kılmayan bir sahâbiye “namazını yeniden kıl, çünkü sen namaz kılmadın!” demiş ve bu hal üç defa tekrar edilmiştir. Üçüncüde namaz kılan “bana doğrusunu öğret, vallahi ben elimden geleni yaptım” derken “ictehedtü (ictihad ettim)” ifâdesini kullanmıştır.1175Şu hadislerde mecâzî anlamında kullanılmıştır: “Hâkim hükmedip, ictihadda bulunur ve isâbet ederse ona iki ecir vardır.” 1176 Allah Rasûlü, Muaz bin Cebel’i Yemen’e yönetici olarak gönderirken; “Kitap ve sünnette hüküm bulamazsan ne ile hükmedersin?” sorusuna Muaz “Re’yimle ictihad ederim” diye cevap vermiştir. 1177
Bir terim olarak ictihad en eski fıkıh usûlü kaynağı olan Şâfiî (ö. 204/819)’nin er-Risâlesi’nde şöyle târif edilmiştir: “Her hâdise hakkında ya ona ait bir hüküm veya hak olan hükmün yolunu gösteren bir delâlet vardır. Hâdisenin açık hükmü varsa ona uymak gereklidir. Eğer muayyen bir hüküm yoksa, hâdisenin hak oları hükmüne götüren yolun delili ictihad ile aranır; İctihad ise kıyastan ibârettir.”1178 En eski fıkıh usûlü kaynağında yer alan bu târif yeterli değildir. Çünkü ictihad, kıyas yoluyla olabileceği gibi, âyet ve hadislerde hâkim bulunan genel prensiplerden, kelime ve cümlelerin çeşitli delâlet ve inceliklerinden kıyas dışında kalan diğer istidlâl yollarından hüküm çıkarmak tarzında da olabilir. Bu duruma göre kıyas her zaman ictihada muhtaçtır, fakat ictihadın tek yolu kıyas değildir. 1179 Kıyas; hakkında âyet ve hadis bulunmayan bir meselenin hükmünü, aralarındaki ortak illet dolayısıyla, hakkında âyet-hadis bulunan meselenin hükmüne bağlamaktır. 1180
Âyet ve hadislerden amelî (pratik) hükümleri çıkarma gücüne sahip oları fâkîh’e “müctehid” denir. İctihad ya şer’î delillerden hüküm çıkarma tarzında olur, ya da çıkarılan bu hükümlerin toplum hayatına uygulanmasıyla ilgili bulunur. Birinci kısma giren ictihad; şer’î kaynaklardan hüküm çıkaran müctehidlere mahsustur. Sahâbe, Tâbiîn, Tebe-i tabiîn ve mezhep imamları devrinde bu çeşit ictihadlarla İslâm hukuku sistemleştirilmiştir. Ancak üçüncü hicrî yüzyıldan sonra giderek ictihad yapanlar azalmış ve şartlarının ağırlığı sebebiyle bu kapının kapandığı kanaati uyanmıştır. Hanbelî, Zâhirî ve Şiî mezheplerinde, ictihad kapısı sürekli açık telâkkî edilmiştir. İkinci kısma giren ictihada gelince; hükümlerin toplum hayatına uygulanması bu tür ictihadda sürekliliği gerekli kılmıştır. İslâm hukukunun yürüyen ve yaşayan hayata intibâkını sağlamak, gelişen toplum hayatının yeni problemlerini çözmek için her devirde bu yola başvurulmuştur. Bunu yapanlara “tahrîc âlimleri” denilir. Bunlar, çıkarılmış hükümlerin illetlerini belirleyip yeni, benzer cüz’î meselelere uygularlar. Bu, hükümleri uygulama çalışması olup, böylece ilk müctehidlerin, üzerinde görüş beyan etmedikleri bir
1174] Zebîdi, Tâcu'l-Arûs, Mısır 1307, II, 329
1175] İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, Haydarâbâd, 1966, I, 156
1176] Buhârî, İ'tisâm, 21; Müslim, Akdiye, 15; Ahmed bin Hanbel, III/187
1177] Ebû Dâvud, Akdiye, hadis no: 3592; Tirmizî, Ahkâm 3, hadis no: 1327; Ahmed bin Hanbel, V/230
1178] Şâfiî, er-Risâle, thk. Ahmed M. Şakir, Mısır 1940, s. 477
1179] Gazzâlî, el-Mustasfâ, Mısır 1324, II/229
1180] Şâfiî, el-Ümm, Mısır 1329, VII/85; Şevkânî, İrşâdü'l Fuhûl, Mısır 1937, s. 197
- 248 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kısım meselelerin hükümleri de anlaşılmış olur. 1181
İslâm hukukunda, şer’î hükümler kesin delillere yani açık âyet ve hadislere veya icmâya dayanıyorsa ictihada yer verilmez. Âyet-hadis oları yerde ictihad yoluna gitmek câiz değildir. Ancak nass’ların sübûtu ve delâleti kat’î/kesin olur veya bir konuda icmâ bulunursa ihtilâfa mahal kalmaz. Eğer nassların sübûtu veya delâleti zannî olup kesinlik ifâde etmiyorsa veya bir nasstan birkaç hüküm çıkarmak mümkün oluyorsa, ictihada başvurmak gerekir. Diğer yandan ictihad, en çok hakkında nass bulunmayan olayların hükümlerini belirlemek için yapılır 1182. Devamlı farklılaşan toplum hayatında yeni meselelerin zuhûru tabiîdir. Çözüm bekleyen problemlere eğilmek gerekir. Ayrıca birtakım amelî hükümlerin örf-âdet, istihsan, maslahat… gibi tâlî derecedeki delillere dayandığı düşünülürse problemin ağırlığı daha iyi anlaşılır.
Dayandığı Kitap, Sünnet ve icmâ delillerinden biri bilinmeksizin bir müctehidin sözünü alıp, bununla amel etmeye “taklid” denir. Fakat deliline bakmak, öğrenmek ve ictihadına katılmak sûretiyle bir müctehidin re’yini benimsemeye ise “ittibâ” adı verilir. Eş-Şevkânî’ye (ö. 1250/1832) göre, sahâbe, tabiîn ve etbâü’t-tâbiîn içinden ictihad derecesine ulaşamayanlar muayyen bir müctehidi taklid etmiyor, onlardan problemleriyle ilgili delilleri sorup öğrenerek bunlara ittibâ ediyorlardı. Taklit bu nesillerden sonra zuhûr etmiştir.1183 Müslümanlar arasında taklid yerine, ittibâ ruh ve alışkanlığının geliştirilmesi toplumu giderek vahiyle, sünnetle ve icmâ-ı ümmetle karşı karşıya getirir. Bunun sonucunda vahiy ve sünnet, toplum üzerindeki etkisini gösterir.
İctihadın hükmü gâlip zandır. Yani bir meselenin ictihad ile sâbit olan hükmü yanılma ihtimali ile birlikte gâlip zanna dayanır. Bir müctehidin devamlı isâbet etmesi gerekmez. Hata etmesi de mümkün ve muhtemeldir. Bu yüzden Ebû Hanîfe, “bu bizim ulaştığımız en iyi sonuçtur. Kim bundan daha iyisine ulaşırsa ona uysun” derdi. İmam Şâfiî de; “bir hadis görürseniz ona sarılın ve benim görüşümü duvara çarpın” demiştir.1184 Mu’tezile’ye göre, her müctehid ictihadında isâbet etmiş sayılır. Çünkü hüküm, Allah nezdinde müctehidin ictihadına tâbîdir. Aksi halde insanlar güç yetiremeyecekleri bir yükümlülükle karşı karşıya gelmiş olur. 1185
Kolektif İctihadın Gerekliliği
Bütün problemlerin çözümünde istişare ve kollektif şuur çok önemlidir. ictihad kapısı her zaman açıktır; fakat o kapıdan içeri girebilmenin belli dönemlerde belli engelleri söz konusudur.
Evet, o kapıyı kimse kapamamıştır; ehliyetsiz kimselerin, hevalarını hüda göstermelerini engellemek ve dini kendi heveslerine göre yorumlamalarına meydan vermemek için bazı âlimler bu meseleye temkinli yaklaşmış olsalar da, aslında o kapı açıktır ve sadece ehil olmayanların yüzüne kapanmıştır.
1181] Muhammed Ebû Zehra, Usulü'l-Fıkh, Kahire, t.y., s. 379
1182] Abdülvahhâb Hallâf, Masâdiru't-Teşriî'l-İslâmî, s.10
1183] Hayreddin Karaman, İslâm Hukukunda ictihad, Ankara 1975, s. 206
1184] Ebu Zehrâ. a.g.e, s. 388, 389
1185] Ömer Nasuhi Bilmen, lstılahat-ı Fıkhıyye Kâmusu, I, 243; Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 86-88
CİHAD
- 249 -
Günümüzde fikirler ve kalpler bir hayli dağınık, zihinler de maneviyata yabancıdır. İnsanların çoğunun, hayatı İslamî çerçevede sürdürme konusunda herhangi bir cehd ü gayreti yoktur. Artık, -maalesef- din, insanların birinci meselesi değildir; “olsa da olur, olmasa da” şeklinde ele alınmaktadır. İşte, içtihad kapısı açık olsa bile, böyle bir atmosferde, hakkını vererek o dinamiği kullanacak kimselerin çıkması oldukça zordur.
Dolayısıyla, bugün ictihada ihtiyaç duyulan meselelerin halledilmesi de ancak kollektif şuurla mümkün olacaktır. Sahasının uzmanı şahıslardan meydana gelecek olan bir heyet böyle bir içtihadı -Allah’ın izni ve inâyetiyle- gerçekleştirmiş ve böylelikle bir kişinin üstesinden gelemeyeceği bu ağır yük cemaatin omuzlarına yüklenmiş olacaktır. Evet, bundan sonra, istihraçlar, istinbatlar ve içtihadlar hep o işin uzmanı insanların bir araya gelmeleri neticesinde kolektif şuurla yapılacaktır.
Bu açıdan da, ilim ve bilgi birikimi itibarıyla da bir mü’minin kendini yeterli görmesi ve “Artık ben kendime yeterim” şeklinde düşünmesi mümkün değildir. Hatta, dinî ilimlerle uğraşan kimselerin, “Şu kitapları okuduk, şimdi de bunları mütalaa ediyoruz; bu atmosferin bize ilham ettiği şeyler istikametinde fikir alış-verişinde bulunuyoruz.” deyip sadece o birkaç saatlik ve birkaç senelik okumayı yeterli görmeleri onlar adına büyük bir aldanmışlık sayılır. Zira ilim tâlibi de “hel min mezîd” kahramanı olmalı, kendisini asla yeterli görmemeli; okuma ve başkalarının yüksek fikirlerinden istifade etme kulvarında bir ömür boyu sürekli koşmalıdır.
Dahası, ilim, insanı salih amele sevk etmelidir; çünkü öğrenmek ve bilmek, insanı Allah’a yaklaştırdığı ölçüde bir kıymet ifade etmektedir. İnsan, öğrendiği her meseleyi elden geldiğince pratiğe dökmeli ve onunla Allah’a bir adım daha yaklaşmanın yollarını aramalıdır. Nitekim Rasûlullah (s.a.s.), “Kim ilim bakımından ilerledikçe zühd hayatı açısından da mesafe kat’etmezse, onun sadece Allah’tan uzaklığı artar; yani, öğrendiği onca hakikate rağmen, dünyaya rağbet etmekten ve nefsânî arzularına göre yaşamaktan vazgeçmeyen bir insan Allah’tan uzaklaştıkça uzaklaşır.” buyurmuştur. 1186
Müctehid; İlim ve Fikirle Cihad Eden Âlim
“Müctehid”, âyet ve hadislere dayanarak hüküm çıkaran İslâm bilgini; İslâm hukukçusu; âlim, fakîh kimselere denir. Âyet ve hadislerden hüküm çıkarma gücüne sahip olan fakîh zâta “müctehid” denir. İctihad, ya şer’î delillerden hüküm çıkarma şeklinde olur ya da çıkarılan bu hükümlerin toplum hayatına uygulanmasıyla ilgili bulunur.
Arapça’yı iyi bildikleri ve Hz. Peygamberle beraberlik sâyesinde Allah ve Rasûlünün maksadını çok iyi anladıkları için sahâbe neslinden müctehidlerin sayısı bir hayli çoktur. Ancak kendilerinden hüküm ve fetvâ nakledilen sahâbe müctehidi yüz otuz kadardır. Bunlardan yedi tanesi fetvâları birer kitap olacak kadar çoktur. Fukâhâ-i Seb’a denen bu sahâbiler şunlardır; Hz. Ömer, Ali, Âişe, Zeyd bin Sâbit, Abdullah bin Mes’ud, Abdullah bin Abbas ve Abdullah bin Ömer. 1187
1186] F.G., Zaman 6/3/2008
1187] İbnü'l-Kayyim, İ'lâmü'l-Muvakkıîn, thk. M. Muhyiddin Abdulhamid, Mısır 1955, I, 14 vd
- 250 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Ömer, Ebû Mûsâ el-Eşârî’ye gönderdiği mektupta onu kıyas ve ictihada teşvik etmiş, yine aynı konuda Kâdî Şurayh’a (ö. 78/697) şöyle demiştir: “Kitab’dan açıkça anlayabildiğinle hükmet. Eğer Kitabın tamamını bilemezsen Rasûlullah’ın hükmettiği ile hükmet. Bunun hepsini bilemezsen, doğru yolda olan âlimlerin hükümleriyle/fetvâlarıyla hükmet. Bunların da hepsini bilemezsen, re’yinle ictihad et, âlim ve sâlih kişilerle de istişâre et.” 1188
Âyet ve hadislerden hüküm çıkarmak ve ictihad gerektiren konuları çözebilmek için birtakım şartlara ihtiyaç vardır. Bu esaslar fıkıh usulünün tedvini ile birlikte, ilk defa Müctehid imamlar devrinde tesbit edilmiştir. Aşağıda vereceğimiz bu şartları taşıyanlara “müctehid” denir. Bir müctehidde bulunması gereken özellikleri şöylece ifade edebiliriz:
Müctehidde bulunması gereken şartlar:
1) Arapçayı bilmek: Fıkıh usûlü bilginleri bu noktada ittifak etmişlerdir. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet Arap dili ile ifâde edilmiştir. Âyet ve hadislerdeki kelimeleri ve hitabı anlayacak kadar sarf ve nahiv bilgisiyle Arapçayı bilmek gerekir.1189 Ebû İshak eş-Şâtibî’ye (ö. 790/1388) göre ictihad; nass’lardan hüküm çıkarma ile ilgili ise şarttır. Fakat maslahatlar ve mefsedetler nev’inden bir mânâ ve illete bağlı ise Arapça şart değildir. Kıyas ictihadlarının çoğu bu kabildendir. 1190
2) Kur’an ilmine sahip olmak: Kur’ân-ı Kerîm’in hepsini bilmek şart olmayıp, beşyüz kadar oları hüküm âyetlerinin inceliklerini bilmek yeterlidir. Bu âyetlerin; âmm (genel anlam), hâs (özel anlam), mutlak mukayyed, nâsih-mensûh ve sünnetle ilgili durumlarını bilmek gerekir. Kur’an’ı ezbere bilmek gerekmez, ihtiyaç duyulan âyetlerin yerini bulabilecek durumda olmak yeterlidir.1191 Ebû Bekir el-Cassâs (ö. 370/980) ile İbnü’l-Arabî (ö. 543/1148) gibi bilginler “Ahkâmü’l-Kur’an” adlı eserlerinde hüküm âyetlerini açıklamaya çalışmışlardır. es-Sâbûnî’nin “Tefsîru Âyâti’l Ahkâm”1192 isimli eseri de hüküm âyetleri hakkında söylenenleri özlü bir şekilde açıklamıştır.
3) Sünneti bilmek: Bu şart üzerinde de ittifak vardır. Hüküm hadislerini bilmek yeterli olup, mev’ıza, âhiret hükümleri vb. hadisleri bilmek şart değildir. Ancak hadislerin âmm-hâs, mutlak mukayyed, nâsih-mensûh gibi durumlarını, rivâyet yollarını, râvilerin derece ve hallerini, adâlet ve zabt gibi vasıflarını bilmek gerekir. Hadisleri ezbere bilmek şart olmayıp, ihtiyaç duyulan hadisleri yerinde bulabilecek durumda olmak yeterlidir. 1193
4) Üzerinde icmâ veya görüş ayrılığı olan konuları bilmek: Üzerinde ittifak (icmâ) edilen konuları bilmek yanında, sahâbî ve onlardan sonra gelen müctehidlerin ihtilâfa düştükleri konuları bilmek gerekir.1194 Ancak bütün icmâ yerlerini ezberlemek şart değildir. Araştırma konusu yapıları mesele hakkında icmâ
1188] Şîrâzî, Tabakât, s: 7; İbnü'l-Kayyim, a.g.e., I, 204
1189] Gazzâlî, a.g.e, II/350-353
1190] eş-Şâtibî, el-Muvâfakât, Mısır (t y), IV/162-165
1191] Gazzâlî, a.g.e, II/350-353
1192] K. K.’in Ahkâm Tefsiri
1193] M. Ebû Zehrâ, a.g.e, s. 382, 383
1194] Şafiî, er-Risâle. s. 510
CİHAD
- 251 -
veya ihtilâf bulunup bulunmadığını bilmek yeterlidir.1195 Müctehidlerin ittifak ve ihtilâf ettikleri meseleleri, ihtilâf sebeplerini açıklayan eserler meydana getirilmiştir. Eş-Şîrâzî’nin (ö. 476/1083) el-Mühezzeb, İbn Kudâme’nin (ö. 620/1223) el-Muğnî, İbn Hazm’ın (ö. 456/1063) el-Muhallâ, İbn Rüşd’ün (ö. 595/1199) Bidâyetü’l Müctehid ve Nihâyetü’l-Muktesid adlı eserler bunlar arasında zikredilebilir.
5) Kıyası bilmek: İctihad, bütün yönleriyle kıyası bilmeyi gerektirir. Hatta İmam Şâfiî’ye göre “ictihad kıyastan ibarettir.”1196Kıyasın metodunu bilmek, nasslardan hüküm çıkarma esaslarını öğrenme ve ictihad yapılacak konuya en yakın olan nass’ı seçme imkânını sağlar. Kıyası bilmek, şu üç şeyi bilmeyi gerektirir:
a) Kıyasın dayanacağı asıl hükmü bilmek; bu dayanağın âyet, hadis veya icmâ olması, bunlarla ilgili gerekli bilgilere sahip olunması lâzımdır.
b) Kıyâs kâide ve prensiplerini bilmek: Meselâ, belirli ve özel bir durumu ifade ettiği sâbit olan bir nass (âyet-hadis) üzerine kıyas yapılamaz. Hz. Peygamber’in dörtten fazla olan eş sayısına kıyas yapılarak hüküm çıkarılamaması gibi. Çünkü bu müsâade yalnız O’na âittir.
c) Önceki müctehidlerin kıyas metotlarını bilmek. Çünkü bu sayısız hükümlerin açıklanmasına götüren bir yoldur. 1197
6) Hükümlerin amaçlarını bilmek: İslâmî hükümlerin amaçları, belli bazı nass’ların değil; bütün nass’ların toplamından anlaşılabilir. Böylece, cüz’î bir meseledeki maksadı anlamak, küllî hükümleri ortaya koyan nass’ları anlamaya bağlıdır. İslâmî hükümlerin asıl amacı insanlar için rahmet olmaktır. Âyette “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” 1198 buyurulur. İslâm’da güç ve sıkıntının giderilmesi, zorluğun değil, kolaylığın tercih edilmesi bu rahmetin bir gereğidir.
Şâtibî şöyle der: “İnsan, Allah ve Resulunün amaçlarını bütün meselelerde anlayacak bir dereceye gelirse, o, ilim öğretme, fetvâ verme ve Allah’ın bildirdiği hükümleri açıklamada Peygamber (s.a.s)’in vârisi olma özelliğini kazanmış olur.” 1199
7) Doğru bir anlayış ve takdir gücüne sahip olmak: Müctehidin gerçek ve doğru fikirleri, yanlış olanlardan ayırt etme yeteneğine sahip olması gerekir. 1200
8) İyi niyetli ve sağlam inanç sahibi olmak: Bütün büyük müctehidler fıkıhla şöhret yapmazdan önce ihlâs ve takvâlarıyla meşhur olmuşlardır. İhlâslı kimse, gerçeği nerede bulursa bulsun kabul eder, taassup göstermez. Büyük imamların hepsi “bizim görüşümüz doğrudur, yanlış da olabilir. Başkalarının görüşü yanlıştır, fakat doğru da olabilir” demişlerdir. Hâlis bir niyet, sahibini dinin özüne nüfuz ettirir ve yalnız hakka yöneltir. İslâm dini, ancak kalbi ihlâsla aydınlanmış olanların gereği gibi idrâk edeceği bir dindir. İtikadı bozuk olan kimse, bid’at
1195] Ebû Zehrâ, a.g.e, s. 383 vd.
1196] Şâfii, a.g.e, s. 383 vd
1197] İsnevî, şerhu Minhâci'l-Usûl, İbn Emir'in Takriri kenarında, Mısır 1316, III, 310
1198] 21/Enbiyâ, 107
1199] Şâtibî; a.g.e, IV, 106
1200] Ebû Zehrâ, a.g.e, s. 387, 388
- 252 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve nefsî arzularının peşine düşer; selîm bir kalb ile âyet ve hadislere yönelemez. Kötü niyet, düşünceyi de kötüleştirir.
İşte İslâm hukukçularının ittifakla müctehidde bulunmasını kabul ettikleri şartlar bunlardır. Bu şartları kendisinde toplayan müctehide “mutlak veya müstakil müctehid” denir.
Fakihlerin büyük çoğunluğuna göre ictihad bölünme (tecezzî) kabul etmez. Nikâh meselelerinde ictihad yapan kimse, ibâdet konularında başkasını taklid edemez. Yine ibâdet konularında müctehid olan kimse, alım satım, nikâh ve talak gibi konularda başka bir müctehidi taklid edemez. İctihadla taklid bir kimsede birleşemez. Ancak müctehidin bütün şer’î meseleleri aynı derecede bilmesi mümkün olmayabilir. Birçok müctehid sorulan bazı sorulara “bilmiyorum” diye cevap vermiştir. İmam Mâlik’in otuz altı kadar soruya “bilmiyorum” diye cevap verdiği nakledilir. 1201
Müctehidlerin tabakaları: Fıkıh usûlü bilginleri müctehidleri yedi tabakaya ayırırlar. İlk dört tabaka müctehid, diğerleri mukallid derecesindedir.
1) Şerîatte müctehid: Bunlara “mutlak veya müstakil müctehid” de denir. Bunlar hem müstakil usûl ve ictihad metodu ortaya koyan, hem de bunlara göre fer’î hükümler çıkaran müctehidlerdir. Sahâbe fakîhleri, Saîd b. el-Müseyyeb ve İbrahim en-Nehâî gibi Tâbiûn fakîhleri, Ca’fer es-Sâdık ve babası Muhammed el-Bâkır, Ebû Hanîfe, Mâlik, Şâfiî, Ahmed bin Hanbel, Evzâî, Leys b. Sa’d, Süfyan es-Sevrî ve diğerleri gibi pek çok müctehid bu tabakaya girer.
2) Müntesip mutlak müctehidler: Bunlar, eksiksiz olarak ictihad ehliyetine sahip, bazen usûl ve fürûda üstadlarına muhâlif olmakla birlikte genel olarak bir müstakil müctehidin ictihad usûlünü benimsemiş olan müctehidlerdir. Ebû Yûsuf, İmam Muhammed, İmam Züfer, Şâfiîlerden el-Müzenî, Mâlikîlerden Abdurrahman b. Kasım ve İbn Vehb bunlardandır.
3) Mezhepte müctehidler: Bunlar mensup oldukları mezhep imamına muhâlefet etmezler. Ancak onun hükme bağlamadığı meseleleri aynı usûl ve metodu kullanarak Kitap ve Sünnet delillerinden çıkarırlar. Tahâvî, Kerhî, Serahsî, İsfereyânî ve Şîrâzî bunlar arasında sayılabilir.
4) Tercih yapan müctehidler: Rivâyet edilen görüşler arasında tercihlerde bulunan fakihlerdir. Bu tabaka ile önceki tabaka arasındaki fark çok azdır.
5) İstidlâl sahibi müctehidler: Bunlar, görüş ve rivâyetleri karşılaştırıp; “Şu görüş rivâyet bakımından daha sağlam ve delili yönünden daha kuvvetlidir”, “Bu görüş kıyasa daha uygundur” gibi açıklamalar yapmışlardır. Aslında bu üç tabakayı “tahrîc ve tercih yapanlar” diye ikiye ayırmak mümkündür. 1202
6) Hâfızlar tabakası: Bunlar taklid derecesinde olup, öncekilerin tercihlerini bilmede hüccet sayılırlar. İbn Âbidin bunlar hakkında şöyle der: “Onlar en sağlam, sağlam ve zayıf, açık rivâyet, mezhebin zâhir görüşü ve nâdir rivâyet arasında seçme gücüne sahip kimselerdir. el-Kenz, ed-Dürrü’l-Muhtâr, el- Vikâye ve el-Mecma’ gibi eserlerin müellifleri bu tabakaya dâhildir. Bunlar kitaplarında
1201] Ebû Zehrâ, a.g.e, s. 400, 401
1202] Ebu Zehrâ, a.g.e, 396, 397
CİHAD
- 253 -
reddedilmiş veya zayıf rivâyetleri nakletmemişlerdir.” 1203
7) Mukallidler tabakası: Bunlar Kitabı anlayabilir, fakat görüş ve rivâyetler arasında tercih yapamazlar. İbn Âbidin şöyle der: “Onlar gece odun toplayıcısı gibi ellerine geçen her şeyi bir araya getirmişlerdir. Bunları taklid edenlere yazıklar olsun.” 1204
İbadetlerle alâkalı hususlar bir yana, fıkhın sair alanlarında günün gerçeklerine cevap verme noktasında, yani bir tenkîh ve tanzîme gidilmesi gerektiğinde şüphe yok. Evet, elimizdeki mevcut fıkıh kitaplarında, değişik konularla alâkalı bazı meselelerde kaynakların mutlaka yeniden gözden geçirilmesi gerektiği görüşündeyiz. Bu noktada;
1) Usûl-ü Fıkh’ın yeniden gözden geçirilmesi ve geçmiş birikimlerin bütünüyle taranarak alternatif bir usûlün ortaya konulması şarttır.
2) Şimdiye kadar belli ölçüde gelişmiş bulunan örf ve âdet kaynaklı içtihatlar, yeni baştan bir kere daha tertip ve tensike tâbi tutularak, kolektif içtihat ve tercih heyetlerinin içtihatlarında ya da tercihlerinde mutlaka bunlar göz önünde bulundurulmalıdır. Tabiî eski devirlerdeki örf ve âdete bina edilen hükümlerin günümüzün şartlarına göre kritik edilmesinde de zaruret vardır. Zira günümüzdeki örf ve âdetler o dönemden çok farklıdır. Hükmün menatının değiştiği bir yerde, aynı içtihadı günümüze yansıtmak doğru olmasa gerek.
3) Ayrıca, içtihadî hükümlere ihtiyaç duyulan alanların çok iyi tespit edilmesi ve bu noktada herhangi bir boşluğa meydan verilmemesi çok önemlidir.
4) Bir kere daha vurgulamada yarar var. Bütün bu faaliyetlerin mutlaka bir heyet tarafından gerçekleştirilmesi şarttır. Fikir dağınıklığına, merci karışıklığına sebebiyet verir düşüncesi ile de zarurî durumlar hâriç, yeni içtihadî hükümler ortaya koymaya karşı olduğumu hep ifade ediyorum. Zira özellikle günümüzde meseleler, o kadar girift ve iç içe bir hâl arz etmektedir ki, hayatın bütününe müteallik hususların birden değerlendirilmesi gerekli olan meselelerde, ne kadar uzman da olunsa, her hâlde, dar mânâda “din” âlimlerinin yeterli olamayacakları söylenebilir.
Evet, bir din âliminin hem sosyolog, hem psikolog, hem iktisatçı vb. olamayacağına göre, o zaman bu işi ancak, uzman kişilerden oluşacak bir heyet halledebilir diye düşünüyorum. 1205
Fikrî Cihad
Bilindiği cihad, başlıca üç kısma ayrılıyordu. 1- İslâm düşmanlarıyla cephede çarpışmak, 2- Nefsânî arzuları yenip rûhu güzel ahlâk ile bezemeğe çalışmak, ibâdet ve tâatle meşgul olmak, Üçüncüsü de, fikrî cihaddır ki, herkese nasihat edip iyiyi emir, kötüden nehy görevini yerine getirmektir. İnsanları Hakk’a dâvet edip Kitap ve Sünnet ile amel etmeye teşvik etmek, İslâm’a saldıran mülhidler, müşrikleri delillerle susturup insanlığın hidâyetine engel olan sebepleri
1203] Ebû Zehrâ, a.g.e, 397, 398
1204] İbn Âbidin, Şerhu Risâleti Resmi'l-Müftî, İstanbul, t.y. s. 5; Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 322-324
1205] F.G., Fasıl, 4:140
- 254 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kaldırmaya çalışmak, günümüzde şuurlu bütün müslümanların mutlaka yerine getirmeleri gereken fikrî cihaddır.
Peygamberimiz’in Mekke’de yaptıkları cihad, bu tür cihad idi ve bu cihad, müşrikleri kudurtuyordu. Çünkü onun geceleri namaz kılışı, Kur’an okuyuşu, çok kimseyi kalbinden yakalayıp İslâm’a çekiyor ve bütün engellere rağmen İslâm’ın yayılışı, putperestleri çileden çıkartıyordu. Onun için bu cihad, mal ve canla cihadın temeli olmuştur.
Günümüzde de cihadın en güzel yollarından biri fikrî cihaddır. Kur’ân-ı Kerim, “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir şekilde mücâdele et” 1206 buyurmaktadır. Cephedeki cihadda bile savaşa başlamadan önce Hak yoluna dâvet, Hakkı telkîn lâzımdır. Hatta bazı âlimlere göre, dâvet şartına uyulmadan öldürülen kimse için diyet verilmesi gerekir.1207 Dâvet sonunda gerçeği kabul edenlerle savaş yapılmaz.
İslâm, evvelâ müslümanlara veya kendini müslüman kabul edenlere ulaştırılmalıdır. “Müslümanım” diyenler, İslâm’ı hakkıyla bilmiş ve bildiklerini de hayata geçirmiş olsa dünyanın rengi çok kısa zamanda ne kadar güzelleşecektir. O zaman müslümanlar örnek yaşayışlarıyla, hal dilleriyle her an tebliğ yapmış, fikrî ve fiilî cihad etmiş olacaklardır. Akılsız dost misali, bugün fikrî cihadın önünde en büyük engel, kötü örnek olmaları ve çeşitli şekilde dâvânın önünde engel, en azından gölge olmaları yönüyle “müslümanım” diyenler olmaktadır. Müslümanların müslümanlaşması için öncelikle şuursuz müslümanlara fikrî cihad başlatılmalıdır. Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker de dediğimiz bu cihad faâliyeti yeterli şekilde yapılmadığı için hergün nice insan İslâm’dan uzaklaşmaktadır.
İkinci olarak, fikrî cihadın tâğutlara, zâlim yöneticilere, müstekbir zorbalara karşı yapılması gerekmektedir. Bataklık kurutulmadan sivrisinekle mücâdele yapılamayacağı gibi, emr-i bi’l-münker ve nehy-i ani’l-ma’ruf yapan gayri İslâmî düzen ve kurumlara, medya ve etkili güçlere karşı bu cihad yapılmalıdır. “Müşriklere karşı mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihad edin.”1208; “Zâlim bir hükümdar/yönetici karşısında hak ve adâleti açıkça söylemek, büyük bir cihaddır.”1209; “Allah benden evvel hiç bir ümmete bir nebî göndermemiştir ki, ümmet içinde kendisine yardımcı olan havârîlere, yerleştirdiği geleneklere göre hareket eden arkadaşlara ve emirlerine itaat eden dostlara sahip olmamış olsun. Sonra bunları bir nesil takip eder. Onlar yapmadıklarını söyler, emredilmeyen işleri yaparlar. Bunlarla eli ile fiilen mücâdele eden mü’mindir, dili ile mücâdele eden mü’mindir, kalbi ile mücâhede eden mü’mindir. Bunun dışında kalanların hardal tanesi kadar da olsa imanları yoktur.” 1210; “Şüphesiz ki mü’min kılıcı ve dili ile cihad eder.” 1211
Câhil müslüman halk, düzenin, medyanın, gayr-ı İslâmî çevrenin kurbanı olarak, inanç, düşünce ve yaşayış olarak İslâm’dan gittikçe uzaklaşmaktadır. Bunlar, çeşitli ideolojilere teslim olmuş ve birkaç formalite ve şekilsel özelliğin dışında dinlerini bırakmış durumdadır. İşte bunlara, öncelikle akraba, komşu ve yakın
1206] 16/Nahl, 125
1207] el-Ahkâmu's-Sultâniye terc. s. 44
1208] Ebû Dâvud, Cihad 18, hadis no: 2504; Nesâî, Cihad 1, 2, 48
1209] İbn Mâce, Fiten, hadis no: 4011; Tirmizî, hadis no: 2265
1210] Müslim, İman 20
1211] Ahmed İbn Hanbel, VI/387
CİHAD
- 255 -
çevreden başlayarak ulaşabileceği her insana fikrî cihad yapmalıdır.
Tarihte ve günümüzde nice olaylardan anlaşılan kesin bir gerçektir ki İslâm, gereği gibi anlatılırsa çok insanın kalbi İslâm nûruyla aydınlanır. Tarihten günümüze fikrî cihadla İslâm’ı kabul eden fertlerin ve ülkelerin sayısı, kılıç korkusu veya silâhlı cihadla müslüman olanların sayısından çok çok fazladır. Maalesef, bugün Avrupa, İslâm’ı bilmiyor, önyargılı ve istiğnâ duygusu ile, çarpıtılmış ve beylik birkaç konunun alabildiğine çarpıtılıp itham edildiği şekliyle İslâm’ı yanlış tanıyor, müslümanların çoğunluğu da kötü örnek olup fikrî cihadın önünde engel oluyorlarlar. Hıristiyanlık, hele bugünkü hâliyle zâten insanları tatmin etmekten uzak, kilisenin büyük mâlî gücüne dayanmakta. Müsteşrikler, İslâm’ı inceleyip ters yüz ederek Avrupa’ya önyargılı bir şekilde tanıtmakta ve İslâm’a karşı bir nefret doğurmaya çalışmaktadırlar. Son yıllardaki müslümanları terörize eden Amerika merkezli itham ve iftiralar, müslümanları yöneten çevrelerin “irticâ” yaygaraları da İslâm’ın önündeki diğer engeller olarak sayılabilir.
Müslümanların yaşadığı ülkelerde, özellikle Türkiye’de sinsice bir Hıristiyanlık propagandası sürdürülmektedir. Bu uğurda büyük çaba gösteren kilise teşkilatlarının, güya dini yaymak için nice şeytânî yollara başvurduklarını, ücretle kiraladıkları fettan kadınları kapı kapı dolaştırıp Hıristiyanlık hakkında broşürler dağıttırıp propaganda yaptıklarını biliyoruz. Adapazarı civarındaki büyük depremle birlikte âfet bölgelerine yardım adı altında birçok misyoner faâliyet yapmış, Diyanet İşleri Başkanının verdiği bilgiye göre 3 sene içinde resmî olarak tesbit edildiği kadarıyla 100 civarında müslüman(!) câhili olduğu dinini bırakıp hıristiyanlığı seçmiştir.
Bilindiği gibi Hıristiyanlık, tahrif edilmiş bir dindir. Zâten yeryüzünde tek doğru din olarak İslâm vardır. Diğerleri ya tahrif olup değişikliğe uğramış veya önceden beri bâtıl olan dinlerdir. İslâm fıtrî bir dindir. Yani insan yaratılışına en uygun olandır. Bizzat Avrupalı misyonerler itiraf ediyorlar: Yıllarca emek sarfedip para harcayıp bir Afrika köyünü Hıristiyan yaptıklarını, fakat oraya gelen bir Mısır’lı tüccarın bir iki konuşmasıyla bütün köyün Müslüman olduğunu söylüyorlar ve diyorlar ki: “Acaba neden bu adamlar İslâmiyet’e böyle meyil duyuyor? Herhalde İslâmiyet, ilkel insan anlayışına uygun da ondan.”
Hayır! Bu ifâde, İslâm’a duyulan kinin ve insafsızlığın açığa çıkışıdır. İslâmiyet fıtrî dindir ve bundan ötürü ona karşı meyil duyulmaktadır. Yoksa, bugünkü Hıristiyanlık inancı, ilkel insanın düşüncesine daha çok uyar. Çünkü İslâm inansının temelini teşkil eden Allah inancı, çok mücerreddir/soyuttur. Allah, hiçbir sûretle insan kafasında şekillendirilemez, bir şeye benzetilemez. Akla gelen her şeyden, zamandan ve mekândan münezzehtir. Hâlbuki Hıristiyanlıkta Allah, üç varlıktan meydana gelmekte, insan şeklinde düşünülmektedir. Çünkü onlara göre Allah, İsa şekline girerek dünyaya gelmiştir. Yani İsa, Allah’tır veya oğul olarak 3’lü tanrılar koalisyonundan biridir. Pekâlâ ilkel insan için bu, daha kolay kavranabilir. Çünkü puta tapıcılığa yakındır, onun ancak bir derece üstünüdür. Puta tapan insan için, insan şeklinde görünen Allah inancı mı, yoksa akla gelen her şekilden münezzeh olan Allah inancı mı daha kolay kavranır? İslâm’ın amel yönü de Hıristiyanlıktan çok zordur/disiplindir/ciddîdir. Çünkü İslâm’da içki İslâm’da içki yasak, kumar yasak, domuz eti yasaktır, daha birçok yasaklar vardır ki, bugünkü Hıristiyanlıkta bu haramlar yoktur. O halde neden bu insanlar topluca İslâm’a
- 256 -
KUR’AN KAVRAMLARI
koşuyorlar? Bu sorunun tek cevabı vardır: İslâm, fıtrî din, insan tabiatına uygun din olduğu, doğru din olduğu için.
İslâmiyet, kendi enerjisiyle yayılır. Yeter ki önüne çekilen engeller kaldırılsın, kulaklara tıkılan pamuklar çıkarılsın. O zaman Kur’an, Hz. Peygamber (s.a.s.) devrinde olduğu gibi sesini duyanları gönülden yakalayıp hidâyet nûruna çekecektir. İşte bu İlâhî sesi duyurmak, gerçeği insanlığa tatlılıkla, fikirle anlatmak en önemli cihaddır ve farzdır. Bir uluslar arası faâliyet yapacak İslâm Tebliğ teşkilâtının kurulması ve oluşturulacak bu kurumun çeşitli bağışlar ve özellikle zekât fonundan desteklenmesi lâzımdır. Zekâtın sarf yeri Kur’an’a göre sekizdir. Bunlardan birisi, Allah yolunda cihad, bir diğeri de müellefetu’l-kulûbdur. Allah yolunda cihad için zekât verilir. Kalpleri İslâm’a ısındırmak için zekât verilir. Bu toplanan paralarla müslümanların yaşadığı ülkelerde ve yabancı memleketlerde İslâm’ı anlatacak, oranın dil ve kültürünü iyi bilen bilginler, âlimler, hatip ve yazarlar yetiştirilir, dünyada konuşulan belli başlı Avrupa dillerinde güzel eserler yayınlanır, böylece gerçek yönleriyle İslâm tanıtılır.
Rasûl-i Ekrem Efendimiz böyle bir teşkilât kurmuştu. Habeşistan’a giden Müslümanlar böyle bir gâye de taşıyorlardı. Kendi hicretlerinden önce Mus’ab bin Umeyr’i İslâm’ı öğretmek üzere Medine’ye gönderdi. Orada iki yıl kalan Mus’ab Mekke’ye geldiği zaman Medine’nin durumunu soran Allah Elçisi’ne durumu şöyle özetlemişti: “Yâ Rasûlallah, Medine’de bacası tüten hiçbir ev yoktur ki sizin sevginizle kaynaşmasın!” Rasûlullah, kabileler arasında da İslâm’ı yayacak ve öğretecek elçiler gönderiyordu. Necran Hıristiyanlarına Ebû Ubeyde’yi göndermişlerdi. Ve nihâyet İslâmiyet, iyice kuvvetlenince dünyanın devlet başkanlarına; Necâşi’ye, Kayser’e, Kisra’ya ve Mukavkıs’a mektuplar yazdı. Bunları o milletlerin dillerini bilen elçilerle gönderdi. Elçilere dedi ki: “Allah için kullarına öğüt veriniz; zira insanların işleri bir kimseye emânet edilir de o kimse onlara öğüt vermezse Allah o adama Cennet’i haram kılar. Gidiniz ve Meryemoğlu İsa’nın elçileri gibi yapmayınız. Çünkü onlar yakına gittiler, uzağı bıraktılar.” 1212
Cihad için sarfedilen mal, insan için en değerli şeydir. Nesâ’i’de bulunan bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.s.): “Allah yolunda (cihad için) bir nafaka sarf eden kimseye yedi yüz sevâp yazılacağını” 1213 haber vermektedir. Dille cihadı emir ve tavsiye eden bazı hadis-i şerif mealleri verelim:
“Siz cihadı terkederseniz; Allah üzerinize bir zillet/aşağılık verir ki, (tam bir iman ve cihad arzusuyla) dininize dönünceye kadar o zilleti üzerinizden kaldırmaz.” 1214
“Onlara karşı bizzat mücâdele eden mü’mindir. Onlara karşı diliyle mücâdele eden mü’mindir. Onlara karşı kalbiyle (nefret duyup) mücâdele eden mü’mindir. Kalp ile mücâdelenin ötesinde (cihadı terk edenlerin) hardal tanesi kadar imanı yoktur.” 1215
“Nefsimi yed-i kudretinde tutan Allah’a and olsun ki, siz ya iyiliği emredersiniz, ya da Allah kendi katından sizin üzerinize bir azap gönderir. O zaman duâ edersiniz, fakat
1212] İbn Sa'd, Tabakatu'l-Kübrâ, II/29, Kahire 1358; Süleyman Ateş, Yeni İslâm İlmihali, Yeni Ufuklar Neşr. s. 723-726
1213] et-Terğîb, II/253
1214] Bülûğu’l-Merâm, Bâbu’r Ribâ, hadis no: 11
1215] Müslim, İman 80; Ahmed bin Hanbel, I/458
CİHAD
- 257 -
duânız kabul edilmez.” 1216
“Sizden biriniz bir kötülük gördüğü zaman, onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmiyorsa diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmiyorsa kalbiyle değiştirsin, bu (kalple değiştirmek), imanın en zayıfıdır.” 1217
“Cenab-ı Hakk’ın Benden önce, ümmetler arasında gönderdiği her peygamberin ashâbı ve havârileri vardır. Bunlar o peygamberin sünnetine ittiba eder, emirlerine uyarlar. Fakat onlardan sonra öyle nesiller gelir ki yapmadıklarını söyler ve emr olunmadıklarını işlerler. Kim onlara karşı eliyle mücahede ederse mü’mindir, kim diliyle mücahede ederse mü’mindir. Bunun ötesinde ise zerre kadar iman yoktur.” 1218
“Duâ edip de duânızın kabul olunmadığı an gelip çatmadan önce iyiliği emredin, kötülüğü nehyedin.” 1219
“İnsanoğlunun emr bil ma’ruf ve nehy anil münker ve Allah’ı zikirden başka her sözü aleyhinedir.” 1220
“Kim, bir hidâyete dâvette bulunursa, o hidâyete uyanların nâil olduğu ecrin tamamına, çağıran da erişir; Bu, diğerlerinin ecrini hiç eksiltmez. Kim de bir sapıklığa çağırırsa, o sapıklığa düşenlerin tamamının günahından, dalâlet dâvetçisi de hissedar olur ve bu, onların günahını kat’iyyen azaltmaz.” 1221
“Şu muhakkak ki sizin üzerinize birtakım âmirler/yöneticiler tayin olunacak da siz onların yaptıklarından bazısını mâruf ve güzel göreceksiniz. Kim münker işi çirkin görürse onun günahından berî (uzak) olur. İnkâr edip ondan sakındıran, (günaha katılmaktan) uzak olur. Ancak kim ona râzı olur ve (onu işleyenlere) uyarsa günahından kurtulamaz.” (Sahâbeler) dediler ki: ‘O idarecilerle savaşmayalım mı?’ Buyurdu ki: “Namaz kıldıkları müddetçe hayır!” 1222
“Ümmetimden öyle bir topluluk vardır ki, ilk öncüler gibi onlara da sevap ve ecir verilir. Onlar, münkerden sakındırırlar.” 1223
“Cihâdın en faziletlisi, zâlim sultana/yöneticilere karşı adâlet sözünü (hak ve doğruyu) söylemektir.” 1224
Tâbiîn’in büyüklerinden meşhur zâhid Hasan Basri şöyle der: “İnsanlara uygulamanla, fiilinle nasihat et; sadece sözlerinle değil.” 1225
Günümüzde Cihad
Cihad Kavramını Yanlış Tanımlama: Cihad konusunda özellikle günümüzde 4 çeşit yanlış anlayış sözkonusudur. Bunlardan biri, kâfirlerin ve özellikle
1216] Ebû Dâvud, Melâhim 16; Tirmizi, Fiten 9; Ahmed bin Hanbel, V/388
1217] Müslim, İman 78; Nesai, İman 17; Ebu Davud, Melâhim Hds no: 4340; İbn Mâce, Fiten 20, İkame 155; Ahmed bin Hanbel, III/20
1218] Müslim, İman 80; Ahmed bin Hanbel, I/458, 461
1219] İbn Mâce, Fiten 20
1220] İbn Mâce, Fiten 12
1221] Müslim, İlm 16; Tirmizi, İlm 15; Ebu Davud, Sünnet 6
1222] Müslim, İmâre 63
1223] Ahmed bin Hanbel, IV/62
1224] Nesai, Bey’at 37; Tirmizi, Fiten 13
1225] Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 273
- 258 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müsteşriklerin cihadı sadece savaş olarak, hem de kan dökücülük, istilâ/işgal, vahşîlik ve barbarlık gibi gibi İslâm’ın savaş anlayışında da olmayan özelliklerle tanımlamasıdır. Dinin kılıçla yayıldığı da bu yanlış mantığın empozesidir. Kur’an’daki cihadla ilgili emirleri hep bu mantıkla çarpıtmışlar ve dinin temel esaslarından birinin devamlı savaş olduğunu iddia etmişlerdir.
İkinci yanlış, bunun tam tersi, oryantalistlerin ithâmına cevap vermeye çalışan karşı uçtur. Bu savunmacı anlayışa göre İslâm sadece barış ve iyilik, merhamet ve hoşgörü dinidir. Yalnız güzel söz ve tatlı dille hakikatler anlatılmalıdır. Bu anlayış, Hıristiyan misyonerlere özenen, onların yerli versiyonlarını öne çıkaran bir yaklaşımdır. Propaganda yapar gibi o da resmî “din görevlileri” tarafından ve de devletin uygun gördüğü yerde, onun belirlediği kurallar içinde dinin anlatılmasını isteyenlerdir. Bırakın mücâhid kimliğini, dâvetçi/tebliğci kimliği bile bu anlayışta doğru değildir; hatta propaganda şeklinde bile din anlatılmamalı, kişilere empoze etmeden, dolaylı bir yaklaşımla dinin güzelliklerini saymakla yetinmelidir. Bu yaklaşıma göre cihad da bu demektir.
Cihada üçüncü yanlış yaklaşım da, şöyle özetlenebilir: Bugün cihad/savaş devri geçmiştir. Cihad eskidendi, şimdiki dünyada cihadın yeri yoktur. Çok toplumlu, farklı din ve kültürden insanlarla her konuda uzlaşarak birbirimize karışmadan özgürce yaşamayı sürdürmeliyiz. Herkesin doğrusu kendisinedir, kimse kimsenin görüşüne bırakın müdâhelede bulunmayı, kendi görüşlerini bile empoze etmemeli, karışmamalıdır. Bu anlayışa göre cihad taraftarlığı irticâdır, bağnazlık ve yobazlıktır, çağa ve çağdaşlığa uymaz.
Cihad için bir diğer yanlış değerlendirme de, kâfir ve zâlimlere karşı mücâdelenin küçük görülmesi, savaş anlamındaki cihadın hafife alınması ve dış düşmanlara karşı çok açık bir işgal olmadıkça en küçük bir tavır takınılmamasıdır. Bu yaklaşım, özellikle tasavvufî kitap ve sohbetlerde karşımıza çıkan bir hadis rivâyetinden beslenmekte, parçacı yaklaşımla dinin bazı emirlerini dışlama ve parçalama zihniyetinden gıdalanmaktadır. Rivâyet doğru bile olsa; küçükten büyüğe doğru gidileceği unutulmakta, küçük-büyük cihadın tüm aşamaları birlikte ve bütüncül şekilde kabul edilmesi gerekirken, cihadın bir şûbesi “küçük” damgasıyla küçümsenmektedir. Hâlbuki Kur’an, “küçük cihad” zannedilen “kâfirlerle savaş” için “büyük cihad” tâbirini kullanmaktadır. “Kâfirlere itaat etme ve bununla onlara karşı büyük cihadla cihad et.”1226 Dolayısıyla Kur’an’a “büyük cihad nedir?” diye sorduğumuzda aldığımız cevap kâfirlere karşı yapılan cihad olmaktadır. Gerçek mücâhid, hem nefsine; içindeki düşmanına karşı, hem de kâfir ve zâlimlere; dışındaki düşmanlara karşı cihad eden kimsedir. Birini ikmal edip diğerini ihmal etmez. Zâten bu cihad şûbelerinden biri olmadıkça diğeri de eksiktir. Nefsiyle cihad yapmayan, hevâsına dur diyemeyen kişi nasıl dışındaki düşmanlara karşı cihada, yani savaşa gidebilecek ve canını fedâ edebilecektir? Yine, dışındaki düşmana karşı cihad, insanı olgunlaştıran, nefsini terbiye eden en güzel okuldur. Bu okulda okumayan cihadla dirilmenin yolunu bilemez; cihadla nefsini öldürmek için ha bire uğraşarak uyuşur kalır. Cihad ölmek değil; dirilmektir, diriltmektir, ebedî yaşamanın yolunu bulup o yola koyulmaktır. Ölümsüzler kervanına ulaşmak için cihadın canlandırıcı, diriltici şekli olan dışımızdaki düşmanlara karşı buğzu, reddi, tavır almayı unutmamalı, saldırganlarına karşı
1226] 25/Furkan, 52
CİHAD
- 259 -
da kıtâl anlamındaki cihada sarılmalıdır.
Günümüzde Cihad Ne Anlama Gelir? Mü’min için hayat iman ve cihaddır. İman; İslâm Dininin itikadî, sosyal, ekonomik, hukukî ve ahlâkî düsturlarının bütününe gönülden inanmak ve bunu açıkça ikrar etmektir. Cihad; Yüceliğine inanılan bu İlâhî nizamı ferdî, âilevî ve sosyal hayatta ve bütün insanlığa hâkim kılma gayretidir. Cihad, kapsam yönüyle çok geniş muhtevâlı bir ibâdettir. İnsanın tüm hayatını kuşattığı gibi, günün hemen her ânına da yayılabilir. Kâfir, müşrik ve münâfıklara, fâsık ve zâlimlere karşı cihad olduğu gibi, şeytana ve onun içimizdeki temsilcisi olan kötü arzulara, hevâya, klasik deyimle nefse karşı da cihad olur. Kötü âdet ve çirkin alışkanlıklara karşı cihad olduğu gibi, cehâlete karşı da, hak ve hakikate çağrı, iyilikleri tavsiye olarak da cihad sözkonusudur. Hangi sebeple olursa olsun, cihad ibâdeti mü’minler için günlük ibâdetler kadar sık sık tekrarlanabilen, sebepleri ortadan hemen hemen hiç kalkmayan bir ibâdettir.
“Kıtâl” şeklindeki dış düşmanlarla cihad için Kur’an’da daha çok “malla ve canla cihad” emredilmektedir. Bu ifade, öncelikle maddî imkânlardan fedâkârlık yapmayı, para ile cihad etmeyi emretmekte, bunun canla cihad için bir altyapı oluşturacağı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte geniş anlamıyla cihad için geniş anlamda araçlar kullanılabilir, kişi meşrû/mubah her aracı Allah yolunda değerlendirebilir. Cihad için devrin gerektirdiği ve kullanılması meşrû/câiz olan her çeşit ve en üstün (düşmanları korkutacak) silâhlara sahip olmak Kur’an’ın emridir.1227 Günümüzdeki savaşların sadece harp cephelerinde olmadığını bilmek, evlere kadar yayılan savaş araçlarını iyi değerlendirmek gerekmektedir. Çağımızdaki silâhların içinde bilim kadar filmin, silâh kadar kalemin, bomba kadar enformasyonun, iletişimin önemli olduğunu unutmamak gerekiyor. Mü’min, hangi imkân ve nimetlere sahipse, onları Allah yolunda kullanarak cihad yapabilir. İlim sahibi ilmiyle, zengin parasıyla, bileği kuvvetli olan gücüyle, alınteriyle, lisanı veya kalemi güçlü olanlar, bu araçlarla cihad yapabilir/yapmalıdır. Savaş meydanlarında cihad yapıldığı gibi, evlerde, işyerlerinde, okullarda, sokaklarda ve hemen her yerde de cihad yapılabilir. Allah, verdiği nimetleri nereye kullandığımızı soracağına göre, bu bilinçle her imkânın Allah’ın emâneti olduğunu unutmayıp, onları esas sahibinin istediği alanda kullanmak, hâin damgası yemekten kurtulup; mücâhid ismi almak için gereklidir. Cihad, kendini ve imkânlarını Allah’a adamak, O’nun yolunda kullanmaktır. Allah yolunda bitmeyen mücâdele ve çabanın, soğuk ve sıcak savaşın, meşrû her yola başvurularak yapılan çalışmanın adıdır cihad. Hakkı tebliğin, Hakkı hâkim kılma gayretinin ve bâtılla mücâdele çabalarının ortak kavramıdır cihad.
İslâm, bir değişim ve dönüşüm esası, bir inkılâp mefkûresi ve hareketidir. Yeryüzündeki bütün bâtıl sistemleri kaldırıp yerine Allah’ın hükmüne göre düzenlenmiş sistemi koymak ister. Müslüman bu evrensel inkılâbı gerçekleştirme mücâdelesi, bu yolda yorulmak bilmeyen sonsuz çalışma adamıdır. Her canlı, hayatını devam ettirmek için çırpınıp çabalar dururken müslüman da, kendine hayat veren dini uğrunda çaba sarfedecek, kendisi dâhil herşeyin sahibi yolunda canı dâhil her şeyini fedâ edebilecek, her çeşit güçlük ve meşakkatleri göze alıp gayret edecektir. İşte bu cehdin, adamanın, mücâdelenin, çalışmanın adı cihaddır. Mukaddes bir amaç uğruna ortaya konulan fiilî, fikrî ve kalbî her tür çabanın
1227] 8/Enfâl, 60
- 260 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ortak ismidir cihad. Bir insanın başkalarına huzuru, mutluluğu, kurtuluşu taşıma gayretidir cihad. Dünyada dâru’l-İslâm, âhirette dâru’s-Selâma ermenin yolu, sürekli cihad üzere bulunmaktan geçmektedir.
Kur’an; birtakım mal, evlât, kazanç ve dünya hayatı endişeleriyle cihadı terkettiklerinde mü’minlerin başına büyük felâketlerin geleceğini haber verir. Cihad, mü’mini sürekli tetikte tutan ve onu yere çakılıp kalmaktan alıkoyan terkedilemez bir aksiyondur. Cihaddan kaçma veya cihad etmeme düşüncesi münâfıklık alâmetidir. Mü’minlerin toptan cihadı terketmeleri, yavaş yavaş kendilerinden imanın da gitmesi sonucunu doğurur. Bunun neticesinde yeryüzünde büyük bir fitne başgösterir ve bu da artık Kıyâmet olayıdır.
Cihad, şer’î mükellefiyet açısından farz-ı ayın ve farz-ı kifâye diye ikiye ayrılabilir. Toplu çalışma ve çabanın gerektirdiği durumlarda, cihad her mü’mine farz-ı ayın olur. Küfrün, şirkin ve dolayısıyla fitne ve fesâdın hâkim olduğu bir toplumda bir mü’min tek başına da olsa cihadla yükümlüdür; çünkü, mü’minin hayatı iman ve cihaddan ibârettir. Bu cihad, önce delille, güzel sözle, hikmetle ve öğütle anlatmayı içine alır. Bu, toplumsal planda cihadın ilk merhalesi olduğu gibi, bir kişiyi İslâm’a dâvet için yapılacak cihadın da ilk aşamasıdır. Belki, bunu bir basamak olarak almaktan çok, her zaman gerekli bir yöntem olarak düşünmek daha doğru olacaktır.
Mücâhid, her şeyden önce bir dâvâ adamıdır. O, toplumdaki işine gücüne bakan herhangi bir kişi değildir; onun idealleri, beklentileri, ümitleri, hayalleri, rüyaları... içinde yaşadığı kalabalıklarınkinden farklıdır; tabii ki yaşayışı, çaba ve gayreti de. Gâyesi için çalışmayan, dâvâsı için yaşamayı ve gerektiğinde ölmeyi bilmeyen kimse bırakın mücâhid olmayı, dâvâ adamı bile sayılmaz. O, iman dâvâsında samimi olduğunu, “Rabbım Allah’tır” sözüne sâdık, dosdoğru mü’min olduğunu her şeyiyle isbat eder. “(Gerçek) Mü’minler, ancak Allah’a ve Rasûlüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler/savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır.” 1228
İslâm, bize anlatılamaz çileler karşılığında ulaşan mukaddes bir emânettir. Asr-ı Saâdetten beri çok büyük meşakkatlerle korunmuş, her türlü fedâkârlıklarla bu sancak bize ulaşmıştır. Peygamberimiz dâvete ilk başladığı andan âhirete rıhlet edinceye kadar hep cihad halindeydi. O’nun izinden gidenler de aynı yola baş koymuşlardı. “Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir.” Hani günümüzde O’nun gibi cihad eden, halkı cihada teşvik eden âlimler? Peygamber’in mirasına sahip çıkmayan kimsenin kuru bilgisi, onu “âlim” kabul etmeye yetmeyecektir. Seven, sevdiği uğruna çile ve fedâkârlığa seve seve katlanan kişidir. Allah’ı seven, O’nun için her şeyden geçebilir, O’nun uğruna fedâ edilemeyecek hiçbir şeyin olmadığını, var kabul edilirse, o şeyin daha yüce sayıldığı için putlaştırılacağını düşünür. Her türlü putla mücâdele ettiği gibi, Allah’ın önünde engel olan ne varsa onunla da cihad eder.
Bugün dünyanın karşılaştığı hemen tüm bireysel, sosyal, siyasal, ekonomik problemler; gerçekte dünya barışı için çalıştıklarını iddia eden ABD ve Avrupa ülkelerinin eseridir. Ama ne yazık ki müslümanlar bunu yeterince anlamış değillerdir. O yüzden de cihadı tek çözüm olarak görmemekte, müstaz’af kimliklerinden
1228] 49/Hucurât, 15
CİHAD
- 261 -
sıyrılıp onurlarını kurtarmak için doğru çabalar sarfetmemekteler. Dünya müslümanları el ele verseler, insanlık aleyhine işlenen bütün cinâyetlere elbirliği ile karşı dursalar, yani cihad etseler, fesadlar salâha, ifsadlar ıslâha, şerler hayra dönüşür. Kâfirler ve zâlimler kadar cesur olmazsak, onların bâtıl dâvâlar için çektiği zahmetler kadar Hak dâvâ için bedel ödemekten kaçınırsak, bırakın “mücâhid” sıfatını, “mü’min” sıfatını bile zor alırız: “İnsanlardan bazısı Allah’tan başkasını Allah’a endâd/eşler ve benzerler edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. Mü’minler ise Allah’ı her şeyden çok severler...” 1229
İnancımızı yaşamak ve yaşatmak anlamına cihadı ferdî, âilevî ve sosyal cihad bölümlerine de ayırabiliriz:
a) Ferdî cihad: İlk görevimiz, inandığımız İslâm Dininin emir ve yasaklarına göre hayatımızı düzenlemektir. Arzularını putlaştırmak isteyen nefsimizi Allah’a ve Paygamberi’ne itaat ettirmektir. Bu uğurdaki mücâdelemiz mukaddestir ve gerçek cihaddır. Bunun içindir ki, Yüce Peygamberimiz; “Mücâhid, kendi nefsiyle cihad eden kimsedir”1230 buyurmuşlardır.
Kur’ân-ı Kerim’de kötülüklerle emredici olduğu Yusuf Peygamber’in diliyle ifade edilen ve temize çıkarılmaması Rabbimizin emri olan nefse Allah’ın nizamını kabul ettirme gayretini ruhunda duymayan mü’min için, elbette ki cihadın hiçbir çeşidi olamaz. Daima “Allah’ım! Göz açıp kapayıncaya kadar olsun beni nefsimin eline bırakma” 1231 diyerek duâ eden Peygamberimizin, sıhhati tartışılan bir rivâyette “Küçük cihaddan, büyük cihada döndünüz”1232 şeklindeki ifadeleriyle dikkatimizi çektiği nefis mücâdelesi, elbette ki en zor cihaddır. Biz İslâm’ı yaşamazsak, bu nizamın uğrunda nasıl çalışabiliriz?
b) Ailevî cihad: Her mü’min için cihad, ikinci derecede aile yuvasında başlar. Devrimizde eşlerlerimiz, çocuklarımız ve öz kardeşlerimiz İslâm dışı hayatın yıkıcı tesirleri altındadır. Çünkü eğitim yetersiz olup İslâm insanı yetiştirme gâyesinden yoksundur. Sinema, tiyatro, radyo, televizyon ve basın gibi kurumlar ise Hakk’a yönlendirici olmak bir tarafa, Bâtıllara yönelticidir.
Ailevî hayatımızda eşimize, çocuklarımıza ve yakın akrabalarımıza İslâm’ı gerçekten yaşayan bir müslüman olarak örnek olmalıyız. Onları, Hak Dinimize bağlamak için her türlü müsbet usûlü denemeliyiz. Çocuklarımızı ve yakınlarımızı ısrarla ve gönül alıcı bir telkin edâsıyla irşâd etmeliyiz. Özellikle beş vakit namaz kılmalarına ve kızlarımızın müslümanca örtünmelerine itina etmeliyiz. Gerekli kitap ve dergileri okutmaya çalışmalı, okuyacakları yerleri istişâre ile tesbit etmeliyiz. Onlar için bol bol fiilî ve kavlî duâlar etmeliyiz. Hanımlarımızın bilgilerini arttırmaya çalışmalı, inançlı, namazlı, örtülü, tutumlu bir anne olarak çocuklarına örnek olmaları zarûretini anlatmaya gayret göstermeliyiz. Bütün bunlar için evlerimizi bir okul, kurs ve mescid haline getirmeye çalışmalıyız.
“Ey iman edenler! Kendinizi ve âilenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.”1233 Elbette ki, bu koruma faâliyetiyle görevimiz olan cihadı yapmaya
1229] 2/Bakara, 165 ve yine bk. 49/Hucurât, 15.
1230] Tirmizî, Fezâilu’l Cihad, 2
1231] Câmiu’s-Sağîr, Allahumme bölümü
1232] Bülûğu’l Merâm, Selâmet Yolları, 4/88
1233] 66/Tahrîm, 6
- 262 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çalışacağız. “Ailene ve çocuklarına namazı emret; kendin de ona sabır ile devam et. Biz senden rızık istemiyoruz; Biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takvâ iledir.”1234; “(Önce) En yakın akrabalarını inzâr et (korkut ve uyar)”1235 Bu ve benzeri âyetlerde Peygamberimizin aziz şahsında mü’minler zümresine mükellefiyet yükleyen emirler, bu çeşit cihadın en mukaddes görevimiz olduğunu bildirmektedir.
c) Sosyal cihad: Mü’minler, İslâm Dinini öğrenip öğretmekle görevlidir. Toplumdaki İslâm dışı kurumları, kâfirlik ve münâfıklık akımlarını tanıyıp tanıtmakla yükümlüdür. Öz ifâdeyle Hakk’a çağırmak, bâtıllardan sakındırmakla vazifelidir. Sosyal hayattaki cihad çalışması, yukarıda açıklanan nefisle ve aile bünyesindeki cihadla başlayacaktır.
İçinde bulunduğumuz ortam ve şartlara göre cihad görevlerimizi yapabilmek için de kültürlü insanlar ve İslâm bilginleri yetiştirmeye çalışmak, çeşitli dergiler ve gazeteler çıkarmak ve bunları yaşatmak, İslâm’ı bir hayat nizamı olarak sunan eserler yayınlamak, kütüphaneler açmak, broşürler dağıtmak, sohbet, ders, seminer ve konferanslar verdirtmek mecbûriyetindeyiz. Çeşitli hayır teşkilâtlarında görev almak, çalışmalarımızla çevremizi bu çeşit faâliyetlere iştirak ettirmek, toplumda etkinlik kazanabilmek için gerekli kurumlar kurmak ve bu kurumları maddî ve mânevî bakımdan desteklemek zurûretindeyiz. Bu tür görevlerimizin yanı sıra, bir ana sosyal cihad görevimiz daha vardır ki, o da şu hadisin çizdiği doğrultuda atılımlar yapmaktır. “Sizden her kim bir münker görürse eliyle değiştirip düzeltsin; buna gücü yetmezse diliyle, buna da gücü yetmezse kalbiyle değiştirip düzeltsin ki bu, imanın en zayıfıdır.”1236 Yani, “sizden biriniz çirkin bir davranış, zararlı bir iş, yıkıcı bir kurum görürse onu bizzat ortaya çıkararak düzeltsin. Buna güç getiremezse (sözlü ve yazılı olarak) mücâdele versin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle (nefret beslesin, güç yetireceği zaman nasıl karşı çıkacağına dair tasarılar hazırlasın). Kişinin kalbiyle mücâdele görevini yapması ise imanın en zayıf haline belgedir.”
“İşin başı İslâm, direği namaz, zirvesi cihaddır.”1237; “... Sizler, cihadı terkettiğiniz zaman Allah üzerinize öyle bir zillet/aşağılık salar ki, dininizin yüklediği cihada dönünceye kadar hiçbir güç onu gideremez.”1238 Biz nefsimizle cihad yapmadığımız, âilevî hayatımızı toplumun yıkıcı etkilerine açık bıraktığımız ve insanları Hakk’a çağırıp bâtılla mücâdele etmediğimiz için zillete mahkûm olduk, bitmeyen kriz, sıkıntı ve bunalımların muhâtabı olduk. Amellerimiz; böyle inançsız, faziletsiz, bâtıl bir hayatı dâvet ettiği için, câhilî bir yaşayışın içine düştük. Cihaddan uzak ve müslümana yakışmayan bir yaşayışı tercih ettiğimiz için, bugünkü yönetim tarzına ve zâlim yöneticilere müstahak olduk!
Suçlu teşhis etmeye, hatalarımızı sadece dinimize inanmayan zümrelere yüklemeye çalışmayalım. Esas suçlu, inandığını yaşamak ve yaşatmakla mükellef olan bizleriz.1239 “...Eğer sabreder ve ittika eder, Allah’tan sakınırsanız onların hilesi size
1234] 20/Tâhâ, 132
1235] 26/Şuarâ, 214
1236] Müslim, İman 78
1237] Tirmizî, İman 8; İbn Mâce, Fiten 12
1238] Bülûğu’l Merâm, Ribâ, hadis no: 11
1239] A. Rıza Demircan, İslâm Nizamı, c. 1, s. 104-109
CİHAD
- 263 -
hiçbir zarar vermez...”1240; “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca dalâlette olup sapan kimse size zarar veremez...” 1241
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticâreti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlüne iman iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz ki bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemîninden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım/zafer ve yakın bir fetih. Mü’minleri bunlarla müjdele.”1242 Demek ki cihadda birinci gâye, âhiretimiz için bir ticaret yapmak. Cihadın bazı külfet ve meşakkatleri olsa da bunlar insanın o acıklı azaptan kurtulması yanında hafif kalırlar. Yolumuzu aydınlatmak için malımızı yakmak, Cehennemde yanmamak için canımızı incitmek, birtakım zorluklara, sıkıntılara katlanmak gerek. Demek ki cihad, başkalarını öldürüp Cehenneme göndermek için değil; nefsimizi ve diğer nefisleri Cehennemden kurtarmak için yapılır.
Yanmaktan kurtulan hamiyetli insanların yapacağı ilk iş, başkalarının imdâdına koşmak değil midir? Cihad, bu yönüyle, insan kurtarma savaşının adıdır. Eğer birtakım insanların hak ve hakikate ermesine bir başka grup engel oluyorsa, bunlarla savaş yapmak da cihaddır. Cihadla ilgili yukarıdaki âyet ve benzerleri, savaş zamanında olduğu gibi barış zamanında da geçerlidir. Zaten muhtaç gönüllere iman ve İslâm’ı ulaştırmak savaşa değil; barışa bağlıdır. “... Sulh/barış daha hayırlıdır...”1243 buyuran Cenâb-ı Hak, insanları hidâyete dâvet etmiştir. Bu çağrıyı insanlara durmadan ulaştıran Rasûlullah, karşı çıkanların zulüm ve işkencelerine uzun süre sabırla karşı koymuş ve daha sonra İlâhî fermanla kendisine savaş izni verilmiştir. Savaş yapan mü’minlere mâlî destek sağlamak cihad olduğu gibi; sulh zamanında bir kısım malını insanlık âleminin ebedî saâdeti için harcamak da büyük bir cihaddır. Savaşa iştirak etmek cihad olduğu gibi, insanların iman şerefine kavuşmaları ve mü’minlerin günah ve isyandan kurtulmaları için birşeyler yapmak, bu hususta kafa yormak, mesâi harcamak da cihaddır. Ömürlerinden bir pay ayırıp bu kudsî gâye uğrunda harcayanlar da canlarıyla cihad etmiş olurlar. “Allah, mallarıyla, canlarıyla mücâhede edenleri derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır.” 1244
Her hayır gibi, caihadın da birtakım engelleri var. Bunlardan birincisi nefsimiz, ikincisi şeytan, üçüncüsü de düşmanlarımız. Nefsin süflî arzularına karşı çıkmak cihaddır. Şeytanın telkinlerine kapılmayarak istikamet çizgisinde yürümek cihaddır. İman ve hidâyet yolunu kapamaya çalışan düşmanlarla savaş yapmak da cihaddır. Her üçünde de niyet “Allah rızâsı” olacaktır. Bir gün bütün günleri geride bırakacak ve sonu gelmez yarına kavuşacağız. Mahşer meydanında kendimizi iki yolun kavşağında bulacağız. Biri saâdet diyarına, diğeri azap beldesine giden iki yol. İşte cihad, o lütuf diyarına ulaşma ve o kahır menzilinden uzak kalma çabasının ismidir. Böyle ulvî bir gâye taşımaksızın sadece ülkeler fethetmek, insanlara hükmetmek ve lüks içinde yaşamak gibi fânî hedeflere yönelik savaşlar “fî sebîbilillâh” şartını taşımadıkları için cihad değildirler.
1240] 3/Âl-i İmrân, 120
1241] 5/Mâide, 105
1242] 61/Saff, 11-13
1243] 4/Nisâ, 128
1244] 4/Nisâ, 95
- 264 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Dinde zorlama yoktur.”1245 Ancak, Cennet yolunu zorla kapamak isteyenlerle de savaşmak gerekir. Bunda başarı sağlandıktan sonra kişi, inancında serbest bırakılır. Dilerse İslâm’ı kabul eder, dilerse kendi dininde yaşamaya devam eder. Cihadda hedef, öldürmek değil; diriltmek olmalı. Ölü kalpleri diriltmek, sönük fikirleri aydınlatmak, donuk hissiyatlara can vermek. İnsanları yurtlarından etmek değil; onlara ebediyet yurdunu kazandırmak olmalı. Bu diriliş hareketinin önüne çıkanlar ölümü hak etmiş olurlar. Çokların hayat bulması için, belli bir azınlığın ölmesi gerekiyorsa buna da “evet” dememiz gerek. Aksi halde çoğunluğa zulmetmiş oluruz.
Cihadın en büyüğü, en büyük düşmana karşı yapılanıdır. “Senin en zararlı düşmanın nefsindir” hadis-i şerifi bu büyük düşmanı “nefis” olarak belirler. Savaşa gitmek gibi, tebliğ yapmak için de öncelikle nefsin mağlûp edilmesi gerikiyor. Nefisle cihad, gerçekten en önemli cihaddır. Her ânımız bu cihadla geçer. Bir anlık gafletimiz bize çok pahalıya mal olabilir. Maddî cihad ise, sürekli değildir. Sulh zamanında mü’minler bu cihadla mükellef tutulmazlar. Hâricî düşmana mağlûp olmak insana ya şehidlik, ya gâzilik kazandırır. Nefisle mücâdele ise öyle değil; bu savaşta yara alanlar fâsık, ölenler dinsiz olurlar.
Mânevî cihad, tıptaki koruyucu hekimliği andırır. Hastalığın vuku bulmaması için gerekli tedbirleri almak en büyük tedâvidir. Bunda başarılı olmadığımız zaman diğer tedâvi yollarına ve en sonunda da ameliyata sıra gelir. Koruyucu hekimlik, uzun zaman ve büyük sabır ister. Ama, ameliyattan kurtulmak gibi büyük bir netice için bu zor yola severek girmek gerek. Dâhildeki cihadın mânevî olması gerekir. Ciğerinizdeki mikroba karşı kurşun sıkamazsınız. Onu ilâçla, gıdayla, temiz havayla yavaş yavaş tedâvi etmeye mecbursunuz. Mânevî cihad, mânevî hastalıklara karşı yapılır. Meselâ cehâlet, mânevî bir hastalık. Bunun giderilmesi ilim ile olur. Bir çocuğu döverek ona bir şeyler anlatmanız mümkün mü? Ahlâksızlık ve nihâyet imansızlık da birer mânevî hastalık. Bunların tedâvisi de kuvvet kullanarak, zorlayarak olmuyor. 1246
“Hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Devlet reisi de bir çobandır ve sürüsünden sorumludur. Erkek, âilesinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Kadın, kocasının evinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Hizmetçi, efendisinin malının çobanıdır; o da sürüsünden sorumludur. Netice itibarıyla hepiniz çobansınız ve güttüğünüz sürüden sorumlusunuz.” 1247
İnsanın insana verebileceği en güzel hediye mutluluktur. Cihad, bu hediyenin sermayesidir. İnsanın mutluluğu için dökülen üç damla kutsaldır: Kan, gözyaşı ve alınteri. Bütün bunlar, gönüllerin birbirine açık olduğu bir dünyanın kurulması için sarfediliyorsa kutsallık kazanır. Gönüllerin birbirine açık olduğu bir dünya, fetih medeniyetinin emelidir. İslâm, Orta Afrika’dan Doğu Hind adalarına, Merakeş’ten Zengibar’a, Batı Afrika’daki Sierra Leone’den Sibirya’ya, Bosna-Hersek’ten Yeni Gine’ye, Senegal’den Çin’e kadar savaşla değil; bu cihad ruhuyla ulaşmıştır.
İnsanla, insanın mutluluğunun öbür adı olan İslâm arasına kimi zaman da
1245] 2/Bakara, 256
1246] Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, c. 2, s. 160-163
1247] Buhârî, Cum’a 11, İstikrâz 20, Itk 17, 19, Vesâyâ 9, Nikâh 81, 90, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 20; Ebû Dâvud, İmâre 1, 13, Tirmizî, Cihad 27
CİHAD
- 265 -
insan girebilir. O zaman o insan ya da insanların İslâm’la insan arasından kaldırılması insanlığın değişmez değerlerine bağlı her kişinin boynunun borcudur. Kur’an’ın “Küfrün önderleriyle savaşın. Çünkü onlara güvenilip de anlaşma yapılmaz. Umulur ki vazgeçerler” 1248 emri, o önderlerin sıradan insanlarla İslâm arasında engel oluşturduğu içindir. Eğer onlar, İslâm’la insan arasına gerilmekten vazgeçerlerse İslâm’ın onlarla bir alıp veremeyeceği yoktur. İslâm onlarla küfürlerinden dolayı değil; insanın mutluluğuna engel oldukları için savaşılmasını emretmektedir.
İnsanla İslâm arasına gerilen ve fizikî olmayan engellerden biri de İslâm’a karşı propaganda savaşına girerek ürettiği yalan haberlerle İslâm’ın imajını kitlelerin gözünde lekelemeye çalışan muzır unsurlardır. Hz. Peygamber döneminde bu işi câhiliyye şâirleri yapıyorlardı ve Rasûlullah onları işledikleri bu insanlık cinâyetinden dolayı Mekke fethi sırasında ilân ettiği genel affın dışında tuttu. Oysa, amcası Hamza’nın katilini dahi bu af bağlamında bağışlamıştı. Hakkında “insana ihânet” suçundan dolayı vur emri çıkarılan altı kişiden üçünün cezâsı infaz edilmiş, üçü de suçunu itiraf edip İslâm’a teslim olunca affedilmiştir. 1249
Ne mutlu Allah’la ticaret yapıp, aslında O’na ait olan imkân ve nimetleri, malı ve canı Cennet karşılığı O’na satan, her şeyini O’nun yolunda kullanan mücâhidlere!
1248] 9/Tevbe, 12
1249] Mustafa İslâmoğlu, Yürek Fethi, s. 38-39
- 266 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Cihad Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Cihad Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (41 Yerde, -33’ü cihad anlamında-): 2/Bakara, 218; 3/Âl-i İmrân, 142; 4/Nisâ, 95, 95, 95; 5/Mâide, 35, 53, 54; 6/En’âm, 109; 8/Enfâl, 72, 74, 75; 9/Tevbe, 16, 19, 20, 24, 41, 44, 73, 79, 81, 86, 88; 16/Nahl, 38, 110; 22/Hacc, 78, 78; 24/Nûr, 53; 25/Furkan, 52, 52; 29/Ankebût, 6, 6, 8, 69; 31/Lokman, 15; 35/Fâtır, 42; 47/Muhammed, 31; 49/Hucurât, 15; 60/Mümtehıne, 1; 61/Saff, 11; 66/Tahrîm, 9.
B- Cihad Konusu:
Cihadın Farziyeti: 2/Bakara, 216; 4/Nisâ, 74-75, 84; 9/Tevbe, 123.
Mal İle Cihad: 2/Bakara, 195, 207, 245, 262; 4/Nisâ, 95; 8/Enfâl, 60, 72; 9/Tevbe, 20-22, 41-42, 88, 111, 121; 49/Hucurât, 15; 57/Hadîd, 7, 10, 11; 61/Saff, 10-13.
Mallarıyla ve Canlarıyla Savaşanların Üstünlüğü: 9/Tevbe, 20-22, 41.
Tebliğ Görevi ve Müşriklerden Yüz Çevirmek: 15/Hıcr, 94.
Güzel Bir Mücâdele ve Tatlı Bir Münâkaşa: 16/Nahl, 125
Cihad ile Karşılık Vermek: 2/Bakara, 191.
Cihad İçin Kesin İzin: 2/Bakara, 244.
C- Kıtâl (Savaş) Kelimesinin Geçtiği Âyetler (13 Yerde): 2/Bakara, 216, 217, 217, 246, 246,; 3/Âl-i İmrân, 121, 167; 4/Nisâ, 77, 77; 8/Enfâl, 16, 65; 33/Ahzâb, 25; 47/Muhammed, 20
D- Mukatele (Savaş) Kelimesi ve Türevleri (57 Yerde): 2/Bakara, 190, 190, 191, 191, 191, 193, 217, 244, 246, 246, 246, 253, 253; 3/Âl-i İmrân, 13, 111, 146, 167, 195; 4/Nisâ, 74, 74, 75, 76, 76, 76, 84, 90, 90, 90, 90; 5/Mâide, 24; 8/Enfâl, 39; 9/Tevbe, 12, 13, 14, 29, 30, 36, 36, 83, 111, 123; 22/Hacc 39; 33/Ahzâb, 20; 48/Fetih, 16, 22; 49/Hucurât, 9, 9; 57/Hadîd, 10, 10; 59/Haşr, 11, 12, 14; 60/Mümtehıne, 8, 9; 61/Saff, 4; 63/Münâfıkun, 4; 73/Müzzemmil, 20.
Mücâdele Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (29 Yerde): 2/Bakara, 197; 4/Nisâ, 107, 109, 109; 6/En’âm, 25, 121; 7/A’râf, 71; 8/Enfâl, 6; 11/Hûd, 32, 32, 74; 13/Ra’d, 13; 16/Nahl, 111, 125; 18/Kehf, 54, 56; 22/Hacc, 3, 8, 68; 29/Ankebût, 46; 31/Lokman, 20; 40/Mü’min, 4, 5, 35, 56, 69; 42/Şûrâ, 35; 43/Zuhruf, 58; 58/Mücâdele, 1.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. İslâm’da Cihad, Seyyid Kutub, Özgün Y.
2. İslâm’da ve Günümüzde Cihad, Abdulkerim Abdülkadiroğlu, Sönmez Neşriyat
3. İslâm’da Cihadın Önemi, Mustafa Kapçı, Bayrak Y.
4. Cihad, Mevdûdi, Seyyid Kutub, Dünya Y.
5. Cihad, İbn Nehhas, Tevhid Y.
6. Cihad, Abdullah bin Mübârek, Tevhid Y.
7. Cihad, Bir Temel Tasarım, Abdülkadir es-Sûfi, Yeryüzü Y.
8. Cihad, Abdülkerim Osmanoğlu, İslâmoğlu Y.
9. Cihad, Mehmed Zahid Kotku, Seha Neşriyat
10. Cihad Dersleri I-II, Abdullah Azzam, , Buruc Y.
11. Cihad Dünya Gündeminde, Abdullah Azzam, İslâmoğlu, Y.
12. Cihad, Âdâb ve Ahkâmı, Abdullah Azzam, Ravza Y.
13. Cihad Kervanı, Abdullah Azzam, Ravza Y.
14. Cihad Günlüğü, Abdülhamid Muhacir, Özgün Y.
15. Cihad Müdafaası, Ömer Abdurrahman, İstişare Y.
16. Cihad Müdafaası, Kelimetü’l-Hak, Ömer Abdurrahman, Servet Y.
17. Cihad Önderleri, Heyet, Seha Neşriyat
18. Cihad Ruhu, Azmi Yahya, Risale Y.
19. Cihad Sahasında Bediüzzaman, Mehmed Kırkıncı, Zafer Y.
20. Cihad Üzerine Konuşmalar, Heyet, Seha Neşriyat
21. Cihad Yolunda Bir Adım Daha İleri, Said Havva, Uysal Kitabevi
22. Cihad Zikir Ayrılmazlığı, Mehmed Göktaş, İstişare Y.
23. Cihad ile İlgili Âyet-i Kerime ve Hadis-i Şerifler, İSİLAY Y.
24. Cihadı Kuşanan Topraklar, Bekir Tank, Şûra Y.
CİHAD
- 267 -
25. Cihad ve Mücâhid, Bekir Başarıcı, Uysal Kitabevi Y.
26. Cihada Dâvet, Hasan el-Benna, Terc. Ali Arslan, Sinan Y.
27. Bütün Cepheleriyle Cihad I-II, Enver Baytan, Mevsim Y.
28. Gönüllerin Fethinde Cihad, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
29. Tek Yol Cihad, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
30. Kitab ve Sünnette Cihad, Abdullah bin Muhammed bin Hümey, Tevhid Y.
31. Cihad Âyetlerinin Nüzul Sebepleri ve Muhtemel Kronolojisi, Nazmi Söğüt, Yük. İst. Enst.Y.
32. Kur’ân-ıKerim’e Göre Cihad, Mehmed Kemal Pilavoğlu, Güven Matbaası
33. Filistin’de Cihad Sürüyor, M. Ahmed Varol, Madve Y.
34. İslâmî Tebliğin Medine Dönemi ve Cihad, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
35. Savaş, Barış, İktidar, Abdurrahman Dilipak, Ferşat Y.
36. Savaş Esintileri, Mâlik bin Nebi, çev. Salih Özer, Ankara Okulu Y.
37. Savaş Hileleri -Strategemler- 1, Harro Von Senger, Çev. Mekin Özbalta, Anahtar Kit. Y.
38. Savaş Aldatmaları, Mesut Günsev, Kastaş Y.
39. Savaş ve Hile, Hidâyet Arkun, Işık Y. Çağdaş Pazarlama
40. Savaş Sanatı Tarihi, John Keegan, çev. Fusun Doruker, Sabah Kitapları
41. Savaş ve İlk Yardım, metin Erkaya, Seha Neşriyat
42. Savaş ve İnsan, Human Rights Watch, çev. Ertuğrul Kürkçü, Belge Y.
43. Savaş ve Uygarlık, Arnold Topnbee, çev. Mehmet Dündar, Ürün Y.
44. Savaşan Afganistan, Ferhad Bağcı, Rahmet Y.
45. Savaşan Dünya ve Türkiye, Kâmuran Gürün, Bilgi Y.
46. İslâm Savaşçısına Notlar, Zübeyir Yetik, Çığır Y.
47. İslâm Savaşçıları, Abdurrahman Dilipak, İşaret/Ferşat Y.
48. Savaşımızı Türküleştirdik Biz, Alişan Satılmış, Hamle Y.
49. Savaşta ve Barışta Büyük Stratejiler, Paul Kennedy, çev. Ahmet Fethi, Eti Y.
50. Âyetlerle Savaş ve Cihad, Said Köşk, Anahtar Y.
51. Harp mi Sulh mü? Ali Rıza Temel, Seha Neşriyat
52. Peygamberimiz’in Seriyyeleri, Muhammed Ali Kutup, Hisar Y.
53. Peygamberimiz’in Savaşları, Muhammed Kutup, Hisar Y.
54. Hz. Peygamber’in Savaşları, Muhammed Hamidullah, Yağmur Y.
55. Peygamberimiz’in Savaşları, Abdülkadir Dedeoğlu, Osmanlı Y.
56. Peygamberimiz’in Savaşları, Kasım Göçmenoğlu, Erdem
57. Kim Savaşım Verebilir, Abdülkerim Süruş, Seçkin Y.
58. Kılıcın Hakkı, H. Hicran Göze, Boğaziçi Y.
59. Neden Öldürüyorlar, Vural Okur, Özel Y.
60. İslâm’a Yönelik Fikrî Savaşlar, Ali Muhammed Çerişe, Muhammed Şerif el-Zıbk, Araştırma Y.
61. Sömürge ülkelerde Fikir Savaşı, Malik Binnebi, çev. İlhan Kutluer, İnsan Y.
62. Beklenen Zafer Nesli, Yusuf Kardavi, çev. Hasan Fehmi Ulus, İklim Y.
63. İslâm İnkılâbının Yolu, Mevdudi, Bengisu Y.
64. Kurtuluş Savaşında Sarıklı Mücâhitler, Kadir Mısıroğlu, Sebil Y.
65. Hak-Bâtıl Mücâdelesi ve İhtilaflar, Beşir İslâmoğlu, Bengisu Y.
66. İslâmî Mücadele Hizbullahî Yol, Ali Korani, Bengisu Y.
67. İslâm’ın Hareket Metodu, Yüksel Kılıçaslan, Hak Y.
68. İslâmî Hareket Metodu, Seyyid Kutub, İslâmoğlu Y.
69. Rasûlüllah’ın Hayatı ile İslâmî Hareket Metodu, I-II, Abdurrahman Muhacir, Hak Y.
70. Nebevî Hareket Metodu, I-II, Münir Muhammed Gadban, Nehir Y./Merve Y. Paz.
71. Ölümsüz Müdafaa, Mevlâna Ebul Kelâm, Marifet Y.
72. İslâmî Mücadelede Şiddet Sorunu, Cevdet Said, Pınar Y.
73. İslâmî Direniş, M. Hüseyin Fadlullah, Bengisu Y.
74. Hak Yolunda Mücadele, Hüseyin Âşık, Demir Kitabevi
- 268 -
KUR’AN KAVRAMLARI
75. Hükmüllah, Heyet, Hilâl Y.
76. Bosna: Mağlûp Edilemeyenler, Ahmet Şanverdi, Kiyap Y.
77. Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim, Mevdudi, Özgün Y.
78. İslâm Devletler Hukukunda Savaş Esirleri, Ahmet Özel, T. Diyanet Vakfı Y.
79. Şer İttifakı ve Sözcüsünü Arayan Bir Milyar Müslüman, M. Han Kayani, İnkılâb Y.
80. Hz. Muhammed ve Karşıt Güçler, M. Ahmet Halefullah, Birleşik Y.
81. İslâmî Tebliğin Medine Dönemi ve Cihad, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
82. Medine Devletine Giden Yol, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
83. Sulh Peygamberi, H. Hicran Göze, Boğaziçi Y.
84. Özgürlük Peygamberi Hz. Muhammed, Abdurrahman Şarkavi, Birleşik Y.
85. Ahkâm Tefsiri, Muhammed Ali Sabuni, Şamil Y. c. 1, s. 182-193, 213-219; c. 2, s. 371-381
86. TDV İslâm Ansiklopedisi, (Ahmet Özel, Bekir Topaloğlu,) T.D.V. Y. c. 7, s. 527-534
87. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. Cihad md. c. 1, s. 307-313, Mücâhede md. (Ahmet Güç:), c. 4, s. 316-317, Mücâhid md (Halid Erboğa), c. 4, s. 317-319, Müctehid md. (H. Döndüren), c. 4, s. 322-324
88. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 2, s. 489-499
89. Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi, Ali Ünal, Zübeyir Yetik, c. 1, s. 245-248
90. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 110-116; 430-431; 431-434
91. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 481-485
92. İnanç ve Amelde Kur’ânî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 222-225
93. Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 485-497
94. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 84-87
95. Kur’ânî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mîr, İnkılab Y. s. 43-44
96. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 146-156
97. Yürek Devleti, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 34-35
98. Kur’an’ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, Beyan Y. s. 277-286
99. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 2, s.158-175
100. Allah Erinin Ahlâk ve Kültürü, Said Havva, Hilâl Y. s. 316-383
101. Kelime-i Tevhid Dâvâsı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 113-168
102. Bu Böyledir, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 365-396
103. Kur’an Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y. s. 91-94
104. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, 185-206
105. İslâm Dâvetinin Esasları, Abdülkerim Zeydan, Risale Y. c. 1, s. 285-292
106. İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 1, s. 104-109; c. 3, s. 41-70
107. İslâmî Hareket Fıkhı, Mustafa Çelik, Yenda Y. c. 4, s. 315-323
108. Lâ, Mustafa Çelik, c. 2, s. 97-110
109. Allah Erinin Yolu, Adil Akkoyunlu, Vahdet Y. s. 143-171
110. Yüzyıllık Kuşatma, İbrahim Karagül, Fide Y.
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK
- 269 -
Kavram no 23
Ahlâkî Kavramlar 7
Bk. İsraf, Dünya ve Dünyevîleşmek, Ahlâk; Takvâ
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK
• Buhl/Cimrilik; Anlam ve Mâhiyeti
• Cimriliğin Psikolojisi
• Cimriliğin Zıddı, Cömertlik; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Buhl/Cimrilik Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Buhl/Cimrilik Kavramı
• Kerem/İkrâm; Cömertlik ve Bağış
• Cömertliğin Göstergesi; İnfak
• “Dünya Hayatı, Sizi Aldatmasın!”
“Allah’ın, fazlından/kereminden kendilerine verdiklerini (infakta) buhl edip cimrilik gösterenler, sanmasınlar ki o, kendileri için hayırlıdır; tersine bu onlar için şerdir/kötüdür. Buhl edip cimrilik ettikleri şey de kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mîrâsı Allah’ındır. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” 1250
Buhl/Cimrilik; Anlam ve Mâhiyeti
Harcanması gereken malı sarfetmekten kaçınmak, para ve malı çok sevdiğinden dolayı, başkasına bir şey vermekten çekinmek.
Dinimiz, başta zekât olmak üzere bazı malî harcamalarda bulunmamızı emretmiştir. Aile bireylerinin bakımı, akrabaların görülüp gözetilmesi de bu emirler arasındadır. Çevremizdeki yoksullara imkân ölçüsünde malî yardım ise bir insanlık görevidir. Parası ve malı olduğu halde bir insan bu görevlerini yapmaz ve malını sarf etmekten çekinirse, cimrilik yapmış demektir.
Cimriliğin başlıca sebebi aşırı mal hırsı ve gelecekte yoksul kalma korkusudur. Peygamberimiz: “Çocuk, cimrilik ve korkaklık sebebidir” buyurmuştur. Aşırı mal hırsı ve cimriliği yüzünden durmadan mal biriktiren ve tükenir endişesi ile hastalıklarında bile harcamayıp, dünyayı kendilerine zindan eden cimriler vardır. Hâlbuki mal Allah’ın nimetidir ve bu nimet yerli yerince harcanırsa Allah onu artırır.
Cimriler, insanlar arasında da, Allah katında da sevimsiz ve aşağılık kişiler olarak görülür. Allah Teâlâ: “Onlar ki hem kıskanır, cimrilik ederler, hem de herkese cimrilik tavsiye ederler ve Allah’ın kendilerine fazlından verdiği Şeyleri saklarlar. Biz de böyle nimetleri gizleyen nankörlere hor ve rüsvay edici bir azap hazırladık.” 1251 buyurmuştur.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) de şöyle buyurmaktadır: “Cimrilikten sakınınız. Çünkü cimrilik, sizden önceki milletleri helâk etmiştir.” “Her sabah gökten iki melek iner. Birisi: ‘İlâhî İnfak edene karşılığını ver’; diğeri: ‘Allah’ım! Cimrilik edene de telef ver (malını yok et)’
1250] 3/Âl-i İmrân, 180
1251] 4/Nisâ, 37
- 270 -
KUR’AN KAVRAMLARI
diye duâ ederler.” 1252; “...Cimri kişi Allah’a uzak, Cennet’e uzak, insanlara uzak ve Cehennem ateşine yakındır.” 1253
Cimriler hakkında söylenen sözler, cimrilerin insanlar arasındaki durumunu, çok güzel anlatmaktadır. Bişr b. el-Hâris, cimriler hakkında şöyle demiştir: “Cimrinin yüzüne bakmak, insanın kalbini katılaştırır. Cimrilerle karşılaşmak mü’minler için belâdır” Yahya b. Muaz da şöyle demiştir: “Kötü kimseler olsalar bile, cömertler için herkesin kalbinde bir sevgi vardır. İyi olsalar bile, cimrilere karşı herkesin kalbinde yalnız nefret vardır.” İbnu’l-Mutez’in cimrilik hakkındaki görüşü de şudur: “İnsan malına cimrilik ettiği nisbette şerefinden kaybeder.”
Mallarını kendileri için bile harcamaktan çekinen cimriler, Allah Teâlâ’nın kendilerine verdiği nimeti harcamamakla sadece kendilerini değil, eş ve çocuklarını da sıkıntıya sokarlar. Çevrelerindeki diğer insanlara fenalık yapmış olurlar. Çünkü, Allah’ın verdiği bu nimetlerde nafaka veya sadaka olarak diğer insanların da hakkı vardır. Bu hakkın sahiplerine verilmemesi zulümden başka bir şey değildir. Servet, Cenâb-ı Hakk’ın ihsânıdır. Allah (c.c.), serveti dilediğine verir, dilediğinden alır. Mal ve mülkün gerçek sahibi O’dur. Cimriler, bu şuura eremeyen insanlardır.
Müslümanların, cimrilik konusunda, Allah Teâlâ’nın şu ihtarını unutmamaları gerekir. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Allah’ın verdiklerinden cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar; bilakis bu, onların kötülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyâmet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah işlediklerinizden haberdardır.” 1254
Beşer nefsi zayıftır, muhteristir. Ancak Allah’ın koruduğu kimseler bundan müstesnadır. Ancak imanla kendilerini mâmur edenler, bu cimrilik cehaletinden temizlenebilir, yeryüzünün zaruretlerinden kurtulabilir, menfaate karşı duydukları hırs kaydından vazgeçebilirler. Çünkü iman sahipleri, Allah’tan, maldan da üstün bir şey umabilirler. Bu umulan şey Allah’ın rızasıdır. Mü’min kalp; mal ile değil, iman ile mutmain olur; Allah yolunda infak etmekle fakir düşeceğinden korkmaz. Kendi hiç bir şey değilken Allah onu meydana getirmiş, vücut, göz, kalp, lisan ve sayısız nimetler bağışlamış ve mal sahibi yapmıştır. Bunlar Allah’a aittir. Öyle ise Allah’a güvenen birisi Allah yolunda ve Allah rızası için malını infak etmekten çekinmez.
Ama kalp gerçek imandan yoksun olunca, infak etmeye veya sadaka vermeye teşebbüs ettiği zaman, her defasında, nefsinde bir cimrilik duygusu dalgalanmaya başlar, fakir düşeceğinden korkar. Böylece infak etmekten vazgeçer. Sonra onun hayatı emniyetsiz ve istikrarsız bir korku ve ihtiras Cehennemi haline gelir.
Allah’a söz verdiği halde ahdine ihanet eden, verdiği söze vefâ göstermeyip Allah’a karşı yalan söyleyen, hiç bir zaman kalbini münafıklıktan kurtaramaz. Ölçülü hareket etmek İslâm nizamının temel esaslarından birisidir. Aşırı müsrif davranmak da cimri davranmak kadar dengeyi bozar. İslâm, dengenin bozulmamasını öngörür: “Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz
1252] Riyâzü's-Sâlihîn, I/253
1253] Tirmizî, Birr 40
1254] 3/Âl-i İmrân, 180
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK
- 271 -
olma. Yoksa pişman olur açıkta kalırsın.”1255 Âyet-i celîlede cimrilik, ellerini boynuna bağlıyan bir insan gibi tasvir ediliyor. İsraf ise, elini son haddine kadar açıp elinde ve avucunda ne varsa dağıtmak şeklinde ifade ediliyor.
Cimri insanın da, müsrif insanın da varacağı netice aynıdır. Cimriliğin de israfın da sonu pişmanlık duygusudur. Her şeyin en iyisi orta hallisidir. Orta yol, iman ahlâkı ile küfür ahlâkının sınırıdır: Cimrilik cehaletten gelen kara bir lekedir. İsraf ise şeytanın işini yapmaktır. Müsrifler şeytanın kardeşleri olarak tanıtılmaktadır.
Cimrilik kelimesinin Kur’an’daki diğer bir karşılığı katûr kelimesidir. Bu kelime, Türkçe’deki hasis kelimesini karşılamaktadır. Anlamı, eli sıkı yahut çok cimri demektir. Kur’an’da, kişinin elindeki şeyleri çar-çur etmesi demek olan israfın zıddı olarak kullanılmıştır. “Ve onlar ki harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne de cimrilik ederler; (harcamaları) bu ikisinin arasında dengeli olur.” 1256
Cimrilik konusu, Allah’ın çok kötülediği bir haslettir. İman eden bir kimse asla cimri davranıp mal yığmaz. Tamahkâr davranmaz. Nefsinin cimriliğinden kendini kurtarır. Cimriliğin ve tamahkârlığın son derecesi olarak Kur’an’da bir kelime daha vardır. Bu kelime şih, şuh veya şihh’dir. Kelime güçlü bir kötüleme anlamında tamahkârlık ve cimrilik demektir. “O halde gücünüz yettiği kadar Allah’tan korkun. (O’nun öğütlerini) dinleyin. İtaat edin. Kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden (şuhhe nefsihi) korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerdir.”1257 Bu âyete göre, cimrilik, nefsin kendisinde bulunan bir belâdır. Nefsi, bu belâdan ancak iman kurtarır. Allah’a ve âhiret gününe inanan insan, infak ederek nefsindeki bu cahilî lekeyi temizler, bu belâdan kurtulur. Cimrilik belâsından kurtulamayan insan İslâmî bir hayata aşina olamaz. İslâmî hayata alışkın olmayan cimriler, Allah’ın rahmet hazinelerine sahip olsalar bile, biter korkusuyla cimrilik ederler. Hâlbuki Allah’ın hazineleri bitmez ve tükenmez.
“De ki, Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız tükenir korkusuyla yine de cimrilik ederdiniz. Hakikaten insan çok cimridir.”1258 Bu cümle ile cimriliğin son haddi dile getiriliyor. Allah’ın rahmeti, her şeyi kaplamıştır. Onun ne bitmesinden ne de eksilmesinden endişe edilebilir. 1259
Cimrilik; Servet edinme tutkusuyla karşılıksız harcama ve hayır yapmaktan kaçınma eğilimidir. “Âdî, alçak, soysuz” anlamındaki Farsça “cimri” kelimesinden Türkçeleştirilmiş olup genellikle “pintilik, hasislik” mânâsında kullanılır. İslâm ahlâk literatüründe aynı kavramlar “şuhh” ve “buhl” kelimeleriyle ifâde edilir. Ancak dilciler bu iki terim arasındaki anlam farkı üzerinde durmuşlardır. Buna göre şuhh, öncelikle kişiyi mal-mülk edinme hırsına sevkeden, harcamalarda bulunmaktan ve yardım etmekten alıkoyan bencil bir duygu, buhl isebu duygunun etkisiyle iyilik ve cömertlik yapmaktan kaçınmaktır. Dil âlimleri ve müfessirlerin çoğunluğu, özel olarak mal varlığı konusundaki cimriliğe buhl ve genel olarak iyiliğin her türlüsünden kaçınacak derecede köklü ve yaygın bir huy halini almış bulunan cimriliğe de şuhh demişlerdir. Ayrıca buhlü, kişinin kendi malını hayır yoluna harcamaktan kaçınması, şuhhu da başkalarının elindekine
1255] 17/İsrâ, 29
1256] 25/Furkan, 67
1257] 64/Teğâbün, 16
1258] 17/İsrâ, 100
1259] Osman Çetin, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 313-314
- 272 -
KUR’AN KAVRAMLARI
göz dikecek veya onların iyilik yapmalarından bile hoşlanmayacak derecede cimri ve iyilik duygusundan yoksun olması şeklinde açıklayanlar da vardır.
Hadislerde cimrilik anlamına gelen kavramlar sık sık geçmektedir. Hz. Peygamber, genel olarak insanlar hakkında düşünülebilen en kötü ve alçaltıcı iki huyun cimrilik ve korkaklık olduğunu,1260 cimrilik duygusuyla imanın bir arada bulunmayacağını1261ifâde etmiştir. Başka bir hadiste mal hırsı demir zırhına benzetilmiştir: Cömert insandaki yardım duygusu mal hırsını yenip kişi cömertlik yaptıkça üzerindeki zırh gevşer, yani cömert insanda mal hırsının ve cimrilik duygusunun baskısı gittikçe azalır. Aynı zamanda başkalarının sıkıntılarını hafifletimiş olmaktan dolayı da huzura kavuşur. Buna karşılık cimri insandaki mal hırsı kendisini gittikçe sıkan bir zırh gibi rahatsız eder; insanların sıkıntı içinde bulunduklarını görmekten dolayı da vicdânen rahatsız olmasına rağmen cimriliği yüzünden vicdânını rahatlatacak iyilikler yapamaz. Böylece cimrilik duygusu kendisini tam bir psikolojik baskı altına alır.1262 Bu sebeple Hz. Peygamber cimrilikten Allah’a sığınmış,1263 geçmişte bazı kavimlerin cimrilik yüzünden birbirlerinin mallarına saldırmak, kanlarını akıtmak sûretiyle helâk olduklarını belirtmiş1264cimriliğin, bencillik ve çıkarcılığın doğurabileceği sosyal bunalımlara dikkat çekmiştir. İmam Mâverdî de cimriliğin bu sosyal münâsebetler üzerindeki bu olumsuz etkisi üzerinde durmuştur. 1265
Cimrilik konusu İslâm ahlâkçıları içinde Gazâlî tarafından ilmî bir yaklaşımla ele alınarak incelenmiştir. Gazâlî cimriliğin psikolojik temelleri üzerinde durarak bu olumsuz duyguyu mal sevgisine bağlamakta ve bu sevginin az veya çok her insanda bulunduğunu belirtmektedir. Ona göre eğer her servet biriktirenin cimri olduğu düşünülecek olursa bu takdirde cimrilikten kurtulabilmiş hiçbir insan bulunamaz. Cimrilik hakkındaki hükümler çoğunlukla izâfîdir/görecelidir. Nitekim bir insan kendisinin cömert olduğuna inandığı halde, başkaları onu cimri sayabilirler. Bu durum genellikle cimrilik kavramının farklı anlaşılmasından doğmaktadır. Gazâlî, cimrilik konusunda “harcanması dinî ve hukukî bakımdan gerekli olan malı harcamaktan kaçınmak” veya “hayır yolunda harcama yapmayı sevmemek” şeklindeki tarifleri yetersiz bulmakta ve bu konuya tam olarak açıklık getirebilmek için servetin var oluş gâyesini esas almak gerektiğini söylemektedir. Buna göre malı yaratılış gâyesinin dışında harcamak isrâf; bu gâye için harcamaktan kaçınarak elde tutmak cimrilik; yaratılış gâyesine uygun olarak harcamaksa cömertliktir. 1266
İslâm ahlâkçıları cimriliği ahlâkî ve psikolojik bir hastalık kabul ederek diğer rezîletler gibi bunun da ilim ve amel yoluyla tedâvi edilebileceğini ifâde etmişlerdir. İlim yolu cimriliğin ahlâkî, dinî ve sosyal bakımdan zararlarını ve bundan kurtulmanın yollarını araştırıp öğrenmek, amel yolu ise insanların dertleriyle ilgilenmek, nefse güç gelse de insanlara yardım etmeye kendini zorlamak
1260] Ahmed bin Hanbel, II/302, 320; Ebû Dâvud, Cihad 21
1261] Ahmed bin Hanbel, II/256, 340, 441; Nesâî Cihad 8
1262] Buhârî, Cihad 89, Zekât 27, Libâs 9; Müslim, Zekât 76, 77
1263] Buhârî, Cihad 74
1264] Müslim, Birr 56
1265] Edebü'd-Dünyâ ve'd-Dîn, s. 222
1266] Gazâli, İhyâ, III/259-260
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK
- 273 -
şeklinde özetlenebilir. 1267
Cimriliğin Psikolojisi
Cimrilik, maddiyat sevgisinin ağır basmasıyla anormal biçimde tasarrufa gitmek olduğundan, bu tavır, insandaki muhâfaza içgüdüsünün bozulması ve fıtratın fesada uğramasıdır. Bu tür dünyevî meyil, aç gözlülük ve hırs münâfıklarda çok bâriz ve katmerli olduğundan ve bu hususta tabiatlarını çok zorladıkları gerekçesiyle Kur’an onlardan bahsederken cimriliğin en şiddetlisine denilen “şuhh” kelimesinin mübâlâğalı şeklini kullanır. 1268
Haset, hırs ve boş gurur ile yakın münâsebeti olan cimrilik, aynı zamanda psikolojik bir dengesizliktir. Bölgesel olarak bazı toplumlarda cimriliğin görülmesini, sosyal etkileşim gibi unsurlara bağlamanın daha uygun olacağını değerlendirmek gerekiyor. Yoksa, cimriliğin iklim ve coğrafî özelliklerden kaynaklandığını söylemek doğru değildir. Bazı nasslar, cimriliğin insan tabiatına yerleşen bir huy olduğunu ifâde etmektedir. “De ki: ‘Eğer Rabbimin rahmet hazinesine siz sahip olsaydınız, harcanır korkusuyla kıstıkça kısardını. Zaten insan (tabiatı gereği) çok cimridir.” 1269 Bu âyetteki ifâdelerde cimriliğin son haddi belirtiliyor. Her şeyi kuşatan Allah’ın rahmetinin tükenmesinden endişe edilmez. Ama insanlar o derece hırslı ve cimridirler ki, eğer Allah’ın rahmet hazinelerini ellerinde bulundursalar bu rahmetten herkesi mahrum bırakırlar. “Harcayınca tükenir” korkusuyla ellerinde tutar, harcama, cimrilik ederler. Bu âyet, cimriliğin insan psikolojisinin ayrılmaz bir parçası olduğunu, nefsin cimrilikle damgalandığını belirtmektedir. Bugün de, her insanda bu halin doğal olarak bulunduğu kabul edilmektedir.
Cimrilik nefsin kendisinde bulunan bir iptilâdır. Nesin cimriliğinden kurtulmadıkça insan rahata kavuşamaz: “Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerdir.” 1270 Hatta cimriliğin zaaflar arasında en köklü olanlardan biri olduğunu söylemek dahi mümkündür: “Ama o sarp geçidi geçmeye katlanmadı. O sarp geçidin ne olduğunu bilir misin? Bir köle ya da esirin bağını çözüp hürriyetine kavuşturmaktır. Veya açlık gününde (kıtlık zamanlarında) hısım sayılan bir yetime veya yere serilmiş (bitkin kimsesiz) bir yoksula yedirmektir...”1271 Cimriliğin ruhtaki köklü tesirine temas eden bu âyette, bir kölenin âzâd edilmesi, açlık zamanında bir yetimi, fakir birini kurtarmanın âdeta sarp bir yokuşu tırmanmaya benzetilmesi, cimrilğin ruhta olan en köklü bir zaaf olduğunu, izâlesinin başarılması için çok büyük bir çabanın gerekeceğini ortaya koymaktadır. Nitekim bu konuda Sâdî’nin dediği gibi; “Altın madenden kazmak ile çıkar, cimrinin elinden ise canını almakla (çıkar)” sözü de, bu duygunun insanın ruh âlemindeki köklülüğüne ve insanın mala ne kadar hırslı olduğuna delâlet etmektedir.
Kur’an, tabiat ile uyumlu fertleri yetiştirmeyi hedeflemektedir. Bundan dolayı insan tabiatta sünnetullah’a riâyet ettiğinde, kendisi için birçok hususta ideal bir yol bulur. Tabiatı örnek almanın insanı mükemmele doğru götüreceği hususunda görüşler müslüman düşünürler tarafından kitaplarında işlenen bir tema
1267] Mustafa Çağrıcı, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 8, s. 4
1268] 33/Ahzâb, 19
1269] 17/İsrâ, 100
1270] 64/Teğâbün, 16
1271] 90/Beled, 11-16
- 274 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iken, çok daha sonra Avrupa’da aynı görüşleri taşıyan “Klasizm” adı altında bir ekol oluşmuştur. Klasizm ekolünün temsilcilerince de, insanın bir lahza olsa bile, tabiattan ayrılmamasının gerekli olduğu savunulmaktadır. Kur’an ifâdeleri, insan fıtratı ve evrende geçerli olan İlâhî kanunlara teması hususunda önemli incelikler sunmaktadır. Bunlardan biri de, cimrilikten sakındıran ve malın fakir ve yoksullara verilmesini emreden malın zekâtı, yani temizliği dediği ve çoğu yerde de mal tezkiyesiyle/temizliğiyle beraber, nefis tezkiyesinin zikredildiği bu Kur’ânî ifâde, bu geçerli kanunun bir tercümesi olmaktadır. Nitekim tabiatta bir yerde oluşan su birikintisinin üzerinde devr-i dâimi sağlayacak olan ve etrafa dağılan bir çiseltisinin olmadığı zaman, bu durum, suyun kokuşmasına sebebiyet verdiği gibi, mal ve mal sevgisinin de nefislerdeki ağır baskısı, sudaki kokuşmuşluk gibi müzmin dertlere dönüşmektedir. Bunu için Kur’an’da malî iyilikte bulunmak, hem nefis, hem de servet için bir temizlik olarak ifâde edilmektedir: “O ki malını hayra vererek arınır.”1272 Ayrıca vücudun kirli kanının verilmesi neticesinde, tabiî olarak onda daha da güzel ve temiz kanın oluşumu sağlandığı gibi, zekât ve maldan sadaka verilmesi de, insana yeni ve temiz rızık kapısını açmaktadır. Tabiattaki bu uyum ve alâkayı iyi keşfeden Sâdî’nin şu beyti, bu hususu vurgulamaktadır: “Malın zekâtını ver ki, asma bahçe sahibi tarafından budandığında daha da fazla üzüm vermektedir.”
Cimrilik, psikolojik bazda bazı menfî ve zararlı sonuçlar doğurmaktadır. Nitekim cimriler zâlimlerden daha gaddar olabilmektedir.1273 Bu yüzden cimriler, büyük oranda ruh bazında huzursuz olmakla birlikte, toplum tarafından da daima nefret ile karşılaşmaktadırlar. Cimrilğin ruhta bıraktığı olumsuz tesir açısında şu hadis-i şerif hayli önem arzetmektedir. “Cimri ile infak eden cömerdin örneği, (şu) iki kimsenin misali göbidir ki, bunların üzerlerinde, göğüslerinden köprücük kemiklerine kadar (vücutlarını kaplayan) demirden cübbeler vardır. (Bunlardan) sadaka veren cömert, sadaka verir vermez o demir zırh, kendi bedeni üzerinde genişler, aşağı doğru sarkarak geride bıraktığı izleri de siler. Cimriye gelince o, hiç sadaka vermek istemez, derhal o zırhın bütün halkaları, vücudun kendisine denk gelen noktalarını sıkar. Cimri de bu sıkan zırhı genişletmeye çalışır; fakat buna muvaffak olamaz.”1274 Bu hadis, cömert insanın gönül huzurunu ve cömertliğinin toplumda bıraktığı güzel intibâdan ötürü ayıplarını başkalarının fark edemeyeceği şekilde kamufle edildiğini dile getirmektedir.
Ancak bunun yanında cimrinin, psikolojik bazda çektiği sıkıntı ile dışarıdan belirgin şekildeki ayıplarını da dile getirmekte ve bu ruh halini de, vücudu her taraftan sıkan bir cendereye benzetmektedir. Bu psikoloji şu şekilde izah edilebilir: Cimri bir insan, insan olma haysiyetiyle ne kadar taş yürekli olsa da, kendi ve çevresindeki ihtiyaç sahiplerinin kötü durumlarını görünce buna üzülmekten kendini alamaz, para harcamayı ister; ancak gönlündeki şiddetli cimrilik onu bundan alıkoyar. Bundan dolayı devamlı bir sûretle vicdanı ile çarpışır durur. Bu da, cimriliğin ruhta büyük huzursuzluğa kaynaklık eden bir hastalık olduğunu ortaya koymaktadır.
Kur’an’da cimrilik, kâfirliğin/inkârcılığın temel karakteri olarak
1272] 93/Leyl, 18
1273] Buhârî, Talâk 24; Ahmed bin Hanbel, II/256
1274] Buhârî, Zekât 28, Cihad ve Seyr 89; Ahmed bin Hanbel, II/256
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK
- 275 -
belirtilmektedir: “Dini yalan sayanı gördün mü? İşte yetime kaba ve sert davranarak iten, yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen odur.”1275 Bu âyetler, aynı zamanda cimriliği mü’mine yakıştırmamakta, mü’minin cimri olduğu takdirde kâfirde bulunan bir niteliği taşıdığını îmâ etmektedir. Hatta bir hadiste: “Bir müslümanın kalbinde cimrilik ve iman bir arada bulunmaz.”1276 buyrulur. Diğer bir rivâyet, şu şekildedir: “Cimrilik ve iman bir kulun kalbinde ebedî bir sûrette bulunmaz.”1277 Bundan dolayı İslâm âlimleri, bu sınıf insanlar hakkında bazı karamsar ifâdeler kullanmışlardır. Nitekim şu kelâm-ı kibardaki, “Cömert olan kâfirin iman etmesi umulur; cimri olan mü’minin âkıbetinden korkulur.” şeklindeki ifâdede, bu anlam vurgulanmaktadır. Bu şekildeki ifâdeler, cimriliğin inanç bazında ciddî endişeler doğurduğunu göstermektedir. Bu münâsebetle cimri olan birisi samimiyetle Allah’a inandığını söylese de, bu sözde samimi olduğu iddiası şüphe doğurur. Çünkü Allah’a imanı olan bir kimsenin, Allah’ın kullarına yardım etmesi, onlara imfak etmesi, yemek yedirmesi ve acıması lâzımdır; cimrilerde ise bu özellikler çoğunlukla bulunmaz.
Hadislerde cimriliğin, ruhu kemirerek büyük günahlara sürüklediği vurgulanmaktadır: “Cimrilikten sakınınz, zira cimrilik, sizden öncekileri dâvet etti; (birbirlerinin) kanlarını akıttılar. Yine kendi tarafına çekti; haramı helâl ettiler. Onları kendi tarafına çekti; sıla-i rahmi (akrabalarla olan alâkayı) kestiler.”1278 Bu hadis, aynı zamanda cimrilerin her türlü hunharlık yapabileceklerinin bir göstergesidir.
Ayrıca, cimriliğin geçmiş ümmetlerin helâk sebebi olmakla birlikte, dini tahrif etmeye de sebep olduğu ifâde edilmektedir: “Aman cimrilikten sakının; zira sizden öncekileri cimrilik helâk etmiştir. Cimrilik, onları kan dökmeye ve haramı helâl tanımaya sürüklemiştir.” 1279
Kur’an, nefsin cimriliğini yenen kimsenin kurtulacağını, ehl-i necat olacağını ifâde etmektedir: “... Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, başarıya erenlerin ta kendileridir.” 1280 Bu bağlamda olmak üzere bu duyguyu yenerek cömertlik yapmak sûretiyle Mekke’li muhâcir kardeşlerine bir fazilet örneği gösteren Medine’lilerden Kur’an sitayiş ile söz etmektedir: “Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendi (şehir)lerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zarûret içinde bulunsalar bile, onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 1281
Cimrilik, izâfî/göreceli bir kavram olup, mâlî durumun darlığı ve genişliğine göre değiştiği için buna bir sınır tâyin etmek mümkün değildir. Ancak, bir kimse İslâm hukuku ve meşrû örf ve görgü kurallarının uygun gördüğü hususları, lâyık-ı veçhiyle yerine getiriyorsa, cimri olarak nitelendirilemez. Böyle bir kimsenin İslâm hukuku ve örf kurallarına uygun olarak gönül rahatlığıyla, fazilet elde etmek gâyesiyle bir harcama yapması, cömertlik kategorisine girmektedir. Her konuda vasat/orta yolu tavsiye eden İslâm’ın, harcam husûsunda da, orta yolu
1275] 107/Mâûn, 1-3
1276] Ahmed bin Hanbel, II/256
1277] Nesâî, hadis no: 3110
1278] Müslim, Birr 56; Ahmed bin Hanbel, II/191, 195
1279] Ahmed bin Hanbel, II/191, 195; Müslim, Birr 56
1280] 64/Teğâbün, 16
1281] 59/Haşr, 9
- 276 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tevsiye ettiğini görmekteyiz: “Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma. Yoksa pişman olur açıkta kalırsın.”1282; “Onlar, harcadıkları zaman ne israf ederler ne kısarlar; (harcamaları) ikisi arasında dengeli, orta bir yoldur.”1283 Böyle vasat bir davranış, hemen hemen İslâm’ın bütün emirlerinde bulunmaktadır. Hatta ibâdetlerde dahi bu normu bulmak, aşırılıktan kaçınma tavsiyesini görmek mümkündür.
İnsanın tasarruf husûsundaki ihtirasını kabul eden İslâm, bu duygunun kişide rûhî bir dengesizlik haline gelmemesi için, zekât gibi zorlayıcı yaptırımlarla kişiyi cömertliğe alıştırırken, nâfile tasadduk, hibe, vakıf, hediye gibi öngördüğü hayırlarla da, bu duygunun fertlerde körelmesi sûretiyle nefisleri tezkiye cihetine gittiğini söylemek mümkündür. Nitekim Kur’an’da infak ile nefsi tezkiye/arındırma birbiriyle irtibatlandırılarak “O ki malını hayra vererek arınır” 1284 şeklinde ifâde edilmektedir. Ancak eldeki mevcut her şeyin dağıtılmasını da, İslâm tebzîr (isrâf/savurganlık) kategorisine sokmakta ve hoş karşılamamaktadır. Bu da, olayın diğer aşırı tarafıdır. 1285
Kur’an’da insan, cimri olarak vasfedilmektedir.1286 Bazı kişilerin akıllarına şöyle bir soru gelebilir: “İnsan, karakter olarak cimri yaratıldığı halde, bu cimrilik vasfı niye Kur’an tarafından eleştirilmektedir? Ayrıca, insanlar arasında nice cömert kişiye rastlamak mümkündür. Bu nasıl olmaktadır?”
Bu soruya şu şekilde cevap verebiliriz: İnsanın tabiatında/karakterinde cimrilik vardır. Çünkü insan, muhtaç bir varlık olarak yaratılmıştır. İhtiyaç sahibi, yani muhtaç canlıların ise ihtiyaçlarını gidermeleri ve bu gereksinimlerini giderecek araçları kendi yanlarında, kendileri için tutmaları doğal bir olaydır. Ama, kişinin cömert olması kendi dışında, hâricî birtakım sebeplerden dolayıdır. İnsan, bazen övüldüğü, bazen şeref bulduğu ve bazen de uhdesinde bulunan dinî bir vecîbeyi/farzı yerine getirmek için infakta bulunur. Kişinin zekât, sadaka vermesi gibi tutum ve davranışlar göstermesi bu sebepledir. Yoksa insan, yine de hakikatte cimridir. 1287
Bu özellikleri tabiatımızdan söküp atmak mümkün görünmese dahi, ona ayarlayıcı, dengeleyici bir özellik verilebilir. “(Durmaksızın mal ve servet) Toplayıp bir yerde (üstüste) yığmakta olanı (cehennem kendine çeker). Gerçekten insan, pek hırslı (ve sabırsız, dar gönüllü) yaratılmıştır. Kendisine fenalık dokunduğunda sızlanır, feryat eder. Ona imkân verilip iyilik dokunduğunda ise pinti kesilir.”1288 Bu âyetlerde cimrilik gibi bazı olumsuz özellikleri sayılan insanın, hidâyet ve imanî gayretiyle sahip olacağı bazı özelliklerle muttasıf olacak kişileri cimrilik, haset gibi iyi olmayan sıfatlardan istisnâda bulunmuştur: “Ancak namaz kılanlar, namazlarına devam edenler, namazlarını koruyanlar, mallarında muhtaç ve mahrum için belli bir hak olduğunu kabul edenler, cezâ gününün doğruluğuna inananlar, Rablerinin azâbından korkanlar, ırz ve namuslarını koruyanlar, emânet ve ahidlerine riâyet edenler,
1282] 17/İsrâ, 29
1283] 25/Furkan, 67
1284] 92/Leyl, 18
1285] Hayati Aydın, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, s. 103-109
1286] 17/İsrâ, 100; 4/Nisâ, 53; 70/Meâric, 19-21
1287] Fahreddin Râzî, 21/63
1288] 70/Meâric, 18-21
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK
- 277 -
şâhitliklerini doğru yapanlar öyle değildir.” 1289
Cimriliğin Zıddı, Cömertlik; Anlam ve Mâhiyeti
Cömert; Eli açık, ikramcı, kerem sahibi demektir. Cömertlik; Sehâvet, İkram, ihsan ve yardım alışkanlığı anlamındadır. Cömertlik; insanın, sahip olduğu imkânlardan, muhtaçlara meşrû ölçüler dâhilinde ve Allah rızasından başka hiç bir gaye gütmeden, ihsan ve yardımda bulunmasını sağlayan üstün bir ahlâk kuralıdır.
Cömertlik, ruhun bir melekesidir. İnsanları, muhtaç olanlara vermeye, ihsanda bulunmaya sevkeder. Bu melekeye sahip olan kişi, ferdî ve ictimaî alanda lüzumlu olan her şeye yardım eder. Hiç bir kimsenin zorlaması olmadan ihsanda bulunmayı can ve gönülden ister. “Rızkı veren Allah’tır”1290 düşüncesi ile hareket ettiklerinden kalpleri de temiz ve zengindir.1291 Kendi varlıklarıyla, her ne suretle olursa olsun başkalarına faydalı olmağa çalışırlar. Allah Teâlâ’nın kendilerine fazl ve kereminden verdiğine ve bunlarda da muhtaçların hakkı olduğuna1292 inanırlar. Cömertliği kul hakkının temeli sayarlar. Kendi haklarını affederler. Kendi ihtiyaçlarını düşünmeden başkasının ihtiyaçlarını gidermeye çalışırlar. Hatta zarurî ihtiyacı olan bir şeyi, başka birine vermeyi tercih ederler.
İslâm âlimleri cömertliği şöyle derecelendirirler:
Sehâvet: Malının bir kısmını dağıtarak yapılan cömertlik. Bu, cömertliğin asgarî derecesi olarak kabul edilir. Zekât vermek gibi.
Cûd: Malının çoğunu dağıtıp, geriye azını bırakarak yapılan cömertlik. Hz. Ebû Bekir’in çoğu zaman cihat için yaptığı yardım gibi.
İsâr: Kendi için gerekli olan bir şeyi, zarar ve sıkıntılara katlanarak kendisi kullanma yerine, başkalarının istifadesine sunmak sureti ile yapılan cömertlik. Bunun Asr-ı Saâdet’teki misâli; Medineli müslümanların (Ensâr), Mekkeli Muhacirleri şehirlerine davet edip onları her şeylerine ortak ederek Allah Teâlâ’nın takdirini kazanmalarıdır.1293 Bir başka örnek de Hz. Ebû Bekir’in Hicret esnasında mağarada hayatını tehlikeye atarak canını, sevdiği Hz. Peygamber için fedâ etmesidir. 1294
İnsanların cömertlikten kaçmasının sebepleri başında: “Benim olan varlığı başkalarına niçin vereyim?” duygusu ile, “Başkalarına verirsem, benim varlığım azalır ve zaruret zamanında zahmete düşerim” düşüncesi gelir. İslam dini ise bu duygu ve düşünceyi kökünden kaldırmıştır. İslâm’a göre mal ve servet herhangi bir şahsın inhisarı altında değildir. Mal ve servet yalnız Allah Teâlâ’nındır. Her şeyin gerçek Mâlik’i O’dur.1295 Kur’ân-ı Kerîm’de bu durum yirmiyi aşkın âyette vurgulanmaktadır. Mülk Allah Teâlâ’nın olduğuna göre, tabiî olarak sahibinin yolunda sarf edilmesi, mü’minler için en mâkul bir hâdise olarak değerlendirilir.
1289] 70/Meâric, 22-34
1290] 27/Neml, 64; 51/Zâriyât, 58
1291] 92/Leyl, 17-20
1292] 11/Hûd, 6
1293] bk. 59/Haşr, 5
1294] 9/Tevbe, 40
1295] 3/Âl-i İmrân, 179; 57/Hadîd, 10
- 278 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mü’mindeki cömertlik duygusu da bu düşünceden kaynaklanır. Hz. Peygamber, şöyle buyurur: “Cömert kişi, Allah’a yakın, Cennet’e yakın, insanlara yakın ve Cehennem ateşinden uzaktır. Hasis insan, Allah’tan uzak, Cennet’ten uzak ve Cehennem ateşine yakındır. Cömert cahil, ibadet eden cimriden Allah’a daha sevimlidir.” 1296; “Gıbta edilecek kişilerden biri de cömertlerdir.” 1297 Peygamberimiz, insanlara dünyada yaşadıkları sürece cömert olmalarını, işi öldükten sonraya bırakmamalarını tavsiye eder: “Sadakanın en iyisi bizzat kendisinin vereceği sadakadır. Sadaka sağ iken, malınız elinizde iken, istediğiniz kimseye istediğiniz kadar verdiğinizdir. Yoksa can boğaza geldikten sonra geç kalmış olursunuz. Sizden sonrakiler istediklerini yapar.” 1298
Abdullah b. Abbâs, Hz. Peygamber’in cömertliğini şöyle anlatır: “Allah’ın Rasûlü, insanların en cömerdi ve en iyilikseveri idi. Ramazan’da Cebrâil ile beraber bulunduğu zamanlarda her şeyini verirdi.” Cebrâil, her Ramazan gecesi Rasûlullah’ın yanına gelir, ona Kur’an öğretirdi. Cebrâil şöyle derdi: “Allah’ın Râsulü bereket getiren rüzgârlardan daha cömerttir.”1299 Câbir b. Abdullah şöyle derdi: “Rasûlullah (s.a.s.) kendisinden herhangi bir şey istendiğinde, asla, ‘hayır!’ dememiştir.1300 Hz. Ali’den şöyle rivayet edilmiştir: “Rasûlullah’tan bir şey istendiği zaman, eğer bu isteği yerine getirmek isterse, “peki” derdi. Yapmak istemediği zaman da susardı. Hiç bir şey için “hayır!” dememiştir.” 1301
“Öyle zamanlar yaşadık ki, aramızdan hiç biri, müslüman kardeşinden daha çok altın ve gümüşe sahip olmayı düşünmedi...” diyen Abdullah b. Ömer’in (r.a.) sözü, bize, ashâbın cömertlik ve îsâr konusunda nasıl davrandığını göstermektedir. Şu halde, sonradan pişmanlık duymamak için, müslümanın cömert davranarak Allah Teâlâ’nın kendisine ihsan ettiği malını sağlığında Allah yolunda ve O’nun rızâsına uygun bir biçimde harcaması gerekir. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Sizden birinize ölüm (alâmetleri) gelip de: ‘Ey Rabbim, beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de, sadaka versem ve salihlerden olsam’ demeden önce size, rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah yolunda) harcayın.” 1302 Gazâli der ki: “Malı olmayan kişide hırs değil kanaat olmalıdır. Malı olan kişide ise cimrilik değil cömertlik olmalıdır.” 1303
Cömertlik, eldeki imkânları meşrû ölçüler içinde, gönüllü olarak ve karşılık beklemeden başkalarının yararına sunma eğilimidir. Cömert, Farsça “cevân-merd” kelimesinden Türkçeleştirilimiştir. Cömertlik kavramı İslâm ahlâkı literatüründe genellikle “sehâ”, “sehâvet” ve “cûd” terimleriyle ifâde edilir. Sehâ ve sehâvet sözlükte “ocağın, içinde kolaylıkla ateş yakılacak şekilde geniş tutulması ve yanmakta olan ateşin alev ve dumanının kolayca yükselmesine imkân hazırlanması” anlamına gelir. Bu mânâdan hareketle, gönül zenginliği ve genişliğine de sehâvet denilmiştir. “Bir şeyin yeni, iyi ve sağlam olması”, ayrıca “cömertlik yapmak” anlamındaki “cevd” veya “cevdet” kökünden türetilmiş olan “cûd” da terim olarak sehâvet kelimesiyle eş anlamlıdır. Bazı müslüman ahlâkçılar, bu
1296] Tirmizî, Birr 40
1297] Buhârî, Temennâ 5; Tevhid, 45
1298] Buhârî, Vesâya 14
1299] Müslim, Fezâil 12, hadis no: 2308
1300] Y. Kandehlevî, Hayâtü's-Sahâbe, III, 1181
1301] Y. Kandehlevî, aynı yer
1302] 63/Münâfikûn, 10
1303] Ahmed Sezikli, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 322-323
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK
- 279 -
iki terimi cömertliğin farklı dereceleri için de kullanmışlardır. Kur’ân-ı Kerim’de sehâ, sehâvet ve cûd kelimeleri geçmemekle birlikte pek çok âyette infak, îsâr, i’tâ, it’âm, ihsân, ikrâm, bezl gibi masdarlardan gelen fiillerle cömertlik erdeminin önemi üzerinde durulmuştur. Hadislerde ise hem bu kelimeler hem de sehâ, sehâvet ve cûd kelimeleri geçmektedir.
Cömertlik, Câhiliyye devrinin en önemli erdemleri arasında yer almaktaydı. Bu dönemde cömertliğiyle ün salmı ve adları tarihe geçmiş pek çok kişi vardır. İbn Kuteybe’nin kaydettiğine göre Araplar arasında Kâ’b bin Mâme, Hâtim et-Tâî ve Herim bin Sinan’dan daha cömert bir kimse yoktu. Câhiliyye devrinde birinin çok cömert ve misâfirperver olduğunu anlatmak için “kuşları doyuran”, “esen yeli besleyen”, “yolcunun azığı”, “köpeği korkak olan” gibi mecâzî ifâdeler kullanılırdı. Ancak bu dönemde cömertçe davranışların temel âmili, ahlâkî ve insanî duygulardan ziyâde kişinin veya kabilenin şan ve şöhretini yayma tutkusuydu. Esâsen asâlet, cesâret ve sehâvet, Câhiliyye hayatının en ciddî zaaflarından olan şeref yarışının (tefâhür) başlıca konularıydı.
İslâm dini cömertliği bir fazilet olarak kabul edip yüceltmenin ötesinde onu bencil duyguların tatmin vâsıtası olmaktan çıkararak Allah rızâsı ve insan sevgisinden oluşan ahlâkî bir muhtevâya kavuşturmuştur. Kur’ân-ı Kerim, malını Allah rızâsı için değil, sadece insanlara gösteriş olsun diye harcayan kimselerin bu davranışlarının ahlâkî değer taşımadığını, yardımlaşmanın ancak insanlara iyilik etme (birr) ve Allah’a saygı gösterme (takvâ) niyetine dayalı olması gerektiğini ısrarla vurgulamıştır.1304 Kur’an’da cömertlik öncelikle Allah’ın sıfatları arasında gösterilmiştir. Allah, sonsuz lutuf ve kerem sahibidir.1305 O’nun bir adı da Kerîm’dir.1306 Bundan başka Kur’an’da yer alan rahmân, rahîm, vehhâb, latîf, tevvâb, ğaffâr, afüv, raûf, hâdî gibi İlâhî isimler de Allah’ın cömertliğini değişik yönleriyle ifâde eden kavramlardır. Bir hadiste, “Allah, cömerttir ve cömertliği sever” buyurulurken “cömert” karşılığında Allah’ın isimlerinden biri olarak “cevâd” kelimesi kullanılmıştır. 1307
Hadis kitaplarında Hz. Peygamber’in cömertliğine dâir pek çok rivâyet yer almaktadır. Hz. Ali, Abdullah bin Abbas, Abdullah bin Ömer, Enes bin Mâlik gibi ünlü sahâbîlerden nakledilen hadislerde Hz. Peygamber insanların en cömerdi olarak tanıtılmıştır.1308 Yine Enes bin Mâlik, Câbir bin Abdullah, Hz. Âişe gibi sahâbîler, Rasûlullah’ın kendisine ihtiyacını bildiren hiçbir kimseyi geri çevirmediğini belirtmişlerdir. 1309
Gerek Kur’an’da, gerekse Sünnet’te cömertliğin İlâhî bir sıfat ve peygamberlerin de sahip oldukları üstün bir fazilet olarak kabul edilmesi, müslüman ahlâkçıların bu konuya özel bir önem vermelerine yol açmıştır. Ahlâk kitaplarında geleneksel uygulama sürdürülerek diğer erdemler gibi cömertlik de israf ve cimrilik diye adlandırılan iki aşırılığın (rezîlet) ortası sayılmıştır. İsraf, şahsî ve ailevî harcamalarda aşırılığa kaçmak, nefsin kötü arzularını tatmin etme uğruna
1304] bk. 2/Bakara, 264; 5/Mâide, 2; 92/Leyl, 17-20
1305] 55/Rahmân, 27, 76; 96/Alak, 3
1306] 82/İnfitâr, 6
1307] Tirmizî, Edeb 41
1308] Bk. Buhârî, Bed'ü'l-Vahy 5, Savm 7, Menâkıb 23; Müslim, Fezâil 48, 50
1309] bk. Ahmed bin Hanbel, VI/130; Müslim, Fezâil 56, 57
- 280 -
KUR’AN KAVRAMLARI
insanî ve dinî hiçbir gâye gütmeksizin eldeki imkânları saçıp savurmak, cimrilik ise dinin ve örfün gerekli gördüğü yerlere harcama yapmaktan kaçınmaktır. Kur’ân-ı Kerim’de müslümanlara her iki aşırılıktan da sakınarak harcamalarında ölçülü olmaları emredilmiştir. 1310
İslâm ahlâkına göre cömert olabilmek için başkalarına yardım etmek yeterli değildir. Ayrıca bu yardımın isteyerek ve seve seve yapılması gerekir.1311 Çünkü diğer bütün ahlâkî faziletler gibi cömertlik de insanda bir huy ve meleke haline gelmekle kazanılmış olur. Bu sebeple ara sıra veya isteksiz olarak ya da zorla iyilik yapan bir kimse cömert sayılmaz. Buna karşılık iyilik yapma niyet ve irâdesi taşıdığı halde bunu gerçekleştirme imkânına sahip olmayan insan cömert sayılır.1312 Cömertliğin meleke halini alması güçlü bir irâde eğitimine bağlıdır. Bu sebeple Hz. Peygamber’e hangi sadakanın daha değerli olduğu sorulduğunda, “Yaşama sevincin yerinde ve mala düşkün olduğun, zenginliği arzulamakta ve fakirlikten korkmakta bulunduğun zamanda verdiğin sadakadır” diye cevap vermiştir.1313 Cömertliğin diğer bir şardı da yardıma mukabil hizmet, mükâfat, övgü ve teşekkür gibi herhangi bir maddî veya mânevî karşılık beklememek,1314 gösterişten ve yardım edilen kimseyi rencide edecek tutumlardan dikkatle kaçınmaktır.1315 Ayrıca yardım olarak verilen malın gözden çıkarılan bir şey olmayıp sahibi nezdinde değer taşıması da cömertliğin şartlarındandır. 1316
Müslüman ahlâkçılar, yapılan hayrın miktarı, cinsi, hayır sahiplerinin malî imkânları, sosyal tabakalar arasındaki yerleri vb. açılardan konuya eğilerek cömertliği çeşitli tasniflere tâbi tutmuşlardır. Buna göre cömertliği en alt derecesi, şeriatın farz kıldığı zekât ve ailenin geçimini sağlamak gibi görevlerin yerine getirilmesidir. Bunun ötesinde iyilik yapmak ise kişinin ahlâk ve faziletteki kemal derecesine bağlıdır. Bazı ahlâkçılar bu açıdan cömertliği sehâvet, cûd ve îsâr olmak üzere başlıca üç dereceye ayırmışlardır. Kişinin, imkânlarının çoğunu kendisine ayırarak azını hayır yolunda kullanmasına sehâvet, azını kendisine ayırarak çoğunu başkalarına ikrâm etmesine cûd, gerektiğinde kendisini tamamen mahrum bırakarak imkânını başkaları için kullanmasına da îsâr denir. Îsâr, Haşr sûresinin 9. âyetinden alınarak terimleştirilmiştir. Söz konusu âyette, hicretten sonra Medineli ensârın Mekkeli muhâcirleri evlerine alıp mallarına ortak ederek yüksek bir cömertlik ve ferâgat örneği göstermiş oldukları övgüyle anlatılmaktadır. İbn Kayyim el-Cevziyye, yapılan hayrın cinsi bakımından cömertliği on mertebeye ayırmıştır. Bunlar bedenî imkânlar, makam ve mevkî, rahat ve huzur, ilim ve servet gibi maddî ve mânevî imkân ve kabiliyetlerin hayır yolunda kullanılamsından oluşur.1317 Başka bir tasnife göre cömertliğin en mükemmeli Allah’ın cömertliğidir. Çünkü Allah, hangi varlığın ne kadar ikrâma lâyık olduğunu bilir ve o kadar ikrâm eder. Ayrıca O’nun ihtiyaçtan münezzeh olduğu için ikrâmından dolayı kulunu minnet altında bırakmak gibi birgâye güttüğü de düşünülemez.
1310] 7/A'râf, 31; 17/İsrâ, 29; 25/Furkan, 67
1311] bk. 59/Haşr, 9
1312] Gazâlî, III/53, 58, 60
1313] Buhârî, Zekât 11
1314] 76/İnsan, 8-10
1315] 2/Bakara, 261-265
1316] 2/Bakara, 267; 3/Âl-i İmrân, 92
1317] Medâricü's-Sâlikîn, II/305-308
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK
- 281 -
İnsanlar arasında cömertlik sıfatına en çok muhtaç olanlar ise yöneticilerdir; onlardan sonra da diğer sosyal tabakalar gelir. 1318
Fârâbî ve İbn Sinâ gibi sudûrcu müslüman filozofları, yeni Eflâtunculuk’tan da faydalanarak varlığın Allah’tan taşmasını (feyz) ve genel olarak âlemde hayrın aslî, şerrin ise ârızî olduğu şeklindeki görüşlerini Allah’ın cömertlik (cûd) sıfatıyla izah etmişlerdir. Bazı ahlâkçılar, klasik ahlâk felsefesindeki dört esas fazilete (hikmet, şecaat, iffet, adâlet) ilâveten cömertliği de temel fazilet sayarak bunun altında ikinci derecedeki faziletleri sıralamışlardır. 1319
Kur’ân-ı Kerim’de Buhl/Cimrilik Kavramı
Cömertlik vasfının elde edilebilmesi için; yardımın gönüllü olarak yapılması;1320 karşılığında hizmet, övgü, mükâfat beklenilmemesi;1321 yardım edileni rencide edebilecek davranışlardan kaçınılması;1322 yapılan yardımın sahibi katında üstün bir değeri olması1323 şarttır.
Kur’an-ı Kerîm’de cömertlik, cihad ile aynı seviyede tutulmakta; Allah’ın insanlara verdiği rızıktan diğer kulların da yararlandırılması istenmektedir.1324 Cömertliğin, kıyamet gününde insanı her türlü sıkıntı, elem ve kederden kurtarmaya vesile olacağı bildirilmektedir.1325 Bazı âyetlerde cömertlik alışverişe benzetilmekte; Allah Teâlâ’ya verilen bir borç olarak temsil edilmektedir. 1326
Kalpler cömertlik sâyesinde temizlenir.1327 Çünkü küfür ve nifaktan sonra kalbi karartan âmillerden biri de, aşırı mal sevgisi ve servete bağlılık arzusudur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de; “Serveti de düşkünce seviyorsunuz.” 1328 buyurulur. İşte bu sevgi ile insan, “Ben bu malı sarf edersem bana bir şey kalmaz” korkusuna düşer ve hemen şeytan harekete geçer: “Şeytan sizi fakirlikle korkutur, size cimriliği emreder.”1329 Oysaki Allah Teâlâ’nın bildirdiğine göre: “Mal ve servet insan için bir imtihandır.”1330 Bu imtihandan başarılı çıkmanın yolu da cömertliktir. 1331
Cömertliğin göstergesi olan “infak” kavramı, Kur’anda türevleriyle birlikte 73 yerde geçmektedir. Muaz bin Cebel ile Sa’lebe, Hz. Peygamber’e “kölelerimiz ve hısımlarımız var. Bunlara malımızdan ne şekilde ve ne miktarda harcayalım?” diye sorduklarında, şu âyet inmişti: “Sana hangi şeyi nafaka vereceklerini sorarlar. De ki: İhtiyacınızdan artanı verin.”1332 Zekât farz kılınmadan önce, kazanç sahipleri, bu
1318] Râğıb el-İsfahânî, s. 294
1319] Meselâ bk. İbn Miskeveyh, Tehzîbü'l-Ahlâk, s. 43; İbn Hazm, el-Ahlâk ve's-Siyer, s. 59, 87; Mustafa Çağrıcı, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 8, s. 72-73
1320] 59/Haşr, 5; 57/Hadîd, 11-18; 5/Mâide, 13
1321] 76/İnsan, 8-l0
1322] 2/Bakara, 263-264
1323] 3/Âl-i İmrân, 92
1324] 2/Bakara, 254
1325] 2/Bakara, 222
1326] 2/Bakara, 244; 5/Mâide, 13; 57/Hadîd, 11
1327] 92/Leyl, 17-20
1328] 89/Fecr, 20
1329] 2/Bakara, 268
1330] 39/Zümer, 49-52
1331] 64/Teğâbün, 15-17
1332] 2/Bakara, 219
- 282 -
KUR’AN KAVRAMLARI
âyete göre, her günkü kazançlarından kendilerine yetecek kadarını alır, gerisini tasadduk ederlerdi. Altın, gümüş gibi nakit sahipleri de, bir yıllık geçimini ayırır, geri kalanını Allah yolunda harcarlardı.1333 Kur’ân-ı Kerim’in pek çok âyetinde varlıklı mü’minlere “Allah yolunda infak” emir ve tavsiyesinde bulunulmuş, Allah yolunda harcayanlar övülmüştür.
Kur’ân-ı Kerim’de üç âyette cimri anlamındaki “şuhh”, bir âyette “cimriler” anlamındaki “eşihha”, üç âyette buhl, dokuz âyette de bundan türetilmiş fiiller yer almaktadır. Bu âyetlerin birinde1334 nefislerin cimriliğe eğilimli yaratılmış olduğu belirtilmekte, iki âyette de 1335 cimrilikten korunanların kurtuluşa ereceği ifâde edilmektedir. Zemahşerî bu âyetleri yorumlarken şuhh kelimesini, insanın ve kendisini alçaltacak derecede bencil ve servete düşkün olması şeklinde tarif etmekte, sözkonusu âyetlere göre cimriliğin yaratılıştan gelen ve hiçbir zaman tam olarak yok edilmesi mümkün olmayan doğal bir duygu (garîza) olduğunu belirtmektedir.1336 Bu anlayış daha sonra kaleme alınan birçok tefsirde de tekrarlanmıştır.
Kur’ân-ı Kerim’de, insanın bu bencil duygudan kurtulması ve bunun yerine cömertlik duygusunu geliştirmesi her vesile ile öğütlenmektedir: “...Allah cimrilik edenleri, başka insanların da cimri olmasını isteyenleri ve Allah’ın kendi kereminden verdiğini saklayanları sevmez.”1337 Başka bir âyette cimriliğin insanın kendi yararına bir davranış olmayıp aksine tam aleyhine bir sonuç doğuracağı belirtilmiştir. 1338
“Allah yolunda infak edip harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İhsân edin (Her türlü hareketinizde dürüst davranın, yardım edin ve güzellik sergileyin). Çünkü Allah muhsinleri (dürüstleri ve güzellik sergileyenleri) sever.” 1339
“Mallarını Allah yolunda harcayanların hali, her başağı yüz daneli yedi başak bitiren bir tohumun hali gibidir. Allah dilediği kimseye daha kat kat verir. Allah’ın ihsanı çok geniştir. Her şeyi hakkıyla bilendir.” 1340
“Ey iman edenler, kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardığımız ürünlerin en helâl ve iyisinden Allah yolunda harcayın.” 1341
“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği emredip telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve bir lütuf vaad eder. Allah her şeyi kuşatan ve her şeyi bilendir.” 1342
“Mallarını gizli ve açık olarak gece ve gündüz harcayan kimseler var ya, işte onların, Rableri katında ecirleri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.” 1343
“Allah, fâizi tüketir (fâiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları ise bereketlendirir.
1333] S. Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. 11/ 371
1334] 4/Nisâ, 128
1335] 59/Haşr, 9; 64/Teğâbün, 16
1336] el-Keşşâf, IV/84
1337] 4/Nisâ, 36-37
1338] 3/Âl-i İmrân, 180
1339] 2/Bakara, 195
1340] 2/Bakara, 261
1341] 2/Bakara, 267
1342] 2/Bakara, 268
1343] 2/Bakara, 274
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK
- 283 -
Allah küfürde ve günahtar ısrar eden hiç kimseyi sevmez.” 1344
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcayıncaya kadar birre (Cennete ve iyiliğin en güzeline) eremezsiniz.” 1345
“Allah’ın, fazlından/kerem ve ihsânından kendilerine verdiklerini (infakta) buhl edip cimrilik gösterenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır, bu onlar için onlar için şerdir/kötüdür. Buhl edip cimrilik ettikleri şey de kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mîrâsı Allah’ındır. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” 1346
“Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlar (köle, câriye, hizmetçi ve benzerlerine) ihsân edin (iyi davranın ve yardım edin). Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez. Onlar ki hem kıskanır, cimrilik ederler, hem de herkese cimrilik tavsiye ederler ve Allah’ın kendilerine fazlından verdiği Şeyleri saklarlar. Biz de böyle nimetleri gizleyen nankörlere hor ve rüsvay edici bir azap hazırladık.” 1347
“Yoksa onların mülkten (hükümranlıktan) bir nasipleri mi var? Öyle olsaydı insanlara çekirdek filizi (kadar bir şey bile) vermezlerdi.” 1348
“Yahûdiler, Allah’ın eli bağlıdır (sıkıdır), dediler. Hay dedikleri yüzünden elleri bağlanası ve lânet olasılar! Bilâkis, Allah’ın elleri açıktır, dilediği gibi verir...” 1349
“Ey iman edenler gerçek şu ki (Yahudi) bilginlerinden ve (Hıristiyan) rahiplerinden çoğu insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar... Onlara acı bir azâbı müjdele. Bunların üzerlerinin cehennem ateşinde kızdırılacağı gün onların alınları böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak (ve:) ‘İşte bu kendiniz için biriktirip sakladıklarınızdır; yığıp sakladıklarınızı tadın!’ (denilecek).” 1350
“Onlardan (münâfıklardan) kimi de, ‘Eğer Allah lütuf ve kereminden bize verirse, mutlaka sadaka (ve zekât) vereceğiz ve elbette biz sâlihlerden olacağız!’ diye Allah’a andiçtiler. Fakat Allah lütfundan onlara (zenginlik) verince, onda cimrilik edip (Allah’ın emrinden) yüz çevirerek sözlerinden döndüler.” 1351
“Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma. Yoksa pişman olur açıkta kalırsın.” 1352
“Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın. Biz, onların da sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir suçtur.” 1353
“De ki, Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla yine de
1344] 2/Bakara, 276
1345] 3/Âl-i İmrân, 92
1346] 3/Âl-i İmrân, 180
1347] 4/Nisâ, 36-37
1348] 4/Nisâ, 53
1349] 5/Mâide, 64
1350] 9/Tevbe, 34-35
1351] 9/Tevbe, 75-76
1352] 17/İsrâ, 29
1353] 17/İsrâ, 31
- 284 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cimrilik ederdiniz. Hakikaten insan çok cimridir.” 1354
“Onlar, harcadıkları zaman ne israf ederler ne kısarlar; (harcamaları) ikisi arasında dengeli, orta bir yoldur.” 1355
“(Allah yolunda) Sarfettiğiniz herhangi bir şeyin yerine O daha iyisini koyar.” 1356
“Gerçekten dünya hayatı, ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder ve ittika edip sakınırsanız Allah size mükâfatınızı verir. Ve sizden mallarınızı tamâmen sarfetmenizi istemez (İstenen sadece zekât ve sadaka gibi cüz’î bir miktardır). Eğer sizden onları(n tümünü) isteyip sizi zorlasaydı, cimrilik ederdiniz ve bu da sizin kinlerinizi ortaya çıkarırdı. İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağırılıyorsunuz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor. Ama kim cimrilik ederse, ancak kendisine cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer O’ndan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir, artık onlar sizin gibi de olmazlar.” (İnsanlar farz olan harcamayı yerine getirmezlerse helâkı hak eden bir toplum olurlar). 1357
“Gördün mü arkasını döneni? Azıcık verip sonra vermemekte direneni?” 1358
“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musîbet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. (Allah bunu) elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye açıklamaktadır. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez. Ki onlar, cimrilik ederler ve insanlara cimriliği emr (tavsiye) ederler. Her kim yüz çevirirse artık şüphesiz Allah, Ğaniy (hiçbir şeye muhtaç olmayan zengin)dir, Hamîd (övülmeye lâyık olan) O’dur.” 1359
“Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendi (şehir)lerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zarûret içinde bulunsalar bile, onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 1360
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Resûlüne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu, sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Mü’minleri (bunlarla) müjdele.” 1361
“Sizden birinize ölüm (alâmetleri) gelip de: ‘Ey Rabbim, beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de, sadaka versem ve sâlihlerden olsam’ demeden önce size, rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah yolunda) infak edip harcayın.” 1362
“Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir fitnedir/imtihandır. Büyük mükâfat
1354] 17/İsrâ, 100
1355] 25/Furkan, 67
1356] 34/Sebe', 39
1357] 47/Muhammed, 36-38
1358] 53/Necm, 33-34
1359] 57/Hadîd, 22-24
1360] 59/Haşr, 9
1361] 61/Saff, 10-13
1362] 63/Münâfikun, 10
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK
- 285 -
ise Allah’ın yanındadır. O halde gücünüz yettiği kadar Allah’tan korkun. (O’nun öğütlerini) dinleyin. İtaat edin. Kendi iyiliğinize olarak infak edip harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden (şuhha nefsihî) korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerdir.” 1363
“Gerçek şu ki, Biz o bahçe sahiplerine belâ verdiğimiz gibi bunlara da belâ verip imtihan ettik. Hani onlar, sabah vakti (erkenden ve kimseye haber vermeden) onu (bahçeyi) mutlaka devşireceklerine dair and içmişlerdi. (Bu konuda) hiçbir istisnâ yapmıyorlardı. Fakat onlar uyuyorlarken Rabbin tarafından kuşatıcı bir âfet (ateş) bahçeyi sarıverdi de, bahçe kuruyup kapkara kesildi. (Beri tarafta ise) onlar, sabah vakti birbirlerine seslendiler: ‘Eğer ürününüzü devşirecekseniz erkence kalkıp çıkın.’ Derken aralarında fısıldaşarak çıkıp gittiler: ‘Bugün sakın oraya hiçbir yoksul girip de karşınıza çıkmasın, yanınıza sokulmasın!’ (Yoksullara yardıma) güçleri yettiği halde, (böyle sözlerle) erkenden yola koyuldular. Ama bahçeyi görünce: ‘Muhakkak biz, (gideceğimiz yeri) şaşırmış olmalıyız’ dediler. (Yanlış yere gelmediklerini anlayınca da şöyle dediler: ‘Hayır, biz (her şeyden ve bütün servetimizden) yoksun bırakıldık.’ Ortancaları, ‘ben size demedim mi, Rabbinizi tesbih etmeniz gerekmez mi?, diye söylemedim mi?’ dedi. Dediler ki: ‘Rabbimiz Seni tesbih eder yüceltiriz; gerçekten biz, zâlim imişiz, kendi kendimize yazık etmişiz.’ Ardından, kabahati birbirlerine yüklemeye başladılar. Nihâyet şöyle dediler: ‘Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz. Belki Rabbimiz, bunun yerine daha hayırlısını verir; şüphesiz (artık) biz yalnızca Rabbimize rağbet eden (O’nun rızâsını arzulayan) kimseleriz.’ İşte azap böyledir. Âhiret azâbı ise muhakkak çok daha büyüktür; keşke bilselerdi!” 1364
“Onu yakalayın da, (ellerini boynuna) bağlayın; Sonra alevli ateşe atın onu! Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire sarın! Çünkü o, Ulu Allah’a iman etmezdi. Yoksula yemek vermeye (kendisi yanaşmadığı gibi, başkalarını da) teşvik etmezdi.” 1365
“(Durmaksızın mal ve servet) Toplayıp bir yerde (üstüste) yığmakta olanı (cehennem kendine çeker). Gerçekten insan, pek hırslı (ve sabırsız, dar gönüllü) yaratılmıştır. Kendisine fenalık dokunduğunda sızlanır, feryat eder. Ona imkân verilip iyilik dokunduğunda ise pinti kesilir.” 1366
“İnsana gelince, Rabbi kendisini imtihan edip de ikramda bulunur ve bol nimet ve zenginlik verirse, ‘Rabbim bana ikram etti!’ der (kendisinin bu ikrama ve nimete lâyık olduğunu düşünür). Ama onu imtihan edip rızkını daraltırsa, ‘Rabbim bana ihânet etti’ der (kendisinin buna lâyık olmadığını sanır). Hayır! (Bunların hiçbiri doğru değil.) Belki de siz yetime ikram etmiyorsunuz, Yoksula yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Haram-helâl demeden mirası yiyorsunuz. Malı bütün gücünüzle seviyorsunuz.” 1367
“Kim verir ve ittika edip sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse Biz de onu en kolaya hazırlar, onda başarılı kılarız. Kim de cimrilik edip vermez, kendini müstağnî/zengin sayıp hakka boyun eğmez ve en güzel olanı da yalanlarsa, Biz de onu en zora yöneltiriz. Öylesi çukura yuvarlandığı zaman malı kendisine hiç fayda vermez.” 1368
“İnsan, Rabbine karşı çok nankördür. Şüphesiz buna kendisi de şâhittir ve o, mal sevgisine aşırı derecede düşkündür. Kabirlerde bulunanların diriltilip dışarı atıldığını
1363] 64/Teğâbün, 15-16
1364] 68/Kalem, 17-33
1365] 69/Haakka, 30-34
1366] 70/Meâric, 18-21
1367] 89/Fecr, 15-20
1368] 92/Leyl, 5-11
- 286 -
KUR’AN KAVRAMLARI
düşünmez mi? Ve kalplerde gizlenenler ortaya konduğu zaman (Acaba hali nasıl olur?) Şüphesiz Rableri o gün onlardan tamamıyla haberdardır.” 1369
Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi, başkalarını ayıplamayı ve servet biriktirip onu saymayı âdet edinenlere yazıklar olsun! Onların vay haline! O, malının kendisini ebedî kılacağını zanneder. Hayır! Andolsun ki o, Hutame’ye (tutuşturulmuş şiddetli ateşe) atılacaktır. 1370
Hadis-i Şeriflerde Buhl/Cimrilik Kavramı
“Cimrilikten sakının. Çünkü cimrilik, sizden önceki milletleri helâk etmiştir. “ 1371
“Her sabah gökten iki melek iner. Birisi: ‘İlâhî İnfak edene karşılığını ver’; diğeri: ‘Allah’ım! Cimrilik edene de telef ver (malını yok et)’ diye duâ ederler.” 1372
“...Cimri kişi Allah’a uzak, Cennet’e uzak, insanlara uzak ve Cehennem ateşine yakındır.” 1373
“Yarım hurma ile de olsa (onu Allah yolunda infak ederek) ateşten/Cehennemden korunun!” 1374
“Allah’ım! Âcizlikten, tembellikten, korkaklıktan, düşkünlük derecesine varan ihtiyarlıktan, cimrilikten Sana sığınırım. Yine, kabir azâbından Sana sığınırım, hayat ve ölüm fitnesinden Sana sığınırım.” 1375
“...Cimrilikten sakının. Zira cimrilik, sizden önce yaşayan insanları, birbirini boğazlamaya ve dokunulmaz haklarını çiğnemeye götürmek sûretiyle perişan etmiştir.” 1376
“Hırstan kaçının. Çünkü o, sizden öncekileri helâke götürmüştür. Hırs, onlara cimriliği emretti, cimri oldular. Onlara sıla-i rahmi (akrabalık münâsebetlerini) kesmeyi emretti, kestiler.” 1377
“Cömert kişi, Allah’a yakın, Cennet’e yakın, insanlara yakın ve Cehennem ateşinden uzaktır. Cimri kişi, Allah’tan uzak, Cennet’ten uzak ve Cehennem ateşine yakındır. Cömert câhil, ibâdet eden cimriden Allah’a daha sevimlidir.” 1378
“Cimri ile cömerdin durumu, göğüsleri ile köprücük kemikleri arasına zırh giyinmiş iki kişinin durumuna benzer. Cömert, sadaka verdikçe, üzerindeki zırh genişler, uzar, ayak parmaklarını örter ve ayak izlerini siler. Cimri ise, bir şey vermek istediğinde zırhın halkaları birbirine iyice geçer, onu sıkıştırır; genişletmek için ne kadar çalışsa da başaramaz.” 1379
1369] 100/Âdiyât, 6-11
1370] 104/Hümeze, 1-4
1371] Müslim, Birr 56
1372] Buhârî, Zekât 27, 28; Müslim, Zekât 57, hadis no: 1010
1373] Tirmizî, Birr 40
1374] Buhârî, Zekât 9, 10, Menâkıb 25, Rikak 49, 51, Edeb 34, Tevhid 36; Müslim, Zekât 66-68; Tirmizî, Kıyâmet 1, Zühd 37; Nesâî, Zekât 63, 64; İbn Mâce, Mukaddime 13, Zekât 28
1375] Buhârî, Deavât 38, 40, 42, Cihad 25; Müslim, Zikr 52, hadis no: 2706; Tirmizî, Deavât 71, hadis no: 3480-3481; Ebû Dâvud, Salât 367, h. no: 1540, 1541, Hurûf 1, h. no: 3972; Nesâî, İstiâze 6, h. no: 8, 257-258
1376] Müslim, Birr 56, hadis no: 2578
1377] Ahmed bin Hanbel, II/160
1378] Tirmizî, Birr 40
1379] Buhârî, Cihad 89, Zekât 28, Talâk 24, Libâs 9; Müslim, Zekât 76-77; Nesâî, Zekât 61
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK
- 287 -
“İnsanda bulunan en şerli şey aşırı cimrilik ve şiddetli korkudur.” 1380
“Cehennem bozguncu, cimri ve başa kakıcı her insana yakındır.” Bir diğer rivâyette ise şöyle buyrulmuştur: “Cennete bozguncu, cimri ve başakakıcı giremez.” 1381
“Kim helâl kazancından bir hurma kadar sadaka verirse -ki Allah, helâlden başkasını kabul etmez- Allah o sadakayı kabul eder. Sonra onu dağ gibi oluncaya kadar, herhangi birinizin tayını büyüttüğü gibi, sahibi adına ihtimamla büyütür.” 1382
“Kesenin ağzını sıkma! Allah da sana sıkarak verir! İnfak et, sayıp durma; Allah da sana karşı nimetini sayıp esirger. Paranı çömlekte saklama, Allah da senden saklar.” 1383
“Şâyet şu gördüğünüz ağaçlar kadar hayvanım olsaydı, onların tamamını size paylaştırırdım. Siz de benim cimri, yalancı ve korkak olmadığımı görürdünüz!” 1384
“Sadaka vermek malı eksiltmez. Kul başkalarının hatalarını bağışladıkça Allah da onun şerefini arttırır. Kim Allah için alçak gönüllü davranırsa, Allah da onu yükseltir.” 1385
“Ey Âdemoğlu! İhtiyacından fazla olan malını sadaka olarak vermen senin için iyi; vermemen kötüdür. İhtiyacına yetecek kadarını elinde tutmmandan dolayı ayıplanmazsın. İyiliğe, geçimini üstlendiklerinden başla. Veren el, alan elden üstündür (unutma).” 1386
Bir kimse “Müslümanın hangi ameli daha hayırlıdır?” diye Rasûlullah (s.a.s.)’a sordu. Hz. Peygamber de şöyle buyurdu: “Tanıdık tanımadık herkese yemek yedirmen ve selâm vermendir.” 1387
“Ey Âdemoğlu! (Allah için) infak et ki, sana da infak olunsun!” 1388
“Gıbta edilecek kişilerden biri de cömertlerdir.” 1389
“Üstteki el alttaki elden hayırlıdır/üstündür. Üstteki el, veren; alttaki el ise dilenip alan eldir.” 1390
“Üstteki el, alttaki elden daha hayırlıdır. Harcamaya, geçimini üstlendiklerinden başla! Sadakanın iyisi, ihtiyaç fazlası maldan verilendir. Dilenmekten sakınmak isteyenleri, Allah iffetli kılar. Halka karşı tok gözlü davranmak isteyenleri de Allah, insanlara muhtaç olmaktan kurtarır.” 1391
“Kim ihtiyaç içine düşer de bunu insanlara açarsa, ihtiyacı kapanmaz. Kim de ihtiyacını
1380] Ebû Dâvud, hadis no: 2511
1381] Tirmizî, Birr 41, hadis no: 1964
1382] Buhârî, Zekât 8, Tevhid 23; Müslim, Zekât 63, 64; Tirmizî, Zekât 28; Nesâtî, Zekât 48; İbn Mâce, Zekât 28
1383] Müslim, Zekât 88; Buhârî, Zekât 21; Ebû Dâvud, Zekât 46; Tirmizî, Birr 40; Nesâî, Zekât 62
1384] Buhârî, Cihad 24, Humus 19
1385] Müslim, Birr 69; Tirmizî, Birr 82
1386] Müslim, Zekât 97; Tirmizî, Zühd 32
1387] Buhârî, İman 6, 20, İsti’zân 9, 19; Müslim, İman 63; Nesâî, İman 12; İbn Mâce, Et’ıme 1
1388] Buhârî, Tefsîru sûre (11) 2, Nefekat 1, Tevhid 35; Müslim, Zekât 36, 37; İbn Mâce, Keffârât 15
1389] Buhârî, Temennâ 5; Tevhid, 45
1390] Buhârî, Zekât 18, 50; Müslim, Zekât 94, 95, 96, 97, 106, hadis no: 1033; Ebû Dâvud, Zekât 28; Nesâî, Zekât 50, 52, 53, 93, h. no: 5, 61; Tirmizî, Zühd 32, Kıyâmet 39; Muvattâ, Sadaka 8, h. no: 2, 998
1391] Buhârî, Zekât 18, Vesâyâ 9, Nefekat 2; Müslim, Zekât 95; Ebû Dâvud, Zekât 39; Nesâî, Zekât 53, 60
- 288 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’a arzederse, Allah’ın, hemen veya ileride o kimseye rızık vermesi umulur.” 1392
“Kim bana, halktan hiçbir şey istemeyeceğine dair söz verirse, ben de ona cenneti garanti ederim.” 1393
Hz. Ömer (r.a.) şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.s.), arada sırada bana gâzîlik bahşişi verirdi. Ben de kendisine: ‘Bunu benden daha fakir, ihtiyaç içinde kıvranan birine verseniz’ derdim. Rasûlullah (s.a.s.) de cevaben şöye derdi: “Sen bunu al! Göz dikmediğin ve istekli de olmadığın halde sana gelen böylesi malı al. Kendine mal et, ister ye, ister tasadduk et! Fakat böyle olmayan bir malın peşine de düşme!” 1394
“Müslüman olan, yeterli geçime sahip kılınan ve Allah’ın kendisine verdiklerine kanaat etmesini bilen kurtulmuştur.” 1395
“Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil; gönül tokluğudur.” 1396
“Gerçekten şu mal çekici ve tatlıdır. Kim onu hırs göstermeksizin alırsa, o malda kendisine bereket verilir. Kim de ona göz dikerek hırs ile alırsa, o malın bereketi olmaz. Böylesi kişi, yiyip yiyip de bir türlü doymayan obur gibidir. Üstteki (veren) el, alttaki (alan) elden daha hayırlıdır.” 1397
“İki kişinin yiyeceği üç kişiye, üç kişinin yiyeceği de dört kişiye yeter.” 1398
“Bir kişinin yiyeceği iki kişiye, iki kişinin yiyeceği dört kişiye, dört kişinin yiyeceği ise sekiz kişiye yeter.” 1399
“Eş’arîler, gazâda azıkları tükenmeye yüz tuttuğu veya Medine’de ailelerinin yiyeceği azaldığı zaman, yanlarında ne varsa getirip bir yaygıya dökerler. Sonra bunu bir kapla aralarında eşit olarak paylaşırlar. İşte bu sebeple Eş’arîler Bendendir, Ben de onlardanım.” 1400
“Yalnız şu iki ikimseye gıpte edilmelidir: Biri, Allah’ın kendisine verdiği malı Hak yolunda infak edip tüketen kimse; diğeri, Allah’ın kendisine verdiği ilimle yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına öğreten kimse.” 1401
“Yalnız şu iki kişiye gıpte edilmelidir: Biri, Allah’ın kendisine verdiği Kur’an ile gece-gündüz meşgul olan kimse; diğeri, Allah’ın kendisine verdiği malı gece-gündüz infak edip harcayan kimse.” 1402
“Sadakanın en iyisi (insanın sağ iken) bizzat kendisinin vereceği sadakadır. Sadaka sağ iken, malınız elinizde iken, istediğiniz kimseye istediğiniz kadar verdiğinizdir. Yoksa can boğaza geldikten sonra geç kalmış olursunuz. Sizden sonrakiler istediklerini yapar.” 1403
1392] Ebû Dâvud, Zekât 28; Tirmizî, Zühd 18
1393] Ebû Dâvud, Zekât 27; Tirmizî, Zühd 61
1394] Buhârî, Zekât 51, Ahkâm 17; Müslim, Zekât 110; Nesâtî, Zekât 94
1395] Müslim, Zekât 125; Tirmizî, Zühd 35
1396] Buhârî, Rikak 15; Müslim, Zekât 130; Tirmizî, Zühd 40; İbn Mâce, Zühd 9
1397] Buhârî, Vesâyâ 9, Cihad 27, Zekât 47, 50, Humus 19, Rikak 7, 11; Müslim, Zekât 96; Tirmizî, Fiten 26, Zühd 41; Nesâî, Zekât 50, 80, 93; İbn Mâce, Fiten 19
1398] Buhârî, Et’ıme 11; Müslim, Eşribe 178; Tirmizî, Et’ıme 21
1399] Müslim, Eşribe 179-181; Tirmizî, Et’ıme 21; İbn Mâce, Et’ıme 2
1400] Buhârî, Şirket 1; Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe167
1401] Buhârî, İlim 15, Zekât 5, Ahkâm 3, İ’sitâm 3; Müslim, Müsâfirîn 268; İbn Mâce, Zühd 22
1402] Buhârî, Temennî 5, Tevhid 45; Müslim, Müsâfirîn 266, 267; İbn Mâce, Zühd 22
1403] Buhârî, Vesâya 14
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK
- 289 -
Ahnef İbnu Kays anlatıyor: “Ben Kureyş’ten bir grubla oturuyordum. Oradan Ebu Zerr (r.a.) geçti. Şöyle diyordu: “Mal biriktirenleri, cehennem ateşinde kızdırılan taşlarla müjdele. Bu kızgın taşlar onların her birinin memelerinin uçlarına konacak, tâ kürek kemiklerinden çıkacak; kürek kemiklerine konacak, ta meme uçlarından çıkacak. (Böylece) çalkalanıp duracaklar” dedi. Bu konuşmayı dinleyenler başlarını indirdiler. Onlardan hiçbirinin bu adama cevap verdiğini görmedim. Bunun üzerine adam dönüp gitti. Ben de peşinden onu takip ettim. Nihayet bir direğin dibine oturdu. ‘Bu adamların, senin kendisine söylediklerinden hoşlanmadıklarını görüyorum’ dedim. Şu cevabı verdi: “Bunların hakikaten hiçbir şeye aklı ermiyor. Dostum Ebu’l-Kaasım (s.a.s.) bir keresinde beni çağırdı. Yanına varınca bana: “Uhud’u görüyormusun?” dedi. “Evet, görüyorum” dedim. Bunun üzerine: “Bunun kadar altınım olmasını istemem, (olsaydı) üç dinar müstesna hepsini infak ederdim” buyurdu. Ebû Zerr (r.a.) önceki sözünü te’kiden: “Bu (Kureyşliler var ya) dünyayı topluyorlar hiçbir şeye akılları ermiyor” dedi. Ben: ‘Seninle bu Kureyşli kardeşlerinin arasında ne var ki, onların yanına uğramıyor, onlardan birşey almıyorsun?’ dedim. Ebû Zerr: “Hayır! Rabbine yemin ederim, taa Allah ve Resûlüne kavuşuncaya kadar ben onlardan ne dünyalık isterim ne de kendilerine din nâmına bir şey sorarım” dedi. Ben tekrar: ‘Şu ihsan meselesi hakkında ne dersin?’ dedim. “Sen onu al. Çünkü bugün onda bir nafaka var. Ancak, bu ihsan dinin karşılığında yapılırsa, bırak alma!” dedi. 1404
Bir başka rivayette şöyle denmiştir: “Ben Rasûlullah’la (s.a.s.) beraber yürüyordum. O, Uhud dağına bakıyordu. Bir ara: “Evimde üç gece kalacak altınım olsun istemem. Ancak üzerimdeki bir borç sebebiyle tek dinarı koruyabilir, geri kalanın da Allah’ın kullarına şöyle şöyle dağıtılmasını emrederdim” dedi ve elleriyle önüne, sağına soluna dağıtma işareti yaptı.” 1405
Açıklama: Yukarıdaki rivâyet Ebu Zerr Gıfarî hazretlerinin mizacına muvafık bir mahiyet arzeder. Ebu Zerr hazretleri (r.a.) Ashab arasında son derece zâhid bir zattır. Onun nazarında dünya servetlerinin, tereffühün hiçbir değeri yoktur. Mal biriktirmek, lüks, debdebe ona göre haramdır. Onun, zühd mesleğindeki ifratı sebebiyle Ashab’ın büyük çoğunluğundan ayrılarak, ümmetin çoğunluğuna tavsiye edilmeyecek hususî bir yolda gitmiş olduğunu ayrıca belirteceğiz.
Nevevî, yukarıdaki rivâyette Ebû Zerr’in (r.a.) kendi mezhbine delil bulduğunu söyler. Çünkü ona göre, ihtiyaçtan fazla mal biriktirmek, Kur’ân’da haram olduğu belirtilen kenz’dir. Hâlbuki ümmetin sevkedileceği cadde-i kübra cumhurun yoludur. Cumhru-u ulema ise zekâtı verilen malı kenz kabul etmez, helal addeder. Ashabtan pekçoğu ticaretle meşgul olup büyük sermaye biriktirmiştir. Ama onlar zekâtını verince buna kenz dememişlerdir, haram addetmemişlerdir.
Kadı İyaz, Ebu Zerr’in tutumunu şöyle yorumlar: “Sahih olan şudur ki, Hz. Ebû Zerr’in (r.a.) inkâr ettiği husus, Beytü’l-Mal’den kendileri için mal alıp bunları yerli yerine harcamayan sultanlarla ilgilidir.”
Nevevî haklı olarak buna katılmaz ve bu yorumun yanlış olduğunu söyler. “Çünkü der, Ebu Zerr (r.a.) zamanındaki sultanlar onun dediği gibi değillerdi.
1404] Buhârî, Zekât 4; Müslim, Zekât 34, hadis no: 992
1405] Buhârî, Zekât 4; İstikrâz 3, Bed'u'l-Halk 6; İsti'zân 30, Rikak 13, 14; Müslim, Zekât 34, hadis no: 992
- 290 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Onların Beytü’l-Mâl’e ihanetleri yoktu. Onlar Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman (r.a.) idiler. Nitekim Ebu Zerr (r.a.) Hz. Osman’ın sağlığında 32 hicrî yılında vefat etmiştir.”
Bu meseleyi, Ashâbın arasında mevcut diğer ihtilâflı mes’elelerden biri gibi görmek en uygundur. Onların hepsi âyet ve hadisleri yorumlamada, ictihad yapmada yetki sâhibidirler. İsâbet de edebilirler hata da. İsabetin mi’yarı çoğunluğun tercihidir. Çünkü Rasûlullah (s.a.s.) ümmetin dalâlet üzerinde ittifak etmeyeceğini müjdelemiştir. Dolayısıyla, Ebû Zerr’in (r.a.) görüşünü tercih ve iltizam ederiz.
Zamanımızda bir kısım Müslümanlar, Ebû Zerr hazretlerinin para ve lüks karşısındaki tutumunu, kendi siyasî görüşlerine uygun bularak, diğer sahâbeleri alçaltıcı bir tavırla, Ebu Zerr’i (r.a.) tebcîl cihetine gidiyorlar. Mâkul ve İslâmî bulmadığımızı belirtmek isteriz. Ehl-i Sünnet, Ashabtan hiçbirine küçültücü tavır takınmayı tasvib etmez. Böylesi bir ayırım gulat-ı Şia’nın işidir. 1406
Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) Kâbe’nin gölgesinde otururken yanına geldim. Beni görünce: “Kâbe’nin Rabbine kasem olsun onlar zararda” buyurdu. Ben: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, annem babam sana feda olsun, onlar kimlerdir?’ dedim. Buyurdu ki: “Onlar malca çok olanlardır. Ancak -eliyle ön, arka, sağ ve sol taraflarını göstererek- şöyle şöyle bol bol vermelerini emredenler müstesnâ” dedi ve hemen ilâve etti: “Böyleleri ne kadar az! Şunu bilin ki, devesi, sığırı, davarı olup da zekâtını vermeyen her insan kıyamet günü, o malları, mümkün olan en iri ve en semiz şekilde karşısına çıkıp, sırayla boynuzlarıyla toslayacak, ayaklarıyla çiğneyecek. Sonuncusu da bu muameleyi yapınca birinci tekrar başlayacak. Bu hal, insanlar arasındaki hüküm bitinceye kadar devam edecek.” 1407
Açıklama: Nevevî bu hadisten şu hükümlerin çıkarıldığını belirtir:
1- Sadaka hayır olan her şeyde câridir, iyiliğin tek şubesine münhasır değildir. Hadis, sadakanın her çeşidine teşvik etmektedir.
2- Yemin teklif edilmeden yemin etmek câizdir, hatta bunda, bir emrin te’kidi veya bir maksadın tahakkuku gibi herhangi bir maslahat varsa müstehabdır. Keza, meselede ihtiyârîliği, câiz olma durumunu nefyetmek için de yemin etmek gerekebilir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hadislerinde bu maksadla yapılan yemin çoktur.
3- Yeri gelince “Annem babam sana feda olsun!” cümlesini kullanmak câizdir.
4- Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in eliyle arka, ön, sağ, sol cihetlerine işaret buyurması, mühim bir harcama ihtiyacı hangi maksadla çıkarsa, nereden gelirse derhal infak etmek gereğine işarettir. 1408
“Sıkılık (cimrilik) huyundan kaçının. Zira sizden önce gelip geçenler bu huy yüzünden helâk oldular. Şöyle ki: Bu huy onlara cimrilik emretti, onlar hemen cimrileşiverdiler, sıla-ı rahmi kesmelerini emretti, hemen sıla-ı rahmi kestiler, doğru yoldan çıkmayı (fücur)
1406] İ. Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 3/165-166
1407] Müslim, Zekât 301, hadis no: 590; Buhârî, Eymân 3, Zekât 43; Tirmizî, Zekât 1, h. no: 617; Nesâî, Zekât 2, h. no: 5, 10-11
1408] İ. Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 3/167
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK
- 291 -
emretti, hemen doğru yoldan çıktılar.” 1409
Açıklama: Sıkılık diye tercüme ettiğimiz kelimenin aslı “şuhh”dur. Cimriliği de içine alan bir huyu ifade eder. Bu huy, pek çok fenalıkların kaynağı durumunda olan bencilliğe benzetilebilir. Nitekim bencil insan, maddî mânevî her imkânı kendi kaprislerini tatmine sarfederek pekçok beşerî müesseseleri yıkar, sosyal bağları koparır. Sözgelimi sıla-i rahm, yakınlara ilgiyi, hediyeleşmeyi, ihtiyaç sahibine yardımı gerektirir. Bencillikle cimrileşen bunları kaldırır atar.
Fücûru bazı âlimler “yalan”, bazı âlimler “zina” olarak anlamışlar, biz “doğruluktan ayrılma” diye tercüme ettik. Demek ki, insan sıkılığa, bencilliğe düştü mü, nefsin hâris hissiyatını tatmin yolunda pekçok fenalıkların kapısını açmış, birçok hayır kapılarını da kapamış olmaktadır. 1410
“İki özellik vardır ki bir mü’minde asla beraber bulunmazlar: Cimrilik ve kötü ahlâk.” 1411
Açıklama: Hadis-i şerif, bu iki vasfın mü’minde beraberce bulunmaması gereğini ifade etmektedir. Türbüştî’nin açıklamasına göre, bu hadisten murad, mezkûr iki huyun kâmil seviyede güçlenmiş olarak bir araya gelmeleridir. Öyle ki kişi ondan bir an olsun kendini kurtaramaz. Her an bu huylar kişide mevcuttur ve kişinin bunlardan bir rahatsızlığı, bir şikâyeti de yoktur. Bilakis râzıdır.
Öyle insanlar var ki bazan cimrilik edip, ara sıra kötülük işler sonra da pişman olup üzülür veya nefsi bir kısım cimrilik ve ahlâksızlıklara çağırdığı halde vicdânı ve sağduyusu buna karşı koyar ve bir iç mücâdelesine girer. Şu halde bu durumda olan kimse hadisin tahdidine dâhil değildir. Her mü’minin bu hallerle imtihan edildiği söylenebilir. Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), mü’minleri cimriliği prensip olarak benimseme kötü huyuna karşı uyarmaktadır. 1412
“Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır.” 1413
Açıklama: Tirmizî’nin sahih olduğunu belirttiği bu hadisle Hz. Peygamber (s.a.s.) “mal” konusuna dikkat çekmiştir. Şârihler, hadiste geçen “fitne’yi dalâlet ve masiyet, yani sapıtma ve Hakk’a isyan olarak anlarlar. Yani bu ümmeti hak yoldan ayıracak, İslâm’dan uzaklaştıracak en mühim âmil “madde ve mal” olmaktadır. İslâm düşmanı gizli ve açık komitelerin, mahallî ve beynelmilel teşkilatların Müslümanları ayartabilmek için en ziyade “madde”ye dayandıklarını müşahede ettikçe, nice yakınlarımızın, bu vatan evlatlarının maddî menfaat sebebiyle dinden koptuklarını gördükçe, “Kâfirler mallarını, Allah’ın yolundan insanları alıkoymak için sarfederler ve daha da sarfedeceklerdir.”1414 âyetinin teyidini görmekle Rasûlullah’ın (s.a.s.) benzeri ihbaratında ortaya çıkan gaybtan haber mucizesi karşısında hayranlığımızı ifade etmekten kendimizi alamıyoruz.
Bu ve bundan sonra da göreceğimiz bir kısım hadisler, yanlış yoruma sebep olmamalı. İslâm temelde servete, kuvvete karşı değildir. Bilakis, pekçok hadis
1409] Ebû Dâvud, Zekât 46, hadis no: 1698
1410] İ. Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/167-168
1411] Tirmizî, Bir 41, h. no: 1963
1412] İ. Canan, a.g.e. 3/168
1413] Tirmizî, Zühd: 26, hadis no: 2337
1414] 8/Enfâl, 37
- 292 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Müslümanı kazanmaya teşvik eder. Dinimizin mühim bir parçasını teşkîl eden zekât, sadaka gibi farz ve mendup emirlerin yerine getirilmesi, cihad vazifesinin başarıyla yürütülmesi hep “mal”a, mal sahibi olmaya bağlıdır. Keza:”Veren el alan elden üstündür.”; “Kuvvetli mü’min, Allah nezdinde zayıf mü’minden daha hayırlı, daha üstün, daha sevgilidir.”; “Müttakî olana zenginliğin bir zararı yoktur.” gibi hadisler, “(Ey mü’minler!) onlara karşı gücünüzün yettiğince -Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında Allah’ın bilip, sizin bilmediğinizi yıldırmak üzere kuvvet ve savaş atları hazırlayın.”1415 gibi âyetler Müslümanı çalışmaya, kuvvetli olmaya teşvik etmektedir.
Öyle ise, “mal” ve “madde”yi kınayan ifadelerin gayesi, bunların, her an uyanık olunmadığı takdirde ahlâki ve dinî hayatımızda sebep olacağı sefahat ve düşüklüklere karşı uyarmaktır. Unutmayalım ki, bütün terakki ve kalkınma hareketleri yoksulluk ve darlıktan doğduğu halde, duraklama ve gerileme hareketleri de doruk noktasına ulaşan bolluk ve zenginliğin getirdiği rehavet ve sefâhetle başlamaktadır. Bunun en güzel örneği Hz.Peygamber’in (s.a.s.) kurduğu İslâm devletidir. Zaman zaman açlıktan düşüp bayılan, açlığını hafifletmek için karınlarına taş bağlayan insanlar, onun temelini atıp, kısa zamanda üç kıtaya uzanan bir devlet hâline getirmişlerdir. Kezâ tarihçiler Osmanlı Devleti’nin duraklamasını Kanunî ile başlatırlar, hâlbuki diğer açıdan Kanunî gelişmenin zirvesini temsil eder.
Şu halde Allah elçisi, ezelî ve ebedî hakikatların tebliğcisi olan Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm)in “mal” ve “madde” karşısındaki uyarılarına iyi kulak vermek, onları iyi anlamak gerektir: “Allah’a kasem olsun sizin için fakirlikten (darlıktan) korkmuyorum. Sizin için öncekilere genişleyip (bollaştığı) gibi size de dünyanın genişleyip bollaşmasından, onlar gibi sizin de dünyalık yarışına düşmenizden, dünyalığın onları helâk ettiği gibi, sizi de helâk etmesinden korkuyorum.”
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) “mal” karşısındaki tutumunu kavramada şu hadisi görmemiz yeterlidir: “İnsanlar dünyalık karşısında dört kısımdır: Bir kul vardır, Allah ona mal ve ilim vermiştir, o bu mal hususunda Allah’tan korkar da onu sıla-i rahimde harcar, malda mevcut olan Allah’ın hakkını bilir ve yerine getirir. İşte bu en yüce mertebeyi elde eder.
Bir diğer kul vardır, Allah ona ilim vermiştir fakat mal vermemiştir, ancak iyi niyet sâhibidir, şöyle der: Eğer malım olsaydı falanca gibi hayır yollarında harcayacaktım. Allah onu niyyetiyle kabûl eder ve ecir yönüyle önceki ile eşit olur.
Bir üçüncü kul vardır, mal sahibidir, ancak Allah ilim vermemiştir, malını şehvet yolunda câhilâne harcar. Ne Rabbinden korkar ne de onunla sıla-i rahimde bulunur. Malda mevcut Allah’ın hakkını da bilmez. Bu en fena bir mertebedir.
Dördüncü bir kimse daha vardır. Allah ona ne mal ne de ilim nasib etmiştir. Ancak, sefihlere gıbta ile: “Eğer param olsaydı der, falanca gibi harcar onun gibi yaşardım.” Bu da niyyeti ile o sefih gibi olur ve günahta eşit olurlar.” 1416
“Çiftlik edinmeyin, dünyaya bağlanır kalırsınız.” 1417
1415] 8/Enfâl, 60
1416] İ. Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/169-170
1417] Tirmizî, Zühd 20, hadis no: 2329
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK
- 293 -
Açıklama: Çiftlik diye tercüme ettiğimiz kelimenin aslı day’a’dır. Bağ-bahçe, ekim tarlası, köy mânalarına gelir. en-Nihâye’de, kişinin geçimini sağladığı san’at, ticaret, ziraat vs. her çeşit meşguliyete da’a denebilmektedir. Kamus’ta akar ve işletilen araziye day’a dendiği belirtilir. Hülâsa dünyanın hayatının idamesi için gerekli olan kazanç vasıtalarının hepsini anlamak bile mümkün. Yasaklanan husus, dünyevi kazanç bahanesiyle âhireti, Allah’ın zikrini unutmaktır. Çünkü dünyaya aşırı ilgi, öbürüne mâni olmaktadır. Hâlbuki ayet-i kerime: “(Öyle adamlar) vardır ki onları ne bir ticaret, ne bir alışveriş Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoymaz...” 1418 buyurmaktadır. 1419
Abdullah İbnu’ş-Şihhîr (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Elhâkümü’ttekâsür sûresini okurken yanına geldim. Bana: “İnsanoğlu ‘malım, malım!’ der. Hâlbuki Âdemoğlunun yiyip tükettiği, giyip eskittiği ve sağlığında tasadduk edip gönderdiğinden başka kendisinin olan neyi var? (Gerisini ölümle terkeder ve insanlara bırakır.)” 1420
“Altına tapanlar mel’undur, gümüşe tapanlar mel’undur.” 1421
Açıklama: Hadis-i şerif para biriktirmekte hırs gösterenleri lanetlemektedir. Meşrû olarak kazanmanın helâl olduğunu biliyoruz. Yasağın şiddetini ifade için Rasûlullah (s.a.s.) hem lânet olsun, yani “Allah’ın rahmetinden uzak olsun” diyerek, hem de bu işi yapanları “altın ve gümüşe tapanlar” diye tehzil edici bir teşbihte bulunarak yapmıştır.
Para kazanmada gayr-ı meşruluğun ölçüsü, “hırs”tır. Yani paraya aşırı bir hırs gösterip haram-helal demeden sâdece kazanmayı düşünen, zekâtını vermeden, hayır yolunda harcamadan sadece çoğaltmayı düşünen kimse paraya tapıyor demektir. Zira mükerrer âyet ve hadisler mü’mini Allah ve Resûlünün sevgisini her çeşit sevgiden üstün tutmaya dâvetle bunu emrederler. Hatta bir hadislerinde Rasûlullah (s.a.s.) “Din sevgi ve buğzdan başka birşey değildir” buyurur. Şu halde para sevgisi Allah sevgisinden öne geçti mi, bu ona tapmadır. Para kazanma meşgaleleri yüzünden ibadeti terketmek, kazanılan paranın zekâtını tam olarak gönül hoşluğuyla ödememek gibi durumlar para sevgisinin Allah ve Resulüne olan sevgiye galebe çaldığını gösterir.
Şârihler, hadiste “altın ve gümüşe sahip olanlar” veya “cem edenler”in zikredilmemiş olmalarına dikkat çekerler, çünkü belirttiğimiz gibi suç olan “para kazanmak” değildir, “tapınmaya düşmek”dir, para sebebiyle Allah’ı unutmak, tuğyan etmektir.
Hadiste “altın” ve “gümüş”ün zikri, dünyevî serveti bunlar temsil ettiği içindir. Değilse, her çeşit madde düşkünlüğü buna dâhildir. Nitekim günümüzde dolar, apartman dairesi, arsa, fabrika vs. düşkünleri çoğalmaktadır. 1422
İbnu Mes’ud (radıyallahu anh) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir keresinde, “Hanginiz, vârisinin malını kendi malından daha çok sever?” diye sordu. Cemaat: “Ey Allah’ın Rasûlü, içimizde, herkes kendi malını vârisinin malından daha çok sever”
1418] 24/Nûr, 37
1419] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/171
1420] Müslim, Zühd 3, 4, hadis no: 2958; Nesâî, Vesâya 1 hadis no: 6, 238; Tirmizî, Tefsîru Tekâsür, hadis no: 3351
1421] Tirmizî, Zühd 42, hadis no: 2376
1422] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/172
- 294 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dediler. Bunun üzerine: “Öyleyse şunu bilin: Kişinin gerçek malı hayatında gönderdiğidir. Geriye koyduğu da vârislerinin malıdır.” 1423
“Sizden birine, dünyalık olarak bir hizmetçi ve Allah yolunda cihadda kullanacağı bir binek edinecek kadar mal toplaması yeterlidir.” 1424
“Cömert Allah’a yakındır, insanlara yakındır, cennete yakındır, cehennemden uzaktır. Cimri ise Allah’tan uzaktır, insanlardan uzaktır, cennetten uzaktır, cehenneme yakındır. Câhil sehâvet sahibini Allah, cimri ibadet düşkününden daha çok sever.” 1425
Açıklama: 1- Hadiste geçen ve cömert olarak tercüme ettiğimiz “sehâvet”, Aynî’nin açıklamasına göre, “Uygun olanı uygun olana vermek, kendi kazancından, herhangi bir karşılık almadan harcamaktır. Bu, güzel ahlaklardan biridir, hatta en başta gelenlerden biridir. Buhl (cimrilik) bunun zıddıdır.” Sehâvet dilimizde cömertlik olarak ifade edilir. Sahî de cömert demektir.
2- Sahî’nin yani cömert kişinin Allah’a yakın olmasından maksad mesafe yönüyle yakınlık değildir. Allah’ın rahmetine ve sevabına yakınlıktır. Zîra Allah’a mekân ve cihet nisbet etmek caiz değildir. İnsanlara yakın olması da onların muhabbeti, sevgi ve hürmet gibi manevi yakınlıklarını ifade eder, burada da mekan yakınlığı maksud değildir. Cennete yakınlık’tan murad mesafe yakınlığı olabilir, bu caizdir. Çünkü malından Allah rızası için bol bol layık olan yerlerde sarfetmekle cennete götüren yola sülûk etmiş olmaktadır. Hadisler cennet ve cehennemin etrafını mekruhât ve şehevât perdelerinin sardığını belirtir. Kişi ameliyle birinden uzaklaşırken, diğerine yaklaşmaktadır.
Kişinin cennete yaklaşması, cennetle kendi arasındaki perdeleri kaldırması demektir. Ulemâ, hayırlı amellerin ve hususan Allah rızası için yapılan harcamaların bu perdeleri refedip kaldırdığını beyan etmiştir.
Gazâlî der ki: “Cimrilik, dünyaya bağlanmanın meyvesidir; cömertlik ise zühd’ün yani dünyaya kıymet vermemenin meyvesidir. Meyveye yapılan övgü, muhakkak ki meyveyi veren ağaca yapılmış olur. Cömertlik, gerçek tevhid ve hakikî tevekküle ermenin sonucudur. Yani Allah’ın yaptığı vaade ve rızık hususunda verdiği garantiye samimi olarak inanmaktan neş’et eder. Bunlar ise, hadiste işaret edilen tevhid ağacının meyveleridir. Cimrilik ise şirkten neş’et eder. Bu da sebeplere bağlanıp kalmaktan ve Allah’ın vaadi hususunda düşülen şekk’ten neş’et eder.”
3- Tîbî, sahî ve bahîl kelimelerinin harf-i tarifli yani ma’rife olarak gelmesini ahd-i zihnî olarak yorumlar ve: “Burada kastedilen sahî ve bahl’den murad, şeriatça sahî ve bahil addedilen kimsedir (örfçe, insanlarca sahî ve bahil addedilen değil)” der. Bu mütalaayı yaptıktan sonra şu neticeyi beyan eder: “Öyleyse, zekâtını veren Allah’ın emrine uymuş, O’nu tazim etmiş ve mahlûkâtına olan şefkatini ortaya koyup, malından vererek yardım elini uzatmış olmaktadır. Bu kimse Allah’a da yakındır, insanlara da yakındır. Makamı da cennetten başka bir yer olamaz. Böyle yapmayanın durumu da bunun aksidir. İşte bu sebeple, hadiste söylendiği üzere, cahil olan cömerti Allah, âbid olan cimri’den daha çok
1423] Buhârî, Rikak 12; Nesâî, Vesâyâ 1, hadis no: 6, 237-238
1424] Tirmizî, Zühd 19, hadis no: 2328; Nesâî, Zînet 119, h. no: 8, 218-219); İbn Mâce, Zühd 1, h. no: 4103
1425] Tirmizî, Birr 40, hadis no: 1962
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK
- 295 -
sever. 1426
Yine Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir hadisinde, Allah Teâlâ’nın şöyle söylediğini haber verdi: “Sen infak et, ben de sana infak edeyim.” Efendimiz devamla dedi ki: “Allah’ın eli (yedullah) doludur. Gece ve gündüz (boyu yapılan) arkası kesilmez infaklar onu azaltmaz. Arz ve semâvâtın yaratılaşından beri Allah’ın infak ettiklerini düşünün! Bunlar, O’nun elindekinden hiçbir şey eksiltmemiştir. O’nun Arş’ı suyun üzerindeydi. Elinde mîzan da var, alçaltır, yükseltir.” 1427
1- Hadiste geçen, “Allah’ın eli” diye çevirdiğimiz yedullah tabiri bazı tariklerde yeminullah yani Allah’ın sağ eli diye gelmiştir. Ulema bunu nimet, hazineler diye anlamıştır. Öyle ise Allah’ın eli, Allah’ın hazineleri demektir. Hazine diye ifade edilen her çeşit malmülkteki tasarruf sağ elle yapılması sebebiyle, Cenâb-ı Hakk’ın zenginliğini (hazinelerini) ifade için yemînullah (Allah’ın sağ eli) tabiri kullanılmıştır. Dolu olmak’la Allah’ın nihayetsiz olan zenginliği ifade edilir, zîra O’nun nezdinde insan ilminin ihâtâdan aciz kalacağı zenginlikte rızık vardır.
2- Hadiste birdenbire “O’nun arşı suyun üzerindeydi” cümlesinin yer almasını, bazı şârihler, Allah’ın zenginliğinin derecesinin ifade zımnında, Rasûlullah tarafından Arz ve semâvâtın yaratılışından beri Allah’ın infak ettikleri zikredilince, zihne kendiliğinden gelecek, “Bundan önce ne vardı?” sorusuna cevap olarak açıklarlar. Çünkü, yine Buhârî’de kaydedilen bir hadis arz ve semâ’nın yaratılmasından önce Arş’ın su üstünde olduğunu belirtir: “Allah vardı, O’ndan önce hiçbir şey yoktu. Arş’ı da su üstünde idi. Sonra semâvât ve arzı yarattı.” İlk yaratılanın Arş olduğu anlaşılmıştır.
3- “Elinde mîzan vardı” cümlesi rivayetlerde “Diğer elinde mîzan vardı” şeklinde gelmiştir. Müteakip cümle: “Mîzanı kâh alçaltır kâh yükseltir” demektir.
Hattâbî der ki: “Mîzan bir temsildir. Ondan maksad mahlûkât arasında yapılan taksimattır. Nitekim “alçaltır, yükseltir” ibaresi buna işaret eder.” Müslim’de gelen bir başka hadis burada kastedileni anlamamızda yardımcıdır: “Mîzan (terazi), Rahmân’ın elindedir. Bazı kavimleri yükseltir, bazı kavimleri de alçaltır.” Şu halde alçalan ve yükselen’in, Allah’ın iradesi altında olmak kaydıyla milletler olduğu anlaşılmaktadır. Mamafih, hadis başkaca anlamlara imkân tanıyacak vecizliktedir.
4- Hadis, Rasûlullah’ın ilâhî hakikatleri, insanların anlayacağı bir üsluba dökerek ifade ettiğinin güzel bir örneğini teşkil eder. Bildiğimiz ve gördüğümüz mefhum ve eşyalara benzetme sûretiyle görülmeyen hakikatler, temsiller şekli altında ifadeye dökülmektedir. Bu, hadislerde sıkça görülen bir metoddur. 1428
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ertesi gün için hiçbir şey biriktirmezdi.” 1429
Açıklama: Rasûlullah’ın (s.a.s.) mümtaz vasıflarından biri, yarın endişesi taşımaması idi. Bu sebeple kendisine ganimetlerden ayrılan payları ertesi güne bırakmadan dağıtırdı. Şarihler, Efendimiz’in bu hasletini, O’nun Cenâb-ı Hakk’ın
1426] İ. Canan, a.g.e. 8/5-6
1427] Buhârî, Tevhîd 22, 35, Tefsiru Hûd 2, Nafakât 1; Müslim, Zekât 37, hadis no: 993; Tirmizî, Tefsîr, hadis no: 3048
1428] İ. Canan, 8/7-8
1429] Tirmizî, Zühd 38, hadis no: 2363
- 296 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“rezzâk” vasfına olan güveninin tamlığı ile îzah ederler.
Şunu da belirtelim ki, bazı rivayetler ailesi için bir yıllık nafaka ayırdığını haber verir. Şârihler bu iki rivayet arasında tearuz olmadığını belirtirler. Çünkü, Efendimiz, haznedâr ve taksim edici durumundaydı. Eline ganimet vs.’den herhangi bir mal ulaşınca derhal hak sahiplerine dağıtırdı. Bu esnada, başkalarına olduğu şekilde ailesine de haklarını verir idi, zîra fey’de onların da hakları vardı. İbnu Dakîkul-Îd der ki: “Yarın için hiçbir şey biriktirmezdi...” hadisi: “Kendi nefsi için biriktirmezdi..” şeklinde te’vil edilmelidir , “Ehli için bir yıllık yiyeceklerini ayırırdı” hadisi de her ne kadar onlarda iştiraki olsa da başkası için yapılan biriktirmeye hamledilmelidir.” Münâvî şu açıklamada bulunur: “Ailesinin de, diğerleri gibi Allah’ın fey olarak verdiğinde hakları vardı. Onların nefisleri, haklarını yanlarında bulundurmadıkça mutmain olmuyordu. Rasûlullah da onları, takatları haricinde bir şeye zorlamıyordu.”
Yine Münâvî, Rasûlullah’ı (s.a.s.) yiyecek biriktirmekten alıkoyan mahzuru “dağarcıkta olana güvenip Cenâb-ı Hakk’ın feyzinden talepten geri kalmak” olarak açıklar. 1430
Cübeyr İbnu Mut’im (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Huneyn dönüşü yol alırken bedevîler ısrarla (ganimetin taksimini) taleb ediyorlardı. Öyle ki bir ara, Rasûlullah’ı (s.a.s.) bir semure ağacına doğru sıkıştırdılar ve ridasını kaptılar. Bunun üzerine durup şunu söyledi: “Ridâmı verin, şu taşlar sayısınca koyun olsa, ben yine de onu aranızda taksim ederdim. Ve sonra görürdünüz ki, ben ne cimriyim, ne yalancıyım, ne de korkağım.” 1431
Açıklama: 1- Hâdise, rivayetten de anlaşılacağı üzere Huneyn sırasında cereyan etmiştir. Müslümanlar, Huneyn’de Havazinlilerle savaşmış, neticede Cenâb-ı Hakk’ın lütfu ile zafer kazanılmış, bol miktarda ganimet elde edilmiş idi. Çoksayıda esir (altı bin) ve sayısız deve ve koyun sürüleri ele geçirilmişti.
Rasûlullah (s.a.s.) bu ganimeti dağıtmakta acele etmek istemiyor, savaşılan yerden uzaklaşmak üzere durmadan yürüyüş emri veriyordu. Öncelikle bedevîler olmak üzere, savaşa katılan bazı gruplar ganimet dağıtımının gecikmesinden memnun değillerdi. Havazinlilerin mağlup lîderi Mâlik İbnu Avf’a, Rasûlullah’ın, müslüman olduğu takdirde ailesini ve malını geri vereceğine dair saldığı haber üzerine Mâlik gelmiş, ona, kendi ailesi ve malından başka fazladan yüz deve verilmişti.
Bilâhare, mal ve adamlarının iadesi için gelen heyete Hz. Peygamber, geciktiklerini söyleyecek ve kendilerini daha önce beklediğini, bu yüzden taksim işini de te’hir ettiğini anlatacaktır. Şu halde, bedevîler, Rasûlullah’ın bu niyetini sezmiş olacaklar ki, ganimetin bir an önce taksimi için müracaatlarını sıklaştırıp, tazyiklerini artırmış olmalıdırlar.
Sadedinde olduğumuz rivâyet, Hz. Peygamber’i (s.a.s.) taksim yapmak üzere karar verip mola emrini vermeye sevkeden son sahneyi tasvir etmektedir. İbnu Hacer’in kaydettiği bir başka veche göre, bedevîlerin tazyiki ile Hz. Peygamber’in devesi yoldan çıkar, bir semure ağacına sıkışır, bu fırsatta ridasını
1430] İ. Canan, 8/8
1431] Buhârî, Cihâd 24, Humus 19
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK
- 297 -
kaparlar. Rivayetin devamında Rasûlullah (s.a.s.)’ın orada indiği ve müslümanların da indiği vs. belirtilir.
Hadisten Elde Edilen Faydalar: Hadis, cimrilik, yalan ve korkaklığı zemmetmektedir. Müslümanların imamında bu vasıflardan hiçbiri olmamalıdır. Hz. Peygamber (s.a.s.) bedevîlerin kabalık ve anlayışsızlıklarına karşı sabır ve tahammül göstermiş, onları anlayışla karşılamıştır. Kişinin, yeri gelince nefsindeki güzel hasletleri söylemesi câizdir. Kendisini korkak zannneden cahillere böyle olmadığını söylemek gibi. Bu mezmum olan fahr (övünme) değildir. Hak taleb eden kimse, vaade razı olmalıdır, yeter ki vaad eden kimse sözünü yerine getirecek durumda olsun. İmam muhayyerdir, ganimeti dilerse savaş biter bitmez dağıtır, dilerse daha sonra dağıtır. 1432
Ukbe İbnu’l-Hâris (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bize ikindi namazı kıldırmış idi. (Selâm verince) acele ile cemaati yarıp evine girdi. Halk onun bu telaşesinde hayrete düşmüştü. Ancak geri dönmesi gecikmedi. Gelince, (halkın merakını yüzlerinden anlayan Hz. Peygamber şu açıklamayı yaptı): “Yanımda kalan birkısım altın vardı (namazda) onu hatırladım. Beni alıkoyacağından korktum ve hemen gidip dağıttım.” 1433
Açıklama: Parantez içerisine koyduğumuz açıklayıcı ziyadeler, rivâyetin Buhârî’de ki bir başka vechinden alınmadır. Hz. Peygamber’in hâne-i saadetleri mescidin geri tarafındaki avlunun kenarlarında olduğu için gidip gelmesi çabuk olmuştur. Üstelik, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) namazda hatırlamış olduğu dağıtılmamış altından bir an önce halas bulmak için, çok sür’atli ve telaşlı hareket etmiş, bu hal “ne oldu?” diye cemaatin merak ve endişesini takrik etmiştir. Rasûlullah halkın merakını yüzlerinden okuduğu için hem bu meselede ders vermek ve hem de endişelerini gidermek için, daha onlar sormadan açıklama yapmıştır.
Hadis namazda, namazla ilgisi olmayan dünyevî ve uhrevî şeyler tefekkür etmenin namazın sıhhatine mâni olmadığını göstermektedir. Ulema, “Dînî şeyler düşünmenin mahzuru, dünyevî şeyler düşünmekten daha hafiftir” demiştir. Esasen namazda zihnin, dünyevî şeylerle meşgul olmaması temenni edilen en güzel durumdur. Ancak bunu gerçekleştirmek zordur. Bu sebeple dinimiz, zihnî meşguliyetlerin, erkâna giren bir şeyin terkine sebep olmadıkça namazın sıhhatini bozmayacağını bildirmiştir.
Ulemâ, bu hadisten, ayrıca selamdan sonra dua için beklemenin vacib olmadığı hükmünü çıkarmıştır. Keza: “İhtiyaç halinde cemaati yarıp çıkmak mübahtır, namazın içinde mübah bir işe azmetmek câizdir” denmiştir.
Hadisin sonunda Resûlullâh’ın “Beni alıkoyacağından korktum] ibaresi, “Evde duran paranın, zihnimi kendisiyle meşgul ederek, Allah’a teveccüh edip O’na yönelmekten beni alıkoymasından korktum” demektir. Bazı rivâyetlerde “Taksimini emrettim” yerine “Taksim ettim” demiştir. 1434
“Şurası muhakkak ki, çocuk, cimrilik ve korkaklık sebebidir.” 1435
1432] İ. Canan, 8/9-10
1433] Buhârî, Ezân 155, Amel fi's-Salât 18, Zekât 20, İsti'zân 36; Nesâî, 104, hadis no: 3, 84
1434] İ. Canan, 8/9-10
1435] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 472
- 298 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kerem/İkrâm; Cömertlik ve Bağış
Kerem; İyilik, cömertlik, şeref, bağış demektir. Kerem, müslümanda bulunması gereken güzel huylardan biridir. Saygı göstermek, yardım etmek anlamına gelen “ikram’ bu köktendir. Türkçede “misafir ağırlamak, deyimi”, ona hoşgeldin demek, yiyecek bir şeyler sunmak ve istirahatini sağlamak anlamında kullanılır.
Kerem; sözle davranışla; maddi yardım ve ikramla insanlara iyi muamelede bulunmayı ifâde eden geniş kapsamlı bir kelimedir. Bu bakımdan, “kerem”, sözlük anlamıyla İslam ahlâkının büyük bir bölümünü içine alır; Bağış (af), cömertlik, iyi davranış, ihsan, güleryüzlü olmak, bu kelimenin ifade ettiği güzel huylar arasındadır. Bağış (af), cömertlik, iyi davranış, ihsan, güleryüzlü olmak, bu kelimenin ifade ettiği güzel huylar arasındadır.
“Kerem”, sözlükte bu kadar geniş mânâyı içine alan bir kelime olmakla beraber terim olarak, cömertlik (sehâcûd), şerefli ve asil olmak anlamlarımda kullanılmıştır. “Kerim insan”, “cömert, şerefli, saygın insan” demektir. Bir hadiste: “Allah’a ve âhiret gününe inanan misâfirine ikram etsin.”1436 buyurulmuştur.
“Kerîm”: İyi huylu, cömert, insanlar arasında seref ve itibarı olan. Zıd anlamlısı ise; “leîm”: Kötü huylu, alçak, insanlar arasında saygınlığı olmayan. “Kerîm” 1437; Allah’ın Esmâu’l-Hüsnâsından biridir. Lütuf ve ihsan sahibi, bağışı bol demektir. “Zü’l-Celâl-i ve’l-ikram.”1438 Büyüklük ve ikram sahibi anlamında olup Allah’ın güzel isimlerindendir.
İslâm Dini güzel ahlâk temeli üzerine kurulmuştur. Onun “yüce ahlâka sahip” peygamberi Hz. Muhammed (s.a.s.) de “iman edenlere örnek olmak” üzere göndermiştir: “Ve sen büyük bir ahlâk üzerindesin.” 1439 “Andolsun Allah’ın elçisinde sizin için Allah’ı ve âhireti arzu eden ve Allah’ı çok anan kimseler için (uyulacak) en güzel bir örnek vardır.” 1440 Hz. Peygamber (s.a.s.): “Ben ancak güzel ahlâkı (mekârimü’l-ahlâk) tamamlamak için gönderildim” buyurmuştur.
Onun “kerem”i konusunda en güzel sözü Mekke’nin fethi günü Kureyşlilerin söylediği sözlerdir: Peygamberimiz Fetih günü yaptığı konuşmadan sonra halka: “Ey Kureyş topluluğu! Şimdi hakkınızda benim ne yapacağımı tahmin edersiniz?” diye sordu. Kureyş topluluğu: “Sen kerem ve iyilik sahibi bir kardeşsin! Kerem ve iyilik sahibi bir kardeş oğlusun! Ancak bize hayır ve iyilik yapacağına inanırız” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle konuştu: “Benim halimle sizin haliniz, Yûsuf (a.s)’ın kardeşlerine dediğinin tıpkısı olacaktır: Yûsuf (a.s)’ın kardeşlerine dediği gibi ben de diyorum: “Size bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yok! Allah sizi bağışlasın! O, merhamet edenlerin en merhametlisidir!” (Yûsuf, 12/92). Gidiniz sizler serbestsiniz!”
Hz. İbrâhim, misafirperverliğiyle ün salmış “Allah dostu” (Halilullah) 1441 büyük bir peygamberdir. Sofrasında misafir olmadan yemek yemediği rivayet edilen
1436] Nevevî, Riyâzü's-Salihin, terc. H.H.Erdem, II, 119
1437] 27/Neml, 40; 82/İftitâr, 6
1438] 55/Rahmân, 27, 78
1439] 68/Kalem, 4
1440] 33/Ahzâb, 21
1441] 4/Nisâ, 125
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK
- 299 -
Hz. İbrahim’in, ikramı seven, cömert bir kimse olduğu bizzat Kur’an-ı Kerim’de bildirilmektedir: “Ey Muhammed! İbrahim’in ikram edilmiş konuklarının haberi sana geldi mi? Onlar, İbrahim’in yanına girip: ‘selâm sana’ demişlerdi. İbrâhim de ‘selâm size’ demişti; içinden de onların”tanınmamış bir topluluk” olduğunu geçirmişti. Hemen ailesine giderek semiz bir buzağı getirmiş, onların önüne sürüp ‘yemez misiniz?’ demişti.” 1442
Kur’an-ı Kerimde, kelime olarak “kerem” kullanılmamış, ondan türeyen “kerîm”;1443 “ikrâm”;1444 “kirâm”;1445 “ekrem”; 1446 “mükremûn”1447 kelimeleri zikredilmiştir. Kur’an’da en çok geçen “Kerîm” kelimesi sıfat olarak “bol”, “büyük”, “şerefli” anlamlarında kullanılmıştır. “Rızkun kerîm”; bol, helâl rızık; “ecrun kerîm”: Büyük mükâfat; “Kur’ânun Kerîm”: Kıymetli, şerefli Kur’an. 1448
Kerem-ikram konusunda Kur’an-ı Kerimde birçok emir ve tavsiyeler vardır: “İnfak fi sebilillah”: Allah yolunda harcama bu emirlerin başında gelir. “Yetimi, yoksulu doyurun”,1449 “akrabaya verin”,1450 “ana-babaya, akrabaya, öksüzlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanında bulunan arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyilik edin.” 1451 gibi emirler, İslâm’ın kerem (cömertlik-yardım) anlayışını yansıtan emirlerdir. İslâm ahlâkında mü’minin kendisi için istediğini diğer mü’min kardeşi için de istemesi, kendisi için arzu etmediği başka mü’min kardeşi için de arzu etmemesi önemli bir prensiptir.
Müslümanlar evlerini ve mallarını Mekke’de bırakıp Medine’ye hicret ettiklerinde Medine’deki müslümanlar (Ensar) onlara kucaklarını açtı, evlerini ve mallarını onlarla bölüştüler. Böylece Kur’an’da övülen seçkin kişiler oldular: “Ve onlardan önce o yurda (Medine’ye) yerleşen, imana sarılanlar (yani daha önce Medine’yi yurd edinenler veya ilkönce hicret edip Medine’ye yerleşen müslümanlar) kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilen (ganimet)lerden ötürü göğüslerinde bir ihtiyaç (eğilimi) duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi (göç eden yoksul kardeşlerin) öz canlarına tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar umduklarına erenlerdir.” 1452
Hz. Peygamber (s.a.s.) hicretten sonra muhacirlerle ensar arasında kardeşlik oluşturdu. Bunlardan birini bir diğerine kardeş ilan etti. Ayette bildirildiği gibi, Ensar, Mekkeli kardeşlerini canlarından daha çok seviyordu: Ensar, muhacir kardeşlerine büyük fedakârlıklar gösterip aşırı derecede ikramda bulunuyorlardı. Hatta muhacirleri paylaşamıyor, aralarında kur’a çekiyorlar, kur’a kime çıkarsa muhacir ona gidiyordu. Muhâcirler de bu samimi çabaları takdir edip istismar etmeyi bu tür yardımları ihtiyaçları oranında kabul ettiler.
Cömertliğin üstünlüğü ve cimriliğin kötülüğü hakkında birçok hadis-i şerif
1442] 51/Zâriyât, 24-27; 11/Hûd, 69
1443] 27 yerde
1444] 55/Rahmân, 27, 87
1445] 80/Abese, 16; 25/Furkan, 72; 82/İnfitâr, 11
1446] 96/Alak, 3; 49/Hucurât, 13
1447] 21/Enbiyâ, 26; 37/Sâffât, 42, 70/Meâric, 35; 36/Yâsîn, 27; 51/Zâriyât, 24
1448] 56/Vâkıa, 77
1449] 76/İnsan, 8
1450] 16/Nahl, 90
1451] 4/Nisâ, 36
1452] 69/Haşr, 9
- 300 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vardır: “Rasûlüllah (s.a.s.) insanların en güzeli, en cömerdi ve en cesuru idi.” “Kendisinden bir şey istendiği zaman kesinlikle hayır demezdi. “O, şöyle buyurmuştur: “Cömert Allah’a yakın, Cennete yakın, insanlara yakın, Cehennemden uzaktır. Cimri, Allah’tan uzak, Cennetten uzak, insanlardan uzak, cehenneme yakındır. Cömert câhil, cimri abidden Allah’a daha sevgilidir.” 1453
İkram ve İyilikte Öncelik Hakkı: Dinimiz, ikram, hürmet ve yardım edilecek kimseleri sıraya koymuş, bu sıraya uyulmasını istemiştir: “Allah’a ibâdet edin. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya, akrabaya, öksüzlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanında bulunan arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyilik edin, Allah, kurumlu, böbürlenen insanları sevmez.” 1454
1- Özellikle anne-babaya “yumuşak, güzel söz” söylenmesi emredilmiştir.1455 İnsanlara durumlarına göre muâmele, onlara ikram ve hürmet konusunda da peygamberimiz ve onun temiz zevceleri en güzel örnektir: Hz. Aişe (r.a) bir seferde bir yere konakladı. Ortaya yiyecek bir şeyler koydu. Bu sırada bir dilenci geldi. Hz. Aişe “şu fakire bir ekmek verin” dedi. Sonra binek üzerinde bir adam geldi. Hz. Aişe “Onu yemeğe davet edin” dedi. Ona “Fakire ekmek veriyorsun, zengini ise davet ediyorsun” denildi. Hz. Aişe şöyle dedi: “Şüphesiz Allah Teâlâ insanlara bazı dereceler tayin etti. Bizim de bu derecelere uymamız lazımdır. O fakir bir ekmeğe razı olur. Hâlbuki bu zengine, ona verdiğimiz gibi, ekmek vermek bize yakışmaz.”
2. Hz. Peygamber (s.a.s) evlerinden birine girdi. Ashabı da girdi. Ev misâfirlerle doldu. Sonra Cerir b. Abdullah el-Becelî geldi, yer bulamadı. Kapıda oturdu. Rasûlüllah (s.a.s.) hırkasını çıkardı ona verdi ve “bunun üzerine otur” buyurdu. Cerir (r.a.) onu aldı yüzüne sürdü, öpüp ağlamağa başladı. Sonra katlayıp Peygamber’e (s.a.s) verdi ve şöyle dedi: “Senin elbisen üzerine katiyen oturmam. Bana ikram ettiğin gibi Allah da sana ikram etsin.” Peygamber (s.a.s.) sağına, soluna baktı ve şöyle dedi: “Size bir toplumun büyüğü gelince ona ikram ediniz.”
3. “Sütannesi geldiğinde peygamberimiz (s.a.s.) ona hırkasını serdi: ‘Merhaba ey anne’ diyerek onu hırka üzerine oturttu ve şöyle dedi: ‘İste, istediğin verilecek, yardım talebin kabul edilecek.’ O, ‘kavmimi istiyorum’ dedi. Rasûlüllah (s.a.s) “Benim hakkım ve Haşimoğullarının hakkı senindir” buyurunca diğer insanlar da kalkarak: ‘Bizim hakkımız da (onun olsun) ya Rasûlallah’ dediler. Peygamber (s.a.s.) bundan sonra sütannesini ziyaret etti, ona hizmetçi verdi, Huneyn’deki iki hissesini ona bağışladı.” 1456
Fakirleri doyurmak, yoksullara yardım etmek mü’minlerin en başta gelen özelliklerindendir. Münafıklar ve inkârcılar fakire yardım elini uzatmadıkları gibi onu hor görürler: “Dini yalanlayan (adam)’ı gördün mü? İşte o öksüzü iter, kakar. Yoksulu doyurmağa ön ayak olmaz.” 1457
‘Kerem’, iyilik, bağış, üstünlük, şerefli olmak, cömert olmak demektir. Müslümanlarda bulunması gereken en güzel huylardan biridir. Kerâmet de aynı
1453] Tirmizi, Birr 40
1454] 4/Nisâ, 36
1455] 17/İsrâ, 23
1456] İhyâ, 11/196
1457] 107/Mâun, 1-3; Halit Ünal, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 345-347
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK
- 301 -
kökten gelmektedir. Kerem, ikram, kerim, kerâmet, kiram, ekrem, mükerrem’ gibi kavramlar aynı kökten türemişlerdir ve aralarında anlam bağı vardır.
‘İkram’, birisine veya misafire bir şey vermek, iyilik etmek demektir. Allah (cc) celâl (yücelik) ve en geniş ‘ikram’ sahibidir. 1458 ‘Kerîm’, değerli ve şerefli olmak, iyilik sever olmak, çok cömert anlamlarına gelir. Kur’an, mü’minlere verilecek mükâfatlara ‘kerim bir rızık’ 1459, ‘kerîm bir ecir’ 1460, ‘kerîm bir makam’ 1461 demektedir.
‘Ekrem’, en cömert, en şerefli ve yüce, en değerli demektir. Kur’an bu sıfatı bir âyette Allah (cc) hakkında kullanmaktadır.1462 İnsanlar Allah’ın kulları olmaları yönünden eşittirler. Bu açıdan birbirlerine karşı bir üstünlükleri yoktur. İnsanların ‘en ekremi’, en üstünü ve en şereflisi Allah’a karşı sorumluluk bilincini en iyi duyandır, yani takvâ sahibi olandır. 1463 Peygamberimiz (s.a.s.), ‘İnsanların en ekremi (en üstünü) kimdir?’ sorusuna aynı cevabı vermiştir. 1464
‘Mükerrem’, ise ikrama ve hürmete lâyık kişi manasındadır. Kur’an-ı Kerim’de ‘kerem’ kelimesi geçmemekte ama diğer türevleri farklı yerlerde, benzer anlamlarda geçmektedir. Kerem, söz ve davranışla, maddi yardım veya ikramla insanlara iyi davranmayı ifade eden çok geniş kapsamlı bir ahlâk kuralıdır. Güzel huylardan sayılan, bağışlamak, iyi davranış, ihsan etmek, cömertlik yapmak, güleryüzlü olmak gibi davranışlar ‘kerem’ sahibi olmak diye anlatılmıştır. Kerem, daha çok cömert olmak, şerefli ve asalet sahibi olmak, saygın kimse anlamlarında kullanılmıştır.
Kerim insan, cömert, iyi huylu, insanlar arasında şeref ve itibarı olan insan demektir. Bu anlamda Muhammed (s.a.s.) ‘kerîm-şerefli, değerli ve yüce’ bir elçidir.1465 Kerîm, aynı zamanda Allah’ın güzel isimlerinden birisidir. O, çok ikrâm sahibidir, cömerttir, insanlara bağışı ve affı bol olan demektir. 1466
Peygamberimiz ‘mekârimü’l ahlâkı’, yani ahlâkın en güzelini en keremlisini tamamlamak için gönderilmiştir. O’nun hayatının her anında bu güzel ahlâkın örneklerini görmekteyiz. Nitekim Mekke fethedildiği gün, Mekkelilere ‘size ne yapacağımı sanıyorsunuz?’ diye sorduğu zaman, onlar ‘sen kerim bir kardeşsin, kerem sahibi bir dostsun, (senin bize intikam duygusuyla davranmayacağını biliyoruz)’ diyerek buna tanıklık etmişlerdi.
Kur’an-ı Kerim, Hz. İbrâhim’in kerem sıfatını övmektedir. Çünkü O, çok ikram eden, şerefli bir insandı.1467Müslümanlar ‘mukremûn’durlar, yani kendilerine çok cömert davranılan, bol bol ikram edilen, Cennetlerde ağırlanan, değer verilen şerefli kimselerdir. 1468 Kur’an, ‘Kerim’ bir kitaptır, çünkü O’nun şerefi yücedir,
1458] 55/Rahmân, 27
1459] 8/Enfâl, 4, 74; 22/Hacc, 50; 24/Nûr, 26; 34/Sebe’, 4, vd.
1460] 36/Yâsin, 11; 57/Hadîd, 11, 18; 33/Ahzâb, 44
1461] 26/Şuarâ, 58; 44/Dûhan, 26
1462] 96/Alak, 3
1463] 49/Hucurât, 13
1464] Buhârî, Tefsîru Enbiyâ Sûresi, 4/179
1465] 69/Haakka, 40; 81/Tekvîr, 19
1466] 27/Neml, 40; 44/Duhân, 49; 82/İnfitâr, 6
1467] 51/Zâriyât, 24-27
1468] 37/Sâffât, 42; 70/Meâric, 35; 36/Yâsin, 37
- 302 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kıymetlidir, mü’minlere bağışı çoktur. 1469
Kerem sahibi olmak, müslümanların en önemli özelliklerindendir. Onların peşinden gittikleri Hz. Muhammed, insanların en keremi idi. O Râsûlü ekrem-en keremli bir peygamber idi- Cömertlik, şeref ve üstün olmak, bağışlamak ve iyilik etmek müslümanların peygamberlerinden öğrendikleri üstün ahlâk ilkelerindendir. 1470
Cömertliğin Göstergesi; İnfak
İnfak kelimesi; ne-fe-ka kökünden türemiştir. Lügat olarak, tükenmek, azalmak anlamlarına gelir. “Nafaka”; harcanan para veya ihtiyaçların tamamı için gerekli kazanç anlamında kullanılır. İnfak ise; malı veya benzeri ihtiyaç maddelerini hayır yolunda harcamak, tüketmek anlamındadır. Allah yolunda harcamaya infak denir. Terim olarak infak: Gerek akrabalardan ve gerekse diğer insanlardan yoksul ve muhtaç olanlara para veya maişet yardımı yaparak, onların geçimini sağlamak demektir.
“İnfak”; Malın elden çıkarılması, harcanması ve sarfedilmesi demektir. İnfak’ın farz, vacip, mendup kısımları vardır. Zekât ve diğer sadakaları, bağışları, yardımları ve vakıf gibi fakirlere ve diğer çeşitli hayırları, aileye yardım gibi bütün mal ile yapılan ibadetleri içine alır. “Sana infak’ı (Allah yolunda ne harcayacaklarını) soruyorlar. De ki: ‘Verdiğiniz hayır, ana-baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Yaptığınız hayrı, muhakkak, Allah bilir.” 1471
İnfak, mecaz yoluyla maldan başkasına da genelleştirilir. İlim öğretme ve benzeri gibi manevî şeyleri de içerir. Bununla beraber bunların hepsinin başında, İslâm’ın binâsından biri olan zekât vardır. “Zekât, İslâm’ın köprüsüdür.”1472 Zekât, İslâm’ın bir geçididir. Dinin iman ile temeli atılıp, namaz ile direği dikildikten sonra, geçilecek mühim bir geçidi vardır ki, zekât işte o geçidi geçirecek bir köprü olmak üzere kurulacaktır. Çünkü dünya ve âhirette korunmak için yapılacak olan görkemli İslâm binasının, dünyadaki “dâru’l-İslâm” (İslâm yurdu), âhiretteki “dâru’s-selâm” (esenlik yurdu)ın yapımı için birtakım malî masrafları vardır ki, bunlar malî ibadetler ile yapılacaktır ve bunun en zarurisini de zekât teşkil eder. Zira “Ancak sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım dileriz.”1473 diye bir tevhid üslubu içinde sadece Allah’a kulluk etmek ve kardeş topluluk ile namaz kılabilmek için safları doğrultmak ve o saflarda bir eşitlik duygusu ile devamlı bir şekilde bulunmak gereklidir. Bu ise, o toplum içinde günlük azıkla yetinme durumunda olan kimselerin kalmaması ile mümkün olur.
Bir aç ile tokun bir safta kurşunla kenetlenmiş binalar gibi, bir sevgi ve kardeşlik duygusuyla biri diğerine kalben perçinlenmesi kabil değildir. Şu halde cemaatin hakiki bir ibadet birliği içinde olması, gerçekten fakir ve kimsesiz olanların gözetilmesi ve çalışabileceklerin çalıştırılması için ilk önce zekât ve fıtır sadakaları ile, zenginlerle fakirler arasındaki uçurumu kapatarak bir sevgi bağının kurulması, hem de hepsinin mevlası (efendisi) Allah Teâlâ olduğunu bildiren
1469] 56/Vâkıa, 77
1470] Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 353-354
1471] 2/Bakara, 215
1472] Kütüb-i Sitte, cilt 7, s. 322
1473] 1/Fâtiha, 5
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK
- 303 -
bir duygu ve iman ile kurulması büyük bir görevdir.
Bu görevin, bu niyetle yapılmasında müslüman artık yalnızlığında beşerî bayağılıktan silkinecek, Allah Teâlâ’nın bir halifesi olma rütbesini kazanacak ve elindeki malın, Allah’ın malı olduğunu ve kendisinin onu muhtaç olan Allah’ın kullarına ulaştırmaya görevli bulunduğunu anlayarak: “Al kardeşim, bu benim değil; senin hakkındır, bende bir emanettir, ben sana Allah Teâlâ’nın gönderdiği şu çıkını, postalanmış koliyi teslim etmeye görevlendirmiş bir dağıtıcıyım” diyerek, aynı şekilde alçak gönüllülüğü ile fakirin, sabırlı fakirin hakkını vererek kalbini okşayacak ve bununla o topluluğun mümkün olduğu kadar açıklarını kapatacaktır.
İşte Kitap ve Sünnetin araştırılmasına göre, Fıkıh Usulü ve Fıkıh’a ait kitaplarımızın zekât görüşü özet olarak budur. Bu şekilde zekât; müslümanı, beşerî düşüklüklerden ilahî vekilliğe geçiren bir köprüdür. Namaz, hayat kademelerinden ilahî huzura çıkaran bir mi’raç olduğu gibi, zekât da o mi’raçta alınan bir İlâhî görevin köprüsüdür. Ve her müslüman, bu köprüyü yapıp geçmeye, yani zekât vermek için helal mal kazanıp zekât verecek dereceye çıkmaya çalışacak ve henüz verecek halde değilse, en az onun yüksekliğine iman ile dolu olacaktır. Yani müslümanın gözü, zekât almaya değil; zekât vermeye dönük bulunacak ve ancak çaresiz kaldığı zaman zekât ve sadaka alabilecek ve tersi durumda aldığının haram olduğunu unutmayacaktır. Bu şekilde kurulan İslâm toplumunun namazında ne büyük bir birlik kuvveti bulunacağı ve bunların o görkemli İslâm binasını tamamlamak ve bitirmek için nasıl bir aşk ve şevkle çalışmaya atılacakları düşünülürse, İslâm dininin esasındaki yükseklik ve bu âyetlerle o muttakilere verilen övme değerinin önemi derhal anlaşılır.
Zekât, İnfak ve Cömertlik Kişiyi Cimrilikten Korur, Cömertleştirir: Cimrilik, yahudilerin ve yahudileşenlerin, kapitalistlerin özelliğidir. Cimri, paranın egemenliğine boyun eğdiğinden paranın mahkûmudur. O, parayı değil; para onu kullanır. O yüzden cimri, devamlı psikolojik bunalım içindedir, doyumsuzdur, sevgisizdir. Fedakârlığın, vermenin tadına varmanın ne kadar güzel olduğunu, âhiret ödülü yanında, dünyada da insanı mutlu ettiğini bilemez cimri. Cimriliğin sebebi, aşırı para, mal hırsı ve gelecekte yoksul kalma korkusudur. Cimrilik yüzünden durmadan para biriktiren ve tükenir endişesiyle hastalıklarında bile harcamayıp, dünyayı bile kendilerine zehir eden nice para mahkûmları vardır.
Hâlbuki para, mal Allah’ın nimetidir ve bu nimet yerli yerince harcanırsa Allah onu artırır. Cimriler, insanlar arasında da, Allah katında da sevimsiz ve aşağılık kişiler olarak görülür. “Onlar ki hem kıskanır, cimrilik ederler, hem de herkese cimrilik tavsiye ederler ve Allah’ın kendilerine fazlından verdiği şeyleri saklarlar. Biz de böyle nimetleri gizleyen nankörlere hor ve rüsvay edici bir azab hazırladık.” 1474
Rasül-i Ekrem (s.a.s.) de şöyle buyurmaktadır: “Cimrilikten sakınınız. Çünkü cimrilik, sizden önceki milletleri helâk etmiştir.” “Her sabah gökten iki melek iner. Birisi: İlâhî, infak edene karşılığını ver; diğeri: Allah’ım! Cimrilik edene de telef ver (malını yok et), diye dua ederler.”1475; “Cimri kişi, Allah’a uzak, cennete uzak, insanlara uzak ve
1474] 4/Nisâ, 37
1475] Riyâzü's-Salihin, 1/253
- 304 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cehennem ateşine yakındır.” 1476
Paralarından ve mallarından en az yararlanan cimrinin kendisidir. Cimriler, kendilerinin ölmelerini isteyenler için servet biriktiren insanlardır. Cimri, yeryüzünde kendi yararlanamayaca-ğı serveti biriktirirken; zekât veren infak sahibi cömert, ebedî mekânı cennette kendisi ebedî yararlanacağı serveti biriktirir. Zekât ve sadaka veren cömert mü’min, istikbalini düşünen kimsedir; yarın gideceği yere yatırım yapmakta, içinde ebedî yaşayacağı köşkünü hazırlamaktadır.
İnsan, malına cimrilik ettiği nisbette şerefinden kaybeder. Kötü kimseler olsalar bile, cömertler için nice insanın kalbinde bir sevgi vardır. İyi olsalar bile, cimrilere karşı hemen herkesin kalbinde yalnız nefret vardır. Mallarını kendileri için bile harcamaktan çekinen cimriler, Allah Teâlâ’nın kendilerine verdiği nimeti harcamamakla, sadece kendilerini değil, eş ve çocuklarını da sıkıntıya sokarlar. Çevrelerindeki diğer insanlara fenalık yapmış olurlar. Çünkü Allah’ın verdiği bu nimetlerde nafaka veya sadaka olarak diğer insanların da hakkı vardır. Bu hakkın sahiplerine verilmemesi zulümden başka bir şey değildir. Servet, Cenab-ı Hakk’ın ihsânıdır. Allah, serveti dilediğine verir, dilediğinden alır. Mal ve mülkün gerçek sahibi O’dur. Cimriler, bu şuura eremeyen insanlardır. “Allah’ın verdiklerinden cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar; bilakis bu onların kötülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah işlediklerinizden haberdardır.” 1477
Rasül-i Ekrem’in: “Veren el, alan elden daha hayırlıdır.”1478 buyurduğu bilinmektedir. Dolayısıyla mü’minler, en sevdikleri mallardan, ihlâsla infakta bulunmalı, zekât için malın kötülerini ayırmamalıdırlar.
Cömertlik; İsrâf ve Lüks Gibi Şeytanî Eğilimleri Azaltır: Hesap gününü düşünen her mü’min, malın bir imtihan sebebi olduğunu bilir ve mâlî ibâdetlerini edâ etme hususunda titiz davranır. Tüketim hırsının alabildiğine kamçılanması ve hesap günü şuurunun yok edilmesi, başlı başına bir fâciadır. Rasûl-i Ekrem: “Mü’min, bir midesi ile yer; kâfir ise yedi mide ile yer.”1479 buyurmuştur. Buradaki yedi rakamının mübalağa için olduğu ve mü’minlere darb-ı mesel olarak zikredildiği âlimlerce belirtilmiştir. Mü’min, dünyaya karşı zâhiddir. Kâfir ise hırsla doludur. Dolayısıyla mü’min, yemeği, hayatını devam ettirebilmek ve ibadetlerini edâ edebilmek için yemektedir. Kâfirler ise; hırs, şehvet ve lezzet duygularını tatmin edebilmek için yemektedirler. Elbette yemek ihtiyacı insandan insana değişebileceği gibi, insanın çalıştığı işin zorluğuna veya kolaylığına göre de değişebilir.
Cömertlik Kalbin Katılaşmasını Önler; Kalbe Sevinç, Mutluluk ve Huzur Verir: Malın çokluğu, kalpte bir katılaşma ve azgınlaşmaya sebep olur. “Şüphesiz insan, (malına güvenerek) kendini Allah’tan müstağnî görmek suretiyle tuğyan eder/azar.”1480 Zekât, azgınlığı azaltıp kalbi Allah’ın rızasını kazanmaya doğru iter.
1476] Tirmizî, Birr 40
1477] 3/Al-i İmran, 180
1478] S. Müslim, K. Zekât 32; hadis no: 94 –1033-
1479] İbn Mâce, hadis no: 3256
1480] 96/Alak, 6-7
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK
- 305 -
Zekât, infak ve her türlü cömertlik, mutluluğun merdivenidir. Alan kimse, nimetlerden geçici ve sınırlı bir şekilde yararlanırken; veren mü’minin hazzı kısa sürede sona ermez. Mü’min kalp, mal ile değil; iman ile mutmain olur. Allah yolunda zekât verip infak etmekle fakir düşeceğinden korkmaz. Kendi hiçbir şey değilken Allah onu meydana getirmiş, vücut, göz, kalp, lisan ve sayısız nimetler bağışlamış ve mal sahibi yapmıştır. Bunlar Allah’a aittir. Öyle ise Allah’a güvenen birisi Allah yolunda ve Allah rızâsı için malını vermekten çekinmez. Kalpler, cömertlikle, zekât sayesinde temizlenir.1481 Çünkü küfür ve nifaktan sonra kalbi karartan sebeplerden biri de aşırı mal sevgisi ve servete bağlılık arzusudur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de; “Serveti de düşkünce seviyorsunuz.”1482 buyrulur. İşte bu sevgi ile insan, “ben bu malı infak edersem bana bir şey kalmaz” korkusuna düşer ve hemen şeytan harekete geçer: “Şeytan sizi fakirlikle korkutur, size cimriliği emreder.”1483 Oysa Allah’ın bildirdiğine göre: “mal ve servet insan için bir imtihandır.”1484 Bu imtihandan başarılı çıkmanın yolu da cömertlik, zekât ve infaktır. 1485
Cömertlik Halka Şefkat ve Merhameti Arttırır, Dost Kazanmaya Sebep Olur: Zekât, infak ve her çeşit cömertlik, mü’minlerin bir duvarın tuğlaları gibi birbirlerine kenetlenmelerini sağlar, kardeşliklerini perçinler. Mü’minlerin birbirlerine güvenmelerini ve kötü günlerinde yardımcı olacak sosyal güvenceleri olduğunu ispatlayarak, huzurlu bir toplum oluşmasına büyük katkıları olur. Allah, ruh cevherini şefkat ve merhametin güzelliklerine ulaştırmak için zekât vermeyi emretmiş, infak ve cömertliği tavsiye etmiştir. Bu özellikler de, insanın halka iyilikte bulunması, onlara hayırlı hizmetler ulaştırması ve İslâm toplumunu iktisâdî bunalımdan meydana gelecek çalkantı ve fitnelerden kurtarmaya çalışmasıdır.
Cömertlik, İnsanı Bir Şeye Muhtaç Olup Onsuz Olamama Tiryakiliğinden Kurtarır; Allah’tan başkasına İhtiyaç Duymama Faziletine Yükseltir: Bir şeye muhtaç olmamak, o şeyi elde ettikten sonra ihtiyacı gidermekten daha üstündür. Allah’tan başka her şeyden müstağnî olmak; bir şeyi elinde bulundurmamak sûretiyle ihtiyaçtan kurtulmak, varlıklara bağlı kalmamaya, onlara muhtaç olmamaya çalışmaktır. Meselâ, lüks hayatı sevmeyen bir kimse, lüks ve israf yaşayışıyla ilgili bütün istek ve imkânlardan müstağnîdir. Bu hayata ve gereklerine ihtiyaç hissetmez.
Hiç bir şeye ihtiyaç hissetmemek, tam bir zenginliktir. Bu türlü zenginlik ise, yalnız Allah’ın sıfatıdır.1486 Bir şeye muhtaç olup onu kazandıktan sonra zengin olmak sıfatı, kulların özelliğidir. Allah, bir kuluna çok mal verince ona, çok nasip vermiş demektir. Ona zekât vermeyi emredince, infakı ve cömertliği teşvik edince, Yüce Allah onu, varlıkla zengin olma derecesinden daha yüksek bir makam olan maddî varlıklardan müstağnî kılarak daha zengin olma derecesine yükseltmeyi dilemiştir. Çünkü maddî bir şeye ihtiyaç hissetmemek, tam bir zenginliktir, gönül zenginliğidir. İşte her çeşit cömertlik ve başta zekât olmak üzere Allah için her türlü infak, maddî varlıklara ihtiyaç belirtmeksizin, maddeyi başkalarına vererek insanı manevî olarak yükseltir, maddî olarak da onun diğer maddelerden
1481] Bk. 92/Leyl, 17-20
1482] 89/Fecr, 20
1483] 2/Bakara, 268
1484] Bk. 39/Zümer, 49-52
1485] Bk. 64/Teğabün, 15-17
1486] 35/Fâtır, 15
- 306 -
KUR’AN KAVRAMLARI
üstün olduğunu, maddenin kulu ve kölesi olmadığını ispatlamasına vesile olur.
Cömertlik, insanların sevgi ve muhabbetini kazandırır. Zenginle fakir arasında kin, nefret ve kıskançlığı gidererek, birbirlerine sevgi bağı oluşturur. Mü’minler, bilirler ki, sahip bulundukları şeylerin yaratıcısı kendileri değildir. Bunlar rızık olarak Allah tarafından kendilerine bahşedilen bir ikramdan ibârettir. İşte bu itiraf ve şuur neticesinde mü’minler, fakir ve zayıf kimselere karşı iyilik ve ikram kapılarını açarlar. Bu kapıların açılması, kulların birbirine karşı kardeşlik duygusunu, insanlık şuurunu ve beşerî dayanışmayı meydana getirir. Bu sıfatların kıymet ve önemi insandaki cimriliğin ve egoistliğin yok olup yerini iyiliğe, cömertliğe terketmesiyle meydana çıkar. Aynı zamanda bu sıfatlar, hayatı çatışma ve ihtiraslardan uzaklaştırıp sevgi ve yardımlaşmaya sevkeder. Zayıf ve çaresizlere tam bir emniyet sağlayarak onlara vahşet ve hırs pençeleri arasında değil; kalplerde, gönüllerde yaşadıklarını hissettirir.
Bir toplumda zenginlerin ve fakirlerin bulunması doğaldır. Doğal olmayan, bunların birbirlerinin haklarını gözetmemesi ve sosyo ekonomik açıdan bir bakıma sünnetullah denilebilecek bu durumun toplumda gerilim ve gerginlik sebebi olmasıdır. Bunun için de hem zengin ve fakir arasındaki ekonomik düzey farkının uçuruma dönüşmemesi, yani zenginin daha zengin; fakirin daha fakir olmasının engellenmesi, hem de bu yüzden gerçekleşmesi muhtemel olan bu duygusal gerilimin önlenmesi gerekir. Kur’an-ı Kerim’de sosyal gerilimin, müstaz’af-müstekbir ikileminin engellenme yolları belirtilmektedir. Kur’an’da cennet ehli muttakiler tanıtılırken “...Mallarında muhtaç ve mahrumların hakkı vardır.”1487 buyurulur. Namaz kılan ve namazlarında devamlı olanların eline mal geçip zengin olunca pintileşen kimseler gibi olmadıkları belirtilerek “Bunlar, sahip oldukları mallarda muhtaç ve mahrumların belli bir hakkı bulunduğunu unutmazlar.”1488 buyurulmuştur.
Bu düzenleme aynı zamanda bunun işleyişinde son derece önemli insanî meziyetlere, psikolojik faktörlere de işaret ediyor. Bakara 263 ve 264. âyetlerden anlaşıldığına göre; zengin, verirken gönülsüz davranmayacak, başa kakmayacak, aynı şekilde fakir de alırken ezilmeyecek, her türlü meşrû sebebe yapıştığı halde, gücü geçinnmeye yetmediğinden mahcûbiyet duyması gerekmeyecek. Çünkü biri borcunu ödüyor, diğeri hakkını alıyor, alacağını tahsil ediyor. (Tabii, fakir bu konuyu istismar etmeyecek; bedavacı ve asalak olmayacak, kendi eliyle kazandığı maldan daha lezzetli bir yiyeceğin olmayacağı bilincinde olacaktır.) Başa kakma ve mahcûbiyet için hiçbir neden kalmıyor. Bu düzenleme, bir anlamda toplumsal gerilim sigortası görevi görür.
Allah İçin Cömertlik, Malı Ebedîleştirir: Mal, meyl edilen, yönelinen demektir. Mala “mal” adı verilmesinin sebebi, herkesin ona karşı çok meyilli olmasından dolayıdır. Mal tatlıdır, canın yongasıdır. Ama malın tatlı kokusu çabuk kaybolur; dağılıp gider. Mal, sahibinin elinde durduğu müddet, ölüme ve parçalanmaya mahkûm olan kimse gibidir. İnsan onu, iyilik, hayır ve insanlığın faydasına Allah rızâsı için harcarsa, bir daha kaybolmayacak şekilde mal ebedîleşir.
Zira o mal, hayra dönüştüğünden dünyada devamlı olarak övülmeyi, âhirette
1487] 51/Zâriyât, 19
1488] 70/Meâric, 22-25
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK
- 307 -
de mükâfatlanmayı gerektirir. “İnsan öldüğü zaman amelleri kesilir. Ancak üç şey bundan müstesnâdır. Sadaka-i câriye, kendisinden yararlanılan ilim veya kendisine hayır duâ eden sâlih evlât.” 1489
Yatırımı en kârlı yere ve kaybolmayacak şeye yapmak, en kârlı ticarettir. Allah da kulundan böyle bir kârlı ticaret yapmasını istiyor. “Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasülü’ne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur.” 1490
“Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu, Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O halde, O’nunla yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” 1491
Zekât, İnfak Gibi Cömertlikler Malı Çoğaltır, Bereketini Arttırır: Zekât, malın büyümesine ve bereketlenmesine büyük ölçüde bir sebep teşkil etmektedir. “Zekât, görünüşte malı noksanlaştırıyor, nasıl olur da onu çoğaltır?” denilirse, şu cevabı verebiliriz: Gerçekten bu meseleyi kavrayanlar, bu zâhirî noksanlaşmanın arkasında hakikaten bir artışın bulunduğunu anlarlar. Başta zekât olmak üzere Allah için yapılan her çeşit bağış ve cömertlikte bütün mal için, özellikle zenginin kendi serveti için bir artış vardır. Çünkü mal sahibinin verdiği az bir miktar, ona bilmediği taraftan kat kat iâde edilir.
Bunun örneğini günümüzde şu ekonomik durumda da görmekteyiz: Maddî yönden kalkınmış zengin devletlerin, bütçelerinden, bazı fakir devletlere -tabii ki Allah rızâsı için değil; kendi çıkarları için- yalnız kendi sanayi ürünlerini, teknolojik aygıtlarını onlara satabilmek düşüncesiyle bu devletlerin satın alma güçlerini çoğaltmak, dolayısıyla verdiklerinin birkaç mislini almak için yardım fonu ayırmaları, bu fikri açıklıkla ispatlıyor.
Zekât ve Allah için yapılan cömertlikte, Allah rızâsı gözetilmek zorunluluğu bulunduğu için, dünyevî çıkar ve karşılık düşünülemez. Fakat Allah, rızâsına uygun hareket edenlere elbette diğerlerinden daha çok verecektir. Toplumdaki güçsüz şahıs ve kurumların mâlî yardımlaşma ile güç kazanması sonunda, toplum refaha kavuşacaktır. Ticarî hayatta yatırımların azalmasından doğan iktisadî sıkıntılar ve piyasa darlığı, genele tesir ettiği gibi, fertlere de etki eder.
Bu gerçek bize gösteriyor ki, kapital sahipleri harcamaları kısıtladıkları takdirde piyasada meydana gelecek darlıktan bizzat kendileri de zarar görür; daha az kazanırlar. Yatırımları çoğaldıkça kazançları da çoğalır. Zekât ve Allah için yapılan bağışlar da geniş mânâda düşünüldüğü takdirde, bir yatırımdır. Bu yatırımla piyasada ferahlık doğar, satın alma gücü noksan olanların güçleri çoğalarak piyasa daha hareketli duruma gelir. Netice itibarıyla verilen zekât ve bağışlar, birkaç misli daha fazlasıyla geri döner.
1489] Dârimî, Mukaddime 46
1490] 61/Saf, 10-12
1491] 9/Tevbe, 111
- 308 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Üzüm ağacının, asmanın daha fazla ürün vermesi için dallarının budanması gerekir. Görünüşte ağaçtan küçülme ve azalma olan bu durum, ürünün artması için kesin zarûrettir. Yine, malın gözle görünen büyüklüğü kadar, mânen büyümesi ve bereket denilen artış vardır ki, zekât, malı bereketlendirir. “Allah, fâize verilen malı noksanlaştırır; zekâtı verilen malı ise çoğaltır.”1492; “Verdikleriniz muhakkak yerine gelecektir. Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.”1493; “Şeytan, sizleri fakir olmaktan korkutuyor ve kötülükleri emrediyor. Allah ise sizlere, mağfiret ve fazileti vâdediyor. Allah’ın hazinesi geniştir. O, her şeyi bilendir.” 1494
İnsanlar, alışkanlık zaafları sebebiyle iyiliğe de kötülüğe de meyyaldirler. Az da olsa insan, iyilik yapa yapa en büyük hayırsever bir kimse olabileceği gibi; kötülük yapa yapa, vermeye vermeye nihayet en cimri kimse olarak bunu karakter haline getirebilir.
Bir aç ile tokun bir safta kurşunla kenetlenmiş binalar gibi, bir sevgi ve kardeşlik duygusuyla biri diğerine kalben perçinlenmesi kabil değildir. Şu halde cemaatin hakiki bir ibâdet birliği içinde olması, gerçekten fakir ve kimsesiz olanların gözetilmesi ve çalışabileceklerin çalıştırılması için cömertçe yardımlaşma ile zenginlerle fakirler arasındaki uçurumu kapatarak bir sevgi bağının kurulması, hem de hepsinin mevlâsı (efendisi) Allah Teâlâ olduğunu bildiren bir duygu ve iman ile kurulması büyük bir görevdir. Bu görevin, bu niyetle yapılmasında müslüman artık yalnızlığında beşerî bayağılıktan silkinecek, Allah’ın bir memuru ve emanetçisi olma rütbesini kazanacak ve elindeki malın, Allah’ın malı olduğunu ve kendisinin onu muhtaç olan Allah’ın kullarına ulaştırmaya görevli bulunduğunu anlayarak: “Al kardeşim, bu benim değil; senin hakkındır, bende bir emânettir, ben sana Allah Teâlâ’nın gönderdiği şu çıkını, postalanmış koliyi teslim etmeye görevlendirmiş bir dağıtıcıyım” diyerek, aynı şekilde alçak gönüllülüğü ile fakirin, sabırlı fakirin hakkını vererek kalbini okşayacak ve bununla o topluluğun mümkün olduğu kadar açıklarını kapatacaktır.
Kapitalizm, zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan ve sömürüye dayanan, para kazanmak için hemen her yolun meşrû sayıldığı bir zulüm düzenidir. Para, bir kapitalist için bir tanrı, banka tapınak, çek ve hisse senedi kutsal bir kitaptır. “Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!” Şâirin dediği gibi tam bir adâletsizlik ve duyarsızlık düzenidir yaşanan kapitalizm:
“Allah’ın on pulunu bekleye dursun on kul;
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.
Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;
Yaşasın, kefenimin kefili kara borsa!” (Necip Fâzıl)
Komünizm ve sosyalizm de kapitalizme tepki olarak ortaya çıkan kişisel mülkiyeti yok saymaya kadar vardıran, tembel-çalışkan, iyi-kötü herkesi her konuda eşit sayan, uygulamada ise halkı sadece yokluklarda eşitleyip, yine belirli zümreyi sömürücü kılan bir zulüm düzeni. Biri ifrat, öbürü tefrit. Hürriyetlere alabildiğine izin vererek, her kötülüğe kapı açan, suyu gaz haline getirip buharlaştıran
1492] 2/Bakara, 276
1493] 34/Sebe', 39
1494] 2/Bakara, 268
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK
- 309 -
düzen: Kapitalizm. Başta mülkiyet hakkı olmak üzere özgürlükleri kısıtlayan, suyu dondurup buz haline getirip insana sunan bir düzen: Komünizm ve Sosyalizm. İslâm ise hayat kaynağı su. Orta yol; fâiz, sömürü, duyarsızlık, fakirin perişanlığı üzerine kurulan haram servet yok; ama helâl yoldan çalışanın, fakirin ve toplumun derdiyle dertlenme şartıyla mülkiyet ve ticaret hakkına, meşrû zenginliğe de izin veren orta yol.
İslâm’ın toplum plânında yayılıp hâkim olması için cihad dediğimiz fedâkârlık şarttır. Zengin, malı ile bu cihada katılmak zorundadır. İster yakın çevrede, ister ülke içinde, isterse tüm dünyada İslâm’ın kitlelere ulaştırılması, fitne ve zulmün kaldırılmaya çalışılarak, tüm beşerî zulüm düzenlerinin insanları perişan etmesine karşı Allah için yapılacak maddî fedâkârlık, önemli bir cihad aracıdır. İslâm’ı insanlara ulaştırma ve sevdirme aracıdır. O yüzden zekât verilecek sınıflardan biri Allah yolunda cihad edenler, biri de kalpleri İslâm’a ısındırılacak müellefe-i kulûbdur. 1495
Sosyal dayanışma sisteminin temelini oluşturan zekât ve diğer infak çeşitleri, yani Allah için cömertlik, bir ibâdet anlayışıyla ele alınması ve fakir, kimsesiz, muhtaç, yetim, yolda kalmış ve borçlu gibi yardıma muhtaç bütün sınıfları kapsayacak kadar geniş olması, İslam’ın toplumsal bütünleşme, kaynaşma ve dayanışmaya büyük bir önem verdiğini gösterir. Yoksul zümrelerin eline geçen para, her şeyden önce insan onurunu geliştirir, iş gücü kalitesini artırır. Bunun yanında artan satın alma gücü sayesinde yükselen umumi talep hacmi, ekonomik hayata dinamizm getirir. Allah için yapılan cömertlik sâyesinde zenginle fakir arasında güven, saygı ve sevgi oluşur. İslâm kardeşliği de böylece gerçekleşir.
Rasûlullah’ın benzetmesiyle müslümanlar bir vücut, bir bünye gibidir. Vücudun bir âzâsı sızlayınca bu ağrıyı öbür organların duymaması, bu derdi paylaşmaması mümkün mü? Hayır, çünkü böyle bir durum, vücudun fıtrî/doğal yapısına terstir. Toplumda fakirlerin haklarına riâyet edilmemesi, vücuttaki bir uzvun kanaması gibidir; vaktinde tedbir alınmazsa kan kaybı bu vücudun hastalanmasına, belki ölmesine yol açarsa, aynı şekilde fakirlerin haklarına tecâvüz, sosyal bir kanamadır ve vaktinde tedbirler alınmazsa canlı organizma olan sosyal bünyenin sağlığını yitirmesine yol açacaktır. Bu durum, toplum üzerindeki İlâhî yardımın, rahmet ve bereketin çekilmesi demektir. Bugün toplumumuzda görülen ekonomik problemlerin önemli bir kısmı bu hastalıkla ilgilidir.
Allah için yapılan cömertlik, malı âfetlerden, kişiyi belâlardan korur. Fakirin kıskançlık duygusunu körletir. Cömertlik, zenginin şahsiyetini geliştirir, müslümanı mal fitnesinden korur, ruh ile beden arasında bir denge sağlar. Müslümanı Mâlî disipline sokar. Cömertlik, toplumun ruhî değerlerini takviye eder. Allah için yapılan infak ve cömertlikler; kapitalizme, sömürüye, fakirin daha fakirleşeceği düzenlere son verir, komünizm ve sosyalizme giden yolu tıkar. 1496
Mal Sevgisinde Aşırılığın Mahveden Sonucu; Dünyevîleşme
“Sahip olma” duygusunun tutkuya dönüşmesine “hırs” denir. İnsanoğlunun temel zaaflarından biri olan bu duygu terbiye edilmediği zaman, insanın gözünü, gönlünü ve zihnini bürüyerek onu esir eder. Onun, aşkınla olan, öteyle olan
1495] 9/Tevbe, 60
1496] Geniş bilgi için bk. Y. Vehbi Yavuz, İslâm'da Zekât Müessesesi, İst. 1972, Feyiz Y. s. 54-87
- 310 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bağlarını birer birer koparır. Para, mal, makam, şöhret gibi her tür dünyalık onun duygu ve düşünce, basar ve basiretini dünyaya bağlayarak boynunda tasmaya, bileğinde kelepçeye, ayağında prangaya dönüşür. O, artık “dünyevîleşmiş” bir tiptir.
Dünyevîleşmiş tip, hiçbir dünyalığa sahip olamaz. Çünkü tüm dünyalıklar ona çoktan sahip olmuştur. Eşyanın emrine verildiği insan, eşyanın emrine girmiştir. Dünyanın efendisi olan insan, dünyanın kulu haline gelmiştir. Bu ise, insanın insanlığına karşı yapılabilecek en büyük hakarettir. İnsanın eşyaya kul olması, kula kul olmasından daha vahim bir sapmadır. İşte bu noktada “İslâm” insanı kendi zaaflarından korumak için devreye girmektedir.
Din’in gayesi, insanın “insanlığı”nı muhâfazadır. İnsanın insanlığı ise, biyolojik varlığından çok rûhî varlığıyla kaimdir. Dolayısıyla din, insanın geçici yanından çok; kalıcı boyutunu öne çıkarır. Söz konusu boyut, metafizik anlamda, insanın hem mâzisi, hem ebedî istikbalidir. İlâhî öğretide beden, bu muhteşem mâziyi muhteşem bir istikbale taşıyan bir binektir. Bedenle ilgili olan her şey ise “dünya” olarak adlandırılır. Din’in amacı, dünyanın, insanla ebedî istikbali arasındaki bağları koparmasına engel olmak, eğer bu bağlar kopmuşsa onları yeniden bağlamaktır. Din, dünya ile âhiret arasındaki atılan köprüleri yeniden imar eder. Peygamberler ise, insana ebedî istikbalini hatırlatan uyarıcılardır.
Dünyevîleşme hastalığı, İsrâiloğullarını yahûdileştiren unsurlardan biriydi. Kur’an’ın haber verdiğine göre, onların dünyevîleşme sevdası, onları sadece “yoksulluğa” mahkûm etmedi; “alçaklığa” da mahkûm etti. İsrâiloğullarının, taklit ettikleri putperest kavmin totemi olan ineği altın ve gümüşten yapmaları, aslında onların altına ve gümüşe tapmaları anlamına geliyordu. Aynı zamanda bu heykel, çağının şartlarında bir teknoloji hârikasıydı. Sâmirî, onu Mısırlılardan alınan mücevherlerle yapmıştı.
İsrâiloğullarının bu tavrı, günümüz insanının tavrına ne kadar da benziyor. Yukarıda adı geçen iki unsur, bugün de kendisine tapınılan çağdaş totemlerin başında geliyor: 1- Para, 2- Teknoloji. İnsanların para ve teknoloji karşısındaki tavırlarını iyi gözlemleyen biri, bu tavrın içerisinde yer alan “tapınma” unsurlarını keşfetmekte gecikmeyecektir.
Dünyevîleşen İsrâiloğulları, bu zaaflarında öylesine ileri gittiler ki, Allah’a bile hile yapmaya kalktılar. Kendilerinin istedikleri ibâdet için tahsis edilen Cumartesi yasağını çiğnediler. Hesapta uyanıklık yaparak Cuma akşamından ağlarını denize atıyorlar, Cumartesi akşamı toplayarak güya yasağa uymuş oluyorlardı. Tabii Allah da onların hilelerini boşa çıkarmıştı. Onların bu tavrı, tarihte ve günümüzde “kitabına uydurularak” yapılanları hatırlatıyor. Onlara da yanlış olarak “hile-i şer’iyye” denilen “hile-i şerriyye”yi âlimleri öğretmiş, şeriatın emirlerine bir kılıf uydurmak isteyenlere sözde bir çıkış yolu göstermişlerdi. Bu suçun cezası, maymunlaşmaydı.
“Aşağılık maymunlar olun!”1497 emriyle gerçekleşen ilâhî cezada çok ilginç bir nükte de vardı. Bu nükteyi iyi anlayabilmemiz için Afrika’lı maymun avcılarının Avrupalılara satmak için maymunları canlı avlama yöntemlerini bilmemiz gerekiyor: Afrikalı avcılar, maymunlar ormanına dalarak onların görebileceği bir
1497] 2/Bakara, 65
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK
- 311 -
yere bir testi gömüyorlar. Bu testiye bir miktar fındık koyarak, başlıyorlar çıkarıp yemeğe. Daha sonra, orayı terkedip gizleniyorlar. Onları fındık yerken gören maymunlar aynen taklit ederek çömlekteki fındıkları yemeye geliyorlar. Lâkin çömleğin ağzı öyle hesaplı yapılmıştır ki, maymun elini boş olarak sokabilmekte, lâkin dolu olarak çıkaramamaktadır. Avcılar, maymunlar tam elini çömleğe daldırıp fındığı avuçladıklarında ortaya çıkıp maymunlara doğru koşmakta, fakat maymunlar avuçlarındaki fındıktan vazgeçemedikleri için kaçamamakta ve dolayısıyla fındık hatırına yakalanmaktadırlar.
İşte, tarih boyunca hayatını dünyevîleştiren kişi ve toplumlar, avuçlarındaki dünyayı elde etmek için âhiretlerini fedâ etmekten çekinmemektedirler. Fındık uğruna özgürlük, geçici zevkler uğruna âhiret. İkincisi birincisinden daha vahim bir aptallık.
“Bir ticaret ya da eğlence gördüklerinde dağılıp ona koşuştular ve seni ayakta bıraktılar. De ki: ‘Allah katında bulunan, eğlenceden de, ticaretten de daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”1498 Bu âyetin inişine sebep olan olay şudur:
Medine’de açlık ve pahalılığın hüküm sürdüğü kuraklık yıllarından biridir. Dıhye bin Halife el-Kelbî, müslüman olmadan önce Şam’dan yola çıkardığı bir ticaret kervanıyla Medine’ye girdi. Medine’liler âdetleri olduğu üzere kervanı tefler ve zillerle karşıladılar. Nebî tam o esnada Mescidde Cuma hutbesi veriyordu. 12 erkek ve bir miktar kadın dışında tüm cemaat Peygamber’in hutbesini terkedip kervana koştu. Hz. Nebî, bu duruma çok hiddetlendi ve buyurdu ki: “Eğer mescidde kimse kalmasaydı, şu vâdiyi ateş seli kaplardı.” Diğer bir rivâyette: “müslümanların üzerine taş yağardı.” 1499
Kur’an, müslümanların bu tavrıyla İsrâiloğullarının tavırları arasındaki benzerliğe Cuma sûresinde işaret buyurmaktadır. Sûrenin yahudilerden söz eden birinci bölümüyle Cuma’dan ve Cuma hutbesinde Rasûlullah’ı ayakta bırakıp kervana koşanlardan bahseden ikinci bölümü arasında ilişki kurulmaktadır. Konuyla ilgili tüm kaynaklar sûrenin ilk 8 âyetiyle son 3 âyetinin farklı zamanlarda nâzil olduğu konusunda müttefiktir. Buna rağmen şu aşağıdaki âyetle, sahâbenin Rasûlullah’ı “dünyalık” için mescidde yalnız bırakmaları arasında bağ kurulmaktadır: “Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşımayanların hali, kitaplar taşıyan eşeğin hali gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlayanların durumu ne fenadır. Allah zâlimler topluluğunu hidâyete ulaştırmaz.” 1500
Dünyevîleşmiş kimsenin prototipi Karun’dur. Kur’an, benî İsrâil içinde yaşayan bu kimseyi, her devirde görülebilecek karakter olması açısından dikkatlerimize sunar: “Karun’u, Firavun’u ve Hâmân’ı da helâk ettik. Yemin olsun, Mûsâ onlara apaçık delillerle geldi. Öne geçemedikleri halde yeryüzünde büyüklük tasladılar.”1501; “Karun Mûsâ’nın kavmindendi. Onlara karşı taşkınlık/şımarıklık etti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, onun anahtarlarını taşımak, güçlü-kuvvetli bir topluluğa dahi zor geliyordu. Kavmi ona demişti ki: ‘Şımarma, Allah şımarıkları sevmez.’ Allah’ın sana verdikleri içinde âhiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana lütufkâr olduğu gibi sen de lütufkâr ol, yeryüzünde fesat isteme, çünkü Allah fesatçıları sevmez. O dedi ki: ‘Bu
1498] 62/Cum’a, 11
1499] Buhârî, Tefsir 61; Müslim, Cum’a 11; Tirmizî, Tefsir 62
1500] 62/Cum’a, 5
1501] 29/Ankebût, 39
- 312 -
KUR’AN KAVRAMLARI
servet bana, bendeki bir bilgi sayesinde verildi.’ Peki, o bilmedi mi ki Allah, önceki nesiller içinden ondan daha güçlü, sayıca da daha çok olanları bile helâk etmiştir. Günahlarının ne olduğu günahkârlardan sorulmaz. Karun, süsü-püsü içinde toplumun önüne çıktı. Dünya hayatını isteyenler dediler ki: ‘Keşke Karun’a verilenin bir benzeri de bize verilseydi. O, cidden çok şanslı biri.’ İlim verilenler ise şöyle dediler: ‘Yuh size, iman eden ve sâlih amel işleyen kimseye Allah’ın vereceği karşılık daha hayırlıdır. Fakat buna yalnızca sabredenler kavuşturulur. Nihayet, Karun’u da sarayını da yere geçirdik. Allah’a karşı kendisine yardım edecek yandaşları da yoktu. Kendi kendisine yardım edebileceklerden de değildi. Akşam onun yerinde olmayı isteyenler, sabah şöyle demeye başladılar: ‘Vay be! Demek, Allah kullarından dilediğine rızkı genişletiyor, dilediğine de kısıyor. Allah bize lütufta bulunmasaydı, vallahi bizi de batırmıştı. Demek ki kâfirler asla iflâh olmazlar.” 1502
Kur’an’dan yola çıkarak Karun hakkında şu tesbitleri yapabiliriz:
1- Karun, Hz. Mûsâ’nın toplumuna mensup, hazinelere sahip olacak kadar zengin biridir. 1503
2- O, Hz. Mûsâ’nın yakını olmasına rağmen, ona karşı Firavun ve Hâmân’la birliktedir. 1504
3- Servetiyle böbürlenip şımarmış, elindeki ekonomik imkânı vahye karşı kullanmıştır. 1505
4- “Bu servet bana bilgim sayesinde verilmiştir” diyerek, mülkün asıl sahibini unutmuştur. 1506
5- Sonunda servetiyle birlikte yere geçmiş, helâk olmuştur. 1507
Âyetlerden çıkardığımız bu sonuçlara göre Karun, İsrâiloğulları içerisinden çıkmış olmasına rağmen, müslümanlara karşı Firavunla işbirliği yapacak kadar alçalabilen bir işbirlikçidir. Kendi ulusundan çıkan peygambere karşı mazlum ulusunun düşmanı olan zâlim Firavun’la, servet yapma hatırına işbirliğine giriyordu. Ona yaltakçılık yapıyordu. Zaten, mantıken böyle yapmasa ne o serveti edinebilir, ne de elinde tutabilirdi. Karun, “Allah’ın sana verdikleri içinde âhiret yurdunu ara” uyarısı kendisine yapılınca, “Bu servet bana, bendeki bir bilgi sayesinde verildi’ biçiminde cevap verecektir. Bu, günümüz kapitalizminin yetiştirdiği rantçı insan tipi olan “homo ekonomikus” mantığıdır.
Âyette, bu tiplerin, bilinçsiz yığınların imrendiği tipler olduğu ifade edilmekle, dünyalığın ehl-i dünya yığınları nasıl cezbettiği vurgulanmaktadır. Ancak, Karun’un kötü âkıbetine şahit olan aynı yığınların, ne kadar günübirlik düşündüğü de, cezalandırmanın ardından söyledikleriyle ortaya çıkıyor.
Bugünkü dünyevîleşme mantığıyla, eski çağlardaki ilkel dünyevîleşme mantığı arasında şaşılacak kadar benzerlik vardır. Aslında bu şaşılacak bir şey de değil. Çünkü insanın tabiatı, zaafları, zamanın değişmesiyle değişmiyor. İnsanın hakikat karşısında aldığı tavırlar, genellikle aynı. Dünyevîleşmiş çağdaş insan tipinin
1502] 28/Kasas, 76-82
1503] 28/Kasas, 76
1504] 23/Mü’minûn, 24; 29/Ankebût, 39
1505] 29/Ankebût, 39
1506] 28/Kasas, 78
1507] 28/Kasas, 81
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK
- 313 -
dini ekonomi, imanı para, kitabı çek koçanı, mâbedi bankadır. Dünyevîleşmiş tip, dindarsa dinini, ideolojisi varsa ideolojisini, dâvâsı varsa dâvâsını her fırsatta paraya tahvil etmenin yollarını arar.
Karunlaşmış bu tip, müslüman olduğu zaman, “Allah rızâsı, hizmet, tebliğ, dâvet, ihlâs, cihad, bereket, tekbir, cihad” gibi dinin kavramlarını kullanarak sömürür. Marksist olduğu zaman “halk, köylü, işçi, emekçi” gibi marksizmin kavramlarını kullanarak sömürür. Kemalist olduğu zaman “çağdaşlık, uygarlık, laiklik, milliyetçilik” gibi kemalizmin tekeline aldığı kavramları kullanarak sömürür. Fakat hepsinin de mantığı tektir. Hepsi de tüketimi körükler. Hepsi de rantçıdır. Hepsi de menfaatlerini dinlerinden, imanlarından, ideolojilerinden önde tutarlar. Hepsi de çıkarları gerektirdiği zaman her şey olurlar. Hepsi de iktidar ve güç odaklarının etrafında pervanedirler. Hepsi de “istikrar”ı çok severler. 1508
“O dedi ki: ‘Bu servet bana, bendeki bir bilgi sayesinde verildi.”1509 Kasas sûresinde yalnızca Karun’a izâfe edilen bu söz, Zümer sûresinde genel bir ifâde olarak belirtilir: “İnsana bir zarar dokunduğu zaman Bizi çağırır, Bize duâ edip yalvarır. Sonra kendisine Bizden bir nimet verdiğimiz vakit: ‘Bu, bana ancak bilgi(m)den dolayı verilmiştir’ der. Hayır! Bu, bir imtihandır. Fakat onların çoğu bilmezler.” 1510
Kendisine imtihan için Allah tarafından verilen zenginlik gibi dünyevî nimetlerin “kendilerinde bulunan bilgiden dolayı” verildiğini, bu nimetleri hak ettiği ve başkalarının bunda hakkı olmadığı anlayış ve zihniyetinin yalnızca Karun’a has olmadığı, her insana ârız olabileceğini Kur’an işaret eder. Bugün de, ortada, bir dizi Karun taslağı bulunuyor. Ve her biri, bir yanda onlara verilmiş serveti başkalarının ağzının suyunu akıtırcasına sergilerken, öte yanda bu serveti nasıl hak kazandığına dair her türlü ukalâlığı her yerde sergiliyor. Ama hiçbiri, vaktiyle onlardan da fazla serveti olduğu halde şu an müflis ve beş parasız kalan veya onca servetin ölümlerine engel olamadığı insanların durumunu bir ibret olarak hâfızasına kaydetmiyor. Geri kalan milyonlarca, milyarlarca insan, dünyanın neresinde olursa olsun, zenginliğe ulaşmış bu insanların şirk kokan gevezeliklerini izleyerek, “milyarder olma kitabı” alarak, ekonomi dergileri ve yönetim kitapları okuyarak, işletme eğitimi görerek aynı sonuca ulaşmayı hedefliyor. Sonuçta, insanı yaratanın; insana o kalı, hâfızayı, kolu, gözü verenin; insanın sahiplendiği, ama tek bir zerresinin işleyişini bile elinde tutmaktan âciz olduğu onca serveti de yaratıp verenin Kim olduğu unutuluyor. Ortalık, nefislere ve sebeplere mal edilmiş servet manzaralarıyla dolup taşıyor.
Bir bütün olarak dünyanın şu an içinde olduğu hal, Hz. Mûsâ döneminden farklı olmadığı gibi, kendi iç dünyamıza baktığımızda da, aynı kıssanın bir özetini kendimizin yaşadığını görüyoruz. Samed âyinesi olan kalp, şuurlu fıtratımız olan vicdan, Rabbimizin emrinden olan ruh birer “ûtü’l-ılm” (kendilerine Allah tarafından ilim verilenler) örneği olarak bize Rabbimizi her an hatırlatırken, nefis (hevâ) tam bir Karun olarak çalışıyor. Akıl gibi bazı duygularımız ise, akıntıya göre yön, rüzgâra göre taraf değiştiriyor. Kâh nefsin güdümüne giriyor, kâh kalp ve rûhun ikazlarıyla hakikate uyanıyor.
1508] M. İslâmoğlu, Yahudileşme Temâyülü, s. 297 vd.
1509] 28/Kasas, 78
1510] 39/Zümer, 49
- 314 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ve bu kargaşada, ya kendi kalp ve rûhumuzdan, ya da kendisine ilim verilen, yani vahyî bilgilere ulaşmış insanlardan imanî bir uyarı geldiğinde, nefsimizin Karun’u hiç mi hiç aratmayan felsefeler geliştirdiğini görüyoruz. Bize verilmiş olan bir nimet karşısında, nefsimiz/hevâmız, Karun’un çizdiği tavrın bir benzerini sergiliyor.
Meselâ, Rabbimiz bize servet mi vermiş? Vicdanımız, ya da vicdanlı bir muhâtabımız “Allah’a şükret, O’ndan bil ve O’nun adına sarfet” mi dedi? Hemencecik, o tehlikeli “İyi ama...” çarkı dönmeye başlıyor. “İyi ama, Allah çalışmayana vermez. Ben de iyi çalıştım.” Veya, Rabbimiz bizi insanların imrendiği bir makama mı ulaştırmış? Kendisine ilim verilen, esbâb (sebepler) perdesinin gerisinde Müsebbibu’l-Esbâb’ı (Sebeplerin esas Sebebi ve yaratıcısı Olan Allah’ı) gören, her şeyde Rabbine giden bir yol bulan hakikatli bir muhâtabımız “Bu makam, O’nun ihsânıdır” diyecek olsun. İç dünyamızdan ânında itiraz sesleri yükseliyor: “İyi ama, çok emek verdim. Gayret göstermesem, olmazdı...”
Ve, bu ilk cevabın ardından, nefsimizi binlerce kez kendileriyle okşadığımız notlar sıralanıyor. Çocukluktan beri bu işe nasıl gönül verdiğimiz, ne şekilde çalıştığımız, kaç geceler nasıl uykusuz kaldığımız, hangi zorlukların üstesinden geldiğimiz, hangi hallere karşı mücâdele ettiğimiz, ne gibi uyanıklıklar sergilediğimiz, nasıl da tedbirli davrandığımız... çoğu kez dilimizde, ama en azından zihnimizde kırık plak gibi dönüp duruyor.
Bu bakımdan, insanın Karun kıssasından hisse kapıp, şunu her dâim akılda tutması gerekiyor: Eğer bu asrın Karun’ları karşısında bir özenti duyuyor ve büyük ya da küçük, bize bir şeylerin ihsân edildiği herhangi bir noktada zihnimizin kıvrımlarında “bendeki ilim sâyesinde bu sonuca ulaşıldı” türünden kayıtlar taşıyorsak, Karun’un âkıbetine açık bir vaziyetteyiz demektir.
Şirk kapısını kapayı Karun’un âkıbetinden kurtulmak ise, öncelikle bu vâkıayı dürüstçe tesbit etmemizle mümkündür. İkinci adım, Rabbimizden, Karun’un nefislerin gözünü kamaştıran serveti karşısında kalp gözlerinin açıklığı sâyesinde zerre kadar ubûdiyet tâvizi vermeyen Mûsâ’nın dirâyetinden, Hârun’un ferâsetinden, Yûşâ’nın sadâkatinden bizi de hissedar kılmasını istemek ve yönümüzü buna göre çizmek olacaktır. 1511
Dünyevî belâların çoğu, uhrevî cezaların tümü, dünya-âhiret dengesini kuramamak, dünyayı âhiret için yaşayamamak ve dünya hayatını gaye edinmekten kaynaklanır. Ancak gerçek iman ve sâlih amel, insanı dünya hayatının aldatmasından koruyabilir. Âhireti tercih eden, dünyayı kaybetmez. Çünkü insana verilen hilâfet görevi, yeryüzünü imar edip nimetlerinden yararlanmayı gerektirir. Sadece dünya hayatını isteyenler, haram, zulüm ve sömürü düzenleriyle insanlığı doğru yoldan çıkarttıkları gibi, müslümanları da dünyaya uydurmak isterler. Hâlbuki âhiretten kopuk bir dünya oyun ve eğlenceden ibarettir. Bir müslüman içinse dünya, İslâm’ı yaşamak, İslâm’ı hâkim kılma mücadelesi vermek (cihad), Allah yolunda hizmet ve meşrû şekilde çalışmak (ibâdet) içindir.
“Sağ elin verdiğini sol el bilmemeli.” (Hadis Rivâyeti)
“Aman cimrilikten son derece sakının. Zira sizden öncekileri cimrilik helâk
1511] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları, s. 66-68
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK
- 315 -
etmiştir. Cimrilik, onları kan dökmeye ve haramı helâl tanımaya sürüklemiştir.” (Hadis Rivâyeti)
“Allah’ım, cimrilikten Sana sığınırım, korkaklıktan Sana sığınırım, ihtiyarlığın perişanlığından Sana sığınırım.” (Hadis Rivâyeti)
“Cennet cömertlerin yeridir.” (Hadis Rivâyeti)
“Cömerdin yemeği şifâ, cimrinin yemeği ise hastalıktır.” (Hadis Rivâyeti)
“Veren el, alan elden üstündür.” (Hadis Rivâyeti)
“Cömertlik Cennet ağaçlarından bir ağaçtır. Dalları dünyaya sarkıtılmıştır. Kim onun bir dalına yapışırsa o da onu çeker Cennete götürür.”
“Cennet cömertlerin, Cehennem de cimrilerin yeridir.”
“Allah Teâlâ’nın bazı kulları vardı, halkın menfaatine harcanmak üzere onlara servet vermiştir. Bunlardan cimrilik edenler olursa, o serveti onlardan alır ve başkalarına verir.”
“Zenginleriniz cömert; idarecileriniz hayırlı olur ve işiniz de aranızda meşveret esâsına dayanırsa, yerin üstü sizin için altından daha hayırlıdır. Eğer idarecilerini şerli, zenginleriniz cimri olur, işiniz de kadınlara kalırsa, yerin altı sizin için üstünden daha hayırlıdır.”
“Allah cömerttir; cömertliği ve güzel ahlâkı sever.”
“Cömertlik yap ki, sana da cömertlik yapılsın.”
“Dünyalık sana yöneldiği zaman sen de vermesini bil. Zira vermek, onu tüketmez. Dünyalık senden yüz çevirdiği zaman yine ver. Çünkü o devamlı kalmaz.” (Hz. Ali)
“Akıllı kimse odur ki, malını güve düşmeyecek, hırsız almayacak yerde saklayandır; yani Allah yolunda harcayan.”
“Ey Âdemoğlu, şaşıyorum sana! Kendi arzularının yerine gelmesi için israf ederek harcıyorsun da, bir dirhem ile Rabbinin rızâsını kazanmakta cimrilik ediyorsun.” (Hasan-ı Basrî)
“Cömertlik, dost ve ahbâba iyilikte ve ikramda bulunmaktır.”
“Küçük masraflardan kaçınmayın, bazen ufak bir delik koca gemiyi batırır.”
“Cimriler, kendilerinin ölmesini isteyen insanlara servet toplayan kişilerdir.”
“Cömertliğin âfeti başa kakmadır.” (Atasözü)
“Cömertlik güzeldir, fakat zenginlerde olursa daha güzel olur.” (Atasözü)
“Cömertlik zenginlikten evlâdır; düşman çekmeyen bir servettir.”
“Tuzağa saçtığın dâneler, cömertlik sayılmaz ki.”
“Cömertlik, mutluluk anahtarıdır.”
“Cûd, saâdetün nerdübânıdır (Cömertlik, mutluluğun merdivenidir)”
“İnsanların en cömerdi, istenilmeden veren, asîli de intikama muktedir iken affedendir.” (Hz. Hüseyin)
- 316 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Cömertler elinde mal eksik olmaz.”
“Cömert acından ölmez darda kalsa da / Cimri murat almaz, felâh bulsa da.”
“Altının ne olduğunu denek taşı, cimrinin kim olduğunu dilenci bilir.”
“Esir, bir kişinin; cimri ise, fayda umduğu insanların hepsinin esiridir.”
“Cömertlik, çok vermekle değil; zamanında vermekle ölçülür.”
“Fakir insan bazı şeylerden mahrumdur. Cimri ise, her şeyden mahrumdur.”
“Kanaat eden köle, hürdür. Hırslı ve cimri olan hür ise köledir.” (Hz. Ali)
“Cimriyi hiçbir şey doyurmaz. Ancak iki şey doyurur: Biri toplamak, diğeri de kabrin toprağı.”
“Altın ocaktan madeni kazmakla çıkar; cimrinin elinden, canını koparsan çıkmaz.”
“Parasından en az yararlanan, cimrinin kendisidir.”
“Cimrilik, bütün insan deliliklerinin en gülüncüdür.”
“Cimrinin yeryüzünde biriktirdiği serveti, hayırsever gökyüzünde biriktirir.”
“Bazısının eli verir gönlü vermez; bazısının da gönlü verir, eli vermez! İkisi de cimriliktir.”
“Cimrinin kesesi hayatına ve hayatı kesesine bağlıdır.”
“Kesesi kapalı olanı kimse sevmez. El, eli yıkar; almak istiyorsan ver.”
“Kibirli ve cimri adam, ne kadar meziyetli olursa olsun, dikkate alınmaya değmez.”
“Kral olup paramı dilenci gibi harcamaktansa, dilenci olup paramı kral gibi harcamayı yeğlerim.”
“Cömertliğimiz hiçbir zaman servetimizi aşmamalıdır.”
“Cömertlik, dostluğun özüdür.”
“Cömertlik, asîl ruhların acımasından başka bir şey değildir.”
“Cömert insan, almaktan çok vermesini sever.”
“Gerçek mutluluk, insanın aldıklarında değil, verdiklerinde gizlidir.”
“Cimriliği ortaya çıkaran, yoksulluk değil; zenginliktir daha çok.”
“Cömert olmak, sonradan pişman olmaktan daha kolaydır.”
“Cimrinin zararı, cömerdin harcından ziyâde olur.” (Atasözü)
“Cömerdin bir akçesi, cimrinin hazinesinden bereketli.” (Atasözü)
“Cömert derler maldan ederler, yiğit derler candan ederler.” (Atasözü)
“Cömert eli kimse kesemez.” (Atasözü)
“El kesesinden cömertlik olmaz.” (Atasözü)
“Dünya yüzünü bu kadar muhteşem sanat eserleriyle süslemek, Ay ile Güneşi lamba yapmak, yeryüzünü bir nimet sofrası yaparak yiyeceklerin en güzel çeşitleriyle doldurmak, meyveli ağaçları birer kap yapmak, her mevsimde birçok defa bunları yenilemek, sınırsız bir cömertliği gösterir.”
“Cömerdin müslüman olanı, hakka karşı avucunu kapatmaz, ama bâtıl işlerde
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK
- 317 -
ise açmaz.”
“Allah yolunda bütün serveti infâk az, şeytanî yolda bir lira bile çoktur.”
“Bunca varlık var iken bitmez gönül darlığı.”
“Dünya malı dünyada kalır.”
“Dünyaya esir olan âzâd olmaz.”
“Dünyada eken âhirette biçer.”
“Dünyanın üstü varsa altı da var.”
“Bugün dünya, yarın âhiret!”
“Âhirette mü’mini bekleyen nimetler, güzellikler yanında, dünya hayatı ne kadar güzel ve şâşaalı bile olsa, zindan gibi kalmaktadır.”
“Ey insan! Dünyaya kalıbınla sahip ol; fakat kalbini ve himmetini ondan ayır.” (Abdullah bin Ömer)
“Mü’min, dünyada, doktoru yanında olan bir hastaya benzer. Doktoru, ona faydalı olanı ve olmayanı bilir. Hasta kendisine zararlı bir şeyi isterse ona engel olur. Mü’minin hali de buna benzer. O, birçok şeyi arzu eder; ama imanı, ona zararlı olan şeylere mâni olur. Ölünceye kadar, bu böyle sürer gider.” (Selmân-ı Fârisî)
“Mallarınızı Allah yolunda harcamaktan geri durmayın. Evlâtlarınız var diye sarfetmekten korkmayın. Zira eğer onlar mü’min iseler, Allah’ın onları rızıklandıracağına güvenin. Eğer fâsık iseler, sizin malınızla fâsıklık yapmalarına destek olmayın.”
“Yaptığı yardım karşılığında teşekkür ve iltifat bekleyen cömert değildir. Birkaç parça mal vermek değildir cömertlik. Asıl cömertlik, çok verdiği halde, en az verenin kendisi olduğunu düşünmektir.”
“Cömert, verdiğini herkese söyleyen, her an hatırlayan ve hatırlatan değil; verdiğinden utanan, onu az gören, söylemekten sıkılan kimsedir.”
“Cimrinin gümüşü, kendisi gömülünce topraktan çıkar.” (Şeyh Sâdi)
“Gel dese de bakma cimri aşına / Bir fırsat arar da kakar başına.”
“Diyem sana bahîlün ne idüğin / Sakınur kendüden kendü yidiğin.” (Yunus Emre)
“Encâm-ı hayatı kıl teemmül / Tefrîka çalış zararla kârı
Servet sahibi cimriye derler / Vârislerinin hazînedârı.”
Ne mutlu tüm mülkün ve malın Allah’a ait olduğunu, kendisinin emânetçi olduğunu unutmayıp, parayla imtihanı kazanıp Allah’la alışveriş yapanlara!
Yazıklar olsun paranın kulu olan cepleri paralandıkça gönülleri de paralananlara! “Param, param!” diye param parça olanlara!
- 318 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Buhl/Cimrilik Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
CİMRİLİK ANLAMINDAKİ “BUHL” KELİMESİ VE TÜREVLERİNİN GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 12 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 180, 180; 4/Nisâ, 37, 37; 9/Tevbe, 76; 47/Muhammed, 37, 38, 38, 38; 57/Hadîd, 24, 24; 92/Leyl, 8.
CİMRİLİK KONUSUYLA İLGİLİ ÂYET-İ KERÎMELER
a- Cimrilik Etmek: 2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmrân, 180; 4/Nisâ, 36-37; 47/Muhammed, 38; 57/Hadîd, 23-24; 92/Leyl, 8-10.
b- Malı ve Parayı Biriktirmek: 3/Âl-i İmrân, 49; 9/Tevbe, 34-35; 64/Tteğâbün, 15-18; 104/Hümeze, 1-4.
İnsan Cimridir: 17/İsrâ, 100; 70/Meâric, 19-21; 100/Âdiyât, 8-11.
Şeytan Fakirlikle Korkutur: 2/Bakara, 268.
Cimrilik Etmekten Sakınmak: 17/İsrâ, 29, 31; 47/Muhammed, 37-38; 59/Haşr, 9; 64/Teğâbün, 16.
Mü’minler Cimrilik Yapmaz: 25/Furkan, 67.
CÖMERTLİK KONUSUYLA İLGİLİ ÂYET-İ KERİMELER
a- Cömert Olmak: 17/İsrâ, 29.
b- Allah Cömertlere Bolluk Verir: 2/Bakara, 268.
D- İNFAK KONUSUYLA İLGİLİ ÂYET-İ KERİMELER
İnfak; Allah Yolunda Harcamak: Bakara, 3, 195, 245, 254, 261, 270, 272, 274; Enfal, 3; Ra’d, 22; İbrahim, 31; Hacc, 35; Kasas, 77; Secde, 16; Fatır, 29-30; Hadid, 7; Münafıkun, 10-11; Teğabün, 16-17.
Mala Olan Sevgiye Rağmen Allah Sevgisiyle Harcamak: Bakara, 177; İnsan, 8.
Harcamada Ölçü: Furkan, 67; Muhammed, 36-38.
Allah İçin Harcamak ve Harcayanların Hali: Bakara, 264-266, 272; Kasas,77; Münafikun, 10-11; Leyl,17-21.
Harcamayı Malın İyisinden ve Sevilen Şeylerden Yapmak: Bakara, 267; Al-i İmran, 92.
Harcama Yapılacak Mal: Bakara, 3, 219; Şura, 38.
Kendilerine Verilecek Kimseler: Bakara, 215, 273; Nur, 22.
Harcadıklarını Başa Kakanlar: Bakara, 262-264, 266, Müzzemmil, 20.
Gösteriş Olsun Diye Harcamak: Bakara, 264, 266, 270, 272; Nisa, 38-39.
İnfaktan Kaçılmaz: Bakara, 268; Hadid, 10.
İnfaktan Kaçanlar: Mearic, 18-21.
İnfak Edenler Takvâ Sahibi Mü’minlerdir: Al-i İmran, 16-17, 134.
İnfak Edenlerin Mükafatı: Bakara, 272; Hadid, 7, 11; Teğabün, 17; Mearic, 24-25, 35; Leyl, 5-7, 18.
Kâfirler ve Müşrikler İnfak Etmezler: Yasin, 47; Kalem, 17-40; Hakka, 34; Müddessir, 43-44;Mâun1, 3.
Kâfirler Mallarını Allah Yolundan Çevirmek İçin Harcarlar: Enfal, 36; Beled, 5-12.
Fakirlere Yedirip İçirmek: Hacc, 28, 36; İnsan, 8-12, Fecr, 18.
Yetimlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
Esirlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
Kâfirler, Fakirlere Yedirip İçirmezler: Yasin, 47; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1-3.
Fakirlere İyilik Etmek: Bakara, 83; Nisa, 36.
Fakirlere Vermek: Bakara, 177, 215, 273; İsra, 26; Nur, 22; Rum, 38; Mearic, 24-25.
Sail’i (İsteyeni, dilenciyi) Azarlamaktan Sakınmak: Duha, 10.
Kâfirler, Fakirleri Küçük Görürler: En’am, 52-53; A’raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106-114.
Kâfirler ve Müşrikler, Fakirlere Vermezler: Yasin, 47, Kalem,17-40; Hakka,34; Müddessir,43-44; Mâun, 1-3.
E- ZEKÂT KONUSUYLA İLGİLİ ÂYET-İ KERİMELER
Zekât Vermek: 2/Bakara, 43, 83, 110, 177, 254; 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 71; 14/İbrahim, 31; 19/Meryem, 31, 55; 21/Enbiy^, 73; 22/Hacc, 35, 41, 78; 23/Mü’minûn, 4, 60; 24/Nûr, 37, 56; 27/Neml, 3; 31/Lokman, 4; 32/Secde, 16; 33/Ahzâb, 33; 58/Müc3adele, 13; 73/Müzzemmil, 20.
Zekâtı Malın İyisinden Vermek: 2/Bakara, 267.
Zekât, Fakirin Hakkıdır: 51/Zâriyât, 19; 70-Meâric, 24-25.
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK
- 319 -
Zekât Verenlerin Mükâfatı: 2/Bakara, 277; 4/Nisâ, 162; 5/Mâide, 12; 7/A’râf, 156; 9/Tevbe, 18, 99; 13/Ra’d, 18, 22-23; 23/Mü’minûn, 1-4.
Zekât Bereket Getirir: 30/Rûm, 39.
Allah, Kullarından Mallarının Tamamını İstemez: 47/Muhammed, 36-38.
Ürünlerin ve Meyvelerin Zekâatı: 6/En’am, 141.
Zekât Verilecek Kimseler: 9/Tevbe, 60.
Müellefe-i Kulûb (Kalpleri İslâm’a Isındırılmak İstenen Kişiler): 9/Tevbe, 60.
k- Zekâtı Vermeyenler: 4/Nisâ, 77; 9/Tevbe, 5, 11, 67, 79-80, 34-35; 41/Fussılet, 7; 107/Mâun, 7.
Cimrilik ve İnfakla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
1. (Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y. -İlk rakam cilt; ikinci rakam sayfa numarasıdır.-)
2. İnfak etmek için çok zengin olmak gerekmez: 3, 285
3. İnfak ve tasadduka teşvik: 10, 30-42
4. Kişi malını infak ederkenbaşta yakınlarından başlamalı: 14, 47-48
5. Tasadduk ve infaka teşvik: 10, 30-42
6. Sadaka hakkında umumi açıklama: 10, 16-17
7. Veren el, alan elden üstündür: 14, 48
8. Sadaka, 2, 542
9. Sadaka ve nafakanın fazileti: 10, 18-29; 14, 255-256; 15, 174, 419
10. Allah indinde makbul olan sadakayı sağ eliyle alır: 10, 18-19
11. Allah, sadaka ve zekât hususunda hiç kimseye hüküm verme yetkisi tanımamıştır: 7, 406
12. Allah’ın kabul ettiği sadaka, hangi maldan yapılır? 10, 18
13. Sadaka malı artırır: 17, 574
14. Makbul olan sadaka Allah indinde artar ve büyür: 10, 19-20
15. Sadaka azabı defeder: 9, 348; 15, 185
16. Sadaka ve belanın yarışı: 10, 32
17. Sadakanın def ettiği en önemli iki şey: 10, 25
18. Sadaka verirken ihlas nasıl olur? 10, 40-41
19. Sadaka, ölüm sırasında değil; hayat boyu verilmeli: 17, 340
20. Cenab- Hak, gizli sadaka vereni nasıl teşbih ediyor? 10, 32-33
21. Sadakayı men etmenin cezası: 15, 160-161
22. Sadakayı gizli vermek: 10, 33
23. Sadakanın zamanı var mıdır? 10, 34
24. Sadakanın ahkamı: 10, 43-54
25. Sadaka-i cariye: 16, 277, 547
26. Sadaka kimin hakkıdır: 14, 51-52
27. Allah yolunda savaşan kimsenin zengin bile olsa sadaka alıp alamayacağı: 7, 425
28. İhlasla, fakat sadaka ehline verilmeyen sadaka ne olur? 10, 40-41
29. Fâsık kimselere sadaka verilir mi? 10, 42
30. Rasûlullah ve Ehl-i Beyt’e sadaka haramdır: 15, 1102
31. Sadaka, şu beş kişi dışında zengine helal değildir: 7, 424
32. Sadaka verirken sıla-i rahm olanlara öncelik tanımak: 10, 60-61
33. Dilenciye sadaka verirken, dış görünüşün fonksiyonu ve sahâbe: 10, 23
34. Kadın, kocasından izin almadan tasadduk edebilir mi? 10, 49-51; 2, 374
35. Sadaka verecek kimsenin maddi durumu nasıl olmalıdır? 10, 27
36. Yapılan sadakadan dönmek: 10, 52-53
37. En hayırlı sadaka: 10, 17
38. Sadaka, geçmiş ve gelecek günahların affına vesile olabilir mi? 12, 463-464
39. Sadakanın en faziletlisi: 17, 472
40. Sadakanın en üstünü: 16, 548
- 320 -
KUR’AN KAVRAMLARI
41. Hangi sadaka daha üstündür: 16, 258-2259
42. Haram olan sadakının şümulü: 7, 415
43. Sadaka, hayır olan her şeye caridir: 3, 167
44. Hayırlı amelin dinen sadaka sayılabilmesinin şartı: 10, 16
45. Aile efradının nafakası için harcanan şeyler sadakadır: 16, 261
46. Aile için hangi harcama sadaka hükmüne geçer: 10, 28
47. Bir müslümana elbise giydirmenin sevabı: 10, 23
48. Kamil manada sadaka ne zaman verilir? 10, 43
49. Rasûlullah’a göre en efdal sadaka: 10, 54
50. Rasûlullah’ın en hoşuna giden sadaka hangisidir? 10, 35
51. Tasadduk edilen malın kıymeti Allah katında neye göredir? 10, 21-22
52. Sadakanın miktarı: 16, 259
53. Malın ne kadarı tasadduk edilir: 17, 340
54. Malının tamamını tasadduk caiz midir? 10, 43-44
55. Muhtaç duruma düşecek şekilde tasaddukta bulunmak ve Peygamberimiz’in tutumu: 10, 46-47
56. Sadakının iyi maldan verilmesi: 3, 343-344
57. Sadakayı haram kılan miktar ne kadardır? 14, 60
58. Elinden geldiği kadar sadaka verilmesi: 3, 546-547
59. Zekât, malın hakkıdır: 7, 343
60. Zekâtın önemi ve zekâta teşvik: 7, 321-323
61. Zekât, İslam’ın köprüsüdür: 7, 322
62. Namazla zekâtın bir bütün olması: 7, 340
63. Zekâtı vermede acele etmek: 7, 384
64. Zekâtı vermek kaydıyla para ve mal biriktirmek: 7, 336-337
65. Zekâtı verilen zinet eşyası kenz değildir: 7, 364
66. Zekâtın farziyeti, terkedenin günahı: 7, 327; 17, 540
67. Zekâtı vermeyenlerle savaşılır: 7, 345
68. Zekâtını vermeyenden cezalı olarak ve zorla zekât alınır: 7, 338
69. Zekâtını vermeyenin kıyamet günündeki hali: 7, 332
70. Zinetlerin zekâtını vermeyenlerin âhiretteki durumu: 7, 363-364
71. Zekât kimlere haram; kimlere helal? 7, 414-415, 421, 426
72. Zekât kimlere verilir? 7, 325
73. Fâsık kimselere sadaka ve zekât verilir mi? 10, 42
74. Müellefe-i kulub’a zekât verilir mi, verilmez mi? 7, 427
75. İnfak; Allah Yolunda Harcamak: Bakara, 3, 195, 245, 254, 261, 270, 272, 274; Enfal, 3; Ra’d, 22; İbrahim, 31; Hacc, 35; Kasas, 77; Secde, 16; Fatır, 29-30; Hadid, 7; Münafıkun, 10-11; Teğabün, 16-17.
76. Mala Olan Sevgiye Rağmen Allah Sevgisiyle Harcamak: Bakara, 177; İnsan, 8.
77. Harcamada Ölçü: Furkan, 67; Muhammed, 36-38.
78. Allah İçin Harcamak ve Harcayanların Hali: Bakara, 264-266, 272; Kasas,77; Münafikun, 10-11; Leyl,17-21
79. Harcamayı Malın İyisinden ve Sevilen Şeylerden Yapmak: Bakara, 267; Al-i İmran, 92.
80. Harcama Yapılacak Mal: Bakara, 3, 219; Şura, 38.
81. Kendilerine Verilecek Kimseler: Bakara, 215, 273; Nur, 22.
82. Harcadıklarını Başa Kakanlar: Bakara, 262-264, 266, Müzzemmil, 20.
83. Gösteriş Olsun Diye Harcamak: Bakara, 264, 266, 270, 272; Nisa, 38-39.
84. İnfaktan Kaçılmaz: Bakara, 268; Hadid, 10.
85. İnfaktan Kaçanlar: Mearic, 18-21.
86. İnfak Edenler Takvâ Sahibi Mü’minlerdir: Al-i İmran, 16-17, 134.
87. İnfak Edenlerin Mükafatı: Bakara, 272; Hadid, 7, 11; Teğabün, 17; Mearic, 24-25, 35; Leyl, 5-7,18.
88. Kâfirler ve Müşrikler İnfak Etmezler: Yasin, 47; Kalem, 17-40; Hakka, 34; Müddessir, 43-44;
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK
- 321 -
Maun, 1, 3.
89. Kâfirler Mallarını Allah Yolundan Çevirmek İçin Harcarlar: Enfal, 36; Beled, 5-12.
90. Fakirlere Yedirip İçirmek: Hacc, 28, 36; İnsan, 8-12, Fecr, 18.
91. Yetimlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
92. Esirlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
93. Kâfirler, Fakirlere Yedirip İçirmezler: Yasin, 47; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1-3.
94. Cömert Olmak: İsra, 29.
95. Allah, Cömertlere Bolluk Verir: Bakara, 268.
96. Fakirlere İyilik Etmek: Bakara, 83; Nisa, 36.
97. Fakirlere Vermek: Bakara, 177, 215, 273; İsra, 26; Nur, 22; Rum, 38; Mearic, 24-25.
98. Sail’i (İsteyeni, dilenciyi) Azarlamaktan Sakınmak: Duha, 10.
99. Kâfirler, Fakirleri Küçük Görürler: En’am, 52-53; A’raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106-114.
100. Kâfirler ve Müşrikler, Fakirlere Vermezler: Yasin, 47, Kalem,17-40; Hakka,34; Müddessir,43-44; Maun, 1-3
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 313-314, 322-323
2. TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Y. c. 8, s. 4, 72-73
3. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 4, s. 394-402, 453
4. Kütüb-i Sitte: 10/ 26-27
5. Fakirler ve Zenginler, Vehbi Karakaş, Timaş Y.
6. Fakirlik Problemi Karşısında İslâm, Yusuf el-Kardavî, Nur Y.
7. Kur’an’da İnfak, Nihat Temel, İFAV Y.
8. İnfak (Allah Yolunda Harcama), Veysel Özcan, Mirfak Y.
9. İbadet mi Ayin mi? Mustafa Karataş, Dersaadet Y. S. 128-134
10. Kur’an’ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, Beyan Y. S. 160-164
11. İlmin Işığında İslâmiyet, Afi A. Tabbara, Kalem Y. S. 363-375
12. İslâm’da Sosyal Adalet, Seyyid Kutub, Cağaloğlu Y. S. 181-187
13. Kur’an-ı Kerim’de Salah Meselesi, Ömer Dumlu, D. İ. B. Y. s. 41
14. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 110-113; 133-141
15. Ahlak Bilinci, Hüseyin Caneri, Denge Y. s. 85-90
16. Arınma Yolu, Abdülhamid Bilali, Şafak Y. c. 2, s. 62-66
17. Anahatlarıyla İslâm Ahlakı, Mustafa Çağrıcı, Ensar Neşriyat, s. 280-282
18. İktisad Bilinci, Hekimoğlu İsmail, Denge Y. Fakirler ve Zenginler, Vehbi Karakaş, Timaş, Y.
19. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Neşriyat
20. Kur’ani Araştırmalar, Murtaza Mutahhari, Tuba Y. c. 2, s. 20-32
21. İslâm’da Zekât Müessesesi, Yunus Vehbi Yavuz, Çağrı Y.
22. İbadet ve Müessese olarak Zekât, Heyet, İSAV Y.
23. Zekât, İsmail Ezherli, D.İ.B. Y.
24. Zekât, Mehmed Zahid Kotku, Seha Neşriyat
25. Zekât ve Verileceği Yerler, Kemal Coşkun, Fazilet Neşriyat
26. Sosyal Güvenlik Açısından Zekât, Turan Yazgan, Türk Dünyası Araş. Vakfı Y.
27. Psikolojik Açıdan Hz. Peygamber’in İbadet Hayatı, Habil Şentürk, Bahar Y. S. 89-92
CİN
- 323 -
Kavram no 24
İman 6
Bk. Sihir/Büyü, Vesvese, İblis/Şeytan,Ruh, Nefs
CİN
• Cinn; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Cin Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Cin Kavramı
• Cin Konusuyla İlgili Bazı Meseleler
• Fetişizm; Büyü ve Korku Dini
• Cin Sûresi
• Cinnet/Cünûn
• Melek, Cin, Şeytan Gibi Rûhânî Varlıkları Allah’a Şirk/Ortak Koşanlar
• İfrît, Peri
• Gûl ve Gûlyabaniler
• Nazar Değmesi
• Sihir/Büyü
• Kehânet ve Arâfet/Arrâflık
• Tütsüleme inancı
• Rukye İnancı
• Muskalar (Temâim)
“(Rasûlüm!) De ki: Cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum Kur’an’ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: ‘Gerçekten biz, doğru yola ileten hârikulâde güzel bir Kur’an dinledik. Biz de ona iman ettik. (Artık) Kimseyi Rabbimize asla şirk/ortak koşmayacağız.” 1512
Cinn; Anlam ve Mâhiyeti
Cin Kelimesinin Lügat ve Terim Anlamı: “Cin” ismi, Arapça “cenne” kelimesinden gelir. Cenne: Örttü, gizledi, gölgeledi demektir. Kelimenin aslı, bir şeyi duyulardan gizlemek anlamındadır. Nitekim toprağı örtülmüş bağ ve bahçeye, aynı kökten gelen cennet adı verilir. Cenin, ana rahminde saklı kalan çocuk, cenan, göğüs içinde gizlenen kalp, cinnet ve cünûn, nefis ile akıl arasında perde olan delilik anlamına gelir. Bu kelimelerin hepsinde histen gizleme anlamı vardır. Gizlenmek, gizli kalmak, gözle görülmeyen gizli kuvvetler anlamına gelen cin, bu esasa göre, izli yaratıklar cinsine delâlet eden bir cins isimdir.
Cinlere gizlendiklerinden dolayı cin adı verilmiştir. Çünkü “ictinas” gizlenmek anlamındadır. Cennet de ehlini ağaçlarıyla gizlediğinden bu adı almıştır.
Kur’ân-ı Kerim’de cinn, cânn ve cinnet adlarıyla anılmışlardır. Erkeklerine cinnî, dişilerine ise cinniyye adı verilir. Cinlerin bir tek ferdine “cinnî” denir. “cânn” kelimesi cin ile eşanlamdır. Ğûl ve ifrit cinlerin değişik türleridir.
1512] 72/Cinn, 1-2
- 324 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâm’dan önce Arabistan’da cinler, çölün “satyre” ve “nymphe”leri idi. Tabiat hayatının, insanların hükmü altına girmemiş ve düşman kalmış tarafını temsil ediyorlardı. Fakat Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bey’ati esnasında cinler önemli ve bilinmeyen ilâhlar arasına girmekte idiler. Mekke Arapları cinler ile Allah arasında bir nesep yakınlığı bulunduğunu söylerler,1513 onları Allah’ın ortakları mertebesine çıkarırlar1514 ve onlardan yardım dilerlerdi.1515
Cinin varlığı Kur’an ve sünnet ile sabittir. Hatta cinler hakkında başlı başına bir sûre mevcuttur. Hayat sahibi yaratıklar yalnız şu madde dünyasındaki insanlarla, çeşitlerini bilemediğimiz hayvanlardan ibaret değildir. Melekler Allah’a itaattan asla ayrılmazlar. Göklerde bulunurlar, ancak Allahu Teâlâ’nın emriyle yeryüzüne iner, tekrar göklere yükselirler. Cinler ise, insanlar gibi yeryüzünde bulunurlar. Mü’minleri ve kâfirleri vardır. Meleklerin ve cinlerin varlığı, Kur’an ve sünnetle sabit olduğundan, bunları inkâr etmek, İslâm akîdesini zedeler.1516
Bütün metafizik, metapsişik ve spiritüel değerler ve gerçekler konusunda olduğu gibi cin ve şeytan konusunda da tek kaynağımız Kur’ân-ı Kerim’dir. Bilindiği üzere ruh, melek, cin ve şeytan gibi bazılarını beş duyumuzla asla algılayamadığımız, bazılarını ise çok nâdir olarak duyumsar gibi olduğumuz varlıklara ilişkin bilgiler ancak vahiy sayesinde insana ulaşmıştır.
Kur’ân-ı Kerim’de “Cin” kelimesi 22 kez, “Cinler” demek olan (cinin çoğulu) “Cann” kelimesi 7 kez; Yine cinin çoğulu olan “Cinneh” kelimesi de 10 kez geçmektedir. Bu âyetlerde cinler hakkında verilen bilgiler, onları bize yeteri kadar tanıtmaktadır ve bir kısmı ilginçtir. Bu bilgileri şu şekilde özetleyebiliriz:
1- Cinler, insanlardan önce ve (deri gözeneklerinden içeriye işleyebilecek özellikte kavurucu ve zehirleyici özel bir) ateşten yaratılmışlardır.1517 Âyette “Nâru’s-Semûm” olarak adlandırılan bu ateşin radyoaktif bir madde olabileceği akla gelmektedir. Ancak her radyoaktif maddenin cin olduğunu kabul etmek güçtür. Örneğin insan topraktan yaratılmıştır. Ancak insan vücudu (biyolojik özellikleri içinde) toprak olmadığı gibi, toprak da insan bedenini oluşturan et, kan ve kemik gibi unsurların hiç biri cinsinden değildir. Binaenaleyh denebilir ki ilâhî bir sistemle meydana gelmiş olan bu dönüşümün geriye doğru uzayan halkalarından ilki topraktır. Bir karşılaştırma ile cinler için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Yani cinler de büyük olasılıkla mevcut özellikleri içinde radyoaktif madde değildirler. Ancak yaratılmış oldukları temel madde “Nar’is-Semûm” dur. Çünkü cinlerle haşir neşir olan insanlar vardır ki aralarında süren sıkı ilişkilere rağmen bu kimseler ne kavrulmakta, ne de zehirlenmektedirler. Ayrıca kötülük yapmış ve suç işlemiş cinlerin de cehenneme girecekleri, yani ateşle cezalandırılacakları Kur’ân-ı Kerim’de ifade edilmiştir.1518 Bu da onların mevcut bedenleriyle ateş olmadıklarını kanıtlamaktadır.
2- Allah (c.c.)’ın gönderdiği elçilere karşı düşmanlık eden insan ve cinlerden
1513] 37/Sâffât, 158
1514] 6/En'âm, 128
1515] 62/Cumua, 6
1516] Şâmil İslam Ansiklopedisi, 1/314-315
1517] 15/Hicr, 27
1518] 32/Secde, 13
CİN
- 325 -
şeytanların bulunduğu, Kur’ân-ı Kerim’de haber verilmektedir.1519 Unutulmamalıdır ki “Şeytan” adı, din terminolojisinde: Vesvese veren, yoldan çıkaran, ayak kaydırmaya çalışan ve daima suç işlemeye özendiren bir kişiliği sembolize eder. Bütün bu nitelikler ancak akıl ve bilinçle birlikte söz konusu olabilir. Âyetten çıkarılan bu sonuç ise cinlerin de aynen insanlar gibi akıllı ve bilinçli olduklarını kanıtlamaktadır. Ayrıca, “Ben, cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”1520 mealindeki âyet-i kerime de bu gerçeği teyid etmektedir. Çünkü akıl ve bilince sahip olmayan varlıkların kullukla mükellef tutulması düşünülemez. Kur’ân-ı Kerim’de cinlerin akıl ve bilinç sahibi olduklarına ilişkin daha başka kanıtlar da vardır.
3- Cinlerden bir grubun Kur’ân dinledikleri, hatta o sırada birbirlerine: “Susun, dinleyin!” diye uyarıda bulundukları, okuma sona erince de kendi topluluklarına dönerek bu olayı anlatıp onları Hz. Peygamber’in (s.a.s.) dâvetine uymaya çağırdıkları yine Kur’ân-ı Kerim’de anlatılmaktadır.1521 Bundan anlaşılıyor ki cinlerin de mü’minleri ve kâfirleri vardır. Elbett ki buna bağlı olarak iyileri ve kötüleri de vardır. Nitekim Cin Sûresi’nin 11-15. âyetlerinde bu konu gâyet açık bir şekilde anlatılmıştır. Bu bilgiler sayesinde cinlerin de aynen insanlar gibi mükellef olduklarını, Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarına uyanlarının ödüllendirileceğini, suçlularının ise cezaya çarptırılacağını anlıyoruz.
4- Cinler insanları görür, Fakat insanlar cinleri göremezler “...Sizin onları görmediğiniz yerlerden o (şeytan) ve yandaşları sizi görürler.”.1522 Yapıları bakımından sahip bulundukları ayrıcalıklar sayesinde insanların yapamayacağı olağanüstü işleri başarırlar. Örneğin, çok uzak mesafelere anında ulaşırlar. 1523
Cinlerin gizliyi bildiklerine ilişkin kanaat doğru değildir. Gizliyi, Allah’dan ve O’nun haberdar ettiği kimselerden başkası bilemez.1524 Bazı kimselerin, ilişki kurdukları cinler aracılığıyla gizli şeyleri öğrendiklerine ilişkin kanaatin iç yüzü şöyledir:
Gizlilik, göreceli bir meseledir. Örneğin, birinin zihnindeki düşünce ve inançlar, Allah’dan başka ne insan, ne de cin tarafından asla bilinemez. Herhangi bir yerde gizli ya da saklı bir şeyi keşfetmeye gelince bu, imkânlara ve şartlara bağlıdır. Araştırmak ve araç kullanmakla gizli bir maddeyi, bir rezervi, ya da bir bilgiyi elde etmek, yerine göre mümkün olabilir. Örneğin bir defineyi ortaya çıkarmak için insan hangi yollara başvuruyor ise cin de aşağı yukarı aynı yolları izlemek durumundadır. Şu varki cin, yapısı itibariyle daha seri ve daha esnektir. Bu sayede insanın giremediği dehlizlere, karanlık, dar, sarp ve çetin mevkilere cin rahatlıkla girebilir; Yüksek, kuytu, derin, uzak ve elverişsiz arazilere ulaşabilir. Fakat insanın, cinleri öyle her istediği konuda kullanabileceğine, dilediğini onlara yaptırabileceğine ya da cinlerin, her istedikleri şeyi yapabileceklerine ihtimal vermemek gerekir. Aksi halde onlarla ilişki kuranlar, başta stratejik merkezler, devlet
1519] 6/En’âm, 112
1520] 51/Zâriyât, 56
1521] 46/Ahkaf, 29, 30, 31
1522] 7/A’râf, 27
1523] 27/Neml, 39
1524] 3/Âl-i İmran, 179; 6/En’âm, 50, 59; 7/A’râf, 188; 10/Yûnus, 20; 11/Hûd, 31, 123; 16/Nahl, 77; 18/Kehf, 26, 27/Neml, 65; 34/Sebe’, 14; 52/Tûr, 41, 53/Necm, 35, 68/Kalem, 47, 72/Cinn, 26
- 326 -
KUR’AN KAVRAMLARI
arşivleri, hazineler, borsalar ve bankalar olmak üzere dünyadaki zenginlik ve sır kaynakları üzerinde istedikleri gibi tasarrufta bulunabilecek ve insanlığın nizam ve düzenini altüst edecek, dünyayı oyuncak haline getireceklerdi. Cinler gerçekten aramızda dolaşıyor olsalar bile onların da mutlak sûrette uymak zorunda oldukları kesin kayıtlar ve kurallar, ya da asla aşamayacakları doğal engeller vardır.
5- Cinlerde üreme vardır, onlar da çoğalırlar.1525 Ancak nasıl yaşadıklarını ve nasıl çoğaldıklarını bilemiyoruz. Cinlerle evlilik kurduklarını ileri süren insanlara inanmak güçtür. Özellikle Allah’ın emir ve yasaklarına uymayan insanların hemen hepsi de şeytanların etkisi altındadırlar ki şeytanlar cinlerin, ahlâksız, suçlu ve günahkârlarıdır. Bunu Kur’ân-ı Kerim de doğrulamktadır. Ezcümle En’âm Sûresi’nin 128’inci âyet-i kerimesi’nde: Allah Teâlâ’nın, bütün cinleri ve insanları bir araya toplayacağı kıyamet gününde cinlere, birçok insanları elde ettiklerini açıklayacağı ifade edilmektedir. Yine aynı âyette onlarla dostluk kuran insanların da “Ey Rabbimiz! -gerçekten- karşılıklı olarak birbirimizden yararlandık ve bize verdiğin sürenin de sonuna ulaşmış bulunuyoruz.” diye itirafta bulunacakları, o sırada Allah Teâlâ’nın da: “(öyle ise) Durağınız ateştir!” diyeceği anlatılmaktadır.
Bu âyetin ışığında diyebiliriz ki birçok kimsenin insanlık kaydından sıyrılmasında, çeşitli suç ve günahların işlenmesinde, vahşetlerin, tecavüz ve katliamların arka planında cinlerin rol oynadıkları ihtimali vardır.1526
Cinlerin Varlıkları ve Bunun Delilleri:Cinlerin varlıkları Kitap ve Sünnetle sâbittir.
1) Kitaptan Delili: Cin sûresine ek olarak, Kur’ân-ıKerim’in birçok yerinde onlardan bahsetmiştir. Onlardan birkaçı:
“Ben cinleri ve insanları sadece bana ibâdet etsinler diye yarattım.”1527
“Hani cinlerden bir grubu Kur’ân-ıdinlemeleri için sana yöneltmiştik.”1528
2) Sünnetten Delili: Sünnet-i Nebeviye’de de cinlerin varlıklarını isbat eden ve onlardan haber veren birçok hadis-i şerif vardır. Onlardan bir kaçı:
“Rasûlullah (s.a.s.) ashâbından bir cemaatle birlikte Ukaz panayırına gitmeğe kastederek yola çıktılar. O tarihte şeytanlara gökten haber almak yasaklanmış; üzerlerine göktaşları atılmış, bunun üzerine şeytanlar kavimlerinin yanına dönmüşler. Kavimleri onlara: “Size ne oldu?” demişler. Şeytanlar: “Semadan haber almaktan men edildik. Üzerimize göktaşları gönderildi.” diye cevap vermişler. Kavimleri: “Bu mutlaka yeni meydana gelmiş birşeyden olacak. Siz hemen yeryüzünün doğusunu batısını dolaşın da bakın semadan haber almamıza mâni olan bu şey nedir?” demişler. Tıhame taraflarını tutan takım Ukaz panayırına gitmekte olan peygamber (s.a.s.) Nahle denilen yerde ashâbına sabah namazını kıldırırken onun yanına uğramışlar. Cinler Kur’an’ı işitince onu dinlemişler ve (birbirlerine) semadan haber almanızı engelleyen işte budur.” demişler. Sonra kavimlerine dönerek: “Ey kavmimiz! Biz doğru yolu gösteren şaşılacak bir kıraat dinledik. Ve ona iman ettik, bundan sonra Rabbimize asla hiçbir şeyi şirk
1525] 18/Kehf, 50
1526] Ferit Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları, 321-325
1527] 51/Zâriyât, 56
1528] 46/Ahkaf, 29
CİN
- 327 -
koşmayacağız.” demişler. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle Peygamberimize (s.a.s.): “De ki: Bana cinlerden bir takımının (okuduğu) Kur’an’la dinledikleri vahiy olundu.” âyetini inzâl etti. 1529
Cinlerin Mükellef Oluşu: Cinler de dünya ve âhiret ahkâmı itibariyle insanlar gibi mükellef olup onlara da peygamberler gönderilmiştir.
“Ben insanları ve cinleri ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.” 1530
“Ey cin ve insan topluluğu; size, içinizden, âyetlerimi anlatan ve şu (korkunç haşr) gününüzün geleceğini haber verip sizi korkutan peygamberler gelmedi mi?” 1531
“Doğrusu biz (cinler) o hidâyet rehberi (olan Allah’ın Peygamberini) dinlediğimizde hemen O’na inandık. Her kim bu sûretle Rabbi’ne iman ederse o, ne hakkı eksilmekten, ne de zulme uğramaktan korkmaz.” 1532
“Şu vakti de hatırla ki, cinlerden bir kısmını Kur’an dinlesinler diye sana sevketmiştik. Onlar (Peygamber’in huzurunda) Kur’an dinlemeye hazır olunca (birbirlerine): “Susunuz (dinleyiniz)” dediler. Kur’an okunması bitirilince de döndüler ve inzâr etmek üzere kavimlerine gittiler. Ey kavmimiz, dediler: Biz bir kitap dinledik. Mûsâ’dan sonra indirilmiş. O, kendisinden öncekini tasdik ile hakka ve doğru bir yola hidâyet ediyor. Ey kavmimiz, Allah’ın dâvetçisine icabet ve ona iman edin ki, Allah günahlarınızdan bir kısmını mağfiret etsin ve sizi elem verici bir azaptan korusun ve her kim Allah’ın dâvetçisi (Peygamberi)ne icabet eylemezse arzda aciz bırakacak değildir. Ve ona ondan başka sahip olacak veliler de yoktur. Öyleleri açık bir dalâlet içindedirler.” 1533
“Ey insan ve cinn sizin de hesabınızı ele alacağız. Hal bu iken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz? Ey cinn ve insan toplulukları göklerin ve yerin çevresinden geçmeğe gücünüz yetiyorsa geçin. Ama Allah’ın verdiği bir güç olmadan geçemezsiniz. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”1534
Bu âyetler her iki varlığın yaratılış gayesinin Allah’a ibâdette bulunmak olduğunu ve âhirette sorumlu tutulacaklarını bildirir.
Peygamberimizi Kur’an okurken dinleyen bir kısım cinlerin, kavimlerine vardıklarında şu sözleri söyledikleri haber verilir: “Biz hakiki hayranlık veren bir Kur’an dinledik ki o, hakka ve doğruya götürüyor. Bundan dolayı biz de ona iman ettik. Rabbimize bundan sonra hiç bir şeyi asla ortak tutmayacağız.”1535 Bir başka âyet-i kerimede, peygamber efendimizi dinleyen cinlerin bir kısmının salih müslümanlar olduğu, bir kısmının böyle olmadığını söyledikleri beyan edilir. “Gerçekten kimimiz müslümanlar, kimimiz ise zulmedenlerdir. Müslüman olanlar, işte onlar doğru yolu arayıp bulanlardır. Zulmedenlere gelince onlar da cehenneme odun oldular.”1536
İmam müslim’in rivâyet ettiği bir hadis-i şerif’in meali şöyledir: İbn Mesud diyor ki: “Bir gece Rasûlullah ile beraberdik, derken aramızdan kayboldu.
1529] Ahmed Muhammed Davud, Akidetu’t-Tevhid, Ravza Y., 66-67
1530] 51/Zâriyât, 56
1531] 6/En'âm, 130
1532] 72/Cinn, 13
1533] 46/Ahkaf, 29-32
1534] 55/Rahmân, 31-34
1535] 72/Cinn, 1-2
1536] 72/Cinn, 14-15
- 328 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Vadilerde, dağlarda aradık, bulamadık. Bu yüzden bütün geceyi endişe içinde geçirdik. Nihâyet sabaha erdik. Bir de baktık ki o Hira’dan geliyor. Ya Rasûlallah dedik, sizi kaybettik, aradık bulamadık. Bu yüzden bütün gecemiz endişe içinde geçti. Şöyle buyurdu: “Bana cinden dâvetçi geldi. Onunla beraber gittim, onlara Kur’an okudum.” 1537
Cinlerin mü’min olanları mü’minlerle beraber cennette, kâfir olanları kâfirlerle beraber cehennemdedir.
Cinler Gaybı Bilebilirler mi? Cinler gaybı bilemezler. Çünkü gaybın bilgisi sadece Allah’a aittir. Ancak Allah, peygamberlerden bazı seçkin kullarına bunun bilgisini verebilir: “...Gaybı bilen ancak O’dur... Ancak dilediği peygamber bunun dışındadır.”1538 “...Eğer cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.” 1539
Bazı sihirbaz ve büyücüler, cinlerin kâfir olanlarını kullanarak kendilerine has bir yolla sihir ve büyü yaparlar. Sihir ve büyü yapmak İslâm’a göre haramdır, büyük günahlardandır.
Rasûlullah Cinleri Gördü mü? Hadis râvileri Rasûlullah’ın (s.a.s.), cin’i görüp görmediği konusunda farklı görüştedirler. Müslim’de, Abdullah İbn Mes’ud’dan (r.a.) rivâyete göre, Peygamber Efendimiz cinni’lerin dâvetine icabet buyurmuş, onları görmüş ve irşad etmiştir. Buhârî ve Müslim’in, İbn Abbas’tan rivâyetlerine göre ise, Hz. Peygamber ashâbıyla “Ukaz” panayırına giderken “Nahle”de sabah namazını kıldırmış, bir grup cin gelip Kur’an dinlemiş ve müslüman olmuştur. Bu durumu Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber Efendimize Cin sûresinin ilk âyetlerinde haber vermiştir. 1540
Müfessir İmam Kurtubî, bu iki rivâyeti şu şekilde yorumlar: İbn Abbas’ın rivâyetine göre, Hz. Peygamber o olayda, cinni görmemiş; onların Kur’an dinleyip müslüman olduklarını, Cenâb-ı Hak daha sonra haber vermiştir. Fakat bu olayla İbn Mes’ud’un rivâyet ettiği olay farklıdır. Nitekim İbn Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir: “Bir gece Hz. Peygamber (s.a.s.) ile beraberdik. Derken aramızdan kayboldu. Vadilerde, dağlarda aradık bulamadık. O geceyi hep endişe içinde geçirdik. Nihâyet sabah olunca bir baktık ki Hîra tarafından geliyor. “Ya Rasûlallah dedik, sizi kaybettik. Aradık bulamadık. Bu yüzden bütün gecemiz endişe içinde geçti.” şöyle buyurdu: “Bana cin(ler)den bir dâvetçi geldi. Onunla beraber gittim. Onlara Kur’an okudum.” 1541
Cinlerin Yaratılışları, Özellikleri ve Mâhiyetleri: Cinler insanlar gibi mükellef ve akıllı yaratıklardır. Fakat insan yapısından farklıdırlar. Duyu organlarıyla anlaşılmazlar. Tabiatları üzere ve gerçek şekilleriyle görünmezler.
Cinler insanlardan önce yaratılmışlardır, Kur’ân-ı Kerîm’de çok zehirli, dumansız alevli bir ateşten yaratıldıkları haber verilir: “Cânnı da, daha önce çok zehirli ateşten yarattık.” 1542
1537] Hasan Basri Çantay, Meal-i Kerim, 7/A’râf, 20: 3/1075
1538] 72/Cinn, 26-27
1539] 34/Sebe’, 14 ; bk. 72/Cinn, 8-10
1540] 72/Cinn, 1-3
1541] Kurtubî, el-Câmî'li-Ahkâmi'l-Kur'an, Beyrut 1967, 19/2 vd ; Şâmil İslam Ansiklopedisi, 1/315
1542] 15/Hicr, 27
CİN
- 329 -
Cinlerin erkek ve dişi olanları vardır. “İnsanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kişilere (ricâle) sığınırlar…”1543 âyeti bunu ifade eder. Cinler de insanlar gibi evlenirler, çoğalırlar, zürriyetleri de olur, yerler, içerler. İhtiyarı, genci vardır. Cinler de mükellef olup insanlar gibi Allah’ın emir ve yasaklarına uymak zorundadırlar:
Cinlerin yaratılışları türlü şekillere girmeye, ağır işler görmeye elverişlidir. Nitekim Kur’an’da ifade olunduğuna göre,1544 Hz. Süleyman Belkıs’ın tahtını Yemen’den getirmek isteyince, bir cin, daha sen makamından kalkmadan ben sana onu getiririm, benim herhalde buna yetecek gücüm var demiştir. Süleyman (a.s.) Kudüs’te, getirilecek taht Yemen’deydi. Onu bir saniyede getirmek büyük bir hız ve güce sahip olmak demekti. Aslında görünmeyen cinnin Hz. Süleyman’la karşılıklı konuşması ise onun gözle görülebilecek bir sûrete girdiğini ifade eder. Süleyman peygamber, cinleri ağır ve güç işlerde çalıştırmıştır. Cinler bir keresinde Süleyman’a (a.s.) mahkûm olmuşlardı. “Süleyman (a.s.)’ın önünde, Rabbı’nın izniyle iş gören bazı cinler de vardı. İçlerinden kim bizim emrimizden ayrılıp saparsa ona çılgın azabdan tattırdık. Onlar Süleyman’a kalelerden, heykellerden havuzlar kadar (geniş) leğenlerden, sabit kazanlardan ne dilerse yaparlardı.” 1545
Cinlerin mü’minleri ve kâfirleri vardır. Mü’minleri cennete; kâfirleri cehenneme gidecektir. Cinlerin mü’minleri insanlara faydalı, kâfirleri de zararlı olurlar. Cinler de insanlar gibi Allah’ın emir ve yasaklarına uymak zorundadırlar. Kur’ân-ıKerim onların da kitabıdır, onlar da Kur’ân-ıKerim’i dinlerler. “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi okuyan ve bu karşı karşıya geldiğiniz gününüzle sizi uyarıp korkutan peygamberler gelmedi mi?”1546 “(Rasûlüm!) De ki: ‘cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum Kur’an’ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: ‘Gerçekten biz, doğru yola ileten harikulade güzel Kur’an’ı dinledik. Biz de ona iman ettik. (Artık) kimseyi Rabbımıza asla ortak koşmayacağız. Doğrusu bizim beyinsiz olanımız (İblis veya azgın cinler), Allah hakkında pek aşırı yalanlar uyduruyormuş. Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da, onların (şımarıklıklarını ve) azgınlıklarını arttırırlardı. Doğrusu, biz cinler, göğe erişmeye çalıştık; fakat onu sert bekçilerle, alevler ve meş’alelerle doldurulmuş bulduk. Gerçekten biz, -kimimiz sâlih kişiler, kimimiz ise bunlardan aşağıda- türlü türlü yollar tutmuştuk. İçimizde, (Allah’a) teslimiyet gösterenler de var, hak yoldan sapanlar da var.” 1547
Cin ve Şeytanın İnsan ile Olan Münâsebetleri: İnsanları aldatarak, küfre ve sapıklığa yöneltmeğe ve onların ahlakını bozmaya çalışan şeytan, insanın açık bir düşmanıdır. 1548
Eskiden müşrikler, ilahî sırları bildiğini sandıkları ve bu sebeple korktukları cinleri ilâhlık derecesine çıkarırlardı. Dev, gulyabani, şeytan, peri, cin ve melek adıyla andıkları, hayra veya şerre kaadir sandıkları esrarengiz ruhanî yaratıkları ilah kabul ederek, onlara tapınırlardı. Her birine çeşitli tılsımlar, sihirler yapan Sabiîler, câhiliyye Arapları ve diğer müşrikler, görülmeyen gizli yaratıklar olan
1543] 72/Cinn, 6
1544] 27/Neml, 39
1545] 34/Sebe’, 12-13; Şâmil İslam Ansiklopedisi, 1/314 ; A. Lütfi Kazancı, İslam Akaidi, Marifet Y., 101; Ahmed Muhammed Davud, Akidetu’t-Tevhid, Ravza Y., 65
1546] 6/En’âm, 130
1547] 72/Cinn, 1-2, 4, 6, 8, 11, 14
1548] 2/Bakara, 168; 5/Mâide, 91; 36/Yâsin, 60-61
- 330 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cin ve şeytanları Allah’a ortak koşar, O’na oğullar ve kızlar uydururlardı.
Bazı insanların zannettiği gibi cinler ve şeytanlar, ne göklere yükselirler, ne İlahî sırları kulak hırsızlığı yapıp öğrenerek yeryüzüne inerler. Bu, onların ne görevidir, ne de buna güçleri yeter. Bununla birlikte, insanların görmediği ve bilmediği bir çok manevî ve âdi olayları görür ve bilirler. Fakat, cinlerin şeytanlıklarına kapılarak ve gaipten sırlar öğrenmek sevdasıyla onların istilasına düşmemeli, kötü tasarrufuna girmemelidir. Cinlere verilen tasarruf kudreti, insanlara verilen idrâk kuvvetinden daha yüksek değildir ve bunların hepsi ilahî kudret önünde bir hiçtir. Onun içindir ki, Allah’a ihlâsla iman eden gerçek mü’minler onlardan korkmazlar ve istilalarına uğramazlar. Çünkü Kur’ân-ıKerim’in nuru onları yakar.
Cin ve Şeytanın Varlığı Akla Ters Değildir: Saf ateşten yaratılan ve insan gözüyle görülemeyen cinler ile, aynı cinsten olduğu Kur’an’da haber verilen şeytanın gizli varlıklar oldukları, varlıkları Kur’an’la sabittir. Bu konuda birçok âyet ve Kur’an’da “Cin sûresi” adıyla anılan müstakil bir sûre vardır. Cinlerin varlığını Hz. Peygamber de haber vermiştir. O halde, bizim müslüman olarak, muhkem âyetler ve sahih hadislerle var olduğu bildirilen cin ve şeytanın, Allah’ın görülmeyen gizli yaratıkları olduğuna inanmamız gerekir.
Şer’an sâbit olan meleklerin varlığını inkâr etmeyen insan aklı, aynı sebepten, varlığı şer’an sabit olan cin ve şeytanı da inkâr edemez. Çünkü bu husus, aklen muhal değildir. Cinlerin de cismanî bir bünyesi olabilir. Fakat bizim her bünyeyi görmemiz zaruri olmadığı gibi, gördüğümüz cisimlerin de her cüz’ünü göremediğimiz bilinen bir gerçektir. O halde, gözlerimizin önünde, bir bünyeye sahip birçok varlıklar olduğu halde, biz onları görmeyebiliriz. Nitekim mikroplar var olduğu halde, onları çıplak gözle göremeyiz. Bu bakımdan, hava içinde hiç hissetmediğimiz dalgalar ve ışınlar bulunduğu gibi, araç ve âletle bile hissedemeyeceğimiz gizli varlıklar bulunabilir.
Esasen, bütün cismanî ve fizikî kuvvetleri henüz keşfedemediğimiz bir gerçektir. O halde çok geniş olan kâinatta, duyularımızdan gizli ve görme gücüne sahip olmadığımız ruhanî varlıkların bulunduğunu inkâr etmek doğru olmaz. Her türlü varlığı yaratmaya kaadir olan Allah’ın yarattıklarının, yalnız gözümüzle veya âletlerle görüp bildiğimiz şeylerden ibaret olduğunu sanmak, büyük gaflet olur. Bu ise, yüce Allah’ın ilahî kudretini ve evrenin kapladığı alanı bilmemekten başka bir şey değildir.
Şeytan-Cin İlişkisi: Şeytan da cinlerdendir. Allahu Teâlâ kendisini Hz. Adem’e (a.s.) secde etmekle mükellef tutmuş; şeytan ise, kendisinin ateşten, Adem’in topraktan yaratıldığını ileri sürerek secde etmemiştir. Bunun üzerine Allahu Teâlâ onu rahmetinden kovmuş o da kâfir olmuştur.1549 Şeytanların amiri durumundaki şeytana İblis denir. Şeytan, insanları azdırmak için çeşitli yollara başvurur. Ondan sakınmak gerekir: “Ey Âdemoğulları, Şeytana tapmayın. Çünkü o sizi Rabbınız’dan ayıran bir düşmandır, diye size emretmedim mi?”1550 “Şeytan sizin için yaman bir düşmandır. Bu sebeple siz de onu düşman edinin.” 1551
Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle buyurmuşlardır: “Allah sizden her biri için, bir
1549] 2/Bakara, 34
1550] 36/Yâsin, 60
1551] 35/Fâtır, 6
CİN
- 331 -
cinni arkadaş kılmıştır.” Ashâb: “Size de mi yâ Rasûlallah?” diye sorduklarında, Rasûlullah: “Bana da ancak Allah ona karşı bana yardım etti de, o (cin) müslüman oldu, artık o, bana ancak hayır emrediyor.” Buyurdu.1552
Cinleri Kabul ve Reddedenler: Felsefecilerin çoğu, özellikle İbn Sina ve Farabî cinlerin varlığını kabul etmezken; bazıları bunu kabul etmişlerdir. Bunlar cinlere süflî ruhlar adını vermektedirler. Bunların ervâh-ı felekiyyeden daha süratli cevap verdiklerini fakat onlardan daha zayıf olduklarını iddia etmişlerdir.
Buna karşılık peygamberlere inanan ve belli şerîatlara sahip olan milletler, cinlerin varlığını tereddütsüz kabul etmişler; ancak mâhiyetleri hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Kimileri; cinler, havâî, yani rüzgârdan yaratılmış, çeşitli şekillere girebilen canlılardır, demişlerdir. Bazıları ise bunların, cevher olduklarını; â’râz ve ecsâm olmadıklarını söylemişlerdir. Bu cevherleri de mâhiyetleri muhtelif bazı kısımlara ayırmışlardır: Bazıları iyi, salih ve hayırseverdirler. Bazıları ise kötü, aşağılık ve kötülükseverdirler. Sayılarını ancak Allah bilir.
Bazı fırkalar da cinlerin cisim olmakla beraber, mâhiyetlerinin farklı, sıfatlarının bir olduğunu söylemişlerdir. Sıfatları ise uzayda yer kaplamaları; uzunluk, genişlik ve derinlik gibi üç boyutlu olmalarıdır. Cinler; latif, kesif, ulvî ve süflî kısımlara ayrılırlar. Hevâî cism-i latîflerin, mâhiyet itibariyle, diğer cisim türlerine benzemesi imkânsız bir olay değildir. Binaenaleyh bunların, kendilerine özgü ilimleri vardır, insanların yapamayacakları acaip ve zor işleri yapabilir, çeşitli şekillere girebilirler. Bu da Cenâb-ı Allah’ın onlara bu gücü vermesi sayesinde olur. Bazı fırkalar da, cisimlerin mâhiyet itibariyle birbirine eşit olduğunu, hayat için bünyenin şart olmadığını söylemişlerdir. İmam Ebu’l-Hasan el-Eş’arî ile izleyicileri bu görüştedirler.
Mu’tezile ise bu görüşü ve buna paralel olarak cinlerin varlığını kabul etmemiştir. Bunlar, hayat için bünyenin şart olduğunu, zor işler yapabilmek için bünyenin katı olmasını bir şart olarak ileri sürmüşlerdir. Bu görüş, çoğunluk tarafından reddedilmiştir. Çünkü bu görüşte olanlar, harikulâde olayları inkâr, varlığı kitap ve sünnet ile sâbit olan şeyleri reddetmiş oluyorlar. 1553
Şeytan ile Cin Hakkında Söylenenler: Zaman zaman şeytan ve cin hususlarında çeşitli sorular sorulup, münâkaşalar yapıldığına şahid oluruz. Cin ve şeytanı mikrop, bakteri gibi gözle görülmeyen maddî küçük mahlûkatla te’vil etmeye çalışan imânı nâkıs dar anlayışlar olduğu gibi, külliyen reddetme cihetine giden münkir imansızlar da vardır. Hemen belirtelim ki, cin ve şeytanı mikrop, bakteri, virüs gibi maddî varlıklarla karşılaştırmak, onlarla izah etmek büyük hatadır, şahsî, beşerî, arzî bir te’vildir, dinî dayanaktan mahrumdur. Yapılan açıklamaların semâvî ve mûteber olabilmesi için Kur’ân veya sünnetten bir dayanağa sahip olması gerekir.
Cin ve şeytanın varlığını inkâr etmek küfürdür. İmanla bağdaşamaz. Mâhiyetleri ile alâkalı açıklamalara gelince, bazı hususlarda nas mevcut ise de, bazı hususlar kapalıdır ve âlimler de farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bir kısım merakı izâle edecek kadar bazı açıklamaları kaydediyoruz:
1552] et-Tâc, 5/233
1553] Şâmil İslam Ansiklopedisi, 1/315-316
- 332 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şeytan kelimesi, “salâh ve hayırdan uzak oldu” manasına gelen şatane fiilinden müştak olduğu kabul edilir. Arap dilinde şer ve kötülükte ileri giderek mensub olduğu sınıfta temayüz eden, benzerlerinin dışına çıkan herşey için kullanılmıştır. Bu sebeple, insan, hayvan vb. görünen mahlûkatın şerirlerine şeytan dendiği gibi, görünmeyen mahlûkatın şerirlerine de şeytan denmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de insanî ve cinnî şeytanlardan muhtelif âyetlerde söz edilmiştir. Hadislerde bir kısım kötülükler de şeytana teşbih edilmiştir. Hz. Ömer (r.a.) Şam’a geldiklerinde bindirildiği bir at, altında çalım yapmaya başlayınca, hemen inmiş ve: “Beni bir şeytana bindirdiniz” buyurmuştur.
Görünmeyen ve insanlara kötü telkînatlarda bulunarak onları azıtan mahluk manasındaki şeytan, cin sınıfındandır. Bir başka ifâdeyle bu mânâda şeytan cinlerin asi takımına denir. Ataları, “Ben ateşten yaratıldım. Âdem ise topraktan yaratıldı, ateş topraktan üstündür, dolayısiyle ben Âdem’den üstünüm” kuruntusuna düşerek Cenâb-ı Hakk’ın “Âdem’e secde et!” emrine isyan eden iblistir. Âlimler çoğunlukla “Şeytanlar cinlerin asi ve şer olanlarıdır” demekte müttefiktirler.
Bazılarına göre cinlerin birçok sınıfı vardır: Mutlak zikredilince cins sınıfı kastedilir, insanlarla beraber yaşayan cinnî’ye âmir, çocuklara Musallat olan cinnîlere ervâh, bunların habis olanlarına şeytan denilir. Kötülüğü bir derece artarsa mârid, daha da artarsa ifrit denir.
Hadislerde, cin ve şeytan iki ayrı sınıfmış gibi ifâde edilmiştir. Ancak meseleyi yakından tahlil eden muhakkık ulemâ, her ikisinin de esâs itibâriyle bir nev’ olduğunu, biri kâfir kalarak şeytan, diğeri iman ederek cin adını aldığını söylemiştir.
İblis’in lügat olarak iblâs kelimesinden geldiği kabul edilmiştir. İblâs hayırdan me’yusiyet, pişmanlık ve mahzuniyet mânâsına gelir. İblis de hayırdan son derece me’yus demektir. Çünkü Cenab-ı Hakk, masiyeti sebebiyle bütün hayırdan mey’us, kovulmuş bir şeytan kılmıştır. Şu halde iblisi de cinnîlerin bir sınıfı kabul etmek gerekmektedir.
Ancak, cinlerin asılları hususunda da ihtilâf edildiğini belirtmemiz gerekir. İbn Abbas (r.a.)’tan yapılan bir rivâyete göre, cinlerle şeytanlar başka başka mahlûklardır. Cinlerin babası Cânn’dır. İçlerinde mü’min ve kâfirleri vardır. Cinler ölürler. Şeytanların atası ise İblis’tir, onlar ölmezler. Zamanı gelince ataları olan İblis’le öleceklerdir.
Cinlerin asıllarıyla ilgili bir ihtilâf, âhirette hallerinin ne olacağı hususuna da sirâyet etmiştir. “Cinler Cânn’ın neslidir” diyenlere göre, onların mü’minleri cennete; kâfirleri cehenneme gidecektir.
“Cinler İblis’in zürriyetidir” diyenlerden Hasan Basrî’ye göre mü’minleri cennete gidecektir; Mücâhid’e göre mü’minleri de cennete gidemeyecektir. Âhirette onlara tıpkı hayvanlara denildiği gibi, “Toprak olun” denecektir. İmam Âzam’ın da bu görüşte olduğu söylenmiştir, ancak onun hiçbir beyanda bulunmadığı da söylenmiştir.
Şâfiî, Malik, İbn Ebi Leylâ gibi sâir ulemâ ise iyilerinin mükâfaat, kötülerinin de azab göreceklerini söylemişlerdir. Cinlerin mâhiyetini açıklama sadedinde
CİN
- 333 -
yukarıda kaydettiğimiz, çeşitlerine dikkat çekildikten sonra: “Nevilerin sayısını Allah Teâlâ’dan başkası bilmez” de denmiştir. Bazıları: “Mâhiyetleri muhtelif cisimlerdir, ancak onları müşterek bir sıfat birleştirir, o da mekânda hâsıl olmaları, uzunluk, genişlik, derinlik gibi üç buuda sahip bulunmaları, lâtif, kesif, ulvî, süflî kısımlarına inkisam etmeleridir” demiştir.
Cinler hakkında ileri sürülen ilâve bir açıklama da şöyledir: “Latif ve hevâî bazı cisimlerin mâhiyet itibariyle diğer cisim nevilerine muhâlif olmaları, onların, insanların mislini yapmaktan âciz olacakları bazı acîb, yahud meşakkatli işler için hususi bir ilme ve kudrete mâlik bulunmaları imkânsız değildir. Onlar muhtelif şekillere bürünebilirler. Bütün bunlar, bu hususta Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine verdiği kudret sayesindedir.”
Cinlerin bu insanüstü gücünden insanların istifâde edebileceğine Kur’ân-ı Kerim’de işaret vardır. Nitekim Hz. Süleyman (aleyhisselam) cinlerden istifade etmiş, emrinde istihdâm etmiş, onları asker olarak1554 müşâvir olarak,1555 kullanmıştır.1556
İslâm’dan önce Arabistan’da cinler, çölün “satyre” ve “nymphe”leri idi. Tabiat hayatının, insanların hükmü altına girmemiş ve düşman kalmış tarafını temsil ediyorlardı. Fakat Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bey’ati esnasında cinler önemli ve bilinmeyen ilâhlar arasına girmekte idiler. Mekke Arapları cinler ile Allah arasında bir nesep yakınlığı bulunduğunu söylerler,1557 onları Allah’ın ortakları mertebesine çıkarırlar1558 ve onlardan yardım dilerlerdi. 1559
Cinin varlığı Kur’an ve sünnet ile sâbittir. Hatta cinler hakkında başlı başına bir sûre mevcuttur. Hayat sahibi yaratıklar yalnız şu madde dünyasındaki insanlarla, çeşitlerini bilemediğimiz hayvanlardan ibaret değildir. Bir de ancak peygamberlerin ve asfiyâ (dinde yüksek mertebe sahibi kimseler)’nın gördüğü varlıklar vardır ki, bunlar melekler ile cinlerdir. Bunlar çeşitli şekillere girecek vaziyette yaratılmışlardır. Melekler Allah’a itaattan asla ayrılmazlar. Göklerde bulunurlar, ancak Allahu Teâlâ’nın emriyle yeryüzüne iner, tekrar göklere yükselirler. Cinler ise, insanlar gibi yeryüzünde bulunurlar. Mü’minleri ve kâfirleri vardır. Meleklerin ve cinlerin varlığı, Kur’an ve sünnetle sabit olduğundan, bunları inkâr etmek, İslâm akîdesini zedeler. 1560
Kâinatta hayat sahibi olan varlıklar, yalnızca insanlar ile çeşitlerini dahi tam bilemediğimiz hayvanlardan ibâret değildir. Uzun yıllar scientisme’i (bilimciliği) savunan ve “gözümüzle görmediğimize inanmayız” diyen aydınlarda garip bir değişim başlamıştır. Son yıllarda, uzayda canlıların bulunduğunu savunmak ve “ufo”ların marifetlerini gündeme getirmek moda hâline gelmiştir: Televizyon kanalları “ufo” olduğu iddia edilen cisimleri yayınlamak için birbirleriyle yarışmaktadır. Bazıları da cinlerin fotoğraflarını çekmek için, sağa-sola koşmaya başlamıştır. Kendi mantıklarına göre “sınır-ötesi” ilân ettikleri ve hayrete düştükleri
1554] 27/Neml, 17
1555] 27/Neml, 38-39
1556] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y., 4/347-349
1557] 37/Sâffât, 158
1558] 6/En'âm, 128
1559] 62/Cumua, 6
1560] Şâmil İslam Ansiklopedisi, 1/314-315
- 334 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir âlemi zorlamaktadırlar.
Gözle görülmeyen varlıkların başında cinler gelir. Cinlerin varlığı kitap ve sünnet ile sabittir. Cinler de (tıpkı insanlar gibi) mükellef olup onlara da peygamberler gönderilmiştir: “Ey cin ve insan topluluğu; size içinizden, âyetlerimi anlatan, hesap gününün geleceğini haber veren ve sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” 1561
Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.), cinleri görüp görmediği konusunda muhaddisler farklı görüştedirler. Müslim’de, Abdullah İbn Mes’ud’dan (r.a.) rivâyete göre, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) cinnîlerin dâvetine icabet buyurmuş, onları görmüş ve irşâd etmiştir. Buharî ve Müslimin İbn Abbas’tan rivâyetlerine göre ise Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) ashâbıyla Ukaz panayırına giderken Nahle’de sabah namazını kıldırmış, bir grup cin gelip Kur’ân dinlemiş ve müslüman olmuştur. Müfessir İmam Kurtubî, bu iki rivâyeti şu şekilde yorumlamaktadır: “İbn Abbas’ın rivâyetine göre, Hz. Peygamber o olayda cinni görmemiş, onların Kur’ân dinleyip müslüman olduklarını Cenab-ı Hakk daha sonra haber vermiştir. Fakat bu hâdise, İbn Mes’ûd’un rivâyet ettiği hâdiseden farklıdır. Nitekim İbn Mes’ûd şöyle demiştir: Bir gece Rasûl-i Ekrem ile beraberdik. Derken aramızdan kayboldu. Vâdilerde, dağlarda aradık, bulamadık. O geceyi hep endişe içinde geçirdik. Nihâyet sabah olunca bir baktık ki Hîra tarafından geliyor. Yâ Rasûlallah dedik, sizi kaybettik. Aradık bulamadık. Bu yüzden bütün gecemiz endişe içinde geçti. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Bana cin(ler)den bir dâvetçi geldi. Onunla beraber gittim. Onlara Kur’ân okudum.” 1562
İnsanlarla cinler arasındaki münasebet süreklidir. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) bu hakikati şöyle ifade buyurmuştur: “Allah sizden her biri için, bir cinni arkadaş kılmıştır.” Ashâb: “Siz de mi yâ Rasûlallah?” diye sorduğunda, Rasûl-i Ekrem: “Bana da aynıdır. Ancak Allah ona karşı bana yardım etti de, o (cin) müslüman oldu, artık o bana ancak hayrı söylüyor.”.1563 Ehl-i sünnet akidesine göre, şeytan, insanın vücuduna da, aklına da zarar verebilir. Tarih boyunca, değişik sebeplerle, mecnun (cinlenmiş) diye vasıflandırılan ve aklî melekelerini kullanamayan insanlara rastlanmıştır.
Kâinatta hayat sahibi olan varlıklar, insanlar ile hayvanlardan ibaret değildir. Gözle görülemeyen veya akıl ile idrâk edilemeyen, gaybî varlıklar da vardır. Scientisme’in iflasından sonra, televizyon kanalları (medyumları ön plâna çıkararak) zûlme ve sömürüye vesile olmaya başlamışlardır. Vesvese boyutunu aşan bu macera, birçok aileyi perişan etmektedir. 1564
Cin toplumlarına da, tıpkı insan toplumları gibi peygamberler gönderilmiştir.1565 Cinler son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)’e vahyedilen Kur’an’ı da dinlemişlerdir.1566 Bu dinleyiş, Hz. Peygamber’e vahiy ile bildirilmiştir; Hz. Peygamber cinleri bizzat gözüyle görmemiştir.1567
Cinler bazı nebîler tarafından iş yapıp değer üretmek üzere çalıştırılmışlardır.
1561] 6/En' âm,: 130
1562] İmam-ı Kurtubî, el-Câmiü 1i Ahkâmi'I-Kur'ân, Beyrut 1967, c. XIX, sh. 2 vd.
1563] Mansur Ali Nâsıf, et-Tâc, c. V, sh. 233
1564] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler ve Kavramlar, İnkılap Y., 88-91
1565] bk. 6/En'âm, 130
1566] 46/Ahkaf, 29; 72/Cinn, 1
1567] 72/Cinn, 1
CİN
- 335 -
Bu çalışmalar içinde bazı cisimleri çok uzak mesafelere anında gönderme faaliyeti de vardır. Tam bu noktada cevabının ne olacağını bilemediğimiz şu ilginç soru akla gelebilir: Acaba Kur’ân-ıKerim’de cin, başka gezegenlerden dünyaya gelen veya gelecek olan varlıkların ortak adı olarak da kullanılıyor mu? Hz. Süleyman’ın hizmetinde çalışan ve bir tür ışınlama gerçekleştiren “cin ifriti” ile Süleyman Peygamber arasındaki konuşma1568 bu bakımdan çok dikkat çekicidir.
Cinlerin insana doğrudan musallat olabileceğine inanmak: Cinlerin insana tasallutları, yine bir insan aracılığı iledir. Allah’a inanan insanın cinlerin hiçbir kötülüğünden korkmaması gerekir.1569 Cin tasallutu diye andığımız şey, esasında, bu tasallutu bahane ederek insanları cin hayalleriyle perişanlığa iten insan şerirlerinin işidir. Bu hayallere kapılarak cinlerden kurtulmak için birtakım insanlara sığınanlar, başlarına sarılmış belayı artırmaktan başka bir şey yapmazlar.1570 Yani, cin tasallutu yoktur ama cinleri bahane ederek insanları sömürenlerin tasallutu vardır. Kur’an işte bu ikinci tasalluttan korunmamızı istiyor.
Peygamberlerin bile her devirde hem insan şeytanlarından hem de cin şeytanlarından düşmanları olmuştur.1571 Bunlar, o elçiler aleyhine birbirlerine yaldızlı sözlerle destek verirler. Ama bunu kendi aralarında yaparlar, insana Musallat olamazlar. Cinler her türden insana vesvese verirler,1572Yani insanın içine kötü fikirler sokabilirler. Peygamberler bu vesveselerden, Allah’ın gönderdiği vahiyle kurtulurlar. Diğer insanların bu vesveselerden kurtuluşu ise peygamberlerin insanlığa ulaştırdığı vahiy ürünleri sayesinde olacaktır. Yani cin hezeyanlarıyla rahatsız olup dengeyi bozmaktan kurtulmanın en güvenli yolu, sağlam bilgi ve sağlam inançtan geçer. Bu yolun yerine üfürük, muska ve tılsım yolunu seçenlerse belâdan kurtulamazlar. 1573
Cinlerin gaybı bilebileceğine ve bazı kişilere de bildirebileceğine inanmak: Kur’an bu konuda son derece sert bir uyarıda bulunmaktadır: “Eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı o alçaltıcı azap içinde bekleyip durmazlardı.”1574 Cinlerin durumu bu olunca, cinlerle ilişkiye girip onlardan gayba ilişkin bilgiler aldığını söyleyerek halkı kandıran üfürükçü, yıldızcı ve bir kısım spiritüalist-medyum vs. kişilerin hangi halde olduklarını iyi düşünmek lâzım...
Gaybdan haber verme pazarı, sömürü sektörünün en verimli pazarlarından biridir. Bu pazarcılığın çok değişik görünümleri vardır. Medyumluk, şeyhlik, cincilik, astroloji, değişik türde falcılık, ruh çağırma vs. bu pazarın belli başlı vitrinleridir. Her biri kendi vitrininde oturmuş, câhil ve duygusal halktan bir grubu başına toplayarak onların ceplerini boşaltmaktadır. 1575
İnsan, tek başına bu kâinatın sakini değildir; onun dışında kâinatı canlandıran ve anlamlandıran başka varlıklar da mevcuttur. O, şuurlu bir bakışla evrendeki bu varlıkları ve sırları anlamaya çalışmalıdır. İşte görünmeyen varlık
1568] 27/Neml, 39
1569] 72/Cinn, 13
1570] bk. 72/Cinn, 6
1571] bk. 6/En'âm, 112
1572] bk. 114/Nâs, 6
1573] Y. N. Ö., İslâm Nasıl Yozlaştırıldı? s. 141
1574] 34/Sebe', 14
1575] Y. N. Ö, a.g.e., s. 223
- 336 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kategorilerinden birini de cinler oluşturmaktadır. Cinlerin insanlarla müşterek yönleri olsa da onlar ontik temeli insandan farklı, melekle insan arası bir çeşit varlıklardır.
Doğruluğun kesin ve sabit kaynağı olan Kur’an, cinlerin hakikatini ifrat ve tefrite düşmeden beyan etmiş; böylece insanları, onların vehmedilen sultasından kurtarmıştır. Kur’an açısından cinlerin de kendilerine özgü bir varlık yapıları mevcuttur.
Cin telâkkisi insanlık tarihinin her döneminde ve bütün kültürlerde mevcuttur. Eski Asurlular ve Bâbilliler’de kötü ruh ve cinlere inanılırdı. Sâmî kökenli kavimlerde cinlerin değişik sınıfları bulunduğu kabul edilirdi. Eski Mısır’da cinler çoğunlukla yılan, kertenkele gibi sürüngenlere benzetilirdi. Eski Yunanlılar’da da inıon adı verilen insanüstü varlıklar bulunduğu kabul edilir, bunlar İyi ve kötü olarak ikiye ayrılırdı. Eski Romalılar’da da insanlara zarar verebilen kötü ruhlar telâkkisi mevcuttu. Çinliler cinlerin her yerde bulunduğu, iyilerinin ve kötülerinin olduğu kabul edilirdi. Özellikle taoist rahipleri cinlerin zararlarından korunmak için muska yazar, efsun yaparlar. Hintliler’de de iyi ve kötü cin telâkkisi mevcuttur. İran kültüründe cin telakkisi Zerdüşt öncesinden gelir. Eski Türkler’de cinler bütün hastalıkların kaynağı kabul edilir, bu cinler Şaman tarafından hasta bedenlerden uzaklaştırılırdı.
İsrail kültüründe, daha çok İran’ın düalist sisteminin tesiriyle kötü ruh ve cin anlayışı belirginleşmişti. Yahudiler cinlerin çöllerde ve harabelerde yaşadığına inanırlardı. Yahudi kutsal kitaplarında ağrı ve felaket veren, kan emen cinlerden söz edilir.1576 Hıristiyan kültüründe cin telakkisi daha çok Yahudilik etkisinde gelişmiştir. Yeni Ahid, cinleri putperestlerin tanrıları1577 bedensel ve ruhsal hastalıkların kaynağı1578 olarak gösterir. Bilhassa XII. Yüzyıldan itibaren cin telakkisi hıristiyan sanatının önemli bir teması haline germiştir. Avrupa’da ve daha sonra Amerika’da cadı ve büyücülük büyük ilgi görmüştür.
İslâm’dan önce Araplar cinlere bazı tanrısal güç ve yetenekler yükler, onlar adına kurban keserlerdi. Cinlerin kâhinlere gökten haberler getirdiğine inanırlar; böylece Allah ile bu gizli varlıklar arasında bir bağ kurarlardı.1579 Câhiliye Araplan’nın bir kısmı şeytanın şer tanrısı olduğuna inanır, melekleri Allah’ın askerleri, cinleri de şeytanın askerleri sayarlardı.1580 Kur’ân-ı Kerîm bu bâtıl inançları reddetmiş, cinlerin de insanlar gibi Allah’a kulluk etmeleri için yaratıldıklarını haber vermiştir.1581 Onlara da peygamber gönderilmiş, içlerinden iman edenler olduğu gibi inkâr edenler de olmuştur.1582 Hz. Peygamber ilâhî emirleri cinlere de tebliğ etmiştir. 1583
Kur’an’ı Kerîm’de, Hz. Süleyman’la ilgili anlatılanlar dışında, cinlerin insanlarla ilişki kurduğuna, insanlar üzerinde etkili olduğuna, cinci, büyücü gibi bazı
1576] II. Samuel, 1/9; Süleyman'ın Meselleri, 30/15
1577] meselâ bk. Rasûllerin İşleri, 17/18
1578] Matta, 12/28; Luka, 11/20
1579] bk. İbn Âşûr, VII, 405
1580] bk. 6/En'âm, 100
1581] 51/Zâriyât, 56
1582] 6/En'âm, 130
1583] 46/Ahkaf, 29
CİN
- 337 -
kişilerin cinlerin etkisini önlediklerine dair hiçbir bilgi yoktur. Bazı âlimler, faiz yiyenlerin kıyamet gününde mezarlarından şeytan çarpmış gibi kalkacağını bildiren âyete1584 dayanarak cinlerin insanları etkileyeceğini ileri sürmüşlerse de bunun temsilî bir anlatım olduğu açıktır. Cinlerin etkisini önlemek için Felâk ve Nâs sûrelerini okumayı tavsiye eden bazı hadisler1585 dolayısıyla da cinlerin insanlar üzerinde etkili olduğu yönünde görüşler ileri sürülmüştür. Ancak bu tür hadislerin, aslında fizyolojik sebeplerden kaynaklanan bazı hastalıklar veya bunalımlar için psikolojik bakımdan bir yatıştırma ve terapi amacı taşıdığı düşünülebilir. 1586
Âlem, görünen ve görünmeyen varlıklardan oluşur. Duyular vasıtasıyla idrâk edilebilen varlıklar âlemine “görünen âlem–âlemü’ş-şehâde” adı verilir. Bu âlem cansız maddi nesneler, bitkiler, hayvanlar ve insanlardan meydana gelir. Ancak görünen âlem bile tümüyle maddi bir dünya değildir; o, maddi yapısının yanında manevi olanı da içeren bir nitelik taşımaktadır.
Duyular vasıtasıyla idrâk edilemeyen ve insanın bilgi alanı dışında kalan âleme de “görünemeyen âlem-âlemu’l ğayb” denir. Bu âlemi oluşturan varlık kategorilerinin başında, iyi yönelimlerin kişileştirilmiş, kusursuz bir güç ve mükemmellikle donatılmış aktörleri olan meleklerle, kötü güç ve içsel yönelimlerin kişileştirilmiş aktörleri olan cinler gelir. Hemen belirtelim ki âlemin bu şekilde ikiye ayrılması, kozmosun kendi yapısı gereği değil, insana göredir.
Tarih boyunca insanlar, cinlerin varlıkları, mâhiyetleri, iyi veya kötü tesirleri gibi konularda farklı inanç ve anlayışlara sahip olmuşlardır. Ancak burada değinilen inanç ve anlayışların hepsine yer verilmeyecek, sadece İslâm öncesi Arap toplumunun cinlerle ilgili inanç ve anlayışlarına kısaca değinilip konu Kur’an açısından incelenecektir.
Câhiliye Arapları, bazı yerlerde insan hayatına tesir eden gizli varlıkların mevcudiyetine inanırlar; cinleri, çölde özel bir vadide yaşayan kabileler olarak tasavvur ederler ve bu vadiye “Abgar Vadisi” adını verirlerdi. Cinleri yeryüzünde oturan ilahlar olarak kabul eden Araplar, onlarla Allah arasında soy birliğinin olduğunu ileri sürerek cinleri Allah’a ortak koşarlar ve onlara taparlardı. Yani onlar, görünmeyen ama etkileriyle kendilerini hissettiren bu varlıkları, yaratıcı bir güçle esrarlı bir şekilde donatılmış olarak görürlerdi.
Yine Araplara göre cinler, kabileler halinde yaşayan, birbirleriyle savaşan, insana özgü fiziksel yapıya sahip olmadıklarından yer ile gökyüzünü birbirinden ayıran sınırları geçen, gaybdan haber veren, gizli olanı bilen ve bazı tabii olayları meydana getiren varlıklardı. Ayrıca cinlerin başta yılan olmak üzere çeşitli hayvanların sûretine girdiklerine, genellikle tenha, kuytu ve karanlık yerlerde yaşadıklarına, insanlar gibi yiyip içtiklerine ve çoğaldıklarına inanılırdı. Kısaca, cin kelimesi câhiliye döneminde “bütün şer güçleri” gösteren kültürel bir kod haline gelmişti. İşte Kur’an, Arapların zihinlerinde yer eden bu anlayıştan yola çıkarak cinleri doğrudan görünmeyen, ancak kendilerini etkileriyle hissettiren, genelde korku ve ürperti vererek insanların düşünce ve davranışlarını olumsuz yönde etkileyen varlıklar olarak tanıtmıştır.
1584] 2/Bakara, 275
1585] meselâ bk. Tirmizî, Tıb 16; Nesâî, İstiâze 37; İbn Mâce, Tıb 33
1586] H. Karaman, M. Çağrıcı, İ.K. Dönmez, S. Gümüş, Kur’an Yolu, V/397-399
- 338 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an’a göre, cinler de insanlar gibi Allah’a kulluk etmek için yaratılmışlardır. Bunun için cinler, melekler gibi masum olmayıp insanlar gibi Allah’a iman ve ibâdetle yükümlüdürler. Onlar, bu yönleriyle insana benzerler.
Cinler, insan türünün mevcudiyetinden çok önce “dumansız ateş–nâr-ı semûm”den yaratılmışlardır. Cinlerin yakıcı ve her şeye nüfuz edici dumansız bir ateşten yaratıldığını bildiren bu tabirler, onların varlıklarının fiziksel olmadığına işaret eden temsili ifadeler olarak değerlendirilebilir. Nitekim bazı İslâm âlimleri, cinlerin gayr-i maddi (maddi olmayan) gaybi varlıklar olduğunu söylemişlerdir. Fakat bazı düşünürlere göre cinler, fiziksel yapıları bulunan, ancak biyolojik unsurları insanlarınkinden tamamen farklı olan canlı ve gizli varlıklardır. Özellikle çağımızda, cinlerin mâhiyetinin dumansız ateşten (karbon asidinden) yaratıldıkları göz önüne alınarak canlılığını ruhtan alan ve ezelde var edilen ışınlardan, ufolardan veya enerjiden yahut bazı hastalıklara sebebiyet veren mikroplardan ibaret olduğu şeklinde bir takım görüşler ileri sürülmüşse de bunlar ispatlanamamış birer teori olmaktan öteye gidememiştir.
Âyetlerde, cinlerin mâhiyeti hakkında ateşten yaratıldıklarının ötesinde bir bilgi verilmemiştir. Hz. Peygamber’in bir hadisinde de “Meleklerin nurdan, cinlerin dumansız ateşten, Adem’in de topraktan yaratıldığı” bildirilmiştir. Ancak cinler, Allah’a ibâdetle yükümlü tutulduklarına göre; onların akıl, irade, şuur ve idrâk gibi güçlere sahip varlıklar oldukları düşünülebilir.
Cinler, cins ve mâhiyet bakımından meleklerden ve insanlardan ayrı yaratıklardır. İnsan için ulaşılmaz olan melekliğe karşı cin, insanın dünyasına daha yakın bir varlık türüdür. Ama buna rağmen cin, yine de insan değildir. Şu halde cin, ontik temeli insandan farklı, fakat melekle insan arası bir çeşit varlık türünü oluşturmaktadır.
Cinler, gaybî varlıklardır. Bu tür varlıklar sadece vahiyle bilinip ispatlanabilir; aynı şekilde onlara, vahyi verilerin teklifiyle inanılır. Kur’an, cinlerin mevcudiyetini açık bir şekilde bildirdiğine göre, cinlerin varlığını inkâr etmemek gerekir. Ne var ki, filozoflardan bazıları, duyu ve akıl yoluyla idrâk edilemedikleri gerekçesiyle cinlerin varlığını kabul etmemişlerdir.
Kur’an’da belirtildiğine göre, cinler arasında kendilerine teklif edilen dini sorumlulukları yerine getirenler kadar getirmeyenler de vardır. Bu yüzden onların bazıları inkârcı bazıları da mü’mindir. Cinlerin mü’min olmayanlarına cin şeytanları denir. Bunların en önde geleni İblis’tir. O, inkârın, şerrin, fesadın ve her türlü kötülüğün temsilcisidir.
İblis’in nesli, zürriyeti vardır. Âdem insanların atası olduğu gibi İblis de cinlerin atasıdır. Bu yüzden cinler de insanlar gibi yer, içer, kendi aralarında evlenip ürer, çoluk çocuk sahibi olabilirler ve ölürler. Kâfir cinlerin ve onların atası olan İblis’in asıl rolü, insanları aldatarak sapıklığa ve inkâra sevk etmek, insanların dünya sınavında başarısız olmaları için çalışmaktır. Cinlerin doğaları gereği kötü oldukları veya kötüye hizmet etmek için yaratıldıkları söylenemez. Onlar da tıpkı insan gibi Şeytan’ın ayartılarına uyarak isyan ve kötülüğe hizmet etmiş olurlar. Aslına bakılırsa İslâm’a göre hiçbir varlık yaratılıştan kötü değildir. Şeytan bile kötü olarak yaratılmamış, Allah’ın kendisine yaptığı teklifi kibri nedeniyle reddettiği için ilâhi lânete uğramıştır.
CİN
- 339 -
Cinlerin, insanlarla çok yönlü münasebetleri vardır. Çünkü bazı âyet ve hadisler, böyle bir ilişkinin olabileceğine işaret etmektedir. Cinlerin inanmışları insanlara yararlı, inkârcıları da zararlı olurlar. Cinler, özellikle kötü niyetli insanların Allah’a isyan niteliği taşıyan eylemlerinde yardım aldıkları varlıklardır. Bu yüzden halk arasında, büyücü veya cinci denen kimselerin insanların kötülüğüne yol açacak şeyleri, cinlerle işbirliği yaparak manipüle etmek sûretiyle başardıklarına inanılır. Aynı şekilde, kâfir cinlerin etkisiyle ortaya çıkan kötü sonuçların önlenmesi için mü’min cinlerle işbirliği yapılması da mümkün görülür. Fakat bu yol da fazla tekin sayılmaz. Bu hususta, Kur’an okuma dışında herhangi bir yola başvurmak doğru olmaz.
Cinler, insanların bilmediği bazı hususları bilebilirler; ama gaybı onlar da bilemezler. Ayrıca cinler, insanlara nisbetle daha üstün bir güce sahip olduklarından kısa sürede uzun mesafeleri kat edebilir, insanlar tarafından görülmedikleri halde onlar insanları görebilirler.
Kur’an âyetlerinden, cinlere de peygamber gönderildiği anlaşılmaktadır. Ancak, onlara gönderilen peygamberlerin insan veya cin türünden olup olmadığı tartışmalıdır. İslâm âlimlerinin çoğu, cinlere kendi türünden peygamber gönderilmediği, insanlara gönderilen peygamberlerin aynı zamanda cinlerin de peygamberi olduğu görüşünü paylaşırlarsa da, onlar arasında cinlere kendi türünden peygamber geldiğini savunanlar da vardır. Cin ve insan topluluklarına kendi içlerinden peygamberler geldiğine işaret eden âyete1587 bakarak, cinlere gönderilen peygamberlerin kendi türlerinden geldiğini savunan görüşün daha isabetli olduğunu söylemek mümkündür. Hz. Muhammed’in insanlarla birlikte cinlere de gönderilmiş bir peygamber olması ve Rasûlü’s-sakaleyn ünvanı alması ise, ona has bir meziyet olarak algılanabilir. 1588
“Duyularla doğrudan idrâk edilemeyen, insanlar gibi ilâhi buyruklara uymakla yükümlü tutulan varlık türüne cin denir.” Ayrıca “cin” kelimesi, melekleri de kapsayacak şekilde insan türünün karşıtı olan ve görünmez varlıklar için kullanılan genel bir anlam da taşır. Şu halde görünmeyen varlık anlamında her melek cindir, fakat her cin melek değildir. Bu yüzden İslâm âlimleri, meleklerin cinlerden ayrı bir tür olduğunu, cin kelimesinin insan ve melek dışında üçüncü bir varlık türünün adı olarak kullanıldığını söylemişlerdir.
Kuran’da cin kelimesi, çeşitli anlamlara gelmektedir. Bunlardan en çok kullanılanı, “insanın bedensel duygularının kavrayış alanı dışında kalan ruhsal güçler veya varlıklar” anlamıdır. Bu anlam, hem şeytani hem de melekî güçleri ihtiva etmektedir. Çünkü onların tümü, duygularımıza kapalı olan varlıklar veya güçlerdir.
Kuran’da “cin” terimi bazen “duygularımıza kapalı bulunan, ancak kendilerini bize tezahürleriyle duyuran temel tabiat güçlerini” göstermek için de kullanılır. Ayrıca bu kelime, “insanın şeytani güçlerle ilişkisinin sembolik olarak kişileştirilmesine”, yahut “bir insanın esrarlı güçlerin etkisi altına girmesine” de işaret eder. Cin kelimesi birkaç yerde de, “bizatihi görünmez olmayan, ama o zamana kadar hiç görülmeyen ve bilinmeyen varlıkları da ifade eder.” Son olarak cin
1587] 6/En’am, 130
1588] Fahrettin Yıldız, Kur’an Tefsiri, Cin Sûresi
- 340 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kelimesi, “Kuran’ın ilk muhataplarının bilincinde derin şekilde nüfuz etmiş bulunan bazı efsaneleri hatırlatmak” maksadıyla da kullanılır. Kuran’ın bu kelimeyi kullanmaktaki asıl amacı, cinler hakkında abartılmış bilgi ve inançların, yanlış ve asılsız olduğuna dikkat çekmektir.
Çünkü câhiliye Arapları, bazı yerlerde insan hayatına tesir eden gizli varlıkların mevcudiyetine inanırlar, cinleri de yeryüzünde oturan ilâhlar olarak kabul ederlerdi. Onlar, cinlerle Allah arasında soy birliğinin olduğunu ileri sürerek cinleri Allah’a ortak koşarlar ve onlara taparlardı.
Yine Araplara göre cinler, kabileler halinde yaşayan, birbirleriyle savaşan, bazı tabii olayları meydana getiren varlıklardı. Ayrıca cinlerin başta yılan olmak üzere çeşitli hayvanların sûretine girdiklerine, genellikle tenha, kuytu ve karanlık yerlerde yaşadıklarına, insanlar gibi yiyip içtiklerine ve çoğaldıklarına inanılırdı. Kısaca, cin kelimesi câhiliye döneminde “bütün şer güçleri” gösteren kültürel bir kod haline gelmişti.
İşte Kuran, Arapların zihinlerinde yer eden bu anlayıştan yola çıkarak cinleri doğrudan görünmeyen, ancak kendilerini etkileriyle hissettiren, genelde korku ve ürperti vererek insanların düşünce ve davranışlarını olumsuz yönde etkileyen varlıklar olarak tanıtmıştır.
Kuran’da yer alan cin konusunun, rasyonel bir tarzda yorumlanması mümkündür. Ama bu, Kuran’ın temel amacı bakımından gerekli değildir. Bu yüzden Kuran cin terimini, onların efsanevi mâhiyetlerini doğrulama ya da yalanlama yönünde bir değerlendirme ortaya koymadan, muhataplarının zihnine her türlü gücün ve üstünlüğün tek sahibinin Allah olduğu fikrini yerleştirmek için bir “ifade aracı” olarak kullanmıştır.
Kuran’da edindiğimiz bilgilere göre, cinler de insanlar gibi Allah’a ibâdet etmeleri için yaratılmışlar, fakat onlar, insan türünün mevcudiyetinden çok önce “yakıcı ve her şeye nüfuz edici ateşten” var edilmişlerdir. Kuran’da varlıkları bildirildiği, akıl da bunu imkânsız görmediği için, cinlerin varlığına inanmak gerekir.
Cinlerin mâhiyetine dair bilgilerin özeti ise şudur: Cinlerin “yakıcı ve her şeye nüfuz edici ateşten” yaratıldığını bildiren tabirler, onların varlıklarının fiziksel olmadığına işaret eden temsili ifadelerdir. Ancak bazı düşünürlere göre cinler, fiziksel yapıları bulunan, fakat biyolojik unsurları insanlarınkinden tamamen farklı olan canlı varlıklardır. Özellikle çağımızda cinlerin mâhiyetinin, dumansız ateşten (karbon asidinden) yaratıldıkları göz önüne alınarak, canlılığını ruhtan alan ve ezelde var edilen ışınlardan, ufolardan veya enerjiden, yahut bazı hastalıklara sebebiyet veren mikroplardan ibaret olduğu şeklinde bir takım görüşler ileri sürülmüşse de, bunlar ispatlanamamış birer teori olmaktan öteye gidememiştir.
Kur’an’da, cinlerin mâhiyeti hakkında ateşten yaratıldıklarının ötesinde bir bilgi mevcut değildir. Ancak cinler mükellef yaratıklar olduklarına göre, onların şuur, idrâk ve irade gücüne sahip varlıklar olmaları gerekir.
Kuran’daki âyetlerden, cinlere peygamber gönderildiğini de anlıyoruz. Ancak onlara gönderilen peygamberlerin insan veya cin türünden olup olmadığı tartışmalıdır. İslâm âlimlerinin çoğu, cinlere kendi türünden peygamber
CİN
- 341 -
gönderilmediği, insanlara gönderilen peygamberlerin aynı zamanda cinlerin de peygamberi olduğu görüşünü paylaşırlarsa da, cinlere gönderilen peygamberlerin kendi türlerinden olduğunu kabul etmek de mümkündür. Hz.Muhammed’e gönderilen vahiylerin, cinleri de kapsaması, ona has bir meziyet olarak algılanabilir.
Cinler, insanlara nisbetle daha üstün bir güce sahiptirler. Bu yüzden onlar, uzun mesafeleri kısa sürede alabilir, insanların bilmediği bazı hususları bilebilirler. Fakat gaybı onlar da bilemezler.
Cinlerin insanlarla ilişkileri ve birbirlerine etkileri konusunda da farklı görüşler vardır. Âlimlerin bir kısmı, insanlarla cinlerin birbirlerine tesir etmelerini mümkün görürken, büyük bir kısmı, cinlerin insanlar üzerinde hiçbir etkisinin bulunmadığı görüşündedir. Yine, cinlerin insanlara etkili olabileceği görüşünü paylaşanların çoğu, cinlerin tesirinden kurtulmak veya ona maruz kalmamak için, Kuran okuma dışında herhangi bir yola başvurulmasını tasvip etmemişlerdir. 1589
“Doğrusu insanlardan bazı kişiler, bazı cinlere sığınırlardı da onların azgınlıklarını artırırlardı.”1590 Bu âyette, insanlardan bazı kişilerin cinlerden bazılarına sığındıkları; böyle yapmakla cinlerin kibir ve taşkınlıklarını artırdıkları haber verilir. Cinlere sığınmak, onlardan yardım veya himaye yahut maddî ve manevî ihtiyaçları karşılama talebinde bulunmak demektir. Âyetin sonunda yer alan rehak kelimesi ise, “taşkınlık, kibir ve büyüklenme” anlamında kullanılmıştır. Çünkü câhiliye döneminde bazı müşrik Araplar, bir takım tılsım ve efsunlarla cinlere sığınıp onları şımartıyorlardı. Bu anlayış, fazla değişiklik göstermeden günümüzde de varlığını sürdürmektedir. Zira bugün cincilere, falcılara ve medyumlara avuç dolusu para akıtanlar ve falcılığı bir kazanç kapısı haline getirenler vardır. Bu da, insanlardan bazılarının, cinlerin şerrinden yine bazı insanlara yani cincilere sığındıklarını ortaya koymaktadır. Hâlbuki insanlar, cinlerin şerrinden cincilere sığınacaklarına Allah’a sığınsalar, hem daha doğru bir iş yapmış hem de paralarını cincilere kaptırmamış olurlar. Ayrıca insan, başka birisinin kendisine üflemesiyle değil, bizzat Kur’an’ı okuyup yaşayarak şifa bulabilir.
Kur’ân-ı Kerim’de Cin Kavramı
C-n-n kelimesi, değişik türevlerle Kur’ân-ı Kerim’de toplam olarak 201 yerde geçer. “Cinn” kelimesi, toplam 22 yerde zikredilir: 6/En’âm, 100, 112, 128, 130; 7/A’râf, 38, 179; 17/İsrâ, 88; 18/Kehf, 50; 27/Neml, 17, 39; 34/Sebe’, 12, 14, 41; 41/Fussılet, 25, 29; 46/Ahkaf, 18, 29; 51/Zâriyât, 56; 55/Rahmân, 33; 72/Cinn, 1, 5, 6.
Yine, cinler anlamına gelen “Cânn” kelimesi ise toplam 7 yerde zikredilir: 15/Hıcr, 27; 27/Neml, 10; 28/Kasas, 31; 55/Rahmân, 15, 39, 56, 74.
Cinler ve cinnet/delilik anlamına gelen “Cinnet” kelimesi de Kur’an’da toplam 10 yerde geçer: 7/A’râf, 184; 11/Hûd, 119; 23/Mü’minûn, 25, 70; 32/Secde, 13; 34/Sebe’, 8, 46; 37/Sâffât, 158, 158; 114/Nâs, 6. Aslında cinlenmiş demek olan ve mecnûn, deli, akılsız anlamında kullanılan “Mecnûn” kelimesi ise toplam 11 yerde kullanılır: 15/Hıcr, 6; 26/Şuarâ, 27; 37/Sâffât, 36; 44/Duhân, 14; 51/Zâriyât, 39, 52; 52/Tûr, 29; 54/Kamer, 9; 68/Kalem, 2, 51; 81/Tekvîr, 22.
1589] Fahrettin Yıldız, Kur’an Tefsiri, Cin Sûresi
1590] 72/Cin, 6
- 342 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ayrıca aynı kökü paylaşan örtmek anlamındaki “cenne” kelimesi bir yerde1591 kalkan anlamına gelen “Cünnet” Kelimesi Kur’an’da iki yerde1592 kullanılır. Örtülü olan, cenîn (anne karnındaki bebek) kelimesinin çoğulu olan “ecinne” kelimesi bir yerde.1593 Yine, aynı kökü paylaşan “(ağaçlarla veya duygulara) örtülü ve bahçe anlamındaki “Cennet” kelimesi, Kur’an’da tekil ve çoğul olarak toplam 147 yerde geçer.
“Böylece Biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar) aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak.” 1594
“Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bu günle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?’ Derler ki: ‘Kendi aleyhimize şâhitlik ederiz.’ Dünya hayatı onları aldattı ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şâhitlik ettiler.” 1595
“Sizin onları görmediğiniz yerlerden o (şeytan) ve yandaşları sizi görürler.”1596
“Andolsun ki Biz cehennem için cin ve insanlardan çok kimseler yaratmışızdır.” 1597
“Âdem’e secde edin” demiştik. Secde ettiler, yalnız İblis etmedi. O, cinlerdendi, Rabbinin buyruğu dışına çıktı. Şimdi siz Benden ayrı olarak onu ve onun neslini dostlar mı ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Bu, zâlimler için ne kötü bir değiştirmedir!” 1598
“Cinleri de daha önceden (deri gözeneklerinden) içeriye giren yakıcı ateşten yarattık.” 1599
“...Eğer cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.” 1600
“Sabah gidişi bir aylık, akşam dönüşü de bir aylık yol alan rüzgârı da Süleyman’ın buyruğuna verdik ve O’na katran kaynağını akıttık. Rabb’inin izniyle cinlerden kimseler O’nun huzurunda çalışırdı. Onlardan, kim emrimizden sapsa ona harlı işkenceden tattırırdık.” 1601
“Allah’la cinler arasında bir soy bağı icâd ettiler. Andolsun ki, cinler de kendilerinin (hesap yerine) götürüleceklerini bilirler.” 1602
“Hatırla ki, cinlerden bir grubu Kur’ân’ı dinlesinler diye sana yöneltmiş idik. Onun huzuruna geldiklerinde: ‘Susup dinleyin’ dediler. (Okunması) bitirilince de kavimlerine uyarıcılar olarak döndüler. Dediler ki: ‘Ey kavmimiz, biz Mûsâ’dan sonra indirilmiş olup, kendinden öncekileri doğrulayan, hakka ve dosdoğru yola ileten bir kitap dinledik.
1591] 6/En’âm, 76
1592] 58/Mücâdele, 16; 63/Münâfıkun, 2
1593] 53/Necm, 32
1594] 6/En'âm, 112
1595] 6/En’âm, 130
1596] 7/A’râf, 27
1597] 7/A’râf, 179
1598] 18/Kehf, 50
1599] 15/Hicr, 27
1600] 34/Sebe’, 14
1601] 34/Sebe', 12
1602] 37/Sâffat, 158
CİN
- 343 -
Ey kavmimiz! Allah’ın dâvetçisinin çağrısını kabul edin ve ona iman edin, ta ki Allah günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acıklı bir azaptan kurtarsın. Kim Allah’ın dâvetçisinin çağrısını kabul etmezse o yeryüzünde (Allah’ı) âciz bırakıcı değildir. Onun ondan başka dost ve yardımcıları da olmaz. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.’” 1603
“Cinni de dumansız ateşten (mâric) yarattık.” 1604
“Ey insan ve cinn sizin de hesabınızı ele alacağız. Hal bu iken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz? Ey cinn ve insan toplulukları göklerin ve yerin çevresinden geçmeğe gücünüz yetiyorsa geçin. Ama Allah’ın verdiği bir güç olmadan geçemezsiniz. Öyleyse Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”1605
“Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibâdet/kulluk etsinler diye yarattım.” 1606
“(Rasûlüm!) De ki: ‘cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum Kur’an’ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: ‘Gerçekten biz, doğru yola ileten hârikulâde güzel Kur’an’ı dinledik. Biz de ona İman ettik. (Artık) Kimseyi Rabbimıza asla şirk/ortak koşmayacağız. Doğrusu bizim beyinsiz olanımız (İblis veya azgın cinler), Allah hakkında pek aşırı yalanlar uyduruyormuş. Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da, onların (şımarıklıklarını ve) azgınlıklarını arttırırlardı. Doğrusu, biz cinler, göğe erişmeye çalıştık; fakat onu sert bekçilerle, alevler ve meş’alelerle doldurulmuş bulduk. Gerçekten biz, -kimimiz sâlih kişiler, kimimiz ise bunlardan aşağıda- türlü türlü yollar tutmuştuk. İçimizde, (Allah’a) teslimiyet gösterenler de var, hak yoldan sapanlar da var.” 1607
“Doğrusu biz (cinler) o hidâyet rehberi (olan Allah’ın Peygamberini) dinlediğimizde hemen O’na inandık. Her kim bu sûretle Rabbi’ne iman ederse o, ne hakkı eksilmekten, ne de zulme uğramaktan korkmaz.” 1608
“ ...Gaybı bilen ancak O’dur... Ancak dilediği peygamber bunun dışındadır.” 1609
“De ki: ‘Sabahın Rabbine sığınırım… Düğümlere üfüren üfürükçülearin şerrinden.” 1610
“İnsanların kalplerine vesvese sokan, (insan Allah’ı andığında) pusuya çekilen cin ve insan şeytanının şerrinden, insanların Rabbine, insanların Melikine (mutlak sahip ve hâkim ve yöneticisine), insanların İlâhına sığınırım.” 1611
Hadis-i Şeriflerde Cin Kavramı
“Melekler nurdan yaratıldı. Cinler de dumansız ateşten yaratıldı. Âdem de size anlatılan şeyden (topraktan) yaratıldı.” 1612
“Şu bir gerçek ki üfürük, muskacılık, şirinlik büyüsü, kısmet açma muskası gibi şeyler
1603] 46/Ahkaf, 29-32
1604] 55/Rahmân, 15
1605] 55/Rahmân, 31-34
1606] 51/Zâriyât, 56
1607] 72/Cinn, 1-2, 4, 6, 8, 11, 14
1608] 72/Cin, 13
1609] 72/Cinn 26-27
1610] 113/Felak, 1, 4
1611] 114/Nâs, 1-6
1612] Müslim, Zühd 60
- 344 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şirkin görünümleridir.” 1613
“Korunma ve kurtulma ümidiyle üstüne giysisine bir şey asan, şirke bulaşmış olur.”
“Üstünde muska taşıyanın Allah hiçbir işini tamamlamasın; üstünde nazarlık boncuk taşıyanı Allah korumasın!” 1614
“Her birinizin melekten ve cinden bir arkadaşı vardır.” ‘Senin de cinden arkadaşın var mı yâ Rasûlallah?’ dediler. “Benim de var, fakat Allah yardım edip beni ona galip getirdi de müslüman oldu. Bana iyilikten başka bir şey emretmez” buyurdu. 1615
“Hz. Peygamber, Ebuzer’e: “Cin ve insan şeytanlarından Allah’a sığındın mı?” diye sormuş, Ebuzer: ‘İnsandan da şeytan var mı?’ diye sorunca, Peygamber (s.a.s.) şöyle demiştir: “Evet, onlar cin ve şeytanlardan daha şerlidirler.” 1616
Alkame anlatıyor: “İbn Mes’ud’a (r.a.) dedim ki: “Sizden kimse, cin gecesinde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e refakat etti mi?” “Hayır, dedi, bizden kimse ona refakat etmedi. Ancak bir gece O’nunla (aleyhissalâtu vesselâm) beraberdik. Bir ara onu kaybettik. Kendisini vadilerde ve dağ yollarında aradık. Bulamayınca: “Yoksa uçurulmuş veya kaçırılmış olmasın?” dedik. Böylece, geçirilmesi mümkün en kötü bir gece geçirdik. Sabah olunca, bir de baktık ki Hira tarafından geliyor. “Ey Allah’ın Rasûlü, biz seni kaybettik, çok aradık ve bulamadık. Bu sebeple geçirilmesi mümkün en fena bir gece geçirdik” dedik. “Bana cinlerin dâvetçisi geldi. Beraber gittik. Onlara Kur’ân-ıKerim’i okudum” buyurdular. Sonra bizi götürerek cinlerin izlerini, ateşlerinin kalıntılarını bize gösterdi. Cinler kendisine yiyeceklerini sormuşlar. O da: “Elinize geçen, üzerine Allah’ın ismi zikredilmiş her kemik, olabildiği kadar bol etli olarak sizindir. Her deve ve at mayısı da hayvanlarınızın yemidir” buyurmuşlar. Sonra Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize şu tenbihte bulundu: “Sakın bu iki şeyle (kemik ve kuru hayvan mayısı) abdest bozduktan sonra istinca etmeyin, çünkü onlar (cinnî olan) din kardeşlerinizin yiyecekleridir.” 1617
İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.s.), cinlere Kur’ân okumadığı gibi, onları görmedi de. Rasûlullah (s.a.s.) bir grup ashâbıyla Ukâz panayırına gitmek niyetiyle yola çıktı. Bu esnada, şeytanlarla, semâdan gelen haber arasına engel konmuş idi. (Bundan dolayı, mutad olarak semâdan haber getiren) şeytanlar üzerine şahâblar (Şahâb: Geceleyin görülen ve yıldız kayması tabir ettiğimiz, kozmoğrafyacıların da “atmosfere düşüp yanan göktaşı” dedikleri şeydir.) gönderildi. Böylece şeytanlar kavimlerine (eli boş ve habersiz) döndüler. Kavmi: “Ne var, niye (boş) döndünüz?” diye sordular. Onlar: “Bizimle semâvî haber arasına mânia kondu, üzerimize şahablar gönderildi. (Biz de kaçıp geri geldik)” dediler. “Bu, dediler, yeni zuhur eden bir şey sebebiyle olmalı, arzın doğusunu ve batısını dolaşın, (bu engel hakkında bir haber getirin).”
(Yeryüzünü taramak üzere gruplar halinde yola çıktılar. Bunlardan) Tihâme tarafına giden bir grup, (Ukâz panayırına giderken yolda ashâbıyla sabah namazı kılmakta olan Hz. Peygamber (s.a.s.)’e (Nehle denen yerde) rastladı. Kur’ân-ı
1613] İbn Mâce, Tıb 39; Elbânî; Sahîha, 1/648
1614] Heytemî; Zevâcir, 1/130
1615] Müslim, Münâfikîn 69; Dârimî, Rikak 25; Ahmed bin Hanbel, Müsned 1/385, 397, 401, 460
1616] Nesâî, İstiâze 48; Ahmed bin Hanbel, Müsned 5/178
1617] Müslim, Salât 150 h. no: 450; Tirmizî, Tefsir, Ahkaf, h. no: 3254; Ebû Dâvud, Tahâret 42, h. no: 85
CİN
- 345 -
Kerim’in tilâvetini duyunca durup kulak kabarttılar. “Bizimle semâvî haber arasına engel olan şey işte bu!” deyip kavimlerine döndüler. Onlara şöyle dediler: “Biz hakikkaten hayranlık veren bir Kur’ân dinledik ki o, Hakk’a ve doğruya götürüyor. Bundan dolayı biz de ona imân ettik. Rabbimize (bundan sonra) hiçbir şeyi asla ortak tutmayacağız.” 1618
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak Peygamberine (s.a.s.) vahyederek durumu bildirdi: “De ki: Bana şu hakikatler vahyolunmuştur: “Cinden bir zümre (benim Kur’ân okuyuşumu) dinlemiş de (şöyle) söylemişler: “Bize, hakiki hayranlık veren bir Kur’ân dinledik ki o, Hakk’a ve doğruya götürüyor...” 1619
Zührî (r.a.)’dan rivâyet edilmiştir: “Dediler ki, biz (yıldız kaymalarına dayanarak); “bugün büyük bir adam doğdu, bugün büyük bir adam öldü” derdik. Hz. Peygamber (s.a.s.) şu açıklamayı yaptı: “Yıldızlar hiç kimsenin hayatı veya ölümü için atılmazlar. Ancak Rabbimiz, bir işe hükmetti mi, semâvat ehli birbirine haber verir. Böylece haber dünya semâsına kadar gelir. Burada cinler haberi kapmak için kulak kabartırlar ve onu dostlarına ulaştırırlar.” 1620
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: “Cinler semâya yükselip, orada vahyi dinliyorlardı. Bir tek kelime işitince, ona doksan dokuz tane de (kendilerinden) ilâve ediyorlardı. O tek kelime hak, ilave edilenler bâtıldı. Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) gönderilince, semadaki yerlerine yükselmeleri şihablarla (göktaşları) önlendi. Bundan önce gökte şihablar (bu kadar çok) atılmazdı. İblis onlara: “Nedir bu? Herhalde mühim bir hâdise var!” dedi. Askerlerini gönderdi. Onlar Rasûlullah’ı (s.a.s.) Mekke’de iki dağın arasında namaz kılyor buldular. İblis’e tekrar dönüp gördüklerini haber verdiler. O da: “Arzda meydana gelen hâdise işte bu! (Sizin semâdan haber almanız bu sebeple engelleniyor)” dedi.” 1621
“Cinlerden bir ifrit, dün akşam, namazımı bozdurmak için üzerime atıldı. Allah ona galebe çalmama imkân verdi. Ben de onu boğazından yakaladım. Hatta onu, mescidin direklerinden birine bağlamayı arzu ettim, ta ki sabah olunca hepiniz onu göresiniz. Ancak, kardeşim Süleyman’ın (a.s.) şu sözünü hatırladım: “...Ve benden sonra kimseye nasib olmayacak bir mülkü bana ihsan et”1622. Allah da onu hor ve hakir olarak geri çevirdi.” 1623
Hz. Aişe’nin rivâyetine göre bazı kimseler, Peygamber’e (s.a.s.) kâhinlerden sorduğunda, “Onlar bir şey değildir” dedi. “Ama ey Allah’ın Elçisi, demişler, onların söyledikleri çıkıyor? Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “O söz doğrudur. Cinni o sözü kapar, tavuğun ötmesi gibi insan dostunun kulağına onu öter. Fakat şeytanlar duydukları gerçek söze yüzden fazla da yalan katarak söylerler.” 1624
“Allah gökte bir işe karar verirse O ‘nun kararına itaatle melekler, yalçın kaya üzerindeki zincir (sesi) gibi kanatlarını çırparlar. Yüreklerinden korku gidince: ‘Rabbiniz ne
1618] 72/Cin, 1-2
1619] 72/Cin 1-...; (Cin'in sözü 15. âyette biter); Buhârî, Tesfir Cinn 1, Ezan 105; Müslim, Salât 149, h. no: 449; Tirmizî, Tefsir, Cinn, h. no: 3320
1620] Müslim
1621] Tirmizî, Tefsir, Cin h. no: 3321
1622] 34/Sâd, 35
1623] Buhârî, Salât 75, Amel fi's-Salât 10, Bed'ül-Halk 11, Enbiyâ 40, Tefsir, Sâd; Müslim, Mesâcid 39, h. no: 541
1624] Buhâri, Tıb 46, Edeb 117, Tevhid 57; Müslim, Selâm 123; Ahmed bin Hanbel, Müsned 6/87
- 346 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dedi?’ derler. ‘Gerçeği söyledi, O yücedir, uludur’ derler. Onların sözlerini, kulak hırsızı (cinni) işitir. Kulak hırsızları da şöyle birbirleri üzerine binmiştir -hadisi anlatan Süfyân, bu sırada parmaklarını birbirine geçirmiştir-. Her duyan, sözü kendi altındakine ulaştırır. Nihâyet söz düşe düşe büyücünün, ya da kâhinin diline düşer. Kâh kulak hırsızı, duyduğu sözü, henüz atmazdan şihâbe/ışına yakalanır. Kâh da şihâb/ışın yetişmeden sözü atar. Ama duyduğuna yüz tane de yalan katar. Sonra ‘Falan falan gün, size şöyle şöyle demedi mi?’ denilir. Kulak hırsızının gökten işit(ip kâhinin kulağına attığı söz doğru çıkar, (kattığı yalanlar değil).” 1625
Rukyeden Nehiy
İmran İbn Husayn (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.): “Ümmetimden yetmişbin kişi (Mahşer’ de) hesaba çekilmeden cennete girecektir!” buyurdular. Kendisine: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bunlar kimlerdir?” diye soruldu. Şöyle buyurdu: “Onlar, kendilerini dağlatmayanlar, rukyeye başvurmayanlar, teşâüm’e (uğursuzluğa) inanmıyanlar ve Rabblerine tevekkül edenlerdir!” 1626
İbn Mes’ud (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s)’ı işittim, diyordu ki: “Rukyelerde, temîmelerde (muskalarda), tivelelerde (muhabbet muskası) bir nevi şirk vardır.” Bunu işiten bir kadın atılarak, (İbn Mes’ud’a): “Böyle söylemeyin, benim gözüm ağrıyordu. Falan yahudiye gittim geldim. O bana rukye yaptı. Ağrım kesildi” dedi. Abdullah İbn Mes’ud tereddüt etmeden, “Bu (ağrı) şeytanın işiydi, o eliyle dürtüyordu, sana rukye yapılınca vazgeçti. Bu durumda sana Rasûlulullah (s.a.s.) gibi, şöyle söylemen kafidir: “Ezhibi’lbe’se Rabbe’nnâs eşfi ente’ş-Şâfi, Lâ şifâe illâ şifâuke, şifâen lâ yuğâdiru sakamen. (Ey insanların Rabbi, acıyı gider, şifa ver, sen Şâfisin. Senin şifandan başka bir şifa yoktur, hiçbir hastalık bırakmayan bir şifa istiyorum.” 1627
Câbir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’tan (s.a.s.) nüşre hakkında sorulmuştu: “O şeytan işidir!” buyurdu.” 1628
(Nüşre rukye’nin bir çeşididir. İbnu’l-Esîr, bunu “Cin değmesine mâruz kaldığı sanılan kimsenin tedavisi için başvurulan bir rukye ve ilaç” olarak tarif eder ve bu rukyenin nüşre diye isimlenmesini, onunla kişiyi kapayıp örten hastalığın çözülüp dağıtıldığına (neşredildiğine) inanılması ile izah eder. Daha açık bir ifade ile nüşre, cine tutulduğu zannedilen kimsenin cinlerini dağıtmak için yapılan rukyeye denmektedir. Görüldüğü üzere bir sihir çeşididir. Nüşre denmesi de, hastalığın onunla dağıtılması, belanın onunla inkişaf ettirilip açılmasından dolayıdır.)
İsa İbn Hamza anlatıyor: “Abdullah İbn Ukeym (r.a.)’ın yanına girdim. Kendisinde kızıllık vardı. “Temîme (muska) takmıyor musun?” diye sordum. Bana şu cevabı verdi: “Bundan Allah’a sığınırım. Zira Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştu: “Kim bir şey takınırsa, ona havale edilir (şifâsız kalır, umduğuna eremez).”1629
1625] Buhâri, Tevhid 32, Tefsir, Sûre 15, 34; Tirmizi, Sûre 34; İbn Mâce, Mukaddime
1626] Müslim, İman, 371, h. no: 218
1627] Ebû Dâvud, Tıbb 17, h. no: 3883
1628] Ebû Dâvud, Tıbb 9, h. no: 3868
1629] Tirmizî, Tıbb 24, h. no: 2073
CİN
- 347 -
Cin Konusuyla İlgili Bazı Meseleler
el-Cin adıyla müstakil bir sûrenin bulunduğu Kur’ân-ı Kerim’de “cinne”, “cân” ve “cin” kelimeleri geçmektedir. Bunlardan “delilik” anlamındaki “cinne” üç yerde “cin topluluğu”; “cân” iki yerde “yılan”, beş yerde “cin” anlamına gelmektedir. Yirmi iki yerde geçen cin kelimesi de melek ve insan dışındaki üçüncü varlık türü karşılığında kullanılmıştır. Cin kelimesi sözlük ve terim mânalarıyla çeşitli hadislerde de yer almaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm’de verilen bilgilere göre cinler de insanlar gibi Allah’a kulluk etmeleri için yaratılmıştır. Cân, insan türünün mevcudiyetinden önce yakıcı ve her şeye nüfuz edici ateşten (nâr-ı semüm, mâric) halkedilmiştir. Cinlere de peygamber gönderilmiş, bir kısmı iman etmiş, bir kısmı kâfir olarak kalmıştır. Cinler insanlara nisbetle daha üstün bir güce sahiptirler. Meselâ kısa sürede uzun mesafeleri katedebilir, insanlarca görülmedikleri halde onlar insanları görür, insanların bilmediği bazı hususları bilirler; fakat gaybı onlar da bilemezler. Gökteki meleklerin konuşmalarından gizlice haber almak isterlerse de buna imkân verilmez. Evlenip çoğalırlar. İblis de cinlerdendir ve insanların yanı sıra cinlerden de yardımcıları vardır. Bazı cinler Hz. Süleyman’ın emrine girerek ordusunda hizmet görmüş, mâbed, heykel, büyük çanak, kazan gibi nesnelerin yapımında insanlarla beraber çalışmışlardır.
Hadislerde de cinlerle ilgili bazı bilgilere rastlanmaktadır. Her insanın yanında bir cin bulunduğunu, cinlerin mü’minlere vesvese vermeye çalıştıklarını, ancak Kur’an okunan yerde etkilerini kaybettiklerini ifade eden hadislerdeki cinler, Kur’ân-ı Kerîm’de “cin şeytanları”1630 olarak kendilerinden söz edilen kötü cinler olmalıdır. Kulak hırsızlığı yapmak sûretiyle gökten haber alan ve doğru-yanlış öğrendiklerini arkadaşları vasıtasıyla sihirbaz veya kâhinlerin kalplerine ulaştıran cinler de aynı grupta mütâlaa edilebilir. Hz. Peygamber cinlerle konuşmuş, hatta rivâyete göre namazını bozmaya çalışan bir cini yakalamış ve onu ashâba göstermek için bir yere bağlamak istemişse de daha sonra bundan vazgeçip serbest bırakmıştır. Diğer bir rivâyete göre Rasûl-i Ekrem geceleyin bir grup cinle bir arada bulunmuş, onlara Kur’an okumuş, sabah olunca da durumu ashâbına anlatıp yaktıkları ateşin kalıntılarını kendilerine göstermiştir. 1631
Cinlerle ilgili âyet ve hadislerin yorumu İslâm literatüründe kendine has bir yer işgal etmiş, ayrıca cinlere ve şeytanlara tesir edip onları itaat altına alma yollarını konu edinen ve “ilmü’l-azâim” adı verilen bir bilim dalı da teşekkül etmiştir. Bu işlerle meşgul olanlara Türkçe’de “cinci” denilir. İslâm kaynaklarında cinlerin mâhiyeti ve mevcûdiyeti, özellikleri, insanlarla ilişkileri, peygamberleri, âhiretteki durumları gibi hususlar onlarla ilgili tartışmaların ana konularını oluşturmuştur. Yine bu kaynakların bazılarına göre cinlerin mevcûdiyeti konusunda eski filozoflar da fikir beyan etmişler, bir grubu duyu ve akıl yoluyla idrâk edilemeyen her şey gibi cinleri de inkâr ederken; bir kısmı cinlerin varlığını kabul etmiş ve onlardan “ervâh-ı süfliyye” veya “ervâh-ı mücerrede” diye söz etmiştir. İslâm filozoflarından Fârâbî, insanların aksine, cinleri konuşmayan ve ölmeyen
1630] el-En'âm 6/112
1631] Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI/153, 168; Buhârî, Menâkıbül-Ensâr 132, Salât 75, Ezan 105, Tefsir 72/1-2, Tevhîd 7; Müslim, Zühd 60, Salât 149, 150, 260, Zikr 67, Mesâcid 39; Tirmizî, Tefsir 47
- 348 -
KUR’AN KAVRAMLARI
canlılar olarak kabul eder. İbn Sînâ da cin kelimesine “çeşitli şekillere girebilen, şeffaf yapılı ve konuşan latif canlı” anlamını verir. Ancak filozofa göre bu tarif, cinin varlık olarak mâhiyetini açıklığa kavuşturmayıp sadece cin isminin kavram olarak ne anlama geldiğini göstermektedir.1632 Fahreddin er-Râzî ile onun görüşüne katılan bazı âlimler İbn Sina’nın bu açıklamasından hareketle onun, cinin sadece adını kabul edip dış dünyadaki varlığını inkâr ettiği sonucuna varmışlardır.1633 Buna karşılık Elmalılı Muhammed Hamdi, haklı olarak, İbn Sînâ’nın, mâhiyetleri hakkında ayrıntılı bilgiye sahip olunamadığı için cinlere ait gerçek bir tarifin yapılamayacağına işaret etmek üzere söylediği bu sözden cinlerin varlığını inkâr ettiği sonucunun çıkarılamayacağını belirtmiştir. 1634
Kelâm âlimlerine göre cinlerin varlığı sadece vahiy yoluyla bilinip ispat edilebilir, akıl da bunu imkânsız görmez. Mevcûdiyetleri tartışma götürmeyecek şekilde Kur’an’la sabit olduğundan cinleri inkâr edenlerin küfrüne hükmeden kelâm âlimleri cinlerin mâhiyeti konusunda farklı görüşler benimsemişlerdir. Bunları iki noktada toplamak mümkündür.
1. Cinler kendi başına kaim olan gayri maddî cevherlerden oluşur. Bu görüşü benimseyenlerden biri olan Gazzâlî’ye göre melekler, cinler ve şeytanlar gayri maddî cevherden oluşmaları açısından birbirlerine benzemekle birlikte -âraz oluş noktasında aralarında benzerlik bulunan renk, ilim ve kudretin tür olarak birbirlerinden ayrı oluşları gibi- farklılık arzederler.1635
2. Cinler maddî cevherlerden oluşur. Ebu’l-Hasan el-Eş’arî ve Bâkıllânî başta olmak üzere bu görüşü benimseyen Eş’arîler’in çoğunluğuna göre hayat için bünye şart olmadığından her şeye gücü yeten Allah cinleri duyularla idrâk edilebilen bünyeleri olmaksızın yaratmıştır. Hayat için bünyeyi şart koşan Mutezile âlimleri ile Ebû Ya’lâ el-Ferrâ ise cinlerin basit cisimlerden ibaret olduğunu kabul etmişlerdir. İbn Haldun, duyularla algılanamadıklarından ve neye delâlet ettikleri bilinemediğinden Kur’an’da geçen melek, ruh, cin gibi kavramların müteşâbihattan kabul edilmesi gerektiğini söyler.
Çağımızda cinlerin mâhiyetlerinin, “ateşe karışan” (mâric) varlıklar olmaları1636 dikkate alınarak karbon asidinden, “dumansız ateşten yaratıldıkları göz önüne alınarak canlılığını ruhtan alan ve ezelde var edilen ışınlardan, ufolardan veya enerjiden yahut bazı hadislerde hastalıkların sebebi olarak gösterilmeleri dikkate alınarak mikroplardan ibaret olduğu tarzında birtakım görüşler ileri sürülmüşse de1637 bunlar ilmî bakımdan temellendirilememiş bazı teoriler niteliğindedir. Zira duyular ötesi varlıklardan olmaları sebebiyle sadece nakil yoluyla doğru bilgi edinebileceğimiz cinlerin mâhiyeti hakkında naslarda ateşten yaratıldıklarının ötesinde bir bilgi mevcut değildir. Bazı Haşviyye mensupları hâriç İslâm âlimlerinin hemen hepsine göre mükellef yaratıklar olan cinlerin mükellefiyetin üstesinden gelebilmeleri için şuur, idrâk ve irâde gücüne sahip olmaları
1632] Tis’u Resâil, s. 62
1633] Tehânevî, Keşşaf, "cin" md.; Mefâtîhu'l-Ğayb, XXX, 148
1634] Hak Dini, VII, 5387
1635] el-Madnûnü'l-Kebîr, s. 16
1636] 55/Rahmân, 15
1637] Reşîd Rızâ, III, 96; VII, 319; VIII, 364; Evrin, I, 254; Ahmed Hulusi, s. 61-72; Ayberg, II, 69-72; Ateş, s. 19-20
CİN
- 349 -
gerekir ki bu hususu çağımızda ileri sürülen görüşlerle bağdaştırmak mümkün görünmemektedir.
Kur’an’da verilen bilgilere dayanılarak cinlere peygamber gönderildiği noktasında İslâm âlimleri arasında ittifak bulunmasına rağmen bu peygamberlerin insan veya cin türünden oluşu hususunda görüş ayrılıkları vardır. Bir görüşe göre cinlere gönderilen peygamberin melek olması gerekir; diğer bir grup âlim de gönderildiği topluluğun meleklerden değil insanlardan oluşması sebebiyle insan topluluklarına yine kendi türlerinden peygamber gönderildiğini bildiren âyetle1638 insan ve cin topluluklarına içlerinden peygamberler gönderildiğine işaret eden âyeti1639 dikkate alarak cinlere gönderilen peygamberlerin cin türünden olduğunu savunmuşlardır. Âlimlerin çoğunluğu ise cinlere kendi türlerinden peygamber gönderilmediği, insanlara gönderilen peygamberlerin aynı zamanda cinlerin de peygamberleri olduğu görüşündedir. Bir başka görüşe göre cinler arasından uyarıcılar seçilmiş, onlar da insanlara gelen peygamberlerden aldıkları bilgileri cinlere tebliğ etmişlerdir.1640 Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli milletlere gönderilen peygamberlerin kendi içlerinden seçildiği ve kendi dillerini konuştuğu önemle vurgulandığına1641 ve “Ey cin ve insan toplulukları! Size içinizden peygamberler gelmedi mi?”1642 mealindeki âyetlerin mevcûdiyetine bakarak cinlere gönderilen peygamberlerin kendi türlerinden olduğu tarzındaki görüşü tercih etmek daha isâbetlidir.
İslâm âlimlerine göre cinler mutlak gaybı bilmemekle birlikte uzun süre yaşadıkları ve meleklerden haber sızdırabildikleri için insanların bilemediği bazı hususlara vâkıf olmaları mümkündür. Bunun dışında cinlere ilişkin âyetleri yorumlayarak cinlerin insanlar gibi doğan, yiyip içen, evlenip çoğalan, ölen ve hatta insanlarla ilişki kurabilen varlıklar olduğu âlimlerin çoğunluğu tarafından kabul edilir. Bazı kaynaklar, cinlerin yemek kokularıyla veya kemik vb. yemek artıklarıyla yahut hayvan dışkısıyla beslendiğini naklederse de tercih edilen görüşe göre kendilerine özgü bir tarzda beslenirler. (Hadis rivâyetlerinde belirtilen kemik, yemek artıkları ve hayvan dışkısıyla beslenenler, gözle görülmeyen gizli varlık anlamında cin, yani “mikrop”tur, esas cinle ilgisi yoktur.) Yine kaynaklar cinlerin insan şeklini alabildikleri gibi hayvanlardan yılan, kedi, köpek ve inek şekline de girebildiklerini, dünyanın çeşitli bölgelerinde özellikle dağlık yerlerde, harabelerde, denizlerde, çöllerde, çöplüklerde ve mezarlıklarda yaşadıklarını da kaydeder. Bu tür rivâyetlerin uydurma olup insan muhayyilesinin bir sonucu olduğunu iddia etmek mümkündür.
İnsanların cinleri görüp göremeyecekleri hususu tartışmalıdır. İbn Abbas’a atfedilen bir rivâyeti delil kabul edenlere göre Hz. Peygamber dahi cinleri görmemiş, İbn Mes’ûd’a atfedilen rivâyete göre ise Rasûl-i Ekrem cinleri görmüş ve onlarla beraber bulunmuştur. Şafiî’nin, cin gördüğünü söyleyen birine ta’zîr cezasının uygulanması gerektiğini söylediği, bazı hadisçilerin de böyle bir iddia sahibinin adâlet (dürüstlük) sıfatını kaybettiğine hükmettikleri nakledilir. Mu’tezile âlimleri, latif cisimlerden oluşmaları sebebiyle cinlerin fiilen
1638] 17/İsrâ, 94-95
1639] 6/En'âm, 130
1640] Râzî, XIII, 195
1641] 2/Bakara, 129, 151; 14/İbrâhim, 4
1642] 6/En'âm, 130
- 350 -
KUR’AN KAVRAMLARI
görülemeyeceğini, ancak görülmelerinin teorik olarak imkânsız olmadığını kabul etmişlerdir. Cinlerin insanlarla ilişkileri ve birbirlerine karşı etkileri hususunda da âlimler arasında görüş birliği yoktur. Ehl-i sünnet âlimlerine göre insanlarla cinlerin birbirlerine tesir etmeleri mümkündür. Zira Kur’an’da, faiz yiyenlerin kıyamet günü şeytanın çarptığı kimselerin kalkışı gibi kalkacakları belirtilmiş,1643 bir hadiste de şeytanın insan bedeninde kanın dolaştığı gibi dolaştığı ifade edilmiştir.1644 Bu tür nakiller yoruma tâbi tutulmadan zahiriyle benimsendiği takdirde şeytanlar gibi cinlerin de insanları etkileyebileceği ve meselâ onları saralı hale getirebileceği sonucuna varılabilir. Hz. Peygamber’in, cinlerin insanlar üzerindeki etkilerinden kurtulmak ve onları tesirsiz hale getirmek için Felak ve Nâs sûrelerinin, ayrıca Âyetü’l-kürsî’nin ve Bakara sûresinden bazı âyetlerin okunmasını tavsiye etmesi de1645 insanların cinlerin faaliyetlerine karşı kendilerini savunabilecekleri şeklinde yorumlanmıştır. Ebu’1-Yüsr el-Pezdevî gibi bazı sünnî âlimler, cinlerin sadece vesvese vermek sûretiyle insanlara etkili olabileceğini kabul ederler.1646 Cinlerin insanlar üzerinde etkili olabileceğini benimseyenlerin bir kısmı bunun daha çok sihir ve büyü faktörlerinde ortaya çıktığını söyleyerek cinlerin bu nevi işlerde kullanılabileceğini ileri sürerler. Mânaları anlaşılmayan “havas” ve “azâim” türünden bazı metinlerin okunması yoluyla cinlerden faydalanma girişiminde bulunulmasına huddâmcılık, bu işte kullanıldığı söylenen cinlere de huddâm denilir. Ancak önde gelen âlimlerin çoğunluğu, cinlerin tesirinden kurtulmak veya ona mâruz kalmamak için Kur’an okuma dışında herhangi bir yola başvurulmasını tasvip etmemişlerdir. İslâm dininin ana kaynaklarında bulunmayan azâim ve havassa dair bilgiler daha çok Mısır, İran, Türk ve Hint bölgelerinde yaşayan eski kültürlerden müslümanlara intikal etmiş ve halk arasında yaygın bir şekilde benimsenen inançlar halini almıştır. Mu’tezile’den Amr b. Ubeyd ve Kadı Abdülcebbâr gibi âlimler bu hususta sünnî görüşü paylaşırken, büyük bir kısmı da cinlerin insanlar üzerinde hiçbir etkisinin bulunmadığı kanaatini ifade eder. (Biz de cinlerin vesvese verme dışında insanlar üzerinde hiçbir etkisinin bulunmadığı kanaatini taşıyoruz.)
İslâm âlimleri, cinlerden kâfir olanların cehennemde zemherîr (şiddetli soğuk) türünden veya daha başka azap çeşitleriyle cezalandırılacağını kabul etmelerine karşılık mü’min olanlarının cennetle mükâfatlandırılması konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Çoğunluğa göre İlâhî buyruklara itaat eden mü’min cinler cennete girecektir. Ebû Hanîfe başta olmak üzere diğer bazı âlimler ise mü’min cinlerin cehennemden kurtulmak sûretiyle mükâfatlandırılmış olacağı, fakat cennete giremeyeceği ve nihâyet hayvanlar gibi yok edileceği görüşündedirler. A’rafta bulunacaklarını söyleyenler de vardır. Cennetle ilgili olarak Kur’an’da ve hadislerde yer alan birçok nass, cinlere dair herhangi bir ifade içermemektedir. 1647
Bütün metafizik, metapsişik ve spiritüel değerler ve gerçekler konusunda olduğu gibi cin ve şeytan konusunda da tek kaynağımız Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bilindiği üzere ruh, melek, cin ve şeytan gibi bazılarını beş duyumuzla asla
1643] 2/Bakara, 275
1644] Buhârî, Ahkâm 21, Bed'ü'1-halk 11
1645] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/144, 146; Buhârî, Vekâle 10; Tirmizî, Fezâ'ilü'l-Kur'ân 1, 2, 3
1646] Usûlü'd-dîn, s. 226
1647] Ahmet Saim Kılavuz, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 8, s. 5-10
CİN
- 351 -
algılayamadığımız, bazılarını ise çok nâdir olarak duyumsar gibi olduğumuz varlıklara ilişkin bilgiler ancak vahiy sâyesinde insana ulaşmıştır.
Şeytanlara gelince bunlar, cinlerin anarşistleri ve bozguncularıdır. İnsanları yoldan çıkaranlar işte bunlardır. En büyükleri olan İblis, vaktiyle Allah Teâlâ’ya karşı küstahlık etmiş, O’nun meleklere: “Âdeme secde edin!” diye verdiği emre karşı gelmiş,1648 bu sûretle de kâfir (nankör)1649 ve âsî1650 olmuştur.
Cin ve Şeytan da Kur’ân-ı Kerîm’in bize bildirdiği diğer varlıklar gibi birer gerçektirler. Orijinleri ve özellikleri nedeniyle insanlar tarafından görülememeleri bazı kimselerde kuşku doğurmuş, birçok kimselerde de bu yaratıklar daima merak konusu olmuştur. Esasen bu merak normaldir. Çünkü insan, bizzat göremediği herhangi bir şey hakkında haber aldığı zaman kesin olarak inansa bile genelde onu doğrudan duyularıyla algılamak ister. Onun gerçek olup olmadığını ancak bu şekilde anlayabileceğini sanır. Hâlbuki bir şeyin gerçekte mevcut bulunması, onun mutlaka gözle görülmesine ya da diğer duyularla algılanabilir olmasına bağlı değildir. Nitekim normal insan gözü, 400 ila 700 milimikron arasındaki ışık dalgalarını ancak fark edebilmekte, bu limitlerin dışında kalan dalgaları ise değerlendirememektedir. Keza normal insan kulağı 16 ilâ 20000 titreşimi duyabilmekte, bu limitlerin dışındaki frekansları ise duyamamaktadır. Bununla birlikte sözkonusu ölçülerin dışında kalan gerçeklerin birçoğuna inanabilmektedir.
İnanabilmek, akla bağlı olarak bir yeti olsa gerektir. Fıtratlarında bu yetiye sahip bulunmayan insanlar ne kadar zeki ve okumuş olurlarsa olsunlar vahyin haber verdiği gerçeklere inanmakta sıkıntı çekerler. Bu nedenledir ki bazı kimseler melek, cin ve şeytan gibi sırlı varlıklara bir türlü inanmak istemezler. Ancak hemen kaydetmek gerekir ki bunlar, Yüce Kur’ân’ın haber verdiği gerçek varlıklardır. Dolayısıyla imanın bir şartı olan meleklere inanmak ne kadar önemli ise, cinlerin ve şeytanların varlığına da inanmak o kadar önemlidir. Cin ve şeytana inanmak, “Kitaplara İnanmak” şartının ayrıntılarındandır. Onun için cinlerin ve şeytanların varlığını inkâr eden kimse İslâm Dini’nden çıkmak gibi imânî bir tehlikenin içinde bulunduğunu bilmelidir! 1651
Cin Konusunda Şirke Düşmek
Cinleri inkâr şirke düşürdüğü gibi, cinleri Allah’a şirk/ortak koşmak da şirktir. Ayrıca, cinlerle uğraşan ya da cin konusunu istismar eden bazı kimselerin de şirk içine düştükleri görülmektedir. Şirk suçunun gerçekleşmesine neden olan sözler, eylem ve tavırlardan konumuzla dolaylı da olsa ilgili olanları şöyle değerlendirebiliriz:
a) Her türlü büyü:
Bütün tılsımlar; tütsüler; kurşun dökmek ve ipliklere üfleyip düğümlemek gibi şarlatanlıklar; (çeşitli baharat, mum, kıl, kemik, tırnak ve dışkı gibi) atık ve necis maddelerle yapılan maksatlı ve gizli işler; Havâs denilen okuma, şekil, şema, yazı ve heykelcikler bu bölüme girerler. Bu uğraşlar, sayılamayacak kadar çeşitlidir.
1648] 2/Bakara, 34, 7/A’râf, 11; 15/Hicr, 31; 17/İsrâ, 61; 18/Kehf, 50; 20/Tâhâ, 116; 38/Sâd, 74, 75
1649] 17/İsrâ, 27
1650] 19/Meryem, 44
1651] Ferit Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Y., s. 321-327
- 352 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kenzu’l-Havas (Gizli İlimler Hazinesi), Şemsu’l-Maarif ve El-Lu’lu’ ve’l-Mercan gibi büyü kitaplarında bunların uygulama şekilleri ve sözde sırları(!) anlatılmaktadır. Câhil insanların sırtından kolayca geçinmek için cinci üfürükçü birtakım açıkgözler tarafından yapılan bu büyülerin, geçici bir psikolojik yönlendirmeden başka gerçek anlamda hiçbir etkileri yoktur.
b) Fal ve her türlü kehanet:
Gerek günümüzde sosyete falı olarak bilinen tarot ve eskiden müneccimlik denilen astroloji (burçlar ya da yıldız falı), gerek daha çok çingeneler tarafından yarıdilencilik amaçlarıyla bakılan su, el ve ayna falı, gerekse şehir halkı arasında yaygın olan kahve falı bu kısma girmektedir.
Bazı kimselerin “Fala inanma, falsız da kalma” sözü açık bir çelişkidir. Şirk riskini ortadan kaldırmaz. İmânî açıdan son derece tehlikeli olan tüm eylem, söz ve tavırlar mizah konusu yapılamazlar. Nitekim ciddî anlamda olmasa bile bu tür sözleri sarfedenlerin yeniden Kelime-i Şahadet getirmeleri gerekir. 1652
Fetişizm; Büyü ve Korku Dini
İnsanoğlu maddî çarelerle hedeflerine ulaşamadığı ya da sorunlarını çözemediği zaman bu kez gizli ya da gizemli yollara başvurur. Bu tercihler eskiden beri insanlar arasında genel bir eğilimdir.
Gizliliğin mazeretleri ve her zaman bir açıklaması vardır. Ancak gizemlilik daima karmaşıklığını koruyacaktır. Bu nedenledir ki Kur’ân-ı Kerîm’in onayladığı, hatta mü’minleri dâvet ettiği “duâ” hâriç, İslâm, büyü ve fal gibi gizemli yolların bazılarını en ağır suç olan “küfür” diye nitelemiş ve kâfirlere lânet etmiştir. 1653
İnsanoğlu, geniş bilgi birikimlerine sahip bulunmakla birlikte, yaşadığı olaylar içinde henüz çözümleyemediği ve sırlarına bir türlü erişemediği o kadar çok şeyler vardır ki bunlar hakkında bilginler, uzmanlar ve ilim adamları hâlâ susmayı tercih etmektedirler. Nitekim telepatinin, hipnotizmanın, spiritüel enerjinin, meditasyonun ve çeşitli alternatif tıp sistemlerinin içyüzleri hâlâ bilinememektedir.
Gizemli konular, gerek kaynak ve temelleri yönünden, gerekse amaçları itibariyle birbirinden son derece farklıdırlar. O kadar ki bunların bazıları, hayat ve kâinât olaylarının, şimdiye kadar çözülememiş, belki de çözülemeyecek olan şifreleridir. Dolayısıyla bilinsin ya da bilinmesin bunlar esasen birer realitedir. Ancak gerçekle hiçbir ilişkisi olmayan, buna rağmen yarı uygar toplumlarda, genellikle basit düşünen insanlardan çıkar sağlamak amacıyla -sözde- gizemli nitelikte yapılan büyü, fal, müneccimlik ve medyumluk gibi bazı işler daha vardır ki bunlar tamamen spekülatif muâmelelerdir. İslâm bunları hurâfe ve bâtıl inanç olarak değer(siz)lendirmiş, bunları yasaklamış ve bu işlerle uğraşanların cezalandırılmasını öngörmüştür. Çünkü bu insanlarda fetişist (müşrikâne) yaklaşımlar vardır.
Örneğin büyü yapan ve yaptıran insanlar (özellikle yaptıranlar), büyüye, amacı kestirme ve gizemli yollarla gerçekleştiren bir çare olarak inanırlar. Medyumlara ve kâhinlere başvuranların da inancı böyledir.
1652] F. Aydın, a.g.e., s. 146-147
1653] 2/Bakara, 189, 161
CİN
- 353 -
Düşmanını perişan etmek, başına dertler ve belâlar yağdırmak için silâh yerine büyüyü tercih eden insanın esasen ne istediğini şöyle açıklamak mümkündür:
Eğer silâh ya da herhangi bir şiddet yolunu kullanırsa yakalanacak ve ağır cezalara çarptırılacaktır. Hâlbuki büyüye başvurursa -kendince- hiç kimsenin sezinleyemeyeceği gizemli bir yolla bu amacını gerçekleştirmiş olacaktır(!) Öyle ise büyüye inanan insana göre hayat ve kâinat olaylarını büyü ile yönlendirmek mümkündür. Bu ise Allah’ın (c.c.) kâinat üzerindeki mutlak egemenliğini tanımamak, daha doğrusu, büyü gibi bir araçla İlâhî egemenlik sınırlarının delinebileceğine inanmak demektir. Bu ise açık bir şirktir. Çünkü Allah’ın kâinât üzerindeki egemenliği mutlaktır. Hiçbir şey bu egemenliğin dışında değildir, hiçbir olay bu hâkimiyetten bağımsız olarak cereyan edemez. Her şeyi Allah Teâlâ yönetmektedir.
Yarattığı ve yönettiği kâinat olaylarının, -gerek etki-tepki, gerek sebep-sonuç, gerekse nötrleşme gibi- bilinen ve bilinmeyen fenomenleriyle son derece karmaşık olan kozmozunu birbiriyle ilintili yasalar zinciri çerçevesinde disipline eden yine Allah Teâlâ’dır. Şu halde bu yasalara göre hareket edilmedikçe büyü ve fal gibi gizemli çareler olduğuna inanılan hayalî yollarla amaca ulaşılabileceğine inanmak, her şeyden önce çok yanlış bir şartlanma ve büyük bir bilgisizlik örneğidir. Ondan sonra da Allah Teâlâ’ya karşı bir başkaldırı sayılır ki bir anlamda bunun adı şirktir.
Örneğin define arayan bir insan, eğer elde ettiği bir krokiye dayanarak, pusula ve dedektör gibi birtakım araçlar kullanarak amacına ulaşmak istiyorsa bu insan, itikadî bakımdan herhangi bir suç işlememektedir. Çünkü her şeyden önce aklını kullanmaktadır. Akıl ise Kur’ân-ı Kerîm’e göre gerçekleri yakalamada başvurulacak ilk ve en büyük araçtır. Çünkü akıl, sağlam, olgun ve reşit insanın, (Allah Teâlâ tarafından belli kanunlarla çalıştırılan) beyin mekanizmasında üretilmektedir. Bu açıdan define arayan Müslüman insan, Allah’ın kâinât üzerindeki mutlak egemenliğini kabul etmiş demektir. Onun kullandığı pusula ve dedektör de yine Allah Teâlâ tarafından insanoğluna sunulmuş çeşitli fizik, manyetik ve elektronik bilimlerinin tespit ettiği İlâhî kanunlarla çalışmaktadır. Dolayısıyla mü’min defineci, pusula, dedektör ve benzeri araçlar kullanmakla yine Allah’ın mutlak egemenliğini tanımış demektir.
Hâlbuki bu araçların yerine fala başvuran insan, falcının bütün bu kanunları delebilecek ve Allah’ın kâinât üzerindeki mutlak egemenliğinde O’na ortak olabilecek bir güce sahip bulunduğunu bilerek veya bilmeyerek kabul etmektedir. Bu sûretle de şirk koşmaktadır.
İnsan, itikadî yönü olmayan en ağır suçları bile işlerken son derece büyük vebal ve günahların altına girmesine rağmen yine de küfre ya da şirke saplanmaz. Hâlbuki itikadî yönü olan büyü ve fal gibi fetişist anlamda öyle suçlar vardır ki, kişi onları, hiç kimseye zarar vermeden, hiç kimsenin göremeyeceği yerlerde ve yalnız başına işlese bile Allah Teâlâ’ya ortak koşmuş olur ki bu sûretle cinâyet işleyen bir kimseden daha çok Allah’ın öfkesini hak etmiş olur. Bunun mantıklı sebebi acaba ne olabilir? Sebebi gâyet açıktır.
Cinâyet işleyen bir insan, bu suça girişirken bile Allah tarafından yaratılmış bulunan ve yine O’nun koyduğu belli yasalarla işlevini yerine getiren akıl, silâh,
- 354 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tasarı ve planlı komplo projeleri gibi araçlara başvurarak amacını gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Bu insan, en çirkin, en korkunç ve en vahşi bir amacın peşinde olmasına rağmen Allah’ın kâiinat üzerindeki mutlak egemenliğini doğrularcasına O’nun koyduğu hayat kanunlarına göre davranmaktadır.
Hâlbuki büyüye veya fala başvuran insanın yargısı bundan çok farklıdır ve Yüce Allah’ı daha çok öfkelendirici bir anlam taşımaktadır. Büyü yaparak veya yaptırarak birini kazanmak ya da birine zarar vermek isteyen insan, keza büyü veya fal aracılığıyla bilinmeyeni keşfetmeye çalışan insan, aslında Allah’a ait otorite sınırları dışında çözüm arayan insan demektir, Bu ise bir anlamda Allah’ın (hâşâ!) egemen olamadığı bazı bağımsız güçlerin ve alanların bulunduğunu bilerek veya bilmeyerek kabul etmek demektir. Belki bu nedenledir ki büyü, Kur’ân-ı Kerîm’de açıkça küfür olarak nitelenmiştir.1654 Küfür ise Allah’ın (c.c.) otoritesini tanımamak anlamını taşır.
Müslüman toplumlarda fetişist eğilimler (Büyü, fal, havas, astroloji, râbıta, meditasyon vs.): Fetişist inançlara, Müslümanlar arasında “Hurâfeler” ya da “Bâtıl inançlar” denir. Hurâfe: Uydurulmuş, abartılmış, akla ve vicdana sığmayan asılsız inanç demektir. Bâtıl da, geçersiz, hükümsüz ve bağlayıcılığı olmayan şey anlamına gelir.
Ne yazık ki Müslümansı toplumlar, hatta Müslümanlar (daha doğrusu bilgisiz ve eğitimsiz mü’minler) arasında bile bâtıl inanışların tutunabildiği, inkâr edilemeyen bir gerçektir. İlginçtir ki sahâbîlerden büyük şahsiyetler hâriç, diğerlerinin de zaman zaman bâtıl inançlara kapıldıkları ve Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından şiddetle uyarıldıkları bazı eserlerde nakledilmektedir.1655 Ancak sahâbîler, Rasûlullah’ın (s.a.s.) uyarıları üzerine hemen tevbe etmiş ve kanaatlerini düzeltmişlerdir.
Yukarıda da açıklandığı üzere bâtıl inanç: Kulluk anlamını taşıyan imânî bir mesele olmaktan çok, insanın, ya ürküntü duyduğu şeylere karşı aklı sıra mânevî çare diye başvurduğu birtakım şarlatanlıklardır veya hayatta karşılaştığı sorunların çözümlenmesinde yardımlarını almak üzere evliyalar ve rûhâniler gibi “yarıtanrı”lardan medet ummalar ve onlara yapılan duâ ve niyazlardır.
Elbetteki Müslümanlar arasında da, bu şarlatanlıklara meyledecek ve ölülerden yardım dileyecek kadar basit düşünceli insanlar vardır. İşin ilginç tarafı, bu insanların hepsinin de eğitimsiz olmadıklarıdır. Medyumlardan medet uman, falcılara başvurup geleceğini onlardan öğrenmek isteyen nice okumuş devlet adamlarının yaşadığı skandallar, toplumu zaman zaman meşgul etmiştir. Evet, insanlar baş edemeyecekleri güçlere ve nereden geleceğini tahmin edemedikleri kaza ve belâlara karşı daima tedirginlik duyar. Bu psikolojik durum, yalnızca inançlı insanlarla da sınırlı değildir. Hemen herkes herhangi bir nedenle ve herhangi bir yerden gelebilecek risk ve tehlikelere karşı önlem alma ihtiyacını duyar. Bu, her insanın, ortama göre haklı olarak kapıldığı endişelerden kaynaklanmaktadır. Ancak, örneğin sağlam kilitler kullanmak, değerli eşyaları güvenilir kasalarda korumak, trafik kurallarına uymak, aşı olmak ve bütün bunlardan sonra da duâ etmek ve Allah’a tevekkülde bulunmak gibi endişeleri giderebilecek akılcı
1654] 2/Bakara, 102
1655] Hâfız bin Ahmed el-Hakemî, Meâricu’l-Kabûl, 1/273-274
CİN
- 355 -
ve meşrû önlemler varken; bazı kimseler, evlerinin, araç ve cihazlarının üzerine nazar boncuğu, bebek pabucu ve nalçacıklar asmak, üstlerinde çeşitli muskalar taşımak sûretiyle aklın ve Kur’ân’ın ölçülerine sığmayan yollara başvurarak sözde mânevî önlem(!) almaya çalışmaktadırlar. Bunlar bâtıl inançlardır ve şirktir!
Ne ilginçtir ki Kur’ân’ın feyiz ve nurundan yoksun bazı kimseler, hayattaki muhtemel risklere karşı -duâ ve tevekkül hâriç- dindarlardan daha akılcı ve daha meşrû yollara başvurarak önlemlerini almaktadırlar. Nitekim Müslümansı topluluklar arasında yaygınlaşan hurâfe ve bâtıl inançlar yüzünden, gerçek Müslümanlar her münasebette, akılcı geçinen müşrikler tarafından küçümsenmekte ve alay konusu olmaktadırlar.
Tekrar kaydetmek gerekir ki hastalığa ya da nazara karşı kurşun döktürmek, tütsü yapmak, sıtma için el bileğine, okunup düğümlenmiş iplik bağlamak, eve, arabaya, ya da dikiş makinesi ve bilgisayar gibi cihazlara (kaza belâdan koruması için) nazar boncuğu, nalça, bebek pabucu gibi tılsımlı sanılan şeyler takmak bâtıldır, çirkindir, şirktir. Çünkü bu yollara başvuran insan aslında nalın, pabucun, nazar boncuğunun, muskanın ve benzeri büyü araçlarının, Allah’ın egemenlik sınırları dışında birer güç olduğunu kabul etmiş sayılır ki bu, Allah’a açıkça ortak koşmaktan başka bir şey değildir. Eğer bu insanlar yukarıda bir kısmı söz konusu edilen büyü araçlarının, Kur’ân-ı Kerîm’de yerleri olduğuna inanırlarsa bu takdirde de Allah’ın kitabında bulunmayan şeyleri ona mal etmekten dolayı kâfir olurlar!
Başta eğitimsizlik olmak üzere çeşitli çıkar odaklarının gayret ve propagandalarıyla şartlanan insanlar arasında, özellikle bâtıl inanışlar daha çok yayılır. Şirke götüren bu tehlikeli anlayış ve kanaatler o kadar çok ve yaygındır ki hepsini örneklerle sıralayıp anlatmak imkânsızdır. Bunları, “nazar” gibi hak ve gerçek olan inançlardan ayırt edebilmek için Müslümanın iki ölçüsü vardır. Bunlar Kitap ve Sünnettir. Yani mânevî değer olarak tanıtılan herhangi bir şeyin öyle olup olmadığı, ancak onun Kur’ân-ı Kerîm’e ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hayatına uyup uymamasına göre anlaşılır. Dolayısıyla Müslümanların her konuda olduğu gibi bu noktada da başvuracakları mihenk taşları işte bu iki şeydir. 1656
Cin Sûresi
Cin sûresi, Kur’ân-ı Kerîm’in yetmiş ikinci sûresidir. Mekke’de nâzil olmuştur. Yirmi sekiz âyet, iki yüz seksen beş kelime ve yedi yüz elli dokuz harften ibarettir. Fâsılası “elif”tir. Cinlerden bahsettiği için bu adı almıştır. Buna “Kul ûhiye” sûresi de denir.
Sûrenin ana konusu cinlerdir. Hemen ilk âyette şöyle denmektedir: “(Ey Muhammed!) De ki; Cinlerden bir topluluğun Kur’an’ı dinlediği bana vahyolundu;’ Onlar şöyle demişlerdir; ‘Doğrusu biz, doğru yola götüren, hayrete düşüren bir Kur’an dinledik de ona inandık; biz Rabbimiz’e hiçbir şeyi ortak koşmayacağız.”
Eskiden beri insanlar cinlerin varlığı hususunda ihtilâfa düşmüşlerdir. Duygulara hitap eden bir zâhirî kısımdan, sûrenin mevzûuna, mânâlarına, gösterdiği hedeflere baktığımızda, birçok işaret ve ilhamlarla karşılaşırız.
1656] F. Aydın, a.g.e., s. 138-144
- 356 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Önce; müşriklerin inkâr ettikleri, bu hususta çetin mücadelelere giriştikleri, ellerinde hiçbir delilleri olmaksızın ileri geri konuştukları ve bazen de Muhammed’in (s.a.s.) onlara bahsettiği şeyleri cinlerden aldığına dair yaygın kanaatlerini içine alan bilgiler ve çoğu öteki âlemle ilgili, akaide dair meseleler yer almaktadır. İnkâr edip mücâdele ettikleri meselelerden birine bizzat cinlerin şehadet edinceye ve bu olay Muhammed’den (s.a.s.) duyuluncaya kadar, Kur’an’dan haberleri yoktu. Kur’an’ı onlar işitince sarsılmış, hayrete ve dehşete düşmüşlerdi. Gönülleri dolup taşmış; işittiklerini saklamayacak, bildiklerini toparlayamayacak, hissettiklerini hülâsa edemeyecek duruma gelmişlerdi. Tesiri altında kaldıkları bu büyük hâdiseden, bütün kâinatta izlerini ve neticelerini bırakan olaydan korku ve dehşet içinde kalmışlardı. Bu, bütün beşeriyetin ruhunda derin izler bırakacak derecede, değerli bir şehâdet idi.
İkinci olarak bu sûre ile cinler âlemi hakkında, önce muhataplarının sonra da gelecek ve geçmiş bütün insanların ruhlarındaki birçok vehimler düzeltilmekte; bu görünmeyen varlıkların hakikati ortaya konulmaktadır.
Bu sûre Arap müşriklerinin ve başkalarının bu kâinatta cinlerin kudreti ve hareket kabiliyetlerine dair inançlarını da düzeltmeyi üstlenmektedir. Bu yaratıkların varlığını gelişigüzel inkâr edenlerin durumuna gelince; bunların, bu derece kat’iyyetle inkârlarını ve cinlerin varlığına inanmayla alay etmelerini ve hurâfe diye isimlendirmelerini hangi esasa dayandırdıkları konusuna burada eğilmek gerekmektedir.
Acaba bu inkârcılar kâinattaki bütün mahlûkatı biliyorlar da, aralarında cinleri bulamadıklarından dolayı mı böyle söylüyorlar? Şüphesiz bugün dahi hiçbir âlim bunu iddia edemez. Zira yeryüzünde varlığı daha yeni keşfedilen canlılar pek çoktur. Ve hiçbir kimse de iddia edemez ki bugün yeryüzündeki canlıların artık keşif zincirinin halkaları kopmuştur veya yakında kopacaktır.
Bu sûre-i celile geçen sûrelere nispetle, ulûhiyyet ve ubûdiyet’in hakikatini mevzu ederek İslâmî tasavvurun inşâsına büyük yer verip, daha sonra da, kâinat ve mahlûklardan ve bunların arasındaki sıkı alâkadan bahseder.
Cinlere ait sözlerde Allah’ın vahdaniyetine, zevce ve evlât edinmesinin reddine, âhirette cezanın isbatına, Allah’ın mahlûkâtından hiçbirinin O’nu yeryüzünde âciz bırakamayacağına, O’nun elinden hiçbir kimsenin kurtulup kaçamayacağına ve âdil cezasının erişemeyeceği hiç kimsenin bulunmadığına delâlet ve şehadetler bulunmaktadır. Rasûlullah’a (s.a.s.) hitaplarda bu hakikatlerin bazısının tekerrür ettiği görülmektedir! “De ki; ‘Ben sadece Rabbime yalvarır ve O’na hiç kimseyi ortak koşmam.’ De ki ‘Ben size zarar vermeye de iyilik yapmaya da kadir değilim.” De ki; ‘Beni hiç kimse Allah’a karşı savunamaz ve ben O’ndan başka bir sığınak bulamam.” Bunlar, cinlerin bu gerçekleri tam ve açık bir şekilde şehadetle kabul etmelerinden sonra zikredilir.
Nitekim bu şehâdetler, ulûhiyetin sadece Allah’a mahsus olduğunu, ubûdiyetin de beşerin erişebileceği en yüksek derece olduğu beyan buyurulmaktadır: “Allah’ın kulu Muhammed, O’na ibâdete kalkınca, neredeyse çevresinde keçeleşirler, birbirlerine girerlerdi...”
Tâkip eden âyette, Rasûlullah’a (s.a.s.) tevcih edilen hitapla, bu hakikat tekid edilmektedir: De ki: “Ben size zarar vermeye de iyilik yapmaya da kadir değilim.”
CİN
- 357 -
“Gayb sadece Allah’a bırakılmıştır. Cin tâifesi onu bilmemektedir. Yeryüzünde onlara kötülük mü murad edildi yahut Rableri onlara bir iyilik mi dilemiş ki, doğrusu biz bilemeyiz...” Peygamberler de gaybı, ancak Allahu Teâlâ’nın bir hikmete mebni bildirdiği kadar bilebilirler: Ey Habibim! De ki; “Size vaad olunan yakın mıdır, yoksa Rabbim onu uzun süreli mi kılmıştır ben bilemem. Gaybı bilen Allah, gayba kimseyi muttali kılmaz. Ancak peygamberlerden bildirmek istediği müstesna. O, her peygamberin önünden ve ardından gözcüler salar.”
Sûrede işaret edilen olay, bir grup cinin Kur’an’ı dinlemeleri olayıdır. Bu husustaki rivâyetler farklılık göstermektedir. İmam Ebû Bekr el-Beyhâki “Delâilü’n-Nübüvve” adlı kitabında şöyle der: Bize, Ebû Hasan Ali b. Ahmed b. Abdan, Ahmed b. Abid, İsmail el-Kadı, Müsedded, Ebû Avane’nin Ebû Bişir’den, Said bin Cubeyr İbn Abbas’tan naklettiklerine göre İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.s.) cinlere Kur’an okumadığı gibi onları da görmemiştir. Rasûlullah, yanında bir kısım ashâbı olduğu halde Ukaz çarşısına gitmek üzere ayrılmışlardır. (Nahle denilen mevkide, sabah namazını kıldıkları sırada okuduğu Kur’an’ı cinler dinlemişti). O sırada şeytanların gökyüzünden almaya çalıştıkları haberler kesilmiş ve üzerlerine de şihablar (alev) gönderilmişti. Bunun üzerine şeytanlar kavimlerine dönerek: “Size ne oluyor?” demişlerdi. Onlar da “gökyüzü haberi ile aramıza perde gerildi, İlâhî haberi alamaz olduk. Ve üzerimize de şihablar gönderildi...” Gökyüzü haberi ile aramıza giren mutlaka yeni bir hâdisedir. “Doğuya ve batıya gidip araştırın bakalım” demişler; doğuya ve batıya giderek gökyüzü ile aralarına giren şeyin ne olduğunu aramaya koyulmuşlardı. Tihâme tarafına gidenleri, Ukaz pazarına gitmekte olan Peygamber’i, Nahle denilen yerde ashâbıyla sabah namazını kılarken buldular. Ve okuduğu Kur’an’ı işitip dikkatlice dinlemeye koyuldular. “Allah’a yemin ederiz ki işte gökyüzü haberi ile aramıza giren şey budur” dediler. Buradan da kavimlerine dönünce şöyle dediler: “Ey kavmimiz biz şüphesiz, doğru yola götüren, hayrete düşüren bir Kur’an dinledik de ona inandık. Biz Rabbimiz’e hiç bir kimseyi ortak koşmayacağız...” Bu hâdise üzerine de Allah Teâlâ, Rasûlûne: “De ki, cinlerden bir topluluğun Kur’an’ı dinlediği bana vahyolundu... “ ve Allah ona cinlerin sözlerini vahyetmiş oldu. 1657
Diğer rivâyet ise şöyledir. Müslim Sahih’inde Âmir’den şöyle rivâyet eder. Âmir dedi ki: Alkame’ye sordum: “İbn Mes’ud cin gecesinde Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte mi idi?” Bu soru üzerine Alkame şöyle cevap verdi!” Ben de İbn Mes’ud’a “Cin gecesinde Rasûlullah ile birlikte sizden bir kimse var mıydı?” diye sordum. İbn Mes’ud “Hayır” dedi fakat biz Rasûlullah’la birlikte bir gece bulunurken birdenbire yanımızdan kayboldu. Yolları ve vadileri aradığımızda; “her halde kaçırıldı “veya” öldürüldü” denildi. Böylece çok korkulu bir gece geçirdik. Sabah olunca bir de baktık ki Hira tarafından geliyor. İbn Mes’ud devamla, biz “yâ Rasûlallah! Seni aramızda göremeyince aradık bulamadık böylece çok korkulu bir gece geçirdik” dedik. Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Bana cin dâvetçileri geldiler. Onlarla beraber gittim ve onlara Kur’an okudum.”
İbn Mes’ud der ki: “Bizi de oraya götürdü, onlardan kalan bâkiyeleri ve ateş kalıntılarını gösterdi. Peygamber’e cinlerin yediklerini sordular o da “üzerine Allah’ın ismi zikredilen ve sizin yiyip de üzerlerinde fazla miktar et bıraktığınız bütün kemikler, bütün deve ve at gübreleri... Bundan sonra Rasûlullah (s.a.s.)
1657] Buhârî, Tefsir Sure, 72
- 358 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şöyle buyurdular: “Artık bu ikisi ile taharetlenmeyin, zira onlar kardeşlerinizin yediği şeylerdir.” 1658
“İbn İshak’ın rivâyetine göre, hâdise, Rasûlullah’ın (s.a.s.) Sakif ileri gelenlerinin üzerine musallat ettiği ayak takımından gördüğü eziyetlerle, gönlü kırık olarak Taif’den dönüşünden sonra olmuştur. Onun Rabbi’ne karşı yapmış olduğu bu hüzünlü ve sevgi dolu duâdan sonra cinlerle karşılaşması hakikaten düşündürücü ve ibret vericidir. Allah’ın cinlerden bir bölüğünü onunla karşılaştırmasında ondan işittiklerini kavimlerine bildirmelerinde son derece hikmetler vardır. Zamanı ve alâkası ne olursa olsun, bu büyük bir hâdisedir. Muhtevâsı ve işaretleri bakımından da büyüktür. Müteâkiben cinlerin Kur’an’dan ve dinden bahsedişleri de dikkati çekmektedir. Biz bütün bunlara Kur’an’ı Kerîm’in bildirdiği gibi iman etmekteyiz.
“(Ey Rasûlüm!) De ki: “Cinlerden bir topluluğun Kur’an’ı dinlediği bana vahyolundu. Onlar Şöyle demişlerdi. Doğrusu biz, doğru yola götüren, hayrete düşüren, bir Kur’an dinledik de hemen O’na iman ettik; biz Rabbimiz’e hiçbir şeyi ortak koşmayacağız.” (1-2)
Doğrusu Rabbimiz’in yüceliği her yücelikten üstündür. O, zevce ve çocuk edinmemiştir. (3)
Doğrusu aramızdaki beyinsiz, Allah’a karşı yalanlar uyduruyordu. (4)
Doğrusu insanların ve cinlerin Allah a karşı yalan uydurabileceklerini sanmazdık. (5)
Gerçekten, birtakım insanlar cinlerin bazısına sığınırlardı da onların azgınlıklarını artırırlardı. (6)
“Doğrusu onlar da sizin Allah’ın kimseyi yeniden diriltmeyeceğini sandığınız gibi zanda bulunmuşlardı. “ (7)
Bu başlangıcın, Rasûlullah’ı (s.a.s.) cinlerin kendisini dinlediklerini bildiğini ve onlardan bir bölüğünün kendisinden Kur’an’ı işittikten sonra vaki olduğunu da göstermektedir. Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu bilgisi, Allahu Teâlâ’nın vahyi ve olanlardan haberdar etmesi ile mümkün olmuştur. Zira daha önce Rasûlullah (s.a.s.) bundan haberdar değildi. Anlaşılan bu şekliyle bir defa vaki olmuş, bilâhare aynı yerde onun bilgisi ve istemesiyle Kur’an’ı cinlere okuması bir veya birkaç defa gerçekleşmiştir.
“Doğrusu biz hayrete düşüren bir Kur’an dinledik.” Onlarda bıraktığı ilk tesir, şimdiye kadar alışık olmadıkları “hayrete düşüren” bir şey olmasıydı. O, kalplerinde bir ürperme meydana getirmişti. İşte bu hal, onu açık bir kalple, incelmiş duyguyla, derin bir zevkle dinleyip duyan kimselerde Kur’an’ın bıraktığı bir tesirdir. Evet, hayrette bırakır, zira ruhlara ve kalplerin derinliklerine işleyen güce, fevkalâde bir câzibeye, büyük bir etkiye sahiptir. Hayrete düşürür. Bu, cin topluluğu üzerinde bıraktığı tesirden fiilen de anlaşılmıştır ki, onlar hakikaten bundan zevk almışlardır.
“Doğru yola götüren...” Bu da Kur’an’ın ikinci açık bir sıfatıdır. Ve Kur’an’da bu özellik mevcuttur. Bunu cinlerden bir topluluk, hakikatini kalplerinde buldukları anda hissetmişlerdi. “Rüşd” kelimesi, geniş manası olan bir kelimedir. Kur’an bu
1658] Müslim, Salât, 150
CİN
- 359 -
sıfatıyla hidâyete, hakka ve doğruya götürmektedir. Rüşd kelimesi bunlardan başka, şu mânâları da ihtiva etmektedir. Olgunluk, üstünlük; hidâyete, hakka ve doğruya ileten bir bilgi ve bu hakikatleri kalp gözüyle görebilme idrâki... İşte bu vasıflarıyla kalpte öyle bir hal meydana getirir ki; bu hal, sahibini hayra ve doğruya götürür.
“Ve biz O’na inandık.” Bu, Kur’an’ı dinledikten sonra sâlim bir idrâkin gerektirdiği şey; yaratılışa uygun dosdoğru bir kabulden ibarettir. Âyette zikredilen cinler ise, Kur’an’ı dinleyince hayrete düşmüşler, büyülenmişçesine tesir altında kalmışlar; kendilerinden geçecek kadar ruhî sarsıntı içine düşmüşlerdi. Sonra da bunlar hakkı tanımış, kabul etmişler ve şuurlu bir şekilde “biz ona inandık” diyerek imanlarını ilân etmişler; müşriklerin yaptığı gibi ona karşı, ruhlarına tesiri sebebiyle, inad ve inkâr yoluna sapmamışlardı.
“Biz, Rabbimiz’e hiç bir şeyi ortak koşmayacağız.” İmanları açık, sağlam ve hâlisâne idi. Vehme, şirke ve hurafeye bulaşmış değildi. Kur’an’ın hakikatini idrâkten fışkırmış bir imanın da vasfı budur. Kur’an’ın dâvet ettiği hakikat; şirke bulaşmayan bir tarzda Allahu Teâlâ’nın vahdaniyetinden ibarettir.
Bundan sonra da cinler, Allah’ın hidâyeti karşısında kendi durumlarını izah etmeye çalışmaktadırlar. Bundan onların da insanlar gibi hidâyet ve dalâlet olmak üzere ikili kabiliyete sahip olduklarını anlıyoruz. Bu topluluk, mü’minler olarak Rableri hakkındaki inançlarından ve hidâyete eren ve dalâlete düşenler hakkında besledikleri kanaatlerden söz etmektedirler.
“Doğrusu aramızda iyiler de vardır, bundan aşağı bulunanlar da vardır. Bizler çeşitli yollarda olan topluluklardık. Yeryüzünde kalsak da Allah’ı aciz bırakamayacağımız, başka yere kaçsak da O’nu aciz kılamayacağımız gerçeğini şüphesiz anladık. Şüphesiz, doğruluk rehberi olan Kur’an’ı dinlediğimizde ona inandık. Kim Rabbi’ne inanırsa, o ecrinin eksiltileceğinden ve kendisine haksızlık edileceğinden korkmaz. İçimizde, kendini Allah’a vermiş olanlar da yazık edenler de vardır. Kendini Allah’a veren kimseler, işte onlar, doğru yolu arayanlar, ona lâyık olanlardır. Kendilerine yazık edenlere gelince, onlar Cehennem’in odunları oldular.” (11-15)
Cinlerin bu açıklaması gösteriyor ki, içlerinde sâlihler de var, sâlih olmayanlar da. İtaatkârı da var, zalimi de. Bunlar, cinlerin çifte kabiliyette olduğunu; insanlar gibi hayra ve şerre kabiliyetleri bulunduğunu göstermektedir.
“Mescidler şüphesiz Allah’a mahsustur. Öyleyse oralarda Allah’a yalvarırken başkasını katmayın.” (18) Secdelerin veya secde mahalli olan mescidlerin sadece Allah’a mahsus olacağı beyan buyurulmaktadır. Böyle olursa gerçek tevhid mümkün olabilir, herkesin mübtelâ olduğu her alâka, her kıymet ve her meyil geriye atılmış ve hâlis ibâdetin sadece Allahu Teâlâ’ya mahsus olduğu gerçeği ortaya çıkmış olur. Allah’a ibâdet ederken bazen insan, O’ndan başkasına iltica ve kalbini açma durumuna girer.
Âyet, cinlerin sözü olduğu takdirde önceden geçen şu sözlerini tekid etmiş olur: “Şüphesiz biz Rabbimiz’e hiçbir ortak koşmayacağız...” Yani ibâdet ve secde yerinde ortak koşmayacağız. Bu, doğrudan doğruya Allah’ın kelâmı ise cinlerin sözleri, Rablerine yönelmeleri ve O’nu tevhîd etmeleri münâsebetiyledir. Bu da Kur’an üslûbuna göre yerinde gelmiştir.
- 360 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“De ki: ‘Size söz verilen yakın mıdır, yoksa Rabbim onu uzun süreli mi kılmıştır, ben bilemem.’ Gaybı bilen Allah, gayb’a kimseyi muttali kılmaz. Ancak peygamberlerden, bildirmek istediği bunun dışındadır. Rablerinin emirlerini tebliğ etmelerinden haberdar olmak için, her peygamberin önünden ve ardından gözcüler salar, onların yaptıklarını ilmiyle kuşatır ve her şeyi bir bir sayar.” Böylece ürpertici bir ifadeyle sûre son buluyor. Başlangıcı da cinlerin uzun tafsilatlı ve büyük bir hayret ihtiva eden sözlerinde ifadesini bulan korku, titreme, ürperme ve hayret vericilikte olmuştu. Yirmi sekiz âyeti geçmeyen bu sûre şu gibi esas hakikatleri ortaya koymaktadır: Bir müslümanın akîdesini kuvvetlendirmeye yarayan şey; ona doğru, açık, ölçülü düşüncesini hiçbir ifrat ve tefrite düşmeden, ruhunu bilgi ufuklarına kapamadan, efsanevi vehimler peşinde koşmadan kendini inşa ve tespit etme fırsatını vermektir. Kur’an’ı işitir işitmez iman eden ve şu sözleri söyleyen cinler topluluğu ne kadar doğru söylemiştir: “Doğrusu biz, doğru yola götüren, hayrete düşüren bir Kur’an dinledik de hemen ona inandık... “ 1659
Cinnet/Cünûn
Cin tutma, delilik, çılgınlık, davranış uyumsuzluğu, aklın zâil olmasına cinnet diyoruz. Buna cünûn da denir. Cinnet Kur’ân-ı Kerîm’de bu mânâda birkaç yerde geçer: “Yoksa O’nda Cinnet mi vardır?”1660 Diğer bir mânâsıyla; cin ve bu kelimenin çoğulu olarak cinler veya cin taifesi demektir: “Cinlerden ve insanlardan.”1661 Cinnet, örtü ve gizlilik mânâsında değerlendirildiğinde; Cennet, cenân (kalp), cünnet (koruyucu), cenîn ve mecnûn ile alâkalıdır.
Cinnet, dilimizde delilik mânâsına kullanılmaktadır. Cin çarpması olarak da tanımlanmaktadır. Gözle görülmeyen varlık olan cinlerin, insan vücuduna girerek, zarar verdiklerine inanan kimseler vardır.
Cünûn (cinnet) hali, İslâm hukukunda önemli bir yer tutar. Çünkü İslâm akıl dînidir. Ahkâmı da akılla anlaşılır. Cenâb-ı Hak herkesi gücü yettiğince mükellef tuttuğundan İslâm fıkhı bu konu üzerinde belli bir bölüm tahsis etmiştir. Fıkıhta bu konu ehliyete ârız olan haller diye adlandırılır. Bunlar, kişinin aklını gideren veya azaltan hallerdir. İki kısma ayrılır:
1- Semâvî ârızlar: İnsanın kendi elinde olmayan: bunaklık, delilik, unutkanlık gibi ârızlardır. 2- Mükteseb ârızlar: İnsanın kendi elinde olan; cehâlet, sarhoşluk, zorlama gibi ârızlardır.
Semâvî ârızlardan olan delilik (cünûn) iki kısma ayrılır: 1- Cünûn-ı mutbık: Kesilmeksizin sürüp giden akıl hastalığıdır. 2- Cünûn-ı gayr-ı mutbık: Sürekliliği olmayan akıl hastalığına denir.
Cinnet; aklı örten, sağlam idrâki yok eden bir hastalıktır, demiştik. Hasta, heyecan ve sarsıntı içindedir. Mecnun denilen hasta, daima gayr-ı mümeyyiz çocuk hükmündedir. Kendisinden bedenî teklifler düşer; fakat malî tekliflere muhâtap olur.
Ancak akıl hastalığının süreklilik miktarı ibâdetlerin cinsine göre değişmektedir. Namaz yükümlülüğünün düşmesi için bunun bir günden (24 saatten) fazla
1659] Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 316-318
1660] 34/Sebe', 8
1661] 114/Nâs, 6
CİN
- 361 -
devam etmesi gerekir. Oruç için ise tam bir ay devam etmesi şarttır. Ramazan ayı içerisinde geçici olarak ayılıp kendine gelen kimse, daha sonra iyileşince Ramazan orucunun hepsini kaza etmesi gerekir. Zekât yükümlülüğünün düşmesi için ise akıl hastalığının bir sene devam etmiş olması şarttır. Aksi takdirde zekâtını vermek durumundadır. Akıl hastalarının sözlü tasarrufları mûteber değildir. Ancak hastalık nöbetlerinin yokluğunda vâki tasarrufları geçerlidir.
Cinnet, atehle de alâkalıdır. Ateh; aklı örten ve sağlam idrâke engel olan bir hastalıktır. Bu hastalığa tutulan Ma’tûh, temyiz gücüne sahip değilse, mecnûn hükmündedir.1662
Cünûn, edâ ehliyetini ortadan kaldırdığından, melankolik, nevrastenik ve sar’alı kimseler, temyiz kudretine sahip olduklarında tasarrufları geçerlidir.1663 Mecnun ve ma’tuh ile ilgili hükümler Mecelle’de geçmektedir.1664
Tasavvuf dilinde cünûnun (cinnetin) cezbe ile bir yakınlığı vardır. Halk indinde cezbe ve cünûn aynı şeyler telâkki edilmesine rağmen, durum öyle değildir. Cünûn, kişinin yükselme yerine alçalması; mânâsız ve olumsuz bir şekle düşmesidir.1665
Kur’ân-ı Kerîm’de, peygamberlerin dâvetinden ve özellikle Hz. Muhammed’in tevhid inancına yaptığı çağrıdan rahatsız olanların bu seçkin kişilere yönelttikleri iftiralardan söz edilirken on bir âyette mecnun kelimesi kullanılmıştır. Cünûnun terim anlamıyla ilgili olarak yapılan değişik tarifler arasında yaygın olanı, Seyyid Şerif el-Cürcânî’nin ef-Ta’rîfât’ında yer alan, “söz ve fiillerin nâdir haller dışında normal cereyan etmesini engelleyen akıl bozukluğu” şeklindeki tanımdır. Fıkhî sonuçları bakımından bir zihnî rahatsızlığın cünûn kapsamında sayılmasını belirleyen unsur ise bu hastalığın kişiyi temyiz gücünden yoksun kılıcı nitelikte olmasıdır.
Kur’ân-ı Kerîm’e göre insanı insan yapan ve onu İlâhî buyruk ve yasakların muhatabı kılan akıldır. Bu sebeple İslâm âlimleri peygamberlerin özelliklerini açıklarlarken onların cünûndan sâlim oldukları hususuna önemle işaret etmişlerdir. Akıl hastalığının kaynağı, zekâ ile ilişkisi ve tedavisi konusuna insanlık tarihinin çok eski dönemlerinden beri ilgi gösterilmiş, özellikle eski Yunan fılozoflarınca bu hususta tarihî seyri içinde farklılıklar taşıyan değişik görüşler ileri sürülmüştür. Ancak müslümanların konuya gerek teorik gerekse pratik alanda gerçekçi ve insanî açıdan yaklaşma noktasında önceliğe sahip oldukları kolayca söylenebilir. Daha İslâm’ın İlk asırlarında akıl hastalığı ve hastaları hakkında seviyeli eserlerin kaleme alınmış olması (fıkıh literatürü çerçevesindeki incelemelerden ayrı olarak Ebü’l-Kâsım en-Nisâbûrî’nin ‘ükalâ’ü’l-mecânîn adlı eseri, bu konuda günümüze ulaşan güzel bir örnek olarak zikredilebilir) ve akıl hastalarının tedavisine tahsis edilen hastahaneler kurulmuş olması bu tesbiti doğrulayan delillerdir.
Akıl hastalığı ile İlgili hükümlere fıkıh kitaplarının değişik bölümlerinde temas edilmesinin yanı sıra fıkıh usulü eserlerinde “Semavî (insanların iradesi
1662] M. Ebu Zehra, Fıkıh Usûlü, İslâm Hukuku Metodolojisi, çev. Abdülkadir Şener, Ankara 1973, 330; Ö. Nasuhî Bilmen, Istılâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1967, I, 231
1663] Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, İstanbul 1978, 191
1664] Ali Himmet Berki, Açıklamalı Mecelle, İstanbul 1982, s.192, mad. 978, 979, 980
1665] Hasan Fehmi Kumanlıoğlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 319
- 362 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dışında oluşan) Ehliyet ârızaları” başlığı altında cünûn hali özel olarak incelenmiştir.
Günümüz hukuklarında hâkim olan yaklaşım, tıbbın akıl hastalığı kabul ettiği her rahatsızlığın kişinin fiil ehliyetini (özellikle işlem ehliyetini) mutlaka ortadan kaldırmış sayılmaması yönündedir. Buna göre akıl hastalığının bu anlamdaki ehliyeti etkileyebilmek için temyiz gücünü, yani mâkul şekilde hareket edebilme iktidarını, hastanın fiillerinin sebep ve sonuçlarını idrâk edebilme kabiliyetini ortadan kaldıracak nitelikte olması gerekir. Meselâ sara ve şizofreni tıp ilmi yönünden akıl hastalığı olmakla birlikte kişinin sırf bu sebeple fiil ehliyetine sahip olmadığı söylenemez; hukuken akıl hastalığı hükümlerinin uygulanabilmesi, bu hastalıkların kişinin hukukî değerlendirmeye tâbi tutulan fiili işlediği sırada temyiz kudretini ortadan kaldırmış olmasına bağlıdır. Bu yaklaşım ile İslâm hukukundaki cünûn-ı mutbik ve cünûn-ı gayr-i mutbik ayırımının temelindeki düşünce ve cünûna bağlanan fıkhî sonuçlar arasında paralellik bulunduğu görülmektedir. Öte yandan İslâm hukukunun, akıl hastalarının işlem ehliyeti bakımından tam ehliyetsiz sayılması ve kural olarak bütün işlemlerinin geçersiz kabul edilmesi noktasında Kara Avrupası hukuk çevresine dâhil hukukların çoğunluğu ile birleştiği, akıl hastalarının yaptığı sözleşmeleri hükümsüz değil, feshedilebilir nitelikte sayan ve fesih imkânını da sadece kötü niyetli (akıl hastalığını bilen) kişiye karşı tanıyan İngiliz hukukundan ise ayrıldığı tesbit edilebilmektedir.
Cünûn bir tasavvuf terimi olarak dervişliğin ilk, sekr halinin son basamağını ifade eder.1666
“Düşünmediler mi ki arkadaşları (Muhammed)de hiçbir cinnet yoktur, o apaçık bir uyarıcıdır?”1667 Cinnet, cin cemâati anlamına geldiği gibi,1668 cinin etkisi ile düşünce yetisinin örtülmesi, yani delilik anlamına da gelir.
Müşrikler, Hz. Muhammed’i (s.a.s.), cinin etkisinde kalıp delirmiş bir insan sanıyorlardı: “(İnkârcılar, Muhammed (s.a.s.) hakkında) “Allah’a yalan mı uydurdu, yoksa kendisinde cinnet mi var?” (dediler).” 1669; “O, kendisinde cinnet bulunan bir adamdır, başka bir şey değildir. Hele bir süreye kadar onu gözetleyin.” 1670
Hz.Muhammed’in (s.a.s.), öldükten sonra bedensel dirilmekten söz etmesini, bir deli saçması sanıyorlardı: “O, size öldüğünüz, toprak ve kemik haline geldiğiniz zaman yeniden hayata çıkarılacağınızı mı söylüyor, bununla mı sizi tehdit ediyor? Heyhat, heyhat, tehdit edildiğiniz şey ne kadar uzak (ne olmayacak bir tehdit)!” 1671
Aşağıdaki âyetler, Hz. Muhammed’i cinlerle ilişkili, onların etkisiyle aklı karışmış sanan müşrikleri reddetmekte ve onun açık anlatımlı bir peygamber olduğunu vurgulamaktadır: “De ki: “Size bir şey öğütleyeyim: Allah için ikişer ikişer ve teker teker durup düşününüz! Arkadaşınızda hiçbir cinnet yoktur. O, çetin bir azabın arefesinde sizin için bir uyarıcıdır.” 1672; “Yoksa ‘Onda bir cinnet var’ mı diyorlar? Hayır, o,
1666] İbrahim Kâfi Dönmez, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 8, s. 125-129
1667] 7/A’râf, 184
1668] 11/Hûd, 119; 37/Sâffât, 158; 32/Secde, 13
1669] 34/Sebe’, 8
1670] 23/Mü’minûn, 25
1671] 23/Mü’minûn, 35, 36
1672] 34/Sebe’, 46
CİN
- 363 -
kendilerine gerçeği getirdi, fakat çokları haktan hoşlanmıyorlar.” 1673
Birinci âyette, bu savın sahiplerine, ikişer ikişer, teker teker durup Hz. Muhammed’in (s.a.s.) durumunu iyice düşünmeleri, onda delilik bulunmadığı, onun ileride bulunan şiddetli bir azaba karşı uyaran bir peygamber olduğu; ikinci âyette de Hz. Muhammed’in kendisinde cinnet bulunan bir şaşkın olmadığı, insanlara gerçeği getiren bir uyarıcı olduğu, fakat hitabettiği insanların çoğunun gerçekten hoşlanmadığı vurgulanıyor.
Evet, düşünenler, Hz. Muhammed’de delilik olmadığını, onun cinlerle bir ilişkisi bulunmadığını anlar. Bir delinin ağzından bu hikmetler çıkar mı? Bunu söyleyen, apaçık bir uyarıcıdan, bir Hak elçisinden başkası olamaz.
Araplar, Peygamberimiz’in cinle ilişki kurduğunu, cinin etkisinde bulunduğunu, söylediği sözlerin, kendisini hükmü altına alan cinin sözleri olduğunu iddia ediyorlardı. İşte âyetlerde onların bu iddiaları reddedilmekte, çokları hoşlanmasa da insanlara hakkın, yani gerçek vahiy sözlerinin geldiği vurgulanmaktadır. Araplar, Hz. Muhammed’i, bir şâir veya kâhin gibi görüyorlardı. Oysa ne Hz. Muhammed, abartmacı bir şâ’ir, ne de Kur’ân hayallerle dolu şâir sözleriydi:
“Biz ona şiir öğretmedik, zaten şiir ona yakışmaz da. O(na vahyedilen), sadece bir öğüt ve apaçık bir Kur’ân’dır.” 1674
“Muhakkak ki o (Kur’ân), âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Güvenilir Ruh indirdi; Senin kalbine, uyarıcılardan olman için. Apaçık Arapça bir dil ile. O, evvelkilerin Kitâblarında da vardır.” 1675
“Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi? Her yalancı, günahkâr kimseye iner. O yalancılar, (şeytanlara) kulak verirler, çokları da yalan söylerler (yahut şeytanlar, meleklerin konuşmalarına kulak verirler, fakat çoğunluğu da yalan söyler). Şâirlere gelince onlara da azgınlar uyar.”1676 âyetlerinde, Hz. Muhammed’e şiir öğretilmediği, şiirin ona uygun olmadığı, ona vahyedilenin, şiir değil, bir öğüt ve açık anlamlı bir okuma olduğu, bu vahiyleri, Güvenilir Rûh’un, Hz. Muhammed’in kalbine, açık Arapça bir dille indirdiği vurgulanmaktadır.1677
Melek, Cin, Şeytan Gibi Rûhânî Varlıkları Allah’a Şirk/Ortak Koşanlar
İslâm’ın ortaya çıktığı dönemde, Hicaz bölgesinde bir kısım Araplar da Melek-Cin ve Şeytan gibi rûhânî varlıklara ibâdet ediyorlardı. Bunlardan, meleklerin Allah katında saygın bir yeri olduğuna, bu yüzden kendilerinden daha şanslı olduklarına inanıyorlardı. Eğer onlara ibâdet eder, hürmette kusur etmezlerse onların, Alah katında kendilerine şefaat edeceklerini düşünüyorlardı. “Câhiliye Araplarına göre melek, bir parça Tanrı niteliğinde yahut Cin’in üstü olan, saygıya, hatta tapılmaya lâyık, fakat gözle görülmez bir varlık idi. Fakat tabiatüstü varlıklar hiyararşisinde, meleğin yeri belirlenmişti. O da: Câhiliye inancında bazen melek, Allah ile insanlar arasında bir şefaatçi, ya da aracı idi. Çok kere de kendisi
1673] 23/Mü’minûn, 70
1674] 36/Yâsin, 69
1675] 26/Şuarâ, 192-196
1676] 26/Şuarâ, 221-224
1677] S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Y., 4/ 439-441
- 364 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tapınma objesi olarak kabul edilirdi.” 1678
Melekleri tanrılaştıranlar, onlar adına yeryüzünde timsaller/heykeller yapmışlardı.1679 Yapılan bu timsaller, meleklerin yeryüzündeki birer sembolleriydiler. “Biz onların sûretlerini yapıp, onlara dişi isimler vererek tapındığımız zaman, Alah’ın katında bize şefaatçi olurlar” diyorlardı.1680 Hâlbuki bu düşüncelerinde dalâlet içindeydiler. Kur’ân-ı Kerim’de bu husus dile getirilerek reddedilmiştir: “Ve size: (Allah) melekleri ve peygamberleri ilâhlar edinin diye emretmez...” 1681
Câhiliye Arapları, cinleri de ulûhiyet derecesine çıkarıyorlar, onları ilah ediniyorlardı. Kur’ân-ıKerim, onların cinler hakkındaki inançlarını şöyle dile getirir: “Allah ile cinler arasında soy bağı icad ettiler.”1682 “Cinleri Allah’a ortak koştular, bilgisizce O’na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. Hâşâ O, onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve yücedir.”1683
Cinlerin gaybı bildikleri, insanlara zarar vermeye kadir oldukları, hastalıkların çoğunun onlardan geldiği, tedavilerinin de ancak cinlere yakın olmakla mümkün olacağı inancı da câhiliye halkı arasında yaygındı. Bir kimse bir ev aldığı veya bir mal sattığı zaman, evvela cinler için kurban keserdi. Bunu aldığı evde mutlu olmak, sattığı maldan da hayrın azalmaması için yapardı.1684 Cinlere tapınma, ilâhî dinlerin tahrifinden geriye kalan bozuk bir inançtır.
Şeytana tapma, onu Allah’a ortak koşma konusundaki inançları da, cinler hakkındaki inançlarından farksızdı. Câhiliyyeye göre şeytanlar da cinlerde olduğu gibi, putların veya kutsal bildikleri şeylerin içinde ikamet ederler, insanlara oradan hitap ederler, bazı gaybî bilgileri onlara haber verirler, birtakım gizli konularda kendilerine yol gösterirlerdi. Bu sebeple de ibâdet edilmeye saygı duyulmaya lâyık varlıklar olarak görünüyorlardı. 1685
Melek-Cin-Şeytan ve rûhânî varlıkları tanrılaştırma inancı, aslında içinde bulundukları ortamın, kendileri üzerinde meydana getirdiği menfi baskının neticesi olarak düşünülebilir. Hanif dînînin gerçeklerinden uzaklaşan insanlar, geride bıraktıkları kültürel mirasın izlerim, başka başka varlıklar üzerinde görme ve böylece tatmin olma yoluna girişmişlerdi. Bu varlıklar bazen korku ve dehşet saçan varlıklar, bazen de kendilerinden yardım ve dostluk umulan varlıklar olarak ortaya çıkmaktadır. Pek tabiidir ki, bu tür inançlar, beraberinde kehânet ve arâfet gibi düşüncelerin doğmasını da mümkün kılmıştır. Bu işlerle uğraşan kimseler, yegâne sığınak kabul edilmiştir.1686
Yukarıda ifade edildiği gibi, bütün bunlar Kur’an ve Sünnet tarafından reddedilmiş inançlardır. Şirk koşma en büyük günah sayılmıştır.1687
1678] 3/Âl-i İmran 80; İbn Kesir, Tefsir IV, 377; Yazır, M.H., a.g.e., VIII, 5381; İzutsu, T., Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 19
1679] Âlûsi, Bulûğu'l-Erab, II, 197
1680] Yazır., M.H., Hak Dini Kur’an Dili, VII, 4594; 39/Zümer, 3
1681] 3/Âl-i İmran, 80
1682] 37/Sâffât, 158
1683] 6/En’âm, 100
1684] M.N. el-Câhız, Edyânu’l-Arab, s. 125-126
1685] Âlûsî, a.g.e., II, 197
1686] İbn İshak, Sîre, s. 13; Mesûdî, Mürûcu'z-Zeheb, II, 173
1687] 4/Nisâ, 48; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 75-77
CİN
- 365 -
Câhiliyede Cin ve Şeytan İnancı: Câhiliye Araplarının cinler hakkındaki inançları ise, melekler hakkında sahip oldukları inançların zıddı idi. “Tabiat hayatının, insanların hükmü altına girmemiş ve düşman kalmış tarafını (cinler ve şeytanlar) temsil ediyorlardı. Hz. Peygamber’in bi’seti esnasında, cinler müphem ve gayr-ı müşahhas ilahlar arasına girmekte idi.”1688 Mekke Arapları, cinler ile Allah arasında neseft karabati bulunduğunu söylüyorlar 1689 ve onları Allah’ın şerikleri mertebesine çıkarıyorlardı.1690 Cinlere adaklar adayıp kurbanlar kesiyorlar1691 ve onlardan yardım talep ediyorlardı. 1692
Câhiliye Araplarının bu konudaki inançları incelendiği zaman, onların cinleri, muhtelif sûretlere girebilen varlıklar olarak telakki ettikleri görülür. Bu cümleden olarak mesela, “Gûl”, onlar için bir çeşit cindir. “Suûlat”, cindir. Bazı yılanlar (Engerek yılanı) ve ev yılanları, cindir. Siyah köpek, şeytandır (cin nevinden) hırçın deve (hecin devesi) cindir gibi. Câhiliye Araplarına göre, cinler mutlak olarak zararı dokunan, korkunç yaratıklardır. “Esas itibariyle Tanrılar dost, cinler düşmandırlar.”1693 Bu sebepten, kötülüklerin, hastalıkların kaynağı cinlerdir. Aynı zamanda cinler, şairlerin ve kâhinlerin de bilgi kaynağıdır.”1694 Bir kimsenin şair olabilmesi için görünmeyen dünya hakkında ilk elden bilgi sahibi olması gerekir. Bu bilgi de kendi şahsî görüşü ile değil, cin denilen -onlara göre- üstün varlıkla derûni münasebetler kurmak sûretiyle elde edilir.” 1695
Cinler ve şeytanlar hakkında garip akidelere sahip olan câhiliye Arapları, bunları hep aynı cinsten sayıyorlardı. İblis-şeytan ve cin kavramları, onların zihninde daha çok, kötülük, düşmanlık, korku ve felaket çağrıştıran kelimelerdir. Bu korku ve endişe, onları, bu tür varlıkların zararından korunmak için çeşitli sebeplere başvurmaya, sevketmiştir. Bunlar arasında, büyüler, tılsımlar, onların tasvirlerini yapmalar ve onları ilahlaştırmalar, onlara adaklar ve kurbanlar kesmeler sayılabilir.1696 Câhiliye Araplarının, cinler-şeytanlar hakkındaki inançları, ülkemizde de hemen hemen aynıdır. “Şeytan çarpmak”, “cin çıkarmak” gibi deyimler buna işaret etmektedir. Cinlerin-şeytanların vereceği zarardan korunmak için başvurdukları sebeplerden; onların tasvirlerini, timsallerini yapmak ve onları ilahlaştırmak konusu ile kurban ve adak konusu hâriç, büyü yapmak, tılsımlar yapmak gibi koruyucu çarelere -onlara göre- başvurmak hemen aynıdır. 1697
Hadislerde Cin ve Şeytan İnancı: Kur’an ve Sünnette, cin ve şeytandan bahsedilmektedir. Kur’an’da cin kavramı, başlı başına bir sûreye isim olarak verilmiş ve orada cinler konu edilmiş olduğu gibi, ayrıca değişik yerlerde 22 yerde geçmektedir. Şeytan kelimesi ise, gerek tekil olarak gerekse çoğul olarak Kur’an’da 88 yerde geçmektedir. Hz. Peygamber’in hadislerinde ise, her iki kelime çok yerde konu edilmiştir. Yani Kur’an ve Sünnet, cin ve şeytanın varlığını kabul
1688] Macdonald, B.D., "Cin" maddesi, İ.A., III, 192
1689] 37/Sâffât, 158
1690] 6/En’âm, 100
1691] 6/En’âm, 128
1692] 72/Cinn, 6
1693] Hitti, P., Siyâsî ve Kültürel İslâm Tarihi, I, 147-148
1694] Âlûsî, Bulûğu'1-Erab, III, 269; Ateş. S., Yüce Kur'an'm Çağdaş Tefsiri, X, 98
1695] İzutsu, T, Kur'an'da Allah ve İnsan, 159
1696] 6/En’âm, 100; Alûsî, a.g.e., III, 197
1697] Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 83-85
- 366 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etmektedir. Hatta onların yaratılış özelliklerinden bahseder: Bu, Kur’an’da şöyle geçer: “Cinleri dumansız ateşten yarattık.”1698 Fahruddin Râzi, “Mükellef varlıklar dört gruptur; Melekler, insanlar, cinler ve şeytanlar” şeklinde açıklamada bulunduktan sonra, başka bir rivâyeti de naklederek: “Cinlerin iyi ve kötü olanları vardır. Şeytanlar, cinlerin kötü olanlarına verilen isimdir” der.1699 Kur’an ve hadislerde, şeytan, kötülük timsâli olarak ele alınır.1700 Cinlerden bahsedilirken ise, onların müslüman olanlarından, Kur’an dinleyenlerinden söz edilmektedir.1701 Fakat bununla birlikte, cinlerin, câhiliye Araplarının korku ve dehşet saçan varlıklar olarak kabul edilişleri şeklindeki inançlar da, bir kısım hadislerde çok açık olarak görülmektedir. Yani Sünnet, cinlerin korku, dehşet ve zarar veren yaratıklar oluşundan bahsetmektedir. Bir iki örnek görelim:
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Gece karanlık olduğu zaman yahut akşama girdiğiniz vakit- çocuklarınızı (dışarı çıkmaktan) yasaklayın. Çünkü şeytanlar, o sırada dağılırlar. Geceden bir saat geçince (dışarıdaki) çocuklarınızı (evlerinize) koyun. Allah’ın ismini anarak -Bismilllâhirrahmânirrahîm- diyerek kapıları kapatın. Çünkü şeytan kilitlenmiş kapıyı açamaz. Yine sizler Allah’ın ismini anarak -Bismilllâhirrahmânirrahîm diyerek- kaplarınızın ağızlarını bağlayın. Bismillâh diyerek üzerlerine enlemesine bir şey koymak sûretiyle de olsa kaplarınızın ağızlarını örtün. Kandillerinizi söndürün.” 1702
Kur’an ve Sünnet’e göre cinler de mükellef varlıklardandır. Bu husus Kur’an’da “Ben insanları ve Cinleri bana ibâdet etsinler diye yarattım” 1703 âyetiyle anlatılmıştır. Konuyla ilgili diğer bir âyet şöyledir: “Ey muhammed, Kur’an’ı dinleyecek Cinlerden bir kısmını sana yöneltmiştik. Onlar, Kur’an’ı dinlemeye hazır olunca birbirlerine: “Susun!” dediler. Kur’an okunması bitince, her biri birer uyarıcı olarak milletine döndüler.” 1704
Yaratılış keyfiyeti ihtilaflı olmakla birlikte Kur’an ve Sünnet, cin ve şeytanın varlığını kabul etmektedir. Cinler, öyle tamamen korku timsâli değil, ama zararları da olabilen, Allah’ın yaratmış olduğu, insanların göremediği bir çeşit varlıklardır.
Cinlerle İblis arasındaki ilişki konusunda ihtilâf vardır. İbn Abbas, İbn Mesud, İbn Müseyyeb, Katâde, İbn Cerir gibi sahâbî ve tabiîlere göre, cinler meleklerin bir çeşididir. İblis de bunlardan gelmiştir. Bu görüşe göre cinler, meleklerden bir zümredir. Said bin Cübeyr ve Hasan Basrî ise, İblis’in meleklerden olmadığını, Hz. Âdem nasıl insanların aslı (atası) ise, İblis’in de, cinlerin aslı (atası) olduğunu ileri sürmektedir.1705 İkinci görüş, daha sahih kabul edilmektedir. Cinlerin, yırtıcı hayvanların yaratıcısının İblis olduğu inancı, müşrikler arasında yaygın olduğu sanılmaktadır. Bu inanç mecusi görüşüne yakındır.1706
1698] 15/Hıcr, 27
1699] F. Râzi, Mefâtihu'1-Gayb, I, 82
1700] 4/Nisâ, 120; 17/İsrâ, 64; 47/Muhammed, 25; 4/Nisâ, 60; 27/Nemi, 24; 29/Ankebût, 38; 58/Mücâdele, 19
1701] 72/Cinn, 1-2
1702] Müslim, Eşribe 15, 95
1703] 51/Zâriyât, 56
1704] 46/Ahkaf, 29
1705] Ateş Süleyman, İslam’a İtirazlar Kur'an-ı Kerim'den Cevaplar, s. 47
1706] Kurtûbî, el-Câmi li-Ahkâmi’l-Kur'an, IV, 2488
CİN
- 367 -
Görüldüğü gibi cin ve şeytan hakkındaki gerek Kur’an ve gerekse Hadisler, Câhiliye Araplarının inançlarının yanlış olduğunu beyan ederek, doğrusunun nasıl olması gerektiğini ortaya koymuş, onların bu konudaki inançlarını ıslah ederek kabul etmiştir.
Melek, cin, şeytan gibi varlıklar hakkındaki Câhiliye inançlarına benzer inançlar, eski Türkler arasında da görülmektedir. Hâlâ bunların bir kısmı geçerliliğini devam ettirmektedir. Eski Türklerde “İye” kavramı önemli bir yer işgal eder. “İye” Tanrının emri dışına çıkmayan varlık demektir. İyeler çoktur. Yardımcı iyeler ve kara iyeler diye kısımlara ayrılır. Yardımcı İye’ler, bir anlamda, Meleklere tekabül eder. Kara iyelerin başında gelen “Erlik”, Şeytanın fonksiyonunu icra eder. İnsanlara her türlü kötülük vermeyi ve tuzak kurmayı amaç edinmiştir. Issız yerlerde, ırmak kenarlarında ağıl, samanlık gibi yerlerde iskân eden kara iyelerden “Al karası” (Al bastı da denir), Türk dünyasının hemen her yöresinde bilinmektedir. Doğum yapan kadınlara, yeni doğan çocuklara musallat olarak onlara zarar verir. O, insanları bunun kötülüğünden ancak “Kam” adı verilen, Kâhin ve Büyücüler kurtarabilir. Bu inanca ülkemizde hemen her yörede rastlanmaktadır. 1707
Türklerdeki bu iye kavramının, kendilerinin sahip oldukları ve muhtemelen de, tek Tanrılı bir dînî inançtan gelmiş olabileceğini düşünüyoruz. Ancak bu inanç sisteminin keyfiyetinin ne olduğu, meçhûlümüzdür. Bununla beraber, gerek İbrahim Kafesoğlu, “Eski Türk Dînî” isimli eserinde, gerekse Hikmet Tanyu, Türklerde Tek Tanrı İnancı” eserinde bu konuda ciddi araştırmalar yapmışlardır.1708 Fakat yine de kesin olarak “şöyle bir dînin inanç esaslarındandır.” diyemiyoruz. Ne olursa olsun, hangi kelime ve kavramlarla açıklanırsa açıklansın inaçlar arasındaki benzerlik, çok açık olarak görülmektedir.
İslâm’da cin ve şeytan’ın zarar verebileceği kabul edilmiştir. Ancak bunların zararlarından korunmak için, kâhin, büyücü, kam gibi kimselere yahut onların yaptıkları tılsımlara güvenme reddedilmiş, gerçek sığınılacak gücün Allah olduğu her zaman özellikle vurgulanmıştır. Bunun için gerek Kur’an’da1709 ve gerekse Hz. Peygamber’in hadislerinde sığınma (istiâze) örnekleri verilmiş,1710 o şekilde yapılarak Allah’a sığınılması istenmiştir.1711
İfrît
İfrît, cinlerin reisi veya en güçlü, zeki, kurnaz ve zararlı olanına verilen isimdir. İfrit kelimesinin menşei hakkında farklı görüşler olmakla beraber ağırlıklı görüşe göre “bir kimseyi yere serme, toza toprağa bulama; çok istenen bir nesnenin zihinde hayal edilip göze bu şekilde gözükmesi” anlamlarına gelen Arapça ‘afr kökünden türetilmiş olup, “kurnaz, şerir, çetin, yaratılışı güçlü, kızgın ve öfkeli kimse” mânasındadır. İfrit, bu anlamları dolayısıyla cin ve şeytanlar için olduğu gibi mecâzî anlamda kötülük ve şeytanlıkta aşırı giden insanlar için de kullanılır. İbn Kuteybe, Zemahşerî, Râgıb el-İsfahânî ve İbnü’1-Esîr gibi müellifler kelimenin taşıdığı “habîs, çetin, güçlü kuvvetli” anlamlarına dikkat çekerek bunun
1707] Kalafat, Y., Doğu Anadolu'da Eski Türk İnançlarının İzleri, s. 20-27
1708] Kafesoğlu, İ. "Eski Türk Dini"; Tanyu, H. "Türklerde Tek Tanrı İnancı, A.Ü.İ.F.Y.
1709] 72/Cinn, 6, 22; 114/Nâs, 6
1710] Buhârî, Deavât 163; Tirmizî, Deavât 467, 473
1711] Tirmizi, Deavât 490, 508; Ali Çelik, a.g.e., s. 85-90
- 368 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hem şeytanı hem de bu karaktere sahip insan ve hayvanları ifade edebileceğini belirtmektedirler. Nitekim Zü’r-rumme bir şiirinde yaban öküzünü tasvir ederken, “O, gecenin karanlığında ifritin izinde parlayan yıldız gibidir” diyerek ifrit kelimesini cin için kullanır. Kisâî de Mesleme b. Abdül-melik’i överken onu ifrite benzetip, “Onların şeytanı olan ifrit, sizin için bir mülkün ve bir yerleşim yerinin olmadığını söylemiştir” der.1712 İfrite bazan nifrit ile beraber ikileme biçiminde de rastlanır. Bir hadiste, “Allah, malı ve ehli konusunda belâ ve musibete uğramayan ifrit nifrit kişiye buğzeder” şeklinde geçmektedir. 1713
Ahd-i Atîk’te Hz. Süleyman ve Sebe melikesinden söz edilmesine, Süleyman’ın şöhretini duyan melikenin ona büyük bir alayla ve çeşitli hediyelerle geldiği, Süleyman’ın yanında çok sayıda ordunun bulunduğu bildirilmesine rağmen1714 cinlerden ve ifritten bahsedilmemektedir. Eski Mısırlılar, kötü bir ölümle ölen kimsenin ifrite dönüştüğüne ve onun ruhunun sık sık öldüğü yeri ziyaret ettiğine inanırlardı. Câhiliye Arapları ise gözle görülmeyen varlıkları “hin” ve “cin” olarak iki gruba ayırırlardı; cinlerin insanlarla beraber oturanına “âmir”, çocuklara musallat olanına “ruh”, bunların zâlim, bozguncu ve azgınlarına “şeytan”, kötülükte daha aşırı gidenlerine “mârid”1715 ve en güçlü, en kötü olanlarına da “ifrit” adını verirlerdi.1716 Buna göre ifrit “kötülük ve şeytanlıkta çok aşırı gitmiş, tuttuğunu koparan; kuvvetli, becerikli, ele avuca sığmaz bir hilekâr” demektir. İfritin asıl adının İbn Abbas’a göre Sahr, Abdurrahman b. Abdullah es-Süheylî’ye göre Zekvân, Şuayb el-Cübbâî ve Nehhâs’a göre Kuzen olduğu rivâyet edilirse de ifrit kelimesi özel isim olmayıp bir varlık türünün belirtilen niteliklere sahip olanlarını ifade ettiği için Kur’ân-ı Kerîm’de yer aldığı gibi çoğunlukla “cinden”, “insandan” vb. açıklamalarla kullanılmaktadır. Bununla birlikte cin kavramındaki belirsizlik sebebiyle ifritin mâhiyetini tam olarak tesbit etmek zordur. Bir taraftan gûl ve sil’ât gibi ifritin de cinlerin bir türü olduğu belirtilirken, diğer taraftan Kur’an’daki ifritin cinlerden bir taifenin özel adı olmayıp Neml sûresinin 39. âyetinin baş tarafında da ima edildiği üzere “âsi, mağrur” anlamına geldiği ileri sürülmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm’de ifrit kelimesi bir defa geçmektedir.1717 Burada Hz. Süleyman’ın emrinde insan, kuş ve cinlerden orduların bulunduğu bildirilmekte, Belkıs’tan haberdar olan Süleyman’ın Belkıs’ın tahtını kısa zamanda kimin getirebileceğini sorması üzerine “cinlerden bir ifrif’in, “Sen daha yerinden kalkmadan onu sana getirebilirim” dediği haber verilmektedir. Aynı yerde ifrit, kendini Süleyman’a tanıtırken güçlü ve güvenilir olduğunu belirtmiştir. Kur’an’ın cinler arasında yer aldığını bildirdiği ifrit, Taberî’ye göre cinlerin reisi veya onların en güçlüsü, Mücâhid ve Katâde’ye göre en azgını, Ma’mer’e göre en zeki ve kurnazıdır. 1718
“Cinlerden bir ifrit” ifadesi bazı hadislerde de geçmektedir. Ebû Hüreyre’den gelen bir rivâyette cinlerden bir ifritin namazını ifsat etmek için Hz. Peygamber’e
1712] Kurtubî, XIII. 203
1713] İbnü'1-Esîr, "afr" md.; Lisânu'l-'Arab, "afr" md.
1714] I. Krallar 10/1-4; II. Tarihler, 9/1-12
1715] 37/Sâffât, 7
1716] Câhiz, I, 291; Cevâd Ali, VI, 709
1717] 27/Neml, 39
1718] Taberî, XIX, 161-162; Fahreddin er-Râzî, XXIV, 197
CİN
- 369 -
musallat olduğu, Rasûlullah’ın onu yakalayarak mescidin direklerinden birine bağlamak istediği, fakat Hz. Süleyman’ın bir duasını hatırlayınca ifriti köpek kovar gibi kovduğu bildirilmektedir.1719 Bu hadisin farklı bir rivâyetinde ifritin kedi sûretinde Hz. Peygamber’in karşısına çıkıp yüzüne bir ateş parçasıyla çarpmaya kalkıştığı ifade edilmiştir. Hz. Âişe’ye atfedilen rivâyete göre Rasûl-i Ekrem onu yakalayıp yere yatırarak hırpalamıştır. Yahya b. Saîd’den nakledilen bir rivâyette Rasûlullah’ın İsrâ gecesi cinlerden bir ifriti gördüğü kaydedilmektedir. 1720
Bazı İslâmî kaynaklarda anlatıldığına göre cinlerden olan ifrit diğer cinlerdeki özellikleri taşıyan, onlar gibi irade sahibi, erkeği-dişisi bulunan, çeşitli şekillere girebilen bir varlıktır. Câhiliye dönemine ait bir kısım telakkilerin aksine Kur’an’da cinlerin güçlerinin sınırlı olduğuna işaret etmek için “kitaptan ilmi olan kişinin” 1721 Belkıs’ın tahtını ifritten daha çabuk getireceği vurgulanmıştır.
Halk edebiyatında ifrit dumandan yaratılmış dev gibi bir cin olarak tasvir edilir ve bu özelliği sebebiyle onun sıkıştırılmış olarak bir şişe içerisine konulup hapsedilebileceğine inanılır. Kur’an’da yer alan, cinlerin “hâlis ateşten” yaratıldığı bilgisiyle1722 halk edebiyatındaki ifritin dumandan yaratıldığı inancı arasında bir ilgi kurulabilir. İfritin kanatlı bir mahlûk olduğu, büyük bir güce sahip bulunmasına rağmen bazı büyü vasıtalarıyla emir altına alınabildiği yine halk edebiyatında rastlanılan telakkilerdir. Halk kültüründe ifritin şekli, gücü ve yaptığı işler çerçevesinde oluşan inançlar İslâmî kaynaklardan çok İslâm öncesi din, kültür ve medeniyetlere dayanmaktadır.1723
Peri
Peri, pek güzel olduğu kabul edilen bir cin tayfası ve özellikle bunların dişi olanı hakkında kullanılır. Cin tayfasından olduklarından, lâtif varlıklardır, görünmezler. İnsanların çok güzel olanları hakkında da zaman zaman bu kelime kullanılır ve “peri yüzlü, peri gibi” denilir. Halk arasında, bâzı ortamlarda yaşadıklarına inanılır.
Cinlerin pek güzel olarak tasavvur edilen dişisi olarak kabul edilen “peri” terimi, Türk Edebiyatında mecâzen çekici, güzel ve akıllı kadın için kullanılır. Eski Türk Edebiyatında peri, ancak sihir ve büyük yolu ile elde edilebileceği; çeşme, pınar ve hamamlarda bulunabileceği, insanlarla ünsiyete gelmemesi, onlardan kaçması, göze görünmemesi, son derece güzel ve tesirli oluşu, görenin aklını başından alması, bazen insanları kendisine âşık edip bağlaması, çeşitli kılıklara girmesi gibi inanışlar ile ele alınmıştır. Daha çok sevgilinin güzelliğini anlatmak için kullanılır. Şairler genellikle sevgililerinin güzelliğini dile getirmek için onları peri ile kıyaslarlar. Peri, divan edebiyatında ve halk edebiyatında olduğu gibi, Türk masal dünyasında da geniş yer tutmaktadır. Dede Korkut Hikâyeleri’nden Tepegöz’de, Sarı Çoban, pınar başında bir peri kızı ile birleşir. Masalların çoğunda peri, güzelliği kadar iyilikseverliği ile dikkati çeker. Bütün bu özellikleri peri’nin modern edebiyatta da kullanılan bir unsur olmasını sağlamıştır.
1719] Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/298; Buhârî, Salât 75, Enbiyâ 40, Tefsir 38/2; Müslim, Mesâcid 39
1720] İmam Mâlik, el-Muvatta, Şi’r 10
1721] 27/Neml, 40
1722] 55/Rahmân, 15
1723] Ali Erbaş, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 21, s. 516-517
- 370 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Gûl ve Gûlyabaniler
a) Câhiliyede Gûl İnancı: Câhiliye Araplarınca, tenha ve ıssız yerlerde bulunduklarına inandıkları, değişik sûret ve renkli şekillerde görünerek onları yoldan saptırıp helâk ettiklerini kabul ettikleri, cin yahut şeytanlardan bir cins olarak bilinen hayâlî varlıklara “Gûl” denir.1724 Bunların dişilerine ise, “Suulât” adı verilir.1725 İbn Sikkit (ö. 244/848) “insanı helâk eden her şey Gûl’dür.”der.1726
Bunların bir yolcuya görünmesi, uğursuzluk kabul edilirdi. Bu yüzden câhiliye Arapları, tenha ve ıssız yerlerin tekin olmadığına her an karşılarına bir şeyin (Gûl) çıkabileceğine inandıklarından, bu tür yerlerden geçerken “Bu vâdînin sahibine sığınıyorum” diyerek, bir nevi onlardan, zarar vermemeleri için izin isterlerdi.1727 Eğer yolda bir Gûl’a rastlanacak olsa, ne yapılacağı konusundaki inançları ise şöyleydi: “Gûl’a rastlanınca onu bir darbede öldürmek gerekir. Eğer ikinci darbe indirilirse, Gûl tekrar canlanır.” Bir Arap şairi bunu şöyle dile getirir: “Gûl, bana dedi ki: İkinci defa vur. Ben de ona yavaş ol, yerinde bekle hele. Zira ben (kılıcımı) kalbe yerleştirirdim.” 1728
Bir başka şair el-Behrânî, rastladığı bir Gûl ile mücadelesini şöyle anlatır: “Ayın son günlerinde, gece zifiri karanlıkta Gûle bir darbe indirdim, sanki toz duman oluverdi. İkinci defa darbemi indirmiştim ki, (sanki bir) kuvvet onun ehlini koruyordu da (canlanıverdi). Keşke o sağ elim kurusaydı da (o ikinci darbeyi indirmeseydim).” 1729
Câhiliye Araplarının Gûl hakkındaki inançları o kadar ileri gitmiştir ki, hatta Gûl ile evlenenler, onlardan çoluk çocuk sahibi olanların varlığına dahi inanırlardı. Mesala, Amr bin Yerbu’ bunlardandı. 1730
Amr bin Yerbu’ hakkında şöyle bir rivâyet vardır: “Amr bin Yerbu’ Gûl ile evlendi. Ondan çocukları oldu. Onun yanında uzun zaman kaldı. Gûl memleketi tarafından şimşek çaktığı zaman, Amr’a şöyle derdi: “Onu bana gösterme (onu benden gizle). Eğer onu bana gösterirsen, çocuklarını bırakır, memleketime -kavmimin bulunduğu yere- doğru uçarım.” Bundan böyle ne zaman şimşek çaksa Amr, ridasıyla onun gözünü örter ve ona şimşeğin çakmasını göstermezdi. Derler ki bir defasında Amr bin Yerbu’ gaflet etti. Gece şimşek çakmasına rağmen Gülün yüzünü ridasıyla örtmedi o da uçup gitti. Uçarken şöyle diyordu: Amr çocuklarını sıkı tut. Ben çakan şimşeğin yeryüzüne kaçan kıvılcımıyım... 1731
Gûl ile evlenme, yani cinlerle evlenme inancı ülkemizde de yaygındır. Ne var ki böyle bir olayı ispat etmek çok güçtür. Cinlerle evlendiğini (Gûl de cin taifesinden kabul edildiğinden o da buna dâhildir) iddia eden kimseler de bunu ispat edememekteler, sadece bir iddiadan ibaret kalmaktadır. Onun için bu tür iddia sahiplerinin ruhî bir rahatsızlıkları olduğu akla gelmektedir.
1724] Kamus, III, 307; Alûsî, Bulûğu'1-Erab, II, 340; Nevevî, Minhâc (Şerhu Müslim), XIV, 216-217
1725] Nedvî, İslâm Tarihi, Hazırlayan: E. Edib, I, 304
1726] İbn Manzur, Lisân, XI. 507
1727] İbn İshak, Sîre, s. 92; İbn Hişâm, Sîre, I, 201; İbn Manzur, a.g.e., XI, 508
1728] Âlûsî, a.g.e., II, 343
1729] Âlûsî, Bulûğu'1-Erab, II, 344
1730] Âlûsî, a.g.e., II, 340
1731] Alûsî. a.g.e., II, 340, 341
CİN
- 371 -
Türkçemizde Gûl’e, “Gûlyabâni” denildiği gibi, câdu (cadı), hortlak da denilir. Bütün bunlar, Gûl cinsinden korkunç yaratıklar kabul edilir.1732 Câhiliye Araplarının sahip oldukları Gûl inancının varlığı, Gûlyabâni şekliyle hemen aynı kabul edilmiştir. Bunun içindir ki, ıssız, tenha, harabe ve çöplüklerden geçerken, Câhiliye Araplarının yaptıklarına benzer şekilde “Tû destur!..” denilerek geçilir ve böylece Gûlyabanilerin zarar vermesinden korunulacağına inanılır (Türk Edebiyatında da konu edilmiş olan Gulyabânîler hakkında H. Rahmi Gürpınar’ın “Gulyabânî” isimli eserini de hatırlıyoruz).1733
b) Hadislerde “Gûl” İnancı: Câhiliye Arapları arasında yaygın olan “Gûl” inancının Hz. Peygamber’in hadislerinde hem müsbet hem de menfi yönleriyle konu edildiğini görmekteyiz. Yani bir kısım hadislerde zahiren “Gûl”ün varlığı kabul ediliyor gibi anlaşılıyor ise de, diğer bir kısım hadislerde onun tamamen reddedildiği ifade edilmektedir. Konu ile ilgili hadislerden örnekler görmeye çalışalım.
Ebû Eyyüb el-Ensârî’den yapılan rivâyette “Gûl” ile yapılan bir mücadeleden bahsedilmektedir. Ebû Eyyüb el-Ensârî’nin içinde hurma bulunan bir duvar bölmesi vardı. “Gûl” gelir ondan alırdı. Bundan Hz. Peygamber’e şikâyet etti. Bunun üzerine Rasûlullah şöyle buyurdu: “Git, onu gördüğün zaman, ‘Bismillâh, Peygambere icabet et!’ de.” Sonra Ebû Eyyüb, “Gûl”ü yakaladı. Fakat bir daha dönmeyeceğine yemin etmesi üzerine onu bıraktı. Müteakiben Hz. Peygamber’e geldi, Rasûlullah ona: “Esirin ne yaptı?” diye sordu. Ebû Eyyüb, “bir daha dönmeyeceğine yemin etti” dedi. Rasûlullah: “o yalan söyledi ve esasen yalan söylemeye de alışıktır.” buyurdu. Ebû Eyyüb, “Gûl”ü bir kere daha yakaladı, o bir daha dönmeyeceğine yemin edince, onu yine serbest bıraktı. Sonra Rasûlullah’a geldiği vakit; “Esirin ne yaptı?” diye sordu. Ebû Eyyüb, “bir daha dönmeyeceğine yemin etti. (bıraktım)” dedi. Daha sonra “Gûl”ü üçüncü kez yakalayınca, ona “seni Rasûlüllah’a götürmeden bırakmayacağım.” dedi. Bunun üzerine “Gûl” mukabelede bulundu. “Ben sana bir şey söyleyeceğim... Âyet’el-kürsî; Evinde bunu oku, ne şeytan ne de başkası sana yaklaşamaz.” Ebû Eyyüb, Hz. Peygamber’e geldi. Rasûlullah ona: “Esirin ne yaptı?” diye sordu. Ebû Eyyüb, “Gûl”ün dediklerini anlattı. Rasûlüllah: “Doğru söyledi, fakat kendisi yalancıdır” buyurdu.1734
Tirmizi’nin1735 “Bu hadis hasen-gariptir” diyerek naklettiği bu hadise benzer, çok sayıda hadis nakledilmiştir. Muaz bin Cebel, Ubey bin Kâ’b, Ebû Useyd ve Zeyd bin Sâbit’in de bu konuda benzer rivâyetleri vardır.1736 Ancak hadis metinleri ayrı ayrı incelendiği zaman farklı ifadelere rastlanmaktadır. Şöyle ki: Bu rivâyetlerden Ebû Eyyûb el-Ensârî ile Ebû Useyd’in rivâyetlerinde geceleri hurma çalan varlık için “Gûl” tabiri kullanılırken, Muaz bin Cebel bunun için “Şeytan” kelimesini kullanmış, Ubey bin Kâ’b ise, yeni buluğa ermiş delikanli biri olduğunu anlatarak ona “Sen cin misin, insan mısın?” diye sorduğunu, Onun cin olduğunu söylediğini, çalmış olduğu hurmaları elinden almak isteyince, ellerini uzattığında, elinin köpek ayağına benzediğini, üzerindeki tüylerinin de köpek tüyü gibi olduğunu belirtmektedir. Bu konudaki Ebû Hüreyre’nin rivâyetinde
1732] Ozon, M.N. Osmanlıca Türkçe Sözlük, s. 237
1733] Ali Çelik, a.g.e., s. 133-136
1734] Tirmizî, Sevâbu'l-Kur’an 158; Mübârekfûrî, Tuhfetü'l-Ahvezî, VIII, 183-184
1735] 279/892
1736] Aynî, Umdetü'1-Kâri, XII, 144-148
- 372 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ise: “Birisi geldi”, şeklinde meçhul bir şahıstan bahsedilmektedir.1737 Hadislerde anlatılan ortak konu ise, biriktirilmiş zekât hurmalarının çalınması, çalanın yakalanarak Rasûlullah’a götürülmek istenmesi sırasında onun, Âyet el-Kürsi’nin faziletini haber vermesidir.
Tirmizi’nin naklettiği Ebû Eyyüb el-Ensârî’nin rivâyeti hakkında “Bu hadis Hasen-Garibtir” denilmiştir.1738 “Garip hadislerin ise, metin yönünden tek kalmış yahut isnadı tek kalmış hadisler olduğunu biliyoruz.”1739 “Garip hadisler içinde makbul olanları bulunmakla beraber, ekseriyeti zayıftır. Bu sebepten tâbiîler, etbau’t-tâbiîn ve daha sonraki nesillerin hadiscileri, garib hadislere pek rağbet etmemişlerdir. 1740
Buhârî’nin zikrettiği Ebû Hüreyre hadisinin muallak olduğu (Muallak Hadis: Hadisin baş tarafından bir veya peşpeşe birkaç râvinin ismi söylenmeden, söylenmeyen sonuncu kişinin üst tarafındaki kişiden rivâyet edilen hadistir.), hatta İbn Arabi’ye göre Munkatı olabileceği ifade edilmiştir.1741 Gerek Muallak ve gerekse Munkatı Hadisler, zayıf hadisler grubundandır. 1742
Hadisin rivâyet farkından doğan değişik ifadeler, râvilerin hurmaları çalan hırsızın tayin ve tesbitinde kendi anladıkları gibi olayı aktardıklarını anlıyoruz. Çünkü hurmaları çalan, kimine göre, “Gûl” dür. Kimine göre, şeytandır. Kimine göre elleri köpek ayağına benzeyen genç bir delikanlıdır, kimine göre de meçhul bir şahıstır. Bu farklı ifadeler, her râvinin ya kendi hatırladığı veya kafasında öyle şekillendirdiği bir varlık olarak anlatıldığına işaret etmektedir.
Mezkûr hadislerin gerek ifade ettiği mânâdaki garabet gerekse sened yönünden illetli olmaları, hatta Buhârî’nin naklettiği Ebû Hüreyre rivâyetinde hadisin müdreç olduğunu hadis otoritelerinin tesbit etmiş olmaları1743 bu hadisleri daha ihtiyatlı olarak ele almamızı gerektirmektedir. Yine Hz. Peygamber’in “Hastalığın bizatihi sirâyeti yoktur, eşyada uğursuzluk yoktur, Gûl denilen bir şey de yoktur” 1744 hadisi de, kanaatimizi te’yid etmektedir. Sünnet, Gûl inancını reddetmiştir.” Gûller sizi aldattığı zaman hemen ezan okuyunuz.” 1745 hadisi ise, daha çok sizin zihninize bu tür düşünceler geldiği zaman onların vesvesesinden kurtulmak için ezan okuyarak Allah’ı hatırlayınız, onların uyandıracağı kötü duygulardan uzaklaşınız manasındadır. Yoksa Gûllerin varlığını kabul etmek değil, bilakis yanlış düşüncelerden doğru düşüncelere bir dâvet vardır. Bu hadis bize, ülkemizde yaygın olan ve halk arasında Albastı veya Alkarası olarak bilinen ve çok kere de ezan okumakla kendisinden kurtulunduğuna inanılan bir inancı da hatırlatmaktadır.1746
Nazar Değmesi
1737] Aynî, a.g.e., XII, 144-148
1738] Tirmizi, Sevâbu'l-Kur'an 158
1739] Uğur, M., Hadis Terimleri Sözlüğü, s. 102
1740] Uğur, M., a.g.e s. 139
1741] Aynî, a.g.e., XII, 144-148
1742] Uğur, M., a.g.e., s. 139
1743] İbn Hacer, Fethu'1-Bârî, IV, 185
1744] Müslim, Selâm, 107-108
1745] Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/305-382
1746] Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 136-140
CİN
- 373 -
“Nazar” Arapça’da bakış demektir. Türkçe’de de aynı mânâda kullanılır. Bu umumi mânâsının dışında, yaygın bir inanışı dile getiren terim olarak “Nazar değmesi”, az çok herkeste bulunan, mavi gözlü kimselerde daha fazla bulunduğuna inanılan ve böyle kimselerin bakışlarından fırlayan zarar verici, çarpıcı ve öldürücü güç anlamındadır. 1747
1- Câhiliyede Nazar Değmesi: Câhiliye Arapları arasında “Nazar Değmesi” son derece yaygın bir inanıştı. Nazarının değmesi konusunda bazı kimseler çok mâhir idiler. Bilhassa Benî Esed içinde bu özellikteki insanlar çoktu. Hatta onlardan biri, semiz bir deve veya yağlı bir sığır gördüğü zaman, cariyesinde: “Ey cariye, Evden ölçeği ve paraları al, şu hayvanın etinden bize et getir” der. (O sırada) hayvana nazar değer. Cariye, efendisinin dediklerini evden alıp ayrılmadan hayvan, yere düşer, boğazlanır. Cariye de onun etinden satın alır, getirirdi.1748 Câhiliye Arapları, bir kimse hasedlikle ve düşmanlıkla birine bakınca, o, bu bakış sebebiyle hasta olurdu. Onlar bunun için: “Falana nazar değdi” derlerdi.1749
Rivâyete göre Araplardan bir kimse, iki veya üç gün yemek yemez, aç kalır. Sonra çadırının perdesini kaldırır, beklerdi. Oradan bir deve veya bir koyun geçerken görürse: “Bu gün bu deveden daha güzel bir deve görmedim” derdi. Böyle dediği hayvan, bir kaç adım atar ve hemen düşer ölürdü.1750 Bir Arap şairi şöyle der: Bir (toplantı) mahal(lin)de karşılaşınca karşılıklı nazar ederek bakışınca, basılan yer ayaklarının altından kayıverir. 1751
İbn Abbas, bir topluluğa uğrayınca bakışlarıyla kendisini tehdit edenler için şu şiiri söylemiştir: (Onlar) bana kızarmış gözlerle, keçinin kasabın (elindeki) bıçağına baktığı gibi bana keçi bakışıyla baktılar (yani korkak ve ürkek şekilde.) 1752
Bunlardan açıkça anlıyoruz ki, “Nazar Değmesi”, Câhiliye Araplarının çok yakından ilgilendikleri ve tesirinden korktukları, öldürücü ve çarpıcı bir güçtür. Onlar bunu sadece bilmekle kalmıyorlar, onun etkisinden korunmak için de birtakım tedbirlere başvuruyorlardı. Bunların başında “Temâim” adı verilen 1753 nazarlıklar geliyordu. Ayrıca nazarı dokunan kimseye bir kap içinde ellerini, ayaklarını ve izarının altını yıkamasını söylerler, o da yıkar, bu yıkantı suyu, nazara uğrayan kimsenin üzerine dökerek, böylece nazardan kurtulunulacağına inanıyorlardı.1754 Ayrıca Rukye (okumak) de yapılıyordu. 1755
Nazar değmesi inancı hemen bütün ülkelerde, kendine has özellikler içinde görülmektedir. Dün olduğu gibi, bu gün hâlâ Avrupa’da özellikle İtalya’da, Balkanlarda ve Rusya’da rastlanmaktadır.1756 Hatta Schwab’larda (Güney Almanya) çocukların alınlarına, nazar değmesin diye insan pisliği sürüldüğü
1747] Yeni Türk Ansiklopedisi, VII/2607; Meydan Larousse, IX, 257
1748] Bursevî, Rûhu'l-Beyân, X, 127; Emiroğlu, T., Esbâb-ı Nüzul, 38-39
1749] İbn Manzur, Lisân, XIII, 301
1750] Bursevi, a.g.e.. göst. yer; Emiroğlu, T., a.g.e. göst. Yer
1751] Râzî, Mefatihu'1-Gayb, XXX, 1000
1752] Râzî, a.g,e., göst. yer
1753] Âlûsî, Bulûğu'1-Erab, II, 7-9
1754] Sofuoğlu, M., Sahih-i Müslim Terc, VIII, 37 -Dipnotta-
1755] Müslim, Selâm hadis no: 1725
1756] Tanyu, H. Türklerde Taşla İlgili İnançlar, s. 213
- 374 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kaydedilmektedir. 1757
Ülkemizde de, her bölgede nazar inancı yaygındır. Gök mavisi rengindeki gözün, bakışının değmesi ihtimalinin daha büyük olduğuna inanılır. Bunun içinde gök mavisi şeylerle nazar değmesinden korunulacağı düşünüldüğünden, mavi boncuğa önem verilir. Mavi boncuk, nazarlık olarak kullanılır. Bundan başka ülkemizde nazar değmesinden korunmak için, yeşil kahve tanesi, eski para, kurşun, çitlenbik kabuğu ve at nalı gibi şeyler de nazarlık olarak kullanılır. Bu nazarlıklar, kullanıldıkları yere göre değişik şekillerde asılır ve dikilir. Mesela, çocukların omuzlarına dikilir, hayvanların alınlarına yahut boyunlarına asılır, evlerin veya binaların giriş kapılarına konur. Yine ülkemizde nazardan korunma âdetleri arasında sıkça görüleni, nazar uğrayana kurşun dökülmesi, başının üstünden dua ile çevrilmiş tuzun ateşe atılarak patlatılması, üzerlik otunun yakılarak dumanıyla tütsülenmesi gelir, bunlar yapılırken, kendilerine has özel tekerlemeleri de unutulmaz. Şöyle ki: Tuz patlatılırken: “Nazara bozara/Nazar edenin iki gözü bozara” denir. Üzerlik otu tütsülenirken de: “Elemtere fiş/ Kem gözlere şiş; Üzerlik otu çatlasın/Nazar eden patlasın.” 1758
Bazı yörelerde nazar değmesinden korunmak için, nazarından korkulan kişi, çocuğu gördükten sonra, hemen çocuğun yüzü yıkanır, elbiseleri değiştirilir. Hatta dışarı giderken çocuğa siyah lekeler sürülür. 1759
2) Kur’ân-ı Kerim’de Nazar Değmesi: “O küfretmekte olanlar, zikri/Kur’an’ı işittikleri zaman, seni neredeyse gözleriyle yıkıp devireceklerdi. ‘O gerçekten bir delidir’ diyorlar. Oysaki o zikir/Kur’an, âlemler için bir öğütten başka şey değildir.” 1760 Müşrikler Hz. Peygamber’i gördüklerinde, ona karşı duydukları kıskançlık ve düşmanlık sebebiyle gözleriyle onu oklayıp öldüreceklermiş gibi bakarlardı. Bu âyet onların bu psikolojik durumunu tasvir etmektedir. Bu âyetin nazar (göz değmesi) ile ilgili olduğu yolunda yaygın bir kanaat bulunmakla birlikte bu kanaat kesin bir bilgiye dayanmamaktadır. Nitekim Şevkânî’nin aktardığına göre,1761 çok yönlü bir âlim olan İbn Kuteybe de âyette müşriklerin Rasûlullah’a nazar değdirmelerinden söz edilmediğini, Rasûlullah Kur’an okuduğunda inkârcıların ona kinle ve düşmanlık duygularıyla baktıklarının anlatıldığını ifade etmiştir. Buna göre âyetin nazarla ilgisi yoktur.1762
Allah Rasûlünü Gözleri ile Yıkmak İsteyenler: İbn Abbas, İbn Mesud, el-A’meş, Ebu Vâil ve Müeahid: “le yuzlikûneke / Seni devireceklerdi” anlamındaki buyruğu: “Canının çıkmasına sebep olacaklardı” yani seni helâk edeceklerdi, öldüreceklerdi diye okumuşlardır. el-Herevî dedi ki: Onlar gözleriyle sana bakıp duruyorlar. Böylelikle sana besledikleri düşmanlıkları sebebiyle Allah’ın seni yerleştirmiş olduğu o üstün makamından kaydırmak, devirmek istiyorlar, demek
1757] Tanyu, H. a.g.e. s. 213, -Eduarda Seliğman Der Böse Blyick Und Vermandes, s. 219'dan naklen-
1758] Yeni Türk Ansiklopedisi, Nazar mad.; Halıcı, Feyzi, Türk Halk Edebiyatı ve Folklorunda Yeni Görüşler, (248-52). Mehmet Aydın'ın, "Konya'daki Manevi Halk İnançlarının Dînler Tarihi açısından Tetkiki" isimli makaleden alınmıştır
1759] Ali Çelik, a.g.e., s. 192-195
1760] 68/Kalem, 51-52
1761] Şevkânî, a.g.e., c. 5, s. 319
1762] Hayrettin Karaman, Mustafa Çağrıcı, İbrahim Kafi Dönmez, Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, DİB Y., c. 5, s. 359-362
CİN
- 375 -
istemektedir. el-Kelbî: Seni yere yıkıyorlar, diye açıklamıştır. Yine ondan es-Süddî ve Said b. Cübeyr’den şöyle açıkladıkları nakledilmiştir: Seni risâleti tebliğ etmek görevinden alıkoymak istiyorlar; el-Avfî: Seni yere yıkıyorlar; el-Müerric: Seni yerinden kaydırıyorlar; en-Nadr b. Şumeyl ve el-Ahfeş: Seni fitneye düşürüyorlar; Abdu’1-Aziz b. Yahya: Sana ileri derecede hiddetle, yan yan bakıyorlar; İbn Zeyd: Sana dokunuyorlar (delirtmek istiyorlar); Cafer es-Sadık: Seni yiyorlar; el-Hasen ve İbn Keysan: Seni öldürüyorlar diye açıklamışlardır. Bu da göz ucuyla beni devirdi, gözüyle beni öldürdü, tabirlerine benzemektedir.
Bu âyete nazar âyeti demek ve özellikle nazar duâsı olarak kabul etmek doğru değildir. Kâfirler, peygamberimize o kadar kin duyuyorlardı ki, Kur’ân’ı işittikleri zaman ona yiyecekmiş gibi bakıyorlardı. Âyetin halk kültüründeki “nazar” denilen inanışla herhangi bir ilgisi yoktur. Bu nedenle âyetin nazar duası diye okunması temelsiz ve yanlış bir davranıştır. Çünkü dua, Allah’tan bir şey istemektir. Bu âyette ise Allah’tan istenen herhangi bir şey yoktur. Allah’ın peygamberimize yaptığı bir açıklamayı içermektedir.
Âyette “leyuzlikune bi-ebsârihim / Neredeyse gözleriyle seni devireceklerdi” ifâdesinin, göz değmesi anlamına geldiği görüşünde olanlar, görüşlerini hadislerle desteklemişlerdir. Fakat burada kastedilen, Hz. Peygamber’e göz değeceği değil, kâfirlerin ona çok kızgınlıkla, onu yiyecek, devirecek gibi bakmaları anlatılmaktadır. Kelbî kelimesini “Neredeyse seni, mesajın tebliğ edilmesi görevinden çevireceklerdi”, Hasan-ı Basrî: “Neredeyse seni gözleriyle öldüreceklerdi” şeklinde mânâlandırmış, İbn Kuteybe ise: “Allah, gözü değen kimsenin, beğendiği şeye gözünün değmesi gibi onlar da sana göz değdireceklerdi” mânâsını kast etmiştir. “Sen Kur’an okuduğun zaman onlar sana öyle bir düşmanlık ve öfke ile bakıyorlardı ki neredeyse seni devireceklerdi, demektir” demiştir. İbn Abbâs, İbn Mes’ûd, A’meş ve Mücâhid ise bu kelimeyi “leyuzhikuneke” şeklinde okumuşlardır ki “seni helâk edeceklerdi” demektir. 1763
İbn Kuteybe de bunu şu sözleriyle kabul etmemektedir: Nazar değen bir kimsenin beğendiği bir şeye nazarının değmesi gibi, onların nazarının peygamberimize değeceğini Yüce Allah kastetmiyor. Kastettiği şundan ibarettir: Sen Kur’an okuduğun zaman onlar az kalsın seni düşürecek noktaya varacak kadar düşmanlık ve kin ile sert ve keskin bakışlarla bakıyorlar.
Kuşeyrî nazar konusundaki hadis rivâyetlerinin bir kısmını pek isabetli bulmamış ve şöyle demiştir: “İsâbet-i ayn (nazar değmesi), ancak nazar edilen şeyin çok beğenilmesi ve nazar edenin içinden gelen bir hayretle ona bakmasıyla gerçekleşebilir. Bir şeyden tiksinmek, bir şeye kızmak ve öfkelenmek sûretiyle nazar değmesi olmaz. Hz. Peygamber’e kin ve nefret dolu gözle bakıyorlar ve ‘bu, herhalde delinin biridir’ diyorlardı. O bakımdan Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz hakkında bu bapta bir göz değmesi arzusu söz konusu değildir.
İbn Kesir’in görüşüne göre de anlam şudur: Onlar sana olan kinlerinden ötürü seni kıskanırlar. Allah’ın seni koruması ve onlara karşı seni himaye etmesi olmasaydı sana zarar vermeye kalkışırlardı.
“Gözleriyle seni yıkacaklar” ifâdesine Kelbî, “seni, risaletini tebliğ görevinden çevireceklerdi”, Hasan Basri: “Neredeyse seni gözleriyle öldüreceklerdi”, İbn
1763] Fethu'l-Kadîr: 5/277
- 376 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kuteybe: “Allah, gözü değen kimsenin, beğendiği şeye gözünün değmesi gibi onlar da sana göz değdireceklerdi mânâsını kast etmemiştir. Sen Kur’an okuduğun zaman onlar sana öyle bir düşmanlık ve öfke ile bakıyorlardı ki neredeyse seni devireceklerdi” mânâsını vermişlerdir.
Mevdudi, bu âyetin tefsirinde şöyle der: “Sanki bakışlarıyla yiyecekler” Mekke kâfirleri o kadar kızgındılar ki, Kur’an’ı işittikleri zaman Peygamber’i sanki gözleriyle yiyeceklerdi. Onların bu hali İsra Sûresi 73. ve 77. âyetler arasında beyan edilmektedir.
Seyyid Kutub, bu âyetin tefsirinde şunları söyler: Bu bakışlar neredeyse Hz. Peygamber’in adımlarını etkileyeceklerdi. Sarsılmasına, sürçmesine, dengesini ve gücünü kaybedip yıkılmasına neden olacaklardı. Hiç kuşkusuz bu, onların bakışlarının taşıdığı kin, kıskançlık, çekememezlik, kötülük, intikam, hırs, kızgınlık ve zehirden çok daha etkin anlatımlı bir ifadedir. Bu zehirli ve kızgın bakışlar, beraberinde iğrenç küfürler, âdi sövgüler ve aşağılık iftiralar da taşıyor: “O delidir’ diyorlardı.”
Hârikalar saçan fırça bu sahneyi Mekke’deki genel davet sahnelerinin arasından olağanüstü bir maharetle çizip evrensel perdede tescil ediyor. Böyle bir sahne, ancak kalplerinden ve gözlerinden böylesine kızgın ve aşağılık bir kin akan ileri gelen inatçı ve suçluların yer aldığı bir halkada yaşanabilirdi.
“Oysaki o zikir/Kur’an, âlemler için bir öğütten başka şey değildir.” 1764
Kâfirler, gözleriyle bile Peygamberimizi yok etmek istiyorlardı. Bu Kur’ân’ın âyetlerini işittiklerinde gözleriyle Peygamberimizi yemek istiyorlardı.
Bu günde aynısı değil mi? Allah’ın kelâmı her yerde okunmaya başlıyor. Böyle olunca, birilerinin gözleri belermeye başlamıştır. Gözleriyle müslümanları yok etmeye yöneliyorlar, ama Allah (c.c) diyor ki; bu belirli grubun, belirli yörenin, belirli bir ırkın kitabı değil, bütün âlemlere indirilmiş bir zikirdir, bir nasihattir, bir yol göstericidir. İnsanların gönüllerini etkileyecek kelimeler ve iman esasları canlı ve taze olarak hayata tümüyle yansıtılmasını beklerken, yeryüzünü ıslah edip dünyanın ihtiyaç duyduğu huzur ve İslâmî sistem bu Kur’an sayesinde mutlaka bir gün kurulacaktır.
Nazarın etkisini kabul etmeyenler, Kur’ân-ı Kerim’den yola çıkarak önemli deliller ileri sürerler:
1- Allah, bizi haketmediğimiz bir nedenden dolayı, sırf birisi baktı (nazar etti) diye cezalandırmaz. Cezalandırması, O’nun adâlet anlayışına ters düşer.1765
2- İnsanın başına gelenler, kişinin kendi yapıp ettiklerindendir.1766
3- Birisine (bir çocuğa) veya bir eşyaya sevgiyle baktık diye onun başına gelenlerden biz soumlu tutulamayız.1767
4- Birisine (bir çocuğa) veya bir eşyaya sevgiyle bakmak kınanmamıştır.1768
1764] 68/Kalem, 52
1765] 11/Hûd, 101; 16/Nahl, 118; 43/Zuhruf, 76
1766] 42/Şûra, 30; 4/Nisâ, 79
1767] 52/Tûr, 21; 74/Müddesir, 38
1768] 3/Âl-i İmrân, 14
CİN
- 377 -
5- Allah isteyip uygun görmedikçe kimse sıkıntı ve zarar veremez.1769
6- Kötülüğü ve zararı başkasından bilmek Kur’ân’ın öğretisine aykırıdır.1770
7- Kur’ân’da nazara (bakışlardaki yıkıcılık) olur veren bir ifade ve nesnel (somut) olarak kanıtlanmış ilmi bir bulg yoktur. 68/Kalem Sûresi 51. âyeti de, İslâm düşmanlarının vahiy elçisi Muhammed’e (s.a.s.) olan öfkelerini ve onu doğru yoldan kaydırma isteklerini anlatmaktadır. Nitekim benzer ifadeler başka ayetlerde de vardır.1771
8- Nazara (bakışlardaki yıkıcılığa) inanmak; sorumsuzluklarımızı, başarısızlıklarımızı, eksikliklerimizi, hatalarımızı, kusurlarımızı başkalarına yüklemektir.
9- Nazara (bakışlardaki yıkıcılığa) inanmak, toplum içinde insanları birbirine düşürmek, dedikodu ve bölücülük yapmak, dertlerimiz, sorunlarımız, sıkıntılarımızın kaynağını yanlış yerde aramak ve böylece sorunların katlanarak sürmesine neden olmaktır.
Nazara diğer bir kanıt olarak Kur’ân’dan Felak ve Nas sûreleri getirilir. Bu iki sûrede de nazara doğrudan bir vurgu yapılmaz.
Felak sûresinde; kötülüklerden Allah’a sığınmadan söz edilirken, kıskancın yapabileceği kötülüklerden de Allah’a sığınılır. İnsanların birbirine yaptığı yüzlerce kötülük varken, nazarın akla gelmesi dinin mantık dışına itilmek istenmesinden kaynaklannmaktadır.
Kıskançlığa en somut örnek, eşlerin veya sevgililerin birbirlerini kıskanmasıdır. Bu kıskançlıkta eşler, acaba gözleriyle mi, yoksa sözleriyle ve davranışlarıyla mı birbirlerini rahatsız ederler?
Hiçbir hasetçinin kıskanç bakışları (nazarı) insana uğursuzluk getiremez. Eğer böyle bir imkân olsaydı, nazarı en fazla ideolojik alanda kullanmak fonksiyonel olurdu. Silahsız sopasız, düşmanlarımızı nazarla yere sermek oldukça keyif verici olurdu herhalde... İktidar kavgasında muhalefet liderler de sanırım nazardan çokça yararlanabilirlerdi.
Bunun da ötesinde, örneğin, zenginin malı züğürdün çenesini yorar da nazarı oana bir zarar veremez! Nazar, ne hikmetse genelde orta halli ailelerde ve özellikle günahsız yeni doğan çocuklara değer!
Cenâb-ı Allah Âl-i İmrân sûresinin 110-120. âyetlerinde kıskanç/kindar insanların şahsiyeletlerinden bir kesit sunmaktadır. Bizim dışımızdaki inkârcıların bize olan kin ve kıskançlıklarından dolayı parmaklarını ısırdıklarını bu âyetler bildirmektedir. Ama sabreder ve Allah’tan korkarsak bunların hilesinin bize hiçbir zarar veremeyeceği -çok şükür ki- müjdelenmektedir!
İslâmî kardeşliğin olmadığı dünyada insan insanın kurdudur. Fakat insan hayatı, bir diğer insanın gözlerinden çıkacak “ nazar manyetik dalgalarıyla”(!) tehlikeye düşecek kadar da pamuk ipliğiyle bağlı olamaz, olmamalıdır.
1769] 6/En’âm, 17-71; 7/A’râf, 191-198; 10/Yûnus, 18, 106-107; 21/Enbiyâ, 6; 22/Hacc, 12-13; 33/Ahzâb, 17; 39/Zümer, 38; 46/Ahkâf, 4-5; 48/Fetih, 44
1770] 4/Nisâ, 78-79
1771] 17/İsrâ, 73-76
- 378 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu arada, eğer nazar varsa, Müslüman olmayanlar, Felak ve Nas sûresi gibi duaları bilmediklerine göre, nazarla ilgili sorunlarını nasıl çözecekler? Yoksa sadece Müslümanlara mı nazar değmektedir? Müslüman olmayanları nazar etkilemez mi?
Allah dilemedikçe hiçbir kimse hiçbir kimseye zarar veremez. Bu konuda 10/Yûnus,102; 48/Fetih, 11 ve 72/Cinn, 21 gibi âyetlerin dikkatlice okunması yararlı olur kanısındayız.
İnsanları, Allah’ın dışında, anlamsız korkularla zapt u rapt altına almak, onlara yapılacak en büyük zulûmdür, diye düşünüyoruz. Müslüman, Allah’ın izin vermediği bir biçimde, yani öyle bir imkân tanımadığı halde, nazar gibi mevhum korkularla endişeye kapılmamalıdır.
Bir kasabanın, bir ilçenin veya bir ilin tüm insanlarını incelemeye alalım. Bakışlarıyla, bir binayı, bir ağacı, bir insanı deviren kaç kişi bulabiliriz? Bakışlarıyla televizyonu yerinden indiren, arabayı durduran, insanın kolunu-bacağını kıran, gözünü çıkaran, bir elbiseyi yırtan, üzerimize taş fırlatan, altımızdan koltuğu çeken kaç kişi vardır? Bu ve benzeri inançlar, halkı uyutan ve uyuşturan, kendisinden ve kendi gölgesinden bile korkutan inançlardır. Böylesi inancın yaygarasını koparanlar; nazar ve büyü teraneleriyle, evinde eşya bozulunca faturayı komşuya, çocuk başarısız olunca faturayı bir başkasına çıkararak halkı farkına varmadan birbirine düşürmektedir. Çünkü onlara göre, nazarın kimde olacağı belli olmaz, kimin kime zarar vereceği de belli olmaz. Onlar, nazar, büyü vb. inançlarla insanların başarısızlıklarını, sıkıntılarını, hastalıklarını ve zararlarını gizemli bir şekilde başkalarına yıkmakta, sorumluluğu başkalarına yüklemekte ve insanları birbirlerine düşman etmektedirler.
3) Hadislerde Nazar Değmesi: Hadislerde, nazar değmesi bir vâkıa olarak anlatılmış ve onun, hak (gerçek) olduğu belirtilmiştir.1772 Konuyla ilgili hadislerden bazı örnekler görelim:
“Nazar değmesi haktır. Eğer kaderin önüne geçen bir şey olsaydı, onun önüne nazar değmesi geçerdi.” 1773
“Nazar, kişiyi kabre, deveyi tencereye sokar.” 1774
“Nazar değmesi haktır. Eğer kaderin önüne geçen bir şey olsa idi, nazar değmesi geçerdi. Sizden yıkanmanız istendiğinde vücudunuzu yıkayın.” 1775
Son hadiste geçen “Sizden yıkanmanız istenince (vücudunuzu) yıkayın” sözünden maksad, yukarıda zikrettiğimiz, Câhiliye Arapları arasında uygulanan ve kendisine “nazar abdesti” de denilen bir çeşit, nazardan korunma âdetidir. Sünnetin de kabul ettiği anlaşılan bu âdetin, nasıl yapıldığı hakkında değişik rivâyetler vardır. Bu rivâyetlerden biri şöyledir: Bir kap içinde su doldurulur. Kap yere konmaz, (ondan nazarı değen kimse) bir avuç alarak mazmaza yapar ve suyu yine kabın içine püskürtür. Sonra aynı sudan alarak yüzünü yıkar. Sonra sol eliyle su alır, sağ elini; sağ eliyle su alarak, sol elini yıkar. Dirsekleriyle topuklarını yıkamaz,
1772] Müslim, Selâm, 41/11, 1719
1773] Müslim, Selâm, 42/11, 1719
1774] İbn Kesir, Tefsir, IV/411
1775] Müslim, Selâm 42/11, 1719
CİN
- 379 -
sonra bu şekilde sağ ayağını sol ayağını yıkar. Sonra izarının altını (bazıları bunu avret mahalli diye anlamışlardır) yıkar. Böylece yıkama işini bitirir. Yıkantı suyu, nazara uğrayan kimsenin arkasından döker. Nevevî diyor ki bu mânâyı tahlil etmek ve hakikatini anlamak mümkün değildir. Bizce bilinen şeylerin hepsinin sırlarına ermek aklın kuvveti dâhilinde değildir. Onun mânâsını akıl almıyor diye de reddedilmez.” 1776
Bununla beraber, nazarı değen kimsenin bu şekilde abdest almaya mecbur edilip edilmeyeceği hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları: Bir kimsenin nazarı değdiği anlaşılırsa, ondan korunmak icap eder. O yerin halkı, onun nazarından korunmalıdır1777 şeklinde görüş ileri sürmüşlerdir. Hatta “Onun evine kapanmasını temin etmeli, fakirse yetecek rızık vermeli” tarzında yorumlar yapılmıştır. Fakat nazardan korunmanın en mâkul ve uygun olanı, bu konudaki me’sûr duaları okumaktır.1778 Bu duaların okunması, Hz. Peygamber tarafından bizzat istenmiş1779 ve öğretilmiştir. 1780
Öğretilen ve okunması tavsiye edeline bu dualar, Allah’ın varlığını, birliğini yani Tevhidi içeren ve sadece O’na sığınmayı anlatan metinlerdir. Yoksa Câhiliye Araplarının yaptığı gibi, birtakım “temâim ve nazarlıklarla, kâhinlerin, arrafların, afsuncuların, sihirle uğraşanların, cinlerle irtibat halinde olduklarını iddia edenlerin okudukları tekerlemeler değildir. Çünkü sünnetin koyduğu her şey, Tevhid’i korumaya daima özen göstermiştir.
Nazar değmesi inancı, hemen her toplumda görüldüğünden, kendine has karakter ve yorumlarıyla, yeni şekilleriyle bürünmüş olarak ortaya çıktığından, menşeinin hangi toplum olduğunu tesbit etmek oldukça zordur. Ancak psikolojik temelleri olduğu muhakkaktır. Hatta şöyle de denilebilir: Belli bazı renklere karşı hassas olan kimselerin, o renge sahip gözleri olan kimselerin bakışlarının etkisinde kalabileceklerini düşünerek tedirgin olmaları halidir. Olay, şuur altındaki hissiyatın açığa çıkması olarak da anlaşılabilir. Hadiste geçen “Nazar Haktır” ifadesi de, bize böyle bir etki altında kalmanın mümkün olduğunu anlatmak için söylenmiş olabilir. 1781
Bir şeye bakmak anlamına gelen nazar tasavvufta şeyhin, mürşidin müridine, salikine, manevi yolla bakması, feyiz vermesi; Türk kültüründe ise göz değmesi, bir olayı ve belli bir biçimde ele alma demektir.
İslâmî kaynaklarda “isabet-i ayn” olarak geçen ve kültürümüzde daha çok “nazar değmesi”, nazara gelmek, nazara uğramak, göz değmek tabirleri kullanılan “nazar”, özellikle açık mavi gözlü, keskin bakışlı kimselerin bir insana, hayvana veya güzel bir eşyaya, âlete, işe vb. şeye bakması ile ona etki etmesi, zarar vermesi, insanın hastalanması, eşlerin, ailenin, ortak iş yapanların huzursuz ve geçimsiz olması, düzenin bozulması, işlerin kötüye gitmesi anlamında kullanılmaktadır. Kötü gözle, kıskançlıkla bakmanın etkili olduğu, insanın olumsuz yönde etkilendiği, hatta hastalığa sebep olduğu yaşanan, bilinen, görülen,
1776] Nevevî, el-Minhac, XIV, 172
1777] Davudoğlu, A. Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi, IX/607
1778] Müslim, Selâm 172; Buhârî, Tıb 24
1779] Müslim, Selâm 1725
1780] Müslim, Selâm 46-47/11, 1723
1781] Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 192-198
- 380 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gözlenen bir olgudur. Peygamber (s.a.s.) “Göz değmesi gerçektir”1782 buyurmuştur. Fâtiha, İhlâs, Felâk ve Nâs sûreleri okunmak, Allah’a dua etmek sûretiyle, nazar değmesinden kurtulmak mümkündür. Göz değmesi ve psikolojik hastalıklara karşı rukye ile (okuyup dua ederek) tedavi edebileceğine dair hadisler vardır.1783 Peygamberimiz (s.a.s.), “Allah’ım! Ey insanların Rabbi! Ey acıyı, sıkıntıyı, hastalığı gideren Allah, bu hastaya şifa ver, çünkü sen şifa verensin, Senden başka kimse şifa veremez. Bu hastaya öyle bir şifa ver ki, onda hiçbir hastalık kalmasın.” diye dua etmiştir.1784 Yine Peygamberimiz kötülüklere, kötü insanların şerlerine karşı, “Yarattıklarının şerrinden tam kelimeleriyle Allah’a sığınırım” şeklinde dua edilmesini, Allah’a sığınılmasını tavsiye etmiştir. 1785
Maddî manevî her türlü hastalık için, tedaviye başvurmak, doktora gitmek asıldır. Ancak şifayı verenin, ilaçlarda devayı var edenin Allah olduğu unutulmamalıdır. Göz değmesi, korkma vb. psikolojik hastalıklarda kişi dua ederek, Allah kelâmı olan Kur’ân âyetlerini ve sûrelerini okuyarak kurtulmaya çalışabilir. Ancak nazar değmesin diye muska, nazar boncuğu denilen gök boncuk, ağaç parçası, at nalı, kafatası vb. şeyler takmak, nazardan kurtulmak için kurşun döktürmek, tütsü yapmak doğru değildir. Bunların din ile tedavi ile bir ilgisi yoktur. Peygamberimiz bu tür şeyleri hoş görmemiş, nazarlık takılmasını men etmiştir.1786
Sihir/Büyü
Sihir, yapılış şekli ve meydana getirdiği etki açısından, uzmanlık gerektiren bir sanattır, inanç değil de sanat olan bu olayı, halk inançları içinde görmek her ne kadar, ilk anda yadırganacak bir husus ise de, meydana getirdiği etkinin şiddetinden dolayı, halkta uyandırdığı tepki, ona âdeta inanç hüviyyeti kazandırmıştır. Biz meseleye bu yönü itibariyle yaklaşarak sihri, halk inançları arasında incelemeyi uygun bulduk.
Sihir, lügatte, “ne olursa olsun sebebi gizli olan şey” demektir. Şer’î örfte ise, “sebebi gizli olmakla, hakikatin hilafına tahayyül olunan yaldızcılık, şarlatanlık, hilekârlık yolunda cereyan eden herhangi bir şey” demektir. “Esrarengiz gizli sebeple incelik, zahirî cazibe, hud’a kötü maksat, sihrin mâhiyetini teşkil eder. İnsafsızlık ve ahlâksızlık sihrin köküdür.1787
Türkçemizde sihir: “Büyü, cadılık, gözbağcılık olarak bilinir.”1788 Bu işin bir çeşit illizyon (illustion) olayı olduğu da düşünülebilir. 1789
1) Câhiliyede Sihir: Sihir, Câhiliye Araplarının inanç dünyasında, etkin bir yere sahiptir. Onlar, görmedikleri bir şeyden ya da alışmadıkları, duymadıkları şeylerden sözeden, konuştuğu konularda birtakım gizli kapalı ya da şaşırtıcı yeni şeyler söyleyen birini gördüklerinde onu, büyünün (sihrin) etkisine girmiş kabul ediyor, onun büyülenmiş olduğunu söylüyorlardı. Duydukları bu yeni şeyler
1782] Buhârî, Tıb 36; Ebû Dâvûd, Tıb 15
1783] Ebû Dâvud, Tıb 18
1784] Ebû Dâvud, Tıb 19; Buhârî, Tıb 38
1785] Ebû Dâvud, Tıb 19
1786] Nesâî, Zînet 17; İbn Mâce, Tıb 39); Dini Kavramlar Sözlüğü, D.İ.B. Y.
1787] Râğıb, Müfredat, s. 331; Yazır, M. H., Hak Dini
1788] Kamus, I, 887-888
1789] Redhause, English-Turkish Dictionary s. 483
CİN
- 381 -
onlar için, sanki sihirden başka bir şey değildi.1790 Onlarda, şeytanlarla büyü ve büyücüler arasında öğrenci-öğretmen ilişkisine benzer bir ilişkinin olduğuna dair anlayış vardı. Büyücünün, kişi ile hanımı arasını ayırabilme gücüne sahip olduğuna inanıyorlardı.1791 Cinlerin, dâhî kimselerle ilişki kurdukları şeklindeki Câhiliye inancı, sihirbazların da tıpkı kâhinler gibi, cinlerle ilişki kurduklarını, onları kendi işlerinde kullandıklarını ifade ederek insanlar üzerinde etkili olmaya çalışmaları, Câhiliye Araplarını cinlerin, sihirbazlara yardımcı olduklarını zannetmeye sevketmiştir. 1792
Birtakım rivâyetlerden öğrendiğimiz gibi, sihir denilince ilk akla gelen, Beni Züreyk’li bir Yahudi olan Lebid bin A’sam’ın Hz. Peygambere sihir yaptığı rivâyetidir.1793 Bu olayın varlığı tartışmalı olmakla birlikte, anlaşılan şudur ki, sihir olayı Câhiliye Arapları arasında yaygındı. Bu işi bilen, sanat edinmiş kişiler, o devirde çok sayıda bulunuyordu. Kur’an’da: “Büyü, büyücü, büyülenmiş ve büyücüler” kavramlarının, defalarca tekrar edilmiş olması, kâfirlerin, Hz. Peygamber’i büyücülükle itham eden sözlerinin hikâye edilişi, Arapların İslâm’dan önce, sihir ve sihirbazları bildiklerine ve onlarla sıkı münasebet halinde olduklarına güçlü bir delildir. 1794
2) Hadislerde Sihir: Büyü, afsun, nirenk ve füsun gibi tabirlerle de ele alınan sihir,1795 değişik münasebetlerle Kur’an’da iştikakıyla birlikte 80’den fazla yerde geçmektedir.1796 Hz. Peygamber’in hadislerinde zikri geçen sihir, hüküm itibariyle, reddedilmiş, bu, “sihir yahpmak şirktir”;1797 “Sihre inanan cennete giremez” 1798 şeklindeki hadislerle ifade edilmiştir.
Ebû Hüreyre’nin rivâyetinde, Hz, Peygamber’in kaçınılmasını istediği yedi şeyden biri de büyüdür (sihirdir).1799 Hadiste geçen diğer altı şey ise: “Allah’a şirk koşmak, zina yapmak, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, namuslu kadına iftira atmak). Başka bir hadiste ise: “Kim düğüm bağlar, sonra da ona üflerse sihir (büyü) yapmış olur. Sihir (büyü) yapan da şirke girmiş olur.” 1800
Bu ve benzeri hadislerden de anlaşıldığı gibi, sihir yapmanın, bununla meşgul olmanın haram olduğu, günah-ı kebâirden sayıldığı görülmektedir. Bununla beraber konuya daha geniş açıdan bakarak bu konuda farklı görüşler de ileri sürülmüştür. Bunlar genel hatlarıyla şöyle hülasa edilebilir:
Farklı görüşler ileri sürenlerden biri Nevevî’dir.1801 Şöyle der: “sihir yapmak
1790] 7/A’râf, 132; 5/Mâide, 110; 10/Yunus, 76; 11/Hûd, 7; 27/Neml, 13; 26/ Şuarâ, 34; 38/Sâd, 4; 51/Zâriyât, 52
1791] 2/Bakara, 102
1792] Taberî, Tarih, I, 445; İzzet Derveze, Asrun-Nebî, s. 294-298
1793] Buhârî, Tıb 47, 49, 50, VII, 28-30; Cizye 14, IV 68, Edeb 56, VII, 88; Müslim, Selâm 43, II, 719
1794] İzzet Derveze, a.g.e., s. 271; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 199-201
1795] Pakalın, M.Z., Osmanlı Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, III., 211-217
1796] 7/A’râf, 115-116, 132; 20/Tâhâ, 55-56, 71; 5/Mâide, 110; 6/En’âm, 7; 10/Yunus, 76-77, 81; 11/Hûd, 7; 21/Enbiyâ, 3; 26/Şuarâ, 40
1797] Nesâî, Tahrim, 9/VII, 112
1798] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 339; III, 33
1799] Buhârî, Vesaya, 23/111, 195; Hudud, 44/VIII, 33; Tıb; 48/VII, 29; Müslim, İman, 145/1, 92
1800] Nesâî, Tahrim 19/VII, 112
1801] ö. 676/1277
- 382 -
KUR’AN KAVRAMLARI
haramdır. Kebâirden olduğu hususunda icmâ vardır. Rasûlullah (s.a.s.), sihir yapmayı yedi büyük günahtan biri saymıştır. Bazı sihir vardır ki, onu yapmak küfürdür, bazısını yapmak ise günahtır. Söz gelimi, içinde küfrü gerektiren söz ve fiil bulunan sihir, küfürdür, bu şekilde olmayanlar için küfür hükmü verilmez. Ancak sihrin öğrenilmesi de öğretilmesi de haramdır. Şâyet, mâhiyetinde küfrü gerektiren bir şey varsa, bunu öğrenip öğretene tevbe teklif edilir, tevbe etmezse öldürülür. Küfrü gerektiren şey olmadığı takdirde, azarlanır (ta’zir edilir).” 1802
Sihir konu edilince, Hz. Peygamber’e Lebid bin A’sam ve kızlarının sihir yaptıkları rivâyeti hemen akla gelmektedir. Bu meselenin aslı nedir? Konu ile ilgili rivâyetlerin durumu nasıldır? Bu konuda kısaca durmak yerinde olacaktır.
Hz. Peygamber’e Sihir Yapılmış mıdır?
Buhârî ve Müslim’in Hz. Âişe’den yaptıkları bir rivâyette şöyle denilmektedir: “Hz. Peygamber’e (Yahudiler tarafından sihir yapıldı. Öyle ki Rasûlullah (s.a.s.), yapmadığı bir şeyi yaptım vehmine düşüyordu. Bir gün benim yanımda iken, Allah’a dua etti. Sonra tekrar dua etti ve dedi ki:
-Ey Aişe, hissettin mi? Sorduğum hususta Allah bana bilgi verdi.
-Hangi hususta Ey Allah’ın Rasûlü? dedim.
-İki kişi bana gelip biri baş tarafıma diğeri ayak tarafımda oturdu. Biri diğerine:
-Bu zatın rahatsızlığı nedir? dedi.
-Büyüdür, dedi. Önceki tekrar sordu: Kim yapmış?
-Lebid bin A’sam adındaki Beni Züreyk’li bir Yahudi, diye cevap verdi. Öbürü:
-Büyüyü ne yaptı? dedi. Arkadaşı:
-Bir tarakla saç döküntüsünü, bir erkek hurma tomurcuğunun içine (koyarak sihir yaptı) dedi. Diğeri:
-Pekâlâ, şimdi nerede? diye sordu. Arkadaşı; ‘Zervan kuyusunda’ cevabını verdi.
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.), ashabdan bir grupla birlikte kuyuya gitti. Ona baktı, kuyunun üzerinde bir hurma vardı. Sonra benim yanıma dönüp:
-Ey Âişe, Allah’a yemin olsun ki, kuyunun suyu, sanki kına ile ıslatılmış gibi (bulanık,) ve (o kuyunun suyu ile sulanan) hurma ağaçlarının başları da, sanki şeytanların başları gibiydi, dedi. Ben:
-Ey Allah’ın Rasûlü, onu (kuyudan) çıkardın mı? diye sordum.
-Hayır, dedi ve ilâve etti: Bana gelince, Allah bana afiyet lutfetti ve ilâve verdi. Ben ondan halka bir şey gelmesine sebep olmaktan korktum, kuyunun kapatılmasını emrettim de kuyu kapatıldı.1803
Bu konuda başka bir rivâyet şöyledir: Zeyd bin Erkam naklediyor: Rasûlullah’a
1802] Nevevî, Minhâc, XIV, 176
1803] Buhârî, Tıb 47, 49, 50 VII, 28-30; Cizye 14/IV, 68, Edeb 56/VII, 88; Müslim, Selâm 43/11, 1719
CİN
- 383 -
(s.a.s.) sihir yapıldı. Bu yüzden günlerce hasta düştü. Sonra Cebrail (a.s.) gelerek: “Seni Yahudilerden bir adam zehirledi. Yaptığı sihir düğümünü falanca kuyuya attı.” dedi. Rasûlullah (s.a.s.), Hz. Ali’yi gönderdi. O, düğümü oradan çıkarıp çözdü. (Sihir çözülünce) Rasûlullah (s.a.s), bağdan kurtulmuş gibi kendine geldi. Rasûlullah (s.a.s.) bunu Yahudiye söylemedi ve onun yüzünü hiç görmedi.1804
Bazı rivâyetlerde, vak’a daha teferruatlı anlatılmaktadır. Bunlardan birinde gelen ziyade, burada kayda değer. “Hurma tomurcuğunun içerisinde mumdan bir timsal/heykel vardı. Bu Rasûlullah’ın timsâli idi Timsale batırılmış iğneler vardı. Ayrıca üzerinde on bir adet düğüm vurulmuş bir de kiriş vardı. Bunun üzerine Cebrail (a.s.) Muavvizeteyn sûrelerini indirdi, bunlardan bir âyet okundukça, bir düğüm çözüldü, bir iğne çıkarıldıkça onun elemini hissetti, bunlar tamamlanınca rahatladı.”1805
Bu olayın, hicretin yedinci senesinde Medine’de cereyan ettiği ifade edilir. Bu konudaki rivâyetler, Buhârî ve Müslim’in dışındaki başka kaynaklarda da yer almaktadır. Tartışmaya konu olan tarafı ise: Hz. Peygamber’e gerçekten sihir yapılmış mıdır? Yapılmışsa, bunun peygamberlik müessesesiyle bağdaşıp bağdaşmıyacağı hususudur.
Mâzirî (ö. 536/1142), Hz. Peygamber’e sihir yapılıp yapılmadığı konusunda şu görüşleri savunur: “Rasûlullah’ın Cenâb-ı Hak’tan naklettiği meselelerdeki sıdkı (doğruluğu) hususunda ve tebligatında ismet’e (İlâhî korunmaya) mazhar olduğu hususunda delil ikame edilmiştir. Pek çok mucize, O’nun tasdik edildiğine kesin deillerdir. Aksine delil tecviz etmek bâtıldır. Ancak asıl gönderiliş gayesinin dışında kalan ve peygamberliği de ilgilendirmeyen bir kısım dünyevî işlere, bir insan olarak Hz. Peygamber dahi mâruzdur, hastalıklar gibi. Öyleyse herhangi dünyevî bir meselede, hakikat olmayan bir zanna düşürülmesi akıldan uzak değildir.” Mâzirî ilaveten der ki: “Esasen Rasûlullah’ın zanna düşürülmesi hususu, bazı rivâyetlere göre, zevceleriyle beraber olmadığı halde beraber oldu zannına düşmüş olmasıdır. Bu çeşit zanlara, rüyada insanlar sıkça düşer. Uyanık halde iken düşmesi de imkândan uzak değildir.1806
Muhammed Ebû Şehbe bu konuda, “Difâun ani’s-Sünne”1807 isimli eserinde İbn Kayyım’ın (ö.751/1350) şu sözlerini kaydeder: “Buhârî ve Müslim (sihirle ilgili) hadisin sahih olduğunda ittifak etmişlerdir. Ayrıca hadisçilerden hiç bir kimse, bu hadis hakkında ileri geri laf etmemiştir. Hadis, tefsir, tarih ve fıkıh ehli tarafından bilinen meşhur bir hadistir. Bu kimseler, böyle konuları Kelamcılardan daha iyi bilirler. Sonra Rasûlullah’ın başına gelen sihir, gelip geçici, Allah’ın kendisine şifâ verdiği bir hastalıktı. Bunda ise ne bir ayıp vardır ne de bir kusur. Çünkü peygamberler de pekâlâ hastalanabilirler, hatta bayılabilirler de...” 1808
Kadi Iyaz konuya daha değişik açıdan bakarak, ‘’Sihir Hz. Peygamber’in sadece vücudu ve âzâları üzerinde tesirini gösterdi, onun temyiz gücünde ve
1804] Nesâî, Tahrîm 20/VII, 112
1805] İbn Hacer, Fethu’l-Bâri, X, 188
1806] İbn Hacer, Fethü'l-Bâri, X, 185
1807] Türkçeye Mehmet Görmez ve M. Emin Özafşar tarafından "Sünnet Müdafaası" adıyla 2 cilt halinde tercüme edilmiştir.
1808] M. Ebu Şehbe, Sünnet Müdafaası, II, 157-158; İbn Kayyım, et-Tefsir, 5 64-5 72'den naklen
- 384 -
KUR’AN KAVRAMLARI
düşüncesinde (yani aklında) göstermedi” der. 1809
Görüldüğü gibi görüşlerini sunduğumuz İslâm bilginleri, Hz. Peygamber’e sihir yapıldığını, fakat onun peygamberlik görevini etkilemediğini, sadece bir çeşit hastalık niteliğinde olduğunu belirtmektedirler. İbn Kuteybe de aynı kanaattedir. 1810
“Hz. Peygamber’e sihir yapılmıştır ve O da sihrin etkisinde kalmıştır” şeklindeki bir inanç-etkilenme ister sadece bedenî yönden olsun, isterse aklî yönden olsun peygamberlik müessesesi ile bağdaşmaz diyen İslâm bilginlerinin başında Nazzam (ö. 221/835) gelmektir. Mu’tezile, Hz. Peygamber’e sihir yapıldı demenin, Kur’an âyetlerine aykırı olacağını savunarak “bu fikirde ısrar etmiş, sihirden teessürün (etkilenmenin) mansıb-ı nübüvvete yakışmayacağını” söylemişlerdir.1811 İmam Maturidi’den (ö. 331/942) nakledildiğine göre Ebû Bekir Esam burada merviy olan (rivâyet edilen) sihir hadisi metruktür. Metruk Hadis: Hadiste yalan söylemek ithamına mâruz kalan yahut söz veya fiilinde fıskı açığa çıkan yahut da çok yanılma ya da gafleti fazla olan zayıf bir râvînin tek başına rivâyet ettiği hadise denir.1812 Çünkü bundan, kâfirlerin Hz. Peygamber’e meshûr (sihirlenmiş) demelerinin sıdkı (tasdik edilmesi) lâzım gelecektir. Bu ise Kur’ân-ı Azimü’ş-şân’ın nassına muhâliftir”1813 der.
“Ancak şundan gaflet edilmemek lâzım gelir ki, (sihir yapıldı ve Hz. Peygamber ondan etkilendi şeklinde nakledilen) bu rivâyetlerin hepsinin sıhhati kabul edildiği takdirde bile, Rasûlullah’a velev bir an için olsun bir sihir yapılmış olduğuna mutlaka itikadın vücûbunu ifade edecek kuvveti hâiz değildirler. Zira esas itibariyle haber-i âhad hududunu geçmiş değildirler. Haber-i âhad: Bir nesilde bir tek râvi tarafından rivâyet edilen habere, haber-i vâhid; birkaç nesilde birer râvi tarafından rivâyet edilene haber-i âhad denir.1814 Haber-i ahad’ın sıhhati ise, itikadın cevazını ifade etse bile, vücûbunu ifade eylemez. Hâlbuki bunda itikadın vücûbu şöyle dursun, Kur’an’ın nassına muhâlif olduğundan dolayı câiz bile olamayacağına dahi kail olanlar vardır.1815 Muhammed Abduh da konuya benzer ifadelerle temas ederek şu açıklamayı yapar: “Nübüvvetin ne olduğunu ve onun gereklerini idrâk edemeyen mukallidlerin büyük bir bölümü şöyle derler: “Rasûlulah’ın büyülendiğine dair bize ulaşan rivâyetler sahihtir... Kuşkusuz bu haberde geçen sihir, Kur’an’da varlığına işaret edilen sihir türlerinden biridir.” Bakın, sahih din ve açık bir gerçek, mukallidlerin nazarında nasıl bid’ate dönüşüveriyor. Bundan Allah’a sığınırız. Sihrin sübûtu hususunda Kur’anla ihticac edip, Rasûlullah’ın sihirden berî (uzak) olduğunu ifade eden mutlak âyetlerden nasıl yüz çevirebiliyorlar?1816
1809] İbn Hacer, a.g.e., X, 185
1810] İbn Kuteybe, Te'vîlü Muhtelifi'l-Hadis, s. 177
1811] Yazır, M. H., Hak Dini Kur'an Dili, XI, 6356
1812] Kemalü'ddin et-Tai, Rîsâletün fi Ulûmi'l-Hadis ve Usûlihi, s. 91; Uğur, M., Hadis Terimleri Sözlüğü, s. 222
1813] Yazır, M. H. a.g.e., IX., 356
1814] Kemalüddin et-Tâî, a.g.e.; s. 67; Uğur, M-, a.g.e. s. 1; Koçkuzu A.O., Rivâyet İlimlerinde Haber-i Vâhidlerin İtikad ve Teşri Yönlerinden Değeri, s. 78-80
1815] Yazır M. H., a.g.e., IX 6356
1816] O âyetler: 17/İsrâ, 47; 25/Furkan, 8 -Âyetlerin meali: "Biz onların seni dinlerken, ne sebeble dinlediklerini, kendi gizli konuşurken de zâlimlerin 'Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz" dediklerini gayet iyi biliyoruz.” -17/İsrâ, 47-“...Ve zâlimler "Siz başka değil, sadece büyülenmiş bir adama uymuyorsunuz" dediler" -25/Furkan, 8-
CİN
- 385 -
Bu âyetleri te’vil edip de, sihrin varlığını ispat ettiği söylenen âyetleri neden te’vil etmezler? Kaldı ki müşriklerin maksatları ortadadır. Onlar, Rasûlullah’ın şeytanla ilişkide olduğunu söylüyorlardı. Bu ise oların nazarında sihir türlerinden biriydi. Rasûlullah’ı büyülediği söylenen Lebid bir el-A’sam’m büyüsü de bu büyünün aynıydı ve müşriklerin iddialarına göre Rasûlullah, bu büyünün tesiriyle aklını ve idrâk gücünü karıştırmıştı.
İtikad edilmesi gereken husus; Kur’ân-ı Kerim’in kati olduğu ve Allah Rasûlünden tevatüren bize kadar geldiğidir. Gerçekten itikada lâyık olan onun ispat ettiği; îtikad edilmemesi gereken de onun nefyettiğidir. Rasûlullah’ın sihirden ve büyülenmekten emin olduğunu Kur’an ifade etmekte olup, onun büyülendiğine dair iddiaları da, düşmanları olan müşriklere isnad etmekte ve onları bu iddialarından dolayı kınamaktadır. Öyleyse, o kati sûrette büyülenmemiştir. Sahih olduğunu varsaysak dahi, bu, âhad bir hadistir. Akideye taalluk eden meselelerde ise âhad haberle amel edilmez.1817
Bununla beraber bu meseleyi Ehl-i Sünnet, Ehl-i Bid’at ve İ’tizal meselesi gibi tasvir etmek de, sihri haddinden fazla büyütmek gibi bir ifrattan hâlî olmaz.1818 Ancak bahsimize konu olması hasebiyle, “Hz. Peygamber’e sihir yapılmış mıdır?” sualine cevap olarak sunduğumuz bu açıklamalarda varılan sonuç, Muhammed Abduh’un da gâyet açık olarak ifade ettiği gibi Rasûlullah’a büyü yapılmamış olduğu kanaatinin daha makul olacağı yönündedir. Bu konudaki hadisler te’vile muhtaçtır.
Felak ve Nâs sûrelerinin nüzul sebebi olarak, bazı müfessirler bu konudaki hadis rivâyetlerini gösterirler. Peygamberimiz’in, kendisine yapıldığı ileri sürülen büyüden kurtulması için bu iki sûrenin indiği iddia edilir. Bu âlimlere göre bu sûreler Medine’de nâzil olmalıdır. Çünkü Peygamberimiz’e büyü yaptığı ileri sürülen Lebîd bin el-A’sam, Medine’li bir yahûdidir ve meydana geldiği ileri sürülen bu olayın, hicretten çok sonra olduğunu rivâyet sahipleri belirtir. Ancak, Felak ve Nâs sûreleri Mekkîdir, Fîl sûresinden sonra Mekke’de nâzil olmuştur. Bu durumda Hz. Peygamber’e sihir yapıldığından bahseden mezkûr rivâyetlerin bu sûrelerin inmesiyle herhangi bir ilgisi söz konusu değildir.
Mu’tezile, bu konuyla ilgili rivâyetleri Hz. Peygamber’in ismetine aykırı olduğu gerekçesiyle tamamen reddetmiştir. Ehl-i sünnet’e mensup bir kısım âlimler, sihrin hakikatinin olmadığını, büyü adına görülen şeylerin bâtıl birtakım hayaller olduğunu söylemişlerdir. Bunlar arasında Ebû Ca’fer Esterebâzî ile hanefî âlimlerden Ebû Bekr er-Râzî de vardır. Zâhirîlerden İbn Hazm’ın da bu görüşte olduğu kaydedilmektedir. Dolayısıyla bu âlimler de, bu rivâyetlerin sahih olmadığını kabul etmektedirler.
Peygamberimiz’e Sihir Yapılmadığına, Yapılmışsa Tesir Etmediğine Dair Deliller
Müşriklerin Peygamberimiz’e “meshûr;büyülenmiş” dediklerini ve bu ithamların kesinlikle yanlış olduğunu Kur’an vurgular: “...Zulmedenler dediler ki:
1817] Mahmud Ebû Reyye, Advâ Ala's-Sünnetil-Muhammediye, terc. Muhammedî Sünnetin Aydınlatılması, s. 3790-380, Muharrem Tan
1818] Yazır, M. H. Hak Dini Kur’an Dili, IX, 6357
- 386 -
KUR’AN KAVRAMLARI
‘siz olsa olsa, ancak büyülenmiş (meshûr) bir adama uymaktasınız.’ Bir bakıver; senin için nasıl örnekler verdiler de böylece saptılar. Artık onlar hiçbir yol da bulamazlar.” 1819; “Biz onların seni dinlediklerinde ne için dinlediklerini, gizli konuşmalarında da o zâlimlerin ‘siz büyülenmiş (meshûr) bir adamdan başkasına uymuyorsunuz’ dediklerini çok iyi biliriz.” 1820
Peygamberimiz, bir kâhin olmadığı gibi, mecnûn (cinlenmiş, cinler tarafından deli edilmiş) de değildir: “ (Ey Muhammed!) Sen öğüt ver. Rabbinin nimetiyle sen ne bir kâhinsin, ne de cinlenmiş bir deli. Yoksa onlar ‘Muhammed bir şâirdir; onun, zamanın felâketlerine çarpılmasını gözetliyoruz’ mu diyorlar?” 1821; “(Rasûl’üm), sen -Rabbinin nimeti sâyesinde- mecnun değilsin.”1822; “(Sizin yakînen tanıdığınız) arkadaşınız (Muhammed) mecnun değildir.” 1823
Kur’an, Peygamberimiz’i insanların şerlerinden Allah’ın koruyacağını net biçimde ifade ediyor. “...Allah seni insanlardan korur.” 1824
Sihir ve büyü yapanlar iflâh olmaz, başarılı olamaz: “...Yaptıkları, sadece bir büyücü hilesidir. Büyücü nereye varsa iflâh olmaz” 1825; “Mûsâ, ‘size hak geldiğinde onun için (hep böyle) mi dersiniz? Bu bir sihir midir? Hâlbuki sihirbazlar/büyücüler iflâh olmazlar’ dedi.”1826; “Onlar (iplerini) atınca, Mûsâ dedi ki: ‘Sizin getirdiğiniz sihirdir. Allah onun bâtıl olduğunu mutlaka açığa çıkaracaktır. Çünkü Allah fesatçıların/bozguncuların işini düzeltmez.”1827 Hz. Peygamber’e büyü yapılıp bunun tesir ettiğiyle ilgili rivâyetler, büyücülerin başarılı olamayacağını ifade eden âyetlere ters düşmektedir. Hz. Mûsâ karşısında başarısızlıkları ortaya serilen büyücülerin Peygamber’e karşı başarılı olmaları da düşünülemez.
Cinlerin ve büyük cin şeytanın gücü ve egemenliği yoktur: Büyünün en etkin şekilde ve insana zarar verecek tarzda kullanılmasının (kara büyü), kötü ve kâfir cinlerle yapılan büyü olduğu söylenir. Hâlbuki kâfir ve şerli cinlerin lideri İblis’tir, şeytandır. Onun, tüm insanlara ve özellikle mü’minlere karşı ne yapıp yapamayacağını Kur’an tartışmaya gerek bırakmayacak kadar net bir şekilde açıklar. “Kur’an okuduğun zaman, (önce) o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın! Gerçek şu ki: İman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun bir saltanatı/hâkimiyeti yoktur.”1828 Allah, İblis’in kıyâmet günü, kendisine uyanlara söyleyeceğini haber verdiği ifade şöyledir: “Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir hükmüm ve nüfûzum da yoktu. Yalnız, ben sizi (bâtıla) çağırdım (size vesvese verdim), siz de bana hemen icâbet ettiniz.”1829; “Doğrusu o Benim kullarım yok mu, ey şeytan senin onlar üzerinde hiçbir hâkimiyetin yoktur. (Çünkü onlar için) vekil olarak Rabbin yeter.” 1830;
1819] 25/Furkan, 8-9
1820] 17/İsrâ, 47
1821] 52/Tûr, 29-30
1822] 68/Kalem, 2
1823] 81/Tekvîr, 22
1824] 5/Mâide, 67
1825] 20/Tâhâ, 69
1826] 10/Yûnus, 77
1827] 10/Yûnus, 81
1828] 16/Nahl, 98-99
1829] 14/İbrâhim, 22
1830] 17/İsrâ, 65
CİN
- 387 -
“Benim hâlis kullarıma karşı senin bir gücün yoktur. (Senin gücün) ancak sana uyan azgınlara (yeter).”1831; “Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan herkesin üstüne inerler. Bunlar (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdır.” 1832
Seyyid Kutub, bu konuda şöyle der: “Peygamberimiz (s.a.s.) hakkında -sahih, fakat mutevâtir olmayan- bazı hadisler rivâyet edilmiştir... Evet, bu türlü rivâyetler var. Fakat bu zayıf rivâyetler peygamberliğin fiil ve tebliğlerindeki “ismet” sıfatına muhâlif düşmektedir. Peygamber’in (s.a.s.) her sözü ve her hareketi birer sünnettir ve şeriattır. Bu itikat esasıyla o hadislerin bağdaştırılması mümkün değildir. Müşrikler Peygamberimiz’e büyülenmiş, sihir yapılmış bir kimse gözüyle bakınca Allah Teâlâ derhal âyet inzal buyurarak onda sihir ve büyü gibi şeylerin bulunmadığını haber verdi. Mezkûr hadisler Kur’an’daki bu habere de muhâlif düşmektedir. Onun için bu rivâyetler uzak görülmektedir. İnanç ve akîde ile ilgili meselelerde bu türlü “âhad” hadislerle hükmolunamaz. Akaidde yegâne kaynak Kur’an’dır. Hadis kaynaklarına gelince; inanç mevzûunda sadece “mütevâtir” olan hadislerle amel edebiliriz. Mezkûr hadisler ise mütevâtir değildir. Bütün bunların dışında şunu da belirtelim ki, Felak ve Nâs sûrelerinin Medine’de nâzil olduğuna işaret eden zayıf rivâyetlerin yanında, Mekke’de nâzil olduğuna dair çok daha kuvvetli rivâyetler vardır; tercih edilen rivâyetler de bunlardır.” 1833
Mevdûdi de, Felak ve Nâs sûrelerinin Peygamberimiz’e yapıldığı iddia edilen sihirle ilgisinin olmadığı kanaatini taşır. Bu konuda şunları söyler: “Muavvizeteyn (Felak ve Nâs) sûrelerinin Mekkî olduğu çok kuvvetle muhtemeldir. Hasan Basrî, İkrime, Atâ, Câbir bin Zeyd ve İbn Abbas’dan bir kavle göre Mekke’de nâzil oldu. Bu sûrelerin sadece sihir hakkında nâzil olduğunu düşünmeye; Felak sûresinde sadece bir tek âyetin “Ve düğümlere üfleyip büyü yapan üfürükçüleri şerrinden” 1834 âyetinin sihirle ilgili olması, diğer âyetlerin ise sihirle ilgili olmaması engeldir. Ayrıca Nâs sûresinin bütününün de sihirle ilgisi yoktur. Dolayısıyla Mekkî olduğunu söyleyenlerin sözü daha kuvvetlidir.” 1835
Elmalılı Hamdi Yazır ise, Hz. Peygamber’e sihir yapılmasıyla ilgili rivâyetler hakkında şunları söyler: “Bu rivâyetlerin hepsinin sıhhati kabul edildiği takdirde bile Rasûlullah’a velev bir an için olsun bir sihir yapılmış olduğuna mutlaka itikadın vücûbunu ifade edecek kuvveti hâiz değildir. Zira esas itibarıyla haber-i âhad hudûdunu geçmiş değillerdir. Haber-i âhadin sıhhati ise itikadın cevâzını ifade etse bile vücûbunu ifade eylemez. Hâlbuki bunda itikadın vücûbu şöyle dursun, Kur’an’ın nassına muhâlif olduğundan dolayı câiz bile olamayacağına kaail olanlar vardır. Nitekim İmam Mâturidî’den nakledildiğine göre Ebû Bekir Esam, “burada, rivâyet edilmiş olan sihir hadisi metrûktür, çünkü bunda kâfirlerin Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’a meshûr demelerinin doğru olması gerekecektir. Bu ise, Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân’ın nassına muhâliftir” demiştir. 1836
1831] 15/Hıcr, 42
1832] 26/Şuarâ, 221-223; yine bk. 16/Nahl, 100
1833] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Hikmet Y. c. 16, s. 445-446
1834] 113/Felak, 4
1835] Mevdûdî, Tefhîmu’l Kur’an, c. 7, s. 312
1836] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. c. 9, s. 6356
- 388 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Müfessir M. İzzet Derveze de, “Şeyhayn’ın Hz. Âişe’den naklettikleri bu hadis rivâyeti karşısında hayret ediyoruz” 1837 demektedir.
Hamdi Yazır, bu konuda, “Peygamber’e ‘sihirbaz’ ve nübüvveti yönünden ‘sihirlenmiş’ diyenin küfründe şüphe yoktur. Burada üç mesele vardın: Birincisi sihrin vukuu, ikincisi Peygamber’in bu sihirden etkilenmesinin vukuu, üçüncüsü bu sûrelerin (Felak ve Nâs) nüzûl sebebi olup olmaması... Peygamber’e bir sihir yapıldığına ve O’nun hasbelbeşeriyye ondan biraz müteessir ve müteellim (etkilenmiş ve acı duyup rahatsızlanmış) olduğuna itikad etmek câiz olabilirse de, vâcip değildir” 1838 demektedir.
Bu konudaki hadis rivâyetleri doğru olsa; büyücülerin, bütün peygamberlere, sâlihlere zarar vermeye, kendilerine büyük mülk sağlamaya güç yetirebilmeleri gerekir. Allah, Peygamber’e “büyülenmiş” diyenleri reddetmektedir. Bu rivâyet doğru olsa, müşriklerin Hz. Peygamber hakkındaki bu sözlerinin doğru olması gerekir ve kendisi bu kusurla illetli olur. Bu ise Peygamberlik makamı için câiz değildir. Peygamber’e büyü yapıldığı kabul edilirse, Peygamberin getirdiği tüm şeriatten şüpheye düşülebilir. Muhâlifleri, cin ve büyü aracılığıyla Rasûlullah’a istediklerini söyletip yaptırabilir. Rasûlullah’ın getirdiklerinin ne kadarının Allah’a ait olduğu, ne kadarının sihir etkisiyle söyletene ait olduğu bilinemez.
Felak sûresinin âyetleri, bir tek âyet hâriç, büyücülerle ilgili değildir. Bu sûredeki âyetler, karanlıktan, hasetçilerden, her türlü yaratıkların şerrinden Allah’a sığınmayı emretmektedir. Bundan sonra gelen Nâs sûresinde de insanlara kötülük aşılayan, onları kötü yollara sürmeğe çalışan insan ve cin vesvecilerinden Allah’a sığınmak emredilmektedir. Bütün rivâyetler, Felak ile Nâs sûrelerinin beraber indiğini söylemektedir. Cin ve insan vesvesecilerinden Allah’a sığınmayı emreden Nâs sûresinin bu rivâyetlerde anlatılan büyü olayıyla bir ilgisi yoktur.
Bu, özellikle Mekke’de müslümanları kandırıp İslâm’dan döndürmeğe çalışan Mekke müşriklerinin telkinlerine, fiskoslarına işarettir. Orada bir avuç müslüman, bir yandan her biri birer şeytan gibi kendilerini dinlerinden döndürmek için kandırmağa çalışan müşrik insanların, bir yandan da görünmez cin şeytanlarının kötü vesvese ve telkinleriyle karşı karşıya idiler. Onun için Nâs sûresinde müslümanlara cin ve insan şeytanlarının vesveselerinden Allah’a sığınmaları emredilmektedir. Bu, Mekke şartlarında bir yandan müşrik telkinleri, bir yandan da görünmez şeytan vesveselerinin tesiri altında kalan bazı müslümanların durumlarını yansıtmaktadır. “Böylece Biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar...” 1839 âyeti, insan ve cin şeytanlarının, insanlara kötü düşünceler aşıladıklarını bildirmekte, “Ne zaman şeytandan bir kötü düşünce seni dürtüklerse Allah’a sığın.”1840 âyeti de bu gibi telkinlerden Allah’a sığınmayı emretmektedir. Bu âyetlerin hepsi Mekke şartlarında inmiştir.
Ayrıca bu konudaki hadis rivâyetleri çelişkilerle doludur. Çünkü birinde büyü yapan Lebîd’in yahûdi, ötekinde yahûdilerin antlısı (onlarla antlaşmalı) bir münâfık olduğu; bir başkasında ise Peygamber’e hizmet eden bir yahûdi
1837] İzzet Derveze, et-Tefsîru’l-Hadîs c. 1, s. 199-200
1838] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y., c. 9, s. 6358
1839] 6/En’âm, 112
1840] 7/A’râf, 200
CİN
- 389 -
çocuğunun, Peygamber’in tarağındaki kılları ve tarağının dişlerini alıp yahûdilere verdiği, yahûdilerin de bunları Lebîd’e verdiği anlatılır.
Hz. Peygamber’e hangi yahûdi çocuğu, ne zaman hizmet etmiştir? Gâyet ihtiyatlı hareket eden, kendisine gelen İbrânîce mektupları dahi, güvenmediğinden dolayı yahûdilere okutmamak için Zeyd bin Sâbit’e İbrânîceyi öğrenmesini emreden Peygamber (s.a.s.) bir yahûdi çocuğunu nasıl harîm-i ismetine alır? Ona hizmet edecek pek çok müslüman evlâdı varken -ki bunlardan biri de Enes bin Mâlik’tir- yahûdi çocuğunun hizmetine ne gerek vardır?
Tarihte Peygamber’e hizmet eden bir yahûdi çocuğu bilinmediği, siyerle ilgili hiçbir kitapta bundan bahsedilmediği gibi, Peygamber’in altı ay hasta yattığı, hâşâ ne yaptığını bilmez bir şaşkınlık içine düştüğü de bilinmemektedir. Bu rivâyetlerin, büyünün etkisini desteklemek ve insanları bundan korkutmak amacıyla ortaya atıldığında şüphe yoktur. Verilmek istenen temel düşünce şudur: Büyü Peygamber’e bile tesir etmiştir; onun için büyücülerden çekinmek lâzımdır.
Allah, Peygamberini insanların zarar ve şerlerinden koruyacağını vaad etmiştir.1841 Peygamber (s.a.s.), eğer yapılan büyünün etkisinde kalıp, yapmadığını yaptı, yaptığını yapmadı zannedecek kadar bir aklî denge bozukluğuna uğrarsa, ne onun mâsumluğu, ne de vahiylerin korunma garantisi kalır. Peygamber (s.a.s.) elbette böyle kusurlardan uzaktır, münezzehtir. Kur’an, Peygamber’e büyülenmiş diyenleri “zâlimler” diye nitelendirmektedir. “O zâlimlerin, ‘siz büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz!’ dediklerini biliyoruz...” 1842; “O zâlimler: ‘Siz, sadece büyülü bir adama uyuyorsunuz’ dediler...” 1843 Peygamber’e meshûr, yani büyülü, büyüye uğramış diyen kimseler zâlim olduklarına göre, Peygamber’e büyü yapıldığı hakkındaki bu rivâyetlerin hepsi zâlimlerin anlatımıdır. Bunu çıkarıp uydurdukları senet zinciriyle Peygamber’in (s.a.s) seçkin bir sahâbesine dayandıranlar, müslüman görünseler de, gerçekte Peygamber düşmanı yalancılardır. Bir müslüman, Kur’an’a tamamen ters olan, Peygamber’in mâsumluğunu/korunmuşluğunu dinamitleyen bu yalanlara nasıl inanır?
Sihrin etkisini kabul eden bilginlerin anlatımına göre esas büyü, cinlerin etkisiyle olur. Büyücü, yaptığı tılsımlarla kötü cinleri etkisi altına alıp büyülemek istediği kişiye kötülük yaptırır, aklını çeldirir, sağlığını bozar ve benzeri kötü işler yapar. Yani, büyünün tesirini kabul edenlere göre, büyünün kötü etkisini yapan, cinlerdir. Büyülü kişi, cinlerin etkisi altına girer. İsrâ sûresinin 47, Furkan sûresinin 8-9. âyetleri Peygamber’in büyülü olmadığını, ona büyü yapılmadığını, onun bu tür iftiralardan uzak olduğunu belirttiği gibi; Peygamber’in asla cinli olmadığını, cinnin etkisi altına girmediğini bildiren birçok âyet de 1844 bu büyü yalanını reddetmektedir. 1845
Kadı Iyâd ve benzeri bazı İslâm âlimleri, Peygamberimiz’e yapılan büyünün Peygamber’in aklına, kalbine, itikadına değil de bedenine, dış uzuvlarına tesir ettiğine dair iddialar sunar ve bunların Peygamber’in diğer fizikî hastalıklardan sâlim olmaması gibi, mâsumluğuna ve peygamberlik makamına zarar
1841] 5/Mâide, 67
1842] 17/İsrâ, 47
1843] 25/Furkan, 8
1844] 52/Tûr, 29-30; 68/Kalem, 2; 81/Tekvîr, 22
1845] S. Ateş, Gerçek Din Bu, s. 174-177; Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, c. 11, s. 194-195
- 390 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vermediğini söyler. Bu görüş, tutarlı değildir. Çünkü hadis rivâyetlerindeki büyünün etkisiyle ilgili en hafif ifade olarak, “kadınlarına varmadığı halde vardığını, yapmadığı şeyi yaptığını sandığı ve bu halin altı ay böyle sürdüğü” anlatılıyor. Bu, altı ay Peygamber’in hayal gördüğü anlamına gelir. Bu, bir beden hastalığı değil; hâşâ O’nun akıl gücünün zayıflaması, işlevini yapamaması demektir. Bu esnâda O’nun, -hâşâ-gelen vahiyleri zaptedememesi, başka şeylerle karıştırma ihtimali gündeme gelebilir. Hadis rivâyetlerinde yer alan “Sihirlenmesi dolayısıyla, Hz. Peygamber’e, bir şeyi yapmadığı halde onu yaptığı hayali gelirdi” gibi “hayal görme” lafızlarından anlaşılan bu olayın akıl ve zihinle ilgili bir husus olduğunu tespit edebilmek için derin bir psikoloji bilgisine ihtiyaç olmadığı ortadadır. Bugün, bir insanın hayal görme olayını kaslarıyla, kollarıyla, bacaklarıyla değil; aklıyla, zihniyle, beyniyle gerçekleştirdiğini herkes bilir.
Tüm rivâyetlerdeki ifadelere göre, bir yahûdi Hz. Peygamber’e sihir yaparak, halk arasındaki deyimiyle O’nun erkekliğini bağlamış, hanımlarına yaklaşamamasını temin etmiştir. Büyü yoluyla, Hz. Peygamber üzerinde böyle bir etki meydana getirilebildiğini kabul etmek mümkün görünmüyor. Bu hususu doğru kabul etmek, yahûdi, kâfir ya da müşriklerin sihir/büyü yoluyla Hz. Peygamber üzerinde istedikleri etkiyi meydana getirebildikleri düşüncesine kapı açar. Büyü yoluyla Hz. Peygamber altı ay boyunca iktidarsızlaştırılabildiği durumda O’nun mübârek hanımları olan annelerimize kocalık haklarını yerine getiremiyor, onların cinsel arzu ve ihtiyaçlarını gideremiyordu gibi iftiralara varacak yanlış düşünce ve ithamlara yol açabilecek tehlikede bir bühtandır.
Ne Hz. Peygamber’in cinsel gücünün abartılmasına, insanüstü boyutlara çıkartılmasına hizmet eden rivâyetlere, ne de O’nun sihir yoluyla cinsel yönden iktidarsızlaştırılabileceği fikrine zemin teşkil eden rivâyetlere itibar edilmelidir. O’nu değerlendirmek için ifrat ve tefritlerden arınıp en doğru ve dengeli yolu tutmak gerekir. Hz. Peygamber’e büyü yapıldığından bahseden bu rivâyetleri toptan reddetmek, kanaatimize göre doğru değildir. Bunlar Hz. Peygamber’in hayatı, mûcizesi, Allah’ın Onu düşmanlarının şerrinden koruması açısından tarihî bir değere sahiptirler. Bu hadisler bize, Hz. Peygamber’e, kimliği ne olursa olsun bir düşmanı tarafından zarar vermek maksadıyla sihir yapıldığını haber veriyor. Bu husus, tarihî açıdan doğru olabilir, kanaatimizce de doğrudur. Çünkü sihir, çok eski çağlardan beri var olagelmiş bir uygulamadır. Yahûdilerin bununla fazlaca meşgul oldukları, düşmanlarından bu yolla intikam almaya çalıştıkları da bir gerçektir. Bu sebeple Hz. Peygamber’e de zarar vermek kasdıyla Lebîb bin el-A’sam’a başvurarak sihir yaptırtmış olabilirler. Bu rivâyetler olayın bu yönüne işaret etmektedir. Bu durum, hadis rivâyetlerinin incelenmesinden de anlaşılacağı gibi Allah tarafından Cebrâil vâsıtasıyla Hz. Peygamber’e bildirilmiştir. Rasûlullah üzerinde bu sihrin bir etkisi söz konusu değildir.
Allah (c.c.), bunu Hz. Peygamber’e bildirmek ve o büyüyü atıldığı kuyudan çıkarttırmak sûretiyle, büyüyü yapan ve bundan medet uman İslâm düşmanlarını rezil, rüsvay ve mağlûp etmeyi arzu etmiş ve bunu gerçekleştirmiştir. Hz. Peygamber, Allah tarafından durum kendisine bildirilince, yanına ashâbından bir grubu almış, ya da bir ekiple Hz. Ali’yi göndermiş ve sihri yapan Lebîd bin el-A’sam adlı yahûdinin arazisi içinde olduğu kaydedilen Zû Ervân kuyusundan o büyüyü bulup çıkartmıştır. Bu büyüyü imhâ için, halk arasında yaygın olan inanç doğrultusunda da hareket etmemiş, buna gerek görmemiştir. Böylece sihirden
CİN
- 391 -
medet uman, ondan bir silâh olarak yararlanmak isteyen İslâm düşmanlarına, maksatlarına eremeyeceklerini, bu tür şeylerin kendisine ve müslümanlara herhangi bir tesir yapamayacağını, Allah’ın kendilerini koruyacağını göstermiştir. Büyüyü yapan şahsı cezalandırmaya da (onu kahramanlaştırmamak için) gerek görmemiş, böylece iyice rezil olmasını, yahûdi ve müşrikler arasında itibardan düşmesini sağlamıştır.
Bu rivâyetler bu yönüyle doğru olabilir. Ancak, bunlarda zabt kusuru olduğu, bu sihrin etkisi konusundaki farklı ve çelişkili anlatımlardan da anlaşılmaktadır. Rivâyetin metnini problemli hale sokan ve âlimler arasında münakaşalara yol açan sihrin, Hz. Peygamber üzerinde nasıl bir tesir meydana getirdiğine dair ifadeler, kanaatimizce daha sonra râvîlerin yaptığı açıklamalardır. Nitekim râvîlerden Süfyan’ın, bu konudaki bir açıklaması, bu rivâyetlerden birinin içinde yer almaktadır. Buna göre Süfyan, “İşte bu, sihirden olabilecek rahatsızlığın en şiddetlisidir”1846 demektedir.
Ayrıca İslâm âlimlerinden Ebû Bekr Ahmed bin Ali el-Cessâs da aynı görüşte olup, rivâyetleri problemli hale sokan bu ilâvelerin aslının olmadığını, bunların sonradan râviler tarafından hadislerin metnine eklendiğini söylemiştir.1847 Büyünün Hz. Peygamber’e tesiri konusundaki “Sihirlenmesi dolayısıyla, Hz. Peygamber’e, bir şeyi yapmadığı halde onu yaptığı hayali gelirdi. Kendisi hanımlarına yaklaşmadığı halde, onlara yaklaşır durumda olduğunu zannederdi” tarzındaki bu ifâdelerin râvî Hişam bin Urve’den, ya da babası Urve’den kaynaklanmış olması çok muhtemeldir. Urve’nin veya Hişam’ın bu açıklamaları Hz. Âişe’ye mal edilmiş, onun sözlerinin arasına dâhil edilmiş olabilir. Bu konularda ihtiyatlı davranmakta yarar vardır.
Hz. Peygamber’e sihrin etki ettiğini kabul ettiğimizde karşımıza çıkacak bir problem de şudur: Sihrin bir kısmının cinlerle irtibat yoluyla, onları kullanarak yapıldığı ileri sürülmektedir. Bu iddiada bulunanlara göre cin, sihir yapılan kimseye gelerek onu etkilemekte, çarpmakta, hastalandırmaktadır ki, bunun isbâtı mümkün değildir. Geriye diğer bir yol kalıyor ki, o da, cin ya da şeytanların vesvese/telkin yoluyla bir kimseyi etki altına almalarıdır. Her iki yolla da Hz. Peygamber’e, sihir yapılarak, cinler kullanılarak sihirbazlarca tesir edilmesi söz konusu olamaz. Rasûlullah’a, cinlerin ya da şeytanların çarpmasını, ya da telkinde bulunmasını, kendilerinin bundan etkilenmelerini kabul etmek mümkün değildir. Buna peygamberlik makamı engeldir, bunu tartışmaya gerek yoktur; yukarıda zikredilen konuyla ilgili âyetlere aykırıdır. Yine bazı sahih hadislerde de, Hz. Peygamber’in Allah’ın izniyle şeytanın şerrinden emin olduğu haber verilmektedir. 1848
Sihrin Menşei/Kaynağı
Sihrin menşei konusunda ilk bilgileri Kur’ân-ı Kerim’den öğrenmekteyiz. Kur’an’ın verdiği bilgi, Hz. Süleyman’ın (a.s.) peygamberliği zamanında sihrin
1846] Buhârî, Tıb 49
1847] Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’an I/60
1848] Müslim, Münâfıkîn 69-70; Tirmizî, Radâ’ 17, hadis no: 1172; Nesâî, İşretü’n-Nisâ 4, hds no: 3958; Ahmed bin Hanbel, 3/309; A.Osman Ateş, Kur’an ve Hadislere Göre Cinler-Büyü, Beyan Y., s. 268-291
- 392 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çok yaygın olduğu, şeytanlar tarafından insanlara öğretildiği şeklindedir. 1849
Sihrin kaynağı, şeytanlardır: İslâm Ansiklopedisi’nde, “Sihir” maddesini yazan, D.B.Macdonald, sihrin kaynağı konusunda aynı şeyleri ifade ettikten sonra, bu konuda daha geniş bilgiler vererek sihrin menşeine, ruhlar ve cinler fikrini de eklemekte ve konuyu uzun uzun tahlil etmektedir. Hemen her toplumda, Grekler’de (Eski Yunan), Bâbil’de, Mısır’da, İran’da, Keldâniler’de, Hintlilerde ve İbn İshak’a dayandırarak eski Türklerde (Meselâ, orduları yenmek, düşmanları öldürmek, nehirleri geçmek ve kısa bir zamanda uzak mesafelere gitmek vb. şekillerde) sihir olayının bulunduğuna işaret eder.”1850
İslâm öncesi Arabistan’da sihir, Arapların kendileriyle yakın ilişki içinde bulundukları Yahudiler, İranlılar ve Yunanlılar gibi halklardan alınmış, aynı çeşitten anlayışların bir karışımıdır. Bunlar, tütsüleme, tılsım, muska, okuyup üflemek (tabii ki sünnette meşrû kılınan okuma şekli rukye, bunun dışındadır), yıldızlara bakarak geleceği haber verme, içine yerleştirilen sayılar, yatay ve dikey olarak toplandığı zaman hep aynı sayıyı ve harflerin gizli değerlerinden yararlanarak geleceği okumak demek olan Cifir, bu konuda kitaplar yazılmasına yol açmıştır.1851
Büyü sözcüğü Türkçedir. Kur’ân-ı Kerîm’de, bu anlamı veren “Sihir”den söz edilmiştir. Batı literatüründe ise “Magi ; Maji”, “Magic ; Mãcik” olarak geçer. Büyü -gizemli sanılan- ilkel bir çözüm arayışıdır. Bu kısa tanımdan da anlaşılacağı üzere büyünün temelinde üç şey vardır: a) Gizemlilik iddiası, b) ilkellik, c) çözüm arayışı. Bunlardan birincisinin açıklaması şöyledir:
Büyünün gizemli olduğu sanılır. Yani büyünün, herkes tarafından anlaşılamayan, herkes tarafından bilinemeyen ve yapılamayan birtakım esrarengiz ilişkilerden ve bu ilişkilere dayanan formüllerden oluştuğu sanılır. Bu sanı, birçok kimselerde kesin bir inanış ve kanaat olarak vardır. Ancak büyü, çeşitli şarlatanlıkların bazı şekilleridir. Çünkü büyünün gerçek olduğunu kanıtlayan bir kimseye rastlanmamıştır. Ayrıca büyünün bir aldatmaca olduğunu Kur’ân-ı Kerîm açık şekilde ortaya koymaktadır. Tâhâ Sûresi’nin 57-72. âyetlerinde Hz. Mûsâ ile Mısır Firavun’u arasında olup biten bir mûcize ile büyü mücadelesi canlandırılmıştır. Bunlardan özellikle 66-69’uncu âyetlerde büyünün içyüzü bütün çıplaklığıyla ortaya serilmiştir. Bu âyet-i kerimelerde özet olarak şöyle bir açıklama vardır:
Firavun’un büyücüleri Hz. Mûsâ’ya, önce hangi tarafın gösteriye başlamasını sorunca Hz. Mûsâ: “Hayır, siz atın.” yani elinizdeki sicimleri ve değnekleri atarak büyü gösterisine önce siz başlayın dediği kaydedilmektedir. 66. ve 67’nci âyetler gösteriyi ve onu şaşkınlık içinde seyreden Hz. Mûsâ’nın ruh halini anlatmaktadır. Bu âyetlerin meâli şöyledir: “Bir de ne görsün, -büyücülerin- şarlatanlığından ötürü, sicimlerinin ve değneklerinin yürüdüğü onun hayalinde canlandırılıyordu.” “Bu yüzden Mûsâ, içinde bir ürperti duydu.”
66’ncı âyet-i kerime, bu olaydaki büyünün bir dereceye kadar içyüzünü ortaya koymakta, en azından bu işlemin hayalde canlandırılan asılsız birtakım
1849] 2/Bakara, 101
1850] D.B. Macdonald "Sihir" maddesi, İ.A., X: 599-611
1851] Meydan Larousse, "Büyü" Mad. II 685; Ali Çelik, a.g.e., s. 201-211
CİN
- 393 -
kımıldayışlar olduğunu ifade etmektedir. Sicimlerin ve değneklerin, Hz. Mûsâ’nın hayalinde hareket eder gibi göründüklerini kaydeden bu âyetlerden iki farklı anlam çıkarmak mümkündür. Birincisi: Büyüde kullanılan bu araçların gerçekte hareket ettikleridir. İkincisi ise, hareket eder gibi göründükleridir.
Bilindiği üzere iplik ve sopa gibi cansız şeylerin -hele büyü gibi asılsız bir işlemde- kendi kendine hareket etmesi olanak dışıdır. Ama bunu illüzyonistlerin yaptığı gibi bazı hilelere başvurarak yapmak elbetteki mümkündür. Özellikle ilâhlık iddiasında bulunmuş mağrur ve çağının en kudretli hükümdarı olarak Firavun’un, sahip bulunduğu güç ve imkânlarla devrin profesyonel ve en mâhir büyücülerini bularak bu hileleri yaptırması zor değildi. Kur’ân-ı Kerîm, büyünün bir gözbağcılık, bir şaşırtma ve duyuları spekülatif yöntemlerle aldatma olduğunu yine bu olayı anlatan A’râf Sûresi’nin 116’ncı Âyet-i Kerime’sinde açıklamaktadır.
Hz. Mûsâ tarafından, büyücülerden hünerlerini göstermeleri istenince onların, seyirciler üzerinde nasıl psikolojik bir etki uyandırdıklarını Allah Teâlâ aynen şöyle ifade buyurmaktadır: “Mûsâ: ‘Siz atın.’ dedi. Onlar da hünerlerini ortaya atınca insanların gözlerini büyülediler. Onları ürperttiler ve muazzam bir büyü ortaya getirdiler.” 1852
Âyet-i kerime’deki: “İnsanların gözlerini büyülediler.” ifadesi çok açıktır ve bu olaydaki büyünün, gerçek değil, bilakis psikolojik bir etki yaptığını ortaya koymak bakımından da en büyük kanıttır. Bu ilâhî açıklamadan kolayca anlıyoruz ki büyünün birtakım hileler olarak izahı vardır. Bununla birlikte hiçbir gizemli yanı da yoktur. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de sicim diye geçen şeylerin -söylentilere göre - içleri birtakım kimyasal maddelerle doldurulmuş hayvan bağırsakları olduğu ve gösteri sırasında bu maddelerin reaksiyona girerek bağırsakların hareket etmesine neden oldukları ihtimali bulunduğu gibi, büyücüler benzer bazı spekülatif işler de yapmış olabilirler.
İpliklerin ve sicimlerin gerçekte değil, fakat Hz. Mûsâ’nın hayalinde hareket eder gibi görünmüş olabileceği ihtimali de vardır. Şöyle ki:
Hz. Mûsâ, Firavun’un ve avanelerinin yanı sıra, kalabalık seyirci karşısında ve belki de tek başına bulunmak gibi -peygamber bile olsa- insan moralini olumsuz etkileyen bir konumda idi. Allah Teâlâ’ya açıkça kafa tutacak kadar küstahlaşan Firavun’un, bu şedid ve kanlı diktatörün karşısında bulunmuş olmak ve hele moral verecek bir taraftar kitlesinden yoksun olmak gibi etkenler hesap edilirse Hz. Mûsâ’nın bu olayda ne kadar zor dakikalar yaşadığını tahmin etmek güç değildir. Aslında bu ihtimali araştırmak yersizdir. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, bu gerçeği de çok berrak şekilde ortaya koymakta ve Tâhâ sûresinde şunları kaydetmektedir: “Bu yüzden Mûsâ, içinde bir ürperti duydu.” “Biz O’na, korkma dedik, asıl üstün gelecek olan sensin sen!” 1853
İşte gizemli sanılan büyünün özet olarak aslı esası budur. Onun için büyü/sihir tamamen bir hile ve safsatadır.
Büyünün ikinci niteliği, onun hem amaç, hem de araç bakımından ilkelliğidir. Evet, büyü, hem kaynakları, hem de yapılış ve uygulaması bakımından ne vahye,
1852] 7/A’râf, 116
1853] 20/Tâhâ, 67-68
- 394 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ne de akla dayanır. Bilakis vahyi ve aklı hiçe sayan rezil bir düşünce ürünüdür. Bu gerçeği anlayabilmek için hiçbir incelemeye ve araştırmaya bile gerek yoktur. Sadece bir tek büyücü görmek bile büyünün her bakımdan ne olduğunu anlamak için yeterlidir. Bu sefil insanlar her türlü faziletten yoksun oldukları gibi onlara inanan ya da tuzaklarına düşen zavallılarda bile sağlıklı bir moral yapı ve güçlü bir iman yoktur.
Allah Teâlâ, yine Tâhâ Sûresinde: “Çünkü onların yaptığı bir büyü hilesidir. Büyücü ise nereye varsa asla başarıya ulaşamaz!”1854 buyurmaktadır. Büyünün, etki yapmak bakımından bir “hiç” olduğunun, bundan daha büyük bir kanıtı olamaz.
Büyü, amaç bakımından ilkel ve zararlıdır. Çünkü:
a) Akılcı bir yol değildir. Bilakis büyü, aklı küçümsemekte, hatta onu inkâr etmektedir. Birçok saf ve câhil insan, gerçekleri anlayabilecek bilgi ve basirete sahip bulunmadıkları için, onların basit düşünce yapıları büyücüler tarafından kullanılmaktadır. Bu ise insan aklının küçümsenmesi demektir.
b) Büyü, akla dayanmadığı gibi vahye de dayanmamaktadır. Bilakis vahiy, sihri “küfür” olarak mahkûm etmekte ve sihirbazı kâfir olmakla suçlamaktadır. Büyü yapan insanın, İslâm Hukuku’nda cezası pek ağırdır.
c) Büyü, insanların aldatılmasına ve kötü yönlendirilmelerine neden olmaktadır. İnsanları karşılıksız, hatta günah karşılığında zarara uğratmaktadır.
Büyü, araç bakımından da ilkel ve zararlıdır: Türüne göre büyüde kullanılan araçlar son derece iğrençtir. Katır toynağından, karga beynine, kıldan dışkıya kadar, büyüde en pis ve en necis maddeler kullanılır. Ne yazık ki bunların bir kısmı da insanlara şu veya bu şekilde yedirilir.
Bu ilkelliğin bir örneği de kutsal değerlere karşı bilinçli saygısızlıktır. Çünkü bazı büyü türlerinde -özellikle harap olması istenen mekânlar ve zarar görmesi istenen insanlar için yapılan büyülerde- Allah’ın yüce adları ve âyet-i kerimeler pis sıvılarla yazılmakta ve ayakkabı topuklarına, eşiklerin altına ve benzeri yakışıksız yerlere gizli şekilde yerleştirilmektedir.
Büyünün üçüncü niteliği ise onun, talihsiz bir çözüm arayışı olmasıdır. Çünkü büyü ile derdine derman arayan insan, eğer sorunun çözümü için akılcı ve legal bir yol varsa bu yola inanmayacak ya da güvenmeyecek kadar rüşdünü yitirmiş biridir. Eğer tamamen çaresizlik içinde ise bunu, ikinci bir çaresizlikle birleştirecek kadar Allah’ın feyiz ve nurundan uzak, bilakis dalâlet karanlığına saplanmış biridir.
Bazı akaid yazarları tarafından, “Sihir haktır” şeklinde kullanılmış olan sözden amaç şudur: Sihir (yani büyü) Kur’ân-ı Kerîm’de sözü edilmiş ve işlenmiş bir konu olarak vardır. Elbette ki büyü tarih boyunca insanları meşgul etmiş bir hâdisedir. En uygar sanılan toplumlar içinde bile sihir yapan ve sihre inanan insanlar bulunmuştur. Onun için sihrin bir toplum gerçeği olarak var olduğunu inkâr etmek imkânsızdır.
İlginçtir ki bazı yazarlar da “Sihir haktır” sözüne, farklı bir yorum getirmiş ve büyünün gerçek anlamda etki yaptığına inanmışlardır. Eğer büyünün gerçek
1854] 20/Tâhâ, 69
CİN
- 395 -
anlamda etkisi olsaydı, büyücülerin açamadıkları kapı, çözümleyemedikleri sorun kalmayacaktı. Tarihte büyücülerden ve şarlatanlardan medet uman nice krallar olmuştur ki bunların hepsi de sonunda hayal kırıklığına ve hüsrana uğramışlardır. Büyünün bir tek kere dahi başarıya ulaştığı kanıtlanamamıştır. Kaldı ki büyücülere meydan okuyan insanlar hiçbir zaman onların büyü yoluyla tertip ettikleri bir kötülüğe uğramamışlardır! Bu bile büyünün ne büyük bir yalan olduğunu ortaya koyan başlıbaşına bir kanıttır.
Bazı kimseler eğer Kur’ân-ı Kerîm’in 113’üncü Sûresi olan Felak Sûresi’nin 4’üncü Âyet-i Kerime’sini göstererek büyünün şerri hakkında bir kanaat ortaya koymak istemişlerse, hemen ifade etmek gerekir ki bu âyet-i kerime’de şerrinden söz edilen büyü değil, tam tersine “Düğümlere üfleyip tüküren” büyücü kadınlardır. Binâenaleyh bu kimseler, büyü ile büyücüyü birbirine karıştırmışlardır!
Hiç kuşku yok ki her devirde bu gibi gayrı meşrû işlere kendini vererek duygusal insanların psikolojisini olumsuz yönde etkileyen kadınlar (veya erkekler) bulunmuştur. Genelde câhil topluluklar arasında faaliyet gösteren bu kimseler, iplik düğümlemek, bu düğümlere üflemek, muska ve tütsü yapmak, kurşun dökmek ve kehânetlerde bulunmak gibi bâtıl şeylerle bir yandan geçinmeye çalışırken, bir kısım insanların iç dünyaları üzerinde etkili olabilmektedirler. Aslında bunlardan yararlanmak isteyenler, onların şerrine daha çok uğrayanlardır. Çünkü büyücüye inanmak küfürdür. Yani İslâm Dini’nden çıkmak için yeterli bir sebeptir. Bu ise şer ve kötülüğün en tehlikelisidir. Ayrıca büyücüye, yapmış olduğu büyü karşılığında ücret vermek, hem işlediği bu ağır günaha karşılık onu ödüllendirmek, hem zararlı bir faaliyete değer biçmiş olmak, hem de böyle bir faaliyeti cesaretlendirmek bakımından elbette ki bu yapılanların hepsi şerdir, kötüdür. Rabb’imiz işte bütün bu kötülükleri işleyen kadınların şerrinden kendisine sığınmamızı istemiştir.
Büyü, hiçbir reşit toplum içinde legal bir meslek niteliğini kazanamamış, vicdanlarda mahkûm olduğu için hep gizli yapılmış ve büyü yapanların da yaptıranların da sonu daima pişmanlık olmuştur. 1855
Kehânet ve Arâfet/Arrâflık
Kehânet, gâibden haber vermek, falcılık, bakıcılık etmek demektir. Bu işle uğraşan kimselere de kâhin denir.1856 Kâhin, gizli, geçmiş haberleri bir nevi kendi zannı ile (tahmini) haber veren kimsedir. Geleceğe ait haberleri, yine zanna dayanarak haber veren kimseye de Arrâf denir. Bu iki uygulama, bazen hata eder bazen isabet eder.1857 Kâhin lafzı, daha umumi olup, Arrâf lafzının mânâsını da içine alır.1858
1. Câhiliyede Kehânet ve Arâfet: Câhiliye Arapları arasında kâhin, olağanüstü güçleri olduğuna inanılan, bu güçleri meslek halinde kullanan ve hizmetlerine karşılık ücret alan kimselerdir.1859 Gelecekte olacak şeyler hakkında haber veren
1855] Ferit Aydın, a.g.e., s. 311-317
1856] Kamus, IV, 266; Fischer. F. "Kehânet" maddesi, İ.A. VI, 71
1857] İbn Manzur, Lisan, XIII, 362-363; IX, 237; Râğıb, Müfredat, 265
1858] Âlûsî, Bulûğul-Ereb, III, 269; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 211
1859] İzutsu, T. Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 163
- 396 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve sırları bilme iddiasında olan, bu kimselerden bazıları, kendilerine haber getiren cinlerden yardımcılarının olduğunu zannederler.1860 Bazıları da gaybî şeyleri bir kısım sebeplerin mukaddimâtı ile bildiklerini iddia ederler. Muhtelif çeşitleri olan kehânetin bir kısmı cinlerle ilgilenmekle, bir kısmı tecrübe ile, bir kısmı da yıldızlarla uğraşmak sûretiyle olur.1861 Câhiliye Arapları özellikle kâhinlere saygıyla bakıyorlar, onların sözlerini takdirle karşılıyorlar. Onları, ruhî hastalıkların doktorları olarak görüyorlardı. Psikolojik sıkıntıların ve ruhî problemlerin hepsinde onlara koşuyorlardı. Sarsıldıklarında, sıkıntıya düştüklerinde dertlerini onlara anlatıyorlar, onların katında huzur ve marifet olduğunu söylüyorlardı.1862
Tarihî kaynaklar, bu inancın Araplar arasında yaygın olduğunu, her mahalleye ait bir kâhinin bulunduğunu1863 anlatarak Hicaz bölgesinde bulunan meşhur kâhinlerin isim listelerini vermektedirler. Bunlar arasında: İzzi Selemetü’l-Kâhin, Şıkk bin Enmar, Satıh bin Mazin, Tureyfetü’l-Kâhin, Zebra, Hunafîr bin Te’em, Mûsâ bin Mezür, Seleme el-Hemedânî, Sevad bin Kaarib, Fatma binti Mürri Has’amiyye zikredilmiştir. 1864
Araplara ait rivâyetlere dayanarak kâhinler ve kehânet hakkında şu noktaları tesbit edebiliriz:
a) Araplar arasında kâhinliğin dînî bir özelliği yoktur.
b) Kâhinler, soru sahiplerinin sorunları üzerinde, sözlerini ve cevaplarını, sıcak, coşturucu bir üslup içinde söylerler. Konuşmalarının arasına birtakım imâlar yerleştirirlerdi ki, dinleyiciler, bunların içinden kafalarındaki soruların cevaplarını bulabilirlerdi.
c) Gizli kapalı, secîli imâlar içeren sözleriyle, insanlara gaybî olan şeyler hakkında bahsediyorlardı.
d) Onlar, insanları uyutarak ya da insanların kendileri, kuruntuya kapılarak, hatta bizzat kâhinlerin kendilerinin de dillerinden dökülen seciler ve tevriyeler nedeniyle, onlara tâbi olan cinlerin olduğunu, kendilerine düşen görevde yardımcı oldukları zehâbına kapılıyorlardı. Kendilerini izleyen bu cinlerin, göklere kulak verip oradan haber çaldıklarını, getirip bu haberleri söylediklerine inanıyorlardı.1865
Görüldüğü gibi, kâhinlerin ilham kaynağı, cinler ve şeytanlar idi. Buna bazı Kur’an âyetleri de delâlet etmektedir.1866 Şöyle ki: “Andolsun ki, gökte burçlar meydana getirdik, onları bakıp temâşâ edenler için süsleyip donattık. Onları, kovulmuş her şeytandan koruduk. Fakat kulak hırsızlığı yapan olursa parlak/alevli bir ateş onu kovalar.”1867; “Onu inatçı her türlü şeytandan koruduk. Onlar, o yüce âlemi asla
1860] Alûsî, a.g.e., III, 269-270
1861] Âlûsî, a.g.e., III, 270
1862] Derveze, İ. Asru'n-Nebî, s. 294; Ebû Ubeyde, Eyyâmu'l-Arab Kable'l-İslâm, I, 229
1863] Ebû Ubeyde, Eyyâmu’l-Arab I, 229; İbn Hişâm, Sîre, I, 204; İzzet Derveze. a.g.e. s. 293
1864] Âlûsî, Buluğu'1-Ereb, III, 269-288
1865] İbn İshak, Sîre, s. 13; Süheylî, Ravdu’l-Unuf, II, 295; Mesûdî, Murûru’z-Zeheb, II, 173; Fischer, A.. İ.A., VI, 71-72
1866] 15/Hıcr, 16-18; 37/Sâffât, 6-10; 72/Cinn, 8-9
1867] 15/Hicr, 16-18
CİN
- 397 -
dinleyemezler.” 1868
Müslim, Abdullah bin Abbas’tan rivâyet edilen bir hadisi şöyle anlatır: Peygamber’in Ensar’dan olan sahâbîlerinden biri, bana haber verdi ki; kendileri bir gece Rasûlullah ile beraber otururken bir yıldız kaymış da ortalık aydınlanmış. Rasûlullah da onlara: “Câhiliye devrinde bunun gibi bir yıldız atıldığı/kaydığı zaman sizler ne derdiniz?” diye sordu. Oradakiler: Allah ve Rasûlü en iyi bilendir. Bizler, bu gece büyük bir kimse doğdu veya büyük bir kimse öldü der idik, dediler. Rasûlullah: “şüphesiz ki bu yıldız hiçbir kimsenin ölümü ve hayatı için atılmaz. Lâkin ismi çok mübarek ve âlî olan Rabbimiz bir işe hükmettiği zaman Arşı taşıyan melekler tesbih ederler. Sonra onların arkasından gelen semâ ehli tesbih eder. Nihâyet bu tesbih şu dünya semâsının ehline ulaşır. Sonra Arşı taşıyan meleklerin ardından gelenler, onlara: ‘Rabbimiz ne buyurdu?’ diye sorarlar. Onlar da berikilere Rabbin buyurduğu şeyi haber verirler. Böylece semâlar ahâlisinin bir kısmı diğerinden haber ister. Nihâyet o haber şu dünya semâsına ulaşır. Bu esnada cinler kulak hırsızlığı yapıp süratle bir şey kaparlar da bunu kendi dostlarına ulaştırırlar. Ve bu yıldızla kendileri taşlanır. İşte bu vecih üzere, yani kendisinden hiçbir tasarruf yapmadan getirdikleri şey sabittir ve vâkidir. Lâkin onlar buna yalan karıştırırlar ve artırma yaparlar.” 1869
Bu hadiste de açıkça anlatıldığı gibi cinlerin/şeytanların kulak hırsızlığı yaparak getirdikleri bilgileri, kendileriyle ilişki kuran kâhinlere vermektedirler.
Kehânet ve arâfette bulunma vasıtaları; daha çok yıldızlara bakma (Astroloji), kuş uçurma, fal okları çekme, problemleri kâhin’e anlatma, çizgiler çizme, afsun yapma, dualar okuma (kendilerine has tekerlemeler) gibi işlerdir. Bunun yanında tecrübî bilgiler ve bazı tılsımlardan da faydalanmaktadırlar. 1870
Kehânet ve arâfet inancı, farklı ifadelere bürünerek ülkemizde de aynı muhtevâyı kapsar tarzda devam etmektedir. Halk arasında bu tür inançlara fazla rağbet edilmekte, cinci, muskacı, afsuncu, üfürükçü gibi isimler altında faaliyet gösteren kişilere gidilmekte ve problemlere çözüm aranmaktadır. Ülkemizde bu işle uğraşan kişiler, halka güven telkin etmek için kendilerine “hoca” ismi vermek sûretiyle bu işleri dînî bir iş gibi takdim ederek, halkın mânevî duygularını istismar etmektedirler. 1871
2. Hadislerde Kehânet ve Arâfet/Arraflık: Kâhin kelimesi, Kur’an’da iki yerde geçmektedir. Bu âyetlerle Arap kâfirlerinin Hz. Peygamber’e nisbet ettikleri, kâhinlik vasfı reddedilmektedir.1872 Hz. Peygamber’in hadisleri de kehânet ve kâhinliği yermiş, yasaklamış ve reddetmiştir. Kâhinlik yapmak, içki içmekle, sihir yapmakla günah açısından eşit tutulmuştur.1873 Bazı hadislerde kâhine gitmenin, onu tasdik etmenin, Hz. Muhammed’e indirileni (Kur’an’ı) inkâr etmek demek olduğu belirtilerek, küfürle nitelendirilmiştir.1874 Ayrıca “Hulvanul-Kâhin” adıyla,
1868] 37/Sâffât, 6-10
1869] Müslim, Selâm 124, 11/1450; Ayrıca bk. Süheylî, Ravdu'l-Umıf; I. 303; Aynî. Ümdetü’l-Kari, VII
1870] Âlûsî, Bulûğul-Erab, III, 269-306
1871] Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 212-215
1872] 69/Haakka, 43; 52/Tûr, 29
1873] Ahmed bin Hanbel, Müsned III, 14
1874] Ahmed bin Hanbel, Müsned. II, 408. 429, 476; İbn Mâce, Taharet 122/1, 209; Ebû Dâvud, Tıb 21/IV, 22-226; Dârimi, Vûdu’ 1140 I/259; Nesai, Sehv 20/III, 4-19
- 398 -
KUR’AN KAVRAMLARI
alınan kâhinlik üceretinin de haram olduğu, özellikle vurgulanmıştır. 1875
Câhiliye Arapları arasındaki yaygın inançlardan teşe’üm, sihir, fal okları gibi, kehânet ve arâfet de Kur’an’ın temel espirisine zıt düşmektedir. Bu açıdan Kur’an ve Sünnet, bu tür inançları ve Allah’ın birliği ve mutlak hâkimiyeti konusunda şüpheye düşürecek her davranışı yasaklamıştır.
Kaynaklar bize kehânetin Nuh Tufanı öncesine kadar uzandığını haber vermektedir.1876 Yunan, Mısır, Yemen ve Hicaz gibi beldelerde kâhinlik ve kehânet biliniyordu. Kuzey Asya halkları arasında da yaygındı. Şâmân diye bilinen kâhinler, eski Türk kavimleri arasında kam diye de anılırdı. Kam, kâhin, sâhir (sihirbaz) mânâlarını ifade ettiği gibi, hâzık doktor, âlim, filozof mânâlarına da gelir. Şâmânın birinci görevi kehânette bulunmak, büyü ve afsun yapmak gibi işlerdi. Onların bu işleri, yardımcı ruhlar vasıtasıyla yaptığına inanılırdı. Ruhlar şâmâna yol gösterirler, kuvvet verirlerdi. Kuş şeklinde tasavvur edilen yardımcı ruhlar, göklere çıkan Şâmâna yardım ederlerdi.1877
Görüldüğü gibi, eski Türklerde de değişik isimlerde, ama tamamen kâhinlerin ve arrâfların fonksiyonunu yüklenmiş, cinler ve şeytanlar yerine, yardımcı ruhlardan bilgi ve yardım aldığına inanılan şahıslar bulunmaktadır.1878
Kehânet, genel anlamda gelecekten haber vermek demektir. Eskiden Tevhid Dininin, yozlaşarak asıllarını kaybeden ve birer bâtıl din haline gelen uzantılarında din adamlarının yürüttüğü bir meslek olmuştu. Tıpkı bazı tarikat şeyhlerinin “İstihâre Namazı”nı rüya falı haline dönüştürüp bir kehânet aracı haline getirdikleri gibi. Bu mesleği icrâ edenlere, literatürda “kâhin” denir. Genellikle kurbanların parçalanan organları üzerinde çeşitli yorumlar yapılarak bu meslek icrâ edilirdi.
Ayrıca fala bakılarak geleceği okumaya da kehânet denilmiştir. Bu iş çok eski çağlardan beri yapılmaktadır ve yukarıda sözü edilen kehânetten farklıdır. Bunu bir hobi olarak yapanların yanı sıra ücretle fala bakanlar da vardır. Hatta gelecekte yaşanacağını ileri sürdüğü olaylar hakkında kitap yazanlar bile olmuştur. Yahudî kökenli Fransız tıp doktoru Nostradamus gibi.
İslâm’ın bu konudaki yargısı kesindir: Gelecekten haber vermek bâtıldır ve yasaktır. Falcı ve kâhin de aynen büyücü gibi kâfirdir. Bunlara, yani bunların verdikleri gaybî haberlere inanan da kâfirdir.
Hava raporları, uzay raporları ve sismik öngörüler gibi ilmî tahminleri elbette ki kehânet’in dışında tutmak gerekir. Çünkü bunlar, hem birtakım araçlara ve ince hesaplara dayanmaktadır; hem önceden hayat ve tabiat hakkında bazı sonuçlar elde ederek insanlığı bundan yararlandırmak gibi olumlu amaçlar gütmektedir; hem de adı üstündedir: “Tahmin”den ibarettir. 1879
1875] Buhârî, Büyû’, 113-III, 43; Müslim, Musâkat 39/11, 1198; Tirmizî, Nikâh 37/III, 438; Nesâî, Buyû’ 91/VII, 309
1876] İbn Hacer, Fethu'1-Bâri, X. 182
1877] Kafesoğlu, Türk Bozkır Kültürü, s. 88-89
1878] Ali Çelik, a.g.e., s. 216-217
1879] Ferit Aydın, a.g.e., s. 317
CİN
- 399 -
Tütsüleme inancı
Câhiliyede Tütsüleme: Hastalıkların tedavisinde uygulanan usullerden biri de Tütsüleme’dir. Hastanın, ancak tütsülenirse iyileşeceğine inanılır. Câhiliyede bilinen tütsülemelerin başında Ûdu Hindî gelmektedir.
Bu, Ûdu Hindî yahut Kust adı ile bilinen, buhur ya da ilaç olarak kullanılan bir çeşit ot köküdür. İki türlüdür: Birisine, Kustu Hindî, diğerine de Kustu Arabî derler. Kustu Hindî; siyaha meyilli, hafif, galiz kokusu az, tadı acı olur. Kustu Arabî; lezzetli, ak, hafif kokulu olur. Mutlak olarak zikredilince anlaşılan Arabî olan cinsidir. İçilmek yahut tütsülemek şeklinde kullanılır.1880
Ûdu Hindî denilen ot kökü ile tütsülemenin Câhiliyedeki uygulaması hakkındaki bilgilerimiz, bu konudaki Hz. Peygamber’in hadislerine dayanmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Ûdu Hindî kullanmaya devam ediniz, Çünkü bunda yedi türlü şifa vardır...”1881 buyurmuştur. Bu hadis, Câhiliyede Ûdu Hindî’nin kullanıldığına açık bir şekilde delâlet etmektedir. 1882
Hadislerde Ûdu Hindî ile Tedavi Olmak: Bu konudaki rivâyetler hemen hemen aynı mânâdaki rivâyetlerdir. Hz. Peygamber (s.a.s.), bu hadisinde Ûdu Hindî’nin hangi hastalığa nasıl kullanılacağı hakkında bizlere bilgi vermektedir:
“Ûdu Hindî kullanmaya devam ediniz. Çünkü bunda yedi türlü şifa vardır. Uzre hastalığı (bademcik iltihabı) için buruna çekilir. Zâtü’1-cenb (plorozi: Göğüs ve akciğeri birbirinden ayıran zarın iltihaplanması sonucu oluşan hastalık) hastalığı için de su ile hastaya içirilir.” 1883
Bu bitkinin Hicaz bölgesinde yetişip yetişmediğini bilmiyoruz. Ancak lügat kitaplarımız bunun tarifini yaparken, Hindistan’dan getirildiğini, buhur ve ilaç olarak kullanıldığını bildirmektedir. 1884
Ümmü Kays binti Mıhsan şöyle demiştir: Ben küçük bir oğlumla Rasûlullah’ın huzuruna girdim. Ben oğlumu, bademcik iltihabından dolayı tedaviye tâbi tutmuştum. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Niçin bademcik iltihapları için böyle tedavi uygulamak sûretiyle, çocuklarınızın boğazını elle sıkıştırıp acıtıyorsunuz? Şu Ûdu Hindiyi kullanmaya devam edin. Çünkü bu Hind bitkisinde yedi türlü şifa vardır...”1885 “Zâtu’l-cenb’ten Kustu bahri ile ve zeytinyağı ile tedavi olunuz.”1886 Asr-ı Saâdette Arap kadınları eski bir göreneğe göre parmaklarına bir bez parça sararak uzre (bademcik iltihabı) hastalığına tutulan çocukların ağzına sokup bademciği çıkarırlar ve kanını alırlardı. Fakat bu ameliyat en nazik tıbbî bir müdahale olduğu cihetle Rasûl-i Ekrem bunu men edip: çocuklarınızı bu yolla tedavi ederek azap etmeyin, Ûdu Hindî ile tedavi edin, buyurmuştur.1887
1880] Kamus, Mucemü'l-Vasit, s. 734; İbn Esir, Nihâye, III, 317; İbn Hacer, Fethu'1-Bâri, X, 121
1881] Buhârî, Tıb 10/VII, 14
1882] Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 261-262
1883] Buhârî, Tıb 10/VII, 14
1884] Kamus, Mucemü'l-Vasit, s. 734; İbn Esir, a.g.e., III, 317; İbn Hacer, a.g.e., X, 121
1885] Buhârî, Tıb 21/VII, 17
1886] Müslim, Selâm, 87-88/11, 1735; Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI, 356/IV, 369; Müstedrek, IV, 208; Tirmizî, Tıb 28, Hadis No: 2079/IV, 407
1887] Miras, K. Tecrid-i Sarih Tere, XII, 79-80; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 262-263
- 400 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rukye İnancı
Rukye, kelime mânâsı itibariyle okuyarak tedavi etmek mânâsında kullanılmıştır. Câhiliye Arapları arasında Rukye uygulaması hem hastalık öncesi, hastalığa yakalanmamak maksadıyla yapılırdı; hem de eğer herhangi bir hastalığa tutulunmuşsa bunun tedavisinde kullanılırdı. Koruyucu hekimlik yönü, hastalık gelmeden önce yapılır ve bir nevi ön tedbir olarak düşünülürdü. Câhiliye Araplarına göre, hastalık nedenlerinin başında cinler, şeytanlar ve kötü ruhlar gelmekteydi. İşte bunların vereceği zarardan korunmak için, onların iskân ettikleri yerler olabileceği düşünülen mekânlardan geçerken, “nazardan” korunmak için, zarar vermesinden korkulan şeylerin zararından emin olmak için ve daha bir çok konuda özel, belli duâlar okumak sûretiyle rukye yapılırdı.
Hz. Peygamber, hastalıkların gerçek sebebinin Allah’ın yaratması ile olduğunu, görünen sebeplerin ise, O’nun koyduğu sünnetullahın yerine getirilmemesinin bir ifadesi olarak anlaşılması gerektiğini, bazen doğrudan bazen de dolaylı olarak anlatmışlardır. Temizlik kurallarına riâyet edilmezse, pislikten dolayı meydana gelecek hastalıklara yakalanırız. İşte bu bir sünnetullahtır. Bunun ihlâli ise, kişiyi hastalığa düşürür. Ama hastalığın gerçek yaratıcısı Allah’tır. Bu temel düşünce mahfuz olmak şartıyla, içinde şirk unsuru olmayan, şirki ihsas ettirici bir nitelik taşımayan rukyeler için beis görülmemiştir.1888
“Rukye”, bir işin meydana gelmesi için tabiatüstü güce başvurmak mânâsına gelir. Eski türkçemizde kısmen Afsun kelimesiyle karşılanır.1889 İbnü’l-Esir, hastanın (şifa bulmak için) kendisiyle ilticada bulunduğu afsun olarak açıklar.1890 Rukyenin müsbet ve menfi çeşidi bulunmaktadır. Onun müsbet yönü, “okuma, dua yoluyla tedavi” şekli, menfi yönü ise Afsun olup daha ziyade büyücü ve cadıların nâhoş işleri olarak görülmektedir. Öyleyse Arapçadaki Rukye’yi hem afsunlama hem de dua ile tedavi diye anlamamız daha uygun olacaktır.1891
Câhiliyede Rukye: Rukye, Câhiliye devrinde mevcut olan bir tedavi usûlüdür. Birçok hastalık ve zehirlenmelere karşı rukye yapıldığı, bunu meslek edinen kimselerin bulunduğu bilinmektedir. Câhiliye Arapları arasında Rukye’nin nasıl uygulandığı konusunda Mücâhid ve İkrime’den yapılan rivâyetlerde bunun, daha çok iplik üzerine yapılan rukye (okumalar) ve atılan düğümler şeklinde olduğunu Taberî nakletmektedir.1892 Câhiliyedeki Rukyelerin sihir karışmış, şirki ihtivâ eden lafızlardan oluşmuş bir özellik arzettiğini, bu konudaki hadislerin delâletinden anlamaktayız. Avf bin Mâlik el-Eşca’nın şu rivâyeti bunu açıkça ortaya koymaktadır: Biz Câhiliyede rukye yapardık. Daha sonra biz: “Yâ Rasûlallah, bunun hakkında ne buyurursunuz?” diye sorduk. Rasûlullah (s.a.s.): “Rukyenizi bana gösterin. Şirk olmadığı müddetçe beis yoktur.”1893 buyurdu. Câhiliye Rukyeleri sadece düğümlere yapılan üflemelerden ibaret değildir. Bunun dışında bizzat hastanın kendisine, ağrı hissedilen yere yapılacak okuma, üfleme ve benzeri başka şekiller de bulunmaktadır. Teshir için Afsunlamak, büyüden kurtulmak için nüşre
1888] Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 287-288
1889] Canan, İ. Kütüb-i Sitte Muhtasarı Terceme ve Şerhi, XI, 330
1890] İbn Esir, en-Nihâye, II, 254
1891] Canan, İ, a.g.e., XI, 330
1892] İbn Cerir et-Taberi, Tefsir -Bk. Felak suresi
1893] Müslim, Selâm 64/11,1727
CİN
- 401 -
yapmak, boncuk ve nazarlıklar kullanmak gibi rukye ile doğrudan ilgili konular da burada zikredilebilir.1894
Hadislerde Rukye: Hz. Peygamber’in hadislerinde rukye ile ilgili farklı ifadeler bulunmaktadır. Bir kısım hadisler, bunu, tevekkül inancına aykırı olması sebebiyle yasaklarken,1895 diğer bir kısım hadisler de Hz. Peygamber’in göz değmesine,1896 her türlü zehirli hayvan ısırmasına,1897 yılan ve akrep sokmasına,1898 vücudun herhangi bir yerinde hissedilen ağrılara karşı1899 rukye yapılmasını (okuyarak şifa dilemek) tavsiye ettiği görülmektedir. Hz. Peygamber, bu tür tavsiyeleriyle câhiliye Arapları arasında da yaygın olan rukyeyi, onların anladığı mânânın dışında, yani Allah’tan başkasına tevekkülü ve O’na şirk koşmayı ihsas etmemesi şartıyla tavsiye etmiş1900 ve kendileri de bizzat uygulamışlardır. Bu konuda bazı hadisler şöyledir:
Rasûlullah, zevcesi Ümmü Seleme’nin (r.a.) evinde, yüzü sapsarı kesilmiş bir kız çocuğu gördü ve onun için: “Bunda nazar vardır, binaenaleyh bunun için rukye tedavisi yapın.”1901 buyurdu. Enes bin Malik: “Rasûlullah (s.a.s.) göz değmesinden, zehirli şeylerden, yan tarafta çıkan sivilce ve yaralardan dolayı rukye yapmaya izin verdi.”1902 der.
Görüldüğü gibi, hadislerde, şirk olmadıkça, gerçek mânâsı itibariyle tevekkülü ihlâl etmediği müddetçe, rukye yapmaya cevaz verildiği anlatılmaktadır. Nevevî, ulema âyetlerle, zikirle rukye yapmanın câiz olduğu konusunda icmâ bulunduğunu kaydeder.1903 Bununla beraber “Sihir şâibesi olmamak üzere rûhî veya bedenî salah için me’sûr duâlarla rukye câiz olmakla birlikte; istirka, yani kendisini başkasına okutmak, rukye talep etmek, Allah’a sığınmak ve duâ etmek için başkasının tavassutunu dilenmek mânâsını tazammun etmek itibariyle şer’an memduh değildir. Allah’ın bila-hesap velâ-azap (hesapsız ve azapsız) Cennete girecek has kulları ondan sakınırlar. Bundan dolayı Hanefi fikhında bu mesele şu şekliyle yazılıdır: “Şâfî (şifa veren) ancak Allah Teâlâ olduğuna ve devâyı ona sebep kıldığına îtikad ettiği takdirde tedavi ile iştigalde beis yoktur. Ama şâfî (şifa verici) devâdır (ilaçtır, rukyedir vs.) diye îtikad ederse, değil. Rukye, dindarlığın icabı, Şer’in emrettiği bir şey değil, nihâyet bir müsaadedir. Asıl dindarlığın gereği, onu terk ile Allah’a mütevekkil olmak ve ancak Allah’a sığınıp O’na, kendisi, doğrudan doğruya duâ ve ibâdet ile O’na sığınmayı bırakıp, “ben o kapıya gidemem, ne isteyeceğimi de bilemem” diye duâ dellalı aramaya ve onun nefesinden medet ummağa kalkışmak, dindarlığın icabı değil, câhiliye âdetidir.” 1904
1894] Alûsî, Buluğu'1-Erab, III, 5 vd.; Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI, 372; Ebû Davud, Tıb, 6, 18; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 264-265
1895] Buhârî, Tıb 17/VII, 16; Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 251-252; Hakim, Müstedrek, IV 217
1896] Müslim, Selâm 55-56, 59/11, 1725
1897] Müslim, Selâm 52-53/11, 1724
1898] Müslim, Selâm 61-63/11, 1726
1899] Müslim, Selâm 54, 57-5/II, 1724-1725
1900] Müslim, Selâm 64/11, 1727
1901] Müslim, Selâm 64/11, 1727
1902] Müslim, Selâm 58/11, 1725
1903] Nevevi, Minhac, Şerhu Müslim
1904] Yazır, M. H., Hak Dini Kuran Dili, IX, 6396-6399
- 402 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu konuda uzun uzun açıklamalarda bulunan merhum Elmalılı, tefsirinde daha sonra şu görüşlere yer verir: “Sihir karışmayan, yani şerr ü şeytanet için olmayıp da ondan tehaffüz (korunmak) ve bir maraz veya âfete Allah’tan şifa niyazı için, kendine veya başkasına hulûs-i kalp ve niyyyet-i salâh ile duâ veya âyet okuyup üflemek kabilinden olsa nefeslerin cevazına işaret (vardır). Çünkü bunda kimseyi izrar (zarara sokma) veya iğfal (kandırma) veya Allah’tan başkasına teavvüz (sığınma) ve iltica mânâsı yoktur. Rasûlullah’ın kendisine ve başkalarına bu sûretle okuyup üflediği ve böyle hayır için rukyeye müsade eylediği sabit ve bu seseple gerek rûhânî ve gerek cismâni nice hastaların şifâyâb olduğu da vâki ve meşhuddur. Ancak, okuyuculukla sihirbazlık edenlerin de şerrinden korunmak için bu âyeti1905 hükmü ile sihir karışan rukyelerden sakınılması lüzumu ihtar olunmuş (hatırlatılmış), Ukdeleri (âyette geçen Ukad kelimesiyle ilgili), iplik düğümleri diye tahsis edenler de, böyle düğümlere üflemenin sihir kabilinden olduğunu anlatmak istemişlerdir.” 1906
Ülkemizde de yaygın olan rukye şekli, Hz. Peygamber’in tavsiye edip cevaz verdiği değil de belki de sihir karışmış, Allah’a tevekkülü bırakarak, bu işi yapanlara güvenme gibi duyguları ihsas eder şekliyle görülmektedir. Hoca adı verilen, aslında hocalıkla yani din dâvet ve tebliğiyle hiç bir ilgisi bulunmayan, sadece vicdanları sömüren kötü niyetli kişiler tarafından icrâ edilmektedir. Halk da bunların tuzağına düşerek sömürülmektedir. Ülkemizdeki uygulama şekilleri itibariyle rukye, bazen muska, bazen mücerred okuma, bazen üzerlik otu ve benzeri şeyler üzerine bazı tekerlemeler söyleyerek hastayı onunla tütsülemek, suya, yumurtaya üfleyerek onu hastaya içirip yedirmek yahut eğer hasta hayvan ise, o okunmuş yumurtayı onun alnına çarpmak şeklinde olmaktadır. Bütün bunlar, folklorik türden kültürel geleneklerdir. Dînî hiçbir değeri yoktur. Din adına yapılıyorsa, en azından bid’at ve hurâfedir.1907
İnancın Menşei: İnanç olmaktan ziyade, daha çok tıb ve sağlık açısından bir çeşit halk tedavi metodları arasında görülen ve gelenek olarak devam eden bu tedavi şekli, halk üzerinde uyandırdığı etki açısından, halk inançları arasında zikredilmiştir. Çünkü halk dediğimiz insan katmanları: “eğer şöyle şöyle yaptırırsam şifa bulurum...” şeklinde değişmez bir inanca sahip bulunmaktadırlar. Bu inancın menşei ise, çok eskidir. Hemen her millette değişik türlerden, ama esas itibariyle aynı temayı muhafaza eder şekliyle görülmektedir. Eski Mısır’da, Bâbil’de, câhiliye Araplarında1908 birtakım fetişlerin muska, nazarlık olarak kullanılması şekliyle eski Türklerde1909 kuzey Afrika uluslarında1910 ve Avrupa ülkelerinde1911 farklı özelliklerde de olsa taşıdığı mânâ itibariyle aynen görülmektedir.
Burada Rukye başlığı altında câhiliye Arapları arasında yaygın olarak gerek uğur bekleme, gerekse bir çeşit tedavi metodu olarak, özellikle koruyucu
1905] Felak sûresi, 4. âyet
1906] Yazır, M.H., a.g.e., IX, 6388
1907] Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 265-268
1908] İnan, Afet, Eski Mısır Tarihi ve Medeniyeti, s. 245; Corci Zeydan, İslam Medeniyeti Tarihi, II, 36-38; Dr. Ahmed Taha, Tıbbu'l-İslamî, s. 15, 23
1909] Tanyu, Hikmet, İslamlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı, s. 105
1910] Prof. Ad. Westermarck, İslam Medeniyetinde Putlara Tapma Devri Kalıntılarından Nazar Değmesi İnancı, Terc. Şahap Nazmi Coşkunlar, s. 9-10
1911] Tanyu, Hikmet, a.g.e., s. 206, 213
CİN
- 403 -
hekimlik açısından kullanılan muska, nazarlık yahut temâim adı verilen uygulama çeşitlerinden bahsetmeyi uygun görüyoruz.
a) Akrep ve yılan gibi zehirli hayvanların sokmalarına karşı zil veya süs takınmak. Bununla zehirli hayvanların zararından korunacaklarına inanılıyordu.1912
b) Bir kimsenin kötü ruhların etkisinde kaldığından korkulduğu zaman o kişiyi bazı şeylerle kirletmek sûretiyle, kötü ruhların ondan uzaklaşacağını zannederlerdi. Bu kirleticiler arasında ölü kemikleri, kadınların hayız kanlarını silip attıkları bezler bulunurdu.1913
c) Avâmiru’l-büyût olarak bilinen ev yılanları ile cinlerin zararından korunmak için tavşan ayağını muska gibi takınırlar (veya çocuklara asarlardı).1914
d) Çocukları nazardan korumak için tilki ve kedi dişi takarlardı.1915 Yine çocuklardan nazarı defetmek için (Kahle) adı verilen siyah boncuk da takarlardı.1916
Muskalar (Temâim)
Bu da, özellikle psikolojik temelli hastalıklardan korunma, sihir ve büyü tılsımlarının etkisinde kalmama, nazar değmesine uğramama gibi rûhî mânevî hastalıklardan korunma amacıyla yapılan, muhtelif şekilleri olan masgotlardır. Bunların bir kısmı, özel bazı duâları yazma şeklinde olabilir. Bir kısmı da ilk anda dikkati kendi üzerine çekmek sûretiyle zararlı bakışların veya tesirli sözlerin etkisini kırmak amacıyla hazırlanmış boncuk, tavşan ayağı, kurbağa kabuğu ve benzeri şeylerdir.1917
Muskaların bir başka özelliği de sadece koruyucu hekimlikte kullanılmış olmamasıdır. Bunun dışında kendisinden ve şerrinden korktuğu kimsenin kötülüğünden emin olmak, sevip hoşlandığı kimselerin de hoşnudluğuna ermek için yapılır. Boyna asılabileceği gibi, parmağa takılabilir, evin, arabanın belli yerlerine konabilir. Hayvanların alınlarına, boyunlarına bağlanabilir. Hemen her konuda bir muska, bir boncuk kullanılmaktaydı.1918 Yolculuğa çıkan bir Arap, eğer hanımının kendisine ihanet etmesinden korkarsa (Retm) adı verilen bir işlemi yapardı ki o da, yolda bir yerde ulu ağaca bir ip bağlar, düğüm atardı. Dönüşünde o ip çözülürse hanımının kendisine ihanet ettiğine inanırdı.1919 Bahsettiğimiz gibi muskalar hastalıklara yakalanmamak, cinlerin perilerin zararından emin olmak için de kullanılmaktaydı. Doğu toplumlarında yaygın olan muska inancı ülkemizde de her bölgede kullanılmaktadır. 1920
Hz. Peygamber’in sünnetinde muska ve temâim yasaklanmış, buna inanan kimselerin şirk koşmakta oldukları ifade edilmiştir. Çünkü Tevhid düşüncesi ihlâl edilmektedir. Şifayı da hastalığı da veren Allah’tır. Allah inancı gölgede
1912] Âlûsî, Buluğu’l-Erab, II, 304
1913] Âlûsî, a.g.e., II, 319
1914] Âlûsî, a.g.e., II, 324
1915] Âlûsî, Bulûğu'l-Erab, II, 325
1916] Âlûsî, a.g.e., II, I, 7; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 268-270
1917] Âlûsi, Buluğu'1-Erab, II, 315-316; III, 5-7
1918] Âlûsî, a.g.e., III. 5-7
1919] Âlûsî, a.g.e., II, 316
1920] Yeni Türk Ansiklopedisi, VII, 2607
- 404 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bırakılarak muska ve benzeri şeylere önem vermek, tevhid ilkesine zıt, içinde şirk unsuru taşıyan bir inançtır. 1921
Üfürük ve muskadan medet ummak, Hz. Peygamber tarafından şirk olarak tanıtılmıştır. Rasûlullah şöyle buyurur: “Şu bir gerçek ki üfürük, muskacılık, şirinlik büyüsü, kısmet açma muskası gibi şeyler şirkin görünümleridir.” 1922
Şu sözler de onun: “Korunma ve kurtulma ümidiyle üstüne, giysisine bir şey asan, şirke bulaşmış olur.”; “Üstünde muska taşıyanın Allah hiçbir işini tamamlamasın; üstünde nazarlık, boncuk taşıyanı Allah korumasın!” 1923
Son Söz:
Kur’ân-ı Kerim, cinlerle ilgili olarak bize ihtiyaç duyacağımız kadar bilgiler vermiştir. Onlarla daha geniş ve farklı şekilde ilişkilerimiz sözkonusu olsaydı, bu konularla ilgili hukuku da Kur’an bize tâlim ederdi. İnsanoğlu meraklarıyla da imtihan olmaktadır. Gerek cin ve gerekse şeytan konusunda merak edilen birçok soru bulunmaktadır. Bunların bir kısmına yukarıdaki açıklamalarda cevap bulmuş olabilirsiniz; ama çoğuna, o sorulardan bahsettiğimiz ve kendilerine işaret ettiğimiz halde tam bir cevap bulamayacak veya âlimlerin ihtilâf ettiğine şâhit olacaksınız. Bu tür sorulara cevap bulunabilecek kitaplar varsa da, bu cevapların ne kadar doğru olduğu şüphelidir.
Mü’minler için gerçeğin taa kendisi olan Kur’ân, bu konularda akla gelebilen soruların çoğu hakkında bir cevap vermez. Çünkü her ne kadar insanın sınırsız merakı bu soruları doğuruyor ise de, bunları mutlaka bilmek insan için gerekli değildir. Kur’ân, konuları, insana yetecek sınırlar içinde ele alıp, merak edilen her şeye cevap vermediği için, konuyla ilgili her şeyi anlatmamıştır. Ama bu, Kur’ân’da olanların dışında bir bilgi ve gerçek olmadığı mânâsına gelmez. Ama gerçek diye sunulanların hangilerinin doğru olduğunun tesbiti çok zordur. Bu yüzden Kur’ân’da olanla yetinmek, Kur’ân dışındaki bilgilere ihtiyatlı yaklaşmak, Kur’ân’da olanı da doğru anlamaya çalışmak gerekir.1924 Özellikle gaybla ilgili konularda merakımızı dizginlemek ve yanlış inançlardan korunmak için Kur’an’da bilgi verilmeyen konularda susmak veya en azından, Kur’an’a ters düşebilecek yorumlardan kesinlikle kaçınmak en doğrusudur.
En Son Söz: Her şeyin en doğrusunu Allah bilir.
1921] Ebû Dâvud, Tıb 9/IV, 201; Hâkim, Müstedrek, IV, 217; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 288-289
1922] İbn Mâce, Tıb 39; Elbânî; Sahîha, 1/648
1923] Heytemî; Zevâcir, 1/130
1924] Lütfullah Cebeci, Kur’an’a Göre Melek Cin Şeytan, Şule Yayınları, İstanbul 1998, s. 398
CİN
- 405 -
Cin Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
C-n-n Kelimesi, Değişik Türevlerle Toplam 201 Yerde Zikredilir:
A- “Cinn” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 22 Yerde): 6/En’âm, 100, 112, 128, 130; 7/A’râf, 38, 179; 17/İsrâ, 88; 18/Kehf, 50; 27/Neml, 17, 39; 34/Sebe’, 12, 14, 41; 41/Fussılet, 25, 29; 46/Ahkaf, 18, 29; 51/Zâriyât, 56; 55/Rahmân, 33; 72/Cinn, 1, 5, 6.
B- Cinler Anlamına Gelen “Cânn” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 7 Yerde): 15/Hıcr, 27; 27/Neml, 10; 28/Kasas, 31; 55/Rahmân, 15, 39, 56, 74.
C- Cinler ve Cinnet/Delilik Anlamına Gelen “Cinnet” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 10 Yerde): 7/A’râf, 184; 11/Hûd, 119; 23/Mü’minûn, 25, 70; 32/Secde, 13; 34/Sebe’, 8, 46; 37/Sâffât, 158, 158; 114/Nâs, 6.
D- Aslında Cinlenmiş Demek Olan, Mecnûn, Deli, Akılsız Anlamında Kullanılan “Mecnûn” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 11 Yerde): 15/Hıcr, 6; 26/Şuarâ, 27; 37/Sâffât, 36; 44/Duhân, 14; 51/Zâriyât, 39, 52; 52/Tûr, 29; 54/Kamer, 9; 68/Kalem, 2, 51; 81/Tekvîr, 22.
E- C-n-n Kökünden Gelen Diğer Kelimeler:
a- Örtmek Anlamındaki “Cenne” Kelimesi 1 Yerde (6/En’âm, 76)
b- Kalkan Anlamına Gelen “Cünnet” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 2 Yerde): 58/Mücâdele, 16; 63/Münâfıkun, 2.
c- Örtülü Olan, Cenîn (Anne Karnındaki Bebek) Kelimesinin Çoğulu Olan “Ecinne” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 1 Yerde): 53/Necm, 32.
d- (Ağaçlarla veya Duygulara) Örtülü ve Bahçe Anlamındaki “Cennet” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 147 Yerde).
F- Cin Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
a- Cinler: 6/En’âm, 100, 112, 113, 128; 7/A’râf, 27, 179; 15/Hıcr, 17, 18, 27; 26/Şuarâ, 212, 221, 223; 27/Neml, 39; 34/Sebe’, 12, 14; 37/Sâffât, 7-10; 46/Ahkaf, 29-31; 51/Zâriyât, 56; 55/Rahmân, 15; 72/Cinn, 1-15, 19, 25; 114/Nâs, 1-6.
b- Cinlerin Yaratılışı: 6/En’âm, 100; 55/Rahmân, 15.
c- Cinler ve İnsanlar, İbâdet İçin Yaratılmıştır: 51/Zâriyât, 56-57; 72/Cinn, 16-17.
d- İman Eden ve Etmeyen Cinler: 72/Cinn, 11-14.
e- Mü’min Cinler: 46/Ahkaf, 29-31; 72/Cinn, 1-15.
f- Kâfir Cinler: 72/Cinn, 4-7, 15.
g- Cinlerin Kur’an Dinlemeleri: 46/Ahkaf, 29-31; 72/Cinn, 1-2, 13, 19.
h- Gökte Kulak Hırsızlığı Yapan Cinler ve Yıldızlarla Koğulmaları: 15/Hıcr, 17; 26/Şuarâ, 212; 37/Sâffât, 7-10; 67/Mülk, 5; 72/Cinn, 8-9.
i- Cinler Gaybı Bilmezler: 34/Sebe’, 14; 72/Cinn, 10.
k- Cinlere Sığınmak ve Onlardan Yardım Beklemek: 72/Cinn, 6.
l- Cinlerin Birçoğu Cehennemliktir: 7/A’râf, 179.
m- İfrît: 27/Neml, 39.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Cin, Şeytan ve Büyüden Korunma, Halil b. İbrahim Emin, Uysal Kitabevi Y.
2. Kur’ân-ı Kerim’e Göre Cin-Şeytan, Lutfullah Cebeci, İstişare Y.
3. Cin ve Şeytanlardan Nasıl Korunmalıyız? Vahid Abdüsselâm Bali, Uysal Kitabevi Y.
4. Cinler ve Kötülüklerinden Korunma Yolları, Abdu’l-Hamid b. Abdu’r-Rahman es-Suheybânî, Guraba Yayınları
5. Cin, Şeytan ve Büyüden Korunma, Halil bin İbrahim Emin, Uysal Kitabevi Y.
6. Kur’an ve Hadislere Göre Cinler Büyü, Ali Osman Ateş, Beyan Y.
7. Cinlerin Esrarı, İmam Şiblî, terc. Muhammed Ferşad, Ferşat/Merve Y.
8. Kur’an’a Göre Melek Cin Şeytan, Lütfullah Cebeci, Şûle Y.
9. İnsan ve İnsanüstü Ruh, Melek, Cin, İnsan, Süleyman Ateş, Dergâh Y.
10. Ruh İnsan Cin, Ahmed Hulûsi, Kitsan Y.
11. Cinlerin Âlemi, Ahmet Cemil Akıncı, Demir Kitabevi Y.
12. Cinler Âlemi, Sırları ve Gizlilikler, M. Aşur, Pamuk Y.
13. İslâm’a Göre Sihir, Cin Çarpması Teşhis ve Tedavi Usulleri, Arif Coşkun, Enes/Yâsin K.Evi
- 406 -
KUR’AN KAVRAMLARI
14. Vesvese Sebepleri ve Kurtuluş Yolları, Mehmed Paksu, Nesil Y.
15. Âyet ve Hadislerin Işığında Nazar-Göz Değmesi, Bayram Altan, Altın Kalem Y.
16. Nazar ve Büyü (Etkileri Korunma Yolları), Bayram Altan, Veli Y.
17. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y.
18. İslâm medeniyetinde Putperestlik Devrinden Kalma İtikadlar: Cin ve Kötü Göz, Westormorek, çev. Şahab Nazmi Coşkunlar, Doğan Güneş Y.
19. Ruhçu Yanılgı, René Guénon, çev. Lütfi Fevzi Topaçoğlu, İz Y.
20. Kitâbu’r-Rûh, İbn Kayyim el-Cevziyye, İz Y.
21. İğâsetü’l-Lehfân min Mesâyidi’ş-Şeytan, İbn Kayyim el-Cevziyye, tahkik: Muhammed Seyyid Keylânî, Matbaatü Mustafa el-Bâbî, Mısır, 1381
22. İslâm Kültür Tarihinde Maji, Manfred Ullman, çev. Yusuf Özbek, İz Y.
23. TDV İslâm Ansiklopedisi: Azâim md. (Süleyman Uludağ)
24. Şamil İslâm Ansiklopedisi
25. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y. s. 276-284
26. Şeytan, A. Osman Ateş, Beyan Y.
27. Şeytan ve Yoldaşları, Kemal Çinel, Alem Y.
28. İslâm İtikadında Şeytan, İlyas Çelebi
29. Şeytanca Protokoller, Adil Gökburun, Şahsi Y.
30. Şeytanın Tuzakları: İnsanın Kurtuluş Yolları 1-2, İbn Kayyim El-Cevziyye, Uysal Kit. Y.
31. Şeytanın Tuzakları, S. Ahmet Uzun, Mektup Y.
32. Şeytanın Hileleri ve Kurtuluş Çareleri, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
33. Şeytanın Varlığı ve Mâhiyeti, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
34. Şeytanizme Rağmen İslâmi Uyanış, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y.
35. Şeytanla Münazara, Ümit Şimşek, Zafer Y.
36. Şeytanlardan Korunma Yolu, Abdülhamid Bilali, Şafak Y. / Büruc Y.
37. Şeytan Girmeyen Evler, Muhammed Efsayim, Uysal Kitabevi Y.
38. İnsanın Ezelî Düşmanı Şeytan, Osmanlı Y.
39. Şeytanla Münazara, Ümit Şimşek, Zafer Y.
40. Şeytanın Enâniyeti, Hârun Yahya, Vural Y.
41. Satanizm -Şeytana Tapınmanın Yeni Adı-, Ahmet Güç, Alfa Y.
42. Nefis ve Şeytan, Mehmet Hulusi İşler
43. Kur’an’a Göre Melek, Cin, Şeytan, Lütfullah Cebeci, Şûle Y.
44. Kötülük Odakları, Şeytan, Zübeyir Yetik, Beyan Y.
45. İstiâze Şeytan, Yakup Çiçek, Fâhirettin Yıldız, Bir Y.
46. Dünden Bugüne Şeytan ve Dostları, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
47. Şeytandan Korunma Yolu, Abdülhamid Bilalî, Buruc Y.
48. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 209-216
49. Tefsirde İsrâiliyyat, Abdullah Aydemir, D.İ.B. Y. s. 136-161
50. İslâm’da Helâl ve Haram, Yusuf el-Kardavi, Hilâl Y. s. 248-257
51. Günlük Hayatımızda Helâller ve Haramlar, Hayreddin Karaman, İz Y. s. 137-145
52. İlim ve Din Açısından Mûcize, Osman Karadeniz, Marifet Y. s. 48-85
53. Olağanüstü Olaylar ve Aralarındaki Farklar (Mûcize, Kerâmet, Sihir), Bakıllânî, Rağbet Y. s. 97-129
54. Bâtıl İnanışlar, Recep Aktaş, Bahar Y. s. 13-36
55. Yaşayan Hurâfeler, Kemalettin Erdil, T. Diyanet Vakfı Y. s. 34-49; 58-67
56. Yaşayan Câhiliyye, Aysel Zeynep Tozduman, İnkılâb Y. s. 89-98
57. Kur’an ve İnsan, Celâl Kırca, Marifet Y. (Nazar:) s. 247-263; (Ruh, Cin, Reenk.)160-186
58. Gerçek Din Bu, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat
59. İslâm Açısından Sihir, Yusuf Özbek, İz Y.
60. Kur’ân-ı Kerime Göre Sihr (Büyü), Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat
61. Büyü, Sihir, Fal, Yıldızname, Kehanet, Nazar, Sevim Asımgil, İpek Y.
62. Nazar Değme Hakkında Bir Risâle, Süheyl Ünver
63. Psiko-Sosyal Sağlığın Korunması, Koruyucu Ruh Sağlığı, Kemal Çakmaklı, Seha Neşriyat
CİN
- 407 -
64. Doğu ve Batı Kaynaklarına Göre Büyü, Giovanni Scognamillo - Arif Arslan, Karizma Y.
65. Doğu ve Batı Kaynaklarına Göre Fal, Giovanni Scognamillo - Arif Arslan, Karizma Y.
66. Doğu ve Batı Kaynaklarına Göre Cinler, Giovanni Scognamillo - Arif Arslan, Karizma Y.
67. Doğu ve Batı Kaynaklarına Göre Kehânet, Arif Arslan – Hakan Yılmaz, Karizma Y.
68. Falcılık ve Kehânet (Dünü, Bugünü ve İslâmî Hükmü), Bayram Altan, Çelik Y.
69. Kehânetler ve Kâhinler, Elvan ve Gündüz Öğüt, Ege Meta Y.
70. İslâm’da ve Eski Ortadoğuda Cin ve Ruh İnançları, Ernest Zbinden, Yeni Ufuklar Neşriyat
71. Varlığın Metafizik Boyutları, I, II, M. Fethullah Gülen, Feza Gazetecilik A.Ş. Y.
72. Büyük Günahlar, Hafız Zehebi, Temel Neşriyat
73. Altıncı Duyu (Duyu Ötesi Algı), Brian Ward, Remzi Kitabevi Y.
74. Sihirbaz, Büyücü ve Ruh Çağıran Ehl-i Bid’at’a Reddiye, Es-Seyyid Ali Göleli, Şüheda Y.
75. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, A. Kasapoğlu, 80-87
76. Sihir, Tılsım, Büyü, Cemal Anadol, Kamer Neşriyat
77. Sihirbazlık Kılavuzu, Herbert L.Becker, Gün Y.
78. Her Yönüyle Sihirbazlık Öğretiyoruz, Ali Özoğlu, İlgi Y.
79. Büyü Nasıl Yapılır, Nasıl Hissedilir, Nasıl Bozulur; Hanife Tezer, Ataman Elk. Y.
80. Büyü, Bilim ve Din, Bronislaw Malinowski, Kabalcı Y.
81. Gizli İlimler Hazinesi 1-8, Mustafa İloğlu, Özel Y.
82. Yıldızname, Câfer-i Sâdık, Esma Y.
83. Yıldızname ve Büyü, Robert Fleury, Kıbele Y.
84. Doğu Büyüsü, İdris Şah, Gizem/Say Y.
85. 100 Soruda İlkellerde Din, Büyü, Sanat, Efsane, Sedat Veyis Örnek, Gerçek Y.
86. Anadolu Büyüleri, İsmet Zeki Eyüboğlu, Der Y.
87. Sevgi Büyüleri, İsmet Zeki Eyüboğlu, Der Y.
88. Din ve Büyü, Claude Levi-Straus, Yol Y.
89. Hintlilerde Ak ve Kara Büyü, Paul Dare, Ruh ve Madde Y.
90. Psişik Gücünüz, Carl Rider, Say Y.
91. Psişik Becerinizi Geliştiriniz, Enid Hoffman, Ruh ve Madde Y.
92. Psikiyatri, Ayhan Songar
93. Psikiyatri, Özcan Köknel, Nobel Tıp Kitabevleri Y.
94. Psikiyatri ve Düşünce Dünyası Arasında Geçişler, Erol Göka, Vadi Y.
95. Psikanaliz ve Psikoterapi, Orhan Öztürk, Alfa Basım Yayım
96. Ruh İnsan Cin, Ahmed Hulûsi, Ferşat Y.
97. Parapsikoloji Dersleri, Paul Krafchik, Ruh ve Madde Y.
98. Ruhsal Deneyleri Uygulama Kitabı, Sheila Ostrander, Ruh ve Madde Y.
99. Çağdaş Ruhçuluğun Maske ve Yüzleri, Julias Evola, İnsan Y.
100. Hipnotizma, Recep Doksat, Kader Basımevi
101. Hipnotizma, Vural Okur, Şahsî Y.
102. Hipnotizma, Cemil Sena Ongun, Dün ve Bugün Y.
103. Hipnoz Sayesinde Mucize Tedaviler, Hikmet Saim, Venüs Y.
104. Ruh ve Kâinat, Bedri Ruhselman, Gayret Kitabevi Y.
105. İpnotizma ve Telkinle Tedavi, Alfred Brauchle, Bozak Y.
106. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y.
107. Medyum ve Medyumluk: Haksöz s. 138-139
108. Vesvese, Mehmet Paksu, Nesil Y.
109. Binlerce Senedir İnsanların İgisini Çeken Burçlar Nedir? Sevim Asımgil, Furkan Bas. Y.
110. Saatlerin Hazinesi, İslâm’da Burçlar ve Yıldızlar, Muhyiddin İbn Arabî, Sümer Kit.
111. A’dan Z’ye Astroloji, Nuran Tuncel, Kitsan Kitap Kırtasiye Y.
112. Şeytan Girmeyen Evler, Muhammed es-Sâyim, Mütercim: Doç. Dr. M. Ali Kapar, Uysal Kitabevi, Konya 1994
113. Şeytanın Tuzakları, İbn Kayyim el-Cevziyye, Uysal Kitabevi
CİNÂYET / ADAM ÖLDÜRMEK
- 409 -
Kavram no 25
Ahlâkî Kavramlar 8
Bk. Haram, Günah, Ahlâk, Fesad, Kısas
CİNÂYET / ADAM ÖLDÜRMEK
• Cinâyet, Adam Öldürmek ve Kan Dökmek
• Kur’ân-ı Kerim’de Adam Öldürme ve Kan Dökme
• Hadis-i Şerif Rivâyetlerinde Kan Dökme
• Cinâyet; Büyük Zulüm
• Cana Kıymanın Uhrevî Sorumluluğu
• İslâm Hukukuna Göre Adam Öldürme ve Cezası
• Kısas ve Hikmeti
• Peygamberleri Mâddi ve Mânevî Yönden Öldürmek
• İntihar
• Cinâyet İstatistikleri; Türkiye’de Günde Ortalama 5 Cinâyet
“(Ey İsrâiloğulları!) Birbirinizin kanını dökmeyeceğinize, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacağınıza dair sizden söz almıştık. Her şeyi görerek sonunda bunları kabul etmiştiniz.” 1925
“Bu misakı kabul eden sizler, (verdiğiniz sözün tersine) birbirinizi öldürüyor, aranızdan bir zümreyi yurtlarından çıkarıyor, kötülük ve düşmanlıkta onlara karşı birleşiyorsunuz. Onları yurtlarından çıkarmak size haram olduğu halde (hem çıkarıyor hem de) size esirler olarak geldiklerinde fidye verip onları kurtarıyorsunuz. Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık; kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 1926
Cinâyet, Adam Öldürmek ve Kan Dökmek
Kur’ân-ı Kerim’de kan dökmek “sefk” kelimesiyle ifade edilmektedir. Sefk: Söz söylemek, kan dökmek anlamındadır. Ancak, söz söylemekten daha ziyade, kan dökmek anlamında kullanılır. Bakara sûresi, 30 ve 84. âyetlerde olmak üzere Kur’an’da iki yerde geçer: Zaten Kur’an’da bu kelimenin geçtiği iki âyetten sonra “dimâ” kelimesi, bu kelimeyi sadece kan dökme anlamına tahsis etmektedir. Dimâ’: Dem’ kelimesinin çoğuludur, dem, kan demektir.
Cinâyet: Başkasının hayatına kıymaya, birini katletmeye cinâyet denir. Cinâyet kelimesi, lügatta meyveyi ağaçtan toplamak/koparmak anlamındadır. Sonradan, insanların yapmış oldukları kötü davranışa isim olmuştur. Cinâyet, terim olarak, “cezayı gerektiren suç” demektir. Cinâyet, bir terim olarak insanın hayatına ve vücut tamlığına karşı işlenmesi yasaklanmış fiillerdir. İslâm hukukunda kullanıldığı şekliyle cinâyet, insanın nefsine veya organlarına yönelik yasak bir fiildir.
1925] 2/Bakara, 84
1926] 2/Bakara, 85
- 410 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kısas veya tazminatı gerektirecek şekilde insanın canı veya bedeni hakkında yapılan tecâvüze cinâyet denilir. Cinâyet, öldürme ve yaralama olmak üzere iki kısma ayrılır. Öldürme, dünya ve âhirette cezayı gerektiren bir fiildir. Dünyadaki cezası kısas, âhiretteki ise cehennem azâbıdır. Çünkü o, dünyada Allah’ın yaratmasına tecavüz, toplumun ve toplum hayatının emniyetini tehdit eden bir fiildir.
Kur’ân-ı Kerim’de Cinâyet ve Kan Dökme
Kur’ân-ı Kerim’de adam öldürmenin haram olduğunu bildiren birçok âyet vardır.1927 “Sefkü’d-dimâ’ (kan dökmek) deyimi Kur’an’da 2 âyette yer alır. Öldürmek anlamına gelen “katl” kelimesi türevleriyle birlikte 170 yerde, “kısas” kelimesi de 4 yerde geçer.
Kur’an’ın haber verdiğine göre, ilk kan döken kimse, Hz. Âdem’in oğlu Kabil’dir. Onun kardeşi Hâbil’i öldürmesi, bir cana kıymanın ötesinde, tüm insanlığa tecâvüz anlamına gelir.1928 Kur’an, bir insanı haksız yere öldürenin, bütün insanlığı öldürmüş gibi suçlu sayılacağını söyler.1929 Kur’an, katil için kısas cezasını emreder.1930 Kur’an, adam öldürme fiilini işleyenlerin uhrevî cezalarını da açıklar. Kim, kasden bir mü’mini öldürürse, cezası ebedî cehennemdir, Allah’ın gazabı ve lâneti de onadır. 1931
“(Ey İsrâiloğulları!) Birbirinizin kanını dökmeyeceğinize, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacağınıza dair sizden söz almıştık. Her şeyi görerek sonunda bunları kabul etmiştiniz.” 1932
“Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı). Hüre hür, köleye köle, kadına kadın öldürülür. Ancak kim kardeşi tarafından affedilirse kısas düşer. Bundan sonra ma’rûfa/iyiye uymak, öldürülenin velîsine (gereken diyeti) güzel bir şekilde ve tam olarak ödemek gelir. O halde söylenenler, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Kim bundan sonra saldırmaya kalkışırsa, muhakkak onun için elem verici bir azap vardır. Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki, prensiplere uyar da kendinizi (kötülüklerden) korursunuz.” 1933
“Ey iman edenler! ...Kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah, size karşı çok merhametlidir. Kim düşmanlık ve haksızlıkla bunu yaparsa, (bilsin ki) onu ateşe sokacağız; bu ise Allah’a çok kolaydır.” 1934
“Yanlışlıkla olması dışında bir mü’minin bir mü’mini öldürmeğe hakkı olmaz. Yanlışlıkla bir mü’mini öldüren kimsenin, mü’min bir köle âzâd etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Eğer ölünün ailesi, o diyeti bağışlamış olursa (bu takdirde diyet vermez). Eğer ölen mü’min olduğu halde, size düşman olan bir toplumdan ise, mü’min bir köle âzâd etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir toplumdan ise ailesine teslim edilecek bir diyet ve bir mü’min köleyi âzâd etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin, Allah tarafından tevbesinin kabulü için iki ay peşi peşine
1927] 2/Bakara, 178-179; 4/Nisâ, 92-93; 5/Mâide, 32, 45; 17/İsrâ, 33
1928] 5/Mâide, 27-31
1929] 5/Mâide, 32
1930] 2/Bakara, 178-179
1931] 4/Nisâ, 93
1932] 2/Bakara, 84
1933] 2/Bakara, 178-179
1934] 4/Nisâ, 29-30
CİNÂYET / ADAM ÖLDÜRMEK
- 411 -
oruç tutması lâzımdır. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. Kim bir mü’mini kasden öldürürse cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, ona lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” 1935
“Bu nedenle, İsrâiloğullarına şunu yazdık: Kim bir nefsi, bir nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksızca) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur…” 1936
“Tevrat’ta onlara şöyle yazdık: ‘Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş (karşılık ve cezadır). Yaralar da kısastır (Her yaralama misli ile cezalandırılır). Kim bunu (kısası) bağışlarsa, kendisi için o keffâret olur. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zâlimlerdir.” 1937
“De ki: ‘Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin; sizin de onların da rızkını Biz veririz. Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve haksız yere Allah’ın yasakladığı cana kıymayın! İşte şu size anlatılanları Allah vasiyet etti. Umulur ki düşünüp anlarsınız.” 1938
“Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın. Biz, onların da, sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek, gerçekten büyük bir suçtur.” 1939
“Haklı bir sebep olmadıkça Allah’ın haram kıldığı cana kıymayın. Bir kimse zulmen öldürülürse, onun velîsine (mirasçısına, hakkını alması için) yetki verdik. Ancak bu velî de kısasta ileri gitmesin. Zaten (kendisine bu yetki verilmekle) o, yardıma mazhar olmuştur.” 1940
“Onlar (o mü’minler) ki, Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar. Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zinâ etmezler. Bunları yapan, günahı(nın cezasını) bulur. Kıyâmet günü azâbı kat kat olur ve orada alçaltılmış olarak temelli kalır. Ancak tevbe edip iyi davranışta bulunanlar başka...” 1941
“Diri diri toprağa gömülen kızlara, ‘suçunuz neydi, hangi günah sebebiyle öldürüldünüz?’ diye sorulduğunda... herkes (hayır ve şerden) neler yapıp getirdiğini anlar.”1942
Hadis-i Şerif Rivâyetlerinde Adam Öldürme
“Müslümanın kanı ancak üç şeyden birisi ile helâl olur. Zina eden evli, cana karşılık can (kısas), dinini terk edip İslâm cemaatinden ayrılan kimse.” 1943
Vedâ haccında Peygamberimiz, muazzam kalabalığa şöyle demiştir: “...Şüphesiz, sizin kanlarınız ve mallarınız; bu gününüzün, bu ayınızın ve bu beldenizin haram
1935] 4/Nisâ, 92-93
1936] 5/Mâide, 32
1937] 5/Mâide, 45
1938] 6/En’âm, 151
1939] 17/İsrâ, 31
1940] 17/İsrâ, 33
1941] 25/Furkan, 68-70
1942] 81/Tekvîr, 8-9, 14
1943] Buhârî, Diyât 6; Müslim, Kasâme 25, 26; Ebû Dâvud, Hudûd 1; Tirmizî, Diyât 10, Hudûd 15; Nesâî, Tahrîm 5
- 412 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduğu gibi birbirinize haramdır.” 1944
“Yedi helâk edici günahtan uzak durun.” Denildi ki, ‘Ya Rasûlallah, onlar nelerdir?’ Şöyle buyurdu: “Allah’a şirk koşmak, bir cana kıymak, sihir yapmak, fâiz yemek, yetim malı yemek, cihaddan/savaştan kaçmak, iffetli ve hiçbir şeyden habersiz mü’min bir kadına zinâ iftirası atmak.” 1945
“Her günahı Allah’ın mağfiret buyurması muhtemeldir. Ancak, bilerek mü’mini öldüren veya kâfir olarak ölen kimse hâriç.” 1946
“Mü’minin öldürülmesi, Allah katında, dünyanın zevâlinden daha büyük (bir hâdise)dir.” 1947
“Kim kasden öldürürse, bunun hükmü kısastır.” 1948
“Kıyâmet gününde insanlar arasında hükmü verilecek ilk dâvâ, kan dâvâlarıdır.” 1949
“Dünyanın tamamen yok olması, Allah indinde müslüman bir adamın öldürülmesinden daha hafiftir.” 1950
“Gökler ve yer, bir mü’minin kanını (haksız yere) dökmek için birleşmiş olsa, Allah onların hepsini cehenneme atar.” 1951
“Yeryüzünde haksız yere öldürülen bir insan yoktur ki, katilin günahından bir misli Hz. Âdem’in ilk oğluna (Kabil’e) gitmemiş olsun. Çünkü o, haksız öldürme yolunu ilk açandır.” 1952
“Kim, yarım sözcükle de olsa bir müslümanın öldürülmesine yardım ederse kıyâmet gününe, iki gözünün arasına ‘Allah’ın rahmetinden umutsuzdur’ yazısı yazılmış olarak gelir.”1953
“Mü’min, haram kana bulaşmadıkça dininde genişlik içindedir.” 1954
“Kim haksız yere, bile bile öldürülürse velîsi şu üç şeyden birini tercihte muhayyerdir: Ya kısas ister ya affeder yahut diyet alır. Eğer dördüncü bir şey istemeye kalkarsa elinden tutun (mâni olun)!” Sonra Rasûlullah şu âyeti okudu: “Kim bundan sonra tecâvüz ederse, ona elîm bir azab vardır.” 1955
“Kim mü’min bir kimseyi kasden öldürürse, katil bu sebeple kısas olunur. Kim bu kısasa mâni olursa Allah’ın lânet ve gadabı onun üzerine olsun! Allah onun farz olsun, nâfile olsun hiçbir hayrını kabul etmez.” 1956
“Kim kölesini öldürürse, biz de onu öldürürüz. Kim de kölesinin (burnunu, kulağını
1944] Buhâri, İlim 37, Hacc, 132, Hudûd, 9; Müslim, Hacc 147; Tirmizî, Fiten 6
1945] Buhârî, Vesâyâ 23, Hudûd 28; Müslim, İman 144
1946] Nesâî, Tahrîm 1 -7, 81-
1947] Nesâî, Tahrim 2 -7, 83-
1948] Ebû Dâvud, Diyât 5
1949] Buhârî, Diyât 1; Müslim, Kasâme 8, hadis no: 28
1950] Tirmizî, Diyât 7
1951] Tirmizî, Diyât, 8
1952] Buhârî, Diyât 2, Enbiyâ 1, İ’tisâm 15; Müslim, Kasâme 27, Tirmizî, İlm 14
1953] İbn Mâce, Diyât 1
1954] Buhârî, Diyât 1
1955] 2/Bakara, 179; Ebû Dâvud, Diyât 3; Tirmizî, Diyât 13
1956] Ebû Dâvud, Diyât 17; Nesâî, Kasâme 29
CİNÂYET / ADAM ÖLDÜRMEK
- 413 -
keserek) sakatlarsa, biz de onun (burnunu, kulağını keserek) sakatlarız.” 1957
“Mü’minlerin kanı eşittir. Onlar kendilerinden başkalarına karşı tek bir el gibidirler. Onlar içlerinden en âdîlerinin verdiği emana uyarlar. Haberiniz olsun: Mü’min, kâfir mukabilinde öldürülmez; ahd (antlaşma) sahibi de anlaşma müddeti esnasında (küfrü sebebiyle) öldürülmez. Kim bir cinâyet işlerse sorumluluğu kendine aittir (başkasını ilzâm etmez). Kim bir cinâyet işler veya câniyi himâye ederse, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti üzerine olsun!” 1958
“İki müslüman birbirine kılıç çekip saldırırsa öldüren de, öldürülen de ateştedir.” “Yâ Rasûlallah, öldüren ateşte, ama öldürülen niçin ateşte oluyor?” dediler. Buyurdu ki: “Çünkü o da arkadaşını öldürmek istiyordu.” 1959
“Kim kendisini dağdan atarak intihar ederse o cehennemlik olur. Orada ebedî olarak kendini dağdan atar. Kim zehir içerek intihar ederse, cehennem ateşinin içinde elinde zehir olduğu halde ebedî olarak ondan içer. Kim de kendisine bıçak gibi bir demir saplayarak intihar ederse, cehennemde ebedî olarak o demiri karnına saplar.” 1960
Cinâyet; Büyük Zulüm
Kur’an’da haksız yere adam öldürmek, şirkin hemen ardından gelen büyük günahlardan biri olarak belirtilir. Şirk koşmadan Allah’a iman eden hâlis kulların en belirgin vasıflarından biri olarak: “Allah’ın yasakladığı canı haksız yere öldürmezler.”1961 âyetinin de bildirdiği üzere, haksız yere adam öldürmeyecekleri vurgulanır. Kur’an’da “Haksız yere adam öldürmeyin!” emri, birkaç kez vurgulanır.1962 İnsanlık tarihinde ilk kan dökme olayı, Hz. Âdem’in oğulları arasında, kardeşin kardeşi (Kabil’in, Hâbil’i) öldürmesi şeklinde meydana gelmiştir. Bu ilk cinâyet, kıskançlık ve çekememe yüzünden işlenmiştir. Kur’ân- Kerim, bu olayı şöyle anlatır: “Onlara, Âdem’in iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen kardeş, kıskançlık yüzünden), ‘Andolsun seni öldüreceğim’ dedi. Diğeri de ‘Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder’ dedi (ve ekledi:) ‘Andolsun ki sen, öldürmek için bana elini uzatsan (bile) ben sana, öldürmek için el uzatacak değilim. Ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım. Ben istiyorum ki, sen, hem benim günahımı hem de kendi günahını yüklenip ateşe atılacaklardan olasın; zâlimlerin cezası işte budur.’ Nihâyet nefsi onu, kardeşini öldürmeye itti ve onu öldürdü; bu yüzden de kaybedenlerden oldu. Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Katil kardeş:) ‘Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar da olamadım mı ki, kardeşimin cesedini gömeyim’ dedi ve yaptığına pişman olanlardan oldu.” 1963
Bu âyetlerden de açıkça anlaşılıyor ki, insan nefsânî duygularına, kıskançlık hissine boyun eğerse kardeşini bile öldürebilir; ancak bunun sonu dünyada
1957] Ebû Dâvud, Diyât 7; Tirmizî, Diyât 18; Nesâî, Kasâme 9
1958] Ebû Dâvud, Diyât 11; Nesâî, Kasâme 8
1959] Buhâri, İman 22, Diyât 2, Kasâme 2; Müslim, Kasâme 33, Fiten 14-15; Ebû Dâvud, Fiten 5; Nesâî, Tahrim 29, Kasâme 7; İbn Mâce, Fiten 11
1960] Buhârî, Tıb 56; Müslim, İman 175; Tirmizî, Tıb 7; Nesâî, Cenâiz 68; Ebû Dâvud, Tıb 11
1961] 25/Furkan, 68
1962] 17/İsrâ, 33; 6/En’âm, 151
1963] 5/Mâide, 27-31
- 414 -
KUR’AN KAVRAMLARI
insanı içten içe yakan vicdan azabı ve pişmanlık, âhirette ise ruh ve vücudunu yakan ateştir. Kıskançların kendilerini gören gözleri kördür, mazhar oldukları nimetleri ve güzellikleri görmez; hep başkasındakini görür ve kinlenirler. Bu hastalığın çaresi İslâm’ı bütünüyle yaşayarak nefsi terbiye etmek, hep kötülüğü emreden nefs-i emmâreyi, sükûn ve huzura kavuşturmak (mutmainne kılmak) ve Allah’ın verdiğine râzı hale getirmektir. Kur’an, bu öldürme olayını bir hüsran (büyük kayıp, sapma) olarak belirtir.1964 Bu hüsranın sonu da pişmanlık olmuştur. 1965
Haksız yere ilk kan dökme olayını başlattığı, kötü bir sünnet/çığır başlattığı için, Kabil, diğer kan dökenlerin vebalini de yüklenecektir. “Yeryüzünde haksız yere öldürülen bir insan yoktur ki, katilin günahından bir misli Hz. Âdem’in ilk oğluna (Kabil’e) gitmemiş olsun. Çünkü o, haksız öldürme yolunu ilk açandır.” 1966
6/En’âm sûresi, 151. âyetin bildirdiği haramlardan biri, fakirlik korkusuyla çocukları öldürmektir. Günümüzde de kimi kadınların, doğan çocuğunu boğduğu veya bir tarafa attığı duyulmaktadır. Eski toplumlarda da fakirlik endişesiyle çocuklarını öldürenler vardı. Fakat o zamanki öldürme tekniği ilkel olduğu için öldürülen çocuk sayısı da fazla değildi. Bugün bin bir çeşit öldürme tekniğiyle anne karnında vücudu belirmiş, can üflenmiş 5-6 aylık çocuklar, parça parça doğranıp alınabilmektedir. Kendilerini sırf çocuk öldürmeğe hasredip bu konuda uzmanlaşan, günde kim bilir kaç çocuğu annesinin karnında parçalayıp alan kürtajcı doktorlar, cinâyet işlemekte, hatta katliam yapmaktadır. Tabii, bu yaptıklarının hesabını hem ebeveyn, hem de bu doktorlar, Allah’ın huzurunda ve o parçaladıkları çocukların ruhları karşısında çok vahim bir şekilde vereceklerdir.
Abdullah bin Mes’ûd, diyor ki: “Ey Allah’ın elçisi, hangi günah daha büyüktür?’ dedim. Rasûlullah (s.a.s.): “Seni yaratan Allah’a eş, ortak koşman” dedi. “Sonra hangisi?” dedim. “Senin yemeğini yer, rızkına ortak olur düşüncesiyle çocuğunu öldürmen” buyurdu. “Sonra hangisi?” dedim. “Komşunun karısıyla zinâ etmen” dedi. 1967
Cana Kıymanın Uhrevî Sorumluluğu
“Kim bir mü’mini kasden öldürürse cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, ona lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”1968 Âyet-i kerimede, haksız yere kasden bir müslümanı öldüren kimsenin, ebedî cehennemde kalacağı, Allah’ın ona lânet ettiği ve onun için büyük bir azap hazırladığı vurgulanmaktadır. Adam öldürmek, şirke yakın bir günah olduğu için Allah, bunu şirkle beraber saymış, hiçbir günah için böyle çok ağır dört ceza (sürekli cehennem, Allah’ın gazabı, lâneti ve acı azâp) belirtmemiştir.
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet gününde insanlar arasında hükmü verilecek ilk dâvâ, kan dâvâlarıdır.”1969; “Dünyanın tamamen yok olması, Allah
1964] 5/Mâide, 30
1965] 5/Mâide, 31
1966] Buhârî, Diyât 2, Enbiyâ 1, İ’tisâm 15; Müslim, Kasâme 27, Tirmizî, İlm 14
1967] Buhârî, Tefsir 25, Edeb 20, Diyât 1, Hudûd 20, Tevhid 40, 46; Müslim, İman 141-142; Ebû Dâvud, Talak 50; Tirmizî, Tefsir 25
1968] 4/Nisâ, 93
1969] Buhârî, Diyât 1; Müslim, Kasâme 8, hadis no: 28
CİNÂYET / ADAM ÖLDÜRMEK
- 415 -
indinde müslüman bir adamın öldürülmesinden daha hafiftir.”1970; “Gökler ve yer, bir adamı öldürmek için birleşmiş olsa, Allah onların hepsini cehenneme yuvarlar.”1971; “Kim, yarım sözcükle de olsa bir müslümanın öldürülmesine yardım ederse kıyâmet gününe, iki gözünün arasına (Allah’ın rahmetinden umutsuzdur) yazısı yazılmış olarak gelir.” 1972
İbn Abbas’tan gelen bir hadise göre kasden bir mü’mini öldürenin tevbesi makbul değildir. Zeyd bin Sâbit, Ebû Hüreyre, Abdullah bin Ömer gibi bazı sahâbiler de kasden bir mü’mini öldürenin tevbesi olmayacağı kanısındadırlar. Bu konuda çok hadis vardır.
Fakat selef ve halefin çoğunluğuna göre kasden de olsa adam öldüren kişi tevbe eder, iyi amel işlerse tevbesi kabul edilir, Allah onun kötülüklerini iyliklere değiştirir. Maktulün uğradığı zulme karşılık da kendisine nimetler verip onu memnun eder ve hakkını helâl ettirir. “De ki: ‘Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 1973 Bu âyet, şirk de dâhil, her türlü günahın affedilebileceğini bildirmektedir. Âyette geçen “cemîan” kelimesi, bütün günahları içine almaktadır. Fakat: “Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz, bunun dışında kalan (günah)ları, dilediği kimseye bağışlar.”1974 âyeti, şirki af dışında bırakmıştır. Ancak şirkten tevbe eden de affedilir.
Tevbe ettikten sonra af dışında kalan hiçbir günah yoktur. Allah’ın, şirki affetmemesi, şirk içinde kalanla ilgilidir. Yüce Allah, tevbe edenlerin günahlarını affedeceğine göre, kasden adam öldüreni de dilerse affeder. “Kim bir mü’mini kasden öldürürse cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, ona lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”1975 Bu âyet de kasden bir mü’mini öldürenin cezasını bildirmektedir. Normal olarak onun cezası budur. Fakat Allah dilerse onu affeder. Cezası bu olduğu halde, o cezayı bir kuluna vermeyebilir. O, dilediğini yapar. Ayrıca, bazı âyetler ve hadisler terğîb ve terhîb (teşvik ve korkutma) amaçlıdır. Terbiye usûlü olarak Kitab ve Sünnet, güzel amellere teşvik için bazen özendirici ifadeler kullanır, çirkin davranışları da kötü göstermek ve bizi kötülüklerden uzak tutmak için tiksindirici ifadeler kullanır. Bu âyeti de terhîb kapsamında ele alıp, yeryüzünü fesada ulaştırmak, anarşi ve terör diye ifade edilen şekilde sosyal kargaşaya, can güvenliliğine zarar vermeye, bazen uzun yıllar, hatta asırlar devam eden kan dâvâlarına karşı, Rabbimiz, sevdiği kullarını korumak ve onları böyle problemlerden uzaklaştırıp ıslah etmek için terbiye unsuru olarak bu ifadeyi kullanmış olabilir.
Yine, bir diğer ihtimal de, bir mü’mini mü’min olduğu için (onun imanına düşmanlığından dolayı) öldüren bir kimse kast edilmiş olabilir. Âyette: “Kim bir mü’mini kasden öldürürse…” deniliyor. Bir mü’mini mü’minliğinden dolayı kasden öldürmek, onun imanına düşmanlıktır. Bu da küfürdür. Böyle bir küfrün cezası da ebedî cehennemdir.
Nisâ sûresi 93. âyetinde geçen “hâliden” kelimesinin kökü olan “hulûd”, uzun
1970] Tirmizî, Diyât 7
1971] Tirmizî, Diyât, 8
1972] İbn Mâce, Diyât 1
1973] 39/Zümer, 53
1974] 4/Nisâ, 48
1975] 4/Nisâ, 93
- 416 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zaman kalmak demektir. Kasden mü’min öldüren, çok uzun süre cehennemde kalacaktır, ama sonunda yine oradan kurtulacaktır. Çünkü kalbinde zerre kadar iman bulunan kimsenin cehennemden çıkacağına dair mütevâtir hadisler vardır. 1976
Kıyâmet gününde maktûlün katilden hak istemesine gelince; Bilerek öldürme, insan haklarına saldırıdır. Bu saldırı, sırf tevbe ile kalkmaz, gasbedilen hakkı geri vermek gerekir. Gasbedilen, saldırı ile alınan hakların, sahiplerine geri verilmeden, tevbe ile kalkmayacağı hakkında icmâ vardır. Şâyet gasbedilen hakkı geri vermek mümkün değilse hakkına saldırılmış bulunan kişi, âhirette hakkını ister. Her hak istemenin, mutlaka ceza ile sonuçlanması gerekmez. Zira olur ki, katilin iyi amelleri bulunur, bunların tamamı veya bir kısmı maktûle verilerek maktûl râzı edilir. Yahut da Allah, dilerse maktûle, uğramış olduğu zulme karşılık cennette nimetler, yüksek dereceler vererek onu râzı eder. Katili de tevbesi ve iyi amelleri yüzünden affedip cennete koyar.
İbn Abbas başta olmak üzere bazı âlimlerin Nisâ sûresi 93. âyetinin zâhirinden yola çıkarak katilin tevbesinin kabul edilmeyeceği ve buna karşılık da ehl-i sünnet âlimlerinin hemen hepsinin tevbesinin kabul edileceğini belirtmelerine rağmen, en doğru hüküm şudur: Kasden adam öldüren kimse âsî ve fâsık olur. Onun işi Allah’a kalmıştır. O dilerse azab eder, dilerse bağışlar; dilerse cehennemde kısa veya uzun süre azab eder, sonra cennete koyar. Tabii, bütün bu değerlendirmeler, katil de olsa hakiki bir mü’min olan ve gerçek anlamda tevbe eden kişi içindir.
Haksız yere adam öldürmek, en büyük günahlardandır.1977 Yüce Allah, İsrâil oğullarına, bir adam öldürenin, bütün insanları öldürmüş gibi olacağını bildirmiştir. Bir kişiyi haksız yere öldürmek, cinâyetlerin topluma yayılmasına, can güvenliğinin kalkmasına sebep olur. Canı, ancak veren alabilir. Allah’ın verdiği canı başkasının almağa hakkı yoktur. Cana kıymak, hem insanın, hem de Allah’ın hakkına saldırıdır. Din için yapılan savaşta adam öldürmek hak olur. Haksız yere adam öldüreni öldürmek, yani kısas da haktır. Bunların ikisi de Allah’ın buyruğudur. Bu durumda öldürmek, Allah adınadır. Ancak kısası kişiler değil, mahkeme kararıyla İslâm devleti uygular. Savaş ve kısas dışında her insanın canı dokunulmazdır. Haksız yere adam öldürenin, Allah’ın lânet ve gazabına uğrayıp ebedî cehennemde kalacağını vurgulayan Kur’an, haksız yere bir canı öldürmeyi, bütün insanları öldürmekle eş bir suç saymaktadır. 1978
Neden bir insanı öldürmek, bütün insanları öldürmek sayılmıştır? Çünkü bir insan, türünü temsil eder. Bir insanın haksız yere öldürülmesi, toplumda öldürme olaylarının yayılmasına, sonunda bütün insanların birbirine düşmesine, haksızlıkların ve düşmanlıkların çoğalmasına, toplum düzeninin bozulmasına yol açar. Birinin hayatını koruyup kurtarmak da toplumda can güvenliğini sağlar. Toplumu gönül huzuru ile yaşatır. Yüce Allah, bir ferdin hayatını, bir toplumun hayatı kadar değerli görmüş; fertlerin hayatlarına saygının; toplumun hayatı, güvenliği, mutluluğu ve toplumda cinâyetleri önlemek için kısasın gerekliliğini anlatmak istemiştir. Allah’ın elçisi de şöyle buyurmuştur: “İki müslüman birbirine
1976] Buhârî, Tevhid 24, 36; Müslim, İman 81, 82, 83
1977] 6/En’âm, 151
1978] 5/Mâide, 32
CİNÂYET / ADAM ÖLDÜRMEK
- 417 -
kılıç çekip saldırırsa öldüren de, öldürülen de ateştedir.” “Ya Rasûlallah, öldüren ateşte; ama öldürülen niçin ateşte oluyor?” dediler. Buyurdu ki: “Çünkü o da arkadaşını öldürmek istiyordu.” 1979
İslâm Hukukuna Göre Adam Öldürme ve Cezası
İslâm hukukunda katl, yani adam öldürme cinâyeti beş kısma ayrılmıştır:
1- Kasden öldürme: Ateşli silâh veya silâh yerine geçen yaralayıcı kılıç, bıçak ve balta gibi şeylerle vurup öldürmektir. Böyle bir suçu işleyen hem büyük günah işlemiş olur ve hem de kısas cezasına çarptırılır. Kur’ân-ı Kerim’de bu konuda şöyle buyurulur: “Kim bir mü’mini kasden öldürürse cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, ona lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”1980; “Ey iman edenler! (Kasden) öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı).”1981 Kasden öldürmede keffâret cezası yoktur. Katil, yakınını öldürmüşse, mirastan da mahrum olur.
2- Kasda benzeyen öldürme: Taş, sopa ve benzeri silâh olmayan şeylerle kasden vurup öldürmektir. Böyle bir cinâyeti işleyen de günahkâr olur. Keffâret öder ve ağır diyet cezası verir, mirastan mahrum olur.
3- Hata yoluyla öldürme: Hata; kasıtta hata ve fiilde hata olmak üzere iki kısma ayrılır. Av hayvanı diye insana ateş etmek kasıtta hata; başka bir hedefe atılan kurşunun insana isabet etmesi de fiilde hatadır. Böyle bir cinâyet işleyen günahkâr olmaz. Kendisine keffâret gerekir. Diyet ödemesi gerekmez; mirastan mahrum olur.
4- Hata yerine geçen öldürme: İnsanın uyku esnasında sağa sola dönmesi ile yanındakinin ölümüne sebep olması bu tür bir cinâyettir. Bu da hata yoluyla öldürme gibidir. Aynı hükümler burada da geçerlidir.
5- Sebep olarak öldürme: Bu, çeşitli şekillerde bir başkasının ölümüne sebep olmaktır. Meselâ, birinin kendi mülkü olmayan bir yere kuyu kazıp oraya bir başkasının düşerek ölmesi gibi. Böyle bir cinâyetten dolayı sadece diyet gerekir. 1982
Kısas ve Hikmeti
“Kısas”, sözlükte aynıyla karşılık vermek demektir. Herhangi bir hakkı dengiyle takas etmek, değiştirmek anlamına da gelmektedir. Kavram olarak bir suç işleyenin aynı cinsten bir ceza ile cezalandırılmasıdır. Kanı, aynısıyla ödetmek, bir hakkı misliyle takas etmektir. Hayat kutsaldır. Hayatı veren Hayy (diri) ve Muhyî (hayat veren) isimlerinin sahibi Allah, onu alan da Mümît (öldüren) ismiyle yine Allah’tır. Allah’a ait olan bu hak ve yetkiyi O’nun dışında, O’nun izni ve emri olmadan kimsenin kullanma hakkı yoktur.
İslâm hukukunun ana kurallarından biri olan kısas, suçluya, işlediği suç kabilinden ceza vermektir. Kasden ve haksız yere bir insanı öldüren kimseye hapis
1979] Buhâri, İman 22, Diyât 2, Kasâme 2; Müslim, Kasâme 33, Fiten 14-15; Ebû Dâvud, Fiten 5; Nesâî, Tahrim 29, Kasâme 7; İbn Mâce, Fiten 11; S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 1, s. 75 vd.
1980] 4/Nisâ, 93
1981] 2/Bakara, 178
1982] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, 319; Ö. Nasuhi Bilmen, Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, 3/10
- 418 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cezası vermek, aklın kabul edeceği bir şey değildir. İslâm’da hapishane yoktur, tutuk evi vardır. Suç işleyen bir kimse, ya öldürülür, ya para ya da sürgün cezasına çarptırılır; hapse atılmaz. İslâm’da af da büyük bir yer işgal eder. Suçundan dolayı öldürülmesi gereken kimse, hak sahibi tarafından affedilirse, cezası paraya dönüşür. Kısası emreden Bakara, 178. âyetinde bu cihet de ifade edilmiştir.
Meşrû müdafaa yaparken öldürmek gibi, ilk öldüreni cezalandırmak için öldürmek, yani kısas, hayata kasdetmek değil; tam tersine hayata hizmettir. 1983
İslâm’a göre insan öldürmek, intihar etmek, kana, mala ve ırza (iffete) tecavüz haramdır. Müslümanın canı, malı, ırzı ve şerefi koruma altındadır. Yine müslümanın müslümana hakareti, alay etmesi, ona karşı kibirlenmesi, ona eliyle ve diliyle zarar vermesi de helâl değildir.
Bir kimse, birini öldürür veya bedenine zarar verirse; İslâm bunun cezasının verilmesini öngörür. Hem insan haklarının korunması, hem toplumun huzurunun sağlanması, hem de kin ve nefret duygularının azalması için buna ihtiyaç vardır. Karşılığı verilmeyen suçlar, sahibini daha da azdırır.
Allah’ın insana verdiği en kutsal şeylerden biri de hayattır. Hayatı sona erdirme hakkı da sadece onu veren Allah’a aittir. Hiç kimse haksız yere bir cana kıyamaz. Allah (c.c.) haksız yere cana kıyanlara ve insanların bedenlerine zarar verenlere belli cezaların verilmesini emrediyor. Kur’ân-ı Kerim diyor ki: “Bu nedenle, İsrâiloğullarına şunu yazdık: Kim bir nefsi, bir nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksızca) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur…”1984 Görüldüğü gibi bir insanı haksızca öldürmek bütün insanları öldürmek kadar ağır bir suçtur. Böylesine büyük bir suçun cezası da kendi cinsinden olmalıdır. Bu, adâletin gereğidir.
Bir kimsenin hayatına saldıranın, bunu hayatıyla ödemesi, bir kimsenin bedenini yaralayanın, kendi vücudunda bunun karşılığı kadar zedelenmeye uğraması gerekir. Bu insana ve onun haklarına bir saygıdır. Devletin, mahkemenin katili affetmeye hakkı yoktur. Vârisleri dışında öldüreni affetmek, ölenin hakkına tecavüzdür. Kur’an, öldürenin (katilin) bağışlanmasını tavsiye ediyor. Ancak bu af yetkisi yalnızca ölenin yakınlarına aittir. Onlar dilerlerse af ederler, dilerlerse diyet (kan bedeli) alırlar. Ama affetmezlerse, suçlunun cezası verilmelidir. Bu cezayı da ancak müslümanların işlerini yürüten yetkililer yerine getirebilir.
Kısas, Kur’an’ın tespit ettiği bir cezadır. Peygamberimiz bunu hem uygulamış hem de tavsiye etmiştir. Bütün İslâm âlimleri bu konuda fikir birliği (icmâ) etmişlerdir. Akıl yönünden de bu cezanın gerekliliği ortadadır. Bir tarafta suçlu, öbür tarafta ise haksızlığa uğrayan taraf vardır. Suçlunun ceza alması, haklının da hakkının ödenmesi gereklidir. Bu konuda Kur’ân-ı Kerim şöyle diyor: “Ey iman edenler! (haksızca) öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı). Özgüre karşı özgür (hüre karşı hür), köleye karşı köle, kadına karşı kadın. Ancak her kimin kardeşi (öldürülenin vârisi) tarafından bir miktar bağışlanırsa artık (taraflar) haklarına râzı olmalı ve öldüren ona (gereken diyeti) güzellikle ödemelidir. Bu söylenenler Rabbinizden size bir hafifletme ve rahmettir. Her kim bundan sonra hakkına râzı olmazsa onun için elem
1983] 2/Bakara, 179
1984] 5/Mâide, 32
CİNÂYET / ADAM ÖLDÜRMEK
- 419 -
verici bir azap vardır. Ey akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki suç işlemekten sakınırsınız.”1985 5/Mâide sûresinin beşinci âyetinde ise, “cana can, kulağa kulak, göze göz, buruna burun, dişe diş karşılığı kısas olduğu” bildirilmektedir.
Günümüzde kimileri kısas cezasını ağır bulurlar ve karşı çıkmaya çalışırlar. Kısas, dengiyle karşılık vermektir, yani adâleti yerine getirmektir. Üstelik katilin vârislerine af etme veya diyet alma yetkisi de verilmiştir. Hatta bunu Kur’an, teşvik eder. Asıl haksızlık bu cezaların kaldırılması, ölenin yakınlarının haklarının, kendilerine sorulmadan ellerinden alınmasıdır. Kim hangi yetkiyle öldürülenin vârislerinin bu hakkını ellerinden alıyor? Katile ceza vermemek, bir başkasının hakkına saldırıdır. Aynı zamanda ölenin vârislerinin intikam duygularını kabartır. Nitekim birçok yerde, katillere hak ettiği ceza verilmediği için ölünün yakınları, kendileri ceza vermeye kalkıyorlar ve kan dâvâları sürüp gidiyor.
Öldürenin yaşama hakkı öleninkinden daha kutsal değildir. Kısasta insanlar için hayat vardır.1986 Hem ahlâk yönünden, hem sosyal barış yönünden, hem caydırıcılık yönünden, hem de merhamet yönünden en tutarlı yoldur kısas. Allah, insanları bu konuda akıllı davranmaya çağırıyor. Kötülüğün cezası, yapılan kötülük kadardır. Ancak affedip barışma yolunu seçenlere Allah mükâfat verecektir.1987 İslâm’da, bir yanağına vurana öbür yanağı da çevirmek yoktur. Ne zulmetmek vardır, ne de zulme uğrayınca sessiz kalmak. Kur’ân-ı Kerim, haklının hakkını ortaya koyduktan sonra, hak sahibini affetmeye çağırır. Bu da tam bir dengedir.
Kısas cezasını uygun gören bizzat Rabbimizdir. Her şeyi bilen Rabbimiz insanlar hakkında şüphesiz en hayırlısını bildiğinden ona göre hükmeder. Kimin hak sahibi olduğunu en iyi O gösterir. Doğruyu ve yanlışı O’ndan daha iyi kim bilebilir? O’nun hükmüne karşı çıkanlar ya bilgisiz câhiller, ya da çok cür’etli kibirliler veya art niyetli İslâm düşmanlarıdır. Onlar Allah’ın Rabliğini ve merhametini yeterince bilemeyenlerdir.
Kısas cezasının uygulanması için birtakım şartlar aranır. Bunların başlıcalarını şöyle sayabiliriz:
a- Kısas, cinâyeti/ suçu kim işlemişse ona uygulanır.
b- Kısası ancak İslâm devleti yetkilileri, müslüman otorite sahipleri yerine getirir. Başka birisi veya başka topluluk bunu yapamaz.
c- Bir cinâyeti bir kaç kişi işlemişse, kısas hepsine uygulanır.
d- Cinâyetin işlendiği tam kesin olmazsa, şüphe varsa, bu durumda kısas uygulanmaz.
e- Suçlulara bu ceza uygulanırken makamlarına göre ayrım yapılmaz. Cezasını çekme konusunda halk ile devlet başkanı arasında, zenginle fakir arasında fark yoktur.
f- Suçun kasten, yani bilerek işlenmesi gerekir. Hatalı öldürme ve yaralamalarda başka cezalar uygulanır.
1985] 2/Bakara, 178-179
1986] 2/Bakara, 179
1987] 42/Şûrâ, 40
- 420 -
KUR’AN KAVRAMLARI
g- Öldürülenin vârisleri veya yaralananın kendisi ‘diyet’ isterse veya affederse, kısas uygulanmaz.
h- Kısas, kendi dengine göre uygulanır, aşırıya gidilmez.
İslâm’ın bütün hükümlerinde ve ölçülerinde insanlar için hayırlar ve faydalar vardır. Kimi câhiller bunu görmese de bu böyledir. Çünkü O, yerin ve göklerin sahibi Allah’ın dinidir.
Yaralamalara ve organlara verilecek zararlara karşı, onların dengi bir ceza, yani bir diyet uygulanır. Göze göz, kulağa kulak demenin, anlamı, gözün aynen çıkartılması, kulağın aynen kesilmesi değil; onların bedellerinin günün şartlarına uygun olarak diyet şeklinde verilmesidir.
İnsanlar arasında adâlet, ancak Allah’ın koyduğu hükümlerin uygulanmasıyla sağlanır. İnsan, toplum, hayvan ve çevre haklarının garantisi, İlâhî hükümlerdir. Bu hükümlere yüz çevirenler, hem gerçek adâletten, hem de herkese ait hakları gereği gibi yerine getirmekten mahrum kalırlar. Adâletten mahrum kalmanın sonucu ise zulüm, baskı, ezilme, horlanma ve hakkını alamama gibi kötülüklerdir. 1988
Kısas hükmü, bazılarına çok ağır bir ceza gibi gelse de ülü’l-elbâb/akıl sahipleri kabul ederler ki, bu adaletin gereğidir, kangren olmuş bir uzvun kesilmesiyle vücudun kurtarılmasının sağlanması gibi, hayat sağlayan bir yaptırımdır. Çünkü kısas, dini veya nefsi müdafaa gibi meşrû bir sebep olmadan bir adamı zulmen öldürenlere uygulanır. Birisinin yaşama hakkını yok yere, kaba gücüne dayanarak elinden alan kimseye, kendisinden daha güçlünün var olduğunu bildirmek, onun da elinden hayat hakkını almak lâzımdır. Birisini haksız yere öldürdüğü takdirde kendisinin de öldürüleceğini bilen insan, kimseyi öldürmeğe cesaret edemez. Böylece toplumda öldürme olayları çok azalır. Arada sırada gözü dönmüş katiller çıkarsa, onlar da Allah’ın kanunuyla ortadan kaldırılınca topluma tam bir huzur havası egemen olur. Sonra zâlimler öldürülünce mazlum olarak öldürülen kimsenin yakınlarının kalbinde kin ve intikam hissi kalmaz. Hak yerini bulacağı için, fertler intikam hissine kapılıp kendileri ceza vermeye kalkmazlar, kan dâvâları olmaz. Belki birkaç yılda bir kişi kısas olarak öldürülür, ama kendisinin kısas yapılarak öldürüleceğini düşünen kimse, başkasını öldürmeye kalkmaz, toplum yaşar. Her gün yüzlerce insanın çeşitli cinâyetlere kurban gitmesi yerine saldırgan bir insanın öldürülerek toplumda güvenin sağlanması daha iyi değil midir? 1989
“Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki, prensiplere uyar da kendinizi (kötülüklerden) korursunuz.”1990 “Kısasta hayat vardır” sözü, gerçekten îcaz bakımından mûcizevî özellikler taşıyan ve çok dikkate değer bir ifadedir. Çünkü kısas tatbik edilirse bir kişinin öldürülmesiyle pek çok kimsenin yaşaması sağlanır, kan dâvâları böyle önlenir. Bir insanın hayatına kast eden zâlimi affetmek için, öldürülen mazlumun hakkını gasbetmek, merhamet ve insanlık değildir. Toplumun hakkını ferdin affetmesi mümkün olmadığı gibi, bir ferdin hakkını da toplum veya onlar adına düzenlerin affetme hakkı ve yetkisi yoktur. Katilin top1988]
Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 354 vd.
1989] S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 1, s. 71
1990] 2/Bakara, 180
CİNÂYET / ADAM ÖLDÜRMEK
- 421 -
lum veya kanunlar tarafından affedilmesi veya Allah’ın koyduğu cezanın dışında hafif cezalara çarptırılması, merhamet değil; zulümdür. Mazluma karşı, onun yakınlarına karşı, insanın yaşama hakkına, can emniyetine ve dolayısıyla insanlığa karşı bir zulümdür. Toplumun ve düzenlerin görevi, hak sahiplerinin haklarını korumaktır; başkasının en temel haklarından birini ihlâl edeni kurtarmak için bahane aramak değil.
Peygamberleri Maddî ve Mânevî Yönden Öldürmek
Müşriklerin Peygamberlere Karşı Tavırları: Allah, yeryüzündeki herhangi bir toplumu imtihan edeceği zaman, rahmeti icabı hemen azab etmez; önce onlara içlerinden bir peygamber tâyin eder. “Sizi uyarması için içinizden bir adam aracılığıyla Rabbinizden size bir zikr (hatırlatma) gelmesine şaştınız mı?”1991 Allah’ın o kavim içerisinden, onlarca çok iyi bilinen birini peygamber seçmesi, müşriklerin peygamber hakkındaki kimlik itirazlarını önler. Âyetlerde peygamberlerin kim olduğu, nereden geldikleri hakkında müşriklerce ileri sürülen itirazlara rastlanmaz. Eğer bu elçi dışarıdan gelen biri olsaydı, müşriklerin itirazlarının daha da çeşitleneceği görülürdü.
Her şeyden önce dışarıdan gelen bu peygamberin, kendini topluma tanıtması, onların güvenini kazanması gerekirdi. Ancak daha sonra vahyi anlatabilirdi. “Ben sizin için emîn/güvenilir bir nasihatçiyim.”1992; “Ey Sâlih, sen bundan önce, bizim aramızda ümit beslenen bir kişi idin.”1993 Âyetlerde işaret edildiği gibi peygamberler, bulundukları toplum içerisinde kendilerini kabul ettirmiş emîn kişilerdi. Fakat Allah’ın onları peygamber seçip vahyini indirmeye başlamasıyla birlikte, bu emin kişilerin toplumdan tecrit edilerek dışlandıklarını ve ağır hakaretlere mâruz kaldıklarını görmekteyiz. “Doğrusu seni yalancılardan sanıyoruz.”1994; “Hayır, o yalancı şımarığın biridir”1995; “Biz senin beyinsiz olduğunu görüyor ve seni yalancılardan sanıyoruz.” 1996
Sapık toplumların, işlerine gelmediği anda tertemiz peygamberleri karalamaya çalışmaları vahye karşı aldıkları şiddetli tavırlardandır. Müşrikler, bu iftiralarına toplumu inandırabilmek için vahiyden önce, doğru sözlü ve güvenilir olan peygamberlerin, kâhin, sihirbaz ve şâirler gibi cinlere karışıp mecnunlaştığını ileri sürmüşlerdir. “Kâfirler: ‘Bu apaçık büyücüdür’ dediler.”1997; “Cinlenmiş bir şâir...”1998 Bu saldırılarla müşrikler, peygamberin toplumdaki insanlarla muhatap olup onları vahyî doğrultuda değiştirmesini önlemek istemişlerdi. Böylece zâlim beşerî sistemlerinin oluşturduğu sosyal düzenleri muhafaza edip statükolarını koruyabileceklerdi. Müşriklerin bu benzetmelerine Allah şiddetle karşı koyar. “Rabbinin nimeti sayesinde sen ne kâhinsin, ne de mecnun.”1999; “Biz ona şiir öğretmedik, ona yakışmaz da.” 2000
1991] 7/A’râf, 69
1992] 7/A’râf, 68
1993] 11/Hûd, 62
1994] 26/Şuarâ, 185
1995] 54/Kamer, 25
1996] 6/En’âm, 66
1997] 10/Yûnus, 2
1998] 37/Saffât, 36
1999] 52/Tûr, 29
2000] 36/Yâsin, 69
- 422 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Müşrikler, toplumu vahiyden uzak tutabilmek için değişik metotlar da denemişlerdir. Misal olarak, gelen vahiyle birlikte toplumun, atalarının sapıklıkla itham edildiği ve kendilerinin sadece atalarının yolundan gittiğini gündeme getirerek peygamberlere karşı toplumda tepki oluşturmuşlardır. “Biz ilk atalarımızdan böyle bir şey işitmedik.”2001; “Şimdi atalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi men mi ediyorsun?”2002; “Bu, sizi babalarınızın taptığından çevirmek isteyen bir adamdan başka bir şey değildir.” 2003
Allah, müşriklere, körü körüne itaatin doğru bir yol olmayacağını, doğru yolun kendi akıllarına hitab eden vahye itaat ile bulunabileceğini bildirir. Neticede herkes kendi yaptıklarından sorumlu olacaktır. O halde boş bir yol olan atacılık/ırkçılık, vahye karşı geçerli bir savunma olmaz.
Peygamberler, elçilikle görevlendirildikleri andan itibaren, aldıkları vahyi topluma iletmeye başlarlar. Karşılarında vahyi iletmeleri gereken bütün bir toplum vardır. Çünkü içinde yaşadıkları toplumda yanlış bir din inancı vardır ve bu inanca vahy gelene kadar herkes itibar etmektedir. Ne zaman ki peygamber, elçilikle müşerref olur, o zaman karşısında tüm toplumu bulur. Vahyi onlara ilettiğinde bu insanlardan bazıları iman edecek ve peygamberlerin yanında bulunacaklardı. Ancak bu olana kadar peygamber, inancında yalnız, karşısında da tüm toplum bulunmaktadır. Vahyin gelişiyle beraber peygamber topluma tevhid inancını anlatmaya ve yaymaya başlar. Toplumdaki bazı insanlar, hemen onun yanında yer alır ve onun inancını paylaşmaya başlar. Ancak bunlar çok cüz’î bir azınlıktır. İnkâr edenler ise çok büyük bir çoğunluktur. Toplum artık peygambere inananlar ve karşı çıkanlar olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Bu olguyu Allah şöyle belirtiyor: “Semûd kavmine, kardeşleri Sâlih’i gönderdik. Hemen birbiriyle çekişen iki zümre oluverdiler.” 2004
Artık iki kutba ayrılan bu toplumda vahyî görüşü temsil eden peygamber ve ona itibar eden bir avuç taraftarı ile onun getirdiği vahyi reddeden büyük bir çoğunluk vardır. Müşriklerin bulunduğu inkârcı grubun içerisinde onları yönetip yönlendiren egemen bir grubun bulunduğunu görmekteyiz. Bu etkin grup, inkârcılar içerisinde çok küçük bir azınlık olarak ortaya çıkmaktadır. “O şehirde dokuz kişi vardı ki bunlar, yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar, iyilik tarafına yanaşmıyorlardı.”2005 Sâlih’in (a.s.) kavminin inkârcıları içerisinde bu egemen gruba dâhil insanların sayısını bildiren bu sayı, ilgi çekicidir. Kavmin nüfusunu bilmiyoruz. Ancak, binleri, on binleri bulacağını tahmin edebileceğimiz bir toplumda müşriklerin başını çeken ve onları peygamberlere karşı inkâra azmettiren çok az sayıya sahip bir gruptur. Bu olgu, bütün peygamberlerin kıssalarında aynı gözükmektedir.
Sosyolojik olarak bu olgu, genel geçer bir kuraldır. Toplumlar, her zaman küçük bir azınlık tarafından yönetilmiş ve yönlendirilmişlerdir. Toplum yöneticileri, malî bakımdan önde giden zenginler, güç olarak sivrilmiş askerler ve bunların dediklerini yapan idareci takımdan oluşur. Bu zümre öylesine birbirine kaynaşmıştır
2001] 23/Mü’minûn, 24
2002] 11/Hûd, 62
2003] 34/Sebe’, 43
2004] 27/Neml, 45
2005] 27/Neml, 48
CİNÂYET / ADAM ÖLDÜRMEK
- 423 -
ki, hem zenginlik, hem askerî kuvvet bir kişide olabileceği gibi, bütün bu toplumu yönetme erki veren maddeler, ayrı ayrı şahıslarda da bulunabilmektedir. Dolayısıyla siyasî, askerî ve maddî gücü elinde bulunduran bu zümre, toplumun peygambere karşı tutumlarını belirleme çabası içindedir. Kur’ân-ı Kerim’de bu grup, “mele”, “mütref”, “müstekbir” olarak isimlendirilmektedir. “Kavminden müstekbirlik yapan (büyüklük taslayan) mele’ (ileri gelenler), içlerinden zayıf görülen iman edenlere; ‘Siz, dediler, Sâlih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?’ Onlar da ‘doğrusu biz, onunla gönderilene iman edenleriz!’ dediler.”2006 Âyetlerde görülebileceği gibi müşrikleri yöneten ve onları peygamberlere karşı inkâra azmettirenler, azınlık küçük bir gruptur. Peygamberlere yapılan tüm iftira ve saldırı kampanyalarını bu azınlık grup tezgâhlar ve böylece halkın vahye yönelmesini önlemeye çalışırlardı. Çoğunluk olan halk ise, bunların ürettiği sloganlar çerçevesini aşamayan, rızıklarını kazanmak derdine düşmüş, fikrî gayret göstermeyen bir kitledir. 2007
Peygamber Katletmek: Tarih boyunca ve günümüzde, peygamberlere inandığını iddia etmekle beraber, peygamberlerin yolunu bırakıp başka yollara uyan, sünneti terk edip bid’atlara yapışan insanlar, peygamberlerini mânen öldürmüş, hayatlarından onu silmiş durumda zâlim insanlardır. Yahudiler’in peygamberleri maddeten de öldürdüklerini Kur’an haber vermektedir.2008 Yahûdiler, bu büyük zulmü işlediklerinden dolayı lânet ve zillete müstahak olmuşlardır. 2009
“Zekeriyya peygamberi taşlayarak öldürdüler. Kâfirlere ve isyankârlara çok keskin eleştiriler yapan peygamber Amos’u öldürdüler. İşaya peygamberin başını testere ile keserek onu şehid ettiler. Yahudilerin peygamberlere karşı tutumları sadece öldürme düzeyinde kalmıyor, kendi peygamberlerinin peygamberliklerini de inkâr ediyorlardı. Zaten öldürdükleri bazı peygamberleri, elçiliklerini inkâr ettikleri için öldürüyorlardı. Geçmişte yaşayıp da sadece kendi ırklarından olmadığı için inkâr ettikleri peygamberler de vardı. Sâlih, Hûd, Şuayb, İsmail peygamberler, bunlardan bazıları idi. Bir yandan Allah’ın elçilerinin peygamberliğini reddederken, bir yandan da aralarından yalancı peygamberler çıkarıyorlardı. Bel’am kılıklı bazı yahudi bilginleri, peygamberlik ve ermişlik rolüne yatarak halkı aldatmaya kalkıyorlardı.” 2010
İntihar
“İntihar” kelimesi, “nahr” kökünden türemiştir. Nahr, gırtlak, boğaz anlamına gelir. Deve, göğsüne yakın yerden boğazına bıçak vurulup kesildiğinden deve kesmeye “nahr” denir.2011 Tenâhur, boğaz boğaza, göğüs göğüse çarpışmak demektir. Aynı kökten intihar da, kendi boğazını kesmek, kendini öldürmek anlamındadır.
“Nefislerinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah, size karşı çok merhametlidir. Kim düşmanlık
2006] 7/A’râf, 75 ve konuyla ilgili âyetlere örnekler için bk. 11/Hûd, 27; 34/Sebe’, 34; 17/İsrâ, 16; 14/İbrahim, 21
2007] Cengiz Duman, Müşriklerin Vahye ve Rasullere Karşı Aldığı Tavırlar, Haksöz 46-47 (Ocak 95)
2008] 2/Bakara, 61, 87, 91, 33
2009] 3/Âl-i İmrân, 21, 112, 155, 181, 183; 5/Mâide, 70
2010] Mustafa İslâmoğlu, Yahudileşme Temayülü, s. s. 96 vd.
2011] 108/Kevser, 2
- 424 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve haksızlıkla bunu yaparsa, (bilsin ki) onu ateşe koyacağız; bu ise Allah’a çok kolaydır.”2012 Âyette geçen “nefislerinizi öldürmeyin” ifadesi, “sizin kardeşleriniz olan mü’minleri, birbirinizi öldürmeyin” anlamına geldiği gibi, daha çok da, “kendinizi öldürmeyin, kendi canınıza kıyıp da intihar etmeyin” demektir.
Bir insanın canına kast etmek, hayat hakkını ortadan kaldırmak, insanın kendi hayatı için de benzer bir suçtur, haramdır. Hayatı veren de alan da Muhyî/hayat veren ve Mümît/öldüren isimlerine sahip Yaratan Allah’tır. İnsan, hayatını devam ettirmek için ne gerekiyorsa yapmaya izinlidir, hatta görevlidir. Fakat hayatı tehlikeye atmaya veya ortadan kaldırmaya, hayatın gerçek sahibi Allah izin vermez.2013 İntihar, başkasının canına kıymak kadar büyük bir günahtır; bize canı veren Allah olduğundan, gerçek sahibinin hakkını ihlâl etmek ve emanete ihanettir.
Dünyada birçok insan, çeşitli nedenlerle; ticarette iflâs ettiğinden, aile geçimsizliğinden, yaptığı hatalardan bunalıma düşüp kurtuluş çaresini intiharda bulacağını sanır ve canına kıyar. Oysa intihar çare değildir. Ruh ölmez. Ruh, bedenden ayrıldıktan sonra, insanın dünyada yaptığı hareketlere uygun bir yaşantı içine girer. Ölüm, ruhun yeni ve sürekli bir hayata başlamasıdır. İntihar edenin uhrevî cezası, intihar şekline uygun olarak verilir. “Kim kendisini dağdan atıp öldürürse, o cehennem ateşinde sürekli olarak yuvarlanır durur. Kim zehir içip kendisini öldürürse cehennem ateşi içinde elindeki zehri sürekli olarak içer durur. Kim kendisini bıçak gibi bir demir parçasıyla öldürürse cehennem ateşi içinde sürekli olarak onu karnına saplar.”2014; “Kendini (ip ve benzeri şeyle) boğan kimse, cehennemde kendisini boğar, dünyada kendisini vuran da cehennemde kendisini vurur durur (azabı böyle olur).” 2015
Yine, Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sizden önceki insanlar arasında, vücudunda yarası bulunan bir adam vardı. Yaranın ağrısına dayanamadı, sızlandı, bir bıçak alıp elini kesti. Akan kan durmadı ve adam öldü. Yüce Allah; ‘Kulum canını Benden önce aldı, ona cenneti haram kıldım’ buyurdu.”2016 Bu hadis-i şeriflerde dikkat çeken husus, intihar edenlerin, intihar ânındaki acılarını, öteki âlemde, kendilerine sanki sonsuz zaman kadar gelecek uzun bir süre boyunca aynen yaşayacaklarıdır.
Hz. Peygamber’in Zâtu’s-Selâsil seferine komutan olarak gönderdiği Amr bin el-Âs (r.a.), ihtilâm olmuş, hava çok soğuk olduğu için, su bulunduğu halde, ölüm korkusundan dolayı teyemmümle namaz kıldırmıştır. Durumunu Hz. Peygamber’e anlatırken, Nisâ sûresi, 29. âyete göre amel ettiğini söylemiş ve Rasûlullah (s.a.s.) Amr’ın bu yaptığını tasvip etmiştir.2017
Hayber gazvesi sırasında, İslâm askerleri arasında savaşan ve büyük fedâkârlıklar gösteren Kuzman adındaki birisinin, sonunda cehenneme gideceği Hz. Peygamber tarafından haber verilmişti. Bunun üzerine ashâb-ı kiramdan Huzâî Eksüm, Kuzman’ı izlemiş ve onun, aldığı yaralara sabredemeyip kılıcı üzerine yaslanarak intihar ettiğini görmüştür.2018 Kuzman’ın ölüm şekli Allah
2012] 4/Nisâ, 29
2013] 2/Bakara, 195; 4/Nisâ, 29
2014] Buhârî, Tıb 7; Müslim, İman 175; Tirmizî, Tıb 7; Nesâî, Cenâiz 68
2015] Buhârî, Cenâiz 84
2016] Buhârî, Enbiyâ 50, hadis no: 720; Müslim, İman 47, hadis no: 180
2017] Ebû Dâvud, Tahâret 124; Ahmed bin Hanbel, 4/203
2018] Buhârî, Kader 5, Rikak 33, Megâzî 38, Cihad 77 -182-; Müslim, İman 178, 179
CİNÂYET / ADAM ÖLDÜRMEK
- 425 -
Rasûlüne iletilince şöyle buyurmuştur: “İnsanlar arasında öyle kimseler vardır ki, dış görünüşe göre, cennet ehline yaraşır hayırlı işler yaparlar; hâlbuki kendileri cehennemliktir. Öyle kimseler de vardır ki, cehennemliklere ait kötü işler yaparlar, hâlbuki kendileri cennetliktir.” 2019
İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre, intihar eden dinden çıkmış olmaz, üzerine cenaze namazı da kılınır. Haber Gazvesinde intihar eden Kuzman’ın cehennemlik olduğu bildirilmişse de, cehennemde ebedî olarak kalacağını belirten açık bir ifade yoktur. Bu yüzden intihar suçunu işleyenin cezasını çektikten sonra cehennemden kurtulacağı umulur. Ancak bunun için, intihar edenin son anda mü’min sıfatını taşıması ve intiharın helâl olduğuna inanmamış olması da şarttır. 2020
Hz. Peygamber’in, bıçakla kendisini öldüren kimsenin cenaze namazını kıldırmadığı nakledilir. Câbir İbn Semûre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.), intihar eden bir kimse haber verilmişti: “Ben üzerine namaz kılmıyorum!” buyurdular.2021 Ancak, bu olay, intihar edeni cezalandırmak ve başkalarını böyle bir fiilden men etmek amacına yöneliktir. Nitekim ashâb-ı kiram, bu kimsenin cenaze namazını kılmıştır. 2022 İmam Ebû Yûsuf’a göre intihar, hata ile veya şiddetli bir ağrıdan dolayı olmadıkça intihar edenin cenaze namazı kılınmaz.
Beden, Cenâb-ı Hakk’ın insanoğluna verdiği en büyük emanetlerden biridir. Bu emaneti, kişinin kendi müdahalesi olmaksızın ruh bedenden ayrılıncaya kadar korumak gerekir. Bunun için de, kişinin ruhî ve fizikî sıkıntılara sonuna kadar sabır göstermesi İslâm’ın emir ve tavsiyesidir. Aksi halde intihar etmekle dünyevî sıkıntı ve problemlerini çözeceğini düşünen kişi, hemen intikal edeceği kabir ve daha sonra âhiret hayatında çok daha büyük sıkıntı ve felâketlerle karşılaşır. Hayat, en kötü şartlar altında bile güzeldir. Çünkü ruh bedende kaldıkça Allah’tan ümit kesilmez. Her geceden sonra gündüz, her zorluktan sonra bir kolaylık vardır. Kulun Allah’a yönelmesi ve O’ndan yardım istemesi, sıkıntı ve problemlerin çözümünün başlangıç noktasını teşkil eder. Yüce Yaratıcı, umulmayan, beklenmeyen yer ve yönlerden kolaylıklar ihsan eder. Çünkü O’nun her şeye gücü yeter. O’na dayanan da güç kazanır. 2023
İntihar Denilen Cinâyetle İlgili İstatistikler
Tüm dünyada her gün ortalama 1000 kişi intihar ediyor.
İntihar, tüm ölümlerin %0,4 - %0,9’unu oluşturuyor.
Erkeklerde intiharın, kadınlardan 2-7 kat daha fazla olduğu saptanmıştır.
Kadınlar ilaç ve boğulmayı seçerken, erkekler daha şiddetli metotları (asılma, kendini silahla vurma gibi) tercih ediyor.
İntiharın en acı yanlarından biri de, intihar eden kişinin özkıyımı gerçekleştirmeden önce bunu bir şekilde çevresindekilere belli etmesidir.
2019] Buhârî, Kader 5, Rikak 33; Müslim, İman 179
2020] S. Buhârî, Tecrîd-i Sarih Terc. 10/270
2021] Ebû Dâvud, Cenâiz 51
2022] el-Askalânî, Bülûğu’l-Merâm Terc. 2/276-277
2023] Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 166-167
- 426 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İntihar dışında yapacak hiçbir şey kalmadığı düşüncesi bilince hâkim olmuş, yaşanan her saatin acı, günah ve sorunları arttırmaktan başka bir işe yaramayacağı şeklindeki düşünceler çoğu intihar olayında görülmektedir.
İntihar eden kişi, intiharı “sorunlarını giderici, çare bulamadığı acılarını dindirmeye yarayan, bulamadığı huzur ortamını getireceği” bir çözüm olarak görür.
İntihar eden kişilerde “mezara konulma ve hayata son vermenin sonrasındaki” düşünceler bulunmuyor. Yani, Kur’an’ın istediği şekilde Allah’a ve âhirete iman eden bir kimse, bu imanını koruduğu müddetçe intihar etmez, edemez.
İntihar davranışlarında ölmek düşüncesi yanında daha iyi şartlarda yaşamak yolunda bir kararsızlık da bulunabilmektedir. Bu nedenle yüksek bir yerden atlamadan önce beklenmekte olduğu düşünülmektedir.
İlkbahar ve yaz mevsiminin başlangıç ayları daha yüksek intihar sayılarına sahiptir.
Bireyin bir “psikiyatrik hastalığının” oluşu ya da “tedavi olunamaz” bir rahatsızlığın varlığı da riski çoğaltmaktadır.
Psikiyatrik bir rahatsızlığı olanların olmayanlara göre özkıyım riskinin 3-12 kat daha fazla olduğu gözlenmiştir.
İntihar gerçekleştiren kişilerin % 70 kadarında depresyon ya da alkolizme rastlanmıştır.
İntiharın en fazla görüldüğü psikiyatrik rahatsızlık depresyondur. Özellikle hastada hafifçe iyileşmenin başladığı erken tedavi dönemlerinde ve hastanede yatıp çıkmayı izleyen dönemlerde intihar riskinin daha yüksek olduğu belirlenmiştir.
Depresyonun varlığı halinde intihar görülme ihtimali, herhangi bir ruhsal hastalığı olmayanlara göre 30 kat daha çok bulunmuştur.
Şizofreni hastalarında % 10 oranında öz kıyıma rastlanmaktadır. Özellikle hastalığa ait yoğun belirtilerin tedavi ile azaltıldığı, kişinin işlevselliğindeki azalmanın farkında olup, depresyonel bir dönem yaşadığı ve daha çok hastalığın ilk yıllarında gözlenmektedir.
Şizofrenik intiharların % 75’inin evlenmemiş, genç yaşta erkekler olduğu, % 50’sinin de daha önce öz kıyım girişimleri olduğu saptanmıştır. Hastaneden çıkıştan birkaç hafta-birkaç ay sonrasında risk yükselmektedir.
Anti sosyal kişilik bozukluğunda % 5 oranında intihara rastlanmaktadır.
BPD (sınırda kişilik bozukluğu) ve narsist kişilik bozukluğu olan kişilerde de intihar görülmektedir.
Alkolizm tüm intihar vakalarının % 20’sinden sorumludur.
Alkolizm nedenli intiharlarda, çevresinin alkolizm nedeniyle kendisini artık desteklememesi ile, kişinin beyninde uzun donemde oluşturduğu bozukluklar ve alkol almayı takiben oluşan pişmanlık ve çaresizlik düşünceleri nedeniyle intihar çok görülmektedir.
CİNÂYET / ADAM ÖLDÜRMEK
- 427 -
Alkolizm gözlenen kişilerde hayat boyu intihar girişimi oranı % 10-15 arasında bulunmuştur...
Erkeklerde ticarî başarısızlık, kadınlarda ise aile geçimsizliği ve istediğiyle evlenememe başta gelen intihar nedenleri arasında...
Eskişehir Osmangazi Üniversitesinin (ESOGÜ) yaptığı araştırmada erkeklerde ticari başarısızlık, kadınlarda ise aile geçimsizliği ve istediğiyle evlenememenin başta gelen intihar nedenleri arasında olduğu saptandı. ESOGÜ Tıp Fakültesi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Çınar Yenilmez başkanlığında, Yrd. Doç. Dr. Setenay Öner, Doç. Dr. Ünal Ayrancı, yaptıkları araştırmada, DİE’nin düzenli olarak her yıl yayınladığı “İntihar İstatistikleri Formu”ndan da yararlandı.
2705 İntihar Olgusu İncelendi
Bu yıllıklardan yaş ve cinsiyet gibi demografik bilgilerle intihar nedenleriyle ilgili veriler toplandı. Türkiye’nin bölgeleri arasındaki karşılaştırması için 2003 yılı verileri esas alındı. Çalışmada yüzde 58,2’si erkeklerden, yüzde 41,8’i kadınlardan oluşan 2705 intihar olgusu incelendi.
Türkiye’nin 7 bölgesindeki tamamlanmış intihar oranları, 24 yaş altı, 25-64 yaş arası ve 65 yaş ve üstü olmak üzere 3 farklı grup esas alındı ve cinsiyetler arası karşılaştırma yapıldı.
Araştırma sonucuna göre, 2003 yılında gerçekleşen intihar olgularında bölge ile yaş, bölge ile cinsiyet arasında önemli düzeyde ilişki olduğu saptandı. Bunun yanında yaş grupları ile cinsiyet arasında önemli düzeyde ilişki olduğu belirlendi. İntihar oranları, 24 yaş altında Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yüksek düzeyde bulunurken, 25-64 yaş grubunda sırasıyla Marmara, Ege, İç Anadolu, Akdeniz ve Karadeniz bölgelerinde yüksek olduğu belirlendi.
Doğu Anadolu’da Kadınlarda İntihar Oranı Yüksek
İntihar oranları, kadınlarda Doğu Anadolu Bölgesinde yüksek, diğer bölgelerde ise erkeklerde daha yüksek olarak saptandı.
24 yaş altı grubunda kadın intihar oranı erkeklere göre daha yüksekken, 25 üzeri yaş gruplarında erkeklerde intihar oranı daha yüksek çıktı. 2003 yılındaki intihar olgularında bölge ile neden ve nedeniyle cinsiyet arasında da önemli düzeyde ilişki olduğu saptandı. 2003 yılında hastalık, öğrenim başarısızlığı ve ticari başarısızlıktan intiharlar en önemli neden. Erkeklerde geçim zorluğu, ticari başarısızlık en önemli intihar nedenleri. Kadınlarda ise aile geçimsizliği ile hissî ilişki, istediğiyle evlenememe nedeniyle intihar etme daha yüksek oranda.
Ege Bölgesinde geçim zorluğu nedeniyle intihar, Akdeniz Bölgesinde hastalık nedeniyle intiharlar, İç Anadolu ve Karadeniz bölgelerinde öğrenim başarısızlığı, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde ise aile içi geçimsizlik en önemli intihar nedenleri.
Genel bir kavram olan aile geçimsizliği, okuma ve yazma oranının düşüklüğü, kırsaldan kente göç olgusu, erken yaşta zorla evlendirilme, dinî nikâha dayalı evlilikler, kız çocuklarının eğitime katılmasının zor olması veya engellenmesi, hızlı sosyal değişimler, kitle iletişim araçları ile sunulan farklı bir kültürün yaşantılarıyla çelişen genç kızların ataerkil toplum yapısının içinde kendi gerçeklerini
- 428 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tolere edememe gibi sosyo-kültürel nedenlere dayanıyor.
Türkiye’de intihar edenlerin oranının son on yılda yüzde 35 oranında arttığı belirlendi. On yıl önce, yüz binde 2.09 olan intihar oranı, yüz binde 2.89’a yükseldi. İntihar biçimleri arasında ilk sırayı kendini asmak, ikinci sırayı ise Devlet Bakanı Hikmet Uluğbay örneğinde olduğu gibi ateşli silah kullanmak geliyor.
En çok intihar edenlerin 15-24 yaş grubundakiler olduğunu gösteren verilere göre, intihar oranının en düşük olduğu bölge Lazların yoğun bulunduğu Karadeniz, en çok intihar olayının yaşandığı bölge ise efeler diyarı Ege bölgesi. Öğrenim durumuna göre en az intihar edenlerin üniversite mezunları olduğu belirlenirken, evlilerde intihar oranı bekârlara kıyasla daha yüksek. İntihar nedenleri arasında ise ilk sırayı hastalık, ikinci sırayı ailede geçimsizlik ve geçim sıkıntısı alıyor. İntiharlar en çok mayıs ve temmuz aylarında yoğunlaşıyor.
10 yılda yüzde 20 artış
Dünya intihar istatistikleri incelendiğinde, Türkiye bu istatistiklere göre 66. sıradadır. İlk sırada Litvanya yer alıyor. Diğer ülkelerle karşılaştırıldığında, sorun önemsiz gibi görünse de, ülkemizin kültürel norm ve değerleri, intiharın gizli kalmasını onaylarken, intihar istatistiklerinin de sağlıklı tutulamamasını beraberinde getirmektedir. Ayrıca, intihar istatistiklerinin 1967 yılından bu yana tutulduğu göz önüne alınırsa, son yıllarda yükselme eğilimi göstermesi, soruna ciddiyetle yaklaşılmasını zorunlu kılmaktadır. Türkiye’de intiharlar sürekli artış içerisinde. Örneğin son 10 yıllık süreçte, kaba ölüm oranı yüzde 20 artmış.
Kriz dönemleri
Türkiye’de intiharların bazı yıllar azalsa da genel olarak sürekli artış eğilimi içerisinde olduğu gözleniyor. Özellikle 2000 yılı, intiharların diğer yıllara göre en düşük olduğu yıldır. 2001 yılı Türkiye’nin yaşadığı en büyük krizlerden birine sahne olmuştur. Bu sonuca göre kriz dönemlerinde intiharların az olduğu, krizin şokuyla birlikte, etkileri de arttıkça intiharların patlama gösterdiği görülmektedir. 2001 yılında intiharlar bir önceki yıla göre yüzde 43,4 artmıştır. 2000 yılına kadar ise kısmî düşüş eğilimi göstermektedir. Toplumsal kriz dönemleri ile birlikte toplumsal çözülme yaygınlaştıkça, kişisel kriz vakalarında da artış beklenir.
Dağılım
1997-2005 yılları arasında intiharların çoğunluğu yüzde 69,3’ü kırsal kesimde, intihara teşebbüslerin ise çoğunluğu yüzde 59,1 kentte görülmektedir. 2003-2005 yılları arasında intiharların mesleklere göre dağılımı ise; ev hanımları, işsizler ve serbest meslek grubu’ olarak sıralanmaktadır. En az intihar görülen meslekler ise diğer seçeneği ile emekli ve turizmciler.
İntihar bir haykırış aslında. İntihar davranışı bireyin dikkat çekmek için haykırışı. İntiharların birden yükseldiği bölgelerde bu haykırışlara yanıt vermek gerekiyor.
Dünya Sağlık Örgütü Verileri
Dünya’da her 40 saniyede 1 kişi intihar ederek ölürken, her 3 saniyede 1 kişi de intihar girişimde bulunmaktadır. Yine Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, son
CİNÂYET / ADAM ÖLDÜRMEK
- 429 -
45 yılda, tüm dünyada intihar oranları yüzde 60 artmıştır. İntihar, günümüzde tüm ülkelerdeki ölümlerin ilk 10 nedeni arasında sayılırken; Amerika Birleşik Devletleri’nde 8’inci sırada yer almaktadır. 15-24 yaş arası ölümlerin 5’inci önemli nedeni intiharlardır. Ölüm nedeni olarak intihar, gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde benzerlik göstermektedir. Geleneksel olarak en yüksek oranlar, hâlâ yetişkin erkeklerde görülmekteyse de 15-34 yaş arası gençlerde artış gösteren intihar oranları, sorunun ciddiyet boyutuna dikkat çekmektedir.
Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) ‘Hayat İstatistikleri’ başlıklı çalışmaları arasında ‘intihar istatistikleri’ önemli yer tutuyor. Şimdi, bu kurumun yaptığı araştırmalardaki bulgularından bazılarını sunalım:
İntihar Biçimleri
İntihar biçimleri arasında ilk sırayı kendini asmak, ikinci sırayı ateşli silah kullanmak alıyor. Tüm intihar vakaları arasında kendini asarak intihar edenlerin oranı yüzde 49.6, ateşli silah kullananların oranı yüzde 21.5, kimyevi maddeyle intihar edenlerin oranı yüzde 13.5. Üç yüz seksen iki kişi silahla intiharı seçmiş, yüksekten atlayanların oranı yüzde 9, kendini suya atanların oranı ise yaklaşık yüzde 3. İstatistiklere göre, bir yılda 900 kişi kendini asmış, 246 kişi kimyevi maddeyle intihar etmiş, 164 kişi kendini yüksekten atmış, 54 kişi kendini suya bırakmış, 10 kişi kendini yakmış, 19 kişi kesici alet kullanmış, 14 kişi havagazı veya tüpgazla intihara yönelmiş, 24 kişi ise kendini tren veya başka motorlu taşıt altına atmış.
Geçinemeyince intihar
- İntihar nedenleri üzerine yapılan çalışmaya göre ise, hastalık nedeniyle intihar edenler ilk,
- Aile geçimsizliği nedeniyle intihar edenler ikinci,
- Geçim zorluğu nedeniyle intihar edenler ise üçüncü sırada yer alıyor.
- İstatistiklerde ‘hissî ilişki ve istediğiyle evlenememe’ yüzünden intihar edenlerin oranı yüzde 11.1
- Öğrenim başarısızlığı nedeniyle intihar oranı yüzde 3.8, ticarî başarısızlık nedeniyle intihar oranı ise yüzde 3.3 olarak gösteriliyor.
Genç kızlar/Genç erkekler
Türkiye’de intihar edenlerin yaş gruplarına göre dağılımı, en çok genç yaştakilerin intihar ettiklerini ve kadınların erkeklere kıyasla daha genç yaşta intihara yöneldiklerini gösteriyor. İntihar eden 1815 kişiden 1122’si erkek, 693’ü ise kadın. İntihar edenler arasında en kalabalık grubu 653 kişiyle 15-24 yaş grubundakiler oluşturuyor. Bu grubu 390 kişiyle 25-34 yaş grubundakiler izliyor. En az Karadeniz’de
Karadeniz’de yıl içinde intihar oranı yüz binde 1.74 olurken, bu rakam Ege bölgesinde yüz binde 4.07. Yıl içinde yaşanan 1815 intihardan 479’u Marmara, 347’si Ege, 259’u Akdeniz, 340’ı İç Anadolu, 140’ı Karadeniz, 118’i Doğu Anadolu, 132’si ise Güneydoğu Anadolu bölgesinde gerçekleşmiş. 1987’de intihar edenlerin sayısı 1098 iken, bu sayı 1996’da 1815’e yükselmiş.
- 430 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Veriler, intihar eden evlilerin oranının hiç evlenmemişlere oranla yüksek olduğunu gösteriyor. Bir yılda intihar edenlerin 875’inin evli, 769’unun hiç evlenmemiş, 79’unun boşanmış olduğu, 92’sinin ise eşinin öldüğü belirlenmiş.
Eğitim ve mesleklere göre
DİE, intihar edenleri öğrenim durumu ve mesleklerine göre de incelemiş. Buna göre intihar edenler arasında okuma-yazma bilmeyenlerin oranı erkeklerde yüzde 5.9, kadınlarda 17.6. İntihar edenlerden ilkokul mezunlarının oranı yüzde 50 iken, yüksekokul mezunlarında erkeklerde yüzde 6, kadınlarda 2.6 olarak hesaplanmış.
İntihar edenler arasında en kalabalık meslek grubunu 1815 kişi arasında 1076 kişiyle ev kadını, emekli, irat sahibi ve öğrencilerin dâhil olduğu grup oluşturuyor.
Cinâyet İstatistikleri; Türkiye’de Günde Ortalama 5 Cinâyet
“Bir kişiyi öldürmek cinâyet, binlerce kişiyi öldürmek ise istatistik” 2024
Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından yapılan istatistikî çalışma sonuçlarına göre, Türkiye’de polis sorumluluk alanında günde ortalama 5 cinâyet, 2,5 da tecavüz olayı meydana geldiği ortaya çıktı.
Emniyet Genel Müdürlüğü Asayiş Daire Başkanlığı tarafından hazırlanan istatistiksel çalışma raporuna göre������������������������������������������������, Türkiye’de polis sorumluluk alanında her 5 sa-,����������������������������������������������� sa- saatte bir kişi cinâyete kurban gidiyor. Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından 2006, 2007 ve 2008 yılı asayiş olayları istatistikî bilgileri açıklandı. 2006 ve 2007 yılının tümü ile 2008 yılının ilk 8 ayını kapsayan istatistiksel çalışma raporuna göre suç oranları dikkat çekti. Toplamı 360 gün kabul edilen 2007 yılında toplam bin 992 cinâyet işlenirken, toplamı 240 gün kabul edilen 2008’in ilk 8 ayında bin 249 cinâyet işlendi. Polis kayıtlarına göre 2007 yılının tümünde 94 bin 878 kişi kasten yaralanırken, aynı olayın 2008 rakamları ise 83 bin 281 olarak gerçekleşti.
Günde 2,5 Tecavüz, 766 Hırsızlık
Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Türkiye geneli polis sorumluluk alanında 2007 yılında 920 tecavüz olayı meydana gelirken, bu yılın ilk 8 ayında 613 kişi tecavüze mâruz kaldı. Toplumda taciz olarak bilinen ‘ırza tasaddi’ olayı 2007 yılında 540 olarak gerçekleşirken, aynı suç 2008’in ilk 8 ayında 263 olarak kayıtlara geçti.
2007 yılında 275 bin 988 hırsızlık olayına karşılık, bu yılın 8 ayında 160 bin 552 hırsızlık olayı meydana geldi. 2007’de 13 bin 844 kişi, bu yıl ise 10 bin 107 kişi dolandırıcıların mağduru olurken, 2007 yılında 7 bin 311 kişi, 2008 yılı ilk 8 ayında da 4 bin 427 kişi gaspçıların hedefi oldu. Ülke genelinde sadece polis sorumluluk alanında 2007 yılında 32 bin 969 kişinin malına zarar verilirken, bu yıl 20 bin 966 kişinin malı zarar gördü.
Aile İçi Şiddet Kanayan Yara
Türkiye’nin kanayan yarası olan aile içi şiddet olarak bilinen ‘Aile fertlerine
2024] Jozef Stalin
CİNÂYET / ADAM ÖLDÜRMEK
- 431 -
kötü muâmele’ olayında 2007 yılında 22 bin 330, bu senenin ilk 8 ayında ise 13 bin 421 kişi kayıtlarda yerini aldı. Polis������������������������������������������, 2007 yılında 2 bin 130 fuhuş olayına mü-,����������������������������������������� mü- müdahale ederken, bu yıl bin 470 fuhuş olayı nedeniyle işlem yapıldı.
Polis sorumluluk alanında 2006 yılında ise 2 bin 66 kişi cinâyete kurban giderken, 826 kişinin ölümü kayıtlara ‘ihmal ve kaza’ olarak geçti. 563 öldürme teşebbüsünün gerçekleştiği 2006 yılında, 111 bin 565 kişi kasten yaralanırken, 11 bin 446 kişi kazaen yaralandı. 7 bin 130 kişinin kaçırıldığı 2006 yılında 48 kişi rehin alınırken, 28 bin 88 tehdit olayı meydana geldi. 2006 yılında 17 bin 64 kişi aile içi şiddete mâruz kalırken, bin 300 tecavüz, bin 26 ise ‘ırza tasaddi’ olarak adlandırılan taciz olayı gerçekleşti.
Bu rakamlar, bazıları için sadece istatiksel önem taşımakta. Hâlbuki, bu insanların yaptıkları veya mâruz kaldıklarından hepimiz sorumluyuz. Başta nefis, nesil, can emniyetleri konusunda görevini yapmayan, tedbirler almayan, tam tersine özgürlük adına fuhşu ve her çeşit zulmü teşvik eden düzen ve o düzenin zulümlerine göz yuman insanlar… Yeryüzü halifesi görevini yapmayan insanımız; hepimiz yeten gücümüzü yettiği oranda kullanmadığımızdan… “Rabbim! İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizleri de helâk eder misin?”2025; “Sakın, zulmedenlere az da olsa meyletmeyin. Yoksa size ateş (Cehennem) dokunur. Sizin Allah’tan başka velîniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz.” 2026
2025] 7/A’râf, 155
2026] 11/Hûd, 113
- 432 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Cinâyet /Adam Öldürmek Konusunda Âyet-i Kerimeler
Adam Öldürmek
Kasten Öldürmek: 2/Bakara, 178; 4/Nisâ, 92-93; 5/Mâide, 32; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 33.
Hata İle Öldürmek: 4/Nisâ, 92.
Kan Dörmek: 2/Bakara, 84.
Öldürmenin Cezası: 5/Mâide, 33; 25/Furkan 68-69.
Mü’minler, Haksız Yere Öldürmezler: 25/Furkan, 68.
Fakirlik Korkusuyla, Çocukları Öldürmekten Sakınmak: 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 31.
İntihar (Kendi Kendini Öldürmek): 4/Nisâ, 29-31.
Kısas
Kısasın Farziyeti: 2/Bakara, 178.
Tevrat’ta Kısas: 5/Mâide, 45.
Kısasın Düşmesi: 2/Bakara, 178.
Misilleme: 42/Şûrâ, 40-43.
Cezada Misilleme: 16/Nahl, 126; 22/Hacc, 22, 60; 42/Şûrâ, 40-43; 60/Mümtehine, 11.
Öldürmede Misilleme: 2/Bakara, 190; 9/Tevbe, 36; 59/Haşr, 11.
Kısasta Misilleme: 2/Bakara, 178-179, 194; 5/Mâide, 45.
İntikam: 2/Bakara, 194; 16/Nahl, 126; 22/Hacc, 60.
Diyet
Kasten Öldürmede Diyet: 17/İsrâ, 33.
Hata İle Öldürmede Diyet: 4/Nisâ, 92.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 3, s.191-200
2. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 332-334
3. Hadislerle Kur’ân-ı KerimTefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 406-409
4. El-Câmaiu li-Ahkâmi’l Kur’an, İmam Kurtubî, Burûc Y. c. 2, s. 202-205
5. Kur’ân-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s . 180-183
6. Ahkâm Tefsiri, Muhammed Ali Sâbûnî, c. 1, s. 422-438
7. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c.1, s. 34-35; 318-319; c. 3, s. 166-167; 360-362
8. İslâm Ansiklopedisi, T.D.Vakfı Y. c. 8, s. 14-15
9. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 1, s. 63-81; c. 10, s. 127-132
10. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 354-356
11. Istılahât-ı Fıkhiyye Kamusu, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Y. c. 3, s. 27-186
12. Akaid ve Şeriat, Mahmud Şeltut, Yöneliş Y. c. II, s. 193-321
13. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 241-244
14. Yahudileşme Temayülü, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 96-98
15. Neden Öldürüyorlar? Vural Okur, Şahsî Y.
16. Kanı Kanla Yıkamak, İnsan Hakları ve Türkiye, Muzaffer İlhan Erdost, Sol-Onur Y.
17. İntihar, A. Alvaraz, Öteki Y.
18. İntihar İstatistikleri, Devlet İstatistik Enstitüsü Y.
19. Müşriklerin Vahye ve Rasûllere Karşı Aldığı Tavırlar, Cengiz Duman, Haksöz 46-47 (Ocak 95)
20. Sevgi ve Şiddetin Kaynağı, Erich Fromm, Öteki Y.
21. İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri, Erich Fromm, Payel Y.
CUM’A NAMAZI
- 433 -
Kavram no 26
Görevlerimiz 3
Bk. İbâdet, Namaz
CUM’A NAMAZI
• Cum’a; Anlam ve Mâhiyeti
• Cuma Namazı
• Hanefî Fıkhına Göre Cuma Namazının Sahih Olması İçin Şartlar ve Hanefîlerin Delilleri
• Günümüzde Cuma Namazının Sahih Olmadığı Görüşü ve Delilleri
• Kur’ân-ı Kerim’de Cum’a Namazı
• Hadis-i Şeriflerde Cum’a Namazı
• Cuma Namazını Kim Emrediyor, Kim Yasaklıyor?
• Cuma Namazı Etrafındaki Bazı Konular:
• (Arûbe Gününe Cuma İsminin Verilişi, Cuma Sûresi ve Cuma Âyetinin Nüzûlü, Cuma Âyetindeki Nidâdan Kasıt Nedir?, Cuma Âyetindeki “Sa’y”in Mânâsı, Cuma Âyetinde Geçen Zikrullah Kavramı, Cuma Âyetinde Geçen Alış-Veriş Kavramı, Cuma Gününün Fazileti ve Bugündeki İcâbet Saati)
• Günümüzde Cuma Namazının Sahih Olmadığını Söyleyenlere Cevaplar
• Cuma Namazının Şartları
• A- Farziyetinin Şartları
• B- Sıhhatinin Şartları (Vakit, Cemaat, Hutbe, Hutbe Siyasî Bir Konuşma mıdır? Cuma Kılınacak Yerin Şehir Olması, Bir Beldede Bir’den Fazla Yerde Cuma Namazı, Cuma Namazını Devlet Başkanı veya Nâibinin Kıldırması Meselesi)
• Câbir Hadisinin Râvîleri ve Hadis İmamlarının Onlar Hakkındaki Tesbitleri
• Câbir Hadisi ile İlgili Diğer Görüşler
• Cuma Namazı Etrafındaki Bazı Şüpheler:
• (Dâru’I-Harpte Cuma Namazı, Kûfelilerin Mektubu ve Siyasî Tavırla Cuma Namazı Kılmama İddiası, Mescid-i Dırar İddiası, Cuma Günü ve Hafta Tatili Meselesi, Cuma Namazını Edâdan Sonra Zuhr-i Âhir Adıyla Kılınan Namazın Dindeki Yeri ve Hükmü
• Cuma Namazını Terk Etmenin Günahı
• Müctehid İmamların Sünnete Uyulması ve Sünnete Muhâlif olan Görüşlerinin Terkedilmesi Hususundaki Vasiyetleri
- 434 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah’ı zikretmeye (Onu anmak için namaz kılmaya) gidin ve alış-verişi bırakın. Eğer siz gerçeği anlayan kimseler iseniz elbette bu, sizin için daha hayırlıdır. Namaz bitince yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lutfundan isteyin. Allah’ı çok zikredin, umulur ki kurtuluşa erersiniz. Onlar bir ticaret ve eğlence gördükleri zaman hemen dağılıp oraya giderler ve seni ayakta bırakırlar. De ki: ‘Allah’ın yanında bulunan, eğlenceden ve ticaretten daha hayırlıdır/faydalıdır. Zira Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.”2027
Cum’a; Anlam ve Mâhiyeti
Cuma; İslâmîyet’te büyük değer verilen haftalık toplu ibâdetin yapıldığı gün ve o gün îfâ edilen ibâdete verilen addır.
Cum’a (Cum’a, cumaa) “toplamak, bir araya getirmek” anlamındaki cem’ kökünden isimdir. Cem’ masdarı ve birçok türevi muhtelif âyetlerde, cum’a ise kendi adıyla anılan sûrede geçmektedir.2028 Cum’a çeşitli hükümleri bakımından birçok hadiste de yer almaktadır. İslâm’dan Önceki dönemde haftanın altıncı gününe arûbe denirdi. Sözlükler bu kelimenin Arapça olmadığını belirtmiş, araştırmacılar da Ârâmî kökenli olduğunu tesbit etmişlerdir. Ârâmî dilinde “arefe günü’ anlamına gelen arûbe, yahûdilerin cumartesiye hazırlık yaptıkları ve bunun için Medine’de sabahtan öğleye kadar pazar kurdukları bir gündü. Bu güne cuma adının verilmesini, Kureyş’in atalarından olup bu günde kavmini toplayan, kendilerine öğüt veren ve Harem’e saygı göstermelerini emreden Kâ’b b. Lüeyy’e kadar götürenler olduğu gibi, hicretten önce Medine’de ensar tarafından toplantı ve ibâdet günü olarak seçilmesine bağlayanlar ve ismi bu tarihten itibaren başlatanlar da vardır.2029 Bu günün cuma adını alması bilhassa toplantı günü olmasından kaynaklanmaktadır. Aynı adı taşıyan sûrede, “Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında hemen namaza gidin ve alışverişi bırakın”2030 mealindeki âyet, cuma namazının farz kılınmasından önce de günün bu adla anıldığına ve bir toplantı günü olduğuna işaret etmektedir.
Çeşitli hadislerden anlaşıldığına göre cuma, haftalık ibâdet günü olarak daha önce yahûdi ve hıristiyanlar için tayin ve takdir edilmiş, fakat onlar bu konuda ihtilâfa düşerek yahûdiler cumartesiyi, hıristiyanlar pazarı haftalık toplantı ve ibâdet günü olarak benimsemişler, Allah da cuma gününü müslümanlara nasip etmiş, onları bu konuda hakka ulaşmaya muvaffak kılmıştır.2031 Böylece İslâm’da haftalık toplu ibâdet günü olarak cuma seçilmiş, bu günün bir bayram olduğu birçok rivâyette açıkça belirtilmiştir.2032 Hz. Peygamber, “Güneşin doğduğu en hayırlı gün cumadır; Âdem o gün yaratılmış, o gün Cennete girmiş ve o gün Cennetten çıkarılmıştır; kıyâmet de cuma günü kopacaktır.” 2033 sözüyle bu günün özelliğini dile getirmiştir. Allah’ın Cennette cuma gününe tekabül eden ve “yevmü’l-mezîd” denilen günde kullarına kendisini ziyaret fırsatı vereceğini, bunun için onlara
2027] 62/Cum’a, 9-11
2028] 62/Cum'a, 9
2029] İbn'1-Cevzî, V3, 264; İbn Hacer, V, 3-4
2030] 62/Cum'a, 9
2031] Müslim, Cum'a 19-23
2032] Beyhakî, 3/243; İbn Kayyim el-Cevziyye, 1/369
2033] Müslim, Cum'a 18
CUM’A NAMAZI
- 435 -
tecelli edeceğini bildirmiş,2034 başka bir hadiste de bu günde yapılan duâların kabul edileceği bir ânın (icâbet saati) bulunduğunu haber vermiştir. İcâbet saatinin zevalden itibaren namazın başlamasına, İmamın minbere çıkmasından namazın başlamasına veya bitimine ya da ezandan itibaren namazın edâ edilmesine kadar devam ettiği, ayrıca fecir ile güneşin doğuşu, ikindi namazı ile güneşin batışı arasında olduğu şeklinde çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Hz. Peygamber’in, “Ben onu biliyordum, ancak Kadir gecesi gibi o da bana sonradan unutturuldu.”2035 mealindeki hadisine dayanarak esmâ-i hüsnâ arasında ism-i a’zamın, Ramazanın son on günü içinde Kadir gecesinin gizli tutulması gibi, icâbet saatinin de insanların bütün gün boyunca Allah’a yönelmeleri için gizli tutulduğu ifade edilmiştir. Cuma günü gerekli temizliği yaptıktan sonra câmiye gidip hutbe dinleyen ve namazı kılan kimsenin o gün ile daha önceki cuma arasında işlemiş olduğu günahların affedileceği belirtilmiş,2036 bu günü önemsemeden üç cuma namazını terkeden kimsenin kalbinin mühürleneceği bildirilmiştir.2037 İslâm dünyasının her tarafından müslümanların bir araya geldiği en büyük toplu ibâdet olan hac, arefe gününün cumaya rastlaması halinde “hacc-ı ekber” (büyük hac) olarak anılır. Bütün bu özelliklerinden dolayı gerek fert gerekse toplum olarak müslümanlar açısından büyük önem taşıyan cuma gününde farz olan cuma namazından başka şu hususların yapılması sünnet kabul edilmiştir: Boy abdesti almak (bazı âlimlere göre farzdır), bıyıkları kısaltma, tırnak kesme vb. bedenî temizlikleri yapmak, misvak veya fırça ile dişleri temizlemek, güzel elbise giymek, güzel koku sürünmek, câmiye erkenden gitmek, Kehf sûresini okumak, câmileri temizleyip kokulandırmak, sabah namazında Secde ve Dehr sûrelerini, cuma namazında ise Cum’a ve Münâfikun veya A’lâ ve Gâşiye sûrelerini okumak, çokça duâ ve zikir yapmak, Hz. Peygamber’e salâtü selâm getirmek.
Cuma günü yapılması sakıncalı olan belli başlı hususlara gelince, İmam minbere çıkıp iç ezanın okunmasından itibaren namaz kılınıncaya kadar alışveriş ve benzeri bir dünya işiyle meşgul olmak Hanefîler’e göre tahrîmen mekruh, çoğunluğu oluşturan diğer fukahâya göre ise haramdır. Hanefî ve Şâfiîler’e göre bu zaman zarfında yapılan alışverişin dinî hükmü böyle olmakla birlikte akid hukuken geçerlidir. Mâlikî ve Hanbelîler ise akdin geçerli olmadığı görüşündedirler. Cuma günü namaz vakti girdikten sonra namazı kılmadan yolculuğa çıkmak Hanefiler’e göre mekruh, Mâlikîler’e göre haramdır. Vakit girmeden önce çıkmak ise câizdir. Şâfiîlerle Hanbelîler, ister vakit girsin ister girmesin, cuma namazını kılmadan yolculuğa çıkmanın haram olduğunu kabul etmişlerdir. Ancak sabah fecirden önce yolculuğa çıkmak câiz olduğu gibi yolda kılma imkânının bulunması veya hac yolculuğu gibi dinî bir gerekliliğin bulunması halinde de yolculuğa çıkılabilir.
Cuma birçok İslâm ülkesinde halen tatil günüdür. Osmanlı Türkiyesi’nde Tanzimat’tan 1935 yılına kadar hafta tatili cuma günü iken bu tarihte pazara alınmıştır. Cuma günü iş ve ticaretle meşguliyetin haram olduğu vakitten sonra câmiden çıkıp işiyle gücüyle meşgul olmak mubahtır.2038 Ancak cuma gününün
2034] İbn Kayyim el-Cevziyye, 1/369-372, 408-410
2035] Hâkim, 1/279
2036] Buhârî, Cum’a 6, 19; Müslim, Cum'a 26
2037] Ebû Dâvüd, Salât 204
2038] bk. 62/Cum'a, 10
- 436 -
KUR’AN KAVRAMLARI
özellikleri göz önüne alındığında -eğer haftanın bir günü tatil yapılacaksa- bunun cuma olması uygundur. Nitekim yahûdilerle hıristiyanlar cumartesi ve pazarı tatil günü olarak seçmişlerdir.
Cuma Namazı
Cuma gününün özellikleri içinde en başta geleni cuma namazıdır. Bu namaz Kur’ân-ı Kerîm’de özellikle zikredildiği ve teşvike mazhar olduğu gibi, hadis ve fıkıh kitaplarında da ayrı bölümlerde ele alınmıştır. Hz. Peygamber henüz Medine’ye hicret etmeden önce oradaki müslümanlar, sayıları artmaya başlayınca Ehl-i kitabın haftalık toplantı ve ibâdet günlerinin bulunduğunu göz önüne alıp yaptıkları müzâkereler sonunda kendileri için de böyle bir gün olarak arûbe gününü seçmişlerdir. Bundan sonra Es’ad b. Zürâre kendilerine cuma namazını kıldırmaya başlamıştır. Kaynaklar bu kararın ictihada dayandığını ve kılınan namazın da nâfile ibâdet türünden olduğunu kaydetmektedir.2039 Cuma namazının hangi tarihte farz kılındığı konusunda iki rivâyet vardır. Birinci rivâyete göre Mekke’de farz kılınmış, ancak müşriklerin engellemesi yüzünden fiilen edâsı hicrete kadar ertelenmiştir. İkinci rivâyete göre ise cuma namazı hicret sırasında farz kılınmıştır. Şöyle ki: Rasûlullah Medine’ye bir saat mesafede bulunan Küba’ya ulaşınca orada konaklamış, pazartesiden perşembeye kadar ashâbı ile beraber çalışarak İslâm’ın ilk mescidini inşâ etmiştir. Cuma günü Küba’dan hareket edip Rânûnâ vadisine gitmiş ve Sâlim b. Avf kabilesine misafir olmuştur. Bu sırada cuma vakti girdiğinden vadideki namazgâhta İlk cuma namazını kıldırmıştır.2040 Hz. Peygamber’in daha önce müslümanların serbest oldukları bölgelerde cuma namazı kılmalarını emretmesi, fiilen edâsının farz kılınmasının hicret yılında vuku bulduğunu teyit etmektedir. Cuma namazı Hz. Peygamber ve daha sonra Hulefâ-yi Râşidin tarafından bizzat kıldırılmış, Emevîler’den başlayarak çeşitli İslâm devletlerinde birçok halife ve yönetici de bu uygulamayı sürdürmüştür. Öte yandan cuma hutbeleri de baştan beri sadece dinî öğüt vermekten ibaret kalmamış; önemli olayların, siyasî, askerî ve idarî kararların halka duyurulmasına vasıta olmuştur. Sonraları halife ve hükümdarlar hâkimiyet ve istiklâllerinin ifadesi olarak kendi adlarına hutbe okutmaya başlamışlar, cuma namazı ve hutbeler zamanla siyasî bir anlam ve ağırlık kazanmıştır.
Cuma namazının belli şartların gerçekleşmesi halinde farz olduğu konusunda ittifak (icmâ) vardır. Bu şartlar vücûb ve sıhhat şartları olmak üzere ikiye ayrılır. Vücûb şartları cuma ile yükümlü olmak için, sıhhat şartları ise namazın mûteber ve geçerli olması için gereklidir. Vücûb şartları üzerinde mezhepler arasında önemli bir görüş ayrılığı yoktur. Bir müslümanın cuma namazı ile yükümlü olabilmesi için erkek, hür, mukim (dinen yolcu sayılmayan) ve mazeretsiz olması şarttır. Cuma namazı kadına farz olmamakla beraber câmiye gidip namaza iştirak ettiği takdirde ayrıca öğle namazını kılması gerekmez. Yolculuk halinde bulunanlara cuma namazı farz değildir, kıldıkları takdirde namazları geçerli olup ayrıca öğle namazı kılmazlar. Cuma namazı yükümlülüğünü düşüren mazeretler de şunlardır: Hastalık, hasta bakıcılık, kişiyi bitkin hale getiren yaşlılık, sağlığa zarar verecek ölçüde sıcak veya soğuk, aşırı derecede yağmur ve çamur, mal veya can bakımından güvenliğin bulunmaması.
2039] İbn Hacer, 56
2040] İbn Hişâm, 1/494
CUM’A NAMAZI
- 437 -
Cumanın sıhhat şartlarında mezhepler arasında önemli görüş ayrılıkları vardır. Kılınan cuma namazının mûteber ve geçerli olabilmesi için gerekli şartlar şu şekilde sıralanabilir:
1. Şehir. Cuma namazının şehir ve civarında kılınması şartını getiren Hanefîler’e göre şehir, “en büyük câmii, cuma kılması gereken kişileri almayacak kadar kalabalık bir nüfusu barındıran mahal”, “bir yöneticisi, bir de hâkimi olan belde”, “devletin şehir saydığı yer” şeklinde tanımlanmıştır. “Şehir civarının ölçüsü normal şartlarda ezan sesinin duyulacağı sahadır. Şâfiîler, cumanın halkın devamlı oturduğu köy ve şehirlerde kılınması gerektiği, meselâ sürekli veya geçici olarak kurulan çadır kentlerde kılınamayacağı görüşünü benimserken; Mâlikîler insanların devamlı oturdukları şehir, köy vb. yerleşim merkezleriyle buralarda okunan ezanın duyulacağı civar bölgelerde kılınması şartını getirmişlerdir. Hanbelîler de ancak cuma namazı ile mükellef en az kırk kişinin oturduğu bir yerleşim bölgesinde kılınabileceğini söylemişlerdir.
2. Câmi. Hanefîler’e göre cumanın devlet başkanının tahsis ettiği halka açık câmilerde kılınması şarttır. Şâfiîler bir yerleşim merkezinde (şehir, kasaba, köy) yalnız bir câmide kılınabileceği görüşünü benimserler. Cemaatin tamamını alacak büyüklükte bir câmi varken birden fazla câmide kılınması halinde önce veya devlet başkanı ile birlikte kılanların namazları sahih olup diğerlerinin ayrıca öğle namazını kılmaları farzdır. Bu ikinci grubun, cemaatin tamamını alacak büyüklükte bir câmi bulunmaması sebebiyle cumayı başka câmide kılmaları halinde ise ayrıca öğle namazını kılmaları menduptur. Cuma namazı, tek bir câmide edâsı mümkün iken birden fazla câmide kılınmışsa hangi cemaatin daha önce kıldığının tesbit edilemediği durumlarda bütün cuma namazları geçersiz sayılır, buna bağlı olarak da öğle namazının kılınması gerekir. Mâlikîler izdiham vb. bir zarûret bulunmadıkça tek câmide kılınması gerektiği, ancak devlet başkanının izin vermesi halinde birden fazla câmide kılınmasının da câiz olduğu görüşündedirler. Bununla birlikte câminin, yerleşim bölgesinin yapılarında kullanılandan daha aşağı olmayan malzeme ile inşa edilmiş olması şartını da ararlar. Hanbelîler’e göre bir câmi bütün cemaati alıyorsa bir başkasında kılınmaması gerekir. Ancak ikinci bir câmide kılınmışsa devlet başkanının bulunduğu veya kılınmasına izin verdiği câmideki namaz sahihtir, diğerleri ise sahih değildir.
3. Cemaat. Bütün mezhepler cemaat şartı üzerinde ittifak etmekle birlikte cemaatin sayısı hususunda farklı görüşler benimsemişlerdir. Ebû Hanîfe’ye göre cemaat İmam dışında üç, Ebû Yûsuf’a göre ise iki yükümlüden aşağı olamaz. Şâfiîler namazın en az kırk kişiyle kılınması gerektiğini söylerken, Hanbelîler hutbede de aynı sayının bulunması şartını ileri sürerler. Mâlikîler, İmamdan başka en az on iki kişiden oluşan cemaatle kılınabileceği görüşünü benimsemekle birlikte, mezhepte meşhur olan kanaat, cemaatin sayı ile değil; asgarî bir köy nüfusuna göre belirlenmesidir.
4. Vakit. Hanbelîler dışındaki fakîhlere göre cumanın vakti öğle namazının vaktidir. Hanbelîler’e göre ise güneşin bir mızrak boyu yükselmesiyle başlar, gölgenin kendi aslına eşit olduğu zamana kadar devam eder.
5. İmam. Hanefîler cuma namazını devlet başkanı veya onun yetki verdiği kimsenin kıldırmasını şart koşmuşlardır. Mâlikî mezhebinin bu hususta aradığı şart ise devlet başkanının izin vermesi halinde mukim veya en az dört gün
- 438 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kalmaya niyetli seferî bir İmamın kıldırması şeklindedir.
6. Hutbe. Dört mezhebin fakîhleri hutbe okunmasının gerekli olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.
Kendilerine cuma namazı farz olmayan kimseler bu namaza iştirak ettikleri takdirde ibâdetleri sahih olmakta ve öğle namazının yerine geçmektedir. Bu bakımdan cuma namazının vücûb şartları, uygulamada kılınmasını engelleyen şartlar değildir. Buna karşılık sıhhat şartları namazın geçerliliğiyle ilgili olduğundan bunlardan birinin bulunmaması namazın kılınmasına engel teşkil ettiği için önem arzetmektedir. Cuma namazının kılınması Kur’ân-ı Kerîm’de ve sahih hadislerde tekitli ifadelerle emredilmiş, bu namazı kılanlar için büyük mükâfatlar vaad edilmiştir. Böylesine önemli bir ibâdetin, çoğu âyet ve hadise dayanmayan sıhhat şartlarının bulunmaması halinde terkedilmesinin veya kılınsa da geçersiz sayılıp yerine öğle namazı kılınmasının dinin özüne uygun olup olmadığı konusunda iki farklı yaklaşım vardır. Çoğu taklit derecesinde olan bir kısım fakîhlere göre sıhhat şartları bulunmadığı yahut bu konuda bir şüphe mevcut olduğu takdirde de cuma kılınmalı, ancak arkasından bir de öğle namazının yerine geçecek dört rekâtlık bir başka namaz edâ edilmelidir. Delilleri inceleyecek ve şâriin maksadını anlayacak kadar ilmî gücü bulunan fıkıh âlimlerine göre ise söz konusu şartlar naslara değil uygulamaya dayanmaktadır. Cuma namazının yerleşim merkezlerinde, belli sayıda cemaatle, devlet başkanı veya onun izin verdiği İmam tarafından tek bir câmide kılınageldiği görülmüş ve bütün bunların sıhhat şartı olduğu kanaatine varılmıştır. Söz konusu hususlar cumanın sıhhat şartları olsaydı Hz. Peygamber’in bunu açıkça ifade etmesi gerekirdi. Farz oluşu ve fazileti kesinlikle bilinen bir ibâdetin şart olup olmadığı kesinlik ifade etmeyen bazı uygulama örnekleri sebebiyle terk edilmesi yahut onu geçersiz kılacak davranışlarda bulunulması uygun değildir. Buna göre cuma namazının, az veya çok bir cemaat ve arkasında namaz kılmaya rızâ gösterilecek bir İmamın küçük ya da büyük bir yerleşim merkezinde bulunması halinde kılınması gerekir.2041
Muhakkik âlimlerin benimsediği bu ikinci görüşün, asr-ı saâdet’ten itibaren sürdürülen bazı uygulamalar ve muhtelif mezheplere bağlı fakîhlerin farklı kanaatleri çerçevesinde değerlendirildiği takdirde daha isâbetli olduğu görülür.
1. Cemaat. Şevkânî’nin tesbit ve nakline göre cemaatin sayısı ve keyfiyeti üzerinde on beş kadar farklı ictihad vardır. Sayıyı bir kişi olarak kabul eden fakîhler yanında; seksene, hatta sayı ile sınırlanmayan bir kalabalığa kadar çıkaranlar vardır.2042
2. Şehir. Hz. Peygamber’in kıldırdığı ilk cumadan sonra Medine dışında ilk cuma namazı Bahreyn sınırları içindeki Cüvâsâ köyünde kılınmıştır.2043 Bu uygulamaya göre bazı rivâyetlerde geçen şehir (mısr) kelimesini “büyük-küçük yerleşim merkezi” olarak anlamak gerekir. Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 1933 yılında bu konudaki bir izin talebine verdiği cevapta, cumanın sıhhati için ileri sürülen bazı şartların delillerinin kati olmayıp müctehidler arasında tartışma konusu teşkil ettiği, şehir ve devlet başkanının izni gibi şartların bulunup
2041] İbn Rüşd, 1/125; Şah Veliyyullah ed-Dihlevî, 2/478; Sıddık Hasan Han, 1/134-136
2042] Neylü'l-evtâr, 3/246-248
2043] Buhârî, Cum’a 11; Azîmâbâdî, 3/397
CUM’A NAMAZI
- 439 -
bulunmayışının farz olan cumanın sıhhatini etkileyemeyeceği belirtilmiş ve ufak bir köyde bile bu farzı edâ edecek cemaat bulunur ve müsaade için müracaat vuku bulursa onlara izin verilmesinin iktiza edeceği kaydedilmiştir.2044
3. Tek Câmide Kılınması. Bu şartı ileri süren Şâfiî ve Hanbelî fakîhleri, câminin cemaati almaması durumunda birden fazla câmide kılınmasını tasvip etmişlerdir. Hanefî mezhebinde câmi sayısı için bir, iki ve daha fazla şeklinde üç ictihad vardır. Birden fazla yerde kılınabileceği ictihadı İmam Muhammed’e ait olup Ebû Hanîfe’den de nakledilmiş, Şemsüleimme es-Serahsî ve İbnu’l-Hümâm gibi ünlü fakîhler bu ictihadın mezhebin sahih görüşü olduğunu ifade etmiş ve tercihlerini bu yönde kullanmışlardır.2045
4. Devlet Başkanının İzni. Bu şart üzerinde ısrar eden Hanefî fakîhleri delil olarak bir hadis, bir de aklî gerekçe ileri sürmüşlerdir. Onlar tarafından delil gösterilen, “İyi veya kötü bir devlet başkanı (İmam) olduğu halde cumayı terkeden kimseye Allah dirlik düzenlik vermesin” mealindeki hadis, sened yönünden zayıf bulunmuştur.2046 Söz konusu hadis sahih kabul edilse bile devlet başkanı bulunmadığı yahut bulunup da izin vermediği takdirde kılınan cumanın sahih olmadığına delâlet etmez. Hadisten çıkarılabilecek sonuç, bu durumda cumayı kılmayanların sorumlu olmayacaklarından ibarettir. Nitekim Hanefî fakîhleri de ihtilâl vb. sebeplerle devlet başkanının veya izninin bulunmadığı hallerde cemaatin rızâ göstereceği bir İmamın arkasında cumanın kılınabileceğini ifade etmiş, başkanın kötü niyetle izin vermemesi durumunda da cumanın kılınmasının câiz olduğunu söylemişlerdir.2047
Devlet başkanının veya izninin bulunması ile ilgili aklî gerekçe ise cuma toplantısı gibi sosyal yönü de bulunan bir faâliyetin güven içinde yürütülebilmesini sağlayacak kamu düzeninin kurulması ve korunmasından ibarettir. Bu noktada cuma toplantısı ve hutbesinin siyasî ve sosyal yönü göz önüne alınmış, bu yüzden kamu düzeninin bozulabileceği düşünülmüş ve cumayı kıldırma yetkisi konusunda öncelikler belirlenmiştir. Normal durumlarda bu önceliklere riâyet edilmesinde fayda hatta zarûret olabilir; ancak bu şart bulunmadığı takdirde cumanın sahih olmayacağına dair herhangi bir delil yoktur.
5. Hutbe. Cumanın sıhhati için hutbenin şart olduğunda ittifak vardır. Hutbenin şekli ve şartları konusunda ise müctehidler arasında bazı farklı görüşler ortaya çıkmıştır.
Cuma vaktinde kılınacak namazların hükmü ve miktarı konusunda da bazı farklı görüş ve uygulamalar tesbit edilmiştir.
A) Cumanın farzından önce kılınacak namaz. Cumanın farzından önce iki türlü namazdan söz edilmiştir:
a) Tahiyyetü’l-mescid. İlgili hadislerden2048 hareket eden Hasan-ı Basrî, Mekhûl b. Ebû Müslim, Şâfiî, Ebû Sevr gibi müctehidlere göre hutbe okunurken bile mescide gelen kimsenin kısa tutarak iki rekât namaz kılması sünnettir. Ebû
2044] Akseki, s. 172
2045] el-Mebsût, 2/120 vd.; Fethu'l-Kadîr, 1/411
2046] Heysemî, 2/169-170; Sindî, 1/335
2047] İbn'1-Hümâm, 1/409, 412; İbn Âbidin, 1/589
2048] meselâ bk. Müslim, Cum’a 5459
- 440 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hanîfe, İmam Mâlik ve Süfyân es-Sevrî gibi müctehidlere göre ise hatibin minbere çıkmasından sonra namaz kılmak mekruhtur; çünkü böyle bir zamanda gelen bir kişiye Hz. Peygamber oturmasını emretmiştir.2049 Şevkânî, tarafların delillerini inceledikten sonra bu iki rekât namazın hatip hutbede iken dahi kılınması gerektiğini bildiren hadislerin daha güçlü olduğu sonucuna varmıştır.2050
b) Cumanın ilk sünneti. Cumanın farzından önce tahiyyetü’l-mescidden başka sünnet namazın bulunup bulunmadığı konusunda ihtilâf vardır. Hanefî, Mâlikî ve Şâfiî fakîhlerine göre böyle bir namaz vardır. Hanefî âlimleri bu namazın dört rekât olduğunu söylerken diğer bazı fakîhler namazın kılınmasının teşvik edildiğini, fakat sayı bildirilmediğini, buna göre imkân ölçüsünde kılınmasının uygun olduğunu belirtmişlerdir. İbn Kayyim el-Cevziyye gibi müctehidlere göre ise böyle bir namaz yoktur; çünkü Hz. Peygamber’in mescide geldiğinde doğruca minbere çıkıp ezanı dinlediği bilinmektedir; ayrıca onun böyle bir namaz kıldığı da sâbit değildir. Sahâbîlerin kıldığı ise nâfile namazdan ibarettir.2051
B) Cumanın farzı. Cumanın farzının İki rekât olup cemaatle kılınacağı konusunda ittifak vardır.
C) Cumadan sonra sünnet. Bu konuda birbirinden farklı rivâyetler bulunduğu için bunları değerlendirme ve uzlaştırma konusunda da çeşitli görüşler ortaya çıkmıştır. Hanbelîler iki, dört ve altı rekâtla ilgili hadislere bakarak namazın câiz olduğuna, hiç kılınmaması halinde de bir sorumluluk bulunmadığına kanaat getirmişlerdir. Ebû Hanîfe dört, Ebû Yûsuf ve Muhammed dördü bir, ikisi de bir selâmla kılınmak üzere toplam altı rekâtı tercih etmişlerdir. İmam Şâfiî ise iki selâmda dört rekâtı benimsemiştir. İbn Kayyim ve Şevkânî gibi bazı müctehidler, bütün rivâyetleri bir arada değerlendirdikten sonra câmide kılınırsa dört, evde kılınırsa iki rekât sünnetin bulunduğu sonucuna varmışlardır. İlgili naslarla bunların müctehidler tarafından yapılan yorum ve açıklamalarının ortak noktası alındığı takdirde cuma namazının şu kısımlardan oluştuğu söylenebilir: Cumadan önce vakit uygun ise bir miktar nâfile namaz, câmiye girince iki rekât tahiyyetü’l-mescid, İmamın okuduğu ve cemaatin dinlediği hutbe, cemaatle kılınan iki rekât farz, bundan sonra câmide dört veya başka yerde iki rekât sünnet.
D) Zuhr-i âhir. Cumanın sıhhat şartları ve özellikle bir yerde tek câmide kılınması şartı üzerindeki ihtilâf, Hz. Peygamber ile sahâbe zamanında olmayan bir namazın kılınması sonucunu doğurmuştur. Şâfiîler’e göre bu namaz o günün öğle namazıdır. İmam Şâfiî’nin el-Üm’deki açık ifadesine göre cuma namazı bir yerleşim yerinde ve ancak tek câmide kılınır. Birden fazla câmide kılınmış olursa ilk kılanların İmamları kim olursa olsun cumaları sahihtir, diğerlerininki sahih olmadığı için yeniden öğle namazı kılmaları gerekir. Hangi câmide cuma namazının daha önce kılındığı bilinmiyorsa cemaatin tamamı yeniden öğle namazı kılar. İmam Şâfiî’den sonra yetişen mezhep âlimleri, bir câminin cemaati almaması durumunda ikinci câmide de cuma namazını kılmanın câiz ve sahih olduğu görüşünü benimsemiş, fakat bu takdirde öğle namazını edâ etmenin uygun olacağını ileri sürmüşlerdir. İzdiham bulunmadığı halde birden fazla câmide cuma kılınırsa
2049] İbn Mâce, Cum'a, 10, 11
2050] Neylü'l-Evtâr, 3/272-275
2051] İbn Kudâme, 2/269; İbn Kayyim el-Cevziyye, 1/431-440; İbnu’l-Hümâm, 1/422; Şah Veliyyullah ed-Dihlevî, s. 445-447
CUM’A NAMAZI
- 441 -
ayrıca öğleyi kılmak farz, izdiham sebebiyle kılınmışsa öğleyi kılmak menduptur. Aslında Şâfiî’nin ictihadında kendi içinde tutarlılık vardır; çünkü ona göre cumanın tek câmide kılınması şarttır. Bu şart gerçekleşmeyince cuma namazı sahih değildir ve dolayısıyla öğle namazı borç olarak durmaktadır, bu durumda öğlenin kılınması tabiidir. Hanbelîler de bu konuda Şâfiîler gibi düşünmektedir. Hanefî fakîhleri ise birden fazla câmide kılınan cumanın sıhhati konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Ancak Ebû Hanîfe’ye de atfedilen İmam Muhammed’in görüşü, izdiham bulunsun bulunmasın birden fazla câmide kılınan namazın sahih olduğudur. Serahsî ve İbnu’l-Hümâm gibi mezhebin müctehid âlimleri de bu görüşün sahih olduğunu açıklamış ve tercihlerini bu yönde kullanmışlardır.
Buna rağmen bazı Hanefî âlimleri ihtiyat gerekçesiyle zuhr-i âhir diye bir namazın kılınmasını uygun görmüşler, şüphe bulunursa bu namazın farz, bulunmazsa mendup olduğunu söylemişlerdir. Zuhr-i âhir “son öğle namazı” demek olup bu namaza, “Vaktine yetiştiğim halde henüz edâ etmediğim yahut henüz üzerimden düşmeyen son öğle namazını kılmaya” şeklinde niyet edilir.2052
Bu namazın kılınmaması gerektiğini, İslâm’da böyle bir namazın bulunmadığını savunanlar da iki gruba ayrılmaktadır:
a) Cuma namazını korumak gerekçesiyle zuhr-i âhire karşı çıkanlara göre cuma namazı çok önemli bir ibâdettir. İfa edilen bir ibâdetle ilgili şüphe ise onu hükümsüz kılar. Yukarıda kaydedilen niyette “öğle namazının kılınmamış veya borçtan düşmemiş olduğu” açıkça zikredilmek sûretiyle kılınmış bulunan cuma namazının geçersizliği ifade edilmiş olmaktadır. Böyle bir niyet ve ifade, sonuç olarak cuma namazının iptali anlamına gelir. Ayrıca bu namazın kılındığını gören halk cumanın değil öğle namazının farz olduğunu yahut aynı vakitte biri cuma, diğeri öğle olmak üzere iki namazın farz kılındığını zanneder; böylece dinde olmayan bir ibâdeti farz telakki etmiş olur. Bu sebeplerle zuhr-i âhir namazını kılmak mekruhtur.2053
b) Bid’at ve abesle iştigal gerekçesine dayanan Şevkânî, Azîmâbâdî, Şebrâmellisî, Mustafa el-Galâyînî, Cemâleddin el-Kâsımî, Reşîd Rızâ gibi âlimlere göre ise sıhhat şartları bulunmadığı takdirde bâtıl olan bir namazı (cumayı) kılmak câiz değildir. Tercih edilen ictihada göre cuma namazının sıhhat şartları bulunuyorsa bu namaz sahih olup öğle namazının yerine geçmiştir, yeniden bir namaz kılmaya gerek yoktur. Nitekim Rasûlullah, sahâbe, tabiîn ve müctehid imamlar devrinde böyle bir namaz kılınmamıştır; dinde olmayan bir ibâdeti âdet haline getirip ona katmak ve halkın uygulamasını sağlamak tasvip edilmeyen bir bid’at, hatta bir haram olup bunu yapanlar günah işlemiş olurlar.2054
İhtiyat gerekçesiyle sonradan ortaya konmuş bulunan zuhr-i âhir namazının kılınmaması gerektiğini savunanların delilleri daha güçlü ve tutarlı görünmektedir. Gerek ibâdetlerde gerekse dinin diğer hükümlerinde mezhepler arasında, bazan bir mezhebin kendi içinde birçok ihtilâflar, farklı görüşler ve değerlendirmeler mevcuttur. Uygulamada ise müslümanlar ibâdet ve işlemlerini her mezhep ve görüşe göre ayrı ayrı tekrarlayarak yapmazlar. Bir mezhebi veya
2052] İbn Âbidin, 1/595; Yûsuf en-Nebhânî, s. 6 vd.; Muhammed Bahît, s. 14, 22
2053] İbn Nüceym, 2/154-155; Haskefî, 1/595; Mehmed Zihni, 2/535-536; Cemâleddin el-Kâsımî, s. 50
2054] Şevkânî, 3/299; Azîmâbâdî, 3/406; Cemâleddin el-Kâsımî, s. 49-51; Reşîd Rızâ, 1/199-200, 301-305, 3/941; 4/1551, 1591; V1/2521
- 442 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müctehidi tercih eder, onun ictihadına göre dinî hayatlarını sürdürür, bunun geçerli, sahih ve makbul olduğuna inanırlar. İctihad ve ihtilâfa açık bırakılan konularda müctehidlerin vardıkları sonuçlara göre hareket eden halkın amelleri dinen makbul sayılmış, mükelleflerden bundan fazlası istenmemiştir. Cuma namazını da bu genel kuralın dışında tutmaya gerek yoktur. Bir yerde herhangi bir mezhep, müctehid veya fetvaya göre cumanın vücûb ve sıhhat şartlarının gerçekleştiğine inanılıyorsa orada cuma namazı kılınır, inanılmıyorsa öğle namazı kılınır. Olmayan namazları icat ederek farz namazları geçersiz kılmak veya şüpheli göstermek müslümanları güçlüğe mâruz bırakıp sünnetten ayrılmaya yönlendirmek anlamına gelir ki bu kesinlikle câiz değildir. 2055
Cum’a Arapça bir isim olup, “toplanma, bir araya gelme, toplu dostluk” anlamlarına gelir. Sözlükte Cum’a ve cumea şeklinde de okunur. Bir terim olarak perşembe günü ile cumartesi arasındaki günün adı olduğu gibi, aynı gün öğle vaktinde kılınan iki rekât farz namazın da adıdır. Cum’a gününe, müslümanların ibâdet için mescidde toplanmaları sebebiyle bu isim verilmiştir.2056
Hafta günlerine İslâm’dan önce verilen isimler şimdiki isimler olmayıp cum’a gününe “yevmu’l-arube” denirdi.2057 Süheylî’ye göre bu isim süryânîce olup “rahmet” manasına gelmektedir. Cum’a’dan sonraki günler de “şeyar: cumartesi”, “evvel: pazar”, “ehven: pazartesi”, “cebar: salı”, “debar: çarşamba”, “mûnes: perşembe” idi. Araplar’da günlerin bu eski isimlerinin ne zaman değiştirildiği konusunda şu bilgiler vardır; Arûbe yerine cum’a adını veren, bir rivâyete göre Hz. Peygamber’in (s.a.s.) dedelerinden Kâ’b İbn Lüeyy’dir. İbn Sîrîn’den gelen bir başka rivâyete göre de bu ad cum’a namazı henüz farz kılınmadan evvel Medine’de bulunan müslümanlar tarafından verilmiştir. İbn Sîrîn’in rivâyeti şöyledir: “Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine’ye hicret etmeden ve cum’a âyeti nâzil olmadan önce Medineliler cum’a namazı kılmışlardı.” Ensâr: “Yahûdilerin bir günü var, her yedi günde biraraya toplanıyorlar, hristiyanların da öyle. Bizim de bir toplanma günümüz olsun, o günde Allah’ı zikredelim; şükredelim.” dediler. Bunun üzerine: “sebt: cumartesi günü yahûdilerin, ahad: pazar günü hristiyanların, o halde bunu arube: günü yapâlim.” demişlerdi. Bu sûretle Es’ad İbn Zürâre’nin yanında toplandılar, Es’ad b. Zürâre (r.a.) onlara iki rekât namaz kıldırdı ve vaaz etti. Toplandıkları âna “cum’a” adını verdiler. O da onlara bir koyun kesti, ondan kuşluk ve akşam vakti yediler. Daha sonraları da cum’a âyeti nâzil oldu.2058
İbn Hazm da: “Cum’a ismi, İslâmî olup, İslâm’dan evvelki günlerde kullanılmazdı. Câhiliyye devrinde o güne arube denilirdi. İslâm döneminde o gün namaz için toplanıldığından “cum’a” ismi verilmiştir.” der. İbn Huzeyme’nin Selmân-ı Fârisî’den yaptığı bir rivâyete göre, bir defa Peygamberimiz (s.a.s.) Selmân’a: “Selmân, sen Cum’ayı ne zannediyorsun?” diye sorunca o da: “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir.” der. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.) “Senin atan Âdem (a.s.)’in yaratılışı işte o gün oldu, yani vücudunun bütün parçaları o gün bir araya getirildi.” buyurmuştur. Ebû Hüreyre’den rivâyet edilen başka bir hadiste de: “Üzerine güneş doğan günlerin en hayırlısı Cum’a günüdür: Âdem (a.s.) o gün yaratıldı, o gün Cennet’e girdi, yine o gün Cennet’ten çıkarıldı. Bir de kıyâmet Cum’a günü kopacaktır.”
2055] Hayreddin Karaman, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 8, s. 85-89
2056] Zebidî, Tâcu'l-Arûs, 5306; Kurtubî, el-Câmi'li Ahkâmi'l-Kur'ân, 18/97, 98
2057] Kurtubî, Tefsir, 18/99
2058] 62/Cum'a, 9
CUM’A NAMAZI
- 443 -
buyurulmuştur.2059 Diğer bir rivâyette de, yukarıdaki sözlere ilâveten şu cümleler yer almıştır: “...O gün tevbesi kabul olundu ve o gün vefat etti. Kıyâmet de o gün kopacaktır. İns ve Cin’den başka hiçbir mahlûk yoktur ki, Cum’a günü tan yeri ağardıktan gün doğuncaya kadar -kıyâmet belki bu gün kopar korkusu ile- kulak kabartmasın. Bir de o günün içinde öyle bir saat vardır ki, hiçbir müslüman kul tesadüfen o esnada namaz kılıp Allah’tan bir hacetini dilemez ki, onu Allah O’na vermesin. “
İbn Hacer’e göre Cum’a Mekke’de farz olmuştur. Fakat müslümanların azlığı ve açıktan namaz kılacak derecede güçlü olmamaları nedeniyle Mekke’de Cum’a kılmak mümkün olmamıştır. Ancak şartlar tahakkuk etmeden Cum’anın farz kılınması garip görünmektedir. Bu nedenle diğer âlimler, Mekke’de Cum’a için sadece izin verilmiş olabileceği kanaatindedirler. İbn Abbas’ın şu rivâyeti de bu görüşü desteklemektedir: “Rasûlullah (s.a.s.), hicret etmeden önce Cum’a namazının kılınması için izin verilmiştir. Fakat Mekke’de Cum’a kıldırmaya gücü olmadı. Onun için, daha önce Medine’deki müslümanlara İslâm’ı öğretmek için gönderilmiş olan Mus’ab İbn Umeyr’e mektup yazarak: “Yahûdilerin açıktan Zebûr okudukları güne bak, siz de kadınlarınızı ve oğullarınızı toplayın da zeval vaktinden sonra Allah’a iki rekât (namaz) ile takarrub edin.” Bu emir üzerine Mus’ab, Medine’de ilk Cum’a kıldıran kişi olmuştur. Bu görevi Peygamber Medine’ye gelinceye kadar sürdürmüştür.”2060 Mus’ab’ın (r.a.) Cum’a namazı kıldırdığı ilk cemaatin sayısı, on iki idi.
İbn Hacer’in Cum’a namazının Mekke’de farz kılındığı halde, orada kılınmayışını sayı azlığına bağlanmasının geçerli olabilmesi ihtimali uzaktır. Çünkü Cum’a namazının kılınabilmesi için kırk kişinin varlığı gerekecek olsa bile, bu sayıda müslüman o tarihlerde bir araya rahatlıkla gelebilirdi. Ancak Cum’a namazının açık kılınması gereği ve Rasûlullah ile müslümanların o sıralarda gizlenmiş bulunmaları nedeniyle kılamamış olmaları düşünülebilir. Kanaatimize göre bu, sıradan bir izin olarak da değerlendirilemez. Çünkü Yüce Allah’ın ve Rasûlü’nün izinleri bile emir gibi uyulması gerekli hükümlerdir. Özellikle bu konu ibâdetlerle ilgili olursa emir durumu daha güçlüdür. Bu konuda cihada izin veren2061 âyetini gözönünde bulundurabiliriz.
Diğer taraftan Cum’a namazının farziyetini bildiren âyet2062 bilindiği gibi Medine’de ve Hicret’ten sonraki yıllarda nâzil olmuştur. Bu durum ise bizlere abdestin farziyeti ile ilgili âyetin nüzulünü hatırlatmaktadır. Namaz için abdest almak bilindiği gibi peygamberliğin ilk dönemlerinde farz kılındığı halde, ilgili âyet daha sonraları Medine’de nâzil olmuştur. Demek oluyor ki bazı hükümler teşrî edilirken, ilgili olan âyet, daha sonra inmiş olabilir. Bu, hükmü pekiştirmek için olabildiği gibi, nüzul için gerektirici bir münasebete kadar bekletilmesi ve böylece daha etkileyici bir hal alması hikmetine de dayalı olabilir.
Cum’a’yı ilk kıldıranların Es’ad İbn Zürâre ile Mus’ab İbn Umeyr oldukları hakkındaki rivâyetlerin arasını birleştirmek gerekirse; Mus’ab’ın, Medine’nin merkezinde ve Peygamber’in (s.a.s.) emri üzerine Cum’a namazı kıldırdığı; Es’ad’ın ise Medine yakınında bir yerde ve Peygamber’in (s.a.s.) emri gelmeden kıldırdığı
2059] Müslim, Cum’a, 5
2060] Suyütî, ed-Dürru'l-Mensûr, V1/218, Dâre Kutnî'den naklen: İbn Sa'd, Tabakat, 3/118
2061] 22/Hacc, 39
2062] 62/Cum’a, 9-11
- 444 -
KUR’AN KAVRAMLARI
söylenebilir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kıldırdığı ilk Cum’a namazı, Rânûna’ denilen yerde Sâlim İbn Avf mescidindedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine’ye hicret buyurduğunda ilk olarak Kuba’da Amr İbn Avfoğullarına misafir oldu. Orada pazartesi, salı, çarşamba ve perşembe günleri kalıp, Kuba Mescidinin temelini attı; sonra Cum’a günü Medine’ye gitmek için yola çıktı. Benû Sâlim yurduna gelince Cum’a namazı vakti girmişti. Orada hutbe okuyup ilk defa Cum’a namazını kıldırdı. Bu, Hz. Peygamber’in kıldırdığı ilk Cum’a namazıdır. Cum’a’yı farz kılan âyet bundan önce nâzil olmuştur. Medine hâricinde ilk Cum’a namazı kılınan yer de Bahreyn’de “Cevâsa”da Abdi Kays Mescidi’dir.
İslâm’da Cum’a gününün dünyanın başlangıcına, sonuna ve âhirete kadar uzanan bir yeri ve değeri vardır. Diğer semâvî dinlerde de Cum’a gününe dikkat çekilmiş, fakat onlar bunu terkederek başka günlere yönelmişlerdir. Ebû Hüreyre’den Allah Rasûlû’nün şöyle dediği nakledilmiştir: “Bizler, bizden önce kitap verilenlere göre en sonuncusuyuz. Kıyâmette ise en öne geçeceğiz. Onlar, Allah’ın kendilerine farz kıldığı bu Cum’a gününde ihtilâfa düştüler. Allah onu bize gösterdi. Diğer insanlar bu konuda bize uyuyorlar. Ertesi gün yahûdilerin, daha ertesi gün ise hristiyanlarındır.”2063
Yine Ebû Hüreyre’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Rasûlullah’a (s.a.s.) Cum’a gününe niçin bu adın verildiği sorulduğu zaman şöyle cevap vermiştir: “Babanız Âdem’in yaratılışı o günde oldu. Kıyâmet o günde kopacak, yeniden dirilme ve insanların hesap için yakalanması o günde olacaktır. Cum’a gününün üç saatinin sonunda öyle bir an vardır ki, o anda duâ edenin duâsı kabul olunur.” 2064
“Her kim Cum’a günü, cenâbetten gusül eder gibi güzelce gusleder, sonra da ilk saatte yola çıkarsa bir deve kurban etmiş gibi olur. İkinci saatte yola çıkarsa bir sığır kurban etmiş gibi olur. Üçüncü saatte yola çıkarsa bir koç kurban etmiş gibi olur. Dördüncü saatte yola çıkarsa bir tavuk kurban etmiş (sadaka vermiş) gibi olur. Beşinci saatte yola çıkarsa bir yumurta tasadduk etmiş gibi olur. İmam Cum’a namazı için iftitah tekbiri alınca melekler hazır olur, okunan Kur’ân’ı dinlerler. “ 2065
Cum’a namazını terk edenler için de hadis-i şeriflerde şu tehditler vârid olmuştur: “Birtakım insanlar ya Cum’a namazını terk etmeyi bırakırlar, yahutta Allah onların kalplerini mühürler artık gafillerden olurlar.” 2066
“Her kim önemsemediği için üç Cum’a yı terk ederse, Allah onun kalbini mühürler. “ 2067
“Bir kimse Cum’a günü gusleder, elinden geldiği kadar temizlenir, yağ veya koku sürünür, sonra mescide gider, bulduğu yere oturur ve namazını kılar, hutbeyi dinlerse; geçen Cum’a’dan o Cum’a ya kadar işlemiş olduğu günahları affolunur.” 2068
Cum’a namazının farziyyeti Kitab, Sünnet ve icmâ-i ümmet ile sâbittir. Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler, Cum’a günü namaz için çağrıldığınız zaman, Allah’ı anmağa koşun; alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha
2063] Buhârî, Cum'a 1; Müslim, Cum'a hadis no: 856. Müslim'in lafzı az farklıdır
2064] Ahmed bin Hanbel, 2/311
2065] Müslim, Cum’a 2, hadis no: 850
2066] Müslim, Cum’a 12, hadis no: 865
2067] Ebû Davûd, Salât 210
2068] Buhârî, Cum’a 6
CUM’A NAMAZI
- 445 -
hayırlıdır.” 2069
İbn Mâce’de mevcut Hz. Câbir’den (r.a.) rivâyet edilen şu hadis, Cum’a’nın farziyyetinin sünnetle delilidir: “Ey insanlar, ölmeden önce Allah’a tevbe ediniz. (Başka işlerle) meşgul olmadan önce de sâlih ameller işlemeye çalışınız. Allah’ı çokça zikretmek ve gizli ve açık olarak çokça sadaka vermek sûretiyle sizin ile Rabbiniz arasındaki bağı güçlendiriniz. (Böyle yaparsanız) hem rızıklanırsınız, hem de (Allah tarafından) hatırınız hoş tutulur. Şunu bilin ki: Yüce Allah şu bulunduğum makamda, şu günümde, şu ayımda ve şu yılımda sizlere Cum’a’yı farz kılmış bulunuyor. Ve bu kıyâmete kadar böylece devam edecek. Benim hayatımda, ya da benden sonra adâletli veya zâlim bir imamı bulunduğu halde, onu hafife alarak yahut da inkâr ederek kim terkederse; Allah, onun iki yakasını bir araya getirmesin, hiç bir işini mübârek kılmasın. Haberiniz olsun, böyle bir kimsenin ne namazı vardır ne zekâtı, ne haccı, ne orucu ve ne de iyiliği. Tâ ki tevbe edinceye kadar. Artık kim tevbe ederse, Allah onun tevbesini kabul etsin. Şunu da bilin ki: Hiç bir kadın bir erkeğe imam olmasın. (Okuması düzgün olmayan bir bedevî) Arap, bir muhâcirin önüne geçip imam olmasın. Fâcir bir kimse de, kılıcından ya da copundan korktuğu bir zorbanın kendisini zorlaması hali dışında da mü’min bir kimseye imam olmasın.” 2070
Hz. Peygamber’in Benû Sâlim yurdunda kıldırdığı ilk Cum’a namazında cemaatin kırk veya yüz kişi olduğu söylenir. Bu mescide sonradan “Mescid-i Cum’a” adı verilmiştir. Cum’a âyetinin Mekke’de nâzil olduğu da ihtimal dâhilindedir. Peygamber (s.a.s.) Cum’a hutbesi için bir hurma kütüğü edinmiş, ensârdan bir kadının aynı zamanda marangoz olan kölesinin ılgın ağacından yaptığı üçayaklı minber, mescide konuncaya kadar onun üzerinde Cum’a hutbelerini okumuştur. Yeni minber gelip de Peygamber (s.a.s.) hutbe için üzerine çıkınca eski hurma kütüğünden deve iniltisi gibi bir ses çıkmış, Peygamber de inerek elini üzerine koyunca susmuştur. Bu hâdise Hz. Peygamber’in bir mûcizesi olarak “Ciz’u’n-nahle” adıyla meşhur olmuştur.
Peygamber (s.a.s.) câmiye girince, cemaata selâm verir; minbere çıkınca, onlara döner ve ikinci bir selâmdan sonra otururdu. Bu oturuşa “Celsetu’l-istirâha” denir. Bilâl ezan okumaya başlar; bitirince, Peygamber (s.a.s.) kalkarak hamd ve senâdan sonra, vaaz ve nasihatı içeren bir hutbe okurdu. Bir müddet oturduktan sonra tekrar kalkıp ikinci hutbeyi de okur ve minberden inerdi. Kamet getirildikten sonra iki rekât olarak Cum’a namazını kıldırırdı. Cum’a namazının ilk rekâtında ekseriyetle Cum’a sûresini ve ikinci rekâtta da Münâfıkun sûresini yüksek sesle okurdu. Cemaat en fazla Cum’a namazında toplandığı için, Cum’a sûresini okumakla, onlara Cuma’nın âdâb ve erkânını öğretmiş ve Münâfıkûn sûresini okumakla da, münâfıklardan sakınmaları lüzumunu ihtar etmiş oluyordu. Sonraları ilk rekâtta A’lâ ve ikincide de Ğâşiye sûrelerini okuduğu rivâyet edilmiştir.
Halife Hz. Ebû Bekir ve sonra Hz. Ömer (r.a.) zamanında bu şekilde Cum’a namazı kılındı ise de; Halife Hz. Osman (r.a.) zamanında şehrin nüfusunun arttığı ve halkın câmiden uzak yerlerde ikamet ettiği gözönünde tutularak, namaz
2069] 62/Cum’a, 9
2070] İbn Mâce, Sünen, İstanbul 1401, 1/343, Hadis no: 1081. İbn Mâce bu hadisin senedinde bulunan Ali b. Zeyd ve Abdullah b. Muhammed el-Adevî sebebiyle isnâdının zayıf olduğunu belirtir.
- 446 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vaktinin geldiğini ilân için mescidin dışında bir ezan okutturulmaya başlandı. Bu ezan Zavra’da okunuyordu. Hz. Osman’ın okuttuğu bu ezan (dış ezan) diğer memleketlerde de okunmaya başlandı. Kendisinden seksen sene sonra Hişam b. Abdu’l-Melik de bu dış ezanın hâriçte, meselâ Medine’nin Zavra’sı gibi şehrin ortasında okunacak yerde, câmiin minaresinde okunmasını emretti.
Böylece kitap, sünnet ve icma-i ümmet ile sâbit olan Cum’a namazı gücü yeten ve şartları kendinde bulunan her mükellef müslümana farz-ı ayındır. İki rekât olan Cum’a namazını herhangi bir sebepten kılamamış olanlar, öğle namazını dört rekât olarak kılarlar. Bütün namazlarda şart olan İslâm, akıl, büluğ, tahâret şartlarından başka Cum’a namazının farziyet ve edâsının şartları vardır.
Cum’a Namazının Farz Olmasının Şartları
Cum’a namazı; namaz, oruç, hac, zekât kelimeleri gibi, fıkıh usulü açısından “kapalı anlatım (mücmel)” özelliği olan bir terimdir. Bu yüzden onun kılınış şekil ve şartları âyet, hadis ve sahâbe açıklamalarına ihtiyaç gösterir. Çünkü Allah elçisi “Namazı benim kıldığım gibi kılınız” 2071 buyurmuştur.
Câbir b. Abdullah’ın naklettiği bir hadiste şartlar şöyle belirlenmişti:
“Allah’a ve âhiret gününe inananlara Cum’a namazı farzdır. Ancak yolcu, köle, çocuk, kadın ve hastalar bundan müstesnadır” 2072 Bu istisnâların dışında kalan her müslüman erkek bu namazla yükümlü demektir. Buna göre şartlar şöyledir:
A) Erkek olmak: Cum’a namazı kadınlara farz değildir. Ancak namazı cemaatle kılarlarsa bu yeterli olup öğle namazını kılmaları gerekmez.2073
B) Hür olmak: Hürriyetten yoksun bulunan esir ve kölelerle, ceza evindeki hükümlülere, Cum’a günü öğle namazını kılmaları yeterlidir, Cum’a namazı farz değildir. Ancak anlaşmalı (mükâteb) kölelerle, kısmen âzad edilmiş kölelere farzdır. Kendisine Cum’a namazı farz olmayan köle esir veya mahkûmlar her ne sûretle olursa olsun, Cum’a’yı kılmış olsalar, sahih olur.
C) Mukîm olmak: Yolcuya Cum’a namazı farz değildir. Çünkü o, yolda ve gittiği yerlerde genel olarak güçlüklerle karşılaşır. Eşyasını koyacak yer bulamaz veya yol arkadaşlarını kaybedebilir. Bu sebeple ona bazı kolaylıklar getirilmiştir.
D) Hasta olmamak veya bazı özürler bulunmamak: Namaza gidince hastalığının artmasından veya uzamasından korkan kimselere Cum’a farz olmaz. Yine, hasta bakıcı, âciz ihtiyar, gözü görmeyen, ayaksız, kötürüm ve müslümanlar Cum’a’yı kılarken onların güvenliğini sağlamakla görevli olan emniyet nöbetçisi gibi özrü bulunanlar, vakit bulunca öğle namazı kılmakla yetinirler. Ancak bu kimseler cemaatle Cum’a namazına katılırlarsa yeterli olur.2074
Ayrıca, düşman korkusu, şiddetli yağmur ve çamur, ağır bir hastaya bakma gibi özürler de Cum’a namazını kılmamayı mübah kılan özürlerdir. Körün, elinden tutup câmiye götürecek kimsesi olursa, Cum’a’yı kılması İmam Ebû Yusuf ve Muhammed’e göre farz olur. Üzerlerine Cum’a namazı kılması farz olmayan
2071] Buhârî, Ezan 18; Edeb 27
2072] Ebû Dâvud, 1/644, h. no: 1067; Dârakutnî, 2/3; Bağavî, Şerhu's-Sünne, 1/225
2073] es-Serahsî, 2/22, 23; İbn Abidin, Reddü'l-Muhtâr, 1/591, 851-852
2074] es-Serahsî, 2/22, 23; İbnu’l-Humam, Fethu'l-Kadir, 1/417
CUM’A NAMAZI
- 447 -
müslüman kimseler, Cum’a’yı kılmaya imkân bularak kılsalar, vaktin farzını edâ etmiş olurlar, artık o günün öğle namazını kılmaları gerekmez. Cum’a namazı kılmaları farz olmayan kimseler, bulundukları bölgede Cum’a namazı kılınıyor ise, öğle namazını cemaatle değil, yalnız başlarına kılarlar. Bulundukları bölgede Cum’a namazı kılınmıyor ise, öğle namazlarını cemaatle kılabilirler.2075
Hanefî Fıkhına Göre Cuma Namazının Sahih Olması İçin Şartlar ve Hanefîlerin Delilleri
Cum’a namazının sahih olması için gerekli şartlar (edâsının şartları)
Kılınan bir Cum’a namazının geçerli olması için aşağıdaki şartların bulunması gerekir:
A) Cum’a Kılınacak Yerin Şehir veya Şehir Hükmünde Olması
Bu şart, bazı nakillere ve sahâbe uygulamalarına dayanır. Hz. Ali’den şöyle dediği nakledilmiştir: “Cum’a namazı, teşrik tekbirleri, Ramazan ve Kurban Bayramı namazları, yalnız kalabalık şehir veya kasabalarda edâ edilir.” İbn Hazm (ö. 456/1063) bu naklin sağlam olduğunu ortaya koymuş, Abdurrezzak aynı hadisi Ebû Abdirrahman es-Sülemî aracılığı ile Hz. Ali’den rivâyet etmiştir. Hz. Ali’nin sözü İslâm hukukçularınca bu konuda yeterli bir delil sayılmıştır.2076
Bu konuda rivâyet edilen nakillerde geçen “kalabalık şehir” sözü İslâm hukukçularınca şöyle tarif edilmiştir:
Ebû Hanife (ö. 150/767)’ye göre valisi, hâkimi, sokak, çarşı ve mahalleleri olan yerleşim merkezleri “kalabalık şehir” niteliğindedir. Ebû Yusuf, (ö. 182/798) halkı en büyük mescide sığmayacak kadar kalabalık olan yerleri şehir sayarken İmam Muhammed, (ö. 189/805) yöneticilerin şehir olarak kabul ettikleri yerleri şehir kabul eder.
İmam Şâfiî (ö. 204/819) ve Ahmed İbn Hanbel (ö. 241/855) bu konuda nüfus sayısı kriterini getirir. Onlara göre, kırk adet akıllı, ergin, hür ve mukîm erkeğin yaz-kış başka beldeye göç etmeksizin oturdukları yerleşim merkezleri şehir sayılır ve kendilerine Cum’a namazı farz olur.2077
İmam Mâlik (ö. 179/795)’e göre, mescidi ve çarşısı olan her yerleşim merkezi şehir sayılır. Köy ve şehir kelimeleri eş anlamlıdır. Nüfuz az olsun çok olsun hüküm değişmez. Cum’a namazının küçük yerleşim merkezlerinde de kılınabileceğini söyleyenlerin dayandığı deliller şunlardır:
1) Ebû Hüreyre, (ö. 58/677) Bahreyn’de görevli iken Hz. Ömer’e Cum’a namazının durumunu sormuş, Hz. Ömer kendisine; “Nerede olursanız olunuz, Cum’a namazını kılınız” şeklinde cevap vermiştir.
2) Ömer b. Abdülazîz, (ö. 101/720) komutanı Adiy b. Adiy’e yazdığı mektupta, (ahâlisi) “çadırda yaşamayan herhangi bir köye gelince: orasının halkına
2075] Hamdi Döndüren, M. Beşir Eryarsoy, Cengiz Yağcı, Şamil İslâm Ans., c. 1, s. 323-326
2076] Abdurrezzak, el-Musannef, 3/167-168, h. no: 5175, 5177; İbn Ebî Şeybe bunu Abbad b. el-Avvâm'dan, benzerini Hasan el-Basrî, İbn Sîrîn ve İbrahim en-Nehâî'den nakletmiştir; İbnu’l-Hümam, a.g.e., 1/409
2077] es-Serahsî, a.g.e. 2/24, 25; el-Kâsânî, 1/259; el-Cezerî, Kitabü'l-Fıkh ale'l-Mezâhibi'l-Erbaa, Mısır (t.y.) 1/378, 379; Abdurrahman el-Mavsılî, el-İhtiyâr, Kâhire (t.y.) 1/81
- 448 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Cum’a namazı kıldıracak bir görevli tayin et” demiştir.
3) İmam Mâlik, ashâb-ı kirâmın Mekke ile Medine arasında su başlarında Cum’a namazını kıldıklarını nakleder ve o yörelerde herhangi bir şehir bulunmadığını belirtir.2078
4) İbn Abbas, Medine’deki Peygamber mescidinden sonra ilk Cum’a namazının Bahreyn’de “Cuvâsâ” denilen bir köy (karye)de kılındığını söylemiştir.2079
Cum’a namazının büyük yerleşim merkezlerinde kılınacağı görüşünde olan İslâm hukukçuları yukarıdaki delilleri şöyle değerlendirmişlerdir:
1) Hz. Ömer’in sözü, ashâb-ı kirâm arasında çöllerde ve sahralarda Cum’a namazı kılınamayacağı bilindiği için, “hangi şehirde bulunursanız bulunun, Cum’a namazı kılın” şeklinde anlaşılmıştır.
2) Ömer b. Abdülaziz’in sözü, kişisel bir görüş olduğu için delil sayılmamıştır.
3) Kendilerinde Cum’a kılındığı bildirilen “Eyle”, Bahr-ı Kulzüm üzerinde önemli bir iskele, “Cuvasâ” da Bahreyn’de Abdulkays’a ait bir kaledir. Buraları “köy (karye)” olsalar bile, devletçe tayin edilen yöneticileri ve zabıta kuvvetleri bulunduğu için şehir hükmünde sayılırlar.2080 İbn Abbas’ın sözünde, Cüvâsâ için, “köy” denilmesi, o devirlerde buranın “şehir” sayılmasına engel değildir. Çünkü onların dilinde karye kelimesi şehir anlamında da kullanılıyordu. Kur’ân-ı Kerîm’de de bu anlamda kullanılmıştır. “Bu Kur’ân, iki köyden ulu bir adama indirilmeli değil miydi?”.2081 Âyetteki “iki köy (karye)” den maksat Mekke ile Tâif’dir. Diğer yandan Mekke şehrine “Ümmü’l-Kura (köylerin anası)” adı verilmiştir.2082 Mekke’nin şehir olduğunda şüphe yoktur. Cuvâsa da bir kale olduğuna göre; hâkimi, yöneticisi ve âlimi vardır. Bu yüzden es-Serahsî, (ö. 490/1097) Cuvâsâ için eş anlamlısı olan “şehir (mısr)” kelimesini kullanır.2083 Abdurrezzak, Hz. Ali’nin Basra, Kûfe, Medine, Bahreyn, Mısır, Şam, Cezire ve belki Yemen’le Yemâme’yi şehir (mısr) kabul ettiğini belirtir.2084
Ebû Bekir el-Cassâs, (ö. 370/980) “Eğer Cum’a, köylerde câiz olsaydı, şehir hakkında olduğu gibi, insanların ihtiyacı yüzünden, bu da tevâtüren nakledilirdi” der ve Hasan’dan, Haccac’ın şehirlerde Cum’a’yı terkedip, köylerde ikâme ettiğini nakleder.2085
İbn Ömer, (ö. 74/693) “Şehire yakın olan yerler, şehir hükmündedir” derken, Enes b. Mâlik, (ö. 91/717) Irak’ta bulunduğu sırada Basra’ya dört fersah uzaklıktaki bir yerde ikamet eder ve Cum’a namazına kimi zaman gelirken kimi zaman da gelmezdi. Bu durum onların Cum’a’yı yalnız şehir merkezlerinde câiz gördüklerine delâlet eder.2086
2078] es-Serahsî, a.g.e., II, 23, Ahmed Naim, Tecrid-i Sarih Terc. ve Şerhi, 3/45, 46
2079] Buhârî, Cum'a, 2/1, s. 215); Bağavî, a.g.e., 4/218; İbnu’l-Hümâm, a.g.e., 1/409
2080] Ahmed Naim, a.g.e., 3/46
2081] 43/Zuhruf, 31
2082] 42/Şûrâ, 7
2083] es-Serahsî, a.g.e, 2/23
2084] Abdurrezzak, a.g.e., 3/167
2085] el-Cassâs, Akhâmu'l-Kur'ân 5237, 238
2086] el-Cassâs, aynı yer
CUM’A NAMAZI
- 449 -
Uygulama örnekleri:
a) Allah elçisi hayatta bulunduğu sürece, Cum’a namazı yalnız Medine şehir merkezinde kılınmış ve çevrede bulunanlar da namaz için merkeze gelmişlerdir. Hz. Âişe (ö. 57/676)’den, şöyle dediği nakledilmiştir: “Müslümanlar Hz. Peygamber devrinde Medine’ye Cum’a namazı için yakın menzil ve avâlilerden nöbetleşe gelirlerdi.” Menzil, Medine çevresindeki bağ-bahçe evi demektir. Avali ise, Medine civarında, Necid tarafında, Medine’ye yaklaşık 2-8 mil uzaklıktaki küçük yerleşim merkezleridir. Ashâb-ı Kirâm bu yerlerden nöbetleşe Cum’a namazına geldiklerine göre kendilerine Cum’a namazı farz değildi. Aksi halde kendi yörelerinde Cum’a namazını cemaatle kılmaları veya hepsinin Medine’ye gelmesi gerekirdi. Diğer yandan Allah elçisinin Kubalılar’a, Medine’de Cum’a namazında hazır bulunmalarını emrettiği nakledilir. Kuba, o devirde Medine’ye iki mil uzaklıktadır.
b) Hulefâ-i râşidin döneminde birtakım ülkeler fethedilince, Cum’a’lar yalnız şehir merkezlerinde kılınmıştır. Bu uygulama, onların “şehir (büyük yerleşim merkezi)” olmayı Cum’a’nın sıhhat şartı saydıklarını gösterir. Öğle namazı farz olduğu için, onun Cum’a namazı sebebiyle terkedilmesi kesin bir nass (âyet-hadis) ile mümkün olabilir. Kesin nass ise, Cum’a’nın şehir merkezlerinde kılınması şeklinde gelmiştir. Cum’a İslâmî prensip ve emrin en büyüklerindendir. Bu da en iyi, şehirlerde gerçekleşir.2087
Kaynaklarda verilen bu bilgiler ışığında konuyu aşağıdaki şekilde netleştirmek mümkündür:
a) Şehir ve kasabalar: Valisi, müftüsü, İslâmî hükümleri icra edecek ve hadleri infâz edecek güce sahip hâkimi (kadı) ile güvenliği sağlayacak zabıtası bulunan her yerleşim merkezi “şehir”dir. Sonraki İslâm hukukçularının eserlerinde “yolları, köyleri, çarşı ve pazarları bulunma” özelliği üzerinde durulmamıştır. Çünkü bir şehir veya kasabada bu özellikler zaten vardır. Böyle bir kasabanın gerek mescidinde ve gerekse “Mûsâllâ (namazgâh)” denen yerlerinde Cum’a namazı kılınabilir. Bunda görüş birliği vardır.2088 Bu tarife göre, vilâyet ve kaza merkezleri şehir sayılır. Bunların durumu, şehir olduklarında şüphe bulunmayan Mekke ile Medine’nin durumuna benzer.
b) Şehir hükmünde olan yerler: En büyük mescidi, Cum’a namazı ile yükümlü olanları almayacak kadar kalabalık olan yerleşim merkezleri de “şehir” hükmündedir. Bu, Ebû Yûsuf’un şehir tarifine uygundur. Sonraki İslâm hukukçularının çoğu, bu görüşü izlemişlerdir. Bu yerler resmî bir görevli bulununca, İmam Muhammed’in şehir tarifine de uygun düşer.2089 Bu ölçüye göre, nâhiye merkezleri ile pek çok büyük köyler de şehir hükmünde olur.
B) Devletin İzninin Bulunması
Cum’a namazının sahih olması için “devlet temsilcisinin izni” problemi de İslâm hukukçularınca tartışılmıştır. Bu iznin gerekli olduğunu söyleyenler olduğu gibi aksini savunanlar da bulunmuştur. Biz aşağıda her iki görüşü ve delillerini
2087] es-Serahsî, a.g.e., 2/23; el-Kâsânî, a.g.e., 1/259; İbnu’l-Hümâm, a.g.e., 2/51
2088] İbn Âbidin, a.g.e., 1/546, 547 vd.
2089] es-Serahsî, a.g.e., 2/23, 24; el-Kâsânî, a.g.e., 259, 260; el-Mavsılî, a.g.e., 1/81; el-Cezirî, a.g.e., 1/378, 379
- 450 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vererek, konuyu değerlendirmeye çalışacağız.
1) Hanefîlerin görüşü: Hanefî hukukçularına göre, Cum’a namazı için izin gereklidir. Dayandıkları delil Câbir b. Abdullah ve İbn Ömer’den nakledilen ve yukarıda da daha uzun bir şekilde kaydettiğimiz şu hadistir: “Kim Cum’a namazını ben hayatta iken veya benden sonra adâletli ve câir (zâlim) bir imamı (önderi) varken, onu küçümseyerek veya inkâr ederek terk ederse Allah iki yakasını bir araya getirmesin ve işini bitirmesin.”2090 İbn Mâce bu hadisin senedinde bulunan Ali b. Zeyd ve Abdullah b. Muhammed el-Adevî sebebiyle isnâdı zayıf sayar. Heysemî, hadisin benzerini naklettikten sonra şöyle der: Bu hadisi Taberanî, el-Evsat’ında nakletmiştir. Oradaki senedde Mûsâ b. Atıyye el-Bâhilî vardır. O’nun biyografisini bulamadım. Geri kalan râviler güvenilir.2091 Bu hadiste, Cum’a’nın farzolması için adâletli veya adâletsiz bir yöneticinin bulunması öngörülmüştür. Cum’a namazı büyük cemaatle kılınacağı ve hutbede topluma hitap edileceği için onun toplum düzeni ile yakından ilgisi vardır. Devletten izin alma şartı aranmazsa fitne çıkabilir. Cum’a kıldırmak ve hutbe okumak bir şeref vesilesi sayılarak rekabet doğabilir. Bazı kimselerin çekişme ve ihtirasları cemaatin namazını engelleyebilir. Câmide bulunan her grubun namaz kıldırmak istemesi, Cum’a’dan beklenen faydayı yok eder. Bir grup kılarak, diğerleri çekilse yine amaca ulaşılmaz. Kısaca hikmet ve toplum psikolojisi bakımından da Cum’a’nın İslâm devletinin kontrolünde kılınması gereklidir.
Ancak yöneticiler Cum’a’ya ilgisiz kalır ve önemli bir sebep olmaksızın müslümanları namaz kılmaktan alıkoymak isterse, onların bir İmamın arkasında toplanarak Cum’a namazı kılmaları mümkündür. İmam Muhammed, bu konuda şu delili zikreder: Hz. Osman, Medine’de kuşatma altında iken, dışarıda bulunan sahâbîler Hz. Ali’nin arkasında toplanmış ve o da Cum’a namazını kıldırmıştır.2092 Bilmen, bunun dâru’l-harpte mümkün ve câiz olduğunu belirtir.2093
Devlet başkanı veya valilerin bizzat Cum’a namazı kıldırmaları gerekli midir? İbnu’l-Münzir şöyle der: “Öteden beri Cum’a namazını, devlet başkanı veya onun emriyle kıldıracak bir kimsenin kıldırması şeklinde uygulama yapılmıştır. Bunlar bulunmazsa, halk öğle namazı kılar”.2094
Burada şunu belirtelim ki, yukarıda kaydettiğimiz hadisten İmam ya da müslümanların halifesi yoksa, Cum’a namazı kılınamaz, diye bir hüküm çıkarmak mümkün değildir. Bu hadisin ilgili bölümlerinin anlattığı, “ister âdil, isterse de zâlim olsun bir İmamın varlığına rağmen” Cum’a terk edilecek olursa, belirtilen tehditlerle karşı karşıya kalınacağından ibarettir. Çünkü hadis, “İmam yoksa Cum’a namazı kılamazsınız” demiyor, olduğu halde kılınmazsa, son derece tehlikeli tehditlerde bulunuyor. İmamın yokluğu halinde kılınmayacak olursa o takdirde bu hadisten, olsa olsa tehditlerin daha hafif olacağı sonucuna varılabilir. O da en müsamahalı bir istidlâl olur.
İçtihada dayalı olarak ileri sürülmüş gerekçelerin dışında, Cum’a namazının kılınması için şart kabul edilen ve edâ şartları arasında sayılan İmamın varlığı
2090] İbn Mâce, İkâme 78
2091] Mecmau'z-Zevâid, 2/169, 170
2092] el-Kâsânî, a.g.e., 1/261; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, 1/146; İbn Âbidin, a.g.e., 1/540
2093] Bilmen, Ömer Nasuhi, Büyük İslâm İlmihali, İstanbul 1985, s. 162
2094] Ahmed Naîm Tecrid-i Sarih Tercümesi, 3/48
CUM’A NAMAZI
- 451 -
şartının naklî bir delili yoktur. Ayrıca bu şart, yalnızca Hanefî mezhebinde öngörülmüş bir şarttır. Dolayısıyla terki halinde terettüp edeceği bildirilen birtakım tehditlere mâruz kalmamak için, en azından ihtiyaten böyle bir şartı öngörmeyen diğer mezhep imamlarının görüşlerine uyularak kılınması gerekir. Diğer taraftan kaynaklarda hadis diye belirtilen: “Dört şey vardır ki, veliyyul emirlere aittir: Cihad’dan elde edilen ganimetlerin paylaştırılması zekât’ın toplanması, hudut (şer’i cezaların tatbiki) ve Cum’a’ları kıldırmak” ifadeleri ise hadis değildir. Fethu’l-Kadir’de2095 bunun İmam Hasan el-Basrî’ye ait bir söz olduğu belirtilmiştir. Son asır âlimlerinden Seyyid Sâbık da “Fıkhu’s-Sünne” adlı eserinde2096 bunun aynı şekilde Hasan’ü’l Basrî’ye ait bir söz olduğunu kaydetmektedir. O halde böyle bir şartın öngörülmesi için dayanak teşkil edebilecek naklî bir delil elde mevcut değildir. Bu konuda ileri sürülen bu şartın sebebi, yalnızca karışıklık çıkma ihtimaline dayalı bulunmaktadır.
Veliyyü’l-Emr yoksa
Veliyyü’l-Emr ve izn-i sultânî diye belirtilen hususun gerçekleşebilmesi için, müslümanların başında -en azından zâlim de olsa- bir yöneticinin bulunması zorunludur. Başa geçmiş bulunan yöneticinin, İslâm’ı kabul etmesi ise onun, müslümanların veliyyü’l-emr’i olarak görülmesinin asgarî şartıdır. Yani müslümanların İslâmî olmayan yönetimlerin tahakkümü altında yaşamaları halinde, haliyle böyle bir şartın varlığından söz etmek imkânı olamaz. Bu durum, günümüzün müslümanlarına; “İslâm’ın öngördüğü mânâsıyla bir yöneticiye sahip olmadığımıza göre, kıldığımız Cum’a namazının hükmü nedir?” diye başlayan ve onun etrafında dönüp dolaşan diğer birtakım soruları daha sordurmaktadır.
Şunu da belirtelim ki, bu durumu şu anda bir vâkıa olarak yaşıyan bizleri, İslâm fakîhleri de düşünmüş ve böyle bir durum halinde müslümanların ne şekilde davranabileceklerini, daha doğrusu davranması gerektiğini belirtmişlerdir. Şimdi bu konuda onların neler söylediklerine kısaca bir göz atalım:
Bu konuda İbn Nüceym der ki: “Şâyet hiç bir şekilde kadı veya ölmüş olan halifenin (yerine geçmiş) halifesi yoksa, âmme de bir kişinin (Cum’a namazını kıldırmak üzere) öne geçirilmesi üzerinde ictimâ edecek olsalar, zarûret dolayısıyla câizdir”.2097
Buradaki: “zarûret dolayısıyla câizdir” ifadesi üzerinde kısaca duralım: Anlaşılıyor ki, Cum’a namazı, herhangi bir şartının eksik olması dolayısıyla terk edilmesi tavsiye edilen bir durum değildir. Aksine bu gibi durumlarda -bu şartların gerçekleşme imkânı bulunmadığından- zarûret hükümleri ile amel etmek söz konusudur. İşte halifesiz ve İslâm hükümlerini tatbik eden mahkemelerin varolmaması hallerinde de bu zarûretlerle amel etmeyi engelleyecek herhangi bir durum yoktur. Çünkü bilindiği gibi kadı (yani İslâm hükümlerini tatbik eden hâkim) ile halifenin varlığı, İslâmî hükümlerin yürürlükte olmasının en belirgin gerekleri ve dışa yansıyan yönleridir. Bunların varolmamaları halinde, İslâmî hükümlerin devlet düzeyinde uygulanabilmeleri sözkonusu değildir. Şâyet bu durum, Cum’a namazını kılmamayı gerektirecek bir hal olsaydı, İbn Nüceym gibi
2095] 2/412
2096] 1/306
2097] İbn Nuceym, el-Bahrü'r-Râik, 2/155
- 452 -
KUR’AN KAVRAMLARI
eşsiz fıkıh çalışmaları olan bir âlim: “Zarûret dolayısıyla câizdir” gibi bir ifade kullanmaz, “Cum’a namazı sâkıt olur” demesi gerekirdi. O zaman da konunun gereğinden, İslâmî olmayan yönetimlerin çatısı altında bulunulan hallerde söz edilmezdi.
Elmalılı da tefsirinde Hindiyye’den şu ifadeleri aktarır: “Eğer İmamdan isti’zan (izin almak), müteazzir olur (mümkün olmaz) ve nas intihab ettikleri (seçtikleri) bir adamın başına toplanır da o kıldırırsa câiz olur.”2098
İmamdan izin almak imkânını, yalnızca İmamın bulunduğu durumda çeşitli nedenlerle ondan izin alamamak haline hasretmek sözkonusu olamaz. Bulunmadığı halleri de bu ifadelerin kapsamı içerisinde düşünmek gerekir. Gerek İbn Nüceym’den, gerekse Elmalılı’nın Hindiyye’den aktardığı ifadelerin benzerini Hanefî fıkıh kitaplarının tümünde bulmak mümkündür. Ancak konu ile ilgili olarak, hem ifadelerinin son derece açık olması, hem de Hanefî mezhebi fakîhleri arasında son muhakkik olarak tanınması nedeniyle İbn Abidin’in konu ile ilgili verdiği bilgileri aktarmadan geçmek istemiyoruz:
“Eğer (bölgedeki) vali ölür ya da herhangi bir fitne (karışıklık) dolayısıyla hazır bulunmaz yahut Cum’a namazını kıldırmak hakkı olan hiç bir kimse bulunmayacak olursa, zarûret dolayısıyla ve ne emir ne de hiç bir şekilde kadı bulunmamasına rağmen, müslümanlar kendilerine hutbe okuyacak (dolayısıyla da namaz kıldıracak) bir kimse tayin eder. Böylelikle, “fitne günlerinde” Cum’a namazı sahih olmaz diyen kimselerin bilgisizliği ortaya çıkmış oluyor. Üstelik, Cum’a namazı, kâfirlerin istilası altındaki ülkelerde bile sahihtir.”
Burada İbn Abidin’in kullandığı ifadelerin bu konudaki tartışmalara büyük ölçüde açıklık getireceği kanaatindeyiz. Çünkü mademki konu Hanefî mezhebinin görüşlerinden hareket edilerek tartışılmaktadır, o halde aynı konuda Hanefî mezhebinde yer alan diğer görüşleri de gözönünde bulundurmak gerekmektedir. Fakat tüm bunlara rağmen denilebilir ki: “Bütün bu aktarmalarda, müslümanların kendilerine bir İmam seçip onu öne geçirmesinden söz edilmektedir. Bizim ise şu anda böyle istediğimizi öne geçirip bize Cum’a’yı kıldırmasını sağlamak imkânımız yoktur.” Hatta daha da ileriye gidilerek: “Câmilerde görev yapanlar arasında İslâm’a ters düşünce ve tutumlar içerisinde olanlar ve dolayısıyla bu düşünce ve tutumları nedeniyle İslâm’ın dışında kalanlar vardır.” denilebilir.
Bu tür itirazlar ve endişeler yerindedir; haklılık payı taşıdığını inkâr etmek ya da görmezlikten gelmek yanlıştır. Fakat bu iş için özel olarak araştırma yapmak imkânımız yoktur da denilemez. Araştırma da şundan ibaret olarak kalmalıdır: Küfrüne delil olabilecek bir tutumu, söz ve davranışı tesbit edilemedikçe câmilerde görev yapan bir kişi hakkında, müslüman kabul ederek hüsn-i zan beslemekle mükellefiz. Kanaatimizce bu şartlar altında bu kadar bir araştırma, fıkıh kitaplarında sözü edilen “birisini seçip öne geçirmek” hususunu gerçekleştirebilmek için yeterlidir.
Bugün son derece dar bir alan dışında, dünyanın dört bir yanında bulunan müslümanların kesinlikle İslâmî olmayan yönetimlerin tahakkümü altında yaşamakta oldukları şuurunda bulunarak ve bu hususu hatırdan çıkartmadığımızı da özellikle belirterek, diyoruz ki: Cuma namazı günümüzün şartları içerisinde
2098] Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, 7/4384
CUM’A NAMAZI
- 453 -
akidesinden şüphe edilmeyen İmamlar araştırılarak onların İmâmet ettikleri yerlerde kılınabilir. Hatta bir ruhsat olarak değil de bir gereklilik olarak kılınmalı ve terk edilmemelidir. Çünkü bu namaz her şeyden önce bu dinin şiarından, yani en belirgin özelliklerindendir. Bu namazı, İslâm’ın ruhundan uzaklaşmış olan haliyle de olsa kılmak, kesinlikle kılmamakla kıyasla evladır. Hatta elzemdir.
Diğer taraftan, Hanefî mezhebine göre kılmak, İmam bulunmadığı gerekçesiyle, terkedilse bile diğer mezhep imamlarının görüşlerine uyarak kılınabilir ve onlar da taklit edilebilirler.
Zira İmam Şafii, Mâlik ve Ahmed bin Hanbel’e göre, Cum’a’nın geçerli olması için yöneticinin izninin bulunması bir şart değil müstehap, yani güzel bir davranıştır. Dayandıkları delil “kıyas”dır. Onlar Cum’a namazını beş vakit namaza kıyas etmişlerdir. Nasıl ki, farz olan vakit namazlarını cemaatle kılmak için izin gerekmezse, Cum’a için de gerekmez. Diğer bir delil de Hz. Osman kuşatma altında iken, Hz. Ali’nin, O’ndan izinsiz Cum’a namazını kıldırmasıdır.
3) Cemaat Sayısı:
Cuma namazının sahih olması için gerekli olan en az cemaat sayısında da görüş ayrılığı vardır:
1) Ebû Hanife’ye göre, İmam dışında en az üç; Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise iki erkeğin bulunması şarttır. Delilleri, “Allah’ın zikrine (Cuma namazına) koşunuz”2099 âyetinde çoğul sıygasının kullanılmasıdır. Ebû Hanife üç, diğerleri iki kişiyi çoğul kabul etmişlerdir.
2) İmam Şafii ve Ahmed bin Hanbel’in meşhur görüşüne göre; akıllı, hür, ergin ve mukim (yerleşik) kırk erkeğin bulunması gerekir. Bu kadar yerleşik nufusu olmayan yerlerde Cum’a namazı kılınamaz. Delilleri Esad b. Zürare’nin Medine’de Beydaoğulları Harresinde kıldırdığı ilk Cum’a namazında kırk kişinin bulunmasıdır.2100
3) İmam Mâlik belli bir sayı vermez. Kırktan az cemaatle, mesela on kişi ile de Cum’a namazı kılınabilir. Delil şudur: Hz. Peygamber Medine’de bir Cum’a hutbesinde iken, kıtlık hüküm sürdüğü bir sırada kervan gelmiş bunu duyan cemaat dağılmış ve mescidde on iki kişi kalmıştır.2101 Cum’a âyeti bu sırada inmiştir.
Hz. Peygamber ve sahâbe uygulamalarında çeşitli sayıda cemaatle Cum’a namazı kılındığına göre, bunu bir sayı ile sınırlandırmak yerine, Hanefîlerin dediği gibi “topluluk (cemaat)” ifade eden en az sayı ile yetinmek daha uygun görünmektedir. Çünkü uygulamada karşılaşılan sayılar bir rastlantı olabilir.
4) Bir Şehirde Birden Fazla Yerde Cum’a Namazı Kılmak:
Hz. Peygamber ve sahâbe devrinde Cum’a namazı yalnız şehir merkezlerinde ve bir mescidde kılındığı için bu konuda da görüş ayrılığı olmuştur:
1) Ebû Hanife ve İmam Muhammed’e göre, bir beldede birden çok yerde Cum’a namazı kılınabilir. “el-Hindiyye”, Hanefîler de sağlam görüşün bu
2099] 62/Cum’a, 9
2100] Tecrid-i Sarih Tercüme ve Şerhi, 3/46
2101] Buhârî, Cum’a 38; Müslim, Cum’a 36; Beğavî, a.g.e., 4/220; 62/Cum’a, 11
- 454 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduğunu belirtir. Ebû Hanife’den aksi görüş de nakledilmiştir. Ebû Yusuf, zorunlu hallerde bir beldede yalnız iki mescidde Cum’a kılınabileceği görüşündedir.
2) İmam Şafii, önceleri bir beldede, tek mescidde Cum’a kılınabilir görüşünde iken, Bağdat’da çeşitli mescidlerde Cum’a kılındığını gördüğü halde susmuştur.
Bir şehirde birden çok yerde Cum’a kılınabilir diyenlerin delilleri şunlardır: Hz. Ali Medine’de, Hz. Osman kuşatma altında iken dışarıda Cum’a kıldırdığı gibi, bayram namazlarını Medine dışında sahrada kıldırmış, oraya gidemeyen yaşlı ve güçsüz kimseler de namazı şehir merkezinde kıldırmışlardır. Bayram namazı, cemaatle kılınma bakımından Cum’a namazı gibidir. Diğer yandan “Cum’a namazı ancak kalabalık şehirde kılınır” hadisinde mutlak ifade kullanılmış; böyle bir şehirde tek mescidde kılınacağı belirtilmiştir. Şehir büyük olunca cemaatin tek mescidde toplanması güçlük arzeder.
Âyetlerde şöyle buyrulur: “Allah hiç bir kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez.” 2102 “O, size dinde bir güçlük kılmadı.”2103
5) Vakit:
Cum’a’nın vakti öğle namazının vaktidir. Enes b. Mâlik’ten şöyle dediği nakledilmiştir: “Allah’ın elçisi, Cum’a namazını, güneş batıya meylettiği zaman kılardı.” 2104
Hz. Peygamber, Mus’ab b. Umeyr’i Hicret’ten önce muallim olarak Medine’ye gönderirken, kendisine güneş batıya meyledince Cum’a namazı kıldırmasını bildirmiştir. Cum’a namazı, vaktinde kılınamazsa, o günkü öğle namazı kaza edilir. Ahmed bin Hanbel Cum’a’nın öğle vaktinden önce de kılınabileceğini söylerken, İmam Mâlik, vakit çıktıktan sonra da kılınabileceğini belirtir.
6) Hutbe:
Cum’a namazından evvel hutbe okunması da Cum’a’nın şartıdır. Hutbesiz cum’a namazı sahih olmadığı gibi, vakitten önce veya namazdan sonra hutbe okumakla da Cum’a namazı sahih olmaz. Hutbenin, vakit girdikten sonra ve namazdan evvel okunması gerekir. Farzolan bu hutbenin de, vaktinde okunması ve Allah’ı zikretmekten ibaret olan iki farzı vardır. Yapılan zikir, hamd ve tesbih; hutbe niyetiyle yapılmalıdır. Hatibin, cemaatsiz olarak okuduğu hutbe sahih değildir. Ancak bir erkek dinleyicisinin hazır olmasıyla hutbe sahih olur. Fakat namaz için üç erkeğin bulunması şarttır.
Hutbenin minber üzerinde okunması, minberin de mihrabın sağında bulunması sünnettir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) minberi, “mustarah” denilen basamakla diğer üç basamaktan ibaret idi. Muaviye zamanında Mervan b. Hakem, bu üç basamağın altına altı basamak ilave ederek, minberi dokuz basamağa çıkardı. Halifeler yedinci basamakta durur ve böylece ilk minberin birinci basamağında durur ve böylece ilk minberin birinci basamağında bulunmuş olurlardı. Hutbe okunurken, işitebilenin söz söylemesi haram ise de, işitemiyenin konuşması, Ebû Hanife’ye göre yine haram olduğu halde; İmam Mâlik’e göre, dinlenmesi vâcip,
2102] 2/Bakara, 286
2103] 22/Hacc, 78
2104] Buhârî, Cum’a: 16; Ebû Dâvud, Salât 216, 217; İbn Mâce, İkame 84; Tirmizî, Cum’a
CUM’A NAMAZI
- 455 -
Şafii ve Ahmed bin Hanbel’e göre ise müstehaptır. 2105
Günümüzde Cuma Namazının Sahih Olmadığı Görüşü ve Delilleri
Yusuf Kerimoğlu’nun meşhur eseri, ”Kelimeler ve Kavramlar” isimli eserinden:Tarih boyunca mü’minlerin üzerinde hassasiyetle durdukları konulardan birisi de, cum’a namazıdır. İran da şahlık rejiminin yıkılıp, yerine İslâm cumhuriyetinin kurulmasından sonra, “Dünya Cum’a İmamları Kongresi” adı altında toplantılar düzenlemeye başlanmıştır. Bu arada; Tahran’da milyonluk cum’a cemaatinin toplanması herkesin ilgisini çekmiştir. Bu ilgi; cum’a namazının edâsının şartlarını gündeme getirmiş ve ilmi seviyede tartışmalar başlamıştır. Şimdi bu konu üzerinde duralım.
Cahiliye döneminde, haftanın günleri arasında “cum’ a” diye bir gün yoktur. Araplarının arûbe adını verdikleri günün ismi (cum’ a ile ilgili âyet-i kerime nâzil olduktan sonra) “cum’a” ismiyle anılmaya başlanmıştır.2106 Cum’a kelimesi; ictimadan alınma bir isimdir. İctima, bir araya toplanmak mânâsınadır. Gerçi cemaatle kılınan her namazda toplanma vardır. Fakat cum’a namazı; içlerinde cum’a kılınmayan mescidlerin (Maalesef bugün böyle bir durum yok) cemaatlerini de bir araya topladığı için, adetâ cemaatlerin cemaatidir.2107 Nitekim İbn Âbidin: “Cuma günü büyük câmiden başka şehirdeki bütün küçük mescidler kapanır. Tâ ki onlara cemaat toplanmasın. Bunu Sirâc’dan naklen Bahır sahibi söylemiştir. Büyük câminin (cum’a câmii) açılması ise zaruridir. Zâhire bakılırsa cemaat toplanmasın diye cum’adan sonra büyük câmi bile kapanır. Meğerki şöyle denile; “âdet, cemaatın vaktinden evvelinde toplanmasıdır. Dolayısıyla cum’a kılınmayan sair mescidlerin kapanması, cemaat bu câmiye gelmeye mecbur olsun diyedir bu izaha göre mescidler cum’a namazı kılınıncaya kadar kapanırlar. Lâkin cum’adan sonra açmaya bir sebeb kalmadığı için ikindiye kadar kapalı kalırlar. Sonra bütün bu söylenenler cum’âdan başka bir namaza gitmekten mübalağalı bir şekilde menetmek ve onun kuvvetli bir namaz olduğunu göstermek içindir”2108 diyerek, önemli bir noktaya işaret eder. Esasen cum’a namazı, bir şehirde, tek bir câmide kılındığı zaman, asr-ı saâdetteki tatbikat gerçekleşmiş olur.
Cum’a namazı, kitap, sünnet, icma-i ümmet ve kıyas-ı fukahâ ile sübit bulmuş muhkem bir farizadır. Aynı zamanda mü’minlerin itaat şuurunu ayakta tutan ve onları kâfirlerle uzlaşmaz bir noktaya getiren bir ibâdettir. Ehl-i Sünnet’in akaid kitaplarında, İmâmetin niçin zarûri olduğu izah edilirken, bu konu üzerinde hassasiyetle durulmuştur. Cum’a namazının edâsının şartları, mükellefin dışında arandığı için, bütün mü’minler bu konuda hassas olmak durumundadırlar. O şartlardan herhangi birisi ortadan kalkarsa, bütün mü’minler o şartın tahakkuku için gayret sarf ederler. Kâfirlerin ve mürtedlerin istilâsı altında iken: “Efendim, ülü’lemr’in izni ihtilâflı bir konudur...” diye söze girip mü’minleri küfür ahkâmına râzı etmeye çalışmak, büyük bir cinettir. Hiçbir ilim ehli, bu yola tevessül edemez. Günümüzde bu yola tevessül eden ve müslümanların “İslâm
2105] Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 326-330
2106] Mehmed Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, Diyarbakır, 1339 M. İslâmî Yay. c. I, s. 529, "Cum'a namazı" bahsinin girişi; Ayrıca İslâm Ansiklopedisi, İst. 1977, c. 3, s. 227, "Cum'a" Mad.
2107] Sahih-i Müslim Tercümesi ve Şerhi, İst.1977, c. 4, s. 2347 -459-, Cum'a bahsinin girişi
2108] İbn Âbidin, Reddü'l Muhtar ale'd Dürri'l Muhtar, İst, 1983, c. 3, s. 325
- 456 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cemaatini kurmaları” hakkını savunmayan kimselere rastlanmaktadır. Cum’a (cemaat) namazı, cihad şuurunu ayakta tutan bir ibâdettir. Hepimizin hatırladığı gibi; Fransızlar’ın Maraş’ı istilâsı sırasında “Cum’a şuuru” gündeme girmiş ve küfre karşı büyük bir kıyam gerçekleşmiştir. Cum’a günü; Maraş’ın ulu câmisinde (ki ulu câmiler, cum’a câmidir) toplanan müslümanlara Rıdvan Hoca (rha) şöyle haykırmıştır: “Müslümanlar!.. Bu akşam Maraş kalesinden bayrağımız indirilmiş yerine Fransız bayrağı çekilmiştir. Cum’a namazının bir insana farz olması için onun hür olması gerekir. Fransız bayrağı o kaleden indirilmediği müddetçe, bu beldede gayrı Cum’a kılınmaz.”2109 Rıdvan Hoca’nın bu açık ve yiğit tavrı; Maraşlı müslümanları, kanları ve canları pahasına da olsa, İslâm topraklarının müşriklerden temizlenmesi gerektiği şuuruna erdirmiştir. Sütçü İmam’ın tavrı da, hepimizce mâlumdur. Cum’a namazının dârû’l-İslâm ve cihad şuurunu ayakta tuttuğunun en yakın misâllerinden birisi de; Cezayir müftüsünün, müstevli kâfirlerin izniyle cum’a kılınamayacağına dair fetvasıdır. Nitekim Cezayirli müslümanlar, binlerce şehid vererek, müstevli kâfirleri hezimete uğratmışlardır. Tabii bunlar hep güzel misaller!.. Afganistan’da; müstevli kâfirlerin maşası Babrak Karmal gibi bir komünisti, ulû’l-emr ilân eden Şeyh Bahaüddin Ağa gibi tiplerin varlığını da biliyoruz. Allah Teâlâ’nın (c.c.) muhkem âyetlerini bir kenara itip, hevâ ve heveslerini esas alarak, kâfirlerin velâyetini kabul eden bu tiplerin sayısı hızla çoğalmıştır. İdeolojik eğitimlerin sonucunda, ibâdet ile âdeti birbirine karıştıran, geniş bir kitlenin varlığı da malûmdur. Müşrik düzenlere midelerinden bağlı olan ve rızık endişesiyle kıvranan kimselerden, İslâm’ın temel hedeflerine hizmet etmelerini beklemek gülünç olur. Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.): “Cihad kıyâmet gününe kadar devam edecektir”2110 buyurduğu malûmdur. Mü’minler; başta kötülüğü emreden nefisleri olmak üzere, yeryüzünde fitneden eser kalmayıncaya kadar cihad etmekle memurdurlar. Şimdi cum’a namazının mâhiyeti üzerinde duralım:
Kur’ân-ı Kerim’de: “Ey iman edenler!.. Cum’a günü namaz için çağrıldığınız vakit, hemen Allah’ı zikretmeye gidin alış-verişi bırakın. Bu bilirseniz sizin için çok hayırlıdır.”2111 hükmü beyan buyurulmuştur. Bu âyet-i kerime mücmeldir. Şöyle ki:
(a) Âyette cum’a namazı zikredilmemiş, mutlak olarak namaz zikredilmiştir.
(b) Cum’a günü; şer’i bir gün olduğuna göre, fecir vaktinden güneşin kavuşma zamanına kadar olan süre söz konusudur. Hangi vakitte çağrılacağımız da zikredilmemiştir.
(c) Âyetin başında yer alan “ey iman edenler” hükmü, Arapça gramer kaidelerine göre umumi bir beyandır. Hâlbuki cum’a namazının kadınlara ve kölelere farz olmadığı hususunda icma vardır. Nitekim İmam Münzir: “Kadınlara cum’a namazı farz değildir”2112 hükmünde müctehid imamların ittifak ettiğini, hiçbir ihtilâfın olmadığını zikretmektedir. Dolayısıyle her mücmel emirde olduğu gibi, bu âyet-i kerimeyi de Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) tefsir etmiştir. Müctehid İmamlar; Rasûl-i Ekrem’den (s.a.s.) gelen emirleri esas olanlara, cum’a namazının vücûbunun ve edâsının şartlarını açıklamışlardır. Hz. Câbir’den (r.a.) rivâyet
2109] Kurtuluş Dergisi, Şubat 1977 Yıl: 3, s. 24 (Maraş Yüksek Tahsil Gençliği tarafından, Maraş'ın kurtuluş gününde çıkarılan dergi
2110] İmam Merğınânî, el-Hidâye Şerhu Bidâyetü'l Mübtedî, Kahire, 1965, c. II, s. 135
2111] 62/Cuma, 9
2112] İbn Münzir, Kitabû'l-İcma, Ankara, 1983, s. 29
CUM’A NAMAZI
- 457 -
edilen bir hadiste Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ (c.c.)’ya ve âhiret gününe iman eden bir kimseye cum’a namazı farzdır. Ancak seferi halde bulunan kimseye, kadına, çocuğa, köleye ve hasta olana farz değildir. Kim birtakım eğlence veya ticarî işlerinden dolayı cum’a namazına gitmeyip, ondan kendini müstağni sayarsa, Allah (c.c.) da rahmetini ve mağfiretini ondan uzak tutar. Zira Allah (c.c.) kimseye muhtaç değildir. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) her şeyden müstağnîdir, hep övülmeye lâyıktır.”2113
Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) bu emirlerini esas alan Hanefî fukahâsı, bir kimseye cum’a namazının farz olması için, şu şartların bulunması gerektiğinde ittifak etmiştir:
1. Hür olmak
2. Erkek olmak,
3. Mûkim olmak,
4. Sıhhatli bulunmak. Bu dört şart Kâfi’de zikredilmiştir.
5. Yürümeye gücü yetmek. Bu şart Bahru’r-Raik’te zikredilmiştir.2114 Bir kimse: “Efendim, cum’a namazını emreden âyette ‘Ey iman edenler’ diye başlanılmıştır. Dolayısıyle ben bu şartları kabul etmem” derse, kendisine “Cum’a namazının kaç rekât olduğunu ve nasıl kılınacağını âyetle isbat et... Ayrıca âyette vakit tasrih olunmadığına göre hangi vakitte kılacaksın?” sualini sorarız!.. Bu bizim en tabii hakkımızdır. Maalesef son yıllarda, müctehid İmamların hukukuna tecavüz hareketi büyük bir hız kazandı. Bunun değişik sebepleri vardır.
Cum’a namazının vücûbunun şartları, namaz kılanda aranır. Ancak edâ edilmesiyle ilgili şartlar (yani edâsının şartları) mükellefte değil, onun dışında aranan şartlardır. Nitekim İbn Âbidin: “Cum’a namazının sahih olması için yedi şart vardır. Bu hususta Nehir’de şöyle denilmiştir. “Cum’anın vücup ve edâsı için birtakım şartlar vardır. Bunların bazısı namaz kılanda, bazısı başkasında aranır. Şartları (edâsının) bulunmazsa edâ sahih olmaz. Fakat vücûbunun şartları bulunmazsa edâ sahih olur”2115 diyerek bu inceliği işaret etmiştir.
Cuma Namazının Edâsının Şartları
Şimdi cum’a namazının edâsı için geçerli şartlar üzerinde duralım:
Birinci Şart: Cum’a namazını kıldıracak kimse; mü’minlerin ulû’l-emri (sultanı, İmamı, vs.) veya onun izin verdiği kimse olmalıdır. Hz. Câbir’den (r.a.) rivâyet edilen hutbede Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.): “Her kim benim hayatımda veya benden sonra, âdil veya câir bir imamı (ulû’l-emri) olduğu halde cum’a namazını, hafife alarak veya vücûbunu inkâr ederek terk ederse, Allah (c.c.) onun dağınık işlerini toplamasın, iki yakasını bir araya getirmesin”2116 buyurduğu malûmdur.2117 Akaid kitaplarında, halife ile cuma namazı arasındaki münasebet izah edilmiştir. Bütün akaid kitapları
2113] İmam-ı Kâsâni, el-Bedâiu's Sanai, Beyrut, 1974, c. I, s. 258-259
2114] Şeyh Nizamüddin ve Heyet, el-Fetevâ-yı Hindiyye, Beyrut, 1400, c. I, s. 144
2115] İbn Âbidin, a.g.e., c. 3, s. 283
2116] Sünen-i İbn Mâce, İst. 1401, Çağrı Yay. c. I, s. 343, had. no: 1801
2117] Geniş bilgi için Bk. Sadrüddin Taftazani, Şerhû'l-Akaid, İst, 1980, s. 326-327; Ayrıca Muslihuddin Mustafa Kesteli, Şerhu Akaidi'l-Kesteli, İst, 1973, Salâh Bilici Yay., s. 181-182; Metn-i Akaid'il Ömer Nesefi, s.12 -Kesteli'nin sonunda-
- 458 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hanefî fukahâsı tarafından kaleme alınmadığına göre, bunun mezhebi bir tavır olarak nitelendirilmesi yanlıştır. Kaldı ki “Dört şey imâmın (ulû’l-emr’in) hakkıdır: Hadd cezalarını tatbik etmek, ganimetleri mücahidler arasında taksim etmek, cum’a namazını kıldırmak ve zekâtı toplamak”2118 hadisinde de aynı muhtevâ mevcuttur. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayınlanan Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi isimli eserde: “İmam Azam Ebû Hanife’nin (rha) kavline göre devletin (Ulû’lemr’in) izni olmadıkça cum’a namazı sahih olmaz. İmam Mâlik ve Şafi ve Ahmed’e göre, izinsiz kılmamak müstehap ise de kılmakta sıhhate mâni bir şey yoktur...”2119 denilerek, konunun bütün müctehidlerce gündeme getirildiğini kaydetmektedir.
Bahsin devamında da ûlû’lemr’in izni konusunun sünnete dayandığı izah edilmiştir. Şimdi âdil ve câir İmam kavramlarını izah edelim: Âdil İmam; hem kendi nefsinde, hem de insanlar arasında, İslâmî hükümleri tatbik eden, bey’at sonucu müslümanlar üzerinde tasarrufu ammeye hak kazanan kimsedir. Başta Hz. Ebû Bekir olmak üzere, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (Allah kendilerinden râzı olsun) âdil imama misâldir. Câir imam ise; gerek kendi nefsinde İslâmî yaşamaması, gerekse bey’at sonucu olmadan (kuvvet kullanarak) iktidara gelmesiyle tanınır. Zulmü ile meşhur olan sultanların hepsi câir imam durumundadır. Âdil ve câir bir İmam yoksa durum ne olur? Mezâhib-i Erbaa’da bu sualin cevabı şöyle verilmiş: “Eğer ulü’l-emrin izni olmazsa, cum’a münâkid olmaz. İnsanlara öğle namazı farz olur.”2120 Tabii bu hüküm, Hanefî fukahasına tahsis edilen bölümde yer almıştır. Şimdi “Türkiye’de cum’a namazının edâsı için ulû’lemrin izni mevcut mudur?” sualine cevap arayalım. Birinci Büyük Millet Meclisinde cum’a namazının edâsı konusu; hilâfetin ilgası sırasında gündeme gelmiştir. Seyyid Bey; bu konu ile ilgili bir kitap kaleme almış ve Hz. Ali (r.a.)’nin hilâfetinden sonra, krallığın gündeme girdiğini iddia etmiştir. Dolayısıyla krallıklar döneminde, cum’a namazının kılındığını hilafetle cum’anın ilgisi olmadığını, kendi uslûbuna göre izah etmiştir. Bu tartışmalar; 16 Şubat 1933 tarihli; Mustafa Kemal’in emri ile; izin talebinde bulunan bütün cemaatlere (köy veya şehir) cum’a için müsaade edileceğinin tamim edilmesi üzerine kesilmiştir. O tarihten sonra 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1972 ve 12 Eylül 1980 askerî müdahaleleri (ki hepsi de cum’a gününe rastlamış ve sokağa çıkma yasağı yüzünden cum’a namazı kılınamamıştır) sonucunda; Mustafa Kemal’in vermiş olduğu izin kaldırılmamıştır. Şu anda milyonlarca cum’a cemaati, Mustafa Kemal’in izni ve onu takip eden yönetimlerin tasvibiyle toplanmaktadır.2121 Bazı çevreler ısrarla Mustafa Kemal’in: “Hilâfeti ilga ettiği ve şer’i kanunları kaldırıp, moderm kanunları getirdiği için” İslâm’a inanmadığını (tabiî gizli olarak) savunmaktadırlar. Ancak aynı çevreler; 16 Şubat 1933 tarihinde Mûstafa Kemal Atatürk’ün emri ile verilen izinle cum’a namazını edâ etmektedirler. Firaset sahibi her insan kabul eder ki; bu çevrelerin iddiaları ile amelleri arasında korkunç bir tezat vardır. Eğer iddialarında samimi iseler, kendileri gibi
2118] Siracüddin Ebû Hafs Ömer el-Gaznevi, el-Gurreti'l Münife, Kahire, l950, s. 68; Ayrıca İbn Hümam, Fethû'l Kadir, Beyrut, 1316, c. 4, s. 129
2119] Abdüllâtif Zebidî, Sahih-i Bnhari Muhtasarı, Teerid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, Ank. ty. Diyanet Yay., c. 3, s. 47 vd.
2120] Abdurrahman el-Ceziri, Kitabü'I-Fıkh ale'I-Mezâhibi'I-Erbaa, Beyrut, 1969, 3. bsm., c. I, s. 388 -Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı, çev. Hasan Ege, Bahar Yayınları, Ankara, 1971 baskısında bu hüküm yer almamaktadır. Zuhül eseri atlanmış olsa gerek...
2121] Bu iznin metni için bk: A. Hamdi Akseki, İslâm Dini, Ank, 1973, 27. baskı, s. 173
CUM’A NAMAZI
- 459 -
düşünenler arasından “Cum’a İmamı” seçerek, namazlarını edâ etmek zorundadırlar!.. Ancak tezatlarını iftira, dedikodu, yaygara ve imzasız (teksir edilmiş) ilmî(!) mütalaalarla gizleme yolunu seçmektedirler.
İkinci Şart: Cum’a namazının edâsı için; mısr (şehir) veya civarında mûkim olmak!.. Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.): “Bir mükellefe ne cuma namazı, ne teşrik tekbiri, ne ramazan bayramı namazı, ne kurban bayramı namazı vardır. Bunlar ancak toplayan şehirde (mûkim olanlara) vardır.”2122 hadisini esas alan Hanefî fukahâsı: “Cum’a namazı ancak şehirde (mısr) edâ edilir. Köylerde sahih olmaz” hükmünde müttefiktir. İmam Merğınanî: “Şehir öyle bir mevzidir ki, içinde haddleri ikâme eden ve hükümleri infaz eden bir emîri ve kadısı bulunur.”2123 hükmünü zikreder. Bahsin devamında da; Kerhî’den ve Selcî’den gelen rivâyetleri kaydeder. Feteva-ı Hindiyye’de “Zahirü’r rivâyede şehir; kendisinde kadı ve müfti bulunup haddlerin ikâme edildiği ve binalarının da Mina binaları kadar olduğu yerdir. Feteva-ı Kadıhan’da da böyledir. Hülasa’da ise; “İtimad bu kavil üzeredir” denilmiştir. Tatarhaniye’de de böyledir. Haddleri ikame etmenin mânâsı, bunu yapmaya gücün yetmesi, yetki ve selâhiyetin bulunmasıdır. Giyasiye’de de böyledir”2124 hükmü kayıtlıdır. Zayıf bir rivâyet olarak, Selci’den gelen; nüfusla ilgili tarif (mukallid) bazıları tarafından “İslâmî hükümleri tatbikte gevşeklik zuhur etmiştir” gerekçesiyle tercih edilmiştir. Bazı fukahâ ise nüfus üzerinde durulmasını, haddlerin ikamesi için, belirli bir insan cemaatinin bir arada olmasına bağlamıştır. Usûl ûleması: “Zayıf kaville amel edilemiyeceği gibi, fetva da verilemez” hükmünde müttefiktir. Selâhiyetli bir ûlema heyeti tarafından hazırlanan Feteva-ı Hindiyye’deki hükümler, zayıf kavil sebebiyle terkedilmez. (Not: Bunu zikretmemizin sebebi; imzasız [iftira teksirinde] ilmî mütalaa (!) sahibinin vehimlerini ortadan kaldırmaktır.)
Üçüncü Şart: Cum’a namazının edâsı için, cemaat şarttır. Ferdî olarak edâ edilemez. Hz. Abdullah b. Amr (r.a.)’dan rivâyet edilen hadisi şerif’te: “Cum’a namazı her müslüman üzerine, cemaat halinde kılınmak üzere vacip olan bir haktır.” hükmü beyan buyurulmuştur. Bu hadisi şerif; Beyhakî, Ebû Dâvud ve Hâkim’de yer almıştır. İmam Merğinani: “Cum’anın şartlarından birisi de cemaattir. Zira, cum’a kelimesi, ictima’dan (toplanmaktan) türemiştir. Cemaatin en azı İmam Âzam Ebû Hanife (rha) katında; İmâmette bulunan kimsenin dışında üç kişidir. İmameyn’e göre İmamdan başka iki kişidir”2125 hükmünü zikreder. İmam Şafii, cum’a cemaatinin en az kırk kişi olması gerektiğini beyan etmiştir. Otuz dokuz kişi olsa cum’a sahih olmaz. Buradaki ihtilâf, cemaat kavramına dayanır. İmam Şafii (rha) ilk cum’a namazının kırk kişiyle kılındığını esas almıştır. Hanefî fukahâsı ise, sayının değil, cemaatin önemli olduğu üzerinde durur. Fakat bütün müctehid İmamlar (sayıda ihtilâf etmiş olsa da) cum’a namazının cemaatle edâ edileceği üzerinde ittifak etmişlerdir. Yani ferdî olarak kılınamaz. (Not: İmzasız iftira teksirinde; ilmî mütalaa(!) sahibi, Hanefîlerin bu konuda da yanıldıkları iddiasındadır. Diyor ki: “Hem bunca şart ileri sürülür, hem üç kişiyle olur mu?”
2122] İmam-ı Serahsi, el-Mebsut, Beyrut: ty., c. II, s.121. Aynca İmam-ı Merğınânî, el-Hidâye Şerhû Bidâyetü'I Mühtedi, Kahire, 1965, c. I, s. 82; İbn Hümam, Fethû'I Kadir, Beyrut, 1315, c. I, s. 409
2123] İmam-ı Merğınânî, a.g.e., c. I, s. 83
2124] Şeyh Nizamüddin ve Heyet, a.g.e., c. I, s. 145
2125] İmam-ı Merğınânî, a.g.e., c. I, s. 83
- 460 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hâlbuki fetih sonucu bir belde ele geçirildiği zaman; o beldedeki zimmîler (gayri müslimler) kılıçtan geçirilmez. Orada İslâmî hükümler tatbik edilince darû’l-İslâm vasfı ortaya çıkar. Velev ki mü’minlerin İmamının görevlendirdiği üç kişiden başka, bütün ahali gayri müslim olsun!.. İşte o üç kişi; fethedilen bu yeni beldede cum’a namazını edâ eder. Demek ki, yanılan Hanefî fukahâsı değil, iftira sahibidir.)
Dördüncü Şart: Cum’a namazının edâsının şartlarından birisi de, öğle vaktinde kılınmasıdır. Cum’a namazının delili olan âyet-i kerime’de, “Cum’a günü” tâbiri umumi bir beyandır. Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.): “Güneş meylettiği zaman insanlara cum’a namazını kıldırınız”2126 hadisi mücmel olan zamanın tefsiri hükmündedir.
Beşinci Şart: Cum’a namazının edâsının şartlarından birisi de izn-i âm’dır. İzn-i âm; mü’minlerin emirinin (ulû’l-emrin) insanlar için umumi müsaade vermesidir.2127 Cum’a namazının edâ edildiği câminin kapısının herkese açık olması esastır. Feteva-ı Hindiyye’de: “Cemaat câmiye toplanmış olsa ve câminin kapılarını üzerlerine kapatarak cum’a namazı kılmış olsalar, bu cum’a câiz olmaz”2128 hükmü kayıtlıdır.
Altıncı Şart: Cum’a namazının şartlarından birisi de mü’minlerin emirinin veya görevlendirdiği kimsenin hutbe okumasıdır. Bir kimse mü’minlerin emirinin izni olmadan hutbe okursa ve cum’a namazını kıldırsa “âsi ve bağy” hükmünde olur.2129 Çünkü bu fiilde, ümmetin velâyetine tecavüz vardır. Cum’a namazı için ulû’l-emr’in vermiş olduğu izin, aynı zamanda hutbe okuması için de izin sayılır. İbn Abidin: “İzin ancak mescid yapılırken şarttır: Bu sözün neticesi şudur: Sultanın izni ancak işin başında bir defa şarttır. O cum’ayı kıldırmak için bır şahsa izin verdi mi, o şahıs da başkasına, o da başkasına izin verebilir maksad sultan (ulu’l emr) bir câmide cum’a kılınmasına izin verdi mi, artık orada her şahıs ve her hâtib cum’a kıldırmaya mezûndur., (Sultanın yahut sultan tarafından mezûn olan kimsenin iznine hacet yoktur) demek değildir Buna İbn Çürubaş’ın Bahır’da nakledilen şu ibaresi de delâlet etmektedir: ‘Bunu öğrendikten sonra anlarsınız ki, zamanımızdâ yapılanlar, bir câmi de cuma kıldırmak için sultanın izni aranır. Ve sultanın câmi sahibine orada cum’a kıldırmak için izin vermesi, câmi sahibinin de tayin edeceği hatibe izin vermesini sahih kılar. Artık bu hatib de icabında yerine başkasını geçirmeye mezûndur. Bunun hülâsası şudur Cum’a kıldırmak ancak vasıtalı veya vasıtasız olarak sultan (ulû’l-emr) tarafından me’zûn kimseye câizdir izin yoksa câiz değildir.”2130 Bu metinde geçen hatıb ıstılâhı unutulmaya terkedilmiştir. “Hatıb”, ıstılâhı; “Cum’a İmamı” mânâsındadır. Hutbeden kinayedir meselenin kavranması için Şafi’ fukahâsından İmam Ebû’l Hasan el Maverdî’nin Ahkâmû’s-Sultaniye isimli eserindeki şu hükümleri zikredelim. “Cum’a namazına imam tayin edilen kimse, beş vakit namazı kıldıramaz. Beş vakit namaza İmam tayin edilen kimsenin cum’a namazını kıldırıp kıldıramıyacağı hakkında görüş ayrılığı vardır. Yalnız cum’a namazını başlıbaşına bir ibâdet kabul edenlere göre, beş vakit namaza İmam tayin edilen, cum’a namazına İmam
2126] İbn Hümam, a.g.e., c. I, s. 413; Ayrıca İmam-ı Merğınânî, a.g.e., c. I, s. 83
2127] Molla Hüsrev, Dürerîr'l-Hükkâm fi Şerhû Gureri'l Ahkâm, İst. 1307, c. I, s. 138
2128] Şeyh Nizamüddin ve Heyet, a.g.e., c. I, s. 148
2129] Şeyhülislâm Ali b. Muhammed (Zenbilli Ali Efendi) el-Feteva, İst: 1324, s. ll, Fetva no: 32. Ayrıca Şeyh Nizamüddin ve Heyet, a.g.e., c. I, s. 145
2130] İbn Âbidin, a.g.e., c. 3, s. 290
CUM’A NAMAZI
- 461 -
olamaz Cum’a namazını, o günün öğle namazına sayanlar, beş vakit namâz için tayin edilen İmamın, cum’a İmamlıği câizdir, derler.”2131 Hanefî fukahâsına göre: Cum’a namazı başlı başına bir ibâdettir, öğle namazının bedeli değildir. Bu sebeple Osmanlı döneminde, “mescid İmamları” ile “hatipler” (cum’a imamları) ayrı ayrı tayin edilmişlerdir. Günümüzdeki “Hâtiboğulları” tâbiri de, bu maziyi hatırlatır!.. Cumhuriyet döneminde ise, bu iki görev birleştirilerek “imam-hatip” denilmiştir: Şimdi “filân câminin imam-hatibi” denilir.
Cum’a namazının edâsının şartları; meselenin ehemmiyeti sebebiyle, tarih boyunca titizlikle tartışılmıştır. Bir şehirde “tek bir yerde mi, yoksa müteaddid yerlerde mi kılınacağı” konusunda ihtilâf sebebiyle âhir-i zuhur (son öğle namazı) gündeme girmiştir.2132 Bazı fukahâ; ‘bir şehirde tek bir câmide kılınacağını esas almış’ ve: “Müteaddid yerlerde cum’a namazını kılmanın câiz olduğunu sahâbeden ve tabiundan hiç kimse söylememiştir” diyerek konunun ehemmiyetini işaret etmiştir: Hanefî fukahâsı; istilâ altında dahi mü’minlerin kendi içlerinden bir emir seçerek cemaat haline gelmelerini, seçtikleri emîrin kadı ve cum’a İmamı tayin sûretiyle İslâm’ın hükümlerini yaşamalarını tavsiye etmiştir.2133 Fakat hiçbir fakîh; “müstevli kâfirlerin reislerine itaat ederek, küfür ahkâmına râzı olun ve rahatınıza bakın” dememiştir!.. Esasen böyle demesi de düşünülemez. Afganistan’ın istilâsından sonra, firaset sahibi mü’minlerin: “Babrak Karmal’ın ve onun gibî olanların izniyle cum’a namazı kılınmaz” demeleri, bazı çevreleri rahatsız etmiştir. Bu hiçbir zaman, o beldelerde ikamet eden müslümanların, cum’a namazını terketmelerini, teklif değildir. Aksine kendi içlerinden emir seçerek, müstevlilere karşı cihad etmelerinin gerektiğini hatırlatmaktır. “Azimet” ve “ruhsat” hududlarını dikkate almayarak, aklî sebeplerle keyfî gerekçeler bulmak (dinde bid’at çıkarmak) büyük bir tehlikedir. Müctehid seviyesinde ilme sahip olmayan bir mü’min; sırf ilmî kudreti olmadığı için, bir müctehide ittiba eder: Bu onun üzerine vaciptir. Mükellefi, ittiba ettiği müctehid hususunda (ilmî bir delile dayanmadan) şüpheye düşürmek, İslâm’a hizmet değildir. Hele hele: “Efendim, ulû’l-emr’in izni meselesi sadece Hanefîlerde var, diğerlerinde yok!.. Dolayısıyle cumhurun görüşü geçerlidir” gibi; usûl-i fıkıh açısından kabul edilemeyecek iddialar gülünçtür. Kaldı ki bu uslûp, ilmî kudrete haiz olmayan mukallid mü’minler tarafından benimsenirse, Kur’ân-ı Kerîm’in dışındaki bütün eserler (hadis mecmuaları da dâhil) reddedilir. Bunun ortaya çıkaracağı vahim sonuçlar, biraz ilmi olan ihlâslı mü’minler tarafından kolayca tahmin edilebilir. 2134
Kur’ân-ı Kerim’de Cuma Namazı
“Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah’ı zikretmeye (Onu anmak için namaz kılmaya) gidin ve alış-verişi bırakın. Eğer siz gerçeği anlayan kimseler iseniz elbette bu, sizin için daha hayırlıdır.
Namaz bitince yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lutfundan isteyin. Allah’ı çok zikredin, umulur ki kurtuluşa erersiniz.
2131] İmam Ebû'1-Hasen el-Mâverdi, el-Ahkâmu's Sultaniye, Müt. Ali Şafak, İst, 1976, Bedir Yay. s. 113
2132] Geniş bilgi için Bk. İbn Âbidin, a.g.e., c. 3, s. 300
2133] Geniş bilgi için Bk. İbn Nüceym, el-Bahrü'r-Râik Kahire: 1311 c. 4, s. 298. İbn Hümam, a:g.e., c. VI, s. 365. Şeyh Nizamüddin ve Heyet, a.g.e., c. I, s.146, İbn Âbidin, a.g.e., c. XII, s. 145
2134] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler ve Kavramlar, İnkılap Y., s. 91-103
- 462 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Onlar bir ticaret ve eğlence gördükleri zaman hemen dağılıp oraya giderler ve seni ayakta bırakırlar. De ki: ‘Allah’ın yanında bulunan, eğlenceden ve ticaretten daha hayırlıdır/faydalıdır. Zira Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.” 2135
Hadis-i Şeriflerde Cuma Namazı ve Terkinin Günahı
“Bazı insanlar ya Cum’a namazını terk etmekten vazgeçerler yahut da Allah onların kalplerini mühürler de artık gâfillerden olurlar.” 2136
“Kim önemsemeyerek üç Cuma namazını (peş peşe) terkedecek olursa Allah onun kalbini mühürler.” 2137
“Kim Cuma ezanını işitir de icâbet etmezse artık onun hiç bir namazı yoktur. Ancak bir mâzeretten dolayı olursa bu müstesna.” 2138
“İçimden öyle geliyor ki bir adama emredeyim de insanlara namaz kıldırsın. Sonra da gidip Cuma namazına gelmeyen kimselerin evlerini (kendileri içlerinde iken) yaktırayım.” 2139
İbn Abbas (r.a.)’dan rivâyete göre şöyle demiştir: “Her kim peş peşe dört Cuma namazını terkederse İslâm’ı arkasına atmış olur.” 2140
Bir rivâyete göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Her kim özürsüz olarak üç Cuma namazını terkederse artık o kimse münâfıktır.” 2141
“Allah’a ve âhiret gününe inananlara Cum’a namazı farzdır. Ancak yolcu, köle, çocuk, kadın ve hastalar bundan müstesnadır.” 2142
“Her kim Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsa Cuma gününde Cuma namazı kendisine farzdır. Ancak kadın, yolcu, çocuk yahut köle bundan müstesnadır. Ve her kim bir oyun yahut bir ticâret sebebiyle ondan yüz çevirirse, Allah da ondan yüz çevirir. Allah ganîdir, hamîddir.” 2143
“Cuma namazını özürsüz olarak kim terkedecek olursa bir dinâr para tasadduk etsin, (bu kadar) bulamazsa, yarım dinâr tasadduk etsin.” 2144
“Ezanı her işitene cuma farzdır.” 2145
2135] 62/Cum’a, 9-11
2136] Müslim, Cumua, 12, 40, hadis no 865; Nesâî, Cumua 2; Ahmed bin Hanbel, 1/239, 254, 335, 2/84; Abdurrazzak, el- Musannef, 3/166; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 2/61; Beyhakî, Sünenu’l-Kübrâ, 3/171
2137] Ebû Dâvud, Salât 204, 210, hadis no 1052; Tirmizî, Salât 359, hadis no 500, Cumua 7; Nesâî, Cuma 2, hadis no 3, 88; İbn Mâce, İkamet 93; Dârimî, Salât 205; İmam Mâlik, Muvatta, 1/111; Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, 3/172; Taberâni, Cumua 20; Ahmed bin Hanbel, 58
2138] Abdürrazzak, el-Musannef, 3/165; Beyhakî, Sünen, 3/185
2139] Müslim, Mesâcid 251, 254; Ahmed bin Hanbel, 2/531, 539; Abdurrazzak b. Hemmam, el-Musannef, 3/166; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 2/62; Hâkim Ebû Abdillah, el-Müstedrek, 1/430; Beyhakî, Sünen'ül-Kübra, 3/172
2140] Abdurrazzak, el-Musannef, 3/165-166
2141] Mevârid'iz-Zeman ilâ Zevâid-i İbn Hibban, s. 146
2142] Ebû Dâvud, Salât 215, hadis no 1067, hadis no 1067; Dârakutnî, II, 3; Bağavî, Şerhu's-Sünne, I, 225) Dâvud
2143] Beyhakî, Sünen'ül-Kübra, 3/184
2144] Ebû Dâvud, Salât 211, hadis no 1053-1054); Nesâî, Keffâret 3, hadis no 3, 89; İbn Mâce, İkamet 93, hadis no 1128
2145] Ebû Dâvud, Salât 212, hadis no 1056
CUM’A NAMAZI
- 463 -
“Her ihtilâm olan erkeğe cumaya gitmek vâcibtir. Cumaya her gidene de gusül vâcibtir.”2146
“Cum’a, geceleyin ailesine dönebilen herkese farzdır.” (Kelimeye bağlı tercümesi: “Gece, kimi âilesine sığındırırsa Cuma ona farzdır.”) 2147
“Cuma günü olunca şeytan çarşı ve pazara erkenden bayraklarıyla gider, insanlara binbir engel çıkararak mâni olmaya, onları cumadan (hiç olsun) geciktirmeye çalışır. Melekler de erkenden gidip mescidin kapılarına dururlar. Gelenleri birinci saatte gelenler, ikinci saatte gelenler diye yazarlar. Bu hâl İmam (hutbeye) çıkıncaya kadar devam eder. Kişi mescidde, İmamı görüp, dinleyebileceği bir yere oturup, can kulağıyla dinledi ve konuşmadı mı, kendisine iki kat sevap vardır. Kişi uzakta kalır ve İmamı dinleyemeyeceği bir yere oturur, sessiz durur ve konuşmazsa bir hisse sevap alır. Eğer, İmamı görüp dinleyebileceği bir yere oturur fakat boş konuşma yapar, sessiz kalmazsa, ona iki hisse vebal yazılır. Eğer, dileme ve görme imkânı olmayan bir yere oturur ve boş konuşur ve sessiz kalmazsa, ona bir hisse vebal vardır. Kimde yanındaki arkadaşına cuma günü ‘sus!’ derse ‘boş konuşmuş’ olur. Kim de boş konuşur ise, o cumadaki sevaptan nasibsiz kalır.” 2148
“Ey insanlar, ölmeden önce Allah’a tevbe ediniz. (Başka işlerle) meşgul olmadan önce de sâlih ameller işlemeye çalışınız. Allah’ı çokça zikretmek ve gizli ve açık olarak çokça sadaka vermek sûretiyle sizin ile Rabbiniz arasındaki bağı güçlendiriniz. (Böyle yaparsanız) hem rızıklanırsınız, hem de (Allah tarafından) hatırınız hoş tutulur. Şunu biliniz ki: Yüce Allah şu bulunduğum makamda, şu günümde, şu ayımda ve şu yılımda sizlere Cum’a’yı farz kılmış bulunuyor. Ve bu kıyâmete kadar böylece devam edecek. Benim hayatımda, ya da benden sonra adâletli yahutta zâlim bir İmamı bulunduğu halde, onu hafife alarak yahut ta inkâr ederek kim terkederse; Allah, onun iki yakasını bir araya getirmesin, hiç bir işini mübarek kılmasın. Haberiniz olsun, böyle bir kimsenin ne namazı vardır ne zekâtı, ne haccı, ne orucu ve ne de iyiliği Tâ ki tevbe edinceye kadar. Artık kim tevbe ederse, Allah, onun tevbesini kabul etsin. Şunu da biliniz ki: Hiç bir kadın bir erkeğe İmam olmasın. (Okuması düzgün olmayan bir bedevî) Arap, bir muhacirin önüne geçip İmam olmasın. Fâcir bir kimse de, kılıcından ya da copundan korktuğu bir zorbanın kendisini zorlaması hali dışında da mü’min bir kimseye İmam olmasın.” 2149
“Bizler, bizden önce kitap verilenlere göre en sonuncusuyuz. Kıyâmette ise en öne geçeceğiz. Onlar, Allah’ın kendilerine farz kıldığı bu Cum’a gününde ihtilâfa düştüler. Allah onu bize gösterdi. Diğer insanlar bu konuda bize uyuyorlar. Ertesi gün yahûdilerin, daha ertesi gün ise hristiyanlarındır.” 2150
“Rasûlullah’a (s.a.s.) Cum’a gününe niçin bu adın verildiği sorulduğu zaman şöyle cevap vermiştir: “Babanız Âdem’in yaratılışı o günde oldu. Kıyâmet o günde kopacak, yeniden dirilme ve insanların hesap için yakalanması o günde olacaktır. Cum’a gününün üç saatinin sonunda öyle bir an vardır ki, o anda duâ edenin duâsı kabul
2146] Ebû Dâvud, Tahâret 129, hadis no 342; Nesâî, Cum’a 2, hadis no 3, 89
2147] Tirmizî, Salât 360, hadis no 502
2148] Ebû Dâvud, Salât 209, hadis no 1051
2149] İbn Mâce, Sünen, İstanbul 1401, I, 343, Hadis no 1081; İbn Mâce hadisin isnâdının zayıf olduğunu belirtir. Çok sayıda hadis âlimleri de bu hadisi zayıf kabul ederler. Hanefî fıkhına göre cumanın şartı sayılan devlet başkanının kıldırması konusunda tek delil bu zayıf hadistir. Kaldı ki, bu hadisten cumanın devlet başkanı yokken kılınmaması gerektiğini çıkarmak çok zordur.
2150] Buhârî, Cum'a, 1; Müslim, Cum'a hadis no 856. Müslim'in lafzı az farklıdır.
- 464 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olunur.” 2151
“Güneşin doğduğu en hayırlı gün cumadır; Âdem o gün yaratılmış, o gün Cennete girmiş ve o gün Cennetten çıkarılmıştır; kıyâmet de cuma günü kopacaktır.” 2152
“Âdem’in (a.s.) yaratılışı işte o gün oldu, yani vücudunun bütün parçaları o gün bir araya getirildi. O gün tevbesi kabul olundu ve o gün vefat etti. Kıyâmet de o gün kopacaktır. İns ve Cin’den başka hiçbir mahluk yoktur ki, Cum’a günü tan yeri ağardıktan gün doğuncaya kadar -kıyâmet belki bu gün kopar korkusu ile- kulak kabartmasın. Bir de o günün içinde öyle bir saat vardır ki, hiçbir müslüman kul o esnâda namaz kılıp Allah’tan bir hâcetini dilemez ki, onu Allah O’na vermesin.” 2153
“Bir kimse Cum’a günü gusleder, elinden geldiği kadar temizlenir, yağ veya koku sürünür, sonra mescide gider bulduğu yere oturur ve namazını kılar, hutbeyi dinlerse; geçen Cum’a’dan o Cum’a ya kadar işlemiş olduğu günahları affolunur.” 2154
“Kim cuma günü Cenâbet guslü ile gusül yapar, sonra cumaya giderse sanki bir deve kurban etmiş gibi (sevaba nâil) olur. Kim ikinci saatte giderse bir sığır kurban etmiş gibi (sevaba nâil) olur. Kim üçüncü saat giderse boynuzlu bir davar kurban etmiş gibi (sevaba nâil) olur. Kim dördüncü saat giderse bir tavuk kurban etmiş gibi (sevaba nâil) olur. Kim beşinci saatte giderse bir yumurta tasadduk etmiş gibi (sevaba nâil) olur. İmam (hutbeye) çıkınca melekler hazır olur, zikri dinlerler.” 2155
“Cuma günü olunca, mescidin her bir kapısında melekler vardır. İlk gelenleri sırayla yazarlar. İmam (minbere) oturunca defterleri kapatıp, zikri dinlemeye giderler.” 2156
“Kim (cuma günü) yıkar ve yıkanırsa, kim erkenden (mescide) gider ve hutbenin başına yetişirse, yürür ve binmezse, İmama yakın durur, dinler, mâlâyâni söz etmezse ona her bir adım için bir yıllık amelin oruçları ve namazlarıyla sevabı yazılır.” 2157
“Cuma namazına üç (grup) insan katılır:
1) Kişi vardır, namaza katılır, boş konuşma yapar. Bunun namazdan hissesi, o konuşmasıdır.
2) Kişi var namaza gelir, duâ eder. Bu kimse Allah’a duâda bulunmuştur, Allah dilerse onun istediğini hemen verir, dilerse vermez.
3) Kişi vardır, namaza gelir, sadece dinler ve sükût eder, mü’minlerin arasından yararak geçmez, kimseye eza vermez. Onun bu namazı, daha önce geçen cumaya ve fazladan da üç güne kadar (günahlarına) keffârettir. Bu hal Cenâb-ı Hakk’ın şu sözüne binaendir: “Kim bir hayır yaparsa bu kendisinden on misliyle kabul edilir.” 2158
2151] Ahmed bin Hanbel, 2/311
2152] Müslim, Cum’a 5, 18
2153] Müslim, Cumua 5. Hadisin baş tarafındaki ifade Müslim’de, diğer bölümü farklı hadis kitaplarında rivayet edilmiştir.
2154] Buhârî, Cumua, 6
2155] Buhârî Cum’a 4, 19; Müslim, Cum’a 10, hadis no 850; Muvatta, Cum’a 1, hadis no 1, 101; Ebû Dâvud, Tahâret 129, hadis no 351; Tirmizî, Salât 358, hadis no 499; Nesâî, Cum’a 14, hadis no 3, 99; İbn Mâce, İkamet 82, hadis no 1092
2156] Müslim, Cuma 24, hadis no 850
2157] Ebû Dâvud, Tahâret 129, hadis no 345, 346; Tirmizî, Salât 356, hadis no 496; Nesâî, Cuma 12, hadis no 3, 97; İbn Mâce, İkamet 80, hadis no 1027; Buhârî, Cuma 6
2158] Ebû Dâvud, Salât 235, hadis no 1113; 6/En'âm, 160
CUM’A NAMAZI
- 465 -
İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’ın (s.a.s.) mescidinde kılınan cumadan sonra ilk kılınan cuma namazı, Bahreyn köylerinden olan Cuvâsâ’daki Abdü’l-Kays mescidinde kılınan namazdı.” 2159
Cumanın farzından sonra kılınan namaz
Abdullah b. Ömer r.a. şöyle dedi: Hz. Peygamber (s.a.s.) Cuma namazından sonra mescidden ayrılıncaya kadar namaz kılmaz, ayrılınca evinde iki rekât kılardı. 2160
Nafi’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Ömer Cumadan önce namazı uzatır, Cumadan sonra da evinde iki rekât namaz kılar ve şöyle söylerdi: Rasûlüllah (s.a.s.) de böyle yapardı.2161
Ebu Hureyre (r.a.) Rasûlüllah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Sizden biri Cumayı kıldıktan sonra dört rekât namaz kılsın” 2162
Ebu Hureyre (r.a.) Rasûlüllah’ın (s.a.s.) şöyle dediğini rivâyet etmiştir: “Cumadan sonra namaz kılacak olursanız dört rekât kılın.” 2163
Namazın ve hutbenin uzatılmaması
Ammar b. Yasir dedi ki, “Rasûlüllah (s.a.s.) bize hutbeleri kısa okumayı emretmişti.”2164
Cabir b. Semüre (r.a.) şöyle dedi: Hz. Peygamber (s.a.s.) Cuma günü hutbesini uzatmazdı, söyledikleri birkaç kelimeden ibaretti. 2165
Cabir b. Semüre (r.a.) şöyle diyor: Hz. Peygamber (s.a.s.) ile beraber çok namaz kıldım. Namazı da orta halli, hutbesi de orta halli idi. Kur’an’dan âyetler okur, insanlara görevlerini hatırlatırdı. 2166
Ebu Vail diyor ki, Ammar (r.a.) bize hitabetti, kısa ve güzel bir konuşma yaptı. Aşağı inince dedik ki, “Ebu’l-Yakzân, güzel ve öz bir hutbe okudun, biraz daha nefes sarfetseydin ya!” Dedi ki: “Ben Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle dediğini işittim: “Kişinin namazının uzun, hutbesinin kısa olması dini anladığının işaretidir. Öyleyse namazınızı uzatın, hutbeyi kısa tutun. Çünkü bazı konuşmalar büyüleyicidir.” 2167
Cumadan sonra ikram
Sehl b. Sa’d (r.a.) anlatıyor: Tarlasında karıklar açıp çögender otu yetiştiren bir kadın vardı. Cuma günü olunca bu otun saplarını ayırır, onu bir tencereye koyar, onun üzerine değirmende öğüttüğü bir avuç arpayı atar, pişirirdi. Çögender otunun sapları yemeğin eti, kemiği olurdu. Cumadan döner, ona selâm verirdik. O da bu yemeği önümüze kor, biz de onu yerdik. O kadının bu yemeğini
2159] Buhârî, Cuma 11; Ebû Dâvud, Salât 216, hadis no 1068
2160] Buhârî Cuma 39, Müslim Cuma 71
2161] Ebû Dâvud, Cuma l128
2162] Müslim, Cuma 67; Ebû Dâvud, Cuma l131
2163] Müslim, Cuma 68; Ebû Dâvud, Cuma l131, Tirmizî, Cuma 523
2164] Ebû Dâvud, Cuma 1106
2165] Ebû Dâvud. Cuma 1107
2166] Müslim, Cuma 41; Ebû Dâvud, Cuma 1101
2167] Müslim, Cuma 47
- 466 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yiyebilmek için Cuma gününün gelmesini arzulardık. 2168
Cuma Namazını Kim Emrediyor, Kim Yasaklıyor?
1. Kur’an, Cuma namazını kesin şekilde emretmektedir. Müslüman da, Kur’anın hükümlerini uygulamak zorundadır. Allah, insanlara “niye falan müctehidi, filan fetvâyı uygulamadın?” diye sormayacak, ama mutlaka Kur’an’ın emrini uygulayıp uygulamadığından soracaktır. Kur’an Cuma namazını çok net bir şekilde emretmekte, bu konuda herhangi bir şart ileri sürmemekte, herhangi bir durum sözkonusu olduğunda Cuma namazının kılınmayacağından, işaret yönüyle bile olsa bahsetmemektedir. Müslümanların, Kur’an’ın herhangi bir hükmüne karşı nasıl davranmaları gerektiği de Kur’an’da çok net şekilde açıklanır.
Kur’an, Cuma namazına öyle bir önem vermiştir ki, özel olarak Cuma namazından bahsetmiş, hatta Kur’an’ın bir sûresi 2169 bu isimle adlandırılmıştır. Cuma namazına öyle önem vermiştir ki, helâl olan alışverişi Cuma vakti yasaklamış, müslümanların ezanla birlikte Cuma namazına gitmelerini emretmiş ve gerçeği anlayan, bilen insanlar için en hayırlı şeyin bu olduğunu belirtmiştir: “Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah’ı zikretmeye gidin ve alış-verişi bırakın. Eğer siz gerçeği anlayan/bilen kimseler iseniz elbette bu, sizin için daha hayırlıdır. Namaz bitince yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin. Allah’ı çok zikredin, umulur ki kurtuluşa erersiniz.”2170
Müslüman, her şeyden önce Kur’an’a kulak vermeli, onun emirlerini hayata geçirmelidir. Ona ters düşen yorum, te’vil, anlayış ve uygulamalardan kaçınmalıdır. “Sana bu Kitab’ı her şeyi açıklayan ve müslümanlara bir rehber, bir rahmet ve bir müjde olarak gönderdik.”2171; “...Bu Kur’an, her şeyin açıklanması ve mü’minler için bir kılavuz ve rahmettir.”2172 Müslümanlar, herhangi bir konuda anlaşmazlığa düştüklerinde, onu Allah’a ve Rasûlü’ne arzetmekle mükelleftirler.2173 “Biz sana Kitab’ı indirdik ki, hakkında ayrılığa düştükleri şeyi onlara açıklayasın ve iman eden bir kavim için yol gösterici ve rahmet olsun.”2174; “İnsanlar için hidâyet rehberi olan Kur’an, yol gösterici ve hakkı bâtıldan ayırıcı (furkan), apaçık belgeler (beyyinât) olarak Ramazan ayında indirildi.”2175; “De ki: ‘en üstün delil (hüccetü’l-bâliğa) Allah’ındır. Allah dileseydi, elbette hepinizi hidâyete erdirirdi.”2176 Allah, Kur’an’da hiçbir şeyi eksik bırakmamıştır.2177 Bir müslüman, Kur’an varken, başka hakem arayamaz: “Allah size hakikati apaçık ve ayrıntılı olarak açıklayan Kitab’ı indirmiş iken, ben (neyin doğru, neyin yanlış olduğu konusunda) ondan başka bir hakem mi arayayım?”2178; “Rabbiniz katından size indirilene uyun. O’ndan başka önderlerin ardından gitmeyin. Ne kadar az öğüt tutuyorsunuz?”2179 İnsanlar, falan kişinin ictihad, fetvâ ve yorumuna uymaktan de2168]
Buhârî, Cuma 40
2169] 62. sûre
2170] 62/Cum'a, 9-10
2171] 16/Nahl, 89
2172] 12/Yusuf, 111
2173] 4/Nisâ, 59
2174] 16/Nahl, 64
2175] 2/Bakara, 185
2176] 6/En'âm, 147
2177] 6/En'âm, 38
2178] 6/En'âm, 114
2179] 7/A'râf, 3
CUM’A NAMAZI
- 467 -
ğil; Kur’an’a uyup uymadıklarından hesaba çekileceklerdir: “Muhakkak ki o Kur’an, hem senin hem de ümmetin için bir şeref ve öğüttür. İleride ona uyup uymadığınızdan sorguya çekileceksiniz.”2180
Kur’an, anlaşılması zor bir kitap değildir. Onun emirleri arasına kimse giremez. O, “apaçık” ve “anlaşılır” bir kitaptır.2181; “İşte bunlar, apaçık Kitab’ın âyetleridir. Anlayasınız diye onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik.”2182 Allah, kullarına “kaldıramayacakları bir yük yüklememiş”,2183 Kur’an’ı herkesin ve her seviyeden insanın anlayabileceği bir dil ve basit, sade, anlaşılır bir üslûpla göndermiş, anlaşılsın ve uygulansın diye kolaylaştırmıştır. “Tâ-hâ. Bu Kur’an’ı sana güçlük çekesin diye değil, Allah’tan korkanlara bir uyarı olsun diye indirdik.”2184; “Yemin olsun! Bu Kur’an’ı öğüt almak ve düşünmek için kolaylaştırdık. Yok mudur öğüt alan?” 2185 Allah Teâlâ, kullarına, “ancak kaldıracakları kadar sorumluluk yükler.”2186 Allah “dinde bir zorluk kılmamıştır.”2187 Kur’an’a muhâtap olan mü’minlerin özelliği, Kur’an’daki her İlâhî fermanı işittiklerinde “semi’nâ ve eta’nâ: İşittik ve itaat ettik” demeleridir.2188 “Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne çağrıldıkları zaman, iman edenlerin sözü, ancak: ‘işittik ve itaat ettik’ demeleridir. İşte umduklarına erenler bunlardır, bunlar!”2189 Dünya ve âhiret felâketlerinin en büyük nedeni, Kur’an’ın emirlerini (önemsemeyerek, te’vil ederek veya herhangi bir gerekçe ile) uygulamayıp arkaya, geri plana atmaktır. “O gün, haksızlığı kendisine yol edinmiş olan kişi ellerini kemirip ‘ah, ne olurdu, Rasûl’ün gösterdiği yolu tutmuş olsaydım! Vah, yazıklar bana, ne olurdu filanı da kendime dost edinmeseydim. Çünkü o, gerçekten bana uyarıcı, hatırlatıcı mesaj geldikten sonra beni ondan (Kur’an’dan) saptırmış oldu. Şeytan da insanı yapayalnız ve yardımsız bırakandır.’ Ve Peygamber dedi ki: ‘Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur’an’ı terkedilmiş bir kitap olarak bıraktılar.”2190
Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, kâfir, zâlim ve fâsık olarak nitelendirilir.2191 Devamındaki âyetlerde de, başta Peygamber olmak üzere müslümanların Allah’ın indirdiği ile hükmetmesi emredilir: “Sana da, önceki kitapların bir kısmını doğrulayan ve onları düzelten bu Kitab’ı hak olarak indirdik. Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Sana da hak geldikten sonra, onların hevâlarına uyma... De ki: ‘Ben, sadece bana vahyolunana uyuyorum.”2192 Kitaptan pay sahibi olanların, bildikleri ve inandıkları Kitabın hükümlerini uygulamaları, yolların ayrılış noktasıdır: “Kendilerine Kitab’dan bir pay verilenleri görmedin mi? Aralarında Allah’ın Kitab’ı hükmetsin diye çağrılıyorlar da, onlardan bir bölümü yüz çeviriyor. Onlar, işte böyle arka dönenlerdir.”2193; “...Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine ve Peygamber’e gelin’ denildiğinde, o münâfıkların senden
2180] 43/Zuhruf, 44
2181] 11/Hûd, 1-2; 15Hıcr, 1; 26/Şuarâ, 2; 28/Kasas, 2; 42/Şûrâ, 2; 43/Zuhruf, 2
2182] 12/Yusuf, 1-2
2183] 2/Bakara, 286
2184] 20/Tâhâ, 1-3
2185] 54/Kamer, 17, 22, 32, 40
2186] 2/Bakara, 285
2187] 22/Hacc, 78
2188] 2/Bakara, 285
2189] 24/Nûr, 51
2190] 25Furkan, 27-30
2191] 5Mâide, 44, 45, 47
2192] 5Maide, 48-49
2193] 3/Âl-i İmrân, 23
- 468 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kaçabildiklerince kaçtıklarını görürsün.”2194
Kimsenin Kur’an’ı devre dışı bırakma hakkı yoktur. Hangi niyetle olursa olsun Kur’an’la sâbit bir hükmü, bir ibâdeti kimse yasaklayamaz. Bazı kimseler, Kur’an’da ve sahih hadislerde hiç geçmeyen ve mezhepler arasında da tartışma konusu olan “dâru’l-harp” yaklaşımını sebep göstererek fâizi helâl kabul edebiliyor, bazıları da Cuma namazı gibi farîzaları yasaklayabiliyor. Birincisi, kolaylaştırma adına ruhsat, ikincisi de cihad adına azîmet diye takdim edilebiliyor. Biri, Kur’an’la sâbit bir haramı helâl, diğeri de Kur’an’la sâbit bir farzı haram ilân edebiliyor. Bu örneklerin her ikisi arasında pek bir fark yoktur. Dini tahrif eden yaklaşım, daha çok bu tür atmalar veya katmalarla olur. Kur’an’ı ve sahih sünneti devre dışı bırakan hiçbir yaklaşım, sırât-ı müstakîm olamaz. İmanından ve samimiyetinden şüphe etmediğimiz bazı müslümanların, Kur’an’daki çok net bir emri yasaklamalarına şaşmamak mümkün değildir. Kur’an’ın emrine uyup Cuma namazı kılanlar değil, bunu yasaklayanlar suçlanmalıdır. Ve Kur’an’ın ve Sünnetin kesin emrine rağmen Cuma namazını kılmamakta hâlâ ısrar etmekle kalmayıp başkalarına da yasaklayanların bu tavırlarıyla taban tabana zıt sloganı: “Temel kaynağımız Kur’an ve Sünnettir. Referansımız bu ikisidir. Biz Kur’an ve Sünnet’e bağlıyız!” Ya bu sözü söylemesinler, ya da Kur’an ve Sünnetin emrini suç saymasınlar, deme hakkımız olmalı değil mi?
2. Müslümanın ikinci kaynağı Sünnettir. Sünnet, hiçbir zaman Kur’an’a ters uygulama içermez. Peygamberimiz de kendisine vahyedilen Kur’an’a uymak zorundadır. O, yaşayışıyla, canlı Kur’an olmuş, Kur’an’ın mücmel âyetlerini açıklamıştır. Peygamberimiz’in Cuma namazının faziletiyle ilgili onlarca hadisi hadis kitaplarını doldurduğu halde, Rasûlullah’tan zayıf bile olsa, herhangi bir durumda Cuma namazı kılınmaması gerektiğine dair bir rivâyet sözkonusu değildir. Yani, o, Cumanın şartlarıyla ilgili kesin bir şey söylememiş, hele hele “şu şu şartlar yoksa, Cuma namazı kılmayın!” gibi bir söz onun ağzından kesinlikle çıkmamıştır.
Şu hadisin kapsamına girilip girilmediği bütün müslümanlar tarafından muhâsebe edilmelidir: “Allah bir toplumdan ilmi çekip almak sûretiyle kaldırmaz. Toplumlar, gerçek âlimlerin tükenmesiyle âlimsiz kalırlar. Gerçek âlimlerin tükendiği bu toplumda, insanlar câhil önderler edinirler. Bu câhil önderler ilimsiz fetvâ verirler. Bu sûretle kendileri de sapar, peşindekileri de saptırırlar.”2195
Sahih-i Müslim’de “Cuma’yı Terk Edenler Hakkında Gösterilen Şiddet Bâbı” adlı bölümde birçok hadis vardır. Onlardan biri olan şu hadis-i şerif çok önemli bir uyarıdır: “Birtakım kimseler, Cuma namazlarını terk etmekten ya vazgeçerler yahut Allah, onların kalplerine muhakkak sûrette mühür vurur da artık gâfillerden olurlar.”2196
Cuma namazının fazîletini belirten; terkedenleri, hafife alanları tenkit ve ihtar eden çok miktarda hadis bulunmasına rağmen, Cuma namazının kılınamayacağı ve kılanların sorumlu tutulacakları bazı şartlara dâir zayıf da olsa tek bir hadis rivâyeti yoktur. Aksi görüşte olanlar, Hanefî mezhebinin bu konudaki şartları için de ileri sürdüğü tek delil olarak İbn Mâce’nin kendisinin de “zayıf” dediği
2194] 4/Nisâ, 61
2195] Buhârî, İlim, 34, Müslim, İlim 13, Tirmizî, İlim 5; İbn Mâce, Mukaddime 8
2196] Müslim, Cuma 40, hadis no 865, c. 4, s. 2412-2413
CUM’A NAMAZI
- 469 -
ve aslında hiç de Cuma’nın kılınmaması için bir çıkarım yapılamayacak olan ve Cuma namazı kılmayanları tehdit eden şu zayıf hadisi delil olarak kullanıyorlar:
“Bilmiş olun ki, Allah Teâlâ Cum’ayı, benim şu durduğum yerde ve bu yılımın bu ayındaki bu günümde; size kıyâmet gününe kadar farz kılmıştır. Her kim hayatımda olsun, benden sonra olsun, âdil yahut câir (zâlim) bir devlet reisi varken onu istihfaf ederek (önemsemeyerek, hafife alarak) veya inkâr ederek terkedecek olursa Allah iki yakasını bir araya getirmesin ve kendisine ait hiçbir hususu mübârek kılmasın (işini rast getirmesin). Haberiniz olsun ki, böylesi tevbe etmedikçe ne namazı, ne zekâtı, ne haccı, ne orucu, ne de başka bir hayrının sevabı vardır. Her kim de tevbe ederse Allah tevbesini kabul eder (etsin).”2197
Tekrar ifâde edelim ki, bu hadisten Cuma’nın bazı şartlarının çıkartılması ve Peygamberimiz’e “şu şartlar varsa ancak Cuma’yı kılabilirsiniz, yoksa Cuma namazı kılmayın” şeklinde bir ifâdede bulunduğunu ileri sürmek, Cumanın şartları için delil kabul etmek birçok yönden kesinlikle doğru ve mümkün değildir. Bu hadis rivâyetinin meşhur hadis âlimlerince zayıf kabul edildiği için delil olarak kullanılamayacağını da ifade etmek zorundayız.
Cuma namazının bu ülkede câiz ve sahih olmadığını iddiâ edenler, Cuma konusundaki âyetin mücmel olduğundan dolayı bu çıkarımlara vardıklarını söylüyorlar. Mücmel olan bir âyeti Peygamberimiz tafsîl eder, açıklar, uygulamasıyla izah eder. Peygamberimiz’in (s.a.s.) hadislerinde kesinlikle “sultanın izni şarttır, halife bizzat kendisi veya tâyin ettiği kişi Cuma’yı kıldırmalıdır, yoksa sahih olmaz” veya benzeri zayıf bir rivâyet bile yoktur. O yüzden mücmel âyeti Peygamberimiz sözleriyle ve uygulamasıyla nasıl anlayıp anlattıysa o hükmü Kur’an ve Sünneti esas kabul eden kimseler -tüm âlimler farklı şey ileri sürseler bile-, Allah’ın emrini ve Rasûlü’nün kavlî ve fiilî açıklamasını tercih etmek zorundadırlar.
Sultanın/halifenin izni gibi şartlar, Kur’an’ın ve Sünnetin tâyin ve tesbit ettiği şartlar değildir; ictihâdî, dolayısıyla zannî bir yorumdur, o zamanın şartları dikkate alınarak değerlendirilmiştir. Hiçbir ictihad, âyet ve hadisle sâbit olan bir farzı iptal edemez. “Allah’a ve Rasûlüne itaat edin ki size rahmet edilsin.”2198
3. Temel kaynaklar Kur’an ve Sünnet olmakla birlikte, onlara ters düşmemek şartıyla, hatta bu iki kaynağın daha iyi anlaşılmasına hizmet ettiği müddetçe, delilleri sağlam, inandırıcı ve iknâ edici kabul edilince fıkhî ictihadlar, mezhebî görüşler de müslümanların ibâdetleri için istifade edilebilecek ikinci derecede kaynaktır. Müslümanlar, kendileri Kur’an ve Sünnetten hüküm çıkarabilecek ilmî yetenekte değilse Kur’an’ın ve sünnetin kesin hükme bağlamadığı konularda delili sağlam olan müctehidin Kur’an ve Sünnete uygun hükmüne uyabilir. Bu konuda dikkat edilmesi gereken şeyler: Bağnaz olmamak, diğer fıkhî görüş ve ictihadları görmezden gelmemek, “benim mezhebim veya müctehidim mutlak doğrudur, diğer mezhep veya müctehidlerin hükmü kesin yanlıştır” dememek, farklı mezhepleri veya ictihadları taklit edenleri kınamamak şarttır. Unutulmamalıdır ki, mezhep imamları ve müctehidler de birer beşerdir, hatâdan
2197] İbn Mâce, Kitâbu İkameti's-Salât 78, hadis no 1081; Râvîler arasında cerh edilen isimler olduğu için isnâdının zayıf olduğu belirtilir; Bk. İbn Mâce, adı geçen yer.
2198] 3/Âl-i İmrân, 132
- 470 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ma’sûm/korunmuş değildir. Onların ictihadları da zannîdir, mutlak doğru değil; göreceli doğrulardır, şüphe sözkonusudur. O yüzden delillerinin kuvvetli olmadığını, ya da bir âyet ve sahih hadise ters düştüğünü gördüğünde, hiçbir müslüman buna rağmen ictihadı öne çıkaramaz. Zaten “Kur’an ve sünnet” vurgusunu öne çıkaranlar, fıkıh bağnazlığının farkına varan, 1200-1300 sene önce yaşamış insanların günümüz şartlarını bilmelerini, kıyâmete kadar geçerli hükümleri hiç yanılmadan ve aşılamayacak şekilde en isâbetli ictihadlarla tesbit ettiklerini iddia etmeyen (etmemesi gereken) bilinçtedir. Önceki müctehidler, kendilerine ulaşan deliller ve kendilerini çevreleyen tarihî şartlarla, o günkü problemlere çözüm getirmeye çalışmışlardır. Ve bütün şuurlu müslümanların ittifak ettikleri tek bir mezhep veya müctehid yoktur. Yani, kimine göre bir konuda Hanefî mezhebi veya onun müctehidleri doğruyu yakaladıkları ve kuvvetli delillere sahip olduğu halde, kimine göre farklı bir mezhep ve müctehidler o konuda veya başka bir konuda daha doğru ve kuvvetli delillere sahip olabilir. O yüzden bir mezhebin veya müctehidin hükmünü tüm müslümanların uygulamalarını istemeye kimsenin hakkı yoktur. Bir müslüman, falan mezhebin hükmünü tercih edebilir, ama başkalarına dayatamaz, başkası da farklı bir mezhebin görüşünü tercih edebilir. Yoksa mezhepler din edinilmiş olur. “Yoksa onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri dinî kaide kılan ortakları mı var? Eğer azâbı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.”2199
Cuma namazı muhkem bir farîzadır. Farziyeti Kitab, Sünnet ve icmâ ile sâbittir. Kitab ve Sünnet gibi ana deliller mevcut iken, ictihâdî ve tâlî bir şartın yokluğu öne sürülerek, beşer sözü ile Cuma farîzası ortadan kaldırılamaz. “Şek/şüphe ile yakîn zâil olmaz.” Hanefî mezhebinin dışındaki İslâm mezheplerinin tümü (cumhûr-ı ulemâ), Cuma namazını halifenin kıldırma şartını ileri sürmezler, bu namazın dâru’l-harple ilişkisi olduğunu da iddia etmezler. Elbette hiçbir mezhep ve âlim, Cuma namazının devlet namazı olduğunu da ileri sürmez. Mezhep bağnazı olmayan “Kur’an ve Sünnet, Kur’an ve Sünnet!” diyen müslümanlar, Kur’an ve Sünnetin kesin emri konusunda, gerekirse başka bir mezhebin görüşüyle amel eder, Kur’an ve Sünnetin emrini çiğneme ihtimalini ortadan uzaklaştırır.
Kaldı ki, bu insanlar, kraldan fazla kralcı kesildiklerini fark etmiyorlar mı? Hanefî mezhebi adına Cuma namazının şartları oluşmadığı için Cuma namazının kılınmayacağını iddia edenler, Hanefî mezhebine ait “şu şartlar yerine gelmeyince Cuma namazı kılınmaz, kılmayın!” diye net bir fetvâdan bile bahsedemezler. Nice müslümanın kanını döktüğü gibi, kendisini de zindanlara atıp orada şehid eden zâlim bir yöneticinin hâkim olduğu şartlar altında Ebû Hanife’nin Cuma namazı kılmadığını veya kılınmasını câiz görmediğini kimse iddia ve isbat edememektedir. Onun zamanında da, ondan sonra da hanefî müctehidler, kendi çıkarımlarıyla tesbit ettikleri cumanın sıhhat şartları yoksa Cuma namazı kılmayın demedikleri ve tarihte Cuma namazı kılmayan cemaatlerden bahsedilmediği gibi, daha sonra gelen bazı hanefî müctehidleri, bu şartlardan bazıları yerine gelmediği için, Cuma namazı terk edilmez, belki sahih olmamıştır diye, öğle namazı yerine geçmek üzere “zuhr-ı âhir” adı verilen Peygamberimiz zamanında hiç bilinmeyen namazı tavsiye etmiştir. Başka hiçbir mezhebin bilmediği bu namazın tek bir gerekçesi vardır: Bir mezhebe göre şartların yerine gelmediğinde
2199] 42/Şûrâ, 31
CUM’A NAMAZI
- 471 -
Cuma namazının terk edilmemesi, ama aynı zamanda Cuma namazı sahih olmayabilir endişesinden dolayı, öğle namazı yerine geçecek dört rekâtlık bu namazın da kılınması.
Tarihte olduğu gibi günümüzde de hiçbir ülkede Cuma namazını protesto etme ve Cuma namazının kılınmaması gerektiğini (belki bir-iki istisnâ dışında) âlimler gündeme getirmemiştir. Bu konuda yüzlerce âlimden kimler Cuma namazı kılınmasına karşıdır? “Bugünkü şartlarda Cuma namazı kılınmaz” diyen ne kadar âlim gösterilebilir? Çağımızda dünya çapında kabul gören Mevdûdi mi, Seyyid Kutub mu, kardeşi Muhammed Kutub mu, Hasan el-Bennâ mı, Muhammed Ali Sâbûnî mi, Ebû Ğudde mi, el-Âlbânî mi, Muhammed Gazâlî mi, Yusuf el-Karadavî mi, bunlardan veya bunlara benzer âlimlerden herhangi birinin Cuma namazının kılınmaması gerektiğiyle ilgili bir fetvâ, görüş veya uygulama iddiâ edilebiliyor mu? Bu konuyu Türkiye’de ilk ortaya atanlar bile bu görüşlerinden vazgeçmiş, Cuma namazının kılınması için yine Hanefî fıkıhçıların görüşleri istikametinde çözümler önermeye ve (Cuma imamı olarak seçtikleri kişilerin arkasında) Cuma namazını kılmaya ve kılınmasını istemeye başlamıştır. Dâru’l-harp durumunda olduğu ve tâğûtî düzeni protesto ve Diyanete tepki için bugünkü şartlarda Türkiye’de Cuma namazı kılınmamalıdır diye ilk kamuoyu oluşturan zâtın, hatasından dönmüş olması sevindiricidir. Bu konuları ondan öğrenen bazı kişilerin hâlâ kraldan fazla kralcılığı ise düşündürücüdür. Bu konuda şâz kalan rahmetli Sadreddin Yüksel Hoca’dan başka Türkiye’de veya diğer ülkelerde “Cuma namazı kılınmamalıdır” diyen meşhur hiçbir âlim gösterilememektedir. İhvân-ı Müslimin’den tutun, ülkeleri işgal altındaki (dâru’l-harp kavramı için gerçek bir örnek, yani savaş ülkesi olan) Kudüs’te, Filistin topraklarında da Cuma namazı terkedilmemiştir ve hâlâ büyük katılımlarla kılınmaktadır.
Bu konu, tekfir konusuyla da (mevcut câmi imamlarının kâfir olduğu değerlendirmesi ile) ele alınmaktadır. Tâğutlara gönülden bağlı olmayan resmî görevlilerin, sırf memur diye Allah’ın değil, tâğûtî devletin emrinde olduğunu ve küfrü imana tercih eden kâfirler olduğunu iddiâ etmek, insanı vebal altına sokabilir. Bu konu, Müslümanlar arasında tartışılmaktadır. Sadece Cuma değil, beş vakit farz namazlar da tabii ki Kur’an’ın istediği gibi şirksiz şekilde iman eden müslümanların arkasında kılınabilir. Akaidinin sağlam olduğunu zannettiğimiz, yani küfre girdiğine dair kesin delillerimizin olmadığı, ağzından elfâz-ı küfür, davranışlarından ef’âl-i küfür sâdır olmayan her kıble ehlini müslüman kabul ederiz. Hutbesinde tâğutun dostu olduğunu (te’vil edilemeyecek açıklıkta) ifâde eden bir imama (daha doğrusu hakka bâtılı karıştıran devlet memuruna) rastladığında müslümanlar câmiyi terketmeli, alenen tevbe etmediği müddetçe bir daha da o şahsın arkasında hiçbir namazı kılmamalıdır. Tâğutu seven, bunu görüşleriyle ya da okuduğu hutbeyle gösteren bir kimsenin arkasında sadece Cuma değil, hiçbir namaz kılınamaz. Bu konuda diğer namazlarla Cuma namazı arasında fark yoktur. Yani, arkalarında beş vakit namaz kılınması câiz olan kimsenin Cuma imamı olmasında, günümüz şartlarında bir sakınca yoktur. Okul diplomalarının, resmî nikâh işlemlerinin küfre ait birer vesika kabul edilmeyip düzenin dayattığı birer formaliteden ibâret kabul edildiği gibi, resmî görevlerin de birer formalite kabul edilmesi gerektiğini ileri süren çok sayıda kişi vardır. Bununla birlikte en azından bu konuda şüphe olduğundan ihtiyatlı davranarak beş vakit namaz ve Cuma namazı gibi çok önemli bir ibâdeti, kabul olmama ihtimalinden dolayı diyanet
- 472 -
KUR’AN KAVRAMLARI
görevlilerinin arkasında kılmayan kimseleri de haksız görme hakkımız yoktur. Resmî görevlileri namaz ve Cuma imamı kabul etmeyen, ama bunlar yüzünden cumayı da terk etmek istemeyip formül arayan çok sayıda muvahhid mü’min bulunmaktadır.
Cuma namazını resmî imamların arkasında kılmak zorunda değiliz; devlet memuru durumundaki resmî görevlilerin arkasında kılmaya gönlümüz yatmıyorsa, kendi aramızda cemaat teşkil ederek herhangi bir yerde Cuma namazı kılmalıyız. Cuma namazlarının ille de bir camide kılınmasının şart olmadığını belirtelim. Özellikle günümüz ortamında câmilerden daha özgür alternatifler oluşturabiliriz. Müslümanlar, diyanete bağlı bir câmi imamının (namaz kıldırma memurunun) arkasında namaz kılmaya gönülleri elvermiyorsa, toplanıp kendi aralarında bir dernekte, vakıfta, hatta bir işyerinde veya uygun bir evde Cuma namazı kılabilirler, kılmalıdırlar.
“Biz de Mûsâ ve kardeşine; ‘Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın ve evlerinizi yönelinecek kıble, namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı da dosdoğru kılın. (Ey Mûsâ, size uyan) mü’minleri (zaferle) müjdele!’ diye vahyettik.”2200
Bu âyetten anlaşılmaktadır ki, Firavunların hâkim olduğu yerlerde, evlere sahip çıkılması, evleri hem bir sığınak, hem birer kale edinmek, tüm fonksiyonlarıyla mescid haline getirip kurumlaştırmak şarttır.
Mekke döneminde, İslâm’ın tebliği ve hâkimiyetine yönelik faâliyet alanı olarak tek kurum vardı: “Erkam’ın evi.” Bu ev, tüm fonksiyonlarıyla mescit ve mektep görevi yapıyordu. Bugünkü cemaat evleri, bağımsız dernek ve vakıf durumundaydı. Kâfirlerin müdâhalesinden, hatta bilgi ve kontrolünden tümüyle uzak bu özgür kurum, insanı hem nefsinin hevâsına kul olmaktan ve hem de değişik tâğutların kulu-kölesi haline gelmekten koruyan bir kale idi.
Mescid, sadece ma’bed görevini yerine getirip dünyevî hayatla bağlarını kesen laik kurum değildir. Asr-ı saâdet örneğindeki mescid, şu fonksiyonları da görür: Eğitim-öğretim kurumu ve kültür merkezi, kütüphane, cihad karargâhı, irşad yeri, buluşma ve görüşme mekânıdır mescid. Nikâh ve düğün salonudur, misafirhanedir, spor merkezidir, istişâre ve organizasyon meclisidir. O yüzden câhiliyye döneminde mescid haline getirilmesi gereken evlerin de bu özelliklere sahip olması, ya da tüm bu görevleri yerine getirecek “dâru’l-erkam” tipli cemaat evlerinin, vakıf ve derneklerin -tümüyle tâğûtî özelliklerden bağımsız ve özgür olma şartıyla- oluşturulması gerekmektedir.
Hem Firavunlar çağında, hem Mekke döneminde müslümanlar, evlerini, ders yaptıkları ve cemaat olarak toplandıkları yerleri ihyâ etmeleri, ev ve benzeri yerlerin kendilerini ve çevrelerini ihyâ etmesi için oraları Allah’ın evi haline getirmeleri Kur’ânî bir gereklilik ve nebevî bir tavır olmaktadır.
O yüzden câmilerde Cuma kılmayı uygun görmeyen Müslümanların cumayı bu sebepten terk etmeleri de doğru olmaz. Kendilerine alternatif mescidler, yani cemaatle namaz ve Cuma kılabilecekleri mekânlar rahatlıkla bulabilirler, bulmalıdırlar.
20. y.y.ın ilk çeyreğindeki işgal ve savaş zamanlarında Maraş’taki bir imamı,
2200] 10/Yûnus, 87
CUM’A NAMAZI
- 473 -
o günkü özel şartlar nedeniyle farklı değerlendirdiğimizde, Cuma namazının Türkiye şartlarında kılınmaması gerektiği, Türkiye’de ilk defa 1970’lerin sonlarına doğru ortaya atıldı. Osmanlı devletinde olduğu gibi, Cumhuriyetin ilânından sonra da Cuma namazının kılınmaması gerektiği gündeme gelmemiştir. Şeyh Said, Said Nursi, Atıf Hoca ve benzeri düzene belirli oranlarda karşı çıkan hiçbir âlim böyle bir fetvâ vermemiştir. Arap ülkelerinde de aynı şey geçerlidir. Bu konuyu Türkiye’de gündeme getiren kişiler, bununla aslında müslümanların şuurlanmasını, siyasî bilince ulaşmasını, devlet ve tâğut konusunun bu şekilde anlaşılabileceğini düşünmüşlerdir. Ama, hiçbir zaman böyle olmamıştır. Cuma namazı kılmayanların bu görüşünden devletin etkilenip geri adım attığı söylenemeyeceği gibi, halkın da Cuma namazını kılmayanlara tavrı beklentilerin tam aksine olmuştur. Cuma’yı terk, halkı şuurlandıracağına; terkeden gençlerin câmi cemaatinin gözünden tümüyle düşmesine sebep olmuştur. Cuma, terkedilerek değil; sahiplenilerek aslî hüviyetine kavuşturulabilir. Haccı (gidişleri Diyanet ve dolayısıyla T.C. düzenliyor ve hac paraları önceden bankaya yatırılıyor diye) câiz görmeyip terketmeye, cemaate katılmamaya, Cuma namazını protestoya hiçbir müslümanın hakkı yoktur. Bu tavırlar, ilhâmını Kur’an ve Sünnetten alan davranışlar olmadığı gibi, tebliğe de zarar veren yanlışlardır.
Cuma namazı kılmayanların da hemen hepsi, Cuma vaktinde vicdânen rahat olmadıklarını, bir ibâdeti terk etmenin vebalini düşündüklerinden dolayı kalplerinin huzura kavuşmadığını -en azından yakın çevrelerine- dillendirirler. Yine bunlardan bazıları, alternatif de oluşturamamakta, bazen de farklı şekilde Cuma namazı kılmak için özel bir yer bulduklarında kendi ictihadlarıyla çelişen tavırlara girebilmektedirler.
Kur’an’dan başka kutsal ve yanlışsız kitap, Peygamberimiz’den başka da mâsum insan yoktur. Müctehidlerin görüşleri de herkesi bağlamaz. Kaldı ki, hiçbir mezhepten hiçbir müctehid, hangi şartlar eksik olursa olsun, Cuma namazının kılınmaması gerektiğini net bir şekilde fetvâya bağlayıp şartlar eksik olunca Cuma’nın kılınmasını yasaklamamıştır. Çünkü Kur’an’ın emrini yasaklamak çok büyük bir cür’ettir. “Yoksa onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri dinî kaide kılan şerikleri/ortakları mı var?”2201
Kendisinin müctehid değil; taklitçi olduğunu söylediği halde, müctehidlerin bile vermediği fetvâları, güya onların ictihadlarından yola çıkarak cesâretle vermek, kraldan fazla kralcılıktır; mezhepli olmak değil, mezhepçilik yapmaktır. Kur’an’dan başka kutsal kitaplar, Peygamber’le (s.a.s.) birlikte, sözü eleştirilemeyecek başka insanlar kabulü diye tanımlanacak problemlerle müslümanlar dünyada rahmet ve devlete, âhirette cennete zor kavuşur.
Bugün insanlara sunulan din; büyük oranda şudur: Beşerî görüşler, göreceli ve tartışmalı konular, cemaatlerin ihtilâflı yorumları, filân efendi hazretlerinin görüşleri, bundan yüzlerce sene önceye ait ve o günkü şartlarla ilgili fetvâlar ve kelâmî değerlendirmeler, hatta yer yer Kur’an’ın bazı emirlerini yasaklayan, bazı yasaklarını mubah kılan tavırlar... Kur’an’ın ısrarla emrettiği halde, bazı müslümanların ısrarla yasakladığı kimi ibâdetler sözkonusu olabilmekte, bazı şahıs ve cemaatler Kur’an’a taban tabana zıt olan bir yasağı, meselâ Kur’ânî bir emrin, Cuma namazının terkini, fâiz gibi bir haramın mubahlığını cihad yorumu
2201] 42/Şûrâ, 21
- 474 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve dâru’l-harp mantığı ile topluma empoze etmektedir. Kimine göre İslâm, sanki cihad nutukları atmaktan veya Cuma kılmamak, câmileri boykot etmekten, İslâm’ın sadece siyâsî taraflarını öne çıkarmaktan ibârettir. Dâvet edilen din, altı çizilen esaslar bu tür beşerî yorumlardır.
Bu gibi durumlar, karşısındakine ictihad hakkı vermeden, kendini veya reisini müctehid ilân etmektir. Hatta, müctehid hata yapabilecek kişi olduğu halde, kendi cemaat görüşünde, liderinde yanılma ihtimali kabul etmeyen kişinin bu tavrının ne anlama geldiği, dilin ifâde etmekten çekindiği fecî bir tavır olmaktadır. “Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını), râhiplerini rabler edindiler...”2202 Adiy bin Hâtem, Rasûlullah’ın yanına geldiğinde bu âyeti okuyunca, Adiy: “Yâ Rasûlallah, hıristiyanlar din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları rab ve ilâh edinmiyorlar ki” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) bunun üzerine şöyle buyurdu: “Onlara haramı helâl, helâlı da haram yaptılar, onlar da uymadılar mı din adamlarına?” Adiy: “Evet” dedi. Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara ibâdettir, tapınmadır.”2203
Din anlayışımız; özellikle akîdeye, haram-helâl ölçüsüne ve ibâdet hükmündeki ahkâma, mutlak doğrulara dayanmak durumundadır. Mutlak doğruyu te’vil edip beşerî yorumları din haline getiren anlayış, İslâmî anlayış olamaz. Falan hocanın veya filan İmamın bir görüşünü, İslâm’ın olmazsa olmaz bir unsuruymuş gibi din adına ileri sürmek, bu görüş doğru olsa dahi, çok yanlış bir yaklaşımdır. Her grubun, İslâm cemaatini kendisinin temsil ettiğini, kendi dışındakilerin sapma içinde olduğunu zannetmesi, hatta buna inanıp başkalarına dayatması Dinimiz için problem olmaktadır. Müslümanların kendi kanaatlerini, üstad, lider ve âlimlerinin yorumlarını Din zannetmeleri, bugünkü ihtilâfların temelini teşkil etmektedir.
Meşhur hadis-i şerifte, bir kötülük görüldüğünde el, dil veya kalple onun (daha iyisiyle) değiştirilmesi emredilir.2204 Bu hadis, aynı zamanda alternatif göstermeyi emretmektedir. Kur’an’da Mescid-i takvâ alternatifi gösterilerek mescid-i dırardan bahsedilmesi2205 konuya örnektir. İctihad, ilgili nassla yaşanan olay arasında bağ kurabilmektir. Yaşanan hayatı yeterince tanımayan, tahlil edemeyen kimselerden doğru ictihad beklemek, elma ağacından armut beklemek gibidir. Allah için bir bakın, dünyadaki şuurlu müslümanlar bu konularla mı uğraşıyor dersiniz?!
Bekri Mustafa’nın imam olmasıyla ilgili fıkrayı konumuza adapte edebiliriz: Öteki âlemdeki ruhlar sorarlarsa, onlara buralardaki müslümanların pireye kızıp yorgan yaktıklarını, tâğutlara kızıp bazı farzları terk ettiklerini söylersin, onlar gerisini anlarlar...
“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için pek büyük bir azap vardır.”2206; “Bazı insanlar ya Cum’a namazını terk etmekten vazgeçerler, yahut da Allah onların kalplerini mühürler de artık gâfillerden olurlar.”2207 Cuma namazını boykot etme ve kılmamak için dinî gerekçeler
2202] 9/Tevbe, 31
2203] Tirmizî, Tefsiru’l-Kur’an 10, hadis no 3292
2204] Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
2205] 9/Tevbe, 107-109
2206] 3/Âl-i İmrân, 105
2207] Müslim, Cumua, 12, hadis no: 865
CUM’A NAMAZI
- 475 -
(bahâneler) aramak yerine; bu Kur’ânî emrin, en güzel şekilde nasıl kılınması gerektiğinin ve bugünkü toplumda tüm müslümanlar için kâmil mânâda Cuma namazını edâ etmenin yolları aranmalıdır. Ama, kâmil ve ideal anlamda ortam mevcut değilse bile, en ehven ortamı tercih ederek namaz mutlaka kılınmalıdır.
İdeal olanı, Müslümanların bir araya gelip aralarından birini cuma İmamı seçmesi ve onun arkasında Cuma namazını edâ etmesidir. Bu namaz ideal anlamda câmilerde kılınır; ama günümüz şartlarında câmilerin devlet dairesi olduğunu ve devlet memuru haline gelen imamların akîdelerinin arkalarında namaz kılınamayacak derecede bozuk olduğunu kabul edenlerin yapmaları gereken şey şudur: Uygun bir câmi bulunamıyorsa, bazı dernek ve vakıfların günümüzde câminin fonksiyonlarını resmî câmilerden daha fazla yerine getirdiğini değerlendirerek, câmilerden daha özgür bu alanlarda Cuma namazını kılmalıdırlar. Hatta buna da imkân bulamayanlar, uygun bir işyeri veya benzeri başka mekânlarda bu farîzayı edâ etmelidirler. Radikal gençlerin en ideal Cuma alanları ise meydanlar, parklar, kamunun dikkatini çekecek açık alanlardır. Gençler oralarda Cuma namazını kılarak cihad edebilirler. Halk, gazeteciler ve polisler sorsun “niye buralarda namaz kılıyorsunuz?” diye onlar da güzel bir üslûpla cevap versin ve bazı konuları kamuya yansıtabilsin. Gerekirse “parkta Cuma namazı kıldılar” diye, bu suçlarından(!) dolayı bazı Müslümanları tutuklasınlar. Televizyonlar göstersin, gazeteler yazsın; “Cuma namazından dolayı tutuklandılar!” diye. Bu durum, bir yönüyle Müslümanlar için şereftir; Allah’a ibâdet ediyor, namaz kılıyor diye başlarına sıkıntılar gelmiş, tutuklanmışlar; diğer yönüyle tebliğdir, bazı konuların kamuya ulaşmasına vesiledir.
Unutmayalım; Cuma namazı Allah ve Rasûlü tarafından kayıtsız şartsız farz kılınan bir ibâdettir ve Kur’an ve Sünnetin hükmüne göre yine kayıtsız şartsız (bu iki kaynağın uygun gördüğü) her türlü ortamda kılınabilir, kılınmalıdır.
Cuma Namazı Etrafındaki Bazı Konular
Arûbe Gününe Cuma İsminin Verilişi
Bütün kaynaklar, İslâm’dan önce Câhiliyye devri Arapları arasında Cuma gününün, Yevmü’l-Arûbe (Rahmet Günü) diye isimlendirildiği hususunda birleşmesine rağmen, bugüne Cuma isminin, ilk kez ne zaman, hangi nedenle ve kim tarafından verildiği konusunda farklı görüşler nakletmektedirler.
Bir görüşe göre Arûbe gününe Cuma ismini ilk defa veren Mekke lideri Kâ’b b. Lüey olmuştur. Zira Kâ’b, Arûbe gününde kavmini bir araya toplar, onlara öğüt verir, Harem-i Şerîfi ta’zîm etmelerini emreder ve buradan bir Nebî gönderileceğini haber verirdi. Dolayısıyla insanlar kendisinin etrafında toplandıkları için bugüne Cuma ismini verenlerin ilki o olmuştur. Bu görüşü ez-Zübeyr, “Kitâbü’n-Neseb” adlı eserinde Ebû Seleme b. Abdirrahman b. Avf’tan maktu bir haber olarak rivâyet etmiştir.2208
Rivâyete göre Ebû Seleme demiş ki; “Emmâ ba’dü” diyerek söze başlayanların ilki Kâ’b b. Lüey’dir. O, Cuma gününe Cuma ismini verenlerin de ilki olmuştur.
2208] İbn Hacer el-Askalânî, Fethu'1-Bârî bi Şerhi Sahih-i Buhârî, 2/411; İbnu’l-Arabî, Ahkâmu'l-Kur'an, 4/1804; Zemahşerî, Keşşaf, 4/97
- 476 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hâlbuki o güne Arûbe günü denilirdi.2209 Bu görüşü el-Ferrâ ve daha başkaları kesin bir dille ifâde etmişlerdir. Kezâ Kureyşi “Dâru’n-Nedve”de etrafında toplayıp onlara va’z u nasihatta bulunan ve bu güne Cuma adını verenin bizatihi Kusay b. Kilâb olduğu da iddia edilmiştir. Bu görüşü de es-Sa’leb, Emâlî adlı eserinde ileri sürmüştür.2210
Tâbiûn ve daha sonraki nesilden bir kişinin hiçbir belgeye dayanmadan İslâm öncesi devirle ilgili olarak ortaya attığı bu görüşler tarihî bir rivâyet olmaktan öte hiç bir kıymeti hâiz değildir. Dolayısıyla olayı bu çerçevede düşünmek mümkün olamaz.
Nitekim bir kısım âlimler bu iddiayı reddederek Arûbe gününe Cuma isminin verilişinin Câhiliyye devrinde olmayıp İslâmiyyet devrine ait olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Onlara göre Arûbe gününe Cuma ismi verilmesinin nedeni insanların bugünde namaz için bir araya toplanmalarıdır. Bu görüşü savunanların başında İmam Nevevî,2211 Râgıb el-Isfahânî,2212 İbn Hazm ve daha başkaları gelir. İbn Hazm bu hususta şöyle der: “Cuma ismi İslâmî bir isim olup, İslâm’dan evvel câhiliyye devrinde bu isim kullanılmıyordu. Câhiliyye döneminde Araplar bu güne sadece “Yevmü’l-Arûbe” diyorlardı. İslâmiyyet devrinde o gün insanlar namaz için bir araya toplandıklarından bu güne Cuma ismi verilmiştir.”2213
Bir görüşe göre de bu güne Cuma ismini verenler, bizatihi Medineli müslümanlardır. Nitekim Abdürrezzak b. Hemâm es-San’ânî ve daha başkalarının sahih bir senedle İbn Sîrin’den rivâyet ettikleri şu haber, bu görüşü teyit etmektedir. İbn Sîrin demiştir ki; “Medine halkı, Peygamber (s.a.s.) Medine’ye hicret ederek gelmezden ve Cuma âyeti nâzil olmazdan önce Cuma namazı kılıyorlardı. Bugüne Cuma ismini verenler de, işte bu Medine’li ensardır. Ensar dediler ki; ‘Yahûdilerin her yedi günde bir toplanıp ibâdet ettikleri husûsî bir günleri vardır. Hıristiyanların da öyle. Haydi biz de kendimize, toplanıp Allah’ı zikretmek, namaz kılmak ve Allah’a şükretmek için bir gün tahsis edelim.’ Sonra şöyle dediler: ‘Cumartesi günü yahûdilerin, pazar günü hıristiyanlarındır. Öyleyse siz bunu Arûbe günü yapın’. Onlar Cuma gününe, ‘Yevmü’l-Arûbe’ diyorlardı. Nihâyet Ensar Es’ad b. Zürâre’nin etrafında toplandılar. O da, o gün onlara iki rekât namaz kıldırdı ve kendilerine va’z u nasihatta bulundu.
Onun başında toplandıkları bu günün ismini Cuma koydular.2214 İbn Sîrin’den gelen bu mürsel haberi sahih bir senedle mevkuf olarak İbn Ebî Hatim de tahriç etmiştir.
Bu görüş esas kabul edildiği takdirde, Rasûlullah’ın (s.a.s.) hicret esnâsında Küba’dan ayrıldıktan sonra Ranûna denilen yerde ilk Cuma namazını kılmaları ve daha sonra vahyin bu mâhiyete uygun olarak gelmesi, Medineli müslümanların
2209] Nevevî, Şerhu Sahih-i Müslim, 6/379; İmam Şâfiî, el-Ümm, 1/189; Kurtubî, el-Câmî li Ahkâmi'l-Kur'an, 18/64; Âlûsî, Rûhu'l-Meânî, 28/100; Mecmûatün Minettefâsir, 6/260 ; M. A. Sâbunî, Revâiu'l- Beyân, 2/570
2210] İbn Hacer, A.g.e., 2/411; Kurtubî, A.g.e., 18/97; Âlûsî, A.g.e., 28/99
2211] Nevevî, Şerhu Sahih-i Müslim, 6/379
2212] Râgıb el-Isfahânî, Müfredâtü Elfâzil-Kur'an, II. Baskı, 1992, Beyrut, s. 202
2213] İbn Hazm, el-Muhallâ, Darulfikr, Beyrut, Tarihsiz, B. Sy. yok, 550
2214] Abdürrezzak b. Hemâm es-San'ânî, el-Musannef, 3/159-160; İbn Hacer, A.g.e., 2/414; İbn Hacer, et-Telhisü'l-Habîr, 4/517
CUM’A NAMAZI
- 477 -
hem bu haftalık ibâdetlerini, hem de bu ibâdet için Cuma gününü seçmedeki ictihadlarını tasvip etmiş olması anlamına gelir.
İbn Hacer: “Bu haber, her ne kadar mürsel olsa da onun, Ahmed bin Hanbel, Ebû Dâvûd ve İbn Mâce’nin tahriç ettiği; İbn Huzeyme ve birçoklarının sahih saydığı güzel bir isnadla rivâyet olunan şahidi vardır. İbn Şîrînin mürseli, bu sahâbîlerin Cuma gününü ictihadla seçtiklerine delâlet ediyor. Fakat bu durum, o günü Rasûlullah’ın (s.a.s.) vahiy yoluyla bilmesine ve onlara bildirmiş olmasına engel teşkil etmez2215 diyerek, İbn Şîrînin yukarıdaki haberine son derece mâkul bir bakış açısı getirmekte ve haklı olarak bu görüşü fazla isâbetli görmemektedir. Nasıl isâbetli olsun ki, ensarın kendi kafalarına göre daha önce farz olan öğle namazını terkedip onu iki rekât Cuma namazıyla değiştirmelerine şeriat müsaade eder mi?
Birkısım ulemâ ise, bugüne Cuma isminin verilmesinin insanların o günü toplantı ve ibâdet günü olarak seçmeleri nedeniyle olmayıp mahlûkatın yaratılışı bugünde kemâle erdiği için, Şârî’ tarafından bu şekilde isimlendirildiği görüşüne sahip olmuştur. Bu görüşü Ebû Huzeyfe en-Neccârî, “el- Mübtedâ” adlı eserinde zayıf bir senedle İbn Abbas’dan nakletmiştir.2216 İbn Kesîr de bu görüşü müdâfaa ederek: “Eski dilde Cuma gününe ‘Yevmü’l-Arûbe’ denirdi. Bizden önceki ümmetlerin bugünde ibâdetle emrolunup da daha sonra o günü unutarak zâyî ettikleri sâbittir. Yahûdiler hiçbir yaratılışın vuku bulmadığı Cumartesi gününü, Hıristiyanlar kendisinde yaratılışın başladığı pazar gününü seçtiler. Allah Teâlâ bu ümmet için, kendisinde yaratılışın kemâle erdiği Cuma gününü seçti2217 demektedir.
Bir başka görüşe göre de, bugüne Cuma denilmesinin nedeni Hz. Âdem’in hilkatinin o günde tamamlanmış olmasıdır. Selmân-ı Fârisî’den (r.a.) gelen şu hadis bu görüşü teyid etmektedir. Selmân (r.a.) şöyle demiştir: “Rasûl-i Ekrem (s.a.s.): “Ey Selmân! Cuma gününün ne olduğunu bilirmisin?” diye sordular. Ben: ‘Allah ve Rasûlü bilir’ dedim. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.): “Cuma gününe ancak, Allah, Âdem’in hilkatini o günde cem ettiği için Cuma adı verilmiştir” buyurdular.2218
Bu hadisi, Ahmed bin Hanbel, İbn Huzeyme ve daha başkaları rivâyet etmiştir. Bu hadisin İbn Abbas (r.a.) ve Ebû Hureyre’den (r.a.) rivâyet edilen şâhidleri de bulunmaktadır. Onu da İbn Ebî Hâtim kuvvetli bir senedle mevkuf olarak rivâyet etmiştir.2219 İbn Abbas (r.a.) demiştir ki: “Bu güne Cuma isminin verilmesi, Allah Teâlâ’nın, Âdem’in bütün âzâsını bu günde halk edip bir araya getirdiği içindir.” Ebû Hureyre (r.a.)’dan rivâyet olunduğuna göre de Hz. Peygamber’e Cuma gününe bu ismin niçin verildiği sorulmuş, Rasûlullah (s.a.s.) de: “Çünkü babanız Âdem’in hamuruna bugün şekil verildi. Kıyâmet bugün kopacak, diriliş bugün vuku bulacak, büyük yakalanış bugünde olacaktır.”2220 buyurmuştur.
Bu haberlerin işaret ettiği görüş, bu husustaki görüşlerin en sahîhidir.
2215] İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, 2/414
2216] İbn Hacer, A.g.e., 2/411
2217] İbn Kesir, Tefsiru Kur'ani'l-Azîm, Kahraman Yay. İstanbul, 1984, 8/145
2218] Ahmed bin Hanbel, Müsned, 2/311; Suyûtî’nin beyânına göre bu hadisi Saîd b. Mansûr, Nesâî, Taberânî ve İbn Mürdeveyh de rivâyet etmiştir. Bk. Suyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr, 6 /216
2219] İbn Hacer, A.g.e., 2/411
2220] Ahmed bin Hanbel, A.g.e., 2/311
- 478 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Dolayısıyla İbn Sîrîn’in bildirdiği şekilde Medine’li müslümanların Cuma gününe mahsûsen kıldıkları Cuma namazı ve bugüne Cuma ismini vermeleri kendi ictihadlarıyla değil, bizzat Rasûlullah’ın (s.a.s.) beyân ve işaretiyle olmuştur. İbn Sîrîn’in, bu güne Cuma ismini verenler Medineli müslümanlardır, şeklindeki haberi sahih olmakla beraber, onların bu isimlendirmeleri sadece ma’lûmu îlâmdan ibarettir. Yani onlar, Rasûlullah’tan öğrendiklerini îlan etmişlerdir. Nitekim Dârakutnî’nin Muğîre b. Abdirrahman’dan rivâyetine göre İbn Abbas’ın şu ifâdeleri bunu teyit etmektedir: “Peygamber (s.a.s.) hicret etmeden önce Cuma namazına izin verdi. Fakat kendisi Mekke’de iken Cuma kılmaya muktedir değildi. Bu sebeple Mus’ab b. Umeyr’e mektup yazarak: ‘Yahûdilerin Zebur’u aşikâre okudukları güne bakın! Siz de kadınlarınızı ve çocuklarınızı toplayın. Cuma günü zeval vaktinde gün yarıdan meyledince iki rekât namazla Allah’a yaklaşın.’ buyurdu”.2221 Görüldüğü gibi, bu hadisde Cuma günü açıkça zikredilmiştir. Bu da gösteriyor ki, bu güne Cuma isminin verilmesi sahâbenin kendi ictihadı ya da başkalarının isimlendirmesiyle değil, Rasûlullah’ın (s.a.s.) tâlimiyle olmuştur. Zâten vahiy nâzil olup dururken ve Rasûlullah (s.a.s.) aralarında iken sahâbenin kendiliklerinden böyle bir işe teşebbüs etmeyecekleri açık bir şeydir. Bizden önceki ümmetler de Cuma gününde ibâdetle memur olup onu zâyî ettiklerinden Rasûlullah (s.a.s.) vahy-i İlâhî ile bu günü biliyordu. Dolayısıyla onu ashâbına bildirdi ve kendisi Mekke’de olduğu halde Medine’li müslümanlara, durumları buna müsait olduğu için o günde Cuma kılmalarını emretti. Onlar da bunu îlan ettiler.
Nitekim Müslim bu hususu Abdurrezzak tarîkiyle Peygamber’den (s.a.s.) şöyle rivâyet etmiştir. “Bizler en son gelenleriz, ama kıyâmet gününde herkesi geçenler de biz olacağız. Şu kadar var ki, onlara bizden önce, bize ise onlardan sonra kitap verildi. İşte bugün onlara farz kılınıp da, hakkında ihtilâfa düştükleri gündür. Allah bizi bugüne hidâyet buyurdu. Dolayısıyla bu hususta onlar bize tâbidir.”2222
Bu hadisten de anlaşılıyor ki, Cuma gününü ta’zîm etmek bize emredildiği gibi, yahûdî ve hıristiyanlara da emredilmiştir. Müslim şârihlerinden Übbî’nin (ö.827) beyânına göre Mûsâ (a.s.), yahûdilere ibâdet günü olarak Cuma gününü tâyîn etmiş ve onun son derece fazîletli bir gün olduğunu kendilerine haber vermiştir. Fakat yahûdîler: “Cumartesi günü daha faziletlidir.” diye itirazda bulunmuşlar, bunun üzerine Allah Teâlâ da Hz. Mûsâ’ya, onları tercih ettikleri günle başbaşa bırak diye vahyetmiştir. İbn Ebî Hatim, Süddî’den bu mânâda bir de hadis nakletmiştir.2223
Kastallânî bu hususta şunları kaydetmektedir: “Zâhire bakılırsa, Hz. Mûsâ Cuma gününü yahûdilere ibâdet günü tâyin etmiştir. Çünkü hadisin siyakı (söz dizimi) o günü bıraktıkları için yahûdilerin zemmedildiğine delâlet ediyor. Dolayısıyla o günü onlara tâyin etmiş olması icap eder. Zira tâyin etmeyerek ibâdet gününü seçmeyi onların ictihadına bırakmış olsaydı, yahûdilere muayyen olmayan bir günü ta’zîm etmeleri lâzım gelirdi, ictihadları ile onlar da bu günün Cumartesi yahut pazar olduğunu tâyin edince, o günde ibâdet etmeleri günah olmamak lâzım gelirdi. Çünkü müctehidin ictihadı sâyesinde ulaştığı netice ile amel etmesi gerekir. Nitekim hadiste “İşte onlara farz kılınan gün budur! Onlar bu
2221] Dârâkutnî’den naklen İbn Hacer, et-Telhis, Daru’l-fikr, tarihsiz, 4/517
2222] İbn Hacer, Fethu'l-Bârî., 2/412; Nevevî, Şerhu Sahih-i Müslim, 6/392
2223] Bu konuda Bk. Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi, Sönmez Neşriyat, 1980, İstanbul, 4/501 vd.
CUM’A NAMAZI
- 479 -
gün hakkında ihtilâfa düştüler.” buyurulmuş olması buna şâhittir. Bundan anlaşılıyor ki Cuma gününü topluca ta’zîm ve bu güne mahsûsen kılınan namaz bize emredildiği gibi, bizden öncekilere de emredilmiştir.2224
Netice itibariyle Arûbe Günü’nün Cuma günü’ne tebdîl edilmesi, ne insanlar bu günde etrafında toplandıkları için Kâ’ab b. Lüey veya Kusay b. Kilâb’ın isimlendirmelerine ve ne de bu günde namaz için bir araya gelmeleri sebebiyle Medineli Ensârın ictihadına dayalıdır. Bilâkis bu isimledirme Peygamber’in (s.a.s.) vahye müstenid olan ictihâdıyla sâbut olmuş, Medineliler de Rasûlullah’tan (s.a.s.) öğrenerek bu ismi îlan etmişlerdir. Zira Cuma namazının farz kılınması, Medineliler toplanıp bu namazı kıldıkları için değil, aksine onlar bu namaz kendilerine emredildiği için bu emir gereği toplanmışlardır. Medineli Ensarın aralarında geçen “yahûdilerin her yedi günde bir toplanıp ibâdet ettikleri husûsî bir günleri vardır. Hıristiyanların da öyle. Haydi biz de kendimize, toplanıp Allah’ı zikretmek, namaz kılmak ve Allah’a şükretmek için bir gün tahsis edelim” şeklindeki konuşma, belki tamamının raslantı olarak gündeme getirdikleri bir konuşma şekli olmayıp, tersine meselenin şuuruna vâkıf olanların, Medine gibi henüz toplu ve alenî ibâdetlere âşinâ olmayan bir toplumda böyle bir ibâdete hazır olmayanları bu aksiyona hazırlamak için stratejik bir tavır olsa gerektir. Zira ne de olsa Medine o sırada henüz bir küfür diyârı idi ve bu dine yeni girenler toplumdan gelebilecek şiddetli tepkileri dikkate alarak böyle bir hareketten çekinebilirlerdi. Dolayısıyla Ensâr, aralarında bu dine yeni giren Medinelilerin rekabet duygusunu harekete geçirerek Rasûlullah’tan (s.a.s.) aldıkları bu emri onlara bu şekilde uygun bir lisanla anlatıp tatbîkata koyma yoluna da gitmiş olabilir. Yoksa İslâm’ın bu derece evrensel ve hayatî öneme hâiz bir ibâdetinin menşeini, ensârın tamamen raslantı sonucu ortaya atıp aksiyona dönüştürdükleri bir düşüncede aramak mümkün değildir.
Cuma sûresi için “Toplantı sûresi” Cuma namazı için de “Toplantı namazı” hatta “Toplantı günü namazı2225 diyenler vardır. Bu tabirler hem yanlış, hem de İslâmî teşrî’in rûhuna tamamen aykırıdır. Zira sunduğumuz belgelerden de anlaşılacağı üzere, bu çevrelerin indî ve yüzeysel mütâlaalara dayanarak iddia ettikleri gibi, Cuma namazı toplantı namazı veya toplantı günü namazı değil; bilâkis Cuma günü, bu güne mahsûsen farz olan namaz sebebiyle insanların kendisinde toplanmak mecbûriyyetinde oldukları bir gündür. Dikkat edilirse bu ikisi arasındaki fark gâyet açıktır. Zira birincide hikmet, namaza vesîle olan toplantı veya toplantı gününe, diğerinde ise, toplantıya veya toplantı gününe vâsıta olan namaza atfedilmektedir. Başka bir tâbirle birinde insanlar toplandıkları için namaz emrediliyor, diğerinde ise namaz emredildiği için insanlar toplanıyorlar. Akıl ve şerîat böyle bir namazın, insanlar toplandığı için farz kılındığını değil, namaz farz kılındığı ve bu namaza çağrıldıkları için insanların toplandığını söylüyor. Çünkü Cuma namazı, öğle namazından müstakil olarak ilk defa o andan itibaren farz kılınan bir namaz olmayıp aksine daha önce mevcut olan öğle namazının, hutbe sebebiyle kısaltılmış şeklinden ibarettir. Nitekim Hz. Âişe ile Hz. Ömer’in: “Cuma namazı hutbe sebebiyle kısaltılmış (öğle namazı)dır.” şeklindeki mevkuf haberi, Saîd b. Müseyyeb, Mekhûl, Tâvüs, Hasan Basrî ve daha başka
2224] Ahmed Davudoğlu, A.g.e., 4/501 vd.
2225] E. Özkan, Tasavvuf ve İslâm, 1993, Anlam Y., Ankara, s. 360 vd.
- 480 -
KUR’AN KAVRAMLARI
selef âlimlerinin “Cuma namazı dört rekât idi, hutbe sebebiyle kısaltıldı.”2226 tarzındaki maktu haberleri bu hususu teyid etmektedir.
Hanefî âlimlerinden Kâsânî’nin açıklamasına göre, “İmam Şâfiî, ‘Cuma namazı nâkıs bir öğle namazıdır’ derken, seleften gelen bu haberleri delil getirmiştir.2227 Kezâ İmam Ebû Hanîfe ile Ebû Yusuf da bu konuyla ilgili olarak: “Cuma günü vaktin farzı, bizatihî öğle namazıdır. Lâkin imkân nisbetinde bu iki delille amel etmiş olmak için Cuma namazı sebebiyle öğlenin terkedilmesi emredilir. Bundan ötürü Cuma namazının fevt edilmesinden ve vaktin çıkmasından sonra öğle namazını kaza etmek vâcib olur. Kaza ise edâdan bedeldir. Bu da vaktin farzı hususunda öğle namazının bizatihî asıl olduğunu gösterir. Yoksa dört rekâtin, iki rekâttan bedel olması imkânsızdır2228 demişlerdir. Nitekim Cumhûr-ı ulemânın görüşü de budur.2229
Bütün bu açıklamalar gösteriyor ki bu namaz, insanların bir araya gelerek kendi arzularına göre Cuma namazı kılmalarından veya o günde toplanmış olmalarından ötürü meşrû kılınmış bir namaz değildir. Aksine hutbe sebebiyle üzerinde ta’dilat yapılarak kısaltılmış bir öğle namazıdır. Her iki namazın vakitlerinin aynı olması bunun en açık delilidir. Kur’an sûrelerin isimlendinlmesindeki teâmüle riâyet edilerek sûre’ye de kendisinde bu namazdan bahsedildiği için “Cuma sûresi” ismi verilmiştir.
Cuma Sûresi ve Cuma Âyetinin Nüzûlü
Cuma sûresinin dokuzuncu âyetini teşkil eden “Ey iman edenler! Cuma günü namaza nidâ edildiği (ezan okunduğu) zaman hemen Allah’ı zikre/anmaya gidin. Alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”2230 mealindeki âyet, yukarıda işaret edildiği gibi Cuma namazı ile ilgili hükümleri beyân ettiğinden ötürü Cuma âyeti diye meşhur olmuştur. Bu âyetin içerisinde yer aldığı sûreye de âyette geçen Cuma lafzından dolayı Cuma sûresi ismi verilmiştir. İbn Yesâr hâriç bütün âlimlere göre sûrenin tamâmı Medine’de nâzil olmuştur. İbn Yesâr, sûrenin Mekke’de nâzil olduğunu iddia etmişse de, Buhârî ve daha başka muhaddislerin rivâyetlerinde sâbit olduğu gibi, sahih olan görüş Medine’de nâzil olduğu görüşüdür.
Sûrenin ilk sekiz âyeti hicretin 7. yılında muhtemelen Hayber fethi esnâsında yahut ondan bir müddet sonra nâzil olmuştur. Buhârî, Müslim, Tirmîzî, Nesâî ve İbn Cerîr’in Ebû Hureyre’den (r.a.) rivâyetlerine göre Ebû Hureyre şöyle demiştir: “Cuma Sûresi nâzil olduğu zaman biz Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanında oturuyorduk. Sûre inince Peygamber (s.a.s.) onu okudu. Nihâyet: “ve onlara katılmamış olanlar” kavline gelince bir adam kendisine “Bize katılmayanlar kimlerdir yâ Rasûlallah?” dedi.2231 Buhârî’nin rivâyetinde ise Ebû Hureyre “Ben: ‘Bize katılmayanlar kimlerdir yâ Rasûlullah?’ dedim’ diyerek suâli soranın kendisi olduğunu belirtiyor.2232
2226] Abdürrezzak, Musannef, 3/171, 230; İbn Ebî Şeybe, Musannef, 2/31; Cassas, Ahkâmü'l-Kur'an, 3/446; Kâsânî, Bedâyi, 1/266
2227] Kâsânî, A.g.e, 1/257
2228] Kâsânî, A.g.e., 1/2
2229] Cassas, Ahkâmu’l-Kur'an, 3/446; Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi, 1/266
2230] 62/Cuma, 9
2231] İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, 8/510; Tirmîzî, Sünen-i Tirmîzî, 5385-386
2232] İbn Hacer, A.g,e., 8/510
CUM’A NAMAZI
- 481 -
Ebû Hureyre, Hudeybiye Müsâlehasından sonra ve Hayber’in fethinden önce müslüman olmuştur. Hayber ise İbn Hişâm’a göre Hicrî 7. senenin Muharrem, İbn Sa’d’a göre cemâziyelevvel ayında fetholunmuştur. Böylece sûrenin ilk sekiz âyetinin hicretin 7. yılında nâzil olduğu kesinlik kazanmış oluyor.
Bu sekiz âyeti tâkibeden son üç âyet ise, hicretten kısa bir süre sonra nâzil olmuştur. Zira Rasûlullah (s.a.s.) Medine’ye gelişinin beşinci günü Cuma namazı kılmış ve Cuma namazı için hutbe okunurken meydana gelen bir olay üzerine bu âyetler nâzil olmuştur. Câbir b. Abdillah’dan (r.a.) rivâyete göre bu olay şu şekilde cereyan etmiştir. Câbir der ki: “Bir Cuma günü peygamber (s.a.s.) ayakta hutbe îrâd ederken Medine’ye bir kervan geliverdi. Rasûlullah’ın ashâbı, hemen ona doğru sökün ettiler. Neticede yanında on iki kişiden başka kimse kalmadı. Kalanlar içerisinde Ebû Bekir ile Ömer de vardı. Bunun üzerine Cuma sûresindeki şu âyetler nâzil oldu: “Ey îman edenler! Cuma günü namaz için nidâ edildiği zaman hemen Allah’ı zikre gidin. Alış-verişi bırakın. Bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Namaz bittikten sonra yeryüzüne dağılın ve Allah’ın fazlından (rızık) arayın. Allah’ı çok zikredin ki, kurtuluşa eresiniz. Onlar bir ticâret ve eğlence gördükleri vakit seni ayakta bırakarak ona koşuştular. De ki, Allah katında olan, eğlenceden de ticâretten de hayırlıdır. Allah rızık verenlerin hayırlısıdır.” 2233
Buhârî, Müslim ve daha başka muhaddislerin muhtelif sahâbîlerden rivâyet ettikleri bu haber, söz konusu âyetlerin Medine’de nâzil olduğunun açık delilidir. Bu rivâyetler yukarıda geçen Ebû Hureyre hadisiyle birlikte mütâlâa edildiğinde, Cuma sûresinin tamamının Medine’de nâzil olduğunda hiç bir şüphe kalmamış olur. Zira bunların aksini gösteren sahih bir haber muvcut değildir.
Bu hususu bu şekilde beyân ettikten sonra, sırası gelmişken Cuma âyetinin içerdiği hüküm ve kavramlardan da kısaca bahsetmek yerinde olacaktır. Zira Cuma âyeti sadece Cuma namazını farz kılmakla kalmayıp aynı zamanda nidâ, zikrullah, sa’y ve bey’ gibi taşıdığı birkısım kavramlarla namazla alâkalı veya namazın dışında kalan bazı hususlara da temas etmektedir. Şimdi âyet-i kerîme’deki tertîbe uygun olarak sırasıyla bu kavramlarla ne kastedildiği ve hangi hukukî sonuçları ihtivâ ettiğini görmeye çalışalım:
a) Cuma Âyetindeki Nidâ’dan Kasıt Nedir?
Nidâ kelimesi sözlükte; çağırmak, dâvet etmek, seslenmek, ses vermek ve daha başka mânâlara gelir. Istılahta ise mâlum lafızlarla okunan ezan kastedilir. Tabiî burada bizi ilgilendiren bu kelime ve kavramın etimolojik yapısı ya da lügat mânâsı değil, bu kavramın ifade ettiği çağrının tatbikatına ilişkin keyfiyettir. Zira Türkiye gibi İslâm dünyasının birçok beldelerinde, geleneksel olarak uygulanageldiği şekliyle, Cuma günleri, Cuma namazı için biri minarelerde, diğeri hatip minbere çıkıp oturduğu zaman onun huzurunda olmak üzere iki ayrı ezan okunmaktadır. İslâm’ı, Kur’ân ve sünnete uygun olarak yaşamaktan daha ziyade, Kur’ân ve sünnete uyup uymadığına bakmadan geleneksel kültür mîrasına bağlı kalarak yaşamaya çalışan avam halk da bunun, Kur’ân ve sünnetin kesin talimatı olduğunu zannetmektedir.
Aslında hemen hemen dinin her alanında kendini hissettiren bu geleneksel İslâm anlayışı, sadece avam halk kitlelerini tesiri altına almakla kalmayıp müftü,
2233] İbn Hacer, A.g.e., 2/490; Nevevî, A.g.e., 6/399 vd. Tirmîzî, A.g.e, 5386; 62/Cum’a, 9-11
- 482 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vâiz, imam ve hattâ kimi ilâhiyatçılar gibi aydın veya yarı aydın kitle üzerinde dahi hayli etkili olmuştur. Meselâ, diğerleri bir yana, belli çevrelerce çağdaş, aydın ve gerçek din âlimi olarak kabul gören, rastladığım bazı televizyon programlarında “ben, dini bilirim” diyerek bu alanda oldukça iddialı görünen Y. Nuri Öztürk gibi birisi bile, ısrarla Kur’an’daki İslâm’ı savunmasına rağmen, gördüğüm kadarıyla henüz bu geleneksel din anlayışından kurtulabilmiş değildir. Evet, sürekli olarak Kur’an’daki İslâm temasını işleyen ve bu maksatla “Kur’an’daki İslâm” adıyla bir de eser kaleme alan Yaşar Nuri Öztürk, bu geleneksel din kültürünün ne kadar tesirinde kaldığını hem de adı geçen eserinde şu cümleleriyle ortaya koyar: “Muhammedî Cuma şöyle icrâ edilir: Ezan okunur, hazırlanmış olan mü’minler mâbedi doldurur. Çeşitli sebeplerle gecikebileceklerin yetişmesine imkân vermek için 4 rekâtlik bir tatavvu kılınabilir. Tüm tatavvu namazları mescid dışında kılan Hz. Peygamber’in yalnız Cuma vaktinde farzdan önce 4 rekât tatavvuu câmide kıldığını görmekteyiz.(!) Bunun hikmeti mutlaka toplu halde kılınacak olan Cuma namazına herkesin rahatça yetişmesine imkân sağlamaktır. Hutbeden önce iç ezan okunur. Bu ezan, normal ezanla kamet arası bir uzunlukta ve ses tonunda olmalıdır. Sahrada ezan okur gibi iç ezan okumak sünnete aykırıdır. Mâbed, ses gösterisi yeri değildir.2234
Bir önceki sayfada: “Farzın doğmasını geleneksel fıkıh kitaplarının sıraladığı kayıtlara bağlamanın Kur’anla bir ilgisi yoktur. Bunlar siyasal perspektiflerin ürünüdür.” diyen sayın yazar, bu tesbitleri neye dayanarak yaptı acaba!? Şâyet oturup çağdaş kafayla ictihad yaparak birtakım istinbatlarda bulunduysa, bu istinbatları hangi âyetlerden çıkardı? Sünnetten ve hadisle ilgili rivâyetlerden istinbat ettiyse, bunun delilleri nerede, doğrusu merak ediyoruz. Maalesef birkaç cümle ile ortaya koyduğu bu bir yığın tesbitin, sözünü ettiği geleneksel fıkıh kitaplarından başka yerde hiçbir mesnedi yoktur. Zira ne Kur’an’da, ne Hz. Peygamber’in etrafında toplanan rivâyetlerde ve ne de Hz. Osman hâriç, ilk üç halifeye ait uygulamalarda yazarın ifade ettiği şekilde “Muhammedî bir Cuma namazı”na rastlamak mümkün değildir. İleride delilleriyle isbat edileceği üzere Rasûlullah’ın (s.a.s.) hutbeden ve Cuma namazından önce mescidin içinde tatavvu olarak bir namaz kıldığı sâbit değildir. Peygamber (s.a.s.) Cuma günü, Cuma namazını kıldırmak üzere mescide girdiği zaman hiçbir amelle meşgul olmadan doğruca minbere çıkar otururdu. Müezzin ezanı bitirince de hutbeye başlardı. Ayrıca Peygamber zamanında hutbeden önce iç ezan diye bir ezan mevzû bahis değildi. O halde ses tonunu bile tanımladığı bu iç ezan Peygamber’in hangi sünneti oluyor? Diğer bir ifadeyle, bu tarifin dışında kalan ezan kimin hangi sünnetine aykırı düşüyor?
Görülüyor ki, avam halk şöyle dursun, fıkıh kitaplarında nakledilen söz konusu geleneksel din anlayışına karşı özellikle “Kur’an’daki İslâm”ı savunan bu çağdaş yazarımız bile, bu menfî anlayışın tesirinden kurtulabilmiş değildir.
O halde Allahu Teâlâ’mn “Ey iman edenler! Cuma günü namaza nidâ edildiği zaman hemen Allah’ı zikre/anmaya gidin. Alış-verişi bırakın”2235 âyetiyle kasdettiği ve Cuma namazının farzına muhâtap olan kimselerin işittikleri zaman alış-verişi bırakarak Allah’ı anmaya koşmalarını farz kılan ezan, gelenek olarak okunmakta
2234] Y. Nuri Öztürk, Kur'an’daki İslâm, Yeni Boyut Y., V. Baskı, 1993, İstanbul, s. 516
2235] 62/Cum’a, 9
CUM’A NAMAZI
- 483 -
olan bu iki ezandan hangisidir? Yani, mezkûr âyete göre, Allah’ı anmaya koşulması ve alış-verişin terkedilmesi minarede okunan ilk ezanla mı, yoksa hatibin huzurunda okunan ikinci ezanla mı farz olacaktır? Diğer bir soru şekliyle okunan bu ezanların her ikisi de sayın Y. Nuri Öztürk’ün ifade ettiği ve avam halkın bildiği gibi meşrû bir sünnet midir?
Kuşkusuz, bu sorunun cevabını Kur’ân-ı Kerîm’de bulmamız mümkün değildir. Zira, Kur’ân-ı Kerîm, tıpkı namazda olduğu gibi, ezandan da mücmel olarak bahsetmekte ve bu hususta hiç bir ayrıntıya yer vermemektedir. Dolayısıyla bu sorunun cevabını, Peygamber’in (s.a.s.) ve râşit halîfelerinin uygulamasında aramamız îcâbeder. Zira, Allah Teâlâ mücmel olarak indirdiği hükümlerin beyân ve tatbikini Rasûlüne havâle etmiştir. Tebliğ ve beyânla mükellef olan Rasûlullah (s.a.s.) de, söz konusu bu hükümleri hem sözlü, hem de fiilî olarak beyân ve tatbik etmiş, bizden de, kendisinden aynen alıp kabul etmemizi istemiştir. Nitekim “Beni nasıl namaz kılar halde gördünüzse siz de öylece kılınız ve kıldırınız.”2236 buyurması buna delildir. Ezan, namaz vaktini îlân ve ona dâvet olması münâsebetiyle Rasûlullah’ın (s.a.s.) namaza dâhil bir sünnetidir. Dolayısıyla da bu hadisin muhtevâsı dışında kalamaz. O halde, Rasûlullah’ın (s.a.s.) Cuma namazı için tatbik ettiği ezan şekli ne ise, Allah Teâlâ’nın Cuma âyetindeki nidâden kastı da o olacaktır. Zira Allah’ın maksadını, vahyine muhâtap olan Peygamber’den (s.a.s.) başkasının lâyıkıyla bilip uygulaması mümkün değildir.
Aslında bu mevzûda, önce âyet-i kerîmenin nâzil olup, sonra Rasûlullah’ın (s.a.s.) onu beyanından değil, Peygamber’in (s.a.s.) meşrû kılıp âyetin onu tasvîb ve tasdikinden bahsedilmesi daha doğru olur. Zira Cuma namazı da dâhil tüm namazlar için ezan, hakkında herhangi bir vahiy nâzil olmadan önce ashâbıyla istişâre ettikten sonra Rasûlullah tarafından meşrû kılınmış, daha sonra buna işaret eden âyet nâzil olmuştur.
Şu halde Cuma âyetinde kastedilen ve okunduğu zaman alış-verişi bırakıp namaza koşulması farz olan ezan, Peygamber’in (s.a.s.) Cuma namazı için meşrû kıldığı ezandır. Bu durumda Peygamber’in (s.a.s.) Cuma namazı için meşrû kıldığı ve kendisi hayatta iken Cuma günleri okunan ezanın tatbîk şeklini tesbit ettiğimiz zaman, âyette kastedilen ezanı da, sünnet olan ezanı da tesbit etmiş oluruz.
Sahîh ve güvenilir kaynakların beyânına göre, Peygamber (s.a.s.) ile, ilk iki halîfe zamanında Cuma günü namaz vaktini îlân ve ona dâvet için bir tek ezan okunuyordu. Bu ezan ise, imam minbere çıkıp oturduğu zaman, mescidin kapısında okunurdu.2237 Nihâyet Osman (r.a.) halîfe olunca, ikinci ezanı ilâve etmiştir.
Buhârî ve daha başkalarının kendisinden rivâyetlerine göre, Sâib b. Yezîd (r.a.) şöyle demiştir: “Cuma günü okunan ezanın ilki, Peygamber ile Ebû Bekir ve Ömer zamanlarında, imam minbere çıkıp oturduğu zaman okunurdu. Nihâyet Osman halîfe olup Medine’de insanlar çoğaldığı zaman, zevrâ üzerinde okunan üçüncü nidâyı ilâve etti.2238
2236] Buhârî, Ezan 18; Dârimî, Sünen-i Dârimî, Salât 43; Ahmed bin Hanbel, Müsned, 553
2237] Abdürrezzak, Musannef, 3/205; İbn Hacer, Fethu'1-Bârî, 2/457; Ebû Dâvûd, Sünen-i Ebî Dâvûd, 1/285
2238] İbn Hacer, A.g.e., 2/457; Ebû Dâvûd, Sünen-i Ebî Dâvûd, 1/285; Nesâî, Sünen, 1/207; Ahmed bin Hanbel, Müsned, 3/450; İbn Mâce, Sünen, 1/180; Beyhakî, Sünenü'l-Kübrâ, 3/129
- 484 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ebû Dâvud’un rivâyetine göre ise, Sâib şunları söylemiştir: “Cuma günü okunan ezan, Rasûlullah, Ebû Bekr ve Ömer zamanlarında, onlar minbere çıkıp oturdukları zaman mescidin kapısında okunuyordu.”2239 Hadiste üçüncü ezan denilmesi, kamet de ezan sayıldığı içindir.
Kezâ Abdürrazzâk b. Hemmâm’ın Mekhul ve Ata b. Ebî Rabâh’tan mürsel olarak naklettiği haberler de bu iki rivâyeti teyit etmektedir.2240
Bu haberler açıkça gösteriyor ki, Paygamber’in (s.a.s.) sünnetinde, Cuma namazına dâvet amacıyla bir tek ezan okunuyordu. Bu ezan, hatip minbere çıkıp oturduğu zaman, mescidin kapısı önünde okunurdu. O halde Allah Teâlâ’nın, Cuma âyetinde kasdettiği ve işitildiği andan itibaren Allah’ı anmaya koşulması ve alış-verişin terkedilmesi farz olan ezan, Peygamber (s.a.s.) ile ilk iki halîfe zamanlarında okunan bu ezandır.
Allah’ın dini tamam olup Peygamber (s.a.s.) vefat ettikten ve vahiy kesildikten sonra, Hz. Osman tarafından ihdas edilen bu ikinci ve pratikte ilk okunan ezanın vahyin muhâtabı olması; buna tâbî olarak da birtakım hükümlerin sâbit olması, aklen de dinen de mümkün değildir.
Sahâbî dahi olsa, Peygamber’in (s.a.s.) dışında hiçbir kimsenin Allah’ın dininde herhangi bir ameli meşrû kılma veya mevcut bir hükmü kaldırma selâhiyyeti yoktur. Rasûlullah (s.a.s.); “Her kim bizim bu dinimizde olmayan bir şey ihdas ederse o şey merduttur.”2241 buyurmuştur. Hadisdeki “her kim” lafzı genel bir lafız olup sahâbî de dâhil herkese şâmildir. Ve Rasûlullah (s.a.s.) bu sözü söylerken o anda muhâtabı sahabîler idi.
O halde, Hz. Osman’ın, Peygamber’in (s.a.s.) sünnetinde mevcut olmayan bu uygulamasının hükmü nedir?
Cassâs’ın ‘Ahkâmü’l Kur’ân’ adlı eserinde naklettiğine göre, selef âlimlerinden bir cemaat; imam minbere çıkmadan önce okunan ve Hz. Osman (r.a.) tarafından ihdas edilen bu ilk ezanı reddetmişlerdir.2242 Nitekim Vekî’ İbnu’l-Cerrâh, Hişâm b. el-Gâr’dan şöyle dediğini haber vermiştir: “Abdullah İbn Ömer: “Bu bir bid’attir. Her bid’at de dalâlettir. Velev ki, insanlar onu güzel görseler bile.”2243 derdi. Abdullah İbn Ömer’den (r.a.) gelen diğer bir rivâyete göre de o, şöyle demiştir: “Cuma günü meşrû olan ezan, imam minbere çıkıp oturduğu zaman okunan ezandır. Bundan önce okunan ezan ise, sonradan uydurulmuş bir bid’attir.”2244
Müfessir Âlûsî, Hz. Osman’ın bu uygulamasından bahsederken, hiçbir kaynak göstermeden, “insanlar bunu ayıplamazdı”2245 ifâdesini kullanmakta ise de bu rivâyetler ışığında ona hak vermek mümkün gözükmüyor. Bilindiği gibi, sahâbe Hz. Osman’ın bazı uygulamalarından ciddî şekilde rahatsız oluyor, ama İslâm toplumunun dirlik ve düzeninin bozulmaması için seslerini yükseltmiyorlardı. Dolayısıyla şâyet Hz. Osman’ın bu uygulamasına geniş tabanlı bir tepki meydana
2239] Ebû Dâvûd, A.g.e. 1/285
2240] Abdürrezzak, A.g.e, 3/205-206
2241] Buhârî, Sulh 5; Müslim, Akdıye 17; Ahmed bin Hanbel, A.g.e., 6/270
2242] Cassâs, Ahkâmü'l-Kur'ân, 3/444
2243] İbn Ebî Şeybe, Musannef, 2/48; Cassâs, A.g.e., 3/444
2244] İbn Ebî Şeybe, A.g.e., 2/48
2245] Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 14/98
CUM’A NAMAZI
- 485 -
gelmemiş ise, bunun birinci nedenini onların bu düşüncelerinde aramak gerekir. Yoksa Âlûsî’nin dediği gibi, “ayıplamadıklarından” ve bu uygulamanın devamını meşrû saydıklarından değildir. Nitekim Abdullah İbn Ömer’in (r.a.) bu açık tavrını bir istisnâ saysak bile, Hz. Osman’dan sonra iş başına gelen Hz. Ali (r.a.) ve daha sonrakilerin Cuma günü okunan ezan konusunda, Peygamber’in sünnetine dönüp Osman’ın (r.a.) icraatını terk etmeleri, bu işi diğer sahâbîlerin de tasvîp etmediklerini gösterir.
Ebû Bekir İbnu’l-Arabî, ‘Ahkâmü’l-Kur’ân’ında bu hususa işaret ederek şöyle der: “Peygamber zamanında, Peygamber (s.a.s.) minbere çıkıp oturduğu zaman bir kişi ezan okurdu. Ebû Bekir, Ömer ve Kûfe’de Ali de böyle yapardı. Osman ise, zevrâ’da okunan ezanı ilâve etti.”2246
Kezâ Emevîler’e karşı kıyam ederek Mekke’de hilâfetini îlân eden İbnu’z-Zübeyr (r.a.) da, kısa süren hilâfeti boyunca, Hz. Osman’ın bu geleneğine uymamıştır. Abdurrezzak’ın Amr b. Dinâr’dan rivâyetine göre o şöyle demiştir: Ben İbnü’z-Zübeyr’i (Cuma kıldırırken) gördüm. O minber üzerine çıkıp oturuncaya kadar ezan okunmuyordu. Onun zamanında bir tek ezan okunurdu.2247
Aynı şekilde tâbiûn neslinin de, Hz. Osman’ın bu uygulamasını tasvîp etmediklerini görüyoruz. Nitekim Mansur’dan rivâyet edildiğine göre, tâbiûn fakîhlerinden Hasan-ı Basrî (r.a.) şöyle demiştir: “Cuma günü okunan ilk ezan, imam minbere çıkıp oturduğu zaman okunan ezandır. Bundan önce okunan ezan, sonradan ihdas edilmiş bir bid’attir.”2248
Atâ b. Ebî Rabah’tan gelen bir habere göre, o da şöyle demiştir. “Geçmişte Cuma günü okunan ezan, bir taneydi, sonra da ikamet edilirdi. Bugün imam minbere çıkıp oturmadan önce okunan ilk ezan bâtıl bir şeydir.”2249 Kezâ benzer bir haberin Mekhul’den de nakledildiğini görüyoruz.2250
Bütün bu haberler gösteriyor ki Cuma günü okunan ilk ezan, selef âlimleri tarafından meşrû kabul edilmeyip açıkça bid’at sayılmıştır. Ancak bu son iki haberle öncekiler arasında dikkat edilmesi gereken ince bir nokta vardır. O da, tâbiûn ulemâsının bid’at saydığı bu uygulama ile İbn Ömer’in bid’at saydığı uygulama özde aynı olsa da vâkıada birbirinden farklı şeylerdir. Zira tâbiûn neslinin bid’at saydığı uygulamanın fâili bu defa Hz. Osman değil, uzun bir aradan sonra bunu ikinci kez ihdas edenlerdir. Bunlar ise saltanatçı Emevî sultanları ve valileridir. Nitekim Abdürrezzak ve daha başkalarının Amr b. Dinar’dan rivâyetine göre o, bu hususu beyân ederek şöyle demiştir: “Cuma günü okunan ilk ezanı ihdas eden Hz. Osman’dı. Osman (r.a.), Medine’de insanlar çoğalınca, bu ezanı ilâve etmişti. Bu ezan ise, zevrâ üzerinde okunurdu. Ama onu bizim beldelerimizde ilk defa ihdas eden Haccâc b. Yusuf olmuştur.”2251
Atâ da bu hususu teyid ederek şöyle der: “İmam minbere çıkıp oturmadan
2246] Ebû Bekir İbnu'l-Arabî, Ahkâmü'l-Kur'ân, 4/1803
2247] Abdürrezzak, el-Musannef, 3/205
2248] İbn Ebî Şeybe, A.g-e., 2/48
2249] Abdürrezzak, A.g.e, 3/205
2250] Abdürrezzak, A.g.e, 3/206
2251] Abdürrezzak, A.g.e, 3/205
- 486 -
KUR’AN KAVRAMLARI
önce okunan ezan bâtıl bir şeydir. Onu ilk ihdas eden de Haccâc b. Yusuf tur.2252 Aynı şekilde İmam Fâkihânî kesin bir dille bu ezanı ilk ihdas edenin Mekke’de Haccâc, Basra’da ise Ziyâd b. Ebîhi olduğunu ifâde etmiştir.2253 İbn Hacer’in beyânına göre bu hususta en doğru tesbiti yapan Dâvûdî olmuştur. Ona göre, Hz. Osman ilâve ettiği ikinci ezanı, mescidden ayrı bir yerde “zevrâ” üzerinde okutmuştur. Nihâyet Emevî halîfelerinden Hişâm b. Abdilmelik zamanına gelindiği vakit Hişâm, imam minbere çıktığı zaman, huzurunda ezan okumak üzere bir müezzin tâyîn etmiş, böylece Cuma günü okunan ezan, bu günkü şekliyle ikametle beraber üçe çıkarılmıştır. Bu olay ise Hz. Osman’dan seksen sene sonra meydana gelmiştir.2254
Bu hususta Dâvûdî’ye ve onu destekleyen İbn Hacer’e katılmamak elde değildir. Zira Hz. Osman’ın başlattığı uygulama yukarıda da belirtildiği gibi, sadece kendi zamanına münhasır bir uygulama olarak kalmış, kendisinden sonra devam etmemiştir. Diğer taraftan Hz. Osman, ilâve ettiği bu ezanı, zevrâ denilen evinin üzerinde okutmuştur. Zevrâ ise Buhârî’nin Ebû Zerr’den ve İbn Huzeyme ile İbn Mâce’nin Zührî’den rivâyetlerine göre Medine çarşısında mescidden ayrı bir yerdir.2255 Nitekim Zührî’den rivâyete göre Sâib b. Yezîd şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s.)’in sadece bir tek müezzini vardı. Bu müezzin Peygamber minbere çıktığı zaman (Mescidin kapısı önünde) ezan okur, indiği zaman da ikamet ederdi. Ebû Bekir ve Ömer zamanında da öyle idi. Osman halîfe olup insanlar çoğalınca Medine çarşısında zevrâ denilen bir evin üzerinde okunan üçüncü ezanı ilâve etti.2256
Şüphesiz Hz. Osman’ın bu ezanı ilâve etmedeki amacı, kendisi minbere çıkmadan önce çarşı ahâlîsine vaktin girdiğini haber vermekti. Bu da önemli olayları îlân etme hususunda Rasûlullah (s.a.s.)’in ezan okutma sünnetine uygun bir amel sayılır. Aynca Hz. Osman döneminde, mesciddeki uygulama peygamber ve ilk iki halîfenin zamanlarında olduğu şekliyle aynen devam etmiştir. Biri mescidin hâricinde, diğeri hatibin huzurunda ayrıca iki ezan okunduğu rivâyet edilmemiştir. Sadece Hz. Osman minbere çıkıp oturunca mescidin kapısında ezan okunmuştur. İkinci bir ihtimal olarak sahâbenin büyük çoğunluğu, Hz. Osman’a belki de bu sebeple karşı çıkmamışlardır.
Sonuç olarak bugün biri hatîbin huzurunda, diğeri mescidin dışında (minare vb. yerlerde) okunan ezan şeklinin Peygamber ve râşit halîfeler döneminde benzerini görmemiz mümkün değildir. Bu uygulama, bugünkü şekliyle Emevî sultanı Hişâm b. Abdülmelik ve diğer Emevî valilerine ait bir sünnettir(!) Naklettiğimiz haberlerden de anlaşılacağı gibi, Cuma günü ezan okuyan müezzinin makamının hatîbin karşısı olduğu anlayışı buradan geliyor.
Ezanın gayesi halkı namaza çağırmak ve vaktin girdiğini bildirmektir. Oysa ki mescidin içinde hazır olan cemaatin ve hatîbin huzurunda okunan ezanın, halkı namaza dâvet etmek ve vaktini bildirme hususunda hiç bir mânâsı yoktur. Dolayısıyla bu, Y. Nuri Öztürk’ün iddia ettiği gibi, sünnet olmak şöyle dursun hiç bir anlamı olmayan kuru bir taklitten ibarettir. Hem de zâlim Emevî sultanlarını!
2252] Abdürrezzak, A.g.e, 3/205
2253] İbn Hacer, Fethu'1-Bârî, 2/459
2254] İbn Hacer, A.g.e, 2/458
2255] İbn Hacer, A.g.e, 2/458
2256] İbn Hacer, A.g.e, 2/458; İbn Mâce, Sünen, 1/359
CUM’A NAMAZI
- 487 -
Hâl böyle olunca günümüzde böyle bir uygulamaya dindenmiş gibi devam edilmesi ve sünnette aslı varmış gibi mescidin içinde okunan bu ezan için sünnete uygun(!) tanımlar yapılması mânâsız bir şeydir. Sünnet olan; hatîp minbere çıkınca sadece bir tek ezanın mescidin önünde, tabiatıyla bu günkü şartlarda minare gibi yüksek bir yerden (Hoperlör vb. malzemeler yardımıyla) okunmasıdır. Tâ ki namaza henüz gelmemiş olanlar işitip gelsinler... Aksi halde hem bir taklîdin, insanlar tarafından din zannedilmesine, hem de ibâdetlerin kuru bir âdet haline gelmesine seyirci kalınmış olur.
Burada, halkın namaza yetişemeyeceğini iddia edenler çıkabilirse, bunlara sorarız: Hazır olan cemaatin ve hatibin huzurunda okunan ezanın buna faydası ne oluyor? Günümüzde mescidler çoğalmış, buralara minareler dikilip hoperlörler yerleştirilmiştir. Zaten saat yardımıyla vakti insanlar rahatlıkla tesbit edebilirler. Sonra Peygamber (s.a.s.) tarafından Cuma günü câmiye erken gelinmesi teşvik edilmiştir. Bu sebeple birinci ezanla yetinilmesi, bunun da hatip hutbe için minbere çıktığı zaman minare ve benzeri gibi yüksekçe yerlerde okunması Peygamber (s.a.s.) ile Râşit Halîfelerinin terkedilen bir sünnetini ihyâ edecektir. Aksi halde hiçbir faydası da bulunmayan bir bid’atin devamına -ve yukarıda olduğu gibi meselelerin temeline inmeyi âdet edinemeyen çağdaş âlimlerin bile onu sünnet(!) diye savunmalarına- izin verilmiş olur. Bu meselenin sorumluları ise, Enes b. Mâlik’in rivâyet ettiği “Kim bizim bu işimize muhâlif olarak bir iş yaparsa, o iş merduttur.”2257 hadisi ile, “Kim de benim sünnetimden yüz çevirirse, o kimse benden değildir.”2258 hadislerindeki ikaza muhâtap olurlar.2259
b) Cuma Âyetindeki “Sa’y”in Mânâsı
Cuma âyetindeki teklifî hüküm taşıyan kavramlardan biri de “Fe’s’av ilâ zikrillâh” cümlesinde ifâdesini bulan “sa’y” masdarıdır. Zira “fe’s’av” ifâdesi “sa’y” masdarından türetilmiş bir emir kipidir. Arap dilinde “sa’y” masdarı ise; çalışmak, kasdetmek, niyet etmek, süratle gitmek, koşmak ve yürümek mânâlarına gelir. Kavramları değiştirmeden orijinal şekilleriyle aktardığımızda cümlenin anlamı “Zikrullah’a sa’yedin” demek olur. O zaman bu cümlede tahlil edilmesi ve açıklığa kavuşturulması gereken iki mücmel kavramla karşı karşıya bulunuyoruz, demektir: ‘Zikrullah’ ve ‘sa’y’ kavramları… Bu durumda zikrullah terkibinden ve sa’y masdarından maksat nedir? Yani bu hitapla nelerle mükellef oluyoruz? Zira bu ifâde emir sigasıyla kullanıldığı için üzerimize bir teklif yüklenmiş oluyor. “Sa’y” masdarı: Çalışmak, kasdetmek, niyet etmek, süratle gitmek, koşmak ve yürümek mânâlarına geldiğine göre, bu kavramı bundan sonra tahlil edeceğimiz “zikrullah” (A1lah’ı zikretme) kavramıyla birlikte düşündüğümüz zaman, Allah’ı zikre çalışmakla mı, Allah’ı zikre niyet veya kasdetmekle mi, yoksa ona koşarak veya yürüyerek gitmekle mi mükellef kılınıyoruz? Bu emir cümlesinde ne ile mükellef kılındığımızı doğru olarak tesbit edebilmemiz, bu kavramların cümlede hangi anlamlarıyla kullanıldığını doğru olarak tesbit etmemize bağlıdır. Bunu tesbit ettiğimiz zaman, âyetin mânâsını doğru olarak anlamış ve üzerimize terettüp eden emri eksiksiz bir şekilde yapmış oluruz. Burada meseleyi bu kadar irdelemeye gerek var mıdır? Kur’an tercemelerinde “koşun, diye
2257] Buhârî, Sulh 5; Müslim, Akdıye, 17; İbn Mâce, Mukaddime 3
2258] Buhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5; Nesâî, Nikâh 4
2259] Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl Yayınları, 128-138
- 488 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çevrilmiş ya”; şeklinde bir itiraz gelebilir. Ama mesele o kadar basit değildir. Zira zikrullah’ı, ister namaz, isterse hutbe olarak düşünelim, ikisi de aynı zamanda ve aynı mahalde îfâ edilmekte ve namaza koşarak gitmek, şârî tarafından men edilmektedir. Dolayısıyla yapılan çeviriler bu amele gidiş şeklinin muhtevâsına aykırı düşmektedir. Sonra bizden önce geçen selef ulemâsı da, Kur’an ve sünnetin ruhuna bizden daha ziyâde vâkıf oldukları halde bu mesele üzerinde ciddî şekilde kafa yormuşlardır. Öyleyse bu itiraz şekli geçerli değildir. O zaman “Zikrullah” kavramının tahlilini biraz sonraya bırakıp selef âlimlerinin görüşlerinden hareket ederek “sa’y” masdarının cümle içerisinde yukarıdaki anlamlarından hangisiyle birlikte kullanıldığını tahlil etmeye çalışalım:
Sahâbe ve tâbiûn âlimleri bu kavramın hangi mânâda kullanıldığı hususunda çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu görüşlerin en önemlileri şu dört noktada toplanmaktadır:
Birinci görüşe göre âyetteki “sa’y”dan maksat niyet etmektir. Buna göre âyetin mânâsı: “Namaza nidâ edildiği zaman hemen kalple niyet ederek Allah’ı anmaya gidiniz” olur. Bu görüş, Hasan-ı Basrî’den rivâyet edilmiştir. Nitekim o şöyle demiştir: “Vallahi bu sa’y ayaklar üzerinde koşmak değildir. Zira müslümanlar, namaza sadece sekînet ve vakar içinde gelmekle emrolundular. Fakat bu, kalple niyet ederek, sebat ve huşû içinde gitmektir.”2260 Zeyd b. Eslem, Muhammed b. Kâ’b el- Kurazî, Katâde ve daha başka selef âlimlerinden de bu şekilde rivâyet edilmiştir.2261 Gerçekte niyet sa’yın başlangıcı ve gayelerin en büyüğüdür. Dolayısıyla onun bu mânâsı hakkında muhâlefet söz konusu olamaz.
İkinci görüşe göre; “Her kim âhireti ister ve onun için çalışırsa...” ve “şüphesiz sizin amelleriniz farklı farklıdır” âyetlerinde olduğu gibi âyetteki sa’yın mânâsı amel (çalışma)dır. Bu görüş, cumhûr-ı ulemânın görüşüdür. Buna göre âyetin mânâsı; “hemen Allah’ı zikre çalışınız” olur.2262
Üçüncü görüşe göre, buradaki “sa’y”dan maksat yürümektir. Bu görüş sahâbî âlimlerin ve önceki fakîhlerin görüşüdür. Bunlar arasında Ömer İbnu’l-Hattâb ve Abdulllah İbn Mes’ud da vardır. Nitekim İbrahim en-Nehâî’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Abdullah b. Mesud (r.a.): “Fe’s’av ilâ zikrillâh” âyetini “Fe’mdav ilâ zikrillâh” (Allah’ı zikre gidiniz) şeklinde okur ve şâyet ben onu: “Fe’s’av” (koşunuz) şeklinde okumuş olsaydım, omuzumdan ridâm düşünceye kadar koşardım.” derdi.2263 Kezâ Ömer İbnu’l Hattab (r.a.) da âyeti hep böyle okumuştur. Abdullah İbn Ömer (r.a.): “Ömer İbnu’1-Hattab, Allah’ın içerisinde Cuma namazından bahsettiği bu âyeti sadece: “fe’mdav” (gidiniz) şeklinde okurdu.” demiştir.” Tâbiûn neslinin ileri gelen âlimlerinden İbn Şihâb ez-Zührî de bunların yoluna uyarak âyet-i kerîmeyi bu şekilde okumuştur.2264
2260] İbn Ebî Şeybe, Musannef, 2/64; İbn Kesîr, Tefsiru Kur'ani'l-Azîm, 8/146; Kurtubî, el-Câmi li Ahkâmi'l-Kur'an, 18/66; İbnu'l-Arabî, Ahkâmü'l-Kur'an, 4/1804; Şevkânî, Fethu'l-Kadîr, 5227; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtihu'1-Gayb, 30/8
2261] İbn Cerîr et-Taberî, Câmiu'l-Beyân, 12/94; İbn Kesîr, a.g.e., 8/146; Kurtubî, A.g.e., 18/66; Hâzin, Lübâbü't-Te'vîl, 6/261
2262] Abdürrezzak, A.g.e, 3/207; İbn Cerîr et-Taberî, A.g.e, 12/94-95; Kurtubî, A.g.e, 18/67
2263] İmam Mâlik, A.g.e., 1/106-107; İbn Ebî Şeybe, Musannef, 2/64; İbn Cerîr et-Taberî, A.g.e., 12/94; İbn Kesîr, A.g.e., 8/146
2264] Kurtubî, A.g.e., 18/66-67; İbnu'l- Arabî, A.g.e., 4/1805
CUM’A NAMAZI
- 489 -
Âyetin zahirî mânâsı dördüncü bir mânâyı da muhtemil olup o da koşmak ve süratle gitmektir. Ancak bu husus, Rasûlullah (s.a.s.)’in nehyettigi bir şeydir. Zira Ebû Hüreyre’den rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Cemaat namaza başladığında namaza sekînet ve vakar içerisinde gelin. Koşmayın. Namaza yetiştiğinizde hemen cemaate katılın ve sonra namazı tamamlayın.”2265
Kezâ ‘Kütüb-i Sitte’ müellifleri Ebû Katâde el-Ensârî’den de şöyle rivâyet etmişlerdir: “Ebû Katâde diyor ki; ‘Bir defasında biz Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte namaz kılıyorduk. Birden birtakım ayak sesleri duyduk. Namazı bitirince Peygamber (s.a.s.): ‘size ne oluyor ?’ dedi. Ashâb: ‘Namaza yetişmek için acele ettik’ dediler. Rasûlullah (s.a.s.): ‘Bir daha böyle yapmayınız! Namaza geldiğiniz vakit sükûnet ve vakarı iltizam ederek yürüyünüz. Yetişebildiğiniz kadarını (cemaatle) kılınız. Yetişemediğinizi de kendi başınıza tamamlayınız ‘ buyurdular.2266
Şu halde Cuma âyetinde geçen “hemen Allah’ı zikre gidin” ifâdesi mü’minlerin Cuma namazına canlı, zinde ve azimli bir şekilde gideceklerini göstermektedir. Buna göre âyetteki sa’yın mânâsı koşmak değil, kasdetmek, ciddiyet ve vakar içerisinde yürümek demektir. Yukarıda nakledilen rivâyetler de bunu göstermektedir. Bu durumda âyetin mânâsı: “Hemen Allah’ı zikre koşun” değil; “Ciddiyet ve vakar içerisinde hemen Allah’ı zikre gidin” demek olur.
Sonuç olarak mü’minlerin tüm namazlara olduğu gibi, Cuma namazına da koşarak gitmeleri mekruhtur. Şer’-i şerife uygun olan, vakar içinde ve Peygamber’in bu konudaki teşviklerine uyarak zamanında câmiye gitmektir.2267
c) Cuma Âyetinde Geçen Zikrullah Kavramı
Cuma âyetinin taşıdığı kavram ve hükümlerden biri de en fazla vurgunun üzerinde toplandığı “zikrullah” kavramıdır. O derece ki, sanki âyet yalnızca bu kavramın muhtevâsına dikkatleri çekmek için nâzil olmuş gibidir. Cuma âyetlerinin indirilmesine sebep teşkil eden yukarıda naklettiğimiz hâdise ve âyetin devamındaki ifadeler dikkate alındığı zaman, kavram üzerindeki bu yoğun vurgu açık bir şekilde farkedilir. Zira emir, zikrullaha gidilmesi için yapılıyor ve “Bir ticâret veya eğlence gördükleri zaman hemen dağılıp ona giderler ve seni (hutbe îrâd ederken) ayakta bırakırlar. De ki: ‘Allah’ın yanında bulunan, eğlenceden de ticâretten de hayırlıdır...” şeklindeki kınama bu zikrullah’dan ayrılma sebebiyle vâki oluyor. O halde dikkatlerin, üzerine en fazla çekildiği bu kavram ile ne kasdediliyor? Ulemâ Kur’an’da “tekrar” olmadığı konusunda görüş birliği içerisindedir. O halde âyette Cuma namazı karşılığında salât kavramı kullanıldığından, tekrardan kaçınmak için zikrullah kavramı namaza karşılık olarak mı kullanılıyor, yoksa bununla namazdan ayrı bir şey mi kastediliyor?
İslâm âlimleri bu hususta da farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Onlardan bir kısmı âyette geçen zikrullah’dan kasıt namazdır, demişlerdir. Fakat bu görüş ekseri âlimler arasında fazla rağbet görmemiştir. Âyetin siyâki (söz dizimi) de bu görüşün kabulüne engeldir.
Bu sebeple âlimlerin büyük çoğunluğuna göre âyette geçen zikrullah
2265] İbn Hacer, Fethu'l-Bârî bi Şerhi Sahîh-i Buhârî, 2/138 vd.
2266] İbn Hacer, A.g,e, 2/137
2267] Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl Yayınları, 138-141
- 490 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kavramından mûrad edilen sadece hutbedir.2268 Selef âlimlerinden İkrime, Saîd b. Müseyyeb, Saîd b. Cübeyr, ve İbn Cerîr et-Taberî de bu görüştedirler.2269 Mûsâ b. Ebî Kesîr’den rivâyete göre şöyle demiştir: “Ben Saîd b. Müseyyeb’i; “Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman hemen Allah’ı zikre gidiniz” âyetindeki zikrullahtan maksat, imam’ın mev’izesi (hutbesi)dir” derken işittim.2270
Sahâbe âlimlerinden Ömer İbnu’l-Hattâb ve Hz. Âişe (r.a.) da bu görüştedirler. Nitekim Hz. Ömer ve Hz. Âişe (r.a.): “Cuma namazı sadece hutbe sebebiyle kısaltılmıştır”2271 diyerek namaz gibi hutbenin de zikir olduğunu belirtmişlerdir.
Kütüb-i Sitte müelliflerinin Ebû Hureyre (r.a.)’dan rivâyet ettikleri sahih bir hadiste Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur. “Cuma günü oldumu mescidin kapılarından her birinde bir melek bulunur. Onlar peyderpey ilk geleni kaydederler. İmam, hutbe için minbere çıktığı zaman sayfalar durulur ve hutbeyi dinlerler.”2272 Cassâs der ki; “Bu hadis, bu âyetteki “zikir”den kasdedilen şeyin, bizzat hutbe olduğuna delâlet eder. Çünkü hutbe, nidâ’dan hemen sonra geliyor ve ona sa’yedilmesi emrediliyor. Bu da zikrullahtan mûrad edilen şeyin hutbe olduğuna delildir. Nitekim selef âlimlerinden bir cemaatten “İmam, hutbe okumadığı zaman Cuma namazını dört rekât kılar” dedikleri rivâyet edilmektedir. Hasan-ı Basrî, İbn Sîrin, Tâvus, Mekhûl, Mücâhid b. Cebr ve daha birçokları bunlardandır. (Mekke, Medine, Bağdat, Basra ve Kûfe gibi) Büyük şehirlerin fakîhlerinin görüşü de budur.2273
İmam Ebû Hanîfe de bu görüştedir. Nitekim o: “Hatip ‘el-hamdu lillâh’ dediği zaman hutbe olarak kâfîdir” görüşüne bu âyeti delil getirerek2274 zikrullahtan kasdın hutbe olduğunu belirtmiş, “el-hamdu lillâh” lafzını söylemek de zikr olduğundan hutbe olarak bunu yeterli saymıştır.
Esasen Cuma âyeti, “Cuma namazını ilk kez farz kılarak değil, hicretten Önce, Allahu Teâlâ’nın tâyin ettiği bir şârî olarak, Rasûlullah (s.a.s.) tarafından meşrû kılınan bu uygulamanın farziyyetini tasdîk ve teyit edici olarak gelmiştir. Âyetlerin iniş sebebi de Cuma ezanı okunduğu zaman sahâbeden bazı kimselerin ticâret ve benzeri işlerle meşgul olarak hutbeye gitmekte ağır davranmaları; hattâ bizzat Cuma âyetinin işaretiyle sâbit olduğu gibi hutbe esnasında dağılıp gitmeleri olmuştur.” Zira yukarıda geçen haberlerde de ifâde edildiği gibi Peygamber (s.a.s.) Mekke’den Medine’ye hicret etmeden ve henüz Cuma âyetleri nâzil olmadan önce kendisinin yazılı emirleriyle sahâbe Medine’de Cuma namazını kılıyorlardı. Ancak ilim ve idrâk bakımından hepsi aynı seviyede olmadıkları için meselenin ehemmiyyetini kavrayamayan kimi sahâbîler, hakkında henüz âyet inmediğinden farz olmadığını zannederek, kimileri de şiddetli ihtiyacın şevkiyle alış-verişle meşgul olarak Cuma hutbesine gitmekte ağır hareket ediyorlardı.
2268] Fîruzâbâdî, Tenvîru'l-Mikbâs min Tefsîr-i İbn Abbâs, 6/261; Nesefî, Medârikü't-Tenzîl ve Hakâiku't-Te'vîl, 6/261 -Bu iki eser Mecmuâtün mine’t-Tefâsir içindedir-; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtihu'l- Gayb, 30/8
2269] İbn Cerîr et-Taberî, Câmiu'l-Beyân fî Te'vîl'il-Kur'ân, 12/96; Cassâs, Ahkâmü'l-Kur'an, 3/446; Hâzin, A.g.e, 6/261
2270] Taberî, A. g. e., 12/96; Cassâs, A. g. e, 3/446; Hâzin, A. g. e., 6/261; İbn Ebî Şeybe, Musannef, 2/36; Abdürrezzak, Musannef, 3/237
2271] Cassâs, A g.e., 3/446
2272] Abdürrezzak, A.g.e, 3/238; İbn Mâce, Sünen, 1/347
2273] Cassâs, A.g.e, 3/446; Abdürrezzak, A.g.e, 3/171; İbn Ebî Şeybe, A.g.e, 2/36- 37
2274] Fîruzâbâdî, A.g.e, 6/261; Nesefî, A.g.e, 6/261
CUM’A NAMAZI
- 491 -
Aksi halde, bu konuda daha önce âyet inmiş olsaydı, sahâbenin böyle davranmaları ve Rasûlullah (s.a.s.) hutbe îrâd ederken mescidden dağılıp gitmeleri zâten düşünülemezdi. Dolayısıyla Cuma âyetleri nâzil olarak Rasûlullah’ın (s.a.s.) namaz ve hutbeye ilişkin bu uygulamasının meşrûiyetini tasdik etmiş ve tıpkı namaz gibi hutbeyi dinlemenin de farz olduğuna dikkatleri çekmiştir.
Nitekim Mevdûdî’nin de belirttiği gibi Cuma âyetleri üzerinde biraz düşünülecek olursa, bu konuda ipucu olacak nitelikte üç husus dikkati çekmektedir: “Birincisi, o gün namaz için ezan okunmaktadır. İkincisi, Cuma gününe mahsûsen bir namaz kılınmaktadır. Üçüncüsü ve en önemlisi Cuma günü namaza çağrı yapılmasıyla ilgili olarak ilk kez emir veriliyormuş gibi bir ifâde kullanılmamıştır. Bilakis siyak ve sibaktan anlaşılmaktadır ki, namaza çağrı ve Cuma gününe mahsûsen namaz daha önceden îfâ edilegelmektedir. Ancak, yanlış olan: Müslümanların, Cuma günü namaza çağrıldıkları zaman gevşek davranmaları ve alış-verişlerine devam etmeleriydi. Bu sebeple Allah Teâlâ bu âyeti, müslümanların Cuma namazı ve Cuma hutbesinin önemini kavramaları ve bunun farz olduğunu idrâk ederek ezan okunurken vaktinde câmiye gitmeleri için inzal etmiştir. Bu üç husus üzerinde derinlemesine düşünüldüğü zaman Hz. Peygamber’in (s.a.s.) emirlerinin Kur’an’da belirtilmemiş olsa bile, Kur’an’da belirtilmiş gibi itaati gerektirdiği gerçeğini ortaya koyar. Zira bu âyet, sadece Peygamber’in (s.a.s.) bu uygulamasının önemini vurgulamakta ve özellikle hutbe üzerine dikkatleri tevcih etmektedir. Bu gerçek, ‘şer’î hükümler sadece Kur’an’da beyân edilmiştir’ diyen câhillerin yalnızca sünneti değil, aynı zamanda Kur’ân’ı da inkâr etmiş olduğunun açık bir delilidir.2275
Bazı âlimler ise, âyette geçen zikrullahtan maksat hem hutbe hem de namazdır, demişlerdir. Muhammed Ali es-Sâbûnî, Revâiu’l-Beyân adlı eserinde bu görüşü benimseyerek şöyle der: “Sahîh ve râcih olan; âyette geçen zikrullahtan maksat namaz ile hutbedir. Çünkü bunların her ikisi de Allah’ı zikri içine alır.”2276 Muhtevâ olarak bu görüşü saygıyla karşılarız. Ancak vâkıa olan, âyetteki zikrullah ile hutbenin kasdedilişidir. Şâyet zikrullah ile namaz kasdedilmiş olsaydı, “Cuma günü namaz için çağrıldığı(nız) zaman, hemen ona gidin” denilir ve Kur’an’ın belâgatına uygun olarak namaz kelimesine dönen bir (işaret) zamiri kullanılırdı. Hâlbuki böyle denilmeyip “hemen Allah’ı zikre gidin” denilerek namaz lafzından farklı bir kavram kullanılmıştır. Burada zikrullah’ı, hutbe olarak değil de namaz olarak anladığımız zaman bu kavram, ondan önce geçen “salât” kavramının tefsiri sayılır, bu durumda âyette hutbeden de söz edilmemiş olurdu. Hâlbuki âyetin devamında hutbeden dağılanlar kınanmakta ve âyetin baş taraflarına atıfta bulunulmaktadır. Yani hutbeden söz edilmektedir. Bu sebepledir ki bütün âlimler, Cuma namazı için hutbenin şart olduğu görüşünde ittifak etmişlerdir. Sonra ne ilk müslümanlardan ne de sonradan gelen müfessirlerden, bu kavramın âyette geçen ‘salât’ kelimesinin tefsiri veya atf-ı beyânı yahut da ondan bedel olduğunu söyleyen hiçbir kimse olmamıştır. Sonra günde beş vakit namazın farz olduğu zâten herkesçe bilinen bir şeydir. Buna diğer günlerde olduğu gibi Cuma günü kılınan öğle namazı da dâhildir. Bu namazı diğer günlerin öğle namazından ayıran yegâne özellik hutbe okunuyor olmasıdır. İşte âyette de bu hutbede hazır bulunulmasının ve ezanla birlikte derhal onu dinlemeye
2275] Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kur'ân, 6/272-273
2276] M. Ali es-Sâbûnî, Revâiu'l-Beyân Tefsîr-i Âyâti’l-Ahkâm, 2/571
- 492 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gidilmesinin önemine dikkat çekilmektedir. Yani âyet hutbeye gidilmesini farz kılmaktadır. Yoksa namazı ifâde etmek üzere hem salât, hem de zikrullah kavramının kullanmasına ihtiyaç duyulmazdı. Diğer taraftan bir kelimenin aynı zaman ve mahalde iki ayrı anlamda kullanılmış olması herhalde düşünülemez. İşte bu gerçeğe binâen selef âlimleri: “İmam hutbe okumadığı zaman Cuma namazını dört rekât kılar”2277 demişlerdir. Bu da gösteriyor ki bu âyette geçen “zikrullah” kavramından maksat imamın îrâd ettiği (okuduğu) hutbedir.2278
d) Cuma Âyetinde Geçen Alış-Veriş Kavramı
Allah Teâlâ “Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman hemen Allah’ı zikre gidin. Alış-verişi bırakın” buyurarak Cuma ezanı okunduğu andan itibaren alış-veriş yapılmasını yasaklamıştır. Buna göre Cuma ezanıyla birlikte hertürlü alış-verişi bırakıp namaza gidilmesi farz; ezanın okunmaya başlamasından itibaren yapılan her türlü alış-veriş haram hükmüne dâhil olur. Ancak âyette sadece alış-veriş kavramının zikredilmesinden diğer muâmelelerin mubah olduğu mânâsı çıkarılamaz. Çünkü bu ifâde sadece alış-verişi değil, tüm meşguliyetleri bırakarak namaz için harekete geçmeyi tazammun eder. Burada alış-veriş kelimesinin zikredilme nedeni, civardaki yerleşim bölgelerinden Medine’ye gelen insanlar, yanlarında satmak için mal getirdiklerinden ve herkes ihtiyaçlarını karşılayabilmek için alış-verişle meşgul olduklarından Cuma günü ticâretin yoğun olması dolayısıyladır. Bu sebeple âyetteki yasaklama sadece alış-veriş ile sınırlı olmayıp namaza gitmeye engel olan tüm meşguliyetleri içine alır.
Allah Teâlâ’nın âyette alış-verişi açıkça zikretmiş olması sebebiyle Cuma ezanından sonra her türlü alış-verişin haram olduğu hususunda görüş birliğine varan fakîhler, bu yasağın ne zamandan itibaren başlayacağı ve başka akidleri içine alıp almayacağı konusunda ihtilâf etmişlerdir.
İbn Abbas, Hasan-ı Basrî, Atâ ve İbn Şihâb ez-Zührî gibi selef âlimlerinden bazıları bu yasağın ezanla birlikte başlayacağını söylerken bazıları da güneş zevâle girdikten itibaren her türlü alış-veriş yasaklanmış olur, demektedirler.
İbn Abbas’dan (r.a.) rivâyete göre o: “Cuma namazı için nidâ edildiği zaman alış-veriş akidleri haram olur” demiştir. Bundan, onun ticaret kapsamına giren her türlü alış-verişin haram olduğu görüşüne sahip olduğu anlaşılıyor. İbn Abbâs’ın talebelerinden Atâ b. Ebî Rabah ise “Ezanla birlikte bütün sınaî hareketlerin devamı haram olur” demiştir. Atâ’nın bu sözünü Abd İbn Humeyd tefsirinde mevsûlen şu şekilde rivâyet etmiştir: “Cuma günü ezan okunduğu vakit her türlü oyun, eğlence, alış-veriş ve her türlü sınaî hareketlerin devamı, uyku, kişinin ehline yaklaşması ve kitap yazması haram olur.” Hâfız İbn Hacer âlimlerin büyük çoğunluğunun da bu görüşte olduğunu ifâde etmektedir.2279 Buna göre “alış-verişi bırakın” tarzındaki nehyin, Cumaya gitmeye engel olacak her nevî sınaî, ticarî, iktisadî, hukukî akit ve faâliyetlere şâmil olduğu açıkça anlaşılmış olur.
Dahhâk ise, alış-veriş yasağının Cuma ezanı ile değil güneşin zevâle girmesiyle başladığı kanaatine sahip olmuştur. Cüveybir’den rivâyete göre Dahhâk şöyle demiştir: “Güneş batıya doğru meylettiği zaman alış-veriş yapılması haram
2277] Abdürrezzak, A.g.e., 3/171-172; İbn Ebî Şeybe, A.g.e., 2/5
2278] Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl Yayınları, 142-146
2279] Abdürrezzak, Musannef, 3/177; İbn Ebî Şeybe, Musannef, 2/36; İbn Hacer, A.g,e., 2/454
CUM’A NAMAZI
- 493 -
olur.”2280 Dahhâk’tan gelen diğer bir rivâyette de, onun “Alış-verişi bırakın” âyetini tefsir ederken şöyle dediği haber veriliyor: “Hutbe esnâsında namaz için nidâ edildiği zaman alış-veriş haram olur.” Bu durumda ondan iki farklı kanaat gelmiş oluyor.
Bu hususta en katı görüş zâhirîlere aittir. İbn Hazm, Muhallâ adlı eserinde bu konudaki görüşünü şu şekilde ifâde eder: “Zeval vaktinde alış-veriş meydana gelmişse, kat’î olarak feshedilir. Vaktin çıkmış olması onu sahih hâle getirmez. Alış-verişi yapan taraflar ister müslüman olsun, ister biri müslüman diğeri kâfir yâhut isterse her ikisi de kâfir olsun farketmez.”2281 İbn Hazm âyette geçen “alış-veriş” lafzının zâhirî mânâsından hareket ederek alış-verişin dışında kalan muâmelelerin haram olmayacağını belirtir ve “bu esnâda yapılan nikâh, icâre, selem akdi ve alış-veriş sayılmayan şeylerin hiçbiri haram olmaz. İmam Mâlik, kendisinde müslüman bulunan alış-veriş, nikâh, icâre ve selem akdi’nin haram olduğu görüşünü benimsemiş, hibe, borç ve sadaka verilmesini de mubah saymıştır. İmam Ebû Hanîfe ile Şâfiî ise zeval vaktinde alış-veriş, nikâh, icâre ve selem akidlerinin tamamının câiz olduğu görüşündedirler.” der.2282
İmam Ebû Hanîfe ile İmam Şâfiî bu hususta birleşirlerken alış-veriş yasağının hangi ezan’la birlikte başlayacağı konusunda ayrılmışlardır. İmam Şâfiî bu konudaki kanaatini el-Ümm adlı meşhur eserinde şu şekilde beyân eder: “Cuma namazı üzerine farz olan kimsenin, okunduğu sırada alış-verişi bırakmasını vâcib kılan ezan Rasûlullah (s.a.s.) zamanında mevcut olan ezandır. Bu ezan ise, zeval’den ve imâmın hutbe için minbere çıkıp oturmasından sonra okunan ezandır. Şâyet müezzin, imam minbere çıkıp oturmadan evvel ve zevalden sonra ezan okursa, imam minberde iken okunduğunda nehyedildiği gibi, alış-veriş haram olmaz. Ve alış-veriş sadece imamın minbere çıkmasıyla zevalden sonra ezanın okunması birleştiği zaman haram olur.”2283 Bundan anlaşılıyor ki, şâfıîlere göre alış-veriş yasağı ve namaza gelmenin mecbûriyeti imam minbere çıktığı andan itibaren başlar; İmam minbere çıkmadan önce alış-veriş yapılmışsa câiz olur. Ayrıca bu yasak sadece Cuma ile mükellef olanlara aittir.
Hanefîlere göre ise, alış-veriş yasağı imamın minbere çıktığı sırada okunan ikinci ezandan itibaren değil, minareden okunan birinci ezandan itibaren başlar. Dolayısıyla ilk ezan okunduğu zaman alış-veriş ve benzeri akidlerin yapılması haram olur.2284
Bu durumda bizim kanaatimize göre en tutarlı görüş İmam Şâfiî’nin görüşüdür. Zira bu âyette sözü edilen ezan, daha önce izah edildiği gibi, Rasûlullah zamanında mevcut olan ezandır. Dolayısıyla “Namaza nidâ edildiği zaman alış-verişi bırakın” emrinin muhâtabı bu ezandır. Birinci ezan ise sonradan ihdas edilmiştir. Allah’ın dini tamam olup Peygamber dünyadan göçtükten ve vahiy yeryüzünden kesildikten sonra ihdas edilen bir ezanın, vahyin muhâtabı olması ve ona göre birtakım şer’î hükümlerin tecellî etmesi mümkün değildir. Ayrıca bu ezanla birlikte namaza gitmekten alıkoyan her şeyin haram olması gerekir. Zira burada
2280] İbn Cerîr et-Taberî, A.g.e., 12/96
2281] İbn Hazm, el-Muhallâ, 579
2282] İbn Hazm, A.g.e., 579
2283] İmam Şâfiî, el-Ümm, 1/195
2284] Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kur'an, 6/278
- 494 -
KUR’AN KAVRAMLARI
alış-verişin haram kılınmasının illeti, bizatihî onun alış-veriş olması değil, namaza gitmekten alıkoymasıdır. Yoksa bizatihî alış-verişin kendisi mubah ve meşrûdur. Alış-verişin haram kılınmasındaki illet, namaza gitmeye engel teşkil etmesi olunca, aynı illete sahip olan şeylerin de haram olması icab eder. Bundan da namaz saatinde yapılacak bütün muâmelelerin haram olacağı sonucu ortaya çıkar.2285
Cuma Gününün Fazileti ve Bugündeki İcâbet Saati
Cuma günü taşıdığı meziyetler ve hususiyetler itibariyle haftanın en hayırlı ve en faziletli günüdür. Bu Husus bizzat Rasûlü Ekrem(s.a.s.)’in ifadeleriyle sâbittir.
Ebû Hureyre (r.a.)’dan rivâyete göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Üzerine güneş doğan en hayırlı gün Cuma günüdür. (Zira babanız) Âdem Cuma gününde yaratıldı. O gün cennete konuldu ve o günde cennetten çıkarıldı. Kıyâmet de ancak Cuma günü kopacaktır.”2286 Hadisin zâhirî mânâsına göre, Cuma gününün, haftanın diğer günlerine karşı fazileti, Hz. Âdem’in yaratılışı ve cennete konulması bu günde vuku bulduğu ve kıyâmetin kopuşu bu günde meydana geleceği içindir. İlk bakışta Hz. Âdem’in yaratılışıyla kıyâmetin kopuşu arasında bir tezat olduğu görülmektedir. Bu ise üstünlük sebebinin kendisine bağlanışını anlaşılmaz hâle getirmektedir. Kezâ Hz. Âdem’in cennetten Cuma günü çıkarılması da bu güne bir fazilet kazandırmaması gerekir. Nitekim Kaadî Iyâz bu hususa işaret ederek “Zâhire göre sayılan bu meziyyetler bu günün faziletini beyan için değildir. Zira Hz. Âdem’in cenneten çıkarılması ve kıyâmetin Cuma günü kopması fazîlet sayılmaz. Bunlar, o gün vâkî olacak büyük hâdiselerdir. Tâ ki kul sâlih ameller işleyerek, Allah’ın rahmetine nâil olmaya ve gazabını defe hazırlansın.2287 Ancak, Ebû Bekir el-İzzî birbiriyle çelişkili gibi görünen bu hususu te’lîf ederek şöyle demektedir: “Bütün bu faziletler ve Hz. Âdem’in cennetten çıkarılması, zürriyetinin ve bu büyük neslin nebiler, peygamberler, sâlîhler ve velîlerin varlığına bir sebeptir. Sonra Hz. Âdem cennetten kovularak çıkarılmış değil, bilâkis bazı vazifeleri îfâ ettikten sonra tekrar oraya dönmek için çıkarılmıştır. Kıyâmetin kopması ise nebîlerin, peygamberlerin, sıddîkların ve velîlerin şeref ve kulluklarını göstermek ve mükâfatlarını acele vermek için bir vesiledir. Hz. Âdem’in cennetten çıkarılması ihânet için değil, halifelik makamına yükseltmek içindir. Zira cennetten cezalandırılarak çıkarılsaydı, peygamberlik ve halifelik makamıyla nimetlendirilmemesi icap ederdi. Bu makamlar ise, nâkısa değil, rütbelerin en yücesidir. Bu hadisten çıkarılacak bir diğer netice de Hz. Âdem’in Cennette değil, dışarıda yaratılarak sonra cennete konulmuş olmasıdır. Rasûlullah’ın (s.a.s.) “O günde yaratıldı ve o günde cennete kondu” ifâdesi bunu göstermektedir.2288
Cuma gününün diğer günlere karşı faziletinin bir diğer nedeni de duâların kabul edildiği icâbet saatinin, bu günde gizlenmiş olmasıdır. İmam Mâlik ve daha başka hadis otoriteleri Rasûlullah’tan (s.a.s.) bu hususta şöyle buyurduğunu rivâyet etmişlerdir: “Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gün, Cuma günüdür. Zira Âdem o günde yaratıldı, o günde cenetten çıkarıldı. Tevbesi o günde kabul edildi. Ve o gün vefat etti. Kıyâmet de ancak o günde kopacaktır. Yeryüzünde insan ve cinlerin dışında bütün canlılar, Cuma günü fecirden güneş doğuncaya kadar kıyâmetin kopacağı
2285] Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl Yayınları, 146-149
2286] İmam Nevevî, Şerhu Sahîh-i Muslim, 6/390
2287] İmam Nevevî, A.g.e., 6/391
2288] İmam Nevevî, A.g.e., 6/391
CUM’A NAMAZI
- 495 -
korkusuyla onun gürültüsünü bekler dururlar. Cuma gününde öyle bir saat vardır ki, namaz kılan bir müslüman o saatte Allah’tan ne dilerse Allah onu kendisine mutlaka verir.”2289
Kezâ Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivâyete göre Rasûlullah (s.a.s.): “Güneş Cuma gününden daha faziletli bir gün üzerine doğmamıştır. Cuma gününde öyle bir saat vardır ki, bir müslüman Allah’tan hayırlı bir şey istemesi bu zamana denk gelirse mutlaka dileği kabul edilir. Herhangi bir kötülükten de Allah’a sığınırsa Allah, mutlaka onu bu kötülükten korur” buyurmuş ve bu saatin kısa bir an olduğunu anlatmak için eliyle işaret etmiştir.2290 Sünnet kitaplarında bu konuda birbirini teyit eder mâhiyette pekçok sahih hadis nakledilmiştir.
Hadis-i şeriflerin delâlet ettiği şekilde Cuma gününde duâların kabul edileceği böyle mümtaz bir saat olduğuna göre, bu saat zamanımıza kadar tekrar eden her Cuma günü varlığını sürdürüyor mu, yoksa Peygamber zamanına mahsus olup ondan sonra kaldırılmış mıdır? Âlimler, Rasûlullah’tan (s.a.s.) gelen haberlere dayanarak Cuma gününde duâların kabul edildiği böyle bir saatin mevcûdiyeti hususunda görüş birliği etmesine karşın söz konusu saatin zamanımıza (dolayısıyla kıyâmete) kadar devam edip etmeyeceği konusunda ihtilâfa düşmüşlerdir. Birkısım ulemâ bu saatin kaldırıldığını iddia ederken birkısmı da kaldırılmayıp devam etmekte olduğunu söylemişlerdir. Kezâ bu görüşü savunan âlimler de bu vaktin günün hangi saatinde olduğu konusunda kendi aralarında görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Bu ihtilâfların sebebi ise bu hususta gelen hadislerin farklı farklı zaman dilimlerini işaret ediyor olmasıdır. Selef âlimlerinden bu hususta birbirinden az-çok farklı kırka yakın görüş nakledilmektedir. Ancak bu görüşlerin en önemlileri, kuvvetli ya da zayıf bir delile dayananları şu üç noktada toplanmaktadır:
Birincisi; ikindi namazı ile güneşin batması arasında kalan zaman dilimidir. Bu görüşün delili, Rasûlullah’tan (s.a.s.) nakledilen şu hadisdir: Enes b. Mâlik’ten rivâyete göre Rasûlullah (s.a.s.): “Cuma günü duâların kabul edileceği umulan saati ikindi vaktinden güneşin batışına kadar geçen zaman içinde arayın”2291 buyurmuştur. Ancak bu hadis, senedinde geçen Muhammed b. Ebî Humeyd metruk2292 olduğundan zayıf bulunmaktadır. Bununla beraber onun, Ebû Mûsâ el-Eş’ârî ve Câbir tarikiyle Ebû Dâvud, Nesâî ve Ahmed b. Hanbel tarafından rivâyet edilen şâhidleri de yok değildir. Nitekim Câbir’den rivâyete göre Rasûlullah (s.a.s.): “Cuma günü, on iki saattir. (O günde bir saat vardır ki, o saatte) bir müslüman Allah’tan bir şey dilerse muhakkak Allah, onun dileğini yerine getirir. O saati, ikindiden sonraki en son saatte arayınız.”2293 buyurmuştur. Bu görüş mevkuf bir haber olarak Abdullah b. Selâm ve Ebû Hüreyre’den de (r.a.) nakledilmektedir. Nitekim Abdurrezzak’ın Atâ tarikiyle Ebû Hüreyre’den rivâyetine göre o, şöyle demiştir: “Cuma günü duâların kabul edileceği umulan saat ikindi namazı ile güneşin batması arasında kalan zaman dilimidir.” Atâ’ya ikindiden sonra namaz yoktur denilince, o: “Evet
2289] Abdürrezzak, A.g.e., 3/255; İbn Ebî Şeybe, A.g.e., 2/59; İmam Mâlik, Muvattâ', h. no: 16; Nesâî, Sünen, 3/114; Tirmizî, Sünen, 2/362; Ebû Dâvud, Sünen, 1/274
2290] Abdürrezzak, Musannef, 3/260; İbn Ebî Şeybe, Musannef, 2/57; İbn Hacer, Fethu'l-Bârî bi şerhi Sâhîh-i Buhârî, 2/482; İmam Nevevî, A.g.e., 6/388-389
2291] Tirmîzî, A.g.e., 2/360; Beğavî, Şerhu's-Sünne, 4/208
2292] bu konuda Bk. Tirmîzî, A.g.e., 2/360
2293] Ebû Dâvud, Sünen, 1/275; Nesâî, Sünen, 3/115-116
- 496 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yoktur, fakat namaz kılan bir kimse yerinden kalkmayıp Mûsâllâsında bulunduğu müddetçe namazdadır” cevabını vermiştir.2294
İkincisi; Bu saat Cuma namazına ikamet edildiği andan itibaren başlar, namaz tamam oluncaya kadar devam eder. Bu görüş de merfû olarak Rasûlullah (s.a.s.)’e isnad edilmiştir. Nitekim İbn Ebî Şeybe, Tirmîzî ve İbn Mâce’nin, Kesîr b. Abdillâh el-Müzenî tarîkıyla rivâyet ettikleri bir habere göre sahâbe-i kiram Peygamber’e (s.a.s.) “duâların kabul olması umulan bu saat ne zamandır, yâ Rasûlullah?” diye sormuşlar. Rasûlullah (s.a.s.) “namaza ikamet olunduğu zamandan başlayarak (Cuma) namazı kılınıp ondan ayrılıncaya kadar devam eder”2295 buyurmuştur.
Üçüncüsü; İmamın minbere çıkıp oturmasından itibaren başlayıp Cuma namazı bitinceye kadar geçen zaman dilimidir. Bu görüşü müdâfa eden âlimler, Müslim’in, Sahîh’inde Ebû Mûsâ el-Eş’ârî’nin oğlu Ebû Bürde’den’rivâyet ettiği şu hadisi delil gösterirler: Ebû Bürde şöyle demiştir: “Bana Abdullah İbn Ömer: ‘Babanın Cuma saati hakkında Rasûlullah’tan (s.a.s.) hadis rivâyet ettiğini işittin mi?’ dedi. Ben: ‘Evet, babamı şöyle derken işittim’ dedim. Rasûlullah’ı (s.a.s.): ‘İcâbet saati, imamın minber üzerinde oturması ile namazın edâ edilmesi arasındadır’ buyururken işittim.” Ancak bazı muhaddisler bu hadisi munkatı’ ve muzdarib bularak illetli saymışlar ve bu hususta İmam Müslim’i eleştirmişlerdir. Meselâ Dârakutnî şöyle demiştir: “Bu hadisi, Mahreme’nin babasından, o da Ebû Bürde’den, Mahreme’den başkası, müsned olarak rivâyet etmemiştir. Onu bir cemaat Ebû Bürde’den kendi sözü olarak rivâyet etmişlerdir. Bazıları senedi Ebû Mûsâ’ya kadar götürmüş, fakat hadisi Rasûlullah’a (s.a.s.) isnad etmemiştir. Doğrusu, hadisin Ebû Bürde’nin kendi sözü olduğudur. Onu Yahya b. Saîd el-Kattân dahi Sevrî’den, o da Ebû İshak’tan, o da Ebû Bürde’den naklen bu şekilde rivâyet etmişdir. Vâsıl-ı Ahdeb ile Muhallid dahi Yahya’ya tâbî olarak onu Ebû Bürde’nin sözü olmak üzere rivâyet etmişlerdir. Numan b. Abdisselâm Sevrî’den, o da Ebû îshak’dan naklen: “Ebû Bürde’nin babasından rivâyeti mevkuftur, ‘babasından sözü’ sâbit değildir” demiştir. Ahmed b. Hanbel, Hammad b. Hâlid’den: “Mahreme’ye ‘sen babandan bir şey işittin mi?’ dedim. ‘Hayır’ cevabını verdi” dediğini rivâyet etmiştir.
Nevevî, hadisle ilgili bu itirazları serdettikten sonra diyor ki: “Dârakutnî’nin yaptığı bu tenkit kendince ve ekserî muhaddislerce ma’ruf olan bir kaideye binâendir. Mezkûr kaideye göre bir hadisin iki rivâyeti birbirine teâruz eder, meselâ biri merfû, biri mevkuf yahut biri mürsel, biri muttasıl olursa, muhaddisler o hadisin mevkuf ve mürsel olduğuna hükmederler. Ancak bu kaide zayıf ve merduttur. Sahîh olan, usûl âlimlerinin, fakîhlerin, Buhârî ile Müslim’in ve muhakkik hadis âlimlerinin metodudur. Bu metoda göre böyle bir hadisin merfû ve muttasıl olduğuna hükmedilir. Çünkü hadiste sika olan râvînin ziyâdesi söz konusudur.
Beyhâkî’nin Sünen’inde Ahmed b. Seleme’nin şöyle dediği rivâyet olunuyor: “Mahreme’nin rivâyet ettiği bu hadisi Müslim b. Haccâc ile müzâkere ettim. Müslim bu hadis Cuma saatini beyan hususunda en güzel ve en sahih bir hadistir2296
2294] Abdürrezzak, Musannef, 3/261-265
2295] İbn Ebî Şeybe, A.g.e., 2/51; Tirmizî, Sünen-i Tirmizî, 2/361; İbn Mâce, Sünen-i İbn Mâce, 1/36
2296] İmam Nevevî, A.g.e., 6/389-390
CUM’A NAMAZI
- 497 -
dedi.
Görüldüğü üzere hadisin mevkuf mu, merfû mu olduğu muhaddisler arasında ihtilâf konusu olmuştur. Dolayısıyla bu hadise dayanan görüşün sıhhati, hadisin durumuna bağlıdır.
Hadis sahih ve merfû ise dayandığı görüş de sahih, aksi halde sahâbî veya tabiî’ye ait bir görüş olarak kalacaktır. Ancak İmam Müslim, Beyhâkî, İbnu’l Arabî ve daha birçok hadis âlimlerine göre bu mevzûda gelen en sahih ve en doğru hadis, Ebû Mûsâ el-Eş’ârî tarîkıyla rivâyet edilen bu Abdullah İbn Ömer hadisidir. İmam Kurtubî; “İhtilâf halinde bu hadis nass’tır. Başkasına itibar olunmaz” demiştir. Aynı hadis için Nevevî, “sahîh, hattâ doğru olan hadis budur2297 demektedir.
Sahâbeden Hz. Âişe ile Abdullah İbn Abbas ve tâbiûn âlimlerinden Şa’bî’nin görüşleri de bu merkezdedir. Meselâ İbn Ebî Şeybe’nin Hz. Âişe’den rivâyetine göre o, “Duâların kabul edileceği umulan saat, müezzin Cuma ezanını okuduğu zamandır”2298 demiştir. İbn Abbas’tan (r.a.) nakledildiğine göre, o da: “Cuma günündeki bu saat, Cuma ezanından başlar, namaz bitinceye kadar devam eder” demiştir. Kezâ Saîd b. Mansur ile İbn Münzir’in rivâyetlerine göre Şa’bî de “Bu saat alış-verişin haram olduğu saatten başlayarak helâl kılındığı saate kadar devam eder”2299 demiştir. Bu görüşler netice itibariyle birbiriyle aynı paraleldedir. Zira Cuma günü alış-verişin haram olduğu an, Cuma ezanından başlar, namazın edâ edildiği âna kadar devam eder. O gün okunan ezan ise daha önce de temas edildiği gibi, Rasûlullah (s.a.s.) minbere çıkıp oturduğu zaman okunurdu. O halde Cuma günü duâların kabul edileceği icâbet saati hususunda en doğru ve akla en yatkın görüş kanaatimize göre bu hadis ve haberlerin delâlet ettiği görüş olsa gerektir.2300
Cuma Gününün Fazîleti
Cuma gününü, Rasûlullah (s.a.s.) “mü’minlerin bayramı” olarak tavsif buyurur. Bayram, bir kısım imtiyazları ve hususiyetleri sebebiyle bir günün diğer günlerde olmayan, o güne has bazı umumi merasimlerle kutlanmasıdır. Her bayramda mutlaka bir kutlama ve merasim ve bunun da bir sebebi vardır. O halde, cum’a gününü kutlamaya sevkeden hususiyetleri nelerdir? Şeriat kitapları, bu günün hususiyetleri üzerine otuzdan fazla kerâmet ve fazilet zikrederler. Bazılarını şöylece kaydediyoruz:
• Bayram günüdür, münferid oruç tutulmaz.
• O günün sabahında eliflâmmîm tenzîl ile Hel Etâ sûreleri, gündüz de Cuma ve Münâfikîn sûreleri okunur.
• Cuma günü gusledilir, koku sürülür, misvak kullanılır, en güzel elbiseler giyilir.
• Mescidler buhurlanır.
2297] İmam Nevevî, A.g.e., 6/389
2298] İbn Ebî Şeybe, A.g.e., 2/51-52
2299] A. Davudoğlu, Sahih-i müslim Terceme ve Şerhi, 4/491
2300] Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl Yayınları, 150-155
- 498 -
KUR’AN KAVRAMLARI
• Mescide erken gidilir.
• Hatip hutbeye çıkıncaya kadar ibâdetle meşgul olunur.
• Sessiz durulur, hutbe dinlenir.
• Kehf sûresi okunur.
• İstilâ vaktinde nâfile kılma kerâheti kalkar.
• Namazdan önce yola çıkmak mekruhtur.
• Cuma namazına gidenin her adımına bir yıllık sevap katlanmıştır.
• Cehennem o gün kabarmaktan yasaklanmıştır.
• Duâların kabul edildiği icâbet saati vardır.
• Günahlar o gün örtülür.
• Bu, ümmet için hayrı artırılmış bir gündür.
• Haftanın en hayırlı günüdür.
• Hayır o günde sâbitleşir, yüce ruhlar o gün toplanır. 2301
Günümüzde Cuma Namazının Sahih Olmadığını Söyleyenlere Cevaplar
Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse muhakkak doğru yol üzerindedir. Kim de Allah ve Rasûlüne itaatten yüz çevirirse, muhakkak sapıklıktadır. Artık onun için âhirette ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır. “Deki: Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.”2302
Allah’a yapılan itaatlerin ve insanoğlunun âhirette hesaba çekileceği amellerin başında namaz gelir. Namaz dinin direği, İslâm’ın kalesi, kâfirle mü’minin alâmet-i fârikası, imanla küfrün kesişme noktası, mü’minin mîrâcı ve Allah’a karşı hamd ve şükran ifâdelerinin en belirgin göstergesidir. Kılınan her namaz, “elest” makamında yapılan rubûbiyyet ve ubûdiyyet sözleşmesinin yenilenmesi, yapılan her secde kulun bu sözleşmeyi alnıyla imzalaması ve cemaatin fertleri de sanki bu sözleşmenin hazır şâhidleri gibidir.
Yüce Rabbimiz ikamet halinde ve seferde, emniyet ve korkuda, savaşta ve barışta, her halükârda namaza devam edilmesini emretmiş, onu zâyi’ edenleri; “Onlardan sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki, namazı zâyi’ ettiler. Şehvetlerine uydular. İşte onlar kötülükle karşılaşacaklardır.”2303 “Vay o namaz kılanların hâline ki; onlar kıldıkları namazlardan gâfildirler, onlar gösteriş yaparlar.”2304 buyruğuyla tehdit ve îkaz etmiştir.
Rasûlullah da (s.a.s.); “Bizimle kâfirler arasındaki fark namazdır. Her kim namazı terk ederse, artık kâfir olmuştur.”2305 buyurarak namazın dindeki yerini ortaya koy2301]
İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, c. 9, s. 176-177
2302] 3/Âl-i İmrân, 32
2303] 19/Meryem, 4-5
2304] 107/Mâun, 4-5
2305] Tirmizî, 515; Nesâî, 1/231-232; İbn Mâce, 1/342; Ahmed bin Hanbel, 5/346, 1/342
CUM’A NAMAZI
- 499 -
muştur. Ashâb-ı Kiram da namazı bu çerçevede ele almışlardır. Nitekim Abdullah b. Şakîk el-Ukaylî “Muhammed’in ashâbı namazdan başka hiçbir amelin terkini küfür saymazlardı”2306 diyerek bu hususu ifâde etmiştir. Bu cümleden olarak Ömer İbnu’l-Hattâb, Abdullah İbn Mes’ûd, Abdullah İbn Abbâs ve Muaz b. Cebel gibi sahâbîler namazı terk eden kimseyi, -ister inkâr ederek, isterse inkâr etmeksizin terk etmiş olsun-, mutlak sûrette kâfir sayarlardı. Ahmed bin Hanbel de bu görüştedir.2307 Hadis kitaplarının namaz bahislerine müracaat edildiği zaman namazı terk eden kimsenin kâfir olduğunu ifâde eden birçok sahîh hadise rastlamak mümkündür.
Mezhep İmamlarının bu husustaki görüşlerine de kısaca değinmek gerekirse, onlardan İmam Şâfiî ile İmam Mâlik söz konusu hadisleri te’vîl yoluna giderek inkâr etmeden ve hafife almadan namazı terkeden kimseyi tekfir etmekten kaçınmışlar ve şöyle demişlerdir: “Böyle bir kimse tekfir edilmez. Fakat fâsık sayılır ve tevbe etmesi istenir. Şâyet tevbe edip namaza başlamazsa, küfrüne hükmetmeden, hadden (ceza olarak) öldürülür.” İmam Ebû Hanîfe ise; “öldürülmez, fakat ta’zîr olunur ve namazı kılıncaya kadar hapsedilir”2308 demiştir. İslâm’ın böylesine hassâsiyetle üzerinde durduğu namaz ibâdeti içerisinde en müstesna yere sahip olanı ise, hiç şüphesiz Cuma namazıdır. O, normal bir ibâdet olma hüviyetinin yanında, mü’minin haftalık bayramıdır. Mü’minlerin aralarındaki sevgi, kardeşlik, ülfet ve muhabbet duygularını kuvvetlendirecek, gönüllerindeki şefkat ve rahmet hislerini canlandıracak, kin ve düşmanlık âmillerini öldürecek en önemli vâsıtalardan biridir. Öyle ki, bu namaz sayesinde bütün müslümanlar haftada bir kez bir araya gelirler. Bu sayede birbirlerine sevgi ve kardeşlik nazarlarıyla bakarlar. Kuvvetli olanları, zayıflarına; zengin olanları fakirlerine yardım elini uzatma imkânı bulur. Büyükleri, küçüklerine karşı şefkat hisleriyle dolar; küçükleri de büyüklerine saygı besler. Bütün mü’minler bir tek Allah’ın kulları olduklarını hissederler ve böylece tevhîd akideleri tazelenme imkânı bulur.
Diğer taraftan Cuma namazları her asırda önemini koruyan, en önemli kamuoyu oluşturma vâsıtasıdır. Okunan hutbeler; dinî, ilmî, siyâsî, askerî, içtimaî, ahlâkî, ailevî, kültürel, kısaca her hususta hazırlanan gündem maddeleri; minberler de bu gündem maddelerinin görüşüldüğü canlı “ekran”lar niteliğindedir. Bu yönüyle “minberler İslâm’ın medyasıdır” denilse, abartılmış sayılamaz. Câmilerin, İslâm’ın idare merkezleri olduğu ise, zâten herkesçe mâlûm olan birşeydir. Bu yüzden tarih boyunca hep câmiler ve minberler kimin elinde ise, iktidar da onun elinde olmuştur.
Cuma namazlarının diğer bir yönü de, dinin şiarını izhâr eden ve kâfirlere korku salan en güzel gövde gösterisi niteliğini taşıyor olmasıdır. Ama bütün bunlardan önce o bir ibâdettir. Diğer namazlar gibi Rabbimizin bize teklif ettiği bir farîzasıdır. Bu ifâde ettiklerimiz, bu farzın sadece tâlî unsurlarıdır. Hattâ bir an için onun azametine bakarak içimizden taşan coşku hisleridir. Aksi halde kimse ondaki bu tezâhürlere bakarak ona ibâdet olma özelliğinin dışında bir husûsiyyet veya vasıf yükleyemez. Bu coşku hislerine kapılarak, Allahu Teâlâ’nın ondan “namaz ve zikr” olarak bahsettiğini unutup, bunların, onun gayesi ya da
2306] Tirmizî, 515; Bu haberi Hâkim Müstedrek'inde rivâyet ederek Buhârî ve Müslimin şartlarına göre sahih saymıştır.
2307] Faysal Mevlevi, Teysîru Fıkhi'l-İbâdât, 3. Baskı. 1990, Beyrut. s. 64
2308] Faysal Mevlevî, A. g. e, s. 64-65
- 500 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hikmet-i farizası olduğunu söyleyemez. Allah Azze ve celle: “Ey îman edenler! Cuma günü namaz için çağırıldığı (nız) zaman hemen Allah’ı zikre koşun!”2309 buyurarak onun mâhiyetini de, maksadını da en güzel şekilde ortaya koymuştur.
Cuma namazının karşısında durup tercüman olmasını istediğimiz veya tatmin etmesini beklediğimiz bu hislerimize bakarak Allah’ın tarif ettiği “zikir ve ibâdet” boyutunun dışında ona herhangi bir hedef tâyîn etmemiz, gâye-i İlâhî’ye müdâhele etmek olur. Onun özüne zarar verir. Bu ise bizim haddimizi aşar. Ama ne var ki bugün birtakım çevreler çıkıp hiçbir delile dayanmayan, yüzeysel fikrî mütâlâalara veya aslının ne olduğunu araştırma ihtiyacı dahi duymadıkları bir kısım şahsî ictihadlara tutunarak bu namaza ibâdet olmasının ötesinde çeşitli hedef ve gayeler tâyin edebilmektedirler. Bu hedef ve gayelere hizmet etmediği gerekçesiyle de böylesine büyük bir ibâdete kıymakta ve onu terk etmektedirler.
Bu çevrelerin kimine göre Cuma namazı bir devlet namazı, (Cuma kelimesinin mücerred mânâsından hareket etmekten başka hiçbir dayanağı olmayan) kimilerine göre de o bir “toplantı günü namazı”dır. Hutbe de “siyâsî bir konuşma”dır. Bu sebeple ancak İslâm devletinin sınırları içerisinde İslâm devlet başkanı veya onun izin verdiği kimseler tarafından kıldırıldığı zaman kılınabilir. Aksi halde farz olmadığı için kılınamaz.” Şüphesiz bu düşünceler Kur’an ve sünnetin sarîh ve sahîh naslarının tasvîb ettiği düşünceler olmayıp temelleri son derece zayıf ve tartışmalı rivâyetlere dayanan bir kısım mezhebî görüşlerden ibarettir. Hâlbuki Cuma namazı tartışmasız bir farzdır.
Uzun zamandır münâkaşa mevzûu olan bu mesele önceki yıllara nisbetle canlılığını yitirmiş gibi gözükse de, bugün binlerce müslümanın bu namazı kılmadığı gözönüne alındığında, hâlen ciddî bir sorun olarak karşımızda durduğu bir vâkıadır. Bugün ilim ehli olmayan birçok kimse kendinden emin bir şekilde Cuma meselesini hallettiğini ve içini bir şüphenin kemirmediğini iddia edemez. Zira Cuma namazını kılanlar muhakkak kılmaları gerektiğinden, kılmayanlar da mutlaka kılmamaları gerektiğinden emin değillerdir. Ortada bir belirsizlik ve şüphe hâkimdir. O halde bu mesele müslümanlar arasında hâlâ çözüme muhtaç bir mesele olarak gündemdeki yerini korumaktadır.
Ma’lûm olduğu üzere Kur’ân-ı Kerîm diğer namazlarda olduğu gibi, Cuma namazı hususunda da herhangi bir ayrıntıya yer vermemekte, onu mutlak ve umûmî olarak farz kılmaktadır. Bu sebeple Cuma namazının hangi hallerde kılınıp hangi hallerde kılınamayacağına dâir mezhep imamlarınca ortaya konan şartların temelini genel olarak Peygamber’e (s.a.s.) isnad edilen haberler teşkil etmektedir. Dolayısıyla Cuma namazı konusunda söylenecek son söz, Peygamber’e (s.a.s.) nisbet edilen bu haberlerin sahîh olup olmadıklarına bağlıdır. Bu da, cumhûr-ı fukahâ’ya göre böyledir. Zira cumhur, Kur’an’ın böyle bir hükmünü tahsis edebilmek için, dayandığı delilin sahîh olmasını yeterli görür.
Hanefîlere gelince, böyle bir hükmü takyîd ve tahsis edecek hadis’in, sadece sahîh olması da yeterli değildir. Onlara göre Kur’an’ın mutlak ve umûmî hükmünü takyîd veya tahsis etmek nesih’le eşanlamlı olduğundan, böyle bir şeyi âhad haber yoluyla gelen sahîh hadis’le yapmak; asla câiz değildir. Hanefîler, Kur’an’ın bu şekilde mutlak ve umûmî olan bir hükmünü takyîd ve tahsîs edecek
2309] 62/Cum’a, 9
CUM’A NAMAZI
- 501 -
hadisin mutlak sûrette meşhur veya mütevâtir olmasını şart koşarlar. Aksi halde bu, mümkün değildir. O halde Hanefî imamları tarafından ileri sürülen ve Kur’an’ın Cuma namazıyla ilgili bu mutlak hükmünü tahsîs eden, sözkonusu şartların dayandığı hadislerin aslını bilmeden onlara uymak, son derece yanlış bir şeydir. Bu durumda, konuyla ilgili sağlıklı bir sonuca ulaşabilmek için herşeyden önce bu hadislerin aslını ve mâhiyetini tesbit etmemiz gerekir. Zira kaynaklarda Peygamber’e (s.a.s.) nisbet edilen her hadis; sahîh, meşhur veya mütevâtirdir diye bir kural olmadığı gibi, mezhep imamları tarafından delil olarak kullanılan bütün hadisler sahîh veya meşhur olacak diye de peşin bir kanâate sahip olunamaz. Ancak on beş asır sonra bizim de oturup; “şu hadis sahîh, şu meşhur, şu mütevâtir, şu zayıf, şu da uydurmadır” şeklinde keyfî bir tasnife gitmemiz ve delilleri bu şekilde eleştirmemiz de düşünülemez.
Fakat İslâm’ın erken devirlerinden itibaren muhaddis ulemâ, her türlü rahatlarını bir kenara bırakarak, hiç bir fedâkârlıktan kaçınmadan, gerektiğinde at sırtında, günlerce, belde belde dolaşarak Rasûlullah’ın (s.a.s.) hadislerini bir taraftan tedvin ve tasnif etmeye, diğer taraftan da, bu hadislerin sahîhini sahîh olmayanından ayırmaya çalışmışlardır. Böylece onlar, bir yandan Peygamber’den (s.a.s.) gelen sahîh hadisleri belli başlı kaynaklarda bir araya getirirken, bir yandan da zayıf ve uydurma olanları bir araya toplayan kıymetli eserler vücûda getirmeyi ihmal etmemişlerdir. Bu münâsebetle, nihâî mânâda olmasa bile, önemli ölçüde, hangi hadisin sahîh, hangi hadisin zayıf ya da mevzû (uydurma) olduğunu ilk anda bu kaynaklara müracaat ederek tesbit etmemiz mümkündür. Ancak her hadis türünün kendi nev’ine mahsus kitaplarda istisnâsız ve noksansız bir biçimde tasnif edilmediğini de unutmamak gerekir. O halde az da olsa, zayıf hadislere tahsis edilen eserler içerisinde hasen ve sahîh derecesine yükselebilecek hadisler çıkabileceği gibi; sahîh hadislere tahsis edilen eserler içerisinde de zayıf, münker hattâ uydurma hadisler bulunabileceği ihtimal dâhilindedir.
Cuma Namazının Şartları
Müctehid imamlar, Cuma namazı için biri farziyyetinin, diğeri sahih ve mûteber olmasının şartları olmak üzere iki grup şarttan sözetmektedirler. Bunlardan, birinci grup şartlar üzerinde tamamıyla ittifak edilirken, ikinci grup şartların bir kısmı üzerinde ittifak, diğer bir kısmı üzerinde de ihtilâf edilmiştir. Biz bu başlık altında, dayandıkları delilleriyle beraber bu iki gurup şartları ayrı ayrı incelemeye çalışacağız. Ancak bu kısımda daha ziyade tartışmalı bulunan şartlara ağırlık verilecektir.
A- Farziyetinin Şartları
Bir kimseye Cuma namazının farz olması için müctehid imamlar tarafından ileri sürülen şartlar şu şekilde sıralanmaktadır:
1- Müslüman Olmak
Müslüman olmayan kimseler hiçbir ibâdetle sorumlu olmadıkları gibi, Cuma namazını kılmakla da yükümlü değillerdir. Bunlar ibâdetten önce, iman edilmesi gereken esaslara iman etmekle mükelleftirler. Zira İslâm’a göre teklifin birinci basamağı imandır. Temelinde sahih ve sağlam bir itikat olmadıkça yapılan hiçbir amel sahih değildir. Nitekim Yüce Allah, “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için
- 502 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ezan okunduğu zaman hemen Allah’ı anmaya gidin”2310 âyet-i kerîmesiyle sadece mü’minlere hitâb etmektedir. Aynı şekilde Rasûlullah (s.a.s.): “Cuma namazı, cemaat içinde bulunan her müslüman üzerine Allah’ın bir hakkı olup farzdır”2311 buyurarak bu hususa dikkat çekmişlerdir.
2- Erkek Olmak
Her ne kadar Cuma âyetindeki hitap umûmî ise de, kadınlara Cuma namazı farz değildir. Zira âyetin bu umûmî hükmü Târik b. Şihâb’dan rivâyet edilen: “Cuma namazı cemaat içinde bulunan her müslüman üzerine Allah’ın bir hakkı olup farzdır. Ancak bundan, başkasının mülkiyeti altında bulunan köle, kadın, çocuk ve hastalar müstesnâdır”2312 hadisiyle tahsis edilmiştir.
Hanefî ulemâsı kadınların Cuma namazından muaf tutulmalarının sebeb-i hikmetini, meşakkat veya zarar görme ihtimali olarak îzah etmişlerdir. Nitekim İmam Serahsî bu hususa işaret ederek: “Çünkü kadın, kocasının ve evinin hizmetiyle meşguldür. Ayrıca erkek toplulukları arasına çıkmasından hem birtakım güçlükler hem de fitne meydana gelebilir”2313 demektedir. Bu îzah tarzı mâkul olmakla birlikte yine de en doğrusunu Allah ve Rasûlü bilir, diyoruz. Fakat kesin olan bir şey varsa, o da Sayrafî’nin de ifade ettiği gibi, fukahânın bu hususta gelen sahih delillere dayanarak kadınlara Cuma namazının farz olmadığı hususunda icmâ etmiş olduklarıdır.2314
Ancak üzerlerine Cuma namazı farz olmamasına rağmen, kadınların bu namaza iştirak etmeleri şer’an men edilmemiştir. Şâyet mescide gelerek imamla birlikte bu namazı edâ ederlerse, câiz olup üzerlerinden öğle namazının farzı sâkıt olur. Zira kendilerine Cuma namazının farz olmaması, onu edâ etmelerinin haram olması mânâsına gelmez. Bir şeyin farz olmaması ayrı bir şey, haram olması ayrı bir şeydir. Burada sadece teklif kaldırılmıştır. Daha doğrusu kadınlar bu teklifin dışında tutulmuşlardır. Fakat isteyerek katılmalarına herhangi bir yasak getirilmemiştir. Nitekim Şâfiî ulemâsından İmam Nevevî, İbnu’l Münzir ve daha başka âlimler: “Kadınların, mescide giderek imamla beraber Cuma namazını kıldıkları takdirde bunun câiz olduğuna dâir icmâ bulunduğunu nakletmektedirler. Zira Rasûlullah (s.a.s.)’in mescidinde kadınların erkek saflarının gerisinde durarak Peygamber’in arkasında Cuma namazı kıldıklarını ifâde eden birçok sahîh ve meşhur haber sâbittir.”demektedirler.2315 Kezâ hanefî âlimlerinden İmam Serahsî bu hususta şöyle der: “Kadınlar Rasûlullah (s.a.s.) ile beraber Cuma namazı kılarlardı. Kendilerine ‘sadece koku sürünmemiş olmadıkça çıkmayınız’ denilirdi” şeklinde rivâyet edilen Hasan-ı Basrî hadisine binâen yolcu, kadın, köle ve hastalar Cuma namazına gelir de onu edâ ederlerse câiz olur. Zira namaza gelme farzının kendilerinden kaldırılmış olması, namazdaki bir husûsîlikten dolayı değil, bir zarar veya meşakkat (ihtimalin)den ötürüdür. Bu münâsebetle söz konusu
2310] 62/Cum’a, 9
2311] İbn Ebî Şeybe, A.g.e, 2/18; Ebû Dâvud, A.g.e, 1/280; Dârakutnî, Sünen, 2/3; Beyhâkî, Sünenü’l-Kübrâ, 3/283; Hâkim, Müstedrek, 1/425
2312] İbn Ebî Şeybe, A.g.e, 2/18; Ebû Dâvud, A.g.e, 1/280; Dârakutnî, Sünen, 2/3; Beyhâkî, Sünen'ül-Kübrâ, 3/283; Hâkim, Müstedrek, 1/425
2313] Serahsî, Mebsut, 2/22-23
2314] İmam Nevevî, el-Mecmu' Şerhu'l-Mühezzeb, 4/484; Şevkânî, İrşâdü'l Fuhûl, s. 273-274; Hattâbî, Meâlimü’s-Sünen, 1/210
2315] İmam Nevevî, A.g.e., 4/484
CUM’A NAMAZI
- 503 -
zarar veya meşakkati üstlenirlerse onlar da erkeklerle beraber edâsına iştirak ederler.2316
Günümüzde Cuma kılmayan ve aynı zamanda kendi aklî ölçülerine uymayan hadisleri reddeden bazı çevreler, hitabının umûmî oluşuna bakarak Cuma âyetinin kadın-erkek herkese Cuma namazını farz kıldığı ve bu farzı erkeklere tahsis edecek herhangi bir delil bulunmadığı iddiasını gündeme getirmektedirler. Meselenin aslını araştırdığımız zaman bu iddianın kaynağının, hadislerin kabul ve reddi konusunda tamamen keyfî bir tavır içinde olan Yaşar Nuri Öztürk’ün “Kur’andaki İslâm” adlı eseri olduğunu görüyoruz. İşine geldiği zaman en zayıf rivâyetleri dahi delil olarak kullanmaktan çekinmeyen bu yazar, âdetâ bu husustaki sahih hadisleri görmezlikten gelerek adı geçen eserinde aynen şöyle diyor: “Hitap bütün mü’minlere olduğuna göre kadınların da Cuma namazı kılmaları farzdır. Elbetleki zorlayıcı sebeplerin vücut vereceği istisnâî durumlar olabilir. Ancak kadınların Cuma kılmamalarını prensip haline getirip Allah’ın emrini erkeklere özgüleyerek kadınları bu hayatî ve İlahî aktivitenin dışına itmek Kur’ânın ruhuna aykırıdır. Kadınların Cumaya iştirakleri diğer namazları kılmalarından çok daha önemli nimet ve bereketlerin doğmasına yol açacaktır.”2317
Bu, tamamen asılsız bir iddiadır. Yukarıda adı geçen ve bütün hadis imamları tarafından sahîh kabul edilen Târik b. Şihâb hadisi ile bu hadisin söylemleştirdiği Peygamber ve râşid halifeler devrindeki teâmül, bu iddianın ne kadar tutarsız ve mesnedsiz olduğunun açık delilidir.
Peygamberin vazifesi; Kur’an’ı tebliğ, umûmî hükmünü tahsis, mutlakını takyîd ve mücmel olan âyetlerini heyân etmektir. Bu çerçevede Rasûlullah (s.a.s.): “Mülk edinilmiş köle, kadın, çocuk ve hastalar müstesnâ” buyurarak Cuma âyetinin bu umûmî hükmünü sınırlandırmıştır. Peygamber ve râşid halifeler devrindeki teâmül (uygulama) ile bu teâmülü destekleyerek söylem haline getiren Târik b. Şihâb hadisi olmasaydı, o zaman böyle bir iddiaya belki hak verebilirdik. Ancak bu durumda onların iddia ettiği gibi sadece kadınlar değil, âyetin umûmî hitabına göre kadın olsun, erkek olsun, hür olsun, köle olsun, hasta olsun, sağlıklı olsun, iman vasfını taşıyan herkese Cuma namazının farz olması gerekirdi. Bu ise inananlara altından kalkamayacakları bir teklif olurdu. Hâlbuki şeriatta “teklîf-i mâ lâ yutak” yani insanlara güçlerinin yetmeyeceği şeylerin teklif edilmesi câiz değildir. Görüldüğü gibi sünneti ve sahih hadisleri dikkate almadığınız zaman, Kur’ân’ı doğru olarak anlamak ve onun özüne uygun olarak amel etmek mümkün olamaz.
Cadde ve kaldırımları dolduran, çağdaş geçinen, başıboş ve sorumsuz kadınlar dışında dinine bağlı, eşine ve çocuklarına sâdık, namazında niyazında olan kadınların kaçta kaçı bu günkü şartlarda her Cuma günü çoluk çocuğunu ve evinin işlerini bir kenara bırakarak câmiye koşup gönül rahatlığı içerisinde ve geride bıraktıklarından emin bir halde baştan sona kadar hutbeyi dinlemeye ve cemaatle beraber bu namazı edâ etmeye tahammül edebilir? Evet, böyle bir uygulama pratikte ne derece mümkün olabilir acaba? Allah’ın kolaylaştırdığı bir işi, feminist yaklaşımlarla zorlaştırmanın mânâsı nedir? Sonra Müslüman hanımlar bu hususta kendi hallerinden tamamen memnundurlar. Kur’an’ın hükümleri
2316] Serahsî, Mebsut, 2/22-23; Kâsânî, Bedâyî u's-Sanâyî fî Tertîbi'ş-Şerâyî'
2317] Yaşar Nuri Öztürk, Kur'an’daki İslâm, s. 515
- 504 -
KUR’AN KAVRAMLARI
karşısında erkeklerle eşitleme çabasına düşülen papatya hanımların kaç tanesinin namaz veya Cuma namazı diye bir sorunu bulunuyor ki?!
Diyelim ki, yazarın iddia ettiği gibi, Cuma namazı kadınlara farzdır ama “zorlayıcı sebeplerin vücut verdiği istisnâî durumlarda” onların bu namaza gitmemelerine müsaade edilebilir. Bu istisnâî durumların sınırını kime ve hangi ölçüye göre tesbit edeceğiz? Kur’an ve sünnette böyle bir kıstas olmadığına göre, bunun şer’î dayanağı ne olacak? Toplumsal hayatın imkân ve ihtiyaçları, buna bağlı olarak da zorlayıcı faktörler farklı farklı olacağına göre a’zamî ve asgarî sınırı nasıl tesbit edeceğiz? Acaba dindeki bu denli bir keyfîliğe ne zamandan beri müsaade ediliyor?
Kur’an’ın gayesini herkesten daha ziyâde bilen, onu kendisinin ve ashâbının şahsında hayata aktaran Allah Rasûlü, kadınları bu namazdan istisnâ etmiş, onları cuma namazına katılmaya mecbur etmemiş, ancak bu namaza katılan kadınları da ondan men etmemiştir. Daha açık bir ifadeyle âyetin umûmî hitabının, mükellefiyet planında kadınları içine almadığını, ancak yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, gücü yeten ve kendiliğinden bu namaza katılma imkânına sahip olan kadınların ise bu namaza katılmalarının yasak olmadığını beyan etmiştir. Asr-ı saâdette yaşayan sahâbî kadınlar da Cuma namazına katılıp katılmama konusunda bu serbesti içerisinde hareket etmişlerdir. Buna göre Cuma namazına katılmak, tamamen imkân ve fırsatlar dâhilinde kadınların tercihine bırakılmış bir uygulamadır. Değilse, kadınları Allah tarafından farz kılınmış bir ibâdet olmadığı halde, bayram namazlarına katılmaya zorlayan Peygamber, onları, âyetle farz kılınan Cuma namazına da mecbur eder, bu da tıpkı diğeri gibi ümmetin tamamından gizli kalamazdı. Nitekim bütün hadis kitapları Peygamber’in (s.a.s.), hayızlı kadınlar da dâhil sahâbî kadınların tamamını bayram namazlarına katılmaya çağırdığını rivâyet ederler.
Kütüb-i Sitte müelliflerinin Ümmü Atıyye (r.a.)’dan rivâyet ettiği şu haber bunun en açık delilidir: Ümmü Atıyye şöyle demiştir: “Bize, Rasûlullah Ramazan ve Kurban bayramlarında genç kızlarla hayızlı kadınları ve evinin bir köşesine çekilerek perdesi altında gizlenen hanımları namazgâha çıkarmamızı emretti.” ‘Ama hayızlı kadınlar namazgâhtan biraz uzak durur, hayırda ve müslümanların duâlarında hazır bulunurlar’ dedi. Ben: ‘Ya Rasûlallah! Bazan birimizin örtüsü bulunmuyor’ dedim. Rasûlullah: ‘Ona din kardeşi kendi cilbablarından birini giydiriversin’ buyurdu.2318
Haberin diğer tarîklerinde Ümmü Atıyye bu durumu istimrar (devamlılık) sigasıyla “emrolunurduk” şeklinde rivâyet etmektedir. Şâyet Y. Nuri Öztürk ve ondan etkilenen çevrelerin iddia ettikleri gibi, âyetin umûmî hitabından kadınlar çıkarılmamış olsaydı, hayızlı kadınlara ve evinin köşesinde perdesi altında gizlenen bâkire kızlara varıncaya kadar bütün kadınları Bayram namazlarına katılmaya mecbur eden Peygamber, onları Cuma namazına çıkmaya mecbur etmez miydi? Yoksa Peygamber onları Cuma namazına çıkmakla sorumlu tuttu da, diğerinin aksine bu durum, âliiyle, ümmisiyle ümmetin tamamından gizli mi kaldı? Herhalde böyle bir iddia akıllara durgunluk verir.
2318] İbn Hacer, Fethu'l-Bârî bi Şerhi Sahîhi'l-Buhârî, 2/537-544; İmam Nevevî, Şerhu Sahîh-i Müslim, 6/428-30; Ayrıca bu konuda Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce'nin namaz bahislerine bakınız
CUM’A NAMAZI
- 505 -
3- Hür Olmak
Yukarıda zikredilen Târik b. Şihâb hadisine binâen mülk edinilmiş kölelere ve hürriyeti elinde bulunmayan kimselere Cuma namazı farz değildir. Mülk edinilmiş köleye Cuma namazının farz olmamasının sebebi, birinci derecede efendisinin hizmeti ile sorumlu bulunmasıdır. Zira Cuma namazına gidip sonuna kadar imamı beklemesi emredilecek olursa, buna imkân bulamayabilir. Bundan dolayı da kendisine herhangi bir zarar dokunabilir. Bilhassa köleliğin yürürlükte olduğu dönemlerde müslüman olan bir kölenin, müslüman olmayan bir kimsenin mülkiyeti altında bulunduğu düşünülecek olursa, buradaki espriyi daha iyi kavramak mümkün olur. Bu sebeple Cumhûr-ı ulemâ’ya göre, köleye Cuma namazı farz değildir. Ancak kadınlar için geçerli olan husus köleler için de aynen geçerli olup, imkân bulup Cuma namazına katılmaları halinde cemaatle beraber bu namazı kılmaları câiz ve sahihdir. Bu durumda kendilerinden, öğle namazının farziyeti kalkmış olur.
Fakat bazı selef âlimlerine göre, tıpkı hür olana farz olduğu gibi, köleye de Cuma namazı farzdır. Şâyet efendisi onu, Cumaya gitmekten men ederse, ancak o zaman Cuma namazına gitmemesi câiz olur. Hasan-ı Basrî, Katâde ve İmam Evzâî bu görüştedirler. Dâvud ez-Zâhirî ise mutlak olarak köleye Cuma namazının farz olduğu görüşüne kail olmuştur. Bu görüş İmam Ahmed bin Hanbel’den de rivâyet edilmiştir.
Buna mukabil, âlimlerin büyük çoğunluğuna göre Cuma namazının farz olabilmesi için, hürriyet şart sayılmıştır. Ancak burada sözü edilen hürriyet, meselenin aslını idrâk edemeyen bazı müslümanların zannettiği gibi, mecazî mânâdaki fikir ve eylem hürriyeti olmayıp, mülk sayılan köleliğin karşıtı olan hakîki mânâdaki hürriyettir.
Ehlince bilindiği üzere Arap dilinde mutlak olarak zikredilen hürriyet kavramı, biri hakîki diğeri mecazî olmak üzere iki ayrı mânâda kullanılır. Birinci ve hakîki anlamıyla kullanıldığı zaman,2319 “kölelik” kavramının zıddı olarak kullanılır ki, bu mânâdaki hürriyet; “akıllı bir şahsın kendi işleri hakkındaki asâleten yaptığı tasarruflarının, kendinden başka birinin rızâsına bağlı olmaması demektir.2320
İşte bu anlamdaki “hürriyet”in tam karşısında kölelik bulunmaktadır. “Bir kimsenin asâleten tasarruf yapamaması ve tasarruflarının ancak efendisinin iznine bağlı olması” anlamını ifade eden bu statü, yani kölelik, kuvvetin egemen kılındığı dönemelerde zorbalık ve güç sonucunda ortaya çıkmış, savaş ve baskınlarda ele geçirilen esirler de bu müessesenin ortaya çıkmasının en büyük sebeplerinden biri olmuştur. Bu kurumun işlediği dönemlerde esirler, esâret müddeti içerisinde zelîl bir durumdaydılar. Onları esir edenler, eğer yaşamasını isterlerse, onları kendilerine hizmet eden ve ancak irâdeleri doğrultusunda tasarruf edebilen köle yaparlardı. Ayrıca esirlere mâlik olan efendiler, bu kölelik statüsüne, elden ele nakli mümkün olan bir işleyiş daha kazandırmışlardı. Bazen esîr alan kavmin, ellerindeki esîri aralarında kin ve düşmanlık bulunan kimselere, öldürmeleri veya ağır hizmette bulundurmak sûretiyle işkence etmeleri için teslim ettikleri de olurdu. Bazan da satarlar, bedelinden faydalanırlardı. Satılan esîr de artık satın alanın kölesi olurdu.
2319] İbn Hacer, Telhîs'ül-Habîr, 4/485; Hattâbî, A.g.e., 1/210
2320] M. Tahir b. Aşur, İslâm Hukuk Felsefesi, s. l15
- 506 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hürriyet kelimesinin ikinci anlamı ise, mecaz yoluyla birinci anlamdan doğan mecazî hürriyettir. Bu mânâda hürriyet, kişinin kendi nefsi ve işleri hakkında herhangi bir karşı çıkan olmaksızın istediği gibi tasarrufta bulunabilmesi demektir. Bu anlamdaki hürriyetin karşıtı, tasarruftan alıkonulma ve kısıtlılıktır. Bu kısıtlılığın gözüktüğü yerler, insanların inançlarında, sözlerinde ve hareketlerindeki esaslarla ilgilidir.2321
İşte İslâm hukukunda hem bazı ibâdetlerin sıhhatine temel teşkil eden ve hem de Cuma namazının sahih olabilmesi için şart koşulan hürriyet, kavramın birinci ve hakîki anlamıyla “kölelik” teriminin karşıtı olan hürriyettir. Yani fukahânın aradığı özellik, mükellefin, hürriyetin bu mânâsından yoksun edilip köle olarak kullanılıyor olmamasıdır. Çünkü Rasûlullah’ın (s.a.s.) Cuma âyetinin umûmî hükmünden istisnâ ettiği köle, her türlü hürriyet hakkı elinden alınan ve başkaları tarafından mülk edinilen köledir. Nitekim Târik b. Şihab tarafından rivâyet edilen hadisde “mülk edinilmiş köle” mânâsına gelen ifadesiyle bu husus hiçbir şüpheye mahal olmayacak tarzda açıkça beyan edilmiştir. Dolayısıyla bunun, fikir ve eylem hürriyetine kısıtlama getirilen kimse şeklinde anlaşılmasına imkân yoktur. Nitekim ne geçmişte, ne de günümüzde bunu bu şekilde anlayan hiçbir âlime rastlamak mümkün değildir. Zira bu ikisi birbirinden tamamen farklı şeylerdir.
Hâl böyle iken bir kısım müslümanlar bazı hususlarda fikir ve eylem hürriyetinin kısıtlı olmasını, hadiste beyan edilen kölelikle eşit sayarak, bu hususu Cuma namazını terketmeye ma’zeret saymaktadırlar. Hâlbuki hadiste istisnâ edilen ve İslâm hukukunda bazı ibâdetlerden muaf tutulan hakîkî mânâdaki kölenin, efendisi izin vermedikçe alış-veriş, borç alıp verme ve rehin bırakma gibi yaptığı ya da yapacağı hiçbir akit sahih değildir.2322 Aynı şekilde İslâm hukukuna göre böyle bir kölenin nikâhının geçerli olması, efendisinin vereceği izne bağlıdır. Dolayısıyla efendisi izin vermediği müddetçe kölenin yapacağı nikâh akdi dinen geçersiz sayılmıştır. Dolayısıyla herhangi bir köle, efendisinin izni olmadan nikâh akdi yapar da zifafa girerse, bu durumda zina yapmış sayılır.2323 Bu husus Rasûlullah’dan (s.a.s.) gelen sahih hadislerle sâbittir. Nitekim Câbir b. Abdiilah’dan (r.a) rivâyete göre Rasûlullah (s.a.s.) “Herhangi bir köle, efendisinin izni olmadan nikâh akdi yaparsa, o köle zina edicidir”2324 buyurmuştur.
Hz. Ömer (r.a.) da “Köle, efendisinin izni olmaksızın nikâh akdi yaparsa, nikâhı haramdır. Efendisinin izniyle nikâhlanırsa, bu durumda boşama hakkı, ferci helâl kılan (nikâhı akdeden) kimseye aittir2325 demiştir. Rivâyete göre Nâfî’ de şöyle demiştir: “Abdullah İbn Ömer, efendisinin izni olmadan kölenin nikâhını zina sayar, nikâhladığı kadınla zifafa girdiği takdirde, kendisine ve köle olduğunu bildiği halde kendisiyle nikâhlanan kadına had vurulmasını vâcib sayardı.2326 Benzeri haberler Atâ, Katâde, Hasan, Sevrî ve İbrahim en-Nehâî’den de rivâyet edilmiştir.2327
2321] Bk. Prof. M. Tahir b. Aşur, A.g.e., s. 115 vd.
2322] Ö. N. Bilmen, Hukuk-ı İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, 3/332
2323] Bk. Mehmed Zihni Efendi, Nimetü'l-İslâm, s. 808
2324] Abdürrezzak, Musannef, 7/243; Ebû Dâvud, Sünen-i Ebî Dâvud, 2/228
2325] Abdürrezzak, A.g.e., 7/242
2326] Abdürrezzak, A.g.e., 7/243; Ebû Dâvud, A.g.e., 2/228
2327] Bk. Abdürrezzak, A.g.e., 7/242-245
CUM’A NAMAZI
- 507 -
Aynı şekilde köle ile ilgili her türlü tasarruf hakkı efendiye ait olduğu için, evli olan köle ve câriye’yi efendisi kendi hizmetinde kullanabileceği gibi, âzâd da edebilir, satılıp hibe olunabilecekleri için satıp hibe de edebilir.2328 Bütün bu hususlar göz önüne alındığında fikir ve eylem planındaki bazı hakların kısıtlanması nerede, bu mânâdaki hakîkî kölelik nerededir?
Cuma namazını niçin kılmıyorsunuz? sorusuna; biz “hür müyüz?” şeklinde karşılık veren ve kendilerinin köle durumunda olduğunu zanneden bazı müslümanların, İslâm hukukundaki köleliğin ne anlama geldiğini bildiklerini sanmıyoruz. Zira, eğer bilmiş olsalardı, dinî, siyâsî ve fikrî konularda bazı hakların kısıtlı olmasına bakarak bu şekide düşünmeleri mümkün olmazdı.
Dinî, siyâsî ve fikrî plandaki bazı hürriyetlerin sınırlı olmasını veya müslümanların bazı çevrelerce dışlanmalarını veya yok sayılmalarını hakîkî anlamdaki kölelikle aynı mânâya alacak olursak, bu durumda, söz konusu kısıtlamalarla muhâtap olan müslümanların, kadın ve kızlarının câriye sayılması gibi bir yanlışı kabul etmiş oluruz. Köle ve câriyelerin nikâhı efendilerinin iznine tâbî olduğuna ve efendisinin izni olmadan nikâh akdi yaparak zifafa giren köleler dinen zina etmiş olacaklarına göre, bu fikrin mimarları tahmin bile edemedikleri bu yanlışı nasıl bertaraf edecekler acaba? Öte yandan iddia edildiği gibi, bütün müslümanlar köle olsalardı, bir kısmı çok zengin olan bu müslümanların hiçbir mülk ve servetlerinin bulunmaması, ticâret, alış-veriş, borç alıp verme, bir yerden bir yere göç etme, ev bark sahibi olma, (kimi samimî müslümanların(!) yaptıkları gibi) faizli bankaların çek ve senetlerini rahatlıkla kullanma(!), diledikleri zaman diledikleri şekilde seyahat etme, televizyon, radyo, vakıf, dernek, şirket ve yayınevi kurma, kitap, dergi ve gazete çıkarma ve daha başka hürriyetlerinin bulunmaması gerekmez miydi?
Müslümanlar bütün bu tasarrufları asâleten, yani kendi adlarına özgürce yapabildiklerine göre demek ki köle hükmüne girebilecek bir kısıtlama ile karşı karşıya değiller. Aksine hür insanların sahip olduğu haklara sahip durumdadırlar. Zira İslâm hukukuna göre kölelerin kendileri sahiplenilmiş mal hükmünde oldukları için bu nevî mal ve mülke sahip olma ve asâleten kendi adlarına tasarrufta bulunma hakları yoktur.2329 Kaldı ki bu güne kadar gayri İslâmî sistemlerle idare olunan hiç bir ülkede, hiç bir otoritenin, müslümanların köle olduğunu iddia ettiği ve böyle bir muâmeleye teşebbüs ettiği görülmüş bir şey değildir. Aksine bütün müslümanlar, hürriyetin yukarıdaki tanımına göre her zaman hür yaşamış ve hür kabul edilmişlerdir.
Dinî, siyâsî ve fikrî hususlarda birtakım kısıtlamaların mevcûdiyeti tartışmasız bir gerçek olmakla beraber, bu, İslâm dinindeki hakîkî kölelik mânâsına gelmez. Nitekim bugüne kadar ne geçmişte ne de günümüzde İslâm dünyasının hiçbir yerinde, hiçbir ilim ehli müslumanlara getirilen bu kısıtlamaları esas olarak müslümanlann köle hükmüne girdiğini iddia etmemiştir. Zira, müslümanlar avâmıyla havâssıyla bu konulardaki kısıtlamalarla ilk defa bugün mevcut olan tağûtî sistemlerde tanışmış değillerdir. Aksine Emevîler ve Abbâsîler devrinde de birçok âlim ve fakîh inandıkları düşünceleri açıkladıkları için mihne (işkence)ye mâruz kalmış, hatta birkısmı işkenceler altında zindanlarda can vermiştir. İşte İmam Ebû
2328] M.Zihni Efendi, A.g.e., s. 812
2329] M. Zihni Efendi, A.g.e., s. 808
- 508 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hanîfe, İmam Mâlik ve İmam Ahmed bin Hanbel’in hayat hikâyeleri ortadadır. Bu büyük âlim ve fakîhlerin, dinî nokta-i nazardan mevcut sistemi eleştirdikleri ve inandıklarını ifâde etmeye kalkıştıkları için Emevî ve Abbâsî sultanları elinde çektikleri işkenceler, siyâsî ve fikrî hususlardaki kısıtlamaların en açık misâlidir.
İmam Ebû Hanîfe mevcut sistemi dinî yönden meşrû görmediği ve bazı konularda fikrini beyan ettiği için önce, merkeb lakabıyla meşhur, zâlim Emevî sultanı Mervan b. Muhammed zamanında, daha sonra da Abbâsî hükümdarı Mansur zamanında işkenceye tâbî tutulmuş, ikincisinde işkencelere tahammül edemeyerek zindanda can vemişti. Aynı şekilde devlet erkânı tarafından rivâyet edilmesi yasaklanan bir hadisi, yine aynı mercîlerin provakatörleri tarafından sorulması üzerine rivâyet ettiği için İmam Mâlik de benzeri işkencelere maruz kalan fukahâ arasında bulunuyordu. İmam Ahmed ise, Me’mun, Mu’tasım ve Vâsık zamanlarında Abbâsî devletinin resmî mezhebi haline gelen Mutezîlî düşünceyi ve halkul-Kur’an fikrini kabul etmeyip, kendi inancını savunduğu için işkence gören yüzlerce muhaddisten biriydi. Evet, bu büyük imam, Kur’an’ın mahlûk olmayıp kelâmullah olduğu düşüncesini benimsediğinden, sorguya çekilmek üzere ağır zincirler altında Bağdat’tan Tarsus’a getirilerek hapsedilmiş, günlerce işkenceye tabi tutulmuş ve Mu’tasım’ın adamlarının ayakları altında mafsal kemikleri çıkıncaya kadar çiğnenebilmiştir. Dahası, “mihne” diye meşhur olan bu sorgulamaların yaşandığı devrede yüzlerce hadis imamı, resmî ideolojiyi benimsemeyip kendi kanaatini muhâfaza ettiği için işkenceler altında can vermişti. Bütün bu kısıtlamalara ilâveten Emevîlerin, müslüman olsalar bile, aslen Arap olmayanları mevâlî (köle) kabul ettikleri ve köle muâmelesine tâbî tuttukları da unutulmamalıdır.
Dört mezhep imamı da dâhil bunca âlim ve fakîh dinî düşünce ve kanaatlerinden dolayı bu derece işkence görmelerine ve bu kadar şiddetli kısıtlamalara muhâtap olmalarına rağmen hiçbiri kendi şahıslarını ve Emevîler’in mevâlî (köle) muâmelesine tâbî tuttuğu acemleri, yani Arap asıllı olmayan müslümanları köle saymamış ve bu dönemde Cuma namazının kılınamayacağını ileri sürmemişlerdir. Kezâ ne Ebû Hanîfe, ne Ahmed b. Hanbel ve ne de öteki fakîhlerin bu kısıtlamalar sebebiyle bir kez olsun Cuma namazını terk ettikleri rivâyet edilmemiştir. O halde nasıl oluyor da müslümanlar sanki dinî, fikrî ve siyâsî mânâdaki bu tür kısıtlamalara ilk kez gayri İslâmî düzenlerde muhâtap oluyorlarmış gibi, bu kısıtlamalar sebebiyle onların köle konumunda olduğu, dolayısıyla da bu statülerinden ötürü Cuma ile mükellef olmayacakları iddia edilebiliyor? Meseleyi enine boyuna tetkik etmeden böylesine yüzeysel ve sığ mütâlaalarla İslâm adına fetvâ vermeye cüret ederken Allah’tan korkmazlar mı bu insanlar?!
Bu düşüncenin yanlışlığını bu şekilde izah ettikten sonra konuyla ilgili olarak ileri sürülen bir başka teze temas edilmesi yerinde olur. Zira yukarıda değindiğimiz düşünce, nüvelerini bu tezden alarak zamanla değişik boyutlar kazanmış, daha doğrusu söz konusu siyasî ve fikrî hususlardaki kısıtlamalarla kendisini temellendirme yoluna gitmiştir. Bilindiği üzere İslâm devletinden başka yerlerde Cuma namazının kılınamayacağı görüşünü ilk defa gündeme getiren günümüz yazarlarından bazıları müslümanların içinden bir grubun, irtidat ederek itkidarı ele geçirmeleri veya önceden müslümanken iktidarı ele geçirdikten sonra irtidat ederek küfür ahkâmını icrâ etmeye başlamaları ile ülkeleri kâfirlerin orduları tarafından silâh zoruyla istîlâ edilen müslümanların siyâsî ve fıkhî konumlarını
CUM’A NAMAZI
- 509 -
aynı görmekte ve bu duruma mâruz kalan müslümanların hür olamayacakları için Cuma namazını kılamayacağını iddia etmektedirler. Bu iddialarına da Fransızların K. Maraş’ı istilâsı esnasında halka hitap eden Rıdvan Hoca’nın ifâdelerini delil göstererek şöyle demektedirler: “Fransızların K. Maraş’ı istîlâsı sırasında Cuma günü K. Maraşın Ulu Câmiinde toplanan müslümanlara Rıdvan Hoca şöyle haykırmıştır: “Müslümanlar! Bu akşam Maraş kalesinden bayrağımız indirilmiş, yerine Fransız bayrağı çekilmiştir. Cuma namazının bir insana farz olması için onun hür olması gerekir. Fransız bayrağı o kaleden indirilmediği müddetçe bu beldede gayrı Cuma kılınamaz.2330
Şüphesiz Rıdvan Hoca’nın bu hareketi gâyet isâbetli ve yerinde bir harekettir. Ancak, aralarında hiçbir fark gözetmeksizin bunun, beşerî idarelerle yönetilen bütün beldelere kıyas yapılması son derece isâbetsiz ve yanlış bir hareket olsa gerekir. Zira müslümanların içinden bir grubun gerek irtidat ederek iktidarı ele geçirmesi, gerekse önceden müslüman iken iktidarı ele geçirdikten sonra irtidat ederek küfür ahkâmını icraya başlaması ile müslümanların ülkelerinin bu şekilde küffâr askerleri tarafından silah ve savaş zoruyla ele geçirilmiş olması her bakımdan aynı neticeyi doğuran şeyler değildir. Zira istiklâl savaşında olduğu gibi, bir belde halkını silah zoruyla ele geçiren kâfirler, dilerlerse oradaki insanların tamamını veya büyük bir kısmını katledebilecekleri gibi, isterlerse esir alarak kölelere mahsus olan her türlü muâmeleyi de yapabilirler. Tarih buna pek çok defa şâhitlik yapmıştır. Dolayısıyla böyle bir musibete dûçâr olan müslümanlar, her türlü hürriyet haklarını kaybetmiş olduğu gibi, ülkeleri de “Dâr’ul-İslâm” olmaktan çıkıp “Dâru’l-harbe” dönüşmüş olur. Böyle bir durumda müslümanlar üzerine Cuma namazından önce hürriyetlerini elde etmek ve beldelerini istilâdan kurtarmak için, müstevlî kâfirlere karşı topyekün cihad etmeleri farz olur. Rıdvan Hoca ve Maraşlı müslümanlar da böyle yapmışlardır. Kezâ Fransızlar tarafından işgal edilen Cezayir’in durumu da bunun gibidir. Nitekim Cezayir’in işgaliyle birlikte haklı olarak Cezayir müftüsü de Fransız işgali kaldırılmadıkça Cuma kılanamayacağına dâir fetvâ vermiştir.
Müslümanların içinden bir grubun iktidarı ele geçirdikten sonra irtidat ederek veya irtidat ettikten sonra iktidara gelerek küfür ahkâmıyla hükmetmeye başlamasına gelince, bunu diğeriyle aynı kefeye koymak hiçbir bakımdan doğru bir kıyas sayılamaz. Zira Cumhûr-ı ulemâ’ya göre, tıpkı birincisinde olduğu gibi bu durumda da müslümanların ülkesi, “Dâru’l-İslâm” olmaktan çıkarak “Dâru’l-harb”e dönüşmekle beraber, bu defa müslümanlar esir ya da köle hükmüne tâbî olmazlar. Bu gün bu ikinci hâl’e mâruz kalan yeryüzünde pek çok müslümanların yaşadığı ülke bulunmasına rağmen hiçbir İslâm âlimi çıkıp, “Müslümanlar hürriyetlerini kaybedip köle konumuna girmiştir. Dolayısıyla onlara Cuma namazı kılmaları artık farz değildir” dememiştir. Zira bu iki husus, “Dâru’l-İslâm” olan ülkelerin konumunu “Dâru’l-harb”e dönüştürmesi bakımından aynı sonucu doğursa da, müslümanların hürriyet vasfını değiştirmesi yönünden aynı neticeyi doğurmaz. Bu iki şeyi her hususta aynı saymak yanlış olur. Dolayısıyla her iki halde de küfrün hâkimiyetine son verip, müslümanların başlarına âdil bir imamı tâyin etmek ve İslâm’ı hâkim kılmak için cihad ve tebliğ vazifesini sürdürmek bütün mü’minlere farz olmakla beraber, birinci durumda kendilerine Cuma farz
2330] Y. Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 61; Hüsnü Aktaş (Y. Kerimoğlu), Medenî Vahşet, s. 199
- 510 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmadığı halde, ikinci durumda Cuma kılmaları farz olur. Ancak Cuma kılmalarına müsâade edilmiyorsa, bu durum müstesnâ!
Şu halde “Dâru’l-harb”de yaşamak başka, köle sayılmak daha başka bir şeydir. Nitekim küfrün bütün şiddetiyle hâkim olduğu Mekke devrinde müslümanlar en şidetli işkence ve zulümlere mâruz kaldıkları halde, ne Rasûlullah (s.a.s.) ve ne de Sahâbe-i Kiram kendilerini köle olarak tasvir etmemişlerdir. Aksine Mekke toplumunda mevcut olan kölelerden köle olarak, kendilerinden ise hür olarak bahsetmişlerdir.
Daha önce sahih naslara dayanılarak ortaya konulduğu gibi, küfrün bütün şiddetiyle hâkim olduğu Mekke devrinde henüz bir “Dâru’l-harb” olan Medine’de Peygamber’in (s.a.s.) emriyle müslümanlar Cuma namazı kılmaktaydı. Hâlbuki Mus’ab b. Umeyr bir dâvetçi sıfatıyla Medine’ye geldiği zaman Hazrec kabilesi reislerinden Useyd b. Hudayr ve Sa’d b. Muaz gibi isimlerin keskin kılıçlarıyla karşılaşmıştı. Buna rağmen o, müslümanları Sa’d İbn Hayseme’nin evinde gizlice bir araya toplayarak onlara Cuma namazı kıldırmaktaydı. Şâyet beşer kanunlarının yürürlükte olduğu veya İslâm kanunlarının tatbik edilmediği her ülkede yaşayan Müslümanlar köle sayılsaydı, başta Peygamber (s.a.s.) olmak üzere bütün sahâbenin Mekke devrinde kendilerinden köle diye bahsetmeleri, buna paralel olarak da Medineli müslümanların Cuma kılmamaları icab ederdi.
Şu halde müslümanlara cihad şuurunu aşılamak adına Fransızların istilâsına muhâtap olan müslümanlarla, İslâm dışı idareler altında yaşayan müslümanları aynı konumda görmek doğru değildir. Müslümanlara İslâm anlatılacaksa, bu vazife, farzları terk ettirerek değil, aksine onları hakkıyla yerine getirmeye teşvik ederek yerine getirilmelidir. Aksi halde Cuma meselesinde olduğu gibi, daha sonra kendimizin de telafi edemeyeceği birtakım yanlışlıklara sebebiyet verebiliriz. Şâyet böyle yapılması yanlış bir haraket olsaydı, Allah ve Rasûlü ibâdetlerden önce cihadı ve İslâm devletini tesis etmeyi farz kılmakla işe başlardı. Hâlbuki Kur’an ve sünnetin metodu böyle olmamıştır. Kur’an çizgisinde yürüyen Allah Rasûlü, herşeyden önce müslümanları tek bir akîde üzerinde birleştirmeye, aralarında sevgi ve kardeşlik duygularını pekiştirmeye yönelmiş ve on üç yıllık Mekke hayatında bu hususlara ağırlık vermiştir. Zira akîdeleri farklı farklı olan, birbirlerine muhabbet ve kardeşlik duyguları beslemeyen bir toplum, parçalanmaya mahkûm bir cemiyyettir. Afganistan örneğinde görüldüğü gibi, böyle bir toplum, düşmana gâlip olsa bile, aralarındaki tefrika tohumlarını söküp atamaz. Muhtemel bir ihtilâfta silahlarını kendi saflarına yöneltirler. Öyleyse cihad şuurunu tesis etme adına, farklı farklı itikadlara sahip olan, birbirlerine karşı en ufak bir muhabbet ve tahammülleri bulunmayan ve kardeşlik anlayışları edebiyattan öteye geçemeyen günümüz müslümanlarını içi boş sloganlarla seraptan seraba koşturmanın ve zaten yıkık dökük olan ibâdetlerinin bir kısmını terkettirmenîn İslâmî bilinç ve siyâsetle uzaktan yakından hiçbir ilgisi olamaz.
Böyle bir harekete kalkışmamız boş yere müslümanların enerjilerini heder etmek olur. Neticede, müslümanlar hedefe yürüyecek güçlerini yitirmiş ve ilim ehline güvenlerini kaybederek ye’se düşmüş olurlar. Doğru olan ve her kim olursa olsun, ilim ehline yakışan fıkhî meseleleri ortaya koyarken delilleriyle birlikte enine boyuna tahkîk ettikten ve neticesini hesap ettikten sonra makaslamadan, olduğu gibi sunmaktır. Hangi maksat ve niyetle yapılırsa yapılsın, duygusal ve
CUM’A NAMAZI
- 511 -
izafî yaklaşımlarla hakikatleri gizlemek ve kamuoyunu yanıltmak büyük bir tehlikedir. Mâlum olduğu üzere bir işi yaparken sadece niyetin güzel olması yeterli değildir. Yapılan işin de İslâm’a göre güzel olması gerekir. İçinde yaşadığımız zaman, fıkıh kaynaklarında nakledilen kültür mirasına mutlak hakikat nazarıyla bakma ve mutlak bir teslimiyyetle yaklaşma zamanı değildir. Bu yaklaşım, ilmin ve ilim ehlinin mantığına aykırı düşer. İlme ve ilim ehline yakışan asrının imkân ve ihtiyaçlarını da dikkate alarak bu kültür mirasını Kur’an ve sünnetin süzgecinden geçirerek insanların idrâkine sunmaktır. Aksi halde ilme de ilim adamına da ihtiyaç kalmaz.
Bilgisayar çağı olan asrımızda bu kuru nakilcilik vazifesini bilgisayarlar da yapabilir. Tarihten günümüze kadar intikal eden bu kültürel mirasımızı insanlara intikal ettirirken onu Kur’an ve sünnete arzetme misyonunu üstlenmek istemiyorsak hiç değilse olduğu gibi objektif olarak nakletmemiz de bir ilim namusu olsa gerektir. Zira prensip olarak Cuma namazının devlet başkanı tarafından kıldırılmasının şart olduğu fikrini savunmalarına rağmen, ileride kaynaklarıyla birlikte ortaya koyacağımız gibi, bütün Hanefî âlimleri kâfirlerin istilâsı altında dahi müslümanların bu namazı terk edemeyeceklerini ve mutlaka kılmaları gerektiği görüşünü müdâfa etmektedirler. Diğer bir ifadeyle İmam Ebû Hanîfe hâriç, bütün Hanefî âlimleri bu şartı sadece İslâm devletinin fiilen mevcut olduğu dönemler için geçerli sayıp, İslâm devletinin mevcud olmadığı zaman ve zeminler için bu şartı kabul etmezler. Hal böyle iken tek yönlü olarak ve cümlenin aşağısını görmezden gelerek nakiller yapmaya kalkışırsak büyük bir vebal altında kalırız. Başkalarını kurtarmaya yönelik iyi niyetimiz, kendimizi dahi kurtarmaya yetmeyebilir.
Müslümanların birlik ve beraberlik, sevgi ve kardeşlik tohumlarını yeşertecek, dinî, ilmî, siyâsî, fikrî, ahlâkî, ibâdî ve kültürel konularda bilinçlenmelerini ve eksikliklerini gidermelerini temin edecek, soğuk savaşın hâkim olduğu asrımızda müslümanların boy gösterisi sayılabilecek ve kamuoyu oluşturmalarına zemin hazırlayacak dinî bir kongre ve mitingleri mâhiyetinde olan böylesine büyük bir ibâdeti sağlam bir delilleri olmadan İslâm dâvâsı adına terk etmek büyük bir gaflet olur. Câmileri, câmî cemaatini ve müslüman halkın desteğini yok sayarak ve onları kendi hâline terkederek İslâm dâvasında hiç kimsenin başarı şansının olacağını zannetmiyoruz.2331
4- Sıhhatli Olmak
Cuma namazı ile mükellef olmak için sıhhatli/sağlıklı olmak şarttır. Dolayısıyla Cuma namazına gidemeyecek kadar hasta olanlar veya Cuma namazına gitmesi halinde hastalıklarının artmasından endişe edilen kimselere Cuma namazı farz değildir. Böyleleri Cuma namazı yerine, güçlerinin yettiği şekilde öğle namazını kılmakla yükümlüdür. Zira “Allah, kimseye gücünün üstünde birşey teklif etmez”2332 âyeti mûcibince bir kimse gücünün yetmeyeceği şeylerle sorumlu tutulmaz. Bu sebeple Rasûlullah (s.a.s.) hastaları Cuma âyetinin umûmî hükmünden istisnâ etmiştir.
2331] Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl Yayınları, 166-177
2332] 2/Bakara, 90
- 512 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Târik Hadisi Hakkındaki Görüşler
Buraya kadar izah edilen bu dört sınıfın Cuma namazından istisnâ edilmesi başta da belirtildiği gibi Târik b. Şihâb’dan rivâyet edilen “Cuma namazı cemaat içinde bulunan her müslüman üzerine Allah’ın bir hakkı olup farzdır. Ancak bundan kadın, köle, çocuk ve hastalar müstesnâdır” hadisine dayanmaktadır.
Bu hadisi İbn Ebî Şeybe, Mûsânnef’inde, Ebû Dâvud, Dârakutnî ve Beyhâkî Sünenlerinde, Hâkim de Müstedrek’inde rivâyet etmişlerdir.2333
İbn Hacer hadisin senedinin sahîh, ravîlerinin sîka (güvenilir) olduğunu söylemiştir.2334 Beyhâkî, “hadis her ne kadar mürsel olsa da iyi bir mürseldir. Târik ise Tâbiûn’un hayırlılarındandır. Peygamber’den bir şey işitmemiş olsa da, onu görenlerdendir. Hadisinin birçok şâhidi vardır” demiştir.2335 Nevevî Hulâsa’sında ve ondan naklen Zeylaî, Nasburrâye adlı eserinde şöyle demişlerdir: “Târik b. Şihab’ın Peygamber (s.a.s.)’i görüp de ondan bir şey işitmemesi, hadisin sıhhatine zarar vermez. Zira bu durumda hadis, sahâbî mürseli sayılır. Sahâbî mürseli ise hüccettir. Hadis, Buhârî ve Müslim’in şartlarına göre sahihdir.
Bu sebeple İbn Hacer’in Telhis’inde belirttiği gibi, birçok kimse onu sahih saymıştır. Hâkim de bunlar arasındadır. Nitekim o bu hadisi Ubeyd b. Muhammed el-Iclî tarîkiyle muttasıl bir senedle de rivâyet etmiştir.2336 Nitekim Hâfız İbn Hacer, bu hususta der ki; Ebû Dâvud’un “Târık, Peygamber’den (s.a.s.) işitmemiştir” sözü, hadisin sıhhatine zarar vermez. Zira, şâyet Tarık’ın Peygamber’i (s.a.s.) işitmediği sâbit ise, hadis sahâbî mürseli olur: Sahâbî mürseli ise bizim ashâbımız ve bütün âlimler nazarında hüccettir. Ancak Ebû İshak el-İsferâînî bundan müstesnâdır.2337
5- Âkıl ve Bâliğ Olmak
İlâhî emir ve yasaklarla mükellef olabilmek için akıl ve buluğ şarttır. Akıllı olmayanlarla erginlik çağına girmemiş olan kimseler hiçbir ibâdetle yükümlü olamadıklarından Cuma namazı ile de yükümlü değildirler. Bu sebeple deliler ve çocuklara Cuma namazı farz değildir. Bunun delili de Târik b. Şihab hadisi yanında: “Cuma namazı her bâliğ olana farzdır”2338 hadisidir. Teklifte ehliyetin akıl ve buluğ olduğu hususunda ihtilâf söz konusu değildir.
6- Mukim Olmak
Cumhûr-ı fukahâya göre bir mükellefe Cuma namazının farz olabilmesi için bir yerde ikamet halinde olması şarttır. Bu münâsebetle yolculuk halinde bulunan kimseye Cuma namazı farz değildir. Cumhûr-ı fukahânın bu husustaki delilleri, Câbir b. Abdillah (r.a.)’ın Rasûlullah’dan (s.a.s.) rivâyet ettiği şu hadisdir: “Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimseye Cuma gününde Cuma namazı farzdır. Ancak hasta, yolcu, kadın, çocuk ve köle bundan müstesnâdır.”2339 Bu
2333] İbn Ebî Şeybe, Musannef, 2/18; Ebû Dâvud, Sünen, 1/280; Dârakutnî, Sünen, 2/3; Beyhâkî, Sünen'ul-Kübrâ, 3/283; Hâkim, Müstedrek, 1/425
2334] İbn Hacer, Fethu'l-Bârî bi Şerhi Sahîh-i Buhârî, 2/436
2335] Beyhâkî, A.g.e., 3/183; Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, 3/258
2336] Zeylaî, Nasburrâye, 2/199; İbn Hacer, Telhîs, 4/483; Hâkim, A.g.e., 1/228; Nâsıruddîn el-Albânî, İrvau'1-Ğalil, 3/54-55
2337] Zeylaî, A.g.e, 2/199; İbn hacer, A.g.e, 4/483
2338] Beyhâkî, A.g.e., 3/184; Nesâî, Sünen, 1/153
2339] Dârakutnî, Sünen, 2/3
CUM’A NAMAZI
- 513 -
hadis, senedinde geçen İbn Lehia ve Muaz b. Muhammed el-Ensârî’nin rivâyet ehliyeti bakımından zayıflığı sebebiyle muhaddislerce zayıf addedilmiştir.2340 Ancak, Ebû Dâvud’un Târık b. Şihab’dan rivâyet ettiği yukarıda zikredilen hadisle Beyhâkı’nin değişik kanallarla rivâyet ettiği birçok şâhidi bulunmaktadır.2341 Bu itibarla âlimlerin ekserisi tarafından istidlâl edilecek güçte sayılmıştır.
Bu hususta dört mezheb imamı ittifak halinde olmasına rağmen, el-Hadi, el-Kasim, Ebu’l-Abbas, İbn Şihâb ez-Zührî ve İbrahim en-Nehâî yolcu, ezanı işitirse, Cuma namazına gitmesi lâzım olur demişlerdir.2342
Zikredilen bu altı şartın dışında Cuma namazına gitmeye engel teşkil edecek herhangi bir sebep ortaya çıkarsa bir müslüman bu sebebten dolayı Cuma namazını kılmakla sorumlu tutulamaz. Düşman veya yırtıcı hayvandan korkulması vb. hususlar bu sebepler arasında sayılabilir. Zira teklif imkânlar ölçüsündedir. Buraya kadar Kitap ve sünnete dayalı olarak üzerinde ittifak edilen farziyyet şartlarını beyan etmiş olduk. Buna göre Cuma namazının farziyyet şartlarını hâiz olan bir mü’minin Cuma ezanını işittiği zaman Cuma namazına gitmesi gerekir. Aksi halde Yüce Allah’ın “Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı(nız) zaman, hemen Allah’ı zikre gidin”2343 emri ile Rasûlullah’ın (s.a.s.) “Bazı kimseler ya Cuma namazına gitmemeye son verirler ya da Allah onların kalplerini mühürler”2344 tehdidine muhâtap olurlar.2345
B- Sıhhatinin Şartları
Cuma Namazının Sahih ve Mûteber Olmasının Şartları
Daha önce incelenen ve ittifakla benimsenen, farz olma şartlarına ilâveten, edâ edilen Cuma namazının sahih ve mûteber olup öğle namazının yerine geçebilmesi için mezheb imamları tarafından bazı şartlar daha ileri sürülmüştür. Bu şartların başlıcaları vakit, cemaat, hutbe, şehir, bir şehirde bir tek câmide Cuma kılınması, devlet başkanı veya nâibinin kıldırması ve genel izin meselesi olmak üzere yedi maddede toplanmaktadır.
Teferruat üzerindeki görüş ayrılıkları bir kenara bırakılacak olursa, bu şartlardan ilk üç tanesi üzerinde ittifak edilirken, geriye kalan dört şart hususunda mezhepler arasında ihtilâf edilmiştir. Daha açık bir ifadeyle bir şehirde bir tek câmî’de Cuma kılınması meselesi hâriç, geriye kalan üç şart ulemânın hilâfına sadece Hanefî’ler tarafından ileri sürülmüştür.
İşte günümüzde Cuma namazını terkeden çevrelerin hareket noktasını, üzerinde tartışma bulunun ve sadece Hanefî imamları tarafından ileri sürülen bu şartlardan bazıları teşkil etmektedir.
Şunu burada hemen belirtelim ki, vakit ve hutbe dışında ileri sürülen şartların hiç birisine Kur’ân-ı Kerimden direkt veya dolaylı olarak herhangi bir
2340] Dârakutni, Sünen, 2/4
2341] Bk. Beyhâkî, A.g.e., 3/184
2342] Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, 3/327
2343] 62/Cum’a, 9
2344] Müslim, Sahih-i Mülim, 1/586; Muhammed b. Süleyman, Cem'ul-Fevâid min Câmü'l-Usûl ve Mecmâi'z-Zevâid, Dâru'l-Isfahânî, Cidde, 1393, 1/98
2345] Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl Yayınları, 179-180
- 514 -
KUR’AN KAVRAMLARI
delil göstermek mümkün değildir. Nitekim ne Hanefîler’in, ne de diğer mezhep imamlarının böyle bir iddiaları söz konusu değildir. Onlar, bu şartları ileri sürerken, ya şahsî ictihadlarına ya da kendilerine ulaşan bazı haberlere dayanarak ileri sürmüşlerdir. Dolayısıyla bu şartların müslümanları bağlayıp bağlamayacağı, bunların dayandıkları delilin kuvvetine, diğer bir ifadeyle Kur’an ve sünnete uygun olup olmadıklarına bağlıdır.
Şâyet bu şartların dayandığı deliller sahih olup Kur’an ve sünnete muhâlif bulunmazsa, bağlayıcı olur ve uygulanması gerekir. Dolayısıyla bu şartlar tahakkuk etmediği zaman, Cuma namazını terkedenler bu hareketlerinde mâzur sayılır. Aksi halde, imamı ictihadında yanıldığı için bir ecir sahihi olurken, hatalı ya da Kur’an ve sünnete aykırı olduğunu bile bile ona tâbî olanlar günahkâr olurlar. Asla mâzur sayılmazlar. Zira onlar bu durumda imamının ictihadından daha kuvvetli olan Kur’an ve sünneti terkettikleri için Allah ve Rasûlüne muhâlefet etmektedirler.
Hakikatte böyle hatalı bir ictihad mezhep imamından sâdır olsa bile, aslında bu ictihad imamının görüşü sayılmaz. Zira müctehid imamların tamamı, ilke olarak sünnete ve sahih hadislere muhâlif olan görüşlerini hayatta iken de, öldükten sonra da mûteber saymamış ve benzeri görüşlerinin terkedilmesini vasiyet etmişlerdir.
Biz burada imamlarımızın bu vasiyetlerine uyarak ve şahsî kanaatlerimizi haklı çıkarma taassubundan kaçınarak her mezheb imamının ortaya koyduğu şartları ve bu hususta dayandıkları delilleri ilmî ölçüler içerisinde ele alarak bu şartların ne derece geçerli olup olmadıklarını incelemeye çalışacağız.
Daha önce de belirtildiği gibi, Kur’an’dan bir asla dayanmayan şartların geçerliliği, dayandıkları hadislerin sıhhatine bağlıdır. Dayandıkları hadis sahihse, cumhûra göre şart da sahih, hadis sahih değilse, şart da sahih değildir. Şâyet söz konusu hadis Kur’ân’ın umûmî bir hükmünü tahsis edici nitelikte ise, İmam Şâfiî ile Ahmed bin Hanbel’e göre sahih olması yeterli iken Hanefîlere göre böyle bir durumda hadisin sadece sahih olması kâfî değildir. Aksine ya meşhur ya da mütevâtir olması gerekir. Zira Hanefîler, cumhûr’un aksine, Kur’ânın umûmî hükmünün tahsisini nesih sayar ve meşhur veya mütevâtir hadisden başkasıyla bunu asla câiz görmezler. İmam Mâlik, Kur’ân’ın umûmî ifadelerinin delâletini zannî kabul etmekte ise de, her zaman haber-i âhad ile tahsis edilemeyeceği görüşündedir. Ona göre haber-i âhad’ın Kur’ân’ı tahsis edebilmesi için kıyas veya Medinelilerin ameliyle desteklenmesi gerekir. Aksi halde hadis zayıf sayılır ve Kur’ân’ı tahsis edemez.
Daha önce de işaret edildiği gibi herhangi bir hadisin sahih olup olmadığını tesbit etmek için genel geçer sayılan başlıca iki metot vardır. Bunlardan biri; hadis râvîlerinin hal ve meşreplerini, adâlet ve zapt bakımından güvenilir olup olmadıklarını araştırmaktan ibaret olan ‘senet tenkidi metodu’ diğeri ise, rivâyet edilen hadisin Kur’ân’ın genel esaslarına, akla, ilmî tecrübeye, tarihî gerçeklere ve itimada şâyan olmuş diğer sahih hadislere uyup uymadığını tetkikten ibaret olan ‘metin tenkit’ metodudur ki bunlardan birincisine ‘dış tenkit’, ikincisine de ‘iç tenkit’ metodu adı verilir.
Mâlum olduğu üzere büyük hadis imamları, hadislerin sahihini sakîminden
CUM’A NAMAZI
- 515 -
ayırmak için, İslâm’ın ilk devirlerinden itibâren hadis rivâyetiyle tanınan tüm râvîlerin hayatını, sîretini, hâl ve gidişini en ince ayrıntılarına kadar araştırarak sîka (güvenilir) olup olmadıklarını, onlarla hem aynı devirde, hem de daha sonraki devirlerde yaşayan sîka ve otorite ağızlara dayanarak tesbit eden özel ve genel nitelikli rical (biyografi) kitapları adı verilen dev eserler meydana getirmişler ve bu râvîlerin hayatına, sonradan gelen araştırmacılar için ayna tutmuşlardır. Hadis edebiyatının müstesna bir türünü teşkil eden bu kitaplar, ‘Kütüb-i Sitte’ başta olmak üzere, diğer tüm hadis kitaplarında rivâyeti bulunan bütün râvîlerin, hangisinin sîka, hangisinin sîka olmadığını dolayısıyla rivâyet ettikleri hadislerin sıhhatini tesbit etmede başvuracağımız mihenk taşları durumundadır. Şu halde herhangi bir hadisin sahih, zayıf ya da uydurma olduğunu sağlıklı bir şekilde tesbit etmek için takip etmemiz gereken birinci metot; bu kaynaklar yardımıyla “dış tenkit” tabir edilen senet tenkidi metodu, diğeri ise, söz konusu hadis metinlerini aklın, tarihî gerçeklerin, ilmî tecrübe ve Kur’ân’ın genel prensiplerinin süzgecinden geçirmek anlamına gelen “iç tenkit/metin tenkit” metodu olacaktır.
Nitekim muhaddisler gibi mezhep imamları da herhangi bir râvî’nin rivâyetini kabul etmek için bir taraftan söz konusu râvînin adâlet ve zapt bakımından sağlam ve rivâyet yönünden sîka olup olmadığına bakarken, diğer taraftan rivâyet ettiği hadisin Kur’ân’ın genel esasları yanında, akla, ilmî tecrübeye, tarihî hakikatlere ve diğer sîka râvîler tarafından rivâyet edilen itimada şâyan olmuş sahih hadislere muhâlif olup olmadığına bakmışlardır. Şâyet râvî, adâlet ve zapt bakımından sağlam ve güvenilir bir kimse ise ve rivâyet ettiği hadis bahsi geçen esaslara aykırı değilse, bu râvînin rivâyetini hüccet olarak kabul etmişler, aksi halde reddedip hüccet saymamışlardır. Bilhassa hadis rivâyetinde yalancılık ve hadis vaz’ı (uydurma) ile tanınmış kimselerin rivâyetlerine asla itibar etmemişlerdir.
Hadis dilinde adâlet; râvînin din işlerinde tam bir istikamet üzere bulunması, yalancılıkla meşhur olmaması ve fısk-ı fücurdan uzak bulunması ile ifade edilmiştir. Böyle bir râvî dinî farizayı gereği gibi yerine getirir, emrolunanı yapar, nehyedilenden kaçınırsa, adâlet sıfatıyla tavsif edilir. Bu, bâzan adâleti sâbit olan kimselerin, o râvî’nin adâletli olduğuna şehâdet etmeleriyle, bâzan adâletinin ilim ehli arasında şöhret kazanmasıyla ve sîka (güvenilir) kimselerin kendisinden senâ ile bahsetmeleriyle bilinir.2346
Zabt ise, bir râvî’nin işitmiş olduğu hadisi, başkasına rivâyet edinceye kadar herhangi bir değişikliğe mâruz bırakmadan işittiği şekilde hâfızasında tutması ve lüzumu halinde aynen tekrarlayabilmesidir.2347
İşte bu iki şartı lâyıkıyla şahsında birleştiren râvîlerin hadisleri sahih sayılıp dinde hüccet kabul edilirken; fâsık, yalancı, zındık, sefîh, ihtilâfa mâruz kalan, rivâyetinde fazla hata yapan ve telkine maruz kalan kimselerin hadislerine îtibar edilmez ve dinde hüccet kabul edilmezler. Zira hadis literatüründe bu gibi vasıflar râvînin adâletini yok edici hallerdendir.
Biz hadis usûlünü ilgilendiren bu kısa açıklamadan sonra müctehid imamların Cuma namazı için ileri sürdüğü sıhhat şartlarının dayandığı delilleri bu esaslar
2346] Geniş bilgi için Bk. Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî İlmi'r-R4âye, Dâru’l-Kütübi'l-Arabi, Beyrut, II. Baskı. 1986, -Tah. A. Ömer Haşim- s. lOl vd. M. Ebû Zehra, Usûlü’l-Fıkh, Daru'1-Fikr'il-Arabi, 1958. B. Sy. Yok. s. 109 vd; Talat Koçyiğit, Hadis usûlü, A.Ü. B. E. Ankara. 1975, s. 44
2347] Talat Koçyiğit, a.g.e. s. 46
- 516 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dâhilinde inceleyerek sahih olup olmadıklarını gözler önüne sermeye çalışacağız. Ancak râvîlerin tenkidinde haset, kıskançlık, rekabet, düşmanlık ve benzeri gibi insanî temayüllerin, haksız ve tarafgir tenkitlerin şu veya bu şekilde rol oynayabileceğini dikkate alarak, mümkün olduğu kadar farklı kaynaklara müracaat etmeye çalışacağız. Bundan kastımız, hadislerin sıhhati ve râvîlerinin güvenilirliği hususunda farklı âlimlerin görüşüne başvurarak muhtemel olabilecek yanlışlıkları asgarîye indirmek ve kul hakkından kurtulmaya elimizden geldiği kadar gayret etmektir. Bu da delilleri tetkik ederken tarafsızlık ilkesine gösterdiğimiz sadâkatin bir delili sayılır. Zira bir iki hadis imamının bir râvî hakkında taraflfl ı hüküm vermesi mümkün olsa bile, farklı devir ve beldelerde yaşamış birçok âlimin aynı şahıs hakkında taraflı olarak aynı isnadda birleşmesi mümkün değildir.
Bu kaygıları göz önüne alarak imamların dayandıkları delilleri ve bu delilleri nakleden râvîlerin halleriyle ilgili nakilleri, her âlimin görüşünü kendi kitabından olduğu gibi aktarmaya çalışacağız. Böylece okuyucu, söz konusu delillerin, Cuma âyetinin mutlak ve umûmî hükmünü takyid ve tahsis edecek güçte olup olmadıklarını değerlendirme imkânı bulacaktır.
Amacımız Cuma namazını terk eden müslümanlara, davranışlarının yanlış olduğunu gösterip bu hatalarından kurtulmalarını sağlamak olduğu için, bu teferruata sadece Hanefîlerin delilleri konusunda yer verecek, diğer mezhep imamlarının şartları fazla ağır olmadığı için, onların delillerine konunun akışı içerisinde yer vermeye çalışacağız.
1- Vakit Şartı
Beş vakit namazda olduğu gibi, edâ edilen Cuma namazının sahih olabilmesi için de vaktinin girmiş olması şarttır. Bu hususta bütün ulemâ ittifak halindedirler. Zira Allah Teâlâ “Şüphesiz namaz mü’minler üzerine vakitle belirlenmiş olarak farz kılındı”2348 buyurmuştur. Âyetteki salât (namaz) lafzı umûmî bir lafız olduğu için diğer namazlara olduğu gibi Cuma namazına da şâmildir. Ancak ulemâ bu âyete dayanarak Cuma namazı için vaktin farz olduğunda ittifak etmesine rağmen, bu vaktin tâyini hususunda ihtilâfa düşmüşlerdir.
Kadı Iyaz, ishak b. Râhaveyh ve Hanbelîler “Cuma namazının vakti, bayram namazının ilk vaktinden başlayarak öğlenin son vaktine kadardır.”2349 demişler, delil olarak da Ahmed bin Hanbel, Müslim ve Nesâî’nin, Câbir b. Abdillâh’tan rivâyet ettikleri şu hadisi zikretmişlerdir: Câbir şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s.) Cuma namazını kıldırdıktan sonra gider, güneş zevâle erdiği vakit develerimizi ağıllarına koyardık.”2350 Bu hadiste Rasûlullah’ın (s.a.s.) Cuma namazını zevalden önce kıldığına açıkça işaret edilmektedir. Bu görüşte olan âlimler ikinci delil olarak Abdullah b. Seydân es-Sülemî’den rivâyet edilen şu hadisi zikrederler: Abdullah b. Seydân es-Sülemî şöyle demiştir: “Hz. Ebû Bekr (r.a.) ile beraber Cuma namazında bulundum. Hutbe ve namazı gün ortasından önceydi. Sonra Hz. Ömer ile beraber Cuma namazı kıldım. Namazı ve hutbesi, gün tam yarılandı diyebileceğim zamandaydı. Sonra Hz. Osman ile beraber Cuma namazında bulundum. Hutbe ve namazı, gün tam zevalden döndü dediğim zamandaydı. Bu durumu
2348] 4/Nisâ, 103
2349] İbn Kudâme el-Makdîsî, el-Kâfî, 1/216-217
2350] Nevevî, Şerhu Sahih-i Müslim, 6/396; Ahmed bin Hanbel, el-Müsned, 3/231; Nesâî, Sünen-i Nesâî, 3/100; Beyhâkî, Sünenu’l-Kübrâ, 3/191
CUM’A NAMAZI
- 517 -
ayıplayan ve kınayan kimseyi görmedim.2351
Şevkânî, “Neylü’l-Evtâr” adlı eserinde bu hadisle ilgili olarak şunları kaydeder: “Bu haberi aynı şekilde “Kitabü’s-Salât”ta Buhârî’nin Şeyhi Ebû Nuaym ve İbn Ebî Şeybe de rivâyet etmişlerdir. Hâfız İbn Hacer: “Bu haberin râvîleri sîka’dır. Ancak Abdullah b. Seydân hâriç. Çünkü o büyük bir tâbiî olup adâleti ile tanınmamış bir kişidir” derken İbn Adiy: “Sülemî, meçhul (tanınmayan râvî’y)e benzemektedir” demiştir. Buhârî ise; “hadisinde mütâbî’i yoktur. Kendisinden daha kuvvetli olan râvîlerin hadisiyle onun bu hadisi çelişmektedir” demiştir.2352 Şevkânî devamla: “İbn Ebî Şeybe, Süveyd b. Gafele’den: ‘Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ömer ile beraber güneş zevalde iken Cuma namazı kıldım,’ dediğini rivâyet etmiştir ki, bu haberin senedi kuvvetlidir”2353 demektedir.
Zehebî ise, Mîzânü’l-İ’tidal’de onun hakkında Buhârî’nin sözlerini tekrar ederek Laelkâî: “Sülemî meçhuldür, bu hadisinde hüccet yoktur” dedi2354 kaydını koymuştur. Şu halde Hanbelîlerin dayandıkları bu haber zayıf görünüyor. Ancak Hanbelî kaynakların beyânından anlaşıldığına göre, Ahmed bin Hanbel bu hadisten daha ziyâde, Cumanın, Bayram namazına benzediği fikrinden hareketle bu görüşe sahip olmuştur.2355 Bununla beraber bazı Hanbelî âlimleri, imamlarının bu görüşünü fazla isâbetli bulmamışlardır. Meselâ, İbn Kudâme, el-Kâfî fî Fıkh-ı Ahmed bin Hanbel adlı eserinde bu hususta imamına muhâlefet ederek: “Efdâl olan, yaz ve kışın güneş zevale erdikten sonra kılmaktır”2356 demektedir.
Sahâbe ve Tâbiûn’un büyük çoğunluğu ile Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî’ye göre ise, Cuma namazının vakti öğle namazının vaktidir. Bu görüşün sünnetten pek çok delilleri vardır. Bu delillerden bazıları şunlardır:
a- Enes b. Mâlik’ten rivâyete göre o: “Hz. Peygamber Cuma namazını güneş batıya meylettiği zaman kıldırırdı.”2357 demiştir
b- Câbir b. Abdillâh’a (r.a.) Hz. Peygamber’in Cuma namazını ne zaman kıldığı sorulmuş, o da, şöyle cevap vermiştir: “Hz. Peygamber Cuma namazını kıldırdıktan sonra gidip sakalık yapan develerimizi serbest bırakırdık.” Bunun vaktinin ne zaman olduğunu soranlara da; “zeval vakti idi” cevabını vermiştir.2358
c- İyas b. Seleme b. Ekvâ’dan, onun da babasından rivâyetine göre şöyle demiştir: “Güneşin zevalinde Peygamber (s.a.s.) ile beraber Cuma namazı kılardık. Sonra dönünce güneşin gölgesinin yerini araştırırdık.” Hadisin “Ebû Dâvud’daki şekliyle “duvarların gölgelenilecek bir gölgesi olmazdı”2359 demiştir.
d- İbn Abbas’dan (r.a.) rivâyete göre şöyle demiştir: “Rasûlullah Mekke’den Medine’ye hicret ederek gelmeden önce müslümanların Cuma namazı
2351] Dârakutnî, Sünen-i Dârakutnî, 2/17
2352] Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, Dâru'l-Hadis, Kahire, Tarihsiz. B. Sy. Yok, 3/260
2353] Şevkânî, A.g.e, 3/260-261
2354] Zehebî, Mîzânü'l-İ'tidal, Dâru'l-Fikr. Tarihsiz. B. Sy. Yok, 2/437
2355] İbn Kudâme, el-Kâfî fi fıkh-ı Ahmed bin Hanbel b. Hanbel, 1/216-217
2356] İbn Kudâme, A.g.e., 1/217
2357] İbn Hacer, Fethu’l-Bârî bi Şerh-i Sahîh-i Buhârî, 2/449; Ebû Dâvud, Sünen-i Ebî Dâvud, 1/284; Tirmîzî, Sünen-i Tirmizî, 2/377
2358] Nevevî, A.g.e, 6/396; Beyhâkî, A.g.e, 3/191
2359] Dârimî, Sünen-i Dârimî, Darulfikr, Beyrut, Tarihsiz, 1/363; Ebû Dâvud, A.g.e., 1/285
- 518 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kılmalarına izin verdi. Zira kendisi Mekke’de Cuma kılma imkânına sahip değildi. Bu sebeple Mus’ab b. Umeyr’e bir mektup yazarak şöyle buyurdu: “Yahûdilerin Zebur’u âşikâre okudukları güne bakın. Siz de Cuma günü zeval vaktinde gün yarıdan meyledince iki rekât namaz kılmak sûretiyle Allah’a yaklaşın.”2360
Bu rivâyetler Cuma namazının vaktinin öğle namazının vakti olduğunu ve Kadı Iyaz, İshak b. Râhaveyh ve Ahmed bin Hanbel’in benimsedikleri görüşün pek isâbetli olmadığını isbâta kâfidir.
Aslında ileride delilleriyle izah edileceği üzere, Cuma namazı hutbe sebebiyle kısaltılmış öğle namazıdır. Dolayısıyla öğlenin vakti ne ise, Cumanın vakti de o olacağından ayrıca vakit aramak yersizdir.
2- Cemaat Şartı
Fukahâ, Rasûlullah (s.a.s.)’in: “Cuma namazı cemaat içinde bulunan her müslüman üzerine Allah’ın bir hakkı olup farzdır. Ancak bundan; başkasının mülkiyeti altında bulunan köle, kadın, çocuk ve hastalar müstesnâ”2361 kavline dayanarak Cuma namazının sahih olabilmesi için cemaatin şart olduğu noktasında ittifak etmişlerdir. Ancak bununla beraber, cemaatin en az kaç kişiden ibaret olacağı hususunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir.
Bu sebeple cemaatin asgarî sınırı hususunda, “imamdan başka bir kişi yeterlidir” diyenlerle, “seksen kişiden aşağısıyla Cuma sahih olmaz” diyenler arasında değişen birbirinden farklı birçok görüş bulunmaktadır. Hâfız İbn Hacer ve ondan naklen Şevkânî bu konudaki görüşleri on beş grupta toplamıştır.2362 Bu görüşlerin kayda değer olanları şunlardır:
İmam Rebîa, İkrime ve Mekhul, cemaatin asgarî sınırı yedi kişidir, daha azıyla Cuma kılınmaz demişlerdir. İmam Rebîa’dan bu hususta dokuz ve on iki kişiden azıyla olmaz, şeklinde iki ayrı görüş daha nakledilmiştir.2363
Mâverdî’nin beyanına göre Muhammed b. Hasan, Zührî ve Evzaî, Cuma cemaatinin en azı on iki kişidir, derken,2364 İshak b. Râhaveyh, imamdan başka on iki kişidir, görüşünü benimsemiştir.2365
Ömer İbn Abdülazîz ise elli ve daha fazla erkekle kılınacağı kanaatine sahip olmuştur.2366 Mâzirî ile Mâverdî’den nakledildiğine göre onlar da cemaatin asgarî sınırı en az sekiz kişi olmalıdır2367 demişlerdir.
Cemaatin asgarîsinin bu şekilde farklı statülerdeki âlimler arasında ihtilâf mevzûu olduğu gibi, bazan aynı mezhebe mensup imamlar arasında da tartışma
2360] Abdurrezzak, Musannef, 3/160; İbn Hacer el-Askalânî, Telhis'ül-Habir, 4/51
2361] İbn Ebî Şeybe, El-Musannef, 2/18; Ebû Dâvud, A.g.e, 1/280; Dârakutnî, Sünen, 2/3; Beyhâkî, Sünen'ül-Kübrâ, 3/283; Hâkim, Müstedrek, 1/425
2362] Bk. İbn Hacer, Fethu’1-Bârî bi Şerh-i Sahîh-i Buhârî, 2/490; Şevkânî, A.g.e, 3/232; Nevevî, el-Mecmû’ Şerhu’l-Mühezzeb, Tarihsiz, B. yeri ve sayısı yok, 4/504
2363] İbn Hazm, Muhallâ, Tarihsiz. B. yeri ve sayısı yok, 546; Alûsî, Rûhu'l-Meânî, 28/2; Şevkânî, A.g.e, 3/232
2364] Nevevî, A.g.e., 4/504; Begavî, Şerhu's-Sünne, Mektebetü'l-İslâmî, Beyrut, 1983, 4/220; Şevkânî, A.g.e, 3/232
2365] İbn Hacer, A.g.e., 2/490; Şevkânî, A.g.e, 3/232
2366] İmam Mâlik, el-Müdevvene, 1/153; İbn Hazm, A.g.e, 546
2367] İbn Hacer, A.g.e., 2/490; Şevkânî, A.g.e, 3/232
CUM’A NAMAZI
- 519 -
konusu olabilmiştir. Meselâ, Hanefî müctehidleri bunun en çarpıcı misalini teşkil eder. Ebû Hanîfe cemaatin en az miktarı imamdan başka üç kişidir, derken Ebû Yusuf imamdan başka iki kişidir, demiştir. Hanefî imamları arasında meydana gelen bu ihtilâfın nedeni iki veya üç kişiye lügat yönünden cemaat denilip denilmeyeceği düşüncesine dayanır. Bu sebeple Ebû Hanife’ye göre üç kişiden azına cemaat denilemezken, Ebû Yusuf’a göre iki kişi de cemaat hükmündedir. Zira cemaat kelimesinde toplanma mânâsı vardır. Bu ise iki kişiyle de tahakkuk eder.2368 Hanefî ulemâsının bazılarına göre İmam Muhammed Ebû Hanîfe ile; bazılarına göre de Ebû Yusuf ile aynı görüşü paylaşmaktadır.2369 El-İhtiyar’da; “en sahih olan görüşe göre İmam Muhammed Ebû Hanîfe ile beraberdir2370 denilmektedir.
Süfyân-ı Sevrî ve Leys b. Sa’d, Cuma namazı için şart olan cemaatin en az miktarı, içlerinden biri imam olmak üzere dört kişiden oluşur, demek sûretiyle Ebû Hanîfe ile aynı çizgide birleşirler. İbn’l-Münzir bu görüşü İmam Evzaî ile Ebû Sevr’den de nakletmiş, kendisi de bunu tercih etmiştir.2371 Ancak İbn Hazm’ın beyanına göre İmam Ebû Sevr diğer namazlara benzetmek sûretiyle cemaatin hâsıl olmasında iki kişinin yeterli olduğunu söyleyerek bu hususta İmam Ebû Yusuf’la birleşmektedir. Hasan-ı Basrî’nin görüşü de budur. Rivâyete göre o: “İmam üçüncüleri olduğu halde, iki kişi bir araya geldikleri zaman bir hutbe ve iki rekât namazla Cuma namazını kılarlar” demiştir. Süfyan-ı Sevrî’nin iki kavlinden biri de budur.2372
İbrahim en-Nehâî, Hasan b. Salih ve Dâvud ez-Zâhirî; “İmamla beraber bir kişi bulunduğu zaman bir hutbe ve iki rekât namazla Cumayı eda ederler” demişlerdir. Hasan b. Hayy, Ebû Süleyman ve İbn Hazm’ın görüşü de budur.2373 Nevevî, İb-nü’1-Münzir’in Mekhul’den naklettiği sözün mânâsı da budur, demektedir.2374
İmam Mâlik’ten bu hususta birbirinden farklı dört ayrı görüş nakledilmektedir. Nevevî’nin rivâyetine göre İmam Mâlik; “kendisiyle Cuma namazının sahih olacağı cemaatin miktarı konusunda muayyen bir sayı şart koşulmaz. Belki bir beldede meskûn bulunan ve aralarında alış-veriş yapılan bir cemaat şart koşulur. Ama üç dört ve benzeri sayıda insanla cemaat hâsıl olmaz”2375 demiştir.
Bazı rivâyetlere göre İmam Mâlik cemaatin asgarî sınırını yirmi, bazılarına göre de otuz olarak tesbit etmiştir.2376 Ancak, Mâlikîlerce mûteber olan görüşe göre; belde halkından olmak ve hutbenin başlangıcından selâm verinceye kadar imamla beraber kalmak şartıyla namaz ve hutbe için en az on iki kişinin hazır bulunması şarttır.2377 İmam Mâlik’in bu husustaki delili Buhârî ve Müslim’in, Câbir’den (r.a.) rivâyet ettikleri şu hadistir: Câbir demiştir ki: “Bir Cuma günü Peygamber ayakta (hutbe okumakta) iken Medine’ye bir kervan geldi. Rasûlullah’ın
2368] Serahsî, el-Mebsut, 2/24; Kâsânî, Bedâî, 1/268
2369] Serahsî, A.g.e, 2/24; Mergınânî, el-Hidâye, Halebî Neşri, Sonbaskı, tarihsiz, 1/83
2370] Mevsılî, el-İhtiyar, Mektebetü'l-İslâmî, İstanbul, Tarihsiz, 1/83
2371] Nevevî, A.g.e, 4/504; Cassâs, Ahkâmü'l-Kur'ân, Dâru'l-Kütüb'il-Arabi, Beyrut, 1986, 3/448
2372] İbn Hazm, A.g.e, 546; Begavî, A.g.e, 4/221
2373] İbn Hazm, Muhallâ, 546; Nevevî, el-Mecmu', 4/504; Şevkânî, Neylii'l-Evtâr, 3/260-261
2374] Nevevî, A.g.e., 4/504
2375] İbn Hacer, Fethu'1-Bârî, 2/490; Nevevî, A.g.e., 4/504
2376] İbn Hacer, A.g.e., 2/490; Şevkânî, A.g.e, 3/232; Alûsî, Rûhu'l-Meânî, 28/2
2377] Nevevî, Şerhu Sahih-i Müslim, 6/398; Vehbe Zuhaylî, Tefsîru'l-Münîr, Dârulfîkr Neşri, Dımeşk, Tarihsiz, 28/206; Ali Nasıf, et-Tac el-Câmiu'l-Usûl, Mektebetü Pamuk, İstanbul, 1961
- 520 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ashâbı hemen ona doğru akın ettiler. Nihâyet yanında on iki kişiden başka kimse kalmadı. Kalanların İçinde Ebû Bekr ile Ömer de vardı. Bunun üzerine “Onlar bir ticaret yahut eğlence gördükleri vakit ona doğru sökün ettiler.” âyeti nâzil oldu.”2378
İmam Mâlik’in bu hadise dayanarak cemaatin sınırını on iki ile kayıtlaması pek isâbetli gözükmüyor. Zira dikkat edilirse bu hadiste onun lehine bir hüccet söz konusu değildir. Çünkü hadiste Cuma namazının on iki kişi ile sahih olup bundan daha azıyla sahih olmayacağına delâlet eden herhangi bir ifade mevcut değildir. Hadise göre Câbir (r.a.) sadece o anda meydana gelen hâdiseyi ve hâdiseden sonra mescidde kaç kişinin kaldığını haber vermektedir. Bu hâdisede sadece on iki kişinin kalması bir hesabın ya da on iki kişiden aşağı olursa Cuma sahih olmayacağı düşüncesinin sonucu değil, tamamen kalan insanların fazîleti ile alâkalıdır. Zira sahâbenin tamamı her bakımdan aynı seviyede olmayıp ilim, amel ve fazilet bakımından, birbirlerinden farklı yapıda idiler. İşte bu olayda da bu fark kendini ortaya koymuştur. Bu hâdiseden çıkarılacak sonuç budur. Sonra bu hâdise üzerine inen âyetlerde de herhangi bir sayı şart olarak gösterilmeksizin sadece dağılan sahâbîlerin bu davranışlarının çirkinliği yüzlerine vurularak kınanmışlardır. Kezâ aynı olay üzerine Rasûlullah (s.a.s.) sahâbîlerin bu davranışlarını kınamasına rağmen sayı konusunda herhangi bir açıklama yapmamıştır. Şâyet herhangi bir adet şart olsaydı, tam yeri gelmişken Rasûlullah’ın bu hususta susması mümkün olmazdı. Dolayısıyla Mâlikîlerin bu hadise dayanarak cemaatin asgarî sınırını on iki kişiyle kayıtlamaları isâbetli bir yaklaşım tarzı değildir.
İmam Şâfiî ise cemaatin asgarî sınırını köy halkından olmak, evleri toplu halde bir arada bulunmak, yaz ve kış göç etmemek şartıyla mükellef, hür ve bâliğ olmak üzere kırk kişi ile kayıtlamıştır. Ona göre bir beldede bu şartları hâiz olan kırk kişi bulunsa bile, evleri toplu halde ve bir arada değilse aynı köy halkı sayılmadıklan için Cuma namazı kılamazlar. Hattâ içerisinde gayri müslimlerin veya müslümanların köleleri olan müşriklerin ve bunların kadınlarının yaşadığı büyük bir şehirde olsalar ve oradaki hür, bâliğ ve mükellef olan müslümanların sayısı kırk kişiye ulaşmasa, bu şehre çok sayıda müslüman tüccar veya yolcu uğruyor olsa bile, oradaki müslümanlara Cuma namazı kılmaları İmam Şâfiî’ye göre vâcib sayılmaz. Ona göre sayının kırka ulaşması ve köyde yaşıyorlarsa evlerinin bir arada olması şarttır.2379
İmam Şâfiî’nin bu husustaki delili Câbir’den (r.a.) rivâyet edilen şu haberdir: Câbir (r.a.) demiş ki: “Her üç kişide bir imam ve her kırk kişi ve daha yukarısında Cuma ve bayram namazları gerekli olduğuna dâir sünnet sâbit olmuştur.”2380
Eğer şâfiî’nin bu delili sahih olsaydı, bu hususta bütün nizâları kesecek bir kıstas olacaktı. Ne var ki, bu hadis, kendisiyle amel edilemeyecek şekilde zayıftır. Nitekim Şâfiî âlimlerinden İmam Nevevî, bu hadisle ilgili olarak şöyle der: “Câbir’den rivâyet edilen bu haber zayıftır. Beyhakî ve daha başkaları, bunu zayıf bir sened ile rivâyet edip zayıflığını ifâde etmişlerdir. Hattâ Beyhakî bu hadis, emsâliyle ihticac edilemeyecek derecede zayıf bir hadisdir, demiştir. Bizim âlimlerimiz bu mânâdaki birtakım hadislerle ihticac etmişlerse de, hepsi zayıftır. Bu konuda amel edilen hadisler arasında delil getirmeye en uygun olanı Beyhakî
2378] İbn Hacer, A.g.e., 2/490
2379] Bk. İmam Şâfiî, el-Ümm, Dâru’l-ma'rife, Beyrut, Tarihsiz, 1/190-191
2380] Beyhâkî, Sünen'ül-Kübrâ, 3/177
CUM’A NAMAZI
- 521 -
ve bizim imamlarımızın delil getirdikleri Kâ’b b. Mâlik’in babasından rivâyet ettiği şu hadistir: Kâ’b (r.a.) demiştir ki: “Babam gözlerini kaybettikten sonra onu gideceği yere ben götürürdüm. Cuma namazına götürdüğümde ne zaman Cuma ezanını işitse, Ebû Ümâme Esad b. Zürâre için rahmet dilerdi... Babama: ‘Ey babacığım! Her zaman Cuma ezanını işittiğinde Esad b. Zürâreye rahmet okuyorsun. Bunun sebebi nedir?’ diye sordum. Babam: ‘Ey yavrucuğum! Çünkü Esad b. Zürâre ‘Nakîu’l-hadâmad’ denilen Medine’nin bir kara taşlığında, Beyâdâ oğullarının köyünde, ‘Hezmü’n-Nebît’ denilen semtte, Hz. Peygamber Medine’ye hicret ederek gelmeden önce Medine’de bize ilk Cuma namazını kıldıran kişidir,’ dedi. ‘O gün kaç kişi idiniz?’ dedim. Babam, ‘kırk kişiydik’ cevabını verdi.2381
Bu hadis sahih olmakla beraber, İmam Nevevî’nin beyan ettiği şekilde onda Şâfiîler’in görüşünü haklı çıkaracak herhangi bir delil mevcut değildir. Çünkü hadis herhangi bir sayının şart oluşundan değil, muayyen bir olaydan bahsetmektedir. Bu olayda ise 40 kişi bulunmuştur. Bunun bir tevafuk eseri olması da mümkündür. Usûl ulemâsına göre muayyen olaylar umûmî hükümler için delil teşkil etmezler. Zira şâyet Esad b. Zürâre 40 kişi ile kılmışsa, Peygamber’in (s.a.s.) emriyle Mus’ab b. Umeyr de aynı dönemde on iki kişiyle Cuma kıldırmıştır. Dolayısıyla Şâfiîler’in kırk kişiyi şart saymaları bununla bâtıl olur. Şâfiîler’in tutarsızlığını gösteren en kuvvetli delil ise, Cuma âyetlerinin nüzulüne sebep teşkil eden hâdisenin meydana geldiği gün Rasûlullah’ın (s.a.s.) on iki kişi ile Cuma namazı kıldırmış olmasıdır. Şâyet Cuma namazı kırk kişiden aşağısıyla kılınamayacak olsaydı, Rasûlullah’ın (s.a.s.) o gün tam yeri gelmişken, bu şartı ileri sürerek Cuma namazını kıldırmaması icab ederdi. Böylece cemaat için şart olan asgarî sayı da tesbit edilmiş olurdu.
Kezâ Mus’ab b. Umeyr’in hicretten önce yahûdî ve hıristiyanların hâkimiyeti altında bulunan Medine’de Peygamber’in emriyle on iki kişilik cemaatine Cuma namazı kıldırmış olması, Şâfiî’nin, müşriklerin yaşadığı büyük bir şehirde hür ve bâliğ olan müslümanların sayısı kırk kişiden aşağı olursa, Cuma kılamazlar şeklindeki hiçbir mesnedi olmayan görüşünü de çürütmektedir. Zira Medine ve Mekke o zamanlar “Dâru’l-harb” idiler. Şâyet böyle yerlerde kırk kişiden azıyla Cuma kılınamayacak olsaydı, Rasûlullah (s.a.s.) yazılı olarak Mus’ab’a Cuma kıldırmasını emretmez, Mus’ab da bu namazı kıldıramazdı. Bu husus aynı zamanda Cumanın “Dâru’l-harb”de kılınamayacağını zannedenlerin isâbetsizliğini de ortaya koymuş oluyor.
Şâfiî ulemâsından İbn Hacer, mezhebinin bu görüşünü zayıf bularak “Kırktan daha aşağısıyla Cuma kılınacağını gösteren pekçok hadis vârid olmuştur” derken, Beyhakî, Hilâfıyât’ında “Esad b. Zürâre ile ilgili hadisin râvîlerinin tamamı sîka’dır. Fakat bu hadis, kırk kişinin şart koşulacağına delâlet etmez. Bilâkis onda o gün kırk kişi olduklarına dâir bir vâkıanın beyânı söz konusudur, demiştir.2382 Kezâ, Şâfiîler’den İmam Müzenî de, adet meselesinde İmam Şâfiî’nin görüşünü kabul etmemiştir.2383
İmam Ahmed bin Hanbel’e gelince; ondan bu hususta beş ayrı görüş
2381] Nevevî, el-Mecmû' Şerhu'l-Mühezzeb, 4/504; Hadis için Bk. İbn Mâce, Sünen-i İbni Mâce, 1/345; Hâkim, Müstedrek, 1/417
2382] Dârakutnî, Sünen, 2/4-5
2383] Ahmed Naim-Kâmil Miras, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, 3/47
- 522 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nakledilmiştir. İbn Habîb’in Ahmed b. Hanbel’den bir rivâyetine göre, cemaatin asgarî sınırı yirmi, diğer bir rivâyetine göre de otuz kişidir.2384 Ahmed bin Hanbel’den gelen diğer bir rivâyete göre de o, cemaatin en az miktarı elli kişidir, demiştir.2385 İbn Kudâme: “Ahmed bin Hanbel’den cemaatin üç kişiyle de hâsıl olacağı rivâyet edilmiştir. Zira o, ‘üç kişi de cemaat olup kendileriyle cemaat mânâsı hâsıl olur’ demiştir. Ancak sahih ve mûteber olan rivâyette, onun mezhebine göre Cuma namazının gerçekleşebilmesi için mükellef olan 40 kişinin bir araya gelmesi şarttır. Çünkü o, Câbir (r.a.) “Her kırk kişi ve daha yukarısında Cuma olduğuna dair sünnet sâbit olmuştur.” demiştir.” Bu hadisle ilgili görüşleri az önce zikrettiğimizden burada ayrıca onun üzerinde durmuyoruz.
Ahmed bin Hanbel’in oğlu Abdullah şöyle der: “Babama; ‘Câbir (r.a.)’dan rivâyete göre ‘Peygamber (s.a.s.) hutbe îrâd ederken Medine’ye bir kervan gelivermiş. Bunun üzerine on iki kişi hâriç bütün insanlar Peygamberi minber üzerinde bırak(ıp kervana doğru koş)muşlar. Bu hadisde peygamber’in (s.a.s.) on iki kişiye Cuma kıldırdığına dâir delil yok mudur?’ diye sordum. Bunun üzerine babam cevap olarak: “Allah Teâlâ; ‘Onlar bir ticâret yahut eğlence gördükleri vakit ona doğru sökün ettiler ve seni ayakta bıraktılar’2386 âyetini indirmedi mi?’ dedi ve devam ederek ‘Cemaatin kırk kişi olması benim daha ziyâde hoşuma gidiyor’ cevabını verdi.2387
Görüldüğü gibi İmam Ahmed, hem bu âyetle delil getirirken, hem de yukarıdaki Câbir hadisine dayanırken açıkça yanılmıştır. Zira Câbir hadisinin delil getirilemeyecek derecede zayıf olduğunu az önce beyan etmiştik. Mezkûr âyetle istidlâline gelince bu fâsit bir istidlâldir. Çünkü Allah Teâlâ bu âyetle o gün kılınan Cumanın sıhhatini reddetmemiş, sadece Sahâbenin davranışının çirkinliğini yüzlerine vurmuştur. Açıktır ki âyette 40 kişiden aşağısıyla Cumanın sahih olamayacağına dâir herhangi bir ifade veya işaret söz konusu değildir. Dolayısıyla Şâfiîler’in bu husustaki yanılgılarını İmam Ahmed de tekrar etmiştir. Şâfiîler için söylenenler İmam Ahmed hakkında da aynen geçerli olacağından onun görüşü hakkında sözü daha fazla uzatmıyoruz.
Buraya kadar naklettiğimiz görüşler içerisinde kanaatimize göre en doğru olanı, iki kişiyle Cumanın sahih olacağını benimseyen ulemânın görüşüdür. Onlar arasında en garib olanı ise, İmam Gâşânî ile Hasan b. Salih’in görüşüdür. Zira Dârimî’nin rivâyetine göre Gâşânî, Ebû Hayyan el-Endülûsî’nin rivâyetine göre de Hasan b. Salih “Cuma namazı tek başına bir kişinin kılmasıyla sahih olur” demişlerdir.2388 Bu, tamamen bâtıl bir görüştür. Zira bu görüş, hem bu mevzûda gelen sahih hadislere, hem de ulemânın icmâına aykırıdır. Çünkü cemaatin şart olduğu hadis ve icmâ ile sâbittir. Tek kişi ise cemaat değildir. Fakat sanırız, İbn Hazm’ın da naklettiği gibi, onlar imamdan başka bir kişi demek istemişlerdir. Aksi halde bu konudaki naslardan gâfil olmalarını düşünmek bana güç geliyor.
Bu mevzûyu noktalarken Şevkânî’nin şu nefis açıklamasını aktarmadan
2384] İbn Hacer, Fethu'1-Bârî, 2/490; Nevevî, el-Mecmu’, 4/504; Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, 3/232
2385] İbn Kudâme, el-Kâfî, 1/217; İbn Hacer, A.g.e, 2/490; Nevevî, A.g.e., 4/504
2386] 62/Cum’a, 10
2387] Abdullah b. Ahmed bin Hanbel, Mesâilu İmam Ahmed bin Hanbel, Tah: Züheyr eş- Şâviş, Beyrut, 1988, s. 126-127
2388] İbn Hacer, A.g.e., 2/490; Nevevî, A.g.e., 4/504; Şevkânî, A.g.e., 3/232
CUM’A NAMAZI
- 523 -
geçemeyeceğiz. Şevkânî bu hususta şöyle der: “Kişinin tek başına kılmasıyla Cumanın sahih olacağı şeklindeki görüşün hiç bir mesnedi olmadığı gibi, cemaatin 80, 50, 30, 20, 9 veya 7 kişi olacağının şart koşulmasının da hiç bir mesnedi yoktur. Fakat Cuma namazı iki kişiyle sahih olur diyenler sayının, hadis ve icmâ ile vâcib oluşunu delil getirmekte ve cuma cemaati için hususî bir sayının şart koşulacağına dâir hiçbir delilin sâbit olmayıp diğer namazlarda cemaatin iki kişi ile sahih olduğu, diğer namazlardaki cemaat ile cuma cemaati arasında hiçbir fark bulunmadığı ve Rasûlullah (s.a.s.)’den de cumanın şu kadardan aşağı kişiyle kılınamayacağına ait herhangi bir nassın gelmediği görüşünden yola çıkmaktadırlar. Benim nazarımda da tercihe şâyân olan görüş budur... Zira iki kişinin birbirine katılmasıyla cemaat (mânâsı) hâsıl olur. Nitekim şârî iki kişi hakkında cemaat ismini kullanarak “iki kişi ve daha yukarısı cemaattir” buyurmuştur. Diğer namazlar icmâ ile iki kişiyle cemaat halinde kılınır. Cuma namazı da bir namazdır. Dolayısıyla herhangi bir delil olmadıkça başka namazlara muhâlif bir hükümle tahsis edilemez. Öteki namazlarda mûteber olan adetten fazla bir sayının geçerli olacağına dâir ise, hiç bir delil mevcut değildir. Nitekim Abdulhak Ahkâmında: “Cuma cemaatinin sayısı hakkında herhangi bir hadis sâbit değildir”, derken aynı şekilde Suyûtî de: “Muayyen bir sayı gösteren hiçbir hadis” sâbit olmamıştır” demektedir.”
İmamla beraber üç kişi olmalıdır diyen Ebû Yusuf’un görüşüne sahip olan âlimlere gelince; onlar Ebû Saîd el-Hudrî’nin (r.a.) Peygamber’den (s.a.s.) rivâyet ettiği “üç kişi oldukları zaman içlerinden biri onlara imam olsun. Onların imâmete en lâyık olanı Kur’ân’ı en iyi bilenleridir” hadisiyle ihticâc ederler. Bu hadis sahih bir hadistir. Fakat bunda onların lehine bir hüccet yoktur. Zira Rasûlullah (s.a.s.) böyle demekle “üç kişiden daha aşağısıyla cemaat de Cuma da olmaz” dememiştir.
Bizim delilimiz ise Mâlik b. Huveyris’den (r.a.) rivâyet edilen hadistir. Mâlik’ten rivâyete göre Rasûlullah (s.a.s.) ona şöyle demiştir: “İkiniz sefere çıktınızmı ezan okuyun, ikamet edin ve en büyük olanınız diğerine imam olsun.” Rasûlullah (s.a.s.) bu sözüyle iki kişi için namazda cemaat olma hükmünü kabul etmiştir. Bu hadisi Buhârî rivâyet etmiş olup kendisinin görüşü de budur.2389
İmamdan başka üç kişidir, diyenler ise Muâviye b. Yahya tarîkıyla Ümmü Abdillâh ed-Devsiyye hadisine dayanırlar. Rivâyete göre adı geçen râvî, “ben, Rasûlullah’ı ‘her köyde Cuma namazı vâcibtir. İsterse dört kişiden fazla olmasın.’ derken işittim,” demiştir. Bu haberle istidlâl câiz değildir. Çünkü Muâviye b. Yahya Metruktür. Senette daha başka metruk ve meçhul olan kimseler de vardır. Aynı şekilde bu habere muhâlefet edenlerin ilki Ebû Hanîfe olmuştur. Zira o köylerde Cuma namazını kabul etmez. Bu haberi Dârakutnî rivâyet etmiş ve onun bütün tariklerini zayıf saymıştır.2390
Sonuç olarak cemaat şart olmakla beraber iki kişiden yukarı muayyen bir sayıyı şart koşanların hiçbir delilleri yoktur. Doğru olanı, nasları zâhirleri üzere bırakıp kayıtsız şartsız onlarla amel etmektir. Zira mesele ne kadar irdelenirse o kadar güçlük doğar. Allah’ın dini ise kolaylıktan ibarettir.2391
2389] Şevkânî, A.g.e., 3/232-233; Seyyid, Sâbık, Fıkhu's-Sünne, 1/304-305
2390] Dârakutnî, Sünen, 2/5; Nevevî, A.g.e., 4/504; Şevkânî, A.g.e., 3/232
2391] Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl Yayınları, 191-201
- 524 -
KUR’AN KAVRAMLARI
3- Hutbe Okumak
Kılınan Cuma namazının sahîh ve mûteber olabilmesi için namazdan önce, mescidde hazır olan cemaate hitâben vaaz ve nasihat maksadıyla kendisine hutbe adı verilebilecek muayyen bir konuşmanın yapılması şarttır. Bu konuşma rastgele seçilmiş bir konuşma olmayıp Allah’a hamd, Rasûlüne salât, mü’minlere duâ, nasihat ve Kur’ân’dan en az bir âyeti içeren belirli bir konuşmadır. Teferruatta bazı görüş ayrılıkları olsa da, fukahânın büyük çoğunluğunun görüşü bu merkezdedir. Dolayısıyla bu şart yerine getirilmediği yani, hutbe îrâd edilmediği takdirde kılınan Cuma namazı sahîh ve mûteber değildir.
Ancak Hasan Basrî, Dâvud ez-Zâhirî ve Cüveynî Cumhûr-ı ulemâya muhâlefet ederek hutbenin, sadece mendup olduğu görüşünü ileri sürerler. Son devir âlimlerinden Şevkânî de hutbenin farz olduğu görüşünü benimseyen cumhûrun delillerini eleştirerek ısrarla bu görüşü müdâfa edenler arasındadır.2392 Kezâ, Abdülmelik b. Mâcişûn da hutbe müstehab bir sünnettir, farz değildir, demiştir.2393
Onların bu iddialarını kabul etmek hiçbir şekilde mümkün değildir. Zira gerek Kur’an’da, gerek sünnette ve gerekse seleften nakledilen haberlerde hutbenin farz olduğunu gösteren hem sarîh hem de karîneli olarak birçok delil mevcuttur. Bu delillerden bazıları şunlardır:
a- Allah Teâlâ “Ey İman edenler! Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman hemen Allah’ı zikre gidin. Alış-verişi bırakın.”2394 buyurmuştur. Daha önce ayrıntılarıyla ortaya koyduğumuz gibi, ulemânın büyük çoğunluğuna göre Allah Teâlâlâ’nın mü’min kullarına, kendisine gitmekle emrettiği zikrullah, imamın hutbe maksadıyla minber üzerinde yaptığı konuşma (mev’ize)dir. Allahu Teâlâ’nın ona gitmeyi emretmesi ise hutbenin vâcib/gerekli olduğuna delâlet eder.
Bu âyet-i kerîmede, hutbenin vâcib olduğuna delâlet eden diğer bir karîne de hutbe için okunan ezanla birlikte alım-satımın haram kılınmış olmasıdır. Şâyet hutbe vâcib olmasaydı, onun için alım-satım haram kılınmazdı. Zira alım-satım (ticâret) İslâm’a göre mubah olan bir şeydir. Müstehab olan bir amel ise, mubah olan bir ameli haram kılmaz. Mubah olan bir amelin haram kılınması için ya bir harama sebebiyet vermesi, ya da bir farzın işlenmesine engel olması gerekir. Âyet-i kerîme’de hutbe sebebiyle mubah olan alış-verişin terkedilmesinin emredilmesi onun farz olduğuna açık bir delildir.
Hutbenin farz olduğu görüşünü kabul etmeyen Şevkânî, buradaki emrin namazla hutbe arasında mütereddid olduğunu belirterek bunun, hutbenin vücûbu konusunda delil olamayacağını ifade etmiştir. Onun bu görüşünü kabul etmek mümkün delildir. Zira Cuma âyetinin nüzûlünden bahsederken ayrıntılı olarak beyan ettiğimiz gibi, âyetin nüzûlüne sebep teşkil eden hâdiseler âyetteki “zikrullah”tan kasdın hutbe olduğuna açıkça delâlet etmektedir.
b- Cumhûr-ı ulemânın haklılığını teyîd eden bir delil de Rasûlullah’ın (s.a.s.) ayakta hutbe îrâd ettiği bir sırada Medine’ye gelen kervana doğru sökün eden
2392] Kurtûbî, el-Câmî li Ahkâmi’l-Kur'ân, 18/74; İbn Arabî, Ahkâmu’l-Kur'ân, 4/1805; Şevkânî, Neylu'l-Evtâr, 3/365-366; Vehbe Zühaylî, Tefsîru'l-Münîr, 28/208; Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, 1/317 vd.
2393] Kurtûbî, A.g.e., 18/74; Vehbe Zuhaylî, A.g.e., 28/208
2394] 62/Cum’a, 9
CUM’A NAMAZI
- 525 -
Sahâbîleri zemmederek Allahu Teâlâ’nın: “Bir ticâret veya eğlence gördükleri vakit seni ayakta bıraktılar.”2395 buyurmasıdır. Bu ifâde hutbeyi dinlemeyerek mescidden ayrılan sahâbenin bu davranışını açıkça zemmetmektedir. Terk edenin şer’ân zemmedildiği şey ise, farzdır.2396 Cuma âyetlerinin iniş sebeplerini ve bu iki âyet arasındaki münâsebeti dikkate aldığımızda birinci âyetteki çağrının, namazı da kapsayan umûmî bir çağrı olmakla beraber öncelikle hutbe için yapıldığında hiçbir şüphe kalmaz. Şevkânî, Cumhûrun dayandığı delilleri tek tek eleştirmesine rağmen bu noktadan hiç söz etmemiştir. Belki de cumhûru eleştirmesinin nedeni, onun bu noktayı gözden kaçırmasından kaynaklanmış olabilir.
c- Sünnetten deliline gelince; Rasûlullah (s.a.s.)’in kıldığı bütün Cuma namazlarında hutbe okumuş olması ve: “Beni nasıl namaz kılarken gördünüzse, siz de öylece kılın ve kıldırın.”2397 buyurmasıdır. Şâyet Cuma hutbesi iddia edildiği gibi, müstehap olsaydı, Rasûlullah (s.a.s.) bunu tâlim etmek için bir kez olsun, hutbesiz olarak Cuma kıldırırdı.
Hutbenin müstehap bir sünnet olduğu görüşünü savunanlar Peygamber’in (s.a.s.) fiilinin vücûba delâlet etmeyeceğini ileri sürerler. Bu doğrudur. Ancak onun fiilî sünneti, emir ya da nehiy ifade eden sözlü sünnetiyle desteklendiği zaman bunun da farza delâletinde şüphe yoktur. İşte burada da böyle olmuştur. Zira Peygamber (s.a.s.) hem istisnâsız olarak Cuma namazlarında hutbe îrâd etmiş, hem de “Beni nasıl namaz kılarken gördünüzse siz de öylece kılınız ve kıldırınız.” buyurmuştur. Bu iki husus bir önceki âyetin muhtevâsıyla birleşince hutbenin müstehap bir sünnet olmayıp farz olduğunu apaçık ortaya koyar.
Seleften rivâyet edilen haberler de hutbenin namaz gibi farz bir amel olduğunu göstermektedir. Bu haberlerden bazıları ise şunlardır:
d- Abdürrezzak ile İbn Ebî Şeybe’nin Mûsânneflerinde Ömer İbn Hattab (r.a.)’dan rivâyet edildiğine göre o, bu hususta şöyle demiştir: “Cuma namazı dört rekât idi. Hutbe sebebiyle kısaltılarak iki rekât kılındı. Dolayısıyla her kim hutbeye yetişemezse namazı dört rekât kılsın.”2398
Hz. Ömer, “Cuma namazı dört rekât idi”derken şüphesiz aslı olan öğle namazını kasdetmektedir. Başka bir rivâyette ise Hz. Ömer şöyle demiştir: “Hutbe ancak (öğle namazının) iki rekâti yerine meşrû kılındı. Dolayısıyla bir kimse hutbeye yetişemezse namazı dört rekât kılsın.”2399
e- Diğer taraftan, İbn Sîrîn, Tâvus, Mekhul, Mücâhid, Atâ b. Yezîd el-Leysî, İbrâhim, Katâde, Saîd b. Cübeyr, Hasan-ı Basrî, Saîd b. Müseyyeb, Dahhâk ve bir rivâyete göre de Hasan-ı Basrî gibi selef âlimlerinden bir cemaatten, imam hutbe okumadığı zaman namazı dört rekât kılar dedikleri rivâyet edilmiştir. Cassâs: (Mekke, Medine, Bağdat, Basra ve Kûfe gibi ilim merkezleri olan) Büyük şehirlerin fakîhlerinin görüşü de budur, demektedir.2400
2395] 62/Cum’a, 11
2396] Kurtûbî, A.g.e., 18/74; İbn Arabî, A.g.e., 4/1805; Vehbe Zühaylî, A.g.e., 28/208
2397] Buhârî, Sahih-i Buhârî, 1/345; Ahmed bin Hanbel, Müsned, 553; Dârimî, Sünen, Salât 43
2398] Abdürrezzak, Musannef, 3/171, 3/237; İbn Ebî Şeybe, Musannef, 2/31-37
2399] Adürrezzak, A.g.e., 3/171, 3/237; İbn Ebî Şeybe, A.g.e., 2/31-37
2400] Abdürrezzak, A.g.e., 3/171, 3/237; İbn Ebî Şeybe, A.g.e., 2/31-37; Taberî, Câmiu'l-Beyân fî Te'vîli'l-Kur'an, 12/96; Cassâs, Ahkâmu’l-Kur'ân, 3/446
- 526 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Muhtelif senetlerle sahâbe ve tâbiûndan gelen bu haberler cumhûr-ı ulemânın, hutbenin farz olduğu şeklindeki kanaatinin haklı olduğunu gösteren başka bir delildir. Zira öğle namazı farz olduğuna göre, bu namazın iki rekâti yerine konan şeyin de farz olması gerekir. Çünkü bir farz ancak aynı kuvvette başka bir farz ile değiştirilir. Bu da hutbenin okunmaması halinde Cuma namazının sahih olmayacağını, dolayısıyla da onun yerine aslı olan öğle namazının tam olarak edâ edileceğini ifade eder. Bu konuda mezhep imamları arasında görüş ayrılığı yoktur.2401
Hutbenin Keyfiyeti ve Miktarı
Cumhûr-ı ulemâ, Cuma namazının sahih ve mûteber olabilmesi için namazdan önce hutbe irad edilmesinin şart olduğu ve aksi halde Cuma namazının geçersiz olacağı konusunda görüş birliğine varmalarına rağmen hutbenin keyfiyyeti ve asgarî ölçüsünü tesbit noktasında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Yukarıda teferruatta bazı görüş ayrılıkları olsa da fukahânın büyük çoğunluğunun görüşü bu merkezdedir, derken kastettiğimiz görüş ayrılıkları işte bu noktada düğümlenmektedir. Ancak bu defa cumhura muhâlefet edenlerin başında Hanefî mezhebinin kurucusu İmam Ebû Hanîfe bulunuyor.
İmam Ebû Hanîfe, kılınan Cuma namazının sahih ve mûteber olabilmesi için namazdan önce hutbe îrâd edilmesinin şart olduğu konusunda Cumhurla aynı kanaatte birleşirken, hutbenin keyfiyyeti ve miktarı noktasında onlardan ayrılarak: “İmam, Allah’a hamdetmek, Allah’ı teşbih etmek veya tekbir getirmekle yetinse, hutbe olarak kifâyet eder,” demiş2402 ve bu görüşünü teyid etmek üzere de aşağıdaki delilleri ileri sürmüştür:
a- Allah Teâlâ: “Cuma günü namaz için ezan okunduğu vakit hemen Allah’ı zikre gidin. Alış-verişi bırakın” buyurmuştur. Buna göre hutbede, örfen hutbe ismi verilecek bir konuşmayı ihtivâ etmesi şart koşulmaz. Zira âyette zikr lafzı hutbenin uzun olmasıyla kısa olması arasında herhangi bir ayırım yapmadan ve herhangi bir şeyle sınırlamadan mutlak olarak gelmiştir. Dolayısıyla şart olan mutlak zikirdir. Hutbenin keyfiyetini beyânı içeren eserlere gelince, sünnete veya vücûba delâlet eder. Fakat hutbe (nâmıyla muayyen bir konuşma) olmaksızın namazın câiz olmayacağı hususunda delil olmaya yeterli olmazlar. Şu halde zikr sayılabilecek her şey hutbedir. Tesbih, tehlil, tekbir ve hamdetmek de zikr olduğundan hutbe olarak kâfidir.2403
b- Hz. Osman’dan (r.a.) rivâyete göre, halîfe seçildiği zaman kıldırdığı ilk Cuma namazında hutbe îrâd etmek üzere minbere çıktığında “El-hamdülillah” dedikten sonra dili tutuldu. Bu sebeple devam edemeyerek : “Ebû Bekir ile Ömer bu makam (da sizlere söylemek) için birtakım güzel sözler hazırlıyorlardı. Şüphesiz sizin güzel konuşma yapan bir imamdan daha ziyâde, faal bir imama
2401] Abdürrezzak, A.g.e., 3/171, 3/237; İbn Ebî Şeybe, A.g.e., 2/31-37; Taberî, Câmiu'l-Beyân fi Te'vîli'l-Kur'an, 12/96; Cassâs, Ahkâmu’l-Kur'ân, 3/446
2402] Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî, el-Mebsut (el-Asl), I. Baskı, 1990, Beyrut, 1/318-319; Kurtûbî, el-Câmî li Ahkâmi'l-Kur'ân, 18/75; Vehbe Zühaylî, Tefsîru'l-Münîr, 28/209; Nevevî, Şerhu Sahîh-i Müslim, 6/388-389
2403] Serahsî, Mebsut, 2/30; Kâsânî, Bedâî, 1/262 vd.; Vehbe Zühaylî, A.g.e., 28/205; Nesefî, Medârik, 6/261; Fîruzâbâdî, Tenvîru'l-Mikbâs min Tefsiri İbn Abbâs, 6/261 (Son iki eser Mecmuâtün minettefasir içindedir. Daru İhya-it-Türas'il- Arabi, Matbaatü’l-âmire, I. Baskı, 1320
CUM’A NAMAZI
- 527 -
ihtiyacınız vardır. Ama yakında size güzel konuşma yapan hatipler gelecektir. Allah’tan kendim için de, sizin için de mağfiret dilerim.” dedikten sonra minberden inerek halka Cuma namazını kıldırdı. Bu olay ensâr ve muhâcirîn’in huzurunda vuku buldu. Fakat onlar (Allah tarafından) “emr-i bi’1-ma’rûf nehy-i an’il-münker” yapmakla tavsif edilmiş olmalarına rağmen, Hz. Osman’ın bu hareketine karşı çıkmadılar. Dolayısıyla bu, hutbede şart olanın; mutlak olarak Allah’ı zikretmek olduğuna ve mutlak olarak Allah’ı zikre, her ne kadar örfen hutbe ismi verilmese bile, lügat yönünden hutbe ismi verileceğine dâir sahâbe icmâ’ı olmuştur.2404
İmam Ebû Hanîfe’nin bu delillerden yola çıkarak vardığı sonuçlara katılmak mümkün değildir. Zira her hususta olduğu oibi bu hususta da ölçü, Rasûlullah (s.a.s.)’dir. Âyetteki “zikrullah” ifadesi, ister Rasûlullah’ın (s.a.s.), bu husustaki uygulamasını muhâtap alarak gelmiş olsun, isterse âyet-i kerîme mutlak olarak nâzil olup, Peygamber onu fiilen beyan etmiş olsun, her iki halde de uyulması ve delil alınması gereken Peygamber’in (s.a.s.) mevcut beyan ve tatbîkatıdır. Zira İmam Şâfiî’nin de belirttiği gibi, âyet mücmel olup Peygamber (s.a.s.) onu fiili ile beyan etmiştir. Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu fiilî beyanlarında, bu şekilde bir zikir veya tesbih lafzıyla yetindiği ise görülmemiştir. Dolayısıyla bu hususta delil aranacaksa o, Hz. Osman’ın gayri ihtiyarî olarak yaşadığı münferid bir olayda değil, Rasûlullah’ın (s.a.s.) umûmî tatbikatında mevcuttur.
Nitekim, bizzat haberin kendisinde de belirtildiği gibi sahâbenin ve Hz. Osman’ın başından geçen bu olay, mûtad birşey olmayıp ânî bir rahatsızlık veya heyecandan kaynaklanan istisnâî bir durumdur. İstisnâ kaide olamayacağı gibi, münferit hâdiseler umûmî olaylar için delil teşkil edemez. Buna ilâve olarak da İslâm âlimleri “Zarûretler memnû olan şeyleri mubah kılar.”2405 kaidesinde birleşirler. Hz. Osman’ın bu hareketinin bir zarûretten kaynaklandığı ise ortadadır. İmam Ebû Hanîfe bu görüşü benimsemekle kendi usûlleriyle bâriz bir şekilde çelişkiye düşmüştür. Zira o, devlet başkanı, genel izin meselesi ve şehir şartını ileri sürerken âyetin mutlak oluşunu dikkate almadığı halde, bu hususta âyetin mutlak oluşuna itibar ederek, zikr sayılabilecek herhangi bir kelimeyi hutbe olarak câiz görmektedir. Kezâ Hz. Osman’ın muhâsara edildiği sırada sahâbenin tamamının, devlet başkanı ve ondan izin isteme şartı ileri sürmeden, ihtilalcilerin muhâsaraya devam ettiği süre boyunca Cuma kılmalarını, devlet başkanı ve izninin gerekmediğine delil saymazken, buradaki geçici bir hâdiseyi delil göstermiştir. Şâyet Hz. Osman’ın bu kadarcık bir hutbesine sahâbenin karşı çıkmamış olması, onların hutbenin bu kadarını câiz gördüğüne delil oluyorsa, aynı durum diğerinde de mevcut olduğuna göre, bu durumun da Cuma namazı için devlet başkanı ve izninin gerekmediğine dâir delil olması gerekir. Üstelik ikincisi irâdeli ve ihtiyârî olarak defalarca tekrar ederken, diğeri zarûretten doğan bir tek hâdise ile sınırlı kalmıştır.
2404] Kurtûbî, A. g. e., 18/75; Zemahşerî, el-Keşşaf, Dâru'1-Ma'rife, Beyrut, Tarihsiz, B. Sy. yok (İbn Hacer'in "el-Kâfi'ş-Şâfî Tahrîc-i Ahâdîs'i-Keşşâf ve İskenderî'nin "el-İntîsâf fî mâ Tezammenehu'l-Keşşâf min'el-İ'tizâl" adlı eserleriyle birlikte basılı), 4/98; Vehbe Zühaylî, A.g.e., 28/209
2405] A. Ahmed bin Hanbel, en-Nedvî, Kavâidü'l-Fıkhiyye, Dâru'l-Kalem, Dımeşk, 1991, II. Baskı, s. 270; Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, Hikmet Yay., 3. Baskı, 1982, (Kontrol eden: A. Himmet Berki), s. 21
- 528 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Burada İmam Ebû Hanîfe’nin devlet başkanı ve şehir şartını ileri sürerken âyetin mutlak oluşunu dikkate aldığını, ancak onu takyid eden birkısım hadislerden hareket ederek bu şartları ileri sürdüğünü söyleyerek İmamın bu görüşlerinde haklılığını müdâfa edenler çıkacak olursa, onlar, ileride ilgili şartlardan bahsederken bu hususta dayandığı delillerin de kendi usûl kaideleriyle ne kadar çelişmekte olduğunu göreceklerdir. Biz bu konunun teferruatını ilgili bahislere bırakarak sözü daha fazla uzatmak istemiyoruz.
Ancak yanlış izlenimlere meydanı boş bırakmamak için bir noktanın altını çizmeden de geçemeyeceğiz. Buraya kadar sergilediğimiz veya bundan sonra sergileyeceğimiz tavır sebebiyle, bizim illâ da İmam Ebû Hanîfe’yi tenkit etmek istediğimiz ve bundan da hoşnut olduğumuz düşünülebilir. Ancak kesinlikle böyle bir niyetimizin olmadığını belirtmek isteriz. Zira bizim o büyük İmama karşı asla bir ard niyetimiz söz konusu değildir. Biz İmam Ebû Hanîfe’ye karşı eleştirici bir üslub takınıyorsak, bu sadece dayandığı delillerin zayıflığının bizi buna mecbur edişinden dolayıdır. Yoksa bunun dışında bir maksadımız kesinlikle söz konusu değildir. Bundan Allah’a sığınırız. Ancak din şahıslarla kaim değildir. Şahıslar fânîdir, Allah’ın dini ise kıyâmete kadar bakîdir. Bu sebeple İslâmî kurallar ve dinî deliller bir şahsı tenkid etmeyi gerektiyorsa, İslâmî edeb ölçüleri içerisinde kalarak bunda bir sakınca olmaması gerekir. Zira İslâm’ın izzeti şahıslarınkinden öncedir. Ama ömrünü İslâm’a hizmete adayan büyük şahsiyetlerin de incitilmemesi İslâmî edebimizin gereğidir. Bu itibarla biz, elimizden geldiği ölçüde buna hassâsiyet gösterdiğimize inanıyoruz. Şâyet bu ölçüyü aşmaktan kurtulamadığımız ifadelerimiz olduysa, bundan dolayı Allah’tan bağışlanmamızı ve İmamımızın mükâfatını artırmasını dileriz.
Aslında İmam Ebû Hanîfe’nin hutbe ile ilgili bu görüşünün isâbetli ve delillerinin kuvvetli olmasını, dolayısıyla da kendisini müdâfa etmeyi herkesten daha ziyâde biz isterdik. Çünkü birtakım çevreler Ebû Hanîfe mezhebini arkalarına alarak hutbeye ne bu, ne de başka mezheblerle ilgisi olmayan birtakım hedefler tâyin ediyorlar. Şâyet İmam Ebû Hanîfe’nin bu hususla ilgili görüşleri kuvvetli delillere dayanan isâbetli görüşler olsaydı, o zaman bu çevrelere, kuvvetli delillerden hareket eden bir Ebû Hanîfe’nin lisanıyla cevap verme imkânı bulmuş olurduk ki, bu da bize, bu iftiracıların suratına, zayıf delillerden hareket ederek böyle düşünen bir İmamın tokadını indirmek yerine, daha kuvvetli delillerden hareket eden bir İmamın tokadını indirme fırsatı vermiş olurdu. Sanırız bu tokadın zevki daha bir başka olurdu. Ne çâre ki ilmî tarafsızlık ilkesi bizi, o büyük zâtı savunan değil, tenkid eden bir konumda bulunmaya ve bu iftiracıların suratına da onun böylesine delilleri zayıf bir tokadını atmaya mecbur kılmıştır. İşte bizim Ebû Hanîfe’nin yanında olamama şanssızlığımız bundan kaynaklanmıştır. Ama her ne kadar biz onun sadece bu görüşlerinin yanında olamasak bile, inandığı değerlerden hiçbir zaman tâviz vermeyen, fazîlet dolu ve baştan sona örnek olan ilmî şahsiyetinin her zaman yanındayız.
Nitekim İmam Ebû Hanîfe’nin bu hususta isâbetli karar verememesi sebebiyledir ki mezhebinin önde gelen müctehidlerinden İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed hutbenin miktarı ve keyfiyeti husûsunda: “Vâcib olan; hatibin örf cihetinden hutbe adı verilecek bir konuşma yapmasıdır.2406 “Hutbe adı verilecek
2406] Kâsânî, A. g.e., 1/262
CUM’A NAMAZI
- 529 -
bir konuşma olmadıkça bu ona kifâyet etmez”2407 diyerek hocalarının bu görüşünü reddetmişler ve hutbenin içeriğini; “Allah’a hamd ü senâ, Rasûlüne salât, mü’minlere duâ, vaaz ve onlara öğüt vermek” şeklinde tesbit etmişlerdir.2408 İbn Abdilber bu konuda söylenenlerin en doğrusu da budur, diyerek İmâmeyn’i (yani, İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed’i) tasdik etmiştir.2409
Diğer mezhep ulemâsına gelince, arada hutbenin şekliyle alâkalı kısmî anlayış farkları olsa da hutbenin keyfiyeti ve miktarı konusunda temelde onların görüşü de bu merkezdedir. Meselâ, Mâlikîler’e göre hutbede şart olan; mü’minlere müjdeleyici veya sakındırıcı dinî bir söz söylemektir. Bir rivâyette İmam Mâlik: “Kendisine hutbe adı verilecek bir konuşma hutbe olarak kâfidir”2410 diyerek İmâmeyn’le ayni kanaati ifade etmiştir.
İmam Şâfiî ise: “Her iki hutbe de Allah’a hamd, Rasûlüne salât ve mü’miniere va’z u nasihat edilmediği müddetçe sahih olmaz. Bu üç husus her iki hutbede de vâcibtir. En sahih şekle göre bu iki hutbenin birinde Kur’an’dan bir âyet okunması, ikinci hutbede de mü’miniere duâ edilmesi gerekir2411 demiştir. Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere İmam Şâfiî, hutbenin mâhiyeti ve içeriği konusunda İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’le aşağı yukarı aynı çizgide birleşmektedir. İmam Şâfiî, onlardan, sadece arada bir celse (oturuş) ile iki ayrı hutbe yapılması görüşünü benimseyerek hutbenin şekli hususunda ayrılmıştır. Aralarındaki kayda değer yegâne fark bu noktadadır. Şâfiî: “Hutbede şart olan, hatîbin, aralarında bir tek oturuşla iki ayrı hutbe îrâd etmesidir. Çünkü Allah Teâlâ; “Hemen Allah’ı zikre gidiniz” buyurmuştur. Bu zikir, mücmel bir zikirdir. Dolayısıyla Peygamber (s.a.s.) onu, fiili ile beyan etmiş ve Allah’ın iki ayrı hutbe emrettiği açığa çıkmıştır,2412 diyerek İmâmeyn’le aralarındaki anlayış farkını ortaya koymuştur. Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere, İmam Şâfiî’ye göre hem aradaki oturuş ve hem de bu oturuşla birbirinden ayrılan iki hutbe şart sayılmaktadır.
Hâlbuki İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve hatta bütün Hanefî ulemâsı yalnızca birinci hutbeyi şart saymışlardır. Daha doğrusu onlara göre hutbe bir tanedir. Aradaki oturuş sadece itirahat içindir. Şâfiî ise, hem aradaki oturuşu ve hem de bu oturuşla birbirinden ayrılan her iki hutbeyi şart sayıyor. Bu ise teferruat kabilinden sadece sınırlı bir ayrılıktan ibarettir.
Hanbelîlere gelince, İbn Kudâme’nin beyânına göre, Ahmed bin Hanbel de duâ edilmesi şartı hâriç, her hususta İmam Şâfiî ile aynı kanaati paylaşmaktadır.2413
Kezâ şianın imamiye fırkası da: “Her bir hutbede, Allah’a hamd-ü sena etmek, Peygamber’e ve âline salât okumak, mü’minlere va’z u nasihat etmek, Kur’an’dan herhangi bir âyet okumak ve ikinci hutbede mü’minlere istiğfar ve
2407] İmam Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî, el-Mebsut, 1/318
2408] Serahsî, A.g.e., 2/30; Kâsânî, A.g.e., 1/262
2409] Kurtubî, A.g.e., 18/75
2410] Nevevî, Şerhu Sahîh-i Müslim, 6/389; H. Karaman, İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri, Nesil Y., İstanbul, 1988, B. sy. Yok, 1/33
2411] Nevevî, A.g.e., 6/389
2412] Kâsânî, A.g.e., 1/262
2413] İbn Kudâme, el-Muğnî, 1/151
- 530 -
KUR’AN KAVRAMLARI
duâ etmeyi ilave etmek vâcibtir2414 demek sûretiyle İmam Şâfiî ile aynı noktada birleşirler.
Nitekim İmâmiyye’den Muhakkık Ebu’l-Kasım Necmüddin Ca’fer b. el-Hasen el-Hullî, Şerâiu’1-İslâm fî Mesâi1’il-Helâl ve’1-Haram’ adlı eserinde bu konuda şunları kaydeder: “İki hutbenin her birinde, Allah’a hamd, Peygamber’e ve âline salât, mü’minlere vaaz ve Kur’an’dan hafif bir sûre okumak vâcibtir.” Hullî: “Kendisiyle hutbe mânâsı hâsıl olacak bir âyet bile olsa, hutbe olarak kifâyet edeceği de söylenilmiştir” dedikten sonra şunu ilâve eder: “Semâ yoluyla gelen bir rivâyette ise; imam Allah’a hamd ve senâ ettikten sonra Allah’tan korkmayı tavsiye eder ve Kur’an’dan hafif bir sûre okur.”2415
Şu halde sadece İmam Şâfiî’nin şekille ilgili muhâlefetini içeren aradaki bu kısmî anlayış farklılıkları bir kenara bırakılacak olursa, İbn Abdilber ve İbn Kudâme’nin de belirttikleri gibi İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammed, İmam Şâfiî, Ahmed bin Hanbel ve şia-imâmiye fırkası, hutbenin keyfiyeti ve içeriği konusunda temelde aynı kanaate sahiptirler. Bu görüş aynı zamanda Ebû Hanîfe dışında kalan büyük bir ekseriyetin görüşünü de temsil etmektedir. Nitekim Mâlikî âlimlerden Kurtubî ve çağdaş âlimlerden Vehbe Zuhaylî: “Fukahânın büyük çoğunluğuna göre hutbede kifâyet edecek miktarın en azı, Allah’a hamd, Rasûlüne salât, Allah’tan korkmayı tavsiye ve Kur’ân’dan bir âyet okumak sûretiyle halkı uyarmaktır. Birinci hutbede olduğu gibi ikincide de bu dört şey vâcibtir. Ancak ikinci hutbede birincide okunan âyetin yerine mü’minlere duâ etmek gerekir2416 demek sûretiyle Cumhûr-ı ulemânın çizgilerinin de bu olduğunu belirtmektedirler.
Bazı kaynaklarda İmam Ebû Hanîfe’nin, talebeleri İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve cumhurla aynı görüşü paylaşarak; “kendisine hutbe ismi verilecek bir konuşma hutbe olarak kâfîdir” dediği; diğer taraftan İmam Ebû Yusuf’un da İmam Ebû Hanîfe gibi düşünerek: “Hatîbin hutbe olarak elhamdü lillâh, sübhânallah veya lâ ilahe illâllah” demesini yeterli gördüğü nakledilirse de aşağıda görüleceği gibi, mûteber hanefî kaynaklarına müracaat edildiği zaman bunun böyle olmadığı ortaya çıkar.2417
Hanefîlere Göre Hutbe Siyâsî Bir Konuşma mıdır?
Aslında asrımızın güncel bir problemi olması sebebiyle burada bizi birinci derecede ilgilendiren husus, her şeyden önce bu soruya cevap bulmaktır. Zira günümüzde birtakım yan aydın tipler ve Cuma kılmayan müslümanlar bu davranışlarını haklı çıkarmak için, hutbenin siyâsî bir konuşma olduğunu iddia etmekte ve bu iddialarını da açık veya üstü kapalı olarak Cuma namazı konusunda; “Günah Keçisi” hâline getirdikleri Hanefî mezhebine bina etmektedirler.
Meselâ, bunlardan yazılı ifadelerine rastlayabildiğimiz sadece bir tanesi Hanefî mezhebini arkasına alarak bu hususta aynen şu tesbitlere yer vermektedir:
2414] Muhammed Cevad, Muğniye el-Fıkhu ale'1-Mezâhib'il-Hamse: Ca'feriyye, Hanefîyye, Mâlikiyye, Şâfiiyye, Hanbeliyye; VI. Baskı, Beyrut, 1982, s. 122
2415] Muhakkık Ebu'l-Kasım Necmüddin Ca'fer b. el-Hasen el-Hulî, Şerâiu'l- İslâm fî Mesâili’l-Helâl ve'1-Haram, İntisârâtü'l-İstidlâl, Tahran, Tarihsiz, B. Sy. Yok, 1/7
2416] Kurtubî, el-Câmî li Ahkâm'il-Kur'ân, 18/75; Vehbe Zühaylî, A.g.e., 28/209
2417] Nevevi, A,g,e., 6/389; Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl Y., 205-213
CUM’A NAMAZI
- 531 -
“ İslâm’da toplantı (cuma) günü irad edilen hutbe ise, çok yanlı ve çok yönlüdür. Başta gelen vasfı hutbenin resmî bir beyanât niteliğini taşıyor oluşudur... Cuma günü kılınan iki rekât farz namazın imamı mutlaka resmî sıfatı olan birisi olmalıdır. Zira bu toplantıda devleti temsil etmektedir. Devlet adına konuşacaktır. Resmî bir beyanâtın güven vericiliğinin ilk şartı ise, bu beyânatı verenin resmî kişiliğidir. Bu konuşmayı yapacak kişinin rastgele bir imam olmayıp devleti temsil eden imam (devletin başı) olması gerekmektedir. Veya onun tevkil ettiği fakat kendi yerine kaim bir resmî yetkili. Vilâyetlerde devleti vali temsil ettiğinden mutlaka vali tarafından, valinin fevkalâde bir meşguliyeti var ise yerine vekil ittihaz ettiği kişinin kıldırması ve bilhassa resmî beyânat anlamındaki hutbe’yi okuması gerekmektedir. Zira Cuma’daki hutbe devletin sesi, tebeasının duyması gereken sesi demektir... Bu vasıflarıyla Cum’a, kılınan namaz; hutbe ise bir siyâsî konuşmadır. Ki İslâm devletinin ne dediği anlaşılır bu konuşmadan.2418
“Kur’andaki İslâm” fırkasına mahsus orijinal ictihadlar değilse bunlar, yazar, tıpkı Cuma kılmayan öteki çevreler gibi, Hanefîler’in Cuma namazı husûsundaki ifadelerini maksatlarının dışına taşıyarak yorumluyor demektir. Doğrusu da budur. Zira gerek bu ifadelerden, gerekse konuyla ilgili diğer ifadelerinden anlaşılan, yazarın açıkça Hanefîlerin bu husustaki görüşlerini kendine göre yonttuğunu ve daha açık bir şekilde hedef saptırdığını ortaya koyuyor. Eğer bu tesbitimizi reddetmeyecekse, yine de mevcut ifâdelerin sahibini Cuma kılmayan diğer çevrelerden ayırarak takdir ettiğimizi belirtmek isteriz. Zira hiç değilse neyi, nereden aldığını diğerleri gibi gizleme yönüne gitmemiş.
Hâlbuki Cuma kılmayan diğer çevreler, aslında aynı şeyi söylemelerine rağmen, kopye çektiklerini gizleyerek; “biz, fıkıh kitaplarındaki fetvalarla amel etmiyoruz, bu bizim kendi siyâsî görüşümüzdür” demek sûretiyle yeni bir ictihadda(!) bulunduklarını îmâ ediyorlar. Ama gerçekte, hepsi de kaynaklara vukûfiyetleri olmadığından ağızdan veya ilmihal kitaplarından ya da bazı tercüme fıkıh kitaplarından veyahut da ilmî disipline tamamen lâ-kayd kalarak belli maksatlarla yazılmış kitaplardan öğrendiklerini, biraz da kendilerine göre yorumlayarak yeni yeni kılıflar içerisinde sunmaya çalışıyorlar.
Bu itibarla Hanefîlerin bir bütün halinde hutbeye hangi nazarla baktıkları tam olarak ortaya konduğu zaman, bunların hepsi de gereken cevabı kendi üstadlarından almış olacaklar ve birazcık ilme saygıları ve “ilim namusları” varsa, bu tür yalan-yanlış nakillerle kendilerini ve kendilerine inanan insanları kandırmaktan vazgeçeceklerdir. Çünkü hiçbir Hanefî âlimi ne açık ne de kinâyeli bir şekilde hutbenin siyâsî bir konuşma ya da devlete ait resmî bir beyânat olduğu tarzında herhangi bir iddia ortaya atmamış, daha doğrusu onlar gibi, Allah ve Rasûlü’ne İftirada bulunmamıştır. Bu tamamen söz konusu iddiayı ortaya atanların kendi hevâ ve heveslerinden kaynaklanan bir iftiradır.
Aslında bu noktaya gelinceye kadar tamamen Hanefî kaynaklara dayanarak yaptığımız bütün nakil ve açıklamalarla, Hanefî imamlarının kendilerine isnâd edilen veya bu mezhebe yamanan bu tür iddiaların hiç birisinin uzaktan yakından onlarla ilgisinin bulunmadığını, dolayısıyla da başlıktaki sorumuzun cevabını açıkça ortaya koymuş olduk.
2418] Ercüment Özkan, İslâm ve Tasavvuf, Anlam Yay. I. Baskı, 1993, Ankara, s. 369-370
- 532 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ancak, Hanefîlerin hutbeye siyâsî bir hedef tâyin etmediklerine dâir buraya kadar yaptığımız açıklamaları bir kez daha teyid etmek gerekirse, en mûteber ve en güvenilir Hanefî âlimlerinden İmam Kâsânî’nin şu açıklamaları bizi teyid, onları tatmin için kâfî gelir, sanırız. Bakınız bu Hanefî âlimi, Hanefî müctehidlerinin bu husustaki görüşlerini net biçimde ortaya koyarak bu iddiaların sahiplerine nasıl cevap veriyor: “Ebû Hanife, ‘hutbede şart olan; hatîbin hutbe maksadıyla Allah’ı zikretmesidir, demiştir.” Kezâ Emâlî’de İmam Ebû Hanîfe’den açık bir şekilde: “Bu zikir az olsun, çok olsun kâfidir. Hattâ hatip hutbe maksadıyla sübhânallah, lâ ilâhe illâllah veya elhamdü lillâh, dese kifâyet eder” dediği nakledilmektedir. İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed, hutbede şart olan hatîbin örf cihetinden hutbe adı verilecek bir konuşma yapmasıdır, demişlerdir. İmam Şâfiî ise: “Hutbede şart olan, hatîbin, aralarında bir tek oturuşla iki ayrı hutbe îrâd etmesidir. Çünkü Allah Teâlâ “Hemen Allah’ı zikre gidiniz” buyurmuştur. Bu zikir, mücmel bir zikirdir. Dolayısıyla peygamber (s.a.s.) onu, fiili ile beyan etmiş ve Allah’ın iki ayrı hutbe emrettiği açığa çıkmıştır” demektedir. İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed’e göre, şart olan bizâtihî hutbedir. Hutbe ise, örf cihetinden Allah’a hamd ve senâ, Rasûlüne salât, mü’minlere duâ, vaaz ve onlara öğüt vermeyi ihtivâ edecek bir konuşmanın adıdır. Buna göre mutlak olan hüküm, müteâraf olana (yani örf ile bilinene) hamledilir.
Ebû Hanîfe’ye göre ise, iki yol vardır. Birincisi: Hutbede vâcib olan “Allah’ı zikre gidiniz” kavline binâen, mutlak zikirdir. Allah’ı zikr ise mâlum olup bu hususta cehâlet söz konusu değildir. Bu durumda âyet de mücmel değildir. Çünkü zikr, kendisiyle birlikte bulunacak herhangi bir açıklama olmaksızın nâfile bir ameldir. Bu sebeple, onu kendine hutbe adı verilecek bir zikr veya uzun bir zikirle kayıtlamak herhangi bir delil olmadığı müddetçe câiz değildir. İkincisi: Zikrullah’ın, hutbe ismi verilecek bir konuşma ile kayıtlanmasıdır. Fakat lügatte lafzın hakîkati bakımından, hutbe ismi, bizim söylediğimiz şeye de kullanılır. Zira Hz. Osman (r.a.)’dan rivâyete göre, kendisi halîfe seçildiği zaman, kıldırdığı ilk Cuma namazında hutbe irâd etmek üzere minbere çıktığında “Elhamdülillah” dedikten sonra dili tutularak sözü karıştırdı. Bu sebeple devam edemeyerek: “Ebû Bekir ile Ömer bu makam (da sizlere söylemek) için birtakım güzel sözler hazırlıyorlardı. Şüphesiz sizin güzel konuşma yapan bir İmamdan daha ziyade, faal bir İmama ihtiyacınız vardır. Ama yakında size güzel konuşma yapan hatipler gelecektir. Allah’tan kendim için de, sizin için de mağfiret dilerim” dedikten sonra minberden inerek halka Cuma namazını kıldırdı. Bu olay ensâr ve muhâcirînin huzurunda vuku buldu. Fakat onlar (Allah tarafından) “emr-i bi’1-ma’ruf nehy-i an’il-münker” yapmakla tavsif edilmiş olmalarına rağmen, Hz. Osman’ın bu hareketine karşı çıkmadılar. Dolayısıyla bu, hutbede şart olanın, mutlak olarak Allah’ı zikretmek olduğuna; ve mutlak olarak Allah’ı zikre, her ne kadar örfen hutbe ismi verilmese bile, lügat yönünden hutbe ismi verileceğine dâir sahâbe icmâ’ı olmuştur. Bu sûretle hutbede vâcib olanın, lügat ve örf cihetinden bizâtihî zikir olduğu ve bunun da (elhamdü lillâh sözünde) mevcut olduğu veya zikir, her ne kadar örf cihetinden hutbe diye isimlendirilmese bile, lügat yönünden bizatihî hutbe olup, bunun da (elhamdü lillâh demekle) yerine getirilmiş olduğu tebeyyün etmiştir. Doğrusu da budur. Çünkü örfe sadece insanların birbirileriyle ilişkileri konusunda itibar olunur ve onların maksatlarına delâlet eder. Kul ile Rabbi arasındaki bir şeye gelince, bu hususta lügat yönünden lafzın hakîkatine îtibar edilir. Lafzın hakikati ise, (bu sözlerde de) mevcuttur. Şu halde sözün bu
CUM’A NAMAZI
- 533 -
kadarı da örf cihetinden hutbe olarak isimlendirilir. Rasûlullah (s.a.s.)’den rivâyet edilen şu hadisi görmüyor musun? Zira O; ‘Her kim Allah ve Rasûlüne itaat ederse, muhakkak doğru yolu bulmuştur. Onlara isyan eden ise muhakkak sapmıştır.” diyen adama: “Sen ne fena hatipsin”2419 diyerek bu kadar bir konuşma ile onu hatip olarak isimlendirmiştir.2420
Hutbe ile ilgili olarak Hanefî kaynaklardan buraya kadar yaptığımız bütün nakillerden de açıkça anlaşılacağı üzere, ne İmam Ebû Hanîfe’nin, ne talebeleri İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed’in ve ne de diğer ashâbının hutbeyi siyâsî bir konuşma olarak kabul ettiğini söylemek katiyyen mümkün değildir. Hatta yukarıda konuyla ilgili görüşlerine temas ettiğimiz İmamiyye şiası dahi böyle bir düşünceye prim vermez.
Bilhassa İmam Ebû Hanîfe, hiçbir te’vîle mahal bırakmayacak şekilde hutbeyi kayıtsız şartsız mutlak olarak zikir sayıyor ve bunu isbat için bir dizi çaba harcıyor. Şu halde Ebû Hanîfe’nin bu tavrını görmezlikten gelip hutbeyi siyâsî bir konuşma olarak gördüğü iddiası, sadece bu insanlar tarafından ona karşı yapılmış bir iftira olsa gerek. İmam Ebû Yusuf ile Muhammed’in ve diğer Hanefî âlimlerinin ifadeleri de apaçık ortada olup onların da siyâsete yorumlanabilecek tek bir cümle ya da kelimeleri söz konusu değildir. Zira İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed hutbenin muhtevâsını; “Allah’a hamd ve senâda bulunmak, Rasûlü’ne salât, mü’minlere duâ, vaaz ve nasihat etmek” şeklinde beyan ediyorlar. Bu sözlere bakıldığında onların hutbeyi başlı başına siyâsî bir konuşma olarak gördüklerini söylemek mümkün müdür?
Hanefîlerin hutbeyi siyâsî bir konuşma olarak görmeyip aksine mutlak mânâda zikr saydıklarını gösteren belgelerden biri de hutbede tahâretin (abdestin) şart olup olmayacağı ile ilgili açıklamalarıdır. Bütün Hanefî kaynakları bu hususta ittifakla şu açıklamayı yaparlar: “Bize göre hutbe esnâsında tahâret sünnettir. Fakat şart değildir. Hattâ İmam cünüp olarak hutbe okuyup sonra guslederek veya abdestsiz olarak hutbe îrâd edip sonra abdest alarak Cuma namazını kıldırsa, mûteber olur. Zira bize göre hutbe mutlak zikirdir. Abdestsiz ve cünüp olan kimse ise, Allah’ı zikirden men edilemez.2421
Bu kadar açık gerçekler karşısında, Hanefilere göre hutbenin siyasî bir konuşma olduğunu iddia eden bu insanlar hakkında fazla söze hâcet görmüyor, onlar hakkındaki değerlendirmeyi okuyucunun insaf ve sağduyularına havâle ediyoruz!
Haddi zâtında hutbeden kimin ne anladığından daha mühimi, Kur’ân’ın bu hususta ne buyurduğu ve Rasûlullah (s.a.s.)’in hutbeyi nasıl beyan ve tatbik ettiğidir. Nitekim gerek Hanefîler’ in gerekse diğer bütün âlimlerin hareket noktası da bu olmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’de ise bu hususu beyan eder nitelikte sadece bir tek âyet bulunmakta olup bu âyette “Cuma günü namaza nidâ edildiği zaman hemen Allah’ı zikre gidiniz”2422 buyurulmaktadır.
2419] Metinde geçen hadis için Bk. Nevevî, Şerhu Sahîh-i Müslim, 6/407
2420] Serahsî, el-Mebsut, 2/26-31; Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi, 1/262-263
2421] İmam Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî, el- Mebsut (El-Asl), 1/314; Serahsî, A.g.e., 2/26; Kâsânî, A.g.e., 1/262 263; Kurtubî, el-Câmî li Ahkâmi’l-Kur'ân, 18/75
2422] 62/Cum’a, 9
- 534 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’ân-ı Kerîm’den bir konuda hüküm çıkarılacağı zaman o konudaki tüm âyetler bir araya toplanarak nüzul tarihlerine göre sıraya konulur. Birbirleriyle çelişkili gibi gözüken âyetler varsa nüzul tarihleri dikkate alınarak nâsih ve mensuh beyan edilir. Birbirini tahsis ve takyid eden âyetler tesbit edilerek ortak noktaları bulunur. Bundan sonra Rasûlullah (s.a.s.)’in söz konusu âyetlerle ilgili beyan ve uygulamaları araştırılarak Rasûlullah (s.a.s.)’in bunları hangi şekilde anlayıp beyan ve tatbik ettiği tesbit edilir. Âyetin teklif ettiği hüküm ve kasdettiği mânâdan daha ziyâde emin olabilmek için bundan sonra sahâbenin anlayış ve uygulamalarıyla müctehid imamların görüşlerine de müracaat edilir. İşte Kur’ân-ı Kerim’den hüküm çıkarmak için ehil olan kimsenin takip edeceği sağlıklı ve geçerli metod budur.
Bütün bu hususları bir kenara atarak, Kur’an’dan önüne gelen bir âyeti ele alıp mücerred mânâsına bakarak “Kur’an’ın bu husustaki görüşü budur” demek, büyük hatalara sebep olacak son derece tehlikeli bir yoldur. Delilsiz ve ilimsiz olarak Kur’an hakkında görüş beyan etmektir. Kur’an hakkında delilsiz ve ilimsiz görüş beyan eden kimse ise, isâbet etse bile hata işlemiş olur. Zira Rasûlullah (s.a.s.): “Her kim, delilsiz olarak Kur’an hakkında kendi re’yi ile görüş beyan ederse, isâbet etmiş olsa da hatadadır.”2423 buyurmuştur. Diğer bir hadislerinde ise; “Her kim Kur’an hakkında (delilsiz olarak) kendi re’yi ile söz söylerse, cehennemdeki yerine hazırlansın.”2424 buyurmuştur.
Bu hadisler, Kur’an hakkında ehil olmayan kimselerin ulu orta delilsiz olarak görüş serdetmelerinin haram olduğuna kesin delil teşkil eder. “Şâyet bilmiyorsanız ilim ehline sorunuz”2425 âyeti de bu hususu teyid eden bir başka delildir.
Cuma namazı ve Cuma hutbesine işaret eden yukarıda naklettiğimiz Cuma âyetlerinden başka herhangi bir âyet bulunmadığına göre, bu konuda yapılacak işlem âyetlerin zahirine, Rasûlullah (s.a.s.)’in beyan ve tatbikatına ve sahâbe-i kiram ile müctehid âlimlerin bunlardan ne anladığına bakmak olacaktır.
Cuma ile ilgili âyet-i kerîmelerin ilki, açık ve net bir biçimde “Allah’ı zikre gidin” buyuruyor. Allah’ı zikir ise, genel anlamıyla İmam Ebû Hanîfe’nin de belirttiği şekilde “Elhamdü lillâh, sübhânallah, Allahu Ekber, Lâ ilâhe illâllah” vb. lafızlarla olabileceği gibi, yarattığı şeylerin mükemmelliğine ve verdiği nimetlere bakarak, ilim tahsil ederek ve eşya âlemini tefekküre dalarak Allah’ı hatırlamakla da olabilir. Fakîhlerin büyük çogunluğunun kabul ettiği gibi hutbe îrâd etmek sûretiyle de olabilir. Ki Rasûlullah’ın (s.a.s.) husûsî beyan ve açıklamalarının delâletiyle bu âyette kastedilen de zikrin bu örfî anlamıdır. Bunun dışındaki husûsî bir vasfa, meselâ iddia edildiği gibi ‘siyâsî bir konuşma’ya tahsis etmek için tartışmasız kuvvetli bir delile ihtiyaç duyulur. Böyle bir delil ise, ne Kur’an’da, ne de sünnette asla gösterilemez.
İkinci âyet ise, sadece hutbeyi terkedip gidenleri yermekle yetiniyor ve bu hususta başka bir açıklama yapılmıyor. Rasûlullah’a (s.a.s.) gelince, O’nun hutbe ile ilgili tanımlayıcı mâhiyette herhangi bir açıklaması bulunmamakla beraber, îrâd ettiği Cuma hutbelerine bakıldığı zaman dinî tebliğin yerine getirildiği
2423] Tirmîzî, Sünen-i Tirmîzî, 5183; Ebû Dâvud, Sünen-i Ebî Dâvud, 3/320
2424] Tirmîzî, A.g.e., 5183
2425] 16/Nahl, 43; 21/Enbiyâ, 7
CUM’A NAMAZI
- 535 -
hitabelerin dışında siyâsete veya devleti temsil eden resmî bir beyanâta hamledilebilecek herhangi bir konuşmaya rastlayamayız. “Zira Hz. Peygamber bir siyâset adamı olmayıp Allah tarafından tüm insanlığı doğru yola iletmek için gönderilmiş bir peygamberdir. Onun hedefi İslâm dinini yaymak, sapık yolda olanları doğru yola ulaştırmak, insanları kula kulluktan kurtarıp Allah’a kul yapmak, kısaca Allah’tan aldığı vahiyleri Allah’ın kullarına tebliğ etmekti. Rasûlullah (s.a.s.) için bundan başka bir hedefin düşünülmesi ona olan imanı sarsmaktan başka bir gayeye hizmet etmez. Şâyet onun siyâsî bir gayesi bulunsaydı, Mekke’de ilk tebliğini yaptığı sırada kendisine teklif edilen Mekke liderliğini kabul eder, dâvâsı da orada biterdi. Onun gayesi siyâset ve saltanat değildir. Bilakis peygamberlik görevini yerine getirmek ve bunun için mücâdele etmekti. Bu sebeple onun hutbeleri siyâsî birer konuşma olmayıp dinî tebliğin yerine getirildiği birer konuşmadan ibâret idi.2426
Hz. Peygamber’in hutbelerinden günümüze kadar muhâfaza edilenlere baktığımız zaman, onun hutbelerinde daha çok Kur’an ve bilhassa Kaf sûresini okuduğunu görürüz. Haris b. Nu’mân’ın kızı Ümmü Hişam diyor ki; “Ben Kaf sûresini ezberlediysem, yalnızca Hz. Peygamber (s.a.s.) minber üzerinde hutbe okurken onun mübarek ağzından ezberlemişimdir.”2427
Câbir b. Abdillâh (r.a.)’dan rivâyete göre Rasûlullah (s.a.s.) hutbe okudumu gözleri kızarır; sesi yükselir ve hiddeti artardı. Hatta bir orduyu tehditte bulunarak: (düşman) akşam sabah size baskın yapacak diyen (ordu kumandanı) gibi olur ve şehâdet parmağı ile orta parmağını yanyana getirerek: “Ben kıyâmete, şunların birbirine olan yakınlığı gibi yakın bir zamanda gönderildim” der ve şöyle devam ederdi: “Emmâ ba’dü: Şüphesiz ki, sözün en hayırlısı Allah’ın kitabıdır. Yolun en hayırlısı Muhammed’in yoludur. İşlerin en fenası sonradan uydurulup dine katılanlarıdır. Her bid’at sapıklıktır.” Sonra: “Ben her mü’mine kendi nefsinden daha yakınımdır. Kim ölür de geride mal bırakırsa o mal onun yakınlarına aittir. Kim de vefat ederek geride borç veya çoluk-çocuk bırakırsa bana aittir, benim borcumdur.” buyururdu.2428
Hutbesine, Allah’a hamd u senâ ve şehâdet ile başlar, hutbeyi kısa yapar, namazı uzatır, Allah’ı çok zikreder/anar ve kelimesi az, mânâsı geniş sözler seçerdi. “Kişinin namazının uzun, hutbesinin kısa olması, özü anlayışının bir işaretidir” buyururdu.2429
Hutbede ashâbına İslâm’ın prensiplerini ve şer’î kanunları öğretir, gerektiğinde onlara bazı şeyleri emreder, bazı şeyleri de nehyederdi. Nitekim hutbe okurken câmîye giren adama iki rekât namaz kılmasını emretmiş, halkın omuzlarına basarak ilerleyen adama da: “Böyle yapma, otur!” demiştir.2430
Bir sual sorulduğunda veya bir ihtiyaç ortaya çıktığında hutbesini keser, soruya cevap verir, sonra kaldığı yerden hutbesine devam ederdi.2431
Bazan gerek duyarsa minberden iner, sonra geri dönerek hutbesini
2426] Y. Vehbi Yavuz, Cuma namazı, s. 49
2427] Nevevî, Şerhu Sahîh-i Müslim, 6/409-410; Ebû Dâvud, A.g.e., 1/288; Nesâî, Sünen, 3/107
2428] Nevevî, A.g.e., 6/403; Nesâî, A.g.e., 3/188-189
2429] Ahmed bin Hanbel, Müsned, 4/263; Nevevî, A.g.e., V1/407
2430] Nevevî, A.g.e., V1/411; Ebû Dâvud, A.g.e., 1/291-292; Nesâî, Sünen, 3/103
2431] Nevevî, A.g.e., V1/414
- 536 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tamamladığı da olurdu. Nitekim bir defasında torunları Hasan ile Hüseyn’i almak için minberden inmiş, onları kucaklayıp minbere çıkartmış, hutbesini tamamlamıştır.2432
Hutbe esnâsında icâbında bir adama, “ey falan, gel otur! Ey filan, namaz kıl!” diye seslenirdi. Duruma göre hutbede emirler verirdi. Aralarında sıkıntı içinde ihtiyaç sahibi birini görünce ashâbına o kişiye sadaka vermelerini emreder, yardıma çağırır ve buna teşvik ederdi.2433
Hutbe esnâsında, Allah’ı her zikredip andıkça ve O’na duâ ederken işaret parmağı ile işaret ederdi.2434 Yağmur yağmadığı için kuraklık baş gösterince hutbede ellerini kaldırıp yağmur duâsı ederdi.2435
İbn Hişâm’ın nakline göre Rasûlullah’ın (s.a.s.) ilk hutbesi şöyledir: (Allah’a hamd ü senâdan sonra:) “Ey insanlar! Kendiniz için hazırlık yapın. Şüphesiz biliyorsunuz ki herbiriniz ummadığı bir anda ölecek, sürüsünü çobansız bırakacak, sonra Rabbi -arada tercüman ve kapıcı olmaksızın- ona şöyle diyecektir: ‘Sana elçim gelip dini tebliğ etmedi mi? Ben sana mal verip ihsanda bulunmadım mı? Sen kendin için buraya ne hazırladın?’ Kul sağına soluna bakar, hiç bir şey göremez. Sonra önüne bakar cehennemi görür. Kim yarım hurma ile de olsa bu ateşten kendisini koruma gücüne sahipse, hayır işlesin. Bunu da bulamazsa güzel söz söylesin. Çünkü bu bir hayır, on mislinden yedi yüz misline kadar katlanarak mükâfatlandırılır. Allah’ın selâm, rahmet ve bereketi üzerinize olsun.”2436
Peygamber (s.a.s.) bir sonraki hutbesinde ise şöyle buyurmuşlardır: “Şüphesiz hamd Allah’a mahsustur. Ona hamdeder, ondan yardım dilerim. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Allah’ın hidâyet ettiğini, doğru yola ilettiğini hiç kimse saptıramaz. Saptırdığını da hiç kimse doğru yola erdiremez. Şehâdet ederim ki Allah’tan başka tapılacak (ilâh) yoktur. O tektir, ortağı yoktur. Sözlerin en güzeli Allah’ın kitabıdır. Allah, kimin kalbini Kur’ân’la süsler ve onu küfürden sonra İslâmiyet’e erdirir, o da Kur’ân’ı insanların sözlerinden üstün tutarsa, işte o kimse kurtuluşa ermiştir. Şüphesiz Kur’ân sözlerin en güzelidir ve en belâğatlısıdır. Allah’ın sevdiğini seviniz! Allah’ı bütün kalbinizle seviniz. Allah’ın kelâmını okumaktan ve Allah’ı zikretmekten/anmaktan usanmayınız. Allah’ın kelâmına karşı kalpleriniz katı kalmasın. Çünkü o, Allah’ın yarattığı her şeyin en hayırlısını ayırıp seçer. Allah, Kitabında, amellerin hayırlısını, kulların seçkinlerini, sözlerin iyisini ve insanlar için helâl-haram ne varsa hepsini zikreder. Allah’a kulluk ediniz. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayınız. Ona yaraşır şekilde ondan sakınınız. Kendi ağızlarınızla Allah’a verdiğiniz güzel sözleri tutunuz. Allah’ın aranıza ihsan ettiği tek bir ruhla birbirinizi seviniz. Şunu bilesiniz ki, Allah kendisine verilen sözün yerine getirilmemesine gazap eder. Selâm size. Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.”2437
İşte Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hutbelerinde takip ettiği yol ve öğrettiği hususlar
2432] Ebû Dâvud, A.g.e., 1/290; Nesâî, A.g.e., 3/108
2433] Nevevî, A.g.e., 7/10
2434] Nevevî, A.g.e., 6/410
2435] İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, 2/479; Nevevî, A.g.e., V1/443
2436] İbn Hişâm, es-Sîretü'n-Nebeviyye, II. Baskı, l955, Kahire, 1/500 -501
2437] İbn Hişâm, A.g.e., 1/500-501; İbn Hişâm, bu iki hutbeyi senedlerini zikretmeksizin rivâyet etmiştir. İbn İshak ise, onları Ebû Seleme b. Abdirrahman'dan nakletmiştir. Ebû Seleme ise, Peygamber’e yetişmemiş, ancak sahâbeden rivâyette bulunmuştur. Dolayısıyla bu hutbe, mürsel haber niteliği taşıyor.
CUM’A NAMAZI
- 537 -
bu minval üzereydi. Kendisinden sonraki halîfeler döneminde de durum bu minval üzere devam etmiştir. Şu halde bu hutbelerin hangisi siyâsî bir konuşmaya ve hangisi devleti temsil eden resmî beyanatlara benziyor? Ne bunlarda, ne de Hz. Peygamber’in (s.a.s.) öteki hutbelerinde kavramın bugünkü mânâsıyla siyâsî bir muhtevâ mevcuttur. Onun bütün hutbeleri tamamen dinî ve sosyal hayatın ihtiyaçlarını temine, Allah’ı sevdirmeye ve Allah’a karşı takvâ sahibi olmaya dâvet eden konuşmalardan ibarettir.
Bu konuda herhangi bir kimseye cevap vermek gibi bir problemi olmayan, daha doğrusu bu gibi polemiklerden tamamen habersiz olan İbn Kayyım bu hakikati tarafsız bir dille şu şekilde ifade ediyor: “Hz. Peygamber ve ashâbının hutbelerini düşünen kişi görür ki bu hutbeler hidâyet ve tevhidi açıklamaya, Allah’ın sıfatlarını ve temel iman esaslarını anlatmaya; Allah’a dâvet etmeye, Allah’ı kullarına sevdiren nimetleri ile O’nun gazabından korkutan günlerini anlatmaya, onlara kendisini sevdiren Allah’ı anma ve ona şükretme emri vermeye yeterliydiler. Peygamber ve onun ashâbı hutbelerinde Allah’ı kullarına sevdiren, O’nun isimlerini, sıfatlarını ve O’nun azametini zikrederler; kulları Allah’a sevdiren ibâdet, şükür ve zikir gibi hususları emrederlerdi. Dinleyenler onu sevmiş olarak dönerlerdi. Sonra uzun zaman geçti. Nübüvvet nuru kayboldu. Şer’î kanunlar ve emirler, hakikatleri ve maksatları gözetilmeksizin yapılan merasimler halini aldı. Bu şer’î kanun ve emirlere merasim şeklini verdiler. Ardından bu merasim ve törenleri terk edilmez âdetler hâline getirdiler; asıl terk edilmemesi gereken maksatları terkettiler. Hutbeleri, kafiyeli sözlerle, şiirlerle, nüktelerle ve edebiyatın süsleme sanatlarıyla süsler oldular. Böylece kalplerin hutbeden alacakları nasip noksanlaştı, hattâ yok oldu, hutbenin maksadı yitirildi.2438
İbn Kayyım el-Cevziyye’nin zamanında ne genel anlamıyla hutbe, ne de özel olarak Peygamber’in hutbelerinin mâhiyeti konusunda bugün olduğu gibi herhangi bir spekülasyon bulunmadığına göre, onun bu tasvirlerinde herhangi bir maksadın aranması düşünülemez. Bu da siyâsî maksatla yapılan bu tür spekülasyonlardan uzak bir ortamda âlimlerin hutbeyi nasıl anladıklarına dair sağlıklı bir değerlerdirmeye örnek teşkil eder. Ancak, zamanla saltanatçı devlet başkanlarının hutbeleri siyasî hâkimiyetin birer sembolü haline getirdikleri ve tahta her geçen padişahın, kendi adına hutbe okutmayı âdet haline getirdiği bilinen bir gerçektir. Fakat bu gibi uygulamalar, sözkonusu padişahların sırf kendi tasarrufları olup sadece onları bağlar. Sultanların bu uygulamalarına bakarak Cuma hutbelerini siyâsî bir konuşma olarak telakkî etmek en hafif üslûpla dini bilmemektir. Dinin çerçevesini Allah ve Rasûlü’nün koyduğu kurallar tesbit eder. Bu kurallar ise, Kur’an ve sünnette beyan edilmiştir. Hiçbir kimsenin bunlara ilâve yapma veya noksanlaştırma yetkisi mevcut değildir. Dolayısıyla sultanların bu şahsî uygulamaları dine dâhil edilemez. Şâyet aksi iddia edilecek olursa, bu kişilerin hatalarını da dine dâhil etmek gibi bir çıkmazla karşı karşıya kalınmış olur. Bu da, dinin altını üstüne getirir.
Siyasî liderler, Emevîlerle başlayan ve Abbâsîlerle devam eden süreç içinde kardeş katline varıncaya kadar sayısız cürüm ve cinâyetlerin faili olmuşlardır. Bilhassa Emevî sultanları minberleri Hz. Ali ve soyuna küfredilen intikam kürsüleri haline getirmişler ve Cuma hutbelerini bu nevî çirkinliklerle bezemişlerdir.
2438] İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdü'1-Meâd, çev: Şükrü Özen, İklim Y. 1988, Ankara, 1/396
- 538 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bunlar hutbeleri, tamamen siyasî maksatlarla kullandıkları gibi, resmî beyânatlar halinde halkın duymak istediği dehşet ve ölüm tehditleriyle dolu devletin sesi hâline de getirmişlerdir. Eğer hutbenin siyasî bir konuşma veya devletin resmî beyânâtı olduğunu iddia edenler, hutbeyi bunların yaptıklarını esas alarak tarif ediyorlarsa bu doğrudur! Ancak onlar bilsinler ki, bu uygulamalar ne İslâm’ın ne de Peygamber’in hutbe anlayışını temsil ederler. Yok, eğer başka bir delilleri varsa, o başka. Meselâ siyasî bir konuşma ya da devletin resmî beyânâtı niteliği taşıyan Peygamber’e ait bir tek Cuma hutbesi göstersinler. Zira din, delillerle konuşulması gereken bir kurumdur. Bu kurumda “ben böyle diyorsam, bu böyledir” mantığı işlemez.
Şüphesiz İslâm dini siyâsetten, siyâset de ondan ayrı düşünülemez. Ama hiçbir delile dayanmadan şu ibâdet başlı başına siyâsî bir ibâdettir de denemez. Fakat Cuma namazı ve hutbeleri müslümanların haftada bir kez bir araya gelmelerine ve topluca aydınlanmalarına vesîle olan son derece mümtaz bir ibâdettir. Bu yönüyle dinen mubah sayılan ve müslümanların dünya ve âhirettlerini ilgilendiren hususlar başta olmak üzere her konuda müslümanların bilinçlenmelerine vâsıta olabilecek dinî bir kongreleri gibidir. Ama dinî bir kongreleri değildir. Bunun altını özellikle çizmek istiyorum. Dolayısıyla böylesine önemli bir günde bir araya gelen müslümanlara günümüzde hemen hemen bütün hatiplerin yaptığı şekilde, hatîbin günah savmak ve zevâhiri kurtarmak için kupkuru, şekilci bir konuşma yapması da savunulamaz. Hatîbin vazifesi müslümanların imamı, önderi sıfatıyla, onları ilgilendiren ve eksik oldukları hususları tesbit ederek bu hususlarda onları aydınlatmasıdır. Bu hususlar, yerine ve zamanına göre dinî, ilmî, ahlâkî, ibâdî, idarî, ailevî, kültürel, askerî, içtimaî ve benzeri konular olabileceği gibi; terimin hakîkî mânâsıyla siyasî konular da olabilir. Ama ne bu, ne de öbürü, tek başına hutbenin hedefi değildir. Belki bunların her biri tek başına hutbenin hedeflerinden sadece biri olabilir.
Bu münâsebetle bunlardan birini tek başına ele alıp “hutbenin hedef ve gayesi budur” demek, parçayı alıp bütün yerine koymak; Allah ve Rasûlünün hükmüne indî kanaatlerle ambargo koymak olur ki bu son derece tehlikeli bir iştir.
Günümüzde yaygın bir davranış şekli haline gelen bu durum, ilim ehli olmayan, ihtisası hiçe sayan ve fetvâ vermesi değil, fetva istemesi gereken yarı aydın müslümanların dünyevî mevkîleri veya ağızlarının lâf yapması sebebiyle müslümanlar tarafından “dinî lider” veya “ağabey” kabul edilmelerinin bir sonucudur. Asrımızda müslümanların en büyük çıkmazı da budur işte. Nedense içerisinde hemen her hastalığa ait yüzlerce ilacın satıldığı pekçok eczane bulunmasına rağmen, insanımız hastalandığı zaman keyfine göre buralardan ilaç alıp tedâvî olmayı aklından bile geçirmez ve mutlaka bir doktora başvurma zorunluluğu hisseder de, dinî problemi söz konusu olunca, Kur’an ve sünneti anlamada birinci basamak olan Arapça’yı dahî bilmediği halde hemen Kur’an ve sünnet eczanesine dalarak kendi kafasına göre çözüm bulmaya yeltenir. Nedeni gâyet açık: Onlara göre Arapçayı bilmeyi tabu haline getirmemek veya bir handikap gibi görmemek lâzım. Tercüme edilmiş eserler ne güne duruyor? Bunlara bakılarak da fetvâ verilebilir(!) Ya tercüme yetersiz veya yanlış ise ne olacak? Bunun sağlamasını kim yapacak? Tercüme edilen kitaptaki görüşler sağlam delillere dayanmıyorsa veya zamanın ihtiyaç ve şartlarına bağlı olarak konmuş bir hüküm olup zamanın değişmesiyle geçerliliğini yitirmişse ne olacak?
CUM’A NAMAZI
- 539 -
Elbette sadece Arapça’yı bilmek Kur’an ve sünneti anlamak için yeterli değildir. Bunun için belli usûl ilimleri var ki mutlaka yerli yerince onları da bilmek gerekir. Peki, bu insanlar bunları yeterince biliyor mu? Onlara göre, buna da gerek yok. Zira bu kaideleri insanlar kendi kendilerine geliştirmişlerdir(!) Parantezsiz Kur’an meallerine bakmak ve bunlarla amel etmek yeterlidir(!)
O halde Kur’an ve sünnette Cuma namazı ve hutbesiyle ilgili hiçbir şart ve kayıt olmadığı halde, neden onlarla amel etmiyor da bu insanların genelinin koyduğu kaideleri reddederken sadece bir tanesinin görüşünü bayraklaştırıp böylesine mühim bir ameli terkediyorsunuz? Bu apaçık bir çelişki değil midir? Elbette. Ama, bu nefislerine daha hoş ve daha ziyade tatmin edici geliyor. Şüphesiz bu durum müslümanları dinden sapmaya götürecek büyük bir tehlikedir. Rasûlullah (s.a.s.) bu tehlikeye işaret ederek şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah, ilmi, insanlar arasından bir çırpıda çekip almaz. Aksine ilmi, âlimleri almak sûretiyle alır. Nihâyet hiçbir âlim kalmayınca, insanlar başlarına birtakım câhil liderler edinirler. Bunlara sorular sorulur. Onlar da ilimsiz olarak cevap verirler. Sonunda hem kendileri sapar, hem de başkalarını saptırırlar.”2439
Rasûlullah (s.a.s.)’in bu mübârek sözleri dinin bir ihtisas sahası olduğunu ve bu sahada ihtisas sahibi âlimlerden başkasının kendi hevâ ve heveslerine göre, keyfî bir şekilde hareket etmelerinin hem kendilerini, hem de başkalarını saptıracağını apaçık beyan etmektedir. Nitekim Şâtıbî bu hadisi naklettikten sonra şöyle der: “Gerçekten bid’at sahiplerinin pekçoğu bu şekilde davranmışlar, sünneti bir tarafa atmışlar ve Kur’an’ı yersiz bir şekilde te’vîle yeltenmişler ve sonunda da hem kendileri sapmış, hem de başkalarını saptırmışlardır.2440
Bu tehlikesine binâendir ki dinde ihtisas sahibi olmayan bir kimsenin dinî konularda fetvâ verip görüş beyan etmesinin haram olduğunda hiçbir ihtilâf söz konusu değildir.
Cuma namazının siyâsî bir namaz, Cuma hutbesinin de siyâsî bir konuşma olduğu şeklinde ileri sürülen bu asılsız iddiaların en komiği, din olarak sadece Kur’an’daki İslâm’ı kabul eden, Rasûlullah (s.a.s.)’in hadislerine kalem çeken ve bu konuda müsteşrik patentli düşüncelerin, temsilciliğini yapan sünnet karşıtı çevrelerin görüşüdür. Rasûlullah (s.a.s.)’in dindeki yerini inkâr eden, onun sünnetini hiçe sayan bu çevrelere göre de Cuma namazı kendisinde devletin temsil edildiği siyâsî bir toplantı namazı(!), hutbe de siyâsî bir konuşmadan ibarettir.
Kur’andaki İslâm’ı savunan ve bu sebeple Peygamber’den (s.a.s.) rivâyet edilen en sahih hadislere bile, en bayağı üslûpları kullanarak bir çırpıda kalem çeken bu insanlar, işitmiş olsalar kargaların bile güleceği bu tanımı Kur’ân’ın hangi ifâdesinden çıkardılar, merak ediyoruz doğrusu. Çünkü bu insanların alâmet-i fârikaları, Kur’an’daki İslâm’ı savunmak ve Kur’an’la örtüşmeyen ve akıllarına uymayan hadisleri reddetmek. Acaba, Kur’an’a uygun olmak, aksi halde reddedilmek sadece Peygamber’in hadislerinin bir kaderi mi oluyor? Yoksa bu kader, kendileri de dâhil bütün fânîlerin sözlerine de şâmil midir? Şâyet bu kaderi yazan kâlemler, onu sadece Peygamber’in hadisleri için yazdılarsa, bu şahıslar kendilerini Peygamber’den öne geçirmiş olmuyorlar mı? Yok, bu durum herkesin sözü
2439] Buhârî, İlim 34; Müslim, İlim 13
2440] Şâtıbî, el-Muvâfakat, çev: M. Erdoğan, İz Y. 1993, İstanbul, 4/16
- 540 -
KUR’AN KAVRAMLARI
için geçerliyse, yukarıdaki tanımları ve burada sunma imkânı bulamadığımız bu türden daha nice incileri, Kur’ân’ın hangi âyetine onaylattılar? İslâmî sahada birazcık mürekkep yalayan herkes biliyor ki, Kur’an Cuma namazını herhangi bir sınır koymadan, kayıtsız, şartsız ve mutlak olarak emreder. Hutbeye işaret ettiği kanaatini taşıdığımız ifade de sadece ‘zikrullah’ olarak geçer Kur’anda. Sünet kitaplarında da kendilerini teyid eden bir tanıma rastlanmaz. Rastlansa bile, Kur’an’a uymadığı için herkesten önce onu, bu iddianın sahipleri reddeder. Aksi halde kendi prensipleriyle çelişkiye düşmüş olurlar.
Ama çelişkili hareketler bunların karekteri haline geldiği için bu da önemli değildir. Zira sıkıştıkları ve Kur’ân âyetleri imdatlarına yetişmediği zaman, sahihleri bir yana, üçüncü sınıf hadisleri, hatta isrâiliyyat derecesine varan tarihi haberleri bile kullandıkları herkesçe mâlumdur.
Bunlar gerçekten “Kur’andaki İslâm” iddialarında samîmî olsalardı, “Cuma namazı siyâsî bir namaz, Cuma hutbesi de siyâsî bir hutbedir” şeklinde delilsiz iddialarla yola çıkarak Cuma namazını terketmez, aksine herkesten önce onu kendileri edâ ederlerdi. Zira Kur’an bu namazı kayıtsız, şartsız olarak ve iddia ettikleri gibi bir sıfatla tavsif etmeksizin farz kılmaktadır. Bu sebeple onların da kayıtsız ve şartsız olarak kılmaları ve böyle düşünenlere de karşı çıkmaları gerekirdi.
Sonra bu insanlar dâvâlarında gerçekten samîmi olsalardı, ne Ebû Hanîfe sistemini, ne de tarihte geçen bazı saltanatçı devlet başkanlarının uygulamalarını bahane ederek “Cuma hutbesi siyâsî bir konuşmadır” demezlerdi. Çünkü sultanların hata ve sevapları İslâm’a mal edilemez. Ebû Hanîfe’nin devlet başkanı ve genel izni şart koşmasına bakarak da böyle bir hükme varmamaları icap ederdi. Zira Ebû Hanîfe’nin bu şartları ileri sürerken dayandığı delillerin onların kriterlerine göre sahih olması şöyle dursun, hadis tenkidinde en müsâmahakâr olan muhaddislere göre dahi sahih değildir. Bilakis ileride bütün tafsilatıyla isbat edileceği gibi son derece zayıf, hatta uydurmadır. Kaldı ki onlar, tarih boyunca bütün müslümanların sahih saydığı Buhârî ve Müslim’in hadislerini dahi kabul etmiyorlar. O halde nerede kalıyor bunların Kur’andaki İslâm’ı ve bazılarının deyimiyle kitaplaşmış sünneti müdâfa ediyor olmaları? Bakınız İbn Mes’ûd (r.a.) onların bu çifte standartlı davranışlarını ifşa ederek şöyle buyuruyor: “Öyle topluluklar göreceksiniz ki kendileri arkalarına atmış oldukları halde, sizi Allah’ın kitabına dâvet edecekler. O zaman geldiğinde, siz ilme sarılın ve bid’at çıkarmaktan sakının. İfrata düşmekten kaçının, köklü ve güzel olana yapışın.”2441
4- Cuma Kılınacak Yerin Şehir Olması Şartı
Her ne kadar teferruatta bazı görüş farkları olsa da müctehid imamların tamamı, asılları itibariyle vakit, cemaat ve hutbenin Cuma namazının sahih ve mûteber olabilmesi için şart olduğu hususunda görüş birliğine sahip olurken, Cuma namazının hangi yerleşim birimlerinde kılınıp hangisinde kılanamayacağı noktasında farklı görüşlere sahip olmuşlardır.
İmam Mâlik, İmam Şâfiî ve İmam Ahmed bin Hanbel de dâhil, ulemânın cumhuruna göre; hür, âkıl, baliğ ve her mevsim ikamet halinde olan insanların
2441] Şâtibî, A.g.e., 4/16; Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl Y., 213-230
CUM’A NAMAZI
- 541 -
meskûn olduğu bütün yerleşim birimlerinde Cuma namazı kılınabilir. Bunlara göre Cuma kılınacak yerin şehir veya köy olması arasında herhangi bir fark yoktur.2442 Cumhur, Cuma namazının sahih olabilmesi için yerleşim biriminin şehir veya köy olmasına itibar etmeyip sadece adet (sayı) ve ikameti esas almışlardır. Cemaat meselesinde ikamet ve adet meselesine temas edildiği için burada ayrıca ayrıntılarını ele almıyoruz.
İmam Ebû Hanîfe ve arkadaşları Cumhûr-ı ulemâya muhâlefet ederek Cuma kılınacak yerin şehir veya şehir hükmünde olmasını şart saymıştır. Onlara göre şehir, Cuma namazının sıhhatinin şartı olduğu gibi, farz olmasının da şartıdır. Buna göre köylerde Cuma sahih olmadığı gibi, buralarda oturan ahâliye Cuma kılmaları farz da değildir.2443
Hanefî ulemâsından Kâsânî, mezhebinin bu husustaki görüşüyle ilgili olarak şunları kaydeder: “Bizim ashâbımıza göre şehir, Cuma namazının hem farz olmasının, hem de edâsının sahih olmasının şartıdır. Buna göre, Cuma namazı şehir ahâlîsinden ve şehre tâbî olan merkezlerde oturan kimselerden başkasına farz değildir. Aynı zamanda şehir ve şehre tâbî olan merkezlerden başka yerlerde Cuma namazının edâsı da sahih değildir.2444
İmam Kâsânî, mezhebinin dayandığı delilleri şu şekilde sıralamaktadır:
a- Rasûlullah’tan (s.a.s.) rivâyete göre şöyle demiştir: “Toplayıcı şehirden başka yerlerde Cuma namazı ve teşrik tekbiri yoktur.”
b- Hz. Ali’den rivâyet edildiğine göre O da: “Toplayıcı veya büyük bir şehirden başka yerde, ne Cuma namazı, ne teşrik tekbiri, ne Ramazan bayramı ve ne de Kurban bayramı namazı vardır” demiştir.
c- Peygamber (s.a.s.), Cuma namazını sadece Medine’de kılardı. Medine çevresinde Cuma kılındığı rivâyet edilmemiştir
d- Aynı şekilde sahâbe fethettikleri beldelerde, şehir merkezlerinden başka yerde câmi ve minber inşâ etmezlerdi. Bu husus onların Cuma namazı için şehrin şart olduğuna dâir icmâ ettiklerini gösterir.
e- Cuma namazı İslâm’ın en büyük şiârındandır. Bu şiarın izhar edilebileceği yerler ise şehir merkezleridir.2445
Bütün Hanefî ulemâsı bu delillerden yola çıkarak şehrin şart olduğu hususunda ittifak etmelerine rağmen, şehir ve şehir hükmünde olan yerleşim birimlerinin tanımı hususunda üzerinde birleşilen bir görüş ortaya koyamamışlardır. Meselâ, İmam Ebû Yusuf, şehri; “Şer’î hükümleri uygulayan, hadleri tatbik eden bir emîri ve kadısı bulunan her yer toplayıcı şehirdir” diye tarif ederken, diğer hanefî âlimleri “Toplayıcı şehir her bir san’at (zenaat) ehlinin san’atı ile birlikte
2442] İmam Mâlik, eI-Müdevvene, Daru's-Sâdır Neşri, Ofset baskı, Beyrut, 1/152 vd; İmam Şâfiî, el-Ümm, Darulma'rife, Beyrut, Tarihsiz, B. Sy. Yok, 1/190; İbn Teymiyye, Mecmuu Fetâvâ İbni Teymiye, Mektebetü'n-Nehbatü'l-Hadise Neşri, 1404, Kahire, 24/209-210; İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/175
2443] Serahsî, el-Mebsut, Çağrı Yay. 1975, İstanbul, 2/23; Kâsânî, el-Bedâyî, 1/259; Merğınânî, Hidâye, Tarihsiz, 1/82; Cezerî, Mezâhibü'l-Erbaa, 1/385
2444] Serahsî, A.g.e, 2/23-24; Kâsânî, A.g.e, 1/259; Merğınânî, A.g.e, 1/82; Cezerî, A.g.e, 1/385 vd.
2445] Serahsî, A.g.e, 2/23-24; Kâsânî, A.g.e, 1/259
- 542 -
KUR’AN KAVRAMLARI
içerisinde yaşaması mümkün olup başka bir yere göçe muhtaç olmadığı yerdir” demişlerdir. Şehrin tanımı konusundaki bu ihtilâf sadece farklı âlimler arasına münhasır olmakla kalmaz; aksine, aynı imamın kendi tanımları arasında da görülür. İmam Ebû Yusuf’tan nakledilen farklı tanımlar bunun en açık örneğidir. Zira o, yukarıdaki tanımına muhâlif olarak şehri bir de şöyle tarif eder: “Şehirden maksat en büyük câmîsi Cuma ile mükellef olan halkı alamayacak kadar nüfusu büyük olan yerdir” İmam Ebû Yusuf’un şehirle ilgili bu tanımlarından birincisini İmam Kerhî, ikincisini de Selcî ile İbn Şüca’ tercih etmiştir. Hanefîlerce zâhir olan görüş ise, Selcî’nin tercihidir.2446
İmam Ebû Yusuf, şehrin civarı (şehir hükmünde) olan yerleşim birimlerinden maksadın, şehirde okunan ezanı duyabilecek mesafe olduğunu beyan etmiştir. Bunun dört yüz kulaçlık bir mesafe olduğu da söylenilmiştir. Dolayısıyla bu ölçüde şehre yakın olan yerleşim birimleri de şehir hükmünde kabul edilip daha uzak yerler şehrin dışında mütâlâa edilmiştir. Ebû Hanîfe’ye göre ise, bu yerler şehre ister yakın, ister uzak olsun, fark etmez.2447 Bu durumda, Ebû Hanîfe’ye göre sadece büyük şehir merkezlerinde oturanlar Cuma ile mükellef olurken, Ebû Yusuf ve ona tâbi olanlara göre şehir hükmünde sayılan yerlerde oturan ve şehirde okunan ezanı işitenler de Cuma ile mükellef sayılıyorlar.
Cumhûr-ı ülemâ’ya muhâlefet edilerek sadece Hanefîlerce ileri sürülen bu şartın tutarlı olup olmadığı, dayandığı delillerin hadis ve fıkıh usûlünün kaidelerine göre mûteber olup olmadığına bağlıdır. O halde burada yapılması gereken işlem Hanefîlerin bu konuda ileri sürdükleri delilleri usûl kaidelerine arzederek sahih mi zayıf mı olduklarını tesbit etmek olacaktır. Öyleyse, söz konusu delilleri hem hadis, hem de Hanefîlerce benimsenen fıkıh usûlü kaidelerine göre tetkik etmeye çalışalım:
1- Hanefîler şehir şartını ileri sürerken ilk olarak Peygamber’e (s.a.s.) isnad ettikleri “Toplayıcı şehirden başkasında Cuma namazı ve teşrik tekbiri yoktur” şeklindeki hadise dayanmışlardır. Hâlbuki bu söz, onların iddia ettikleri gibi Peygamber’in (s.a.s.) sözü olmayıp Hz. Ali’ye nisbet edilen ve sahih mi zayıf mı olduğu muhaddisler arasında tartışmalı olan mevkuf bir haberdir.
Nitekim İmam Tirmizî: “Köylerde Cuma kılınmaması hususunda Peygamber’den rivâyet olunan hiçbir hadis sahih değildir2448 diyerek bu sözün hadis olarak aslının olmadığını ifade etmiştir.
İmam Ahmed bin Hanbel; “Bu söz hadis değildir. Sadece Hz. Ali’nin kendi sözüdür. Ancak Hz. Ömer ona muhâlefet etmiştir”2449 demektedir.
Hâfız Zeylaî ise, Merğınânî’nin Hidâye’adlı eserinde geçen hadisleri tahkik için kaleme aldığı “Nasburrâye” adlı muhteşem eserinde bu haberden bahisle şöyle der: “Bu söz, merfû (Peygamber’e nisbet ediien bir haber) olarak gariptir. Biz bu sözü Hz. Ali’ye nisbet edilen mevkuf bir haber olarak bulduk. Onu,
2446] Serahsî, el-Mebsut, 2/23; Kâsânî, A.g.e, 1/259; Merğınânî, A. g. e, 1/82; Cezerî, A.g.e, 1/385; İbrahim el-Halebî, Mülteka'l-Ebhur, 1264, Amiretü’lbehiyye, taş baskı, s. 26
2447] Hâzin, Lübâbü't-Te'vîl, 6/263
2448] Beyhâkî, Sünen'ül-Kübrâ, Darulfikr, Beyrut, Tarihsiz, 3/179; Dârakutnî, Sünen, Darulfikr, Beyrut, tarihsiz, 2/8; Nevevî, el-Mecmu' Şerhu'l-Mühezzeb, Darulfikr, Beyrut, tarihsiz, 4/448; Azimâbâdî, et-Tahkikat, Pakistan, 1988, B. Sy. Yok, s. 33
2449] İbn Kudâme el-Makdîsî, Şerhu'l-Kebir, 2/175
CUM’A NAMAZI
- 543 -
Abdürrezzâk, Mûsânnef’inde rivâyet etmiştir.2450
İmam Beyhâkî: “Bu haberi Sevrî, Zebîd el-Eyâmî bih’den bu şekilde rivâyet etmiştir. Fakat bu söz sadece mevkuf olarak Hz. Ali’den rivâyet edilir. Peygamber’e (s.a.s.) gelince, köylerde Cuma kılınmaması hususunda ondan herhangi bir hadis rivâyet olunmamıştır2451 demektedir. Hâfız İbn Hacer ise; “Bu söz merfû (yani Peygamber’e isnad edilen bir söz) olarak sâbit değildir2452 demiştir.
Asrımız muhaddislerinden Nâsiruddin el-Albânî de “Bildiğim kadarıyla merfû bir haber olarak bu sözün aslı esâsı yoktur. Fakat Ebû Yusuf’un, “Kitâbü’I-Âsâr” adlı eserinde, Ebû Hanîfe kendisine Peygamber’den (s.a.s.), “Toplayıcı şehirden başkasında Cuma namazı ve teşrik tekbiri yoktur” buyurduğu haberinin ulaştığını iddia etmiştir, dedikten sonra bu haberi zikretmesi müstesna! Fakat bu bir yanılgıdan ibarettir. Nitekim Ebû Yusuf da, imamı olmasına rağmen “Ebû Hanîfe iddia etmiştir” sözü ile bu yanılgıya işaret etmiştir, demektir.2453
İmam Ebû Hanife hâriç, bu sözün hadis olduğunu iddia eden bir tek hadis imamına rastlamak veya hadis olarak onu herhangi bir kaynakta görmek mümkün değildir. Bu itibarla aslında hadis olmayan böyle bir haberle Kur’an’ın mutlak ve umûmî hükmünü sadece şehirlere tahsis etmek fıkıh usulünün kuralları ile telif edilemez.
Esasen böyle bir haberle Kur’ân-ı Kerîm’in mutlak ve umûmî olan bir hükmünü tahsis ederek köylerde Cuma kılınamayacağı iddiası, fıkhın genel kaidelerinden önce Hanefîlerin kendi usûllerine aykırıdır. Zira Hanefîler, Kur’an’ın mutlak ve umûmî hükmünü sübut ve delâlet yönünden kat’î, haber-i âhad’ı ise sübut bakımından zannî kabul ederler. Bu itibarla da, Cumhûr-ı ulemâya muhâlefet ederek böyle zannî olan bir şeyle, kat’î olan bir şeyin tahsis edilemeyeceği görüşünde şiddetle ısrar ederler. Onların usûlüne göre, Kur’ân’ın mutlak ve umûmî hükmü, ancak Kur’an’dan bir âyet yahut mütevâtir sünnet veyahut da meşhur bir haber gibi, aynı kuvvette başka bir delille tahsis edilebilir. Çünkü, onlara göre tahsis beyan değil; âmm’ın ifade ettiği hükmün bir kısmıyla ameli iptal etmektir. Daha açık bir ifadeyle Kur’ân’ın hükmünü neshetmektir.2454
Nitekim Hanefî imamlarının usûl kitapları bu kaide ile doludur. Meselâ, Hanefî ulemâsından İmam Serahsî, “Usûlüs-Serahsî” adlı meşhur eserinde bu hususla ilgili geniş açıklamalardan sonra şunları kaydeder: “Başlangıçta herhangi bir delille hususîliği sâbit olmayan âmm’ı (Kur’an’ın umûmî hükmünü), haber-i vâhid ve kıyas ile tahsis etmek câiz değildir.2455
Şemsüddin et-Taftazanî ise, “et-Telvîh ale’t-Tavzîh” adlı eserinde bu hususla ilgili olarak şöyle der: “Haber-i âhad ile Kur’ân nassı tahsis edilemez ve üzerine ziyâde yapılamaz. Haberi âhad Kur’ân ile çeliştiği zaman, reddedilir. Zira Kitap
2450] Hâfız Zeylaî, Nasbu'r-Râye li Ehâdisi'l-Hidâye, Darulhadis, Kahire, Tarihsiz, B. Sy. Yok, 2/195
2451] Beyhâkî, A.g.e. 3/179; Zeylaî, A.g.e. 2/195
2452] Dârakutnî, A.g.e. 2/8
2453] Nâsiruddin el-Albânî, Silsiletü'l-Ehâdis'id-Daîfe, 2/317 vd.; İmam Ebû Yusuf'un ifadesi için Bk. İmam Ebû Yusuf, Kitabü'1-Âsâr, s. 6O, Madde No: 297
2454] Bu konuda Bk. Şevkânî, İrşâdü'l-Fuhûl, s. 267-268; M. Ebû zehrâ, Usûlü'1-Fıkh, s. 159; Abdülkerim Zeydan, el-Vecîz fi Usûl'il-Fıkh, s. 318; Molla Hüsrev, Mir'âtü'1-UsûI fî Şerh-i Mirkâti'l-Vusûl, 1/353; Amidî, el-İhkâm fî Usûli'l-Ahkâm, 2/103
2455] Serahsî, Usul'üs-Serahsî, 1/133-142
- 544 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ondan önce gelir. Çünkü Kitab sübut bakımından kat’îdir ve nazmı mütevâtirdir. Metin ve senedinde şüphe yoktur. Haber-i âhad ise zannî olduğu için Kitab’ın dûn’unda (aşağısında)dır. Bu sebeple onunla Kur’an’ın tahsis edilmesi câiz değildir.2456 Azımâbâdî’nin beyanına göre Hanefîlere ait Nûr’ul-Envâr adlı kaynakta ise bu hususta şu ifadelere yer verilmiştir: “Nesih, umumiliğini ve mutlaklığını iptal edip aslını bırakmak sûretiyle hükümde meydana getirilen bir vasıftır. Bu ise, nassa ziyade yapmak gibidir. Çünkü nassa ziyade yapmak bizce bir nesihden ibarettir. Ve bize göre mütevâtir ve meşhur haberden başkasıyla nesih yapılması câiz değildir.2457
Azımâbâdî bu bilgileri naklettikten sonra şöyle der: “Hanefîlerce kabul edilen bu usûl kaidesine binâen nice merfû, sahih hadis reddedilip onlarla amel edilmemiştir. Bu usûl kaidelerine sımsıkı sarılmalarına rağmen Hanefî ulemâsı, Kur’an’ın metnine ziyâde yapmakta ve merfû âhad haber derecesinde bile olmayan Hz. Ali’nin mevkuf eseriyle Kur’ân’ı tahsis ederek onu, Kur’an’ın umûmî hükmünü nesheden bir delil saymaktadırlar. Zira, âyette Cuma namazının hükmü şehir, kasaba ve köyleri de içine alacak şekilde mutlaktır. Dolayısıyla onu şehirlere tahsis etmek ve köylerde câiz saymamak sûretiyle bu mutlak hükme ziyade yapmak, Kur’an’ın umûmî hükmünü neshetmektir. Bu ise Hanefılerin benimsedikleri usûle muhâliftir.2458
Hanefîlerin bu husustaki sert tavırlarına fürû’ ile ilgili kitaplarında bol bol rastlamak mümkündür. Nitekim İmam Kâsânî, “Bedâî” adlı eserinin Cuma namazı bahsinde, sahih sünnete dayanarak iki hutbe arasındaki oturuşu ve hutbede kıraati (Kur’ân’dan bir âyet okumayı) şart sayan İmam Şâfiî’yi eleştirirken, mezhebinin bu husustaki tavrını şöyle açıklar: “Allah Teâlâ Cuma namazını, Kur’ân okumak ve iki hutbe arasında oturmaktan bağımsız ve mutlak olarak emretmiştir. Dolayısıyla bunlar âhad haberle şart sayılamaz. Zira bu durumda âhad haber, Kur’ân’ın hükmünü neshetmiş olur. Hâlbuki âhad haberin Kur’ân’ı neshetmesi mümkün değildir. O, ancak Kur’ân’ı ikmal eder.2459 İmam Kâsânî, keşke aynı eleştiriyi kendi mezhebinin koyduğu şartlar için de yapıp “Allah, Cuma namazını devlet başkanı, şehir ya da köy ile kayıtlamaksızın mutlak olarak farz kılmıştır. O halde bu namazın mutlak olarak kayıtsız, şartsız kılınması gerekir” deme cesaretini gösterebilseydi o zaman, kendisinin çağlar ve mezhepler üstü bu tarafsız kararını alkışlayabilirdik. Ama ne var ki o bütün mukallit imamların yaptığını yaparak alışılagelen bir tarafgirlikle kendi mezhebini müdâfaa etme yolunu seçmiştir.
Hanefî’lerin koyduğu bu kaideyi kendileri için işlettiğimiz zaman İmam Şâfiî kadar, kendilerinin de haksız olduğunu, esas aldıkları kaideyi kendilerinin çiğnediklerini rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira kendileri de âhad haberlere dayanarak Cuma namazının sahih olabilmesi için devlet başkanı ve şehir gibi şartları ileri sürerek Kur’an’ın bu husustaki hükmünü neshetmişlerdir. Kaldı ki onlar ne şehir, ne de devlet başkanı şartını ileri sürerken İmam Şâfiî’nin dayandığı delil kadar sahih bir habere de dayanmıyorlar. Şâfiî’nin burada dayandığı deliller tevâtür derecesinde sahih iken Hanefîlerin devlet başkanı ve şehir şartını ileri sürerken
2456] Şemsüddin et-Taftazânî, et-Telvîh ale't-Tavzîh, 1/41 vd.
2457] Şemsü'l-Hak Azımâbâdî, et-Tahkîkâtü'1-uIâ fî farziyyeti Salâti'1-Cum’a fi'1-Gurâ, s. 35
2458] Azımâbâdî, A.g.e. s. 35
2459] Kâsânî, el-Bedâî, 1/263
CUM’A NAMAZI
- 545 -
dayandıkları deliller tamamen asılsız veya en azından kendi usûl kaidelerine tahammül edebilecek güçte değildir.
Şimdi, bir taraftan Peygamber’in (s.a.s.) sahihliği tartışmasız olan fiilî sünnetine dayanarak hutbede Kur’ân okunmasını ve iki hutbe arasında oturulmasını şart sayan İmam Şâfiî’ye karşı çıkıp onun bu ictihadını Kur’ân’ın umûmî hükmünü neshetme sayıp bunun câiz olamayacağını söyleyeceksiniz, diğer taraftan siz, hadis bile olmayan bir sözle yani, Hz. Ali’nin sahihliği tartışmalı mevkuf bir haberiyle Cumanın ancak şehirlerde kılanabileceğini şart koşacaksınız. Bundan daha büyük bir çelişki olabilir mi? Kaldı ki, Rasûlullah (s.a.s.) zamanında köylerde Cuma namazı kılındığı ve Peygamber’in (s.a.s.) bundan menetmediği sahih hadislerle sâbittir.
Nitekim Kâ’b b. Mâlik’ten rivâyete göre o, şöyle demiştir: “Babam gözlerini kaybettikten sonra onu gideceği yere ben götürüp getiriyordum. Cuma namazına götürdüğümde ne zaman Cuma ezanını işitse Ebû Ümâme Esad b. Zürâre için rahmet dilerdi... Babama; ‘babacağım her zaman Cuma ezanını işittiğinde Esad b. Zürâreye rahmet okuyorsun. Bunun sebebi nedir?’ dedim. Babam, ‘yavrucuğum! Çünkü Esad b. Zürâre “Nakîu’lhadamât” denilen Medine’nin bir kara taşlığında, Beyâda oğullarının köyünde, Hezmü’n-Nebît denilen semtte, Hz. Peygamber Medine’ye gelmeden önce bize ilk Cuma namazını kıldıran kişidir,’ cevabını verdi.2460
Beyhakî bu haberin hasen-sahîh olduğunu belirtirken, İbn Hibban ve Hâkim onun Müslim’in şartlarına göre sahih olduğunu söylemişlerdir. Kezâ, İbn’1-Kayyım el-Cevzî, senedinin kuvvetli olduğunu ifade etmiştir. İmam Nevevî ise, bu haberin, bu konuda ihticac edilecek en kuvvetli delil olduğunu beyan etmiştir.2461
Buhârî ve Ebû Dâvud’un İbn Abbas’dan (r.a.) rivâyetlerine göre o, şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s.)’in Medinedeki mescidinde kılınan Cumadan sonra (Medine hâricinde) kılınan ilk Cuma namazı, Bahreyn köylerinden bir köy olan Cuvâsâ’da kılanan Cuma namazıdır.2462
Hadisin râvîsi Osman İbn Ebî Şeybe, Cuvâsâ, Abdulkays’ın köylerinden bir köydür demiştir.2463 Buhârî şârihlerinden Kastalânî bu haberle ilgili olarak şunları kaydetmektedir: “Abdulkays, İslâm’a ilk giren Bahreyn kabilelerinden biridir. Cuvâsâ da, Bahreyn köylerinden bir köydür. Peygamber zamanında vahiy nâzil olup dururken, hiç kimsenin kendi re’yi ile bir dinî emri tesbit veya ref edemeyeceği bilindiğine göre, bu hadis, köylerde Cuma kılınacağına kuvvetli bir delil teşkil eder.2464 Kezâ İbn Hacer el-Askalânî de benzer açıklamalarda bulanarak “Abdullkays oğulları Cuma namazını ancak Peygamber’in (s.a.s.) emriyle kılıyorlardı. Zira vahiy nâzil olup dururken şer’î işlere yeltenmenin sahâbenin âdetinden ol2460]
İbn Hacer, Fethu'1-Bârî bi Şerhi Sahîh-i Buhârî, I. Baskı, 1986,. Kahire, 2/414; İbn Hacer, el-İsâbe fi temyiz'is-Sahâbe, Dar'ul-Kiitüb'il-İlmiyye, Beyrut, Tarihsiz, 1/32; es-Süheyli, er-Ravdu'1-Ünüf, Tab'ai Cedide, 1972, B. Yeri yok, 2/185; İbn Hişam, Siretü'n-Nebeviye, 1/280; Ebû Dâvud, Sünen-i Ebî Dâvud, 1/280; Dârakutnî, Sünen, 2/8; İbn Mâce, Sünen, 1/345
2461] İbn Hacer, Telhîs'ül-Habir, 4/516; Nevevî, el-Mecmu' Şerhu'1-Mühezzeb, 4/504; Hâkim, Müstedrek, I. Baskı, 1990, Beyrut, 1/417; Beyhâkî, Sünen'ül-Kübrâ, 3/176
2462] İbn Hacer, Fethu'1-Bârî bi Şerhi Sahîh-i Buhârî, 2/441; Ebû Dâvud, Sünen-i Ebî Dâvud, 1/280; Beyhâkî, Sünen'ül-Kübrâ, 3/176
2463] İbn Hacer, A.g.e, 2/442; Ebû Dâvud, A.g.e, 1/280
2464] Kastalânî, İrşâdü's-Sârî Şerhu Sahîh-i Buhârî, 2/167; İbn Hacer, A. g. e, 2/442
- 546 -
KUR’AN KAVRAMLARI
madığı bilinen bir şeydir. Şâyet köylerde Cuma namazı câiz olmasaydı, derhal bu hususta vahiy nâzil olurdu2465 demektedir.
Aslında Hanefîlerin köylerde Cuma kılınamayacağına dâir görüşlerini teyit etmek için delil olarak kullandıkları ve hakikatte aslı olmayan bu haberi çürütmek için ileri sürdüğümüz bu sahih hadisler kâfî olmakla beraber diğer şartlarda olduğu gibi bunda da ne kadar yanıldıklarını gösterecek daha pek çok sahih hadis gösterilebilir.
Bunların en çarpıcı ve en meşhur olanı şudur: İmam Beyhâkî’nin el-Ma’rife adlı eserinde İbn İshak ve Mûsâ b. Ukbe’den rivâyet ettiğine göre: “Peygamber (s.a.s.) Medine’ye hicreti esnasında Benî Amr b. Avf yurdundan hayvanına binip hareket ettiği zaman, Sâlim oğulları yurduna uğradığında -ki burası Medine ile Küba arasında bir köydür- oracıkta Cuma namazının vakti erişti. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) Sâlim oğulları arasında Cuma namazını kıldırdı ve bu onun Medine’ye geldiği zaman kıldırdığı ilk Cuma namazı oldu. Bu haberi İbn Sa’d, Tabâkât’ında, Vahidî tarikiyle muttasıl senedlerle rivâyet etmiştir.2466 Bu olay bütün İslâm tarihçilerinin ve siyer âlimlerinin ittifakla naklettikleri tevâtür derecesine ulaşan meşhur bir haberdir.
Şâyet Cuma namazı şehirlere mahsus olup köylerde kılınması câiz olmasaydı, yahut Rasûlullah (s.a.s.), Hanefî’lerin iddia ettikleri gibi, ‘Toplayıcı şehirden başkasında Cuma namazı ve teşrik tekbiri yoktur” diyecek olsaydı, bu şekilde hem kendisi köyde Cuma namazı kıldırır hem de hicretten önce köyde Cuma kılınmasına müsaade eder miydi? Eğer “bu olaydan sonra yasaklamış olabilir” denecek olursa, - ki böyle bir delil söz konusu delildir.- o zaman Bahreyn’e bağlı Cuvâsâ köyünde kılınan Cuma namazı ile Mekke ve Medine arasındaki suların başında Cuma kılan ahâlî’yi men etmemesine ne denilecek?
Şu halde Hanefîlerin delil olarak ileri sürdükleri yukarıdaki haber, hem muhaddiserin onu Peygamber (s.a.s.)’in ağzından çıkan bir söz olmaması gerekçesiyle reddetmeleri, hem de bizim sunduğumuz sahih hadislerin tamamına muhâlif olması sebebiyle bu konuda delil olacak güçte değildir. Hanefîlerin böyle bir hadisle amel ederek, Kur’an’ın mutlak ve umûmî olarak farz kıldığı Cuma namazını sadece şehir merkezlerine tahsis etmeleri kendi usûlleri açısından oldukça dikkat çekicidir. Zira onlar, yukarıda da belirtildiği gibi, Kur’ân’ın böyle bir hükmünü tahsis edecek hadisin mutlak sûrette mütevâtir veya meşhur olmasını şart koşarlar. Hâlbuki bu haber böyle bir vasıftan tamamen uzaktır.
2- Hanefîlerin bu hususta dayandıkları ikinci delilleri Hz. Ali’nin “Toplayıcı veya büyük bir şehirden başka yerde, ne Cuma namazı, ne teşrik tekbiri, ne Ramazan bayramı ve ne de Kurban bayramı namazı vardır!” sözüdür.
Bu sözü Abdürrezzâk ve İbn Ebî Şeybe Hz. Ali’den muhtelif senedlerle rivâyet etmişlerse de2467 Hz. Ali’ye nisbetle böyle bir sözün sahih olup olmadığı muhaddisler arasında tartışmalı bir şeydir. Özetle ifade etmek gerekirse, İbn Hacer ile İbn Hazm, Hz. Ali’nin sözü olarak bu haberi sahih sayarken, Ahmed bin Hanbel
2465] İbn Hacer, A.g.e, 2/442
2466] İbn Hacer, Telhîs'ül-Habir, 4/494
2467] Abdürrezzâk, Masannef, I. Baskı, 1987, Mektebetü'l-İslâmi, Beyrut, 3/167 vd; İbn Ebî Şeybe, Musannef, I. Baskı, 1989, Darulfikr, Beyrut, 2/10 vd.
CUM’A NAMAZI
- 547 -
ve daha birçok hadisçi zayıf kabul etmişlerdir.2468
Neticede bir sahâbî sözü olduğu ve bir önceki delilleri hakkında söylediklerimiz bunun için de aynen geçerli olacağından, burada bu sözün Hz. Ali’ye aidiyyetinin sahih olup olmadığı hususundaki ulemânın kanaatlerinin ayrı ayrı tafsilatına girmeyi lüzumsuz sayıyoruz. Diğer taraftan devlet başkanı şartını incelerken ayrıntılı biçimde îzah edeceğimiz gibi, üzerinde ittifak edilmeyen ve hakkında ihtilâf bulunan bir tek sahâbî sözü dinde hüccet sayılmamıştır.2469 Ancak Kur’ân ve sünnetin, hakkında hüküm beyan etmediği herhangi bir konuda, herhangi bir sahâbî bir görüş beyan eder, diğer sahâbîler de kendisine muhâlefet etmeksizin onun bu görüşüne iştirak ederlerse, bu müstesna. Zira bu durumda sahâbe icmâ’ı meydana gelmiş olacağından böyle bir sahâbî kavli dinde kesin olarak hüccet sayılır. Şüphesiz burada böyle bir durum söz konusu değildir. Çünkü bu konuda kesin olarak hem Kur’ân’m mutlak ve umûmî hükmü, hem de Peygamber’in (s.a.s.) kavlî, fiilî ve takrîrî sünneti bulunmaktadır. Bu durumda Hz. Ali’nin, sahih olup olmadığı tartışma konusu olan bu sözü, Kur’ân’ın mutlak ve umûmî hükmüne aykırı olup onu iptal ettiği gibi, yukarıdan beri nakledegeldiğimiz Peygamber’in (s.a.s.) kavlî, fiilî ve takrîrî sünnetlerine de aykırıdır. Böyle bir konumda Hz. Ali’nin bu sözüyle amel etmek, başkaları bir yana, Hanefîlerin kendi usûlüne göre de mümkün değildir. Ayrıca, Ahmed bin Hanbel’in de belirttiği gibi, başta Hz. Ömer olmak üzere Hz. Osman ve daha başka sahâbîlerin kendisine muhâlefet ettikleri sahih rivâyetlerle sâbittir. Bu itibarla bu haberin sıhhatine ilişkin uzun münakaşalarla meşgul olmak, hiçbir anlamı yokken boş yere meseleyi uzatmak olur. Ancak burada yapılması gereken bir şey varsa, o bu söze muhâlif olarak gelen sahâbî kavillerinin ortaya konmasıdır. Bunu ortaya koyduğumuz zaman, Hz. Ali’ye nisbet edilen bu sözün hiçbir dayanağının olmadığı kendiliğinden ortaya çıkmış olur.
Hz. Ali’nin bu sözüne muhâlif olarak sahih yollarla gelen sahâbî kavillerinden bazıları şunlardır:
a- Ebû Hüreyre (r.a.)’dan rivâyete göre şöyle demiştir. Biz Bahreyn’de iken kendisine burada Cuma kılıp kılamayacağımızı sormak üzere Hz. Ömer’e (r.a.) mektup yazmıştık. Bunun üzerine Ömer bize cevaben “Nerede olursanız olun, Cuma namazını kılın” diye yazdı.2470
b- Nâfî’den rivâyete göre şöyle demiştir: “Abdullah İbn Ömer (r.a.) Mekke ile Medine arasındaki suların kenarında oturan ahâlînin Cuma namazı kıldıklarını görürdü de onların bu hareketini yadırgamazdı.2471
İbnu’l Münzîr bu haberi el-Evsat’ında bu şekilde naklettikten sonra onu, Peygamber’e (s.a.s.) kadar uzanan bir senedle mevsul olarak da rivâyet etmiş ve bu bilgileri bize aktaran Hâfız İbn Hacer de herhangi bir itirazda bulunmayarak
2468] İbn Hazm, Muhallâ, Darulfikr, Beyrut, B. Sy. Yok, Tarihsiz, 553; İbn Hacer, ed-Dirûye, Darulma'rife, Beyrut, Tarihsiz, B. Sy. Yok, s. 131; Tahânevî, Îlâu's-Sünen, İdaretü'I-Kur'an ve'l-Ulûmi’l-İslâmiyye, Pakistan, Tarihsiz, B. Sy. Yok, 8/1; Zeylaî, Nasbu'r-Râye, 2/195; Nâsırudin el-Albânî, Silsiletü'l-Ehâdis'id-Daîfe, 2/317
2469] Vehbe Zühaylî, et-Tefsîr'ul-Münîr, 28/203
2470] İbn Ebî Şeybe, A.g.e, 2/11; Dârakutnî, A.g.e. 2/8; İbn Hacer, Fethu'l-Bârî bi Şerhi Sahîh-i Buhârî, 2/441; İbn Hacer, el-Metâlibü'l-Âliyye bi Zevaiti Mesânidi's-Semâniyye, Tah: Habibürrahman el-A'zami, Tarihsiz, B. Yeri ve Sy. Yok, 1/162
2471] Abdurrezzak, A.g.e. 3/170; İbn Hacer, A.g.e, 2/441-442
- 548 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendisini desteklemiştir.2472
c- Buhârî’nin kâtibi Leys b. Sa’d’dan rivâyete göre şöyle demiştir: “İçerisinde cemaat bulunan her şehir ve köy Cuma ile me’mur olurlar. Zira Mısır ve sahillerinde oturan ahâli, Ömer ve Osman (r.a.) zamanlarında, aralarında sahâbeden bir grup da olduğu halde Hz. Ömer ve Osman’ın emri ile buralarda Cuma namazı kılıyorlardı.2473
d- İbn Ebî Şeybe, sahih senedlerle Mâlik bin Enes’den (r.a.) şöyle dediğini rivâyet etmiştir: “Muhammed’in ashâbı, Mekke ile Medine arasındaki şu suların başında Cuma namazını kılıyorlardı.”2474
Bu rivâyetlerden de anlaşılacağı üzere, Hz. Ali’nin bu sözü, sadece Kur’an ve sünnetin mutlak olan hükmüne muhâlif olmakla kalmıyor, aynı zamanda sahih yollarla gelen sahâbî söz ve uygulamalarına da muhâlif bulunuyor. Bu da onun, Kur’an ve sünnetten hakkında kesin nas bulunmasa bile, böyle bir konuda kesin delil olamayacağını gösterir.
Meseleye bu çerçeveden baktığımız zaman Hz. Ali’den (r.a.) gelen bu sözün sahih olabileceği ihtimal dâhilinde değildir. Bu birçok hadisci tarafından da açıkça ifade edilmiştir. Ancak her şeye rağmen, Hz. Ali’den böyle bir söz sâdır olmuşsa, bunu, tamamen siyâsî hâkimiyeti sağlamak ve fitneye vâsıta olan yolu kapatmak için İslâm’ın ve müslümanların maslahatını gözeterek şahsî ictihadıyla söylemiş olabilir. Kur’an, sünnet ve sahâbî uygulamalarından müteşekkil şer’î naslar karşısında bu sözün başka îzâhını göremiyoruz. Çünkü Hz. Ali dönemi, iç savaşlar ve kardeş kavgaları sebebiyle siyâsî otoritenin ve merkezî idarenin tamamen zayıf düştüğü bir dönemdir. Hattâ o gün için tam bir otorite boşluğundan bile söz edilebilir. Daha önceleri de ifade ettiğimiz gibi, her zaman ve her asırda; özellikle basın ve yayın organlarının olmadığı o dönemde en mühim kamuoyu oluşturma merkezleri câmî’ler ve minberleriydi. Çünkü câmiler insanların rahatça bir araya geldikleri yerler olması münasebetiyle, tabiî olarak dinî, ilmî, siyâsî, sosyal, ahlâkî, askerî, kültürel ve kısaca müslümanları ilgilendiren bütün meselelerin dile getirildiği, diğer bir ifadeyle müslümanların gündemlerinin ele alındığı merkezler niteliği taşıyor; hatta bir tür medya görevini icrâ ediyordu. Özellikle Muâviye, câmîleri, minberleri ve hutbeleri siyâsî emellerine âlet ederek bu konuma getirmişti.
Mâlum olduğu üzere Muâviye Hz. Ali’ye karşı başkaldırdığı zaman, mücâdelesini ilk defa câmide ilân etmiş ve minbere çıkarak Hz. Osman’ın kanlı gömleği ile hanımı Nâile hatunun kesik parmaklarını câmideki halka teşhir ederek geniş bir halk kitlesini, Hz. Ali aleyhine burada iknâ etmişti. Daha açık bir ifadeyle, hilâfet makamını ele geçirebilmek için, minberleri ve hutbeleri siyâsi emellerine âlet etmiş, neticede zaferini bu makamı kullanarak kazanmış denilse mübâlağa sayılmaz. Ne yazık ki bu siyâset kendinden sonra da Emevi sülalesince aynen devam ettirilmiştir. Hatta Muâviye döneminden başlayarak Ömer b. Abdilazîz’in hilâfet makamına gelişine kadar minberler sırf Hz. Ali soyuna
2472] İbn Hacer, Telhîs'ul-Habir fî Tahrîc-i Rafî'il-Kebir, Darulfikr, Beyrut, tarihsiz, 4/494; Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, Dar'ul-Kitabil Arabi, Beyrut, 1971, 1. Baskı, 1/315
2473] İbn Hacer, A.g.e, 2/441-442; Ali Nâsıf, Câmiu'1-Usûl fî Ahâdîs'ir Rasûl, Mektebetü Pamuk, 3. baskı, 1962, İstanbul, 1/275
2474] İbn Ebî Şeybe, Musannef, 2/11 H. No: 1-2-3-4
CUM’A NAMAZI
- 549 -
küfredilen birer intikam kürsüleri haline getirilmiştir. Abbâsîler işbaşına gelince bu defa da minberler Emevîler aleyhine çalışacaktır. İşte hutbe siyâsî bir konuşmadır diyenler onun bu tezâhürlerine bakarak böyle düşünmüşlerdir.
Muhtemelen Hz. Ali câmîlerin ve minberlerin kamuoyu oluşturmadaki bu gücünü bizzat içinde yer alarak müşâhede etmiş ve muhâliflerinin buraları daha fazla kullanmalarına engel olmak için de bu yola başvurmuştur. Çünkü devletin valisinin minberleri kullanarak halifeye karşı ayaklandığı böyle bir vasatta merkezin kontrolünden uzak bulunan taşralarda kılınacak Cuma namazlarında halîfenin muhâlifleri, minberleri ele geçirerek onun aleyhinde kamuoyu oluşturmak için daha ziyade faâliyet imkânı bulabilirlerdi. Buna müsaade etmek ise İslâm birliğinin parçalanmasına seyirci kalmak demekti.
Şehir merkezlerine gelince, buralarda genellikle kendisine bağlı valiler bulunduğundan, oralarda böyle bir tehlike söz konusu değildi. Olsa bile kısa zamanda farkedilerek gerekli tedbirler alınabilirdi. Ama köyler öyle değildi. Günümüzde olduğu gibi hızlı bir telekomünikasyonun bulunmadığı bir devirde buraları kontrol etmek ve ânında haberdar olmak kolay olmazdı. Şâyet Hz. Ali’den böyle bir görüş sahih olarak sâdır olmuşsa bunun sebebini bu noktada aramak ve maslahata yönelik özel bir uygulama olarak görmek gerekir. Aksi halde Kur’an ve sünnetin bu husustaki apaçık naslarını herkesten daha iyi bilen Hz Ali’nin, onlara muhâlefet ederek böyle bir şeyi genel bir kaide olmak üzere söylemiş olması mümkün değildir. Sükûnetin ve siyâsî otoritenin temininde İslâm’ın ve müslümanların büyük bir maslahatı söz konusu olduğundan, fitneye vâsıta olan yolu kapatmak amacıyla, maslahat prensibinden hareket ederek böyle bir çareye başvurmuş olabilir. Ancak onun bu sözü ağızdan ağza nakledildikçe daha sonraki insanlar tarafından genel bir kaide gibi telakkî edilmiştir. Hâlbuki bu tamamen yanlıştır. Çünkü daha önce de belirtildiği gibi, Allah ve Rasûlünden başka hiçbir kimsenin dinî bir kural koyma ya da mevcut olan bir hükmü tamamen ilğâ etme yetkisi yoktur.
Hz. Ali’nin yaşadığı ve kendisini böyle bir karar almaya zorlayan bu siyasî sıkıntılar gösteriyor ki, câmiler ve minberler kimin elindeyse, siyâsî iktidar da onun elindedir! Nitekim her zaman da öyle olmuştur. İslâm beldelerini işgal eden “tâğûtî” güçler bunu çok iyi bildiklerinden, inançları açısından kapatmaları gerektiği halde aksine buraları açık, ama her zaman kendi ellerinde tutmayı; ezanları ninni, câmileri beşik olarak kullanmayı tercih etmişlerdir. Ne yazık ki hâlen de aynı maksatlarla kullanabilmektedirler. Câmileri ve cemaatleri İslâmî şuurluluk adına terkeden müslümanlar ellerine kına yaksınlar!
Bizim bu düşüncemizden Hz. Ali’ye nisbet edilen bu sözün sıhhatini kabul ettiğimiz gibi bir mânâ çıkarılmamalıdır. Zira biz böyle düşünmekle onun sıhhatini kabul etmiyor, sadece bir varsayımdan hareket ederek ihtimaller üzerinde duruyoruz. Yoksa bizim kanatimiz bu sözün asılsız olduğu noktasındadır. Zira İslâm dini evrensel bir dindir ve onun emirleri de bütün insanları kuşatacak şekilde cihanşümuldür. Böyle evrensel bir dinin ise, köylülere öğle namazı, şehirlilere Cuma namazı olmak üzere aynı vakitte iki ayrı namaz emretmesi düşünülemez. Sonra Hz. Ali’nin bu ifadesinde sadece Cuma namazından bahsedilmekle kalmıyor, aynı zamanda Bayram namazları ve teşrik tekbirlerinden de bahsediliyor. Bayramlar, oruç tutarak, kurban keserek kulluk görevini yerine
- 550 -
KUR’AN KAVRAMLARI
getiren müslümanların Rableri katındaki mükâfata ulaşma arzusuyla, senede iki kez neşe ile kaynaşmaları, kardeşlik, sevgi, yardımlaşma, ziyaretleşme ve sayamayacağımız kadar nice faydaları temine vesile olmak üzere tesis edilen önemli günlerdir. Şimdi köylüler bu mutlu günlerden mahrum mu edilmiştir İslâm’da? Farzedelim ki, bayramlar ve Cuma namazları topluca ifa edileceği için şehirlere tahsis edildi. Peki ya teşrik tekbirleri ve kurban kesme? Köylüler bundan niye muaf olacaklar? Bunların köyle, şehirle ne alâkası var? Köylüler kurban kesecek, ama bayram namazı kılamayacak! Kurban kesecek ama teşrik tekbirlerini getirmeyecek! Olur mu böyle bir şey? Böyle bir şeyi anlamak mümkün değildir. Ne Peygamber’in (s.a.s.) böyle bir şeyi emretmiş olması, ne de Hz. Ali’nin ondan duyarak bunu ilan etmesi mümkün değildir. Burada iki ihtimal akla geliyor: Ya bu söz asılsızdır, ya da Hz. Ali tarafından yukarıda izah ettiğimiz gibi belli maksatlarla köylerde Cuma ve bayram namazlarının kılınmasına sınır konmuştur. Son tahlilde bizim kanaatimizce birinci ihtimal doğrudur. Zira bu konuda sadece mücerred bir iddia var. Gerek Hz. Ali dönemi, gerekse diğer zamanlar için köylerde Cuma ve bayram namazları kılınmazdı diye ne zayıf, ne de kuvvetli bir rivâyete rastlamak mümkün değildir. Bu da bu iddianın mesnetsiz olduğunun diğer bir boyutudur.
3- Hanefîlerin üçüncü delilleri; “Peygamber (s.a.s.) Cuma namazını sadece Medine’de kılardı. Medine çevresinde Cuma kıldığına dâir bir rivâyet yoktur” şeklindeki iddiadır. Bu iddianın fıkıh usûlü açısından tutarlı bir tarafı yoktur. Zira Rasûlullah’ın (s.a.s.) bir işi yapmamasından o işin câiz olmadığı anlamının çıkarılamayacağı herkesçe bilinen bir şeydir. Bir amelin câiz olup olmadığını tesbit ederken “Rasûlullah (s.a.s.) bu işi yaptı mı, yapmadı mı?” diye sorulmaz. Aksine “bunu yasakladı mı, yasaklamadı mı?” diye sorulur. Çünkü Rasûlullah’ın (s.a.s.) yaptığı her şey farz olmadığı gibi, yapmadığı herşey de haram değildir. Rasûlullah (s.a.s.) şâyet bir şeyi yapmamışsa, mutlaka haram olduğu için değil, belki o işi gerektirecek bir durum vâki olmamıştır. Ancak bir işi yapmayıp yapılmamasını da emretmişse, o zaman başka. Bu durumda o işi yapmak haram olur. Meselâ, Rasûlullah (s.a.s.) ömründe karpuz yememiş olabilir. Bu durumda karpuz yemek müslümanlara haram mı olacak? Asla! Ama kendisi karpuz yemez ve müslümanlara da yemelerini yasaklarsa, bu müstesnâ. Cuma namazı da böyledir. Şâyet kendisi köylerde kılmayıp müslümanlara da kılmalarını yasaklamış olsaydı, o zaman Hanefî’lerin bu görüşüne katılabilirdik. Hâlbuki yukarıda naklettiğimiz gibi Rasûlullah’ın (s.a.s.) köyde Cuma kıldığı ve Mekke ile Medine arasındaki suların başında Cuma kılanları gördüğü halde men etmediği, Esad b. Zürâre’nin Hezmünnebît’te Cuma kıldırmasına ve Cuvâsâ’da Cuma kılanlara herhangi bir ikazda bulunmadığı sahih rivâyetlerle sâbittir. Her ne kadar hanefîler Cuvâsâ’yı -kabulü mümkün olamayacak şekilde- şehir diye te’vîl etseler de, Peygamber’in (s.a.s.) Cuma namazı kıldığı Rânûna vadisindeki Sâlim b. Avf oğulları köyünü sanırız te’vîl edemezler. Zaten edememişler de. Bütün bunlar gösteriyor ki, iddia edilenin aksine Rasûlullah (s.a.s.), Sâlim b. Avf oğulları köyünde hicret esnasında Cuma kılmış ve köylerde kılanları da gördüğü halde bundan men etmemiştir. Hatta Abdürrezzak’ın İbn Cüreyc’ten rivâyetine göre; Rasûlullah (s.a.s.) sefer halinde iken dahi ashâbına Cuma namazı kıldırmış ve yayına dayanarak onlara hutbe irad etmiştir.2475 O halde Hanefîlerin bu iddiaları da öncekiler gibi asılsız çıkıyor.
2475] Abdürrezzak, Musannef, 3/169 Hadis no: 5182
CUM’A NAMAZI
- 551 -
4- Hanefîlerin dördüncü delilleri şudur: “Sahâbe fethettikleri ülkelerde şehir merkezlerinden başka yerde câmî ve minberler inşâ etmezlerdi. Bu husus, onların Cuma namazı için şehrin şart olduğuna dâir icmâ ettiklerini gösterir.” Bu iddiayı hemen hemen bütün Hanefî âlimlerinin eserlerinde görmek insanı gerçekten hayrete düşürüyor. Ve “taassub insanı bu hâle mi getirir, icmâ denilen şey, bu kadar basit, bu kadar ucuz mu?” demeden edemiyor insan!
Zira bir konuda icmâ’dan söz edebilmek için aynı asırda yaşayan âlimlerin o konuda hiç bir muhâlefetinin bulunmaması gerekiyor. Bu ise son derece zor bir şeydir. Hâlbuki köylerde kılınacağına dâir hem sözlü hem de fiilî olarak birçok sahâbînin muhâlefeti (görüşü) vardır. O halde bu nasıl sahâbe icmâ’ı, anlamak mümkün değil. Sahâbenin, fethettikleri ülkelerde nüfûsun yoğunluğunu dikkate alarak câmîleri bu ülkelerin belli başlı merkezlerinde inşâ etmelerinden ve bu işi zamanın akışı içinde normal seyrine bırakmalarından daha tabiî ne olabilirdi? Ülkenin bütün köylerine câmî inşa etmekle uğraşacak değillerdi ya! Sonra şehre câmî yapmakla köylerde Cuma kılınamayacağına dâir icmâ etmek arasında nasıl bir münasebet kurulabiliyor? Câmîler sadece Cuma kılmak için yapılmadığına ve beş vakit namaz için de buna ihtiyaç olduğuna göre, o zaman sahâbenin köylerde beş vakit namaz kılınamayacağına icmâ ettikleri sonucu mu çıkarılacaktır? Bu mantıkla hareket edilecek olursa, cevap tabiî olarak “evet” olacaktır! Hâlbuki akıl ve şeriat buna hayır diyor. Şu halde böyle bir icmâ iddiası son derece komik değil midir? Kaldı ki Hz. Ömer, Hz. Osman, Abdullah İbn Ömer, Enes b. Mâlik (r.a.) ve hepsinden önce Rasûlullah (s.a.s.) buna muhâlif amellerde bulunmuşlardır. Hakkında, aynı asırda yaşayan âlimlerin muhâlefet ettiği bilinen bir konuda icmâ’dan asla söz edilemez. Hattâ hakkında herhangi bir âlimin muhâlefetinin bulunup bulunmadığı bilinmeyen hususlarda bile icmâdan söz edilmesi tartışılan bir konudur.
Nitekim icmâ’ın dinde delil oluşunu en ziyade savunan İmam Şâfiî ve İmam Ahmed bin Hanbel bu gibi durumlarda icmâ’dan söz edilmesine şiddetle karşı çıkmışlar ve bu nevî icmâ’ iddiasında bulunanları yalancı saymışlardır. İmam Şâfii bu hususla ilgili olarak: “Hakkında herhangi bir ihtilâfın bulunup bulunmadığı bilinmeyen bir şey icmâ’ değildir” demiştir. Ahmed bin Hanbel ise: “Bir kimsenin hakkında icmâ’ edildiğini söylediği şey yalandan ibarettir. Ve her kim de böyle bir icmâ’ iddiasında bulunursa o kimse yalancıdır. Ne biliyor, belki insanlar ihtilâf etmişlerdir de bu ihtilâf kendisine ulaşmamıştır? Dolayısıyla bu kimse, insanların bu konuda ihtilâf edip etmediklerini bilmiyoruz, desin” demiştir.2476 Hakkında muhâlefet bulunup bulunmadığı bilinmeyen konular böyle olunca hakkında açıkça muhâlif ameller ve görüşler bulunan böyle bir konuda icmâ’dan nasıl söz edilebilir? Sonra bütün bu hususlar bir yana, hakkında kat’î nas olan konuların dışında icmâ’ın vukuu bile tartışılan bir konudur. Bu da gösteriyor ki, Hanefîlerin bu iddiaları da ötekiler kadar tutarsız görünüyor.
5- Beşinci delilleri şudur: “Cuma namazı İslâm’ın en büyük şiârındandır. Bu ise ancak şehirlerde izhar edilebilir.” Bu da üzerinde fazla durmayı gerektirmeyen mesnetsiz bir iddiadır. Zira bunu haklı çıkaracak herhangi bir şer’î nas mevcut değildir. Aksine yukarıda aktardığımız naklî deliller, bu şiarın pekâlâ köylerde de
2476] İbn Kayyım el-Cevziyye, İ'lâmü'l-Muvakkıîn, II. Baskı, Beyrut, 1977, Tah: M. M. Abdulhamid, 1/30
- 552 -
KUR’AN KAVRAMLARI
izhar edilebileceğini, daha doğrusu izhar edildiğini isbat ediyor. Eğer bu İslâmî şiar köylerde izhar edilemeyecek olsaydı, hem Rasûlullah (s.a.s.) köyde (Sâlim oğulları arasında) Cuma namazı kıldırmaz, hem de kendi zamanında Cuvâsâ ve daha başka köylerde kılan sahâbîlerine müsaade etmezdi.
Sonuç olarak: Hanefîler bu hususta hem Kur’an ve sünnet naslarını hem de kendi usûl kaidelerini çiğnemek gibi büyük bir çelişki içine düşmüşlerdir. Zira tekrar tekrar ifade ettiğimiz gibi Kur’an’ın Cuma namazı konusundaki emri mutlak ve umûmîdir. Kur’an’ın bu emrini sadece şehirlere tahsis etmek için kuvvetli bir delil ve mâkul bir sebep gerekir. Hanefîlerin usûlüne göre ise Kur’an’ın böyle bir hükmünü tahsis etmek için ya Kur’an’dan bir âyet ya da mütevâtir veya meşhur sünnet gibi, aynı kuvvette bir delil gerekir. Zannî olan bir şeyle kat’î olan bir şey tahsis edilemez. Hâlbuki burada ne kuvvetli bir delil, ne mâkul bir sebep ve ne de hanefîlerin kendi usûllerinin ağırlığına tahammül edecek güçte meşhur veya mütevâtir bir hadis mevcuttur. İleri sürdükleri delillerin meşhur veya mütevâtir olmaması bir yana, hiçbirisi tartışmasız olarak sahih bile değildir. Dolayısıyla böyle delilden hareketle Cuma namazının ancak şehirlerde kılınabileceğini savunmak apaçık bir çelişkidir. Bu sebeple olsa gerekki, bu görüş Hanefîler tarafından bile hiç bir asırda uygulanma imkânı bulamamıştır.
Cumhûr-ı Fukahânın Bu Husustaki Görüşleri
Diğer mezhep imamlarına gelince, başta da ifade ettiğimiz gibi İmam Mâlik, İmam Şâfiî ve İmam Ahmed bin Hanbel’e göre hür, âkıl, baliğ, yaz-kış göç etmeyen ve binaları toplu halde bulunan mukîm insanların meskûn olduğu bütün yerleşim birimlerinde Cuma namazı kılınabilir. Buraların köy veya şehir olması arasında fark yoktur. Ancak dayandığı delilleri ve tutarlı olup olmadıklarını daha önce cemaat meselesinde izah ettiğimiz gibi, İmam Mâlik, Cuma namazının köy veya şehirde kılınabilmesi için kendisinden bu hususta gelen farklı rivâyetlerle beraber en az on iki kişi bulunması şartını arar. Ona göre bu şart bulunduğu takdirde köyde de şehirde de Cuma namazı kılınabilir.
İmam Şâfiî ile İmam Ahmed bin Hanbel ise, İmam Mâlik’ten farklı olarak mükellef olan kırk erkeğin bulunması şartını koşmuşlardır. Bu iki imama göre yukarıdaki şartları hâiz bulunan 40 kişinin bulunduğu her mekânda -burası köy olsun şehir olsun farketmez- Cuma namazı kılmak zorunludur. Kezâ bu iki imamın delillerini ve tutarlı olup olmadıklarını da cemaat meselesinde ele alıdığımız için ayrıca burada tartışmasına girmiyoruz. Şu halde adet meselesinde aralarında farklılık olmasına rağmen bu üç imam, köylerde mezkûr şartlarla Cuma kılınacağı konusunda aynı görüşte birleşiyorlar.
Şâmil İslâm Ansiklopedisinin şehirle ilgili maddesinde görüldüğü gibi, bazı kaynaklar İmam Kasânî’nin “Bedâyîu’s-Sanâyî” adlı eserinden nakilde bulunarak İmam Şâfiî “bu konuda nüfus kriterini esas almıştır” demek sûretiyle onun da Hanefîler gibi şehir şartını aradığı imajını verirlerse de bu tamamen yanlıştır. Zira bu kaynakların referans gösterdikleri İmam Kâsânî, İmam Şâfiî’nin şehir şartını aradığı ve bu konuda nüfus kriterini esas aldığını söylemiyor; iddia edilenin tam tersine şöyle diyor: “İmam Şâfiî, şehir, Cumanın vucûbu ve edâsının sıhhati için şart değildir. Dolayısıyla içerisinde hür ve yaz-kış göç etmeksizin mukîm olan kırk kişinin meskûn olduğu her bir köy halkına Cuma namazı vâciptir ve bu nevî köylerin hepsinde Cuma namazı kılınır” demekte ve bu hususta İbn Abbas (r.a.)’tan
CUM’A NAMAZI
- 553 -
rivâyet edilen şu hadisi delil getirmektedir: İbn Abbas demiştir ki; “Rasûlullah (s.a.s.)’in Medine’deki mescidinde kılınan Cumadan sonra (Medine hâricinde) kılınan ilk Cuma namazı Bahreyn köylerinden bir köy olan Cuvâsâ’da kılanan Cuma namazıdır.2477
Köylerde Cuma kılınacağı görüşünü müdafaa eden cumhurun dayandığı deliller aşağı yukarı baştan beri bizim sunduğumuz delillerden ibarettir. Bununla beraber hepsini bir arada sunmak gerekirse bu delilleri şöyle sıralamak mümkündür:
1- Hanefîlerin de kabul etlikleri şekilde Cuma namazının farz olduğunu ifade eden âyet-i kerîmedeki “Allah’ı zikre gidin” emri mutlak ve umûmîdir. (Cumhura göre) Kur’ân’m mutlak ve umûmî bir hükmü ancak Kur’an veya sahih bir hadisle tahsis edilebilir. Hâlbuki şehirden başkasında Cuma kılınamayacağına dâir herhangi bir sahih hadis mevcut değildir. Sadece zayıf sayılan tek bir sahâbî sözüyle tahsis edilmesi mümkün değildir.
2- İbn Abbas’tan rivâyet edildiğine göre şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s.)’in Medinedeki mescidinde kılınan Cumadan sonra (Medine hâricinde) kılınan ilk Cuma namazı, Bahreyn köylerinden bir köy olan Cuvâsâ’da kılanan Cuma namazıdır.”
Hanefîler bu hadisi te’vîl ederek “Cuvâsâ şehirdir. Râvînin ona köy adını vererek rivâyet etmesi, şehir olmasına engel değildir. Çünkü Allah Teâlâ Kur’ân’da Mekke’den Ümü’1-Kurâ diye bahsediyor2478 demişlerdir. Hanefîlerin bu te’vili de maalesef diğerleri kadar tutarsız görünüyor. Zira bu köye şehir adını onlardan başkası vermemekte ve böyle bir te’vile başvurmamaktadır. Burası, bütün hadis kaynaklarında köy olarak geçmekte ve bütün hadis otoriteleri tarafından böyle kabul edilmektedir. Bunu te’vîl yoluyla şehir yapmaya çalışmak son derece garip bir zorlamadır. Bu hususta ellerinde herhangi bir delil mevut değildir. Allahu Teâlâ’nın Mekke’den Ümmü’l-Kurâ diye bahsetmesi Mekke’den köy olarak bahsettiği anlamına gelmez. Aksine köylerin kendisine bağlı olması mânâsına Ümmü’l-Kurâ denilmiştir. Zira köyler tabiî olarak şehire bağlıdır Bilhassa eskiden beri Kâbe bulunduğu için köylerin Mekke’ye bağlılığı başka bir özellik arzeder. Elbette şehirler mecazî anlamda her zaman köylerin anası sayılır. Dolayısıyla bu âyette Cuvâsâ’nın şehir olduğuna dâir delil söz konusu olamaz.
3- Kâ’b b. Mâlik’ten rivâyete göre Esad b. Zürâre Medine’ye iki mil mesafede bulunan Benî Beyâda köyünde, Hezmün nebît denilen semtte Cuma namazı kıldırmış ve buna devam etmiştir. Ne Peygamber (s.a.s.) ve ne de Sahâbeden buna karşı çıkan kimse olmamıştır.
4- Beyhâkî, Vahidî, İbn Sa’d ve daha pek çok kimselerin rivâyet ettikleri gibi, Peygamber (s.a.s.) Mekke’den Medine’ye hicret ettiği esnada Küba ile Medine arasında bir köy olan Sâlim oğulları yurdunda Cuma namazı kıldırmıştır. Burası şehir merkezi olmayıp küçük bir köydür. Şâyet Cuma namazı şehirlere mahsus olsaydı Rasûlullah’ın (s.a.s.) burada kılmaması, başka yerlerde kılanlara engel olması ve bunu açıklaması gerekirdi. Hâlbuki böyle bir şey sahih olarak gelmemiştir.
2477] Kâsânî, Bedâyî'us-Sanâyî fî Tertîb'iş-Şerâyî', 1/259
2478] Serahsî, el-Mebsut, 2/23
- 554 -
KUR’AN KAVRAMLARI
5- Hz. Ömer (r.a.) kendisine Cuma namazını nerede kılacaklarını soran Ebû Hüreyre ve beraberindekilere “Her nerede olursanız olun, Cuma namazını kılın” diye yazmıştır. “Her nerede olursanız olun” ifadesi köyleri de şehirleri de içine alan umûmî bir ifadedir. Şâyet köylerde Cuma câiz olmasaydı Hz. Ömer bu hususu ayırarak cevap verirdi.
6- Sahih olarak gelen haberlerde Hz. Ömer ve Osman zamanlarında bu ikisinin emirleriyle Mısır sahillerinde oturan köylüler Cuma namazlarını kılıyorlardı.
7- Abdürrezzak’ın sahih bir senetle rivâyet ettiğine göre Abdulah b. Ömer (r.a.) Mekke ile Medine arasındaki suların kenarında oturan köylülerin Cuma kıldıklarını görürdü de onları bundan dolayı ayıplamazdi. Şâyet bu câiz olmasaydı Hz. Ömer ile Osman bunu emretmez, kezâ Abdullah b. Ömer de buna mânî olurdu.
8- Hanefî’ler, Cuma namazı için hem şehir merkezi olma şartını ileri sürüyorlar, hem de Cumanın en az iki veya üç kişiyle kılınabileceğini söylüyorlar. Bu ise apaçık bir çelişkidir. Hem şehir olacak hem de iki üç kişilik bir cemaat! Bu olacak şey mi? Ya şehir şartı olmamalı ya da cemaatin asgarî miktarı şehrin büyüklüğü ile orantılı olmalı değil mi? Zira iki cemaati olan değil bir şehir merkezi, bir mezra bile düşünülemez. Bu iki şart birbirini açıkça nakzediyor.
Netice olarak Hanefîlerin ortaya koydukları şehir şartının ne aklî, ne de naklî olarak tutarlı bir delili vardır. Kur’an, sünnet ve sahâbî uygulamaları ile cumhûr-ı ulemânın görüşleri bu ibâdetin kayıtsız şartsız imkân bulunan her yerde edâ edilebileceğini göstermektedir. Zâten bütün İslâm dünyasındaki uygulamalar da hanefîlerin aksine böyle söyler. İbn Hacer: “Sahâbe ihtilâfa düştüğü zaman Peygamberden gelen merfû hadise müracaat edilmesi vâciptir”2479 derken mutlak bir hakikati ifade etmiştir.
5- Bir Beldede Birden Fazla Yerde Cuma Namazı
Cuma namazı ile ilgili olarak mezhep imamları tarafından üzerinde ihtilâf edilen konulardan biri de bir belde içerisinde birden fazla yerde Cuma namazının kılınıp kılınamayacağı meselesidir. Kimi mezheb imamı bir beldede birden fazla yerde Cuma namazının kayıtsız şartsız kılınabileceği görüşünü savunurken, kimisi de bunun hiç bir halde mümkün olamayacağı görüşünü ileri sürmüştür. Bazıları da bir şehirde Cuma ile mükellef olan insanların hepsini bir câmîde istihdam etmenin pratikte her zaman mümkün olamayacağı için zarûret halini dikkate alarak zarûret halinde câiz, zarûret hali dışında câiz olamayacağı görüşünü kabul ederek iki zıt kutup arasında orta yolu bulmaya çalışmıştır. Şimdi sırasıyla mezheplerin bu husustaki görüşlerini, dayandıkları delilleri ve görüşlerinde ne kadar isâbetli olduklarını görmeye çalışalım:
a) Hanefî Müctehidleri ve Görüşleri
Bir şehirde birden fazla yerde Cuma kılınıp kılınamayacağı hususunda en isâbetli görüş hanefî müctehidlerine aittir. Bununla beraber hanefî müctehidleri bu hususta kendi aralarında ihtilâfa düşmüşlerdir. Mezhebin kurucusu olan İmam Ebû Hanîfe’den bu hususta iki ayrı görüş rivâyet edilmektedir. Bir rivâyete
2479] İbn Hacer, A.g.e. 2/442
CUM’A NAMAZI
- 555 -
göre İmam Ebû Hanîfe bir şehirde yalnız bir yerde Cuma kılınır demiştir.2480 Ancak bu görüşün İmam Ebû Hanîfe’ye nisbeti zayıftır. İmam Muhammed’den gelen sahih bir rivâyete göre ise, Ebû Hanîfe “İki veya üç yerde veyahut bundan daha fazla yerde Cuma kılınması câizdir.” demiştir.2481
Aynı şekilde İmam Ebû Yusuf’tan da bu hususta birbirine muhâlif iki ayrı görüş nakledilmiştir. Bir rivâyete göre o: “Bir şehirde birden fazla câmide Cuma kılınması câiz değildir. Ancak Cuma namazının kılındığı iki yer arasında Dicle ve benzeri gibi büyük bir nehir bulunursa, o müstesnâ. Bu durumda söz konusu yerler iki ayrı belde mesabesinde olmuş olur.” demiştir. Diğer bir rivâyete göre ise: “Şehir büyük olursa, iki ayrı yerde Cuma kılınması câiz, fakat üç yerde kılınması câiz değildir”2482 demiştir. Bugün bir şehrin nüfusunun Ebû Yusuf’un yaşadığı dönemdeki İslâm devletinin nüfusuna yaklaştığını, hatta daha fazla olabildiğini düşünürsek onun bu görüşlerinin ne derece çağlar üstü ve ne derece sahih bir görüş olduğu ortaya çıkar. On milyonluk yahut daha fazla nüfusa sahip olan bir şehrin halkını bir yerde toplamak pratik olarak ne derece mümkün olabilir? Bu mümkün olsa bile kendisini destekleyen ne Kur’ân ne sünnet ne icmâ ne kıyas ve ne de bir sahâbî kavlinden ibaret, herhangi bir delil mevcuttur. Sonra iki yerde mümkün olan şey, üçüncü bir yerde neden mümkün olmuyor? Bilhassa bunu anlamak mümkün değildir. “Kur’an’ın mutlak olarak farz kıldığı bir namaz mutlak olarak kayıtsız ve şartsız kılınır” diyen de kendi mezhebi değil midir?
İmam Muhammed’e gelince, ona göre kayıtsız şartsız bir beldede birden fazla yerde Cuma kılınması câizdir. Hanefîlerin önde gelen imamlarından el-Kerhî “İmam Muhammed’e göre insanların iki veya daha fazla yerde Cuma kılmalarında bir sakınca yoktur. O bu şekilde söylerdi2483 demiştir.
Hanefîler arasında mesele ihtilâflı gibi görünse de müftâ bih olan görüş İmam Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed’in görüşüdür. Nitekim Hanefî müctehidlerinden İbn Hümam, Mezhebinin bu husustaki görüşünü naklettikten sonra özetle şöyle der: “Ebû Hanîfe mezhebinde mûteber olan ictihad, Cuma namazının bir şehirde birden fazla yerde kılınabileceğidir. Biz de bu görüşü tercih ediyoruz. Çünkü Cuma namazı ancak şehirde kılınır sözü, şehirde bir yerde diye kayıtlanmamıştır. Câmi şehirde olunca, her câmi şehirde olur. Bilhassa şehir büyük olunca, bütün cemaati bir câmide toplamakta büyük bir meşakkat ve güçlük vardır”.2484
Hanefîler, şehir ve devlet başkanı gibi şartlarda hakka isâbet edememelerine rağmen, burada en isâbetli karar alan mezheb durumundadır. Zira Kur’an ve sünnette Cuma namazının bir şehirde sadece bir câmide kılınıp başka câmilerde kılınamayacağına dâir hiç bir delil söz konusu değildir. Aksine kıyas da bunun câiz olacağını gösterir. Zira başka namazlar cemaat halinde birden fazla yerde kılınınca cemaat ve hutbe dışında onlardan bir farkı olmayan bu namazın da kılınması için hiç bir mâni olmaması gerekir. Günümüzde nüfusu on milyonu aşan ve gelecekte daha da aratacak olan bir şehrin nüfusunu bir câmide toplamak pratik
2480] Hayreddin Karaman, İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri 1/28
2481] Kâsânî, Bedâyî'us-Sanâyî fî Tertîb'iş-Şerâyî', 1/261
2482] Kâsânî, A.g.e., 1/260-261
2483] Kâsânî, A.g.e., 1/260
2484] İbn Hümam, Fethu'l-Kadîr, 1/411; İbn Âbidin, Haşiyetü Redd'il Muhtar, Kahraman Yay. İstanbul, 1984, 2/144-145
- 556 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olarak mümkün değildir. Mümkün olsa bile, bunun meşakkatten hâli kalmayacağı âşikârdır. Meşakkat ise kolaylaştırmayı gerekli kılar. Nitekim bütün ulemânın kabul ettiği fıkıh kaidesi de bunu âmirdir. “Meşakkat teysîri celbeder”.2485 Yani meşakkat, kolaylaştırma sebebi olur. “Bir iş dîk oldukça müttesî’ olur”.2486 Yani bir iş daraldıkça genişlik göstermek, bir şeyde meşakkat görüldüğünde ruhsat ve vüs’at (genişlik) göstermek gerekir.
Şu halde Hanefîlerin, Cumanın neden bir yerleşim merkezinde, bir imam arkasında bir tek cemaat oluşturmaları gerektiğine dâir ictihadlarının isâbeti daha iyi anlaşılmaktadır2487 diyenlerin, bu konuda ne kadar isâbetsiz oldukları anlaşılmış oluyor.
b- Şâfiîler ve Mâlikîler
Bir şehirde birden fazla mescidde Cuma kılınamayacağı görüşünün en rijid savunucuları İmam Mâlik ve İmam Şâfiî olmuştur. İmam Mâlik’e nisbet edilen ve aslında talebesinin rivâyeti olan el-Müdevvene’de İmam Mâlik’ten bu hususta herhangi bir rivâyete rastlayamadık. Ancak çeşitli kaynaklar İmam Mâlik’in bir şehirde ayrı ayrı yerlerde Cuma kılınması görüşünü kesin olarak reddettiğini ifade etmektedirler. İbn Hazm “el-Muhallâ” adlı eserinde bu husustan bahsederek şu nefis açıklamayı kaydediyor: “İmam Mâlik bir şehirde iki ayrı yerde Cuma kılınması görüşünü kesin olarak reddetmiştir. İmam Mâlik’e mensup olan kimselerin iki câmi arasındaki mesafenin üç milden az olmaması kaydını getirdiklerini gördük. Bu, tuhafın da tuhafıdır. Böyle bir kaydın nereden geldiğini bilemiyoruz. Aynı şekilde bunun, akıl sahibinin aklına, onu din edecek şekilde nasıl girdiğini de bilmiyoruz. Tefrikadan Allah’a sığınırız. Allah Teâlâ: “Ey İman edenler! Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman hemen Allah’ı zikre gidiniz” buyuruyor. Bir yerde, iki yerde yahut daha azında veya daha çoğunda, buyurmuyor Hâlbuki Rabb’in unutmuş değildir.”2488
Bununla beraber İmam Mâlik bir beldede, belde halkının tamamının bir câmide toplanmasından bir fitne ve fesadın çıkmasından korkulacak şekilde iki taraf arasında düşmanlık bulunursa, bu durumda, iki ayrı câmide Cuma kılınabileceğini iddia etmiştir. Görünen o ki, İmam, bu hususta zarûretlere itibar etmiş oluyor.
İmam Şâfiî ise, Peygamber ve ondan sonra gelen râşid halifeler bir şehirde birden fazla yerde Cuma kılmadıkları için, ne kadar büyük ve mescidleri ne kadar çok olursa olsun, bir şehirde birden fazla mescidde Cuma kılınamayacağı görüşüne sahip olmuştur.2489 Nitekim Şâfiî, “el-Ümm” adlı eserinde bu konuda şöyle der: “Ahâlîsi ne kadar büyük ve mescidleri ne kadar çok olursa olsun, bir şehirde, en büyük mescidinden başka yerde Cuma kılınamaz. Birden fazla mescidde Cuma kılınacak olursa, zeval vakti girdikten itibaren bu mescidlerin hangisinde önce kılınmışsa, orada kılınan Cuma namazı geçerlidir. Başka câmîlerde bundan sonra kılınan Cuma namazı geçersiz olup onlara dört rekât olarak öğleyi iâde
2485] A. Ahmed en-Nedvî, Kavaidü'l-Fıkhıyye, Darulkalem, Dımeşk. II. Baskı, 1991. s. 265; Mecelle, s. 20
2486] A. Ahmed en-Nedvî, A.g.e. s. 356; Mecelle, s. 20
2487] Bk. E. Özkan, İslâm ve Tasavvuf, s. 369
2488] İbn Hazm, el-Muhallâ, 553-54
2489] Ebu'l-Kasım er-Râfiî, Fethu'l-Karîn Şerhu'l-Vecîz, 4/498
CUM’A NAMAZI
- 557 -
etmeleri vâcip olur. Şâyet Cuma namazının, hangi câmîde önce kılındığı tesbit edilemezse, bütün halk öğle namazını da kılmalıdır, ilk Cuma namazını kılmış olmada, Cuma namazını kıldıran vali ile onun görevlendirdiği kişi yahut diğer ahâlî arasında fark yoktur. Eğer Cumayı kıldırmada valinin sona kalmış olduğu tesbit edilirse, onun ve cemaatinin öğle namazlarını da kılmaları gerekir. Cumaları sahih olmaz”.2490
Fakat daha sonraki Şâfiî ulemâsı, imamlarının aksine; “bir beldede, Cuma mahallinin belde halkına dar gelmesi gibi, bir ihtiyaçtan dolayı Cuma namazı birden fazla yerlerde kılınacak olursa, bunların tamamında kılınan Cuma namazı sahih olur. Ancak Cuma namazından sonra öğle namazlarını kılmaları da mendub olur”2491 demişlerdir. Ne İmam Şâfiî’nin ne de ondan sonra gelen ashâbının bu hususta dayandıkları geçerli bir delilleri mevcuttur. Bunlar sadece Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ve râşid halîfelerin tek câmîde Cuma kılmalarını esas almışlardır. Gerek Rasûlullah’ın (s.a.s.) tek câmîde kıldırması ve gerekse râşid halîfelerin yalnızca bir yerde kıldırmaları gibi mücerred fiilin dinde delil teşkil etmeyeceğini daha önce belirtmiştik. Rasûlullah’ın (s.a.s.) bir işi sadece yapmış olmasından fiilin farz, sadece terk etmiş olmasından da haram olduğu sonucu asla çıkarılamaz. Esasen Şâfiî’nin görüşü de budur. Peygamber’in (s.a.s.) fiilinin farz ya da haram olması için emir ya da nehiy içeren sözleriyle teyit edilmiş olması gerekir. Hâlbuki burada böyle bir durum sâbit değildir. Bu, tamamen o günkü şartlar ve ihtiyaçlarla alâkalı bir olaydır.
c) Hanbelîler
Cuma namazının birden fazla yerde kılınıp kılınamayacağı hususunda en ihtiyatlı yaklaşımı ortaya koyanlar Hanbelîler olmuştur. Hanbelîler bu husustaki görüşlerinin merkezine insanların ihtiyacı ile ihtiyatı koymuşlardır. Zira onlara göre belde büyük olup insanlar birden fazla yerde Cuma kılmaya muhtaç olurlarsa, bu yerlerin tamamında kılınan Cuma namazı sahih ve câiz, ihtiyaç yoksa câiz değildir. İbn Kudâme, “el-Muğnî”sinde ve Makdîsî, “Şerhul-Kebir”inde mezheplerinin bu husustaki görüşünü açıklayarak şöyle derler: “Bir belde, Bağdat, Isfahan ve benzeri büyük şehirler gibi, ahâlîsine bir tek mescidde toplanmaları meşakkat verecek şekilde büyük olup, semtlerinin birbirine uzaklığı yahut mescidinin halkını alamayacak kadar dar olması sebebiyle bir tek câmîde Cuma kılınması imkânsız olduğu zaman, insanların ihtiyaç duydukları ölçüde birden daha fazla yerde Cuma namazı kılmaları câizdir.” 2492
“Ama birden fazla yerde Cuma kılmalarına ihtiyaç yoksa, bu durumda birden fazla yerde Cuma kılınması câiz değildir. Şâyet iki yerde Cuma kılmakla yetinilmesi mümkün ise üçüncüsü câiz olmaz. Daha fazlası da böyledir. İmam Mâlik ve İmam Şâfiî, Rasûlullah (s.a.s.) ve aynı şekilde ondan sonraki halîfeler ancak bir tek mescidde Cuma kıldıkları için bir beldede birden daha fazla yerde Cuma kılınması câiz değildir, demişlerdir. Bizim delilimiz şudur: Cuma namazı, (tıpkı bayram namazında olduğu gibi) sadece, kendisi için hutbe ve cemaat meşrû kılınmış bir namazdır. Bu sebeple Bayram namazında olduğu gibi, ihtiyaç duyulan her yerde kılınması câiz olur. Zira Hz. Ali’nin, insanların zayıf ve güçsüz olanlarına namaz
2490] İmam Şâfiî, el-Ümm, 1/192
2491] Cezerî, Mezâhibü'l-Erbaa, 2/385
2492] İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/184-185; İbn Kudâme el-Makdîsî, Şerhu'I Kebir, 2/190
- 558 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kıldırması için Ebû Mes’ûd el-Ensârî’yi yerine halef tayin ederek bayram günü sahradaki Mûsâllaya çıktığı sâbittir. Peygamber’in (s.a.s.) Medine’de iki ayrı yerde Cuma kıldırmamış olmasına gelince; bunun sebebi, ashâbın böyle bir şeye ihtiyaç duymamasıdır. Zira onlar, her ne kadar evleri uzak olsa bile, Allah’tan tebliğ eden mübelliğ ve şer’î hükümleri meşrû kılan bir şârî olduğu için Peygamber’in (s.a.s.) hutbesini dinlemeyi ve onun kıldırdığı Cumada hazır bulunmayı tercih ediyorlardı. Fakat sonradan başka şehirlerde buna ihtiyaç duyulunca çeşitli yerlerde Cuma kılınmaya başladı, ama buna karşı çıkan kimse olmadı. Dolayısıyla bu hususta icmâ’ hâsıl oldu”.2493
Bu hususta sınırlama getiren herhangi bir nas olmadığı için “bir şehirde kayıtsız şartsız birden fazla yerde Cuma kılınır” diyen Hanefîler en isâbetli düşünceye sahip olurken, merkeze insanların ihtiyaçlarını koydukları ve açıyı buna göre daraltıp genişlettikleri için de en ihtiyatlı görüşü Hanbelîler benimsemişlerdir. Diğer İki mezhebin görüşlerine gelince, onları bu konuda tasvip etmemize imkân yoktur. Zira ileri sürdükleri mazeret bu hususta delil olacak nitelikte değildir.
6- Cuma Namazını Devlet Başkanı veya Nâibinin Kıldırması Meselesi
Daha önce de belirtildiği gibi edâ edilen Cuma namazının sahih ve mûteber olabilmesi için, bu namazın devlet başkanı veya nâibi tarafından kıldırılmasının şart olduğu görüşü sadece hanefîler tarafından ileri sürülmüştür. Diğer mezheb imamları Cuma âyetinin devlet başkanının şart olduğuna değil, şart olmadığına delil teşkil ettiği görüşünden hareket ederek bu konuda devlet başkanını şart saymamışlardır. Dolayısıyla yalnızca hanefîler tarafından ileri sürülen bu görüş hem başka âlimlerin desteğine mazhar olamayışı, hem de dayandığı deliller itibariyle fıkıh usûlü açısından son derece garip ve netâmeli bir konudur. Bu yüzdendir ki, İslâm hukuk ekollerinin teşekkül etmeye başladığı dönemden günümüze kadar uzun bir tarih boyunca bu mesele, diğer hukuk (Fıkıh) ekolleri ile Hanefîler arasında ciddi tartışmalara konu olduğu gibi, delillerinin ne olduğuna ve fıkıh usûlünün kurallarına bakmadan bağlı bulunduğu mezhebin görüşüne Kur’an’ın mutlak nassıymış gibi sarılan avam tabakası arasında da çeşitli spekülasyonlara malzeme olmuş ve İslâm’ın yeniden bir dünya devleti oluşuna kadar da böyle olmaya devam edeceğe benzer.
Nitekim asrımızda Cuma namazını kılmayan çevrelerin hareket noktaları da, her ne kadar bazıları gizlemeye çalışsa bile, aslında hanefîlerin bu görüşleri etrafında odaklaşmaktadır. Öyle ki, başlangıçta hanefîlerin mezkûr görüşlerinden yola çıkan bu çevreler, zamanla hanefîlerin bu husustaki ifadelerini onların maksatlarını aşacak biçimde yorumlayarak meseleyi tamamen mecrasından kaydırmış ve sonunda Cuma namazının bir devlet ve siyâset namazı olduğunu iddia etmeye başlamışlardır. Hatta bir kısmı meseleyi büsbütün çığırından çıkararak, Cuma namazının, normal bir namaz, hatta normal bir ibâdet olmaktan daha ziyade devletin tertip ettiği ve kendisinde devletin temsil edildiği resmî bir toplantı namazı(!) olduğunu iddia etme komikliğine kadar vardırarak günümüzde bu vasıfları taşımadığı gerekçesiyle böylesine mühim bir ibâdeti terketme noktasında diğerleriyle birleşmişlerdir.
2493] İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/190; İbn Kudâme el-Makdîsî, Şerhu'l Kebir, 2/190
CUM’A NAMAZI
- 559 -
Cuma namazının aslında iddia edildiği gibi başlı başına bir devlet ve siyâset namazı olmadığını, aksine hutbe sebebiyle kısaltılmış nâkıs bir öğle namazı olduğunu her ne kadar başından beri çeşitli münasebetlerle belgeleriyle ortaya koymuş olsak da, hanefîlerin ileri sürdükleri devlet başkanı şartının mâhiyeti ve onların bununla ne demek istedikleri eskilerin deyimiyle “efradını câmî ağyarını manî” olacak biçimde ortaya konulmadığı müddetçe, delillerinin ne olduğuna ve fıkıh usûlünün kurallarına bakmadan bağlı bulunduğu mezhebin görüşüne gökten indirilmiş mutlak bir nasmış gibi sarılma eğiliminde olan insanların bu hususta mutmain olacaklarını ve Cuma namazının İslâm devletinden başka yerlerde de kılınması gerektiğine inanacaklarını beklemiyoruz. Hatta taassubu din haline getiren insanların bu konunun aydınlatılmasından sonra da taassuplarından vaz geçeceklerini sanmıyoruz. Bizim gayretimiz bir hakikati delilleriyle ortaya koymak ve taassubu olmayan, ama mutaassıplar tarafından yanlış yola sürüklenen insanları bu hakikate çağırmak içindir.
Şunu hemen ifade edelim ki, kim tarafından ortaya atılırsa atılsın, sahibi ne kadar büyük olursa olsun, herhangi bir görüşün sahih olup olmadığı ve müslümanları bağlayıp bağlamayacağı, dayandığı delilin sıhhatine ve kat’îliğine bağlıdır. Zira Peygamberler gibi ma’sum olmadıkları için âlimler de pekâlâ hata edebilirler. Nitekim İmam Mâlik gibi büyük bir âlim, “Ma’sum olan şu kabrin sahibi (Hz. Muhammed) müstesnâ, her insanın görüşlerinden bir kısmı alınabilir de atılabilir de” diyerek bu gerçeğe işaret etmiştir. Kezâ İmam Ebû Hanîfe ile talebesi İmam Ebû Yusuf da “Nereden aldığımızı bilmedikçe âlim olsun câhil olsun, hiç kimsenin bizim görüşümüzle amel etmesi helâl değildir”2494 demek sûretiyle insanların görüşlerine din gibi yapışmanın yanlışlığına dikkat çekmiştir. Dolayısıyla âlimler tarafından ileri sürülen bir görüş sahih ve kat’î bir delile dayanıyorsa, bu görüş müslümanı mutlak sûrette bağlar. Şâyet sağlam ve kat’î bir delile dayanmıyorsa, din gibi bir kurum zayıf temeller üzerine bina edilemeyeceği için, ona din olarak itibar edilip bağlanılması doğru değildir.
Şüphesiz İslâm hukukunda tartışmasız ve kat’î delil olarak kabul edilen yegâne kaynak Kur’ân-ı Kerîm ve mütevâtir sünnetle sınırlıdır. Ancak Hanefîler buna meşhur hadisi de dâhil ederler. Onlara göre meşhur hadis de, kesin bilgi ifade eder; fakat bu bilgi, derece bakımından tevâtürle hâsıl olan bilgiden aşağıdır. Kur’an’da mevcut olmayan hükümler, bu tür hadislerle sâbit olabilir.2495
Bunların dışında diğer bir delil daha var ki o da âhad hadislerdir; Bu hadisler, bir, iki veya daha fazla sahabînin, Rasûlullah’tan (s.a.s.) rivâyet ettiği ve meşhur hadisin şartını hâiz olmayan hadislerdir.2496 Bu türe dâhil olan hadisler sahih bile olsalar, âhad haber tarikiyle geldikleri için, Hanefîlere göre zan ifade ederler. Katiyyet ve kesin bilgi ifade etmezler. Çünkü bunların Peygamber’e (s.a.s.) ulaşıp ulaşmadığında şüphe vardır. Nitekim Abdul’azîz el-Buhârî, “Keşfu’l-Esrâr” adlı eserinde bu hususa işaret ederek şöyle der: “Bu hadislerin Peygamber’e (s.a.s.) ittisalinde şekil ve mânâ yönünden şüphe vardır. Şekil bakımından şüphe, Peygambere ittisalinin kesin olarak sâbit olmamasındandır. Mânâ bakımından şüpheli oluşu ise, tâbiîleri tâkibeden tabakada ümmet bu hadisleri kabul ile
2494] İbn Kayyim İ’lâmu'l-Muvakkiîn, 2/309
2495] M. Ebû Zehra, Usûlü'1-Fikh, Daru'l-Fikr'ii-Arabi, Tarihsiz. B. Sy. Yok. s. 108
2496] M. Ebû Zehra, A. g. e., s. 108; Abdülkerim Zeydan, el-Veciz Fi Usul'il-Fıkh, Dersaadet Kitabevi, İstanbul, Ofset Baskı, Tarihsiz, s. 140 vd.
- 560 -
KUR’AN KAVRAMLARI
karşılamamıştır”.2497 Âhad hadisin isnadındaki bu şüpheden ötürü âlimler şöyle derler: “Şüphesiz kendisine aykırı bir hüküm bulunmazsa, âhad hadisle amel edilmesi gerekir. Fakat itikâdî konularda onunla amel edilemez. Çünkü itikâdî meseleler kesinlik ve yakîn ifade eden bilgiye dayanır. Tercih yönü bulunsa bile zanna bina edilemez. Zira itikad konusunda zan haktan bir şey ifade etmez”.2498
İmam Ebû Hanîfe, Şâfiî ve Ahmed bin Hanbel’in âhad hadisle ilgili görüşleri de budur. Zira bu üç imam, sahih hadislerin rivâyet şartlarını ihtivâ ettiği zaman haber-i âhadı, amelî konularda delil olarak kabul ederler. Şu farkla ki, İmam Ebû Hanîfe, râvîlerinin sika (güvenilir) ve adâletli olmasının yanında rivâyet ettiği şeye aykırı bir amelde bulunmamasını da şart koşar.2499 Hanefî mezhebinde mûteber olan usûl budur.
Şehir şartından bahsederken de ifade edildiği gibi bu husus âhad haberin, Kur’an’ın mutlak ve umûmî hükmünü herhangi bir kayıtla takyit ve tahsis etmediği zaman böyledir. Şâyet âhad haber Kur’an’ın mutlak ve umûmî hükmünü tahsis ediyorsa, Hanefîlere göre bu durumda onunla hiçbir şekilde amel edilmesi câiz olamaz. Çünkü onlar, Kur’an’ın mutlak ve umûmî hükmünü sübut ve delâlet yönünden kat’î, haber-i âhad’ı ise sübut bakımından zannî kabul ederler. Bu itibarla da, cumhûr-ı ulemâya muhâlefet ederek böyle zannî olan bir şeyle, kat’î olan bir şeyin tahsis edilemeyeceği görüşünde şiddetle ısrar ederler. Onların usûlüne göre, Kur’an’ın mutlak ve umûmî hükmü, ancak Kur’ân’dan bir âyet yahut mütevâtir sünnet veyahut da meşhur bir haber gibi, aynı kuvvette başka bir delille tahsis edilebilir. Çünkü onlara göre tahsis beyan değil; âmm’ın ifade ettiği hükmün bir kısmıyla ameli ibtâl etmektir. Daha açık bir ifadeyle Kur’an’ın hükmünü neshetmektir.2500
Tekrar ifade etmek gerekirse, Hanefî imamlarının usûl kitapları bu kaide ile doludur. Meselâ, Hanefî âlimlerden İmam Serahsî, “Usûlü’s-Serahsî” adlı meşhur eserinde bu hususla ilgili geniş açıklamalardan sonra şunları kaydeder: “Başlangıçta herhangi bir delille hususîliği sâbit olmayan âmm’ı (Kur’an’ın umûmî hükmünü), haber-i vâhid ve kıyas ile tahsis etmek câiz değildir.2501
Hanefîlere ait “et-Telvîh ale’t-Tavzîh” adlı eserde bu hususla ilgili olarak şöyle denilir: “Haber-i âhad ile Kur’ân nassı tahsis edilemez ve üzerine ziyâde yapılamaz. Haber-i âhad Kur’ân ile çeliştiği zaman, reddedilir. Zira Kur’an ondan önce gelir. Çünkü Kur’an sübut bakımından kat’îdir ve nazmı mütevâtirdir. Metin ve senedinde şüphe yoktur. Haberi âhad ise zannî olduğu için Kur’ân’ın dûn’unda (aşağısında)dır. Bu sebeple onunla Kur’ân’ın tahsis edilmesi câiz değildir. Zira tahsis tefsirdir. Bir şeyin tefsiri ise ancak kendisine denk veya daha üstün olan bir şeyle mümkün olur”.2502
2497] Abdulazîz el-Buhârî, Keşfu'l-Esrâr, 3/990; M. Ebû Zehra'nın Usûlü'İ Fıkh adlı eserinden nakil, s. 109
2498] M. Ebû Zehrâ, A. g. e, s. 109
2499] M. Ebû Zehrâ, A.g.e., s. 109
2500] Bu konuda Bk. Şevkânî, İrşâdü'l-Fuhûl, I. Baskı, 1992, Beyrut, Tah. Ebû Mus'ab Muhammed Said el-Bedri, s. 267-268; M. Ebû Zehrâ, A. g. e, s. 159; Abdülkerim Zeydan, el-Vecîz fî Usûl'il-Fıkh, s. 318; Molla Hüsrev, Mir'âtül-Usûl fî Şerh-i Mirkâti'l-Vusûl, 1/353; Amidî, el-İhkâm fî UsûIi'I-Ahkâm, 2/103
2501] Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, Kahraman Yay. Ofset Baskı, 1984, İstanbul, 1/133-142
2502] Şemsüddin et-Taftazânî, et-Telvîh ale't-Tavzîh, 1/41 vd.
CUM’A NAMAZI
- 561 -
Azımâbâdî’nin beyanına göre Hanefîler’e ait “Nûr’ul-Envâr” adlı kaynakta ise, bu hususta şu ifadelere yer verilmiştir: “Nesih, umumîliğini ve mutlaklığını iptal edip aslını bırakmak sûretiyle hükümde meydana getirilen bir vasıftır. Bu ise, nassa ziyade yapmak gibidir. Çünkü nassa ziyade yapmak bizce bir nesihden ibarettir. Ve bize göre mütevâtir ve meşhur haberden başkasıyla nesih yapılması câiz değildir.2503
Hanefîlerin bu husustaki sert tavırlarına fürû’ ile ilgili kitaplarında da bol bol rastlamak mümkündür. Nitekim İmam Kâsânî, “Bedâî” adlı eserinin Cuma namazı bahsinde, sahih sünnete dayanarak iki hutbe arasındaki oturuşu ve hutbede kıraati (Kur’an’dan bir âyet okumayı) şart sayan İmam Şâfiî’yi eleştirirken mezhebinin bu husustaki tavrını şöyle açıklar: “Allah Teâlâ Cuma namazını, Kur’ân okumak ve iki hutbe arasında oturmaktan bağımsız ve mutlak olarak emretmiştir. Dolayısıyla bunlar âhad haberle şart sayılamaz. Zira bu durumda âhad haber, Kur’an’ın hükmünü neshetmiş olur. Hâlbuki âhad haber’in Kur’ân’ı neshetmesi mümkün değildir. O, ancak Kur’an’ı ikmal eder?”2504
Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki Kur’an’ın mutlak ve umûmî olarak emrettiği hükümleri herhangi bir şeyle tahsis ve takyid ederek gelen hadisler sahih bile olsalar, Hanefîlere göre bu konuda delil olamazlar. O halde hanefîlerin bu şartı da cuma namazı ile ilgili Kur’an’ın mutlak ve umûmî hükmünü devlet başkanı ile sınırlandırdığına göre, bu şartın müslümanları ne derece bağlayıp bağlayamayacağı ve hatta hanefîlerin bizzat kendi usûllerine göre tutarlı bir şart olup olmadığı bu hususta dayandıkları delillerin mâhiyetine bağlı kalıyor. Zira bütün hanefî kaynakları devlet başkanı şartını ileri sürerken yalnızca Peygamber’e (s.a.s.) isnat edilen bazı haberlere ve Tâbiûndan bir kişinin sözüyle seddü zerîa (Fitneye vâsıta olan yolu kapatma) prensibine dayandırmışlar ve bunları aşağıdaki şekilde sıralamışlardır:
1- Birinci delilleri İbn Mâce’nin Câbir b. Abdillah’dan (r.a.) rivâyet ettiği şu hadisdir:
Câbir demiş ki: “Rasûlullah (s.a.s.) bize hutbe îrâd ederek şöyle buyurdu: ‘Ey insanlar! Ölmeden önce Allah’a tevbe ediniz. Meşgul olmadan önce sâlih amellere koşunuz. Rabbinizi çok anmakla, gizli ve açık sadaka vermekle O’nun sizin üzerinizdeki hakkını yerine getiriniz ki rızıklanasınız, yardım olunasınız ve ıslah edilesiniz. Bilmiş olunuz ki, içinde bulunduğum bu yılın bu ayının bu gününde ve burada kıyâmet gününe kadar Allah size Cuma namazını farz kıldı. Ben hayatta iken veya öldükten sonra başında âdil veya zâlim bir imâmı (devlet başkanı) varken, kim Cuma namazını küçümseyerek veya hakkını inkâr ederek terkederse, Allah o kimsenin iki yakasını bir araya getirmesin. İşlerinde ona bereket vermesin. Bilmiş olun ki, tevbe edinceye kadar böylesinin ne namazı, ne zekâtı, ne haccı, ne orucu, ne de hayrı kabul edilir. Her kim de tevbe ederse, Allah tevbesini kabul eder. Bilmiş olun ki, hiçbir kadın hiçbir erkeğe namaz kıldıramaz. Hiçbir bedevî hiçbir muhâcire İmam olamaz. Hiçbir fâsık, hiçbir mü’mine namaz kıldıramaz. Ancak fâsıkın, kendisine zor kullanmak sûretiyle hâkim olması, onun da kılıcından ve sopasından korkması hâli müstesna!”2505
2503] Şemsü'1-Hak Azımâbâdî, et-Tahkîkâtü'1-ulâ fî Farziyyeti Salâti’l-Cuma fî'1-Gurâ, s. 35
2504] Kâsânî, Bedâiü's-Sanâyî Fî tertibi'ş-Şerâyî, 1/263
2505] İbn Mâce, Sünen-i İbn Mâce, 1/343, Hadis no: 1081
- 562 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu hadisi Câbir b. Abdillah’tan (r.a.) Saîd b. Müseyyeb, ondan Ali b. Zeyd b. Cüd’an, ondan Abdullah b. Muhammed el-Adevî (el-Belvâ), ondan Velid b. Bükeyr Ebû Cennab, ondan Muhammed b. Abdillah b. Nümeyr ondan da İbn Mâce Süneninde rivâyet etmiştir.
2- İkinci delilleri: Hanefî kaynaklarına göre Hasan-ı Basrî’nin, hakîkatte ise İbn Muhayriz’in “Dört şey sultana aittir: Cuma, hadler, zekât ve ganimet.” şeklindeki sözüdür. Bu sözü de İbn Ebî Şeybe, “el-Mûsânnef ‘inde rivâyet etmiştir.2506
3- Üçüncü delilleri ise: “Devlet başkanı şart koşulmazsa bu fitneye yol açar. Devlet başkanı olursa böyle bir fitne ortadan kalkar.” şeklinde ifade ettikleri ve “Seddü’z-Zerîa ; fitneye vâsıta olan yolu kapatma” prensibine dayanan maslahat delilidir.
Nitekim bütün Hanefî kaynakları gibi İmam Serahsî,2507 el-Mebsût adlı eserinde mezhebinin bu konudaki görüşü ve dayandığı delillerle ilgili olarak şunları kaydeder: Devlet başkanı bize göre Cuma namazının şartlarındandır. İmam Şâfiî, Cuma namazının edâsını diğer namazların edâsına kıyas ederek bize muhâlefet etmekte ve bu hususta devlet başkanıyla tebeayı eşit görmektedir.
(Ayrıca; Hanefî âlimlerinin başucu kitabı olan İbn Âbidin adlı kitabın konuyla ilgili bazı ifadeleri şöyledir: “et-Tatarhâniye adlı fetva kitabında, “Cuma namazını kıldıracak imamı görevlendiren sultanın müslüman olması şart değildir.” şeklinde bir fetvâ yer almaktadır. “Kâfir valilerin yönetimi altında olan beldelerde müslümanların Cuma ve bayram namazlarını kılmaları câizdir.”2508
Sultanın (Cuma namazı Devlet Başkanı veya nâibinin kıldırmasının) şart koşulmasının sebebi, bir fitne çıkmadan Cumanın huzur içinde kılınması olduğuna göre, Cuma imamını tâyin eden makamın müslüman olmasının şart koşulmaması normaldir. Çünkü böyle bir sultanın tayin ettiği imamın görevine de kimse mâni olamaz. Böylece Cuma namazı huzur içinde kılınır. Hanefîlere göre “Cuma namazını kıldıracak devlet başkanının Müslüman olması şart olmadığına” göre, böyle kâfir bir kimsenin Cumayı kıldırma şartı nasıl aranabilmektedir?)
Hanefî Mezhebinin Bu Hususla ilgili Görüşleri
Diğer mezhep imamlarının bu konuda herhangi bir sorunları bulunmamaktadır. Hanefîler’e gelince, bütün Hanefî âlimleri İslâm devletinin fiilen mevcut olması kaydıyla İmam Ebû Hanîfe tarafından ileri sürülen devlet başkanı şartını kabul etmelerine rağmen, İslâm devletinin fiilen ortadan kalktığı ve “Dâru’l-Harp Fıkhı“nın gündeme girdiği fitne zamanlarında Cuma namazının mûteber olabilmesi için devlet başkanı şartını aramayarak sair mezhep imamlarıyla aynı çizgide birleşmişlerdir.
Nitekim bizzat İmam Ebû Hanîfe’nin mektebinde yetişen ve bu mezhebe ait görüşlerin birçoğunda imzası bulunan Hanefî müctehidlerden İmam Muhammed, Cumanın şartlarını sayarken bu hususta son derece temkinli davranarak şöyle demektedir: “Cuma namazının şartları; cemaat, hutbe ve vakittir. İkincisi
2506] İbn Ebî Şeybe, Musannef 6/507
2507] ö. 490
2508] İbn Abidin, Haşiyetü Redd'il-Muhtar ale'd-Dürr'il-Muhtar, K. Kaza, Matbaa-i Âmire, c. 4, s. 427
CUM’A NAMAZI
- 563 -
ise, vali ve şehir olup bunlar ihtilâflıdır.2509
Hanefî ulemâsından Kâsânî ise, “el-Bedâî” adlı meşhur eserinde bu şartın sadece İslâm devletinde devlet başkanı ve nâibinin hazır bulunması haliyle sınırlı olup İslâm devlet başkanı, ve nâibinin bulunmadığı fitne dönemlerinde bu şarta riâyet edilmeksizin Cuma namazının kılınacağını hiç bir te’vile imkân vermeyecek bir dille ifade ederek şöyle der: “Devlet başkanı veya nâibinin kıldırması şartı, devlet başkanı veya nâibi mevcut olduğu zamandır. Ama fitne veya ölüm sebebiyle devlet başkanı olmadığı ve Cuma namazının vakti girinceye kadar henüz başka bir devlet başkanı da hazır bulunmadığı zaman; Kerhî: ‘İnsanların kendilerine Cuma namazını kıldırması için bir kişinin arkasında toplanıp Cuma namazını kılmalarında herhangi bir beis yoktur’ demiştir. Nitekim “El-Uyûn”da İmam Muhammed’den de bu şekilde söylediği rivâyet edilmiştir. Zira Hz. Osman (r.a.)’dan rivâyet edildiğine göre kendisi muhâsara edildiği zaman insanlar Hz. Ali’yi öne geçirmişler, o da onlara Cuma namazını kıldırmıştır.2510
Kâsânî’nin “Devlet başkanı veya nâibinin kıldırması şartı (İslâm devleti ve halife) devlet başkanı veya nâibi mevcut olduğu zamandır.” ifâdesi istilâ, anarşî ve benzeri sebeplerle İslâmî otoritenin fiilen ortadan kaldırılması ve ülkenin dâru’l-harbe dönüşmesi hâlinde devlet başkanı şartının aranmayacağı konusunda son derece net bir ifadedir. Bu da gösteriyor ki Hanefîler bu şartı sadace İslâm devletinin mevcut olması haline bağlı olarak ortaya atmışlardır.
Bütün Hanefî ulemâsı aslında mezheplerinin bu husustaki kanaatlerini savunmakla beraber, müslümanların halîfeli toplumdan mahrum edildikleri fitne zamanında ve kâfirlerin istîlâsı altındaki “Dâru’l-Harp”te bu şarta bakılmaksızın Cuma namazının mutlak sûrette kılınacağını belirterek, sonuçta Cuma namazında devleti ve devlet başkanını şart saymayan cumhur-ı ulemâ ile aynı noktada birleşmektedirler. İslâm devletinin dışında ve dâru’l-harpte Cuma kılınmaz diyen bir tek Hanefî âlimine rastlamak mümkün değildir. Bu da Hanefî mezhebinin bu şartı ileri sürerken günümüzde bazı marjinal grupların anladığı ya da anlamak istedikleri şekilde Cuma namazının bir devlet namazı veya bazılarının uyduruk tabiriyle “kendisinde devletin temsil edildiği resmî bir toplantı namazı(!)” olarak görmediklerini isbâta kâfidir.
Tahânevî’nin de ifade ettiği gibi, “Aslolan aksine bir delil bulununcaya kadar öğle ile Cumanın müsâvî oluşudur. Çünkü Cuma namazı öğle namazından bedeldir. Bu, üzerinde ittifak olunan bir şeydir.”2511
Müslümanlara yakışan, zayıf delillere dayanan bir kısım görüşlere taassup derecesinde sarılmak yerine, daha kuvvetli delillere dayanan cumhûr-ı ulemânın görüşlerine uymak ve Cuma namazı gibi son derece mühim bir ibâdeti terk etmemektir. Hanefîlerin de itiraf ettikleri gibi, Allah Teâlâ bu namazı kayıt ve şarta bağlamaksızın mutlak olarak emretmiştir. Öyleyse aslına uygun olarak kayıt ve şarta bağlanmaksızın mutlak olarak edâ edilmesi gerekir. Kaldı ki Hanefî ulemâsına göre devlet başkanı meselesi, Cuma namazının “olmazsa olmaz”ı gibi gözükmüyor. Belki Cuma namazını kıldırmak herkesten önce devlet başkanına
2509] Muhammed İbn Hasan eş-Şeybânî, Câmiu's-Sağîr, s. 111
2510] Kâsânî, Bedâyîu's-Sanâyî fî Tertîbi'ş-Şerâyî, 1/261
2511] Tahânevî, İ'lâü's-Sünen, 7/8
- 564 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ait bir vazife sayılıyor ki doğru olanı da budur. Zira İslâm’da, sadece Cuma namazları değil bütün namazları kıldırmak öncelikle devlet başkanına ve sırasıyla diğer idârecilere ait bir vazifedir.
Peygamberimiz’in buyurduğu gibi,2512 sadece Cuma namazı değil, bütün namazları kıldırmak devlet başkanının bir vazifesi, hatta müslümanların lideri olma vasfının bir şartı sayılmaktadır. Ama bu, devlet başkanı yoksa beş vakit namazın kılınamayacağı anlamına gelmez. Bunun anlamı, devlet başkanı İslâm’ın kendisine yüklediği diğer vazifelerle birlikte nihâyet bu vazifeyi de yapmadığı zaman müslümanların lideri olma vasfını kaybeder, demektir. Yoksa bu vazife, onu yerine getiren olmadığı için vazîfe olmaktan çıkar, demek değildir. Şu halde tıpkı beş vakit namazı kıldırmak devlet başkanını müslümanların meşrû lideri yapacak önemli bir sıfat olduğu gibi, Cuma namazını kıldırmak da devlet başkanını müslümanların meşrû lideri yapacak önemli bir vazifedir. Ama bu vazîfeyi devlet başkanı yapmadığında beş vakit namazın farziyyeti ortadan kalkmadığı gibi Cuma namazının farziyyeti de ortadan kalkmaz. Çünkü bir vazîfe, o vazifeyi yerine getiren olmadığı için vazîfe olmaktan çıkmaz. Sadece vazîfeyi yapmakla sorumlu olanların nâkısasını ortaya koyar.
Biz, bütün ulemânın izini takip ederek Allah’ın mutlak olarak farz kıldığı bir ibâdetin hiç bir kimsenin görüşünden veya herhangi bir topluluğun davranışından dolayı terk edilemeyeceği noktasında herhangi bir tereddüt taşımıyoruz. Biz biliyor ve inanıyoruz ki bütün namazları kıldırmak devlet başkanının bir vazifesi hem de imâmetinin meşrûluğunun sebeplerinden biridir. Fakat devlet başkanının bu namazları kıldırmak vazifesiyle yükümlü olması, bu namazların farziyyetinin ve meşrûluğunun bir sebebi değildir. Bu, bütün mezhep imamlarına göre hatta Hanefî ulemâsına göre de böyledir. Yukarıda naklettiğimiz Hanefî imamlarının görüşleri bunun isbâtıdır. Şâyet Hanefî mezhebine göre devlet başkanı bu namazın meşrûiyyetinin bir sebebi ve “olmazsa olmaz”ı sayılmış olsaydı, bu âlimler “Dâru’l-Harb” olsun “Dâru’l-İslâm” olsun her halükarda Cuma namazının kılınacağı fikrini savunarak “kâfirlerin istîlâ ettiği beldelerde bile sahih olmasına rağmen, fitne zamanlarında kılınan Cuma namazı geçerli değildir” diyenlerin câhilliği ortaya çıkmıştır2513 derler miydi?!
Gayr-i İslâmî bir yönetimi protesto etmek ya da halkın dikkatini belli bir noktaya çekebilmek için siyâsî tavırla Cuma namazını terk etmek gibi bir yaklaşım, hiçbir ibâdet için hiçbir âlimin öngörmediği her yönüyle yanlış bir değerlendirmedir. İslâm dininde herhangi bir ibâdeti meşrû kılmak ya da Allah tarafından meşrû kılınan herhangi bir ibâdeti iptal etmek sadece Allah’ın tekelindedir. Peygamber dahi olsa hiçbir kimsenin, bu noktada tercih hakkı yoktur. Her ne kadar Allah, Peygamberini dinde “helâl ve haram” kılma yetkisiyle donatıp onu ümmetin şârî’i kabul etmiş olsa bile bu, onun Allah’ın emir ve nehiylerine aykırı olmaksızın hüküm koyabileceği anlamındadır. Değilse Peygamber’in hiçbir şekilde Allah’ın irâdesine aykırı hareket etmesi, yani Allah’ın emrettiği bir şeyi iptal, haram kıldığı bir şeyi de helâl kılması söz konusu olamaz. Zira Peygamber’in (s.a.s.) yetki ve nüfuz alanı Allah’ın rızâsıyla sınırlıdır.
2512] İmam Nevevî, Şerhu Sahîh-î Müslim, 12/486; Ebû Dâvud, Sünen, 1/159; İbn Hibban, Sahib-u İbn Hibban, I. Baskı, 1971, Medine, Mektebetu’s-s Selefîyye neşri, 3/447; Humeydi, Müsnedu’l-Humeydi, 1/217
2513] İbn Âbidin, Hâşiyetü Reddi'l-Muhtâr Ale'd-Dürri'l-Muhtâr Şerhu Tenvîr 'il-Ebsâr, 2/l
CUM’A NAMAZI
- 565 -
Müctehid bile olsa, hiçbir kimsenin, şâri’nin açıkça beyan etmediği bir şeyi illet sayıp onun meşrû kıldığı herhangi bir ameli ictihadı sâyesinde iptal etme yetkisi yoktur. Müctehidlerin yetkileri naslara işlerlik kazandırmaktan ibarettir. Onlar ictihadları ile herhangi bir nassın hükmünü iptal edemeyecekleri gibi, nas vârid olan yerde ictihad dahi yapamazlar. Nitekim “Mevrid-i nasta ictihada mesağ yoktur” Nas mevcut olan yerde ictihada müsaade yoktur2514 kaidesi bütün ulemânın ittifafakla kabul ettiği küllî bir kaidedir. O halde Allah ve Rasûlü’nün sarih ve muhkem naslarla farz kıldığı Cuma namazı gibi bir ibâdeti aynı derecede sarih ve muhkem bir delil olmadan iptal etmek veya siyâsî tavır yaftasıyla insanlara onu terkettirmek nasıl câiz olabilir? Hedefi ve gayesi ne olursa olsun bu, Allah ve Rasûlüne apaçık muhâlefet etmektir. Bu ise sapıklıktan başka bir şey değildir. Nitekim Allah Teâlâ bu hususa işaret ederek şöyle buyurmaktadır: “Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”2515
Hükümlerin illetlerinin ve hedeflerinin ne olduğunu kesin olarak ancak Allah ve Rasûlü bilir. Bizim akıl ve re’yimizle naslar ve şer’î hükümler hakkında vereceğimiz hükümler, ancak zandan ibaret kalır. Zan ise, haktan bir şey ifade etmez.2516
O halde elinde kesin bir delili bulunmadığı halde bir müslümanı nasıl olur da Kur’an’ın “zikir” tâbir ettiği bir ibâdetten bahisle “bana göre bu, siyâsî bir ibâdettir” diyebilir ve insanları siyâsî tavırla Cuma namazını terketmeye çağırabilir? Müslüman her türlü hareket fıkhını Kur’an ve sünnetten almak zorundadır. Kur’an ve sünnette ise, şu veya bu ibâdetin bu arada da Cuma namazının siyâsî tavırla îfâ edilip aynı şekilde siyâsî tavırla terk edilebileceğine dair sarih veya dolaylı olarak herhangi bir ifade mevcut değildir. Kezâ bugüne kadar “Cuma namazının siyâsî bir ibâdet olduğunu ve siyâsî tavırla terk edilebileceğini” söyleyen hiçbir müctehide, hiçbir âlime rastlanmamıştır. Bu konuda en katı kurallar getiren Hanefîler bile Cuma namazının siyâsî bir ibâdet olduğunu dolayısıyla da gayr-i İslâmî otoriteler altında kılınamayacağını söylememişlerdir. Aksine onlar kâfirler tarafından istilâ edilen beldelerde dahi kayıtsız şartsız Cuma kılınacağını ifade etmişlerdir.
Hicret yolculuğu esnâsında başını getirene yüz devenin vaadedildiği ve Allah’ın himâyesi dışında henüz hayatından bile emin olmadığı bir ortamda Ranuna vadisinde Sâlim b. Avfoğulları mahallesinde Rasûlullah (s.a.s.) Cuma namazı kıldırmıştır. O esnâda ortada hangi İslâm devletinin ve otoritesinin varlığından söz edilebilir? Kezâ hicretten önce henüz bir dâru’l-harp olan Medine’de Müslümanlar Rasûlullah’ın (s.a.s.) emir ve müsaadeleriyle Cuma namazı kılıyordu. Hiçbir kimse Medine’de o dönemde İslâmî bir otoriteden, hatta ıstılahî mânâda bir cemaatin varlığından bile söz edemez. Zira hicretten önce Medine’de dinî-siyasî anlamda kimsenin liderliği söz konusu değildi. Akabe bey’atından sonra nakib/temsilci seçilen insanların liderliği tamamen kabile bağlarına ve etnik yapıya dayalı bir liderlikti. Bu sebeple o gün Medine’de bir değil, birden fazla lider
2514] Mecelle, Md. No 14; Ali Ahmed en-Nedvî, el-Kavaidü'1-Fıkhiyye, s. 148
2515] 33/Ahzâb, 36
2516] 10/Yûnus, 36
- 566 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bulunuyor ve her biri sadece kendi kabilelerinin temsilcisi sayılıyordu. Mus’ab b. Umeyr ise, onların lideri değil, sadece namazlarda imam olan ve Kur’an öğreten bir muallim konumundaydı. Sonra Medinedeki bu insanlar dinî-siyasî mânâda bir cemaat oldukları için kılmış olsalardı Mekkede Rasûlullah’ın (s.a.s.) kılması daha evlâ olurdu. Zira Cemaatin asıl lideri kendisiydi. Hâlbuki kılmamıştır. Neden? Çünkü kılma imkânı yoktu da ondan. O halde Medinede insanların Cuma kılmaları cemaat oldukları için değil, ortamları müsait olduğu içindir. Şâyet iddia edildiği gibi, gayr-i İslâmî sistemlerin otoritesi altında Cuma kılmak o sistemleri meşrû hale getirmek veya onunla entegre olmak veyahut da Tâğût’u velî edinmek anlamına gelseydi, Rasûlullah’ın (s.a.s.) İslâm devletinin kurulduğu güne kadar Cuma kılınmasına müsaade etmemesi gerekirdi. Şâyet Rasûlullah bu ictihadında hata etmiş olsaydı, Allah Teâlâ’nın Rasûlünü uyarması, onun da müslümanları bundan vazgeçirmesi icap ederdi. Hâlbuki böyle bir şey olmamıştır.
O halde yeryüzünün her tarafında kâfirlerin hâkim olduğu bir ortamda Allah’ın Rasûlü Cuma kılarak ve kılınmasını emrederek tavır koyarken Cuma namazını terkederek tavır koymak bu insanların aklına nereden geliyor? Eğer düzene tavır konulacaksa, bunun yolu Allah’ın farz kıldığı bir ibâdeti terketmek değil, en mühim kamuoyu oluşturma vâsıtası olan bu ibâdeti lâyık-ı veçhiyle (hangi mekânda daha uygunsa orada) yerine getirerek müslümanları bilinçlendirmek ve bu yüzden gayr-i İslâmî güçlerden gelebilecek tehlikelere karşı da göğüs germektir. İslâm’ın farz kıldığı bir ibâdeti terketmek, diğer bir ifadeyle İslâm’ın kesesinden fedâkarlık yapmak tavır değil, tâviz vermektir. Bütün bunlar bir yana İslâm’da “siyâsî tavırla herhangi bir namazı terketmek” diye bir ibâdet şekli yoktur.
Hepsinden önemlisi -keskin sirke küpüne zarar misali- bu tür hareketler başkalarından daha ziyade müslümanları rahatsız etmekte ve geniş halk kitlelerinin kendilerini dışlamalarından başka bir sonuç vermemektedir. Nitekim bunların bu tavrı, başkalarından önce müslümanların büyük bir kesimin tepkisini toplamış ve hemen hemen büyük bir çoğunluk tarafından dışlanmış durumdadır. Daha önce bu anlayışta olan nice Müslüman, bu konuda hataya düştüklerini de kabul etmektedir.
Bizim delilimiz: “...âdil veya zâlim bir imamı olduğu halde…” şeklinde rivâyet olunan Câbir b. Abdillah hadisidir. Zira Rasûlullah (s.a.s.), Cuma namazını terk eden kimse hakkındaki tehdide ilhak ettiğinden sultanı şart saymıştır. Eserde ise, ‘dört şey idarecilere aittir,’ denilmiş ve Cuma namazı da bunlardan sayılmıştır. Çünkü insanlar Cuma namazını kılmak için cemaatleri terkederler. Şâyet Cuma namazında devlet başkanı şart koşulmamış olsaydı, bu fitneye yol açardı. Zira birkısım insanlar bazı maksatlarla câmîye önce gider ve (halkın tamamı gelmeden) Cuma namazını kılarlar ve diğerleri namazı kaçırırlar. Bunda ise inkâr edilemeyecek bir fitne vardır. Bu sebeble Cuma namazının edâsı, halkın dirlik ve düzenini, aralarındaki adâletin teminini, havâle ettikleri imâma tevdi edilir. Zira bu, fitneyi teskine daha elverişlidir.”2517
Görüldüğü üzere Hanefîlerin, devlet başkanı şartını ileri sürerken direkt ve veya dolaylı olarak Kur’an’dan herhangi bir delilleri mevcut değildir. Bunun
2517] Serahsî, A.g.e, 2/25; Ayrıca Bk. Kâsânî, Bedâyî'us-Sanâyî fi Tertîb'iş Şerâyî, 1/261; İbn Hümam, Fethu’l-Kadir, 2/27
CUM’A NAMAZI
- 567 -
sebebi de Kur’an’da bu şartı teyid eden herhangibir ifadeye rastlanmamasıdır. Zira Kur’an’da böyle bir delil bulunsaydı, hem onu Hanefîlerin ileri sürmeleri, hem de bu şartı sadece Hanefîler değil bütün ulemânın savunması gerekirdi. Hâlbuki onların tamamı bu şarta karşı çıkmışlardır. Çünkü Kur’ân-ı Kerim hanefîler de dâhil bütün ulemânın ifade ettiği ve ilimden nasibi olan herkesin kabul edeceği üzere Cuma namazını mutlak ve umûmî bir ifade ile farz kılmış ve onun edâsını herhangi bir şarta bağlamamıştır. Şu halde burada yapılması gereken işlem, Hanefîlerin bu delillerinin mütevâtir veya meşhur olup olmadığını araştırmak olacaktır. Şâyet bu haberler meşhur veya mütevâtir iseler, Hanefîler bu hususta son derece haklı olup görüşlerine uyulması gerekir. Şâyet bu haberler kendilerinin koyduğu şartlara uymuyorsa, bu durumda takdir okuyucuya aittir.
Biz bu haberlerin meşhur veya mütevâtir olup olmadığını bir kenara bırakarak önce sahih olup olmadıklarını araştırmakla işe başlamak istiyoruz. Şâyet bu haberlerin sahih olduklarını tesbit edebilirsek ondan sonra meşhur mu, mütevâtir mi olduklarını araştırabiliriz. Mâlum olduğu üzere bir hadisin sahih olup olmadığı her şeyden önce onu rivâyet eden râvîlerin hallerine, yani senette geçen şahısların güvenilir olup olmadıklarına ve aynı zamanda da haberin muhtevâsına bağlıdır. Şâyet haberi rivâyet eden râvîler, yalancılık ve hadis uydurmak gibi vasıflardan uzak, adâlet ve zapt şartlarını hâiz, sika (güvenilir) kimseler olup rivâyet ettikleri haberlerin muhtevâları Kur’ân’a, akla, ilmî tecrübeye, tarihî gerçeklere ve diğer sika râvîlerin itimada şâyan olmuş rivâyetine aykırı değilse, sahih kabul edilir ve dinde delil olarak kullanılır. Aksi halde sahih sayılmaz ve reddedilirler. Bu husus hem muhaddislere göre, hem de fukahâya göre böyledir. Nitekim biraz önce ifade edildiği gibi Ebû Hanîfe’nin hadis kabulündeki kriteri de budur. Bu durumda devlet başkanı şartı için delil olarak ileri sürülen yukarıdaki haberlerin dinde delil olup olamayacağını anlayabilmemiz için bizzat Ebû Hanîfenin kendi şartlarına göre râvîlerinin hallerini ayrı ayrı incelememiz yeterli olacaktır. Şimdi birinci delilleri olan Câbir hadisinden başlayarak hadis otoritelerinin açıklamalarına göre sırasıyla bu delillerin aslını görmeye çalışalım.
Câbir Hadisinin Râvîleri ve Hadis İmamlarının Onlar Hakkındaki
Tesbitleri
Daha Önce ifade edildiği gibi bu hadisi Câbir b. Abdillah (r.a.)’dan Saîd b. Müseyyeb tarîkıyla Ali b. Zeyd b. Cüd’ân, ondan da Abdullah b. Muhammed el-Adevî (el-Belvâ ) rivâyet etmiştir.
Biz bu hadisin senedinde geçen sadece bu iki râvî’yi tanıtmakla yetineceğiz. Zira bir hadisin sahih olabilmesi için bütün râvîlerinin güvenilir olması gerekirken, asılsız veya zayıf olduğunu isbat için bir tek râvîsinin çürük olması kâfidir. Çünkü senedin herhangi bir yerinde bulunan bu çürük râvî, hadisi uydurmuş ve uydurduğu bu hadise sağlam ve güvenilir râvîlerin isimlerini asılsız olarak sıralamış olabilir. Bu yüzden hadislerin çürüğe çıkarılması için bir tek râvînin zayıf veya uydurmacı olması kâfi görülmüştür. Bu hususta hiçbir ihtilâf söz konusu değildir.
Bu sebeple Câbir hadisinin, aslının bulunup bulunmadığını ve sahih olup olmadığını anlamamız için hadisi Saîd b. Müseyyeb kanalıyla Câbir’den rivâyet eden ve senette peşpeşe yer alan Ali b. Zeyd b. Cüd’ân ve Abdullah b. Muhammed
- 568 -
KUR’AN KAVRAMLARI
el-Adevî’yi tanımamız yeter de artar bile.
Biz buradan itibaren kendi yorum ve düşüncelerimizi bir kenara bırakarak, hadis otoritelerinin bu iki râvî hakkındaki tesbitlerini kronolojik sıraya göre kendi eserlerinden ayrı ayrı nakletmeye çalışacağız. Bunu yaparken de önce, bize göre senedin sonunda; hadisin ilk râvîsi olan Saîd b. Müseyyeb’e göre başında bulunan Ali b. Zeyd b. Cüd’ân’ı arkasından da hadisi kendisinden rivâyet eden Abdullah b. Muhammed el-Adevî (el-Belvâ)’yi tanıtmaya çalışacağız.
A- Ali b. Zeyd b. Cü’dân (ö. 129/131)
Bu zât; Ali b. Zeyd b. Abdillah Ebî Müleyke Züheyr b. Abdillah b. Cüd’ân b. Amr b. Kâ’b b. Şa’d b. Teym b. Mürre et-Teymî’dir. Lakabı Ebû’l-Hasan el-Basrî’dir. Kendisi aslen Mekke’lidir. Enes b. Mâlik, Saîd b. Müseyyeb, Ebû Osman en-Nehdî ve bir topluluktan hadis rivâyet etmiştir.
Kendisinden de Katâde, Hammad b. Seleme, Hammad b. Zeyd, Zaide, Züheyr b. Merzûk, Süfyan, Süfyan b. Hüseyn ve daha başkaları rivâyet etmiştir. İbn Sa’d (ö. 230) onun, a’mâ olarak dünyaya geldiğini ve bu hususta ihtilâf edilmediğini söyler. Hadramî, onun 129 senesinde, Hacı Halîfe ise, 131 senesinde vefat ettiğini söylemiştir.2518
Ali b. Zeyd b. Cüd’ân’in bu kısa hal tercümesinden sonra şimdi de hadis ulemâsının, cerh ve ta’dil imamlarının onun hakkındaki tesbit ve tenkidlerine göz atalım:
1- İmam Buhârî (ö. 256)
İmam Buhârî, “et-Târîhü’l-Kebir” adlı eserinde Ali b. Zeyd b. Cüd’ân için: “Ahmak ve aklı kıt bir kimse idi. Hadisiyle ihticac olunmaz2519 demiş, hakkında başka bir şey serdetmemiştir.
2- Ebû İshak İbrâhîm b. Ya’kûb el- Cevzcânî (ö. 259)
Cevzcânî, “Ahvâl’ür-Ricâl” adlı eserinde Ali b. Zeyd b. Cüd’ân hakkında şu bilgilere yer verir:
“Ali b. Zeyd b. Cüd’ân ‘Vâhiyü’l-hadis’dir.2520 Zayıf bir râvîdir. Kendisinde adâletten ve orta yoldan sapma vardır. Rivâyet ettiği hadis delil olarak kullanılmaz.2521
Bu eseri tahkîk ve üzerine talik (açıklama) yazan Samarrâî ise buna şu ilâveleri yapar: “(Ali b. Zeyd’in lakabı) Ebû’l-Hasan el-Basrî et-Teymî’dir. Hâfız İbn Hacer (ö. 852 onun için ‘zayıf bir râvîdir,’ demiştir. Ahmed bin Hanbel (ö.
2518] İbn Hacer, Tehzîb'üt-Tehzîb, I. Baskı, 1991, Beyrut, 4/203-204
2519] Muhammed b. İsmail el- Buhârî, et-Târîhü'l-Kebîr, Dâr'ul-Kütüb'il-İlmiyye, Beyrut, Tarihsiz, B. Sy. Yok, 2/275
2520] Vâhiyü’l-hadis: Hadis râvîlerinin cerhinde (çürük sayılmasında) kullanılan tâbirlerden biri olup "metrûkü’l-hadîs" (hadîsi terkedilen) ve kezzâb (hadis rivâyetinde yalancılığı meslek haline getiren, çok yalancı) gibi tâbirlerle aynı mertebede kullanılan bir terimdir. Hakkında bu tâbir kullanılan bir râvînin hadîsi yazılmaz, ona îtibar edilmez, şâhid olarak da kullanılmaz. Bk. Suyûtî, Tedrîbü'r-Râvî, s. 223; Prof. Talat koçyiğit, Hadis Terimleri Sözlüğü, s. 501
2521] Cevzcânî, Ahvâlü’r-Ricâl, Tah: S. Subhi el-Bedri es-Samarrai, I. Baskı, 1985, Beyrut, s. 114
CUM’A NAMAZI
- 569 -
241) bir defasında: ‘Ali b. Zeyd bir şey etmez’ derken, bir defasında da ‘o, daîfu’l-hadisdir’2522 demiştir. Şu’be İbn Haccac (ö. 160) ise, bir defasında: ‘Ali b. Zeyd Ahmak ve aklı kıt bir kimse idi’ derken bir keresinde de: ‘o, ihtilâta mâruz kalmadan önce bize hadis rivâyet ederdi,’ demiştir. İbn Uyeyne, (d. lO7-ö. l96) onu zayıf kabul ederdi. Fellâs: ‘Yahya b. Saîd el-Kattân, (ö. 198) Ali b. Zeyd’den hadis rivâyet etmekten sakınırdı’ demiştir. Yahya İbn Maîn’ (ö. 233)’den de: ‘Ali b. Zeyd kuvvetli bir râvî değildir’ dediği nakledilir. Diğer bir rivâyete göre Yahya: ‘Ali b. Zeyd bir şey etmez, hüccet olamaz’ demiştir. İbn Ebî Hâtim: (ö. 327) ‘Hadisi denemek için yazılır’ demiştir. Fesevî: (ö. 277) ‘Ali b. Zeyd ihtiyarlığında ihtilâta mâruz kaldı’ demiştir. İbn Huzeyme (ö. 331) ise: ‘Hıfzının kötülüğü sebebiyle ben Ali b. Zeyd b. Cüd’ân’(ın rivâyetiy)le amel etmem’ der. Tirmîzî: (ö. 275) ‘Ali b. Zeyd, Sadûkdur’2523 der. Dârakutnî (ö. 385) ve Ebû Zur’â (d. 200 - ö. 264) onu zayıf saymıştır. El-Mizzî, (ö. 742) Ali b. Zeyd hakkında Cevzcanî’nin (en başta nakledilen) ifadelerini aynen serdetmiştir. Iclî (d. l81 - ö. 261) ise: ‘hadisi denemek maksadıyla yazılabilir. Fakat kendisi kuvvetli değildir, zayıftır. Şîa mezhebine meylederdi. Ama bunda bir sakınca yoktur, demiştir.2524
3- Ebû Ca’fer Mûsâ b. Muhammed el-Ukaylî (ö. 323)
Ukaylî, Ali b. Zeyd b. Cüd’an’la ilgili olarak “Kitâbü’d-Duafâi’l-Kebir” adlı eserinde özetle şunları kaydeder: “Bize Muhammed b. Eyyub b. Yahya b. Darîs haber vererek şöyle dedi: Ben Ebû’l-Velîd et-Tayâlîsî’ye: ‘Şu’be İbnu’l-Haccâc’ı: Bize Ali b. Zeyd b. Cüd’ân hadis naklederdi. Hâlbuki o, aklı kıt ve ahmak bir kişi idi’ derken nasıl işitin?’ diye sordum, o, bana cevap vererek: ‘Bu bir gıybettir’ dedi, fakat bu sözü inkâr etmedi.”
Bize, Ebû’l-Velîd, Şu’be İbnu’l-Haccac’dan şöyle dediğini haber verdi: “Bize Ali b. Zeyd hadis rivâyet ederdi. Fakat o, aklı kıt ve ahmak bir kimse idi.” Müslim’den rivâyete göre şöyle demiştir: “Ben Şu’be’yi, ‘bize Ali b. Zeyd hadis rivâyet ederdi. Ama o, aklı kıt ve ahmak bir adamdı’ derken işittim.” Ukaylî aynı haberi iki ayrı senetle daha rivâyet ettikten sonra şu bilgileri verir: Ebû Ma’mer; “İbn Uyeyne, Akîl, Asım b. Ubeydillah ve Ali b. Zeyd b. Cüd’an’ı zayıf sayardı” demiştir.
Hammad b. Zeyd: “Ali b. Zeyd bize hadis rivâyet ederdi. Fakat hadislerin sened ve metinlerinde değişiklik yapardı.” demiştir. Ubeydullah b. Muaz ise: “Bana babam Şu’be’den o da ihtilâta mâruz kalmadan önce Ali b. Zeyd’den hadis rivâyet ederdi.” demektedir. Ukaylî devamla şöyle der: “Bana Ali b. Abdissamed haber vererek dedi ki; bize Ebû Ma’mer haber vererek şöyle dedi; Süfyan İbn Uyeyne: “Ben Ali b. Zeyd’den büyük bir (hadis) mecmuası yazmıştım. Sonra ona itibar etmediğim için onu terkettim” dedi.
Bize Muhammed b. İsa haber verip şöyle dedi: “Bize Ömer b. Ali haber vererek; ‘Yahya b. Said el-Kattân Ali b. Zeyd b. Cüd’ân’dan hadis almaktan sakınırdı” dedi. Bir defasında ben ona Hammad b. Seleme’nin Ali b. Zeyd’den, onun da
2522] Daîfu’l-hadîs: Bu da râvîlerin cerhinde kullanılan tâbirlerden biri olup, hadisleri zayıf olan, ancak tamamıyla reddedilmeyip îtibar maksadıyla (yâni araştırılmak üzere) yazılmasında bir mahzur görülmeyen kimselere delâlet eder. Bk. T. Koçyiğit, A. g. e., s. 514
2523] Sadûk: Hakkında bu tâbir kullanılan bir kimsenin hadisleri, ancak denemek ve araştırılmak maksadıyla yazılır. Çünkü bu ifade, râvînin zapt (hâfıza) vasfına sahip olduğuna kesinlikle delâlet etmez. Bk. İbn Salah, Ulûmu’l-Hadîs, s. 110
2524] Cevzcânî, Ahvâlü’r-Ricâl, s. 114
- 570 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ukbe b. Sa’ban’dan, onun da Ebû Bekre’den, onun da Nebi (s.a.s.)’den rivâyet ettiği (önceki ümmetlerle) ilgili hadisi sordum. Bunun üzerine o şöyle dedi: “(onu), Hammad b. Seleme bize Ali b. Zeyd’den, o da Ukbe b. Sa’ban’dan, o da Ebû Bekre’den, o da Nebi (s.a.s.)’den rivâyet ederdi. Daha sonra onu terketti. Ancak Abdurrahman Ali b. Zeyd’den (onu) rivâyete devam ediyordu. Yahya b. Said, (ö. 198) bir defasında Ali b. Zeyd için: “O, bana Akîl ve Asım b. Ubeydillah’dan daha sevimlidir.” demiştir.
Muâviye b. Sâlih’den rivâyete göre o da şöyle demiştir: “Ben Yahya b. Saîd’i, ‘Ali b. Zeyd Basra’lı olup zaîf bir râvîdîr’ derken işittim.” Bize Ahmed bin Hanbel’in oğlu Abdullah şöyle dedi: “Babama ‘Hasan (bu hadisi) Sürâkâ’dan işitti mi?’ diye sordum. Babam; sanki bu suali beğenmeyerek ‘hayır, onu rivâyet eden bu şahıs, Ali b. Zeyd b. Cüd’ân’dir’ cevabını verdi.”
Süleyman b. Harb, ben Hammad b. Zeyd’i şöyle söylerken işittim demiştir: “Ali b. Zeyd b. Cüd’ân bize bir gün bir hadis rivâyet eder, ertesi gün gelir, aynı hadisi sanki o dünkü rivâyet ettiği hadisden başka bir hadismiş gibi (değişik bir şekilde) rivâyet ederdi.”2525
4- İbn Ebî Hatim Er-Râzî (ö. 327)
İbn Ebî Hatim er-Râzî “Kitâbü’1-Cerh ve’t-Ta’dîI eserinde Ali b. Zeyd b. Cüd’ân hakkında şunları kaydeder: Bize Abdurrahman b. Mehdî (ö. 198) haber vererek şöyle dedi; “Bize babam ve Ebû Zur’â (d. 200 - ö. 264) haber verip dediler ki; Bize Ebû’l-Velîd şöyle haber verdi: Ben Şu’be (ö. 165)’yi şöyle derken işittim: Bize Ali b. Zeyd b. Cüd’ân hadis rivâyet ederdi. Fakat o aklı kıt ve ahmak bir adamdı. Süleyman b. Harb şöyle der: Ben Hammad b. Zeydi şöyle söylerken işittim: Ali b. Zeyd bize bugün bir hadis rivâyet eder, sonra ertesi gün gelir, aynı hadisi sanki o dünkü rivâyet ettiği hadisden başka bir hadismiş gibi (değişik bir şekilde) rivâyet ederdi.”
Ebû Seleme der ki: “Ben Hammad b. Seleme’ye: ‘Vüheyb, ‘Ali b. Zeyd’in rivâyet ettiği hadisleri ezberlemeden rivâyet ettiğini’ söylüyor’ dedim. Bunun üzerine Hammad: ‘Vüheyb Ali b. Zeyd ile oturup kalkmaya nereden kadir oluyormuş? Ali ile ancak insanların ileri gelenleri oturup kalkardı’ cevâbını verdi.”
Amr b. Ali de şöyle derdi: “Yahya b. Saîd el-Kattân Ali b. Zeyd’den hadis almaktan çekinirdi. Bu sebeple ben bir defasında ona, Ali b. Zeyd’in bir hadisini sordum. Yahya senedi okudu sonra bıraktı. Ve bana o adamdan vazgeç dedi.” Salih b. Ahmed ise şöyle demiştir: “Babam bana: ‘Ali b. Zeyd halkın kendisinden rivâyet ettiği kuvvetli bir râvî değildir,’ dedi.”
Yahya b. Maîn (ö. 233)’den “Ali b. Zeyd b. Cüd’an hüccet değildir” dediği haber verilmiştir. Abdurrahman der ki: “Ben babama Ali b. Zeyd bin Cüd’ân’ı sordum: Babam: ‘O, kuvvetli bir râvî değildir. Denemek ve araştırılmak üzere hadisi yazılabilir, fakat onunla ihticac edilmez (Hadisi delil gösterilmez). Buna rağmen o bana, Yezîd b. Ebû zîyâd’dan daha sevimlidir. Kendisi a’mâ idi ve Şîa mezhebine meyl ederdi.’ dedi.” Yine Abdurrahman devamla der ki; “Ben Ebû Zür’â’ya Ali b. Zeyd’i sordum. Ebû Zür’a: ‘Ali b. Zeyd kuvvetli değildir’ cevabını
2525] Ukaylî, Kitâbü'd-Duafâi’l-Kebîr, I. Baskı, 1984, Beyrut, Tah: Abdulmu'tî Emin Kal'acî, 3/229
CUM’A NAMAZI
- 571 -
verdi.2526
5- İbn Hibbân (ö. 354)
Hâfız Muhammed İbn Hibbân Ali b. Zeyd b. Cüd’ân hakkında şunları kaydeder:
“O, Ali b. Zeyd b. Abdillah b. Müleyke b. Abdillah b. Cüd’ân b. Ömer b. Kâ’b b. Sa’d b. Teym b. Mürre el-Kuraşî el-A’mâ’dır. Künyesi Ebû’l-Hasan olup kendisi Basralıdır. Enes ve Ebû Osman en-Nehdî (ö. 100)’den rivâyet eder. Kendisinden de Sevrî, (ö. 161) İbn Uyeyne (ö. 198) ve Basralılar rivâyet etmişlerdir. Kendisi büyük bir şeyh idi. Fakat rivâyet ettiği hadislerde hatâ eder, eserlerde yanılır idi. Hatta bu durum rivâyet ettiği hadislerde çok görülürdü. Bu haberler arasında meşhur şeyhlerden rivâyet ettiği münker haberleri ortaya çıkmıştır. Bu sebeple kendisiyle ihticac edilmekten vazgeçilmeye müstehak olmuştur.” İbn Hibbân devamla şöyle der: “Bize el-Hemdânî şöyle haber verdi: ‘Yahya b. Saîd, Ali b. Zeyd bin Cüd’an’dan hadis almaktan sakınırdı.’ Ben Muhammed b. Münzir’i şöyle derken işittim: ‘Ben Abbas b. Muhammed’i şöyle derken işittim: ‘Ben Yahya b. Maîn’i, ‘Ali bin Zeyd bir şey değildir’ derken işittim.”2527
6- İbnu’l- Cevzî (ö. 597)
İbnu’l-Cevzî ise, “ed-Duâfâu ve’1-Metrûkîn” adlı eserinde şunları kaydeder: “Ali b. Zeyd b. Cüd’an Enes ve Osman en-Nehdî’den hadis rivâyet etmiştir. İbn Uyeyne (ö. 198) onu zayıf kabul ederdi. Hammad b. Zeyd, ‘Ali b. Zeyd hadislerin sened ve metinlerinde değişiklik yapardı,’ der. Şu’be İbnu’l-Haccac, Ali b. Zeyd’in ihtilâta mâruz kaldığını zikretmiştir. Ahmed b. Hanbel ve Yahya b. Saîd “Ali b. Zeyd bir şey değildir” demişlerdir. Bir defasında Yahya; “o, her hususta zayıftır” demiştir. Ebû Hatim er-Râzî, “Ali b. Zeyd’in hadisi delil gösterilmez” derdi. Ebû Zur’â ise, “Ali b. Zeyd kuvvetli değildir. Rivâyetinde yanılır ve hatâ ederdi. Bu durum o kadar çok olurdu ki, bu yüzden terkedilmeye müstehak oldu” demektedir.2528
7- Zehebî (ö. 748)
Zehebî de “Mîzân’ül-Î’tidâl” adlı eserinde Ali b. Zeyd b. Cüd’an hakkında şunları kaydeder:
Ali b. Zeyd Basralı olup Tâbiûn âlimlerinden ilim almıştır. Enes, Ebû Osman en-Nehdî ve Saîd İbnu’l-Müseyyeb’den rivâyette bulunmuş, kendisinden de Şu’be, Abdulvâris ve bir topluluk hadis rivâyet etmiştir. Muhaddisler onun hakkında ihtilâfa düşmüştür. Cerîrî: “Basra fukahâsı, Katâde, Ali b. Zeyd ve Eş’âs el-Huddânî olmak üzere üç a’mâ idi,”demektedir. Mansûr b. Zâzân ise şöyle demiştir: “Hasan Basrî vefat ettiği zaman, biz Ali b. Zeyd’e onun makamına otur,”dedik. Mûsâ b, İsmâîl: “Ben, Hammad b. Seleme’ye; Vüheyb, Ali b. Zeyd’in rivâyet ettiği hadisleri ezberlemediğini iddia ediyor, dedim. Hammad; ‘Vüheyb Ali b. Zeyd’le olurup kalkmaya nereden muktedir oluyor muş? Onunla ancak insanların ileri gelenleri oturup kalkardı’ cevabını verdi.” Şu’be ise şöyle demiştir:
2526] İbn Ebî Hatim er-Râzî, Kitâbü'1-Cerh ve't-Ta'dîl, 1992, Beyrut, B. Sy. Yok, 6/186-187
2527] Muhammed İbn Hibban, Kitâbü'l-Mecrûhîn, 2/103
2528] İbn'l-Cevzi, ed-Duafâu ve'1-Metrûkîn, I. Baskı, 1986, Beyrut, Tah: Ebu'1-Fida Abdullah el-Gadi, 2/193
- 572 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ali b. Zeyd bize hadis rivâyet ederdi. Fakat o, aklı kıt ve ahmak bir kimseydi.” Bir defasında da Şu’be şöyle demiştir: “Ali ihtilâta mâruz kalmadan önce bize hadis rivâyet ederdi. Ama İbn Uyeyne onu zayıf sayardı.”
Hammad b. Zeyd: “Ali b. Zeyd bize hadis rivâyet ederdi, fakat o hadislerin senet ve metinlerini değiştirirdi.” demiştir. Fellâs: “Yahya b. Saîd el-Kattân, (ö. 198) Ali b. Zeyd’den hadis almaktan sakınırdı” demektedir, Yezîd b. Zürey’den de “A1i b. Zeyd, bir râfizî idi” dediği rivâyet edilmiştir. Ahmed bin Hanbel, “Ali zayıf bir râvî’dir” derdi. Osman bin Saîd, Yahya b. Saîd’den: “Bu zât kuvvetli değildir” dediğini rivâyet etmiştir. Abbas ise; Yahya b. Said’den “Ali bir şey değildir” dediğini nakletmiştir. Bir başka yerde de “O bana İbn Akil ve Asım b. Ubeydillah’tan daha sevimlidir” demiştir. Ahmed b. Abdillah b. Salih el-Iclî: (d. 181 - ö. 261) “Ali b. Zeyd, Şîa mezhebine meylederdi. Kuvvetli değildir.” demiştir.
İmam Buhârî ile Ebû Hatim, (ö. 277) “Ali b. Zeyd (in hadisi) delil olarak kullanılmaz,” demişlerdir. Ebû Hatim bir defasında ise: “Hadisi denemek ve araştırılmak maksadıyla yazılabilir. O bana Yezid b. Ebî Ziyad’dan daha sevimlidir” demiştir. Fesevî: (ö. 277 “Ali b. Zeyd, ihtiyarlığında ihtilâta mâruz kalmıştır,” demektedir. İbn Huzeyme ise, “Hâfızasının kötülüğü sebebiyle ben onun hadisiyle amel etmem,” demektedir.
Zehebî bu bilgileri naklettikten sonra Ali b. Zeyd tarîkıyla gelen iki münker hadis aktarır ve böylece onun münker rivâyetlerine örnek sunmuş olur. Ebû Ma’mer’den rivâyete göre Süfyan: “Ben, Ali b. Zeyd’den büyük bir hadis mecmuası (kitap) yazmıştım. Fakat kendisine itibar etmediğim için onu terkettim” demiştir.
Tirmîzî: (209-287) “Ali b. Zeyd sadûkdur” derken, Dârakutnî; (ö . 385) “O benim yanımda hâlâ ‘leyyinü’l-hadis’tir’ demiştir.2529 “Leyyinü’l-hadis” terimi, râvîyi cerhetmek için kullanılır ve mecrûha çıkarmanın birinci mertebesinde yer alır. Hadisinin denenmek ve araştırılmak üzere yazılabileceğini gösterir.2530
Zehebî, el-Kâşif adlı eserinde ise, Ali b. Zeyd hakkındaki kanaatini özetleyerek şöyle der: “Ali b. Zeyd b. Cüd’ân hadis hâfızlarından biridir. Fakat hüccet (sika) değildir.2531 Saîd b. Müseyyeb ve bir cemaatten hadis işitmiş, kendisinden de Şu’be, İbn Atıyye ve daha bir cemaat hadis işitmiştir.2532
8- Hâfız İbn Hacer El-Askalânî (ö. 852)
Hâfız İbn Hacer,”et-Tehzîbü’t-Tehzîb” adlı eserinde, Ali b. Zeyd b. Cüd’ân’ın hadis işittiği şeyhlerin ve kendisinden hadis işiten talebelerin uzun bir listesini verdikten sonra şunları kaydetmektedir: “İbn Sa’d: (ö. 230) ‘Ali b. Zeyd b. Cüd’ân a’mâ olarak dünyaya gelmiştir. Çok hadis rivâyet etmiş fakat zayıf bir râvîdir. Hadisi delil getirilmez’ demektedir.”
2529] Zehebî, Mîzân'ül-İ'tidâl fî Nakdi'r-Ricâl, Dârulfikr, Tarihsiz, B. Sy. Yok, Tah: A. M. el-Becavi, 3/127-129
2530] Bk. Talat Koçyiğit, Hadis Terimleri Sözlüğü, Rehber Yay. I. Baskı, 1992, Ankara, s. 248
2531] Hüccet Değildir: Bu ifade râvîlerin mecruh olduğuna delâlet eden tâbirlerden biridir. Bununla tavsif edilen bir râvînin, her ne kadar adâlet yönü sâkıt ve metruk sayılmazsa da herhangi bir şeyle mecruh olduğu kabul edilir. Bu gibi râvîlerin hadisleri ancak araştırılmak amacıyla yazılabilir. Neticede hadisinin güvenilir râvîler tarafından rivâyet edilen şâhidi varsa alınır, aksi halde reddedilir. -T. Koçyiğit, A.g.e., s. 247-
2532] Zehebî, el-Kâşif, 2/285
CUM’A NAMAZI
- 573 -
Salih b. Ahmed babasından naklederek: “Ali kuvvetli değildir.2533 Fakat insanlar kendisinden rivâyette bulunmuştur.” derken Ahmed bin Hanbel’in oğlu Abdullah da şöyle der: “Babama; ‘Hasan Sürâkâ’dan işitti mi’? diye sorulunca, sanki bu suali beğenmeyerek ‘hayır, bu (hadisi rivâyet eden) zât, Ali b. Zeyd b. Cüd’ân’dır,’ cevabını verdi.” Ahmed bin Hanbel; “Ali b. Zeyd bir şey değildir” derdi.2534 Kezâ Ahmed bin Hanbel’in oğlu, babasından naklederek: “Ali b. Zeyd b. Cüd’ân ‘daîfu’l-hadistir” demiştir.
Muâviye b. Salih, Yahya’dan “Ali b. Zeyd zayıftır” dediğini nakletmiştir. Osman ed-Dârimî, Yahya’dan naklederek; “Bu zât kuvvetli değildir” demiştir. İbn Ebî Heyseme, Yahya’dan; “Her hususta zayıftır” dediğini nakleder. Yahya’ dan, bir rivâyete göre Ali b. Zeyd b. Cüd’ân hakkında “leyse bi zâk ; Bu konuda zayıftır” demiştir.2535 Devrî’nin rivâyetine göre ise, Yahya: Ali b. Zeyd “hüccet değildir” demiştir. Bir seferinde “o, bir şey değildir” derken, diğer bir seferinde ise “o bana İbn Akil ve Âsım b. Ubeydillah’dan daha sevimlidir” demiştir, el-Iclî: “Ali b. Zeyd, şîa mezhebine meylederdi. Fakat bunda bir sakınca yoktur,” demiştir. Bir seferinde de, “Hadisi i’tibar (denemek) için yazılır, fakat kuvvetli değildir,” açıklamasını yapmıştır. Ya’kub b. Şeybe ise; “Ali b. Zeyd sikadır, ‘sâlihu’l-hadis’dir. Leyn’den uzak değildir” demiştir.
Cevzcânî: “Vâhiyü’l-hadisdir, zayıf bir râvîdir. Kendisinde adâletten ve orta yoldan sapma vardır. Hadisi delil getirilmez” demektedir. Ebû Zür’a: “O kuvvetli değildir” demekle yetinmiştir. Ebû Hatim ise; “Ali b. Zeyd, kuvvetli değildir. Hadisi araştırılmak için yazılır, fakat delil getirilmez. Ancak o, bana Yezîd b. Ziyâd’dan daha sevimlidir. Kendisi a’mâ idi ve Şîa’ya meylederdi,” demiştir. İmam Tirmîzî; (209 – 297) “Ali b. Zeyd ‘sadûk’tur. Ancak başkalarının mevkuf (sahâbî sözü) olarak rivâyet ettiğini çoğu kez merfû (Peygamber’e ait bir hadis) olarak rivâyet ederdi.” demiştir.
İmam Nesâî; “Ali b. Zeyd zayıf bir râvîdir” derken İbn Huzeyme: “Hıfzının fenalığı sebebiyle ben onun hadisini delil getirmem” demiştir. İbn Adiy (277- 365) ise; “Basralılardan olsun, başkalarından olsun, ondan hadis rivâyet etmekten imtinâ eden birini görmedim. Fakat Şîa’ya meyilde aşırı giderdi. Zayıflfl ığına rağmen hadisi araştırılmak üzere yazılır,” demektedir. Hâkim Ebû Ahmed: “Ali b. Zeyd, Muhaddisler nazarında metîn değildir”2536 derken, Dârakutnî: “Ben onun hakkında tevakkuf ederim. Bana göre leyyin olmakta devam ediyor” demektedir.2537
2533] Kuvvetli değildir: Râvîlerin cerhedilmesinde kullanılan tâbirlerdendir. Hüccet değildir ve benzeri tâbirlerin delâlet ettiği mertebenin aşağısında bulunan bir mertebeye delâlet eder. Bu vasfa sahip olan râvî diğerlerinden daha zayıftır. Bununla beraber hadisi denemek için yazılır. -T. Koçyiğit, A g e., s. 247-
2534] Bir şey değildir: Râvîlerin cerhedilmesi için kullanılan bir tâbirdir ve sîka (güvenilir) değildir tâbirine nisbetle bir derece daha hafiftir. -T. Koçyiğit, A. g. e., s. 248-
2535] Râvîlerin cerhinde kullanılan tâbirlerin birinci mertebesinde yer alan bir ifâdedir. Bununla vasfedilen bir râvî, bir şeyle mecruh olmakla beraber adâlet yönü ıskat edilmiş sayılmaz. Bu sebeple hadisleri yalnızca araştırılmak üzere yazılır. İhticac edilmez. Delil olarak kullanılmaz. -T. Koçyiğit, A. g. e., s. 248-
2536] Metîn Değildir: Râvîleri cerhetmek için kullanılan tâbirlerdendir ve huccet değildir tâbiri ile aynı mertebededir. -Bk. T. Koçyiğit, A.g,e., s. 247-
2537] Tevakkuf: Lügatte durmak mânâsına gelen bu kelime, hadis ıstılahında bir kimsenin sika veya mecruh olduğu hususunda kesin kanaate varılamadığını gösterir. Bu tâbir, hadis için kullanıldığında onunla amel edilmemesi ve amelin durması anlamına gelir
- 574 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Muaz b. Muaz Şu’be’den naklen, “Ali b. Zeyd ihtilâta mâruz kalmadan önce bize hadis naklederdi.” demiştir. Ebû’l-Velîd ve daha başkaları ise, Şu’be’den şöyle dediğini nakletmişlerdir: “Ali b. Zeyd bize hadis rivâyet ederdi. Fakat o aklı kıt ve ahmak bir kimse, idi.” Süleyman b. Harb de Hammad b. Zeyd’den şöyle dediğini nakleder: “Bize Ali b. Zeyd hadis rivâyet eder, ancak hadislerin senet ve metinlerinde kalb (değişiklik) yapardı.”2538 Bir rivâyette ise şöyle demiştir: “Ali b. Zeyd bize bugün bir hadis rivâyet eder, ertesi gün gelir, aynı hadisi sanki o dünkü rivâyet ettiği hadisden başka bir hadismiş gibi (değişik bir şekilde) rivâyet ederdi.”
Amr b. Ali ise şöyle der: “Yahya b. Saîd el-Kattân, (ö. 198) Ali b. Zeyd’den hadis almaktan sakınırdı. Bir gün bize ondan hadis rivâyet edecek oldu, sonra vazgeçti ve ‘o adamı bırakın,’ dedi. Fakat Abdurrahman, şeyhleri tarikıyla ondan hadis rivâyet ederdi.”
Ebû Ma’mer el-Katîî, İbn Uyeyne’den şöyle dediğini nakletmiştir: “Ben Ali b. Zeyd’den birçok şey yazmıştım. Fakat ona ihtiyaç duymadığım için bunları terkettim.” Yezîd b. Zürey’ der ki: “Ben Ali b. Zeyd’i gördüm. Fakat ondan bir şey almadım. Zira o bir Râfızî idi.” Ebû Seleme der ki: “Vüheyb, Ali b. Zeyd’i zayıf kabul ederdi. Ben bu hususu Hammad b. Seleme’ye arzettim. Hammad: Vüheyb, Ali b. Zeyd ile düşüp kalkmaya nereden muktedir oluyormuş? Ali ancak insanların ileri gelenleri ile oturup kalkardı,’ dedi.”
İbnu’l-Cüneyd ise: “Ben Yahya İbn Maîn’e: ‘Ali b. Zeyd ihtilâta mâruz kaldı mı?’ diye sordum. İbn Maîn: (ö. 233) ‘Hayır, o, asla ihtilâta mâruz kalmadı,’ cevabını verdi.” demiştir. Mûsâ b. İsmâîl, Hammad’dan naklen Ali b. Zeyd’in şöyle dediğini haber vermiştir: “Ben çoğu zaman Hasan’a hadis rivâyet ederdim. Sonra bu hadisi Hasan’dan işitirdim ve kendisine, ‘Ey Ebû Saîd sana bu hadisi kimin rivâyet ettiğini bîliyor musun?” diye sorardım. Hasan; ‘Hayır, bilmiyorum. Fakat ben onu bir sika’dan işittim,’ derdi. Bunun üzerine ben: ‘Onu sana haber veren ben idim’derdim.”
Hâlid b. Haddâş, Hammad b. Zeyd’den naklederek şöyle demiştir: “Ben Saîd el-Cerîrî’yi şöyle derken işittim: ‘Basra fukahâsı, Katâde, Ali b. Zeyd ve Eş’âs el-Hüddânî olmak üzere üç a’mâ idi.”
Hadramî “Alî b. Zeyd 129 senesinde vefat etmiştir” derken Hacı Halîfe 131 senesinde vefat ettiğini söylemiştir. Müslim, başkalarıyla birlikte rivâyet ettiği hadislerini alırdı. İbn Hacer devamla şöyle der: “Ben derim ki İbn Kânî aynı tarihi vererek: “Ali b. Zeyd hayatının sonlarında ihtilâta mâruz kaldı ve hadisi terkedildi” demektedir.2539 Es-Sâcî ise şöyle demiştir: “Ali b. Zeyd ehli sıdk’dan idi ve ileri gelen bir topluluğun kendisinden rivâyeti muhtemeldir. Ama o, güvenilirliğinde ittifak edilen kimseler makamında değildir.”
2538] Kalb: Sözlükte bir şeyin ahvâlini ve şeklini değiştirmek, altını üst, üstünü alt, içini dış, dışını iç yapmak demektir. Hadis rivayetinde ise, hadis râvîlerinin isimlerinde, sened ve metinlerinde değişiklik, takdim ve tehir yapmaktan ibârettir. Bu, ya râvînin zayıflığından kaynaklanır, ya da kasten yapılır. Kasten yapılırsa, hadise sahih süsü vermek sûretiyle ona rağbeti artırmak gayesi güdülür. Bu durum hadis uydurmadan farksızdır. Umumiyetle kezzâb ve hadis uyduran kimselerin işidir. Bk. Koçyiğit, A g. e., s. 220-222
2539] İhtilât; Hadis ilminde bu tâbir, sîka kimseler olarak bilinen râvîlerin çeşitli sebeplerle akıl ve şuurlarında meydana gelen bir hastalık neticesi, rivâyet ettikleri hadislerde çok hataya düşmeleridir
CUM’A NAMAZI
- 575 -
İbn Hibbân ise, “Ali, rivâyetinde çoğu kez yanılır ve hata ederdi. Bu sebeple terk edilmeye müstehak oldu” demiştir. Diğer muhaddisler ise; “Ondan rivâyet edilen hadislerin en münkeri (kötüsü)2540 Hammad b. Seleme’nin kendisinden Ebû Nadra Ebû Saîd tarikiyle merfû olarak rivâyet ettiği ‘Muâviye’yi şu minberin ağaçları üzerinde görseniz dahi onu öldürünüz’ haberidir.2541
Buraya kadar nakledilen, muhaddis âlimlerin, Ali b. Zeyd b. Cüd’ân hakkındaki tesbit ve tenkidlerinden de anlaşılacağı gibi bu şahıs metruk, yani hadisleri terkedilmiş bir râvîdir. Her ne kadar bir-iki kişinin, hakkında kullandığı müsbet gibi gözüken ifadeler sebebiyle ihtilâflı bir şahıs olarak karşımıza çıksa da muhaddislerin büyük çoğunluğuna göre mecruh addedilmiş ve hadisinin terkinde ittifak edilmiştir. Hadis ilminin ilkelerine göre bu gruba giren râvîlerin haberiyle amel edilmez. Yukarıda ifade edildiği gibi bu nevî râvîlerin rivâyet ettiği haber, İmam Ebû Hanîfe’nin kendi usûlüne göre de hüccet teşkil etmez. Zira İmam Ebû Hanîfe, bir hadisin hüccet olabilmesi için râvîsinin sika (güvenilir) ve adâlet sahibi olmasını şart koşmuştur. Ali b. Zeyd b. Cüd’an ise büyük çoğunluğa göre sika ve âdil değildir. Hakkında müsbet sayılabilecek ifade kullanan bir-iki hadis imâmı da sika (güvenilir) olduğunu söyleyememiş, aksine onlar da: “sika olduğunda ittifak edilen kimseler makamında değildir” ibâresini koymuşlardır.
Ancak ne var ki, Hanefî âlimlerinden Zafer Ahmed el-Osmânî et-Tahânevî, sadece Hanefî Mezhebinin delillerini müdâfa etmek amacıyla kaleme aldığı ve zayıflığında, hatta hadis olmadığında ittifak edilen bazı hadisleri bile bin dereden bir su getirerek sahih veya hasen gibi göstermeye çalıştığı “Î’lâu’s-Sünen” adlı eserinde,2542 Ali b. Zeyd b. Cüd’an’ın muâsırı olan yüzlerce hadis imamının onun hakkındaki bunca menfî kanaatini gizleyerek ya da görmezlikten gelerek, İbn Hacer’in yukarıda naklettiği görüşlerin içerisinden sadece işine gelen bir-iki tanesini seçerek Ali b. Zeyd b. Cüd’an’ı güvenilir bir râvî, hadisini de “hasen hadismiş gibi gösterme” taassubuna düşebilmiştir.
Hâlbuki bir hadis râvîsinin bir veya iki hadis imamı tarafından mecruh, bir veya iki hadis imamı tarafından da adâletli sayılması halinde birincisine itibar edilir ve hüküm ona göre verilir. Çünkü cerheden veya onun hadis rivâyetinde kusur teşkil edecek ayıplarını ortaya koyan kimse, hadis râvîsinde gizli olan ve onun adâlet sahibi olduğunu söyleyen kimse tarafından bilinmeyen bir kusurunu ortaya koymaktadır. Bu bakımdan adâlet sahibi olduğunu söyleyen kimsenin, râvî hakkındaki hükmü, mecruh sayanın hükmünün doğruluğunu ortadan kaldırmaz.2543
Hattâ bir râvî, kalabalık bir hadis imamı tarafından adâletli buna mukabil daha az sayıda hadis imamı tarafından sebepleri beyan edilerek mecruh sayılsa, hüküm yine mecruh sayanların sözlerine göre verilir. Bu hususta ehl-i ilim
2540] Münker Hadis: Zayıf bir râvînin, güvenilir râvîlere muhâlif olarak rivâyet ettiği ve bu rivâyetiyle tek kaldığı hadise münker denilir. Daha başka tanımları için Bk. T. Koçyiğit, A.g.e., s. 338- 340
2541] İbn Hacer, Tehzîbü’t-Tehzîb, 4/203- 204
2542] 8/37-40
2543] Bu konuda bk. Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî İlm'ir-R4âye, s. 132; İbn Salâh, Ulûm'ül-Hadîs, s. 109-110; Suyûtî, Tedrîb'ür-Râvî, s. 204-205; Talat Koçyiğit, Hadis Usûlü, s. 49
- 576 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ittifak halindedir.2544
Bu durumda Ali b. Zeyd b. Cüd’ân mecruh bir râvî olup bizzat İmam Ebû Hanîfe’nin kendi usûl kaidelerine göre hadisiyle amel edilmesi câiz değildir. Bundan daha kötüsü, ikinci râvîdir. Şimdi de onu tanıyalım:
B) Abdullah b. Muhammed el-Adevî (el-Belvâ)
Câbir hadisi’nin senedinde bulunan ve söz konusu hadisi daha önce tanıdığımız Ali b. Zeyd’den aktaran ikinci râvî Abdullah b. Muhammed el-Adevî’dir. Abdullah b. Muhammed el-Adevî’nin lakabı Ebû Cennâb (veya Ebû Habbâb)’dır. Ali b. Zeyd b. Cüd’ân, Ömer b. Abdilazîz, Abdullah b. Fîrûz ed-Dânâc, Ebû Sinan el-Mısrî, İbn Akîl ve Zührî’den rivâyette bulunmuştur. Kendisinden de Velîd b. Bükeyr Ebû Cennab hadis rivâyet etmiştir.2545
Nitekim Câbir hadisini Abdullah b. Muhammed el-Adevî’den bu Velîd b. Bükeyr rivâyet etmiş olup o da son derece zayıf bir râvîdir. Dolayısıyla Câbir hadisi’nin senedinde üç tane problemli râvî vardır. Bu da hadisin ne derece sıhhatli olacağını ortaya koymaya kâfidir.
Şimdi hadis İmamlarının Abdullah b. Muhammed el-Adevî hakkındaki tenkit ve tesbitlerini görmeye çalışalım:
1- İmam Muhammed b. İsmâîl el-Buhârî (ö. 256)
İmam Buhârî, “et-Târîh’ul-Kebir” ve “ed-Duâfâu’s-Sağîr” adlı eserlerinde Abdullah b. Muhammed el-Adevî hakkında şunları kaydeder: “Abdullah b. Muhammed, Ali b. Zeyd b. Cüd’ân’dan, Velîd b. Bükeyr de kendisinden hadis rivâyet etmiş olup, münkerü’l-hadis’ dir. Hadisinin mütâbii yoktur.2546
Ahmed Şâkir, “el-Bâis’ül-Hasîs Şerhu İhtisâr-ı Ulûmi’l-Hadis” adlı eserinde; “İmam Buhârî ‘Münkerü’l-Hadis’ tâbiriyle kezzâb olan râvîleri kastederdi” demektedir.2547 Nitekim Yahya b. Saîd el-Kattân, Buhârî’nin; “Hakkında münkerü’l-hadisdir, dediğim râvîlerin hiç birisinden hadis rivâyet edilmesi helâl değildir” dediğini rivâyet etmiştir.2548 Şu halde Buhârî’ye göre Abdullah b. Muhammed el-Adevî kezzâb (hadis rivâyetinde yalanı meslek hâline getiren) bir râvîdir.2549 Dolayısıyla onun rivâyetiyle amel edilmesi helâl delildir.
2544] Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî İlm'ir-R4âye, s. 134; İbn Salâh, A.g.e, s. 109-110; Suyûtî, A.g.e, s. 204-205
2545] Buhârî, ed-Duafâu's-Sağîr, s. 70; İbn Hacer el-Askalânî, Tehzîbü’t-Tehzîb, 3/263; Ukaylî, ed-Duafâu'l-Kebîr, 2/298; Zehebî, Mîzân'ül-İ'tidâl fî Nakdi’r-Ricâl, 2/485; İbnu'l-Cevzî, ed-Duafâu ve'1-Metrûkîn, 2/138; Nâsıruddîn el-Albânî, İrvâul-Ğalil, 3/51
2546] Buhârî, et-Târîhu’l-Kehîr, 5190; Buhârî, ed-Duafâu's-Sağîr, s. 70
2547] Münkerü’l-Hadîs: Bu tâbir hadis râvîlerinin cerhinde kullanılan tâbirlerden olup "hadîsi kabul edilmeyen, rızâ gösterilmeyen kimse" mânâsına gelir. Şiddet bakımından üçüncü mertebede bulunan bu tâbir Daîfu’l-hadîs", "Daîfun", "Hadîsuhû münkerun", Vâhiyü’l-hadîs ve "Vahin" gibi tâbirlerle aynı sırada yer alır. Bk. Suyûtî, Tedrîbü'r-Râvî, s. 233; T. Koçyiğit, A.g.e., s. 341
2548] Zehebî, Mîzânü’l-İ'tidâl, 1/6; Ahmed Şâkir, A.g.e., s. 101
2549] Kezzâb: Hadis rivâyetinde yalancılığı meslek hâline getiren râvîler için kullanılır. Cerh lafızları arasında en kötü mertebeye delâlet eden tâbirlerden biridir. Mübâlâğa sığasıyla bir işin fâilini gösteren bu kelime ‘çok yalancı’ mânâsına gelir. Böylelerinin rivâyeti asla kabul edilmez. Bk. T. Koçyiğit, A.g.e., s. 230
CUM’A NAMAZI
- 577 -
2- Şeyhül İslâm İbn Ebî Hatim er-Râzî (ö. 277)
İbn Ebî Hatim, “Kitâb’ül-Cerh ve’t-Tadîl” adlı eserinde Abdullah b. Muhammed el-Adevî hakkında şu bilgileri nakleder: “Abdullah b. Muhammed el-Adevî, Ali b. Zeyd b. Cüd’ân’dan hadis rivâyet eder. Kendisinden de Velîd b. Bükeyr hadis rivâyet etmiştir.” Ben babamı şöyle söylerken işittim: “Abdullah b. Muhammed el-Adevî ‘münkerülhadisdir’ ve meçhul bir şeyhtir.”2550
3- İmam Nesâî (ö. 303)
İmam Nesâî, “ed-Duâfâu ve’1-Metrûkîn” adlı eserinde, el-Adevî hakkındaki görüşünü şu şekilde ifade eder: “Abdullah b. Muhammed el-Adevî’nin lakabı Ebû’l-Habbâb et-Temîmî’dir. Vekî’ İbnu’l-Cerrah(ö. 196) onun için ‘Adevî hadis uydururdu’2551 derken, İbn Hibban; (ö. 354) ‘Adevî’nin rivâyet ettiği haberin delil gösterilmesi helâl değildir’ demiştir.2552
4- Ebû Ca’fer Mûsâ b. Muhammed el-Ukaylî (ö. 323)
Ukaylî ise, ed-Duâfâu’1-Kebir” adlı eserinde Adevî hakkında şunları kaydeder: “Abdullah b. Muhammed el-Adevî, Ali b. Zeyd b. Cüd’ân’dan hadis rivâyet etmiştir. Bana Âdem b. Mûsâ haber vererek şöyle dedi: Ben, Buhârî’nin şöyle dediğini işittim: Abdullah b. Muhammed el-Adevî, Ali b. Zeyd b. Cüd’ân’dan, Velîd b. Bükeyr b. Cünnâb da kendisinden hadis rivâyet etmiştir. Kendisi “Münker’ul-hadis’dir.” Bu hadisi (Câbir hadis’ini kastediyor) bize Muhammed b. İsmâil ve Beşir b. Mûsâ naklederek şöyle dediler: “Bize Abdullah b. Salih el-Iclî haber verdi. Dedi ki: ‘Bize Velîd b. Bükeyr, Abdullah b. Muhammed el Adevî’den, o Ali b. Zeyd b. Cüd’ân’dan, o Saîd b. Müseyyeb’den, o da Câbir b. Abdillâh (r.a.)’dan şöyle dediğini rivâyet etti’:
“Ben Peygamber’i (s.a.s.) minberinin üzerinde şöyle derken işittim: ‘Bilmiş olunuz ki, içinde bulunduğum bu yılın, bu ayının bu gününde ve burada kıyâmet gününe kadar Allah sizden ona gitmeye gücü yeten kimseye Cuma namazını farz kıldı. Ben hayatta iken veya öldükten sonra başında âdil veya zâlim bir imâmı (devlet başkanı) varken kim, Cuma namazını küçümseyerek veya hakkını inkâr ederek terkederse, Allah o kimsenin iki yakasını bir araya getirmesin. İşlerinde ona bereket vermesin. Bilmiş olun ki tevbe edinceye kadar böylesinin ne namazı, ne zekâtı, ne haccı, ne orucu, ne de hayrı kabul edilir. Her kim de tevbe ederse, Allah tevbesini kabul eder.”
Bu kelâm, zayıflıkta buna benzer bir senetle başka bir tarîkta daha rivâyet edilmiştir.2553 Ukaylî dikkat edilirse, Câbir hadisinin asılsız olduğunu ifade etmek için hadis terimini kullanmayıp özellikle “bu kelâm” tâbirini kullanmıştır. Haberden anlaşıldığına göre bu Câbir hadisine Buhârî’de vâkıf olmuş, fakat asılsız kabul ettiği için Sahîhine almamıştır.
2550] İbn Ebî Hatim er-Râzî, Kitâb'ül-Cerh ve't-Tadîl, 5156
2551] Hadis râvîlerinin cerhinde kullanılan ve bir râvînin hadis uydurduğuna delâlet eden bu tâbir, cerhin en şiddetli şekillerinden biridir. Hz. Peygamber tarafından söylenmemiş, O’nun ağzından çıkmamış bir sözü hadise benzeterek O’na isnad eden ve hadismiş gibi ondan rivâyet eden kimseleri ifâde eder. Böyle bir kimsenin hadîsi asla kabul edilmez.
2552] İmam Nesâî, ed-Duafâu ve'1-Metrûkîyn, s. 70, (Bu eser, Buhârî'nin, ed-Duafâu's-Sağîr adlı eseriyle bir aradadır
2553] Ukaylî, ed-Duafâu'l-Kebîr, 2/298
- 578 -
KUR’AN KAVRAMLARI
5- İbn Hibbân (ö. 354)
Hâfız Muhammed İbn Hibbân, “Kitâb’ül-Mecrûhîyn” adlı eserinde Adevî hakkında şunları kaydeder: “Adevî, rivâyetinin az olmasına rağmen gerçekten ‘münkeru’l-hadis’dir. Onun hadisi, sika râvîlerin hadisine, rivâyeti de sika ravîlerin rivâyetlerine benzemez. Dolayısıyla Adevî’nin hadisiyle ihticac edilmesi (hadisinin delil gösterilmesi) helâl değildir. Kendisi, ‘âdil veya zâlim bir imâmı (devlet başkanı) varken kim, Cuma namazını küçümseyerek veya hakkını inkâr ederek terkederse, Allah o kimsenin iki yakasını bir araya getirmesin. İşlerinde ona bereket vermesin. Bilmiş olun ki tevbe edinceye kadar böylesinin ne namazı, ne zekâtı, ne haccı, ne orucu, ne de hayrı kabul edilir’ şeklinde gelen Câbir hadisinin râvîsidir.2554
6- Hüseyn b. Ali el-Beyhâkî (ö. 458)
Beyhâkî ise, “es-Sünen’ül-Kübrâ” adlı eserinde Câbir b. Abdillah hadisini naklettikten sonra şöyle der: “Abdullah b. Muhammed el-Adevî ‘Münkerulhadis’dir. Hadisinin mütâbî’i yoktur.2555 Bunu İmam Muhammed b. İsmail el-Buhârî ifâde etmiştir.2556
7- İbnu’l-Cevzi (ö. 597)
İbnu’l-Cevzi, “ed-Duâfâu ve’1-Metrûkîyn” adh eserinde Adevî hakkında şöyle der: “Abdullah b. Muhammed el-Adevî, Zührî ve Ali b. Zeyd b. Cüd’ân’dan hadis rivâyet eder. Vekî’ İbnu’l-Cerrah (ö. 197) onun için ‘Adevî hadis uydururdu’ demiştir. Buhârî ile İbn Ebî Hâtim er-Râzî: “Adevî münkeru’l-hadis’dir” derlerken, İbn Hibban, “Adevî’nin hadisiyle ihticac edilmesi helâl değildir” demektedir.2557
8- Zehebî (ö. 748)
Zehebî ise, “Mîzânü’l-İ’tidâl fî Nakd’ir-Ricâl” adlı eserinde Adevî ile ilgili şu bilgileri kaydeder: “Buhârî: ‘Adevî, münkerü’l-hadis’dir’ derken, Vekî’ İbnu’l-Cerrah, ‘Adevî hadis uydururdu’ demiş, İbn Hibban ise, ‘Abdullah b. Muhammed el-Adevî’nin hadisi ile ihticac edilmesi helâl değildir’ hükmünü vermiştir.2558
Zehebî, Kütüb-ü Sitte’de rivâyeti bulunan râvîlerin hallerini ortaya koymak için kaleme aldığı “el-Kâşif” adlı eserinde ise, el-Adevî hakkındaki kanaatini “Abdullah b. Muhammed el-Adevî, daîfun cidden, yani çok zayıf bir râvîdir2559
2554] Muhammed İbn Hibbân, Kitâb'ül-Mecrûhîyn mine’l-Muhaddisîn ve'd-Duafâu ve'1-Metrûkîn, 219
2555] Mütâbî: Rivâyetiyle tek kaldığı zannedilen bir râvînin hadîsine uygun olarak, o râvînin şeyhinden veya daha yukarıdaki şeyhlerden bir başka râvî vasıtasıyla rivâyet edilen aynı hadîse denir. Yâni Fert zannedilen bir hadîsi fert olmaktan çıkaran ve onu takviye eden diğer rivâyet demektir. Daha geniş bilgi için Bk. T. Koçyiğit, A.g.e., s. 366-368
2556] Beyhâkî, es-Sünen'ül-Kübrâ, 3/171 (Bu eser İbn Türkmânî'nin el-Cevher'un-Nakıy adlı eseriyle birlikte basılıdır)
2557] İbn'l-Cevzi, ed-Duafâu ve'1-Metrûkîn, 2/138
2558] Zehebî, Mîzânü'l-İ’tidâl fî Nakd'ir-Ricâl, 2/485
2559] Daîfun cidden: Râvîlerin mecruh addedilmesinde kullanılan "daîfun cidden" tâbiri, zayıf tâbiri ile cerhedilen râvîlere nisbetle zayıflık yönünden bir derece daha aşağı olan kimselere delâlet eder. Bu sebeple, haklarında bu tâbir kullanılan râvîlerin hadîsiyle İstişhâd olunmaz (şâhid gösterilmez) yâni delîl olarak kullanılmaz, denemek için de olsa yazılmaz. -T. Koçyiğit, Hadis terimleri Sözlüğü, s. 515-
CUM’A NAMAZI
- 579 -
şeklinde özetlemektedir.2560
9- Hâfız İbn Hacer (ö. 852)
Hâfız İbn Hacer ise, “Tehzîb’üt-Tehzîb” adlı eserinde Adevî hakkında şunları kaydeder: “Buhârî ile Ebû Hatim: ‘Adevî Münkerü’l-hadisdir,’ demişlerdir. Ebû Hatim buna ‘Adevî mechûl bir şeyhdir’ hükmünü de ilâve etmiştir. Dârakutnî (ö. 358) ise; ‘Adevî metruk bir râvîdir’ kaydını koymuştur.2561 İbn Adiy (ö. 365): ‘Adevî’nin az miktarda hadis (rivâyet)’i vardır. İbn Mâce, ondan Cuma namazı hususunda bir tek hadis rivâyet etmiştir. Fakat İbn Mâce’de onun bundan başka hadisleri de vardır’ demiştir.”
Müellif devamla şöyle demektedir: “Buhârî, ‘(Abdullah b. Muhammed el-Adevî, münkerü’l-hadisdir), hadisinin mütâbî’i yoktur,’ derken Vekî’ İbn’i-Cerrah, ‘Adevî hadis uydururdu’ demiş, İbn Hibbân ise, ‘Adevînin rivâyet ettiği haberle ihticac edilmesi helâl değildir’ hükmünü vermiştir.” Dârakutnî: ‘Münkeru’l-hadisdir,’ demiştir. İbn Abdilber ise: ‘Hadis imamlarının tamâmı, bu hadisin, yani İbn Mâce’nin rivâyet ettiği Câbir hadisinin Abdullah b. Muhammed el-Adevî’nin uydurması olduğunu, kendisinin de muhaddisler arasında yalancılıkla damgalanmış bulunduğunu söylemektedirler’ demiştir.2562 İbn Hacer, Adevî hakkındaki bu kanaatini “Takrîb’üt-Tehzîb” adlı eserinde de tekrar etmiştir.2563
10- Nâsıruddin el-Albânî
Asrımızın büyük hadis âlimlerinden biri olan Nâsıruddin el-Albânî ise “İrvâu’l-Galîl” adlı meşhur eserinde Câbir hadisi ve râvîlerinden bahisle bütün itirazları kökünden halledecek şu açıklamaları kaydeder: “Bu hadisi İbn Mâce, Sünen’inde;2564 Ukaylî, ed-Duafâ’sında;2565 İbn Adiy, el-Kâmil fi’d-Duâfâ’sında;2566 Beyhâkî, es-Sünen’ül-Kübrâ’sında2567 ve Vahidî, Tefsîr’inde2568 Ali b. Zeyd b. Cüd’ân ve Abdullah b. Muhammed el-Adevî tarikiyle Velid b. Bükeyr Ebû Cünnâb’dan rivâyet etmişlerdir.”
Bu sened gerçekten çok zayıf bir seneddir ve kendisinde dört ayrı illet bulunmaktadır:
1- Birinci illet; Ali b. Zeyd b. Cüd’ân’ın zayıf olması,
2- İkinci illet; söz konusu şu Adevî’dir. Hâfız İbn Hacer; “Adevî metruk bir kimse olup Vekî’ İbn’l-Cerrah onu hadis uydurmakla itham etmiştir” der. Aynı
2560] Zehebî, el-Kâşif fî Ma'rifeti men Lehû Rivâyetun fi'1-Kütüb'is-Sitte, 2/I28
2561] Metruk: Yalancılıkla itham olunan kimselerin r4ayeti ile teferrüd ettiği, mâlum kaidelere muhâlif hadis olduğuna göre, râvîlerin cerhinde kullanılan Metrûkü’l-hadîs tâbirinin de hadîsi terkedilen râvîler için kullanıldığı kendiliğinden anlaşılır. Buna göre mezkür tâbir, Kezzâb ve hadis vaz edici (hadis uydurucu) gibi cerhin en şiddetli mertebelerinden bir derece evvel gelir. ve müttehemün bi’l-kizb mertebesiyle aynı derecede yer alır. Geniş bilgi için Bk. T. Koçyiğit, A.g.e., s. 272-273
2562] İbn Hacer el-Askalânî, Tehzîb'üt-Tehzîb, 3/263-264
2563] İbn Hacer el-Askalânî, Takrîb'üt-Tehzîb, 1/448
2564] 1/343
2565] 2/298
2566] s. 215-216
2567] 3/171
2568] 4/142
- 580 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sebeple senedi, Beyhâkî de illetli saymış ve hadisi naklettikten sonra “Adevî münkeru’l-hadis”tir. Hadisinin mütâbî’i yoktur. Bunu Muhammed b. İsmail el-Buhârî söylemiştir” demektedir. Kezâ, Hâfız İbn Hacer, “et-Telhîs’ül-Habir”2569 adlı eserinde; “Adevî, ‘vâhiyü’l-hadis’tir”2570 gibi tâbirlerle aynı mertebede kullanılan bir terimdir. Hakkında bu tâbir kullanılan bir râvînin hadîsi denemek ve araştırmak için de olsa yazılmaz. Ona îtibar edilmez. Şâhid olarak da kullanılmaz2571 demiştir.
Bu hadisi başka bir tarîkle el-Bezzâr da rivâyet etmiş, fakat bunun senedinde de Ali b. Zeyd b. Cüd’ân bulunmaktadır. Dârakutnî; “Hadisin her iki tarîki de sâbit değildir, hadis olarak aslı yoktur,” demiştir. Hâfız İbn Hacer’in bahsettiği diğer rivâyet tarîkı biraz ileride gelecektir. Fakat Hâfız’ın bu ifadesi hadisin birinci tarîkında Ali b. Zeyd b. Cüd’ân’ın bulunmadığı vehmini vermektedir. Hâlbuki hakîkat böyle değildir. Her iki senette de Ali b. Zeyd b. Cüd’ân ve Abdullah b. Muhammed el-Adevî’nin ikisi de mevcuttur.
3- Üçüncü illet; senette bulunan Velid b. Bükeyr Ebû Cünnab’dır. Nevevî, et-Takrîb adlı eserinde Ebû Cünnâb “Leyyinü’l-hadisdir” demektedir.2572 Gerçekten bu hadisin senedinde de ihtilâf edilmiştir ki, bu da ayrı bir illettir.
4- Dördüncü illet de şudur: Hasan b. Hammad el-Kûfî şöyle demiştir: “Bize Abdullah b. Muhammed el-Adevî haber vererek dedi ki; ‘ben Ömer İbn Abdülazîz’i minber üzerinde şöyle derken işittim: Bize Ubâde b. Abdillah Talha b. Ubeydillah’ın şöyle dediğini haber verdi: Ben Rasûlullah’ı (s.a.s.) şöyle derken işittim “Ben hayatta iken veya öldükten sunra başında âdil veya zâlim bir imâmı (devlet başkanı) varken, kim, Cuma namazını küçümseyerek veya hakkını inkâr ederek terkederse, Allah o kimsenin iki yakasını bir araya getirmesin...”2573
Bu hadisi el-Bâğandî (ö. 312) “Müsned-i Ömer İbn Abdilaziz”, Ebû Tâhir el-Enbârî “el-Meşîha” ve Ziyâü’l-Makdîsî de “el Muhtâre” adlı eserlerinde nakletmişlerdir. Bunların hepsi de onu Hasan b. Hammad kanalıyla Abdullah b. Muhammed el-Adevî’den rivâyet etmişlerdir. Adı geçen bu Hasan b. Hammad sika’dır. Dolayısıyla onun bu rivâyeti muhâlifi olan Ebû Cünnâb’ın rivâyetinden öne geçirilmeye daha evlâdır. Bu hadis de Velid b. Bükeyr Ebû Cünnâb’ın Adevî’den rivâyet ettiği Câbir hadisi gibi iki ayrı senetle daha gelmiştir. Ki bu iki senette Adevî yoktur.
Bu hadisin birinci senedi şöyledir: Ferve, el-Hannât’tan; Hannât, Ebû Fâtıma’dan; Ebû Fâtıma, Ali b. Zeyd b. Cüd’ân’dan; Ali b. Zeyd b. Cüd’ân, Saîd b. Müseyyeb’den; o da Câbir b. Abdillah’tan mevzû-ı bahis olan hadisi rivâyet etmiştir. Bu haberi bu senetle Ziya el-Makdîsî, “el-Muhtâre” adh eserinde2574 nakletmiştir. İkinci senet ise şöyledir: Bakıyye b. Velîd, Hamzâ b. Hasan’dan; o
2569] 4/482
2570] Vâhiyülhadis: Hadis râvîlerinin cerhinde kullanılan tâbirlerden biri olup "metrukü’l-hadîs" (hadisi terkedilen) ve kezzâb (hadis r4ayetinde yalancılığı meslek haline getiren
2571] Bk. Suyûtî, Tedrîb, s. 223; T.Koçyiğit, A. g. e, s. 501
2572] Leyyinü’l-hadîs: Râvîlerin çürük sayılmasında kullanılan tâbirlerin birinci mertebesinde yer alır. Hadisi metruk olmayıp denemek ve araştırılmak üzere yazılır, demektir. Bk. A. g. e., 248
2573] Bk. İbnu’l-Bâğandî, Müsned-i Ömer İbni Abdilazîz, s. 12; Ebû Tâhir el-Enbârî, el-Meşîha, 1/164; Ziyâü'l-Makdîsî, el- Muhtâre, 10/102-103; Abdü’bni Humeyd, el-Müntehâb, 2/124
2574] 10/101-7
CUM’A NAMAZI
- 581 -
da, Ali b. Zeyd b. Cüd’ân’dan söz konusu haberi rivâyet etmiştir. Bu senedi ise Abdü’bnü Humeyd, “el-Müntehâb “adlı eserinde rivâyet etmiş,2575 ondan da İbn Asâkîr2576 nakletmiştir.
Bu iki senedin ikisi de zayıftır. Zira bu iki seneddeki râvîler -İbn Cüd’an ve Bakiyye hâriç- muhadissler arasında tanınmamaktadırlar, yani ikisi de meçhuldür. İbn Cüd’an ve Bakıyye ise zayıftırlar.
Hadisin Câbir b. Abdillah’tan gelen başka bir tarîkına daha rastladım. Ayrıca Ebû Saîd el-Hudrî’den gelen başka bir senedini buldum. Bu tarîkına gelince, Nasr b. Hammâd vâsıtasıyla rivâyet edilmiştir. Nasr şöyle demiştir; “Bize Muhammed b. Mutarrif el-Gassânî, Zeyd b. Eslem’den; o da Câbir b. Abdillah’tan şöyle dediğini haber vermiştir: ‘Bize Peygamber (s.a.s.) hutbe îrâd ederek şöyle buyurdu: ‘Ben hayatta iken veya öldükten sonra başında âdil veya zâlim bir imâmı (devlet başkanı) varken kim, Cuma namazını küçümseyerek veya hakkını inkâr ederek terkederse, Allah o kimsenin iki yakasını bir araya getirmesin...”
Bu senedi, Ziyaü’l-Makdîsî “el-Müntekâ min Mesmûâti bi-Merv” adlı eserinde nakletmiştir.2577
Bu senet de gerçekten çok zayıftır. Bunun musibeti de Nasr b. Hammad’dır. Zira Yahya b. Maîn: “Nasr Kezzâb’dır (yani hadis rivâyetinde yalancılığı meslek hâline getiren bir kimsedir.)” demiştir.2578
Nesâî: “Nasr, sika değildir”2579 derken İmam Müslim: Nasrr, Zâhibü’l-hadis’tir demiştir.2580 Salih Cezere ise: “Nasr bin Hammâd’ın hadisi yazılmaz” demiştir. Ahmed bin Hanbel de Yahya b. Maîn’den naklen “Kezzâb’dır”2581 hükmünü vermiştir.
Sanıyorum, Ukâylî birinci senedin akabinde, “Bu kelâm zayıflıkta buna benzer bir senedle başka bir yoldan daha rivâyet edilmişti2582 derken bu tarîka işaret etmiştir.
Ebû Saîd el-Hudrî’den rivâyet edilen şâhidine gelince, onun metni şöyledir: Rivâyete göre Ebû Saîd demiş ki: “Bir gün Rasûlullah (s.a.s.) bize bir hutbe îrâd ederek şöyle buyurdu: “Allah, içinde bulunduğum bu senenin, bu ayının bu saatinde bu makamında kıyâmete kadar size Cuma namazını farz kıldı. Âdil veya zâlim bir İmamı olduğu halde özürsüz olarak her kim onu terkederse, o kimsenin
2575] 2/124
2576] 2/217-229
2577] Ziyaü'l-Makdîsî, el- Müntekâ min Mesmûâti bi-Merv, 1/50
2578] Kezzâb: Hadis rivâyetinde yalancılığı meslek haline getiren râvîler için kullanılır. Cerh lafızları arasında en kötü mertebeye delâlet eden tâbirlerden biridir. Mübâlâğa sığasıyla bir işin fâilini gösteren bu kelime, “çok yalancı” mânâsına gelir. Böylelerinin rivâyeti asla kabul edilmez. Bk. T. Koçyiğit, A. g. e., s. 230
2579] Sika Değildi: Bu tâbir, cerh tâbirlerinin en şiddetlilerinden olup bu vasfa sahip olan râvînin ve hadisinin terkedildiğine delâlet eder. Gerek adâlet gerekse zapt yönünden güvenilir olmayan kimseler hakkında kullanılır. Bk. T. Koçyiğit, A.g.e., s. 247
2580] Zâhibü'l-hadîs: Hadis râvîlerinin cerhinde kullanılan zâhibü’l-hadîs tâbiri, sâkıt (berbad) olan, hadisi hiçbir sûrette yazılmayan râvîlere delâlet eder. İbn Salah, İbn Ebi Hatim'e uyarak bu tâbirin dördüncü mertebede metrûkü'l-hadis ve kezzâb tabiriyle aynı mertebede olduğunu belirtmiştir. -Koçyiğit, A. g. e., s. 512-
2581] Bu konuda Bk. Zehebî, Mîzân'ül-İ'tidâl, 4/250-251
2582] Taberânî, Mıı'cem'ül-Evsât, 1/41-48; Nûreddîn el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâîd, 2/170-179
- 582 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iki yakası bir araya gelmez ve onun işinde bereket yoktur. Bilmiş olun ki, böylesinin ne namazı, ne haccı, ne zekâtı, ne de iyiliği kabul edilir.”
Bu haberi, Taberânî, “Mu’cemu’l-Evsât” adlı eserinde Mûsâ b. Atıyye el-Bâhilî tarîkıyla rivâyet etmiştir. Atiyye el-Bâhilî demiştir ki;” Bize Fudayl b. Merzuk, Atıyye’den, o da Ebû Said el-Hudrî’den bu hadisi haber verdi...” Taberâni şöyle diyor: “Bu haberi, Attıyye’den Fudayl’dan başkası, Fudayl’dan da Mûsâ’dan gayrisi rivâyet etmemiştir.”
Bu haberin senedi ise Atıyye ve Fudayl b. Merzuk sebebiyle zayıflığı müselsel (zincirleme olarak zayıf) bir senettir. Ben bu iki râvînin durumunu “Silsiletü’l-Ahâdîsi’d-Daîfe” adlı eserimde açıkladım.2583 Mûsâ b. Atıyye el-Bâhilî’ye gelince, bu zât meçhul bir râvî olup ben onu tanımıyorum. Bu hadisi el-Heysemî, “Mecmau’z-Zevâîd” adlı eserinde Taberî’den naklederek şöyle demiştir: “Bu haberi Taberânî, el-Evsat’ında rivâyet etmiştir. Senedinde Mûsâ b. Atıyye el-Bâhilî var ki, ben onun “terceme-i hâl”inden bahseden hiçbir kimse bulamadım. Geriye kalan râvîleri ise sika râvîlerdendir.”2584
Bu nasıl olur? Hâlbuki geriye kalan râvîleri arasında Fudayl b. Merzuk ve Atıyye el-Avfî bulunmaktadır. Ki Fudayl b. Merzuk hâl bakımından Atıyye’den daha fenadır.2585 Sonra, bu hadisin “Âdil veya zâlim bir İmamı olduğu halde” ifadesi dışında aynı lafızlarla Said b. Müseyyeb tarikıyla Câbir b. Abdullah’tan gelen başka bir senedini daha buldum. Bunu da Ebû Ya’lâ, Müsned’inde Fudayl b. Merzuk’tan nakletmiştir. Fudayl demiş ki; “Bana Velid b. Bükeyr Ebû Cünnâb, Muhamed b. Ali’den, o da Said İbn Müseyyeb’den bu şekilde haber verdi”.2586 Bu Velid daha önce sözü geçen ve zayıf bir kimse olan Ebû Cünnab değilse, ben onu tanımıyorum. Bu sebeple hadisin senedinde ıztırab vardır, (yani hadis muzdariptir). Zira söz konusu bu hadisi bâzan Abdullah b. Muhammed el-Adevî’den, o da Ali b. Zeyd b. Cüd’an’dan, o da Said b. Müseyyeb’den rivâyet eder. Bâzan da Muhammed b. Ali’den, o da Said b. Müseyyeb’den rivâyet eder. Fakat râvisi Fudayl b. Merzuk, hâfıza cihetinden zayıftır. İbn Ebû Hatim bunu “el-İlel”inde2587 Velîd b. Bükeyr’den iki ayrı tarîkıyla da rivâyet ederek şöyle demiştir: “Babam, ‘bu, münker bir hadistir’ dedi. Ben babama: ‘Abdullah b. Muhammed el-Adevî’nin hâli nedir?’ diye sordum. Babam, ‘Meçhul bir şeyhdir. Kezzâb (hadis rivâyetinde yalanı meslek hâline getiren bir râvî)dir,’ cevabını verdi.2588
Câbir Hadisi ile İigili Diğer Görüşler
İbn Hacer “et-Telhîsu’l-Habir” adlı eserinde ve ondan naklen Şevkânî “Neylü’l-Evtâr”ında bu konuda şunları kaydeder: “Bu hadisi İbn Mâce rivâyet etmiştir. Senedinde Abdullah b. Muhammed el-Adevî vardır ki, o ‘Vâhiyü’l-hadistir’. Bu hadisi başka bir kanalla el-Bezzâr da Müsnedin’de rivâyet etmiştir. Fakat bunun senedinde de Ali b. Zeyd b. Cüd’ân vardır. Dârakutnî, ‘bu hadisin hiç bir senedi sahîh değildir,’ demektedir. İbn Abdilber ise, “bu haber ‘vâhiyü’l-isnâd’dır’
2583] Bk. Nâsıruddîn el-Albânî, Silsiletü'l-Ahâdîsi’d-Daîfe, 1/35
2584] Nûreddîn el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 2/170-179
2585] Bk. Nâsıruddin el-Albânî, A.g.e., 1/35-36
2586] Ebû Ya'lâ, Müsned, 2/107
2587] İbn Ebî Hatim, Kitâbü’l-İlel, 2/128-129
2588] Nâsıruddin el-Albânî, İrvâu'l-Ğalîl, 3/50-54
CUM’A NAMAZI
- 583 -
demiştir.2589
İbn Hacer el-Askalânî, “el-Kâfi’ş-Şâfî fî Tahrîc-i Ahâdîsi’-l-Keşşaf” adlı eserinde ise şöyle der: “Bu hadisi İbn Mâce, Abdullah b. Muhammed el-Adevî’den rivâyet etmiştir. Vekî’ İbn Cerrâh’tan rivâyete göre Adevî hadis uydururdu. Ancak hadisin Ebû Ya’lâ’nın Müsnedinde Fudayl b. Merzuk tarîkıyla gelen başka bir senedi daha var ki bu senet hakkında biraz düşünmek gerekir! Ebû Ya’lâ demiştir ki, ‘bu haberi Taberânî, Mu’cemu’l-Evsat’ında Mûsâ b. Atıyye el-Bâhilî, Fudayl b. Merzuk tarîkıyla Atıyye el-Avfî’den; o da Ebû Saîd’den rivâyet etmiş, aynı zamanda Yahya b. Habîb onu Mûsâ b. Atıyye’den tek başına nakletmiştir’ açıklamasını getirmiştir.” Bu haberi Es’ad b. Mûsâ ve Abdullah b. Salih el-Iclî, Fudayl b. Mezruk’tan, onlar da Velid b. Bükeyr’den, Velid, Abdullah b. Muhammed el-Adevî’den, o da Ali b. Zeyd b. Cüd’ân’dan, o da Said İbn Müseyyeb kanalıyla Câbir b. Abdillah’dan haber vermiştir. Şu halde haberin diğer bütün tarîkları Abdullah b. Muhammed el-Adevî’ye dönmüş oldu.2590
Hanefî ulemâsından Ziy’â’uddin Ebû Hafs el-Mevsılî (ö. 622) ise, mevzû (uydurma) hadisleri bir araya toplamak için kaleme aldığı “el-Muğnî an’il-Hıfz ve’1-Kitab bi-Kavlihim Lem Yesıhha Şey’un fî Hâze’l-Bâb” adlı eserinde2591 konumuz olan Câbir hadisini de zikrederek; “Bu konuda Rasûlullah’tan (s.a.s.) rivâyet edilen hiçbir hadis sahih değildir” açıklamasını yapmıştır.
Buraya kadar yapılan incelemelerden de anlaşılacağı üzere, Hanefîlerin devlet başkanı şartını ileri sürerken dayandıkları Câbir hadisi, -Zafer Ahmed el-Osmânî et-Tahânevî gibi tarafgir ve mutaassıp âlimlerin yüzeysel inceleme ve iddialarının aksine -netice itibariyle Ali b. Zeyd b. Cüd’ân ve Abdullah b. Muhammed el-Adevî etrafında toplanmakta olup bu râvîlerin her ikisi de hadis imamları tarafından mecruh addedilmişlerdir. Bilhassa Abdullah b. Muhammed el-Adevî hem kendi döneminde hem de müteâkib devirlerde yaşayan hadis otoritelerinin tamamı tarafından münker, metruk ve kezzâb sayılmış, yani mecruha çıkarılmış olup hakkında bir tek imâmın müsbet ifadesine rastlamak mümkün değildir. Nitekim İbn Abdilber: “Hadis imamlarının tamâmı, bu hadisin, yani İbn Mâce’nin rivâyet ettiği Câbir hadisinin Abdullah b. Muhammed el-Adevî’nin uydurması olduğunu, kendisinin de muhaddisler nazarında yalancılıkla damgalanmış bulunduğunu söylemektedirler”2592 diyerek Adevî’nin kimliğini ve hadisinin mâhiyetini itiraza mahal kalmayacak şekilde ortaya koymuştur. Böyle bir hadisle amel etmek başta Ebû Hanîfe’nin kendi usûlüne de aykındır. Zira o, bir hadisin delil olması için râvîsinin sika (güvenilir) ve adâlet sahibi olmasını şart koşmuştur.
Hadisin râvîleri sebebiyle asılsız olması bir yana, metninin muhtevâsı da asılsız olduğuna delil teşkil etmektedir. Çünkü hadisde hacc’dan bahsedilmektedir. Hâlbuki hacc ibâdeti, her ne kadar câhiliyye devrinde müşrikler tarafından da biliniyor olsa bile, İslâmîyette Cuma namazının farz kılınışından çok sonraları meşrû kılınmıştır. Bir kavle göre hacc, hicretin altıncı senesinde,
2589] İbn Hacer el-Askalânî, et-Telhîsu’l-Habîr fî Tahrîci’r-Râfî'il-Kebîr, 4/486; Şevkânî, Neylü’l-Evtâr Şerhu Müntekâ'l-Ahbâr min Ahâdîs-i Seyyidi’l-Ahyâr, 3/222
2590] İbn Hacer el-Askalânî, el-Kâfı'ş-Şâf fî Tahrîc-i Ahâdîs'il-Keşşaf. Adından da anlaşılacağı üzere bu eser, Zemahşerî'nin Keşşaf’ında geçen hadislerin asıllarını ortaya koymak için yazılmış olup Keşşaf ile birlikte basılıdır, 4/171
2591] Bk. varak, 4a
2592] İbn Hacer el-Askalânî, Tehzîb'üt-Tehzîb, 3/263-264
- 584 -
KUR’AN KAVRAMLARI
meşhur olan diğer bir kavle göre de hicretin dokuzuncu yılında farz kılınmıştır. Cuma namazının farz olduğunu beyan eden âyet ise, hicretin hemen ilk günlerinde nâzil olmuştur. Cuma namazı Mekke’de iken Rasûlullah (s.a.s.) tarafından farz kılınmasına rağmen onun farziyyetini tasdik eden âyet ise hicretin hemen ilk günlerinde Peygamber’in (s.a.s.) kıldırdığı ilk Cuma namazında meydana gelen bir olay üzerine nâzil olmuştur. Söz konusu Câbir hadisi Cuma namazının farz kılındığı târihi tesbit ederek söze başladığına göre, bu hâdisenin, ilgili âyetin inişini müteâkiben veya Rasûlullah (s.a.s.)’in Mekke’den Medine’ye hicreti esnasında Ranûna vadisinde Sâlim b. Avfoğulları yurdunda kıldırdığı ilk Cuma namazının hutbesi esnasında meydana gelmiş olması gerekir. Her iki durumda da Peygamber’in (s.a.s.) bu açıklamasının(!) hacc ibâdetinin farz kılınmasından en olumlu yaklaşımla en az altı yıl önce vuku bulduğunu görüyoruz. Kezâ oruç ibâdeti de bizden önceki ümmetlere de farz kılınmış bir ibâdet olmakla birlikte, İslâm’da, hicretin ikinci yılında, yani Peygamber’in (s.a.s.) Medine’ye gelişinden bir buçuk yıl sonra Şaban ayının onuncu gününde farz kılınmıştır. Zekât ibâdetinde de durum böyledir. O da oruçtan önce olmak üzere hicretin ikinci yılında farz kılınmıştır.
Şu halde henüz ortada ne oruç, ne zekât ve ne de hacc ibâdeti yokken 2 ila 9 yıl aradan sonra meşrû kılınacak olan ibâdetlerden bahisle Rasûlullah’ın (s.a.s.) “Bilmiş olun ki böylesinin ne haccı, ne zekâtı ne de orucu kabul edilir...” buyurmuş olması garip değil midir?
Rasûlullah’ın (s.a.s.) henüz farz kılınmayan ve insanlar tarafından farziyyeti ve fazîleti bilinmeyen birtakım ibâdetlerden bahsedip, bunların kabul edilmeyeceği ihtarıyla sahâbeyi ve onların şahsında diğer insanları bu namaza teşvik etmesi mantıkla bağdaşır bir durum değildir. Hem bu husus, kelâmın belâğati ile bağdaşmayan bir şeydir. Hâlbuki Rasûlullah (s.a.s.) insanların en fasih ve en beliğ konuşanıdır. Bunda hiç şüphe yoktur. Bir sözün belâğati ise, fesâhatiyle birlikte muktezâ-yı hâle (ortamın gerektirdiği duruma) uygunluğu ile bilinir.
Diğer bir husus da hadisin değişik yollarla gelen metinleri karşılaştırıldığı zaman, bir birinden farklı lafızlar ihtvâ ediyor olmasıdır. Meselâ, aynı hadisin, Ebû Ya’lâ’nın Müsned’inde2593 geçen metninde, “âdil veya zâlim bir imâmı varken...” ifadesi mevcut değildir. Bu da,- hadisi sahih saysak bile,- bu ifadenin metne ya sonradan sokulmuş olacağı ya da metin üzerinde tahrifat yapılmış olabileceği ihtimalini akla getiriyor. Bütün bu hususlar, metin tenkidi açısından hadisin uydurma olduğu izlenimini veren veriler olarak değerlendirilir. Haddizatında hadis uydurma değil de sahih olsaydı, Mevsılî’nin onu mevzûatında zikretmesinde, İbn Hacer ve İbn Abdilber gibi büyük hadis hâfızlarının, “bütün hadis imamları onun uydurma olduğunu söylüyorlar” demelerinde ne gibi bir maksatları olabilirdi? Ömrünü hadis ilmine ve Peygamber’in (s.a.s.) hadislerini ezberlemeye vakfeden bu insanları, maksatlı olarak sahih bir hadise uydurma hükmünü vermiş olma ihtimâlinden tenzih ederiz.
Netîce itibariyle Hanefîlerin delil olarak ileri sürdükleri bu haber gerek senet, gerekse metin yönünden sahih değildir. Dolayısıyla böyle bir delile dayanılarak ileri sürülen hükmün de sahih olamayacağı âşikârdır. Zira daha önce de ifade edildiği gibi, ortaya konan hükmün sahihliği Hanefîlerin de kabul ettikleri
2593] 2/107
CUM’A NAMAZI
- 585 -
şekilde dayandığı delilin sahih olmasına bağlıdır. Delil sahih olmayınca ona bağlı olarak ileri sürülen hüküm de sahih olamaz. Bir şeye körü körüne saplanan “ve ben böyle diyorsam, bu böyledir” diyen inatçı câhil ve mutaassıp kimseden başkası bunu inkâr edemez.
Bir an için bütün bu verileri yok farzederek hadisin sahih olduğunu kabul etsek bile onda, Cuma namazını, devlet başkanı veya görevlendireceği nâibi kıldırırsa sahih, aksi halde geçersiz olacağını gösteren herhangi bir delil söz konusu değildir. Zira haberde Cuma namazının sahih ve mûteber olabilmesi için devlet başkanının şart olduğunu gösteren hiçbir ifâde yoktur. Aksine âdil olsun, zâlim olsun herhangi bir devlet başkanı (İmam) varken Cuma namazını terkeden kimse zemmedilmektedir. Sonra haberdeki İmam lafzıyla mutlak olarak devlet başkanı kastedildiği de tartışma götürür bir şeydir. Bu lafızla devlet başkanı kastedilmiş olabileceği gibi, namaz karînesiyle, bizzat namaz kıldırmakla görevli imam da kastedilmiş olabilir. Devlet başkanı kastedildiğini gösterecek herhangi bir karîne ise mücerret lafzın dışında mevcut değildir.
Burada herşeyden önce ısrarla üzerinde durulması gereken asıl önemli husus, Hanefîlere göre “haber-i âhad” tarikiyle gelen bir hadisle Kur’an’ın mutlak ve umûmî hükmünün tahsis edilip edilemeyeceği konusudur. Zira Hanefîler de dâhil yeryüzünde yaşamış ve yaşamakta olan ve de ilimden nasibi olan bütün insanların kabul ettiği gibi Kur’ân-ı Kerîm Cuma namazını kayıtsız şartsız ve mutlak olarak farz kılmaktadır. Hanefîler ise, Câbir hadisine dayanarak devlet başkanı şartını ileri sürmekle Kur’an’ın bu mutlak ve umûmî hükmünü devlet başkanıyla kayıtlamış ve bu namazı devlet başkanına tahsis etmiş oluyorlar.
Âşikârdır ki, Câbir hadisi (mevzû olmayıp sahih bile olsa), haber-i âhad tarikiyle gelmiştir. Meşhur veya mütevâtir değildir. Zâten öyle olsa, hiç bir âlim onu tartışma konusu yapamaz ve uydurma olduğunu söyleyemezdi. Dolayısıyla böyle bir hadisle gelen hüküm hanefî İmamlarına göre şart sayılamaz, onunla Kur’ân’ın hükmü tahsis edilemez ve üzerine ziyâde yapılamaz. Çünkü onlar, Kur’ân’ın mutlak ve umûmî hükmünü sübut ve delâlet yönünden kat’î, haber-i âhad’ı ise sübut bakımından zannî kabul ederler. Bu itibarla da cumhûr-ı ulemâya muhâlefet ederek böyle zannî olan bir şeyle, kat’î olan bir şeyin tahsis edilemeyeceği görüşünde şiddetle ısrar ederler. Onların usûlüne göre, Kur’ân’ın mutlak ve umûmî hükmü ancak Kur’ân’dan bir âyet yahut mütevâtir sünnet veyahut da meşhur bir haber gibi aynı kuvvette başka bir delille tahsis edilebilir. Çünkü onlara göre tahsis, beyan değil; âmm’ın ifade ettiği hükmün bir kısmıyla ameli iptal etmektir. Daha açık bir ifadeyle Kur’ân’ın hükmünü neshetmektir.2594
Nitekim daha önceleri de belirtildiği gibi hanefî imamlarının usûl kitapları bu kaide ile doludur. Meselâ, hanefî ulemâsından İmam Serahsî, “Usûlü’s-Serahsî” adlı meşhur eserinde bu hususla ilgili geniş açıklamalardan sonra şunları kaydeder: “Başlangıçta herhangi bir delille hususîliği sâbit olmayan âmm’ı (Kur’an’ın umûmî hükmünü), haber-i vâhid ve kıyas ile tahsis etmek câiz değildir”.2595
Şemsüddin et-Taftazanî ise, “et-Telvîh ale’t-Tavzîh” adlı eserinde bu hususla
2594] Bu konuda Bk. Şevkânî, İrşâdül-Fuhûl, S. 267-268; M. Ebû Zehra, Usûlü'1-Fıkh, s. 159; Abdülkerim Zeydan, el-Vecîz Fi Usûl'il-Fıkh, s. 318; Molla Hüsrev, Mir'âtü'1-Usûl fî Şerh-i Mirkâti'i-Vusûl, 1/353 Âmidî, el-İhkâm Fî Usûli'l-Ahkâm, 2/103
2595] Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, 1/133-142
- 586 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ilgili olarak şöyle der: “Haber-i âhad ile Kur’ân nassı tahsis edilemez ve üzerine ziyâde yapılamaz. Haberi âhad Kur’an ile çeliştiği zaman, reddedilir. Zira kitap ondan önce gelir. Çünkü Kitap sübut bakımından kat’îdir ve nazmı mütevâtirdir. Metin ve senedinde şüphe yoktur. Haber-i âhad ise zannî olduğu için Kitabın dûn’unda (aşağısında)dır. Bu sebeple onunla Kur’ân’ın tahsis edilmesi câiz değildir. Zira tahsis tefsirdir. Bir şeyin tefsîri ise ancak kendisine denk veya daha üstün olan bir şeyle mümkün olur.2596
Azımâbâdî’nin beyanına göre Hanefîlere ait “Nûr’ul-Envâr” adlı eserde ise, bu hususta şu ifadelere yer verilmiştir: “Nesih, umumiliğini ve mutlaklığını iptal edip aslını bırakmak sûretiyle hükümde meydana getirilen bir vasıftır. Bu ise, nassa ziyade yapmak gibidir. Çünkü nassa ziyade yapmak bizce bir nesihden ibarettir. Ve bize göre mütevâtir ve meşhur haberden başkasıyla nesih yapılması câiz değildir.2597
Hanefîlerin bu husustaki sert tavırlarına, fürû’ ile ilgili kitaplarında da bol bol rastlamak mümkündür. Nitekim İmam Kâsânî “Bedâî” adlı eserinin Cuma namazı bahsinde, sahih sünnete dayanarak iki hutbe arasındaki oturuşu ve hutbede kıraati2598 şart sayan İmam Şâfiî’yi eleştirirken, mezhebinin bu husustaki tavrını şöyle açıklar: “Allah Teâlâ Cuma namazını, Kur’ân okumak ve iki hutbe arasında oturmaktan bağımsız ve mutlak olarak emretmiştir. Dolayısıyla bunlar âhad haberle şart sayılamaz. Zira bu durumda âhad haber, Kur’ân’ın hükmünü neshetmiş olur. Hâlbuki âhad haber’in Kur’an’ı neshetmesi mümkün değildir. O, ancak Kur’an’ı ikmal eder.2599
Daha önce de değindiğimiz gibi İmam Kâsânî, keşke aynı eleştiriyi kendi mezhebinin koyduğu şartlar için de yapıp “Allah, Cuma namazını devlet başkanı, şehir ya da köy ile kayıtlamaksızın mutlak olarak farz kılmıştır. O halde bu namazın mutlak olarak kayıtsız, şartsız kılınması gerekir” deme cesaretini gösterebilseydi, o zaman, kendisinin çağlar ve mezhepler üstü bu tarafsız kararını alkışlayabilirdik. Ama ne var ki, o bütün mükallid imamların yaptığını yaparak alışılagelen bir tarafgirlikle kendi mezhebini müdâfaa etme yolunu seçmiştir.
Hanefîlerin koyduğu bu kaideyi kendileri için işlettiğimiz zaman İmam Şâfiî kadar, kendilerinin de haksız olduğunu, esas aldıkları kaideyi kendilerinin çiğnediklerini rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira kendileri de âhad haberlere dayanarak Cuma namazının sahih olabilmesi için devlet başkanı ve şehir gibi şartları ileri sürerek Kur’an’ın bu husustaki hükmünü neshetmişlerdir. Kaldı ki onlar ne şehir ne de devlet başkanı şartını ileri sürerken İmam Şâfiî’nin dayandığı delil kadar sahih bir habere de dayanmıyorlar. Şâfiî’nin burada dayandığı deliller tevâtür derecesinde sahih iken Hanefîlerin devlet başkanı ve şehir şartını ileri sürerken dayandıkları deliller, ortaya koyduğumuz gerçekler ışığında da görüldüğü üzere tamamen asılsız veya en azından kendi usûl kaidelerine tahammül edebilecek güçte değildir.
Şimdi bir taraftan Peygamber’in (s.a.s.) sahihliği tartışmasız olan fiilî sünnetine dayanarak hutbede Kur’ân okunmasını ve iki hutbe arasında oturulmasını
2596] Şemsüddin et-Taftazânî, et-Telvîh ale't-Tavzîh, 1/41 vd.
2597] Şemsü'1-Hak Azımâbâdî, et-Tahkîkâtü'1-Ulâ, s. 35
2598] Kur’an’dan bir âyet okumayı
2599] Kâsânî, Bedâiu's-Sanâyî Fî Tertibi'ş-Şerâyî, 1/263
CUM’A NAMAZI
- 587 -
şart sayan İmam Şâfiî’ye “haber-i âhad ile sâbit olan bir şey şart sayılamaz, bu, Kur’ân’ın hükmünü neshetmek olur. Haber-i âhad’ın, Kur’ân’ın hükmünü neshetmesi ise, bize göre câiz değildir” diyerek karşı çıkıp onun bu ictihadını Kur’ân’m umûmî hükmünü neshetme sayacak ve bunun câiz olamayacağını söyleyeceksiniz, diğer taraftan siz, hadis olup olmadığı tartışmalı olan ve muhaddis ülemâ’nın uydurma olduğunu söylediği bir haberle Cuma namazının ancak devlet başkanı tarafından kıldırıldığı takdirde sahih ve mûteber olacağını söyleyecek ve bunu şart koşacaksınız! Bundan daha büyük bir çelişki olabilir mi? Fakat asıl çelişki ihtilâfa düştükleri meseleleri Kur’ân’a ve sünnete havâle etmesi gerektiğine inanan mü’minin, bu ihtilâflarını Kur’ân ve sünnete arz etmeden bir mezhebin, kendi usûlleri açısından dahi tutarsız olan böyle bir görüşüyle amel edip kat’î bir farzı terk etmeleridir. Hanefîler’in bu usulü, sahîhliği sâbit olan haber-i âhad ile ilgili olarak ortaya koydukları düşünüldüğü zaman çelişkinin boyutları daha da artmaktadır. Zira Câbir hadisi, şâyet uydurma değilse, asla sahih de değildir.
İzn-i Âmm (Genel İzin)
Genel izin (izn-i âmm) meselesi, “Zâhir’ür-rivâye” tâbir edilen mûteber görüşleri arasında bulunmadığından hanefî mezhebine göre mutlaka riâyet edilmesi gereken bir şart olmadığı gibi, cumhûr-ı ulemâya göre de şart değildir. O halde sadece devlet başkanın eşrâfıyla beraber kendi başına kılacağı namazın sahih olup olamayacağı ve câmi kapısının herkese açık olması ile ilgili olarak ileri sürüldüğünü gösteren ve Haber kaynaklarında geçen bazı zayıf ve münferit rivâyetleri bir kenara bırakacak olursak, iznü âmm meselesi hiçbir mezhebe göre Cuma namazının sıhhati hususunda belirleyici bir özelliğe sahip değildir. Buraya kadar ortaya koyduğumuz bütün belge ve hakikatler üst üste toplanınca, hiç bir kimsenin, Hanefîlerin İslâm devletiyle kayıtlı olarak ileri sürdükleri devlet başkanı ve genel izin gibi şartlardan yola çıkarak Cuma namazının bir devlet namazı, hutbesinin de siyâsî bir konuşma olduğu, bu münâsebetle İslâm devleti dışında kılınamayacağı görüşünden hareketle Curna namazını terketmesinin câiz olmadığı sonucuna varılır.2600
Cuma Namazı Etrafındaki Şüpheler
Dâru’I-Harpte Cuma Namazı
Hanefîler’in Bu Hususla ilgili Görüşleri:
Diğer mezhep imamlarının bu konuda herhangi bir sorunlarının bulunmadığını belgelerle ifade etmiş bulunuyoruz. Hanefîler’e gelince, bütün Hanefî âlimleri İslâm devletinin fiilen mevcut olması kaydıyla İmam Ebû Hanîfe tarafından ileri sürülen devlet başkanı şartını kabul etmelerine rağmen, İslâm devletinin fiilen ortadan kalktığı ve “Dâru’l-Harp Fıkhı“nın gündeme girdiği fitne zamanlarında Cuma namazının mûteber olabilmesi için devlet başkanı şartını aramayarak sair mezhep imamlarıyla aynı çizgide birleşmişlerdir. Aşağıda sunacağımız Hanefî âlimlerine ait görüşler dikkatle değerlendirildiğinde, tüm Hanefî âlim ve müctehidlerine göre devlet başkanı şartının sadece İslâm devletinin fiilen mevcut olduğu dönemlerle sınırlı bir şart sayıldığı ve “Dâr’ul-Harp”te bu şarta bakılmaksızın Cuma namazının kayıtsız şartsız kılınacağının “gâyet net” bir dille
2600] Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl Yayınları
- 588 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ifade edildiği, diğer bir ifadeyle İmam Ebû Hanîfe’nin bu husustaki görüşünün diğer Hanefî âlimleri tarafından kabul görmediği açıkça müşâhede edilecektir.
Nitekim bizzat İmam Ebû Hanîfe’nin mektebinde yetişen ve bu mezhebe ait görüşlerin bir çoğunda imzası bulunan Hanefî müctehidlerden İmam Muhammed, Cumanın şartlarını sayarken bu hususta son derece temkinli davranarak şöyle demektedir: “Cuma namazının şartları; cemaat, hutbe ve vakittir. İkincisi ise, vali ve şehir olup bunlar ihtilâflıdır.2601
Kezâ İmam Serahsî’nin, (ö. 490) “el-Mebsût” adlı eserinde kaydettiğine göre, devlet başkanı veya devleti temsil eden vali bulunmadığı zaman, Cuma namazının kılınıp kılınamayacağı konusuyla ilgili olarak İbn Rüstem, İmam Muhammed’den naklen şöyle demiştir: “Şâyet Afrika valisi ölse, insanlar da herhangi bir kişinin arkasında toplansalar ve o da kendilerine Cuma namazını kıldırsa, onların bu namazı sahih ve mûteberdir. Zira Hz. Osman (r.a.) muhâsara edildiği zaman, insanlar Hz. Ali’nin (r.a.) arkasında toplanır o da onlara Cumayı kıldırırdı.2602
Hanefî ulemâsından Kâsânî ise, “el-Bedâî” adlı meşhur eserinde bu şartın sadece İslâm devletinde devlet başkanı ve nâibinin hazır bulunması haliyle sınırlı olup İslâm devlet başkanı ve nâibinin bulunmadığı fitne dönemlerinde bu şarta riâyet edilmeksizin Cuma namazının kılınacağını hiç bir te’vile imkân vermeyecek bir dille ifade ederek şöyle der: “Devlet başkanı veya nâibinin kıldırması şartı, devlet başkanı veya nâibi mevcut olduğu zamandır. Ama fitne veya ölüm sebebiyle devlet başkanı olmadığı ve Cuma namazının vakti girinceye kadar henüz başka bir devlet başkanı da hazır bulunmadığı zaman; Kerhî: ‘İnsanların kendilerine Cuma namazını kıldırması için bir kişinin arkasında toplanıp Cuma namazını kılmalarında herhangi bir beis yoktur’ demiştir. Nitekim “El-Uyûn”da İmam Muhammed’den de bu şekilde söylediği rivâyet edilmiştir. Zira Hz. Osman’dan (r.a.) rivâyet edildiğine göre kendisi muhâsara edildiği zaman insanlar Hz. Ali’yi öne geçirmişler, o da onlara Cuma namazını kıldırmıştır.2603
Kâsânî’nin “Devlet başkanı veya nâibinin kıldırması şartı devlet başkanı veya nâibi mevcut olduğu zamandır.” ifâdesi istilâ, anarşî ve benzeri sebeplerle İslâmî otoritenin fiilen ortadan kaldırılması ve ülkenin dâru’l-harbe dönüşmesi hâlinde devlet başkanı şartının aranmayacağı konusunda son derece net bir ifadedir. Bu da gösteriyor ki Hanefîler bu şartı sadace İslâm devletinin mevcut olması haline bağlı olarak ortaya atmışlardır.
Hanefî ulemâsından devlet başkanı şartına sadece İslâm devletinde riâyet edileceğini söyleyenler yalnızca İmam Muhammed, İbn Rüstem, Kerhî, Serahsî ve Kâsânî ile sınırlı olmayip daha önce de belirttiğimiz gibi eski ve yeni bütün Hanefî ulemâsı bu görüştedirler.
Meselâ, meşhur Hanefî imamlarından İbn Nüceym, “el-Bahru’r-Râik” adlı eserinde bu hususta şunları kaydeder: “Şâyet hiçbir şekilde kadı veya ölmüş olan halîfenin yerine geçen halîfesi de yoksa, halk da bir kişinin Cuma
2601] Muhammed İbn Hasan eş-Şeybânî, Câmiu's-Sağîr, s. 111
2602] Serahsî, el-Mebsut, 2/34
2603] Kâsânî, Bedâyîu's-Sanâyî fî Tertîbi'ş-Şerâyî, 1/261
CUM’A NAMAZI
- 589 -
namazını kıldırmak üzere öne geçirilmesi üzerinde birleşecek olsalar, zarurî olarak câizdir.2604
Hanefîlerin son mûteber kaynağı olan İbn Âbidin’in “Hâşiyetü Reddi’l-Muhtâr” adlı eserinde ise konu ile ilgili olarak bütün tartışmaları kökünden halledecek şu nefis açıklamaya yer verilir: “Cuma namazı insanların en zâlimi olan Haccac zamanında bile kılınmaya devam etmiştir. Hâlbuki o, İslâmî hükümlerin tamamını tatbîk etmiyordu... Bu sebeple bir beldede vali vefat etse yahut herhangi bir fitne sebebiyle Cuma namazına gelemese ve Cuma namazını kıldırma yetkisine sahip olanlardan hiç birisi de bulunmasa, cemaat zaruri olarak aralarından kendilerine bir hatîp seçerler ve Cuma namazını kılarlar... Bu sûretle -kâfirlerin istila ettiği beldelerde bile sahih olmasına rağmen- fitne zamanlarında kılınan Cuma namazı geçerli değildir, diyenlerin cahilliği ortaya çıkmıştır”.2605
İşte Hanefî ulemâsının ifadelerinden sadece işlerine geleni alıp hakikatleri gizleyerek ya da yeterli araştırmayı yapmadan Hanefîlere ait okuduğu sadece bir iki kitapta onların devlet başkanı şartına ilişkin ifadelerine rastladığında sonunun nasıl biteceğini beklemeden bu ifadelere sarılarak devlet başkanını Cuma namazının “olmazsa olmazı” gibi gösteren ve “kraldan çok kralcı”’ kesilenlere İbn Abidin gereken cevabı burada uygun bir dille vermiş oluyor. Bu cevabın üstüne onlara söylenecek her sözün zâid olduğunu düşünüyoruz.
İbn Abidin’in sözünü ettiği Haccac sadece zâlimliği ile tanınan bir kimse değlidir. Cumhûr-ı ulemâ onun küfrüne bile kail olmuştur. Nitekim İmam Nevevî bu hususta şunları kaydeder: Cumhûr-ı ulemânın deliline gelince şudur: “Sahâbe ve Tâbiûn’dan büyük bir cemaatin Haccac’a karşı kıyam etmeleri sadece fâsık ve zâlim olduğundan ötürü değil, bilakis Haccac’ın şeriatın ahkâmını değiştirmesi ve küfrünün ortaya çıkmış olması sebebiyledir.”2606
Demek oluyor ki Sahâbe ve Tâbiûn’dan büyük bir cemaat, Haccac’ı tekfir ederek ona karşı kıyam etmelerine rağmen Mekke’de onun zamanında, hatta onun arkasında bile diğer insanlar Cuma namazı kılabiliyorlardı. Elbette biz bununla kâfirin arkasında Cuma kılınacağını söylemek maksadını taşımıyor, sadece iki olayı birbirine bağlayarak hayretimizi ifade etmek ve bu arada kâfirlerin hâkimiyyeti altında dahi Cuma kılınacağı görüşümüzü tekrar etmek istiyoruz.
Devlet başkanının bulunup bulunmamasına bakılmaksızın Cuma namazının kılınacağı hususunda çağdaş Hanefî ulemâsından meşhur fakîh ve müfessir Vehbe Zühaylî de şunları kaydeder: “İmam’ın izni ve kendisi olmadan Cuma kılmak sahih ve mûteberdir. Zira Hz. Osman’ın Kûfe Valisi Velid b. Ukbe b. Ebî Muayt bir gün Cuma namazını kıldırmaya gelmemişti. Bunun üzerine İbn Mes’ûd onun izni olmadan sahabîlerin de hazır bulunduğu cemaate Cuma namazını kıldırmıştır.2607
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır. O da, Mekke fethinde müslüman olup serbest bırakılan esirlerden (Tulakâ’dan) biri olan bu vali’nin Hücurât Sûresinin 9. âyetiyle Allah tarafından fâsıklığının tescil edilmiş
2604] İbn Nüceym, Bahru’r-Râîk, 2/155
2605] İbn Âbidin, Hâşiyetü Reddi'I-Muhtâr ale'd-Dürri'l-Muhtâr Şerhu Tenvîr'il-Ebsâr, 2/138
2606] İmam Nevevî, Şerhu Sahîh-i Müslim, 12/471; Ömer Abdurrahman, Esnâfu'l-Hükkâm ve Ahkâmuhum, s. 29
2607] Vehbe Zühaylî, et-Tefsîru'l-Münîr, 28/208 Vehbe Zühaylî, et-Tefsîru'l-Münîr, 28/208
- 590 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmasıdır. Kezâ Hz. Osman zamanında Mekke valisi olan bu Velid b. Ukbe b. Ebî Muayt’in bir özelliği de müslüman olduktan sonra bile “Şâribü’1-leyl ve’n-nehâr “ (gece gündüz içki içen) bir kimse olarak meşhur olmasıdır. Nitekim rivâyete göre bu şahıs sarhoş olarak bir sabah namazını kıldırmaya gitmiş ve iki yerine dört rekât kıldırdıktan sonra cemaate dönüp alay edercesine; “daha artırayım mı?” diye sormuştur. Hz. Osman bu suçundan dolayı onu görevinden azledip Hz. Ali’nin emri ile ona hadd-i şürb (içki cezası) uygulamıştır.2608
Sanırız sahâbîlere imam olup Cuma ve diğer namazları kıldıran bu iki validen, iyi-kötü demeden istisnâsız bütün imamların arkasında Cuma ve beş vakit namazı kılmayan mü’minlerin çıkaracağı bir ders vardır herhalde.
Vehbe Zuhaylî, devlet başkanı ve izni olmaksızın Cuma kılınacağı görüşüne delil getirerek devamla şöyle der: “Aynı şekilde Hz. Osman âsîler tarafından muhâsara edilince Cuma namazını sahâbeye Hz. Ali kıldırmış, fakat Hz. Ali’nin Hz. Osman’dan izin aldığı rivâyet edilmemiştir. Kezâ Medine valisi Saîd İbn’l-Âs Medine’den dışarı çıktığı zaman herhangi bir izin isteme söz konusu olmadan insanlara Cuma namazını Ebû Mûsâ el-Eş’ârî’nin kıldırdığı rivâyet edilmektedir.2609
Nihâyet en mutaassıp Hanefî âlimlerinden biri sayılan ve sırf Hanefî mezhebinin görüşlerini müdafaa etmek için kaleme aldığı söylenilen ve Hanefîlerin delil olarak kullandıkları en zayıf hadisleri dahi bin dereden bir su getirerek sahih göstermeye çalışan et-Tahânevî bile, “İ’lâmü’s-Sünen” adlı eserinde devlet başkanından izin alma imkânı bulunmadığı zaman Cuma namazının kılınacağı görüşünü müdâfaa ederek şöyle der: “Biz deriz ki; devlet başkanının iznine başvurmak mümkün olmadığı zaman, insanların bir araya gelerek kendilerine Cuma kıldıracak bir kimseyi öne geçirmeleri ve Cuma namazını kılmaları câizdir. Bunu Aynî Umdetü’l-Kaarî’de beyan etmiştir.2610
Görüldüğü gibi İmam Muhammed ile beraber burada görüşlerini sunduğumuz ve hatta imkânsız olması sebebiyle görüşlerini sunamadığımız bütün Hanefî ulemâsı aslında mezheplerinin bu husustaki kanaatlerini savunmakla beraber, müslümanların halîfeli toplumdan mahrum edildikleri fitne zamanında ve kâfirlerin istîlâsı altındaki “Dâru’l-Harp”te bu şarta bakılmaksızın Cuma namazının mutlak sûrette kılınacağını belirterek, sonuçta Cuma namazında devleti ve devlet başkanını şart saymayan cumhur-ı ulemâ ile aynı noktada birleşmektedirler. Altını çizerek ifade etmek gerekirse, İslâm devletinin dışında ve dâru’l-harpte Cuma kılınmaz diyen bir tek Hanefî âlimine rastlamak mümkün değildir. Bu da Hanefî mezhebinin bu şartı ileri sürerken günümüzde bazı marjinal grupların anladığı ya da anlamak istedikleri şekilde Cuma namazının bir devlet namazı veya bazılarının uyduruk tabiriyle “kendisinde devletin temsil edildiği resmî bir toplantı namazı(!)” olarak görmediklerini isbâta kâfidir.
Zira bu şart, Hanefîlerce hangi şartlar altında olursa olsun, mutlaka uyulması gereken bir ilke telâkkî edilseydi, bu Hanefî imamları yukarıdaki ifadeleri serdetmezlerdi. Onlar bunu söylerken mezheplerinin görüşlerine muhâlefet ettikleri zannedilmesin. Bilakis bunlar, mezheplerinin bu husustaki görüşlerini şiddetle
2608] İbn'1-Esîr, el-Kâmil fî't-Târîh, 3/107; İbn Kesîr, el-Bidâye Ve'n-Nihâye, 7/208
2609] Vehbe Zühaylî, A. g. e, 28/208
2610] Zafer Ahmed el-Usmânî, et-Tahânevî, İ'lâü’s-Sünen, 8/39; Aynî, Umdetü'l-Kaarî bi Şerhi Sahîh'il-Buhârî, 3/368
CUM’A NAMAZI
- 591 -
müdâfa eden âlimlerdir. O halde Hanefî mezhebinin arkasına sığınarak kraldan çok kralcı olmaya gerek yoktur. Aksi halde Cuma namazını bir devlet namazı gibi gösterip bu konuda bütün kapıları ilâ nihâye kapatarak bu işin sorumluluğunu üzerine alan taklitçi ilim erbabı ve bazı sorumsuz yarı aydın tipler, müslümanlara böylesine büyük bir ibâdeti terk ettirmenin hesabını Allah’a veremezler. Çünkü âyet-i kerîme sultanın gerektiğine değil; gerekmediğine delildir. Tahânevî’nin de ifade ettiği gibi, “Aslolan aksine bir delil bulununcaya kadar öğle ile Cumanın müsâvî oluşudur. Çünkü Cuma namazı öğle namazından bedeldir. Bu, üzerinde ittifak olunan bir şeydir.”2611
Cuma namazının İslâm devlet başkanıyla kaim olmadığını ve devlet başkanı kıldırmadığı veya İslâm devleti olmadığı zaman terkedilemeyeceğini teyit eden hususlardan biri de hacc ve zekât ibâdetinin İslâm’daki konumudur. Bilindiği gibi, Rasûlullah (s.a.s.) ve Râşit Halîfelerinin tamamı her yıl hacc mevsiminde Müslümanların haccını rahatça îfâ edebilmeleri amacıyla düzen ve disiplini sağlamak için hacc emîri tâyin ederlerdi. Bu vazîfe İslâm tarihi boyunca aksatılmadan yürütülmüş ve ilgili ülkelerce lâyık olduğu şekilde olmasa bile, bugün de aynen yürütülmektedir. Bu uygulamaya bakarak hiçbir âlim ve hiçbir mezhep imamı bunu haccın şartları ve farzları arasında saymamış ve bu şekilde hacc emîri tâyin edilmezse, haccın terk edileceğini ileri sürmemiştir. Dolayısıyla ihram, Arafat (vakfe) ve tavaf şartlarını yerine getiren her müslüman dört mezhebin dördüne göre de hacı olmuş ve bu vazifeleri yerine getirenler hacc sorumluluğundan kurtulmuş olurlar. Hacc emîrinin bulunup bulunmaması hacıların haccının mûteber olup olmamasına tesir etmez. Fakat ilgili devlet hacc emîri tayin etmez ve bundan dolayı anarşi veya izdiham sebebiyle can güvenliği tehlikeye düşerse, hacılar bu görevi yerine getiremeyip geri döndüklerinde ikinci sene yahut ölünceye kadar hacca gitme imkânı bulamazlarsa, bundan dolayı sorumlu tutulmazlar. Çünkü can emniyetinin ortadan kalkıp hayatî tehlikenin devreye girmesi haccın te’hîri için, şâri’ tarafından bir mâzeret sayılmıştır. Fakat devletin hacc emîri tâyin etmesi, haccın farziyyeti için şart sayılmamıştır.
Bundan daha önemlisi zekât ibâdetinin îfâ şeklidir. Allah Teâlâ edâ cihetinden ferdi muhâtap alırken, zekâtın toplanması ve sahiplerine ulaştırılmasından İslâm devletini sorumlu tutmuş ve bunu devletin temel görevleri arasında saymıştır. Nitekim bu hususu beyan etmek üzere Allah Teâlâ: “Zekâtlar Allah tarafından bir farz olarak ancak fakirlere, yoksullara... zekât toplamak için görevli memurlara (âmillere)... verilir.”2612 buyurmuştur. Bu âyet, zekâtları toplama vazifesinin imâm’a (devlet başkanına) tevdî edildiği hususunda kesin bir nastır. Nitekim Hanefî ulemâsından Cassâs Ahkâmü’l-Kur’ân adlı eserinde bu hususla ilgili olarak şöyle der: “Bu âyet, zekâtları toplamanın İmama ait olduğuna ve mâşiye (koyun, keçi ve sığır gibi hayvan) sahibinin zekâtını kendi başına fukaraya vermesinin kâfî olamayacağına delâlet eder. Şâyet mal sahibi zekâtını kendi başına fukaraya verecek olursa, İmam ikinci kez zekâtını alır ve önceden verdiğini, zekâtına mahsub etmez. Zira mal sahiplerinin mallarının zekâtlarını kendi başlarına fukaraya vermeleri câiz olsaydı, onları almak için âmil’e (zekât memuruna) ihtiyaç olmaz, fakirler ve yoksullar da bundan zarar görürdü. Dolayısıyla bu âyet, zekâtı almanın İmama (devlet başkanına) ait olduğuna ve mal sahibinin onu kendi başına
2611] Tahânevî, İ'lâü's-Sünen, 7/8
2612] 9/Tevbe, 60
- 592 -
KUR’AN KAVRAMLARI
fukaraya vermesinin câiz olmayacağına delildir.2613
Diğer bir âyette ise; “Onların mallarından bir zekât al ki bununla hem onları temizlemiş, hem de mallarına bereket vermiş olasın.”2614 buyurulmuştur. Cassâs bu âyetin tefsiriyle ilgili olarak da şöyle der: “Bu âyet-i kerîme, sadakaları almanın İmama ait olduğuna ve zekât vermekle mükellef olan kimsenin zekâtını fakir ve miskinlere kendi başına verdiği zaman İmamın zekâtı alma hakkı kaim olduğu için kifâyet etmeyeceğine delâlet eder. Bu sebeple (mal sahibi böyle yaptığı takdirde kendisinden) zekât farizasının sâkıt olmasına imkân yoktur.2615
Nitekim Rasûlullah’ın (s.a.s.) zekâtın farz kılınmasından itibaren tüm hayatı boyunca bu husustaki uygulamaları âyetin hükmünü beyan ve bu görevin İmama ait olduğuna dâir açıklamaların haklılığını teyit etmektedir. Bilindiği üzere Rasûlullah (s.a.s.) gerek emvâl-i zâhire ve gerekse emvâl-i bâtınenin zekâtlarını tahsil için zekât memurları (âmiller) tâyin ederdi. Ve onlara hayvanların zekâtını mer’âlarda ve sular üzerinde, hububat ve meyvelerin zekâtını da bizzat kendi mahallerinde almalarını emrederdi. Hattâ Rasûlullah (s.a.s.) zekât mevsiminde zekâtlarını toplayıp getirmek isteyen Sakîf kabilesinin heyetine, mallarını taplayıp getirmemelerini, zekât memurlarının gelip yerlerinde toplayacağını şart koşmuştur.2616
Bu da gösteriyor ki mükellef, hayvanların, meyve ve hububatın zekâtını İmamın tâyin ettiği âmile bile getirmekle mükellef olmayıp, bilakis âmil suların başlarını ve hayvanların bulunması muhtemel olan yerleri dolaşıp sadakalarını kendilerinden teslim alacaktır. Emvâl-i bâtınenin zekâtı hem Peygamber (s.a.s.), hem de Ebû Bekr, Ömer ve Osman (r.a.) zamanlarında bunlara götürülüp teslim edilirdi. Hz. Osman’ın hilâfeti zamanında emvâl-i bâtınenin zekâtlarının tahsilinde görülen müşkilâta binâen bunlar mükelleflerin kendilerine bırakılarak yalnız emvâl-i zâhirenin zekâtlarına âmil tayin edilmekle iktifa olunmaya başlandı.2617
İmam Kurtûbî, bu hususla ilgili olarak şöyle der: “Bu uygulamanın sadece Peygamber’in şahsına münhasır bir uygulama olduğunu söyleyecek zındıkların sözlerine îtibar edilmez. Zira öyle olsaydı, Râşit Halîfeler bu uygulamayı zorunlu görmez, hatta Ebû Bekr (r.a.) kendisine zekâtı vermek istemeyenlere savaş ilan etmezdi. Nihâyet Rasûlullah’ın (s.a.s.) vefatıyla zekât farizası ortadan kalkardı. Hâlbuki bu emir bütün ümmete tevcih edilmiştir.2618
Said Havva da bu hususa temas ederek şöyle demektedir: “Allah’ın buradaki hitabı hem Peygamber (s.a.s.)’e, hem de ondan sonra İslâm devletinin başına geçecek bütün yetkililere yöneliktir. Vermesi gerekenlerden zekâtı alıp verilmesi gereken yerlere dağıtmayan devlet, İslâm devleti olamaz. Başka bir deyimle zekâtla ilgili görevlerini yerine getirmeyen devlete asla “İslâm Devleti” sıfatı yakıştırılamaz. Fakat bunun böyle olması, müslüman devlet bulunmadığı takdirde müslüman zenginlerin zekât vermekle yükümlü olmadıkları anlamına gelmez. Tersine, nisap miktarında malı olan her müslüman, malının zekâtını, onu hak
2613] Cassâs, Ahkâmü'l-Kur'an, 3/123
2614] 9/Tevbe, 103
2615] Cassâs, A. g. e. 3/155
2616] Cassâs, A. g. e., 3/128; E. H. Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, 4/2613
2617] Kâsânî, Bedâî, 2/35
2618] Kurtubî, el-Câmî li Ahkâmi’l-Kur'ân, 8/244
CUM’A NAMAZI
- 593 -
edenlere vermesi gerekir.”2619
Görüldüğü üzere zekâtın İslâm devletine havâle edilmiş bir vazife olduğu Kur’ân, sünnet ve Râşit Halifelerin uygulamaları ile sâbit olan tartışmasız bir şeydir. Hal böyle olmakla birlikte, ne geçmişte, ne zamanımızda hiçbir İslâm âlîmi çıkıp “İslâm devleti toplayıp dağıtmadığı zaman zekât farz olmaktan çıkar, artık zekât vermek gerekmez” diye bir hüküm beyan etmemiştir. Edemez de! Zira İslâm devleti, zekâtın farz olmasının bir illeti değil ki o ortadan kalkınca zekât da ortadan kalkmış olsun. İslâm devleti sadece bu vazifenin ifâsını takip etmek ve onu toplayıp uygun olan yerlere lâyık-ı veçhiyle dağıtmaktan sorumludur. İslâm devleti varsa, bu görevi yerine getirir; şâyet yoksa, fertler bu görevi kendileri îfâ ederler. Şu halde hakkında Kur’ân, sünnet ve ümmetin icmâından ibaret bu kadar açık ve kuvvetli deliller varken zekât farizası sâkıt olmuyor da, hakkında hiçbir delil bulunmamasına rağmen, Cuma namazının devlete ait bir farz; hatta devlet namazı olduğu nasıl ispat edilebiliyor? Kaldı ki Hanefîlerin dışında kalan bütün müçtehidler, Cuma namazının devlet başkanıyla alâkalandırılması hususunda onların karşısında yer almışlardır. Bunu isnat edecek kadar sahih bir delil bulunsaydı, Ebû Hanîfe’nin çağdaşı olan ve ondan sonra gelen müctehid ulemânın bu delili görmezlikten gelerek ona karşı tavır almada hangi maksatları olabilirdi?
Hz. Osman muhâsara edildiği zaman halka Cuma namazını kıldıracak imam arayan şahsa, “Sen öne geç ve insanlara namazı kıldır. Çünkü Cuma namazı farz-ı ayn olan ibâdetlerdendir. Tıpkı öğle namazında olduğu gibi, onun için de imamın izni şart değildir. Zira o da diğer namazlara benzer”2620 diyen İbn Ömer’in, kezâ Hz. Osman evinde mahsur tutulduğu ve kendisinden izin alınmadığı halde müteaddit defalar Cuma kılan sahâbenin bu uygulamaları ne ile izah olunabilir?
Halîfe Hz. Osman’ın isyancılar tarafından muhâsara altına alınması ve kırk gün süreyle evinde mahkûm edilmesi, müslümanların lidersiz ve devletsiz kalması değilse başka nedir? Bütün ulemâ bu devreyi İslâm’da meydana gelen ilk fitne dönemi, hem de “fitnet’ül-kübrâ ; en büyük fitne” olarak adlandırmıyor mu? Hal böyle iken muhâsaranın devam ettiği kırk gün boyunca bütün sahâbîlerin, istisnâsız bütün Cuma namazlarını ve o günlere isâbet eden Kurban bayramı namazını, muhtelif sahâbîlerin arkasında ve kimseden izin almadan kılmaları, onların Cuma namazı için devlet başkanının şart olmadığında ittifak etmiş olmaları anlamına gelmez mi? Kur’ân ve sünnette böyle bir imâ dahi olsaydı, bunu en iyi bilenlerin sahâbîler olması, dolayısıyla da bu fitne ortamında Cuma namazlarını terketmeleri gerekmez miydi? Hâlbuki halîfeye danışılmadığı ve izinine ihtiyaç duyulmadığı halde kılınan bu Cuma namazlarına devletin başkanı olan Hz. Osman dâhil hiç bir kimse itiraz etmemiştir. Bunun tek istisnâsı vardır; o da Ubeydullah b. Adiy’dir. Hz. Osman (r.a.)’ın yakın akrabası olan bu şahıs da Mısırlı “bâğîlerin” reislerinden olan Kinâne’nin arkasında Cuma namazını kıldığı halde sonradan Hz. Osman’a, “namazı fitne imamı kıldırıyor. Bu da bizim zorumuza gidiyor” diyerek serzenişte bulunmuş, fakat Hz. Osman da kendisine; “Namaz insanların edâ ettikleri amellerin en güzelidir. İnsanlar onu güzelce edâ ediyorlarsa, sen de onlarla beraber güzelce edâ et. Kötü yapıyorlarsa
2619] Said Havva, İslâm’ın Rükünleri, 1/71
2620] İbn Kudame, el-Muğnî, 2/174
- 594 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kötülüklerine katılma”2621 diyerek Cuma kılanları tasvîb etmiş, netîcede onun endişesi de ortadan kalkmıştır. Böylece ashâb arasında bu hususta icmâ hasıl olmuştur. Daha önce gördüğümüz gibi “Dâr’ul-harpte” bile olsa Cumanın kılınacağını söyleyen Hanefî âlimleri de sahâbenin bu uygulamasına dayanmışlardı. Dolayısıyla ashâbın bu uygulamasının sıhhati konusunda herhagi bir ihtilâf yahut şüphe sözkonusu değildir. Bu da Hanefî’lerin bu husustaki görüşlerinin ne derece isâbetli olduğunun açık delilidir!
Eğer Allah ve Rasûlü’nden sonra bir insan taklit edilecekse buna en lâyık olanlar Allah Rasûlü’nün ashâbıdır. Ashâb ise görüldüğü gibi böyle bir şart aramamışlardır.
Netice olarak; müslümanlara yakışan, zayıf delillere dayanan bir kısım görüşlere taassup derecesinde sarılmak yerine, daha kuvvetli delillere dayanan cumhûr-ı ulemânın görüşlerine uymak ve Cuma namazı gibi son derece mühim bir ibâdeti terk etmemektir. Hanefîlerin de itiraf ettikleri gibi, Allah Teâlâ bu namazı kayıt ve şarta bağlamaksızın mutlak olarak emretmiştir. Öyleyse aslına uygun olarak kayıt ve şarta bağlanmaksızın mutlak olarak edâ edilmesi gerekir. Kaldı ki Hanefî ulemâsına göre devlet başkanı meselesi, Cuma namazının “olmazsa olmaz”ı gibi gözükmüyor. Belki Cuma namazını kıldırmak herkesten önce devlet başkanına ait bir vazife sayılıyor, ki doğru olanı da budur. Zira İslâm’da, sadece Cuma namazları değil bütün namazları kıldırmak öncelikle devlet başkanına ve sırasıyla diğer idarecilere ait bir vazifedir. Dolayısıyla bir yerde İslâm devlet başkanı veya onu temsil eden vali, emniyet müdürü, kadı ve benzeri gibi diğer yetkililer varken, namazlarda başkasının öne geçmesi doğru değildir. Böyle bir hareket vazife alıp verme konusundaki İslâm’ın edep kaidesine aykırıdır. Zira bir kimseye, hükümranlık sahasına giren yerlerde başkasının imamlık yapması, kendisinin izin vermesi dışında şer’an kerih görülmüştür. Bu, devlet başkanı için geçerli olduğu gibi, idareciler dışında herhangi bir kimse için de aynen geçerlidir. Hatta herhangi bir evde misafir olarak bulunan bir kimsenin, ev sahibinin izni olmadıkça ona imamlık etmesi bile şer’an mekruh sayılmıştır. Zira Rasûlullah (s.a.s.), “Bir kimseye, kendisinin izniyle olmadıkça evinde ve hükümranlık alanına giren yerlerde imam olunmaz ve döşeğine oturulmaz.”2622 buyurmuştur. Görüldüğü üzere bu hadiste hem bir edeb kaidesi belirlenmekte, hem de vazife alıp vermede kimlerin öncelik hakkına sahip olacağına işaret edilmektedir. Buna göre devlet başkanı devlet sınırları içerisinde, ev sahibi de kendi evinde namaz kıldırma hakkına başkalarından daha fazla lâyıktır. Diğer taraftan müslümanlara imam olup namazları kıldırmak devlet başkanının meşrûiyetinin bir sebebidir. Nitekim Rasûlullah (s.a.s.) ashâbıyla aralarında geçen ve ikinci, şıkkıyla müslümanların bugününü tarif eden bir konuşmasında bu hususun altını çizerek şöyle buyurmuşlardır: “Devlet başkanlarınızın en hayırlıları sizin kendilerini sevdikleriniz ve onların da sizleri sevenleridir; sizin kendilerine duâ ettikleriniz ve onların da sizlere duâ edenleridir. Devlet başkanlarınızın en kötüleri de sizin kendilerine buğzettikleriniz ve onların da size buğzedip düşmanlık besleyenleridir; sizin kendilerine lânet ettikleriniz ve onların da size lânet edenleridir.” ‘Yâ Rasûlallah, onlarla kılıçlarımızla savaşmayalım mı?’ diye sorulunca; Rasûlullah (s.a.s.): “Aranızda namazı ikame ettikleri müddetçe hayır!”
2621] İbn Kudâme el-Makdîsî, Şerhu'I-Kebir, 2/188; İbn Kudâme,'el-Muğnî, 2/173-174
2622] İbn Hibban, Sahib-u İbn Hibban, I. Baskı, 1971, Medine, Mektebetu’s-s Selefîyye neşri, 3/447; Humeydi, Müsnedu’l-Humeydi, 1/217; Ebû Dâvud, Sünen, 1/159
CUM’A NAMAZI
- 595 -
buyurmuşlar.2623
Görüldüğü üzere hadiste, sadece Cuma namazı değil, bütün namazları kıldırmak devlet başkanının bir vazifesi, hatta müslümanların lideri olma vasfının bir şartı sayılmaktadır. Ama bu, devlet başkanı yoksa beş vakit namazın kılınamayacağı anlamına gelmez. Bunun anlamı, devlet başkanı İslâm’ın kendisine yüklediği diğer vazifelerle birlikte nihâyet bu vazifeyi de yapmadığı zaman müslümanların lideri olma vasfını kaybeder, demektir. Yoksa bu vazife, onu yerine getiren olmadığı için vazîfe olmaktan çıkar, demek değildir. Şu halde tıpkı beş vakit namazı kıldırmak devlet başkanını müslümanların meşrû lideri yapacak önemli bir sıfat olduğu gibi, Cuma namazını kıldırmak da devlet başkanını müsîümanların meşrû lideri yapacak önemli bir vazifedir. Ama bu vazîfeyi devlet başkanı yapmadığında beş vakit namazın farziyyeti ortadan kalkmadığı gibi Cuma namazının farziyyeti de ortadan kalkmaz. Çünkü bir vazîfe, o vazifeyi yerine getiren olmadığı için vazîfe olmaktan çıkmaz. Sadece vazîfeyi yapmakla sorumlu olanların nâkısasını ortaya koyar.
Kûfeliler’in Mektubu ve siyâsî Tavırla Cuma Kılmama Meselesi
Cuma namazıyla ilgili olarak burada üzerinde durulması gereken en önemli konulardan biri de bazı müslümanların yarım anlayıp tüm söylemek sûretiyle çarpıttıkları ve dillerine pelesenk ettikleri, Kûfeli bir grup insanın Hz. Hüseyin’e yazdıkları ve içerisindekine kendilerinin de inanmadıkları mektup meselesidir.
İslâm tarihiyle ilgili kaynakların beyanına göre, Kûfe halkı Muâviye’nin ölüm haberini aldıkları zaman, Iraklı’lar Yezid’e bey’at etmekle meşguldüler. Hz. Hüseyin ile Abdullah İbn Zübeyr ise, Yezid’e bey’at etmeyerek Mekke’ye sığınmışlardı. Ekserisi Yemenli olan Kûfeli Hz. Ali taraftarları (Şia’sı) bu olayı öğrenince, Emevî iktidarına karşı olan direnişlerini yeniden canlandırmak arzusuyla Süleyman b. Surad’ın evinde toplanarak aralarında Hz. Hüseyin’i Kûfe’ye davet etme meselesini müzâkere ettiler ve neticede bir mektup yazarak Hz. Hüseyin’e gönderdiler. Hicrî 10 Ramazan 60 tarihinde Süleyman b. Surad tarafından Hz. Hüseyin’e iletilen bu mektup son derece câzip ve önemli tekliflerle doluydu.
Her zaman değişebilen politikalarıyla meşhur olan Kûfeliler, bundan sonra da birbirini takip eden müteaddit mektuplarla Hz. Hüseyin’i Kûfe’ye çağırdılar ve geldiği taktirde başlarında bulunan Yezid’in Kûfe Valisi Numan b. Beşir’i Kûfe’den çıkarıp Şam’a süreceklerine dair bol keseden birtakım vaatlerde bulunarak gönlünü fethetmeye çalıştılar. Şüphesiz bu mektupların burada bizi ilgilendiren tarafı Kûfeliler’in Hz. Hüseyin’i iknâ etmek için bütün bu mektuplarda ona neler vaadedip etmedikleri değil, bazılarının içerisinde Cuma namazıyla ilgili birtakım ifadelerin yer alması ve günümüzde bu ifadelerin kimi çevrelerce tamamen yanlış anlaşılıp yanlış değerlendiriliyor olmasıdır.
Üzülerek ifade edelim ki Taberî ve İbn Kuteybe gibi kılasik İslâm tarihcileri tarafından rivâyet edilen bu mektuplar, bazı çağdaş yazarlar tarafından dilimize aktarılırken kasıtlı veya kasıtsız olarak kelime seçiminde gerekli titizlik gösterilmediği için, Kûfeliler’in bu mektuplardaki ifadeleri onların maksatlarını aşacak şekilde eksik veya yanlış aktarılmıştır. Bu hatalı ve yanlış tercümelerin sonucunda ise, dinde neyin delil olup neyin delil olmayacağını bilemeyen, hatta okudukları
2623] İmam Nevevî, Şerhu Sahîh-î Müslim, 12/486
- 596 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tercümelerin doğru mu, yanlış mı olduğunu kontrol dahi edemeyen ya da buna ihtiyaç bile duymayan kimi Müslümanlar, bu mektupta geçen, ama yanlış ya da eksik aktarılan bir kısım ifadeleri tıpkı gökten indirilmiş mutlak naslarmış gibi kendilerine mesnet yaparak büyük yanlışlıklara düşmekte ve şöyle demektedirler: “Her ne kadar sayısız zulüm ve cinâyetlerin işlendiği saltanata dayalı zâlim bir yönetim şekli bile olsa, zâhiren bir İslâm devleti görünümüne sahip olduğu halde Emevîler devrinde Kûfeli müslümanlar Cuma namazını kılmadıklarına göre, tamamen gayr-i İslâmî sistemlerin hâkim olduğu günümüzde Cuma namazı asla kılınamaz.”
Söz konusu mektupları dilimize aktaran bu hususta kaynak gösterilen eserlerin başında hiç şüphesiz “Hz. Hüseyin ve Kerbelâ Fâciası” adlı eser gelmektedir. Eserin müellifi, mektubu Türkçeye aktarırken muhtevâ üzerinde fazla durmamış olsa gerek ki, kelime seçiminde fazla itinâ göstermemiş, bu sebeple de bazı ifadeleri yanlış anlaşılmaya müsait, bazılarını da tamamen yanlış bir tarzda tercüme etmiştir.
Tercümedeki bu müsâmahakârlığın görülmesi ve konunun bu çevrelerce yeniden değerlendirilmesi için önce söz konusu mektupların asıl metinlerini ve bazı müelliflerin çevirilerini aktarıyor, daha sonra doğru olan çevirilerini sunarak takdiri okuyucuya bırakıyoruz. Mektubun Cuma namazından söz eden kısmı, Taberî Tarihi’nde aynen şu şekilde nakledilmektedir:2624
(…)
“Hz. Hüseyin ve Kerbelâ Fâciası” adlı eserde bu cümleler şu şekilde aktarılmıştır:
“Bizim İmamımız, önderimiz yoktur. Hemen gel! Umulur ki Allah, bizi, senin sâyende hak üzerinde toplar. Numan b. Beşir, vali köşkünde oturmaktadır. Biz onunla ne Cumada toplanıyoruz, ne de Bayram namazına çıkıyoruz. Yanımıza geleceğini haber alacak olursak, seni karşılamaya çıkar, sana Şam’da kavuşuruz İnşaallah! Allah’ın selâm ve rahmeti üzerine olsun.2625
Çevirideki: “Biz onunla ne Cumada toplanıyoruz, ne de Bayram namazına çıkıyoruz.” kısmı metinde anlatılmak isteneni tam olarak verememektedir. Zira bu kısımdaki Arapça cümlelerin Türkçe karşılığı: “Yezîd’in Kûfe Valisi Nûman b. Beşir emirlik sarayında oturu(p keyif çatı)yor. Biz, onunla ne bir Cuma namazında buluşabiliyor, ne de bir Bayram namazına çikabiliyoruz.” şeklinde verilseydi, sanırız anlatılmak istenen daha iyi anlaşılırdı. Üzülerek ifade edelim ki çevirinin; “seni karşılamaya çıkar, sana Şam’da kavuşuruz” kısmı ise tamamen yanlıştır. Çünkü mektupta bu mânâya gelecek bir ifade yoktur. Aksine mektubun bu kısmında yer alan Arapça cümlelerin Türkçedeki karşılığı şu şekildedir: “Kesin olarak yanımıza geleceğin haberi bize ulaşırsa -inşaallah- onu buradan çıkarır tâ Şam’a süreriz. Allah’ın selâm ve rahmeti üzerine olsun.”
O halde bu mektupta anlatılmak istenen mefhumun Türkçemizdeki en yakın karşılığı şöyledir: “Doğrusu şu ki, başımızda İmam yoktur. Hemen gel. Umulur ki
2624] İbn Cerir et-Taberi, Tarih'ut-Taberî -Tarihu'l-Ümem ve'1-Mülûk-, Dâr'ul-Kütüb'il -İlmiyye Neşri, 3. Baskı, 1991, Beyrut, 3/274-277
2625] Asım Köksal, Hz. Hüseyin ve Kerbela Faciası, s. 29
CUM’A NAMAZI
- 597 -
Allah, senin sâyende bizleri hak üzerinde birleştirir. Zira Nûman b. Beşîr emirlik sarayında oturu(p keyif çatı)yor. Biz, onunla ne bir Cuma namazında buluşabiliyor, ne de bir Bayram namazına çıkabiliyoruz. Kesin olarak yanımıza geleceğin haberi bize ulaşırsa -inşaallah- onu buradan çıkarır tâ Şam’a süreriz. Allah’ın selâm ve rahmeti üzerine olsun.”
Nitekim aynı mektubun Cuma namazıyla ilgili kısmı “Emevîler Döneminde Kıyamlar” adlı eserinde Ahmet Ağırakça tarafından bizim yaptığımız çeviriye yakın ifadelerle aynen şu şekilde aktarılmıştır: “Bizler ne cuma ne de Bayram namazlarında onu göremiyoruz.2626
Görüldüğü gibi bu metinlerde, “Hz. Hüseyin ve Kerbelâ Faciası” adlı eserdeki çeviriden anlaşıldığı şekliyle, mektubu yazan kimselerin Cuma ve Bayram namazlarında toplanmadıkları, Cumada ve cemaatte bulunmadıkları mânâsına gelebilecek bir ifade mevcut değildir. Aksine metinden anlaşılan, mektubu yazan Kûfelilerin Cuma ve Bayram namazlarına geldikleri halde, emirlik sarayından dışarı çıkmadığı için, adı geçen vali’yi bu namazlarda göremedikleri ve onunla Cuma ve Bayram namazlarında bir araya gelemedikleridir. Mektubun ifadeleri üzerinde dikkatle düşünüldüğü zaman bu mânâ kendiliğinden ortaya çıkar. Zira mektubun ilk cümlesinde yukarıdaki eserde görülen şekliyle “Başımızda imamımız, önderimiz yoktur. (Yezid’in Kûfe Valisi) Numan b. Beşir, vali köşkünde oturmaktadır” deniliyor, ardından da Ağırakça’nın isâbetli çevirisiyle “Bizler ne cuma ne de Bayram namazlarında onu göremiyoruz…” deniliyor.
Şu halde mektubun ilk cümlesi ile sonu birlikte ve sağlıklı biçimde düşünüldüğü zaman, burada Kûfeliler’in, vali veya Yezid’in imâmetini meşrû görmedikleri için onun arkasında Cuma ve Bayram namazlarını kılmadıkları gibi bir mânâ çıkarılması mümkün değildir. Tam tersine onların Cuma namazına geldikleri halde, vilâyet sarayından dışarı çıkmadığı için, valiyi bu namazlarda göremedikleri, bunun için de onların velâyetini tanımak istemedikleri ve Hz. Hüseyin’e mektup yazarak kendisine bu sebeple bey’at etmek istedikleri sonucu ortaya çıkar.
Yine Taberî’nin rivâyet ettiğine göre Kûfeliler ve elçileri bizzat Mekke’de bulunan Hz. Hüseyin’e gelerek bu hususta onunla görüşmüşler ve kendisine şunları söylemişlerdir:
(…)
Kûfeliler tarafından Hz. Hüseyin’e bizzat söylenen bu cümle ise, Hz. Hüseyin ve Kerbelâ Faciası” adlı eserde şu şekilde aktarılmıştır: “Biz canımızı sana adadık, Senin yüzünden Cumada, cemaatte bulunamamaktayız. Hemen yanımıza gel.”2627 Aslında son derece muğlak ve tartışmaya açık olan bu ifadenin doğru olan şekli ise şöyledir: “Gerçekten biz canımızı sana adadık. Biz, vali ile Cuma namazında hazır bulunamamaktayız. Hemen yanımıza gel”.2628
Kezâ bir başka eserde aynı kaynağa (Taberî Tarihine) dayanılarak “Kûfeliler Hz. Hüseyin’e gelerek, Yezid’in valisinin ardında Cuma kılmadıklarını... bildirdiler”2629 denilmektedir. Taberî Tarihini tekrar tekrar gözden geçirmemize
2626] Bk. Ahmet Ağırakça, Emevîler Döneminde Kıyamlar, s. 103
2627] İbn Cerir et-Taberî, A .g. e., 3/274
2628] Asım Köksal, A. g. e., s. 30
2629] M. İslâmoğlu, İmamlar ve Sultanlar, s. 87
- 598 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rağmen bulamadığımız benzeri bir ifadeyi aktarmıyorlarsa, bu iki eserin, yukarıdaki ifadeyi, üzerinde düşünmeye gerek görmeden tamamen farklı şekilde algılamış olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü bu ifade muğlâk ve tartışmaya açık olmakla birlikte, onda bu iki müellifin ifade ettiği şekilde valinin arkasında Cuma kılmadıkları gibi sarih bir mânâ mevcut değildir.
Kûfeliler’in Hz. Hüseyin’e yazdıkları bir önceki mektubu, muhtevâ bakımından aynı, metin yönünden az çok farklı lafızlarla İbn Kuteybe2630 de “el-İmâme ve’s-Siyâse” adlı eserinde rivâyet etmiş, ondan da Hasan İbrahim Hasan Târîhu’l-İslâm adlı eserinde nakletmiştir İbn Kuteybe’nin “el-İmâme ve’s-Siyâse” adlı eserinde rivâyet ettiği mektubun metni ise şöyledir:
(…)
“Gerçek şu ki, başımızda imam yoktur. Hemen yanımıza gel. Umulur ki Allah, senin sâyende bizleri hidâyet üzerinde birleştirir. Zira, (Yezîd’in Kûfe valisi) Nûman b. Beşîr, emirlik sarayında oturmaktadır. Biz, onunla ne bir Cuma namazında buluşabiliyor, ne de bir Bayram namazına çıkabiliyoruz. Kesin olarak senin yola çıktığın haberi bize ulaşırsa, onu Kûfe’den çıkarır Şam’a süreriz.2631
Kendilerinin dahi inanmadıkları bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere Kûfeliler, mektupta Hz. Hüseyin’e valinin arkasında Cuma kılmadıklarını değil, bilakis valinin Cuma ve Bayram namazlarını dahi kıldırmaya gelmediğini bu sebeple de müslümanların meşrû lideri olma vasfını kaybettiğini anlatmak istiyorlar. Zira daha önce geçtiği üzere beş vakit namaz dâhil Cuma ve Bayram namazlarını kıldırmak imam’ın meşrûluğunun sebeplerinden biridir. Bu vazifeyi ihmal eden bir imam (devlet başkanı), müslümanların meşrû lideri olma vasıflarından birini, hatta en önemlisini kaybeder ve isyan edilmeye müstehak olur. Kûfe valisi de vilâyet sarayında zevk ve sefa sürmekle meşgul olduğu için isyana müstehak olmuştur. İşte Kûfeliler Hz. Hüseyin’e, meşrû bir yöneticiye karşı kıyam etme niyetinde olmayıp aksine kendilerine Cuma, Bayram ve sair namazları kıldırmayan bu sebeple de meşrûluğu ortadan kalkan bir imama karşı kıyam ettiklerini anlatmaya ve onu bu husustaki haklılıklarına iknâ etmeye çalışıyorlardı. Yoksa bazılarının iddia ettikleri gibi “Biz, Yezid’in valisinin arkasında Cuma namazını kılmıyoruz.” demek gibi bir mânâ kasdetmiyorlar. Tam tersine kendileri, valileri Cumayı kıldırmak şöyle dursun, câmiye bile gelmeyerek vilâyet sarayında keyif çatarken Cuma namazını da Bayram namazlarını da kılmaya devam ettiklerini ifade ediyorlar. Mektupta anlatılmak istenen budur. Nitekim hiç bir kaynakta, ne Kûfeliler’in ne de başkalarının o devirlerde topluca Cuma namazı kılmadıklarını gösteren herhangi bir haber mevcut değildir.
Bu genellemeden istisnâ edebileceğimiz bir şey varsa, o da İbrahim, İbrahim b. Muhacir ve Said b. Cübeyr hakkında gelen haberlerdir. Rivâyete göre bu üç zat, Haccac zamanında, bizzat Haccac’ın arkasında Cuma kılınmasını tasvip etmedikleri için Cuma günleri mescide gelmeden önce namazı evlerinde kılıyor, fakat ya Haccac’ın zulmünden korktukları için, ya da müslümanlar arasında tefrikaya sebebiyet vermemek için mescide gelerek Cuma namazında hazır bulunuyorlardı.
2630] 213-276
2631] İbn Kuteybe, el-İmâme ve's-Siyâse, Tah: Tâhâ Muhammed ez-Zeyn, Halebî Baskısı, Kahire, Tarihsiz, B. Sy. Yok, 2/4; H. İbrahim Hasan, Târîhu’l-İslâm, Dâru İhyâi't-Türâs'ii-Arabî, Beyrut, 1964, VII. Baskı, 1/398
CUM’A NAMAZI
- 599 -
Nitekim İbn Ebi Şeybe’nin Hasan b. Ubeydillah’tan rivâyetine göre o bu hususta şöyle demiştir: “Ben, İbrahim ve İbrahim b. Muhacir’i Cuma günü imam hutbe okurken birbirleriyle konuşurlarken gördüm. Nihâyet bu olaydan sonra İbrahim b. Muhacir’le buluşup kendisine bu konuyu hatırlattım, Bunun üzerine o: ‘Namazı kıldıran imam Haccac olduğu için biz (mescide gelmeden önce) namazı kılmıştık’ cevabını verdi.2632 İbrahim b. İsmail’in babasından rivâyetine göre o da şöyle demiştir: “Ben, Haccac hutbe irad ederken, İbrahim ile Said b. Cübeyr’in birbirleriyle konuştuklarını gördüm.2633
Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere Tâbiûn neslinden olan bu zatlar, Haccac’ın arkasında Cuma kılınmasını tasvip etmedikleri için Cuma günü namazlarını evlerinde kılmışlar, fakat mescide gelerek cemaate iştirak etmekten de geri durmamışlardır. Bunların namazı evde kılarak gelmelerinin sebebi, Cuma namazını kıldıran Haccac’ın kâfir olduğu kanaatini taşımalarıdır. Zira daha önce de ifade ettiğimiz gibi sahâbe ve tâbiundan büyük bir topluluk, Haccac’ın, sadece zâlim olmayıp aynı zamanda şeriatın hükümlerinin tamamını uygulamadığı ve bir kısım hükümlerini değiştirdiği için kâfir olduğu görüşüne sahiptiler. Nitekim yukarıda geçtiği üzere İmam Nevevî bu hususu net bir dille ifade etmişti.2634
İbn Ebî Şeybe’nin naklettiği bu iki haber dışındaki iddialar, kendilerine tarihî haberlerden destek bulmaya çalışanların asılsız iddialarından ibarettir.
Sonra, döneklikleri ile nâm salan, peşpeşe yapılan ihanetleri sonucunda Hz. Hüseyin ve ehl-i beytinin başını Yezîd’in askerlerine kurban etme alçaklığını sergileyen, maymun iştahlı, başı bozuk cühelâ takımı Kûfeliler’in ne yaptıkları müslümanları ne kadar bağlar?! Bu nevi yanlış tercüme edilmiş haberlere dayanılarak Cuma namazını siyâsî bir namaz kabul edip terketmek nasıl câiz olabilir? Üzerinde ittifak sağlanamayan sahâbi kavli bile dinde delil olamazken maksatlarının ne olduğu tam olarak tesbit edilemeyen sıradan birkaç kişinin sözü ne zamandan beri dinde delil sayılıyor?
Biz, bütün ulemânın izini takip ederek Allah’ın mutlak olarak farz kıldığı bir ibâdetin hiç bir kimsenin görüşünden veya herhangi bir topluluğun davranışından dolayı terk edilemeyeceği noktasında herhangi bir tereddüt taşımıyoruz. Ama yine de bu vesile ile bir yanlışa işaret etmek için bu noktaya değinmiş olduk. Yoksa bu hareketimiz, Kûfeliler’in ne yaptıklarına itibar ettiğimiz için değildir. Nitekim Kûfeliler böyle bir şey yapmış olsalar ve onların bu hareketlerinde bir delil söz konusu olsaydı, bizden önce devlet başkanı şartını savunan Hanefî ulemâsı muhakkak bu konuyu da diğerleri yanında delil olarak göstermezler miydi? Demek ki böyle bir iddianın gerçekle bir ilgisi yoktur.
Netice olarak, biz biliyor ve inanıyoruz ki bütün namazları kıldırmak devlet başkanının bir vazifesi hem de imâmetinin meşrûluğunun sebeplerinden biridir. Fakat devlet başkanının bu namazları kıldırmak vazifesiyle yükümlü olması, bu namazların farziyyetinin ve meşrûluğunun bir sebebi değildir. Bu, bütün mezhep imamlarına göre hatta Hanefî ulemâsına göre de böyledir. Yukarıda naklettiğimiz Hanefî imamlarının görüşleri bunun isbâtıdır. Şâyet Hanefî mezhebine
2632] İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 2/36-44
2633] İbn Ebi Şeybe, A.g.e., 2/35
2634] İmam Nevevî, Şerhu Sahîh-i Müslim, 12/471; Ömer Abdurrahman, Esnâfu’l-Hükkâm ve Ahkâmuhum, s. 29
- 600 -
KUR’AN KAVRAMLARI
göre devlet başkanı bu namazın meşrûiyyetinin bir sebebi ve “olmazsa olmaz”ı sayılmış olsaydı, bu âlimler “Dâru’l-Harb” olsun “Dâru’l-İslâm” olsun her halükarda Cuma namazının kılınacağı fikrini savunarak “kâfirlerin istîlâ ettiği beldelerde bile sahih olmasına rağmen, fitne zamanlarında kılınan Cuma namazı geçerli değildir” diyenlerin câhilliği ortaya çıkmıştır2635 derler miydi?!
Burada üzerinde durulması gereken önemli bir nokta daha var ki, o da gayr-i İslâmî bir yönetimi protesto etmek ya da halkın dikkatini belli bir noktaya çekebilmek için siyâsî tavırla Cuma namazını terketmenin câiz olup olamayacağı meselesidir. Zira Cuma kılınmasına sıcak bakmayan bir kısım müslümanların kendilerini müdâfa etmek için ileri sürdükleri en önemli gerekçelerden biri de budur. Nitekim görüşlerine başvurduğumuz Cuma kılmayan müslümanların hemen hepsi bu noktada birleşmekte ve: “Biz Cuma namazını, sadece fıkıh kitaplarında nakledilen ve Hanefîlere ait olan ‘Cuma namazını devlet başkanı veya nâibinin kıldırması gerekir’ şeklindeki görüşlerden dolayı terketmiyoruz. Zira Hanefîler’in bu konudaki görüşlerinin sağlam ve tutarlı bir delilinin olmadığını biz de biliyoruz. Aksine biz Cuma namazını tamamen siyâsî bir tavırla kılmıyoruz. Zira Cuma namazını kıldığımız zaman reddettiğimiz gayri meşrû bir sistemi halkın gözünde meşrû hale getirmiş ve onunla entegre olmuş oluruz. Ayrıca Cuma namazını kıldıran imamı Diyanet İşleri Başkanı, onu Başbakan, Başbakanı ise laik bir düzenin Cumhurbaşkanı tayin ediyor. Bu durumda imamlar, laik bir sistemin otoritelerinden görev almakla Tâğût’u velî edinmiş oluyor. Bu imamların arkasında Cuma namazı kılacak olursak, sistemin meşrû olmadığını halka nasıl anlatacağız? Sonra sistem imamlara da câmilere de hâkim olduğu için, bütün câmiler mescid-i dırar hükmündedir. Mescid-i Dırar hükmünde olan yerlerde ise namaz kılınamayacağı Kur’an’ın emriyle sâbittir. İşte biz, Cuma namazını bunun için kılmıyoruz.” demektedirler.
Şunu hemen belirtelim ki; İslâm dininde herhangi bir ibâdeti meşrû kılmak ya da Allah tarafından meşrû kılınan herhangi bir ibâdeti iptal etmek sadece Allah’ın tekelindedir. Peygamber dahi olsa hiçbir kimsenin, bu noktada tercih hakkı yoktur. Her ne kadar Allah, Peygamberini dinde “helâl ve haram” kılma yetkisiyle donatıp onu ümmetin şârî’i kabul etmiş olsa bile bu, onun Allah’ın emir ve nehiylerine aykırı olmaksızın hüküm koyabileceği anlamındadır. Değilse Peygamber’in hiçbir şekilde Allah’ın irâdesine aykırı hareket etmesi, yani Allah’ın emrettiği bir şeyi iptal, haram kıldığı bir şeyi de helâl kılması söz konusu olamaz. Zira Peygamber’in (s.a.s.) yetki ve nüfuz alanı Allah’ın rızâsıyla sınırlıdır.
Allah’ın maksat ve muradını, hükümlerin sebep ve illetlerini herkesten daha ziyade bilen Peygamber’in (s.a.s.) dinî konular karşısındaki konumu bu olunca, Peygamber (s.a.s.) vefat edip semâ ile arz arasındaki haberleşme bir anlamda nihâyete erdikten sonra müctehid bile olsa, hiçbir kimsenin, şâri’nin açıkça beyan etmediği bir şeyi illet sayıp onun meşrû kıldığı herhangi bir ameli ictihadı sâyesinde iptal etme yetkisi yoktur. Müctehidlerin yetkileri naslara işlerlik kazandırmaktan ibarettir. Onlar ictihadları ile herhangi bir nassın hükmünü iptal edemeyecekleri gibi, nas vârid olan yerde ictihad dahi yapamazlar. Nitekim “Mevrid-i nasta ictihada mesağ yoktur” Nas mevcut olan yerde ictihada müsaade
2635] İbn Âbidin, Hâşiyetü Reddi'l-Muhtâr Ale'd-Dürri'l-Muhtâr Şerhu Tenvîr 'il-Ebsâr, 2/l
CUM’A NAMAZI
- 601 -
yoktur2636 kaidesi bütün ulemânın ittifafakla kabul ettiği küllî bir kaidedir. O halde Allah ve Rasûlü’nün sarih ve muhkem naslarla farz kıldığı Cuma namazı gibi bir ibâdeti aynı derecede sarih ve muhkem bir delil olmadan iptal etmek veya siyâsî tavır yaftasıyla insanlara onu terkettirmek nasıl câiz olabilir? Hedefi ve gayesi ne olursa olsun bu, Allah ve Rasûlüne apaçık muhâlefet etmektir. Bu ise sapıklıktan başka bir şey değildir. Nitekim Allah Teâlâ bu hususa işaret ederek şöyle buyurmaktadır: “Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”2637
Kur’ân-ı Kerîm’in sarih ve muhkem âyetlerle farz olduğunu beyan ettiği bir hükmü iptal veya terkettirmek şöyle dursun, sağlam bir delili bulunmayan bir kimsenin kendi kafasına göre Kur’an âyetleri hakkında görüş beyan etmesi bile helâl değildir. Nitekim Rasûlullah (s.a.s.) bir hadislerinde bu hususu beyan ederek: “Her kim delilsiz olarak Kur’an hakkında kendi re’yi (mücerret aklı) ile görüş beyan ederse, isâbet etmiş olsa bile, hatadadır.”2638 buyurmuştur. Diğer bir hadislerinde ise,: “Her kim Kur’an hakkında (delilsiz olarak) kendi re’yi ile söz söylerse, cehennemdeki yerine hazırlansın.”2639 buyurmuştur.
Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu nehyine binâen sahâbe ve tâbiûndan birçokları Kur’an hakkında kendilerine herhangi bir şey sorulduğunda sanki suali işitmemiş gibi susar ve hiç konuşmazlardı. Meselâ, bir defasında Hz. Ebû Bekir’e (r.a.) Kur’an’dan bir âyetin mânâsı sorulduğunda: “Allah’ın kitabı Kur’an hakkında kendi re’yime göre fikir beyan edersem, acaba beni hangi semâ altında barındırır ve hangi yer üzerinde taşır, ben nereye giderim ve ne yaparım?”2640 cevabını vermiştir. Tâbiûn’dan Said b. Müseyyeb (ö. 94)’e helâl ve haramla alâkalı bir şey sorulduğunda cevap verir ve izah ederdi. Fakat kendisine Kur’an’dan bir âyetin tefsiri sorulduğunda, sanki suâli işitmemiş gibi susar ve hiç konuşmazdı.2641 Şa’bî, (ö. 103) “Üç şey hakkında ölünceye kadar konuşmam. Bunlar; Kur’an, ruh ve re’y’dir2642 derdi.
Şüphesiz bu haberlerden hiçbir kimsenin hiçbir zaman Kur’an’ı tefsir edemeyeceği gibi bir sonuç çıkarılamaz. Ancak ehil olmayan ve elinde kesin delili bulunmayan kimselerin Kur’an hakkında görüş serdetmesinin ve herhangi bir âyet hakkında; “Allah’ın, bu âyetteki maksat ve muradı kesin olarak şudur” demesinin helâl olamayacağına delil teşkil edecekleri de inkâr edilemez. Nitekim delilsiz olarak böyle bir şeyin câiz olamayacağı konusunda ihtilâf söz konusu değildir. Zira hükümlerin illetlerinin ve hedeflerinin ne olduğunu kesin olarak ancak Allah ve Rasûlü bilir. Bizim akıl ve re’yimizle naslar ve şer’î hükümler hakkında vereceğimiz hükümler, ancak zandan ibaret kalır. Zan ise, haktan bir şey ifade etmez.2643
2636] Mecelle, Md. No: 14; Ali Ahmed en-Nedvî, el-Kavaidü'1-Fıkhiyye, s. 148
2637] 33/Ahzâb, 36
2638] Tirmîzî, Sünen, 5183; Ebû Dâvud, Sünen, 3/320
2639] Tirmîzî, A.g.e., 5183
2640] Hüseyin ez-Zehebî, et-Tefsir ve'I-Müfessirûn, 1/260; Rağıb el-lsfehanî, Mukaddimetü't-Tefsir, s. 422 vd.; Şâtıbî, Muvâfekat, 3/403
2641] Hüseyin ez-Zehebî, A. g. e, 1/260
2642] H. ez-Zehebî, A. g. e., 1/260
2643] 10/Yûnus, 36
- 602 -
KUR’AN KAVRAMLARI
O halde elinde kesin bir delili bulunmadığı halde bir müslümanı nasıl olur da Kur’an’ın “zikir” tâbir ettiği bir ibâdetten bahisle “bana göre bu, siyâsî bir ibâdettir” diyebilir ve insanları siyâsî tavırla Cuma namazını terketmeye çağırabilir? Müslüman her türlü hareket felsefesini Kur’an ve sünnetten almak zorundadır. Kur’an ve sünnette ise, şu veya bu ibâdetin bu arada da Cuma namazının siyâsî tavırla îfâ edilip aynı şekilde siyâsî tavırla terk edilebileceğine dair sarih veya dolaylı olarak herhangi bir ifade mevcut değildir. Kezâ bugüne kadar -Neo- mu’tezilî hareketin yeni temsilcileri sayabileceğimiz bu insanların dışında “Cuma namazının siyâsî bir ibâdet olduğunu ve siyâsî tavırla terk edilebileceğini” söyleyen hiçbir kimseye rastlanmamıştır. Bu konuda en katı kurallar getiren Hanefîler bile Cuma namazının siyâsî bir ibâdet olduğunu dolayısıyla da gayr-i İslâmî otoriteler altında kılınamayacağını söylememişlerdir. Aksine onlar kâfirler tarafından istilâ edilen beldelerde dahi kayıtsız şartsız Cuma kılınacağını ifade etmişlerdir.
Hicret yolculuğu esnâsında başını getirene yüz devenin vaadedildiği ve Allah’ın himâyesi dışında henüz hayatından bile emin olmadığı bir ortamda Ranuna vadisinde Sâlim b. Avfoğulları mahallesinde Rasûlullah (s.a.s.) Cuma namazı kıldırmıştır. O esnâda ortada hangi İslâm devletinin ve otoritesinin varlığından söz edilebilir? Kezâ hicretten önce henüz bir dâru’l-harp olan Medine’de Müslümanlar Rasûlullah’ın (s.a.s.) emir ve müsaadeleriyle Cuma namazı kılıyordu. Hiçbir kimse Medine’de o dönemde İslâmî bir otoriteden, hatta ıstılahî mânâda bir cemaatin varlığından bile söz edemez. Zira hicretten önce Medine’de dinî-siyasî anlamda kimsenin liderliği söz konusu değildi. Akabe bey’atından sonra nakib/temsilci seçilen insanların liderliği tamamen kabile bağlarına ve etnik yapıya dayalı bir liderlikti. Bu sebeple o gün Medine’de bir değil, birden fazla lider bulunuyor ve her biri sadece kendi kabilelerinin temsilcisi sayılıyordu. Mus’ab b. Umeyr ise, onların lideri değil, sadece namazlarda imam olan ve Kur’an öğreten bir muallim konumundaydı. Sonra Medinedeki bu insanlar dinî-siyasî mânâda bir cemaat oldukları için kılmış olsalardı Mekkede Rasûlullah’ın (s.a.s.) kılması daha evlâ olurdu. Zira Cemaatin asıl lideri kendisiydi. Hâlbuki kılmamıştır. Neden? Çünkü kılma imkânı yoktu da ondan. O halde Medinede insanların Cuma kılmaları cemaat oldukları için değil, ortamları müsait olduğu içindir. Şâyet iddia edildiği gibi, gayr-i İslâmî sistemlerin otoritesi altında Cuma kılmak o sistemleri meşrû hale getirmek veya onunla entegre olmak veyahut da Tâğût’u velî edinmek anlamına gelseydi, Rasûlullah (s.a.s.)’in İslâm devletinin kurulduğu güne kadar Cuma kılınmasına müsaade etmemesi gerekirdi. Şâyet Rasûlullah bu ictihadında hata etmiş olsaydı, Allah Teâlâ’nın Rasûlünü uyarması, onun da müslümanları bundan vazgeçirmesi icap ederdi. Hâlbuki böyle bir şey olmamıştır.
O halde yeryüzünün her tarafında kâfirlerin hâkim olduğu bir ortamda Allah’ın Rasûlü Cuma kılarak ve kılınmasını emrederek tavır koyarken Cuma namazını terkederek tavır koymak bu insanların aklına nereden geliyor? Siyâsî tavırla Cuma kılıyorum denilse, insan bunu anlamakda fazla zorlanmayabilir; zira Cuma namazı neredeyse İslâm’ın ve müslümanların gövde gösterisi ve varlığını kabul ettirmesi gibi bir şeydir. Bu bağlamda kâfirlerin hâkim olduğu bir yerde Cuma kılınması onlara karşı gövde gösterisi yapmak anlamına geleceği için, Cuma kılmakla hem onları tahkir, hem de varlığını isbat etmiş olur. Ama Allah’ın kayıtsız şartsız farz kıldığı ve Peygamber’in yakaladığı ilk fısatta kıldığı bir ameli
CUM’A NAMAZI
- 603 -
“siyâsî tavırla kılmıyoruz” cümlesini anlamak oldukça zordur. Zira kâfirlerin, müslümanların boy gösterisi yapmasından rahatsız olmaları tabiî bir şey olmakla birlikte, bunun tersinin yapılmasından rahatsız olmaları pek mâkul olmasa gerekir. Şu halde tarih boyunca bütün İslâm âlimlerinin, İslâm’ın en büyük şiarı ve gövde gösterisi saydığı bir ibâdeti edâ etmenin o sistemle entegre olmak, bu ibâdeti terketmeyi ise, tavır koymak şeklinde değerlendirmek abesle iştigal etmektir. Zira bütün ibâdetleri terketseniz kâfirlerin kılı bile kıpırdamaz. Üstelik kına bile yakarlar. Şu halde bu tavır, olsa olsa, tavşanın dağa küsmesi gibi basit ve mânâsız bir tavır olur. Eğer düzene tavır konulacaksa, bunun yolu Allah’ın farz kıldığı bir ibâdeti terketmek değil, en mühim kamuoyu oluşturma vâsıtası olan bu ibâdeti layık-ı veçhiyle yerine getirerek müslümanları bilinçlendirmek ve buyüzden gayr-i İslâmî güçlerden gelebilecek tehlikelere karşı da göğüs germektir. İslâm’ın farz kıldığı bir ibâdeti terketmek, diğer bir ifadeyle İslâm’ın kesesinden fedâkarlık yapmak tavır değil, tâviz vermektir. Bütün bunlar bir yana İslâm’da “siyâsî tavırla herhangi bir namazı terketmek” diye bir ibâdet şekli yoktur.
Ayrıca böyle bir davranış, gerçek İslâm’ı daha geniş kitlelere ulaştırmak için İslâm’ın ihdas ettiği imkânlardan yararlanmak yerine onu reddetmektir. Zira Cuma namazı kılmak için gönüllü ve masrafsız olarak her hafta bir araya gelen bunca insanı devletlerin ve büyük kuruluşların büyük masraf ve çabalar sarfederek bir araya getiremedikleri dikkate alınırsa, değerlendirmesini bilemediğimiz için nasıl bir fırsatı kaçırdığımız kendiliğinden anlaşılmış olur.
Hepsinden önemlisi -keskin sirke küpüne zarar misali- bu tür hareketler başkalarından daha ziyade müslümanları rahatsız etmekte ve geniş halk kitlelerinin kendilerini dışlamalarından başka bir sonuç vermemektedir. Nitekim bunlar daha ortaya çıktıkları ilk günden itibaren başkalarından önce müslümanların büyük bir kesimin tepkisini toplamış ve hemen hemen büyük bir çoğunluk tarafından dışlanmış durumdadırlar. Bu konuda hataya düştüklerini bugün kendileri de kabul etmektedirler. Ancak nefis ve “ene”leri geri adım atmalarına engel oluyor o başka.
Netice itibariyle hiç bir ibâdet bu arada da Cuma namazı ne siyâsî tavırla ne de başka bir maksatla terkedilemez. Dinde siyâsî tavırla ibâdetlerin terkedilmesi diye bir ibâdet mevcut değildir. Bu kapının aralanması dinin bütün emirlerinin iptaline sebep olacak çok tehlikeli bir davranış şeklidir. Bu düşünceyi destekler mâhiyette ne bir âyet, ne bir hadis, ne bir sahâbi sözü, ne bir icma, ne de bir kıyas bulmak mümkündür. Bu konuda delil olarak önümüze koyabilecekleri yegâne delil “Hz. Hüseyin ve kerbela Faciası” adlı eser ve benzerleri tarafından yanlış tercümelerle aktarılan Kûfelilerin Hz. Hüseyin’e yazdıkları mektuptan ibarettir. Doğrusu bile dinde delil olamayacak bir mektubun yanlış çevirisini delil saymak ve buna dayanarak siyâsî tavırla Cuma kılmamak da sadece asrımızdaki “Neo-Mûtezilî” düşüncenin temsilcileri sayılan bu insanlara ait bir ilim örneği olsa gerektir.2644
2644] Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl Yayınları, s. 350-364
- 604 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mescid-i Dırar İddiası
İyi niyetlerinden asla şüphe etmediğimiz bazı müslümanlar, tıpkı “et-Tekfir ve’l-Hicre” cemaati gibi hareket ederek bugünkü mescidlerin mecid-i dırar hükmünde olduğunu, dolayısıyla buralarda hiçbir namazın kılınamayacağını iddia etmektedirler. Gerek daha önceki asırlarda, gerekse asrımızda, müslüman halkın samimi duygularla inşâ ettikleri mescidlerin gerçekte mescid-i dırar hükmüne girip giremeyeceğini sağlıklı bir şekilde tesbit edebilmemiz için önce “Mescid-i Dırar” kavramının tarihî arka planını ve Kur’ân-ı Kerim’in, bu ismi hangi tür mescidler için kullandığını kaynaklar ışığında görmemiz gerekmektedir:
Rivâyete göre Medine’de Hazrec kabilesinin ileri gelen isimlerinden biri olan Ebû Âmir, câhiliyye döneminde Hıristiyanlık dinine girmiş ve ilim tahsil ederek rahip olmuştu. Ancak Peygamber’in (s.a.s.) Medine’ye hicreti ile riyaseti elinden gitmiş oldu. Bu münasebetle rahip Ebû Âmir, İslâm’ı sadece inkâr etmekle kalmayıp aynı zamanda Hz. Peygamber ve onun dâvetinin amansız bir düşmanı kesildi. Başlangıçta Kureyş’in gücünün Hz. Peygamber ve dâvetini ezip geçeceği ümidi ile Peygamber’i fazla önemsemedi. Fakat Kureyş’in Bedir’de tam bir hezimete uğradığını görünce, artık daha fazla bu hareketi görmezlikten gelemeyeceğini anladı. Bunun üzerine de İslâmî harakete karşı amansız bir fitne kampanyası başlattı. Bunun için Medine’den ayrılarak İslâm’a karşı tahrik ve teşviklerde bulunmak üzere çeşitli kabileleri ziyarete gitti. Uhud savaşının meydana gelmesine sebep olan kişilerden birisi olan bu şahıs, daha sonra Hendek savaşında Medine’yi işgal etmeye gelen orduların teşkilatlandırılmasında da önemli bir rol oynamıştı. Ayrıca Huneyn harbine kadar meydana gelen bütün savaşlarda İslâm’a karşı müşriklere destek sağlamada aktif olarak faâliyette bulundu. Nihâyet Huneyn savaşında Hevazin kabilesinin hezimete uğradığını görünce Arabistan yarımadasında İslâm’ın hamlesini durduracak bir güç kalmadığını anlayarak Arabistan’ı terketti ve Medine’de ortaya çıkan tehlike hususunda Roma Kayser’ini uyarmak üzere Romaya (Şam’a) gitti.
Ebû Amir, Arabistan’a saldırması konusunda Kayser’i iknâya giderken Medine’de bulunan münâfıklara haber göndererek rahatça örgütlenebilmeleri, müslümanlar aleyhine planlar hazırlayabilmeleri ve emin bir buluşma yeri olarak işlev görmesi için bir mescid inşâ etmelerini istedi. Güya bu mescid sayesinde din maskesi altında yürütecekleri şeytanca faâliyetleri kimse farketmeyecekti. Ayrıca burası, Ebû Âmir’in adamlarının yolcu ve dilenci sûretinde hiçbir şüphe uyandırmadan kalabilecekleri bir karargâh olarak da hizmet görecekti.
Binaenaleyh bu fitne ve fesat odağı münâfıklar, görünürde temiz niyetlerinden kaynaklanan, ama aslında Peygamber (s.a.s.)’e ve onun dâvâsına suikast planları yapmak için bir hücre evi ve bir münâfık yatağı olmak üzere Kubâ mescidi civarında yeni bir mescid inşâ ettiler. Fakat biri Kubâ mescidi, diğeri Mescid-i Nebevî olmak üzere hâli hazırda Medine’de iki tane mescid bulunduğundan şehirde üçüncü bir mescide ihtiyaç olmadığını onlar da biliyorlardı. Dolayısıyla üçüncü bir mescide ihtiyaç olduğuna Peygamber’i iknâ etmeleri gerekiyordu. Bu maksatla birtakım nedenler uydurduktan sonra Peygamber’e gelerek: “Bu bölgenin halkı için -bilhassa yaşlı, hasta ve sakat olanlarımız için- kış mevsimi ve yağmurlu havalarda bu iki mescidden birisine günde beş kez gidip gelmek çok zor olduğundan bir başka mescide ihtiyacımız vardı. Bundan dolayı Kubâ Mescidi ve
CUM’A NAMAZI
- 605 -
Mescid-i Nebevî’den uzak bir mahallede oturan ve namazları cemaatle kılmak isteyen bu kimselere yeni bir mescid bina ettik. Yeni mescidimize gelmenizi ve açılış merasimi olarak ilk cemaatle namazı sizin kıldırmanızı rica ediyoruz” dediler ve maksatlarını gizlemeye çalıştılar. Rasûlullah, “Şu an Tebük’e yapılacak sefer hazırlıklarıyla meşgulüm, inşaallah seferden döndüğümüzde kılarız” diyerek tekliflerine icâbeti bir süre erteledi.
Peygamber (s.a.s.) Tebük’e sefere çıkınca onlar da hâince serî faâliyetlerine başladılar. Bu yeni mescidde teşkilatlanmaya ve İslâm’a karşı komplolar düzenlemeye devam ettiler. Bu münâfıklar ordusu hararetle müslümanların yenildiği ve Romalıların onları bütünüyle imha ettiği haberini bekliyorlardı. Böyle bir haberi alır almaz Abdullah b. Übey’i kendilerine kral yapacaklardı. Fakat Tebük’te olanlar, bütün ümitlerini boşa çıkardı. Nihâyet Rasûlullah (s.a.s.) Tebük seferi dönüşü Zi-Evan denilen mevkiye gelip orada konakladığı sırada huzuruna gelerek yine kendisinden mescidlerine gelmesini ve orada namaz kıldırmasını istediler.2645 Bunun üzerine Allah Teâlâ onların niyetini ve yaptıkları mescidin gayesini Rasûlüne haber vererek şöyle buyurdu: “Kubâ mescidine ve mü’mine zarar vermek, küfrü kuvvetlendirmek, mü’mini tefrikaya düşürmek, evvelce Allah ve Peygamberine harp ilân eden (adam)ı beklemek maksadıyla bir mescid inşa edenler; ‘Biz iyilikten başka bir şey istemedik’ diye yemin edecekler. Oysa Allah o münâfıkların yalan söylediklerine şâhittir. Orada asla namaza durma, tâ ilk günden takvâ üzere kurulan mescid elbette içinde namaza durmana daha uygundur.”2646
İşte bu âyette geçen “mesciden dırâran” kavramına binâen bu mescide “mescid-i dırar” tâbir edilmesi İslâmî bir gelenek olmuştur. Dikkat edilecek olursa, Allah Teâlâ bu mescidde namazın niçin yasaklandığını zihinlere yerleştirmek ve burayı, “mescid-i dırar” hükmüne sokan sebeplere işaret etmek üzere dört ayrı noktaya dikkatleri çekmektedir. Âyetin nüzul ortamını oluşturan bu sebepler âyetteki sırasıyla şunlardır:
1- Kubâ mescidine ve Mü’mine zarar vermek için bina edilmiş olması,
2- İçerisinde Peygamber’i ve onun Allah katından getirdiği şeyleri inkâr etmek ve küfrü kuvvetlendirmek için yapılmış olması,
3- Mü’minlerin cemaatini tefrikaya düşürüp parçalamak amacıyla inşa edilmesi.
Nitekim münâfıklar kendi aralarında müzâkerede bulunarak şöyle demişlerdi: “Biz bir mescid yapalım ve Muhammed yanımıza gelip bu mescidde bizimle namaz kılacak olursa, biz de onunla namaz kılarız. Böylece onunla, Mescid-i Nebevî’de namaz kılanların arasını açmış oluruz. Bu da onların birliklerinin parçalanmasına ve aralarındaki ülfetin yok olmasına sebep olur.”
4- Peygamber’e ve onun dâvetine düşman olan Rahip Ebû Amir’in Roma Kayser’inden getireceği orduyla birlikte dönüşünü beklemek için yine onun isteği üzerine bina edilmiş olması.
Zira bu şahıs, Kayser’in yanına giderken münâfıklardan ibaret taraftarlarına;
2645] Bk. İbn Cerîr et-Taberî, Câmiu'l-Beyan, 6/469-473; Kurtubî, El-Câmi li Ahkâm, 8/161; Fahruddin er-Râzî, Mefâtih'ul-Gayb, 16/198-200; Vâhidî, Esbâb'ün-Nüzul, s. 264-265
2646] 9/Tevbe, 107-110
- 606 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve silah hazırlayın ve benim için bir mescid inşa edin. Zira ben Kayser’e gidiyorum. Onun yanından bir ordu getirip Muhammed’i ve ashâbını Medine’den çıkaracağım”2647 diye haber göndermişti. Bu haber üzerine onlar da söz konusu mescidi bina ederek Rahip Ebû Amir’in ordusuyla birlikte gelişini beklemeye başlamışlardı.
İşte Allah Teâlâ, âyet-i kerime’de Mescidin yapılışındaki bu maksatları da beyan ederek Nebîsine orada namaz kılmasını ebediyyen yasakladı. Münâfıkların gayesini ve mescidlerinin mâhiyetini haber veren yukarıdaki âyetler nâzil olunca da Rasûlullah (s.a.s) derhal Mâlik b. Dühşum, Ma’n İbn Adiyy, Amir b. Seken ve Vahşi’yi çağırdı ve; “gidin, şu ahâlisi zâlim olan mescidi yıkıp yakın!” buyurdu, onlar da gidip emrolundukları gibi orayı yerle bir ettiler.2648
“Mescid-i Dırâr”ın mâhiyeti, tarihî arka planı ve içerisinde namaz kılınmasının neden yasaklandığı ile ilgili bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere bir mescidin “mescid-i dırar” hükmüne girebilmesi için daha ilk kuruluşunda müslümanlara zarar vermek, küfrü kuvvetlendirmek, Peygamberi ve getirdiği şeyleri inkâr etmek, mü’minlerin arasına tefrika sokup onları parçalamak ve içerisinde İslâm düşmanlarıyla birlikte İslâm aleyhine faâliyetler yürütmek vb. amaçlarla bina edilmiş olması ve hâlihazırda bu nevi faâliyetlerin içerisinde yürütülüyor olması gerekir. Zira münâfıkların yaptıkları mescidin, Mescid-i Dırar ilan edilip yıktırılmış olması sırf bu vasıflarından ötürüdür.
Ehlince mâlum olduğu üzere bir şeyin diğeriyle kıyaslanması ve hüküm bakımından aralarında ayniyet ilişkisinin kurulabilmesi için asıl ile onun fer’i arasında ortak illet ve münasebet bağının bulunması gerekir. Bu illet ve münasebet de ya bizzat şârî tarafından sarâhaten (açık bir şekilde) veya îmâ yoluyla beyan edilir yahut da icma veya ictihad yoluyla bilinir. Buradaki illet yukarıda dört madde halinde sıraladığımız gibi, bizzat şârî tarafından açıkça beyan edilmiştir. Dolayısıyla bu konuda ictihad yoluyla başkaca bir illet ve münasebet bağı aranıp ona göre de hüküm çıkarılamaz. Zira nassın bulunduğu yerde ictihada kalkışmak akıl kârı değildir.
Şu halde geçmişte ve günümüzde yapılan mescidlerin hiçbiri bu amaçlarla inşa edilmediğine ve hâlen de bu tür faâliyetlere hizmet etmediğine göre akl-ı selim sahibi hiçbir müslümanın, münferit bir hâdise üzerine inen mücerret bir âyeti ele alarak nüzul ortamını dahi dikkate almadan bu âyeti umûma teşmil etmesi ve müslüman halk tarafından yaptırılan mescidleri İslâm düşmanı münâfıkların yaptıkları mescidlere benzeterek mescid-i dırar diye nitelemesi asla doğru değildir. Bu, sadece hislerle hareket etmekten ibaret basit bir yaklaşım tarzıdır. Zira sırf Peygamber’e tuzak kurmak ve İslâm dâvâsına zarar vermek için teşkilatlanmak ve rahatça örgütlenebilmek amacıyla kurulan bir mescidle, müslümanların Allah için yaptıkları mescidler arasında hiçbir illet ve münasebet bağı söz konusu değildir. Dolayısıyla da münâfıkların yaptırdığı Dırar Mescidi ile kıyaslanarak mescid-i dırar diye adlandırılamazlar. Bu mescidleri mescid-i dırar saymak için dinî ilimlerden habersiz ve son derece câhil olmak gerekir. Nitekim Mısır’da “et-Tekfir ve’l-Hicre” cemaatı da benzeri iddialarla ortaya çıkmasına
2647] Bk. İbn Cerîr et-Taberî, A.g.e, 6/469-473; Kurtubî, A.g.e, 8/161; Fahruddin er-Râzî, A.g.e, 16/198-200; Vahidî, A.g.e, s. 264-265
2648] Kurtubi, A.g.e, 8/161
CUM’A NAMAZI
- 607 -
rağmen hiç bir İslâm âlimi onların bu düşüncesini tasvip etmemiştir.
Şâyet halkı müslüman olan ülkelerde sırf müslüman halk tarafından kendi çabaları ile yaptırılan bu mescidleri mescid-i dırar sayacak olursak, onları yaptıranları da münâfık, kâfir veya İslâm düşmanı saymamız gerekir. Bundan Allah’a sığınırız. Biz kimsenin iç dünyasını ve niyetinin ne olduğunu bilemeyiz. Kalplerde olanı ve insanların niyetini ancak hakkıyla Allah bilir. Biz ancak zâhire bakarız. Bir kimsenin açıkça küfrüne delâlet eden bir karîne yoksa ve müslüman olduğunu söyleyip namaz kılıyor ve müslümanca davranışlarda bulunuyorsa, bize göre o insan müslümandır. Asıl niyet ve durumu Allah’a aittir. Kezâ mescid inşa eden ya da ettiren insanlar için de durum böyledir. Şâyet bu insanlar, açıkça küfürlerini gerektiren veya İslâm düşmanı sayılmalarını icâbettiren davranışlar içerisinde değillerse, amelleri noksan bile olsa, biz bu insanların görünürde Allah’ın rızâsını kazanmak isteğiyle yaptırdıkları mescidleri katiyyen mescid-i dırar sayarak içerisinde namaz kılınmasına engel olamayız.
Müslümanların çabalarıyla bina edilen mescidlerde namaz kılmanın câiz olmaması şöyle dursun, Yahûdi ve Hıristiyanların kendi inanışlarına göre ibâdet için yaptırdığı kilise ve havralar’ın resim ve heykelden arındırılmış temiz yerlerinde kılınan namaz dahi geçerli ve câizdir. Zira kilise ve havralar, Yahûdi ve Hıristiyanların kendi itikatlarına göre içerisinde ibâdet yapılmak üzere bina edilmişlerdir. Ulemâ buralarda kılınan namazın câiz olacağı konusunda ittifak etmiştir. Buhârî, İbn Abbas’ın (r.a.), içerisinde heykeller bulunmadığı zaman havrada namaz kıldığını rivâyet etmektedir.2649
Ancak Müslümanlara zarar vermek, riya ve süm’a yapmak gayesiyle inşa edildiği kesin olarak bilinen mescidler bu açıklamalarımızın dışında mütâlaa edilebilir. Zira fakîhler, kesin olarak bu maksatlarla yapıldığı bilinen mescidlerin de mescid-i dırar hükmüne girebileceğini belirtmişlerdir. Nitekim Taberi’nin Şakik’ten rivâyetine göre o şöyle demiştir: “Âlimlerimiz müslümanlara ve takvâ esası üzerine bina edilen diğer mescidlere zarar vermek, riya ve süm’a yapmak üzere kurulan bütün mescidler mescid-i dırar hükmünde olup içerisinde namaz kılınması câiz değildir.” demişlerdir.2650 Kezâ bu kanaate varabilmek için de mescidin bu gayelerle bina edildiğini kesin olarak bilmek şarttır. Aksi halde zanla hüküm verilmiş olur. Hâlbuki zan haktan bir şey ifade etmez.
Şunu da ifade edelim ki halkı müslüman olan hemen hemen bütün ülkelerde mescidlerin beşerî sistemlerin vesâyeti altında olduğu veya İslâm’ı kendileri için tehlike sayan güçlerin buraları kontrol altında tutmak, uzaktan kumanda ile etkisiz hale getirmek ve İslâm’daki aslî fonksiyonunu icrâ ettirmemek için yoğun bir çaba sarfettikleri, müslümanların da buralara gereği gibi sahip çıkamadıkları ya da bu şuurdan mahrum bırakıldıkları kesin olarak doğrudur. Ancak bunun suçlusu mescidlerimiz ve onları yaptıranlar değil, onlara sahip çıkamayan Müslümanlardır. O halde ne geçmişte, ne günümüzde, ne de gelecekteki müslümanların Allah için yaptırdıkları mescidleri hissî yaklaşımlarla mescid-i dırar saymaya hiçbir kimsenin hakkı yoktur. Aksi halde bu mantık bizi, Allah’ın kitabında zikredip Beytullah adını verdiği ve çoğumuzun gidip hacc maksadıyla tavaf ettiği Kâbe’yi de mescid-i dırar saymaya götürecek kadar
2649] Bk. Kurtubi, el-Câmi’ li Ahkâm'il-Kur'an, 8/162
2650] Kurtubî, A.g.e., 8/162
- 608 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sakat bir mantıktır. Zira oraya da Amerikan uşağı Suud kralları hâkim. Hatta İslâm’dan önce yangın ve sel baskınları sonucu birkaç kez yıkıldığı için Kâbe’yi de müşrik Arablar yeniden inşa ettiler. Sadece beşerî ve gayr-i İslâmî sistemlerin vesâyet ve kontrolü altında bulunmaktan başka bir talihsizliği bulunmayan herhangi bir mescidi, mescid-i dırar sayıp içerisinde namaz kılınmasını engellemenin yanlışlığını isbat eden bir başka delil de şudur: Bilindiği gibi Rasûlullah (s.a.s.) gördüğü bir rüya üzerine Hicretin altıncı yılında ashâbıyla birlikte Umre yapmak niyetiyle Mekke’ye doğru yola çıkmıştı. Bunu haber alan müşrikler, Peygamber ve ashâbının savaşmak üzere geldiğini zannederek derhal savaş hazırlıklarına başlamışlardı. Ancak elçiler vâsıtasıyla iki taraf arasında yapılan uzun müzâkerelerden sonra Peygamber’in savaşmak niyetiyle yola çıkmayıp sadece Kâbe’yi tavaf maksadıyla geldiği anlaşılınca Mekkeli müşrikler savaşmaktan vazgeçtilerse de Rasûlullah (s.a.s.) ve ashâbının o sene Mekke’ye girmesinin kendileri açısından prestij kaybına sebep olacağını düşünerek buna engel olmak istediler. Sonuçta her iki taraf da aralarında anlaşarak meseleyi halletmeye râzı oldular. Hudeybiye Müsâlahası olarak tarihe geçen ve İslâmî harekette bir dönüm noktası teşkil eden bu anlaşma maddelerine göre müslümanlar bu sene Mekke’yi ziyaret etmeksizin Medine’ye dönecekler, gelecek sene umre için Mekke’yi ziyaret edebilecekler, ancak orada üç günden fazla kalamayacaklardı.2651
Hudeybiye’de yapılan bu anlaşma maddelerine binâen Rasûlullah (s.a.s.) Hicretin yedinci yılında beraberinde yüzü atlı olmak üzere iki bin müslüman olduğu halde Mekke’ye gelerek umretü’l-kaza niyetiyle Kâbe’yi tavaf etmiş ve cemaatle beraber burada öğle namazı kılmıştır. Hâlbuki Kâbe o sırada Mekke müşriklerinin hâkimiyeti altında bulunuyor ve içerisinde tam üç yüz altmış tane put yer alıyordu.
İşte Rasûlülluh’ın (s.a.s.) bu hareketi her zaman ve zeminde bizim için benzer konularda delil teşkil edecek en önemli bir harekettir. Şâyet müşriklerin ve gayri müslimlerin vesâyet veya hâkimiyyeti altında bulunan mescidler, mescid-i dırar sayılıp buralarda ibâdet yapılması câiz olmasaydı, Rasûlullah’ın (s.a.s.) tamamen müşriklerin hâkimiyeti altında bulunan ve içerisinde üç yüz altmış putu barındıran bu mescidde müşrik bir topluluktan izin isteyerek namaz kılmaması ve orayı tavaf etmemesi gerekirdi. Bu hâdise, düşünenler için bütün tartışmaları kökünden kesecek kadar açık ve nettir. Dolayısıyla bu konuda daha fazla izaha gerek yok sanırız.2652
Cuma Günü ve Hafta Tatili Meselesi
Cuma namazı çerçevesinde tetkik edilmesi gereken hususlardan biri de Cuma gününün şer’î bakımdan tatil sayılıp sayılmadığı meselesidir. Zira birkısım müslümanlar hatta (tercüme veya baskı hatası değilse, Tefhimü’l-Kur’an gibi) bazı İslâmî kaynaklar Cuma gününün Kur’an tarafından müslümanlar için tatil günü olarak tayin edildiği kanaatini savunmaktadırlar.2653
Şunu hemen belirtelim ki, sosyal hayatın en tabiî ihtiyaçlarından biri de
2651] Abdurrezzak, Musannef, 5338; Belâzurî, Ensâb, 1/350-352; Taberî, Câmiu'l-Beyan fî Te'vili'l-Kur'an, 1/358-360; Taberî, Tarihu't-Taberî, 2/123; Münir Muhammed Gadban, Nebevî Hareket Metodu, 2/50
2652] Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl Yayınları, 365-372
2653] Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kur'an, 6/277
CUM’A NAMAZI
- 609 -
çeşitli meşguliyetlerle yorulan insan bünyesinin, rûhen ve bedenen dinlendirilmesidir. Zira yaşamak ve üretebilmek için çalışmak ne kadar tabiî ise, çalışmak ve üretebilmek için dinlenmek de o kadar tabiî ve gereklidir. Özellikle insanların âmir-memur, işçi-işveren şeklinde sosyal ve ekonomik yönden kesin çizgilerle birbirinden ayrı olarak bütün bir haftayı emir-komuta düzeninde muayyen bir işte çalışarak geçirmek zorunda olduğu, bunun sonucunda stres ve yorgunluktan son derece yorgun ve bîtap düşeceği düşünülecek olursa, bu konumda bulunan insanların rûhen ve bedenen dinlenmek, evlerine ve özel işlerine zaman ayırmak için haftanın belirli gün ya da günlerini tatil yaparak geçirmeleri kadar tabiî bir haklarının olamayacağı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu münasebetle asrımızda sanayileşmiş ya da sanayileşmekte olan bütün ülkelerde âmir olsun, memur olsun, işçi olsun, işveren olsun, bütün insanlar bu tabiî haklarını kullanarak haftanın muayyen günlerini dinlenme ve tatil günü olarak kullanmak durumunda kalmışlardır. (Aslında, müslüman açısından gerekli olan; boş kalma anlamında “tatil” değil, iş değişikliğidir)
Ancak bu tatil ve dinlenme günlerinin seçimi, sırf bu maksada dayanan rastgele bir seçim olmayıp tam aksine bu günlerin seçiminde birinci derecede dinî inanış ve âdetlerin rol aldığını görüyoruz. Zira İlâhî kökenli dinlere mensup olan milletlerden, yahûdî ve hıristiyanlar bu günleri tayin ederlerken haftanın herhangi bir gününü seçmek yerine kendi dinî inanç ve geleneklerine göre kutsal sayılan ve özel ibâdet günleri olan Cumartesi ve Pazar gününü seçmişlerdir.
Bilindiği gibi, yahûdilerce Cumartesi, hıristiyanlarca da Pazar günü hem mukaddes bir gün, hem de husûsî olarak ibâdet günü kabul edilmektedir. Hafta boyu her türlü ahlâksızlık ve hayâsızlığı mubah sayan, Allah’ın Tevrat ve İncil’de kendilerine meşrû kıldığı ibâdetleri terkedip yasakladığı haramları fütursuzca icrâ eden bu milletler, özel ibâdet günü kabul ettikleri bu iki günde kendi bâtıl inanışlarına göre dinî merasim ve âyinleri yerine getirmekle meşgul olurlar. İşte bu milletlerin bu iki günü tatil ve dinlenme günü olarak seçmeleri bir rastlantı sonucu olmayıp özellikle kendi inanışlarına göre bu günlere mahsus olan dinî ibâdet ve merasimlerinin yerine getirilmesi için yaptıkları bilinçli bir tercihin sonucudur.
Ne gariptir ki yahûdî ve hıristiyanlar kendi bâtıl dinlerine mahsus dinî merasim ve törenlerinin aksatılmadan yerine getirilmesi için bu derece hassâsiyet gösterirlerken müslümanlar devlet ve millet olarak aynı hassâsiyeti kendi hak dinlerine ait özel gün ve ibâdetler için gösterememişlerdir. Aksine onlar da yahûdi ve hıristiyanların birçok âdet ve gelenekleri yanında Cumartesi ve Pazar gününü tatil ve dinlenme günü olarak seçtiren ideolojilerine âlet edilmişlerdir. Ancak, altını çizerek ifade edelim ki halkı müslüman olan ülkelerde Cumartesi ve Pazarın tatil günü olarak benimsenmiş olması, asla müslüman halkın kendi arzusundan kaynaklanan bir şey olmayıp yönetimi ele geçiren siyasî otoritelerin halka rağmen yaptıkları bir tercihle olmuştur. Dolayısıyla bu cinâyetin faturası her şeyden önce, başlangıçta bu âdetleri kendilerine dayatan yöneticilere aittir.
Her hususta Batı ile, Batılı düşünce ve değerlerle entegre olma düşüncesinin bir parçası olmak üzere müslümanlara dayatılan bu uygulamanın bir sonucu olarak, ekmek parasını kazanmak için başkasına ait herhangi bir iş yerinde ya da resmî bir işte çalışmak zorunda kalan yüzbinlerce müslüman, bugün,
- 610 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâm’ın en mühim ibâdetlerinden biri olan bu ibâdeti (Cuma namazını) yerine getirme imkânından mahrum olmaktadır. Bu da müslüman halkı, ya ekmeğini ya da dinî vecîbesini yerine getirmek şeklinde iki şıktan birini tercih etmek gibi bir durumla karşı karşıya getirdiğinden tedirgin etmekte ve her geçen gün toplumsal gerilimi tırmandırmaya vesile olabilmektedir. Bu tedirginliklerin ve toplumsal gerilimin topluma fayda sağlamayacağı ise âşikârdır. Bu münasebetle insan haklarına saygıyı dillerinden düşürmemeye gayret edenlerin müslüman kitlelerin bu ibâdeti huzur içinde yapmaları için üzerlerine düşen tedbirleri almaları gerekir. Mademki yahûdî ve hıristiyanlar kendi dinî inanç ve âdetlerine göre kutsal saydıkları günlerini ta’zim etme hakkına sahiptir, o halde müslümanların da kendi ülkelerinde dinî açıdan önemli sayılan gün ve ibâdetlere riâyet etmelerine imkân verilmelidir. Zira Allah Teâlâ bu güne mahsus olarak farz kıldığı Cuma namazını müslümanların topluca îfâ etmelerini emretmiştir. Günümüz şartlarında bu toplu ibâdet, ancak bu günün tatil edilmesi ya da Cuma namazı için gerekli hazırlıkları yapabilecek kadar uzun bir öğle tatili ile mümkündür. Toplumsal gerilimin ve müslüman halkın içine düştüğü mânevî rahatsızlığın giderilebilmesi için bu şarttır. Aksini düşünmek ne insan hakları ve ne de ibâdet hürriyyetiyle telifi mümkün olmayan bir şeydir.
Bu hususun altını bu şekilde çizdikten sonra Cuma gününün İslâm’da tatil günü sayılıp sayılmadığı meselesine geçebiliriz. Mâlum olduğu üzere İslâm’ın ilk günlerinde hayatın sade ve basit olması münasebetiyle ilk müslümanların haftanın muayyen bir gününde tatil yapmaya ihtiyaçları yoktu. Bu sebeple sahâbe, tâbiun ve daha sonraki nesillerin hayatında haftanın herhangi bir gününü veya özellikle Cuma gününü tatil olarak seçtiklerine dâir hiç bir kayda rastlamıyoruz. Zira yukarıda işaret edildiği gibi bu husus, sosyal hayatın tabiî yapısından kaynaklanan bir ihtiyaçtır. Bu münasebetle İslâm bu hususu hayatın tabiî akışı içerisinde insanlığın insiyatifine terkederek herhangi bir kayıt getirmemiş ve bu sahayı mubah olarak bırakmıştır. Bu münasebetle müslüman toplumun dirlik ve düzenini sağlamakla mükellef olan yönetici kadro, ihtiyaç halinde istişare ile bu konuda karar alarak haftanın muayyen gün ya da günlerini tatil olarak belirleyebileceği gibi, hassaten Cuma gününü de tatil günü olarak seçebilir.
Şu halde yahûdî ve Hıristiyan milletlerin kendi tatil günlerini İslâm ülkelerine kabul ettirmiş olmalarından müslümanların rahatsızlık duymaları son derece yerinde olmakla birlikte, Cuma gününün İslâm dinince tatil ilan edilmiş olduğu anlayışına kapılmaları hiç bir zaman gerçeği yansıtmaz. Müslüman halkın bu meyandaki söylemleri sadece tepkisel bir anlayışın ürünü olup Kur’an ve sünnette bu anlayışı teyid eden herhangi bir işarete rastlamak mümkün değildir. Hatta Kur’an Cuma günü tatil yapılmasını değil, tam tersine Cuma namazını edâdan sonra mesâi yapılmasını tavsiye eder. Nitekim Yüce Allah bu hususa işaratle şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrıldığınız zaman, hemen Allah’ı zikre gidin, alış-verişi (işi-gücü) bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Alah’ın lütfundan (nasibinizi) arayın.” 2654
Âyet-i kerimeden açıkça anlaşılacağı üzere Allah Teâlâ, Cuma namazını edâdan sonra mü’minlere yeryüzüne dağılıp hem dinleri, hem de dünyaları
2654] 62/Cuma, 10
CUM’A NAMAZI
- 611 -
hususunda Allah’ın lütfundan nasip aramalarını, yani o günü tatil yapmalarını değil, tam tersine mesâi yapmalarını emretmektedir. Ancak buradaki emir, vücup ifade etmeyip ibâhe (mübahlık mânâsı) içindir. Bu sebeple Cuma günü işi gücü bir kenara bırakıp mescidde veya evde çeşitli ibâdetlerle meşgul olmak mubah olduğu gibi, Cuma namazını edâ ettikten sonra her türlü ihtiyaçları temin etmek üzere ticaret ve tasarruf için yeryüzüne dağılmak ve Allah’ın lütfundan rızık talep etmek de mubahtır.2655 Nitekim İbn Abbas (r.a.) âyetin tefsiriyle ilgili olarak şöyle demiştir: “Cuma günü namaza nidâ edilirken alım satımla meşgul olmak câiz değildir. Dolayısıyla namazı edâ ettiğin zaman alışveriş yap!”.2656 İbn Mürdeveyh, bu haberi İbn Abbas’tan başka bir yolla merfû (yani Peygamber’in sözü) olarak da rivâyet etmiştir.2657 Tâbiûn ulemasından Dahhâk da bu âyetin tefsiri sadedinde şöyle der: “Bu ifade Allah tarafından bir ruhsattır. Kişi namazı kıldığı vakit dilerse dışarı çıkar, dilerse mescidde oturur”.2658 Rivâyete göre Irak b. Mâlik (r.a.), Cuma namazını kıldığı zaman mescidin kapısında durur ve şöyle derdi. “Allahım! Dâvetine icâbet ettim. Farzını kıldım. Emrettiğin şekilde dağıldım. O halde beni lütfundan rızıklandır. Çünkü Sen rızık verenlerin en hayırlısısın.2659
Bu rivâyetlerden de anlaşılacağı üzere gerek sahâbe ve tâbiûn âlimleri, gerekse daha sonra gelen âlimler Cuma gününün müslümanlar için şer’an tatil günü sayıldığı şeklinde herhangi bir kanaate sahip olmamışlardır. Aksine onlar âyetin muhtevâsına uygun olarak Cuma namazını edâdan sonra yeryüzüne dağılıp o gün mesâi yapılması gerektiği görüşüne sahip olmuşlardır. Hatta bazı selef âlimleri şöyle demişlerdir: “Bir kimse Cuma günü namazı kıldıktan sonra alış-veriş yaparsa, Allah onun kazancını yetmiş defa bereketlendirir.”2660 Şu halde hiç kimsenin delilsiz olarak Cuma gününün şer’an müslümanların tatil günü olduğu vehmine kapılması doğru değildir. Ancak, Cuma gününün şer’an tatil günü kabul edilmemiş olmasından müslümanların bu günü tatil günü ilan edemeyecekleri anlamı da çıkarılamaz. Daha önce belirtildiği gibi bu saha Müslümanların insiyatifine bırakılmıştır. Zira mubahın anlamı budur. Günümüz şartlarında haftanın en az bir veya iki gününü tatil yapmak zarurî bir ihtiyaç halini aldığına göre yahûdî ve hıristiyanları memnun etmek için onların özel ibâdet ve dinlenme günlerini tatil günü olarak benimsemek yerine, müslümanların Cuma gününü tatil günü ilan etmelerinden daha tabiî bir şey olamaz. Bizim burada altını çizmeye çalıştığımız husus Cuma gününün müslümanlarca tatil günü olarak kullanılmasının yanlış olduğu değil, bu günün Kur’an ve sünnet tarafından müslümanlar için tatil günü olarak belirlenmiş olduğuna inanmanın yanlış olduğudur. Bu iki nokta arasındaki fark bilindikten sonra müslümanların haftanın herhangi bir gününü ya da Cuma gününü tatil ilan etmelerinde şer’an bir mahzur yoktur. Ancak bu, müslümanların siyâsî hâkimiyeti ellerine almalarından sonra şûra kararı ile mümkün olacak bir şeydir.2661
2655] Vehbe Zühaylî, Et-Tefsîr'uI-Münîr, 28/207; İbn Cerir et-Taberî, Câmiul-Beyan fî Te'vîli’l-Kur'ân, 12/97
2656] İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 2/454
2657] Bk. İbn Hacer, A.g.e, 2/454
2658] İbn Ebî Şeybe, Musannef, 2/64; İbn Cerir et-Taberî, Câmiu'l-Beyan fî Te'vîli’l-Kur'ân, 12/97
2659] İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'ân'il-Azîm, 8/149; İbn Ebî Hatim, Kitâb'ül-Cerh ve't-Ta'dîl, 3/2-38
2660] İbn Kesîr, A.g.e, 8/149
2661] Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl Yayınları, 373-378
- 612 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Zuhr-i Âhir Adıyla Kılınan Namazın Dindeki Yeri ve Hükmü
Birçok kez vurgulamaya çalıştığımız gibi, Kur’an ve sünnet Cuma namazını kayıtsız şartsız mutlak olarak farz kılmış ve edâsını birkısım şartlara bağlamamıştır. Ayrıca müctehidlerin yaşadıkları asra gelinceye kadar sahâbe ve tâbiun nesli arasında bu namazın ikamesi için herhangi bir kayıt ve şarttan söz edildiğine rastlayamıyoruz. Ancak hicrî ikinci asırdan itibaren bazı müctehidler ellerine geçen deliller ölçeğinde Cuma namazının sahih ve mûteber olabilmesi için birkısım şartlar ileri sürmeye başlamışlar ve bu şartların mevcut olması halinde kılınan Cuma namazının sahih, eksik olması halinde sahih olmayacağını ve müslümanların artık onun yerine öğle namazını kılmaları gerektiğini ifade etmişlerdir.
İşte bazı müslümanlar, gerek müctehid imamlar tarafından ileri sürülen bu şartların eksik olduğu gerekçesiyle, gerekse buraya kadar açıklamaya çalıştığımız daha başka gerekçelerle Cuma namazını hiç kılmayarak piramidin tepesinde yer alırken; birkısım müslümanlar da Cuma namazını edâ ettikten sonra “zuhr-i âhir” niyetiyle dört rekât daha namaz kılarak tabanında yer almaktadırlar. Diğer bir ifadeyle birinci grup bu hususta ifrâta, ikinci grup da tefrîte düşmektedir.
Biz bundan önceki bölümlerde müctehidler tarafından ileri sürülen bu şartların ne derece isâbetli olup olmadıklarını efrâdını câmi ağyârını mâni olacak biçimde izah etmiş ve neticede ne bu şartların bulunmaması gerekçesiyle, ne de ortaya atılan öteki gerekçelerle, Cuma namazının asla terk edilemeyeceğini ve de terk edilmemesi gerektiğini ifade etmiştik. Bu başlık altında ise ikinci grubun şüphelerine ve Cuma namazı edâ edildikten sonra zuhr-i âhir niyetiyle kılınan bu namazın İslâm’a nasıl ve nereden girdiğini, başka bir ifadeyle dindeki yerini ortaya koymaya çalışalım:
Şunu hemen ifade edelim ki Kur’an ve sünnette zuhr-i âhir adıyla bir namazdan söz edilmediği gibi; sahâbe, tâbiun ve tebeu’t-tâbiîn devirlerinde de böyle bir namazı bilen ya da kılan hiçbir kimse yoktu. Kezâ müctehid imamlar da böyle bir namazın kılınmasını emir ya da tavsiye etmiş değildirler. Onlardan her biri yukarıda temas edildiği gibi ellerine geçen deliller muvâcehesinde Cuma namazının farz olabilmesi için belli şartlar ileri sürmüş ve bu şartların bir kısmı veya tamamı ortadan kalktığı zaman bütün halkın Cuma namazını terkederek günün öğle namazını kılacaklarını ifade etmişlerdir. Fakat hiç birisi bu şartların bulunmaması veya eksik olması halinde hem Cuma namazını, hem de “kılınan Cuma namazı sahih olmamışsa” endişesiyle ihtiyaten “zuhr-i âhir” kılınmasını istememişlerdir.
Meselâ İmam Ebû Hanîfe -bu mevzûdakî görüşü isâbetli, delilleri tutarlı olsun veya olmasın- Cuma namazının sahih ve mûteber olabilmesi için, Cuma kılınacak yerin şehir olmasını şart koşmuş ve köylerde yaşayan halka Cuma namazının farz olmadığını söylemiştir. Dolayısıyla Hanefî mezhebine mensup olan ve köyde ikamet eden mükelleflerin Cuma namazını kılmaları câiz değildir. Aynı şekilde Ebû Hanîfe Cuma namazının sahih ve mûteber olabilmesi için bu namazı bizzat devlet başkanı veya görevlendireceği bir kimsenin kıldırması şartını ileri sürmüş ve bu şarta riâyet edilmediği zaman kılınan Cuma namazının sahih olmayacağını söylemiştir. Bu durumda onun mezhebine mensup olan kimselerin bu şartların bulunmadığını bile bile hem Cuma namazını kılıp, hem de arkasından
CUM’A NAMAZI
- 613 -
-şâyet sahih olmamışsa endişesiyle- ihtiyaten zuhr-i âhir kılmaları câiz değildir. Zira İmam Ebû Hanîfe bu şartların bulunmaması veya eksik olması halinde hem Cuma namazı, hem de zuhr-i âhir adıyla bir namaz kılınmasını istememiştir.
Öte yandan Ebû Hanîfe tarafından ileri sürülen devlet başkanı şartını kendisinden sonra gelen bütün Hanefî imamları -dâru’l-harpte ve İslâm devletinin fiilen mevcut olmaması halinde- geçersiz saymışlardır. Daha önce tutarlı olup olmadıklarını tartıştığımız bu iki şartın bir an için tutarlı olduğunu farzetsek bile, ne Ebû Hanîfe’nin kendisi, ne de ondan sonra gelen diğer Hanefî müctehidleri bu şartlar tahakkuk etmediği zaman, halkın hem Cuma namazını, hem de ihtiyat olarak “Zuhr-i âhir” kılmasını emir ya da tavsiye etmemişlerdir. Bilakis Ebû Hanîfe’nin kendisi kayıtsız şartsız, diğer Hanefî müctehidleri ise, İslâm devletinin fiilen mevcut olması kaydıyla böyle bir durumda kesin olarak Cumanın bâtıl olacağını savunmuş ve bütün halkın ilk baştan öğle namazını kılmalarını istemişlerdir. Dolayısıyla -zuhr-i âhir adıyla kılınan bu namaz, sonradan gelen bazı mukallit âlimlerin bir beldede birden fazla yerde Cuma namazının câiz olup olmayacağı şeklindeki Şâfiî ve Mâlikî mezhebindeki- şüpheden yola çıkarak ortaya attıkları zayıf bir iddiadan ibarettir. Hâlbuki Hanefî mezhebinde böyle bir görüş kabul görmüş değildir. İlgili mevzûda değinildiği üzere bu mezhepte mûteber olan görüşe göre, bir beldede birden fazla yerde Cuma namazının kılınması kayıtsız şartsız câizdir. Nitekim insaf sahibi Hanefî âlimleri, her mukallidin bir şey yamaması ile tanınmaz hale getirilen Cuma namazını bu yamalardan kurtarmak isteyerek zuhr-i âhir adıyla kılınan bu namazı şiddetle reddetmişlerdir.
Meselâ, son devir Hanefî âlimlerinden Mehmed Zihni Efendi kendi zamanından önceki Hanefî âlimlerinin bu konudaki görüşlerini özetleyerek şunları kaydeder: “...Bu açıklamaya göre daha önce davranarak kılmış olanların bulunabileceğini hesaba katarak ve ihtiyat olmak üzere ‘zuhr-i âhir’ kılmaya gerek de kalmaz. Çünkü böyle bir itibar ve ihtiyat olarak zuhr-i âhir kılmak Cumanın birden fazla yerde kılınamayacağı hususundaki zayıf bir görüşe oturtulur. Şürünbilâlî der ki: ‘İhtiyatlı olan onu (zuhr-i âhir’i) kılmak değildir. Çünkü ihtiyat iki delilden en kuvvetli olanıyla amel etmektir. Bu konuda iki delilin en kuvvetlisi ise, birden fazla yerde Cuma kılmanın mutlak olarak câiz olmasıdır. Ayrıca bunu -zuhr-i âhiri- kılmakta; câhillerin Cumanın farz olmadığını zannetmeleri ya da Cuma vaktinde farz olan namazın birkaç tane olduğunu sanmaları sakıncası vardır...’ İbn Nüceym de, “Bahru’r-Râik” adlı eserinde: “Zuhr-i âhir namazı, Cuma namazının bir şehirde birden fazla yerde kılınmasının câiz olamayacağı rivâyeti sebebiyle sahih olup olmayacağı konusunda düşülen şüphe üzerine bazı son devir âlimlerinin çıkardıkları bir şeydir. Söz konusu rivâyet ise, kabul görmüş değildir ve Cumadan sonra zuhr-i âhir namazı ne İmam A’zamdan, ne de iki imam arkadaşı -İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed- tarafından rivâyet edilmiştir. ‘Cuma gününün farzı zuhr-i âhir’dir, Cuma farz değildir’ diye bir kanaate saplanılacağı korkusundan ötürü ben o namazın câiz olmadığına defalarca fetvâ verdim’ demiştir. Bu konuda ‘el-Minhâ ve Reddü’l-Muhtâr’ adlı kitaplarda İbn Âbidin de bir şeyler söylemiştir. Ancak bu ileri gelen seçkin zâtların söylediklerinden sonra onlar bizi bağlayıcı değildir”.2662
Şemsülhak Âzımâbâdî ise, bu konuda şunları kaydeder: “Cuma namazı
2662] Mehmet Zihni Efendi, Nimetü'l-İslâm, s. 499-500
- 614 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendisiyle öğle namazının farzının sâkıt olduğu farz-ı ayn bir namazdır. Zira Cuma namazı öğle namazı yerine kaimdir. Dolayısıyla Cuma namazından sonra ihtiyaten öğle namazını edâ eden kimse, Allah ve Rasûlü’nün izni olmadığı halde bir günde ve bir tek vakitte bir namazı iki defa edâ etmiş olur. Bu ise haramdır. Nitekim İbn Ömer’den (r.a.) rivâyete göre o şöyle demiştir: ‘Ben Rasûlullah’ı (s.a.s.) şöyle derken işittim: “Bir namazı bir günde iki defa kılmayınız.”2663 Bu hadisi Ahmed bin Hanbel Müsned’inde, Ebû Dâvud ile Nesâî Sünen’lerinde rivâyet etmişlerdir. Hadisin isnâdı hasendir. Şu halde Cuma namazı öğle namazının yerine farz kılındığına göre Cumadan sonra tekrar öğlenin edâsı câiz değildir. Ne sahâbe, ne tâbiûn, ne tebeu’t-tâbiîn, ne müctehid imamlar ve ne de muhaddislerin herhangi birisinden Cumadan sonra öğle namazını kıldıkları veyahut da bunun kılınmasını emrettikleri rivâyet edilmiştir. Bu münâsebetle Cuma namazından sonra ihtiyat olarak zuhr-i âhirin kılınması, dinde sonradan ihdas edilmiş bir bid’attir. Bunu yapan da günahkâr olur. İbn Nüceym’in Bahru’r-Râik’te beyan ettiği gibi bu bid’atı bazı Hanefîler uydurmuşlardır”.2664
Şevkânî, Cemâlüddin el-Kasımî, Mustafa el-Galâyînî, Ali eş-Şebremallîsî, el-Hüseynî vb. gibi zevâtın içinde bulunduğu birçok âlim de bu görüştedirler. Bu gruba dâhil olan âlimler Cuma namazını kıldıktan sonra “şâyet sahih olmamışsa” endişesiyle zuhr-i âhir kılmanın gereksizliğini savunmakta ve Hayrettin Karaman’ın ifâdesine göre özetle şöyle demektedirler: “Bâtıl olduğunu bilerek Cuma namazı kılmak haramdır. Cumanın sahih olduğuna inanılıyorsa öğle namazını kılmaya ihtiyaç yoktur. Böyle bir namaz (zuhr-i âhir) sahâbe, tâbiûn ve müctehid imamlar devrinde kılınmamıştır. Dinde olmayan bir ibâdeti adet hâline getirip dine yamamak bid’attir. Bunu yapan da günahkâr olur.”2665
Çağdaş İslâm Hukukçularından Prof. Dr. Hayreddin Karaman, bu grubun görüşlerini bu şekilde aktardıktan sonra aynı görüşlere katıldığını belirterek “İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri” adlı eserinde şöyle der: “Bize göre de zuhr-i âhir kılınmamalıdır. Şüphe ve ihtiyat sebebiyle kılınmasını müdâfaa eden zevata karşı şunları hatırlatmakta fayda vardır:
1- Fıkhın ibâdât, muamelât ve ukubâta ait her bölümünde müctehidlerin sayısız ihtilâfı, ictihad ve görüş farkları vardır. Müslümanlar -şâyet bizzat ictihad edecek kadar âlim değilseler-, bu ictihadlardan birine uymakla mükelleftirler. İctihadlarına veya tâbî oldukları müctehide (mezhebe) göre ibâdetleri sahihse, artık başka bir mezhebe göre sahih olmaması onları ilgilendirmez ve ibâdetlerine zarar vermez. Üzerinde ihtilâf edilmiş binlerce meselede bir müctehide tâbî olarak ibâdet ederken, sadece Cuma namazında ihtilâfı göze alıp ihtiyata riâyet etmeye kalkışmak lüzumsuz bir davranıştır.
2- Her bid’at bir sünneti öldürür. Bu zuhr-i âhir sebebiyle Cumanın farzından sonra kılınacak namaz artırıldığı için halk Cumanın son sünnetini de terketmeye başlamıştır. Hâlbuki farzdan sonra sadece iki veya dört rekât namazın sünnet olduğu anlatılsa ve tatbikat da buna göre olsa, bu sünneti kılanların sayısı çoğalacaktır.
2663] Ahmed bin Hanbel, Müsned, 2/19, 41; Ebû Davud, Sünen, 1/158; Nesai, Sünen, 2/114
2664] Şemsü'l-Hak Azımabadi, Tahkikât'ül-Ûlâ fî Farziyyeti Salâti’l-Cum’a fi'1-Kurâ, s. 46; Ayrıca bu konuda Bk. Sünen-i Dârakutni Şerhi, 2/10
2665] Hayrettin Karaman, İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri, 1/39-41
CUM’A NAMAZI
- 615 -
3- İhtiyata ancak faydalı olduğu zaman riâyet edilir. Yola çıkacak adam belki yolda bulamam diye bir oturuşta üç öğünlük yemek yerse, ihtiyaten doktorun tavsiyesinden fazla ilaç alırsa, zararlı olur. Allah ve Rasûlü müslümanları ne ile mükellef kılmışsa, onları yerine getirmek, buna bir şey ilâve etmekten kaçınmak ihtiyatın tâ kendisidir.
4- Biz, bu kanaati serdederken Allah’ın bizden istediği bir ibâdeti kaldırmak veya azaltmak değil, müslümanları sünnet hudûdu içinde tutmak, cemaati artırmak ve mânevî değeri çok yüksek olan Cuma ibâdetini korumak istiyoruz”.2666
Bütün bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere birtakım zan ve şüphelerden hareketle Cuma namazından sonra tekrar zuhr-i âhir kılınması bâtıl bir ameldir. Zira şek ile yakîn hâsıl olamayacağı gibi, şüphe ile de ibâdet sahih olmaz. Sonra “bir zamanda sâbit olan şeyin hilâfına delil olmadıkça bekasıyla hükmolunur” küllî kaidesine göre de bu namaz bâtıldır. Zira zikredilen şartlar bulunmadığı zaman Cuma namazının bâtıl olacağına dâir hiç bir yeterli delil mevcut değildir. Kat’î delille farz olan bir ibâdet, zannî delilden dolayı bâtıl olamayacağına göre, Cuma namazının hükmü kıyâmete kadar bâki demektir.
Sonra bir beldede birden fazla yerde Cuma kılınamayacağı görüşünü en şiddetli bir şekilde savunan İmam Şâfiî ile İmam Mâlik de, birden fazla yerde Cuma kılınırsa, buna ilâveten peşinden zuhr-i âhir diye bir namaz kılınmasını istememiştir. Tam tersine onlar, böyle bir durumda kesin olarak Cumanın bâtıl olacağı görüşünü savunmuş ve bütün halkın artık öğle namazını iâde etmesini istemişlerdir. Cumanın bâtıl olduğuna inanarak günün öğle namazını iâde etmek ayrı, hem Cuma namazını, hem de Cumanın sahih olmama ihtimaliyle ihtiyat olmak üzere öğle namazını kılmak tamamen ayrı şeylerdir. İmam Şâfiî’nin mezhebinde böyle bir şey kesinlikle söz konusu değildir. Bu, tıpkı Hanefîlerde olduğu gibi sonradan gelen Şâfiî âlimlerinin yakıştırmalarından ibaret bir şeydir.
Netice itibariyle İslâm devletinden başka yerde kılınamayacağı iddiasıyla Cuma namazını terk edenlerin görüşleri ne kadar mesnedsiz ise, müctehid imamların ileri sürdüğü şartlardan herhangi birinin eksik olması sebebiyle kılınan Cuma namazının sahih olmayacağı endişesiyle “üzerime farz olup da henüz edâ edemediğim son öğle namazını edâ etmeye niyet ettim” diyerek ısmarlama bir niyetle o günün öğle namazını kılanların bu hareketi de o nisbette anlamsızdır.
Cuma Namazını Terketmenin Günahı
Buraya kadar geçen bölümlerde Cuma namazının Allah ve Rasûlü tarafından kayıtsız şartsız farz kılındığını ve yine kayıtsız şartsız her türlü vasatta kılınabileceğini Kur’an ve sünnete dayalı olarak ortaya koymuş bulunuyoruz. Bu başlık altında ise, herhangi bir yoruma tâbi tutmadan Cuma namazını terkeden kimseler hakkında Rasûlullah (s.a.s.)’den rivâyet edilen hadislerden bazılarını sunarak yorumunu okuyucuya bırakıyoruz.
İbn Ömer, İbn Abbas ve Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre onlar Rasûlullah’ı minberinin basamakları üzerinde şöyle söylerken işitmişlerdir: “Bazı kimseler ya Cuma namazını terk etmekten kesin olarak vazgeçerler yahut da Allah
2666] Hayreddin Karaman, A.g.e., 1/40-41
- 616 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onların kalplerini mühürler de artık gâfillerden olurlar.”2667
İbn Mes’ud’dan (r.a.) rivâyete göre Rasûlullah (s.a.s.) Cuma namazını kılmayan kimseler hakkında şöyle buyurmuştur: “İçimden öyle geliyor ki bir adama emredeyim de insanlara namaz kıldırsın. Sonra da gidip Cuma namazına gelmeyen kimselerin evlerini üzerlerine yakıvereyim.”2668
Ebû’l-Ca’d ed-Damîrî’den (r.a.) rivâyete göre şöyle demiştir: “Her kim (zarurî bir mâzereti olmadığı halde ) hafife alarak üç Cuma namazını terkederse, Allah o kimsenin kalbinin üzerine mühür vurur.”2669
İbn Abbas’dan (r.a.) rivâyete göre şöyle demiştir: “Her kim peş peşe dört Cuma namazını terkederse İslâm’ı arkasına atmış olur.”2670
Rasûlullah’tan (s.a.s.) rivâyete göre Rasûlullah şöyle buyurmuştur: “Her kim özürsüz olarak üç Cuma namazını terkederse, artık o kimse münâfıktır.”2671
Câbir’den (r.a.) rivâyete göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle demiştir: “Her kim Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsa Cuma gününde Cuma namazı kendisine farzdır. Ancak kadın, yolcu, çocuk yahut köle bundan müstesnâdır. Ve her kim bir oyun yahut bir ticâret sebebiyle ondan yüz çevirirse, Allah da ondan yüz çevirir. Allah ganîdir, hamîddir.”2672
İbn Abbas’dan (r.a.) rivâyete göre Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Her kim Cuma ezanını işitir de icâbet etmezse, artık onun hiç bir namazı yoktur. Ancak bir mâzeretten dolayı olursa bu müstesnâ.”2673
Bu hadislerden sonra herhangi bir açıklamaya gerek görmüyoruz. Ancak bu hadislerin, Rasûlullah (s.a.s.) zamanında birtakım mâzeretler uydurarak Cuma namazına gelmeyen münâfıklar hakkında serdedildiklerini hatırlatmakla yetiniyoruz.2674
Cuma Konusu Gibi İhtilâflı Konular Hakkında Mezheplere ve İmamlarına Bakış İçin; İmamlardan Daha Fazla İmamcılık veya Mezheplilik Yerine Mezhepçilik Yapanları Red İçin Okuma Parçası:
Müctehid İmamların Sünnete Uyulması ve Sünnete Muhâlif olan Görüşlerinin Terkedilmesi Hususundaki Vasiyetleri
Müctehid İmamların tamamı, Hz. Peygamber’in sünnetine sarılmanın ve ihtilâf hâlinde sünnete yönelmenin, söyleyeni ne kadar büyük olursa olsun, sünnete aykırı olan bütün sözlerin terkedilmesinin gerekliliği hususunda ittifak etmişlerdir. Zira Rasûlullah (s.a.s.)’in dışında hiçbir insan mâsum olmadığından
2667] Abdurrazzak, el-Musannef, 3/166; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 2/61; Nevevî, Şerhu Sahih-i Müslim, 6/401-402; Nesâî, Sünen-i Nesâî, 3/88 Beyhakî, Sünenu'l-Kübrâ, 3/171
2668] Abdurrazzak b. Hemmam, el-Musannef, 3/166; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 2/62; Hâkim Ebû Abdillah, el-Müstedrek, 1/430; Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, 3/172
2669] Tirmizî, Sünen-i Tirmizî, 2/373; Ebû Dâvud, Sünen-i Ebî Dâvud, 1/277; Nesâî, Sünen-i Nesâî, 3/88; Beyhakî, A.g.e., 3/172; İmam Mâlik, Muvatta, 1/111; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 2/192
2670] Abdurrazzak, el-Musannef, 3/165-166
2671] Mevârid'iz-Zeman ilâ Zevaid-i İbn Hibbân, s. 146
2672] Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, 3/184
2673] Abdürrazzak, el-Musannef, 3/165; Beyhakî, Sünen, 3/185
2674] Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl Yayınları
CUM’A NAMAZI
- 617 -
müctehid dahi olsa, her zaman yanılması ve hatâ etmesi mümkündür. Bunun nedeni ictihad ettikleri bir mesele hakkında kendilerine sahih bir sünnet nassının ulaşmaması olabileceği gibi, ellerine geçen nassın sıhhatindeki kusur ve zayıflık veya istinbat hatası da olabilir. İşte o büyük imamlar, bu gibi noktalarda, görüşlerinin sahih bir sünnete aykırı olduğu tesbit edildiği zaman, o konuda ısrar etmeyip derhal sünnete dönülmesini tavsiye etmişlerdir. Zira mü’minler, insanlardan herhangi birinin görüşüne değil, sadece Allah’ın kitabı ve Rasûlü’nün sünnetine uymakla mükelleftirler. Aksi halde hesap günü Allah’a karşı bir mâzeretleri olamaz.
1- İmam Ebû Hanîfe (H. 80-150)
Yeryüzündeki müslümanların büyük bir kısmının görüşlerine Tâbî olduğu mezhep imamlarının ilki Ebû Hanîfe künyesiyle meşhur Nûman b. Sâbit b. Zûtâ’dır. Aslen Fârisî olan İmam Ebû Hanîfe, Hicri 80 yılında Kûfe’de doğmuştur. Gençliğinde Hammad b. Ebî Süleyman’dan fıkıh almış, tâbiûn’dan Atâ b. Ebî Rabah ve Abdullah İbn Ömer’in azadlısı Nâfî gibi zatları dinleme imkânı bulmuştur. Ömrünün elli iki yılını Emevîler, kalan on sekiz yılını da Abbasîler devrinde geçirmiştir. Böylece Emevî devletinin güçlü devrini, gerileme ve yıkılış devirlerini gördükten sonra Abbâsîler’in ilk dönemlerini de idrâk etmiştir.
Bilindiği gibi Muâviye ile başlayan Emevî hanedanlığı başından sonuna kadar Hz. Ali soyuna ve Ehl-i beyt’e karşı tam bir kıyma makinesi gibi çalışıp durdu. Emevîler’in daha ilk baştan hilâfet makamını gasb yoluyla ele giçirdiklerine kaanî olan İmam Ebû Hanîfe, onların bu cinâyetlerine hiçbir zaman rızâ göstermemiş, bu yüzden bizzat kendisi Emevîler aleyhine harekete geçmemişse de Hz. Ali evlatları tarafından onlara karşı başlatılan meşrû kıyam (ay aklanma)ları gizli olarak desteklemeye çalışmıştır. Bunun için de Emevî’ler, İmamı takip etmeye başlamışlar, bilhassa Abbasî propagandasının gizli gizli yayılışını ve intizamlı isyan hareketlerini görünce bu takiplerini daha da arttırmışlardır. Himâr (Merkeb) lakabıyla anılan Mervan b. Muhammed zamanında Irak vali’si olan Yezîd b. Hübeyre tehlikenin arttığını görünce fakîh ve muhaddislerden korkmaya ve özellikle ilimde büyük bir yeri olan İmam Zeyd’le teması bulunan âlimlerden endişelenmeye başlamıştı. Adı geçen vali, devleti tasvip edip etmediklerini anlamak maksadıyla devlet idaresinde birer vazife almalarını istediği diğer fakîhler gibi, İmam Ebû Hanîfe’ye de kadılık teklifinde bulunmuş, fakat İmam bu teklifi kesin bir dille reddetmiştir.
Vali, mührün Ebû Hanîfe’nin elinde olmasını ve Emevîlerin işledikleri zulüm ve cinâyetlerin onun eliyle onaylanmasını, diğer bir ifâdeyle halkın beyni ve lokomotifi olan ulemâyı midelerinden düzene bağlayarak susturmak, iğdiş etmek, daha doğrusu “Bel’amlaştırmak”, böylece Emevîler’e karşı yapılan haklı kıyamların yanında olan halkın direncini kırmak istiyordu. Tarih boyunca halkının özünden çıkmayan ve onların inandığı değerleri temsil etmeyen bütün zâlim düzenlerin her zaman başvurdukları metod bu olmuştur. İlim adamlarını düzenlerine sacayağı yaparak Firavunlar’ın, ‘Bel’amlar’ı kullandığı gibi kullanmak ve sistemlerini, onlara tamamen yabancı olan halklarının gözünde meşrû bir statüye kavuşturmak!
Büyük bir ferâset ve takvâ sahibi olan İmam Ebû Hanife (r.a.), bu hakikati çok iyi bildiği için Emevîler adına kadılık teklifinde bulunan Vali İbn Hübeyre’nin bu
- 618 -
KUR’AN KAVRAMLARI
oyununa gelmemiş ve bunun için aracılık edenlere şu cevabı vermiştir: “Eğer o, benden, Vâsıt mescidinin kapılarını saymamı isteseydi, onu bile kabul etmezdim. O halde nasıl olur da o, bir müslümanı îdam etmek için benim hüküm vermemi ister ve bu hükümle onun boynunu vurur?! Ben böyle bir hükmü ihtivâ eden kararın altını nasıl mühürlerim? Vallahi ben, böyle bir işe ölünceye kadar giremem.” Bu cevap üzerine perişan olan Emevî iktidarı İmam Ebû Hanîfe’yi hapsederek işkence yöntemine sığındı. Fakat gerçek bir iman ve ihlâsla yoğrulan bir şahsiyeti işkenceyle değiştirmek mümkün müydü? Nitekim günlerce devam eden bu işkecede İmam’a kırbaç vuran kimse usanacak ve bu işkenceden dolayı ölür de kıyâmete kadar Emevî sülâlesine sövülmeye sebep olur diye korkacak, sonunda İbn Hübeyre de İmamı serbest bırakmak zorunda kalacaktır. Ebû Hanîfe bu olaydan sonra Emevîlerin zulmünden emîn olmak maksadıyla Hicrî 130 senesinde Mekke’ye gelerek Harem’e (Beytullah’a) sığınmış ve Abbasîler devrine kadar orada ikamete mecbur kalmıştır.
Emevî hanedanlığı yıkılıp Abbasîler işbaşına gelince tekrar Kûfe’ye dönmüş ve bîat işi için kendisini temsilci seçen diğer âlimlerle beraber yeni halîfe’ye bîat ettiğini açıklamak üzere şu hitabeyi yapmıştır: “Bu iş (hilâfet), Peygamberimizin yakınlarına geçerek hak yerini buldu. Bu Allah’ın lütuf ve keremidir. Ey âlimler! Bunlara yardım etmeye en lâyık olanlar sizlersiniz! Size istediğiniz kadar ikram ve ihsan var. Halîfenize bîat ediniz. Bîat âhirette sizin için emniyete kavuşmaya bir vesîledir. Allah’ın huzuruna bîatsız ve İmamsız çıkarak hüccetsiz ve delilsiz kalmayınız” Ne garip bir tecellidir ki hitâbeden de anlaşılacağı üzere, müslümanlara yapılan zulmün artık sona ereceğini ümid ederek sevinen ve o güne kadar Emevî saltanatı uğruna kesilen başların bu defa da Abbasî saltanatının bekası için kesileceğini hatırından bile geçirmeyen Ebû Hanîfe; çok geçmeden Şam’a giren Abbâsî ordusunun elli bin insanı öldürdüğünü, Ümeyye Câmii’nin yetmiş gün ahır olarak kullanıldığını, Muâviye dâhil tüm Emevî hanedanının kabirlerinin açılıp cesedlerinin yakılarak küllerinin havaya savrulduğunu, Emevîlerin muhâliflerine yaptığını Abbâsîler’in de onlara tattırdığını ve bu sülâleye mensup bebeklerin dahi siyâseten katledildiğini görecektir. Dahası öncekilerin iktidarına dil uzatıp zulümlere dur diyen ulemânın bir bir katledildiğine ve işkencelere tâbî tutulduğuna şâhid olacaktır.
Nihâyet hicrî 136 senesinde Ebû Ca’fer Mansur halîfe olunca, o da tıpkı öncekiler gibi ilim ve nüfuzunu çok iyi bildiği İmam Ebû Hanîfe’yi saltanata bakış açısından nötürleştirmek ve icraatlarını ona onaylatmak için kendisine Kadıyyül-Kudât (Başkadılık) makamını teklif edecek; böylesine tefessüh etmiş bir yönetim şeklini onaylamadığı ve zulümlerine ortak olmak istemediği için, İmam, sultanın makamından sonra devlet hiyerarşisinde en yüksek mevkî olan bu görevi de daha önce olduğu gibi reddedecek, Mansur da kendisine karşı ayaklanan Hz. Ali’nin torunlarını gizliden gizliye destelediğini bildiği için bu durumu bahane ederek İmamın zindana kapatılmasını ve her gün on kırbaç vurulmasını emredecektir. Günden güne katlanarak devam eden bu “mihne” (işkence) hâdisesinde kırbaç sayısı gündelik olarak yüz on’a ulaşınca şiddetli acılar içererisinde şehid olarak ruhunu teslim edecektir (h. 150). İmam Ebû Hanîfe’nin zindanda iken Mansur’un adamlarınca zehirlendiği de gelen rivâyetler arasındadır.2675
2675] Geniş bilgi için Bk. M. Ebû Zehra, Mezhepler Tarihi, çev: H. Karakaya-K. Aytekin, Hisar Y. 1983, İstanbul, 2/229 vd.
CUM’A NAMAZI
- 619 -
Hayatı boyunca inandığı değerlerden zerre kadar tâviz vermeyen, ilmî, ahlâkî ve siyâsî tavırlarıyla örnek bir şahsiyet olan İmam Ebû Hanîfe, şer’î hükümleri çıkarma hususundaki metodunu, Kur’an ve sünnete bağlılığını şu sözleri ile açıklamıştır. “Ben Kur’an’da bir hüküm bulduğum zaman onu alırım. Kur’an’da bulamadığım zaman sünneti ve emin ellerde meşhur olan sahih hadisleri alırım.”2676 Diğer bir ifâdesinde ise sünnet konusundaki hassâsiyetini şöyle dile getirir: “Peygamber’den gelirse başımızla gözümüz üzerinedir (alır kabul ederiz). Peygamberin ashâbından gelirse, onların görüşleri arasında tercih yaparız. Tâbiûndan gelirse onlar da insan biz de insanız.”2677
Sehl İbn Muzâhim onun hüküm çıkarmadaki prensibini şöyle anlatır: “İmam Ebû Hanîfe’nin prensibi sika (güvenilir) râvîlerin rivâyetini almak, uygun olmayan sözden kaçınmak, halkın teâmülünü ve maslahatlarını dikkate almak idi. Birçok meseleyi kıyasla hallederdi. Yürüttüğü kıyas, arkadaşları ile yaptığı fikir teâtîsi sonucunda uygun görülmediği zaman istihsan ile hükmeder. İstihsan ile hükmetmek uygun görülmediği zaman müslümanların teâmüllerine göre hükmederdi. Halkın ittifak ettiği sahih hadisleri asıl alarak ona kıyas yapıp neticeye varırdı. Bazan da bunun aksine istihsânı daha emîn bulurdu.2678
Görüldüğü gibi İmam Ebû Hanîfe (r.a.) gücünün yettiği ve imkânlarının müsaade ettiği ölçüde Kur’an ve sünnete göre hareket etmeye çalışmış, Kur’an ve sünnette nas bulamadığı zaman kıyas, rey, istihsan ve benzeri vâsıtalara başvurmuştur.
Bilindiği gibi Rasûlullah (s.a.s.) zamanından başlayarak bilhassa Hulafâ-i Râşidin devrinde sahâbe, çeşitli sebeplerle İslâm ülkesinin çeşitli beldelerine dağılmış vaziyette idi. Bu, Rasûlullah’ın (s.a.s.) sünnet ve hadislerinin onlarla birlikte gittikleri yörelere gitmesi anlamına geliyordu. Bu sebeple her belde ahâlîsi aralarında bulunan sahâbî ya da sahâbîlerin bildiği kadar sünnet ve hadis bilgisine sahib bulunuyor çoğu zaman diğer sahâbîlerin ellerinde bulunan malzemeden haberdar olamıyordu. Daha sonraları hadis toplamak için seyahatler başlayacak ve bu malzemeler tedvin edilecektir.
İşte İmam Ebû Hanîfe hadislerin henüz tedvîn edilmeyip çeşitli beldelerde dağınık vaziyette bulunduğu böyle bir devirde yaşamış ve sahâbenin büyük bir çoğunluğunun meskûn bulunduğu Mekke ve Medine gibi sünnetin hazînesi durumunda olan ilim merkezlerinden uzak bir muhîtte (Kûfede) yetişmiştir. Bu iki önemli sebebe binâen birçok konuda sünnete vâkıf olamamış, dolayısıyla ya zayıf delillere ya da rey veya kıyasa başvurmak zorunda kalmıştır. Bu sebeple diğer fıkıh ekolleri hadis ekolü olarak bilinirken onun temsil ettiği Kûfe ekolü, rey ekolü olarak onlardan ayrılmıştır. Bu ekolün asıl üstadı ise Abdullah İbn Mes’ûd (r.a.)’dır.
İmam Ebû Hanîfe, sünnete herkesten daha ziyâde bağlı olmasına rağmen yukarıda belirtilen iki sebepten ötürü bazı konularda sünnete isâbet edememiştir. Tabiî bu husus, hiç kimseye ona karşı tân etme hakkını doğurmaz. Zira onun
2676] Muhammed el-Hudari, İslâm Hukuku Tarihi, çev: H. Hatiboğlu, Kahraman Y., 1974, İstanbul, s. 238
2677] Abdülgani Abdülhâlık, Hucciyyetü's-Sünne, I. Baskı, 1987, Stuttgart/Almanya, s. 351; H. Ez- Zehebî, et-Tefsir ve'1-Müfessirun, 1/128
2678] M. El-Hudarî, A.g.e., s. 238
- 620 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu şekilde sünnete isâbet edememesi kasdî bir hareketten dolayı değil, ya sünnete ulaşamamaktan, ya da ictihâdî bir hatadan kaynaklanmıştır. İctihad eden müctehid ise ictihadındaki hatasından mes’ul değildir. Çünkü müctehid ictihad yaparken ictihadında hata da etse, isâbet de etse ecirdedir. Ve ictihadına göre amel etmesi gerekir. Zira Rasûlullah (s.a.s.) “Hâkim bir hüküm verip ictihad eder ve ictihadında doğruya isâbet ederse ona iki sevâp, hataya düşerse bir sevap vardır.”2679 buyurmuştur.
İmam Ebû Hanîfe, kendisi de re’y veya kıyasa başvurduğu veya daha başka hususlarda sünnete isâbet edememiş olacağı veya sünnete muhâlif bir beyanda bulunabileceği endişesini elden bırakmayarak kendinden sonra gelen âlimlere bu görüşlerinin sünnete ircâ edilmesini vasiyet etmiştir. Nitekim kendisinin yetiştirmiş olduğu İmam Ebû Yusuf ve Muhammed gibi talebeleri ve talebelerinin talebeleri de mezhebinin üçte birine yakın konularda hocaları İmam Ebû Hanîfe’nin görüşünü sünnete aykırı bularak terk etmişlerdir.2680
İmam Ebû Hanîfe, hadis ve sünnetin tedvin edildiği döneme kadar yaşamış olsaydı re’y veya kıyasa başvurarak hallettiği meselelerdeki sünnete ve sahih hadise ters düşen görüşlerinde mukallidleri gibi ısrar etmeyip onlardan mutlaka vazgeçer ve görüşüne muhâlif düşen sünnetin hükmüyle amel ederdi.
Belki bu müctehidleri, hattâ onlardan daha aşağı seviyede olan kimseleri delillerinin sıhhatini ve ne olduğunu bilmeden körü körüne taklit ederek mezheb ve görüşlerine gökten indirilmiş bir nasmış gibi bağlanan ve bu sebeple bazan Kur’an ve sünnetin sahih emirlerine aykırı hareket eden müslümanlara bir uyarı olur ümidiyle o büyük İmamın bu husustaki sözlerinden bir kısmını burada naklediyoruz. İmam Ebû Hanîfenin bu konuda gelen pek çok emir ve vasiyyetlerinden bazıları şunlardır:
1- “Allah’ın Kitabına ve Rasûlü’nün sünnetine ters düşen bir-şey söylemişsem benim görüşümü terkedin!”2681
2- “Nereden aldığımızı bilmedikçe hiç kimseye bizim görüşümüzle amel etmesi helâl değildir. “2682
İbnu’l-Kayyım bu sözü aynı şekilde İmam Ebû Yusuf’tan da rivâyet etmiştir. Ebû Yusuf: “Bizim nereden alıp söylediğimizi bilmedikçe hiçbir kimsenin bizim görüşümüzü benimseyip onunla görüş beyân etmesi helâl değildir”demiştir.2683
3- İmam Ebû Hanîfe, talebesi Ebû Yusuf’a hitap ederek şöyle demiştir: “Ey Ebû Ya’kub! Benden duyduğun her sözü yazma. Çünkü ben bugün bir görüşü benimseyip yarın onu terk edebilirim. Yarın bir görüş sahibi olur, öbürgün ise ondan da vazgeçebilirim.”2684
Nâsıruddin el-Albânî bu hususta şöyle diyor: “İmam Ebû Hanîfe’nin bu sözü
2679] Buhârî, İ'tisâm 30; Müslim, Akdıye 15; Ebû Dâvud, Akdıye 3; Nesâî, Ahkâm 3 ; İbn Mâce, Ahkâm 3; Ahmed bin Hanbel, Müsned, 4/198
2680] İbn Âbidin, Haşiyetü Reddi’llMuhtar, 1/62
2681] Nâsırüddin el-Elbani, Sıfatu Salâti'n-Nebi, çev: Selman Başaran - Y. Vehbi Yavuz, Aksa Y. I. Baskı, 1992, Bursa, s. 21
2682] İbnu'l-Kayyım el-Cevziyye, İ'lâmü'l-Muvakkıiyn, 2/309; İbn Âbidin, A.g.e., 6/293
2683] İbnu'l-Kayyım, A.g.e., 2/182, 240
2684] Nâsıruddîn el-Albânî, A.g.e., s. 20
CUM’A NAMAZI
- 621 -
söylemesinin nedeni genellikle görüşlerinin re’y veya kıyasa dayalı olmasıdır. Görüşleri re’y veya kıyasa dayalı olunca daha kuvvetli bir görüş veya kıyas ortaya çıktığında yahut sahih bir hadise ulaşınca bunu alıyor ve önceki görüşünü terk ediyordu.” Nitekim Şârânî el-Mîzan’ında bu hususta özetle şöyle demektedir: “İmam Ebû Hanîfe (r.a.) hakkında bizim ve insaf sahibi herkesin inancı şudur: Eğer o İslâm fıkhı tedvin edildikten sonra ve hadis hâfızları çeşitli bölgelere dağıldıktan sonra yaşamış olsaydı, hadise ve sünnete muhâlif olan kıyaslarını bırakıp hadis ve sünnetle amel ederdi. Mezhebinde diğer mezheplerde olduğu gibi daha az kıyas bulunurdu. Ama ne var ki onun zamanında hadisler çeşitli bölge ve şehirlerde dağınık vaziyette bulunduğundan zarûrî olarak diğer İmamlara nisbetle onun mezhebindeki kıyas sayısı çok olmuştur. Zira kıyas yaptığı meselelerde elinde Kur’an ve sünnetten nas bulunmuyordu. Çünkü nas bulunan yerde kıyas mümkün değildir. Hadis hâfızları çeşitli beldelerdeki hadisleri daha sonraları bir araya topladılar. Böylece toplanan hadisler sorulara cevap vermiş oldu. İşte bu husus diğer mezheplere göre İmam Ebû Hanîfe’nin mezhebindeki kıyasların daha çok olmasına sebep teşkil etmiştir.2685
4- “Hadis sahîh olduğu zaman benim mezhebim odur.”2686 İbn Âbidin bu hususla ilgili olarak şöyle demektedir: “Hadis sahih olduğu zaman mezhebin görüşüne ters düşse bile, hadisle amel edilir. Bu durumda kişinin mezhebi hadisin hükmü olur. Bu şekilde hadisle amel etmek Ebû Hanîfe’yi taklit eden kimseyi Hanefî olmaktan çıkarmaz. Zira İmam Ebû Hanîfe’den: “hadis sahih olduğu zaman benim mezhebim odur” dediği sahih olarak rivâyet edilmiştir. Bu sözü İbn Abdilber, İmam A’zam Ebû Hanîfe ve daha başka İmamlardan da nakletmiştir. Aynı şekilde onu dört İmamdan İmam Şârânî de nakletmektedir”2687
Bu sözleri söyleyen büyük bir hanefî fakîhi ve âlimidir. İbn Âbidin’in bu sözleri tamamen doğrudur. Çünkü kişi böyle yapmakla yine İmamının sözüne uygun hareket etmiş olmaktadır. Ancak İmamın bu sözünün, nass’ları, onların muhkemini ve mensûhunu inceleyip birbirinden ayırdetmeye ehil olan kimseler için geçerli olacağı unutulmamalıdır.
5- Diğer bir rivâyete göre İmam Ebû Hanîfe şöyle demiştir. “Aralarında hadis tahsil eden kimseler bulunduğu sürece insanlar devamlı hayır üzeredirler. Hadis olmaksızın ilim taleb ettikleri takdirde ise fesâda uğrarlar.”2688
6- Bir defasında; “İnsanlar hadisle amel etmeyi terkettiler ve hadis dinlemeye yöneldiler.” denilince İmam Ebû Hanîfe: “Onların hadisleri dinlemeleri, hadisle amel etmelerinin ta kendisidir” karşılığını vermiştir.2689
7- Bir rivâyete göre de şöyle demiştir: “Allah’ın dini hakkında re’y ile görüş beyân etmekten sakının. Size gereken, sünnete ittibâ etmektir. Zira her kim sünnetten dışarı çıkarsa sapıtmış olur.”2690
Bir defasında; Kûfe halkından bir adam İmam Ebû Hanîfe’nin yanına gelmişti.
2685] Albânî, A.g.e., s. 20-21
2686] İbn Âbidin, Hâşiyetü Reddi’l-Muhtar, 1/67-68
2687] İbn Âbidin, A.g.e., 1/67-68
2688] Kasimî, Kavâidü't-Tahdîs, 1987, Beyrut, B. Sy. yok, s. 51
2689] Kasımî, A.g.e., s. 51
2690] Kasımî, A.g.e., s. 51; Zefzaf, et-Ta'rif bi'l-Kur'an ve'1-Hadis, 4. Baskı, 1984, Kuveyt, s. 202
- 622 -
KUR’AN KAVRAMLARI
O esnâda İmamın huzurunda hadis okunuyordu. Adam: “Bize bu hadisleri okumayı bırakın” dedi. Bunun üzerine İmam, bu adamı şiddetle azarlayarak: “Eğer sünnet olmasaydı, hiçbirimiz Kur’an’ı anlayamazdık” cevabını verdi.2691
Bu ifâdeler İmam Ebû Hanîfe’nin sünnet’e ne kadar bağlı olduğunu göstermek için kâfidir sanırız. Sünnet karşısındaki bu hassâsiyetine rağmen, mâsum olmaması sebebiyle şâyet sünnete muhâlif bir görüş beyân etmiş olsa bile o, Allah katında ma’zur sayılır. Zira şeriat sahibi ictihaddaki hataları affedip mükâfat vaadetmiştir. Ancak İmama saygı gösteren ve onun mezhebine bağlanan kimselerin, onun, sünnete ve sahih hadislere aykırı olan görüşleri ortaya konduğu zaman onlarla amelde ısrar etmeleri câiz değildir. Zira onun koyduğu usûl ve prensiplere göre bu görüşler onun mezhebinden değildir. Müslümana yakışan taassubu bırakıp ondan sonra sahihliği isbât edilen hadis ve sünnete ittibâ etmektir. Zira görüldüğü şekilde O, bize böyle yapmamızı vasiyet etmiştir. Eğer İmam Ebû Hanîfe bugün yaşasaydı onun da yapacağı bu idi.
Tabiî bu durum yukarıda da işaret edildiği gibi, naslar hakkında görüş beyân etme ehliyetine sahip olan, ilim, amel ve takvâsına îtimad edilen âlimler nezâretinde olmalıdır. Yoksa her önüne gelenin hadisle amel etmesi söz konusu değildir.2692
2- İmam Mâlik b. Enes2693
Mezheb sahibi müctehid İmamların ikincisi, İmam Ebû Hanîfenin çağdaşı Mâlik b. Enes b. Mâlik b. Ebî Amir el-Asbâhî’dir. Her ne kadar doğumu hakkında 91 ila 97 arasında değişen muhtelif tarihler verilse de o, muhtemelen hicrî 93 senesinde Medine’de dünyaya gelmiştir. Büyük babası Mâlik, tâbiûn’dan, büyük dedesi Ebû Amir de Ashâb-ı Kiram’dandır. Ailesi, aslen Yemenli olup Rasûlullah (s.a.s.) devrinde Medine’ye gelip oraya yerleşmiştir.
Medine’de doğup büyüyen İmam Mâlik, ilk önce Medine âlimlerinden Abdurrahman İbn Hürmüz’ün halkasına katılarak ondan feyz almaya başladı. Bilâhere İbn Ömer’in âzadlısı Nâfi, İbn Şihâb ez-Zührî, Ebû’z-Zinâd ve Yahya b. Saîd el-Ensârî’den ilim aldı. Fıkıh ilminde esas hocası Râbiatü’r-Rey diye meşhur olan Râbia b. Abdirrahmandır. “70 üstad benim yetkili olduğuma şehâdet etmedikçe ben bu işe başlamadım.” diyen İmam Mâlik, üstadları hadis rivâyeti ve fetvâ verme ehliyetine sahip olduğuna şehâdet edince hadis rivâyetine ve fetvâ vermeye başladı. Bütün hocaları onun hadis sahasında İmam, rivâyetinin sağlam ve güvenilir olduğu hususunda ittifak halindeydiler. Daha sonra gelen âlimler de bu hususu itiraf etmişlerdir.
Mezhebinde re’y ile hadisi cem eden İmam Mâlik, çok büyük miktarda hadis toplamış, fakat bunların içinden sadece bir kısmını seçerek Sahâbe, Tâbiûn ve Tebeü’t-Tâbiî’nin fetvâlarıyla birlikte sahasında ilk eser olan ‘Muvattâ’ adlı eserinde bir araya toplamıştır.
Fitnelerden uzak durmasına ve onları desteklemekten kaçınmasına rağmen Ebû Ca’fer el-Mansur devrinde Abbasî iktidarının zulmünden İmam Ebû Hanîfe
2691] Kasımî, A.g.e., s. 51; Zefzaf, A.g.e., s. 202
2692] Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl Y., 92-101
2693] 93-179
CUM’A NAMAZI
- 623 -
gibi, nasibine düşeni almaktan o da kurtulamamıştır. Mansur tarafından, rivâyet etmekten menedildiği “ikrah karşısında kalan kimsenin yemini mûteber değildir” hadisini, yine Mansur’un provakatörleri tarafından planlı olarak sorulan bir soru üzerine tekrar etmesi iktidar aleyhine halkı tahrik sayılmış ve bu yüzden Medine Valisi Cafer b. Süleyman’ın emriyle kırbaçlanmış, hattâ bu işkence (mihne)de bir kolu çekilerek omuzundan çıkarılmıştır. İmam Mâlik 85 yaşının üzerinde olduğu halde 179 senesinde Medine’de vefat ederek Bakî’ Mezarlığına defnedilmiştir. 2694
Taklit edilen diğer müctehidler gibi İmam Mâlik de mezhebine uyanları, delilini bilmeden insanları taklidden menetmiş, onları Kur’an ve sünnet’e yönelmeye çağırmıştır. O, bilhassa sünnete aykırı olan görüşleri alarak başkalarını taklid etmeyi bâtıl saymış ve şöyle demiştir: “Üzerinde icmâ’ etmiş olmadıkları müddetçe insanların görüşlerinden (re’y’den) sakının. Rabbinizden size indirilen Kur’an’a ve Peygamberinizden gelen sünnete uyun. Mânâsını anlayamazsanız âlimlerinize sorun. Fakat onlarla mücâdele etmeyin. Şüphesiz dinde münâkaşa (cidal) münâfıklık kalıntılarındandır.”2695
İmam Mâlik, Peygamberden bir hadis geldiği zaman kılı kırk yaran, âlimlerden nakledilen her sözü tereddütsüz kabul eden kör taklitçilere de şöyle demiştir: “Ben bir beşerim. Doğruyu da bulurum, hata da ederim. Siz benim görüşlerime bakın. Allah’ın Kitabına ve Rasûlü’nün sünnetine uyanı alın; Uymayanı terkedin.”2696
İmam Mâlik (r.a.) insanların mâsum olmadığını, her insanın hatâ edebileceğini ve ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, insanların görüşünü terketmenin haram olmadığını ifâde ederek şu tarihî sözü kaydetmiştir: “Mâsum olan şu kabrin sahibinden başka, her insanın sözlerinden bir kısmı alınabilir de terkedilebilir de.”2697 ‘Mâsum olan kabrin sahibi’ sözünden maksat, Hz. Muhammed’dir (s.a.s.). Ve sadece sahihliği sâbit olduktan sonra onun sözü terkedilemez. Kur’an ve Sünnet’e muhâlif olduğu zaman kim olursa olsun insanların sözünü alıp amel etmek câiz değildir.
Bu sözü, Takıyyüddin es-Sübkî “el-Fetâvâ” adlı eserinde İbn Abbas’a nisbet ederek şöyle demiştir: “Bu sözü İbn Abbas’dan mücâhid, o ikisinden de İmam Mâlik (r.a.) almış ve onun sözü olarak şöhret kazanmıştır.2698
İbn Vehb şöyle demiştir: “İmam Mâlik’e ‘abdestte ayak parmaklarını hilâllemekten’ sordum. İmam Mâlik: “Bu, insanlar için bir mecburiyet değildir” dedi. Ve kendisinin de insanlara kolaylık olsun diye bunu terkettiğini söyledi. Bunun üzerine ben kendisine ‘Bu konuda bizde bir sünnet vardır’ dedim. ‘O sünnet nedir?’ dedi. Dedim ki Leys b. Sa’d, İbn Lehîa ve Amr b. Hâris’in haber verdiğine göre Müstevrid b. Şeddâd el-Kuraşî “Hz. Peygamberi elinin küçük parmağı ile ayak parmaklarının arasını ovarken gördüm” demiştir. İbn Vehb daha sonra şöyle devam eder: “Bu hadis hasendir. İmam Mâlik (r.a.)’den bu sözü sadece bir
2694] Bk. M. M. A'zâmî, Studies in Hadith Methodology, s. 82; M. Ebû Zehra, Mezhebler Tarihi, 2/282-286; M. Hudârî, İslâm Hukuku Târihi, s. 244 vd.
2695] Kasımî, A.g.e., s. 51
2696] İbn Abdilberr, Câmiu Beyân'il-İlm ve Fadlih, 2/32; İbn Hazm, El-İhkâm, 6/149
2697] İbn Abdilberr, A.g.e., 2/91; İbn Hazm, el-İhkâm, 6/145
2698] Takıyyüddîn es-Sübkî, el-Fetâvâ, 1/148
- 624 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kere işitmiştim. Bundan sonra kendisine bu soru her sorulduğunda parmakları hilâllemeyi emrettiğini gördüm.”2699
İmam Mâlik sadece Peygamber’in (s.a.s.) sünnetine değil, ashâbının sünnetine dahi muhâlefeti tecviz etmiyordu. İbnu’l -Kayyım el-Cevzî, “İ’lâmü’l-Muvakkıîn” adlı eserinde bu hususta şöyle der: “İmam Mâlik (r.a.) açıkça, İbrahim en-Nehâî’nin görüşüne dayanarak Ömer İbnu’l-Hattâb’ın görüşünü terkedenin tevbeye dâvet edileceğini beyân etmiştir. O halde İbrahim en-Nehâî veya benzerlerinden daha aşağı olan kimselerin görüşü sebebiyle Allah ve Rasûlünün kavlini terkedene nasıl muâmele edilir?”2700
Peygamber’den duymuş olmaları ihtimâliyle sahâbenin görüşüne muhâlefet ederek, insanlardan herhangi birisinin görüşüne uyan tevbeye dâvet edilince, Peygamberin sözüne ya da sâbit bir sünnetine muhâlefet edene ne gerekir acaba?! Allah Teâlâ “Peygamberin emrine aykırı hareket edenler başlarına bir belânın gelmesinden yahut çok elemli bir azapdan sakınsınlar” buyurmuştur.2701
3-İmam Şâfiî2702
İnsanların büyük bir kısmının peşinden gittiği büyük mezheb İmamlarının üçüncüsü Usûl-i Fıkıh ilmini kurup ilk defa tedvin etme ve esaslarını açıklama şerefine nâil olan İmam Muhammed b. İdris eş-Şâfiî el-Kuraşî’dir (r.a.) Bütün rivâyetler, İmam Şâfiî’nin, Irak fakîhlerinin başı olan İmam Ebû Hanîfe’nin vefat tarihi olan hicrî 150 senesinde Askalân’a bağlı Gazze şehrinde doğduğunda birleşirler. İttifakla rivâyet edildiğine göre Şâfiî’nin babası Kureyş kabilesine mensup olup Peygamber’in (s.a.s.) dedesi olan Hâşim’in kardeşi Muttalib oğullarına dayanır. Babası İdris bir iş münâsebetiyle Gazze’ye geldiğinden Şâfiî de burada dünyaya gelmiş, daha sonra annesi tarafından asıl vatanı olan Mekke’ye getirilmiştir. Çok küçük yaşlarda Kur’an’ı hıfzeden İmam Şâfiî, Harem şeyhi Müslim b. Hâlid ez-Zencânî’nin halkasına katılarak ilmî çalışmalarına başladı. Bu arada Müslim b. Hâlid’in fıkhını ve Hicaz ehlinin hadis kaynağı olan iki muazzam âlimin bildiği hadisleri öğrendi. Bunlar, Mekke hadisçisi Süfyan İbn Uyeyne ve Medine hadisçisi Mâlik b. Enes’tir. İmam Mâlik’e gelmeden önce Muvatta’ını hıfzetmiş ve onu Malik’in huzurunda ezberden okumuş, o da Şâfiî’nin zekâ ve hıfzına hayran kalmıştır. İmam Şâfiî, bunlardan başka diğer zatlardan da hadis almıştır. İmam, ilmini, fıkhını ve görüşlerini daha çok Mısır’da yayma imkânı bulmuş ve 204 senesi Recep ayının son gecesi 54 yaşında iken Kahire’de vefat ederek el-Mukattam dağının eteğindeki Benû Abdilhakem türbesine defnedilmiştir.2703
Sünneti, İmam Şâfiî’den (r.a.) daha şiddetli savunan hiçbir kimse yoktur dense mübâlâğa edilmiş olmaz. O, tartışmasız Ehl-i sünnet’in imamı ve Peygamber’in sünnetinin meftûnu idi. Bu yüzden bu konuda en güzel söz ve tavsiyeler İmam Şâfiî etrafında toplanmaktadır. İbn Hazm şöyle diyor: “Taklit edilen müctehidlerin bizzat kendileri, taklitçiliği bâtıl saymışlardır. Onlar arkadaşlarını taklitten men etmişlerdir. Bu konuda en ileri giden zât İmam Şâfiî’dir. Zira o sahih hadislere uyma ve onların gereği ile amel etmede başkalarının ulaşamadığı yüksek
2699] İbn Ebî Hatim er-Râzî, Kitâbü'1-Cerh ve't-Ta'dîl, Beyrut, 1992, B. Sy. yok, 1/32-33
2700] İbn'l-Kayyım el-Cevziyye, İ'lâmü'l-Muvakkıîn, 2/182
2701] 24/Nûr, 51
2702] 150-204
2703] M. Ebû Zehra, Mezhepler Tarihi, 2/309 vd; M. Hudârî, İslâm Hukuku Tarihi, s. 254 vd.
CUM’A NAMAZI
- 625 -
bir mertebeye ulaşmış ve bütünü ile taklitçilikten uzak kalmış ve bunu da açıkça îlân etmiştir.2704
Delilini bilmeden veya sünnete muhâlif olduğunu öğrendikten sonra insanlardan herhangi birini taklit etmenin haram olduğuna dâir İmam Şâfiî’den gelen sözlerden bazıları şunlardır:
1- Hz. Peygamber’den (s.a.s.) nakledilen herhangi bir sünnet kendisine açıkça belirlenen kimseye, insanlardan herhangi birisinin görüşü sebebiyle onu terketmesinin helâl olmadığı hususunda bütün müslümanlar icmâ etmişlerdir.2705
2- İmam Şâfiî’den şu söz mütevâtiren nakledilmiştir: “Hadis sahih olduğu zaman, benim (ona aykırı düşen) görüşümü duvara çarpınız.”2706
3- Kezâ sahih bir kanalla onun şöyle dediği rivâyet edilir: “Ben Rasûlullah’dan (s.a.s.) bir hadis rivâyet edip de onu almadığım zaman, aklımın gitmiş olduğunu anlayınız.”2707
4- Hz. Peygamber’in bir sünneti kendisine gizli kalmamış ve ulaşmamış hiç kimse yoktur (Yani bir kimse Peygamber’in bütün sünnetlerini bilemez). Ben bâzan bir söz söylemiş, bir prensip tesbit etmişimdir de, o konuda benim görüşüm hilâfına Peygamber (s.a.s.)’den nakledilen bir hadis bulunmuştur. Bu durumlarda benim mezhebim Hz. Peygamber’in sözüdür.2708
5- Benim kitabımda Hz. Peygamber’in sünnetine aykırı bir şey bulursanız Peygamber’in sünnetini alınız. Ben ne söylemişsem onu terk ediniz.”2709
6- “Hakkında görüş serdettiğim herhangi bir meselede hadis âlimleri tarafından benim görüşlerime aykırı bir hadis rivâyet edilirse, ben hayatta iken de ölümümden sonra da ben görüşümden dönerim.”2710
7- “Herhangi bir konuda ben bir şey söylemişsem ve Peygamber’den (s.a.s.) de buna aykırı olarak sahih bir hadis gelmişse, Peygamber’in (s.a.s.) hadisi amel edilmeye daha lâyıktır. Beni taklit etmeyiniz.”2711
8- “Hadis sahih olduğu zaman benim görüşüm odur.”2712 İbn Hazm, İmam Şâfiî’nin bu sözünü izah ederek: “İmam Şâfiî’nin ‘hadis sahih olduğu zaman’ demekten kastı; hadis kendisine veya kendisinden başka hadis imamlarına göre sahih olduğu zaman demektir.” demiştir.2713
Bu ifâdeler, aynı zamanda en samimi bir üslûpla İmamların sünnetin
2704] İbn Hazm, el-İhkâm, 6/118
2705] İbn Kayyım, A.g.e., 2/263
2706] İbn Kayyım, A.g.e., 2/263; Kasımî, Kavâidü't-Tahdis, s. 51; Zefzaf, et-Ta'rif bi'1-Kur'an ve'1-Hadis, s. 202
2707] İbn Kayyım, A.g.e., 2/263; Abdülgani Abdülhâlık, Hucciyyetü's-Sünne, s. 352-353
2708] İbn Kayyım, A.g.e., 2/267; Hakim bu sözü, Şâfiî’ye kadar ulaşan sahih bir senedle rivâyet etmiştir. Bk. İbn Asâkir, Tarih-i Dımeşk, 153; Fullani, İkazü'l-Himem, s. 100
2709] İbn Kayyım, A.g.e., 2/266; İmam Nevevi, el-Mecmu Şerhu'l-Mühezzeb, Daru’l-fikr, Beyrut, Tarihsiz, B. Sy. Yok, 1/163; Abdülgani Abdülhâlık, Hucciyyetü's-Sünne, s. 361
2710] İbn Kayyım, İ'lâmü'l-Muvakkıîn, 2/266
2711] İbn Kayyım, A.g.e., 2/266; Abdülgani Abdülhâlık, A.g.e., s. 361
2712] İmam Nevevî, A.g.e., 1/163; Kasımî, Kavaidü't-Tahdîs, s. 51; Zefzaf, et-Ta'rif bi'l-Kur'an ve'1-Hadis, s. 202
2713] Kasımî, A.g. e., s. 51
- 626 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tamamını bilmediklerini itiraf sayılabilir. Nitekim bir insanın, sünnetin tamamını tek başına bilmesine imkân da yoktur.
9- “Benim görüşümün, Rasûlullah’ın (s.a.s.) sözlerine muhâlif olduğunu gördüğünüz zaman, Rasûlullah’ın (s.a.s.) sözüyle amel edin. Benim görüşümü duvara çarpın.”2714
10-”Rasûlullah’ın (s.a.s.) bir Sünetini gördüğünüz zaman ona ittibâ edin; herhangi bir kimsenin görüşüne iltifat etmeyin.”2715
İbnu’l Kayyım el-Cevziyye, “İ’lâmü’l-Muvakkıîn” adlı eserinde bu hususta şöyle der: “Dört büyük İmam, kendilerinin taklit edilmesini ve delilsiz olarak görüşlerini alıp amel eden kimseleri zemmetmişlerdir.” Bu sebeple İmam Şâfiî şöyle demiştir: “Delilsiz olarak ilim taleb eden kimsenin durumu geceleyin odun toplayan kimsenin durumuna benzer. O adam içerisinde zehirli bir yılan olduğu halde bir odun demetini yüklenir, yılan da onu ısırır ama o bunun farkında bile olmaz.”2716
İmam Şâfiî “er-Risâle” adlı eserinde de şöyle der: “Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de Rasûlü’ne itaat etmeyi, yasaklarından da sakınmayı emretmiştir. Rasûlullah’ın emirlerini kabul etmek aynı zamanda Allah’ın bir farzını tasdik etmek demektir.”2717
11- Beyhâkî’nin Rebî’den rivâyetine göre o şöyle demiştir: “Bir gün İmam Şâfiî bir hadis nakletti. Ve “bu hadis sahihtir” dedi. Toplulukta bulunan bir adam: ‘Ey Ebû Abdillâh! Sen de bu görüşte misin?’ dedi. Bunun üzerine İmam Şâfiî, adamın sözüne sinirlendi ve; “be hey adam! Sen beni Hıristiyan mı sanıyorsun veya sen beni Kiliseden çıkarken yahut belime zünnâr takarken mi gördün ki, ben Rasûlullah’tan (s.a.s.) bir hadis nakledeyim de onun beyan ettiği hükümle aynı görüşte olmayayım?” cevabını verdi.2718
12- İmam Şâfiî, adı geçen eserinde insanların görüşlerine ne zaman itibar edileceğini “sünnetten başka şeyler, sünnetten herhangi bir şey bulunmadığı zaman delil olabilir”2719 diyerek özetlemektedir.
4- Ahmed bin Hanbel (164-241)
İmam Ahmed, İslâm tarihinde hadis ile fıkhı birleştiren ve hayatında bir milyon hadisi ezbere bilen örnek şahsiyetlerden biridir. Haşim ve Süfyan b. Uyeyne tabakasına mensup olan hadiscilerin en büyüklerinden hadis aldı. Buhârî, Müslim ve onların tabakasına mensup olan hadisçiler de ondan hadis tahsil etmiştir. Çok hadis bildiği için muâsırı olan hadis ehlinin imâmı sayılır. Haddizatında onu hadis ricâlinden saymak, fıkıhcılar arasında saymaktan daha doğru olur. İbnu’l-Kayyım onun sünnete vukûfıyyet ve bağlığını dile getirirken şöyle demektedir: “İmam Ahmed, yeryüzünü ilim, hadis ve sünnetle doldurmuş, hatta kendisinden sonra gelen hadis ve sünnet İmamları kıyâmete kadar onu tâkip eden talebeleri
2714] Kasımî, A.g.e., s. 51; Zefzaf, et-Ta'rif bi'1-Kur'an ve'1-Hadis, s. 202
2715] Abdülgani Abdülhâlık, A.g.e., s. 361; Bunu Ebu Nuaym el-Hilye’sinde r4ayet etmiştir.
2716] İbn Kayyım, İ'lâmü'l-Muvakkıîn, 2/181
2717] İmam Şâfiî, er-Risâle, s. 16, md. no: 58
2718] Abdülgani Abdulhâlık, A.g.e., s. 353; Suyûtî, Miftahu'l-Cenneh, s. 6
2719] İmam Şâfiî, er-Risâle, Tah: A. M. Şâkir, s. 262, md. no: 1818
CUM’A NAMAZI
- 627 -
olmuştur. O, fürû ve ictihad meselelerini kapsayan kitaplar yazılmasından hiç hoşlanmazdı. Hadislerin her şeyden tecrid edilmesini ister, sözlerinin yazılmasını beğenmez ve bu hususta çok katı davranırdı.” 2720 Hiçbir ameli, hiçbir re’yi, hiçbir kıyâsı, hiçbir sahâbî kavlini ve insanlardan birçoğunun icmâ adını vererek sahih hadise takdim ettikleri, muhâlifini bilmediği bir görüşü sahih hadise takdim etmezdi. O, bu nevî icmâ iddiasında bulunanları tekzib etmiş ve böyle bir icmâ’nın sahih bir hadisten öne geçirilmesini câiz görmemiştir. Nitekim oğlu Abdullah şöyle demiştir: Babamı şöyle derken işittim: “Bir kimsenin hakkında icmâ bulunduğunu iddia ettiği her görüş yalandan ibarettir. Kim icmâ iddiasında bulunursa yalancıdır. Ne biliyor, belki insanlar ihtilâf etmişlerdir de bu ihtilâf kendisine ulaşmamıştır. Dolayısıyla o kimse bu konuda insanların ihtilâf edip etmediklerini bilmiyorum desin.”2721
İmam Ahmed sünnete muhâlif görüşlere ve kim olursa olsun sünnete muhâlefet eden kimselere iltifat etmezdi. Bu sebeple Fâtıma bintü Kays hadisine dayanarak Hz. Ömer’in üç talâkla kesin olarak boşanan kadınlar hakkındaki muhâlefetine iltifat etmediği gibi, Hz. Âişe’nin: “Ben ve Rasûlullah böyle yaptık ve ikimizde yıkandık”2722 şeklindeki haberinin sahihliğine binâen, inzal vâki olmayan birleşmeden dolayı gusül yapma hususundaki Hz. Ali, Osman, Talha, Ebû Eyyûb ve Übey b. Kâ’b’ın muhâlefetlerine de iltifat etmemiştir. Aynı şekilde Sübey’atü’l-Eslemiyye hadisinin sahihliği sebebiyle “Kocası vefat eden hâmile kadının iddet süresi, iki müddetin en uzunudur.” tarzındaki İbn Abbas ve Ali İbn Ebî Tâlib’in görüşüne aldırış etmemiştir. İmam Ahmed’in, sünnete aykırı olduğu için bu şekilde iltifat etmediği sahabî görüşleri pek çoktur.2723
Sünnete aykırı olduğu için sahâbî görüşü terkedilince sahâbeden başkalarının sünnete aykırı görüşlerinin terkedilmesi evleviyyette kalır. Aynı zamanda sahâbenin dahi bazı konularda sünnete vâkıf olamadığı ortaya çıkınca sahâbeden sonrakilerin sünnetin tamamını bildiğini ve hiçbir görüşünün sünnete aykırı olamayacağını düşünmek tezat olur.
İmam, ekseriyetle insanların re’yinden uzak durmuş ve bu hususta şöyle demiştir: Kalbinde bozukluk olan kimse müstesnâ, genellikle re’y kitaplarına itibar eden hiçbir kimse göremezsin.2724 Beyhâkî’nin rivâyetine göre İmam Ahmed’e herhangi bir mesele hakkında re’yi sorulduğu zaman o, “Yoksa Rasûlullah’la (s.a.s.) beraber herhangi bir kimsenin söz söyleme hakkı mı vardır?” derdi.2725
Oğlu Abdullah şöyle demiştir: “İmam Ahmed’e bir beldede bulunan ve orada, hadisin sahihini sakîminden ayıramayan bir hadisci ile bir rey ehlinden başka fetvâ soracak kimse bulamayan bir adam, dinini bunların hangisinden sorar?” dedim. Ahmed bin Hanbel: ‘Hadisciden sorar, re’y ile fetvâ verenden değil” cevabını verdi.2726
Zamanındaki âlimlerden herhangi birini taklit etme hususunda kendisiyle
2720] İbnu'l-Kayyım, İ’lâmü'l-Muvakkıîn, 1/28
2721] İbnu'l-Kayyım, A.g.e., 1/30
2722] Tirmizî, Sünen, 1/181
2723] Bu Konuda geniş mâlumat için Bk. İbnu'l-Kayyım, A.g.e., 1/29 vd.
2724] Kasımî, Kavaidü't-Tahdis, s. 51-52; Zefzaf, et-Ta'rif bi’l-Kur'an ve'l-Hadis, s. 202
2725] Kasımî, A.g.e., s. 51-52; Zefzaf, A.g.e., s. 202
2726] İbnu'l-Kayyım, İ'lâmü'l-Muvakkıîn, 1/33; Kasımî, A.g.e., s. 52
- 628 -
KUR’AN KAVRAMLARI
istişâre eden bir şahsa İmam Ahmed: “Ne beni, ne Mâlik’i, Ne Sevrî’yi, ne Evzâî’yi ne Nehâî’yi ve ne de onlardan başkasını taklid et. Şer’î hükümleri onların aldıkları yerden al.” demiştir.2727 İmam Şârânî, “el-Uhûd” adlı eserinde “O’nun bu sözü kitap ve sünnetten hüküm çıkarmaya gücü yeten ilim sahiplerine hamledilir”2728 demektedir ki, doğru olan da budur.
Diğer bir rivâyette ise İmam Ahmed şöyle demiştir: “Dinî konularda bunlardan, yani âlimlerden herhangi birini taklid etme. Peygamber’den ve onun ashâbından ne gelmişse onu al. Ashâbdan sonra Tâbiûn nesli gelir ki, bir kimse bunların görüşünü alıp almamakta muhayyerdir.”2729
İbn Abdilber, İmam Ahmed’in Kur’an ve sünnetin direkt naslarından alınmayan ictihâdî görüşlerle ilgili olarak şöyle dediğini de nakleder: “Evzâî’nin, Mâlik’in ve Ebû Hanîfe’nin sözlerinin hepsi birer şahsî görüşten ibârettir. Bence hepsi de eşittir. Delîl, ancak hadislerdir.”2730 Bir başka sözünde ise: “Kim Peygamber’in hadisini reddederse, o kimse helâkin eşiğindedir”2731 demiştir.
Ebû Dâvud’un Mesâilü İmam Ahmed adlı eserinde rivâyetine göre İmam Ahmed insanların sünnete muvâfık olmayan görüşlerine katî bir nasmış gibi sarılan ve bir daha vazgeçemeyenleri ikaz ederek şöyle demiştir: “Hz, Peygamber’in (s.a.s.) dışında her insanın görüşlerinden bir kısmı alınabilir de, atılabilir de...!”2732
İşte bunlar, yeryüzündeki müslümanların büyük çoğunluğunun peşinden gidip görüşlerine tâbî olduğu müctehid İmamların sünnete sarılmaya ve sünnete aykırı görüşleri, kimden gelmiş olursa olsun terketmeye çağıran ve delilsiz olarak başkalarının kendilerini taklit etmesini meneden sözlerinden bazılarıdır. Bu sözler münâkaşa ve te’vîle ihtimâli olmayacak kadar açıktır. O halde İmamlarından gelen, sünnete aykırı görüşlere tâbî olan kimseler, Allah ve Rasûlüne isyan ettikleri gibi, mezheb İmamlarının emir ve tavsiyelerine de aykırı davranmış olurlar. Diğer taraftan sünnetle sâbit olan hükümlere tâbi olan kimse, İmamının görüşüne muhâlefet etse bile, mezhebinden dışarı çıkmış olmayıp, bilakis İmamının vasiyetine en güzel şekilde uymuş olur. Çünkü İmamı kendisinden bunu istemiştir.
Buraya kadar sunduğumuz Kur’an ve sünnet nasları ile selef ve halef âlimlerinin uygulamaları ve müctehid imamların görüşleri, dinî hükümlerin asla vazgeçilemeyen yegâne kaynağının, Kur’an ve sünnet nasları olduğunu, hiçbir kimsenin görüşünden dolayı onların emir ya da nehiylerinin terk edilemeyeceğini, ulemânın görüşlerine ise, ancak Kur’an ve sahih sünnete dayandığı zaman tâbî olunabileceğini te’vîle mahal bırakmayacak biçimde isbât etmektedir. Bütün bu açıklama ve belgelerden sonra bir kimsenin sünnet olduğu isbat edilen bir hükmü terkedip ona muhâlif olan bir görüşle amel etmesi ya da, ulemânın sahih delillere dayanmayan görüşlerinden dolayı Kur’an ve sünnetin kat’î bir emrini terk etmesi hâlinde Allah’a karşı hiç bir mâzereti olamaz.
2727] İbnu'l-Kayyım, A.g.e., 2/182; Kasımî, A.g.e., s. 52
2728] İmam Şârânî, el-Uhûd, s. 17
2729] Ebû Dâvûd, Mesâilü İmam Ahmed bin Hanbel, E.Ü. İlâhiyat Fak. Küt. 1284 numarada kayıtlı, s. 276
2730] İbn Abdilberr, El-Câmiu Beyân'il-İlm, 2/149
2731] İbnu'l-Kayyım, el-Menâkib, s. 182
2732] Ebû Dâvûd, A.g.e., s. 276
CUM’A NAMAZI
- 629 -
“Artık, Peygamberin emrinden uzaklaşıp gidenler, kendilerini bir fitnenin çarpmasından yahut onlara pek acıklı bir azabın gelip çatmasından sakınsınlar.”2733
Netice itibarıyla hiç bir ibâdet, bu arada da Cuma namazı ister siyâsî tavırla isterse başka bir maksatla terkedilemez. Dinde siyâsî tavırla ibâdetlerin terkedilmesi diye bir ibâdet mevcut değildir. Bu kapının aralanması dinin bütün emirlerinin iptaline sebep olacak çok tehlikeli bir davranış şeklidir. Bu düşünceyi destekler mâhiyette ne bir âyet, ne bir hadis, ne bir sahâbi sözü, ne bir icmâ, ne de bir kıyas bulmak mümkündür.2734
Özetleyecek olursak;
Kur’an ve sünnet nasları ile selef ve halef âlimlerinin uygulamaları ve müctehid imamların görüşleri, dinî hükümlerin asla vazgeçilemeyen yegâne kaynağının, Kur’an ve sünnet nasları olduğunu, hiçbir kimsenin görüşünden dolayı Kur’an ve Sünnetin emir ya da nehiylerinin terk edilemeyeceğini, ulemânın görüşlerine ise, ancak Kur’an ve sahih sünnete dayandığı zaman Tâbî olunabileceğini te’vîle mahal bırakmayacak biçimde isbât etmektedir. Bütün bu açıklama ve belgelerden sonra bir kimsenin sünnet olduğu isbat edilen bir hükmü terkedip ona muhâlif olan bir görüşle amel etmesi ya da, ulemânın sahih delillere dayanmayan görüşlerinden dolayı Kur’an ve sünnetin kat’î bir emrini terk etmesi hâlinde Allah’a karşı hiç bir mâzereti olamaz.
“Artık, Peygamberin emrinden uzaklaşıp gidenler, kendilerini bir fitnenin çarpmasından yahut onlara pek acıklı bir azabın gelip çatmasından sakınsınlar.”2735
Kur’an’ın her tavsiyesi gibi, şu tavsiyesi de çok önemlidir: “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için pek büyük bir azap vardır.”2736 Peygamberimiz’in de Cuma konusundaki birçok uyarısı gibi, şu uyarısı da dikkate alınmalıdır: “Bazı insanlar ya Cum’a namazını terk etmekten vazgeçerler, yahut da Allah onların kalplerini mühürler de artık gâfillerden olurlar.”2737 Cuma namazını boykot etme ve kılmamak için dinî gerekçeler (bahâneler) aramak yerine; bu Kur’ânî emrin, en güzel şekilde nasıl kılınması gerektiğinin ve bugünkü toplumda tüm müslümanlar için kâmil mânâda Cuma namazını edâ etmenin yolları aranmalıdır. Ama kâmil ve ideal anlamda ortam mevcut değilse bile, en ehven ortamı tercih ederek namaz mutlaka kılınmalıdır.
İdeal olanı, Müslümanların bir araya gelip aralarından birini cuma imamı seçmesi ve onun arkasında Cuma namazını edâ etmesidir. Bu namaz ideal anlamda câmilerde kılınır; ama günümüz şartlarında câmilerin devlet dairesi olduğunu
2733] 24/Nûr, 63; Recep Çetintaş, a.g.e. s. 108-114
2734] Hanefi fakihlerinin dâru’l-harpte, istilâ edilen ülkede, İslâm devlet başkanı yokken Cuma kılmaları gerektiği hakkında, geniş bilgi ve kaynaklar için bk. Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl Yayınları, s. 350-364. Son birkaç sayfada küçük tasarruflarla alıntılar yaptığımız piyasada mevcudu kalmayan bu eserin yeni baskısının yapılmasının gerekli olduğu kanaatini taşıyor, (son bölümlerindeki bazı ifadelerine yüzde yüz katılmasak da) okuyuculara bu kitabı okumalarını ısrarla tavsiye ediyoruz. Edindiğimiz bilgiye göre, adı geçen kitabın gözden geçirilmiş yeni baskısı, kısa zaman içinde Beka Yayınlarından çıkacaktır.
2735] 24/Nûr, 63
2736] 3/Âl-i İmrân, 105
2737] Müslim, Cumua, 12, hadis no 865
- 630 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve devlet memuru haline gelen imamların akîdelerinin arkalarında namaz kılınamayacak derecede bozuk olduğunu kabul edenlerin yapmaları gereken şey şudur: Uygun bir câmi bulunamıyorsa, bazı dernek ve vakıfların günümüzde câminin fonksiyonlarını resmî câmilerden daha fazla yerine getirdiğini değerlendirerek, câmilerden daha özgür bu alanlarda Cuma namazını kılmalıdırlar. Hatta buna da imkân bulamayanlar, uygun bir işyeri veya benzeri başka mekânlarda bu farîzayı edâ etmelidirler. Radikal (denilen muvahhid ve mücâhid) gençlerin en ideal Cuma alanları ise meydanlar, parklar, kamunun dikkatini çekecek açık alanlardır. Gençler oralarda Cuma namazını kılarak cihad edebilirler. Halk, gazeteciler ve polisler sorsun “niye buralarda namaz kılıyorsunuz?” diye. Onlar da güzel bir üslûpla cevap versin ve bazı konuları kamuya yansıtabilsin. Gerekirse “parkta Cuma namazı kıldılar” diye, bu suçlarından(!) dolayı bazı Müslümanları tutuklasınlar. Televizyonlar göstersin, gazeteler yazsın; “Cuma namazından dolayı tutuklandılar!” diye. Bu durum, bir yönüyle Müslümanlar için şereftir; Allah’a ibâdet ediyor, namaz kılıyor diye başlarına sıkıntılar gelmiş, tutuklanmışlar; diğer yönüyle tebliğdir, bazı konuların kamuya ulaşmasına vesiledir. Düzenin Cuma ve ibâdet düşmanlığının açığa çıkmasına sebep olacak, ılımlı Müslümanlığın gerçek Müslümanlığa nasıl tavır aldığını halkın da görmesi sağlanacaktır.
Unutmayalım; Cuma namazı Allah ve Rasûlü tarafından kayıtsız şartsız farz kılınan bir ibâdettir. Kur’an ve Sünnetin hükmüne göre yine kayıtsız şartsız (bu iki kaynağın uygun gördüğü) her türlü ortamda kılınabilir, kılınmalıdır.
CUM’A NAMAZI
- 631 -
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl Y.
2. İslâm’ın Şiarı Cuma Namazı ve Hükümleri, Ekrem Doğanay
3. Cuma Namazını Kılmanın Fazileti Terk etmenin Cezası, M. Turan, Gonca Y.
4. Başlangıcından Günümüze Cuma Namazı, Yunus Vehbi Yavuz, Emin Y.
5. Cuma Namazı Kadınlara da Farzdır, Sabri Hizmetli, Yeni Çizgi Yayınları
6. Cuma Etrafındaki Tartışmalar veya Cumanın Durumu Hakkında Bir Etüd veya Cuma Sahih mi? Sadreddin Yüksel, Özel Not
7. Ekrem Doğanay’ın Cuma Namazı Adlı Kitabına Sadreddin Yüksel’in Reddiyesi
8. İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri, Hayreddin Karaman, Nesil Y. c. 1 (Kalem Y., 2. baskı, İst. 1980, c. 1, s. 14-63)
9. Cuma Konuşmaları, Ebû’l Ala Mevdûdî, İnkılab Y.
10. Atatürk’ün Cuma Hutbeleri, Emine Ş. Usta, İleri Y.
11. Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 323-332
12. TDV İslâm Ansiklopedisi (H. Karaman), c. 8, s. 85-89
13. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y.
14. Emanet ve Ehliyet, Yusuf Kerimoğlu, Ölçü Y. C. 1,
15. İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, Vehbe Zuhayli, Risale/Zaman Y.
16. Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı
17. Fıkıh Kitapları ve İlmihaller
18. www.misak1.com/cumanamazi
DÂVÛD
- 633 -
Kavram no 27
Peygamberler 2
Bk. İman, Peygamberlik
DÂVÛD (A.S.)
• Dâvûd (a.s.); Hayatı ve Peygamberliği
• Hz. Dâvûd’un (a.s.) Özellikleri
• Dâvud Âilesine Verilen Nimetler ve Şükür
• Ekin Sahibinin Dâvâsı
• Tâlût ve Câlût
• Zebur; Dâvûd’a (a.s.) Verilen İlâhî Kitab
• Kur’ân-ı Kerim’de Dâvud (a.s.)
• Hadis-i Şeriflerde Dâvûd (a.s.)
• Tefsirlerden İktibaslar
• Dilleriyle Savaş İstedikleri Halde, Savaştan Kaçanlar
• Tâlût ve Câlût Kıssasından Çıkarılabilecek Hisseler
• Başarı ve Zafer “Çok” ile Birlikte Olmakta Değil; “Hak” ile Birlikte Olmaktadı
• Tâbûtu Getiren Adam ve Nehrin Öte Yakası
“Allah’ın izniyle onları yendiler. Dâvûd Câlût’u öldürdü. Allah ona (Dâvûd’a) hükümdarlık ve hikmet verdi, dilediği ilimlerden ona öğretti. Eğer Allah insanlardan bir kısmı ile diğerlerini defetmeseydi/savıp hizaya getirmeseydi, elbette yeryüzünde nizam bozulurdu. Lâkin Allah bütün insanlığa lütuf ve keremi ile muâmele etmiştir.”2738
Dâvûd (a.s.); Hayatı ve Peygamberliği
İbrânîce’de “en çok sevilen kişi, göz bebeği” anlamına gelen bu ismin Kitab-ı Mukaddes’te Dâvid (Deyvid) veya Dâvîd şeklinde geçtiği ve sadece Hz. Dâvûd’a ad olarak verildiği görülmektedir. Dâvûd (a.s.), M. Ö. 1010-970 yılları arasında hüküm sürmüş, ikinci İsrâil kralı ve peygamberidir. Kaynaklar, onun on birinci dedesi olarak Ya’kub’u (a.s.) gösterir. Kur’ân-ı Kerim ve hadislerde Hz. Dâvûd’un çeşitli özellikleri belirtilmekle beraber, gerek soy kütüğü ve gerekse hayat hikâyesiyle ilgili ayrıntılı bilgi yoktur. Bu konuda diğer İslâmî kaynaklarda yer alan bilgiler de İsrâiliyat türünden olup Ahd-i Atîk’teki mâlumatla büyük ölçüde benzerlik göstermektedir.
Ahd-i Atîk’e (Tevrat’a) göre Dâvûd (a.s.), Yahuda sıbtının ileri gelenlerinden ve Büytülahm’de (Beytlehem) ikamet eden Yesse’nin oğludur.2739 Onun Hz. İbrâhim’e kadar varan şeceresi Kitab-ı Mukaddes’te ve İslâmî kaynaklarda şu şekilde verilmektedir: Dâvûd, Yesse, Obad, Boaz, Salmon, Nahşon, Aminadab, Ram, Hetsron, Perets, Yahuda, Ya’kub, İshak, İbrâhim.2740 Yesse’nin bir rivâyete göre
2738] 2/Bakara, 251
2739] Rut, 4/22; I. Samuel 16/13
2740] Rut, 4/18-22; Matta, 1/1-6; Luka, 3/31-35; Taberî, Tarih I/476
- 634 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yedi oğlu ve iki kızı,2741 başka bir rivâyete göre sekiz oğlu,2742 Taberî ve Sa’lebî’ye göre ise on üç oğlu vardır ve Dâvûd en küçükleridir.2743
Ahd-i Atîk’te “kızıl, kırmızı yüzlü, güzel gözlü ve hoş bakışlı”;2744 “iyi çeng çalan cesur bir yiğit, cenk eri, sözü tutarlı ve yakışıklı”2745 şeklinde nitelendirilen Dâvûd (a.s.), İslâmî kaynaklarda “bedeni ve saçı kızıl, mavi gözlü, az saçlı ve kısa boylu”;2746 “kısa boylu, sarı benizli ve mavi gözlü”;2747 “gür ve güzel sesli, iyi huylu, temiz kalpli, çok anlayışlı ve çok güçlü”2748 olarak tavsif edilir. Babasının koyunlarını otlatırken aslan yahut ayı geldiğinde bunları vurup kaptıkları kuzuyu ağızlarından kurtarmakta, onları tutup yere çalmakta,2749 sapanıyla attığı her şeyi vurmakta, rastladığı aslanın üzerine binip kulaklarından tutmakta, fakat aslan ona bir şey yapmamaktadır.2750
Hz. Mûsâ’nın vefatından sonra, İsrâiloğulları, daha önceleri olduğu gibi yine isyanın karanlığına daldılar. Azgınlık yaparak Hz. Mûsâ’nın Allah’tan getirdiği akîde ve şeriatı terk etmeye başladılar. Cenâb-ı Allah, onların üzerlerine başka bir kabîleyi musallat etti. Hz. Mûsâ’nın vefatından sonra İsrâiloğullarının idaresi Yûşâ’ya (a.s.) kaldı. İsrâiloğulları çölden çıkarak onları dedelerinin ülkesine yerleştirdi. Bu ülke, Hz. Ya’kub’un yaşadığı Ken’an bölgesi olup, İsrâiloğulları için mukaddes ülke sayılır. İsrâiloğulları Hz. Mûsâ’dan sonra Filistin çevresine yerleşmiş bulunan Amâlika kabilesi ile karşı karşıya geldiler. İsrâiloğulları Amâlika ile yaptıkları bu ilk savaştan mağlûp çıktılar. İsrâiloğulları tarafından kutsal kabul edilen bir sandık vardı. Kur’ân-ı Kerim’de bu sandığa “tâbût” adı verilmektedir. Amâlikalılarla yapılan savaş sonucunda bu sandık Câlût’un (Golyat) eline geçmişti. İsrâiloğulları bunun acısını duyuyorlardı.
Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Dâvûd’dan ilk defa Câlût’u (Golyat) öldürmesi münâsebetiyle şu şekilde bahsedilir: “Tâlût’un askerleri Câlût ve askerlerine karşı çıktıklarında şöyle dediler: ‘Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sağlam tut ve o kâfir millete karşı bize yardım et.’ Derken Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Dâvûd Câlût’u öldürdü.”2751
Dâvûd’un (a.s.) Câlût’u öldürmesiyle ilgili olarak gerek Ahd-i Atîk’te, gerekse tefsir ve kısas türünden İslâmî kaynaklarda oldukça ayrıntılı ve benzer bilgiler vardır. Buna göre Tâlût’un (Saul) askerleriyle Câlût’un askerleri karşılaşıp Câlût meydan okuyunca hiç kimse ona karşı çıkmaya cesâret edemez. Bunun üzerine Tâlût, peygamber Şemuyel’e/İşmoyel’e (Samuel) başvurarak Allah’a duâ edip yardım dilemesini ister. Allah, “Câlût’u öldürecek olan İşâ’nın (Yesse) oğludur. Şu yağ boynuzu kimin başına konulduğunda kaynarsa Câlût’u öldürecek odur ve o Benî İsrâil’e kral olacaktır” buyurarak Câlût’u kimin öldüreceğine işaret eder.
2741] I. Tarihler 2/13-16
2742] I. Samuel 16/10-11; 17/12
2743] Taberî, a.g.e., I/476; Sa’lebî, Arâisu’l-Mecâlis, s. 206
2744] I. Samuel, 16/12: 17/42
2745] I. Samuel, 16/18
2746] Taberî, Tarih I, 476-477
2747] Sa’lebî, s. 206
2748] Taberî, Tarih I/246
2749] I. Samuel, 17/34-36
2750] Taberî, a.g.e. I/472; Sa’lebî, s. 206
2751] 2/Bakara, 250-251
DÂVÛD
- 635 -
Bunun üzerine Samuel İşâ’nın yanına giderek, “oğullarını bana göster. Yüce Allah oğullarından birinin Câlût’u öldüreceğini bana vahyetti” der. İşâ da her biri boylu boslu on iki oğlunu birer birer onun huzuruna çıkarır, yağ boynuzu her birinin başına konulduğu halde hiçbir değişiklik olmaz. Başka oğlu olup olmadığı sorulunca İşâ önce gerçeği saklarsa da daha sonra, “Ey Allah’ın elçisi! Benim Dâvûd adında bir oğlum daha var, fakat halkın onun kısa boyluluğunu ve çelimsizliğini görmesinden utandığım için koyunların başında bıraktım” der. Samuel Dâvûd’un bulunduğu yeri öğrenerek oraya gider ve koyunları ikişer ikişer alıp sel suyundan geçirdiğini görünce, “İşte aradığım budur. Hayvanlara böyle acıyan kişi insanlara daha çok acır” diyerek yağ boynuzunu başına koyar ve yağ kaynamağa başlar. Böylece Dâvûd, daha Câlût’u öldürmeden önce Allah tarafından kral olarak seçilir.2752 Ahd-i Atîk’e göre,2753 henüz Saul kral iken ve Golyat’la karşılaşmadan önce Rab Samuel’e, Beytlehem’li Yesse’nin oğullarından birini kral olarak hazırladığını, yağ boynuzunu yanına almasını ve onu kral olarak meshetmesini emreder. Bu şekilde henüz Saul kralken Dâvûd da kral olarak meshedilir. Bir başka rivâyete göre Câlût’un karşısına kimsenin çıkmadığını göre Tâlût, onunla çarpışacak kişiye kızını ve malının yarısını vereceğini ilân eder. Bu sırada Dâvûd’un kardeşleri savaşmak için orduya katılmışlar, Dâvûd ise koyunların başında kalmıştır. Koyunları otlatırken, “Ey Dâvûd! Câlût’u sen öldüreceksin, haydi sürünü Rabbine emânet et ve kardeşlerine katıl” diye bir ses duyar. Bunun üzerine Dâvûd babasına gider ve cephedeki kardeşleri için hazırlanan azığı alıp yola koyulur. Ordugâha vardığında Tâlût ona, “Câlût’u öldür, sana kızımı vereyim ve seni hükümdarlığıma ortak edeyim” der. Sonra da zırhını ve silâhlarını verir. Dâvûd önce zırhı giyip silâhları kuşanırsa da fikir değiştirerek onları çıkarır ve sadece sapanını alıp Câlût’un karşısına dikilir. Dâvûd’un sapanla karşısına çıktığını gören Câlût kendisini küçümsediğini düşünerek çok kızar. Ancak Dâvûd sapanına koyduğu taşla Câlût’u iki kaşının arasından vurur ve Câlût ölür. Bunun üzerine Tâlût sözünü tutarak ona kızını verir; yönetimine de ortak eder.2754 Ahd-i Atîk’e göre ise Saul başka şartlar ileri sürer ve sonunda kızını verir.2755 Fakat halkın Dâvûd’u çok sevmesini kıskanarak ona düşman olur ve onu öldürmeye karar verirse de bunu başaramaz. Buna karşılık Dâvûd’un eline fırsat geçmesine rağmen Saul’u öldürmez. Nihâyet Saul katıldığı bir savaşta ölünce yerine Dâvûd kral olur.2756
Câlût; zâlim, güçlü, zengin ve korkunç bir hükümdardı. Onun açıkça belli olan zâhirde büyük üstünlüğü vardı. Fakat Allah Teâlâ, o zaman işlerin yalnız zâhiriyle meydana gelmeyip, gerçek anlamıyla Kendisinin isteği doğrultusunda vuku bulduğunu göstermek istedi. İşlerin hakikatini sadece O bilir. Her şeyin ölçüsü yalnız O’nun elindedir. Aslında insanlara güçlü görünenin zayıf, zayıf görünenin de Allah’ın yardımıyla güçlü olduğu ölçüsü Allah’a aittir. Zafer, zâhirî gücü elinde bulunduranın değil; Allah’ın yanındadır. “Zafer yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah’ındır.”.2757 Zaten O’nun dışında, gerçek anlamda güç ve kuvvet sahibi de yoktur. “Nice az topluluk vardır ki, sayıca kendilerinden çok olan topluluklara
2752] Taberî, Târih I/476-478; Sa’lebî, s. 206-207
2753] I. Samuel 16/1-13
2754] Taberî, Târih I/473
2755] I. Samuel, 18/27
2756] I. Samuel 31/6; II. Samuel, 2/4; Taberî, Târih I/475; Sa’lebî, s. 209-210
2757] 3/Âl-i İmrân, 126
- 636 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’ın izniyle gâlip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.”2758 İnsanlar, görevlerini yerine getirmek, Allah Teâlâ’ya verdikleri ahitlerini ifa etmekle yükümlüdürler. Bundan sonra Allah’ın istediği şeyler istediği şekilde olur. İnsanlara, kendilerini korkutan zâlimlerin zayıf, çok zayıf olduklarını, Allah onların yok olmasını istediği zaman küçücük delikanlıların bile mağlup edebileceğini göstermek için bu zâlim diktatörün ölümünü, çok genç bir delikanlı iken Hz. Dâvûd’un eline verdi. Câlût, sadece güçlü fizikî cüsseye değil; aynı zamanda o devre göre çok güçlü silâhlara da sahipti. Karşısındaki Dâvûd’un ise sadece sapan taşından ibaret bir silâhı. Ve şimdi aynı topraklarda Dâvûd’un (a.s.) torunları, Câlût’un rolünü üstlenmiş, onların düşmanları konumundaki müslümanlar da Dâvûd konumunda, silâhları da taştan, sapan taşından başka bir şey değil. Savaştıkları da Câlût’un Amalika’sına bedel Amerika veya onun piyonu İsrâil. Silâhları zâhiren güçlü, müslümanlar güçsüz gözükse de tarih tekerrür edecek, Allah’ın sünneti değişmeyecektir: Dâvûd imanlı gençler çok kısa bir süre içinde zorba düşmanlarını perişan edecektir. Müslüman; insanlardan değil, sadece Allah’tan korkmalı,2759 O’nun yolunda elindeki imkânlarla cihad etmeli, gerisini Allah’a bırakmalıdır. Allah’a gönülden iman edip O’na tevekkül eden mü’minlerin zâlimleri nasıl yendiği Dâvûd ve Câlût olayında da gösterilmektedir. Mülk Allah’ındır, dilediğini ona mirasçı kılar, yerdeki ve gökteki her şey O’nun askeridir.2760 Bazen rüzgârıyla, bazen yağmuruyla, bazen ebâbil kuşları veya sivrisinekle zâlim düşmanlarını perişan eder; bazen de zayıf sanılan müslüman kullarıyla. Kendisi vâsıtasız olarak veya emrindeki tabiat güçleriyle kahredebileceği düşmanları, Allah, mü’min kullarının eliyle def etmek istiyor. Allah’ın bu arzusunu gerçekleştirmek için gayret eden mü’minler dünyada izzete ve devlete, âhirette de cennete hak kazanacaklardır.
Burada, Allah’ın tahakkukunu istediği gizli başka hikmetler de vardı. Allah, Tâlût’tan sonra mülkü Hz. Dâvûd’un (a.s.) almasını ve onun yerine oğlu Süleyman’ı (a.s.) vâris kılmayı istedi. Bu sebeple Hz. Dâvûd’un gücü, Câlût’u öldürmesiyle gösterilmiş oluyordu. “Allah’ın izniyle, onları hemen hezimete uğrattılar. Dâvûd da Câlût’u öldürdü. Allah ona mülk ve hikmet verdi. Dilemekte olduğu şeylerden de ona öğretti.”2761
Hz. Dâvûd’un yeryüzünde halîfeliği, hükümranlığı ve adâletle hükmetmesiyle ilgili olarak Kur’ân-ı Kerim’de şu açıklamalar yer alır: “Dâvûd ile Süleyman’a da lutfettik. Hani onlara bir ekin hakkında -zarar tesbiti ve tazmini için- hüküm veriyorlardı. Bir grup insanın koyun sürüsü geceleyin başıboş bir vaziyette bu ekinin içine dağılıp zarar vermişti. Biz onların hükmüne şâhit idik.”2762 İslâmî kaynaklardaki rivâyete göre bu meselede Hz. Dâvûd bir çözüm yolu bulmuş, fakat oğlu Süleyman’ın getirdiği çözüm şekli daha mâkul olduğu için onu kabul etmiştir.
Hz. Dâvûd’un, halkın şikâyet ve dileklerini bizzat dinleyip çözüme kavuşturmasıyla ilgili olarak Kur’an’da verilen başka örnek de şöyledir: “(Ey Muhammed!) Sana dâvâcıların haberi ulaştı mı? Ma’bedin duvarına tırmanıp Dâvûd’un yanına girmişlerdi de Dâvûd onlardan ürkmüştü. ‘Korkma; Biz birbirine hasım iki dâvâcıyız, aramızda adâletle hükmet, haksızlık etme; bizi doğru yolun ortasına götür’ dediler. (İçlerinden biri)
2758] 2/Bakara, 249
2759] 5/Mâide, 44
2760] 48/Fetih, 7
2761] 2/Bakara, 251
2762] 21/Enbiyâ, 78
DÂVÛD
- 637 -
‘Bu kardeşimin doksan dokuz koyunu var. Benimse bir tek koyunum var. Böyle iken ‘onu da bana ver’ dedi ve tartışmada beni yendi.’ Dâvûd, ‘Andolsun ki, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlıkta bulunmuştur. Doğrusu ortakçıların çoğu, birbirlerinin haklarına tecâvüz ederler. Yalnız iman edip de sâlih ameller/iyi işler yapanlar müstesnâ. Bunlar da ne kadar az!’ dedi. Dâvûd, kendisini denediğimizi sandı da Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapandı, tevbe edip Allah’a yöneldi. Böylece onu bağışladık. Yanımızda onun yüksek bir makamı ve güzel bir geleceği vardır.”2763
Bu kıssa Ahd-i Atîk’te de yer alır ve Dâvûd’un zinâ edişiyle ilgili bir misal olmak üzere zikredilir.2764 Ahd-i Atîk’e göre dokuz karısı ve pek çok câriyesi olan Dâvûd,2765 ordusu Ammonoğulları’na karşı sefere çıktığında bu savaşa iştirak etmez ve Kudüs’te kalır. Bir akşam kral evinin damında gezinirken yıkanmakta olan bir kadın görür ve kim olduğunu soruşturur. Orduda asker olan Hittî Uriya’nın karısı Bat-Şeba olduğunu öğrenip evine aldırır ve onunla zinâ eder. Daha sonra kocasını çağırtıp ordu kumandanına teslim edilmek üzere bir mektup vererek tekrar cepheye gönderir. Uriya kuşatma sırasında, Dâvûd’un mektupta yazdığı tâlimat doğrultusunda ön safa konulur ve ölür. Dâvûd da Uriya’nın karısını evine alıp eşleri arasına katar.2766 Rab Dâvûd’un bu davranışına çok öfkelenir ve peygamber Natan’ı ona gönderir. Natan Dâvûd’a gelerek şu kıssayı anlatır: Bir şehirde biri zengin, öbürü fakir iki adam yaşardı. Zengin adamın pek çok koyunu ve sığırı vardı; fakir adamın ise küçük bir dişi kuzudan başka malı yoktu. Kuzu onun yanında kendisiyle ve çocuklarıyla beraber büyümüştü. Bir gün zengin adama bir yolcu geldi. Zengin adam bu yolcuyu ağırlamak için kendi koyunlarına ve sığırlarına kıyamadı, fakir adamın kuzusunu aldı ve misafirine onu hazırladı. Bu olayı duyan Dâvûd’un öfkesi alevlenip Natan’a şöyle dedi: “Hay olan Rabbin hakkı için, bunu yapan adam ölüm oğludur ve bu şeyi yaptığı ve acımadığı için kuzuyu dört kat ödeyecektir.” Natan Dâvûd’a şöyle dedi: “O adam sensin!”.2767 Daha sonra Dâvûd Rabbe karşı suç işlediğini itiraf eder. Rab onun suçunu bağışlar, fakat yine de cezâ olmak üzere zinâ neticesi doğan çocuk ölür.2768
Kur’ân-ı Kerim’de Dâvûd’un (a.s.) tevbesine böyle bir zinâ suçunun sebep olduğundan söz edilmez. Diğer İslâmî kaynaklarda ise bu kıssa ile ilgili başlıca üç görüş ve izah tarzı yer almaktadır. Bunlardan birincisi, Hz. Dâvûd’un büyük günah işlediği şeklindedir. Buna göre Dâvûd (a.s.) Uriya’nın karısına âşık olmuş, hile ile kadının kocasını öldürterek onunla evlenmiştir. Bunun üzerine birbirinden dâvâcı iki insan şeklinde iki melek gönderilmiş, bunlar söz konusu kıssayı naklederek Dâvûd’un suçlu olduğunu ima etmişler, Dâvûd da suçunu anlayıp tevbe etmiştir. Ahd-i Atîk’teki yoruma benzeyen bu değerlendirme kaynaklarda şu şekilde açıklanır: Hz. Dâvûd’un doksan dokuz karısı vardı. Rivâyete göre Dâvûd okuduğu kitaplarda ataları İbrâhim, İshak ve Ya’kub’un fazîletteki üstünlüklerini görünce, “Yâ Rabbi! Görüyorum ki hayrın tamamını benden önceki atalarım almış. Onlara verdiğin gibi bana da ver, bana da onlara yaptığın gibi yap” diye duâ etmiş. Bunun üzerine Allah, “Ataların çeşitli şeylerle imtihan edildiler;
2763] 38/Sâd, 21-25
2764] II. Samuel, 12/1-6
2765] II. Samuel, 3/2-5, 13; 5/13-16; 11/27; I. Krallar, 1/3
2766] II. Samuel, 11
2767] II. Samuel, 12/1-7
2768] II. Samuel, 12/13-18
- 638 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sen o tür bir imtihan geçirmedin. İbrâhim oğlunu kurban etmekle, İshak gözlerini kaybetmekle, Ya’kub ise Yûsuf’a olan üzüntüsüyle imtihan edildi” buyurmuş. Dâvûd’un, “Beni de onlar gibi dene; onlara verdiğin gibi bana da ver” demesi üzerine, “Bekle, sen de deneneceksin” denilmiştir. Nitekim bir süre sonra şeytan altın bir güvercin şekline bürünerek namaz kılan Hz. Dâvûd’un önüne konar. Dâvûd onu tutmak istedikçe kaçar. Nihâyet güvercini kovalarken yıkanmakta olan bir kadın görür. Son derece güzel olan bu kadın Dâvûd’u farkedince saçlarıyla kendini gizlemeye çalışırsa da bu tutumu Dâvûd’un arzusunu daha da kamçılar. Kadına kim olduğunu sorar; kocasının asker olduğunu öğrenince ordu kumandanına mektup yazarak o askerin ön safa sürülmesini emreder. Adam cephede ölür, Dâvûd da bu kadınla evlenir.2769
Kur’ân-ı Kerim ve hadislerin dışında tarih ve tefsir kitaplarında buna benzer pek çok rivâyet vardır ki çoğu Vehb bin Münebbih’e dayanmaktadır ve İsrâiliyattandır. Kur’an’daki kıssanın,2770 Ahd-i Atîk’te olduğu gibi Hz. Dâvûd’un kadınla evlenmek için kocasını öldürttüğünü gösterdiği iddiası ise hem gerçeklerle, hem de İslâm’daki nübüvvet anlayışıyla bağdaşmayan bir iftiradır. Zira peygamberlere zinâ isnâdı onların ismet sıfatlarına ters düşmektedir. Normal insan için bile haram olan, ayrıca Mûsâ şeriatında yasaklanmış bulunan bir fiilin bir peygamber tarafından işlenmesi mümkün değildir. Söz konusu kıssadan önce ve sonra Hz. Dâvûd’un birçok fazîleti zikredilmektedir. Dinî yaşayışta güçlü ve sağlam, Allah’a yönelen, O’nu çok zikreden, kendisine hikmet verilen, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırma kabiliyeti gelişmiş, Allah’a yakın olan ve güzel bir gelecek kazanmış bir kimsenin2771 zinâ gibi büyük bir günahı işlemiş olması düşünülemez. Sonuç olarak bazı İslâmî eserlere de geçen buna benzer rivâyetlerin İsrâiliyattan olduğu anlaşılmaktadır.
Bu haberlerin çoğu muharref Tevrat kaynaklı olmasına rağmen, pek çok müslüman yazar, müfessir bunları eleştirmeden, Kur’an’a uyup uymadığını gözden geçirmeden kitaplarında yer vermişlerdir. Bu yanlış rivâyetler, belli ki İslâm’ın ilk dönemlerinden beri anlatılmaktadır. Nitekim rivâyete göre Hz. Ali (r.a.); “Kim Hz. Dâvûd’la ilgili bu kötü haberleri anlatırsa, ona iki celde -yüz altmış sopa- vuracağım”2772 demiştir. Biz, Hz. Dâvûd’u ve diğer mâsum peygamberleri, onlara yakışmayacak sıfatlardan tenzih ederiz. Bizim inancımızın gereği budur. Onlar hakkında Kur’an’ın verdiği sağlam haberler ve övücü sözler bizim için yeterlidir.2773
Kıssa ile ilgili diğer bir yorum da Hz. Dâvûd’un küçük günah işlediği şeklindedir. Buna göre Hz. Dâvûd, evli olan bir kadını almak için onun kocasını öldürmemiştir; zira kadın Uriya ile evli değil; nişanlı idi. Hz. Dâvûd nişanlı olan bu kadını almıştır. Onun hatası, birçok karısı olduğu halde bir mü’min kardeşinin nişanlısını elinden almasıdır. Bir başka açıklamaya göre de dönemin âdeti uyarınca Hz. Dâvûd’un Uriya’dan karısını boşamasını, onunla evlenmek istediğini söylemiş, Uriya da kralın isteğini reddetmenin uygun olmayacağını düşünerek
2769] Sa’lebî, Arâisu’l-Mecâlis, s. 213-214
2770] 38/Sâd, 21-25
2771] bk. 38/Sâd, 17-20, 25
2772] Sa’lebî, Arâisu’l-Mecâlis, s. 284; Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an, 15/119; F. Râzî, Mefâtihu'l-Gayb, 26/192
2773] H. Ece, s. 51
DÂVÛD
- 639 -
bu teklifi kabul etmek zorunda kalmıştır. Her ne kadar bu davranış o dönemdeki şer’î hükümlere uygunsa da Dâvûd’un kemâliyle bağdaşmadığı için günah sayılmış, bu sebeple de Dâvûd tevbe etmiştir.
Hz. Dâvûd’u suçlu veya kusurlu gösteren yukarıdaki açıklamaları reddeden İslâm bilginlerinin çoğunluğuna göre ilgili âyetlerde ilk bakışta Dâvûd’un günah işlediğini düşündüren, “Dâvûd, onu imtihan ettiğimizi zannetti de Rabbinden mağfiret diledi, tevbe etti; Biz de ondan bunu affettik” şeklindeki ifadeler gerçekte onun suç işlediğini göstermez. Olay şöyle olmuştur: Hz. Dâvûd’un düşmanlarından bir grup, onu öldürmek maksadıyla beklenmedik bir zamanda ve beklenmedik bir yoldan onun bulunduğu odaya tırmanıp içeriye girmişler, Dâvûd onların asıl niyetini anlayınca nefsi kendisini onlardan intikam almaya zorlamış, ancak o bunu yapmamıştır. Zaten içeri girenler de Hz. Dâvûd’un yalnız olmadığını görünce korkarak yalan söylemişler ve söz konusu anlaşmazlığı gündeme getirmişlerdir. Dâvûd da bir an bile olsa intikam duygusuna kapıldığı için tevbe etmiş veya gerçek öyle olmadığı halde onların kendisini öldürmek için geldiklerini zannetmiş ve bu sûizan sebebiyle tevbe etmiştir.
Kıssa bu şekilde de açıklanabilir. Kurân-ı Kerim’de de belirtildiği gibi Hz. Dâvûd sadece dâvâcıyı dinleyip hüküm vermiş, dâvâlıyı dinlememiş, daha sonra bu tutumunun yanlış olduğunu düşünerek tevbe etmiştir. Olay yine Kur’an’da zikredilen, ekin tarlasına girip zarar veren sürü kıssasıyla da ilgili olabilir.2774 Zira iki kıssada da haksızlık, koyunlar ve Hz. Dâvûd’un hükmünde tam isâbet etmemesi söz konusudur. Sonuç olarak kıssa kesinlikle Hz.Dâvûd’un günah işlediğini göstermemektedir.2775
Ahd-i Atîk’e göre Hz. Dâvûd, otuz yaşında kral olmuş ve kırk yıl altı ay (yedi yıl altı ay Hebron’da, otuz üç yıl Kudüs’te) saltanat sürdükten sonra yetmiş bir yaşında vefat etmiş.2776 Dâvûd şehrine (Kudüs) defnedilmiştir.2777
Hz. Dâvûd’in (a.s.) Özellikleri
Hz. Dâvûd (a.s.) Hz. Nûh (a.s.)’un soyundandır2778 ve İsrâiloğullarına peygamber olarak gönderilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de, Câlût’u öldürmesinden sonra Dâvûd’a hem hükümdarlık hem de hikmet (nübüvvet) verildiği bildirilir.2779 İsrâiloğullarının tarihinde peygamberlikle hükümdarlık ilk defa Hz. Dâvûd’un şahsında bir araya gelmiştir. (2780). Kur’an, Dâvûd (a.s.)’a peygamberliğin ve Zebur’un dışında bir lutuf ve mûcize olarak, diğer insanlara verilmeyen başka şeyler de verildiğini söylüyor. Hz. Dâvûd, bir Allah elçisiydi. Ona verilenler, hem onun peygamberliğinin delili, hem de gerçekten şükrün, hakkıyla kulluk yapmasının karşılığıydı. Şüphesiz Allah hakkıyla şükreden kullarını değişik şekillerde mükâfatlandırır.
2774] bk. 21/Enbiyâ, 78
2775] Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Gayb 26/188-198
2776] II. Samuel, 2/11; 5/4, 5; I. Tarihler, 29/27
2777] I. Krallar, 2/10; Ömer Faruk Harman, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 9, s. 21-22; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 373-375
2778] 6/En’âm, 84
2779] 2/Bakara, 251
2780] İbn Kesir, Kısasu’l-Enbiyâ, s. 248
- 640 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Dâvûd’a geniş bir hükümdarlığın yanında hikmet, ilim, anlayış, adâletle hükmetme, neyin nasıl yapılacağını bilme, yerli yerinde iş yapma, faydalı olana sarılma, güzellikler üretme gibi şeyler verildi. O, bu hikmetle hükümdarlığını süslüyor, sürekli Kur’an’ın sâlih amel dediği, güzel ve faydalı işleri yapıyordu.2781
Hz. Dâvûd’un Kur’an’da belirtilen özelliklerini şu şekilde sıralamak mümkündür:
Demiri işleyip zırh yapması: Allah, İsrâiloğullarını savaşın şiddetinden korumak için Hz. Dâvûd’a zırh yapmayı öğretmiş, demiri yumuşatmak sûretiyle ustaca işlenmiş geniş zırhlar yapmasını bildirmiştir.2782 İslâmî kaynaklarda, Hz. Dâvûd’un hükümdar olduktan sonra tebdîl-i kıyâfet ederek halkın arasına karıştığı, hükümdarın ve devletin icraatı hakkında onların düşüncelerini öğrendiği nakledilir. Bir defasında insan sûretine girmiş bir melek, Dâvûd (a.s.)’un hem kendisi hem de ümmeti için hayırlı bir insan olduğunu, ancak kendisinin ve ev halkının geçimini devlet hazinesinden karşıladığını söyleyince Dâvûd (a.s.) Allah’a yalvararak geçimini temin edecek bir kazanç yolu ihsan etmesini dilemiş, bunun üzerine kendisine zırh yapma sanatı öğretilmiştir. Rivâyete göre zırh yapıp giyen ilk kişi odur. Hz. Peygamber bir hadisinde, “İnsanın yediğinin en güzeli kendi kazandığıdır. Allah’ın nebîsi Dâvûd kendi elinin emeğinden başkasını yemezdi”2783 demiştir.
Kur’an açıkça ifade ediyor ki, Hz. Dâvûd, demircilerin pîridir ve bu sanatını daha çok, son derece saygın olan insan kanının akıtılmasını önlemek için zırh yapımında kullanmıştır. Dâvûd (a.s.) mahâretini kılıç imalinde de kullanabilirdi. Fakat o, hücum silâhı değil; müdâfaa silâhı yapmıştır.2784 Buradaki incelik ise gâyet açıktır: Bir peygamber ancak güzel ve faydalı işlerle meşgul olur. Hz. Peygamberimiz çeşitli vesilelerle çalışmaya teşvik etmiş ve onlara peygamberler tarihinden örnekler vermiştir. Çalışmak, elinin emeğini ve alın terinin karşılığını yemek İslâm’da önemli bir yer işgal eder. Çalışmamak, gücü ve kuvveti yerinde olduğu halde tembel tembel oturmak, şuna buna el açıp dilenmek ayıp ve günahtır. Hz. Peygamberimiz, sosyal ve ekonomik önemi büyük olan bir hadisinde bunu dile getirmiştir.2785 Bu hadisten de anlaşılıyor ki, Dâvûd (a.s.) kimseye yük olmadan kendi kazancı ile geçimini temin eden mâhir bir sanatkâr idi.
Dağlar ve kuşların onunla beraber Allah’ı tesbih etmesi: Allah dağları ve kuşları Hz. Dâvûd’un buyruğuna vermiş, onlar da akşam sabah onun tesbihine katılmışlardır.2786 İslâmî kaynaklarda nakledildiğine göre Hz. Dâvûd’un sesi hem çok gür hem de çok güzeldi. Dâvûd o gür ve güzel sesiyle Zebur’u okumaya başladığında kurt kuş durup onu dinler, sesinden dağlar yankılanırdı. Hz. Âişe ve Ebû Hüreyre’den rivâyet edilen bir hadise göre Hz. Peygamber Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin sesini işittiğinde, “Ebû Mûsâ’ya Dâvûd’un Mezâmir’inden verilmiştir.”2787 Ebû Mûsa’nın naklettiği bir başka rivâyette de, “Ey Ebû Mûsâ! Sana Âl-i Dâvûd’un
2781] 2/Bakara, 251
2782] 21/Enbiyâ, 80; 34/Sebe’, 10-11
2783] Buhârî, Büyû’ 15
2784] Elmalılı, IV/3950
2785] Buhârî, Büyû’ 15
2786] 21/Enbiyâ, 79; 34/Sebe’, 10; 38/Sâd, 18-19
2787] Ahmed bin Hanbel, II/354
DÂVÛD
- 641 -
Mezâmir’inden bir mizmar verilmiştir.”2788 demiştir. Hz. Dâvûd, sesinin güzelliği yanında süratli okuyuşuyla da tanınmıştı. Ebû Hüreyre’den nakledilen bir hadise göre Rasûlullah şöyle buyurmuştur: “Dâvûd’a kıraat kolaylaştırılmıştır. O bineğinin hazırlanmasını emreder ve daha bineği hazırlanmadan Zebûr’u okurdu. Ayrıca o, yalnız kendi el emeğini yerdi.”2789
Allah Teâlâ, Dâvûd’a (a.s.) eliyle demiri eritip işleme özelliği ihsân ettiği gibi, sesiyle de demir gibi kalpleri eritip yumuşatma mûcizesini mazhar kılar. Dağların Hz. Dâvûd ile birlikte tesbih etmesi Allah’ın ona fazlı ve geniş bir bağışı idi. Diğer kullardan hiçbirine böyle bir bağış yapılmamıştı.
İbâdete çok düşkün oluşu: Hz. Dâvûd’un günah işlemekten titizlikle kaçındığı, Allah’ı çok zikrettiği, ibâdete ve sâlih amele düşkün olduğu Kur’ân-ı Kerim’de belirtilmektedir.2790 Hz. Peygamber de onun namazını ve orucunu şu şekilde övmüştür: “Allah’ın en sevdiği namaz Dâvûd’un namazı, en sevdiği oruç, yine Dâvûd’un orucudur.”.2791 Yaşadığı sürece gündüzleri oruç tutacağını, geceleri namaz kılacağını ifâde eden Abdullah bin Amr’a Rasûl-i Ekrem, her ay üç gün oruç tutmasını söylemiş, bunu az görmesi üzerine bir gün oruç tutup iki gün tutmamasını tavsiye etmiş, bunu da kabul etmeyince, “Bir gün tut, bir gün tutma. Bu Dâvûd’un orucudur ve oruçların en fazîletlisidir; ondan daha fazîletli oruç yoktur”2792 demiştir. Öte yandan Hz. Peygamber, Dâvûd’un (a.s.) her gecenin yarısında uyuduğunu, üçte birinde namaz kıldığını, altıda birinde yine uyuduğunu haber vermiştir.2793
Dâvud Orucu: Gün aşırı oruç tutmak, yani bir gün oruç tutup ertesi gün tutmamak, Peygamberimiz tarafından “savm-ı Dâvûd” olarak nitelenmiş ve bu şekilde oruç tutmanın fazîletli olduğu ifâde edilmiştir. Peygamberimiz bu şekildeki oruç hakkında “En fazîletli oruç, Dâvud’un tuttuğu oruçtur; o bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı” demiştir. Sahâbeden Abdullah bin Amr, “Ben daha fazlasını tutabilirim” deyince, Peygamberimiz bunun fazîletli bir şekil olduğunu ve daha fazlasını tutmaya çalışmamayı tavsiye etmiştir.2794 Bu bakımdan gün aşırı oruç tutmak, en fazîletli nâfile oruç olarak değerlendirilmiştir.
Kendisine Zebûr verilmiştir: Kur’ân-ı Kerim Hz. Dâvûd’a Zebur’un verildiğini bildirip,2795 muhtevâsına kısaca temas etmekle birlikte,2796 ayrıntılı bilgi vermemektedir. Diğer İslâmî kaynaklarda ise Hz. Dâvûd’a verilen Zebur’un Ramazan ayında indirildiği, içinde mev’ıza ve hikmetli sözlerin bulunduğu, Davûd’un (a.s.) onu genellikle makamla ve bir mûsikî âleti eşliğinde okuduğu nakledilmektedir.
Hz. Dâvud, yeryüzünde halîfe kılınmıştır: Dâvûd (a.s.) yeryüzünde halîfe kılınmış, onun saltanatı güçlendirilmiş, adâletle hükmetmesi emredilmiştir. “Ey Dâvûd! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında hak ve adâletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma, yoksa bu, seni Allah yolundan saptırır. Doğrusu Allah’ın
2788] Buhârî, Fezâilu’l-Kur’an 31
2789] Buhârî, Enbiyâ 37; Tefsîr 17/6
2790] 38/Sâd, 17
2791] Buhârî, Teheccüd 7
2792] Buhârî, Savm 55-57, 59, Enbiyâ 37, Fezâilu’l-Kur’an 34, Edeb 84, İsti’zân 38
2793] Buhârî, Teheccüd 7, Enbiyâ 38
2794] Müslim, Sıyâm 187-192
2795] 4/Nisâ, 163; 17/İsrâ, 55
2796] 21/Enbiyâ, 105
- 642 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.2797 Onun döneminde İsrâiloğullarının tam anlamıyla yerleşik medeniyete geçip devleti güçlendirdikleri, Hz. Dâvûd’un gerek kendi evini, gerekse krallığın idaresini belli bir düzene koyduğu, ibâdetleri sistemleştirdiği, sürekli bir ordu kurduğu Kitab-ı Mukaddes’te ayrıntılı şekilde anlatılmaktadır. Buna göre, Dâvûd (a.s.) Allah’tan aldığı görevi sadâkatle yerine getirmiş, krallığına Allah’ın İbrâhim nesline vaad ettiği genişliği kazandırmış, onun hükümranlığı Fırat sâhillerinden Kızıldeniz kıyılarına kadar yayılmıştır.2798 Hz. Dâvûd gerçek bir devlet başkanı ve ehliyetli bir yöneticiydi. Kudüs’ü başşehir yapmak sûretiyle iktidarı merkezîleştirmiş, askerî teşkilâtını geliştirmiştir. Devleti yönetirken adâleti öncelikle kendisi icrâ ediyor, dâvâlara bizzat bakıyordu.2799
Fasl-ı hitap verilmiştir: “Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiş, ona hikmet ve fasl-ı hitap/açık, güzel konuşma vermiştik.”2800. Hz. Dâvûd’a hikmetle beraber “fasl-ı hitap” yani, anlaşmazlıkları kesin ve âdil ölçülerle çözme, her maksadı sözle açıklama yeteneği2801 de bağışlandı. O, bu yetenekle kendisine gelen dâvâları çözüme kavuşturuyor, mülkünde adâleti sağlıyordu. Hikmet, hakka/gerçeğe uygun bilgi demektir. Fasl-ı hitap da: Hatıra gelen düşünceleri açıklama yeteneğidir. Güzel konuşma, işlerin içyüzünü anlama, dâvâları adâletle, iknâ edici bir üslûpla çözüme kavuşturma anlamları da vardır. Dâvûd’un (a.s.) özelliklerinden birinin de güzel konuşma yeteneğinin olması, insanların arasında çıkan olayları, anlaşmazlıkları güzel çözüme bağlamasıdır.
Dâvud Âilesine Verilen Nimetler ve Şükür
Hz. Dâvûd’a hem hükümdarlık hem de hikmet (nübüvvet) verildiği Kur’an’da bildirilir.2802 Bu, iki özellik, yani peygamberlikle hükümdarlık İsrâiloğullarının tarihinde ilk defa Hz. Dâvûd’un şahsında bir araya gelmiştir. Allah, Hz. Dâvûd’a ve Hz. Süleyman’a, diğer insanlardan hiç birine verilmeyen nimetler verdi. Onları âlemlere üstün kıldı. Sonra da onlara “Şükredin ey Dâvûd âilesi. Çünkü kullarım içinde hakkıyla şükreden azdır.”2803 buyurdu. Dâvûd (a.s.) ve oğlu Süleyman (a.s.), Allah’ın kendilerine verdiği nimetlerden dolayı şöyle dediler: “Bizi mü’min kullarının birçoğuna göre üstün kılan Allah’a hamdolsun.”2804
Şükür, nimetin sahibini tanımaktır. Nimet verenin makamını, yüceliğini, emrini ve ölçülerini kabul ettiğini ilân etmektir. O makamdan gelen teklifleri benimsemektir. “Nankörlük” ile “küfür” Arapça’da aynı kelime ile ifade edilir. Allah’ın nimetlerini örtmek, görmezlikten gelmek demek olan nankörlük, Allah’ı örtmek, tanımazlıktan gelmek demek olan küfre basamaktır. Nankörlüğün zıddı olan şükür, öncelikli olarak imanla başlar, fiillerle ortaya konulur. Şükrün ilk yansıması Allah’ın Rabliğine teslim olmaktır. Sonra bütün bir hayatı nimet verenin
2797] 38/Sâd, 26
2798] I. Samuel 8/3; I. Tarihler 18/3
2799] II. Samuel, 8/15; 14/4-22; 15/2-6; I. Tarihler, 18/14; Ömer Faruk Harman, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 9, s. 22-24
2800] 38/Sâd, 20
2801] Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 15/107
2802] 2/Bakara, 251
2803] 34/Sebe’, 13
2804] 27/Neml, 14
DÂVÛD
- 643 -
ölçüleriyle yaşamaktır. Şükür, Allah’a kulluk, nimetlerine karşı teşekkürdür.
Hz. Süleyman, kendisine verilen nimetlerden sonra şöyle der: “Bu, Rabbımın fazlındandır, beni denemektedir; şükür mü edeceğim, nankörlük mü edeceğim?”.2805 Dâvûd (a.s.) ve oğlu Süleyman (a.s.) kendilerine verilen nimetlerin hep imtihan için verildiğini, buna hakkıyla şükretmeleri gerektiğini bilen ve bunu uygulayan insanlardı. Allah, Hz. Dâvûd (a.s.) ve onun ailesine bol bol nimet ve diğer kullara verilmeyen kimi üstünlükler ve lutuflar bağışladığını haber verdikten sonra buyuruyor ki: “... Bundan dolayı şükreder misiniz?”.2806 Bir başka âyette yine onlara verilen birçok nimet sayıldıktan sonra deniliyor ki: “... (Artık) Siz de (bunlara karşılık) sâlih amellerde bulunun. Gerçekten Ben, sizin yapmakta olduklarınızı görenim (diye vahyettik).”2807
Dâvûd (a.s.) bu emirlerin gereğini yerine getiren, Rabbine bunca nimetten dolayı hakkıyla şükreden bir insandı. O, nimet vereni biliyordu. Kendisine bunca üstünlüğün, mülkün ve ilmin hangi kaynaktan ve niçin geldiğinin şuurunda idi. Nimete nasıl şükredileceğini biliyordu. Çünkü Rabbinden hikmet ve ilim öğrenmişti. Bu ilim ve hikmet ona şükrü, hamdi ve tesbihi öğretmişti. Kulluğu nasıl yerine getireceğinin, kulun Rabbi karşısındaki konumunun, insan olarak bulunduğu yerin farkında idi. Bu bilinçle nimetlere şükretti. Kendisine verilen peygamberlik görevini yerine getirdi. İnsanları, kendisine tâbi olanları hidâyete çağırdı, onlara Allah’ın hükümleriyle, ölçüleriyle hükmetti. Rabbinin; “Ey Dâvûd ailesi! Şükredin, sâlih amel işleyin” emri onun rehberi idi. Emrin yüceliğini idrâk edecek seviyede idi. İmanlı, bilinçli, Rabbinin emirleri karşısında boyun bükecek, büyüklük taslamayacak edepte idi. Kur’an onun bu tavrını şöyle övüyor: “Onların (imansızların) söylemekte olduklarına karşı sabret ve Bizim güç sahibi kulumuz Dâvûd’u hatırla; Çünkü o, (her tutum ve davranışında Allah’a) yönelip duran biri idi.”2808
Bu yöneliş içten ve samimi idi. Bilinçli ve iyi niyetli idi. Kimbilir belki de Allah onun bu ihlâsı sebebiyle dağların ve kuşların, gece gündüz, sabah akşam onunla birlikte tesbih etmelerini ona bir hediye olarak bağışlamıştı. Onun Allah’ı tesbihi o kadar içten idi ki, ona bu tesbihinde kuşlar ve dağlar bile eşlik ediyorlardı.
Bu onun Allah katında derecesini gösterdiği gibi, ihlâsla kulluk yapanların ulaşabileceği ödüllere bir örnektir. Allah’ın insanlara bağışı çoktur. Kul, Hz. Dâvûd örneğinde olduğu gibi şükreder, Rabbini içtenlikle tesbih ederse hiç kimsenin hayal bile edemeyeceği karşılığa kavuşur. Bunun somut göstergesi, Dâvûd’a (a.s.) verilenlerdir.
Dâvûd (a.s.) ilim sahibiydi. O bu ilimle Rabbini tanıyor, O’nun nimetlerini algılıyor, nasıl şükredeceğini öğreniyordu. Bu ilimle, Rabbinin âyetlerini idrâk ediyor, bu âyetlerin ifade ettiği gerçeklere ulaşıyordu. O bu ilimle derin bir anlayışa, isâbetli bir görüşe, doğru karar verme yeteneğine kavuşmuştu. Onunla hüküm veriyor, onunla adâleti sağlıyor, onunla insanları hidâyete dâvet ediyordu.
O, aynı zamanda hikmet sahibiydi. Her işini sağlam yapıyor, sâlih amel işliyor, kulluğun en güzel örneklerini sergiliyordu. Demir onun için yumuşatılmıştı, yani
2805] 27/Neml, 40
2806] 21/Enbiyâ, 80
2807] 34/Sebe’, 11
2808] 38/Sâd, 17
- 644 -
KUR’AN KAVRAMLARI
demir madeni emrine verilmişti. O, demirden savaş elbiseleri yapıyor, bunları giyen mü’min askerleriyle Allah yolunda müslümanlara saldıranlara karşı cihad ediyordu. Dâvûd (a.s.) aynı zamanda güçlü, kuvvetli, çok cesur bir kimseydi. Nitekim Tâlût’un ordusunda genç bir çoban iken, kendilerinden kat kat kalabalık düşman ordusunun komutanı Câlût’a karşı yiğitçe düelloya çıkmış ve onu öldürerek müslümanların zafer kazanmasına kapı açmıştı. Onun bu cesareti, akıllı hareketi, ilim ve hikmet sahibi oluşu, adâleti ve iyili ahlâkı İsrâiloğullarına başkan olmasını sağlamıştı.
Dâvûd (a.s.), bunun yanında takvâ sahibi bir kimse idi. Sürekli tesbih eder, Rabbini zikreder, kulluktan geri kalmazdı. Rabbine karşı bir hata yaptım zannıyla hemen tevbe istiğfar eder, Rabbine yönelirdi. O, Rabbinin huzurunda saygıyla rükûya ve secdeye varırdı. Allah da onu sâlih bir insan olarak seçti. Onun Rabbi katında bir yakınlığı ve varılacak güzel bir yeri vardır.2809
Rivâyete göre Dâvûd’un (a.s.) çok güzel bir sesi vardı. Onun bu yakıcı sesiyle tesbih ve zikredişi o dereceye yükselmişti ki, o tesbih yaptığı zaman kendi varlığı ile kâinat varlığı arasındaki engeller ortadan kalkıyordu. Hz. Dâvûd’un hakikatiyle, dağların ve kuşların gerçeği, Rabbine olan ilgi ile birleşiyor, O’na ibâdetle tamamlanıyordu. Bundan dolayı kuşlar başına toplanıyor, dağlarla birlikte zikirlerin en güzelini terennüm ediyorlardı. Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Rabbimiz dilediğini yaratmaya güç yetirendir. Sevdiği kullarına dilediği şeyi bağışlar. Yeryüzündeki her şey bir tek İlâhî gerçeğe dayanır. Hepsi de mutlak bir gerçekle birleşir. O da, her şeyi yoktan var eden Allah’ın Rabliğidir. Rabbiyle ilgisi ihlâs ve tam teslimiyet noktasına ulaşan kullar için soyut hakikatler apaçık olur. Farklı şekillerdeki varlıkların farklı biçimleri ortadan kalkar ve hepsi de aynı amaç etrafında tevhid/birlik olurlar. Güzel ve gür sesler için “dâvûdî ses” denmesi, Dâvûd’un (a.s.) sesinin güzel olmasındandır.
O, takvâsının bir eseri olarak senenin yarısını oruçlu geçirirdi. O bir gün iftar eder, bir gün oruç tutardı. Hükümdarlığa sahip olmasına rağmen elinin emeği ile geçinirdi. Demirden yaptığı zırhları satar, bununla rızkını kazanırdı.
Bütün insanlar, son nefeslerini verinceye kadar Allah’ın her çeşit ve sayılmayacak kadar nimetlerinden yararlanmaktadırlar. Bu yararlanma kimileri hakkında az veya çok olsa da farketmez. Haysiyetli kişi, velînimetini, kendine nimet vereni bilir ve ona teşekkür eder. Kulların Allah’a teşekkürü, O’na Rab olarak iman edip isyan etmemektir. Allah, şüphesiz ki şâkir (şükreden) kullarını sever, onlardan râzı olur, onlara hesapsız mükâfatlar verir. Sâdi-i Şirazî’nin dediği gibi, her bir nefes alış verişte bile insan Allah’a karşı iki defa şükretmek zorundadır. Nefes almazsa yaşayamadığı gibi, aldığı nefesi az sonra dışarı veremezse yine yaşayamaz. Eğer insanlar Allah’a şükrederlerse, Allah nimetlerini, nimetlerin bereketini arttırır, insanın mal karşısında kölelik tutkusunu, mala sahip olma izzetine döndürür. Eğer insanlar Allah’ın nimetlerine nankörlük ederlerse, nimet sahibini tanımaz, inkârcı ve isyancı olurlarsa; şüphesiz Allah’ın azâbı şiddetlidir, dayanılır gibi değildir.2810
2809] 38/Sâd, 24-25
2810] 14/İbrâhim, 7; Hüseyin K. Ece, Hz. Süleyman, s. 194-195; 47-50
DÂVÛD
- 645 -
Ekin Sahibinin Dâvâsı
“Bir zaman Dâvûd ve Süleyman, bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı: Bir grup insanın koyun sürüsü, geceleyin başıboş bir vaziyette bu ekinin içine dağılıp ziyan vermişti. Biz, onların hükmünü görüp bilmekte idik. Böylece bunu (bu fetvâyı) Süleyman’a Biz anlatmıştık. Biz, onların her birine hüküm (hükümdarlık, peygamberlik) ve ilim verdik. Tesbih eden dağları ve kuşları da Dâvûd’a boyun eğdirdik. (Bunları) Biz yaparız. Ona, savaş sıkıntılarınızdan sizi koruması için zırh sanatını/zırh yapmayı öğrettik. Artık şükredecek misiniz?”2811
Hz. Dâvûd ve oğlu Hz. Süleyman (a.s.), Allah’ın onların hükmüne şâhit olduğunu açıklayarak, her ikisinin hükmünün doğru olduğunu, her ikisinin de yanlış yapmadıklarını vurgulamış oluyor. Ya da onların bu şekilde hükmetmelerine Allah izin vermişti, onlar da kendi görüşleriyle önlerindeki dâvâyı halletmeye çalışıyorlardı.
Kaynaklar bu âyetin tefsiri ile ilgili şöyle bir olay anlatıyorlar: “Anlatıldığına göre Hz. Dâvûd’a dâvâ için iki kişi geldi. Bunlardan biri ekin tarlası ya da bağ sahibi, diğeri ise sürü sahibi idi. Birisi ekin ekmiş veya bağ-bahçe yapmıştı. Tarla sahibi Hz. Dâvûd’a dedi ki: ‘Bu adamın sürüsü geceleyin benim tarlama/bağıma girdi ve hiçbir şey bırakmadı. (Aramızdaki meseleyi çözer misin?)’ Bu olayın doğru olduğunu anlayan Hz. Dâvûd (a.s.) sürünün, tarlaya verdiği zarar karşılığı tarlanın veya bağın sahibine verilmesine hükmetti. Bunun üzerine sürünün sahibi Hz. Süleyman’a gitti ve durumu anlattı. Hz. Süleyman babasının yanına gelerek: ‘Ey Allah’ın peygamberi! Hüküm senin verdiğin gibi değildir’ dedi. Hz. Dâvûd, ‘nasıldır?’ diye sorunca Hz. Süleyman şöyle dedi: ‘Sürüyü geçici olarak faydalanması, yavrularından ve sütlerinden yararlanmaları için tarla/bağ sahibine ver. Tarlayı/bağı da sürü sahibine ver. Ta ki sürü sahibi ekin tarlasını/bağı eski haline getirsin. Sonra da herkes kendine ait olanı tekrar geri alsın.’ Bunun üzerine Hz. Dâvûd; ‘isâbetli hüküm, senin dediğin gibidir’ deyip, oğlunun görüşünü karar olarak benimsedi.”
Kaynaklar Hz. Süleyman’ın o zaman on bir yaşlarında bir çocuk olduğunu da ilâve ediyorlar.2812 (En doğrusunu yalnızca Allah bilir.)
Her iki peygamberin hükmü de kendi ictihadlarına/görüşlerine göre idi. Hz. Dâvûd (a.s.) ekin/bağ sahibinin zararının büyüklüğünü göz önünde bulundurarak o zararı karşılamak istemişti. Şüphesiz bu adâletin gereği idi. Ancak Hz. Süleyman’ın görüşü ise adâletin de ötesinde daha yapıcı, daha uygun bir hüküm idi. Allah (c.c.), Hz. Dâvûd’un hükmünün yanlış olduğunu söylememekle birlikte, Hz. Süleyman’a onun hükmünü öğrettiğini haber veriyor, sonra da her ikisine de hüküm ve ilim verdiğini bizlere duyuruyor. Her iki peygamber de vahyin getirdiği ölçülerden hareket ettiler. Kendilerine bağışlanan ilim ve hükmetme yeteneğine dayanarak kendi ictihadlarıyla karar verdiler. Böyle bir hüküm, vahyi ölçü almakla beraber, bir vahiy değildi. Hz. Dâvûd’un kararı vahiy olsaydı Hz. Süleyman’ın ona karşı görüş beyan etmesi düşünülmezdi.
2811] 21/Enbiyâ, 78-80
2812] Taberî, Tarih 1/344, Taberî, el-Câmiu’l-Beyan, 17/38; F. Râzî, M. Gayb, 22/195; İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 2/26; İbn Kesir, Muh. Tefsir, 2/516; Zemahşerî, el-Keşşâf, 3/125; Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 11/203; Âlûsî, Rûhu’l-Beyan, 17/75; Süfyân es-Sevrî, Tefsîru Kur’âni’l-Azîm, 160, S. Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an, 4/2389
- 646 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu kararı anlatan pek çok kaynak, Hz. Dâvûd’un (a.s.) yukarıdaki kararı açıklamasından sonra dâvâcıların Hz. Süleyman’a gittiklerini, bir de onun bu dâvâya bakmasını istediklerini söylüyorlar. Onlara göre Hz. Süleyman, babasının kararını doğru bulmayarak kendisi daha uygun bir başka görüş ileri sürdü ve önceki kararın değişmesini sağladı. Buradan hareketle de peygamberlerin ictihadı, ictihad-vahiy ilişkisi, âlimlerin ictihadı ve nesih gibi konular gündeme getirilmekte ve uzun uzun açıklamalar yapılmaktadır.
Bu olayı anlatan yukarıdaki âyet, her iki peygamberin de verdikleri karara/hükme değinmiyor. Ancak “iz yahkümâni” diyerek, bir dâvâ konusunda her iki peygamberin beraberce hüküm verdiklerine veya bu konuda istişâre ettiklerine dikkat çekmektedir. Çünkü burada kullanılan fiil kalıbı tesniye, yani iki kişinin birlikte iş yaptığını ifade eden bir kalıptır. Bilinen bir şeydir ki, iki bağımsız hâkim bir olayda iki ayrı hüküm verseler, bunun bir anlamı olmaz. Âyette kast edilen anlam; her iki peygamberin de bu dâvâ konusunda istişâre etmeleri veya karşılıklı bu dâvâyı görüşmeleri olabilir. Burada “hükmettiler” değil de; “iz yahkümâni ; karşılıklı hükmettikleri zaman” gibi bir ifadenin yer alması bu görüşü güçlendirmektedir.2813 Buna göre, Hz. Dâvûd’un görüşü tamamlanmış ve uygulamaya konulmuş hukukî bir karardan çok, kesin bir çözüm aramaya yönelik bir görüş açıklama, ya da istişâre etmeye ehil görülen Hz. Süleyman’ın bu meselenin cevabını bulmaya yönelik bir ictihadı gibi görünmektedir.
Hz. Süleyman da (a.s.), babasının verdiği kesin hükme karşı çıkmamış veya babasının verdiği kararı yanlış bulmamış, konuyla ilgili olarak görüşünü açıklamış ve bu görüşü de isâbetli bir karar olarak uygulamaya konulmuş olabilir. (En doğrusunu Allah bilir.) Kaldı ki, Peygamberimiz’in bildirdiğine göre hükmetme makamında olan bir hâkim, ictihad eder (doğru kararı vermede bütün gücünü kullanır) ve isâbet ederse iki sevap alır. Hâkim bütün gücünü kullandığı halde ictihadında isâbet edemezse bir sevap/ecir alır.2814
Her iki peygambere de İlâhî bir bağış olarak uygun ve yerinde hükmetme, isâbetli karar verme yeteneği ihsan edilmiş, ancak âyetin ifadesine göre Allah (c.c.), Süleyman’a (a.s.) bazı konularda daha derin bir anlayış vermiştir. Şüphesiz Allah fazlını istediğine verir ve O’nun gücü her şeye yeter. 2815
Tâlût
Tâlût; İsrailoğullarının Dâvûd (a.s.) zamanındaki meliki/kralıdır. Esas adı Saul’dür. Kelime olarak “Tâlût” İbranice bir lakabdır. Arapça “Tûl” kelimesi ile alâkalı olup, aşırı derecede boylu ve kudretli anlamına gelir.2816
Kur’an’da iki yerde Tâlût kelimesi geçmektedir.2817 Birkaç yerde de, ona işaret eden zamirler bulunmaktadır. Mısır ile Filistin arasında yaşayan Amalika adlı bir kavim vardı. Başlarında Câlût adında bir kral bulunuyordu. Bunlar İsrailoğullarına saldırıp onları perişan ettiler. İsrailoğulları da, kendi peygamberlerinden,
2813] M. H. Tabatabai, el-Mîzân, 14/340
2814] Ebû Dâvûd, Akdiyye 2, hadis no: 3574; Buhârî, İ’tisâm 21; Tirmizî, Ahkâm 2, hadis no: 1326; Nesâî, Kadâ 3
2815] Hüseyin K. Ece, Hz. Süleyman, s. 100-103
2816] Goldziher, Der Mythosbei den Hebraern, 162 vd.
2817] 2/Bakara, 247, 249
DÂVÛD
- 647 -
düşmanlarıyla çarpışmak için kendilerine bir kumandan tâyin etmesini istediler. Onların bu peygamberi, Mûsâ’dan (a.s.) sonraki peygamberlerden biriydi. Onların bu talebi üzerine, peygamberleri onların başına, nesli Ya’kûb (a.s.)’un oğlu Bünyâmin’e dayanan Tâlût’u hükümdar olarak tâyin etti.2818 Bu durum Kur’an’da söyle ifâde edilmiştir: “Peygamberleri onlara: ‘Bilin ki Allah, Tâlût’u size hükümdar olarak gönderdi’ dedi. Bunun üzerine (onlar): ‘Biz hükümdarlığa daha lâyık olduğumuz halde, kendisine servet ve zenginlik yönünden geniş imkânlar verilmemişken, o bize nasıl hükümdar olur?’ dediler. (Peygamberleri:) ‘Allah sizin üzerinize onu seçti. İlimde ve cüssede ona, sizden daha çok üstünlük verdi. Allah, mülkünü dilediğine verir. Allah her şeyi ihâta eden ve her şeyi bilendir’ dedi.” 2819
İsrâiloğulları onun krallığını tasvip etmek istemediler; işi zenginlik ve kısır kavmiyet noktasından ele almaya çalıştılar. Oysa âyette ifâde edildiği gibi, Yüce Allah, Tâlût’a ilimde ve cisimde, maddî ve mânevî yönden bir üstünlük vermişti. Maddî yönden iri cüsseli, güçlü, kuvvetli ve güzel olarak yaratmıştı. Mânevî yönden de, dinî, siyasî, fen, teknik ve savaş ilimlerinde ona üstün bir başarı ve mahâret vermişti. Aynı zamanda o, fakirlere karşı merhametli ve şefkatliydi, yoksulların dertleriyle dertlenir, sıkıntılarını gidermeye çalışırdı. Bir de, Yüce Allah âmirliği dilediğine verir. Komutanlık ve âmirlik için bunlar önemlidir. Yoksa verâset, soy-sop, ayrı nesepten gelme şartları geçerli ve önemli değildir.2820
Tâlût komutanlığı ele aldıktan sonra, askerleriyle Câlût’a karşı cihada çıkıyor ve önce askerlerini deniyor. Askerlerinden ihlâslı ve samimi olanlar belirlendikten sonra, düşmanlarıyla cihada devam ediyor. Yüce Allah bu hususta Kur’an’da şu açıklamada bulunmuştur: “Tâlût, ordusuyla birlikte ayrıldığında dedi ki: ‘Doğrusu Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim bundan içerse, artık o benden değildir ve kim de -eliyle bir avuç avuçlayanlar hâriç- onu tatmazsa, o bendendir.’ Onlardan az bir bölümü dışında ondan içtiler. O, kendisiyle beraber iman edenlerle onu (ırmağı) geçince, onlar (geride kalanlar): ‘Bugün bizim Câlût’a ve ordusuna karşı (koyacak) gücümüz yok’ dediler. (O zaman) Allah’a kavuşacaklarına kesin gözü ile bakanlar: ‘Nice az bir topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah’ın izniyle gâlip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir’ dediler.”2821
Tâlût ve askerlerinin, Câlût ve askerlerine karşı cihada hazırlandıklarında, Allah’a karşı yaptıkları niyâz ve duâları, Kur’an’da şöyle haber verilmiştir: “Onlar, (Tâlût ve ordusu) Câlût ve ordusuna karşı meydana (savaşa) çıktıklarında, dediler ki: ‘Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır. Adımlarımızı sâbit kıl (kaydırma) ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.”2822
Tâlût ile askerlerinin zaferini ve Câlût ile askerlerinin de yıkılışını haber veren bir âyetin meâli ise, şöyledir: “Derken, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Dâvûd Câlût’u öldürdü. Allah ona (Dâvûd’a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Eğer Allah, insanların bir kısmiyla diğerlerini savmasaydı, dünya bozulurdu. Fakat Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir.”2823 Âyette de ifâde edildiği gibi,
2818] Taberî, Câmiu'l-Beyân, Mısır 1954, II, 595 vd.
2819] 2/Bakara, 247
2820] el-Beydâvî, Envâru't-Tenzîl ve Esrâru't-Te'vîl, Mısır 1955, I, 55
2821] 2/Bakara, 249
2822] 2/Bakara, 250
2823] 2/Bakara, 251
- 648 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Dâvûd (a.s.), Tâlût’un komutasında toplanmış bulunan İsrailoğullarının arasındaydı ve karşı ordunun başında bulunan Câlût’u öldürdü. Böylece İsrailoğulları bu savaşta gâlip çıktı. Filistin ordusu yenildi. Dâvûd (a.s.) bilâhare Tâlût’un kızı ile evlendi ve onun ölümünden sonra da onun yerine kral oldu.2824
Câlût
Câlût; Hz. Dâvud (a.s.) zamanında, Tâlût’un (Saul) krallığı döneminde yaşamış, “Amâlika” kralının adıdır. Kur’ân-ı Kerim’de Câlût olarak adlandırılan bu kişinin ismi Ahd-i Atîk’te Golyat şeklinde geçmektedir. “Amâlika” kavmi Akdeniz’in sahilinde, Mısır ile Filistin arasında yaşayan bir milletti. Câlût, iri cüssesi sebebiyle âdeta dev gibi tasvir edilmekte, onun Refaîm denilen ve devâsâ cüsseleriyle meşhur olan ırkın bir bakiyesi olduğuna inanılmaktaydı.2825 Golyat’ın boyu İbrânîce Ahd-i Atîk’e göre 6 arşın 1 karış, yani 2,93 m., Ahd-i Atîk’in Yunanca tercümesine ve yahûdi tarihçisi Josephus’a göre ise 4 arşın 1 karış, yani 2.03 m.dir.2826 Kuşandığı zırhın ağırlığı 5000 şekel tunç (yaklaşık 60 kg.), mızrağının ucundaki demirin ağırlığı ise 600 şekeldir.2827
Amâlika kavminin kralı Câlut, Hz. Mûsâ’nın vefatından sonraki bir dönemde İsrâiloğullarına saldırmış, onları yenerek birçok esir ve kıymetli eşyalarını almış, ülkesine götürmüştü. Esirler içinde İsrâil krallarının birçok prensi de bulunuyordu. Câlut sadece bunlarla kalmamış, geride kalan İsrailoğulları’na da ağır vergiler koymuştu. Hatta Tevrât’larını bile almıştı. Bu sırada İsrailoğulları’nın bir peygamberi de yoktu. Bunlar Allah’a yalvararak bir peygamber göndermesini istemişler, Allah Teâlâ da onlara bir peygamber göndermişti.2828
Nihâyet, önceleri bir intikam duygusuyla, kendilerine peygamber olarak gönderilen Eşmuil veya Şâmuil’e başvurarak, kendilerine dirâyetli bir hükümdar ve komutan tayin etmesini istemişlerdi. Bu hükümdar sâyesinde çıkarıldıkları yurtlarına dönmek isteklerini dile getirmişlerdi. Peygamberleri de bu istek üzerine, Tâlut ismindeki bilgili, basiretli, cesâret sahibi bir zâtı hükümdarı tâyin etti. Fakat İsrailoğulları tâyin edilen bu kumandana itiraz ettiler. Her şeyi maddî ölçülere göre değerlendirmeye alışmış olduklarından içlerinden daha zenginleri varken, böyle birisinin tâyinine râzı olmadılar. Fakat Peygamber, Tâlut’un hem bilgili hem de fiziksel yapı itibarıyla bu işe uygun olduğunu söyleyip bu işin ehli olduğunu belirtmiştir.2829 Yine Peygamber, İsrailoğulları’na, Tâlut’un hükümdarlığının işâreti olarak içinde atalarına ait birtakım kutsal emânetler ve Tevrat levhaları bulunan kutsal tâbutu, meleklerin getirmesi mûcizesini göstermiştir.2830
Bunlardan sonra, Tâlut, İsrailoğulları’nın başına geçip, Câlut’a saldırmak üzere Filistin veya Ürdün nehrini geçerken, ordusunun sabrını veya samimiyetini ölçmek istemişti. Hava çok sıcaktı ve ordusuna nehirden geçerken su içmemelerini söylemişti. Fakat ordusundan bu emre uyanların sayısı oldukça az miktarda
2824] Taberî, Camiu'l-Beyân, II, 627 vd.; İbn Kesir, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azim, Beyrut 1969, 1, 303; Nureddin Turgay, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 110
2825] Tesniye, 2/11; II. Samuel, 21/19-20); I. Tarihler, 20/8
2826] I. Samuel, 17/4
2827] I. Samuel, 17/5-7
2828] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini, İstanbul 1979, II, 828
2829] 2/Bakara, 246-247
2830] 2/Bakara, 248
DÂVÛD
- 649 -
kalmıştı.
Fakat Tâlut bu kutsal mücâdelesinden caymamış ve Câlut ile savaşa girmiştir. Hâlbuki savaştan önce ordusundan bazıları, Câlut’un ordusunu görünce: “Bugün Câlut’un ordusuyla karşılaşacak gücümüz yok” demişler ve kumandanlarını bırakarak savaşa girmemişlerdi. Buna rağmen, az sayıda samimi mü’min ile beraber savaşa giren Tâlut, Câlût’a karşı savaşa çıkmıştır.
Kral Saul döneminde İsrail toprağını işgal eden Filistî ordusunda yer alan Golyat, zorlu bir savaşçıdır. İsrâil ordusu ile Filistî ordusu karşı karşıya geldiğinde başında tunç başlık, üzerinde pullu zırh, baldırlarında tunç zırhlar, omuzları arasında tunç kargı ve elinde mızrağı ile İsrâil ordusuna meydan okuyarak onları mübârezeye dâvet eder. Bu meydan okuma kırk gün sürer, fakat İsrâil ordusundan hiç kimse onun karşısına çıkmaya cesâret edemez. Orduya katılan büyük kardeşlerini ziyâret için karargâha gelen genç yaştaki Dâvûd bu durumu görünce Golyat’ın karşısına çıkmak ister ve sapanıyla attığı taş ile onu alnından vurur, sonra da kılıçla başını keser.2831 Tâlut’un ordusunda bulunan Hz. Dâvud’un Câlut’u öldürmesiyle büyük moral kazanan Tâlût ve askerleri, Câlût’un ordusuna karşı savaşı kazanır.
Mes’ûdî, Mürûcu’z-Zeheb’de Dâvûd’un (a.s.) Câlût ile, Ürdün’ün aşağı vâdisi Gor’daki Baysan’da dövüştüğünü anlatır. Bugün Baysan yakınlarında Aynu Câlût adını taşıyan bir yer bulunmaktadır.2832
Ahd-i Atîk’te Golyat’ın öldürülmesiyle ilgili olarak çelişkili bilgiler vardır. Bir yerde Golyat’ın Dâvûd tarafından öldürüldüğü belirtilirken,2833 başka bir yerde Gatlı Golyat’ı Elhanan’ın öldürdüğü2834 bildirilmektedir. Öte yandan Kitab-ı Mukaddes’in İbrânîce nüshası ile Batı dillerine yapılan çevirilerinde, “Beytülahm’li Elhanan Gatlı Golyat’ı vurdu” denilirken, Türkçe tercümesinde, “Beytülahmli Elhanan Gatlı Golyat’ın kardeşini vurdu” denilmektedir. Bu son ifade, Ahd-i Atîk’in başka bir bölümünde de yer almaktadır.2835
Ahd-i Atîk Golyat’ı Filistî (peliştî-peliştîm) diye takdim ederken; İslâmî kaynaklarda Bâbilli2836 veya Âd ya da Semûd kavimlerinin ahfâdından bir kişi olarak gösterilmekte,2837 hatta Berberîlerin kralı olduğu da nakledilmektedir.2838 Tarih ve tefsir kitaplarında Câlût’un kimliği ve Dâvûd’la mücâdelesine dâir İsrâiliyat türünde çeşitli rivâyetler yer almaktadır ki bunlar Ahd-i Atîk’teki kıssaya benzer mâhiyettedir.
Hz. Dâvud (a.s.), Tâlut ve Eşmuil’in (a.s.) vefatından sonra İsrailoğulları’nın başına geçmiş ve kendisine peygamberlik de verilmişti.2839 Aynı kıssa biraz daha geniş olarak Kitab-ı Mukaddes, 1. ve 2. Samuel bölümünde geçmektedir.
2831] I. Samuel, 17
2832] Bk. Meydan Larousse, 2/739
2833] I. Samuel, 17/50-51
2834] II. Samuel, 21/19
2835] I. Tarihler, 20/51
2836] Mes’ûdî, I/54
2837] Taberî, I/467
2838] Mes’ûdî, I/56-58
2839] 2/Bakara, 249-252
- 650 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an’ın anlattığı bu hâdise, samimiyet ve iman gücünün nelere kadir olacağını ve İsrailoğulları’nın azgınlığını gözler önüne sermektedir. 2840
Zebûr; Dâvûd’a (a.s.) Verilen İlâhî Kitab
Zebûr; Allah tarafından Hz. Dâvud (a.s.)’a gönderilen Mezmurlar ve Mezâmir adı ile de anılan mukaddes kitabın ismidir. Lügatte Mezmur, “Kavalla söylenen ilâhî, Hz. Dâvud’a inen Zebur’un sûrelerinin her biri” anlamlarına gelir. Aynı zamanda Mezmur “yazılmış” mânâsına gelen kitap anlamındadır. Büyük bilgin Zeccac, Zebur’un “Hikmetli kitap” mânâsına geldiğini; 3/Âl-i İmran, 184 âyetindeki “Zebûr” kelimesinin “men etmek” manasına gelen “Zebr” kökünden olduğunu açıklamıştır. Kitap da Hakkın hilâfına olan hususlardan halkı meneden şeyleri bildirdiği için Zebûr diye adlandırılmıştır.2841
İlâhî kitapların ikincisi olan Zebur, Kur’ân-ı Kerîm’in üç ayrı âyetinde2842 geçmektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Nûh’a, O’ndan sonraki peygamberlere vahy ettiğimiz ve İbrâhim’e, İsmâil’e, İshâk’a, Yakub’a, İsa’ya, Eyyûb’a, Yûnus’a, Hârun’a ve Süleyman’a vahy eylediğimiz ve Dâvûd’a Zebur verdiğimiz gibi (Habibim) şüphesiz sana da vahy ettik Biz”2843; “Rabbin göklerde ve yerde olanları en iyi bilendir. Andolsun ki, Biz peygamberlerin kimini kiminden üstün kılmışızdır. Dâvûd’a da Zebur verdik”2844; son olarak Enbiyâ sûresinde de Cenâb-ı Hak: “Andolsun, Tevrat’tan sonra Zebur’da da yazmışızdır ki, arza ancak sâlih kullarım mirasçı olur”2845 buyurmaktadır.
Bu âyet meâllerinden ilk ikisi, dört İlâhî kitaptan biri olan Zebur’un Hz. Dâvud (a.s.)’a verildiğini açıklamakta, üçüncü âyet de Zebur’un Tevrat’tan sonra nâzil olduğunu, yeryüzüne ancak sâlih kişilerin mirasçı olacaklarını bildirmektedir. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s) de bir hadis-i şeriflerinde, ehl-i kitaptan bir fırkanın Zebur okuduklarını beyan buyurmuşlardır.2846
İmanın şartlarından olan “Allah’ın kitaplarına iman” ilkesi bir müslümanın, diğer İlâhî kitaplarla birlikte Zebur’a da inanmasını gerekli kılar. Ancak yine İslâm, bugün eldeki mevcut Zebur’un tahrife uğradığını da özellikle belirtir.
Kitab-ı Mukaddes külliyatında ve Ahd-i Atik bölümü içinde yer alan “Mezmurlar” diye zikredilen kitabın içinde 150 Mezmur vardır. İlk Mezmur “Ne mutludur o adama ki, kötülerin öğüdü ile yürümez ve günahkârların yolunda durmaz” cümleleriyle başlamakta, 150. Mezmur da, “Bütün nefes sahipleri Rabbe hamdetsin, Rabbe hamdedin” sözleriyle son bulmaktadır.2847
Hz. Dâvud’a indirilmiş olan Zebur’da genellikle, O’nun Allah’a yakarışları ve ilâhîleri yer almaktadır. Zebur’un İbranice asıl metni manzumdur. Allah’ın birliği (tevhid) temeline dayanan dinler döneminin ilk İlâhî kitaplarından olan Zebur, doğruluğu terkeden, ahlâkî kaideleri tanımayan, kötülük ve günah içinde yüzen
2840] Talat Sakallı, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 271; Abdurrahman Küçük, TDV İslâm Ans., c. 7, s. 38
2841] Fahreddin er-Râzi, Mefâtihu'l-Gayb, Ankara, 1990, VIII, 417
2842] 4/Nisâ, 163; 17/İsrâ, 55; 21/Enbiyâ, 105
2843] 4/Nisâ, 163
2844] 17/İsrâ, 55
2845] 21/Enbiyâ, 105
2846] Buharî, Teyemmüm, 6
2847] Kitab-t Mukaddes, Eski ve Yeni Ahit, İstanbul, 1954
DÂVÛD
- 651 -
Yahûdi kavmine Allah’ın yolunu göstermek için nâzil olmuştur. Bütün bunlardan ayrı olarak Yahûdilerin, “Tevrat’tan sonra kitap gelmeyecektir” yolundaki iddiaları Hz. Dâvûd’a Zebur verilmesiyle nakzedilmiş bulunmaktadır.2848
Günümüzde Zebur hemen bütün dünya dillerine tercüme edilmiştir. Zebur’da geçen konular, daha sonraları Batılı ressam, şâir ve heykeltıraşlara ilham kaynağı olmuş ve sanatkârların eserlerinde çeşitli şekillerde işlenmiştir. Bilindiği üzere Zebur’la müstakil bir şeriat vazedilmemiş, Hz. Dâvûd Hz. Mûsâ’nın şeriatı ile amel etmiştir. Hz. Dâvûd sesinin güzelliği ile de bilinmektedir. O, Mezmur denilen Zebur sûrelerini güzel sesi ile okurdu. Nitekim kalın, gür, pek hoş ve tesirli sesler için “Dâvûdî” tâbiri kullanılır.2849 Kur’ân-ı Kerîm’in birçok âyetinde de2850 çeşitli vesilelerle Hz. Dâvud’un adı geçmektedir.
Zebur önceleri İbrânîce idi ve İbrânî-Ârâmî alfabesiyle yazılmıştı. Hristiyanlığın yayılmasından sonra da Lâtinceye çevrilmiştir. Ancak günümüzde orijinal bir Zebur nüshasının mevcut olduğunu söylemek mümkün değildir. Bugün yeryüzünde Zebur’a tâbi bir millet bulunmamakla beraber, gerek yahûdiler, gerek hristiyanlar ibâdet ve âyinlerinde duâ niyetiyle Zebur’dan parçalar okumaktadırlar. Özellikle hristiyanların pazar âyinlerinde Mezmur’dan seçilmiş parçalar okumayı ihmal etmedikleri bilinen bir husustur. 2851
Kur’ân-ı Kerim’de Dâvud (a.s.)
“Mûsâ’dan sonra, Benî İsrâil’den ileri gelen kimseleri görmedin mi, ne yaptılar?! Kendileri için gönderilmiş bir peygambere ‘Bize bir hükümdar gönder ki başımıza geçsin de Allah yolunda savaşalım’ dediler. ‘Size savaş yazılır/farz kılınır da ya savaşmazsanız!’ dedi. ‘Yurtlarımızdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz halde neden savaşmayalım?’ dediler. Üzerlerine savaş yazılınca, içlerinden pek azı hâriç geri dönüp kaçtılar. Allah zâlimleri iyi bilir.
Peygamberleri onlara ‘Bilin ki Allah, Tâlût’u size hükümdar gönderdi’ dedi. Bunun üzerine ‘Biz hükümdarlığa daha lâyık olduğumuz halde, kendisine servet ve zenginlik yönünden geniş imkânlar verilmemişken o bize nasıl hükümdar olur?’ dediler. ‘Allah sizin üzerinize onu seçti, ilimde ve cüssede ona, sizden daha çok üstünlük verdi. Allah mülkünü dilediğine verir. Allah her şeyi ihâta eder ve her şeyi bilendir’ dedi.
Peygamberleri onlara, ‘Onun hükümdarlığının alâmeti, Tâbut’un size gelmesidir. Onun içinde Rabbinizden size bir sekîne/ferahlık ve sükûnet, meleklerin taşıdığı, âl-i Mûsâ ve âl-i Hârun’un bıraktıklarından bir miktar bakıyye vardır. Eğer inanmış kimseler iseniz sizin için onlarda mutlaka bir âyet ve alâmet vardır’ dedi.
Tâlût askerlerle beraber (cihad için) ayrılınca, ‘Biliniz ki Allah sizi bir ırmakla imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir. Kim ondan hiç tatmazsa bendendir (benimledir), ancak eliyle bir avuç içen de istisnâ edilmiştir (o da benimledir)’ dedi. İçlerinden pek azı müstesnâ hepsi ırmaktan içtiler. Tâlût ve onunla beraber iman edenler ırmağı geçince, ‘bu gün bizim Câlût’a ve askerlerine karşı koyacak hiç gücümüz yoktur’ dediler. Kendilerinin, sonunda Allah’ın huzuruna varacaklarını bilenler, kendi aralarında ‘nice az
2848] Elmalılı, Hak Dini Kur'ân Dili, İstanbul 1938, IV/3081
2849] M. Âsım Köksal, Peygamberler Tarihi, Ankara 1990, II, 179 vd.
2850] 2/Bakara, 251; 5/Mâide, 78; 6/En'âm, 84; 21/Enbiyâ, 78, 79; 27/Neml, 15, 16; 34/Sebe’, 10-13; 38/Sâd, 17
2851] Osman Cilacı; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 439-440
- 652 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kişiler vardır ki, sayıca kendilerinden çok olan topluluklara Allah’ın izniyle gâlip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir’ dediler.
Câlût ve askerleriyle savaşa tutuştuklarında ‘Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Bize cesâret ver ki tutunalım. Kâfir kavme karşı bize yardım et’ dediler.
Allah’ın izniyle onları yendiler. Dâvûd Câlût’u öldürdü. Allah ona (Dâvûd’a) hükümdarlık ve hikmet verdi, dilediği ilimlerden ona öğretti. Eğer Allah insanlardan bir kısmı ile diğerlerini defetmeseydi/savıp hizaya getirmeseydi, elbette yeryüzünde nizam bozulurdu. Lâkin Allah bütün insanlığa lütuf ve keremi ile muâmele etmiştir.
O söylenenler, Allah’ın âyetleridir. Biz onları sana doğru olarak anlatıyoruz. Şüphesiz sen Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerden birisin.” 2852
“Biz Nûh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve (nitekim) İbrâhim’e, İsmâil’e, İshak’a, Ya’kub’a, torunlara, İsa’ya, Eyyûb’a, Yunus’a, Hârûn’a ve Süleyman’a vahyettik. Dâvûd’a da Zebûr’u verdik.” 2853
“İsrâiloğullarından kâfir olanlar, Dâvûd ve Meryem oğlu İsa diliyle lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, isyanları/söz dinlememeleri ve haddi aşmalarıdır.”2854
“Biz ona (İbrâhim’e) İshak’ı ve (İshak’ın oğlu) Ya’kub’u da armağan ettik; hepsini de doğru yola ilettik. Nitekim daha önce de Nûh’u ve onun soyundan Dâvûd’u, Süleyman’ı, Eyyûb’u, Yûsuf’u, Mûsâ’yı ve Hârûn’u doğru yola iletmiştik; Biz muhsinleri/iyi ve güzel davrananları işte böyle mükâfatlandırırız.”2855
“Rabbin göklerde ve yerde olan herkesi en iyi bilendir. Gerçekten Biz, peygamberlerin bazısını bazısından üstün kıldık; Dâvûd’a da Zebûr’u verdik.” 2856
“Bir zaman Dâvûd ve Süleyman, bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı: Bir grup insanın koyun sürüsü, geceleyin başıboş bir vaziyette bu ekinin içine dağılıp ziyan vermişti. Biz, onların hükmünü görüp bilmekte idik. Böylece bunu (bu fetvâyı) Süleyman’a Biz anlatmıştık. Biz, onların her birine hüküm (hükümdarlık, peygamberlik) ve ilim verdik. Tesbih eden dağları ve kuşları da Dâvûd’a boyun eğdirdik. (Bunları) Biz yaparız. Ona, savaş sıkıntılarınızdan sizi koruması için zırh sanatını/zırh yapmayı öğrettik. Artık şükredecek misiniz?”2857
“Andolsun ki Biz, Dâvûd’a ve Süleyman’a ilim vermişizdir. Onlar, ‘Bizi mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a hamd olsun’ dediler. Süleyman Dâvûd’a vâris oldu ve dedi ki: ‘Ey insanlar! Bize kuşdili öğretildi ve bize her şeyden (nasip) verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur.” 2858
“Andolsun, Dâvûd’a tarafımızdan bir üstünlük verdik. ‘Ey dağlar ve kuşlar, onunla beraber tesbih edin’ dedik. Ona demiri yumuşattık. “Geniş zırhlar imal et, dokumasını ölçülü yap. (Ey Dâvûd hânedânı!) Sâlih ameller/iyi işler yapın. Çünkü Ben, yaptıklarınızı görmekteyim’
2852] 2/Bakara, 246-252
2853] 4/Nisâ, 163
2854] 5/Mâide, 78
2855] 6/En’âm, 84
2856] 17/İsrâ, 55
2857] 21/Enbiyâ, 78-80
2858] 27/Neml, 15-16
DÂVÛD
- 653 -
diye (vahyettik).” 2859
“... Ey Dâvûd âilesi! Şükredin. Kullarımdan şükreden azdır.” 2860
“Onların söylediklerine sabret, kulumuz Dâvûd’u, o kuvvet sahibi zâtı hatırla. Çünkü o, daima Allah’a yönelendi. Doğrusu Biz akşam sabah onunla beraber tesbih eden dağları, toplu halde kuşları onun emri altına vermiştik. Her biri ona yönelmekteydi. Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiş, ona hikmet ve açık, güzel konuşma vermiştik. (Ey Muhammed!) Sana dâvâcıların haberi ulaştı mı? Ma’bedin duvarına tırmanıp Dâvûd’un yanına girmişlerdi de Dâvûd onlardan ürkmüştü. ‘Korkma; Biz birbirine hasım iki dâvâcıyız, aramızda adâletle hükmet, haksızlık etme; bizi doğru yolun ortasına götür’ dediler. (İçlerinden biri) ‘Bu kardeşimin doksan dokuz koyunu var. Benimse bir tek koyunum var. Böyle iken ‘onu da bana ver’ dedi ve tartışmada beni yendi.’ Dâvûd, ‘Andolsun ki, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlıkta bulunmuştur. Doğrusu ortakçıların çoğu, birbirlerinin haklarına tecâvüz ederler. Yalnız iman edip de sâlih ameller/iyi işler yapanlar müstesnâ. Bunlar da ne kadar az!’ dedi. Dâvûd, kendisini denediğimizi sandı da Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapandı, tevbe edip Allah’a yöneldi. Böylece onu bağışladık. Yanımızda onun yüksek bir makamı ve güzel bir geleceği vardır. Ey Dâvûd! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında hak ve adâletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma, yoksa bu, seni Allah yolundan saptırır. Doğrusu Allah’ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır. Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri Biz boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Bu yüzden inkâr edenlere ateşten bir helâk vardır. Yoksa Biz, iman edip de sâlih ameller yapanları, yeryüzünde fesatçılar/bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya müttakîleri/Allah’tan korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız? (Ey Muhammed!) Sana bu mübârek Kitab’ı, âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik. Biz Dâvud’a Süleyman’ı verdik. Süleyman ne güzel bir kuldu! Doğrusu o, daima Allah’a yönelirdi.” 2861
Hadis-i Şeriflerde Dâvud (a.s.)
“İnsanın yediğinin en güzeli kendi kazandığıdır. Hiçbir kişi asla kendi elinin emeğinden daha hayırlısını yememiştir. Allah’ın nebîsi Dâvûd kendi elinin emeğinden başkasını yemezdi”2862
Hz. Peygamber (s.a.s.) geceleyin geçerken Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin Kur’an okuduğunu duyar. Okuyuşunu, güzel sesini beğenir, durup Kur’an’ı dinler ve: “Bu adama, Dâvûd âilesine verilen mizmarlardan bir mizmâr verilmiş” der. Ebû Mûsâ: ‘Yâ Rasûlallah, eğer senin dinlediğini bilseydim, daha güzel okurdum’ der.2863
Hz. Âişe ve Ebû Hüreyre’den rivâyet edilen bir hadise göre Hz. Peygamber Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin sesini işittiğinde şöyle der: “Ebû Mûsâ’ya Dâvûd’un Mezâmir’inden verilmiştir.”2864
2859] 34/Sebe’, 10-11
2860] 34/Sebe’, 13
2861] 38/Sâd, 17-30
2862] Buhârî, Büyû’ 15, Enbiyâ, 37; İbn Mâce, Ticâret 1; Ahmed bin Hanbel, II/314, III/466; Muvattâ, Sadaka 1; Dârimî, Büyû’ 6
2863] Buhârî, Fezâilu'l-Kur'an 31; Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn 34, hadis no: 236; Tirmizî, Menâkıb 55; Nesâî, İftitah 83; İbn Mâce, İkame 176
2864] Ahmed bin Hanbel, II/354
- 654 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Dâvûd, sesinin güzelliği yanında süratli okuyuşuyla da tanınmıştı. Ebû Hüreyre’den nakledilen bir hadise göre Rasûlullah şöyle buyurmuştur: “Dâvûd’a kıraat kolaylaştırılmıştır. O bineğinin hazırlanmasını emreder ve daha bineği hazırlanmadan Zebûr’u okurdu. Ayrıca o, yalnız kendi el emeğini yerdi.”2865
“Allah’ın en sevdiği namaz Dâvûd’un namazı, en sevdiği oruç, yine Dâvûd’un orucudur.”2866
Yaşadığı sürece gündüzleri oruç tutacağını, geceleri namaz kılacağını ifâde eden Abdullah bin Amr’a Rasûl-i Ekrem, her ay üç gün oruç tutmasını söylemiş, bunu az görmesi üzerine bir gün oruç tutup iki gün tutmamasını tavsiye etmiş, bunu da kabul etmeyince, “Bir gün tut, bir gün tutma. Bu Dâvûd’un orucudur ve oruçların en fazîletlisidir; ondan daha fazîletli oruç yoktur”2867 demiştir.
“En fazîletli oruç, Dâvud’un tuttuğu oruçtur; o bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı.”2868
“Allah Teâlâ’ya en sevimli oruç, Dâvûd’un orucudur. O, bir gün oruç tutar, bir gün iftar ederdi. Allah’a en sevimli namaz da Dâvûd namazı idi. O, her gecenin yarısında uyur, üçte birinde (nâfile) namaz kılar, altıda birinde yine uyurdu.”2869
Ebû’d-Derdâ (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Hz. Dâvud’un (a.s.) duâları arasında şu da vardır: “Allahım! Senden sevgini ve Seni sevenlerin sevgisini ve Senin sevgine beni ulaştıracak ameli talep ediyorum. Allah’ım! Senin sevgini nefsimden, âilemden, malımdan, soğuk sudan daha sevgili kıl.” Ebû’d-Derdâ der ki: “Rasûlullah (s.a.s.) Hz. Dâvud’u zikredince, onu “insanların en âbidi (yani çok ve en ihlâslı ibâdet yapanı)” olarak tavsif ederdi.”2870
Berâ bin Âzib’den (r.a.) rivâyet edilmiştir: “Biz Muhammed (s.a.s.) ashâbı olarak derdik ki: Bedir ashâbı (Bedir Savaşına katılan) ashâbın sayısı; Tâlût’la beraber nehri geçenlerin sayısı kadardır, o nehri sadece 310 küsür mü’min geçmişti.”2871
Tefsirlerden İktibaslar
2/Bakara, 246:
Mele’: Bakara sûresi, 246. âyetinde geçen ve çeşitli vesilelerle Kur’an’da çok yerde tekrarlanan Mele’ kelimesi; Kavim, raht (cemaat, topluluk) gibi tekili olmayan bir çoğul isimdir ki, toplandıkları zaman göz veya yer dolduran bir cemaat veya cemiyet anlamıyla insanların eşrâfına; yani ileri gelen, görüş, fikir ve itibar sahibi olan, işleri bitirip, çözüm ve sonuca bağlayacak nitelik ve yetkiye sahip bulunan heyete denir. İbn Atiyye demiştir ki; Mele’ kelimesinin asıl kullanılışı, kavmin tamamınadır.
İleri gelenlere mele’ denilmesi, benzetme yoluyladır. Yani ileri gelenlere,
2865] Buhârî, Enbiyâ 37; Tefsîr 17/6
2866] Buhârî, Teheccüd 7
2867] Buhârî, Savm 55-57, 59, Enbiyâ 37, Fezâilu’l-Kur’an 34, Edeb 84, İsti’zân 38; Müslim, Sıyâm 187-192
2868] Müslim, Sıyâm 187-192
2869] Buhârî, Teheccüd 7, Enbiyâ 38; Müslim, Sıyâm 183, 189, 190; Nesâî, Sıyâm 69; Ebû Dâvud, Savm 66; İbn Mâce, Sıyam 31
2870] Tirmizî, Da'avât 74, hadis no: 3485
2871] Buhârî, Meğâzî, 5; İbn Mâce, Cihad 25
DÂVÛD
- 655 -
bütün bir kavmi temsil edebilmeleri bakımından onlar gibi mele’ denir. Onun için ileride göreceğiz ki sözler, fikir ve görüş sahiplerine nisbet edilmekle beraber, sorumluluk tamamına yöneliktir. Kısaca iki bakımdan kavmin büyük çoğunluğu demektir. Ferrâ açıklıyor ki, Kur’an’daki bütün mele’ kelimeleri erkekler için kullanılmaktadır, bu anlamın içinde kadın yoktur.
“Ey görüş ve fikir sahibi! Görmedin mi, baksana, Musa’dan sonra İsrail oğullarından o kalabalık topluluğa. Bir vakit bunlar bir peygamberlerine bize kumanda edecek bir emîr (kumandan) gönder, Allah yolunda savaşalım, dediler. O peygamber, ‘size savaş farz kılınırsa yapmamazlık etmeyesiniz’ dedi, damarlarına bastı, gerçeği gördü, tesbit etmek istedi. Cevap olarak bütün topluluk, ‘biz niye Allah yolunda savaş etmeyelim? Hâlbuki yurtlarımızdan çıkarıldık ve çocuklarımızdan olduk’ dediler.”2872
İntikam duygusu ve Allah’tan zafer ümidiyle savaş sebeplerinin fazlasıyla mevcut olduğunu söylediler. Bu sırada Mısır ile Filistin arasında yerleşmiş bulunan Amalika’nın başında Imlîk oğullarından Câlût adında zorba bir hükümdar bulunuyordu. Bunlar İsrâiloğullarına gâlip gelmişler, vatanlarının birçoğunu zaptederek çocuklarını, hatta şehzâdelerinden dört yüz kırk kişiyi esir edip götürmüşler, kalanlara vergiler bağlamışlar ve Tevratlarını bile almışlardı. Bu sırada İsrâiloğullarının bir peygamberleri yokmuş. Nihâyet Allah’a yalvarmışlar. Allah Teâlâ bunlara peygamber sülâlesinden kalma tek bir kadından bir çocuk vermiş ve buna peygamberlik ihsan etmiş; bu sâyede ümitlenmişler, bir taraftan onun peygamberliğini imtihan, bir taraftan da zafer ümidiyle savaşmak arzusuna düşmüşler. Bu sebeple ondan bu talepte bulunmuşlar ve böyle söz vermişler. İmam Kuşeyrî, bu noktada der ki, fakat iyi niyetlerine mal ve evlat endişesini karıştırarak hareket etmiş ve sırf Allah yolunda tam bir samimiyetle İlâhî emre boyun eğmeyip, yiğitlik göstererek harbe coşturmak için ayaklanmış bulunduklarından, maksatları tamam olmamış ve çoğunlukla rahata alışmış kimselerin âdeti olduğu üzere başlangıçta intikam duygusuyla yiğitlik göstermişler ve sonra iş sıkıya gelince davranışları sözlerine uymamıştır.
Gerçek şu ki, ne zaman ki savaş yazıldı, emir verilip iş kesinlik kazandı, geri döndüler. Hareketleri, sözlerine uymadı, sözlerinde durmadılar, emre riâyet etmediler. Savaş alanına gelirken yüz çeviriverdiler. Ancak içlerinden birazı müstesnâ bir makam kazandılar ki, yakında görüleceği üzere bunlar, bir avuç su ile yetinenlerdi. Azlıklarına bakmadılar, sebat ettiler ve muzaffer oldular.
Bir hadis-i şerife göre bu azınlıkta olanlar, “Bedir” ashâbının sayısı kadardılar ki üç yüz on üç kişilermiş, demek olur. Sözlerinde duran ve başarıya ulaşan bu azınlıktan başkaları, başlangıçta halkı harbe coşturdular da savaş alanında bunları yalnız bırakıp çekiliverdiler. Allah da böyle zâlimleri bilir, dolayısıyla onlara yapacağını da bilir. Bu tezyîl (ilâve) cümlesi, sözlerinde durmayan ve özellikle savaşa tâlip olup da sonradan dönenler hakkında büyük bir uyarıyı içermektedir. Burada “Benim ahdim (vaadim) zâlimlere ulaşmaz.”2873 İlâhî sözünü hatırlamak gerekir.2874
2872] 2/Bakara, 246
2873] 2/Bakara, 124
2874] Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı H. Yazır
- 656 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu olay burada mü’minlere cihadın zorluklarını anlatmak için ele alınmıştır. M.Ö. 1000 yıllarında Amalika’lılar İsrailoğulları’na saldırdılar ve Filistin’in birçok bölümünü ele geçirdiler. O dönemde İsrailoğulları’nın işlerine bakan Peygamber Samuel (a.s.) çok yaşlanmıştı. Bu nedenle İsrailoğulları’nın büyükleri Samuel’e gittiler ve “Allah yolunda savaşacak bir hükümdar (kral) tayin et” dediler. Onlar da diğer milletler gibi kendilerini yönetecek bir kral istiyorlardı.
Böyle bir istekte bulunmuşlardı, çünkü dine bağlı olmayan yabancı yöneticilerin etkisi ile İlâhî kanun yönetimi arasındaki farkı unutmuşlardı. Bu nedenle bu istek “Samuel’i kızdırdı” ve Rabbin gazabına neden oldu. Burada Samuel I’in 7, 8, 12. bölümlerinden bazı ayrıntıları sunuyoruz: “Ve Samuel bütün hayatı boyunca İsrail’e hükmetti... Samuel çok yaşlanınca tüm İsrail uluları toplandı, Rama’ya, Samuel’in yanına geldiler ve şöyle dediler: ‘Bak, sen yaşlısın, oğulların da senin yolundan gitmiyorlar. Diğer ülkelerdeki gibi bize hükmedecek bir kral tâyin et.’ Fakat onlar ‘bize hükmedecek bir kral tâyin et’ deyince, bu söz Samuel’in hoşuna gitmedi. Ve Samuel Rabb’a dua etti. Rabb Samuel’e seslendi: ‘Kavminin sana söylediklerini tut. Onlar seni değil, beni reddediyorlar. Benim onları yönetmemi reddediyorlar...’ Daha sonra Samuel Rabbin söylediklerini kendisinden bir kral isteyen kimselere tekrarladı. Size hükmedecek olan kral şöyle olacak dedi: ‘Sizin oğullarınızı alacak ve kendi atları, arabaları için kendisine hizmet ettirecek. Oğullarınızdan bazıları arabaların önüne koşulacak. Onları binlerce, yüzlerce kişiye kumandan yapacak, onlara kendi toprağına baktıracak, harmanını dövdürecek, savaş araçlarını, arabalarını yaptıracak. Ve kızlarınızı terzi, aşçı ve ekmekçi olarak alacak. Sizin tarlalarınızı ve bahçelerinizi ellerinizden alacak ve kendi kölelerine verecek... Sizin ürününüzün ve bahçenizin onda birini alacak ve kendi memurlarına, hizmetçilerine verecek. Sizin erkek hizmetçilerinizi, kadın hizmetçilerinizi, en iyi gençlerinizi ve merkeplerinizi kendi hizmetine alacak. İşte o gün siz kendi seçtiğiniz kralınız nedeniyle ağlayacaksınız ve o gün Rab sizi duymayacak.’ Buna rağmen kimse Samuel’in sözlerine aldırmadı. ‘Hayır, dediler, bizim de bir kralımız olacak. Biz de diğer milletler gibi olacağız. Kralımız bizi yönetecek, önümüzden gidecek ve bizim savaşlarımızda savaşacak.’ Ve Rabb Samuel’e onları dinle ve onlara bir kral tâyin et dedi...”
“Ve Samuel tüm İsrail’e şöyle dedi: ‘Sizin sözünüzü dinledim... ve size bir kral tâyin ettim... Siz Beni Amun soyundan gelenlerin kralı Nahash’ın üzerinize saldırdığını gördüğünüzde, Rabbiniz olan Allah sizin melikiniz iken, bize bir kral gerek dediniz. O halde şimdi istediğiniz ve seçtiğiniz kralı alın! İşte Rabb’ın seçtiği kral. Eğer Rabb’dan korkar, O’na hizmet eder, O’nun sözüne itaat eder ve O’nun emrine isyan etmezseniz, o zaman siz ve sizi yöneten kral Rabbiniz olan Allah’ın yolundan gitmeye devam edersiniz. Fakat, Rabbin sözüne itaat etmez ve onun emrine isyan ederseniz o zaman Allah’ın kudreti aynen babalarınız gibi, sizin de aleyhinize olacaktır. Bana gelince, Allah sizin için duâ etmeyi terketme günahından beni korusun. Bilakis ben size iyiyi ve doğru yolu öğreteceğim... Fakat siz günah işlemeye devam ederseniz, o zaman siz ve kralınız mahvolursunuz.”2875
Yukarıdaki alıntıdan anlaşıldığına göre Allah ve Peygamberi onların bir kral (melik) isteyişlerini hoş karşılamamıştır. “Allah Kur’an’da neden kral tâyin etmeyi yasaklamamıştır?” sorusunun cevabı ise basittir. Burada bu hikâye sadece
2875] Ahd-i Atîk, Samuel I/7, 8, 12
DÂVÛD
- 657 -
müslümanların ders alması için ele alınmıştır. Bu nedenle krallığın yasaklanması veya desteklenmesi gibi bir mesele söz konusu değildir ve bu isteğin haklı mı, haksız mı olduğu konusuna değinmek anlamsız olacaktır. Burada tek amaç İsrailoğulları’nın dejenerasyonuna neden olan şeyleri, onların korkaklıklarını, nefse tapınmalarını ve disiplinsizliklerini ortaya koymaktır. Böylece mü’minler, bu tip zayıflıklara karşı uyanık olabileceklerdir.2876
2/Bakara, 247:
Harbin nasıl kesinlik kazandığına gelince: Onlar öyle söylediler, o peygamberleri de onlara, Allah size Tâlût’u emir (hükümdar) olarak gönderdi, dedi. Buna karşı o topluluk, o bize karşı nerden hükümdar olacak? Yahut bizim üzerimize onun hükümdar olması nasıl olur? Hâlbuki biz, hükümdarlığa ondan daha lâyığız, hükümdar olmak, ondan daha çok bizim hakkımız, ona bir mal genişliği, bolluğu da verilmiş değil, diye itiraz ettiler. Cevap olarak o peygamber dedi ki: Allah onu seçip ayırarak üzerinize kesin bir şekilde tayin etti ve ona ilimde ve vücutta, maddi ve manevi birçok gelişmeler ve güç verdi. Vücutça iri, güçlü, kuvvetli, güzel; manevi bakımdan da din ilmi, siyaset, idare tekniği ve savaşta sizden yüksek yarattı. Fiilen hükümdarlık ve kumandanlık için esas olan şartlar da bunlardır. Yoksa varislik ve soy, asıl şart değildir.
Deniliyor ki İbrâni olan “Tâlût” ismi, Arapça maddesiyle de ilgili olarak kuvvet ve uzunlukta mübalağa mânâsını içermektedir. Bu bakımdan ilim ve vücut kuvvetine bir ünvan gibidir. Aslında ucme (yabancı) bir özel isimden ibaret olsa da Kur’ân, Arapça açısından mânâsına işaretle bunu bir genel kural hâlinde tarif ve tesbit etmiştir. Tâlût’un ismi Süryanice Sayil ve İbranice Savil bin Kays imiş. Demek ki Tâlût lakaptır.
Şimdi, biz dururken Allah bunu niye böyle yapmış mı denecek? Allah, mülkünü dilediğine verir. Mülkün sahibi o, asıl mülk (hükümranlık) O’nundur. Hükümranlığa kavuşanlar, asaleten değil, ondan vekâleten kavuşurlar. Allah’ın rahmeti geniştir, o her şeyi bilir. Rahmet ve ihsanı çoktur, dilediğini yapar. Daraltmasını, genişletmesi takip eder. Fakiri, zengin kılar, mülksüze mülk verir, vereceğini vermek için de hiç bir kayıt ve şarta tabi değildir, bilgisizlikten münezzehtir, yücedir. Hükümdarlığa layık olup olmayanları, kimlere niçin ve ne kadar müddet vereceğini de bilir. Buna karşı, “Biz dururken mülkünü Tâlût’a niye verdi?” denemez. Ancak habere itimat edemeyecek kimseler, mantık açısından bu davanın önermesi (suğrâ) olan seçme meselesini (kaziyye), “ne mâlûm?” diye reddedip, delil isteyebilirler. Bunu tamamlamak için, Bir de peygamberleri onlara dedi ki:
2/Bakara, 248:
Tâlût’un hükümdar olmasının görünürdeki alâmeti ve peygamberliğin mucizesi, size tabutun gelmesidir.
Tâbût: Sandık demektir. Bununla birlikte müracaat demek olan “tevb” maddesinden mübalağa sığası (kipi) olması bakımından dönüp dolaşıp gelinecek olan herkesin dönüş yeri meâlinde bir anlam da ifade eder. Bu tabuttan maksat da Tevrat sandığıdır ki Hz. Mûsâ’dan sonra İsrail oğullarının isyanıyla ellerinden çıkmış, (Allah tarafından) kaldırılmıştı. Haberciler demişlerdir ki: “Allah
2876] Mevdudi, Tefhîmu’l Kur’an, Mevdûdi
- 658 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Teâlâ, Hz. Âdem’e bir tabut indirmiş, içinde çocuklarından gelecek peygamberlerin sûretleri (resimleri) varmış. Şimşir ağacından eni boyu üç iki (3x2) kadarmış. Âdem’in (a.s.) vefatına kadar yanında kalmış, ondan sonra birer evladı miras yoluyla devralmışlar, nihâyet Yakub’a (a.s.) intikal etmiş. Sonra İsrail oğullarının elinde kalmış, Musa’ya (a.s.) kadar gelmiş. Hz. Mûsâ, Tevrat’ı buna kor, savaş yaptığı zaman öne geçirir, İsrail oğullarının gönülleri bununla huzur bulurdu. Vefatına kadar yanındaydı. Ondan sonra İsrail oğulları arasında elden ele geçti. Bir hususta muhakeme olacakları zaman buna müracaat ederler, aralarında hâkim olurdu. Savaşa gittiklerinde önlerinde götürürler ve bununla teberrük ederek (bereket umarak) düşmanlarına karşı zafer ümit ederlerdi. Melekler bunu askerin başında tutar, savaşa girişirler, sonra tabuttan bir ses işittikleri zaman gâlip geleceklerine kesin bilgi edinirlerdi. Ne zaman ki İsrail oğulları isyana başlamışlar, fesada düşmüşler, işleri çığırından çıkmış; Allah, başlarına Amalika’yı musallat etmiş, bunlar galip gelmişler, tabutlarını da almışlar, götürmüşler, bir pisliğe, bir tuvalete bırakmışlar. Cenab-ı Allah, Tâlût’u hükümdar yapmak isteyince Amalika’ya bir bela vermiş, hatta tabutun yanında abdest bozanlar basura tutulur olmuş, diğer taraftan ülkelerinden beş şehir de mahvolmuş, kâfirler bu belânın tabut yüzünden olduğu kanaatine varmışlar, onu çıkarmışlar, iki öküze yükletip koyuvermişler. Allah da bunun için dört melek görevlendirmiş, sürmüşler, Tâlût’un evine getirmişler. İşte İsrail oğulları, Tâlût’un hükümdarlığına delil istedikleri zaman peygamberleri, onun hükümdarlığının alâmetinin, tabutun gelmesi olduğunu söylemiş...”
Demek oluyor ki İsrail oğullarında tabut, mukaddes emanetlerden olup Hıristiyanlıktaki “haç” gibi bir mevkide tutulurmuş. Nitekim Hıristiyanların büyük haçları da buna benzer bir olay geçirmişti. Tabutun ta Hz. Âdem’den beri gelmesi, içi resimli bir sandık olması, bunun insanların babası olan Hz. Âdem olmasıyla uyumu güçtür; aynı zamanda bu yaygın haberleri düşünmeksizin hemen yalanlamak da haksız olacağından İbnü Abbas hazretlerinden rivâyet olunduğu üzere bunun zayi olmuş “Tevrat sandığı” olmasıyla yetinmek ve şu kadar ki bunu Hz. Mûsâ yaptırmış olmayıp, daha eski tarihi bir sandık olduğunu da kabul etmek uygun olacaktır. Bununla beraber Ragıb’ın naklettiği gibi, “Tabut, kalp; sekîne (huzur) ise ondaki ilimden ibarettir.” de denilmiş. Çünkü kalbe: “İlmin düşüp biriktiği yer”, “hikmet evi”, “ilim tabutu”, “ilim kabı”, “ilim sandığı” isimleri de verilir. Gerçi bu, meşhur ve zahir olan görüşlere aykırı görünürse de onun gereği olan önemli iş’arî (işaret yoluyla çıkarılan) bir mânâ olduğu da inkâr edilemez. Buna göre meâlin özeti: Onun hükümdarlığının gerçek alâmeti, isyan ve gururla zayi olmuş ve sizi perişan etmiş olan kalbinizin yerine gelmesi ve hakikate iman ederek huzur ve sükünete ermenizdir. Gerçek delil, objektif olmaktan çok sübjektiftir. Siz, bozgunculuk düşüncesiyle zayi olmuş kalbinizi bulup, davayı bırakarak ona biat ettiniz mi (uydunuz mu) mesele biter. Aksi halde Allah’ın ona verdiği kudret ve vereceği başarı, size hükümdarlığını, karşısında aciz bırakarak kabul ettirir. İşte onun hükümdarlığına kesin delil, bu zahirî (açık) ve bâtınî (gizli) tabutun gelmesidir. O tabutta veya gelişinde Rabbinizden bir sekîne, Mûsâ ailesiyle Hârun ailesinin bıraktıklarından bir kalıntı vardır.
Sekîne: Aslında sukûnet gibi (sukûn) kökünden ve vakar, sebat, güven, gönül rahatlığı demektir ki dilimizde de sekinet (huzur) denir. Hafifliğin ve telaşın zıddıdır. Bir de tanınan ve kendisiyle huzur ve rahatlık hissedilen herhangi bir
DÂVÛD
- 659 -
işarete, bir alâmete “sekine” denir. Meselâ bir ordu için sancak bir sekinedir. Burada bunun ne olduğu hakkında çeşitli rivâyetler vardır ki bazıları maddî ve bazıları manevîdir: Özel bir resim, hoş bir rüzgâr, konuşan ilâhî bir ruh, cennetten altın bir tas ki, içinde peygamberlerin kalpleri yıkanır, rahmet, levha kutusu, belirli bir âyet. Bunların özeti başlıca şöyle toplanmıştır:
1- Sekîne, İsrail oğullarında zebercedden veya yakuttan iki kanatlı ve kedi gibi başı ve kuyruğu bulunan bir resimmiş, bir inilti yaparmış, inledikçe tabutu alıp düşmana doğru giderler, durdukça dururlarmış.
2- Hz. Ali: İnsan yüzüne benzer yüzü olan bir “rîh-i haffâfe; hoş, hafif bir rüzgâr.”
3- Sekine, Hz. Mûsâ ve Hârun ile onlardan sonraki İsrail oğullarının peygamberlerine inmiş kitaplardan Cenab-ı Allah’ın, Tâlût ve askerlerine yardım ihsan edip, düşmanları savacağına dair bazı müjdeler.
4- Ne olduğu bilinmeyen bir şey.
Bakiyye: Bakıyyeye gelince; Diyorlar ki bu da levhaların kırıkları, Mûsâ’nın asası ve Tevrat’tan bir parça idi. Birinci mânâ üzere tabut’un, bir sakinlik sebebi olduğu da rivâyet edilmiştir.
Mânânın özü: O tabutta veya gelişinde size Rabbinizden bir sukûnet, bir gönül rahatlığı ve Musa ailesiyle Hârun ailesinden kalma kutsal şeylerden bir kalıntı vardır ki siz bununla huzur bulur, güven ve gönül rahatlığına erer, onlar gibi amel edersiniz, demek olur. Bu durumda tabut, içindekilerle kendisi bir sekinedir (rahatlıktır). “Peygamberler ne bir altın, ne bir gümüş miras bırakmamış, ancak ilim miras bırakmışlardır.”2877 hadis-i şerifi gereğince peygamberlerden kalma yadigâr kalıntısı ise ilme, din ve şeriata ait şeyler olur.
Fakat bu kalıntıyı ve o sekine ve huzuru içeren tabut nasıl gelir? Onu melekler, Allah’ın elçileri, kuvvetleri getirir. Yerden getirir, gökten getirir, nasıl getirirse getirir, siz o tarafı düşünmeyin de gelirse bilin ki Tâlut hükümdardır. O tabutun gelişinde sizin için mutlaka bir gerçek alâmeti, ilâhî bir delil vardır. Eğer siz iman etmiş kimseler iseniz veya iman şanınızdan ise bu böyledir. Bu bölüm, şunu da gösterir ki iman ehline yaraşan, hafiflik değil, vakar (ağır başlılık) ve sakinlik, kararlılık ve gönül rahatlığıdır. Bunda da peygamberlerin mirasının, ilim ve dinin büyük önemi vardır. Mukaddes emanetlerin de kalbin kuvveti için bir feyiz ve bereketi bulunduğu inkâr edilmemelidir.2878
2/Bakara, 248: “Peygamberi, onlara (şöyle) dedi: “Onun hükümdarlığının belgesi, size Tabut’un gelmesi (olacaktır)...” Kitab-ı Mukaddes Tabut’un ayrıntıları konusunda Kur’an’dan farklıdır, fakat buna rağmen ondan çok şeyler öğrenmemiz mümkündür.
İsrailoğulları Tabut’u, yani Tabut ahdini çok kutsal sayıyorlardı. Onlar bu Tabut sayesinde “Allah’ın gelip kendilerini düşman güçlerinden kurtaracağına” inanıyorlardı. Bu nedenle onun geri gelmesi İsrailoğulları’nı bu denli sevindiriyor ve cesaretlendiriyordu.
2877] Ebû Dâvud İlim 1; Tirmîzî, İlim, 19; İbn Mâce, Mukaddime, 17; Dârimî, Mukaddime, 32
2878] Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır
- 660 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tabut, Hz. Mûsâ (a.s.) ve Hz. Hârun’un (a.s.) evinin kutsal emanetlerini ihtiva ediyordu. Bunlar Hz. Mûsâ’ya (a.s.) Sina dağında verilen levhalardı. Bunun yanısıra Hz. Mûsâ’nın (a.s.) rehberliğinde yazılan ve Levilere verilen Tevrat’ın orijinal bir nüshası da vardı.
Tabut’ta, gelecek İsrail nesillerinin atalarına çölde lütfettiği nimetler için Allah’a şükretmelerini sağlamak üzere bir şişe de (kudret helvası) vardı. Büyük bir ihtimalle Allah’ın bir mucizesi olan Hz. Mûsâ’nın (a.s.) asası da bunlarla birlikteydi.
“Onu (tâbûtu) melekler taşımaktadır...” Burada Kur’an, muhtemelen I Samuel’in 4, 5, 6. bölümlerinde ele alınan olaya değinmektedir.
Rabbin Tabut’u İsrailoğulları’nın yaptığı bir savaşta Filistîlilerin eline geçti. İsrailoğulları cesaretlerini kaybetmişlerdi: “Tabut’un elden çıkmasıyla İsrailoğulları’nın şerefi kayboldu” diye bağırıyorlardı. Tabut yedi ay boyunca Filistîlerin elinde kaldı; fakat “Allah onlara büyük bir yük yüklediği” için Filistî şehirlerinde büyük bir panik başladı. Öyle ki: “İsrail Tanrısı’nın Tabut’u (sandık) bizde kalmamalı, çünkü O bize karşı çok acımasız” diye bağırmaya başladılar. Daha sonra Tabut’u İsrail’e geri göndermeye karar verdiler. “İki tane sığır alıp bir arabaya koştular. Ve sığırlar Beyt-Şemes yönüne doğru yol aldı.”
Arabada sürücü olmadığına göre, araba Allah tarafından tayin edilen melekler vasıtasıyla İsrail’e doğru götürülüyordu.
2/Bakara, 249:
“... Pek azı hâriç, hepsi o nehirden içtiler...” Bu nehir, Tâlût’un İsrail ordusu ile geçmek zorunda olduğu Ürdün nehri veya başka bir nehir olmalıdır. Tâlût toplulukta disiplin eksikliği olduğunu bildiği için, korkağı cesurdan, yetenekliyi yeteneksizden ayırtetmek için bu sınavı uygulamıştır. Bir müddet için susuzluklarını kontrol edemeyen kişilere, bir süre önce yenildikleri düşmanla karşılaştıklarında disiplini korumaları konusunda güvenilemeyeceği açıktır. Aynı sınamayı Tâlût’tan önce Gideon da yaptığı için Palmer ve Rodwell burada (249. âyet) Saul (Tâlût) ile Gideon’un karıştırılmış olduğu sonucuna varmışlardır. Bununla, aslında Kur’an’ın vahyî bir kitap değil Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bir eseri olduğunu göstermek istiyorlardı. Bu iddia kendi kendisini çürütmektedir. Eğer iki benzer olaydan sadece biri Kitab-ı Mukaddes’te yer almışsa, bu kitapta yer almadığı için diğer olayın olmadığı anlamına gelmez. Bundan başka Kitab-ı Mukaddes’in İsrailoğulları’nın tüm tarihini eksiksiz bir şekilde ele aldığı da söylenemez. Kitab-ı Mukaddes’te değinilmeyen birçok olayın Talmud’da yer alması bunu ispatlamaktadır.
“Bugün Câlût’a ve askerlerine karşı gücümüz yok’ dediler.” Bu sözü söyleyenler, büyük bir ihtimalle bunlar nehir kıyısında sabredemeyen kimselerdi.2879
2/Bakara, 249: Ne zaman ki bunlar tamam olup, Tâlût askerleriyle hareket etti, askerlerine hitaben şöyle dedi: Allah sizi mutlaka bir ırmakla imtihan edecektir. Dolayısıyla ondan her kim içerse benden değil ve her kim ona ağzını sürmezse o şüphesiz bendendir, benim askerlerimden veya beni sevenlerdendir. Ancak eliyle bir avuç içenler müstesna, bu kadarına ruhsat vardır. Doğrudan doğruya ağızla içmeye izin yoktur. Tâlût bir hükümdar sıfatıyla bu emri, bu talimatı vermişken
2879] Tefhîmu’l Kur’an, Mevdûdi
DÂVÛD
- 661 -
ırmağa gelince askerlerin birazı hâriç, hepsi de ondan içtiler, emri dinlemediler.
Rivâyet olunuyor ki, bir adam bir avuç alır, kendine ve hayvanına yetermiş, fakat saldırıp içenlerin dudakları morarır, hararetleri artarmış. Bu bakımdan onlar ırmağın berisinde dökülüp kaldılar da Tâlût ile iman eden beraberindeki kimseler ırmağı geçince kalanlar geriden bu gün bizim Câlût ve askerleriyle savaşacak gücümüz yok dediler. Yahut bunlar değil de ırmağı geçmiş olan mü’minlerin zayıf kısmı düşmanın çokluğunu görünce, ümitsizliğe düşüp birbirlerine böyle söylediler. Çünkü mü’minlerin de imanda dereceleri farklıdır. Söylediler de ne oldu? Her halde Allah’a kavuşacaklarını bilen ve bunu bekleyenler, yani ölümden kaçmanın mümkün olmadığını, bugün bu savaşta ölmezse diğer bir gün mutlaka öleceklerini ve nihâyet Allah’ın huzuruna varacaklarını bilen, bundan dolayı da sözünde duran veya zafer ümidiyle ya şehid veya gâzi olmaya karar veren kesin iman sahipleri, nice defalar azıcık bir bölük, birçok bölüklere Allah’ın izniyle galip geldiler. Allah sabır ve sebat edenlerle beraberdir, dediler. Zayıfların kalplerine de kuvvet verdiler.
2/Bakara, 250:
Ne zaman ki Tâlut ve beraberindeki bu mü’minler, Câlut ve askerlerine karşı savaş alanına çıktılar ve düşmanın çokluğunu ve hazırlığını gördüler, hepsi birden kalp kuvvetiyle Allah’a yalvarıp şöyle dediler: Ey Rabbimiz! Bize sabır yağdır, bizi sâbit kıl, ayaklarımızı denk ve yerinde tut, titretme, kaydırma, azim ve hedefimizden şaşırtma ve o kâfirler topluluğuna karşı bize yardım ve zafer ihsân et.
2/Bakara, 251:
Bunun üzerine, çok geçmeden o kâfirleri Allah’ın izniyle bozdular ve Dâvud, Câlût’u öldürdü ve Allah ona -yani Dâvud’a- hükümdarlık, hikmet ve peygamberlik ihsan etti. Tâlût kendisine kızını vermiş ve daha sonra Arz-ı mukaddesin (Filistin ve Kudüs civarı) doğusunda ve batısında büyük bir devlete kavuşmuştu. İsrailoğulları, Dâvud’dan önce hiçbir hükümdarın etrafında bu kadar toplanmamıştı. Bunlardan başka ona daha dilediği bazı şeyler de öğretti. Bu cümleden olarak, demirleri yumuşatıp zırhlı elbiseler yapma sanatını ve başkalarının bilmediği kuşdilini, güzel nağmeleri ve diğerlerini öğretti ve işte o zalimlerin zulmüne rağmen bir azınlığın azim ve imanı, gayret ve duasıyla Allah Teâlâ böyle ümit edilmez büyük başarılar ihsan etti.
Şimdi, buna karşı, iyi ama Allah savaşa hiç meydan vermese ve hükümetin baskısına müsaade etmese daha iyi olmaz mıydı, dememeli. Çünkü Allah insanların bazısını, bazısıyla savmasa veya müdafaa etmese, bozguncu ve saldırganları, ıslah ediciler ve mücahitlerle savıp barış ve düzen taraftarlarını, çocukları ve kadınları korumasaydı, yeryüzü bozulurdu, dünyanın menfaat ve düzeni dağılır, çoluk çocuktan, ilim ve sanattan, din ve imandan eser kalmazdı. Çünkü uzaklaştırıp karşı koyma kanunu olmasaydı, insanların çoğu, uyum içinde, itaatkâr ve boyun eğmiş bile olsa, saldırganların devamlı olarak hücumuna uğrarlar, çiğnenir, mahvolurlardı. Sosyal eşitlik bulunmaz, nihâyet herkes saldırgan olur; herkes saldırgan olur da, direnme de varsayılmazsa hepsi mahvolur. Cenâb-ı Allah, insanları irade sahibi olarak yaratmıştır ve böyle yaratması, sırf rahmet ve kudrettir. Fakat bu iradeler mutlak bırakılır da birbirleriyle ölçülü hâle getirilmez ve hiçbir direnişle karşılaşmazlarsa, çalışma zahmetine katlanmaz, önüne geleni
- 662 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çiğnemeye çalışır. Savunma ve karşı koyma olmayınca da saldırı, yolların en kısası ve doğru yol olmuş olur; o zaman da insan adına bir şey kalmaz, yeryüzünün düzeni bozulur. Fakat Allah, bütün âlemlere ve bu arada özellikle akıl sahipleri âlemine bütün bir lütuf ve rahmet sahibidir. Bu fesada razı olmaz, o yeryüzünü imar edecek, üzerinde insanları lütuf ve ikramıyla yaşatacak, ebedî mutluluklara, yüksek mertebelere erdirecektir. Şu halde sonradan gelen fesat batıldır. Allah’ın istediği düzendir. Bu bakımdan düzenin, fesadı ortadan kaldırması için; düzen ve hayır sahiplerinin, bozgunculuk ve kötülük çıkaranları defetmesi lazımdır ve zaten karşı koyma ve savunma, bütün dünyada hak olan bir kanundur. İradeden, akıl ve şuurdan nasibini almayan yaratıklar, bu direnişlerini, Hakk’ın zorlamasıyla mecburen ortaya koyarlar. İstediğini, dilediğini yapanlarda bunun tatbikinin de akıl, irade ve imanlarıyla yapılması gerekir. İşte Allah, savaşı ve hükümeti bu hikmetle meşrû kılmış ve insanların bozguncu ve saldırgan kısmını, ıslahatçı kısmıyla defetmek ve güzel bir şekilde çalışanları korumak için emretmiştir. Düzen ve fazilet sahipleri, bu noktayı göz önünde tutmayıp ve savunma kaydıyla meşgul olmayıp da saldırganları serbest bırakacak olurlarsa, bütün güç onların eline geçer ve onlar da dünyayı ele geçirmek sevdasıyla yeryüzüne bozgunluk verecekler ve buna meydan verenler, sorumlu olacaklardır ki yukarda buna bir, “Ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın”2880 hatırlatması geçmişti.
Şu halde iki savaş vardır: Birisi ıslah savaşı, diğeri ifsad (fesat ve bozgunculuk) savaşıdır. İman ehline emredilen de Allah yolunda ıslah savaşıdır ki, bu da zulüm ve bozgunculuğun ve zulmün kaynağı olan küfür ve şirkin yok edilmesi ve genel barışı sağlamaktır. Düzene ve İslâma sahip çıkanlar, bunu yapmazsa, küfür ve bozgunculuk ortalığı kaplayacak; o zaman da insanlar, kökünden kazınıp kıyamet kopacaktır.
2/Bakara, 252: Ey Muhammed! Şunlar, binler kıssasından Dâvud kısmına kadar olan şu kıssalar, Allah’ın ibret alınacak âyetleridir. Biz bunları sana her türlü şüphe ve hatadan, bozup değiştirme ve yanlış kuşkusundan uzak, sırf hak ve gerçek olarak okuyoruz, Cebrail ile sana devamlı bir şekilde okuyoruz. Sen de gerçekten mutlaka gönderilmiş olan resullerdensin, o büyük peygamberlerden birisin. Bunu bil, vazifeni yap.2881
2/Bakara, 251:
“Dâvud Câlût’u öldürdü. Allah da ona mülk ve hikmet verdi; ona dilediğinden öğretti.” Kitab-ı Mukaddes’e göre Dâvud o zaman genç bir delikanlıydı. Şans eseri olarak Filistîlerin şampiyonu olan Câlut İsrailoğulları’nı tehdit ettiğinde Tâlût’un ordusu içindeydi. Câlût şöyle diyordu. “İsrail kuvvetlerine meydan okuyorum. Bir adam çıkarın karşıma da onunla dövüşeyim.” Bunu duyan İsrailoğulları’nın cesareti kırılmıştı; fakat Dâvud, Tâlut’a: “Onun böyle dik başlılık etmesine izin vermeyin, bırakın hizmetkârınız gitsin ve Filistînlilerle savaşsın” dedi. Tâlût izin vermedi, fakat Dâvud ısrar edince kabul etti. Câlut onu görünce gençliğiyle alay etti ve: “Gel de senin etini gökteki kuşlara ve dağlardaki hayvanlara yedireyim” dedi. Buna cevap olarak Dâvud şöyle dedi: “Allah seni benim ellerime teslim edecek ve bütün dünya İsrail’in bir Allah’ı olduğunu anlayacak. Hatta bütün buradakiler Allah’ın kılıç ve mızrakla korunmadığını öğrenecekler... Savaş O’nun
2880] 2/Bakara, 195
2881] Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır
DÂVÛD
- 663 -
elindedir; O, seni bize teslim edecek.” Daha sonra Dâvud onu öldürdü ve İsrailoğulları arasında çok meşhur oldu. Tâlut kendi kızını onunla evlendirdi. Ve Dâvûd Tâlût’tan sonra İsrail’in meliki (kral) oldu.2882
“Eğer Allah’ın, insanların bir kısmı ile bir kısmını def’i (engellemesi) olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesada uğrardı.” Yeryüzünde barış ve düzeni korumak amacıyla Allah farklı grup, millet ve partilerin belli bir sınıra kadar güç kazanmalarına izin verir. Fakat onlar bu sınırları aşarlarsa, o zaman onların gücünü kırar ve yerlerine yenilerini getirir. Eğer Allah bir milletin veya bir grubun sonsuza dek hâkimiyette kalmasına izin verseydi, o zaman Allah’ın arzı karışıklık ve düzensizliklerle dolardı.2883
Dilleriyle Savaş İstedikleri Halde, Savaştan Kaçanlar
“Görmedin mi?...”2884 Sanki şu anda olmakta olan bir olaydan ve gözler önünde cereyan eden bir manzaradan söz ediliyor. Yahudi ileri gelenlerinden ve sözü geçenlerinden bir grup aralarında toplanıp peygamberlerinden birine başvuruyorlar. Bu peygamberlerin adı belli değil. Çünkü kıssanın amacı, konusu o peygamber değil. Onun adının söylenmesi kıssanın vermek istediği mesaja hiçbir şey katmıyor. İsrâiloğulları’na uzun tarihleri boyunca birbirinin peşi sıra çok sayıda peygamber geldi. İşte sözünü ettiğimiz seçkin yahûdi önderleri, aralarında toplanıp bu peygamberlerinden birine başvurdular ve ondan komutası altında “Allah yolunda” savaşacakları bir hükümdar belirleyip başlarına getirmesini istediler.
Onların ağzından çıkan bu savaşın karakterini tanımlayıcı “Allah yolunda” sözü kalplerindeki inanç coşkunluğunu, vicdanlarındaki iman uyanıklığını, kendilerinin haklı bir inancın savunucuları, düşmanlarının ise batıl yanlısı, sapık kâfirler olduklarının bilincinde olduklarını, Allah yolunda cihad etmek için önlerindeki yolun kafalarında belirgin olduğunu kanıtlar.
Bu algı belirginliği, bu idrak kesinliği zafere giden yolun yarısıdır. Buna göre kendisinin hak yolda, buna karşılık düşmanın batıl yanlısı olduğu, mü’minin zihninde belirgin bir biçimde yer etmesi; hedefin, yani Allah yolunda olduğu gerçeğinin kafasında mutlaka soyutlanıp kavramlaşması gerekir. Düşünceleri nereye gittïğini bilmesini engelleyecek bir kavram kargaşasının egemenliği altında olmamalıdır.
Peygamberleri de onların azimlerinin gerçekliğinden, niyetlerinin sağlamlığından, bu ağır görevi yerine getirmekte kararlı, önüne getirdikleri teklifte ciddi olup olmadıklarından emin olmak istemişti: “Peygamberleri onlara; ‘Ya eğer size savaşmak farz kılındığında bu emre karşı gelirseniz?’ diye sordu.” Acaba savaşmak size farz kılınırsa bundan kaçma ihtimaliniz yok mu? Şimdi bu bakımdan serbest ve rahatsınız. Ama eğer isteğiniz kabul edilir de savaşmanız karara bağlanırsa, o zaman savaş, hesabınıza yazılmış bir farz olur ve artık bu karardan dönemezsiniz.
Bu, peygambere yaraşacak bir konuşma tarzıdır; bu üsteleme, ısrarlı vurgulama peygamberlere lâyık bir vurgulamadır. Peygamberlerin sözlerinin ve
2882] Daha ayrıntılı bilgi için bk. I Samuel, 17-18 bölümü
2883] Tefhîmu’l-Kur’an, Mevdûdi
2884] 2/Bakara, 246
- 664 -
KUR’AN KAVRAMLARI
emirlerinin tereddüt, oyalanma ve erteleme konusu olması câiz değildir.
Bu noktada ayaklanma coşkusunun derecesi yükseliyor. Çünkü Peygamber ile görüşmeye gelen heyetin mensupları kendilerini savaşmaya sürükleyen sebepler arasında savaşmayı tereddüt edilmez, kesin bir zaruret haline getiren gerekçeler bulunduğunu belirtiyorlar: “Yurdumuzdan ve çocuklarımızdan ayrı düşürüldüğümüze göre niye savaşmayalım ki?” dediler.
Meselenin zihinlerinde belirgin olduğunu, vicdanlarında karara bağlandığını görüyoruz. Düşmanlar, Allah’ın ve O’nun dininin düşmanlarıdır, bu düşman onları yurtlarından çıkarıp evlâtlarını tutsak yapmıştır. Buna göre bu düşmana karşı savaşmak gereklidir. Önlerinde tek yol vardır ki, o da savaşmaktır. Bu karardan ve bu mücadeleden geri dönmeyi gerektirecek hiçbir sebep yoktur.
Fakat düşmanın ortada görünmediği tehlikesiz dönemde verdikleri bu kararda uzun süre sebat edemediler, zira savaşla yüz yüzeydiler artık; “Fakat savaşmak kendilerine farz kılınınca az bir kısmı hâriç, çoğu sözlerinden döndüler.” Gerçi burada yahûdilerin öteden beri bilinen köklü bir huyu ile karşılaşıyoruz. Onlar sık sık sözleşmelerini tek taraflı olarak bozarlar, verdikleri sözlerden cayarlar, liderlerine itaat etmezler, düzen tanımazlar, yükümlülüklerinden kaçarlar herhangi bir konuda ortak bir karara varamazlar ve apaçık gerçeklerden yüz çevirirler. Fakat bu tutum imana dayalı eğitimde olgunluk düzeyine yükselmemiş bütün toplumların, hatta bütün insanlığın ortak özelliğidir. Bu huy ancak imana dayalı, yüksek düzeyli, uzun vadeli, köklü ve etkin bir eğitimle değiştirilebilir. Bundan dolayı çetin bir yola girmeye azmedenler bu konuda son derece dikkatli olmalı, sarp yollara girecekleri sırada bu faktörü hesaba katmalıdırlar. Yoksa insan mayasındaki zorluk anında kaçma huyu sürpriz olarak karşılarına çıkarsa işlerini daha da zorlaştırır. Özellikle içgüdülerinin tutsaklığından kurtulamamış, herhangi bir potada pişerek bu zararlı unsurlardan arınamamış toplumlarda bu olumsuz tepki, beklenen bir tutumdur. Ancak hakkı ortada bırakıp geri dönenler Allah’ın şu uyarı ve tehdidini de göze almadılar: “Hiç kuşkusuz Allah zâlimlerin kimler olduğunu bilir.”
Bu cümle savaşmayı istedikten sonra ve daha bilfiil savaşa girişmeden önce bu görevden kaçan çoğunluğu azarlar ve onları zalimlikle suçlar niteliktedir. Bu çoğunluk, hem kendilerine hem peygamberlerine ve hem de gerçek olduğunu bile bile onun batıl yanlarının boyunduruğu altında kalmasına göz yumdukları hakka karşı zâlimlik etmiştir.
Bir grup insan düşünelim ki, bunlar kendilerinin hak yolda ve düşmanlarının batıl, eğri yolda olduğunu biliyorlar. Tıpkı burada sözkonusu olan yahudi heyeti gibi. Arkasından bunlar peygamberlerinden “Allah yolunda” savaşmak amacıyla başlarına bir komutan görevlendirmesini istiyorlar. Sonra da cihaddan kaçarak gerçek olduğuna iman ettikleri hakkın batıl karşısında kendilerine yüklediği savaşma görevini yerine getirmiyorlar. Bunlar zulümlerinin cezasına çarpılmaları kaçınılmaz olan zalimlerdir. “Allah zâlimlerin kimler olduğunu bilir.”
“Peygamberleri onlara; Allah size hükümdar olarak Tâlût’u gönderdi’ deyince, ‘O bize nasıl hükümdar olabilir? Hükümdarlık bize ondan daha çok yakışır. Çünkü ona bol servet verilmiş, değildir’ dediler. Peygamberleri onlara; Allah onu hükümdar olarak seçerek başınıza getirdi, Ona bilgi ve vücut gücü bakımından üstünlük bağışladı’ dedi.
DÂVÛD
- 665 -
Allah mülkünü (egemenlik yetkisini) dilediğine verir, Allah’ın lütfu geniştir ve O, her şeyi bilir.”2885
Burada görülen ısrarlı karşı koyma, İsrâiloğulları’nın bu sûrede sık sık değinilen bir özelliğini ortaya koyuyor. Bilindiği gibi onlar, sancağı altında savaşacakları bir hükümdarları olsun istemişlerdi. Yine bilindiği gibi açıkça “Allah yolunda” savaşmak istediklerini belirtmişlerdi.
Fakat aynı kişiler hararetle istedikleri ve onayladıkları Allah’ın kendileri için uygun gördüğü ve Peygamberleri aracılığıyla bilgilerine sunduğu tercihe karşı çıkıyorlar, bizzat yüce Allah tarafından başlarına getirilen Tâlût’un hükümdar olmasını içlerine sindiremeyerek ona itiraz ediyorlar. Niçin? Çünkü onların düşüncelerine veraset gerekçesiyle hükümdarlığa kendileri daha layıktır. Çünkü Tâlût eski yahudi hükümdarların soyundan gelmiyordu! Üstelik serveti de yoktu ki kendisine verilen liyakat önceliğine göz yumsunlardı. Bütün bunlar, yahûdilerin tarih boyunca vazgeçmedikleri bilinen karakteristik huyları olduğu gibi aynı zamanda sapık düşüncelerini ve kavram kargaşası içinde olduklarını da açığa vurucu özelliklerdir.
Peygamberleri onlara, Tâlut’un liyakat önceliğine sahip olduğunu ve Allah’ın ne hikmetle onu tercih ettiğini açıklıyor: “Peygamberleri onlara; ‘Allah onu hükümdar seçerek başınıza getirdi, ona bilgi ve beden gücü bakımından üstünlük sağladı’ dedi. Allah mülkünü (egemenlik yetkisini) dilediğine verir. Allah’ın lütfu geniştir ve O, her şeyi bilir.” Tâlut, doğrudan doğruya Allah’ın seçtiği bir kişidir. Bu onun için bir liyakat gerekçesidir. Bunun yanı sıra Allah ona bilgi ve beden gücü bakımından üstünlük sağlamıştır. Bu da onun için bir başka liyakat gerekçesidir. Ayrıca Allah “Mülkünü, egemenlik yetkisini dilediğine verir.” Çünkü mülk, O’nundur, onu dilediği gibi kullanma yetkisi kendisine aittir, buna göre kulları arasından kimi isterse onu seçer. Yine Allah “engin kerem sahibi ve her şeyi bilen”dir. Ne hazinesinin bekçisi ve ne de bağışlayıcılığının sınırı vardır. Bunun yanında O, neyin hayırlı olduğunu ve işleri nasıl düzenleyeceğini herkesten iyi bilir.
Bu uyarılar ve öğütler, aslında insan kafasındaki kavram kargaşasını düzene koyduracak ve düşüncelerdeki yanılgıyı ortadan kaldıracak nitelikte ve yeterliliktedirler. Fakat önemli bir savaşın eşiğinde olan yahûdilerin karakter yapılarındaki olumsuzlukları bu yüce gerçekler tek başına düzeltmeye yetmez. Onların karakter yapısındaki bu olumsuzlukları peygamberleri de biliyor. Onlara, kalplerini sarsarak, güvene ve kesin kanaate vardıracak açık bir mucize göstermek gerekir:
“Peygamberleri onlara dedi ki; ‘Tâlût’un hükümdarlığının belirtisi, size meleklerin taşıdığı bir sandığın gelmesidir. Bu sandıkta Rabbinizden size yönelik bir huzur ile birlikte Musa ve Hârun ailelerinin geride bıraktıkları bazı önemli eşyalar vardır. Eğer mü’min kimseler iseniz, bu sizin için kesin bir belirtidir.”2886
Yahudiler, çöldeki perişanlık dönemlerinden ve Hz. Mûsâ’nın ölümünden sonra peygamberleri Hz. Yuşa’nın (Allah’ın selâmı her ikisi üzerine olsun) liderliği altında mukaddes topraklara egemen olmuşlardı. Fakat bir süre sonra düşmanları kendilerini bu topraklardan sürüp çıkarmış ve bu arada Hz. Mûsâ ve Hz.
2885] 2/Bakara, 247
2886] 2/Bakara, 248
- 666 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hârun’un oğullarından gelen peygamberlerinin geride bıraktıkları değerli eşyaları içeren bir sandıkta somutlaşan kutsal emanetlerine de el koymuşlardı. Bir rivâyete göre bu sandıkta yüce Allah’ın Tur dağında Hz. Mûsâ’ya vermiş olduğu levhaların kopyaları saklı idi. Peygamberleri onlara, belirti olarak Allah’tan kaynaklanan ve gözleri ile görecekleri bir mucize göstermeyi ve bu amaçla sandukanın, üstelik “melekler tarafından taşınarak” önlerine getirilmesini uygun gördü; bu sandukanın bu şekilde önlerine getirilmesi onların kalplerini huzur ve güvenle dolduracaktı. Arkasından da onlara “Eğer mü’min kimseler iseniz, bu mucize, Tâlût’un Allah tarafından seçilmiş olduğunu kanıtlamaya yeterli bir delildir” diyecekti.
Âyetin akışından anlaşıldığına göre bu olağanüstü olay, gerçekten meydana gelmiş ve yahûdi ileri gelenlerinin kuşkularını dağıtarak peygamberlerinin sözlerine kesinlikle inanmalarını sağlamıştı.
Daha sonra Tâlut, cihad farzını terk etmeyen daha yolun başında peygamberleri ile yaptıkları sözleşmeyi çiğnememiş olanlardan ordusunu oluşturdu. Kur’an-ı Kerim, kıssa anlatımında kullandığı her zamanki üslubu uyarınca burada iki tablo arasında bir boşluk bırakıyor ve doğrudan doğruya aşağıdaki tabloyu sunuyor. Bu tabloda Tâlût, ordusu ile sefere çıkmıştır: “Tâlut, ordusu ile birlikte sefere çıkınca askerlerine dedi ki; Allah sizi bir ırmak aracılığı ile sınavdan geçirecek. Kim bu ırmağın suyundan kana kana içerse benden değildir. Kim onun suyundan içmez de sadece bir avuç dolusu ile yetinirse o bendendir. Askerlerin az bir kısmı dışında çoğu bu ırmaktan su içtiler. Bir süre sonra Tâlût, yanında kalan mü’minlerle birlikte o ırmağı geçince, askerlerin bir kısmı “Bugün bizim Câlût ve ordusu ile başa çıkacak gücümüz yok.” dediler. Fakat Allah’ın huzuruna çıkacaklarına kesinlikle inanmış olanlar “Allah’ın izni ile nice az sayılı topluluk, nice kalabalık topluluğu yenilgiye uğratmıştır.”dediler. “Hiç kuşkusuz Allah, sabırlılarla beraberdir.”2887
Burada yüce Allah’ın bu kişiyi hükümdar seçmesinin hikmeti somut biçimde ortaya çıkıyor. O, adım adım savaşa doğru ilerliyor. Komutası altındaki ordu, tarihinde birçok kez bozgunu ve ezikliği tatmış mağlup bir milletten oluşmuş, bir süre sonra da galip bir milletin ordusu ile karşılaşacak. O halde, ordusunun vicdanında gizli bir güç bulunmalıdır ki, onun sayesinde karşılaşacağı üstün ve güçlü ordu karşısında durabilsin. Bu gizli güç olsa olsa irâdede bulunabilir. Nefsin arzularını ve içgüdülerini denetim altına alan, mahrumiyetlere ve sıkıntılara dayanan, zaruretlerin ve ihtiyaçların üstesinden gelen, itaati elden bırakmayan, bunun getireceği yükümlülüklere katlanan ve böylece ardarda gelecek sınavları başarı ile aşan bir iradedir onun aradığı.
O halde Allah tarafından seçilmiş olan komutan, ordusunun iradesini, direnme gücünü ve sabırlılık derecesini mutlaka denemeli, sınavdan geçirmelidir. İlk önce, ordusunun isteklere ve arzulara karşı ne kadar dayanabildiğini, ikinci aşamada da yokluklara ve sıkıntılara karşı ne derece sabırlı olduğunu deneyecektir. Bu yüzden rivâyetlerin verdikleri bilgiye göre Tâlût, askerlerinin susuz oldukları bir sırada bu denemeyi yapmayı uygun gördü. Böylece kendisi ile birlikte kalıp sabredecek olanlar ile rahatını tercih edip geri dönecek olanları ayırt edebilecekti. Deneme sonunda ileri görüşlülüğü ortaya çıktı: “Askerlerinin az bir kısmı hâriç, çoğu bir ırmağın suyundan içtiler.”
2887] 2/Bakara, 249
DÂVÛD
- 667 -
Kana kana içtiler. Oysa isteyenlere, ırmağın suyundan bir avuç dolusu olarak aşırı susuzluklarını gidermeleri ve böylece ordudan ayrılmak isteğinde olmadıklarını kanıtlamaları serbest bırakılmıştı. Ordunun çoğunluğu sırf nefislerinin isteklerine boyun eğerek söz dinlemedikleri için ondan ayrıldılar. Çünkü onun ve kendilerinin omuzlarına yüklenen görev için yeterli kimseler değillerdi. Onların düşmanla yüz yüze gelmenin eşiğinde olan ordudan ayrılmaları hayırlı ve tedbirliliğe uygun bir olaydı. Çünkü orduda zayıflık, moralsizlik ve bozgunculuk tohumu oluşturuyorlardı. Orduların gücü, asker sayılarının kalabalıklığı ile değil, bu askerlerin kalplerinin dirençlilik derecesi ile, iradelerinin kesinliği ile, yolundan sapmaz ve sarsılmaz imanları ile ölçülür.
Bu tecrübe sadece kalplerde gizli olan niyetlerin yeterli olmadığını, savaşa girmeden önce ordunun pratik bir sınavdan geçirilerek, bu yolda kaçınılmaz gerçekleri daha baştan ortaya çıkarıp tavrını ona göre belirleme gereğini ispatladı. Bunun yanı sıra bu tecrübe, Allah tarafından seçilen komutanın cevherinin de dayanıklı olduğunu, çünkü ilk tecrübe sırasında ordusunun dökülüşü yüzünden sarsılmayarak yoluna devam ettiğini kanıtladı.
Gerçi bu tecrübe, Tâlût’un ordusunu faydadan çok zararı olacak askerlerden arındırmıştı, ancak aşılması gereken tecrübeler henüz sona ermiş değildi: “Bir süre sonra Tâlût, yanında kalan mü’minler ile birlikte o ırmağı geçince askerlerin bir kısmı; ‘Bugün bizim Câlût ve ordusu ile başa çıkacak gücümüz yok’ dedi.”
Sayıları çok azalmıştı. Üstelik Câlût komutasındaki düşmanlarının güçlü ve sayıca kalabalık olduğunu biliyorlardı. Yukarıdaki sözü söyleyenler mü’mindi, peygamberleri ile yaptıkları sözleşmeyi bozmamışlardı. Fakat burada gözleri ile gördükleri somut realite ile karşı karşıya idiler ve bu realiteye karşı koyacak güçleri olmadığını algılıyorlardı. İşte şimdi belirleyici tecrübeye, nihai sınava sıra gelmişti. Bu tecrübe gözle görünen somut realiteden daha büyük bir gücü üstün tutmaktı. Bu sınavı ancak eksiksiz imana sahip olarak kalpleri ile Allah arasında sıkı ilişki olanlar, insanların somut durumlarından edindikleri ölçüleri bir yana bırakarak imanlarının realitesi sayesinde edinilmiş yeni ölçüleri olanlar başarı ile aşabilirdi!
İşte bu denemede bir avuç mü’min grup ortaya çıktı. Sayıca az, fakat seçkin grup. İlâhî ölçülere sahip olan küçücük grup: “Fakat Allah’ın huzuruna çıkacaklarına kesinlikle inanmış olanlar; ‘Allah’ın izni ile nice az sayılı topluluk, nice kalabalık topluluğu yenilgiye uğratmıştır. Allah sabırlılarla beraberdir.’ dediler.” İşte böyle... “Nice az sayılı topluluk, nice kalabalık topluluğu yenilgiye uğratmıştır.” Dikkat edilirse çokluk ifade eden bir üslup ile karşı karşıyayız; başka bir deyimle tek-tük görülen, istisnai bir durum değil söz konusu olan. İşte Allah’a kavuşacaklarından kuşku duymayanların algıladıkları kural budur. Kural bu mü’min grubun az sayılı olmasıdır. Çünkü bu küçük grup, sıkıntı merdiveninin basamaklarından bir bir çıkarak seçilme ve kalburüstünde kalma mertebesine ulaşmış kimselerden oluşur. Fakat galip gelecek olan da bu gruptur. Çünkü o merkezi güç kaynağı ile sıkı ilişki halindedir; çünkü üstün ve galip gücü, Allah’ın gücünü temsil ediyor. O Allah-ki, iradesi tartışmasız, kulları üzerinde kesin egemenliğe sahip, zorbaların belini kıran, zalimlerin burnunu yere sürten ve kendini beğenmişleri kahredendir.
Onlar “Allah’ın izni ile” derken elde edecekleri bu zaferi Allah’a dayandırıyorlar ve “Allah sabırlılar ile beraberdir” derken de bu zaferi gerçek sebebine
- 668 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bağlıyorlar. Böylece de hak ile batılı birbirinden kesinlikle ayıracak hak savaşının Allah tarafından seçilmiş erleri olduklarını kanıtlamış oluyorlar.
Kendimizi hikâyenin akışına bırakıyoruz. Ve... Allah’a kavuşacağına kesinlikle inanan, tüm sabırlılığını bu buluşmanın kesinliğine dair beslediği imandan alan, tüm gücünü Allah’ın izninden alan, tüm inanç kesinliğini Allah’a güveninden ve Allah’ın sabırlıların yanında olduğu gerçeğinden alan bu bir avuç grup...
İşte az sayılı ve zayıf olmasına rağmen, düşmanın sayılı üstünlüğünün ve gücünün kalbindeki güveni sarsamadığı bu güvenle, sabırlı, kararlı küçücük grup, savaşın sonucunu belirleyen etkin güç oluyor. Bu inanılmaz başarıya, yüce Allah ile arasındaki taahhüdü yenileştirdikten, kalbi ile O’nun dergâhına yöneldikten, savaşın korkunç dehşeti karşısındayken zaferi sırf O’ndan dilemesinden sonra ulaşıyor:
“Tâlût ve askerleri, Câlût ve ordusu ile karşılaştıklarında; ‘Ey Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sabit kıl ve kâfirlere karşı bize zafer nasip eyle’ dediler. Derken, Allah’ın izni ile onları bozguna uğrattılar ve Dâvud, Câlût’u öldürdü. Arkasından Allah, Dâvud’a hükümdarlık (egemenlik) ve bilgelik (hikmet) verdi; kendisine dilediği bazı bilgileri öğretti. Eğer Allah, bazı insanların şerrini diğerleri aracılığı ile savmasaydı, yeryüzünü kargaşa kaplardı. Ama Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir.”2888
İşte böyle... “Ey Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır.” Bu ifade sabır tablosunu Allah’tan gelen feyze benzeterek tasvir ediyor. Allah, bu feyzini o kahramanların üzerine yağmur gibi yağdırarak kendilerini onunla çepeçevre kuşatıyor, bu feyiz yağmuru onların kalplerini huzur, güven, dehşete ve sakıntıya tahammül gücü ile dolduruyor “Ayaklarımızı sâbit kıl.” Bu, Allah’ın elinde olan bir şey. Dilerse onların yere basan ayaklarını sabit tutar, onları titretmez, kaydırmaz ve sarsmaz. “Kâfirlere karşı bize zafer nasip eyle.” Artık durum iyice aydınlandı, belirginleşti. Ortada küfrün karşısına çıkmış bir iman, batılın önüne dikilmiş bir hak; mü’min dostlarına, düşmanı olan kâfirler karşısında yardım etsin, zafer nasip etsin diye Allah’a yöneltilen bir dua var. Vicdanlarda tereddüt; düşüncelerde karmaşıklık, amacın sağlıklılığından ve yolun belirginliğinden şüphe yok.
Savaş, bu kahramanların bekledikleri ve inandıkları gibi sonuçlandı. “Derken, Allah’ın izni ile onları bozguna uğrattılar.” Âyet “Allah’ın izni ile” diyerek bu cümleciğin ifade ettiği gerçeği vurguluyor, pekiştiriyor. Bu gerçeği mü’minlere öğretmek, ya da buna ilişkin bilgilerini güçlendirmek istiyor. Şu evrende meydana gelen tüm gelişmelerin mahiyetine ve bu gelişmeleri meydana getiren gücün kimliğine ilişkin eksiksiz düşünceyi iyice belirginleştirmeyi amaçlıyor.
Mü’minler bu gücün önündeki perdedirler. Allah onlar aracılığı ile dilediğini yapıyor, tercihini yürürlüğe koyuyor. “O’nun izni ile”; olup bitenlerde aslında onların bir rolü yok. Kullandıkları güç ve enerji aslında onlara ait değil. Allah onları meramını yürütmek için seçiyor, aslında O’nun dilediği, O’nun izni ile onların eli ile oluyor. Bu gerçek, mü’minin kalbini barış, güven ve kesin imanla dolduracak nitelikte bir ilkedir. Zira o, Allah’ın kuludur. Onun, Allah’ın seçtiği rolü oynaması, Allah’ın karşı durulmaz takdirini uygulama alanına geçirmesi, Allah’ın ona yönelik bir keremi, bir bağışıdır. Sonra da onu -istediğini yapabilme şerefinin arkasından- sevaplandırma, ödüllendirme payesi ile onurlandırıyor. Eğer Allah’ın
2888] 2/Bakara, 250-251
DÂVÛD
- 669 -
lütfu olmasaydı o bir şey yapamazdı, eğer Allah’ın keremi olmasaydı sevap elde edemezdi, ödül kazanamazdı. Bunun yanı sıra o gayesinin soyluluğundan, amacının arılığından ve yolunun temizliğinden emindir. Çünkü bütün bu olup-bitenlerde hiçbir art maksadı yoktur; o sadece meramını mutlaka gerçekleştiren Allah’ın hayırdan ibaret olan dileğinin yürürlüğe koyucusudur. O bütün bunları iyi niyeti ile, itaat etmeye yönelik kararlılığı ve samimi olarak Allah’a yönelişi ile hak etmiştir.
Âyetin devamında Hz. Dâvud’un (a.s.) rolü belirtiliyor: “Dâvud, Câlût’u öldürdü.” Dâvud, İsrailoğulları’ndan genç bir delikanlı, buna karşılık Câlût, güçlü bir hükümdar, herkesin yüreğine korku salan bir komutan idi. Fakat o sırada yüce Allah istedi ki, İsrailoğulları olayların, dış görünüşlerine göre değil, asıl mahiyetlerine göre geliştiklerini, yakından görsünler. Olayların asıl mahiyetlerini yalnız Allah biliyordu, bunların akibetlerini belirlemek sadece O’nun elinde idi. Buna göre kullara sadece görevlerini yerine getirmek, Allah’a verdikleri sözleri tutmak düşüyordu. Sonra Allah neyi diledi ise O’nun dilediği biçimde oluyordu.
Nitekim Yüce Allah Câlut adındaki kan içici zorbanın ölümünün -ileride Hz. Dâvud olacak- bu genç delikanlının eliyle olmasını dilemiş, böylece yüreklere korku salan zalimlerin, Allah öldürülmelerini dileyince genç delikanlılar tarafından yere serilecek derecede zayıf kimseler olduklarını insanlara göstermek istemişti.
Bu olayın arkasında Allah tarafından amaçlanan, murad edilen bir başka gizli hikmet daha vardı: Yüce Allah Hz. Dâvud’un, Tâlût’tan sonra hükümdar olmasını, arkasından da yerine oğlu Hz. Süleyman’ın geçmesini ve Hz. Süleyman döneminin, yahudilerin uzun tarihleri içinde “Altın dönem”leri olmasını takdir etmişti. Bu altın dönem, uzun bir sapıklık, Allah’a karşı verilen taahhütleri çiğneme ve perişanlık döneminin arkasından yahudilerin vicdanlarında parıldayan inanç ateşlenmesinin, inanç gerekçeli ayaklanmalarının mükâfatı olarak kendilerine sunulmuştu: “Arkasından Allah, Dâvud’a hükümdarlık (egemenlik) ve bilgelik (hikmet) verdi, kendisine dilediği bazı bilgileri öğretti.”
Hz. Dâvud aynı zamanda peygamber olan bir hükümdardı. Kur’an-ı Kerim’in başka sûrelerinde verilen ayrıntılı bilgilere göre yüce Allah ona başta zırh olmak üzere çeşitli savaş araçları yapmayı öğretmişti. Burada ise âyetlerin akışı, yukardaki kıssanın tümünde güdülen bir başka amaca yöneliyor. Hikâyenin bu şekilde son bulduğu, yani nihaî zaferin maddi güç yerine Allah’a güvenen inanç tarafından, sayı çokluğunun oluşturduğu kuru kalabalık yerine özüne saygı besleyen irade tarafından kazanıldığı ilân edilince, tam bunun arkasından bu kuvvetler arasındaki çatışmanın yüce amacı açıklanıyor. Bu yüce gaye savaş ganimetleri, yağmalar, ünvanlar ve görkemli törenler değildir. Bu yüce gaye, yeryüzünde dirlik ve huzur sağlamak, kötülüğe karşı kavga vererek iyiliği, hayırlıyı egemen kılmak, iktidara getirmektir: “Eğer Allah bazı insanların şerlerini, diğerleri aracılığı ile savmasaydı, yeryüzünü kargaşa kaplardı.”
Âyetin bu kısacık bölümünde yeryüzünde hüküm süren kuvvetler çatışmasının, güç odakları arasındaki yarışın; insan çabasının coşkun, dalgalı ve çağıltılı hayat selinin akıntısına kapılarak sürüklenişinin gerisindeki ilâhi hikmetin iyice belirgin hale gelmesi için kişiler ve olaylar sahneden çekiliyor, gözlerden kayboluyor. Burada üzerinde karınca sürüleri gibi insan kaynayan uçsuz-bucaksız
- 670 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hayat alanı gözler önüne seriliyor. Bu insan kalabalıkları kesintisiz bir karşılıklı savunma, yarışma ve aralarında itişerek hedefleri peşinde koşuşma halindedirler. Bütün bu olup bitenler süreci içinde o yüce, hikmet sahibi ve önceden tasarlayıcı (mudebbir) el, bu kalabalıkların tümünün iplerini elinde tutarak aralarında çatışan, yarışan, itişen insan yığınlarını son aşamada hayra, dirliğe, yapıcılığa ve gelişmeye doğru yönlendiriyor.
Eğer Allah kötü insanların kötülüğünü, başka birtakım insanlar aracılığıyla savıp önlemeseydi hayat bozulur ve yaşanmaz hale gelirdi. Bunun yanı sıra eğer insanlar arasında Allah tarafından öyle yaratılan fıtrî yapılarının gereği olarak menfaat ve kısa vadeli, yüzeysel amaçlar çatışması olmasaydı, bütün enerji birimleri özgür biçimde yarışmaya, yenişmeye ve karşılıklı meşru savunmaya girişir, böylece insanlar tembelliği ve aylaklığı üzerinden silkeleyip atar, potansiyel enerji kaynaklarım tam kapasite ile harekete geçirir, sürekli biçimde uyanık, faal, yeryüzünün üstündeki ve altındaki kaynakları ortaya çıkarma, onun çeşitli güçlerini ve gizli hazinelerini keşfedip kullanma çabasını harcar durumda olurdu.
Gerçi son aşamada dirlik, huzur, hayır ve gelişme gerçekleşir. Fakat bu olumlu gelişmelerin görülebilmesi için iyilik yanlısı, doğru yol yolcusu ve fedakâr bir cemaatin, sıkı dayanışmalı bir insan topluluğunun ortaya çıkması gerekir. Bu cemaat, yüce Allah’ın kendisine açık açık anlattığı hakkı, kendisini Allah’a ulaştıracak yolu kesin bir şekilde bilir. Yine bu cemaat batılı ortadan kaldırarak yeryüzünde hakkı egemen kılmakla yükümlü olduğunu, bu soylu görevi yerine getirmedikçe, bu uğurda sırf Allah’ın emrini yerine getirmek ve O’nun hoşnutluğunu elde etmek amacı ile dünyada önüne çıkacak her sıkıntıya katlanmadıkça yüce Allah’ın azabından asla kurtulamayacağını da bilir.
Bu çatışmalı hengâmede yüce Allah hükmünü yürütür, takdirini pratiğe uygular; hakka, hayra, dirliğe ve huzura söz üstünlüğü kazandırır; bu çatışmanın, bu yarışın ve bu karşılıklı savunmanın olumlu birikimini, hayır yanlısı ve yapıcı olan gücün avucuna koyar, kazanç hanesine yazar. O hayır yanlısı ve yapıcı güç ki, giriştiği bu çatışma sırasında içindeki en soylu, en onurlu, kendisini hayatta erişebileceği en yüce kemal düzeyine yükseltecek itici yetenekler harekete geçmiş, ortaya çıkmıştır.
“Bunlar Allah’ın âyetleridir. Bunları sana hakka bağlı olarak okuyoruz. Hiç kuşkusuz sen de peygamberlerden birisin.”2889 Bu yüksek düzeyli, geniş amaçlı âyetleri “sana okuyoruz.” Yani bu âyetleri okuyan, bizzat Yüce Allah’ın kendisidir. Eğer insan bu olayın, bu açıklamanın içerdiği derin ve dehşet verici mahiyeti yeterince düşünebilse bunun ne kadar korkunç ve büyük bir şey olduğunu kavrardı. “Bu âyetleri sana hakka bağlı olarak okuyoruz.” Yani bu âyetler beraberlerinde “hakkı” taşıyorlar ve onları okuma ve indirme yetkisini elinde bulunduran yüce Allah’tır bu âyetleri okuyan. Bu yetki Allah’tan başka hiç kimsenin elinde değil.
O halde Yüce Allah dışında kullar için sistem düzenlemeye yeltenen herkes haddini aşarak Allah’ın yetki alanına dalan bir mütecaviz, kendine ve kullara zulmeden bir zorba, gerçekte sahip olmadığı bir şeye sahip olduğunu iddia eden bir sahtekâr, itaat görmeyi beklemeye hakkı olmayan bir batıl yolun yolcusudur. Kul, sadece Allah’ın buyruklarına ve bir de Allah’ın gösterdiği yoldan ayrılmayan
2889] 2/Bakara, 252
DÂVÛD
- 671 -
hak kılavuzlarının emirlerine itaat eder, başkasının söylediklerine değil.
“Hiç kuşkusuz sen de peygamberlerden birisin.” Onun için sana bu âyetleri okuyoruz. Onun için seni bütün geçmiş yüzyıllarda yaşanmış insanlık tecrübeleri ile, iman kervanının deneyim birikiminin bütün aşamaları ile donatıyor ve bütün peygamberlerden kalan mirası sana aktarıyoruz.
Ve tecrübe hazineleri ile dolu olan bu bölüm burada sona eriyor. Böylece müslüman cemaati çeşitli alanlarda çeşitli yönlerde gezintiye çıkaran ve bu gezintilerin izlenimleri aracılığı ile onu eğiterek son derece önemli görevine hazırlayan bu cüz de burada noktalandı. O önemli görev ki, Allah onu müslüman cemaatin üstlenmesini takdir etti, onu bu görevin başına dikti, yine onu zamanın bitimine, dünyanın son anına kadar bu ilâhi sistem uyarınca insanları yönlendirecek bir örnek ümmet olarak ortaya çıkardı.
Genel Bir Değerlendirme: Bu cüz iki bölümden oluşuyor. Birinci bölümü, Bakara sûresinin geride kalan kısmı, ikinci bölümü ise Âl-i İmran sûresinin ilk yarısıdır. Şimdi burada bu cüzün ilk bölümü hakkında özet niteliği taşıyan birkaç söz söyleyecek, bu Cüzün ikinci bölümüne ilişkin söyleyeceklerimizi ise inşallah, Âl-i İmran sûresinin giriş yazısında dile getireceğiz.
Bakara sûresinin bu kalan bölümü, birinci cüzün başında açıkladığımız ve ikinci cüzün sonuna kadar incelemeyi sürdürdüğümüz sûrenin tümüne ilişkin ana konunun devamı niteliğindedir. Bu ana konu, müslüman toplumu, Medine’de, İslâm ümmetinin yükümlülüklerini omuzlamaya hazırlamaktır. Bu toplum, sözkonusu emaneti taşıyabilsin diye daha önce şu ön hazırlıklardan geçirilmişti: İmana ilişkin doğru düşünceye kavuşturuldu, daha önceki peygamberlerin mü’min ümmetlerinin yaşadıkları tecrübeler ile donatıldı, kendisine bu yolda karşılaşacağı engeller ve gerekli olan ihtiyaçları tanıtıldı, aynı zamanda hakkın ve imanın düşmanı olan kâfirlerin hileleri, tuzakları konusunda uyarıldı, böylece yolunun her aşamasında düşmanlarını iyi tanıması amaçlandı.
Bütün araçları, azığı, tarihî tecrübeleri ve amaçları ile bu hazırlık süreci, Kur’ân-ı Kerim’in tarih boyunca ilk müslüman kuşaktan sonra gelen bütün müslüman kuşaklara aynen uyguladığı bir eğitim programıdır. Bu program, bu ümmetin her kuşağında müslüman bir cemaat oluşturmak ve İslâmî hareketi yönetmek için uygulanması gereken değişmez, belirgin ve istikrarlı bir programdır. Bundan dolayı Kur’ân-ı Kerim, canlı, hareketli ve etkin bir eğitim aracı, her dönemde uygulanabilir, geniş kapsamlı bir ilkeler bütünüdür. Başka bir deyimle Kur’ân-ı Kerim, olgunlaşmayı, kılavuzluğu ve nasihati âyetlerinde arayan herkes için, her durumda her adımda ve her kuşakta fonksiyonunu yerine getiren ideal bir kılavuzdur.
Bakara sûresinin bu son kısmı, ikinci cüzün sonunda yer alan Yüce Allah’ın Peygamberimize yönelik “Bunlar Allah’ın âyetleridir. Onları sana hakka bağlı olarak okuyoruz. Hiç kuşkusuz sen de peygamberlerden birisin.” şeklindeki seslenişinin arkasından geliyor.2890 Bu sesleniş de “Hani onlar, Peygamberlerine; ‘Başımıza bir hükümdar getir de, onun emri altında Allah yolunda savaşalım’’ diye başlayıp2891 “Ve Dâvud, Câlût’u öldürdü. Arkasından Allah, Dâvud’a hükümdarlık (egemenlik) ve bilgelik (hik2890]
2/Bakara, 253
2891] 2/Bakara, 246
- 672 -
KUR’AN KAVRAMLARI
met) verdi, ona dilediği bazı bilgileri-öğretti.” diye noktalanan”2892 Hz. Mûsâ’dan sonra yaşamış bir yahudi heyetine ilişkin kıssayı izliyor. Başka bir deyimle ikinci cüz, Hz. Mûsâ’nın kavmi olan yahudilerden ve Hz. Dâvud’dan söz ederek, bu konuda Peygamberimizin de peygamberlerden biri olduğuna ve kendisinin “daha önceki peygamberler”in tecrübeleri ile donatıldığına işaret ederek noktalanmıştı.
İşte bundan dolayı bu cüz, bir önceki cüzün sonu ile bütünlüğü ve devamlılığı gözetip peygamberlerden, onlardan bazılarının diğerlerine üstün kılınışından, bazılarına bağışlanan özel imtiyazlardan, bazılarının derece bakımından yükseltilişinden, bunların yanısıra bu peygamberlerden sonra gelen bir kısım bağlıları arasında anlaşmazlık çıkmasından ve bu bağlılardan bazılarının birbirlerini öldürmelerinden sözederek başlıyor: “İşte şu peygamberler. Bunların bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. onlardan kimileri ile Allah konuştu, kimilerini de derecelerle yükseltti. Meryem oğlu İsa’ya açık mucizeler verdik, O’nu Ruh-ul Kuds aracılığı ile destekledik. Eğer Allah dileseydi, bu peygamberlerin arkasından gelen ümmetler, kendilerine açık belgeler geldikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat onlar anlaşmazlığa düştüler. Onlardan kimi iman etti, kimi de kâfir oldu. Eğer Allah dileseydi, onlar birbirlerini öldürmezlerdi. Ama Allah neyi dilerse onu yapar.”
İkinci cüzün sonu ile incelemekte olduğumuz üçüncü cüzün baş tarafı arasında konu bakımından belirgin bir uyum, açık bir bütünlük vardır. Çünkü her iki yerde de peygamberlerden söz ediliyor. Bunun yanında sûrenin geride kalan âyetleri arasında da yine açık bir konu uyumu, bir bütünlük göze çarpar. Bu bölümün ağırlık noktasını Medine’de yeni yeni gelişmekte olan müslüman cemaat ile yahudiler arasındaki mücadele oluşturur. Nitekim ilk iki cüzde de bu konu bütünlüğü vardır.
Bundan dolayı burada, peygamberlerin ölümünden sonra bağlıları arasında baş gösteren görüş ayrılıklarından, bu bağlıların bir kısmı mü’min ve diğer bir kısmı kâfir olduktan sonra aralarında çıkan savaşlardan sözediliyor. Bu görüş ayrılıklarının ve inanç kökenli savaşların gündeme getirilmesi gâyet yerindedir. Böylece müslüman cemaatin yoluna devam ederek gerek yahudilere ve gerekse yahudi olmayanlara eski peygamberlerin bağlıları arasında hüküm süren gerçek durumu gözönüne alarak, yani bunların doğru yolda olanları ile sapıtmışlarını birbirinden ayırarak karşı koyması ve bu ümmetin sapıklara karşı sürekli mücadele vermesi gereken doğru yol yolcusu bir cemaat sıfatı ile yükümlülüklerini yerine getirmesi kolaylaştırılmış oluyor, amaç budur.
Tabiat Kanunları Karşısında Peygamberlerin Durumu: Bu bölümde karşımıza çıkan ilk incelik peygamberlere ilişkin şu özel ifade tarzıdır: “Şu peygamberler...” Dikkat edersek “Bu peygamberler..” denmiyor, bunun yerine güçlü ve belirgin bir mesaj içeren yukarıdaki ifade tarzı ile peygamberlerden sözetmeye giriyor. Bu kısmın âyetlerini incelemeye geçmeden önce bu incelik hakkında birkaç söz söylememiz yerinde olur.
Evet, “Şu peygamberler...” Gerçekten “bunlar” karakteristik özelliği olan, kendine özgü bir grup, orjinal bir topluluk oluştururlar. Her ne kadar onlar da teker teker bir insan iseler de bu böyledir. Peki, kimdir bunlar? Peygamberlik (Risâlet) nedir? Nasıl bir karakteristik özellik taşır? Nasıl gerçekleşir? Niçin sadece “bunlar”
2892] 2/Bakara, 251
DÂVÛD
- 673 -
peygamber oldular ve neyin sayesinde peygamberlik mertebesine ulaştılar?
Bunlar uzun süre kendilerine cevap bulmaya çalıştığım sorulardır. Bu konuda için için algı alanım öyle duygular ve anlamlar ile dolu ki, bunları ifade edecek kelime bulmakta güçlük çekiyorum. Fakat bu duyguları ve anlamları mümkün olduğu oranda kelimelere ve cümlelere yüklemek gerekir!
İçinde yaşadığımız ve ayrılmaz bir parçasını oluşturduğumuz bu evrenin dayandığı birtakım köklü ilkeler vardır. Bu ilkeler yüce Allah’ın bu kâinata sunduğu evrensel kanunlardır. Evren sistemi bu kanunlar uyarınca gelişimini sürdürür, bu kanunlar gereğince hareket eder ve bu kanunlara göre çalışır.
İnsan bilgi merdiveninin basamaklarını çıktıkça bu kanunların bir kısmını keşfeder. İnsanoğlu bu kanunların sınırlı idrak kapasitesine sığacak kadarını belirli bir süre zarfında keşfeder -ya da bu kadarı kendisine keşfettirilir.- İdrâk kapasitesi ise yeryüzü halifeliği görevinin üstesinden gelmesine yetecek oranda yaratılmıştır.
İnsan evrensel kanunların bu sınırlı bölümünü öğrenirken şu iki -kendi açısından- temel araca, şu iki bilgi edinme yöntemine dayanır: a) Akıl yürütme b) Deney. Bunlar öz nitelikleri itibarı ile göreli (izafî, relatif) yöntemlerdir; nihaî, kesin ve mutlak sonuçlar verecek yetenekte değildirler. Bununla birlikte uzun bir zaman sürecinde kimi zaman insana, genel geçerli (küllî) evrensel kanunların bir kısmını keşfettirirler. Ama başarılan bu keşifler de göreli olma niteliklerini sürdürürler, nihaî ve mutlak olamazlar. Çünkü bütün evrensel kanunlar arasında uyum sağlayan, bu kanunların tümüne ahenkli bir bütünlük kazandıran ana ilke niteliğindeki sır, gizli ve çözümsüz kalır; ne kadar uzun zaman geçerse geçsin göreli (izâfî) ve göreceli (nisbî) insan aklı, insanın akıl yürütme gücü, bu sırrın özüne yol bulamaz. Çünkü zaman bu alanda nihaî bir unsur, kesin belirleyici bir faktör değildir. Zaman, insanın yapısı ve varlık bütünü içindeki rolü gereğince insanın kendisi için konmuş bir sınırlama, bir ölçü birimidir. İnsanın evren içindeki rolü de göreli ve görecelidir. Sonra yeryüzü üzerinde yaşayan bütün insan soyuna sunulmuş olan zamanın göreliliğine sıra gelir, o da göreli ve sınırlıdır. Bütün bunlardan dolayı bütün bilgi edinme araçları, insanın bu araçlar yolu ile elde ettiği bütün bilimsel sonuçlar sözünü ettiğimiz görelilik (izâfîlik) ve görecelik (nisbîlik) dairesinin sınırları içinde kalır.
İşte bu noktada peygamberliğin, yani Allah tarafından bağışlanan, ledünnî (Allah’ın kalbe ilham ettiği bilgi) bir yetenek sayesinde tüm evrenin dayandığı genel geçerli ana ilke ile derinliklerinde -sonuçlarını kavramakla birlikte mahiyetini hiçbir zaman bilemeyeceğimiz bir yolla- iletişim kurabilen özel ve karakteristik yapının rolü, fonksiyonu gündeme gelir.
İşte vahyi alan, almaya güç yetiren harika cihaz, bu özel ve karakteristik yapıdır. Çünkü bu karakteristik yapı vahyi karşılamaya hazırlıklıdır. Bu yapı evren bütününün aldığı ilahi işaretin aynısını alır, çünkü bu evren bütünü yönlendiren ana evrensel ilke ile dolaysız biçimde ilişkilidir. Acaba bu karakteristik yapı bu ilâhî işareti nasıl alıyor, onu hangi cihazla karşılıyor, algılıyor? Bu soruya cevap verebilmek için Allah’ın (c.c.) sadece seçkin kullarına bağışladığı bu karakteristik yapıya bizim de sahip olmamız gerekir. Oysa “Allah, peygamberliği kime vereceğini
- 674 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çok iyi bilir.”2893 Bu mesele, aklımızın ucundan geçebilecek büyük evrensel sırların tümünden daha büyük ve ölçüler üstü derecede önemli bir meseledir.
Bütün peygamberler “Tevhid” gerçeğini kavramışlar ve hepsi de bu gerçeği insanlara duyurmak için gönderilmişlerdir. Çünkü hepsinin yapısında varolan aynı ana ilkenin ilhamı, onları bu ilhamın tek olan, birden fazlası söz konusu olmayan kaynağına iletmiştir. Bu ilhamın kaynağı birden fazla olamaz, çünkü aksi halde gerek evrensel ana ilkenin ve gerekse peygamberlerin bu ana ilkeden aldıkları ilhamın da birden fazla olması gerekirdi. Bu idrak, insanlık tarihinin alacakaranlıklı başlangıcında, akıl yürütme ve deneye dayalı nesnel bilgiler henüz ortada yokken, bu birlik (Tevhid) ilkesine işaret eden evrensel kanunların henüz hiçbiri keşfedilmemişken de vardı.
Bütün peygamberler insanları bir olan Allah’a kulluk etmeye, ilâhi kaynaktan aldıkları ve duyurmakla görevlendirildikleri bu gerçeğe çağırmışlardır. Onlar bu ilkeyi, aynı evrensel ana ilkenin, evrenle bütünleşmiş fıtrata yönelik ilhamının doğal mantığı gereği olarak kavramışlardı. Bu ilkeyi insanlara duyurma görevini üstlenmeleri de onun gerçek olduğuna, kendilerine tek olan Allah tarafından iletildiğine ilişkin mutlak imanlarının sonucu idi. Onlar, fıtratlarında yer eden güçlü, kuşku götürmeyen ve zorlayıcı ilhama göre birden fazla ilahın olamayacağını kavrıyorlar, bilinçaltında hissediyorlardı.
Peygamberlerin fıtratlarının bilincinde yer eden bu ısrarlı zorlama, zaman zaman onların Kur’ân-ı Kerim’de nakledilen sözlerinde ya da kimi âyetlerde onları tanıtmak için kullanılan ifadelerde ortaya çıkar.
Biz bu içten gelen bilinci, meselâ Hz. Nuh’un (a.s.) kavmine yönelik sözlerini nakleden şu âyetlerde buluyoruz: “Nuh dedi ki; ‘Ey kavmim, ya ben Rabbimden gelen açık bir mesajın izinde isem, ya O bana katından bir rahmet bağışlamış ve siz de bunun farkında değilseniz, siz istemediğiniz halde biz size onu zorla mı benimseteceğiz? Ey kavmim, ben buna karşı sizden bir mal istemiyorum; benim ücretimi verecek olan Allah’tır. İman edenleri yanımdan kovmam söz konusu değildir, onlar Rabb’leri ile buluşacaklardır. Fakat görüyorum ki, siz cahilce davranan bir topluluksunuz. Ey kavmim, eğer ben iman edenleri yanımdan kovarsam Allah’a karşı beni kim savunabilir? Bunu hiç düşünmüyor musunuz?”2894 Aynı ısrarlı içten gelen bilinci Hz. Salih’in (a.s.) sözlerini nakleden âyette de görebiliriz:
“Salih onlara dedi ki; ‘Ey kavmim, ya ben Rabbimden gelen açık bir mesajın izinde isem, ya O bana katından bir rahmet bağışlamış ise, Allah’a karşı geldiğim takdirde O’na karşı beni kim savunabilir? Sizin bana, yıkımımı artırmaktan başka hiçbir katkınız olamaz.”2895 Bu ısrarlı zorlanmışlık duygusunu Hz. İbrahim’in (a.s.) hayatını anlatan şu âyetlerde de bulabiliriz:
“Kavmi onunla (İbrahim’le) tartışmaya girişince onlara dedi ki; ‘Beni doğru yola iletmiş olan Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam, Rabbim ne dilerse o olur. Rabbimin bilgisi herşeyi kaplamıştır. Acaba ders almaz mısınız? Allah’ın size, ilâh olduklarına ilişkin hiçbir delil indirmemiş olduğu şeyleri siz O’na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da ben sizin O’na koştuğunuz ortaklardan
2893] 6/En’âm, 124
2894] 11/Hûd, 28-30
2895] 11/Hûd, 63
DÂVÛD
- 675 -
niye korkayım? Biliyorsanız, söyleyin bakalım; sırf Allah’a inananlar ile O’na ortak koşan iki gruptan hangisi korkmamakta daha haklıdır?”2896
Bu ısrarlı zorlanmışlık duygusunun aynısına Hz. Şuayb kıssasında da rastlıyoruz: “Ey kavmim, ya ben Rabbimden gelen açık bir mesajın izinde isem, ya O bana kendi katından güzel bir nasip bağışlamış ise? Size yasakladığım şeyi kendim yaparak size ters düşmek istemiyorum. Benim istediğim şey, gücümün yettiği kadar eğrilikleri düzeltmektir. Başarım sadece Allah’a bağlıdır. Sırf O’na dayanır, O’na yönelirim.”2897
Aynı ısrarlı zorlanmışlık bilinci Hz. Yakub’un oğullarına söylediği şu sözlere de yansımıştır: “Ben üzüntümü ve tasamı yalnız Allah’a açarım. Allah ile ilgili olarak sizin bilmediğiniz şeyler biliyorum.”2898
Gerek bunlarda ve gerekse bunlara benzer nice örneklerde peygamberlerin fıtratlarına yönelik bu derin ve ısrarlı mesajın izlerini, onların sözlerinde ve tanıtıcı niteliklerinde görürüz. Onların sözleri, bu zorlayıcı mesajın vicdanlarının derinliklerinde bıraktığı etki hakkında bize ipucu veriyor.
Gün geçtikçe insanoğlu nesnel bilgiler alanında şu evrendeki birlik ilkesine uzaktan işaret eden birçok bulgular keşfediyor. Bilim adamları şu uçsuz-bucaksız evrende yaratılış (yapı) ve hareket birliği olduğunun farkına varmışlardır. İnsanoğlunun bilgi edinme kapasitesinin sınırları içinde bütün evren yapısının temel taşının atom olduğu ve atomun da aslında enerjiden başka bir şey olmadığı ortaya çıktı. Böylece, evrende varolan madde ile enerjinin atomun yapısında bütünleştiği ve uzun yüzyıllar boyunca madde ile enerji arasında varolduğu sanılan ikiliğin gerçek olmadığı ortaya çıktı. Görüldü ki, atomlar yığınından oluşmuş olan madde aynı zamanda enerjidir, yapısındaki atomlar parçalanınca enerji türlerinden birine dönüşmektedir.
Yine insanın bilme kapasitesinin elverdiği ölçüde ortaya çıktı ki, atom, içyapısında sürekli hareket halindedir, kalbini oluşturan (merkezinde yer alan) çekirdekten ya da çekirdeklerin çevresindeki yörüngelerinde dönen elektronlardan meydana gelmiştir. Bu hareket süreklidir ve her atomda aynıdır ve her atom, vaktiyle ünlü müslüman şâir Feridüddin Attar’ın dediği gibi, çevresinde yıldızların döndüğü bir güneştir; tıpkı sürekli biçimde yıldızların çevresinde döndüğü şu bizim güneşimiz gibi.
Evrendeki yapı ve hareket birliği insanoğlunun farkına vardığı, bilgi birikimine eklediği iki evrensel kanundur. Bu iki kanun kapsamlı ve büyük birlik ilkesine uzaktan birer işarettir. İnsan bilgisi, akıl yürütmenin ve deneyin sağladığı imkân oranında bu ilkeleri keşfetti. Oysa peygamberlerin kendine has ve Allah vergisi karakteristik yapısı, göz açıp kapayıncaya kadar o geniş kapsamlı ve büyük birlik kanununu kavrayıverdi. Çünkü bu yapı, o ilkenin mesajını direkt olarak alıyor, bu mesajı alabilen yalnız odur.
Peygamberler bu evrensel birliğe ilişkin belgeleri ve kanıtları bilimsel deneyler yolu ile toplamadılar. Fakat onlara mükemmel ve dolaysız iletişim kurabilen bir cihaz bağışlandığı için aynı ilkenin mesajını iç iletişim yolu ile direkt olarak
2896] 6/Enâm, 80-81
2897] 11/Hûd, 88
2898] 12/Yusuf, 86
- 676 -
KUR’AN KAVRAMLARI
almışlar ve bu tek tip mesajın mutlaka aynı kapsamlı ilkeden gelmiş olması ve aynı kaynaktan çıkmış olmasının kaçınılmaz olduğunu kavramışlardır. O özel ve karakteristik yapılara bağışlanmış olan bu ledünnî (Allah vergisi) cihaz, son derece duyarlı, mükemmel ve geniş kapasiteli idi. Çünkü söz konusu mesaj birliğinin arkasındaki kaynak birliğini, şu evrene egemen olan irade ve etkinlik birliğini anında fark ederek şu evreni çekip çeviren yüce Allah’ın “birliği”ni iman olarak belirlemiştir.
Şu noktayı hemen vurgulayalım ki, modern bilim, evrensel birliğin kanıtlarından birini ya da ikisini kavradığını görüyor diye bu sözleri söylüyor değilim. Çünkü bilim, kendi alanında bazı şeyleri kimi zaman ispatlar, kimi zaman da reddeder. Onun ulaştığı “gerçekler”in tümü göreli (izâfî), göreceli (nisbî) ve kayıtlıdır, o hiçbir zaman tek, nihaî ve mutlak bir gerçeğe varamaz. Üstelik bilimsel teoriler, değişkendir, birbirini yalanlar ve değiştirirler.
Ben evrenin yapı ve hareket birliği hakkında anlattıklarımı, peygamberlerin algısına yansıyan evrensel birliğe ilişkin mesajın doğruluğuna katkıda bulunmak amacı ile anlatmış değilim. Asla. Benim amacım başka. Ben bu anlattıklarımla evrenin mahiyetine ilişkin eksiksiz, geniş kapsamlı ve doğru düşünce oluştururken dayanılacak algı kaynağını belirlemeyi hedefliyorum.
Bilimsel keşifler, büyük evrensel birliğin özüne ilişkin bazı kanıtların bilgisine yol bulabilir, ulaşabilirler. Oysa peygamberlerin algılama gücü bu birliği çok daha önce geniş, kapsamlı bir düzeyde ve direkt bir şekilde somutluğa kavuşturmuş, onların ledünni fıtratı bu ilkeyi mükemmel, yaygın ve dolaysız biçimde kavramıştır. Modern bilimsel nazariyeler, bu ilkeye ilişkin bazı belgeleri ortaya koymuş olsa da olmasa da peygamberlere bahşedilen ledünni ilim kesindir, nihaî doğrulardır. Çünkü bilimsel teoriler, bizzat bilimin araştırma ve gözden geçirme girişimlerine açıktırlar. Onlar işin başında değişmez şeyler değildirler, sonra da nihaî ve mutlak değildirler. O halde bunlar peygamberliğin doğru olup olmadığını belirleyecek kriterler olmaya elverişli değildirler. Çünkü ölçülerin, kriterlerin değişmez ve mutlak doğrular olmaları gerekir. Bundan dolayı peygamberlik kurumu, değişmez ve mutlak tek kriterdir.
Bu gerçekten, son derece önemli bir başka gerçek çıkar ki, o da şudur: İnsanlığa geniş kapsamlı biçimde yön verebilecek olanlar, ona evrenin yaratılışı ile, değişmez kanunları ile ve sürekli geçerliliğe sahip ilkeler sistemiyle uyumlu olarak yön verebilecek olan, sadece varlık âleminin ilkeler sistemi ile direkt biçimde bütünleşmiş olan bu özel karakteristik yapılardır. Dolaysız biçimde Allah’tan vahiy alanlar onlardır. Bu gerekçe ile onlar yanılmazlar, sapıtmazlar, yalan söylemezler, gerçeği saklamazlar, zaman ve mekan faktörleri kendileri ile gerçek arasında perde ve engel oluşturmaz. Çünkü bu gerçeği zamandan ve mekândan münezzeh olan yüce Allah’tan alırlar.
Yüce irade, zaman aralıkları içinde peygamber göndermeyi diledi. Amaç, insanlığa mutlak gerçeği iletmektir. O mutlak gerçek ki, insanlar akıl yürütme ve deney yolu ile bunun bir kısmını ancak yüzlerce asır sonra kavrayabilmişler ve gelecekteki çağlar boyunca bu araçlarla bu gerçeğin tümünü hiçbir zaman kavrayamayacaklardır. İnsanlar hesabına bu ilişkinin değeri, attıkları adımları evren ile paralel hale getirmek, evrenin hareketi ile kendi hareketleri arasında yön birliği sağlamak, evrenin yaratılışı ile kendi fıtrî yapıları arasında uyum temin
DÂVÛD
- 677 -
etmektir.
İşte bundan dolayı insanın gerek tüm varlıklar âlemine gerekse kendi öz varlığına gerek tüm varlık âleminin ve gerekse öz varlığının amacına ilişkin eksiksiz, doğru ve geniş kapsamlı düşünce sistemini alabileceği tek kaynak vardır. Evrenin kararı, hareketi ve doğrultusu ile uyumlu, insanları topyekün varlıkları ile “barış”a kavuşturabilecek tek doğru ve dengeli hayat sistemi, ancak bu düşünce sisteminden kaynaklanabilir. Bu hayat sistemi ïnsan ile evren arasında, insanla evrenin yaratılışının doğal uzantısı olan kendi öz fıtratı arasında; dünyada insan soyu için imkânları hazırlanmış çalışma, girişim, büyüme, gelişme ve ilerleme alanlarında insanların kendileri arasında “barış” sağlar.
Tek kaynak, yani peygamber kaynağı. Bunun dışındaki kaynaklar sapık ve batıldır. Çünkü bu diğer kaynaklar, sözünü ettiğimiz bütünleşmiş tek kaynakla iletişim halinde değildirler, ondan mesaj almamaktadırlar. İnsana sunulan diğer bilgi edinme araçları, evrenin bazı görüntülerini, bazı kanunlarını, bazı güçlerini yeryüzündeki halifelik görevinin üstesinden gelmesine, hayatı geliştirip evrimleştirmesine yetecek derecede sınırlı olarak keşfedebilmesi için kendisine kısıtlı olarak verilmiştir. İnsan bu alanda gerçekten ileri adımlar atabilir. Fakat bu adımlar ne kadar ileri olurlarsa olsunlar, insanı hiçbir zaman mutlak gerçeğin düzeyine ulaştıramazlar. O mutlak gerçek ki, insanın, hayatını sırf geçici ve değişken durumlar ve şartlar uyarınca değil, varlık âleminin dayandığı değişmez ve sürekli evrensel kanunlar ve topyekün insan varoluşunun büyük amacı uyarınca düzenlemek için ona muhtaçtır. Bu büyük amacı zaman ve mekân şartlarından münezzeh olan yüce Allah görür, ama zaman ve mekân şartları ile bağımlı ve sınırlı olan insan bunu göremez.
Ancak bir yolu baştan sona kadar kavramış olan bir merci bu yolun tümüne ilişkin bir yolculuk plânı yapabilir. Oysa insanın önünde bu yolun bütününü görmesini engelleyen perde var. Hatta bir saniye sonrasını bile görmesi engellenmiştir. İnsanın önünde ve içinde yaşadığı anın önünde, arkasını görmesine imkân tanımayan yere kadar uzanan bir perde gerilmiştir. Buna göre insan, kendisi için meçhul olan bir yolu aşmak üzere nasıl plân yapabilir?
Ya çarpıklık, sapıklık ve başıboşluk ya da evrenin yaratıcısından alınmış yaşama sistemine, peygamberliklerin ve peygamberlerin sistemine, varlıklar âlemi ve bu âlemin yaratıcı ile ilişki halinde olan fıtratın sistemine dönüş...
Ard arda gelen peygamberler insanlığın elinden tutup onu hidâyete ulaştıran aydınlık yolda ileriye doğru yürütüyor. Oysa insanlık bu yol boyunca ikide bir kervandan ayrılıyor, rotadan sapıyor, kılavuzun yol gösterici çağrısını umursamıyor, yeni bir kılavuzun gelişine kadar sapıtmışlığını sürdürüyor. Her defasında biricik gerçek, yenilenen tecrübeleri ile uyumlu bir şekilde daha olgunlaşmış olarak zihninde belirginleşiyor.
Böylece son peygamberlik dönemine sıra gelince insan aklı olgunluk çağına eriyor. Bu gerekçe ile son peygamber, insan aklına genel geçerli (küllî) gerçeklerin tümü ile sesleniyor. İnsanların bu nihaî ve geniş hatların, çizgilerin kılavuzluğunda sürekli adımlarla ilerlemesini istiyor. Büyük gerçeğin çizgileri artık yeni bir peygamberin gelmesini gerektirmeyecek derecede belirginleşmiştir. Sadece yüzyıllar boyunca ortaya çıkacak yenileyici yorumcular yeterlidir.
- 678 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bundan sonra insanlık ya her zaman gerek kendisine gerekse ilerici ve yenileyici atılımlarına yetecek genişlikte olan bu şeridin içinde kalarak ilerleyecek ve bu yoldan, başka hiçbir yolla ulaşamayacağı mutlak gerçeğe erecek ya da yolunun işaretlerinden uzak düşerek belirsizlik çölünde şaşkın, sapıtmış ve başıboş bir biçimde taban tepecektir!2899
Tâlût ve Câlût Kıssasından Çıkarılabilecek Hisseler
Kur’an’daki tüm kıssalar, tarihî bilgi vermekten ve geçmişte yaşanmış ve bir daha yaşanmayacak bir olayı anlatmaktan çok öte bir hikmete dayanır. Kur’anî kıssaların tümü, her devirde ve her yerde yaşayacak insanlara mesajlar ve pratik örnekler taşır. Bu kıssalarda esas mesele, ayrıntılarla uğraşmak, Kur’an’da anlatılmayan olayları İsrâiliyattan devşirmek değil; söz konusu kıssanın verdiği fikir, gösterdiği hedef ve ulaştırmak istediği mesajdır. Örnek insanı, örnek olay ve davranışı yakalamaya çalışmak, kötü örneklere karşı tedbirli olmak Kur’an’ı ve dolayısıyla bu kıssayı okuyan insanın gâyesi olmalıdır. Bu kıssada da, insanın pratik hayatındaki eğilimleri eğitilmek istenmektedir. Hayatta Allah’a kulluk ve O’na dâvet yolunda bu Kur’ânî kıssadan çıkaracağımız yararlı hisselerin önemlileri şunlar olmalıdır:
1) İsrâiloğullarının risâletlerinde bu aşamada ve bundan önceki aşamalarda roller peygamberlik ile hükümdarlık ve kumandanlık arasında (bu toplumun isteği doğrultusunda) paylaştırılmıştır. Bundan dolayı âyetlerde zikri geçen bu kavim, peygamberlerinden savaşta kendilerine savaş için bir hükümdar ve kumandan tâyin etmesini istemişlerdir. Hâlbuki İslâm’da büyük savaşlarda peygamber veya Onun vârisi imam bizzat ordunun başına geçerek savaşır.
2) Allah yolunda çalışanlar, savaş sloganları atanlara ve “başımıza bir komutan geçse, topyekün savaşırız” diye hamâsî nutuklar çekenlere karşı dikkatli olmak durumundadırlar. Çünkü böyle insanların birçoğu bu beklenen kumandanın gelmeyeceği düşüncesiyle ileri geri konuşabilirler. Bunun için Allah yolunda çalışanlar, bu iddiâlarla ortaya çıkan insanları deneyip ciddî ve samimi olup olmadıklarını, bunların şahsî etkenlerle mi, yoksa inanca dayanan kalbî güdülerle mi böyle iddiâları ortaya attıklarını belirgin bir şekilde ortaya koymak durumundadırlar.
3) Zafer ve hezimet meselesi, azlık veya çokluk ile ilgili değildir. Aksine bu mesele, tamamıyla iman, teşkilat, program, eğitim ve itaatle ilgilidir. Çünkü teşkilatlı mü’min bir azınlık, imanını ve teşkilatını yitirmiş kâfir bir çoğunluğa karşı kahredici bir zafer elde edebilir. “Nice az topluluklar, Allah’ın izniyle çok topluluklara gâlip gelmişlerdir. Allah sabredenlerle beraberdir.”2900
4) Bu âyetlerde anlatılan geçmiş bir kavmin hikâyesi, kesinlikle sonradan yaşayan müslümanların ibret alması içindir. Yani bu, geçtiği yer ve zamanla sınırlı bir tarihî hikâye değildir. Bu âyetlerde bizden, kıssada karşılıklı olarak anlatılan iki insan örneğinden sağlam olanına yapışmamız istenmektedir.
5) Mücâhid mü’min zayıf da olsa, çok büyük güçlere de sahip olsa, Allah’tan yardım istemek ve O’na muhtaç olduğu şuurunu yaşamak konumundadır. Çünkü
2899] Fî Zılâli’l Kur’an, Seyyid Kutub
2900] 2/Bakara, 249
DÂVÛD
- 679 -
onun, elinde bulundurduğu maddî güçlerden çok, savaşın zorlu şartlarında sabra ve sebâta ihtiyacı vardır. Zafer de eninde sonunda Allah’ın tarafındadır. Bu itibarla, sahip olduğu güçler veya güçlü olduğu yolundaki hisleri, kendisini Allah’ı unutturacak bir gurura kapılmak gibi bir yanlışa götürmemelidir. Yine, zayıflık hissi de onu Allah’ın sonsuz gücüne bağlayıp O’na dayanmaktan alıkoymamalıdır. Savaşta mü’min ile kâfir arasındaki fark, mü’minin gücünü yeryüzünden göklere uzanan ve hiçbir sınır tanımayan mânevî, rûhî, İlâhî kuvvetten alması; kâfirin ise gücünü yeryüzünden ve onun sınırlı maddî kuvvetlerinden almasıdır.
6) Âyette anılan “Allah’ın mülkü dilediğine vermesi”2901 yeryüzünde çeşitli çevrelerin ellerinde bulundurdukları otoritelerin meşrûluğu anlamına gelmemektedir. Yoksa, bu sultaların, yöneticilerin kâfiri de vardır, zâlimi de, sapığı da. Aksine, bunun anlamı; yerde ve gökte her şeyin Allah’ın dilemesiyle meydana geldiğini ve O’nun idaresinde olduğudur. Allah dilerse tekvinî idaresi ile eşyayı ve olayları doğrudan doğruya yaratır, kâinatı yarattığı gibi. Dilediğinde de onları kendi İlâhî sünnetleri olan tabiî kanunlarla dolaylı olarak yaratır. Süregelen tabiat olayları, toplumsal olaylar ve tarihin seyrinde olduğu gibi. Hayatı ve olayları olumlu ve olumsuz yönlerde sürükleyen insan irâdesi de Allah’ın kevnî kanunlarındandır ve O’nun küllî irâdesinin hâkimiyeti altında işler.
7) Âyet-i kerîmenin te’kid ettiğine göre; İnsanların diğer insanlar veya topluluklar tarafından yurtlarından çıkarılması, mallarından mülklerinden ve çocuklarından uzaklaştırılması bu haksız eylemleri yapanlara karşı bir saldırı ve savaş sebebidir. Bu durumdaki insanın saldırmak ve savaşmak hakkı vardır. Bu itibarla böyle bir savaş müdafaa savaşıdır, meşrûdur. Yani savaşın meşrûiyeti için doğrudan imanlarına karşı bir saldırı bulunması şart değildir. Hem zaten daha önce geçen âyet-i kerimelerde bildirildiği üzere, bu insanlar yalnızca “Rabbimiz Allah’tır ve biz yalnız O’na kulluk ederiz” demekten başka suçları olmadan yurtlarından çıkarılmış, mallarından mülklerinden, çoluk çocuklarından ve yakınlarından uzaklaştırılmışlardır.
8) “Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla defetmese/savmasaydı, yeryüzü bozguna uğrardı. Fakat Allah (bütün) âlemlere karşı lütuf ve ikram sahibidir.”2902 Âyet-i kerîmenin bu cümlesinden şunu anlıyoruz: İnsanların yaşadıkları toplumsal hayatın hareketinde Allah’ın koyduğu tabiî ve fıtrî bir kanun (sünnetullah) vardır. Bütün insanlar sevdiği, istediği ve inandığı şeylere karşı müsbet; sevmeyip istemediği, red ve inkâr ettiği şeylere karşı da menfî bir eğilim taşırlar. Bu gerçek üzere hayatta karşı fikirler ve tavırlar oluşur ve bunlar hayat içerisinde yerlerini alırlar.
İşte Allah Teâlâ bu âyette, hayatın onun üzerine kurulu olduğu ve üzerinde yürüdüğü bu tabiî kanuna, bunun insanların hayatındaki önemine ve hayatın ıslahatındaki rolüne işaret etmekte, bu sünnetullah olmasaydı, yeryüzünün bozguna uğramış olacağını bildirmekte ve bunun Allah’ın âlemlere bir lutfu olduğu vurgulanmaktadır. Çünkü insanlardan biri veya bir kısmı büyük güçlere sahip olduğunda diğer insanlara, onları kendi irâdeleri altında toplamak yolunda baskı yaparlar. Diğer insanlar da buna karşı çıkmazlarsa bu baskıcı insanların baskıları son derece artar ve yeryüzünü fesâda uğratır, yeryüzünde hakka ve iyiliğe yer
2901] 2/Bakara, 247
2902] 2/Bakara, 251
- 680 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bırakmaz. Bunun için hayatın hak, iyilik ve adâlet üzere kaim olmasını ve gelişip ilerlemesini isteyen Allah, bu tabiî kanunu sebebiyle kötülüğün iyilik üzerindeki, bâtılın hak ve zulmün adâlet üzerindeki baskılarını, insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savarak kaldırmak ve yeryüzü halkına insanca yaşama fırsatını bağışlamak istemiştir. Bu da Allah’ın âlemlere olan bir lütfu ve ikrâmıdır. 2903
Başarı ve Zafer “Çok” ile Birlikte Olmakta Değil; “Hak” ile Birlikte Olmaktadır
Amalika kavminin kralı olan Câlût (Golyat) İsrâiloğullarını defalarca bozguna uğratır. İsrâiloğulları, içlerinde bulunan Samuel peygamberden kendilerine ille de bir kral tâyin etmesini isterler. O güne kadar, saltanat ve istibdat idâresiyle değil, meşverete dayalı nübüvvet idâresiyle yönetilmekteydiler. Samuel peygamber, Allah’ın emriyle onlara Tâlût’u (Saul) kral atadı. İlginçtir ki Tevrat, İsrâiloğullarının bu isteğini Allah’ın hoş karşılamadığını ihsas ederek, kral atamayı âdeta bu talebe verilmiş bir cezâ olarak takdim etmektedir.2904 Tevrat’ın bu bölümündeki ifadeler, saltanatla nübüvvet arasındaki farkı güzel bir şekilde açıklıyor. Aslında gerek monarşik, gerek teokratik ve demokratik, gerek dikta ve cunta, tüm saltanat çeşitleri Allah’ın nübüvvet yolundan ayrılan toplumlara verdiği bir belâdır. Bu kral istemelerini ve bunun ardında yatan anlayışı, “yahûdileşme temâyülü” bağlamında değerlendirirsek, saltanat, bir “yahûdileşme alâmeti”dir. Peygamberleri, onları saltanattan sakındırıp onun getireceği zulüm ve sefâhati bir bir saydığı2905 halde, onlar yine de ısrarla kendilerine bir kral seçmesini istemişler, istişâreye dayalı sivil yönetime, zorbalığa dayalı monarşiyi tercih etmişlerdir.
İşte bu istek üzerine Samuel Peygamberin atadığı Tâlût ile Amalika kralı Câlût arasında geçen savaşta olanlardan bir kesit Kur’an’da şöyle verilir: “Tâlût askerlerle beraber (cihad için) ayrılınca, ‘Biliniz ki Allah sizi bir ırmakla imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir. Kim ondan hiç tatmazsa bendendir (benimledir), ancak eliyle bir avuç içen de istisnâ edilmiştir (o da benimledir)’ dedi. İçlerinden pek azı müstesnâ hepsi ırmaktan içtiler. Tâlût ve onunla beraber iman edenler ırmağı geçince, ‘bu gün bizim Câlût’a ve askerlerine karşı koyacak hiç gücümüz yoktur’ dediler. Kendilerinin, sonunda Allah’ın huzuruna varacaklarını bilenler, kendi aralarında ‘nice az kişiler vardır ki, sayıca kendilerinden çok olan topluluklara Allah’ın izniyle gâlip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir’ dediler.”2906
Burada iki grup var: a) Allah’a hüsnüzan edenler, b) Allah’a sûizan edenler. Allah’a hüsnüzan edenler, komutanlarına itaat ediyorlar. Başarıyı kelle sayısında değil; öncelikle Allah’ın izninde, sonra da disiplin ve itaatte görüyorlar. Allah’a hüsnüzan edenler, O’na kavuşacaklarını biliyorlar. Bu nedenle de ölümden korkmuyorlar. Şehâdetin bir bayram olacağının farkındalar. Allah’a sûizan edenler ise, hem itaat ve disiplinden yoksunlar, hem de başarıyı kelle sayısında, çoklukta arıyorlar. Onların derdi “hak” ile birlikte olmak değil; “çok” ile birlikte olmak. Çünkü “ekseru’n-nâs/insanların çoğu” böyledir. Onun için de Allah’ı hakkıyla takdir edemiyorlar.
2903] Muhammed Hüseyin Fadlullah, Min Vahyi’l-Kur’an, c. 4, s. 209-212
2904] Bk. I. Samuel, 8/7-17
2905] Bk. I. Samuel, 8/7-17
2906] 2/Bakara, 249
DÂVÛD
- 681 -
Allah’a hüsnüzan edenler diyorlar ki: “Ey Rabbimiz, üzerimize sabır dök! Ayaklarımızı sağlam tut ve o kâfir millete karşı bize yardım et.”2907 Ve sonunda bilinçli, inançlı, disiplinli ve itaatli azınlığın, çoğunluğa gâlip geldiğini yine Kur’an’dan öğreniyoruz.
Günümüz müslümanlarının düştüğü bu çokluk ve güç tuzağı, temelde bir Allah’a itimatsızlık ve sûizan olayıdır. İnsanlık tarihini doğru okuyanlar iyi bilirler ki, insanlığın kaderini değiştiren büyük devrimler, şuursuz kalabalıklar sâyesinde değil; iyi eğitilmiş bir avuç şuurlu kadrolar sâyesinde gerçekleşmiştir. Bunun en canlı örneği yeryüzünün en büyük inkılâbı olan Saâdet Asrı inkılâbıdır. Bu inkılâp şuursuz kitlelerin, câhil kalabalıkların elleriyle değil; inandığı değerler uğruna ölmeyi bilen bir avuç iyi yetiştirilmiş insan eliyle gerçekleştirilmiştir.
Günümüzdeki hareketlerin en büyük zaafı kitleleri şuurlandırmaya çalışmaktır. Kitleler tarihin hiçbir döneminde şuurlandırılamamış, ancak şartlandırılmıştır. Şuurlandırılması elzem olan çekirdek kadrolardır. Çağdaş İslâmî yapılanmalar ise bunun tam tersini yapmaya çabalıyorlar: Kitleleri şuurlandırmak, kadroları şartlandırmak... Çünkü, eğer kadrolar şuurlandırılırsa belki elden kaçabilir. Bu korkuyla onları şuurlandırma yerine, şartlandırma mantığı güdülmektedir. 2908
Çoklukla Övünenler: “(Mal, mülk ve servette) Çoklukla övünmek, sizi tutkuyla oyalayıp kendinizden geçirdi. Öyle ki ziyaret edip saydınız kabirleri.”2909 İlk âyette geçen ve aynı zamanda sûrenin de adı olan “tekâsür”, çokluk yarışı yapmak, çoklukla övünmek anlamındadır. Kur’an’da bu deyim, insanın niteliğe karşılık niceliği öne çıkarışını kınamak için kullanılmaktadır. Seviyesiz, onuru düşük bir hayatın temsilcileri mal ve evlât çokluğu ile böbürlenmeyi ve hayatı böyle bir çoklukta öne geçmenin bir yarış arenası haline getirmeyi esas alırlar. İnsanoğlunun bu yarışı, mezarlıkları ve ölüleri sayacak kadar ileri götürdüğünü söyleyen Kur’an, bunun en büyük aldanışlardan biri olduğuna dikkat çeker.
Tekâsür, çokluk anlamına gelen “kesret” teriminden türetilmiştir. Onun üç anlamı vardır: Birincisi, insanın en fazla kesret/çokluk elde etmek için çalışmasıdır. İkincisi, insanların bolluk elde etmek için birbirleriyle yarışması ve birbiri üzerine çıkmaya çabalamasıdır. Üçüncüsü, insanların birbirlerine karşı kibirli davranmalarının bolluk dolayısıyla olmasıdır. Tekâsür, yani “çoklukla yarış” insanların yaşamını öylesine derinden etkilemiştir ki, onlar, daha önemli şeylerden gâfil olmuşlardır. Onlar, hayat seviyeleri yükselsin diye kendilerini o kadar kaptırmışlardır ki, insanî seviyelerini düşürmeyi bile göze almışlardır. Çok fazla servet elde etmek isterken bunun hangi yolla olacağını düşünmeden bu isteklere tutulmuşlardır. Onlar, çok fazla güç, en büyük askerî kuvvet ve en gelişmiş silahları elde etmek isterler. Bu yolda birbirleriyle yarış içindedirler. Fakat onlar, bütün bunların, Allah’ın arzında zulüm yapmak ve insanlığın felâketini hazırlamak anlamına geldiğini düşünmezler. Kısaca “tekâsür”, insanları ve toplumları içine çeken sayısız şekillerdedir. Artık gece gündüz dünyadan, ondan faydalanmaktan ve dünyevî lezzetlerden başka bir şey düşünmeye meydan kalmamıştır.
İkinci âyette geçen “sonunda kabirleri ziyâret ettiniz” deyiminde üç anlam
2907] 2/Bakara, 250
2908] Mustafa İslâmoğlu, Yahûdileşme Temâyülü, s. 367-369
2909] 102/Tekâsür, 1-2
- 682 -
KUR’AN KAVRAMLARI
muhtemeldir: İlkine göre, “siz ölünceye kadar mal ve evlât çoğaltmakla meşgul oldunuz” demektir. Kabirleri ziyâret etmek, ölüp kabre gömülmek anlamındadır. İkincisine göre, “kabirleri ziyâret etmek”, kabirlerdeki ölüleri anmaktır, kabirlerde olan ölülerle övünmek, onları ziyâret etmek şeklinde ifade edilmiştir. Bazı kimseler ölen atalarıyla övünürler. Âyetin anlamı, çokluk övünme sizi o kadar oyaladı ki, ölüleri anacak, onlarla övünecek kadar ileri gittiniz. Üçüncüsüne göre, “kabirleri ziyâret ettiniz” deyimi, fiilen kabirlere gittiniz, demektir. Bazı kimseler övünmek için kabirlere gider, adamlarının kabirlerini göstererek “işte şu, şu bizim kabirdir” demek sûretiyle oradaki ölülerle övünürlerdi. Bir rivâyete göre Ensar kabilelerinden Hârise oğullarıyla, Hâris oğulları birbirine karşı övünmüşler, biri diğerine: “Sizin içinizde falan, falan gibisi var mı?” demiş, ötekiler de böyle söyleyip her kabile, ötekine karşı sağ olan adamlarıyla övündükten sonra sıra mezarlıktaki ölüleri saymaya kadar gelmiş: “Haydi kabristana gidelim” demişler. Mezarlıktaki ölüleri göstererek: “Sizde falan, falan gibi var mı?” diye birbirlerine karşı övünmüşler, Allah bu âyeti indirmiş.
Âyette gerçekten kabirleri ziyâret kast edilmiş olsa da, burada kötülenen ziyâret, ölülerle övünmek için yapılan ziyârettir. Ölüleri rahmetle anma ve âhireti düşünmek için kabirleri ziyâret kötü değil; tam aksine, sünnettir. Çünkü kınanan kabir ziyâreti, kişiyi âhiretten gaflete düşüren ziyârettir. Özetle, âyetlerde insanların mal ve evlât çoğaltmak için birbirleriyle yarışa girmeleri ve ölünceye kadar ömürlerini bu tutku ile geçirmeleri kınanmakta ve yakında, kendilerine haber verilen âhiret sorumluluğunun gerçek olduğunu kesin olarak bilecekleri ve o gün, kendilerine verilmiş olan dünya nimetlerinin hesabının sorulacağı vurgulanmaktadır.
Sanki bir uyarış çığlığı, yüksek bir yerden olanca sesiyle ve sesinin keskinliğiyle bağırmaktadır: “Ey uykuya dalmış olan mahmur gözlüler, ey mallarıyla çocuklarıyla ve dünya hayatıyla aldananlar, ey bulundukları duruma kapılıp kalanlar, ey böbürlenip gururlandıkları şeyleri her ikisinin de bulunmadığı dar bir çukura atıp gidenler... Uyanın, kendinize gelin!” 2910
Çokluk, Çoğunluk: İnsanların çoğunun bilmediğini, şükretmediğini, akletmediğini, akıllarını kullanmadığını, yoldan çıkmışlığını, günah ve haram peşinde koştuklarını, insanların mallarını haksız yere yediklerini, çokluğu ve çoğunluğu ile şişindiğini, bu yüzden mallarının ve evlâtlarının çokluğu ile övündüklerini, daha çok ve daha zengin oldukları halde, kendilerinden önce nice toplulukların yok edildiğini, bütün bunlardan ders almayan insanların yine pek çoğunun yoldan çıktığını, âyetler sıralanamayacak kadar çoklukta ve ısrarla söz etmektedir. Çokluğun ancak Allah’ı zikirde, şükretmede, zikretmede, kulluk etmede işe yarayan bir şey olduğu da yine Kur’an’da üzerinde durulan gerçek olarak belirtilmektedir. “Onların (insanların) çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, gerçekten hiçbir şey ifade etmez.”2911 Evet, gerçekten/haktan bir şeyin ifadesi bulunmayan zanna uyanlar ister çoğunluk, ister azınlık olsun, haktan bir şeyin ifadesi olmayana uyduklarına göre akletmiyorlar demektir. Gerek çokluğun, gerek çoğunluğun, gerekse çoğulculuğun temelinde kendini bile bilmeyen insan ve onun zanna uyan aklı yatmaktadır.
2910] Necmettin Şahinler, Kur'an'da Sembolik Anlatımlar, s. 339-342
2911] 10/Yûnus, 36
DÂVÛD
- 683 -
Çokluğu da, çoğunluğu da, çoğulculuğu da demokrasi bütününe güvenmemesi için yaşamının sağlamasını yapmakla varacağı nokta insana, kendinin farkına varmasına yardımcı olacaktır. Teslim olmadan yapamadığı görülen insanın, teslim olmaması değil; kime ve neye teslim olacağı ile ilgili tercihleri söz konusudur. İnsan kendi hevâsına mı, başkalarının (çoğunluğun) hevâsına mı, yoksa Allah’a mı teslim olmalıdır, sorusuna verilecek isâbetli cevap insanın önünü açacaktır. Açılan ufku insanın bütünü görmesini, kendinin farkına varmasını sağlayacaktır. Önü açılan insanın görebildiği bütün karşısında yapacağı seçim, elbette daha isâbetli olacaktır. Hayat, ona hayat verene teslim olmakla anlamlanacaktır. Teslim olamadan yapamayan insan, en güvenilire teslim olmakla ancak tatmin olabilir. 2912
Kur’an’da Ekseriyet/Çokluk:
“...Nice az kişiler vardır ki, sayıca kendilerinden çok olan topluluklara Allah’ın izniyle gâlip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir’ dediler.”2913
“Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan başka söz de söylemezler.”2914
“Andolsun ki Allah, birçok yerde (savaş alanlarında) ve Huneyn savaşında size yardım etmişti. Hani çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat sizi hezimete uğramaktan kurtaramamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti, sonunda (bozularak) gerisin geri dönmüştünüz.”2915
“Sen ne kadar üstüne düşsen de insanların çoğu iman edecek değillerdir.”2916
“Onların (insanların) çoğu, ancak şirk/ortak koşarak Allah’a iman ederler.”2917
“İnsanların çoğu şükretmez.”2918
“İnsanların çoğu fâsıktır.”2919
“İnsanların çoğu bilmezler.”2920
“İnsanların çoğu iman etmezler.”2921
“Onlardan çoğunun günah, düşmanlık ve haram yemede yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları ne kadar kötüdür!”2922
“Onlardan çoğunun, inkâr edenlerle dostluk ettiklerini görürsün. Nefislerinin onlar için (âhiret hayatları için) önceden hazırladığı şey ne kötüdür; Allah onlara gazab etmiştir ve onlar azap içinde devamlı kalıcıdırlar.”2923
2912] Ercüment Özkan, İnanmak ve Yaşamak, c. 2, s. 149-150
2913] 2/Bakara, 249
2914] 6/En'âm, 116
2915] 9/Tevbe, 25
2916] 12/Yûsuf, 103
2917] 12/Yûsuf, 106
2918] 2/Bakara, 243
2919] 5/Mâide, 59
2920] 7/A'râf, 187
2921] 11/Hûd, 17
2922] 5/Mâide, 62
2923] 5/Mâide, 80
- 684 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“İblis dedi ki: ‘Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için Senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve Sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!”2924
“Andolsun Biz cinler ve insanlardan çoğunu cehennem için yaratmışızdır...”2925
“Onların (insanların) çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz. Allah onların yapmakta olduklarını pek iyi bilir.”2926
“İnsanların çoğu, âyetlerimizden ğâfildir.”2927
“Onlar (insanlar) Allah’ın nimetini bilirler (itiraf ederler). Sonra da onu inkâr ederler. Onların çoğu kâfirdir.”2928
“Yoksa O’ndan başka birtakım tanrılar mı edindiler? De ki: ‘Haydi delillerinizi getirin! İşte benimle beraber olanların Kitab’ı ve benden öncekilerin Kitab’ı. Hayır, onların çoğu hakkı bilmezler; bu yüzden de yüzçevirirler.”2929
“... İnsanlardan birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur.”2930
“Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha sapıktırlar.” 2931
“Şüphesiz bunlarda (Allah’ın kudretine) bir alâmet vardır; ama çoğu iman etmezler.”2932
“Şüphesiz bunda bir ibret vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir.”2933
“Bunda elbet (alınacak) büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.”2934
“Doğrusu bunda büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.”2935
“Doğrusu bunda büyük bir ibret vardır; ama çokları iman etmezler.”2936
“Bunlar, (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdırlar.”2937
“Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?”2938
“Bu kitap müjdeleyici ve uyarıcıdır. Fakat onların çoğu yüzçevirdi. Artık dinlemezler.”2939
“(Cehennem bekçisi Mâlik, cehennemliklere şöyle der:) Andolsun Biz size hakkı
2924] 7/A'râf, 17
2925] 7/A'râf, 179
2926] 10/Yûnus, 36
2927] 10/Yûnus, 92
2928] 16/Nahl, 83
2929] 21/Enbiyâ, 24
2930] 22/Hacc, 18
2931] 25/Furkan, 44
2932] 26/Şuarâ, 8
2933] 26/Şuarâ, 67
2934] 26/Şuarâ, 103
2935] 26/Şuarâ, 121
2936] 26/Şuarâ, 139
2937] 26/Şuarâ, 223
2938] 36/Yâsin, 62
2939] 41/Fussılet, 4
DÂVÛD
- 685 -
getirdik, fakat çoğunuz haktan hoşlanmıyorsunuz.”2940
Tâbûtu Getiren Adam ve Nehrin Öte Yakası
Hz. Mûsâ ve Hârun (a.s.), İsrâiloğullarına hakkı tebliğ vazifelerini ifa eder ve her fâni gibi, bir gün bu dünyadan ayrılırlar. Onlardan sonra, Benî İsrâil’e Yûşa (a.s.) gibi başkaca peygamberler gönderilir. Onlar da vazifelerini yapar ve bu dünyadan ayrılırlar. Bu arada, İsrâiloğulları gün gün nebevî aslı nefsânî tevillerle saptırırlar. Yalanla doğruyu, hakla bâtılı birbirine karıştırırlar. Bunun âcil bir cezâsı olarak Rableri onları zillet ve esârete dûçar kılar. Gün be gün bu kötü durumdan kurtulma çaresi ararlar. En sonunda, o an peygamber olarak kendilerine hakkı tebliğle görevlendirilmiş kişiye giderler. Bu zilletten kurtulmak için, Rablerinin içlerinden ehil birini melik ve komutan olarak seçmesini isterler. Rableri, bu mürâcaatı yapanların ummadığı birini, Tâlût’u seçer. Ama bu tercih, İsrâiloğullarının kahir ekseriyetini memnun etmez. Önde gelenleri, bu İlâhî tercihe açık açık dil uzatma küstahlığını sergilerler. Bu küstahlığa cür’et ederken dayandıkları iki gerekçe vardır:
1- “Biz melik olmaya ondan daha lâyık iken...” 2941
2- “...Ve ona maldan da bir bolluk verilmemişken.”2942 Vaziyet bu iken krallık makamı nasıl Tâlût’a verilir, bir türlü anlamazlar.
İtirazın her iki gerekçesi de mânidardır. Bu gerekçeler, İsrâiloğullarının düştüğü nefisperestliğin (hevâya tapınmanın) ve esbâbperestliğin (sebepleri putlaştırmanın) açık bir habercisidir. En başta”Biz daha lâyık iken” sözü, açık bir nefsânîliği yansıtır. Kendini hep temize çıkarır nefis; âdeta Mâbûd’a lâyık bir sûrette kendini över. Kendini kusursuz ve mükemmel görür. Akıl adlı vericisini nefis istasyonundan gelen mesajı dinler şekilde ayarlayan birinin, kendisini daha lâyık görmesi, kendini en üstün bilmesi kaçınılmaz bir durumdur. Bu liyâkat için öne sürülen ikinci delil ise, “zenginlik”tir. Kim zenginse, melik olmaya o daha lâyıktır, tavrı mevcuttur. Bu tavırda da, Karun gibi kişilerden miras kalan bir esbabperestliğin izini sürmek kesinlikle mümkündür.
Oysa, peygamberleri onlara, “üstünlük” ölçüsü olarak, şu doğru adresi göstermiştir: “Allah onu üstünüze beğenip seçmiştir.”2943 O Allah ki, Hakîmdir, abes iş yapmaz. Tâlût’u da, hâşâ, lâf olsun diye beğenip seçmiş değildir. Onda, komutan ve melik olma noktasında, iki özelliği görüp gözetmiştir: “İlm” ve “cism.” Bu iki özelliğin ilki, Tâlût’un mânevî kemâline, diğeri de maddî kemâline işaret eder. Bu iki özellik, onun gerek mânevî cihadı, gerek maddî cihadı Rabbi adına liyâkatle ifa edebilme ehliyetini göstermektedir. Rableri, Tâlût’un melik oluşunun hakkaniyetini tasdik için, bir alâmet de göndermiştir: “Tâbût.”2944 Bu, sıradan bir sanduka değildir. İçinde, Hz. Mûsâ ve Hârun’dan kalan Tevrat levhaları bulunmaktadır. Tâlût’un melik oluşuna bir hüccet olarak, bu tâbût hiçbir sürücünün gütmediği iki öküz tarafından, Benî İsrâilin bulunduğu yere sâlimen getirilmiştir. Bu tâbûtun yitip gitmesi nasıl İsrâiloğullarındaki bozulmanın, Hz. Mûsâ’nın
2940] 43/Zuhruf, 78
2941] 2/Bakara, 247
2942] 2/Bakara, 247
2943] 2/Bakara, 247
2944] 2/Bakara, 248
- 686 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tebliğ ettiği istikametten sapmanın bir alâmetiyse, Tâlût’un melik oluşuna hüccet olarak geri gelişi de, Tâlût’un iman ve ubûdiyet yolunda bir çığır açarak kavmini Mûsâ ve Hârun’la gelen vahye yeniden muhâtap kılacağının alâmetidir. Bu olay, Tâlût’un Hz. Mûsâ’nın tebliğ ettiği vahye aynıyla teslim olduğunun, ona nefsânîlikler ve dünyevîlikler bulaştırmadığının da tescilidir.
Tâlût kıssası, Tâbûtun gelişiyle bitmiyor. Ama devamına geçmeden, bir ara verip biraz düşünmemiz gerekiyor. Kur’an bu kıssayı elbette “şu yahûdiler de ne adamlarmış!” dememiz için anlatmıyor. Bu kıssa, diğer tüm kıssalar gibi, doğrudan bize bakan, doğrudan şu asra konuşan, doğrudan bizim iç dünyamıza hitap eden mesajlar da taşıyor. Tâlût zamanının insanları örneğinde, hepimize, düşebileceğimiz ama düşmememiz gereken çukurlar gösteriliyor.
Nitekim dönüp kendimize ve şu güne baktığımızda, o günkü Benî İsrâilin sergilediği tavrın bir benzerini, belki farkına bile varmaksızın, bizim de sergilediğimiz maalesef kolaylıkla görülüyor. Bırakalım ehl-i dünyayı, ehl-i dinin dünyası dahi, buna benzer bir manzara ve düşünce tarzı sunabiliyor. Meselâ, hepimizin gözünde zenginlik bir değer ölçüsü olmuş ki, eğer zengin isek öne çıkmamız gerektiğini düşünüyoruz. Uhrevî hizmet alanlarında bile, bize öyle davranılmasını istiyoruz. Eğer zengin değilsek, zenginlere o şekilde davranıyor ve aynı hale biz de ulaşalım diye, bütün hayatımızı zenginleşme projelerine göre kuruyoruz. Kezâ hepimizin içinde “sen daha iyisin, sen daha akıllısın, sen daha lâyıksın, senden iyisi yok” diye durmaksızın fısıldayan biri bulunuyor. Çoğu davranışımızı bu üflemelerine göre yönlendirmeyi pekâlâ beceriyor. Öte yandan, gerek “zenginlik” ölçüsünün habercisi olduğu esbabperestlik, gerek “ben daha lâyıkım” anlayışının açıkça belgelediği nefisperestlik, hayatımızın başka birçok noktasında da hükmünü icrâ ediyor. Oysa, Tâlût’un yanında yer almak için, bu hallerden sıyrılmak, bu asılsız düşüncelerin yerini imanî asıllarla doldurmak gerekiyor.
Nehrin Öte Yakası: Tâlût kıssası, bunları anlatmakla bitmez. Takip eden âyetlerde, nazarını imanî ölçülerden sıyırıp nefsânî ve dünyevî ölçülere yönelten İsrâiloğulları değerini anlamasa; özellikle o makama kendilerini lâyık gören “önde gelenler” hiç beğenmese de, Tâlût, Rabbinin emri gereği, başlarına melik olur. Ve, İsrâiloğullarını tâciz eden zâlim ve müşrik hükümdar Câlût’un ordusuna karşı cihad etmekle görevlendirilir. Benî İsrâilden bir ordu toplar. Yola koyulurlar.
Tâlût, bu arada, ordusuna, Rablerinin onları bir nehir ile imtihan edeceğini söyler. Yolda, karşılarına bir nehir çıkacaktır: “Kim ondan içerse, benden değildir. Kim de ondan içmezse o bendendir. Ancak eli ile alıp (azıcık) içenler müstesnâ.”2945 Bir müddet sonra, nehrin yanına varılır. Az bir kısmı hâriç, kana kana içerler. Tâlût ve sudan içmeyen diğer mü’minler, nehrin öte yakasına geçer. Sudan kana kana içen güruh ise, beri tarafta kalır. Gerekçeleri şudur: “Bugün bizim Câlût’a ve ordusuna karşı koyacak tâkatimiz yoktur.” 2946
Tâlût’la beraber nehrin öte yakasına geçen mü’minler ise, Allah’ın huzurunda âciz, O’nun mağrur kulları karşısında aziz insanlar olarak, dergâh-ı İlâhîye yönelirler. Nice az bir topluluğun, Allah’ın izniyle nice çoklara galebe çaldığını hatırlatırlar birbirlerine. Duâ ederler: Rabbimiz! Üzerimize bol bol sabır yağdır.
2945] 2/Bakara, 249
2946] 2/Bakara, 249
DÂVÛD
- 687 -
Ayaklarımıza sebat ver, kâfirlere karşı bize yardım et.”2947 Sonuç, Tâlût ve az sayıdaki askerinin, Câlût’un güçlü ve donanımlı ordusuna karşı zafer kazanmasıdır. Üstelik, Câlût da öldürülmüştür. Hem de Dâvûd isimli bir çocuk tarafından ve de, sapan taşıyla!
Rabbimizin Benî İsrâili imtihan ettiği nehrin, her gün bizim de önümüzden akıp durduğu düşünülmelidir. Evet, maddî anlamda, kimi rivâyetlerden Ürdün nehri olduğu anlaşılan nehirle hemhâl değiliz, onun yanında yaşamıyoruz, belki onu hiç görmedik ve görmeyeceğiz. Ama bir yönden, “sebepler ırmağı”dır o nehrin adı. Ne zaman bir hakikate râm olmaya kalksak, nefis (hevâ) ve şeytan ikilisi, önümüze o nehri sürer. Ne zaman sebeplere mürâcaatı yalnız “fiilî bir duâ” olarak bilip sonuç Allah’tandır diyecek olsak, o sebepler ırmağından kana kana içip kandırılmamızı; sonucu âciz, kör ve sağır sebeplerden bilmemizi ister. Önümüze maddiyatı getirir; dünya malını, şöhreti, iktidarı, parayı, makamı getirir. Bunları en başta mânevî cihad, gereğinde maddî cihad için bir engele dönüştürür.
Benî İsrâilin çoğunluğu, “susuzluktan ölecek durumda iken, düşmanla nasıl harbederiz?” diye düşünmüştür. O sebeple, kuvvetli olmayı sudan bilerek, İlâhî yasağa rağmen o suyu kana kana içmişlerdir. İnsanı düşmana karşı muzaffer kılan sanki su imiş gibi davranmışlardır. Aynı şekilde, her ne zaman imanî bir cehde girip ubûdiyete uygun bir tavırla donanmak isteyelim, karşımıza “sudan sebepler”in durmaksızın akıp durduğu bir “sebepler ırmağı” çıkarılır: “Bizde o imkânlar olsa...” “Evet, yapacak çok şey var, ama para yok.” “ Bunu yapmak isterdim, ama maddiyat gerekiyor...”
Sonuç, bu gerekçelerle, sebepler ırmağının suyunu kana kana içmektir. İçtikçe, insan, umduğunun aksine güçlenmez ve gayreti artmaz; bilakis, Rabbinin esmâ ve sıfatını, rahmet ve kudretini görmekten bir adım daha uzaklaşır, en sonunda hiç mi hiç savaşım veremez, hiç mi hiç cihad cehdini kuşanamaz hale gelir. Artık, olsa olsa, sebepler ırmağının gerisinde, o ırmağı aşamamış bir vaziyette, bir zamanlar bizi hakikat yolculuğuna ve hakikat yolunda enfüsî ve âfâkî engellerle cihada çağıran öncülerle çıktığımız ama yarı yolda döndüğümüz seferin hâtıralarıyla avunuruz. Serzenişler eder, ama hemen peşi sıra, sebepler karşısındaki yılgınlığımızı ele veren cümleler sarfeder; bir adım ötede, durumumuzu mâzur göstermeye yönelik “maslahat” izahları geliştiririz.
Kezâ bu anlayışa göre nicelik de önemlidir. Sayı önemlidir. Bakışlar keyfiyete değil, kemmiyete; niteliğe değil, niceliğe dönüktür. Çünkü nehrin bu tarafında, nicelik geçerlidir. Nehrin öte yakasına geçilmediği sürece, niceliğin egemenliği yakamızı bırakmayacaktır. Oysa, melekûtî bir nazarla bakan, eşyanın hakikatine nazar eden, sebeplere değil, Müsebbibu’l-Esbâb olan Allah’a yapışan için, niteliktir önemli olan. O bilir ki, herşey Rabbimizin izin, havl ve kudretine bağlıdır. O isterse ve hikmeti iktizâ ederse, küçük bir sinek Nemrud’u gebertir, küçücük karıncalar Firavun’un sarayını yıkar, elektron mikroskobuyla dahi görülemeyen bir hepatit virüsü kendini dünyaya bedel sayan bir müstekbiri alteder. Ve bir çocuk, donanımlı ordusunun başındaki heybetli Câlût’u tek bir sapan taşıyla cehenneme gönderir. Esbâb ırmağının öte yakasına geçebilenler, Tâlût’u terk etmeyen az sayıda mü’min gibi, görürler ki, “Allah’ın izniyle, nice azlar, nice çokları yenmiştir.
2947] 2/Bakara, 250
- 688 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah sabredenlerle beraberdir.” 2948
Yeter ki, bizi daima sebepler batağına çekmeye çalışan hevâ ve şeytan ikilisine karşı Allah’a iman ve emrine itaatle sabır gösterilsin. Ayaklarımız iman üzere olsun ve bu halde sebat bulsun. Sonucu Allah’tan değil; sebeplerden bilme gibi tavırlara kaymasın. Bugün ehl-i dünyanın maddî başarıları ve niceliğin egemenliği karşısında yılgın ve ezik olan ehl-i din için, Rabbimizin zikrettiği bu mânidar kıssa öyle şifâlı, öylesine nûrânî bir reçete sunuyor ki... 2949
2948] 2/Bakara, 249
2949] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları, s. 72-78
DÂVÛD
- 689 -
Kur’ân-ı Kerim’de Dâvud (a.s.) Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
Dâvud (a.s.)’ın İsminin Geçtiği Âyetler (16 Yerde): 2/Bakara, 251; 4/Nisâ, 163; 5/Mâide, 78; 6/En’âm, 84; 17/İsrâ, 55; 21/Enbiyâ, 78, 79; 27/Neml, 15, 16; 34/Sebe’, 10, 13; 38/Sâd, 17, 22, 24, 26, 30.
Dâvud (a.s.) ile İlgili Konular:
Dâvud (a.s.)’a Allah, Peygamberlik ve Saltanat Vermiştir: 2/Bakara, 251; 6/En’âm, 84; 21/Enbiyâ, 78-79; 27/Neml, 15; 34/Sebe’, 10; 38/Sâd, 20.
Dâvud (a.s.)’a Zebur Verilmiştir: 4/Nisâ, 163; 17/İsrâ, 55.
Dâvud (a.s.)’ın Mûcizeleri: 21/Enbiyâ, 79; 27/Neml, 15; 34/Seber’, 10; 38/Sâd, 18.
Dâvud (a.s.) Hüküm ve Hikmet Sahibidir: 38/Sâd, 20-26
Dâvud (a.s.)’ın İbâdeti: 38/Sâd, 17-18.
Dâvud (a.s.)’ın Bazı Özellikleri: 21/Enbiyâ, 78-80; 34/Sebe’, 10; 38/Sâd, 18-19.
Dâvud (a.s.)’ın Zırh Sanatını Bilmesi: 21/Enbiyâ, 80; 34/Sebe’, 10-11.
Dâvud (a.s.)’ın, Tâlut’un Ordusunda İken Câlut’u Öldürmesi: 2/Bakara, 251.
Tâlut’un İsminin Geçtiği Âyetler (2 Yerde): 2/Bakara, 247, 249.
Câlût’un İsminin Geçtiği Âyetler (3 Yerde): 2/Bakara, 249, 250, 251.
Zebûr Kelimesinin Geçtiği Âyetler (3 Yerde): 4/Nisâ, 163; 17/İsrâ, 55; 21/Enbiyâ, 105
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 545-554
2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdûdi, İnsan Y. c. 1, s. 164-171
3. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 2, s. 137-146; Eser Y. c. 2, s. 825-838
4. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 495-501
5. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, s. 976-988
6. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 443-456
7. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 5, s. 333-375
8. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 475-518
9. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 3, s. 444-468
10. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 1, s. 435-438
11. Et-Tefsîru’l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 277-282
12. El-Esâs Fi’t-Tefsîr, Said Havva, Şâmil Y. c. 2, s. 110-125
13. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 74-76
14. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 288-294
15. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 4, s. 205-212
16. Kur’ân-ı Kerim’in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsiri, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Y. c. 1, s. 254-262
17. Furkan Tefsiri, M. Mahmut Hicazî, İlim Y. c. 1, s. 195-199
18. Bakara Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu Mahmud Sami, Erkam Y. 303-321
19. Ruhu’l Furkan, M. Ustaosmanoğlu, Siraç Kitabevi Y. c. 2, s. 751-792
20. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, (Ömer Faruk Harman,) T.D.V. Y. c.9, s. 21-24; c. 7, s. 38 (Câlût: Abdurrahman Küçük)
21. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 373-375; Câlût: c. 1, s. 271 (Talat Sakallı); Tâlût: c. 6, s. 110 (Nureddin Turgay), Zebur: Osman Cilacı, c. 6, s. 439-440)
22. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 25-35; Tâlut: c. 20, s. 11-14
23. Kur’an Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y. s. 72-78
24. Tefsirde İsrâiliyyât, Abdullah Aydemir, D.İ.B. Y. s. 179-215
25. Yahudileşme Temayülü, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 367-369
26. Nebîler Silsilesi, Osman Nuri Topbaş, Erkam Y. c. 3, s. 7-44
27. Hz. Süleyman, Hüseyin K. Ece, H. Ece Y. s. 43-51, 100-103, 194-195
28. Hz. Dâvud (a.s.), Abdullah Aydemir, Diyanet Dergisi XIV/6, 1975, s. 342-360; XV/1, 1976, s. 24-39
- 690 -
KUR’AN KAVRAMLARI
29. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. c. 2, s. 143-150
30. Kur’an’da Sembolik Anlatımlar, Necmettin Şahinler, Beyan Y. s. 339-342
31. Peygamberler ve Halifeler Tarihi, Ahmet Cevdet Paşa, Akit Gazetesi Y. c. 1, s. 29-30
32. Peygamberler Tarihi, Bünyamin Ateş-Mehmet Dikmen, Yeni Asya Y. 463-479
33. İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Abdullah Aydemir, T. D. Vakfı Y. s. 151-185
34. Kur’an-ı Kerim’e Göre Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi, M. Solmaz, İ. L. Çakan, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 225-230
35. Peygamberler Tarihi, M. Âsım Köksal, Akçağ Y.
36. Peygamberler, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
37. Peygamberler Aydınların Önderleri, Abdülkerim Süruş, Kıyam Y.
38. Peygamberler Tarihi, M. Âsım Köksal, T. Diyanet Vakfı Y.
39. Peygamberler Tarihi, İlhami Ulaş, Osmanlı Y.
40. Peygamberler Tarihi, Bünyamin Ateş, Nesil Basım Yayın
41. Peygamberler Tarihi, Mustafa Necati Bursalı, Ölçü Y.
42. Peygamberler Tarihi, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
43. Peygamberler Tarihi, 1, 2, 3, Ahmet Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
44. Peygamberler Tarihi, Ahmet Behçet, Uysal Kitabevi Y.
45. Peygamberlerden Kıssalar, Muhammed el-Habeş, İklim Y.
46. Peygamberlerin Hayatı, Seyyid Kutub, Ravza Y.
47. Peygamberlerin Hayatı, S. Kutub-Abdülkadir Cûde es-Sahhar, İslamoğlu Y.
48. Peygamberlerin Hayatı, Ebu’l Hasan en-Nedvî, Risale Y.
49. Peygamberlerin Kıssaları, Ebu’l Hasan en-Nedvî, Arslan Y.
50. Peygamberlerin Mucizeleri, H. İbrahim Acıpayamlı, Tuğra Y.
51. Peygamberlik ve Peygamberler, Muhammed Ali Sâbûni, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
52. Kur’an’da Peygamber, Muhittin Akgün, Işık Y.
53. Kur’an’da Peygamberler ve Peygamberimiz, Afif Abdülfettah Tabbara, Gonca Y.
54. Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Peygamber, Muhittin Akgül, Işık Y.
55. Kur’an’ın Tanıttığı Peygamberler, A. Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
56. Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber’in Hayatı, Mevdudi, Pınar Y.
57. Âdem’den Hâteme Kişilik, A. Kasapoğlu, Yalnızkurt Y.
58. Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y. c. 12, s. 353-354
59. Müşriklerin Vahye ve Rasûllere Karşı Aldığı Tavırlar, Cengiz Duman, Haksöz 46-47 (Ocak 95)
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 691 -
Kavram no 28
Toplumsal Hayat 3
Bk. Hüküm-Hâkimiyet
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
• Tağyîr; Anlam ve Mâhiyeti
• Bireysel ve Sosyal Değişme ve Sosyal Değişimin Dinamikleri
• Kur’an ve Değişim
• Kur’ân-ı Kerim’de Değişimle İlgili Kavramlar
• Kur’ân-ı Kerim’de Tağyîr/Değişim
• Hadis-i Şeriflerde Tağyîr/Değişim
• Müslümanın Görevi: Yeryüzündeki Fesâdı Değiştirip Arzı Islah Etmek
• Hayırlı Değişimin Önündeki Engeller
• Tefsirlerden İktibaslar
“Onun (insanın) önünde ve arkasında Allah’ın emriyle onu koruyan takipçiler (melekler) vardır. Bir toplum kendindekini (kendi durumunu) değiştirmedikçe Allah, onlarda bulunanı değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledimi, artık onun için geri çevrilme diye bir şey yoktur. Onların Allah’tan başka yardımcıları da yoktur.” 2950
Tağyîr; Anlam ve Mâhiyeti
Sözlükte değiştirmek anlamına gelen “tağyîr”, bir şeyin gerçek formunu aslından başka yapmak, değiştirmek anlamında kullanılır. Ra’d sûresinin 11. âyetinde iki kez geçen tağyîr kavramı, hem kavm (toplum), hem de enfüs (nefis kelimesinin çoğulu; birey, bireyin kimliği/kendisi) kavramlarına izâfe edilmekte, böylece birindeki değişiklik, diğerinde meydana gelecek değişmeye bağlanmış olmaktadır.
Kavram olarak “değişme”; belirli bir tarihsel dönem içerisinde, tabiatta, toplumda ve insanda gözlenen başkalaşmalar ve farklılaşmaları ifâde etmek için kullanılmaktadır. Toplumsal alanda ise değişme, belirli bir toplumsal gerçekliği, değer yargılarından arınmış olarak ve özel durumların tümünü kapsayacak biçimde ifâde eder. Sosyolojik bir kavram olarak toplumsal değişme, toplumun yapısını oluşturan sosyal ilişkiler ağının ve bunları belirleyen sosyal kurumların değişmesi şeklinde tanımlanır.
Toplumsal değişme olgusunun özellikle çağdaş toplumlarda kurumsal, normal ve gündelik bir gerçeklik haline gelmesi nedeniyle hem aktüel hem de tarihsel bir meşrûiyete sahip olduğu rahatlıkla söylenebilir. Esasen değişme konusundaki tartışmaları Herakleitos’a (M.Ö. 540-480) kadar götürmek mümkündür. Onun, “bir ırmakta iki defa yıkanılmaz” şeklindeki sözü, değişmenin mutlak bir olgu olarak değerlendirilmesi için referans gösterilir. Değişme kavramı zamanla, gelişme, ilerleme ya da yozlaşma, bozulma gibi farklı anlamları yüklenerek bir
2950] 13/Ra’d, 11
- 692 -
KUR’AN KAVRAMLARI
değer yargısına dönüşmüştür.
Kur’an açısından toplumsal değişmenin ancak, aktarılan tarihî örnekler çerçevesinde ve Vahy’in aşkın (beşerüstü) niteliği gözardı edilmeksizin ele alınabileceği unutulmamalıdır. Dinin toplumsal düzenleyiciliği, emir ve yasaklarıyla toplumda önemli değişmelere sebep oluşu, onun toplumsal yapıya yönelik fonksiyonundan kaynaklanır. Ayrıca dinin diğer önemli bir fonksiyonu da, onun ferde yönelik olmasıdır. Fert ise, toplumsal yapıdan ayrı düşünülmemektedir. Bu yüzden Kur’an’da geçmiş toplumlara gönderilen peygamberlere ve toplumların değişim süreçlerine sık sık yer verilmektedir. Aslında Kur’an’ın bu toplumlara ilişkin açıklamaları tarihî bir olayı haber vermekten çok, toplumların süreklilik ve değişim konusunda tâbi oldukları sosyal ve fıtrî olguları hatırlatmaktan ibârettir.
Kur’an, vahiy olarak indirildiği toplumda kendisine toplumsal karşılık veren muhâtaplara sahipti ve tebliğ unsurlarını peygamber aracılığıyla belirli bir zaman sürecine yayılmış toplumsal pratikler üzerine aktarıyordu. Kur’an’da toplumların değişim süreçleri sadece geçmiş toplumların yaşadıkları kıssaların açıklanmasıyla sınırlı kalmayıp aynı zamanda Sünnetullah bağlamında evrensel ve sürekli bir mâhiyet de arzetmektedir.
Toplumsal Değişmenin Faktörleri: Değişme, bir halden başka bir hale geçiş ya da önceki durum veya davranıştan uzaklaşma biçimi olarak tanımlanır. Toplumsal değişme ise, bir toplumun sosyal sistemi içerisindeki kurumların, sosyal rol kalıplarının ve insanlar arasındaki ilişkiler ağının değişmesi anlamına gelmektedir.
Değişmenin kendisinde gerçekleştiği sosyal yapı, öncelikle bu yapıyı meydana getiren sosyal kurumların, insan ilişkilerinin ve bunların karşılıklı ilişkilerinden doğan sosyal değerlerin birbirini direkt olarak etkiledikleri bir bütündür. Sosyal yapı, bir toplumsal sistem içindeki ilişkilerin, toplumsal olgular ya da kurumlar ile düzenlendiği zaman ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle sosyal yapı, sadece kalıtımla ya da doğal çevreye dayalı olarak açıklanması mümkün olmayan ortak insan davranışlarının tümünü yansıtmaktadır.
Özellikle sosyal yapının ortaya çıkışında önemli bir rolü olan sosyal olgu, genelde Durkheimci bir anlayışla “bireyin üzerine belli davranışların yapılması için oluşan dış baskı” biçiminde tanımlanır. Öte yandan Marx da (1818-1883) sosyal yapıyı altyapı-üstyapı şeklinde ikiye ayırır. Üretim ve mülkiyet alanındaki ilişkilere altyapı denilirken; din, ahlâk ve siyaset gibi üretim ve mülkiyet dışında kalan ve toplumsal bilincin varlığını gösteren öteki toplumsal ilişkilere de üstyapı denir. Altyapı, sınıfları; üstyapı, toplumsal bilinci belirler. Burada gerek Marx, gerekse de Durkheim’de görülen tanımlamalar, sosyal gerçekliği, tek nedenli bir yaklaşımla ele almaktadırlar. Günümüz sosyolojisinde ise tek nedenli yaklaşımlar, sosyal sebepliliğin karmaşıklığı nedeniyle yeterli görülmemektedir.
Değişme hiçbir doğrultuyu açıkça ifâde etmeyen bir kavramdır. İleriye doğru olabileceği gibi, geriye doğru da olabilir. Olumlu olarak değerlendirilebileceği gibi, olumsuz olarak da değerlendirilebilir. Değişme, hangi tür bir etkene bağlı olursa olsun, dinî yaşayış üzerindeki etkilerinin önemliliği asla gözardı edilemeyecektir. Bir değişme faktörü olarak din, içinde bulunduğu konuma göre kimi zaman değişim talebinde bulunan, kimi zaman da (olumsuz) değişmeye karşı
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 693 -
direnç kaynağı oluşturabilen dinamikler içerebilir. Aslında dinler, teşekküllerinde sosyal düzene karşı bir eleştiri unsuru getirmekle birlikte, kendi amaçladıkları ve oluşturdukları sosyal yapının olduğu gibi kalarak korunmasını isterler. Bütünlüklerinin bozulması, yerleştirdikleri değer hükümlerinin kaybolması, istikrar unsurlarının zayıflatılması gibi konularda dinler, değişime karşı refleks tutumlar sergiler.
Dinlerin, kurumsallaşmasından sonra oluşturduğu yapıyla statikleşip değişmeye karşı şiddetli bir muârız haline geldiğini belirten klasik yaklaşımların dışında, aslında ferdî alandan başlayıp toplumsal alana uzanan çok köklü değişmeleri gerçekleştirdiği yer yer görmezden gelinmektedir. Ferdî inançların kuşatıcılığı, parçaları birleştirici olmaya götürdüğü gibi; eksik ve yanlıştan mütemâdiyen kurtulmak da istemektedir. Böylece inanç, toplumsal alana da yansıyan bir değişme faktörü olmaktadır. İnsanın bu bilinçle mükemmele doğru yönelişi, aslında dinamik bir tutum olduğundan, bu özelliğiyle din, insanın kendisine zarar vermeyen değişmelerin muharriki de olabilmektedir.
İnsanların içinde yaşadıkları fizikî ve sosyal çevre, iktisadî faâliyetleri, onların karakter ve mizaçlarını belirli oranlarda etkilerken; kişilerin psiklojik özellikleri de sosyal ve kültürel yapıya etki etmektedir. İbn Haldun (1332-1406), coğrafî çevrenin, özellikle iklimin insan ve kültür üzerinde önemli etkileri olduğunu savunan görüşleriyle bu faktöre büyük önem vermiştir. İbn Haldun’a göre; “sünnetullah”a göre yaratılan insanı, tüm hayatı boyunca kendisini içinde bulduğu ve kısmen de seçtiği, değiştirdiği çevresel şartlar (ailesi, toplumu, fizik çevresi vd.) tekrar oluşturmaktadır. Coğrafî şartlar ise insanların huy ve tabiatlarını belirlerken, genel anlamda iklimlerin toplumsal yapıyı etkilediğini de eklemektedir.
Bununla birlikte, toplumlar karmaşıklaştıkça, coğrafya etkisini gittikçe kaybederek, yerini başka faktörlere bırakmakta, bu yüzden coğrafya faktörleriyle toplumsal olaylar arasındaki ilişkiler, her çağ ve her toplumda değil de, bazı çağlara ve bazı toplumlara uygun düşmektedir.
Toplumsal değişmeye yol açan faktörlerden bir diğeri de, teknolojideki gelişmeler olarak gösterilir. Teknoloji, ilmî bilginin pratiğe yansıması olup kaynağında modern bilimle birlikte gelen bir değerler sistemi vardır. Örneğin, “çağdaş Batı teknolojisinin temel değerleri” denirken, esas itibarıyla çağdaş düşüncenin; özel bir rasyonalite anlayışı, tabiatla uyum yerine ona tahakküm etme ve kullanma eğilimi gibi özellikleri kastedilmektedir. Bu temel değerler üzerine şekillenen teknoloji, belirli bir kültürü göz önüne almadan, teknolojiyi değerlerinden bağımsız bir olgu gibi kabul etmek ve transfer edilecek teknolojinin kültür temellerinin dışarıda kalacağını sanmak yanlış olacaktır.
Teknolojinin, onu üreten kültür unsurlarının özelliğine bağlı olarak ortaya çıktığı, bugün artık reddedilmesi zor bir gerçeklik olarak kabul edilmektedir. Modern teknolojinin vazgeçilmez gibi görünen değerleri, gerçekte teknolojiyi de içine alan daha geniş bir sosyal çerçevenin oluşturmuş olduğu değerlerdir. Bununla birlikte bir toplum, bir başka ülkenin sadece teknolojisini veya sadece kültürünü benimsemek istese bile, bunu istediği şekilde gerçekleştiremez. Bazı teknolojik değişmeler, kültürde birtakım değişimlere sebep olurken, inanç ve tutumlardaki bazı değişmeler de teknolojik değişmeleri hazırlamaktadır.
- 694 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Gerçekten de teknolojik gelişmeler doğal olarak toplumsal değişmeye yol açan önemli bir faktör olmakla birlikte, bu değişim, teknolojinin gelişiyle meydana çıkan bir değerler topluluğuyla gerçekleşmektedir. Toplumsal değişmeye sebep olan faktörler konusunda temel tartışma konularından biri de, değişmede ekonomik (maddî) faktörlerin belirleyiciliği üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Bu konuda Marx, insanların toplumsal üretim işinde, zorunlu ve irâdelerinden bağımsız olan birtakım ilişkilere giriştiklerini belirtir. Bu durum üretim ilişkilerini; üretim ilişkilerinin toplamı da toplumun ekonomik yapısını meydana getirir. İşte toplumsal bilincin belirli biçimlerini karşılayan kanun ve politik üstyapılar, hep bu gerçek temel üzerine kurulmuştur. Maddî hayattaki üretim biçiminin, politik ve mânevî bütün toplumsal oluşumların genel karakterini belirlediği düşüncesi böylece temellendirilmektedir.
Ekonomik şartların toplumsal yapıda önemli değişikliklere sebep olmakla birlikte, değişimi belirleyici tek faktör olmadığını söylemek mümkündür. Toplumsal yapıdaki bütün değişiklikler, ekonomik şartlardaki değişikliklerin bir sonucu olarak değerlendirildiği zaman, ekonomi faktörünün kendi dinamizminin nasıl izah edileceği zaman zaman eleştirilegelen bir husus olmuştur. Ekonomi faktörünün hiçbir etkiye bağlı olmadan kendi kendine hareket ettiği varsayımı ise, bu faktörün gücünü abartmaya götürecek hataların başlangıcı olabilir. Bu yüzden toplumsal hayatın ya da tarihin açıklanmasında tek belirleyici etkenin ekonomi olarak gösterilmesi, olgulara ters düştüğü kadar, mantığa da uygun düşmeyen bir durum olmaktadır.
Yeni ihtiyaçların ortaya çıkması ve bilgi artışı ile toplumsal ve kültürel yapının karmaşıklık derecesi sosyal değişmenin gerçekleşme zeminini oluşturan şartlar olarak değerlendirilebilir.
Din-Toplum İlişkileri: Dinin toplumla ilgili önemli fonksiyonlarından birisi, “toplumu düzenleyici normlar sistemi” olarak ortaya çıkmasıdır. Din, mü’minlere nasıl hareket edeceklerini gösteren davranış kalıplarını sunmaktadır. Bu itibarla mü’min, dinin kendisine sunduğu hazır bir harita ile karşı karşıya bulunmaktadır. Dinin bu anlamda toplum normu düzenleyici özelliğinin daha çok İslâm toplumlarında belirginleştiği ve geçerli olduğu da belirtilmektedir.
Toplumsal yapı üzerinde dinin değiştirici ve yeni yapıyı örgütleyici fonksiyonuyla; koruyucu ve sürdürücü fonksiyonu birbiriyle çelişiyor gibi görünmesine rağmen, bunlar farklı şeylerdir. Genellikle bir toplumda dinin, ilk örgütlenme ve yayılma dönemlerinde, toplumsal yapıyı değiştirici ve yeni yapıyı örgütleyici fonksiyonu öne çıkar. Yapı oluştuktan ve ilişkiler örgütlendikten sonra, bu yapıyı koruyucu ve sürdürücü fonksiyonu rol oynamaya başlamaktadır.
Dinin, toplumun örgütlenmesinde en önemli fonksiyonu, insanlara belli bir zihniyet yapısı, bir değerler sistemi kazandırmasıdır. Bir dine mensup olan fert, dinin dünya hakkındaki değerler manzûmesini kabul etmekte ve davranışlarını buna göre ayarlamaktadır. Dinin dünya karşısındaki tavrı, mü’minlerin zihniyet yapılarını şekillendirmekte, onlara yeni bir form kazandırmaktadır. Böylece her din, sahip bulunduğu değerler ve semboller sistemi ile bir ekonomik ahlâkın ve sosyal anlayışın oluşmasında önemli rol oynamaktadır.
Din-Değişme İlişkisi: Toplumsal yapının bir ögesi olarak dinin, toplumdaki
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 695 -
genel değişmeden bağımsız olduğunu söyleyebilmek zordur. Dinin toplumsal değişmede itici ya da engelleyici bir faktör olarak değerlendirilmesiyle birlikte, dinî değişmeyi toplumsal değişmenin bir sonucu şeklinde ele almak da söz konusudur.
Düşünce tarihinde, dinin temel karakteristik özellikleri nedeniyle, değişmeyi engelleyici muhâfazakâr rolü sürekli olarak dile getirilmiştir. Gerçekten de din, özü itibarıyla bir kalıcılığı ve sürekliliği ihtivâ etmesi nedeniyle, her çeşit zihniyet, değer; sosyal ve kültürel yapı değişikliklerine karşı bizâtihî engel teşkil etme durumunda görülmektedir (Bu, özünde devrimci özelliği barındıran, insanı takvâya doğru sürekli geliştirici emir ve tavsiyeleri olan ve bağlılarından tüm dünyaya hayra doğru değişim mesajlarının iletilmesini isteyen İslâm için pek doğru değildir. Buna rağmen çağdaş Müslüman halklar İslâm’ı Batılılar gibi anladığı için muhâfazakâr bir anlayış, dindarlık/Müslümanlık gibi görülmeye başlanmıştır).
Bir istikrar faktörü olarak, toplumsal bütünleşmeyi sağlayan din, toplumları derinden etkileyen, onların istikametini tayin eden, idâmesini mümkün kılan, ayniyetin muhâfazasını sağlayan bir olgu olmaktadır. Dinin bu anlamda bazı (olumsuz) toplumsal değişmelere direnç oluşturması, kökü mukaddes âleme uzanan beşer üstü, vahiy kategorisinde bulunması ile izah edilebilir bir durumdur. Böylece inançların değişmeyen yönleri, dine bir devamlılık kazandırmaktadır. (Bunun yanında, dinin bir amacı da, bireysel ve toplumsal değişmeyi sağlamak, insanı fıtratı istikametinde olgunlaştırmak, toplumu asr-ı saâdet örneğine yaklaştırmaktır.) Gerçekten din, ilk örgütlenme dönemlerinde mevcut toplum yapısını, kendi yapısal ve fonksiyonel özellikleri ile değişikliğe uğratarak, yeni bir toplumsal yapının oluşmasını sağlamaktadır. Bu yolla din, kendi getirdiği özgün kurumları ve kazandırdığı zihniyet ile eski toplum yapısını sarsmakta ve ona yeni bir biçim vermektedir. Bu gerçeğe rağmen Marxistlere göre din, toplumsal değişmeyi önleyici, kurulu düzeni sürdürücü bir ideoloji olarak itham edilebilmektedir. (Bu iddia, belki muharref Batı dini için bir vâkıa olsa da, İslâm için kesin bir iftiradır.)
Peygamberlerin ve dinî önderlerin tebliğlerinde, temel olarak toplumda yerleşmiş bütün kurum ve gelenekleri reddettiklerini söylemek de mümkün görünmemektedir. Eleştiri konusu olup değiştirilmek istenen, tevhidî gelenek üzerine zamanla birikmiş bozucu ve yozlaştırıcı durumlar olmaktadır. O yüzden peygamberler, var olan her şeyi kökten reddeden bir yaklaşımla değil de, toplumun idealize edilebilecek geçmişinden kaynaklanan geleneksel normlara ve sembollere de (tevhide ters düşmüyorsa) dayanırlar. Bu durum, onların toplumsal değişmedeki rollerini pekiştirici ve kolaylaştırıcı bir unsur da olmuştur (Peygamberler değişim konusunda süpürücü değil, seçicidir). 2951
Bireysel ve Sosyal Değişme ve Sosyal Değişimin Dinamikleri
Bireysel Değişme
Sosyolojide genel kabul gören yaklaşımlardan biri de, “bireyin toplumsal hayat içinde şekillendiği ve yine bu ölçüde de hayatı etkilediği” yönündedir. Toplumsal dinamikte objektif veya subjektif bir kriter olarak bilinç düzeyinde
2951] Celaleddin Çelik, Kur’ân’da Toplumsal Değişim, s. 11-53
- 696 -
KUR’AN KAVRAMLARI
meydana gelen değişmeler, toplumsal değişmeyi açıklamada önemli bir ayraç olarak dikkatleri çekmektedir.
Toplumsal değişme açısından bireysel değişmenin ve birey-toplum ilişkilerinin mâhiyetinin ve etkilerinin bilinmesi gerekmektedir. Her şeyden önce insan, toplumsal bir varlık olup, toplum da ihtiyaçların zorlaması sonucunda oluşan inanç, ideal ve arzuların etrafında birbirine kenetlenmiş insan gruplarının somut bir sembolü olarak nitelendirilebilir.
Kur’an’da toplumsallaşma sürecinin insan fıtratına yerleştirildiği ve yaratılışında var olduğu bildirilmiştir. Bu durum, Hucurât Sûresinde dile getirilmiştir: “Ey insanlar, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi toplumlara ve kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız en çok takvâ sahibi olanınız, korunanınızdır. Allah bilendir, (her şeyden) haberi olandır.”2952 Görüldüğü gibi âyette farklılıklar nedeniyle insanların birbirlerini tanımaları gerektiği inancından hareketle, bir toplumsal ilişkinin gerekliliği vurgulanmaktadır. Bireysel farklılıklar ve tanışma eylemi, toplumsal hayatın vazgeçilmez şartı olup, bu tür farklılıkları bir ayrım aracı olarak kabul etmek mümkün değildir. İnsanlar kendilerine tanınan imkânlar ve beceriler açısından aynı olarak yaratılmamışlardır.2953 Eğer böyle yaratılmış olsaydılar, yani herkes aynı özelliklere sahip olsaydı, doğal olarak kimsenin kimseye ihtiyacı kalmaz ve karşılıklı olarak yerine getirilen sorumluluk anlamsız hale gelirdi.
Allah insanları gerek beceri bakımından, gerekse ruhsal, fiziksel ve benzeri bakımlardan farklı şekillerde yaratarak, her birine ayrı yetenek ve eğilimler vermiştir. Özel kabiliyetleri yönüyle insanlardan bazıları diğerlerine üstün kılınmış, böylece insanlar doğuştan birbirlerine muhtaç hale geldikleri için birliktelikler kurmaya başlamışlardır. Bu da kolektif ve toplumsal hayata geçiş sürecini hızlandırmıştır.
Kur’an, toplumsal yapı içerisinde fertleri bütünüyle irâdesiz varlıklar olarak görmemekte, bilakis topluma karşı bireye öncelik tanımaktadır. Toplum, bireyi çok değişik şekillerde etkileyen ve sınırlayan bir gerçeklik olmakla birlikte, münferit insanlar aracılığıyla da yönlendirilebilmektedir. Zira insanlar için kendi irâdelerinin payı olmaksızın içine doğdukları çevre gerçeğinden önce nitelikli bir fıtrat gerçeği vardır. Kur’an çevre faktörünü belirleyici özelliklerinin varlığına rağmen, “fıtrat gerçeğine” dönmeyi başarabilen insanların tarihsel örneklerini vermektedir.2954 Kur’an’da birey olarak insan içinde yaşadığı toplumun kaderini belirlemede Allah’ın mutlak otoritesinden bağımsız olmaksızın, güç sahibi kılınmış ve tarih âdetâ onun eline teslim edilmiştir.
Toplumsal çözülmeyi ve çöküşü hazırlayan faktörlerin geneli Kur’an terminolojisinde zulüm kavramıyla da ifâde edilmiştir. İnsanın “zulmü” ortaya çıkaran zaafları, öncelikle bir insan olarak kendisine, topluma ve tabiata karşı davranışlarında kendini göstermektedir. Sözkonusu bu zaaflar, “düşüncesizlik,2955
2952] 49/Hucurât, 13
2953] Bk. 43/Zuhruf, 32
2954] Bk. 66/Tahrîm, 11; 18/Kehf, 10, 26; 36/Yâsin, 20, 27
2955] 17/İsrâ, 100
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 697 -
huysuzluk,2956 acımasızlık, 2957 nankörlük, 2958azgınlık,2959 acelecilik’2960 olarak gösterilebilir. Bu zaaflardan herhangi biri insana hâkim olmaya başladığında, diğerleri de onu izleyecektir. Bu çerçevede insanda kendisini yeterli görme ve Allah’tan bağımsız hissetme (istiğnâ-tekebbür) eğiliminin varlığından söz edebiliriz.2961 Eğer bu istiğnâ ve tekebbür duygusu kontrol altına alınmazsa, bu zaaflar insanı sadece Allah’a değil, içinde yaşadığı topluma da sorumsuz bir hale getirecektir.
İnsan davranışlarının içgüdüselliğinden bahsetmemiz mümkün değildir. İnsan, ya “Allah’ın emirlerine uyarak” ya da “yoldan saparak” sürekli olarak hiç sonu gelmeyen zihnî çatışmalara yakalanma veya onlardan kurtulmaya çalışma sürecini yaşamaktadır. Yolunu seçme hakkıyla doğan birey “uyumlu” ya da “uyumsuz” rollerden birini tercih ederken her hâlukârda rolünden yana davranışlar sergilemeye çalışmaktadır.
Ancak bireyin yolunu seçme hakkının bazen gelenekler tarafından yönlendirildiği durumlar da sözkonusudur. Gelenekler, sosyal hayatın düzenli akışını sağlayan toplumsal pratikler olarak fonksiyon gördüğü gibi, bir diğer yönüyle de olumlu anlamdaki değişmelere engel teşkil edebilmektedir. Genellikle değişimin karşısında geleneklere bağlanmanın getirdiği durgunluğun çekici bir rahatlığı bulunmaktadır.
Ancak insan, özgür bir irâdeye sahip olduğu için “geleneklerle şartlandırılmış olma” mâzeretine sığınamamaktadır. İnsanı özbilinçten ve seçme yeteneğinden alıkoyan “atalarının izinden gitme” davranış kalıbı, bu yönüyle Kur’an’da olumsuz bir tutum olarak eleştirilmiştir.2962 Çünkü geleneksel etkenlerin bireyin bütün davranışlarında belirleyici olması, bireyin irâdesinin, bütünüyle geleneklerle sınırlandırılması ve yönlendirilmesine sebep olmaktadır.
Bu bakımdan peygamberlerin karşılaştıkları önemli engeller arasında, münker olarak bilinen toplumsal kesimlerin “geleneği” bir koruma aracı olarak öne sürmeleri olmuştur. Böylece “gelenek”, değişme karşısında durağanlığın elverişli bir zırhı olarak sahiplenilmektedir. Bu vesileyle de, insanlarda bireysel sorumluluklar, geleneğin ağır tahakkümü karşısında irâde dışlanmasıyla eritilmekte ve böylece de toplumsal vicdan rahatlatılmaktadır.
Kur’an açısından yaklaşıldığında, insanın iki boyutlu olduğu görülmektedir. İnsanda bu iki boyuttan hangisinin ön plana çıkacağını belirleyen faktör, yine insanın kendi hür irâdesinde somutlaşmaktadır. İnsanın tarih içerisinde çoğu zaman olumsuz rol oynaması daha çok zaaflarının güdümüne girmesi ile gerçekleşirken, olumlu rol oynaması da onun, genellikle fıtratına uyması, kendisini yabancılaştırıcı etki ve unsurlardan arınması ile gerçekleşmektedir.
Kur’an birey ve toplum ilişkilerine değinirken de, kendine has üslûbuyla
2956] 70/Meâric, 19
2957] 14/İbrâhim, 34
2958] 43/Zuhruf, 15
2959] 96/Alak, 6
2960] 17/İsrâ, 11
2961] Bk. 96/Alak, 6-7
2962] Bk. 43/Zuhruf, 23, 24
- 698 -
KUR’AN KAVRAMLARI
toplumlar/ümmetler için de ortak bir kaderden, tarihten söz etmektedir. “Her ümmet için bir ecel vardır. Onların ecelleri gelince ne bir saat ertelenebilir, ne de öne alınabilir.” 2963 Bu âyette toplumlar için tıpkı insanlarda olduğu gibi bir ölümden, toplu bir yok oluştan bahsedildiği görülmektedir. Burada sanki toplumların da yaşayan bir organizma gibi özgür irâdeleri olduğu düşüncesi ön plana çıkmaktadır. Ayrıca her ümmetin/toplumun kendi toplumsal bilincini ve düşünce biçimini belli oranlarda belirleme özgürlüğüne sahip oluşu da göz önünde bulundurulduğunda, toplumlar arasında oluşan değer farklılıklarının da bireylerin algılama şekillerine yansıması normal bir sonuç olmaktadır.
Doğal olarak bireylerin bu tür davranışlarını topluma malettiğimiz takdirde bireysel davranışlardan dolayı toplumun genel olarak sorumlu tutulması da mümkün olabilmektedir.2964 âyetlerde Semud kıssasında, Sâlih Peygamber’in devesinin kesilmesini tek bir kişi gerçekleştirdiği halde, suç bütün topluma maledilmiş ve bütün toplum bundan sorumlu tutularak sonuçta topluluğun tümü cezâlandırılmıştır. Çünkü toplum sözkonusu suç eyleminin gerçekleştirilmesine göz yummakta, engellemek için çaba göstermemekte, ya da desteklemektedir. Dolayısıyla da bu tutumun bir ürünü olarak bireysel eylemlerin sonucuna katlanmak zorunda kalmaktadır. 2965
Eğer toplumsal irâde, suçun oluşmasına zemin hazırlıyorsa, aynı zamanda bu durumu destekliyor anlamına da gelecektir. Zaten bireyin onaylaması ve karar vermesi gerçekte, toplumsal irâdenin ya da toplumsal kabullerin bir parçası olmaktadır. Burada bireysel eylemin toplumsal irâdeden kolay kolay ayrı düşünülemeyeceği dikkat çekici bir biçimde belirginleşirken, bireysel suçlar toplumsal suçların bir prototipi olarak meydana çıkabilmektedir.
Bireylerin tek tek rol, kimlik, yöneliş ve tutumlarının örgütlenmiş modeli olarak ortaya çıkan toplum, aynı zamanda insanların psikolojik ve rûhî temeli üzerinde yükselen bir yapı görüntüsü taşımaktadır. Bu temel üzerindeki üst yapı, yani toplumsal durumda meydana gelebilecek değişme ancak temelin (bireysel olanın) değişmesiyle mümkün olmaktadır. “Bir toplum kendi durumlarını değiştirmedikçe, Allah onların durumlarını değiştirmez.”2966 âyetinde işin temeli ile onun üzerine yükseltilen yapı arasındaki belirlenmiş ilişkiden söz edilmekte, insanın psikolojik ve fikrî konumu ile sosyal durumu arasındaki bağlantı üzerinde durulmaktadır. İnsanın iç âlemiyle dış âlemi arasındaki ilişki vurgulanırken, bir topluluğu meydana getiren fertlerin psikolojik durumu değişince, sosyal konumlarının da değiştiği belirtilmektedir. Burada sözkonusu edilen iç değişiklik ahlâkî alanın en uzak noktalarına kadar uzandığı gibi, kişisel ve psikolojik yapının temellerini de kapsamaktadır. Ayrıca bu iç değişiklik, bizzat insanın kendi yapısı ve nefsiyle olan ilişkilerinde etkili olduğu gibi diğer insanlarla da (ister birey, ister toplum olarak) tarihî hareketin seyri ile de ilgili görünmektedir.
Kur’an, birey-toplum, ilişkilerine değinirken, bazen bireyin önceliğine dikkat çekmekte,2967 bazen de toplumun belirleyicilik bağlamındaki anahtar rolünü
2963] 7/A’râf, 34
2964] 91/Şems, 14 ve 26/Şuarâ, 157-158
2965] Bk. 27/Neml, 51
2966] 13/Ra’d, 11
2967] 5/Mâide, 105
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 699 -
teyit edici2968 ifâdeler kullanmaktadır. Ayrıca Kur’an kendilerini mustaz’af olarak tanımlayan2969insanların, sorumluluklarından kurtulmak için kendi “zayıflık ve ezilmişliklerini” mâzeret olarak kullanamayacaklarını, çünkü zayıflıklarının asıl sebebinin toplumsal baskılar karşısında kendi kişiliklerinin ve sorumluluklarının farkında olamayışları olduğunu belirtmektedir. Bu nedenle Kur’an’da insanın sorumluluğu üzerinde durulmuş, bireyin bu sorumluluğunu canlı tutacak ve onu toplumsal yozlaşmalara karşı dirençli kılacak “emr-i bi’l-ma’rûf, nehy-i ani’l-münker” ilkesi yerleştirilerek bireyin korunmasına öncelik verilmiştir.
Kur’an kıssalarına genel bir göz atıldığında da, peygamberler ve tarihsel dinî önderlerin toplumlarına rehberlik ederken karşılaştıkları güçlükleri, bu ilkeye karşı gösterdikleri kararlılık ile aşmayı başardıkları görülmektedir.
Toplumsal Değişme
Din ve toplumsal değişme arasındaki ilişkiler değerlendirilirken, bir yandan toplumsal değişmenin din üzerindeki etkileri, diğer yandan da dinin toplumsal değişme süreci içerisindeki rolü üzerinde durulması gerekmektedir. Bu bağlamda din, bir yönüyle toplumsal değişmeye engel teşkil ederken, bir başka yönüyle de değişmenin temel faktörü şeklinde fonksiyon görebilmektedir.
Toplumsal değişme açısından din, insanın tutum ve davranışlarını, insanlararası ilişkileri ve toplumsal hayatı belirleyici temel özellikleri taşıması nedeniyle değişme süreçlerini, kişilik ihtiyaçlarının karşılanmasını veya engellenmesini önemli ölçüde etkilemektedir. Bu etkileşimde sosyal yapıdaki değişmelerin dinî hayata yansıyan yönü de göz önünde tutulması gereken bir boyut olmaktadır. Dinin fonksiyonelliği ile toplumsal hayatta girdiği etkileşimleri, onun vahye dayanan özellikleri dışarıda bırakılarak anlaşılamayacaktır.
“Şüphesiz bir toplum kendilerinde bulunan (güzel meziyet)i değiştirmedikçe, Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez…” 2970 Toplumların bağımsız bir varlık olarak, genel tarihî süreçlerden farklı bir sorumluluğa sahip olduğu görülür. Toplumların tarih içerisinde yer aldığı olumlu ya da olumsuz pozisyonlar, kendi fiillerinin bir sonucu şeklinde oluşmaktadır. Böylece toplumsal değişmenin, toplumun kendi iç dinamiklerine ve insanî sorumluluklarına bağlı olduğu öne çıkmaktadır. Allah’ın toplumsal değişme ile ilgili sünnetleri, insanların hür irâdeleriyle seçtikleri eylemlerin sonuçlarıyla karşılaşmaları şeklinde gerçekleşmektedir. Allah herhangi bir toplumun durumunu (onlara verdiği nimet ve üstünlükleri ya da iyi-kötü herhangi bir durumu) onlar kendi öz benliklerindekini değiştirinceye kadar değiştirmemektedir.
Allah’ın bir toplumda meydana getirdiği değişim, insanların ve toplumun kendi irâdeleriyle gerçekleştirdikleri sosyal değişmelerden bağımsız ele alınamayacak bir ilişkiye dayanmaktadır. Bu sebeplilikte, Allah toplumsal irâdenin değişimini öncelikli şart olarak koymuştur. Bu durum birey planında geçerli olmayıp toplumsal alana ait bir özellik olarak uhrevî olmaktan çok, dünyevî bir nitelik taşımaktadır. Bu iki değişimden birinin diğerini gerektirecek biçimde nedensel bir süreci içerdiği görülmektedir. Zira Allah, belli fiillerin ardından bu sonuçları
2968] 6/En’âm, 108
2969] 4/Nisâ, 97
2970] 8/Enfâl, 43
- 700 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yaratmaktadır ve bu sonuçlarda âdeta Allah’ın doğal dünyada yerleştirdiği yasaların işlerlik göstermesi gibi doğrudan oluşmaktadır.
Kur’an, tarih sürecinde toplumların çeşitli yönlerde yaşadıkları değişikliklerin onların irâdelerinden bağımsız gelişen bir süreç olmadığını temel bir vurgu olarak sürekli dile getirmektedir. Her değişimin odak noktasında ise, bizzat insanın kendisi bulunmakta olup değişiminde yaratıcısı olması itibarıyla var oluşun merkezi olan Allah, değişimle ilgili yaratışını insanın hür eylemine bağlı kılmıştır.2971
Kur’an’da adı geçen “ortak kader”,2972 “toplumsal âkıbet” 2973 gibi kavramların ise tarih içerisinde toplumların değişimine etki eden bazı dinamiklerin bulunduğuna işaret ettiğini söylemek mümkündür. Fıtratından (yaratılmış insan tabiatından) sapan ve insanlığını yitiren bir birey gibi, toplumlar da aynı âkıbete uğrayabilirler.
Toplumlar arasındaki farklılıklar genellikle bireysel değerlerin bütünüyle sosyal yapıya ve kültüre yansımasıyla oluşmaktadır. Doğal olarak toplumların sosyal yapılarında ve kültürlerinde birtakım biçim ve karakter farklılıklarına rağmen, ortak insanî bir öz taşıdıklarını söylemek mümkündür. Kur’an bu özellikleri dolayısıyla toplumu, kendine özgü bir varoluşu, sorgulama ve değişim yapabilme dinamikleri olan bir varlık gibi değerlendirmektedir. Çünkü bu anlamda tarihsel süreçte toplumlar da, bireyler gibi sorumluluk sahibi olarak irâdeleriyle yönlenen bir hayatı yaşamaktadırlar.
Ancak toplumsal değişimin yönü İlâhî irâdenin belirlediği doğrultuda olmalıdır. İnsanlar, bireysel ve toplumsal irâdelerinde diledikleri gibi davranma hakkına sahip olmakla birlikte, kendilerine verilen “emanet”in2974 bir gereği olarak “fıtrat” temelinde ahlâkî amaçlara uygun değişimleri yaşamakla da sorumlu olmaktadırlar. Toplumsal sorumlulukların ve hedeflerin yerine getirilebilmesi toplumun kendi iç dinamikleriyle değişim yapabilme gücüne ve irâde serbestisine sahip olmasına bağlı olduğu için insanlara bu imkânların tanındığı söylenebilir. Bu durum neticesinde doğal olarak Allah’ın kendine özgü kıldığı değişimin, toplumun kendi irâdesiyle gerçekleştirdiği değişimden önce meydana geleceğini ummak sünnetullaha aykırı bir tutum olacaktır. Ayrıca böyle bir eğilim, insanın yerini, sorumluluğunu ve kendisine verilen emâneti yok sayma gibi olumsuz yönelişleri beraberinde getirecektir.
Kur’an, geçmiş toplumlardan örnekler verirken, onların cezâlandırılma sebeplerini de izah eder. “Onlar, sadece küfürleri -hakikate yanaşmamaları- nedeniyle değil, suçları -zulümleri- sebebiyle cezâlandırılmışlardır.”2975 Bu cezâ ve âkıbetler, toplumların kendi içlerinde zulmün ve adâletsizliğin yaygınlaşmasını önleyici denetim mekanizmalarını kurmayıp seyirci kalmalarıyla başlayan bir sürecin sonunda gerçekleşmektedir.2976 Kur’an, burada tarihsel süreci açıklama/anlamlandırma konusunda bir “bakış açısı” getirmektedir. Bu anlamda tarihsel süreç belli bir amaçlılık taşımakta olup toplumlar bu amaca uygun bir akışın içinde olmalıdır.
2971] Bk. 8/Enfâl, 43; 13/Ra’d, 11
2972] Bk. 7/A’râf, 34
2973] Bk. 27/Neml, 51; 40/Mü’min, 5
2974] Bk. 33/Ahzâb, 72
2975] Bk. 11/Hûd, 117
2976] Bk. 91/Şems, 7-10
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 701 -
Bu bakış açısına göre insan fıtratına uymayan her türlü yöneliş, bir “bozulma ve hakikatten uzaklaşma” olup bu yönde değişim sürecine giren toplumlar da tıpkı insanlar gibi “hesaba çekilecek” ve “sorgulanacaklar”dır. 2977
Kur’an, hitap ettiği toplumun yabancısı olmayan, bilinen bir tarih kültürüne işaret ederek tarihsel ve toplumsal değişmeler üzerinde durmaktadır.2978 Kur’an’da Âd kavminin belirgin bir özelliği olarak “oldukça güçlü ve gücünün fazlasıyla farkında bir toplum olduğu” belirtilir.2979 Aynı şekilde Semud toplumu da “ileri bir refah düzeyine sahiptir.”2980 Ancak bu toplumların içinde bulunduğu lüks hayat, onları adâletten uzaklaştırmış ve müfsit, haddi aşmış bir toplum haline getirmiştir. Toplumda bir kesim lüks içinde yaşarken, diğer bir kesimin sefâlet çektiği toplumsal dengesizlikler meydana gelmiştir. Sâlih Peygamber’in, halkı bilinçlendirme çabalarına rağmen, toplumu ıslah etmeye güç yetiremediğini ve sonuçta Âd kavmi gibi,2981 Semud kavminin de cezâlandırıldığı anlaşılmaktadır.2982 Diğer helâk olan kavimlerle ilgili de benzer durumlar sözkonusudur.
Kur’an’ın genel olarak, tarihsel seyir içerisinde aktarmış olduğu toplumsal değişim süreçlerinin, ahlâkî bir amaçlılık taşıdığı görülmektedir.2983 Buna göre Allah tarihsel süreçte başkalarıyla ilişkilerinde adâletin, iyi davranışın ve doğruluğun asgarî şartlarını bile yerine getirmeyen bir toplumun ilerlemesine ve bazı üstünlüklere sahip olmasına izin vermemektedir. Ahlâkî açıdan üstün olanlar, tarihin ahlâkî konumlu bir süreç olması nedeniyle zirveye çıkarken, aşağıda olanlar çöküşü ve yok oluşu yaşamaktadırlar. Her iki durumda da karşılaşılan sonuç, öncelikle toplumların kendilerinde olanı değiştirmeleriyle gerçekleşmekte, Allah onlara yöneldikleri tercih ve işledikleri fiiller sebebiyle yaptıklarının karşılığını vermektedir. 2984
Sosyal Değişimin Dinamikleri
“Sosyal değişim” kavramı, bir toplumun içinde meydana gelen değişimi ifâde ettiği gibi, toplumlar arası değişimi de ifâde etmektedir. Bir toplumun diğer bir toplumun yerini alması gibi büyük bir değişimin dinamiklerini veren Kur’an, aynı toplum içindeki değişimlerin dinamiğini de vermektedir. Bir toplumun içinde olan değişimler, toplumlar arası meydana gelecek olan değişimlerin de dinamiğini oluşturmaktadır. Toplumlar arası değişimleri Yüce Allah iyiden yana murâd ederken, aynı toplum içindeki değişimlerin hem iyi hem de kötüden yana olabileceğine de işaret etmektedir. Yüce Allah bir toplumu yıkarken, yerine kesinlikle iyisini getirir ve bu değişimi daima iyiden yana ve iyinin devamlılığı amacını güderek gerçekleştirir.
Toplumlar arası aynı toplum içindeki bu değişimin insanlık tarihi boyunca var olduğunu Kur’an bir ilke olarak koymaktadır. Değişmeyen tek şeyin bizzat değişimin kendisi olduğu kanununa dikkat çekmektedir. Diğer taraftan değişimin en
2977] Bk. 45/Câsiye, 28
2978] Bk. 9/Tevbe, 70; 22/Hacc, 42, 46; 25/Furkan, 40
2979] Bk. 41/Fussılet, 15; 89/Fecr, 6, 8
2980] Bk. 7/A’râf, 74
2981] Bk. 26/Şuarâ, 128, 129
2982] 27/Neml, 51, 53; 91/Şems, 11, 12
2983] Bk. 20/Tâhâ, 47, 48
2984] Celaleddin Çelik, a.g.e., s. 61-78
- 702 -
KUR’AN KAVRAMLARI
büyük amacının kalite olduğu da ortaya çıkmaktadır. 3/Âl-i İmrân Sûresinin 140. âyeti, sürekli değişime işaret etmektedir. Âyet şöyledir: “Eğer siz bir acıya uğradınızsa, o kavim de benzer bir acıya uğramıştır. O günleri Biz, insanlar arasında değiştirir dururuz. Ta ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şâhitler edinsin. Allah zâlimleri sevmez.” Âyette yer alan “o günleri Biz insanlar arasında değiştiririz” ifâdesi, zaman denen şeyin, her yeniyi eskittiğini, eskiyen şeyin yerine doğal olarak yenisinin geleceğini, bu değişen şeylerin bazen insanların, yani bazı toplumların lehine, bazılarının da aleyhine cereyân edeceğini gündeme getirmektedir. Değişim olmasaydı, toplumlar kötünün çürümüşlüğünden kurtulamayacaklardı. Değişim onları yeni bir oluşuma, ufka ve aydınlığa taşımaktadır. Şimdi bu değişimin dinamiklerinin neler olduğunu açıklayabiliriz: İlâhî irâde, vahiy ve peygamberler, ilim, sâlih amel (yararlı iş yapmak), sevgi, helâl lokma, siyâset (sosyal müesseseler kurmak, toplumsal barış ve güveni temin etmek, istişâre ve eğitim). 2985
Kur’an ve Değişim
Kur’an, Hz. İsa’dan 610 yıl sonra yeni ve son bir Rasûl (s.a.s.) ile başlayan zulumattan nura çıkış hareketinin kılavuz kitabıdır. 23 yıl süren bir devrim hareketinin yol gösterici metinlerinin (âyetlerinin) bir araya getirilmesiyle oluşmuştur. Bu açıdan Kur’an 23 yıllık bir toplumsal değişme mücâdelesi içinde anlaşılabilir. Âyetlerin inmesiyle beraber Rasûlullah harekete geçmiş, içinde yaşadığı toplumu bu âyetlerle değiştirmek için gece gündüz çalışmıştır. Nihâyet çağrısı kendi doğup büyüdüğü Mekke’de değil; Medine’de yankı bulmuştur. Orada toplumun lideri olarak peygamberliğine devam etmiş, 10 yıl içinde insanlık için örnek bir toplum modeli kurulmuştur. Bu esnada yüzlerce âyet nazil olmuş, ilk günden son güne kadar harekete sürekli Kur’an rehberlik etmiş, Rasûlullah da uygulamış, âyetlerin pratiğe geçirilmesinde Kur’an’ın mücessem bir ifâdesi olmuştur.
Kur’an, Peygamberimiz’in en büyük mûcizesidir. Diğer mûcizeler, belirli bir zamanda ve belirli bir yerde yaşayan sınırlı sayıdaki insanın şahid olduğu olağanüstülükler olduğu halde; Kur’an, her coğrafyada, Peygamberden sonra her tarih diliminde yaşayanlar için apaçık görülen bir mûcizedir. Edebiyat yönüyle mûcizedir, benzeri yazılamayacağı için mûcizedir, problemlere çözüm getirip ölümcül hastalıklara şifa olduğu için mûcizedir, evrensel hakikatleri ihtiva etmesi yönüyle mûcizedir. Değiştirilmesi gerekmeyen, eskimeyen ve en âdil kanunları içermesi yönüyle mûcizedir.
Tarih, coğrafya, cinsiyet, maddi farklılıklara rağmen tüm insanları her yönüyle kuşatması, her topluma ve her bireye çıkış yolları göstermesi yönüyle mûcizedir. Okunmasıyla, kolay öğrenilmesiyle, okunuşunda ruhları arındıran, dinlendiren âhengi, musikisi ile, ruhları huzura kavuşturan, gönülleri titreten nağmeleriyle mûcizedir. En çok okunan kitap olması, en çok ve en kolay ezberlenen kitap olması yönüyle mûcizedir. Anlamlarının derinliğiyle mûcizedir. En doğru, en güzel kelam olması, bıktırmaması, okundukça güzelliğinin artması yönüyle mûcizedir. Bitmeyen hazineleriyle, gaybdan verdiği haberlerle mûcizedir...
Bütün mûcizelerinin yanında Kur’an, tarihin akışını değiştirmiş, en köklü değişiklikleri gerçekleştirmiş, en sağlam nizamı oluşturmuş, pratikte muhteşem meyvelerinin görüldüğü, her isteyene nimetlerini sunan bir ağaçtır. Kendisine
2985] Bayraktar Bayraklı, Kur’an’da Değişim Gelişim ve kalite Kavramları, s. 204
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 703 -
yönelenlere sırlarını açan, hazinelerini saçan gökten inen muazzam bir sofradır. Göklere doğru tırmanmak, yükselmek isteyenlere Allah’ın uzattığı kopmaz bir iptir. Tarihin şahid olduğu en büyük devrim, Kur’an’ın gerçekleştirdiği inkılâbdır. Kur’an, kişileri kısa zamanda, tepeden tırnağa değiştirdiği gibi; toplumları da nuruyla ihya etmiş, diriltmiş, değiştirmiş, dönüştürmüştür.
Fert planında sözgelimi, Ebû Cehil’in samimi arkadaşı, eli silahlı katil adayı Ömer, Peygamber’i öldürmeye giderken kendisi dirilmiş, dinlediği Kur’an onu bir anda değiştirivermiştir. Kızını toprağa diri diri gömen Ömer, Kur’an sayesinde insanları ihya eden, karıncayı ezmemek için yere dikkatli basan merhamet ve adalet timsali Hz. Ömer oluvermiş. Fert planında tek tek yaşanan bunun gibi sayısız örnekler yanında, Kur’an, toplumu da, düzeni de kökten değiştirmiştir. Kabile halinde yaşayıp, sık sık birbirlerine saldıran, o güne kadar tarihte ciddi varlık gösteremeyen, devlet ve medeniyet nedir bilmeyen baldırı çıplak insanlar, Kur’an’ın gerçekleştirdiği inkılâp sayesinde çok kısa bir zaman içinde üç kıtada at koşturan, en büyük devlet ve medeniyet olmuşlar.
Gerçek Anlamda Dünyanın Gördüğü En Köklü Değişim ve Dönüşümü Gerçekleştirerek Çağ Kapatıp Çağ Açan Sadece Kur’an’dır: Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi, cahiliyyenin çağ anlayışı da cahilcedir. İnsanlığın hattındaki en büyük fay kırılmasını da hakkı görmek istemediği için görmezden gelir, farklı çağ anlayışını zanna ve uydurmalara dayanarak değerlendirir. İslâm’ın çağ anlayışı, tevhid mücâdelesini yansıtan olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler ışığındadır. İlk insan, aynı zamanda ilk peygamberdir. Ülü’l-azm denilen büyük peygamberler de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh tufanı, o tarihte ve sonraki etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.) putperest çağa destansı meydan okumaları ve mücâdeleleriyle tevhid çağını yeniden oluşturan inkılâbın köşe taşıdır. Musa (a.s.) ve İsa (a.s.) da öyle. Ve en büyük inkılâb, Kur’an’ın yaptığı inkılâb; en büyük inkılâbçı da Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. Kur’an’la cahiliyye çağı kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır. Kur’an’la birlikte Kur’an’ın oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saadet; inkılâbçı insanın adı da müslüman’dır artık. Diğer devrimler, adına inkılâb denilemeyecek basit, sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha doğrusu zindanları değiştirmenin adına devrim denilmeye başlanmıştır. Karanlıklar, zulümler, zindanlar arasındaki değişikliğin adı devrim; kaçük değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya dayanan zaman dilimlerinin adı çağ olamaz.
İnsanlık, bugün bilmem kaçıncı cahiliyye çağının karanlıklarında yaşıyor. Kur’an’da “cahiliyye” kelimesi dört yerde geçer. Bu dört âyet, cahiliyyenin dört özelliğini belirtir. Cahiliyye, İslâm’a zıt, putçu bir inanç sistemidir.2986 Cahiliyye bir hayât felsefesi, taassup içeren bir yaşam biçimidir.2987 Cahiliyye ahlaksızlık, hayâsızlıktır.2988 Ve cahiliyye bir devlet anlayışı, bir yönetim biçimidir: “Yoksa onlar, cahiliyye hükmünü, idaresini mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükmü Allah’tan daha güzel kim var?” 2989 Cahiliyyenin temel vasıflarından kölelik hâlâ hükmünü sürdürmektedir. İnsanlar bugünkü modern cahiliyyede şeytanın, nefislerinin, heva ve heveslerinin kölesi durumunda yaşarlarken; bir yandan da
2986] bk. 3/Âl-i İmran, 154
2987] bk. 48/Fetih, 26
2988] bk. 33/Ahzâb, 33
2989] 5/Mâide, 50
- 704 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kullara kulluk-kölelik yapmaktalar. Yabancı emperyalistler ve yerli sömürücüler modern köleliği devam ettiriyorlar. Eski cahiliyye devrinde bazı insanlar kızlarını diri diri toprağa gömüyorlar, kızlarının dünya hayâtlarını yok ediyorlardı. Günümüzdeki modern cahiliyyede kız-erkek bütün çocuklar, öldürülmelerin en kötüsüne mahkûm ediliyor. Çocukların fıtratları bozulduğu ve mü’mince yaşatılmadığı için âhiretleri, ebedî hayâtları mahvediliyor. (Tabii, kürtaj, intihar, uyuşturucu gibi şeyleri saymaya gerek görmüyorum.) Kısaca, Kur’an gelip cahiliyyeyi değiştirmeden neler varsa, modern biçimde bugün de, buralarda da arz-ı endam etmektedir.
Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, bugünkü cahiliyyeyi niye değiştiremiyor? Bugünkü insanlar Kur’an okudukları halde, niçin karanlıklardan sıyrılıp değişik bir kimliğe bürünemiyor? Yani Kur’an, niye artık inkılâb yapamıyor? Kur’an değişmemiştir, ama Kur’an okuyanlar başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir. Kur’an, aynı Kur’an’dır, ama Kur’an’a yönelmesi gereken insan, Kur’an’a sahâbe gibi yönelmiyor. Çeşme, bindört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne kadar onun hayât veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir. Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda yaşayan insan çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin yanı başındaki yangınları farkeden itfaiyeci (davet ve tebliğci) görevini yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini ve toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazırdır; referansları, örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
“Elif, Lâm, Râ. Bu Kur’an, öyle bir Kitaptır ki, insanları Rablerinin izniyle zulumattan nura, herşeye galip ve hamde layık olan Allah’ın yoluna çıkarmak için onu sana indirdik.” 2990
“O (Kur’an) sizi zulumattan nura çıkarmak için apaçık âyetler olarak kuluna (Peygamber’e) indirilmiştir.” 2991 “O bir peygamber gönderdi; Allah’ın açıklayıcı âyetlerini sizlere okuyor ki iman edip sâlih amel işleyerek zulumâttan nura çıkasınız.” 2992
Zulumât, karanlıklar demektir. Zulüm kelimesi de aynı kökten gelmektedir. Dolayısıyla Nur kaynağından gelen aydınlığı kendine veya başkalarına engelleyip karanlıkları tercih, bir zulümdür aynı zamanda. O yüzden “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, zâlimlerin ta kendileridir.”2993 Nur, tek olduğu halde; karanlıklar, yanlışların sayısı kadar çoktur. Allah, yeryüzünü maddî ışık kaynağı güneşten mahrum yaratmadığı, bir an olsun mahlûkatını ışıksız bırakmadığı gibi; gönlümüzü ve yolumuzu aydınlatan nur’dan da bizi mahrum bırakmamış, elçi ve Kitap göndermiştir. Karanlık, fıtrî değil; ârızîdir. Karanlıklar, ışık kaynağıyla irtibatın kesilmesi olduğundan zâlim insanın nur düşmanlığının neticesi oluşturduğu zin2990]
14/İbrahim, 1
2991] 39/Zümer, 39
2992] 65/Talâk, 11
2993] 5/Mâide, 45
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 705 -
danlardır. Zindan; ışıktan, nurdan uzak yaşansın diye insanın kendi eliyle ördüğü duvarlardır. Ahiretteki cezanın sebebi, dünya hayâtını kendine ve başkalarına zindan etmektir. İnsan, asr-ı saadetteki insanı mutlu eden kuralları değil de; zindanı, zindanları tercih ediyorsa, kendisi bilir. Ama başkalarına zindan hayâtı yaşatmaya kimsenin hakkı yoktur. Saadet asrı insanının saadetine benzer bir mutluluğu, burada başlayıp orada bitmeyen mutluluğu, insana çok gören tâğutlar tarafından binâ edilmiştir zindanlar. “Allah, mü’minlerin dostudur, onları karanlıklardan nura (aydınlığa) çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğuttur. O, onları nurdan (aydınlıktan) alıp karanlığa götürür.” 2994 Zâlim insan, ışığa karşı gözlerini kapatmış, karanlıklar içinde yaşamayı tercih etmiş, Allah’ın “gözleri vardır, onlarla (görülmesi gerekeni) görmezler” 2995 dediği körlüğü seçmiş, kendine de yazık (zulüm) etmiş insandır. Zâlimlerin en büyükleri olan tâğutlar ise, gören göze düşman olan, başkalarını da körlüğe zorlayan ışık (nur) düşmanı vahşilerdir.
Karanlıklar, korkuyu meydana çıkarır. Bu korku, yanlış bir korkudur. Allah korkusu, yani takvâ değil; vehimlerden oluşan korkudur; fobidir, aç kalmaktan, insanlardan... kısacası korkulmaması gerekenlerden korkmaktır. Karanlıklar, şeytanların faaliyetleri için uygun bir ortam oluşturur. Karanlıklar, insanın önünü ve ilerisini (istikbalini) görmesine engeldir. Yolda ne gibi tehlikelerin olduğunu görüp bilemez karanlıkların insanı. Işığın yardımını reddettiğinden, nurla, göz nuruyla görerek işini yapamaz; yapıp ettiklerini ancak el yordamıyla yapar, körebe gibi tuttuğunu yakalar. Fili de tuttuğu yeriyle tanır ve tanıtır.
Aydın insan, münevver insan, cahiliyye karanlıklarını reddedip, bir adı da “Nur” olan Allah’ın Kitabıyla nurlanıp başkalarını aydınlatmaya çalışan insandır. Kur’an’la bağı kopmuş insan, aydın değil; olsa olsa kara karanlıkların kapkara adamıdır. Kur’an’sız hayât, karanlıkların nuru boğduğu vahşi bir hayâttır, zindan hayâtıdır, körlerin hayâtıdır. “Kim benim zikrimden (Kur’an’dan) yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayâtı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz. O: ‘Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!’ der. (Allah) buyurur ki: İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun. Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Ahiret azabı, elbette daha şiddetli ve daha süreklidir.” 2996
Bugün fert ve toplumları Kitap yönlendirmiyor. Vatandaşa “Kitapsız!” denildiğinde hemen herkes bu sözü büyük bir hakaret kabul eder ama, yaşayışıyla bu sözü hak edip etmediğini düşünmez. Kitapsız toplumdur cahiliyye toplumu. Devlet, Kitapsız devlettir. Öldükten sonra sorulacak sorulardan birinin “Kitabın ne?” sorusu olacağı hadis-i şeriflerde bildirilmiştir. “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.” 2997 Kitabın ne, sorusuna o gün ellerimiz “falan gazete”, “filânın nutku”, “falan anayasası”, ya da “şu kanal”, “bu televizyon”... diyebilir. Yani, Kitabımız diye iddia ettiğimiz Allah’ın Kitabı yerine, bize yön veren, bizim O Kitap’tan fazla okuyup baktığımız, etkilendiğimiz, uyduğumuz ne ise vücudumuz yalan da söyleyemeden onları itiraf edecektir. “Kitabım Kur’an” sözü bir tekerleme ve bir iddiadan mı ibârettir, yoksa tümüyle yaşayışımıza yön veren gerçeği mi yansıtmaktadır? İnanmak, inandığını
2994] 2/Bakara, 257
2995] 7/A'râf, 179
2996] 20/Tâhâ, 124-127
2997] 36/Yâsin, 65
- 706 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yaşamaktır. Ateşin yakıcı olduğuna inanan, kolay kolay elini ateşe uzatmaz.
Kur’ân-ı Kerim’de Değişimle İlgili Kavramlar
Kur’ân-ı Kerim, tarihî süreç içerisinde değişmeyen fıtrî değerleri ve toplumlarda meydana gelen değişim olaylarını farklı kavramlar kullanarak zikreder. Değişme olgusuyla ilgili çok sayıda Kur’an kavramı vardır. Bunların bir kısmı bireysel değişimle, bir kısmı da toplumsal değişimle ilgilidir. Kur’ân-ı Kerim, toplumsal değişimi ele almadan önce, onun temelini oluşturan bireysel değişimi, psikolojik, yani mânevî değişimi ve onun getireceği fazileti/kaliteyi açıklar ve onun dinamiklerini belirler. Bireysel, yani psikolojik/mânevî değişimle ilgili olarak Kur’an “akıl”, “kalp” ve “nefis” kavramlarını ve bunlara yakın anlamları olan bazı kelimeleri kullanır. Toplumsal değişimle ilgili olarak da Kur’an “tağyîr”, “tebdîl”, “tahvîl”, “inkılâp”, “tedâvül”, “tahrîf”, “tasrîf” ve “sünnetullah” kavramlarını kullanır.
a) Kur’ân-ı Kerim’de Bireysel/Psikolojik Değişimle İlgili Kavramlar:
Kur’ânî mânâda “akıl”, “kalp” ve “nefis” ele alındığında, insanın insanlığını belirleyen bu üç merkezin olduğu görülecektir. Kur’an ve genel anlamda eğitim, bu merkezlere yönelik faâliyet göstermektedir. Kur’an, insanı bütüncül bir yaklaşımla ele almakta, akıl, kalp ve nefis gibi önemli merkez ve kabiliyetlerin toplandığı yerleri geliştirmeye, işlevlerini belirlemeye, insanın faziletini arttırıp olgunlaştırmaya ve kaliteli ürün üretmeye sevk etmektedir. Çünkü Kur’an, sâlih amelin, yani kaliteli eylemin kaliteli bir akıl faâliyeti, açık/selîm gönül ve disipline edilmiş bir nefis işi olduğunu öne sürmektedir. Fazilet, kalite gibi insanlığın ana hedeflerini çizerken Kur’an, gelişmeye, değişmeye açık bir akıl, gönül ve nefse sahip olmayı şart koşmaktadır. Bir bakıma Kur’an, fazilet ve kalite ağacının, insanın akıl, gönül ve nefsine kök salıp gıda aldığını insanlığa haykırmaktadır.
Akıl kelimesi, Kur’an’da hep fiil olarak kullanılır. Akıl, Kur’an’da anlamak, düşünmek, birleştirmek/bağ, kendini kritize etmek anlamlarında kullanılır. Akıl mânâsına gelen Kur’an’da başka kavramlar da vardır. Bunlar: Lubb, nuhâ, hicr, hilm, mirre kelimeleridir. Lubb, Kur’an’da düşünmek, bir şeye bağlanıp vazgeçmemek, öğüt ve ibret almak, seçmesini bilmek anlamlarında kullanılır. Akıl, Allah’ın emirlerine muhâtaptır. Kur’an’da akıl ve lubb kavramlarıyla ifâde edilen âyetlerde aklını kullanan insanların özelliği olarak şunlara vurgu yapılır: İman, düşünmek, seçmesini bilmek, öğüt ve ibret almak, namazı gereği gibi kılmak, Allah’a haşyet/saygı duymak, ahde vefâ, antlaşmayı bozmamak, Allah’ın bitişmesini emrettiği şeyleri bitiştirmek, hesaplarının kötü çıkmasından korkmak, takvâ, zikir, Allah rızâsı için sabretmek, fakirlerin elinden tutmak, kötülüğü iyilikle defetmek.
İnsanın gelişimi, değişimi ve kalitesini temin eden merkezlerden biri de kalptir. Kur’an’da kalp, farklı özelliklerle karşımıza çıkar. Bunlardan bir kısmı bazılarının olumsuzluğa doğru değişmesini ifade eden özelliktedir. Yani, kötü değişimlerin oluşturduğu kalp çeşitleridir. Bunlar: Katı kalp, taşlaşmış kalp, kilitli kalp, örtülü/kılıflı/perdeli kalp, hasta kalp, dağınık kalp, mühürlenmiş kalp, günahkâr kalp, şüpheci kalp, benzeşen kalpler, korkan kalp, gâfil kalp, münâfık/iki yüzlü kalp, kör kalp, kâfir/inkârcı kalp, câhil kalp. Bunun yanında Kur’an, iyi yöndeki değişimlerin oluşturduğu kalp çeşitlerinden de bahseder: İlâhî vahye ev
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 707 -
sahipliği yapan kalp, iman eden kalp, kaynaşan kalp, selîm kalp, sükûnet bulmuş kalp, huşû duyan kalp, münîb kalp, hidâyete eren kalp, yumuşak kalp, takvâ ile imtihan edilen kalp, titreyen kalp, akleden kalp, tatmîne/doyuma ulaşmış kalp. Kalp anlamında Kur’an’da yer alan başka kavramlar da vardır. Bunlar: “Fuâd” ve “sadr” kelimeleridir. Kalbin sorumluluk görevinin olduğu fuâd kelimesiyle vurgulanır. Fuâd kelimesiyle kalbin şu özelliklerine Kur’an’da vurgu yapılmaktadır: Tasdik etmek, hasret çekmek, bilgi ile beslenmek, insana meyletmek, kendine dönmek. Sadr kelimesiyle kalbin şu özelliklerine vurgu yapılır: Sadr/kalp şüphenin merkezidir, sırların saklandığı yerdir, gücünün sınırının farkına varır, nimete hamd eder, hakikati anlar, kibrin bulunduğu yerdir, korkunun bulunduğu yerdir, hasedin merkezidir.2998
İnsan bireyi ile ilgili değişim ve gelişimi temin eden merkezlerden biri de “nefis”dir. Nefis kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de şu anlamlara gelir: Zât (Allah’ın zâtı), kişi, cevher, can, iç, ve kalp. Nefsin olumsuz özellikleri daha çok Kur’an’da “hevâ” kavramıyla ifâde edilir, nefsin kötü arzu ve istekleri anlamında kullanılır. Nefsin gelişim ve değişim özellikleri olarak şu meşhur ifâdeler Kur’an’dan çıkarılmıştır: Emmâre nefis, levvâme, mülhime, mutmainne, râzıye, marzıyye nefis.
b) Kur’ân-ı Kerim’de Sosyal/Toplumsal Değişimle İlgili Kavramlar:
Değişimin, gelişmenin ve kalitenin bir de toplumsal boyutu vardır. İnsan aklının, kalbinin ve nefsinin geçirdiği değişim, gelişme ve olgunlaşma, doğal olarak topluma yansımaktadır. Toplumsal oluşumların temelinde, insan psikolojisinin varlığını inkâr etmek mümkün değildir. Kalitesiz/erdemsiz fertlerin kaliteli bir toplumu meydana getirmeleri imkânsızdır. Toplumsal kalite, psikolojik, yani bireysel kalitenin işareti olmaktadır. Sosyal değişimi, psikolojik değişimle beraber ifâde eden kavramlar “tağyîr”, “tebdîl”, “tahvîl”, “inkılâp”, “tedâvül”, “tahrîf”, “tasrîf” ve “sünnetullah”tır.
Tağyîr: Değişimle ilgili anahtar kavramlardan biri olan tağyîr kelimesi, sözlükte “değiştirmek” anlamına gelir. Bir şeyin gerçek formunu aslından başka yapmak, değiştirmek anlamları vardır. Ra’d sûresinin 11. âyetinde iki kez geçen tağyîr kavramı, hem kavm (toplum), hem de enfüs (nefis kelimesinin çoğulu; birey, bireyin kimliği/kendisi) kavramlarına izâfe edilmekte, böylece birindeki değişiklik, diğerinde meydana gelecek değişmeye bağlanmış olmaktadır.
Tağyîr, daha çok toplumsal değişmeyi sağlayan iç dinamikleri, sosyo-psikolojik etkenleri açıklayıcı bir kavram olarak kullanılmaktadır. Ra’d sûresi, 11. âyetinde geçen “mâ bi kavm” ifâdesi, değişebilirlik özelliğine sahip toplumsal yapıda meydana gelen değişim, o toplumda yaşayan bireylerde de bir değişiklik meydana getirmektedir. Ve yine tersine bir süreç olarak insanlarda meydana gelen değişimlerin de, toplumsal bir değişikliğe yol açtığından aynı şekilde söz etmek mümkündür.2999
Tağyîr kelimesinin kökü olan ğâre kelimesinden muğîrât ifâdesi, Âdiyât sûresinin 3. âyetinde geçmektedir. Bu âyette “sabahleyin akın edenler” anlamında kullanılan muğîrât ifadesinden yola çıkılarak bu kavramın cehâletin
2998] Geniş bilgi için Bk. Bayraktar Bayraklı, Kur’an’da Değişim Gelişim ve Kalite Kavramları, s. 45-166
2999] Celaleddin Çelik, Kur’an’da Toplumsal Değişim, s. 58
- 708 -
KUR’AN KAVRAMLARI
karanlığını değiştirmek, bunun için cihad edip savaş vermek mesaj olarak tavsiye edilmektedir denilebilir.
Toplum ve Nefsin Değişimi: Toplumsal değişimin temelindeki dinamik, insan nefsinin, yani şahsiyetinin değişimidir. Bir toplumun fertleri değişmedikçe, Yüce Allah o toplumu değiştirmeyeceğini beyan etmektedir. İnsan kendi şahsiyetini kötüden yana değiştirmekle, Yüce Allah’ın toplumu değiştirmesine zemin hazırlamaktadır. Psikolojik değişim, beraberinde toplumsal değişimi getirmektedir. Böylece toplumsal oluşumların temelinde, psikolojik oluşumların yattığı ortaya çıkmaktadır. İyi toplum, iyi şahsiyetli insanların omuzlarında yükselir ve yürür. Kötü şahsiyetli insanlar, iyi toplum kuramaz ve yürütemezler. Yüce Allah Enfâl Sûresinin 53. âyetinde bunu şöyle ifâde etmektedir: “Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunanı (güzel meziyeti) değiştirmedikçe Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez. Allah işitendir, bilendir.” 3000
Yüce Allah’ın âyette bahsettiği bir kavme verilen “nimet”, ne mânâya gelmektedir? Biz bu nimetleri şöyle sıralayabiliriz:
a) Bir milletin sürü olmaktan kurtulup bir (İslâmî) devlet kurması, (İslâm’ın hâkim olduğu bir siyasi otorite oluşturması) büyük bir nimettir.
b) Bu nimet, ekonomik bir nimet de olabilir. Başkalarına boyun eğecek ve mânevî değerlerinden fedâkârlık yapacak kadar muhtaç olmayan, dünya insanlığına din ve ırk farkı gözetmeden ekonomik yardımda bulunan, insan hayatını kolaylaştıracak buluşlara yatırım yapan bir millet, büyük bir nimete sahiptir. Bize göre, bunları yapabilenler, millet olma hakkına sahiptir. Diğerleri figüran olmaktan öteye geçemezler. Millet olmak, insanlığa verdiğiyle, tarihe ne bıraktığıyla, geleceğe yönelik ne niyetler beslediğiyle ve ne projeler üreteceğiyle alâkalı bir kavramdır. Böyle bir nimeti Yüce Allah, bir toplumdan çok büyük bir bunalım olmadan almaz. Bu nimetin değişimi, yani iktidarın elden gitmesi, milletler safında önde iken geri düşmesinin sorumluluğu, toplumu meydana getiren fertlerin kendi içlerindeki, nefislerindeki, yani şahsiyetlerindeki değişime yüklemektedir. Nefis, yani şahsiyet, nasıl değişecektir? Bu soruyu şöyle cevaplandırabiliriz:
a) Yüce Allah insana akıl ve kabiliyetler vermiştir. Nefse fücûrunu verdiği kadar, takvâsını da vermiştir. Hayatını kolaylaştıracak düşünme yeteneği de bahşetmiştir. Bu yeteneklerini kullanıp devlet olabilecek seviyeye gelen bu toplum, bu kabiyetlerini kullanmazsa, takvâdan fücûra geçecek şekilde değişirse, akla uyacak yerde nefse uyarsa, bu büyük bir değişim olur. Zâten 10/Yûnus sûresinin 100. âyetinde, aklını kullanmayanların murdâr olduğunu gündeme getirmektedir. Temizle pisin arasındaki fark, aklını kullanmakla kullanmamanın farkını temsil etmektedir.
b) İmandan imansızlığa doğru gerçekleşen bir değişim, şahsiyette büyük bir değişimi göstermektedir. 6/En’âm sûresinin 125. âyetinde de inanmayanların murdâr olduğunu beyan eden Yüce Allah, şahsiyetin değişimindeki dinamikleri vermektedir. Demek ki insanlar, aklını ve inanç duygusunu işletmeyen insanların oluşturduğu toplumun temelinden sarsılacağı ve büyük bir değişime uğrayacağını bilmelidirler. Bundan şu gerçeği çıkarıyoruz: Kendine sahip olamayan insanlar devletlerine, toplumlarına sahip olamazlar.
3000] 8/Enfâl, 53
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 709 -
c) Nefisteki değişim, hakkı ona tâbi kılmakla gerçekleşir. Nefsini hakka, gerçeğe değil de, hakkı ona tâbi kılmak, sadece toplumu değil, kâinâtı temelinden sarsacak bir değişimi meydana getirebilir. Yüce Allah bu değişimin gücünü 23/Mü’minûn sûresinin 71. âyetinde şöyle açıklamaktadır: “Eğer hak, onların hevâsına, kötü arzularına uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunanlar bozulur giderdi. Hayır, Biz onlara şan ve şereflerini getirdik, fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirdiler.”
Tüm kâinâtı sarsacak kadar güçlü olan insan nefsi, değişime uğrayınca toplumu toz-duman etmektedir. Bir insan için nefis, amaç olamaz; amaç haktır, doğruluktur, şereftir, güzelliktir, iyiliktir. İnsanın bunlara sırtını çevirmesi, toplumsal depremin oluşmasına sebep olmaktadır. Nefiste olanı değiştirmek demek, takvâyı bırakıp Allah’ın âyetlerini terk edip hevâya tâbi olmak demektir. Yüce Allah bunu şöyle anlatıyor: “Dileseydik elbette onu bu âyetler sâyesinde yüceltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevâsının peşine düştü. Onun durumu, tıpkı köpeğin durumuna benzer. Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, varmasan da dilini çıkarıp solur.” 3001
Hevâ insanı yere doğru çeker, onu hayvanlaştırır. Şerefli bir yaratık olmaktan çıkıp köpekleşen bireylerin toplumunda, elbette değişim olacaktır. Âyette yer alan “yere saplandı kaldı” cümlesi, değişime açık olmamayı ifâde etmektedir. Yere çakılıp kalan insanı kimse yüceltemez. Bu insanların kafası statiktir, ufku dardır ve taklit içinde olduklarından, değişime ve yücelmeye açık değildirler.
Diğer taraftan hevâlarına (nefislerinin kötü arzularına) bağlı kalmaları da, onlara daima tenkitçi bir huy kazandırmaktadır. Yüce Allah, hiç değişmeyen ve her zaman bağıran bir köpekle onları anlatır. Yere çakılan insan, yani değişmeyen insan köpeğe benzer; çünkü o köpek her zaman aynı hareketi yapar, kendisini değiştiremez ve bir kültür oluşturamaz. Nefsine tâbi olan insan da köpeğe benzer, çünkü nefsinin peşinde koşan insanlar, yeni bir şey üretemezler, onlar üretilen yeni şeyleri sadece tenkit ederler. Başka bir fikir ve icat yapamayan ve yapanların kıymetini bilmeyenler, durmadan havlayan köpek gibi, sadece yıkıcı tenkit ederler. Bu yenilikler ve değişimler kendileriyle alâkalı olsa da olmasa da bu yıkıcı tenkitlerine devam ederler. Değişime açık olmayanlar ve kendilerini değiştiremeyen veya değişmeyenler yücelemezler. Köpekler gibi bir uğultu çıkarırlar ve değişimi engellemeye çalışırlar.
İşte Yüce Allah’ın âyetleriyle insanları yüceltmek istemesi, insanlık için bir nimettir. Bu nimeti nefsin uğruna kurban etmek, bir toplumun yıkımı demektir. İnsan nefsindeki takvâyı, fücûra fedâ edince, nefiste büyük bir değişim meydana gelecek ve bu değişim de İlâhî irâdeyi etkileyecek, neticede Allah da o toplumu kötüden yana değiştirecektir. Böylece Yüce Allah, psikolojik değişimin neticesi olarak, sosyolojik değişimi gündeme getirmiştir. Yukarıdaki 7/A’râf sûresinin 176. âyetinde ele aldığı konu ve benzetmeyle Yüce Allah, insanların düşünmelerini temin etmek istediğini âyetin sonunda belirtmektedir.
13/Ra’d sûresinin 10-11. âyetleri, insanların nefislerini değiştirmekle neleri değiştirdiklerini açıklamaktadır. Bu âyetler bize, Yüce Allah’ın insanın nefsindeki bütün oluşumları ve değişimleri bildiğini öğretmekte ve bu değişimlerin ardından Yüce Allah’ın toplumları değiştirdiğine dikkat çekmektedir. Nefsini değiştiren insanlar, aslında Allah Teâlâ’nın irâdesini etkilemektedirler. (Bu fiilî
3001] 7/A’râf, 176
- 710 -
KUR’AN KAVRAMLARI
duâlarıyla) Toplumlarının değişimini O’ndan istemektedirler. Nefsinin kötülüğünü öne çıkaranlar, toplumdaki kötü davranışlardan zevk almaya başlar ve o kötü davranışları üretenleri yüceltirler. Aslında bu tip davranışlar, iyinin kötüye fedâ edilmesi, kötünün huzûrunda kurban edilmesidir. Yüce Allah da iyinin yok olmasını istemediği için, kötüyü isteyenlere kötülüklerini verir ve bu veriş toplumu temelinden değiştirip çökertir.
8/Enfâl Sûresinin 53. âyeti ile 13/Ra’d Sûresinin 11. âyetlerinde yer alan “enfüs” kavramı; şahsiyet, kimlik, kişilik, karakter mânâlarını içermektedir. Demek ki toplumları değiştiren en önemli etken, kimlik bunalımıdır. İşte âyetler, bu kimlik bunalımının nelere mal olacağına ışık tutmaktadır. Her toplum kendi kültürünü oluştururken, aynı zamanda fertlerine de bir kimlik kazandırır. Bu kimliği değiştirmeye kalktıkları an, toplumlarının kimliği de doğal olarak değişecektir.
Tağyîr kavramı, Nisâ sûresinin 119. âyetinde “Allah’ın yaratışını değiştirmek” anlamında kullanılmaktadır. Şeytanın insana karşı faâliyetlerinin şeytanın ağzından belirtildiği bu âyette belirtilen bu tağyîrin, bir şeye zarar ve hastalığın, yani olumsuz değişimin Fahreddin Râzî, üç yolla geldiğine işaret etmektedir. Bunlar: Karışım, noksanlaşma ve bozulmadır.3002
Tebdîl: Tağyîr kavramının “bir şeyin kendinde değişiklik yapmak” anlamındaki tanımıyla eş anlamlı olan tebdîl de, toplumsal değişmeyle ilgili bir başka Kur’an kavramıdır. “Mutlak değişim” için kullanılan “tebdil”in sözlük anlamı, bir şeyin başka bir şeyi başkalaştırması, başka kılmasıdır. Bu anlam, bir şeyi kaldırıp yerine başka bir şeyi koymak veya bir şeyin kendinde değişiklik yapmak şeklinde de tarif edilebilir.
Kur’an’da 2/Bakara, 59, 181; 7/A’râf, 95. âyetlerde geçen tebdîl kavramı, “bir şeyin yerine başka bir şeyi getirip yerleştirme” anlamını taşımaktadır. Öte yandan 2/Bakara, 181. âyetinde, sadece “dinin veya Allah’ın” hükümlerinin bir başka din veya hükümlerle değiştirilmesi anlamlarına ek olarak, bizzat o din ve hükümlerde değişiklik yapmak da kastedilmektedir. Sonuçta, “tebdil” kavramını, kullanımlarında olumsuz bir anlamı taşıdığından dolayı negatif değişimleri ifâde eden bir kavram olarak değerlendirmek mümkündür.3003
Değişme, mübâdele, tağyîr, başka türlü olmak, günah ve ahlâksızlığı bırakıp iyiye dönmek, çevirmek, yüreğini değiştirmek, başka birinin yerini vekîl olarak almak, şeklini değiştirmek, sözü tahrif etmek, arkadaşını değiştirmek, fikirlerini değiştirmek mânâlarına gelen “tebdîl” kavramı, Kur’an’da önemli anlamlarıyla yer almaktadır. Şöyle ki: Küfürle imanı değiştirmek,3004 sözü değiştirmek,3005 âyetleri ve dini değiştirmek,3006 kaliteli olanı elde etmek ,3007 kötülüğün iyiliğe dönüşümü,3008 fıtrat (doğa) kanununu değiştirmek,3009 sosyal değişim3010
3002] B. Bayraklı, s. 180-186
3003] C. Çelik, s. 59
3004] 2/Bakara, 108
3005] 2/Bakara, 59
3006] 48/Fetih, 15; 10/Yûnus, 15; 40/Mü’min, 26
3007] 68/Kalem, 32; 18/Kehf, 81
3008] 5/Mâide, 100; 7/A’râf, 95; 27/Neml, 11; 25/Furkan, 70; 4/Nisâ, 2
3009] 30/Rûm, 30; 33/Ahzâb, 92; 48/Fetih, 23
3010] 9/Tevbe, 39
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 711 -
Tahvîl: Tahvîl de tebdîl gibi değişim olgusunu negatif anlamda taşıyan bir Kur’an kavramıdır.3011 Kur’an’da sadece bir yerde tebdîl ve tahvîl kavramları aynı âyet içerisinde bir arada kullanılmış olup,3012 bu kavramlar dikey ve yatay düzlemdeki (zamana ve mekâna bağlı) değişmeler anlamlarına gelmektedir.
Tahvîlin kök anlamı, bir şeyin, kendi dışındakinden değişip ayrılmasını ifâde eder. Bu bağlamda “tahvîl”in değiştirmek anlamı olup bu değiştirme, ya bizzat (pratik) ya da hükmen (teorik) olur. 3013
Tahvîl kavramı, havl kökünden türemiştir. Bir halden diğer bir hale geçmek, eski halinden değişmek, araya girmek, kâfirin İslâm olmasındaki değişim, bir şeyi bir yerden başka bir yere nakletmek, bir şeyin tamamlanması için teşebbüste bulunmak, bozulup değişmek, kuvvet, mahâret, hareket edip değişmek, ayrılmak, çabuk değişen, çok hilekâr adam, zât veya hükmü değiştirmek, senenin geçmesiyle zamanın değişmesi, âdetlerin değişmesi mânâlarına gelmektedir.
Tahvîl kavramının toplumsal sıkıntıların değişimi ile alâkalı bir anlamı da vardır. Bu mânâda hem psikolojik değişim ve hem de toplumsal değişim bir araya gelmektedir. 17/İsrâ Sûresinin 56. âyeti bu değişime dikkat çekmektedir. Âyet şöyledir: “De ki, Allah’ı bırakıp da tanrı olduğunu ileri sürdüklerinize yalvarın. Ne ki, onlar sizin sıkıntınızı ne uzaklaştırabilirler ne de değiştirebilirler.” Âyette bahsedilen sıkıntı, toplumsal sıkıntıdır. İnsanların sıkıntılarını, problemlerini ve dertlerini değiştiremeyen güç, tanrı olamaz. Demek ki değişim, Allah’ın ilâhlığını ispat eden önemli bir eylemdir. Öyleyse değişimi meydana getiren toplumlar, Allah’ın bu eylemini yeryüzüne yansıtacak kadar olgun insan, yani kaliteli toplum oluşturmuşlardır. Toplumun sıkıntılarını değiştirecek biçimde proje üreten düşünen insanlar, kaliteyi yakalamışlardır. Kâmil insan, yani kaliteli insan, Yüce Allah’ın değiştirme gücünü yeryüzünde yansıtıp toplumsal sıkıntıları çözüme kavuşturandır.
Allah’ın sünnetinde değişme bulunamayacağı belirtilirken tahvîl kelimesi kullanılır.3014 Bu âyetlerden değişmeyen tek şeyin değişme olduğunu öğreniyoruz.
Psikolojik Değişim: Tahvîl mânâsındaki değişim, insanın iç âleminde de gerçekleşmektedir. Yüce Allah, 8/Enfâl Sûresinin 24. âyetinde bu değişim olgusuna işaret etmektedir. Âyet şöyledir: “Ey iman edenler, sizi size hayat verecek şeylere dâvet ettiği zaman Allah’a ve Rasûlüne icâbet edin. Bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer ve siz gerçekten sadece O’na döndürülüp toplanacaksınız.” Âyetin analizini yaparsak, buradaki değişimin boyutlarını, kalitesini ve derinliğini anlamamız mümkün olacaktır. “Size hayat verecek şeylere dâvet ettiği zaman”: İnsana hayat vermek demek, hayat ile ölü arasındaki fark kadar değişim meydana getirmek demektir. Dâvet edilen hayatta olan bir insan olduğna göre, nedir o hayatta olan insanın hayat bulması?
Âyette geçen “kalb” kavramı, “aklı” ifâde eder. Aklın canı, İlâhî vahiydir. Çünkü 42/Şûrâ Sûresinin 52. âyetinde Kur’an’ın ruh olduğu beyan edilmektedir. Böylece akla can veren, onu harekete geçiren, ona üretkenliğini sağlayan İlâhî
3011] Bk. 35/Fâtır, 43; 33/Ahzâb, 62; 48/Fetih, 23
3012] Bk. 35/Fâtır, 43
3013] C. Çelik, s. 59
3014] 17/İsrâ, 77; 35/Fâtır, 43
- 712 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vahiy olmaktadır. İşte insana hayat veren ruh, o Kur’an’ın öğretileridir. Kur’an’ın öğretilerinde iman, barış, güven, rahmet, teslimiyet, itaat, sevgi, sadâkat, güzellik, iyilik, kibarlık, hoşgörü, sabır, iyiniyet, iyimserlik, yardımlaşma, affetme, kinini yutma, cesâret, bağımsızlık, cömertlik, adâlet, iffet gibi sosyal hayatın temel değerleri yer almaktadır. Aklını kullanmayanlar için bütün bu değerler hiçbir şey ifâde etmeyecektir. Yukarıda saydığımız değerler, hem ferdin ve hem de toplumun hayatı olmakta, ona can vermekte ve onun devamını sağlamaktadır.
Bu hayat veren çağrıya uyacak olan insanların bir şeyi bilmeleri gerekiyor; o da Allah’ın kişi ile kalbi, yani aklı arasına girmesidir. Demek ki Yüce Allah, kişinin benliği ile kalbi arasına girmektedir. Allah Teâlâ o ince çizgide insanın psikolojik âlemindeki değişimleri gerçekleştirmekte ve gerçekleşenleri gözlemektedir. Kalp ile kişi arasına girme konusunda “tahvîl” kavramını kullanmaktadır. “Araya girmeyi”, “yehûlü” kavramıyla ifâde etmektedir. Araya girmek demek, bir değişim meydana getirmek demektir. Değişim olmadan araya girilemeyeceği için, burada değişim kavramını kullanmaktadır.
Bilmeyen, düşünmeyen, anlamayan, üretmeyen kalp, yani akıl ölüdür. Ölüyü diriltmek için, hayat ile ölüm arasındaki çizgiye girmek gerekiyor. İşte çizgi, değişimin adı olmaktadır. Güzel ile çirkin, iyi ile kötü, yanlış ile doğru, hak ile bâtılın arasındaki çizgiyi yakalayıp aradaki farkı belirlediğimiz zaman, kaliteyi ve değişimi yakalamış olacağız. İşte insan aklı bunların arasına girebilmeli ve o değişim çizgisinde rolünü oynamalıdır. Yukarıdaki belirtilenlerin farkını belirlemek, onları ayırmak ve aralarına girecek eşiği yakalamak ve tespit etmek, kaliteli bir beyin ve kalp gözü ister. Bu oluşumlar, bu tespitler ve bu değişimler, fert ve toplum için can olacak ve onlara hayat bahşedecektir.3015
İnkılâp: Kur’an’da toplumsal değişme ile ilgili diğer kavram inkılâb kavramıdır. İnkılâb; dönmek, vazgeçmek, çevrilmek ve bir şeyin tersyüz olarak değişmesi anlamlarına gelmektedir. Aynı şekilde tahvîl, tağyîr (hal değiştirme, değişme) kelimeleri de bu kelimenin eşanlamları olarak değerlendirilebilir. Nitekim “…Zulmedenler, yakında nasıl bir inkılâba uğrayıp devrileceklerini bileceklerdir.”3016 âyetinde geçen “inkılâb” kelimesi, bu kavramlarla ortak anlamları taşımaktadır. Âyette geçen zulüm ise, Kur’an’da menfî bir değer anlamına sahiptir ve bu olumsuz anlamları üç şeye taalluk ederek gerçekleşir. Bunlar:
a) Allah’a karşı yapılan zulüm. Bunun en büyüğü, şirk ve küfürdür.3017
b) Başka insanları ilgilendiren zulüm; haksızlık ve katl gibi.3018
c) Kişinin kendine yaptığı zulüm; insanın kendisine hiçbir faydası olmayan ve acı veren/verecek fiillerde bulunması.3019 Kısaca zulüm, “kişinin kendi sınırlarını aşması ve yapmaya hiç hakkı olmayanı yapması” (hakkı olana hakkını hak ettiği oranda vermemesi) anlamında adâletsizlikte bulunmasıdır. Bu durumda zulüm, insanın insan davranışı konusunda Allah tarafından belirlenmiş sınırları aşması ile ilişkilendirilmektedir. Doğal olarak psikolojik ve sosyolojik açıdan haksızlık
3015] B. Bayraklı, s. 195-198
3016] 26/Şuarâ, 227
3017] 7/A’râf, 103; 8/Enfâl, 54
3018] Bk. 17/İsrâ, 33
3019] Bk. 2/Bakara, 35; 7/A’râf, 19
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 713 -
ve adâletsizliğe yol açan fiillerin işlenmesi ile gerçekleşen zulüm, toplumda bu yönde gerçekleşecek değişmelerin de sebebi olacaktır. Toplumsal yapıda çeşitli nedenlerle oluşan haksızlık ve adâletsizliklerin birtakım sosyal tepkilere ve bunun akabinde gelecek inkılâplara yol açacağı mâlumdur. “Zulmedenler yakında nasıl bir inkılâba uğrayıp devrileceklerini bileceklerdir”3020 âyeti de, bu toplumsal gerçekliğe işaret etmektedir.
Kur’an toplumsal değişme ile ilgili kavramları tarihsel olaylar arasındaki bağımlı ilişkilere dikkat çekmek için kullanmaktadır. Bu determine ilişkiler. Sünnetullahın değişmezliği ilkesiyle teyit edilmiş olmasıyla birlikte, yine de olayların akışı için önceden belirlenmiş bir seyir anlayışını ifâde etmemektedir. Kur’an’ın teyit ettiği, belli bir toplumsal değişme için gereken şartlar oluştuğunda, bunun sonucu olan değişmenin mutlaka gerçekleşeceğidir. Ama değişmeyi belirleyen sebeplerin fâili, hür irâde sahibi bireylerden oluşan toplum olduğu için, meydana gelen toplumsal değişmelerin önceden belirlenmişliği anlamına gelen bir sosyal determinizmden bahsedilmesi güçtür.3021
İnkılâp kavramı “kalb” kavramından türemiştir. Bu kavramın anlamını kökü olan “kalb”in mânâsından başlayarak anlatabiliriz. Kalb, bir şeyin altını üstüne getirmek, geriye döndürmek, çevirmek, bel veya kazma ile toprağı bellemek, bir şeyin içini dışına çevirmek, denemek mânâlarına gelmektedir. İnkılâb da değişmek anlamını ifâde etmektedir. Yüce Allah, kalp kavramını, hem psikolojik ve hem de sosyolojik mânâda Kur’an’da kullanmaktadır. Her iki mânâsıyla değişimi ifâde etmektedir. Toplumsal inkılâbı, yani değişimi meydana getirebilmek için, öncelikle mânevî kalpteki inkılâbı meydana getirmek gerekiyor. Böylece Yüce Allah, mânevî değişimden (inkılâptan) sosyal değişime geçişin çizgisini gündeme getirmiştir.
Kalpteki İnkılâp: Yüce Allah öncelikle inkılâbı, yani değişimi kalbin kendisinde yapmakta ve bu değişimi ad olarak kalbe vermektedir. Kalp demek, değişim demektir. 2/Bakara Sûresinin 97. âyetinde Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “De ki, Cebrâil’e kim düşman ise, şunu iyi bilsin ki, Allah’ın izniyle Kur’an’ı senin kalbine önce gelen kitapları doğrulayıcı bir hidâyet rehberi ve mü’minler için bir müjdeci olarak indirmiştir.” 26/Şuarâ Sûresinin 193-194. âyetleri de meal olarak şöyledir: “Onu (Kur’an’ı) Cebrâil uyarıcılardan olasın diye, apaçık Arap diliyle, senin kalbine indirmiştir.”
Yüce Allah, Cebrâil vâsıtasıyla Kur’an’ı Hz. Peygamber’in kalbine indirmekle, orada bir inkılâp yapmıştır. O değişimle Peygamberimiz uyarıcı olmuştur. O İlâhî ilim, kalbinde bir devrim meydana getiriyor. Bu demektir ki, kalbinde inkılâp olmayan, değişmeye gönül vermeyen, yani kalp adamı olmayan, din dâvetçisi ve dâvâ adamı olamaz. Dâvetçi dâvâ adamı, toplumda meydana getireceği inkılâbı, yani değişimi önce kendi kalbinde gerçekleştirmelidir. Değişimle kalp aynı mânâya geldiklerine göre, değişime gönül verenler, Hakka ve halka gönül vermiş olacaklarından, toplumsal değişimin öncüleri olacaklardır.
Kalben başlamayan değişim, kalıcı olamadığı gibi, kaliteyi de yakalayamayacak ve bir kültür de oluşturamayacaktır. Onun içindir ki, Allah câhiliye toplumunda bir değişim, yani inkılâp meydana getireceği zaman, peygamberinin
3020] 26/Şuarâ, 227
3021] C. Çelik, s. 60-61
- 714 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kalbinden başlamıştır. Kur’an’ın toplumsal değişimdeki ilk hareketi olan rehberlik ve müjdenin meydana gelebilmesi için, ilk tecrübenin Hz. Peygamber’in gönlünde gerçekleştiğini görüyoruz. “Devlet” kavramı ile “kalp” kavramı, “dolaşmak” mânâsında bir araya gelmektedir. Bu mânâdaki âyetler şöyledir: “Veya onlar dönüp dolaşırlarken Allah’ın kendilerini yakalamayacağından emin mi oldular?...” 3022 “Secde edenlerin arasında dolaşmanı da görüyor.”3023 “İnkâr edenler müstesnâ, hiç kimse Allah’ın âyetleri hakkında tartışmaz. Onların şehirlerde gezip dolaşması seni aldatmasın.”3024
Her üç âyette yer alan fiil halindeki “kalp” kavramı, sosyal hareketliliği ifâde etmektedir. İkinci âyette yer alan “dolaşma”, Yüce Allah tarafından değerlendirilmektedir. Her hareket bir yerden bir yere geçişi, değişimi gösterir. Hareketin kaynağı ve bizzat kendisini “kalp” oluşturmaktadır. Kanın vücutta dolaşımı ne ise; ilmin, sevginin ve aklın toplumdaki dolaşımı da odur. Dolaşma, bir amaca yönelik olmalıdır ki, beklenen değişimi ve gelişimi meydana getirsin.
Kalp kavramının toplumsal ve siyâsî boyutuyla inkılâbı, yani değişimi ifâde ettiği âyetlerin başında, 26/Şuarâ Sûresinin 227. âyeti gelmektedir. Âyet şöyledir: “Zulmedenler, yakında nasıl bir inkılâba uğrayıp devrileceklerini bileceklerdir.” Âyetteki değişimin dinamiğini “zulüm” oluşturmaktadır. Yanlış hareket, karanlık iş, haksızlık ve baskı yapmak mânâlarını ifâde eden “zulüm”, toplumsal değişimin dinamiğini teşkil etmektedir. Kalp kavramından türeyen inkılâb kavramı ile zulüm kelimesi, bu âyette bir araya gelmiştir. Devrilmek ve bunu meydana getiren inkılâbı ifâde eden bu kavram, toplumsal ve siyâsî değişimi vurgulamaktadır. Nedir buradaki zulmün mânâsı? Özellikle âyetin geçtiği 26/Şuarâ Sûresinin bu âyetle ilgili olan diğer âyetlerine bakmamız gerekiyor:
Günah ve iftiraya düşkün olanlar3025
Şeytana kulak verip yalan söyleyenler3026
Sapıklık yapanlar3027
Hayâl vâdisinde dolaşıp söylediklerini yapmayanlar3028
Bu hareketler bir zulüm yumağı oluşturmaktadır. Zamanla bu zulüm çığ gibi büyüyerek, büyük bir inkılâp yaparak, toplumsal ve siyâsî değişimi meydana getiriyor. İman edip sâlih amel işleyenler ve Allah’ı çokça düşünen insanların zaferi oluyor. Onun içindir ki âyet, “İman edip sâlih amel (yararlı işler) yapan ve Allah’ı çokça düşünenler, zulme uğradıktan sonra zafere ulaşacaklardır” ilkesini koymaktadır. Böylece bu altı âyet, hem iyiden yana inkılâbı, yani değişimi ve hem de kötüden yana değişimi gündeme getirmekte ve bunların dinamiklerini vermektedir. Bu inkılâbın gerçekleşme şeklini 26/Şuarâ Sûresinin 221. ve 222. âyetleri şöyle anlatmaktadır: “Şeytanların kimlerin tepesine indiğini bildireyim mi? Şeytanlar, her günahkâr yalancının tepesine inerler. Şeytanlar onlara duyduklarını anlatırlar ve onların
3022] 16/Nahl, 46
3023] 26/Şuarâ, 219
3024] 40/Mü’min, 4
3025] 26/Şuarâ, 222
3026] 26/Şuarâ, 223
3027] 26/Şuarâ, 224
3028] 26/Şuarâ, 225-226
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 715 -
çoğu yalancıdırlar.”
Şeytanların insanların tepesine inmesi, bu inkılâbın başlangıcını göstermektedir. Günahkâr ve yalancı olup şeytana kulak verenlerin gönlü ve beyni, şeytanın üssü olmaktadır. Tepesine inmek; şeytanlar önce insanların beynini değiştirmek sûretiyle devrimlerine başladıklarını ifâde eder. Beyin ve kalpte meydana getirecekleri en büyük değişim;
a) Allah’a şirk olacaktır; “Allah’a şirk koşma da en büyük zulümdür.” 3029 Zulüm denen bu şirkin, toplumu temelinden nasıl alt-üst ettiğini şu âyetlerde görmekteyiz: “Sonra onların ardından Mûsâ’yı mûcizelerimizle Firavun ve kavmine gönderdik de, o mûcizeleri inkâr ettiler, ama bak ki, fesatçıların sonu ne oldu!”3030 “(Bunların durumu da) Firavun âilesi ve onlardan öncekilerin durumuna benzer. Onlar Rablerinin âyetlerini yalanlamışlardı; Biz de onları günahlarından ötürü helâk etmiştik ve Firavun âilesini boğmuştuk. Hepsi de zâlim idiler.”3031
İnanç ve sosyal yapısıyla zulüm, kötüden yana toplumsal değişimin dinamiği olmaktadır. Vücutta hareket eden kanın çıktığı ve dönüp dolaştıktan sonra döndüğü yer kalp olduğu için, bu kavramla toplumsal inkılâbın ifâde edildiğini görüyoruz.
b) İnsanları haksız yere öldürmek. İnsanlar arasındaki ilişkileri bozarken şeytan, cana kıymayı, saldırganlık içgüdüsü ile süslü gösterir. Şeytan, saldırganlık içgüdüsünü istismar ederek, psikolojiden topluma sıçrayan devrimi gerçekleştirmeye çalışır. Yüce Allah, 17/İsrâ Sûresinin 33. âyetinde şöyle buyurur: “Bir kimse zulmen öldürülürse, onun velîsine yetki verdik.” Demek ki, Allah’a şirk koşmak ile kasden insan öldürme, zulüm kavramı ile ifâde edilmektedir.
c) İnsanın kendine zulmetmesi. Vicdânını rahatsız eden, kendisine acı çektiren fiiller de bu zulüm kavramının içine girmektedir. Yüce Allah’ın yasakladığı bir davranışı yaparak kendisine bir zarar veriyorsa, insan kendisine zulüm yapmış olur. “Bu ağaca yaklaşmayın; eğer yaklaşırsanız, her ikiniz de zâlim olursunuz.”3032 “Rabbimiz biz kendimize zulmettik”3033 âyetleri, insanın kendi kendine zulmünü anlatmaktadır.
Kötü mânâda toplumsal inkılâbın dinamiği olan zulümde, üç boyutlu davranışlar zinciri yer almaktadır. Allah’a şirk koşmak, haksızlık yapmak ve kendine acı çektirmek gibi fertten topluma, oradan Allah’a yükselen bu yanlış davranışlar, toplumu temelinden sarsmaktadır.3034
Tedâvül: Bir halden bir hale geçmek, değişmek, cezânın değişmesi, elbisenin eskimesi, devletleştirmek, müzâkere etmek, insanların bir yerden başka bir yere göç etmeleri, üstünlük, tâlihin dönmesi mânâlarını ifâde etmektedir. “Devlet” kelimesi bu kavramın kökünden türetilmiştir. Niçin değişme kavramından “devlet” denen “siyâsî erk” üretilmiştir? Bu sorunun cevabını kelimenin kendi anlamından çıkarmamız mümkündür. Gelişme, yenilenme ve değişme, kendi başına
3029] 31/Lokman, 13
3030] 7/A’râf, 103
3031] 8/Enfâl, 54
3032] 2/Bakara, 35
3033] 7/A’râf, 19
3034] B. Bayraklı, s. 189-192
- 716 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir güç ve erktir. Değişimi yapabilen, kendini geliştiren ve yenileyen toplumlar, siyâsî erki ele geçirirler ve devlet haline gelirler. Demek ki değişimin kendisi bir devlettir. Milletler, devlet kurmak için kendilerini durmadan değiştirme, geliştirme ve yenileme mecbûriyetindedirler. Devlet olmanın en büyük düşmanı statiklik, yani değişmemezliktir. Değişmeyen, kendini yenilemeyen toplumlar “siyâsî erk”i ellerinden kaçırmaya mahkûmdurlar. Yüce Allah bu “siyâsî erk”i, bu gücü ve üstünlüğü toplumlara ihsân ederken, yani verirken, ölçü olarak gelişmeyi, yenilenmeyi ve değişmeyi kullanmaktadır.
Onun içindir ki, 3/Âl-i İmrân Sûresinin 140. âyetinde şöyle buyrulmuştur: “Eğer siz bir yara almış iseniz, o kavim de o kadar yara almış idi. Biz o günleri insanların arasında döndürüp dururuz. Bu, Allah’ın iman edenleri bilmesi, içinizden şâhitler edinmesi içindir. Allah zâlimleri sevmez.” Âyette yer alan “müdâvele” kavramı, bir şeyin bir kimsenin elinden çıkıp başkasına intikal etmesidir. Dünya ile beraber kullanıldığında, dünyanın bir toplumdan başka bir topluma, ondan da daha başka bir topluma geçmesi demektir. Zamanla beraber kullanıldığında da zamanın bir kimsenin veya toplumun lehine çalışması anlamına gelir. Âyetteki mânâsı şudur: Dünyanın günleri insanlar arasında dönüp dolaşır. Dünyanın sevinci de, tasası da devamlı değildir. Bir gün biri için sevinç, düşmanı için keder olur. Başka bir gün de bunun tersi olur. Dünyanın hiçbir durumu dâima aynı kalmaz. Yüce Allah dünya tarihinde hiçbir millete sürekli zafer ve dünyada siyâsî erki elinde bulundurma fırsatını vermemiştir. Yukarıdaki âyette, bunu devamlı olarak toplumlar arasında değiştirdiğini ifâde etmektedir. Bu değişimin sebeplerini, yani dinamiklerini de belirlemektedir. Bunları şu şekilde tespit edebiliriz: İman, zulüm, inkâr etmek, doğru yolu bulmak, öğüdü dinlemek, kahramanlık, sabır3035
Bunlardan iman, doğru yolu bulmak, öğüdü dinlemek, kahramanlık ve sabır gibi mânevî oluşumlar, zaferi ve erki bir topluma vermeye sebep olurken; zulüm ve inkâr, toplumların elinden onları almaya sebep olmaktadır. Demek ki, siyâsî erki elinde tutmak veya onu kazanmak, toplumun bazı değerlere olan mesâfesiyle alâkalı olan bir durumdur. Âl-i İmrân Sûresinin 139. âyetinde şu kanunu görüyoruz: “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer iman ediyorsanız, en üstün olanlarsınız.” Âyette geçen “a’levn” kavramı, “en üstün” demektir. Bu da savaşta zaferi, medeniyet yarışında öne geçip dünyayı idâre etme erkini ele geçirmektir.
Doğru yolda olmayan, istişâre etmeyen, her şeyden korkan ve cesaretini yitiren toplumlar, dünyayı idâre etme gücünü nasıl muhâfaza eder ve bu erk ona nasıl verilir? İnanç yapısı perişan olan, durmadan zulüm yapan insanlara üstün olma erkini Yüce Allah nasıl verir?
İman, sabır, cesaret, istişâre ve doğruluk, insana kaliteli iş üretme insiyatifini verir. Şahsî teşebbüsçü olma, farklı şeyler üretme imkânını tanır. Bunları hayatına geçiren toplumlar, üstün olmaya hak kazanmışlar demektir. Toplumların kültürünü bu değerlere göre şekillendiren ve onlarla yoğuranlar, dünyayı idâre etme erkini elinde bulundurma bahtiyarlığına ererler. Fertlerine, kendi kendine karar verip kendi insiyatifini kullanarak bir teşebbüste bulunma özgürlüğü vermeyen toplumlar, insanların kabiliyetlerine zincir vurmaktadırlar ki, bu, zulmün en büyüğüdür. Bireylerinin kabiliyetlerini tesbit edemeyen, onlara faâliyet alanı tanımayan ve onların gelişip serpilmesi için hürriyetlerini vermeyen toplumlar,
3035] 3/Âl-i İmrân, 138-142
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 717 -
zulüm içinde olduklarından hiçbir alanda erki ellerinde tutmaya lâyık değillerdir. Tedâvül kavramı, Haşr Sûresinin 7. âyetinde devlet olarak yer almaktadır. Orada dolaşmak, elden ele geçmek mânâlarını ifâde etmektedir. Âyetin o kısmı şöyledir: “Ta ki bu malları, içinizde zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın.”
Fahuddin Râzî, âyetteki “dûle” kavramını şöyle açıklamaktadır: Dûle kelimesi, bir topluluğun, elden ele dolaştırdıkları ve böylece bazen şöyle bazen böyle olan şeyin adıdır. Dûle kelimesini, devlet şeklinde de okumak mümkündür. O zaman sevindirici bir hâlin, durumun bir topluluktan başka bir topluluğa geçmesidir. Böylece “dûle”, elden ele intikal eden şeyin adı olurken, devlet de bir şeyin halden hale intikal eden şeyin hâli olmaktadır.3036
Değişimin kendisi bir devlettir, erktir, yani güçtür. Değişim yapamayan toplumlar, kendilerini yenileyemez ve geliştiremezler. Değişime, yeniliğe ve gelişmeye açık olmayan toplumlar, bir güç oluşturamayacaklarından dolayı, devlet olamazlar; devlet iseler, devlet olmalarını sürdüremezler. Demek ki değişim, yenilik ve gelişme, her milletin devlet kurmasının ruhu, esası ve hayatı olmaktadır. Değişmeyen, yenilenmeyen ve gelişmeyen toplumlar durağan hale geldiklerinden, çürümeye, kokuşmaya ve zamanla ölmeye mahkûmdurlur. Öyle ise devlet ve devletçilik, değişmeye ve yenilenmeye yardım eden bir müessese olmalıdır. Fertlerinin hür teşebbüsünü durduran müessesenin adı devlet olamaz.3037
Tahrîf: Tahrif kavramını fiil olarak kullanınca; yana yatmak, meyletmek, alttan alta iş görmek, çarpıtmak, alt-üst etmek, biçimini bozmak, çarpıtmak, bozmak, ters mânâ vermek, sürüklemek, bükmek, yanlış anlamak, bir şeyin sahtesini yapmak mânâlarına gelmektedir. İsim olarak da değişimi ifâde etmektedir.
Genelde bu değişim şekli, dinî hükümlerde ve hukukta olmaktadır. Kur’an’da bu değişim şekline dikkat çekilmektedir. Bakara sûresinin 75. âyetinde tahrîf şeklindeki değişimi görüyoruz. Âyet şöyledir: “Şimdi onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysaki onlardan bir grup, Allah’ın kelâmını işitirler de iyice anladıktan sonra bile bile onu tahrîf ederler, değiştirirlerdi.”
2/Bakara, 75; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13 ve 41. âyetlerinden anlaşıldığına göre tahrîfât, dinde ve hukukta olmaktadır. Dinin hükümlerini bir tarafa atarak yanlış fetvâlar vermek bir tahrîfattır, yani kötü mânâda bir değiştirmedir. Verdiği sözü değiştirmek, dinleyip anladığı ve bildiği halde İlâhî kelimelerin yerini değiştirmek de tahrîf kavramının kapsamına girmektedir. Bu tür tahrîfât, topluma aşağılık, lânet ve azap getirmektedir. İnsanların irâdî olarak bu şekildeki değiştirmeleri, kullarına daima iyiyi takdir eden Allah’ın takdirini lânete çevirmektedir. Tahrîfât şeklindeki değişim sadece yerde kalmamakta, Allah katına yükselerek oradan toplumun sarsılmasına sebep olacak değerlendirmeleri alıp dönmektedir.3038
Tasrîf: Bir şeyi çevirmek, döndürmek, dişi birbirine sürüp gıcırdatmak, yönlendirmek, açıklamak, geri dönmek, ayrılmak, vazgeçmek, bir işte ileri geri hareket etmek, halden hale sokmak, bozmak, tevbe etmek, gece ve gündüz mânâlarına gelen tasrîf kavramının diğerleriyle müşterek olan anlamı değiştirmektir. Bu mânâlardan bazılarını alarak, özündeki değişimi açıklayabiliriz.
3036] F. Râzî, Mefâtihu’l Gayb, 20/408-409
3037] B. Bayraklı, s. 186-189
3038] B. Bayraklı, s. 198-200
- 718 -
KUR’AN KAVRAMLARI
a) Açıklamak: Bilinmeyen bir şeyin üstünden bilinmemezlik örtüsünü kaldırıp bilinir hale getirmek, çok büyük bir değişimdir. Bu eylem, toplumun geneline yapıldığı zaman, büyük bir gelişme, değişme ve kalite ortaya çıkmış olacaktır. Meselelerin bilinmemezliği, toplumun kalitesini düşürmektedir. Eğitim faâliyeti, bu bilinmemezlik perdesini kaldırmalıdır. İşte, açıklamak dediğimiz “tasrîf”, bu görevi yerine getirmektedir. Tasrîf kavramının bu anlamıyla ilgili olarak şu âyetlere bakılabilir: 7/Arâf, 58; 17/İsrâ, 41; 25/Furkan, 50; 46/Ahkaf, 27.
b) Haktan Çevrilmek: Tasrîf kavramının diğer bir anlamı da çevrilmektir. Bu mânâsıyla âyetlerde yer alan tasrîf kavramı, toplumdaki etkileşim olgusuna dikkat çekmektedir. Kötüye dönüş, ya da iyiden çevrilip kötüye varmak gibi önemli değişimin bilinmesinde toplumlar için yarar vardır. Kendileri düşünemeyen, irâdelerini başkasına teslim edenler, her zaman etkiye açık olacaklarından çevrilmeye de mahkûm olacaklardır. Bu tip çevrilmelerin hemen hepsi, gerçek inançtan olmaktadır. Gerçeği anlamalarına ve itiraf etmelerine rağmen çevrilmeleri, çok büyük ve çok kötü bir değişimi göstermektedir. Yûnus Sûresinin 31. ve 33. âyetleri, bu çevrilme şeklini beyan etmektedir. Âyetler şöyledir: “De ki, size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Ya da kulaklara ve gözlere kim mâlik bulunuyor? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? İşi kim idare ediyor? ‘Allah’tır’ diyecekler. De ki, öyle ise niçin sakınmıyorsunuz?” “İşte O, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah’tır. Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne kalır? O halde nasıl çevriliyorsunuz?; “İşte böylece Rabbinin yolundan çıkanlar hakkındaki, ‘onlar inanmazlar’ sözü gerçekleşmiş oldu.”
Ekonomiden, duyu organlarından, ölünün diriltilmesinden, kâinâtın idâresine varıncaya kadar bir dizi sorunun arkasından, bütün bunları gerçekleştirenin Allah olduğunu itiraf etmelerine rağmen, sakınmamaları ve haktan çevrilmeleri, bir gerçeği ortaya çıkarmaktadır. Hakikati bildikleri halde asla iman etmeyeceklerdir. Bilgiden imana geçiş denen değişimi meydana getirememelerinin nedeni, etkilenip çevrilmeleridir. Çevrilmeleri bir değişim olduğuna göre bu değişim, iman etmeleri gibi önemli bir değişimin meydana gelmesini engellemektedir. Böylece âyet, değişimin değişimi nasıl engellediğini net bir şekilde ortaya koymaktadır. 39/Zümer Sûresi, 6. âyetinden yola çıkarak da diyebiliriz ki, Yüce Allah’ın insanlara göndermiş olduğu öğretilere tepki göstermek, bir anlayışsızlığın eseridir. Anlamayıp sırtını dönmek, Yüce Allah’ın gönülleri çevirmesine zemin hazırlamaktadır.3039
Sünnetullah: Sünnetullah kavramı, tarihî hareketin akışını ve dinamiklerini ifâde eden “sünnet” ve “sünnetullah” ifâdesidir. Kelime olarak sünnet; âdet, gidiş, yol ya da tâkip edilmesi âdet olan iyi veya kötü yol anlamındadır. Kur’an âyetlerinde gönderilen peygamberler ve onların milletleri hakkında Allah’ın sünnetleri olduğunu,3040 bu sünnetlerin önceden takdir edilmiş olduğunu3041 ve hiçbir şeyin O’nun sünnetini değiştirmeye gücünün yetmeyeceğini,3042 geçmiş toplumların kalıntıları üzerinde yapılacak gözlemlerin bu sünnetleri açığa çıkaracağını,3043 onları bizzat (Kur’an’da) açıklayacağını3044 ve her kavmin yaşa3039]
B. Bayraklı, s. 200-204
3040] 3/Âl-i İmrân, 137; 17/İsrâ, 77; 33/Ahzâb, 38, 62; 40/Mü’min, 85
3041] 33/Ahzâb, 38
3042] 17/İsrâ, 77; 33/Ahzâb, 62; 35/Fâtır, 43; 48/Fetih, 23
3043] 3/Âl-i İmrân, 137
3044] 4/Nisâ, 26
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 719 -
dığı hâdiselerin, sosyal tavırlarının birbirine benzediğini ve bundan sonrakilerin de böyle olacağını3045 haber vermektedir. Bu âyetlerde anahtar kavram olarak kullanılan sünnet kavramının, sosyolojik açıdan bakmaya da imkân verecek bir toplumsallık ve sosyal değişme îmâsı taşıdığından söz etmemiz mümkündür.
Nihayet bireysel ve toplumsal yapıların hayatları ve yaşama biçimleri, medeniyetlerin doğuşu, yükselişi ve yıkılışı gibi olgular da “sünnet” kavramı içerisinde değerlendirilir. Bu bağlamda Kur’an, tarihî sürece yayılmış, tarihsel ve toplumsal değişmeyi yönlendiren ilişkiler bütününü “sünnetullah” ifâdesi ile kavramlaştırmaktadır.3046 Toplumların kendi içinden gerçekleştirdikleri değişim ve dönüşüm, bir yasadan bağımsız olarak gerçekleşmemekte, bilakis sünnetullah bağlamında Allah’ın evrensel olarak geçerli kıldığı kanunları çerçevesinde oluşmaktadır.
Tarihin bir yasaya bağlı olarak işlediği yönünde bir kanaat belirtmek durumunda kaldığımızda, tarihin sünnettullah bağlamında teşekkül ettiği, gerçekleştiği, Kur’ânî bir olgu olarak öne çıkmaktadır. Kur’an’da sünnetullah, tarih içerisinde insanın başıboş bırakılmadığını ve her davranışının bir değişimle sonuçlandığını vurgulamaktadır. Takdir, kazâ-kader ve insanın hürriyeti gibi konular hatırda tutularak denilebilir ki; sünnetullah çerçevesinde tanımlanmış tarih, kötünün karşısında iyiden, yanlışın karşısında doğrudan, zorluğun karşısında kolaylıktan yana olan “seçmeci” bir özellik taşımaktadır.3047
Kur’an’da toplumsal sünnetullah özelliklerini şu maddeler halinde, ana başlıklarıyla sunabiliriz:
I. Toplumların Yapılarıyla İlgili Sünnetullah Özellikleri
1 İnsan, toplumsal bir varlıktır.
2 Toplumlar canlı (hayatî) bir yapıya sahiptirler.
3 Toplumlar yasalara (sünen/sünnetler) sahiptir.
4 Toplumsal yasalarda değişme olmaz.
5 Toplumların belirli hayat süreçleri (ecel) vardır.
6 Toplumlar değişkendirler.
7 Toplumların gelecekleri kendi davranışlarına bağlıdır.
8 Bütün toplumlar elçiler aracılığıyla uyarılmıştır.
9 Elçi gönderilmeyen toplumlar helâk edilmezler.
10 Helâk edilen toplumlarca bütün elçiler yalanlanmıştır.
11 Toplumun önderleri, toplumdan sorumludur.
12 Toplumların mânevî yönleri maddî yönlerinden önceliklidir.
II. Mü’min Toplumlarla İlgili Sünnetullah Özellikleri
3045] 2/Bakara, 118, 214; 6/En’âm, 148; 8/Enfâl, 38; 15/Hıcr, 13
3046] Bk. 3/Âl-i İmrân, 137; 4/Nisâ, 26; 15/Hıcr, 13; 17/İsrâ, 76-77; 33/Ahzâb, 38, 62; 35/Fâtır, 43, 44; 48/Fetih, 23
3047] C. Çelik, s. 56-58
- 720 -
KUR’AN KAVRAMLARI
1 Yeryüzüne mü’min toplumlar hâkim olacaktır.
2 Allah mü’minlerle beraberdir ve onlara yardım eder.
3 Allah, dinine yardım edenlere yardım eder.
4 Mü’minler, kâfir toplumlar helâk edilirken kurtarılırlar.
5 Mü’min toplumlar, öncekilerin başına gelenlerle deneneceklerdir.
6 Mü’minler yeryüzünde baskıya mâruz kalırlarsa, hicret etmelidirler.
III. Kâfir toplumlarla ilgili Sünnetullah Özellikleri
1 Kâfir toplumlar varlıklarını sürdüremezler.
2 Kâfir toplumlar hemen helâk edilmezler.
3 Allah kâfir toplumları, belki inanırlar diye sıkıntılar ve bolluklarla imtihan eder.
4 Kâfir toplumlar inkârdan vazgeçip inanırlarsa Allah affeder.
5 Azap geldikten sonra kâfirlerin inanması fayda vermez.
6 Ataları körü körüne taklit etmek, toplumları felâkete götürür.
IV. Bazı Toplumsal Sünnetullah İlkeleri
1 Allah, kâfirlere karşı mü’minlerin yardımcısıdır.3048
2 İster sâlih bir toplum olsun, ister câhilî bir toplum; Allah, kendi nefislerini, benliklerini değiştirmeyen toplumların konumunu değiştirmez. “Bir toplum, kendi öz benliğinde olanları değiştirmedikçe, Allah onların durumlarını değiştirmez.”3049
3 Bir toplumun niceliği değil; niteliği önemlidir. Kur’an, Tâlut’un az sayıdaki üstün nitelikli kuvvetiyle mü’minlerin, Câlut’un çok sayıdaki nicel açıdan üstün kuvvetini nasıl yendiğini anlatır.3050 ve bu konudaki İlâhî sünnetini hatırlatır: “Nice az bir topluluk, Allah’ın izniyle nice çok sayıdaki topluluğa gâlip gelmiştir.”3051 “Eğer Allah’ın kimi insanları, diğerleriyle def edip yok etmesi olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesâda uğrardı.”3052
4 Allah müstaz’aflardan ve muttakîlerden yanadır: “Biz istiyorduk ki; orada müstaz’aflara lütufta bulunalım; onları imamlar/önderler yapalım ve onları yeryüzünde vârisler kılalım.”3053 “Zâlimleri mutlaka helâk edeceğiz. Onları yok ettikten sonra yerlerine sizleri yerleştireceğiz. Bu da Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyanlar ve azap vaadimden korkanlar içindir.” 3054
5 Kur’ân-ı Kerim, toplumların yıkılış biçimlerini ve kötü sonlarını ortaya
3048] 48/Fetih, 22-23
3049] 13/Ra’d, 11
3050] 2/Bakara, 246-252
3051] 2/Bakara, 249
3052] 2/Bakara, 251
3053] 28/Kasas, 5
3054] 14/İbrâhim, 13
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 721 -
koyduğu gibi; onları, bu noktaya getiren sebepleri de açıkça beyan eder. Bu nedenlere ilişkin şu örnekler verilebilir:
a Zulüm, baskı, haksızlık ve günahlar: “Onlara azâbımız geldiği zaman; ‘biz gerçekten zulmedenlerdendik’ demekten başka itirafları olmadı.”3055
b Lüks, israf, fısk ve bozgunculuk içinde olma: “Biz bir ülkeyi yok etmek istediğimiz zaman, oranın bolluktan şımaranlarına emrederiz. Orada bozgunculuk yaparlar.”3056
c Cinsel sapıklık, aşırılık ve yol kesme: “Gerçekten siz (Lût kavmi), sizden evvel hiçbir kavmin yapmadığı çok kötü işi yapıyorsunuz. Siz erkeklere yaklaşacak, yol kesecek ve toplantınızda edepsizlik yapıp duracak mısınız?”3057
d Günah, zulüm, refah ve zevke dalma: “zulmedenler, kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar, mücrimlerden/günahkârlardan oldular.” 3058
e İtaatsizlik, nankörlük: “Bu ülkenin halkı, Allah’ın nimetlerine nankörlük etti. Bu yüzden Allah onlara, yaptıklarına karşılık, korku ve açlık elbisesini/ıstırabını tattırdı.”3059
f Kitabın (Kur’an’ın) bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak. Bunun cezâsı dünya hayatında rezil olmaktır.3060
g Hz. Peygamber’in emrine muhâlefet, fitne/belâ ya da acıklı bir azâbı getirir.3061
h Önde gelenlerin ve Sâlihlerin fesâdı önlememeleri. 3062
i Ekonomik dengesizlik, vurgun ve soygunlar. 3063
Kur’ân-ı Kerim’de Tağyîr/Değişim
“Bir millet kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah onların durumlarını değiştirmez- Allah da bir kavme kötülük istedi mi artık onu geri çevirecek yoktur. Zaten onların, O’ndan başka koruyucuları da yoktur.”3064 “Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunanı (güzel meziyeti) değiştirmedikçe Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez. Allah işitendir, bilendir.”3065
Bu âyetlerde bir toplum kendilerinde bulunan iyi ahlâk ve meziyetlerini kötüye değiştirmedikçe, daha genel tâbiriyle bir millet kendi kendini bozmadıkça Allah’ın, onlara verdiği nimetleri değiştirmeyeceği vurgulanmaktadır. Bir millet ahlâkını bozar, şerlere, kötülüklere, fesatlara dalar, isyan ederse Allah da onlara lutfettiği nimetleri ellerinden alır, onları perişan eder. Böylece güçlerini kaybeder,
3055] 7/A’râf, 5
3056] 17/İsrâ, 16
3057] 29/Ankebût, 28-29
3058] 6/En’âm, 44
3059] 16/Nahl, 112
3060] 2/Bakara, 85
3061] 24/Nûr, 63
3062] 11/Hûd, 116
3063] 11/Hûd, 84-86
3064] 13/Ra'd, 11
3065] 8/Enfâl, 53
- 722 -
KUR’AN KAVRAMLARI
felâketlere uğrar, küçülürler. Bu, Allah’ın sosyal yasalarındandır. Sağlam karakter sahibi milletler kuvvetli, müreffeh olmuşlar; karakterleri bozulunca zayıflamış, perişan olmuş, başka milletlerin egemenliği altına girmişlerdir. Böyle kimseler, Allah’ın cezasını hak ederler. Bu, onların mahvı, egemenliklerini kaybetmeleri demektir. Allah bir milleti cezalandırmak dilerse O’nun cezasını kimse engelleyemez.
Âyetlerde anlatılan durumun tersi de doğrudur. Yani bir toplum kötü ahlâkını düzeltmedikçe Allah onları düzeltmez. Ama millet gittiği yanlış yoldan döner, doğru yola girer, ahlâkını düzeltirse Allah da onların durumunu düzeltir, kötü hallerini iyiye, sıkıntılarını mutluluğa, refaha çevirir.
Allah’ın yasaları, toplumun davranışlarına göre kendisini gösterir. Kötülük edenler, yaptıklarının kötü sonuçlarıyla karşılaşırlar. Kuvvetleri, servetleri bir gün elden gider. Nimetleri, yurtları başkalarının eline geçer. Kendilerini düzeltip uslananların hallerini de Allah düzeltir, işlerinin iyi gitmesine yardımcı olur. Hâsılı Allah’ın yasaları, iyiye yönelenlere o yönde yardımcı olur; kötüye yönelenlere de o yönde tecellî edip onları bozar. Her ikisi de Allah’ın yasaları gereğidir.
“Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ındır. Sizden önce Kitâb verilenlere de, size de ‘Allah’tan korkun!’ diye tavsiye ettik. Allah zengindir, övgüye lâyıktır. Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ındır. Vekîl olarak Allah yeter. Ey insanlar, (Allah) dilerse sizi götürür ve başkalarını getirir. Allah bunu yapabilir. Kim dünyâ sevabını isterse (bilsin ki) dünyâ ve âhiret sevabı Allah katındadır. Allah işitendir, görendir.”3066
4/Nisâ, 131-133. âyetlerde Allah’ın, bütün kâinatın hükümdarı olduğu ve bütün dinlerde takvâyı (Allah’tan korkup kötülüklerden sakınmayı) öğütlediği hatırlatılmakta, insanların küfür ve isyanlarının, Allah’a zarar veremeyeceği; Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmadığı; bütün övgülerin O’na özgü olduğu belirtilmekte; Allah dilerse bütün insanları götürüp yeni halklar getireceği; bunun Allah’a çok kolay olduğu vurgulanmaktadır.
Allah dilerse isyan eden bir topluluğu götürür, yok eder; onun yerine yeni bir topluluk getirir. Zaten hep götürüp getirmektedir. Bazı toplumları yükseltirken bazılarını alçaltmakta; yıpranan vücutları götürüp yeni canlar, yeni bedenler yaratmakta; her an hayatı tazelemekte; her an yaratmaktadır. O, her anda başka bir şandadır. Her şeyi yapmaya gücü yeter.
Nisa sûresinin 126. âyetinden 133. âyete kadar üç defa göklerde ve yerde bulunan her şeyin Allah’a ait olduğu, Allah’ın hiçbir şeye muhtaç bulunmadığı hatırlatılmaktadır. Bu demektir ki; her şeyi yaratan Allah, evrenin ve insanların nasıl bir düzenle mutlu olacaklarını en iyi bilendir. O’nun, sizin için indirdiği bu hükümler, sizin mutluluğunuz içindir. Eğer siz, bu hükümlere uyarsanız mutlu olur, güçlenirsiniz. Dünyada şeref ve izzet içinde yaşarsınız; Ama bu hükümlerden şaşarsanız, o zaman gücünüzü yitirirsiniz. Allah dilerse sizi mahveder, yerinize, yasalarına uyacak toplumlar getirir. Allah her şeyi yapabilir.3067
“Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık ve eğrilikten ayırt edilmiştir. O halde kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse, sağlam kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman
3066] 4/Nisâ, 131-134
3067] Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi Kuba Yayınları, c. 5, s. 50-52
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 723 -
kopmaz. Allah işitir ve bilir.”3068
“(Ey mü’minler!) Gevşemeyin, mahzun olmayın. Siz eğer (gerçekten) mü’min iseniz (düşmanlarınıza gâlip ve onlardan) çok üstünsünüzdür.”3069
“Eğer siz bir yara almış iseniz, o kavim de o kadar yara almış idi. Biz o günleri insanların arasında döndürüp dururuz. Bu, Allah’ın iman edenleri bilmesi, içinizden şâhitler edinmesi içindir. Allah zâlimleri sevmez.”3070
“(İblis:) Onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara boğacağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar; şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını tağyîr edecekler, değiştirecekler. Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse, elbette apaçık bir ziyana düşmüştür.”3071
“Ey insanlar, (Allah) dilerse sizi götürür ve başkalarını getirir. Allah bunu yapabilir.” 3072
“Ey iman edenler, siz kendinize bakın; hidâyette/doğru yolda iseniz dalâlettekiler/sapıtanlar size zarar veremezler.”3073
“Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunanı (güzel meziyeti) değiştirmedikçe Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez. Allah işitendir, bilendir.”3074
“Eğer gerektiğinde savaşa çıkmazsanız, sizi pek elem veren bir azapla cezâlandırır ve sizi başka bir kavim ile değiştirir (yerinize sizden başka bir kavim getirir). Siz ona hiçbir zarar veremezsiniz. Allah her şeye kadirdir.”3075
“Halkı sâlih ve muslih (ıslahatçı) olduğu halde Rabbin bir haksızlık ile memleketleri (yıkıp) helâk etmez.”3076
“Onun (insanın) önünde ve arkasında Allah’ın emriyle onu koruyan takipçiler (melekler) vardır. Bir toplum kendindekini (kendi durumunu) değiştirmedikçe Allah, onlarda bulunanı değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledimi, artık onun için geri çevrilme diye bir şey yoktur. Onların Allah’tan başka yardımcıları da yoktur.” 3077
“Allah, sizlerden iman edip sâlih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri halife (sahip ve hâkim) kıldığı gibi kendilerini de yeryüzünde halife yapıp hâkim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslâm’ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve geçirdikleri korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vaad etti. Çünkü onlar (sadece) Bana kulluk/ibâdet ederler; hiçbir şeyi Bana şirk/ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kim küfreder, inkâr ederse, işte bunlar asıl fâsıklardır, büyük günahkârlardır.”3078
“Ancak iman edenler, sâlih amel işleyenler ve Allah’ı çokça zikredenler ile zulme uğradıktan sonra yardım edilenler başka. Zulmetmekte olanlar nasıl bir inkılâba uğrayıp
3068] 2/Bakara, 256
3069] 3/Âl-i İmrân, 139
3070] 3/Âl-i İmrân, 140
3071] 4/Nisâ, 119
3072] 4/Nisâ, 133
3073] 5/Mâide, 105
3074] 8/Enfâl, 53
3075] 9/Tevbe, 39
3076] 11/Hûd, 117
3077] 13/Ra’d, 11
3078] 24/Nûr, 55
- 724 -
KUR’AN KAVRAMLARI
devrileceklerini pek yakında bileceklerdir.”3079
“Başınıza gelen her musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah, çoğunu affeder.”3080
Hadis-i Şeriflerde Tağyîr/Değişim
“Yüce Allah İsrail oğullarından bir peygambere şöyle vahyetti: ‘Kavmine de ki: Herhangi bir şehir ve herhangi bir ev halkı Allah’a itaat eder, sonra bu hallerinden Allah’a isyan haline dönerlerse, Allah onların sevdikleri şeyi ellerinden alır, onun yerine sevmedikleri şeyi verir.”3081
“Allah’ın çizdiği sınırları aşmayarak onları koruyanlarla yasaklarını hiçe sayarak hudûdu çiğneyenlerin durumu aynen şöyledir: Bir gemideki yerlerini almak üzere bir toplum aralarında kur’a çektiler. Bunlardan bir kısmı geminin alt katına bir kısmı da üst katına yerleşmişlerdi. Alt kattakiler su almak istediklerinde üst kattakilerin yanından geçiyorlardı. Alt katta oturanlar hissemize düşen alt kattan bir delik açsak da, üst katımızda oturanlara su almak için eziyet etmemiş olsak, dediler. Eğer üstte oturanlar bu isteklerini yerine getirmek için alttakileri serbest bırakırlarsa hepsi birlikte batar, helâk olurlar. Eğer buna engel olurlarsa hem kendileri kurtulur, hem de onları kurtarmış olurlar.”3082
“Ümmetimle ilgili olarak en çok korktuğum şey, Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır ve gizli şehvet içinde olacaklardır.”3083
Ebû’l-Heyâc el-Esedî anlatıyor: “Bana Hz. Ali (r.a.): ‘Rasûlullah (s.a.s.)’ın beni göndermiş olduğu şeye ben de seni göndereyim mi?’ diye sordu ve Rasûlullah’ın kendisine: “Haydi git, kırıp dökmedik put, düzlemedik yüksek kabir bırakma!” buyurduğunu söyledi.”3084
“Dikkat edin! Bütün câhiliyye emirleri (kanunları, yasaları, hükümleri ve bakış açıları) ayaklarımın altındadır ve hepsi de kaldırılmıştır...” -Vedâ Hutbesinden- 3085
“Sizden kim bir münker (kötülük veya çirkin bir şey) görürse onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle değiştirsin (diliyle onun kötülüğünü söylesin). Ona da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin (buğzetsin, onu hoş görmeyip kabullenmesin) ki, bu da imanın en zayıf derecesidir.”3086
Zeyneb bint Cahş (r. anhâ): “Yâ Rasûlallah! Aramızda sâlihler/iyiler de olduğu halde biz felâkete uğrayıp helâk olur muyuz?” dedim. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Evet! Fısk u fücur (kötülükler ve fenâlıklar) çoğaldığı vakit!”3087
“Nefsimi/canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Zât’a (Allah’a) yemin ederim ki; ya
3079] 26/Şuarâ, 227
3080] 42/Şûrâ, 30
3081] İbn Ebî Hatim; İbn Kesir Muhtasarı, 2/274; Safvetü’t-Tefâsir, Ra’d, 11. âyetin tefsiri
3082] Buhârî, Şirket 6
3083] İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4205
3084] Müslim, Cenâiz 93; Ebû Dâvud, Cenâiz 72; Nesâî, Cenâiz 99
3085] Müslim, Hacc 194, h. no: 1218; Tirmizî, Fiten 2, h. no: 2610; Tefsîr 2, h. no: 3087
3086] Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
3087] Buhârî, Fiten 4, 28, Menâkıb 25, Enbiyâ 7; Müslim, Fiten 1, h. no: 2880, Tirmizî, Fiten 21, 23; İbn Mâce, Fiten 9; Muvattâ, Kelâm 22; Ahmed bin Hanbel, 6/428, 429
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 725 -
iyilikleri emreder, kötülüklerden sakındırırsınız ya da Allah size yakında üzerinize bir belâ gönderir de sonra Allah’a duâ edersiniz de duânız kabul edilmez.”3088
“İsrâiloğullarının dindeki bozuklukları şöyle başlamıştır. Bir adam başka birine rastlar ve: ‘Hey arkadaş, Allah’tan kork ve yapmakta olduğun şeyi terket, zira o işi yapmak sana helâl değildir’ derdi. Ertesi gün aynı işi yaparken tekrar o adamla karşılaşır ve onu yaptığı kötülükten yasaklamadığı gibi onunla yiyip içmekten ve birlikte olmaktan da çekinmezdi. Onlar böyle yapınca Allah, onların kalplerini birbirine benzetti”. Sonra Rasûlullah (s.a.s.) şu âyeti okudu: “Allah’tan gelen gerçekleri örtbas etmeye şartlanmış olan şu İsrâiloğulları Dâvud ve Meryemoğlu İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdir. Bu onların isyan etmeleri ve hak, adâlet sınırlarını aşmalarındandır. Onlar birbirlerini işledikleri kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmadılar. Yaptıkları şey gerçekten ne kötü idi ve şimdi onlardan birçoğunun Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenlerle dost olduklarını görebilirsin. Nefislerinin onlar için önceden hazırladığı şey ne kadar kötüdür ki Allah onlara gazap etmiştir, onlar azapta ebedî kalacaklardır. Eğer onlar Allah’a ve kendilerine gönderilen peygambere ve ona indirilen her şeye gerçekten inansalardı bu; Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenleri dost edinmezlerdi. Ama onların çoğu İlâhî sınırları aşan kimselerdir.”3089 Bu âyeti okuduktan sonra peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Hayır Allah’a yemin ederim ki ya iyiliği emreder kötülüklerden sakındırır, zâlimin elini tutup zulmünden el çektirir, hakka döndürüp hak üzerinde tutarsınız, ya da Allah kalplerinizi birbirine benzetir de İsrâiloğullarına lânet ettiği gibi size de lânet eder.”3090
Tirmizî’nin rivâyeti ise şöyledir: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “İsrâiloğulları günahlara daldıklarında âlimler onları sakındırdılarsa da onlar işledikleri günahlara devam ettiler. Bu sefer âlimleri de onlarla birlikte oturdular, beraberce yediler, içtiler. Bunun üzerine Allah da onların kalblerini birbirine benzetti de Dâvud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle onlara lânet etti. Bu, onların isyan etmeleri ve sınırları aşmaları sebebiyle idi.” Rasûlullah (s.a.s.) dayanmakta olduğu yerden doğrulup oturdu ve: “Hayır, canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, dil ile yasaklama yetmez, siz onları hakka boyun eğdirip hak üzere tutmadıkça bu lânetleme de devam edecektir.”3091
Ebû Bekir es-Sıddık (r.a.) şöyle demiştir: “Ey insanlar şüphesiz siz şu âyeti okuyor (fakat, yanlış anlıyor)sunuz: “Ey iman edenler! Siz yalnız kendinizden sorumlusunuz. Eğer siz doğru yolda iseniz sapıklığa düşenler size hiçbir zarar vermezler. Hepinizin dönüşü Allah’a olacaktır ve o zaman Allah size hayatta yapmış oluğunuz şeyleri bildirecektir.”3092 Zira ben Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyururken işittim: “Şüphesiz ki insanlar zâlimi görüp de onun zulmüne engel olmazlarsa Allah’ın bütün insanları gazaba uğratması pek yakındır.”3093
“Bir hayırlı işe delâlet eden (vesile olan) kimse için, o hayırlı işi işleyenin sevâbı gibi mükâfat vardır.”3094
“İnsanları doğru yola çağıran kimseye kendisine uyanların sevabı gibi sevap verilir. Ona uyanların sevaplarından da hiçbir şey eksilmez. Başkalarını dalâlete/sapıklığa çağıran
3088] Tirmizi, Fiten 9, h. no: 2169; Ebû Dâvud, Melâhim 16; Ahmed bin Hanbel, V/388
3089] 5/Mâide, 78-81
3090] Ebû Dâvud, Melâhim 17
3091] Tirmizî, Tefsiru Sûre-i Mâide 6
3092] 5/Mâide, 105
3093] Ebû Dâvud, Melâhim 17; Tirmizî, Fiten 8
3094] Müslim, İmâre 38; Ebû Dâvud, Edeb 115; Tirmizî, İlm 14
- 726 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kimseye de kendisine uyanların günahı gibi günah yazılır, ona uyanların günahlarından da hiçbir şey eksilmez.”3095
“İslâm’da iyi bir çığır açan (sünnet koyan) kimseye, açtığı o çığırın sevâbı verileceği gibi, o yolda gidenlerin sevabı da verilir ve onların sevabından da hiç bir şey eksilmez. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o kimseye açtığı çığırın günahı yükletildiği gibi, kendisinden sonra o yoldan gidenlerin günahı da yükletilir. Fakat onların günahlarından da hiçbir şey noksanlaşmaz.”3096
Ebû Mes’ud el-Bedrî (r.a.) anlatıyor: “Ey Allah’ın Rasûlü dendi, biz câhiliye devrinde yaptıklarımızdan hesaba çekilecek miyiz?” Şu cevabı verdiler: “Müslüman olduktan sonra iyi olana, câhiliye devrinde yaptıklarından sorulmayacaktır. Kötü amel işleyene, hem İslâm’daki ameli hem de önceki ameli sebebiyle hesap sorulacaktır.”3097
Müslümanın Görevi: Yeryüzündeki Fesâdı Değiştirip Arzı Islah Etmek
Allah, halife olarak insanı yeryüzünde yerleştirme iradesini meleklere söylediği zaman, onlar Allah’ın vahyi dışına çıkıp çıkmamada serbest olacak bir varlığın hevâsına uyup yeryüzünde fesat çıkaracağını kestirmişler ve “orada kan döküp fesat çıkaracak birini mi var edeceksin?”3098 diye sormuşlardı. Fakat, her ne kadar insanların büyük bölümü müfsid olsa bile, içlerinde öyleleri vardır ki, meleklerin de üzerine çıkar ve Allah’a en yakın olan mertebeye yükselir. Bu bakımdan, “büyük hayır için az şer terkedilemeyeceği”nden Allah insanı yeryüzünde halife yapmış ve vahyine uyanlara müfsidlerle savaşma emrini vermiştir. Müfsidler kalben korkak ve kendilerini hep huzursuz hissettiklerinden, birbirleriyle fesadda yardımlaşırlar. O halde ıslah edicilerin de yardımlaşmaları ve müfsidlerle savaşmaları gerekir. Yoksa, yeryüzünde hep fesat egemen olur ve insanın hem yaratılışındaki, hem de hilafetindeki amaç gerçekleşmez: “Eğer Allah’ın, insanları bir kısmıyla bir kısmını def edip savması olmasaydı, yeryüzü fesada uğrardı; ama Allah âlemlere karşı lütuf sahibidir.”3099
İnsanın fesada meyilli yapısı da, sâlih mü’mini iç fesada karşı daima uyanık olmaya zorlamalıdır. Bu, nefisle cihdaddır; nefsin fesada meyline karşı cihad. Mücâhid, fesadı salâha çevirendir. Gerçek mücahidlik, kişinin içini salâha çevirmeden ortaya çıkmaz; çıkarsa bu cihad değil, terör olur.
İfsâda Karşı Islahat
Her şeyi bir ölçü ile yaratan Rabbimiz, imkânlarını verip düzen ve yolunu gösterdiği beşerî alandaki dengenin âkıbetini, irâdeli davranışlarımıza bırakmış ve insan cinsi için imtihan sahası kılmıştır. Yaratıcımızın, doğru yolda olanları müjdelemek, sapanları uyarmak üzere elçiler gönderdiği insanlar, önce tek bir ümmet idi3100 Düzene konulmuş olan yeryüzünde ifsad/bozgunculuk yapmamalı
3095] Müslim, İlim 16, h. no: 1860; Tirmizî, İlm 15; Ebû Dâvud, Sünnet 6
3096] Müslim, Zekât 69, h. no: 1859
3097] Buhârî, İstitâbe 1; Müslim, İman 189, h. no: 120
3098] 2/Bakara, 30
3099] 2/Bakara, 251
3100] 2/Bakara, 213
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 727 -
ve kulluklarını unutmamalıydılar.3101 Ama, insanlardan birçoğu hevâlarına uyarak Allah’ın ayetlerini unutup kendi başlarına büyüklük taslamaya, başıboş arzularını ilah ve birbirlerini veli edinmeye başladıklarında ulaşılan sonuç büyük bir fesat, bozgun ve kargaşa idi.3102 Sonsuz güç ve rahmet sahibi olan Rabbimiz, bozgunculukları sonucu kargaşa ve karanlık içine düşen Âdemoğullarına, içlerinden gönderdiği elçiler aracılığıyla hidayet yolunu tekrar tekrar göstermiş ve kendilerini ıslah edip (düzeltip) kurtuluşa ermelerini dilemiştir.3103
Fesat Karşsında Mü’minlerin Görevi
Mü’minler, müfsidlerin fesatlarına karşı tavır almalı, inkılâpçı bir düzeltme ile ıslahatçı olmalıdır. İradeli tercihlerle ulaşılacak olan iman ve sâlih amel yolunu bizlere mutluluk ve kurtuluş hedefi olarak gösteren Rabbimiz, aynı zamanda Mûsâ (a.s.)’ın, kardeşine devrettiği ıslahat görevini3104 bütün mü’min kullarının da üstlenmesini istemiş ve bozgunculuk yapanların işlerini ıslah etmeyeceğini bildirmiştir.3105 Şu ayetler de bu konuyu yeterince anlatmaktadır: “Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve suç işleyenler olup çıktılar. Halkı ıslahatçı kimseler olsaydı, Rabbin o şehirleri haksız yere helak edecek değildi.”3106
Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde “sâlih amel” ile “iman” kavramları âdeta bağımsız düşünülemeyecek kadar iç içe bir birliktelikte kullanılmıştır. Sâlih amel, açıkça imanın dışa yansıyan gerekliliğidir. Sâlih amelde bulunabilmenin şartı olarak, ıslahat çabaları söz konusu olmakta ve bu da mü’minlerin temel görev alanlarını belirlemektedir. Yeryüzünün ifsad edildiği, zulüm ve şirkin alabildiğine azgınlaşıp cahilî kültür ve uygulamaları yaygınlaştığı ve vahyî ölçülerden uzaklaşıldığı her dönemde, ıslahat çabalarının gerçekleştirilmesi mü’minlerden beklenilen temel farîzalardır. Rabbimizin müjdelediği sonuca da, ancak bu konularda göstereceğimiz sâlih amellerimizle ulaşabiliriz. Zaten mü’minlerden beklenilen, zorbalara uymaları veya boyun eğmeleri değil; ıslah edicilerden olmalarıdır.3107
Muslihun (ıslahatçı olanlar), Rablerine ibadette kimseyi ortak koşmayan,3108 Allah’ın kitabına sımsıkı sarılan,3109 cehalet ve kötülükten arınmaya çalışan,3110 mü’min kardeşlerinin arasını ıslah eden,3111 rasûllerin canından önce kendi canlarının kaygısına düşmeyip Allah yolunda susuzluğa, açlığa, yorgunluğa hazır olan,3112 iyiliği emredip kötülükten sakındıran ve hayır işlerine koşan 3113 Allah’a
3101] 7/A’râf, 56
3102] 8/Enfâl, 73
3103] 7/A’râf, 35
3104] 7/A’râf, 142
3105] 10/Yûnus, 81
3106] 11/Hûd, 116-117
3107] 28/Kasas, 19
3108] 18/Kehf, 110
3109] A’raf, 170
3110] 17/İsrâ, 9
3111] 49/Hucurât, 10
3112] 9/Tevbe, 120
3113] 3/Âl-i İmran, 114
- 728 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çağırıp ben müslümanlardanım diyen 3114 kimselerdir.
Gerçek Islahatçılar Aynı Zamanda İnkılâpçıdırlar
Islahat çabalarıyla verilen mücadele, egemen şirk güçlerinin hâkimiyetini hayatın bütün şubelerinden söküp atmaya çalışan aktivite kadar,3115 en az, iman ettikten sonra imanlarına zulüm karıştıran ve kötü amellere meyleden müslümanları uyandırıp ıslah etmeyi amaçlayan iç aktiviteyi de 3116 bünyesinde barındırmaktadır. İster Yüce Allah’ın ilahlığını ve rububiyetini tanımayan veya O’na ortaklar koşarak azgınlık yapan tutumlar sonucu olsun, isterse tevhid dinine girdikten sonra cahilî arzu ve anlayışların tesiriyle itikadî ve amelî yanlışlıklara ve kötülüklere bulaşma sonucunda olsun, yeryüzünde ve toplumsal hayatta baş gösteren bozulma, çözülme, tuğyan ve zulüm karşısında ortaya konabilecek olumlu çabanın Kur’an’daki tanımı ıslahat ve sâlih ameldir. “Mevcut düzenin ıslah edilmesi” gibi ifadelerle karşımıza çıkan kısmî düzeltme, uzlaşma, düzenle müslümanı bağdaştırma şeklinde anlayış, ıslahat kavramını tahrif etmektir. Islahat, günümüzde yanlış olarak inkılâpçı hareketlerin karşısında, düzen ve sistem içi hafif yumuşatma ve zalim düzenin devamı anlamlarında kullanılıyorsa, bu Kur’an’ın anlaşılmasını istediği bu kavramdan ve içeriğinden uzaklaşmadır, yanlıştır. Islahat, devrimci bir eylemdir. Bozulmuş ve sapmış olanı düzeltme ve vahyî hakikatleri yeniden egemen kılma çabasıdır. Islahatçı, insan ve toplumların düşünce ve eylemlerinde vahyî doğrular istikametinde köklü bir değişimi ve dönüşümü gerçekleştirmeyi amaçlar ve bu işin sünnetine uygun bir mücadele içinde olmaya çalışır. Hasenât ise, genelde fıtrî bir iyiliği, insanlara hizmeti ifade eder. Ancak ıslahat çabaları doğrultusunda yapılan hasenatların, anlamlı ve kalıcı olan değerinden bahsedilebilir.3117
Islahat; kesin ve muhkem olan vahyî ölçüye dayanarak cahilî bütün tutum ve davranışları, ifsad edilmiş bütün kurumları tepeden tırnağa değiştirmeyi amaçlamış devrimci bir tavırdır. Islahatçı (muslih), ilahlık taslayan egemen şirk güçlerine karşı gösterdiği tavır kadar, şirk güçlerinin saldırısı karşısında ümmet bünyesinin mukavemetini yıkan, onu hastalıklı kılan iç bozulmaya karşı da mücadele vermek zorundadır. Islahatçı, kendi ümmetinin, dış güçlerin saldırılarından önce, kendi halini bozması, olumsuz olarak değiştirmesi sonucunda gerilediğini ve Allah’ın verdiği nimetleri elinden kaçırdığını bilir.3118 Islahatçı; Allah’ın düşmanlarıyla mücadele etmek kadar, düşmanla mücadele edecek sağlıklı bir bünyeye sahip olma çabasının da taşıyıcısıdır. O, bozulma ve zilletin nedenlerini, şeytanî güçlerin aslî görevi olan saldırılarından önce, çözülmeye ve hastalanmaya müsait hale gelmiş olan kendi ümmetinin itikadî ve amelî tutumlarında arar. Islahatçı, kurtuluşa kişisel iyiliklerle ulaşılamayacağını bildiği gibi; ıslah çabalarında kendi nefsini de unutmaz. Ve o yine bilir ki, iman edip sâlih amel işleyenler, insanların en hayırlılarındandır.3119
Islah eylemi, her türlü bozulma, tuğyan ve şeytanî tuzak karşısında tevhidî
3114] 41/Fussılet, 33
3115] 7/A’râf, 85-86; 11/Hûd, 116-117
3116] 5/Mâide, 39; 3/Âl-i İmrân, 86-89
3117] 18/Kehf, 30
3118] 8/Enfâl, 53
3119] 98/Beyyine, 7
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 729 -
ilkeleri yaşatmayı ve Allah’ın dinini yeryüzünde hakim kılmayı amaçlayan soylu ve köklü bir uğraştır. Islahatçı, vahiy temeline bağlı inkılâpçı bir öz taşır. O, Rabbimiz’in ilettiği buyruklar doğrultusunda öncelikle kendini ıslah ederek,3120 kendi nefsinde inkılâbı gerçekleştirmiş ve bu olumlu değişimi çevresine, toplumuna ve yeryüzüne taşımayı amaçlamıştır. İman edip sâlih işlerde bulunanlar, halkın en hayırlılarıdır 3121 ve onların da çok olmadığı bilinmektedir.3122
Kur’an bize, ıslah kavramının günümüzde olduğu gibi geçmiş tarihte de yanlış veya kasıtlı tutumlar nedeniyle Allah’ın rızası dışında kullanıldığını göstermektedir. Sâlih amelle kötü ameli (seyyiât) birbirine karıştıranlar3123 olduğu gibi, kendilerine bozgunculuk yapmayın diye ihtar edilenlerden “biz ıslah edicileriz”3124 diye cevap verenler de çıkmıştır. Oysa Allah, bozgunculuk edeni (müfsid), ıslah edenden (muslih) ayırır.3125 Allah’ın kitabı, sâlih kulların özelliklerini ortaya koyan en temel, muhkem ve mutlak ölçüdür.
Islah çabalarının birinci elden muhatapları, ilahî vahye kulaklarını tıkamamış, gerçekler karşısında gözlerini yummamış olanlardır. İnandıkları halde, bilmeyerek kötülük işleyenlere 3126 veya cehaletleri dolayısıyla bu duruma düşenlere,3127 cahilî anlayış ve tavırlarından sonra tevbe etme ve kendilerini düzeltme (ıslah) kapıları açık tutulmaktadır. Bu bozulma ve kötülük hali, tarihî süreç içinde toplumların bünyesinde de tezahür edebilmektedir. İslam ümmetinin bugün yaşadığı hastalıklı ve cahilî durum, buna şahitlik etmektedir.
Müslümanlar, tevhidî bilinçlerini, rıza gösterdikleri sistemler içinde yozlaştırmışlar ve büyük ölçüde yitirmişlerdir. Peygamberimiz’den bu yana ıslahat çabalarını ve tevhidî mücadelelerini sürdüren muvahhid müslümanların gayretlerine rağmen, işbaşına geçtiklerinde bozgunculuk yapanlara,3128 Allah’ın indirdiği apaçık belgeleri ve Kitap’ta açıkladığı hidayeti gizleyenler3129 İslam ümmetinin bilincini ifsad etmişler ve müslüman kitlelerin halini bozup değiştirmişlerdir. Ve İslam ümmeti, Rablerinin kendilerine verdiği arza vâris olma nimetini ellerinden kaçırmıştır. “Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez. Allah işitendir, bilendir.”3130
Fakat Allah yeryüzünü sâlih kullarına vâris kılmak;3131 insanları kurtuluş ve mutluluk yoluna eriştirmek istemektedir.3132 Bununla birlikte değişim, yine bizim ve beraber olduğumuz toplumun iradesine bağlı tutulmuştur. Bireysel ve toplumsal alanda başarılı oluşun yolu, yine ıslahat çabalarıyla oluşacaktır. “Bir toplum, kendi nefsindekini değiştirmedikçe, kuşkusuz Allah da o toplumun bulunduğu durumu
3120] 6/En’âm, 48
3121] 98/Beyyine, 7
3122] 38/Sâd, 24
3123] 9/Tevbe, 102
3124] 2/Bakara, 12
3125] 2/Bakara, 220
3126] En’am, 54
3127] 16/Nahl, 119
3128] 2/Bakara, 205
3129] 2/Bakara, 159
3130] 8/Enfâl, 53
3131] 21/Enbiyâ, 105
3132] 9/Tevbe, 20
- 730 -
KUR’AN KAVRAMLARI
değiştirmeyecektir.” 3133 “Ey iman edenler, Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin. Ki (Allah) işlerinizi ıslah etsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Rasülüne itaat ederse, büyük bir başarıya erişmiş olur.”3134
İlk aile kurumuyla oluşmaya başlayan toplumsal yaşam; şeytanî olanla Rabbanî olan arasındaki tartışma, çatışma ve imtihanlarla çeşitlenerek bugüne dek süregelmiştir. Tevhid-şirk kutuplaşmasında süregelen toplumsal mücadeleler tarihi, ıslah edilmiş olan yeryüzünde3135 Allah’a verilen sözden cayıp, bozgunculuk yapanlarla,3136 inanıp sâlih amellerde bulunanlar3137 arasında devam edegelen sürekli bir çatışmayı oluşturmaktadır. Tevhid ile şirkin, hak ile bâtılın, ma’ruf ile münkerin, muhkem ile muharref olanın arasındaki çatışma bugün de sürüp gitmektedir.
Hidâyet nimetine nankörlük eden, Yaratıcısı yanında başka velîler edinen, kendi aczini unutarak büyüklük taslayan ve böylece yeryüzünde bozgunculuk yapan, fitne çıkaran, kötülüğü yaygınlaştıran, vahiy dinini tahrif etmeye kalkışan veya bu konuda aracı olanların söz konusu cahilî eğilimleri ve bozgunculukları, rasûllerin öncülüğünü yaptığı sâlih kulların ıslahat çabalarıyla insanlık tarihi süresince giderilmeye, düzeltilmeye çalışılmıştır. Tartışma, çatışma ve imtihan alanı dediğimiz tevhidî mücadele ortamı da bu çerçevede oluşmaktadır.3138
Özellikle mü’minlerin kâfirlere ve münâfıklara, kısaca muslihlerin müfsidlere karşı savaşı yalnız insanlar için değil; tüm varlıklar için bir rahmettir. Yeryüzünü fesada boyayan kâfirler korkaklıkları, paylaşmak istedikleri rant ve sahip oldukları hırs sebebiyle birbirleriyle yardımlaşırlar. Bunlara karşı muslihlerin/müslümanların, fesada ve müfsidlere karşı ortak bir cephe meydana getirmeye gayret etmeleri kulluk ve hilafet görevleridir. “Küfredenler birbirlerinin velisi, gönül dostudurlar. Eğer siz bunu yapmazsanız (iman edip hicret ederek canlarınızla ve mallarınızla Allah yolunda cihad edip yardımlaşmaz ve böylece birbirinizin velisi olmazsanız) yeryüzünde fitne ve büyük bir fesat başgösterir.”3139 Günümüzde fitne ve fesadın iktidarı, bütün kurumları ve kurallarıyla ayaktadır. Müslümanlar da birbirlerinin velâyetine râzı olmamanın ve cihadı terk etmenin ızdırabını yaşamaktadırlar.
Bir toplumda bozgunculara engel olunamaması ve bozguncuların sayısının artması, bu toplumu ayakta tutan sosyal düzenin bozulması, işlerin çığırından çıkması, toplumsal hayatta hiçbir şeyin yolunda gitmemesi ve kargaşa ortamının hâkim olması demektir. Özellikle zâlim yöneticiler ve politik seçkinler, toplumlarında kötülüğü ve fesadı yaygınlaştırırlar. Bu fesatçılar, ister peygamber, isterse kendi topluluklarından çıkan şuurlu insanlar olsun, bütün ıslahçılara karşı çıkarlar, onlarla mücadele ederler. “Dünya hayatına dair konuşması senin hoşuna giden, pek azılı düşman iken, kalbinde olana (samimi olduğuna) Allah’ı şahit tutan, işbaşına geçince ortalığı fesada verip bozgunculuk yapmaya, “hars”ı (ürünü, ekini) ve nesli yok
3133] 13/Ra’d, 11
3134] 33/Ahzâb, 70-71
3135] 7/A’râf, 56
3136] 13/Ra’d, 25
3137] 98/Beyyine, 7
3138] Hak Söz, sayı, 3-4, s. 1-2
3139] 8/Enfâl, 73
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 731 -
etmeye çabalayan insanlar vardır. Allah bozgunculuğu sevmez.”3140 Bu ayetin metninde yer alan “hars” (ekin, ürün) kelimesi iki şekilde yorumlanır:
Hars, emek yoluyla sağlanan kazanç ve gelirdir. Çoğunlukla dünyevî malları, özellikle de hem toprağın işlenmesi yoluyla elde edilen ürünü, hem de bizzat işlenmiş tarlanın kendisini gösterir. Hars, bu bağlamda ürün olarak anlaşılırsa, bu mecazî olarak, genelde insan davranışlarına, özelde de toplumsal tavırlara uygulanabilir. Onun için hars, günümüzde kültür kelimesinin karşılığı olarak da kullanılmaktadır.
Bazı müfessirler ise, görüşlerini “kadınlarınız sizin hars’ınızdır” 3141 ifadesine dayandırarak, bu ayette de “hars”ın eşleri anlattığını öne sürerler. Bu durumda “harsın ve neslin yok edilmesi”, aile hayatının sarsıntıya uğraması ile ve sonuçta bütün bir toplumsal yapının çökmesi ile eşanlamlı olur.
Hevâ ve heveslerini ilâh edinen zümreler, yeryüzünde fesâdın iktidarını sağlamış ve bunun devamı için kurumlar kurmuş, kurallar oluşturmuştur. Müslümanlara düşen görev, fitne ve fesat yeryüzünden kaldırılıncaya, din sadece Allah’ın oluncaya kadar hayırlı değişim ve dönüşüm için bütün gücüyle mücâhede, mücâdele ve mukatele etmektir.
Hayırlı Değişimin Önündeki Engeller
a) Atalar Dini
İnsanlar, çoğu zaman düşünce ve yaşam perspektiflerini büyük ölçüde tarihlerinden devraldıkları kültür ve geleneksel yaşam tarzıyla şekillerdirmektedirler. Çünkü insan, doğduğu andan itibaren, -doğru ya da yanlış- atalarının kültür ve geleneğiyle içiçedir. İnsan, içinde bulunduğu bu kültürle yetişerek, onun bir parçası, onu bir önceki nesilden devralıp daha sonraki nesle devredecek olan bu câhiliyye din ve düzeninin bir dişlisi haline gelir. Bu rolün taşıyıcılığını yapan insan, rolünün yanlışlığını düşünmek bir yana, çoğu zaman yaşatmaya çalıştığı kültürünün doğruluğundan şüphe bile etmez. Ona göre, kendisinin yapması gereken; devraldığı kültürü yaşatmak, kendinden sonraki nesillere devretme görevini yerine getirmektir. Bu görevi yerine getirmeye içinde bulunduğu toplum tarafından zorlanır ve kendisini bu noktada bilinçsizce zorunlu hisseder. Çünkü geleneksel yapı, bir anlamda, hatta çoğunlukla bilinç denen olgunun iyiden iyiye köreldiği ve alışkanlığa dönüşen davranışlar bütünü olduğu için, insanı etkin yönlendiricilikle kuşatıverir. İnsanın, kendisini saran gelenek hakkında kuşkuya kapılması için, ya tamamen farklı kültür ve geleneklerin egemen olduğu bir toplum içinde yaşamak zorunda kalması, ya da peygamberlerin itikat noktasında ortaya koydukları tebliğ ve mücâdelede olduğu gibi, kendi toplumunun geleneğine karşı şiddetli bir başkaldırı ve dirençle uyarılmış olması gerekir. Bu faktörlerin etkisi, değişim sözkonusu olmadığı müddetçe, geleneksel çark dönmeye devam edecek, yerleşik kültür tek düze yaşamını sürdürecek, ahtapotun kolları gibi bu geleneksel atalar dini tüm toplum bireylerini sarıp sağlıklı düşünce yapılarını dumûra uğratacaktır.
Antropoloji bu olayı “historizm”, yani “tarihselcilik” olarak tanımlar. Kur’ân-ı
3140] 2/Bakara, 204-205
3141] 2/Bakara, 223
- 732 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kerim’in anlatımı ile bu durum, “atalar dini”nin devam ettirilmesi diye vasıflandırılabilir. Kur’an’da anlatılan geçmiş kavimlere ait kıssalarda görürüz ki; “atalar dini” mâzereti, İlâhî tebliği reddetmekte büyük bir yer tutmaktadır. Yani insanların atalarından devraldıkları dinden ayrılmak istemeyişleri, onları hak dini reddetme sonucuna götürmüştür. Çünkü hemen her yönden birbiriyle tezat teşkil eden “atalar dini” ile “hak din”in öğretileri karşısında bu insanlar tercihlerini atalar dini yönünde yapmışlardır. Bu noktada “atalar dini”ni tercih eden insanlar, alışılmış tarihî düşünce kalıpları ve davranış biçimleri dışındaki tutum ve anlayışları reddetmişlerdir.
İşte bu “tarihselcilik”, İlâhî mesaj karşısında insanın doğru/sağlıklı ve hür düşünebilmesini, buna bağlı olarak da dini yalnızca Allah’a hâlis kılarak yaşayıp sadece Allah’a kul olarak gerçek özgürlüğüne kavuşmasını engellemiştir. Bu önkabuller “İlâhî din”in evrensel ilkeleri değil de; temelde “atalar dini”nin önkabulleri olunca, asırlar boyu yanlış anlayış ve yaşayış devam edegelmiştir. Kendilerine getirilen doğrular karşısında da atalarından devraldıklarını mâzeret göstererek kendilerini sorumluluktan kurtarmaya boşuna çalışmışlardır.
Kur’ân-ı Kerim, peygamberlerin kıssalarını anlatırken inkârcıların mâzeretçi tavırlarını ve “atalar dini” yönündeki tercihlerini bize ibret verici bir şekilde aktarmaktadır. Zaten Kur’an’da kıssaların anlatılmasının da ibret vermekten başka bir amacı yoktur. Âd kavminin kıssasından bahsederek Hûd’un (a.s.) tebliği karşısında kavmi: “Yâ! Demek sen, tek Allah’a kulluk edelim ve atalarımızın taptıklarını bırakalım diye mi bize geldin?!” 3142 diyerek bu şekilde tavır almış, Allah’a kulluk yerine atalarının taptıklarını tercih etmişlerdir. Yine Medyen halkına gönderilen Şuayb (a.s.)’ın tebliğine karşı kavminin takındığı tavır da farklı olmamış, yine “atalar dini”ni terci yönünde olmuştur.3143
Kur’an’da anlatılan kavimlerin kıssalarında temelde iki ortak nokta göze çarpmaktadır. Birincisi, dini sadece Allah’a hâlis kılarak kulluk yapmak; ikincisi, bu kulluğun zorunlu sonucu olarak “atalar dini”nin getirdiği yanlış anlayışları reddetmektir. Ancak, İlâhî mesajla karşılaşan her kavim, içlerinde küçük birer topluluk hâriç, atalarından devraldıkları dinin etkisiyle İlâhî dini reddetmişlerdir. Kur’ân-ı Kerim’i yalanlayanların durumu da bunlardan farklı değildir. Mekke dönemi müşriklerini anlatırken Rabbimiz bir genelleme yaparak peygamber/elçi gönderilen her kavmin inkârcılarının aynı mâzereti ileri sürdüklerini bildirmektedir.3144 Buna göre; İlâhî mesajla gönderilen her elçi, birçok yalanlamalarla birlikte “atalar dini” mâzeretiyle (daha doğrusu bahânesiyle) karşılaşmışlardır. Bu insanlar, gelen mesaj karşısında akıllarını birazcık kullanmak külfetine katlanmak yerine; daima kolaycılığı tercih etmişler, atalarının üzerinde bulunduklarını yaşamaktan uzak durmamışlardır. Bu tavır da sürekli olarak yanlışların kültürel olarak devam etmesine sebep olmuştur.
Kur’ân-ı Kerim “atalar dini”ni mâzeret gösterenlere karşı: “... ataları bir şey düşünmeyen ve doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı?!” 3145 şeklindeki sorularla, yaptıklarının ne kadar tutarsız ve geçersiz olduğunu istihzâ ile ortaya
3142] 7/A'râf, 70
3143] 11/Hûd, 87
3144] 43/Zuhruf, 22, 23
3145] 2/Bakara, 170, 5/Mâide,104
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 733 -
koymuştur. Atalar dinini mâzeret gösterenler, hiçbir şekilde ataları tarafından kendilerine sunulan dinin doğru olup olmadığını araştırmamış, öylece taasssupla/bağnazca kabul etmişlerdir. Düşünmeyen ve doğru yolu bulamayan atalarını mâzeret göstererek kendileri de ataları gibi düşünmeyen, dolayısıyla doğru yolu bulamayan kimseler durumuna düşmüşlerdir.3146 Atalar dininin düşüncesi dışına çıkmamaları ve kendi akıllarını kullanamamaları, onları Allah’a karşı iftiraya3147 ve sonuçta da şeytanın dâvet ettiği alevli ateşin azâbına götürmüştür.3148
İnkârcıların durumu böyle iken Rabbimiz kitabında iman edenlere hitap ederek kesin ve net bir dille onları uyarmış; değil câhilî kültürü ve atalarını taklid etme... yanlış üzere olan en yakınları, babaları ve kardeşlerini dahi velî edinmemelerini istemiştir.3149
Yukarıda anlatılanların günümüzdeki yansımalarını düşündüğümüzde içerik olarak belki biraz farklı olmakla birlikte, Kur’ânî doğrular karşısında öne sürülen mâzeretlerin yer yer benzer itirazlarla aynılaştığı gözlenir. Bu anlayış; ya mezhep taassubu, ya geçmiş ulemânın dokunulmazlığı, ya da yaşayan her geleneğin doğruluğunu kabul etmek gibi önkabullerle kendisini göstermiştir/göstermektedir. On dört yüzyıllık bir süreç geçiren İslâm kültürü bu zaman zarfında düşünce ve yaşantı itibarıyla birçok eksiltme, artırma, bid’at ve hurâfelere mâruz kalmıştır. Geleneksel din anlayışı, tarihin taşıdığı yanlış anlayışları da dinin aslından saymış ve tarih (geleneğin) baskısı altında onların doğruluğuna hükmederek yaşatmaya devam etmiştir. Dinin aslını Kur’ân-ı Kerim’den ve örnek uygulamasını sahih sünnetten almayı bırakan insanlar, atalarının kendilerine taşıdığı yanlış-doğru ne varsa hepsini sorgulamadan kabul ederek hepsini “asıl din” ya da “dinin aslı” konumuna getirmişlerdir.
Doğru olmayan şeyleri gözü kapalı olarak doğru saymak ne kadar yanlış ise; doğruluğu kesin delillerle ortaya konmamış, ancak ataların ve mevcut geleneğin getirmiş olması dolayısıyla “doğru kabul edilen” şeyleri doğru saymak da o kadar yanlıştır. Bundan dolayı atalarımızın düştüğü hatalara düşmemek, inanç ve amelde “gerçekten doğru” 3150 olanla hareket edebilmek için; doğrularımızı dinin aslı olan Kur’an’dan almak ve atalarımızın bize taşıdıklarını da Kur’an süzgecinden geçirmek zorundayız. Aksi takdirde farkında bile olmadan hüsrâna düşebiliriz. “Asra andolsun ki insan hüsran içindedir. Ancak, iman edip sâlih amel işleyen, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hâriç.” 3151
Ataların yolu, babalardan dedelerden devralınan din anlayışı, Kur’an ve Sünnet’e ters, hurâfe ve uydurmalarla, yanlışlarla dolu olabilir. Sırf babaların yolu diye, onların anlayışı diye bunları savunmak, bunları hak ve hakikat gibi görmek ataları kutsallaştırıp putlaştırmak, onları Allah’a ortak koşmak demektir. Bu problem, sadece eski câhiliyyenin problemi değildir; her dönemde ve her yerde izlerini devam ettiren bâtıl anlayıştır. Bu anlayış, bazen ecdâdı yüceltmekle, ırkçılıkla, tarihi kutsallaştırmakla ortaya çıkar; bazen gelenek, görenek,
3146] 21/Enbiyâ, 54
3147] 7/A'râf, 28
3148] 31/Lokman, 21
3149] 9/Tevbe, 23
3150] 5/Mâide, 48
3151] 103/Asr, 1-3; Mustafa Başbekleyen, Atalar Dini Üzerine, Haksöz, sayı:12, Mart 92, s. 6-7
- 734 -
KUR’AN KAVRAMLARI
örf-âdet ve körü körüne taklitçilikle kendini gösterir; “ele güne karşı”, “başkaları ne der?”, “ben bu yaşa geldim, bunları duymadım, dolayısıyla bu yanlıştır”, “senin yaşın kaç? Sen ne bilirsin?”, “biz hocalarımızdan, babalarımızdan böyle gördük, böyle duyduk; o yüzden doğrusu budur” gibi ifâdelerle ortaya çıkar; bütün bunlar hurâfe ve bâtıl inanışlar, câhiliyye mantığı olarak değerlendirilmelidir. Eski câhiliyye döneminde tevhidî çağrının önündeki en önemli itirazın bu anlayış olduğu gibi, günümüz modern câhiliyyesinde de de durum farklı değildir. Günümüzde şuurlu müslüman gençlerin sırât-ı müstakîm çizgisinde sahih İslâm’ı anlayıp inanarak yaşamalarının önündeki engellerden, belki de en büyüklerinden biri bu “atalar yolu” anlayışıdır.
Taklitçilik, şirkin ayrılmaz niteliklerinden birisidir. Kur’ân-ı Kerim, ataları taklit ve onlara uyma bahanesiyle dünya ve âhiretle ilgili hakikatleri inkâr etme anlayışını pek çok âyette değişik vesilelerle kınar. “Yoksa, bundan önce onlara bir kitap verdik de ona mı tutunuyorlar? Hayır! Sadece, ‘biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izinde gidiyoruz’ derler. Senden önce de hangi memlekete uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklıları: ‘Babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız’ derlerdi. ‘Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem (yine mi bana uymazsınız)?’ deyince, dediler ki: ‘Doğrusu biz, sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz.’ Biz de onlardan intikam aldık. Bak, yalanlayanların sonu nasıl oldu?”3152
Aynı zamanda atalar kültü, tarihin belli bir dönemiyle belli nesille sınırlı olmayıp, sosyal etkileşim kuralı gereği nesilden nesile geçerek süreklilik özelliği gösterir: “Bizden önce babalarımız Allah’a şirk/ortak koşmuştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesiliz, işleri bâtıl olanların yaptıkları yüzünden bizi helâk mı edeceksin?”3153
Kur’ân-ı Kerim, her inanç ve davranışta delile başvurmayı öngörürken, müşrikler inanç ve davranışlarında atalarını taklit etmeyi ölçü almışlardır. “İbrâhim sordu: ‘Nelere tapıyorsunuz?’ Onlar: ‘Putlara tapıyoruz. Onlara bağlanıyoruz.’ ‘Çağırdığınız vakit sizi duyuyorlar mı? Yahut size bir fayda ve zarar verirler mi?’ ‘Hayır, ama babalarımızı da bu şekilde bulduk.” 3154 Müşrikler putların geçerliliğini geleneğe bağlıyorlar. Delil yerine taklitçiliği tercih etmeleri, şirkte kalmanın motivi olup, aynı zamanda Allah’a ortak koşanların düşünce esasını teşkil eder.
Atalardan miras olarak alınan sosyal normların ve bunlara bağlılığın en olumsuz tarafı, toplumun yahut bireyin hidâyete ermesi için bir aşama olan sosyal veya bireysel değişimi engelliyor olmasıdır. Meselâ, câhiliye toplumlarını hidâyete çağıran, onlarda bir değişim süreci başlatmak isteyen bütün peygamberler bu sosyal motiv ile karşı karşıya kalmışlardır. Geçmişi üstün görme ve beğenme duygusu, sosyal değişme karşısında kalan toplumlarda sıkça görülen bir olaydır. Çünkü âdetlerine bağlı olan toplumlar değişiklikten rahatsız olur. Fakat bu durum âdetlerin niteliğine göre de değişiklikler arzeder. Kendisine veya geçmişine kusur isnad etmek, insana zor gelir. Dolayısıyla önceden beri yürürlükte olan çok sayıdaki âdetlerden insanı vazgeçirmek güç bir meseledir. Özellikle köklü bir geçmişe sahip toplumların, yıllar öncesi, hayat normlarının bir birikimi olan geleneksel yapıyı değiştirmenin kolay olmadığı görülüyor. Çünkü
3152] 43/Zuhruf, 21-25
3153] 7/A’râf, 173
3154] 26/Şuarâ, 70-77
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 735 -
söz konusu geleneksel yapı toplum bireylerinin tamamının katılımyla bir kültür birikimi meydana getirmiştir. İşte toplum vicdanında kemikleşen bu dahilî geleneksel yapıyı değiştirmeyi başaran, aynı zamanda toplumu İlâhî geleneğe dâvet eden İslâm olmuştur.
İslâm’ın ilk dönemde değiştirmeyi başardığı toplumun geleneksel yapısı içerisinde dinin konumunu incelediğimizde, dinî inanç ve davranışların samimi bir insan ifadesi olmadığı, körü körüne atalara bağlılık olduğu görülür. Psiko-sosyal açıdan bir değerlendirme yapıldığında, İslâm öncesi Araplarda putperestliğin gerçek mânâda bir “din” olmaktan ziyade, kutsallaştırılmış geleneklere bağlı ve bir dereceye kadar sosyal düzeni sağlayan davranış kuralları olduğu sonucuna varılır. Câhiliye devri Araplarında “din” ferde göre değişen bir inanç olmaktan çok, kollektif kabile şuurunun davranışlar şeklinde tezâhür eden bir görüntüsüdür; realitenin üstünde sadece vicdana hitap eden bir duygu veya düşünüş biçimi değildir. Kısacası inanç, sosyal çevrenin empoze ettiği bir davranış şekliydi. Rasyonel değerlendirmelerden uzak, körü körüne robotvari mekanik bir taklitçilik geçerliydi. Önemli olan atalara bağlı kalarak örf ve âdetlere uygun şekilde hareket etmekti.
Özellikle İslâmî tebliğin Mekke devrinde nâzil olan âyetler, İslâm öncesi Arap toplumunun din anlayışına ışık tutmaktadır. “De ki: ‘Allah’ı bırakıp da taptığınız putlarınıza hiç baktınız mı? Yeryüzünde yarattıkları nedir? Bana göstersenize.’ Yoksa onların Allah’la ortaklığı göklerde midir? Yoksa Biz onlara kitap verdik de ondaki delillere mi dayanırlar? Hayır! O zâlimler, birbirlerine sadece aldatıcı söz söylerler.” 3155 “(Ey inkârcılar!) Şimdi Lât, Uzzâ ve bundan başka üçüncüleri olan Menât’ın ne olduğunu söyler misiniz? Bunlar (bu putlar), sizin ve babalarınızın taktığı adlardan başka bir şey değildir. Allah onları destekleyen bir delil indirmemiştir. Onlar sadece zanna ve nefislerinin hevâsına (canlarının isteğine/arzusuna) uymaktadırlar.”3156 “Âyetlerimiz onlara apaçık olarak okunduğu zaman; ‘Bu adam sizi babalarınızın taptıklarından alıkoymaktan başka bir şey istemiyor’ derlerdi. ‘Bu Kur’an düpedüz bir uydurmadan başka bir şey değildir’ derlerdi. Hak, inkâr edenlere geldiğinde, onun için; ‘bu apaçık bir büyüdür’ demişlerdi.” 3157
Kur’ân-ı Kerim’in ısrarla, hidâyetin önüne bir engel olarak dikilen atalar kültü üzerinde durduğunu görüyoruz. Kur’an’da en çok üzerinde durulan inkâr motivi olan atalar kültü, inkârın tarihî sebebi de sayılabilir. Gelenekçi toplumlar, bâtıl değer yargılarına son derece bağlı ve yeniliğe kapalıdırlar. Aslında her toplum bu özelliğe az çok sahiptir. İnsanların gelenek ve göreneklerinden vazgeçip yeni düşünceleri kabul etmeleri zor bir iştir. Özellikle toplumun yaşlı kesiminde eskiye bağlılık hissi gençlerden daha güçlüdür. Atalarından devraldıkları gelenek ve değerleri körü körüne izleyenler, bu gelenekleri uyulması gerekli bir otorite olarak kabul ederler. Geleneklerin otoritesini benimsemiş olmak Allah’ın otoritesini benimsemeye engel olur. 3158
Günümüzün din kültürü ve din içerikli ihtilâf ve tartışmalar konusunda biri ifrat, biri tefrit iki bâtıl çizgi göze çarpmaktadır. Bir tarafta geleneği ve içinde çeşitli bid’atlar, hurâfeler, isrâiliyat ögeleri bulunan geleneksel din anlayışını (içine
3155] 35/Fâtır, 40
3156] 53/Necm, 19-20, 23
3157] 34/Sebe', 43
3158] Abdurrahman Kasapoğlu, Kur'an'da İman Psikolojisi, s. 202-211
- 736 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bolca bâtıl karışmış, dolayısıyla hak olmaktan çıkmış, hak görünümündeki sentezi) bağnazca savunan dindar görünümlü insanlar; diğer tarafta bunlara tepki olarak çıkan, İslâm dışı çevrelerce, düzen ve medya tarafından destek gören ve gittikçe yaygınlaşma eğilimindeki modernist ve reformcu din anlayışı. Bize düşen, hakkı hak bilerek, ona hiçbir bâtılı karıştırmadan, eğer karıştırılmışsa Kur’an ve sahih sünnet ölçeğiyle yeniden ayıklayarak katıksız, hurâfelerden arınmış, atma ve katmalardan arınmış “hâlis din”e sahip çıkmak, “hak üzere”, orta yol olan sırât-ı müstakîm çizgisinde yaşamaktır.
b) Taklitçilik
Kur’an ve hadisler, taklitçiliği, ötekinin berikinin mukallitliğini, yani delilini bilmeksizin körü körüne herkesin söz ve davranışlarına uymayı yasaklıyor. Daima her şeyin vahiy ile, akıl ve mantık ile, delillere dayanan muhâkemelerle incelenmesi gerektiğini gösteriyor. Bir âyette: “Sözlerinizde doğru iseniz delillerinizi getirin.”3159 buyuruluyor. Diğer bir âyette de: “İlminin ulaşmadığı şey üzerinde durma!” 3160 buyuruluyor.
c) İctihad kapısının kapandığı anlayışı, yönetimlerin bu donukluğu teşviki
d) Mehdî ve Hz. İsa beklentisi
e) İlim ve hikmet de olsa dünyanın farklı bölgelerindeki gelişmelere olumsuz tavır
Tefsirlerden İktibaslar
Seyyid Kutub diyor ki:
“Herhangi bir toplum tutumunu değiştirmedikçe, Allah onun konumunu değiştirmez.” Yüce Allah’ın onları kendi emrine göre hareket eden korucularla izletmesi, onların hem şahısları hem de durumları açısından meydana getirdikleri değişiklikleri gözetlemek ve bu değişikliklere uygun olarak onlar hakkındaki hükmünü yürürlüğe koymaktır. Çünkü Yüce Allah insanlara verdiği nimeti ya da azâbı, üstünlüğü ya da alçaklığı, onurluluğu ya da ezilmişliği, onlar, düşüncelerini davranışlarını ve pratik hayatlarını değiştirmedikçe değiştirmez. Yüce Allah onların şahısları ve davranışları açısından meydana getirdikleri değişiklikler doğrultusunda onların durumlarını değiştirir. Gerçi, Yüce Allah daha olmadan ne olacağını bilir. Ne var ki, onlara ilişkin hüküm, onların davranışlarına göre olacaktır ve bu hüküm yaşanan değişiklikle aynı zamanda gerçekleşecektir.
Kuşkusuz bu, insana ağır bir sorumluluk yükleyen bir gerçektir. Yüce Allah’ın iradesi ve buna ilişkin yasası, insanlar hakkındaki iradesinin yine bu insanların davranışları yönünde gerçekleşmesi şeklindedir. Bu konudaki yasasını, onların bu yasaya karşı takındıkları tavır uyarınca yürürlüğe koyması yönündedir irâdesi... Bu konuya değinen âyet gâyet açıktır ve yoruma ihtiyaç bırakmamaktadır. Bu âyet yüklediği sorumluluğun yanında, bu insana verilen değeri de göstermektedir. Yüce Allah, irâdesini yürürlüğe koymayı insanın davranışlarına bağlamakla
3159] 2/Bakara, 111
3160] 17/İsrâ, 36
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 737 -
ona büyük bir değer vermiştir.
İlke belirlendikten sonra âyetlerin akışı, Yüce Allah’ın bir toplumun durumunu kötülüğe doğru değiştirmesini gözler önüne sermektedir. Çünkü onlar âyetten anlaşıldığına göre, durumlarını kötülüğe doğru değiştirmiş, Allah da onlara kötülüğü dilemiştir.
“Allah, bir toplumun herhangi bir kötülüğe uğramasını dileyince onu hiç kimse önleyemez. İnsanların Allah’tan başka hiçbir koruyucusu, kayırıcısı yoktur.” Âyet ilkenin bir yönünü açıklıyor ama, diğer yönünü açıklamıyor. Çünkü şu anda iyilikten önce kötülüğü isteyenlerin durumu ele alınmaktadır. Daha önce gafletleri iyice belirginleşsin diye azapdan önce bağışlanma sunulmuştu onlara. Burada ise, sadece kötülüğün sonucu açıklanmaktadır. Amaç onları Yüce Allah’ın karşı konulmaz azabından sakındırmaktır kuşkusuz. Çünkü Allah’ın azâbını hak ettikleri zaman, kendilerini bu azaptan koruyacak bir dost bulamazlar.3161
Yine Seyyid Kutub diyor ki:
“Bu böyledir. Çünkü bir toplum, sahip olduğu iyi bir niteliği değiştirmedikçe Allah da o topluma vermiş olduğu nimeti değiştirmez. Hiç şüphesiz Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.” 3162
“Bu kâfirlerin durumu tıpkı Firavunoğulları ile daha önceki kâfirlerin durumu gibidir. Onlar Rabblerinin âyetlerini yalanladılar, biz de onları günahları yüzünden yokettik. Firavunoğulları’nı denizde boğduk. Bunların hepsi zâlimdi.” Yüce Allah, âyetlerini yalanladıktan sonra onları yok etmişti. Kâfir oldukları halde Yüce Allah âyetlerini göndermeden onları yok etmemişti. Çünkü O’nun belirlediği kural ve O’nun kullarına yönelik rahmeti bunu gerektirmektedir. “Biz bir peygamber göndermedikçe, kimseye azap etmeyiz.”3163 Burada, Firavunoğulları ve onlardan önce Allah’ın âyetlerini yalanlayıp bu yüzden yokedilen kâfirleri hatırlatmakta, çünkü onlar “zâlimdi” denmektedir. Burada “zulüm” kelimesi, “küfür” ya da “şirk” anlamında kullanılmıştır. Bu kelime Kur’an’da genellikle bu anlamlarda kullanılır...
Şu âyetin anlamı üzerinde biraz düşünmek gerekmektedir kuşkusuz: “Bu böyledir. Çünkü bir toplum, sahip olduğu iyi bir niteliği değiştirmedikçe Allah da o topluma vermiş olduğu nimeti değiştirmez.”3164 Bu âyet, bir açıdan Yüce Allah’ın kullarla ilişkilerinde her zaman adil davrandığını vurgulamaktadır. İnsanlar niyetlerini bozmadıkları, davranışlarını değiştirmedikleri, konumlarını terk etmedikleri sürece Yüce Allah onlara bahşettiği nimetini geri almaz. Böyle bir durumda, imtihan ve deneme için kendilerine bahşedilen nimetin değerini bilmedikleri, bu nimete karşılık şükretmedikleri için kendilerinden nimetin geri alınmasını hak ediyorlar... Bir açıdan da bu âyet, insan denen yaratığa verilen en büyük onura işaret etmektedir. Yüce Allah, kaderinin uygulanışını insanın hareketlerine ve davranışlarına göre ayarlamakla bu lütfu bahş,etmiştir insana. Yüce Allah, insan hayatındaki takdiri değişikliği, onların gönüllerinde, niyetlerinde, davranışlarında, hareketlerinde ve kendileri için seçtikleri hayat tarzlarında meydana gelen pratik değişikliğe dayandırmıştır. Bir diğer açıdan da insan denen varlığa -kendi3161]
Fî Zılâli’l Kur’an, Ra’d, 11. âyetin tefsiri
3162] 8/Enfâl, 53
3163] 17/İsrâ, 15
3164] 8/Enfâl, 53
- 738 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sine verilen bu büyük onura denk düşecek- büyük bir sorumluluk yüklemektedir. İnsan, nimetin değerini bilip, şükrettiği sürece, Allah’ın kendisine verdiği bir nimeti kalıcı kılabilir, arttırabilir de. Aynı zamanda nimete karşılık nankörlük yaptığı zaman, şımardığı zaman, niyeti ve hayat tarzı bozulduğu zaman bu nimeti kendi eliyle giderebilir, yok edebilir.
İşte bu önemli gerçek, “insan gerçeğine ilişkin İslâmî düşüncenin” şu varlık bütününde Allah’ın kaderiyle insan ilişkisinin, insanın şu evren ve evrenin içindekilerle ilişkisinin bir yönünü temsil etmektedir. Bu yönden, insanın Allah’ın terazisindeki değeri ve bu değerle kazandığı onur ortaya çıkmaktadır. Aynı zamanda insanın gerek kendi âkıbeti, gerekse çevresindeki olayların âkıbeti üzerindeki etkinliği ortaya çıkmaktadır. Allah’ın izni ve kendi hareketleri, davranışları, niyet ve hayat tarzı ile birlikte hareket eden Allah’ın takdiri uyarınca sonucu üzerinde etkin rol oynayan bir varlık kimliğine bürünür insan. Bu düşünce sayesinde materyalist düşünce ekollerinin kendilerine yüklediği, aşağılayıcı ve fonksiyonsuz kimliği atar. Bu düşünceler insanı, zorlayıcı determinizm karşısında fonksiyonsuz bir varlık olarak görürler. Ekonomik determinizm tarihi determinizm, evrim determinizmi gibi, insanın karşılarında güçsüz ve etkisiz bir varlık olarak belirlediği daha nice kaçınılmazlıklar, gerekircilikler... İnsan bu zorunlulukların kendisine yüklediği görevi yerine getirmekten başka bir şey yapamaz. Bunlar karşısında insan silik, zavallı ve aşağılanmış bir yaratıktır.
İşte bu önemli gerçek, insanın hayatında ve çalışmasında, iş ve karşılığı arasındaki bu gerekliliği bu şekilde tasvir etmektedir. Aynı zamanda bu gerekliliği kaderi doğrultusunda yürürlüğe giren evrensel yasalarından biri haline getiren Yüce Allah’ın mutlak adaletini de dile getirmektedir. Bu yasanın uygulanışında Allah’ın kullarından herhangi birine haksızlık yapılmaz. “Yoksa Allah kesinlikle kullarına haksızlık yapmaz.” “Biz de onları günahları yüzünden yok ettik, Firavunoğulları’nı da denizde boğduk. Onların hepsi zâlimdi.” “Bu böyledir. Çünkü bir toplum, sahip olduğu iyi bir niteliği değiştirmedikçe, Allah da o topluma vermiş olduğu nimeti değiştirmez.” ... Ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun...3165
Mevdûdi diyor ki:
“Onun (insanın) önünden ve arkasından izleyenleri vardır…”3166 Yani, “Allah yalnızca her şahsın neler yaptığını gözlemekle, yaptığı şeyleri bütünüyle bilmekle kalmaz aynı zamanda o şahsa her yerde eşlik eden koruyucular (gözetleyiciler, gardiyanlar) tayin ederek amellerinin hepsini kayda geçirtir.” Bu âyet, istediklerini yapmakta serbest olduklarını ve bu dünyada yaptıklarının hesabını vermeyecekleri vehmiyle yaşayan sözkonusu insanlara uyarı olması için zikredilmiştir. Uyarı, bu kavmin kendi cezalarının kendileri tarafından davet edildiğini vurgulamaktadır.
“…Gerçekten Allah, kendi nefis (öz)lerinde olanı değiştirip bozuncaya kadar, bir toplulukta olanı değiştirip bozmaz. Allah bir topluluğa kötülük istedimi, artık onu geri çevirmeye hiç bir (biçimde imkân) yoktur; onlar için O’ndan başka bir veli yoktur.”3167 Bu âyet, bir takım kutsal şahısların, azizlerin veya meleklerin kendilerini İlâhî cezâdan
3165] Fî Zılâli’l Kur’an, Enfâl, 53. âyetin tefsiri
3166] 13/Ra’d, 11
3167] 13/Ra’d, 11
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 739 -
kurtaracak güce sahip olduğunu sananlara bir uyarıdır. Zira onları Allah’a karşı savunacak hiç kimse yoktur. Onlar istedikleri kadar Din Günü’nde Allah’ın tâyin edeceği cezâdan kendilerini kurtarırlar, kendilerine şefaat ederler umuduyla rab ve hâmi edindikleri kimselere kurbanlar sunsunlar, biatlar etsinler, hiç fark etmez.3168
Yine Mevdûdi diyor ki:
“Nedeni şu: Bir kavim (toplum), kendinde olanı değiştirinceye kadar Allah, ona nimet olarak bağışladığını değiştirici değildir…”3169 Yani, “Bir topluluk davranışlarıyla verilen nimete lâyık olmadığını göstermedikçe, Allah, topluluktan lütuf ve nimetini esirgemez.”3170
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki:
Her biri için önünden ve arkasından birtakım muakkipler, tâkip edici, izleyici kuvvetler vardır ki, onu hıfzederler, her birinin sözünü ve işini kaydederler veya sürekli olarak izleyip korurlar, muhafaza ederler. Ki, onlar Allah’ın emrindendirler. Yani bu tâkip edici güçler veya bu koruyucu kuvvetler “De ki, ruh Rabbimin emrindendir” 3171 âyeti gereğince Allah’ın emrinden ibâret olan birtakım ruhlar veya meleklerdir. Bundan dolayı her birinizin bütün söyledikleri ve yaptıkları, Allah Teâlâ’nın kontrolü, gözetimi, gözlemi ve izlemesi altındadır. Bütün oluşları ve olayları ile hayat her bakımdan O’nun yönetimindedir. O halde hepsi bilinen, her yönüyle kontrol edilen ve inceden inceye izlenen bir şeyin gizlisi, açığı olur mu? Sizce gizli veya açık diye adlandırılan bütün sözleriniz ve bütün davranışlarınız karşılıksız kalır mı? Muhakkak ki, Allah, herhangi bir kavimdeki hali değiştirmez, onlara bahşettiği nimet ve ikbâli ya da iyi-kötü herhangi bir hali ve hasleti değiştirmez, tâ onlar kendi özbenliklerindekini değiştirinceye kadar. Yani, kavimler bir süre için iradelerinde serbesttirler ve sorumlulukları iradelerine göredir. Şimdiye kadar hep böyle olagelmiştir, bundan sonra da böyle olacaktır. (Enfal Sûresi’nde “Bu,onlar kendilerindekini değiştirmedikçe Allah’ın bir kavme verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden böyledir.” meâlindeki âyette bunu belirtir.3172 Bununla beraber Allah bir kavme bir fenalık murad ettiği vakit artık onu geri çevirecek hiçbir kuvvet yoktur, onun önlenmesine imkân yoktur. İsteseler de istemeseler de Allah’ın murad ettiği o kötülük, geçici ise geçici olarak, ebedî ise ebedî olarak mutlaka meydana gelir ve hiçbir şekilde önlenemez. Ve onların Allah’tan başka bir velîleri de yoktur ki, ona bir çare bulsun.3173
Yine Elmalılı diyor ki:
53- Bu, yani bu âdetin böyle olması, bütün bunların başlarına gelen cezaların ve ikabın böylece kendi amellerine, dayanması şu iki sebep iledir ki, Allah Teâlâ bir kavme, bir topluma ihsan ettiği nimeti durup dururken değiştirecek değildir. Ta onlar kendilerindekini değiştirinceye kadar. Yani onlar o nimete erdikleri zaman kendilerinde o nimete sebep ve vesile olan fıtrî misakı, ahlâk ve güzel
3168] Tefhîmu’l Kur’an, Ra’d, 11. âyetin tefsiri
3169] 8/Enfâl, 53
3170] Tefhîmu’l Kur’an, Enfâl, 53. âyetin tefsiri
3171] 17/İsrâ, 85
3172] âyetin tefsirine bkz: 8/Enfâl, 53
3173] Hak Dini Kur’an Dili, Ra’d, 11. âyetin tefsiri
- 740 -
KUR’AN KAVRAMLARI
amelleri, kendileri bozup değiştirinceye kadar, huylarını değiştirinceye kadar Allah’ın o nimeti değiştirmesi, Allah’ın âdetlerinden değildir. İlâhî âdet kişisel sebeplere dayalı olarak verdiği nimetin değişmesini de yine kişisel huyların ve davranışların değişmesi sebebine bağlamıştır. Ki insanın sorumluluğu da buna dayanır. Sebeplerin birincisi işte budur. İkincisi de Allah kesinlikle her şeyi işitir ve bilir. Çünkü Allah herkesin içyüzünü bilir, ne söylediğini de işitir. Onun gözünden hiç kimse bir şey kaçıramayacağı için, O da ona göre hesaba çeker. Şu halde akıl ve irade, küfür ve iman, ahlâk ve amel gibi kişisel sebeplere bağlı olan nimetlerin dışındaki doğrudan doğruya alınıp verilen nimetler bu konunun dışındadır. Hiç şüphe yok ki, bu konuda bütün kişisel sebeplerin kıymeti, nimet veya nimet sayılan şeylerin gerçek yüzünü tanıtan âyetleri tanıyıp tanımamaktan ileri gelmektedir. Bir kimsenin kendi fıtratını ve fıtratla ilgili ahdini bozması ve kendisine vârid olan sezgi ve delillerin yardımıyla hakkı duymaması ve duymak istememesi elindeki nimetin değişmesine sebep olur. Yine bir kavmin kendi içinde veya dışında bulunan ve kendilerine İlâhî ahkâmı tebliğ eden hak rehberlerinin dâvetini duymak ve tanımak istememesi, toplumsal şuur ve zihniyetlerinde öyle bir bozukluktur ki, bu da onların ellerindeki nimetlerin değişmesine ve elden çıkmasına sebep olur3174
Muhammed Esed diyor ki:
“(Böyle biri sanıyor mu ki) kendisini önünden ve ardından izleyen (ve) onu Allah her ne ki takdir etmişse ona karşı koruyup gözeten refakatçileri vardır. Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmeden Allah onların durumunu değiştirmez; ve Allah insanlara (kendi kötülüklerinin bir sonucu olarak) bir felâket tattıracağı zaman hiçbir şey bunun önünde duramaz: Çünkü onların, kendilerini O’na karşı koruyabilecek kimseleri yoktur.”3175
“(Böyle biri sanıyor mu ki) kendisini önünden ve ardından izleyen…” Lafzen, “ellerinin arasından ve arkasından”. 2:255’de olduğu gibi, “ellerinin arasında” tâbiri “onun tarafından fark edilen, görülen” ya da “onun için âşikâr olan” anlamına gelirken, “onun arkasında olan” tâbiri mecâzî olarak “onun haberdar olmadığı” ya da “ondan gizli” olan şey anlamında kullanılmaktadır. Bkz. bundan sonraki not.
“…(ve) onu Allah her ne ki takdir etmişse…” Lafzen, “Allah’ın emrinden”. Yukarıdaki bölümün çevirisini büyük ölçüde mu‘akkibât (“bir şeyin hemen peşinden giden ya da gelen yahut kesintisiz olarak onu izleyen başka şey” anlamındaki mu‘akkib sözcüğünün çoğuludur) teriminin anlamı belirlemektedir. Klasik müfessirlerin çoğu mu‘akkibât sözcüğüne “melekler kafilesi” yahut “melekler ordusu” anlamını, yani, her insana refakat eden ve kesintisiz olarak birbirinin peşinden görev yapan kaydedici melekler anlamını vermişlerdir. Bunun bir sonucu olarak da min beyni yedeyhi ve min halfihî ibaresine “önünde ve arkasında sıralanan” yani, “insanı her yandan kuşatan” anlamını, min emrillâh ibaresine de “Allah’ın buyruğuyla” anlamını vermişler ve böylece mu‘akkibât sözcüğünden yola çıkarak âyeti meleklere ve onların gözcülük görevlerine işaret olarak yorumlamışlardır.
Ne var ki, bu yorum bütün müfessirler tarafından desteklenmemektedir. İlk müfessirlerden bazıları mu‘akkibât teriminin, insanın, istek ve niyetlerini Allah’ın
3174] Hak Dini Kur’an Dili, Enfâl, 53. âyetin tefsiri
3175] 13/Ra’d, 11
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 741 -
irâdesinden bağımsız olarak gerçekleştirmesinde kendisine yardımcı olacaklarına inandığı ve böylesine boş ve bâtıl bir inançla bağlanıp güvendiği her türlü dünyevî güçleri ve kavramları işaret ettiğini söylemiştir; Râzî’nin kaydettiğine göre bu vecîz âyeti ünlü müfessir Ebû Muslim İsfehânî de aynı yönde yorumlamıştır. Adı geçen müfessir 10. âyetle 11. âyetin baş kısmını aktarırken şöyle söylemektedir: “Allah’ın ilmine nisbetle, gizlice yapılan işlerle açıkça yapılanlar, gecenin karanlığında kendini saklayan kimseyle gün ışığında (cüretle ortalıkta) dolaşan kimse hep aynıdır... Çünkü gece(nin örtüsün)e sığınan kimse (böyle yapmakla) asla Allah’ın takdirinden (emr) kaçamaz, tıpkı yardımcılarıyla/refakatçileriyle (mu‘akkibât) çevrilmiş olarak gün ışığında dolaşan kimsenin bundan kaçamadığı gibi: Çünkü o yardımcılar, o kimseyi Allah’ın emrine/takdirine karşı hiçbir şekilde koruyamazlar.” Biz de çeviride bu doyurucu yorumu esas aldık. Günahkâr kimsenin güvenip dayandığı “koruyucu” ya da “destekleyici” güçler (zenginlik, soy-sop, zürriyet genişliği gibi) gözle görünür şeyler olabileceği gibi, (kişisel nüfûz, yüksek toplumsal itibar ya da kişinin “şans”ına inanması gibi) soyut ve görünmez şeyler de olabilir; bu husus, min beyni yedeyhi ve min halfihî ibaresinin “hem kişinin görüp farkında olduğu, hem de farkında olmadığı ya da kendisinden gizli” anlamına yorumlanması için bir dayanak oluşturmaktadır.3176
“…Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını…” Lafzen, “içlerinde olanı”. Bu ifadenin olumlu ve olumsuz olmak üzere iki anlamı vardır: yani, insanlar kendi nefislerini fesat ve yozlaşmaya terk etmedikçe Allah yardım ve esirgemesinden onları yoksun kılmaz;3177 buna karşılık, yine Allah, bilerek-isteyerek günah işleyen kimseler kendi içlerindeki eğriliği, olumsuz eğilimleri değiştirerek bunu hak etmedikçe, onlara rahmet ve inâyetini nasip etmez. En geniş anlamıyla bu ifade, hem bireysel, hem de toplumsal hayata yön ve biçim veren; taşıyıcılarının ahlakî niteliklerine ve “iç dünyalarındaki” rûhî/mânevî biçimlenmelere göre uygarlıkları yükselten ya da alçaltan ilahî sebep-sonuç ilke ya da ilişkisini, yani, sünnetullâhı dile getirmektedir.3178
Yine Muhammed Esed diyor ki:
“Bu böyledir, çünkü Allah, bir topluma bahşettiği nimeti ve esenliği, o toplum kendi gidişini değiştirmedikçe asla değiştirmez; ve (bilin ki) Allah her şeyi işiten, her şeyi bilendir.”3179
“…Allah, bir topluma bahşettiği nimeti ve esenliği, o toplum kendi gidişini değiştirmedikçe…” Allah’ın, yaratılış olgusu ve yarattığı âlemler için belirlediği sebep-sonuç ilkesi (ki bu, Kur’an’ın başka yerlerinde sünnetullah, “Allah’ın hüküm ve yaratışında irâde buyurduğu yol” olarak geçmektedir) çerçevesinde olmak üzere yukarıdaki ifadenin geniş çağrışım alanı hakkında yapılmış bir açıklama için, 13:11’deki “Allah insanların durumunu değiştirmez, tâ ki onlar kendilerini değiştirinceye kadar” şeklinde geçen ifade için düştüğümüz nota bkz. “…asla değiştirmez.” Yani, nimeti ve esenliği geri almaz.3180
3176] bk. önceki not
3177] karş. 8:53
3178] Kur’an Mesajı, Ra’d, 11. âyetin tefsiri
3179] 8/Enfâl, 53
3180] Kur’an Mesajı, Enfâl, 53. âyetin tefsiri
- 742 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ali Küçük diyor ki:
İnfitâr sûresinde de şöyle buyurulur: “Muhakkak ki üzerinizde koruyucu melekler vardır. Şerefli yazıcılar her yaptığınızı bilmektedirler.” 3181 İşte bütün bunlar Allah’ın sizin üzerinizde hâkimiyetini, Kahhâr oluşunu, sizi kendi halinize bırakmayıp sürekli sizinle diyalog halinde oluşunu, sizin hayatınıza karıştığını ve sizin her ânınızı kontrol ettiğini gösterir. Hiç kimse bir tek saniye bile kendi başına değildir. İnsanın her hareketini kontrol eden, her nefesini sayan melekler vardır yanında. Zaten İslâm’daki melek inancının odak noktası da budur işte. Yâni öyle bir Allah’a inanacağız ki melekleri vâsıtasıyla sürekli bizimle diyalog halinde olan bir Allah. Yâni böyle kimilerinin iddia ettikleri gibi dünyayı yaratmış, yorulmuş, köşesine çekilmiş, dünyayla ilgilenmeyen ve ne haliniz varsa görün, bildiğiniz gibi yaşayın diyen bir Allah değil.
Öyleyse anlıyoruz ki insan her şeyiyle Allah’ın hâkimiyeti altındadır. İnsan her şeyiyle Allah’ın hâkimiyetine mahkumdur. Alıp verdiği nefesler bile O’nun kontrolü, izni ve hâkimiyetine tâbîdir. Her şey Onun gücü ve tasarrufu altındadır. Her şey Ona boyun eğmiştir. Ve O Kahhâr olan, mutlak güç ve kuvvet sahibi olan Allah sizin üzerinize koruyucular göndermektedir. Sizlerin yeryüzünde yaşadığınız sürece işlediğiniz tüm amelleri tespit etsinler diye, sizi görüp gözetsinler, sizin amellerinizi yazıp muhafaza etsinler diye ve de sizleri korusunlar diye meleklerini göndermektedir. Hadisin ifadesiyle söyleyecek olursak, bir an bile bu melekler sizin üzerinizdeki korumalarını kaldırıverse şeytanlar tarafından kapılırdınız diyor Allah’ın Rasûlü.
Âyetin bu bölümünde de Rabbimiz, bize değişimin; bireysel ve toplumsal değişimin yasasını anlatıyor. İnsanlar ve toplumlar kendi kendilerini değiştirmedikçe, kendi içlerinde olanı değiştirip kendi kendilerini iyiliğe doğru götürmedikleri sürece Allah onları değiştirecek değildir. Öyleyse eğer Rabbimizin bizi değiştirmesini, bizi iyiye, doğruya, Hakka yönlendirmesini istiyorsak, biz önce kendimizi değiştirmek, kendimiz iyiye, doğruya, Hakka, hidâyete yönelmek zorundayız. Kendimizi ıslah etmek zorundayız.
Evet Allah’ın bizim durumlarımızı değiştirmesini mi istiyoruz? İnsanların durumlarını, çevremizdekilerin, çocuklarımızın, hanımlarımızın, arkadaşlarımızın, dostlarımızın, toplumun mevcut hayatlarını beğenmedik de Allah’ın değiştirmesini mi istiyoruz? Veya bu insanların bu toplumun hayatlarını bir kademe ileriye götürmek, bir kademe daha güzelleştirmek, Müslümanlaştırmak mı istiyoruz? Kur’an ve sünnete uygun bir bireysel ve toplumsal yapıya kavuşmak mı istiyoruz? Önce kendimizin ve toplumun hayatını değiştirmeye, Allah’ın istediği bir hayata yönelmeye mecburuz. Müslümanlığımızı güzelleştirme yoluna girmeye mecburuz. Biz böyle bir adım atarsak, biz kendimizi değiştirmeye karar verirsek Allah da bizi değiştirecektir. Bir kimse kendisini değiştirmeyi istemedikçe Allah onu değiştirmiyor. Bir toplum kendisini değiştirme yoluna girmedikçe Allah o toplumu değiştirmiyor. Bu Allah’ın değişmez bir yasasıdır. Yattığımız yerden Allah’ın bizi değiştirmesini beklememeliyiz. Bu sünnetullaha terstir.
Mala bakışı bozuk olan, dünyayla ilişkisini Allah’ın istediği biçimde ayarlayamayan, bireysel, toplumsal, ekonomik ve siyasal hayatını Allah’ın istediği
3181] 82/İnfitâr, 10, 12
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 743 -
biçimde dengede tutamayan, evinde karısını ve çocuklarını Allah’ın istediği biçimde eğitemeyen, evinde Allah’ın, Peygamberin, kitabın, sünnetin isminin dahi geçmediği, Allah’ın kitabından ve Rasûlünün sünnetinden habersiz bir hayat yaşayan bir ferdi, bir aileyi, bir toplumu Allah asla değiştirmez. İnsanlar alıştıkları İslâm dışı yerleşik hayatlarından rahatsız olup mevcut hayatlarından farklı Allah ve Rasûlünün istediği bir hayat programına geçmeye karar verip bu yola girmedikçe Allah onları asla değiştirmez. Biz önce kendimiz değişikliğe talip olacağız, Allah da bizi değiştirecektir. Biz önce Allah’ın kitabıyla Rasûlünün sünnetiyle tanışacak, tüm hayatımızı onlarla yargılayarak Allah’ın istediği bir hayata gireceğiz ki Allah da bizi düzeltsin. Okudukça hayatımız değişmelidir.
İşte İslâmî değişimin yasası budur. Küfrün ve şirkin de değişim anlayışları vardır. Bakın insanlara, hep değişim istiyorlar, değişmeden yanalar değil mi? Yeterli bulmuyorlar, tatmin olmuyorlar hep değişmeden ve değiştirmeden yanalar da onun için moda denen şeyi icad ediyorlar. Arabasını değiştiriyor adam, evini değiştiriyor, modelini değiştiriyor, evindeki eşyasını değiştiriyor, değiştiriyorlar. Bu da küfrün değişim modelidir.
Allah bir toplumun fenalığını dileyince, bir topluma kötülük ulaştırmayı murad edince artık onun önüne geçilmez. Hiç kimse bunu engelleyemez. Onun takdirinin önüne hiç kimse geçemez. Onun isyankarlara yazdığı azabı hiç kimse engelleyemez. Dünyada insanlara sınırlı bir özgürlük verir, ne yaparsanız yapın imtihan gereği size dokunmuyorum der, ama bir kere de onlara bir kötülük dokundurmayı diledi mi artık onun önüne kimse geçemez. Onlar için Allah’tan başka hâmî de bulunmaz.3182
Yine Ali Küçük diyor ki:
“Bu, bir topluluk iyi gidişini değiştirmedikçe Allah’ın da verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden ve Allah’ın işiten bilen olmasındandır.” 3183
Evet salahla ilgili, ıslahla ilgili bir başka yasanın böylece gündeme getirildiğine şâhit oluyoruz. Herhangi bir toplum kendisini, kendi durumunu, kendi hayatını değiştirmedikçe Allah da o toplum üzerindeki nimetlerini değiştirecek değildir. Bu Rabbimizin hikmetine terstir. Evet Rabbimiz herhangi bir topluma verdiği nimetlerini değiştirmeyecektir. Bu nimet iman nimeti olabilir, hidâyet nimeti, sağlık nimeti, servet nimeti, güvenlik nimeti olabilir. Bir toplum kendisini değiştirip, Allah’a kulluğunu bozup nankörleşmedikçe onlara verdiği nimetlerini Rabbimiz asla onlardan geri almamaktadır.
Tabii bu değişim müsbet de, menfî de olabilecektir. Rabbimiz tarafından beğenilen bir durum beğenilmeyen bir durumla değiştirilebileceği gibi, bunun tamamen aksi de olabilecektir. Yâni bir toplum tavırlarıyla Rabbimizin kendilerine lutfettiği nimetlerine ehil olmadıklarını göstermedikçe onlara lütfettiği nimetlerini esirgemez, çekip onların elinden geri almaz.
Meselâ Rabbimiz Kureyş’e nimetler göndermişti. Tüm dünyaya karşı büyük bir güven duygusu vermişti. İşte onlar kendi nefislerinde olanı değiştirmedikçe, yâni kendilerine Allah’ın Rasûlü geldikten sonra onu ortadan kaldırma
3182] Besâiru’l Kur’an, Ra’d, 11. âyetin Tefsiri
3183] 8/Enfâl, 53
- 744 -
KUR’AN KAVRAMLARI
eylemlerinden, Allah’la savaş cüretlerinden vazgeçmedikleri sürece Allah onlara verdiği bu nimetlerini değiştirecektir. Ama insanlar iyiye doğru, Hakka doğru, kulluğa doğru bir düzelme gösterirlerse Rabbimiz onlara daha çok nimetler gönderiyor. Günahlara doğru, isyanlara doğru bir eğilim gösterdikleri zaman da Rabbimiz ellerindeki nimetlerini geri alıveriyor.
Evet bu yasa kâfirler için de, mü’minler için de geçerlidir. Kâfirlerin de mü’minlerin de bu yasayı bilmeleri gerekmektedir. Eğer her gün biraz daha güzel Müslümanlığa yönelebilirsek, durumlarımızı biraz daha güzelleştirebilirsek, imanlarımızı, takvâlarımızı, teslimiyetlerimizi, amellerimizi, namazlarımızı biraz daha güzelleştirebilirsek kesinlikle bilelim ki Rabbimiz bize daha çok nimetler gönderecektir. Ama şu anda imtihan için bize verilen nimetleri Allah’a kulluk yolunda kullanmaz, bunların birer imtihan sebebi olduğunu unutursak kesinlikle bilelim ki bu nimetler elimizden alınacaktır. Hiç şüphesiz ki Allah her şeyi işiten ve bilendir.3184
Hayreddin Karaman, M. Çağrıcı, İ.K. Dönmez, S. Gümüş diyorlar ki:
Burada genel bir kural, İlâhî bir âdet açıklanıyor: Allah’ın kullarına sayısız nimetleri vardır, bunları baştan vermesinin veya esirgemesinin de ilâhî adalet ilkesiyle çelişmeyen hikmet ve sebepleri mevcuttur. Ancak Allah verdiği bir nimeti durup dururken, nimete mazhar olan kulda bir değişiklik meydana gelmeden geri almaz, zıddı İle değiştirmez. Önce insanlar, Allah’ın hoşnut olmadığı bir şekilde değişirler, öz değerlerine yabancılaşırlar, ellerindeki nimetin şükrünü yerine getirmez, onu gerektiği yerde, gerektiği gibi kullanmazlar, şımarırlar, nimetlerin Allah’ın lütfü ile ilişkisini unutur, kerameti kendilerine mal ederler; güç, servet, ilim, iktidar gibi ilâhî nimetleri zulüm için kullanırlar... İşte böyle değişen ve bozulan insanların elinden nimet, onu veren Allah tarafından alınır ve yerine zıddı (felâket, mahrumiyet, sıkıntı) verilir.
Yukarıda3185 müşriklere yönelik bir uygulamanın tarihî örneği verilmişti. Bu âyet ise genel kuralın, İlâhî âdetin, tarihte olup biten bazı örnek ve uygulamalarını hatırlatmaktadır. Âyetlerden anlaşıldığına göre sosyal değişim daima düz bir çizgide ve ileriye veya önce ileriye sonra geriye doğru seyretmez. Allah’ın sünnetine (koyduğu kanunlara) göre değişimin belirleyici âmili ne tarihtir ne de insan irâdesi dışında bir başka sebeptir. Fert ve toplum olarak insanlar kendi iradeleriyle inanç, ahlâk ve zihniyet bakımından değişirler. Bu değişme üst yapıda, kültür ve medeniyette de değişmeler meydana getirir, değişim kemale doğru da zevale doğru da olabilir, değişimin ilâhî kanunu ve kuralı budur.3186
Kurtubî diyor ki:
“Onun önünden de, arkasından da kendisini Allah’ın emriyle koruyan izleyicileri vardır. Gerçek şu ki; bir toplum kendi özünde olanı değiştirmedikçe Allah da hallerini değiştirip bozmaz. Allah, bir toplumun da kötülüğünü diledi mi, artık onun geri çevrilmesine imkân yoktur. Onların, O’ndan başka bir vekilleri de olmaz.”3187 Yüce Allah’ın: “Onun... izleyicileri vardır.” Yani Yüce Allah’ın gece ve gündüz bir diğerinin yerine geçen
3184] Besâiru’l Kur’an, Enfâl, 53. âyetin tefsiri
3185] 8/52. âyet
3186] Kur’an Yolu, Türkçe Meal ve Tefsir, Enfâl, 53-54. âyetlerin tefsiri
3187] 13/Ra’d, 11
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 745 -
melekleri vardır. Gece melekleri yukarı çıktımı, onların akabinde gündüz melekleri gelir.
“Gerçek şu ki; bir toplum kendi özünde olanı değiştirmedikçe Allah da hallerini değiştirip bozmaz.” Yüce Allah bu âyet-i kerîmede bir toplum da -ya bizzat kendileri, ya kendileri için gözetlemek durumunda olanlar, nezaret edenler, yahut herhangi bir sebep dolayısıyla kendilerinden sayılan bir kimse tarafından- bir değişiklik meydana getirilmedikçe o toplumun durumunu değiştirmeyeceğini haber vermektedir. Meselâ, Uhud günü okçuların kendi nefislerindekini değiştirmeleri sebebiyle Yüce Allah bozguna uğrayanların (önceki) hallerini değiştirmişti. Buna benzer şeriatte görülebilen başka misaller de vardır. Buna göre âyet-i kerîme; herhangi bir kimse önce bir günah işlemedikçe ona hiçbir şekilde ceza gelmez anlamında değildir. Aksine başkalarının günahları dolayısıyla musibetler de gelebilir. Nitekim Peygamber (s.a.s.): Sâlih kimseler aramızda varken helâk edilir miyiz? diye sorulunca, “Eğer f’ısk ve fücur artacak olursa evet” diye cevabını vermiştir. (Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.)
“Allah bir toplumun da kötülüğünü” helâk ve azâbını “diledi mi artık onun geri çevrilmesine imkân yoktur.” Yüce Allah, bir toplumun hastalık ve türlü rahatsızlıklar gibi bir takım belâ ve musîbetlere uğramalarını dileyecek olursa, onun belâsını hiçbir kimse geri çeviremez.
Bir diğer açıklamaya göre Yüce Allah, bir kavim hakkında kötülüğü dileyecek olursa, onların basiretlerini köreltir ve onlar da belâ ihtiva eden şeyi tercih eder ve onu işlerler. Böylelikle kendi ayaklarıyla helâklarına doğru yürürler. O kadar ki; onlardan birisi kendi eliyle, kendisini öldürmenin yollarını araştırır, kendi ayakları ile kendi kanını akıtmaya doğru yol alır hale gelir.
“Onların O’ndan başka bir vekilleri” bir sığınakları “da olmaz.” es-Süddî’nin yaptığı açıklamanın anlamı budur. Bir diğer açıklamaya göre; Allah’ın azabına karşı onları koruyacak bir yardımcıları olmaz.3188
Yine Kurtubî diyor ki:
“Bunun sebebi şudur: Bir kavim nefislerinde olanı değiştirmedikçe Allah onlara ihsan ettiği nimeti değiştirici değildir. Ve şüphesiz ki Allah her şeyi işitendir, bilendir.”3189 Bu buyruk, (azap için) gerekçe mâhiyetindedir. Yani, bu şekilde cezalandırma, onların Allah’ın nimetini değiştirmeleri, tebdil etmeleridir. Kureyş içine Allah’ın nimeti; verimlilik ve bolluktur; güvenlik ve âfiyettir: “Görmediler mi ki Biz onlara güvenilir bir haram (belde) kıldık. Bununla birlikte onların etrafındaki insanlarda kapılıp alınmaktadırlar...”3190 es-Süddî der ki: Allah’ın onlara nimeti Muhammed (s.a.s.)’dır. Ancak onu inkâr ettiler. O bakımdan o da Medine’ye göç etti, İlâhî ceza da müşrikleri buldu.3191
3188] El-Câmiu li Ahkâmi’l Kur’an, Ra’d, 11. âyetin tefsiri
3189] 8/Enfâl, 53
3190] 29/Ankebût, 67
3191] El-Câmiu li Ahkâmi’l Kur’an, Enfâl, 53. âyetin tefsiri
- 746 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İzzet Derveze diyor ki:
Sosyal Değişim Yasası
“Gerçekten Allah, kendi nefislerinde olanı değiştirinceye, bozuncaya kadar, bir toplulukta olanı değiştirip bozmaz.” Bu cümle üzerinde durup düşünmek gerekir. Çünkü Yüce Allah’ın toplumsal hayata egemen kıldığı bir sosyal yasaya dikkat çekmektedir. İnsanlık, bu yasa uyarınca nimet ve intikam, refah ve yokluk, dirlik ve bozgunculuk arasında sürekli bir değişim ve dönüşüm yaşamaktadır. Ayrıca âyet-i kerimede tüm zaman ve mekânlardaki insanlara yönelik evrensel bir mesaj yer almaktadır. İnsanların sahip oldukları nimetler, zaman zaman yaşadıkları cezalandırma amaçlı musibetler, iyilikler ve inim inim inleten felâketler durduk yerde ortaya çıkmazlar. Tam tersine bu durumların, insanlığın tutum ve davranışları ile, hayat tarzı ile doğrudan ilgisi vardır. Eğer insanlar bir yerde güçlü ve onurlu bir hayat sürdürüyorlarsa, huzurlu ve başarılı bir toplum örneğini sergiliyorlarsa, bunun tek nedeni hayat biçimlerinin hak ve doğruluk esaslarına dayanıyor olmasıdır. Üzerinde bulundukları bu hayat biçimini sürdürdükleri bu dosdoğru yoldan sapmadıkları sürece, konumlarının iyi niteliği kötülükle değiştirilmez. Bir yerde herhangi bir toplum güçsüz ise, musibetlerden belini doğrultamıyorsa, zillet içinde yaşıyorsa, yoksulluk çekiyorsa, hayatına kelimenin tam anlamıyla anarşizm egemense, kuşku yok ki, bunun tek nedeni, adı geçen toplumun hayat biçiminin sapıklığa, boş vermişliğe ve bozgunculuğa dayanıyor olmasıdır. Bu toplum, dengeli bir hayat çizgisine dönüş yapmadıkça, doğruluk ve dirlik yolunu izlemeye başlamadıkça, içinde bulunduğu kölü durum iyilikle yer değiştirmez, olumsuz hali, olumlu hale dönüşmez. Bu realite, eşyanın hakikatine yönelik dikkatli bir bakış ile daha bir belirginlik kazanır. Cümledeki ifade mutlak oluşun, ortaya konan gerçeğin, bütün insanları, bütün ortamları, bütün sınıfları, bütün ulusları, bütün dinleri ve bütün sosyal, ekonomik ve politik durumları kapsadığını anlatmaktadır. Bu bakımdan ifadenin Kur’an-ı Kerim’de yer alan hikmetli özdeyişlerin, deyimlerin ve somut örneklerin en vurgulayıcısı, en çarpıcısı ve en etkileyicisi olarak nitelendirilmesi yerindedir. Enfal sûresinde, bir ölçüde bu ifadeyi çağrıştıran bir âyet yer almaktadır: “Bir kavim kendinde olanı değiştirinceye kadar Allah, ona nimet olarak bağışladığını değiştirici değildir.” 3192 Ne var ki, incelemekte olduğumuz cümle, hem nimet, hem de musibet halini kapsayacak şekilde mutlak olması bakımdan daha geneldir.
“Allah bir topluluğa kötülük diledimi...” ifadesini açıklarken, bir topluluk olumsuz tavırları dolayısıyla Allah’ın cezasını hakettiği zaman.... şeklinde bir değerlendirmede bulunduk. Görüldüğü gibi bu değerlendirmemiz âyetin atmosferi ile örtüşmektedir. Âyet-i kerimede şu gerçek net biçimde ortaya konmaktadır: İnsanlar, kendi iradeleri ile nefislerinde olanı değiştirme kabiliyetine ve yetkisine sahip oldukları için yapıp ettiklerinin sorumluluğunu taşıyorlar. Vardığımız bu sonuç çeşitli münasebetlerle vurguladığımız gibi, Kur’an direktifleriyle de bağdaşır niteliktedir.3193
Yine İzzet Derveze diyor ki:
Allah’ın dünya toplumları için koyduğu kanundan -burada kasıt
3192] 8/Enfal, 53
3193] et-Tefsîru’l Hadîs, Ra’d, 11. âyetin tefsiri
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 747 -
sünnetullahtır- bahsedilmiştir. Allah, bir kavme verdiği nimeti değiştirmez. Emniyetlerini korkuya, zenginliklerini fakirliğe, izzetlerini zillete, selametlerini helaka dönüştürmez. Ama o kavim, eğer Allah’ın sağlam yolundan sapar, günahlara ve kötülüklere dalarsa o taktirde Allah verdiği nimeti değiştirir. Şüphesiz Allah, işiten ve bilendir. O, her şeyi işitir, her şeyi bilir ve kullarına yaptıkları ile muamele eder.
Yukarıdaki âyetler, Bedir Savaşı’nın sonuçlarını izlemek sûretiyle önceki âyetlere bağlıdır. Kâfirlerin durumunun, dünyevi azap yönünden Firavun kavmi ve daha önceki kavimler gibi olduğunu, ahirette de onlarla aynı âkıbeti paylaşacaklarını bildiriyor. Kâfirlerin başlarına gelen felâketi edebî bir üslûpla tahlil eden âyetler, onların, bu felâketi tutumlarından ve küfürlerinden ötürü hakettiklerini ifade ediyor.
Değişimin Yasası ve İçerdiği Sosyal Öğretiler
Burada, bütün zaman ve nesilleri içine alan mutlak bir ifade kullanılmış, Ölümsüz bir sosyal gerçekliğe dikkat çekilmiştir. Gerek olumlu gerekse olumsuz yönde bir toplumun sosyal değişimi, toplumun kendini değiştirmesine bağlıdır. Allah’ın toplum tabiatına koyduğu kanun budur. Yani, bir topluluk içinde bulunduğu olumsuz yapıdan, olumlu ve daha iyi bir sosyal yapıya ulaşmak için sahip olduğu olumsuz değer yargılarını olumlu yönde değiştirmek zorundadır.
Bu âyette, nimetin değişimi yani, iyiden kötüye bir değişim sözkonusudur. Bunun sebebi âyetin nüzul sebebi ve indiği zamandır. Ra’d sûresinin 11. âyet-i kerimesinde ise, hem iyiden kötüye hem de kötüden iyiye bir değişimden bahsedilmiştir. Nitekim, âyette şöyle buyuruluyor; “Bir kavim kendinde olanı değiştirmezse Allah ta onların durumunu değiştirmez.” Bu cümlenin açıklamasını yaparken çift yönlü değişimin, toplum bireylerinin çaba ve gayretine bağlı olduğunu söylemiştik. Çünkü Allah insana bu kabiliyeti vermiş ve ona sorumluluk yüklemiştir.
Bir kısım müfessirler, Tabiin ulemasından Süddi’ye nisbet ettikleri bir kavli nakletmişlerdir. 53. âyet hakkındaki bu kavle göre, âyette geçen nimet, Allah tarafından Kureyş’e, Muhammedî risalet ile verilen nimettir. Kureyş, Muhammed (s.a.s.)’i yalanlayınca, Allah bu nimeti Medineli Ensara verdi. Ancak Muhammedi mesajın, Kureyş için büyük bir nimet ve Hz. Peygamber’in kıyâmete kadar bütün âlemlere bir rahmet olarak gönderilmesi göz önüne alınırsa, âyetin mânâsından da anlaşılacağı üzere Kur’an’ın sosyal hikmetlerinden birini en kapsamlı, en geniş bir şekilde ele aldığı görülecektir. Bunu, Kureyş’in sözkonusu risalet nimetinden ebediyyen mahrum bırakılmayışı, sadece az bir zaman bu nimetten mahrum kalması da teyid ediyor. Fetih gerçekleştikten ve Mekke halkı Allah’ın dinine girdikten sonra Kureyş de bu nimetten yararlanmaya başladı.3194
Fahreddin Râzî diyor ki:
Küfran Olmadıkça Nimet Geri Alınmaz
Cenâb-ı Hakk’ın “Bir kavim, kendinde olan durumu değiştirip bozmadıkça, hiç şüphesiz Allah da, onu değiştirip bozmaz” buyruğuna gelince, bu hususta, bütün müfessirler bundan murâdın, “Allah, onlardan isyan ve fesatların zuhur etmesi durumu hâriç, onlardan intikam almak sûretiyle içinde bulundukları nimetleri
3194] et-Tefsîru’l Hadîs, Enfâl, 53. âyetin tefsiri
- 748 -
KUR’AN KAVRAMLARI
değiştirmez” mânâsı olduğunu söylemişlerdir. Kâdi demiştir: “Âyetin zâhiri, ancak bu mânâya gelebilir. Zira Allah, dünyada olan nimeti, kullardan gelen bir sebep olmaksızın verir. Yalnız, cezalandırma böyle değildir (Ceza, ancak kuldan gelen bir duruma karşılık verilir.) Çünkü Allah Teâla, gerek uhrevî ve gerekse dünyevî nimetleri sebep olmaksızın (hak edilmeksizin) verir ve bu hususta dilediğini, dilediğinden üstün kılar. Şu halde Hak Teâlâ’nın âyette bahsettiği “değiştirme”den muradı, helâk etme ve cezâlandırmadır.”
Sonra müfessirler ihtilâf etmişler ve bazıları, “Bu söz, daha önce geçen “(Müşrikler) senden, iyilikten önce çarçabuk kötülük isterler” 3195 âyeti ile ilgilidir. Binâenaleyh Allah Tealâ, o müşriklerin başına, onların küfür ve günahta ısrar edecekleri iyice belli oluncaya kadar, köklerini kazıyacak bir azab indirmeyeceği beyan etmiştir” demişlerdir. Hatta bunlar şöyle de demişlerdir: “Onların içinde, ileride iman edecek kimseler olduğu veya onların soyundan iman edecek kimselerin geleceği bilinir ise, Hak Teâlâ onların kökünü kurutacak bir azab indirmez.” Diğer bazıları “Aksine âyetteki bu ifâde, mutlak mânâsı üzere geçerlidir ve bundan murat, “alabildiğine fesada dalmış ve Allah’a kulluk etmede yollarını bozup değiştirmiş her kavimden, Allah nimetlerini giderir (geri alır) ve onların üzerine çeşit çeşit azablar indirir” mânâsıdır” derlerken, bazı alimler de şöyle demişlerdir: “Bu kavimlerin içinde yaşamakta olan mü’minler de, bazan o azaba dûçâr olurlar.” Hz. Ebu Bekir (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şöyle dediğini rivâyet etmiştir: “Eğer insanlar bir zâlimi görür ve ona engel olmazlarsa, Allah’ın herkese şâmil bir azab indirmesinden korkulur.”
Ebû Ali el-Cübbâî ve Kâdî, bu âyeti iki meselede delil getirmişlerdir:
Birinci Mesele: Allah Teâlâ, babalarının günahları yüzünden, müşriklerin (küçük iken ölen) çocuklarına azab etmez. Çünkü onlar. Allah’ın kendilerinde olan hiçbir nimetini değiştirmemişlerdir ki, Allah da onların halini, nimetten azaba değiştirsin.
İkinci Mesele: Onlar (muhtemelen ehl-i sünnet’i kastederek) şöyle demişlerdir: “Âyet, Cebriye’nin şu şekildeki: “Kul, daha bâliğ olur olmaz, ondan ileri gelen bir sebep olmaksızın, Allah onu saptırıp hidâyetten mahrum bırakabilir. Bu ise, cezalandırmaktan daha müthiştir. Üstelik kulun tağyiri (bozması) da sözkonusu değildir” görüşünün yanlışlığına delildir.
Cevap: Âyetin zahiri, Allah’ın bu “değiştirme” meselesindeki fiilinin, kulun “değiştirme” fiilinden sonra olduğunu gösterir. Ama “Siz, Allah dilemedikçe, dileyemezsiniz” 3196 âyeti, kulun fiilinin, Allah’ın fiilinden sonra olduğuna delâlet eder. Böylece sanki bir tearuz ortaya çıkmaktadır.
Cenâb-ı Hak, “Allah bir kavmin de fenalığını diledimi, artık onun reddine hiç bir (çare) yok” buyurmuştur. Alimlerimiz, bu âyeti kulun fiillerinde bağımsız olmadığına delil getirerek şöyle demişlerdir: Çünkü kul, kâfir olduğunda, Allah Teâlâ’nın, o kulun dünyada ayıplanmaya, âhirette de cezaya müstehak olduğuna hükmedeceğinde şüphe yoktur. Binâenaleyh kul şâyet imanı elde etmede bağımsız olsa idi, o zaman Allah’ın, kendisi hakkında irâde ettiği şeyleri reddetmeye de kadir olurdu. Bu durumda Hak Teâlâ’nın, “Allah bir kavmin de fenalığını diledi
3195] 13/Ra’d, 6
3196] 76/İnsan, 76
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 749 -
mi, artık onun reddine hiç bir (çâre) yok” buyruğu geçersiz olmuş olurdu. Böylece önceki âyet, her nekadar Mu’tezile’nin görüşü lehine bir delil ihtivâ ediyor gibiyse de, bu âyetin de bizim (ehl-i sünnet) mezhebinin doğruluğuna delâlet eden en kuvvetli delillerden biri olduğu sâbit olur. Dahhâk, İbn Abbas (r.a.)’ın: “O mu’akkıb (takibçi melekler) hiçbirşeyi savuşturamaz” dediğini; Atâ da yine İbn Abbas (r.a.)’ın: “Allah’ın bununla, benim azâbımı geriye çevirecek olan, benim hükmümü bozacak hiç bir şey yoktur” mânâsını kastetmiştir” dediğini rivâyet etmiştir.
Cenâb-ı Hak, “Onlar için O’ndan başka bir veli de yoktur” yani, Allah’ın dışında onlara veli olacak, Allah’ın kaza ve kaderini onlardan savuşturabilecek hiç kimse yoktur” buyurmuştur. Bu, “onların işlerini deruhte edecek İlâhî azabı onlardan defedecek bir sahib ve yardımcıları yoktur” demektir.3197
Yine Fahreddin Râzî diyor ki:
8/Enfâl, 52-54. âyetlerle ilgili birkaç mesele vardır:
Firavun İle Mekke Müşrikleri Arasında Benzerlik:
Allah Teâlâ, daha önce de açıkladığımız gibi, Bedir’de kâfirlerin ahirette başına gerek bu dünyada gerekse indirdiği ve indireceği azabları, cezaları beyan edince, bunun peşinden bunun, kâfir ve zâlim olan herkes hakkında tatbik etmiş olduğu yolu ve âdeti olduğunu da beyan ederek. “Firavun hanedanının gidişi gibi” buyurmuştur. Buna göre mânâ, “Bunların küfürleri konusundaki âdetleri, tutumları, tıpkı küfürleri hususunda Firavun hanedanının âdeti gibidir “ şeklindedir. Binaenaleyh onlar, boğulmakla cezalandırıldıkları gibi, bunlar da öldürülmek ve esir alınmakla cezalandırılırlar. Arapça’da, de’b kelimesinin asıl mânâsı, bir şeyi, işi sürdürmek anlamına gelir. Nitekim, denilir ki, yani, “Falanca, o işe devam ediyor, onu sürdürüyor ve o hususta kendisini yoruyor” demektir. İnsan, âdetlerine devam edip onu sürdürdüğü için de, bu âdet ve tutuma, de’b adı verilmiştir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, “Çünkü Allah, en büyük kuvvetin sahibidir, cezası pek çetin olandır” buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk’ın bundan maksadı, onların başına gelen bu peşin, dünyevî azabtan başka, tehir edilmiş ve ertelenmiş bir başka azâblarının daha olduğuna dikkat çekmedir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, onlara indirdiği o azabın sebebi yerine geçebilecek bir hususu zikrederek, “Bunun sebebi şudur: Bir kavim, nefislerinde olan iyi hali değiştirmedikçe, Allah onlara ihsan ettiği nimeti değiştirmez” buyurmuştur.
Bu tabirle ilgili birkaç mesele vardır:
Allah’ın Takdiri İle Kulun Fiili Arasındaki Münâsebet
Kâdî şöyle demektedir: “Âyetin mânâsı şudur: Allah Teâlâ onlara akıl, kudret vermek; engelleri ortadan kaldırarak yollarını kolaylaştırıp âsân etmek suretiyle in’am ve ihsanda bulunmuştur. Onun böyle yapmasının maksadı, onların. Allah’a ibadet ve şükürle meşgul olmaları, küfürden vazgeçmeleridir. Fakat onlar bu durumları fısk ve küfr cihetine sarfedince, Allah’ın onlara olan nimetlerini değiştirmiş oldular. Böylece de hiç şüphesiz onlar, nimetin gazab-ı İlahî ile: lütuf ve
3197] Mefâtihu’l Gayb -Tefsîr-i Kebir-, Ra’d 11. âyetin tefsiri
- 750 -
KUR’AN KAVRAMLARI
keremin de, mihnet ve azâb ile değiştirilmesine müstehak oldular.” Kâdî sözüne devamla şöyle demektedir: “İşte bu husus, Allah Teâlâ’nın hiç kimseye işin başında azâb ve zarar vermediğine; O’nun yaptığı şeyin, daha önce işlenmiş birtakım günahlara verdiği bir karşılık olduğuna delâlet eden en kuvvetli delillerdendir. Binâenaleyh muarızlarımızın dediği gibi, eğer Cenâb-ı Hak o insanları ve onların bedenlerini ve akıllarını cehennem için yaratmış olsaydı, bu doğru olmazdı.”
Âlimlerimiz de, âyetin zâhirinin İmam Kâdî’nin dediği şeyi hissettirdiğini, ama âyeti bu mânâya hamlettiğimiz takdirde, Allah’ın sıfatının insanın fiiline bağlı olması gerekeceğini söylemişlerdir. Çünkü eğer Allah’ın hükmü bu değiştirme ve iradeye göre olsaydı, o zaman bu hüküm ancak insanın o fiili yapması halinde tahakkuk eder; kuldan böyle bir fiil sâdır olmadığı zaman da, Allah’ın o hükmü ve iradesi tahakkuk etmemiş olurdu. Bu durumda da insanın fiili, Allah’ın zâtında bir sıfatın meydana gelmesinde müessir olmuş olurdu ve böylece insan, Allah’ın sıfatını değiştirmiş ve onda tesirli olmuş olurdu. Hâlbuki bunun böyle olamayacağı aklın bedaheti ile sabittir. Şu halde bu âyeti zahiri mânâsına hamletmenin mümkün olmadığı; doğrusunun Allah’ın, sıfatının, yaratıkların sıfatlarına galip gelmesi olduğu anlaşılır. Dolayısıyla (o hususta) Allah’ın hükmü ve kazası olmaz ise, kulun herhangibir işi yapması veya sözü söylemesi imkânsızdır.3198
Vehbe Zuhaylî diyor ki:
“Bir millet” sahip olduğu güzel halleri bırakıp çirkin huylar edinerek, günah işlemeyi adet haline getirerek “kendini bozmadıkça Allah onların” içinde bulundukları sıhhat, afiyet ve nimetlerini “değiştirmez,” yani nimetlerini ellerinden çekip almaz. “Allah bir kavmin fenalığını” azabını dileyince “artık onun önüne geçilmez”.
Bu koruyucu meleklerin birçok görevleri vardır: Bazıları insanı Allah’ın izni ve emri ile gece ve gündüz, ona zarar verecek şeylerden ve kazalardan korurlar. Bu görevi belirli melekler üstlenmiştir. Bunlar iki tane olup, biri arkada diğeri de önde, bu vazifeyi yerine getirir. Bazı melekler, iyi ve kötü amelleri yazarlar. Bunlar da iki kişi olup, insanın sağında ve solundadırlar. Sağdaki melek iyilikleri soldaki ise kötülükleri yazar. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Sağında ve solunda, onunla beraber oturan iki alıcı melek, yanında hazır birer gözcü olarak söylediği her sözü zaptederler.” 3199 Dolayısıyla her insanın yanında gündüzleyin dört melek, geceleyin dört başka melek vardır. Bunlardan ikisi koruyucu ikisi de amelleri yazan melektir.
Buhârî’de geçen bir sahih hadiste şöyle buyurulmuştur: “Sizi geceleyin bir gurup melek, gündüzün de bir gurup melek takip eder. Sabah ve ikindi namazlarında bir araya gelirler. Sizinle beraber geceleyen melekler Allah’ın huzuruna çıkarlar. Allah, sizi en iyi şekilde bildiği halde onlara ‘Kullarımı ne halde bıraktınız?’ diye sorar. Melekler de ‘Onların yanına geldiğimizde namaz kılıyorlardı. Bıraktığımızda da aynı haldeydiler’ derler”. Başka bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “Muhakkak ki tuvalete gitmeniz ve cima yapmanız dışında sizden hiç ayrılmayanlar vardır. Onlardan çekinin ve onlara hürmet edin”.
İbn Abbâs (r.a.) 11. âyet hakkında şöyle der: “İnsanoğlunun ardında ve önünde kendisini koruyan melekler vardır. Allah’ın takdiri geldiği zaman, onu
3198] Mefâtihu’l Gayb -Tefsîr-i Kebir-, Enfâl, 53. âyetin tefsiri
3199] 50/Kaf, 17-18
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 751 -
terkederler. Etrafında gözcülük yapan meleklerin, amellerini kontrol ettiklerini, söz ve davranışlarını kaydettiklerini bilen bir kimse, Rabbinin emirlerine karşı gelmekten son derece sakınır ve aleyhine kaydedilip kıyamet günü aniden karşısına çıkmasın diye isyandan ve günahlardan uzak durmaya çalışır. Bu durum aynen, erginlik çağından vefata kadar kayıt yapılan bir teyp kasetine benzer.
“Allah’ın emri ve izniyle onu gözetirler.” Onlar insanı, Allah kendilerine bunu emrettiği için korurlar. Veya insan günah işlediği zaman, tevbe etmesini ve Allah’a dönmesini ümit ederek onun için dua edip, Rabbinden ona mühlet vermesini isteyerek onu Allah’ın azabından korurlar. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “De ki: ‘Geceleyin ve gündüzün sizi Rahmân’dan kim koruyabilir?” 3200 Allah Tealâ, burada suç yokken cezalandırmanın olmayacağını bildirerek ihsan ve adaletinin ne kadar şümullü olduğunu beyan etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Bir millet”, toplum yapısını yıkan, milletin tabiatını bozan zulme, isyana, bozgunculuğa, kötülüklerin ve günahların işlenmesine bünyesinde izin vererek “kendini bozmadıkça Allah, onların içinde bulundukları” nimetleri, sıhhat ve afiyeti “değiştirerek”, bu nimetleri onlardan uzaklaştırmaz ve bu şekilde “onları cezalandırmaz”.
Ebu Davud, Tirmizi ve İbni Mace, Ebu Bekir es-Sıddîk (r.a.)’dan, Rasûlullah (s.a.s.)’ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmişlerdir: “İnsanlar zâlimi görüp de ona mânî olmazlarsa, Allah’ın azabının o milleti kuşatması yakındır.” Şu âyet de, bu mânâyı pekiştirmektedir: “Aranızdan yalnız zâlimlere erişmekle kalmayacak fitneden sakının.” 3201
İslâm tarihinin geçmiş asırlardaki olayları açık bir şekilde göstermektedir ki Allah Teâlâ, İslâm ümmetinin içinde bulunduğu izzet, kuvvet, refah, istiklâl, ilim, siyaset, ekonomi ve toplum hayatındaki basarı gibi nimetleri, ancak onlar kendi hallerini değiştirip, Kur’an’dan başka sistemleri geçerli kılarak dinlerini ihmal ettikten, Peygamberlerinin (s.a.s.) sünnetini terkedip, başkalarını taklit ederek aralarındaki yardımlaşma bağları zayıfladıktan, ahlâklarında kötüleşerek aralarında büyük günahlar yayıldıktan sonra değiştirmiştir. Allah, yeryüzünü onu ıslah edip düzeltenlere vaadederek şöyle buyurmuştur: “Yeryüzüne ancak onu iyi ve doğru bir şekilde imâr eden kullarımın mirasçı olduğunu...” 3202 “Yeryüzü şüphesiz Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı kılar. Sonuç, Allah ‘a karşı gelmekten sakınanlarındır.” 3203
Daha sonra Allah Tealâ, azap etmeye mutlaka kadir olduğunu bildirerek şöyle buyurmuştur: “Allah, bir millete fakirlikle, hastalıkla, işgal edilmekle veya benzeri belâlarla azab etmeyi dileyince hiçkimse onlardan bu azabı uzaklaştıramaz. Onlar için Allah Tealâ’dan başka, işlerini üzerine alan, onlara fayda sağlayıp zararı uzaklaştıran bir yardımcı da yoktur. Şu ilâh oldukları iddia edilen putlar ise faydalı şeyi yapmaktan ve zarar veren bir eziyeti def etmekten âciz oldukları için ilâh olmaya asla müstehak değildirler”. Bütün bunlar göstermektedir ki Allah, ne zaman olursa olsun insanlara azab etmeye muktedirdir. Dolayısıyla azabı hemen istemek ne aklın ne de hikmetli olmanın gereğidir.
Âyetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
3200] 21/Enbiyâ, 42
3201] 8/Enfâl, 25
3202] 21/Enbiyâ, 105
3203] 7/A'râf, 128
- 752 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âyetler, şu hususlara işaret etmektedir:
Allah’ın tahsis etmesiyle insanın yanında gece ve gündüz dört melek vardır. Bunlardan ikisi onu korurken diğer ikisi yaptıklarını kaydederler. Bu melekler gece ve gündüz nöbetleşerek, insanın amellerini takibata alıp yazarak muhâfaza ederler. Hasan Basrî şöyle der: “İnsanı takib eden dört melek vardır ve bunlar sabah namazında bir araya gelirler.”
“Allah’ın emri ve izniyle” demektir. “Min”, ile mânâsınadır. Sıfat harfleri birbirlerinin yerine kâimdirler. Ferrâ der ki: “Âyette takdim tehir vardır. Takdiri: İnsanoğlunu, Allah’ın emriyle takibedenler vardır. Onu ardında ve önünde gözetirler, şeklindedir.”
Meleklerin bizi korumakla görevlendirilmeleri, bizi hayırlı işler yapmaya ve Allah’a itaat etmeye teşvik eder. Ayrıca bu sayede insan günahlara karşı daha çok tetikte olur. Kulların yaptıkları amellerin yazılması konusunda ise kelâmcılar şöyle demişlerdir: “Yazılan bu sayfalar, tartıldıklarında hangi kefenin ağır geldiğini anlamaya yarar. Zira Allah’a yapılan ibâdetlerin konulduğu kefe ağır basarsa sahibinin cennet ehlinden olduğu anlaşılır. Eğer aksi olursa sahibi, cehennemliklerdendir.”
Bir millet kendisini değiştirmedikçe Allah, onların durumunu değiştirmez. Bir millet, ya bizzat kendisi bozulur veya idarecileri onları değiştirir ya da herhangi bir sebepten dolayı içlerinden biri, bozulmaya vesile olur. Meselâ: Uhud günü okçular Rasûlullah (s.a.s.)’ın emrine isyan edip kendilerini değiştirdikleri için Allah da müslümanların durumunu değiştirip, onları hezimete uğratmıştır. Müfessirlere göre âyetten maksat şudur: “İnsanlar, Allah’a isyan edip, hallerinde bozulma meydana gelmedikçe Allah Tealâ, durumlarını değiştirerek içinde bulundukları nimetleri ellerinden almaz.”
Bu mânâ, cemaate yöneliktir. Fert ise bazen başkasının günahı sebebiyle belâ ve musibetlerle karşı karşıya kalabilir. Bunun için kendisinin günah işlemiş olması şart değildir.
Eğer Allah, insanlara hastalık gibi bir belâ vermek isterse artık o belânın önüne geçilmez. Denilmiştir ki: “Âyetin mânâsı şöyledir: ‘Eğer Allah, bir milletin azabını dilerse onların basiretlerini köreltir, onlar da belâya sebep olacak şeyleri seçip onu yapar, helak olmaya ayaklarıyla giderler. Dolayısıyla kötü akıbetlerini elleriyle aramış, kanlarını akıtmaya kendi ayaklarıyla gitmiş olurlar. Allah’ın dilemesi ve azabı karşısında hiç kimse ne bir sığınak ne de bir yardımcı bulabilir, diye tefsir etmek daha doğrudur: “İnsanlık için, Allah’tan başka kimse yoktur; tanrı oldukları iddia edilen put ve benzerleri ise hiç bir şey yapabilecek durumda değildirler. Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Sizlerin Allah’ı bırakıp taptıklarınız bir araya gelseler, bir sinek bile. yaratmayacaklardır. Sinek onlardan bir şey kapsa onu kurtaramazlar. İsteyen de istenen de âciz!” 3204
Yine Vehbe Zuhaylî diyor ki:
Allah Teâlâ hükmünde -bir kimseye lütfettiği nimeti, ancak onun işlemiş olduğu günah sebebiyle değiştirdiğini ifade ederek- tam adâletli olduğunu belirtmekle; o gelen azabın kötü amelden dolayı geldiğini, Kureyş’i Allah’ın
3204] Hacc, 22/73). (Tefsîru’l Münîr, Ra’d, 11. âyetinin tefsiri
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 753 -
kendilerine verdiği nimetleri inkâr ettikleri için helak ettiğini haber vermektedir. Nitekim şu âyet de bunu ifade eder: “Allah bir kavmi, özlerindekini değiştirip bozmadıkça, şüphesiz onun halini değiştirip bozmaz. Allah bir kavmin de kötülüğünü dilemedi mi, artık onun alıkonmasına çare yoktur. Onun için, ondan başka bir veli de yoktur” 3205
Açıkça anlaşılıyor ki, nimetlere hak kazanmak, inanç düzgünlüğüne, güzel amele ve ahlâk yüceliğine bağlıdır. Nimetlerin elden gitmesi de küfür, bozgunculuk ve kötü ahlâk sebebiyle olur. Ancak bazan bu yavaş yavaş olabilir. Nitekim Cenab-ı Hak başka bir âyette: “Biz onları bilmeyecekleri bir yerden derece derece azaba yaklaştıracağız.” 3206 buyurur.
Bütün insanlar, Allah’ın gözetimi altındadır. Onun için: “Şüphesiz Allah, hakkıyla işitici ve kemaliyle bilicidir” buyuruyor. Yani, peygamberi yalanlayanların söylediklerini işiten ve yaptıklarını bilendir. Sonra Cenab-ı Hak, geçen sözü pekiştirmekte ve onu açarak bir daha: “Firavun hanedanının gidişi gibi” buyurmakta, bu suretle benzerlik yönünü pekiştirmekte, birinci sözde yakalamaktaki maksadı -boğmak- ölüm anında başlarına gelen cezayı, ahirette de kabirde gelecek olan şeyi açıklamakta, azabın birinci sebebinin, Allah’ın âyetlerini, yani ilâhî delilleri inkâr etmek ve ikinci sebebinin Rablerinin âyetlerini yalanlamak yani terbiye, ihsan ve nimet şekillerini -çok ve birbiri ardınca gelmiş olmalarına rağmen- inkâr olduğunu açıklamaktadır. “Rablerinin âyetleri” sözü de nimete karşı nankörlük ve hakkı inkâra daha çok işaret etmektedir. Kısacası bu azap edilenler, hem Allah’ın varlığını ve birliğini, hem de Allah’ın kendilerine lütfettiği nimetleri inkâr etmişlerdi.
Cenab-ı Hak âyeti: “Hepsi de zâlimlerdi” sözüyle bitirmiştir. Yani Kureyş müşrikleri de, Firavun hanedanı da hem küfür ve masiyetle kendilerine zulmetmişler, hem de eza vermekle diğer insanlara zulmetmişlerdi. Şüphesiz Allah Teâlâ da, onlara verdiği nimetleri onlardan alarak zulüm ve günahları sebebiyle, onları helak etti. Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar, kendilerine zulmettiler. Rabbin hiç kimseye zulmetmez.
Kureyş müşrikleri, küfürleri ve masiyetleri sebebiyle, sadece öldürülme ve nimetlerin ellerinden alınması cezasıyla cezalandırıldılar. Ondan öncekilerin azabı ise, daha şiddetli oldu. Firavun hanedanının denizde boğulması, Ad kavmine rüzgâr ve Semud kavmine de çok şiddetli bir çığlığın gönderilmesi gibi.
Âyetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Servet ve mal bolluğu içinde olsalar da, kâfirlerin hali ne kadar kötüdür. Çünkü sonuçta kötü sonla karşı karşıya kalacaklar. Şu halde meseleye yüzeysel olarak bakanların sandığı gibi mutluluk, mal ve çoluk çocukla değil, iman, kalp huzuru ve dünyayı ahirete yönelik amellerle değerlendirmekledir. Bu gibi kâfirler, her yerde her zaman bedbahttırlar. Keşke onlar, tarihte kendilerinden önce geçenlerden ibret ve öğüt alsalardı.
Müşrikler, Peygamber (s.a.s.)’e ve mü’minlere şiddetli eziyetlerde bulundular. Onlarla çok çetin savaşlar yaptılar. Mekke’deki mallarını ele geçirdiler, fakat sonuç ne oldu? Hayır mı ele geçirdiler, yoksa şer ve kötülük mü topladılar?
3205] 13/Ra'd, 11
3206] 68/Kalem, 44
- 754 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şüphesiz onlar, Bedir”de en feci şekilde öldürüldüler. Canları alınırken en şiddetli şekilde dövüldüler. Meleklerin azap ettiği sıra onların hali bize görünseydi, son derece şaşılacak bir hal görürdük. Hasan el-Basrî der ki: Bir adam Rasûlullah (s.a.s.)’e: “Ya Rasûlullah! Ben Ebû Cehl’in sırtının nal gibi olduğunu gördüm” deyince, Rasûlullah (s.a.s.): “O, meleklerin dövmesinden” buyurdu.
Sonra onlar, cehennemde en şiddetli azabı, hissen ve mânen tadacaklar. Onların dünya ve ahirette azabla karşı karşıya kalmaları, kendilerine zulüm yapılması değildir. Allah, asla kuluna zulmetmez. Çünkü O, yolunu açıklamış, peygamberlerini göndermiş, onlara akıl, kudret ve engelleri kaldırmakla lütfetmiş. Artık onlara düşen, küfürden vazgeçip Allah’a ibadet ve şükürle meşgul olmalarıdır. Fısk ve küfür içinde kaldıkları sürece Allah’ın kendilerine olan nimetini değiştirirler. Nimetin cezaya, lütfun sıkıntıya dönüştürülmesini hak ederler. Bu, Allah Teâlâ’nın hiç kimseye sebepsiz azap etmediğinin, zarar vermediğinin en büyük delilidir.
O, ancak kendilerinin yaptıkları masiyetlere ceza verir. Bazılarının zannettiği gibi, Allahü Teâlâ onların vücudlannı ve akıllarını, daha ilk baştan cehennem için yaratsaydı, bu, Allah’ın adaletine, hikmet ve rahmetine uygun düşmezdi. Şüphesiz onlar küfür ve masiyette, Allah’ın varlığını ve birliğini inkârda, peygamberleri yalanlamada, inkâr ve inadı, şükür gerektiren nimetle değiştirmede Firavun kavmine benzediler.
Firavun hanedanının ve Mekke müşriklerinin Allah’ın kendilerine verdiği nimeti değiştirmeleri, nimet sahibi Allah’ı inkâr ve putlara tapmaları şeklinde oldu. Bunun üzerine, Allahü Teâlâ onlara lütfettiği iyilikleri -Mısır’da çok meyveler yaratması, Mekkelilere bol rızıklar sağlaması gibi- geri aldı. İstenmeyen bu hal, daha kötü hale dönüştü. Bunun üzerine, onlara peygamberler gönderdi. Gönderilen bu peygamberleri yalanladılar, düşmanlık ettiler, öldürmek istediler. Allah da, onların halini, olandan daha kötü duruma çevirdi. Onlara verdiği mühleti, acele azaba döndürdü.3207
Bayraktar Bayraklı diyor ki:
Değişimin Dinamikleri:
“Bir (toplumu oluşturan fertler) kendi iç dünyalarındakini değiştirinceye kadar, Allah onların oluşturduğu toplumu değiştirmez.” Âyetin bu kısmı, toplumlardaki değişim dinamiklerine dikkat çekmektedir. Bir toplumu olumsuz mânâda Yüce Allah’ın değiştirmesinin sebebi, o toplumun fertlerinin kendi iç âlemlerini değiştirmeleridir.
Kendi nefislerindekini, yani şahsiyetlerini, düşüncelerini, niyetlerini olumsuz mânâda değiştirmeleri, Yüce Allah’ın onları değiştirmesine sebep olmaktadır. Demek ki psikolojik değişim, sosyal ve siyâsî değişime sebep olmaktadır. Toplumun fertlerinde manevî değişim olmadıkça Allah onları değiştirmemektedir.
“Bu da, bir milletin (fertlerinin) kendi iç âleminde bulunanı değiştirinceye kadar Allah’ın onlara verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden dolayıdır”3208 Buradaki nimet ekonomik nimet olacağı gibi siyâsî erk, yani devlet olma nimeti de olabilir. Her iki
3207] Tefsîru’l Münîr, Enfâl, 53. âyetinin tefsiri
3208] 8/Enfâl, 53
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 755 -
nimetin değişimi bu âyette de psikolojik değişime bağlanmakta ve aralarında sebep-sonuç ilişkisi kurulmaktadır.
Netice olarak diyebiliriz ki, bir toplum kötüden yana değişime uğruyorsa, bunun sebebini kendi şahsiyetlerindeki değişimde görmeli ve ona bağlamalıdırlar. Kendi şahsiyetini değiştirmeyen halkın meydana getirdiği toplumu Allah da değiştirmeyecektir. Demek ki toplumların bundaki değişim gücü, halkın beynindeki düşünce, niyet, iman ve kötüden sakınma denen takvâdaki değişimdir. Halk yaşadığı toplumun altına, kendindeki olumsuz değişimi dinamit olarak koymaktadır.
Yüce Allah yıkılışa doğru giden değişimin nedenini söylerken aynı zamanda olumlu mânâdaki değişime de işaret etmektedir. Halkın olumlu mânâda değişimi toplumun olumlu mânâda değişimine ve gelişmesine sebep olacaktır.
“O ülkelerin halkı inansalar ve sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık” 3209. Bu âyet de, bereketin artışını iman ve kötüden sakınma gibi manevî oluşumlara bağlamaktadır. Âyetin bu kısmında geçen ve bizim değişim olarak mana verdiğimiz yüğayyir/tağyîr kelimesi, “bir halden diğer bir hale dönmek, ayrı cinsten olmak, muhalefet etmek” anlamına gelmekte ve tebdîl kelimesine yakın mânâ taşımaktadır.
Kendini hakka değil de hakkı kendine tabi kılmak, kâinatı yıkacak kadar büyük değişime, büyük bir felâkete neden olabilmektedir. “Eğer hak, onların hevasına, kötü arzularına uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunanlar bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şan ve şereflerini getirdik, fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirdiler.” 3210
Tüm kâinatı sarsacak kadar güçlü olan insan nefsi değişime uğrayınca toplumun toz-duman olmasına neden olmaktadır. İnsanın amacı doğruluk, şeref, güzellik ve iyiliktir. İnsanın bunlara sırtını çevirmesi, toplumsal depremin oluşmasına sebep olmaktadır. Nefiste yani iç âleminde olanı değiştirmek, takvâyı bırakıp Allah’ın âyetlerini terk edip hevaya tâbi olmaktır.
İşte Enfal 53 ile Ra’d 11. âyetlerde yer alan enfüs kavramı, “şahsiyet, kimlik, kişilik, karakter” mânâlarına gelmektedir. Demek ki toplumları değiştiren, yani Allah tarafından değiştirilmelerine neden olan dinamik, kimlik bunalımıdır.
Her toplum kendi kültürünü oluştururken, halkına da bir kimlik kazandırır. Bu kimliği değiştirmeye kalktıkları an, toplumların kimliği de buna bağlı olarak değişecektir.
Nisa 119’da geçen tağyir kavramı, “Allah’ın yaratmasını, yani fıtratı değiştirmek” anlamına gelmektedir. “(İblis:) Onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara boğacağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar; şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını tağyîr edecekler, değiştirecekler. Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse, elbette apaçık bir ziyana düşmüştür.”
Doğru yoldan çıkmak, boş kuruntular peşinde koşmak, Yüce Allah’ın doğa kanununu değiştirmeye kalkmak toplum için yıkımı getirecek değişimi başlatmaktadır. Bu âyetten hareket eden Râzî değişimin boyutlarını, karışım, noksanlaşma
3209] 7/A'râf, 96
3210] 23/Mü'minûn, 71
- 756 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve bozulma olarak vermektedir.
İnsan kendi saf olan düşünce, niyet ve inancına sahte ve zararlı olan görüşleri katarsa iç âleminin kıvamını, saflığını ve şeklini değiştirir ve iç dengeleri bozar. Bu bozulma, bu değişim onun içinde durmaz, topluma sıçrayarak oradaki düzeni bozar ve onu çürütmeye başlar. Diğer taraftan insan, şahsiyetinin bütünlüğünü bozar, parça parça eder ve onda delikler meydana getirirse onda bir noksanlaşma meydana getirir. Beyinle gönül arasını ayırmak, onların eylemlerinde noksanlaşma meydana getirecektir. Nefsin beyin ve gönül ile olan bağlarını kesmek de bir noksanlaştırma ve bir köklü değişimdir. İnsanın iç âleminde meydana gelen bu değişim buharlaşarak İlâhî değişimi alıp gelecektir. Demek ki sosyal değişimin ana dinamiğini halkın şahsiyetinin ve kimliğinin değişimi teşkil etmektedir.
“Allah bir topluma kötülük diledimi, artık onun için geri çevrilmek diye bir şey yoktur. Onların Allah’tan başka yardımcıları da yoktur.” Halk, kendi iç âlemindekileri bir daha iyiye doğru değiştirmeyecek şekilde değiştirince, kendi kaderini kendisi belirlercesine Yüce Allah’ın onlara karşılık vermesine neden olmaktadır. Halk, iç alemindeki kötüden yana gerçekleşen değişimi, iyiden yana olması gereken düzeye getirmek için çalışmazsa Yüce Allah onlara ceza vermektedir. İyiden yana değişimsizlik Allah’ın cezasını getirip devreye sokmaktadır.
Kötüden iyiye doğru değişim mutlaka olmalıdır. Eğer bu değişim olmazsa, bu değişimin bıraktığı boşluğu ilâhî ceza doldurmaktadır. Değişimsizliğin getireceği İlâhî cezayı geri çevirmek mümkün olmadığı gibi bu konuda yardım almak da olası değildir. Âyetin son kelimesi olan “vâl” velî kelimesinden türemiştir ve “dost, yardımcı” demektir. Sığınak, Allah’ın azabına karşı koruyacak bir yardımcı, bir vekil de yoktur. O zaman o toplum geri dönüşü olmayan çöküşe doğru ilerliyor demektir. İyiden yana değişime sırtını dönen topluma Yüce Allah’ın takdir ettiği çöküş cezasını hiçbir proje geri çeviremez.3211
Yine Bayraktar Bayraklı diyor ki:
“Bu böyledir, bir toplum, kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe, Allah da onlara verdiği nimeti değiştirmez Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.” 3212 Bu âyetin analizi bizi siyasî ve sosyal değişimlerin dinamiklerine götürecektir.
“Kendinde bulananı değiştirme”nin anlamı, toplumsal ahlâk ve meziyetlerdir Âyetteki nimet, siyasî erkin meydana getirdiği nimettir. Başka bir ifade ile bir toplumun sürü olmaktan kurtulup devlet kurması bir nimettin Nimete başka bir mânâ da verilebilir: Güzel ahlâk ve meziyetler toplum için önemli sosyal ve mânevî nimetlerdir. Bu nimetlerdeki değişimi meydana getiren sebep insanların, o toplumdaki fertlerin şahsiyetlerini, güzel ahlâk ve meziyetlerini değiştirmeleridir, İnsanların meydana getirdiği bu değişim İlâhî değişimi getirmekte ve onun sebebi olmaktadır.
Bir toplum kendi iyi hallerini bozmadıkça Allah’ın onlara bahşettiği ekonomik, siyasî ve ahlâkî nimetleri değiştirilmeyecektir Allah’ın r.imetlerini değiştirmesi, onların başına felâketlerin gelmesi demektir. Beşerî değişim ilâhî
3211] Yeni Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Ra’d, 11. âyetin tefsiri
3212] 8/Enfâl, 53
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 757 -
değiştirmeye sebep olmaktadır. Toplumdaki değişim Allah’ın onlara bahşettiği devlet kurma nimetini değiştirmekten yana oluşuyorsa, Allah o toplumu çökertir yerine başka bir toplum getirir. Böylece İlâhî değiştirme siyasî erkin el değiştirmesi şeklinde tecelli eder.
Allah’a kul olmayanları, Allah başkalarının kölesi yapar. 50. âyette geçen “inkâr” meselesini buraya taşırsak, insanın tevhid inancından vazgeçmesi 53. âyetteki değişimi ifade etmiş olabilir. Allah’a inanmayan toplumun başkalarına köle olması mukadderdir diyebiliriz.
‘Kendilerinde bulunan” ifadesine başka bir anlam daha verilebilir: Toplum iç dinamiklerini değiştirmedikçe, dış dinamikler onları asla değiştiremeyecektir. Toplumların içten çürüyeceğini, içteki özellikler kötüden yana değişmedikçe, Allah onlara dışarıdan değiştirici bir etki yapmayacaktır.
Allah, bir devletin iç işleri düzgün yürüdükçe, iç dinamikleri bozulmadıkça onları değiştirmeyeceğini hükme bağlamaktadır. Bunu biyo olgu ile açıklayabiliriz: Kanama iç organlarda ise Ölüm tehlikesi var demektir, kanama dışta ise tehlike az demektir. Bu kanunu ile Allah onların yöneticilerine iç dinamiklerdeki değişimin toplumu yıkmaya götüreceğini öğreterek, değişmeyen evrensel siyasî kanunu koymuştur.
Ra’d sûresinin âyetinde de aynı kanun gündeme getirilmekte, öncelikli iç dinamiklerin kötüden yana insan iradesiyle değiştirilmesinin ifade edilmesinden İlâhî iradenin devreye gireceği vurgulanmakta ve bu ilâhî iradenin tecelli etmesinin asla durdurulamayacağına dikkat çekilmektedir.
Yüce Allah bu kanunu toplum açısından koymaktadır, ama toplumsal değişimin ferdî mânada psikolojik değişimle gerçekleştiğini belirtmektedir. Siyasal, sosyal, ekonomik ve ahlâkî değişimin temelinde insanların mânevî değişimlerinin olduğunu söylemektedir. Böylece içten dışa doğru bir değişim sürecinin olduğu gündeme getirilmektedir. Allah insanın içinde oluşan sesleri ve fırtınaları bilmektedir.
Netice olarak diyebiliriz ki Yüce Allah Bedir Savaşı’nı anlatırken geçmişe işarette bulunmakta, kötünün devamlılığını anlatırken olguların benzeşmesine dikkat çekmekte, o dönemin dinamiklerinin hâlâ devam ettiğini vurgulamakta, günümüzü yorumlarken nelere dikkat edilmesi gerektiğini öğretmektedir Bir taraftan bize iyi ile kötüyü öğretirken diğer taraftan da kötüden caydırmaya çalışmaktadır.
Âyette kötüden yana değişimin sebepleri anlatılırken, iyiden yana değişimin sebeplerini çıkarmamız istenmektedir. Böylece kullarına doğru düşünmeyi öğretirken, bizim de aynı yollarla insanlara öğretmemiz istenmektedir, Enfâl sûresinin 49 ile 54, âyetleri arasında bu öğretim tarzını görmek mümkündür. Olgular sebep-sonuç ilişkisi içerisinde anlatılırken, geçmişten geleceğe ışık tutulmakla Bedir Savaşı gibi bir olgunun etrafına evrensel öğretiler örülmektedir.3213
Süleyman Ateş diyor ki:
Her biri için önünden arkasından kendisini izleyen (görevli melekler vardır;
3213] Yeni Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Enfâl, 53. âyetin tefsiri
- 758 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onu Allah’ın emriyle korurlar. Bir millet (hayat kanununa uyup) kendi (ahlâk ve düzenini) değiştirmedikçe, Allah, onlar hakkındaki (hükmünü) değiştirmez. Allah bir millete fenalık yapmayı irâde buyurduğunda, artık onu geri çevirecek yoktur ve onlar için Allah’tan başka bir dost ve yardımcı da bulunmaz.”
Her Millet Kader Çizgisini Kendisi Çizer
“Bir millet (Allah’ın koyduğu kanunlara uyup) kendi (ahlâk ve fazîlet doğrultusundaki düzenini) değiştirmedikçe, Allah onlar hakkındaki (hükmünü) değiştirmez.” 3214 İlgili âyetle, insanlar için konulmuş zahirî ve bâtınî hayat kanunları hatırlatılıyor. Şüphesiz bu kanunlar değişmez. Çünkü bunlar bize uymazlar, biz onlara uymak zorundayız. Hepsi de insanı başıboşluktan, disiplinsizlikten, sorumsuzluktan ve sınırsız hürriyet arzusundan kurtarmaya; hayatımızı asıl gayesine yöneltmemize, fıtratımızdaki imân cevherine, ruhumuzdaki Allah duygusuna uygun bir ömür yaşamamıza yöneliktir. O bakımdan bir kavim, bir topluluk, bir millet veya bir aile, hayat kanunlarını bilir, yaratılışının hikmetini anlar, her şeyin belli bir ölçüye göre yaratıldığına inanır ve öylece izlediği yolu ve arzuladığı hedefi ilâhî hoşnutluktan yana belirlerse, mutlu olur ve her iki âlemde de Allah’ın rahmet ve yardımına lâyık görülür. Uymayanlar ve belirtilen çizgiden sapanlar ise, mutsuz olurlar. O yüzden kendilerini ilâhî azaba sürükleme basiretsizliği içinde ebedî hayatlarını da karanlığa gömerler.
Unutmayalım ki, varlık âleminde her şey yaratılışındaki plân ve programa göre, bir gaye ve hizmet için yaratılmıştır. Örneğin: Koyun süt ve yün vermek, aynı zamanda üreyip çoğalmak, her bakımdan kendisinden yararlanmak için yaratılmıştır. O halde onu ancak bu özelliği doğrultusunda kullandığımız sürece, hem yaşama şansına sahiptir, hem de hilkatindeki hikmete göre, bize faydalı olur. Onu başka bir amaca çevirdiğimiz zaman, özelliğini kaybetme bedbahtlığına uğrar ve hayat kanunu onu kasabın bıçağına teslim eder.
İşte milletler ve aileler de böyledir; var olmalarının hikmetini unutur, hayat kanunlarını dinlemez bir düzeye gelirlerse, verimsiz, hatta zararlı olmaya başlarlar. Varlık alanında yaşamalarının anlam ve hikmeti kalkar.
Kronik bir kumarbazı veya alkolik bir aile reisini düşünün: Her ikisi de fıtrat ve hılkatlarıyla bağlantılı bulunan hikmet ve gayenin dışına çıkmış ve haklarındaki ilâhî programa ters düşmüşlerdir. O nedenle yaşamalarının hikmeti kalmamış, aile reisi veya baba, ya da anne olma özelliklerini yitirmişlerdir. Faydalı olacakları yerde, hem kendilerine, hem çevrelerindekilere zararlı olmaya başlamışlardır. Pişmanlık duyup dönüş yapmaz, üzerinde bulunduğu yolun uçuruma uzandığını idrak edip geri dönmezlerse, sonları elem ve hüsran olur. Zira her şey gibi, insan da hikmetsiz, anlamsız, faydasız yaratılmamıştır. O mutlak anlamda birtakım gaye ve amaçlar için yaratılmıştır. Önüne değişmiyen hayat kanunları konulmuştur. Amacından saptığı, hayat kanunlarını aştığı takdirde ilk tokadı bu kanunlardan yemeğe mahkûmdur. İlgili âyetle bu inceliklere işaret ediliyor.
“Her birimiz birçok müşterek merkezleri bulunan dairelerle çevrilmiş bulunuyoruz. İlk merkez bizden başlayıp genişler. İçine anayı, babayı, eşi ve çocukları alır. İkinci merkezin içinde ise, akrabalar vardır. Ondan sonrakilerde vatandaşlar, sonuncusunda da bütün insan nesli yer alır. Bu dünyada Allah’a ve insanlara
3214] 13/Ra’d, 11
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 759 -
karşı olan vazifemizi yapabilmemiz için Allah’ın bize bahşetmiş olduğu kudret ve kabiliyeti geliştirmek zorundayız. O bize her şeyi vermiştir. O irademize hükmeden ve ona yol gösteren yüce varlıktır. İnsanlığa ve ondan sonra da Allah’a karşı olan sorumluluğumuzu iyilik ile kötülük ve neyin iyi, neyin kötü olduğu hakkındaki bilgimiz ve inancımız tayin eder.” diyen düşünür, insanın varlıktaki yerine ve yüklendiği sorumluluğa dikkatleri çekmekte, yalnız kendimiz için yaşamadığımızı hatırlatmaktadır.
O halde iyi bir davranışta, kutsal bir harekette, faydalı bir hizmette bulunduğumuz zaman çok neşeli olmalıyız. Bilmeliyiz ki, bu hayat programımızda Allah’ın payı çok büyüktür.
Allah Kötülük Yapar mı?
“Allah bir kavime (topluma) fenalık yapmayı irâde buyurduğunda, artık onu geri çevirecek yoktur.” Allah kimseye kötülük ve haksızlık etmez. O mutlak anlamda âdildir ve merhametlidir. Kâinatın sağlam esaslara bağlı kalması, düzen ve denge içinde süresinin sonuna kadar varlığını koruması için şaşmayan kanunlar koymuş ve böylece kâinatı insanın hizmetine vermiştir. İnsanı da kendisine ibâdet etsin diye yaratmış ve bu mânayla onu çok şerefli bir düzeyde tutmuştur. Kâinatta yer alan eşyadan her biri yaratıldığı gaye doğrultusunda hizmetini verirken, insanoğlu hilkatinin anlam ve hikmetini düşünmeden ayrı bir hayat yolu seçip İlâhî düzen ve dengenin dışına taşarsa, Allah’ın koyduğu hilkat ve hayat kanunları tarafından cezalandırılır. İşte Allah’ın bir kavim ya da millete kötülük etmeyi irâde buyurmasının bir bakıma yorumu budur.
Hatırlatalım ki günahkâr insanın önünde derin uçurumlar vardır. Nefsine hâkim olmayanları, acı sonuçlar beklemektedir. Hilkat kanununun bağlı bulunduğu gaye ve amaç çizgisinden sapanın, yolunun üzerinde birçok tehlikeler pusu kurmuştur. İman ile küfür arasında bocalayıp kararsızlık içinde zikzak çizenlerin yolu, Allah’tan başkasına uzanmaktadır.3215
Yine S. Ateş diyor ki:
“Bu böyledir: Çünkü Allah bir millete verdiği nimeti, onlar kendilerindeki (huy, yaşayış ve davranışlarını değiştirmedikçe, değiştirici değildir ve şüphesiz Allah işitendir, bilendir.”3216
Bu böyledir. Çünkü Allah bir millete verdiği nimeti, onlar kendi durumlarını; huy, yaşayış ve davranışlarını değiştirmedikçe, değiştirmez. Nimete ihânet edip nankörlükte bulunan bir millet hakkında, Allah, sünnetullahı gereği hükmünü değiştirir, şöyle ki :
a) Saltanat, aşağılanmaya ve hakirliğe,
b) Emir ve kumanda, esaret ve köleliğe,
c) Huzur ve sükûn, dert ve ıstıraplara,
d) Rahat ve neşe, elem ve üzüntülere,
e) Bol nimet, açlık ve sefalete,
3215] İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Ra’d, 11. âyetin tefsiri
3216] 8/Enfâl, 53
- 760 -
KUR’AN KAVRAMLARI
f) Hürriyet ve bağımsızlık, istilâ ve boyunduruk altına girmeye,
g) Tatlı hayat, ölüm ve işkenceye dönüşür.
Bu husustaki âyetten çıkan özet şudur: “Ey insanlar! siz inkâr ve azgınlığa dönerseniz, biz de sünnetimiz gereği size azâbımızla döneriz, amelinize uygun gelen hükmümüzü harekete geçirip uygularız.” İşte, bu Allah’ın yakalayıp kahretmesi demektir. Şüphesiz ki, zâlim bir toplum veya milletin sonu hüsran ve felâkettir,
Tarihin akışı içinde bu tür olaylar sık sık meydana gelir; ambalaj bakımından farklı görünseler de esas ve mahiyet itibariyle pek değişik sayılmazlar. O halde geçen olaylardan ibret ve öğüt almak, geleceği ona göre hazırlamak için tarihi ve tarih felsefesini çok iyi bilmek gerekir. Şüphesiz ki Kur’ân-ı Kerîm’de bazı milletlerin hayatından, cereyan eden önemli olaylardan söz edilip yer yer yeni olaylarla karşılaştırıp benzetmelerde bulunulurken tarih okumamız tavsiye edilmektedir.
İnsan fıtratında özü ve mayası mevcut olan din ve Allah duygusunu aksi yöne çevirip onu amaç ve hikmetinden uzaklaştırmak, Allah’ın insan hakkındaki hükmünün değişmesine sebep olur. Tarihte bunun birçok örnekleri vardır.
Mekkeli putperestlerin ve onlara benzeyen inkarcıların tutum ve gidişi, Fir’avn ve daha öncekilerin gidişine benzetilerek, ardarda iki yerde konu edilmektedir. İkincisi, önemi itibariyle birincisini te’yid etmektedir. Şöyle ki: Birincisiyle onların inkâr ve tuğyanı, ikincisiyle hakkı yalan sayıp inkârda inat etmeleri belirtilmektedir.3217
Muhammed Ali Sâbûnî diyor ki:
Şüphesiz Allah, herhangi bir kavme verdiği nimeti, onlar durumlarını çirkin durumlarla değiştirmedikçe, onlardan çekip almaz ve yok etmez. Bu, Allah’ın sosyal kanunlarındandır. O, herhangi bir kavme verdiği afiyet ve nimeti, emniyet ve izzeti, onlar bu nimetlere karşı nankörlük edip günahlara dalmadıkça değiştirmez. Hadiste şöyle buyrulmuştur: “Yüce Allah İsrail oğullarından bir peygambere şöyle vahyetti: ‘Kavmine de ki: Herhangi bir şehir ve herhangi bir ev halkı Allah’a itaat eder, sonra bu hallerinden Allah’a isyan haline dönerlerse, Allah onların sevdikleri şeyi ellerinden alır, onun yerine sevmedikleri şeyi verir.” Yüce Allah herhangi bir kavmin yok olmasını veya azaba uğramasını istediğinde hiçkimse bunu geri çeviremez. Allah’ın azabından ve belâsından onları koruyacak herhangi bir dostları yoktur.3218
Yine Sâbûnî diyor ki:
Onların başına gelen bu azap, Allah’ın, hükmünde adil oluşu sebebiyledir. O, herhangi bir kimseye verdiği nimeti, ancak işlediği günah sebebiyle değiştirir. İnsanlar, Allah’ın verdiği nimeti inkar ve isyanla değiştirmedikçe, Allah nimeti azapla değiştirmez. Meselâ Kureyş kâfirlerinin Allah’ın verdiği zenginlik, bolluk, emniyet ve âfiyet nimetini, inkâr, Allah yolunda alıkoyma ve mü’minlere karşı savaşma gibi şeylerle değiştirmeleri gibi. Süddi şöyle der: Allah’ın Kureyş’e verdiği
3217] İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Enfâl, 53. âyetin tefsiri
3218] Safvetü’t-Tefâsir, Ra’d, 11. âyetin tefsiri
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 761 -
nimet Muhammed (s.a.s.)’dir. Onlar onu yalanladılar ve inkar ettiler. Allah da onu Medine’ye nakletti ve müşriklere azap indi. Yüce Allah, onların söylediklerini işitici, yaptıklarını da bilicidir.3219
Mahmut Toptaş diyor ki:
“O insan için önünde ve arkasında, onu ard arda takib eden ve onu Allah’ın izni ile koruyan melekler vardır.” Amellerimizi yazan “kirâmen kâtibîn” melekleri biri iyi amelleri, diğeri de kötü amelleri günlük yazarlar. Bazı imansızlar nasıl yazıyorlar benim o kadar günahım varki bunları yazmakla camiler dolusu defter eder diyor. Ama insan bilgisayar denen bir âletin disketine bir kütüphane dolusu kitabı doldurup onu disketin içine sığdırabiliyorsa, keyfiyeti bizce bilinmeyen bir yazım da basittir, onu da Allah (c.c.) meleklerine bu görevi yaptırır. Bunda şaşılacak bir taraf yoktur. Hâfızamızda ortalama elli senedir gördüklerimiz, duyduklarımız, yaptıklarımız yazılı ama beynimizde pek yer işgal etmiyor. İşte bu Rabbimizin ilmi ve kudretinin eseridir.
Bir de bu âyette ifade edilen Hafaza melekleri vardırki: Bu melekler de insanları çeşitli kaza ve belalara karşı insanları korur ama başımıza gelecek takdir edilmiş, kaza ve belalar hariç. însanları korurlar. Rüzgarlı bir havada karşımızdan toz geliyor doktorların ifadesine göre, göz bu toz karşısında beyinden emir alıp, göz kapak ve kirpiklerini kapatıncaya kadar hayli bir zaman geçer ve toz gözün içine girer diyorlar. Onlar buna refleks dedikleri bir olayın neticesi derler. Bu doğrudur. Bu da Allah’ın koymuş olduğu bir kanundur. Allah’ın bu kanunlarınında bir uygulayıcısı vardır oda meleklerdir.
“Zinnun-ı Mısrî” diye bir zat hakkında şöyle bir olay anlatılır: “Bir gün Nil kenarında geziyordum. Derken süratle giden bir akreb gözüme ilişti, bende onu izlemeye başladım, ben de onun peşinden gittim, suyun kenarına geldi, suyun kenarında kurbağa var, kurbağanın sırtına çıktı, kurbağada kendini Nil’in sularına bıraktı ve ikisi birden karşıya doğru yüzmeye başladılar, ben de bir sandal kiralayıp onların peşinden gittim. Karşıya geçtiler, akrep yoluna devam etti ben de peşinden; derken bir ağacın dibine vardı. Ağacın dibindede bir adam uyuyor, ona doğru da bir zehirli yılan saldırmak üzere, akrep yılanın yanına varıp, ona zehrini akıtmaya başladı, derken yılan da zehrini akrebe batırdı. İkisi birbirini zehirleyip öldürdü, ama adamın bu olaydan haberi yoktu. İşte bu Allah’ın hafaza melekleri vasıtası ile gerçekleştirdiği bir olaydır. Adam zehirlenip ölmekten, bir akrebin gelip yılanı öldürmesi ile kurtuldu.” Günlük hayatımızdada buna benzerleri vardır.
Sosyal olayları izah eden önemli bir âyettir. “Bir toplum kendisini değiştirmedikçe Allah o toplumu değiştirmez.” Bir takım müslüman kardeşlerimiz ellerini kaldırıp Allah’a yalvarıyorlar; “yarabbi işsizlikten, Ticaretteki istikrarsızlıktan evimizdeki, mahallemizdeki huzursuzluktan, şikâyetçiyiz, Yarabbi; bize akıllı veya eli değnekli gönder, şu hayatı, düzeni, sistemi düzeltiversin” diye duâ ederler. Ama Allah Teâlâ; “Siz kendinizi değiştirmedikçe bu değişmez” buyuruyor.
Bir devlet ki; başbakanı ile çöpçüsü arasında herhangi bir ayrım olmasa kanunlar karşısında birinin diğerine üstünlüğü yoksa, fertlerinin hepsi de insanî muâmele görüyor hepsi Kur’an’a göre amel ediyorlarsa. Ve yeraltı dünyası diye
3219] Safvetü’t-Tefâsir, Enfâl, 53. âyetin tefsiri
- 762 -
KUR’AN KAVRAMLARI
birşey yok, mafya olayı yok, milletvekillerinin dokunulmazlığı yok (ki, İslâm’da kişilere dokunulmazlık hakkı tanınmaz, dokunulmazlığı olan Allah’tır. Allah yaptığından sorumlu tutulamaz, diğerlerinin hesaba çekilebilme durumu vardır.), yani çok huzurlu bir toplum olsa, kötülüğe meyletmedikçe Allah da onların durumunu değiştirmez.
Aynı şekilde yukarıda saydıklarımızın tam aksi şartları taşıyan bir toplum veya devlette kendi hallerini değiştirmedikçe, iyiliğe meyletmedikçe, Allah da onların durumunu kötülükten iyiliğe değiştirmez.
Bakara suresinde tefsiri geçmişti. Allah Teâlâ İbrahim’e (a.s.) “Ben seni insanlara önder kılacağım” buyuruyor. İbrahim (a.s.) da bu teklifi kabul ediyor da, “Yarabbi bu yöneticilik neslimde de devam etsin” diyor. Allah (c.c.) de “Benim bu yöneticilik makamım zâlimlere ulaşmaz” zâlimler buraya gelemezler buyurur. Buradan zâlimler devlet başkanı olamaz anlamı çıkmasın. Rabbimin tasvib ettiği yönetici olamazlar. Yoksa zâlimlerde devlet başkanı olurlar. Fakat tarih boyu “adil bir topluluğun başına zâlim bir yönetici gelmemiştir.”
Toplum zulme meyletmiş derken bir zâlim de onların ortasından sivrilip onların başına geçmiş. Bu şuna benzer; bir çınar ağacı ki yaprakları sararmaya en tepedeki bir yapraktan başlar, şimdi aşağıdaki yapraklar “biz yemyeşil iken sen oradan nasıl sararıyorsun bu ayıp değil mi?” diyebilir mi? Aslında o ağacın bütün her tarafının onayını almadan, o üstteki yaprak sararamazmış. Yani ağacın bütün bünyesinde sararmaya meyil başlarmış. Ondan sonra da ilk defa sararan da köke en uzak yerde olan, en tepedeki yapraktan başlarmış.
Bu misalde olduğu gibi “Allah da toplum kendini değiştirmedikçe Allah o toplumun halini değiştirmez.” Toplumu Allah’ın emir ve yasakları doğrultusunda eğitmek yoluyla değiştirmemiz lâzım, ABD’nin emirleri istekleri doğrultusunda değil.
Allah bu insanların yaptıkları bu kötülükler neticesinde onlara bir ceza bir zarar vermek istedimi, onuda kimse engelleyemez. Allah’tan başka onları koruyacak onları yönetecek hiç bir kimse yoktur.3220
Furkan Tefsiri:
Bir millet kendi ruhundaki iman, adâlet ve doğruluğu değiştirmedikçe, Allah onlardaki nimet ve korumasını değiştirmez. Rabbin hiç kimseye zulmetmez. Evet; her insanı Allah’ın azap ve şiddetinden korumak üzere tarafımızdan görevlendirilmiş koruyucu melekler vardır, insan da söylediği her sözün, kendisini gözetleyen melekler tarafından zapta geçirildiğini bilince; her zaman Rabbi’nin murâkabesi altında bulunduğunu anlar. O’nun hesabından korkar. Kendine çekidüzen verir. Cenâb-ı Allah, her insana, kendilerini Allah’ın emri ile koruyan melekler tahsis ettiğine göre, insana nasıl olur da kötülük ve zarar gelir? Evet, insanın kaderinde, kendisine böyle bir şeyin isabet edeceği yazılı ise, O şey kendisine mutlaka isâbet eder. Bu melekler, insanı Allah’ın emri ile korurlar. Yani Allah’ın takdir ettiği bir şeyi insandan savıp uzaklaştıramazlar. Bir millet kendi ruhlarındaki hayırlı ve sâlih ameller gibi Allah ve Rasûlünü râzı edip devletin temellerini ayakta tutan şeyleri değiştirmedikçe Allah da onlardaki nimet, âfiyet, onur ve bağımsızlık gibi şeyleri değiştirmez. Bu Kur’anî gerçeğin doğruluğunu
3220] Şifa Tefsiri, Ra’d, 11. âyetin tefsiri
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 763 -
İslâm tarihi ispatlamıştır. Müslümanlar kendi benliklerinde Allah ve Rasûlünü razı edecek, nefislerindeki şeyleri sâbit kılacak olan hayırlı ve sâlih amelleri değiştirmedikçe Allah da onlardaki üstünlük, refah, ilim ve ekonomik durumu değiştirmemiştir. Çünkü Kur’an’la amel etmediler, dinlerini terkettiler. Başkalarını taklit ettiler. Aralarında kötülükler yayıldı, ahlâkları çözülüp gevşedi.
Ümidimiz kuvvetlidir. Kendimizdeki hali değiştirirsek; Allah da zaafımızı kuvvete, zilletimizi izzete, yoksulluğumuzu zenginliğe, topraklarımızdaki düşman işgalini bağımsızlığa dönüştürecektir. Cenab-ı Allah ne doğru buyurmuş: “Bir millet kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah onların durumlarını değiştirmez”. O’nun gücü her şeye yeter. Allah bir millete işgal, zillet, hastalık, yoksulluk gibi kendi amelleri nedeniyle meydana gelen felâket sebeplerinden birini vererek kötülük yapmak isteyince, O’nun hükmünü engelleyip durduracak kimse yoktur. Bununla da insanların, iyilikten önce kötülüğü tez elden istememeleri gerektiğine işaret edilmektedir. Bütün bunların mercii ve dönüş yeri, yargısı reddedilemeyen, herşeyden haberdar olan ve her şeyi bilen Allah’tır. O’ndan başka kendilerine yardım edecek biri de yoktur.3221
“Sağ elindeki nedir, ey Mûsâ?’ ‘O benim asamdır, dedi. Ona dayanırım; onunla davarlarıma yaprak silkerim; benim ona başkaca ihtiyaçlarım da vardır.’ Allah: ‘Yere at ey Mûsâ!’ dedi. Onu hemen yere attı. Bir de ne görsün, hızla sürünen bir yılan oldu.” 3222
Farklı bir yorumla bu âyetlerde yer alan “asâ” kavramı, “benliği” ifâde etmektedir. Yüce Allah benliğin neye yaradığını Hz. Mûsâ’ya sormuş, o da onun faydalarını sıralamıştır. Yüce Allah, Hz. Mûsâ’ya daha başka faydaları olabileceğini ifâde etmektedir. Allah Teâlâ, benliğinden sıyrılmayı ifâde eden yere atma emrini ona verdi. Yere atınca, bir yılana dönüştü. Böylece benliğin insanları zehirleyen bir ejderha olduğunun farkına vardı. Hz. Mûsâ ejderhadan kaçtı. Bu kaçış bize, insanlar benliklerini öne çıkarırlarsa ve benliklerine taparlarsa insanların onlardan kaçacağını ifâde etmektedir. Yüce Allah ejderhayı eline almasını ve onu eski haline dönüştüreceğini söylemiştir. Eline almak demek, benliğine sahip çıkmak, kendisini benliğinin emrine değil, benliğini kendi emrine alması ve onu disipline etmesi demektir. Disiplin ve hâkimiyet, ejderhayı asâya çevirir. Âyetlerde yer alan bütün bu değişimler, benlikten sıyrılmanın önemini göstermektedir.
Diğer taraftan elde gezen asânın, yerde sürünen yılan olması, bize şu gerçeği göstermektedir: Benliğini ele alıp disipline edersen, asân olur. Onu elinden kaçırırsan, yerde sürünen yılan olur. Benliğine taparsan yerde sürünürsün, kimse sana yaklaşmaz ve senden kaçar. Demek ki benliğinden sıyrılmazsan, yerde sürünmekten kurtulup ayağa kalkamazsın. O zaman da 67/Mülk Sûresinin 22. âyetindeki insanın haline dönersin. Âyet şöyledir: “Şimdi düşün, yüzüstü kapanarak yürüyen mi varılacak yere daha iyi erişir, yoksa doğru yolda dimdik yürüyen mi?” Nefsin hevâsı, kötü arzuları, insanı yere doğru çeker. Ondan sıyrılan ve doyuma ulaşmış nefis seviyesine ulaşan insan dimdik ayakta yürür, ona takılıp kalan da yerde sürünüp durur.
Yerde sürünen yılanı asâya dönüştürecek bir değişimi arıyoruz. Yerde
3221] Furkan Tefsiri
3222] 20/Tâhâ, 17-20
- 764 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sürünen bu insanlığı ayağa kaldıracak bir ruh değişimine sevdâlıyız. İnsanların kaçtığı ejderha olmaktan çıkıp, elle tutulacak bağrına basılacak insanlar olmaya tutkunuz biz… (6)
“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ denilse, ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!’ derler. Peki ama, ataları bir şey düşünmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (atalarının yoluna uyacaklar)?” 3223 Aklı olmayan kimsenin dini de yoktur: “Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz ve (Allah) pisliği (azâbı ve rezilliği), akıllarını kullanmayanlara verir.”3224
Bizden önce yaşayan atalarımızdan bize intikal eden mirasın içinde hem doğruların, hem de yanlışların olabileceğini kabullenmek gerekir. Bize intikal eden miras, hem bazı doğruları, hem de bazı eksiklik ve yanlışları içermektedir. Bu miras, çeşitli siyasî ve itikadî tartışmaların yoğun olduğu bir ortamda doğup yine çeşitli siyasî entrikalardan geçmek sûretiyle bize ulaşmıştır. Bu mirasın intikalinde çok samimi kimseler olduğu gibi; çok bağnaz kimselerin de olduğunu unutmamalıyız. Bize intikal eden mirasın sahiplerinin de birer insan olduklarını, yanılabileceklerini kabul etmeliyiz. O halde bize intikal eden mirası analiz etmeden, araştırmadan, Kur’an ve sahih sünnet terazisinde tartmadan, nakil ve akıl sağlamalarından geçirmeden kabul etmemek gerekir.
İslâm dünyasında insanlara, müslümanlara yön veren kimselerin değişmeyen dinin temel esaslarıyla değişen ve değişmesi gereken özellikleri ayırt edebilmesi ve kendilerini sürekli yenilemeleri gerekir. Dengelerin kısa sürede değiştiği bir dünyada mü’minlerin pasif kalmaları, tamamıyla nakilci/taklitçi/şerhçi ve düşünemeyen kimseler olmaları, din açısından üzücü bir olaydır. Böylesi bir tablonun sorumlusu, bu insanların kendileridir. Çünkü Allah, Kur’an’da hayra doğru değişmenin mutlak sûrette gerçekleştirilmesi gerektiğini beyan etmektedir: “Bir toplum, kendi durumlarını değiştirmedikçe şüphesiz Allah da onların durumunu değiştirmez. Allah bir kavme kötülük murad ettimi artık onu geri çevirecek yoktur. Zaten onların, O’ndan başka koruyup kollayanları da yoktur.” 3225
Her konuda analizci, araştırıcı olmamız gerekir. Câhiliyye Araplarının yaptığı gibi hayra doğru değişmeye, yenilenmeye karşı olmak, ataların yolunu körü körüne taklit etmek demektir. Câhiliyye Araplarına tebliğ edilen gerçek dine karşı çıkanların tavrı, tamamıyla İslâm’a karşı mücâdele olmuştur. Âyet-i kerimelerde de sık sık atalar dinine körü körüne bağlılığın kötülüğünden söz edilir. Bu bağlılığın ne kadar tehlikeli olduğu vurgulanır. Bu tehlike, müslümanlar için de söz konusudur. Kur’an ve sünnete bağlı kalmakla birlikte, çağın dilini ve çağın gündemini kendi lehimize kullanmak zorundayız.
“Hayır, (ne bilgileri var, ne de kitapları.) Sadece: ‘Biz, babalarımızı bir din üzere bulduk; biz de onların izinden gidiyoruz’ dediler (Bütün delilleri bundan ibâret). İşte, böyle senden önce de hangi memlekete uyarıcı gönderdiysek, mutlaka oranın varlıklıları: ‘Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk; biz de onların����������������������������������������� izlerine uyarız’ derlerdi. Ben size, ba- babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem (yine mi bana uymazsınız)?’ deyince, dediler ki: ‘Doğrusu biz, sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz.’ Biz
3223] 2/Bakara, 170
3224] 10/Yûnus, 100
3225] 13/Ra’d, 11
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 765 -
de onlardan intikam aldık. Bak, yalanlayanların sonu nasıl oldu?» 3226 “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: ‘Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti’ derler. De ki: ‘Allah kötülüğü emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” 3227
Hz. Peygamber (s.a.s.), müşrik Araplara yepyeni bir din sunmamıştı. Çağın ihtiyaçlarına cevap verecek bazı yenilikleriyle bu din; İbrâhim (a.s.)’in ve ondan önceki peygamberlerin getirdiği Tevhidin/hak dinin aynısı idi. Ancak müşrikler İbrâhim (a.s.)’in dininin kalıntıları ve kırıntıları üzerine atalarının hurâfe ve bâtıl inanışlarının inşâsı ile yeni bir din çıkarmış, onların tâkipçileri de araştırıp soruşturmadan aynı şeyi taklit etmişlerdi. Allah’ın dinine isnad edilen bu yanlışlıkları ortadan kaldırmak için Allah Teâlâ bir peygamber gönderdi. O’ndan sonra artık bir peygamber gelmeyecek, ama Hz. Muhammed (s.a.s.)’den bize kalan tertemiz ve dupduru iki kaynak var (Kur’an ve Sünnet). Bu iki kaynak, devamlı bulandırılmak istendi. İlkine kimse dokunamadı, çünkü onun her şeye kaadir bir koruyucusu var. “Kur’an’ı kesinlikle Biz indirdik; elbette onu yine Biz koruyacağız.”3228
Ancak, ikincisi için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Peygamberimiz (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurur: “Kim Benim adıma yalan söylerse (hadis uydurursa) cehennemdeki yerine hazırlansın.”3229 Buna rağmen insanlar bu kaynağı devamlı bulandırmaya çalışmış ve O’nun adına zaman zaman hadis uydurulmuştur. İslâm toplumunun içinde bulunan münâfıklar, İslâm kisvesi altında müslümanların kafasına şüpheler sokmaya çalışmış; bunun yanında hadis uydurma cür’et ve cesâretinde bulunamayanlar da kanaatleri doğrultusunda hikâye, kıssa ve menkıbeler uydurarak kafalarına göre bir İslâm şekillendirmeye çalışmışlardır.
Hikâyecilerin İslâm tarihinde yaygın bir yeri vardır. Hz. Ali, bu kıssacıları câmiden kovmuş, onların bu yolla din kaynağını bulandırmasına izin vermemiş, ama ondan sonra yine bu olay devam edegelmiştir. Felsefecilerin, Kelâmcıların, tasavvufçuların kaynağa soktukları yanlışlar, halkın hikâye ve hurâfelere düşkünlüğü, İslâm’a vahiyden ayrı bir kimlik ortaya çıkardı. Her ne kadar, ana kaynakları bulandırmadan, dini eksiltme ve ona ilâvelerde bulunma gibi cinâyetleri işlemeden, sahih din anlayışı; her asırda az veya çok insan tarafından takip edilse de, genel halkın çoğunluğu vahyi yanlış anlamış insanlardı. Bu konuda suçun büyüğü, halktan daha çok, onlara yanlış dini öğreten, ya da halkın yanlışlarını düzeltmeye çalışmayan etkili ve yetkililerde, şeyh, başkan, ağabey, hoca ve tebliğcilerdedir.
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ derler. Ya ataları bir şey düşünmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsa da mı?”3230 Bizim dinimiz, acezelerin, meczupların dini değildir. Geleceği beklerken bu gününü unutanlar da bize yabancıdır. Atalarının dinleri, yaptıkları ile öğünmekle yetinenler de. Çünkü peygamber oğlu olmak bile kurtuluş için yeterli değildir. Dinimiz, geçmişin sanıkları ve tanıkları kaybolmuş dâvâlarının kavgasından da ibâret değildir. Din, Allah’ın, Peygamberi vâsıtasıyla bize bildirdiği,
3226] 43/Zuhruf, 21-25
3227] 7/A'râf, 28
3228] 15/Hicr, 9
3229] Buhârî, İlim 38, Cenâiz 33, Enbiyâ, 50, Edeb 109; Müslim, Zühd 72; Ebû Dâvud, İlim 4; Tirmizî, Fiten 70, İlim 8, 13, Tefsir 1, Menâkıb 19; İbn Mâce, Mukaddime 4; Dârimî, Mukaddime 25, 46; Ahmed bin Hanbel, 2/47, 83, 133, 150, 159, 171
3230] 2/Bakara, 170
- 766 -
KUR’AN KAVRAMLARI
eksiği ve fazlası olmayan Kitapta yazılı olandır; Peygamber’in bize tebliğ ettiğinden ibârettir. Hz. Peygamber ve O’nun dostları, bize bu dinin pratiklerini göstermişler ve O’nun sahih sünneti tevârüs edilerek bize ulaşmıştır.
Toplumların câhiliyye dönemlerinden kalma gelenekleri dinimizin bir parçası değildir. Kuşkusuz onların, tevhide/vahdâniyete karşı olmayanlarını koruyabilir ve geliştirebiliriz. Ancak, kendi atalarımızdan, ırkımızın ve halkımızın geleneklerinden gelen her özellik dinimizin bir parçasını oluşturmayacaktır. Atalarımızın yaşadıkları zaman, mekân ve şartlar farklıdır. Geçmiş zamanı tekrar etmek mümkün değildir. Biz bu gün Kur’an’ı, burada ve bu şartlarda yaşamak, onun için de eskiyi tekrar etmek değil; yeniden, Kur’an’da belirtilen sorumluluğumuzu asrın idrâkine söyletmek zorundayız. Uzunca süren bir fetret döneminin, esâret, yoksulluk ve sapma döneminin ardından, bu gün dini anlama ve yaşama mücâdelesinde yığınla İsrâiliyat ve nefsimize kolay gelen, atalarımızın örflerinden yola çıkarak Kur’an’ı te’vil etmeye kalkışmak, bizi çok farklı mâceralara sürükleyebilir. Bugünkü iletişim akışı içinde, medyanın; uzun boyluları cüce, cüceleri uzun boylu gösteren, hâinleri kahraman, kahramanları hâin olarak tanıtan konkav ve konveks aynaları arasında gerçeği yakalamak için yoğun çaba göstermek zorundayız.
Eskilerin 32 ya da 54 farzdan ibâret din telakkileri ile bu günü açıklamak mümkün değildir. Daha önceki dönemlerin siyasal ve sosyal şartları içinde şekillenen din anlayışının, günümüzde dini yeniden aslî yapısına döndürme gayreti içindeki insanlar için kesin ve mutlak bir örnek teşkil etmesi düşünülemez. Ancak, tarihî bilgi ve belgeler, tarihî tecrübeler de hiçbir zaman görmezlikten gelinecek olaylar değildir. Gelenekleri aynı ile tekrarlamaya çalışmak gibi, geleneklerden kesin olarak koparak, geçmişi, geçmişin birikim ve tecrübelerini görmezlikten gelmek de bize bir şey kazandırmaz; çok şey kaybettirir.
Tarih, övgü ya da sövgü kitabı değildir. Sanıkları ve tanıkları kaybolmuş bir dâvâda kahramanlar ve hâinler üretmek, bize bir şey kazandırmaz. Onlar, bizden önce gelip geçen bir topluluktu, onların yaptıkları onlara, bizim yaptıklarımız bizedir. Tarihi, bugünümüzü inşâ ederken bir tecrübe alanı olarak ciddiye almamız gerekir. Kahramanlar üretmek adına ihânetleri görmezlikten gelmek, ihânetlerden söz ederken faziletleri görmezlikten gelmek, tarihte kalanlar için hiçbir şeyi değiştirmez; ama bize birçok şeyi kaybettirir. Tarihi, bu günlerini ispat için malzeme olarak kullananlar ve tarihî gerçekleri çarpıtanlar, hem kendi geleceklerini ve hem de toplumun geleceğini karartırlar. Zaman içinde doğruluğunu kanıtlamış, insanların ortak faziletini oluşturmuş, berraklaşmış değerlere elbette sahip çıkmak, dürüst herkes için ahlâkî bir görevdir.
“İnsanlardan kimi de vardır ki, ‘Allah’a ve âhiret gününe inandık’ derler; oysa inanmamışlardır. Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki yalnız kendilerini aldatırlar da farkında olmazlar. Onların kalplerinde hastalık vardır... Onlara ‘yeryüzünde fesat 3231 Nasıl, kimi zaman insanlar katil ruhlarının üstüne cihad elbisesi giyerek din adına cinâyetler işleyebiliyorsa, kimi zaman da şeytan aklımızı çelip bize birtakım fantezileri din gibi göstererek onları kafamıza sokmaya çalışmaktadır.
“Onlar kalbimiz temizdir” diyerek kendilerini aldatmaktadırlar. Hayatlarına,
3231] 2/Bakara, 8-10
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 767 -
dinlerine göre yön vermek yerine, hayatın içinde buldukları şeyleri kendileri için din haline getirmektedirler. İslâm adına rasyonalizm, İslâm adına demokrasi, İslâm adına sağcılık, İslâm adına solculuk, İslâm adına Kemalizm, İslâm adına laiklik... İslâm’ın neyi kabul edip neyi kabul etmediğini nerede ise Allah’ın rızâsı değil; çağın icapları tayin etmekte ve çağın icaplarına göre te’vil edilmek sûretiyle sürekli değişen bir din anlayışı ortaya çıkmaktadır.
Elbette Kur’ân-ı Kerim, kıyâmete kadar bâki kalacağına göre, çağın getirdiği yeniliklere karşı İslâm’ın mesajı olacaktır. Müslümanların bilgileri ve tecrübeleri geliştikçe Kur’ânî anlayışları da gelişecektir. Ancak, burada çağın gereklerinden yola çıkarak Kur’an’ı te’vil etmek değil; Kur’an’dan yola çıkarak çağı yorumlayıp onu meşrû bir yoruma tâbi tutmak zorundayız. Reddettiğimiz şeyin doğrusunu, savunduğumuz şeyin delillerini ortaya koymamız gerekir.
Allah’ın Yardımını Bekleyenler, Allah’ın Dinine Yardım Etmek Zorundadır!
İnsandan kendine doğru adım atmasını isteyen Rabbimiz, dünya imtihanını kazanması için insandan gayret ve çaba ister. Tüm âlemlerin rabbi olan Allah Teâlâ, insana verdiği bunca nimete şükür mü, yoksa nankörlük mü edileceğini dener. Onun için kul ile Allah arasındaki ilişkiler, kul öncelikli olmalıdır. Sünnetullah dediğimiz Allah’ın değişmez kanunlarındaki icraat böyle istemektedir. Kul, Allah’a iman edip Allah ve Rasûlüne itaat edecek, Allah da onları büyük kurtuluş olan, içinde ebedî kalacakları cennetlere koyacaktır.3232 Kul şükredecek, Allah da (nimetlerini) arttıracaktır.3233 Kul ihsân edecek, Allah da ihsân eden kulu sevecek, ihsâna ihsanla, iyilik ve güzellikle karşılık verecektir.3234 Kul, Allah uğrunda cihad edecek, Allah da kendi yollarına eriştirecektir.3235 Kul, duâ edecek, Rabbi de duâsına icâbet edecektir.3236 Kul Allah’ı zikredecek ki, Allah da kulunu zikretsin.3237 Kul Allah’a bir adım yaklaşacak, Allah da bir arşın ona doğru yaklaşacaktır. Kul yürüyerek O’na doğru giderse Allah da koşarak cevap verecektir.3238 Allah, iman edip sâlih amel işleyen kullara, daha önceki ümmetleri hâkim kıldığı gibi, yeryüzünde halife kılacak, dinlerini yerleştirip koruyacak, yani onlara devlet nimetini de ihsan edecektir. Yeter ki, kullar sadece Allah’a kulluk ve ibâdet edip, hiçbir şeyi O’na şirk koşmasınlar, O’na hiçbir şeyi eş tutmasınlar, yani zafere, devlete lâyık olsunlar.3239 Kul, Allah’a, yani O’nun dinine yardım edecektir ki, O da kuluna yardım etsin.3240
“Zahmetsiz rahmet olmaz.” Allah sebeplerin mahkûmu değildir ama, dünyayı bir sebepler kanununa bağlı kılmıştır. “Yere eken göğe bakar” Yere bir şey ekmeyen kimsenin göğe bakıp yağmur ve rahmet bekleme hakkı yoktur. Tarlaya tohum ekmeden, yani fiilî duâ yapmadan, kimsenin Allah’tan ekin istemesi (kavlî duâ) doğru olmaz. Sünnetullah dediğimiz Allah’ın evrendeki değişmez kanunları, hep sebep-sonuç ilişkilerine oturtulmuştur.
3232] 4/Nisâ, 13
3233] 14/İbrâhim, 7
3234] 2/Bakara, 195; 55/Rahmân, 60
3235] 29/Ankebût, 69
3236] 40/Mü’min, 60
3237] 2/Bakara, 152
3238] Buhârî
3239] 24/Nûr, 55
3240] 47/Muhammed, 7
- 768 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Aynen böyle; müslümanlar sosyal ve siyasal hayatta Allah’ın indirdiğiyle hükmedilmesini, İslâm’ın hâkim olduğu bir yönetimi istiyorlarsa, önce kendilerindeki olumsuz özellikleri değiştirmeli, şeriatı önce nefislerinde hâkim kılmalıdırlar. İman edenler, kendilerinden önceki mü’minlerin sünnetullah gereği başından geçen sıkıntılara göğüs gerecek ve “Allah’ın yardımı ne zaman?” diye tavırları ve dilleriyle o yardımı bekleyip hak kazanacaklar ki, “Allah’ın yardımı yakın” olsun. Allah’ın yardımı olmadan muvaffakiyet/başarı yoktur.3241 Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah’ındır.3242 Allah dilediğine yardım edip zafer verir.3243 Allah dilediğini yardımı ile destekler. Elbette bunda basîret sahipleri için büyük bir ibret vardır.3244 Mü’minlere yardım etmeyi Allah üzerine hak olarak almıştır.3245 İman edip mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda savaşanların günahlarını bağışladığı ve onları cennetlere koyduğu gibi, Allah, onlara sevecekleri başka bir şey daha vaad eder: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih.3246
Hadis-i Şerifte: “Nasılsanız öyle idare olunursunuz” buyrulmuş. “...Bir toplum kendindeki özellikleri değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledimi, artık onun için geri çevrilme diye bir şey yoktur. Onların Allah’tan başka yardımcıları da yoktur.” 3247 Allah âdildir, zerre kadar zulmetmez. Hak edene hak ettiğini verir. Hatta, hak etmek için, liyakat kesbetmek için gerekli gayreti gösteren kimselere lutfuyla muâmele eder, fazlaca nimetler ihsân eder. Önemli olan, mü’min kulların kulluk bilincidir. İnsan Allah’a doğru adım atar atmaz Allah kapılarını açacak, dünyada izzet ve devlet, âhirette sonsuz nimet ve cennet verecektir.
Bilindiği gibi “ğâlib”; yenen, üstün gelen anlamına gelir. “... Öyle ya, Allah emrine gâliptir. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.” 3248 Bu âyette görüldüğü gibi, Kur’an gâlib sıfatını Allah’a izâfe etmiştir. “Eğer Allah size yardım ederse, artık size gâlip gelecek kimse yoktur. Ve eğer size yardımını keserse, bundan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etmeli, sadece O’na güvenip dayanmalıdır.”3249 Bu âyette gâlibiyetin ancak Allah’ın yardımı ile mümkün olduğu açıklanmış, O’nun yardımını kestiği durumda gâlibiyetin mümkün olmadığı belirtilmiştir. Görüldüğü gibi, Kur’ân-ı Kerim’de, hem Allah’ı gâlib sıfatıyla tanımak ve hem de gâlibiyeti Allah’tan bilmek gereği, açık ifâdelerle yer almıştır.
Gâlibiyet ve mağlûbiyetleri Allah, insanlar arasında döndürüp değiştirir.3250 Oyun ve eğlenceden ibâret bu dünya3251 tahteravallidir; yükselenler, bir gün inerler. Ülkeler de insan gibi doğar, büyür ve ölür. Her ümmet için bir ecel vardır. 3252 Allah, kullarını varlıkla da yoklukla da imtihan ettiği gibi; gâlibiyet de mağlûbiyet gibi bir sınavdır. Müslümanların Bedir’leri gibi Uhud’ları da olacaktır.
3241] 11/Hûd, 88
3242] 3/Âl-i İmrân, 126
3243] 30/Rûm, 5
3244] 3/Âl-i İmrân, 13
3245] 30/Rûm, 47
3246] 61/Saf, 10-13
3247] 13/Ra’d, 11
3248] 12/Yûsuf, 21
3249] 3/Âl-i İmrân, 160
3250] 3/Âl-i İmrân, 140
3251] 6/En’âm, 32; 29/Ankebût, 64
3252] 10/Yunus, 49
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 769 -
Gâlibiyet sonrası zafer sarhoşluğunun şımarıklığa ve gurura yol açan tehlikeleri yanında, mağlûbiyetin de insanın kendine ve dâvâsına güveni sarsan yıkıcı etkileri söz konusu olabilir. Uhud, ders alındığı müddetçe gâlibiyetin veremediği güzel dersler verir. Gâliptir bu yolda mağlûp. Bâtıl dâvâ için ve nice zulümlerle kazanılan zaferlerin aslında büyük bir mağlûbiyet olduğu gibi...
Şehidlik; sayıyı, maddî imkânların üstünlüğünü gözlerinde büyütenlere; pragmatizm ve determinizmin vazgeçilmez olduğunu zannedenlere en güzel cevaptır. “Boşu boşuna ölmek”, “kendine yazık etmek”, “kendini tehlikeye atmak”, “siyaset bilmemek...” gibi ithamların, şehâdetin zevkini bilmeyenlerin bahâneleri olduğunu haykırmaktır. Bu, tek dünya merkezli iddiâlar, şehâdet vâsıtasının hizmet ettiği gâyeyi bilmeyen veya önemsemeyip saptıranların anlayışlarıdır. Gâye, küfre/fitneye karşı maddeten gâlip gelmek, onu yıkmak, yönetimi değiştirmek, yeryüzüne hâkim olmak olunca, bu amaca götüren araç ve yöntemler de ona göre seçilir. Şehid için bunlar gâye değildir, olamaz. Bunlar, önemli olmasına çok önemlidir ama, amaç değildir. Amaç, Allah’ın rızâsını kazanmaktır. Yeryüzünde egemen olmak ise, bu amacın doğurduğu bir sonuç, bir lütuftur. Bu ince çizgi İslâm inkılâbıyla herhangi bir devrimi, şöhretli herhangi bir kahramanla şehidi birbirinden ayıran çizgidir. İhtilâllerin amacı bir memlekette (veya yeryüzünde) egemen olmaktır. Müslümanlar ise cihadla görevlidir. Egemenlik (ve zafer) cihadın celbettiği, Allah’ın rızâsının sonucu lutfedilecek bir kazanımdır. Ancak müslümanlar bu kazanım için değil; sadece Allah’ın rızâsı için cihad eder. Sonunda bu kazanım (hâkimiyet) olsun veya olmasın, birinci derecede önemli değildir. İşin o cephesi Allah’a bağlıdır. Ve Allah’ın sünneti odur ki, her zaman müslümanlar dünya ölçeğinde başarılı olamazlar. Unutmamak gerekir, Allah mü’minlere yardım için söz vermektedir.3253 “Onlar ağızlarıyla Allah’ın nûrunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nûrunu tamamlayacaktır. Müşrikler istemeseler de, dinini bütün dinlere üstün kılmak için Peygamberini hidâyet ve hak ile gönderen O’dur. Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticâreti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlüne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemîninden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım/zafer ve yakın bir fetih. Mü’minleri bununla müjdele!” 3254
Birçok peygamber gelmiş, ömürlerini Allah’ın rızâsı doğrultusunda tebliğ ve cihada harcamışlardır. Fakat bazıları küçük bir ümmet/cemaat bile oluşturamadan gitmişlerdir. Bu, mağlûbiyet ve başarısızlık mıdır? Maddî ve zâhirî yönden “evet!” Hz. Nûh da, dünya ölçeğinde mağlup olduğunu belirtiyordu: “(Nûh) Rabbine; ‘Ben mağlûb oldum, yenik düştüm, bana yardım et!’ diye yalvardı.”3255 O Nûh (a.s.) ki, her türlü yöntemi denemiş, gece-gündüz, gizli-açık tebliğ etmiş, tebliğ etmişti: “(Nûh:) ‘Rabbim! dedi, doğrusu ben, kavmimi gece gündüz (imana) dâvet ettim; fakat benim dâvetim, ancak kaçmalarını artırdı. Gerçekten de, (imana gelmeleri ve böylece) günahlarını bağışlaman için onları ne zaman dâvet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, (beni görmemek için) elbiselerine büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler. Sonra ben kendilerine haykırarak dâvette bulundum. Üstelik, onlarla
3253] 30/Rûm, 47; 2/Bakara, 214
3254] 61/Saff, 8-13
3255] 54/Kamer, 10
- 770 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hem açıktan açığa, hem de gizli gizli konuştum.” 3256 Hem de, dile kolay; tam 950 sene...3257
Ama, hakikatte ve âhiret ölçeğinde onlar başarılıydı, gâlipti, gâyelerine ulaşmışlardı. Onlar, ne yaptılarsa Allah rızâsı için yapmışlar ve o rızâyı da kazanmışlardı. İnsan, sadece kulluk yapmak için,3258 Allah’ın emir ve yasaklarına uyup O’na teslimiyetle itaat için yaratıldığına göre, bu görevlerini yapandan daha başarılı kimse olur mu?
Başarı ve zafer Allah’ın yanındadır. O dilemeden hiç kimse gâlip gelemez. Mağlûbiyet ihtimali var diye savaştan kaçan insan, gâlibiyeti hak etmeyen bir korkak olduğu için, o, hiçbir zaman gâlip gelemeyecektir. İnsan, dâvâsının savaşçısıdır. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler de tâğut yolunda savaşırlar. Öyle ise o şeytanın dostlarıyla savaşın. Şüphesiz ki şeytanın hilesi zayıftır.”3259 Bu hak-bâtıl savaşında savaşçı olarak yer al(a)mayan kimseler, kâfirlerle mü’minlerin arasında tercih yapamayan münâfıklardır ki, onlar da bu tavırlarıyla kâfirlerin cephesinde kabul edilirler.
“Zafer sabra bağlıdır; Müslüman için kaygının sonu sevinç, zorluğun sonu kolaylıktır. Zaferin büyüklüğü, belânın büyüklüğü nispetindedir. Hiç kimse, gâlibiyet ve başarı merdivenine elleri cebinde tırmanmamıştır. Güçlükler, gâlibiyet ve başarının değerini artıran süslerdir. Bazı yıkılışlar, daha parlak kalkışların teşvikçisidir. Bir şeyi yapabileceğinize kendinizi inandırırsanız, ne kadar güç olursa olsun onu başarırsınız. Fakat, dünyada en basit işi yapamayacağınız kuruntusuna kapılırsanız, onu yapmanıza imkân kalmaz. Tepecikleriyle karşınıza aşılmaz dağlar gibi dikilir. Başarmak için tehlikeye atılmadıkça yarışı kazanmak, mücâdeleyi göze almadıkça da zaferi elde etmek mümkün değildir. Büyük başarıların ve gâlibiyetlerin sahipleri, küçük işleri titizlikle yapabilme sabrını gösteren kişilerdir. Ve… Yenileceğinden korkan daima yenilir.”
Uhud Savaşından mağlûp çıkan müslümanlara verilen mesaj, içinde yaşadığımız dünyada uzun zamandır siyasî ve sosyal alanda zâlim kâfirlerin gâlip ve mazlum müslümanların mağlûp kabul edildiği ortamda imtihan edilen kimseler için de geçerlidir: “(Ey mü’minler!) Gevşemeyin, mahzun olmayın. Siz eğer (gerçekten) mü’min iseniz (düşmanlarınıza gâlip ve onlardan) çok üstünsünüzdür.”3260 İnsan, savaşı önce içinde kazanır ya da kaybeder. Bir amacın başarı ve gâlibiyet limitini, kendi inancımız belirler. Mü’min, Allah’ın, Rasûlünün ve O’nun hizbinin (safını ve nihâî tercihini Allah’tan yana yapanların) gâlip olduğuna hiç şüphe etmeyen insandır. Ve esas gâlibiyet, iç dünyamızdakine paralel olarak ebedî hayatta felâh olarak ortaya çıkacaktır.
Adam ta Amerika’dan, İngiltere veya Almanya’dan her türlü rahatını terk edip muharref, hatta günümüzdeki yapısıyla şirk dinini tebliğ (propaganda demek daha doğru olur) için Anadolu’nun ücrâ kasabalarına kadar geliyor. Bâtıl dâvâsı için nice zahmetlere katlanıyor. Zulmü yaymak için Afganistan’a, Irak’a nice ölüler verme pahasına yerleşiyor. Her çeşit çirkinliği, ahlâksızlığı ve en büyük
3256] 71/Nûh, 5-9
3257] 29/Ankebût, 14
3258] 51/Zâriyât, 56
3259] 4/Nisâ, 76
3260] 3/Âl-i İmrân, 139
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 771 -
zulüm olan şirki tüm insanlığa dayatmak için ne fedâkârlıklar yapıyor. Müslümanlar olarak biz adâleti yaymak, insanlığı fitne ve fesattan uzaklaştırıp dünya ve âhirette kurtarmak için bırakın onların memleketine; kendi iş arkadaşımıza, kapı komşumuza bile hakkıyla İslâm’ı tebliğ etmekten çekiniyorsak, bizim de dünyanın da kurtuluşu mümkün değildir. Bu tavır, kişiyi mü’min tanımının dışına çıkarabilir: “Mü’minlerin Allah sevgisi, Allah’a eşler ve benzerler edinip onları Allah’ı sever gibi sevenlerin sevgisinden daha şiddetli, daha çoktur” 3261
Mü’minler, halife oldukları tüm yeryüzünden sorumludur. Tüm dünyadan fitneyi, şirki, zulüm ve sömürüyü kaldırarak dini Allah’a has kılmak için tüm imkânlarını kullanmak zorundadır. Yeryüzünün imarıyla, mü’minler görevlidir. Dünya halklarına yön verecek, onları erdemli ve anlamlı bir hayata kavuşturacak tek alternatif, İslâm’dır. İnsanlık tarihi devam ettiği müddetçe İslâm, herkese tebliğ edilip ulaştırılmalıdır. Bu dâvet ve tebliğin asıl gâyesi, insanları kula kulluktan kurtarıp sadece tek olan Allah’a bağlamaktır. “İçinizden insanları hayra çağıracak, iyiliği emredip kötülükten alıkoyacak bir cemaat bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 3262 âyet-i kerîmesi bu görevi bildirmektedir. İslâm, herkese, ama özellikle müslüman geçinenlere götürülmelidir. Çünkü onların çoğunun İslâm diye bildikleri şeylerin çoğu İslâm’dan değildir. Bu durum mutlaka düzeltilmeye çalışılıp, câhiliyye düzenlerinin ve câhilî toplumun kurbanı olan İslâm konusunda câhil olan “müslümanım” diyen halktan başlayarak bütün dünya insanlarına kurtarıcı hakikat ulaştırılmalıdır. Kulakları mühürlenmemiş kimseler tarafından canhıraş imdat çığlıkları duyulan dünyadaki bütün insanlara el uzatıp doğru istikamet gösterecek, onları her yönüyle güzelleştirecek tek seçenek İslâm’dır.
Müslümanın görevlerinden biri de, Allah’a giden yolda engel olanlara karşı cihaddır. Ta ki, insanlar saf ve berrak olan İslâm’ı kendi istekleriyle tanıyıp öğrensin ve onu kabullensin veya bilerek reddetsin. Beşerî ideolojilerin insanlara vereceği hiçbir güzellik yoktur. İki dünya savaşı, emperyalizm, köleleştirilip aç bırakılan insanlar, yağma edilen ülkeler, Afrika’nın kanının emilmesi, Ortadoğunun silâhla veya kuklalar eliyle işgali, İsrail adlı vampire destek, bunca tuğyân, Hakk’a isyan, bunca vahşet ve ahlâksızlık üzerinde yükselen (alçalan) mimsiz medeniyet uzun süre ayakta kalabilir mi? İnsanlık tarihi ve bunca acı tecrübe bunu öğretmediyse insanın hiçbir şey öğrenmesi mümkün değildir. Komünizm ve sosyalizm nasıl kısa bir sürede hızla çöktüyse, kapitalizmin bayraktarı Batı uygarlığı denen tek dişi kalmış canavarın da tarihin çöplüğüne atılması uzak değildir. Her şeye, her zillete rağmen Avrupa Birliği safına katılma isteği, gelecek açısından çok kötü bir tercihtir. Bu tavır, hak ettiği mağlûbiyet kesin olan tarafta yer almak demektir. Öncelikle bâtılla, fitneyle, zulümle, İslâm düşmanlarıyla birliktelik demektir. Yani dünyada zilleti, âhirette azâbı istemektir. Hâlbuki müslümanın tercihi câhiliyyeden değil; İslâm’dan, Kur’an’ın uygulanmasından yana olmak zorundadır.3263 Batı söyleyeceğini fazlasıyla söyledi, yapabileceğini yaptı; işte global fitne ve sefâlet, dayatılan sömürü ve vahşet bu uygarlığın, bu yaşam biçiminin eseri. Gelecek, İslâm’a gebedir. Müslümanlar kötü örnek olmasa ve tâğutların egemenliğinde Batılı tarzda yaşamak zorunda bırakılmasa, yeni bir çıkış arayan insanlığa doğru alternatifi yaşayarak gösterilebilseydi dünya çoktan
3261] 2/Bakara, 165
3262] 3/Âl-i İmrân, 104
3263] 33/Ahzâb, 36; 5/Mâide, 44
- 772 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâm’laşacaktı. Müslümanların bunca tembelliklerine rağmen yine de, Allah nûrunu tamamlayacak,3264 zulmetmekte olanlar nasıl bir inkılâba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir.3265
İnsanları, insanların hâkimiyet ve sultasından, aşırı değer verdikleri şeylerden, câhiliyye düzenlerinden ve bağlanıp kaldıkları câhilî âdet ve yaşam biçimlerinden kurtarıp, hayatın her safhasında Allah’ın nizam ve hâkimiyeti olan dosdoğru dine, en güzel dünya görüşüne ve en iyi yaşayışa ulaştırmak... İşte, İslâm budur, bütün peygamberler bunun için gönderilmişlerdir. Bütün müslümanlar da söz ve eylemleriyle, dâvet ve çabalarıyla bu yolu sürdürmek zorundadırlar.
Bir anlamı “selâmet, esenlik ve barış” olan “İslâm”ın olmadığı yerde, bu değerlerin tam zıddı olacaktır. İslâm’ın diğer mânâsı, “teslim olmak”tır; Allah’ın emir ve yasaklarına teslimiyet. Allah’ın hükümlerine teslim olmaksızın İslâm olmaz.3266 İnsan, Allah’ın yarattığı kuldur. Allah, ilmiyle her şeyi kuşattığından ve hikmet sahibi olduğundan kulluğun gereği, O’na teslim olmaktır. Hayatın kanunları insanın Allah’a teslim olmasını gerektirir. Çünkü bu kanunları da, insanı da en iyi bilen, Allah’tır.
İslâm’ın zıddı, câhiliyyedir. Câhiliyye küfür demektir; bir inanç ve yaşama biçimi olarak İslâm’ın dışındaki her türlü küfrün ortak adıdır. İslâm’ın her parçasının karşısında mutlaka câhiliyye vardır. Hz. Ömer’in dediği gibi, “İslâm’la câhiliyyeyi bilmeyenler türeyince, İslâm’ın düğümleri teker teker çözülür.” İslâm tüm ayrıntılarıyla câhiliyyenin karşıtıdır. Çünkü İslâm’dan her bir cüz, Allah’ın her şeyi içine alan ilminin eseridir. Ona karşı olan her düşünce ve hareket de, mutlaka câhiliyyedir. Çünkü o, sınırlı insan bilgisinin ve zannının eseridir. Üstelik insanın hevâ ve arzuları kendisine gâlip gelebilir; güzeli çirkin, çirkini de güzel görebilir.
Câhiliyye; sözlükte “bilgisizlik” mânâsına gelir, ilmin zıddıdır. Beyinsizliği ve ahmaklığı da içine alır. Genellikle İslâm’ın hâkim olmasından önceki hayatı içine alır. İslâm’ın ortaya çıkmasından önceki küfür ve sapıklık hali anlamında kullanılır. Istılah olarak: “Allah’ın indirdiği hükümleri ve bilgileri kabul etmeyip bunların yerine insanlar tarafından konulan hükümlere, düşüncelere, ideolojilere ve düzenlere inanmak ve bu şekilde yaşamaktır.”
Allah Teâlâ İslâm’ı bir bütün olarak göndermiştir. Kim tümünü alırsa, İşte o müslümandır. Kim onun bir kısmını alır ve bir kısmını almazsa, İslâm’la câhiliyyeyi, hakla bâtılı birbirine karıştırmış olur. “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezâsı dünyada rezil ve rüsvay olmaktan başka bir şey değildir. Kıyâmet gününde ise azâbın en şiddetlisine atılacaklardır. Allah sizin yaptıklarınızdan gâfil değildir.”3267 Her müslümanın, câhiliyyenin bütün âdet ve kurallarından arınmış olması ve İslâm’ın bütününü alması gerekir. İslâm ümmeti de, İslâm devleti için mükemmel bir örnek olmalı ve yeryüzünden câhiliyye düzenini silmeye çalışmalıdır.
İslâm devlet düzeninden sapma ve giderek İslâm’ın hukuka, muâmelâta dair ahkâmının kaldırılması, müslümanlar arasında câhiliyye düzeninin yayılmasına
3264] 61/Saff, 8
3265] 26/Şuarâ, 227
3266] Bk. 6/En’âm, 162; 4/Nisâ, 65
3267] 2/Bakara, 85
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 773 -
vesile oldu. “İslâm’ın halkaları teker teker çözülecek. İlk olarak yönetim halkası çözülecek ve en sonunda da namaz halkası sökülecektir.” Câhiliyye düzenini tüm yeryüzünden söküp atmak, fitneyi kaldırmak için hücum edenin İslâm olması gerekirken, hücuma uğrayan kendisi oldu. Câhiliyye düzeni onu tamamen söküp atma çabasındadır. Globalleşme, yenidünya düzeni, BOP bu çabanın ürünüdür. Bugün İslâm topraklarında ne kadar çok câhiliyye idareleri var ve bu câhiliyyelere uyan ne kadar çok müslüman, ya da kendini müslüman sayan insan var! Her biri birer bâtıl din olan câhiliyye düzenlerinin ortak özellikleri, İslâm’a, tevhide düşman olmalarıdır.
İslam’ın hedefi, câhiliyyeyi ortadan kaldırarak insanları her çeşit tutsaklıktan, câhilce düşünceden ve çirkin yaşayıştan kurtarmaktır. Bunun için de yeni ve faal/aktif bir kadronun oluşturulması lâzımdır. Bu kadro, düşünce yapısıyla, yaşama tarzıyla, sosyal düzeniyle (cemaat yapısıyla), değer yargısı ve kaynağıyla, kısaca her şeyiyle İslâm metoduna uygun hareket eden bir cemaattir. İşte, ancak böyle bir kadro, yeniden İslâm ümmetini oluşturur ve Allah’ın şu övgüsüne mazhar olur: “Siz, insanlar içinden seçilip çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. Çünkü iyiliği emreder, kötülüğe karşı çıkar ve Allah’a inanırsınız.”3268 “İşte böylece sizleri mûtedil (orta, âdil, dengeli) bir ümmet kıldık. İnsanlara şâhid (örnek) olasınız ve Peygamber de size şâhid/örnek olsun diye...”3269
Kur’an gölgesinde hayatını sürdüren canlı Kur’an adayı müslümanlar, câhiliyyenin önce kendi içlerindeki etkilerinden arınarak görevlerine başlamalıdır. Tüm câhiliyyeye karşı Kur’an’ın aldığı tavrı alan hamele-i Kur’an olan mü’minler, câhiliyye ile tüm bağlarını koparmalı, onun her çeşidi ve görüntüsüyle ölünceye kadar mücâdelelerini sürdürmelidirler. Kendi nefislerini devamlı hayra doğru değiştirmeye çalışan Kur’an talebeleri, ailesinden ve çevresinden başlayarak bütün dünyayı mutlak doğrunun (vahyin) ışığında değiştirmek için tüm imkânlarını seferber etmeye koşacaklardır. Evet, âhirette ihtimal olan azâbı ebedî ödüle dönüştürmek için tüm dünyayı değiştirmeye tâlip olmak; daha doğruya, daha iyiye ve daha güzele doğru. O zaman Kur’an’ın gerçekleştirdiği o en büyük inkılâbı, câhiliyyeyi yerle bir edip saâdeti asra taşımayı çevrelerinde değilse bile, mutlaka kendi içlerinde gerçekleştirmiş olacaklar, âhiretteki bitmeyen saâdete ulaşacaklardır.
Bu gayret ve hayırlı değişim, dönüşüm içinde olan, bunun yanında değişmeyen tevhidî çizgi üzerinde sırât-ı müstakîm üzere sâbit duran şuurlu mü’minlere selâm olsun!
Müslüman, hangi değişimin hayırlı olduğunu bilmeli, kendinde ve çevresinde sâbit kalması gereken değerlerle değişmesi gerekenleri iyi ayırabilmeli. Pergel gibi, bir ayağı sâbit ilkelerde, diğer ayağı da düzenli hareket ve değişim için serbest hareket halinde olmalı.
“Nasılsanız öyle idare olunursunuz.”3270
“Bir insanda gördüğünüz en küçük olumlu değişmeye bile değer verin.”
3268] 3/Âl-i İmrân, 110
3269] 2/Bakara, 143
3270] Hadis-i şerif
- 774 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Kendi kendini değiştirmenin ne kadar güç olduğunu düşünürsen, başkalarını değiştirmeye çalışmada şansının ne kadar az olduğunu anlarsın.”
“Değiştirmeye gücünün yetmediği başkalarının yanlışlıkları ve kötülükleriyle gereksiz yere uğraşarak rûhunu karartma. Esas düzeltilmesi, değişmesi gereken insan sen kendinsin.”
“Yanlışlarımızı biliriz de, onları değiştirip düzeltmeyi çok az düşünürüz.”
“Neler değişmedi ki dünya dönerken. Kendi ekseni etrafında dönebilene ne mutlu!”
“Dünyada bir şey değişmez, değişen yalnız bizleriz.”
“İnsanlar o kadar çabuk değişirler ki, onlarda her zaman ortaya çıkarılacak bir yenilik bulabiliriz.”
“Dağların yer değiştireceğine inanın da, insanların huylarını değiştireceğine hiçbir zaman inanmayın.”
“Erkekler hiçbir zaman değişmezler; bu onların hayatlarındaki fâciadır. Kadınlar her zaman değişirler, bu da onların fâciasıdır.”
“Dünya bir kararda durmaz.”3271
“Tebdîl-i mekânda (yer değiştirmede) ferahlık vardır.”3272
3271] Atasözü
3272] Atasözü
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 775 -
Tağyîr Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
Değiştirmek Anlamına Gelen Tağyîr (Ğ-yy-r) Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 5 Yerde): 4/Nisâ, 119; 8/Enfâl, 53, 53; 13/Ra’d, 11, 11. (Değişmek, Başkalaşmak Anlamındaki Teğayyur Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerime (Toplam 1 Yerde): 47/Muhammed, 15.
Yine Değişim Anlamına Gelen “Tebdîl” (B-dd-l) Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 44 Yerde): 2/Bakara, 59, 61, 108, 181, 181, 211; 4/Nisâ, 2, 20, 56; 6/En’âm, 34, 115; 7/A’râf, 95, 162; 9/Tevbe, 39; 10/Yûnus, 15, 15, 64; 14/İbrâhim, 28, 48; 16/Nahl, 101; 18/Kehf, 27, 50, 81; 24/Nûr, 55; 25/Furkan, 70; 27/Neml, 11; 30/Rûm, 30; 33/Ahzâb, 23, 23, 52, 62; 34/Sebe’, 16; 35/Fâtır, 43; 40/Mü’min, 26; 47/Muhammed, 38; 48/Fetih, 15, 23; 50/Kaf, 29; 56/Vâkıa, 61; 67/İnsân, 28; 66/Tahrîm, 5; 68/Kalem, 32; 70/Meâric, 41; 76/İnsân, 28.
Benzer Anlamlara Gelen “Tahvîl” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 3 Yerde): 17/İsrâ, 56, 77; 35/Fâtır, 43.
Değişim Anlamına Gelen “İnkılâp” Kelimesi (i-n-k-l-b) ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 22 Yerde): 2/Bakara, 143; 3/Âl-i İmrân, 127, 144, 144, 149, 174; 5/Mâide, 21; 7/A’râf, 119, 125; 9/Tevbe, 95; 12/Yûsuf, 62; 18/Kehf, 36; 22/Hacc, 11; 26/Şuarâ, 50, 227, 227; 43/Zuhruf, 14; 48/Fetih, 12; 67/Mülk, 4; 83/Mutaffifîn, 31; 31; 84/İnşikak, 9.
“Tedâvül” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerime (1 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 140.
“Tahrîf” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 5 Yerde): 2/Bakara, 75; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41; 8/Enfâl, 16.
“Tasrîf” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 12 Yerde): 2/Bakara, 164; 6/En’âm, 46, 65, 105; 7/A’râf, 58; 17/İsrâ, 41, 89; 18/Kehf, 54; 20/Tâhâ, 113; 25/Furkan, 50; 45/Câsiye, 5; 46/Ahkaf, 27.
“Sünnetullah” Kavramının Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 8 Yerde): 33/Ahzâb, 38, 62, 62; 35/Fâtır, 43, 43; 40/Mü’min, 85; 48/Fetih, 23, 23. “Sünnet” Kelimesi ve Çoğulu “Sünen” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 16 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 137; 4/Nisâ, 26; 8/Enfâl, 38; 15/Hıcr, 13; 17/İsrâ, 77, 77; 18/Kehf, 55; 33/Ahzâb, 38, 62, 62; 35/Fâtır, 43, 43, 43; 40/Mü’min, 85; 48/Fetih, 23, 23.
Psikolojik Değişimle İlgili Kullanılan Kavramlardan “Akıl” (A-k-l) Kelimesinin Türevlerinin Geçtiği (Tümü Fiil Şeklindeki) Âyet-i Kerimeler (Toplam 49 Yerde): 2/Bakara, 44, 73, 75, 76, 164, 170, 171, 242; 3/Âl-i İmrân, 65, 118; 5/Mâide, 58, 103; 6/En’âm, 32, 151; 7/A’râf, 169; 8/Enfâl, 22; 10/Yûnus, 16, 42, 100; 11/Hûd, 51; 12/Yûsuf, 2, 109; 13/Ra’d, 4; 16/Nahl, 12, 67; 21/Enbiyâ, 10, 67; 22/Hacc, 46; 23/Mü’minûn, 80; 24/Nûr, 61; 25/Furkan, 44; 26/Şuarâ, 28; 28/Kasas, 60; 29/Ankebût, 35, 43, 63; 30/Rûm, 24, 28; 36/Yâsin, 62, 68; 37/Sâffât, 138; 39/Zümer, 43; 40/Mü’min, 67; 43/Zuhruf, 3; 45/Câsiye, 5; 49/hucurât, 4; 57/Hadîd, 17; 59/Haşr, 14; 67/Mülk, 10.
Yine Pskilojik/Mânevî Değişimle İlgili Kullanılan Kavramlardan “Kalp” (K-l-b) Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 132 Yerde): 2/Bakara, 7, 10, 74, 88, 93, 97, 118, 204, 225, 260, 283; 3/Âl-i İmrân, 7, 8, 103, 126, 151, 154, 156, 159, 167; 4/Nisâ, 63, 155; 5/Mâide, 13, 41, 41, 52, 113; 6/En’âm, 25, 43, 46; 7/A’râf, 100, 101, 179; 8/Enfâl, 2, 10, 11, 12, 24, 49, 63, 63, 70; 9/Tevbe, 8, 15, 45, 60, 64, 77, 87, 93, 110, 110, 117, 125, 127; 10/Yûnus, 74, 88; 13/Ra’d, 28, 28; 15/Hıcr, 12; 16/Nahl, 22, 106, 108; 17/İsrâ, 46; 18/Kehf, 14, 28, 57; 21/Enbiyâ, 3; 22/Hacc, 32, 35, 46, 46, 53, 53, 54; 23/Mü’minûn, 60, 63; 24/Nûr, 37, 50; 26/Şuarâ, 89, 194, 200; 28/Kasas, 10; 30/Rûm, 59; 33/Ahzâb, 4, 5, 10, 12, 26, 32, 51, 53, 53, 60; 34/Sebe’, 23; 37/Sâffât, 84; 39/Zümer, 22, 23, 45; 40/Mü’min, 18, 35; 41/Fussılet, 5; 42/Şûrâ, 24; 45/Câsiye, 23; 47/Muhammed, 16, 20, 24, 29; 48/Fetih, 4, 11, 12, 18, 26; 49/Hucurât, 3, 7, 14; 50/Kaf, 33, 37; 57/Hadîd, 16, 16, 27; 58/Mücâdele, 22; 59/Haşr, 2, 10, 14; 61/Saff, 5; 63/Münâfıkun, 3; 64/Teğâbün, 11; 66/Tahrîm, 4; 74/Müddessir, 31; 79/Nâziât, 8; 83/Mutaffifîn, 14.
Benzer Değişimle İlgili Kullanılan Kavramlardan “Nefis” (N-f-s) Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 298 Yerde): 2/Bakara, 9, 44, 48, 48, 54, 54, 57, 72, 84, 85, 87, 90, 102, 109, 110, 123, 123, 130, 155, 187, 207, 223, 228, 231, 233, 234, 234, 235, 235, 240, 265, 272, 281, 284, 286; 3/Âl-i İmrân, 25, 28, 30, 30, 61, 61, 69, 93, 117, 117, 135, 145, 154, 154, 161, 164, 165, 168, 178, 185, 186; 4/Nisâ, 1, 4, 29, 49, 63, 64, 65, 66, 79, 84, 95, 95, 97, 107, 110, 111, 113, 128, 135; 5/Mâide, 25, 30, 32, 32, 45, 45, 52, 70, 80, 105, 116, 116; ; 6/En’âm, 12, 12, 20, 24, 26, 54, 70, 93, 98, 104, 123, 130, 130; 151, 152, 158, 164; 7/A’râf, 9, 23, 37, 42, 53, 160, 172, 177, 188, 189, 192, 197, 205; 8/Enfâl, 53, 72; 9/Tevbe, 17, 20, 35, 36, 41, 42, 44, 55, 70, 81, 85, 88, 111, 118, 120, 120, 128; 10/Yûnus, 15, 23, 30, 44, 49, 54, 100, 108; 11/Hûd, 21, 31, 101, 105; 12/Yûsuf, 18, 23, 26, 30, 32, 51, 51, 53, 53, 54, 68, 77, 83; 13/Ra’d, 11, 16, 23, 42; 14/İbrâhim, 22, 45, 51; 16/Nahl, 7, 28, 32, 72, 89, 111, 111, 111, 118; 17/İsrâ, 7, 14, 15, 25, 33; 18/Kehf, 6, 28, 35, 51, 74, 74; 20/Tâhâ, 15, 40, 41, 67, 96; 21/Enbiyâ, 35, 43, 47, 64, 102; 23/Mü’minûn, 62, 103; 24/Nûr, 6, 12, 61,
- 776 -
KUR’AN KAVRAMLARI
61; 25/Furkan, 3, 21, 68; 26/Şuarâ, 3; 27/Neml, 14, 40, 44, 92; 28/Kasas, 16, 19, 33; 29/Ankebût, 6, 40, 57; 30/Rûm, 8, 9, 21, 28, 28, 44; 31/Lokman, 12, 28, 34, 34; 32/Secde, 13, 17, 27; 33/Ahzâb, 6, 37, 50; 34/Sebe’, 19, 50; 35/Fâtır, 8, 18, 32; 36/Yâsin, 36, 54; 37/Sâffât, 13; 39/Zümer, 6, 15, 41, 42, 53, 56, 70; 40/Mü’min, 10, 17; 41/Fussılet, 31, 46, 53; 42/Şûrâ, 11, 45; 43/Zuhruf, 71, 45/Câsiye, 15, 22; 47/Muhammed, 38; 48/Fetih, 10; 49/Hucurât, 11, 15; 50/Kaf, 16, 21; 51/Zâriyât, 21; 53/Necm, 23, 32; 57/Hadîd, 14, 22; 58/Mücâdele, 8; 59/Haşr, 9, 9, 18, 19; 61/Saff, 11; 63/Münâfıkun, 11; 64/Teğâbün, 16, 16; 65/Talak, 1, 7; 66/Tahrîm, 6; 73/Müzzemmil, 20; 74/Müddessir, 38; 75/Kıyâme, 2, 14; 79/Nâziât, 40; 81/Tekvîr, 7, 14, 18; 82/İnfitâr, 5, 19, 19; 83/Mutaffifîn, 26, 26; 86/Târık, 4; 89/Fecr, 27; 91/Şems, 7.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Kur’an’da Toplumsal Değişim, Celaleddin Çelik, İnsan Y.
2. Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları, Cevdet Said, çev. İlhan Kutluer, İnsan Y.
3. İslâm Düşüncesinde Değişim, Münir Şefik, Dünya Y.
4. Dönüştürme Bilinci ve İslâmî Hareket, Ali Değirmenci, Ekin Y.
5. İslâm ve Sosyal Değişim, İhsan Eliaçık, Bengisu Y.
6. Kur’an’da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y.
7. Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.
8. Değişim Sürecinde İslâm, J. Esposito, J. Donohue, İnsan Y.
9. Kur’an’ın Hayata Müdahalesi (Kur’an ve Değişim Bölümü), Ed. Abdullah Yıldız, Umran Y., s. 357-448
10. Kur’an’da Toplumsal Çöküş, Ejder Okumuş, İnsan Y.
11. Laiklik Siyaset ve Değişim, Davut Dursun, İnsan Y.
12. Toplumsal Değişim Kuramları, Richard Appelbaum, çev. Türker Aklan, T. İş Bankası Kültür Y.
13. Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği, Emre Kongar, Remzi Kitabevi Y.
14. Sosyoloji Açısından Din, Yümni Sezen, MÜİFV Y.
15. İslâm Sosyolojisine Giriş, Yümni Sezen, Turan Kültür Vakfı Y.
16. Toplum Farklılaşmaları ve Din Olayı, Baykan Sezer, İÜEF Y.
17. Toplumsal ve Kültürel Değişme, Mahmut Tezcan, AÜEğitim Bilimleri Fak. Y.
18. Değişme Kültür ve Sosyal Çözülme, Orhan Türkdoğan, TDAV Y.
19. Sosyal Değişme Karşısında İslâm Hukuku, Sosyal Değişme ve Dinî Hayat, Mehmet Erdoğan, İSAV Y.
20. Sosyal Meselelerimiz ve Sosyal Değişme, Mustafa Erkal, Mayaş Y.D
21. Kur’an’ın Hayata Müdahalesi, Ed. Abdullah Yıldız, Umran Dergisi Y.
22. Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim, Mevdudi, Özgün/İnkılâb Y.
23. İslâm İnkılâbının Süreci, Mevdudi, Özgün Y.
24. Niçin İslâm Sosyolojisi, İlyas Ba-Yunus, çev. İlham Güner, Akabe Y.
25. İslâm Sosyolojisi Bir Giriş Denemesi, Ba-Yunus, çev. Rıdvan Kaya, Bir Y.
26. Din Sosyolojisi, Amiran Kurtkan Bilgiseven, Filiz Kitabevi
27. Sosyoloji Tarihi, N. Şazi Kösemihal, İst. 1974
28. Mukaddime, İbn Haldun, çev. Süleyman Uludağ, Dergâh Y.
29. İbn Haldun’a Göre İnsan-Toplum-İktisat, İbrâhim Erol Kozak, Pınar Y.
30. İslâm’da İhya Hareketleri, Mevdudi, Pınar Y.
31. Her Nemrud’a Bir İbrâhim, Zübeyir Yetik, Beyan Y. s. 80-100
32. Kur’an ve Toplum, Muhammed el-Behiy, çev. M. Beşir Eryarsoy, Bir Y.
33. Laik Düzende İslâm’ı Yaşamak, I-II, Hayreddin Karaman, İz Y.
34. İslâm Siyaset İlişkileri, Süleyman Uludağ, Dergâh Y.
35. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
36. Sünnetullah, Bir Kur’an İfadesinin Kavramlaşması, Ömer Özsoy, Fecr Y.
37. Kur’an’da Sünnetullah ve Helâk Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y.
38. Rabbanî Yol ve Sünnetullah, Said Hakim, İnsan Dergisi Y.
39. İlâhî Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), Abdülkerim Zeydan, çev. Nizameddin Saltan,
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 777 -
İhtar Y.
40. İslâm Devlet Yapısı, M. Beşir Eryarsoy, İşaret/Bunuc Y.
41. İzmlerin Çöküşü ve İslâm’ın Yükselişi, M. Emin Gerger, Şelale Y.
42. Türkiye’de Dinî Hayat, Mehmet Emin Köktaş, İşaret Y.
43. Türkiye’de Din ve Siyaset, Şerif Mardin, İletişim Y.
44. Türkiyede Din ve Siyaset, Ahmet Yücekök, Gerçek Y.
45. Türkiye’de İslâmlaşma ve Önündeki Engeller, Hayreddin Karaman, Ensar Neşriyat
46. Yeniden İslâm’a, Ebul Hasen Ali Haseni en-Nedvî, İslâmî Neşriyat
47. İslâmî Topluma Doğru, Reyhan Şerif, çev. Celal Halil, Akabe Y.
48. İslâm Toplumuna Doğru, Seyyid Kutub, İslâmoğlu Y.
49. Modern Türkiye’de Din ve Toplumsal Değişme, Şerif Mardin, çev. Metin Çulhaoğlu, İletişim Y.
50. İslâm’da Siyasî Düşünce ve İdare, Harun Han Şirvani, Nur Y.
51. İslâm, Süreklilik ve Değişim, J. Obert Voll, çev. C. Aydın, C. Şişman, M. Demirhan, Yöneliş Y.
52. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu, İhtar Y.
53. Din Psikolojisi Açısından Dinî Tutum Davranış ve Şahsiyet Özellikleri, Veysel Uysal, İFAV Y.
54. Kavimlerin Helâki, Hârun Yahya, Vural Y.
55. Allah’ın Yok Etmesi ve Yok Olan Toplumlar, Veysel Özcan, Mirfak Y.
56. Kur’ân-ı Kerim’de Kavimler ve Toplumlar Âd, Semûd, Medyen, S. Süleyman Nedvî, İnkılâb Y.
57. Lânetlenmiş Kişiler ve İşler, Mehmet Emre, Erhan Y.
58. Kitabu’l-Esnâm, İbn Kelbî, Tevhid Y.
59. Kur’an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y.
60. Kur’an Kıssaları Üzerine, İdris Şengül, Işık Y.
61. İlmî ve Edebî Yönleriyle Kur’an Kıssaları, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
62. Türkiye’nin Çöküşü, Hüseyin Kâzım Kadri, Hikmet Neşriyat
63. Modern Dünyaya Başkaldırı, Jius Evola, çev. Fevzi Topaçoğlu, İnsan Y.
64. el-Medinetü’l-Fâzıla, Fârâbî, çev. Naifiz Danışman, MEB Y.
65. Kur’an’da Tarih Kavramı, Mazharuddin Sıddîkî, çev. Süleyman Kalkan, Pınar Y.
66. İslâm’ın Tarih Yorumu, İmâdüddin Halil, çev. Ahmet Ağırakça, Risale Y.
67. Tarihin Yorumu, İmâdüddin Halil, Mazharuddin Sıddîkî, terc. M. Beşir Eryarsoy, Düşünce Y.
68. İslâm Tarihi Bir Yöntem Araştırması, İmÂdüddin Halil, çev. Ubeydullah Dalar, İnsan Y.
69. İslâmî Açıdan Tarihe Bakışımız, Muhammed Kutub, çev. Talip Özdeş, Risale Y.
70. Tarih ve Toplum, Murtaza Mutahharî, terc. Cengiz Şişman, Yöneliş Y.
71. İnsan ve Tarih, M. H. Beheşti, C. Bahonar, terc. Ahmet Erdinç, Bir Y.
72. Tarihselciliğin Sefaleti, Karl R. Popper, çev. Sabri Orman, İnsan Y.
73. Câhiliyenin Hükmünü mü İstiyorlar? Ziyâeddin el-Kudsi, Hak Y.
74. Hâkimiyet Allah’ındır, Ziyaüddin el-Kudsi, Hak Y.
75. Hükmüllah, Heyet, Hilâl Y.
76. Hâkimiyet Allah’ındır, Âyetullah eş-Şiran, İhtar Y.
77. İslâm’da Hükümet, Mevdûdi, Hilâl Y.
78. Dünya İslâm Devleti ve Prensipleri, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y.
79. Teşrîî İslâm Tarihi, Abdülvehhâb Hallâf, terc. Hüseyin Algül, Şamil Y.
80. Osmanlı ve Safevîlerde Din-Devlet İlişkisi, Vecih Kevserânî, çev. Muhlis Canyürek, Denge Y.
81. Din Bürokrasisi, Yapısı, Konumu ve Gelişi, Davut Dursun, İşaret Y.
82. İnanç Sorunları, Hudaybi, İnkılâb Y.
83. İslâm Medeniyetinin Geleceği, Ziyauddin Serdar, çev. Deniz Aydın, İnsan Y.
84. İslâm ve Siyasi Durumumuz, Abdülkadir Udeh, Pınar Y.
85. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
86. İslâm’ın Siyasi Yorumu, Ebu’l-Hasan Ali Nedvi, Akabe Y.
87. Siyasi Hutbeler, Şeyh Said Şaban, Endişe Y.
88. Devlet ve Devrim, Münir Şefik, Dünya Y.
- 778 -
KUR’AN KAVRAMLARI
89. İlk Dönem İslâm Toplumunun Şekillenişi, Mustafa Aydın, Pınar Y.
90. Arap Dünyasında Din ve Siyaset, Nezih Ayûbî, çev. Yavuz Alogan, Cep Y.
91. Din ve Modernizm, Ali Bulaç, Endülüs Y.
92. Dinlerin Dejenerasyonu, Kürşat Demirci, İnsan Y.
93. Modern Çağda İslâm’ın Politik Sistemi, Lokman Tayyib, İlke Y.
94. Anayasa ve Demokrasi, Abdurrahman Dilipak, Emre Y.
95. Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y.
96. İslâm Nizamı, Mevdudi, Hilal Y.
97. İslâm’da Siyasi Sistem, Mevdudi, Özgün Y.
98. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, Beyan Y.
99. İslâm Kapitalizm Çatışması, Seyyid Kutub, Bir/Arslan Y.
100. Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutub, Fecr/Dünya/Özgün/Pınar Y.
101. İslâm’ın Dünya Görüşü, Seyyid Kutub, Arslan Y.
102. İslâm - Laiklik, Yusuf Kardavi, Denge Y.
103. İslâm, Laiklik ve Kenan Evren, N. Yücel Mutlu, Rehber Y.
104. İslâm ve Laisizm, Nakib Attas, Pınar Y.
105. Laiklik Yargılanıyor, Rauf Pehlivan, Gonca Y.
106. Laik Vahşet, Faruk Köse, Mektup Y.
107. Laiklik Çıkmazı, Ahmed Taşgetiren, Erkam Y.
108. Laiklik Devrini Kapamıştır, İsmail Kazdal, İhya Y.
109. İslâm Açısından Laiklik, Muhammed İslâmoğlu (Sadreddin Yüksel), Özel Y.
110. Laikliğin Neresindeyiz? Safâ Mürsel, Yeni Asya Y.
111. Laik Demokratik Cumhuriyet İlkelerine Bağlı Kalacağıma, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
112. Laisizm, Abdurrahman Dilipak, Beyan Y.
113. Din ve Laiklik, Ali Fuad Başgil, Yağmur Y.
114. Türkiye’de Laiklik İdeolojisi, Ahmet Parlakışık, Objektif Y.
115. Türkiye’de Laiklik ve Fikir Özgürlüğü, Fehmi Koru, Beyan Y.
116. Müslüman Laik Olamaz, Ali Kemal Saran, Şelale Y.
117. Sosyalizm Bitti Laiklik Alır mıydınız? Yavuz Bahadıroğlu, Nesil Basım Y.
118. Osmanlı ve Safevîlerde Din-Devlet İlişkisi, Vecih Kevseranî, Denge Y.
119. Medenî Vahşet, Hüsnü Aktaş, Ölçü Y.
120. Çağdaş Truva Atı Demokrasi, İsmail Kazdal, İhya Y.
121. Demokrasi Risalesi, Yaşar Kaplan, Timaş Y.
122. Alaturka Demokrasi ve Alaturka Laiklik, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
123. Demokrasi ve Totalitarizm, Raymond Aron, Kültür Bakanlığı Y.
124. İslâm Işığında Hareketler ve İdeolojiler, Fethi Yeken, İslâmoğlu Y.
125. Câhiliye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
126. İlahlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
127. Lâ 1-2, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
128. İslâm’a Göre Partinin Hükmü, Muhammed Fatih, Tevhidî Çekirdek Y.
129. Siyasal Katılım, Zübeyir Yetik, Fikir Y.
130. İslâm’da İmâmet ve Hilâfet, Hasan Gümüşoğlu, Kayıhan Y.
131. Hilâfet: Modern Arap Düşüncesinin Eleştirisi, Fehmi Şinnavi, İnsan Y.
132. Halifesiz Günler, Hakan Albayrak, Denge Y.
133. Hilâfet ve Şehâdet, Muhammed Bâkır es-Sadr, Objektif Y.
134. Hilâfet ve Halifesiz Müslümanlar, Sadık Albayrak, Araştırma Y.
135. Hilâfet Nasıl Yıkıldı? Abdülkadim Zellum, Hizbü’t-Tahrir Y.
136. Hilâfet ve Kemalizm, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Âlem Y/Araştırma Y.
137. Hilâfetin İlgâsının Arkaplanı, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, İnsan Y.
138. Hilâfet-i İslâmîyye ve T.B.M. Meclisi, İsmail Şükrü, Bedir Y.
DEĞİŞİM / DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR)
- 779 -
139. Hilâfet (Geçmişi ve Geleceği ile), Kadir Mısıroğlu, Sebil Y.
140. Hilâfet ve Saltanat, Mevdudi, Hilâl Y.
141. Hilâfetin Saltanata Dönüşmesi, Vecdi Akyüz, Dergâh Y.
142. Hilâfet Hareketleri, Mim Kemal Öke, T. Diyanet Vakfı Y.
143. Hilâfetin Kaldırılması Sürecinde Cumhuriyetin İlanı, 1-2, Murat Çulcu, Kastaş Y.
144. Halifeliğin Kaldırılması ve Laiklik, Seçil Akgün, Turhan Kitabevi Y.
145. Devlet ve Din, Çetin Özek, Ada Y.
146. Ceza Hukuku ve Demokratik Düzenin Korunmasında Laiklik İlkesi, Çetin Özek, 1978, İstanbul
147. Türk Hukukunda Laikliği Koruyucu Ceza Hükümleri, Çetin Özek, 1961, İstanbul
148. Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y. 13/417, 445, 14/340
149. Hayatın Yeniden İnşası İçin, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y., s. 198-199, 203-207
150. Düşüncede Devrim, Mehmed Kürşad Atalar, Anlam Y., s. 1-8
151. Kur’an Sosyolojisi, Lütfullah Cebeci, İslâmî Araştırmalar, s. 3, Ocak 1987
152. Sosyal Çözülme, Sosyal Bütünleşme ve Din, Bilgi ve Hikmet, s. 5, Kış 1994
153. Dinin Ferdî ve Sosyal Rolü Üzerine Genelleme, SÜSBED, s. 3, Konya, 1994
154. Din Din midir, Yoksa Başka Bir Şey midir?, Elizabeth Özdalga, İslâmî Araştırmalar, c. 3, s. 2, Nisan 89
155. Modernleşme ve İslâmlaşma, Mümtazer Türköne, Bilgi ve Hikmet, s. 1, Kış 1993
156. El Kirliyse Yıkanır, Ya Toplum Kirliyse, Mehmet Ali Kılıçbay, Türkiye Günlüğü, s. 30, Eyl-Ek. 94
157. İbn Haldun Sosyolojisi, Satı el-Husrî, çev. Mehmet Bayyiğit, SÜİFD, sayı 4, Konya 1994
158. Değişim ve Süreklilik, Nur Vergin, Türkiye Günlüğü, s. 25, Kış 1993
DİN
- 781 -
Kavram no 29
İman 7
Bk. İslâm, Hıristiyanlar, Yahudiler, Sâbiiler,
İman, Tevhid, Hüküm-Hâkimiyet
DİN
• Din; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Din Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Din Kavramı
• Din Anlayışları ve Diğer İnançlarda Din
• İslam’a Göre Din Gerçeği
• Dinin Kaynağı
• Din Duygusunun Menşei
• Din ve Bilim
• Dinlerin Tasnifi: 1- Hak Din, 2- Muharref Dinler, 3- Bâtıl Dinler
• Bâtıl Dinleri de Tanımanın Gerekliliği
• Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakkın Dini
• Bu Din Benim Dinim Değil!
• Liselerde Din Dersi Eğitimi ve Ders Kitapları
• Kemalizm; Resmî Din mi? Atatürk’e Tanrı veya Peygamber Diyenler
• Yönlendirilen Din; Devlet Dini ve Diyânet
“İbrâhim de bunu kendi oğullarına vasiyet etti. Ya’kub da, ‘oğullarım! Allah sizin için o dini (İslâm’ı) seçti. O halde sadece müslümanlar olarak ölünüz’ (dedi).” 3273
Din; Anlam ve Mâhiyeti
‘Din’ kelimesi çok geniş bir anlam sahasına sahiptir. Kur’an’da ve hadislerde birçok mânâda kullanılan bu kelime, kavram olarak insanlığın en önemli faâliyeti olan inanmayı, bir yaratıcıya itaat ve ibâdet etmeyi, ahlâkî davranışları, fazilet ve iyilikleri, toplumsal düzeni, doğru yolda olmayı ifade eder.
Sözlük Anlamı: ‘Din’ kelimesi ‘d-y-n’ kökünden gelir ve sözlükte şu anlamlara gelir: Üstünlük, egemenlik, itaat, zorlamak, itaatkâr olarak kendini bir güce teslim etmek, borçlanmak, boyun eğmek, hakkını almak, ödünç almak, boyun eğdirmek, egemenlik, idâre etmek anlamlarına gelir. Birinin emrine girmek, onun emrine amâde olmak, onun hâkimiyet ve otoritesi altında boyun eğmeyi kabul etmek, şeriat, kanun, yol, millet, âdet, taklit, hesaba çekmek, ceza veya mükâfat vermek de din kelimesinin anlamlarındandır. İsim olarak ‘din’ kelimesi şu mânâları kapsamaktadır: İyi ya da kötü karşılık; âdet ve alışkanlık; itaat, zillet, bağlılık, üstünlük sağlamak, galip gelmek; hâkimiyet, mülk ve hüküm; bir şeye zorlamak; itaat etmek, ya da tersi olarak isyan etmek; bir şeyi alışkanlık haline getirmek; şeriat ve millet, yani tevhid inancı.
3273] 2/Bakara, 132
- 782 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Din Kelimesinin Türevleri: Aynı kökten gelen ve hadislerde Allah’ın bir ismi olarak geçen ‘Deyyân’, mutlak kudret sahibi, işlerin karşılığını veren, hikmetle yöneten, egemen olan demektir. Araplar, bir kimsenin bölgesine ve kavmine üstünlüğünü belirtmek için ‘deyyân’ sıfatını kullanırlardı. Buna göre aynı kökten gelen ‘medîn’; köle, ‘medîne’; şehir ve câriye, ‘temeddün’; dinli veya şehirli-medenî olma, ‘tedâyün’; borçlanma, ‘diyânet’; din ve millet anlamlarına gelir. ‘Mütedeyyin’ ise; boyun eğen, itaatkâr, Allah’a teslim olan demektir.
Terim olarak din; Akıl sahibi insanları kendi irâde ve arzularıyla hayırlı olan şeylere sevk eden ilâhî bir kanundur. Din; peygamberlerin vahye dayalı yapmış oldukları tebliğdir. Din; Allah Teâlâ tarafından vahiy yoluyla indirilen, insanları dünya ve âhiret saâdetine çağıran i’tikadî ve amelî bir nizamdır. Din; İslâm, iman ve ihsandan oluşan hayat şeklidir. (Bu tanımların tümü vahye dayalı hak dinin, yani dar anlamda dinin -İslâm dininin- tanımlarıdır.)
Burada geçen din tanımları şu hususları içermektedir:
Dinin koyucusu ve sahibi Allah’tır. Hiçbir insan, hatta peygamberler dahi vahye dayalı bir din meydana getiremez.“İyi bilin ki, hâlis (gerçek) din Allah’ındır.” 3274
Din akıl sahibi insanlara hitap eder. Din akıl üstüdür, fakat akıl dışı değildir. Din, yeterli derecede akıl sahibi olmayan çocukları, delileri sorumlu tutmaz.
Dinde serbest seçme vardır. Yani iman edip etmeme insanların özgür irâdelerine bırakılmıştır. “ ... Dinde zorlama yoktur. Artık hak ile bâtıl açıkça ayrılmıştır.” 3275
Din insanları hayra ve güzelliğe iletir. Fakat din, insanları güzele iletme hususunda onların şahsî kanaatlerini değil; genel ve değişmez evrensel yaratılış kanunlarını esas alır. �������������������������������������������������������������Bu esaslar; Din, akıl, can, mal ve nesli koruma şeklinde for-formüle edilen esaslardır.
Vahiy kaynaklı dinler, insana kendi mâhiyetini, başlangıcını ve sonunu, yaratılış gayesini, yapmakla sorumlu olduğu vazifelerini bildirir.
İnsanların ortaya koyduğu sistemler hak din değil; bâtıl dindir. Her yaşayış biçimi bir dindir. Her dinin bir dünya görüşü ve yaşayış biçimi vardır.
Bu toplumda herkesin kendine göre bir “din” tanımı, bir din görüşü ve yorumu vardır. Din konusunda genel kanaat; din olayının Allah ile kul arasında bazı ilişkileri tanzim eden, namaz, hac, oruç gibi ibâdetlerin nasıl yapılacağını açıklayan görüşler manzûmesi olduğu şeklindedir. Halk kitlelerinin olduğu kadar, resmi ideolojinin din tanımı da budur. Bu anlayışa göre din, insanların sadece âhiretini ilgilendiren bir hâdisedir. Bu hâdisede insanlarla Allah arasına girmek; politik çıkarlar için dinî duygulardan faydalanmak, en açık ifadesiyle dini istismar etmektir. Yine bu anlayışa göre, çağdaş devlet yönetimi, on dört asır önceki dinî hükümlerle değil; yine çağdaş ve medenî olan hükümlerle mümkün olacaktır.
Rabbımız, din gerçeğini kendi çıkarlarına göre tanımlamaya ve yorumlamaya kalkışan böylesi sapıklara, Kur’ân-ı Kerim’de açıkça şöyle buyurmaktadır: “De
3274] 39/Zümer, 3
3275] 2/Bakara, 256
DİN
- 783 -
ki: ‘Allah’a dininizi siz mi öğreteceksiniz?’ Oysa Allah, göklerde ve yerde olanları bilir. Allah her şeyi bilendir.” 3276 Bu âyet-i kerimede hem bu sapıklar itham edilmekte ve hem de Allah’ın râzı olacağı din gerçeğini öğretecek merciin yine Allah ve Allah’ın Kitabı olduğu belirtilmektedir. İşte Allah’ın râzı olacağı yegâne din olan İslâm, Allah’tan ve Rasûlünden öğrenildiği zaman, aldatılmakta olan insanlarımız bu gerçekleri kavrayacak ve kendilerine yıllardır anlatılan safsataların yalan olduğunu kavrayabileceklerdir.
Kur’ân-ı Kerim’de Din Kavramı
“Din” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 92 yerde geçmektedir.
“Din”in Kur’an’daki Anlamları: ‘Din’ kelimesi Kur’an-ı Kerim’de borç anlamına gelen ‘deyn’ hariç, dört anlamda kullanılmaktadır:
1- En yüce kudrete teslim olma, itaat etme, boyun eğme anlamında: “De ki: ‘Ben, Allah’a dini hâlis kılarak, ibâdet etmekle emrolundum. Bana Allah’a teslim olan müslümanların ilki olmam emredildi.”3277; “Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, din de (itaat ve kulluk da) sürekli olarak O’nundur. Böyleyken Allah’tan başkasından mı ittika ediyorsunuz (korkup çekiniyorsunuz)?” 3278
Bu âyetlerde ve benzerlerinde ‘din’, yüksek bir otoriteye boyun eğme, ona itaat etme ve ona kul olma anlamında kullanılmaktadır. Dinin Allah’a has kılınmasının mânâsı, hâkimiyeti, hüküm koyma hakkını, ibâdet ve itaat edilmeye lâyık olmayı yalnızca Allah’a ait kabul etmektir. Kulluk anlamında Allah’tan başkasına boyun eğmemek, O’ndan başkasına ibâdet etmemek, kulluğa ait bütün hükümleri O’ndan almak demektir.
2- Âhiret, ceza, yani amellerin karşılığını verme günü anlamında: “(İbrâhim dedi ki:) Din (ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O’dur.”3279 “(Şeytana hitâben:) Ve şüphesiz, din (kıyametteki hesap) gününe kadar Benim lânetim senin üzerindedir.” 3280
3- Hüküm, âdet, şeriat ve kanun anlamında: “Zina eden erkek ve zina eden kadının her birisine yüzer değnek vurun. Eğer Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız, onlara Allah’ın dinini (hükmünü, şeriatini uygulama) konusunda sizi bir acıma tutmasın…” 3281
4- Allah’ın gönderdiği Tevhid Dini anlamında: Kur’an’da ‘din’ en çok bu anlamda kullanılmaktadır ki, bu mânâ içerisinde hem Allah’ın hâkimiyeti, otoritesi, hükmünün üstünlüğü, hem bu üstünlüğe kulların boyun eğip itaat etmeleri, hem de Allah’tan gelen hüküm, kanun ve şeriat konuları yer almaktadır.
Din, aslında bütün bu anlamları içerisinde barındıran, Allah’ın hâkimiyetine bir teslimiyet ve O’ndan gelen hükümleri kabullenmektir. İslâm’dan önceki Araplar (yukarıda geçtiği gibi) ‘din’ kelimesini çok farklı, biraz da karışık anlamlarda kullanıyorlardı. Kur’an bu kelimeye bir ıstılah (terim) anlamı kazandırdı ve bu
3276] 49/Hucurât, 16
3277] 39/Zümer, 11-12
3278] 16/Nahl, 52; ayrıca bk. 3/Âl-i İmrân, 83; 40/Mü’min, 64, 65; 39/Zümer, 2-3; 98/Beyyine, 5 vd
3279] 26/Şuarâ, 82
3280] 38/Sâd, 78; ayrıca bk. 1/Fâtiha, 4; 15/Hicr, 35; 37/Sâffât, 20; 51/Zâriyât, 6, 12; 56/Vâkıa, 56 vd.
3281] 24/Nûr, 2; ayrıca bk. 12/Yûsuf, 76; 40/Mü’min, 26; 42/Şûrâ, 13, 21 vd.
- 784 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kelime çok önemli bir İlâhî gerçeği ve bu gerçek karşısında insanın konumunu ifade eder hale geldi. Bu kelime, her kim olursa olsun yüksek bir otoriteyi ve bu otoriteye boyun eğmeyi, bu otoriteden kaynaklanan emir ve hükümleri uyulması gereken kurallar olarak kabul etmeyi, bu kurallara uyulduğu zaman mükâfat, karşı gelindiği zaman ceza alınacağına inanmayı içine alan bir hayat sisteminin genel adıdır. Bu bakımdan bu kelimeyi başka dilde karşılayacak hiç bir kelime mevcut değildir. Batılıların kullandığı ‘religion’ sözcüğü de ‘din’ kavramının ifade ettiği derin anlamları karşılayamaz.
Din Kelimesindeki Unsurlar: Din kelimesi, İlâhî olan en mükemmel nizamı (düzeni) ifade eden en uygun bir kavramdır. Bu kavramda dört önemli unsuru görebiliriz:
a- Yüce bir hâkimiyet (egemenlik),
b- Bu yüksek hâkimiyete boyun eğip itaat etmek,
c- Bu hâkimiyetin şekillendirdiği inanç ve hükümler sistemi,
d- Bu sisteme uygun hareket etmekle elde edilen mükâfat, aykırı hareket etmekle karşılaşılacak ceza.
Kur’an ‘din’ kelimesini bazen bu unsurların her birinin yerine, bazen de hepsini birden kapsayacak şekilde kullanmaktadır.
Kur’an’da ‘din’ kelimesinin hangi anlamlarda geçtiğini daha iyi anlayabilmek için, Dameğânî isimli âlimin bu konudaki görüşlerini aktarmakta fayda vardır. Bu bilgine göre ‘din’ Kur’an’da şu anlamlarda kullanılmaktadır:
1- Tevhid anlamında: “Hiç şüphesiz Allah katında din İslâm’dır.”3282 Bu âyette geçtiği gibi ‘din’ kelimesi tevhid dinini işaret etmektedir. 3283
2- Hesap anlamında: “Onlar din (hesap) gününü yalanladılar.”3284 âyetinde olduğu gibi. 3285
3- Hüküm ve yargı anlamında: 12/Yûsuf sûresi 76. âyetinde geçen kralın (melikin ) dini, kralın uyguladığı veya uyduğu hüküm, yargı demektir. 3286
4- Bizzat dinin kendisi anlamında: Bu din, hayatın bütün alanlarını kapsayan bir inanç olmakla beraber, egemen düzeni, kişi ve toplum ilişkilerine ait hükümleri, insan eşya ilişkileri ve davranış kurallarını da içerisine alır. 3287
5- Millet (bir dine inanan topluluk) anlamında: “Oysa onlar, dini yalnızca O’na hâlis kılan hanîfler (Allah’ı birleyenler) olarak sadece Allah’a kulluk etmek, namazı kılmak ve zekâtı vermekten başkasıyla emr olunmadılar. İşte en doğru din budur.” 3288
Kur’an, ‘millet’ ve ‘şeriat’ kavramlarını da ‘din’ yerine kullanmaktadır.3289 An3282]
3/Âl-i İmrân, 19
3283] Ayrıca bk. 39/Zümer, 2; 30/Rûm, 30; 31/Lokman, 32
3284] 83/Mutaffifîn, 11
3285] Ayrıca bk. 56/Vâkıa, 86; 37/Sâffât, 53; 82/İnfitâr, 9, 15 vd.
3286] Ayrıca bk. 24/Nûr, 2
3287] 9/Tevbe, 33; 48/Fetih, 28; 61/Saff, 9 vd.
3288] 98/Beyyine, 5; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 1/395; Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, 1/363
3289] 12/Yûsuf, 38; 2/Bakara, 130, 135, 120; 42/Şûrâ, 21 vd
DİN
- 785 -
cak, millet kelimesi bir peygambere (İbrâhim milleti gibi); din Allah’a, şeriat ise din’e nisbet edilir. İslâm şeriati, budizm şeriati gibi.
“Bunu İbrâhim, oğullarına vasiyet etti; Ya’kub da: ‘Oğullarım, şüphesiz Allah sizlere bu dini seçti, siz de ancak müslümanlar olarak can verin’ (diye aynı vasiyette bulundu).” 3290
“...Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden döner de kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da âhirette de geçersiz sayılmıştır. Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı kalırlar.” 3291
“Dinde ikrâh/zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık ve eğrilikten ayrıt edilmiştir. O halde, kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse, kopması mümkün olmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah (her şeyi) işitir ve bilir.” 3292
“Hiç şüphesiz Allah katında din, ancak İslâm’dır…” 3293
“Onlar Allah’ın dininden başka din mi arıyorlar. Oysa göklerde ve yerde her ne varsa, istese de istemese de, O’na teslim olmuştur ve O’na döndürülmektedir.” 3294
“...Bugün size dininizi kemâle (olgunluğa ) eriştirdim, üzerinizdeki nimeti tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçip beğendim...” 3295
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki); Allah, sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçakgönüllü/merhametli, kâfirlere karşı azîz/onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiç bir kınayanın kınamasından korkmazlar (kimsenin ayıplamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi çok geniştir.” 3296
“De ki: ‘Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, dosdoğru dine, hanîf olan/Allah’ı birleyen İbrâhim’in dinine iletti. O, (İbrâhim, hiçbir zaman Allah’a) şirk/ortak koşanlardan değildi.” 3297
“... Dininize saldırırlarsa, küfrün önderlerine karşı savaşın...” 3298
“Kendilerine Kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dîni (kendine) din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.” 3299
“O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere üstün kılmak için Rasûlünü hidâyet ve Hak Din ile gönderendir.” 3300
“O, sizi karada ve denizde yürütendir. Hatta siz gemilerde bulunduğunuz, o gemiler
3290] 2/Bakara, 132
3291] 2/Bakara, 217
3292] 2/Bakara, 256
3293] 3/Âl-i İmrân, 19
3294] 3/Âl-i İmrân, 83
3295] 5/Mâide, 3
3296] 5/Mâide, 54
3297] 6/En’âm, 161
3298] 9/Tevbe, 12
3299] 9/Tevbe, 29
3300] 9/Tevbe, 33
- 786 -
KUR’AN KAVRAMLARI
de içindekileri güzel bir rüzgârla alıp götürdükleri ve (yolcular) bununla neşelendikleri zaman, o gemiye şiddetli bir fırtına gelip çatar, her yerden onlara dalgalar hücum eder ve onlar, çepeçevre kuşatıldıklarını anlarlar da, dini yalnız Allah’a hâlis kılarak, ‘Andolsun eğer bizi bundan kurtarırsan mutlaka şükredenlerden olacağız’ diye Allah’a yalvarırlar. Fakat Allah onları kurtarınca, bir de bakarsın ki, yine haksız yere taşkınlık ediyorlar. Ey insanlar! Sizin taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir...” 3301
“De ki: ‘Ey insanlar! Benim dinimden şüphede iseniz, (bilin ki,) ben Allah’ı bırakıp da sizin taptıklarınıza (putlara) tapmam. Ben ancak sizi öldürecek olan Allah’a kulluk/ibâdet ederim. Çünkü bana mü’minlerden olmam emrolundu. Ve ‘yüzünü hanîf/muvahhid olarak hak dine döndür, sakın müşriklerden olma!’ (denildi.) Allah’ı bırakıp da, sana fayda ya da zarar vermeyecek şeylere tapma. Eğer bunu yaparsan, o takdirde sen mutlaka zâlimlerden olursun.” 3302
“Yusuf, kardeşinin yükünden önce onların yüklerini (aramaya) başladı. Sonra da onu (su kabını), kardeşinin yükünden çıkarttı. İşte Biz Yusuf’a böyle bir tedbir öğrettik; yoksa kralın dinine (kanunlarına) göre kardeşini alıkoyamazdı; Allah’ın dilemesi hâriç. Biz kimi dilersek onu derecelerle yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır.” 3303
“Allah, sizden iman edip sâlih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri halife/hâkim kıldığı gibi onları da yeryüzüne halife/hâkim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslâm’ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun yerine onlara emniyet/güven sağlayacağını vaad etti. Çünkü onlar, Bana kulluk ederler; hiçbir şeyi Bana şirk koşmazlar/eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte bunlar asıl büyük günahkârlardır.” 3304
“Sen yüzünü hanîf/Allah’ı birleyen olarak dine, yani, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise o fıtrata çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din (eddînu’l-kayyim) budur; fakat insanların çoğu bilmezler. Hepiniz O’na yönelerek O’na karşı gelmekten sakının; namazı kılın; müşriklerden olmayın. Ki onlardan dinlerini parçalayanlar ve kendileri de bölük bölük olanlar vardır. (Bunlardan) her fırka, kendi yanındakiyle böbürlenmektedir.” 3305
“Firavun şöyle dedi: ‘Beni bırakın da Mûsâ’yı öldüreyim; o rabbine yalvaradursun. Onun sizin dininizi değiştireceğinden veya yeryüzünde fesat/bozgunculuk çıkaracağından korkuyorum.” 3306
“Ki O, kendi peygamberlerini hidâyetle ve hak din ile, diğer bütün dinlere karşı üstün kılmak için gönderdi. Şâhit olarak Allah yeter.” 3307
“Sizin dininiz size; benim dinim bana!” 3308
“Allah’ın yardımı ve zaferi gelip de insanların bölük bölük Allah’ın dinine girmekte
3301] 10/Yûnus, 22-23
3302] 10/Yûnus, 104-106
3303] 12/Yûsuf, 76
3304] 24/Nur, 55
3305] 30/Rûm, 30-32
3306] 40/Mü'min, 26
3307] 48/Fetih, 28
3308] 109/Kâfirûn, 6
DİN
- 787 -
olduklarını gördüğün vakit Rabbine hamdederek O’nu tesbih et ve O’ndan mağfiret dile; Çünkü O tevbeleri çokça kabul edendir.” 3309
Hadis-i Şeriflerde Din Kavramı
Hadis-i şeriflerde din kelimesi şu mânâlarda kullanılır:
a) Boyun eğmek, itaat ve ibâdet etmek: “Akıllı kişi, nefsine boyun eğdiren (dâne) ve onu (Allah’a) ibâdet ettirendir.”3310 Bu hadiste geçen “dâne” kelimesi, boyun eğdirip itaat ettirmek anlamına gelir. Aynı zamanda “hesaba çeken” mânâsına geldiği de söylenmiştir.
“Kureyş’ten, söyledikleri takdirde bütün Arapların kendilerine boyun eğecekleri (dâne) bir tek söz söylemelerini istiyorum.” 3311 Bu hadis-i şerifte de din (dâne) kelimesi aynı anlamda kullanılmıştır.
b) İnanç ve ibâdet: “Kureyş ve onlar gibi inanıp ibâdet edenler (dâne, dînehum) Müzdelife’de vakfe yaparlardı.” 3312 Bu hadis-i şerifte, dinlerine uygun hareket eden ve onlar gibi ibâdet eden kimseler kastedilmektedir.
c) Hayır olsun, şer olsun; karşılık: “Nasıl davranırsan, öyle karşılık görürsün.” 3313
d) Kahretmek, mecbur etmek, egemen ve hâkim: Allah’ın “ed-Deyyân” ismi bu anlamdadır.
Cibrîl hadisi diye şöhret bulan hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.s.) “iman”, “İslâm” ve “ihsân”ı, bunların üçünü “din” olarak tanımlar:
Cibrîl hadisi: Abdullah bin Ömer (r. anhümâ), babasından rivâyet ederek şöyle demiştir: “Bana babam Ömer ibnü’l-Hattâb rivâyet ederek şöyle dedi: “Bir gün Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanında bulunduğumuz bir sırada âniden yanımıza, elbisesi bembeyaz, saçı simsiyah bir zât çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri görülmüyor; bizden de kendisini kimse tanımıyordu. Doğruca Peygamber (s.a.s.)’in yanına oturdu ve dizlerini onun dizlerine dayadı. Ellerini de uylukları üzerine koydu. Ve:
-Yâ Muhammed! Bana İslâm’ın ne olduğunu haber ver! dedi. Rasûlullah (s.a.s.):
-İslâm; Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman ve yol (külfetleri) cihetine gücün yeterse Beyt’i haccetmendir” buyurdu. O zât:
-Doğru söyledin! dedi. Babam dedi ki: ‘Biz buna hayret ettik. (Zira) hem soruyor, hem de tasdik ediyordu.’
-Bana imandan haber ver! dedi. Rasûlullah (s.a.s.):
-İman; Allah’a ve Allah’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe iman etmen, bir de kadere; hayrına şerrine inanmandır” buyurdu. O zât (yine):
3309] 110/Nasr, 1-3
3310] Tirmizî, Kıyâme 25; İbn Mâce, Zühd 31.
3311] Tirmizî, Tefsir sûre 38, bâb 1; Ahmed bin Hanbel, 1/237
3312] Buhârî, Tefsir sûre 3, bâb 35; Müslim, Hac 151.
3313] Buhârî, Tefsir sûre 1, bâb 1
- 788 -
KUR’AN KAVRAMLARI
-Doğru söyledin! dedi. (Bu sefer:)
-Bana ihsândan haber ver! dedi. Rasûlullah (s.a.s.):
-Allah’a, O’nu görüyormuşsun gibi ibâdet etmendir. Çünkü her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni muhakkak görür.” Sonunda Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“O Cibrîl’di; size dininizi öğretmeye gelmişti.” 3314
“Din nasihattir (nasihatten ibârettir).” Ashâb sordu: “Kime?” “Allah’a, kitabına, rasûlüne, müslümanların imâmına ve tüm müslümanlara.” 3315
“Dinde aşırılıktan sakının. Çünkü sizden öncekiler, dinde aşırı gittiklerinden ötürü helâk oldular.” 3316
“Peygamberler, anaları ayrı, babaları bir kardeştirler; dinleri birdir.” 3317
“Ben, sizin havuz başında öncünüzüm. Benim yanıma gelen ondan içer, ondan içen de ebediyyen susamaz. Ve muhakkak benim yanıma birtakım kavimler gelecek ki, ben onları tanırım, onlar da beni tanırlar. Sonra benimle onların arasına bir perde konur. Ben, ‘onlar bendendir’ derim. Bana: ‘Sen onların, senin ardından neler ortaya çıkardıklarını bilmezsin’ denilir. Ben de: ‘Benden sonra dinde değiştirme yapanlar uzak olsunlar, uzan olsunlar’ derim.” 3318
“Ben (havuz başında) dikilip durduğum sırada bir zümre görürüm. Nihayet onları tanıdığım zaman, benimle onların arasına bir adam (bir melek) ortaya çıktı da onlara: ‘Gelin!’ dedi. Ben ona: ‘Bunları nereye götürüyorsun?’ dedim. Melek: ‘Vallahi, cehenneme götürüyorum!’ diye cevap verdi. ‘Bunların hali, günahı nedir?’ dedim. Melek: ‘Bunların, senin ardından gerisin geriye dönüp (dinlerine) sırtlarını çevirerek irtidat ettiler!’ dedi. Sonra ben, havuz başında bir zümre daha gördüm. Nihayet onları tanıdığım zaman yine benimle onların arasına bir adam daha çıktı da bu topluluğa: ‘Gelin”’ dedi. Ben, ona da: ‘Bunları nereye götürüyorsun?’ diye sordum. ‘Vallahi, ateşe götürüyorum’ diye cevap verdi. ‘Bunların günahı nedir?’ dedim. Melek: ‘Senden sonra bunlar, gerisin geriye dönüp dinlerine sırtlarını çevirerek gerisin geri dinden çıkmışlardır!’ dedi. Ben, bu havuza yaklaşıp da geriye çevrilenlerden hiç kimsenin cehennemden kurtulacağını sanmıyorum. Ancak çobansız yolunu şaşıran deve sürüsünden yolunu bulanlar misali, bunlardan da (tek tük) cehennemden kurtulanlar olabilir.” 3319
“Kitab ve Sünnet’ten başka uyulması gerekli üçüncü bir yol yoktur. Sözlerin en güzeli Allah’ın kelâmı ve yolların en güzeli, Muhammed’in yolu, sîrettir. Dikkat! (Sonradan) dinde ihdas edilmek istenen şeylerden sakının. Çünkü şer işlerden birisi de, ihdas edilen şeylerdir. (Dinde) icat edilen her şey bid’attir. Bid’atler dalâlettir.” 3320
İrbad bin Sâriye (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bize öyle bir vaaz etti ki, ondan gözlerimiz yaşardı ve kalplerimiz titredi. Bunun üzerine biz, dedik ki: ‘Ya
3314] Buhârî, İman 37; Müslim, İman 1, hadis no: 8; Tirmizî, İman 14, hadis no: 2738; Ebû Dâvud, Sünnet 16, hadis no: 4695; İbn Mâce, Mukaddime 9, hadis no: 63, 64; Nesâî, İman 6
3315] Müslim, İman 55, hadis no: 95; Ebû Dâvud, Edeb 67, hadis no: 4944; Nesâî, Bey'at 31, hadis no: 156
3316] Dârimî, Siyer 45; Ahmed bin Hanbel, 4/127, 5/318, 330
3317] Buhârî, Enbiyâ, 113
3318] Buhârî, Rikak 164; Müslim Fezâil 26-32
3319] Buhârî, Rikak, 166
3320] İbn Mâce, Mukaddime, 46
DİN
- 789 -
Rasûlallah, bu vaazınız vedâ eden bir kimsenin vaazına benziyor. Bize, neleri tavsiye edersiniz?’ Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: “Ben sizi, gecesi, gündüzü gibi aydınlık olan (en küçük şüpheyi barındırmayan, gayet açık) bir din üzerine bıraktım. Benden sonra ancak helâk olanlar, o dinden (başka yönlere) sapar. Sizden kim çok yaşarsa, fazla ihtilâfa şahit olacaktır. Onun için tanıdığını Sünnetime ve hidâyete erdirilmiş olan hulefâ-yı râşidîn’in sünnetine/yoluna yapışın. Bunları, dişlerinizde sıkıca tutun. Başınızdaki halife, siyah bir köle bile olsa, ona itaatten ayrılmayın. Çünkü mü’min (tevâzu ve uysallığı bakımından) burnuna yular takılmış deve gibidir, hangi tarafa sevk edilirse uyar.” 3321
“Yılanın toplanıp deliğine çekildiği gibi, din de muhakkak sûrette toplanıp Hicaz’a çekilecek ve dağ keçileri, dağın doruğunda üslendikleri gibi din de, muhakkak sûrette Hicaz’da üslenecektir. Din, garip olarak başlamıştır ve ileride tekrar garip olacaktır. Benden sonra insanların sünnetimden (yolum ve şeriatımdan) bozmuş olduklarını düzeltmeye çalışan gariplere müjdeler olsun!” 3322
“İnsanlar üzerine bir zaman gelecek ki, onların içinde dini(nin gereklerini yerine getirme) üzerinde tahammül gösteren, avucunun içinde ateş parçası tutan gibidir.” 3323
“Karanlık gecenin (zifiri) karanlıklarına benzeyen fitneler ortaya çıkmadan amellere sarılın. (Zira o fitneler zuhur ettiği zaman) Kişi mü’min olarak sabahlayacak; kâfir olarak akşamlayacak. Veya mü’min olarak akşamlayacak, kâfir olarak sabahlayacak. Dinini bir dünya metâı karşılığında satacaktır.” 3324
“Dünyaya gelen her insan, fıtrat üzere doğar; sonra anne ve babası onu yahûdi, hıristiyan, mecûsi (hatta müşrik) yapar.” 3325 Hadisin diğer rivâyeti şöyledir: “Her çocuğu annesi fıtrat üzere dünyaya getirir. Onun bu hali konuşma çağına kadar devam eder, sonra ebeveyni onu hıristiyan, yahûdi, mecûsi yapar. Eğer ana babası müslüman iseler, çocuk da müslüman olur.” 3326
“Rabbim buyuruyor ki: ‘Ben bütün insanları hanîf (tevhid dini, sâlim fıtrat) üzere dünyaya gönderdim. Sonra şeytanlar onu dinden saptırdılar. Benim helâl ettiklerimi onlara haram ettiler, insanlara Bana şirk/ortak koşmalarını söylediler. Oysa o ortaklar hakkında hiçbir delil indirmemiştim.” 3327
Hz. Ömer, hıristiyan kölesi Esbak’a birkaç kez müslüman olmasını teklif etmiş, köle kabul etmeyince Hz. Ömer şöyle demiştir: “Dinde zorlama yoktur. Ama müslüman olsan, müslümanların bazı işlerinde senden istifade ederiz.” 3328
“Târık bin Şihab anlatıyor: “Yahûdiler, Hz. Ömer’e (r.a.) şöyle dediler: ‘Siz bir âyet okuyorsunuz ki o, şâyet bize inseydi o günü bayram yapar (her yıl kutlar)dık.” Hz. Ömer (r.a.) bu konuyla ilgili diyor ki: “Ben onun indiği ânı ve yeri, indiği sırada Rasûlullahın (s.a.s.) bulunduğu noktayı biliyorum: Arafe günü inmişti. O
3321] İbn Mâce, Mukaddime 6, hadis no: 43; Ebû Dâvud, Sünnet, 6, hadis no: 4607; Tirmizî, İlim, 16, hadis no: 2815; Dârimî, Mukaddime 16, hadis no: 96
3322] Tirmizî, İman 13, hadis no: 2765; Müslim, İman 65, hadis no: 232; Buhârî, fezâilu Medine 6, hadis 10; Müslim, İman 65, hadis no: 232-233
3323] Tirmizî, Fiten 61, hadis no: 2361; Ahmed bin Hanbel, 2/390-391
3324] Müslim, İman, 118, hadis no: 186
3325] Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25
3326] Buhârî, Cenâiz 79; Müslim, Kader 23-25, İman 264; Ahmed bin Hanbel, 2/233, 435
3327] Müslim, Cennet 63; Ahmed bin Hanbel, 4/162
3328] Buhârî, İman 17, Zekât 1, Cihad 95; Tirmizî, İman 1, 2; Nesâî, Zekât 3, İman 15, Cihad 1; İbn Mâce, Mukaddime 9, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10; Ahmed bin Hanbel, 1/11, 78, 2/314
- 790 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zaman ben de Arafat’ta idim ve bir Cuma günüydü. Kasdettikleri âyet de: ‘Size bugün dininizi tamamladım’ 3329 âyeti idi.” 3330
Din Anlayışları ve Diğer İnançlarda Din
Yukarıdan beri anlatılanlar, İslâm’a göre dinin tanımı, ya da İslâm bilginlerine göre ‘din’ olayını anlama çabalarıdır. Başka dinlere inanan insanların din olayına yaklaşımı elbette böyle değildir. Batı ülkelerindeki felsefecilerin, sosyologların, politikacıların ‘din’ diye anlayıp izah ettikleri şey, çok farklıdır. Özellikle batıdaki pozitivist felsefenin ve modernizm denilen hayat anlayışının gelişmesinden sonra din’e getirilen tanımlar çok daha başkadır.
Biz bu farklı tanımlar üzerinde durmayacağız. Ancak, insan için din olayının hatırlattığı gerçeği, insan hayatında dinin yerini, insanların sürekli bir dine inandıklarını, hayatlarına temel aldıkları hayat felsefelerinin veya dünya görüşlerinin bir din haline geldiğini söylemek istiyoruz. Kur’an şöyle diyor: “Firavun, ‘bırakın beni’ dedi, ‘Mûsâ’yı öldüreyim, o gitsin Rabbine yalvarıp yakarsın. Çünkü ben, onun sizin dininizi değiştirmesinden ve yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum.” 3331
Kur’an’da anlatılan Hz. Mûsâ ile Firavun kıssasına bakıldığı zaman burada Firavunun değiştirilmesinden korktuğu ‘din’in yalnızca bir inanç ve vicdanî kanaat olmadığı açıktır. Firavun, kendi kurduğu sistemin, toplum düzeninin, genel-geçer olan şeriatinin (kanunlarının) Mûsâ (a.s.) eliyle değiştirilmesinden korkuyordu. Mûsâ (a.s.)’nın dâveti, onun kurduğu toplumsal düzene, kendi hevâsından uydurduğu ilkelere, egemenliğine aykırı düşüyordu. Mûsâ (a.s.)’nın başarısı, onun saltanatının ve düzeninin sonu idi.
Şunun altını tekrar çizmek gerekir ki ‘din’ olayı, yalnızca bir inanç, bir vicdanî kanaat, ahlâkî davranışlar ya da belli zamanlarda ve özellikle gizli olarak yerine getirilen kişisel tapınmalar değildir. Yukarıda ‘din’ kelimesinin sözlük anlamlarından ve Kur’an’da geçen mânâlarının hiç birinde din’in, inanç ve vicdanî kanaat anlamına gelmediğini gördük. Bunun aksine din, bir teslimiyeti, boyun eğmeyi, kanun ve şeriati, ceza ve mükâfatı ifade etmektedir. İnanç yani iman, İslâm’a göre ‘din’in yalnızca bir parçasıdır. Kişinin, Allah’tan gelen ‘din’i ve bu ‘din’e ait ilkeleri kabul etmesidir.
İnsan, yaratılışı gereği inanmak, hayatını belli ilkelere göre yaşamak, birtakım hukuk kurallarına uymak, tapınmak, duâ etmek, sığınmak, belli bir toplum düzenine sahip olmak zorundadır. İnsanların benimsedikleri, inandıkları, düşüncelerini ve yaşayışlarını ona göre ayarladıkları, toplumsal düzenlerini ona uygun düzenledikleri sistemler, doktrinler, ideolojiler birer dindir. Kişinin, kendileri ile toplumun, kendileri ile yüce bir varlığın arasındaki ilişkileri düzenleyen her sistem bir dindir. Eşya ve evreni izah eden, insanların hayatına yön veren, kişilerin inanarak benimsedikleri her dünya görüşü bir dindir.
İslâm’a rağmen insanlar bir siyasî güce, bir sisteme ve onlara ait düzene, ilkelere boyun eğip itaat ediyorlarsa, bu bir dindir. İnsanların bu gibi sistem veya ideolojilere din adı verip vermemesi, bir veya daha fazla ilâha inanıp
3329] 5/Mâide, 3
3330] Buhârî, İman 33, Meğâzî 77, Tefsir Mâide 2, İ'tisâm; Müslim, Tefsir 3, hadis no: 3017; Tirmizî, Tefsir Mâide, hadis no: 3046; Nesâî, İman 18, Hac 194
3331] 40/Mü’min, 26
DİN
- 791 -
inanmaması, birtakım davranışlara ibadet adını verip vermemeleri işin aslını değiştirmez. Çünkü ‘din’ olayında temel olan şey, bir inanç sisteminin ve bu inanç sistemine göre şekillenen bir hayat anlayışının veya bir dünya görüşünün olmasıdır. Bu dünya görüşüne göre bir ‘yaşayış sistemi’ varsa, bu hayat sistemine insanlar inanıyor ve bağlanıyorlarsa, bu hayat sisteminin birtakım ilkelerini en üstün sayıyorlarsa, yani bir otoriteye kayıtsız şartsız itaat ediyorlarsa; ortada bir ‘din’ olayı var demektir.
Bu anlamda yeryüzünde eskiden ve şimdilerde ‘din’den uzak hiç bir insan ve hiç bir toplum yoktur. İnsanın, hayatını yaşarken kendine ilke olarak aldığı şeyler, yaşarken uymak zorunda olduğu ‘hayat sistemi’ onun için bir dindir. Zaten ‘din’in esas anlamı da, bir inancı, bir ideolojiyi, bir hayat sistemini benimseyip ona itaat etmektir. Tarih boyunca ve günümüzde hak din olan İslâm’dan uzaklaşan bütün insanlar bu anlamda kendilerine bir ‘din’ bulmuşlardır. İnsanlar her zaman kendilerinden üstün olan bir güce sığınmışlar, kendilerine faydası olduğuna ya da kızdığı zaman zararı dokunacağına inandıkları bir veya birden çok ilâh bulmuşlardır. O ilâhtan geldiğini kabul ettikleri birtakım ilkelere uymuşlar, din haline getirdikleri bir ‘hayat anlayışını’ benimsemişlerdir.
Dinler tarihi incelendiği zaman görülecektir ki tarih boyunca sayısız din uydurulmuş, akla hayale gelmeyen şeyler tanrı haline getirilmiştir. Günümüzde de durum değişmemiştir. İnsanlar, inanma, tapınma ve bir hayat anlayışına ve düzene bağlanma ihtiyaçlarını çeşitli doktrinlere ve ideolojilere bağlanarak karşılamaya çalışmaktadırlar. Bugün, sosyalizm, komünizm, kapitalizm, modernizm, laisizm, Kemalizm, hıristiyanlık, yahûdilik, hinduizm ve benzeri adlarla karşımıza çıkan bütün inançlar, hayat felsefeleri ve ideolojiler birer dindirler. Bu dinler için ilâhlar, mâbetler, tapınma şekilleri aramaya gerek yoktur. Bu bâtıl dinlerin her bir mü’mini kendine göre inanıyor, tapınacak mâbet yapıyor, yeni tapınma şekilleri icad ediyor, önünde secde ettiği yeni ilâhlar buluyor.
Bir batılı düşünürün dediği gibi, bu çağdaş dinlerin ilâhları: Diktatörler, patronlar, devletler, despot partiler, şarkıcılar, sporcular, ikonlar; tapınakları ise, bankalar, stadyumlar, müzikholler, anıt mezarlar ve fabrikalardır. Bu dinlerin inananları ise, her tarafta istenildiği gibi sürüklenen, yönlendirilen, sömürülen, küçük hedeflerin peşinde koşturulan, güç kaynaklarına kayıtsızca itaat eden uyuşuk kitlelerdir.
İslâm’dan uzak kalanların, ilâhî hayat düzenine sırtını çevirenlerin düşeceği durum budur. Çünkü insan, hayatını mutlaka birtakım ilkelere, hükümlere göre yaşar. Bir şeylere inanır, yüce bir kuvvete tâbi, en yüce kabul ettiği güce teslim olur, ona ibâdet eder. İnsanın hayatından “hak” alınırsa, onun yerini bir sürü bâtılın doldurması kaçınılmazdır. Bu anlamda insanın içyapısı boşluk kabul etmez. 3332
Her toplumda din kelimesini ifade etmek için farklı kelimeler kullanılmıştır. Bunlar yol, mezheb, âyin, hüküm, emir, kanun, fazilet, korku ile karışık saygı vs. anlamına gelen kelimelerdir. Bu inançlara göre din şu alanları kapsar: Din; insanın kutsal şeylerle olan ilişkisidir. Din; ruhi varlıklara olan inançtır. Din; mutlak itaat duygusuna dayanır. Din; en yüksek toplum değerlerinin şuurudur.
3332] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 142 vd.
- 792 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslam’a Göre Din Gerçeği
İslâm’a Göre Dinin Tanımı: Buraya kadar ‘din’ kelimesinin sözlük anlamlarını ve Kur’an’da hangi mânâlarda kullanıldığını kısaca gördük. Görüldüğü gibi bu kelimenin sözlük anlamıyla yakın ilgisi olmakla beraber, Kur’an’ın gelişiyle yepyeni bir kavram anlamı kazanmıştır. Bu kavram, Allah’ın insanlara gönderdiği İslâm’ın adı olmuştur. İslâm bilginleri bu kullanımlardan hareketle ‘din’ kavramının tanımını yapmaya çalışmışlardır. İslâmî kaynaklarda ‘din’in kısmen farklı tanımlarına rastlamaktayız. Ancak bu tanımların sözleri farklı olsa da, hepsinin ortak şeyi söyledikleri açıktır.
Bu tanımlardan Seyyid Şerif Cürcânî’ye ait olanı oldukça yaygındır: “Din, akıl sahiplerini Peygamberin bildirdiği gerçekleri benimsemeye çağıran ilâhî kanundur.” ‘Din’ şu şekilde de tarif edilmiştir: “Din, akıl sahibi insanları kendi tercihleriyle bizzat hayırlı şeylere ulaştıran İlâhî bir kanundur.” Bu tanımlara göre din, Allah’tan gelen, peygamberler tarafından insanlara tebliğ edilen, insanları kendi istekleriyle hayırlı olan şeylere, daha doğrusu dünya ve âhiret saadetine götüren, içerisine iman, amel ve hayatla ilgili bütün hükümleri alan insanüstü bir sistemin adıdır.
Meşhur Cibril hadisinde Peygamberimiz (s.a.s.), din’i İslâm, iman ve ihsan olarak tarif etmiştir. Allah’tan gelen din, teslimiyeti, yani en yüce otorite olan Allah’ın hâkimiyetine bağlanmayı gerektirir. Bu teslimiyetin bir gereği olarak O’ndan gelen hükümleri kabul edip onlarla amel etmek inanmanın şartıdır. Nitekim İslâm kelimesi, hem Allah’a teslimiyeti, hem de bu teslimiyetle selâm (barış ve huzura) ulaşmayı ifade eder.
İman etmek, peygamberlerin Allah’tan getirip tebliğ ettikleri bütün haberlerin doğru olduğundan emin olmak, onları doğrulamak da dinin gereğidir. İhsan, hem Allah’ı görüyormuşçasına ibâdet etmek, hem de adâletli olmanın da ötesinde güzel davranışlarda bulunmaktır. Bu davranışlar, amellerde, ahlâkta ve Allah’ın hükümlerini uygulamakta olur. 3333
Kur’an’da kullanılan ‘din’ kavramı, yukarıda geçen anlam gruplarının bazen birisini, bazen hepsini birden ifade eden bir nizamın adı olarak yer almaktadır. Kur’an bu nizama yer yer ‘dinü’l-kayyim -dosdoğru din-,’3334 ‘dinü’l-hâlis -katıksız- Allah’a has din’,3335 ‘dinü’l-hakk’ -dosdoğru- gerçek din’,3336 ‘dinullah -Allah’ın dini-’,3337 gibi isimler vermektedir.
Diğer taraftan, Kur’an’daki ‘din’ kavramı, hem ilâhlığı hem de kulluğu ifade etmektedir. Din, yaratıcı (hâlik) ve kendisine ibâdet edilen (ma’bud) Allah’a nisbetle; hâkim olma, itaat altına alma, hesaba çekme, ceza veya mükâfat verme; yaratılmış (mahlûk) olan ve ibâdetle sorumlu insana nisbetle, boyun eğip itaat etme, zelil olduğunu anlama, teslim olma, Yaratıcının hükümlerine uyma ve ibâdet etmedir. Şüphesiz ki İslâm’a göre din, kul ile Yaratıcı arasındaki ilişkiyi
3333] Ebû Dâvud, Sünne, hadis no: 4695, 4/223; Müslim, İman 1, hadis no: 1, 1/36; Tirmizî, İman 6, hadis no: 2612, 5/9
3334] 9/Tevbe, 36
3335] 39/Zümer, 3
3336] 9/Tevbe, 29
3337] 3/Âl-i İmrân, 83
DİN
- 793 -
düzenleyen bir nizam, bir yoldur.
Din kelimesi, sadece hak din için, yani özel ve dar anlamıyla İslâm için kullanılmaz. Din kelimesinin geniş olarak ele alındığı ıstılahtaki veya pratikteki anlamı; bir dünya görüşünü, bir hayat şeklini belirleyen görüşler, emirler ve yasaklar manzûmesidir. Yani, üstünlüğü kabul edilen kanun ve kurallarla belirlenmiş yaşama şekline din denir. Dolayısıyla “her din bir hayat şeklidir ve her hayat şekli bir dindir” görüşü, genel itibariyle doğru bir görüştür. Nitekim İslâmî ıstılahta veya diğer bir deyişle İslâmî pratikte dinin anlamı; en genel ifadeyle Yaratıcı ile insanların ve insanlar ile tüm yaratılmışların münâsebetlerini tanzim eden nizamdır.
Kur’ân-ı Kerim’de “din” kelimesi, sağlam bir nizamı, eksiksiz bir düzeni ifade edecek şekilde kullanılır. Söz konusu bu düzen, dört unsurdan meydana gelir:
1- Hâkimiyet ve yüce egemenlik,
2- Bu yüksek egemenlik ve hâkimiyete itaat edip boyun eğme,
3- Bu hâkimiyetin otoritesi altında meydana gelen fikrî ve amelî nizam,
4- Bu nizama uymaya ve ihlâsla bağlanmaya karşı bu yüce egemenliğin verdiği mükâfat veya karşı gelmek suretiyle isyan etmeğe verdiği ceza.
Kur’ân-ı Kerim, bazen bu anlamlardan biri için, bazen de tüm bu dört anlamdan müteşekkil nizam için “din” kelimesini kullanır. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim’in, bu kelimeyle bir hayat nizamını kasdettiği görülür. 3338
Fıtrata uygun tek din olan hak dinin egemenliği için, bu dinin mensupları sonuna kadar mücâdele etmelidir3339. Çünkü hak dine karşı olanlar, bu dini ortadan kaldırıncaya kadar mücâdele etmekten geri kalmayacaklardır.3340 Ve onlar hak dini sürekli alay ve eğlence konusu yapacaklardır. O halde hak din mensupları bunları gönül dostu edinemezler.3341 Böyleleriyle duruma göre ya mücâdele edilir yahut da onlara: “sizin dininiz size, benim dinim bana!” 3342 denir.
Dinde Aşırılık: Kur’an, din bahsinde bir tehlikeye dikkat çekmektedir: Bu, dinde gulüvdür/aşırılıktır. Dinde gulüv: Azgınlık, doymazlık, haddi aşmak, dine ilâvelerde bulunmak demektir. Hz. Peygamber’in gulüv konusundaki beyanları bize gösteriyor ki, dinde gulüvün temelinde, birtakım insanların dinde olmayan bazı şeyleri Allah’a yaranmak adı altında dine yamatmaları ve esası kolaylık olan hak dini çekilmez hale getirmeleri vardır. Dinde aşırılık, âyetler çerçevesinde, öncelikle yanlış bir Allah inancında belirir. Daha sonra ise başkaldırma, aşırı gitme ve yapılan kötülükleri önleme çabasından yoksunluk olarak kendini gösterir.
Ehl-i kitapla ilgili bu aşırılık ve taşkınlığın yasaklanışı, dinlerin en ortayolcusu/dengeli olanı Hz. Muhammed’in dinine uymaya teşvik amacı taşır. Kur’an, hıristiyanlığın dinde gulüv yüzünden Hakk’a yüz çevirip hak dini dejenere ettiğini söylemektedir “De ki: Ey kitap ehli, haksız/yanlış yere dininizde taşkınlık etmeyin,
3338] Geniş bilgi ve ilgili âyetler için bk. Mevdûdi, Kur’an’a Göre Dört Terim, Beyan Yayınları, s. 99-111
3339] Bk. 2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39
3340] Bk. 2/Bakara, 217
3341] bk. 5/Mâide, 57; 6/En'âm, 70; 7/A'râf, 51
3342] 109/Kâfirûn, 6
- 794 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dininiz konusunda aşırı gitmeyin. Daha önce sapıtan, pek çok kişiyi saptıran ve doğru yoldan ayrılan bir kavmin hevâsına/keyiflerine uymayın. İsrâil oğullarından inkâr edenler, Dâvud’un ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdi. Bu, başkaldırmaları ve aşırı gitmelerindendi. Birbirlerinin yaptıkları kötülükleri önlemezlerdi. Yaptıkları ne kötüydü!” 3343
Kur’an, dinde aşırılıktan şiddetle kaçındırmaktadır. “Kalbini Bizi zikirden/anmaktan alıkoyduğumuz, keyfine uyan ve işi hep aşırılık olan kişiye itaat etme!”3344 Bu âyet de, aşırılıktan kaçınmayı, aşırılara uymamayı emretmektedir. Çünkü dinde aşırılık, dini amacından saptırır. Allah’ın koymadığı hükümlerin konmasına, yasaklamadığı şeylerin yasaklanmasına yol açar. Bu da insanların hareket alanlarını daraltır. Dinin amacı, insanın elini kolunu bağlayıp onu vehimlerin tutsağı yapmak değil; hurâfelerden kurtarıp özgür, sadece Allah’a tertemiz kul yapmaktır. Din, ruhu bezeme yöntemidir. Allah’ın Rasûlü (s.a.s.) şöyle buyurur: “Dinde aşırılıktan sakının. Çünkü sizden öncekiler, dinde aşırı gittiklerinden ötürü helâk oldular.” 3345
Karşı Din; Allah’a Din Öğretmeye Kalkmak: Din konusunda bir diğer tehlike de; insanoğlu, dinin sahibi ve koyucusu olan Allah’a bile din öğretme küstahlığına yeltenebilmesidir. Kur’an bu noktada şu ibret ve ürperti dolu ifadeyi kullanmaktadır: “Allah’a dininizi mi öğretiyorsunuz? Allah her şeyi en iyi bilendir.” 3346
Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi meşrû kılmak, O’na karşı din üretmek anlamına gelir: “Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşrû kılacak ortakları mı var? (Allah’ın izin vermediği bir dini getiren ortakları mı var?) Eğer (azâbı erteleme sözü) kesin hüküm bulunmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz zâlimlere can yakıcı bir azap vardır.” 3347
Dinin Kaynağı
Din de dâhil olmak üzere bütün kavramlara iki şekilde bakmak mümkündür:
1) Dinin İlâhî ve yüce kudret tarafından konulduğuna inanan düşünce,
2) İnsanın herşeyden üstün olduğuna inanarak, dini bizzat insanın ürettiğine inanan görüş.
Buna göre ilerlemeci ve evrim teorisine dayanan ikinci görüşe göre, insanlık her geçen gün iyiye giden geri dönülmez bir akışın içindedir. İnsan, ilkel döneminde tabiat ve tabiî hâdiseler karşısında çaresiz kaldığından birtakım görünmez güçlerin var olduğuna inanmış ve bunları maddîleştirerek zamanla tapınmaya başlamış, böylece putperestlik ortaya çıkmıştır. Bu yüzden insanlığın ilk dinine animizm (ruhlara tapma) adı vermişlerdir. Ölü ruhların, bedensiz varlıklarını devam ettireceği inancı atalara tapınmayı doğurmuş, buradan yağmur, ateş, kar gibi tabiat olaylarını idare eden çeşitli tanrıların varlığına inanılmış, zamanla bu tanrıların birleştirilmesiyle tek tanrı inancı ortaya çıkmıştır. Dinin insan tafından uydurulup üretildiği anlayışına dayanan bu görüşlerin iddiaları şöyle maddeleştirilebilir:
“Eskiden kabileler kendilerini belli bir hayvan veya bitkiyle kan bağı içinde
3343] 5/Mâide, 77; ayrıca bk. 4/Nisâ, 171
3344] 18/Kehf, 28
3345] Dârimî, Siyer 45; Ahmed bin Hanbel, 4/127, 5/318, 330
3346] 49/Hucurât, 16
3347] 42/Şûrâ, 21
DİN
- 795 -
akraba sayar ve onlara saygılarını tapınma biçiminde gösterirlerdi.”
“Din toplumsal bir süreçtir. Toteme (kutsal olan şey) gösterilen saygı insanların kendi birliklerini temsil ettiği içindir. O halde dinin temel fikri kutsaldır. Kutsal olan da toplumun kutsal kabul ettiği şeydir.”
“Din insanın kendi kişiliğini bulurken hissettiği güçsüzlüğe karşı bir şeylere güvenme ihtiyacından doğmuştur.”
“İnsanın kendi düşüncesini insanüstü bir plana aktarmasıyla din ortaya çıkmıştır. Yani insanların ruhun ölmezliğine inanmaları, adalete olan susamışlıkları, insanların bir adaletin tecellisine olan inançları din mefhumunu ortaya çıkarmıştır.
“Din baskı altındaki insanların iç çekmesi, kalpsiz dünyanın kalbi, ruhsuz dünyanın ruhudur. Din halkın afyonudur.”
“Sonuç olarak din, ilkel insanın zayıflığının ürünüdür. İlkel ve çok tanrılı dinler tarihin ilk dönemlerinde yaşanmış olup, din de insanla birlikte evrim geçirmiştir. Din herhangi bir varlığın değil, bizzat insanın kendisinin ürünüdür. Teknolojinin ve tabiî bilimlerin gelişmesiyle insan, tabiatüstünde hâkimiyet kurmuş, tabiat olaylarına bilimsel açıklamalar getirmesi sonucu zamanla din, işlevini yitirecek, insan hayatının belli bir safhasında artık ihtiyaç olmaktan çıkacaktır.”
Tüm bu ve benzeri inançlar Allah’a inanmayan, hak dini kabul etmeyen, ateist, laik, materyalist, komünist ideolojileri benimsemiş olan insanların ortak inancıdır.
İslâm inancına göre dinin kurucusu Allah’tır. Bütün vahiy kaynaklı dinler Allah tarafından gönderilmiş, ilk günkü saflıklarını korudukları müddetçe yürürlükte kalmıştır. İlk insan, aynı zamanda ilk peygamberdir. Dolayısıyla insanlığın ilk dini çok tanrılı değil; tek tanrılıdır. Yani tevhid dinidir.
Allah’ın varlığı ve birliği, zat ve sıfatları, melek inancı, kitap inancı, peygamber inancı, âhiret inancı vahiy kaynaklı dinlerde değişmemiş, sadece şeriatler değişmiştir. Bunun içindir ki, Hz. Âdem’den, Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar tüm peygamberlerin getirdiği hak dinlerin ortak adı İSLÂM’dır.
Fakat peygamberler halkın arasından ayrıldıktan sonra, insanlar hak dinden uzaklaşmış, birtakım sâlih insanlara, yıldızlara, ağaçlara, hayvanlara, taşlara, hevâ ve heveslerine tapınmaya başlamışlardır. Hak dinlerde meydana gelen bu sapmayı ortadan kaldırmak için Allah Teâlâ, merhametinin bir sonucu olarak peygamberler göndermiş, bu elçiler insanları tevhid inancına tekrar tekrar dâvet etmişlerdir.
Yani insanlığın çok tanrı inancından tek tanrı inancına doğru gelişme gösterdiği anlayışı İslâm inancına aykırıdır. İslâm i’tikadında insanlığın ilk dini tevhid dinidir.
Din Duygusunun Menşei
Din duygusu fıtrîdir, doğuştan gelir. İnsan, inanma ihtiyacı ile yaratılmıştır. İnsan, yaratılışından bu güne kadar her zaman ve her yerde yüce, ulu, kudretli bir varlığa inanma ihtiyacı hissetmiştir. Bu ihtiyaç din duygusunun fıtrî olduğunun
- 796 -
KUR’AN KAVRAMLARI
delilidir. Dolayısıyla din duygusunun kaynağını, insanın fıtratında aramak gerekir. Nitekim Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: “Sen yüzünü bir kanıt olarak dine, Allah’ın fıtratına çevir ki, O, insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratması değiştirilemez.” 3348
Peygamberimiz bir hadisinde “Her çocuk, İslâm fıtratı üzerine dünyaya gelir. Bundan sonra anne ve babası yahudi ise, onu yahudi; hristiyan ise, hristiyan yapar.”3349 buyurarak bu hususu açıklamıştır.
İstenen mükemmellikteki bir dini kim ortaya koyabilir? Kur’ân-ı Kerim’in bu konuda bize verdiği cevaplar, gösterdiği deliller, tartışılamayacak ve reddedilme ihtimali bulunmayan güçlü delillerdir. Bu deliller o kadar açıktır ki, hiçbir şekilde görmezlikten gelinemezler. İnsan hayatını yönlendiren, hayatına egemen olan her bir düzen bir “din” olduğuna göre ve aslında “din”in insanın belli nitelikteki sorularını cevaplandırmak, sorunlarını çözmek iddiasında bulunduğuna göre, bu keyfiyetteki bir “din”in koyucusu kim olabilir veya kim olmalıdır? Bu konuda Kurân-ı Kerim’in bize verdiği cevaplar gerçekten dikkate değerdir. Bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz:
1- Yaratan, yarattığının yapısına en uygun yolu gösterendir: “Her şeyi yaratıp düzene koyan, onu takdir edip ona yol gösteren... O en yüce Rabbinin adını tesbih et.”3350 Rablerinin kim olduğunu soran Firavun’a Hz. Mûsâ’nın şu cevabı ne kadar anlamlıdır: “Bizim Rabbimiz her şeye hilkatini veren, sonra da doğru yolu gösterendir.” 3351
Aynı cevabı Hz. İbrâhim, kendisiyle tartışan Nemrut’a söylemişti. Nemrut, krallığının aynı zamanda insanların hayatını düzenlemek yetkisini kapsadığını kabul ettiğinden, kendisini de uyruğunu/halkını da Allah’ın dinine tâbi olmaya dâvet eden Hz. İbrâhim’e karşı çıkmış, bu konuda onunla tartışmak cür’etini göstermişti: “Allah kendisine mülk verdi diye Rabbi hakkında İbrâhim’le mücâdele edeni görmedin mi? Hani İbrâhim: ‘Benim Rabbim diriltir ve öldürür’ deyince o: ‘Ben de diriltir ve öldürürüm’ demişti. İbrâhim de: ‘Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen de batıdan getir!’ deyince, kâfir şaşırıp kalmıştı.” 3352
Hz. İbrâhim’in getirdiği delil gayet açıktır, tartışılmayacak bir mantıkî doğruluğa sahiptir. Bütün varlıklara düzeni veren Allah, aynı şekilde insan hayatını da düzenlemek yetkisine sahiptir. Kâinata düzen veren Allah olduğuna ve evrendeki her şey Allah’a teslim olduğuna göre, insanlar da hayatları için Allah’ın dininden başka bir düzen aramamalıdır: “Onlar Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Hâlbuki göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’na ister istemez teslim olmuştur ve O’na döndürüleceklerdir.” 3353
2- Yaratan, hem de bir tek emirle dilediğini yapan Allah’ın yaratıcılığı kabul ediliyorsa, ortaksızlığı da, beşer hayatını düzenleyiciliği de, kanun koyuculuğu da kaçınılmaz olarak kabul edilmelidir: “Bir şeyi diledikmi ona yalnızca ‘ol!’ deriz, o
3348] 30/Rûm, 30
3349] Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25
3350] 87/A’lâ, 1-3
3351] 20/Tâhâ, 50
3352] 2/Bakara, 258
3353] 3/Âl-i İmrân, 83
DİN
- 797 -
da hemen oluverir.”3354; “Rabbiniz o Allah’tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı; sonra Arş’a istivâ etti. Onu durmadan kovalayan gündüze geceyi O bürüyüp örter. Güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğdiren O’dur. İyi bilin ki, yaratmak da emretmek de yalnız O’nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şânı ne yücedir.”3355;“Şüphesiz Allah taneleri/tohumu ve çekirdekleri yarandır. Ölüden diriyi O çıkarttı. Diriden ölüyü de çıkaran O’dur. İşte bunları yapan Allah’tır. Nasıl olur da O’nun gösterdiği yoldan döndürülürsünüz?” 3356
Allah’ın yaratıcılığı, insanın hayatını düzenlemek yetkisinin de O’na ait olduğu gerçeği anlaşılsın diye vurgulanmaya devam edildikten sonra şöyle buyurulmaktadır: “Gökleri ve yeri yoktan var eden O’dur. O’nun bir eşi yokken, nasıl bir evlâdı olabilir? Her şeyi O yaratmıştır. Her şeyi hakkıyla bilen O’dur. İşte bunları yaratan Rabbiniz Allah; O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, her şeyi yaratandır. O halde yalnız O’na ibâdet/kulluk edin. O, her şey üzerinde gözeticidir.” 3357
İşte bu gerçek, mutlak olarak Allah’a ibâdete, Allah’ı tevhide/birlemeğe götürür ve Allah’tan başkasının insan hayatını herhangi bir yönüyle düzenlemek yetkisini tanımak demek olan şirkin ya da mutlak olarak Allah’ı ve hükümlerini inkâra götüren yolların fıtrî ve mantıkî olamayacaklarını apaçık bir gerçek olarak gözlerimizin önüne serer: De ki: ‘(düzen, kanun ve dolayısıyla din koyuculuklarını kabul ederek Allah’a koştuğunuz) ortaklarınızdan yaratmayı başlatıp da (öldükten) sonra onu eski haline iâde edecek kimse var mıdır?’ De ki: ‘İlkin yaratıp sonra onu geri iâde edebilen Allah’tır.’ O halde nasıl döndürülüyorsunuz? De ki: ‘Ortaklarınızdan hakkı gösterecek bir kimse var mıdır?’ De ki: ‘Hakkı gösterecek Allah’tır. Acaba doğruya ileten mi uyulmaya daha lâyıktır, yoksa hidâyet verilmedikçe kendi kendine doğru yolu bulamayan mı?’ Ne oluyor size?! Nasıl hükmediyorsunuz?” 3358
3- Yaratan, aynı zamanda yarattığını en iyi bilendir. Dolayısıyla, yarattığı için neyin iyi, neyin kötü, neyin doğru, neyin yanlış, neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu bilendir. “De ki: ‘Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?” 3359; “Hiç, yaratan bilmez mi? (Elbette bilir; Çünkü:) O, latîf (ilmi eşyanın gerçeğini kuşatan)dir, her şeyden haberdardır.”3360 İnsan, yeterli bilgiye sahip olmadığından hayır ile şerri tesbitte yanılabilir: “Bazen hoşlanmadığınız bir şey size hayırlı olur; Hoşlandığınız bir şey de hakkınızda şer olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” 3361
4- Allah’ın gösterdiği yol, hak ve hidâyettir. Bunun karşısında zan vardır, hevâ vardır. Bunların herhangi birisi ise, insanı dünyada ve âhirette mutluluğa ulaştırabilecek çözümü teklif edemezler: “Eğer senin çağrına uymazlarsa, bil ki: Onlar ancak hevâlarına uymaktadırlar. Allah’tan bir hidâyet olmayarak hevâsına uyandan daha sapık kim olabilir?” 3362; “Eğer hak, hevâlarına uysaydı, göklerle yer ve içlerinde olanların düzenleri bozulurdu.” 3363; “Onlar ancak zanna ve nefislerinin hevâlarına uyarlar.”
3354] 27/Neml, 40
3355] 7/A’râf, 54
3356] 6/En’âm, 95
3357] 6/En’âm, 101-102
3358] 10/Yûnus, 34-35
3359] 2/Bakara, 140
3360] 67/Mülk, 13
3361] 2/Bakara, 216
3362] 28/Kasas, 50
3363] 23/Mü’minûn, 71
- 798 -
KUR’AN KAVRAMLARI
3364“Hâlbuki onların, bunun hakkında bir bilgileri de yok. Onlar, ancak zanna uyarlar. Zan ise, haktan bir şey ifade etmez.” 3365
5- O halde insanın önünde tek bir yol kalmaktadır. O da, Allah’ın hükümlerine teslim olmak, O’ndan sâdık haberi getiren rasullerin izinden gitmek: “Eğer herhangi bir şeyde çekişirseniz, onu Allah’a ve Rasûlüne döndürün.” 3366; “Rabbine yemin olsun, onlar, aralarında anlaşmazlığa düştükleri meselelerde senin hükmüne başvurup sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde herhangi bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” 3367
Görüldüğü gibi, Allah’ın dinine teslim olmak, insanın önündeki tek çıkar yoldur. Bu dine teslim olmak, hem insan fıtratının bir gereğidir, hem de insanın çevresini saran kâinatla, hemcinsleriyle âhenk içerisinde yaşamasının da bir gereğidir. İnsan, kâinatın bir yaratıcısı olduğunu bilmek noktasına gelip durmamalı, gerçek yaratıcının hüküm ve kanunlarına, düzen ve değerlerine de iman etmeli, tâvizsiz bir şekilde bağlanabilmelidir. İşte o zaman insan bâtıl dinlerin çıkmazlarından, problemlerinden, şikâyetlerinden kurtulabilmek imkânını yakalayabilir.
Yüce Allah, peygamberler gönderip beraberlerinde kitaplar indirmesinin sebebinin, hükmetmek olduğunu açıklamaktadır: “Herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, onun hakkında hüküm vermek (yetkisi), Allah’ındır. İşte bu (hâkimiyet sahibi) Allah, benim Rabbimdir. Ben yalnız O’na tevekkül ettim ve ben yalnız O’na dönerim.” 3368 Hz. Yusuf (a.s.) da şöyle demiştir: “Ey zindan arkadaşlarım, darmadağınık birçok (düzme) rabler mi hayırlıdır, yoksa kahhâr olan bir ve tek Allah mı? Sizin O’nu bırakıp da taptıklarınız kendinizin ve babalarınızın adlandırdığı ve haklarında Allah’ın hiçbir delil indirmediği birtakım (abes) isimlerden başkası değildir. Hüküm, sadece Allah’ındır. O kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din, işte budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 3369
Demek ki, hüküm (hâkimiyet, egemenlik, anlaşmazlık konularında son sözü söylemek yetkisi) yalnız Allah’ındır. Rasulleri ise O’ndan aldıklarını tebliğ ederler. Onların tebliğ ettikleri hüküm, Allah’ın hükmü demektir. Onların emirleri, Allah’ın emri; onlara itaat, Allah’a itaatti.3370 O halde bütün insanlar Allah’ın rasûlünün hükmüne başvurmakla yükümlüdür. O, peygamberlerin sonuncusudur. Allah’ın en değerli yaratığıdır. İster ilim adamı, ister yönetici olsun, ister şeyh, ister başka bir kimse olsun, hiçbir kimse, hiçbir şeyde O’nun hükmünün dışına çıkamaz; hükmünü kabul etmeyip çıktığında müslüman kalamaz.
Yüce Allah, bütün peygamberlerin dinlerinin bir olduğunu açıklamaktadır: “O, ‘dini dosdoğru uygulayın, onda ayrılığa düşmeyin’ diye, dinden sana vahyettiğimizi, İbrâhim, Mûsâ ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi size şeriat/hukuk düzeni yaptı. Fakat kendilerini çağırdığın bu nizam, Allah’a şirk/ortak koşanlara ağır geldi. Allah, dilediğini kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.”3371 Evet, tüm peygamberlerin dini
3364] 53/Necm, 23
3365] 53/Necm, 28
3366] 4/Nisâ, 59
3367] 4/Nisâ, 65
3368] 42/Şûrâ, 10
3369] 12/Yusuf, 39/40
3370] 4/Nisâ, 64-65
3371] 42/Şûrâ, 13
DİN
- 799 -
birdir. O da İslâm’dır. Bütün peygamberler müslümandır, mü’mindir. Nitekim bu gerçeği Yüce Allah, Kur’an’ın değişik yerlerinde dile getirir. Allah’ın; peygamberleri göndermekten ve kitaplar indirmekten maksadı, “din”in bütünüyle Allah’ın olmasıdır. Yani, insanların hem inanç, hem de hayat ve hukuk düzenlerinde Allah’ın hükümlerine uymasıdır.
Şer’î hükümler, farklılık gösterse bile, peygamberlerin getirdiği din birdir. “Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize bir sor: ‘Rahman’dan başka ibâdet edilecek tanrılar kılmış mıyız?” 3372; “Andolsun ki Biz her ümmete: ‘Allah’a ibâdet edin ve tâğuttan sakının’ diye tebliğ yapması için bir peygamber gönderdik.” 3373 Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bu gerçeği şöylece dile getirmektedir: “Biz peygamberler topluluğunun dini birdir; baba bir kardeşler gibiyiz.” 3374
Bütün peygamberlerin dinleri bir olduğu gibi, gönderilme maksadı da birdir. O da: Âyetlerden açıkça anlaşıldığı gibi, Allah’ın hükümlerine teslimiyet ve bağlılık, Allah’ın dinine ve hükümlerine alternatif gösterme gafletine düşmemek, yani tâğuttan, tâğûtî hükümlere uymaktan uzak kalmak, bunları insanlara tebliğ etmektir. Bundan dolayı, insanoğlu huzur ve rahatını temin için Allah’ın nizamını bizzat yaşamaktan, hayatını O’nun nizamına uydurmaktan, toplum düzenini Allah nizamına tâbi kılmaktan başka bir tarafa yönelmemelidir. İnsan, kendi başına bir nizam kuramaz; kurduğu takdirde mutlaka Allah’ın kâinatta cârî olan kanunları ile çatışacaktır. O zaman, insanoğlu ezilmeye mahkûmdur.
Bugün beşeriyet acı bir boşluğun azabı içinde kıvranıp duruyorsa bu, ruhlardan iman hakikatinin silinmesinden ve beşer hayatının Allah’ın nizamından mahrum kalmasındandır. Allah’ın yegâne nizamını ve biricik dinini hakikaten bilen, Allah nizamını taşıyıp tebliğ vazifesiyle mükellef kılınan şerefli kafileyi, yüce ve temiz insanları bilen hakiki ümmet... “Allah’ın dininden başkasını mı arzu ediyorlar? Hâlbuki yerde ve gökte olanlar, İster istemez O’na teslim olmuşlardır. Ve O’na döndürüleceklerdir. Kim İslâm’dan başka bir din arzu ederse, ondan asla kabul olunmayacaktır. Ve o, âhirette hüsrâna uğrayanlardandır.” 3375
Kur’an’a göre “din”, ne Auguste Comte’un söylediği gibi pozitivist devir öncesinin zamanı geçmiş bir kalıntısıdır, ne marksizmin ileri sürdüğü gibi bir “üstyapı” kurumudur, ne medeniyetçi tarih görüşünün ileri sürdüğü gibi medeniyeti meydana getiren unsurlardan birisidir ve ne de nasyonalist düşüncelerin görmek istediği gibi mileti (ulusu) meydana getiren unsurlardan birisidir. Kısaca “din”e ikinci ya da daha sonra gelen bir unsur gözüyle bakan bütün yaklaşımları Kur’ân-ı Kerim reddetmektedir. Kurân-ı Kerim’in bizlere sunduğuna göre din, beşer hayatının birinci ve hatta biricik faktörü ve etkenidir. Medeniyetin sosyal, ekonomik, fikrî, itikadî ve siyasal tutum ve seyrini belirleyen “din”dir.
Durum böyle olduğuna göre geçmişte olduğu gibi günümüzde de insanların önünde izlemeleri, uymaları, bağlanmaları gereken tek din, İslâm’dan başkası olamaz. Çünkü kâmil din odur, Allah tarafından kabul edilecek din odur, âhirette zarara uğramaktan kurtaracak din yine odur. 3376
3372] 43/Zuhruf, 45
3373] 16/Nahl, 36.
3374] Buhârî, Enbiyâ 48; Müslim, Fezâil 145
3375] 3/Âl-i İmrân, 83-85
3376] M. Beşir Eryarsoy, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 399-401
- 800 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Dinin Gerekliliği
Yapılan çok yönlü araştırmalar da göstermektedir ki, insanlığın yaratılışından günümüze kadar, dinden uzak toplumların varlığına şahit olunmamıştır. Din fikri insanla beraber var olmuş ve onunla birlikte yaşayacaktır. İnsan, fizikî ve ruhî yapısı itibarıyla dine muhtaçtır. Fiziksel varlığının devamı için nasıl ki, yeme içmeye, giyime, korunmaya, barınmaya muhtaçtır; Manevî varlığının devamı için de dinî prensiplere muhtaçtır. Sadece maddî ihtiyaçlarını düşünen insanlar, hasta ve dengesiz tiplerdir, zayıf karakterli kimselerdir.
Din ve Bilim
Bu konuyu açıklamadan önce ilmin Allah’ın sıfatı olduğunu belirtelim.
İslâm dininin geçmişten günümüze kadar ilimle hiçbir meselesi/problemi olmamıştır. İlim ve din çatışması Hristiyan Avrupanın sorunu olmuştur.
İslâm inancına göre üç çeşit kitap vardır:
1) Kur’ân-ı Kerim (Vahiy): Bu kitaptan doğan ilimler; Tefsir, Hadis, Fıkıh, Akaid, Kıraat, Tecvid vs.
2) Kâinat: Bu kitaptan doğan ilimler; Fizik, Kimya, Matematik, Biyoloji, Astronomi, Botanik, Coğrafya, Mühendislik bilimleri vs.
3) İnsan: Bu kitaptan doğan ilimler; Tıp, Psikoloji, Sosyoloji, Tarih, Antropoloji vs.
Buna göre İslâm’da din ilmi, din dışı ilim diye bir ayrım söz konusu değildir. Yani bazı ilimler kutsal, bazıları ikinci, üçüncü... sınıf ilimler şeklinde bir ayrım yoktur. Kur’an tüm kâinatı ve insanı âyetler topluluğu olarak görür. Bu âyetlerin tümünü inceleme görevini insana yükler. İnsanın kendini ve kâinatı anlamaya çalışması sonucu ortaya çıkan ilimler ile, Kur’an’ı anlamaya çalışması sonucu ortaya çıkan ilimler arasında fark yoktur. Tüm ilimler, âyetleri anlamaya çalışmak sûretiyle Allah’a yöneliştir. Bu yüzden tüm ilimler değerli ve tüm âlimler hürmete layıktır.
Tabiatı, insanı ve Kur’an’ı anlamaya dönük ilimler bir arada yürütülmelidir. Bunlardan birine ağırlık verilip diğerleri ihmal edilirse, insanın ve tabiatın dengesi bozulur. Günümüzde yaşandığı gibi insanlığı türlü felâketlere sürükler. Bu günkü modern dünyayı kuranlar, Kur’an’ı dışladıkları için insanlığı felâkete sürüklemişlerdir.
Kur’an bize en küçük böceklerden en büyük hayvanlara, bir sinek kanadından okyanuslara kadar, denizler, göller, yağmur, güneş, bulut, rüzgâr, bitkiler, gece ve gündüz, kısacası yeryüzünden gökyüzüne her zerrenin ve kürrenin bir âyet, Allah’a götüren bir işaret olduğunu söylüyor.
Kur’ân-ı Kerim’de sûreleri oluşturan bölümlere de âyet denir. Tüm bu âyetlerin anlaşılmasına dönük ilimler ve âlimler değerlidir. Zaten ilim demek, âyetlerin anlaşılması demektir. Bir şartla ki, bu ilimler insanlığın faydasına hizmet etmeli, âlimler, bilginler de iman sahibi olmalıdır. “Kesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi içinizde Allah’ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz?” 3377;
3377] 51/Zâriyât, 20-21
DİN
- 801 -
“O’nun hak olduğu meydana çıkıncaya kadar varlığımızın belgelerini onlara hem dış dünyada ve hem de kendi içlerinde göstereceğiz. Rabbinin her şeye şâhit olması yetmez mi?” 3378
Din, maddî âlemden daha çok, maddî âlemin dışında kalan, ölçülebilme, gözlenebilme özelliği olmayan bir âleme, kâinatı yaratan, şekillendiren bir varlığa olan inançtır. Din bu âlem ve diğer âlem hakkında bilgi verir. İnsanların bu dünyada nasıl yaşaması gerektiğini açıklar. Bilim ise, ölçülebilme ve gözlenebilme özelliği olan bu âleme dayanır. Kâinattaki düzeni ve bu düzenin uyduğu kuralları araştırır, keşfeder ve aralarındaki çeşitli ilişkileri ortaya çıkarır.
Bilim elde edebilmek için, a) Bu âlemin bizden bağımsız olarak var olduğuna, b) Bu âlemden bilgi elde etmenin mümkün olduğuna, c) Bu âlemin anlaşılabilir olduğuna inanmak gerekir.
Burada şu hususa dikkat etmek gerekir. Din ve ilim insanın dışında ve insandan bağımsızdır. İnsan bunları icad edemez. Sadece keşfeder veya idrâk eder. Bunların yerine kendi hevâ ve hevesine uygun yeni şeyler koyamaz. Böyle yaptığını zannetse bile sadece kendi dışında var olan bu olayları ortaya çıkarmış olur.
Ayrıca kendisinden bağımsız olan, yerçekimi yasasını, sofra tuzunun formülünü, güneş sisteminin işleyişini, kendi yaratılış kanununu değiştirmek veya peygamberliği, günlük namazların sayısını beşten altıya çıkarmak ya da dörde indirmek vs. mümkün değildir. Tüm bu ve benzeri yasalar referandum yolu ile değiştirilemez. Çünkü ilimde ve dinde demokrasi olmaz. Her ikisi de insandan bağımsızdır.
Gerçek ilim adamları, dinin ve ilmin yasalarını, bunların özelliklerini, bunlar arasındaki ilişkileri anlamaya ve idrâk etmeye çalışan ve sonuçta Allah’ı bulanlardır.
Dinlerin Tasnifi
Dinlerin Çeşitleri: İslâm’a göre dinler üçe ayrılır:
1- Hak Din (İslâm Dini),
2- Muharref Dinler,
3- Bâtıl Dinler.
Hak Din
Allah katında geçerli din yalnızca İslâm’dır.3379 “Kim İslâm’dan başka din ararsa, ondan asla kabul olunmaz ve o, âhirette zarara uğrayanlardan olur.”3380 Denilebilir ki, yukarıda tanımlanan ‘din’in ölçülerine yalnızca İslâm uymaktadır. Öyleyse yalnızca İslâm, “din”dir. Diğerlerine din değil, ideoloji ya da başka bir şey dememiz gerekmez mi?
Hak din tanımına elbette yalnızca Allah’ın fıtrat dini dediği 3381 İslâm uy3378]
41/Fussilet, 53
3379] 3/Âl-i İmrân, 19
3380] 3/Âl-i İmrân, 85
3381] 30/Rûm, 30
- 802 -
KUR’AN KAVRAMLARI
maktadır. Ancak ‘din’ olayının tanımına ve kapsadığı alana bakarsak ve yine Kur’an’ın hemen yukarıda andığımız iki âyetini hatırlarsak, İslâm’dan başka dinlerin de olduğunu ve bunları Rabbimizin reddettiğini görürüz. Yine şu âyet de oldukça dikkat çekicidir: “Müşrikler istemese de O dini (İslâm’ı) bütün dinlere üstün kılmak için peygamberini hidâyetle ve hak dinle gönderen O’dur.” 3382 Dikkat edilirse burada hak din tekil olarak, diğer dinler tâbiri ise çoğul olarak kullanılmaktadır.
Bütün peygamberler yalnızca hak din olan İslâm’ı tebliğ etmişlerdi.3383 Peygamberimiz, bütün peygamberlerin dininin bir olduğunu ve hepsinin baba bir, kardeş gibi olduklarını haber veriyor. 3384
Hak Din, Allah tarafından peygamberler aracılığıyla insanlara bildirilen, hiç bir değişikliğe uğramadan ve bozulmadan günümüze kadar gelen hayat şeklidir. Bu din, yani hayat şekli; inancı, dünya görüşünü, davranış ve eylem biçimini, Allah’a karşı görevleri, ibâdet anlayışını, insanlara ve tüm yaratıklara karşı muâmeleyi, kanunları ve cezaları içermektedir. İşte, bütün peygamberlere Allah’ın gönderdiği din, İslâm Dini’dir. Hak din, peygamberlere günün şartlarına göre şeriatları farklı olarak gelmiştir. Akide (inanç) ise, bütün peygamberlerde aynıdır.
Hak Dinin Genel Özellikleri Şunlardır:
Allah’ın emir ve yasaklarını insanlara tebliğ eden ve nasıl uygulanacağını gösteren peygamberler vardır.
Her peygamberin, ya kendisine verilen suhuf (sayfalar -küçük kitap-) veya kitabı vardır. Ya da kendinden önceki peygambere inen henüz bozulmamış kitabın hükümlerini tatbik eder.
Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, âhirete inanç vardır.
Akla, bilime ve ilmî gelişmelere aykırı hiçbir şey yoktur.
“Allah katında din, ancak İslâm’dır.” 3385 İslâm dininde, ilâhî düzen ve ulûhiyet tektir. O yüzden kulluk da tek yeredir. Bu ulûhiyete teslim olduktan sonra, insanoğlunun ne ruhunda, ne de dış hayatında Allah’ın hükümranlığından/egemenliğinden başka bir şeyin eseri kalmaz. Ulûhiyet tektir, öyleyse yönelecek tek bir cihet vardır, tek bir akîde vardır: Allah’ın rızâsına uygun olarak kullarından kabul ettiği akîde/inanç, yani açık, berrak ve hâlis tevhid akîdesi ki, o da Allah indinde din olan İslâm’dır.
O İslâm ki, yalnız dâvâ, yalnız dirâyet, yalnız dille ifade edilen söz, yalnız kalpte cereyan eden tasavvur, yalnız şahısların namazda, hacda, oruçta edâ ettikleri vecîbelerden ibâret değildir. İslâm, teslimiyettir, itaat ve bağlılıktır, Allah’ın kitabının kulların hayatına hâkim olmasıdır. Bugün “biz de müslümanız!” deyip de Allah’ın kitabı ile hükmetmeye çağırıldıkları zaman ondan yüz çevirip arkalarını dönenler de ehl-i kitaba benzemektedirler. Zira onlar da dini insanların günlük hayatına, ekonomik, sosyal, hatta âilevî ilişkilerine sokmayı lüzumsuz sayarlar.
3382] 9/Tevbe, 33
3383] 42/Şûrâ, 13; 43/Zuhruf, 45; 2/Bakara, 133 vd.
3384] Müslim, Fezâil 40, hadis no: 2365, 4/1837
3385] 3/Âl-i İmrân, 19.
DİN
- 803 -
Bunlar, ileri sürdükleri bu iddiâlar ile birlikte müslüman olduklarını söylemekten de geri kalmazlar. Hiçbir dinî esasa dayanmayan bu gaflet ile ehl-i kitabın ileri sürdüğü zan ve iddiaların farkı yoktur. Her iki grup da dinî esaslardan sıyrılmakta farksızdırlar.
Hâlbuki bu dinin birtakım ayırıcı özellikleri vardır ki, onlar olmayınca hak din de olmaz: Allah’ın şeriatına itaat, Allah’ın Rasûlü’ne uyma, Kitabullah’ın ahkâmına teslimiyet. İşte, tevhid akîdesinin gerçeği bunlardır. Ayrıca din, beşer hayatının tanzimi için teşrîî kanunları da içerir. Dinin gayesi, sadece ahlâkı güzelleştirmekten, vicdânî şuuru uyandırmaktan, inanç ve ibâdetten ibâret değildir. Böyle bir din olamaz.
Din, Allah’ın insanoğlu için tesbit ettiği bir hayat programıdır, insan hayatını yaratıcının yoluna bağlayan ve Allah’ın kudret eliyle çizilen bir hayat nizamıdır. Allah’ın dinine iman eden müslüman, Allah’tan bu dinin şâhitliğini talep eder. İnsan, bu dine, insanların açıkça göreceği ve onlara güzel bir örnek teşkil edecek tarzda hakkıyla bağlanmalıdır. Kâinatta mevcut olan diğer bütün düzenlere ve teşkilatlara/kurumlara karşı bu dinin üstünlüğüne ve yüceliğine iman etmeli, kendi nefsini, mesleğini ve hayatını canlı bir şekilde Allah’ın çizdiği bu programa tahsis etmelidir. Onlar, toplum ve ferdin dayanağını Allah’ın kudret elinden çıkan o yüce programa oturtmayıp, böyle bir toplum meydana getirmedikçe şâhit olamazlar.
Mü’minler, İlâhî programı tahakkuk ettirmeye mecburdurlar. İşte bu, Allah yolunda ölümün, yani İlâhî dinin ortaya koyduğu ve bizzat yaşamaktan daha hayırlı kabul ettiği şehâdetin ta kendisidir. Müslüman olduğunu iddia eden her insan üzerine, “Bizi şâhit olanlarla beraber yaz”3386 niyâzı, Allah ile akdedilen bir bey’attır. Her mü’min, dinî bir hayatın ihyâsı ve toplumun huzur ve refahı arzusuyla bu İlâhî nizamı gerçekleştirmek için cihad etmek zorundadır. Bunu yapmıyorsa ya şehâdetinde yalancıdır veya bu dinin gâye edindiği şehâdetin zıddını yapmak gayretindedir. Mü’min olduklarını iddia ettikleri halde, insanları Allah’ın dininden uzaklaştıranların ise vay haline!
İşte, bütün bu mânâlarla İslâm Allah katında yegâne dindir. Bütün peygamberlerin Allah’tan getirmiş oldukları en üstün nizamdır. Yüce Allah, insanları kullara kulluktan/ibâdetten kurtarıp Allah’a ibâdet ettirmek için peygamberleri vâsıtasıyla bu dini göndermiştir. Allah şâhittir ki, bundan yüz çevirenler müslüman değildirler.
Hiç şüphe yok ki Allah’ın dini tektir. Bütün peygamberler o dini getirmişlerdir. İslâm’a sırt çevirenler, bütün peygamberlere ve onların getirdikleri dine sırt çevirmekte ve Allah’ın ahidlerinin bütününe ihânet etmiş olmaktadırlar. İslâm -ki, yeryüzünde Allah’ın tek nizâmıdır- mevcûdâtın temel kanunudur. Varlıklar dünyasında bütün canlıların dini aslında İslâm’dır.
Muharref Dinler
Muharref dinler, tahrif edilmiş, bozulmuş dinler demektir. Allah’ın gönderdiği İslâm Dini’nin atmalar ve katmalarla değiştirilmiş şeklidir. Yahudilik ve Hıristiyanlık muharref dinlerdir.
3386] 3/Âl-i İmrân, 53
- 804 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Dinleri bozmanın amacı: İnsanlar zamanla Allah’ın yolundan sapmış, tatmin olmak bilmeyen arzu ve isteklerini gerçekleştirmek isteyince de, Allah’ın insanlar arasında dengeyi ve huzuru sağlamak için gönderdiği din, kendilerine mâni olmuştur. Bu engeli ortadan kaldırmak için de iki seçenek vardır: a) Allah düşüncesini ve inancını reddederek, Allah’a dayalı bir dini de ortadan kaldırmak. b) Allah’ın gönderdiği dinin, kendi arzu ve istekleriyle çelişen, kendi çıkarlarına müsaade etmeyen kurallarını değiştirmek.
Din düşüncesinin reddedilmesi işlerine gelmeyen veya toptan reddetmenin mümkün olmadığını görenler, dinin işlerine gelmeyen yönlerini kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmişlerdir. Böylece hem cahil ve gafil dindarların tepkisinden kurtulmuşlar, hem de değiştirdikleri bu dinleri kendi sömürü düzenlerine koltuk değneği yapmışlardır. Bu tip insanlar, zaman zaman dinî merâsim ve törenlere katılıp kendilerinin de dindar olduklarını, dine karşı olmadıklarını söyleyerek dindar ama cahil kesimin desteğini almaya çalışmışlardır. Kısaca, Allah’ın gönderdiği Hak Din’in bazıları tarafından kendi çıkarları doğrultusunda değiştirilip Allah’ın dini imiş gibi sunulduğu dinlere muharref dinler denir.
Bâtıl Dinler (Uydurma Dinler)
İnsanların İslâm’ın dışında tarih boyunca kendi kafalarından uydurdukları bütün dinlerin genel adı, bâtıl dindir. Hak din bir tanedir, ama bâtıl dinler sayısızdır. Bâtıl dinler, insanlar tarafından konulan hayat şekilleridir. Kanun ve kuralların Allah’a dayanmadığı sistem ve nizamların tümü bu gruptandır. Puta tapıcılık, Mecusilik, Budizm gibi hayat şekilleri, eski zamanlardan beri görülen bâtıl dinlerdendir. Kapitalizm, komünizm, sosyalizm, materyalizm, faşizm, Kemalizm, laiklik gibi ideolojiler ve tüm beşerî düzenler günümüzdeki bâtıl dinlerdir.
Bâtıl dinler, Allah (c.c.) tarafından kabul edilmediği gibi; onlar, ne insanın yaratılış sebebine cevap verebilirler, ne dünyadaki huzuru sağlayabilirler, ne adâleti yerine getirebilirler, ne de âhiret kurtuluşuna götürebilirler. Çünkü hepsi de insan hevâsının ürünüdür. Hepsi de hak din olan İslâm’a karşı olmak üzere ortaya atılmışlardır. İnsanlara din gönderme hakkı yalnızca onları yaratan Rabb’ın hakkıdır. Allah’a rağmen insanlara din teklif edenler, uydurdukları ilkeleri din haline getirip insanları onlara itaate zorlayanlar, Firavun tipli azgın tâğutlardır. Allah (c.c.) ise, bütün zamanların insanlarına, ‘tâğuta kulluktan kaçının, Bana ibâdet edin’ buyurmaktadır. 3387
Muharref (bozulmuş) dinleri anlatırken, vahye dayalı dinin, birtakım maddecilerin işine mâni olduğu için, onların dini bozduklarını, değişikliğe uğrattıklarını görmüştük. Burada da aynı amaç söz konusudur. Uydurulan bu dinler, insanları ezip sömürmüşler, yaratılışlarının zıddına yaşamaya mecbur etmişlerdir. İnsanlık bu dinlerde, ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen, şımarıp büyüklenen ve şahsiyeti elinden alınıp köleleştirilen diye ikiye ayrılmıştır. Ama hep sömürülen, ezilen ve köleleştirilen kesim çoğunlukta olmuştur. Kısacası, bu dinler azınlıktaki grubun arzularını gerçekleştirip, onların hevâ ve heveslerini tatmin aracı olmuştur. 3388
3387] 16/Nahl, 36
3388] Adlarına çoğunluk rejimi denen demokrasi ve benzeri hayat şekillerinde de durum farklı değildir.
DİN
- 805 -
İnsanlar, zulmün ve sömürünün farkına varıp patlama noktasına geldiklerinde, müstekbirler, insanlara yepyeni hayat şekilleri (dinler) sunmuşlardır. Bu tiplerin ortak vasıfları İslam’a düşmanlık olduğundan, Hak Din’i tebliğ edenleri fitneci, fesatcı, düzeni bozan anarşistler olarak tanıtmaya çalışmışlar; kendilerini ise ıslah edici olarak göstermişlerdir. 3389
Geçmişte olduğu gibi zamanımızda da insanlara yeni yeni dinler (ideolojiler) ileri sürülmüş, bu dinler belirli zamanlarda insanların hayatlarına hâkim olmuştur. Fakat bu dinler, kendi bağlılarını bile mutlu edemediği, onlara özgürlük, hak ve adâlet veremediği gibi; insanların çoğunluğunu şeytanın ve bir avuç azınlığın kulu, kölesi yapmıştır.
Kuvvetlinin zayıfı ezmesine, sömürmesine dayanan bu uydurma dinler bugün birer birer çökmekte, insanlık, yaratılışına uygun olan dini aramaktadır. Kapitalizme ve faşizme alternatif olarak ortaya çıkan komünizm ve sosyalizm gibi dinler (ki bunlar dinsizlik dinidir) 70 senede çökerek, kendi bağlıları tarafından tarihin çöplüğüne atılmışlardır. Bazıları, kendi elleriyle yaptıkları dinlerini yine kendi elleriyle yıkıp yeni yeni dinler edinmektedir. Bir zamanlar elleriyle yaptıkları ve sonra taptıkları heykelleri, putları atacak çöplük arayan insanlar, kırdıkları putların yerine yenisini koymayı daha ne zamana kadar sürdürecektir?
Bir hayat şekli, bir dünya görüşü, bir yol, bir yaşam tarzı olarak ifade ettiğimiz şeyin en kısa adı “din”dir. Din kavramı, bütün bunları kuşatmaktadır. Herhangi bir toplumun, cemaatin veya bir ferdin dünya görüşü, gittiği yol ve yaşam tarzı Allah’ın hükümlerine göre belirleniyor, bu İlâhî hükümlere göre şekil alıyor ise, bu toplum, bu cemaat veya bu fert İslâm dini üzeredir.
İslâm’ın hâkim olduğu ülkede, İslâm’ın sosyal ve ekonomik adâleti her şeyi kuşatır. Allah’ın râzı olacağı dini, yani İslâm’ı yaşayan toplumlarda, Allah’ın hükümleri karşısında herkes eşittir. Bu hükümlerden muaf tutulan, bu hükümler karşısında ayrıcalıklı veya dokunulmaz olan sınıflar yoktur.
Peki, bu eşitlikten, bu adâletten, bu hükümlerden herkes memnun mudur? Elbette ki değildir! Dinî otorite veya siyasî iktidar adına insanları ezmek, insanları sömürmek isteyen müstekbirler, bu durumdan hiç memnun olmazlar. Çünkü yürürlükte olan İlâhî hükümlere göre insanları aldatmaları, insanları ezmeleri, insanları sömürmeleri mümkün değildir. Bu durumda yapacakları iş, kendi çıkar ve menfaatlerine dokunan İlâhî hükümleri te’vil veya tahrif etmek ve bununla da yetinmeyip, İlâhî hükümleri rafa kaldırarak, insanların yaşam şeklini belirleyecek yeni hükümler, yeni kurallar koyup uygulamaktır.
İnsanların yaşam şeklini belirleyecek yeni hükümler, yeni kurallar koyup uygulamak! Bu ne demektir? Bu, en açık ifadesiyle, yeni bir din ortaya koymaktır. Çünkü din gerçeği, insanların yaşam şeklini, hayat nizamını belirleyen hükümler manzûmesi olduğundan; İslâm’ın hükümlerini reddedip, bu İlâhî hükümlere zıt hükümler koymak; İslâm’ı beğenmeyip, İslâm’ı reddedip yeni bir din oluşturmaktır.
Tarihin her döneminde bunun açık örnekleriyle karşılaşıyoruz. Zaten Allah (c.c.)’ın muayyen zamanlarda peygamberler göndermesinin nedeni de, insanların
3389] Bk. 2/Bakara, 11-12 ve 40/Mü’min, 26
- 806 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hak dinden sapmaları, hak dini tahrif etmeleri, dinlerini parçalara ayırmaları ve yeni yeni dinler türetmeleridir. �����������������������������������������������Yoksa onlar kendilerine gönderilen hak din üze-üzereyken, Allah (c.c.) “biraz da bu dini yaşayın!” diyerek, farklı farklı dinler göndermiş değildir! İşte insanların, hak dini tahrif ederek veya parçalara ayırarak ya da hayat şeklini belirleyecek hükümler, kanunlar koyarak ortaya çıkardıkları bütün bu dinler, hak olan İslâm gerçeğine göre bâtıl dinlerdir. Bunların adına bilimsel çevrelerce değişik izm’ler, değişik ideolojiler denilse de, İslâm’a göre bunlar birer dindir; bâtıl dindir.
Fakat ne gariptir ki, insanlara “din” denilince, her nedense sadece âhiretle ilgili meseleleri dikkate alan, metafizik konularla alâkalı görüşler akla gelmektedir. Nitekim kaynağı itibarıyla semavi olan Yahudiliğe, Hıristiyanlığa veya İslâm’a “din” dedikleri halde, değişik dünya görüşlerinin ve ideolojilerin de “din” olduğunu dikkatlerden kaçırmaktadırlar. İnsanlar için düşünce ve yaşantılarının temelini oluşturan her sistem, inanç veya felsefe din ismini almasa dahi, gerçekte birer dindirler.
Dolayısıyla, dini olmayan hiç kimse yoktur. Çünkü herkesin bir hayat tarzı vardır. Biliyoruz ki, her din bir hayat şekli, bir yaşam nizamıdır. Bu yaşam nizamının içinde âhiretle ilgili boyut olduğu gibi, dünya ile ilgili boyut da bulunmaktadır. Hatta ve hatta dünyevî boyut, pratik düzlemde uhrevî boyuttan çok daha önce gelmektedir. Çünkü uhrevî boyuta yönelmek, meselenin dünyevî boyutu çözümlendikten, daha açık bir ifadeyle kişinin ayakları dünyada yere bastıktan sonra gerçekleşmektedir.
Din kavramının dünyadaki pratiğe önem veren bu genel tanımını dikkate alarak bir değerlendirme yapacak olursak; insanların hayat şeklini belirleyen her ideoloji, her izm, her dünya görüşü veya yaşam biçimi, Kur’ân-ı Kerim’e göre birer dindir. Çünkü bütün bunlar dinin yapısında yer alan konulara müdâhale etmekte, bu konularda doğru veya yanlış görüşler, hükümler ileri sürmektedirler. Bu ideolojilere “din” denilebilmesi için, kaynağı itibariyle İlâhî veya beşerî olma şartı yoktur. Meselâ Mekke’li müşrikler kendilerini İlâhî bir dine nisbet etmemelerine rağmen, Kur’ân-ı Kerim onların içinde bulunduğu hayat şekline ve onların tüm yönelişlerine “din” demektedir. “De ki, ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma da siz tapacak değilsiniz. Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana.” 3390
Nitekim aynı örnek Kur’an-ı Kerim’deki Yusuf (a.s.) kıssasında da bulunmakta, Yusuf’un (a.s.) yanında bulunduğu hükümdarın düzenine, yönetim hukukuna “din” denilmektedir. “İşte Biz Yusuf için böyle bir plan düzenledik. (Yoksa) hükümdarın dininde (hırsıza verilecek cezaya göre) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı.”3391 Fazlalaştırabileceğimiz bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, Kur’an-ı Kerim’e göre yegâne din İslâm değildir.
“Allah katında din, hiç şüphesiz ki İslâm’dır.”3392 âyet-i kerimesini ileri sürerek “Allah katında din İslâm’dır. Öyleyse İslâm’dan başka bütün yönelişler, bütün hayat şekilleri, bütün ideolojiler din değildir” demek; bu âyeti, Kur’ân-ı Kerim’e zıt
3390] 109/Kâfirûn, 1 - 6
3391] 12/Yûsuf, 76
3392] 3/Âl-i İmrân, 19
DİN
- 807 -
yorumlamak demektir. Bu âyet-i kerimeden anlamamız gereken gerçek; Allah katında geçerli ve makbul olan din, Allah katında hak olan din, sadece ve sadece İslâm’dır.
Kur’ân-ı Kerim’de beyan edilen bu gerçek, insanların İslâm’dan başka dinler üretmeleri, bu dinlere yönelmeleri realitesiyle çatışmaz. İnsanların ürettikleri, insanların ortaya koydukları hayat şekilleri birer din olduğu gibi, semâvî bir dinin insanlar tarafından parçalanan, tahrif edilen bütün şekilleri de yine bir dindir. Nitekim yukarıda verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı gibi Rabbımızın kelâmı olan Kur’ân-ı Kerim’de; müşriklerin ve kâfirlerin hayat şekline, hükümdarın yönetim hukukuna, kaynağı itibariyle hak olan dinlerini tahrif eden ehl-i kitabın yaşam biçimine yine “din” denilmektedir.
O halde İslâm yegâne din değil; yegâne hak dindir. Kaynağı ve ilk dönemleri itibariyle hak olan Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi bütün İlâhî dinlerin aslını kendi kapsamına alan ve bunun biricik ifadesi olan İslâm, Allah katında ve biz mü’minler nezdinde yegâne hak dindir. İslâm’ın karşısındaki diğer dinler ise yine birer din olmalarına rağmen, en genel ifadesiyle bâtıl dinlerdir. Değişik izm’ler, değişik ideolojiler birer dindir; birer dindir ancak, hak din değillerdir. Kimilerimizin aklına şu soru gelebilir: Madem birçok ideolojiler ve birçok izm’ler birer dindir, o halde bunlara neden “din” denilmiyor da, başka başka isimlerle adlandırılıyor?
Çünkü bilindiği üzere ideolojinin mânâsı, bir yaşam biçimini belirlemeyi amaçlayan ve kendi içinde bağlantısı olan siyasî, iktisadî, sosyal görüşler bütünlüğüdür. İdeolojiye yüklenen bu tanım, dinin tanımına paralel bir tanımdır. O halde neden bunlara “din” denilmiyor? İşte, dünya müstekbirlerinin kendi koydukları dinlere bilmem ne ideolojisi veya bilmem ne izmi demelerinin nedeni; yönettikleri halkın iki ayrı din vâkıasıyla, yani din ikilemiyle karşılaşmaması içindir. Çünkü bu müstekbirler halk kitlelerinin din olgusuna karşı tutucu yaklaşımlarını bilmekteler ve halkın tepki göstereceği bir din ikilemi meydana getirmemek için, kendilerinin ürettikleri veya türettikleri dinlere, bilmem ne ideolojisi veya bilmem ne izmi gibi isimler takmaktadırlar.
Kurtuluşları ancak ve ancak İslâm’da olan insanlara, İslâm’ın karşıtı olarak bir dünya görüşü, bir yaşam tarzı, bir hayat şekli öngören her ideoloji, her izm, İslâm’ın karşısında bâtıl bir dindir. Bu bâtıl dinlere inanmak, bu bâtıl dinlerin dünya görüşünü benimsemek ve bu bâtıl dinleri yaşamak ile, “benim dinim bu ideoloji veya bu izm’dir” demek arasında hiçbir fark yoktur. “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, asla ondan kabul edilmez. O, âhirette de kayba uğrayanlardandır.” 3393
İnsanın dünyadaki tarihi, Âdem (a.s.) ve Havva vâlidemizle başlayan bir tarihtir. Âdem (a.s.) ise, bildiğimiz gibi hem ilk insan ve hem de ilk peygamberdir. Tabii ki peygamberlik görevi, ailesine yönelik bir görevdir. Dolayısıyla dinler tarihinin başlangıcında hak din vardır. İnsanların yaşam biçimini açıklayan ilk din, ilk nizam; hak olan din, hak olan nizamdır. Bâtıl dinler ise sonradan ortaya çıkan dinlerdir.
Bâtıl dinlerin gerçek mimarı, hiç şüphesiz ki şeytandır. Şeytan, bâtıl dinleri ihdas etmek için kendi dostlarına vesveselerle yol gösterirken, hak dinin yapısını dikkate almıştır. Nitekim bâtıl dinleri genel olarak inceleyecek olursak, hak dinin
3393] 3/Âl-i İmrân, 85
- 808 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iskeletine bâtıl ceset giydirildiğini görürüz. Şeytan ve dostları kendi çıkarlarına uygun bâtıl dinleri ihdas ederlerken, çoğu zaman hak dinin bazı görüşlerine hiç dokunmamışlardır. Şeytan ve dostlarının çıkarlarına zararlı gözükmediği için müdâhale edilmeyen bu gibi görüşler, hak dinleri tahrif edilen toplumların, kendilerini hâlâ hak dinde sanmalarına ve dolayısıyla bâtıl dinlere tepki göstermemelerine neden olmuştur. Oysa şeytan ve dostlarının müdâhale etmedikleri bu gibi görüşler, hak dinin bütünlüğünde anlam ve hikmet kazanan görüşlerdir. Hak dinin bütünlüğünden koparılan bu görüşler, ne yazık ki insanları uyarıcı niteliğini yitirip, hâkim otoriteler tarafından insanları uyutucu bir niteliğe dönüştürülmektedir.
Meselâ küfrî otoriteler tarafından yönetilen, halkında müslüman olan ülkelerde, tâğutî otoritelerin namazı yasaklamamaları ve bunun da ötesinde bu yönetimlerdeki bazı Firavunların halkın karşısına namaz kılıyormuş görüntüleriyle çıkmaları, aldatılan halkın ülkeyi İslâm, yöneticileri de müslüman kabul etmelerine neden olmaktadır. İşte İslâm ülkelerinde müslümanları kötülüklerden uzaklaştırıcı, uyarıcı, arındırıcı ve diriltici bir niteliği olan namaz eylemi, böylesi ülkelerde kendi özünden ve anlamından uzaklaşarak halkların uyutulmasına neden olmaktadır.
Genellikle hak dinin ismini kullanarak veya hak dinle hiçbir çelişkisi yokmuş gibi empoze edilerek yürürlüğe konulan bâtıl dinler, insanların ezilmesine, insanların sömürülmesine neden olmuştur.
Ancak, insanı yaratan Allah, insanları böylesi zulümler, böylesi sömürüler içinde başıboş bırakmamıştır. Peygamberler, insanları içine düştükleri bu zilletten kurtarmak için gönderilmişlerdir. Zamanımızdaki zâlimleri, zamanımızdaki bâtıl dinleri yerle bir etmek ve Allah’ın râzı olacağı İslâm’ı hâkim kılmak için, yeni bir peygambere gerek yoktur. Çünkü Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz’le birlikte gönderilen Rabbânî mesaj, ilk günkü tazeliği ve ilk günkü temizliği ile elimizde bulunmaktadır. İslâm Dini’nin iki temel kaynağının (Kur’an ve sünnet) elimizde bulunması, bütün bâtıl dinler karşısında İslâm dinini yeniden tebliğ ve yeniden ikame edebileceğimizi gösterir. 3394
Beşerî doktrinler, ideoloji ve düzenler, aslında İslâm’ı mahkûm etmek için gerekçe olarak gösterdikleri “bağnazlık”ların en ileri türlerini sergilemektedirler. Din adına tarih boyunca türlü bağnazlıklarla birçok cinâyetlerin işlendiği doğrudur. Ancak, modern dünyanın çağdaş ve câhilî dinleri olan doktrinler ve “...izm”ler uğruna işlenen cinâyetler, zulümler ve katılıklar, geçmişte işlenen ve “din”i mutlak anlamda itham etmek için araç olarak kullanılan benzeri tutumlardan çok farklı mıdır? Sömürgecilik adına kapitalizmi, emperyalizmi, komünizmi, siyonizmi yerleştirmek ve güçlendirmek için işlenmiş “modern cinâyetler” ve “çağdaş bağnazca tutumlar” mı insanlığa daha büyük darbeler indirmiştir, yoksa genel olarak bütün dinleri ve bu arada da yegâne hak din olan İslâm’ı mücâdelenin dışında tutmak, saf dışı bırakmak maksadıyla özellikle üzerinde durulmak istenen, hak dinden sapma sonucu ortaya çıkan cinâyetler mi?
Bu sözler, bâtıl adına işlenen cinâyetlerin savunması değildir. Anlatılmak istenen şudur: İnsanlık, dini tanımadığını ileri sürerken bile “bir düzene uymak”
3394] Mehmed Alagaş, Din Gerçeği ve İslâm, s. 27-44
DİN
- 809 -
anlamında bir dine mensuptur. Modern insan da dine karşı çıkarken, kendisi gibi yaratıkların ortaya koymuş olduğu, fakat hiçbir şekilde ona aradığı mutluluğu veremeyen, sağlayamayan insanların kurdukları düzenlere, yani “din”lere bağlanmakta, boyun eğmektedir. Çağdaş dünya dininin ilâhları sermaye patronları, bankerler, sanayiciler, şarkıcılar, artistler, sporcular...dır. Mâbetleri/tapınakları ise bankalar, fabrikalar, stadyumlar, gazinolar...dır. Kullar ise her yere çevrilebilen, istenildiği gibi şartlandırılıp beyinleri yıkanabilen, istenilen şekilde yönlendirilebilen insan yığınlarıdır.
Açıkça anlaşıldığı gibi durum şundan ibârettir: Her bir siyasal, toplumsal, ekonomik düzen, aynı zamanda belli bir hayat görüşünün bir yansıması, bir ifadesidir. Pratiğe yansıyan her bir şekil arkasında, ona o keyfiyeti kazandıran bir inanış, bir düşünüş yatmaktadır. Meselâ materyalizm, eşya ve kâinat hakkındaki belli birtakım görüş ve yaklaşımlara sahiptir. Bu görüş ve yaklaşımlardan hareketle insanlığa sosyal, siyasal ve ekonomik bir düzen teklif etmiştir. Bütün bunlar yanında eşya ve evren hakkındaki yorumlara, dolayısıyla sunduğu düzene “inanılmasını” yani bir inanç olarak algılanmasını sağlamak için de başkalarını iknâ etmeye özel bir çaba harcamaktadır. İşte, aslında insanlığa belli bir hayat ve kâinat anlayışı ve yorumu sunan, bu yolun esası üzere de insanlar arası ilişkileri her türlüsüyle düzenlemeye çalışan her bir sistem, aynı zamanda bir inanç düzenidir, yani bir “din”dir.
Bu yorum ve açıklamaların, Kur’ân-ı Kerim’in “din” için getirdiği yoruma aykırı olmadığı, aksine tam uygun olduğu rahatlıkla söylenebilir. Dinle ilgili âyet-i kerimeler bunu açıkça ortaya koymaktadır. Yüce Allah, Rasûlü’nü hidâyetle ve diğer bütün dinlerden üstün kılmak üzere “hak din” ile göndermiştir,3395 Allah katında yegâne geçerli din İslâm’dır.3396 İslâm’dan başka bir din arayan kimsenin bu dini, ondan kabul edilmeyecektir ve o, âhirette hüsrâna uğrayanlardan olacaktır. 3397
Bu âyetlerden ve benzerlerinden açıkça anlaşılmaktadır ki, İslâm’ın dışında başka dinler de vardır. Allah katında geçerli olan ve olmayan dinler vardır. İnanılıp uyulduğu takdirde kişiyi kurtuluşa erdiren din vardır, âhirette ziyana uğratacak dinler de vardır. Buna göre, insanların benimsedikleri, inandıkları, düşünüş ve yaşayışlarını hemcinsleriyle ve çevrelerindeki eşya ile bu düşünüş ve inanışlara göre belirledikleri her bir düzen, sistem, ideoloji ve doktrin; adına din denilmese bile bir “din”dir. Hatta Allah’a ya da bir veya birçok ilâha inanmaları ya da inanmamaları, bu inançlarını açıklamaları ya da açıklamamaları, bazı davranışlarına “ibâdet” adını verip vermemeleri dahi durumu değiştirmez. Çünkü dinlerde asıl olan bir “inanç düzeni” ile bu düzene göre şekillenen bir hayat anlayışı ya da dünya görüşü ve buna bağlı olarak bir “yaşayış düzeni”nin varlığıdır. Bunun sözkonusu olamayacağı hiçbir “hayat düzeni” bulunmayacağına göre, insanlık için -bu anlamıyla- din dışında kalabilen bir hayat, esasen düşünülemez demektir. Bu gerçek, aynı şekilde İslâm âlimlerinin de gözünden kaçmamıştır. Meselâ Şehristânî, dinleri ve mezhepleri incelediği el-Milel ve’n-Nihal adlı eserinde açıkça şunları söylemektedir:
3395] 9/Tevbe, 33; 48/Fetih, 28; 61/Saff, 9
3396] 3/Âl-i İmrân, 19
3397] 3/Âl-i İmrân, 85
- 810 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Dünyada çeşitli din ve mezhep mensupları ve hevâ ve nıhle (fırka, mezhep) sahipleri pek çoktur. Aralarında İslâmî fırkalar da vardır; yahûdi ve hıristiyanlar gibi indirilmiş kitapları olduğu kesin olarak bilinenleri de vardır; mecûsiler ile maniheistler gibi kitap indirilmiş olma ihtimali olanlar da vardır; ilk felsefeciler, dehrîler (zamandan başka maddeyi etkileyici bir faktör tanımayan materyalistler), yıldızlara tapanlar, putperestler ve brahmanistler gibi birtakım hüküm, değer ve tanımları olup da Allah’tan indirilmiş bir kitabı olmayanları da vardır. 3398
Görüldüğü gibi, her bir dünya, hayat ve kâinat görüşü aynı zamanda bir din olarak değerlendirilmiştir ve böyle değerlendirilmelidir. Durum böyle olduğundan dolayı, hatta laik düzenler için bile, din dışı bir hayat mümkün olamaz.
Dinin kavranması için şu soruya cevap verilmelidir: Din, her durumda hayat için kaçınılmaz ise, insanlık için nasıl bir din gereklidir?
İnsanın belli bir yapısının ve bu yapının gerektirdiği türlü ilişkilerinin sözkonusu olduğu herkes tarafından bilinir. İnsanın, görünen ve duyularımızla algılayabildiğimiz maddî yapısının, hatta bu varlığının en küçük diliminde dahi kendisini gösteren, varlığını tartışılamaz ve inkâr edilemez kılan, bunun da ötesinde maddî varlığına egemen olan, ona yön veren bir mânevî varlığının da bulunduğunu görüyoruz. O halde insanlık için mükemmel bir dinin, insanın hem maddî, hem de mânevî yapısını göz önünde bulundurması ve bunların her birisini -ayrı ayrı ve bağımsız parçalarmış gibi değil- bir bütünün unsurları olarak değerlendirmesi, bütüne yani insana kazandırdıkları âhenk ve dengeye uygun ve o nisbette ele alması gerekmektedir. Dinin bunlardan birini görmezlikten gelmek ya da gerçek önemine uygun bir şekilde hesaba katmamak gibi, insanda ruhî, maddî, tüm ilişkilerinde dengesizlikler doğuracak bir değerlendirme yoluna gitmemelidir. Mükemmel bir din, insanı olduğu gibi ele alan ve bu yapıya uygun bir düzen teklif eden dindir. Gerçek din, insanı kuvvetli olduğu yanlarıyla, zaaflarıyla, üstünlükleriyle, kabiliyetleriyle, imkânlarıyla, kısacası asıl yapısıyla ve fıtratıyla ele alabilen bir dindir.
İnsan, tek başına, çevresiyle, hemcinsleriyle herhangi bir ilişkisi bulunmayan, kendi sınırlarını aşmayan bir varlık değildir. Onun için yalnızlık ve çevresini etkilememek diye bir şey düşünülemez. O dünyaya geldiği andan itibaren, çevresindeki hemcinsleriyle eşya ve kâinat ile ilişki halindedir. Bu ilişkilerini kurarken insan çeşitli soru ve sorunlarla karşı karşıya kalır:
-Ben neyim? Kimim? Nereden geldim, nereye gidiyorum? Benim bu kâinat içerisindeki yerim neresidir? Bu evren ile ilişkilerimde uymam gereken ilkeler var mıdır? Yoksa istediğim gibi hareket etmekte serbest miyim? Uymam gereken ilkeler varsa, bunlar neler olabilir? Bunları nasıl öğrenebilir ve tesbit edebilirim? Ailemle içinde yaşadığım toplum ve bütün insanlara karşı sorumluluğum nedir? Onlarla ilişkilerimde bağlı kalmam gereken kurallar var mıdır, varsa nelerdir? Ben onlara, onlar da bana karşı bir haksızlık yaparsa, ya da görevlerimizde kusurumuz olursa buna karşı alınacak tedbirler var mıdır, varsa nelerdir, bu tedbirleri kimler alacak? Kısaca, içinde bulunduğumuz her türlü ilişki nasıl ve kim tarafından belirlenecektir? Bu ilişki türüne uygun bir yapılanma nasıl olabilir? Yani, insanın hem eşya ile ilişkisi, hem de insan olarak ferdî, ailevî, toplumsal,
3398] Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, 1/37
DİN
- 811 -
ekonomik, siyasal ve ahlâkî ilişkileri nasıl olmalıdır? Kim tarafından belirlenmelidir? İşte mükemmel bir dinin bu tür sorulara, doğru ve tatmin edici cevaplar vermesi kaçınılmazdır.
İnsanın, kendinden başkaları ile ilişkiler kurduğu âlem, sırf bu görünen dünya değildir. Onda, kendisi gibi eksik olmayan, mükemmel bir varlığa şevk ve ihtiyaç eğilimi vardır ve bu onda fıtrîdir. Fıtrata ters, hatta düşman ortam ve düzenlerde yetişen kimselerde dahi fıtratın bu meyli küllendirilebilse bile, tümden yok edilemez. Peki, insan denen bu varlığı ve kâinatı en mükemmel düzen içerisinde yaratan, fakat kendisinden de bu kâinatı müstağnî kılmayan varlık kimdir? O nasıldır? O’nu tanımanın yolu nedir? O’na karşı görev ve sorumluluklarımız nelerdir? Biz, O’nun için neyin ifadesiyiz? Bizden istekleri var mı? Bize karşı davranışlarının, muâmelesinin esasları nelerdir?
Evet, mükemmel bir dinin, yani insanın hayatına düzen verme iddiasında olan bir sistemin, bu ve benzeri sorulara açık, anlaşılır ve kesin cevaplar vermesi kaçınılmazdır. İnsan, yani selim fıtrata sahip; sapıklığın, isyanın ve günahın kirletmediği fıtrata sahip insan, bu dünya hayatının sınırlılığından, darlığından, yetersizliğinden rahatsız olur. Çünkü insan, hak sahiplerinin her zaman haklarını alamadığını, haksızların, zâlimlerin her zaman uygun şekilde cezalandırılmadıklarını, zaman zaman yaptıklarının yanlarına kâr kalabildiğini görmektedir. Bu böyle ise, âdil ve hakkaniyete bağlı kalmanın faydası nedir? İnsanın bazen öyle emelleri olur ki, kendisinin hatta neslinin ömrü bunları gerçekleştirmeye yeterli olmayabilir. Meselâ, yeryüzünde gerçek bir adâletin gerçekleşmesi, mazlumun hakkını alması, zâlimin cezasını çekmesi, insanların birbirlerine “kurtluk ve orman kanunları” ile, ya da “tilkilik” mantığıyla değil de; “en az o da benim kadar haklara sahip, benim kardeşim, benimle eşit” mantığıyla davranacakları toplumsal ahlâkî bir düzenin kurulması, fert ve toplum vicdanında bunun yer etmesi...
İnsan, kendi ferdî hayatında bunların, hatta işaretlerinin dahi gerçekleştiğini görmeyebilir. Buna rağmen bu uğurda çalışmalarına da ara vermez. Neden? Bu uğurdaki çalışmaları eğer eksik bulacaksa, boşa gidecek ve karşılıksız kalacaksa, onun bu yolda yorulması nedendir? Demek ki, insanın fıtrî yapısında bu dünyanın “ötesi”ne inanma ihtiyacı vardır ve sağlıklı bir fıtrat, mutlaka bu ihtiyacı karşılamanın yollarına gider. Bu bakımdan mükemmel bir “din” fıtratın bu ihtiyacını da karşılayabilmeli, bu konudaki sorularını tatminkâr bir şekilde cevaplandırabilmeli, sorunlarını da mükemmel bir şekilde çözebilmelidir. 3399
Bâtıl Dinleri de Tanımanın Gerekliliği
Her dönemdeki müslümanlar, çağlarındaki bâtılları tanıyarak onlar hakkındaki İslâm’ın hükmünü de bilmek mükellefiyetindedirler. Böyle bir mecburiyetin kaynağı müslümanın, mü’min ve müslüman olan kimseler ile öyle olmayan kimselere, inançlarına uygun davranmak zorunda oluşudur. Yani onlara uygulanacak olan hukuk ile onlara karşı yapılacak olan muâmelenin, inançlarına göre belirlenmek durumunda olmasıdır. İslâm’ın bu inanç ve hayat sistemleri, yani bu dinler hakkındaki hükümleri bilinmediği takdirde tavır belirlemek sözkonusu olamayacağından, bunların iman açısından değer hükümlerinin tesbiti de kaçınılmaz bir haldir.
3399] M. Beşir Eryarsoy, a.g.e. c. 1, s. 398
- 812 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ayrıca bâtıl dinleri tanımayan cahil müslümanların, tanımadıkları bâtıldan kaçınmaları da özellikle günümüzde imkânsız derecede zordur. Zamanımızda nice müslüman, kavram kargaşasının kurbanı olmakta, bâtıl dinlerle karışık bir inanç ve davranış sergilemektedir. Yani biraz müslüman, biraz demokrat, biraz laik, biraz materyalist... karma dinler içinde olabilmektedir. “Onların çoğu, ancak Allah’a şirk (ortak) koşarak iman ederler.” 3400
Müslüman, Allah’ın ve Rasûlü’nün kat’i hükümlerine aykırı hükümleri kabul edemeyeceğinden, bu tür fikir, sistem ve ideolojileri reddetmek zorundadır. Dolayısıyla müslümanların, çağlarında ortaya çıkan fikir ve sistemlerle bu açıdan ilgilenmeleri ve bunlara dair değerlendirme yapmaları gerekmektedir. Hele bu fikir, ideoloji ve sistemler, özellikle müslümanların yaşadığı topraklar üzerinde uygulama alanı buluyor ve yayılma istidadı gösteriyor, hatta bunların varlığı İslâm akîdesi açısından büyük bir fitne ve tehlike teşkil ediyorsa, müslüman olarak görevimiz daha da büyük olacaktır.
İslâm’ın hükmetmek istediği alanlar, eğer gayri İslamî, câhilî ve müşrik güçler tarafından işgal edilmiş ise, müslümanın bu güç ve düzenlere karşı akidesinin gösterdiği doğrultuda gereken mücâdeleyi vermesi, kaçınılmaz bir mükellefiyettir.
İnsanlar tarafından oluşturulan dinlerin hepsinin ortak özelliği; Allah’ın vahiyle bildirdiği din olan İslâm’a karşı olmalarıdır. “Allah’tan bir yol gösterici olmadan, yalnız kendi keyfine uyandan daha sapık kim olabilir?” 3401
Bir insan, ya Allah’a iman eder ve Allah’ın indirdiği hükümlere göre hayatını düzenler; ya da “tâğut”a teslim olup, tâğutun kurallarına, hevâ ve heveslerine uyar. Bu iki yolun dışında üçüncü bir yol yoktur.
İnsanların hak olsun bâtıl olsun, dünya hayatlarında benimsemiş oldukları inanç ve hayat düzenlerini, ideoloji, politika, ahlâk ve yaşayış şekil ve üsluplarının ifadesi olarak “din”in, Allah tarafından kabul edileninin adı “İslâm”dır. Allah, kendi katında geçerli olan dinin İslâm olduğunu bildirmiş, İslâm’dan başka bir din arayanın, İslâm’dan başka bir inanç ve hayat düzenini benimseyenin bu arayış ve benimseyişinin âhirette ebedî hüsran ile sonuçlanacağını, bu dininin Allah tarafından kabul edilmeyeceğini açıklamıştır.3402 Allah’ın dininden başka bir din, O’nun insanlar için teklif etmiş olduğu hayat düzeninden başka bir hayat düzeni, O’nun istediğinden başka inanç sistemi ve ideolojileri seçip benimsemek, kısacası Allah’ın dini İslâm’dan başka bir din arayışına girmek, fıtrata ve Allah’ın kâinata egemen olan kanunlarına ters düşmektir. “Göklerde ve yerde ne varsa ister istemez Allah’a teslim olup boyun eğmişken, onlar Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Hem, onlar O’na döndürüleceklerdir.” 3403
Allah, dinini kemâle erdirdiğinden; bu dinin eksiksiz olarak ve bütünüyle alınıp kabul edilmesi, tüm hükümlerine inanılarak, bütünüyle uygulanmaya konulması gerekmektedir.
“Ey iman edenler! Bütünüyle ve hepiniz İslâm’a girin. Şeytanın adımlarına uymayın.
3400] 12/Yûsuf, 106
3401] 28/Kasas, 50
3402] Bk. 3/Âl-i İmrân, 19 ve 85.
3403] 3/Âl-i İmrân, 83
DİN
- 813 -
Gerçekten şeytan sizin apaçık bir düşmanınızdır. Size bunca deliller geldikten sonra kayarsanız, bilin ki Allah, hiç şüphesiz mutlak Gâlib ve Hakîm olandır.” 3404
“Yoksa siz, Kitab’ın bir kısmına inanıyorsunuz da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden böyle yapanların cezası, dünya hayatında rezil ve rüsvay edilip aşağılanmaktan, âhirette de azabın en şiddetlisine uğratılmaktan başkası değildir. Allah, yaptıklarınızdan gâfil değildir.” 3405
Kayıtsız şartsız olarak bütün alanlarda Allah’a ve O’nun şeriatına tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça ve Allah’ın dini dışında kalan her türlü düzen, sistem, inanç, bakış açısı, kurum, yaklaşım tarzı ve değer ölçüsü kesinlikle ve tam anlamıyla reddedilmedikçe, Allah tarafından kabul edilecek nitelikte bir imana sahip olmaya imkân yoktur. Ancak böyle bir tavır sergilenebildiği takdirde, Allah’a iman edilmiş, tâğut ve tâğutî düzenler inkâr edilmiş, küfrün karanlıklarından kurtulup İslâm’ın nuruna, imanın aydınlığına çıkılmış olur:
“Artık hak ile bâtıl iyice ayrılmıştır. Kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah her şeyi işitendir, her şeyi bilendir. Allah, iman edenlerin velîsidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkartır. Kâfir olanların velîsi ise tâğuttur, onları aydınlıktan karanlıklara sürüklerler. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada temelli kalacaklardır.” 3406
Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakkın Dini
“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ denilse, ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!’ derler. Peki, ama ataları bir şey düşünmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (atalarının yoluna uyacaklar)?”3407 Aklı olmayan kimsenin dini de yoktur: “Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz ve (Allah) pisliği (azâbı ve rezilliği), akıllarını kullanmayanlara verir.” 3408
Bizden önce yaşayan atalarımızdan bize intikal eden mirasın içinde hem doğruların, hem de yanlışların olabileceğini kabullenmek gerekir. Bize intikal eden miras, hem bazı doğruları, hem de bazı eksiklik ve yanlışları içermektedir. Bu miras, çeşitli siyasî ve itikadî tartışmaların yoğun olduğu bir ortamda doğup yine çeşitli siyasî entrikalardan geçmek sûretiyle bize ulaşmıştır. Bu mirasın intikalinde çok samimi kimseler olduğu gibi; çok bağnaz kimselerin de olduğunu unutmamalıyız. Bize intikal eden mirasın sahiplerinin de birer insan olduklarını, yanılabileceklerini kabul etmeliyiz. O halde bize intikal eden mirası analiz etmeden, araştırmadan, Kur’an ve sahih sünnet terazisinde tartmadan, nakil ve akıl sağlamalarından geçirmeden kabul etmemek gerekir.
İslâm dünyasında insanlara, müslümanlara yön veren kimselerin değişmeyen dinin temel esaslarıyla değişen ve değişmesi gereken özellikleri ayırt edebilmesi ve kendilerini sürekli yenilemeleri gerekir. Dengelerin kısa sürede değiştiği bir dünyada mü’minlerin pasif kalmaları, tamamıyla nakilci/taklitçi/şerhçi ve düşünemeyen kimseler olmaları, din açısından üzücü bir olaydır. Böylesi bir tablonun
3404] 2/Bakara, 208 - 209
3405] 2/Bakara, 85
3406] 2Bakara, 256 , 257
3407] 2/Bakara, 170
3408] 10/Yûnus, 100
- 814 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sorumlusu, bu insanların kendileridir. Çünkü Allah, Kur’an’da hayra doğru değişmenin mutlak sûrette gerçekleştirilmesi gerektiğini beyan etmektedir: “Bir toplum, kendi durumlarını değiştirmedikçe şüphesiz Allah da onların durumunu değiştirmez. Allah bir kavme kötülük murad ettimi artık onu geri çevirecek yoktur. Zaten onların, O’ndan başka koruyup kollayanları da yoktur.” 3409
Her konuda analizci, araştırıcı olmamız gerekir. Câhiliyye Araplarının yaptığı gibi hayra doğru değişmeye, yenilenmeye karşı olmak, ataların yolunu körü körüne taklit etmek demektir. Câhiliyye Araplarına tebliğ edilen gerçek dine karşı çıkanların tavrı, tamamıyla İslâm’a karşı mücâdele olmuştur. Âyet-i kerimelerde de sık sık atalar dinine körü körüne bağlılığın kötülüğünden söz edilir. Bu bağlılığın ne kadar tehlikeli olduğu vurgulanır. Bu tehlike, müslümanlar için de söz konusudur. Kur’an ve sünnete bağlı kalmakla birlikte, çağın dilini ve çağın gündemini kendi lehimize kullanmak zorundayız. “Hayır, (ne bilgileri var, ne de kitapları.) Sadece: ‘Biz, babalarımızı bir din üzere bulduk; biz de onların izinden gidiyoruz’ dediler (Bütün delilleri bundan ibâret). İşte, böyle senden önce de hangi memlekete uyarıcı gönderdiysek, mutlaka oranın varlıklıları: ‘Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk; biz de onların izlerine uyarız’ dediler. Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem (yine mi bana uymazsınız ?)’ deyince, dediler ki: ‘Doğrusu biz sizin gönderildiğiniz şeyi inkâr ediyoruz.” 3410; “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman ‘babalarımızı bu yolda bulduk, Allah da bize bunu emretti’ derler. De ki: ‘Allah, kötülüğü emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” 3411
Hz. Peygamber (s.a.s.), müşrik Araplara yepyeni bir din sunmamıştı. Çağın ihtiyaçlarına cevap verecek bazı yenilikleriyle bu din; İbrâhim (a.s.)’in ve ondan önceki peygamberlerin getirdiği Tevhidin/hak dinin aynısı idi. Ancak müşrikler İbrâhim (a.s.)’in dininin kalıntıları ve kırıntıları üzerine atalarının hurâfe ve bâtıl inanışlarının inşâsı ile yeni bir din çıkarmış, onların tâkipçileri de araştırıp soruşturmadan aynı şeyi taklit etmişlerdi. Allah’ın dinine isnad edilen bu yanlışlıkları ortadan kaldırmak için Allah Teâlâ bir peygamber gönderdi. O’ndan sonra artık bir peygamber gelmeyecek, ama Hz. Muhammed (s.a.s.)’den bize kalan tertemiz ve dupduru iki kaynak var (Kur’an ve Sünnet). Bu iki kaynak, devamlı bulandırılmak istendi. İlkine kimse dokunamadı, çünkü onun her şeye kaadir bir koruyucusu var. “Kur’an’ı kesinlikle Biz indirdik; elbette onu yine Biz koruyacağız.” 3412
Ancak, ikincisi için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Peygamberimiz (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurur: “Kim Benim adıma yalan söylerse (hadis uydurursa) cehennemdeki yerine hazırlansın.”3413 Buna rağmen insanlar bu kaynağı devamlı bulandırmaya çalışmış ve O’nun adına zaman zaman hadis uydurulmuştur. İslâm toplumunun içinde bulunan münâfıklar, İslâm kisvesi altında müslümanların kafasına şüpheler sokmaya çalışmış; bunun yanında hadis uydurma cür’et ve cesâretinde bulunamayanlar da kanaatleri doğrultusunda hikâye, kıssa ve menkıbeler uydurarak kafalarına göre bir İslâm şekillendirmeye çalışmışlardır.
3409] 13/Ra’d, 11
3410] 43/Zuhruf, 22-24
3411] 7/A’râf, 28
3412] 15/Hicr, 9
3413] Buhârî, İlim 38, Cenâiz 33, Enbiyâ, 50, Edeb 109; Müslim, Zühd 72; Ebû Dâvud, İlim 4; Tirmizî, Fiten 70, İlim 8, 13, Tefsir 1, Menâkıb 19; İbn Mâce, Mukaddime 4; Dârimî, Mukaddime 25, 46; Ahmed bin Hanbel, 2/47, 83, 133, 150, 159, 171.
DİN
- 815 -
Hikâyecilerin İslâm tarihinde yaygın bir yeri vardır. Hz. Ali, bu kıssacıları câmiden kovmuş, onların bu yolla din kaynağını bulandırmasına izin vermemiş, ama ondan sonra yine bu olay devam edegelmiştir. Felsefecilerin, Kelâmcıların, tasavvufçuların kaynağa soktukları yanlışlar, halkın hikâye ve hurâfelere düşkünlüğü, İslâm’a vahiyden ayrı bir kimlik ortaya çıkardı. Her ne kadar, ana kaynakları bulandırmadan, dini eksiltme ve ona ilâvelerde bulunma gibi cinâyetleri işlemeden, sahih din anlayışı; her asırda az veya çok insan tarafından takip edilse de, genel halkın çoğunluğu vahyi yanlış anlamış insanlardı.3414 Bu konuda suçun büyüğü, halktan daha çok, onlara yanlış dini öğreten, ya da halkın yanlışlarını düzeltmeye çalışmayan etkili ve yetkililerde, şeyh, başkan, ağabey, hoca ve tebliğcilerdedir.
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ derler. Ya ataları bir şey düşünmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsa da mı?” 3415 Bizim dinimiz, acezelerin, meczupların dini değildir. Geleceği beklerken bu gününü unutanlar da bize yabancıdır. Atalarının dinleri, yaptıkları ile öğünmekle yetinenler de. Çünkü peygamber oğlu olmak bile kurtuluş için yeterli değildir. Dinimiz, geçmişin sanıkları ve tanıkları kaybolmuş dâvâlarının kavgasından da ibâret değildir. Din, Allah’ın, Peygamberi vâsıtasıyla bize bildirdiği, eksiği ve fazlası olmayan Kitapta yazılı olandır; Peygamber’in bize tebliğ ettiğinden ibârettir. Hz. Peygamber ve O’nun dostları, bize bu dinin pratiklerini göstermişler ve O’nun sahih sünneti tevârüs edilerek bize ulaşmıştır.
Toplumların câhiliyye dönemlerinden kalma gelenekleri dinimizin bir parçası değildir. Kuşkusuz onların, tevhide/vahdâniyete karşı olmayanlarını koruyabilir ve geliştirebiliriz. Ancak, kendi atalarımızdan, ırkımızın ve halkımızın geleneklerinden gelen her özellik dinimizin bir parçasını oluşturmayacaktır. Atalarımızın yaşadıkları zaman, mekân ve şartlar farklıdır. Geçmiş zamanı tekrar etmek mümkün değildir. Biz bu gün Kur’an’ı, burada ve bu şartlarda yaşamak, onun için de eskiyi tekrar etmek değil; yeniden, Kur’an’da belirtilen sorumluluğumuzu asrın idrâkine söyletmek zorundayız.
Özellikle uzun bir fetret döneminin, esâret, yoksulluk ve sapma döneminin ardından, bu gün dini anlama ve yaşama mücâdelesinde yığınla İsrâiliyat ve nefsimize kolay gelen, atalarımızın örflerinden yola çıkarak Kur’an’ı te’vil etmeye kalkışmak, bizi çok farklı mâceralara sürükleyebilir. Bugünkü iletişim akışı içinde, medyanın; uzun boyluları cüce, cüceleri uzun boylu gösteren, hâinleri kahraman, kahramanları hâin olarak tanıtan konkav ve konveks aynaları arasında gerçeği yakalamak için yoğun çaba göstermek zorundayız.
Eskilerin 32 ya da 54 farzdan ibâret din telakkileri ile bu günü açıklamak mümkün değildir. Daha önceki dönemlerin siyasal ve sosyal şartları içinde şekillenen din anlayışının, günümüzde dini yeniden aslî yapısına döndürme gayreti içindeki insanlar için kesin ve mutlak bir örnek teşkil etmesi düşünülemez. Ancak, tarihî bilgi ve belgeler, tarihî tecrübeler de hiçbir zaman görmezlikten gelinecek olaylar değildir. Gelenekleri aynı ile tekrarlamaya çalışmak gibi, geleneklerden kesin olarak koparak, geçmişi, geçmişin birikim ve tecrübelerini görmezlikten gelmek de bize bir şey kazandırmaz; çok şey kaybettirir.
3414] Abdurrahman Çobanoğlu, İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, s. 47-52
3415] 2/Bakara, 170
- 816 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tarih, övgü ya da sövgü kitabı değildir. Sanıkları ve tanıkları kaybolmuş bir d3avâda kahramanlar ve hâinler üretmek, bize bir şey kazandırmaz. Onlar, bizden önce gelip geçen bir topluluktu, onların yaptıkları onlara, bizim yaptıklarımız bizedir. Tarihi, bugünümüzü inşâ ederken bir tecrübe alanı olarak ciddiye almamız gerekir. Kahramanlar üretmek adına ihânetleri görmezlikten gelmek, ihânetlerden söz ederken faziletleri görmezlikten gelmek, tarihte kalanlar için hiçbir şeyi değiştirmez; ama bize birçok şeyi kaybettirir. Tarihi, bu günlerini ispat için malzeme olarak kullananlar ve tarihî gerçekleri çarpıtanlar, hem kendi geleceklerini ve hem de toplumun geleceğini karartırlar. Zaman içinde doğruluğunu kanıtlamış, insanların ortak faziletini oluşturmuş, berraklaşmış değerlere elbette sahip çıkmak, dürüst herkes için ahlâkî bir görevdir.
“İnsanlardan kimi de vardır ki, ‘Allah’a ve âhiret gününe inandık’ derler; oysa inanmamışlardır. Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki yalnız kendilerini aldatırlar da farkında olmazlar. Onların kalplerinde hastalıkr vardır... Onlara ‘yeryüzünde fesat çıkarmayın’ dendiğinde ‘biz ancak ıslah ediciyiz’ derler. İyi bilin ki onlar bozgunculardır.”3416 Nasıl, kimi zaman insanlar katil ruhlarının üstüne cihad elbisesi giyerek din adına cinâyetler işleyebiliyorsa, kimi zaman da şeytan aklımızı çelip bize birtakım fantezileri din gibi göstererek onları kafamıza sokmaya çalışmaktadır.
“Onlar kalbimiz temizdir” diyerek kendilerini aldatmaktadırlar. Hayatlarına, dinlerine göre yön vermek yerine, hayatın içinde buldukları şeyleri kendileri için din haline getirmektedirler. İslâm adına rasyonalizm, İslâm adına demokrasi, İslâm adına sağcılık, İslâm adına solculuk, İslâm adına Kemalizm, İslâm adına laiklik... İslâm’ın neyi kabul edip neyi kabul etmediğini nerede ise Allah’ın rızâsı değil; çağın icapları tayin etmekte ve den çağın icaplarına göre te’vil edilmek sûretiyle sürekli değişen bir din anlayışı ortaya çıkmaktadır.
Elbette Kur’ân-ı Kerim, kıyâmete kadar bâki kalacağına göre, çağın getirdiği yeniliklere karşı İslâm’ın mesajı olacaktır. Müslümanların bilgileri ve tecrübeleri geliştikçe Kur’ânî anlayışları da gelişecektir. Ancak, burada çağın gereklerinden yola çıkarak Kur’an’ı te’vil etmek değil; Kur’an’dan yola çıkarak çağı yorumlayıp onu meşrû bir yoruma tâbi tutmak zorundayız. Reddettiğimiz şeyin doğrusunu, savunduğumuz şeyin delillerini ortaya koymamız gerekir.
Birinci yolda, yani çağın gereklerini din zannetmede bireyin aktif, entelektüel bir katılımı yoktur. Sadece dinini te’vil etmek sûretiyle edilgen bir yola girmektedir. Şuurlu bir müslüman ise, İslâmî sorumluluk şuuru ile olayı yeniden yorumlamak ve onu tashih ederek ona yeni bir biçim vermek durumundadır. Sağcılığın dine eklenmesi, ya da Arap ülkelerindeki ve özellikle Libya’daki solcu müslümanlık iddiaları, dini te’vil gayreti, dini moda akımlarla sentez etme gayretini belgelemektedir.
Demek ki sentezcilik modası, sadece dini ırkla sentez etmek değil; dini şahsî kanaatlerimiz, lider ve örgütlerimizle ve de aynı zamanda, birtakım çağdaş felsefî akımlar, moda ideolojilerle, kavramlarla sentez etme gayretleri de gözükmektedir. Bütün bunlara karşı uyanık olmak zorundayız. Eğer her şeyi bu kadar birbirine karıştıracak olursak, sonra bu işin içinden çıkamayan insanlar, bal peteğindeki lafza-i celâl yazısının hikmeti üzerinde gereğinden fazla kafa yorarak,
3416] 2/Bakara, 8-10.
DİN
- 817 -
imtihan olmak için geldikleri dünyanın gerçeklerinden koparlar ve sorumluluk duygusunu yitirerek inançlarını eyleme dönüştürme irâdesini kaybederler.
Hacca giden biri teraziye el sürmemeli imiş. Artık o, Allah adamı olduğundan, dünya menfaati ile işi olmazmış. Kim uydurmuşsa... İyi bir tüccar, nebîlerle birlikte haşrolmayacak mı? Bizim dinimiz, bu dünya ile ilgilidir. Bize âhiretin sırlarını açıklar; ama ve bu dünyada yaşanmak üzere, bu dünyadaki insanlar için inmiştir.
Câmide dünya kelâmı konuşulmazmış. “Din, nasihattir (nasihatten ibârettir).”3417 diyen bir dinin tebliği, anlaşılması için dünya kelâmı konuşmadan nasıl nasihatleşeceğiz? Câminin asr-ı saâdetteki hayatın hemen her alanıyla ilgili fonksiyonu, dünyayı ve dünya kelâmını dışlayarak nasıl icrâ edilecektir? Din ve dünya işlerini birbirine karıştırmayacakmışız. Gerçeğini bilmediğimiz âhiret işlerine bu dünyayı nasıl karıştırabiliriz ki!? Bizim dinimiz konuşmamızı, ticaretimizi, ekonomik ve sosyal ilişkilerimizi, her şeyi kapsar. Yaptığımız ve yapmamız gerekirken yapmadığımız, söylediğimiz ve söylememiz gerekirken söylemediğimiz her şeyi!
Kimine göre din sadece vicdan özgürlüğü gibi bir şey. Bunlar din ve vicdan özgürlüğünün ayrı ayrı şeyler olduğunu bile bilmeyecek kadar zekâ sorunu olan insanlar... Din Allah’la kul arasında imiş. Bu din, kimin dini ise, kim uydurdu ise... Her din, kendi bağlılarını birbirleri arasında hukuk sahibi kılar. Onlarınkisi şeytanın uydurduğu hayal âleminde olan bir din... Elbette kimsenin kalbini yarıp bakmadık, ama Allah’ın kitabı Kur’an, müslümanları kardeş yapmak sûreti ile birbirleri üzerinde hak sahibi yapmadı mı?
Dini dünya hayatının dışına itme iddiası, şeytanı bile güldüren bir komedi olsa gerekir. Allah, peygamberlerini bizim gibi birer beşer olan insanlardan seçip gönderdi. Dinin bütün hükümleri, bu dünya içindir, bu dünyada uygulanır. Âhiret, sadece geleceğe ilişkindir; cennet ve cehennem, bu dünyadaki amellerimizin sonucu olarak varacağımız yerdir. Bu gün yaşanacak gerçek, bu dünya ile ilgilidir. Öbür kısmı, haber verilen gerçektir. Dini dünya hayatından soyutlamak, dini yok etmekle eş anlamlıdır. Bu bir inkârdır, küfürdür!
Onlar bilmedikleri bir dine iman ettiklerini sanıyorlar. Onu kendi gönüllerince süslüyor ve ona şeytanlarının söylediği şekilde bir muhtevâ kazandırıyorlar. Eski putperest toplumlarda zenginlerin kendi adlarına özel tanrılar, özel putlar edinmeleri gibi... Din, onlar için bir nazar muskası gibi bir şeydir. Kalplerinin temiz olduğunu sanıyorlar, ama şeytan kalplerine yuva yapmış. 3418
Bu Din Benim Dinim Değil!
Bugün okullarda öğretilen mecburî din ve aynı şekilde câmilerden halka empoze edilmeye çalışılan, yine dinde reform gayreti sahiplerinin yaymaya çalıştıkları sahte bir din sözkonusudur. Bu sahte dinle bırakın müslüman olmayı, hıristiyan olmak bile mümkün değil. Hatta dinsiz bile olunamaz, ancak din düşmanı olunabilir. Bugün hıristiyan misyonerliğinden daha korkunç olan radyodan, TV’den, kimi bürokratların, sözde aydınların ağzından kafasını uzatan şeytanın tebliğ etmeye çalıştığı bu sahte dindir.
Amaç, devletle uyumlu yeni bir müslüman(!) tip yetiştirmek. Yeni Türk
3417] Müslim, İman 55; Ebû Dâvud, Edeb 67
3418] Abdurrahman Dilipak, Bu Din Benim Dinim Değil, s. 49-52
- 818 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müslümanının standartlarını düzen ve kemalist ilkelerle tesbit edip TSE damgalı bir din oluşturmak. Bu standartların dışındaki dine “irticâ” damgası/yaftası vurarak onu yasaklamak. Cumhuriyet çocuğu, demokrat, laik, Atatürk ilkelerini benimsemiş, Türk standartlarına uygun, düzenle uyum içinde, etliye sütlüye (tabii zâlimlere ve sömürücü tâğutlara) karışmayan müslüman(!) vatandaşlar yetiştirmek.
Laiklik, Batı kökenli bir kelime... Batı şartlarında ortaya çıkmış ve o şartlarda mümkün olan bir şey. Kaldı ki, bugün birçok batılı ülke laiklik ilkesine bağlı değil. Hele Türkiye’deki laiklik, onlar için çok yabancı. Ama müslüman Türk halkı ille de laik olmak zorunda... Laikliği batı şartlarında bile mümkün kılmak sorunken, müslüman bir toplumda nasıl mümkün olabilir? 23’den beri bunun yolu aranıyor. Önce dini yasaklamak istediler, olmadı. Kaleyi içeriden fethetme yolunu denediler, tutmadı. Okullara zorunlu din dersi koyarken, maksatları, dini yaymak ve güçlendirmek değil; halkın elindeki kitabı almak mümkün olmadığına göre, dini öğreten kitabı kendileri yazıp öğretmek, dini yeniden yorumlamak ve standardize etmek.
Türkiye ille de laik olacaktı ya, devlet değişmeyeceğine göre, din devlete uymalıydı. Batılı anlamda bir laikliği mümkün kılmak için imamın papaza, caminin kiliseye, Kur’an’ın da İncil’e benzemesi gerekiyordu. Bütün gayret de onun için… Yani, hıristiyan gibi (hatta dinsiz gibi) yaşayacak, yine de müslüman gibi ölüp törenle müslümanca gömülecektiniz… Âhiret, dinin alanına girdiği için, öldükten sonra imama teslim olacaktınız; yaşarken Sezar’lara, tanrının tüzel kişilik kazanmış hali olan iktidar irâdesine! Bu, aslında laiklik filan değil; doğrudan doğruya din düşmanlığı idi aslında.
Liselerde Din Dersi Eğitimi ve Ders Kitapları
Resmî anlayışa göre laiklik, kesin doğru olduğu için, laiklik müslümanlığa değil; müslümanlık laikliğe uydurulacaktı. Ve işte zorunlu din dersleri bu irâdenin eseri idi. Çocukların ve gençlerin din adına ne okuduklarını merak ediyor olabilirsiniz. Buyurun bu kitaplara bir göz atalım:
Meselâ, Lise 1’in Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi kitabının konuları şöyle:
-Dinin Tanımı, Genel Olarak Din
-İlkel Dinler, Çin, Hint Dinleri, Yahûdilik, Hıristiyanlık, Müslümanlıktan Önce Türk Dinleri ve Müslümanlık
-Hz. Peygamber’in Doğuşu ve Çevresi
-İlâhî Dinlerin Allah İnancı, Ahlâk ve İnsan Anlayışı Açısından Ortak Yönleri
-Din ve Ahlâk
-Atatürk’ün Ahlâka İlişkin Görüşleri
-Millî Seciye Kavramı ve Atatürk
-Millî Ahlâk
-Atatürk’ün Fikir Cephesi
-Ahlâk ve Sorumluluk
DİN
- 819 -
-Devlete Karşı Gökevlerimiz, Kanunlara Saygı, Vergi Vermek ve Kutsallığı, Askere Gitmek, Seçimlere Katılmak, Atatürk’ün Konuya İlişkin Görüşleri
-Temizlik ve Doğruluk
-Savurganlığın Zararları.
Evet, hepsi bu kadar. Hemen her fırsatta Atatürk’ten vecizeler ve bu arada Kur’an âyetleri ve hadislere de yer verilmiyor değil.
Lise 2’nin Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi kitabına bir göz atalım:
Kapakta, bir ressamın, frak giymiş şeyhülislâm şeklinde resmettiği papyon kravatlı 35 yaşında bir Mustafa Kemal resmi var. İlginçtir, tüm Din Dersi kitaplarının kapak kompozisyonu Atatürk resimleri ile süslü. Atatürkçü din dersi bu. Çünkü Milli Eğitim’in gayesi, Atatürkçü bir nesil yetiştirmektir. Türk’ün müslümanı da Atatürkçülüğe göre bir din anlayışına sahip olacaktır. Asıl belirleyici, alâmet-i fârika olan şey Kemalist olmaktır. Din bu zeminde var olabilir. Bu temel ilke ve prensiplerin dışında kalan din, “irticâ”dır. Bu Din derslerinde şeriata yer yok, ama irticâya yer var…
Kitabın ilk sayfasında siz “besmele”yi bekliyorsunuz ama sizi Atatürk’ün bir sözü karşılıyor: “Hangi şey ki, mantığa, kamu yararına uygundur, biliniz ki o bizim dinimize de en uygundur!” Ve derken İstiklâl Marşı. Onu, “Ey Türk Gençliği...” izliyor.
Bu kitabın konuları ise şöyle:
Ünite: İslâm Güzel Ahlâktır. 2. Konu: Âmentü; 3. Konu: İslâm’da İbâdet; İbâdetin Ruhî ve Bedenî Faydaları. Bunları, Ahlâk, Emir ve Yasaklar, Aile Düzeni gibi konular izliyor. Bundan sonraki ünite, oldukça önemli ve dinin özü(!) ile ilgili:
Ünite: Milli Birlik ve Beraberlik. Vatanın Bölünmezliği, Devletin Bölünmezliği, Devlet-Millet Bütünleşmesi.
Ünite: Örf ve Âdetlerimiz. 113 sayfalık kitapta doğrudan dinle ilgili sayfalar, ancak 40’ı bulmaktadır. Onlar da çok genel anlamda yorumlanmaktadır.
Ünite: Kötülüklerden Kaçınma ve Kötülükleri Önleme.
Ünite: Çalışmak ve Üretici Olmak. Bölümün sonunda ise sırasıyla Atatürk’ün çalışma ile ilgili güzel sözleri, konu ile ilgili âyetler ve hadisler yer almaktadır.
Ünite: Mutluluk üzerine. İşte bu bölümün ilk cümlesi: “Mutluluk; Bir gol atarak takımının gâlibiyetine sebep olan futbolcu, imtihanı kazanan öğrenci, sevdiğine kavuşan iki kişi hep aynı şeyi söyler: “Çok mutluyum...”
Mutluluğa nasıl ulaşacağınız şu şekilde anlatılıyor: “Günümüzde bir Gandi’yi, bir Albert Scweitzer’i düşünelim: Birisi Hind milletine bağımsızlık, diğeri Afrika’nın vahşi kabilelerine şifa götürebilmek için ömrünü vermiştir. Atatürk, Türk milletini bağımsız, hür, mutlu ve huzurlu kılabilmek için ömrünü feda etmiştir.” İşte mutluluk buymuş... Scweitzer’i nereden katıyorlar bu işe onu sormak gerek. Batılılar önce hastalık götürdüler, insanları katledip ekmeklerini alıp onları yoksul bıraktılar... Bir batılı doktor da misyonerlik gayreti ile bölgeye gidiyor
- 820 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve bizim Din dersi kitabına örnek ahlâk sahibi, mutluluk âbidesi olarak takdim ediliyor!
Bu kitaplar, insanımızı müslümanlaştırmak için değil; onların dinlerini ellerinden almak için bir hile aracı olarak gelecekte bir dönemin karakterini gösteren belgeler olacaktır.
Ve kitap, yedinci ünite ile son buluyor. Konu başlığı: Öğretmenlik... Meselâ, bu kitaplarda “kâfir” kelimesinden hiç söz edilmiyor. Çünkü bu kitaba göre yeryüzünde kâfir yok herhalde. Elbette “cihad” ve “şeriat”tan söz edilmeyecek. 32 Farz geleneği ile sınırlı, hatta onun da bozulmuşu bir yapı çıkıyor önümüze. Din eğitimi, câmilerin durumu ile ilgili, hilâfet, imâmet, cemaat gibi kafa karıştıran(!) kelimelere de yer verilmemiş.
Lise 3’ün Din Kültürü ve Ahlâk Kitabı da bunlardan pek farklı değil. Kitabın ilk sözü şu: “Bizim dinimiz akla en uygun tabii dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki; son din olmuştur. Bir dinin tabii olabilmesi için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun düşmesi gereklidir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur.”
124 sayfalık ders kitabı yine İstiklâl Marşı ve Atatürk’ün Gençliğe hitâbesi ile başlıyor. Birinci bölüm İslâm ve Evren, 17 sayfa tutuyor. Kitabın bundan sonraki bölümleri genel bilgilere
ayrılmış. Dine ayrılan bölüm 40, Atatürkçülük ve öteki genel konulara ayrılan bölüm 80 sayfa tutuyor. 10 sayfa tutan 3. Ünitede yeryüzündeki dinler konu alınıyor. 40 sayfa tutan 4. Ünite ise “Türk İslâm Kültür ve Uygarlığı” ile ilgili. Bu bölümde ele alınan konular; İslâm’da Din Bilimleri ve Türk Bilginleri, Medreseler, Türk Milli Eğitiminin Önemi, Atatürk’ün Sanatseverliği ile ilgili.
“Türk Milli Eğitiminin Önemi” başlığı altında ele alınan bölümde şu görüşlere yer verilmektedir: Modern Türk eğitimi anlam ve gayesini Atatürk’ün eğitim anlayışından almaktadır. Ulu Öndere göre, bir milleti hür, bağımsız, şanlı ve yüce kılan da, onu esir ve sefil olmaya sürükleyen de eğitim faaliyetleridir. Milli eğitimimizin ilk önemli özelliği, adından da anlaşıldığı üzere milli olmasıdır, eğitim sistemimizin her derece ve türü ile ilgili faaliyetlerinde, anayasamızda da ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliği temel olarak alınır. Eğitimin ana gayesi, milli karakterimiz ve tarihimize uygun düşen bir milli kültür politikası izlemektir. Bu politika da iki yönlüdür. İlk olarak tarihimizi, kültürümüzü, yüzyıllar boyunca Türk’ün tarihî tecrübesinden bize ulaşan milli değerlerimizi genç nesillere aktarmak, öğretmek ve sevdirmek; ikinci olarak, yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin sınırı ne olursa olsun, en evvel ve her şeyden evvel Türkiye’nin istiklâline, kendi benliğine, milli an’anelerine düşman olan unsurlarla mücadele etmek gereğini öğretmek.”
Bölüm şu cümlelerle son bulmaktadır: “Özetle söylenecek olursa, Türk milli eğitim sisteminin önemi şu temel görüşten gelmektedir: Türk milletinin bütün fertlerini Atatürk inkılaplarına ve anayasamızda yer alan Atatürk milliyetçiliğine bağlı, milletimizin millî, ahlâkî, insanî, mânevî ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren, ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına, milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmektir.”
DİN
- 821 -
Elbette bu Din dersi de bu temel felsefenin ürünü olacaktır. Türk milli eğitiminin temeli ve alâmet-i fârikası “gökten indiği söylenen kitaplardan ilham almayacaktır!” Atatürk’ün müslümanlara hoş gelir gibi gözüken sözleri ise, icraatta ve pratik hayatta, o zamanın şartlarına göre söylenmesi gereken politikacı Atatürk’ün sözleri olarak mülâhaza edilerek resmî belgelere geçen ve bizzat Atatürk’ün özel hayatında ve düşüncelerinde ifadesini bulan din telakkîsi esas alınacaktır.
Kitabın beşinci ünitesinin bölüm başlığı: “Atatürk ve Dinimiz.” Bölüm başlıkları şöyle: Din ve Diğer Müesseselerle İlişkileri, Laiklik, Laikliğin Temel Esasları, Atatürkçü Düşüncede Laiklik Kavramı, Atatürk ve İslâm Dini, Dini İstismar ve Taassup Konularında Atatürk’ün Düşünceleri, Atatürk Diyor ki! Bu bölüm, on sayfada özetlenmiş.
Altıncı ünite, Ahlâkî Ödevlerimizle ilgili. Son ünitede ise Adâlet, Ahlâk ve Din kavramları üzerinde duruluyor. Kitabın son bölümleri şunlar: Hz. Muhammed’in Adâletle İlgili Güzel Sözleri ve Atatürk’ün Adâlet ve Ahlâkla İlgili Sözleri. Altıncı ünite 7, yedinci ünite ise 6 sayfadan oluşuyor.
Ders kitapları boyunca en fazla iktibas edilen görüş Atatürk’ün görüşleridir. Bunu âyet ve hadisler izlemektedir. Atatürk’ün görüşleri, hem metin aralarında, hem de ayrıca blok olarak geniş ve uzun bölümler halinde verilmektedir.
İlköğretim ve Liselerde (tabii İmam-Hatip Liselerinde de) okutulan Din derslerindeki konular: Biraz İnkılâp Tarihi, biraz Yurttaşlık Bilgisi ve biraz da dinlerin ortak yönlerinden birkaç örnek; yalan söyleme, hırsızlık yapma, israf etme, âmirlerine itaat et. Taassup yasak. Meselâ kadınların cemiyete karışmalarına karşı çıkmak taassuptur. Atatürk taassubu reddeder, Kur’an da, peygamber de reddeder. Kur’an, “âmirlerinize itaat ediniz” der...
Meselâ, kitaplarda fâiz, cihad, başörtüsü, şarap gibi şeyler yok. Bir öğrenci, “mâdem namaz farz, namaz kılmak istiyorum” dese, disipline verilir: “Ne demek istiyorsun sen?! Din, kalp temizliğidir. İlim ibâdetten önemlidir. Nöbet ibâdetten önemlidir!...”
Hakikatin kaynağı ve ölçüsü, Atatürk’ün sözleri olduğu için, zorunlu din derslerinin kaynağı da bulunmuş. Atatürk diyor ki: “Her fert, dinini, dininin buyruklarına uymayı, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da okuldur.” Madem öyle, haydi dinin pratikleri için okullarda açsanıza mescidleri... İşleri geldiği yerde, işlerine geldiği kadar, işlerine geldiği zaman... İsterlerse kitaplarının bu sayfasını okurlar, isterlerse başka bir sayfasını. Herkese göre hazır sözleri vardır. Ne diyordu Celal Bayar: “Atatürk’ü sevmek ibâdettir.” Bu adamların gözünde Atatürkçülük bir dindir. Sevgileri bir tapınmanın tezâhürüdür. Bu kişilerin kafasına göre Türkiye’de Kemalist teokrasi vardır. 1948’de basılan Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlüğündeki din maddesi de öyle değil mi idi: “Kemalizm: Türklerin dini.” Haydi, öyle ise laiklik adına Atatürkçülüğü devletten ayırsanız ya! Türbeleri ziyaret gericilikti. En büyük anıt mezarı onun için yapıp mezar ziyaretini devlet töreni haline getirdiler.
Atatürk’ün din hakkındaki görüşleri ve dine konu olan olaylarla ilgili düşünceleri Din dersi kitaplarında çok geniş yer kaplamaktadır. Atatürk iyi bir müslüman mı, yoksa TSE damgalı bir dinin, Allah ve peygamberden önce ya da
- 822 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sonra gelen bir diğer şartı mı?... Burada öyle anlaşılıyor ki, asıl belirleyici olan Atatürk’tür. Çünkü Kur’ân-ı Kerim ya da peygamberin sözlerinden Atatürk ilke ve inkılâpları ile çelişenlerin bu kitaplarda yeri yoktur ve olamaz da. 3419
Kemalizm; Resmî Din mi? Atatürk’e Tanrı veya Peygamber Diyenler
Cumhuriyetin ilk yıllarında, devletin dine bakış tarzını öğrenebilmek için, önce, okullarda çocuklarımıza okutulan tarih kitaplarına, sosyoloji kitaplarına bakmak lâzım. İstanbul’da 1931 yılında, Devlet Matbaası’nda bastırılan Orta Zamanlar Tarihi’nde İslâmiyet ve Hz. Peygamber (s.a.s.) aleyhinde yazılanlar, en koyu münkirleri bile utandıracak seviyesizliktedir. Cumhuriyetin ilk yıllarında, devletin resmî ideolojisinde İslâmiyet’in yeri yoktur. Çünkü “İslâm birtakım zevâta göre eskimiştir!”, “Hz. Muhammed (s.a.s.) nihayet bir çöl bedevîsidir”, “İslâmiyet’in yerine yeni bir din koymak lâzımdır ki, o da Kemalizmdir.” Nitekim Edirne milletvekili Şeref Aykut’a göre Kemalizm dininin altı esası, altı oktan ibaretti: Yani “Kemalizm dini, cumhuriyetçilik, milliyetçilik, inkılâpçılık, devletçilik, laiklik ve halkçılık prensiplerine dayanmalıydı.” Kemalizmin, yeni bir din olarak yayılmasında Şeref Aykut yalnız değildi. İyi ama bu dinin peygamberi kim olmalıydı? Bu sorunun cevabını Behçet Kemal Çağlar verdi: Mustafa Kemal Atatürk! Behçet Kemal, Süleyman Çelebi’nin meşhur Mevlid’ini Atatürk’e uydurmakta ve çıktığı Anadolu il ve ilçelerinde, başına topladığı kalabalıklara Atatürk Mevlidi’ni okutmakta hiçbir sakınca görmedi:
(...)
Ger dilersiz bulasız oddan necât
Mustafâ-yı bâ Kemâl’e essalât.
Ol Zübeyde, Mustafâ’nın ânesi
Ol sedeften doğdu ol dürdânesi!
Gün gelip oldu Rızâ’dan hâmile
Vakt erişti hafta ve eyyâm ile.
Geçti böyle, nice ay nice sene
Vakt erişti bin sekiz yüz seksene.
Merhaba ey baş halâskâr merhaba
Merhaba ey ulu serdâr merhaba!
Edip Ayel, Atatürk’e: “Sen bizim yeni peygamberimizsin!” diye seslenmekte geciktiği için dövünmeye başladı. Behçet Kemal’i geride bırakacak bir atılım içinde olması gerekirdi. Bunu gerçekleştirebilmek için, Atatürk’e yeni dinî sıfatlarla secde etmesi lâzımdı. Edip Ayel, aruzun tumturaklı kalıplarıyla Türk edebiyatının en muhteşem dalkavukluk örneğini ortaya koydu:
Cennetse bu yurt, sen onu buldundu harâbe
Bir gün olacaktır anıtın Türklüğe Kâbe.
3419] A. Dilipak, a.g.e. s. 52-62
DİN
- 823 -
Zindan kesilen ruhlara bir nur gibi doldun
Türk ırkının, en son, ulu peygamberi oldun.
Tutsak seni lâyık, yüce Tanrı’yla müsâvi
Toprak olamaz kalp doğabilmişse semâvî
Ölmez bize cennetlerin ufkundan inen ses
İnsanlar ölür, Türklüğe Allah olan ölmez!
Edip Ayel’in bu kükremesinden sonra bir tereddüt belirdi: Atatürk, yeni Kemalizm dininin Allah’ı mı olmalıydı; peygamberi mi? Cumhuriyet devri şairlerinin bir büyük bölümü, Atatürk’e kıyamadılar. Onun üstünde de, altında da hiçbir gücün, hiçbir varlığın bulunmasına tahammül edemediler. Bu bakımdan, Atatürk’e hem Allah, hem de peygamber diye seslenerek kendilerinden geçtiler. Behçet Kemal, Edip Ayel’den geri kalmak istemedi:
Kaç yıldır Türkçe’ydi Tanrı’nın dili
İnsana ne ilâh, ne de sevgili
Ne de ana-baba aratıyordu
Her an yaratıyor, yaratıyordu.
Artık işaret verilmiş, yarış başlamıştı. İpi herkesten önce göğüslemeye çalışan atletler gibi, o devrin edipleri de “Allah”, “tanrı”, “ilâh”, “Kâbe”, “put” gibi kelimelerle Atatürk’e daha önce ulaşabilmenin cezbesine kapılmışlardı. Yüzlerce örnekten işte birkaçı: Halil Bedii Yönetken çığlıklar koparıyordu:
Tanrı gibi görünüyor her yerde
Topraklarda, denizlerde, göklerde
Gönül tapar, kendisinden geçer de
Hangi yana göz bakarsa: Atatürk.
Kemalettin Kamu, kendisine milletvekilliği getiren şiirini kalabalıklara okumaya başladı: Çankaya;
Burada erdi Mûsâ
Burada uçtu İsa
Bülbül burada varsa
Hürriyet için öter.
Ne örümcek, ne yosun
Ne mûcize, ne füsun...
Kâbe Arab’ın olsun
Çankaya bize yeter.
Sonra Faruk Nafiz Çamlıbel, sazını eline aldı:
- 824 -
KUR’AN KAVRAMLARI
On milyon bel, iki kat olmuşken eğilmeden
O’nda on beş milyonun boyu birden uzaldı.
Tanrı, peygamber diye nedir, kimdir bilmeden
Taptığımız ne varsa, hepsi ondan şekil aldı.
1938 yılında, Faruk Nafiz, tanrısız kalmamak için, Atatürk’ü yüreğine bir put gibi oturttu:
Yürüyor, kalbimizin durduğu bir yolda değil
Kanlı bir gözyaşı nehrinde muazzam tabutun
Ey ilâhın yüce dâvetlisi, göklerden eğil
Göreceksin duruyor kalbimizin üstünde putun!
Türk edebiyatında, tarihin hiçbir devresinde görülmeyen dalkavukluk ve putperestlik örnekleri, patlayan bir lağımın dehşet saçan kokusu ve manzarasıyla etrafa yayılmaya başlamıştı: Akbaba’cı Yusuf Ziya Ortaç da sesini yükseltti:
Topladı avucunda yıldırımı, şimşeği
Yoktan var ediyordu tanrı gibi her şeyi.
Nurettin Artam, dinin bütün nurlarından koparak kula kul oldu:
Koca bir güneşin akşam olmadan
Dağların ardında sönüşü gibi
Millete can veren, vatan yaratan
Tanrının göklere dönüşü gibi.
Her zaman ırkıma büyük Baş Atam
Tanrılaş gönlümde, tanrılaş Atam!
Ömer Bedrettin Uşaklı da, Atatürk tapıcılığından kurtulamadı:
Bir güneş gibi yalnız
Sensin ülkü tanrımız
Ey Türlüğün bütünü.
Vasfi Mahir Kocatürk de, kocaman yakıştırmalarla Kemalizm dininin müridleri arasında zikre başladı:
Peygamber, tanrısına duymadı bu hasreti
Vermedi bu kudreti tanrı, peygamberine.
İlhami Bekir, alnımızın akına, katran karası elleriyle küfrün yobazlığını bulaştırmaya çalıştı:
İlk adam, mavi gözlerle baktı toprağa
Toprağın haritasını çizdi bayrağa
DİN
- 825 -
Allah değil, o yazdı alın yazımızı.
Bu ruhsuz, bu köksüz, bu tatsız örnekleri uzatmak istemiyorum. Yalnız, Cumhuriyetin o kuruluş yıllarında, zilli-düdüklü dalkavuklar zümresinden, üç önemli ismin ayrıldığını belirtmek istiyorum: Yahya Kemal, Necip Fazıl ve Nazım Hikmet! Nazım Hikmet, daha önce Marks’a ve Lenin’e kul köle olduğu için Atatürk’e secde etmedi. Hatta ona “Burjuva Mustafa Kemal” diye homurdanan şiirler yazdı. Yahya Kemal’le Necip Fazıl, İslâm’ın âmentüsüne bağlı kaldılar. Kemalizm dininin yeni öncüleri ise, imanın altı şartı olan İslâm âmentüsü karşısına, Kemalizm’in yeni âmentüsünü çıkardılar. Bazı devlet kuruluşlarında bastırıp dağıttıkları bu devrimci(!) âmentüyü şöyle yazarak ilân ettiler:
“Kahramanlık örneği olan ve vatanın istikbâlini yoktan var eden Mustafa Kemal’e, onun cengâver ordusuna, yüce kanunlarına, mücâhit analarına ve Türkiye için âhiret günü olmayacağına iman ederim.”
Halk, “halkçı” Kemalistlerin bu dehşetli dalkavukluklarından nefret ediyordu. Din ve dünya işlerini birbirinden ayırmaya çalışan Atatürk ise, kendisine takılan bu dinî sıfatlar karşısında şaşırıp kalıyordu. 3420
Yazmazlar yazar, soytarılar şair olmuştu; kaside okuyup meddahlık yapanlara ulûfeler dağıtılıyordu ya, bu kemiklerden nasiplenmek isteyen itler ha bire hırlıyordu. Şair geçinen başka birileri şöyle yalakalık yapıyordu: “Türk’e bir hayır gelmez, Arap felsefesinden, / Gazi bize bir din ver, Türk’ün öz nefesinden.”; “İşte diz üstü geldim, gözlerim dolu dolu. / Rabb kulu olsun eller, bizler Gazi’nin kulu. / Cemâlini vaad etsin Tanrı başka kullara, / İşte karşımızdadır şimdiden o manzara.”
Türkiye’de ise, halkın farklı milliyetçilik (daha doğrusu ulusalcılık) anlayışları sözkonusu olmasına rağmen, devlet tek bir milliyetçiliği esas alır: Atatürk milliyetçiliği, yani Kemalizm. Hıristiyanların inanç esasları, müslümanların âmentüsü olur da Kemalistlerin özel âmentüsü olmaz mı? Bu âmentülerden bir-iki örnek verelim: Türkün Âmentüsü: “Türküm: Dinimi tanırım. Mezhebim: Cumhuriyet / Kitabım: Kanundur. Buna vicdanla, inandım. / Kâbemiz: Ankara. Peygamberimiz: Gazi Kemal, / Kalben ona biat ederek bin canla, inandım…”3421 1928 Ağustos’unda basılan Türkün Yeni Âmentüsü de şöyle başlar: “Kahramanlığın örneği olan ve vatanın istiklâlini yoktan var eden Mustafa Kemal’e, onun cengâver ordusuna, yüce kanunlarına ve Türkiye için âhiret günü olmadığına iman ederim…” 3422 Bir başka âmentü de şöyledir: Kemalizmin Andı ve Âmentüsü: “Kemalizm, Müslümanlık dininin özü ve ışığıdır. Kemalizmin prensipleri, Kur’an’ı Türkçeleştirdiği, tasfiye ettiği, İslâm dininin esaslarını öz dilimizle açıkladığı için kutsaldır. Din, kanun, parti her şey vatan içindir.” 3423
Bu örnekler kadar putperestlik kokmasa da, müslümanlar açısından daha az zararlı olmadığı kesin olan Harun Yahya’nın kitaplarına yansıyan Atatürk sevgisi de unutulmamalıdır. Nice müslüman halkın severek okuduğu Harun Yahya, Atatürk’ü göklere çıkaran on civarında kitabıyla, öyle anlaşılıyor ki, takıyye
3420] Yavuz Bülent Bakiler, İslâmiyat cilt 3, sayı 3, Temmuz-Eylül 2000
3421] Raif Necdet, Türkün Âmentüsü, Sebil, no 22, 28 Nisan 1978, s. 11.
3422] bk. Kemalist İnkılâbın Anatomisi, Sebil 9 Ocak 1976, s. 4-5.
3423] Osman Nuri Çerman, Dinimizde Reform: Kemalizm dergisi, Aralık 1957, sayı 1, s. 1-3 vd.
- 826 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yapmıyor, basbayağı Atatürkçülük’teki samiyetini dosta-düşmana haykırıyor. İşte kitaplarından bazıları: “Samimi Bir Dindar Atatürk”3424 Atatürk’ün ne kadar takvâlı bir müslüman olduğu, gündüzleri sâim, geceleri kaim; yani devamlı oruçlu, geceleri nâfile ibâdetle geçiren samimi bir dindar olduğu, içki gibi haramlardan nasıl kaçındığı, kurduğu devletin ne kadar dinî bir devlet olduğu… anlatılıyor olmalı kitapta. Öyle ya, samimi bir dindar böyle biri olmalı. Böyle bir Atatürk’ü elbette her müslüman sevmek zorundadır, değil mi? Diğer bir kitabı: “Atatürk’ü İyi Anlamak3425 Zâten ne kadar aksayan durumumuz varsa o da Atatürk’ü iyi anla(ya)madığımız için başımıza geliyor demek ki, iyi anlayalım da dünyada ve âhirette kurtulalım; sağ olasın Harun Yahya. Bir başka kitabı: “Gerçek Atatürkçülük” 3426 Tabii ki yetmez; müslüman halk Atatürk’ün vatan ve millet sevgisini de çok iyi anlamalıdır. Harun Yahya bu boşluğu da doldurur: “Atatürk’ün Vatan ve Millet Sevgisi, Ne Mutlu Türküm Diyene!” 3427 Bu konuda başka kitaplar da yazılmalı, Müslümanlardan hâlâ Atatürk’ü sevmeyenler varsa, sevdirmeli diye düşünüyor olmalı ki yazar, devam eder kitaplarına: “Atatürk ve Gençlik” 3428 Atatürk’ün askerî dehâsı yazılmazsa olur mu ya: “Asker Atatürk” 3429 Atatürk’ü iyi anlayan, onun ne kadar samimi dindar olduğunu kavrayan insan, tabii ki, onun kurduğu düzene/devlete de bağlı olmalı. Onu da unutmamış yazar, müslümanları Atatürk’ün kurduğu devlete bağlılığa dâvet eder; ve döktürür hikmetleri(!): “Devlete Bağlılığın Önemi” Vural Y., İst. 2000. Kitabın ismi her şeyi anlatmaya yetmiyor mu? Bu kitaplarla da hızını alamayan Harun Yahya, koca bir ansiklopedi yazmaya da ihtiyaç duymuş: “Atatürk Ansiklopedisi”.3430 Anlaşılıyor ki, bu tür kitapların devamı da gelecek.
1980 sonrası Ahmet Gürtaş’la başlayan Atatürk’ü samimi dindar gösterip müslümanlara sevdirme gayreti, Yaşar Nuri gibi bir-iki modernist akademisyenle sınırlı kalıyordu. Atatürk ve Din Eğitimi3431 adlı kitabı, A.Gürtaş’a Diyanet İşleri Başkanlığında üst seviyede bir koltuk kazandırıyordu, ama ona ve onun gibilere neler kaybettirdiğini görmek için herhalde âhireti beklemek gerekiyor.
İslâm tevhid dinidir. Tevhid, “Lâ ilâhe illâllah” ifâdesiyle özetlenir. Allah’tan başka ilâh, yani mutlak otorite, egemenlik kaynağı, ibâdete lâyık zât yoktur; En çok sevilen, korkulan, umut edilen O’dur. Tevhide rağmen, hiçbir şahsın ve kurumun değeri yoktur. Dostluk ve düşmanlıkta ölçü, Allah ve Rasûlüdür; İslâm’dır. Allah sevgisine eş bir sevginin endâd/şirk olduğunu bilir müslüma.3432 Bırakın herhangi bir âlim veya halifeyi, bir peygamberi bile aşırı övüp aşırı sevmek, onu putlaştırmaya götürür ve İslâm bunu kesinlikle yasaklar. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övdükleri gibi beni övmeyin. Yalnız, ‘Allah’ın kulu ve rasûlüdür’ deyin.” 3433
3424] Kültür Y., İst. 2002.
3425] Kültür Y., 2002
3426] Kültür Y., İst. 2001.
3427] Araştırma Y., 2002.
3428] Araştırma Y., 2002.
3429] Kültür Y., İst. 2002.
3430] 2 cilt, Araştırma Y.
3431] DİB Y., Ank. 1982
3432] 2/Bakara, 165
3433] Buhârî, Enbiyâ 48
DİN
- 827 -
“Beşerin böyle dalâletleri var / Putunu kendi yapar, kendi tapar!” “Gerçekten bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise (sadece) Bana kulluk/ibâdet edin.” 3434; “Mü’minler ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki, merhamete erişesiniz.”3435; “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın…” 3436; Anıiniz“O (Allah), gerek bundan önce (ki kitaplarda), gerekse bunda (Kur’an’da) size ‘müslümanlar’ adını verdi…” 3437; “Allah yanında hak din (sadece) İslâm’dır…” 3438
Yönlendirilen Din; Devlet Dini ve Diyânet
“Din” kelimesinden türeyen “diyânet” kelime olarak; “din, dine ait, dinî emirlere riâyet etmek, gereğini yerine getirmek ve dindarlık” mânâsına gelir. Fıkıh eserlerinde bu kelime, “muâmelât”a karşılık ibâdetleri belirtmek için kullanılır. Günümüzde ve yaşadığımız coğrafyada terim olarak, başta anayasa olmak üzere laik yasalarla yetkisi çizilen ve Başbakanlığa (ilgili devlet bakanlığına) bağlı olarak çalışan, resmî devlet kurumu olan “Diyanet İşleri Başkanlığı” teşkilâtı için kullanılmaktadır. Biz de bu anlamda kullanacağız.
İslâm’a göre insan, yeryüzünün halîfesidir. Allah, insanı yeryüzünde meşrû icrâatta bulunması için, yani Allah’a kulluk için yaratmıştır. Bu anlamda halifelik; sadece namaz kılma, oruç tutma, zekât verme, hacca gitme gibi ibâdetleri yerine getirmekle sınırlı olmayıp, her hususta Allah’ın rızâsına uygun hareket edilmesini zorunlu kılar. Yani, Kur’an’ın hayat ve hüküm kitabı kabul edilerek tatbik edilmesi gerekir.
Kur’an’da bu gerçek, apaçık belirtildiği halde, müslümanların yaşadığı ülkelerdeki rejimler, “din”i kendi kontrolleri altına almak, dinin emir ve yasaklarından kendilerini soyutlamak; devletin dinsiz olmadığını göstermek için “Diyânet” teşkilât kurdular. Bu kurum vâsıtasıyla halka belli konularda serbestlik verilirken, “hak din”in temel/asıl konularından haberdar edilmemesine özen gösterdiler.
Yetkililer, Diyânet teşkilatını başbakanlığa bağlayınca ve kendilerine uygun gördükleri bir başkanı da o makama atayınca, dinle ve dolayısıyla hayatla ilgili bütün ipleri ellerine almış oldular. İşi daha da sağlama almak için imamların, müezzinlerin, vâiz ve müftülerin maaşını laik devletin bütçesinden ödemeye başladılar. Böyle yapmakla, kendilerinden maaş alanların kendilerine hesap sorma yolunu da kapatmaya çalıştılar. Bu durumda din, artık ortada oyuncak haline gelmiş oluyordu.
Kim başa gelirse gelsin, ister solcu, ister sağcı, ister sözde dindar, ister laik dinsiz; din bu yetkililerin menfaatlerine hizmet eden güçlü bir araç olarak kullanılmaya başlandı. Kim iktidarda ise din, yani diyânet, o şahsın istekleri doğrultusunda hareket etmek zorundadır. Bu durum, müslümanların yaşadığı işgal edilmiş bütün İslâm topraklarında, her ülkede devletin kontrolünde olan bir Diyânet teşkilâtı vardır. Diyânet kurumu, devletin dini kendi emelleri için kullanmasına destek veren bir kuruluştur. Diyânet için dinin tümüne riâyet edip etmemek
3434] 21/Enbiyâ, 92
3435] 49/Hucurât, 10
3436] 3/Âl-i İmrân, 103
3437] 22/Hacc, 78
3438] 3/Âl-i İmrân, 19
- 828 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mesele değildir. Çünkü devlet ne derse diyânet yetkilileri, kendilerini emir kulu kabul ederek öyle hareket etmek zorunda hissederler. Allah’ın hükmü ise açıktır: “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında ancak rezilliktir. Kıyâmet gününde ise (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 3439
Diyânet teşkilâtı, Türkiye’de 3 Mart 1924 tarihinde Atatürk’ün isteğiyle meclisin kabul ettiği 429 sayılı kanunla kuruldu. Bu tarihten itibaren tekke ve zâviyeler kapatıldı. Câmilerin bazısına kilit vuruldu. Bütün bu yerler çok değişik maksatlar için kullanıldı. Bir kısmı depo, ambar, işyeri olarak kullanılmaya başlandı. Bazı câmi, medrese ve vakfiyeler de Cumhuriyetin ilk yıllarında torpilli bazı azınlıklara satıldı. 15 Kasım 1935 tarihinde çıkarılan bir kanunla eskiden câmi olarak kullanılan kiliseler, tekrar kiliseye çevrildi. Bunun yanında, 3 Şubat 1932’de “ezan”ın Türkçeleştirilmesi kanunlaştırılarak Arapça aslıyla okunması yasaklandı.
Diyanetin kuruluş amacı, tamamıyla devletin hizmetinde olan, devletin istediği şekilde bir din oluşturma için kurulmuş bir teşkilât olmasıdır. Devlet, kendi içerisinde kendi aleyhine oluşacak bir güç olgusuna şiddetle karşı olduğundan, din ile devletin birbirinden tamamen ayrı olduğu söylenmeye başlandı. Aynı zamanda dine ve vicdana saygılı olduklarını söylemeyi de ihmal etmediler. Yetkili ve etkili güçler, halkın tepkisini çekmemek için dinsiz olmadıklarını söylediler. Bunun için de dini kontrol altına alan bir teşkilât kurmaları gerekiyordu.
Resmî ideolojinin kontrolünde ve onun prensiplerine göre çalışan her kurum, bağlı olduğu devletin değerlerine hizmet etmek zorundadır. Bu anlamda müslümanların Diyanet’ten bir beklentileri olamaz. Çünkü böylesi bir kuruluştan beklenti içinde olmak abesle uğraşmak olur. Aksine, bu kurum hem İslâm’ın anlaşılmasına, hem de müslümanların ciddi çalışmalarına engel teşkil etmektedir. Bu kurumun kitleler üzerindeki tesiri düşünülürse bu sözümüz daha iyi anlaşılır. Câhil insanlar Diyanet’i, Dini muhâfaza eden kurum olarak gördüklerinden farklı kurum ve kuruluşlara şüpheyle bakmaktadırlar. Diyanet, bütün câmileri kendi kontrolünde tuttuğundan, dolayısıyla bu yerlere devletin hâkim olmasından ötürü, zaman zaman resmiyete uygun yapılmayan bazı icraatlar, hutbe ve vaaz veren yetkililer hakkında hemen soruşturma açılıp cezalandırılmaktadır. Hutbelerin kalitesi; çiçeklerden, böceklerden, veremden, ormandan bahsetmekle ölçülmekte. Hatta bazen verginin faydalarından, kalkınmak için verginin kutsallığından bahsedilmektedir. Çünkü Diyanette, her şeyin Allah için yapılmasından önce, her şeyin devlet için yapılması önceliklidir. Tabii bu kurumun içinde yine de insaflı ve samimi insanların, dinini devlete/maaşa/az bir bedele satmayan müslümanların bulunduğu da bir gerçek. Fakat kargaların sesleri/gürültüleri bülbülleri bastırmaktadır.
Diyanet teşkilâtında çalışanların büyük çoğunluğu Diyanet’in esaslarına uygun bir kafa yapısına sahip olduklarından, kendilerine dikte ettirilen devlet dinini anlatmaktan (bazı istisnâlar hâriç) herhangi bir rahatsızlık duymamaktalar. Ancak, zaman zaman hasbel-kader oralarda şu veya bu sebeple görev almış tevhid eri müslümanlar bulunabilmektedir. Bunlar da kendilerine dayatılmak istenen İslâm dışı hutbe ve vaazları okumadıkları ve İslâm’ın sosyal ve siyasal
3439] 2/Bakara, 85
DİN
- 829 -
yönünü esas alan hutbeler irad ettikleri için soruşturma geçirmekte, bazen de görevlerinden uzaklaştırılmaktadır.
Diyanet kurumu, öylesine devletçidir ki, iktidarda, hükümette kim olursa olsun fark etmez; memur olmanın gereğini yapar, âmirlerinin emirlerini harfiyyen yerine getirir, Allah’ın kulu olduğunu unutarak emir kulu olur. Onlarca benzeri bulunan bir örnek verelim. Aşağıya alıntılayacağımız örnek metinde görüldüğü gibi, müslümanlara her durumda devletin yanında yer almayı tavsiye etmektedirler. Bu tavsiyeye uymayanlar Diyanet’e göre müslüman bile sayılmazlar. Çünkü onlar, hâin olarak târif edilmekte. Diyânet Vakfı’nca yayınlanan İslâm’a ters nice unsurlar içeren bir kitabı beraberce okuyalım. Bu kitap, câmi görevlilerince cemaatlere ısrarla tavsiye edildiğinden olsa gerek, tam 25 baskı yapmış bir kitaptır:
“1- Milletimize ve Yurdumuza Karşı Vazifelerimiz: İnsan, toplu yaşama istidadında yaratılmıştır. İnsanın bu haline “medenî ve ictimaî vasfı” denir. Dünyadaki her topluluk, belirli sınırlar içinde siyasî bir cemiyet kurmuştur. Bunun adına “devlet”, devletin hâiz olduğu kudreti temsil eden kuvvete “hükümet”, yurt içinde yaşayan devlet ve hükümeti kuran insanların hepsine “millet” denir. Bizim devletimizin adına Türk Devleti; hükümetimize: Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti; milletimize de Türk milleti denir.
Müslüman Türk milleti, beşer tarihinin en eski, en ünlü, şerefli ve yüce bir milletidir. Türk tarihi ise insanlığın yüzünü ağartan, başka milletlere az nasip olan, idârede, askerlikte, medeniyette ve insanlık faziletlerinde yüce kahramanlıklarla doludur. Bu emsalsiz kahramanlıkların kaynağı, gıdası; imandır. Geçmişte böyle olduğu gibi bugün de mümtaz mevkimizi imanımıza borçluyuz. Yurt sevgisi de imandan gelir, imansızın kalbinde yurt sevgisi yer tutmaz. Her devletin bekası, o devleti meydana getiren milletle hükümeti arasındaki karşılıklı vazifelerin hakkıyla, yoluyla yapılmasına bağlıdır.
2- Milletin Hükümete Karşı Vazifeleri: Her insan için memleket ve milletini sevmek, onun saâdetine ve yükselmesine çalışmak, hükümetin kanunlarına, emirlerine boyun eğmek bir vazifedir. Bizim Kitabımız Kur’ân-ı Kerim böyle emreder. Yurdun içten ve dıştan korunması, millet işlerinin lâyıkıyla başarılması için herkes, malıyla, canıyla hükümete yardım etmek zorundadır. Malla yapılan yardıma, vergi; canla yapılan yardıma da askerlik denir.
Memleketimizi düşman saldırılarından korumak, memleket içinde halkın rahat ve sükûnunu sağlamak için hükümetin kurduğu orduda hizmete koşmak, asker olmak, her vatandaşa düşen vazifedir. Bu vazife de dinin emridir. Askerlik, düşmanlara karşı yurdumuzu, ırz, namus ve şerefimizi koruma hizmetidir. Bu şerefli hizmeti ifa eden ordu, icabında canını fedâya hazır olan silahlı bir kuvvettir. Askerlik vazifesi, yurdumuza ve hükümetimize yaptığımız vazifelerin en şereflisidir. Çünkü askerlik, kan ve can vergisidir.
Bizim dinimizde askerlik mertebesi çok yücedir. Asker savaşta ölürse şehitlik; kalırsa, gâzilik mertebesine erer. Şehitlik mertebesi, âhirette peygamberlik mertebesinden sonra gelir. Fahr-i âlem efendimiz; “karada şehit olanların kul borcundan başka günahları affolunur. Denizde şehit olanların ise bütün günahlarıyla kul borçları da affolunur” buyurmuşlardır. Türlü bahaneler icad ederek
- 830 -
KUR’AN KAVRAMLARI
askere gitmemek veya gittikten sonra kaçmak, hâinliktir, alçaklıktır, büyük günahtır.” 3440
Allah’ın dinine ayarlı olmayan bir kurumda çalışmak sûretiyle O’nun dininin esaslarını gerçek mânâda anlatmak mümkün değildir. Bu metot, fevkalâde yanlış bir usûldür. Dünyalık geçimini elde etmek için sadece insanların önüne geçip namaz kıldırma memurluğu yapan nice insan vardır ki, namazın ne anlama geldiğinden bile habersizdir. Bırakın tefsirleri, mealiyle birlikte Kur’an’ı baştan sona okuyanların sayısı yok denecek kadardır. Bu görevi yapan kimselere, yani namaz kıldırma gibi önemli bir görevi yapana İslâmî ıstılahta “imam” denir. İmamın taşıdığı özellikler kendisinde bulunmayan bu zavallı kimseler nasıl olur da cemaate lider olabilir? Hâlbuki imam; lider, yön veren, örnek olan, iyiliği emreden, kötülükten sakındıran, Allah’ın dinini gerçek mânâda insanlara anlatan kişi demektir. Diyanette çok sayıda namaz kıldıran sözde imam vardır ki, endişeleri sadece geçimleridir. Bu da sistemin ayarladığı sihirli değnek hükmündedir. Zira maaş adlı sihirli değnekle, istediği zaman bu kurumu ve insanları kendi lehine çalıştırabilmektedir. Maaş endişesiyle, dinin bazı gerçeklerini anlatmaktan korkan görevli sayısı, çok büyüktür. Hâlbuki aynı imamlar, insanlara rızkın Allah’tan olduğunu da anlatıp dururlar.
Televizyon veya radyo programlarında rastlamışsınızdır. İnanç dünyası veya kandil gecelerinde yapılan programlarda hiç yeri değilken bazı kimselere duâ edilir. Ölmüş gitmiş ve dine de pek inanmayan kimselere duâ edip dururlar. Bu duâları yapanların çoğu da, yağcılığı ve dalkavukluğu meslek edinmiş, kravatlı, göbekli Diyanet memurlarıdır. Aslında, hoca denilen bu görevliler, devletin temel ilkesi olan laikliğe ters düştüklerinin, ona leke sürdüklerinin farkında bile değildirler. Ama alan memnun, satan memnun; laiklik de, acıkınca yenilen helvadan bir put değil mi?
Ne acıdır ki, halen müslümanlara yönelik sürmekte olan baskılara, müslümanların başörtülerine yönelik zulümlere, Diyânet resmî bir kınamada bile bulunmaktan âcizdir. Haksızlığa, dinsizliğe ve dine düşmanlığa sessiz kalmanın fetvâsını hangi dinden aldıklarını sormak lâzım. Hem Diyanet içinde Din İşleri Yüksek Kurulu diye bir kurul kuracaksınız, hem de bu kurul, birileri Hak dine kürfretse hiç ses çıkarmayacak. İyi niyetle halk tarafından büyük fedâkârlıklarla yapılan câmilere Diyanet hemen el koyar. Maksat, orada kendisinin anlattığı devletin dininden farklı bir dinin anlatılmasına, yaşanmasına engel olmaktır. İşgal edilen bu mekânlar, devlet için öylesine faydalı yerlerdi ki laik devlet bu yerlerin kendi kontrolünde olmak şartıyla sayılarının artmasından fevkalâde memnun oluyor.
Haftada bir gün, o kadar insana Cuma günü anlatacağı mesajları neden fırsat bilmesin? O kadar insan, zorla toplanmaya çalışılsa bu kadar başarılı olunmaz. Devlet, Diyanet’in eliyle hiç çaktırmadan yapmak istediğini güzelce yapmaktadır. Devletin dinsizliğine (daha doğrusu laiklik inancıyla çok dinliliğine), düzenin despotluğuna ses çıkarmayan, onun iki yüzlü yönetimine hizmet eden bir Diyanet, neden olmasın, değil mi? Üstelik bu kurum, düzene, polis ve jandarmadan daha iyi hizmet etmektedir.
3440] Cep İlmihali, Mehmet Soymen, Diyanet Vakfı Yayınları, s. 95-96
DİN
- 831 -
Bizim için, Diyanet’in karşı olunacak en önemli tarafı, onun kuruluş amacı ve İslâm adına yaptığı tahrifat ve tahribatlardır. Çünkü Diyanet, sırf Allah’ın râzı olduğu dine karşı laik ve gayri İslâmî bir devletin râzı olduğu bir dini yaygınlaştırmak için kurulmuştur. Yani dine karşı yeni bir dinle mücâdele etmek. Maksat, mevcut potansiyeli, yani halkı kontrol altına almaktır. Onlara göre halka verilecek İslâmî anlamda/alanda her serbestlik, sürdürdükleri saltanata son vermek olacaktır. Bu durumu bilen düzen, Diyanet aracılığıyla kendi konumunu sağlama almış olmaktadır.
Yine Diyanet; eğitimden kişinin dünya görüşüne kadar her şeyine müdâhale etmiş bulunuyor. Başta kendi personeli olmak üzere, onun eğitiminden geçen çoğu kimse devletçi ve düzencidir. Devletin uygun görmediği her anlayış, bunlara göre de yanlıştır, zararlıdır. Bu inançla hareket eden Diyanet personeli, devlete ve onun yanlış icraatlarına tepki gösteren kimselere bölücü, hâin demekten çekinmezler. Kulaklarını, gözlerini ve kalplerini düzene kiralayan bu kimseler âyet ve hadislere karşı gelmek adına da olsa devletçidirler. Aralarında marangoz hatası cinsinden bazı istisnâlar olmasına rağmen herkes tâğuta karşı çıkmayan bir tavırdan yanadır. Her personel, bu çarkın dişlisi olarak görev yapmaktadır. En ücrâ köylere bile devletin öğretmeninden, jandarmasından önce Diyanet ulaşabilmekte. Bir karın tokluğuyla ya da bir maaşla satın alınan bu kadroların bir zamanlar Afganistan’daki mevcut komünist rejime karşı mücâdele eden mücâhidlerin anarşist, bölücü olarak câmilerde tanıtıldığı günlerin diğer ülkelerde de olmasına şaşmamak lâzım. Bilindiği üzere Afganistan’da Allah için kıyam eden mücâhidler Ruslara bağlı Diyanet personeli tarafından halka bölücü, hâin ve anarşist diye tanıtılıyordu. Demek ki Rus keferesi bile ülkelerindeki Diyanet teşkilatının varlığından memnunluk duyuyor. Çünkü İslâm dışı rejimler kendi kontrollerinde bir Diyanet teşkilatının olmasını kendileri için faydalı görmektedirler.
Yaşadığımız topraklarda da, etkili ve yetkili çevrelerin İslâm’a saldırmalarına karşı Diyanet’in sesini hiç çıkarmaması, üzerinde düşünülmesi gereken husustur. Eski müftü mürted Turan Dursun, kitaplarında İslâm’a açıktan saldırırken Diyanet ve oluşturduğu heyet, Din İşleri Yüksek Kurulu, bu konuda neden bir açıklamada bulunmuyor, cevap vermiyor? Haydi, ülke içinde İslâm’a açıkça hakaret edenlere bir şey diyemiyorsa, ülke dışında meselâ, Hint asıllı mürted Salman Rüştü, aynı şekilde İslâm’a saldırdığı, Hz. Peygamber’in hanımları olan annelerimize hakaret ettiği zaman neden onu tel’in etmemiştir? Bazı resmî ve yarı resmî kuruluşların, kimi yetkililerin ve bir kısım medyanın herhangi bir olayı bahane ederek İslâm’a topyekün savaş açmalarına üç maymunu oynaması, görmemeyi, duymamayı, söylememeyi tercih etmesi başka neyle izah edilebilir? “İrtica” denilerek İslâm’a ve müslümanlara olmadık iftiralar atan Hak Dini karalayan ve onunla en çirkin yöntemlerle savaşan medya ve diğer kesime karşı, Diyânet, Hak Dini müdâfaa etme ihtiyacı bile hissetmemekte ve “dilsiz şeytan” rolünü üstlenmektedir.
Tabii, Diyanet, hak karşısındaki bu sessizliğe/tepkisizliğe kılıf uydurmayı da ihmal etmiyor. Çünkü demokrasiyle(!) idare edilen bir ülkede her şey tartışılmalı. Gerekirse halkın en kutsal değerleri bile tartışılabilir; ama rejimin temel ilkeleri ve heykelleri tartışılamaz. Çünkü tartışılması Kemalist anlayışa ve Devlet dinine
- 832 -
KUR’AN KAVRAMLARI
göre câiz değildir, demokrasi dininin kurallarını ihlâl etmektir.3441 “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden dininizi eğlence ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Eğer mü’min iseniz Allah’tan korkun.” 3442
İslâm’ın, sosyal ve siyasal hayatı hayra doğru değiştirip dönüştürmesinin önünde en büyük engellerden biri, resmî/laik İslamizasyon anlayışları ve bu işlevi gören kurumlar, en başta da Diyanet kuruluşlarıdır. Diyanet teşkilâtları, işgal altındaki bütün İslâm dünyasında büyük bir kambur, ayak bağı ve pranga durumundadır. İslâm dışı düzenler açısından ise, bir koltuk değneği, bir emniyet sibobu, bir drenaj kanalıdır. Diyanet görevlilerine “Din görevlisi” denilmektedir. Bu deyimdeki “din”den İslâm kast ediliyorsa, bu yanlış bir adlandırma olur. Çünkü İslâm’da, herkes dininin görevlisidir. İslâm’da, hıristiyanlıkta olduğu gibi ruhbanlık, ruhbanlar (din adamları) sınıfı yoktur. Bütün müslümanlar, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, dinlerini yaşayıp başkalarına yaşatmak için dinin kendilerini görevlendirdiğini kabul eden insanlardır. Onun için her müslüman, dininin vazifelisi, din görevlisidir. Ama, bu “Din görevlisi” tâbiriyle düzenin resmî dini kast ediliyorsa, diğer memurlar gibi, hatta onlardan öncelikli olarak Diyânet görevlilerine bu ismin/ünvanın verilmesinde sakınca yoktur. Kendilerine görev veren, nerede, hangi câmide ve hangi türde, hangi kanun ve yönetmelikler çerçevesinde görev yapacağını bildiren/emreden devlet olduğuna göre, bunların, her şeyden önce devlet görevlileri, devletin din için görevlendirdikleri, devlet dininin görevlileri olduğu daha mantıklı çıkarım olmaktadır. İslâm dışı güçlerin desteği/maaşı olmadan ayakta duramayacak olan bu grup, çoğu zaman kendilerini hak dinin temsilcileri olarak görürler. Bu da müslümanların cezası olarak yetmektedir.
Dünyadaki tüm küfür sistemleri, açık cephe alıp fertlerin içinden sökemedikleri Allah inancını köreltmek, saptırmak ve bu yolla insanları dalâlete düşürüp köleleştirmek için kendilerine Bel’amlar bulmak zorunda hissetmişlerdir. Tarihin çok eski devirlerinden itibaren, Kur’an’ın bildirdiğine göre meselâ Hz. Mûsâ döneminden bu yana, küfürle hükmeden düzenler, edindikleri bu yardımcılara para ve makam vererek onları toplumun önüne sürmüşlerdir. Bir taraftan da, dinî konularda bunların yetkili olduklarını yaymaya ve bu imajı toplumun kafasında yaşatmaya çalıştılar. Böylece, bu yolla halkın onlara tâbi olmasını sağlayarak, halk üzerinde kendi egemenliklerini ve baskılarını kurdular. Dünyadaki tüm küfür sistemlerinin İslâmî gerçekleri müftü, vâiz ve namaz memurları sâyesinde nasıl saptırdıklarına dair nice örnekler içinden birkaçına değinelim:
Bir taraftan dini afyon kabul ederek, insanları dinsizleştirmek için elinden geleni ardına koymayan Rusya’daki sosyalist düzen, diğer taraftan resmî müftüler atayarak, yıllarca insanları bu müftüler vâsıtasıyla saptırmağa çalışmıştır. Hac mevsimlerinde, bu kiralık müftüleri hacca göndererek, o kutsal topraklarda kendi propagandasını yaptıran sosyalist sistem, aynı zamanda ülkesindeki muvahhid mü’minleri kurşuna dizmiştir. Bu yaptıklarıyla sosyalist düzenin, müftü atamakta ne kadar samimi olduğu gözükmekte ve asıl amacının ne olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu gerçekler, yıllarca tüm dünyanın gözleri önünde cereyan etmiştir.
Yunanistan gibi hıristiyan çoğunluğa mensup bir ülke, sömürgesi altındaki
3441] Abdurrahman Çobanoğlu, a.g.e. s. 55-69
3442] 5/Mâide, 57
DİN
- 833 -
Batı Trakya’nın Gümülcine’sinde resmî müftü atamaya çalışmış, halkın seçtiği müftüyü kabul etmemiştir. Bu durum, laik bir ülke olan Türkiye tarafından eleştirilmiş, İslâm düşmanı medya tarafından da Yunanistan’ın bu tutumuna karşı çıkılmıştır. Hıristiyan bir ülke, neden kendini İslâm’a nisbet eden halkın, kendisine seçtiği müftüyü kabul etmeyerek kendisi müftü atasın? Niçin müftü seçmekte bu kadar hassâsiyet göstersin? Bunun cevabı gayet açıktır. Hıristiyan Yunanistan, eğer bir kişiyi kiralayarak müftü tâyin ediyorsa, bunun sebebi; diğer küfür rejimlerinde olduğu gibi, o şahıs ve kuruluş aracılığıyla müslüman halkı kendisine boyun eğdirmek, itaat ettirmektir.
Orta doğuda, Asya ve Afrika’da da durum pek farklı değildir. Dünyanın hemen her yerinde, İslâm dışı düzenler, kendilerinin İslâm’la hiçbir ilgileri bulunmadığı halde, müslüman gördükleri halklara müftü, vâiz ve namaz memuru tâyin etmişlerdir. Bu kiralık görevliler de, ücret aldıkları küfür rejimlerine hizmeti ibâdet telakki ederek görevlerini lâyıkıyla yapmışlar, halklarını din adına aldatmışlardır. Zaten İslâm dışı düzenler de bunu yapmaları için kendilerine ücret ödüyorlar. Bunlardan birçoğu da toplum içinde oldukça ün salmış, meşhur edilmiş kişiler olarak ortaya çıkarlar. İşin en tuhaf yönü ise, bu kiralık görevlilerin, İslâm dışı rejimlerin uşakları ve hizmetkârı olduklarını unutarak, kendilerini gerçekten İslâm âlimi, İslâmî konularda söz sahibi olduklarını zannetmeleridir.
Diyanet İşleri teşkilatını niçin kurduklarını açık bir şekilde anlatan, laik sistemin akıl hocası ve düşünürü, 1961 anayasasının mimarlarından biri olan Prof. Mümtaz Soysal’ın “Yüz Soruda Anayasanın Anlamı” adlı kitabındaki ifadeleri, bu söylediklerimize ışık tutmaktadır. Soysal, laikliğin tarifini ve Batı toplumlarında geçirdiği evreleri tanımladıktan sonra, laikliğin önünde engel teşkil eden İslâm dininin, nasıl etkisiz hale getirilerek devre dışı bırakıldığını şöyle anlatıyor:
“Dinin toplum işlerinden, toplumsal görevlerinden sıyrılıp ‘vicdanlara itilmesi’, kişilerin iç dünyalarından dışarıya taşmayan bir inançlar bütünü sayılabilmesi. Bu, aynı zamanda, dünya işleriyle çok yakından ilgili olan müslümanlığın kendi içinde de bir reforma girişmek demek. Bir bakıma, Atatürk’ün uygulamak istediği laiklik politikası, dini ‘toplumsal’ olmaktan çıkarıp ‘kişisel’leştirirken, müslümanlığın temel niteliklerinden birine de dokunmuş oluyordu. Laik devlet, yalnız mezhepler arasında ayrım gütmeyen, resmî bir dini olmayan, dinsel kurallarla iş görmeyen bir devlet olmakla kalmamalı, aynı zamanda dinin vicdanlara itilmesi için gerekli tedbirleri de alabilen devlet olmalıydı.” 3443
Prof. Soysal’a göre devlet, laikliğin öngördüğü tedbirini aldı. Aldı almasına da, ancak İslâm dini, büyük bir engel olarak laikliğin karşısında, olduğu gibi duruyordu. Çünkü İslâm’da, hıristiyanlıktaki gibi din ve devlet işleri ayrı ayrı değildi. Soysal bu gerçeği şu ifadelerle dile getiriyor: “İslâm dini, din ile devlet işlerini ayırmak şöyle dursun, bunlarda tam bir kaynaşma getiriyor. Din, insanların iç dünyaları kadar, devlet konusundaki davranışları da kurallara bağlamak amacını gütmektedir. Bu alanda laikleşmeğe doğru atılan her adım, eninde sonunda dinin kendisiyle çatışmaya kadar varıyor.” 3444
Laik rejim İslâm’la çatışmayı göze alamadı. Ancak, bu engel kaldırılmalı, ama,
3443] Mümtaz Soysal, Yüz Soruda Anayasanın Anlamı, Gerçek Y. s. 171
3444] M. Soysal, a.g.e., s. 172
- 834 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çatışma olmadan bu iş halledilmeliydi. Çünkü böyle bir çatışma laik rejimin sonu demekti. O halde, laikliğe zarar verilmeden bu iş gerçekleştirilmeliydi. Ve formül bulundu: İslâm isim olarak var olmalıydı, ancak, hüküm/uygulama olarak kaldırılmalıydı. Laik rejimin çok güveneceği bir teşkilat kurulmalı, bu kuruluş, dinin vicdanlara hapsedilme işini en iyi şekilde yerine getirmeliydi. Diyanet İşleri Teşkilatı böylece kuruldu. Diyanetin laik sistem içindeki yerini ve görevini istenildiği gibi nasıl yerine getirdiğini de Soysal şöyle ifade ediyor:
“Laik bir devlette ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içinde yer alması, Türk devriminin özelliklerine uygun bir laikliğin, yani dini toplum işlerinden kişisel vicdanlara itebilme işinin daha sağlam ve emin yollardan gerçekleştirilmesi dışında herhangi bir anlam taşıyamaz.” 3445
Soysal, çok açık bir şekilde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş amacını ortaya koymaktadır. Buna göre, Diyanet’in görevi, dünya ve âhiret nizamı olan İslâm nizamının, devletle ve dünya ile ilgili olan kurallarını gizleyerek onu ruhbanlık dini haline getirmeye ve böylece onu vicdanlara hapsetmeye çalışmaktır. Bunun için; müftüler, vâizler ve namaz memurları yetiştirmek, bunların nasıl hareket edecekleriyle ilgili esasları belirlemek, bu esaslar doğrultusunda hareket edip etmediklerini, laik sisteme uygun konuşup konuşmadıklarını kontrol etmek üzere, müfettişler görevlendirmek Diyanetin temel görevidir.
Laik sistem, kendi emniyeti için kurduğu ve emniyet sibopluğu yaptırdığı Diyanet örgütüne yalnızca eleman yetiştirmekle kalmamış, aynı zamanda bu yetiştirdiği elemanlarına işleyecekleri dinî cinâyetleri (dini vicdanlara hapsetmeye çalışmaları) karşılığında, bütçesinden her yıl düzenli olarak ve miktarı laik rejimin birçok bakanlığın bütçelerinin 10-15 katı kadar parayı rüşvet olarak vermiştir. Laik rejim, protokolda, Tapu Kadastro Müdürlüğü kadar bir yere sahip olan Diyanet Teşkilatına, devletin çok önemli altı bakanlığının toplam bütçesinden daha fazla bir parayı ayırıyordu. Ayrıca, yıl ortasındaki ek ödenekler ve Diyanet Vakfının gelirlerinin de eklenmesi ile, bir müdürlük seviyesindeki Diyanet örgütünün bütçesi, devlet içinde devlet bütçesi haline geliyor.
Bütün bu rakamlar çok büyük, hatta korkunç gelse de; aslında, Diyanet teşkilatının işlediği dinî katliamlar karşılığında az bile kalmaktadır. Çünkü Rusya, büyük askerî gücüne ve onca imkânına rağmen, bir avuç Çeçen’in kafasından din duygusunu, gönlünden cihad ve şehitliği, onca propaganda, saldırı ve işkenceye rağmen kaldırmayı başaramazken, Diyanet, kan dökmeden ve baskı yapmadan personeli vâsıtasıyla yaptığı propagandalarla, dini toplumsal hayattan kaldırma ve toplumu hak dinden kopararak devlete tâbi kılma açısından Rusya ile karşılaştırılamayacak büyük başarı elde etmiştir. Konuyu bir de nüfus açısından ele alacak olursak, sonuç daha büyük boyutlara ulaşmaktadır. Yani Rusya, 250 milyonu geçen nüfusu, süper askerî ve malî gücü, sosyalist ideolojisi, baskı ve saldırılarıyla, bir milyon Çeçen’in kalbinden ve kafasından imanı sökmeye muvaffak olamazken; diyanet örgütü, 88 bin çalışanı ile 70 milyon insanın kalbindeki ve kafasındaki imanı geçersiz hale getirerek onları birer uydu/köle haline getirebilmiştir. Rusya 250 milyon nüfusuyla bir milyona yapamadığını, Diyanet örgütü 88 bin çalışanıyla 70 milyona yaptı. Bu nedenle, Diyanet’in aldığı ücret/rüşvet az bile kalmaktadır. Diyanet şebekesinin zavallı elemanları rejime yaptıkları hizmetleri bir
3445] M. Soysal, a.g.e., s. 174
DİN
- 835 -
bilselerdi, generallerin rejime yaptıkları hizmetlerden çok daha fazla olduğunu ve rejimi nasıl koruduklarını görürlerdi. Çünkü Diyanet örgütü, içerideki dinsel düşmanı (irticâyı) etkisiz hale getirmekte, generallerin dış düşmanı etkisiz hale getirmelerinden daha başarılıdırlar. Diyanet teşkilatının her elemanı, yaptıkları üstün ve başarılı görevleri için aslında mareşallikle ödüllendirilmelidir.
Ancak, her işte olduğu gibi, bu konuda da insanların bir hesabı varsa, Yüce Allah’ın da bir hesabı var ve Allah, hesabında daima üstün gelendir. “Kâfirler istemese de Allah dinini üstün kılacaktır.”3446 İşte bu Diyanet şebekesi konusunda da laik sistemin hesabı yine tutmadı. Tıpkı İmam-Hatip Liselerinde ve İlâhiyat Fakültelerinde tutmadığı gibi. Çünkü düzen, onca rüşvet vererek kiraladığı dinsel suçlu müftü, vâiz ve namaz kıldırma memurlarından kimileri, işledikleri cinâyetin farkına vardılar. Allah korkusunun ağır basması sonucunda, laik rejimin ellerine tutuşturduğu, rejimi öven kâğıtları bir kenara fırlatıp ellerine Kur’an’ı alarak aslına uygun bir şekilde hak dini halka anlatmaya çalıştılar. Ancak, rejimden onca rüşvet alan Diyanet ve bağlı olduğu yetkililer boş durur mu? Hemen harekete geçerek namaz memurlarından halka Kur’an’ın anlamlarını anlatan ve okutanları araştırmaya başladılar ve Kur’anî gerçekleri insanlara ulaştırmaya çalışanlardan tespit edebildiklerinin işine son verdiler.
Diyanet İşleri, dinin bir vicdan meselesi olduğunu halka kabul ettirmek için, sürekli olarak bu tarzda hutbeler hazırlar ve namaz kıldırma memurlarına da bu hutbeleri okutur. Bu hutbeleri okumayanları uyarır, cezalandırır, hatta gerekirse görevine son verir. Diyanetin bağlı bulunduğu yasa, dinin bir bölümünü anlatmaya, bir bölümünü gizlemeye görevlileri zorlamaktadır. Aynı yasa, laiklikle çatışan, Kur’an’ın devlet ve egemenlikle ilgili hükümlerini gizlemeleri gerekirken bunları açıklayan görevlilerin işlerine son verileceğini de ortaya koymaktadır.
İslâm dini, devlet ve hüküm/egemenlik esasını ilk plana almaktadır. “Lâ ilâhe illâllah” kelimesi, bu gerçeği ifade etmektedir. Hz. Âdem’den (a.s.) Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar süregelen risâlet zinciri, sadece bu gerçeğin anlaşılması içindi:
“Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan kaçının’ diye (emretmeleri için) her ümmete/topluma bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan bir kısmına hidâyet edip onları doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı için de sapıklığa düşmek hak/gerekli oldu. Yeryüzünde gezin de görün; inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!”3447 Kur’ân-ı Kerim, hâkimiyet konusunu, sürekli olarak işlemekte, baştan sona kadar bu konuya işaret etmektedir. “Hüküm, yalnız Allah’ındır. O, yalnız kendisine ibâdet/kulluk etmenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Ama insanların çoğu bilmezler.” 3448
Hâkimiyetin ancak kendisine ait olduğunu bildiren Yüce Allah, indirdiği hükümlerle hükmetmeyenlerin kâfir, zâlim ve fâsık olduklarını, hükümleri gizleyenlerin de aynı kategoriye girdiklerini bildirdikten sonra, Kur’an’la mutlaka hükmedilmesi gerektiğini emretmektedir. “Sana da, daha önceki Kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere Kitabı (Kur’an’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da onların hevâlarına/keyiflerine/arzularına uyma...
3446] 9/Tevbe, 33.
3447] 16/Nahl, 36
3448] 12/Yûsuf, 40
- 836 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et.” 3449
Yüce Allah’ın indirdiği hükümlerin bir kısmını gizleyerek saklayanların ve hükümleri istemeyenlerin câhil olduğunu bildiren Kur’an, en güzel hükmedenin Allah Teâlâ olduğunu haber vermektedir: “Yoksa câhiliyye hükmünü/idaresini mi istiyorlar? İyice bilen bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?”3450 Yüce Allah’ın indirdiği hükümleri gizlemek ve bunlarla hükmetmemek, ya da İslâmî esasların günümüzde geçerli olmadığını düşünmek ve söylemek; dini yalanlamak, inkâr etmektir: “Artık bundan sonra hangi şey, sana dini yalanlatabilir? Allah hükmedenlerin en güzel hükmedeni değil mi?” 3451
Aldıkları birkaç kuruş için İslâmî hakikatleri örtbas edenler, aslında İslâmî esaslardan ne kadar uzak olduklarını ortaya koymaktadırlar. Hakkı ortaya koymanın yolu, başta câhilî bütün sistemleri reddetmekten, daha sonra İslâmî esasları çok iyi öğrenmekten geçer. Bunun için hakkın ve bâtılın net olarak ortaya konulması gerekmektedir. “Dinde ikrâh/zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık ve eğrilikten ayrıt edilmiştir. O halde, kim tâğutu (Allah’tan başka hüküm koyanı) reddedip Allah’a iman ederse, kopması mümkün olmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah (her şeyi) işitir ve bilir.” 3452
İşte, Diyânet teşkilâtı, bu hakikatlerin gün yüzüne çıkmaması için müftü, vâiz ve namaz kıldırma memurlarına ücret vermekte ve bu gerçekleri topluma duyuranları ise hiç bekletmeden kovmaktadır. Diyanet teşkilatının başına, dinin bir vicdan işi olduğu felsefesini kabul etmiş ve bu felsefe doğrultusunda hareket edeceğine dair güvence vermiş başkanlar getirilmektedir. Bu başkanlar, görevlerini laik düzenin emirleri doğrultusunda yapmaktadırlar. Bunların emrindeki câmi görevlileri de kendilerine yasalarla emredilenleri yerine getirmektedir. Bu görevliler, kendilerine verilen görev gereği, Kur’an’ın bütününü Arapça aslıyla okudukları halde, bir kısmını gizleyerek, kalan diğer kısımlarının anlamını halka ulaştırırlar. Bu ücretli görevlilerin, dinin ancak bu kadarını bildikleri söylenemez. Çünkü bir âyeti okuyup onun altındaki veya üstündeki âyetleri görmemek mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerim’deki iyilik, güzellik, yardım severlik konularındaki âyetleri sürekli okuyarak; içki, kumar, zina, faiz ve hâkimiyetin Allah’a ait olduğuyla ilgili âyetleri toplumdan gizleyen görevliler, ancak kendilerine verilen Bel’amlık görevini ifa etmektedirler. Bu görevlilerin böyle yapmasını isteyen, Diyanet teşkilatını kuran laik düzendir. Ancak şu unutulmamalı ki, Yüce Allah, indirdiği açık delillerin tümünün açıklanmasını istemekte ve bir kısmını gizleyenlere lânet edileceğini bildirmektedir:
“İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti, Biz Kitap’ta insanlara açıkça belirttikten sonra, gizleyenler (var ya), işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet edebilenler lânet eder.” 3453“Allah’ın indirdiği Kitap’tan bir şey gizleyip onu az bir paraya satanlar var ya, işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah onlarla ne konuşacak ve ne de onları temize çıkaracaktır. Orada onlar için acı bir azap vardır. Onlar hidâyeti/doğru yolu bırakıp sapıklığı, mağfirete karşılık olarak da azabı satın
3449] 5/Mâide, 48-49
3450] 5/Mâide, 50
3451] 95/Tîn, 7-8
3452] 2/Bakara, 256
3453] 2/Bakara, 159
DİN
- 837 -
almış kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdırlar!” 3454
Oysa Kitab’a vâris olanlar, Kitab’ı açıp okuyanlar, onu açıklamakla mükellef tutulmuşlardır. Diyanetin maaşlı elemanlarının çoğu ise, aldıkları birkaç kuruş için, onu gizlediler, hükümlerini saptırdılar ve böylece Kitab’ın hükümlerini arkalarına attılar. “Allah, kendilerine Kitap verilenlerden: ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz!’ diye söz almıştı. Fakat onlar, verdikleri sözü kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alışveriş ne kadar kötü!” 3455
Diyanet görevlileri, dinin toplum tarafından anlaşılmasını, dinin sosyal ve siyasal yönlerini, iyilikleri emretmek ve kötülüklerle mücâdele etmenin her müslümanın görevi olduğunu anlatmayarak, kötülüklerin toplum hayatına egemen olmasına destek oldular. Bu görevliler, kötülüklerin toplum hayatına hâkim olması için, elbette ki kötülüğü övüp halkı teşvik etmediler; zaten onlara bu görev de verilmemişti. Kötülükleri başkaları, rejimin bizzat kendisi toplumun önüne çıkardı; fakat toplumdaki dinî inanç, bu kötülüklerin yayılmasını engelliyordu. Bu dinî inanç toplumdan kalkmadıkça kötülük yayılmayacaktı. Öyleyse bu dinî inanç kalkmalıydı, ya da vicdanlara hapsedilmeliydi ki, kötülüklere meydan açılabilsin ve her çeşit şer ortalıkta özgürce işlenebilsin. Dini vicdanlara itebilme işi, toplum içinden çıkan, toplumun güveneceği kişilere verilmeliydi ki, toplum uyanıp laik rejime, şerlerin egemen olduğu düzene ve yapıya karşı gelmesin.
Evet, Diyanet görevlileri, büyük çoğunlukla, dini vicdanlara hapsederek gerçekleri gizlemişler, hakkın toplum tarafından anlaşılmasına engel olmuşlardır. Bu ise, yapılabilecek en kötü işti: “Onlar, işledikleri kötülükten, birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı. Andolsun yaptıkları ne kötüdür!” 3456; “Allah’ın âyetlerini az bir paraya sattılar da O’nun yoluna engel oldular. Onların yaptıkları, gerçekten ne kötüdür!”3457 Bu görevliler, bunu ister bilerek yapsınlar, isterse bilmeden; bâtılı emretmeleri, bundan da kötüsü, hakla bâtılı karıştırmaları, cinâyet olarak yeter! “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın; yalnız Benden (Benim azâbımdan) korkun. Hakkı bâtıl ile karıştırmayın; bilerek hakkı gizlemeyin.” 3458
Yine, hangi sebeple olursa olsun, hakkı gizleyerek belli konuları işlemeleri, onların Kur’an’ı böldüklerinin açık bir delilidir. Bunun hesabı, elbette sorulacaktır. “Onlar ki Kur’an’ı bölük bölük ettiler. Senin Rabbin hakkı için Biz onların hepsine, yaptıkları şeylerden soracağız. O halde sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklere aldırma!”3459 Kur’an’ı parça parça ederek bir bölümü ile hareket edenler için Kur’an’ın öngördüğü ceza, dünya hayatında laik düzenlerin isteklerine göre hareket ettiklerinden dolayı rezillik, rezillerin âhiret cezası ise, azâbın en şiddetlisine atılmaktır. “...Yoksa siz Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka nedir? Kıyamet gününde de (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızı bilmez değildir.” 3460
Diyânetin memurları, bu itaatkâr tavırlarıyla, bilerek veya farkında olmadan;
3454] 2/Bakara, 174-175
3455] 3/Âl-i İmrân, 187
3456] 5/Mâide, 79
3457] 9/Tevbe, 9
3458] 2/Bakara, 41-42
3459] 15/Hicr, 91-94
3460] 2/Bakara, 85
- 838 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Diyanetin, dolayısıyla laik düzenin emir ve yasaklarını Allah ve Rasûlünün emir ve yasaklarının üstüne çıkarmış oluyorlar. Bu nedenle, Kur’ânî emirler bunlar için pek bir şey ifade etmeyebiliyor. Bunun en açık örneği, cenaze namazları ile ilgili tutumlarıdır. Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın dininden hoşlanmayanların, fâsıkların ve münâfıkların namazlarının kılınmamasını, mezarları başında durulmamasını isterken, bu namaz memurları, bırakın münâfıkları, Allah’ın dinine ve müslümanlara düşman olan dinsizlerin (daha doğrusu, farklı din mensupları müşriklerin) bile namazlarını kılmakta, onlar için duâ etmektedirler. Namazdan sonra da bu müşriklerin ölüsünü almaya gelenlerin bazılarınca, “kahrolsun şeriat!” diye İslâm’a saldırdıkları durumlar bile olabilmektedir. “Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma, onun kabri başında da durma. Çünkü onlar, Allah ve Rasûlünü inkâr ettiler de fâsık olarak öldüler.”3461 Şimdi, bir tarafta Yüce Allah’ın emri, diğer tarafta Diyanet ve laik sistemin emri var. Namaz memurları laik düzenin emrine tâbi olduklarını ortaya koyarak, Yüce Allah’ın bu emrinin tersine hareket ediyorlar. Bu davranışlarıyla da Kitab’ın hükümlerini arkalarına atmış oluyorlar.
Diyanete, daha doğrusu laik düzene hizmeti ibâdet kabul eden müftü, vâiz ve namaz kıldırma memurlarından oluşan bu grup, tevbe ederek Allah’a ve O’nun yüce Kitabına tam teslim olmadıkları ve Kur’ânî gerçekleri insanlara olduğu gibi anlatmadıkları sürece, ne müslümanlarla beraber olabilirler ve ne de Yüce Allah tarafından bağışlanırlar. “İşte onlar, âhireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir. Onlardan azap hiç hafifletilmez ve onlara hiç yardım edilmez.” 3462; “Ancak, tevbe edip düzeltenler, (Hakkı) açıklayanlar başka. Onları bağışlarım. Çünkü Ben tevbeyi çok kabul eden ve merhametli olanım.” 3463
Hamdolsun, bu âyete göre durumlarını düzeltenler, günden güne çoğalmakta ve birçok Diyânet görevlisi, yalnızca Yüce Allah’a kul olma şerefine ulaşmak için çalışmaktadırlar. Ancak, rızık endişesiyle hâlâ gerçekleri gizleyen büyük bir grup Diyanet görevlisi bulunmaktadır. 3464
Diyanetin Hutbelerinden Küçük Birer Kesit: 1973’te basılan Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarından “Hutbeler” adlı kitaptaki hutbe konularından bazıları şunlar: “Hâkimiyet Milletindir”, “Hürriyet ve Adâlet Sevgisi”, “Yurt Sevgisi ve Vatana Bağlılık”, “Vatan Sevgisi”, “Askerlik Sevgisi”, “Dinimiz Kaçakçılığın Her Çeşidini Yasaklamıştır”, “Millî ve Dinî An’anelerimize Bağlı Kalalım”, “Ormanların Korunması ve Ağaç Yetiştirilmesi”, “Dinimizin Zenaat ve Tekniğe Verdiği Önem”.
Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarındın 1981 yılında basılan ve kapağında “Atatürk’ün Doğumunun 100. Yılı Dolayısıyla” diye not düşülmüş, câmilerde İmam-Hatiplik yapanlara hutbe olarak yararlanmaları için hazırlanan “İmam-Hatipler İçin Örnek Metinler” adlı kitaptan birkaç konu/hutbe başlığını sayalım: “Yurtta ve Cihanda Sulh”, “Türk Devleti, Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bir Bütündür”, “Türklük ve Müslümanlık”, “Çalışmak Bir İbâdettir”, “Vatan ve Millet Sevgisi”, “Askerlik ve Yurt Savunması”, “Cumhuriyet Fazilettir”, “Milli Hâkimiyet Bayramı”, “Çanakkale Zaferi”, “30 Ağustos Zaferi”, “Vergi Vermek Çok Önemli
3461] 9/Tevbe, 84
3462] 2/Bakara, 86
3463] 2/Bakara, 160
3464] Ramazan Yılmaz, Tevhidin Düşmanı Tefrika, s. 155-171
DİN
- 839 -
Bir Vatandaşlık Görevidir”, “Ağaç ve Orman Sevgisi”, “Yerli Malı Kullanalım”, “Kaçakçılık ve Karaborsacılık”, “Anarşi, Terör ve Bozgunculuk”, “Turizmin Önemi”.
Özetlersek; İslâm’a göre din, sadece ölüm ötesi ile ilgili bir mezarlık dini olmayıp, insan hayatının bütün yönlerini kapsayan, onun ruhsal olduğu kadar, sosyal ve siyasal yönlerden de Kur’an’a ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) sünnetine göre düzenlemeler öngören bir hayat anlayışı, bir dünya görüşüdür. Gerçekten dinin, yani İslâm’ın nasıl uygulanacağını öngören ve emreden Kur’an, müslümanın bütün iç ve dış dünyasını, maddî ve mânevî hayatını düzenleyecek ilkeleri de içermektedir. Bu anlamda din, Allah’ın rızâsına uygun gelecek biçimde düzenlenmiş bir toplumsal bütün ya da sistemdir ki, beşerî olan diğer sistemler içerisinde, Allah’ın kabul ettiği tek sistem olarak kabul edilmektedir. Öyleyse genel bir değerlendirmeyle İslâm’a göre din, insanın bu dünyadaki hayatını bir bütün olarak kapsaması yanında, ölüm sonrası hayatını da anlamlı kılan temel ilkeler ortaya koymaktadır. Ayrıca insanın eşyayla ilişkisini, evrene bakış tarzını kuran özü de vermektedir. 3465
Hakk’a ve hak dine inanmayan insanların bize din biçmelerine, kendi bâtıl dinlerini bize dayatmalarına, hak dini tahrif etmeye çalışmalarına, Allah’a ve Allah’ın dinine iftira etmelerine göz yumacak ve boyun eğecek değiliz. Onların ilâhlıklarını, rabliklerini reddedeceğiz; onların tuzaklarına düşmeyeceğiz. Onların (b)alıkları avlamak için oltalarına taktıkları “din”i yutmayacağız.
“Din nasihattir.” 3466
“Din güzel ahlâktır.” 3467
“Din, hayatımızın vazgeçilmez de olsa bir parçası değil; hayatımızın kendisidir.”
“Din, belirli şeylere bir açıdan bakmak değil; her şeye belirli bir açıdan bakmaktır.”
“Din aklî değil; naklîdir.” 3468
“Dini olmayanın insafı olmaz.” 3469
“Dinsiz ile konuşanın eli kılıçta gerek.” 3470
“Dinsizin hakkından imansız gelir.” 3471
“Dinini paraya satan, dininden de olur, paradan da.” 3472
“Dünya için din fedâ olunmaz.”
“Hak din olmazsa, dünya bir zindan olur.”
3465] İhsan Süreyya Sırma, Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi, c. 1, s. 373
3466] Hadis-i şerif
3467] Hadis-i şerif
3468] Atasözü
3469] Atasözü
3470] Atasözü
3471] Atasözü
3472] Atasözü
- 840 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Dinsiz (Hak dini kabul etmeyen) insan, en bedbaht, en huzursuz mahlûktur.”
“Günümüzde dine hizmet için lisan-ı hal, lisan-ı kalden daha tesirlidir.”
“Biz dini severiz. Dünyayı da din için severiz. Dinsiz dünyada hayır yoktur.”
“Din, hayatın hayatı,
Hem nûru hem esası.
Dini ihyâ ile olur;
Bu toplumun ihyâsı.”
“Ruhun terakkisi din sâyesindedir. Din olmasaydı, insan hayvan olarak kalırdı ve insandaki vicdanî ve ahlâkî güzellikler olmazdı.”
“Din incelir, ama yine de kopmaz. Onun sahibi Allah’tır. Bir koruyucusunu gönderir, yeniden hak dini ihyâ eder.”
“Tarih gösteriyor ki, müslümanlar ne kadar dine bağlanmışsa, o denli terakkî etmiş; ne zaman dinde gevşeklik göstermişse perişan olup alçalmışlardır.”
“Hak din, güneş gibidir; üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar.”
“Ey dalâlete dalmış gâfiller! Dünyadan ölümü, insandan âcizlik, muhtaçlık ve fakirliği kaldırmanın çaresi varsa, dine ve dinin hayata yansımasına gerek duymayabilirsiniz. Yoksa, susun! Zira ölüm, âcizlik, zeval, fakirlik gibi tabiî âyetler, yüksek sesleriyle dine çağırıyorlar ve Hak dinin hayata geçirilişinin lüzumunu ilân ediyorlar.”
DİN
- 841 -
Din Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- “Din” Kelimesinin Geçtiği Âyetler (92 Yerde): 1/Fâtiha, 4; 2/Bakara, 132, 193, 217, 217, 256; 3/Âl-i İmrân, 19, 24, 73, 83, 85; 4/Nisâ, 46, 125, 146, 171; 5/Mâide, 3, 3, 3, 54, 57, 77; 6/En’âm, 70, 137, 159, 161; 7/A’râf, 29, 51; 8/Enfâl, 39, 49, 72; 9/Tevbe, 11, 12, 29, 33, 33, 36, 122; 10/Yûnus, 22, 104, 105; 12/Yûsuf, 40, 76; 15/Hicr, 35; 16/Nahl, 52; 22/Hacc, 78; 24/Nûr, 2, 25, 55; 26/Şuarâ, 82; 29/Ankebût, 65; 30/Rûm, 30, 30, 32, 43; 31/Lokman, 32; 33/Ahzâb, 5; 37/Sâffât, 20; 38/Sâd, 78; 39/Zümer, 2, 3, 11, 14; 40/Mü’min, 14, 26, 65; 42/Şûrâ, 13, 13, 21; 48/Fetih, 28, 28; 49/Hucurât, 16; 51/Zâriyât, 6, 12; 56/Vâkıa, 56; 60/Mümtehıne, 8, 9; 61/Saff, 9, 9; 70/Meâric, 26; 74/Müddessir, 46; 82/İnfitar, 9, 15, 17, 18; 83/Mütaffifîn, 11; 95/Tîn, 7; 98/Beyyine, 5, 5; 107/Mâun, 1; 109/Kâfirûn, 6, 6; 110/Nasr, 2.
B- Din, Şeriat Anlamında “Din”: 3/Âl-i İmrân, 83; 9/Tevbe, 29, 33; 24/Nûr, 2; 48/Fetih, 28; 61/Saff, 9; 98/Beyyine, 5; 110/Nasr, 2.
C- İtaat Anlamında “Din”: 12/Yûsuf, 76.
D- Ceza Anlamında “Din”: 1/Fâtiha, 4; 15/Hicr, 35; 24/Nûr, 25; 26/Şuarâ, 82; 37/Sâffât, 20; 38/Sâd, 78; 51/Zâriyât, 6-12; 56/Vâkıa, 56; 70/Meâric, 26; 74/Müddessir, 46; 82/İnfitâr, 15-18; 83/Mutaffifîn, 11.
E- Din, Şeriat, Yahut İnkıyad, İtaat, İbâdet: 2/Bakara, 132, 193, 217, 217256; 3/Âl-i İmrân, 19, 24, 73, 85; 4/Nisâ, 46, 125, 146, 171; 5/Mâide, 3, 3, 3, 54, 57, 77; 6/En’âm, 70, 137, 159, 161; 7/A’râf, 29, 51; 8/Enfâl, 39, 49, 72; 9/Tevbe,11, 12, 33, 122; 10/Yûnus, 22, 105; 12/Yûsuf, 40; 16/Nahl, 52; 22/Hacc, 78; 24/Nûr, 55; 29/Ankebût, 65; 30/Rûm, 30, 30, 32, 43; 31/Lokman, 32; 33/Ahzâb, 5; 39/Zümer, 2, 3, 11; 40/Mü’min, 14, 26, 65; 42/Şûrâ, 13, 13, 21; 48/Fetih, 28; 49/Hucurât, 16; 60/Mümtehine, 8, 9; 61/Saff, 9; 82/İnfitâr, 9; 95/Tîn, 7; 98/Beyyine, 5; 107/Mâun, 1; 109/Kâfirûn, 6.
F- Hak Din İslâm’dır: 3/Âl-i İmrân, 19, 83, 85; 5/Mâide, 3; 6/En’âm, 126, 153, 161; 9/Tevbe, 33; 22/Hacc, 67; 30/Rûm, 30; 39/Zümer, 3; 48/Fetih, 28.
G- Her Peygambere Gönderilen Dinde İman Esasları Aynıdır: 6/En’âm, 90; 21/Enbiyâ, 92; 23/Mü’minûn, 51-52; 42/Şûrâ, 13; 43/Zuhruf, 45; 87/A’lâ, 14-15, 18-19.
H- Dinde Sebat Etmek (Kararlı Olmak): 3/Âl-i İmrân, 144; 42/Şûrâ, 14; 49/Hucurât, 15.
K- Din Anlamında, “Millet”: 2/Bakara, 120, 130, 135; 3/Âl-i İmrân, 95; 4/Nisâ, 125; 6/En’âm, 161; 7/A’râf, 88-89; 12/Yûsuf, 37-38; 14/İbrâhim, 13; 16/Nahl, 123; 18/Kehf, 20; 22/Hacc, 78; 38/Sâd, 7.
Din Konusuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî, İman 17, 33, 37; Tefsir sûre 3, bâb 35; Cenâiz 79, 80, 93; Zekât 1, Cihad 95; Meğâzî 77, Tefsir Mâide 2, İ’tisâm; Enbiyâ, 113; Rikak 164, 166; Fezâilu Medine 6, hadis 10.
Müslim, İman 1, hadis no: 8; İman 55, hadis no: 95; İman 65, hadis no: 232; İman 264; Hac 151; Kader 22, 23, 24, 25; Cennet 63; Tefsir 3, hadis no: 3017; Fezâil 26-32.
Tirmizî, Kıyâme 25; Tefsir sûre 38, bâb 1; İman 1, 2; İman 13, hadis no: 2765; İman 14, hadis no: 2738; İman, 118, hadis no: 186; Tefsir Mâide, hadis no: 3046; İlim, 16, hadis no: 2815; Fiten 61, hadis no: 2361.
Nesâî, İman 6, 15, 18; Bey’at 31, hadis no: 156; Zekât 3; Cihad 1; Hac 194.
İbn Mâce, Mukaddime, 6, hadis no: 43; Mukaddime 46, Mukaddime 9, hadis no: 63, 64; Fiten 1; Zühd 31.
Ebû Dâvud, Sünnet, 6, hadis no: 4607; Sünnet 16, hadis no: 4695; Edeb 67, hadis no: 4944.
Dârimî, Siyer 10, 45; Mukaddime 16, hadis no: 96.
Ahmed bin Hanbel, 1/11, 78, 237; 2/233, 314, 390-391, 435; 4/127, 162; 5/318, 330.
Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 91-99; c. 2, s. 329-332
2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdûdi, İnsan Y. c. 1, s. 101
3. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 78
4. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 86-205
5. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi (Günay Tümer), T.D.Vakfı Y. c. 9, s. 312-320
6. Şâmil İslâm Ansiklopedisi (M. Beşir Eryarsoy), Şamil Y. c. 1, s. 393-401
7. Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi, (A. Ünal, Z. Yetik, M. B. Eryarsoy), Risale Y. c. 1, s. 354-365
8. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 401-419
9. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 142-150
- 842 -
KUR’AN KAVRAMLARI
10. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Beyan Y. s. 122-126; Nil Y. 99-106
11. Kur’an’da Dört Terim, Mevdudi, Özgün Y. s. 99-112
12. Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 42-46
13. İman ve Tavır, Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 161-261
14. Kelimeler Kavramlar 1, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 72-73
15. Yitirilmiş Emniyet, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 13-103
16. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmet Alptekin, Saff Y. s. 47-48
17. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 27-29
18. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. c. 3, s. 125-159
19. Fıtratın Dirilişi, Sadık Kılıç, Nehir Y. s. 117-142
20. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu, İhtar Y. s. 54-69
21. Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücâhede Y. s. 155-171
22. Lâ, Mustafa Çelik, Ölçü Y. s. 80-90
23. Din Nedir, Salih Gürdal, Beyan Y.
24. Din Gerçeği ve İslâm, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y.
25. Din Görevlisinin El Kitabı, Mevlüt Özcan, Sabır Y.
26. Din Görevlisinin Hizmet Rehberi, Abduhllah Sevinç, Medrese Kitabevi Y.
27. Din İle Maddecilik Arasında Ezelî Savaş, Ebu’l-Hasan Ali el-Hasanî en-Nedvî, İslâmî Neşriyat
28. Din-İnkılâp-İrtica, Peyami Safa, Ötüken Neşriyat
29. Din-Siyaset-Laiklik, Mehmet Emin Gerger, Nehir Y.
30. Din ve Allah İnancı, M. Abdullah Draz, çev. Bekir Karlığa, Bir Y.
31. Din İslâm’dır, Seyyid Kutup, Kültür Basın Yay. Birliği
32. Din Bu, Seyyid Kutup, çev. Furkan Hocaoğlu, Özgün Y.
33. Dine Karşı Din, Ali Şeriati, çev. Hüseyin Hatemi, İşaret Y.
34. Dinin Hikmeti, Vahidüddin Han, çev. Mustafa Mücahit, Şafak Y.
35. Din ve Cemiyet, Mahir İz, Kitabevi Y.
36. Din ve İdeoloji, Şerif Mardin, İletişim Y.
37. Din ve Kimlik, Cemal Tosun, T. Diyanet Vakfı Y.
38. Din ve Modernizm, Ali Bulaç, Beyan Y./İz Y.
39. Din ve Siyaset, Barla Neşriyat
40. Din ve Siyaset, Kâzım Güleçyüz, Nesil Basım Yayın
41. Din ve Siyaset –Siyasal Davranış ve Dindarlık-, M. Emin Köktaş, Vadi Y.
42. Din ve Uygarlık, Akif İnan, Akabe Y.
43. Din ve Vicdan Hürriyeti, Heyet, Aydınlar Ocağı Y.
44. Din ve Vicdan Özgürlüğü, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Neşriyat
45. Din ve Hayat, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Esra Y.
46. Dindar Olmak Zorunda mıyız? Ahmet Vural, Türdav A.Ş. Y.
47. Dinde Kırk Esas, İmam Gazali, çev. Hüseyin S. Erdoğan, Hisar Y.
48. Dine Doğru, M. Yaşar Kandemir, Damla Y.
49. Dinimiz ve Hayatımız, Ahmet Muhtar Büyükçınar, Marifet Y.
50. Din Bürokrasisi, Yapısı, Konumu ve Gelişimi, Davut Dursun, İşaret Y.
51. Dinî Bilgiler, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Basın Yayın
52. Dinî Bilgiler, Said Köşk, Anahtar Y.
53. Dinî Bilgiler, Ahmet Şahin, Cihan Y.
54. Dinî Bilgiler Rahberi, Şükrü Özüdoğru, Hasan Bağcı, Akçağ Y.
55. Dinî Bilgiler Test Kitabı, Abdullah Sevinç, Işık Y./Altınkalem Y.
56. Dinî Suallere Cevaplar, İlyas Tekin, Alem Y.
57. Dinimi Öğreniyorum, Şaban Döğen, Nesil Basım Yayın/Gençlik Y.
58. Dinimi Öğreniyorum, Sait Afacan, Değişim Y.
59. Dinimizi Öğrenelim, Üryanizade Ali Vahid Efendi, Nesil Basım Yayın
DİN
- 843 -
60. Dinimizin Esaslarını Öğreniyoruz, Ali Rıza Abay, Beka Y.
61. İnsan ve Din, Ahmet Şahin, Cihan Y.
62. Bu Din Benim Dinim Değil, Abdurrahman Dilipak, İşaret/Ferşat Y.
63. Laik Düzende Dini Yaşamak 1-2, Hayreddin Karaman, İz Y.
64. Kutsala, Tarihe ve Hayata Dönüş, Ali Bulaç, İz Y.
65. Sosyal Değişme ve Dinî Hayat, Heyet, İlmî Neşriyat
66. Sosyoloji Açısından Din, Yümni Sezen, Marm. Ün. İl. Fak. Vkf. Y.
67. Türkiye’de Dinî Hayat, M. Emin Köktaş, İşaret Y.
68. Dinler Tarihi, Ahmet Kahraman, Marifet Y.
69. Genel Hatlarıyla Dinler Tarihi, Osman Cilacı, Mimoza Y.
70. Dinler ve İnsanlar, Osman Cilacı, Tekin Y.
71. Dinlerin Dejenerasyonu, Kürşat Demirci, İnsan Y.
72. Çağdaş Dünya Dinleri ve Mezhepleri, Abdülkadir Şeybe, Beyan Y.
73. Günümüz Dünya Dinleri, Osman Cilacı, D.İ.B. Y.
74. 4 Dinden 4 Adam ve Bir Dinsizin Konuşmaları, Burhaneddin Mirza, Sönmez Neşriyat
75. İbrahimî Dinlerin Diyalogu, İsmail Farukî, Pınar Y.
76. Semavi Dinlerde İtikad ve Amel, Mazharuddin Sıddıkî, Fikir Y.
77. Dinimiz, Abdülkadir Dedeoğlu, Osmanlı Y.
78. Dinimi Öğreniyorum, Abdullah Sevinç, M.E.B. Y.
79. Dinî ve Ahlâkî Sohbetler, M. Âsım Köksal, T. Diyanet Vakfı Y.
80. Din Eğitim Bilimi ve Türkiye’de Din Eğitimi, Suat Cebeci, Akçağ Y.
81. Din Eğitimi ve Öğretimi (İman-İbâdet), Hâlis Ayhan, D.İ.B. Y.
82. Din Öğretimi Özel Öğretim Yöntemleri, Beyza Bilgin, Mualla Selçuk, Akid Y.
83. Din Nedir? Lev Tolstoy, çev. Murat Çiftkaya, Furkan Basın Yayın
84. İnsan ve Din, Ayhan Songar, D.İ.B. Y.
85. İlahlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
86. Cahiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
87. Ailenin Din Klavuzu, Ekrem Keleş, Seha Neşriyat
88. Ailede ve Okulda İdeal Din Eğitimi, Mehmet Emin Ay, Mavi Y.
89. Çocuk ve Din, Kerim Yavuz, Çocuk Vakfı Y.
90. Okul Öncesi Çocuklarda Dinî Duygunun Gelişimi ve Eğitimi, Yurdagül Konuk,
T. Diyanet Vakfı Y.
91. Günümüz Din ve Fikir Hareketleri Ansiklopedisi, Komisyon, Risale Y.
92. Adamlık Dini, Cavit Yalçın, Vural Y.
93. Akıl ve Din, M. Müştehir Şebisteri, Objektif Y.
94. Modern Dünyada Din, Lord Northobourne, İnsan Y.
95. Aydınların Din Saptırması, Fehmi Huveydî, İşaret Y.
96. Türkiye’de Manevî Buhran, Din ve Laiklik, Osman Turan, Boğaziçi Y.
97. Tarihçi Açısından Din, Arnold Toynbee, Kayıhan Y.
98. Türklerin ve Moğolların Eski Dini, Jean Paul Raux, İşaret Y.
99. Türkiye’de Yanlış Din Anlayışı, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
100. İlim ve Din, Adnan Adıvar, Remzi Kitabevi Y.
101. Son Devrin Din Mazlumları, Necip Fâzıl Kısakürek, Büyük Doğu Y.
102. Türkiye’de Din Kavgası, Sadık Albayrak, Özel Y./Feyiz Y./Akçağ Y.
103. Şeriat’ten Laikliğe (Türkiye’de İslâmcılık-Batıcılık Mücadelesi), Sadık Albayrak, Sebil Y.
104. Devletin Dini Olur mu? Seyyid Ahmet Arvasi, Burak Y.
105. Din-Devlet İlişkileri Sempozyumu Bildirileri, Heyet, Beyan Y.
106. Türkiye’de Din ve Siyaset, Şerif Mardin, İletişim Y.
107. Cumhuriyet Dönemi Din-Devlet İlişkileri (3 cilt), Hasan Hüseyin Ceylan, Rehber Y.
108. Ekonomi Bir Din midir? Zübeyir Yetik, Beyan Y.
- 844 -
KUR’AN KAVRAMLARI
109. İktisat ve Din, Mustafa Özel, İz Y.
110. Yüz Soruda Anayasanın Anlamı, Mümtaz Soysal, Gerçek Y.
111. Cumhuriyetin Şeref Kitabı, Hazırlayan: Abdurrahman Dilipak, İşaret Y.
112. Kemalizm, Abdurrahman Dilipak, Beyan Y.
113. Atatürk ve Din Eğitimi, Ahmet Gürtaş, D.İ.B. Y.
114. Hutbeler, D.İ.B. Y.1973 Ankara
115. İmam-Hatipler İçin Örnek Metinler, D.İ.B. Y. 1981 Ankara
116. Din Anlayışı ve Müslüman Sorumluluğu, İbrahim Turhan, Haksöz sayı 20, Kasım 92
117. Din İstismarı (Özel sayı), İslâmiyât, c. 3, sayı 3, Temmuz-Eylül 2000
118. İslamizasyon, İslâm’a Karşı İslâm (Özel Sayı) Kitap Dergisi, sayı 23, Ocak 89
119. Din Değiştirme, Ali Osman Kurt, Gökkubbe Y.
DİN GÜNÜ
- 845 -
Kavram no 30
Bk. Âhiret, Kıyâmet, Hesap ve Hesaba Çekilme,
İslâm, İman, Şefaat, Vesile, Ölüm, Ecel
DİN GÜNÜ
Din günü yakında gelecek;
Hesaba çekilmezden önce
Kendini hesaba çek!
• Din Günü; Anlam ve Mâhiyeti
• Ümit - Korku Dengesi:
• Allah, Sadece Rahmet Sahibi Değil; Aynı Zamanda Âdildir de
• Din Gününün Tek Sahibi Allah’tır
• Kur’an’da Din Günü
• Kıyâmetin Diğer İsimleri
• Din Günü Şuuru, Kıyâmetin ve Ölümün Düşündürdükleri
Mâlik-i Yevmi’d-Dîn: “(Allah), Din gününün mâliki (cezâ günününgerçek sahibi)dir.” 3473
Din Gününün Sahibi
“Mâlik-i yevmi’d-dîn” tamlaması, hesap gününde adâlet dağıtan anlamını taşır. Kur’an, din kelimesini genelde hesap karşılığı olarak kullanır. Kıyâmet gününe hesap günü denmesinin sebebi budur.
“(Allah), Din gününün mâliki (gerçek sahibi)dir.”3474 meâlindeki âyet, Allah’ın ezelî ve ebedî olan “Hak mâlikliğini ve melikliğini” vurgulamaktadır. “Bunlar benim!” diyerek büyüklenip mülküne güvenerek, kimseye vermezken küçük bir şeye bile sahip olamaz hale düşenlere ilâhî bir ihtardır. Ayrıca âyet, insanların sahip bulundukları her türlü mal ve üstünlüklerin bir gün yok olacağını, nihâyet asıl sahibine döneceğini de ifade etmektedir. Çünkü o gün, başka idareci, başka memleket ve hükümet bulunmayacaktır. Bu gün din gününü inkâr ederek yokluğa güvenenler, o gün bundan da mahrum olacaklardır. Nitekim bu durumu Kur’an çok canlı olarak bildirmektedir. “Tek bir çığlık. Birden bire gözleri açılıverecektir. ‘Eyvah bize!’ derler; işte bu, ceza ve hesap günüdür. Onlara, ‘İşte bu, yalanladığınız hüküm günüdür’ denilir.” 3475
Din gününü yalanlayanların, böyle hayret ve şaşkınlık içinde kalacakları, önceden bir türlü inanamadıkları bu günü pişmanlıkla karşılayacakları belirtiliyor.
Mâlik-i yevmi’d-dîn ifâdesindeki mülk ve mülkiyet; bir şey üzerinde tek başına söz sahibi olma gücü; tasarrufa konu olan şey üzerinde sırf sahibine ait olmak
3473] 1/Fâtiha, 4
3474] 1/Fâtiha, 4
3475] 37/Saffât, 19-21
- 846 -
KUR’AN KAVRAMLARI
üzere tasarruf, yetki ve iktidar anlamında bir terimdir. Arapça “milk” mastarından bir isimdir. Yevm: Süresi değişik olan vakit bölümlerine ıtlak edilebilen bir zaman birimidir. Güneşin doğuşuyla batışı arasındaki vakte de “yevm” denir. Burada, birinci mânâ tercih olunmalıdır. Din: Arapçada yerine göre bir işin karşılığı, muhâsebe, hüküm, siyaset, sultan (otorite), âdet, hal, şeriat, kahr gibi anlamlara gelir. Allah’ın din gününün sahibi vasfı, “cezâ gününün mâliki” şeklinde açıklanır. Bu vasıf, herkesin yaptığının karşılığını alacağı günde, Allah’ın her şey ve herkes üzerinde tam bir hâkimiyet ve sahipliğini ifâde eder. Bu isim, yalnız bir âyette geçer.3476 Fakat aynı mânâ, başka tarzda da ifâde olunmuştur. 3477
Allah Mâliktir
Görünen, görünmeyen, dünyadaki ve âhiretteki, bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün varlıkların Yüce Sahibi ve Hükümdarıdır. O, hiçbir şeye muhtaç değildir her şey ve herkes O’na muhtaçtır. Biz, sadece emanetçiyiz. Sahip olduğumuzu zanettiğimiz şeylerin gerçek sahibi değiliz. Her şey emanet. Melik ve Mâlik olan Rabbimiz, işte o var olan her şeyin gerçek sahibidir.
Her şeyin tek hükümdarı ve sahibinin Allah olduğunu bilen bir kişi, hiçbir yaratılmışa boyun eğmez. Alçak gönüllü davranır, adâletten ve merhametten ayrılmaz. Sahip olduğu nimetleri başka insanlara karşı gösteriş aracı olarak kullanmaz. Mala-mülke fazla değer vermez. Malın esiri olmaz.
O Mâlikü’l-mülktür. Allah Teâlâ mülkün hem sâhibi, hem hükümdârıdır. �Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Hiçbir kimsenin O’nun bu tasarrufuna itiraz ve tenkide hakkı yoktur... Dilediğine verir, dilediğinden alır. Mülkünde hiçbir ortağa ve yardımcıya ihtiyacı yoktur.
Allah, hem Mâliktir, hem Meliktir
Allah el-Melik’tir; yani “Mülkün, kâinatın sahibi, mülk ve saltanatı devamlı olan”dır. Yüce Allah Melik’tir. Yani mülk sahibi, bütün eşyanın ve yaratılanların tek mâlikidir. Bütün varlıklar üzerinde emretme, istediği gibi tasarruf etme, hiçbir şarta bağlı olmaksızın sahip olma O’na mahsustur. Yarattıklarına emretme, sakındırma, cezalandırma, istediğini zelil, dilediğini de aziz etme kudretine sahip olan yalnız yüce Allah’tır. O, yarattığı mülkünde ve orada olanların hepsinde yegâne hükümdardır. Sonsuz kudretiyle onları idaresi altında tutan tek varlık Allah’tır.
Melik ve Mâlik kelimesi, me-le-ke fiilinden gelir. Me-le-ke, Mâlik ve sahip olmak demektir. Kelime, hem bir şeye sahip olmayı, hem de kuvvetli olmayı çağrıştırır. Sahip ve Mâlik anlamında ‚melik, Mâlik, melîk‘ kelimeleri kullanılır. Masdarı olan mülk veya milk, üzerinde sahip ve tasarrufta bulunulan şeyi ifade ettiği gibi, tasarrufta bulunmayı da ifade eder. Bu tasarruf, hem insanlar, öncelikle insanlar, hem de mallar üzerinde tasarruftur. Nitekim, Allah Teâlâ için insanların meliki denirken, O‘nun insanlar üzerinde mutlak tasarruf sahibi olduğu anlatılmak istenir. Fakat, yukarıda belirttiğimiz gibi, şirk koşan insanlar, Allah‘ın melikliğini, yeryüzünde ve dolayısıyla insanlar üzerinde tasarruf sahibi olmak ve yeryüzündeki servetleri, yani mülkü diledikleri gibi kullanmak için
3476] 1/Fâtiha, 4
3477] 82/İnfitâr, 19; 6/En’âm, 73; 40/Mü’min, 16 vb.
DİN GÜNÜ
- 847 -
gasbetmeğe çalıştılar. İblis de, Âdem‘i önce bu noktada kandırdı: „Dedi: Ey Âdem! Seni sonsuzluk ağacına ve tükenmez bir mülke götüreyim mi?“ 3478
Demek ki, insan Allah‘ın hâkimiyeti altında değil, arzuları doğrultusunda sınırsızca yeryüzünün meliki ve mâliki olmak isteğindedir. Nitekim, tüm diğer Firavunlar gibi, Hz. Mûsâ‘nın Allah‘ı tek Rab, ilâh ve melik olarak kabul etmeye çağırdığı Mısır Firavun‘u da Mısır mülkünün kendisine ait olduğu iddiası içindeydi.3479 Melik ya da mâlik olma, mâlik olunan şey üzerinde istenildiği biçimde tasarrufta bulunmayı gerektirir. Bu anlamda, mutlak melik ancak ve ancak Allah‘tır; çünkü, Kur‘an‘da mülkün yalnızca Allah‘a ait olduğu defalarca tekrarlanmaktadır. Bütün kâinat Allah‘ın mülküdür ve Allah mülkünde dilediği gibi tasarruf sahibidir. Allah âdil, hak ve tek İlâh olduğu için kâinatta dengesizlik ve haksızlık olmaz.
İnsan yeryüzünde halife (adayı) olduğu, yani Allah’ın hükmünü yeryüzünde hâkim kılması için gayret edeceği için, kendisine yeryüzü mülkü üzerinde izafî bir meliklik ve mâliklik yetkisi tanınmıştır. Bu yetki, hiçbir zaman mutlak anlamda olmadığı ve insanın keyfine bırakılmadığı gibi, Allah‘ın yeryüzündeki hayatının gereği olarak çeşitli biçimlerde, renklerde, yeteneklerde ve mesleklere sahip olacak şekilde yarattığı insanlar da, önce bütün olarak bu meliklik ve mâliklik yetkisine sahiptirler. Dolayısıyla, herkesin belli bir tasarruf sahası vardır. Fakat bu tasarruf, hiçbir zaman mutlak değil, sınırlı ve Allah‘ın tanıdığı alanda sadece bir emanettir. Öte yandan, tek tek insanların nasıl mülk sahibi olacaklarını ve mülklerinde nasıl tasarruf edeceklerini belirten kuralları da Allah insanlar arasından seçtiği elçiler aracılığıyla bildirmiştir: „Göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü Allah içindir.”3480; “De ki: Allah’ım, mülkün sahibi; mülkü dilediğine verir, mülkü dilediğinden alırsın.” 3481
Allah, gerek meliklik, gerekse mâliklik olarak mülkü dilediğine verir, dilediğinden alır. O, yeryüzünde insanlar üzerindeki tasarrufu, yani meliklik, yöneticilik olarak mülkü, öncelikle, elçilerine vermiştir. Aynı zamanda, mülk ile ilim ve hikmet bir arada bulunmak durumundadır. Bunlar da en fazla Allah’ın elçilerinde mevcuttur; öyleyse ilim ve hikmet, melikliğin şartlarındandır. „(Yusuf dedi:) Rabbim, bana gerçekten mülkten verdin ve bana olayların te‘vilini (yorumunu) öğrettin.” 3482; „Allah ona (Dâvud‘a) mülk ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti.” 3483
Allah, bazen elçilerini hem peygamber, hem melik/devlet başkanı kılar; Hz. Dâvud‘un ve Hz. Muhammed‘in durumlarında olduğu gibi... Bazen de, peygamberin yanısıra, başka melikler de var eder. Nitekim, İsrailoğulları için aynı anda birden fazla ve birbiri peşi sıra nebîler geldiği gibi, bu nebîlerin yanısıra, onların emrinde melikler de bulunabiliyordu: „Mûsâ kavmine demişti ki: Ey kavmim! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; O içinizde nebîler varetti, sizi melikler yaptı.”3484 Bu âyette, İsrâiloğulları‘nın hizmetçi, binek ve kadın sahibi olmakla „melik“ diye
3478] 20/Tâhâ, 120
3479] 43/Zuhruf, 51
3480] 5/Mâide, 18
3481] 3/Âl-i İmrân, 26
3482] 12/Yusuf, 101
3483] 2/Bakara, 251
3484] 5/Mâide, 20
- 848 -
KUR’AN KAVRAMLARI
adlandırıldıkları belirtilmişse de, İsrâiloğulları içinde nebîlerin yanısıra, meliklerin bulunduğu da açıktır. „Nebîlerine, ‘bize bir melik gönder’ dediler... Nebîleri onlara, ‘Allah, Tâlût’u size melik gönderdi’ dedi. ‘O bizim üzerimizde nasıl melik olabilir? Biz melikliğe ondan daha lâyığız, ona geniş mal da verilmemiştir������������������������������’ dediler: (Nebîleri de), ‘Al-’����������������������������� Al- Allah onu sizin üzerinize seçti, onun bilgisini ve gücünü artırdı.’ dedi.” 3485
Mâlik-i Yevmi’d-Dîn: Din gününün sahibi. “Din gününün mâlikidir.” 3486 İnsanların öldükten sonra dirilecekleri, biraraya gelerek hesaplarını verip, âkıbetlerini görecekleri gün, din günüdür. O gün insanın başkalarıyla, hatta kendi anesi, babası, eşi ve çocuklarıyla bile ilgilenmeye ne hali, ne fırsatı vardır. Din gününün şiddeti ve olağanüstü korkusu, herkesi kendi derdine düşürür. Allah o diriliş gününü diğer adıyla din gününü Kur’an’da şöyle tarif etmektedir: “Din gününü sana bildiren şey nedir? Ve yine din gününü sana bildiren şey nedir? Hiçbir nefsin bir başka nefse herhangi bir şeyle güç yetiremeyeceği gündür; o gün emir yalnızca Allah’ındır.” 3487
O gün dünya hayatında kişinin en çok değer verdiği ilişkiler Allah’ın azâbı karşısında paramparça olur. Artık insanlar arasındaki dünyevî yakınlıkların, soy bağlarının hiçbir anlamı kalmamıştır. Tek değer, kişinin imanıdır. Hiç kimse, kimseye yardım edemez. Ancak öyle bir irâde yardım edebilir ki Cennetin sonsuz nimetlerine de, cehenemin çılgın yanan ateşine de, görevli meleklere de hâkim olsun... Bu, insanın Allah dışında yardım beklediği tüm kapılarının kapanmış olması demektir. İçinde bulunduğu bu zor durumdan onu ancak Allah kurtarabilir. O da yine Allah’ın dilemesine bağlıdır.
Kişi din gününün tek sahibi olan Allah’ın huzurunda ilk yaratıldığında olduğu gibi yalnızdır. Dünyadaki yaşamı süresince her yaptığı, her düşündüğü Allah tarafından gözler önüne serilir. En ufak bir ayrıntı dahi unutulmaz. Allah azamet ve şânına yaraşır bir ortam yaratır ve yarattığı kullarından hesap sorar. Ancak, kimi dilerse rahmetiyle kurtarır. İnkârcıların kahredici bir pişmanlığa sürüklendiği bu günde mü’minler, sevinçli ve coşkuludurlar. “... O gün Allah, peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri küçük düşürmeyecektir...” 3488 Çünkü Allah, “elçilerine ve iman edenlere, hem dünya hayatında hem de şâhitlerin (şâhitlik için) duracakları gün yardım edeceğini”3489 vaad etmiştir. İşte o günün sahibi, yalnız Allah’tır ve emir O’nundur.
İşte o, yalnızca bir tek çığlıktan ibarettir; artık kendileri (diriltilmiş olarak) bakıp duruyorlar. Derler ki: „Eyvahlar bize; bu, din günüdür. Bu, sizin yalanladığınız (mü‘mini kâfirden, haklıyı haksızdan) ayırma günüdür.“ 3490; “O gün, yalanlayanların vay haline. Ki onlar, din gününü yalanlıyorlar. Oysa onu, ‘sınır tanımaz, saldırgan’, günahkâr olandan başkası yalanlamaz.” 3491
Bu vasıf, Allah’ın hâkimiyet ve sahibiyetinin âhirete tahsis edildiği intibaını vermektedir. Kur’ân-ı Kerim’in başka birkaç âyeti de, bu kabildendir: “Sûra
3485] 2/Bakara, 246-247
3486] 1/Fâtiha, 4
3487] 82/İnfitâr, 17-19
3488] 66/Tahrîm, 8
3489] 40/Mü’min, 51
3490] 37/Sâffât, 19-21
3491] 83/Mutaffifîn, 10-12
DİN GÜNÜ
- 849 -
üfleneceği gün, hükümranlık O’nundur.”3492; “O gün emir yalnız Allah’ındır.”3493 gibi. Müfessirler âyette geçen Allah’ın âhirete ait hükümranlığını şu şekilde açıklamışlardır:
1) Maksat, o günün ehemmiyetini bildirmek, o günü ta’zim etmektir.
2) Dünya hayatında zâhiren, hem mülk hem de milk Allah’tan başkaları için de doğrudur. Ama o gün, bunlar zâhirî bakımdan da zâil olacaklardır. Onun mâlikiyet ve melikiyeti tam bir zuhurla açığa çıkacaktır.
3) İlk ferdinden son ferdine varıncaya kadar, bütün insanlar o gün bir araya toplanacaktır. İnsanların İlâhî hükümranlık hakkında tek bildikleri husus vardır. Fakat o gün; bu hükümranlık, başka zamanlarda anlaşıldığından son derece fazla olarak, topyekün insanlar tarafından bir anda müşâhede olunacaktır.
4) Allah Teâlâ’nın hikmeti, bu dünyada sebepleri koymayı dilemiş, insanı da bu nizama uymakla yükümlü kılmıştır. Hikmet; izzet ve kudrete gâliptir. Dolayısıyla sebepler dairesi, itikad dairesine gâliptir. Bu iki zıt kavramdan ortaya çıkan âhenk sâyesinde mü’min, bir taraftan Allah’ın izzetini unutmaktan kurtulurken, öbür taraftan yaşayış planında sebepler düzenini ihmal etmekten kurtulmaktadır. Din gününde, Allah’ın izzetini perdeleyen bu nizam kaldırılıp her şeyin mâhiyeti, içyüzüyle ortaya çıkacaktır. İtikad dairesi, sebepler dairesine gâlip geleceği, bütün hüküm ve mülkün Allah’a âit olduğu tam bir şekilde ortaya çıkacağı içindir ki, böyle bir tahsis vârid olmuştur. 3494
Din Günü
“Din günü” kavramı, “gün” anlamına gelen “yevm” kelimesiyle; “itaat, hesap, ceza (yapılan işin tam karşılığının verilmesi)” gibi anlamlara gelen “ed-dîn” kelimesinden oluşur. Din günü: Yapılan işlerin tam karşılığının verilip görüleceği hesap günü anlamına gelir. Bu tanımda geçen “gün” kelimesi, bir gün ve gecenin toplamı olan yirmi dört saat anlamında olmayıp, zaman bölümlerinden herhangi birini ifade etmektedir. Buradaki “gün”; ay, yıl, asır, çağ gibi bildiğimiz veya bilmediğimiz herhangi bir zaman birimi olabilir. “Bugün dünya, yarın âhiret” sözünde olduğu gibi. Kur’an’da geçen ifadelerden yola çıkılarak âhiretteki bir günün bin veya elli bin sene olduğu anlaşılmaktadır. “Din” kelimesi ise burada, hesap, ceza, karşılık anlamlarına gelir.
“Din günü” kavramının ifade ettiği başlıca anlamlar şunlardır:
Hayrın hayır, şerrin de şer olarak görüleceği “Kıyâmet günü”,
Yapılan işlerin karşılığının tam olarak verileceği “Ceza günü”,
İnsanların yaptıkları işlerin, Allah tarafından takdir edilip hesabının görüleceği “Hesap günü”.
Din gününden kastedilen, âhirettir, hesap günüdür. Kur’an’ı, Kur’anî kavramları, öncelikle Kur’an’la tefsir etmek en doğru yoldur. Din gününün ne olduğunu başka âyetler açıklamaktadır: “Sonra din gününün ne olduğunu nereden
3492] 6/En’âm, 73
3493] 82/İnfitâr, 19
3494] Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 127-128
- 850 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bileceksin? O gün, kimsenin hiç kimseye hiçbir fayda sağlamayacağı bir gündür. O gün emir yalnız Allah’a aittir.”3495 Din günü: “Bütün iyi ve kötü işlerin Hak ölçüsünden geçerek son tahakkukunu bulacağı ve birbirinden tamamen ayrılacağı son zamandır.” Gelecekte, yapılan işlerin tam karşılığının verileceği son gün demektir. Görüldüğü gibi, Din günü, Kıyâmet gününü ifade etmektedir. Kıyâmet gününün, öldükten sonra dirilme, durup bekleme, sual, hesap, mîzan, sırat ve ceza gibi durum ve mertebeleri vardır. Şu halde Din günü, dinin mâlum olan mühim günü demektir ki, bundan da âhiret ve kıyâmet günü anlaşılmaktadır. Bu günde herkes, dünyada yaptıklarının karşılığını mutlaka görecektir.
Ümit - Korku Dengesi
Allah, Sadece Rahmet Sahibi Değil; Aynı Zamanda Âdildir de: Fâtiha sûresinde, Allah’ın Rahmân ve Rahîm oluşunun ardından, hemen O’nun “din gününün sahibi” olduğu bildiriliyor. Böylece Rahmân ve Rahîm sıfatları, herkesin yaptıklarının hesabını vereceği günün unutulmasına yol açmayacaktır. Her insan kesin olarak bilmelidir ki, Allah, sadece Rahmân ve Rahîm değil; aynı zamanda âdildir de. Allah, Rahmân ve Rahîm isimleriyle bizi önce ümitlendiriyor. “Mâlik-i yevmi’d-dîn” ile de korkutuyor. Cennete gitme ümidi ile ceheneme düşme korkusu arasında işlerimizi ve niyetlerimizi düzeltmemiz hatırlatılmış oluyor. Allah’ın her şey üzerinde mutlak kudrete sahip bulunması dolayısıyla, dilediğini cezalandırmak O’nun kudretinde ve irâdesindedir. Şu halde, din günü, âkıbetimizin hüsran veya saâdet içinde olmasının Allah’ın kudreti dâhilinde bulunduğuna inanmamızı ifade etmektedir. Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi, din günü, umumi ceza ve Rabbânî adâletin günü olacaktır. O günde bizim adımıza iş görenler olmayacak. Parayla kapılar açılmayacak. Rüşvetler, mallar, çocuklar fayda etmeyecek. Dünyevî bir şey zaten yanımızda bulunmayacak. 3496
Dünyevî mahkemelerden bile korkan insanlara büyük mahkeme ve büyük sorgu hatırlatılmakta ve insan uyarılmaktadır. O büyük mahkemenin tek hâkimi vardır. O günün tek mâliki ve melikinin Allah olduğu vurgulanmaktadır.
Fâtiha’nın ilk iki âyeti Allah, Rab, Rahmân ve Rahîm isimlerini tanıtıyor. Yediklerimizi, giydiklerimizi, sevdiklerimizi, beden ve ruhumuzu yaratan, yaşatan ve yöneteni bize bildiriyor.
Rahmân ve Rahîm olan Rabbimiz, Allah’a hamd etmemizi istedikten sonra, ceza gününün sahibi olduğunu hatırlatıyor. Kur’an’ın temel üslûbudur bu: Ümit ve korku; Cennet ve cehenem; rahmet ve gazab... İki gerçekle karşı karşıya bırakır irâde sahibi insanı. İnsan bunlardan birini tercih eder yaşayışıyla. Allah, bu zıtların birbirini dengelemesini ister. Ümit-korku dengesi hayatımıza yön vermelidir. Bu, aynı zamanda bize tebliğin metodunu da öğretiyor. Önce inanan - inanmayan herkese sevindirici, müjdeleyici olacağız. Sonra mü’minleri ayırıp, iman kardeşliği sebebiyle dost ve öncelikli kabul edecek; fakat herkese devamlı açıklayıcı, anlatıcı, kurtuluşa dâvet edip felâketi gösterip uyarıcı olacağız. Bunlardan anlamayanlar için korkutucu, sakındırıcı ifadeler kullanacağız.
Kur’an, üç boyutlu, üç zamanlıdır. İfade ve mesajı bu üç zaman dilimini kuşatır. Kur’an, coğrafyalar üstü, yani evrensel olduğu gibi, aynı zamanda çağlar
3495] 82/İnfitâr, 17-18
3496] Bk. 26/Şuarâ, 88
DİN GÜNÜ
- 851 -
üstüdür, tüm zamanların kitabıdır. Kur’an, hali ve halimizi anlatırken mâzîyi (geçmişi) hatırlatır. Aynı zamanda insanı geleceğe hazırlar. İstikbâli göz önüne serer. İstikbâl denilince çoğu kimsenin aklına gençlikten sonra yaşanan dünyevî dönem gelmektedir. Bu, ileriyi görememektir, uzun vâdeli değil; küçük düşünmek ve küçülmektir. İstikbâl göklerde değil; köklerdedir; yani fıtratta ve kaynak Kitap’ta. İnsan, Kur’an’ın mesajından beslenerek bu üç zamanı yaşarsa zamâne insanı olmaktan çıkar; diri diri yaşar ve her yaptığı ibâdet değeri kazandığından canlı Kur’an olur. Bu şuurdaki insan, din günü bilinciyle hesaplı yaşar, büyük mahkemede hesaba çekilmeden kendi nefsini hesaba çeker.
Bir ömür boyu sürecek maaş karşılığında birkaç saat çalışma zahmetine kim katlanmaz? Aynen bunun gibi, âhiret hayatıyla karşılaştırıldığında çok kısa olan şu fâni dünyada, milyar dolarlara değişilmeyecek şerefli kulluk görevini terketmek akıllılık mıdır? İnsan, çok aceleci ve unutkan. Allah da çok merhametli ve bizi uyarıyor ve bize din gününü hatırlatıyor. İstikbâl için yatırım yapmalıyız. Orada lâzım olacak azığı buradan hazırlayıp göndermeliyiz. Din günü şuuru bize bunları kazandırır.
İlk ferdinden son ferdine varıncaya kadar, bütün insanlar o gün bir araya toplanacaktır. İnsanların İlâhî hükümranlık hakkında tek bildikleri husus vardır. Fakat o gün; bu hükümranlık, başka zamanlarda anlaşıldığından son derece fazla olarak, topyekün insanlar tarafından bir anda müşâhede olunacaktır.
Allah Teâlâ’nın hikmeti, bu dünyada sebepleri koymayı dilemiş, insanı da bu nizama uymakla yükümlü kılmıştır. Hikmet; izzet ve kudrete gâliptir. Dolayısıyla sebepler dairesi, itikad dairesine gâliptir. Bu iki zıt kavramdan ortaya çıkan âhenk sâyesinde mü’min, bir taraftan Allah’ın izzetini unutmaktan kurtulurken, öbür taraftan yaşayış planında sebepler düzenini ihmal etmekten kurtulmaktadır. Din gününde, Allah’ın izzetini perdeleyen bu nizam kaldırılıp her şeyin mâhiyeti, içyüzüyle ortaya çıkacaktır. İtikad dairesi, sebepler dairesine gâlip geleceği, bütün hüküm ve mülkün Allah’a âit olduğu tam bir şekilde ortaya çıkacağı içindir ki, böyle bir tahsis vârid olmuştur. 3497
İnsanların öldükten sonra dirilecekleri, bir araya gelerek hesaplarını verip, âkıbetlerini görecekleri gün, din günüdür. O gün insanın başkalarıyla, hatta kendi anesi, babası, eşi ve çocuklarıyla bile ilgilenmeye ne hali, ne fırsatı vardır. Din gününün şiddeti ve olağanüstü korkusu, herkesi kendi derdine düşürür. Allah o diriliş gününü diğer adıyla din gününü Kuran’da şöyle tarif etmektedir: “Din gününü sana bildiren şey nedir? Ve yine din gününü sana bildiren şey nedir? Hiçbir nefsin bir başka nefse herhangi bir şeyle güç yetiremeyeceği gündür; o gün emir yalnızca Allah’ındır.” 3498
O gün dünya hayatında kişinin en çok değer verdiği ilişkiler Allah’ın azâbı karşısında paramparça olur. Artık insanlar arasındaki dünyevî yakınlıkların, soy bağlarının hiçbir anlamı kalmamıştır. Tek değer, kişinin imanıdır. Hiç kimse, kimseye yardım edemez. Ancak öyle bir irâde yardım edebilir ki Cennetin sonsuz nimetlerine de, cehenemin çılgın yanan ateşine de, görevli meleklere de hâkim olsun... Bu, insanın Allah dışında yardım beklediği tüm kapılarının kapanmış
3497] Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 127-128
3498] 82/İnfitâr, 17-19
- 852 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olması demektir. İçinde bulunduğu bu zor durumdan onu ancak Allah kurtarabilir. O da yine Allah’ın dilemesine bağlıdır.
Kişi din gününün tek sahibi olan Allah’ın huzurunda ilk yaratıldığında olduğu gibi yalnızdır. Dünyadaki yaşamı süresince her yaptığı, her düşündüğü Allah tarafından gözler önüne serilir. En ufak bir ayrıntı dahi unutulmaz. Allah azamet ve şânına yaraşır bir ortam yaratır ve yarattığı kullarından hesap sorar. Ancak, kimi dilerse rahmetiyle kurtarır. İnkârcıların kahredici bir pişmanlığa sürüklendiği bu günde mü’minler, sevinçli ve coşkuludurlar. “...O gün Allah, peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri küçük düşürmeyecektir...”3499 Çünkü Allah, “elçilerine ve iman edenlere, hem dünya hayatında hem de şâhitlerin (şâhitlik için) duracakları gün yardım edeceğini” vaad etmiştir. İşte o günün sahibi, yalnız Allah’tır ve emir O’nundur.
İşte o, yalnızca bir tek çığlıktan ibârettir; artık kendileri (diriltilmiş olarak) bakıp duruyorlar. Derler ki: “Eyvahlar bize; bu, din günüdür. Bu, sizin yalanladığınız (mü’mini kâfirden, haklıyı haksızdan) ayırma günüdür.”3500 “O gün, yalanlayanların vay haline. Ki onlar, din gününü yalanlıyorlar. Oysa onu, ‘sınır tanımaz, saldırgan’, günahkâr olandan başkası yalanlamaz.” 3501
Din Gününün Tek Sahibi Allah’tır
Âhirete, din günü denilmesinin bir sebebi de, âhiretin dinin temel esaslarından olmasıdır. Allah ve âhiret inancı, tevhidin tüm esaslarını içermektedir. Allah, âhiretin sahibi olduğu gibi; dünyanın da sahibi, mâliki ve meliki (yöneticisi)dir. Ama burada “Din, ceza gününün mâliki” denmiştir. Bunun sebebi: Bu dünyada bir kısım insanların mâliklik ve meliklik iddiasında bulunmalarına Allah’ın fırsat vermiş olmasındandır. O’nun dünyanın sahibi ve yöneticisi olduğuna karşı gelen bazı çatlak sesler olabilir. Ama O’nun âhiret gününün sahibi oluşuna orada itiraz eden kâfir, müşrik hiçbir kimse olamayacaktır. Âhirette mülk ve milk, sahiplik ve otorite yalnız ve yalnız O’na aittir. “Kimindir o gün hükümranlık? Elbette kahhâr olan tek Allah’ındır.”3502; “O gün iş tamamıyla Allah’ındır.”3503 Elbette âhiretin de dünyanın da sahibi sadece Allah’tır. Yoksa, âhiretin sahibi ve yöneticisi ile dünyanın sahibi ayrı ayrı güçler değildir. Ne var ki, O’nun dünyanın sahibi oluşu, bazı küfür çevrelerince tartışılsa bile, âhiret mâlikliği tartışmasız ve itirazsızdır. Gerçek mü’min ise, O’nun dünya mâlikliği karşısındaki tartışma ve itirazları ortadan kaldırmakla görevlidir.
Yüce Allah’ın her şeyin tek yaratıcısı ve sahibi olduğunu bildiren pek çok gerçek vardır. Örneğin, kâinatın yapı taşı olarak bilinen atom ve hayat binasının ana maddesi olarak kabul edilen hücre. Atom, bunca küçüklüğüne rağmen büyük bir mûcize; Hücre, bunca görülmezliğine rağmen bir başka mûcize. Şüphesiz bu kâinat, her dilden okunan, her vesile ile anlaşılan apaçık bir gerçekler kitabıdır. Evrenin herhangi bir noktasına dikkatlice bakmak, Allah’a ve din gününe, yani âhirete inanmak için yeterlidir. Allah’ın okunan kitabı olan Kur’an’da din günü
3499] 66/Tahrîm, 8
3500] 37/Sâffât, 19-21
3501] 83/Mutaffifîn, 10-12
3502] 40/Mü'min, 16
3503] 82/İnfitâr, 19
DİN GÜNÜ
- 853 -
anlatılırken, görünen kâinat kitabından da bazı sayfalar gözler önüne serilmiştir. Böylece öldükten sonra dirilme işi, kıyâmet günü ve âhiret hayatı, en gerçekçi ve doğru bir şekilde anlatılmıştır. Şimdi, konuyla ilgili Kur’an âyetlerini ve kıyâmet gününün Kur’an’da geçen diğer isimlerini görelim.
Kur’an’da Din Günü
Din Günü anlamında “yevmu’d-dîn ifâdesi, Kur’ân-ı Kerim’de toplam olarak 13 yerde geçer. 3504 Din günü kavramının dışında da Kur’an’da kıyâmete ve âhirete ait pek çok isim zikredilmiştir. 3505
Din günü ile ilgili Bazı Âyetler: “Allah, din gününün (mükâfat ve ceza gününün) sahibidir.”3506 Bu âyet, Allah’ın ceza ve öldükten sonra dirilme gününün tek sahibi olduğunu, itaatkâr olanlarla, günahkâr olanların ortaya çıkarılıp yaptıklarının karşılığını göreceklerini belirtiyor. Allah dünyada zulüm yapanlara hemen cezalarını vermiyor. Ancak, zâlimlerin zulmüne râzı olmadığını beyan etmiş, bu emre uymayanlardan mutlaka intikam alacağını açıkça bildirmiştir. İşte, “din gününün mâliki” âyetinden kastedilen mânâ budur. Yani zerre miktarı iyilik yapan mükâfatını, yine en küçük kötülük yapan da cezasını görecektir.
“(Şeytana) tâ ceza gününe kadar lânetim üzerinedir.”3507 Yani ceza günü gelince, o da lâyık olduğu ebedî azâba kavuşmuş olacaktır. Âyetler, “din günü”nün,
3504] Din Günü Anlamındaki Yevmu’d-Dîn İfâdesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 13 Yerde:) 1/Fâtiha, 4; 15/Hıcr, 35; 26/Şuarâ, 82; 37/Sâffât, 20; 38/Sâd, 78; 51/Zâriyât, 12; 56/Vâkıa, 56; 70/Meâric, 26; 74/Müddessir, 46; 82/İnfitâr, 15, 17, 18; 83/Mutaffifîn, 11.
3505] Din günü gibi, kıyâmet günü anlamına gelen ve Kur'an'da geçen diğer önemli ismler şunlardır: Es-Sâatü: Allah tarafından bilinen ve kararlaştırılmış olan zaman demektir (30/Rûm, 12, 14, 55). El-Yevmü'l Hakk: Hak günü, doğruluk günü demektir (78/Nebe', 39). Yevmü'l Ma'lûm: Geleceği kararlaştırılmış belirli ve muayyen gün demektir (56/Vâkıa, 50). El- Vaktü'l Ma'lûm: Geleceği belli olan, Allah katında kararlaştırılmış bulunan vakit demektir (38/Sâd, 80-81). El-Yevmü'l Mev'ûd: Vadedilmiş, yani olacağına söz verilmiş gün anlamındadır (85/Burûc, 2). El-Yevmü'l Âhir: Son gün, dünya hayatından sonra gelecek olan hayat demektir (58/Mücâdele, 22). Yevmü'l Âzife: Yakında gelecek olan musibetler ve felâketler günü anlamına gelir (40/Mü'min, 18). Yevmü'n Asîr: Zor ve müşkül bir gün demektir (54/Kamer, 8; 74/Müddessir, 8-9). Yevmü'n Azîm: Büyük bir gün anlamındadır (6/En'âm, 15). Yevmü'l Ba's: Ölümden sonra yeniden dirilme günü anlamına gelir (26/Şuarâ, 87). Yevmü't-Teğâbün: Aldanmadan duyulan üzüntü ve esef günü anlamına gelir (64/Teğâbün, 9). Yevmü't-Talâk: Buluşma ve kavuşma günü demektir (40/Mü'min, 15). Yevmü't-Tenâd: İnsanların korku ve dehşetten bağrışıp çağrışacakları gün (40/Mü'min, 32). Yevmü'l Cem': Toplanma günü, yaratılmışların toplanacağı gün demektir (42/Şûrâ, 7). Yevmü'l-Hısâb: Hesap günü demektir (38/Sâd, 16, 26). Yevmü'l Hasr: Hasret günü, yapılan işlerden dolayı pişmanlık duyup hasret çekme günü anlamlarına gelir (19/Meryem, 39). Yevmü'l Hurûc: Dirilip kabirden çıkma günü anlamındadır (50/Kaf, 41-42). Yevmü'l Fasl: Hak ve bâtılın ayırt edileceği hüküm günü demektir (44/Duhân, 40; 77/Mürselât, 14, 38). El-Kaari'a: Çarpıcı belâ, âlemin tahribi zamanında varlıkların birbirlerine şiddetle çarpmalarından dolayı, insanların akıllarını alacak ve ödlerini patlatacak olan büyük hâdise demektir (101/Kaaria, 1-5). El- Ğâşiye: Perde günü, her şeyi sarıp kaplayan gün anlamındadır (88/Ğâşiye, 1). Et-Tâmmetü'l-Kübrâ: Büyük musibet ve felâket günü demektir (79/Nâziât, 34-35). En-Nebeü'l-Azîm: Büyük haber günü demektir (78/Nebe', 1-2). El-Hākka: Zaruri olarak gelip gerçekleşecek olan sâbit saat ve zaman demektir (69/Hākka, 1-3). El-Va'ad: Vâde günü demektir (70/Meâric, 42-44). El-Vâkıa: Vuku bulacak gün, yani olacağı muhakkak olan gün demektir (56/Vâkıa, 1-2). Emrullah: Allah'ın emri, hükmünün geçerliliği anlamına gelir (40/Mü'min, 78; 82/İnfitâr, 19). Yevmü'l Kıyâmeh: Kıyâmet günü, ölülerin dirilip kalkacağı gün demektir (75/Kıyâme(t), 1-40).
3506] 1/Fâtiha, 4
3507] 38/Sâd, 78
- 854 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yapılan işlerin karşılığının görüleceği “ceza günü” anlamına geldiğine işaret ediyor. Kıyâmet gününe kadar lânete uğramış kişiler, ebedî azâbı hak etmiş olanlardır. Bunun için, şeytan da âhiret âleminde, lânetin üzerinde azâba uğrayacak, Allah’ın emrini uygun görmemenin ebedî cezasını çekecektir. Ayrıca âyetler, dünya hayatında, Allah’ın hükümlerini beğenmeyip uygun bulmayanlara, yani şeytanlaşanlara ilâhî bir ikaz niteliği taşımaktadır.
“(İbrahim a.s.), ceza günü hatamı bağışlayacağını umduğum da O’dur.”3508 Âyet, Allah’ın her şeye kadir bir ma’bud olduğunu ifade ediyor. Hz. İbrahim, bir peygamber olduğu için, günahtan mâsumdur. Fakat bu âyette, insanlığa bir fazilet dersi verilmek isteniyor. Din gününe gerçekten inanmanın, günahlardan korunup, Allah’ın rahmetine ilticâ etmekle mümkün olacağı, insanlara böylece öğretilmiş oluyor.
“Vah bize, bu ceza günüdür!’ dediler. Bu, (daha önce) yalanlamakta olduğunuz hüküm günüdür.” 3509 Bu âyetler, din gününü yalanlayarak ona inanmayanların, o günde nasıl üzüntüler içinde kalacaklarını haber veriyor. Dünyada iken âhiret hayatını inkâr edenler, o âleme sevkedildiklerinde, bunun bir gerçek olduğunu görüp anlamış olurlar. Kur’an, kendine özgü üslûbuyla, bu hâdisenin mutlaka olacağını ifade etmiştir. İşte o gün, yaratıklar arasında Allah’ın hükmünün tecellî edeceği gün olacaktır.
“Ceza günü ne zaman?’ diye sorarlar. O gün onlar ateşte yakılacaklardır. (Kendilerine:) ‘Fitnenizi (fesatçılığınızın cezasını) tadın! Acele isteyip durduğunuz şey budur işte!’ (denilecek).”3510 Âyetler, koyu bir cehâlet içinde kalıp, apaçık örnekleri kavrayamamış kimselerin âhiret inançlarını açıklıyor. Onların “ceza günü ne zaman?” sözlerindeki maksatlarını bildiriyor. Bilmek ve öğrenmek için değil, alay etmek için sorduklarını belirtirken, onların bu sorularına gereken cevabı da veriyor. Din gününü yalanlayanların, kıyâmet gününde ateşe atıldıkları anki durumları anlatılıyor.
“Ve diyorlardı ki: ‘Biz öldükten, toprak ve kemik yığını olduktan sonra, biz mi bir daha diriltileceğiz? Önceki atalarımız da mı?’ De ki, öncekiler ve sonrakiler. Belli bir günün buluşma vakti için mutlaka toplanacaklardır. Sonra siz ey sapık yalancılar, elbette bir ağaçtan, bir zakkum ağacından yiyeceksiniz. Onunla karınlarınızı dolduracaksınız. Üzerine de kaynar su içeceksiniz. Susuzluk hastalığına tutulmuş develerin içişi gibi içeceksiniz. İşte ceza gününde onların ağırlanışı bu şekilde olacaktır.” 3511
“Onlar ki, namazlarına devam ederler. Mallarında belli bir hisse vardır. İsteyene ve mahruma. Ceza gününü tasdik ederler.”3512 Bu âyetler, Allah’a ve âhiret gününe iman etmenin, insan hayatındaki önemini belirtiyor. Şu âyet de âhireti yalanlayanların bazı temel özelliklerini açıklıyor: “(Onlar da) dediler ki: ‘Biz namaz kılanlardan olmadık. Yoksula da yedirmezdik. Boş şeylere dalanlarla birlikte dalardık. Ceza gününü yalanlardık.” 3513
3508] 42/Şûrâ, 82
3509] 37/Saffât, 20-21
3510] 51/Zâriyât, 12-14
3511] 56/Vâkıa, 47-56
3512] 70/Meâric, 22-26
3513] 74/Müddessir, 43-46
DİN GÜNÜ
- 855 -
“Ceza günü oraya (ateşe) girerler. Onlar ondan (hiçbir yere kaçıp) kaybolacak değillerdir. Ceza gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin! Ve yine ceza gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin! (O gün,) kimsenin kimseye yardım edemeyeceği bir gündür. O gün emir yalnız Allah’a aittir.” 3514
“Onlar ceza gününü yalanlamaktadırlar. Onu ancak saldırgan ve günaha düşkün kimse yalanlar.” 3515
Kur’an’da din günü anlamında “âhiret” ve “kıyâmet” kelimeleri de kullanılır.
Din Günü Şuuru, Kıyâmetin ve Ölümün Düşündürdükleri
İnsan, teklifsiz, başıboş ve kendi keyfine bırakılmamıştır. Onun yapacağı işler ve yapmaması gerekenler, İlâhî hükümlerle bildirilmiştir. Dünyada irâdesiyle Allah’a kulluk etmesi için ona her türlü imkân sağlanmıştır. Allah’ın kendisine verdiği, maddî mânevî tüm imkânları O’nun istediği gibi kullanan kimse, dünyada ebedî hayatı kazanmış olur. Aksini yapan kişi de bu ebedî hayatın mutlu sonucunu elde edemez. Bunun içindir ki, her insanın âhiret hayatı, dünyadaki ömrüne göre değil; dünya hayatında yaptığı işlerine göre olacaktır.
Ebû Hureyre’den (r.a.), Rasûlüllah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Yedi kimseyi Allah, kendi zıllinden (gölgesinden) başka bir gölge olmayan kıyâmet gününde kendi gölgesi altında barındıracaktır. Bunlar; 1- İmâm-ı âdil (adâletli müslüman devlet başkanı, idareci), 2- Rabbine itaat ve ibâdet eden genç, 3- Gönlü mescidlere bağlı olan kimse, 4- Birbirlerini Allah için seven ve yine Allah için buğz eden iki kimseden her biri, 5- Makam ve güzellik sahibi bir kadının isteğine rağmen “ben Allah’tan korkarım” diyerek haram işlemeyen erkek, 6- (Gönül hoşnutluğu ile) infak ettiğinden sol elinin haberdar olmayacağı kadar gizli olarak sadaka veren kimse, 7- Tenhada (lisanen veya kalben) Allah’ı zikredip de gözü yaşla dolup taşan kişi.” 3516
Kıyâmet günü evlât ve malın fayda vermediği, ancak doğruların doğruluğunun fayda verdiği bir gündür. Geleceğinde hiç şüphe olmayan bu günde, insanlar kabirlerinden çıkarak Allah’ın huzurunda toplanacak ve hiçbir kimse -Allah’ın izin verdikleri müstesnâ- bir diğerine fayda veremeyecektir. İnsanların kendi organları yaptıklarına şâhitlik edecektir.3517 Kısacası bu günün, çok korkunç anları ve özellikleri vardır. Kıyâmet gününde insanın kendi yaptıklarından başka her şeyden, kesin olarak ümidini keseceği anlaşılıyor.
Kur’an âyetlerinde ve hadis-i şeriflerde, kıyâmet tasvir edilirken, yer ve gök nizamının bozulmasından ve bunların mahvolup toz haline gelmesinden bahsedilmiştir. “O gün arz (yer) başka bir arz olup değişecek; gökler de değişecek...”3518 Bu âyetten de anlaşıldığına göre kıyâmet, âlemin nizamının bozulmasının ve dünyadaki mevcut hayatın mahvolmasının ismidir. Ondan sonra yeni bir hayat başlayacak, bu yeni hayatın nizamı kurulacaktır. Kıyâmet inancı, dinin iman esaslarındandır. İnsanların davranışlarına yön vermede büyük etkisi olduğu içindir ki, İslâm, bu inancı kendi mensuplarının gönüllerine tam ve kâmil bir şekilde
3514] 82/İnfitâr, 15-19
3515] 83/Mutaffifin, 11-12
3516] Buhârî, Bed'ul Ezân, 384, Tecrîd-i Sarih Ter. c. 2, s. 617
3517] 41/Fussılet, 20-21
3518] 14/İbrâhim, 48
- 856 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yerleştirmek istemiştir.
Kur’an’ın ve hadis-i şeriflerin belirttiği din gününe ve kıyâmet gününün bildirilen çeşitli durumlarına, ne yazık ki insanların pek çoğu, gerektiği şekilde samimi olarak inanmamaktadır. Dilleri ile “kıyâmet günü haktır” derken, kalpleri o günden gâfil bulunanlar, dilleriyle inanmış, ancak davranışlarıyla o günü yalanlamış olanlardır. Şu da unutulmamalıdır ki, kıyâmeti davranışlarla yalanlamak, yani sanki bu gün hiç gelmeyecekmiş gibi her türlü günah ve kötülükler işlemek, dil ile yalanlamak gibidir. Kıyâmetin vuku bulacağı şüphesizdir. Çünkü bunu Allah haber vermiştir. Kıyâmeti inkâr etmek küfürdür. Kıyâmetin ne zaman meydana geleceğini Allah, kullarına bildirmemiştir. O er geç vuku bulacaktır. Şu kadar ki, onun olacağı zamanı kimse tayin edemez. İnsana düşen görev, böyle bir günün geleceğini bilmek, ona inanmak ve o gün için hazırlanmaktır. Zaten bir hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, insan ölünce kendi Kıyâmeti kopmuş demektir.
Din gününe iman etmek, öldükten sonra tekrar dirilmeye inanmak, hesap ve ceza meselelerini kabullenmek, İslâm dininin inanç esaslarının bir bölümüdür. Allah’ın tek bir ilâh olduğunu kabul etmenin hemen ardından bunlara inanmak gereklidir. İslâm’da ulûhiyet gerçeği ile âhiret hayatının hakikati birleştirilip tek temel üzerine oturtulmuş, böylece itikadî, amelî, ve ahlâkî değerler birleştirilerek bir bütün haline getirilmiştir.
İslâm tasavvurunda hayatın mânası, insan ömrünün teşkil ettiği şu kısa zaman değildir. Hatta bu hayatın anlamını, ne bir kavmin ve toplumun yüz yıllar süren ömrü, ne de bütün insanların süregelen hayatı ifade edebilir. İslâm tasavvurundaki hayat, şu görünen dünya hayatını içine aldığı gibi, Allah’tan başka kimsenin bilmediği âhiret hayatını da içine almaktadır. Mekân itibarıyla da, üzerinde insanların yaşamakta olduğu şu yeryüzünü içine aldığı gibi; âhiret yurdunu da ihtiva etmektedir. Yine âlemleri kucaklarcasına şu görünen kâinata şâmil olduğu gibi, her türlü gerçeklerini Allah’tan başka kimsenin bilmediği “gayb” âlemini de kapsamaktadır. O gayb âlemi, ölüm ânı ile başlayıp âhiret hayatıyla son bulur. Mâhiyet itibarıyla hayat, dünya hayatındaki şu bilinen yaşayışı kapsadığı gibi, ikinci hayat dediğimiz âhiret yaşayışını da içine almaktadır.
İşte din gününe iman etmek, böylesine zamanın sonsuz mesafesini, mekânın Hûdutsuz ufuklarını, hayat ve âlemlerin bitmeyen derinliklerini ve yüceliklerini ifade etmektedir. Bu inanç, kesinlikle kişinin dünya görüşünü değiştiren ve davranışlarını etkileyen bir inançtır. Her asırda olduğu gibi günümüzde de en önemli hususlardan biri, din gününe iman etmek konusudur. Bunun içindir ki, Kur’an, tevhid inancıyla beraber bu inanç üzerinde ısrarla durmuş, Hz. Peygamber de pek çok sözleriyle bu inancın önemini belirtmiştir. Her konuda hakkı bildiren Allah, hak olan âhiret konusunda da önemle duruyor. Eğer insan yaptıklarından sorumlu olmasaydı, o zaman iyilik ve kötülüğün farkı ortadan kalkmış olur, insan yaşayışı tamamen maksatsız ve gayesiz hale gelir, her iş neticesiz kalırdı. Oysa insan, maksatsız ve gayesiz olarak yaratılmamıştır. Her insan, kendi irâdesiyle yaptıklarının karşılığını görmeyecek olsaydı, o zaman iyilik ve kötülük aynı şey olur, günah ve sevâbın anlamı kalmazdı.
İnsanlar, bu dünya hayatında da az çok yaptıklarının karşılığını görürler. Bununla beraber şunu da unutmamalıdır ki, pek çok zâlim günahkârlar, kötülük yapan insanlar, bu dünyada rahat yaşarlar da, birçok iyi insan musibetlere mâruz
DİN GÜNÜ
- 857 -
kalır. Çünkü bu dünya, yapılan işlerin asıl karşılığının görüleceği yer değildir. İşte tüm işlerin karşılığının verileceği ve rabbânî adâletin tecellî edeceği an din günüdür. 3519
Allah’ın kâinat için koyduğu bazı kanunlar vardır. Adına Sünetullah dediğimiz bu tabiat kanunlarından biri “ceza;karşılık kanunu”dur. Yapılan hiçbir hareket karşılıksız değildir. Ateş yakar, ekilen tohum biter, olgunlaşan meyve yere düşer... Yani kâinatta neyi düşünsek, nereye göz atsak, Allah’ın koymuş olduğu bu “karşılık kanunu”nu görürüz. Atasözlerinde de “eden bulur”, “eşen düşer”, “her koyun kendi bacağından asılır”, “ne ekersen onu biçersin” gibi ifadeler, karşılık kanunu için örneklerdir.
Karşılık kanunu, en büyük adâlettir. Çünkü insan, daha önceden bildiği esaslara uyup uymamanın neye mal olduğunu bilmekte, seçimini hür irâdesiyle ona göre yapma imkânına sahip olmaktadır. Bu ilâhî kanuna göre, herkes amellerinin karşılığını görecek, hiç kimse başkasının günahını çekmeyecektir.3520 Bununla birlikte, ister hayır, ister şer olsun, yapılan en küçük iş karşılıksız kalmayacaktır.3521 Bu da insanın, bahane bulma duygusunu yok edecek; “kendim ettim, kendim buldum” şeklinde bir neticeye varmasına yol açacaktır. Kâinatta her şeyin bir karşılığı olduğu gibi, yapılan hiçbir kötülük, kimsenin yanına kâr kalmayacaktır. Hal böyle iken, bütün karşılıkların görülebilmesi için, dünya hayatı elbette kâfi değildir. O zaman şöyle bir durumla karşı karşıya kalırız: Bir tarafta karşılık kanunu, diğer tarafta dünya hayatının buna kâfi gelmeyişi. Burada, “imtihan edilme” söz konusudur. Bu açıdan bakıldığında “karşılık kanunu”, âhirete inanmanın zarûretini de ortaya koyar. Yani her şeyin bir karşılığı olacağına göre, dünya hayatının da bu karşılıklar için kâfi gelmediğine göre, mutlaka bir karşılık zamanı olmalıdır. İşte Fâtiha’da Allah bu “karşılık günü ; din günü”nün tek sahibi olduğunu belirtmektedir. Burada “din”, yapılan bir işin, kendi cinsinden karşılığı mânâsını ifade eder. Bu karşılık kanunu sebebiyle, dünyada da hesaba çeken Allah’tır; âhirette de hesaba çeken Allah’tır. Allah, karşılıkları imhal eder, ama ihmal etmez. (Karşılığını erteleyebilir, istediği vakitte verir; ama ihmal etmez.) Allah’ın bu “karşılık kanunu”, bütün ilmî disiplinlerce kabul edilmektedir. Burada problem, işin ilâhî boyutunun gözardı edilmesidir. 3522
Nübüvvet, yani peygamberlik, Allah’ın insanlık tarihine yönelik bir müdâhalesidir. O, bu müdâhaleyi kullarına olan rahmet ve şefkatinden dolayı Rahmân ve Rahîm isminin bir tecellîsi olarak yapıyordu. Din günü demek olan âhiret ise, Rabbimiz tarafından insanlığın geleceğine bir müdâhaledir. O, bu müdâhaleyi İlâhî adâletini gerçekleştirmek için yapar. Fâtiha’da Rahmân ve Rahîm isimlerini bildiren âyetten hemen sonra gelen “din gününün mâliki” âyeti, insanın tarihiyle istikbâlinin bağlantısıdır. Mâziyi unutmadan istikbâle hazır olması için, içinde yaşadığı anda ne yapması gerektiği de, bundan sonraki âyette hatırlatılmaktadır: “Ancak Sana ibâdet ederiz. Ve ancak Senden yardım isteriz.” 3523
Dünya, âhiretin habercisi, âhiret dünyanın izdüşümüdür. İnsan adlı bu
3519] Y. Çiçek, F. Yıldız, Din Günü İbâdet, Bir Y., s. 61
3520] 6/En'âm, 164; 17/İsrâ, 15; 53/Necm, 38
3521] 99/Zilzâl, 7-8
3522] A. Özbek, Kur'an'da Tevhid Eğitimi, Esra Y., s. 26
3523] 1/Fâtiha, 5
- 858 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ölümsüz yolcu, birinden diğerine intikal ederek sürdürür sonsuz yolculuğunu. Çünkü ölüm, bir başka hayatın besmelesidir. Nübüvvet, insanlığın geçmişinin; âhiret ise geleceğinin tarihidir. Kur’an da, bu tarihin akacağı yatağın İlâhî projesi. İnsan, bu projeye bakarak tarihi değiştiriyor ve tarihi tarihe bu projeyle taşıyor.
Âhiret olmasaydı, insan insan olamazdı. İnsana irâde verildiği gün âhiret de verildi. Eğer seçiminin ödül ve cezasını görmeyecekse yaratıklar arasındaki bunca ayrıcalığın gerekçesi ne ola ki? İşte bu nedenle âhiret, seçme hürriyetinin, irâde ve şuurun doğal sonucudur. İnsanın seçiminin Allah tarafından kaale alındığının, değerlendirildiğinin bir delilidir. İnsanı yaratan, onu yeryüzüne halife seçip irâde veren ve kendi ruhundan ruh üfleyen Allah’ın, en güzel kıvamda yarattığı kulunun istikbâliyle ilgilenmediğini düşünmek abes olacaktır. Boşuna mı yaratıldı şu muazzam makine ve yaratılanların en muhteşemi olan insan? Boş yere, abes bir iş olarak mı yaratıldı evren ve içindekiler? Cennet niçin yaratıldı? Cehenem lüzumsuz mu?
Âhiret, Allah’ın “vaad” ve “vaîd”inin, yani ödül ve cezasının bir gereğidir. Suyu getirenle testiyi kıranı mahlûk bile bir tutmazken Hâlık’ın bir tutması O’nun mutlak adâletine nasıl sığar? Eğer “şunu yaparsan ödüllendirilir, bunu yaparsan cezalandırılırsın” deniliyorsa elbette sonuçta “iyi” olanla “kötü” olanın ayrılıp, yapana ödülü, yapmayana cezası verilecektir. Bu nedenle âhiret, adâlet-i İlâhînin kaçınılmaz sonucudur. Âhirete inanmamak adâlete inanmamak, adâleti istememek demektir.
Âhirete iman, ölüm korkusunun insanda bir kâbusa ve kronik bir illete dönüşmesini engeller. Ölümden sonra bir hayatın olduğuna inanan, kendisini koyvermez. Onun için, ölüm bir bitiş değil; bir intikaldir. Bu nedenle âhirete iman eden kâmil bir mü’min, hayatta bir kez ölür. Âhirete inanmayan kâfirse her ölümü hatırlayışta ölür. Bu nedenle âhireti inkâr edenler, mümkün olduğunca ölümü hatırlamak istemezler. Kendilerine ölümün hatırlatılmasından rahatsız olurlar ve beklenenden daha fazla tepki gösterirler. Bir de müslümanların ölümü güler yüzle karşıladıklarını, onunla sık sık selâmlaştıklarını düşünelim. İslâm medeniyetinde mezarlar şehirlerin ortasına yapılırdı. İslâm, insanların ölümü sık hatırlamaları için mezar ziyaretini Nebî’nin diliyle özendirmişti. 3524
“Ölümse, Gel dese; Tak tak tak, Mu-hak-kak.”
“Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanmadın olacak.
Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o Mûsâlla taşında.”
“Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
3524] M. İslamoğlu, İman Risalesi, 285
DİN GÜNÜ
- 859 -
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
Bîçâre gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayatın ne de son mâtemidir bu!
Dünyada sevilmiş ve seven nâfile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Birçok gidenin her biri sanki memnun yerinden,
Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.” 3525
Kur’an, her sayfasında, insanı hem ruhun tarihine, hem istikbâline (âhirete) götürerek insana önünü ve sonunu hatırlatır. Bu nedenle mü’min, her ânında üç zamanı birden yaşayan insandır. Bu, ona süreklilik ve sorumluluk duygusu verir. Kur’an’daki kıyâmet, Cennet, cehenem, mahşer, mîzan ve sorgu sahneleri, mü’minde sorumluluk hissini ve fazileti güçlendirmek için istikbâline açılan birer penceredir.
“Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibârettir.”3526 Oyuncaktan hoşlanan çocuklar mıyız, yoksa rüştümüzü isbat eden adamlar mı? Dünya oyuncağına verdiğimiz değerde saklı bunun cevabı. Oyuna dalıp çokça eğlenenler, çocuklar ve o seviyedeki çocuk akıllılardır.
Din günü şuûru, bize ölümü sık sık düşündürür ve bizi oraya hazırlar. Bu bilinçle ölüm râbıtası, bir adım daha ileri giderek şehâdet râbıtası yapmalıyız. Bu bilinç ve râbıtalar, bize sadece âhiret azığı değil; dünyada kaybettiğimiz izzeti, insanlık onurumuzu da kazandıracak ve ölüm korkusunu yenen, ölümle sevdalanan bir seviyeye çıkaracaktır. Ancak bu sâyede haklarımızı söke söke almak için dileniş değil direniş gerektiğini öğrenir ve canlı şehid olarak şerefli bir hayat süreriz. Bugün Yahûdi, teknik imkâna sahip milyarı aşan kimlik müslümanlarından değil; intifâda coşkusunu sürdüren çocuk yaştaki genç yiğitlerden korkmaktadır. Ölümden korkan gayr-ı müslim, en çok ölümden korkmayanlardan korkar. Müslümanın müslümanca yaşayamadığı her ortamda müslümanca ölme imkânı her an vardır.
Her asırda olduğu gibi, günümüzde de bir kısım insanın, kıyâmet gününe iman etmeyişlerinin sebebi, öldükten sonra dirilmeyi uzak bir ihtimal görmeleridir. İnanmayanların görüşüne göre hayat, sebepsiz, hedefsiz ve gayesiz bir hareketten ibârettir. Oysa her şeyde bir sır, o sırrın gerisinde bir hedef ve hedefin gerisinde de bir hikmet vardır. İnsan bir ölçü dâhilinde bu dünyaya getirilir, yine aynı şekilde takdir edilmiş olan âkıbete, ceza ve hesap gününe döndürülmüş olur. Dünya hayatı da, her insan için bir imtihandır. İnsanların bütün bu gerçekleri bilip bunların gerisinde kudret ve hikmet sahibi Yüce Yaratıcı’yı düşünmesi gerekir. İşte bu bilgi ve düşünce insanı âhiret inancına götürür.
3525] Sırasıyla: Necip Fazıl, Cahit Sıtkı, Yahya Kemal
3526] 6/En'âm, 32; 29/Ankebût, 64; 47/Muhammed, 36; 57/Hadîd, 20
- 860 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İnsanların çokça hatırlaması gereken ölüm, her canlının kendisine erişeceği bir hâdisedir. Ölüm, kendi yolunda sapmadan ve durmaksızın ilerler. Ne geride bıraktıklarına, ne de ıstırap çekenlerin feryadına bakar. Korkanların korkusu, sevenlerin de sevgisi bunu önleyemez. Hayatı sadece dünya hayatından ibâret görmek, çok ilkel bir düşüncedir. Kur’an, düşüncesi gelişmemiş bu tür kişilerin sözlerini ve durumlarını şöyle dile getirir: “Onlar derler ki: ‘Bu dünya hayatımızdan başka bir hayat yok! Tekrar dirilecek değiliz.” 3527
İslâm’da dünya, âhiretin tarlasıdır. Dünya hayatını ıslah etmek, ondan her tür kötülüğü ve bozgunculuğu kaldırmak, bütün insanlar için iyilik ve adâleti gerçekleştirmek gibi işlerde sarf edilen emek ve uğraşıların hepsi, âhiret sermâyesidir. Böyle bir inançla çalışan ve Allah’ın rızâsını dileyerek gönülden bu güne inananların yeryüzünü ihmal etmeleri, azgınlıklara ve bozgunculuklara göz yumarak dünyayı terk etmeleri mümkün olabilir mi?
Bazı insanlar, -âhirete iman ettiklerini iddia etmekle beraber- kendilerini, câhilliğin ve azgınlığın akıntısına kaptırmışlarsa; bu, Allah’a ve âhiret gününe inandıkları için değil; âhirete imanlarının zayıf oluşundandır. Her asırda, âhireti inkâr edenler veya bu güne, inanılması gerektiği şekilde inanmamış olanlar, devamlı günah işlemeyi arzu edip buna karşı bir engelin çıkmasından korkanlar ve her şeye kadir Yaratıcının huzurunda hesap vermek istemeyenlerdir. İşte bunun için de öldükten sonra dirilmeyi ve âhireti hayal zanederler.
Din gününe inanmak ve bu inancın gereğini yapmak, kötülüğe koşan her nefis için bir gem, günahı seven her insan için de bir engeldir. Bütün insanlığa hitap eden Kur’an, bu günün olmasını imkânsız görenlere en kesin ve doğru cevabı verir: “İnsan, kendini bir nutfeden nasıl yarattığımızı görmedi mi ki, şimdi apaçık bir hasım kesildi.”3528 İnsanın yaratılışındaki hayret verici durumlar, organlarının yapısındaki çeşitli özellikler, onun tekrar diriltilmesinden çok daha önemli ve dikkat çekicidir. Allah’ın sanat ve kudretindeki bu incelikleri, mükemmellikleri bilip görenler, öldükten sonra dirilmeyi artık nasıl inkâr edebilirler? Ne yazık ki ünsiyet etmediği her şeyi inkâr, insanoğlunun tabiatındadır. Eğer o yılanı yüzüstü ve hem de sür’atle yürür görmese, ayaklardan başka şey üzerinde yürümeyi kabul etmezdi. Hatta insan, dünyayı görmeden, dünyadaki acayip haller ona anlatılsa, onları bile çoktan inkâra kalkardı. Şu halde, din gününü yakînen tasdik etmemek, bu kavramı anlamaktaki noksanlıktan ileri gelmektedir. Görünmediğinden dolayı, din gününe inanmayanlar, ilim adına cehâlet gösterenlerdir. “Âhiret yurdu, sakınan muttakîler için daha hayırlıdır, siz hiç düşünmüyor musunuz?” 3529
Dünya, ne seçim ne de geçim dünyasıdır müslüman için; dünya kulluk/ibâdet dünyasıdır, imtihan dünyasıdır. Sınav esnâsında oyuna dalan, gülüp eğlenen kimsenin imtihanda başarı şansı ne kadar olabilir? Gençler, üniversite imtihanına verdikleri önemi, esas sınava, büyük imtihana verseler, din günü bilinci nasıl hayata yansırmış, görürdük. Orta yaşlılar, yakın gelecekleri için hazırlayıp biriktirdiklerini, esas istikbâl için yatırıma dönüştürseler, örnek müslümanların sayısı nasıl artardı! “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına
3527] 6/En'âm, 29
3528] 36/Yâsin, 77
3529] 6/En'am, 32; Y. Çiçek, F. Yıldız, a.g.e. s. 65
DİN GÜNÜ
- 861 -
baksın. Allah’tan korkun. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”3530 Mücâdelenin, cihadın, şehâdetin olmadığı yerde din günü bilinci yeterince yok demektir. Ana vatanımız, baba diyarımız Cennet olduğuna göre, biz memleketimizde gerekli ihtiyacımızı karşılamak için bu diyarda gurbete çıkmış durumdayız. Orada lâzım olan azığı unutup, buradaki görevimizi ihmal etmek ve buralarda oyuncaklarla oyalanmak ne kadar mantıklılıktır?
Din günü yakında gelecek;
Hesaba çekilmezden önce
Kendini hesaba çek!
Ne mutlu, din günü bilincine sahip, ölüme ve ölüm ötesi hesaba hazır olan ve ölümden korkmayan, ölümle dostluk kurabilen canlı şehidlere!
3530] 59/Haşr, 18
- 862 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Din Günüyle İlgili Âyet-i Kerimeler
Din Günü Anlamındaki Yevmu’d-Dîn İfâdesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 13 Yerde:) 1/Fâtiha, 4; 15/Hıcr, 35; 26/Şuarâ, 82; 37/Sâffât, 20; 38/Sâd, 78; 51/Zâriyât, 12; 56/Vâkıa, 56; 70/Meâric, 26; 74/Müddessir, 46; 82/İnfitâr, 15, 17, 18; 83/Mutaffifîn, 11.
Din Günü Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
Âhirete İman: Bakara, 4, 46, 62, 123, 177; Âl-i İmran, 9, 25; En’am, 113; A’raf,147; Tevbe, 18-19, 44; Yunus, 45; Nahl, 22; Kehf, 110; Neml, 3; Lokman, 4; Şura, 7; Mearic, 2, 26.
Dünya, Âhiretin Tarlasıdır: Şura, 20
Kıyâmet Alametleri: Neml, 82; Sebe’, 14; Duhan, 9-14; Kıyame, 7-9; Kehf, 92-97; Enbiya, 96-97; Zuhruf, 61; Muhammed, 18.
Kıyâmetin Kopma Zamanı Bilinemez: A’raf, 187-188, Hud, 104; Nahl, 77; Enbiya, 1
Kıyâmetin Kopması ve Tekrar Dirilmenin Dehşeti: İsra, 58; Kehf, 47; Ta-Ha, 105-108; Enbiya, 104; Hacc, 1-2; Nur, 37; Neml, 88; Tur, 9-10; Mürselat, 8-10...
İlk Defa Yaratan Kudret, Tekrar Diriltecektir: İsra, 49-52; Meryem, 66-67; Hacc, 5; Mü’minun, 84-85; Rum, 19; Vakıa, 57, 62; Kıyame, 37-40; İnsan, 28; Naziat, 27...
Dirilmeyi İnkâr: En’am, 2, 29-31; Yunus, 7-8; Hud, 7; Ra’d, 5; Nahl, 38; İsra, 49-52; Meryem, 66-67; Mü’minun, 81-83; Yasin, 78-79; Saffat, 16-18; Vakıa, 47-50, 57, 60-62, 83-87; Teğabün, 7; Kıyame, 3-6; İnsan, 27-28; Naziat, 10-14...
Kıyâmet Gününün Tek Hâkimi Allah’tır: Fâtiha, 4; En’am, 73; Ta-ha, 111; Hacc, 56; Furkan, 26; Zümer, 67; Mü’min, 16; Nebe’, 37; İnfitar, 19.
Din Günüyle İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhari, Cihad 94, 95, 96, Menakıb, 7, 25, Fiten 23, 24, İstiabe 8, Rikak, 35, 39, İlm 2
Müslim, fiten 9, 17, 18, 34, 42, 62, 78, 79, İman 234, 248,
Ebu Dâvud, Melahim 9, 12, 16
Tirmizi, Fiten 19, 35, 39, 40, 42, 43, 56,
Nesai, Cihad 42
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Akçağ Y. C. 2, s. 90-93
2. Tefsir-i Kebir, Fahreddin Razi, c.1, s. 329-337
3. Hak Dini Kur’an Dili, Muhammed Hamdi Yazır, Eser Y. c. 1, s. 81-95
4. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c.1, s. 68-69
5. Fi Zılali’l- Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 40-42
6. Din Günü İbadet, Yakup Çiçek, Fahreddin Yıldız, Bir Y. s. 9-65
7. İman Risalesi, Mustafa İslamoğlu, Denge Y. 285-297
8. Kur’ani Araştırmalar, Murteza Mutahhari, Tuba Y. s. 115-118
9. Fâtiha Tefsiri, Azad, Bir Y. s. 161-170
10. İslam Ansiklopedisi, Şamil Y. C. 1s. 401 , C. 4 s. 133-134
11. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 197-204
12. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y. s. 26-28
13. Kur’an’da Uluhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 127-133; 232-233; 258
14. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 151-155
15. Haşir Risalesi, Said Nursi, Med-Zehra Y.
16. Sorularla Fâtiha Sûresi, Zabit Ali Durmuş, Ali İçipak, YendaY. S. 121-132
17. Fâtiha Üzerine Mülahazalar, Hikmet Işık, Nil Y. S. 160-170
18. Esmaü’l-Hüsna, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y. s. 212-214
19. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaşı, Birleşik Y. s. 22-25
20. İslam ve Sosyal Değişim, 36-39, 82
21. İslam -Temel İlkeler- Ali Ünal, Beyan Y. s. 121-136
22. Âhiret Bilinci, Hüseyin Özhazar, Bengisu Y.
23. Âhiret Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
DİN GÜNÜ
- 863 -
24. İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, Muhammed El-Behiy, Yöneliş Y. s. 191-199
25. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 144-148
26. Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. s. 47-50
27. Esmaü’l-Hüsna, Afifüddin Süleyman Tilmsani, İnsan Y. s. 8-18
28. İtikat Üzerine, İhsan Eliaçık, Şafak Y. s. 115-119
29. Kıyâmet Günü, Hârun Yahya, Vural Y.
30. Ölüm, Kıyâmet, Cehennem, Hârun Yahya, Vural Y.
DOĞRULUK / SIDK
- 865 -
Kavram no 31
Ahlâkî Kavramlar 9
Bk. Haram, Günah, Ahlâk; Fesad; Nifak-Münâfık
DOĞRULUK / SIDK
• Sıdk/Doğruluk; Anlam ve Mâhiyeti
• Doğruluk ve Önemi
• Kur’ân-ı Kerim’de Sıdk/Doğruluk Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Sıdk/Doğruluk ve Kizb/Yalancılık Kavramı
• Doğruluk; İmanın Dışa Yansıması
• Sâdıklarla/Doğrularla Beraber Olmak
• Dosdoğru Yol; Sırât-ı Müstakîm
• Doğruluğun Zıddı; Kizb/Yalancılık
• Yalanın Psikolojik ve Sosyolojik Zararları
• Yalanın Sırıtan Yüzü; Ya da Yalanı ve Yalancıyı Nasıl Tesbit Ederiz?
• Günümüz ve Yalan Dolan...
• Kur’ân-ı Kerim’de Kizb/Yalancılık Kavramı
• Yalan Söylemenin Câiz Olduğu Yerler
• Târiz Yoluyla Söylenen Yalana Benzer İfadeler
• Çocuklar Neden Yalan Söyler?
• Yalan Yemin
“Gerçek iyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin iyiliğidir ki, Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. Allah rızâsı için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan köle ve esirlere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Andlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte sâdık/doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır.”3531
Sıdk/Doğruluk; Anlam ve Mâhiyeti
‘Sıdk’ sözlükte, yalanın (kizb’in) zıddı olan doğruluk demektir. Bu doğruluk, geçmişte olduğu gibi gelecekte de olabilir. Söz vermede veya başka bir konuda doğru olmayı, sözünde durmayı da ifade eder. Sıdk, yalnızca konuşmada ve bir olayı veya bir haberi başkalarına aktarmada değil; kelâmın (sözün) bütün çeşitlerinde -ki buna yazı da dâhildir- doğru olmaktır.
Sıdk/doğruluk, haber verilen ile saklanılan şey arasındaki uygunluktur. Bir başka deyişle, gönüldekinin dille söylenene uyması; kişinin içinin ve dışının aynı olmasıdır. İnsanın içi ve dışı farklı olursa, sıdk (doğruluk) gerçekleşmez. Böyle bir durumda sözün bir kısmına yalan, bir kısmına doğru denilebilir. Örneğin; bir kâfir, içinden inanmaksızın, ‘Muhammed Allah’ın rasûlüdür’ dese, bu hüküm söz olarak doğrudur. Ancak, bunu söyleyen kâfir, içinden bunun doğru olmadığına
3531] 2/Bakara, 177
- 866 -
KUR’AN KAVRAMLARI
inanmaktadır. Münâfıklar Peygamberimize gelerek dediler ki: “Biz şehâdet ederiz ki sen Allah’ın peygamberisin.” Bu ifade söz olarak doğrudur. Allah (c.c.), Hz. Muhammed (s.a.s.)’in kendi rasûlü olduğunu biliyor. Ancak, Allah (c.c.) münâfıkların bu sözü söylerken yalancı olduklarına da şâhitlik yapıyor.3532
Şüphesiz ki sözü en doğru olan, sözün en doğrusunu söyleyen yalnızca Allah’tır. “O Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Kendisinde hiç bir şüphe olmayan kıyâmet gününde sizleri mutlaka toplayacaktır. Allah’tan daha doğru sözlü kimdir?3533 Kur’an, peygamberlere ve Hz. Muhammed’e (Allah’ın selâmı tümünün üzerine olsun) indirilmiş olan vahyi kabul etmeyi ‘tasdik’ (doğrulama), onu yalanlamayı da ‘tekzib’ (yalanlama) kelimeleriyle ifade ediyor. Bu anlamda İslâm’ı din olarak kabul eden kimseler ‘sâdık’ kişilerdir. Onlar, hem ‘Elest bezmi’nde verdikleri sözlerini yerine getirirler, hem doğru sözlü Peygamberi tasdik ederler (doğrularlar), hem de dilleri ve kalpleriyle, gelen vahyin doğruluğuna inanırlar. Bu noktada iman kavramı ile ‘tasdik’ kavramı arasında kullanım bakımından farklılık bulunmaktadır. ‘Tasdik’ her türlü haber hakkında kullanılır. Sözgelimi, ‘bir, ikinin yarısıdır’, ‘elma ağaçta yetişir’ gibi bilinen gerçekleri söyleyen kimseye ‘doğru söylüyorsun, seni tasdik ediyorum’ deriz. Ancak böyle bir haberi veren kimseye ‘sana iman ediyorum’ denmez. İman kavramı daha çok ğayb (duyu organlarıyla algılanamayan) şeyler hakkında kullanılır. Ğayb haberini verene, ‘o kimseye iman ettik’ ve haber verilen şey için de ‘ona iman ettik’ denilebilir. Kur’an’da bu kullanımı görmekteyiz. Hz. Yusuf’un kardeşleri babalarına; “Ama doğru söylesek de sen bize iman etmezsin” dediler.3534 Yani ‘bizi onaylamaz, bizi tasdik etmezsin’ demek istediler.3535
Kavram ve anlam bakımından da ‘iman’ ve ‘tasdik’ kelimeleri arasında fark vardır. ‘İman’, ‘emn’ yani güven kökünden türemiştir. Bunun için o; hem ‘haber vermeyi’, hem bir ‘isteği’, hem de ‘benimsemeyi’ ifade eder. Oysa ‘tasdik’ böyle değildir. Yani birine ‘güven’ duymayı gerektirmeyecek bir haber verilince ‘falanca iman etti’ denilmez. Tasdik, haber verme çeşitleri ile ilgili bir kelimedir. Tasdik, bir şeyi haber verenin doğruluğunu bildirmek, bunun zıddı olan ‘tekzib’ ise haber verenin yalan söylediğini bildirmek için kullanılır.
Bazen sevilen, bazen nefret edilen, bazen dost edinilen, bazen düşman sayılan, kimi zaman itaat edilen, kimi zaman da isyan edilen, bazen boyun eğilen, bazen de kendilerine karşı kibirli davranılan ‘zâtlar’ önünde takınılan durumlar ‘iman ve küfür’ kavramlarıyla anlatılır. ‘Sâdık ve sıdk’ kavramları ilgili oldukları kelimelere bağlıdırlar. ‘Sâdık (gönülden, içten) sevgi ve sâdık (içten) nefret’ deyimlerinde olduğu gibi. ‘Doğru’ veya ‘yalan’ hükümleri realitenin özü değil, onunla ilgili haberin niteliğidir. Sevgi ve nefret de sıfat olarak kullanılınca; ilgili nesnenin özünü değil, onunla ilgili durumu niteler. Ancak ‘iman’ ve ‘küfür’ böyle değildir. Bunlar, doğrudan doğruya inanılan veya inkâr edilen ‘zât’a dönüktürler.
Hacerü’l Esved’i selâmlarken Allah’a yapılan duâda ‘Seni tasdik ederek’ değil ‘Sana iman ederek’ denmekte ve ‘Kitabını tasdik ederek’ şeklinde söylenmektedir: “Allahım, Sana iman ederek, Kitabını tasdik ederek, Sana vermiş olduğum
3532] 63/Münâfıkûn, 1
3533] 4/Nisâ, 87, 122
3534] 12/Yûsuf, 17
3535] Ayrıca bkz: 9/Tevbe, 61; 23/Mü’minûn, 47; 44/Duhân, 21; 10/Yûnus, 89.
DOĞRULUK / SIDK
- 867 -
söze bağlı kalarak ve Peygamberine uyarak buraya geldim, Haceru’l Esved’i selâmlıyorum.”
Sâdık Kimselerin Özellikleri: Sâdık kimse, sözünde duran kimsedir. Onun içi ve dışı birdir. Yalan söylemez, hile yapmaz, kimseyi aldatmaz, işini düzgün yapar. Gittiği yol doğru bir yoldur. Mü’min, önce özünde (kalbinde) sâdık olmalıdır. Kalbinde yalana, hileye, düşmanlığa, hileye, fitneye yer vermemelidir. Ondan sonra da sözünde doğru olmalıdır. Konuşurken yalana, uydurmaya ve iftiraya başvurmamalıdır. Yalanın zararları açıktır, doğruluğun faydaları ise tartışılmayacak kadar çoktur. Mü’min, sonra da işinde doğru olmalıdır. İşini düzgün yapmalı, hileden ve aldatmadan uzak durmalıdır.
Sıdk sahibi olmaya ‘sadâkat’ denir. Sâdık kimseler, aynı zamanda ‘sadâkat’ sahibi kimselerdir. Mü’minlerin en önemli sıfatlarından biri de ‘sadâkat’ sahibi olmalarıdır. Türkçe’de sadâkat; müslüman kardeşinin iyiliğini istemek anlamına geldiği gibi, insanlara karşı dürüst davranmaya, dostluğa bağlı olmaya da denir. Bu anlamdaki sadâkatın zıddı ‘hıyânet’tir. Hâinlik ise olgun bir müslümana yakışmaz. Müslümanlar, karşılıklı işlerinde, başka insanlarla olan her türlü ilişkilerinde sadâkat ahlâkı üzere, dürüst ve iyiliksever olmalıdırlar. Karı-koca arasında mutlaka ‘sadâkat’ duygusu olmalıdır. Hem evdeki görevleri açısından, hem de iffetlerini koruma açısından birbirlerine karşı ‘sâdık’ olmalıdırlar.
Peygamberimiz, insanları aldatanları şiddetle tenkit ediyor ve onları kendisine bağlılardan saymıyor. Mü’min, verdiği sözde durur, emâneti yerine getirir, işini sağlam yapar, yalandan uzak durur, aldığı vazifeyi yerine getirir, emâneti ehline verir. Allah’a ibâdet ve itaatinde tam bir ‘sadâkat’ ahlâkı sergiler. Rabbine kalbinden bağlıdır. O’nun huzurunda O’nu kandırmaya, başkasına tapınmaya, ibâdetinde hile yapmaya yeltenmez. Ziya Paşa şöyle diyor:
“İnsana sadâkat yaraşır görse de ikrah
Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah.”
Çok doğru olan, doğruluğun en güzelini yapanlara, Allah’tan gelen vahyi tereddütsüz kabul edenlere ‘sıddîk’ denir. Nitekim Hz. Ebu Bekr’ın lakabı Sıddîk idi. Sıddîk olanlar asla yalan söylemezler. Onlar, itikatlarında (inançlarında) doğrudurlar ve bunu fiilleriyle (amelleriyle) pekiştirirler. “Kitap’ta İbrahim’i de an. Çünkü O, sıddík bir nebî idi..”3536 Allah’a ve O’nun Rasûlüne hakkıyla iman edenler, Allah katında ‘sıddîk’lar ile şehidlerdir, sıddîk ve şehidlik mertebesine erenlerdir.3537
‘Sâdık’ olma sıfatı hem peygamberlerin, hem de Kıyâmetin kesinlikle olacağının doğru haberidir. Kimsenin şüphesi olmasın ki, Kıyâmet sâdık/doğru bir haberdir.3538 İnsanlara hakkı gönderen Rabbimiz, kendisinin sâdıklardan olduğunu, dolayısıyla gönderilen vahiyde bir yanlışlık olmadığını açıklıyor.3539 Allah (c.c.), Kur’an’ın bir benzerini yazmaya cür’et edenleri, bu sözlerini isbâta dâvet ediyor. Buyuruyor ki, “Eğer sâdık kimselerden iseniz, haydi dediğinizi yapın, onun bir benzerini getirin bakalım!”3540 İnkârcı ve yalancıların, Kur’an’ın bir benzerini yazamayacak3536]
19/Meryem, 41
3537] 57/Hadîd, 19
3538] 51/Zâriyât, 5
3539] 15/Hıcr, 64
3540] 2/Bakara, 23
- 868 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ları zaten baştan bellidir.
Kur’an, inkârcılara seslenerek diyor ki, “Eğer sâdık kimselerden iseniz, ölümü başınızdan savın, İslâm’ın yanlış olduğuna dâir bir deliliniz varsa getirin, Allah’tan başkasını yardıma çağırın bakalım.”3541 Sabredenler, sâdık olanlar, kunut yapanlar (boyun bükerek ibâdet edenler), müttakî olanlar, seherlerde Rablerine günahlarından dolayı istiğfar edenler övülmeye lâyık insanlardır.3542 Kıyâmet, öyle bir gündür ki, dünyada iken imanında doğru olan, Kur’ân-ı Kerim’i tam bir teslimiyetle kabul eden sâdık kimselerin bu sıdklarının/doğruluklarının fayda vereceği bir gündür.3543
Allah (c.c.) bütün insanları iman etmeye ve sâdık kimseler ile beraber olmaya dâvet ediyor.3544 Sâdık olanların, İslâm’ı, Kur’an’ı ve O’nu tebliğ eden peygamberi tasdik edip tam bir bağlılıkla ibâdet edenlerin mükâfatını Rabbimiz verecektir. Sıdktan uzak kalan ikiyüzlü münâfïklara ise azâbını tattıracaktır.3545 Sâdık olan kadınlar ile sâdık olan erkeklere Rabbimiz büyük bir ecir ve mükâfat hazırlamıştır. Çünkü onlar imanlarında doğru idiler ve hakkı gönülden tasdik etmişlerdi.3546 İman edenler sıdk sahibi sâdıklardır. Onlar Allah’ın katından gelen sâdık bir dâveti ‘tasdik’ ettiler ve ‘musaddık/doğrulayan, doğru kimse’ oldular. Rabbimiz onları şöyle övüyor: “Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddîklar (doğrulayanlar), şehidler ve sâlihlerle beraberdir. Ne iyi arkadaştır onlar.”3547
“Sadîk” arkadaş demektir. Yani arkadaşını doğrulayan, ona doğru davranan, ona sadâkatle bağlanan en yakın dost demektir. Arkadaş anlamındaki bu kelimenin ‘sıdk/doğruluk’ kelimesinden gelmesi, oldukça dikkat çekicidir. 3548
Kur’an’da kullanıldığı şekliyle, farz olan infak, yani zekât anlamında ve halk arasında meşhur olduğu şekilde nâfile infak mânâsında “sadaka” kelimesi de, sıdk kelimesinden türemiş ve doğrulukla ilgili bir kavramdır. İnsanın, sıdkını ortaya koyma, Allah’ın emânetini O’nun yolunda kullanma yolu olan infak için verilen mala ve paraya da sıdk kelimesinden türeyen “sadaka” denilir. İnsan, malının bir miktarını, verilmesi istenen ve gereken yerlere vermekle, Allah’ın “infak edin” emrini yeri getirdiğini ve dolayısıyla Allah’a inanıp hükümlerini tasdik ettiğini ortaya koymuş olur.
Doğruluk ve Önemi
Doğruluk; doğru olma hali, dürüstlük, sıdk, sadâkat, istikamet, hak, birr, hidâyet anlamına gelen itikadî ve ahlâkî bir kavramdır. Allah’ın emrine ve kanunlarına uygun bir yol izlemek ve insanların haklarına riâyet etmek demektir. İman eden ve inancını hayata geçiren doğru insan, Hz. Peygamber’in en güzel ahlâkını örnek alır. Kur’ân-ı Kerim, doğruluğa dair birçok âyet içerir. Doğruluk
3541] 3/Âl-i İmrân, 168; 2/Bakara, 111; 6/En’âm, 40
3542] 3/Âl-i İmrân, 17
3543] 5/Mâide, 119
3544] 9/Tevbe, 119
3545] 33/Ahzâb, 24
3546] 33/Ahzâb,35
3547] 4/Nisâ, 69
3548] Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 562-566
DOĞRULUK / SIDK
- 869 -
anlamında, hak, istikamet, birr, hidâyet vb. kelimeler de kullanılmasına rağmen doğruluk, daha çok “sıdk” kelimesiyle karşılanır. Sadece “sıdk” kelimesi ve türevleri Kur’an’da 155 yerde kullanılır; yalan ve yalancılık anlamına gelen “kizb” kelimesi ise Kur’an’da tam 282 yerde geçer.
Doğruluk, ahlâkî vasıfların tümünü kendinde toplar. Özünde Allah’a, meleklere, âhirete, kitaplara, peygamberlere inanan, namaz kılan, zekât veren, oruç tutan, sabreden, sözünde duran, cihad eden... mü’minlerin bütün bu vasıfları doğruluk halinin tezâhürleridir. Doğruluk vasfı, doğru yolun anlaşılmasıyla gerçeklik kazanır. “Ancak Sana ibâdet eder ve ancak Senden yardım isteriz. Bizi doğru yola ilet. Nimet verdiğin kimselerin yoluna; gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil.”3549 âyetleriyle doğru yolun temel istek olduğunu vurgulayan Kur’an, baştan sona doğruluğun yolunu ve bunun aksi olan sapıkların yolunu açıklar. Allah’a kulluk etmek, doğruluğun ve doğru yolun ta kendisidir. Allah, O’na inananları ve kendi yoluna uyanları rahmet ve lutfa mazhar eder, onları doğru yola iletir. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.”3550 buyuran Allah, hâlis kullarını şeytandan korumaktadır. Allah, mü’minlerin kendisinden korkmalarını ve ölçüyü doğru tutmalarını emretmektedir. Sözün de doğru olması için uyarılan mü’minler, doğrulukları karşılığında cennete gireceklerdir. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
Doğruluk, en iyi, takvâ halinde gerçekleşebilir. Âyette “Doğrularla beraber olun.”3551 buyurulması, bu kavramın toplumsal oluşuna delâlet eder. Doğruluk bir mîsaktır, kulluk ahdidir. Ahde vefâ ve sadâkatin mükâfatı, hem dünyada, hem âhirette verilecektir. Sıddıkların özellikleri, ana hatlarıyla açıklanmıştır. Bunlar; sabır, itaat, infak, istiğfâr, ihlâs, takvâ, hayâ, emânet gibi özelliklerdir.
Doğruluğun karşısında yalancılık, bâtıl, dalâlet gibi özellikler bulunmaktadır. Muttakîler asla yalan söylemezler. Hz. Peygamber, “el-Emîn” olarak tanınmıştı. Yalancılık ise, dar anlamıyla insanın günlük hayatta söz ve davranışlarında doğruluktan uzaklaşması anlamına gelir. Geniş anlamda Allah’ın emir ve yasakları ile alay etmek, Allah’a iftirâda bulunmaktır. Bu da müşriklerin sıfatıdır. Allah yalancı kâfirleri doğru yola iletmeyeceğini Kur’an’da birçok âyette açıklamış, onları lânetlemiş ve büyük bir azâba uğrayacaklarını bildirmiştir. Allah, mü’minlere şöyle buyurur: “Yalan sözden kaçının.”3552 Bir diğer yalancı grup, münâfıklardır. Bunların özelliği, yalan söylemeleri ve yalan yere yemin etmeleridir. Bunlar sahtekâr kimseler olup küfürlerini gizlemişlerdir.
Davranışlarda doğruluğa hakkaniyet de denir. Bu da adâlet, insaf ve merhametten ibârettir. Doğruluğun, vahyî temellerinin anlaşılmasından sonra, düşüncenin eyleme geçirilmesinde en başta dile hâkimiyet gelmektedir. Dil, düşünceyi iletme aracıdır. Mü’minler söz söylerken doğruyu söyler, gereksiz yere konuşmaz, kötü söz söylemezler; ya hayır konuşurlar veya susarlar.
Doğruluk; düşüncede, sözde, niyette, irâdede, azimde, vefâ ve amelde doğruluk şeklinde tezâhür eder. Bütün bunların kaynağı, Kur’an ve Sünnettedir. Öte yandan, düşünce ve eylem birliği, doğruluğun esasıdır. Düşüncede ve inançta
3549] 1/Fâtiha, 5-7
3550] 11/Hûd, 112; 42/Şûrâ, 15
3551] 9/Tevbe, 119
3552] 22/Hacc, 30
- 870 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tam mânâsıyla İslâm’a yönelinmedikçe ve İslâmî hükümlere teslim olunmadıkça davranışların doğru olması mümkün değildir. Doğru olan ahlâk, tümüyle sadece Hz. Peygamber’in ahlâkıdır. Zira Rasûlullah (s.a.s.) “dosdoğru ol!” mesajı ile “Hûd sûresi beni kocattı” diye buyurarak doğruluğun önemini ve insana yüklediği sorumluluğu ifade etmiştir. Yine O, “Beni Rabbim en güzel şekilde terbiye etti.” buyurmuştur.
Bugünkü beşerî sistemlerin işleyişi gerek toplumsal düzeyde gerek fert olarak, yalancılık temeline dayalıdır. Çünkü insanlarda Allah korkusu yeterli şekilde kalmamıştır. İnsanlararası ahlâkî ilişkiler sanal ve yapmacıktır, doğruluktan uzaktır. Toplum, emîn/güvenilir bir toplum değildir, kuşku toplumudur. Böyle bir toplumda hakikat, beyanların aldatıcılığı sebebiyle ortaya çıkamamakta; insanlar Allah için yaşamadıklarından, O’na gerektiği gibi inanıp davranışlarını O’na dayandırmadıklarından, söz ve işlerinde birbirlerine güven duygusunu tamamen kaybetmiş görünmektedirler.
İslâm dışı fert ve toplum hayatında doğruluğun temelleri, hatta doğruluğun bir anlamı yoktur. Çünkü düzenler zulüm üzerine kuruludur ve insanlar kişisel çıkarları peşinde birbirlerini kandırmak için türlü oyunlara başvurmaktadırlar. Bu, bozuk bir hayat düzeni/düzensizliğidir. Sorumsuz, çirkin davranışların hâkim olduğu düzen, müslümanların hakka yaklaştırıcı en güzel hasletlerini de yozlaştırmıştır. İnsanlar her geçen gün doğru yoldan uzaklaşmaya, âhiret yurdunu aramaktansa materyalist dünyaya gönül vermiş insanların hevâ ve heveslerine uymaya başlamışlardır. Câhilî bir toplumda müslümanlar da gayr-i İslâmî günlük hayata ayak uydurmuş gözüktükleri ve müslüman şahsiyetleriyle tanınamadıkları için, İslâm’ı tanıtmak ve yaşatmak mümkün olmamaktadır. Bizzat müslümanların doğruluk düstûruna uymamaları bir toplumun helâk olması için yeterlidir. Çünkü hakkı tavsiye eden olmazsa veya yeterli sayıda ve yeterli şekilde nehy-i ani’l-münker yapılmazsa o toplum çökmüş demektir. Bir sahâbi Hz. Peygamber’e “Yâ Rasûlallah, bana İslâm’ı öyle tanıt ki, senden başka birine (başka soru) sorma ihtiyacını duymayayım” deyince, Rasûlullah şöyle buyurmuştur: “Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol!”3553 Başka bir hadis-i şerifte de: “Doğru olunuz, kurtuluşa erersiniz.”3554 buyurulmuştur.
İslâm’ın hayat yolu sırât-ı müstakîmdir; yani dosdoğru yoldur. O yola girenlere bir üzüntü ve korku yoktur. Her şeyden önce doğruluk, müslümanın akîdevî özelliğidir. Meselâ, dosdoğru namaz kılmayan bir mü’min ibâdette tam doğruya uymadığından, diğer davranışlarında da hatalı olacaktır.3555 O yüzden, Kur’an’da “namaz kılın” denilmez, “namazı dosdoğru kılın, dimdik ayakta tutun, ayağa kaldırın” anlamında “namazı ikaame edin” diye emredilir.
İslâmî kaynaklarda doğruluk ve dürüstlük, çok çeşitli kelimelerle ifade edilmekte olup bunların başında “sıdk” ve “istikamet” kavramları gelir. “İnsanın söz ve davranışlarıyla niyet ve inancında doğru, dürüst ve iyilikten yana olması” şeklinde tanımlanabilecek olan “sıdk” erdemi, genellikle yalanın zıddı olarak kullanılır. “İstikamet” de, “Allah’ın buyruğuna uygun şekilde doğru, dürüst ve temiz kalpli olma” demektir. Doğruluk ve dürüstlük erdemine sahip olan kişiye
3553] Müslim, İman 62; Ahmed bin Hanbel, III/413
3554] İbn Mâce, Tahâret 4; Dârimî, Vudû’ 2
3555] Sait Kızılırmak, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. , s. 410-411
DOĞRULUK / SIDK
- 871 -
“sâdık” ve “sıddîk” denir.
İnsanlığın genel ahlâk anlayışında olduğu gibi, İslâm ahlâkında da doğruluk ve dürüstlük, insan onurunun ve sağlıklı toplum yapısının vazgeçilmez şartlarından biri olarak kabul edilmiş ve insanın kendi kişiliğine karşı en önemli ödevleri arasında gösterilmiştir. Hz. Peygamber, kendisinden güzel bir nasihat isteyen kişiye, “Alllah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol!”3556 buyurmuştur. Doğruluk ve dürüstlüğün böylesine önemli olması, kişinin kendi şahsına karşı tutumundan başlamak üzere, ilişkili bulunduğu bütün kişilere ve çevrelere karşı her türlü tutum ve davranışlarını ilgilendiren, ticarî faâliyetlerden kamu görevlerine kadar hayatın bütün alanlarında ve bütün mesleklerde aranan bir erdem olmasından ileri gelir. İslâm ahlâk literatüründe konuşmada, niyet ve irâdede, karar vermede ve kararında durmada, (riyânın zıddı olarak) amelde, dinî ve mânevî hallerde dürüstlük gibi doğruluk ve dürüstlüğün çeşitli şekilleri üzerinde durulmuştur.
“Doğru” kavramıyla ilgili olarak kelimenin anlam sahasını tahlil eden değerlendirmesiyle İzutsu, şöyle der: Doğru kavramında temelde iki kutup, “sıdk” ve “hak” arasında bir bağıntı vardır. Hak, doğrunun nesnel yanını temsil etmektedir ve dil ancak ona uyum gösterdiğinde, “doğru” olabilir. O halde, öznel bir hâdise olarak doğru, dili hak yani “gerçeklik” ile uyum gösterecek bir tarzda kullanmaya bağlıdır. Allah ile insan arasındaki dinî ilgiye ait meselelerde doğru konuşma sorununa yöneldiğimiz zaman, bu husus müthiş bir önem kazanmaya başlar. Zira Kur’an’a göre vahiy, haktan başka bir şey değildir ve Allah’ın kendisi de mutlak Hak’tır. Her iki halde de “hakk”ın esas olarak; mesnetsiz bir şey, boş şey, yahut yalan demek olan “bâtıl”ın zıddı oluşu önemlidir.3557
Kur’ân-ı Kerim’de; “Hadîs (olayları haber veren söz) bakımından Allah’tan daha doğru sözlü kim vardır?”3558 ve “Allah hak olarak vaad etti. Allah’tan daha doğru sözlü kim vardır?”3559 buyrularak Allah’ın hem haber verme, hem de vaadini yerine getirme bakımından gerçek anlamda “sıdk” sahibi olduğu belirtilir. Kur’an’da daha çok peygamberler için kullanılan “sıddîk” ise, sıdkı en fazla olan, yani asla yalan söylemeyen kimse demektir. Sıdk terimi, peygamberlerin en önemli özelliklerinden biridir. Risâlette ehil olabilmek için her peygamberin bu sıfatı üzerinde taşıması gerekir. Öyle ki; içeriği sözü ve yaptığı anlaşması, ciddiyetle mizahı ve olay nakletmesi gibi bütün sözleri, süzgeçten geçirilirse, gerçeğe uygun düşer. Bu sıfat, herhangi bir sûretle yerinde olmazsa risâlet dâvâsı temelinden sarsılmış olacaktır. Çünkü insanlar doğru söylemeyen bir peygambere güvenemez. Doğru olan peygamberin herhangi bir sûrette gerçeğe ters düşen bir söz söylediği görülmemiştir. Bir peygamberin Allah nâmına dâvet ettiği şeyi kendi nefsinde yaşaması gerekir. Çünkü risâletin en büyük gâyesi Cenâb-ı Hakk’ın insanları mükellef kıldığı ahkâmı onlara tebliğ etmektir. Çünkü Allah ile ilişkisi olan kimse, herkesten daha çok O’nun azametini anlar. Dolayısıyla O’nun hiçbir emrine karşı gelmez. Zira O’na karşı gelmek ihânettir. Hâin olan kimse de Allah’ın risâletinin ehli olamaz. Kur’ân-ı Kerim’de birçok peygamber için doğruluk vasfı kullanılmakta, bazılarına “sıddîk” denilmektedir. “Kitap’ta İbrahim’i de an. Çünkü
3556] Müslim, İman 13
3557] Toshihiko İzutsu, Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, s. 141
3558] 4/Nisâ, 87
3559] 4/Nisâ, 122
- 872 -
KUR’AN KAVRAMLARI
O, sıddík/çok doğru bir nebî idi..”3560; “Kitapta İsmâil’i de an. Çünkü o vaade sâdık rasûl bir nebî idi.”3561; “Kitapta İdrîs’i de an. Hakikaten o, sıddîk bir peygamberdi.”3562 “Yusuf, ey sıddîk kişi!...”3563 Yine son nebî Hz. Muhammed (s.a.s.)’in de sâdık olduğu, yalancılardan olmadığı Kur’ânı-ı Kerim’in birçok yerinde anlatılmakta, İslâm tarihine, özellikle risâletin Mekke dönemine bakıldığında Rasûlullah (s.a.s.), gerçeğin şehâdeti, iman edenlerin ve hatta düşmanlarının şâhitliğiyle “el-Emîn” ve “Sâdıku’l-Va’du’l-Emîn” olduğu ortaya çıkmaktadır.
Sıdk kavramı, Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ’nın vaad ettiği şeyleri yerine getirmesi özelliği olarak da kullanılır. “Rabbinin sözü sıdk/doğruluk ve adâlet bakımından tamamlanmıştır. O’nun kelimelerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur. O hakkıyla işiten ve bilendir.”3564 “İşte onlar öyle kimselerdir ki, amellerinin en güzelini onlardan kabul ederiz ve onların kötü amellerinden vazgeçeriz. Onlar cennet ashâbı arasındadırlar. Bu, onların vaad olunageldikleri sıdk/dosdoğru bir vaaddir.”3565
Sıdk, aynı zamanda Kur’ân-ı Kerim’in bir ismidir. “Sıdk (doğru olan Kur’an)ı getirene ve onu tasdik edenlere gelince, işte muttakîler onlardır.”3566 “Allah’a karşı yalan uyduran, kendisine gelen sıdkı (gerçek olan Kur’an’ı) yalan sayandan daha zâlim kimdir? Kâfirler için cehennemde yer mi yok sanki?”3567 Kur’ân-ı Kerim’de genel olarak doğruluktan ve doğruluğun fazîletinden bahseden pek çok âyet-i kerime vardır. Bu âyetlerden biri, mü’minlerin sâdıklarla beraber olmalarını emreder: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.”3568
Sadâkat, kıyâmette kulun kurtuluşu için bir garanti mâhiyetindedir. Allah’ın gazabından kurtuluşa sebeptir, onu cennete götüren bir araçtır doğruluk: “... Bu (gün), doğru söyleyenlerin (sâdıkların) sıdklarının kendilerine fayda vereceği bir gündür. Orada devamlı kalacakları altında ırmaklar akan cennetler onlarındır. Allah kendilerinden râzı olmuş, onlar da O’ndan râzı olmuşlardır ve işte bu en büyük kurtuluş ve saâdettir.”3569 Doğruluğun esası; bir şeyin meydana gelmesi, tamamlanması, kuvvetinin kemâle ermesi, kısımlarının bir araya toplanmasıdır.
Doğruluk (sıdk/sadâkat); niyet, söz ve amelde olur. Niyette doğruluk, son derece azimli olmak ve Allah’a yönelmek için irâdeyi kuvvetlendirmek ve engelleri aşmaktır. Bu ise Allah’ın farz kıldığı şeylere koşmakla elde edilir. Bunun da başında Allah yolunda cihad gelir. Cihadın bir türü de Allah’a dâvettir. Dâvete engel olan herkesten yüzçevirmek, bunlardan uzaklaşıp nefret etmek gerekir. Çünkü onlar gaflet içinde yaşayan insanlardır. Gözleriyle inanırlar; Dünyada gördüklerinden başka bir şey bilmezler, onların ulaştıkları bilgi derecesi budur. Gerçekte ise, cehâlet ve nefsânî arzular onları kuşatmıştır. Doğru kimsenin kalbi, çok hassas olur; dâvete engel olan kimselere karşı tahammül edemez. Bunun için de onlardan sıkılır; onlarla komşuluk, arkadaşlık yapamaz; onlarla düşüp kalkamaz,
3560] 19/Meryem, 41
3561] 19/Meryem, 54
3562] 19/Meryem, 56
3563] 12/Yûsuf, 46
3564] 6/En’âm, 115
3565] 46/Ahkaf, 16
3566] 39/Zümer, 33
3567] 39/Zümer, 32
3568] 9/Tevbe, 119
3569] 5/Mâide, 119
DOĞRULUK / SIDK
- 873 -
onlardan uzak kalmakla gönlü açılır; Allah’a kulluk ve O’na dâvet hususunda acele etmeye teşvik eden kimselerden hoşlanır.
Sözde sadâkat, dilin hakkı ve doğruyu söylemesidir. Dil böyle alışınca, artık hiçbir bâtıl konuşmaz.
Amelde sadâkat, şer’î yollara uyarak Rasûlullah’a tâbi olmak sûretiyle olur. Müslüman; sözde, niyette ve amelde sadâkati gerçekleştirince, sıddîkıyet derecesine ulaşır. Bu derece ise, Cenâb-ı Hakk’ın mü’min kullarından istediği Rasûlullah’a hitap ile yönelttiği bir derecedir: “Ve şöyle de:’Rabbim, beni sıdk (ve selâmet) çıkarışıyla çıkar ve tarafından da hakkıyla yardım edici bir hüccet ver.”3570 “Sıdk girdirişi ve çıkarışı” demek, müslümanın herhangi bir şeye ve herhangi bir işe girişip başlamasının, ondan çıkışı ve onu terkinin Allah için ve Allah ile olmasıdır. Yani yaptıkları ve yapmadıkları Allah’ın rızâsına bağlıdır. Kul bunları edâ ederken Allah’tan yardım dileyerek yapar. Maksadı da Allah’ın rızâsıdır. Gâyesi de yalnız Allah’tır. “De ki: ‘Benim namazım da ibâdetlerim de, hayatım ve ölümüm de, hiçbir ortağı olmayan âlemlerin Rabbı olan Allah içindir.”3571
Müslüman, sıddîkıyetin bu derecesine erince, hayatta onun nazarında rağbet edilecek başka bir gâye kalmaz. Ancak bunun ayakta kalışı Allah’ın rızâsına vesîle olacaksa ayakta kalmayı tercih eder. Şâyet bu gâyeyi kaçırır veya elde edemeyeceğini anlarsa, hayattan yüz çevirir. Hz. Ömer (r.a.)’in şöyle dediği rivâyet edilir: “Üç şey olmasaydı dünyada kalmayı istemezdim; 1- Allah yolunda iyi cins atlar sırtında savaşmak, 2- Gece ibâdetinin meşakkat ve zorluğuna katlanmak, 3- Sözün temizini, hurmanın temizini seçer gibi seçen kimselerle düşüp kalkmak.” Hz. Ömer’in (r.a.) arzu ettiği bütün bu sayılanlar Rabb’ı râzı edecek şeylerdir.
Sâdık bir müslüman dâvetçinin sadâkati onun yüzünden ve sesinden belli olur. “Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır.”3572 Rasûlullah’ı tanımadan evvel onunla konuşan kimseler şöyle derlerdi: “Vallahi, bu bir yalancı yüzü ve yalancı sesi değildir. Dâvetçinin yüzünde ve sesinde doğruluk eserinin görünmesi, muhâtabına tesir eder; onun sözünü kabule, ona saygı beslemeye sevkeder. Ancak, muhâtapları son derece kör kalpli kimselerse onlara tesir etmeyebilir. Ne olursa olsun, sadâkat, müslüman için ve Allah’a dâvet eden herkes için zarûrîdir. Çünkü imanın esası doğruluk; münâfıklığın esası da yalandır. Dâvetçinin yalancı olması mümkün değildir. Bir kimse dâvetçi ise yalancı değildir; yalancı ise dâvetçi değildir. Peygamberimizin buyurduğu gibi, yalan ahlâksızlığa sevkeder. Ahlâksız bir kimsenin ise dâvetçi olması mümkün değildir.
Yüce Allah, peygamberlerden ve iman edenlerden ahd olarak sâdıkları ve kâzipleri birbirinden ayırmıştır: “Biz nebîlerden kuvvetle ahitlerini almıştık. Senden, Nuh’tan, İbrâhim’den, Mûsâ’dan ve Meryem oğlu İsa’dan (evet) onlardan ağır bir mîsak (söz) aldık. Allah bu sözü doğrulara sadâkatlerinden sormak için aldı. Kâfirler için de çok acıklı bir azap hazırladı.”3573; “Mü’minler içinde Allah’a verdikleri sözde duran (sâdık olan) nice erler/yiğitler var. İşte onlardan kimi, sözü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehidliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir. Çünkü Allah sadâkat gösterenleri (sâdıkları) sadâkatları sebebiyle mükâfatlandıracak,
3570] 17/İsrâ, 80
3571] 6/En’âm, 162-163
3572] 48/Fetih, 29
3573] 33/Ahzâb, 7-8
- 874 -
KUR’AN KAVRAMLARI
münâfıklara -dilerse- azap edecek yahut da (tevbe ederlerse) tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, merhamet edendir.”3574; “İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, Biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.”3575
Yukarıdaki âyetlerde bahsedilen sâdık erlere Cenâb-ı Hak, mükâfat olarak “sıdk” mekânlarını “sıdk” bir vaad ile vaad etmiştir: “İçlerinden bir adama: İnsanları uyar ve iman edenlere, Rableri katında onlar için yüksek bir sıdk/doğruluk makamı olduğunu müjdele, diye vahyetmemiz, insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu ki, o kâfirler: Bu elbette apaçık bir sihirbazdır, dediler?”3576; “İşte onlar öyle kimselerdir ki, amellerinin en güzelini kendilerinden kabul ederiz ve onların kötü amellerinden (günahlarından) vazgeçeriz. Onlar cennet ashâbı arasındadır. Bu, onların (dünyada iken) vaad olunageldikleri sıdk (dosdoğru) bir vaaddir”3577; “Muhakkak ki muttakîler cennetlerde ve ırmakların kenarındadırlar. Sıdk makamında (doğruluk meclisinde) gâyet muktedir, güçlü bir Melikin (Allah’ın) huzurundadırlar.”3578; “Allah şöyle buyuracaktır: ‘Bu, sâdıklara/doğrulara, doğruluklarının fayda vereceği gündür. Onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan râzı olmuştur, onlar da O’ndan râzı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş ve kazanç budur.”3579
Genel mânâda doğruluk, başkalarının maslahatını gözeterek, onlara doğru bilgi ulaştırmaktır. Doğru olmak, hem doğru söylemek, hem doğru düşünmek, hem de doğru davranış göstermektir. İnsan her işte doğru olanı bildirmeli, kendi zararına veya yakınları aleyhine olsa bile doğru sözü söyleyebilmelidir. Doğru sözlü olmanın verdiği güven duygusu, toplum fertleri arasındaki bağların çözülmesini, aralarındaki dayanışmanın kaybolmasını önler. Ayrıca doğru insan kendi kendisiyle çelişkiye düşmez. Kısacası yalancılıktan doğabilecek bütün psiko-sosyal problemlerin önü alınmış olur. Doğruluk, insanların iç dünyalarını huzura kavuşturur. Özellikle de mü’minlerin gönüllerini. Çünkü yalan, olgun bir vicdana rahatsızlık verir.
Olgun insan, bile bile söylemiş olduğu yalan sözle vicdanının, hele hele imanının sesi arasında çatışmaya girer. İşte doğruluk, bu tür çelişkilere düşmekten, huzursuzluktan insanı kurtarır. Hz. Peygamberimiz, bu konuyla ilgili olarak şöyle buyurur: “Bil ki, doğruluk sükûnet (gönül huzuru), yalan ise şüphe ve tereddüt verir.”3580 Doğruluk, aynı zamanda diğer ahlâkî erdemlerin yolunu açan, insanı ahlâkî değerlere sahip çıkmaya sevkeden anahtar bir karakterdir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.); “Doğruluk insanı iyiliğe götürür...”3581 buyurmuştur. 3582
Doğruluk kelimesi, şu alanlardaki doğruluğu kapsar: Sözde, niyet ve irâdede, vefâda, amelde, azimde ve her çeşit rûhî/psikolojik hallerde doğruluk. Bunların hepsinde doğruluğu kazanan kimse sıddîktır. Sıddîklar da derecelere
3574] 33/Ahzâb, 23-24
3575] 29/Ankebût, 2-3
3576] 10/Yûnus, 2
3577] 46/Ahkaf, 16
3578] 54/Kamer, 54-55
3579] 5/Mâide, 119; Muammer Ertan, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 5/399-401
3580] Tirmizî, Kıyâmet 60
3581] Müslim, Birr 105; Buhârî, Edeb 69
3582] Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da Ahlâk Psikolojisi, s. 76-77
DOĞRULUK / SIDK
- 875 -
ayrılır.
Sözde doğruluk, yani doğru sözlü olmak: Bu da haberlerde veya haberleri içine alan şeylerde olur. Haber de ya geçmişle veya gelecekle ilgili olur. Verdiği sözde durup durmamak, gelecekle ilgilidir. Sözünü korumak, herkesin borcudur. Doğruluk deyince ilk akla gelen, en meşhuru ve açığı budur. Eşya hakkında, olduğunun aksine haber vermekten dilini koruyan kimse sâdıktır.
İkinci doğruluk, niyet ve irâdedeki doğruluktur ki, bu ihlâs demektir. Yani kendisini harekete geçiren kuvvetin yalnız Allah rızâsı olmasıdır. Şâyet tutum ve davranışlarına nefsin arzularından bir şey karışırsa sadâkat niyeti bâtıl olur. Bu gibi adama da yalancı demek câiz olur. Nitekim hadis-i şerifte belirtildiği şekilde “ihlâs konusunda” üç kişiye sorulan sorular ve alınan cevaplarda bu durum açıklanmıştır. Meselâ âlime “ilminle ne amel ettin?” diye sorulunca, “Allah rızâsı için okuttum, ilim yaydım” diye cevap verince, kendisine; “yalancısın, sen, desinler için okuttun” denir. Okutmadın, denmez. “Okuttun ama irâdende yalancısın” denilir. “Doğruluk, kast ve irâdede tevhidin sıhhatidir.” Münâfıkların Hz. Peygamber’e “Sen Allah’ın rasûlüsün” demeleri, doğru bir söz olduğu halde, kalben buna inanmadıkları için inançlarında yalancı durumunda olduklarını anlıyoruz.3583 Bunlar, inandıklarını değil; inanmadıklarını haber verdikleri için de yalancıdırlar. Haber, vâkıaya uygun, fakat itikadlarına uygun değildir. Niyetleri doğru olmadığı için yalancıdırlar. Sıdk, öncelikle kalpten gelmeli ve itikat halinde olmalıdır; bu inancın dille ifadesi sıdktır; ama kalben itikat edilmeyen bir şeyin dille söylenmesi de yalandır. Söylenen sözü, fiilin doğrulaması, yani tasdik de sıdkın unsurlarındandır.
Doğruluk için niyette ihlâs şarttır. Doğru düşünce, düğru karar ve doğru davranışa niyet, sıdkın temelidir. Doğru bir işi yapmak, doğruluk için yeterli değildir; sâdık/doğru olmak için, onu doğru bir niyetle yapmak da gerekir. Ayrıca, doğruluğa azmeden insanın karar ve niyetinden vazgeçmemesi, düşünce ve azmini sarsacak ortam ve sebeplerden uzak kalması da gerekir.
Üçüncü doğruluk: Azimde vefâ/sadâkattir. Azim, bazen amelden önce gelir. Meselâ, insan kendi kendine; Allah bana servet verirse, onun tümünü veya şu kadarını tasadduk ederim; düşmanla karşılaşırsam onlarla bütün gücümle savaşırım, ölüme aldırış etmem; Allah bana bir makam nasip ederse, Allah’a isyan etmem ve kesinlikle adâleti uygularım” gibi azimlerde bulunur, kararlar verir. Bu azim, bazen içinden doğar ki, bu kesin ve doğru bir azimdir, bunda şüphe yoktur. Bazen de azimde tereddüt kokusu ve zâfiyet olur ki bu hal, doğruluğa ters düşer. İşte bazen doğruluk denilince bu mânâ kastedilir. Sâdık ve sıddîk, tereddüt ve zaafsız bütün iyiliklere tam bir kuvvet ve kesin bir azim ile karar vermeye denir. Doğruluğun bir çeşidi azimde vefâkârlıktır. Zira nefis, peşin söz vermekte özgür olduğu gibi cömerttir de. Fakat iş gerçekleşip tatbik sahasına konacağı zaman hevâ ve heveslerin hücumu ile bağları gevşer ve azminde vefâ gösteremez duruma düşer ki bu sadâkate aykırı olur. Bu sebeple Allah Teâlâ; “Allah’a verdikleri ahidde duran doğru adamlar vardır”3584 buyurmuştur.
Enes (r.a.) diyor ki: “Amcam Nadr’ın oğlu Enes, Bedir savaşında Rasûl-i
3583] 63/Münâfıkun, 1
3584] 33/Ahzâb, 23
- 876 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ekrem’in sağında bulunamadı, yani savaşa katılamadı. Buna çok üzüldü ve kendi kendine: “Allah eğer beni ikinci bir savaşa ulaştırırsa, yapacağımı ben bilirim!” diyordu. Ertesi yıl Uhud savaşına katıldı. Öyle bir cihad etti ki, öldüğü vakit vücudunda seksenden fazla yara bulundu. Kızkardeşi: ‘kendisinde tanınacak bir durum yoktu, ancak elbisesinden onu tanıyabildim’ demişti. Ve bunun üzerine yukarıdaki âyet-i kerime nâzil oldu.”
Dördüncü derece doğruluk; amel yapmakta sadâkattir. Amelde gayret göstererek içini dışına, dışını da içine uygun hale getirmektir. Dış ameller, içeride olmayan bir şeyi yansıtmamalı, yani yapılan her amel, tamamen içten gelmeli ve gönlün tercümanı olmalıdır. Bu durum, insanın içinden gelmiyor diye ameli terketmesi değil; içinin de dışını tasdik etmesi demektir. Zâhirin (dış görünüş ve amelin) bâtına (iç dünyaya, gönle) uymaması maksatlı olursa, buna riyâ denir ve bu, ihlâsı yok eder; Kasıtsız olursa, sadâkati/doğruluğu yok eder. O yüzden “sıdk/doğruluk, gizli ve âşikâr olarak hakka uymaktır” denilir.
Bu sıdkı elde etmek için, dünyada kalmayı ve yaşamayı sırf hakkı tutup kaldırmak ve Allah’ın rızâsına mazhar olmak için arzu etmek gerekir. Her zaman nefsinin eksik ve kusurlarını görmek, dünyanın cezbeden, oyalayıp aldatan güzelliklerine kapılmamak, dünyevî endişelerle yol ve yön değiştirmemekle bu sadâkat gerçekleşebilir.
Doğruluğun beşinci ve en üstün derecesi ise, korku, ümit, saygı, zühd, rızâ, tevekkül, muhabbet ve diğer bütün rûhî/psikolojik durumlarda doğruluktur. “Gerçek iyilik, Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanmak, Allah rızâsı için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan köle ve esirlere sevdiği maldan harcamak, namaz kılıp zekât vermek, andlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirmektir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabretmektir. İşte sâdık/doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Muttakîler ancak onlardır.”3585; “Mü’minler, ancak Allah’a ve Rasûlüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edip savaşanlardır. İşte sâdıklar/doğrular ancak onlardır.”3586 Sadâkatin derecelerinin zirvesi yoktur. Kul, bazı hususlarda sâdık olsa da, bazılarında olamayabilir. Hepsinde sâdık olan gerçek sıddîktır. Allah, bu dini, başlangıçta hem onun tebliğcisi Hz. Muhammed’i (s.a.s.), hem de bu İlâhî mesajı ilk olarak tasdik edip doğrulayan Ebû Bekir (r.a.) gibi iman eden ümmeti sıdkla sıfatlandırarak övmüştür: “Sıdk mesajıyla gelip doğruyu getiren ve onu tasdik edenler var ya, işte müttakîler, kötülükten sakınanlar onlardır.”3587
Sıdkın tamamen bir vicdan işi haline getirilmesi ve insan tabiatının her durumunda sadâkatin hemen ortaya çıkması, rızâ makamı olan sıdkın üst seviyesidir. “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan ve peygamber olarak Muhammed’den (s.a.s.) râzı olmak”, en büyük sadâkattir. En önemli doğruluk, İslâm’ın hayatın tüm alanlarında tam bir teslimiyetle kabul edilmesi, Allah’ın tek ilâh, otorite; Rasûlullah’ın da yegâne rehber ve örnek edilmesidir.
3585] 2/Bakara, 177
3586] 49/Hucurât, 15
3587] 39/Zümer, 33
DOĞRULUK / SIDK
- 877 -
Kur’ân-ı Kerim’de Sıdk Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de “sıdk” ve türevleri, toplam olarak 155 yerde geçer. Bu âyetlerden örnekler görelim:
“Gerçek iyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin iyiliğidir ki, Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. Allah rızâsı için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan köle ve esirlere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Andlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte sâdık/doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır.”3588
“Mü’minler, ancak Allah’a ve Rasûlüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edip savaşanlardır. İşte sâdıklar/doğrular ancak onlardır.”3589
“Allah’a ve peygamberlerine iman edenler, (evet) işte onlar, Rableri yanında sıddîklar/sözü özü doğru olanlar ve şehidlik mertebesine erenlerdir. Onların mükâfatları ve nurları vardır. İnkâr edip de âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar da cehennemin adamlarıdır.”3590
“Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar (doğrulayanlar), şehidler ve sâlihlerle beraberdir. Ne iyi arkadaştır onlar.”3591
“O Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Kendisinde hiç bir şüphe olmayan kıyâmet gününde sizleri mutlaka toplayacaktır. Allah’tan daha doğru sözlü kim vardır?”3592
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklar/doğrularla beraber olun.”3593
“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, Biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.”3594
“Mü’minler içinde Allah’a verdikleri sözde duran (sâdık olan) nice erler/yiğitler var. İşte onlardan kimi, sözü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehidliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir. Çünkü Allah sadâkat gösterenleri (sâdıkları) sadâkatları sebebiyle mükâfatlandıracak, münâfıklara -dilerse- azap edecek yahut da (tevbe ederlerse) tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, merhamet edendir.”3595
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin. Böyle davranırsanız, Allah işlerinizi düzeltir ve günahlarınızı bağışlar. Kim Allah ve Rasûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.”3596
3588] 2/Bakara, 177
3589] 49/Hucurât, 15
3590] 57/Hadîd, 19
3591] 4/Nisâ, 69
3592] 4/Nisâ, 87
3593] 9/Tevbe, 119
3594] 29/Ankebût, 2-3
3595] 33/Ahzâb, 23-24
3596] 33/Ahzâb, 70-71
- 878 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Şüphesiz bizim Rabbimiz Allah’tır’ deyip, sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu), onların üzerine melekler iner (ve derler ki:) ‘Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size va’dolunan Cennet’le sevinin. Biz, dünya hayatında da, âhirette de sizin velileriniziz. Orada nefislerinizin arzuladığı her şey sizindir. Ve istemekte olduğunuz her şey de sizindir. Çok bağışlayan, çok merhamet edenden (Allah’tan) bir ağırlanma olarak!”3597
“Şüphesiz bizim rabbimiz Allah’tır’ deyip, sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu), artık onlar için korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır. İşte onlar Cennet halkıdır. Yapmakta olduklarına karşılık olmak üzere, içinde ebedi olarak kalıcıdırlar.”3598
“Emrolunduğun gibi dosdoğru hareket et.”3599
“Ey Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet ver. Şüphesiz bağışı çok olan Sensin Sen.”3600
“De ki: Allah doğruyu söylemiştir. Öyle ise, hakka yönelmiş olarak İbrâhim’in dinine uyun. O, müşriklerden değildi.”3601
“Oturup da kardeşleri hakkında: ‘Bize uysalardı öldürülmezlerdi’ diyenlere, ‘Eğer doğru sözlü insanlar iseniz, canlarınızı ölümden kurtarın bakalım!’ de.”3602
“İman eden ve sâlih amel işleyenleri, içinde ebedî kalmak üzere, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Allah, (bu söylenenleri) hak bir söz olarak vaad etti. Söz verme ve onu tutma bakımından kim Allah’tan daha doğru olabilir?”3603
“Meryem oğlu Mesîh ancak bir rasûldür. Ondan önce de (birçok) peygamberler gelip geçmiştir. Anası da sıddîkadır/çok doğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak, onlara delilleri nasıl açıklıyoruz, sonra bak nasıl (haktan) yüz çeviriyorlar.”3604
“Ey insanlar, siz kendinize bakın; siz doğru yolda olduğunuz takdirde sapan dalâletteki kimse size zarar veremez!”3605
“Allah şöyle buyuracaktır: ‘Bu, sâdıklara/doğrulara, doğruluklarının fayda vereceği gündür. Onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan râzı olmuştur, onlar da O’ndan râzı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş ve kazanç budur.”3606
“Rabbinin sözü, sıdk/doğruluk ve adâlet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O işitendir, bilendir.”3607
“... Biz elbette sâdıkız/doğru söyleyeniz.”3608
3597] 41/Fussılet, 30-32
3598] 46/Ahkaf, 13-14
3599] 42/Şûrâ, 15
3600] 3/Âl-i İmrân, 8
3601] 3/Âl-i İmrân, 95
3602] 3/Âl-i İmrân, 168
3603] 4/Nisâ, 122
3604] 5/Mâide, 75
3605] 5/Mâide, 105
3606] 5/Mâide, 119
3607] 6/En'âm, 115
3608] 6/En'âm, 146
DOĞRULUK / SIDK
- 879 -
“İçlerinden bir adama: İnsanları uyar ve iman edenlere, Rableri katında onlar için yüksek bir sıdk/doğruluk makamı olduğunu müjdele, diye vahyetmemiz, insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu ki, o kâfirler: ‘Bu elbette apaçık bir sihirbazdır’ dediler?”3609
“Yoksa, ‘Onu (Kur’an’ı) kendisi uydurdu’ mu diyorlar? De ki: ‘Eğer doğru iseniz Allah’tan başka çağırabildiklerinizi (yardıma) çağırın da siz de onun gibi uydurulmuş on sûre getirin.”3610
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Beraberinde bulunan, putperestliğe tevbe etmiş kimseler de doğru hareket etsinler. Aşırı gitmeyin. Doğrusu Allah yaptıklarınızı görür.”3611
“Yusuf: ‘Hayır, o kendisi benim nefsimden (murâd almak) istedi’ dedi. Kadının akrabasından biri şöyle şâhidlik etti: ‘Eğer gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir, bu ise yalancılardandır. Eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir. Bu ise, doğru söyleyenlerdendir. (Efendisi, Yusuf’un gömleğinin) arkadan yırtılmış olduğunu görünce, (kadına;) ‘şüphesiz bu, sizin tuzağınızdır. Çünkü sizin tuzağınız gerçekten büyüktür’ dedi.”3612
“Ey Yusuf, ey sıddîk/doğru sözlü kişi!...”3613
“Ve şöyle niyaz et: ‘Rabbim! Gireceğim yere sıdkla/doğruluk ve dürüstlükle girmemi sağla; çıkacağım yerden doğruluk ve dürüstlükle çıkmaya muvaffak kıl. Bana tarafından, hakkıyla yardım edici bir kuvvet ver.”3614
“Kitap’ta İbrahim’i de an. Çünkü O, sıddîk (sıdkı/doğruluğu bütün) bir nebî/peygamber idi.”3615 “Kitap’ta İsmâil’i de an. Gerçekten o, sözüne sâdıktı, rasûl ve nebî idi.”3616 “Kitapta İdris’i de an. Hakikaten o, sıddîk/pek doğru bir insan, bir peygamberdi.”3617
“Eşlerine zinâ isnâdında bulunup da kendilerinden başka şâhitleri olmayanlara gelince, onların her birinin şâhitliği, kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ederek şâhitlik etmesi, beşinci defa da, eğer yalan söyleyenlerden ise Allah’ın lânetinin kendi üzerine olmasını dilemesidir.”3618
“Bana, sonra gelecekler içinde, iyilikle anılmak (lisân-ı sıdk) nasip eyle!”3619
“Hani Biz peygamberlerden mîsak/söz almıştık; senden, Nuh’tan, İbrâhim’den, Mûsâ’dan ve Meryem oğlu İsa’dan da. (Evet) Biz onlardan pek sağlam bir mîsak/söz aldık. Allah bu sözü, sâdıkları/doğruları doğruluklarıyla sorumlu kılmak için aldı. Kâfirler için de çok acıklı bir azap hazırladı.”3620
“Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, tâata devam eden erkekler ve tâata devam eden kadınlar, sâdık/doğru erkekler ve doğru
3609] 10/Yûnus, 2
3610] 11/Hûd, 13
3611] 11/Hûd, 112
3612] 12/Yûsuf, 26-28
3613] 12/Yûsuf, 46
3614] 17/İsrâ, 80
3615] 19/Meryem, 41
3616] 19/Meryem, 54
3617] 19/Meryem, 56
3618] 24/Nûr, 6-7
3619] 26/Şuarâ, 84
3620] 33/Ahzâb, 7-8
- 880 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar var ya; işte Allah, bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”3621
“Doğruyu getiren ve onu tasdik edenler var ya, işte kötülükten sakınanlar onlardır. Onlar için Rableri yanında diledikleri her şey vardır. İşte bu, muhsinlerin/iyilik edenlerin mükâfatıdır.”3622
“Rablerine karşı gelmekten sakınanlar (müttakîler) ise, bölük bölük cennete sevk edilir, oraya varıp da kapıları açıldığında bekçileri onlara: ‘Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya’ derler. Onlar: ‘Bize verdiği sözde sâdık olan ve bizi, dilediğimiz yerinde oturacağımız bu cennet yurduna vâris kılan Allah’a hamdolsun. İyi amelde bulunanların mükâfatı ne güzelmiş!’ derler.”3623
“İman etmiş olanlar: ‘Keşke cihad hakkında bir sûre indirilmiş olsaydı!’ derler. Ama hükmü açık bir sûre indirilip de onda savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Onlara yakışan da budur! (Onların vazifesi) itaat ve güzel sözdür. İş ciddiye bindiği zaman Allah’a sadâkat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.”3624
“Andolsun ki, size vaad edilen, kesinlikle doğrudur ve cezâ mutlaka vuku bulacaktır.”3625
“Takvâ sahipleri cennetlerde ve ırmakların kenarlarında, güçlü ve Yüce Allah’ın huzurunda sıdk makamında/hak meclisindedirler.”3626
“(Allah’ın verdiği bu ganîmet malları,) Yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılmış olan, Allah’tan bir lütuf ve rızâ dileyen, Allah’ın dinine ve Peyamberine yardım eden fakir muhâcirlerindir. İşte sâdıklar/doğru olanlar bunlardır.”3627
Hadis-i Şeriflerde Sıdk/Doğruluk ve Kizb/Yalancılık Kavramı
“Şüphesiz ki sözde ve işte doğruluk hayra ve üstün iyiliğe yöneltir. İyilik de cennete iletir. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğrucu) diye kaydedilir. Yalancılık, yoldan çıkmaya (fücûr) sürükler. Fücûr da cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır.”3628
“(Sözde ve işte) Doğruluktan ayrılmayın. Çünkü doğruluk, şüphesiz hayır ile beraberdir (Sahibini hayra ve iyi amellere yöneltir). Doğruluk ve hayır (sahibi) da cennettedir. Yalancılıktan da sakının. Çünkü yalancılık şüphesiz şer ile beraberdir (sahibini kötülüklere sürükler). Ve yalancılıkla şer (sahibi) cehennemdedir. Allah’tan muâfât (yani, hoşlanılmayan şeylerden selâmet ve âfiyette olmayı) dileyin. Çünkü hiç kimseye imandan sonra âfiyetten daha hayırlı bir şey şüphesiz verilmemiştir. Birbirinize hased etmeyin. Birbirinize buğz etmeyin. Birbirinizle iyi ilişkileri kesmeyin. Birbirinizden yüz çevirip küsüşmeyin ve
3621] 33/Ahzâb, 35
3622] 39/Zümer, 33-34
3623] 39/Zümer, 73-74
3624] 47/Muhammed, 21
3625] 51/Zâriyât, 5-6
3626] 54/Kamer, 54-55
3627] 59/Haşr, 8
3628] Buhârî, Edeb 69; Müslim, Birr 103-105; Ebû Dâvud, Edeb 80; Tirmizî, Birr 46; İbn Mâce, Mukaddime 7, Duâ 5
DOĞRULUK / SIDK
- 881 -
ey Allah’ın kulları, kardeşler olun.”3629
Rasûlullah (s.a.s.)’a ‘Yâ Rasûlallah, insanların hangisi daha faziletlidir?’ diye soruldu. O şöyle buyurdu: “Kalbi mahmum (temiz) ve dili çok doğru olan her (mü’min) kişi.” Sahâbiler: ‘Ya Rasûlallah! Dili çok doğru olanı biliriz. Mahmum kalp nedir?’ diye sordular. Peygamberimiz şöyle cevap verdi: “Allah’tan korkan, tertemiz, içinde ne günah, ne zulüm ile yaratıklara kötülük etmek, ne kin, ne hased (çekememezlik) olan kalptir.”3630
İbni Mes’ud (r.a.), Peygamberimiz’den şunu naklediyor: “Hz. Peygamber bir gün yere düz bir çizgi çizdi ve ‘Bu Allah’ın yoludur’ dedi. Daha sonra bu çizginin sağına ve soluna başka çizgiler çizerek ‘Bunlar ise diğer yollardır. Her biri üzerinde yanlışa dâvet eden birtakım şeytanlar vardır.’ buyurdu. Arkasından da şu âyeti okudu: “Şu emrettiğim yol, Benim dosdoğru yolumdur. Hep ona uyun! Başka yollara ve dinlere uyup gitmeyin ki sizi O’nun yolundan saptırmasın. (Azabından) Korunmanız için (Allah) size böyle tavsiye ediyor.”3631
“Ey kalpleri halden hale değiştiren Allah’ım, benim kalbimi dinin üzere daim ve sabit kıl!”3632
“Allah’a iman ettim’ de ve dosdoğru ol.”3633
“Doğru olunuz, kurtuluşa erersiniz.”3634
“Ya Rasülallah, İslâm hakkında bana öyle bir söz söyle ki, onu senden sonra hiçbir kimseye sormayayım” diye soran Süfyan bin Abdullah Es-Sakafi’ye Peygamberimiz şöyle cevap verdi: “Allah’a iman ettim’ de, ondan sonra dosdoğru ol!”3635
“İstikamet üzere olunuz. Eğer istikametli olursanız, o ne güzel bir şeydir. Amellerinizin en hayırlısı da namazdır. Ve kâmil mü’minden başkası namazı muhâfaza edemez.”3636
“Dürüst ve emin (kendisine güvenilen) tüccâr; peygamberler ve şehidlerle beraberdir.”3637
“Alış-veriş yapan iki kişi (satıcı ve alıcı) birbirlerinden ayrılıncaya kadar muhayyerliğe (seçme, vazgeçme hakkına) sahiptirler. Bunlardan her biri dürüst ve doğru söyler ve (mala ait hususları) birbirlerine açıklarlarsa, bu alış-verişlerinde kendilerine bereket ihsân olunur. Eğer iki taraf (mal ve bedelin ayıbını) gizlerler ve yalan söylerlerse, bu alışverişlerinin bereketi giderilir.”3638
“Sana kuşku veren şeyi bırak, şüphe ve kuşku vermeyen şeyi al! Doğruluk, gönül rahatlığı, yalansa kuşkudur.”3639
3629] İbn Mâce, Duâ 5, hadis no: 3849
3630] İbn Mâce, Duâ 24, hadis no: 4216
3631] 6/En'âm, 153; İbn Mâce, Mukaddime 1
3632] Tirmizî, Kader 7; İbn Mâce, Mukaddime 13
3633] Müslim, İman 13, 62; Ahmed bin Hanbel, III/413
3634] İbn Mâce, Tahâret 4; Dârimî, Vudû’ 2
3635] Tirmizî, Zühd 47
3636] İbn Mâce, Kitabu't-Tahâre 4
3637] Tirmizî, Büyû’, 4, hadis no: 1225; İbn Mâce, Ticâre 1, hadis no: 2139
3638] Buhârî, Büyû’ 31; Müslim, Büyû’, 47, hadis no: 1532
3639] Tirmizî, Kıyâme 22, hadis no: 2637; Müslim, Birr 14-15, hadis no: 2553
- 882 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Münâfığın alâmeti üçtür: Söz söylediği zaman yalan söyler. Vaad ettiği vakit sözünde durmaz. Kendisine bir şey emânet edildiği zaman hıyânet eder.”3640
Dört huy vardır ki, bunlar kimde bulunursa o kişi tam münâfık olur. Kimde de bu huylardan biri bulunursa, onu terk edinceye kadar o kişide münâfıklıktan bir sıfat bulunmuş olur: Kendisine bir şey emânet edildiği zaman ona ihânet eder. Konuştuğunda yalan söyler. Söz verince sözünden döner. Düşmanlıkta haddi aşar, haksızlık yapar.”3641
“Kul, yalan söylediği vakit, vücuda getirdiği şeyin fena kokusundan ötürü, melek kendisinden bir mil uzaklaşır.”3642
“Cemaati (toplumu) güldürmek için yalan konuşanların vay haline, vay haline, vay haline!”3643
Rasûlullah’a: ‘Mü’min korkak olabilir mi?’ diye sorulduğunda: “Evet” diye cevap verdi. ‘Mü’min yalancı olabilir mi?’ diye sorulunca da: “Hayır!” buyurdular.3644
“Kim yalan söylemeyi ve yalanla amel etmeyi bırakmazsa, o kimsenin (oruç tutup) yemesini-içmesini bırakmasına Allah için hiçbir gerek yoktur.”3645
“Senin söylediklerini tasdik edecek bir mü’min kardeşine yalan söylemen çok büyük bir hiyânettir.”3646
“Haklı dahi olsa münâkaşayı terk eden kimseye cennetin kenarında bir makam (köşk), şaka da olsa yalanı terk edene cennetin ortasında bir makam (köşk), ahlâkını güzelleştirene cennetin en yüksek katında bir makamı söz veriyorum.”3647
“Her duyduğunu nakletmesi, kişiye yalan olarak yeter.”3648
“Yalan olduğunu zannettiği bir hadisi benden nakleden kimse, yalancılardan biridir.”3649
“Şüphesiz benim üzerimden söylenen bir yalan, başka birinin üzerinden söylenen yalan gibi değildir. Şimdi, kim (kasden) benim üzerimden yalan söylerse (benim söylemediğim bir sözü bana isnâd eder, hadis uydurursa), cehennemdeki yerine hazırlansın!”3650
Ebû Bekre (r.a.) şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.s.): “En büyük günahı size haber vereyim mi?” buyurdu. Biz: ‘Evet, yâ Rasûlallah’ dedik. Rasûl-i Ekrem: “Allah’a şirk koşmak, ana babaya itaatsizlik etmek” buyurduktan sonra, yaslandığı yerden doğrulup oturdu ve: “İyi belleyin, bir de yalan söylemek, yalancı şâhitlik yapmaktır” buyurdu. Bu son cümleyi sürekli tekrarladı. Biz daha fazla üzülmesini arzu etmediğimiz için “keşke sussa!” diye temennîde bulunduk.”3651
3640] Buhârî, Edeb 120, İman 26; Müslim, İman 107, hadis no: 59
3641] Buhârî, İman 24, 27, Mezâlim 17, Cizye 17; Müslim, İman 106; Ebû Dâvud, Sünnet 15; Tirmizî, İman 14; Nesâî, İman20
3642] Tirmizî, Birr 46, hadis no: 2039
3643] Ebû Dâvud, Edeb 88, hadis no: 4990; Tirmizî Zühd 8, hadis no: 2417
3644] Muvattâ, Kelâm 19
3645] Buhârî, Savm 13; Tirmizî, Savm 16, hadis no: 703; Ebû Dâvud, Siyam 25, hadis no: 2362
3646] Ebû Dâvud, Edeb 79, hadis no: 4971
3647] Ebû Dâvud, Edeb 8, hadis no: 4800
3648] Müslim, Mukaddime 5; Ebû Dâvud, Edeb 88, hadis no: 4992
3649] Müslim, Mukaddime I/9; Tirmizî, İlim 9
3650] Müslim, Mukaddime 4; Buhârî, İlim 47-51
3651] Buhârî, Şehâdât 10, Edeb 6, İsti’zân 35, İstitâbe 1; Müslim, İman 143; Tirmizî, Şehâdât 3, Birr 4, Tefsîru sûre 4/5, hadis no: 1964
DOĞRULUK / SIDK
- 883 -
“Zandan sakının. Çünkü zan, sözlerin en yalan olanıdır.”3652
“Ahdini bozan (sözünden cayan) herkes için kıyâmet günü bir bayrak dikilip ‘bu falanın vefâsızlık alâmetidir’ diye ilân olunacaktır.”3653
“Kıyâmet günü her vefâsız kişinin arkasında bir bayrak bulunacak ve vefâsızlığı ölçüsünde o bayrak yükseltilecektir. Bilin ki, vefâsızlık açısından kamu yöneticisinden daha büyük vefâsız yoktur.”3654
“Allah Teâlâ şöyle buyurdu: ‘Ben kıyâmet günü şu üç (grup) insanın düşmanıyım: Benim adıma yemin ettikten sonra sözünden cayan kişi, hür bir insanı köle diye satıp parasını yiyen kişi, ücretle bir işçi tutup işini gördüren ve işçinin ücretini vermeyen kişi.”3655
“Kıyâmet günü hesabı ilk görülecek kişi, şehid düşmüş bir kimse olup huzura getirilir. Allah Teâlâ ona verdiği nimetleri hatırlatır, o da hatırlar ve bunlara kavuştuğunu itiraf eder. Cenâb-ı Hak: ‘Peki, bunlara karşılık ne yaptın?’ buyurur. ‘Şehid düşünceye kadar Senin uğrunda cihad ettim’ diye cevap verir. ‘Yalan söylüyorsun. Sen, ‘babayiğit adam’ desinler diye savaştın, o da denildi’ buyurur. Sonra emrolunur da o kişi yüzüstü cehenneme atılır. Bu defa ilim öğrenmiş, öğretmiş ve Kur’an okumuş bir kişi huzura getirilir. Allah ona da verdiği nimetleri hatırlatır. O da hatırlar ve itiraf eder. Ona da: ‘Peki, bu nimetlere karşılık ne yaptın?’ diye sorar. ‘İlim öğrendim, öğrettim ve Senin rızân için Kur’an okudum’ cevabını verir. ‘Yalan söylüyorsun. Sen ‘âlim’ desinler diye ilim öğrendin, ‘ne güzel okuyor’ desinler diye Kur’an okudun. Bunlar da senin hakkında söylendi’ buyurur. Sonra emrolunur, o da yüzüstü cehenneme atılır. (Daha sonra) Allah’ın kendisine her çeşit mal ve imkân verdiği bir kişi getirilir. Allah verdiği nimetleri ona da hatırlatır. Hatırlar ve itiraf eder. ‘Peki, ya sen bu nimetlere karşılık ne yaptın?’ buyurur. ‘Verilmesini sevdiğin, râzı olduğun hiçbir yerden esirgemedim, sadece Senin rızânı kazanmak için verdim, harcadım’ der. ‘Yalan söylüyorsun. Hâlbuki sen, bütün yaptıklarını ‘ne cömert adam’ desinler diye yaptın. Bu da senin için zaten söylendi’ buyurur. Emrolunur, bu da yüzüstü cehenneme atılır.”3656
“Müslüman bir kimsenin malını elinden almak için yalan yere yemin eden kimse, Cenâb-ı Hakk’ın gazabına uğramış olarak O’nun karşısına çıkar.” Allah, Kur’an’ında da öyle buyurmuştur: “Allah’a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların âhirette bir payı yoktur. Kıyâmet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azâb vardır.”3657
“Yalan yere yemin ederek bir müslümanın hakkını gasbeden kimseye Allah cehennemi vâcip, cenneti de haram kılar.” Bunun üzerine bir kişi: ‘Eğer o hak, önemsiz bir şey ise, yine böyle midir, yâ Rasûlallah?’ diye sordu. Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Misvak ağacından bir dal parçası olsa bile böyledir.”3658
3652] Buhârî, vesâyâ 8, Nikâh 45, Ferâiz 2, Edeb 57, 58; Müslim, Birr 28; Tirmizî, Birr 56
3653] Buhârî, Cizye 22, Edeb 99, Hiyel 99; Müslim, Cihad 11-17; Ebû Dâvud, Cihad 150; Tirmizî, Siyer 28; İbn Mâce, Cihad 42
3654] Müslim, Cihad 15-16; Tirmizî, Fiten 26
3655] Buhârî, Büyû' 106, İcâre 10; İbn Mâce, Ruhûn 4
3656] Müslim, İmâre 152
3657] 3/Âl-i İmrân, 77) (Buhârî, Eymân 11, 17; Müslim, İman 220, 222; Ebû Dâvud, Eymân 2; Tirmizî, Büyû’ 42; Nesâî, Âdâbu’l-Kudât 36; İbn Mâce, Ahkâm 7
3658] Müslim, İman 218; Nesâî, Âdâbu’l-Kudât 30; İbn Mâce, Ahkâm 9
- 884 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Büyük günahlar şunlardır: Allah’a şirk/ortak koşmak, ana babaya itaatsizlik etmek, haksız yere bir kimseyi öldürmek ve yalan yere yemin etmek.”3659
“Kişinin sahip olmadığı bir malı hususunda nezir yapması mûteber değildir. Mü’mine lânet etmek, onu öldürmek gibidir. Her kim dünyada kendini bir şeyle öldürürse, kıyâmet gününde o şeyle azâb olunur. Kim malını çok göstermek için yalan yere bir şeyi iddiâ ederse, Allah onun malını daha ziyâde azaltmaktan başka bir şey yapmaz. Bir de her kim yalan yere bir şeye yemin-i sabr ederse (o da öyledir).”3660
“En büyük yalan, görmediği rüyayı ‘gördüm’ diye kişinin gözlerine iftirâ etmesidir.”3661
“Kim görmediği bir rüyayı ‘gördüm’ deyip anlatırsa, âhirette yerine getirmesi mümkün olmayan bir işe, iki arpa tanesini birbirine düğümleme cezâsına çarptırılır. Kim, bir topluluğun duyulmasını istemedikleri bir sözü öğrenmeye çalışır (kulak hırsızlığı yapar)sa, kıyâmet günü kulaklarına eritilmiş kurşun dökülür. Kim de herhangi bir canlının sûretini (put olan resim ve heykelini) yaparsa, o da kıyâmette, yapamayacağı halde, ‘haydi buna can ver!’ diye zorlanarak azâb edilir.”3662
“Bu gece rüyamda bana iki kişi gelerek ‘haydi yürü, gidiyoruz’ dediler. Ben de onlarla beraber gittim. Yanı üzerine yatmış bir adamın yanına vardık. Elinde bir kaya parçası bulunan bir başka adam, onun başı ucunda ayakta duruyor, elindeki kayayı, yanı üzerine yatmış olan adamın tepesine indiriyor, başını yarıyordu. Taş yuvarlanıp gidiyor, adam taşı arkasından koşup alıyor, o geri gelinceye kadar ötekinin başı iyileşiyor, eski haline geliyordu. Adam, önce yaptığını aynen tekrarlayıp duruyordu. Ben, yanımdakilere: ‘Sübhânallah! Bu nedir?’ dedim. ‘Yürü, yürü hele’ dediler. Yürüdük. Derken sırt üstü yatmış bir adamın yanına vardık. Başucunda da, elinde demir çengel bulunan bir başkası duruyordu. Bu adam, yatan kişinin bir tarafına geçip elindeki çengelle avurdunu, burnunu ve gözünü ta ensesine kadar yarıyor, sonra öbür tarafına geçip orasını da aynı şekilde parçalıyordu. Bir tarafını yarıncaya kadar önceki yardığı taraf eski haline geliyor, adamı da sürekli aynı şekilde parçalamaya devam ediyordu. (...) ‘Bu gece boyunca hayret verici çok şey gördüm. Gördüklerimin anlamı nedir?’ dedim. Onlar: ‘Anlatalım’ dediler ve anlattılar: ‘İlk önce yanına vardığın kafası taşla yarılan adam var ya, o, Kur’an’ı öğrendiği halde terkeden ve farz namaz vaktini uyku ile geçiren kimsedir. (Allah ona Kur’an’ı öğretmişti, o geceleri hep uyku ile geçirip Kur’an okumamış, gündüz de Kur’an’la amel etmemişti. Ona da kıyâmete kadar böyle azâb edilir.) Avurdu, burnu ve gözleri demir çengelle yarılan adam, evinden çıkıp etrafa yalanlar yayan kişidir. (O, yalancının biriydi. Sürekli yalan söylerdi. Onun yalanları ufukları kaplıyordu. İşte o yalancı adam, kıyâmet gününe kadar böyle azâb olunacaktır.)...”3663
“İnsanların arasını düzeltmek maksadıyla birinden ötekine uygun/hayırlı sözler taşıyan veya hayırlı konuşan yalancı sayılmaz.”3664
Ümmü Külsûm şöyle dedi: “Ben Rasûlullah (s.a.s.)’ın şu üç hal dışında, halkın yalan söylemesine ruhsat verdiğini hatırlamıyorum: Harpte, kişilerin arasını
3659] Buhârî, Eymân 16, Diyât 2, İstitâbetü’l-Mürteddîn 1; Tirmizî, Terfsîru sûre 4/6; Nesâî, Tahrîm 3, Kasâme 48
3660] Müslim, Eymân 47, hadis no: 176 -110-
3661] Buhârî, Ta’bîr 45
3662] Buhârî, Ta’bîr 45; Ebû Dâvud, Edeb 88; Tirmizî, Rüyâ 8; İbn Mâce, Rüyâ 8
3663] Buhârî, Ta’bîr 48, Cenâiz 93
3664] Buhârî, Sulh 2; Müslim, Birr 101, hadis no: 2605; Ebû Dâvud, Edeb 50, hadis no: 1920; Tirmizî, Birr 26, hadis no: 2004
DOĞRULUK / SIDK
- 885 -
düzeltmekte ve (aile dirliğini sağlamak için) kocanın hanımına, hanımın kocasına söylediği sözlerde.”3665
“Yalan, yalnız üç yerde câizdir: Adam, karısını memnun etmek için (yalan) konuşur, savaşta ve insanları birbiriyle barıştırmak için.”3666
Abdullah bin Mes’ûd (r.a.) şöyle derdi: “Kul yalan konuşmaya devam ettikçe, Allah katında yalancılardan yazılıncaya ve kalbinin tamamı kararıncaya kadar kalbinde siyah bir leke belirir.”3667
Doğruluk; İmanın Dışa Yansıması
İman edenlerden, münâfıklarla değil; sâdıklarla beraber hareket etmelerini isteyen Kur’an,3668 vahyin bizzat kendisinden sıdk diye bahseder.3669 Allah’tan gel(diği kesin olarak bilin)en doğruları kabul edip onaylayan (tasdîk eden) mü’minin en belirgin özelliği, kendisinin de sâdık ve emîn olmasıdır. Bu anlam, mü’min lafzının içyapısında mevcuttur. Kendisine güvenilmeyen bir mü’min düşünülemez! Güvenilmezlik, ikiyüzlü kâfirlerin, yani münâfıkların en büyük özelliğidir; mü’minlere mü’min gözüküp kendi şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında “biz sizinle beraberiz, onlarla sadece dalga geçiyoruz!”3670 diyen ikiyüzlülerin!
Mü’minin verdiği söze riâyet etmesi, yaptığı anlaşmaya, kâfirlerle bile yapılmış olsa, karşı taraf uyduğu sürece3671 bağlı kalması gerekir.3672 Güvenilmezliği, münâfık özellikleri arasında sayan3673 ve mü’mini; komşusunun, şerrinden emîn olduğu;3674 bir başka deyişle “insanların, malları ve canları hususunda şerrinden emin oldukları kimse”3675 olarak tanıtan Hz. Peygamber, sıdk kavramına vurgu yapmaktadır. Sıdkı, gerçek mü’minlerle ikiyüzlüleri ayıran temel tavır olarak gören Kur’an, imanın denendiği zamanlarda gösterilen sadâkati bu kökten gelen kelimelerle ifade eder3676 ve cennetliklerin temel özelliklerini sıralarken sıdka da yer verir.3677 Kur’an’dan yola çıkarak rahatlıkla diyebiliriz ki; imanın esası doğruluk; münâfıklığın esası da yalandır. Mü’minin temel özelliği, niyetlerinde, söz ve davranışlarında doğruluk; münâfık ve ikiyüzlü kâfirlerin temel özelliği de eğriliktir, yalandır, hile ve aldatmadır.
Sıdk kavramına yakın anlamı olan bir diğer kelime, “istikamet”tir. İman ettikten sonra hak yolda sebat ederek yalpalamamak, dalâlete düşmemek anlamına gelen istikamet kavramı, Kur’an’da, hangi hususla ilgili zikredilmekte ise, o hususta tam anlamıyla dürüst hareket etmek anlamında kullanılır. İman etmekle kalmayıp her hal ve durumda istikamet üzere olmak, imanın testi mâhiyetindeki
3665] Müslim, Birr 101
3666] Tirmizî, Birr 26, hadis no: 2003; Ebû Dâvud, Edeb 58, hadis no: 1921
3667] İmam Mâlik, Muvattâ, Kelâm 18
3668] 9/Tevbe, 119
3669] 39/Zümer, 33
3670] 2/Bakara, 14
3671] 9/Tevbe, 6-10
3672] 5/Mâide, 1; 16/Nahl, 91-92, 95
3673] Buhârî, İman 24, Şehâdât 28; Vesâyâ 8; Edeb 69; Müslim, İman 107-108; Tirmizî, İman 20
3674] Tirmizî, Kıyâmet 60
3675] Tirmizî, İman 12; Nesâî, İman 8; İbn Mâce, Fiten 2; Ahmed bin Hanbel, II/206, 215, 379
3676] 33/Ahzâb, 8, 24
3677] 33/Ahzâb, 35
- 886 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bütün olaylar karşısında, nifaka düşmeden samimi ve dürüstçe tavır alabilmek, gerçekleştirilmesi gerçekten zor bir olgudur. Kur’an’ın, sadece mü’minlere değil; bizzat Hz. Peygamber’e,3678 Hz. Mûsâ ve Hz. Hârun’a3679 bile, istikamet üzere bulunmasını emretmiş olması, bunu izah eder mâhiyettedir. İstikamet üzere yaşayan mü’minleri medheden3680 Kur’an, kendisinin, ancak istikamet üzere bulunmak isteyen mü’minlere öğüt teşkil edebileceğini belirtir.3681
Yalancılık da (Genel Olarak) Nifakın ve Küfrün Dışa Yansımasıdır. Yalancılık, münâfıklığın ayrılmaz bir niteliğidir. Her yalancı, münâfık olmayabilir; ama her münâfık mutlaka yalancıdır. Münâfıklar, sahip bulundukları düşünce yapısını ve dünya görüşünü, yapmış oldukları bütün kötü fiilleri daima yalan ile gizlemeye, kendilerini mâsum göstermeye çalışmışlardır. Bu ikiyüzlü insanlar, öncelikle düşünce ve dünya görüşlerini, bakış açılarını gizlemek için yalana başvururlar. “Şehâdet ederiz ki, sen muhakkak Allah’ın peygamberisin, dediler. Allah da bilir ki, sen elbette O’nun peygamberisin, fakat Allah o münâfıkların hiç şüphesiz yalancılar olduğunu da biliyor.”3682 Münâfıkların ağzından çıkan “sen muhakkak Allah’ın peygamberisin” sözü münâfıklar tarafından kalplerinde doğrulanmamış ve tasdik edilmemiştir. Sözleriyle onun peygamberliğini ikrar ederlerken kalpleriyle yalanlarlar. İnançlarıyla ikrarları çelişir. Nefislerinde onun peygamberliğini kabul etmezken, ağızlarıyla “sen muhakkak Allah’ın peygamberisin” demeleri, onların yalancılığını gösterir.
Yapmış oldukları kötü fiilleri de daima yalan ile örtmeye, yalan söyleyerek kendilerinin suçsuz olduğunu göstermeye çalışırlar. “Bir de müslümanlara zarar vermek için ve daha evvel Allah ve Rasûlü ile harb edenin gelmesi iştiyakı ile beklemek ve gözetmek için bir bina yapıp onu mescid edinen ve bununla iyilikten başka bir şey kasdetmedik diye mutlaka yemin edecek olanlar vardır. Allah şâhitlik eder ki, onlar şeksiz şüphesiz yalancıdırlar.”3683 Münâfıkların yalancılık karakteri inanç noktasında olduğu gibi, amel ve davranış alanında da kendini gösterir. Zarar vermek için gerçekleştirdikleri bir eylemi, “iyilik olsun diye yaptık” diyerek yalanı rahat bir şekilde kullanırlar. 3684
Sâdıklarla/Doğrularla Beraber Olmak
“Ey iman edenler! Allah’tan ittika edin ve sâdıklarla beraber olun.”3685 Kalbin Allah’ın dışındaki şeylerden ve özellikle bâtıldan korunması ve devamlı hayır telkinlerine muhâtap kılınması için, gönül ehli sâlih ve sâdıklarla ünsiyet/ilişki zarûrîdir. Çünkü her uzuvda bir irâde bulunmasına rağmen, yalnız kalpte irâde yoktur ve kalp, çevresinden gelen telkinlerin kendisine ulaştığı istikamete tâbi olma eğilimindedir. Kalp, içinde bulunduğu ortamın rengine, şekline ve âhengine bürünür.
Cenâb-ı Hakk’a hakkıyla kulluk yapmak için Allah’ın sâdık kullarıyla beraber
3678] 11/Hûd, 113; 42/Şûrâ, 15
3679] 10/Yûnus, 89
3680] 41/Fussılet, 30; 46/Ahkaf, 13
3681] 81/Tekvîr, 28; Murat Sülün, Kur’ân-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi, s. 322-324
3682] 63/Münâfıkun, 1
3683] 9/Tevbe, 107; Ve yine yalan yere yemin edecek olan yahûdilerin yalancılığıyla ilgili olarak; bk. 9/Tevbe, 42
3684] Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, s. 248-249
3685] 9/Tevbe, 119
DOĞRULUK / SIDK
- 887 -
olup onların etki dairesi içinde yaşamak, dinin emridir. Ancak, sâdıklarla beraberlik, sâdık muhâtaba duyulan sevgi nisbetinde gerçekleşir. Yoksa kuru kuruya bir beraberlik, -az çok bir fayda sağlasa da- istenilen neticeyi sağlamaz. Âbidlerin, âlimlerin ve sâdıkların sohbetinde bulunuyorum diye aldanmamalıdır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.)’den daha faziletli, daha üstün ve daha sâdık kimse yoktur. Hal böyle iken Sâlebe’nin duygusuz bir şekilde O’nun sohbetinde bulunması ona hiçbir fayda sağlamadı. Bir zamanlar sahâbilerden biri olmasına rağmen bu hissizliği onu helâke sürükledi.
Bütün kâinatta bir aynîleşme temâyülü mevcuttur. Üstelik bu genel aynîleşme eğilimi, hem fizikî keyfiyetler, hem de rûhî haller için geçerlidir. Meselâ; bir odanın herhangi bir köşesinde keskin bir koku şişesi devrilse, bundan etrafa yayılan koku, odayı dolduran havanın bütün zerrelerinde eşit hale gelinceye kadar o râyihayı fazlaca emmiş olan hava zerrelerinden diğer zerrelere doğru bir geçiş akımı olur. Sıcak, soğuk gibi bütün zıt tecellîler için de aynen geçerli olan bu durum, bir fizik kanunudur (Allah’ın fizik konusundaki değişmez yasasıdır). Ancak, bu yasanın beşerî hayatta ortaya çıkması için, aynîleşmeyi sağlayacak bir vâsıtaya ihtiyaç vardır ki o da sevgidir. Nefret ise, oluşacak etkiyi reddeden bir rol oynar. Halk dilinde bu nükteyi ifade maksadıyla, “kalpten kalbe yol vardır” şeklinde bir söz meşhur olmuştur.
Çoğunlukla güçlüler, zayıflara ilham kaynağı olagelmiştir. Esâsen insan tabiatındaki mevcut eğilimlerden bir de taklit hissidir. Bir çocuk, başlangıçta bütün fiil ve hareketlerini bu his ile düzenler. Fakat bu eğilim, hayat boyu -az veya çok- daima mevcut olur. Bu bakımdan sâdıkların ibâdetlerindeki huşû, ahlâklarındaki yüksek seviye, şefkat, merhamet, rûhî incelik ve derinlikleri etrafındakilerde bu hali taklit ve tâkip hissi uyandırır. Nitekim mâzisi câhiliyye insanı olan sahâbi de, eşsiz bir örnek olan Allah Rasûlüne karşı duydukları bu his ile zirveleşmişlerdir. Ayrıca “sahâbi” ve “sohbet” kelimelerinin aynı kökten geliyor olması da dikkat çekicidir. Ashâb-ı kirâm, Allah Rasûlüne duydukları muhabbet, hürmet ve edeb duyguları içinde mânevî sohbet ve terbiyeden murâd edilen istifadenin en somut ve mükemmel bir örneği oldular.
Ashâb-ı kirâmın, mâzileri itibarıyla çorak topraklara benzeyen gönül âlemleri, Allah Rasûlünün sohbet meclisindeki mânevî iklimin rahmet ve bereket sağanaklarıyla yoğruldu. Bu sâyede zamanında üstüne toprak basılmış eşsiz fazilet ve mânâ tohumları büyüyüp gelişti. Câhiliyye devrinin merhametsiz, vicdansız, kız çocuklarını diri diri toprağa gömecek kadar katı, hak ve hukuk tanımaz insanı eridi, kayboldu. Aynı silüet içinde fakat bu defa gözü gönlü yaş dolu, diğergâm, ince, hassas bir insan hüviyeti teşekkül etti.
O insanlar, Allah Rasûlünün şahsiyetini ve yüce ahlâkını gittikleri her yere taşıdılar. Kıyâmete kadar örnek gösterilecek destansı fazîletler sergilediler. Onlar hakkında Kur’an’da Yüce Rabbimiz şöyle buyurur: “(İslâm dinine girme hususunda) Öne geçen ilk muhâcirler ve ensâr ile onlara güzellikle tâbi olanlar var ya, işte Allah onlardan râzı olmuştur, onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu, büyük kurtuluştur.”3686 Allah’ın gerçek dini anlatılan, Allah için yapılan veya O’nun rızâsı için iştirak edilen bütün sohbetler, Allah Rasûlünün sohbetlerinden bir yankıdır.
3686] 9/Tevbe, 100
- 888 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Zira mânevî istifadenin merkezi O’dur. Rûhî heyecanlarla dolu sohbetler de hep o merkezden zincirlemeyle naklolan parıltılardır. Sâdıkların böyle ders ve sohbetlerini ganîmet bilmelidir. Zira bu yerler, öyle bir cennettir ki; içinde İlâhî sevgi ile çağlayan gözler ve gönüller vardır.
Gâfil ve Fâsıklarla Beraberlik: Güzel kalbî hayatın korunması için gâfil ve fâsıklarla ünsiyetten/samimi ilişkiden şiddetle sakınmalıdır. Zira kokuşmuş mezbele ve leşler üzerinden geçip gelen bir rüzgâr, onların çirkin kokularını alarak etrafa yayar, nefesleri tıkar ve ruhları daraltır.
Mânevî hallerin eşyaya bile sirâyet etmesi karşısında, eşyadan daha hassas olduğunda şüphe bulunmayan insan kalbini, ne kadar titizlikle muhâfaza etmek gerektiği ortadadır. Halkın amel ve ahlâkından cansız varlıklar bile etkilenir. Bu itibarla türlü çirkinliklerin icrâ edildiği bir yerdeki ibâdetle, amel-i sâlih ve hayırlara mekân olmuş bir yerdeki ibâdet, kıymetçe birbirinden çok farklıdır. Bunun içindir ki, Kâ’be hareminde, yani Mescid-i Haram’da kılınan bir namaz, diğer yerlerde kılınanlardan kat kat üstündür. Bu halin zıddı olarak, Hz. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz, Arafat’la Müzdelife arasındaki Vâdi-i Muhassır mevkiinden hızlı olarak geçmiştir. Bu tavır karşısında ashâb merakla: “Yâ Rasûlallah! Ne hal oldu ki, burada hızlandınız?” diye sorunca, Hz. Peygamber Efendimiz: “Allah Teâlâ, bu mekânda zâlim Ebrehe ordusunu kahretti” buyurmuşlardır.
Yine, bin bir meşakkat dolu Tebük Seferinden dönüşte ashâb-ı kiram, gölgelenmek ve su temin edebilmek için Semûd kavminin taşları oyarak yapmış olduğu köşklere girdiler. Bunun üzerine Efendimiz; “Bu mekânda Cenâb-ı Hak Semûd kavmini helâk etti. O kahırdan bir hisse gelmemesi için buralardan su almayın” buyurdu. Ashâb: “Yâ Rasûlallah! Kırbalarımıza su doldurduk ve bu sudan hamur yaptık” deyince Hz. Peygamberimiz: “Suları boşaltın ve hamurları dökün!” emrini vermiştir. Bu ve benzeri olaylar, hâlet-i rûhiyenin, cemâdâta (cansız varlıklara) da sirâyet edip yansıdığını gösteren tipik birer örnektir.
Gönül erleri olan sâdık, sâlih ve ârifler de, kalplerindeki sevgi ve vecdlerini sohbetlerine taşırlar. Kalplerindeki esrârın nuru cemaate akseder. Meydana gelen yankı ve boyanma neticesinde gönüller yetenek ve istidâtlarına göre hakikat nuru ile dolar. Tıpkı; gül, karanfil gibi nâdîde çiçeklerle bezenmiş bir bahçe üzerinden esen sabah melteminin, gittiği yerlere, gönüllere bahar ferahlığı veren latîf râyihalar götürmesi gibi. “Ey iman edenler! Allah’tan ittika edin ve sâdıklarla beraber olun.”3687
Hallerdeki sirâyet, yukarıda ifade edildiği gibi, muhabbet ve ünsiyet oranında gerçekleşir. Kâmil bir mü’min olabilmek için, sâdık ve sâlihlerle yakınlık içinde bulunmak ve onları sevmek, bu eğilimin kuvvetlenip arzu edilen neticeyi oluşturması için şarttır. Şeyh Sâdî-i Şirâzî, hallerdeki sirâyet hususiyetini şöyle ifade eder: “Ashâb-ı Kehf’in köpeği sâdıklarla beraber olduğu için büyük bir şeref kazandı. Adı Kur’ân-ı Kerim’e ve tarihe geçti. Lût Peygamber’in karısı ise fâsıklarla beraber olduğu için küfre dûçâr oldu.” 3688
3687] 9/Tevbe, 119
3688] Âdem Ergül, Kur’an ve Sünnette Kalbî Hayat, s. 50-55
DOĞRULUK / SIDK
- 889 -
Dosdoğru Yol; Sırât-ı Müstakîm
“Bizi dosdoğru olan yola (sırât-ı müstakîme) ilet! Nimet verdiğin kimselerin yoluna. Kendilerine gazap edilmiş ve sapmışların yoluna değil!”3689 Kur’an-ı Kerim’de onlarca âyette geçen “sırât-ı müstakîm” tamlaması, yol anlamındaki “sırât”la; doğru, sapmaz, şaşırtmaz anlamındaki “müstakîm” kelimesinin birleşmesinden oluşmaktadır. Kur’an’ın, hedefe götürücü ve erdirici yol olarak gördüğü yol, sırât’tır. Sırât, lügatta cadde, anayol, işlek ve büyük yol anlamına gelir. “Essırât”: “Allah’ın yolu” demektir. Müstakîm ise, hiçbir yerinde meyil ve eğrilik bulunmayan, dümdüz ve dosdoğru demektir. Sırât-ı müstakîm: Dosdoğru olan yol anlamındadır. Sırât-ı müstakîm (doğru yol): İki nokta arasındaki en kısa çizgiye denir. Dünya noktasından Cennet noktasına en kısa yoldan eğilip bükülmeden, yalpalamadan gidilecek yolun adıdır.
Kur’an’da Sırât-ı Müstakîm: Kur’ân-ı Kerim’de 32 âyette geçen sırat-ı müstakîm’in Kur’an’daki öteki isimleri şunlardır: a- Es-sıratu’s seviyy: Düz yol3690 b- Sevâu’s-sırat: Yolun doğrusu3691 c- Sebîlu’r- Reşad: Murada erdiren yol.3692
Sırât-ı müstakîmin Kur’ân-ı Kerim’deki zıddı (karşıtı): Sırat-ı cahıym: Cehennem yolu’dur.3693 Kur’ân-ı Kerim’de ayrıca ve açıkça bir sırât-ı cennet’ten söz edilmediğine göre, sırât-ı müstakîm “Cennet yolu” anlamını da taşıyor demektir.
Allah’ın ve Kur’an’ın öngördüğü sistemin bir diğer adı, Cenâb-ı Hakk’ın bile bağlı olduğu3694 sırât-ı müstakîm/dosdoğru sistem3695 olup İblis’in, Allah’a meydan okuyarak insanoğlunu saptırıp uzaklaştıracağını söylediği şey de bu sırât-ı müstakîmdir.3696 Kur’an’da sırât-ı müstakîm üzere bulunduklarına tanıklık edilen karakterler olark: -Allah’ın, her kimi isterse sırât-ı müstakîme ileteceğini bildiren âyetlerin3697 tefsiri sadedinde- peygamberleri,3698 Allah’a iman edip O’na sımsıkı sarılanları3699 ve Allah’ın rızâsını arayanları3700 görüyoruz.
Sırât-ı Müstakîm’in Kur’an-ı Kerim’deki tanımlamaları:
a- İlâhî nimete ermişlerin yolu: “Bizi doğru yola hidâyet et; kendilerine nimet verdiklerinin yoluna...”.3701 Kendilerine Allah’ın nimet verdikleri ise bir başka âyette şöyle açıklanmaktadır: “Allah’a ve Rasûl’e itaat edenler; Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve sâlihlerle beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştır.”3702
b- Allah’ın yolu (sırâtullah): “...Ve elbette sen, doğru yola çağırıyorsun, göklerin
3689] 1/Fâtiha, 6-7
3690] 20/Tâhâ, 135; 19/Meryem, 43
3691] 38/Sâd, 22
3692] 7/A'râf, 146; 40/Mü'min, 38, 39
3693] 37/Saffat, 23; 4/Nisâ, 168-169
3694] 11/Hûd, 56
3695] 19/Meryem, 36; 23/Mü’minûn, 73…
3696] 7/A’râf, 16
3697] 2/Bakara, 142; 6/En’âm, 39; 10/Yûnus 25
3698] 6/En’âm, 87; 16/Nahl, 121; 22/Hacc, 67...
3699] 4/Nisâ, 175...
3700] 5/Mâide, 16
3701] 1/Fâtiha, 5-6
3702] 4/Nisâ, 69
- 890 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve yerin sahibi Allah’ın yoluna.”3703
c-İslâm dini: “Sen onları doğru bir yola (İslâm’a) çağırıyorsun. Ama âhirete inanmayanlar (bu senin çağırdığın) yol (İslâm)dan sapıyorlar.”3704
d- Allah’a kulluk: “Ey Ademoğulları, ben size Şeytana tapmayın; o, sizin için apaçık bir düşmandır, bana kulluk edin, bu dosdoğru yol (sırât-ı müstakîm)dur diye bildirmedim mi?”3705
e- Sünnetullah: “Allah, kimi doğru yola iletmek isterse, onun göğsünü İslam’a açar; kimi de saptırmak isterse onun göğsünü, (o kimse) göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık kılar. Allah inanmayanları küfür bataklığında bırakır. İşte Rabbının sırât-ı müstakîmi, dosdoğru yolu budur.”3706
f- Hz. İbrahim’in dini (Hanîflik): “De ki; Rabbım, beni sırât-ı müstakîme (doğru yola) iletti; Dosdoğru dine, Allah’ı birleyen İbrahim’in dinine.”3707
g- Adâlet: “...Aramızda hak ile hükmet, zulmetme. Bizi yolun ortasına (adâlete) götür.”3708 “Gerçekten Rabbın, doğru bir yol üzerindedir (O âdildir, katında kimse zulme uğramaz).”3709
Tefsirlere baktığımızda “es-sırâta’l-müstakîm” den maksadın ne olduğu hakkında şu rivâyetleri görürüz: Allah’ın yolu, doğru yol, uygun yol, Allah’ın kitabı, iman ve imana bağlı olan şeyler, İslam ve İslam şeriatı, Peygamberimiz’in ve ashabının büyüklerinin yolu, cennet yolu, sırat köprüsü (cehennem köprüsü), ifrat ve tefrit arası mûtedil (dengeli, orta) yol. Âyette sözkonusu edilen doğru yol (sırât-ı müstakîm), hakka ulaştıran yoldur. Hakka ve doğruya ulaştıran yol ise, peygamberlerin yoludur. Bütün peygamberler insanları aynı yola dâvet etmişlerdir. Bu nedenle sözkonusu edilen yol ile kast edilenin, Peygamberimizin yolu olduğunu söyleyenler de elbette isabet etmişlerdir. Bazı müfessirler, bununla Kur’an’ın, bazıları İslâm’ın kastedildiğini söylemişlerdir. Kuşkusuz İslam da, Kur’an da Hz. Muhammed (s.a.s.)’in ve kendisinden önceki peygamberlerin yoludur. Bu nedenle bu görüşlerin tümü arasında bir ihtilaf sözkonusu değildir.
Cadde, ana yol, büyük yol anlamlarına gelen “sırât”, İslâm terminolojisinde ayrıca, Cehennem çukurlarının üzerinden geçip Cennet’e uzanan, ‘kıldan ince, kılıçtan keskin’ yol olarak da geçer. Bu yol, yani ‘kıldan ince, kılıçtan keskin’ olan yol, bir bakıma, yalnızca Cehennem çukurlarından geçen değil; insanın dünya hayatına gelişiyle başlayan yoldur. İnsanın, daha doğrusu mü’minin yeryüzündeki hayatı sırattır. Bu hayatı yaşama, sırattan geçmedir. Bu yol, bir yerde Cehenneme uzanırken; bir yerde de Cehennemi aşıp Cennete varır. Dosdoğru yol, yani sırat-ı müstakim tektir. Dünya hayatında insanların bu yol üzere olmaları gerekir. Geniş bir yoldur bu. İnsanların dünya hayatları ve âhiretteki gerçek mutlulukları için her türlü gerekli imkânı ve araç-gereci kendinde barındıran bir yoldur. Fakat bu yol, aynı zamanda ‘kıldan ince, kılıçtan de keskince’ bir yoldur. İnsan, Allah
3703] 42/Şûrâ, 52-53
3704] 23/Mü'minûn, 73-74
3705] 36/Yâsin, 60-61
3706] 6/En'âm, 125-126
3707] 6/En'âm, 161
3708] Sâd, 22
3709] 11/Hûd, 56
DOĞRULUK / SIDK
- 891 -
elinden tutmazsa, her an bu yoldan kayıp, bozuk yollara sapabilir. Her adım başında oturmuş kötü yol davetçileri vardır. “Her yolun başına oturup da, tehdit ederek iman edenleri Allah’ın yolundan çevirmeye ve onu eğriltmeye çalışmayın.”3710
İnsan, her adım başında bu yoldan (sırat-ı müstakim) sapabilir. Bu bakımdan, bir insan, ömrünün sonuna kadar dosdoğru yolda yürürken, son anlarında kâfir ölebilir. Yine, ömrünün sonuna kadar başka yollardayken, son anlarında dosdoğru olan yola girebilir. Bu bakımdan, peygamberler, örneğin Hz. Yusuf, “Beni müslüman olarak öldür ve beni salihlere kat” diye dua etmiştir. İşte, ömür boyu Allah’ın yolunda kalabilmek ve özellikle bu yol üzerindeyken can verebilmek için her an Allah’a dua etmek gerekir: “Rabbımız, hidâyete ulaştırdıktan sonra kalplerimizi eğiriltme ve katından bize rahmet bağışla.”3711 diye yalvarmak gerekir. “Ey kalpleri evirip çeviren, kalplerimizi dinin üzerinde sabit kıl!”3712 diye, hem dille, hem davranışlarla niyaz etmek gerekir. İşte, dünya hayatında “sırat-ı müstakim” üzerinde olan insanlar, ‘kıldan ince, kılıçtan keskince’ yolu geçen insanlar, âhirette de Cehennemin üzerindeki “sırat”tan geçip, Cennete ulaşacaklardır. Dünya hayatında, Allah’ın yolu dışındaki yollarda yürüyenler; Âhirette Cehenneme uzanan yola girip, ateşin içinde yuvarlanacaklardır: “Toplayın o zâlimleri, onların eşlerini ve Allah’ın dışında taptıklarını. Götürün onları Cehennemin yolu (sıratı)na.”3713
Çok değişik yollar vardır; kısa, uzun, dar, geniş, eğri, dolambaç, düz, yolcusuna sıkıntı veren, rahat yolculuk sağlayan, hedefe götüren, hedeften uzaklaştıran... Fakat bütün bu yollardan hedefe gitmeye en uygun olanı hiç itirazsız düz (kısa), geniş, rahat ve amaçlanan hedefe götürme özelliklerine sahip olanıdır. Fâtiha’nın 6. âyetinde kul, Allah’tan bir istekte bulunur; bir yolcu olarak kendisine dosdoğru yolu göstermesini, böyle bir yola ulaştırmasını ister. Kulun isteği sadece doğru olan herhangi bir yol değildir. Kul, dosdoğru bir yol ister. Yolculuktan amaç, bir yere gitmek değil midir? O halde, kim yolunun dar, uzun, dolambaçlı ve bozuk olmasını ister? Kim varacağı yere gitmeyen veya çıkmaz sokaklar gibi devamı bulunmayan bir yolda yolculuk yapmak ister? Kulun isteğindeki titizliğinin nedeni işte budur. İstenilen yol dosdoğru olan yoldur. Âyetteki yol’dan ne kast edildiğine gelince:
Bazı hadislerde insan bir yolcuya, dünya ise yolculuk sırasında bir süre dinlenmek için oturulan hana benzetilir. Bu hanın biri giriş, diğeri çıkış için iki kapısı vardır. Dünya hayatı, sonu ebedi geleceğe, yani âhirete çıkan bir yoldan ibarettir. “Sizden herbirinize bir şeriat ve bir yol belirledik”3714; “De ki, şüphesiz Rabbim beni doğru yola, dosdoğru dine, Allah’ı birleyen ibrahim’in dinine iletti. O, ortak koşanlardan değildi.”3715 Bu ve diğer bazı âyetlerden de anlaşılıyor ki, “yol”dan maksat din, yani inanç ve hayat tarzının dayandığı esaslar ile bu esasların oluşturduğu yaşam şeklinin kendisidir. Bu durumda dosdoğru yola iletilme isteğinden, “Beni dinlerin inanç ve hayat tarzlarının en doğrusuna, doğruluğu konusunda hiçbir şüphe taşımayanına sahip ve mensup kıl!” anlamı kastedildiği anlaşılır. Sırat-ı müstakim; İslam, Kur’an ve Rasûlüllah’ın yolu ve bunların dayanağı Allah’ın bildirdiği
3710] 7/A'râf, 86
3711] 3/Âl-i İmran, 8
3712] Tirmizî, Kader 7; İbn Mâce, Mukaddime 13
3713] 37/Sâffât, 22-23; Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Kırkambar Y. s. 129-130
3714] 5/Mâide, 48
3715] 6/En'âm, 161
- 892 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vahiydir. Fâtiha sûresinin sözkonusu âyetinden, kulun Allah’tan, kendisini Allah tarafından tayin olunan bir hayat tarzına iletmesini istediği anlaşılır. Bu isteğinde ve ısrarında da haklıdır. Çünkü insanlık tarihi, insanın bireysel ve toplumsal hayatını kuşatan sistem arayışlarıyla doludur. Filozoflar, bilim adamları ve düşünürler... tarafından oluşturulan sistemlerin tamamı insanlığı huzur ve saâdete kavuşturacağı iddiasıyla ortaya çıkmış; uygulama imkanına kavuşanlarsa hep zulme ve sömürüye neden olmuş, arkalarında perişan insanlar veya darmadağın toplumlar bırakarak tarihin sayfalarına gömülmüştür. Bu nedenle, insanın bireysel ve toplumsal hayatın şeklini ve yönünü tâyin edecek esaslar belirleme gayretinin Kur’ân-ı Kerim tarafından dayanaksız bir çaba olarak nitelendirilmesi3716 oldukça anlamlıdır. Böylesi bir gayretin çözümsüz olduğunun belirtilmesi de oldukça gerçekçidir. Çünkü bu konu insanın ilmini, güç ve yeteneklerini aşar. Bu iş, âlemlerin rabbı Allah’a ait olup insanların bireysel ve toplumsal hayatlarında gerçek huzur ve saadeti sağlayacak bir sistemin sahibi ancak O’dur. “De ki: Yol gösterme ancak Allah’ın yol göstermesidir.”3717; “Asıl doğru yol, Allah’ın yoludur’ de!”3718; “Yolu doğrultmak Allah’a aittir.”3719
Dosdoğru yolun, dosdoğru inancın ve hayat tarzının ne olduğu Kur’an’da bildirilip gösterilmiştir: “Biz ona hayır ve şerri, her iki yolu da göstermedik mi?”3720; “Onları (peygamberleri) emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık.”3721; “Şüphesiz ki bu Kur’an, insanları en doğru yola götürür.”3722
İbni Mes’ud (r.a.), konuyla ilgili olarak şunu naklediyor: “Hz. Peygamber bir gün yere düz bir çizgi çizdi ve ‘Bu Allah’ın yoludur’ dedi. Daha sonra bu çizginin sağına ve soluna başka çizgiler çizerek ‘Bunlar ise diğer yollardır. Herbiri üzerinde yanlışa dâvet eden birtakım şeytanlar vardır.’ Buyurdu. Arkasından da şu âyeti okudu: “Şu emrettiğim yol, benim dosdoğru yolumdur. Hep ona uyun! Başka yollara ve dinlere uyup gitmeyin ki sizi O’nun yolundan saptırmasın. (Azabından) korunmanız için (Allah) size böyle tavsiye ediyor.” 3723
Sırât-ı müstakîm, istikamet üzere olan yol demektir. İstikamet; doğruluk, dürüstlük, her çeşit işte i’tidal (denge) üzere bulunma, adalet ve doğruluktan ayrılmayıp, yasaklardan sakınmak, İslam’ın doğru yolu üzerinde yürüme demektir. Dinin emrettiği vazifeleri, emrolunduğu gibi yapmaya çalışan bir müslüman dosdoğru bir insandır. İstikametin karşıtı, hıyanettir ki; doğruluğu bırakıp, hak ve hukuka tecavüz etme, verilen sözde durmama ve ahde riâyet etmeme demektir. Rasûl-i Ekrem bu konuda; “Allah’a iman ettim’ de ve dosdoğru ol.”3724 buyurdu. “Yâ Rasûlallah, İslâm hakkında bana öyle bir söz söyle ki, onu senden sonra hiçbir kimseye sormayayım” diye soran Süfyan bin Abdullah Es-Sakafi’ye de öyle cevap verdi: “Allah’a iman ettim’ de, ondan sonra dosdoğru ol!” 3725
3716] 68/Kalem, 36-41; 53/Necm, 28
3717] 6/En'âm, 71
3718] 2/Bakara, 120
3719] 16/Nahl, 9
3720] 90/Beled, 10
3721] 21/Enbiyâ, 73
3722] 17/İsrâ, 9
3723] 6/En'âm, 153; İbn Mâce, Mukaddime 1
3724] Müslim, Kitabu'l-iman 13
3725] Tirmizî, Kitabü'z-Zühd 47
DOĞRULUK / SIDK
- 893 -
Mü’min, Allah’a gereği gibi iman ettikten sonra; gerek itikadda, gerekse amelde dosdoğru olmak zorundadır. İmanda istikamet üzere olmak; şirkten, küfürden, irtidaddan, ilhaddan, bid’at ve hurâfelerden tamamen uzaklaşmak, onlarla her türlü ilişkiyi kesip bunları bütünüyle reddetmek demektir.
Davranışta istikametin önemini, “Emrolunduğun gibi dosdoğru hareket et.”3726 âyetinde görüyoruz. Hz. Peygamber, Hûd sûresinin, özellikle bu sûredeki “dosdoğru ol” emrinin kendisini ihtiyarlattığını, saçlarını ağarttığını belirtmiştir. İslamî hareketin bel kemiği durumundaki müslüman gençliğin de günümüzde en önemli problemi istikamettir. Bazen çok radikal; bazen çok uzlaşmacı, bazen takvâ; bazen gevşeklik ve zikzaklar, yalpalamalar...
Müslümanlar için gerçek gaye; Allah’ın rızasını kazanmaktır. Bu, dünya ve âhiret mutluluğu demektir. Hedefe en kısa ve sağlam yoldan kavuşmak ise, bütün müslümanların ortak arzusudur. Genel anlamda insanı, özel manada da müslümanı, ilahi hoşnudluğa ve gerçek mutluluğa aday kılan Allah, peygamberi aracılığı ile kendisine giden doğru ve en kısa yolu tanıtmıştır. Bu yol, hiç şüphesiz ki doğru yol (sırat-ı müstakim) dur. Allah, bu yolu ilahi rızaya ve mutluluğa kavuşmak için vesile kıldığını ve ona uyulmak gerektiğini çeşitli âyetlerle açıklamıştır. Bunlardan biri: “İşte benim doğru yolum bu, ona uyun! Başka yollara uymayın ki, sizi O’nun yolundan ayırmasın. (Azabından) korkarsınız diye (Allah) söze böyle tavsiye ettti.” 3727
Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “İstikamet üzere olunuz. Eğer istikametli olursanız, o ne güzel bir şeydir. Amellerinizin en hayırlısı da namazdır. Ve kâmil mü’minden başkası namazı muhafaza edemez.”3728 İstikamete ve kurtuluşa ermek için huşu içinde namaz kılmanın şart olduğunu unutmamak gerekiyor. İstikamet üzere olmayı beceren muvahhid mü’minleri Allah şöyle över: “Şüphesiz bizim rabbimiz Allah’tır’ deyip, sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu), artık onlar için korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır. İşte onlar Cennet halkıdır. Yapmakta olduklarına karşılık olmak üzere, içinde ebedi olarak kalıcıdırlar.”3729; “Şüphesiz bizim Rabbimiz Allah’tır’ deyip, sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu), onların üzerine melekler iner (ve derler ki:) Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size va’dolunan Cennet’le sevinin. Biz, dünya hayatında da, âhirette de sizin velileriniziz. Orada nefislerinizin arzuladığı her şey sizindir. Ve istemekte olduğunuz her şey de sizindir. Çok bağışlayan, çok merhamet edenden (Allah’tan) bir ağırlanma olarak!”3730
İman, İslam, kitap, peygamber, iffet, namus, izzet, adalet, doğruluk, sadakat gibi kelimeleri hayatından çıkaran ve yerine bunların zıddını koyarak insanları sapıtanların yolunu da bize verme yâ Rabbi diyoruz. Burada hiç unutmamamız gereken husus şudur: İstiâne konusunu işlerken de gördüğümüz gibi, kavli duadan önce fiili dua gelmelidir. Çağdaş sapıklar ve tâğutlarla, düzenbazlar ve onların düzenleriyle mücadele etmeksizin onların yolunu dille reddet- menin fazla bir anlamı olmayacaktır. Vaşington’a giden uçağa bindiği halde, “ya Rabb, beni Mekke’ye ulaştır” diye dua etmek bir netice vermeyeceği gibi, bu istek
3726] 11/Hûd, 112; 42/Şûrâ, 15
3727] 6/En'âm, 153
3728] İbn Mâce, Kitabu't-Tahâre 4
3729] 46/Ahkaf, 13-14
3730] 41/Fussılet, 30-32
- 894 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sünnetullah’a da terstir ve Allah’la alay etmek demektir.
1- Sırat-ı Müstakim’de Olabilmenin Gerekleri: Şartları, öncelikle âyet ve hadislerden yararlanarak çıkarmalıyız:
a- İman: Sırat-ı müstakim, iman edenlerin yolu demek olduğuna göre ilk şart imandır. Allah Teâlâ, şöyle buyurmaktadır: “Doğrusu Allah, iman edenleri mutlaka doğru yola eriştiricidir.”3731; “Kim Allah’a sarılmışsa, doğru yola iletilmiştir.”3732; “Allah’a inanıp O’na yapışanları (Allah), kendinden bir rahmet ve lutfa sokacak ve onları doğru bir yola iletecektir.”3733
İman’dan yoksun olanlar için “doğru yolda” olma şansı söz konusu değildir. “Allah’ın âyetlerine inanmayanları Allah, doğru yola eriştirmez.”3734 O halde, sırat-ı müstakimde olmanın ilk adımı, asgari şartı İslam imanıdır. “Müslüman olanlar doğru yolu aramış (bulmuş)lardır.”3735 İmanda aranan nitelik ve kaliteyi “kâmil, sağlam, tahkîkî” kelimeleriyle ifade etmek gerekmektedir. Böylesi bir imanın tezahürü ise, gerekirse candan geçebilecek bir tereddütsüzlüktür. “Şâyet onlara ‘kendinizi öldürün’ ya da ‘memleketinizi terkedin!’ diye emretmiş olsaydık; pek azından başkaları bunu yapmazlardı. Kendilerine verilen öğüdü yerine getirmiş olsalardı, onlar için, daha hayırlı ve daha sağlam (bir güvence) olurdu. O zaman, onlara büyük bir ecir verir ve onları sırat-ı müstakime, doğru yola eriştirirdik.”3736
b- Yöneliş: İkinci gerek,; sırat-ı müstakimde olmayı arzu etmek, bu konuda yegâne hidâyet ediciye yönelmektir. Kısaca yöneliş de diyebiliriz. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “De ki, doğrusu Allah dilediğini saptırır ve kendine yöneleni doğru yola eriştirir.”3737
Bu yönelişin sadece yöneliş olarak kalmaması, bir anlamda “mücahede” niteliğine ulaşması, yönelişte ısrar ve samimi davranılması da gereklidir. “Bizim uğrumuzda cihad edenleri, elbette yollarımıza eriştireceğiz.”3738 Bu, bir anlamda da “Allah rızası peşinde olmak” demektir. Böylesi, köklü bir niyet ve hareket içinde olanlar hakkında Allah şöyle buyurmaktadır: “Gerçekten size Allah’tan bir nur ve açık bir kitap geldi. Onunla, Allah, rızâsının peşinde gidenleri esenlik yollarına iletiyor ve onları, kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarıp dosdoğru bir yola ulaştırıyor.”3739
c- Sünnet: Sırat-ı müstakimde olabilmenin bir diğer gereği de İslam esaslarına İslam’ın istediği gibi, onun sınırlar içinde kalarak sahip çıkmaya çalışmaktır. İslam’ın koyduğu sınırlar aşılarak mü’minlik hali ve dolayısıyla sırat-ı müstakimde olma başarısı gösterilemez. Bu konuda en büyük yardımcı sünnettir. “Söz, amelsiz makbul olmaz; niyetsiz de söz ve amel müstakim olmaz. Sünnete mutabık düşmedikçe ne söz, ne amel, ne de niyet mûteber ve müstakîm olur!”3740 Demek ki, sırat-ı müstakimde olabilmek için niyyet, söz ve fiil olarak sünnete
3731] 22/Hacc, 22
3732] 3/Âl-i İmran, 101
3733] 4/Nisâ, 175
3734] 16/Nahl, 104
3735] 72/Cinn, 14
3736] 4/Nisâ, 66-68
3737] 13/Ra'd, 27
3738] 29/Ankebut, 69
3739] 5/Mâide, 16
3740] Telbîsü İblis, s. 18
DOĞRULUK / SIDK
- 895 -
uygun davranmak gerekmektedir. “Rasûlullah’ın izinden gidenler ve sünnetine uyanların dışında kalan halk için Allah’a giden yol kapalıdır.”3741
Sünneti aşarak ya da ihmal ederek sırât-ı müstakîmde olma imkânı yoktur. Sünnette ise, müslümanların tümünü kucaklayan, aralarında takvâ ve hizmet ölçüsü dışında herhangi bir sebeple ayırım yapmayan bir genel esas geçerli olduğuna göre; bütün müslümanları kucaklayan bir gönül genişliğine sonuna kadar sahip olmak da sırat-ı müstakimin bir başka gereği olmaktadır.
d- Gönül Genişliği: Müslümanın, öteki müslümanlara karşı duyarlı davranması ve onları kendi haklarına sahip bilmesi, sevgiye saygıya, yardıma layık görmesi, onlardan kopmayı düşünmemesi, sun’i bir takım ayrılık sebepleri ihdas etmemesi sırat-ı müstakim’in en geniş kapsamlı gereği olmaktadır. “Onlardan sonra gelenler derler ki; ‘Rabbımız, bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi bağışla, kalplerimizde mü’minlere karşı bir kin bırakma! Rabbimiz, sen çok şefkatli, çok merhametlisin!”3742
Kendi imanına göstereceği dikkati, öteki müslümanların imanı konusunda da göstermek, müslümanı olur-olmaz sebeplerle küfre nisbet etmemek her müslümanın görevidir. Çünkü Rasülüllah (s.a.s.) bir hadis-i şerifinde “Kardeşine kâfir diyenin bu sözü, ikisinden biri hakkında tahakkuk eder. Söylenen öyle değilse, söyleyene döner.”3743 buyurmaktadır. “Doğrusu Rabbın, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir.”3744
Yolda doğru yürümemek, bir takım istenmeyen olaylara sebep olabilir.3745 Bunun için, önce yolun kıymeti bilinmeli, sonra o yolun yolcusu olmanın, daha sonra da o yoldaki öteki yolcuların. Çünkü Allah, müslümanlar hakkında şöyle buyurmuştur: “İşte onlar, Rablerinden bir hidâyet üzere olanlar, işte onlardır kurtulanlar.”3746 Âyette geçen müflihin’den olmaktan daha büyük nimet olmadığına göre; Allah’tan bir hidâyet üzere olmak da felâh/kurtuluşun ön şartı bulunduğuna göre, sırat-ı müstakimde olmak en büyük nimettir: Bunun böyle bilinmesi de, nimetin devamı için şarttır. 3747
Doğruluğun Zıddı; Kizb/Yalancılık
Yalan; Doğru olanın veya doğru bildiğinin aksini söylemektir. Dürüstlükle uyuşmayan, dolayısıyla insan onurunu aşındıran kötülüklerin başında yalan gelir. Kur’an ve hadislere göre yalan, bir münâfıklık alâmetidir.3748 İslâm dini, prensip olarak insanın ruhsal gelişmesine, toplum düzenine ve barışına zarar veren her türlü kötülüğü yasaklamakla birlikte, gerek âyetlerde ve gerekse hadislerde yalan konusunda oldukça ağır ifadelerin kullanıldığı görülmektedir. Bunun sebebi, ahlâk kültüründeki veciz ifadesiyle yalanın “bütün kötülüklerin anası (ümmü’l-habâis)” olmasıdır. İslâm ahlâk anlayışına göre doğruluk, bütün
3741] a.g.e., 20
3742] 59/Haşr, 10
3743] Buhâri, Edeb 73; Müslim, İman 111
3744] 16/Nahl, 125
3745] bk. 72/Cinn, 15-16
3746] 2/Bakara, 5
3747] Sırat-ı Müstakim ve Yolcuları, İ. L. Çakan, 153-172
3748] 4/Nisâ, 145; 63/Münâfıkun, 1; Buhârî, İman 24; Müslim, İman 107
- 896 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iyiliklerin temeli, yalan ise bütün kötülüklerin anası kabul edilmiştir.
Riyâ ve dalkavukluk gibi davranışlar da doğruluk ve dürüstlüğe aykırı, Kur’an’ın azîz saydığı3749 mü’minin onurunu zedeleyen, dolayısıyla kişinin kendisini özenle koruması gereken kötülüklerdir. Çünkü dalkavukların ve riyâkârların en büyük sermâyeleri yalandır. Onların asılsız veya abartılı, böyle olduğu için de dürüstlükle bağdaşmayan övgüleri hem kendi kişiliklerini lekelemekte, hem de övülen kişilerin boş ve temelsiz bir gurura kapılarak kusurlarını görmelerine engel olmaktadır. Bu yüzden Hz. Peygamber, bu kişileri insanların en kötüleri arasında saymış3750 “Dalkavuklarla/meddahlarla karşılaştığınızda yüzlerine toprak savurun!” 3751 buyurarak onlara yüz verilmemesini öğütlemiştir.
Dinde, ıslah amaçlı, harp esnâsında ve karı-koca arasında maslahat için yalana ruhsat verilmişse de, yalan gibi izâfî olan şeylerin miktarları, ölçü altına alınıp tâyin edilememekte, hatta bu gibi olgular için; “sınırları belli olmayan ve muayyen olmayan bir şey sûistimâle sebep olabileceği gerekçesiyle hükümlere illet ve mahal olamaz” denilmektedir. Bundan dolayı yalana teşebbüs edecek olan bir kimsenin, hukuk nezdinde söyleyeceği yalanı doğru söylemeye tercih edecek sebeplerin mukayesesini büyük bir ictihad dairesinde yapması lâzımdır ki, yalanı kullanabilmeye ruhsatı olabilsin; bu ise, çoğu kimse için mümkün değildir.
İslâm hukukunda “lian” (eşler arası zinâ isnâdından ötürü karşılıklı yemin etmeleri) meselesinde şâhitlerin temin edilmemesi durumunda, dört sefer doğru söylediklerini, beşincide mürâcaat ettikleri lian tarzları, yalan isnâdı üzerine cereyan ederek eşlerden her biri bu âyeti okur: “Eğer yalancılardan ise Allah’ın lâneti üzerine olsun!”3752 Lian gibi ağır bir işte yalanın böyle değerlendirilesinin nedeni, onun küfür ve nifak göstergesi olup yüksek ahlâkî değerleri tahrip etmesinden ötürüdür. Yalan, Kur’an nazarında büyük cürümlerden biridir. Hatta Kur’an, münâfıkların sayısız cürümleri içinde yalanlarıyla azaba müstahak olduklarına dikkat çekmektedir: “Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için acıklı bir azap vardır.”3753
Bu veriler ışığında konuşma hususunda yalnızca iki yol kalmaktadır: “Ya sükût etmek ya da doğruluk.” Sâdi-i Şirâzî’nin dediği gibi “ya akıllılar, dürüstler gibi doğru söz söylemeli, ya da hayvanlar gibi suskun oturmalıdır.”
Kur’an’ın en fazla hücuma tâbi tuttuğu yalan, Allah’ı, âyetlerini, âhiret gününü, peygamberlerini, nimetlerini yalanlama hususundadır. Geçmiş ümmetlerden Nûh kavmi, Âd, Semûd, Lût, Ress ve Firavun kavimlerinin bu hususları yalanladıkları,3754 bu yüzden de Kur’an bunların çetin azaba müstahak olduklarını belirtmektedir: “... Bu şekilde onlardan öncekiler de (peygamberleri) yalanladılar da sonunda azâbımızı tattılar...”3755 Kur’an, buna şâhit olmak üzere muhâtapların
3749] 63/Münâfıkun, 8
3750] Buhârî, Edeb 52; Müslim, Birr 100
3751] Müslim, Zühd 14
3752] 24/Nûr, 7
3753] 2/Bakara, 10
3754] 26/Şuarâ, 105, 123, 141, 160; 38/Sâd, 12; 50/Kaf, 12
3755] 6/En'âm, 148
DOĞRULUK / SIDK
- 897 -
yeryüzünde gezip dolaşarak yalanlayanların hallerini görüp ibret almaya teşvik etmektedir: “De ki: Yeryüzünde dolaşın, sonra yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu düşünüp araştırın.”3756
Kur’an, Allah ve âyetlerini yalanlama hususunda, genellikle zâlim kelimesinin ism-i tafdîl (üstünlük karşılaştırma kipi) formunu kullanmaktadır. Bundan dolayı yukarıda sayılan yalanların içinde de, en buğz edilen yalan da, Allah’a ve âyetlere karşı olan iftira ve yalan olduğunu söyleyebiliriz: “Allah’a karşı yalan uyduran veya O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kim vardır?”3757 Âhiret gününü ve peygamberleri yalanlama hususu da, Kur’an’da sık sık işlenen temalardan biridir. Bu hususları yalanlamanın, eskilerin tarzı olduğu belirtilmektedir: “(Rasûlüm!) Eğer seni yalancılıkla itham ettilerse (yadırgama); gerçekten, senden önce apaçık mûcizeler, sahîfeler ve aydınlatıcı kitap getiren nice peygamberler de yalanlandı/yalancılıkla itham edildi.”3758 Allah’ın nimetlerini yalanlama konusu ise, Rahmân sûresinde yoğun bir tema halinde işlenmiş olup birer ikişer âyet aralıklarıyla; “Öyleyken Rabbınızın hangi nimetlerini yalanlarsınız?” şeklindeki bir ifâde, toplam 31 sefer tekrar edilmiştir. Yalanın birer çeşidi olarak kabul edilen zaaflar ise yalan şâhitlik, iftirâ ve koğuculuktur.
Yalan Şâhitlik: Kur’an’da yalan şâhitlik, “şehâdet-i zûr” ve “kavl-i zûr” ile ifade edilmektedir. Yalan şâhitlik, sosyal realitede büyük zararlara, ruhlarda büyük bunalımlara sebebiyet veren, kendisiyle hakların ayaklar altına alındığı, toplumun anarşiye sürüklendiği yalan çeşidinin en kötüsüdür. Toplum yaşantısı ve ruhlardaki bu zararından dolayı Kur’an, yalan şâhitliği rics (pislik) dediği putlara tapma ile birlikte zikretmiştir: “... Artık o pis putlardan ve yalan sözden sakının.”3759 Kur’an, yalan şâhitlikte bulunmamayı, iman etmiş olanların sıfatları arasında zikretmektedir: “Onlar ki, yalan şâhitlik etmezler, boş bir şeye rastladıklarında vakar ile (oradan) geçip giderler.”3760
Koğuculuk: Nemîme/koğuculuk; fesatçılık yapmak, ara bozmaya gayret etmek amacıyla insanlar arasında söz getirip götürmek, sözü yalanlarla süslemek anlamındadır. İslâm, nemîmeyi büyük günah olarak kabul ederek, onu münâfıklık ameli saymıştır. “(Rasûlüm!) Alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan laf getirip götüren (nemîm), iyiliği hep engelleyen, mütecâviz, günaha dadanmış, kaba ve haşin, bütün bunlardan sonra bir de soysuzlukla damgalanmış kimselerden hiçbirine boyun eğme!”3761
İftirâ: Kur’an’da bu eylem, genellikle “atmak” anlamına gelen fiil olan r-m-y kökünden gelen ve muzârî (hal ve gelecek zaman) formu olan “yermûne” ile ifâde edilmektedir: “İffetli hür kadınlara zinâ (suçunu yakıştırıp iftirâ) atan, sonra (bunu isbat için) dört şâhidi getiremeyenlere seksen değnek vurun ve onların şâhitliklerini ebediyyen kabul etmeyin. Onlar tamamen fâsık/günahkârdırlar.”3762 Âyette belirtilen “muhsanân” ifâdesinin altına hem bekâr kızlar, hem de evli kadınlar ile hükmen
3756] 6/En'âm, 11
3757] 7/A'râf, 37
3758] 3/Âl-i İmrân, 184
3759] 22/Hacc, 30
3760] 25/Furkan, 72
3761] 68/Kalem, 11-13
3762] 24/Nûr, 4
- 898 -
KUR’AN KAVRAMLARI
erkekler de girmekle birlikte, kadınların çoğulu kullanılmış, tağlîbe (genelleştirmeye) gidilmiştir. İslâm’da en ağır ceza olarak kabul edilen kısas dahi, iki şâhitle infâz edilirken, iftirâ isnâdında bulunan kişilerden dört tane şâhidin istenilmesi bunun gerçek fâillerini yakalama ve iftirâcıları korkutma amacı gözetilmiştir. Bu durum, böyle değil de, kolay bazı şartlara bağlanılsaydı, elbette büyük sûiistimaller olacaktı. Hâlbuki nâmuslu kadınlara zinâ isnâdında bulunmak, psikolojik olarak onlar için ölümden beterdir. İftirâ suçunun bu büyüklüğünden dolayı, cezası her ne kadar kısas kadar ağır görünmese de, ondan daha ağırdır. Kısasa eşdeğer olan seksen celde (sopa) ile beraber, müslüman toplum arasında ömür boyu şehâdetin kabul edilmemesi sûretiyle güvensiz bir kişi olma yaftasıyla dolaşmak gibi mânevî cephesiyle beraber mütâlaa edildiğinde, en ağır bir ceza olduğu ortaya çıkmaktadır.
İftirâ, toplumda büyük belâ ve zararlara sebep olan, insanın şerefini ihlâl eden suçlardan biri olduğundan dolayı Kur’an, buna giden yolları kapatmak gâyesiyle fâsıkların getirdikleri haberlerin iyice araştırılmasını tavsiye etmektedir: “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa sataşırsınız da sonra yaptığınıza pişman olursunuz.”3763 Fâsıkların getirdikleri haberler, eğer iyi bir şekilde araştırılsa, toplumda haksız şekilde meydana gelecek olan zararlar önlenmiş olacaktır. Çünkü bu tarz insanlar, şeytanın daima etkileri altında olup, hayâlî kurgularını orada burada söyler, bu hususta hiçbir fenâlıktan çekinmezler. Nitekim Kur’an, bu tarz kişileri, “effâk esîm” olarak mübâlğa kipi halinde iki sıfatla nitelemektedir: “Size şeytanların kimler üzerine inip durduğunu haber vereyim mi? Her günahkâr iftirâcı-yalancı sahtekâr (effâk esîm) üzerine iner. Bunlar (şeytanın iftirâ ve yalanına) kulak verirler; çokları da yalancıdır.”3764 Bunların niteliklerinden biri, çok iftirâcı ve yalancı olmaları, diğeri ise, günahtan asla çekinmeyişleridir. Bundan dolayı bu nitelikleri, toplumun kendilerinden şiddetle sakınmasını gerektirmektedir. 3765
Kur’an’da tam 60 yerde geçen “iftirâ” kelimesi, çoğunlukla yalanla birlikte gündeme getirilmiş ve en büyük iftirâ suçunun Allah’a iftirâ olduğu vurgulanmıştır. Allah’a yalan uydurup iftirâ edenin zâlim olduğu,3766 müşriklerin büyük bir günah olarak Allah’a iftirâ etmiş oldukları3767 belirtilmiş, Allah’ı ve âyetlerini yalanlayarak iftirâ atanlardan daha zâlim kim olduğu, olumsuz cevap açısından sorulmuştur.3768 Kur’an, iftirânın tanımını ve iftirâya uğrayana verdiği ezâyı şu şekilde beyan eder: “Mü’min erkekleri ve mü’min kadınları, yapmadıkları bir şeyle (suçlayıp) incitenler, bir iftirâ ve açık bir günah yüklenirler.”3769 İftirânın insanlar açısından en ağırı nâmus üzerine atılan iftirâdır. Bunu, Hz. Âişe ile ilgili olarak “ifk” olayında görmekteyiz. Bu konuyla ilgili Nûr sûresinde geniş değerlendirme vardır.3770 İffetli bir kadına zinâ isnâdında bulunup da bunu dört erkek şâhitle isbat edemeyen bir kimse “kazf” cezasına çarptırılır. Bunlara ceza olarak seksen değnek
3763] 49/Hucurât, 6
3764] 26/Şuarâ, 221-223
3765] Hayati Aydın, Kur'an'da İnsan Psikolojisi, s. 259-264
3766] 3/Âl-i İmrân, 94
3767] 4/Nisâ, 48
3768] 6/En'âm, 21, 93, 144; 7/A'râf, 37; 10/Yûnus, 17; 11/Hûd, 18; 18/Kehf, 15; 29/Ankebût, 68; 61/Saff, 7
3769] 33/Ahzâb, 58
3770] 24/Nûr, 11-16
DOĞRULUK / SIDK
- 899 -
vurulur ve bundan sonra şâhitlikleri kabul edilmez. Zinâ isnâdında bulunan kimse, kadının kocası olur ve dört şâhitle bunu isbat edemezse, “mulâane” (lian) yoluna başvurulur.3771
Yalan denilince, akla yalanı iş edinme, çok yalan söyleme gelir. Yalan, kişinin gerçeği saklayıp bildiğinin aksini söylemesidir. Yalancılık, çok çirkin bir huydur. Dinimiz yalanı kesin şekilde haram kılmış ve şiddetle yasaklamıştır. Yalan, rûhî bir hastalıktır, müslümanların kendilerini bundan kesinlikle korumaları gerekir. Çocuklar daha küçükken doğru sözlülüğe alıştırılmalı, yalanın zararları kendilerine anlatılmalıdır. Cenâb-ı Hak, “Yalan sözden kaçının.”3772 diye emrettiği halde basit dünya menfaatleri için yalan söyleyenler vardır. Özellikle yalan yere şâhitlik yapmak çok kötü bir davranış ve büyük bir günah sayılmıştır. Gerçek bir müslüman kendi aleyhine de olsa, doğru söylemeli ve asla yalana yaklaşmamalıdır. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Adâleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şâhitlik eden kimseler olun. (Haklarında şâhitlik ettikleriniz) Zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adâletten sapmayın, (şâhitliği) eğip büker yahut şâhitlik etmekten kaçınırsanız (bilin ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”3773
Peygamber Efendimiz de yalan söylemenin ve yalan şâhitlik yapmanın büyük günahlardan olduğunu ısrarla belirtmiştir. Ayrıca, yalanın münâfıklık alâmetlerinden olduğunu haber vermiştir.3774 Peygamberimiz, “...Yalan kötülüğe, kötülük cehenneme götürür...”3775 buyurmuştur. Yalanın en büyük kötülüğü işte budur. Yani, insanı Allah’ın rızâsından uzaklaştırıp cehenneme götürmesidir. Ayrıca yalan, insanları birbirine düşürür, güven duygusunu yok eder, toplum içinde karışıklıklara sebep olur; dostlukları yıkar, yerine düşmanlık tohumları eker. Yalan, er geç ortaya çıkacağından, yalancılar, kendilerine güvenilemeyen, saygı duyulmayan ve sevilmeyen insanlar durumuna düşerler. Kısaca yalan, insanı dünyada da âhirette de felâkete sürükler.
Yalan, söz ve davranışlarda gösterilen doğrudan ayrılıp uzaklaşmayı hedef alan bir davranıştır. Bencil birtakım sonuçlar elde etmek kasdıyla yapılan bir hareketi, hatayı gizlemek amacıyla, işin doğrusunu da bildiği halde isteyerek gerçeğe uygun olmayan beyan ve girişimlerde bulunmak, hakikati değiştirmek şeklinde görülen yanlış ifadelere “yalan” denir. Yalancılık, sözle olabildiği gibi, hareketle (jest, mimik vs.), yazı ve susmayla da olabilir.
Yalanın Psikolojik ve Sosyolojik Zararları
Yalan söylemenin yol açtığı pek çok psiko-sosyal olumsuzluklar vardır. Her şeyden önce yalan, toplum bireylerini birbirine bağlayan güven duygusunu ortadan kaldırır. Çünkü yalan söyleyene güven duymamak, ancak doğruyu söyleyene güvenmek esastır. Yalancılık, fertler arasındaki birlik ve dayanışmayı kaldırarak insanları birbirine düşürür, düşmanlıklara sebep olur. Yalnız insan ilişkilerini değil; insan sinirlerini de bozar, insanın içinden gelen sesi (vicdan) susturur, meseleleri yozlaştırır. Kur’ân-ı Kerim, bu psiko-sosyal gerçeklerden dolayı ve daha
3771] 24/Nûr, 6-9
3772] 22/Hacc, 30
3773] 4/Nisâ, 135
3774] Müslim, İman 107
3775] Buhârî, Edeb 69; Müslim, Birr 103-105
- 900 -
KUR’AN KAVRAMLARI
önemlisi imanının bir gereği olarak mü’minlerden yalan söylememelerini emir buyurmuştur: “... Pislikten, putlardan sakının; yalan sözden kaçının.”3776 İmanın iç dinamikleri, mü’mine nasıl putlardan sakınmayı emrediyorsa, aynı şekilde yalandan sakınmayı da emreder. Allah’a ortak koşmaktan sakınmakla, yalandan sakınmak konusunda mü’mini vazifelendiren ilk kaynak imanın iç dinamikleridir: “En büyük günahı size haber vereyim mi? Allah’a şirk koşmak, ana babaya itaatsizlik etmek ve İyi belleyin, bir de yalan söylemek, yalancı şâhitlik yapmaktır”3777
Yalanın sebepleri nelerdir? Bunun nedenlerinin çocuklarda ve yetişkinlerde farklı olduğu noktasından hareketle psikologlar her iki grubu ayrı ayrı ele almak ihtiyacı duymuşlardır. Çocukların yalan söyleme nedenleri arasında daha çok şu hususlar ön plana çıkmaktadır: Övünmek, kendini üstün göstermek, ilgi çekmek, sevgi sağlamak, menfaat elde etmek, utanmak, çekinmek, alay edilmekten korkmak, cezalandırılmaktan çekinmek, acı ve üzüntü verici şeylerden kurtulmak, statü kaybetme endişesi, hepsinden de önemlisi büyükleri ve çevresindeki diğer çocukları taklit etmek. Yetişkinlerin yalan söyleme sebepleri arasında ise şu hususlar belirtilir: Bir çıkar elde etmek veya zarardan kurtulmak, kin beslediği kimseden intikam almak, düşmanını gözden düşürüp kendini haklı göstermek, aşağılık duygusu nedeniyle kendini başkalarına kabul ettirebilmek, yalanı alışkanlık haline getirmek, iyilik yapmak düşüncesiyle yalan söylemek.
Bazen yalancılık, psiklojik bir hastalık, yani patolojik/marazî bir durum halini alabilir. Bu durum, olağan kabul edilen yalancılıktan farklıdır. Olağan yalancılıkta (psikolojik deyim olarak “olağan yalancılık”; din ve sâlim fıtrat, bunu ne kadar olağan kabul eder, o ayrı bir konu!) bencil bir menfaate ulaşmak sözkonusudur. Marazî yalancılıkta ise, birey hiç olmazsa görünüşte bir çıkar sağlama peşinde değildir. Patolojik yalan, duyguların bozukluğunun bir belirtisi olarak değerlendirilir. Bazı patolojik yalanların temelinde aşağılık duygusu ve güç istemi olduğu söylenir. Sürekli söyledikleri yalanla aşağılık duygusunu ödünleyip yatıştırmak isteyebilirler. Bazılarında bu hal isterik bir durumun, bazılarında da bunamalı bir kişiliğin işareti olabilir. 3778
Yalan, toplumda karşılıklı güven duygusunu yıkan, insanların birbirlerine karşı olan sevgi ve saygı duygularını sarsan, yüksek ahlâkî değerleri tahrip eden büyük bir âfettir. En içten toplumların dahi yıkılmasına yol açabilen bir hastalıktır. Yalan, fıtratta olmadığı için bebekler ve küçük çocuklar kendiliğinden yalan söylemezler, büyüklerini taklit ederek yalana alışırlar. Kasıtlı yalanın, temyiz yaşına tekabül eden 6-7 yaşlarından sonra söylendiği ileri sürülmektedir. Bu yaşa varmayan çocuk, yalanı gerçekten ayırt edememekte, sadece bazı mübâlağalara sapabilmektedir. Örnek olarak hayvanat bahçesinde yılan ve fil görmüş bir çocuk, yılan ve filin uzunluk ve cüsseleri kendisine sorulduğunda hiç çekinmeden kasıtsız olarak yılanı, “çok uzun, dünya kadar”, fili ise, en az evleri kadar büyük olarak anlatır.
Yalan söyleye söyleye insan kalbi, devamlı yalancı bir intibâ ile kaplanarak, ruh hayatı, evhamlar dünyası halini alır. Artık kişi bu safhada âdeta iğneli bir
3776] 22/Hacc, 30
3777] Buhârî, Şehâdât 10, Edeb 6, İsti’zân 35, İstitâbe 1; Müslim, İman 143; Tirmizî, Şehâdât 3, Birr 4, Tefsîru sûre 4/5, hadis no: 1964
3778] Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da Ahlâk Psikolojisi, s. 74-75
DOĞRULUK / SIDK
- 901 -
beşikteymiş gibi yaşamaya başlar. Bu durum, ileride büyük buhran ve streslere sebebiyet verir. Nitekim münâfıkların yalana pervâsızca başvurmaları, onları psikolojik bazda streslere itmiş olacak ki, Kur’an, onları hasta olarak nitelemektedir: “Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için elîm bir azap vardır.”3779 “Kalplerinde hastalık bulunanların: ‘Bize bir felâket gelmesinden korkuyoruz!’ diyerek onların arkasından koşuşturduklarını görürsün...”3780 “Senden ancak Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyenler; kalpleri şüpheyle çalkalanıp şüpheler içinde bocalayıp duranlar (savaşa çıkmamak için) izin isterler.”3781
Yalan, toplumda büyük bir oranda nefret uyandırmaktadır. Toplumda yalan söylediği görülen herhangi birinin, itibarı sarsılmaktadır. Nitekim bir hadis-i şerifte bu durum şöyle belirtilir; “Bir insan, yalan söylediğinde söylediği yalanın pis kokusu yüzünden melek ondan bir mil uzaklaşır.”3782 Bu hadiste yalanın pis bir koku salgıladığı söylenilmektedir. Rûhânî varlıklar olan meleklerin, bu pis kokudan rahatsız olduklarını göz önüne aldığımızda, bu kokunun aynı sınıftan olan insan ruhlarını da tiksindirdiğini, bunun da tesirinin toplum yaşantısında, nefret şeklinde tezâhür ettiğini söylememizin mümkün olabileceği kanısındayız.
Kur’an, en büyük tesirlerinden birisini, sosyal yaşantıda göstermektedir. Birçok âyet, cemiyet yaşantısını ihlâl eden suçları, büyük günah kategorisine sokarak onlara karşı mücâdele eder. Bu münasebetle toplum yaşantısının dayanağı olan meslek ve sanat sahiplerinin alışverişlerinde büyük oranda güvenilirlik ve doğruluğa ihtiyaç duyulmaktadır. Yalan ise, bu husustaki güvenilirliği yıkmaktadır. Bundan dolayı Kur’an yalana karşı amansız mücâdele vermiş ve ona devam edenleri dalâlet bataklığına saplanıp kalmakla tehdit etmiştir: “Allah haddi aşan ve (iddiâsında) çok yalancı olan kimseyi doğru yola ulaştırmaz.”3783 “Şüphesiz Allah, yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola iletmez.”3784
Yalan, fıtrata ters olduğu için, insan beyni başta olmak üzere birçok organın çalışma yapısı anormalleşir, yalan söylemek için daha anormal ve olağandışı efor sarfetmek zorunda kalır. Kalp ritimlerinde değişiklik, çeşitli salgılarda farklılık, heyecanın artması gibi sinir sisteminde anormallikler ortaya çıkar. Bu normal dışı davranışları tesbit eden “yalan makinesi” insanın yalan söylediğini büyük ihtimalle tesbit eder. Beden dili de yalanı çoğunlukla ele verir: Burna fazla kan pompalandığından, kaşınma isteği ortaya çıkacak, bundan dolayı yalan söyleyen çoğunlukla eliyle burnunu tutacaktır. İnsan diline söylettiği gibi kolayca gözlerine de yalan söylettiremez, yalancı, muhâtabının gözlerine normal bir şekilde bakmakta zorlanacaktır. Heyecan faktörü kendini belli edecek, ses yapısı, normalin dışına çıkıp biraz farklılaşacaktır. O yüzden iyi bir gözlemci, (buna ferâset ve basiret sahibi olan da diyebiliriz), kişinin beden dilinden yalan söyleyip söylemediğini büyük bir ihtimalle çıkarabilecektir. Bunları bilip bedene de yalan söyletmek, mümkün olabilir mi? Olabilirse, bu kişinin psikolojik ve fizyolojik yapısında ne gibi sarsıntılara yol açar? Oraya girmeden ifade edelim ki, yalanı insan
3779] 2/Bakara, 10
3780] 5/Mâide, 52
3781] 9/Tevbe, 45
3782] Tirmizî, Birr 46
3783] 40/Mü'min, 28
3784] 39/Zümer, 3; Hayati Aydın, a.g.e. s. 259, 261
- 902 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ruhu, vicdanı, psikolojik yapısı, fıtratı, hatta organları (vücut dili), özellikle de imanı kabul etmemektedir.
Günümüzdeki stres, rûhî bunalım ve sebepsiz sıkıntıların, suçluluk duygusu, intihar isteği gibi mânevî hastalıkların büyük bölümünün “yalan”la ilgisi olduğunu söylemek zor olmaz. Bunlar, yalancılara verilecek esas uhrevî cezânın küçük avanslarıdır; Yalandan kaçınan sâdıklar/doğrular ise, bütün bu acılardan ve vicdan azâbından emîn oldukları gibi bu doğruluklarının karşılığını esas olarak âhirette alacaklardır. Unutmamak lâzımdır ki, esas cezâ ve ödül yeri âhirettir. “Allah şöyle buyuracaktır: ‘Bu, sâdıklara/doğrulara, doğruluklarının fayda vereceği gündür. Onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan râzı olmuştur, onlar da O’ndan râzı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş ve kazanç budur.”3785
Yalanın Sırıtan Yüzü; Ya da Yalanı ve Yalancıyı Nasıl Tesbit Ederiz?
Sosyal hayatta birçok durumda, insan kendi gerçek duygularını gizlemek ister, ancak herhangi bir biçimde kendisini ele verir. Bir topluluk içinde kişi sinirli, gergin ve hatta korkuyor olabilir; fakat yüzüne iliştirdiği bir gülümsemeyle mutluluk maskesi taşıması mümkündür. Dikkatli bir gözün algılayabileceği bazı küçük ipuçları iç ve dış dünyalar arasındaki bu farkın anlaşılmasına yardımcı olur.
İnsanlar yalan söyledikleri zaman, (özellikle yalan konusunda hayli tecrübeli olanların) en başarılı şekilde kontrol ettikleri, yüz ifadeleridir. İnsan en çok mimiklerinin farkında olduğu için yalan söylerken en çok ve en iyi yüzünü kontrol eder. Çünkü insan, yalan söyleyeceği zaman yüzünün alacağı biçimi kontrol etmek için bilinçli bir çaba harcamaktadır. Hiç şüphesiz çok dikkatli bir gözlemci veya uzman için yalan söyleyen biri, mimikleriyle de çok sayıda ipucu vermektedir. Ancak genel olarak düşünüldüğünün aksine, bir kişinin yalanını yüzüne veya gözüne bakarak anlamak, pek kolay değildir.
İnsan ağzıyla yalan söyleyebilir, ama bedeniyle asla söyleyemez; tüm vücudunu yalana teslim edemez; buna en güzel kıvamda yaratılan fıtrat müsaade etmez. Bu sebeple söylediğinde dürüst olmayan birinin, davranışlarıyla sözlerinin doğru olmadığı konusunda bazı ipuçlarıyla kendisini ele vermesi kaçınılmazdır.
Yalan söylerken insanların davranışlarında gözlenen farklılıklar çok sayıda araştırmaya konu olmuştur. Bu araştırmalardan çıkan sonuçlar şöyle özetlenebilir:
1- Yalan söyleyen kişilerin yaptıkları jestler azalmaktadır. Normal olarak el jestleri ifâdeyi güçlendirmek amacıyla yapılır. Kişi, büyük çoğunlukla konuşulan kelimelerin anlamını artırmak için yaptığı el hareketlerinin farkında değildir. İnsan konuşurken elini salladığını bilir, ancak ellerinin gerçekte tam olarak ne yaptığını bilmez.
Ellerinin bir şeyler yaptığını bilmek, ancak ne yaptığını tam olarak bilmemek, kişiyi şüpheye düşürür ve böylece ellerin hareketleri azalır. Belki de insan, içinde yaşadığı çelişkiden ötürü, ellerinin kendisini ele vereceğinden çekinir ve ellerini ya cebine sokar, ya üzerine oturur veya bir eliyle diğerini tutar. Bu kendi
3785] 5/Mâide, 119
DOĞRULUK / SIDK
- 903 -
kendine temas, zor zamanda anne elinin tutulması yerine geçerek, iç gerginliği de hafifletir.
2- Yalan söyleyen kişinin elini yüzüne götürme ve yüz çevresine değdirme sayısı artmaktadır. Bir konuşma sırasında insan elini arada sırada yüzüne götürür. Ancak, kişinin samimi olmadığı bir görüşme sırasında bu jestin sayısında büyük ölçüde artış görülmektedir. Elin yüze gitmesi sırasında yapılan hareketler çeneyi tutmak, dudaklara bastırmak, ağzı örtmek, burna deymek, yanağı ovuşturmak, gözün altını kaşımak, kulak memesini çekmek ve saçla oynamaktır. Bir yalan sırasında bütün bu jestlerin sayısında artış görülmekle beraber ağzı örtmek ve burna değmek jestlerinde âdeta patlama olur.
İnsan, yalan söylerken neden ağzını kapatır? Bunu tahmin etmek çok zor değildir. İnsan, ağzından çıkacak kelimeleri tutmak ve yaptığını örtmek ihtiyacındadır. Elin ağzı örtmesi, çeşitli biçimlerde olur. Parmak dudakların üzerinde trampet çalabilir, işaret parmağı üst dudak üzerinde durabilir veya el ağzın hemen yanında durabilir. Çocuklar yalan söylerken elleriyle ağızlarını kapatırlar. Hiç şüphesiz yetişkinler için elin ağza gitmesi, kişinin yalan söylediği konusunda tek belirleyici hareket değildir. Kişi söylediği konusunda tereddüt içindeyse, hata yapmaktan korkuyorsa, zaman kazanmak istiyorsa da eli ağız çevresinde olabilir. Bu sebeple elin burna gitmesi, ağzı örtmesine kıyasla daha gelişmiş, ince ve soyutlanmış bir harekettir. Ağzı örtmeye gelen el, hemen yukarıda bulunan burna uzanır ve böylece daha sembolik ve stilize bir hareket yapılmış olur.
Yalan söyleyen veya ağzından çıkanlar konusunda yeterince samimi olmayan bir insanın elinin burnuna gitmesinin en önemli sebebi fizyolojiktir. Çünkü yalan söylediği sırada bir iç gerginlik yaşayan insanın bedeninde birçok fizyolojik değişiklik olur. Kan basıncının yükselmesi, kalp atış (vurum) sayısının artması, ter bezi faâliyetlerinin artması gibi yalan söylerken kaydedilen fizyolojik değişikliklerin yanı sıra burunda bir kaşınma duygusu yaşanır. Coldoni’nin ünlü masalında yalan söyleyen Pinokyo’nun burnunun büyümesi sebepsiz değildir. Yazar, son derece önemli bir gerçeği yakalamış ve abartarak çocuk literatürüne geçirmiştir.
3- Yalan söyleyen bir insanın konuşurken beden hareketlerinde bir artış olmaktadır. Yalan söylendiği zaman duyulan rahatsızlık ve huzursuzluk, özellikle otururken kişinin durumunda değişiklik yapmasına, oturduğu koltukta öne-arkaya veya sağa-sola hareket ederek pozisyon değiştirmesine sebep olmaktadır. Bu pozisyon değişikliğinin ardında, büyük bir ihtimalle, “keşke başka bir yerde olsaydım” duygusu yatmaktadır. Oturur durumda artan beden hareketleri televizyondaki açık oturum, panel veya sohbet türü programlarda sık sık görülmektedir. Yalan konusunda çok tecrübeli olan politikacılar bile kendilerini güç durumda bırakan sorular karşısında koltuğun sınırlarını zorlayan hareketler ve koltuk üzerinde mini gezintiler yapmaktadır.
4- Yalan söyleyen bir kişinin el jestleri azalırken, el sallama hareketi artmaktadır. Belki de böylece kişi, elini silkme biçiminde hafif hafif sallayarak, sözleriyle ilgili sorumluluğun kendisine âit olmadığını anlatmak istemektedir.
5- Yalan söyleyen bir insanın yüz ifâdesi büyük çoğunlukla normale çok yakındır. Bu alanda uzmanlaşmadan, bir kişinin mimiklerine bakarak yalan
- 904 -
KUR’AN KAVRAMLARI
söylediğini anlamak çok güçtür. Yüz ifâdesinde yalanı ele veren en önemli ipucu, kişinin gözlerini konuştuğu kişiden sık sık kaçırmasıdır.
İşaretlerin Geçerliliği: Bu araştırmalardan elde edilen bu bilgileri mutlak doğrular olarak değil; geçerliliği, tekrarlanmasına ve izlediği sıraya bağlı ve kişinin içinde bulunduğu bağlamın değerlendirilmesiyle anlam kazanan bir anahtar olarak kabul etmek gerekir. Yukarıda sıralanan özelliklerin varlığı, kişinin yalan söylediği değil; yalan söyleme ihtimalinin olduğunu gösterir. Bu araştırmaları sınamak için çalışmalar yapan başka araştırmacılar, yukarıda sıralanan davranışların yalan veya samimiyetsizliği ortaya çıkartmak için kullanılacak anahtarın kendisi değil; ancak bir parçası olduğunu söylemektedirler. Örneğin, bir konuşma sırasında birdenbire büyük bir suçlamayla karşılaşmamız durumunda, bocalamamız, birçok kere elimizi yüzümüze götürmemiz, oturduğumuz yerde huzursuzluğumuzu yansıtan hareketler yapmamız mümkündür. Bu durumda suçlamaları yerinde, savunmalarımızı da gerçek dışı olarak mı kabul etmek gerekir?
Benzer şekilde, iş için mülâkata çağrılan bir kişi, kendisine sorulan sorularla bunaldığı zaman elini birçok defa yüzüne götürebilir ve oturduğu yerde huzursuzluk işaretleri gösterebilir. Bütün bunların, adayın vereceği bilgilerin nasıl değerlendirileceğini bilememesinden ve hata yapmak endişesinden kaynaklanması da muhtemeldir.
Sıralanan sebeplerden ötürü bu işaretleri yalan söylemenin âşikâr ve kesin delilleri olarak değil; beynimizin içindeki düşünceler ve gerçek duygularla, dış dünyaya yansıyan ifâdelerin bir çelişkisi olarak kabul etmek daha yerinde olur. Bu çelişki, açık bir yalan olabileceği gibi, samimiyetsizlik, tereddüt ve şüphe de olabilir. 3786
Günümüz ve Yalan Dolan...
Düzen, yalanı el altından (hatta el üstünden) teşvik etmektedir. Sözgelimi, en nâmuslu tüccarı zulümden farksız vergiler isteyerek, kendi malının yalancısı durumuna zorlamaktadır. Gereksiz bürokrasi ve formaliteler de kişiyi yalana alıştırmaktadır. Eğitimin de yalandan pek uzak olmadığını söylemek gerekir. Zaten şirk en büyük yalan olduğuna göre, şirke dayalı câhilî eğitim ve kültürün temel malzemesinin yalan olması kaçınılmaz olacaktır. Evrim teorisinden, inkılâp tarihindeki balıkların kavağa çıkmasına, sosyal konularda hakka ve hakikate ters çarpıtılmış olay ve yorumlara kadar sayısız yalan, bilim diye insanımıza verilmektedir. İnsanın çevresi de Allah’tan hakkıyla korkan insanlardan oluşmuyorsa, altta kalmamak, ayıplanmamak için, kalabalığa uymak endişesiyle bulaşıcı mikroplardan çok hızlı bir şekilde yalan mikrobu tüm çevreye yayılacaktır. Tüccarın, esnafın, pazarcıların, ağızlarıyla veya tezgâhları ve vitrinleriyle söyledikleri yalanlara şâhit olmayan kimse var mıdır? Malın kusurunu söylemeyip gizlemek bile yalan kabul edilip kazancı haramlaştırdığı halde, açıkça yalan söylemek, hatta yalan yere yemin etmek sıradan bir olay halindedir. Günümüz medyası yalan pazarı halindedir. Arz-talep meselesi; yalan alıcıları, hem de para vererek müşterileri varsa, yalandan para kazanan yalan tüccarları niye olmasın ki?!
Yalancılık, günümüz câhilî düzenlerinde ve İslâm dışı çevrelerde açıkgözlük
3786] Zuhal Baltaş-Acar Baltaş, Bedenin Dili, s. 143-144
DOĞRULUK / SIDK
- 905 -
olarak değerlendirilmekte, doğruluğun karın doyurmadığı için enâyilik olduğu söylenmektedir. Öyle ya; “doğruluk karın doyurmaz!”, “doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.” Günümüzün en popüler ve saygın kabul edilen meslekleri temelde “profesyonel yalancılık” diye tanımlanabilecek, meslek icabı yalan söylemenin kaçınılmaz kabul edildiği uğraşlardır. Politikacılar, diplomatlar, avukatlar, reklâmcılar, pazarlamacılar, halkla ilişkiler şirketlerinin temsilcileri, sinema ve tiyatro sanatçıları, falcılar, sihirbazlar, medyumlar, cinciler, muskacılar, antikacıların... bu saygın(!) mesleklerinden dolayı görev ve meslek icabı, (geçim endişesiyle, yani kutsal geçim tanrısının izniyle) çok rahat yalanlar söylemek zorunda(!) oldukları kabul edilir. Nasıl sanatçıların sanat adına her boyaya girip, her çirkinliği üzerlerinde göstermeleri gerekiyorsa, bu durum, kutsal(!) mesleklerinin gereği ise; aynen öyle, diğerlerinin de söyledikleri yalanlar, günah veya kara değil; “beyaz yalan” kategorisine sokulmaktadır. Bu kimseler, yalan söyleme becerilerini öylesine geliştirip parlatırlar ki, insanlar bu yalanları duymak için can atarlar, teşvik ederler ve bundan mutluluk bile duyarlar.
Fıtrata ve fıtrat dini olan İslâm’a uyup her çeşit yalanı reddedip karşı çıkmak yerine; günümüzde yalanlar, farklı kategorilere ayrılmakta ve âdi yalandan farklı kabul edilen yalanlara toleransla bakılmakta, hatta teşvik edilmektedir. Modern câhilî kültüre göre yalanlar çeşitlidir: Kişinin söylediği yalanın, karşısındaki tarafından bilindiği, fakat karşı çıkılmadığı “ortak yalan”lar vardır. Bir programa veya dâvete katılmak istemeyen kişi, dâveti yapan kişiye “işim var” veya “başka programım var” ya da “başkasına sözüm var” der. Bunu söylerken, karşısındakinin söylediği yalanı anladığını da tahmin edebilir. Bu şekildeki “ortak yalan”lar modern insanların gündelik hayatlarında önemli bir yer tutar. İkinci gruptaki yalanlar, doğrusu ortaya konamayacağı için karşı çıkılmayan yalanlardır. Bu tür yalanın ortaya çıkması kimseye yarar sağlamayacağı için kimse konunun üzerine gitmez. Üçüncü grupta profesyonel yalancıların söyledikleri yalanlar vardır. Profesyonel yalancılar, meslekleri gereği yalan söylemek zorunda olanlardır. Bunların yalanları çoğunluğun rahatsız olup şikâyet ettiği yalanlar değildir. Dördüncü gruptaki ise, işi yalan söylemek olmayan ve bu konuda çok usta(!) olmayan sıradan insanların söyledikleri ve kendilerine dünyevî yarar sağlayan, basit çıkar amaçlı küçük veya büyük yalanlar gelir. Bunlar fark edildiği zaman “yalan!” diye adlandırılan “âdî yalan”lardır. Ayrıca, nezâket icabı, alışkanlık gereği söylenen “âdet yalan”lar vardır, “moda yalan”lar vardır, “beyaz yalan”lar vardır. Bir yalanın sakıncasız olduğunu, hatta beyaz, bembeyaz(!) olduğunu tesbit etmek ise, azgınlaşmış hevâya, câhilî çevreye kalmıştır.
Ama bu arada “yalan”la “yanlış”ı da karıştırmamak gerekir. Yanlış da, gerçeğe uymayan, doğru olmayan bir şeydir, ama çoğunlukla bu, bir hatadan, bir yanılmadan veya bilgisizlikten kaynaklanan bir durumdur. Yalan ise, kandırmak için kasıtlı olarak söylenen asılsız, gerçeğe uymayan uydurma sözdür.
Coldini’nin meşhur masalında olduğu gibi, her yalan söyleyenin burnu uzasaydı, modern insanın burun uzunluğu ortalaması kaç cm. (km. mi demeliydim?) olurdu, dersiniz?!
Kur’ân-ı Kerim’de Kizb/Yalancılık Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de “kizb” ve türevleri, toplam olarak 282 yerde geçer. Doğruluğun karşılığı “kizb”dir. Yalan karşılığında Kur’an’da daha çok bu kelime kullanılır.
- 906 -
KUR’AN KAVRAMLARI
En çok bu kelime kullanılmakla birlikte, yine yalan anlamında Kur’an’da hars ve zûr kelimeleri de kullanılmıştır. Kur’an’da hars (hı, ra, sat) kelimesi 5 yerde;3787 zûr kelimesi ise 4 yerde geçer.3788 Hars, bilgisi olmaksızın sırf zan ve tahmin yoluyla söylenilen yalandır; ister bu ihbar, söylenilene uygun olsun veya olmasın, yine yalan olarak mütâlaa edilmektedir. Çünkü bu ifade sahibi, bir bilgi, kuvvetli bir zan ve işitme sûretiyle değil de, sırf tahmine dayanarak ihbarda bulunmaktadır: “... Siz zandan başka bir şeye uymuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz.”3789 Bu tür zan üzerine bir ihbar, yalanın en katmerlisi olarak mütâlaa edilmektedir.
Kur’an bu çeşit yalancılara karşı gâyet sert davranmaktadır: “Harrâsûn/Koyu yalancılar kahrolsun! Onlar, bilgisizliğin sarhoşluğu ve mahmurluğu içinde kalmış gâfillerdir.”3790 “Zûr” da, yalan anlamını ifade etmektedir. Ancak, bu kelimenin geçişlisi olan “tezvîr” ise, söylenilen yalanı süslemeyi ifade etmektedir. Kur’an’da bu kelime, genellikle yalan şâhitlikte kullanılmaktadır. Nitekim Kur’an’da mü’minlerin sıfatları anlatılırken bunlardan birinin, yalan yere şâhitlikte bulunmamak olduğu belirtilmekte ve bu nitelik de, zûr kavramıyla ifade edilmektedir: “Onlar ki, yalan yere (zûr) şâhitlik etmezler...”3791
‘Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda tartışanlara: ‘Gelin, sizler ve bizler de dâhil olmak üzere, karşılıklı olarak çocuklarımızı ve kadınlarımızı çağıralım, sonra da duâ edelim de Allah’tan yalancılar üzerine lânet dileyelim.”3792
“Artık bundan sonra her kim Allah’a karşı yalan uydurursa, işte bunlar, zâlimlerin ta kendileridir.”3793
“Ey Rasûl! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla ‘inandık’ diyen kimselerden ve yahûdilerden küfür içinde koşuşanlar (ın hali) seni üzmesin. Onlar durmadan yalana kulak verirler, sana gelmeyen (bazı) kimselere kulak verirler; kelimeleri, yerlerinden sonrasına kaydırıp değiştirirler. ‘Eğer size şu verilirse hemen alın, o verilmezse sakının!’ derler. Allah bir kimseyi şaşkınlığa (fitneye) düşürmek isterse Allah’a karşı sen, onun lehine hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah’ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onlar için dünyada rezillik vardır ve âhirette onlara mahsus büyük bir azap vardır. Hep yalana kulak verir, durmadan haram yerler. Sana gelirlerse ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Ve eğer hüküm verirsen aralarında adâletle hükmet. Allah adâletten ayrılmayanları sever.”3794
“Kim Allah’a karşı yalan sözlerle iftirâ edenden veya O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zâlimdir? Şurası iyi bilinsin ki, zâlimler kurtuluşa ermezler.”3795
“Onların ateşin karşısında durdurulup, ‘âh ne olur, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve müslümanlardan olsak’ dediklerini bir görsen! Bil’akis daha önce gizlemekte oldukları şeyler kendilerine göründü. Eğer onlar, (dünyaya) geri gönderilseler yine men olundukları şeylere döneceklerdir. Zira onlar,
3787] 6/En'âm, 116, 148; 10/Yûnus, 66; 43/Zuhruf, 20; 51/Zâriyât, 10
3788] 22/Hacc, 30; 25/Furkan, 4, 72; 58/Mücâdele, 2
3789] 6/En'âm, 148
3790] 51/Zâriyât, 10
3791] 25/Furkan, 72
3792] 3/Âl-i İmrân, 61
3793] 3/Âl-i İmrân, 94
3794] 5/Mâide, 41-42
3795] 6/En'âm, 21
DOĞRULUK / SIDK
- 907 -
kesinlikle yalancıdırlar.”3796
“... Kim, Allah’ın âyetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zâlimdir? Âyetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerinden ötürü azâbın en kötüsüyle cezâlandıracağız.”3797
“Onlar, ilmini kavrayamadıkları ve yorumu kendilerine asla gelmemiş olan (Kur’an’ı) yalanladılar. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Şimdi bak, zâlimlerin sonu nasıl oldu?!”3798
“De ki: Allah’a karşı yalan uyduranlar asla kurtuluşa ermezler.”3799
“Kim, Allah’a karşı yalan uydurandan daha zâlimdir? Onlar (Kıyâmet gününde) Rablerine arz edilecekler, şâhitler de, ‘işte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir’ diyecekler. Bilin ki, Alllah’ın lâneti zâlimlerin üzerinedir. Onlar, (insanları) Allah’ın yolundan alıkoyan ve onu eğriltmek isteyenlerdir. Çünkü onlar özellikle âhireti inkâr ederler.”3800
“Yusuf: ‘Hayır, o kendisi benim nefsimden (murâd almak) istedi’ dedi. Kadının akrabasından biri şöyle şâhidlik etti: ‘Eğer gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir, bu ise yalancılardandır. Eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir. Bu ise, doğru söyleyenlerdendir. (Efendisi, Yusuf’un gömleğinin) arkadan yırtılmış olduğunu görünce, (kadına;) ‘şüphesiz bu, sizin tuzağınızdır. Çünkü sizin tuzağınız gerçekten büyüktür’ dedi.”3801
“Allah’ın âyetlerine inanmayanlar, ancak yalan uydurur. İşte onlar, yalancıların kendileridir.”3802
“Dillerinizin yalan olarak vasfettiği şeyler hakkında, ‘bu helâldır, bu da haramdır’ demeyin, çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler. (Kazandıkları) Pek az bir menfaattir. Hâlbuki onlar için acıklı bir azap vardır.”3803
“... Pislikten, putlardan sakının; yalan sözden kaçının.”3804
“Eşlerine zinâ isnâdında bulunup da kendilerinden başka şâhitleri olmayanlara gelince, onların her birinin şâhitliği, kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ederek şâhitlik etmesi, beşinci defa da, eğer yalan söyleyenlerden ise Allah’ın lânetinin kendi üzerine olmasını dilemesidir.”3805
“Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar; günaha, iftirâya düşkün olan herkesin üstüne inerler. Bunlar (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdır. Şâirler (e gelince), onlara da sapıklar uyarlar. Onların her vâdide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi? Ancak iman edip sâlih amel yapanlar, Allah’ı çok zikredenler ve haksızlığa uğratıldıklarında kendisini savunanlar
3796] 6/En'âm, 27-28
3797] 6/En'âm, 157
3798] 10/Yûnus, 39
3799] 10/Yûnus, 69
3800] 11/Hûd, 18- 19
3801] 12/Yûsuf, 26-28
3802] 16/Nahl, 105
3803] 16/Nahl, 116-117
3804] 22/Hacc, 30
3805] 24/Nûr, 6-7
- 908 -
KUR’AN KAVRAMLARI
başkadır. Haksızlık eden zâlimler, hangi inkılâba (dönüş ve âkıbete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.”3806
“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, Biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.”3807
“Allah’a karşı yalan uyduran, kendisine gelen sıdkı (gerçek olan Kur’an’ı) yalan sayandan daha zâlim kimdir? Kâfirler için cehennemde yer mi yok sanki?”3808
“... Şüphesiz Allah, haddi aşan yalancı kimseyi doğru yola eriştirmez.”3809
“Kahrolsun o kötü yalancılar! Onlar, koyu bir cehâlet içerisinde kalmış gâfillerdir.”3810
“Münâfıklar sana geldiklerinde: ‘Şâhitlik ederiz ki sen Allah’ın Peygamberisin’ derler. Allah da bilir ki sen elbette, O’nun Peygamberisin. Allah, münâfıkların kesinlikle yalancı olduklarını bilmektedir.”3811
“Rabbinden bir mükâfat, bir hediye, bir hesap görme olarak orada (cennette) onlar ne boş bir lakırdı, ne de birbirlerine karşı yalan işitirler.”3812
“Gerçek şu ki, şâyet yapmakta olduğu kötü davranışlardan vazgeçmezse, derhal alnından (perçeminden) yakalar, cehenneme atarız. Çünkü o, yalancı, günahkâr bir alın! O, hemen gidip meclisini (kendi taraftarlarını) çağırsın. Biz de zebânîleri çağıracağız. Hayır! Ona uyma! Allah’a secde et ve yalnızca O’na yaklaş!”3813
Yalan Söylemenin Câiz Olduğu Yerler
Yalan, aslında haramdır; ancak zarûrî hallerde yalana ruhsat verilmiştir. Kur’an’ın ahlâk normları çerçevesinde genel olarak yalancılık olumsuz bir karakter olarak değerlendirilir. Fakat insanlar arasında barışı sağlamak, savaş gibi durumlarda düşmana fırsat vermemek, bir doktor olarak gerekiyorsa hastaya moral vermek ve benzeri durumlarda şeklen yalana benzeyen davranışlar mâzur görülmüştür. Doğrunun bilinmesi bazı durumlarda zararlara yol açar. Bir şeyin hakikatini bilmemek, câhilin veya başkasının maslahatına daha uygun olduğu durumlar vardır. İşte bu durumlarda yalan, o câhilliği oluşturduğu için bazen ruhsatlı, hatta bazen farz olur. Yalanın günah olması, kendisinden dolayı değil; söyleyenin, muhâtabın veya başkasının zararına yol açtığı içindir. O yüzden bazı yerlerde, yalan doğrudan daha hayırlıdır. Bir insanı öldürmek için kovalayan zâlime, saklanan mazlumun yerini doğru olarak söylemek, elbette yalan söylemekten çok kötü ve büyük günahtır. Böyle bir durumda, yalansız ıslah gerçekleşmeyecekse, gerekli olan yalan söz, dinin yasağı değil; emri olan bir yalandır.
Konuşma, maksat ve hedeflere ulaştırma vesilesidir. O yüzden, yalanla ulaşılabilen her güzel maksada doğrulukla da ulaşılabiliyorsa, bu durumda yalan
3806] 26/Şuarâ, 221-227
3807] 29/Ankebût, 2-3
3808] 39/Zümer, 32
3809] 40/Mü'min, 28
3810] 51/Zâriyât, 10-11
3811] 63/Münâfıkun, 1
3812] 78/Nebe', 35-36
3813] 96/Alak, 15-19
DOĞRULUK / SIDK
- 909 -
söylemek haramdır. Eğer o güzel hedefe doğrulukla değil; ancak yalanla varılabiliyorsa, burada yalan söylemek mubahtır, ama tekrar edelim; eğer o maksat mubahsa/güzelse. Eğer elde edilmesi istenen maksat, farz ise, ona varılmak için yalan söylemek de farz olur. Nitekim, bir müslümanın kanını, canını, nâmusunu korumak farz olduğu gibi, onu korumak için gerekli yalanı söylemek de farzdır. Ne zaman savaş ve benzeri durumlarda zulmün ve fesâdın önlenmesi yalan söylenmeden olmuyorsa, bu takdirde yalan söylemek câizdir. Ancak, yalanın câiz ve ruhsatlı olduğu yerlerde bile, başka imkân varsa, yalandan kaçınmak uygundur. Çünkü yalan, şeytanın ve nefsin kolay istismar edebileceği bir kapıdır. O yüzden yalanın esasında haram olduğunu unutmamak, ancak zarûret için ve zarûret miktarı mubah olduğunu değerlendirmek şarttır.
“İnsanların arasını düzeltmek maksadıyla birinden ötekine uygun/hayırlı sözler taşıyan veya hayırlı konuşan yalancı sayılmaz.”3814 Ümmü Külsûm şöyle dedi: “Ben Rasûlullah (s.a.s.)’ın şu üç hal dışında, halkın yalan söylemesine ruhsat verdiğini hatırlamıyorum: Harpte, kişilerin arasını düzeltmekte ve (aile dirliğini sağlamak için) kocanın hanımına, hanımın kocasına söylediği sözlerde.”3815 “Yalan, yalnız üç yerde câizdir: Adam, karısını memnun etmek için (yalan) konuşur, savaşta ve insanları birbiriyle barıştırmak için.”3816
Görüldüğü gibi, üç yerde yalan konuşmanın câiz olduğuna dair açık bir istisnâ vardır. Yalnız, bütün bu durumlarda bile, doğru söyleyerek ihtiyaç giderilecekse, yalana mürâcaat edilmemelidir. Yalan kapısı, mecbur olmadan hiç aralanmamalı, şeytanın bu yalancı ağız kapısından kalbe girip orayı işgal etmesine fırsat verilmemelidir.
Bunların dışında kalıp da sahih maksat taşıyanların da bunların hükmünde olduğu belirtilir. Zâlim bir kimseden parasını, malını, canını korumak için yalan söylemek, İslâm’ın hükümleriyle hükmetmeyen devlet yönetimine ve zulmedecek güçlere karşı müslümanlara zarar verecek bilgiler vermemek için, meselâ çocuğu eğitmek için gerekli korkutma, caydırma ve sakındırma amacıyla, yani, yalandan daha büyük günahlara, kötülük ve zararlara engel olmak için başka çözüm yoksa, ifsâd değil; ıslah amaçlı yalana mürâcaat etmek mubahtır. Tüm bunların da sınırı vardır, bu ruhsatlar istismar edilmemelidir. Meselâ, doğru söyleminin büyük mahzurları olduğu herhangi bir durumda, yalan söylemenin de mahzurları unutulmamalı, iki sakıncalıdan ehven olan tercih edilmelidir. İki tarafın sakıncaları da birbirine yakın ise, doğru tercih edilmelidir. Çünkü yalan, zarûretten veya çok mühim bir sebepten mubah sayılmıştır. Tercih sebebi olmayınca, iş aslına rücû eder; asıl olan şey, yalanda haramlık olduğundan, yalanda yasaklık devreye girer. Maksatları ve sakıncaları ölçmek zor olduğu için, imkân nisbetinde yalandan kaçınmalıdır. Bu konuda ölçü olarak; sadece kendi şahsını, kendi menfaat ve maslahatını ilgilendiren hususlarda imkân nisbetinde yalana başvurmamalı; başkası ile alâkalı konularda, diğer insanları zarara düşürmemek ve onların maslahatlarını korumak için gerekli olduğu kadar doğrudan tâviz verilebilmelidir. Ama ne yazık ki insanlar, çoğunlukla kendi menfaatleri, basit çıkar ve kârları için yalana başvurmaktalar. Mubah olduğu kanaatiyle
3814] Buhârî, Sulh 2; Müslim, Birr 101, hadis no: 2605; Ebû Dâvud, Edeb 50, hadis no: 1920; Tirmizî, Birr 26, hadis no: 2004
3815] Müslim, Birr 101
3816] Tirmizî, Birr 26, hadis no: 2003; Ebû Dâvud, Edeb 58, hadis no: 1921
- 910 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yalan söyleyen herkes ictihad yapmaktadır. Yalan söylemesini gerektiren sebebin İslâm şeriatında doğru söylemekten daha önemli olduğu değerlendirmesini yapmaktadır. Bu ictihadın çok güç bir şey olduğunu unutmamak gerekir. Yalan mahzurludur; bu özel durumda doğruluktan da mahzur doğacaktır; bu iki mahzuru karşılaştırmak, doğru bir terâzi ile tartmak durumundadır. Doğruluktan doğan sakıncanın/mahzurun şer’an yalandan daha şiddetli bir sorumluluk doğuracağını bildiği ve değerlendirdiği zaman yalan söyleyebilir. Hayır, eğer o maksat, doğrunun maksadından daha kıymetsiz ise, doğruluk farz olur. O yüzden mutlaka gerekli olmayan yalanı terketmek daha evlâdır. Kan dökmek ve günaha girmek gibi hususlardan kaçınmak için, yalan mutlaka gerekiyorsa o durumlarda tercih edilir.
Bazı dinini ve kendini bilmezler, amellerin faziletleri ve günahların şiddeti hakkında hadis uydurmanın câiz olduğunu ve bundan maksadın sahih olduğunu iddiâ etmişler ve iyi niyetle(!) nice hadis uydurmuşlardır. Allah’a ve Rasûlüne yalan isnâd etmek, dine iftirâ etmek, en büyük günahlardandır. “Benim üzerime yalan uyduran cehennemdeki yerine hazırlansın.”3817
Târiz Yoluyla Söylenen Yalana Benzer İfadeler
Seleften nakledildiğine göre, gerektiği zaman târiz yoluyla konuşmak, insanı yalanın günahından kurtarabilir. Hz. Ömer (r.a.). “târiz yoluyla konuşmakta, insanı yalandan kurtaran bir taraf vardır” demiştir. Bundan maksat, insan yalan söylemeye mecbur kaldığı vakit, îmâ ve târiz yollu sözlerle onu atlatmaktır. Zarûret olmadığı zaman, târiz yoluyla konuşmak da câiz değildir. Bu konu istismar edilmemeli, yalana köprü yapılmamalıdır. Borcuna sâdık olmayan bir kimse borç isteyince onu darıltmadan geri çevirmek için, “cebimde beş kuruş yok” demek gibi, karşıdaki insanın farklı anlayacağı, fakat ağızdan çıkan sözün aslında gerçeğe ters olmadığı, yalana benzeyen sözler târiz olarak değerlendirilir. İbrâhim Nehâî, kendisini ilimden ve hayırdan alıkoyacak sevmediği bir adam kapıya geldiği zaman, hizmetçisine şöyle tenbih ederdi: “Benim için, ‘burada değil’ deme; ‘dur, mescide bir bakayım, onu arayayım’ de.” Şa’bî de, sevmediği biri kendisini aradığı zaman, hemen bir daire çizer ve hizmetçisine, “parmağını bu dairenin içine koy ve ‘burada değil’ de” diye târiz yollu ifade kullandırırdı.
Bütün bu ve benzeri yollar, ihtiyaç halinde başvurulan sâlim yollardır. Zarûret olmadıkça bunlara başvurulmaz, câiz değildir. Zira bunlar, her ne kadar açıkça yalan değillerse de, yalanı arttıran ve ona benzeyen şeylerdir ve mecbur olunmadıkça, bu tür şeylere mürâcaat, mekruhtur. Fakat normal durumlarda da, târiz yoluyla yalana benzer söz söylemek, açık yalan söylemekten, günah ve azap bakımından daha hafiftir. Târizler, açık yalan gibi olmadığından, hafif sebeplerden dolayı mubah olabilirler. Şaka ile başkasının gönlünü hoş etmek gibi. Peygamber Efendimiz, şaka ile de olsa hiç yalan söylememiş ve şaka ile de olsa yalana müsâade etmemiştir. Ama güzel nükteler, şakalar yapmıştır: Bir adam için “gözünde beyaz olan adam”, bir başkasına (her büyük devenin de, aslında bir devenin yavrusu olduğunu kastederek); “seni deve yavrusuna bindireyim” buyurması, ihtiyar bir kadına “cennete ihtiyarlar gitmeyecektir” demesi, sonra bunu, “gençleşerek gideceklerdir” diye açıklaması gibi.
3817] Buhârî; Müslim
DOĞRULUK / SIDK
- 911 -
Günlük hayatta yalana sık rastlanırken; yine yalana benzer, ama câiz de olmayan veya en azından riskli ifâdelere de çok şâhit olunmaktadır. Şaka ile söylenen yalanlar, mübâlağalı/abartılı anlatımlar, kibarlık ve alışkanlık gereği söylenilen ve adına beyaz yalan denilen sözler (karnı açken, davet edildiği sofraya oturmamak için, kibarlık veya utangaçlıktan dolayı “ben tokum” veya “iştahım yok” demek gibi, “Nasılsın?” sorusuna verilen bazı cevaplar gibi, “saat kaç?” sorusuna çoğu cevap gibi). Bazen içeriğine katılmadığı halde, muhâtabın bir konuşmayı dinlediğini belirtmek için “evet” dediği veya arada bir kafasını salladığı olur. Bunlar da tasdik anlamına ve anlatılanın onaylandığı hükmüne gelebilir. Bütün bu ve benzeri durumları iyi tahlil etmek, yalanla ilgisini tesbit etmek gerekmektedir. Bunların bazısı, açık yalan, bazısı yalanla doğru arası bir söz veya fâsıklığa girmeyen yalan grubundan ya da târiz grubuna dâhil olabilir. Kişinin muhâtabına; “seni on defa aradım”, “ben sana bunu yüz kere dedim” demesi; bununla sayıyı değil mübâlağayı anlatmak istemesi gibi; eğer kişi, sadece bir defa aramış veya söylemiş ise, bu durumda sözü yalan olur; ama birkaç kez aramışsa, bu sözüyle günahkâr olmaz.
Çocuklar Neden Yalan Söyler?
Çocuğunuz da böyle veya buna benzer davranışlar gösteriyorsa paniğe kapılmayın, çünkü bu olayları yaşayan sadece siz değilsiniz. Bütün çocuklar yalan söyler. Ama yalancı doğmazlar. Sadece, yalan söylemeyi öğrendikleri bir gelişim süreci yaşarlar.
Yalancılık çok çirkin ve kötü sıfatlardan biri ve hem de büyük günahlardandır. Onurlu ve şahsiyetli bir insan yalan söylemez. İslam dini de bu çirkin sıfatı kınamış ve büyük bir günah saymıştır.
Çocuğunuzun yalanıyla özellikle ilk yalanıyla karşılaştığınızda, size en kaygı verici olan, onun kötü karakterli olabileceği korkusudur. Paniğe kapılmadan, sakin ve doğru dürüst düşünebilmek için en iyisi olay geçinceye kadar serinkanlı olmaya çalışmaktır. Çocukların yalan söylemeleri, doğruyu söylemeleri kadar normal gelişim gösteren bir davranıştır.
Uzmanlar, yalanın kişinin özerkliğini sağlama ve kendisini ailesinden farklı bir birey olarak kabul ettirme sürecinde geliştiğini vurgularlar. Çocuklar, anne - babalarını kandırarak onların her şeye gücü yeten, her şeyi bilen insanlar olmadıklarını anlarlar. Bir çocuğun ilk araştırıcı yalanı söylemesi kaçınılmazdır. Bu yalanlara hazırlıklı olmanız gerekir. Bu, gerçeği sınama yolunda atılmış bir adım ve yaşam deneyimidir.
Uzmanlar yedi yaş öncesinde çocuğun yalan söylemediğini ileri sürerler. Bu yaş dönemindeki çocukların yalanları kendilerine hoş gelen hayallerden kurulmuş bir oyundur. Kendilerine haz sağlamak için böyle bir oyunu oynayıp dururlar sürekli. Kendi düşlerine gerçekmiş gibi bakan anlatma meraklısı çocuklara “yalancı” damgasının vurulması oldukça yanlıştır.
Çocuk büyüdükçe gerçekleri daha iyi anlamaya başlayacak, gerçekdışı durumları ayırabilecektir. Bu nedenle okul öncesi dönemde çocuğun doğru olmayan her sözüne yalan damgası vurmak yanlış olur. Böyle bir durumla karşılaşıldığında çoğu anne-baba çocuklarını suçlamakta hatta cezalandırmaktadır. Gelecekte çocukta yalanın yerleşmesinde, ailelerin onlara iyi birer model olmaları çok önemli
- 912 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir etkendir. Bu nedenle çocuklar sık sık cezalandırılmamalı, onlara iyi örnek olunmalı, gerçeklik kavramları gelişemediğinden hayal ile gerçeği ayırt edememeleri karşısında onlara yalancı etiketi yapıştırılmamalıdır.
Çocuk Yalan Söylemeyi Nasıl Öğrenir?
Yetişkinleri taklit, çocuğu yalana iten en büyük etkendir. Yetişkinler kendi aralarında ve daha da önemlisi, çocuklara yalan söylerler. Bunun da ötesinde yetişkinler, bazen çocuğun yalan söylemesini isterler. Örneğin, “Dün Evdeydik diyeceksin”’ ya da, “bunu yaptığımı babana söylemeyeceksin” gibi tembihlerde çocuğu yalana iterler. Yalan söylemenin empoze edilişi açık bir şekilde olmayabilir, örnek olma da bir tür telkindir. Örneğin, istemediği bir yere gitmemek için başının ağrıdığın bahane eden anne, sofrada çocuğuna ellerini yıkayıp yıkamadığını sorduğunda, çocuk yemeğe başlamak için olumlu yanıt verecektir. Bundan sora her durumda isteğine uygun yanıt arayacak ve bundan suçluluk duymayacaktır.
Sinemaya giden ana-baba diş hekimine gidiyorum derse, kapı çaldığında evvela çocuğuna “yok!” dedirtirse, o çocuk doğru bir genç olamaz.
“Ahmet Bey 6 ve 7 yaşlarında iki oğlu ile bir gişeden geçiyorlar. 6 yaşındaki çocuklar ücretsiz. Baba gişe memuruna çocuğunun birinin yedi yaşında olduğunu söyleyip ödemesini yapıyor. Gişe memuru “Siz söylemeseydiniz ben yaşlarını bilemezdim” diyor. Baba “Ama onlar zaten biliyorlar” cevabını veriyor.”
Yukarıdaki örnek doğruluğun vaaz veya konferans şeklinde anlatılması değil, yaşayarak, örnek olma dili ile anlatılması gerektiği mesajını vermektedir.
7 yaşına kadar çocukta gerçeklik duygusu gelişmemiştir. Anne çocuğa “Bu senin değil, alma” dediğinde çocuk anlamaz, boş boş bakar. Çünkü mülkiyet duygusu gelişmemiştir. Her şeyin kendisine ait olacağını düşünür, doğuştan benmerkezcidir. Anne ve babanın rolü burada önemlidir. Yalanın, hırsızlığın yanlış olduğu çocuğa öğretilmelidir. Vazoyu kıran çocuk elinde vazo parçaları varken ben kırmadım diyebilir. Annenin aşırı tepkisi veya ilgisizliği çocuğun bu konudaki değerlerini oluşturacaktır.
Çocuk takdir edilmek, ilgi ve şefkat beklentisi için yalan söyleyebilir. Cezadan kurtulmak veya suçu saklamak için, eleştiriden kaçmak için, olduğu gibi değil büyüklerin istediği gibi görünmek için yalan söyleyebilir. Bazı çocuklarda çocuksu düşmanlık, kıskançlık duygusu da yalan söyletebilir. Çocuğun yanlış ana-baba tutumlarına karşı tek silahı genelde yalan söyleme olmakta; yalan davranış kalıbı huy haline gelmektedir.
Bir gün büyük suç işleyen gencin idamına karar verilir. İdam sehpasında gence son isteği sorulur. O da annesinin dilini öpmek istediğini söyler. Anne çağırılır. Genç annesinin dilini öperken ısırır. Sonra şöyle der: “Bana küçükken yalan söylemeyi öğrettin, ben de böyle oldum”.
Yalana yol açan bir başka olay, suçu çocuğa baskıyla kabul ettirmektir. Gilbert Robin’in örneği şöyle: Anne şeker kutusunu bulamaz ve kızını almakla suçlayarak: -’Sen yaptın, biliyorum, itiraf edersen cezalandırmayacağım!’ der. Sonunda çocuk, yapmadığı suçu kabul etmek zorunda kalır.
Çocuğuna işine yarayacağı zaman yalan söyleyebileceği düşüncesini öğreten
DOĞRULUK / SIDK
- 913 -
ve gösteren anne-baba çocuğun geleceğini şekillendirmiş olmaktadır. Yalanı teşvik eden aile durumuna düşmemek amaç olmalıdır.
Yalan Çeşitleri
Yalanının birçok çeşidinden söz etmek mümkündür. Bunlardan bazıları şunlardır:
1. Taklit yalanları: Çocukları eğlendirmek için, onların ilgilerini çekmek için büyükler tarafından söylenenlerin çocuk tarafından gerçekmiş gibi algılanmasıdır.
2. Hayali yalanlar: Bu yalanlar erken çocukluk döneminde, okul çağına gelmemiş çocuklarda görülür. Hayal ile gerçeği ayırt edemediğinden yalan söyler.
3. Abartı yalanları: Abartı çocuklarda oldukça sık görülen bir özelliktir.
4. Sosyal yalanlar: Toplumumuzda en çok görülen yalan türüdür. Çocuklar bu yalanları daha çok anne ve babalarından öğrenirler. Örneğin sağlıklı olmanıza rağmen sizi davet ettikleri yere, rahatsızım diyerek katılmamanız.
5. Savunma yalanları: Çocukların ve gençlerin kendilerini korumak için söyledikleri yalanlardır.
6. Dikkat çekme yalanları: Çocuklar, çoğu zaman dikkat çekmek için yalana başvururlar. Ödevini yapmayan bir çocuk, “ödevimi yaptım, hem de okulda yaptım” diyebilir.
7. Takdir-Mükâfat yalanları: Başkalarının beğenisi amacı ile söylenen yalanlardır.
8. İnadına söylenen yalanlar: Sevilmeyen kimseler için ya da birisini kızdırmak amacı ile söylenen yalanlardır.
9. İntikam yalanları: Çocukların, karşılarındaki insanlardan intikam almak amacı ile başvurdukları yalanlardır.
10. Menfaat yalanları: Bu tür yalanlar, başkalarından çıkar ve menfaat beklenildiği zamanlarda sık olarak söylenmektedir.
11. Patolojik yalanlar.
Yalan Söylemenin Nedenleri
Zihinsel düzeyi düşük çocukların gerçeğe çok aykırı yalanlar söyledikleri, buna karşılık normal ve üstün zekâya sahip olanlarınsa, mantığa daha uygun yalanlar söyledikleri ve ayrıntılı öyküler uydurdukları saptanmıştır. Aileye bağlılık, dayanışma, verilmiş söze saygı gibi durumlar yalan söylemeye neden olabilir. Örneğin, 10 yaşındaki bir kız çocuğu, karnelerin alındığı gün, anne ve babasına karnelerin verilmediğini söyler. Oysa karnesi kötü olduğu için anne babasının ona kızmayacağını ve onu kınamayacağını çok iyi bilir. Ama yalnızca annesini üzmeme kaygısı içindedir. Çünkü iyi bir karne getireceğine söz vermiştir.
Çocuk çekingenlikle de yalan söyleyebilir. Bu tip yalanını oluşumunda heyecana kapılma önemli rol oynar. Bir gün anne babasının, konukları önünde şiir okuması isteğine “Unuttum” karşılığını verir. Şiiri çok iyi hatırlamasına karşın,
- 914 -
KUR’AN KAVRAMLARI
topluluk karşısında okumaya cesareti yoktur. Çekingenlik çoğu kez çocuğun hatasını itiraf etmesini engeller ve ceza kaygısından daha güçlüdür.
Bazen de çocuk kendisini fazla karışılması nedeniyle yalan söyler. Bu durumda hata yetişkindedir. Eğitici çocuğun dünyasına ait her şeyi öğrenmek ister. Bu davranış çocuğu zayıflığıyla alay edilmiş izlenimini verir. Kendince karşılık vermek için yalandan yararlanır. Örneğin, ikide bir kardeşini sevip sevmediği sorulan çocuk, aslında kardeşini sevdiği halde: “Sevmiyorum” yanıtını verebilir.
Bunun yanı sıra, iyi gelişmemiş ahlâk bilinci ve grup içinde statü kaybetme endişesi bazen çocuğu içinde bulunduğu bazı durumları utanç verici gibi gösterebilir. Örneğin, ailenin fakirliği, cinsel konular üzerine bilgi eksikliği gibi. Çocuk bu durumda ailesinin geçim sıkıntısı yokmuş gibi tanıtır, cinsel konuların kendisi için sır olmadığını söyler.
R. Allendy’e göre, yalana neden olan dört etken, aşağılık duygusu, suçluluk duygusu, saldırganlık ve kıskançlıktır. Olması gereken eğitimsel koşullarda yetişmiş normal çocuk yalan söylemez. Eğitimci ve yetişkinlerin, kendileri ve çevreleriyle barış içinde olan çocukların, yalana en az başvuranlar olduklarını unutmamaları gerekir. Bir tür aldatma olan, derste kopya çekmekle bencillik arasında sıkı bir bağlantı vardır. Yine yalancılık; hırsızlık, okuldan kaçma gibi davranış bozukluklarıyla yakından ilgilidir. Bu tür çocuklar, ceza tehlikesinden korunabilmek için çekinmeden yalana başvurur, olanı doğru gibi değil de, büyüklerin istedikleri gibi göstermekten çekinmezler.
Yalanların çoğu sosyal yalan çerçevesi içindedir; okuldaki başarısızlığını saklamak, küçük hırsızlıklarını gizlemek ve ilgi görmek amacıyla söylenmektedir. Yalan söylemesinin nedeni, ailesi tarafından sevilmediğine inanması, evine dönmek istemesi, aile baskısı, sevilme isteği, mutluluk özlemidir.
Çocuk ergenlik dönemine girdiğinde, yalanın türü ve içeriği değişir. Genç; nezaket, gönül alma, vb. nedenlerle özel ve tümüyle bilinçli bir davranışla yalana başvurur ki bu tür “yalan” adını alır.
Ne Yapmalı?
Çocuğun yalan söylemesiyle etkili bir mücadele için öncelikle yalanın ne tür olduğu bilinmelidir. İncelediğimiz yalan tipleri arasındaki farkların iyice görülmesi ve yalandan çok, buna neden olan psikolojik faktörler ele alınmalıdır. Küçük çocuğun (sözde) yalanları, ahlâkî bir hata gibi görülmemelidir. Böyle bir davranış karşısında değer yargılarını anlatmak ya da kızgınlıkla cezalandırmak yanlış olur. Önceden çocuğa doğru söylemenin övülmeye değer bir davranış olduğu anlatılmalıdır.
Yetişkinler çocuğa iyi birer örnek olmalı ve davranışlarında, çocuklarında görmek istemedikleri hatalara yer vermemelidirler. Patolojik yalan karşısında hem psikolojik durum, hem de eğitsel etkenler üzerinde durulması gerekir.
Aşırı duygusal çocuğun kaygı ve çekingenlik yüzünden yalan söylemesi nedeniyle ona güven verilmeli, öfke ve kınama tepkilerinden kaçınılmalıdır. Oluşmuş bir yalan karşısında mücadele, kötünün iyisini yapmaktan başka bir şey değildir.
Aşırı kızgınlık, çocuğun yalanını engellemek açısından olumsuz bir davranıştır.
DOĞRULUK / SIDK
- 915 -
Bu yolla oluşturulan suçluluk duygusu, çocuğu yalandan uzaklaştıracak yerde, daha çok yaklaştırır. Genelde yalan bir hata gibi görülür ve suçluluk duygusu itirafla son bulur. Çocuğun itiraf etmesine yardımcı olmalıdır. Ancak çocuğu kendisi ve çevresiyle barıştırmazsa, itirafın değeri olmaz.
Davranışınızın, konuşmaktan daha etkili olacağını unutmayın. Toplumdaki herkes, başta anne, baba ve öğretmenler yalan söylemekten kaçınmalıdırlar. Çocuğun çevresindeki kişiler ne kadar dürüst olurlarsa çocuk da o kadar dürüst olacaktır.
Çocukların yaptıkları hatalara karşı anlayışlı olmaya çalışın. Hatalarının karşılığını hemen cezalandırma yoluna gitmeyin. Onu dinleyin ve açıklama yapmasına imkân tanıyın. Çocuklarınızın arkadaşlarını tanımaya çalışın. Bazen arkadaş, anne ve babadan daha etkilidir. Çocuğunuzun arkadaşlarını evinize davet ederek, yanlış davranışlar edinmesinin önüne geçin. Çocuklarınızdan asla yapamayacakları beklentilerden uzak olun. Onların yetenekleri doğrultusunda isteklerde bulunun. Bunun için de çocuğunuzu tanımaya çalışın.
Çocuğunuzun bedenî ve zihnî gücünü, sosyal ve duygusal özelliklerini gerçekçi bir gözle tanımaya çalışın. Okul ödevlerini yapıp yapmadığını, arkadaşları ile ilişkilerini, televizyonda hangi programları izlediğini, bilgisayar ve interneti nasıl kullandığını, boş zamanlarında neler yaptığını, nerelere gittiğini öğrenin.
En önemlisi, insan olarak çocuklarımıza iyi birer örnek olmamızdır. Onların nasıl olmasını istiyorsak önce kendimizin öyle olmak zorunda olduğumuzu unutmayalım. Çocuklarımızın yalan söylemeleri üzerinde önemle durmak zorundayız. Şu an, içinde bulunduğumuz zaman ve toplum bakımından bu durum hiç de kolay değildir. Ama nasıl bir kurt, meyveyi için için yer bitirir, işe yaramaz bir hale getirir ise yalan da toplumu aynı şekilde içten içe yiyip bitirecektir. Yalanın topluma nükleer bombalardan daha büyük zararlar vereceği gerçeğini her zaman hatırlamak zorundayız.
Kısaca, yalancılık olayı çevresel ilişkilerle birlikte ele alınmalıdır. Önce çocukta yalancılığın gelişmesini kolaylaştıran nedenlerin bulunması gerekir. Sonra da aile çevresiyle işbirliği yapılır, çocuğa doğruluğun yararları, getireceği haz ve avantajlar elle tutulur biçimde öğretilmelidir.
Yalan Yemin
Yalan yemin; vâkıaya aykırı olan bir şeyin doğruluğuna yemin etmek demektir. Yalan yere yemin eden kişi, Allah’ı yeminine şâhit göstererek insanları kandırmak istediği için O’nun mukaddes adını istismâr etmekte, O’na iftirâda bulunmaktadır. Bu nedenle Hz. Peygamber, büyük günahların en büyüklerinden birinin de yalan yemin olduğunu söylemiştir.3818 “Birbirinizi aldatmak için (yalan) yemin etmeni, bu yüzden yere sağlama basan ayak sürçebilir ve Allah yolundan alıkoymanıza karşılık kötü bir azap tadarsınız. Bunun için size (âhirette de) büyük bir azap vardır.”3819 âyeti, yalan yemin cezâsının İlâhî azap olduğunu belirtmektedir.
Bir kimse, geleceğe yönelik yaptığı bir yemini bozduğunda, keffâretini ödemek sûretiyle yemin günahından kurtulur; fakat yalan yemin, öyle büyük bir
3818] Buhârî, Edeb 6
3819] 16/Nahl, 94
- 916 -
KUR’AN KAVRAMLARI
günahtır ki, onun cezâsını keffâret dahi düşüremeyeceği için, yalan yeminde keffâret olmaz. Böyle bir günah işleyen kişi, yalanına şâhit gösterdiği Allah’a tevbe etmeli, af dilemeli ve bir daha bu günahı işlememelidir. Onun günahının affı ancak Allah’a kalmıştır. Yalan yeminle başkalarının hakkını almışsa, isterse bu kanun yoluyla olsun, ikinci bir günah daha işlemiş olur. Haksız yere elde edilen bu hak, sahibine dönmedikçe tevbe ile kurtuluş olmaz. Meselâ bir kimse, ödemediği borcunu bile bile “ödedim” diye yemin etse, karşı taraf da alacağını isbat edemese ve mahkeme, yalan yemin edenin borçsuz olduğuna hükmetse, bu kişi iki büyük günahı birden işlemiş olur.
Bir de dikkatsizlik, kötü alışkanlık, hata... gibi sebeplerle yalan yere yemin etmek durumuna düşülür. Şüphesiz bunun günahı, diğeri gibi değildir. Fakat gelişigüzel, gereksiz ve boş yere Allah’ın adını anmak, gerekmediği halde O’nun adına yemin etmek de bir günahtır. Bu nedenle dile hâkim olmalı, yemini alışkanlık haline getirmemeli, ancak çok önemli durumlarda yemin etmelidir.
Yeminde niyet, yemin ettirenin maksadına göredir. Bu nedenle, yemin eden kişi, kalbinden başka şeyleri geçirerek yemin ederse yine yalan yemin etmiş olur. Meselâ, Ahmed’e olan borcu için yemin ettirilen kişi, Mehmed’e ödemiş olduğu borcu kast ederek, “borcumu ödedim” diye yemin ederse, yalan yemin etmiş olur. 3820
“Acı da olsa doğruyu söyleyin.” (Hadis-i Şerif Meali)
“Hakk’a uygun olan şey, gerçek anlamda ‘hakikat/doğru’ olabilir. Hakk’a uygunluğu isbatnamayan göreceli/sanal ‘doğru’, bir zandan ibârettir.”
“Gerçek doğruluk, doğru bir niyetle, tevhid halinin doğruluğudur.”
“Yanlış sonsuz şekillere girebilir; doğru ise yalnız bir türlü olabilir.”
“Evvelâ doğruyu bilmek gerektir; doğru bilinirse yanlış da bilinir, ama evvelâ yanlış bilirse doğruya ulaşılamaz.”
“Doğruyu yanlıştan ayırmanın tek çâresi, mümkün olduğu kadar şüphe etmektir. Ve doğru da, kendisinden şüphe edilmeyen şeydir.”
“Doğruluk, her çeşit koşul altında meyve verir.”
“Doğruluğun en güzel meyvesi, ruh huzûrudur.”
“Doğruluk, hayatta iyi bir nâmın en vefâlı dostudur.”
“Hiçbir miras, doğruluk kadar zengin değildir.”
“Doğruluk, çok büyük bir kuvvettir. Doğru, kimseye mağlûp olmaz. Saâdet, doğruların bahçesinde yetişen çiçektir.”
“Birisi size: ‘Dürüst insan diye bir şey yoktur’ derse, o kimsenin bir düzenbaz olduğuna inanın. Çünkü doğru olan, doğruları bulur.”
“insanların doğruluğu, yaptıkları işle ve ulaştıkları makamla değil; davranışlarıyla ölçülür.”
“Her söylediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu (her yerde) söylemek doğru
3820] Akif Köten, Şamil İslâm Ansiklopedisi, 6/373
DOĞRULUK / SIDK
- 917 -
değildir.”
“Dinlerseniz, size her zaman doğru yolu gösteren bir sesin var olduğu görür, unutmazsınız.”
“Doğruyu konuşmak için, iki kişi gerekir. Doğru söyleyen, doğru dinleyen.”
“Şurada burada güçlü adımlarla dolaşmaktansa, doğru yolda sekerek yürümek iyidir.”
“Düşe kalka, ama dosdoğru!”
“Doğru bilinmeyince eğri bilinmez.”
“Doğru gidenin başı duvara çarpmaz.”
“Doğru, Mevlâ’sından başka kimseden korkmaz.”
“Doğru, sarsılır ama yıkılmaz.”
“Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.”
“Doğru söyleyenin bir ayağı üzengide gerek.”
“Doğru söz acıdır.”
“Doğru söz çok kişiye batar.”
“Doğru söz yemin istemez.”
“Doğru söze akan sular durur.”
“Doğru söze ne denir?”
“Doğru söze canım kurban.”
“Doğru yol usandırır ama selâmettir.”
“Doğruluk Hak kapısıdır.”
“Doğruluk minârede kalmış, onun da içi eğri.”
“Doğruluk su kabağıdır, batmaz.”
“Doğrunun yardımcısı Allah’tır.”-
“Hak doğrudadır.”
“Hak, doğrunun yardımcısıdır.”
“Sadâkat selâmettir.”
“Hak söz acı olur.”
“Hak söze mecnun dahi râzı olur.”
“Doğru yolda giden kaplumbağa, yanlış yolda koşan yarış atını geçer.”
“İnsana sadâkat yaraşır görse de ikrâh,
Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah.”
“Âlem içre ne var fenn ü hüner;
- 918 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Doğruluktur cümlesinden mu’teber.”
“İstemez doğru giden menzil-i maksûda delil.”
“Rabbim Allah’tır” de, sonra dosdoğru ol;
Sırât-ı müstakîmdir, budur en doğru yol.”
“Küfrün mâhiyeti yalan, imanın mâhiyeti doğruluktur.”
“Yalan uyduranlar, ancak Allah’ın âyetlerine inanmayanlardır.”3821
“Allah’ım, kalbimi nifaktan, edeb yerimi zinâdan ve dilimi yalandan temizle.” (Hadis-i Şerif Meali)
“Şaka da olsa yalandan kaçınmadıkça ve kendisi için sevdiğini başkaları için de sevmedikçe insanın imanı kemâle ermez.” (Hadis-i Şerif Meali)
“Yalan, nifak kapılarından bir kapıdır.” (Hadis-i Şerif Meali)
“Yalan rızkı azaltır.” (Hadis-i Şerif Meali)
“Allah yanında en büyük hata, yalan konuşmak ve en kötü pişmanlık, kıyâmet günündeki pişmanlıktır.” (Hz. Ali)
“Eğri olanın gölgesi de eğridir.” (Hz. Ali)
“Müseyleme’yi esfel-i sâfilîne düşüren “yalan” olduğu gibi, Muhammedü’l-Emîn’i âlâ-yı ılliyyîne çıkaran da doğruluktur.”
“Hayır için söylenen yalan, fitne çıkaran doğrudan iyidir.”
“Yalanın faydası bir kere içindir gerçeğin ise sonsuzdur.”
“Yalan geçici, doğru ebedîdir.”
“Doğru söylediği zaman kimse inanmayacak... İşte yalan söylemenin dünyadaki cezâsı budur.”
“Yalancının cezası, kendisine inanılması değil; onun kimseye inanamamasıdır.”
“Yalancı, bacaları karartan is gibi insanların içini karartır.”
“Yalancı, Allah’a karşı isyan edip kafa tutan, fakat insanlardan korkan bir serseridir.”
“İnsanlar, kendilerine karşı yalan söylemek zorunda kaldıkları kimselerden nefret ederler.”
“Günah işlemenin birçok araçları vardır; fakat yalan, bunların hepsine uyan bir saptır.”
“En zâlim yalanlar, genellikle sessizlik içinde söylenir.”
“En iğrenç yalan, gözyaşı şekline girendir.”
“Yalana borçlu olduğumuz mutluluk, gerçek mutluluk değildir.”
3821] 16/Nahl, 105
DOĞRULUK / SIDK
- 919 -
“Bulmak istersen saâdet, söyleme asla yalan.”
“Biz hakiki müslümanız; aldanabiliriz ama aldatmayız. Bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz!”
“Hoşumuza giden yalanları avuç dolusu yutarız da, acı gerçekleri yudum yudum içeriz.”
“Yılandan korkma, yalandan kork!”
“Yalan kadar insanı alçaltan bir şey yoktur.”
“Bir kez yalan söyleyenler ikincisini de söyleyebilirler.”
“Az yalan söylenmez; yalan söyleyen her yalanı söyler.”
“Yersiz yeminlerle kendini bu kötü alışkanlıktan kurtaramaz, insanları da inandıramazsın. En iyisi, yemin gerektirmeyecek kadar doğru konuş.”
“Hiçbir hayvan yalan kadar velûd/doğurgan değildir: Bir yalan en aşağı on yalan doğurur.”
“Hayatımda hiç yalan söylemedim, diyenler o dakikada bir katmerli yalan daha söylemiş demektir.”
“En çok kendinden söz eden, en büyük yalancıdır.”
“Düzenci bir kimse, tepeden tırnağa kadar yalan demektir.”
“Abartma, dürüst insanların yalanıdır.”
“Hak olmadıkça, yalan ortaya çıkmaz.”
“Eşyanın ve olayların kendileriyle uğraşın, çünkü onlar yalan söylemesini bilmezler.”
“İşe yalan karıştırmak, altın ve gümüş paralar için bir karışım kullanmaya benzer. Demir, bakır gibi karışımlar, madene sağlamlık verebilir ama kıymetini de düşürür.”
“Yalan pek tatlı bir şey olmalı ki, bu günahı dilimizle işleriz.”
“Yalanı söküp atmadan hakikati dikmeğe kalkışma; tutmaz.”
“Yalan söyleyenlerin güçlü bir belleğe ihtiyaçları vardır.”
“Yalan söyleyen unutkan olmamalı.”
“Yalanlar, gerçeklerle bağdaşmadığı gibi, genellikle kendi aralarında da çatışırlar.”
“Üç çeşit yalan vardır: Zararsız yalanlar, zararlı yalanlar ve istatistikler.”
“Yalanın dostu, gerçeğin de düşmanı çoktur.”
“Nice üstün görünümler altında yalan dolan vardır!”
“Yalan dinlemek, yalan söylemekten güçtür.”
“Yalan dünya!”
- 920 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Yalancı dünyada rahat olmaz.”
“Yalan ile iman bir yerde durmaz.”
“Yalan var ki gerçekten yeğdir.”
“Yalancıda ne vefâ olur, ne de ar; ne semtine uğra, ne yanına var.”
“Yalancının evi yanmış, kimse inanmamış.”
“Yalancının gemisi yürümez.”
“Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.”
“Yalancının yalanı tükenmez.”
“Kâzip, kâtibin kardeşidir.”
“Ateşe yansa da beyt-i kezzâb, / İnanub kimse getirmez ana âb.”
“Merd olan kizbe tenezzül itmez. / Zillet-i kizbe tahammül itmez.”
“Güzel düşün, iyi hisset, yanılma, aldanma;
Ne varsa doğrudadır, doğruluk şaşar sanma.”
“Yalan bir ağaçtır, yemişi gerçek
Nereye çeker isen var bunu sen çek.”
“Sermâye-i şâirân tükenmez
Dünya tükenir, yalan tükenmez.”
“Doğruluk dilde yok, dudaklarda;
Hayr ayaklarda, şer kucaklarda.”
“Yalancılar ve ikiyüzlüler, her şeyi sözle yapan, yani hiçbir şey yapmayan kişilerdir.”
DOĞRULUK / SIDK
- 921 -
Kur’ân-ı Kerim’de Sıdk Kelimesi
A- Kur’ân-ı Kerim’de Sıdk ve Türevleriyle İlgili Âyet-i Kerimeler (155 yerde): 2/Bakara, 23, 31, 41, 89, 91, 94, 97, 101, 111, 177, 196, 263, 264, 271, 276, 280; 3/Âl-i İmrân, 3, 17, 39, 50, 81, 93, 95, 152, 168, 183; 4/Nisâ, 4, 47, 69, 87, 92, 114, 122; 5/Mâide, 45, 46, 46, 48, 75, 113, 119, 119; 6/En’âm, 40, 92, 115, 143, 146; 7/A’râf, 70, 106, 194; 9/Tevbe, 43, 58, 60, 75, 79, 103, 104, 119; 10/Yûnus, 2, 37, 38, 48, 93; 11/Hûd, 13, 32; 12/Yûsuf, 17, 26, 27, 46, 51, 82, 88, 88, 111; 15/Hıcr, 7, 64; 17/İsrâ, 80, 80; 19/Meryem, 41, 50, 54, 56; 21/Enbiyâ, 9, 38; 24/Nûr, 6, 9, 61; 26/Şuarâ, 31, 84, 101; 27/Neml, 27, 49, 64, 71; 28/Kasas, 34, 49; 29/Ankebût, 3, 29; 32/Secde, 28; 33/Ahzâb, 8, 8, 22, 23, 24, 24, 35, 35, 35, 35; 34/Sebe’, 20, 29; 35/Fâtır, 31; 36/Yâsin, 48, 52; 37/Sâffât, 37, 52, 105, 157; 39/Zümer, 32, 33, 33, 74; 40/Mü’min, 28; 44/Duhân, 36; 45/Câsiye, 25; 46/Ahkaf, 4, 12, 16, 22, 30; 47/Muhammed, 21; 48/Fetih, 27; 49/Hucurât, 15, 17; 51/Zâriyât, 5; 52/Tûr, 34; 54/Kamer, 55; 56/Vâkıa, 57, 87; 57/Hadîd, 18, 18, 19; 58/Mücâdele, 12, 13; 59/Haşr, 8; 61/Saff, 6; 62/Cum’a, 6; 63/Münâfıkîn 10; 66/Tahrîm, 12; 67/Mülk, 25; 68/Kalem, 41; 70/Meâric, 26; 75/Kıyâme, 31; 92/Leyl, 6.
B- Kur’ân-ı Kerim’de Sırat-ı Müstakimle İlgili Âyet-i Kerimeler (33 yerde): 1/Fâtiha, 6; 2/Bakara, 142, 212; 3/Âl-i İmrân, 51, 101; 4/Nisâ, 68, 175; 5/Mâide, 16; 6/En’âm, 39, 87, 126, 153, 161; 7/A’raf, 16; 10/Yûnus, 25; 11/Hûd, 56; 15/Hıcr, 41; 16/Nahl, 76, 121; 19/Meryem, 36; 22/Hacc, 54; 23/Mü’minûn, 73; 24/Nûr, 46; 36/Yâsin, 4, 61; 37/Sâffât, 118; 42/Şûrâ, 52; 43/Zuhruf, 43, 61, 64; 48/Fetih, 2, 20; 67/Mülk, 22.
C- Kur’ân-ı Kerim’de Kizb ve Türevleriyle İlgili Âyet-i Kerimeler (282 yerde): 2/Bakara, 10, 39, 87; 3/Âl-i İmrân, 11, 61, 75, 78, 94, 137, 184, 184; 4/Nisâ, 50; 5/Mâide, 10, 41, 42, 70, 86, 103; 6/En’âm, 5, 11, 21, 21, 24, 27, 28, 31, 33, 34, 34, 39, 49, 57, 66, 93, 144, 147, 148, 150, 157; 7/A’râf, 36, 37, 37, 40, 64, 64, 66, 72, 89, 92, 92, 96, 101, 136, 146, 147, 176, 177, 182; 8/Enfâl, 54; 9/Tevbe, 42, 43, 77, 90, 107; 10/Yûnus, 17, 17, 39, 39, 41, 45, 60, 69, 73, 73, 74, 95; 11/Hûd, 18, 18, 27, 65, 93; 12/Yûsuf, 18, 26, 27, 74, 110; 15/Hıcr, 80; 16/Nahl, 36, 39, 62, 86, 105, 105, 113, 116, 116, 116; 17/isrâ, 59; 18/Kehf, 5, 15, 61; 20/Tâhâ, 48, 56; 21/Enbiyâ, 77; 22/Hacc, 42, 42, 44, 57; 23/Mü’minûn, 26, 33, 38, 39, 44, 48, 90, 105; 24/Nûr, 7, 8, 13; 25/Furkan, 11, 11, 19, 36, 37, 77; 26/Şuarâ, 6, 12, 105, 117, 123, 139, 141, 160, 176, 186, 189, 223; 27/Neml, 27, 83, 84; 28/Kasas, 34, 38; 29/Ankebût, 3, 12, 18, 18, 37, 68, 68; 30/Rûm, 10, 16; 32/Secde, 20; 34/Sebe’, 8, 42, 45, 45; 35/Fâtır, 4, 4, 25, 25; 36/Yâsin, 14, 15; 37/Sâffât, 21, 127, 152; 38/Sâd, 4, 12, 14; 39/Zümer, 3, 25, 32, 32, 59, 60; 40/Mü’min, 5, 24, 28, 28, 28, 37, 70; 42/Şûrâ, 24; 43/Zuhruf, 25; 50/Kaf, 5, 12, 14; 52/Tûr, 11, 14; 53/Necm, 11; 54/Kamer, 3, 9, 9, 18, 23, 25, 26, 33, 42; 55/Rahmân, 13, 16, 18, 21, 23, 25, 28, 30, 32, 34, 36, 38, 40, 42, 43, 45, 47, 49, 51, 53, 55, 57, 59, 61, 63, 65, 67, 69, 71, 73, 75, 77; 56/Vâkıa, 2, 51, 82, 92; 57/Hadîd, 19; 58/Mücâde, 14, 18; 59/Haşr, 11; 61/Saff, 7; 62/Cum’a, 5; 63/Münâfıkun, 1; 4/Teğâbün, 10; 67/Mülk, 9, 18; 68/Kalem, 8, 44; 69/Haakka, 4, 49; 72/Cinn, 5; 73/Müzzemmil, 11; 74/Müddessir, 46, 75/Kıyâme 32; 77/Mürselât, 9, 15, 19, 24, 28, 34, 37, 40, 45, 47, 49; 78/Nebe’, 28, 28, 35; 79/Nâziât, 21; 82/İnfitâr, 9; 83/Mutaffifîn, 10, 11, 12, 17; 84/İnşikak, 22; 85/Burûc, 19; 91/Şems, 11, 14; 92/Leyl, 9, 16; 95/Tîn, 7; 96/Alak, 13, 16; 107/Mâun, 1.
D- Kur’ân-ı Kerim’de Yalan Anlamında “Hars” ve Türevleriyle İlgili Âyet-i Kerimeler (5 yerde): 6/En’âm, 116, 148; 10/Yûnus, 66; 43/Zuhruf, 20; 51/Zâriyât, 10.
E- Kur’ân-ı Kerim’de Yalan Anlamında “Zûr” Kelimesi ve Türevleriyle İlgili Âyet-i Kerimeler (4 yerde): 22/Hacc, 30; 25/Furkan, 4, 72; 58/Mücâdele, 2.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 329-336
2. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 491-492
4. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 348-363
5. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, 682-690
6. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 295-298
7. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 4, s.259-279
8. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 598-604
9. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 483-492
10. El-Esâs fi’t-Tefsîr, Said Havvâ, Şamil Y. c. 432-438
11. Rûhu’l Furkan, Mahmut Ustaosmanoğlu, Siraç Kitabevi Y. c. 2, s. 221-234
12. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat c. 1, s. 287-289
13. Et-Tefsîru’l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 163-165
14. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 48-49
- 922 -
KUR’AN KAVRAMLARI
15. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 3, s. 163-173
16. Şamil İslâm Ansiklopedisi (Doğruluk: Sait Kızılırmak), 1/410-411; (Sadâkat: Muhiddin Bağçeci,) 5/311-312; (Sıdk: Muammer Ertan,) 5/399-401; (Yalan: Şamil,) 6/372
17. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Y. c. 1, s. 389-396
18. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 562-566
19. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 478-480; Nil Y. s. 494-497
20. Kur’an’da Temel Kavramlar, Cavit Yalçın, Vural Y. s. 94-101
21. Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 140-141
22. Mefhumlardan Tefekküre, Hayri Bilecik, Hülbe Y. s. 99-105
23. İslâm’da Nefis Tezkiyesi, Said Havva, Petek Y. s. 302-307; 454-460
24. Kur’an ve Sünnette Kalbî Hayat, Âdem Ergül, Altınoluk Y. s. 50-59
25. Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 248-249
26. Kur’an’da Ahlâk Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 73-77
27. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 258-262
28. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 1, s. 130-135
29. Risâle-i Nur’dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 400-401, 498-500
30. İman ve Sâlih Amel, Abdülhamid Bilali, buruc Y. s. 131-135
31. Kur’ân-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi, Murat Sülün, Ekin Y. s. 321-324
32. Takvâ Bilinci, Hüseyin K. Ece, Denge Y. s. 189-191
33. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. c. 3, s. 169-177
34. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 120-127
35. İhyâ-i Ulûmi’d Din, İmam Gazzâli, Arslan Y. c. 6, s, 320-345, c. 10, s. 63-77; Bedir Y. c. 3, s. 296-316, c. 4, s. 692-703
36. Gunyetu’t-Tâlibîn, Abdülkadir Geylânî, Sağlam Kitabevi Y. s. 1158-1160
37. Tenbîhu’l-Gâfilîn, Ebu’l-Leys Semerkandî, Bedir Y. s. 155-161
38. Edeb-i Dünya ve Din, Ebu’l-Hasan el-Mâverdî, Bahar Y. s. 370-386
39. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sâdi Yüksel, Madve Y. s. 177-192
40. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y. s. 176, 178, 193
41. Kur’an Işığında Evrensel Dengeler ve İnsan, Yaşar Düzenli, İFAV Y. s. 289-2919
42. Müslümanın Ahlâkı, Muhammed Gazâli, Ribat Y. s. 34-45
43. Bedenin Dili, Zuhal Baltaş-Acar Baltaş, Remzi Kitabevi Y. s. 141-146
44. Yeni İslam İlmihali, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Y. s. 578-587
45. İlmihal, Heyet, İSAM Y. c. 2, s. 515-517
46. Sızıntı, sayı 181, Şubat 94
47. Doğru Yolun Sapık Kolları, Necip Fâzıl Kısakürek, Büyük Doğu Y.
48. Yalan Haber Dosyası, Tamer Korkmaz, Feza Y.
49. Sırat-ı Müstakim ve Yolcuları, İsmail Lütfi Çakan, Şamil Y.
50. Sırat-ı Müstakim 1, 2, İbni Teymiyye, (terc. Salih Uçan) Pınar Y.
51. Sırat-ı Müstakim’de Yürümek İçin, İbrahim Balcı-Medine Balcı, Ebrar Y.
DUÂ
- 923 -
Kavram no 32
Görevlerimiz 5
Bk. İbâdet, Namaz, Vesile
DUÂ
“Ağlayın, su yükselsin, belki kurtulur gemi.
Anne, seccâden gelsin; bize duâ et, e mi?”
• İstiâne ve Duâ; Anlamı, Mâhiyeti
• Duâ İbadettir; Duâ, Ruhun Gıdası ve İlâcıdır
• Niçin Duâ Ederiz?
• Allah’ın İsimleriyle (Esmaü’l-Hüsna) Duâ Etmek
• Duânın Psikolojik Cephesi
• Sözlü ve Fiilî Duâ
• Duâ Etme Şekli ve Duâ Âdâbı; Duâda Zaman ve Mekân
• Duâsı Kabul Edilen Kimseler; Kimler İçin Duâ Edilmez?
• Duâların Kabul Edilmesi; Duâda Tevessül
• Duânın İstismar Edilmesi; Duâda Neler İstemeliyiz?
• Kur’an-ı Kerim’in Dilinden Duâ Örnekleri
• Rasûlullah’ın (s.a.s.) Hayatında Duâ
“(Ey Allah’ım,) Ancak Sana ibâdet/kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz (duâmızı ancak Sana yaparız).” 3822
İstiâne ve Duâ; Anlamı, Mâhiyeti
“Yalnız Senden yardım dileriz.” Bu ifade, inanılarak ve samiyetle söylendiği durumda, tevhid inancının sağlam olduğunu ve gönle tam anlamıyla yerleştiğini isbat etmektedir. Yalnız Allah’a kulluk ediyor olmanın, ifadesi veya isbatı, yalnız O’ndan yardım dilemektir. Sadece Allah’a kulluk ettiklerini söyledikleri halde, insanlardan, türbelerden, mezarlardan ve diğer tabiat varlıklarından yardım dileyenler vardır. Bu durum, tevhid inancının gönle yerleşmediğini, gönlün şirkten tam temizlenmediğini göstermektedir.
Varlıkları yaratıp terbiye eden, onlara rahmet ve merhamet eden ve sahip çıkan varlık, yardım istenmeye lâyıktır. Bu sıfatlara sahip olmayan diğer varlıklardan yardım istenmez, istenirse şirke düşülmüş olur. Yalnız Allah’a kulluk etmek ve yalnız O’ndan yardım dilemek, hamdin içindeki mânâyı doldurmaktadır. Allah’ı bilmek ve birlemek, O’na itaat ve ibâdet etmek ve yalnız O’ndan yardım dilemek, hamd ibâdetinin içeriğini teşkil etmektedir.3823
“İstiâne”: “Avn” kelimesinden türemiş olup, yardım dilemek anlamına gelir. İstenerek veya istenmeden yardım etmeye “iâne” denir. Fâtiha sûresinde
3822] 1/Fâtiha, 5
3823] Bayraktar Bayraklı
- 924 -
KUR’AN KAVRAMLARI
geçen “nesteıyn” kelimesi, “yardım isteriz” anlamındadır. “Ve iyyâke nesteıyn”: ‘Ancak Sen’den yardım isteriz’ demektir.3824 Allah’tan yardım istemeye duâ denir.
İstiâne
İstiâne, yardım dilemektir. Onu vermeye de iâne (yardım) denir. Muâvenet ve teâvün de karşılıklı yardım demektir. Bundan dolayı istiâne (yardım dileme) ile bunları birbirinden ayırmalıyız. Çünkü burada “hasr” denilen tahsis, yardım dileme hakkındadır. Bu yardım dilemenin ne gibi konularda olduğu zikrolunmamıştır. Böyle olan yerlerde de üç mânâ ihtimali vardır:
1- Bağlı olduğu şeyi göz önünde bulundurmaksızın bizzat yardım dileme işini kasdetmektir ki genel olsun, özel olsun yardım dilemek denilen işi “biz ancak Sana yaparız” demek olur.
2- Bağlı olduğu genel bir hususu takdir ederek her konuda, her işte yardım dilemeyi kasdetmek. Bu iki mânâ mealde birleşir. Fakat önceki mânâ daha beliğ, bu mânâ ise açık olur.
3- Özel bir karineye dayanarak yardım dilemenin bağlı olduğu özel şeyi varsayarak falan konuda yardım dilemeyi kasdetmektir. Burada ise ibâdet karinesiyle bu üçüncü ihtimal akla gelebilirse de sözün kısaltma ve tahsis sûretiyle tevhide yönelik olması ve hepsi Allah’a has olan hamdin açıklanması yönünde söylenmiş bulunması buna engeldir. Ve İbn Abbas’dan da (r.a.) rivâyet edildiği üzere genel yardım dilemeyi gerektirir ki, bu da birinci veya ikinci şekillerden birisi ile olur. O halde müfessirlerin açıkladığı gibi mânânın özeti: “Ey Rab! Biz gerek Sana ibâdet ve itaatimizde ve gerek diğer işlerimizin hepsinde ancak Senden yardım dileriz, Senden başka kimseden yardım dilemeyiz, Seni tanımayan kâfirler başkasından yardım dilerler. Biz ise ibâdetimizde katıksız ve içtenlikle bütün işlerimizde ancak Senden yardım dileriz” demektir.
Beydavî’nin belirttiğine göre “yardım” iki çeşittir: Birisine “gerekli yardım”, diğerine “gerekli olmayan yardım” denilir. Gerekli olan yardım, onsuz fiilin meydana gelmesi mümkün olmayandır. İşi yapan kimsenin gücü, düşüncesi ve işin yapılacağı âletin ve maddenin bulunması gibi ki, bunlar toplandığı zaman insan güç ve kuvvet sahibi olur da kendisine gerçekten teklif yapmak sağlıklı olur. Gerekli olmayan yardım da işin meydana gelmesini kolaylaştıran şeylerdir.3825 Bu taksim şekli Usûl ilminde kudret-i mümekkine ve kudret-i müyessire adı altında yapılır.
Önce bu âyet bize gösteriyor ki, bütün yardımlar Allah’ındır, fakat istek bizimdir. Ve buna çalışıp kazanma veya cüz’î irâde de denilir ki, asıl kuvvet ve güç yetirmek bu istek ile yardımın birleştiği zamandır. Bu da işin meydana gelmesi ile beraber olur. Bundan dolayı felsefenin rahatsız edici teorilerine boğulmaksızın “İyyâke nesteıynu”den şunu anlıyoruz ki, bize bir istek yetkisi verilmiştir. Bu şekilde bizden birisi isteğimizle, diğeri isteğimiz dışında iki iş meydana gelir ve her ikisi de bizden meydana geldiği ve bizimle ayakta bulunduğu için (özetle onun yeri biz olduğumuz için) bizim işimiz sayılır ve bize isnad edilir. Meselâ nefes alan biz,
3824] İstiâne ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 6 Yerde:) 1/Fâtiha, 5; 2/Bakara, 45, 153; 7/A’râf, 128; 12/Yûsuf, 18; 21/Enbiyâ, 112.
3825] El-Beydavi, Envaru’t-Tenzil ve Esraru’t-Te’vil: 1/9.
DUÂ
- 925 -
uyuyan, ölen biz olduğumuz gibi yiyen, içen, oturup kalkan, şunu bunu kımıldatan veya yatıştıran da biz oluruz. Ve bunlardan isteğimizle olanların yakın sebebi biziz. Fakat bütün sebebi ve tam sebebi biz değiliz. Çünkü biz bunda gerekli yardıma muhtacız. Meselâ benim elim ile irâdem arasındaki gerçek ilişki kurulmamış olsaydı, istediğim zaman elimi oynatamayacaktım. Nitekim bazı organlarımı öyle oynatamıyorum. O halde yaratıcı biz değiliz; yaratma olayı yalnızca en yakın sebebe bağlı değil, bütün sebeplerin biraraya gelmesine ve toplamına bağlıdır. Demek ki, isteğimizle yaptığımız işler, bir isteyen ve yapan kimse ile bir yaratıcı fâil arasındaki bağlılığın toplamını ifade eder. Bütün cisimlerin yalnız kendine ait özelliği hareketsizlik olduğu gibi ruhun özelliği de bir faaliyet ve hareket isteğidir. Yaratıcıya ait faaliyet ise Yaratıcı Yüce Allah’ındır. Araba ilerliyor, makine işliyor deriz. Bunlar zorla ve mecburi olarak yapılan işler olduğu halde işin yeri onlar oldukları için ilerlemeyi ve işlemeyi onlara isnad ederiz. Bizim nefes almamız, kan dolaşımımız gibi hareketlerimiz de böyledir. Kurulmuş bir makine, işlemek için başlangıçta bir çalıştırmaya muhtaçtır. Bunu ise cansız makine kendisi yapamaz veya isteyemez. Canlı bir makinist veya şoför yapar ve ancak canındaki bir istekle yapar, canı ister ki, eli makinenin anahtarını tutsun da hareket etsin. Makinistin canı bu isteği bu iradeyi yaptığı anda, bir de bakarsın, hareket yok iken yaratılmış olur ve makine de işlemeye başlamıştır. Bu şekilde işleyen, o hareketin yeri olan o makinedir. İşleten o hareketi isteyen makinisttir. Yaratan o hareketi baştan sona kadar yoktan var eden Allah Teâlâ’dır. Her işimizde bu üç derece apaçık görünen bir gerçektir. Artık ne cebriye veya maddeciler gibi insanı ruhsuz bir makine farzettirmeğe çalışmalı, ne de onu ruh ve maddenin yaratıcısı olan Allah Teâlâ gibi farzettirmeye (saymaya) uğraşmalıdır.3826
Duâ
Seslenmek, çağırmak, yardıma çağırmak, Allah’a yalvarmak, O’ndan dilekte bulunmak, O’na yakarmak.3827
‘Duâ’ kelimesi, ‘dâvet ve da’va’ gibi aynı kökten gelmektedir. ‘Dâvet’ veya da’vâ’ sözlükte, çağırmak, seslenmek, yakarmak, yardım isteğinde bulunmak, isimlendirmek, sığınmak ve ilgi kurmak gibi anlamlara gelir.
‘Duâ’ sözlükte, küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, aciz olandan güçlü olana doğru meydana gelen bir istek ve niyazda bulunmadır. Küçüğün büyükten olan ricası, söz, fiil ve davranış olarak yalvarmak, samimi istek ve içtenlikle olur.
Kavram olarak ‘duâ’, kulun Allah’a sığınma ve yakarışını, Allah’ın yüceliği karşısında kulun güçsüzlüğünü itiraf etmesini, sevgi ve tazim (yüce bilme) duyguları içerisinde lütfunu, yardımını ve affını dilemesini ifade eder.
Duâda asıl hedef kulun kendi durumunu Allah’a arzetmesi (sunması) olduğuna göre, bu, kul ile Allah arasındaki bir ilişkidir. Bu ilişkide kul, kendini yaratan ve rızık veren Rabbine halini arzeder, acizliğini, güçsüzlüğünü dile getirir, hatalarını ve eksikliklerini iletir; bunun karşısında o Yüce Makam’dan yardım, bağış, af ve merhamet, güç ve destek ister. Bu durum, kulun Allah’a bir bağlılığı, bir teslimiyetidir. 3828
3826] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili
3827] M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 417
3828] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları, s. 150
- 926 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Duâ ve Dâvet
‘Dâvet’ ve ‘duâ’ kelimeleri Kur’an’da bazen farklı anlamlarda, bazen de birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Kimi âyetlerde ‘dâvet’, bir çağrı, bir nida, bir seslenme manasında geçtiği gibi, aynı kelime fiil ve isim olarak ‘duâ-yakarış, yardım isteği manasında da kullanılmaktadır.
‘Dâvet; aynı zamanda isimlendirme diyebileceğimiz bir şekilde de geçmektedir. Müşrikler, kendi elleriye yaptıkları putlarına ilâh demektedirler, onları ilâhımız diye çağırmaktadırlar. Sonra da bu şekilde adlandırdıkları putlarından yardım istemektedirler. “O’ndan başka çağırdıklarınız (duâ ettikleriniz) ise size yardıma güç yetiremezler, kendilerine de.” 3829
Dikkat edilirse burada ilâh diye çağrılan putlardan bir şey isteme aynı kelime ile ifade edilmektedir. Bu çağrının arkasında bir duâ, yani yalvarıp yakarma, yardım isteme anlayışı yatmaktadır.
Biz ‘dâvet’ kelimesini sözlük anlamıyla, ‘duâ’yı ise bir ibâdet, bir kulluk eylemi, bir sığınma ve yardım isteği olarak almak istiyoruz. Buna göre çağrı Allah’tan insana doğru olursa ‘da’vet’, kuldan Allah’a doğru olursa ‘duâ’ dememiz uygun olacaktır.
Şöyle de düşünebiliriz: Sonsuz güç ve kudret sahibi Yüce Rabbimiz kendi yarattığı kulundan bir şey istemez, O’na muhtaç değildir. Allah’ın insandan bir yardım istemesi akıl ve din dışıdır. Böyle bir şey düşünülemez bile. Öyleyse Kur’an’da geçen ‘dâvet’ (Allah’ın duâsı) kullarını hidâyete bir çağrıdır, bir uyarıdır ve kulluk yapmaları için onları bir teşviktir.
Yaratılmış olan, çok sınırlı gücü bulunan ve her zaman başkasına ve başka şeye muhtaç olan, aciz ve zelil bir kulun Allah’tan bir şey istemesi de elbette diğer insanlardan istemesi gibi olamaz. Onun, Allah’tan bir şey istemesi aşağıdan yukarıya doğru, aciz olandan güçlü olana doğru bir yakarıştır. Ta’zîm (yüce sayma) anlayışı, samimiyet ve boynu bükük bir halde olmalıdır. Hatta Rabbin çağrısına uyup ta mü’min olanlar, Hz. Peygambere bile kendi aralarında seslendikleri gibi seslenemezler, O’nu sıradan bir insan gibi çağıramazlar.3830
Duâ kelimesi, “çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek” mânâsındaki da’vet ve da’vâ kelimeleri gibi masdar olup, “küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya iletilen talep” anlamında isim olarak da kullanılır. İslâmî literatürde ise, kulun Allah’ın yüceliği karşısında aczini itiraf etmesini, sevgi ve ta’zim duyguları içinde lütuf ve yardım dilemesini ifade eder.
“Rabb’iniz (şöyle) buyurur: Bana duâ edin, duânızı kabul edeyim. Bana kulluk etmeye tenezzül etmeyenler, mutlaka aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir.” 3831
Her şeyi yaratan Allah olduğundan bütün yaratıklarda O’na doğru bir yöneliş vardır.3832 Yaratılmış varlıkların en üstünü ve değerlisi de insandır.3833 Allah insanı yaratıp onu kendi varlığından haberdar etmiştir. Bu da insanın özü itibari
3829] 7/A’râf, 197; Ayrıca bk. 22/Hacc, 73
3830] Hucurat: 49/1-2 ; Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları, s. 151
3831] 40/Mü'min, 60
3832] Bk. 6/En’âm, 102; 17/İsrâ, 44; 13/Ra'd, 13 vb.
3833] Bk. 95/Tîn, 4
DUÂ
- 927 -
ile Allah’ı tanıma ve O’na inanma yeteneği ile donatıldığını gösterir.3834 Ayrıca Kur’an’da, insana Allah’ı Rab olarak tanıma özelliğinin verildiğinden söz edilir.3835 Bu özelliğinden dolayı insan, Rabb’inden uzak kalamaz ve O’na her zaman ihtiyaç duyar.
İnsan, bu ihtiyacını ancak Allah’a kulluk ederek karşılayabilir. Çünkü onun yaratılış gâyesi ve esas görevi Allah’a kulluktur. 3836 Kulluk faâliyetlerinin en önemlilerinden biri de duâdır.
Duânın ana hedefi, insanın halini Allah’a arzetmesi ve O’na niyazda bulunması olduğuna göre, duâ kul ile Allah arasında bir diyalog anlamını taşır. Bir başka söyleyişle duâ; sınırlı, sonlu ve âciz olan varlığın sınırsız ve sonsuz kudret sahibi ile kurduğu bir köprüdür. Duâ, insanın kendi kendine yetmediğinin ifadesidir. İstisnasız, mü’min olan ve olmayan her insan duâ eder. Çünkü duâ ruhun ihtiyacıdır. Her insan, ruh ve beden ikilisinden oluştuğu için her ruh sahibi varlık için duâ gereklidir. Ama duâ edilmeye tek yetkili ve hak sahibi varlık Allah olmasına rağmen, insanlar farklı mercîlere duâ edebilirler. Fakat herkesin tartışmasız bir şekilde kabul etmesi gereken bir gerçek vardır, o da; duâ edilen varlığın hiçbir konuda acziyet göstermemesi için sonsuz bir güce sahip olması gerekir. Değilse bu vasıflara sahip olmayan bir varlığa duâ etmenin bir anlamı olmaz. “Sana fayda da zarar da veremeyecek Allah’tan başkasına duâ etme/yalvarma. Öyle yaparsan şüphesiz zâlimlerden olursun.”3837 “Ey insanlar! Bir misal verilmektedir, şimdi onu dinleyin. Sizin Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız bir araya gelseler bir sinek bile yaratamayacaklardır. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu kurtaramazlar. İsteyen de, istenen de âciz!” 3838
Birçok duâ örnekleri yanında, duâ kelimesinin kökü olan “D ‘a v” ve türevleri, Kur’ân-ı Kerim’de toplam 212 yerde kullanılır. Cenâb-ı Allah, mü’min kullarına namaz kılmayı emrederek en az günde 40 defa Fâtiha sûresini okutmak sûretiyle “Ancak Sana kulluk eder ve ancak Senden yardım dileriz.”3839 âyetini tekrar ettiriyor. Hiç şüphesiz herhangi bir şeyi sırf nakarat olsun diye Rabbimiz bizlere tekrar ettirmez. Ama bunu tekrar ettiriyorsa, mutlaka çok önemli olduğundan dolayıdır. Bu âyetin önemi nereden kaynaklanıyor? Hemen belirtelim ki, bu âyetin önemi, kulluğun sadece Allah’a yapılmasını ve yardımın sadece Allah’tan talep edilmesini istemesinden ve emretmesinden kaynaklanmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de yardımın sadece Allah’tan olabileceğine dair birçok âyet vardır.
“Yardım ancak güçlü ve hakîm olan Allah katındandır.” 3840
“Allah’tan başka dost ve yardımcınız yoktur.” 3841
“Allah size dost olarak da yeter, yardımcı olarak da yeter.” 3842
“Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu yine O’ndan başka giderecek yoktur.
3834] Bk. 30/Rûm, 30
3835] Bk. 7/A'râf, 172-173
3836] Bk. 2/Bakara, 21; 51/Zâriyât, 56
3837] 10/Yûnus, 106
3838] 22/Hac, 73
3839] 1/Fâtiha, 5
3840] 3/Âl-i İmrân, 126
3841] 9/Tevbe, 116
3842] 4/Nisâ, 45
- 928 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Eğer sana bir hayır dilerse O’nun keremini geri çevirecek (hiçbir güç) yoktur. O hayrını kullarından dilediğine eriştirir. Çünkü O bağışlayan ve pek merhamet edendir.” 3843
İbn Abbas’dan (r.a.): O der ki, bir gün Rasûlullah’ın (s.a.s.) terkisinde idim. Buyurdu ki; “Evlât, sana birkaç söz belleteyim: Allah’ı (yani emir ve yasaklarını) gözet ki, Allah da seni gözetsin. Allah’ı gözet ki O’nu karşında bulasın. (Bir şey) istediğin vakit Allah’tan iste, yardım dilediğin vakit Allah’tan dile. Şunu bil ki, bütün yaratıklar elbirliğiyle sana bir fayda vermek isteseler, Allah’ın sana yazdığından fazla bir şey yapamazlar. Aynı şekilde tüm yaratıklar elbirliğiyle sana bir zarar vermek isteseler, Allah’ın sana takdir ettiği zarardan fazlasını yapamazlar. Kâlemler (işleri sona erip) kaldırılmış, sayfalar da (üzerlerindeki yazılar tamam olup) kurumuştur.” 3844
Görüldüğü gibi, yardımın sadece Allah’tan olabileceğine ve sadece O’na duâ edip yardım isteneceğine dair apaçık nasslar olduğu halde, günümüzde birtakım kimselerin darda kaldıkları bazı anlarda “meded ya filân baba, meded ya şeyh” gibi tabirlerle Allah’tan başkasından yardım istediklerini müşâhede etmekteyiz. Hatta bazen de “himmet et ya filân” demek sûretiyle Allah’tan başkasına yönelmektedirler. (Himmet: Azim, gayret, enerji, istek, arzu, meyil, kalbin bütün kuvveti ile herhangi bir varlığa yönelmek, meyletmek demektir) Bu şekilde yöneldikleri varlıklar ister hayatta olsun, isterse vefat etmiş olsun fark etmez. Böyle davranışlar tevhide aykırıdır, şirktir.
Kur’ân-ı Kerim’de müşriklerin bile darda kaldıkları anlarda dini sadece Allah’a has kılarak, bütün şirk koştukları şeyleri unutarak sadece o an Allah’a yalvardıkları zikrediliyor: “Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız Allah’a has kılarak O’na yalvarırlar. Ama Allah onları karaya çıkararak kurtarınca, kendilerine verdiği nimete nankörlük ederek O’na hemen şirk koşarlar. Zevklensinler bakalım, yakında bileceklerdir.”3845 “İnsanlar bir darlığa uğrayınca Rablerine yönelerek O’na yalvarırlar. Sonra Allah, katından onlara bir rahmet tattırınca içlerinden birtakımı kendilerine verdiklerimize nankörlük ederek Rablerine şirk koşarlar. Zevklenin bakalım, yakında göreceksiniz.” 3846
Bu âyetlerde de belirtildiği gibi, insanın darda kaldığında o an her şeyi unutarak sadece Allah’a yalvarması fıtratın kanunu olup, yardımın sadece Allah’tan olduğu ve Allah’tan isteneceğini gösteren mûcizevî fıtrî delillerden biridir. Âyetlerde Allah, insanları kurtardıktan sonra onların şirk koşmaya başladıklarını ifade ediyor. Tabii bu nankörlük (küfür)dür. Çünkü gerçekte insanları kurtaran Allah olduğu halde onlar kurtulduktan sonra bunu Allah’tan başkasına bağlıyorlar. Meselâ, “o anda filan olmasaydı ben şimdi hayatta değildim” veya “o an şeyhim himmet etmeseydi perişan olmuştum.” diyerek Allah’ı unutuyorlar.
“Hak duâ, ancak Allah’a yapılır. O’ndan başka duâ ettikleri şeyler, onların isteklerini hiçbir şeyle karşılamazlar. (Onların karşılaması) ancak (kuyu başında durup su) ağzına gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kimse gibidir. Hâlbuki (suyu avuçlayıp ağzına koymadıktan sonra) su onun ağzına girecek değildir. Kâfirlerin duâsı böylece boşa gitmiştir.” 3847
3843] 10/Yûnus, 107; Bu konuda ayrıca Bk.8/Enfâl, 10; 42/Şûrâ, 31, 29/Ankebût, 22; 2/Bakara, 107
3844] Tirmizî
3845] 29/Ankebût, 65-66
3846] 30/Rûm, 33-34
3847] 13/Ra'd, 14
DUÂ
- 929 -
Allah’ı bırakıp da kendilerine yalvardıkları kimseler hiçbir şey yaratamazlar. Çünkü onların kendileri yaratılmışlardır.” 3848
“Allah’ın dışında yalvardığınız kimseler sizin gibi kullardır. Eğer doğru sözlü iseniz, onları çağırın da size cevap versinler bakalım.” 3849
“De ki: Allah’ı bırakıp da (ilâh olduğunu) ileri sürdüklerinize yalvarın. Ne var ki onlar, sizin sıkıntınızı ne uzaklaştırabilir, ne de değiştirebilirler. Onların yalvardıkları bu varlıklar, Rablerine -hangisi daha yakın olacak diye- vesile ararlar. O’nun rahmetini umarlar ve azâbından korkarlar. Çünkü Rabbinin azâbı sakınmaya değer.” 3850
Yine Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’inde Felak ve Nâs sûrelerini indirerek bizlerin, yaratıkların birtakım şerlerinden nasıl ve kime sığınacağımızı açık bir şekilde beyan etmiştir.3851
Kur’ân-ı Kerim’de duâ ile ilgili hükümler ve çok sayıda duâ örnekleri vardır.3852
Alexis Carrel’e göre duânın aslında; ruhun maddî olmayan dünyaya doğru bir çekilişi, bir gerilimi olduğu gözlenmektedir. Bir başka deyimle denebilir ki duâ; ruhun Allah’a doğru yükselişi ve O’na açıkça ibâdet durumudur. Duâ, hayat denilen mûcizeyi yaratan varlığa karşı aşk ve ilticâ ifadesi, O’nunla ilişkiye geçme gayretidir. Muhammed İkbal’e göre duâ, kâinatın dehşet verici sessizliği içinde insanoğlunun kendisine bir cevap bulabilmek için hissettiği derin hasret ve şiddetli arzunun ifadesidir.
Duâ İbâdettir
Duânın özü, kişinin kendisini Allah’ın karşısında acziyet içerisinde hissedip O’na yönelmesi ve taleplerini O’na arzetmesidir. Zaten ibâdet, bir varlığa boyun eğmek, O’nun karşısında küçülmek, O’na itaat etmek mânâlarını içerir. Kısacası duâ ile ibâdet mana olarak aynı şeyleri ifade etmektedir.
Biz her ne kadar duâ ile ibâdeti birbirinden ayrı iki olaymış gibi görüyorsak da aslında bu ikisi özde aynı şeydir. İbâdet olarak bildiğimiz namaz, oruç, zekât, hac gibi Allah’ın emirleri aslında duânın harekete dönüşmüş şeklidir. Bilindiği gibi Kur’an’da da geçen şekliyle Arapçada, namazın adı salât’tır. Fakat bu salât kelimesinin aynı zamanda duâ mânâsına gelmesi çok manidardır ve bir tesadüf değildir. Salât kelimesinin hem namaz, hem duâ mânâsına gelmesini şöyle izah etmek mümkündür:
Namaz, tüm ibâdetleri bünyesinde toplayan ve insanla Allah arasındaki ilişkiyi en net ve sık bir şekilde (günde en az beş defa) sağlayan ibâdettir. Zaten duâ da Allah ile kul arasındaki bir diyalog idi. Yani her ikisi de kulu Allah’a bağlaması yönüyle aynı kapıya çıkıyor. Rasûlüllah (s.a.s.) bu konuda şöyle buyuruyor: “Duâ
3848] 16/Nahl, 20
3849] 7/A'râf, 194
3850] 17/İsrâ, 56-57
3851] Bk.113/Felak ve 114/Nâs sûreleri
3852] Kur’ân-ı Kerim’de Duâ ile İlgili Hükümler: a-Duâ etmek: A'raf, 55-56, 205-206; Ra'd, 14; Kehf, 28; Secde, 16; Mü'min, 60. b- Duâda Aşırı Gitmekten Sakınmak: A'raf, 55, 180, 205; Taha, 8. c- Duânın, Allah'ın Güzel İsimleriyle Yapılması: A'raf, 180; İsra, 11; Taha, 8. d- Allah, Duâları Kabul Eder: Bakara, 186; Şura, 26.Bedduâ: İsra, 11.
- 930 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ibâdetin ta kendisidir.”3853 Çünkü duâ ile kişi ihtiyacını teminde aczini idrâk etmiş, bunu ancak her şeye kadir olan Rabbinin temin edeceğinin şuuruna ermiş ve bu sebeple O’na sığınmış olmaktadır. Esasen ibâdet de bundan başka bir şey değildir. Yine Rasûlüllah (s.a.s.) “duâ ibâdetin özüdür (iliğidir)”3854 buyurmak sûretiyle duâ ile ibâdetin özde aynı şey olduklarına dikkat çekmiştir. Biz bu özü kulluk olarak ifade edebiliriz. Bu aynı zamanda insanın yaratılış amacı olmaktadır: “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk/ibâdet etsinler diye yarattım.” 3855
Kur’an’a ve Önderimizin hayatına baktığımızda duâ olgusunun merkezî bir konum arzettiğini görürüz. Yüzlerce âyet, insanın Rabbiyle bağlantı kurması ve iletişime geçmesi diyebileceğimiz duâ örneklerinden oluşmaktadır. Aynı şekilde hadis külliyatında duânın önemine dikkat çekilmekte ve pek çok güzel duâlar bu eserleri süslemektedir.
Müslümanlar olarak Allah ile her an can u gönülden bir ilişki ve sürekli irtibat halinde olmaya en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde acaba Allah ne kadar gündemimizde yer alıyor? Hesaplarımızda O’nun yeri neresi, O’nu hesaba katıyor muyuz? Yoksa mevcut durumu kanıksayıp “zaten biz buna müstahakız, kâfirler çok güçlü, Allah da bize yardım etmiyor, o halde iş olacağına varır” deyip her şeye boş mu veriyoruz? Hatta daha da ileri gidip “Allah herhalde böyle olmasını istiyor” diyenler gibi tembelliğimizin, miskinliğimizin, atâletimizin faturasını da -hâşâ- Allah’a mı çıkarıyoruz?
Bu sorulara vereceğimiz cevaplar ve yapacağımız nefis muhâsebesi, belki de sorunlarımıza yeni ve çözümleyici bakış açıları getirecek, ne olduğumuzu, neyi nereye kadar yapabileceğimizi, kimden neleri isteyebileceğimizi yeniden bizlere hatırlatacak ve bizleri yeniden harekete geçirecektir. Bizler kul olarak üzerimize düşeni yapmalı, gereken gayreti göstermeli, sebepler âleminde yapılacakları yaptıktan sonra ellerimizi açıp O’na yalvarmalı, halimizi O’na arz etmeliyiz. Çünkü O şöyle buyuruyor: “Bizim uğrumuzda gayret gösterenleri Biz yollarımıza iletiriz.” 3856
Belki dayatılan eğitim anlayışı ve hayat tarzının etkisiyle, belki de içinde yaşadığımız şartların baskıcı karakteri sebebiyle müslümanlar olarak bazılarımız da çoğu kez rasyonalist bir anlayışla meselelere yaklaşabiliyor. Sorunları tanımlarken ve çözmeye çalışırken gözetilmesi gereken hususları gözardı edebiliyor. Çoğunlukla, yapılan şey, amellerin/eylemlerin neticesini hemen almak ve somut bir şekilde görmek arzusu. Çoğu kez, bir işin sadece maddî boyutu yerine getirerek -ki bunun da yeterli yapıldığı şüphe götürür- sonuca gitmeye çalışılıyor. Oysa bütün yapılanlardan sonra Allah’a yalvarmak ve yapılan ameli kabul edip tesirini halk etmesi için O’na niyazda bulunmak da gerekmektedir. Kendisinden “sabır ve salâtla yardım talep etmemizi” bizzat Allah öğütlüyor.3857 Yani, hem sabır ve direnme olacak, hem de duâ ile yardım talep edilecek.
“Duâlarımız kabul edilmiyor herhalde” diyerek karamsarlığa saplanmak da yanlıştır. İçinde bulunduğumuz şartların zorluğu ve zâlimlerin zulmü, bizi
3853] Tirmizî, hadis no: 3247; Ebû Dâvud, Kitabu'd-Duâ, hadis no: 1479
3854] Tirmizî, Deavât 1
3855] 51/Zâriyât, 56
3856] 29/Ankebût, 69
3857] 2/Bakara, 153
DUÂ
- 931 -
kesinlikle yıldırmamalı ve hiçbir zaman bizi duâdan alıkoymamalıdır. Allah, kendi ifadesiyle duâ edenin dileğine karşılık vereceğini söylüyor. Allah’ın güzel isimleri arasında “Mücîb” i de zikreden Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Herhangi bir günah yahut sıla-i rahmi kesme gibi bir ma’siyet olmadıkça kulun Allah’a yapmış olduğu duânın karşılığında Allah ona ya istediğini verir, ya eşdeğerde bir belâyı ondan uzaklaştırır, ya da onun için âhirette daha iyisini hazırlar.” 3858
Duâ, Ruhun Gıdası ve İlâcıdır
Duâ; keyfiyetine, şiddetine ve güçlü söylenişine bağlı olarak ruh ve cismimizi etkiler. Duâ eden çehrelerde önceleri var olan vurdumduymazlık, eksiklik, kıskançlık ve kötülük duyguları; yerlerini iyiliğe, başkalarına yardım etmeye, hayırlarını istemeye terk eder. Duâ ortamında insan, kendini olduğu gibi görür. Hırsını, hatalarını, yanlış düşüncelerini, kibir ve gururunu belirleyerek ahlâkî görevlerini yerine getirmeye hazır bir duruma ulaşır.
Gerek ihtiyaçlar ve hatalar sebebiyle Allah’a başvurmak, gerekse nimetleri sebebiyle O’nu hatırlamak ve anmak kişide psikolojik bakımdan bir rahatlık, huzur ve mutluluk doğurduğu gibi, ahlâkî arınmaya ve yücelmeye de yol açmakta, gelişim safhalarındaki takılma ve sapmaların önlenmesinde ve şahsiyetin tamamlanmasında yapıcı bir fonksiyon icra etmektedir. Duânın en güzel faydalarından biri de Allah inancının kalplerde kökleşmesini sağlamasıdır. Duâ bir yükseliştir. Her duâ ruhtan bir filizin yeşermesi, boy sürmesidir. Duâ, fânî maddeden mânâ sonsuzluğuna doğru bir sıçrayıştır. Duâ, hesaplaşma ile birlikte ruhun nur denizlerinde yıkanmasıdır; temizlenmesi ve güçlenmesidir. Duâ, bir yeniden doğuştur. Duâ, sessiz inilti, gürültüsüz feryattır. Duâ, en mânâlı sessizliktir. 3859
İnsanın ilâh edindiği varlıkta aradığı vasıflardan biri de, onunla bir münâcaat gerçekleştirebilmektir. İnsanın, en mahrem bir şekilde kendisini açacağı varlık, Allah’tır. Hiç kimseye söyleyemediğini O’na söyler. Ancak gaye, sadece “açılmak”tan ibâret tek taraflı bir konuşma sürdürmek değil; karşıdakinden cevaplar, mutmainlikler, feyizler de alabilmektir. Böylece sıbğa (fıtrat, boya)sının özlemini gideren, ebedîlik karışık bir sohbete, fâni dünyada nâil olmaktır. Allah, O’dur ki, insanın diliyle yaptığı duâları işitir. Diliyle yapmasa bile, haliyle ifade ettiğini bilir. Hatta kalbinin en derin köşelerinde yatan arzularına da muttalî olur ve bütün bunların gereğini yerine getirebilir.
Allah, kulunun duâ etmesini ister; bunu yapmazsa kendisine değer vermeyeceğini bildirir.3860 Kendisini unutmuş, yabancı ellere düşmüş olanların hidâyete ermeleri için, “yalvarsınlar diye” musibetler gönderir.3861 “Beni çağırın, Bana duâ ederek Benden isteyin, duânıza icâbet edeyim.” der.3862 “İçten yalvararak, gizli gizli Rabbinize niyaz edin, O duâda aşırı gidenleri sevmez.”3863 Hikmeti gerektirirse, kulunun faydasına göre istenileni verir. 3864
3858] Tirmizî; Rudani, hadis no: 9223
3859] Hasan Eker, Duâ Bilinci, Denge Y. s. 13-15
3860] 25/Furkan, 77
3861] 7/A'râf, 64
3862] 40/Mü'min, 60
3863] 7/A'râf, 55
3864] 2/Bakara, 216; 6/En'âm, 41; 17/İsrâ, 11
- 932 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an, makbul kulların duâ etmeleri üzerine Allah’ın, onların dileklerini gerçekleştirmiş olmasının örnekleriyle doludur. Hz. İbrahim’in Mekke hakkındaki duâsı;3865 yaşı geçkin olduğu halde ona oğul vermesi;3866 Hz. Zekeriya’nın böyle bir dileğini yerine getirmesi;3867 Hz. Mûsâ’nın Firavun aleyhindeki duâsı;3868 Hz. Eyyub’un duâsı;3869 Hz. Muhammed’in (s.a.s.) ve mü’minlerin duâları3870 vb. Allah’ın çaresiz kalana icâbet ettiğini insanlar, hatta müşrikler bildikleri için, mecbur kalınca O’na yalvarırlar.
Kur’an, insanlardaki bu özelliği, çarpıcı tablolarla sergilemektedir. Dehşetlerin kendisini kuşattığı anda kalbine ve aklına bulaşmış olan pisliklerden insan sıyrılır ve Allah’ın kendisi üzerine yarattığı fıtratı, asâletiyle ortaya çıkar. Öyle anlarda insan; sığınağının, koruyucusunun yalnız Allah olduğunu, muhâkemesiz olarak şimşek hızıyla çakan bir sezgiyle farkeder, âdeta bir refleksle O’na yalvarır. Etkisine mâruz kaldığı şokun âni tesiriyle bir bellek kaybına uğramışçasına, koştuğu bütün ortakları unutmuştur. Fakat unutkan ve nankör insan, felâketi atlatınca “daha önce sızlanan, yakaran kendisi değilmiş gibi”3871 döner, bu kere de Allah’ı unutur.
Sıkıntıların parlattığı fıtrat, hevâ ve hevesin zulüm ve taşkınlıklarıyla yeniden kirlenir. Ancak, Allah’a verdikleri ahde sâdık kalan mü’minler değişmezler. Kur’an’ın birçok âyeti, anlattığımız özellikleri tasvir eder.3872
“Bir fırtına çıkıp onları her taraftan dalgaların sardığı, çepeçevre kuşatıldıklarını sandıkları anda ise, Allah’ın dinine sarılarak, ‘Bizi bu tehlikeden kurtarırsan, andolsun ki, şükredenlerden oluruz.’ diye gönülden O’na yalvarırlar. Allah onları kurtarınca hemen yeryüzünde haksız yere taşkınlıklara başlarlar. Ey insanlar! Dünya hayatı boyunca yaptığınız taşkınlık, sadece kendi aleyhinizedir. Sonra dönüşünüz Bizedir. Yaptıklarınızı size gösteririz.”3873 Bâtıl ve uydurma tanrılar, tapanların kendilerinden beklediği en önemli özelliklerden olan icâbetten (duâyı kabul ederek, dileği yerine getirmekten) de mahrumdurlar. “Kendisine kıyâmet gününe kadar icâbet etmeyecek, Allah’tan başka şeylere yalvarandan daha sapık kim olabilir? Çünkü yalvardıkları şeyler, yalvarışlarından habersizdirler.” 3874
Niçin Duâ Ederiz?
İnsan kendini müstağnî görmeye, yani kendini kendine yeterli görmeye başladığı zaman, Allah’tan uzaklaşmaya başlamış demektir. Çünkü duâ insanın kendi kendine yetmediğinin göstergesidir. “Gerçek şu ki, insan kendini müstağnî (kendine yeterli) görünce azar, tâğutlaşır.” 3875
İnsanın kendi kendine yeterli olmadığı, her an başka bir şeye muhtaç olduğu
3865] 14/İbrâhim, 35-41
3866] 37/Saffât, 100-101
3867] 19/Meryem, 2-6
3868] 10/Yûnus, 88
3869] 38/Sâd, 41
3870] 17/İsrâ, 80; 8/Enfâl, 8, 9
3871] 10/Yûnus, 12
3872] 6/En'âm, 40-41, 63, 64; 10/Yûnus, 12, 21, 22, 23; 17/İsrâ, 67; 29/Ankebût, 65; 31/Lokman, 32
3873] 10/Yûnus, 22-23
3874] 46/Ahkaf, 5; Suad Yıldırım, Kur'an'da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 319-320
3875] 96/Alak, 6-7
DUÂ
- 933 -
apaçık bir gerçektir. Müstağnîlik duygusu, sadece psikolojik ve nefsî bir duygudur. Yoksa, gerçekte insan müstağnî bir varlık değildir. Meselâ; insan biraz para ve varlık sahibi olduğu zaman, bir an paranın sarhoşu olarak tıpkı Karun gibi “Bunu ben bilgimle kazandım”3876 veya daha avamî bir ifade ile “ben bu malı kafamı çalıştırarak kazandım” der. Bunun Allah’ın bir lütfu olduğunu unutur. İşte bu Karun mantığıdır. Fakat aynı insana bir müddet sonra bakarsınız iflâs etmiş, her şeyini kaybetmiş ve dün kapısında çalıştırdığı insanlara muhtaç hale gelmiş olabilir. İşte bu duruma gelmiş insana şunu söylemek lâzım: “Bu malı mâdem kafanı çalıştırarak sen kazanmıştın, o günlerde kendini bir şey zannediyordun, Allah’ın razzâk olduğunu unutmuştun. Haydi, tekrar kafanı çalıştır da o kaybettiğin malı tekrar getir, şimdi kafan çalışmıyor mu?
Görüldüğü gibi, insanın müstağnîliği, sadece şımarıklıktan kaynaklanıyor. O sürekli yaratıcısına muhtaç olan, O’nsuz yapamayan ve O’nsuz bir değeri olmayan bir varlıktır. Allah’ı kendi varlığının dışına taşırmaya çalışan insan, Allah’ın karşısında bir “hiç”tir; bir “şey” değildir. “De ki: Duânız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?”3877 Gerçek böyle olduğu halde, yani insan istese de istemese de zorunlu olarak Allah’a muhtaç olmakla beraber amaç; bu “muhtaç”lığı bilinçli olarak fark edip yaşamak, şuur haline dönüştürmektir. İnsan kendini Allah karşısında ne kadar muhtaç hissederse Allah’a o kadar yakın olur. Alexis Carrel: “Duâyı açıklamak zorundayım. Duâ yoksulluk ve aşktır” derken herhalde bunu kasdetmiş olmalı.
Demek ki insan, duâsız bir hayatın Allah katında değeri olamayacağından hareketle kendine değer katmak, varlığını anlamlı kılmak ve Allah katında bir “hiç” yerine, bir “şey” olmak için duâ etmeli. Yoksa bizim duâmızla Allah’ın değeri artmaz; sadece bizim değerimiz artar. Çünkü O’nun değerli oluşu kendi zatındandır. Değerli olması bir başka şeye bağlı değildir.
İnsan, duâsıyla değerlidir. İnsan Allah ile tanışık olmanın, dost olmanın ve O’na kul olmanın şerefi için duâ etmeli, duâ ile iç içe olmalıdır. Yoksa insan, Allah ile arasındaki ilişkiyi tamamen koparıp atsa geriye kıymetli hiçbir şey kalmayacaktır. İnsan, Allah ile beraber ancak bir değer ifade eder ve insan Allah’a yakın olduğu derecede insandır.
İşte bu nedenle de; duâyı asıl geldiğimiz yer ile bizim aramızda doğal bir bağlantı aracı olarak algılamak ve onu, varlığımızın oluşumunda etkin olan herhangi bir faâliyetimiz gibi kabul etmek zorundayız. Bir başka deyişle, duâyı ruh ve cismimizin doğal bir pratiği, bir faâliyeti gözüyle bakmalıyız.
Sosyal hayatımızda emir, tavsiye ve ricalarını pek yerine getirmediğimiz, bu konuda önem vermediğimiz bir kimseye günün birinde işimiz düşse, kendisine gidip işimizi halletmesini rica etsek, o bize şöyle demez mi? “Hangi yüzle geldin? Sen benim dediklerimi yerine getirdin mi ki, ben de seninkileri yerine getireyim?”
“Ey İman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder. Ayaklarınızı sâbit tutar.”3878 Allah’a yardım etmek, O’nun dini konusunda isteklerini yerine getirmektir. Biz Allah’ın dinini yaşar ve hayatımızı O’na göre tanzim edersek,
3876] 28/Kasas, 78
3877] 25/Furkan, 77
3878] 47/Muhammed, 7
- 934 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâm yolunda çalışırsak Allah da bizi gözetir. Allah’ın helâllerini helâl, haramlarını da haram kabul etmez ve yaşamımızı rast gele sürdürürsek, duâlarımızı hangi yüzle yapacağız? Bu, hiç samimiyetle bağdaşır mı?
Dünya hayatında, günü geldiği halde borcumuzu ödemediğimiz bir şahsın kapısının önünden geçmeyiz. Hatta onun evine, dükkânına yakın yerlerde dahi dolaşmayız, kaçınırız, belki karşımıza çıkar diye. Kulluk borcumuzu ödemediğimiz ve isteklerini yerine getirmediğimiz bir zâtın mülkünde dolaşırken de benzer duygular içinde mahcûbiyet duymalı ve duâ edip bazı isteklerde bulunmak için O’nunla aramızı devamlı sıcak tutmalıyız.
Bir hadis-i şerifte Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “... İnsan Allah yolunda uzun seferlere katlanır. Saçları birbirine karışmış, yüzü gözü toza bulanmış ‘Ya Rab! Ya Rab!’ diyerek ellerini gökyüzüne açar. Hâlbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği haram. Haram ile beslenmiş. Böylesinin duâsı nereden kabul edilecek?”3879 Yine çoğu zaman yaptığımız gibi, sadece sıkışık anlarımızda ve çaresiz kaldığımızda el açıp ‘yâ Rabbi!..’ diyoruz. Diğer zamanlarda Allah’a ihtiyacımız yok zannediyoruz. Hâlbuki insanın Allah’a muhtaç olmadığı bir saniyesi bile yoktur. Nedense insan sanki sadece darda kaldığı anlarda Allah’a muhtaç olduğunu zannederek duâ eder. Oysa o her an muhtaç olduğunun şuurunda olmalıdır. İşte bu noktada şuuru yakalamış olmak, hayatın rahat zamanlarında da duâ etmeyi gerekli kılar. Zaten duânın aynı zamanda bir ibâdet ve kulluk olduğunu söylemiştik. Kulluk ise süreklidir. O halde duâ sadece dar zamanların eylemi değildir. “Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine kulluk et.”3880 Rahat olduğumuz zamanlarda yapacağımız duâlar darda kaldığımız zaman yapacağımız duâların kabul edilmesini kolaylaştırır. “Kim zor ve sıkıntılı zamanlarında duâlarının kabul edilmesini istiyorsa, rahat zamanlarında çok duâ yapsın.”3881 “Genişlik zamanında duâ etmek kadar Allah’a hoş gelen bir şey yoktur.” 3882
Sosyal hayatımızda normal zamanlarda hiç arayıp sormadığımız bir dostumuza işimiz düşse ve yanına gidip halini hatırını sorduktan sonra niçin geldiğimizi söylesek, o bize, “işin düştü de geldin, şâyet işin olmasaydı gelip sormayacaktın” demez mi? Biz sıkışmadıkça Allah’a el açıp duâ etmesek veya Allah’ı hatırlamasak Allah bize aynı şeyleri söylemez mi? Kulum, işin düştüğü için beni hatırlıyorsun değil mi? Yoksa hiç hatırlamayacaktın.” “İnsana bir darlık gelince yan yatarken, oturur veya ayakta iken bize yalvarır. Biz darlığını giderince, başına gelen darlıktan ötürü Bize hiç yalvarmamış gibi geçip gider. İşte böyle haddi aşanlara yapmakta oldukları şeyler süslü gösterildi.”3883; “İnsana bir nimet verdiğimiz zaman yüz çevirir ve kendine yönelir. Fakat ona bir şer dokunduğu zaman da yalvarıp durur.”3884; “İnsanın başına bir sıkıntı gelince Bize yalvarır. Sonra katımızdan ona bir nimet verdiğimiz zaman ‘bu bana bilgimden dolayı verilmiştir’ der. Hayır, o bir imtihandır. Fakat çokları bilmez.” 3885
Evet, biz bu şekildeki çelişkilerimizin ve nankörlüklerimizin farkına varır ve
3879] Sahih-i Müslim
3880] 15/Hicr, 99
3881] Tirmizî, Deavât, hadis no: 3382
3882] Tirmizî
3883] 10/Yûnus, 12
3884] 41/Fussılet, 51
3885] 39/Zümer, 49
DUÂ
- 935 -
hayatımızdan gidermeye çalışırsak Allah ile ilişkilerimiz daha sağlıklı olur. Duâ etmeye yüzümüz olur ve Rabbimiz karşısında ikiyüzlü olmaktan kurtulmuş oluruz. Gerçi Rabbimiz sırf merhamet ve şefkatinden dolayı bizi böyle de kabul ediyor. Böyle yaparsanız duâ etmeyin demiyor. Ama böyle davranmak Rabbimize yakıştığı halde -çünkü O en büyüktür ve affetmek büyüğün şânındandır- ikiyüzlü ve nankör davranmak bize hiç yakışmıyor. “Kullarım sana, Beni sorduğu vakit, de ki: Ben yakınım. Bana duâ edenin duâsını, Bana duâ ettiği anda işitir, ona karşılık veririm. O halde kullarım da Benim dâvetime uysunlar ve Bana inansınlar. Umulur ki doğru yolu bulurlar.”3886; “Rabbiniz buyurdu ki; ‘Bana duâ edin, sizin için (duânızı) kabul edeyim. Şüphesiz Bana ibâdet (duâ) etmeyi büyüklüklerine yediremeyenler alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir.” 3887
Duânın Önemi
Her konuda Rabbine muhtaç, aciz ve güçsüz olan kula düşen görev, güçsüzlüğünü bilerek Rabbine duâ etmesi, Rabbe yakışan da kulunun içten yaptığı duâyı dilerse kabul etmesidir.
Mü’minlerin Allah’a duâ etmelerini emreden bizzat Rabbimizdir. Kur’an şöyle diyor: “Rabbiniz dedi ki: ‘Bana duâ edin, size icabet edeyim (karşılığını vereyim). Doğrusu Bana ibâdet etmekten büyüklenenler (müstekbirler) boyun bükmüş olarak Cehenneme gireceklerdir.” 3888
Bazı insanlar kendilerini Allah’tan müstağni görürler, Allah’a muhtaç olmadıklarını düşünürler. Onlar, kendilerini güçlü sanan kibirli kimselerdir (müstekbirlerdir). Böyle kimseler Allah’a duâ etmeyi lüzumsuz sayarlar, buna ihtiyaçları olmadığını sanırlar. Âyette, duâ ile ibâdet kavramlarının beraber anılması da önemlidir. Buna göre duâ, ibâdetin bir parçasıdır ve birbirlerini bütünlerler.
Rabbimiz (c.c.) kullarına yakın olduğunu, duâ edenlerin duâlarına karşılık vereceğini, insanların O’nun çağrısına uymaları gerektiğini haber veriyor.3889
Kur’an’ın birçok âyetinde Peygamberimize sorulan sorulara ‘söyle ki, de ki’ sözüyle başlayan cevaplar verilmektedir. Ancak bu âyette, ‘kullarım sana Benden sorarlarsa Ben onlara yakınım’ buyurmaktadır. Diğer âyetlerde olduğu gibi ‘de ki’ sözü kullanılmamıştır. Buradaki yakınlık ‘duâ’ ile açıklanmıştır ki, bu duâ’nın arada bir aracı olmaksızın ‘Allah’a yapılması gerektiğine bir işarettir. Kul, normal zamanlarda bir takım araçlara ihtiyaç duysa bile duâ zamanı Allah ile kul arasında hiç bir aracı yoktur. Tıpkı ibâdette olduğu gibi.
Allah (c.c.) kendisine ibâdet ve duâ eden kullarına yakındır. Bu yakınlık elbette mecâzî olup, Allah’ın kulun ibâdet ve duâsına önem verdiğini, bunları boşa çıkarmayacağını, duâ ve ibâdette bulunan kulun derecesinin yüksekliğini ifade eder. Allah (c.c.), duâ eden, kendisinden isteyen, kendisine başvuran, acizliğini, yetmezliğini idrak eden, bağışlanma dileyen kulunu sevmektedir. Çünkü duâ etmek, bir anlamda Rabbe itaat ve boyun eğmektir, O’nun yüceliğine iman etmektir, O’nun her şeye gücünün yettiğini itiraf etmektir.
3886] 2/Bakara, 186
3887] 40/Mü'min, 60
3888] 40/Mü’min, 60
3889] 2/Bakara, 186
- 936 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kulun bu şekilde davranması iman ve teslimiyettir. Duâ etmeyen kullarına karşı Allah’ın sitemi şöyledir: “De ki: ‘Sizin duânız olmasaydı, Rabbim size değer verir miydi? Fakat siz gerçekten yalanladınız; artık (bunun azabı) kaçınılmaz olacaktır.” 3890
Hak dini yalanlayan kimseler duâ etmekten de kaçınırlar. Çünkü öyleleri yakaracak, çağıracak başka ilâhlar bulurlar. Hallerini onlara arzederler, yalancı ilâhların onların imdadına koşmalarını beklerler. İman edip te Allah’a yakaran kulların dereceleri ise Allah’ın dilediği yere kadar yükselir.
Duâ eden kulun kalbi Allah’tan başka bir şeyle meşgul olursa, duâsı amacına ulaşmaz. Nefsin istekleri, Allah’ın dışındaki sevgiler ve amaçlar, duâyı hedefinden uzaklaştırır. Duâ’nın ihlâs, samimiyet, alçak gönüllü bir halde olması gerekir. Kişi, kendi arzularına esir olduğu müddetçe Allah’a bu anlamda yaklaşamaz, arzular sürekli engel olurlar. Kur’an şöyle emrediyor: “Rabbinize yalvara yalvara ve içten duâ edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez. Düzene konulmasından sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesat) çıkarmayın; O’na korkarak ve umut taşıyarak duâ edin. Doğrusu Allah’ın rahmeti iyilik yapanlara pek yakındır.” 3891
Bu şekilde yapılan bir duâ Allah’a yakınlık aracıdır ve ibâdetlerin en üstünüdür. Peygamberimiz (s.a.s.) ‘duâ ibâdetin iliğidir (özüdür)’ buyurmuştur.3892 Yine Peygamberimiz (s.a.s.) ‘Duâ ibâdetin kendisidir’ diyerek 40/Mü’min sûresinin 60. âyetini okudu.3893
İslâm’da duâ’nın önemine ve ibâdet olarak faziletine ait sayısız hadis vardır. Bu hadislerde duâ etmenin önemi, ne zaman nasıl ve hangi yöntemlerle duâ edileceği, kimlerin duâsının kabul olunacağı, hangi kelimelerle duâ etmenin daha iyi olacağı, duâ’nın kulun hayatına getireceği şuuru, rahatlığı, duâ ile Allah’ın yapacağı bağışları bulabiliriz. 3894
Duâ mü’minler için ibâdettir. Allah’ı Rabb bilip O’nun önünde secdeye kapananlar, ihtiyaçlarını Allah’a bildirirler ve O’ndan yardım dilerler. 3895
Duâ etmeyi önemsemeyenler, ibâdeti önemsemeyenlerdir. Bu gibi kimselerin müstekbir oldukları yukarıda geçmişti. Ancak kibirliler, yani kendilerini üstün makamda görenler, Allah’tan bir şey istemeye tenezzül etmezler. Böyle bir anlayış şüphesiz ki sapıklığın ve azgınlığın ta kendisidir.
Esasen insan güçsüz olduğu için başkasının yardımına muhtaçtır. Sıkıştığı zaman birilerinden yardım ister. Ancak insanın öyle ihtiyaçları olur ki, başkalarının onu karşılaması mümkün değildir. İşte böyle bir noktada Allah’a inanmayan inkârcılar ve O’na ortak koşan müşrikler bile ortak koştukları tanrılarını bir tarafa atar ve Âlemlerin Rabbi Allah’tan yardım isterler: “İnsana bir zarar dokundu mu, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken Bize duâ eder. Zararı üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine dokunan zarar için Bize duâ etmemiş gibi döner gider.” 3896
3890] 25/Furkan, 77
3891] 7/A’râf, 55-56
3892] Tirmizí, Deavât 1, Hadis no: 3371
3893] Ebû Dâvud, Salât, Hadis no: 1479; İbn Mace, Duâ 1, Hadis no: 3828; Ahmed bin Hanbel, Müsned: 4/267, 271, 276; Tirmizí, Tefsir 42, Hadis no: 3247
3894] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları, s. 151-153
3895] 1/Fâtiha, 5
3896] 10/Yunus, 12; 39/Zümer, 49
DUÂ
- 937 -
İlk insandan günümüze kadar bütün insanların hayatında ibâdet ve duâ olayı gündemdedir. Din ve ibâdet konularında geçtiği gibi, insan hak veya batıl mutlaka bir dine inanır. Allah’a inananlar Allah’ın, Allah’ı unutanlar ise ilâh diye inandığı bir şeyin önünde ibâdet eder, ona sığınır, ondan yardım ister, ya da ondan korkar. Duâ etmek te bu tapınmanın bir parçasıdır. İster müslüman olsun, ister gayri müslim olsun; kimileri rahata kavuşunca, kendini güçlü hissedince duâ etmekten kaçınır. Bu gibilerin hayatında duâ’nın yer almaması işin aslını değiştirmez. Onlar da dara düşünce sığınılacak ve yardım istenecek bir melce (kucak) ararlar.
İslâm’a göre ise duânın ibâdet olarak apayrı bir yeri vardır. İslâm’a göre duâ, bir psikolojik rahatlama aracı değildir. Hele hele bazılarının zannettiği gibi, işleri görünmeyen bir ilâh’a havele etmek hiç değildir. Duâ, bir korkunun, bir endişenin, bir ürpertinin sonucunda bir sığınma, o ürpertiden kurtuluş arzusu da sayılamaz. Eski dinlerde olduğu gibi kızgınlığından ve kötülüğünden kurtulmak üzere ilâhlara el açmak da değildir.
Duâ bir iman, bir aksiyon, bir çaba ve uyanıştır. Allah’ı ve O’na ait hâkimiyeti, ilâhlığı tanıma, itiraf etmedir. Hayatın amacını idrâk etme, yaşayışı programa koyma, ilerisi için hazırlık yapma, Din için çalışmaya (cihada) azmetme, toparlanma ve eksikliklerini gidermedir.
Duâ, Allah’ın makamından sürekli bir istemedir. Bu isteme mü’min için itikat, bir şiar (müslüman olmanın işareti), bir hayat hedefidir. Mü’min özlediği İslâmí hayata duâ ederek kapı açmaya çalışır. O, Allah’ın bitmez-tükenmez hazinelerini, iyi bir mü’min olma uğruna ister, onların yeryüzüne inmesini niyaz eder.
Duâ mü’min için, yüce idealleri, dünya ve içindekilerden daha değerli şeyleri bulabilmenin, onlara ulaşmak için çaba göstermenin aracıdır. İnsanların yaşaması için araç kılınan ‘dünya ve ondan bir şeye sahip olmak’ tekamül (ileriye gitme) değildir. İnsan için tekâmül, bunun da ötesinde yüce hedeflerdir.
Duâ, mü’mini ayrılığın yalnızlığından, yalnızlığın sıkıntısından kurtarır. Duâ, mü’minin, muhabbetinin, saygısının ve teslimiyetinin eyleme dönüşmüş şeklidir.
Mü’min, duâ etmeden önce duâya hazırlanır. Yani o önce fiilí duâda bulunur. İbadetini noksansız yapmaya çalışır. Varacağı hedef için gerekli çalışmaları yapar. Tehlikelere karşı yeteri kadar tedbir alır. Emredileni yapar, yasaklanandan kaçar. Bundan sonra da amelin kabulü için duâ eder, gücünü aşan konularda Allah’tan yardım diler, eksikliğinin tamamlanması, hatasının affi için Allah’a sığınır, tevbe eder. Allah’a bağlılığını ve sevgisini duâ ile ortaya koyar.
Duâya hazır olma noktasında Peygamberimizin tavrı örnektir. O, her konuda yılmadan, usanmadan, kınayanların kınamasından korkmadan ısrarlı bir şekilde çalıştı, mücadele için lazım olan şartları yerine getirdi. Hatta ayakları şişinceye kadar ibâdete gece gündüz devam etti. Rabbinin rızası dışında hiç bir iş yapmamaya özen gösterdi. Peygamberlik görevini hakkıyla yerine getirdi ve sonra da ellerini açıp her an, belki günde yetmiş defa Rabbine duâ etti. Duâ ile Rabbine halini arzetti.
Mü’min, her konuda üzerine düşen görevi yaptıktan sonra duâya da başvuracaktır. Kısaca, duâ etmeye yüzü olacaktır. Hiçbir şey yapmadan,
- 938 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çalışmadan, tehliklere karşı tedbir almadan, toplumun ve nefsin ıslahı için bir şey yapmadan, günahlardan korunmadan; ‘Rabbim, şunu yap, bunu hallediver, istersen affet, düşmanı kahret, ortalığı düzelt, ihtiyaçlarımızı gider’ demek duâ değildir. Böyle yapmanın duânın ihlâsıyla bir ilgisi yoktur. 3897
Duânın Amacı
Müslümanın duâsında kısaca üç önemli amaç olabilir:
1- Günahlarının affını isteme. Mü’min, elinden geldiği kadar günahlardan kaçınır. Ancak yine de hatalı olduğunu düşünerek sürekli affını ister, çaresizliğinden dolayı Allah‘tan merhamet talebinde bulunur.
2- Ümit ve arzu. Mü’min, hakkıyla ibâdet edebilme hidâyette olabilme ve Allah’ın yardımına ulaşabilme arzusunda olur.
3- Allah’tan yardım, izzet lütuf, rahmet, başarı isteklerinde bulunur. Bütün bu istekleri de gerekli çabayı gösterdikten sonra ortaya koyar. Mü’min, emirleri yerine getirir, yasaklardan kaçar, kulluğunu en samimi bir şekilde yapmaya çalışır. Sonra da yukarıda sayılan şeyleri Rabbinden ister. Mağfirete ulaşmayı, cezadan ve gazaptan kurtulmayı, Allah’ın rızasını hak etmeyi arzu eder.
Duânın belli bir zamanı yoktur. Ancak hadislerde geçtiği gibi, gecenin son üçte birinde, farz namazların sonunda, savaş esnasında, ezan ile kaamet arasında, yağmur yağarken, secdede iken, seher vakitlerinde3898, Cuma saatinde, oruçlu orucunu açtığı zamanda, Kurban bayramı arefesinde, Kadir gecesinde yapılacak duâlar daha makbûldür ve kabul edilme ihtimalleri daha fazladır.
Kur’an’daki duâ âyetleriyle, Peygamberimizin duâlarıyla, ya da büyüklerden bize ulaşan (me’sur) duâlarla duâ etmek mümkün olduğu gibi, kendi dilimizle, içimizden geldiği gibi duâ etmemiz de mümkündür. Kendi halimizi ve isteklerimizi en iyi yine kendimiz dile getirebiliriz. Duâ dilinin Arapça olması da şart değildir.
Allah’ın güzel isimleriyle (esmâu’l hüsna) ile duâ etmek Kur’an’ın emridir.3899
Bazı kimselerin duâları peşinen kabul edilir. Bunlar mazlumlar, misafirler ve çocuğuna duâ eden babalardır.3900
Aslında mü’minlerin ihlâsla yapacakları bütün duâlar kabul edilir. Mü’min böyle duâların karşılığının nasıl verildiğini bilemez ama Kur’an duâ edenlere Allah’ın karşılık vereceğini müjdeliyor.3901
Duâ hakkında Alexis Carrel’ın dediğini hatırlatalım: ‘Duâ yoksulluk ve bağlılıktır.’ Buna bilgi, hikmet, teslimiyet ve cehd’i de biz ilâve edebiliriz. 3902
Duânın ana hedefi, insanın halini Allah’a arzetmesi ve O’na niyazda
3897] Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 153-155
3898] 2/Âl-i İmran, 17
3899] 7/A’râf, 180
3900] Ebû Dâvud, Salât, hadis no: 1536; İbn Mâce, Duâ 11, Hadis no: 3862; Tirmizî, Birr 7, Hadis no: 1905
3901] 40/Mü’min, 60
3902] Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 155
DUÂ
- 939 -
bulunması olduğuna göre, duâ kul ile Allah arasında bir diyalog anlamını taşır. Bir başka söyleyişle duâ; sınırlı, sonlu ve âciz olan varlığın sınırsız ve sonsuz kudret sahibi ile kurduğu bir köprüdür. Duâ, insanın kendi kendine yetmediğinin ifadesidir. İstisnasız, mü’min olan ve olmayan her insan duâ eder. Çünkü duâ ruhun ihtiyacıdır. Her insan, ruh ve beden ikilisinden oluştuğu için her ruh sahibi varlık için duâ gereklidir. Ama, duâ edilmeye tek yetkili ve hak sahibi varlık Allah olmasına rağmen, insanlar farklı mercîlere duâ edebilirler. Fakat herkesin tartışmasız bir şekilde kabul etmesi gereken bir gerçek vardır, o da; duâ edilen varlığın hiçbir konuda acziyet göstermemesi için sonsuz bir güce sahip olması gerekir. Değilse bu vasıflara sahip olmayan bir varlığa duâ etmenin bir anlamı olmaz.
“Sana fayda da zarar da veremeyecek Allah’tan başkasına duâ etme/yalvarma. Öyle yaparsan şüphesiz zâlimlerden olursun.” 3903
“Ey insanlar! Bir misal verilmektedir, şimdi onu dinleyin. Sizin Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız bir araya gelseler bir sinek bile yaratamayacaklardır. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu kurtaramazlar. İsteyen de, istenen de âciz!” 3904
Cenâb-ı Allah, mü’min kullarına namaz kılmayı emrederek en az günde 40 defa Fâtiha sûresini okutmak sûretiyle “Ancak Sana kulluk eder ve ancak Senden yardım dileriz.”3905 âyetini tekrar ettiriyor. Hiç şüphesiz herhangi bir şeyi sırf nakarat olsun diye Rabbimiz bizlere tekrar ettirmez. Ama bunu tekrar ettiriyorsa, mutlaka çok önemli olduğundan dolayıdır. Bu âyetin önemi nereden kaynaklanıyor? Hemen belirtelim ki, bu âyetin önemi, kulluğun sadece Allah’a yapılmasını ve yardımın sadece Allah’tan talep edilmesini istemesinden ve emretmesinden kaynaklanmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de yardımın sadece Allah’tan olabileceğine dair birçok âyet vardır.
“Yardım ancak güçlü ve hakîm olan Allah katındandır.” 3906
“Allah’tan başka dost ve yardımcınız yoktur.” 3907
“Allah size dost olarak da yeter, yardımcı olarak da yeter.” 3908
“Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu yine O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse O’nun keremini geri çevirecek (hiçbir güç) yoktur. O hayrını kullarından dilediğine eriştirir. Çünkü O bağışlayan ve pek merhamet edendir.” 3909
İbn Abbas’dan (r.a.): O der ki, bir gün Rasûlullah’ın (s.a.s.) terkisinde idim. Buyurdu ki; “Evlât, sana birkaç söz belleteyim: Allah’ı (yani emir ve yasaklarını) gözet ki, Allah da seni gözetsin. Allah’ı gözet ki O’nu karşında bulasın. (Bir şey) istediğin vakit Allah’tan iste, yardım dilediğin vakit Allah’tan dile. Şunu bil ki, bütün yaratıklar elbirliğiyle sana bir fayda vermek isteseler, Allah’ın sana yazdığından fazla bir şey yapamazlar. Aynı şekilde tüm yaratıklar elbirliğiyle sana bir zarar vermek isteseler, Allah’ın sana takdir ettiği zarardan fazlasını yapamazlar. Kâlemler (işleri sona erip) kaldırılmış, sayfalar da
3903] 10/Yûnus, 106
3904] 22/Hacc, 73
3905] 1/Fâtiha, 5
3906] 3/Âl-i İmrân, 126
3907] 9/Tevbe, 116
3908] 4/Nisâ, 45
3909] 10/Yûnus, 107; Bu konuda ayrıca bk. 8/Enfâl, 10; 42/Şûrâ, 31; 29/Ankebût, 22; 2/Bakara, 107
- 940 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(üzerlerindeki yazılar tamam olup) kurumuştur.” 3910
Görüldüğü gibi, yardımın sadece Allah’tan olabileceğine ve sadece O’na duâ edip yardım isteneceğine dair apaçık nasslar olduğu halde, günümüzde birtakım kimselerin darda kaldıkları bazı anlarda “meded ya filân baba, meded ya şeyh” gibi tabirlerle Allah’tan başkasından yardım istediklerini müşâhede etmekteyiz. Hatta bazen de “himmet et ya filân” demek sûretiyle Allah’tan başkasına yönelmektedirler. (Himmet: Azim, gayret, enerji, istek, arzu, meyil, kalbin bütün kuvveti ile herhangi bir varlığa yönelmek, meyletmek demektir) Bu şekilde yöneldikleri varlıklar ister hayatta olsun, isterse vefat etmiş olsun fark etmez. Böyle davranışlar tevhide aykırıdır, şirktir.
Kur’ân-ı Kerim’de müşriklerin bile darda kaldıkları anlarda dini sadece Allah’a has kılarak, bütün şirk koştukları şeyleri unutarak sadece o an Allah’a yalvardıkları zikrediliyor: “Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız Allah’a has kılarak O’na yalvarırlar. Ama Allah onları karaya çıkararak kurtarınca, kendilerine verdiği nimete nankörlük ederek O’na hemen şirk koşarlar. Zevklensinler bakalım, yakında bileceklerdir.” 3911; “İnsanlar bir darlığa uğrayınca Rablerine yönelerek O’na yalvarırlar. Sonra Allah, katından onlara bir rahmet tattırınca içlerinden birtakımı kendilerine verdiklerimize nankörlük ederek Rablerine şirk koşarlar. Zevklenin bakalım, yakında göreceksiniz.” 3912
Bu âyetlerde de belirtildiği gibi, insanın darda kaldığında o an her şeyi unutarak sadece Allah’a yalvarması fıtratın kanunu olup, yardımın sadece Allah’tan olduğu ve Allah’tan isteneceğini gösteren mûcizevî fıtrî delillerden biridir. Âyetlerde Allah, insanları kurtardıktan sonra onların şirk koşmaya başladıklarını ifade ediyor. Tabii bu nankörlük (küfür)dür. Çünkü gerçekte insanları kurtaran Allah olduğu halde onlar kurtulduktan sonra bunu Allah’tan başkasına bağlıyorlar. Mesela, “o anda filan olmasaydı ben şimdi hayatta değildim” veya “o an şeyhim himmet etmeseydi perişan olmuştum.” diyerek Allah’ı unutuyorlar.
“Hak duâ, ancak Allah’a yapılır. O’ndan başka duâ ettikleri şeyler, onların isteklerini hiçbir şeyle karşılamazlar. (Onların karşılaması) ancak (kuyu başında durup su) ağzına gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kimse gibidir. Hâlbuki (suyu avuçlayıp ağzına koymadıktan sonra) su onun ağzına girecek değildir. Kâfirlerin duâsı böylece boşa gitmiştir.”3913
“Allah’ı bırakıp da kendilerine yalvardıkları kimseler hiçbir şey yaratamazlar. Çünkü onların kendileri yaratılmışlardır.” 3914
“Allah’ın dışında yalvardığınız kimseler sizin gibi kullardır. Eğer doğru sözlü iseniz, onları çağırın da size cevap versinler bakalım.” 3915
“De ki: Allah’ı bırakıp da (ilâh olduğunu) ileri sürdüklerinize yalvarın. Ne var ki onlar, sizin sıkıntınızı ne uzaklaştırabilir, ne de değiştirebilirler. Onların yalvardıkları bu varlıklar, Rablerine -hangisi daha yakın olacak diye- vesile ararlar. O’nun rahmetini umarlar ve
3910] Tirmizî
3911] 29/Ankebût, 65-66
3912] 30/Rûm, 33-34
3913] 13/Ra'd, 14
3914] 16/Nahl, 20
3915] 7/A'râf, 194
DUÂ
- 941 -
azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı sakınmaya değer.” 3916
Yine Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’inde Felak ve Nâs sûrelerini indirerek bizlerin, yaratıkların birtakım şerlerinden nasıl ve kime sığınacağımızı açık bir şekilde beyan etmiştir. 3917
Bir insanın Allah’a iman ettiğini gösteren önemli alametlerden bir tanesi de duâdır. Duâ eden insan, kendisinin aciz ve zayıf bir kul olduğunu, istediklerini kendi başına yerine getiremeyeceğini ve bunları ancak kendisine Allah’ın verebileceğini kabul etmiş olur. Duâ, Allah’a kul olmanın en saf, en temiz, en samimi ifadelerindendir. Kur’an’da da mü’minlerin temel vasıflarından birinin “sabah akşam sabrederek Allah’a duâ etmek” olduğu şöyle haber verilir: “Sen de sabah akşam O’nun rızasını isteyerek Rablerine duâ edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini Bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz, kendi “istek ve tutkularına (hevâsına)” uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat etme.” 3918
Ancak duânın ne demek olduğunu ve nasıl yapıldığını iyi bilmek gerekir. Çünkü Kur’an dışı kaynaklardan (örneğin, geleneklerden, anne-babadan, çevreden) öğrenilen duâ anlayışı, çoğu kez Kur’an’da tarif edilen gerçek duâ kavramına uymamaktadır. Bu nedenle Kur’an’da bu konuda verilen bakış açısını ve ruh halini iyi kavramak gerekmektedir.
Duânın gerçekten istenerek ve Allah’a karşı insanın acizliğinin ve fakirliğinin kavranarak yapılması gerekir. Bu durumda yapılacak bir duâ, Kur’an’da tarif edilen “için için ve yalvara yalvara” tanımına uygun olacaktır. Allah bir âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Rabbinize yalvara yalvara ve için için duâ edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez.” 3919
Kur’an’da mü’minlerin duâları anlatılırken gizli bir şekilde ve son derece samimi bir ruh haliyle duâ ettikleri haber verilir. Hz. Zekeriya bu konuda örnek verilen peygamberlerden biridir: “(Bu) Rabbinin, kulu Zekeriya’ya rahmetinin zikridir. Hani o, Rabbine gizlice seslendiği zaman; demişti ki: “Rabbim, şüphesiz benim kemiklerim gevşedi ve baş, yaşlılık aleviyle tutuştu; ben sana duâ etmekle mutsuz olmadım. Doğrusu ben, arkamdan gelecek yakınlarım adına korkuya kapıldım, benim karım da bir kısır (kadın)dır. Artık bana Kendi katından bir yardımcı armağan et.”3920 Bir başka âyette ise duânın “umut ve korku” dolu yapılması gerektiği haber verilir: “Onların yanları yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla duâ ederler...” 3921
Mü’min, hem Allah’a karşı içli, saygı dolu bir korku duyacak, hem de O’nun rahmetini ve nimetini ümit edecektir. Allah, samimi bir biçimde, Kendi rızâsı aranarak yapılan bir duâyı kabul eder. Kur’an’da, bu konuda bildirilen âyetler şöyledir: “Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana duâ ettiği zaman duâ edenin duâsına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma
3916] 17/İsrâ, 56-57
3917] Bk. 113/Felak ve 114/Nâs sûreleri
3918] 18/Kehf, 28
3919] 7/A’râf, 55
3920] 19/Meryem, 2-5
3921] 32/Secde, 16
- 942 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cevap versinler ve Bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar.” 3922; “Rabbiniz dedi ki: “Bana duâ edin, size icabet edeyim. Doğrusu Bana ibâdet etmekten büyüklenen (müstekbir)ler; cehenneme boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerdir.” 3923
İnsan, duâ ederken Allah’ın kendisine icabet edeceğinden emin olmalıdır. Allah’ın her yeri çepeçevre sarıp kuşattığının farkında olup, buna içtenlikle iman eden bir mü’min, Allah’ın kendisini her an, her cepheden görüp duyduğunun bilinciyle duâ eder. Coşkulu bir beklenti içinde, bir an dahi olsun ümitsizliğe kapılmadan, duâsına icabet edilmesini bekler. Allah’ın adâletine olan kesin inancı sebebiyle, aceleci ve ümitsiz bir tutum sergilemekten kaçınır. Kur’an âyetlerinin rehberliğinde kendini yönlendiren bir mü’minin zihninde, duâsının karşılığını görememek yönünde en ufak bir şüpheye yer yoktur.
Duâyı, Allah’ın yardımından kesinlikle kuşkuya düşmeden, kabul olacağına kesin olarak iman ederek dile getirmek gerekir. Aksi bir tutum içinde bulunan, yani Allah’ın icabetine karşı kuşku ile yaklaşan kişi ise, daha başlangıçta Kur’an mantığı ile ters düşer. Çünkü duânın özünde, tam bir inanmışlık ve içtenlikle Allah’a yönelme yatar. Hz. Salih’in âyette haber verilen, “... Şüphesiz benim Rabbim yakın olandır (duâları) kabul edendir.”3924 sözüyle ifade ettiği gibi, mü’min Allah’a karşı tam bir güven içinde olmalıdır.
Ancak bu icâbet, mutlaka insanın istediği şeyin aynen gerçekleşeceği anlamına gelmez. Çünkü bazen insan gerçekte kendisi için zararlı olan bir şeyi de Allah’tan talep ediyor olabilir. Bu durumda Allah ona o istediğini vermek yerine daha hayırlı ve güzel olan bir başka şeyi verir.
Allah her zaman samimi bir duâya icabet eder. Ancak bu icabet, her zaman insanın talebinin aynen yerine getirilmesi demek değildir. (Nitekim „icâbet“, „cevap vermek“ anlamına gelir.) Çünkü insan, „... Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz“ 3925 hükmüne göre, aynı örnekteki çocuk gibi, neyin iyi neyin kötü olduğunu her zaman ayırt edemeyebilir. Ve bu yüzden farkında olmadan „İnsan hayra duâ ettiği gibi, şerre de duâ etmektedir. İnsan, pek acelecidir“ 3926 âyetine göre, belki gerçekte zararlı olan bir şeyi istiyor olabilir.
Bu nedenle insan Allah‘tan, öncelikle O‘nun rızasını, O‘nun rahmetini talep etmelidir. Allah‘tan kendisini eğitmesini, olgunlaştırmasını dilemelidir. Bunun nasıl olacağını Allah daha iyi bilir. Nitekim peygamberlerin duâları da bu şekildedir. Hz. Süleyman‘ın „... hoşnut olacağın salih bir amelde bulunmamı ilham et“ 3927 şeklindeki duâsı, örnektir.
Bunun yanı sıra, mü’min, Allah‘ın Kur’an‘da övdüğü ve hedef olarak gösterdiği her türlü nimeti Allah‘tan isteyebilir. Bu konularda yaptığı duâsında ise son derece samimi ve içten davranmalı, istediği herşey için Allah‘a duâ etmekten çekinmemelidir. Çünkü insanın neler istediğini bilen, bunun da ötesinde
3922] 2/Bakara, 186
3923] 40/Mü’min, 60
3924] 11/Hûd, 61
3925] 2/Bakara, 216
3926] 17/İsrâ, 11
3927] 27/Neml, 19
DUÂ
- 943 -
o isteği onun içine koyan, zaten Allah‘tır.
Allah duâlara icabet edendir. Mü’minlerin samimi duâlarını asla cevapsız bırakmaz. Geçmişte peygamberlerin duâsı ile helâk edilen kavimler bu konuda bir örnektir: „(Peygamberler) Fetih istediler, (sonunda) her zorba inatçı bozguna uğrayıp -yok oldu- gitti.“3928
Kur’an’da bunun daha pek çok örneği verilmektedir. Allah duâları karşılığında pek çok peygamber ve sâlih mü’mini sıkıntıdan kurtarmış ve nimetlendirmiştir: “Eyüp de; hani o Rabbine çağrıda bulunmuştu: ‘Şüphesiz bu dert (ve hastalık) beni sarıverdi. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın.’ Böylece onun duâsına icâbet ettik. Kendisinden o derdi giderdik; ona katımızdan bir rahmet ve ibâdet edenler için bir zikir olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir katını daha verdik. İsmail, İdris ve Zü’l-Kifl, hepsi sabredenlerdendi. Onları rahmetimize soktuk, şüphesiz onlar sâlih kimselerdi. Balık sahibi (Yunus’u da); hani o, kızmış vaziyette gitmişti ki; bundan dolayı kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi sanmıştı. (Balığın karnındaki) Karanlıklar içinde: ‘Senden başka ilâh yoktur, sen yücesin, gerçekten ben zulmedenlerden oldum’ diye çağrıda bulunmuştu. Bunun üzerine duâsına icabet ettik ve onu üzüntüden kurtardık. İşte Biz, iman edenleri böyle kurtarırız. Zekeriya da; hani Rabbine çağrıda bulunmuştu: ‘Rabbim, beni yalnız başıma bırakma, sen mirasçıların en hayırlısısın.’ Onun duâsına icabet ettik, kendisine Yahya’yı armağan ettik, eşini de doğurmaya elverişli kıldık. Gerçekten onlar hayırlarda yarışırlardı, umarak ve korkarak bize duâ ederlerdi. Bize derin saygı gösterirlerdi.” 3929
Duâ eden insan, Allah’ın kendisini gördüğünü, duyduğunu kavramış, O’na olan saygı ve korkusunu ortaya koymuş ve O’nun önünde kulluğunu açıkça kabul etmiş olur. Bu nedenle duâ büyük bir ibâdettir. Dolayısıyla duâ, yalnızca duâ sırasında istenen şey için değil, başlı başına bir ibâdet olduğu için de yapılır. İnsanı duâ etmeye yönelten her türlü istek, bu ibâdetin vaktinin geldiğinin göstergesidir. İnsanın istekleri sürekli olduğu için, duâsı da sürekli olmalıdır. İnsanın yoğun bir konsantrasyon yaşayacağı belli vakitler -örneğin, Kur’an’da sabah namazı sonrasındaki duâya ve gece vaktine dikkat çekilir- olabilir. Ama gün içinde de mü’minin sürekli duâ halinde olması gerekir. Her iş, her olay Allah’ın kontrolünde geliştiğine göre, herşeyde Allah’a yönelmek ve O’ndan istemek gerekmektedir. Mü’min herhangi bir iş üzerindeyken de yaptığı işte başarılı olmak ve yapılan iş sayesinde Allah’ın rızasını kazanmak için duâ edebilir. Nitekim Kur’an’da Hz. İbrahim’in bu tür bir duâsı örnek gösterilmektedir: “İbrahim, İsmail’le birlikte Evin (Kâbe’nin) sütunlarını yükselttiğinde (ikisi şöyle duâ etmişti): “Rabbimiz bizden (bunu) kabul et. Şüphesiz, Sen işiten ve bilensin.” 3930
Mü’min, “Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler” 3931 âyetinde tarif edildiği gibi, her durumda Allah’a duâ edebilir, O’na dönüp-yönelebilir. Nitekim Kur’an’da mü’minlerin bu özelliği sık sık övgüyle anlatılmaktadır: “Doğrusu İbrahim, yumuşak huylu, duygulu ve gönülden (Allah’a) yönelen biriydi.” 3932; “Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti; Allah’a gönülden yönelip itaat eden bir
3928] 14/İbrahim, 15
3929] 21/Enbiyâ, 83-90
3930] 2/Bakara, 127
3931] 3/Âl-i İmran, 191
3932] 11/Hûd, 75
- 944 -
KUR’AN KAVRAMLARI
muvahhiddi ve o müşriklerden değildi.” 3933; “Sen onların söylediklerine karşı sabret ve Bizim güç sahibi kulumuz Dâvud’u hatırla; çünkü o, (her tutum ve davranışında Allah’a) yönelen biriydi.” 3934; “... Gerçekten, Biz onu (Eyüb’ü) sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah’a) yönelen biriydi.” 3935
Duânın önemini kavramak için, şu âyet yeterlidir: “De ki: “Sizin duânız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi? Fakat siz gerçekten yalanladınız; artık (bunun azabı da) kaçınılmaz olacaktır.” 3936
Bu arada Kur’an’da sık sık vurgulanan önemli bir noktaya dikkat etmek gerekir. Kur’an’da bildirildiğine göre, Allah’tan başka ilahlar edinenler (müşrikler) de kimi zaman Allah’a duâ etmektedirler. Ancak bu kişilerin duâsı ile mü’minlerin duâsı arasında büyük bir fark vardır. Mü’minler, her zaman ve her durumda Allah’a yönelirler. Sıkıntı ya da rahatlık karşısında tavırları değişmez. Sürekli olarak Allah’a karşı olan acizliklerini bilir ve duâ halini korurlar. Müşrikler ise, hayatlarının büyük kısmında Allah’ı unutmuş, O’ndan yüz çevirmiş durumdadırlar. Böyle zamanlarda Allah’tan başka taptıkları varlıkların peşinde koşar, onlara yönelirler. Ancak büyük bir zorlukla ve sıkıntıyla karşılaştıklarında Allah’ı hatırlar ve O’na karşı acizliklerini kabullenip duâ ederler. Sıkıntı halinde yaptıkları bu duâ samimidir; ancak sıkıntı geçtikten sonra tekrar eski hallerine dönerler. Allah’a duâ etmiş, Allah’tan medet ummuş olduklarını unutur ve nankörlük ederler.
Kur’an’da, bu müşrik tavrının pek çok örneği verilir: “İnsana bir zarar dokunduğunda, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken Bize duâ eder; zararını üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine dokunan zarara Bizi hiç çağırmamış gibi döner-gider. İşte, ölçüyü taşıranlara yapmakta oldukları böyle süslenmiştir.” 3937
“İnsana nimet verdiğimiz zaman, yüz çevirir ve yan çizer; ona bir şer dokunduğu zaman ise, artık o, geniş (kapsamlı ve derinlemesine) bir duâ sahibidir.” 3938
“İnsana bir zarar dokunduğu zaman, gönülden katıksızca yönelmiş olarak Rabbine duâ eder. Sonra ona kendinden bir nimet verdiği zaman, daha önce O’na duâ ettiğini unutur ve O’nun yolundan saptırmak amacıyla Allah’a eşler koşmaya başlar. De ki: “İnkârınla biraz (dünya zevklerinden) yararlan; çünkü sen, ateşin halkındansın.” 3939
“İnsana bir zarar dokunduğu zaman, Bize duâ eder; sonra tarafımızdan ona bir nimet ihsan ettiğimizde, der ki: “Bu, bana ancak bir bilgi(m) dolayısıyla verildi.” Hayır; bu bir fitne (deneme)dir. Ancak çoğu bilmiyorlar.” 3940
“İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman, ‘gönülden katıksız bağlılar’ olarak, Rablerine duâ ederler; sonra kendinden onlara bir rahmet tattırınca hemencecik bir grup Rablerine şirk koşarlar.” 3941
3933] 16/Nahl, 120
3934] 38/Sâd, 17
3935] 38/Sâd, 44
3936] 25/Furkan, 77
3937] 10/Yûnus, 12
3938] 41/Fussılet, 51
3939] 39/Zümer, 8
3940] 39/Zümer, 49
3941] 30/Rûm, 33
DUÂ
- 945 -
Bazı âyetlerde ise denizde çaresizlik içinde kalmış insanların örneği verilir: İnsanlar, batmak üzere olan bir gemide olduklarında son derece samimi bir şekilde duâ etmekte, Allah’tan bağışlanma ve kurtuluş dilemektedirler. Burada yaptıkları duâ samimidir, çünkü Allah’tan başka taptıkları herhangi bir varlığın (örneğin, aileleri, kavimleri, liderleri vb.) kendilerini kurtaramayacağını anlamış ve yalnızca Allah’a yönelmişlerdir. Ancak Allah onları boğulmaktan kurtarıp karaya çıkardığında hemen müşrik tavrını yeniden gösterir ve Allah’ı unuturlar. Kur’an’da onların bu tavırları şöyle bildirilir:
“Karada ve denizde sizi gezdiren O’dur. Öyle ki siz gemide bulunduğunuz zaman, onlar da güzel bir rüzgârla onu yüzdürürlerken ve (tam) bununla sevinmektelerken, ona çılgınca bir rüzgâr gelip çatar ve her yandan dalgalar onları kuşatıverir; onlar artık bu (dalgalarla) gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken, dinde O’na gönülden katıksız bağlılar (muhlisler) olarak Allah’a duâ etmeye başlarlar: ‘Andolsun eğer bundan bizi kurtaracak olursan, muhakkak sana şükredenlerden olacağız.’ Ama (Allah) onları kurtarınca, hemen haksız yere, yeryüzünde taşkınlığa koyulurlar. Ey insanlar, sizin taşkınlığınız, ancak kendi aleyhinizedir; (bu) dünya hayatının geçici metaıdır. Sonra dönüşünüz Bizedir, Biz de yaptıklarınızı size haber vereceğiz.” 3942
“Onları kara gölgeler gibi dalgalar sarıverdiği zaman, dini yalnızca O’na “hâlis kılan gönülden bağlılar” olarak Allah’a yalvarıp yakarırlar (duâ ederler). Böylece onları karaya çıkarıp kurtarınca, artık onlardan bir kısmı orta yolu tutuyor. Bizim âyetlerimizi gaddar, nankör olandan başkası inkâr etmez.” 3943
“De ki: “Sizi karanın ve denizin karanlıklarından kim kurtarmaktadır ki, siz (açıktan ve) gizliden gizliye ona yalvararak duâ etmektesiniz: Andolsun, bizi bundan kurtarırsan, gerçekten şükredenlerden oluruz.” De ki: “Ondan ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarmaktadır. Sonra siz yine şirk koşmaktasınız.” 3944
Oysa mü’minlerin yapması gereken her ortamda duâ halini sürdürmek, Allah’tan başka dost ve yardımcı olmadığını kavrayarak Allah’a güvenmektir: “Öyleyse, dini yalnızca O’na hâlis kılanlar olarak Allah’a duâ (kulluk) edin; kâfirler hoş görmese de.” 3945; “De ki: “Ben gerçekten, yalnızca Rabbime duâ ediyorum ve O’na hiç kimseyi (ve hiçbir şeyi) şirk/ortak koşmuyorum.” 3946
Mü’min duâ ettiği, Allah’tan yardım dilediği zaman gerçek mutluluğu ve huzuru yakalar. Kendi gücünün hiçbir şeye yetmediğini, ancak gücü herşeye yeten Rabbimizin kendisini koruyup gözettiğini hisseder. Bu, insan için en büyük mutluluktur. Bu nedenle duâ bir zevktir ve cennette de sürecektir. Kur’an’da, mü’minlerin cennette de duâ halinde olduğu şöyle haber verilir: “İman edenler ve salih amellerde bulunanlar da, Rableri onları imanları dolayısıyla altından ırmaklar akan, nimetlerle donatılmış cennetlere yöneltip iletir (hidâyet eder). Oradaki duâları: “Allah’ım, Sen ne yücesin”dir ve oradaki dirlik temennileri: “Selâm”dır; duâlarının sonu da: “Gerçekten, hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır.” 3947
3942] 10/Yûnus, 22-23
3943] 31/Lokman, 32
3944] 6/En'âm, 63-64
3945] 40/Mü’min, 14
3946] 72/Cinn, 20
3947] 10/Yunus, 9-10; H. Yahya, Kur’an’da Temel Kavramlar, Vural Yayınları, 138-146
- 946 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Duâ mü’minler için ibâdettir. Allah’ı Rabb bilip O’nun önünde secdeye kapananlar, ihtiyaçlarını Allah’a bildirirler ve O’ndan yardım dilerler. 3948
Duâ etmeyi önemsemeyenler, ibâdeti önemsemeyenlerdir. Bu gibi kimselerin müstekbir oldukları yukarıda geçmişti. Ancak kibirliler, yani kendilerini üstün makamda görenler, Allah’tan bir şey istemeye tenezzül etmezler. Böyle bir anlayış şüphesiz ki sapıklığın ve azgınlığın ta kendisidir.
Esasen insan güçsüz olduğu için başkasının yardımına muhtaçtır. Sıkıştığı zaman birilerinden yardım ister. Ancak insanın öyle ihtiyaçları olur ki, başkalarının onu karşılaması mümkün değildir. İşte böyle bir noktada Allah’a inanmayan inkârcılar ve O’na ortak koşan müşrikler bile ortak koştukları tanrılarını bir tarafa atar ve Âlemlerin Rabbi Allah’tan yardım isterler: “İnsana bir zarar dokundu mu, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken Bize duâ eder. Zararı üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine dokunan zarar için Bize duâ etmemiş gibi döner gider.” 3949
İlk insandan günümüze kadar bütün insanların hayatında ibâdet ve duâ olayı gündemdedir. Din ve ibâdet konularında geçtiği gibi, insan hak veya batıl mutlaka bir dine inanır. Allah’a inananlar Allah’ın, Allah’ı unutanlar ise ilâh diye inandığı bir şeyin önünde ibâdet eder, ona sığınır, ondan yardım ister, ya da ondan korkar. Duâ etmek te bu tapınmanın bir parçasıdır. İster müslüman olsun, ister gayri müslim olsun; kimileri rahata kavuşunca, kendini güçlü hissedince duâ etmekten kaçınır. Bu gibilerin hayatında duâ’nın yer almaması işin aslını değiştirmez. Onlar da dara düşünce sığınılacak ve yardım istenecek bir melce (kucak) ararlar.
İslâm’a göre ise duânın ibâdet olarak apayrı bir yeri vardır. İslâm’a göre duâ, bir psikolojik rahatlama aracı değildir. Hele hele bazılarının zannettiği gibi, işleri görünmeyen bir ilâh’a havele etmek hiç değildir. Duâ, bir korkunun, bir endişenin, bir ürpertinin sonucunda bir sığınma, o ürpertiden kurtuluş arzusu da sayılamaz. Eski dinlerde olduğu gibi kızgınlığından ve kötülüğünden kurtulmak üzere ilâhlara el açmak da değildir.
Duâ bir iman, bir aksiyon, bir çaba ve uyanıştır. Allah’ı ve O’na ait hâkimiyeti, ilâhlığı tanıma, itiraf etmedir. Hayatın amacını idrâk etme, yaşayışı programa koyma, ilerisi için hazırlık yapma, Din için çalışmaya (cihada) azmetme, toparlanma ve eksikliklerini gidermedir.
Duâ, Allah’ın makamından sürekli bir istemedir. Bu isteme mü’min için itikat, bir şiar (müslüman olmanın işareti), bir hayat hedefidir. Mü’min özlediği İslâmí hayata duâ ederek kapı açmaya çalışır. O, Allah’ın bitmez-tükenmez hazinelerini, iyi bir mü’min olma uğruna ister, onların yeryüzüne inmesini niyaz eder.
Duâ mü’min için, yüce idealleri, dünya ve içindekilerden daha değerli şeyleri bulabilmenin, onlara ulaşmak için çaba göstermenin aracıdır. İnsanların yaşaması için araç kılınan ‘dünya ve ondan bir şeye sahip olmak’ tekamül (ileriye gitme) değildir. İnsan için tekâmül, bunun da ötesinde yüce hedeflerdir.
Duâ, mü’mini ayrılığın yalnızlığından, yalnızlığın sıkıntısından kurtarır. Duâ, mü’minin, muhabbetinin, saygısının ve teslimiyetinin eyleme dönüşmüş şeklidir.
3948] 1/Fâtiha, 5
3949] 10/Yunus, 12; 39/Zümer, 49
DUÂ
- 947 -
Mü’min, duâ etmeden önce duâya hazırlanır. Yani o önce fiilí duâda bulunur. İbadetini noksansız yapmaya çalışır. Varacağı hedef için gerekli çalışmaları yapar. Tehlikelere karşı yeteri kadar tedbir alır. Emredileni yapar, yasaklanandan kaçar. Bundan sonra da amelin kabulü için duâ eder, gücünü aşan konularda Allah’tan yardım diler, eksikliğinin tamamlanması, hatasının affi için Allah’a sığınır, tevbe eder. Allah’a bağlılığını ve sevgisini duâ ile ortaya koyar.
Duâya hazır olma noktasında Peygamberimizin tavrı örnektir. O, her konuda yılmadan, usanmadan, kınayanların kınamasından korkmadan ısrarlı bir şekilde çalıştı, mücadele için lazım olan şartları yerine getirdi. Hatta ayakları şişinceye kadar ibâdete gece gündüz devam etti. Rabbinin rızası dışında hiç bir iş yapmamaya özen gösterdi. Peygamberlik görevini hakkıyla yerine getirdi ve sonra da ellerini açıp her an, belki günde yetmiş defa Rabbine duâ etti. Duâ ile Rabbine halini arzetti.
Mü’min, her konuda üzerine düşen görevi yaptıktan sonra duâya da başvuracaktır. Kısaca, duâ etmeye yüzü olacaktır. Hiçbir şey yapmadan, çalışmadan, tehliklere karşı tedbir almadan, toplumun ve nefsin ıslahı için bir şey yapmadan, günahlardan korunmadan; ‘Rabbim, şunu yap, bunu hallediver, istersen affet, düşmanı kahret, ortalığı düzelt, ihtiyaçlarımızı gider’ demek duâ değildir. Böyle yapmanın duânın ihlâsıyla bir ilgisi yoktur. 3950
Duânın Amacı
Müslümanın duâsında kısaca üç önemli amaç olabilir:
1- Günahlarının affını isteme. Mü’min, elinden geldiği kadar günahlardan kaçınır. Ancak yine de hatalı olduğunu düşünerek sürekli affını ister, çaresizliğinden dolayı Allah‘tan merhamet talebinde bulunur.
2- Ümit ve arzu. Mü’min, hakkıyla ibâdet edebilme hidâyette olabilme ve Allah’ın yardımına ulaşabilme arzusunda olur.
3- Allah’tan yardım, izzet lütuf, rahmet, başarı isteklerinde bulunur. Bütün bu istekleri de gerekli çabayı gösterdikten sonra ortaya koyar. Mü’min, emirleri yerine getirir, yasaklardan kaçar, kulluğunu en samimi bir şekilde yapmaya çalışır. Sonra da yukarıda sayılan şeyleri Rabbinden ister. Mağfirete ulaşmayı, cezadan ve gazaptan kurtulmayı, Allah’ın rızasını hak etmeyi arzu eder.
Duânın belli bir zamanı yoktur. Ancak hadislerde geçtiği gibi, gecenin son üçte birinde, farz namazların sonunda, savaş esnasında, ezan ile kaamet arasında, yağmur yağarken, secdede iken, seher vakitlerinde3951, Cuma saatinde, oruçlu orucunu açtığı zamanda, Kurban bayramı arefesinde, Kadir gecesinde yapılacak duâlar daha makbûldür ve kabul edilme ihtimalleri daha fazladır.
Kur’an’daki duâ âyetleriyle, Peygamberimizin duâlarıyla, ya da büyüklerden bize ulaşan (me’sur) duâlarla duâ etmek mümkün olduğu gibi, kendi dilimizle, içimizden geldiği gibi duâ etmemiz de mümkündür. Kendi halimizi ve isteklerimizi en iyi yine kendimiz dile getirebiliriz. Duâ dilinin Arapça olması da şart değildir.
3950] Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 153-155
3951] 2/Âl-i İmran, 17
- 948 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’ın güzel isimleriyle (esmâu’l hüsna) ile duâ etmek Kur’an’ın emridir.3952
Bazı kimselerin duâları peşinen kabul edilir. Bunlar mazlumlar, misafirler ve çocuğuna duâ eden babalardır.3953
Aslında mü’minlerin ihlâsla yapacakları bütün duâlar kabul edilir. Mü’min böyle duâların karşılığının nasıl verildiğini bilemez ama Kur’an duâ edenlere Allah’ın karşılık vereceğini müjdeliyor.3954
Duâ hakkında Alexis Carrel’ın dediğini hatırlatalım: ‘Duâ yoksulluk ve bağlılıktır.’ Buna bilgi, hikmet, teslimiyet ve cehd’i de biz ilâve edebiliriz. 3955
Duânın ana hedefi, insanın halini Allah’a arzetmesi ve O’na niyazda bulunması olduğuna göre, duâ kul ile Allah arasında bir diyalog anlamını taşır. Bir başka söyleyişle duâ; sınırlı, sonlu ve âciz olan varlığın sınırsız ve sonsuz kudret sahibi ile kurduğu bir köprüdür. Duâ, insanın kendi kendine yetmediğinin ifadesidir. İstisnasız, mü’min olan ve olmayan her insan duâ eder. Çünkü duâ ruhun ihtiyacıdır. Her insan, ruh ve beden ikilisinden oluştuğu için her ruh sahibi varlık için duâ gereklidir. Ama, duâ edilmeye tek yetkili ve hak sahibi varlık Allah olmasına rağmen, insanlar farklı mercîlere duâ edebilirler. Fakat herkesin tartışmasız bir şekilde kabul etmesi gereken bir gerçek vardır, o da; duâ edilen varlığın hiçbir konuda acziyet göstermemesi için sonsuz bir güce sahip olması gerekir. Değilse bu vasıflara sahip olmayan bir varlığa duâ etmenin bir anlamı olmaz.
“Sana fayda da zarar da veremeyecek Allah’tan başkasına duâ etme/yalvarma. Öyle yaparsan şüphesiz zâlimlerden olursun.” 3956
“Ey insanlar! Bir misal verilmektedir, şimdi onu dinleyin. Sizin Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız bir araya gelseler bir sinek bile yaratamayacaklardır. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu kurtaramazlar. İsteyen de, istenen de âciz!” 3957
Cenâb-ı Allah, mü’min kullarına namaz kılmayı emrederek en az günde 40 defa Fâtiha sûresini okutmak sûretiyle “Ancak Sana kulluk eder ve ancak Senden yardım dileriz.”3958 âyetini tekrar ettiriyor. Hiç şüphesiz herhangi bir şeyi sırf nakarat olsun diye Rabbimiz bizlere tekrar ettirmez. Ama bunu tekrar ettiriyorsa, mutlaka çok önemli olduğundan dolayıdır. Bu âyetin önemi nereden kaynaklanıyor? Hemen belirtelim ki, bu âyetin önemi, kulluğun sadece Allah’a yapılmasını ve yardımın sadece Allah’tan talep edilmesini istemesinden ve emretmesinden kaynaklanmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de yardımın sadece Allah’tan olabileceğine dair birçok âyet vardır.
“Yardım ancak güçlü ve hakîm olan Allah katındandır.” 3959
3952] 7/A’râf, 180
3953] Ebû Dâvud, Salât, hadis no: 1536; İbn Mâce, Duâ 11, Hadis no: 3862; Tirmizî, Birr 7, Hadis no: 1905
3954] 40/Mü’min, 60
3955] Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 155
3956] 10/Yûnus, 106
3957] 22/Hacc, 73
3958] 1/Fâtiha, 5
3959] 3/Âl-i İmrân, 126
DUÂ
- 949 -
“Allah’tan başka dost ve yardımcınız yoktur.” 3960
“Allah size dost olarak da yeter, yardımcı olarak da yeter.” 3961
“Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu yine O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse O’nun keremini geri çevirecek (hiçbir güç) yoktur. O hayrını kullarından dilediğine eriştirir. Çünkü O bağışlayan ve pek merhamet edendir.” 3962
İbn Abbas’dan (r.a.): O der ki, bir gün Rasûlullah’ın (s.a.s.) terkisinde idim. Buyurdu ki; “Evlât, sana birkaç söz belleteyim: Allah’ı (yani emir ve yasaklarını) gözet ki, Allah da seni gözetsin. Allah’ı gözet ki O’nu karşında bulasın. (Bir şey) istediğin vakit Allah’tan iste, yardım dilediğin vakit Allah’tan dile. Şunu bil ki, bütün yaratıklar elbirliğiyle sana bir fayda vermek isteseler, Allah’ın sana yazdığından fazla bir şey yapamazlar. Aynı şekilde tüm yaratıklar elbirliğiyle sana bir zarar vermek isteseler, Allah’ın sana takdir ettiği zarardan fazlasını yapamazlar. Kâlemler (işleri sona erip) kaldırılmış, sayfalar da (üzerlerindeki yazılar tamam olup) kurumuştur.” 3963
Görüldüğü gibi, yardımın sadece Allah’tan olabileceğine ve sadece O’na duâ edip yardım isteneceğine dair apaçık nasslar olduğu halde, günümüzde birtakım kimselerin darda kaldıkları bazı anlarda “meded ya filân baba, meded ya şeyh” gibi tabirlerle Allah’tan başkasından yardım istediklerini müşâhede etmekteyiz. Hatta bazen de “himmet et ya filân” demek sûretiyle Allah’tan başkasına yönelmektedirler. (Himmet: Azim, gayret, enerji, istek, arzu, meyil, kalbin bütün kuvveti ile herhangi bir varlığa yönelmek, meyletmek demektir) Bu şekilde yöneldikleri varlıklar ister hayatta olsun, isterse vefat etmiş olsun fark etmez. Böyle davranışlar tevhide aykırıdır, şirktir.
Kur’ân-ı Kerim’de müşriklerin bile darda kaldıkları anlarda dini sadece Allah’a has kılarak, bütün şirk koştukları şeyleri unutarak sadece o an Allah’a yalvardıkları zikrediliyor: “Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız Allah’a has kılarak O’na yalvarırlar. Ama Allah onları karaya çıkararak kurtarınca, kendilerine verdiği nimete nankörlük ederek O’na hemen şirk koşarlar. Zevklensinler bakalım, yakında bileceklerdir.” 3964; “İnsanlar bir darlığa uğrayınca Rablerine yönelerek O’na yalvarırlar. Sonra Allah, katından onlara bir rahmet tattırınca içlerinden birtakımı kendilerine verdiklerimize nankörlük ederek Rablerine şirk koşarlar. Zevklenin bakalım, yakında göreceksiniz.” 3965
Bu âyetlerde de belirtildiği gibi, insanın darda kaldığında o an her şeyi unutarak sadece Allah’a yalvarması fıtratın kanunu olup, yardımın sadece Allah’tan olduğu ve Allah’tan isteneceğini gösteren mûcizevî fıtrî delillerden biridir. Âyetlerde Allah, insanları kurtardıktan sonra onların şirk koşmaya başladıklarını ifade ediyor. Tabii bu nankörlük (küfür)dür. Çünkü gerçekte insanları kurtaran Allah olduğu halde onlar kurtulduktan sonra bunu Allah’tan başkasına bağlıyorlar. Mesela, “o anda filan olmasaydı ben şimdi hayatta değildim” veya “o an şeyhim himmet etmeseydi perişan olmuştum.” diyerek Allah’ı unutuyorlar.
3960] 9/Tevbe, 116
3961] 4/Nisâ, 45
3962] 10/Yûnus, 107; Bu konuda ayrıca bk. 8/Enfâl, 10; 42/Şûrâ, 31; 29/Ankebût, 22; 2/Bakara, 107
3963] Tirmizî
3964] 29/Ankebût, 65-66
3965] 30/Rûm, 33-34
- 950 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Hak duâ, ancak Allah’a yapılır. O’ndan başka duâ ettikleri şeyler, onların isteklerini hiçbir şeyle karşılamazlar. (Onların karşılaması) ancak (kuyu başında durup su) ağzına gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kimse gibidir. Hâlbuki (suyu avuçlayıp ağzına koymadıktan sonra) su onun ağzına girecek değildir. Kâfirlerin duâsı böylece boşa gitmiştir.”3966
“Allah’ı bırakıp da kendilerine yalvardıkları kimseler hiçbir şey yaratamazlar. Çünkü onların kendileri yaratılmışlardır.” 3967
“Allah’ın dışında yalvardığınız kimseler sizin gibi kullardır. Eğer doğru sözlü iseniz, onları çağırın da size cevap versinler bakalım.” 3968
“De ki: Allah’ı bırakıp da (ilâh olduğunu) ileri sürdüklerinize yalvarın. Ne var ki onlar, sizin sıkıntınızı ne uzaklaştırabilir, ne de değiştirebilirler. Onların yalvardıkları bu varlıklar, Rablerine -hangisi daha yakın olacak diye- vesile ararlar. O’nun rahmetini umarlar ve azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı sakınmaya değer.” 3969
Yine Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’inde Felak ve Nâs sûrelerini indirerek bizlerin, yaratıkların birtakım şerlerinden nasıl ve kime sığınacağımızı açık bir şekilde beyan etmiştir. 3970
Bir insanın Allah’a iman ettiğini gösteren önemli alametlerden bir tanesi de duâdır. Duâ eden insan, kendisinin aciz ve zayıf bir kul olduğunu, istediklerini kendi başına yerine getiremeyeceğini ve bunları ancak kendisine Allah’ın verebileceğini kabul etmiş olur. Duâ, Allah’a kul olmanın en saf, en temiz, en samimi ifadelerindendir. Kur’an’da da mü’minlerin temel vasıflarından birinin “sabah akşam sabrederek Allah’a duâ etmek” olduğu şöyle haber verilir: “Sen de sabah akşam O’nun rızasını isteyerek Rablerine duâ edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini Bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz, kendi “istek ve tutkularına (hevâsına)” uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat etme.” 3971
Ancak duânın ne demek olduğunu ve nasıl yapıldığını iyi bilmek gerekir. Çünkü Kur’an dışı kaynaklardan (örneğin, geleneklerden, anne-babadan, çevreden) öğrenilen duâ anlayışı, çoğu kez Kur’an’da tarif edilen gerçek duâ kavramına uymamaktadır. Bu nedenle Kur’an’da bu konuda verilen bakış açısını ve ruh halini iyi kavramak gerekmektedir.
Duânın gerçekten istenerek ve Allah’a karşı insanın acizliğinin ve fakirliğinin kavranarak yapılması gerekir. Bu durumda yapılacak bir duâ, Kur’an’da tarif edilen “için için ve yalvara yalvara” tanımına uygun olacaktır. Allah bir âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Rabbinize yalvara yalvara ve için için duâ edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez.” 3972
Kur’an’da mü’minlerin duâları anlatılırken gizli bir şekilde ve son derece
3966] 13/Ra'd, 14
3967] 16/Nahl, 20
3968] 7/A'râf, 194
3969] 17/İsrâ, 56-57
3970] Bk. 113/Felak ve 114/Nâs sûreleri
3971] 18/Kehf, 28
3972] 7/A’râf, 55
DUÂ
- 951 -
samimi bir ruh haliyle duâ ettikleri haber verilir. Hz. Zekeriya bu konuda örnek verilen peygamberlerden biridir: “(Bu) Rabbinin, kulu Zekeriya’ya rahmetinin zikridir. Hani o, Rabbine gizlice seslendiği zaman; demişti ki: “Rabbim, şüphesiz benim kemiklerim gevşedi ve baş, yaşlılık aleviyle tutuştu; ben sana duâ etmekle mutsuz olmadım. Doğrusu ben, arkamdan gelecek yakınlarım adına korkuya kapıldım, benim karım da bir kısır (kadın)dır. Artık bana Kendi katından bir yardımcı armağan et.”3973 Bir başka âyette ise duânın “umut ve korku” dolu yapılması gerektiği haber verilir: “Onların yanları yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla duâ ederler...” 3974
Mü’min, hem Allah’a karşı içli, saygı dolu bir korku duyacak, hem de O’nun rahmetini ve nimetini ümit edecektir. Allah, samimi bir biçimde, Kendi rızâsı aranarak yapılan bir duâyı kabul eder. Kur’an’da, bu konuda bildirilen âyetler şöyledir: “Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana duâ ettiği zaman duâ edenin duâsına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve Bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar.” 3975; “Rabbiniz dedi ki: “Bana duâ edin, size icabet edeyim. Doğrusu Bana ibâdet etmekten büyüklenen (müstekbir)ler; cehenneme boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerdir.” 3976
İnsan, duâ ederken Allah’ın kendisine icabet edeceğinden emin olmalıdır. Allah’ın her yeri çepeçevre sarıp kuşattığının farkında olup, buna içtenlikle iman eden bir mü’min, Allah’ın kendisini her an, her cepheden görüp duyduğunun bilinciyle duâ eder. Coşkulu bir beklenti içinde, bir an dahi olsun ümitsizliğe kapılmadan, duâsına icabet edilmesini bekler. Allah’ın adaletine olan kesin inancı sebebiyle, aceleci ve ümitsiz bir tutum sergilemekten kaçınır. Kur’an âyetlerinin rehberliğinde kendini yönlendiren bir mü’minin zihninde, duâsının karşılığını görememek yönünde en ufak bir şüpheye yer yoktur.
Duâyı, Allah’ın yardımından kesinlikle kuşkuya düşmeden, kabul olacağına kesin olarak iman ederek dile getirmek gerekir. Aksi bir tutum içinde bulunan, yani Allah’ın icabetine karşı kuşku ile yaklaşan kişi ise, daha başlangıçta Kur’an mantığı ile ters düşer. Çünkü duânın özünde, tam bir inanmışlık ve içtenlikle Allah’a yönelme yatar. Hz. Salih’in âyette haber verilen, “... Şüphesiz benim Rabbim yakın olandır (duâları) kabul edendir.”3977 sözüyle ifade ettiği gibi, mü’min Allah’a karşı tam bir güven içinde olmalıdır.
Ancak bu icâbet, mutlaka insanın istediği şeyin aynen gerçekleşeceği anlamına gelmez. Çünkü bazen insan gerçekte kendisi için zararlı olan bir şeyi de Allah’tan talep ediyor olabilir. Bu durumda Allah ona o istediğini vermek yerine daha hayırlı ve güzel olan bir başka şeyi verir.
Allah her zaman samimi bir duâya icabet eder. Ancak bu icabet, her zaman insanın talebinin aynen yerine getirilmesi demek değildir. (Nitekim „icâbet“, „cevap vermek“ anlamına gelir.) Çünkü insan, „... Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz“ 3978 hükmüne göre, aynı örnekteki çocuk gibi, neyin iyi neyin kötü
3973] 19/Meryem, 2-5
3974] 32/Secde, 16
3975] 2/Bakara, 186
3976] 40/Mü’min, 60
3977] 11/Hûd, 61
3978] 2/Bakara, 216
- 952 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduğunu her zaman ayırt edemeyebilir. Ve bu yüzden farkında olmadan „İnsan hayra duâ ettiği gibi, şerre de duâ etmektedir. İnsan, pek acelecidir“ 3979 âyetine göre, belki gerçekte zararlı olan bir şeyi istiyor olabilir.
Bu nedenle insan Allah‘tan, öncelikle O‘nun rızasını, O‘nun rahmetini talep etmelidir. Allah‘tan kendisini eğitmesini, olgunlaştırmasını dilemelidir. Bunun nasıl olacağını Allah daha iyi bilir. Nitekim peygamberlerin duâları da bu şekildedir. Hz. Süleyman‘ın „... hoşnut olacağın salih bir amelde bulunmamı ilham et“ 3980 şeklindeki duâsı, örnektir.
Bunun yanı sıra, mü’min, Allah‘ın Kur’an‘da övdüğü ve hedef olarak gösterdiği her türlü nimeti Allah‘tan isteyebilir. Bu konularda yaptığı duâsında ise son derece samimi ve içten davranmalı, istediği herşey için Allah‘a duâ etmekten çekinmemelidir. Çünkü insanın neler istediğini bilen, bunun da ötesinde o isteği onun içine koyan, zaten Allah‘tır.
Allah duâlara icabet edendir. Mü’minlerin samimi duâlarını asla cevapsız bırakmaz. Geçmişte peygamberlerin duâsı ile helâk edilen kavimler bu konuda bir örnektir: „(Peygamberler) Fetih istediler, (sonunda) her zorba inatçı bozguna uğrayıp -yok oldu- gitti.“3981
Kur’an’da bunun daha pek çok örneği verilmektedir. Allah duâları karşılığında pek çok peygamber ve sâlih mü’mini sıkıntıdan kurtarmış ve nimetlendirmiştir: “Eyüp de; hani o Rabbine çağrıda bulunmuştu: ‘Şüphesiz bu dert (ve hastalık) beni sarıverdi. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın.’ Böylece onun duâsına icâbet ettik. Kendisinden o derdi giderdik; ona katımızdan bir rahmet ve ibâdet edenler için bir zikir olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir katını daha verdik. İsmail, İdris ve Zü’l-Kifl, hepsi sabredenlerdendi. Onları rahmetimize soktuk, şüphesiz onlar sâlih kimselerdi. Balık sahibi (Yunus’u da); hani o, kızmış vaziyette gitmişti ki; bundan dolayı kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi sanmıştı. (Balığın karnındaki) Karanlıklar içinde: ‘Senden başka ilâh yoktur, sen yücesin, gerçekten ben zulmedenlerden oldum’ diye çağrıda bulunmuştu. Bunun üzerine duâsına icabet ettik ve onu üzüntüden kurtardık. İşte Biz, iman edenleri böyle kurtarırız. Zekeriya da; hani Rabbine çağrıda bulunmuştu: ‘Rabbim, beni yalnız başıma bırakma, sen mirasçıların en hayırlısısın.’ Onun duâsına icabet ettik, kendisine Yahya’yı armağan ettik, eşini de doğurmaya elverişli kıldık. Gerçekten onlar hayırlarda yarışırlardı, umarak ve korkarak bize duâ ederlerdi. Bize derin saygı gösterirlerdi.” 3982
Duâ eden insan, Allah’ın kendisini gördüğünü, duyduğunu kavramış, O’na olan saygı ve korkusunu ortaya koymuş ve O’nun önünde kulluğunu açıkça kabul etmiş olur. Bu nedenle duâ büyük bir ibâdettir. Dolayısıyla duâ, yalnızca duâ sırasında istenen şey için değil, başlı başına bir ibâdet olduğu için de yapılır. İnsanı duâ etmeye yönelten her türlü istek, bu ibâdetin vaktinin geldiğinin göstergesidir. İnsanın istekleri sürekli olduğu için, duâsı da sürekli olmalıdır. İnsanın yoğun bir konsantrasyon yaşayacağı belli vakitler -örneğin, Kur’an’da sabah namazı sonrasındaki duâya ve gece vaktine dikkat çekilir- olabilir. Ama gün içinde de mü’minin sürekli duâ halinde olması gerekir. Her iş, her olay Allah’ın kontrolünde geliştiğine göre, herşeyde Allah’a yönelmek ve O’ndan istemek
3979] 17/İsrâ, 11
3980] 27/Neml, 19
3981] 14/İbrahim, 15
3982] 21/Enbiyâ, 83-90
DUÂ
- 953 -
gerekmektedir. Mü’min herhangi bir iş üzerindeyken de yaptığı işte başarılı olmak ve yapılan iş sayesinde Allah’ın rızasını kazanmak için duâ edebilir. Nitekim Kur’an’da Hz. İbrahim’in bu tür bir duâsı örnek gösterilmektedir: “İbrahim, İsmail’le birlikte Evin (Kâbe’nin) sütunlarını yükselttiğinde (ikisi şöyle duâ etmişti): “Rabbimiz bizden (bunu) kabul et. Şüphesiz, Sen işiten ve bilensin.” 3983
Mü’min, “Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler” 3984 âyetinde tarif edildiği gibi, her durumda Allah’a duâ edebilir, O’na dönüp-yönelebilir. Nitekim Kur’an’da mü’minlerin bu özelliği sık sık övgüyle anlatılmaktadır: “Doğrusu İbrahim, yumuşak huylu, duygulu ve gönülden (Allah’a) yönelen biriydi.” 3985; “Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti; Allah’a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhiddi ve o müşriklerden değildi.” 3986; “Sen onların söylediklerine karşı sabret ve Bizim güç sahibi kulumuz Dâvud’u hatırla; çünkü o, (her tutum ve davranışında Allah’a) yönelen biriydi.” 3987; “... Gerçekten, Biz onu (Eyüb’ü) sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah’a) yönelen biriydi.” 3988
Duânın önemini kavramak için, şu âyet yeterlidir: “De ki: “Sizin duânız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi? Fakat siz gerçekten yalanladınız; artık (bunun azabı da) kaçınılmaz olacaktır.” 3989
Bu arada Kur’an’da sık sık vurgulanan önemli bir noktaya dikkat etmek gerekir. Kur’an’da bildirildiğine göre, Allah’tan başka ilahlar edinenler (müşrikler) de kimi zaman Allah’a duâ etmektedirler. Ancak bu kişilerin duâsı ile mü’minlerin duâsı arasında büyük bir fark vardır. Mü’minler, her zaman ve her durumda Allah’a yönelirler. Sıkıntı ya da rahatlık karşısında tavırları değişmez. Sürekli olarak Allah’a karşı olan acizliklerini bilir ve duâ halini korurlar. Müşrikler ise, hayatlarının büyük kısmında Allah’ı unutmuş, O’ndan yüz çevirmiş durumdadırlar. Böyle zamanlarda Allah’tan başka taptıkları varlıkların peşinde koşar, onlara yönelirler. Ancak büyük bir zorlukla ve sıkıntıyla karşılaştıklarında Allah’ı hatırlar ve O’na karşı acizliklerini kabullenip duâ ederler. Sıkıntı halinde yaptıkları bu duâ samimidir; ancak sıkıntı geçtikten sonra tekrar eski hallerine dönerler. Allah’a duâ etmiş, Allah’tan medet ummuş olduklarını unutur ve nankörlük ederler.
Kur’an’da, bu müşrik tavrının pek çok örneği verilir:
“İnsana bir zarar dokunduğunda, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken Bize duâ eder; zararını üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine dokunan zarara Bizi hiç çağırmamış gibi döner-gider. İşte, ölçüyü taşıranlara yapmakta oldukları böyle süslenmiştir.” 3990
“İnsana nimet verdiğimiz zaman, yüz çevirir ve yan çizer; ona bir şer dokunduğu zaman ise, artık o, geniş (kapsamlı ve derinlemesine) bir duâ sahibidir.” 3991
3983] 2/Bakara, 127
3984] 3/Âl-i İmran, 191
3985] 11/Hûd, 75
3986] 16/Nahl, 120
3987] 38/Sâd, 17
3988] 38/Sâd, 44
3989] 25/Furkan, 77
3990] 10/Yûnus, 12
3991] 41/Fussılet, 51
- 954 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“İnsana bir zarar dokunduğu zaman, gönülden katıksızca yönelmiş olarak Rabbine duâ eder. Sonra ona kendinden bir nimet verdiği zaman, daha önce O’na duâ ettiğini unutur ve O’nun yolundan saptırmak amacıyla Allah’a eşler koşmaya başlar. De ki: “İnkârınla biraz (dünya zevklerinden) yararlan; çünkü sen, ateşin halkındansın.” 3992
“İnsana bir zarar dokunduğu zaman, Bize duâ eder; sonra tarafımızdan ona bir nimet ihsan ettiğimizde, der ki: “Bu, bana ancak bir bilgi(m) dolayısıyla verildi.” Hayır; bu bir fitne (deneme)dir. Ancak çoğu bilmiyorlar.” 3993
“İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman, ‘gönülden katıksız bağlılar’ olarak, Rablerine duâ ederler; sonra kendinden onlara bir rahmet tattırınca hemencecik bir grup Rablerine şirk koşarlar.” 3994
Bazı âyetlerde ise denizde çaresizlik içinde kalmış insanların örneği verilir: İnsanlar, batmak üzere olan bir gemide olduklarında son derece samimi bir şekilde duâ etmekte, Allah’tan bağışlanma ve kurtuluş dilemektedirler. Burada yaptıkları duâ samimidir, çünkü Allah’tan başka taptıkları herhangi bir varlığın (örneğin, aileleri, kavimleri, liderleri vb.) kendilerini kurtaramayacağını anlamış ve yalnızca Allah’a yönelmişlerdir. Ancak Allah onları boğulmaktan kurtarıp karaya çıkardığında hemen müşrik tavrını yeniden gösterir ve Allah’ı unuturlar. Kur’an’da onların bu tavırları şöyle bildirilir:
“Karada ve denizde sizi gezdiren O’dur. Öyle ki siz gemide bulunduğunuz zaman, onlar da güzel bir rüzgârla onu yüzdürürlerken ve (tam) bununla sevinmektelerken, ona çılgınca bir rüzgâr gelip çatar ve her yandan dalgalar onları kuşatıverir; onlar artık bu (dalgalarla) gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken, dinde O’na gönülden katıksız bağlılar (muhlisler) olarak Allah’a duâ etmeye başlarlar: ‘Andolsun eğer bundan bizi kurtaracak olursan, muhakkak Sana şükredenlerden olacağız.’ Ama (Allah) onları kurtarınca, hemen haksız yere, yeryüzünde taşkınlığa koyulurlar. Ey insanlar, sizin taşkınlığınız, ancak kendi aleyhinizedir; (bu) dünya hayatının geçici metaıdır. Sonra dönüşünüz Bizedir, Biz de yaptıklarınızı size haber vereceğiz.” 3995
“Onları kara gölgeler gibi dalgalar sarıverdiği zaman, dini yalnızca O’na “hâlis kılan gönülden bağlılar” olarak Allah’a yalvarıp yakarırlar (duâ ederler). Böylece onları karaya çıkarıp-kurtarınca, artık onlardan bir kısmı orta yolu tutuyor. Bizim âyetlerimizi gaddar, nankör olandan başkası inkâr etmez.” 3996
“De ki: “Sizi karanın ve denizin karanlıklarından kim kurtarmaktadır ki, siz (açıktan ve) gizliden gizliye ona yalvararak duâ etmektesiniz: Andolsun, bizi bundan kurtarırsan, gerçekten şükredenlerden oluruz.” De ki: “Ondan ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarmaktadır. Sonra siz yine şirk koşmaktasınız.” 3997
Oysa mü’minlerin yapması gereken her ortamda duâ halini sürdürmek, Allah’tan başka dost ve yardımcı olmadığını kavrayarak Allah’a güvenmektir: “Öyleyse, dini yalnızca O’na hâlis kılanlar olarak Allah’a duâ (kulluk) edin; kâfirler hoş
3992] 39/Zümer, 8
3993] 39/Zümer, 49
3994] 30/Rûm, 33
3995] 10/Yûnus, 22-23
3996] 31/Lokman, 32
3997] 6/En'âm, 63-64
DUÂ
- 955 -
görmese de.” 3998; “De ki: “Ben gerçekten, yalnızca Rabbime duâ ediyorum ve O’na hiç kimseyi (ve hiçbir şeyi) şirk/ortak koşmuyorum.” 3999
Mü’min duâ ettiği, Allah’tan yardım dilediği zaman gerçek mutluluğu ve huzuru yakalar. Kendi gücünün hiçbir şeye yetmediğini, ancak gücü herşeye yeten Rabbimizin kendisini koruyup-gözettiğini hisseder. Bu, insan için en büyük mutluluktur. Bu nedenle duâ bir zevktir ve cennette de sürecektir. Kur’an’da, mü’minlerin cennette de duâ halinde olduğu şöyle haber verilir: “İman edenler ve salih amellerde bulunanlar da, Rableri onları imanları dolayısıyla altından ırmaklar akan, nimetlerle donatılmış cennetlere yöneltip-iletir (hidâyet eder). Oradaki duâları: “Allah’ım, Sen ne yücesin”dir ve oradaki dirlik temennileri: “Selam”dır; duâlarının sonu da: “Gerçekten, hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır.” 4000
Duâ Edilmek, Yalnızca Allah’ın Hakkıdır
O halde duâ sadece Allah’a yapılmalı, araya başka biri aracı olarak sokulmamalıdır. Nitekim namazın her rekâtında tekrar ettiğimiz Fâtiha Sûresi’nde: “Sadece Sana ibâdet eder ve sadece Senden yardım dileriz.”4001 buyurulur.
Kullardan istenecek yardım, onların güçleri dâhilinde olan bir şey olmalıdır. Güçlerinin yetmediği bir şey onlardan istenemez. Hatta kulların güçlerinin dâhilinde olan bir şeyin yapılmasını kendilerinden istediğimiz zaman bile asıl sebebin Allah olduğunu, O’nun dilemesi olmadan o şeyin gerçekleşmesinin mümkün olmadığını bilmek gerekir.
Allah insana şahdamarından daha yakındır ve O’nun insana merhameti, bir annenin çocuğuna merhametinden çok fazladır. Bir âyette şöyle buyurur: “Kullarım sana beni sorunca, haber ver ki, ben şüphesiz onlara yakınım. Bana duâ edenin duâsını kabul ederim.”4002
Duâ yalnız Allah’a yapılır; istek ve yardım sadece Allah’tan istenir. Allah’tan başkasından bir yardım ve istekte bulunan, müşriktir. Hatta ölümlerinden sonra kabirleri başında veya uzaktan peygamberlere ve salih kullara duâ edip yakaranlar, aynen yıldızlara sığınan ve meleklerle peygamberleri rabler edinenler gibi Allah’tan başkasına duâ eden müşriklerdir. Ancak melekler mü’minler için duâ ve istiğfar etmektedirler.
Hz. Peygamber’den nakledilen rivâyetlerde “Yâ Rabbi, Yâ Rabbi” diye duâya başlanır, bazılarının yaptığı gibi “Ya Hannân, ya Mennân” denilmez. Yine cahil halkın büyük bir kısmı Allah’tan başkasından yardım dilemeyi öyle bir hale getirmişlerdir ki, kabirler Allah’a duâda birer şirk aracı yapılmıştır. Oysa Rasûlullah dahi, “Ey Allahım, benim kabrimi kendisine ibâdet edilen bir put haline getirme... Peygamberlerin kabirlerini mescid edinen kimselere Allah’ın gazabı şiddetlidir... Benim kabrime ikide bir gelip orayı bayram yerine çevirmeyin.”4003 diye uyarmıştır Halkın, Telli Baba, filân baba, falan şeyhin kabrinde kuyruğa girerek onlardan yardım dilemesi şirkten başka birşey değildir, bid’attir. Mü’minler, aynen müşriklerin
3998] 40/Mü’min, 14
3999] 72/Cinn, 20
4000] 10/Yunus, 9-10; H. Yahya, Kur’an’da Temel Kavramlar, Vural Yayınları, 138-146
4001] 1/Fâtiha, 5
4002] 2/Bakara, 186
4003] İmam Mâlik, Muvatta, Kasru's Salât fi's-Sefer 85; Ebû Dâvud, Menasik 100
- 956 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve bid’at ehlinin yaptığı gibi ölüye yakarmaz, onlardan birtakım ihtiyaçların karşılanmasını istemez, kabir başında yapılan duânın evde yapılandan üstün olduğuna inanmaz, bu kimselere yemin ederek Allah’tan talepte bulunmazlar. “Allah bize yeter, o ne güzel vekildir.” derler.4004 Dinin esası da budur. Salât, Arapça’da duâ anlamına da gelir: “Ey peygamber, Mü’minlere selât et, çünkü senin duân onlar için huzur ve sükûnettir.”4005 Duâda istenene kavuşma ve korkulandan kurtulma isteği vardır. Bu da ancak Allah’tan istenir.
İslâm bilginleri bid’at duâ şekillerini şöyle tespit etmişlerdir: Ölü ya da gaip birinden yardım dilemek. Ey efendi hazretleri bana mağfiret et, tövbemi kabul et, demek şirktir. Peygamber ve salihlerden, ölmüş veya gaip birine benim için Allah’a duâ et’, demek bid’attir. Ölülerden medet umulmaz. Kabirleri ziyarette ölülere ancak selâm verilebilir, onlara Kur’ân okunur. Allah’a, Allah’ım senden filancanın yanındaki makamı hakkı için şunu şunu istiyorum; diye duâ etmek, nehyedilmiştir. Çünkü, “Yardım Allah’tandır.”4006; “İnsanlar (mahşerde) toplandıkları zaman kendisine duâ edilenler, onlara düşman olurlar ve onların kendilerine olan duâlarını inkâr ederler.” 4007
Duâ Ederken Dikkat Edilecek Hususlar
Duânın muhteviyatı, Allah’tan istenen meseleyle ilgili olmalıdır. Meselâ yemek duâsı ayrıdır yolculuğa çıkıldığında yapılacak duâ ayrıdır... Birçok konuda Hz. Peygamber’den (s.a.s.) nakledilmiş duâlar mevcuttur. Kur’ân-ı Kerim’de geçmiş peygamberlerin duâları zikredilir. Duâ bu me’sur duâlarla yapılabileceği gibi, kişinin kendi gönlünden kopanın anlatımı da olabilir. Ancak belli davranışlarda; meselâ kabir ziyaretlerinde, yemeklerden sonra, helâya girerken, yeni bir elbise giyerken, yolculuğa çıkarken... Hz. Muhammed’den (s.a.s.) nakledilmiş duâlarla duâ etmek hem sünnet, hem de daha güzeldir.
Duâ eden kişi gönülden etmeli, duâsında iyi şeyleri isteyerek kendisi de o doğrultuda çaba sarfetmelidir. Kişi duâsında samimiyetini tavırlarıyla da ortaya koymalıdır. Meselâ duâsında Allah‘ın emirlerine itaat eden samimi bir müslüman olmayı ifade ediyorsa, hareketleriyle de böyle bir müslüman olma çabası içerisinde olmalıdır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: „Bilin ki, Allahu Teâlâ, kendisinden gâfil bir kalbin duâsını kabul etmez.“ 4008
Şüphesiz ki Allah insanın kalbinden geçenleri ve ihtiyaçlarını bilir. Ancak dil ile duâ etmenin insanın kendisinin eğitilmesi konusunda etkisi vardır. Ayrıca duâ Allah’ın bir emrinin yerine getirilmesidir, bir ibâdettir. Kur’ân-ı Kerim’de Hak Teâlâ kendisine nasıl duâ edileceğini kullarına öğretir, resûllerinin duâlarını bize haber verir. Mü’minler önce bu duâlara bakmak ve böyle duâlarla Allah’ı zikretmek durumundadırlar. Gerçekten bilmediğimizi ve en güzelini öğreten Allah’tır. „... Ey Rabbimiz unutur veya hata edersek bizi sorumlu tutma... „ 4009
Eyüp (a.s.), „Yâ Rabbi, gerçekten benim başıma bela geldi. Hâlbuki sen merhametlilerin
4004] 3/Âl-i İmrân, 173
4005] 9/Tevbe, 103
4006] 8/Enfâl, 10
4007] 46/Ahkaf, 6; M. Sait Şimşek, Şamil İslam Ansiklopedisi, c. 1, s. 417-418
4008] Tirmizî, Deavât 64
4009] 2/Bakara, 286
DUÂ
- 957 -
merhametlisisin.“4010; Zekeriya (a.s.), „Rabbim, beni yalnız bırakma...“4011; Âdem (a.s.), „Ey Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik. Eğer sen bizi affetmez ve bize acımazsan mutlaka zarara uğrayanlardan oluruz.“ 4012 diyerek duâ etmişlerdir. „Beni müslüman olarak öldür ve beni salih kullarına kat...“ 4013 duâsı Yusuf’un (a.s.); „Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Ben zâlimlerden olmuştum.“ duâsı da Yûnus’un (a.s.) duâsıdır.
İmam Ahmed b. Hanbel‘in Ebû Saîd el-Hudrî‘den (r.a.) rivâyet ettiği bir hadîste: „Duânın karşılıksız kalmayacağı, bilâkis üç şeyden birinin mutlaka meydana geleceği; ya kabul ya âhirete bırakma yahut eda edilen duâ oranında günahın affedileceği“ beyan buyurulmuştur.
Hz. Muhammed (s.a.s.) şöyle buyurur: „Ümmetimden yetmiş bin kişi sorgusuz sualsiz Cennet‘e girecektir. Bunlar, rukye talep etmeyen, dağlayarak tedavi yapmayan, olayları uğursuzluğa yormayanlar ve Rablerine tevekkül eden kimselerdir.“4014 Yani mü’minler ancak „Bize Allah yeter. „ demelidir. Rukye, okuyup üfleyerek tedavi demektir. Bütün peygamberler en kötü durumlarda yalnız Allah‘a sığınmışlardır. Bunu da namazla yapmışlardır. Çünkü duâ esas olarak namazdadır ve devamlılığı vardır.
Müslüman müslüman kardeşi için duâ edebilir. Rasûlullah, „Kim bir hidâyete çağırırsa, o hidâyete tabi olanların mükafatının aynısı onların mükafatından hiçbir eksilme olmaksızın bu kimseye de verilir.“ buyurmuştur.4015 Ebeveyn, kendilerine duâ eden çocuklarının amelinden istifade eder: „İnsanoğlu öldüğü zaman artık ameli kesilmiştir. Yalnız şu üç şey bunun dışındadır: Sadaka-i cariye, faydalanılan ilim ve duâ eden salih evlât.“4016 Rasûlullah, ümmetinden kendisine duâ etmelerini istemiştir. Cenâb-ı Hak, „O‘na salât ve selâm getirin“ 4017 diye emretmiştir. Mü’min, Allah‘tan peygamber için vesîleyi isterse kıyamette o kimseye onun şefaati haktır. Rasûlullah umreye giden Ömer (r.a.)‘e: „Bizi de duândan unutma kardeşim.“ demiştir.4018 Rasûlullah her zaman ümmetini sadece Allah’a kulluğa çağırmıştır. Hanefi fukâhâsı: “Bir yaratık aracılığıyla Allah’tan bir şey istenemez” demiştir. Hz. İbrahim, „Doğrusu benim Rabbim duâyı işiticidir.“4019 demiştir. Hz. Peygamber: “Biriniz duâ edeceği zaman Allah‘a hamd ve senâ ile başlasın, Rasûlüne salâvât getirsin ve bundan sonra artık dilediği duâyı yapsın.“ buyurmuştur.4020
Sâlih ameller vesîlesiyle talepte bulunmanın örneklerinden birisi mağaraya sığınan üç kişinin duâsıdır. Bunlardan her biri yalnızca Allah’ın rızâsını gözettiği önemli bir amelini zikrederek duâda bulunmuştu. Çünkü böyle bir amel, Allah’ın, sahibinin duâsının kabulünü gerektirecek bir sevgi ile sevdiği ve razı olduğu bir şeydi. Birisi ana-babasına yaptığı iyiliği zikrederek; diğeri tam iffeti delâletiyle;
4010] 21/Enbiyâ, 83
4011] 21/Enbiyâ, 89
4012] 7/A'râf, 23
4013] 12/Yusuf, 101
4014] Buhârî, Tıb: 18; Müslîm, İman: 371, 372.
4015] Müslim, İlm: 16; Ebû Dâvûd, Sünnet: 6; Tirmizî, İlm: 15.
4016] Müslim, Vasiyyet: 14; Ebû Dâvud, Vesâyâ: 14.
4017] 33/Ahzâb, 56
4018] Ebû Dâvûd, Vitr: 23; Tirmizî, Daavât: 109; İbn Mâce, Menâsik: 5.
4019] 14/İbrahim, 39
4020] Ebû Dâvûd, Salât: 358; Tirmizî, Daavât: 65.
- 958 -
KUR’AN KAVRAMLARI
öteki ise emanete gösterdiği riâyet ve iyilikseverliği ile duâda bulunmuştu.4021 İbn Ömer’in meşhur duâsı şöyledir: “Yâ Rabbi, Senden beni İslâm’a erdirdiğin gibi ondan beni uzaklaştırmamanı ve müslüman olarak canımı almanı diliyorum.” 4022
Duânın Psikolojik Cephesi
Tatmin edilmemiş sonsuz istek ve arzularımız şuur altına atılarak bizde umulmayan zamanlarda çeşitli buhranlara, iç sıkıntılarına yol açar. Duâ ile en gizli, en mahrem duygularımızı dile getirir, içimizi boşaltır, ümidimizi kuvvetlendirir, korkularımızı hafifletiriz. Duâ, içimize eşsiz bir rahatlık verir, gerginliklerimizi giderir. Duâ ile kendimizi Allah’a daha yakın hissederiz. Duâsız bir insan, ışıksız bir mahzene benzer. Duâsız insan, yalnızlığın karanlık hapishanesi içinde çırpınan bir zavallıdır. Duâ ile benlik duvarlarını aşabiliriz. Çünkü duâ, engel ve uzaklık tanımaz. Zaman ve mekânlar ona engel olamaz. Duâ ile sonsuz aczimizi yüce Allah’ın sonsuz kudretine bağlama saâdetine ereriz. Duâ ile ruh gücümüzü kanatlandırırız. Duâda iç varlığımız aydınlanır. Duâda kendi gücümüzle değil; Allah’ın sonsuz gücüyle iç ve dış düşmanlarımıza meydan okuruz.
İbâdet yapmamak ve duâ etmemekten dolayı ruhları aç kalan nice insanlar vardır ki, uygarlığın bütün lüks ve konforu, ellerindeki servet ve imkânlar onları mutlu edememiştir. Huzurdan yoksun olan bu zavallılar, vicdanlarıyla baş başa kalmaktan korkarlar. Onların çılgınca eğlence ve kahkahaları iç varlıklarında tutuşan yangını maskelese bile, kendilerini için için kemirmekten asla kurtaramaz. Hatırdan hiç çıkarmamak gerekir ki, ruhun da beden gibi birçok ihtiyacı vardır. Bu hususları gözden uzak tutan yanlış düşünce ve tavırlar, bugün insanlığı buhranlara sürüklemekte, kıvrandırmakta, onu gönül huzurundan yoksun bırakmakta ve felâketine yol açmaktadır. İçimiz iman nuruyla parlamadıkça, ruh yaralarına merhem olan İlâhî emirler yerine getirilmedikçe, ibâdet ve duâlarla içimizi aydınlatmadıkça ne içimizin kasveti kaybolur, ne de dünya ve âhiret mutluluğuna kavuşabiliriz. 4023
Duâ, Allah ile kul arasında bir iletişimdir. Duâ etmek için yalnız Allah’a doğru kendini yöneltmeye doğru bir çaba gerekir. Bu çaba; zekâ ve aklın itmesiyle değil, sevgiyle ve gönülle olmalıdır. Meselâ, Allah’ın büyüklüğünü derinden düşünmek duâ sayılmaz. Fakat bu derin düşünce, aşk ve imandan bir öz ile yoldaş olarak gerçekleşiyorsa, işte o zaman duâ olur. 4024
Duâ; ruhun, kalbin ve gönlün, kısacası insanın mânevî varlığının Allah’a yönelişidir. Duâ esnâsında insanın, bu yönelişe engel olan hususlardan ilgi ve alâkayı kesip duâ için hazır hale gelmesi gerekir. Duâ, çağırmak, dâvet etmek anlamında olduğu için, iç dünyamıza Rabbimizi dâvet edeceğimiz zaman, dâvetten önce, gelecek misafirin rahatsız olacağı şeylerden iç mekânımızı temizlememiz gerekiyor. İçimizde O’na aykırı duygular olmaması gerekir. Meselâ, parayı her şeyden çok seven bir insan, bu putu içinde taşıdığı müddetçe Allah’ı kalbine nasıl yerleştirecek ve O’na gönülden teslimiyetle nasıl duâ edecek?
Evimize çok saygı duyduğumuz bir kimse geleceği zaman tedirgin oluruz. Bu
4021] Buhârî, Hars 13
4022] M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 417-418
4023] Abdullah Aymaz, Psikolojik ve Sıhhî Açıdan İbadet, Çağlayan Y., s. 72
4024] Alexis Carrel, Duâ, Yağmur Y.
DUÂ
- 959 -
tedirginliği “acaba gereken hürmeti, saygıyı gösterebilecek miyiz? Rahat ettirebilecek miyiz? Bu konuda bir yanlışlık yapar mıyız?” diye yaşarız. İşte Rabbimiz gibi, varlığımızın kendisine fedâ olduğu ve karşısında bir “hiç” olduğumuz varlık karşısında duâ ederken aynı his ve duyguları duymamız gerekir.
Duânın hakikati, kulun Rabbinden yardım dilemesidir. İstenilen varlık, her zaman isteyenden üstündür. Kul, isteyen makamında olduğu için, zillet ve perişanlığını Allah’a arz etmeli ve duâ ederken bu makamda olduğunu unutmamalıdır. Yoksulluğunu sevgi ve saygıyla Allah’a sunmalıdır.
Genellikle felsefî, bilimsel ve düşünsel çaba, araştırma, tahlil ve incelemeler sonucu elde edilemeyen şeyler; sevgi ile, sevdiğimize bağlanma ile ve içten gelen bir coşku ve samimiyetle elde edilebilir. Güçlü iman, “yapar”. Anahtarı bizde olmayan her kapı, ancak sevginin, inanç ve ihlâsın mûcizevî gücünün saldırıya geçmesiyle kırılabilir, açılabilir. İmkânsız olan şey, sevgi emredince teslim olmak zorunda kalır. Sevginin, muhabbetin, fedakârlık ve samimiyetin anlamını iyi kavrayanlar için Allah’ı tanımak çok kolaydır. Nasıl? Bir gülün kokusunu algılamanın rahatlığıyla!.. Allah’ın huzurunda olduğumuzu hissedebiliriz ki, her yer O’nunla dopdoludur. O her yerde vardır. 4025
Cibril hadisinde Rasûlullah (s.a.s.) “ihsân”ı tarif ederken, “ihsân; Allah’ı görüyormuş gibi ibâdet etmendir. Sen O’nu görmüyorsan da O seni görüyor.”4026 buyuruyor. Bir insan, Allah ile ilişkilerinde ihsan derecesine ulaşmışsa, o makamın hisleriyle dolmuş ve coşmuşsa, duânın hükmüne vâkıf olmuş demektir. Çünkü duâ eden insan, dâvet edeceği varlığı her an yanında hatta şah damarından daha yakın hissediyorsa, O’nu maddî dilinden ziyade sevginin ve imanın diliyle “Yâ Rabbi, Sen zaten benim halimi görüyorsun. Gördüğün bir şeyi tekrar Sana dilimle anlatmak benim için edepsizlik olur. Ama duâ etmemi istediğin için gönlümle ve dilimle duâ ediyorum. Artık gereğini Sen bilirsin. Senden gelen her şeye râzıyım” der. Yanlış anlaşılmasın; ihsan derecesine ulaşmış kimselerin artık ellerini kaldırıp da dilleriyle Allah’a duâ etmeleri gerekmediği söylenmiyor. Şüphesiz Rasûlullah (s.a.s.), ihsan makamında olduğu halde, o, hayatının her bölümünde ölene kadar ellerini açıp diliyle duâ etmiştir. Burada sevgi ve imanla kurulan fizikötesi bir halin öneminden bahsedilmektedir.
İnsan, yeryüzünde sürdürdüğü hayatında hangi konumda olursa olsun, -zengin, fakir; yüksek makamların sahibi, makamsız; çevresi geniş veya kimsesiz- her an duâya muhtaç bir varlıktır. Bu, her yönümüzle sınırlı ve zayıf bir yaratık olmamızın sonucudur. Tüm insanlar, duâya aynı oranda muhtaçtır. Ama herkes için duâların, isteklerin mâhiyeti farklı olabilir. Biz, fakir kimselerin zenginlerden daha çok duâya muhtaç olduklarını zannedebiliriz. Aynı şekilde çevresi kalabalık, adamları çok olan kimselerin, yalnız insanlardan daha az duâya ihtiyaç duyabileceklerini de sanabiliriz. Eğer biz böyle düşünüyorsak, duâyı anlamamış sayılırız.
Meselâ; fakir bir insan düşünün. Ellerini açmış, Allah’ın “Razzâk” ismini anarak rızkının genişletilmesini istiyor. Bu noktada zengin insanın duâ etmesine gerek yok diyebiliriz. Hâlbuki bu noktada, zengin insan da ellerini açıp “Yâ Rabbi, beni Karun gibi şımartma. Bana vermiş olduğun nimetlerin şükrünü edâ
4025] Ali Şeriati, Duâ, Birleşik Dağıtım, Ankara Y., s. 61-62
4026] Buhârî, İman 37; Müslim, İman 1, Hadis no: 8
- 960 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etmeyi bana nasip ve müyesser kıl” diye duâ etmelidir. Görüldüğü gibi, her ikisi de duâya muhtaç. Hatta bize duâya daha az ihtiyacı var gibi gözüken zenginlerin, belki de fakirlerden daha çok ihtiyacı vardır. Çünkü varlıkla imtihan edilmek, yoklukla sınanmaktan daha zor ve tehlikelidir. Çünkü, “insan kendini müstağnî (kendini kendine yeterli) gördüğü zaman azar, tâğutlaşır.” 4027
“Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan fakirler sizsiniz. Zengin ve övülmeye lâyık olan ancak Allah’tır.”4028 Ebû Zer (r.a.)’dan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Allah azze ve celle buyurdu ki: ‘Ey kullarım! Hepiniz açsınız; ancak Benim yedirdiklerim müstesnâ. O halde sizi yedirmemi isteyin ki, yedireyim. Ey kullarım! Benim giydirdiklerim dışında hepiniz çıplaksınız; o halde sizi giydirmemi isteyin ki, giydireyim. Ey kullarım! Sizin öncekileriniz ve sonrakileriniz, cinleriniz ve insanlarınız, yüksek bir yerde toplansalar da hepsi Benden (ayrı ayrı şeyler) isteseler, Ben onlardan her birine isteğini versem; bu, Benim yanımdaki (hazine)lerden ancak denize daldırılan bir iğnenin (sudan) eksilttiği kadar eksiltebilir.” 4029
Demek ki insan ne kadar güçlü ve zengin olursa olsun, Allah karşısında kendini yoksul görmeli. Zaten insan, kendini yoksul görmezse başkasından istemenin bir anlamı olmaz. Bir hadis rivâyetinde Peygamberimiz’in nakliyle Cenâb-ı Allah’ın “Hepiniz açsınız ve çıplaksınız. Ancak Benim yedirdiklerim ve giydirdiklerim hâriç” demesi dikkat çekici bir husustur. Çünkü nice zenginler vardır ki, hâlâ halkı sömürmenin yollarını aramaktalar. Aç olmasalar böyle davranırlar mı? Yine nice gardırop dolusu elbiseleri olmasına ve üzerinde giysisi olmasına rağmen, orası burası çıplak insanlar var. Çünkü giyinirken Allah’a ihtiyaç duymadan hevâlarına göre giyiniyorlar.
İnsan Allah’ın karşısında devamlı sûrette şu duyguları hissetmeli: “Yâ Rabbi, beni Sen var ettin. Varlığımı Senin sâyende sürdürüyorum. Sen bana her şey veriyorsun. Verdiklerinin ve iyiliklerinin sayısı, bilemeyeceğim kadar çok. Ama bunların karşısında ben Sana yeterince kulluk yapamıyorum. Ben çok günahkâr ve isyankâr bir kulunum. Aslında yanına varmaya da utanıyorum. Yanına gelecek yüzüm yok. Fakat Senden başka gidecek bir yerim de yok. Kapına geldim, beni geri çevirme, yanında bana da bir yer ver ve beni bağışla...”
Evet, duâ için asıl hazırlık ruhî hazırlıktır; ruhî ve kalbî mânâda bir yöneliştir. Yoksa fizikî olarak bedeni kıbleye yöneltip elleri açmak ve alışılmış cümleleri otomatik olarak söylemek duâ edenin sadece basit bir dış görünüşüdür. Dili, ezberlediği klişeleşmiş duâ metinlerini otomatik olarak bilinçsizce seslendirirken o, mânevî varlığıyla bir başka işin peşinde, maddî hayatın içinde olabilir.
Duâ anlatılmaz, duâ yazılmaz! Duâ, kulun Allah ile diyaloga geçmesidir. Duâ, yalnız dilde gerçekleşen bir olay değildir; onun gerçek yeri ruhtur. Duâ sözden ziyade histir, coşkudur.
Duânız Olmasa?!
Duâ, insanın halini Allah’a arz etmesi, O’na niyazda bulunması, Rabb’ine doğru yönelip O’nunla diyalog kurmasıdır. Duâ, insanın kibirlenme ve istiğnâdan
4027] 96/Alak, 6-7
4028] 35/Fâtır, 15
4029] Buhârî, Müslim
DUÂ
- 961 -
vazgeçip Allah’ın mutlak kudretini, adâletini ve merhametini kavramasından doğan bir boyun eğmedir. O, insanın kendi ihmallerini ikmâl eden bir ikbâl kapısı değildir. Kur’an’daki duâ örneklerinin büyük bir bölümünün, dünyevî nimet ve menfaatlerden ziyade bağışlanma, hidâyet ve Allah yolunda yardım isteme niteliğinde olması,4030değinilen gerçeği desteklemektedir. Şu halde insan, kendi sorumluluğunu bütünüyle yerine getirdikten sonra karşısına çıkabilecek engellerin aşılması hususunda Allah’tan yardım isteyebilir. Kişinin duâyı, bir sihir tekniği gibi algılamaması ve uygulamaması gerekir. (Zaten sihir de bir kandırmadan, aldatmaya çalışmaktan başka bir şey değildir).
Kur’an’da, insanın çaresizlik içinde ve zor şartlarda duâya başvurması üzerinde ısrarla durulur. Dinî yönelişin belirgin veya zayıf hale geldiği durumlar açıklanırken aynı zamanda bu yönelişin, insan tabiatında fıtrî ve genel bir motif olarak bulunduğu ortaya konulur. Âyetlerin beyanına göre insan bir tehlike ve sıkıntıya düşerse, bütün samimiyetiyle Allah’a yönelir; bıkmadan usanmadan duâ edip iyilik ve başarı ister. Fakat kendisini emniyet içinde ve başarılı gördüğü durumlarda duâ isteği zayıflar, kendi güç ve yeteneğine güvenip Allah’tan yüz çevirir.4031 Buradan şöyle bir sonuca varılabilir. Din duygusu zayıfladığı zaman insan hayatında olumsuz gelişmeler görülebilir. Bunu önlemek için insan şuurunda dinî inanç ve duygunun mümkün olduğu kadar canlı ve etkili bir halde bulunması gerekir. Bu da duâ ve ibâdetle sağlanır. Bu yüzden Kur’an’da insanların Allah’a duâ etmeleri istenmiş ve bu duâ O’na kulluk etme belirtisi olarak kabul edilmiştir.4032 Şu halde duâ ve ibâdette amaçlanan şey, insan şuurunda Allah inancının canlı ve devamlı kalmasını sağlamaktır.
Duâ ederken bazı şeklî ve ahlakî şartlara uyulması gerekir. Bunlardan en önemlisi, duâ eden kimsenin Allah’a huşû içinde yalvarması, aynı zamanda edepli, istekli ve ümitli olmasıdır. 4033 Ayrıca insan, duâyı duyarlı bir kalple yapmalı, isteğini sade ve kesin bir dille belirtmeli, Allah’tan beden ve ruh sağlığı, dünya ve âhiret mutluluğu istemeli, bir de duânın kabulü için acele etmemelidir. Duâ sözcükleri mümkün olduğunca âyet ve hadislerden seçilmelidir. Özellikle örnek duâ metni mâhiyetindeki bazı sûre ve âyetler4034, duâ olarak okunabilir. Bunların başında da kulun taleplerini ve en içten dileklerini benzersiz bir üslûpla dile getiren Fâtiha sûresi gelir. Bu özelliğinden dolayı anılan sûre, bütün Müslümanların en çok okudukları duâ metni haline gelmiştir. Ayrıca Hz. Peygamberin duâ ederken en çok:
“Ey Rabb’imiz! Bize bu dünyada iyilik ver, âhirette de; bizi ateşin azabından koru.”4035 anlamındaki âyeti okuduğu ve Müslümanlara da bu âyeti okumalarını tavsiye ettiği belirtilir.4036 Peygamber uygulaması ve tavsiyesi nedeniyle Fâtiha sûresi gibi bu âyet de, bütün Müslümanların namazda ve namaz dışında her vesileyle okudukları duâ âyetleri arasında yer almıştır.
4030] Bk. 1/Fâtiha, 5-7; 7/A'râf, 155-156; 11/Hûd, 47; 40/Mü'min, 7-9 vb.
4031] Bk. 10/Yûnus, 12; 17/İsrâ, 11, 67; 31/Lokman, 31; 41/Fussilet, 49-51 vb.
4032] Bk. 40/Mü'min, 60
4033] Bk. 7/A'râf, 55-56, 205-206 vb.
4034] Bk. 2/Bakara, 285-286; 3/Âl-i İmran, 8-9, 16, 53, 191-194; 14/İbrâhim, 35-41; 20/Tâhâ, 25-35 vb.
4035] 2/Bakara, 201
4036] Bk. Buhârî. De'avât 55; Müslim, Zikir 23
- 962 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an’da yer alan duâ âyetleri ile Hz. Peygamber’in aynı mâhiyetteki hadisleri, hem Allah ve Peygamber sözü olmaları hem de mânâlarının zengin ve kapsamlı oluşu nedeniyle Asr-ı saâdetten itibaren Müslümanlar tarafından büyük ilgi görmüş ve bu ilgi me’sur duâların derlendiği birçok kitabın telif edilmesine yol açmıştır. 4037
Duâ konusunun daha iyi anlaşılması için, onun gerçek mâhiyetinin ve önemli vasıflarının açıklanması şarttır. Kur’an’da duâ edene Allah’ın karşılık vereceği bildirilir.4038 Bunun için prensip olarak duânın fayda verdiğine inanmak gerekir. Ancak buradan Allah her isteneni yerine getirir şeklinde bir sonuç çıkarılmamalıdır. Çünkü Allah, sünnetullaha (varlık ve oluşa egemen kıldığı ilkelere) ters düşmeyen duâları kabul eder. O’nun kendi yasalarına aykırı davranması beklenemez. Bunun için, kimden gelirse gelsin Allah, kendi yasalarına ters düşen talepleri reddeder. 4039
İslâm ölçülerine uyan gerçek bir duânın iki önemli vasfı vardır. Bunlardan biri teşebbüs diğeri de tevekküldür. Duânın değerinin olması ve hedefini bulması için, önce gayretin kuldan gelmesi gerekir. Zira insandan istenen, İlâhî düzenin gerekleri içinde elinden geleni yapmasıdır. İnsanın kendi güç ve kapasitesi oranında sebeplere sarılıp işin gereğini yerine getirmesi, o sebeplerin Yaratıcısına karşı fiilî bir duâdır. Teşebbüs dediğimiz de budur. Kim yaparsa yapsın böyle bir duâ çoğu kez karşılıksız kalmaz. Demek ki Allah’ın kâinatta koymuş olduğu düzenin (sünnetullah dediğimiz değişmez kanunların) gereklerine göre davranmak, bir tür fiilî duâ olmaktadır. Bu, aynı zamanda Allah’ın rahmet kapısını çalmaktır. Fakat cevap O’na aittir.
Arzu edilen şeyi elde etmek için teşebbüs gerekli olmakla birlikte tek başına yeterli değildir. Bir de işin tevekkül boyutu vardır. Teşebbüsün son sınırına gelince tevekkül alanına girilir. Bu yüzden teşebbüsten sonra güven içinde Allah’a iltica etmeye tevekkül denir. İşte duâ, bu iki esası kendinde toplayan bir ibâdettir. O, maddî hayat için gerekli olan teşebbüsle mânevî hayat için gerekli olan iman ve tevekkülü dengeli biçimde yürütme işlemidir. Bunun için teşebbüs ve tevekkül, İslâm’da duânın iki yönü ve birbirinden ayrılmaz bütünüdür.
Çağımızda Batı âlemi teşebbüse ağırlık verdiği için maddî alanda büyük bir ilerleme sağladı ve tekniğin zirvesine ulaştı. Ancak tevekkül yönünü ihmal ettiğinden bu üstünlük insanlığa gerçek bir mutluluk getiremedi. Doğu âlemi de tevekkülü yanlış yorumlayarak teşebbüsü ve gayreti gevşetti, sonunda Batı’nın uydusu haline geldi.
Duâ, insanın Allah’tan bir şey istemesi, O’nu anması ve yardıma çağırmasıdır. O hamd, şükür, zikir, tesbih, istiâne ve istiâze gibi eylemleri kapsayan dinî duygu ve yönelişin ifadesi, kulluk makamlarının da en önemlisidir. Bu yüzden Kur’an’da insanın, ancak Allah’a olan yönelişi ile değer kazanacağı belirtilmiş, “Duânız olmasa Rabb’iniz size ne diye değer versin.”4040 denilmiştir. Öyleyse insan, Allah’a yönelmeli, daima O’nun ilgi ve rahmetini çekecek bir başvuru içinde olmalıdır.
4037] Bk. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, IX, 537-538
4038] Bk. 2/Bakara, 186 vb.
4039] Bk. 11/Hûd, 45-47, 74-76 vb.
4040] 25/Furkan, 77, 324
DUÂ
- 963 -
Tabii ki duâ kadar onun makbul olması da önemlidir. Bunun için Hz. Peygamber: “Allah’ım! Ürpermeyen kalpten, doymayan nefisten, fayda vermeyen ilimden ve kabul olmayacak duâdan Sana sığınırım.”4041 diyerek Rabb’ine yalvarmıştır.
“Ey Rabb’imiz, bu duâmı kabul buyur: Hesabın görüleceği gün, beni, anamı-babamı ve bütün mü’minleri bağışla.” 4042
Sözlü ve Fiilî Duâ
Dille duâ vazifelerimizden sadece biridir. Sebeplere yapışmadan sadece dille yapılan duâ ile yetinmek, sünnetullahı, Allah’ın kanununu bilmemek ve ona uymamak demektir. İslâm’ın yeryüzüne hâkim kılınması, sadece duâ etmekle olacak olsaydı, insanlar içerisinde duâsı en çok kabul edilmesi gereken Hz. Peygamber (s.a.s.)’di. O bu kadar eziyetlere katlanmaksızın duâ ederdi ve görevini tamamlardı. Yani o Mekke günlerini yaşamaya gerek yoktu. Fakat O böyle yapmadı. Önce üzerine düşen sorumluluğu fiilî olarak yerine getirdi. Arkasından da ellerini açıp duâ etti. Allah da O’nu mahcup etmedi.
Biz bu noktadan hareketle duâyı iki kısma ayırabiliriz: Fiilî duâ, Sözlü duâ. Fiilî duâ, kişinin herhangi bir arzusu karşısında elinden gelen her şeyi tamamen yapmasını ifade eder. Meselâ, hastasına Allah’tan şifa dileyen kimsenin, öncelikle tıbbın gerektirdiği şeyleri, imkânları çerçevesinde yerine getirmesi gerekir. Bunu yerine getirmedikçe, ellerini açıp Allah’tan şifa dilemesi yeterli olmayacaktır. Çünkü Allah yeryüzündeki her şeyi birtakım sebeplere bağlamıştır. Gerçi Cenâb-ı Hak, bazen sebepsiz de yaratır, sebepsiz de verebilir; ama bunu beklemek, Allah’ın hayata koyduğu kanunlara aykırıdır. Biz o sebepleri yerine getirmekle mükellefiz.
Sözlü duâ ise, kişinin elinden geleni yaptıktan sonra Allah’tan yardım istemesidir. Fiilî duâ her zaman sözlü duâdan önce gelir. Ama ikisini birbirinden ayrı düşünemeyiz. Çünkü fiilî duâ bedenin eylemi ise; sözlü duâ da ruhun eylemidir. Zaten insan bu beden ve ruh ikilisinden oluşan bir varlıktır. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Hayatımı kudret elinde tutan zat’a (Allah’a) yemin ederim ki, iyiyi emredecek, kötülüğü yasaklamaya çalışacaksınız veya Allah, size kendi katından bir azab gönderecektir. Sonra O’na duâ edeceksiniz, fakat duânız kabul olunmayacaktır.” 4043
Görüldüğü gibi, fiilî duâ yapmadan, sözlü duânın kabul edilme ihtimali yok gibidir. Duâ, Allah’tan bir “şey” istemektir. Fakat bu “şey” düşünme, bilim, sorumluluk, irâde, zahmet, iş, emek ve eziyetin yerini alan bir “şey” olmamalıdır. Belki bizzat kendisi bu sorumluluğun içindeyken, insan, zaman zaman ihtiyaç duyduğu bir şeyi elde etmeye yönelik bir duâda bulunabilir. İşte o zaman, bu “şey”i ister ve alır. 4044
İslâm, duâyı insanlar, sorumluluktan veya işten kaçsınlar diye emretmemiştir. İslâm’ın emrettiği duâ, tüm hazırlıklardan ve işten sonra yapılan duâdır. Ancak tüm hazırlıkları eksiksiz yerine getirdikten sonra “artık bu iş tamamdır” deyip de
4041] Bk. Tirmizî De'avât 69
4042] 14/İbrâhim, 40-41; Fahrettin Yıldız, Kur’an Aydınlığında Hayatı Doğru Yaşamak, İşaret Yayınları: 321-325
4043] Tirmizî; Tac Terc. 5/687
4044] Ali Şeriati, a.g.e. s. 156
- 964 -
KUR’AN KAVRAMLARI
duâdan uzaklaşmak yanlıştır. İşler ancak duâ ile tamam olur.
Duâyı, sorumluluktan kaçan, tembel, acz içerisinde olan insanların ellerinden alarak sorumluluğun bilincinde olan ehil insanların ellerine verirsek, o zaman duâ bir anlam ve aksiyon kazanacaktır. Duâ mert çehrelerde güzellik kazanır. Hz. Ali gibi, gereken yerde kılıçla duâ etmesini bilmeliyiz. Onun kılıcı savaş alanında ölüm yağdırırken; dili Allah karşısında âcizliğin tercümanı oluyor, gözleri de Allah için yaş döküyordu. 4045
Fitne, fesat ve zulmün toplumu sardığı, fertleri ifsad ettiği zamanlarda; önce duâya sarılmak acziyetin, tembelliğin, korkaklığın ve sorumluluktan kaçtığımızın ifadesidir. Özellikle bugün “müslümanım” diyen insanların Allah’ın dâvâsı için pek fazla bir şey yapmadıkları halde, hatta bazılarının tüm mesailerini dünyevî işlere harcadıkları halde, bunların ellerini açıp “Allah’ım, bize sahip gönder!” dediklerine şâhit oluyoruz. Hâlbuki ortadaki durumu sahiplenmesi gerekenin bizler olduğumuzun farkında değiliz.
İçinde yaşadığımız hayatta olup biten şeyler bizleri ne kadar ilgilendiriyor? Gözlerimizle şahit olduğumuz olaylara herhangi bir şekilde sözlü veya fiilî müdâhale imkânı varken, rahatımızı bozmamak ve kendimizi riske atmamak için, hep kalb ile buğz(!), dışarıya yansımayan içimizle müdâhale(!) etme yolunu mu tercih ediyoruz? Cadde ve sokaklarda olup bitenleri evlerimizin pencerelerinden veya televizyonlarımızın ekranlarından seyrettikten sonra da kalkıp “Yâ Rabbim...” diye duâ ederek problem ve fitnenin kalkmasını mı bekliyoruz? Bu ne biçim duâ anlayışı? Rasûlullah (s.a.s.) böyle mi yapıyordu? Hayır, şüphesiz O önce tebliğ ediyor, sonra arkasından “Yâ Rabbim! Onlar bilmiyorlar, onlara hidâyet ver!” diyordu. Yine savaş öncesi tüm hazırlıklarını bitiriyor, sonra duâ ediyordu. İşte Hendek savaşı... Bir-iki ay önce Allah rasûlü hendeklerin kazılmasını, ekinlerin vaktinden önce biçilmesini, meyvelerin, hurma yapraklarının toplanmasını, cadde ve sokaklarda barikatlar kurulmasını emretti. Bizzat kendisi de taş ve toprak taşıdı. Tüm hazırlıkları tamamladı. Bu şekilde fiilî duâyı tamamlayınca arkasından sözlü duâ yaptı, Allah’tan yardım talep etti. Allah da onlara zaferi bahşetti.
Bazen, müslüman kardeşlerimiz birbirlerine “bana duâ et” diye ricada bulunuyorlar. Müslümanların birbirlerinden duâ talep etmeleri güzel bir şey, yüce dinimizin tavsiyesidir. Ama duâ talep eden kardeşlerimiz acaba sorumluluklarını yerine getirip getirmediklerine, yani fiilî duâ konusundaki hallerine bakıyorlar mı? Fiilî duâları herkesin bizzat kendisinin yapması lâzımdır. Ancak böyle olursa kendimizin veya bir başka kardeşimizin bizim hakkımızda yaptığı duânın bir anlamı ve geçerliliği olabilir. Yoksa, görüldüğü gibi, sadece dille yaptığımız duâlarımız kabul edilmiyor.
Meselâ, asr-ı saâdette bir Uhud dersi var. Uhud savaşında müslümanların zaferi nasıl kaçırdıklarını ve kısmî mağlûbiyetin ne şekilde geldiğini biliyoruz. Acaba o savaşta Allah Rasûlü (s.a.s.) ve müslümanlar duâ etmedi mi ki, bu hale geldiler? Hayır, mutlaka duâ etmişlerdi. Ama sözlü duâdan önce yerine getirilmesi gereken sorumlulukları yerine getirmede problemler olmuştu. Peygamberimiz’in geçide yerleştirdiği ve her ne pahasına olursa olsun buradan ayrılmayacaksınız
4045] Ali Şeraiti, a.g.e., s. 170
DUÂ
- 965 -
dediği elli okçu görevlerini yarıda bırakıp mevzîlerini terk etmişlerdi; Sebep buydu.
Allah’ın yardımı kulun gücünün bittiği yerde gelir. Biz, Allah’ın yardımını talep ederken, bunun için duâ ettiğimizde sahip olduğumuz gücümüzü sonuna kadar kullanıp kullanmadığımıza bakalım. 4046
Duâ Etme Şekli ve Duâ Âdâbı
Rasûlullah (s.a.s.) duâ eden bir adamın, duâ sırasında, Allah’a hamd etmediğine ve Hz. Peygamber’e (s.a.s.) salât u selâm getirmediğine şâhit olmuştu. Hemen: “bu kimse acele etti” buyurdu. Sonra adamı çağırıp: “Biriniz duâ ederken, Allah Teâlâ’ya hamd ve senâ ederek başlasın. Sonra Peygamber’e salât okusun. Sonra da dilediğini istesin.” buyurdu. 4047
Duâya hemen muradını söyleyerek değil; Allah’ın adını anarak, Allah’a hamd ederek Rasûlüne (s.a.s.) salât u selâm getirerek başlamak gerekir. Hamdele ve salveleyi Arapça okuyamayanlar Türkçe şöyle derler: “Hamd, âlemlerin rabbi Allah içindir. Peygamberimiz (s.a.s.)’e, O’nun ailesine ve tüm sahâbelerine salât ve selâm olsun.” Ayrıca, duâya başlamadan önce tevbe-istiğfar edilmesi ve duâya kişinin kendisiyle başlaması tavsiye edilmiştir.
Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Kişinin yaptığı duâlar içinde en hayırlısı şudur: ‘Ey Allah’ım, Senden dünya ve âhirette âfiyet istiyorum.” 4048
“...Allah’tan avuçlarınızın içiyle isteyin, sırtlarıyla istemeyin. Duâyı tamamlayınca avucunuzu yüzünüze sürün.” 4049
Duâ esnasında gözü göğe dikmemeli ve gaflet ile duâ etmemelidir. Hz. Peygamberimiz buyurmuştur ki: “Bazı kimseler, namazda gözlerini göğe dikerek duâ etmekten vazgeçsinler. Yoksa Allah onların gözlerini kör eder.” 4050
Duâ esnasında ısrar ile duâ etmek ve duâyı üç defa tekrarlamak da duânın kabul edilmesine dair gözetilmesi gereken şartlardandır. İbn Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.s.) duâ ettiği zaman üç kere tekrar ederdi. Allah’tan bir şey istediği zaman üç kere isterdi. 4051
Duâ ettikten bir müddet sonra, yerine gelmediğini görünce “duâ ettim de duâm kabul edilmedi” dememek lâzımdır. Rasûlullah (s.a.s.): “Acele edip ‘duâ ettim, kabul edilmedi’ demedikçe her birinizin duâsı kabul edilir.” buyuruyor.4052 Duâ ederken Allah’ın kabul edeceğinden emin olarak yapmak gerekir. Hz. Peygamber: “Allah’a duâyı size icâbet edeceğinden emin olarak yapın. Şunu bilin ki, Allah gafletle oyalanan kalbin duâsını kabul etmez.”4053 Duâ yapıp bitirdikten sonra “âmin” demek gerekir.
4046] Hasan Eker, a.g.e., s. 48 vd.
4047] Tirmizî, Deavât 66; Ebû Dâvud, Salât 358; Nesâi, Sehv 48
4048] İ. Canan, Kütüb-i Sitte, 17/504
4049] Ebû Dâvud, Salât, 358
4050] Müslim, Salât 26
4051] Müslim, Cihad 39
4052] Buhârî, Müslim
4053] Tirmizî; K. Sitte, İ. Canan, 3/531
- 966 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’a duâ ederken veya zikrederken, yani gerçek anlamıyla ibâdet halinde, sesi yükseltmek doğru değildir, dinimizce hoş görülmemiştir. Çünkü kendisine duâ ettiğimiz, zikrettiğimiz, yani ibâdet ettiğimiz varlık, içimizden geçirdiğimiz düşünceleri dahi bilen, haberdar olan ve işiten bir varlıktır. O halde bize bu kadar yakın olan bir varlığa seslenirken sesi yükseltmek, bağırıp çağırmak; ihlâsın sınırlarından gösterişe, duâ Hûdutlarından şikâyet ve dâvâya geçen bir tecavüzü gösterir. 4054
Hz. Peygamber‘e Allah‘ı sormuşlardı. Cevaben Allah buyurdu ki: „Kullarım sana Beni sorduklarında: Ben muhakkak ki yakınım, Bana duâ ettiğinde duâ edenin duâsına icâbet ederim.“4055 Duâ ederken seslerini aşırı şekilde yükseltenleri gören Rasûlullah, şöyle buyurmuştu: „Ey insanlar! Kendinize gelin. Çünkü siz bir sağırı veya uzaktaki birini çağırmıyor, ancak her şeyi işiten ve çok yakın bulunan birine duâ ediyorsunuz. Sizin kendisine duâ ettiğiniz size bineğinizin boynundan daha yakındır.“4056 Kul, duâsında Allah ile arasında hiçbir engel hiçbir vasıta bulunmadığını böylece bilir; duâ ederken yalnızca Allah‘ı düşünür. Kalp başka birşey ile meşgulken duâ etmek manasızdır. „Âmin“ diye bağırıp çağırmak da manasızdır. İnsan duâ ederek Allah‘a yöneldiğinde, dileği, Allah‘tan istediği şeylerin gerçekleşmesine yardımcı olacak sebeplerin yaratılmasıdır. Yani kul eylemiyle yakınlaşmazsa, ettiği duânın mânâsı olmaz. Tembelliği huy edinmiş biri rızık için duâ edebilir, ama önce çalışması lâzımdır... Duâda riya olmaz. Duânın hemen kabul edilmesinde acele edilmez. Hiçbir duâ boşa gitmez. En güzel sözlerden biri „Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh“tır.
Gönülden, gizlice, bağırmadan, samimiyetle duâ edilir. „Rabbınıza gönülden ve gizlice yalvarın. Doğrusu o, aşırı gidenleri sevmez.“4057 Secîli, kafiyeli, yazılı duâlarda riya vardır. Başkalarına duâ ediyor görüntüsü vermek de böyledir. Bu şekilde ağlayarak duâ edenin gözyaşları öteki insanları etkilemek içindir ve duâsı riyadır. Özel olarak komutlu duâ da böyledir. 4058
“Duâ dilinin Arapça olması gerekir” diye bir şart yoktur. Ana dili Arapça olmayan müslümanlar mutlaka Arapça ifadelerle duâ yapmak zorunda değillerdir. Çünkü insan Allah’a duâ ederken halini ve ihtiyaçlarını arz ediyor demektir. Bu münasebetle insan ne dediğini, neye duâ ettiğini, ne istediğini bilmeli. Eğer ana dili Arapça olmadığı halde Arapça biliyorsa mesele yok; duâsını varsın Arapça yapsın. Ama Arapça anlamıyorsa, bir yerlerden ezberlediği ve mânâsını da bilmediği Arapça cümleleri tekrar etmesi anlamsız ve bilinçten uzak bir hareket olacaktır. Duâlarımızı yaparken anladığımız dili kullanmamız daha uygun olur. Eğer toplulukla beraber duâ ediyorsak insanların anladığı dili kullanarak duâlarımıza şuur katmaya çalışmış oluruz. Duâ dili, mutlaka Arapça olmalıdır gibi bir anlayış yanlıştır. Duâda söylediği kelimelerin anlamını bilmeden insan, gönülden duâya katılamaz.
Duâ ederken ayrıntılardan kaçınıp özlü ifadeler kullanmak gerekir. Günlük
4054] Bk. 2/Bakara, 186; 31/Lokman, 19; 7/A'râf, 55; 17/İsrâ, 110; 7/A'râf, 205
4055] 2/Bakara, 186
4056] Buhârî, Cihad 131; Deavât 51, Tevhid 9; Ebû Dâvûd, Vitr 26; Ahmed bin Hanbel, IV, 394, 402, 418; Müslim, IV, 2076
4057] 7/A'râf, 55
4058] M. Sait Şimşek, a.g.e., c. 1, s. 418
DUÂ
- 967 -
hayatımızda istek ve ricalarımızı bir üst yetkili makama arz ederken dilekçe yazarız. Yazılan bu dilekçelerin kısa ve özlü ifadelerle yazılmış olması esastır. En azından işin âdâbı budur. Allah’a yaptığımız duâlar da, isteklerimizi Allah’a ileten bir dilekçe gibidir. Duâların özlü olmasına dikkat etmek gerekir. Yani az kelimelerle çok mânâ ifâde edecek tarzda duâ etmeliyiz. Hâşâ Cenâb-ı Allah anlamaz gibi ayrıntılara girmek, izaha kalkışmak yakışmaz. Hz. Âişe’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre; Rasûlullah (s.a.s.) lafzı kısa olup çok mânâları içine alan (cevâmiu’l-kelîm) duâları sever, diğerlerini terk ederdi. 4059
Duâ ederken secî yapmaktan kaçınmak gerekir. Secî yapmak; nesirde kafiyemsi ses benzerlikleri meydana getirmektir. Bir diğer ifade ile, bir şey söylerken cümlelerin sonlarını kulağa hoş gelecek şekilde birbirleriyle uyum içinde bitirmektir. Duâ ederken böyle bir çabadan kaçınmak gerekir. Çünkü bu bir zorlamadır. Kişi, gayretlerini, Allah’a ihlâsla yönelmek, O’nun karşısında acz ve yoksulluğu duymaya çalışmak yerine, cümleleri uyum içinde şiirimsi bir hava vererek söylemeye sarf edecektir. Bu ise duâda amaçtan sapmadır. Secî yapmada doğallık yoktur. Hem, mânâ yönünden kısırlık getirebilir. Ancak, kendiliğinden gerçekleşen secînin mekruh olmayacağı kabul edilmiştir. Nitekim hadiste bunun örnekleri vardır. Biri şöyledir: “Ey Kitabı indiren, hesabı çabuk gören, hizibleri dağıtan Allah’ım...” 4060
Allah’ın İsimleriyle (Esmâü’l-Hüsnâ) Duâ Etmek
Cenâb-ı Allah şöyle buyuruyor: “En güzel isimler Allah’ındır. O’na o isimlerle duâ edin. O’nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları terk edin. Onlar yaptıklarının cezasını görecektir.”4061 Duâ eden kimse, isteklerine uygun düşecek şekilde Allah’ın isimlerini kullanarak duâ etmelidir. Meselâ; rızkın genişletilmesi, açlıktan ve geçim sıkıntısından kurtulmak isteniyorsa “Razzâk” ve “Kerim” isimleriyle Allah’a duâ edilir. Eğer duânın konusu günahtan bağışlanma ise “Rahmân”, “Rahîm”, “Ğafûr” ve “Afüvv” isimleriyle duâ edilir. Yine, zâlimlerin ve İslâm düşmanlarının cezalandırılması talep ediliyorsa “Kahhâr”, “Müntakim” isimleriyle duâ edilir. Bu kelimeler, âdeta bir kapının anahtarı gibidir. Biz, duâ edeceğimiz zaman isteğimize uygun isimlerle Allah’ın kapısını çalıp, bu anahtarlarla açmaya çalışalım.
Tabii, bu noktada Allah’ın güzel isimlerini (esmâü’l-hüsnâ) mânâlarıyla birlikte şuurlu bir şekilde bilme zorunluluğu ortaya çıkıyor. Allah, mü’minlerin velîsi (dost ve yardımcısı) olduğuna göre, bir mü’min olarak bu isimleri bilmemek önemli bir eksikliktir. 4062
Duâda Zaman ve Mekân
Duâ bir çeşit ibâdettir. Hatta ibâdetin özüdür, rûhudur. İbâdet, hayatta olduğu müddetçe insanın her an aslî görevi olduğuna göre, duânın da belli bir vaktinin olmaması gerekir. Yani, her zaman duâ zamanıdır. Duânın yasak olduğu bir zaman yoktur. Ancak, bir kısım âyet ve hadislerde bazı vakit ve durumların duânın kabul edilmeye daha uygun olduğu belirtilmiştir. “Onlar (takvâ sahipleri)
4059] Ebû Dâvud, Duâ, hadis no: 1479
4060] Kütüb-i Sitte, 11/506
4061] 7/A'râf, 180
4062] Hasan Eker, a.g.e. s. 17 vd.
- 968 -
KUR’AN KAVRAMLARI
seher vakitlerinde bağışlanma dilerler.” 4063
Hadis-i şeriflerden duânın kabule yakın olduğu diğer zamanları da şöyle sayabiliriz: Gecenin son üçte biri, gece yarısı, secde edilen zaman, farz namazların arkasından yapılan duâ, ezan okunduğu vakit, cihad (savaş) esnasında, Cuma günü Cuma namazı anlarında meçhul bir zaman, oruçlunun iftar vakti, ezanla kamet arasındaki vakit, arefe günü, kadir gecesi.
Duânın yapılamayacağı bir zaman olmadığı gibi, yapılamayacağı bir mekân da yoktur. Her mekân duâ mekânıdır. Sokakta, çarşıda, otomobilde, trende, büroda, okulda, işyerinde, mutfakta, yatakta duâ edilebilir. Fakat dağlarda, ormanlarda, ya da odanın sessizliğinde daha iyi duâ edilebilir. Tüm mekânlar duâ mekânı olmasına rağmen, sessiz mekânlar duâ için en elverişli, en uygun mekânlardır.
Duâsı Kabul Edilen Kimseler
Rasûlullah (s.a.s.) buyuruyor: “(Allah’ın kabul ettiği) üç müstecab duâ vardır. Bunların kabul edilmeye mazhariyetleri hususunda hiçbir şüphe yoktur: Mazlumun duâsı, misafirin duâsı, babanın evlâdına duâsı” 4064
Yine Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Kabul edilmeye mazhar olmada gâib kimsenin gâib kimse hakkında yaptığı duâdan daha süratli olanı yoktur.”4065 Bu hadise göre, Allah’ın derhal kabul buyuracağı duâlardan biri de, bir mü’minin, başka bir mü’min kardeşi için gıyabında yapacağı duâdır.
Bu hususta Müslim’in rivâyet ettiği şu hadis daha açıktır: “Müslüman kimsenin, kardeşi için gıyâbında yaptığı duâ kabul edilir. Duâ edenin başucunda ona müvekkel bir melek vardır. ‘Kardeşi için hayır duâ yaptıkça bu melek: Âmin, istediğin şeyin bir misli de sana olsun.’ der.” Başka bir hadis-i şerif şöyledir: “Üç kişi vardır ki duâları reddedilmez (kabul edilir). Âdil imam (adâletten ayrılmayan müslüman devlet başkanı), iftarını yaptığı zaman oruçlu ve zulme uğrayanın duâsı.” 4066
Kimler İçin Duâ Edilmez?
İslâm’ın tamamını, bir kısmını veya bir hükmünü inkâr eden veya hafife alan, alaya alan kimseler müslüman sayılmayacaklarından böyle kimselere hayatlarında “Allah râzı olsun” gibi duâ türünden şeyler söylenmez. Ancak “Allah sana hidâyet etsin” şeklinde duâlar yapılabilir. Yine bu tür insanlar vefat ettiklerinde “Allah rahmet etsin” de denilmez. Bunların cenaze namazları kılınmaz. Bilindiği gibi, cenaze namazı ölüye yapılan duâdan ibârettir. Cenaze namazı, bazılarımızın zannettiği gibi, her ölene kılınmaz; müslümana cenaze namazı kılınır. “Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar, puta tapanlar için mağfiret dilemek Peygamber’e ve mü’minlere yaraşmaz.” 4067
Duâların Kabul Edilmesi
Rasûlullah buyurdu ki: “Acele etmediği müddetçe her birinizin duâsına icâbet
4063] 51/Zâriyat, 18
4064] Tirmizî, Ebû Dâvud, İbn Mâce
4065] Buhâri, Müslim, Tirmizî
4066] Tirmizî, Cennet 2
4067] 9/Tevbe, 113; Ayrıca Bk. 19/Meryem, 47 ve 9/Tevbe, 114
DUÂ
- 969 -
olunur. Ancak, şöyle diyerek acele eden var: ‘Ben Rabbime duâ ettim, duâmı kabul etmedi.”4068 Bir başka rivâyette de Efendimiz şöyle buyurur: “Bir müslüman günah ve sıla-i rahmi (akrabalarla münasebeti) koparmak suçu olmadan Allah azze ve celle’ye duâ ederse, Allah şu üç şeyden birini ona mutlaka verir: Ya onun duâsını çabucak kabul eder ya da duâsını onun için âhirette azık yapar veya duâsı nisbetinde ona kötülüklerin gelmesini önler.” Orada bulunanlar: ‘öyleyse çok duâ edelim’ dediklerinde, Allah Rasûlü: “Evet, Allah çok duâyı kabul edendir.” 4069
Duâyı terk etmeye sevk edecek bir aceleciliği Rasûlülllah hoş görmez. Duâya kulluğun bir gereği olarak bakıp devam etmek gerekir. Tüm ibâdetlerin mutlaka karşılığı olduğu gibi, duânın da karşılığı olacaktır. Meselâ; namaz kıldığımızda dünyada karşılığını, mükâfatını almamız gerekiyor mu? Esas karşılığını âhirrette ümid ediyoruz. Duâ da böyledir. Dünyada kabul edilmese bile, karşılıksız kalacak değildir. Âhirette sevâbın takdir edilmesi bir karşılıktır ve duânın kabulü mânâsındadır. O halde hayatımız boyunca duâ etmeye devam etmeliyiz.
Usûlüne uygun yazılmayan bir dilekçe dahi, yazıldığı makam ne kadar basit olursa olsun kabul edilmezken, şartlarına riâyet edilmeyen duâ nasıl tutsun? Duâyı ihmal etmek doğru olmadığı gibi, duâları usûlüne uygun yapmamızın da gerektiğini hatırdan çıkarmamalıyız.
Duâ, Allah’a çıkarılmış dâvettir. Duâ, insanın kendi kendine yetmediğini bilmesidir. Duâ, insanın iki ayaklı bir yürek olup tepeden tırnağa “istemek” kesilmesidir. Duâ, var gücünü, olanca çabasını harcayıp bitiren insanın Allah’a saldığı “imdat” sayhasıdır. Yürekten “bittim yâ Rab!” diyene “dayan, yettim kulum!” diyecektir Allah. Var mı biten, gerçekten var gücünü harcayan, tüm çabasını ortaya koyan ve tükendiği yerde “bittim yâ Rab!” diyen? Kim o? Hiç kuşkunuz olmasın ki, onun imdadına yetişilecek “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyen ve yardımı hak edene “Allah’ın yardımı elbet pek yakındır” diyen bulunacaktır.
Kuldan istemenin bile âdâbı, erkânı, bir usûlü varken; Allah’tan istemenin bir âdâbı, bir usûlü olmasın mı? Ettiğimiz duâlar, Allah’a gönderdiğimiz mektupsuz zarflara benziyor. Zarf var, fakat mazruf yok. Bu şu demektir: Ceset var fakat ruh yok, kabuk var fakat öz yok, maske var fakat yüz yok.
Yaşarmayan bir göz, kızarmayan bir yüz, hissetmeyen bir öz, eyleme dönüşmeyen binbir söz ile Allah’a yazılan dâvetiyeler nasıl varsın yerine? Yanmayan, özlemeyen, sızlamayan, inlemeyen, duymayan bir yüreğin feryadı mı olur?
Taş kesilmiş sevgi fukarası yürekler “duâ” gibi muhteşem bir mesajı hangi enerjiyle iletirler adresine? Sesini sahibine dahi duyuramayan, sahibinin sesini duymaktan âciz olan bir yürek, öteleri sarsacak bir sayhayı nasıl koyverir gök kubbeye? Oysa ki duâ, güftesi sevgi, bestesi mahrûmiyet ve ıstırap olan bir özge şarkıdır. Bu şarkıyı söyleyecek olanın mazlum olması yetmez, kendi mazlûmiyeti zâlimlerin zulmüne yakıt olmamış biri olmalıdır. Kendi omuzlarını zâlimlerin yükselmesi için basamak kılmamış olmalıdır.
Bu şarkıyı terennüm edecek birinin, olanla olması gereken arasındaki farkı iyi bilmesi şarttır. Eğer bunu bilirse, duâyı bir çocuğun annesinden ısrarla isteyişi
4068] Buhârî, Müslim
4069] İbn Kesir Terc. 3/718
- 970 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gibi isteyecek, İlâhî kapının eşiğine başını koyarak ısrar edecek, tekrar edecektir; tıpkı her gün onlarca kez okuduğu Fâtiha’da olduğu gibi...
Duâ, Allah’a çıkarılmış bir dâvetiyedir demiştik. Dâvet edenin bir adresi, bir âidiyeti bulunmalıdır ki, icâbet edecek olan onu orada bulsun. Bu adres, insanın Allah karşısındaki esas duruşudur. Allah karşısında esas duruşunu bozan, ya da esas duruşu olmayan, dâvet edip de adresinde bulunmayan sorumsuz gibidir. Kim inanır onun duâsında samimi olduğuna? Diyelim ki adresinde bulundu. Bu kez de, dâvetine tecellî ve inâyetiyle icâbet edecek Allah’a sunacak bir yüreği olmalı. Mekânsız’a yürekten özge mekân olur mu? Deniz dibine dönmüş, çöplükten beter hale gelmiş, eline geçen dünyalığı içine attığı bir mahzene dönmüş bir yüreğe konuk edilir mi O? Tıpkı şairin dediği gibi:
Sür çıkar ağyârı dilden ta tecellî ede Hak,
Padişah konmaz saraya hâne mâmur olmadan.
Kulun gücünün bittiği yerde Allah’ın yardımı başlar. Gücünüzün bittiği noktada olup olmadığınızı kontrol ettiniz mi? Eğer hâlâ gücünüz varsa, o bitinceye kadar koşmanızı, soluğunuzun tükendiği noktada hiç ummadığınız bir yerden önünüze kapı açılacağını düşündünüz mü?
Tâif dönüşü Muhammed (s.a.s.) son tedbiri de tükenmiş bir halde kan revan içinde doğduğu toprakların varoşlarına gelip dayanmış, fakat girememişti. İşte o an gücünün bittiği andı. Gidecek bir kapısı, başvuracak bir dayanak, sığınak, tutamak ve barınağı kalmamıştı. Aklın tedbirinin bittiği yerde muhabbetin kollarına bırakmıştı kendisini ve bir duâ yapmıştı. Bu duâ öyle bir sevgiyle yapılmıştı ki, doğrudan hedefini bulmuş ve nübüvvet sürecinin gün dönümü olmuştu.
Ufuk insan’ın Mekke’ye bakan yamaçlardan birinde yaşlı gözlerle yaptığı, tarihin akışını değiştiren ufuk duâ şöyleydi:
“Allah’ım! Kuvvetimin tükendiğini Sana arz ediyorum. Gücümün azaldığını, insanların gözünde küçük düştüğümü Sana şikâyet ediyorum! Ya Erhame’r-râhimîn! Sensin ezilmişlerin Rabbi! Sensin benim Rabbim! Beni kimlerin eline bıraktın? Bana gaddarlık yapan yabancıların eline mi? Yoksa dâvâmı ipotek edecek bir düşmana mı? Eğer Sen bana gücenmedinse, kesinlikle bunlara aldırmıyorum. Lâkin iyiliğin beni rahatlatacaktır. Senin nuruna sığınırım, karanlıkları aydınlatan nuruna... Gelecek azâbından, bana ulaşacak öfkenden kaçıp kurtulacak bir sığınak arıyorum. Sana sığındım, yeter ki râzı ol. Güç ve kuvvet Sendendir, yalnız Senden.” 4070
Duâda Tevessül
Tevessül; aracı kılmak mânâsında olup, kendisiyle herhangi bir gayeye ulaşmak için aracı kılınan sebebe de vesile denilir. Vesile edinilen şey, amel ve şahıs olmak üzere iki kısma ayrılır: Amel ile tevessül; şahıs ile tevessül.
Amel ile tevessül: Bir kimse sâlih bir amelini vesile edinerek Allah’a duâ edip herhangi bir dilekte bulunabilir. Hz. Allah şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya vesile arayın ve O’nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa erebilesiniz.”4071 Bu âyet, mücerret iman ile yetinmeyip, Allah’tan korkmayı,
4070] İbn Hişam, Sîre II/29-30; Mustafa İslâmoğlu, Akit, 7. 2. 2000
4071] 5/Maide, 35
DUÂ
- 971 -
fena ahlâktan ve fena amelden sakınmayı emretmekte; Allah’a yaklaşmak için, haramlardan kaçmanın yanında farzları yerine getirmeyi, bunun da ötesinde güzel işler yaparak kendimizi Allah’a sevdirmeyi tavsiye etmektedir.4072 Bu âyetteki “vesile” kelimesini “Allah’ın râzı olacağı ameller” olarak anlamak gerekir.
Şahıs ile tevessül: Allah’ın sevdiği bir kul olarak bilinen bir kimseyi vesile edinerek Allah’tan talepte bulunmak mânâsına gelir. Bu da üç şekilde olabilir:
1. Vesile kılınan Hz. Peygamber (s.a.s.) ise, çoğunluk bunu câiz görmüştür.
2. Peygamberimiz’in dışındaki bir şahıs ise; bunu da iki kısımda ele almak gerekir:
a- O an için hayatta olan sâlih ve muttakî birini vesile edinerek Allah’tan talepte bulunmak. Bu da o şahsı alıp birlikte duâ etmek şeklinde olur. Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer dönemlerinde, bu iki zatın; Peygamberimiz’in amcası Hz. Abbas’ı önemli duâlarında yanlarında bulundurdukları ve onunla tevessül ettiklerine dair rivâyetler vardır.4073 Fakat, bu rivâyetlerde dikkatimizi çeken nokta, bu iki halifenin, o an için vefat etmiş olan Hz. Peygamber’i vesile edinerek (“onun -yüzü- hürmetine”, “onun yüzü suyu hürmetine” diyerek) duâ etmiyorlar da, Rasûl’e o gün için en yakın olan ve hayatta olan amcasına tevessül ediyorlar. Vesile edilecek kişinin hayatta olup olmaması önemli olmasaydı, o iki güzide sahâbe, o gün vefat etmiş olan Rasûlûllah’a tevessül ederlerdi. Ama böyle yapmâdilar. Bu noktanın gözden kaçırılmaması gerekir. Dolayısıyla, bugün hayatta olup da sâlih ve muttakî olduğu, Allah’a yakın olduğu zannedilen şahıslarla birlikte biz de duâ edebiliriz. Buna kimse itiraz edemez. Çünkü sâlih ve muttakî kimselerin duâlarının kabul edilmeye daha yakın olduğunu Kur’an’dan öğreniyoruz: “Allah, ancak müttakîlerin (yaptığı şeyi) kabul eder.” 4074
b- Vefat etmiş olduğu halde, Allah dostu ve Allah’a yakın olduğu zannedilen bir şahsı vesile edinerek Allah’tan talepte bulunmak: Bu şekilde ölmüş birini vesile edinerek duâ edilebileceği konusunda Kur’an’da da, sünnette de en küçük bir delil yoktur. Kur’an’da Rabbimiz duâ mâhiyetinde yüzlerce âyet vahyederek bize duânın nasıl yapılacağını da öğretmiştir. Bu âyetlerin hiçbirinde Allah ile kul arasına bir şey konularak duâ ettirilmemiş, doğrudan doğruya Allah’a duâ yapılacağı gösterilmiştir. Peygamberimiz’in duâlarına baktığımızda, onun duâlarını hep vasıtasız, herhangi bir şeyin “yüzü hürmetine” olmaksızın, direkt Allah’a yaptığını görmekteyiz. Şüphesiz Rasûlüllah bizim için örnektir. Biz, dinimizi onun örnekliğinde öğrenmek zorundayız. Yine Peygamberimiz’in hayatında ona iman etmiş, onunla beraber yaşamış ve Kur’an’da Allah’ın övgüsüne mazhar olmuş sahâbilerin de duâ ederken, ölmüş herhangi bir şahsı (buna Rasûlullah da dâhildir) vesile edinerek duâ ettiklerini görememekteyiz. Bu konuda hiçbir rivâyet yoktur. Meselâ; Sahâbilerin, Rasûlullah’ın vefatından sonra, “Onun yüzü (suyu) hürmetine...” diyerek duâ ettiklerini bilmiyoruz.
Kısacası, vefat etmiş şahısları vesile edinerek duâ etmek Kur’an ve sünnetin ruhuna uymamaktadır. Hayatta olanlarla birlikte duâ etmek de nihâyet bir ruhsattır. Yoksa, duânın gereklerinden biri değildir. Elmalılı bu konuda şöyle der:
4072] Bk. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Eser Y., III/1669
4073] Bu konudaki hadisler için, Bk. S. Buhâri, Tecrid, III/287 ve s. 228
4074] 5/Mâide, 27
- 972 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Duâ hakkındaki Bakara 186. âyetinde cevap, tashih edilmeden doğrudan doğruya buyrulmuş, vasıta kaldırılmış, yakınlık da duânın kabulü ile açıklanmıştır ki, bunda büyük bir nükte vardır: Cenâb-ı Allah, duâda kulu ile kendisi arasına bir aracının girmesini istemiyor ve sanki şöyle diyor; ‘kulum vâsıtaya duâ vaktinin dışında muhtaç olabilirse de, duâ vaktinde Benimle onun arasında vâsıta yoktur, Ben ona yakınım.” 4075
Sâlih kimselerin adını anarak, onları vesile edinerek duâ yapmanın daha doğru olduğunu iddia edenlerin bu konuda ileri sürdükleri gerekçe şudur: “Biz günahkâr insanlarız. Bizim dışımızda Allah’a yakınlık sağlamış, O’nun yanında hatırı sayılan kimseler vardır. Bizler dünya hayatında bir büyüğün yanına işimizi yaptırmaya giderken nasıl ki onu tanıyan, onun da sevdiği kişilerle gittiğimizde işimizin gerçekleşme şansı daha yüksekse, aynı şekilde Allah’tan herhangi bir talepte bulunurken de tek başına gitmektense O’nun sevdiği kullarıyla gitmek daha iyi olur. Ayrıca, meselâ, bir cumhurbaşkanıyla görüşmek istediğimizde nasıl onunla direkt görüşemiyor ve önce sekreteri, yardımcısı gibi kimseleri geçerek ona ulaşıyorsak, kâinatın yöneticisi olan Allah ile de direkt görüşmek olmaz. Mutlaka arada Ona yakın olan, Onun sevdiği birilerinin olması gerekir. Biz tek başına müracaat edemeyiz.”
Bir defa Cenâb-ı Allah’ı, herhangi bir varlıkla kıyaslamak yanlıştır. O’nun eşi ve benzeri yoktur. Dünyadaki devlet başkanlarının sekreteri ve yardımcısı olduğu halde Allah’ın yardımcısı ve sekreteri yoktur, O tektir. Yine dünyada halk ile devlet başkanı arasındaki ilişkilerde resmiyet geçerli olduğu halde, insanlar ile Allah arasında resmiyet yoktur. Bir insan, aynı anda çok sayıda, meselâ milyonlarca kişinin derdini dinleyemez. Onun için sıra ve randevu ile onları kabul edip çok uzun zaman içinde ancak onlarla görüşebilir. Hatta onların tümüne de sıra gelmeyebilir. Görüştüklerinin taleplerini dinleyebilse de çözüm getirmeye gücü yetmez. Allah için böyle bir acziyet sözkonusu olamaz. Sonra, insanların kendilerinin günahkâr olduğunu, dolayısıyla tek başına Allah’ın huzuruna gidemeyeceklerini söyleyerek mutlaka tevessüle gerek duymaları sadece duygusal bir zandır, bir felsefedir. Hâlbuki Cenâb-ı Allah günahkârların günahlarını itiraf edip tevbe etmelerinden çok hoşlanıyor. Rasûl-i Ekrem, şöyle buyuruyor: “Kulun tevbe etmesi ile Allah’ın hoşnutluğu ıssız bir çölde devesini kaybedip sonra onu bulan sizden birinizin sevincinden daha fazladır.” 4076
Dinde sadece iyi niyet duyguları yeterli değildir. İyi niyetle birlikte yapılan işin şeklinin de dinin ölçülerine uyması gerekir. Yukarıda ifade ettiğimiz “Ben çok günahkârım. Allah’ın yanına bu halimle tek başıma gidemem...” gibi duygular görünürde Allah karşısında tevâzu ve zilleti ifade ediyor. Evet, bu duygular zâhirde ve kuru mantıkla insana güzel gelebilir. Ama bu duygulardan hareketle sanki Allah’ın huzuruna çok günahkâr olanlar tek başına gidemezmiş gibi bir sonuca varılmaktadır. Hâlbuki Cenâb-ı Allah, Kitabının hiçbir yerinde “çok günahkâr iseniz tek başınıza değil; sevdiğim kişilerle beraber tevbe ve duâ edin” demiyor. Rasûlullah’tan da, bu konuda bize herhangi bir şey ulaşmamıştır. Görüldüğü gibi, sadece zanlarımızla hareket ediyoruz. Hâlbuki din, zanlar üzerine değil; nasslar üzerine kurulur.
4075] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, 2/Bakara, 186. âyetin tefsiri
4076] Riyâzu’s-Sâlihîn, s. 53
DUÂ
- 973 -
Biz, Allah’a yakın olmayı arzu ediyorsak, bu, Allah’a yakın olmuş herhangi bir kişiye, bedenen yakın olmakla gerçekleşmez. Allah’a yakın olmuş kimseler nasıl yaşıyorlarsa biz de ancak onlar gibi yaşamak sûretiyle Allah’a yakın olabiliriz. Âlimler, müttakîler, kendilerine tâbi olanlara Allah’ın râzı olacağı yolu ve yaşamı gösterirler. Onlar da gösterilen bu hayatı amele dönüştürürse kendileri de Allah’a yakın olurlar. Yoksa mücerred onların yanında bulunmakla bu gerçekleşmez. Kaldı ki, Peygamber dışında hiçbir kimsenin Allah’a yakın olduğunu, O’nun dostu/velîsi olup O’nun rızâsını kazandığını kesin olarak bilemeyiz. Bu, sadece bir tahminden ibârettir, bir zandır. “Zan da hakikatten bir şey taşımaz.”4077 Şüphesiz Allah’a yakın bildiğimiz şahıslar da bu yakınlıklarını Allah’ın râzı olacağı amellere borçludurlar. Yani Allah’a sâlih amel işleyerek yakınlık kazanmışlardır. Peygamberimiz, kızına şöyle söyler: “Yâ Fâtıma! Nefsini ateşten kurtar. Çünkü ben, senin için Allah’tan bir şeyi savamam.”4078 Görüldüğü gibi, Allah’a yakın olmak için, Peygamberimiz’in kızı dahi olmak yetmiyor. Mutlaka Allah’ın râzı olacağı ameller içinde olmak gerekiyor.
Kısacası, Kur’an ve sünnetin bizden yapmamızı istediği en uygun ve en güzel duâ, herhangi bir kimseyi vesile edinmeksizin, direkt Allah’a yalvararak yapmamız gereken duâlardır.
Duânın İstismar Edilmesi
Daha önce de söylenildiği gibi, duâ kulun kendisini sürekli Allah’a muhtaç hissedip, Allah’ın huzurunda zillet ve yoksulluk duyguları içinde elini açıp O’nunla diyaloga geçmesi ve O’na ihtiyaçlarını arz etmesidir. Rasûlüllah’ın bir rahatsızlık duyduğu zaman, İhlâs, Felak ve Nâs sûrelerini yatmadan önce okuduğu, ellerine üfledikten sonra vücudunu baştan ayağına kadar meshettiği ve bunu üç defa tekrar ettiği rivâyet edilmektedir.4079 Yine, Hz. Âişe (r.a.) “Rasûlüllah, ehlinden biri hastalandığı zaman Muavvizeteyn’i (Felak ve Nâs sûrelerini) okur, üflerdi. Ben de O hastalandığı zaman Ona aynısını yaptım.” diyor. 4080
Hiçbir rivâyette Peygamberimiz’in, duâ cümlelerinin herhangi bir şeye yazılıp boyuna veya vücudun herhangi bir yerine asılmasını tavsiye ettiğini görmemekteyiz. Ancak, ne zaman başladığını bilmemekle birlikte Rasûlullah’tan yillâr sonra, duâların herhangi bir cisme yazılarak muska şeklinde vücudun herhangi bir yerinde (genellikle boyunda) taşıma uygulamasının başladığını biliyoruz. Bu mesele, âlimler arasında tartışmalı olup, böyle bir uygulamaya câiz diyen birtakım âlimler olmakla birlikte, cevaz vermeyen âlimlerin delilleri daha kuvvetlidir. Kadı Ebûbekir, Tirmizî şerhinde şöyle diyor: “Kur’an âyetlerinin yazılarak insan üzerinde taşınması Rasûlullah’tan bize ulaşmış bir sünnet değildir. Sünnet olan, hasta kimseye okunmasıdır, boyuna asılması değil.” 4081
Sünnet olmayan ve bazı âlimlerin de cevaz vermediği âyet ve duâların (veya belirsiz işaretlerin) yazılıp muska şeklinde taşıma uygulaması, daha sonraki dönemlerde birtakım kötü niyetli insanların istismarına yol açmış ve bu insanlar
4077] 53/Necm, 28
4078] Buhâri, Müslim, Tirmizî
4079] Hak Dini Kur'an Dili, 9/6351
4080] Buhâri; Müslim; -Tac Terc. 3/742-
4081] A. Rızâ Karabulut, Ruhlar Âlemi, s. 103
- 974 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tarafından kazanç yolu haline getirilmiştir.
Hayatlarını hevâları istikametinde sürdürürken Allah’a pek ihtiyaç duymayan, Allah’ın hayatına müdâhale etmesine müsaade etmeyip istediği gibi yaşayan insanlar bile, satılan bu muskaları alıp çeşitli durumlarda bu muskaların veya Allah’ın kendilerini korumasını bekliyorlar. Bilindiği gibi, duâ bir çağrıdır, dâvettir. Bir varlığa ne kadar çok ihtiyaç hissediyorsanız onu o kadar çağırırsınız (duâ edersiniz). Duâ, boyuna asılmakla yapılmaz. Duâ, hissetmektir; duymaktır. Tamamen ruhun bir eylemidir. Duâ olayını maddîleştirmek doğru değildir. Duâyı muskacılık şeklinde uygulamanın bir başka sakıncası da şudur: Muska taşıyan kimseler başlangıçta şifayı Allah’tan beklemiş olsalar bile, zamanla bu duygular, takınılan muskaya yönelerek o cisim kutsallaştırılıyor. Sanki şifanın Allah’tan değil de; o cisimden kaynaklandığına dair duygular oluyor ki, bu çok tehlikeli ve tevhide aykırı hususlar içermektedir. Hatta bazen insanlar arasında, birbirlerine muska verip de, “al bunu tak; bu çok iyi bir muskadır. Ben çok faydasını gördüm.” gibi ifadelerin sarf edildiğini çoğumuz biliriz. Böylece o cisimler kutsallaştırılmaktadır.
Kısacası; biz duâ olayının Kitap ve sünnetin ruhuna uygun bir şekilde asr-ı saâdette Peygamberimiz’in uyguladığı şekilde ve istismar etmeden ve istismarcılara fırsat vermeden icrâ edilmesini tavsiye ediyoruz.
Yusuf el-Karadavî’nin muska konusunda yazdıklarından kısa bir alıntı yapalım: “Tevhid inancı, Allah’ın kâinatta yarattığı sebeplere başvurmayı reddetmez. Ancak, tevhid inancına ters düşen; belâyı defetmek veya belâ gelmeden ondan korunmak maksadıyla Allah’ın câiz görmediği gizli sebeplere sığınmaktır. Meselâ, mavi boncuk takmak veya asmak şirktir. Araplar, câhiliye döneminde cinlerin şerrinden korunmak veya göz değmesini önlemek amacıyla mavi boncuk takarlardı. İslâm, bu inancı ortadan kaldırdı. Ve Allah’tan başka hiçbir şeyin ve hiçbir kimsenin zarar ve musibetleri kaldıramayacağını onlara tebliğ etti. İmam Ahmed bin Hanbel, şu hadisi nakleder: “Kim temîme (nazar için boncuk) takarsa, Allah, onun işini tamamlamasın. Kim bir ved’at (katır boncuğu) takarsa, Allah onu korumasın.” Başka bir rivâyette, “Kim temîme (nazar boncuğu) takarsa müşrik olur.”
Temîme takmanın anlamı: Nazar boncuğunun hayır getirip şerri defedeceğine inanarak kalbini ona bağlamaktır. Bunun şirk olmasına gelince, zararı defetmek için Allah’tan başkasına yapılan bir istek vardır. Hâlbuki Allah şöyle buyurur: “Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, hiç kimse onu gideremez. Ve eğer sana bir hayır ihsan ederse, zaten O her şeye kadirdir.” 4082 Halkın muska çeşitlerine isim verdiği “camia”, “hirz”, “hicap” ve bunlara benzer şeyler; mavi boncuk kabilinden olup şirke götüren büyük suçlardandır. Güç yetiren her müslümana, bunları kaldırıp atmak vâciptir.
Muska, sadece Allah’ın âyetleri veya yüce isim ve sıfatları ile yazılmışsa, yasaklanan muskalar arasına girer mi, yoksa onlardan istisna edilip takılması câiz mi? Bu konuda selef ihtilâf etmiş, kimi ruhsat vermiş, kimi de men etmiştir. Bizim tercih ettiğimiz görüş ise, ileri süreceğimiz delillerden dolayı, Kur’an âyetleri yazılmış olsa da, bütün muskaların câiz olmadığıdır.
4082] 6/En'âm, 17
DUÂ
- 975 -
Hiçbir muska câiz değildir. Çünkü;
1- Muskaların her çeşidi yasaklanmıştır. Bu konudaki hadisler, âyetle yazılan muskaları istisna etmemiştir.
2- Sebeplerin önünü kapatmak ilkesi (seddü’z-zerîa): İçinde Kur’an yazılan muskaların takılması câiz görülürse, diğer muskaların takılmasına kapı açılır. Şer kapısı açıldı mı, bir daha kapanması zor olur.
3- İnsanları Kur’an’a önem vermemeye sevk eder. Çünkü böylece insanlar, yazılan âyetleri pis yerlerde, tuvalette, cünüp, hayız ve benzeri durumlarda üzerlerinde bulundururlar.
4- Muskacılıkta Kur’an’la istihzâ etme ve onun amacına ters faâliyet gösterme durumu da vardır. Çünkü Allah, insanları karanlıktan çıkarıp nûra kavuşturmak ve en doğru yola iletmek için Kur’an’ı indirdi. Nazardan koruması, kadınlara ve çocuklara muska veya tılsım olarak asılması için indirmedi.
Üfürükçülük: Tevhid inancına ters düşen hususlardan biri de üfürükçülüktür. Câhiliye devrindeki insanlar, cinlerden yardım bekleyerek, bazı musibet ve felâketleri önlemek amacıyla, Arapça olmayan anlamsız bazı kelimeleri, ağızlarında geveleyip dururlardı. İslâm geldi, bunları yasakladı. Nitekim hadis-i şerifte: “Şüphesiz üfürükçülük, mavi boncuk, muska, her türlü sihir ve tılsım şirktir.” 4083 buyurulmaktadır.
Rivâyete göre; Bir gün Abdullah bin Mes’ud, hanımının boynunda bir ip gördü. Bu nedir?” deyince, hanımı: “sıtma için okunmuş bir iptir.” dedi. İbn Mes’ud, ipi çekerek kopardı, attı. Sonra şöyle dedi: “Andolsun ki, Abdullah ailesi şirkten uzaktır. Rasûlullah’tan işittim, buyurdu ki; “Şüphesiz üfürükçülük, nazar boncuğu, muska, sihir ve tılsım şirktir.” Hanımı dedi ki: “Gerçekten gözüm atıyordu, filan yahûdiye tedavi için gidip geliyordum. Gözümü afsunladı; atması durdu. Abdullah bin Mes’ud dedi ki: “Bu, şeytanın işidir. Şeytan eliyle dokunuyor, afsunladığı zaman elini çekiyor. Hâlbuki Rasûlullah’ın okuduğunu okusaydın, sana kâfi idi. Allah’ın rasûlü şu duâyı okurdu: “Ağrıyı kaldır ey insanların rabbi! Şifa ver, Sen şifa verensin. Şifandan başka şifa yoktur. Hiçbir ağrıyı ihmal edip bırakmayacak şekilde şifa ver.” 4084
Duâda Neler İstemeliyiz?
Herkes, ihtiyacına göre Rabbinden dilediğini ister. Fakat, istediğimiz şeyin hayırlı olup olmadığını belirlememiz gerekir. Dünyevî isteklerimizin hayırlı olduğundan emin değilsek; isteklerimizin hayırlısının verilmesini, hayırlıysa verilmesini ifade etmeliyiz. Dünyalık hayırlardan önce ve daha çok, âhiretteki hayır ve güzellikleri istememiz tavsiye edilir. Öncelikle Allah’tan affımızı, mağfireti, iki dünyadaki âfiyeti istemeliyiz. Tavsiye edilecek duâların başında şu da vardır: “Allah’ım, Senin Peygamberin Senden hangi hayırları istediyse; ben de o hayırların tümünü Senden isterim. Yine, Peygamberin Senden hangi şerlerden sığındıysa, ben de o şerlerin tümünden Sana sığınırım. Sen, yegâne duâ edilen ve duâlara icâbet edensin. Güç, kuvvet; sadece, yüce ve ulu Allah’ındır. Başka güç ve kuvvet kaynağı yoktur.” Yine, nasıl duâ edip, neleri istememiz gerektiğini
4083] Ebû Dâvud, İbn Mâce
4084] Yusuf El-Karadavî, Tevhid'in Hakikati, Saff Y., s. 70-75
- 976 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah, Kur’an’ında göstermektedir. Rasûlullah (s.a.s.) da güzel duâlarıyla bizim için örnektir. Biz, neyi ve nasıl istememiz gerektiğini de Kur’an ve sünnetten öğrenmeliyiz. Onun için Kur’an ve Sünnetteki bazı duâ örneklerini öğrenmekte fayda vardır. Fâtiha, Kur’an’ın özeti olduğu gibi; Fâtiha sûresindeki duâ da, duâların en kapsamlısı ve güzel bir özetidir. Namazda ve namaz dışında bu duâyı da bolca etmeliyiz: “(Yâ Rabbi,) Bize hidâyet ver, bize doğru yolu göster: Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil.” 4085
Kur’ân-ı Kerim’in Dilinden Duâ Örnekleri 4086
“(Allah’ım,) Ancak Sana kulluk/ibâdet eder ve ancak Senden yardım isteriz. Bize hidâyet ver, bizi dosdoğru yola eriştir. Kendilerini nimete erdirdiğin kimselerin; gazaba uğramayanların, sapmayanların yoluna eriştir.”4087
“Bir zamanlar İbrahim, İsmail ile beraber Beytullah’ın temellerini yükseltiyor (şöyle diyorlardı:) Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz Sen işitensin, bilensin.” “Ey Rabbimiz! Bizi Sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibâdet usullerimizi göster, tevbemizi kabul et; zira tevbeleri çokça kabul eden, çok merhametli olan ancak Sensin.” 4088
“Rabbimiz, bize dünyada da iyilik, güzellik (hasene) ver. Âhirette de iyilik, güzellik ver. Bizi cehennem azâbından koru.” 4089
“Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı sağlam tut ve o kâfir millete karşı bize yardım et.” 4090
“…İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş Sanadır.” “Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir. Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz!
4085] 1/Fâtiha, 6-7).
4086] Kur’ân-ı Kerim’den Bazı Duâ Örnekleri: Hidayet İçin Duâ: Fatiha, 5-7; Bakara, 128-129; Al-i İmran, 8, 53, 193; Yusuf, 101. Hayırlı Nesil İçin Duâ: Bakara, 128-129; Al-i İmran, 38-41; A'raf, 189; İbrahim, 40; Furkan, 74; Ahkaf, 15. Tevbenin Kabulü İçin Duâ: Bakara, 128, 199, 285-286. Günahların Affı İçin Duâ: Al-i İmran, 16-17, 193; İbrahim, 41; Furkan, 65. Allah'ın, Azaptan Koruması İçin Duâ: Bakara, 201; Al-i İm. 16, 191-192; Furkan, 65. Kıyamet Gününde Selâmet İçin Duâ: Al-i İmran, 194; Şuara, 87-89 Yıldırım Çarpmasına Karşı Duâ: Ra'd, 13. Salihlerle Dostluk İçin Duâ: Şuara, 83; Neml, 19. Allah'tan Hayır İstemek: Şuara, 84. Allah'tan Cennet Nimeti İstemek: Şuara, 85; Hadid, 21. Allah'ın Salih Amel Nasip Etmesi İçin Duâ: Neml, 19; ahkaf, 15. Sahabenin Binek ve Yol Duâsı: Zuhruf, 13-14. Allah'ın Şükür Nasip Etmesi İçin Duâ: Neml, 19. Etmesi İçin Duâ: Neml, 19. Yağmur Duâsında İstiğfar Etmek: Nuh, 10-12. Meleklerin Mü'minler İçin Duâsı: Mü'min, 7-9; Şura, 5. Nuh a.s.'ın Mü(minler İçin Duâsı: Nuh, 28. Peygamberimiz'e Salevat Getirmek: Ahzab, 56. Tebliğde Etkili Söz İçin Musa a.s.'ın Duâsı: Taha, 24-28. Allah'tan İlim İstemek: Taha, 114 Gücün Dışında Birşeyle Veya Unutmaktan Dolayı Allah'ın Sorumlu Tutmaması İçin Duâ: Bakara, 286. Allah'ın Rahmetini İstemek: Bakara, 218, 286; Al-i İmran, 8, 159; A'raf, 23, 149, 151; Yunus, 86; İsra, 24, 28, 57; Kehf, 10; Enbiya, 83; Mü'minun, 109, 118; Neml, 19; Zümer, 9; Mü'min,7 y-Kâfirlere Karşı, Allah'ın Yardımını İstemek: Bakara, 286; Enfal, 45; Yunus, 85-86; Mü'min, 56; Mümtehıne, 5.
4087] 1/Fâtiha, 5-7
4088] 2/Bakara, 127-128
4089] 2/Bakara, 201
4090] 2/Bakara, 250
DUÂ
- 977 -
Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!”4091
“Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet ver. Şüphesiz sen çok bağışlayansın. Rabbimiz, sen mutlaka insanları asla şüphe olmayan bir günde toplayacaksın. Allah sözünden dönmez.” 4092
“Rabbimiz, biz iman ettik. Bizim günahlarımızı bağışla. Bizi ateş azâbından koru.” 4093
“Orada Zekeriyya, Rabbine duâ etti ve dedi ki: Rabbim! Bana tarafından hayırlı bir nesil bağışla. Şüphesiz sen duâyı hakkıyla işitensin.”4094
“Rabbimiz, indirdiğine inandık. Peygamber’e uyduk. Bizi şâhit olanlarla beraber yaz.” 4095
“Rabbimiz, bizim günahlarımızı ve işimizde taşkınlığımızı bağışla. Ayaklarımızı sâbit tut. Kâfir toplumuna karşı bize yardım eyle.” 4096
“Bir kısım insanlar, mü’minlere: “Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!” dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve dediler ki: Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!” 4097
“Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azâbından koru!” “Ey Rabbimiz! Doğrusu sen, kimi cehenneme koyarsan, artık onu rüsvay etmişsindir. Zâlimlerin hiç yardımcıları yoktur.” “Ey Rabbimiz! Gerçek şu ki biz, “Rabbinize inanın!” diye imana çağıran bir dâvetçiyi (Peygamberi, Kur’an’ı) işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle beraber al.” “Rabbimiz! Bize, peygamberlerin vasıtasıyla vaadettiklerini de ikram et ve Kıyâmet gününde bizi rezil-rüsvay etme; şüphesiz sen vaadinden caymazsın!” 4098
“Rasûle indirileni duydukları zaman, tanış çıktıkları gerçekten dolayı gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün. Derler ki: Rabbimiz! İman ettik, bizi (hakka) şahit olanlarla beraber yaz.”4099
“Rabbimiz, Biz kendimize zulmettik/yazık ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen mutlaka biz ziyana uğrayanlardan oluruz.” 4100
“Gözleri cehennem ehli tarafına döndürülünce de şöyle derler: Ey Rabbimiz! Bizi zâlimler topluluğu ile beraber bulundurma!” 4101
4091] 2/Bakara, 285-286
4092] 3/Âl-i İmrân, 8-9
4093] 3/Âl-i İmrân, 16
4094] 3/Âl-i İmrân, 38
4095] 3/Âl-i İmrân, 53
4096] 3/Âl-i İmrân, 147
4097] 3/Âl-i İmrân, 173
4098] 3/Âl-i İmrân, 191-194
4099] 5/Mâide, 83
4100] 7/A'râf, 23
4101] 7/A’râf, 47
- 978 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır ve bizi müslümanlar olarak vefat ettir.” 4102
“Pişman olup da kendilerinin gerçekten sapmış olduklarını görünce dediler ki: Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsan mutlaka ziyana uğrayanlardan olacağız!” 4103
“Rabbim, beni ve kardeşimi bağışla. Bizi rahmetin içine koy. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” 4104
“Mûsâ tayin ettiğimiz vakitte kavminden yetmiş adam seçti. Onları o müthiş deprem yakalayınca Mûsâ dedi ki: Ey Rabbim! Dileseydin onları da beni de daha önce helâk ederdin. İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği (günah) yüzünden hepimizi helâk edecek misin? Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir. Onunla dilediğini saptırırsın, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim sahibimizsin, bizi bağışla ve bize acı! Sen bağışlayanların en iyisisin! (Hz. Mûsâ’nın, kavmini temsilen seçip Allah’ın huzuruna getirdiği kimseler, Allah ile kendi arasındaki konuşmayı işitince, onunla yetinmediler ve: ‘Ey Mûsâ, Allah’ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayacağız’ dediler. Bunun üzerine orada şiddetli bir deprem oldu ve bayılıp düştüler. Hz. Mûsâ, Allah’a yalvardı da bu âfet kaldırıldı.)” “Bize, bu dünyada da iyilik yaz âhirette de. Şüphesiz biz sana yöneldik. Allah buyurdu ki: Kimi dilersem onu azâbıma uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatır. Onu, sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım.” 4105
“Rabbimiz, bizi zâlimler yanında bir fitne unsuru kılma, onlarla bizi imtihan etme. Rahmetinle bizi şu kâfirler topluluğundan kurtar.” 4106
“(Nuh) dedi ki: Ey Rabbim! Ben senden hakkında bilgim olmayan şeyi istemekten Sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen, ben ziyana uğrayanlardan olurum!” 4107
“(Yusuf) dedi ki: Rabbim! Bana zindan, bunların benden istediklerinden daha iyidir! Eğer onların hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder ve cahillerden olurum!” 4108
“Ey Rabbim! Mülkten bana (nasibimi) verdin ve bana (rüyada görülen) olayların yorumunu da öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da âhirette de benim velîmsin, sahibimsin. Beni müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat!” 4109
“Hatırla ki İbrahim şöyle demişti: Rabbim! Bu şehri (Mekke’yi) emniyetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut!” 4110
“Rabbim, beni ve zürriyetimi namaz kılanlardan eyle. Rabbimiz, duâmı kabul buyur. Rabbimiz, hesabın görüleceği gün beni, anamı, babamı ve mü’minleri bağışla.” 4111
“Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve şöyle de: Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!” 4112
4102] 7/A'râf, 126
4103] 7/A’râf, 149
4104] 7/A'râf, 151
4105] 7/A’râf, 155-156
4106] 10/Yûnus, 85-86
4107] 11/Hûd, 47
4108] 12/Yusuf, 33
4109] 12/Yusuf, 101
4110] 14/İbrâhim, 35
4111] 14/İbrahim, 40-41
4112] 17/İsrâ, 24
DUÂ
- 979 -
“Ve şöyle niyaz et: Rabbim! Gireceğim yere dürüstlükle girmemi sağla; çıkacağım yerden de dürüstlükle çıkmamı sağla. Bana tarafından, hakkıyla yardım edici bir kuvvet ver.” 4113
“Rabbimiz, katından bize rahmet ver ve işimizde doğruyu göster ve bizi başarılı kıl.” 4114
“Hiçbir şey için “Bunu yarın yapacağım” deme.” “Ancak Allah dilerse (yapacağım de). Unuttuğun zaman Allah’ı an ve de ki: Umarım Rabbim beni, doğruya daha yakın olana eriştirir.” 4115
“Rabbim, benim göğsümü aç. İşimi kolaylaştır. Dilimden düğümü çöz ki sözümü anlasınlar.” 4116
“Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. Sana O’nun vahyi tamamlanmazdan önce Kur’an’ı (okumakta) acele etme ve de ki: Rabbim, benim ilmimi artır.” 4117
“Eyyub’a gelince; Hani o Rabbine şöyle niyaz etmişti: Başıma bu dert geldi (Sana sığındım). Sen, merhametlilerin en merhametlisisin.” 4118
“Zünnun’a (Yunus’a) gelince; … Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn: Sen’den başka hiçbir ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zâlimlerden oldum.”4119
“Zekeriyyâ’yı da (an). Hani o, Rabbine şöyle niyaz etmişti: Rabbim! Beni yalnız bırakma! Sen, vârislerin en hayırlısısın, (her şey sonunda senindir).” 4120
“(O peygamber) dedi ki: Rabbim! Beni yalanlamalarına karşılık bana yardımcı ol!” 4121
“(Rasûlüm!) De ki: Rabbim! Eğer onlara vaad edilen tehdidi (azâbı) mutlaka göstereceksen;” “Rabbim, (bu durumda) beni zâlimler topluluğunun içinde bulundurma.” 4122
“Ve de ki: Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım!” “Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım, Rabbim!” 4123
“Zira kullarımdan bir zümre şöyle demişlerdi: Rabbimiz! Biz iman ettik; öyle ise bizi affet; bize acı! Sen, merhametlilerin en iyisisin.” 4124
“(Rasûlüm!) De ki: Bağışla ve merhamet et Rabbim! Sen merhametlilerin en iyisisin.” 4125
“Rabbimiz, bizden cehennem azâbını uzaklaştır. Doğrusu onun azâbı sürekli ve acıdır.
4113] 17/İsrâ, 80
4114] 18/Kehf, 10
4115] 18/Kehf, 24
4116] 20/Tâhâ, 25-28
4117] 20/Tâhâ, 114
4118] 21/Enbiyâ, 83
4119] 21/Enbiyâ, 87
4120] 21/Enbiyâ, 89
4121] 23/Mü’minûn, 39
4122] 23/Mü’minûn, 93-94
4123] 23/Mü’minûn, 97-98
4124] 23/Mü’minûn, 109
4125] 23/Mü’minûn, 118
- 980 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Orası şüphesiz kötü bir yer ve kötü bir duraktır.” 4126
“Rabbimiz, bize gözümüzün aydınlığı olacak eşler ve zürriyetler bahşeyle ve bizi takvâ sahiplerine imam, önder kıl.” 4127
“Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.” “Bana, sonra gelecekler içinde, iyilikle anılmak nasip eyle!” “Beni, Naîm cennetinin vârislerinden kıl.” 4128
“(İnsanların) dirilecekleri gün, beni mahcup etme.” 4129
“Artık benimle onların arasında sen hükmünü ver. Beni ve beraberimdeki mü’minleri kurtar.” 4130
“Rabbim! Beni ve ailemi, onların yapageldiklerinden kurtar.” 4131
“(Süleyman) onun(karıncanın) sözünden dolayı gülümsedi ve dedi ki: Ey Rabbim! Beni, gerek bana gerekse ana-babama verdiğin nimete şükretmeye ve hoşnut olacağın iyi işler yapmaya muvaffak kıl. Rahmetinle, beni iyi kulların arasına kat.” 4132
“Mûsâ dedi ki: Rabbim! Doğrusu kendime zulmettim (başıma iş açtım). Beni bağışla! Allah da onu bağışladı. Çünkü çok bağışlayıcı, çok merhametli olan ancak O’dur.” 4133
“(Mûsâ) Korka korka, (etrafı) gözetleyerek oradan çıktı ve şöyle dedi: Rabbim! Beni zâlimler güruhundan kurtar.” 4134
“Bunun üzerine (Mûsâ) onların yerine (davarlarını) sulayıverdi. Sonra gölgeye çekildi ve şöyle dedi: Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her hayra (lütfuna) muhtacım.” 4135
“(Lût) dedi ki: Rabbim, şu fesatçılar güruhuna karşı bana yardım eyle!” 4136
“Arş’ı yüklenen ve bir de onun çevresinde bulunanlar (melekler), Rablerini hamd ile tesbih ederler, O’na iman ederler. Mü’minlerin de bağışlanmasını isterler (ve derler ki): Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tevbe eden ve senin yoluna gidenleri bağışla, onları cehennem azâbından koru!” “Rabbimiz! Onları da, onların atalarından, zevcelerinden, nesillerinden iyi olanları da kendilerine vaadettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz azîz ve hakîm olan sensin!” “Bir de onları, her türlü kötülüklerden koru. O gün sen kimi kötülüklerden korursan muhakkak ki onu rahmetine mazhar etmiş olursun. Bu en büyük kurtuluştur.” 4137
“Biz insana, ana-babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. Taşınması ile sütten kesilmesi, otuz ay sürer. Nihâyet insan, güçlü çağına erip kırk yaşına varınca der ki: Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve râzı olacağın yararlı iş yapmamı temin et. Benim için de zürriyetim için de
4126] 25/Furkan, 65-66
4127] 25/Furkan, 74
4128] 26/Şuarâ, 83-85
4129] 26/Şuarâ, 87
4130] 26/Şuarâ, 118
4131] 26/Şuarâ, 169
4132] 27/Neml, 19
4133] 28/Kasas, 16
4134] 28/Kasas, 21
4135] 28/Kasas, 24
4136] 29/Ankebût, 30
4137] 40/Mü’min, 7-9
DUÂ
- 981 -
iyiliği devam ettir. Ben sana döndüm. Ve elbette ki ben müslümanlardanım.” 4138
“Rabbimiz, biz yöneticilerimize ve büyüklerimize itaat etmiştik. Fakat onlar bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz, onlara iki kat azab ver. Onları büyük bir lanete uğrat.” 4139
“Bunların arkasından gelenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin!” 4140
“İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: “Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.” Şu kadar var ki, İbrahim babasına: “Andolsun senin için mağfiret dileyeceğim. Fakat Allah’tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez” demişti. (O mü’minler şöyle dediler:) Rabbimiz! Ancak sana dayandık, sana yöneldik. Dönüş de ancak sanadır.” “Rabbimiz! Bizi, inkâr edenler için deneme konusu kılma, bizi bağışla! Ey Rabbimiz! Yegâne galip ve hikmet sahibi, ancak sensin.” 4141
“Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah’a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter. Peygamberi ve Onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Onların önlerinden ve sağlarından (amellerinin) nurları aydınlatıp gider de şöyle derler: Ey Rabbimiz! Nûrumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü sen her şeye kadirsin.” 4142
“Rabbim! Beni, ana-babamı, iman etmiş olarak evime girenleri, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla, zâlimlerin de ancak helâkini arttır.” 4143
“Rabbim, beni, anamı, babamı, mü’min olarak evime gireni, mü’min erkek ve kadınları bağışla. Zâlimlerin de sadece helâkini artır.” 4144
“De ki: Ben ağaran sabahın Rabbine sığınırım; Yarattığı şeylerin şerrinden. Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden. Ve düğümlere üfürüp büyü yapan üfürükçülerin şerrinden. Ve kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım!” 4145
“De ki: Sığınırım ben insanların Rabbine, İnsanların Melikine (mutlak sahip ve hâkimine), İnsanların İlâhına. O sinsi vesvesenin şerrinden, O ki insanların göğüslerine (kötü düşünceler) fısıldar. Gerek cinlerden, gerek insanlardan(olan bütün vesvesecilerin şerrinden Allah’a sığınırım!)” 4146
“Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur. Şüphesiz Sen işitensin, bilensin.” 4147
4138] 46/Ahkaf, 15
4139] 33/Ahzâb, 67-68
4140] 59/Haşr, 10
4141] 60/Mümtehıne, 4-5
4142] 66/Tahrîm, 8
4143] 66/Tahrîm, 28
4144] 71/Nûh, 28
4145] 113/Felak, 1-5
4146] 114/Nâs, 1-6
4147] 2/Bakara, 127
- 982 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an’da Peygamberlerin ve Sâlih Kimselerin Duâları
Hz. Âdem ve Eşinin Duâsı: 7/A’râf, 23, 189
Hz. Nûh’un Duâsı: 11/Hûd, 47; 71/Nûh, 26-28
Hz. Eyyûb’un Duâsı: 21/Enbiyâ, 83
Hz. Yûnus’un Duâsı: 21/Enbiyâ, 87
Hz. Yusuf’un Duâsı: 12/Yûsuf, 101
Hz. Şuayb’ın Duâsı: 7/A’râf, 89
Hz. Mûsâ’nın Duâsı: 7/A’râf, 126, 151, 155, 156; 10/85-86, 88; 20/Tâhâ, 25-28; 28/Kasas, 16
Hz. Süleyman’ın Duâsı: 27/Neml, 19
Hz. Zekeriyyâ’nın Duâsı: 3/Âl-i İmrân, 38; 21/Enbiyâ, 89
Hz. Lût’un Duâsı: 26/Şuarâ, 169; 29/Ankebût, 30
Hz. İbrahim’in Duâsı: 14/İbrâhim, 35-41; 26/Şuarâ, 83-89; 37/Sâffât, 100
Hz. İbrâhimve İsmail’in Duâları: 2/Bakara, 127-129; 23/Mü’minûn, 93-94, 97-98, 118
Ashâb-ı Kehf’in Duâsı: 18/Kehf, 10
Havârîlerin ve Hz. İsa’nın Ümmetinin Duâsı: 3/Âl-i İmrân, 53; 5/Mâide, 83
Rahmân’ın Kullarının Duâsı: 25/Furkan, 65-66, 74
Allah Yolunda Çarpışanların Duâsı: 3/Âl-i İmrân, 147
Temiz Akıl Sahiplerinin Duâsı: 3/Âl-i İmrân, 191-194
Cennettekilerin Hamd ve Duâları: 7/A’râf, 47; 35/Fâtır, 35; 39/Zümer, 74; 66/Tahrîm 8
Meleklerin İstiğfâr, Salât ve Duâları: 40Mü’min, 7-9
Kur’an’ın Mü’minlere Tavsiye Ettiği Duâlar: 1/Fâtiha, 5-7; 2/Bakara, 201, 250, 285-286; 3/Âl-i İmrân, 8, 9, 16; 17/İsrâ, 80, 108, 111; 20/Tâhâ, 114; 23/Mü’minûn, 109; 46/Ahkaf, 15; 59/Haşr, 10; 60/Mümtehıne, 4-5; 113/Felak, 1-5; 114/Nâs, 1-6.
Rasûlullah’ın (s.a.s.) Hayatında Duâ
Rasûlullah’ın (s.a.s.) hayatına baktığımız zaman, duânın onun hayatının her noktasına serpiştirilmiş bir eylem olduğunu görüyoruz. Duâ, onun hayatında âdeta bir hayat tarzına dönüşmüştür. O, yatarken, kalkarken, yemekten sonra, tuvalete girerken ve çıkarken, elbise giyerken ve çıkarırken, bineğe binerken, hasta iken, sıhhatli iken, sefere çıkarken, seferden döndükten sonra, sevinçli ve üzücü olaylar karşısında, namazın içinde, namazdan sonra, bir cenaze esnasında, birinin yeni elbise giydiğini gördüğünde, evden çıkarken, eve girerken, hoşuna giden bir mal gördüğünde, belâya uğrayanları gördüğünde, gök gürültüsü işittiğinde... Bunlar gibi daha hayatın birçok alanında duâ ile iç içe yaşıyordu. Rûhun gıdasının duâ olduğundan O, rûhunu gıdasız bırakmıyordu.
DUÂ
- 983 -
Şimdi Peygamberimiz’in genel olarak yaptığı duâlardan örnekler verelim:
“Allah’ım! Ürpermeyen kalpten, doymayan nefisten, fayda vermeyen bilgiden ve kabul olunmayacak duâdan sana sığınırım.” 4148
“Allah’ım! Bize dünyada da bir hayır, âhirette de bir hayır ver. Bizi cehennem azâbından koru.” 4149
“Allah’ım, dinimi doğru kıl; o benim işlerimin ismetidir. Dünyamı da doğru kıl; hayatım onda geçmektedir. Âhiretimi de doğru kıl; dönüşüm orayadır. Hayatı benim için her hayırda artma (vesilesi) kıl. Ölümü de her çeşit şerden (kurtularak) rahata kavuşma kıl.” 4150
“Allah’ım, yeterince helâlinden vererek beni haramından koru. Lutfunla ver. Başkasına muhtaç etme.” 4151
“Allah’ım! Âcizlikten, tembellikten, korkaklıktan, düşkünlük derecesine varan ihtiyarlıktan, cimrilikten Sana sığınırım. Keza, kabir azâbından da Sana sığınırım. Hayat ve ölüm fitnesinden de Sana sığınırım.” 4152
“Ey Rabbim, hatamı, bilmezliğimi, bütün işimdeki israfımı ve Senin, benden daha iyi bildiğin kusurlarımı ört. Ey Allah’ım, hatalarımı, bilerek ve bilmeyerek yaptığım kusurlarımı ve şaka şeklinde olan eksiklerimi ve bende olan bütün kusurları affet. Ey Allah’ım, benim peşin, açık ve gizli yaptığım her şeyi affet. Önce yaptıran ve sonra bıraktıran Sensin. Sen her şeye kadirsin.”4153
“Ey Allah’ım! Ben Senden doğru yolu, takvâyı, iffet ve istiğnâyı (insanlara muhtaç olmamayı) dilerim.” 4154
“Ey Allah’ım! Sana teslim oldum. Sana inandım. Sana dayandım. Sana döndüm. Senin kudretinle mücadele ettim. Ey Allah’ım, beni saptırmaman için Senin kuvvet ve şerefine sığınırım. Senden başka ilâh yoktur. Sen, ölmeyen dirisin. Cinlerle insanlar ise hepsi ölüme mahkûmdurlar.” 4155
“Ey Rabbim! Bana yardım et; aleyhime yardımda bulunma. Beni muzaffer kıl; başkasını bana muzaffer kılma. Benim için düşmana tuzak kur; aleyhime tuzak kurma. Beni doğruya yönelt ve hidâyeti bana kolaylaştır. Taşkınlık gösterene karşı bana yardım et. Ey Rabbim, beni, Seni çok zikreden, Sana çok şükreden, Senden çok korkan, Sana çok itaat eden, Sana karşı huşû ve tevâzûda bulunan, Sana çok çok dönüp yalvaran kul eyle. Ey Rabbim, tevbemi kabul et. Günahımı yıkayıp temizle. Duâmı kabul et. Hüccetimi sâbit kı. Lisanıma doğruluk, kalbime hidâyet ver. Kalbimin kirini gider.” 4156
“Ey Allah’ım, Seninle günahlarımız arasında perde olmak üzere haşyet ihsan et. Cennetine ulaştıracak itaat ve ibâdeti nasip kıl. Dünya musibetlerini bize kolaylaştıracak yakînî iman (kesin inanç) ver. Hayatımız boyunca kulaklarımız, gözlerimiz ve kuvvetimizden bizi
4148] Tirmizî, Nesâi
4149] Buhâri, Müslim, Ebû Dâvud
4150] Müslim
4151] Tirmizî
4152] Buhâri, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvud
4153] Buhâri, Müslim
4154] Müslim, Tirmizî
4155] Müslim
4156] Tirmizî, Ebû Dâvud
- 984 -
KUR’AN KAVRAMLARI
faydalandır. Öldükten sonra da onların yaptıklarından faydalanmamızı devam ettir. İntikamımızı yalnız bize zulmedenlere karşı kıl. Bize düşmanlık edenlere karşı bize yardım et. Dinimizde bizi musibete uğratma. Dünyayı, yönelip de meşgul olduğumuz şeylerin en büyüğü kılma. Bilgimizin de son noktası dünyadan ibâret olmasın. Başımıza da şefkat ve merhametten yoksun kimseleri Mûsâllat etme!” 4157
“Ey Allah’ım! Bana öğrettiğin şeylerden beni faydalandır. Faydalı olacak şeyleri bana öğret ve ilmimi arttır. Her hal üzerine hamd Allah’a mahsustur. Cehennemliklerin hal ve sıfatlarından Allah’a sığınırım.” 4158
“Ey kalpleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbimi, dininin üzerinde sâbit kıl.” 4159
“Allah’ım, Senden dünya ve âhirette âfiyet istiyorum.” 4160
“Ey Allah’ım, Senden her işte sebât, takvâya azîmet, nimetine şükür, güzel ibâdet, doğru bir lisan ve temiz bir kalp dilerim. Senin bildiğin bütün şeylerden sana sığınırım. Senin bildiğin hayrı diler ve Senin bildiğin günahlardan Sana sığınırım. Muhakkak ki, Sen bütün gizli olanları çok iyi bilensin.”
“Ey Allah’ım, bana Seni sevmeyi ve sevgisi Senin nezdinde bana faydalı olacak kimseleri sevmeyi nasib et. Ey Allah’ım, sevdiğim şeylerden bana verdiklerini Senin sevdiğin hususlarda kullanmakta bana kuvvet ver. Ey Allah’ım, sevdiklerimden alıp götürdüğün şeyleri de, Senin sevdiğin hususlarda (faydalı olmak için) bana kuvvet ver.” 4161
“Ey Allah’ım, tembellikten, fazla ihtiyarlıktan, günah işlemekten, borçlanmaktan, kabir imtihanından ve azâbından, ateşin fitnesinden ve azâbından Sana sığınırım. Yine, zenginlik fitnesinin şerrinden ve mesih deccal fitnesinden sana sığınırım.” 4162
“Ey Allah’ım, hatalarımı kar ve dolu suyu ile yıka. Beyaz elbisenin kirini temizlediğin gibi kalbimi hatalardan temizle. Doğuyu Batıdan uzaklaştırdığın kadar beni de hatalardan uzak kıl.” 4163
“Ey Allah’ım, işlediğim ve işlemediğim amellerimin şerrinden Sana sığınırım.” 4164
“Ey Allah’ım, kulağımın şerrinden, gözümün şerrinden, dilimin şerrinden, kalbimin şerrinden ve menîmin şerrinden Sana sığınırım. 4165
“Ey Allah’ım, fakirlikten, (hayır ve tâat) azlığından ve zilletten Sana sığınırım. Birine zulmetmekten ve zulme uğramaktan da Sana sığınırım.” 4166
“Ey Allah’ım, şikaktan (hakka karşı koymaktan), nifaktan ve kötü ahlâktan Sana sığınırım. Ey Allah’ım, Sana açlıktan sığınırım; Çünkü o, insandan ayrılmayan çok kötü bir şeydir. Hıyanetten de Sana sığınırım; Zira o, görünmeyen kötü ve gizli bir günahtır.” 4167
4157] Tirmizî
4158] Tirmizî
4159] Tirmizî
4160] Tirmizî
4161] Tirmizî
4162] Buhâri, Müslim
4163] Buhâri, Müslim, Ebû Dâvud
4164] Müslim, Ebû Dâvud
4165] Tirmizî, Nesâi, Ebû Dâvud
4166] Ebû Dâvud, Nesâi
4167] Ebû Dâvud, Nesâi
DUÂ
- 985 -
“Ey Allah’ım, rahmetini niyaz ederim. Bir an bile beni nefsimle baş başa bırakma. (Din ve dünyaya ait) bütün işlerimi ıslah et. Senden başka bir ilâh yoktur.” 4168
“Allah’ım, ben nefsime çok zulmettim. Günahları da ancak Sen mağfiret edersin. İlâhî katından bir mağfiretle beni affeyle. Şüphesiz ki Sen çok mağfiret edici ve pek merhametlisin.” 4169
“Allah’ım! Gücümün zayıflığını, tâkatimin ağırlığını, insanlar arasında horlanmamı Sana şikâyet ederim. Sen, merhamet edenlerin en merhametlisisin. Sen mustaz’afların Rabbisin. Sen, benim Rabbimsin. Beni kime havâle ediyorsun? Uzakta olup bana hücum edene mi? Yahut işlerimi kendisinin eline verdiğin düşmana mı? Eğer Senin, üzerimde gazâbın yoksa gerisine aldırmam. Yalnız, âfiyetin, benim için daha geniş ve daha elverişlidir. Karanlıkların kendisiyle aydınladığı, dünya ve âhiret işlerinin kendisiyle düzeldiği vechinin nuruna sığınırım. Gazâbının üstüme gelmesinden, öfkenin bana inişinden Sana sığınırım. Rızânı alana kadar eşiğine yüz sürmeye râzıyım. Güç ve kuvvet yalnız Senin elindedir.” 4170
Sünnet Olan Duâlar
Uykudan önce: “Ey Allah’ım senin adınla ölür ve dirilirim.”
Uyandıktan sonra: “Bizi uyku gibi bir ölümle öldürdükten sonra dirilten Allah’a hamd olsun. Dönüş ancak O’nadır.”
Sabahleyin: “Allah’ım senin yardımınla sabaha çıktık, senin yardımınla akşamladık, senin yardımınla yaşıyor, senin yardımınla ölüyoruz. Kabirden kalkış sanadır.”
Akşamleyin: “Allah’ım, senden dünya ve âhirette selâmet isterim. Allah’ım, senden dînim, dünyam, ehlim ve malım hakkında beni bağışlamanı ve selâmete çıkarmanı isterim. Allah’ım, benim ayıplarımı örtüver. Korktuklarımdan emin kıl. Allah’ım, Önümden arkamdan, sağımdan solumdan ve üzerimden gelecek belâları defederek beni koru. Altımdan gelecek ani belâlardan senin azametine sığınırım.”
Evden Çıkarken: “Allah’ın ismiyle Allah’a güvendim. O’nun gücünden başka hiçbir güç yoktur.”
Ezandan sonra: Ezanı tekrarlamak, salât ve selâm etmek ve “Allah’tan başka ilâh yoktur; O tektir ortağı yoktur, Muhammed kulu ve Rasûlüdür, Rab olarak Allah’a, din olarak İslâm’a, peygamber olarak Muhammed’e râzı oldum” demek.
Sıkıntılarda: “Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksanlıklardan tenzih ederim. Muhakkak ben zalimlerden oldum.” demek sünnettir.4171
4168] Ebû Dâvud
4169] Buhâri, Müslim
4170] Rasûlullah'ın Tâif'ten taşlanarak dönerken yaptığı duâ; İbn Hişam, Sîre II/29-30
4171] M. Sait Şimşek, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/419;
- 986 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İstiâne (Duâ) İle İlgili Âyet-i Kerimeler
A- İstiâne ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 6 Yerde:) 1/Fâtiha, 5; 2/Bakara, 45, 153; 7/A’râf, 128; 12/Yûsuf, 18; 21/Enbiyâ, 112.
B- Duâ Kelimesinin Kökü Olan D-a-v ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 212 Yerde:) 2/Bakara, 23, 61, 68, 69, 70, 171, 186, 186, 186, 221, 221, 260, 282; 3/Âl-i İmrân, 23, 38, 38, 61, 104, 153; 4/Nisâ, 117, 117; 6/En’âm, 40, 41, 41, 56; 6/En’âm, 52, 63, 71, 71, 108; 7/A’râf, 5, 29, 37, 55, 56, 134, 180, 189, 193, 193, 194, 194, 195, 197, 198; 8/Enfâl, 24; 10/Yûnus, 10, 10, 12, 12, 22, 25, 38, 66, 89, 106; 11/Hûd, 13, 62, 101; 12/Yûsuf, 33, 108; 13/Ra’d, 14, 14, 14, 36; 14/İbrâhim, 9, 10, 22, 39, 40, 44; 16/Nahl, 20, 86, 125; 17/İsrâ, 11, 11, 52, 56, 57, 67, 71, 110, 110, 110; 18/Kehf, 14, 28, 52, 57; 19/Meryem, 4, 48, 48, 48, 91; 20/Tâhâ, 108; 21/Enbiyâ, 15, 45, 90; 22/Hacc, 12, 13, 62, 67, 72; 23/Mü’minûn, 73, 117; 24/Nûr, 48, 51, 63, 63; 25/Furkan, 13, 14, 14, 68, 77; 26/Şuarâ, 72, 213; 27/Neml, 62, 80; 28/Kasas, 25, 41, 64, 64, 87, 88; 29/Ankebût, 42, 65; 30/Rûm, 25, 25, 33, 52; 31/Lokman, 21, 30, 32; 32/Secde, 16; 33/Ahzâb, 4, 5, 37, 46, 53; 34/Sebe’, 22; 35/Fâtır, 6, 13, 14, 14, 28, 40; 36/Yâsin, 57; 37/Sâffât, 125; 38/Sâd, 51; 39/Zümer, 8, 8, 38, 49; 40/Mü’min, 10, 12, 14, 20, 26, 41, 41, 42, 42, 43, 43, 49, 50, 50, 60, 65, 66, 74; 41/Fussılet, 5, 31, 33, 48, 49, 51; 42/Şûrâ, 13, 15; 43/Zuhruf, 49, 86; 44/Duhân, 22, 55; 45/Câsiye, 28; 46/Ahkaf, 4, 5, 5, 31, 32; 47/Muhammed, 35, 38; 48/Fetih, 16; 52/Tûr, 28; 54/Kamer, 6, 6, 8, 10; 57/Hadîd, 8; 61/Saff, 7; 67/Mülk, 27; 68/Kalem, 42, 43; 70/Meâric, 17; 71/Nûh, 5, 6, 7, 8; 72/Cinn, 18, 19, 20; 84/İnşikak, 11; 96/Alak, 17, 18.
C- Duâ ile İlgili Hükümler
45. Duâ etmek: A’raf, 55-56, 205-206; Ra’d, 14; Kehf, 28; Secde, 16; Mü’min, 60.
46. Duâda Aşırı Gitmekten Sakınmak: A’raf, 55, 180, 205; Taha, 8.
47. Duânın, Allah’ın Güzel İsimleriyle Yapılması: A’raf, 180; İsra, 11; Taha, 8.
48. Allah, Duâları Kabul Eder: Bakara, 186; Şura, 26.
49. Bedduâ: İsra, 11.
50. D- Bazı Duâlar
51. Hidâyet İçin Duâ: Fâtiha, 5-7; Bakara, 128-129; Âl-i İmran, 8, 53, 193; Yusuf, 101.
52. Hayırlı Nesil İçin Duâ: Bakara, 128-129; Âl-i İmran, 38-41; A’raf, 189; İbrahim, 40; Furkan, 74; Ahkaf, 15.
53. Tevbenin Kabulü İçin Duâ: Bakara, 128, 199, 285-286.
54. Günahların Affı İçin Duâ: Âl-i İmran, 16-17, 193; İbrahim, 41; Furkan, 65.
55. Allah’ın, Azaptan Koruması İçin Duâ: Bakara, 201; Âl-i İm. 16, 191-192; Furkan, 65.
56. Kıyamet Gününde Selamet İçin Duâ: Âl-i İmran, 194; Şuara, 87-89
57. Yıldırım Çarpmasına Karşı Duâ: Ra’d, 13.
58. Salihlerle Dostluk İçin Duâ: Şuara, 83; Neml, 19.
59. Allah’tan Hayır İstemek: Şuara, 84.
60. Allah’tan Cennet Nimeti İstemek: Şuara, 85; Hadid, 21.
61. Allah’ın Salih Amel Nasip Etmesi İçin Duâ: Neml, 19; ahkaf, 15.
62. Sahâbenin Binek ve Yol Duâsı: Zuhruf, 13-14.
63. Allah’ın Şükür Nasip Etmesi İçin Duâ: Neml, 19.
64. Etmesi İçin Duâ: Neml, 19.
65. Yağmur Duâsında İstiğfar Etmek: Nuh, 10-12.
66. Meleklerin Mü’minler İçin Duâsı: Mü’min, 7-9; Şura, 5.
67. Nuh a.s.’ın Mü(minler İçin Duâsı: Nuh, 28.
68. Peygamberimiz’e Salevat Getirmek: Ahzab, 56.
69. Tebliğde Etkili Söz İçin Musa a.s.’ın Duâsı: Taha, 24-28.
70. Allah’tan İlim İstemek: Taha, 114
71. Gücün Dışında Birşeyle Veya Unutmaktan Dolayı Allah’ın Sorumlu Tutmaması İçin Duâ: Bakara, 286.
72. Allah’ın Rahmetini İstemek: Bakara, 218, 286; Âl-i İmran, 8, 159; A’raf, 23, 149, 151;
73. Yunus, 86; İsra, 24, 28, 57; Kehf, 10; Enbiya, 83; Mü’minun, 109, 118; Neml, 19; Zümer, 9; Mü’min,7
74. y- Kâfirlere Karşı, Allah’ın Yardımını İstemek: Bakara, 286; Enfal, 45; Yunus, 85-86; Mü’min, 56; Mümtehıne, 5.
DUÂ
- 987 -
İstiâne (Duâ) İle İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhari, Tevhid 35; Teheccüd 14; Deavat 13, 21, 22, 50, 67; Cihad 31; Tevhid 9, 31; Mezalim 9; İstiska 21.
Müslim, Salât 215; Salâtül Müsafirin 166; Zikr 7, 44, 86, 88, 92.
Tirmizi, Deavat 3, 6, 10, 11, 59, 66, 79, 80, 99, 112, 115, 118, 126, 138, 139, 145, 149; Salât 46, 352; Birr 7, 50; Cennet 2; Cehennem 9; Cum’a 64.
Nesai, Sehv 48.
İbn Mace, Duâ 1, 8, 11.
Ebu Dâvud, Edeb 105; İlim 13; Salât 35, 152, 172, 311, 358, 361, 362, 363, 364; Cihad 41.
Kütüb-i Sitte Muh. Terc. Ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y. c. 6, s. 513-551
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Akçağ Y. C. 2, s. 93-107
2. Tefsir-i Kebir, Fahreddin Razi, c.1, s. 354-358
3. Hak Dini Kur’an Dili, Muhammed Hamdi Yazır, Yenda Y. c. 1, s. 99-118
4. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c.1, s. 69-73
5. Fi Zılali’l- Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 42-45
6. Tefhimü’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1 s. 41-42
7. Kütüb-i Sitte Muh. Terc. Ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y. c. 6, s. 513-551
8. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 9 s.529-539
9. İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. C. 1 s. 417-419
10. Kur’ani Araştırmalar, Mutahhari, Tuba Y. s. 135-139
11. Rasülüllah’ın İslam’a Davet Metodu, Ahmed Önkal, Konya Kitapçılık Y. s. 219-221
12. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y. s. 36-47
13. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 242-243
14. Kur’an’da Uluhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 225-226; 227-229; 319-321
15. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 451-454
16. Sorularla Fâtiha Sûresi, Zabit Ali Durmuş, Ali İçipak, YendaY. S. 157-170
17. Fâtiha Üzerine Mülahazalar, Hikmet Işık, Nil Y. S. 183-185
18. Psikolojik ve Sıhhi Açıdan İbadet, Abdullah Aymaz, Çağlayan Y. s. 72-78
19. Kur’an’da İbadet Kavramı, İsmail Karagöz, Şule Y. s. 31-33
20. İbadet mi, Ayin mi? Mustafa Karataş, Dersaadet Y. s. 167-169
21. İman ve Tavır, Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s.324-329
22. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmed Alptekin, Saff Y. s. 165-170; 191-204
23. İbadet, Yusuf El Kardavi,
24. Risale-i Nur’dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 356-359
25. Unutulmaz Sözler ve Nükteler Antolojisi, Mehmet Dikmen, Cihan Y. s. 65-68
26. Düşünceler, S. Gündüzalp, A. Suad, Zafer Y.
27. İslam’da Dini Düşüncenin Yeniden Doğuşu, Muhammed İkbal, Bir Y. s. 129
28. İlmin Işığında İslamiyet, Arif A. Tabbara, Kalem Y. s. 215-219
29. Tevhid’in Hakikatı, Yusuf El-Kardavi, Saff Y. s. 70-75
30. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 148-158
31. Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. s. 50-55
32. İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, Muhammed El-Behiy, Yöneliş Y.s. 181-185; 220-222
33. Esma’ül Hüsna Şerhi, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y. s.125-127
34. Âyet ve Hadislerde Esma-i Hüsna, Metin Yurdagür, Marifet Y. s. 161-163
35. Esmaü’l-Hüsna Şerhi, M. Necati Bursalı, Erhan Y. s. 187-188
36. Onun Güzel İsimleri M. Nusret Tura, İnsan Y. s. 90-92
37. Esmaü’l-Hüsna Afifüddin Süleyman Tilmsani, İnsan Y.68-70
38. Esma-i Hüsna’dan Esintiler, Sadettin Kaplan, Marifet Y. s. 91-92
39. İslam Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 1, s. 240-245; c. 2, s. 201-217
- 988 -
KUR’AN KAVRAMLARI
40. Hak Yolda Yürürken (Davet İçin Yol Azığı), Mustafa Meşhur, Fecr Y. s. 145-153
41. İslam Akaidi, Ahmet Lütfi Kazancı, Marifet Y. s. 273-280
42. Yeni İslam İlmihali, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Y. s. 86-88
43. Duâ Söylemden Eyleme, Abdullah Yıldız, Pınar Y.
44. Duâ, Ali Şeriati, Birleşik Dağıtım, Ankara Y.
45. Duâ, Ali Şeriati-Alexis Carrel, Birleşik Y.
46. Duâ, Alexis Carrel, Yağmur Y.
47. Duâ Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
48. El-Ezkâr, Rasûlullah’ın Dilinden Dualar ve Zikirler, İmam Nevevî, Ravza Y.
49. 99 Esma 99 Dua, Senai Demirci, Timaş Y.
50. Kur’an-ı Kerim’e Göre Duâ, Mehmet Soysaldı, Yeni Ufuklar Neşriyat
51. Kur’an’da Dua, Fevzi Zülaloğlu, Ekin Y.
52. Kur’an’da Duâ, Şadi Eren, Işık Y.
53. Kur’an’da Duâ, Mehmet Soysaldı, Şûle Y.
54. Kur’an’da Duâ, Hârun Yahya, Vural Y.
55. Kur’an-ı Kerim’deki Duâlar ve Ortamları, Yalçın İçyer, Denge Y.
56. Din ve Düşünce Açısından Duâ, Adil Bebek, Rağbet Y.
57. Duâ, E. Nigâr Atasoy, Şahsi Basım
58. Duâ, İsmail Çetin, Dilâra Y.
59. Duâ ve Tevhid, İbni Teymiyye, Pınar Y.
60. Duâ ve Yakarış, Hasan El-Benna, İslamoğlu Y.
61. Duâların Esrarı, Ayhan Yalçın, Çelik Y.
62. Duâ Üzerine Düşünceler, Sadık Kılıç, Nil A.Ş.
63. Duâ ve İbadetler, Heyet, Fazilet Neşriyat
64. Duâ Âyetleri ve Rasûlullah’ın Öğrettiği Duâlar, Süleyman Fahir, Eser Neşriyat
65. Duâ ve Zikir, Ahmed Hulusi, Kitsan Kitap Kırtasiye
66. Duâyı Yaşamak, Necmettin Şahiner, Pınar Y.
67. Duânın Adabı, Abdülkadir Dedeoğlu, Osmanlı Y.
68. Duâlar, Emine Şeyma, Sezgin Neşriyat
69. Duâlar ve Faziletleri, Yusuf Tavaslı, Tavaslı Y.
70. Duâlar ve Zikirler, Ramazanoğlu Mahmud Sami, Erkam Y.
71. Duâlar ve Zikirler, Ahmet Lütfi Kazancı, Tuğra Y.
72. Duâlarımız (Günlük Hayatımızda), Ahmed Şahin, Cihan Y.
73. Duâ Demetleri Şifa Hazineleri, Süleyman Demir, Demir Kitabevi
74. Duâ Demetleri Şifa Hazineleri, Osman Salih Dalcı, Şelale Y.
75. Duâ Ediyorum, M, Yaşar Kandemir, Damla Y.
76. Duâ Hazinesi, Mustafa Ertuğrul, Sağlam y.
77. Duâ Kitabı, Abdülkadir Dedeoğlu, Osmanlı Y.
78. Duâ Mecmuası, M. Fethullah Gülen, Nil A. Ş.
79. Duâ Mecmuası, Arif Pamuk, Pamuk Y.
80. Hz. Peygamber Dilinden Duâlar ve Tefsiri, Ali Akpınar, İttifak Kültür Serisi Y.
81. Açıklamalı Büyük Duâ Mecmuası, Süleyman Ateş, Kılıç Kitabevi Y.
82. Allah’a Nasıl Duâ Etmeliyiz? Sevim Asımgil, Furkan Basım Yayın
83. 79- Peygamber Efendimiz’in Öğrettiği Duâlar, Zikirler, İmam Nevevi, İslami Neşriyat
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 989 -
Kavram no 33
Toplumsal Hayat 4
Bk. Âhiret, İnfak, İsraf, Cimrilik
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
• Dünya; Anlam ve Mâhiyeti
• Dünya Hayatının Değeri
• Kur’ân-ı Kerim’de Dünya Hayatı
• Hadis-i Şeriflerde Dünya Hayatı
• Kaç Çeşit Dünya Vardır?
• Dünya-Âhiret Ayrımının Değerlendirilmesi ve Dünyayı Terk
• Dünyevîleşme
• Sonraki Hayat; Âhiret
• Dünya - Âhiret Dengesi
• Dünya Sizi Aldatmasın!
Dünya; Anlam ve Mâhiyeti
“Dünyâ” kelimesi, bizzat ve hükmen yaklaşmak, zaman ve yer açısından yakına gelmek, aşağı çekmek anlamına gelen ‘ednâ’ fiil kökünden türemiştir. Dünya sözcüğü, daha yakın, daha uygun manasındaki ‘ednâ’ kipinin dişil (müennes) şeklidir. Dünya kelimesinin “denâet” kökünden geldiğini söyleyenler de olmuştur. Buna göre dünya; basit, iğreti, âdi, alçak anlamlarına gelir.
Dünya Hayatı: “Dünya” kavramı, âhiret veya âhiret hayatı’nın karşılığı olarak, “hayâtü’d-dünyâ: Yakın hayat” anlamındadır. Bu kelime Kur’an’da çok sık ve âhiretten veya ölümden önceki hayatın sıfatı olarak geçmektedir. Kur’an’ın yanlış anlaşılan kavramlarından bir tanesi de “dünya” kelimesidir. “Dünyâ” bir sıfat olmasına rağmen, üzerinde yaşadığımız yeryüzünün ismi olarak algılanmıştır. Bu yanlış adlandırma İslâm’ın dünya hayatına getirdiği tanım ve ölçünün yanlış anlaşılmasına yol açmıştır. Buradan hareketle, İslâm’ın üzerinde yaşadığımız dünyayı (yer küreyi) kötülediği sanılmış, bu dünyadan yüz çevirmenin fazilet ve yükselme sebebi olacağı iddia edilmiştir.
Hâlbuki Kur’ân-ı Kerim, üzerinde yaşadığımız yer küresini, yani jeolojik anlamdaki dünyayı anlatmak üzere ‘arz/yer’ kelimesini kullanmıştır. ‘Dünya’ kelimesi ise, yeryüzünde yaşanan hayatın basitliğini, değersizliğini, geçiciliğini ifade eden dinî ve ahlâkî bir anlam kazanmıştır. ‘Dünya’ kelimesi ile, burada yaşanılan hayat anlayışı kötülenmiş, hafife alınmış, bununla da yer küresi değil; âhireti geri plana bıraktıran, âhireti hesaba katmayan yaşama zihniyeti tenkit edilmiştir.
Şüphesiz arz, yani yer küre ile onun üzerinde yaşanan hayat arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır. Bu ilişkiden dolayı ‘dünya’ kelimesi zaman içerisinde üzerinde yaşadığımız gezegenin adı olarak da kullanılmaya başlanmıştır. Kur’an, ‘dünya’ kelimesini, kişiyi Allah’tan uzaklaştıran iğreti, âdi, sefil bir hayatın karşılığı olarak kullanmaktadır. Bu kelimeyi çoğunlukla âhiret hayatı ile birlikte söz konusu etmektedir. İki hayat arasında karşılaştırma yapmakta, âhiret hayatının
- 990 -
KUR’AN KAVRAMLARI
üstünlüğünü ve devamlılığını vurgulamaktadır. Kur’an, âhireti unutturmayan, kişinin kulluk görevlerine engel olmayan, insanı sapıklığa götürmeyen ‘dünya hayatını’ kötülemez. Hatta bunun bir mutluluk olduğunu, mü’minlerin bu anlamda duâ etmeleri gerektiğini öğütler. “Onlardan öylesi vardır ki: ‘Rabbimiz, bize dünyada da hasene (iyilik ve güzellik) ver, âhirette de hasene (iyilik ve güzellik) ver ve bizi ateş azabından koru’ der.” 4172; “Müjde, dünya hayatında da, âhiret hayatında da onlarındır. Allah’ın sözleri için bir değişiklik yoktur. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.” 4173
Allah, yeryüzündeki her şeyi insanlar için yaratmıştır.4174 Öyleyse onların bu maddî nimetlerden faydalanması, onlara sahip olmaya çalışması ve onlarla beraber dünyada bir mutluluk araması kötü ve haram değildir. Yani “dünya mutluluğu” âhiret mutluluğunun karşıtı olamaz. Bir başka deyişle, âhiretteki sonsuz saâdeti yakalamak için, insanın dünyadaki mutluluğu ve nimetleri terk etmesi gerekmez.
Dünya Hayatının Değeri
Dünyanın olumlu veya olumsuz olduğunu değerlendirmek için, “dünya” kavramından herkesin ne anladığına bakmak gerekir. İnsanlar onu, kendi meslek, arzu, istek, hedef ve gayelerine göre değerlendirirler. Herkesin kendine ait bir dünyası vardır. Dünya, bir çiftçiye göre ekip biçmek, bir ilim adamına göre ilim (bilgi) alanı, bir âbide (çok ibâdet edene) göre bir ibâdet yeri, bir sarhoşa göre içme sahası, nefsinin esiri olan bir kimseye göre de gönlünce eğlenme mekânıdır. Bazıları onu geçici bir zaman olarak görür ve ona göre değerlendirir. Kimileri de hiç ölmeyecekmiş gibi ona sarılır, ölüm ve ötesini hesaba katmaz.
Kur’an’ın birçok âyetinde ve nice hadiste dünya hayatı ve ona olan tutkunluk yerilmekte, bazen de dünya hayatı övülmektedir. Aslında bu iki yargı arasında bir çelişki yoktur. Her iki kaynak da dünyayı, insanların farklı yaklaşım ve algılamalarına göre değerlendirmektedir. Âhireti hesaba katıp güzel bir hayat yaşayanlar için dünya övülmüş; sefihçe ve âhireti hiç düşünmeden, nefsinin arzularına uyarak yaşayanlar, dünyayı Allah’a kulluk yapmaya tercih edenler için de yerilmiştir. 4175
Kur’ân-ı Kerim’de Dünya Hayatı
“Dünyâ” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 115 yerde geçer. Dünyâ kelimesinin kökü olan “ednâ ve türevleriyle birlikte bu sayı, 133’e yükselir. “Dünya hayatı” anlamındaki “hayâtü’d-dünyâ” terkibi ise, 67 âyette kullanılır. “Ednâ” kelimesi Kur’an’da küçük, az veya eksik,4176 daha uygun, daha münasip, daha yakın,4177 daha değersiz, âdi, hayır yönünden daha az,4178 yakın mekân, yer olarak daha yakın4179 gibi anlamlarda kullanılmaktadır.
4172] 2/Bakara, 201; ayrıca: 7/A’râf, 156; 16/Nahl, 122
4173] 10/Yûnus, 64
4174] 2/Bakara, 29
4175] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 156
4176] 58/Mücâdele, 7; 73/Müzemmil, 20
4177] 2/Bakara, 282; 5/Mâide, 108; 33/Ahzâb, 51
4178] 2/Bakara, 61; 32/Secde, 21
4179] 30/Rûm, 3
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 991 -
Kur’an dünya ile âhiret arasında bir tercih olursa, elbette âhiretin tercih edilmesini emrediyor. Çünkü âhiret hayatı daha hayırlı ve daha kalıcıdır.4180 Dünya hayatını âhirete tercih edenler, uzak bir sapıklığa düşerler.4181 Allah’ın hükümlerine kulak vermeyip âhireti unutanlar, dünyaya karşılık âhireti satanlardır. Böyle bir alış-veriş hiç de kârlı değildir.4182 Müslümanlardan bazıları da âhiretlerini kazanmak için dünyalarını satarlar. Kur’an, Allah yolunda cihad etmenin bu anlama geldiğini ve böylelerinin büyük bir sevaba kavuşacaklarını haber veriyor. Allah yolunun şehitleri bu çok kârlı alış-verişin canlı örneğidir. 4183
Kur’ân-ı Kerim’e göre dünya hayatı, bir oyun (oyalanma) ve bir eğlencedir,4184 aldatıcı bir metâ (fayda, alınıp-satılan şey),4185 geçici ve önemsizdir.4186 Dünya hayatı, yağmurla biten ve yeşeren, sonra da bir doğal âfetle yok olup giden ekin gibidir.4187 Oyun, oyalanma, eğlence ve bir süs olmasının yanı sıra; mal ve çocuk bakımından bir övünme ve bir çoğalma yarışıdır. O, aldatıcı bir geçinme aracıdır.4188 Mal sahibi olmak, çocuk edinmek ve diğer sahip olunan şeyler, aslında dünya hayatının süsüdür. Ancak, varılacak yerin en güzeli, mutluluğun en şahanesi Allah’ın katındadır.4189 Dünya hayatı, bu gibi özellikleriyle aldatıcı, oyalayıcı, gaflete düşürücü, asıl maksattan uzaklaştırıcı, gelip geçici ve vefasızdır.
Kur’an, gerek dünya, gerekse âhiret nimetleri bakımından Allah’ın lütfunun sınırsızlığını ifade etmekte; servet, mevki, sağlık ve yaşayış güzelliği bakımından insanlar arasındaki farkların, ilâhî takdirin bir gereği olduğunu, dolayısıyla, bu dünyada mutlak eşitliğin imkânsızlığını vurgulamaktadır.4190 Bunun yanında, âhirette de insanlar eşit durumda olmayacaklar, insanların dünyada yapmış oldukları işlere göre diğer âlemde derece farkları daha da büyük olacaktır.4191 Ancak, para ve mevkî gibi dünyevî imkânlar, Allah nezdinde mutlak bir değer ifade etmediği için, dünya hayatını sırf bunların peşinde koşarak geçirenler, âhirette üstün derecelere ulaşmak hakkını kaybetmiş olacaklardır. 4192
Din, dünyada yaşanır, âhiret dünyada kazanılır. Dünya bir imtihan alanıdır, o yüzden dünyayı âhiret için yaşamalıdır. Ebedî saâdet bu dünyada kazanıldığı için dünya hayatı çok değerlidir. Kıymeti bilinmeli, ömür boşa harcanmamalıdır. Kur’an’da dünya için “bugün” âhirete de “yarın” denilmiş, âhiretin bir gün kadar yakın olduğu ve ona azık hazırlanması istenmiştir.4193 Bütün bunlarla birlikte Kur’an, dünyadan el etek çekilmesini emretmez. “Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan Allah’tır.”4194 buyurur. Kur’an, bize çalışmayı emretmiş, dünya nimetle4180]
93/Duhâ, 4
4181] 14/İbrahim, 3
4182] 2/Bakara, 86
4183] 4/Nisâ, 74
4184] 6/En’âm, 32; 47/Muhammed, 36, vd.
4185] 3/Âl-i İmrân, 14, 185; 9/ Tevbe, 38, vd.
4186] 4/Nisâ, 77
4187] 10/Yûnus, 24; 18/Kehf, 45
4188] 57/Hadîd, 20
4189] 3/Âl-i İmrân, 14
4190] 17/İsrâ, 20
4191] 17/İsrâ, 21
4192] 17/İsrâ, 18
4193] 59/Haşr, 18
4194] 2/Bakara, 29
- 992 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rinden meşrû şekilde istifade etmemizi tavsiye etmiştir: “Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan (nasibinizi) arayın. Allah’ı çok zikredin/anın ki kurtuluşa eresiniz.”4195 Dünyadan nasibimizi unutmamamızı hatırlatır. 4196
Kur’an’da “arz”, coğrafî, “dünya” ise dinî ve ahlâkî bir terim olarak yer almış; dünya kötülenir veya hafife alınırken kozmik varlığı değil; burada sürdürülen ve âhiret kaygısını geri plânda bırakan hayat tarzı kastedilmiştir. Dünya, sahih hadislerde de bu anlamda kullanılır. Kur’an’da kötülenen dünyadan maksat, madde ve şahsî çıkardır. Mal, mevkî, şehvet, lüks ve israf gibi tutku ve eğilimler kınanırken; mânevî değerlere ve uhrevî hayata bağlılık gösterilmesi istenmiştir.
Dünya hayatı, Kur’an’da genellikle âhiret hayatı ile birlikte anılmış, bazen ikisi arasında karşılaştırma yapılarak âhiret hayatının üstün olduğu belirtilmiştir. Kur’an’a göre, âhiret için amelleri engellemeyen ve aksatmayan dünya hayatı meşrû bir nimet, hatta saâdettir. Nitekim müslümanların, “Rabbimiz! Bize dünyada da âhirette de hasene/güzellik ve iyilik ver.”4197 diye duâ etmeleri tavsiye edilmiş, “Allah dünyadaki şeylerin hepsini sizin için yarattı.”4198 denilmiştir. Birçok âyette peygamberlere ve mü’minlere hitap edilirken dünya ve âhiret mutluluğu birlikte vurgulanmış, bu durum Allah’ın özel bir lutfu olarak kaydedilmiştir. Hz. İbrahim ve Hz. İsa, dünya ve âhiret mutluluğunu kazanmışlardır.4199 Çünkü dünya mutluluğu ile âhiret saâdeti birbirine zıt değildir; âhirette ödül kazanmanın yolu, dünyadan vazgeçmek değildir. Âhiretlerini kaybedenler dünyada da mutlu olamazlar. “Kâfirler için dünyada ve âhirette şiddetli bir azap vardır.”4200 İki cihanda yüzü ak olanlara karşılık yüzü kara olacaklar da vardır. 4201
Dünya ve âhiret arasında bir tercih yapma mecburiyeti ortaya çıktığı zaman hiç tereddüt etmeden âhiret hayatının tercih edilmesi istenmiş, aksi davranışta bulunanlar şiddetle kınanmıştır.4202 Çünkü âhiret, dünyadan daha hayırlıdır.4203 Geçici ve süreksiz olan, kalıcı ve daimî olana tercih edilemez. “Önce dünya” diyenler “dünya karşılığında âhireti satanlar” şeklinde nitelendirilmiş, değerli ve çok olanı verip değersiz ve az olanı satın almanın kârlı bir iş olmadığı ifade edilmiştir.4204 Bu anlayışa sahip olanların yaptıkları işler kendilerine dünyada da âhirette de bir yarar sağlamaz.4205 Buna karşılık, âhiretlerini kazanmak için dünyalarını satanlar övülmüştür. 4206
“İşte onlar, âhirete karşılık dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden ne azapları hafifletilecek, ne de kendilerine yardım edilecektir.” 4207
“İnkâr edip kâfir olanlara dünya hayatı süslendi (süslü gösterildi). Bu yüzden onlar,
4195] 62/Cum’a, 10
4196] 28/Kasas, 77
4197] 2/Bakara, 201
4198] 2/Bakara, 29
4199] 2/Bakara, 130; 3/Âl-i İmrân, 45
4200] 3/Âl-i İmrân, 56; 5/Mâide, 33
4201] 3/Âl-i İmrân, 106-107
4202] 14/İbrahim, 3; 79/Nâziât, 37-39
4203] 93/Duhâ, 4
4204] 2/Bakara, 86, 90
4205] 2/Bakara, 217
4206] 4/Nisâ, 74
4207] 2/Bakara, 86
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 993 -
iman edenlerden bazısı ile alay eder. Oysaki (iman edip) ittika eden, Allah’ın azâbından korunanlar, kıyâmet gününde onların üstündedir. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.” 4208
“Onlardan öylesi vardır ki: ‘Rabbimiz, bize dünyada da hasene (iyilik ve güzellik) ver, âhirette de hasene (iyilik ve güzellik) ver ve bizi ateş azabından koru’ der.” 4209
“Kadınlardan, oğullardan, kantarlarca yığılmış altın ve gümüşten, (otlağa) salınmış atlardan, davarlardan ve ekinlerden gelen zevklere düşkünlük, insanlara süslü (câzip) gösterildi. Bunlar sadece dünya hayatının geçimidir. Asıl varılacak güzel yer, Allah’ın yanındadır.” 4210
“... De ki: Dünya metâı/menfaati azdır/önemsizdir. Allah’tan korkanlar için âhiret daha hayırlıdır. Size kıl kadar haksızlık edilmez.” 4211
“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. İttika edenler, (Allah’ın azâbından) korkanlar için elbette âhiret yurdu daha hayırlıdır. (Dünya hayatının fâniliğine) hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?” 4212
“De ki: ‘Allah’ın kulları için çıkardığı (yarattığı) ziyneti/süsü ve güzel rızıkları kim haram kılabilir?’ De ki: ‘Onlar, dünya hayatında (inanmayanlarla birlikte) mü’minlerindir. Kıyâmet gününde ise yalnız iman edenlerindir.’ İşte, bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklarız.” 4213
“İyi bilin ki mallarınız ve çocuklarınız birer fitneden/imtihandan ibarettir. Allah yanında ise büyük ecirler/mükâfatlar vardır.”4214
“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, ‘Allah yolunda savaşa çıkın!’ denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Âhiret (hayatına) dünya hayatını tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası âhiretin yanında pek azdır.” 4215
“Dünya hayatının (şu yakın hayatın) durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri o su sebebiyle (ağ gibi birbirlerine örülüp) karışırlar. Nihâyet yeryüzü ziynetini takınıp, (rengârenk) süslendiği ve sahipleri de ona (ürünleri biçmeye, yemişleri toplamaya) kadir olduklarını sandıkları bir sırada, gece veya gündüz ona emrimiz (âfetimiz) gelir de onu sanki dün (öyle süslü) değilmiş gibi kökünden koparılarak biçilmiş bir hale getiririz. İşte iyi düşünecek toplumlar için âyetlerimizi böyle açıklarız.” 4216
“Müjde, dünya hayatında da, âhiret hayatında da onlarındır. Allah’ın sözleri için bir değişiklik yoktur. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.” 4217
“Allah dilediğine rızkını bollaştırır da, daraltır da. Onlar dünya hayatıyla şımardılar. Oysa âhiretin yanında dünya hayatı, (basit) eşyadan, geçici bir zevkten başka bir şey
4208] 2/Bakara, 212
4209] 2/Bakara, 201; ayrıca: 7/A’râf, 156; 16/Nahl, 122
4210] 3/Âl-i İmrân, 14
4211] 4/Nisâ, 77
4212] 6/En’âm, 32
4213] 7/A’râf, 32
4214] 8/Enfâl, 28
4215] 9/Tevbe, 38
4216] 10/Yûnus, 24
4217] 10/Yûnus, 64
- 994 -
KUR’AN KAVRAMLARI
değildir.” 4218
“Kim bu aceleciyi (çabuk geçen dünyayı) isterse, ona, dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını verir, sonra da onu, kınanmış ve mahrum bırakılmış olarak gireceği cehenneme sokarız. Kim de âhireti diler ve bir mü’min olarak kendine yaraşır bir çaba ile o gün için çalışırsa, işte bunların çalışmaları makbuldür. Hepsine; dünyayı isteyenlere de, âhireti isteyenlere de, Rabbinin ihsânından, ayırdetmeksizin veririz. Rabbinin ihsânı kısıtlanmış değildir. Baksana, Biz insanların kimini kiminden nasıl üstün kılmışızdır! Elbette ki âhiret, derece ve üstünlük farkları bakımından daha büyüktür.” 4219
“Biz, insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi, kendisine bir ziynet/süs yaptık. Bununla beraber Biz, mutlaka oradaki her şeyi kupkuru bir toprak yapacağız.” 4220
“Onlara, dünya hayatının tıpkı şöyle olduğunu anlat: Gökten bir su indirdik, yerin bitkisi onunla karışıp yeşerdi. Sonra (kuruyup) rüzgârların savurduğu çöp kırıntıları haline geldi (işte bu dünya hayatı, böyle bir mevsim kadar kısadır). Allah her şeye kadirdir, her şey üzerinde iktidar sahibidir. Mal/servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Kalıcı ve ölümsüz olan güzel işler ise, Rabbinin katında hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit etmeye daha lâyıktır.” 4221
“Sakın, kendilerini denemek için onlardan bazılarını faydalandırdığımız dünya hayatının süsüne gözlerini dikme! Rabbinin rızkı hem daha hayırlı, hem daha süreklidir.” 4222
“Size verilen şeyler, dünya hayatının geçim vasıtası ve debdebesi/süsüdür. Allah’ın yanında olan ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?” 4223
“Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu gözet; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde fesâdı/bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, müfsidleri/bozguncuları sevmez.” 4224
“Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Âhiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı.” 4225
“Onlar, sadece şu dünya hayatının/yakın hayatın görünen dış yüzünü bilirler; âhiretten ise onlar tamamen gâfildirler.” 4226
“Ey insanlar, Allah’ın vaadi gerçektir; sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (Şeytan) Allah’ın affına güvendirmek sûretiyle sizi aldatmasın.” 4227
“Ey kavmim! Şüphesiz bu dünya hayatı, geçici bir eğlencedir. Ama âhiret, gerçekten karar yeri, kalınacak yurttur.” 4228
4218] 13/Ra’d, 26
4219] 17/İsrâ, 18-21
4220] (18/Kehf, 7-8
4221] 18/Kehf, 45-46
4222] 20/Tâhâ, 131
4223] 28/Kasas, 60
4224] 28/Kasas, 77
4225] 29/Ankebût, 64
4226] 30/Rûm, 7
4227] 35/Fâtır, 5
4228] 40/Mü’min, 39
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 995 -
“Kim âhiret kazancını istiyorsa, onun ekinini/kazancını arttırırız. Kim dünya ekinini/kârını istiyorsa ona da dünyadan bir şey veririz. Fakat onun âhirette bir nasibi olmaz.” 4229
“Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. Şâyet insanlar küfürde birleşen bir tek inkârcı ümmet olacak olmasaydı, Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık. Evlerinin kapılarını ve üzerine yaslanacakları koltukları da (hep gümüşten yapardık). Ve onları altın ziynetlere boğardık. Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçici metâından ibarettir. Âhiret nimeti ise, Rabbinin yanında, Allah’ın azâbından sakınıp rahmetine sığınanlara mahsustur.” 4230
“İnkâr edenler ateşe sunulacakları gün, ‘dünyadaki hayatınızda bütün güzel şeyleri harcadınız, onların zevkini sürüp tükettiniz (burası için hiçbir şey bırakmadınız). Yeryüzünde haksız yere istikbâr etmenizden/büyüklük taslamanızdan ve fıskınızdan/yoldan çıkmanızdan dolayı bugün, alçaltıcı bir azap göreceksiniz’ denir.” 4231
“Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder ve ittika ederseniz (sakınırsanız) Allah size mükâfatınızı verir. Ve sizden mallarınızı tamamen sarfetmenizi istemez. Eğer onları isteseydi ve sizi zorlasaydı, cimrilik ederdiniz ve bu da sizin kinlerinizi ortaya çıkarırdı.” 4232
“Bilin ki dünya hayatı, ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı yağmurun bitirdiği ve ziyaretçilerin de hoşuna giden bir bitki gibi önce yeşerir sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çerçöp olur. Âhirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah’ın mağfireti ve rızâsı vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçinmeden başka bir şey değildir.” 4233
“Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır. Herhangi birinize ölüm gelip de ‘Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirseydin de sadaka verip iyilerden olsaydım!’ demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan infak edin, Allah için harcayın.” 4234
“O, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O azîzdir (üstündür, yücedir), bağışlayandır.” 4235
“Hayır, siz aceleciyi, (çabuk geçen dünya hayatını ve nimetlerini) seviyor, âhireti bırakıyorsunuz.” 4236
“Fakat siz (ey insanlar!) âhiret, daha hayırlı ve daha devamlı olduğu halde dünya hayatını (yakın hayatı) tercih ediyorsunuz.” 4237
4229] 42/Şûrâ, 20
4230] 43/Zuhruf, 32-35
4231] 46/Ahkaf, 20
4232] 47/Muhammed, 36-37
4233] 57/Hadîd, 20
4234] 63/Münâfıkun, 9-10
4235] 67/Mülk, 2
4236] 75/Kıyâmet, 20-21
4237] 87/A’lâ, 16-17
- 996 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hadis-i Şeriflerde Dünya Hayatı
Peygamberimiz, dünya âhiret dengesini bozma eğilimi gösteren eşlerini uyararak ya dünya hayatının süsünü ya da Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu tercih etmelerini istemiştir.4238 Âhirete öncelik veren bu dengenin dünya lehinde bozulması yönündeki davranışlar tasvip edilmemiştir. Sahâbenin dünya malına fazlaca önem veren bazı hareketleri karşısında Hz. Peygamber, Allah katında dünyanın cılız bir ölü oğlak kadar bile değeri olmadığını4239 ifade etme ihtiyacını duymuş, dünyaya düşkün ve maddeye tutkun olmamaları için çevresindekileri uyarmıştır. 4240
Abdullah bin Ömer, Ebu’d-Derdâ ve Osman bin Maz’ûn gibi sürekli ibâdetle meşgul olup kendilerini ve ailelerini dünya nimetlerinden mahrum bırakan kimselerin davranışları da Hz. Peygamber tarafından hoş karşılanmamış,4241 ölçüsüz bir şekilde dünyaya sarılmak kadar; bir tür ruhbanlık hayatına yönelmek de doğru bulunmamıştır. 4242
Hz. Peygamber, yaşadığı hayat itibariyle dünya karşısında takınılması gereken tavrın nasıl olması gerektiğini göstermiştir. Nitekim “Uhud dağı kadar altınım olsa, üç günden fazla saklamazdım.”4243 demiş, hayatı boyunca dünyalığa önem vermemiş, vefatından sonra birkaç şahsî eşyasından ve çok az miktarda maldan başka bir şey bırakmamış, ilk iki halifesi de bu yolda onu takip etmiştir. Bununla beraber Hz. Peygamber, “Dünya malı tatlıdır, çekicidir.”4244 sözüyle herkesin dünyaya ve maddeye karşı kendisi gibi davranamayacağını da ifade etmiştir. Nitekim müslümanların servet edinmelerini tasvip etmiş, dinin servetle ilgili olarak getirdiği yükümlülüklerin ifa edilmesi şartıyla zenginliğin kötü bir şey olmadığını söylemiştir. Onun dünya karşısındaki tavrı ve sözleri bir tavsiye ve uyarı niteliğindedir. İnsanda maddeye ve şahsî çıkara karşı doğuştan bir eğilim, hatta hırs bulunduğundan İslâm, kişileri dünya nimetlerine teşvik etme yerine; onların dünya ile ilgili davranışlarını düzene koymaya özen göstermelerini istemiştir.
Peygamberimiz dünya hayatını aşırı sevip ona bağlanmaktan mü’minleri sakındırmıştır. Bazı hadislerinde dünya hayatını aşağılayıp tel’in ettiğini görüyoruz. Fakat Peygamberimiz’in aşağıladığı dünya, insanların nefs-i emmârelerine bakan fuhşiyatın, şerlerin, zulümlerin, isyanların işlendiği dünyadır. Âhiretin tarlası olan, Allah’a kulluk icrâ edilen, Allah’ın isimlerinin aynası, tecellî ettiği yer olan dünya değildir.
Aslında tek bir varlık olan yer küresi hakkında; her meslek, her karakter ve ruh sahibi için ayrı ayrı birçok dünya anlayışı, hayat görüşü olduğunu görüyoruz. Değişen ruh haline ve maddî şartlara göre bir insan için bile birçok dünya vardır. Bazıları hiç ölmeyecek gibi ona bağlanırken, bazıları artık yaşamayı değersiz bularak intiharı bile tercih edebilmektedir. Peygamberimiz (s.a.s.) bu bin bir yüzlü dünyanın bazen iyi, bazen kötü yönünden bahsetmiş, bazen âbidlerin, dindarların dünyasını, bazen de inançsız ve ahlâksızların ve âhireti hiç düşünmeyen,
4238] 33/Ahzâb, 28-29
4239] Müslim, Zühd 2
4240] Buhârî, Rikak 5; Müslim, Zekât 38
4241] Buhârî, Savm 56, Nikâh 1
4242] Ahmed bin Hanbel, IV/226; Dârimî, Nikâh 3
4243] Buhârî, Zekât 4; Müslim, Zekât 10
4244] Buhârî, Cihad 37; Tirmizî, Fiten 26
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 997 -
zâlimlerin dünyasını değerlendirmiştir. Bu sebeple bir hadiste 4245 dünya âhiret için bir ekim yeri, âhiret için ziraat yapılacak, lâ ilâhe illâllah ile ebedî cennet ağacı kazanılacak kadar kıymetli bir yer olarak belirtilirken, aynı dünya bir başka hadiste 4246 sinek kanadından değersiz ve hatta mel’un 4247olarak değerlendirilmiştir.
Dünyanın farklı açılardan farklı kişiler için ayırım yapılmadan, hepsine aynı zâviyeden bakıldığı takdirde hadislerdeki ifâdeleri, birbirleriyle çelişkili bulmak mümkündür. Bu ayırım dikkate alındığında ise, herhangi bir çelişkinin olmadığı görülecektir. Hadis-i şerifleri ve bunların Kur’an’ın ve dinin prensipleriyle değerlendirilip yorumlanmasını nazar-ı dikkate alırsak şöyle bir sonuca varabiliriz: İnsanda mutlak bırakılmış, fıtrî ve vazgeçilmez duygulardan biri de dünya sevgisidir. Bir hadis-i şerifte bu husus şöyle ifade edilir: “İnsan yaşlandıkça iki duygu genç kalır: Dünya sevgisi ve tûl-i emel.”4248 Dünya sevgisi, aslında gerekli bir duygudur. İnsan, bu duygusunu kontrol etmeden bırakıverir ve hırsının etkisinde kalırsa, âhireti unutmaya, terketmeye götüren aşırılıklara düşer, dünyevî arzuların peşine takılarak sûiistimallere, haramlara dalar. Her devirde görülen aşırı kazanç çılgınlıkları, bundan hâsıl olan bin bir çeşit hileler, skandallar, sahtekârlıklar, ölmeler, öldürmeler, İslâm’ın sınırlamaya çalıştığı bu tûl-i emel zaafının eseridir.
İslâm, her konuda olduğu gibi bu meselede de denge ister. Âhireti unutturmayacak, ibâdetten alıkoymayacak, harama yer vermeyecek ölçüde dünyalık istemeyi yasaklamaz. Güçlü müslümanın, zayıf müslümana nazaran Allah’a dava sevgili olduğunu söyleyen, veren elin alan elden üstün olduğunu beyan eden İslâm’ın, “dünyayı tamamen terk et” demeyeceği açıktır.4249 Bir şeyin fazilet ve fenalığı, başka şeyle mukayese edilerek ortaya çıkar. Âhiretle mukayese ile, ona tercih edilen dünyanın olumsuzluğu değerlendirilir. Allah’a küfür, isyan ve fısklarla dolu olan dalâlet ehlinin dünyasıdır yerilen. Âhireti kazandıran, mü’minlere mescid, âhirete tarla, Allah’ın isimlerine ayna, ilâhî sanatlara sergi salonu olan dünya elbette kötü değildir.
Hadis-i şerifler, bu açıklamaların ışığında değerlendirilmelidir. Rasûlullah’tan (s.a.s.) rivâyet edilmiştir ki:
“Sizin için korktuğum şeylerden biri, dünyanın süs ve güzelliklerinin size açılmasıdır...” 4250
“Dünya tatlı ve hoştur. Allah sizi ona vâris kılacak ve nasıl hareket edeceğinize bakacaktır. Öyleyse dünyadan sakının, kadınlardan da sakının! Zira benî İsrâilin ilk fitnesi kadın yüzünden çıkmıştır.” 4251
“Dünya mel’undur, içindekiler de mel’undur, ancak Allah’ı zikir ve zikrullaha yardımcı olanlarla âlimler ve ilim öğrenenler hâriç.”4252 (Farklı rivâyetlerde, “Dünya ve içindekiler
4245] Tirmizî, Deavât 60, hadis no: 3458
4246] Tirmizî, Zühd 13, hadis no: 2321; İbn Mâce, Zühd 11, hadis no: 2410
4247] Tirmizî, Zühd 14, hadis no: 2323; İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4112
4248] Kütüb-i Sitte, 7/247
4249] Kütüb-i Sitte7/248
4250] Buhârî, Zekât 47, Cum’a 28; Cihad 37, Rikak 7; Müslim, Zekât 123; Nesâî, Zekât 81
4251] Müslim, Zikr 99; Tirmizî, Fiten 26; İbn Mâce, Fiten 19
4252] Tirmizî, Zühd 14, hadis no: 2323; İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4112
- 998 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mel’undur; Allah için olanlar hâriç, ...Allah rızâsı için yapılanlar hâriç, ...emr-i bil ma’rûf nehy-i ani’l-münker ve zikrullah hâriç” ifadeleri vardır.
“Eğer dünya Allah’ın yanında sivrisineğin kanadı kadar değer taşısaydı, tek bir kâfire ondan bir yudum su içirmezdi.” 4253
“Kim dünyaya çok önem verirse, Allah onun işini dağıtır (zorlaştırır). İki gözünün arasına fakirliği (aç gözlülüğü) koyar. (Hâlbuki) dünyadan ona ulaşacak olan kendisi için yazılandan başkası olamaz. Kimin de niyeti âhiret(i kazanma) ise Allah onun işini toparlar (kolaylaştırır). Onun kalbine zenginliği koyar. Ona dünyadan da ihtiyaç duyduğu şey ulaşır.” 4254
“Dünya, mü’mine hapishane; kâfire cennettir.” 4255
“Allah bir kulu sevdimi, onu dünyadan korur. Tıpkı sizden birinin (perhiz gerektiren hastalığa uğramış) hastasına suyu yasaklaması gibi.” 4256
“Ben kim, dünya kim! Dünya (hayatı) ile benim ilgim, bir ağacın altında gölgelenip sonra da bırakıp giden yolcunun durumu gibidir.” 4257
“Dünyada bir garib veya bir yolcu gibi ol!” Tirmizî’nin rivâyetinde, hadisin devamında şu ifade vardır: “Kendini kabir ehlinden say.” 4258
“Birinize dünyalık olarak bir yolcunun azığı kadar yeterlidir.” 4259
“Müslüman olup da kendisine ancak yetecek kadar rızık verilen ve Allah’ın kendisine verdiği ile kanaat getirdiği kimse muhakkak felâh bulmuştur.” 4260
“Zenginlik, mal çokluğundan ibaret değildir. (Hakiki) zenginlik, gönül zenginliğidir.” 4261
“Hayır, vallahi ey cemaat! Ben sizin için ancak Allah’ın size vereceği dünya ziynetlerinden korkuyorum.” 4262
“Sizin elde ettiğiniz dünya metâı, hayır değil; bir fitnedir. Evet, hayır, ancak hayır getirir. Lâkin bu dünya ziynetleri hayır değildir. Çünkü bunlar fitneye sebep olur. Onlarla siz âhiret hususuna yönelmekten meşgul olursunuz. Baharın yetiştirdiği nebatların bazısı, çok yiyen hayvanları ya patlatıp öldürür yahut ölüme yaklaştırır. Ancak ihtiyacına kadar yiyenlere zarar vermez. Dünya malı da öyledir, insanlar ona hoş görerek meylederler. Bazısı mala gark oldu denilecek şekilde çok mal edinir, bazısı fazlasına tamah etmeyerek azı ile yetinir. Mala gark olanlar, ekseriyetle onun sebebiyle ya helâk olur yahut helâke yaklaşırlar.” 4263
“Yâ Rab! Âl-i Muhammed’in rızkını ölmeyecek kadar (kut) ver.” Kut: Ancak
4253] İbn Mâce, Zühd 11, hadis no: 4110, 2/1377; Tirmizî, Zühd 13, hadis no: 2321, 4/560
4254] İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4104, 2/1378; Tirmizî, Kıyâmet 31, hadis no: 2467
4255] Müslim, Zühd 1; Tirmizî, Zühd 16
4256] Tirmizî, Tıbb 1
4257] İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4109, 2/1386; Tirmizî, Zühd 44, hadis no: 2377, 4/588
4258] Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, hadis no: 2334
4259] Kütüb-i Sitte, 17/564
4260] Müslim, hadis no: 1054; S. Müslim Terc. ve şerhi, c. 5, s. 478
4261] Müslim
4262] Müslim, hadis no: 1052; S. Müslim, Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu terc, 5/471
4263] Müslim, S. Müslim Terc. ve Şerhi, c. 5, s. 474
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 999 -
ölmeyecek kadar az yiyecektir. Rasûlullah (s.a.s.) bütün hayatında rızık nâmına daima yetecek en az kadar ile yetinmiş, fazlasına asla iltifat buyurmamıştır. Bir gece elinde iki altın bulunduğu için uyuyamaması ve Hz. Bilâl’ı uyandırarak altınları onun vâsıtasıyla fakirlere göndermesi, bunun en bâriz delillerindendir. Âl-i Muhammed’in yaşayış tarzları da öyle olmuştur. 4264
“İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda ancak öldürmekle ve zorla mülke erişilir, ancak gasb ve cimrilikle zengin olunur, ancak dinden çıkmak ve hevâya uymakla sevgi kazanılır; kim bu zamana ulaşır da zengin olmaya gücü yettiği halde fakirliğe sabreder, sevgi kazanmaya gücü yettiği halde buğz olunmaya sabreder, izzete gücü yettiği halde alçaltılmaya sabrederse Allah kendisine beni doğrulayan elli doğrulayıcı sevabı verir.” 4265
“İhtiyarın kalbi iki şeyi sevme hususunda gençtir: Yaşama sevgisi ile mal sevgisinde.” Diğer rivâyetler de şöyledir: “Âdemoğlu ihtiyarlar, fakat onun iki şeyi genç kalır: Yaşama sevgisi ve mal sevgisi.” “Âdemoğlu büyür, onunla beraber iki şey de büyür: Mal sevgisi, uzun ömür sevgisi.” 4266
“Âdemoğlunun iki vâdi dolusu malı olsa, üçüncü bir vâdi daha isterdi. Âdemoğlunun karnını topraktan başka bir şey dolduramaz. Ama Allah tevbe eden kimsenin tevbesini kabul eder.” 4267
Sehl İbn Sa’d es-Saidî (r.a.) anlatıyor. “Bir gün Rasûlullah (s.a.s.)’a bir adam gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bana öyle bir amel gösterin ki, ben onu yaptığım takdirde Allah beni sevsin, halk da beni sevsin’ dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Dünyaya rağbet etme, Allah seni sevsin. İnsanların elinde bulunanlara göz dikme ki onlar da seni sevsin!” 4268
Ebû Eyyub (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) bir adam gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bana (dini) öğret, fakat çok özlü olsun!’ dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Namaza kalktığın vakit (dünyaya) vedâ edenin (namazı gibi) namaz kıl. Sonradan (pişman olup) özür dileyeceğin sözü söyleme. İnsanların elinde bulunan (dünyalık şeylerden) ümidini kesmeye azmet.” 4269
“Dünya sevgisi her çeşit hatalı davranışın başıdır. Bir şeye karşı olan sevgin, seni kör ve sağır yapar.” 4270
“İki haslet vardır, bunlar kimde bulunursa Allah onu şükredenler ve sabredenler arasına yazar: Din hususunda kendinden üstün olana bakıp ona uymak; Dünyalıkta kendinden aşağı olana bakıp Allah’ın kendine vermiş olduğu üstünlüğe hamdetmek. İşte böyle olan kimseyi Allah şükredici ve sabredici olarak yazar. Kim de din konusunda kendinden aşağı olana bakar, dünyalıkta da kendinden üstün olana bakar ve elde edemeyeceğine üzülürse Allah onu şükreden ve sabreden olarak yazmaz.” 4271
4264] Müslim, hadis no: 1055; S. Müslim Terc. ve Şerhi, 5/478
4265] Naklen: Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 444-445
4266] Müslim, hadis no: 1046; S. Müslim Terc. ve Şerhi, 5/463
4267] Müslim, hadis no: 1048; S. Müslim, Terc. ve Şerhi, 5/465
4268] Kütüb-i Sitte, 17/563
4269] Kütüb-i Sitte, 17/579
4270] Kütüb-i Sitte, 7/242; Beyhakî Şuabu’l İman; Ebû Dâvud, Edeb 125
4271] Tirmizî, Kıyâmet 59, hadis no: 2514
- 1000 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Himmet yönüyle insanların en yücesi, hem dünya hem de âhiret işine himmet gösteren mü’mindir.” 4272
“Ey insanlar! Allah’a karşı muttakî olun ve (dünyevî) isteklerde mûtedil/ölçülü olun. Zira hiçbir kimse yoktur ki, (Allah’ın kendisine takdir ettiği) rızkını eksiksiz elde etmeden ölmüş olsun. Rızkı gecikse bile ona mutlaka kavuşacaktır. Öyleyse Allah’tan korkun ve talepte mûtedil olun, (gayr-ı meşrû yollara sapmayın) helâl olanı alın, haram olanı terkedin.” 4273
“(Bu dünyada malca) en çok olanlar, kıyâmet günü en aşağıda olacaklardır. Ancak malı şöyle şöyle (bol bol) harcayanlar ve onu temiz yoldan kazananlar hâriç.” 4274
“Malı şöyle şöyle, şöyle ve şöyle dağıtanlar hâriç dünyalığı çok kazananlara yazıklar olsun!” “Şöyle” kelimesini Rasûlullah dört kere tekrar etti. Bunlarla “sağından, solundan, önünden ve arkasından (hayır için harcayanlar” demek istedi). 4275
“Âdemoğlu, ‘malım, malım’ diyor. Ey Âdemoğlu, senin yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin, yahut tasadduk edip (sevabını) defterine geçirdiğinden başka senin malın mı var?!” 4276
“Kim gam ve tasalarını bire indirir ve sadece âhiret tasasına gönlünde yer verirse, onun dünyevî gamlarını Allah izâle eder. Kim de gam ve tasalarını dünya ahvâline dağıtacak olursa, Allah onun, vâdilerden hangisinde helâk olacağına aldırış etmez.”4277
Sehl İbn Sa’da (r.a.) anlatıyor: ‘Biz (hac sırasında) Zülhuleyfe’de Rasûlullah (s.a.s.) ile beraberdik. O, birden, şişkinlikten ayağı havaya kalkmış bir davar ölüsüyle karşılaştı. Bunun üzerine şöyle buyurdu:“Şu leşin, sahibine ne kadar değersiz olduğunu görüyor musunuz? Nefsimi elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun, şu dünya, Allah yanında, bunun sahibi yanındaki değersizliğinden daha değersizdir. Eğer dünyanın Allah katında sivrisineğin kanadı kadar değeri olsaydı, kâfire ondan ebediyyen tek damla su içirmezdi.” 4278
“Dört şey, şekavet (hüsran) alâmetidir: Gözün kuruması (günahlarına ağlamamak), kalbin katılaşması, tûl-i emel (dünyada hiç ölmeyecek gibi plânlar yapmak), dünyaya karşı hırs.” 4279
Ali bin Ebî Tâlib (r.a.) buyurdu ki: “Dünya arkasını dönmüş gidiyor, âhiret ise yönelmiş geliyor. Bunlardan her ikisinin de kendine has evlâtları var. Siz âhiretin evlâtları olun. Sakın dünyanın çocukları olmayın. Zira bugün amel var hesap yok; yarın ise hesap var amel yok.” 4280
İbn Ömer (r.a.): “Akşama erdinmi sabahı bekleme, sabaha erdinmi akşamı bekleme. Sağlıklı olduğun sırada hastalık halin için hazırlık yap. Hayatta iken de ölüm için hazırlık yap.” 4281
4272] Kütüb-i Sitte, 17/245
4273] Kütüb-i Sitte, 17/245
4274] Kütüb-i Sitte, 17/571
4275] Kütüb-i Sitte, 17/571
4276] Riyâzu’s-Sâlihin, M. Emre Terc. s. 354
4277] Kütüb-i Sitte, 17/565
4278] Kütüb-i Sitte, 17/565
4279] Kütüb-i Sitte, 7/247
4280] Buhârî, Rikak 4; Hz. Ali’ye atfedilen bu söz, merfû hadis olarak da rivâyet edilmiştir.
4281] Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, hadis no: 2334
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1001 -
Görüldüğü gibi hadis-i şeriflerde dünyaya taparcasına bağlanmanın insanın helâki demek olduğu vurgulanmaktadır. İnsanı gaflete düşüren, sınav bilincini unutturan her türlü günahın arkasında bu dünyevîleşme vardır. Maalesef bu suçları, halktan önce ve daha fazla, kültürlü insanlar, ahmaklardan önce zeki kabul edilenler işliyor. Bu bulaşıcı ve müzmin hastalığın doğru tedavisi, dünyayı reddetmek ve terketmek değildir. İmtihan alanımızı terk etme hakkına sahip değiliz.
Dünyaya mahkûm olma yerine ona hâkim olup, Allah’ın rızâsına ve âhiret saâdetine engel olan basitliklerini küçümsemekle olur. Küfür, yeryüzüne hâkim olarak saltanatını gerçekleştirirken, bizim yeryüzüne hâkim olmaktan ve arzın halifesi konumumuzdan yüz çevirmemiz, sevap değil günahtır. Bilmek zorundayız ki, dünyayı kötüleyen hadisler, belli sahalarda, belli hedefler için söylenmiştir. Bunlar, insanın alıp kullandığı ilâçlara benzer. İnsan bu ilâçlardan yararlanır ki, aşırı derecede dünyaya düşkün ve başına gelen bazı zorluklardan dolayı bedbaht olmasın.
Bütün mûteber hadis kitaplarında “Kitâbü’z-Zühd” başlığını taşıyan bölümler vardır. Bu konudaki hadisleri, Peygamber’in diğer hadisleriyle, sünnetiyle/yaşayışıyla ve daha öncelikli olarak da Kur’an’ın gösterdiği bütüncül değerlendirme ile karşılaştırmak gerekir. Kur’an bir çerçevedir, hadisler o çerçeve içinde anlaşılır; hiçbir sahih hadis, Kur’an’ın sınırını aşmaz, aşamaz. Mü’minlerin mûtedil olmaları, her türlü aşırılıklardan uzak kalmaları, Kur’an ve hadislerin bütüncül değerlendirmesinden çıkan temel tavsiyedir.
Hz. Enes bin Mâlik’in (r.a.) rivâyetine göre, üç sahâbe, mü’minlerin annelerine müracaat etmiş ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) gizlice yaptığı ibâdetleri sormuşlardı. Aldıkları cevap kendilerini tatmin etmemiş ve “Biz nerede, Rasûl-i Ekrem nerede?! Allah, O’nun gelmiş geçmiş bütün günahlarını affetmiştir” diyerek, değişik bir yorumda bulunmuşlardı. Bu üç sahâbeden biri, “Ben geceleri hep namaz kılacağım”, diğeri “Ben hayatım boyunca ara vermeksizin oruç tutacağım”, öbürü de “Ben evlenmeyeceğim” taahhüdünde bulunmuştu. Bunu haber alan Peygamberimiz, onlara “Şöyle şöyle diyenler sizler misiniz?” demiş ve “Vallahi, şunu iyi bilin ki, ben sizin Allah Teâlâ’dan en çok korkan ve sakınanızım. Fakat bazen nâfile oruç tutar, bazen tutmam. Bazen nâfile namaz kılar, bazen uyurum. Ben evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, o benden değildir.”4282 buyurmuştur. (Bu üç sahâbenin Hz. Ali, Abdullah bin Amr bin Âs ve Osman bin Maz’un olduğu rivâyet edilir.) Bu hadis-i şerif, sünnete göre amel etmenin önemini açıklar; dünyadan el etek çekme gibi aşırılıkların yanlışlığını vurgular.
Rasûlullah (s.a.s.) bir sahâbeye hitâben: “Hanımının senin üzerinde hakkı vardır. Misafirlerinin de senin üzerinde hakkı vardır. Bedeninin senin üzerinde hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını ver” 4283 tavsiyesinde bulunur.
Taberânî ve Kurtubî’nin tâbiûn fakihlerinden Hz. İkrime’den rivâyet ettiğine göre; ashâb-ı kiramdan bazıları “cinsî duygularını köreltmek”, bazıları “et yememek”, bazıları da “şükrünü edâ edemeyecekleri nimetlerden uzak durmak” gibi taahhütlerde bulunmuşlardı. Bu aşırı taahhütler üzerine şu âyet nâzil olmuştur: “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl ettiği şeyleri haram kılmayın, hudûdu aşmayın.
4282] Buhârî, Nikâh 1; Nesâî, Nikâh 4; Dârimî, Nikâh 3
4283] Müslim, Savm 181
- 1002 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez.” 4284Yani, aşırı gitmeyin, helâli haram ve haramı helâl saymayın denilmiştir. 4285
İslâm, her konuda ifrat ve tefritten uzak olmayı, aşırılıklardan kaçınmayı, dengeyi tavsiye eder. Hz. Peygamber, “Aşırı gidenler helâk olmuştur”4286 buyurur ve bu hükmü üç kere tekrar eder.
Kaç Çeşit Dünya Vardır?
Bizim dışımızda iki dünya bulunmaktadır: Birincisi: İnsanın yalnızca et, kemik gibi maddî organlardan ibaret olmadığı; kalp, ruh, akıl, hâfıza ve benzeri özelliklerinin de olduğu gibi; dünya da sadece görünen yeryüzünden ibaret değil; gözle görülmeyen cin, melek ve diğer varlıkların da bulunduğu bir alandır.
İkinci dünya ise, duyularımızın ilişkide olduğu hayattır. Yeme-içme isteğinden tutun da, uyumaya, üremeye, sahip olma arzusuna, hırs ve arzulara kadar geniş bir duyular dünyası… Nefsin arzu ettiği ve oyalandığı, kişiyi asıl hedefinden, âhirete giden yoldan şaşırtan dünya. Bir başka deyişle, insanın imtihana tâbi tutulduğu, kulluğunu yapabilme imkânı sağlayan geniş bir hayat.
İşte bu dünya, ‘ednâ’, yani aşağı, iğreti, değersiz ve geçici bir dünyadır. Allah’tan gelen vahye sırtını dönenler ve aklını kullanmayanlar işte bu ‘ednâ’ dünyayı tercih ederler, âhireti ve oradaki ebedî hayatı unuturlar.
Dünya hayatının üç yüzü vardır: Bunlardan birincisi; Allah’ın güzel isimlerine bakar. O isimlerin evrendeki nakışlarını görür, o isimlere aynalık yapar. Dünyanın bu yüzü güzeldir ve nefret değil, tam tersine aşk kaynağıdır. Dünyanın ikinci yüzü âhirete bakar. Bu anlamda âhiretin tarlasıdır, cenneti kazanma yeridir. Bu yüz de beğenilmeyip terk edilmeye değil; sevilmeye lâyık bir yüzdür. Dünyanın üçüncü yüzü insanın hevâsına bakar. Gaflet perdesidir ve dünyayı çok sevenlerin hevâlarının arzu ettiği yüzüdür. Bu yüz çirkindir. Çünkü fânidir (geçicidir), yok olmaya mahkûmdur, üzüntü vericidir, aldatıcıdır. Bu yüzden, yüz çevirmek gerekir. 4287
Kur’an, dünya hayatı karşısında mü’minlerin nasıl bir tavır takınacağını açıklar. Dünya hayatının insanı aldatmaması için insanı sık sık uyarır.4288 Bütün insanlar, yarın için ne hazırladığına, ölürken yanında sâlih amel olarak ne götüreceğine bakmalıdır; Dünya hayatı şüphesiz ki “bir gün” gibi çabuk sona erecek ve âhiret hayatı “yarın” başlayacaktır. 4289
İnsanların hangisinin daha iyi amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yaratan Allah,4290insanın gönlüne dünya malına ve geçimliklerine karşı bir meyil, bir tutku koymuştur. Yaratılan bütün mal ve geçimlikler dünya hayatının süsüdür. Onları kazanmaya çalışmak, onlara sahip olmak ve onlardan yararlanmak suç değildir. Kişide yeme içme, barınma ve giyinme ihtiyacı olduğu müd4284]
5/Mâide, 87
4285] Kurtubî, el-Câmiul li Ahkâmi’l Kur’an, 6/263
4286] Ahmed bin Hanbel, I/386; Müslim, İlim 7; Ebû Dâvud, Sünnet 5
4287] Kütüb-i Sitte, 7/248
4288] 63/Münâfikûn, 9; 35/Fâtır 5
4289] 59/Haşr, 18
4290] 67/Mülk, 2
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1003 -
detçe; mala ve eşyaya olan arzu ve meyil de bitmeyecektir. Bir de buna insanın aşırı ihtirasını ve başkalarına hükmetme arzusunu da eklersek, dünyalıklara karşı olan sevgi daha da anlaşılır olacaktır.
İslâm, her konuda olduğu gibi bu konuda da insan hayatına ve arzularına bir denge getirmektedir. Allah’ın insanlar için yarattığı ziynetleri (süsleri ve geçimlikleri) kimsenin yasaklamaya, haram kılmaya hakkı yoktur. Ancak insan bu ziynetleri helâl yoldan temin etmeli, haram hususlarda kullanmamalı, mal ile şımarmamalı, malı zulme araç yapmamalı, mal ile fazla meşgul olarak Allah’tan ve âhirete hazırlanmaktan uzaklaşmamalı, üzerinde (zekât, sadaka ve nafaka gibi) hakkı olanların hakkını vermelidir.
Peygamber (s.a.s.) dünyadan yüz çevirerek, devamlı ibadetle meşgul olup, kendisinin ve ailesinin ihtiyaçlarını karşılamayan sahâbelerin tutumunu tenkit ettiği gibi, dünyalık ve mal sevgisini kalplerine yerleştirip kulluk görevlerini ihmal edenleri de uyarmıştır.
Dünya hayatı ve âhirete hazır olma arasında bir denge olmalıdır. İslâm’ın hoş görmediği ‘dünya hayatı’, insanı Allah’tan uzaklaştıran yaşama anlayışıdır. Mal, servet, makam ve mevki tutkusu, şöhret hastalığı, şehvetlere esir olma, lüks ve israf anlayışı, malla şımarma ve dünyalıklara köle olma akılsızlığıdır.
Şüphesiz yerilen, tenkit edilen dünya hayatı; ona ait şeyleri amaçlaştırıp ilâh haline getiren, mal peşinde koşmaktan başka bir hedef tanımayan, geçimlikleri kutsallaştıran kimselerin yaşantısıdır. Ve insanın yaratılış amacı da bunlar değildir.
İslâm, her türlü meşrû çalışmayı övmüş, onu ibadet saymış ve insanın ancak çalışmasının karşılığını alabileceğini belirtmiştir.4291 “Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlısını yememiştir”4292 diyerek el emeği ile geçinmeyi, yani çalışmayı teşvik etmiştir. Buna karşın İslâm, insandaki fıtrî birtakım meyilleri inkâr etmemiş, insanın dünyalıklara karşı arzusunu baskı altına almamış, ancak bu arzunun dengelenmesini, nefsin isteklerinin kontrol altına alınmasını istemiştir. Bunun da yollarını ve prensiplerini açıklamıştır. 4293
Peygamberimiz (s.a.s.), “Uhud dağı kadar altınım olsa onu üç günden fazla saklamazdım (insanlara sadaka olarak verirdim)”4294 buyurarak dünya geçimliklerinin nasıl ve ne kadar değerli olabileceğini haber veriyor. İnsanın dünya hayatını ise şu nefis benzetme ile değerlendiriyor: “…Dünya (hayatı) ile benim ilgim, bir ağacın altında gölgelenip sonra da bırakıp giden yolcunun durumu gibidir.” 4295
İslâm’ın mânevî değerleri ve âhiret hayatını üstün tutan, ancak buna aykırı olmayan dünya nimetlerini ve zenginliğini de onaylayan tutumuna rağmen çok geçmeden İslâm toplumunda yozlaşmalar başladı. Toplumun bir bölümü kendini servet, lüks ve ihtişam hırsına kaptırıp âhireti ihmal ederken bir kesim de bütünüyle âhirete yönelip dünyayı dışladı. İç savaşlar, sefâhat ve dinden uzaklaşma hareketlerinin yanı sıra özellikle hıristiyanlık, isrâiliyât, Hint dinleri ve diğer dış
4291] 53/Necm, 39
4292] Buhârî, Büyû’ 15
4293] Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 159
4294] Buhârî, Zekât 4, 2/135; Müslim, Zekât 9, hadis no: 94, 2/68)
4295] İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4109, 2/1386; Tirmizî, Zühd 44, hadis no: 2377, 4/588
- 1004 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kültürlerden gelen tesirlerle dünyadan el etek çekip kendini tamamıyla âhirete veren ve dünyaya küsenlerin sayısı gittikçe artmaya başladı.
İnsanlar, bütün bu dünyevî varlık ve imkânlara karşı takındıkları tavra göre başlıca üç zümreye ayrılırlar:
1- Âhirete iltifat etmeksizin yalnızca dünyaya bağlananlar. Bunlar, Kur’an’da “tâğutun kulları ve yaratıkların en kötüleri” olarak gösterilmiştir. 4296
2- İlk zümrenin tam aksine bütün çabalarını âhirete yönelten ve dünyaya iltifat etmeyenler.
3- Dünya ve âhiretin hakkını verenler. Peygamberlerin de dâhil olduğu bu zümre, insanların en faziletlisidir. Çünkü din ve dünya işlerini gerektiği şekilde yürüten kimse “yeryüzünün halifesi”dir. Âhiret saâdetini arzulamak Allah sevgisine aykırı olmadığı gibi; dünyanın huzur, sağlık ve esenliğini dilemek, bunun için çaba sarfetmek de Allah sevgisine ters düşmez.
“Dünya ve âhiret birbirini takip eden iki gerçek hal olduğuna göre insanın yarının hazlarını arzularken bugünün hazlarına ilgisiz kalması düşünülemez. Çünkü insan yarının hazlarını, yarın dediğimiz şey bir zaman sonra bugün olacağı için arzular. Yeter ki bu hazlar kişiyi uhrevî saâdetten mahrum edecek mâhiyette olmasın. Bu şarta bağlı olmak üzere dünyevî gayelerle uhrevî gayelerin birleştirilmesi imkânsız değildir.”4297. Böylece insan dinî bir şuurla, dünyaya mahkûm olmak yerine ona hâkim olduğu ve onları yönlendirdiği, dünyevî varlık ve imkânları Allah’ın rızâsına ve kendi âhiret saâdetine uygun şekilde kullandığı sürece bu varlık ve imkânlar kötülenen dünyadan değildir. İnsanın maddeye mahkûm ve bağımlı olması dünyadır, ancak ona hâkim olması dünya değildir. Maddenin önde ve üstün tutulması dünya, mânânın önde ve üstün tutulması âhirettir. Şu halde dünya, ruhla nesneler arasındaki sağlıksız ve olumsuz ilişkiden ibarettir. 4298
Kur’ân-ı Kerim’in büyük mânâ kaybına uğramış kavramlarından birisidir dünya kavramı. Bu kelime, özellikle Türkçede hemen hemen bütünüyle “arz” karşılığı kullanılmaya başlanmıştır. Bilindiği gibi, “arz” yeryüzü demektir. “Dünya” ise “en yakın” veya “daha aşağı, âdi, alçak” anlamlarına gelir. Duyularımıza hitap eden varlıklar, en aşağıda olan maddî varlıklar, yani cisimlerdir. İşte, duyularımıza yakın olması anlamında, daha doğrusu, yaratılış hiyerarşisinin en aşağısında yer almaları anlamında çevremiz “dünya”dır. Bu anlamıyla dünya, yalnızca yeryüzü için değil; insan duyularının ulaştığı her yer için kullanılır; sözgelimi, gördüğümüz göğe Kur’an’da “dünya semâsı”, yani “en yakın semâ, en alttaki semâ” denilir.
Dünya hayatı, dünya ile temasta olan duyuların hayatıdır; yani, bu hayatın sürdürülmesini sağlayan nebâtî ve hayvanî fakültelerin hayatıdır. Yemedir, içmedir, mübâşerettir, uyumadır, üreme, boşaltma, sindirmedir. Yalnızca duyulara hitap eden varlıkları görme, duyma, onları göründükleri yanlarıyla bilmedir. Bu bakımdan, dünya hayatı “en aşağı” hayattır. Kâfirler yalnızca “dünya hayatı”nı
4296] 5/Mâide, 60
4297] İhyâ-u Ulûlmi’d-Din, II-144-145
4298] İslâm Ansiklopedisi, T. D. Vakfı Y. c. 10, s. 23
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1005 -
kabul edip âhireti ya inkâr ederler, ya da dünya hayatının çekiciliğine kapılarak âhireti unuturlar.
Nitekim bugünkü Batı uygarlığı her yönden dünya hayatı yaşayan bir uygarlıktır. Bilgi konusunda duyumcudur; duyuların var dediği varlıkların dışında varlık kabul etmez; pozitivizmiyle, yalnızca bu varlıkların incelenebileceğini ve bilgiye konu olabileceğini savunur; idealizmiyle, bunların ötesinde varlıkların olduğunu kabul etse de, bilinemeyeceklerine inanır. Bu bakımdan, bu anlayıştaki Batı uygarlığının ve Batı insanının hayatı yalnızca dünya hayatı, yani en aşağı hayattır, duyuların hayatıdır. Gözün, kulağın ve şehvetin bayağı zevklerinden başka zevk olmadığını sanır, gaye olarak ancak dünya hayatını ister; bu bakımdan, onlar için âhirette hiçbir nasip yoktur. Böyleleri, yalnızca gözlerinin gördüğünü, kulaklarının duyduğunu, derilerinin dokunduğunu var kabul edip, bunların ötesine geçemediklerinden, Kur’an onları “kör, sağır ve ölü” ve dolayısıyla “akletmeyenler, derin düşünemeyenler ve câhiller” olarak tavsif eder.
Güzelliğinin zirvesindeyken gidiverir insan; kendileriyle övündüğü çocukları ve eşyası ölümle, depremle, selle veya daha başka sebeplerle elinden kayıverir. Sabah evden çıktığında akşama dönemez de, sonsuza kadar yaşayacağını sanarak biriktirdiği malları ve eşyaları başkalarına kalıverir. Böyledir işte dünya hayatı; ama hayatı bu hayat sananlar bunu anlamaz da, hep dünya için çalışırlar. Oysa dünya, insanların önüne bütün aldatıcılığıyla yayılıp, insanları birbirlerine düşürerek helâk eder ve birbirlerinin boyunlarını vurmalarına sebep olur. Hayat, yalnızca dünya hayatından ibaret değildir; insana gerçek mutluluğu kazandıran, onu varlıklar hiyerarşisindeki gerçek yerine oturtan ve ona gerçeği öğreten bir başka hayat vardır; işte, bu başka hayat, âhirettir. 4299
Dünya-Âhiret Ayrımının Değerlendirilmesi ve Dünyayı Terk
İlk müslüman nesillerin zihinlerinde sonraki nesillerde görülen dünya ve âhiret arasındaki kesin ayrım yoktu. Onların duygularında âhiretten tamamen kopmuş yalnız dünya için olan ve dünyadan kopmuş yalnız âhiret için olan ameller yoktu.
Evet, bazı ameller vardır ki, onlarda tabiatı icabı rûhî yön ağırdır: Namaz, duâ, zikir ve genelde ibâdetler. Bir de fikrî yönün ağır bastığı ameller vardır: İlim tahsili ve ilimde ilerleme, siyasî, iktisadî ve savaş-barış gibi hayata ait işlerin idaresi... Ve his yönünün egemen olduğu ameller de vardır: Yeme-içme, giyinme, mesken edinme ve cinsel tatmin gibi. Lâkin bu, birtakımıyla öbürünün arasını ayırmaz. Çünkü bağlantılı ve tekleşmiş bir insanî yapıdan çıkmaktadır hepsi. Bunların hiç biri, dünya ve âhiretten, her ikisinden koparılıp, biriyle ilgisiz hale getirilemez.
Asr-ı Saâdet müslümanlarının hayatlarına hâkim olan, tasavvurlarını yönlendiren ibâdet kavramı, tüm dünyevî alanları kuşatıyordu. Onların anlayışında dünyanın âhiretten koparılması mümkün olmadığından, ibâdetleri, hayatları, ölümleri, her şeyleri Allah içindi.4300 Bunun için de onların anlayışında hayat, biri öbüründen ayrılmayan birleşik halkalardı. Namaz, hac, yeme-içme, cinsel ilişki, Allah yolunda cihad, rızık peşinde koşma, ilim tahsili, dünyanın imarı... hepsi
4299] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 223
4300] 6/En’âm, 162
- 1006 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ibâdettir. Hepsi aynı anda dünya ve âhiret içindir. Gündüz veya gece insanın geçirdiği şuurlu her an ve Allah’a yönelerek O’nun indirdiğine uyarak yaptığı her amel, ibâdet çeşitlerinden biridir, birbirine de bağlıdır. O, sürekli bir ibâdetten öbürüne geçer.
Namaz, zekât, oruç gibi ibâdetler, rûhî yönü ağır iseler, bunun anlamı sadece onların ibâdet kabul edildiği veya onların dünya için değil de yalnız âhiret için oldukları değildir. Her birinin dünya hayatında gerçekleşmesi zorunlu olan gerekleri vardır. Namaz, kötülükten ve münkerden alıkoyar4301; zekât, nefsi ve malı temizler; oruç takvâya alıştırır; hac iyiliğe çağırır... her biri dünya ve âhiret için olur aynı anda. İnsanın hayatta yaptığı diğer akıl veya duyuların ağırlıkta olduğu ameller de, geniş anlamıyla ibâdet sınırının dışında değildirler; elbette onlarla Allah’a yönelme amaçlandığı ve Allah’ın emirlerine uyulduğu sürece. Böylece onlar da âhiretten kopmuş ve yalnız dünya için değillerdir. İnsanın yaratılış amacı, ibâdet olduğu için4302 tüm davranışları bu amaca hizmet edebilir. İnsanın hayatının tamamı ve dünyadaki faaliyetlerinin tümü bütünleşerek, varlık gayesini gerçekleştirir ve duygularında dünya ile âhiret birleşir.
İlk müslüman nesillerin mantığında meseleler böyleydi. Bütün hayatlarını toplayan, aralarını birleştiren, görüşlerini aynı yapan, derin ve köklü anlamıyla “lâ ilâhe illâllah”tı. O zaman da bu tevhid, Allah’tan insanın dünya hayatını düzeltip âhirette güvene ulaştırması için indirilen kapsamlı bir din olur. Bu tevhid dininde bir meseleyle öbürünün arası ayrılamaz.
Câhiliyye Arapları çeşitli ilâhlara tapındığı için, hayatları da parça parça ve birleşemez haldeydi. Hislerinde dünya ile âhiret arasında bir bağ da yoktu. Tapınılan rabler çok olduğundan ibâdet de dağınıktı. Biraz putlar, biraz kabile, biraz baba-dede geleneği ve biraz da hevâya, nefsî isteklere tapılıyordu. Ya da hepsi, duyularında bir bağlantı ve irtibat olmadan aynı anda tanrı kabul ediliyordu. “Hayat, ancak bu dünyadaki hayatımızdır. Ölürüz ve yaşarız; bizi ancak zaman (zamanın geçişi) yokluğa sürükler’ derler. Onlar sadece zannediyorlar.”4303 Dünyadan sonra hayat olmadığına göre, sonrasını düşünmeden içinde yaşanılan şu an yaşanılır, sorumsuzca, hesap verme endişesi olmadan, canlarının istediği gibi...
Çağdaş câhiliyye, eski câhiliyyeden daha çok insan fıtratını, tevhidi/birliği, hayatı parçalamaktadır. Âhiretle bağını koparıp hayatı dünyadan ibaret kabul eden insan, huzuru dünyada da bulamamakta, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar intiharlar, çıldırmalar, bunalımlar, stresler, her çeşit psikolojik anormallikler içinde, dünya görüşündeki bu yanlışlığın âcil cezasını, avans olarak çekmektedir.
İslâm, tevhid dini olduğundan, aralarında kesin bir ayrım yapılarak, birbirinden kopuk şekilde dünya ve âhiret ikilemine yer vermez. Laiklik denilen çok tanrılı anlayıştadır birbirinden tümüyle bağımsız ve kopuk din-dindışı, din adamı-dünya adamı, dünya-âhiret, Sezar-Tanrı ayrımları.
Tevhid dini, insanın maddî dünyasıyla mânevî dünyasını birleştirdiği gibi; dünya ile âhiret yollarını da birleştirdi. Bunlar niçin iki yarı yol olsun ki? Biri, bir
4301] 29/Ankebût, 45
4302] 51/Zâriyât, 56
4303] 45/Câsiye, 24
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1007 -
ilâhın, öbürü de başka bir ilâhın mı? Dünyaya hâkim olan ilâh, kıyâmet günü insanları hesaba çekip cezalandıracak veya ödüllendirecek ilâh değil mi? Allah, sadece göklerin ilâhı mı? Yeryüzünü ve tabiat olaylarını yönlendiren, dünyayı düzenleyen başka ilâh mı var ki, dünyâ ile âhiret birbirini ilgilendirmeyen kopuk ve bağımsız parçalar olsun. Âhiret hayatının ölçüsü, dünya hayatının terazisinden değişik midir ki, bir iş dünya ölçüleriyle güzel, âhiret hesabına göre çirkin veya aksi olsun. Hâlbuki dünyada güzel işlerin âhiretteki karşılığı da daha güzel, dünyada şer olanın da âhiretteki karşılığı cezadır. “Güzel iş yapanlara daha güzel mükâfat (cennet), bir de fazlası vardır... Kötü amel işleyenlere gelince, kötülüğün cezası kötülükleri kadardır. Onları bir de zillet kaplayacaktır...”4304; “Kim zerre kadar hayır/iyilik yapmışsa onu görür; kim de zerre kadar şer/kötülük işlemişse onu görür.” 4305
“Hayâtu’d-dunyâ”, yakın hayat; “hayâtu’l-âhiret” de diğer hayat, son hayat demek. Yol tektir; başı dünyada, sonu âhirette. İki şeritlidir bu yol; bölümlerden birini iyi amel sahipleri tutuyor ve onları cennete götürüyor. Diğerini de kötüler tutuyor ve onları azaba götürüyor. Dünya ve âhiret farklı yollar değil, yolun başının ve sonunun adlarından ibaret. “Sizi yarattığı gibi yine O’na döneceksiniz. Allah insanlardan birtakımını doğru yola eriştirdi, fakat birtakımı da sapıklığı hak etti. Çünkü bunlar Allah’ı bırakıp şeytanları dost edinmiş ve kendilerini doğru yolda sanmışlardı.” 4306
İlk müslümanlarda dünya-âhiret birliği öyle bir noktaya gelmişti ki, gerçekte dünya hayatında yaşarlarken düşünce ve fikirleri âhirete bağlıydı, âhireti görür, önlerinde duruyormuş gibi yaşıyorlardı; “âhirete yakînen iman”, bu demekti çünkü. Kur’an’ın ba’s, hesap ve ceza üzerindeki yoğun tekrarı ve vurgusu, kıyamet sahnelerini canlı ve çekici bir üslûpla sunuşu, müslümanlara his ve hayalleri ile, önlerinde o an görüyor ve olaylarını yaşıyormuşçasına âhireti canlı yaşatıyordu. Hatta bütün gerçekleriyle dünya geçmiş, âhiret de olaylarıyla hazır, şu anda yaşanıyor gibi! Melek değillerdi; zaten insanüstü olmaları, insanlıklarından çıkmaları da istenmiyordu onlardan. Onlar da beşeriyetleri icabı bazı günahlar işleyebiliyordu. Ama hataya düştüklerinde, yanlışlarında ısrar etmiyor, hemen tevbe ediyorlardı: “Onlar bir kötülük yaptıkları, ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları da Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki? Ve onlar, bile bile yaptıklarında ısrar etmezler. İşte onların mükâfatı Rableri tarafından bağışlanma ve altından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlerdir. Çalışanların ecri ne güzeldir.”4307 Evet, onların duygularında dünya ve âhiret, birleşik tek bir hesaptı, iki ayrı hesap değildi.
Dünya Kur’an’da zemmedilmiş, Rasûlullah’ın diliyle lânetlenmiştir, ona meyledip aşırı sevgi beslemek, ona bağlanmak yasaklanmıştır; doğru. Ama bu tavsiyeler Kur’an ve hadiste hangi konumda gelmiştir? İki durumda geldiğini görüyoruz. Bir: Dünya sevgisi ve ona bağlanmanın insanlarla Allah’a ve âhiret gününe iman arasında bir engel oluşturduğu zaman. İki: Onlarla Allah yolunda cihadın arasına girdiği zaman. “Dünya hayatıyla sevindiler. Oysa âhiretin yanında dünya hayatı, bir geçimden ibarettir.”4308; “Bize kavuşmayı ummayan, dünya hayatına râzı olup onunla rahat edenler ve Bizim âyetlerimizden gaflet edenler... İşte kazandıkları işlerden
4304] 10/Yûnus, 26-27
4305] 99/Zilzâl, 7-8
4306] 7/A’râf, 29-30
4307] 3/Âl-i İmrân, 135-136
4308] 13/Ra’d, 26
- 1008 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ötürü onların varacakları yer, ateştir.”4309; “De ki: ‘Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler sizce Allah’tan, Peygamberinden ve Allah yolunda cihaddan daha sevgili ise, Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” 4310
Bu iki alanda, âyetlerde açıklanan sebeplerle dünya zemmedilmiştir. Fakat bu iki alandaki gerçek durum, dünya, insanın hissinde âhiretten kopuktur. Ya hiç inanmadığı için, ya inancı zayıf, karmakarışık olduğundan düşünce, duygu ve tavırlarına tesir edemediği için... Onun idrâkinde problem şudur: İnanmadığı, ya da varlığıyla yokluğu eşit bir imana sahip olduğu bir cennete, can ve maldan fedâkârlıklara karşılık vaad edilmiş; o halde bu, varlıklardan mahrum olmaktır. Böyle bir kimse, dünya nimetleri konusunda Allah’ın mubah kıldıklarıyla yetinmek istemeyip şehvetlerinin ve hevâsının paralelinde yürümek arzusundadır. Bu problemden dolayı dünya hayatını tercih etmektedir. “İşte tuğyan ederek azıp da dünya hayatını tercih edenin varacağı yer şüphesiz cehennemdir.”4311; “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz; oysa âhiret daha iyi ve daha bâkîdir.”4312; “Durakları ateş olduğu halde kâfirler zevklenirler ve hayvanlar gibi yerler.” 4313
Kur’an’ın portresini çizdiği dünyayı âhirete tercih eden kimse, arzularının sınırsız tatminini yeğlemiştir; çünkü bu zevklerden mahrum olmak, onun yanında Allah’ın onu uyardığı azaptan daha önemlidir. Ya, âhirete aslında inanmadığı için ki, onun hissinde korkutulduğu azap bir vehimdir, hakikati yoktur. Ya da, âhirete imanı zayıftır; o azap, hayalinde, elindeki nimetten mahrum olmanın acısından daha hafif gelmektedir. Bu her iki durum da anormaldir, sahibinde denge bozukluğu getirir. “Onların kalpleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da sapıktırlar.” 4314 Ya da o, gözünde ancak net olanı yakından görebildiği, uzağı göremeyen, görme kusuru olan gibidir. Algılama organı ancak yakında olanı var sayıyor; uzaktakini ise karışık, müphem birbirine karışmış, bulanık görüyor.
Normal bir insanın hissinde ise, olay tamamen değişiktir: Normal bir insan, ilk anda ruhunu gayb dünyasına kapatmaz; nefsini sadece organlarının algıladığı alana hapsetmez. Yaratıcısının kendisine yaratılış gayesi olan hilâfet misyonuna yardımcı olsun diye iki karşılıklı güç takdir ettiğinin bilinci içindedir. Her biriyle hilâfet ve kulluk görevinin bir bölümünü gerçekleştirir; ikisiyle aynı anda dengede kalır. Birincisi, organlarının algıladığına inanmak, ikincisi de gayba imandır. Birinci gücüyle, yakındaki algılanan eşyaya, çevresindeki maddî varlıklara karşı davranışını düzenler. Maddenin özelliklerini öğrenir. Yeryüzündeki durumunu güzelleştirmek için Allah’ın hizmetine verdiği göklerde ve yerdeki enerjinin kullanılması için bilgisini geliştirir. İkinci gücüyle de fıtratına konulan doğrultuda iman esaslarına inanarak hakikatlerle muâmelesini sürdürür. “Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu gözet; ama dünyadan da nasibini
4309] 10/Yûnus, 7-8
4310] 9/Tevbe, 24
4311] 79/Nâziât, 37-39
4312] 87/A’lâ, 16-17
4313] 47/Muhammed, 12
4314] 7/A’râf, 179
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1009 -
unutma.”4315; “O size yeryüzünü musahhar kıldı. Haydi, onun omuzlarında yürüyün ve Allah’ın rızkından yiyin. Dönüş O’nadır.” 4316
İnsan, birini seçerse mecburen öbüründen kopacağı şekilde; dünya ve âhireti karşılıklı iki olgu olarak değerlendirmenin Allah’ın dininde bir dayanağı yoktur. “De ki: ‘Allah’ın kulları için yarattığı ziyneti/süsü ve temiz rızıkları kim haram kılabilir?”4317 Burada ziynetin anılmasında özel bir anlam vardır. Ziynet, güzelliktir. Güzellik ise, zarûretten fazla bir şeydir. Yani, Allah’ın kullarında mubah kıldığı, nasıl olursa olsun hayatı koruyacak bir mecbûriyet değil; zarûretin de ötesi güzellik noktasına varan bir şeydir. Rasûlullah (s.a.s.) de şöyle buyurmuştur: “Vallahi, ben sizin Allah Teâlâ’dan en çok korkan ve sakınanızım. Fakat bazen nâfile oruç tutar, bazen tutmam. Bazen nâfile namaz kılar, bazen uyurum. Ben evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, o benden değildir.”4318 Bu hadis-i şerif, Allah’ın kulları için râzı olduğu ibâdette, dünya geçiminden el etek çekme ve ondan tamamen kopmanın bulunmadığını vurgulamaktadır. Çünkü bu el etek çekme ve sadece âhiret için gece gündüz ibâdet, Allah’tan haşyetin göstergesi değildir. Hz. Peygamber öyle yapmadığı gibi, bu tavrın sünnetinden kopma olduğunu sert bir ifadeyle belirtiyor.
Başlarında zâhidlerin efendisi (s.a.s.) olmak üzere ilk neslin zâhidlerinin zühdleri, dünya varlığına karşı kendilerini Allah yolunda cihada iletiyordu. Sapıtmış bir ortamı düzeltip, yerine normalini getirmek için çalışma; emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker, ki bu iki şey Allah’ın hayırlı olması için çıkardığı ümmetin temel özelliğidir4319. Başlarında Rasûlullah olmak üzere zâhidler, varlığı yasaklamıyor, onun üstüne tırmanıyorlardı. Mücadele ettikleri o yüksek ufuklar da onları cihaddan alıkoymuyor, gerçekler dünyasında ortaya koymak için çalıştıkları hedefler için çalışmalarını engellemiyordu. Onlar, nefisleriyle ve şeytanla olan cihadlarını turun sonu yapmadılar. Onların şeytanla ve nefisleriyle savaşları ve zaferleri esas hedeflerine yönelik hareketlerinde bir başlangıç noktasıydı: Cihada, mârufu emre, münkerden sakındırmaya, şirk kalesinin yıkılıp iman kalesinin kurulmasına, tâğutların egemenliğine son verip Rabbânî doğruların ikamesine, Allah düşmanlarının korkacağı gücün oluşturulmasına...
Nefislerindeki şeytanla cihada başlamasalar veya nefislerindeki şeytânî özelliklere savaşlarında kesin bir sonuç almadan savaşı bıraksalardı, bunları gerçekleştiremezlerdi. Ama onlar, nefisle mücadele yeter, hedef de budur diyerek durmadılar hiç. İçlerindeki şeytanla/nefisle mücadelede zâhidin yolu; şehvetleri, nefsin isteklerini öldürüp yok etme yoluyla “nefsin öldürülmesi” değildir. Onun Rabbânî metoddan aldığı yolu, şeytanın saptırmalarına karşı, gücü oranında “nefsine hâkim olması”, onu kuşatma altında tutmasıdır. Allah, insan nefsinde yarattığı bu motivleri boşuna yaratmamıştır. İnsanın yeryüzünde halifeliği, imtihana tâbi tutulması, dereceler alması, olgunlaşması için gereklidir nefsin istekleri.
Nefsi öldürmek, fenâya, yokluğa ulaşmakla; haram hudutları, setleri yıkacak şekilde arzuların salıverilmesi, alabildiğine özgürlük; her ikisi de aşırılıktır.
4315] 28/Kasas, 77
4316] 67/Mülk, 15
4317] 7/A’râf, 32
4318] Buhârî, Nikâh 1; Nesâî, Nikâh 4; Dârimî, Nikâh 3
4319] 3/Âl-i İmrân, 110
- 1010 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rabbânî metod, insanı ifrat ve tefritten kurtarır, dengeyi oluşturur. Nefsi, arzuları öldürmeden, bu isteklerin kontrol edilmesi istenir imtihanın kazanılması için ve bu mücadele bir ömür boyu sürecektir. Arzuları öldürüp de kurtulmak, cenneti garanti etmek, ya da bunu temel gaye edinmek yoktur nebevî hayatta. Motivler, nefsin arzu ve istekleri, imtihan alanlarıdır. “İnsanların hangisinin daha güzel amel işleyeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi, dünyanın ziyneti/süsü yaptık.” 4320
Yanlış zühd anlayışı içinde olan mistik kimsenin nefsinde, onu dünya gerçeğinde amelden alıkoyan pek çok etkenler oluşur. Bunlardan biri, dünyaya bakışıdır. Onun hissinde dünyanın âhiretle ilgisi yoktur; kurtulmaya çalıştığı bir zindandır dünya. Dünya bir zindan olunca, mahkûm zindanı hiç imar eder, onun ıslahıyla ilgilenir mi? Ondan kurtulacağı günü gözetler sadece. İkinci etken, istekleri hareketlendiren motivlerin yok edilmesiyle isteklerin de yok olmasıdır. İnsan, yeme-içme, giyme, mesken edinme vb. dünyevî gereçlere rağbet eder. Bunları elde etmek için devamlı hareket halinde olur. Nefsindeki rağbetleri gerçekleştirmek için uğraşı halindedir hep. Ruhî riyâzetin gayesi, nefsi onlardan arındırmak için o istekleri öldürmek olunca, ne için hareket edecek, ne için çalışacak? O bu dünya hayatından hiçbir şey istemiyor ki! İstese bile asgari şartlara göre çok basit bir hayat ve onu koruyacak en hafif bir külfet ister. Üçüncü etken de fenâ lezzeti; vâsıl olduğu hayali. Nefse rızâ ve kanaat veren anlayış. Bu üç etken, yanlış kaza-kader anlayışıyla da birleşince, mistiği hayatın akışında harekete geçirecek bir şey kalmaz.
Sahâbenin zühdü, dünyanın geçici olduğu, gerçek nimetlerin âhirete ait olduğuna dayanan bir şuur idi. Bu zühd, sahiplerini cihad, mücadele ve dünyanın ıslah ve imarına iten öncü ve yapıcı bir zühddü, bir aktivite, bir aksiyon idi. İçine kapanık ve pasif bir ruh hali değildi. Nefsi fitneye karşı koruyan bir zühddü; fitneden korunmak için nefsi öldüren bir zühd değil!
Kur’an ve sünnetteki dünyanın kötülenmesi ile ilgili tavsiyeler, hatırlatma için gelmiştir. Ta ki insanlar dünyaya aldanıp âhireti unutmasınlar. Yoksa, dünya hayatındaki eylemleri, hareket ve faaliyetleri yasaklamak için gelmemiştir. Yol kenarındaki, insanları heyelân bölgelerine karşı uyaran trafik işaretlerine benzer bu uyarılar. Trafiği engellemek için değildir bu işaretler. Bir grup yolcu çıkıp da “biz bu yolda yürümeyiz, yolda heyelâna karşı uyaran işaretler var” dese, tedbirde aşırı oldukları ortaya çıkar. Yolculuğu bırakmaları, tedbirle korkaklığı karıştırdıklarını gösterir ki, yanlış tedbir anlayışı onları gidecekleri yere ulaşmalarını engeller. Kendine güvenen yola girer ama heyelândan da korunmaya çalışır; korkak ise yoldan kalır.
Din, yoldaki risklere karşı uyarırken, yolu bırakmamızı emretmiyor elbette. Rasûlullah’ın şu hadisine bakmak yeterlidir: “Nefsim elinde olana yemin ederim ki, eğer günah işleyip tevbe ediyor olmasaydınız, Allah sizi kaldırıp sizin yerinize günah işleyen ve Allah’tan istiğfar edip Allah’ın da onları mağfiret edeceği bir kavim getirirdi.”4321 Bu hadis, tabii ki günah işlemeye teşvik etmiyor. Peygamber’in insanları günah işlemeye teşvik etmesi düşünülemez bile. O, insanları Allah’a itaate ve gücü nisbetinde günahlardan kaçınmaya çağırıyor. İnsanları sâlih amele teşvik ediyor.
4320] 18/Kehf, 7
4321] S. Müslim bi şerhi’n-Nevevî, 17/65
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1011 -
İnsan, hayat gerçeğinde çalıştığı zaman, ondan günahların sâdır olması kaçınılmazdır. “Bütün Âdemoğulları hata eder; hata edenlerin hayırlıları da tevbe edenlerdir.” 4322O zaman, hayat gerçeğinde çalışıp günaha düşen mü’minin yapacağı iş istiğfar olacaktır.4323 Hiç günah işlememek için hiç çalışmamak gerekir; insanın üzerine farz olan görevlerin de terk edilmesidir bu. İnsandan istenen, günah işleme endişesinden dolayı dünyevî arzularını öldürmesi değildir. Zaten bu çaba, sonuçsuz kalır, insan fıtratındaki bu istekten ebediyyen kurtulamaz. Çünkü bu, yeryüzündeki halifelik misyonunu işlemez hale getirir. İnsandan istenen, dünyayı ıslah ve imar etmek için gücü oranında Allah’tan korkarak mubah olan bütün alanlarda çalışıp hareket etmesidir.
Yanlış zühd anlayışındaki bazı mistikler, sadece namaz, oruç ve zikirle yetinmeye başladılar. “Âhiret için istenen ameller bunlardır. Dünya işlerine bizim ihtiyacımız yoktur, çünkü dünyevî işler şeytanın ağına düşüren fitnelerdir...” Düşünceleri böyleydi. Bu şekilde dünya ve âhiret bütünlüğünü kopardılar. Sonra ne oldu? Yeryüzünün halifesi gibi davranıştan, rızık peşinde koşmaktan tamamen koptular. Tıp, astronomi, matematik, mühendislik, fizik, kimya gibi bilimleri fâni dünya ile ilgilidir diye terkettiler. Tehlikeye götüren dünya hayatının süsleridir diye maddî kalkınmayı terkettiler. Bâtılla savaşı, tâğutlara tavır almayı, zulüm ve fesada engel olmayı bıraktılar. Çünkü “her şey nefislerle mücadeleye bağlıydı. Allah, kullarını dilediği konuma yerleştiriyordu; başka türlü isteseydi öyle yapardı. İstediği zaman da O kendiliğinden değiştirirdi...” Böyle düşünüyorlar ve uzlete çekilip dünyayı kâfir ve fâsıklara bırakıyorlardı. Sonuç mu? İslâm dünyasının başına gelen fakirlik, cehalet, hastalıklar, güçsüzlük, maddî alanların tümünde geri kalmak ve bunların yanında küfrün egemenliği, zulüm ve sömürü...
Hepsi oturan, hepsi fakir, cahil, hasta bir ümmetin hali nasıl olur? Her insan sadece geçineceği asgarî rızkı temin için çalışırsa, İslâmî otorite, Allah yolunda harcayacağı fazlalığı nereden bulacak? Kur’an’da emredilen düşmanları korkutacak güç hazırlığı4324, dünya bilimleri, maddî hazırlık ve birikim olmadan nasıl oluşacak?
Gerçek zühd, üretime ve çalışmaya engel değildir. Hakiki mü’min, çalıştığı alanda en güzel şekilde üretim yapar. Sonra da kendisi için hoş şeylerden en az miktarı kullanır ve gerisini Allah yolunda harcar. Bununla da toplumda sigorta, yardımlaşma ve irtibat sağlanır. Böylece toplumdaki bireylerin yaşam seviyeleri birbirine yakın olur. Aşırı zengin ve açlık noktasında fakir bulunmaz. İslâm devleti de, zekât ve infak gibi gelirlerden artırdıklarını İslâm mesajının yayılmasında ve düşmanları ürküten bir güç hazırlığında kullanır.
Dünyanın âhiretten koparılması ve her ikisinin zıt köşelere konulması, bunlardan birine yönelmenin öbüründen kopmayı gerektirmesi, ibâdetin dar kalıplara sıkıştırılıp insanın bütün faâliyetlerini kapsayan anlamının ihmal edilmesi, dünyaya meyletme aşırılığı gibi yanlışlardır. Allah’ın farz kıldığı ibâdetlerden sadece bir bölümünü alıp o konularda ısrar ve sebat gösterilmesi; ama dünya hayatıyla ilgili kabul edilip terk edilmesinde Allah’a yakınlık vardır diye başka bir bölümünün ihmal edilmesinin acılarını bütün ümmet çekmektedir. Bu yanlış,
4322] İbn Mâce, 2/1420; Ahmed bin Hanbel, 3/198; et-Tâc, 5/515
4323] 3/Âl-i İmrân, 135-136
4324] 8/Enfâl, 60
- 1012 -
KUR’AN KAVRAMLARI
başka bir yanlışı doğurmuş, paraya taparcasına bağlanan, israf ve lüks içinde hayat süren, aç komşularını görmezden gelen dünyevîleşmiş insanlar çoğalmaya başlamıştır. Lüks başlayınca yıkım da başlar. Müslümanca yaşama haklarına her türlü darbe vurulurken, dinleri tehlikeye düştüğü halde, dünyevîleşen insan, işiyle gücüyle, dünya varlığıyla meşguldür. Parasına gelecek tehlikelere karşı takındığı tavrı dinine karşı saldırılarda göstermez. Rahat, barış, demokrasi, dünyaya bağlılık fısıltılarıyla uykudadır, uyarıcı seslere kulak vermez.
Yanlış zühd anlayışı olan mistisizm, dünyanın imarından ve halifeliğinden uzaklaşmayı sonuçlandıran yönüyle insanın maddî ve duygu yönünü çökertiyordu. İsraf ve lüks içinde, tüketmeye dayanan bir yaşayış da insanın rûhî ve mânevî yönünü mahvediyor. İslâm, hiçbir konuda aşırılığa müsaade etmez. Dünyaya tutkunluğu istemediği gibi, inzivâyı ve dünyanın imar ve ıslahını terk etmeyi de onaylamaz. İslâm’dan uzaklaştıkları için geri kalan ümmete, kalkınamamış olmalarının sebebinin İslâm olduğu görüşünü kabul ettirmeye çalıştı fikir emperyalizmi. Ümmet de kurtuluşu batı uygarlığında, materyalizmde, tüketim toplumu olmada aramaya başladı. Başta dünya-âhiret ikilemi/uyumsuzluğu olmak üzere, haram-helâl anlayışı, değerler, imanî ve ahlâkî ilkeler önemsiz görülmeye başlandı. İslâm’ın tüm bağlarından koparak âhireti hesaba katmayan bir dünyevîleşme ile uygarlaşmaya çalıştılar. Maddî gücün ve kalkınmanın batılılara göre çok azına sahip oldukları halde batılılardan daha fazla lükse boğuldular. Evler, döşemeler, lüks koltuklar, arabalar, mutfaklarda teknolojik aygıtlar, ürettiğinden çok fazlasını tüketme anlayışı, zevk eseri giyimler, bin bir çeşit kumarlar, içkiler, spor ve müzik bağımlılıkları, özgürlük kavramının içine konulan kadınların açılıp saçılması, modaya uyma, eğlenceler, fesatlar...
Gerçek müslümanların son asır câhiliyetindeki sapıtmış beşeriyete sunacağı çok şeyleri vardır, olmalıdır. Dünyanın imarı için gerekli imkânları diledikleri yerden alabilir müslüman. Ama gerçek bir medeniyet geliştirmek için onları kullanmada İslâmî ölçülere bağlılık şarttır. Bilimi, maddî ve teknolojik gelişmeyi alabilir ama onları nerede kullanacağını belirlemek şartıyla. Âdi zevkleri tatmin etmek için mi, âhireti unutmak için mi, israf ve aşırı tüketimle şeytanın kulluğunda mı kullanacaktır bütün bunları? O zaman ne kendisi zillet ve pasiflikten kurtulabilir, ne de beşeriyeti hüsrandan ve helâkten kurtarabilir. Ama bunları şer’î ölçüler ve Rabbânî programın tatbikinde kullandığında, İslâm’ın hâkimiyetini tekrar sağlamada, ilâhî adâletin icrâsında, hayatın her alanında fıtrata ters düşmeyen ilkeler için uygulandığında, insanın varlık gayesini gerçekleştirmiş olacaktır. Ancak o zaman ibâdet ve dünya-âhiret anlayışı yerli yerine oturur; o takdirde müslümanlar, kendilerini içinde bulundukları zilletten ve cehenneme adaylıktan kurtardıkları gibi, kurtuluş yolu arayan sapıtmış insanlığa da kurtarıcı eli uzatabilir. 4325
Dünyevîleşme
“Sahip olma” duygusunun tutkuya dönüşmesine “hırs” denir. İnsanoğlunun temel zaaflarından biri olan bu duygu terbiye edilmediği zaman, insanın gözünü, gönlünü ve zihnini bürüyerek onu esir eder. Onun, aşkınla olan, öteyle olan bağlarını birer birer koparır. Para, mal, makam, şöhret gibi her tür dünyalık onun duygu ve düşünce, basar ve basiretini dünyaya bağlayarak boynunda tasmaya,
4325] Muhammed Kutub, Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, s. 201 vd
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1013 -
bileğinde kelepçeye, ayağında prangaya dönüşür. O, artık “dünyevîleşmiş” bir tiptir.
Dünyevîleşmiş tip, hiçbir dünyalığa sahip olamaz. Çünkü tüm dünyalıklar ona çoktan sahip olmuştur. Eşyanın emrine verildiği insan, eşyanın emrine girmiştir. Dünyanın efendisi olan insan, dünyanın kulu haline gelmiştir. Bu ise, insanın insanlığına karşı yapılabilecek en büyük hakarettir. İnsanın eşyaya kul olması, kula kul olmasından daha vahim bir sapmadır. İşte bu noktada “İslâm” insanı kendi zaaflarından korumak için devreye girmektedir.
Din’in gayesi, insanın “insanlığı”nı muhâfazadır. İnsanın insanlığı ise, biyolojik varlığından çok rûhî varlığıyla kaimdir. Dolayısıyla din, insanın geçici yanından çok; kalıcı boyutunu öne çıkarır. Söz konusu boyut, metafizik anlamda, insanın hem mâzisi, hem ebedî istikbalidir. İlâhî öğretide beden, bu muhteşem mâziyi muhteşem bir istikbale taşıyan bir binektir. Bedenle ilgili olan her şey ise “dünya” olarak adlandırılır. Din’in amacı, dünyanın, insanla ebedî istikbali arasındaki bağları koparmasına engel olmak, eğer bu bağlar kopmuşsa onları yeniden bağlamaktır. Din, dünya ile âhiret arasındaki atılan köprüleri yeniden imar eder. Peygamberler ise, insana ebedî istikbalini hatırlatan uyarıcılardır.
Dünyevîleşme hastalığı, İsrâiloğullarını yahûdileştiren unsurlardan biriydi. Kur’an’ın haber verdiğine göre, onların dünyevîleşme sevdası, onları sadece “yoksulluğa” mahkûm etmedi; “alçaklığa” da mahkûm etti. İsrâiloğullarının, taklit ettikleri putperest kavmin totemi olan ineği altın ve gümüşten yapmaları, aslında onların altına ve gümüşe tapmaları anlamına geliyordu. Aynı zamanda bu heykel, çağının şartlarında bir teknoloji hârikasıydı. Sâmirî, onu Mısırlılardan alınan mücevherlerle yapmıştı.
İsrâiloğullarının bu tavrı, günümüz insanının tavrına ne kadar da benziyor. Yukarıda adı geçen iki unsur, bugün de kendisine tapınılan çağdaş totemlerin başında geliyor: 1- Para, 2- Teknoloji. İnsanların para ve teknoloji karşısındaki tavırlarını iyi gözlemleyen biri, bu tavrın içerisinde yer alan “tapınma” unsurlarını keşfetmekte gecikmeyecektir.
Dünyevîleşen İsrâiloğulları, bu zaaflarında öylesine ileri gittiler ki, Allah’a bile hile yapmaya kalktılar. Kendilerinin istedikleri ibâdet için tahsis edilen Cumartesi yasağını çiğnediler. Hesapta uyanıklık yaparak Cuma akşamından ağlarını denize atıyorlar, Cumartesi akşamı toplayarak güya yasağa uymuş oluyorlardı. Tabii Allah da onların hilelerini boşa çıkarmıştı. Onların bu tavrı, tarihte ve günümüzde “kitabına uydurularak” yapılanları hatırlatıyor. Onlara da yanlış olarak “hile-i şer’iyye” denilen “hile-i şerriyye”yi âlimleri öğretmiş, şeriatın emirlerine bir kılıf uydurmak isteyenlere sözde bir çıkış yolu göstermişlerdi. Bu suçun cezası, maymunlaşmaydı.
“Aşağılık maymunlar olun!”4326 emriyle gerçekleşen ilâhî cezada çok ilginç bir nükte de vardı. Bu nükteyi iyi anlayabilmemiz için Afrika’lı maymun avcılarının Avrupalılara satmak için maymunları canlı avlama yöntemlerini bilmemiz gerekiyor: Afrikalı avcılar, maymunlar ormanına dalarak onların görebileceği bir yere bir testi gömüyorlar. Bu testiye bir miktar fındık koyarak, başlıyorlar çıkarıp yemeğe. Daha sonra, orayı terkedip gizleniyorlar. Onları fındık yerken gören
4326] 2/Bakara, 65
- 1014 -
KUR’AN KAVRAMLARI
maymunlar aynen taklit ederek çömlekteki fındıkları yemeye geliyorlar. Lâkin çömleğin ağzı öyle hesaplı yapılmıştır ki, maymun elini boş olarak sokabilmekte, lâkin dolu olarak çıkaramamaktadır. Avcılar, maymunlar tam elini çömleğe daldırıp fındığı avuçladıklarında ortaya çıkıp maymunlara doğru koşmakta, fakat maymunlar avuçlarındaki fındıktan vazgeçemedikleri için kaçamamakta ve dolayısıyla fındık hatırına yakalanmaktadırlar.
İşte, tarih boyunca hayatını dünyevîleştiren kişi ve toplumlar, avuçlarındaki dünyayı elde etmek için âhiretlerini fedâ etmekten çekinmemektedirler. Fındık uğruna özgürlük, geçici zevkler uğruna âhiret. İkincisi birincisinden daha vahim bir aptallık.
“Bir ticaret ya da eğlence gördüklerinde dağılıp ona koşuştular ve seni ayakta bıraktılar. De ki: ‘Allah katında bulunan, eğlenceden de, ticaretten de daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”4327 Bu âyetin inişine sebep olan olay şudur:
Medine’de açlık ve pahalılığın hüküm sürdüğü kuraklık yıllarından biridir. Dıhye bin Halife el-Kelbî, müslüman olmadan önce Şam’dan yola çıkardığı bir ticaret kervanıyla Medine’ye girdi. Medine’liler âdetleri olduğu üzere kervanı tefler ve zillerle karşıladılar. Nebî tam o esnada Mescidde Cuma hutbesi veriyordu. 12 erkek ve bir miktar kadın dışında tüm cemaat Peygamber’in hutbesini terkedip kervana koştu. Hz. Nebî, bu duruma çok hiddetlendi ve buyurdu ki: “Eğer mescidde kimse kalmasaydı, şu vâdiyi ateş seli kaplardı.” Diğer bir rivâyette: “müslümanların üzerine taş yağardı.” 4328
Kur’an, müslümanların bu tavrıyla İsrâiloğullarının tavırları arasındaki benzerliğe Cuma sûresinde işaret buyurmaktadır. Sûrenin yahudilerden söz eden birinci bölümüyle Cuma’dan ve Cuma hutbesinde Rasûlullah’ı ayakta bırakıp kervana koşanlardan bahseden ikinci bölümü arasında ilişki kurulmaktadır. Konuyla ilgili tüm kaynaklar sûrenin ilk 8 âyetiyle son 3 âyetinin farklı zamanlarda nâzil olduğu konusunda müttefiktir. Buna rağmen şu aşağıdaki âyetle, sahâbenin Rasûlullah’ı “dünyalık” için mescidde yalnız bırakmaları arasında bağ kurulmaktadır: “Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşımayanların hali, kitaplar taşıyan eşeğin hali gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlayanların durumu ne fenadır. Allah zâlimler topluluğunu hidâyete ulaştırmaz.” 4329
Dünyevîleşmiş kimsenin prototipi Karun’dur. Kur’an, benî İsrâil içinde yaşayan bu kimseyi, her devirde görülebilecek karakter olması açısından dikkatlerimize sunar: “Karun’u, Firavun’u ve Hâmân’ı da helâk ettik. Yemin olsun, Mûsâ onlara apaçık delillerle geldi. Öne geçemedikleri halde yeryüzünde büyüklük tasladılar.” 4330; “Karun Mûsâ’nın kavmindendi. Onlara karşı taşkınlık/şımarıklık etti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, onun anahtarlarını taşımak, güçlü-kuvvetli bir topluluğa dahi zor geliyordu. Kavmi ona demişti ki: ‘Şımarma, Allah şımarıkları sevmez.’ Allah’ın sana verdikleri içinde âhiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana lütufkâr olduğu gibi sen de lütufkâr ol, yeryüzünde fesat isteme, çünkü Allah fesatçıları sevmez. O dedi ki: ‘Bu servet bana, bendeki bir bilgi sayesinde verildi.’ Peki, o bilmedi mi ki Allah, önceki nesiller içinden ondan daha güçlü, sayıca da daha çok olanları bile helâk etmiştir. Günahlarının
4327] 62/Cum’a, 11
4328] Buhârî, Tefsir 61; Müslim, Cum’a 11; Tirmizî, Tefsir 62
4329] 62/Cum’a, 5
4330] 29/Ankebût, 39
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1015 -
ne olduğu günahkârlardan sorulmaz. Karun, süsü-püsü içinde toplumun önüne çıktı. Dünya hayatını isteyenler dediler ki: ‘Keşke Karun’a verilenin bir benzeri de bize verilseydi. O, cidden çok şanslı biri.’ İlim verilenler ise şöyle dediler: ‘Yuh size, iman eden ve sâlih amel işleyen kimseye Allah’ın vereceği karşılık daha hayırlıdır. Fakat buna yalnızca sabredenler kavuşturulur. Nihâyet, Karun’u da sarayını da yere geçirdik. Allah’a karşı kendisine yardım edecek yandaşları da yoktu. Kendi kendisine yardım edebileceklerden de değildi. Akşam onun yerinde olmayı isteyenler, sabah şöyle demeye başladılar: ‘Vay be! Demek, Allah kullarından dilediğine rızkı genişletiyor, dilediğine de kısıyor. Allah bize lütufta bulunmasaydı, vallahi bizi de batırmıştı. Demek ki kâfirler asla iflâh olmazlar.” 4331
Kur’an’dan yola çıkarak Karun hakkında şu tesbitleri yapabiliriz:
1- Karun, Hz. Mûsâ’nın toplumuna mensup, hazinelere sahip olacak kadar zengin biridir. 4332
2- O, Hz. Mûsâ’nın yakını olmasına rağmen, ona karşı Firavun ve Hâmân’la birliktedir. 4333
3- Servetiyle böbürlenip şımarmış, elindeki ekonomik imkânı vahye karşı kullanmıştır. 4334
4- “Bu servet bana bilgim sayesinde verilmiştir” diyerek, mülkün asıl sahibini unutmuştur. 4335
5- Sonunda servetiyle birlikte yere geçmiş, helâk olmuştur. 4336
Âyetlerden çıkardığımız bu sonuçlara göre Karun, İsrâiloğulları içerisinden çıkmış olmasına rağmen, müslümanlara karşı Firavunla işbirliği yapacak kadar alçalabilen bir işbirlikçidir. Kendi ulusundan çıkan peygambere karşı mazlum ulusunun düşmanı olan zâlim Firavun’la, servet yapma hatırına işbirliğine giriyordu. Ona yaltakçılık yapıyordu. Zaten, mantıken böyle yapmasa ne o serveti edinebilir, ne de elinde tutabilirdi. Karun, “Allah’ın sana verdikleri içinde âhiret yurdunu ara” uyarısı kendisine yapılınca, “Bu servet bana, bendeki bir bilgi sayesinde verildi’ biçiminde cevap verecektir. Bu, günümüz kapitalizminin yetiştirdiği rantçı insan tipi olan “homo ekonomikus” mantığıdır.
Âyette, bu tiplerin, bilinçsiz yığınların imrendiği tipler olduğu ifade edilmekle, dünyalığın ehl-i dünya yığınları nasıl cezbettiği vurgulanmaktadır. Ancak, Karun’un kötü âkıbetine şahit olan aynı yığınların, ne kadar günübirlik düşündüğü de, cezalandırmanın ardından söyledikleriyle ortaya çıkıyor.
Bugünkü dünyevîleşme mantığıyla, eski çağlardaki ilkel dünyevîleşme mantığı arasında şaşılacak kadar benzerlik vardır. Aslında bu şaşılacak bir şey de değil. Çünkü insanın tabiatı, zaafları, zamanın değişmesiyle değişmiyor. İnsanın hakikat karşısında aldığı tavırlar, genellikle aynı. Dünyevîleşmiş çağdaş insan tipinin dini ekonomi, imanı para, kitabı çek koçanı, mâbedi bankadır. Dünyevîleşmiş tip, dindarsa dinini, ideolojisi varsa ideolojisini, dâvâsı varsa dâvâsını her fırsatta
4331] 28/Kasas, 76-82
4332] 28/Kasas, 76
4333] 23/Mü’minûn, 24; 29/Ankebût, 39
4334] 29/Ankebût, 39
4335] 28/Kasas, 78
4336] 28/Kasas, 81
- 1016 -
KUR’AN KAVRAMLARI
paraya tahvil etmenin yollarını arar.
Karunlaşmış bu tip, müslüman olduğu zaman, “Allah rızâsı, hizmet, tebliğ, dâvet, ihlâs, cihad, bereket, tekbir, cihad” gibi dinin kavramlarını kullanarak sömürür. Marksist olduğu zaman “halk, köylü, işçi, emekçi” gibi marksizmin kavramlarını kullanarak sömürür. Kemalist olduğu zaman “çağdaşlık, uygarlık, laiklik, milliyetçilik” gibi kemalizmin tekeline aldığı kavramları kullanarak sömürür. Fakat hepsinin de mantığı tektir. Hepsi de tüketimi körükler. Hepsi de rantçıdır. Hepsi de menfaatlerini dinlerinden, imanlarından, ideolojilerinden önde tutarlar. Hepsi de çıkarları gerektirdiği zaman her şey olurlar. Hepsi de iktidar ve güç odaklarının etrafında pervanedirler. Hepsi de “istikrar”ı çok severler. 4337
Dünyevî belâların çoğu, uhrevî cezaların tümü, dünya-âhiret dengesini kuramamak, dünyayı âhiret için yaşayamamak ve dünya hayatını gaye edinmekten kaynaklanır. Ancak gerçek iman ve sâlih amel, insanı dünya hayatının aldatmasından koruyabilir. Âhireti tercih eden, dünyayı kaybetmez. Çünkü insana verilen hilâfet görevi, yeryüzünü imar edip nimetlerinden yararlanmayı gerektirir. Sadece dünya hayatını isteyenler, haram, zulüm ve sömürü düzenleriyle insanlığı doğru yoldan çıkarttıkları gibi, müslümanları da dünyaya uydurmak isterler. Hâlbuki, âhiretten kopuk bir dünya oyun ve eğlenceden ibarettir. Bir müslüman içinse dünya, İslâm’ı yaşamak, İslâm’ı hâkim kılma mücadelesi vermek (cihad), Allah yolunda hizmet ve meşrû şekilde çalışmak (ibâdet) içindir.
Sonraki Hayat; Âhiret
“Âhiret”, âhir kelimesinin dişil şeklidir ki, son, sonra olan demektir. Evvel (ûlâ) kelimesinin karşıtıdır. “Âhiret”, kavram olarak, öbür dünya, ölümden sonraki hayat demektir. Kur’an’da çok sık yer alan bu kavram, bazen ‘yevmü’l âhira-âhiret günü’, ‘dârü’l âhira-son yerleşim yeri’ şeklinde, ifade edilmektedir.
Dünya hayatı için ilk (ûlâ), ölümden sonraki hayat için ise “âhiret (son hayat)” denmiştir. Bu anlamda dünya, yakın ikamet yeri, “âhiret” ise son ikamet yeridir. Kur’an, âhiret kavramını sık sık dünya kelimesi ile birlikte kullanmaktadır. Her ikisi arasında sıkı bir ilişki vardır. Âhiret dünya hayatını takip eden, ama ölümsüz bir hayatın adıdır. Bir başka deyişle âhiret, dünya hayatının sonuçlarının alınacağı, dünya hayatının değerlendirileceği zamandır. Kelime anlamı yönunden, “sonradan gelen” olduğu için, insanın ölümüyle başlayan bir hayattır diyebiliriz.
Âhiret inancı sürekli bir diriliştir. Öldükten sonra dirileceğini, iyiliklerinin ve kötülüklerinin karşılığını alacağını bilen bir kimse devamlı hareket halinde olur, kendini yeniler, eksikliklerini tamamlar, dünyaya dalmakla, günaha batmakla, değersiz şeylerin peşine koşmakla öldürdüğü benliğini her gün yeniden diriltir, kalbini sonsuzluk sevdasıyla meşgul eder.
Âhiret inancı, yaratılışın, yani dünya hayatının var oluş sorusunun cevabıdır. Bir başka açıdan, bu hayatın devamıdır. Sürekli olan âhiret hayatının iyi veya kötü temelleri dünyada iken atılır. Burada yapılanlar, oradaki hayatın rengini belli edecektir. Buradaki tercih, orada hedeflediğimiz şeyin tercihidir. Geçici ve yalan zevkleri isteyenler; çok kısa, geçici ve evcilik oyununa benzeyen dünya hayatına râzı olurlar, az bir zevkle yetinirler. Bunun karşılığında ise, sonsuz
4337] M. İslâmoğlu, Yahudileşme Temâyülü, s. 297 vd.
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1017 -
mükâfatı ve saâdeti kaçırırlar, ateş azabını kendi elleriyle kazanırlar. 4338
Allah’a iman eden mü’min, hayatını inandığı dine göre yaşar, sonra da âhiret kurtuluşunu umit eder, Cenneti kazanacağına umut besler. O bilir ki cennet, dünyada iken takvâ üzere yaşayan ‘müttakîler’ için hazırlanmıştır. 4339
“Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir.”4340 Oyuncaktan hoşlanan çocuklar mıyız, yoksa rüştümüzü isbat eden adamlar mı? Dünya oyuncağına verdiğimiz değerde saklı bunun cevabı. Oyuna dalıp çokça eğlenenler, çocuklar ve o seviyedeki çocuk akıllılardır.
Her ânımızda dünya-âhiret dengesini kurmalı, dünyayı âhiret için ve sınav bilinciyle yaşamalı, ölümü sık sık düşünüp kendimizi esas hayata hazırlamalıyız. Bu bilinçle ölüm râbıtası, bir adım daha ileri giderek şehâdet rabıtası yapmalıyız. Bu bilinç ve râbıtalar, bize sadece âhiret azığı değil; dünyada kaybettiğimiz izzeti, insanlık onurumuzu da kazandıracak ve ölüm korkusunu yenen, ölümle sevdalanan bir seviyeye çıkaracaktır. Ancak bu sayede haklarımızı söke söke almak için dileniş değil direniş gerektiğini öğrenir ve canlı şehid olarak şerefli bir hayat süreriz. Bugün Yahudi, teknik imkâna sahip milyarı aşan kimlik müslümanlarından değil; intifâda coşkusunu sürdüren çocuk yaştaki genç yiğitlerden korkmaktadır. Ölümden korkan gayr-ı müslim, en çok ölümden korkmayanlardan korkar. Müslümanın müslümanca yaşayamadığı her ortamda müslümanca ölme imkânı her an vardır.
İslâm’da dünya, âhiretin tarlasıdır. Dünya hayatını ıslah etmek, ondan her tür kötülüğü ve bozgunculuğu kaldırmak, bütün insanlar için iyilik ve adâleti gerçekleştirmek gibi işlerde sarf edilen emek ve uğraşıların hepsi, âhiret sermâyesidir. Böyle bir inançla çalışan ve Allah’ın rızâsını dileyerek gönülden bu güne inananların yeryüzünü ihmal etmeleri, azgınlıklara ve bozgunculuklara göz yumarak dünyayı terk etmeleri mümkün olabilir mi?
Bazı insanlar, -âhirete iman ettiklerini iddia etmekle beraber- kendilerini, câhilliğin ve azgınlığın akıntısına kaptırmışlarsa; bu, Allah’a ve âhiret gününe inandıkları için değil; âhirete imanlarının zayıf oluşundandır. Dünyayı, esas hayatın tarlası olarak değerlendirmek ve bu inancın gereğini yapmak, kötülüğe koşan her nefis için bir gem, günahı seven her insan için de bir engeldir.
Dünya, ne seçim ne de geçim dünyasıdır müslüman için; dünya kulluk/ibâdet dünyasıdır, imtihan dünyasıdır. Sınav esnâsında oyuna dalan, gülüp eğlenen kimsenin imtihanda başarı şansı ne kadar olabilir? Gençler, üniversite imtihanına verdikleri önemi, esas sınava, büyük imtihana verseler, Cennetin gölgesi nasıl hayata yansırmış, görürdük. Orta yaşlılar, yakın gelecekleri için hazırlayıp biriktirdiklerini, esas istikbâl için yatırıma dönüştürseler, örnek müslümanların sayısı nasıl artardı! “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” 4341
Mücâdelenin, cihadın, şehâdetin olmadığı yerde dünya âhiret dengesi, hayatın emanet olduğu bilinci yeterince yok demektir. Ana vatanımız, baba diyarımız
4338] 57/Hadîd, 20; 47/Muhammed, 36; 6/En'am, 32
4339] 3/Âl-i İmrân, 133
4340] 6/En'âm, 32; 29/Ankebût, 64; 47/Muhammed, 36; 57/Hadîd, 20
4341] 59/Haşr, 18
- 1018 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cennet olduğuna göre, biz memleketimizde gerekli ihtiyacımızı karşılamak için bu diyarda gurbete çıkmış durumdayız. Orada lâzım olan azığı unutup, buradaki görevimizi ihmal etmek ve buralarda oyuncaklarla oyalanmak ne kadar mantıklılıktır?
Kur’an-ı Kerim’de Âhiret: Âhiret, Kur’an-ı Kerim’de 110 yerde geçer. Kur’an’da son gün anlamında yevmü’l-âhir şeklinde, dünya ile karşılaştırmalı olarak veya yalın halde geçer. Yalın halde el-âhire şeklinde kullanıldığı yerlerde ed-dâru’l-âhire tamlaması, yani “âhiret yurdu”, “diğer ülke” anlamında olduğu veya âhiret hayatı demek olduğu kabul edilir. Bu kullanılış şekillerinden de anlaşılacağı gibi âhiret kavramı ile dünya kavramı arasında sıkı bir münasebet vardır.
Kur’an-ı Kerim’de yüzden fazla terim ve deyim kullanılarak âhiret akidesi işlenir. Âhiretle ilgili âyetler hem Mekkî, hem de Medenî sûrelerde sık sık tekrarlanmaktadır. Bu tekrarın, konunun önemini vurgulamak, sorumluluk duygusunu pekiştirmek, dünya ile âhiret arasındaki psikolojik mesafeyi kısaltarak mü’minin ruhunu yüceltmek ve hayatını ebedîleştirmek gibi hedeflere yönelik olduğunu söylemek mümkündür. Birçok sûrede kâinatın, özellikle insanın yaratılışından ve hayatın akışından bahseden âyetlerle âhiret hayatını tasvir eden âyetler yan yana yer almıştır. Kur’an’ın tasvirine göre dünya hayatı bir “oyun ve eğlence” bir “süs ve öğünüş”tür; “mal, evlat ve nüfuz yarışı”dır. Netice itibariyle o geçici bir faydalanış ve aldanış vesilesidir. Asıl hayat, âhiret hayatıdır. Gerçek anlamda huzur ve sükûn sadece ölümsüz âlemdedir.4342 Her ne kadar ölüm, geride kalanlar için acı ve hasret dolu bir olay ise de, imanlı gönüller için fânîlikten ebedîliğe geçişi sağlayan bir vasıtadır. O yüzden birçok âyette ölüm ve âhiret hayatı “buluşmak, sevdiğine kavuşmak” anlamındaki “lika (likaullah, likau’l-âhire) kelimesiyle ifade edilmiştir.
Asıl hayatın ikinci âlemde başlayacağına iman edenler, ölümün ebedî yokluk olmadığını kabul ederler. Henüz hayattayken, bu gerçek vatanın, baba yurdunun, sonsuz mutluluk hayatının özlemini duyar ve ona göre yaşarlar. Bir ömür boyu sürecek maaş karşılığında birkaç saat çalışma zahmetine kim katlanmaz? Aynen bunun gibi, âhiret hayatıyla karşılaştırıldığında çok kısa olan şu fâni dünyada, milyar dolarlara değişilmeyecek şerefli kulluk görevini terk etmek akıllılık mıdır? İnsan, çok aceleci ve unutkan. Allah da çok merhametli ve bizi uyarıyor ve bize âhireti hatırlatıyor. İstikbâl için yatırım yapmalıyız. Orada lâzım olacak azığı buradan hazırlayıp göndermeliyiz.
İnsan, teklifsiz, başıboş ve kendi keyfine bırakılmamıştır. Onun yapacağı işler ve yapmaması gerekenler, ilâhî hükümlerle bildirilmiştir. Dünyada irâdesiyle Allah’a kulluk etmesi için ona her türlü imkân sağlanmıştır. Allah’ın kendisine verdiği, maddî mânevî tüm imkânları O’nun istediği gibi kullanan kimse, dünyada ebedî hayatı kazanmış olur. Aksini yapan kişi de bu ebedî hayatın mutlu sonucunu elde edemez. Bunun içindir ki, her insanın âhiret hayatı, dünyadaki ömrüne göre değil; dünya hayatında yaptığı işlerine göre olacaktır.
Dünya, âhiretin habercisi, âhiret dünyanın izdüşümüdür. İnsan adlı bu ölümsüz yolcu, birinden diğerine intikal ederek sürdürür sonsuz yolculuğunu. Çünkü ölüm, bir başka hayatın besmelesidir. Nübüvvet, insanlığın geçmişinin; âhiret ise
4342] bk. 29/Ankebut, 64; 40/Mü’min, 39; 57/Hadîd, 20
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1019 -
geleceğinin tarihidir. Kur’an da, bu tarihin akacağı yatağın ilâhî projesi. İnsan, bu projeye bakarak tarihi değiştiriyor ve tarihi tarihe bu projeyle taşıyor.
Âhiret olmasaydı, insan insan olamazdı. İnsana irâde verildiği gün âhiret de verildi. Eğer seçiminin ödül ve cezasını görmeyecekse yaratıklar arasındaki bunca ayrıcalığın gerekçesi ne ola ki? İşte, bu nedenle âhiret, seçme hürriyetinin, irâde ve şuurun doğal sonucudur. İnsanın seçiminin Allah tarafından kaale alındığının, değerlendirildiğinin bir delilidir. İnsanı yaratan, onu yeryüzüne halife seçip irâde veren ve kendi ruhundan ruh üfleyen Allah’ın, en güzel kıvamda yarattığı kulunun istikbâliyle ilgilenmediğini düşünmek abes olacaktır. Boşuna mı yaratıldı şu muazzam makine ve yaratılanların en muhteşemi olan insan? Boş yere, abes bir iş olarak mı yaratıldı evren ve içindekiler? Cennet niçin yaratıldı? Cehennem lüzumsuz mu?
Âhiret, Allah’ın “vaad” ve “vaîd”inin, yani ödül ve cezasının bir gereğidir. Suyu getirenle testiyi kıranı mahlûk bile bir tutmazken Hâlık’ın bir tutması O’nun mutlak adâletine nasıl sığar? Eğer “şunu yaparsan ödüllendirilir, bunu yaparsan cezalandırılırsın” deniliyorsa elbette sonuçta “iyi” olanla “kötü” olanın ayrılıp, yapana ödülü, yapmayana cezası verilecektir. Bu nedenle âhiret, adâlet-i İlâhînin kaçınılmaz sonucudur. Âhirete inanmamak adâlete inanmamak, adâleti istememek demektir.
Âhirete iman, ölüm korkusunun insanda bir kâbusa ve kronik bir illete dönüşmesini engeller. Ölümden sonra bir hayatın olduğuna inanan, kendisini koyvermez. Onun için, ölüm bir bitiş değil; bir intikaldir. Bu nedenle âhirete iman eden kâmil bir mü’min, hayatta bir kez ölür. Âhirete inanmayan kâfirse her ölümü hatırlayışta ölür. Bu nedenle âhireti inkâr edenler, mümkün olduğunca ölümü hatırlamak istemezler. Kendilerine ölümün hatırlatılmasından rahatsız olurlar ve beklenenden daha fazla tepki gösterirler. Bir de müslümanların ölümü güler yüzle karşıladıklarını, onunla sık sık selâmlaştıklarını düşünelim. İslâm medeniyetinde mezarlar şehirlerin ortasına yapılırdı. İslâm, insanların ölümü sık hatırlamaları için mezar ziyaretini Nebi’nin diliyle özendirmişti. 4343
Dünya - Âhiret Dengesi
Kur’an, her sayfasında, insanı hem ruhun tarihine, hem istikbâline (âhirete) götürerek insana önünü ve sonunu hatırlatır. Bu nedenle mü’min, her ânında üç zamanı birden yaşayan insandır. Bu, ona süreklilik ve sorumluluk duygusu verir. Kur’an’daki kıyâmet, cennet, cehennem, mahşer, mîzan ve sorgu sahneleri, mü’minde sorumluluk hissini ve fazileti güçlendirmek için istikbâline açılan birer penceredir.
Hayata birkaç damla su ile başlayıp ölümden sonra sonsuzluğa uzanan biz insanların ölüm sonrası hakkında ciddi endişelerimiz yoksa; bu, hem dünyevî hayatımız, hem de uhrevî hayatımız için büyük bir tehlikedir. Bugün insanların kafalarında taşıdıkları endişelerine bakın; tamamının veya tamamına yakınının dünyevî endişeler olduğunu göreceksiniz. Kalabalık bir şehrin en yoğun noktasında durun ve oradan geçen binlerce insandan her birine şu soruyu yöneltin: “Şu anda neyi düşünüyordunuz?” Hiçbir insanın, “şu anda, bir gün öleceğimi
4343] M. İslâmoğlu, İman Risalesi, 287-288
- 1020 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve yaşadığım hayatın hesabını vereceğimi düşünüyordum” dediğini kolay kolay duyamayacaksınız. İnsan, başına yüzde yüz gelecek ölüm olayını ve hesaba çekilmeyi düşünmeden nasıl yaşar? Fakat maalesef yaşıyorlar; buna yaşamak denirse.
Müslüman, hayata tevhid penceresinden bakmak zorundadır. Tevhid, birlemek demek olduğuna göre, laik bir anlayışla dünya ile âhiret arasını ayırmak bu inanca zıt olacaktır. Âhiretten ayırdığımız dünyayı, tekrar âhiretle birleştirmek zorundayız. Sadece ölüme kadar olan süre olarak algıladığımız istikbal (gelecek) kavramını, ölümden sonrasını da içine alacak şekilde anlamaya ve bu anlayışı gündelik yaşayışa geçirmek, kulluk görevimizdir.
Bir ayağımız âhirette; bir ayağımız dünyada, bir gözümüz âhirette; bir gözümüz dünyada ve bir kulağımız İsrafil’in surunda; bir kulağımız dünyada olarak yaşarsak dünya-âhiret dengesini kurmuş oluruz. Yoksa hem kendimiz, hem de bizden etkilenen her şey fesâda uğrayacaktır. “Öyle binalar ediniyorsunuz ki, sanki içinde ebedî kalacaksınız!” 4344
Bütün meseleler gelip âhirete ve dirilişe ciddi manada iman (yakînî bir bilgi ve kesin bir inanç) noktasında düğümleniyor. “O (Allah), hanginizin daha güzel amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yarattı.”4345 Bu âyetin ifadesiyle hayata baktığımızda sanki bir terslik varmış gibi görebiliriz. Çünkü biz insanlar, önce yaşar sonra ölürüz; ama âyette önce ölüm, sonra hayat denilmiş. Burada Allah bize şunu îma ediyor: “Hayatı anlamak ve doğru yaşamak istiyorsanız, önce ölümü anlamalısınız.”
İnsanın hayatı nasıl anladığı, her şeyden önce ölümü nasıl anladığına bağlıdır. Eğer siz ölümü bir bitiş ve yok olma şeklinde anlarsanız, hayatı da “nasıl olsa ölüm var; o halde ölmeden önce ne yaparsam kârdır” şeklinde anlar ve öyle yaşarsınız. Ama ölümü bir bitiş değil de, aksine bir diriliş ve gerçek hayat olarak anlarsanız, o zaman hayatı; “en ince teferruatına kadar hesabının verileceği bir olay” olarak anlar ve o şekilde yaşarsınız. Herhangi bir şey yapmadan önce, onun hesabını yapar, hesaba çekileceğiniz bilinciyle hesaplı ve ölçülü davranırsınız.
İnsanın fıtratından uzaklaşıp, gittikçe artan bir hızla nefsini, dünyevî ve hayvanî zevkini öne çıkartan bir anlayışla gücü yettiği her şeye hükmetme istemesi her yerde fesâdı artırmıştır. Bunun sonucu olarak, İslâm’dan uzak anlayış ve yaşayış; insandan tabiata, felsefeden bilime, dinden siyasete hemen hemen her şeyin dengesini altüst etmiştir. İşin garibi, modern insan, bu altüst olmuş dengenin hâlâ en iyi olduğunu ve ilerleme felsefesi gereği daha da iyi olacağını söylüyor. Bu dengenin bozulması sonucu adâletin arz üzerindeki tesisi de ortadan kalkmıştır. Ve artık yeryüzünde suç işleyen, zulmeden, milyonlarca mustaz’af insanı sömüren müstekbirler, emperyalistler, çağdaş firavunlar cezalandırılmadan bu dünyadan ayrılıyorlar. İşte bunların nihaî cezasını Allah, âhirete saklamıştır. Adâlet konusu, sadece kâfir ve mücrimlerin suçlarıyla değil, aynı zamanda müslümanların ecirleriyle de ilgilidir. “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık; bu, inkâr edenlerin bir zannıdır. Bu yüzden o inkâr edenlere ateşten helâk vardır. Yoksa biz, iman edip iyi işler yapanları yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi
4344] 26/Şuarâ, 129
4345] 67/Mülk, 2
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1021 -
tutacağız? Yoksa muttakîleri, yoldan çıkaranlar gibi tutacağız?” 4346
Gerçek müslümanlar için durum çok farklıdır. Çünkü müslümanlar ‘dünyadadırlar’, ama ‘dünyadan ve dünyevî’ değildirler. Dünyada, bütün ömürleri boyunca bir yolcu ya da garip gibidirler. Yani onlar, niçin yaratıldıklarını, nasıl yaşayacaklarını ve buna bağlı olarak sonlarının nereye ulaşacağını bilen insanlardır. İnsan, şu anda yaşadığına göre, öncelikle bilmesi gereken; nasıl yaşayacağı ve sonunun ne olacağıdır. Aslında son dediğimiz şeye, fazla uzak gözüyle bakıl-mamalıdır. Çünkü “Dünya” kelimesi, denâ’dan gelir ve ‘yakınlaştırılmış şey’ demektir. Demek ki dünya, insanın akıl ve idrak tecrübesine ve bilincine yakınlaştırılmış bir şeydir. Yakına getirilen şeyin (dünyanın) tabir caizse bizi kuşatması ve etkilemesi gerçeği, bilincimizi, son varış yerimizden (âhiretten) başka yöne çevirir. Bu son gidilecek yer, “daha sonra” geldiğinden; bize ‘uzak’ gibi gelir. Hâlbuki bu, ‘yakın’ olanın/dünyanın sebep olduğu yanılsama ve şaşırtmacadan dolayı böyledir. Yani, son, âhiret bize o kadar uzak değildir. Uzak sanmamız, duyularımızın bizi yanıltması nedeniyledir. Öyleyse yaşadığımız ile ulaşacağımız sonu düşünmek ve her ânımıza bir muhasebe yapmak durumundayız.
Ölümü anlamlandırdığımız zaman, her şey bir anlam kazanacaktır. Ölüm, bir yok olma değil; yeni bir hayatın başlangıcıdır. Ölümlü, fâni ve sıkıntılarla dolu bir diyardan; ölümün olmadığı, ebedî, mükâfatlarla dolu zahmet ve sıkıntının bulunmadığı, sevdiğimiz her şeyin bulunduğu bir diyara yolculuktur. Onun için müslüman ölümden korkmaz; sadece ona hazır olur. Hatta, yeri geldiğinde seve seve canını verir, âhiret karşılığında dünyayı satar. “Ölüm yok olmak değil; bir diriliştir, yeni bir hayata geçiştir” cümlesinden hareketle, yaşadığımız hayatı ve varlıkları seyredelim:
Sadece bu dünyada yaşayacağınızı düşünerek yaşarsanız ölü yaşarsınız. Ama öleceğinizi düşünerek yaşarsanız diri yaşarsınız. Çevremizdeki insanlar hep dirilişin etkisiyle, âhiret şuuruyla yaşasalar!.. Seyredin o zaman hayatın güzelliğini. İkinci asr-ı saadet olur çağımız. İnanın, iman ettiğimiz cenneti daha burada iken yaşamaya başlarız. Fakat biz, tüm yatırımlarımızı bu dünyaya yönlendirerek yaşadığımız hayatı ve yeri sahte cennet haline getirmeye koyulunca cenneti de unuttuk. Özlemez olduk. Nasıl özleyebiliriz ki; lüks, israf demeden yaşadığımız hayatı, materyalistlerin uydurma cenneti gibi yapmak için bir ömür boyu gece gündüz koşturunca. Sahâbe, cenneti öyle bir özlüyordu ki! Enes bin Nadr, Uhud savaşında “cennetin kokusunu Uhud’un arkasından duyar gibi oluyorum” diyordu. Bilirsiniz, insan çok acıkınca yemeğin kokusunu çok uzaktan duyar. Sahâbe de cennete öyle acıkıyordu ki, daha dünyada iken kokuları geliyordu cennetin.
İmam Gazali diyor ki: “Mezardakilerin pişman oldukları şeyler yüzünden dünyadakiler birbirlerini kırıp geçiriyor.” Ölüm öncesindeki kavgaların ölümden sonra pişmanlık getireceğini hissederek yaşayan insan, hiç pişman olacağı şeyin kavgasını verir mi? Hırsla hayatın ve eşyaların, burada kalacak şeylerin ardına bir ömür boyu düşer mi? “Onlar, geride nice şeyler bıraktılar; bahçeler, çeşmeler, ekinler, güzel makamlar ve zevk ü sefa sürecekleri nice nimetler. İşte böyle oldu ve biz onları başka topluma miras verdik.” 4347; “Ey iman edenler, size ne oldu ki: ‘Allah yolunda topluca savaşa çıkın’ denildiği zaman yere çakılıp kaldınız?
4346] 38/Sâd, 27-28
4347] 44/Duhân, 25-28
- 1022 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âhirettense dünya hayatına mı râzı oldunuz? Ama dünya hayatının geçimi (zevki), âhiret yanında pek azdır.” 4348
Gerçek özgürlük, Allah’a koşmakta ve Allah’a yakın olmaktadır. İnsan, Allah’a ne kadar yakın olur, O’na ne kadar bağlanırsa o kadar özgür sayılır. Allah’tan uzak yaşayan insanlar köle insanlardır. Mesela; mobilyalarının ve arabalarının çizilmesine hiç dayanamazlar. Çünkü o çizilen şeylerin kölesi durumundadırlar. Efendilerinin zarar görmesinden rahatsız olurlar. Ama hergün dinleri, imanları, şerefleri, namusları çizilir, hiç rahatsız olmazlar. Başörtüsüne uzanan ele kızmaz; yeter ki o el, kendi putlarına, efendilerine zarar vermesin. Menfaatine dokunulduğunda etrafı velveleye boğanlar, dinlerine ve âhiretlerine yapılan hücumdan hiç rahatsızlık duymamaktalar. Böyle insanların özgürlükten bahsetmeleri, kölelerin özgürlük dersi vermesine benzer.
Peygamberimiz’in tavsiyesi şöyle idi: “Bu dünyada, sanki gurbete gitmiş, birgün yuvasına tekrar dönecek biri gibi ol veya gelip geçici bir yolcu gibi yaşa.”4349Hayatın geçiciliğini kalbine ve kafasına oturtmuş bir müslüman geçici şeylere fazla sevgi beslemez ve kendini bağlamaz. Zaten şu bir gerçektir ki; Allah’ın dışındaki şeylere olan ilgi ile Allah’a olan ilgi arasında ters orantı vardır. Bir kimsenin Allah’ın dışındaki varlıklara, eşyaya ilgisi ne kadar fazla ise, Allah’a olan ilgisi o kadar azdır. Böyle bir durumda ilgi duyulan şeyler Allah ile kul arasında engel teşkil ederler. Bu yüzden İslâm, insanın duygularını âhirete yönetmek için Kur’an’da çok sık şekilde ölüm, âhiret, kıyâmet, hayatın geçiciliği üzerinde durur. Mekkî sûrelerin aşağı yukarı tamamında, diğer sûrelerin de genelinde bu havanın verilmeye çalışıldığını görürsünüz. “Bilin ki, dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışıdır.” 4350
Ölümü tefekkür ederek yaşamak, hayatta “gidici” olarak yaşama sonucunu doğurur. Böyle yaşayan insan da hesabını ve yatırımını gideceği yere göre yapar. Hesaba çekilme günü gelmeden önce kendini hesaba çeker. Aksi halde, insan gideceği saate kadar kalacakmış gibi yaşar ve tercihini ona göre yapar. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır.”4351 Aşağı yukarı her insan, bir eşya satın alırken, önüne konan iki maldan “iyisi olsun, pahalı olsun” diyerek daha kalıcısını tercih ettiği halde, Allah’ın önüne koyduğu iki hayattan geçicisini tercih ediyor; kalıcısını bırakıyor. “Hayır, siz acele geçiveren şu dünyayı çok seviyorsunuz da âhireti bırakıyorsunuz!”4352 Hayır, siz yaptığınız işlerin karşılıklarının acele, peşin verildiği şu dünyayı çok sevdiğiniz için karşılıkların veresiye olduğu öteki dünyayı bırakıyorsunuz, sevmiyorsunuz. “Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle imtihan eder, deneriz. Sabredenleri müjdele.”4353; “Yoksa içinizden Alah cihad edenleri ve sabredenleri belirtmeden cennete gireceğinizi mi sanıyordunuz?” 4354
Görüldüğü gibi, dünyadaki acıların ve zevklerin altında imtihana çekilme
4348] 9/Tevbe, 38
4349] Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25
4350] 57/Hadîd, 20
4351] 87/A'lâ, 16-17
4352] 75/Kıyâme(t), 20-21
4353] 2/Bakara, 155
4354] 3/Âl-i İmran, 142
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1023 -
esprisi yatmaktadır. O halde böyle durumlarda alınması gereken ilaç sabırdır. Çünkü bu zevkler ve acılar geçicidir. Geçici olması da sabrı kolaylaştırıyor. Sabretmediğimizde ne olur? Geçici zevklere sabretmeyip dalarsak, âhiretteki ebedî ve hakiki zevklerden mahrum kalırız. Şu hayatın geçici elemlerine sabretmezsek, bu defa hem ebedî, hem de daha ağır âhiret azabına mâruz kalırız ve âhirette bize şöyle denilir: “İnkâr edenler, ateşe sunuldukları gün, onlara: ‘Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi harcadınız, onların zevkini sürdünüz; ama bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızın ve yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı bir azab göreceksiniz’ denir.” 4355
Kur’an’a baktığımız zaman âdeta tüm azgınlık, isyan ve başkaldırıların sebeplerinin tek sebebe bağlandığını görürüz. O da âhireti hesaba katmadan ve âhiretten korkmadan yaşamak. “Hayır, doğrusu onlar âhiretten korkmuyorlar.”4356 Kur’an, terbiye etmeye çalıştığı insanda ilk etapta âhiret endişesi oluşturmaya çalışır. Bu endişe belli bir boyuta ulaştığı zaman insanların hayatlarında inkılâbların gerçekleştiğine şahit oluruz. Mesela; içki Medine döneminde ve yaklaşık Uhud savaşı yıllarına kadar yasaklanmamıştır. Fakat o tarihlerde içkiyi kesin olarak yasaklayan âyet inince evdeki şarap küplerinin kırılarak içkili hayata son verildiğini görürüz. Peki, bu neden kaynaklanıyor? Tabii ki âhiret ve Allah korkusundan. O insanlar o güne kadar öyle eğitilmiş ki, yaptıkları işin âhirette kendilerine çok pahalıya mal olacağı söylendiği anda hemen o işten vazgeçiyorlar.
Âhirete imanı, âhiret endişelerini, cennet ve cehennem mefhumlarını ortadan kaldırdığınızda insanları gerçek anlamda motive edemezsiniz. Yani iyi şeyleri kendiliklerinden yaptırıp, kötülüklerden de kendiliklerinden vazgeçiremezsiniz. Âhirete iman; en büyük ve gerçek anlamda tek otokontrol mekanizmasıdır. Âhiret ve Allah korkusu olmadan insanları neye göre ahlaklı ve dürüst olmaya sevkedeceksiniz? Eğer bir insan, yaptığı bir kötülüğün cezasını görmeyeceğini bilse, niye o kötülükten vazgeçsin veya yapacağı bir iyiliğin karşılığında mükâfat yoksa niçin o iyiliği yapsın? Denilebilir ki; insanlık için. Ben ölür ölmez bu insanlar çok kısa bir süre içinde beni unutacaklar. Unutmasalar bile, öldükten sonra bana ne faydaları dokunabilecek ki?
Ama düşünün ki “bir varlık” var ve “bir gün” var. O varlık, o günde yaptığınız tüm iyiliklerin karşılıklarını kat kat fazlasıyla verecek ve yaptığınız kötülüklerin de cezasını verecek. O varlık ki, hiçbir iyiliği unutmaz, adâletli, kimseye zerre kadar zulmetmez, hiçbir şeye ihtiyacı yok. Her şeyin yaratıcısı ve sahibi, çok merhametli, çok affedici. İnsan, böyle bir varlığa iman edip sadece O’nun rızasını kazanmak idealiyle yaşadığı zaman artık siz bu insanları “Allah’ın rızâsını kazanma” amacıyla iyi şeylere kolayca yönlendirebilir ve kötü şeylerden de kolayca sakındırabilirsiniz. Aksi takdirde bütün çabalarınız sonuçsuz kalır. Âhiret korkusu olmadan insanlar, fırsat bulduklarında kötülük yapabilecekleri için kimsenin kimseye güveni olmaz.
Dünya ve içindekilerin gelip geçici olduğunu, bir sınama ve imtihan aracı olduğunu bilen ve böyle inanan İslâm insanı, bu bilgisini ve bu imanını, kuru ve şematik, içi boş ve vicdanî inanç kofluğundan çıkartıp, olması gereken yere, âlemlerin rabbi olanın, dünya ve âhiretin sahibi olanın istediği yere, hayatın tam
4355] 46/Ahkaf, 20
4356] 74/Müddessir, 53
- 1024 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ortasına oturtmak zorundadır.
Her gün ve her gece, namaz sonlarında, işimizin arasında özellikle ölümü, dirilişi, kıyameti, mahşeri, cenneti, cehennemi, günahlarımızı, Allah’ın nimetlerine teşekkürdeki kusurlarımızı derin derin düşünelim. Bunu kendimize görev edinelim. Bu dünyadaki rahatımızdan fedakârlık yapalım. Hem burada tam bir rahat etme, hem de orada rahat etme gibi imkânsız ve gülünç olan sevdadan vazgeçelim. Kabirlere, hele gece karanlığında gidip, oralarda ölümle kolkola yaşayacağımız günleri düşünelim. Ölüm ve şehadet râbıtası yapalım. Allah’ın dinini yaşayamıyor, müslümanca hayat süremiyorsak müslümanca ölmenin de zor olduğunun bilincine varalım.
Mezarlarda ve hayalinde düşünerek canlandırdığın kabir hayatında düşün ki, bir-iki metrelik çukur, içinde birkaç kemik parçası ve mezar taşında da senin adın, evet senin adın, benim adım yazılı. Artık Rabbinle karşı karşıyasın. Büyük kıyâmetin kopmasını bekliyordun veya beklemiyordun. Ama öldün, yani senin kıyâmetin koptu. İşte bu kıyâmete hazırlandın mı? Yaptın mı yapacaklarını? Sakındın mı yapmaman gerekenlerden? Hazır mısın ölüme? Borçların-harçların, ümitlerin, beklentilerin, yatırımların... neresi için? Ölüm... Ne zaman? Evet, ey insan! Tohumun toprağın üstüne yeni bir hayatla çıktığı gibi bir gün kabrinden çıkartılacağını, Rabbinin huzuruna gidip yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını vereceğini düşün ve hayatını ona göre düzenle: Çünkü ölüm bir yok oluş değil; diriliştir. Ölüm uzakta değil; çok yakınımızdadır. 4357
“Dünya Hayatı, Sizi Aldatmasın!”
Allah, merhametini göstererek ikaz etmekte, dünyanın aldatıcılığını hatırlatmaktadır: “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın evlâdı, evlâdın da babası nâmına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” 4358
“Dünya”ya, ister ‘yakın hayat’, ‘âhiretin önündeki hayat’ diyelim; isterse ‘ednâ’ kökünden alarak ‘en âdi, en değersiz, en iğreti en basit hayat’ diyelim; o insana ait istekler, arzular, şehvetler, uzun emeller ve bitip tükenmek bilmeyen hayaller olduğuna göre, gönül ile Allah sevgisi ve O’na itaat arasına perde olan her şey “dünya” sayılabilir. Akıllı insan, Allah sevgisi ile gönlü arasına girerek perde ve engel olabilecek bu imtihan dünyasına dikkat etmeli, aldanmamalı; onu kulluk bilinciyle değerlendirmelidir. Esas hayat, sonsuz hayat, en hayırlı hayat; sonraki hayatımız, yani âhirettir. Dünyada ekilenin orada biçileceğine göre, bu dünya hayatını âhiret bilinciyle yaşamalı, dünyadaki görevlerimizi yaparak, orası için hazırlanmalıyız.
“Zaman sana uymazsa, sen zamana uy” sözü gibi, “...Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalış!” sözü de Kur’an ve sünnetin dünya konusundaki değerlendirme ve tavsiyelerine terstir; bunlar bazen hadis diye takdim edilmektedir, Kütüb-i Sitte’de böyle bir hadis rivâyeti yoktur. Bazı insanlar da “Allah, nimetlerini kulu üzerinde görmekten hoşlanır” şeklindeki hadis rivâyetini, kendilerini gurur ve kibire,
4357] Geniş bilgi için bk. H. Özhazar, Âhiret Bilinci; H. Eker, Âhiret Bilinci; A. Kalkan, “Âhiret” ve “Din Günü” kavramları
4358] 31/Lokman, 33
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1025 -
lüks ve isrâfa yönelten haramları nimet diye takdim ederek, farkında olmadan da olsa, davranışlarıyla Allah’a ve Rasûlüne iftira atma gibi büyük bir yanlışa düşebilmektedir. Bu hadisle cimrilik, malı gerektiği şekilde kullanmama, sadece biriktirmekten hoşlanma kınanmış olmakla birlikte; nimeti Allah yolunda ve meşrû bir şekilde kullanmak tavsiye edilmiştir. Ama unutulmak istenen “nimet” tanımıdır. Esas nimet; İslâm’dır, takvâdır, yardımlaşmadır, kötü değil; iyi örnek olmadır. Allah, her şeyden önce bu nimetleri kulu üzerinde görmek ister.
Dünya bir aynadır. Aynanın rengi, büyüklüğü, çukur ve tümsekliğine, arkasındaki sırların dökülüp dökülmediğine göre şekil aldığı/yansıdığı, görüntüleri farklılaştırdığı görülür. Bir şeyin önemi, fazileti veya fenalığı, başka bir şeyle mukayese yapılarak anlaşılır. Dünya konusundaki değersizlik, kendi başına ifade edilirse yanlış olur. Dünya, Allah’ın imtihan alanı olarak yarattığı ve nice muhteşem sanatlarını sergilediği bir alan olduğu gibi; insanın da halifesi olduğu, sınav yeri olan, helâl nimetlerinden istifade edileceği, imar ederek gelişme ve kalkınmalarda bulunulacağı bir yerdir. Dolayısıyla kötü ve değersiz değildir. Ama âhiretle karşılaştırıldığında durum değişir. Âhiret devamlı ve dünyadaki eksik ve olumsuzlukların olmayacağı sonsuz bir mutluluk yeri olduğundan, âhirete göre dünya önemsizdir. Dünyayı değerlendirmede âhiret inancı temel ölçüdür. O yüzden âhirete inanmayanlar, onu başka bir şeyle karşılaştırma imkânından mahrum oldukları için veya yoklukla (ölüm, onlar için yok olmaktır) karşılaştırdıklarında câzip gelmekte ve dünyayı yalancı cennet gibi kabul etmektedirler.
Dünyanın zemmi, başlı başına bir hayır değildir. Her konuda olduğu gibi dünya konusunda da ölçü: “Allah için sevmek, Allah için buğzetmek”tir. Eline geçmediği, sahip olamadığı için dünyayı kötüleyip tahkir eden kişi, erişemediği ciğere “pis” diyen kedi gibidir. Aslında eleştirisi, sevgisinden ileri gelmektedir. Yine, dünya, eline geçtiği halde, zaman akıp gidiyor, zamanla birlikte sahip olduğu dünyalıklar da azalıyor, eriyor diye teselli bulmak için kızdığından dünyayı kötülemek, dünyaya bağlılıktan kaynaklanmaktadır. Makbul olan tahkir, Allah için, Allah sevgisinden, âhiret sevgisinden ileri gelendir. İnsanın, Allah’ın mağfiretine, muhabbet ve ibâdetine engel olduğu için, dünyanın zarûrî işlerinin, kendisini uhrevî güzelliklerden alıkoyduğu için veya cennetin güzelliklerine nisbetle dünyayı basit görmek, makbul olan bakıştır. Nasıl ki, Hz. Yusuf’la güzel/yakışıklı bir adam karşılaştırılsa, çirkin göründüğü gibi, dünyanın kıymet verilen güzellikleri de cennetin güzellikleriyle mukayese edildiğinde “hiç” hükmündedir.
Dün, en sevdiğimiz gıdaları yemiş, eğlenmiş, günümüzü zevkle geçirmiş olsaydık, bugüne kalan hiçbir şey olmayacaktı, gafletle geçirilen, dolayısıyla kaybedilen zamandan başka. Hele o zevk ve eğlenmelerde ölçüye dikkat etmediysek, bugüne ve yarına kalacak olan sadece günah yükü olacaktı. Yok, dünü zorluk ve sıkıntılarla geçirmiş isek de bugün için pek bir şey değişmeyecek, hatta bu gün daha az sıkıntı içinde isek, dünle karşılaştırdığımızda bu, mutluluk sebebi olacaktı. Ve eğer o sıkıntılar Allah için idiyse ve sabrettiysek, bugüne ve yarınlara taşınacak kalan şey, sevaplar olacaktı. Hayat, dünler, bugünler ve yarınlardan ibaret olduğuna göre; dün geçmiştir, yok hükmündedir. Yarın yaşayacağımız meçhuldür, bugünü değerlendirmek ve âhirete azık hazırlamak en akıllı yol olsa gerek. Hayat oyun ve eğelenceden ibaret. Hayat oyunu bitmek üzere, göz perdelerimizin kapanmasına kim bilir, belki fazla bir vakit kalmadı. Zevkler, sanal; hayat ise bir oyun, masal, rüya. Bir varmış bir yokmuş.
- 1026 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İnsanın dünyevî olarak zarûrî ihtiyacı, beslenme/gıda, giyinme/tesettür ve ev/barınmadan ibaret olduğu ve bu gereksinmelerini israfa ve lükse kaçmadan helâl yoldan temin etmesi, kalan birikimlerini infak etmesi gerektiği halde, tüketim toplumunun bir ferdi olarak insan, günümüzde ihtiyaç labirentinde yolunu şaşırmaktadır. Alınır, tüketilir, tekrar alınır, alınır... Ömür biter, alınacaklar ve ihtiyaçlar(!) bitmez. Kimi savunmacı ve uzlaşmacı insanlar öyle derler: “Batılıların sadece tekniği alınmalı, ahlâk ve kültürü alınmamalıdır.” Düşünülmez ki, teknik ve teknolojik aygıtlar, dünya görüşü ve yaşama biçimiyle birlikte gelir. Zaten bunlar, belirli bir kültürün ürünüdür ve o arkaplandan koparılamaz. Sözgelimi, “buzdolabı”, kültürüyle birlikte gelmiştir. Eskiden, artan yemekler, ertesi güne saklanamayacağından bir komşuya ve özellikle fakirlere verilirdi. İnsanlar, evlerine gıda depola(ya)mazlardı. Buzdolabı, “verme”yi unutturan “egoist” kültürüyle, kullananlara sadece kendini düşündüren yaşama biçimiyle geldi. Çamaşır makinesi alınca ister istemez deterjan, yumuşatıcı, kireç sökücü gibi yan ürünlere de abone olacaksınız. Çamaşır için fakir komşuyu yardıma çağırıp onun da bu bahaneyle geçimine katkıda bulunma gibi düşünceler, makine alır almaz, artık aklınızın ucundan bile geçmeyecek. Örnekleri çoğaltabiliriz. Tv, radyo, kasetçalar, bilgisayar, kendileriyle birlikte hangi kültür, oyun, anlayış ve ahlâkı da kaçınılmaz olarak getiriyor, düşünmek yetecektir.
İnsanımız artık aklıyla değil; bin bir çeşit göz alıcı illüzyonlarla tahrik edilen “doymak bilmeyen gözleriyle” düşünüyor, daha doğrusu düşündüğünü zannediyor. Çarşılar, pazarlar, marketler, vitrinler de insanın bu midesi olmayan gözlerine nasıl hitap ediyor? Başkalarına (kendinden maddî yönden öndekilere) bakıyor bu gözüyle düşünen insan ve mukayese ediyor: “Onda var, bende niye yok?” ve daha çok harcamak için daha çok çalışması, çalışması, çalışması gerektiğini görüyor. Sonra bakıyor ki, çalışarak kazanılan para “ihtiyaç” maskesini takmış “gereksiz” veya “olmasa da olur”lara yetmiyor, çalışmadan para kazanmanın yollarını arıyor. Herkes bir başkasını kandıracak yollar aramaya başlıyor. Kumarın binbir çeşidi, sahtekârlığın hiç akla gelmeyecek şekli, insanları en yakınlarına bile itimat edemeyen, yardım edemeyen, borç veremeyen duruma getiriyor. “Haram” mı, “ayıp” mı? O da ne demek? Güldürmeyin insanı! Hangi devirde, hangi kültürde yaşıyoruz?
Tüketim hastalığının mikrobu, moda, âdet, “ele güne karşı”, “iyi ama, herkeste var” ambalajlarıyla öyle çabuk bulaşıyor ki, kimini cebinden, kimini yüreğinden yaralıyor, hatta öldürüyor. Kendi değerini, eşyasının ve elbisesinin değeriyle ölçen insanlar, eşyasını ve giysisini teşhir ediyor; sözgelimi oturma odalarına, en dikkat çeken karşı duvara konulan vitrin, belki hayat boyu hiç kullanılmayan ve sadece göze hitap eden mutfak eşyalarının fuarı rolünü üstleniyor. Arabada motor olmasa da önemli değil; kaporta fiyakalı olsun yeter; insan, dış görünüşe, vitrine, makyaja değer vermeden çağdaş olabilir mi, ne dersiniz? Anadolu evlerinin çoğunda yer sofrasında yemek yenildiği halde, odanın biri veya büyükse salonun yarısı, süs ve gösteriş olsun diye yemek odası olarak düzenlenmiştir. Koltuklar da, evdeki hayatı daha rahat kılmak için değil; zorlaştırmak içindir. O halılar ve koltuklara şu kadar para verilmiştir, çoluk çocuk rahatça oturup keyfini çıkaramaz; annenin gözü oradadır, ya kirletirlerse...
En fakirimizin evindeki eşyalara verilen parayla, sahâbe belki hayat boyu, hem de huzur ve şükür dolu şekilde yaşardı. Herkeste benzeri şeyler olduğundan,
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1027 -
modanın temel felsefesi olan farklı ve özel görünme tutkusunun sanallığını, eşyaya daha çok sahip olmada başkalarına ulaşılmaz fark atma imkânsızlığının ıstırabını yaşıyor. Kullan at; al, yine al; yarışın sonu gelmiyor, ihtiyaçlar(!) tükenmiyor; âhirete yatırım yapamadan insan ölüp gidiyor.
Sadece moda için dökülen parayla neler yapılmaz? Hangi müslüman hanımın evindeki gardrobda boş yer vardır, buna rağmen alma isteği azalıyor mu dersiniz? Çeyizler, düğün ve evlilik için gerekli gereksiz masraflar... Kimileri için olmazsa olmaz ihtiyaç olan sigaraya yatırılan para, meselâ kitaba yatırılsa, vücudu zehirlemektense kafayı ve gönlü güçlendirse bu para, neler olur dersiniz? Eşya, para kötü bir şeydir demiyoruz. Eşyanın, maddenin, paranın insanı yöneten efendi olmasına, bunların insan için değil; insanın bunlar için yaşıyor, bunlar için çalışıyor olmasına sözümüz. Onlar hâkim, insan mahkûm ve hizmetçi. Oyuncak, insanla oynuyor. Mal, insanı, insanî değerleri yutuyor. Dünyevîleşme çarkı, insanımızı değirmen gibi öğütüyor. Düşünmeyi, okumayı, ibadeti... engelleyen tv. başta olmak üzere medya ve reklâmlar... Taksitleri, ay sonunu düşünen insan, dünyada varoluş gayesini düşünemiyor.
Her konu paraya çıkıyor; söz, ufak bir tur attıktan sonra para durağında düğümleniyor; gönül plağı parada parazit yapıp takılı kalıyor. Lüks hayat, daha rahat yaşam, dipsiz bir kuyu, bir girdap, tatminsizlik cehennemi, bitmeyen, ama insanı bitiren sonsuz yarış. Yiyen ama doymayan insan, kendine/nefsine/hevâsına kul/köle. Para para diye paralanan insan, şükrü unutmuş, sabrı lügatından silmiş, şikâyetin ise bin bir çeşidini tekrarlamakta. “Alma tutkusu”, “verme zevki”ni katletmiş. Hırs ve tamahın sonu yok. “İnsanoğlunun iki vâdi dolusu altını olsa, üçüncüsünü ister” kutlu sözü ibret levhası olmaktan çıkmış. Ashâb birbirleriyle hayırda yarışıyordu; şimdiki insan ise fâni eşyada yarışıyor. Akıl, midelerin hizmetçisi; gönül, vicdan ve fıtratın sesi çıkmıyor; demek ki duyguların esiri olarak hapis hayatı yaşıyor bunlar.
Dünkü lezzet veya acı, bugün yok hükmünde. Akıllı, bazı istek ve zevklerini ertelemesini bilen, az önemli ile çok önemliyi ayırt edebilen insandır. İnsan, en çok 60-70 yaşında hükmü infaz edilecek müebbet hapisteki bir idam mahkûmu gibi gününü bekliyor. Ölüm olmasa, belki bazı zevklerin kıymeti olabilir; ama ölüm var, ruh ve ego ise sonsuzluk ve yarınlarda mutluluk istiyor. Bir çelişki doğuyor. Temel çatışma denilen bu durumdan kurtulmak için insan, sonunu, yani ölümü hatırlamak istemeyip unutmaya çalışmak için eğlenceye, içki ve uyuşturucuya, futbol-müzik-tv. seyretmek gibi avutucuya yöneliyor; bu temel çatışmadan ölümü yok sayarak kurtulmaya çalışıyor. İslâm insanı ise, bilir ki, ölüm yokluk değil; daha güzel, daha hayırlı ve ebedî bir âleme açılan kapıdır. Dolayısıyla böyle bir çatışma, gerçek müslüman için sözkonusu değildir.
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlü’ne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Mü’minleri (bunlarla) müjdele.”4359 İki yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı âhirete tercih; ikincisi ise dünyayı ebedî hayatın kapısı yapmak. Bugün yol ayrı4359]
61/Saff, 10-13
- 1028 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mındayız: Ya nefsimiz veyâ Rabbimiz. Ya geçici menfaat veya dâvâ. Ya fâni olan, ya bâki olan. Tercih bize kalmış. Tercihini Allah’tan yana yapanlara selâm olsun!
“Dünya, mü’minin zindanı, kâfirin ise cennetidir.” (Hadis-i Şerif rivâyeti)
“Dünya, âhiretin tarlasıdır.” (Hadis-i Şerif rivâyeti)
“İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar.”
“Âhirete nisbetle dünya, sizden birinizin parmağını denize daldırması gibidir. Dikkat etsin, o, parmağıyla neyi geri getirebilir?”
“Ebedî olan âhirete inandığı halde bütün mesâisini aldatıcı olan dünyalık için harcayanlara alabildiğine şaşarım.”
“Hastaları ziyaret edin. Cenazeleri de takip edin. Bu, size âhireti hatırlatır.” (Hadis-i Şerif)
“Akıllı insan, kendini hesaba çeken ve ölüm sonrası için çalışandır.”
“Önünüzde çok zor ve güç bir yokuş var. Ancak yükü hafif olanlar onu aşabilecektir.”
“Dünya derin bir denizdir. Çok kimse burada boğulmuştur. Bu deryada boğulmaktan kurtulmak için gemin takvâ, yatağın iman, yelkenin Allah’a tevekkül olsun ki, batmaktan kurtulabilesin. Yoksa kurtuluş zordur.”
“Dünyayı kendinize efendi edinmeyin ki, o da sizi kendisine köle etmesin. Servetinizi kaybolmayacak yerde toplayın.”
“Hasta adam, hastalığı sebebiyle yemeğin tadını alamadığı gibi, dünyaya meyleden de dünya sevgisi sebebiyle ibâdetlerin tadını alıp zevkine varamaz.”
“Dünya, bir cîfedir. Ondan bir şey isteyen, köpeklerle dalaşmaya dayanıklı olmalı.” (Hz. Ali)
“Biz öyle kimselere yetiştik ki, onlara göre dünya, sahibine iâde edilmek üzere emanet edilmiş bir şey idi. Kolayca ve hafifçe âhirete göçmeleri de bundandı.” (Hasan-ı Basrî)
“Dünyanın, ellerinde emanet olduğunu bilen ve onu sahibine, teslim edip de usulca ortadan ayrılanlara Allah rahmet etsin.”
“Dünyanın lezzetini, zevkini, saâdetini, rahatını isterseniz, meşrû dairedeki keyifle yetinin. O, keyfe kâfidir.”
“Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fânî dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.”
“Dünya bir misafirhanedir. İnsan onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misafirdir. Kısa bir ömürde ebedî hayata gerekli olan levâzımatı tedârik etmekle mükelleftir.”
“Ehl-i iman için dünya, seyyar bir ticaret yeri ve kısa bir müddet için yol üstünde kurulmuş bir pazardır.”
“Şu dünya; imtihan meydanıdır ve hizmet yeridir; lezzet, ücret ve mükâfat yeri değildir.”
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1029 -
“Dünyanın âhirete bakan yüzüyle, İlâhî isimlere bakan yüzünü sevmek, noksanlık sebebi değil, olgunluk işaretidir. Böyle bir sevgide ileri gitmek, ibâdet ve mârifetullahta ilerlemektir.”
“Dünya büyük bir okuldur. Orada herkes, hayatı boyunca öğrencilikten kurtulamaz.”
“Dünya, sonsuzluk içinde küçük bir parantezdir.”
“Dünya, kâmil mü’minin kıymetsiz oyuncağı, gâfillerin değersiz salıncağıdır.”
“Dünya, ‘bir gün’ gibi çabucak geçecek, Kur’an’ın ‘yarın’ dediği gün uyanacak, ‘dünya’ için ‘dün ya!’ diyeceksin.”
“Bu âlemin gerçekliği, dün gece gördüğün rüya gibidir.”
“Dünya, uykudaki rüya, veya zevâle mahkûm bir gölge gibidir. Aklı başında olan buna aldanmaz.”
“Dünya sana oyuncak olarak verilmişken, oyuncak seni oynuyor!”
“Bütün dünya bir oyun sahnesidir. Kadın erkek bütün insanlar da sadece oyuncular. Her birinin giriş ve çıkış zamanları vardır.”
“İnsan dünyada ancak dünyaya boş verdiği zaman mutlu olur.”
“Yürü fâni dünya, sana gelende gülmüş var mıdır?”
“Kabrin arkası için çalışın. Hakiki saâdet ve lezzet oradadır.”
“Dünya hakkında zühd ve kanaat sahibi olmak kadar şeytanın belini kıran bir şey yoktur.”
“Dünya âhiretin bir şantiyesi mesabesindedir.”
“Fâni denilen bu dünya, beka denilen yerin levâzım ambarıdır.”
“Dünya bir tahteravallidir.”
“Böyledir dünya nizâmı, gelen gider, giden gelmez.”
“Bu dünyaya aşırı tutkun olup meyletmek, insanın kalbinden imanın tadını çıkarır.”
“Dünya kalbe yerleşince, âhiret kalpten göç edip gider.”
“Bu dünyaya kiracı gibi yerleş. Ev sahibi gibi yerleşirsen gitmesi zor olur.”
“Dünyaya itimat etme. O, çoklarını aldattı. Gün gelir seni de aldatır, tedbirli ol.”
“Kim dünyaya evlenme teklifinde bulunursa, dünya ondan mehir bedeli olarak, dinini ister.”
“Dünyanın karakteri, önce yaldızlı şeylerle aldatıp sonra helâk etmektir. O, kendini beğendirmek için süslenip püslenen, evlendikten sonra da kocasını öldüren bir kadına benzer.”
“Ey dünya! Ne kadar utanmaz ve kötüsün. Besliyor, yetiştiriyor, hem de öldürüyorsun.”
- 1030 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Dünya mıknatıs gibidir, bütün samanları çeker; ancak özlü buğday, onun çekişinden kurtulmuştur.”
“Ama dönüyor!” (Galileo)
“Kişi bu dünyaya tenezzül etti mi, bala kapılmış sineğe döner.”
“Bir köhne köprüdür bu cihan ki, gelen geçer.”
“Dünya malı çok olanın, aldanma dünyasına.
Dünya benim diyenin, gittik dün yasına.”
“Kısmetindir gezdiren yer yer seni,
Göğe çıksan, âkıbet yer yer seni.”
“Sen ister boynuna ip tak, diler cevherli kordon tak,
Bu dünyadan nasîbin en nihâyet bir avuç toprak.”
“İşin gücün daim yalan, Çok kişiden arta kalan;
Nice kerre boşalıben Dolan dünya değil misin?”
“Kim umar sefâyı senden, yalan dünya değil misin?
Enbiyânın seyyidini, alan dünya değil misin?
Kaydedip halkın özüne, toprak değil misin?
Ehl-i gafletin yüzüne, gülen dünya değil misin?
Kimisini nâlân eden; kimisini giryân eden;
En sonunda üryan edip, soyan dünya değil misin?” (Yunus Emre)
“Zen gibi şîve-i şehvetle alan dünyayı,
Vaz’-ı haml etme gibi vermede feryâd eyler.”
“Dünya bir gemi, akıl yelkeni, fikir dümeni, kullan kendini göreyim seni.”
“Bunca varlık var iken bitmez gönül darlığı.”
“Dünya malı dünyada kalır.”
“Dünyaya esir olan âzâd olmaz.”
“Dünyada eken âhirette biçer.”
“Dünyanın üstü varsa altı da var.”
“Bugün dünya, yarın âhiret!”
“Bazıları ‘dünyada mekân, âhirette iman’ der; ama doğrusu şöyle olmalı: ‘Dünyada sağlam iman, Âhirette cennet gibi mekân.”
“Dünyada hırs ve tamah varken, dolandırıcılar açlıktan ölmez.”
“Bir başka âlemin bekleme odasıdır bu dünya”
“Dünya terzi dükkânı, ölçüyü veren gider.”
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1031 -
“Kim dünyaya mâlik olursa yorgun düşer, kim dünyayı severse ona kul olur, dünyanın azı yeter, çoğu da zengin yapmaz.”
“Âhirette mü’mini bekleyen nimetler, güzellikler yanında, dünya hayatı ne kadar güzel ve şâşaalı bile olsa, zindan gibi kalmaktadır.”
“Ey insan! Dünyaya kalıbınla sahip ol; fakat kalbini ve himmetini ondan ayır.” (Abdullah bin Ömer)
“Mü’min, dünyada, doktoru yanında olan bir hastaya benzer. Doktoru, ona faydalı olanı ve olmayanı bilir. Hasta kendisine zararlı bir şeyi isterse ona engel olur. Mü’minin hali de buna benzer. O, birçok şeyi arzu eder; ama imanı, ona zararlı olan şeylere mâni olur. Ölünceye kadar, bu böyle sürer gider.” (Selmân-ı Fârisî)
İki dünyalılara, iki dünyası arasında denge kuranlara selâm olsun!
- 1032 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Dünya Hayatı Konusuyla İlgili Kur’ân-ı Kerim’den Âyetler
Dünya Hayatı
Dünya Hayatının Misali: 10/Yûnus, 24; 18/Kehf, 45; 57/Hadîd, 20.
Dünya Hayatı Bir Aldanma Metaıdır: 3/Âl-i İmrân, 185; 13/Ra’d, 26; 31/Lokman, 33; 57/Hadîd, 20.
Dünya Hayatı Süslenmiştir: 2/Bakara, 212; 3/Âl-i İmrân, 14; 57/Hadîd, 20.
Dünya Hayatı Oyun ve Oyalanmadır: 6/En’âm, 32; 29/Ankebût, 64; 47/Muhammed, 36; 57/Hadîd, 20.
Dünya Nimetleri
Cennetin Nimetleri Dünya Nimetlerinden Hayırlıdır: 3/Âl-i İmrân, 14-15; 16/Nahl, 30.
Dünya Nimetleri Fânîdir; Âhiret Nimetleri Son Bulmaz: 4/Nisâ, 77; 16/Nahl, 96; 35/Fâtır, 5; 42/Şûrâ, 36.
Dünya Nimetleri İle Âhiret Nimetlerinin Karşılaştırması: 28/Kasas, 60; 29/Ankebût, 64.
Sâlih Amel, Dünyanın Süsünden Hayırlıdır: 18/Kehf, 46; 19/Meryem, 76.
Dünyayı İstemek
Dünya Sevgisi: 2/Bakara, 200; 3/Âl-i İmrân, 14-15, 145; 57/Hadîd, 16.
Yalnız Dünya Nasibi İstemenin Kötülüğü: 2/Bakara, 200; 3/Âl-i İmrân, 145; 4/Nisâ, 134; 11/Hûd, 15-16; 17/İsrâ, 18; 19/Meryem, 75; 42/Şûrâ, 20; 79/Nâziât, 37-38; 87/A’lâ, 16-17.
Dünya Hayatını İsteyenlerin Misali: 11/Hûd, 17.
Kâfirlerin Dünyaya Bakışı: 28/Kasas, 60; 30/Rûm, 7.
Karun’un Dünya Sevgisi: 28/Kasas, 76-84.
Kâfirler Dünyayı Âhiretten Üstün Tutarlar: 14/İbrâhim, 3; 18/Kehf, 32-36; 30/Rûm, 7; 75/Kıyâme, 20-21; 76/İnsan, 27; 87/A’lâ, 16.
Kâfirler Dünyalıkla Öğünürler: 18/Kehf, 32-44; 34/Sebe’, 34-36; 102/Tekâsür, 1-7.
Müşrikler Dünyalıkla Öğünürler: 13/Ra’d, 26; 23/Mü’minûn, 54-56, 101; 43/Zuhruf, 32; 53/Necm, 29-30; 68/Kalem, 14, 16-41.
Dünya Nimetlerini Allah’tan, Peygamber’den ve Allah Yolunda Cihaddan Üstün Tutmak: 9/Tevbe, 24.
Dünyada Günahkârlar Üstün Mevkide Bulunur: 6/En’âm, 123.
Dünya-Âhiret Dengesi
Dünya, Âhiretin Tarlasıdır: 42/Şûrâ, 20.
Hem Dünya Hem Âhiret Nasibi İstemek: 2/Bakara, 201; 4/Nisâ, 145; 28/Kasas, 77; 62/Cum’a, 10.
Dünya Meşguliyeti, Mü’minleri Allah’a Kulluktan Alıkoymaz: 24/Nûr, 37; 57/Hadîd, 16.
Dünya da Âhiret de Allah’ındır: 53/Necm, 25; 92/Leyl, 13.
Dünya Nimetleri, Mü’minler İçindir: 7/A’râf, 32; 16/Nahl, 30.
E- Âhiret Hayatı
Âhirete İman: Bakara, 4, 46, 62, 123, 177; Âl-i İmran, 9, 25; Nisa, 38-39, 59, 162; En’am, 113; A’raf, 147; Tevbe, 18-19, 44; Yunus, 45; Nahl, 22; Kehf, 110; Neml, 3; Lokman, 4; Şura, 7; Mearic, 2, 26.
Âhireti İnkâr: Nisa, 136; Yunus, 7-8; Neml, 4-5; Sebe’, 3, 7-9; Mutaffifin, 10-12; Tin, 7.
Âhiretin Varlık Hikmeti: Sebe’, 4-5
Âhiret İçin Gönderilen Ameller: Bakara, 110; Hacc, 77; Yasin, 12; Haşr, 18; Kıyame, 13; İnfitar, 5.
Âhiret Nasibi İçin Çalışmak: Bakara, 200-201; Âl-i İmran, 145; Nisa, 77; Kasas, 77.
f- Âhiret Hayırlıdır: En’am, 32; A’raf, 169-170, Kasas, 60; Şura, 36; A’la, 16-17; Duha, 4.
g- Âhireti İsteyenler: İsra, 19; Şura, 20.
h- Âhiret Nimetleri İle Dünya Nimetlerinin Karşılaştırılması: Kasas, 60; Ankebut, 64.
i- Âhiret Nimeti (Cennet), Zulümden ve Fesattan Sakınanlar İçindir: Kasas, 83; Ankebut, 36; Şura, 36- 39.
Âhiret Hayatı, Geleceği Gerçek Bir Hayattır: Ankebut, 20; Sebe’, 3.
Âhiret Hayatı Asıl Hayattır: Ankebut, 64.
l- Kâfirler, Dünyayı Âhiretten Üstün Tutarlar: İbrahim, 3; Kehf, 32-36; Rum, 7; Kıyame, 20-21; İnsan, 2 7; A’la, 16.
m- Âhiret de Dünya da Allah’ındır: Necm, 25; Leyl, 13.
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1033 -
n- Dünya, Âhiretin Tarlasıdır: Şura, 20.
o- Hem Dünya, Hem Âhiret Nasibi İstemek: Bakara, 201; Nisa, 145; Kasas, 77; Cum’a, 10.
p- Âhirete Önden Hayır Yollamak: Bakara, 110; Hacc, 77; Yasin, 12; Haşr, 18; Kıyame, 13; İnfitar, 5.
r- Âhiret İçin Zararlı Kadınlar: Teğabün, 14.
Dünya Hayatı İle İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
1. Buhari, Bed’ül Halk 8, Salât, 48, Cihad 33, Rikak 39, 41
2. Müslim, İman 312, Zikr 14, 16-18, Fiten 133-135
3. İbni Mace, Zühd 32
4. Tirmizi, Zühd 5
5. S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc.
6. Dünya Nimetleri: 5/247; 5/No: 726
7. 8/No: 1306
8. 12/No: 2021
9. Dünyaya Önem Vermemek: 12/358
10. Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi:
11. Dünyanın Zemmi: 7/230-
12. Dünyanın zemmi ve kötülenmesi, K. Sitte, 7/233
13. Dünyanın Süs ve Güzelliklerinin İnsana Zararı: 7/234-235
14. Dünya Malına Hırslı ve Düşkün Olmanın Tasviri: 7/234-235
15. Dünya Malı Kazanmada Orta Yol: 7/235
16. Dünyanın Tasviri ve Kötülüğünden Muhafaza: 7/238
17. Dünya ve İçindekilerin Mel’un Olması: 7/238-239
18. Dünyanın Mel’un Olmasının Sebebi: 7/240
19. Dünyanın Mü’mine Hapishane, Kâfire Cennet Olması: 7/241-242
20. Dünyaya Muhabbet Her Hatanın Başıdır: 7/242
21. Dünyada Fazla Yememek: 7/242
22. Fakih Olmak İçin Dünyayı Terketmek: 7/243
23. Adem ve Havva’nın Hataları: Dünya Sevgisi: 7/242-243
24. Dünyaya Muhabbeti Olana Şeytanın Çokça Vesvese Vermesi: 7/244
25. İnsanın Dünyadaki Pozisyonu: 7/244-245
26. Ebediyet Yolculuğunda Dünyanın Mü’min İçin Önemi: 7/245
27. Allah Katında Dünyanın Değeri: 7/245
28. Allah Sevdiği Kulunu Dünyadan Korur: 7/246
29. İslâm’ın Reddettiği Dünya: 7/248-249
30. Dünyayı Hakir Görenler: 7/249
31. Dünya Malına Önem Vermemek: 7/335
32. Dünyanın En Hayırlı Metaı: 7/516
33. Dünya İçin Talep Emri: 14/486
34. Dünya Sevgisinin Zararı: 15/182
35. Dünyayı Asıl Maksat Yapmanın Zemmi: 15/177
36. Dünyada Cezası Gecikmeden Gelen İki Günah: 16/359-360
37. Dünyalıkta Kendinden Aşağıya Bakmak: 16/332
38. Dünyaya Meyletmek: 16/483
39. Dünya Talebinde Orta Yollu Olmak: 17/244
40. Dünyaya İlgi: 17/564
41. Allah Katında Dünyanın Değeri: 17/565
42. Gözü Dünyada Olanın Hali: 17/564
43. Dünyada Garip ve Yolcu Gibi Ol: 2/471-472
44. Dünya Malı ve İnsanların Küfre Düşme Korkusu. 4/283
- 1034 -
KUR’AN KAVRAMLARI
45. Âhiret Daha Çok Düşünülmeli: Kütüb-i Sitte, 17/ 565
46. Âhiret Hayatında Ölüm Olmayacaktır: Kütüb-i Sitte, 14/ 417-418
47. Âhiret İşleri Dünyadakilere Sadece İsmen Benzer, Hakikatleri Ayrıdır: Kütüb-i Sitte, 14/ 383
48. Âhirette Dünyanın Alacağı Hal: Kütüb-i Sitte, 4/ 38-39
49. Dünyadaki Azab ve Nimet Âhirette Sona Erer: Kütüb-i Sitte, 14/ 416
50. Âhirette Herkes Otuz Yaşında Olacak: Kütüb-i Sitte, 14/ 450
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 186
2. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 335-336
3. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s . 185-187
4. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 3, s. 199-202
5. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s. 107-111
6. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 10, s. 22-25
7. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 1, s. 423-424
8. Kur’an Ansiklopedisi, S. Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 344-364
9. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 221-226
10. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 156-160
11. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risâle Y. s. 201-235
12. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 191-199
13. Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Ömer Dumlu, Anadolu Y. s. 214-220
14. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 103-104
15. Selefin İzinde, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. 81-101
16. İhyâi Ulûmi’d-Din, İmam Gazâli, Bedir Y. c. 3, s. 451-509
17. Tenbihu’l Gâfilin, Ebulleys Semerkandi, Bedir Y. s. 605-609; 816
18. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. c. 3, s.107-116
19. Kur’an Penceresinden Bakış, Mevlüt Güngör, Kur’an Kitaplığı Y. s. 77-113
20. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 131-134
21. Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 150-151
22. Eğitici Dersler, Abdülhamid Bilâlî, Buruc Y. s. 118-120
23. Arınma Yolu, Abdülhamid Bilâli, Şafak Y. 2/62-157; 1/71-72;100;175
24. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. 2/150-157; 1/202-206
25. İlâhi Kanunların Hikmetleri, Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s 331-342
26. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 216-221
27. Hayat-ı Dünya ve Âhiret, Muhammed İhsan Oğuz, M.İ.O. Vakfı Y.
28. S. Buhari Tecrid-i Sarih Terc. 5/No: 726; 5/247; 8/No: 1306; 12/No: 2021; 12/247.
29. İslam Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 2, s. 314-344; 1/309-313
30. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 152-173
31. Kertenkele Çukuru, Metin Kırbaşoğlu, Karakalem Y. s. 53-76
32. Zihniyet ve Din, Sabri F. Ülgener, Dr. Y.
33. Âhiret Bilinci, Hüseyin Özhazar, Bengisu Y.
34. Âhiret Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
35. Âhiret Hazırlığı, Sadık Dana, Erkam Y.
36. Âhirete İnanıyorum, M. Yaşar Kandemir, Damla Y.
37. Âhirete Giden Yol, Ali Rıza Altay, Sönmez Neşriyat
38. Âhirete Açılan Kapı Kabir, Yusuf Şensoy, Furkan Dergisi Y.
39. Âhiret Perdesini Aralarken, Haris el-Muhasibi, Nesil Basım Yayın
40. Dünya-Âhiret, Ömer Öngüt, Hakikat Y.
41. Gerçek Hayat, M. Necati polat, Kaynak Y.
42. İman Nurları, Âhiret Sırları, Ali Küçüker, Bahar Y.
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK
- 1035 -
43. Kur’an-ı Kerim’de Kıyamet ve Âhiret, İmam Gazali, Salah Bilici Kitabevi Y.
44. Kıyamet Yaklaşıyor, Vehbi Karakaş, Cihan Y.
45. Ölüm Ötesi Hayat, Abdülhay Nasih, Nil A.Ş.
46. Ölüm ve Âhiret, İmam Gazali, Arslan Y.
47. Ölüm ve Sonrası, İmam Gazali, Vural Y.
48. Ölüm ve Ötesi, Hüseyin S. Erdoğan, Çelik Y.
49. Ölümden Sonraki Hayat, Süleyman Toprak, Esra Y.
50. Ölüm ve Ölümden Sonraki Hayat, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi
51. Kur’an’da ve Kitab-ı Mukaddes’te Âhiret İnancı, Mehmet Paçacı, Nun Y.
52. Dünya Ötesi Yolculuk, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
53. Dünya ve Âhiret Hayatı, Muhammed İhsan Oğuz, Oğuz Y.
54. Dünya Âhiret, Ömer Öngüt, Hakikat Neşriyat
55. Dünya ve Âhiret İşlerinde Edeb, Abdülkadir Kaşgari, Hizmet Kitabevi Y.
56. Ebediyet Yolcusunu Uğurlarken, Hayreddin Karaman, T. Diyanet Vakfı Y.
57. Onbirinci Saat, Martin Lings, İnsan Y.
58. Âhiret Hazırlığı, Sadık Dana, Erkam Y.
59. Hüvel Baki, Mustafa Özdamar, Kırk Kandil Y.
60. Mezar Notları, Muammer Özkan, İnsan Dergisi Y.
61. İslâm’a Göre Ruh Çağırma, H. H. Muhammed, Pamuk Y.
62. Ruh Çağırma, Ömer Sevinçgül, Zafer Y.
63. Ruh Dosyası, Ahmed Ersöz, Nil A.Ş.
64. Ruh Sağlığı, G. Kozacıoğlu, Alfa Basım Yayım
65. Ruh Sağlığımız ve Davranış Bozuklukları, Aydın Ankay, Turhan Kit. Y.
66. Ruhsal Çatışmalarımız, Karen Horney, Öteki Y.
67. Reenkarnasyon, Arif Arslan, Adese Y.
68. Ruhbilim Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitabevi Y.
69. Sihirbaz, Büyücü ve Ruh Çağıran Ehl-i Bid’at’a Reddiye, Seyyid Ali Göleli, Şüheda Y.
70. Çağdaş Ruhçuluğun Maske ve Yüzleri, Julias Evola, İnsan Y.
71. Parapsikoloji Dersleri, Paul Krafchik, Ruh ve Madde Y.
72. Psikiyatrinin ABC’si, Cengiz Güleç, Simavi Y.
73. Ruhsal Deneyleri Uygulama Kitabı, Sheila Ostrander, Ruh ve Madde Y.
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1037 -
Kavram no 34
Toplumsal Hayat 5
Bk. Velî/Dost, Cihad
DÜŞMANLIK / ADÂVET
• Adâvet/Düşmanlık; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an-ı Kerim’de Düşman ve Düşmanlık Kavramı
• Hâtıb’ın Kâfirlere Dostluk Girişimi
• Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
• Düşmanlığın Zıddı; Dostluk
• Takıyye; Düşman Kâfirlerden Gelecek Tehlikeden Dolayı Farklı Görünme
• Dost Kabul Etmediklerimizle İlişki Çeşitleri; Savaş ve Barış
• Müslüman Olmayan Akrabalarla Dostluk ve İlişki
“De ki: Cebrâil’e kim düşman ise şunu iyi bilsin ki Allah’ın izniyle Kur’an’ı senin kalbine bir hidâyet rehberi, önce gelen kitapları doğrulayıcı ve mü’minler için de müjdeci olarak o indirmiştir. Kim Allah’a, meleklerine, peygamberine, Cebrâil’e ve Mîkâil’e düşman olursa, bilsin ki, Allah da inkârcı kâfirlerin düşmanıdır.” 4360
Adâvet/Düşmanlık; Anlam ve Mâhiyeti
“Adâvet” kelimesi, zulmetmek, haklılık sınırını aşmak gibi anlamlara gelen “adv” kökünden türetilmiş olup genellikle “sadâkatin zıddı” olarak kullanılır. Râgıb el-İsfahânî, “adüv/düşman” terimini, “başkasına zarar vermek için fırsat kollayan, onun iyiliğine olan işlerin tersini yapmaya çalışan kimse” şeklinde tanımlar. Kur’ân-ı Kerim’de adâvet; meveddet, uhuvvet, velî, halîl ve takvâ kelimelerinin karşıtı anlamlar ifade edecek şekilde kullanılmıştır. Adâvet kelimesinin Türkçe karşılığı “düşmanlık”tır. Farsça’da, başkasına karşı kötü niyet besleyen, kötü kalpli kimse anlamındaki “düşman”dan (düşmen) dilimize geçmiştir.
Râgıb’a göre, gizli ve açık olmak üzere iki türlü düşman vardır. Gizli düşmanların başında şeytan gelir. Şeytan, bütün düşmanlıkların sebebi olan asıl düşmandır. İkinci gizli düşman, Kur’an’ın “Nefis, ısrarla kötülüğü emreder”4361 meâlindeki âyette “nefis” kelimesiyle ifade ettiği hevâ, yani beşerî arzu ve ihtiraslardır. İsfahânî, ölçüyü aşan öfke duygusunu da gizli düşman sayar. İnsanın açık düşmanı ise yine insandır. Her insanın tabiatında az çok saldırganlık, kıskançlık, bencillik gibi olumsuz duygular vardır. Bazı insanlar bu duyguların tesiriyle başkalarına karşı düşmanca niyet beslerler. Kur’an’ın “insan şeytanlar” 4362 dediği de bunlardır.
Birtakım kimseler ise, bu kadar genel ve köklü düşmanlık duyguları taşımamakla birlikte, herhangi bir mânevî meziyet veya maddî üstünlük gördükleri
4360] 2/Bakara, 97-98
4361] 12/Yûsuf, 53
4362] 6/En’âm, 112
- 1038 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kimseye karşı sırf bu noktalarda düşmanlık duyarlar. Râgıb el-Isfahânî, insanlar arasındaki düşmanlıkların daha çok ilim, servet ve mevkî farkı, akrabalık veya komşuluk ilişkileri gibi özel sebeplerden doğduğunu düşünmektedir. İnsanlar, bu şekilde, bile bile birbirinin düşmanı olabilecekleri gibi; kötü bir maksat taşımadan da bir düşmanın yapacağı kötülük ve zararlara sebep olabilirler. Bu bakımdan kişinin eşi, çocukları, hatta bizzat kendi nefsi bile kendisine zarar verebilir. Şu halde onun günah ve haksızlık yapmasına sebep olan her şey, düşman sayılır. Nitekim Kur’an’da, “Eşleriniz ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır, onlardan sakının.”4363 meâlindeki âyette bu hususa dikkat çekilmiştir.
Düşmanlığın bazısı kin ve nefrete, bazısı da kıskançlığa dayanır. Birinci çeşit düşmanlık, daha köklü ve sürekli olması dolayısıyla bunlar karşısında daima ihtiyatlı davranılması gerekir. Bir düşmana karşı takınılması gereken tavır, fazilette ondan daha ileride olmaya çalışmaktır. Ayrıca, başkalarına karşı olduğundan daha çok, düşmana karşı da dürüst olmak, yalandan kaçınmak gerekir; zira kişinin yalan ve kusurları düşmanı tarafından daima aleyhinde kullanılabilir. Düşmanlıkları önlemenin en etkili yolunun sevgiyi yaygınlaştırmak olduğu âlimlerce ileri sürülür. Çünkü seven hasetçilik yapmaz. Haset ve kıskançlıktan uzak olan da düşman olmaz. Özellikle, dinin mecbur ettiği alanların dışında dostluğu düşmanlığa dönüştürmek büyük bir suçtur. Akıllı insan biraz sempatik gördüğü kimseye düşman olmaz. Başkalarının kendisine düşman olmasını istemeyen kimse için en uygun yol, kendisinin de başkasına düşmanlık yapmamasıdır. Akıllı insan, kötülüğe kötülükle karşılık vermez; sövme ve hakareti düşmana silâh olarak kullanmaz. Düşmanını küçük gören aldanır. Düşmanı olduğundan daha büyük görmek de yanlıştır. Şeytan dışında, insanın en acımasız düşmanı, yine insanlardır. Diğer bütün zararlı canlılardan korunmak mümkün olduğu halde, insanların kötülüğünden kurtulmak mümkün olmayabilir. “İnsan insanın kurdudur.” İnsanın hiç düşmanının bulunmaması da bir kusur olarak görülmüştür. Çünkü ancak meziyetleri olanın, bazı sosyal eylemler gerçekleştirenin düşmanı bulunur. Asıl iyilik, düşmanı olmamak değil; düşmana haksızlık etmemektir. Ayrıca insan, kendisinin göremediği, dostlarının da göstermediği kusurlarını düşmanların yergisi sâyesinde öğrenip düzeltmek sûretiyle düşmanından faydalanmayı bilmelidir. Düşmanın yergi ve eleştirilerinden faydalanarak ahlâkî gelişmeler sağlanabilir. 4364
Kur’ân-ı Kerim’de Düşman ve Düşmanlık Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de Arapların İslâm’dan önceki dönemde birbirinin düşmanı oldukları hatırlatılarak Allah’ın onların gönüllerini uzlaştırdığı ve böylece İslâm dini sâyesinde dost ve kardeş oldukları bildirilmiştir.4365Kur’an’da sosyal barış ve uzlaşma, “Mü’minler ancak kardeştir”4366; “Mü’min erkekler ve mü’min hanımlar birbirinin velîleri/dostlarıdır”4367 gibi ifadelerle hükümlere bağlandığı için müslümanlar arasında düşmanlığın zuhur etmesine yol açacak tutum ve davranışların önlenmesi, kardeşlik ve dostluğun pekişmesi için tedbirler getirilmiştir. Nitekim çeşitli
4363] 64/Teğâbün, 14
4364] Mustafa Çağrıcı, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 10, s. 52-53
4365] 3/Âl-i İmrân, 103
4366] 49/Hucurât, 10
4367] 9/Tevbe, 71
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1039 -
maddî ve mânevî hakların korunmasına yönelik ahlâkî, hukukî ve siyasî tedbirlerin öngörülmesi yanında; toplumda düşmanlık duygularının kabarmasına yol açacak kötülükler de yasaklanmıştır. İçki ve kumarı yasaklayan âyette bunun gerekçesinin, “hiç şüphesiz şeytan içki ve kumarla aranızda düşmanlık ve kin meydana getirmek ister.”4368 şeklinde ortaya konması ilgi çekicidir.
Kur’an’da İslâm’a ve müslümanlara karşı düşmanca ve zâlimâne tavır takınanlar, insanların İslâm’dan haberdar olmasını önlemeye çalışanlar iki yerde “Allah’ın ve sizin düşmanlarınız” şeklinde nitelendirilmiştir. Bunların ilkinde bu şekilde anılmalarına, Hz. Peygamber’le anlaşmalar yapıp her defasında çekinmeden anlaşmalarını bozmaları gerekçe olarak gösterilmekte, yine de herhangi bir çatışma halinde yapacakları barış teklifinin olumlu karşılanması istenmektedir. 4369
Yeryüzünde Düşmanlık Kaçınılmazdır; İnsanların Bir Kısmı, Diğerlerine Düşman Olacaktır: “Şeytan onların ayaklarını kaydırıp haddi tecavüz ettirdi ve içinde bulundukları (cennetten) onları çıkardı. Bunun üzerine ‘bir kısmınız diğerine düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde bir barınak ve belli bir zamana dek yaşamak vardır’ dedik.” 4370; “Allah buyurdu: ‘Birbirinize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşip kalma ve yaşayıp faydalanma vardır.” 4371; “Birbirinize düşman olarak oradan (cennetten) inin! Artık, Benden size hidâyet geldiğinde, kim Benim hidâyetime uyarsa, o sapmaz ve şakî/bedbaht olmaz.” 4372
İnsanın, düşmansız şekilde yaşaması, ulaşılamayacak bir hedeftir, ütopyadır. İnsan, yaratılışından itibaren çevresini Allah’ın izniyle koruyucu güçler (melekler) yanında; zararlı varlıklar (şeytanlar, mikroplar) da sarar. Her insanda nefis ve onun kötü arzuları, hevâsı vardır. Nefse, günaha meyletme ilhâmı/imkânı da verilmiştir 4373 ki, imtihan ortaya çıksın. O yüzden her insanda bir parça da olsa ihtiras, güzellik ve güçlülük tutkusu, mal ve mevkî hırsı vardır.4374 Aynı şeye sahip olmak isteyen kimseler arasında başlayan yarış, sonunda düşmanlığa varabilir. Düşmanlığa yol açan pek çok sebep vardır. Eğer düşmanı olmayan insanlar olsaydı, peygamberler olurdu; hâlbuki tüm peygamberlerin hayli düşmanları, hem da azılı düşmanları vardır.4375 Önemli olan Allah’ın ve bizim gerçek düşmanlarımız dışındakileri, kendi hatalarımızdan dolayı kendimize düşman yapmamak ve düşmanlarla olan imtihanımızı kazanmaktır. Mümkün olduğu kadar düşmanlıkları azaltmağa, düşmanları dost yapmağa çalışmak da, mü’minlerin görevidir. “İyilikle kötülük bir olmaz. (Kötülüğü) en güzel olan şeyle sav. O zaman bakarsın ki seninle arasında düşmanlık olan kimse sanki sıcak bir dost olur.” 4376
Peygamberlere de İnsan ve Cin Şeytanları Düşman Kılınmıştır
“Böylece Biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar,)
4368] 5/Mâide, 91
4369] 8/Enfâl, 55-61; M. Çağrıcı, a.g.e., c. 10, s. 52
4370] 2/Bakara, 36
4371] 7/A’râf, 24
4372] 20/Tâhâ, 123
4373] 91/Şems, 7-8
4374] Bk. 3/Âl-i İmrân, 14
4375] 6/En’âm, 112-113; 25/Furkan, 31
4376] 41/Fussılet, 34 Ve yine bk. 23/Mü’minûn, 96; 13/Ra’d, 22.
- 1040 -
KUR’AN KAVRAMLARI
aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak. Âhirete inanmayanların kalpleri (o yaldızlı söze) kansın, ondan hoşlansınlar ve işledikleri suçu işlemeye devam etsinler diye böyle yaparlar.”4377; “(Rasûlüm!) İşte Biz böylece her peygamber için günahkârlardan düşman(lar) kılarız. Hidâyet verici ve yardımcı olarak Rabbin yeter.” 4378
Allah’ın Emri ve Fıtratın Gereği Barıştır. Açık Düşman Şeytanın Yolu Barışa Giden Yola Zıttır: “Ey iman edenler! Hep birden barışa girin (barışçı olun). Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, sizin âşikâr düşmanınızdır.”4379 Allah’ın bizim için râzı olduğu dinin adı olan 4380 ve bütün peygamberlerin dini olan4381 İslâm, kelime olarak, “barış” anlamına gelen “silm”, “selâm” ve “selâmet”le aynı kökü paylaşır. Dolayısıyla “İslâm”ın kelime olarak anlamlarından biri de “barış”tır. Tüm insanlar, fitneyi terk edip Allah’ın dini olan İslâm’a teslim olsalar, her taraf selâmete kavuşup tümüyle barış ve kardeşlik hüküm sürer.
Açık Bir Düşman; Şeytan: Kur’an’da şeytanın insanlar için açık bir düşman olduğu bildirilerek insanların onun peşinden gitmemesi emredilir: “Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan gıdaların güzel ve temiz olanlarından yiyin, şeytanın peşine düşmeyin, zira şeytan sizin açık bir düşmanınızdır. O size ancak ve daima kötülüğü, çirkin işi ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.”4382 Şeytan, insanın içinde bulunan kötü düşünce ve arzuları körükler ve insanın kötülük yapmasını vesveselerle teşvik eder ve günah yollarını kolaylaştırır.
Şeytanın açık bir düşmanımız olduğu Kur’an’da farklı yerlerde vurgulanır. “...Şeytanın adımlarına uymayın (onun peşinden gitmeyin), çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.”4383; “...Ben, ‘şeytan size apaçık bir düşmandır’ demedim mi?” 4384; “... Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, sizin açık düşmanınızdır.” 4385; “Kullarıma söyle: Sözün en güzelini konuşsunlar. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.”4386; “...Siz, Beni bırakıp da onu (şeytanı) ve onun soyunu mu dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanlarınızdır. (Allah’a karşı İblis ve onun yolundan gidenleri tercih eden) zâlimler için bu, ne fena bir değişmedir!” 4387; “Gerçekten şeytanlar, dostlarına, sizinle mücâdele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah’a ortak koşan müşrikler olursunuz.” 4388
“Ey insanlar! Allah’ın vaadi haktır, sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı (şeytan) da Allah’ın affına güvendirmek sûretiyle sizi kandırmasın. Çünkü şeytan, sizin amansız bir düşmanınızdır; siz de onu düşman kabul edin. O, kendisine uyan taraftarlarını ancak ateş ehlinden olmaya çağırır.” 4389; “Ey Âdemoğlu! ‘Şeytana tapmayın, çünkü o
4377] 6/En’âm, 112-113
4378] 25/Furkan, 31
4379] 2/Bakara, 208
4380] 5/Mâide, 3
4381] 2/Bakara, 130-133
4382] 2/Bakara, 168-169
4383] 6/En’âm, 142
4384] 7/A’râf, 22
4385] 2/Bakara, 208
4386] 17/İsrâ, 53
4387] 18/Kehf, 50
4388] 6/En’âm, 121
4389] 35/Fâtır, 5-6
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1041 -
sizin apaçık bir düşmanınızdır’ demedim mi? (Bunu size peygamberlerim vâsıtasıyla açık seçik bildirmedim mi?) Ve demedim mi: ‘Sadece Bana ibâdet ve kulluk edin; Çünkü dosdoğru yol budur.’ Şeytan, sizden pek çok kimseyi kandırıp saptırdı. Siz, bunu düşünecek, doğruyu anlayacak akla sahip değil misiniz?” 4390
Şeytanlar, İman Etmeyenlerin Dostlarıdır: “Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana babanızı (Âdem ile Havvâ’yı), çirkin yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de şaşırtıp bir belâya düşürmesin. Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.” 4391
Allah’ın “Dost Olmayın!” Dediklerini Düşman Kabul Etmek Zorundayız. Allah, Düşmanlarımızı Bizden Daha İyi Bilir: “Allah, düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.”4392 Bu âyetin bir öncesinde, Allah’ın bizim zararımızı isteyenleri haber vermekte, bize önemli düşmanlarımız olan ehl-i kitabı tanıtmaktadır: “Kendilerine Kitab’dan nasib verilenlere baksana! Sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızı istiyorlar.” 4393
Kâfirler, Apaçık Düşmanımızdır: “...Şüphesiz kâfirler, sizin apaçık düşmanınızdır.” 4394
Putlar ve Putperestler Mü’minlerin Düşmanıdır: “İbrâhim dedi ki: ‘Neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü? İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur).” 4395
Peygamber ve Onun Yolunu İzleyenler Dışındakileri Dost Kabul Edenler, Âhirette Büyük Pişmanlık Duyacaklar: “İşte o gün, gerçek hükümranlık, çok merhametli olan Allah’ındır. Kâfirler için ise, o pek çetin bir gündür. O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan, insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakmakta.” 4396
O Gün Dostlar, Düşman Kesilecek: “Allah’a saygı duyup kötülükten sakınanlar (müttakîler) müstesnâ olmak üzere, (dünyada iken kötülükte) dost olanlar, o gün birbirlerine düşman kesilirler.” 4397
Mü’minlere En Fazla Düşmanlık Yapanlar Yahûdiler ve Müşriklerdir: “İnsanların iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetlisini, yahûdiler ile şirk koşanları bulacaksın. Onların, iman edenlere sevgi bakımından en yakın olanlarını da ‘biz hıristiyanlarız’ diyenleri bulacaksın. Çünkü onların içinde keşişler ve râhipler vardır ve onlar büyüklük taslamazlar.”4398 Şeytanın ve yahûdilerin düşmanlığıyla ilgili çeşitli ifadeler ve
4390] 36/Yâsin, 60-62 Ve yine bk. 12/Yûsuf, 5; 43/Zuhruf, 62
4391] 7/A’râf, 27
4392] 2/Bakara, 45
4393] 2/Bakara, 44
4394] 4/Nisâ, 101
4395] 26/Şuarâ, 75-77
4396] 25/Furkan, 26-29
4397] 43/Zuhruf, 67
4398] 5/Mâide, 82
- 1042 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sakındırmalar, hadis-i şeriflerde de bir hayli yer tutar.4399 Tefsirlerde, bu âyetlerin bahis konusu ettiği hıristiyanların, Habeşistan’a göç eden müslümanları iyi karşılayan ve onlara anlayış gösteren hıristiyanlar veya Hz. Peygamber (s.a.s.) ile antlaşma yapan Necran hıristiyanları olduğu zikredilmiştir. Ancak, genel olarak da hıristiyanların, yahûdilere ve müşriklere nisbetle müslümanlara karşı daha yakın oldukları bir gerçektir. Gerçi mutaassıp hıristiyanların birleşerek tertipledikleri haçlı seferleri tarihin acı sayfalarını teşkil etmiştir. Bununla beraber dünyadan el ve eteğini çekmiş râhipler ile hıristiyan bilginlerinin ve bunların tesirinde kalan hıristiyanların İslâm’a nisbî yakınlıkları bir vâkıadır. Hz. Peygamber’in zuhûrunda birçok râhip ve keşiş O’nu sevgi ile karşılamış ve O’nun beklenen peygamber olduğunu itiraf etmişlerdir.
Münâfıklar Bizim Düşmanlarımızdır; Onlardan Sakınmamız Gerekir: “Onları (münâfıkları) gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kütüklerdir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın. Allah onları kahretsin! Nasıl olup da döndürülüyorlar?” 4400 Münâfıklar, düşmanlıklarını gizledikleri, hasımlıklarını sinsice yaptıklarından, hasımları en yamanıdır. 4401
Kâfirlerin Büyük Suçlarından Dolayı Aralarına Kin ve Düşmanlık Sokulmuştur: Başta hıristiyan ve yahûdiler olmak üzere kâfirler, Allah’a verdikleri sözde durmadıkları için, dünyaya karşı hırslarından ve Allah hakkında çirkin sözlerinden dolayı, aralarına düşmanlık ve kin sokulmuş, yaptıkları günahların cezası, avans olarak dünyada verilmeye başlanmıştır. “Biz hıristiyanlarız (nasârâ), diyenlerden de kesin söz almıştık, ama onlar da kendilerine zikredilenin (verilen öğütlerin veya Kitab’ın) önemli bir bölümünü unuttular. Bu sebeple kıyâmete kadar aralarına düşmanlık ve kin saldık. Yakında Allah onlara yaptıklarını haber verecektir.” 4402
İlk hıristiyanlar, yahûdilerin amansız takipleri ve işkenceleri karşısında darmadağın yaşamışlar, Allah tarafından Hz. İsa’ya vahyedilen İncil’i muhâfaza edemeyip kaybetmişlerdi. Milâdî üçüncü asrın başlarında Roma imparatoru Kostantin’in hıristiyanlığa meyletmesinden sonra rahatlayan hıristiyanlar, mukaddes kitaplarını yazmaya teşebbüs etmişler, bunun neticesinde ortaya birbirini tutmaz yüzlerce İncil çıkmıştır. Hz. İsa’nın yolundan çıkan, Allah’a verdikleri sözde durmayan hıristiyanlar böylece ihtilâfa düşmüş, asırlarca birbiriyle didişmişlerdir.
“Yahûdiler: ‘Allah’ın eli bağlıdır (sıkıdır) dediler. Hay dediği yüzünden eli bağlanası ve lânet olası! Bilâkis, Allah’ın elleri açıktır, dilediği gibi verir. Andolsun ki sana Rabbinden indirilen, onlardan çoğunun azgınlığını ve küfrünü arttırır. Aralarına, kıyâmete kadar (sürecek) düşmanlık ve kin soktuk. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa (fitneyi uyandırmışlarsa) Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde fesâda/bozgunculuğa koşarlar; Allah da müfsidleri/ bozguncuları sevmez.” 4403
Kâfirlerin, özellikle de yahûdilerin savaş ve fitne ateşi yakmaları hiç eksik olmamıştır. Asırlar boyu hem kendi aralarında savaşmışlar, hem de birleşerek
4399] Meselâ, bk. Nesâî, Sehv 19; İbn Mâce, Menâsik 56; Dârimî, Diyât 2 vb
4400] 63/Münâfıkûn, 4
4401] 2/Bakara, 204
4402] 5/Mâide, 14
4403] 5/Mâide, 64
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1043 -
müslümanlara saldırmışlardır. Ayrıca müslümanları birbirine düşürmek için yüzlerce, binlerce planlar yapmış, tertip ve düzenler hazırlamışlardır. Bütün bunlara rağmen Allah’ın nurunu söndürmeye güçleri yetmemiştir, yetmeyecektir. Dinleri aynı olanları bile, ayrı dinlerdenmiş gibi mezheplere ve bloklara ayrılmış, birbirlerine karşı kin ve düşmanlık duyguları beslemiş, korku ve endişe içinde yaşamış veya savaşmışlardır. “Bir zaman sonra siz o kimseler oldunuz ki, artık (verdiğiniz sözün tersine) birbirinizi öldürmeye, aranızdan bir zümreyi yurtlarından çıkarmaya, kötülük ve düşmanlıkta onlara karşı birleşmeye başladınız...” 4404
Başta Yahûdiler Olmak Üzere Ehl-i Kitab’ın Çoğu, Kâfirlerle/İnkârcı Ateistlerle Dostluk Ederler: “De ki: ‘Ey Kitab ehli! Dininizde haksız yere haddi aşmayın. Daha önceden sapan, birçoklarını saptıran ve yolun doğrusundan uzaklaşan bir topluma uymayın. İsrâiloğullarından kâfir olanlar, Dâvud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı aşmaları, taşkınlık yapmalarıdır. Onlar, işledikleri kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun yaptıkları ne kötüdür! Onlardan çoğunun, inkâr edenlerle dostluk ettiklerini görürsün. Nefislerinin onlar için (âhiret hayatları için) önceden hazırladığı şey ne kötüdür. Durum şu ki, Allah onlara gazab etmiştir ve onlar azap içinde devamlı kalıcıdırlar. Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve Ona indirilene iman etmiş olsalardı, onları dost edinmezlerdi; fakat onların çoğu fâsıktır/yoldan çıkmışlardır. ” 4405
Şeytan İçki ve Kumarla, İnsanlar Arasında Düşmanlık Sokar: “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan içkide ve kumarda, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah’ı zikirden/anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz, değil mi?” 4406 Allah Teâlâ, sarhoşluk veren içkileri içmeyi kesin olarak haram kılmıştır. Yine, câhiliyye devrinde Araplar, on adet ok sapı ile bir nevi kumar ve şans oyunu oynarlardı. Bunların yedisinde bazı paylar yazılı idi. Üçü de boştu. Emin kabul edilen bir kimse, bir torbanın içinden bunları, katılanlar adına teker teker çekerdi. Dolu çıkanlar, maldan hisselerini alır, fakirlere verirlerdi. Boş çıkanlar ise bu malın parasını öderlerdi. Kumarların belki de en ehveni olmasına rağmen İslâm bunu da yasaklamış, ortaya mal ve para konarak oynanacak hiçbir şans oyununa izin vermemiş, fakirlere yardım edilecekse bunu herkesin, helâl kazancından ayırarak vermesini istemiştir. Âyet, içki ve kumar yasağının en önemli sosyal, ahlâkî ve şer’î hikmetlerini açıklamıştır.
İçki, kumar, putçuluk ve falcılığın yasaklanmasındaki temel hikmetin, “insanlar arasında düşmanlık ve kine sebep olmak, Allah’ı hatırlamak ve anmaktan, namazdan alıkoymak” olduğu âyette vurgulanmıştır. Dolayısıyla günümüzdeki hastalık derecesindeki aşırılıklarla insanı kendisine tutsak eden müzik ve futbol fanatikliği, bağımlılık yapan bazı kötü alışkanlıklar için de bu hikmetler geçerli olduğundan, onların da içki ve kumar gibi yasak sayılmaları gerektiği değerlendirilebilir. Konumuzla ilgisi bakımından da insanları Allah’ı hatırlamaktan, namazdan alıkoyan ve düşmanlıklara sebep olan tüm davranışları Kur’an’ın eleştirdiği ve insanları birbirine düşman edecek eylemlerin kınanması da gösteriyor ki, Kur’an, sulhu/barışı, dostluk ve iyi geçinmeyi emretmekte, namaz ve Allah’ı
4404] 2/Bakara, 85
4405] 5/Mâide, 77-81
4406] 5/Mâide, 90-91
- 1044 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hatırlamayı birer ölçü ve mihenk taşı veya turnusol kâğıdı kabul etmektedir. Namazı ve Allah’ın zikrini unutturan veya bunlara engel olan, insanlar arasında düşmanlığa sebep olan ilke, prensip, hüküm, inanç ve eylemlerin tümü, bu âyetin ışığında reddedilmelidir.
Allah’ın Düşmanları (Kâfirler): “Allah’ın düşmanları ateşe sürülmek üzere toplandıkları gün, hepsi bir araya getirilirler. Nihayet oraya geldikleri zaman, kulakları, gözleri ve derileri, işledikleri şeye karşı onların aleyhine şâhitlik edecektir.” 4407
“Kâfirler: ‘Bu Kur’an’ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın. Umulur ki gâlip gelirsiniz’ dediler. O inkâr eden kâfirlere şiddetli bir azabı tattıracağız ve onlar yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız. İşte böyle, Allah’ın düşmanlarının cezası ateştir. Âyetlerimizi bile bile inkâr etmelerinden dolayı, ceza olarak orada onlara ebedî kalma yurdu (cehennem) vardır.” 4408
Allah’ın Düşmanlarını ve Mü’minlerin Düşmanlarını Dost Edinmek: “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz Benim yolumda savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur. Şayet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir olmanızı istemektedirler.” 4409
Zâlimlerle Dostluk: Kur’an, hiç bir şekilde zâlimlerle dostluğa izin vermez. “...Zâlimler için hiç bir velî/dost ve yardımcı yoktur.” 4410; “...Onlar, Allah’a karşı sana hiçbir fayda veremezler. Doğrusu zâlimler birbirlerinin dostlarıdır. Allah da takvâ sahiplerinin dostudur.” 4411; “...Zâlimler hâriç (hiç kimseye) düşmanlık ve saldırı yoktur.” 4412
Müşriklerden ve Taptıklarından Uzak Olmak ve Onları Tanımayıp Onlara Düşman Olduğunu Açıklamak: “İbrâhim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki, ‘biz sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir...” 4413
Müşrikler ve Allah’ın Düşmanları İçin Duâ Edilmez: “(Kâfir olarak ölüp) cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar (Allah’a)şirk koşan müşrikler için af dilemek, ne peygambere yaraşır ne de mü’minlere. (Çünkü Allah müşrikleri bağışlamaz.) İbrâhim’in, babası için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı idi. Yoksa onun Allah’ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca, (af dilemekten vazgeçip) ondan uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrâhim çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi.” 4414
Putlar, Mahşerde Kendilerine Tapanlara Düşman Kesilirler: “Allah’ı bırakıp da
4407] 41/Fussılet, 19-20
4408] 41/Fussılet, 26-28
4409] 60/Mümtehine, 1-2
4410] 42/Şûrâ, 8
4411] 45/Câsiye, 19
4412] 2/Bakara, 193
4413] 60/Mümtehine, 4
4414] 9/Tevbe, 113-114
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1045 -
kıyâmet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere tapandan daha sapık kim olabilir? Oysa onlar, bunların tapmalarından habersizdirler. İnsanlar bir araya toplandıkları zaman (bunlar) onlara düşman kesilirler ve onların, kendilerine tapınmalarını inkâr ederler.” 4415Demek ki, putlar, mahşerde kendilerine tapanların düşmanı olurlar, kendilerine tapınıldığını da tanımazlar. Tapanları inkâr ederler.
Onursuz Kâfirleri Dost Edinenler, İzzet ve Şerefi Onların Yanında mı Arıyor? “Münâfıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu müjdele! Mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet (güç, onur ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet, yalnızca Allah’a aittir.”4416; “Kim izzet ve şeref istiyorsa bilsin ki izzet ve şerefin hepsi Allah’ındır...”4417; “...İzzet, üstünlük ancak Allah’ın, Peygamberinin ve mü’minlerindir. Fakat münâfıklar bunu bilmezler.” 4418
Düşmanlıkta Aşırı Gidilmemesi, Düşman Bir Toplumun Bir Gün Dost Olabileceği: “Olur ki Allah sizinle düşmanlarınız arasında yakında bir dostluk meydana getirir. Allah, gücü (her şeye) yetendir, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 4419 Bu âyette Allah, düşmanlıkta aşırı gidilmemesini, düşman bir toplumun, bir gün dost olabileceğini bildirmiştir. Nitekim Peygamber’in ve müslümanların can düşmanı olan Mekke ve çevresi müşriklerinin çoğu sonradan İslâm’a girmişler, onların çocukları, Allah yolunda cihad eden mü’minler olmuşlardır. Böylece âyette belirtilen ilâhî vaad gerçekleşmiştir. Bizim için de aynı uyarı geçerlidir ve aynı netice mümkündür. O yüzden müslümanlar, düşmanlarına karşı ölçülü olmaya, aşırı düşmanlıktan sakınmaya, adâlet ve insafa yöneltilir.
Peygamberimiz (s.a.s.) de bu konuda şöyle buyurur: “Sevdiğini ölçülü sev; bir gün düşmanın olabilir. Sevmediğine de ölçülü buğz et; bir gün dostun olabilir.” 4420
Allah, Bazen Dinini Düşman Eliyle Güçlendirir; Bir Mü’mini, Düşmanının Eliyle Yetiştirir: “Nihayet Fir’avn ailesi onu (Hz. Mûsâ’yı, bebekliğinde) yitik olarak aldı. Çünkü o, sonunda kendileri için bir düşman ve bir tasa olacaktı. Şüphesiz Fir’avn ile Hâmân ve askerleri yanılıyorlardı.” 4421
Evdeki Tehlike; Eşlerden ve Çocuklardan Düşman Olanlar da Vardır: İnsanın eşi, çocukları ve hatta insanın kendisi/nefsi bile kendine zarar verebilir, düşman olabilir. “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoşgörür ve bağışlarsanız, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah’ın yanındadır.” 4422 Rivâyet edildiğine göre, Mekke’den hicret arzusunda bulunan bazı müslümanların eş ve çocukları, kendilerinin perişan duruma düşeceklerini öne sürerek, babalarını hicretten alıkoymak istediler. Fakat hicretle kazanılan yüksek mertebeleri öğrenen müslümanlar, eş ve evlâtlarını cezalandırmak isteyince bu âyet inerek, onların affedilmesini ve kusurlarından geçilmesini tavsiye etti. Buna rağmen malın, çocukların
4415] 46/Ahkaf, 5-6
4416] 4/Nisâ, 138-139
4417] 35/Fâtır, 10
4418] 63/Münâfıkûn, 8 ve yine bk. 10/Yûnus, 65.
4419] 60/Mümtehine, 7
4420] Tirmizî, Birr 60
4421] 28/Kasas, 8
4422] 64/Teğâbün, 14-15
- 1046 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve eşin beklenmedik yer ve durumlarda kişiyi günaha sokup âhiret hazırlığından alıkoyabileceğine bu âyetlerle işaret edilmiştir.
Kişinin günah ve haksızlık yapmasına sebep olan her şey, düşman sayılır. Kişi için en tehlikeli düşman ise dost gözüken düşmandır. Allah’a yaklaştıran her şey mü’minin dostu, Haktan uzaklaştıran her şey de onun düşmanıdır. Müslüman, eşi ve çocuklarıyla ayrıca iman kardeşliği oluşturmalı ki, onlarla gönülden samimi bağlar, candan sevgi oluşsun.
Düşmanı Yakın Bir Dost Haline Getirmek İçin Güzel Tavır: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur.” 4423 Bu âyete göre kötülük, en güzel haslet ne ise onunla önlenmelidir. Bu davranış, her kişinin değil; er kişinin yapabileceği özelliktir: “Bu (haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.” 4424 Bu âyetlere göre müslümanların hareketleri hasene (iyilik), kâfirlerinki ise seyyie (kötülük) şeklinde nitelendirilir. Fahreddin Râzî, âyette geçen “(hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse”leri, yüksek ahlâkî erdemlere sahip kişiler olarak anlar ve bu âyetlerin, insanlara hakkı kabul ettirmeye, onları düşmanlıktan vazgeçirmeye yönelik dâvet ve irşad faâliyetlerinde sabır, sevgi ve hoşgörü ile davranmanın önemini ortaya koyduğunu belirtir. 4425
“Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah’a tevekkül et; çünkü O, her şeyi çok iyi işiten ve her şeyi pek iyi bilendir.” 4426
Din Konusunda Müslümanlarla Savaşan ve Savaşçı Olmayanlara Karşı Düşmanlık: “Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adâletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle din konusunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zâlimler onlardır.” 4427
Düşmanlara Karşı Hazırlık; Onları Korkutacak İmkânlar Hazırlamak: Allah düşmana karşı kuvvet hazırlamamızı emretmektedir. Bu kuvvetten maksat, savaşta düşmana üstünlük sağlayacak her çeşit vâsıtadır. Çeşitli silâhlar, ekonomik güç ve savaş tekniği gibi şeyler, bu hazırlanması emredilen kuvvet kavramına dâhildir. “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, çünkü onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne infak eder/harcarsanız size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.” 4428
Düşmana Karşı da Adâletli ve Ölçülü Davranmak, Haddi Aşmamak: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adâletle şâhitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adâletten saptırmasın. Âdil davranın; bu, takvâya,
4423] 41/Fussılet, 34
4424] 41/Fussılet, 35
4425] Mefâtihu’l-Gayb, 41/Fussılet, 35 âyetinin tefsiri
4426] 8/Enfâl, 61
4427] 60/Mümtehine, 8-9
4428] 8/Enfâl, 60
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1047 -
Allah korkusuna daha çok yakışır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.”4429; “Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin; çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.”4430; “...Bir topluma karşı beslediğiniz kin, sizi haddi aşmaya, tecâvüze sevk etmesin. İyilik ve takvâ (Allah’ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.” 4431
Umulur ki Allah, Bizi, Düşmanlarımıza Gâlip Kılacaktır: “...Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helâk edecek ve onların yerine sizi yeryüzüne hâkim kılacak da nasıl hareket edeceğinize bakacaktır.” 4432; “...Nihayet Biz iman edenleri, düşmanlarına karşı destekledik. Böylece üstün geldiler.” 4433; “Gevşeklik göstermeyin; üzüntüye kapılmayın. Eğer gerçekten iman etmiş sağlam mü’minler iseniz, üstün gelecek olan sizsiniz.” 4434; “Andolsun ki, Peygamber kullarımıza söz verdik: ‘Şüphesiz onlar, mutlak mansûr ve muzafferdirler. Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir.” 4435; “Kim Allah’ı, Rasûlünü ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki:) üstün/gâlip gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır.” 4436; “...İyi bilin ki, kurtuluşa erecek olanlar sadece hizbullahtır, Allah’ın tarafında olanlardır.” 4437
“Fitne tümüyle yok olunca ve din de Allah için tatbik edilinceye kadar onlarla savaşın. Fitne çıkarmaktan vazgeçerlerse zâlimler hâriç (hiç kimseye) düşmanlık yoktur.” 4438
“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sâyesinde kardeş olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” 4439
“...İyilik ve takvâ (Allah’ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.” 4440
“Yanınıza küfürle girip yine küfürle çıktıkları halde size geldiklerinde ‘inandık’ derler. Allah gizlediklerini daha iyi bilmektedir. Onlardan birçoğunun günah, düşmanlık ve haram yemede yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları ne kadar kötüdür!” 4441
“Ey iman edenler! Aranızda gizli konuşacağınız zaman günahı, düşmanlığı ve Peygamber’e karşı gelmeyi fısıldamayın. İyilik ve takvâyı konuşun. Huzuruna toplanacağınız Allah’tan korkun.” 4442
4429] 5/Mâide, 8
4430] 2/Bakara, 190
4431] 5/Mâide, 2
4432] 7/A’râf, 129
4433] 61/Saff, 14
4434] 3/Âl-i İmrân, 139
4435] 37/Sâffât, 171-173
4436] 5/Mâide, 56
4437] 58/Mücâdele, 22
4438] 2/Bakara, 193
4439] 3/Âl-i İmrân, 103
4440] 5/Mâide, 2
4441] 5/Mâide, 61-62
4442] 58/Mücâdele, 9
- 1048 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hâtıb’ın Kâfirlere Dostluk Girişimi
“Ey iman edenler” Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Halbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz Benim yolumda savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur. Şayet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir olmanızı istemektedirler.” 4443
Bu âyetlerde mü’minlere hitâben hem Allah’ın, hem de kendilerinin düşmanı olan, Allah’tan gelen hakkı inkâr edenleri dost edinmemeleri, onlara sevgi beslememeleri; şayet onlar mü’minlere gâlip gelseler, yaman düşman kesilip elleriyle, dilleriyle mü’minlere zulmedecekleri ve onların inkâr etmelerini isteyecekleri; âhirette akrabanın veya çoluk çocuğun bir faydası olmayacağı belirtilmektedir. Bu âyetlerin nüzul sebebi şu olaydır:
Rasûlullah (s.a.s.), Mekke’nin fethine hazırlanıyor, fakat Hayber’e gideceği izlenimi veriyor, niyetini gizli tutuyordu. Yalnız bazı yakın sahâbelerine maksadını söylemişti ki bunlar arasında Hâtıb bin Ebî Beltea da vardı. Hâtıb; Mekke’lilere, Allah’ın elçisinin, Mekke’ye saldırmak için hazırlanmakta olduğunu bildiren bir mektup yazdı ve bunu Mekke’ye giden bir kadınla gönderdi. Hz. Ali, bu olayı şöyle anlatıyor: “Allah’ın Rasûlü, beni, Zübeyr’i ve Mikdat’ı gönderdi: “Ravdatu Hâh’a varıncaya kadar yürüyün; orada yolcu bir kadına rastlayacaksınız. Onda bir mektup var; onu ondan alıp bana getirin” dedi. Yola çıktık. Ravda’ya varınca yolcu kadını gördük. “Mektubu çıkar!” dedik. “Bende mektup yok” dedi. “Ya mektubu çıkarırsın, ya da (mektubu aramak için) seni soyar, çırılçıplak ederiz!” dedik. Kadının, saç örgüsünün arasından çıkardığı mektubu Allah Rasûlü’ne getirdik. Bir de ne görelim? Hâtıb bin Ebî Beltea’dan Mekke’deki bazı müşriklere yazılmış olan mektup; Allah Elçisinin yapmakta olduğu bazı şeyleri, Mekke müşriklerine haber veriyor. Peygamber (s.a.s.) Hâtıb’a: “Bu nedir Hâtıb?” dedi.
Hâtıb: “Ey Allah’ın Rasûlü, benim hakkımda acele karar verme. Ben Kureyş’e yamanmış bir adamım, Kureyş’ten değilim. Senin yanında bulunan muhâcirlerin, Mekke’de akrabası var. Onlar, yakınları vâsıtasıyla Mekke’deki âilelerini ve mallarını koruyorlar. Benim Kureyş ile bir soy bağım bulunmadığı için ben de bu sûretle yakınlarımı koruyacak bir el (dost) edinmek istedim. Bunu küfürden veya dinimden dönmekten dolayı yapmadım, (ben samimi bir müslümanım)” dedi. Peygamber (s.a.s.) “Hâtıb bize doğru söyledi” buyurdu. Hz. Ömer: “Bırak beni yâ Rasûlallah! Şu münâfığın boynunu vurayım” dedi. Peygamberimiz: “O Bedir’e katıldı. Belki Allah Bedir ehline bakmış da: ‘Dilediğinizi yapın, Ben sizi bağışladım!’ demiştir” buyurdu. İşte; “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin...” 4444 âyeti bu münâsebetle inmiştir.” 4445
Hâtıb bin Ebî Beltea’nın mektubunu götüren kadın, Hâşimoğullarının mevlâsı olup Sâre adında şarkıcı kâfir bir kadındı. Mekke’den Medine’ye gelmişti.
4443] 60/Mümtehine, 1-2
4444] 60/Mümtehine, 1
4445] Buhârî, Megâzî 9, Tefsîr Sûre 60; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 161; Ebû Dâvud, Cihad 98; Tirmizî, Tefsir 60; Dârimî, Rikak 48; Ahmed bin Hanbel, 1/80
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1049 -
Peygamberimiz, ona müslüman olup hicret mi ettiğini, yoksa başka bir amaçla mı geldiğini sormuş, kadın: “Bedir günü efendilerimiz ölüp gittiler, çok ihtiyaç içine düştüm, onun için geldim” demişti. Peygamber’in teşvikiyle Muttaliboğulları ona yiyecek, içecek ve giyecek verdiler. Hâtıb da kadına on dinar ve bir hırka vererek mektubu götürmesini söylemiş, kadın da mektubu alıp yola çıkmış, fakat Allah, Rasûlü’nü durumdan haberdar etmiş ve Allah Elçisi, Hz. Ali’yi ve arkadaşlarını gönderip kadını yakalatmıştır. Son derece güç duruma düşen Hâtıb: “Benim Mekke’de âilem ve malım var. Böylece Mekkelilere yakın görünüp âilemi ve malımı korumak istedim. Biliyordum ki Allah, nasıl olsa gadabını/hışmını onlara indirecektir” demiş ve Allah’ın Elçisi, Hâtıb’ı affetmiştir. Âyetlerin nüzûl sebebi bu olmakla birlikte, tüm Kur’an âyetleri gibi, konu bütün müslümanlara uyarı arz etmektedir. Zaten âyetteki ifade, çoğul sîgası ile hitap etmekte, tek kişi değil; çokluk muhâtap alınmaktadır. Dolayısıyla Hâtıb’ın şahsında bütün müslümanlar, düşmanlarına karşı uyarılmış, onları dost kabul etmemeleri, onlara sırlarını vermemeleri emredilmiştir.
“İbrâhim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki, ‘biz sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir...”4446; “(Kâfir olarak ölüp) cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar (Allah’a)şirk koşan müşrikler için af dilemek, ne peygambere yaraşır ne de mü’minlere. (Çünkü Allah müşrikleri bağışlamaz.).” 4447 Bu âyetlerde Allah, müslümanlara, Allah uğrunda kâfir kavim ve kabilesinden ayrılan ve onlara karşı yüreklerinde sevgi beslemeyen Hz. İbrâhim ile beraberindekileri örnek almalarını tavsiye etmektedir.
Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
Düşmanlık ve dostluk, “Lâ ilâhe illâllah”ın ayrılmaz bir özelliğidir. Dinin temeli ve özü olan bu kelime, aynı zamanda dost ve düşmanlığı da belirler. Dostluğun temeli sevgi, düşmanlığın temeli buğz ve kindir. Din de sevgi ve buğzdur; kabul ve reddir. Bundan dolayı, kâfirlerle dostluk; Allah’ın dostluğunu kaybettiren, O’nunla ilişiğinin kesilmesini gerektiren4448 büyük bir suç olduğu gibi, dalâlettir/doğru yoldan sapmaktır,4449 zâlimlerden olmaktır 4450 ve kâfirler safına geçmek, “onlardan olmak”tır.4451 Allah’a düşmanlık yapanları, Allah’ın düşmanlarını dost kabul etmek; Allah’ın düşmanlığını kazanmak ve imanı küfre değişmektir. Kâfirleri düşman kabul edip onlardan uzak durmak, İslâm akîdesinin bir parçasıdır. “Tâğutu reddetmek, onu inkâr etmek” olmadan Allah’a iman, yeterli değildir, eksiktir, insanı kurtarmaz. “Kim tâğutu reddedip Allah’a iman ederse, o kesinlikle kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulpa sarılmıştır.” 4452 Tâğuta küfretmeyen, yani onu inkâr edip reddetmeyen kimse, asla mü’min olamaz. Tâğut
4446] 60/Mümtehine, 4
4447] 9/Tevbe, 113
4448] 3/Âl-i İmrân, 28
4449] 60/Mümtehine, 1
4450] 9/Tevbe, 23; 60/Mümtehine, 9
4451] 5/Mâide, 51
4452] 2/Bakara, 256
- 1050 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ise, Allah’tan başka, O’na alternatif olarak ortaya konan düşünce, hayat görüşü, sistem, kişi veya şeytanlardır. Allah’ın dışında ve O’na rağmen uyulan, kendisine tâbi olunan, arzulanan, ya da kendisinden çekinilip korkulan her şeydir.
Kişi, tevhid kelimesini gönülden benimseyip diliyle ikrar etmekle, câhiliyye ve şirk inançlarının tümünü reddettiğini, şuurlu bir şekilde onlardan uzaklaştığını göstermektedir. Aynı şekilde, tevhidi benimsediği için, artık câhiliyye insanından, her çeşit müşrikten de sevgi, bağlılık, itaat ilişkilerini koparması, yani onlara dostluk sayılabilecek davranışlardan kaçınma sözü vermiş olmaktadır. O, kendi safını ve cephesini belirlemiş olmaktadır. Allah’ın ve O’nun sevdiklerinin tarafını tuttuğu için; kâfirlerden yüz çevirmek ve onlarla ilişkiyi kesmek zorunluluğu hissedecektir. “Onun için sen zikrimize (Kur’an’a) iltifat etmeyip sırt çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden yüz çevir.” 4453
Sonra, örnek gösterilen İbrâhim’i (a.s.) rehber edinip onun mirasına sarılacaktır. “Bir zaman İbrâhim, babasına ve kavmine demişti ki: ‘Ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Ben yalnız beni yaratana taparım. Çünkü O beni doğru yola iletecektir. Bu sözü, ardından geleceklere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki insanlar (dinine) dönsünler.” 4454 Ve, müşriklerle muvahhidler arasındaki kesin ayrılık, uzaklaşma ve safları belirleyen yol işaretleri: “De ki: ‘Ey kâfirler! Tapmam, sizin tapmakta olduklarınıza... Sizin dininiz size, benim dinim bana!”4455; “Onlar seni yalanlarlarsa de ki: ‘Benim işim bana, sizin işiniz de size aittir. Siz benim yaptığımdan uzaksınız; ben de sizin yaptığınızdan uzağım!” 4456
Ve birkaç hadis-i şerif: “Kim müşriklerle bir arada toplanır ve onlarla beraber oturursa, o da onun gibidir.” 4457; “Müşriklerle birlikte yaşamayın ve onlarla birlikte bir arada bulunmayın. Kim onlarla birlikte yaşar veya bir arada bulunursa o durumda o Bizden değildir.” 4458; “Ben, müşriklerin arasında ikamet eden her müslümandan uzağım!” “Ey Allah’ın rasûlü! Neden?” diye sordular. O da şöyle buyurdu: “Çünkü ateşleri (müslümanla müşriklerin ateşleri) birbirinden ayırt edilmez.” 4459
Zaten bu uzaklaşma, ayrılık ve safları belirleme olmasa, kâfirlere karşı nasıl cihad edilecektir? “Ey Peygamber! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!” 4460 Zihninde ve davranışlarında onlardan ayrılamamış, ilişkilerini ve bağlarını koparamamış bir kimse, eliyle onların zulümlerini nasıl engelleyecek, onların fitnelerini durdurmak için onlarla nasıl savaşacaktır? “Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.” 4461
İslâm’da, düşmanlarımız olan her çeşit kâfirle cihadın amacı, yeryüzünde bir tek Allah’a ibâdeti ve O’nun hâkimiyetini sağlamaktır. Şeriatını üstün kılmak, kulları kullara kulluktan kurtarıp Allah’a kul olma hürriyetine ve mutluluğuna
4453] 53/Necm, 29
4454] 43/Zuhruf, 26-28
4455] 109/Kâfirûn, 1-2, 6
4456] 10/Yûnus, 41
4457] Tirmizî, Siyer 40
4458] Hâkim, Müstedrek 2/141
4459] Ebû Dâvud, Cihad 95; Nesâî, Kasâme 27; Tirmizî, Siyer hds no: 1654
4460] 9/Tevbe, 73
4461] 8/Enfâl, 39
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1051 -
kavuşturmaktır. Beşerin sahte ilâhlığından ve zulümlerinden kurtarıp bir tek olan Allah’ın ulûhiyetine eriştirmek, O’nun hâkimiyeti altına sokmaktır. Cihadın bir başka hedefi de, yeryüzündeki müstaz’afları, ezilen ve sömürülenleri kurtarmaktır. “Size ne oluyor da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi, halkı zâlim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla’ diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? (Buna, böyle bir dâvete uymayıp savaşmamaya hakkınız yok!)” 4462
Allah’tan başka ilâh olmadığına dair şehâdetin ve tanıklığın gerçekleşmesi için, kişi sevdiğini sadece Allah için sevecek, buğzettiğine de Allah için buğzedecektir. Dost ve velî edindiği kimseyi Allah rızâsı için dost edinecek, düşman kabul ettiklerini de, onlar Allah’a karşı oldukları için düşman tanıyacaktır. Müslüman, Allah’ın sevdiklerini sevecek, O’nun gazab ettiklerine, buğzettiklerine de buğzedecektir. Nerede bulunursa bulunsun, her çeşit kâfire düşmanlık gösterecek, onun velâyetini tanımayacaktır. Bu kâfir, en yakını/akrabası bile olsa, onu dost kabul edip sevemeyecektir.
Rasûlullah (s.a.s.) buyurmuştur ki: “İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.” 4463
İbn Abbas şöyle der: “Kim Allah için sever, Allah için buğzeder ve Allah için dostluk ve velâyet yetkisini kullanır, Allah için düşmanlık beslerse, o kimse bu yaptıkları sâyesinde gerçekten Allah’ın dostluğuna erişir (Allah’ın dostluğunu, velîliğini kazanmış olur). Bir kimse de, bu nitelikleri taşımadığı sürece, ne kadar çok namaz kılıp oruç tutsa da, imanın hazzına ve tadına erişemez. Çünkü böyle insanlarla olan kardeşliğini (münâsebetini) sırf dünya ilişkilerine bağlamıştır. Böyle bir hal ise kişiye asla hiçbir şey kazandıramaz.” 4464
Mü’min, bazı dünyevî ilişkiler kurmak, alış-veriş yapmak mecbûriyetinde de olsa, yardımlarını da görse, hâkimiyetleri altında da bulunsa, tüm kâfirleri sevilen dostlar edinmeyecektir. Kâfirleri düşman kabul etmek, bazı görevleri yerine getirmeyi zorunlu kılar. Onları düşman kabul eden kimse, kâfir ve münâfıkları taklit edemez, onlara benzeyemez. Onlara benzeyen, onları yüceltmiş, onlardan olmuş olur.4465 Mü’min, zelîl olduğuna inandığı kâfirleri, onlara karşı davranışlarıyla bilfiil aşağılarda tutmağa çalışacaktır. Bu sebeple onların ticarî kurumlarını boykot edecek, siyasî kadrolarını onaylamayacak, onları yönetici olarak kabul etmeyecek, onların câhilî kültür veren kurumlarına karşı çıkacaktır. Mü’minin düşmanlığını isbat edebilmesi için, onlardan korkmaması gerekir. “...Eğer iman ediyorsanız onlardan korkmayın; Benden korkun.”4466Onlardan korkuldukça onları fiilen zelîl/aşağılık görmek mümkün değildir. Mü’min bilir ki, Allah istemedikçe bütün kâfirler bir araya gelse kendisine en küçük bir zarar veremezler. O yüzden korkulmaya lâyık zat, tüm güç ve kuvveti elinde bulunduran Yüce Allah’tır. Düşman olmak, zarûretin dışındaki beraberliğe engeldir. Bir mü’min, onların emrine girip onların hizmetinde çalışmayı çok çirkin görüp
4462] 4/Nisâ, 75
4463] Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr
4464] Hilyetü’l-Evliyâ, 1/312
4465] Tirmizî, hadis no: 2696
4466] 3/Âl-i İmrân, 175
- 1052 -
KUR’AN KAVRAMLARI
reddedeceği gibi; kendi kurumlarında da onları çalıştırmayacaktır. Diğer kuruluşlarda görev alarak yüceltilmelerine kalben rızâ göstermeyecektir.
Hz. Ömer’in Hîre’li bir gencin iyi yazı bildiğini söyleyip onu kâtip olarak istihdam etmesini tavsiye edenlere: “Müslümanlardan başkasını kendime dost mu edineyim?” dediği ve bunu şiddetle reddettiği rivâyet edilir. 4467
Bir hıristiyanı memur kadrosuna alan vâlilik görevinde bulunan sahâbi Ebû Mûsâ el-Eş’arî’ye halife Hz. Ömer çok sert bir şekilde: “Canı çıkasıca adam! Yanında çalıştıracak bir mü’min bulamadın mı?” diye azarlamıştır. Ebû Mûsâ el-Eş’arî: “Yâ Ömer! Onun dini kendisine, işbirliği bizedir. Bundan ne çıkar?” deyince, Hz. Ömer şöyle cevap vermiştir: “Hayır, yanılıyorsun! Allah’ın küçülttüklerini biz yüceltemeyiz. (Sen de yapma!)” 4468
Aynı şekilde, Hz. Ömer (r.a.), vâli Ebû Hüreyre’ye (r.a.) de bir mektup yazıyor ve diyor ki: “...Müslümanların işleriyle ilgili bir işte sakın müşrik ve putperest kimselerden yararlanma. Müslümanlara ait işlerle bizzat kendin ilgilen. Çünkü sen onlardan birisin. Diğer taraftan Allah seni onların yüklerini sırtlamanla görevli kılmıştır.”4469; “...Allah kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah’ı sözü ise (zaten) yücedir. Çünkü Allah daima üstündür, hikmet sahibidir.” 4470; “Kim izzet ve şeref istiyorsa bilsin ki izzet ve şerefin hepsi Allah’ındır...” 4471; “...İzzet, üstünlük ancak Allah’ın, Peygamberinin ve mü’minlerindir.” 4472
Düşmanlara en azından buğz etmek imanın gereğidir. “Sizden biriniz bir kötülük gördüğü zaman onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle (onun kötü olduğunu söyleyip kötülüğü yasaklayarak) onu değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin (o işten nefret ederek, kötü görsün). Bu sonuncusu, imanın en zayıf derecesidir.” 4473Hadisin başka bir rivâyetinde, kalbiyle buğzetmeyen için “bundan sonrasında hardal tanesi kadar iman yoktur” denilir. Düşmana şirin gözükmeye çalışmak, bizden hoşnutluğunu önemsemek, onlara dost gibi davranmak, onları taklit etmek, hele destek olmak, onların yıkılası sömürü düzenlerinin çarklarını döndürmek gibi ilişkilerin iman ve küfürle irtibatı değerlendirilmelidir. Kâfirlere niye selâm verilmez? Çünkü selâm, hayır duâdır, barış demektir, iyi ilişkiler içinde olmanın simgesidir, yani dostluk alâmetidir. Düşmana dostluk göstermek câiz olmadığından her çeşit kâfire (zarûri durumların dışında) Allah’ın selâmı olan “es-selâmü aleyküm” denilmez. İslâm’ı birinci tehlike ilân edenlere, Allah’ın hükmüne ve dinine savaş açanlara nasıl davranılması gerektiği, bir din seçme kadar önemlidir.
Her din ve ideolojinin dostluk ve düşmanlık anlayışı kendine hastır: Komünizmin, enternasyonalizmin, hümanizmin dost-düşman anlayışı kendi bâtıl dinleri, yani ideolojileriyle ilgilidir. Kendi yoldaşları onlar için sınır tanımaz dost; kendi ulusu, farklı ideolojiye mensupsa düşmandır. Nâzım Hikmet’in deyişiyle
4467] İbn Kesir, Tefsir, 1/398
4468] Beyhakî, es-Süneu’l-Kübrâ, Kitâbu Âdâbi’l-Kadı, 10/127; İbn Teymiyye, Sırât-ı Müstakîm, s. 50; Fahreddin Râzi, Mefâtihu’l-Gayb, 3/611
4469] İbn Kayyım, Ahkâmu Ehli’z-Zimme 1/212
4470] 9/Tevbe, 40
4471] 35/Fâtır, 10
4472] 63/Münâfıkûn, 8 ve yine bk. 4/Nisâ, 138-139; 10/Yûnus, 65.
4473] Müslim, İman 20
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1053 -
“Vatanım rûy-ı zemîn, milletim nev-i beşer” anlayışı. (Müslümanın vatanı, İslâm’ın hâkim olduğu yer, yani dâru’l-İslâm; milleti, bütün Muhammed ümmeti, yani tüm müslümanlar olmalı.) Batı dünyasının ve özellikle ABD’nin dostluğu düşmanlığı yok, çıkarları, ülke menfaatleri vardır. Ama, bununla beraber, onları bizden ve hatta onlardan iyi tanıyan Rabbimiz’in hükmü: “Onların milletine/dinine uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da senden asla râzı olmayacaklardır.”4474 Batıyı örnek almaya çalıştığı halde ne batılı olabilen ne doğulu kalabilen ülkelerdeki dostluk-düşmanlık anlayışı da kaypak mı kaypaktır. Tarih kitaplarına bile bu renksiz ve kimliksiz bakış yansır. “Düşmanlar, ülkeyi işgal etti, düşmanlar şunları yaptı...” Ama düşmanların kim olduğu net değildir. Kurtarıcılar, ülkeyi düşmanlardan kurtardılarsa, düşmanların işgal ettiğinde uygulayacakları kanun, ahlâk, eğitim vb. icraat niye onlardan daha katı ve baskıcı şekilde uygulanır ve İslâm birinci tehlike ve büyük düşman ilân edilir? Bu kimliksiz yaklaşım, hangi ülkelerle dost, hangileriyle düşman olunduğu belli olmayacak zigzaglar çizen tavırları getirir... Irkçı milliyetçilere göre dostluğun ölçüsünü kan belirleyecektir. Düşman da başka ırklardır: “Türk’e Türk’ten başka dost yoktur!”, “her şey Türk için, Türk’e göre, Türk tarafından!”, “Tanrı Türkü korusun!”
Mü’min için ölçü nettir: Allah için sevgi, Allah için buğz; Allah için dostluk ve Allah için düşmanlık. Dost, gerçek Velî’ye, ölümsüz Dost’a bizi yaklaştıran; düşman da, bizi O’ndan uzaklaştırandır. Allah’ı gerçek anlamda “tek dost” kabul eden, hiç O’nun düşmanlarını, O’na dost olamayanları sevebilir mi?! “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiç kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.”4475; “Muhammed Allah’ın rasûlü/elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin (şiddetli), kendi aralarında ise merhametlidirler...” 4476
Günümüz müslümanlarının önemli bir kesimi, dostluk ve düşmanlıktaki ölçüyü unutup farklı görüşteki müslümanlara düşman gibi davranıp onları itiyor; kendilerine şimdilik dokunmayan ılımlı kabul ettikleri kâfirlere sempati besleyerek dost gibi yaklaşabiliyor. İctihadî yorumlar ve göreceli doğrular, grup taassubundan dolayı mutlak doğru kabul edilip farklı müslümanlara düşmanca tavırlar, şiddetli eleştiriler, hatta haksız tekfirler ve onlarla dostluğa tenezzül etmemeye varan bağnazlıklar sergilenebiliyor. Bütün müslümanlarla samimi olmayabiliriz; ama samimi olduklarımız, mutlaka samimi müslümanlardan olmalı. Bütün kâfirlerle ilişkimizi koparmayabiliriz, ama onlarla gönül dostu olmamız onlardan olmak, onların dinine girmek kabul edilmeli. Dost, imandaştır, gönüldaştır, fikirdaştır çünkü. “Kişi, dostunun dini üzeredir.”4477 Ve dostluk, sevgi kuru bir iddia değil; ispat edilmesi gereken bir iddiadır.
Allah’a dost olmak, Allah’ı sevmek, davranışla isbatlanmadıkça, kuru bir iddiadan, insanı kurtarmayan bir avuntudan ibarettir. Allah’la ve müslümanlarla dost olduğumuzu, dillendirmekten öte davranışımızla göstermeliyiz. “Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı
4474] 2/Bakara, 120
4475] 5/Mâide, 54
4476] 48/Fetih, 29
4477] Tirmizî, Zühd 45; Ahmed bin Hanbel, 16/178
- 1054 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bağışlasın.”4478 Düşmanlık da dostluk da; bedeli olan, ispatlanması gereken bir bağlılık ya da red; ilişki veya bağları koparmaktır. “Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize süslemiş, sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” 4479; “Hep birlikte Allah)’ın ipine (Kur’an’a, İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sâyesinde kardeş olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı.” 4480
Sevgi ve dostluğun gerekleri vardır. Bunları şöyle sayabiliriz: Allah için yardım, ikram, saygı, gerek kalple ve gerek dış görünüş ve tavırlarla kişinin sevdiğiyle beraber olması. Hayatın zorluklarına ve kâfirlerin baskılarına karşı ona destek olup moral vermek, onu küfre ve kâfirlere karşı güçlü ve hâkim kılmak, üzüntüsüne ve sevincine ortak olmak. Allah’ı sevmek ve Allah’la dost olmak demek; Allah’ın dostlarını sevmek, onlara yardımcı olmak, onların yanında yer almak, Allah’ın dinine yardım etmek demektir.
Allah için düşmanlığın da gerekleri vardır: Kalben buğz edip Allah için tavır alarak düşmanlığı açık ve net bir şekilde ortaya koymak; meselâ Allah düşmanlarına karşı cephe almak, onlarla cihad etmek, onlarla (hayatî ve zarûri olan durumların dışında) tüm ilişkilerini kesip uzak durmak, kalben muhabbet göstermediğini davranışlarına yansıtmak. Onları emîn/güvenilir görmemek,4481 onlara benzememek, onlara güler yüz göstermemek, samimiyet kurmamak, onlara ikramda bulunmamak, onların zulümlerine destekçi olmamak, onlara saygı göstermemek, onları güzel sıfat ve lâkaplarla isimlendirmemek, onlarla birlikte oturmamak. Kâfirlere şirin gözükmek için onlara müdâhane/yağcılık yapmamak, kendisine gerici gibi yaftalar vurmasınlar diye onlara şirin gözükmeye çalışmamak, onları sırdaş edinmemek şarttır. Aksine davranışlar, insanı tevhidden uzaklaştırır.
“Ey iman edenler! Kendi dışınızdaki sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız âyetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.” 4482 Ve iki hadis-i şerif: “Siz mutlaka sizden öncekilerin yollarını karış karış, arşın arşın izleyeceksiniz. Öyle ki onlar bir kelerin deliğine girseler, siz de onlara uyacaksınız.” Ashâb dedi ki: “Ey Allah’ın rasûlü! Bu (izleyeceklerimiz yahûdi ve hıristiyanlar mı?” Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Ya kimler olacak?” 4483; “Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna dikkat etsin!” 4484
“Ben kalben buğzediyorum” diye bunu sadece kalple yaptığını söylemek, isbata muhtaç kuru bir iddiadan ibarettir. Buğzun ve düşmanlığın gerekleri ne ise, bir mü’minin onları da yerine getirmesi gerekmektedir. “İbrâhim’de ve onunla beraber olanlarda (o mü’minlerin söz ve davranışlarında) sizin için gerçekten güzel bir
4478] 3/Âl-i İmrân, 31
4479] 49/Hucurât, 7
4480] 3/Âli- İmrân, 103
4481] 3/Âl-i İmrân, 75
4482] 3/Âl-i İmrân, 118
4483] Buhârî, İ’tisâm 14, Enbiyâ 50; Müslim, ilm 6; İbn Mâce, Fiten 17
4484] Tirmizî, Zühd hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1055 -
örnek vardır. Hani onlar kavimlerinden kâfir olanlara: ‘Muhakkak biz sizden ve Allah’tan başka ibâdet ettiğiniz şeylerden (putlardan) uzağız. Sizi inkâr ettik. Yalnızca Allah’a iman (edip şirki terk) edinceye kadar, bizimle sizin aranızda düşmanlık ve kin sürekli baş göstermiştir’ demişlerdi.” 4485
Kur’an, dostlukları ve dostları ikiye ayırır: Allah’ın dostları ve şeytanın dostları. Her insan, bu iki sınıftan birine mensuptur. Allah’ın velîsi/dostu, yani “evliyâullah” ol(a)mayan, mutlaka şeytanın velîsi/dostu, yani “evliyâu’ş-şeytan”dır; üçüncü bir grup yoktur. “Allah iman edenlerin velîsidir (dostu ve yardımcısıdır). Onları küfrün karanlıklarından (kurtarıp iman) nûr(un)a çıkarır. Küfredenlerin dostları ise tâğuttur. O da onları (insanî fıtratları olan İslâm’ın) nûrundan (ayırıp) karanlıklara çıkarır. İşte onlar ateş ashâbıdır (cehennemliktir). Onlar orada (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.” 4486; “İman edenler Allah yolunda savaşırlar. Kâfir olanlar da tâğut yolunda savaşırlar. (Ey mü’minler!) siz şeytanın evliyâsı (velîleri, dost ve yandaşları, ordusu olan kâfirlerle) savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” 4487
Ashâb-ı kirâmdan Cerîr bin Abdullah Peygamberimiz’e bey’at ederken, kendisinden şu şartla bey’at yapması istenmiştir: “Her bir müslümana öğütte bulunmak ve her bir kâfirden uzak durmak.” 4488
“Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilene iman etmiş olsalardı, onları (müşrik, kâfir, hıristiyan, yahûdi ve münâfıkları) dost edinmezlerdi. Fakat onların çoğu fâsıktır, yoldan çıkmışlardır.” 4489; “...İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır!”4490 Kâfirleri dost kabul etmek, iman ile çelişmektedir. Hem iman, hem de onları dost edinme olayı, ikisi beraber bir kalpte toplanamazlar. İman, onları dost edinmemeyi gerektirmektedir. Düşmanlık ve dostluğun imanla ilgisi değerlendirilmediğinden, bugün müslümanların çoğunluğu açısından dost-düşman karışmış, düşmanlarının oyununa gelen müslüman yığınlar, bunca zararlarına rağmen hâlâ Allah’ın düşmanlarının ve kendisinin düşman olması gerekenlerin yardımcısı, destekleyicisi, emrindeki memuru, hizmetçisi, kulu-kölesi, askeri... olabilmektedir. “Müslümanım!” diyen nice insan, kâfirlerin koyduğu küfür kanunlarına, onların ortaya attığı felsefî düşünce ve dünya görüşlerine, ideolojilerine sevgi besleyebilmekte, onlara gönül rızâsıyla uyup teslim olabilmekteler. Hanımlarını, kâfirlerin hanımlarına benzetebilmekte, onlar gibi giyinmelerini (soyunmalarını) ilericilik ve çağdaşlık kabul edebilmekteler. Allah ve Rasûlü’yle savaş demek olan fâiz 4491 olmaksızın ticarî hayatı düşünememekteler...
Ve her halleriyle kâfirlere benzeyip onların yanında yer almalarına rağmen; hâlâ kendilerini müslüman saymaları düşündürücüdür. Bırakın, kâfir olanlara tavır alıp “ey kâfir!” demeyi ve Kur’an’ın emrine uyup “De ki: ‘Ey kâfirler! İbâdet edip tapmam sizin taptıklarınıza.!”4492 diye haykırmayı, Allah’ın düşmanlarından korkmak, onlara sevgi ve saygı duymak, onları ve makamlarını büyük görmek
4485] 60/Mümtehine, 4
4486] 2/Bakara, 257
4487] 4/Nisâ, 76
4488] Ahmed bin Hanbel, Müsned, 6/357-358
4489] 5/Mâide, 81
4490] 5/Mâide, 51
4491] 2/Bakara, 279
4492] 109/Kâfirûn, 1-2
- 1056 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gibi imanını mahveden “şirk” adlı hastalık alabildiğince yaygınlaşmaktadır. Bazı kâfirlere, dost olmanın ötesinde, hatta hayranlık duyanlar, destekleyip alkışlayanlar, onları velî kabul ederek seçip işbaşına getiren, yetki verenler, onların izini takip eden, itaat eden, onları örnek alanlara ne demeli!? Keler deliğine girseler bile onlara imrenip taklit etmeye çalışan, onları model kabul edip modalarına uyanlara nasıl bir sıfat bulmalı!?
“(İnançta ve amelde) Bizden başkasına benzeyen Bizden değildir.” 4493 diyen Rasûlün onları reddettiğini, daha doğrusu onların bu davranışlarıyla Rasûlün yolunu reddetmiş olduklarını görmek zorundayız. Bu tesbit, câhil müslümanları dışlayıp tekfir etmek, onları kendi hallerine terketmek için değil; muhâtaplarımızı tanımak, hastalığı teşhis edip tedavi için bize çok şeyler düştüğünü, görevimizin ve sorumluluğumuzun çok büyük olduğunu kabullenmek için olmalı. Bu değerlendirme, konum tesbiti açısından önemli; çevremizde bize ve yakınlarımıza da sirâyet etme ihtimali olan bulaşıcı şirk mikroplarının tanınması ve tedbir alınması için...
Gerçek mü’min, İslâm şahsiyetini ve müslüman kimliğini yüce ve aziz tanımak, bütün kâfirleri ve münâfıkları zelîl/aşağılık bilmek; bu sebeple onlara karşı onurlu ve zorlu olmak mecbûriyetindedir. “İzzet (yücelik, kuvvet ve hâkimiyet) yalnız Allah’ın, O’nun Peygamberinin ve gerçek mü’minlerindir. Ne var ki, münâfıklar bu gerçeği bilmez, anlayamazlar.”4494 Mü’min, İslâm şahsiyetinin yüceliğine inanmak zorunda olduğu gibi, bütün kâfirlerin aşağılık olduklarına, hayvanlardan daha sapık ve pislik olduklarına inanmakla da yükümlüdür. “(Ey Peygamber!) Sen onların çoğunluğunu (Hakkı) dinler, akıllarını kullanır mı sanırsın? Onlar ancak hayvanlar gibidirler; hatta yolca daha da sapıktırlar.”4495; “Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir...” 4496
“Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah’ın tarafında olanlardır.”4497 Bu âyet-i kerime, Allah taraftarlarıyla şeytan yandaşları arasında tam ve kesin bir ayrılığın olması gerektiğini ortaya koymuş oluyor. Mü’minin her türlü câzibeden ve her çeşit tarafgirlikten sıyrılarak müslümanların safında yer alması, bir tek kulpa sarılması ve bir tek ipe bağlanması gerekir. İslâm’ın olduğu yerde ırkçılık, nesebcilik, akraba savunuculuğu, aile asabiyeti ve yakınlık dâvâsı yok; vatan, cins, asabiyet ve kavmiyetçilik, bölgecilik vb. bir şey yok. Allah’ın istediği şeylerin dışında hiçbir şeyi tabulaştırmak yok. Sadece ve sadece akîde ve onun bayrağı altında durmak vardır.
Kâfirlerle dostluk kurmanın tehlikesi bütün müslümanlaradır. Böyle bütün müslümanlara zarar getiren bir olay, bir kimsenin sadece kendisinin kâfir olmasından da büyük bir tehlike ortaya koyar. Birinin zararı, topyekün müslümanlara
4493] Tirmizî, hadis no: 2696; Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5347
4494] 63/Münâfıkûn, 8
4495] 25/Furkan, 44
4496] 9/Tevbe, 28
4497] 58/Mücâdele, 22
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1057 -
iken, diğerinin sadece kendisinedir. Kâfirlere karşı olan dostluğun özellikleri şunlardır: Kâfirlerin küfrüne rızâ göstermek, onları tekfir etmemek, onların bâtıl dünya görüşlerini tasdik etmek, onları velî, yani dost ve yönetici olarak kabul etmek, onları işbaşına geçirmek, onları sevmek, onlara uyup itaat etmek. İşte bütün bunlar, kişinin kâfirleri dost kabul ettiğini, yetkisini onlara verdiğini göstermektedir. Kişi, dostluk, sevgi ve rızâyı kâfirlere gösterirse, bu küfrü gerektirir. Şayet sevgi ve rızâ, mü’minlere karşı ise, bu da imanın gereğidir.
İnsan, dostunu ve düşmanını tanımak zorundadır. Hz. Âdem ve Havvâ’ya, yaratıldıkları ilk zamanlarda Allah düşmanlarını tanıttı, onları uyardı. “Muhakkak bu (İblis) sana ve zevcene düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra zahmet çekersin. Çünkü senin acıkmaman ve çıplak kalmaman ancak burada mümkündür ve sen burada susamazsın ve sıcaktan bunalmazsın.” 4498 İnsanın ilk yanlışı, düşmanını dost zannetmesiyle oldu; İnsanın cenneti kaybetmesinin sebebi, düşmanına karşı tedbir almayışı, onun hile ve tuzaklarına kanmasıdır. Bırakın insanı, hayvanlar bile düşmanlarını bilir; kendisini ve neslini düşmanından korumaya çalışır. Bir tavuk, özellikle yavrusunu düşmanından sakınmak için, nasıl fedâkârlık ve kahramanlık yapar, gözleyenler bilir.
Düşmanları teke indirmek, önemli bir metoddur. Rasûlullah’ın sünnetidir. Medine’ye hicretinden sonra müslüman olmayan tüm insanlarla düşmanca münâsebetlere girmeyip, yahûdilerle antlaşma yapması, onları dost yapmaya gayret etmesi ve Mekke’li müşrik düşmanlarla mücâdelesi, belirli bir aşamaya geldikten sonra, yine tek düşman olarak yahûdilerle hesaplaşması bunun tipik örneğidir. Yirminci asırda, yerli ve yabancı düşmanlarına karşı büyük zafer kazanmış bir devrim hareketinde de bu tavrı görüyoruz. Biz de değişik birçok cephede savaşmaktansa, bataklığın kaynağı durumundaki zâlim tâğutlara tavır almalı, gücümüzü gerçek ve öncelikli düşmana karşı birleştirmeliyiz. Düşmanları gereksiz yere çoğaltmak, onların hıncını artıracak sövme, zulüm, işkence, haddi aşma gibi müslümana yakışmayan tavırlar içinde bulunmak, büyük yanlışlardandır. Düşmana karşı da olsa bu hak ihlâlleri, düşmanlığı Allah için olmaktan çıkarır; nefis için düşmanlığa dönüştürür. Hz. Ali’nin öldürmek üzere olduğu bir kâfir, yüzüne tükürdüğünde, hiddetlenip öldürmekten vazgeçtiği, ancak hiddeti geçtikten sonra öldürmek istediğine dair rivâyet, güzel bir numûnedir.
Dostluk-düşmanlık konusunda hatırımızdan çıkarmamamız gereken özelliklerden biri de, “gâvurun atına binen, onun kılıcını kuşanır” atasözünün ve “bugün yardım alan, yarın emir alır” vecîzesinin gerekleridir. Hırsızı yakaladığımızı zannederken, hırsız tarafından yakalanan konumuna düşmemeli, ava giderken kendimiz avlanmamak için tedbirler almalıyız.
“Düşmanınızın silâhıyla silâhlanın” sözü, bazılarınca hadis olarak ifade edilmekte ve İslâm dışı çalışmaların, metod ve yöntemlerin delili olarak sunulmaktadır. Bu söz, kesinlikle hadis-i şerif değildir; Kur’an’a da selim akla da aykırı, yanlış ve gayr-i meşrû bir tavsiye ve yönlendirmedir. Düşmanlar, İslâm’ın cevaz vermediği araçları silâh olarak kullanırsa müslüman ne yapacaktır? Sözgelimi, bazı düşmanlar, dâvâları için kendi karılarını ve kızlarını bile fesat ögesi şeklinde silâh olarak kullanabilmektedir. Ayrıca Kur’an, düşmanları korkutacak silâhlar hazırlamayı emrediyor. “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve
4498] 20/Tâhâ, 117-119
- 1058 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’’n bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcasanız size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.”4499 Düşmanının silâhıyla silâhlanan bir mü’minden, kendisinde de aynı ve belki daha gelişmişi olan düşman nasıl korksun? İsrâil, kendisinin sahip olduğu cinsten benzer silâhlara sahip olduğu halde yönetimi yahûdiyle dost olan ülkelerdeki müslüman askerlerden mi, yoksa ölümden korkmayan, iman eri ve şehâdet adayı olan taştan başka silâhı olmayan çocuk yaşlardaki fedâilerden mi korkmaktadır?
Hiç düşmanı olmamak da bir kusurdur. Meziyetleri olanın, sosyal faâliyetlerde bulunan, kişiliği olan ve izzet sahibi kişilerin mutlaka düşmanları da vardır. Düşmanı bulunmayan kimse, ot gibi yaşayan kimsedir. Düşmanı olmamak fazilet olsaydı, peygamberlerin düşmanı olmazdı. Halbuki onların, diğer insanlardan daha azılı ve daha çok düşmanı vardı. “Böylece Biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık.”4500; “(Rasûlüm!) İşte Biz böylece her peygamber için günahkârlardan düşman(lar) kılarız.”4501 İyilik ve erdem, düşmanı olmamak değil; düşmanlarına haksızlık etmemek, haddi aşmamaktır. Onlara sövme ve çirkin hakaret düşmana bile yapmamak, bu kötü tavırları silâh olarak kullanmamaktır.
Düşmanların bazı faydaları da vardır. Mikropların alyuvarların savaşçılığını, canlılığını arttırdığı gibi. Düşmanlar, kişilere görevlerini hatırlatır, hızlarını ve derecelerini arttırır. Düşman, kişiye boyunun ölçüsünün ne kadar olduğunu gösteren iyi bir ölçüttür. Düşmanı, insanın kendi hatalarını görmesini sağlar. Cihad gibi, gazilik ve şehitlik gibi, yiğitlik ve kahramanlık gibi faziletler, düşman sâyesinde elde edilir.
Düşmanlığın Zıddı; Dostluk
Hepimizin bildiği gibi, düşmanlığın karşıtı, “dostluk”tur. Farsça’da “seven, sevgili, yâr” anlamındaki “dost” kelimesinden dilimize geçen dostluk, İslâmî literatürde sadâkat, uhuvvet, meveddet, sohbet gibi değişik kelimelerle ifade edilmiş, ayrıca “velî” ve “rafîk” kelimeleri başka anlamları yanında, dost mânâsında da kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de bu anlamda en çok geçen kelime, “velî”dir. İnsanlar arasındaki samimiyet ve sevgiye dayalı bağlılık haline dostluk diyoruz. Kur’ân-ı Kerim’de dostluk, bütün mü’minlerin şiarı ve özelliği olarak gösterilir: “Mü’min erkekler ve mü’min hanımlar birbirlerinin dostudurlar.4502 Dostluk, ancak Allah içindir. İslâm dışı bir gâye için dostluk kurulmamalıdır. “Sizin dostunuz Allah, O’nun elçisi (Hz. Muhammed) ve iman edenlerdir.” 4503 Dostlukların kurulmasında kan bağı yerine inanç birliğinin esas alınması gerekir: “Ey iman edenler! Eğer iman yerine küfrü beğenip tercih etmişlerse babalarınızı ve kardeşlerinizi bile velî/dost kabul etmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir.” 4504
Allah’ın iman edenlerin dostu olduğunu bildiren âyetlerin çoğunda “velî” kelimesinden sonra “nasîr”, “şefî’”, “vaak”, “hamîd” , “mürşid” gibi sıfatlara veya benzer mânâlar ihtivâ eden ifadelere yer verilerek dostun sevdiği için bir
4499] 8/Enfâl, 60
4500] 6/En’âm, 112
4501] 25/Furkan, 31
4502] 9/Tevbe, 71
4503] 5/Mâide, 55
4504] 9/Tevbe, 23
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1059 -
yardımcı, koruyucu, kurtarıcı, yüceltici, iyiliğe yöneltici olması, bu şekilde dostluğun sevgiye dayanması ve pratik ahlâkî sonuçlar doğurması gerektiğine işaret edilmiştir. Mü’minlerin kardeş olduğu,4505 vaktiyle onlar birbirine düşman iken Allah’ın gönüllerini kaynaştırmasıyla dost ve kardeş olduklarını 4506 bildiren âyetler de geniş kapsamlı dostluğun önemini anlatmaktadır.
Kur’ân-ı Kerim’de yine dostluk anlamında kullanılan “hulle” kelimesi, sözlüklerde genellikle “kalbin derinliklerine nüfuz ederek kökleşen engin dostluk” şeklinde açıklanmaktadır. Allah’ın Hz. İbrâhim’i dost (halîl) edindiğini,4507 âhirette zâlimlerin “keşke falanı dost edinmeseydim!”4508 şeklindeki pişmanlığını anlatan âyetlere göre hulle kelimesi, ilgili diğer terimlerden daha dar kapsamlı, fakat daha içten ve güçlü bir dostluğu ifade etmektedir.
Hadis-i şerifteki “Kişi, dostunun (halîl) dini üzeredir.” 4509 ifadesi, dostluğun ancak ahlâkî, psikolojik vb. yönlerden uyuşabilenler arasında kurulabileceği şeklindeki görüşün özlü bir ifadesidir. İnsanların farklı tabiat ve karakterlerde yaratılmış olmasının bu uyuşma ve kaynaşmadaki rolünü belirten “Ruhlar bir araya getirilmiş gruplar gibidir; tanışıp uyuşanlar birleşir, uyuşmayanlar ayrılır.”4510 meâlindeki hadis, dikkat çekicidir. 4511
Kur’an, kâfirleri dost edinmeyi yasaklar: “Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah’tan ilişiği kesilmiş olur, artık Allah’tan hiçbir şey beklemesin. Ancak onlardan (kâfirlerden gelebilecek tehlikelerden) sakınma haliniz (takıyye) başkadır. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş, yalnızca O’nadır. De ki: ‘İçinizdekileri gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye gücü yetendir.” 4512 Müfessir Beyzavî, bu âyetin tefsirinde şöyle diyor: Eğer kalplerinizde kâfirlere karşı bir sevgi ve dostluk meyli varsa, onu saklasanız da, açığa vursanız da Allah bilir. Zira göklerde ve yerde olan her şeyi bilen Allah, elbette sizin gizlinizi de âşikârınızı da bilir. Ayrıca O, kâfirlere dost olmanızı yasaklamasına rağmen, yine de siz bundan vazgeçmezseniz, sizi cezalandırmaya da kadirdir. Kısaca, O’nun muttalî olmadığı ve cezalandırmaya gücünün yetmediği hiçbir kötülük ve isyan bulunmadığına göre, O’nun emrine âsi olmak cür’etini göstermeyin.
Allah düşmanlarını sevmek, mü’mine yakışmaz; zaten kâfirler de mü’minleri sevmezler: “Ey iman edenler! Sizden olmayanı dost, sırdaş edinmeyin. Onlar sizi şaşırtmaktan, size fenâlık etmekten geri kalmazlar. Sıkıntıya düşmenizi isterler. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır; sînelerinin gizlediği (içlerinde sakladıkları düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Size âyetlerimizi açıkladık, eğer düşünürseniz.” 4513; “Kâfirler de birbirlerinin dostudurlar.”4514 Mü’minler, birbirlerine kızıp da kâfirlere yönelemezler: “Ey iman
4505] 49/Hucurât, 10
4506] 3/Âl-i İmrân, 103
4507] 4/Nisâ, 125
4508] 25/Furkan, 28
4509] Tirmizî, Zühd 45, hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
4510] Buhârî, Enbiyâ, 3; Müslim, Birr 159
4511] M. Çağrıcı, a.g.e., c. 10, s. 511-512
4512] 3/Âl-i İmrân, 28-29
4513] 3/Âl-i İmrân, 118
4514] 8/Enfâl, 73
- 1060 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edenler! Mü’minleri bırakıp da, kâfirleri dost edinmeyin.”4515 Peygamber Efendimiz de şöyle buyurmuştur: “İnsan, dostunun dinindedir. Bundan dolayı dost edineceği kişiye dikkat etsin.” 4516“İnsan, sevdiği ile beraberdir.” 4517 Mü’minler birbirleriyle dostluk yapmazlarsa ne olur?: “Kâfirler, inkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde büyük fesat/kargaşa, büyük bozgun ve fitne çıkar.” 4518
Dünya hayatında her insanın onunla samimi olacağı, duygularını paylaşacağı, seveceği ve sevileceği, görüş birliğinde bulunacağı dostlara ihtiyacı vardır. Dostluklar, Allah rızâsı için ve çıkarsız olursa sürekli olur. Bir mü’minin genel olarak bütün mü’minlere dostluk göstermesi gerekir. Ayrıca, fert olarak her mü’minin en çok sevdiği, bağlandığı dostları, arkadaşları da bulunur. Hz. Muhammed (s.a.s.) ile Hz. Ebû Bekir arasındaki dostluk gibi...
İslâmî dostluk kavramı, batılı hayat tarzındaki dostluk kavramından apayrıdır. Çünkü bu dostluk, yüzeysel bir dostluk olmayıp sorumluluk, ahde vefâ, kendisi için istediğini kardeşi için de istemek gibi derin mânâlara sahiptir. Kur’ân-ı Kerim velâyet kelimesi ile dostluğu, kâmil anlamda tek kelimede zikreder. Dostluk, velâyetin izahıdır ve müslümanlar velâyeti müslümanlara verirler. Bunun anlamı, dostluğun getirdiği bütün maddî ve mânevî sorumluluktur, birlikteliktir, yardımdır, sevgidir, kardeşliktir.
Dostluğun ikikadî, amelî ve ahlâkî yönleri vardır. Dostluğun itikadî yönlerini, müslümanların tevhid anlayışı belirler. Amel olarak, müslümanların birbirini sevmesi ve birliktelik oluşturmaları zorunludur. Cemaat, Allah’ın rahmetine, rızâsına, af ve mağfiretine, dünya ve âhiret mutluluğuna sebep olur. Ayrılık ise, yüzleri karartır, Allah’ın azabını çağrıştırır. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Üç konuda müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyânet etmez: Amellerde ihlâs, devlet adamlarına nasihat, cemaatten ayrılmama.”4519 Müslümanın sorumlu olduğu haklar ikidir: Allah hakları, kul hakları. Bunlar birbiriyle içiçedir. Dostluğun temeli sevgiye dayanır. Hiç kimse Allah’tan başka bir şeyi gerçek ve mutlak anlamda sevemez ve O’ndan başkasını mevlâ ve dost edinemez. Dost olarak Allah yeter. Mü’minler birbirlerini Allah rızâsı için severler.
Kul, Allah’tan başkasına güvenirse, sonunda zararlı çıkar. Kim bir insanı bir üstünlüğünden, mevkiinden, güzelliğinden, asâletinden veya zenginliğinden dolayı seviyorsa, bu sevgi çıkar amaçlıdır. Yapılanlar Allah rızâsı için olmayınca mutlaka bir çıkar içindir ve bu, insanı kötülüklere sürükler. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Zengine zenginliği için saygı duyan kimsenin dininin üçte biri (diğer rivâyette, üçte ikisi) gider.” buyurmuştur. O halde mü’minler, en güzel ahlâk üzere olan Rasûlullah’ı her insandan daha çok sevmedikçe tam mü’min olamazlar. Başkalarına bel bağlayan zarardadır. Allah’ın hoşuna gitmeyeceğini bildiği halde insanlara şirin gözükmeye çalışmak imanın zayıflığındandır.
Allah, sâlih kullarını dost edinir. “Kim, insanların kızması pahasına Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı ederse Allah o kimseyi insanların nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gazabına rağmen insanları râzı ederse, artık onu Allah’ın azâbından hiçbir şekilde
4515] 4/Nisâ, 144
4516] Riyâzü’s-Sâlihîn, 1/398
4517] Müslim, Birr 161
4518] 8/Enfâl, 73
4519] bn Mâce, Mukaddime, 18; Ebû Dâvud, İlim 10; Tirmizî, İlm 7; Ahmed bin Hanbel, 3/225
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1061 -
kurtarmak mümkün olmaz.” 4520 Demek ki, dostluğun itikadî temeli budur. Bazen insanlar birbirlerine karşı haksız ve zâlim olurlar. “Ancak bu şeytan, dostlarını korkulu gösteriyor.” 4521 Şeytana uyanlar düşmanla dostluk kurar ve münâfık olur. Oysa, dostluk için ölmek de vardır: “Nice peygamberler var ki, beraberlerinde rabbânîler savaş yaptılar da başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, güçsüzlük göstermediler, boyun eğmediler.” 4522
Cemaat dostluğu konusunda önemli bir konu da, isim sorunudur. Müslümanın “İslâm”dan başka bir kimliği, “müslüman”dan başka bir adı yoktur. İsimlendirmeler sebebiyle dostluk göstermek veya düşmanlık yapmak müslümana yakışmaz. Üstünlük, öncelikle takvâ ile ile olduğu gibi, Allah Kur’an’da “müslüman”, “mü’min”, “Allah’ın kulları” diye ad vermiştir. Bir başka deyişle, müslümanların cehâletleri yüzünden meydana getirdikleri ad sorunu; mezhebe, tâbi olunan imama, ırka, öndere, ideolojilere göre insanları dost-düşman diye ayırma sorunudur. Adı müslüman olmayan hiçbir inanç ve düşünce akımıyla dostluk kurulmaz; dostluk ancak akîde ve inanç birliğinde sözkonusudur.
Mü’minlerin içinde nefsine uyan öyle kimseler vardır ki, az bir menfaat karşılığında müşriklere meylederler. Müşrikler, Hz. Muhammed (s.a.s.) ile böyle câzip dünyevî tekliflerle dostluk kurmak istemişlerdi de Allah onu korumuştu: “Onlar seni sana vahyettiğimizden çevirip başka şeyi uydurmayı ve Bize atfetmeyi istediler ki, o zaman seni öz dost edineceklerdi. Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, sen belki onlara biraz meyledecektin.” 4523
Müşriklerin bu metodu, her zaman İslâm dâvetçilerine uygulanmaktadır. Onlar, her zaman İslâm dâvetçilerine nüfuz edip yolundan saptırmaya, dâvânın kuvvetini bozmaya çalışırlar. Şeytan birçok mü’mini bu yolla avlar ve bazıları rahatça kendilerini aldatarak müşriklerin dostluğuna yanaşır. Ne yazık ki tevhidden çok uzaklarda bulunan çağdaş müslümanları, kâfirler tek tek avlayarak İslâm ümmetini tümüyle parçalamışlardır. Müslüman, kimle dostluk edecektir? “Dostum!” diye hakikaten gösterebileceği kim veya kimler olabilir? Kur’ân-ı Kerim’in hakiki dostun Allah olduğunu belirtmesi, bu dostluğun çerçevesini kesin olarak belirlemiştir. 4524
Takıyye; Düşman Kâfirlerden Gelecek Tehlikeden Dolayı Farklı Görünme
“Takıyye” canını, malını, ırzını düşmanın zararından korunmak için ondan sakınmak demektir. Takıyye, güçlü olan bir düşmandan; din, mal, can, ırz ve nâmus gibi üstün değerleri tehlikeli bir durum karşısında korumak için başvurulan bir tedbirdir. Bu gibi değerleri tehdit altında olan bir müslüman, bu tür risklerden kurtulmak, zarara uğramamak için imanını, kimliğini ve durumunu gizleyebilir. Kur’an buna izin vermektedir: “Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa, artık Allah’tan hiçbir şey beklemesin. Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız (takıyye yapmanız) başkadır. Allah, kendisine karşı
4520] Tirmizî, Zühd 64
4521] 3/Âl-i İmrân, 175
4522] 3/Âl-i İmrân, 146
4523] 17/İsrâ, 73-74
4524] Sami Şener, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 1/414-416
- 1062 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş yalnızca O’nadır. De ki: ‘İçinizdekileri gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye kadirdir.” 4525
İslâm, bütün hayatı kuşatan bir dindir. O yalnızca kalplerdeki bir iman, bir ahlâk ya da bir kültür değildir. O hayatı bütün yönleriyle düzenlemek, ilâhî bir nizam meydana getirmek, Yüce Allah’a teslim olmuş bir toplum oluşturmak istemektedir. İslâm’a teslim olmuş müslümanlar, bir bina gibi birbirine kenetlenerek Tevhid Kelimesinin gereğini toplu olarak yerine getirmek zorundadırlar. Bunun sağlanılabilmesi için müslümanların sürekli çaba göstermeleri gerekir. Ancak, İslâm’ın hâkimiyetini istemeyen müşrikler ve tâğutlar, müslümanlarla mücâdele edeceklerdir. Müslümanlardan bazıları bu mücâdelede düşmanın eline esir düşebilir, eziyet görebilir, işkenceye uğrayabilir, bazı hakları tehdit altına girebilir. Bu gibi durumlarda o mü’min, kendinin ve bağlı olduğu müslüman toplumun aleyhine olabilecek şeyleri söylememeli, sır vermemelidir. Böyle bir durumda kendini gizlemenin, hatta imanı açığa vurmamanın adı “takıyye”dir.
Böyle bir takıyye, takvânın gereklerindendir. Takıyye de, takvâ gibi kişinin kendini ve bağlı olduğu müslüman toplumu elem ve zarar verecek şeylerden koruyup sakınması demektir. İslâm’ın Mekke döneminde, müşriklerin işkencelerine uğrayan bazı sahâbelere takıyye izni verildiğini biliyoruz. Bunun en canlı örneği, müşrikler tarafından gözünün önünde babası ve annesi fecî şekilde öldürülen Ammar bin Yâsir’dir. Yapılan işkencelere dayanamayan Ammar (r.a.), müşriklerin istediği sözleri söyler ve ölümden kurtulur. Sonra ağlayarak Peygamberimize gelir, Peygamber hakkında kötü konuştuğunu ve müşriklerin ilâhlarını övdüğünü söyler. Peygamberimiz ona sorar: “Peki o anda kalbinde ne hissettin?” O da “kalbinin imanla dopdolu olduğunu” söyleyince, Peygamberimiz, aynı durumla karşılaştığı zaman yine öyle yapmasını tavsiye etmiştir. 4526
Şu âyet bu durumu desteklemektedir: “Kim imanından sonra Allah’a (karşı) küfre sapıp da, -kalbi imanla tatmin olduğu halde, baskı altında zorlanan hariç- küfre göğsünü açarsa, işte onların üstünde Allah’tan bir gazap vardır ve büyük azap onlarındır.” 4527
Bu konuda şu örnek de dikkat çekicidir: Yalancı peygamber Müseylime sahâbelerden iki kişiyi esir almıştı. Birine “Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şâhitlik eder misin?” diye sordu. O da “evet” dedi. Sonra kendisinin peygamberliğine şâhitlik edip etmediğini sordu. O yine “evet” deyince onu serbest bıraktı. Aynı soruyu ikinci sahâbeye de sordu. Ancak o, soruya cevap olarak “ben dilsizim!” deyince onu öldürttü. Olayı duyan Peygamberimiz, şehid olanın imanındaki doğrulukla öldüğünü (azîmeti tercih ettiğini) ve mübârek olduğunu; diğerinin ise Allah’ın ruhsatını kullandığını ve hata etmediğini söyledi. 4528
Takıyye’ye Âl-i İmrân, 28. âyetiyle de izin verilmektedir. Dikkat edilirse görülecektir ki takıyye, bir ruhsattır. Dileyen önemli bir tehlike karşısında takıyyeye başvurabilir. Ancak Kur’an’ın diğer âyetlerine baktığımız zaman kuvvetli olmayı, düşmanlara karşı hazırlıklı olmayı, cihad etmeyi, Allah yolunda canı ve malı harcamayı teşvik ettiğini, mü’minlerin önceki müslümanlar gibi deneneceklerini
4525] 3/Âl-i İmrân, 28-29
4526] Hayâtü’s-Sahâbe, 1/245; Elmalılı, 5/263
4527] 16/Nahl, 106
4528] nak. Elmalılı, 2/340
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1063 -
söylediğini görmekteyiz. Çeşitli âyetlerde kâfirlerden korkarak onlara dost olma yasaklanıyor. Asıl korkulması gereken insanlar değil; Allah’tır. Bütün bunlara rağmen zayıf kalan, işkenceye uğrayan veya müslümanlar aleyhine bir şey söylemesi istenen mü’minler bu ruhsata başvurabilirler.
Şüphesiz ki Allah uğruna katlanılan her şey, harcanan her türlü zaman ve mal, kat kat kaşılık görecektir. Allah (c.c.) kendi yolunda, kendi dini için mücâdele edenlere hem destek olacaktır, hem de onlara hesapsız ecir verip makamlarını yüceltecektir. Ancak hatırlatmak gerekir ki, takıyye ruhsatı hiç bir zaman dünyalık bir çıkar veya makam için, ikiyüzlü davranmak, kıvırmak, ciddiyetsiz ve ilkesiz olmak demek değildir. Takiyye, müslümanlara karşı kullanılan bir aldatma silâhı değil; hasımlardan gelebilecek bir tehlikeye karşı sakınma ruhsatıdır. 4529
İbn Abbas (r.a.) der ki: “Takıyye, kişinin kalbi iman ile dopdolu olduğu halde, sadece diliyle söz söylemesidir.” Takıyye yapmak yoluna, ancak öldürülmek, bir organının kesilmesi ya da ileri derecede eziyet ve işkence tehlikeleri halinde başvurulur. Mâhiyeti ise, kâfirler arasında yaşamak durumunda olan müslümanın onlarla “idâre-i kelâm” etmesidir. Aslolan, kâfirlere karşı uzlaşmaz tavrın -kalben dahi olsa- korunmasıdır, bu tavrın sürekliliğidir. Allah’a ve peygamberine iman, onlara sevgi beslemek; kâfirleri velî/dost edinmemeyi gerektirmektedir. Yine, takıyye sadece kâfirlere ve zâlimlere karşı kullanılabilir. Kişinin kendi çıkarından çok; ümmetin çıkarı dikkate alınarak uygulanması gerekir. Tehlikeli bir durum ortaya çıktığı zaman takıyye yapılıp yapılmayacağı, bu durumla karşı karşıya kalan müslümanın imanı çerçevesinde vereceği karara bağlıdır. Takıyye, ancak ölüm korkusu gibi kesin ve büyük ikrah olması ve niyetinin sağlam olması halinde câiz olur. Ancak belirli durumlarda, zarûret hallerinde uygulanabilir.
Takıyye, düşman olunması gerekenlere dostluk göstermek değildir. Düşmanın şerrinden korunmak için fiilî bir dostluğa cevaz yoktur. Onların emirlerine uyup peşlerinden gitmek değildir takıyye. Ancak mecbur kalındığı zaman sadece dille, sathî, şeklî, yapay ve sanal olarak düşmanlığın olmadığı görüntüsü vermektir. Seyyid Kutub, takıyye konusunda şunları söyler: Takıyye, sadece dilde olur; takıyye, öylesine görünmedir. Yoksa içten ve kalpten, istenilen şeye bağlılık ve dostluk gösterisi demek değildir. Takıyye, amel ve eylem bakımından da onlara dostluk beslemek ve yetki verme demek değildir. Kaldı ki, ruhsat veya izin verilen takıyye, mü’min ile kâfir arasında bir sevgi ve meveddetin doğması değildir. Herhangi bir şekilde çalışarak veya hizmet vererek mü’minin kâfire yardımcı olması da değildir. Bunların hiçbirisinin takıyye ile ilgisi yoktur. Böyle bir aldatma ile hâşâ Allah’ı kandırmaya kalkmak câiz değildir. 4530
İbn Kayyım da diyor ki: “Takıyye, kâfirleri sırdaş ve dost edinme demek değildir. Ancak Allah müslümanların kâfirleri dost ve sırdaş edinmekten uzak kalmalarını isteyince, aynı zamanda bu, onlara düşmanlığı ve onlarla ilişkiyi kesmeyi ve onlardan uzaklaşmayı gerektirir. Normal şartlarda bu kimselere düşmanlığı da açıkça gösterip ilân etmesi icap eder. Ancak bunların şerrinden korkulması halinde, takıyye yapmaları kendileri için mubah kılınmıştır.”
Takıyye öyle bir kapıdır ki, bu kapıdan şeytan gayet kolay içeri sızabilir. Hasta
4529] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 661-663
4530] Fî Zılâl, Âl-i İmrân, 28. âyetinin tefsiri
- 1064 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kalplilere ve düşük karakterlilere bu işi süslü gösterir. Böylece onların Allah’ın düşmanlarına yumuşaklık gösterip meyletmelerini sağlar. Bunun içindir ki, Rabbimiz takıyye ifadesinden hemen sonra şöyle buyurmaktadır: Âllah, kendisine karşı gelmekten sizi uyarıp sakındırıyor. Dönüş yalnızca Allah’adır. De ki: ‘İçinizdekileri gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah herşeye kadirdir.”4531 Eğer kalplerinizde kâfirlere karşı bir sevgi ve dostluk meyli varsa, onu saklasanız da Allah bilir.
Ayrıca O, kâfirlere dost olmanızı yasaklamasına rağmen, yine de siz bundan vazgeçmezseniz, sizi cezalandırmaya da kadirdir. Kısaca, O’nun muttalî olmadığı ve cezalandırmaya gücünün yetmediği hiçbir kötülük ve isyan bulunmadığına göre, emrine âsi olmak cür’etini göstermeyin. Kur’an, dünyada mü’minleri bu konuda uyarıyor ki, bu kapıyı kendileri için bir dayanak ve destek yapmasınlar. Olur ki, bu çok büyük ve önemli olan hususu küçük ve kolay görürler. İşte böyle yapılmaması için uyarıyor. Zira bu olay, Allah’ın düşmanlarının dost edinilmesini, takıyye adıyla böyle bir işe girilmesini, şeytan hoş ve kolay gösterebilir. Kur’an; “dönüşünüz yalnızca Allah’adır.” diyerek, gâfil olunmamasını istiyor. Dönüş Allah’a olunca, düşmanlara karşı gösterilen dostluk yüzünden Allah cezalandırır.
Dost Kabul Etmediklerimizle İlişki Çeşitleri; Savaş ve Barış
İslâm’ın temel hedefi barıştır. Çünkü Yüce Allah insanlığın huzurunu istemektedir. Bunun sağlanması, İslâm’ın bütün insanlara tanıdığı temel hakların verilmesiyle mümkündür. Zira bu haklar, bütün insanlara yaratılışta Allah tarafından verilmektedir. Allah Teâlâ, ilâhî temele dayalı tahrif edilmemiş bütün dinlerde (ki bütün ilâhî dinlerin aslı ve temel adı İslâm’dır) bu hakları insanlara eşit olarak vermiş, üstünlüğü de iman ve takvâya bağlamıştır.4532 İslâm dışındaki tüm dinler, haktan uzak olduğu veya tahrif edilip hakla bâtıl karıştırıldığı için, günümüzde bu temel hakları gereği gibi insana veren sadece İslâm’dır. Başka dinler, ideolojiler ve dünya görüşleri, dün olduğu gibi bugün de insanı doğru bir şekilde tanımadıkları için insan hakları konusunda da aşırılıklardan, istismar ve zulümlerden, oyalama ve kandırmacalardan kurtulamamışlardır. İslâm’a göre, bütün insanlığın temeli birdir.4533 Allah’ın bildirdiği esasları kapsamayan Ehl-i Kitab’ın içinde bulunduğu muharref dinin, istenilen huzuru ve dostluğu sağlaması da mümkün görülemez. Çünkü ilâhîlik vasfını kaybeden inançlar, insanlığın fıtratına uymamaktadır.
Kur’an’ın hedefi sulh ve barıştır. “...Sulh daha hayırlıdır.” 4534 Düşmanlık ve kötülük, aslında ve temel olarak Allah’ın istemediği, şeytanın arzu ve isteklerinden ibarettir. Dolayısıyla insanlar arasında fesadın, fitnenin, kötülüğün olması, insanların Allah’ın emirlerinin dışına çıkmalarından kaynaklanır. “Ey iman edenler! Hep birden silm’e/barışa girin. Şeytana ayak uydurmayın. O sizin apaçık düşmanınızdır.” 4535 Âyette geçen “silm” kelimesi, hem İslâm, hem de barış anlamına gelmektedir. Hz. Peygamber’in yaptığı savaşları incelediğimizde, savaşların hakkın önüne konulan engellerin kaldırılması amacını güttüğünü, saldırılara karşı müdâfaa özelliği
4531] 3/Âl-i İmrân, 28-29
4532] 49/Hucurât, 13
4533] 4/Nisâ, 1
4534] 4/Nisâ, 128
4535] 2/Bakara, 208
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1065 -
taşıdığını, savaşa mecbur kalındığı için böyle bir yola başvurulduğunu görürüz. Bu savaşların birtakım haklı gerekçeleri vardır. Geçerli meşrû sebep olmadan savaşa izin verilmez. Bu sebepler şunlardır:
a- Haksızlığa Uğramak: Konuyla ilgili olarak Yüce Allah şöyle buyurur: “Zulme/haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir.”4536 Dikkat edilirse, izin verilen savaş değil; savunmadır. İslâm’a göre savaş, sadece Allah için (fî sebîlillâh) ve Allah’ın kendileriyle savaşılmasına izin verdiği kimselere karşı yapılır. İslâm devletinin varlık hikmeti ve ana görevi olarak koruması gereken insanların temel hakları beş madde ile değerlendirilir. Bunlar; din (özgürce dinini yaşayıp uygulama ve tebliğ hakkı), can (yaşama hakkı), akıl, nesil (ırz, şeref ve namusun korunması, nesilleri her yönüyle sağlıklı yetiştirme hakkı) ve mal emniyetidir. Bunları ve bu gibi hakları korumak için savaş, mazlum duruma düşene yardım ederek zulme karşı koymak, bir insanlık görevidir. Savaş; hak ve hukuku korumak, adâleti tesis etmek, kötülükleri önlemek, insanların temel görevlerini rahatça yerine getirebilme ve temel haklarını koruyabilmelerini sağlamak için yapılır. Yoksa, başkasının hak ve hukukunu elinden almak için savaş yapılmasını İslâm doğru görmez.
b- Fitneyi Önlemek, Tevhîdi/Allah’ın Birliğini Ortaya Koymak: “Onlarla savaşın ki, fitne ortadan kalksın; din yalnız Allah’ın olsun. Eğer onlar (fitneden ve savaştan) vazgeçerlerse, artık zâlimlerden başkasına düşmanlık yoktur.”4537 İmtihan gereği insanların başlarına belâlar gelebilmektedir. Çünkü kalbinde Allah korkusu olmayan insanın yapamayacağı kötülük yoktur. Allah’tan korkmayan insan fitne de çıkarır, iftira da edebilir, başka insanların haklarını da çiğneyebilir. İşte Yüce Allah, insanların huzurunu temin için gerekirse savaş yapılmasını, yerine göre farz veya mubah kılmaktadır. Burada fitne kavramı, başta “Allah’a şirk koşmak, başkalarına kulluk, fesat/anarşi, öldürme, zulüm, müslümanlar arasında çıkarılan tefrika, İslâm’ın dışındaki Allah’ın râzı olmadığı dinlerin ve hayat görüşlerinin yayılması” olarak anlaşılır. Fitne, başta münâfıklar olmak üzere, müşrikler ve ehl-i kitap olanlar ve hatta bazı müslümanlar veya müslüman zannedilenler tarafından çıkarılabilir, ya da körüklenebilir. Kur’an, bütün insanları, insanlar arasında fitne/huzursuzluk çıkaranları haber vermekle kalmayıp bunun neticesinin herkesi etkilediğini belirtir: “Öyle bir fitneden sakının ki, aranızda yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmaz (hepinize zararı erişir). Bilin ki Allah’ın azabı çetindir.” 4538
Hangi Kâfirlerle Savaşmadan İyi Geçinilebilir?
Allah Teâlâ, dostlarımızı ve düşmanlarımızı sayar. Mü’minleri bırakıp kâfirleri dost kabul etmemize izin vermez. Ancak bu durum, onlarla her durumda ilişkileri kesmemizi veya savaşmamızı gerektirmez. Aksine, tüm insanlara iyilik esastır. Savaş da, muhâtaplarımızı yok etmeyi değil; onları İslâm’laştırarak kurtarmayı veya kurtulmak istemeyen o zâlimlerden diğer insanları kurtarmayı hedeflemek şartıyla meşrû görülür. İslâm, hangi inanç ve anlayıştan olursa olsun, birtakım özellikleri taşıyan insanlarla müşterek hareket etmeye engel olmaz; aksine teşvik eder. Zira, insanlar arasında barışın temini, öncelikle müslümanlarla, daha
4536] 22/Hacc, 39
4537] 2/Bakara, 193
4538] 8/Enfâl, 25
- 1066 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sonra diğer insanlarla karşılıklı ilişki içinde bulunmakla sağlanır.
Dünyada her insanın müslüman olması beklenilemez; bu, Allah’ın sünnetine ve sınavına aykırıdır. “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, mü’min olmaları için insanları zorluyor musun? Allah’ın izni olmadan hiç kimse iman edemez. O, murdarlık (azabını), akıllarını kullanmayanlara verir.”4539 Kâfirlerle, iman eden insanlar, devamlı beraber yaşamak mecbûriyetinde kalabilir. Hz. Peygamber, Medine vesikasında farklı din mensuplarıyla, müşrik ve ehl-i kitap bütün insanlarla savunma anlaşması yapmıştır. 4540
Bunun için, kendileriyle bazı ilişkiler kurulabilecek, anlaşma yapılabilecek gayr-ı müslimlerde bulunması gereken, temel özellik; İslâm’a ve müslümanlara düşman olmamalarıdır. Kendi inanç, düşünce ve yaşantıları doğrultusunda hareket edip mü’minlere düşman olmayan ve müslümanların düşmanlarına yardım etmeyenlerle dünyevî bazı anlaşmalar yapabilir, onlarla bazı ilişkilere girebilir, onlarla iyi geçinebiliriz. “Allah sizinle din uğrunda savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve âdil davranmanızı yasak etmez. Allah adâletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa, işte zâlimler onlardır.” 4541
Alım ve satımda, hediyeleşmede kâfirlerle muâmelede bulunmak gibi şeyler, onları velî ve dost kabul etme kapsamına girmez. Ancak, haram işlerde bunlara yardım ve gayr-ı meşrû konularda kâfirlere yararı dokunacak şeylerin alınıp satılması, meselâ, savaşta yararlanılacak silâh gibi araç gereçlerin onlara satışı câiz değildir. “İyilik ve takvâda (Allah’ın yasaklarından sakınma üzerinde) yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.”4542 Peygamberimiz (s.a.s.) de zaman zaman müşriklerle alım satımda bulunmuştur.4543 Ancak, kâfirlerden alınan şeyler hakkında ve onlarla her türlü ilişkiler konusunda çok titiz ve ihtiyatlı davranılmalı, onların İslâm’a ve müslümanlara düşmanlıklarından dolayı verebilecek zararlar düşünülmelidir. Her türlü kültürel faâliyetler, özellikle İslâmî ilimler ve yorumlar, sanat etkinlikleri, eğlence araç ve yöntemleri gibi itikadı, toplumun ifsâdı ve salâhını, fıkhı (haram-helâlı) ilgilendiren konularda kılı kırk yaran bir tavır takınılmalıdır. Unutmayalım ki zehir, billûr kâseler içinde ve leziz gıdalar içine gizlenerek sunulur.
Bugün insanlar eliyle üretilen fikir ve düşünce sistemleri, düzenler, eğitim ve çevre şartları gibi insanları derinden etkileyen araçlar, Allah ve Rasûlüne savaş açmış durumdadır. Eğitim ve öğretim, düşünce sistemleri, fikir akımları, ırkçılık, beşerî ideolojiler, misyoner faâliyetleri, dinsizlik propagandaları, Darwinizm, materyalizm, sosyalizm, siyonizm, hümanizm, laiklik, özgürlük anlayışı, sanat faâliyetleri, sinema, tiyatro, medya, ilân ve reklâm araçları, dünya görüşleri, futbol ve müzik tutsaklığı, kapitalizm ve tüketim alışkanlıkları, insanları fıtratlarından ve Allah’ın dostu olma özelliklerinden sıyırmak için en dehşetli silâhlar ve şeytanî araçlar olarak kullanılıyor. Bu kadar çok yönlü ateş altında kalan
4539] 10/Yûnus, 99-100
4540] Remzi Kaya, Kur’an’da Dostluk İlişkileri, s. 226-228
4541] 60/Mümtehine, 8-9
4542] 5/Mâide, 2
4543] Buhârî, 4/410, hadis no: 2216; Ahmed bin Hanbel, 5/137, hadis no: 3409
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1067 -
savunmasız, câhil ve her şeyden önemlisi kâmil imandan mahrum bırakılan halk, elbette Allah’a dostluğa giden yolu bulamıyor, bilinçsiz de olsa şeytanın dostluğuna meylediyor.
Lâ ilâhe illâllah diyen bir müslümanın, İslâm akîdesi ile çelişen her türlü fikir ve akımdan uzaklaşması, Allah’ın indirdiğine aykırı her kanun, yasa, nizam, tüzük, düzenleme ve düzenden uzak olduğunu açıkça bildirmesi ve yaşayışıyla göstermesi gerekir ki, gerçekten tüm ilâhları reddetmiş olsun. Peygamber’in amcası Hz. Abbas’ın dediği gibi, lâ ilâhe illâllah diyen kimse, bu sözüyle bütün (kâfir) dünyaya savaş açmış olduğunu bilmelidir. Kâfirler bütün güçleriyle İslâm’a ve gerçek müslümanlara saldırırken, müslümanın gündelik işlerle uğraşıp savaşçı olmaması düşünülebilir mi? “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.”4544 Çağdaş müslümanın öyle bir derdi yok. O işiyle, aşıyla ve keyfiyle meşgul. Bahâneler de çok: “İmkânlarımız yok, taşlar da bağlı...” Filistin’li çocuklardan öğrenin bağlı taşları koparıp fırlatmanın yolunu, imanın en büyük imkân olduğunu, Allah’ın tarafını seçenin direnişini...
Gayri müslimlerin ziyâret edilmeleri de, onlara dinin tebliğini amaçlıyorsa meşrûdur. Dinî bir maslahat ya da önemli mâzeret yoksa ziyaret uygun görülmemiştir. Gayri müslimlere ait küfür şiarları ve alâmetleri ile ilgili olarak kendilerini tebrik etmek, onları kutlamak, bayramlarını tebrik ittifakla haram kabul edilmiştir. Kim bir kulu, bir isyanından, haram fiilinden, bid’atinden ve küfründen ötürü tebrik eder veya kutlarsa, bu kimse Allah’ın sınırını aşmış, Allah’ın gazabını üzerine çekmiş olur. Müslüman da kabul edilseler, zâlimlerin belli bir makama gelmelerini kutlamak da böyledir; hele kutlanılan o makam tâğutî bir makamsa, bu, tâğutun kabulü anlamına gelir ki, imanla bağdaşmaz. İslâm’a aykırı davranışlarda bulunan fâsık kimselere tâzimde bulunmak, onlara “efendim, beyim, paşam!” demek de haramdır. “Münâfık olan kimseyi ‘efendim’ (sayın, saygıdeğer, paşam, beyefendi!) diye çağırmayın. Şayet o kimse efendi, bey yapılacak olursa, siz bu durumda aziz ve celil olan Rabbinizin gazabını çekmiş olursunuz.” 4545 İbn Kayyım’ın belirttiği gibi, bu tür insanlara; “devlet büyüğü, ulu devlet başkanı veya ey yüce falan” diye de lakap verilip bu tür ünvanlar kullanılamaz. Sözgelimi ilköğretimde çocuklara küfrü dayatan “andımız” denilen ifadeleri bir mü’min söyleyemez, bir mü’min öğretmen söyletemez: “Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.” Bu sözler elfâz-ı küfürdür.
Bugün müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük ve çer-çöp gibi olmasının temel sebeplerinin başında, düşman edinmeleri gereken kâfirleri dost kabul etmeleri yatmaktadır. Dünyada izzetin, onurun, devletin; âhirette cennetin bedeli, Allah’ı ve Allah taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini düşman kabul etmek ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak davranışlarda bulunmaktır.
4544] 4/Nisâ, 76
4545] Ebû Dâvud, Sünen, Edeb, hadis no: 4977; Mişkâtu’l-Mesâbih, 3/1349, hadis no: 4780
- 1068 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Müslüman Olmayan Akrabalarla Dostluk ve İlişki
İslâm’da esas bağ, din bağıdır. Hangi ırktan, hangi soydan olursa olsun sadece müslümanlar birbirlerinin kardeşidi,4546velîsidir.4547Bir mü’min, aralarında din bağı bulunmayan yakın akrabalarını velî/dost kabul edemez.
“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi velî/dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir.” 4548; “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler (evler, konaklar, köşkler) size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” 4549; “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır/Allah’tan yana olanlardır. İyi bilin ki hizbullah/Allah taraftarları, kuşkusuz felâha/kurtuluşa erenlerdir.” 4550
Ashâb-ı kiram, Allah ve Rasûlüne dostluğun, onların düşmanlarına düşmanlığın en güzel örneklerini vermişlerdir. Meselâ Ebû Ubeyde, Uhud’da babası Cerrah’ı öldürmüş, Hz. Ebû Bekir de savaşta oğlu Abdurrahman’a karşı çıkmak istemiş, ama Hz. Peygamber izin vermemiş, Mus’ab bin Umeyr, Uhud’da kardeşi Ubeyd bin Umeyr’i öldürmüştü. Aynı şekilde Ömer bin Hattâb, Bedir’de dayı Âs bin Hişam’ı, Hz. Ali, Hz. Hamza ve Ebû Ubeyde amcazâdeleri olan Utbe, Şeybe ve Velid bin Utbe’yi öldürmüşlerdi.
İnsanlar arasındaki yakınlığın asıl sebebi din birliğidir. Allah’ın dinine inanmış ve peygamberleri tasdik etmiş kimseler birbirlerinin mânevî akrabası, yakını ve dostudurlar. Bunların aralarında mânevî bir birlik (vahdet) vardır. Mü’minlerle kâfirler ırk ve soy bakımından birbirlerinin akrabası olsalar bile, bu akrabalığın Allah katında hiçbir değeri yoktur. Nitekim Hz. Nûh’un oğlu iman etmediği için, Allah Teâlâ onu Nûh peygamberin âilesinden saymamıştır: “Nûh Rabbine duâ edip dedi ki: ‘Ey Rabbim! Şüphesiz (boğulmuş olan) oğlum da âilemdendir. Senin vaadin ise elbette haktır. Sen hâkimler hâkimisin.’ Allah buyurdu ki: EyNûh! O asla senin âilenden değildir. Çünkü o, sâlih olmayan bir amel sahibi idi (kâfirdi). O halde hakkında ilmin olmayan bir şeyi Benden isteme. Ben sana câhillerden olmamanı tavsiye ederim.” 4551
Bütün bunlarla birlikte İslâm, âile bağlarına çok önem verir. Mü’min olmayan akrabalarla her durum ve şartta ilginin kesilmesini emretmez. Onlardan İslâm’a ve müslümanlara düşmanlık gelmez ise, İslâm onlara karşı iyilik yapmayı ve onları ziyâret etmeyi yasaklamaz. “Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya (eş dost ve arkadaşa), uzak komşuya, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın; Allah
4546] 49/Hucurâct, 10
4547] 9/Tevbe, 71; 5/Mâide, 55
4548] 9/Tevbe, 23
4549] 9/Tevbe, 24
4550] 58/Mücâdele, 22 Ve yine bk. 64/Teğâbün, 14.
4551] 11/Hûd, 45-46
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1069 -
kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez.” 4552 Özellikle müşrik de olsalar, ana babaya ihsanla/iyilik ve güzellikle davranmayı, onlarla sıcak ilişkiler içine girilmesini arzular: “Biz insana ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılarla taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce Bana, sonra da ana babasına şükretmesini tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak Banadır. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin...” 4553
Bu âyette de görüldüğü gibi, şirk konusunda ana baba dâhil hiçbir kimseye itaat edilmemesi, ama müşrik bile olsalar ana babaya iyilik yapılması emredilmektedir. Nitekim Hz. Âişe’nin kardeşi Esmâ’ya (r.a.), müşrik annesini ziyâret edip iyilik yapması için Hz. Peygamber’in izin verdiği bilinmektedir. 4554
Müslüman olmayan ebeveyne de infak vâciptir; dinleri farklı da olsa, kişi muhtaç olan anne babasına bakmakla yükümlüdür. Bir müslümanın durumu müsait iken, ana babasını sıkıntı ve zorluk içinde kıvranır vaziyette bırakması, tabii ki, bir iyilik ve ihsan sayılmaz. Halbuki Kur’an, her şartta ana babaya ihsan ve iyiliği emretmektedir.4555 Allah, akraba ile ilgisini keseni kötülemiş,4556 akrabanın haklarına riâyet etmeyenin günah işlediğini bildirmiş, yakınları kâfir de olsalar, Allah, bunların haklarını yakınlarına vâcip kılmıştır.”Akraba ile alâkayı kesen cennete giremez.” 4557 Demek ki, sevgi, velî kabul etmek, onları sırdaş edinmek başka şeydir; kâfir akrabaya nafaka temin etmek, onları ziyâret etmek, onlara ihsanda bulunmak ise daha başka bir şeydir; bunlar birbirine karıştırılmamalıdır.
“Eşleriniz ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır, sakının onlardan!” 4558
“Sevdiğini ölçülü sev, bakarsın bir gün düşmanın olabilir. Düşmanına ölçülü buğzet, bakarsın bir gün dostun olabilir.” 4559
“Düşmanlarınızın en güçlüsü içinizdedir, içinizdeki nefsinizdir.” 4560
“İnsanın en büyük düşmanı, doğrudan doğruya kendisidir.”
“Düşmanların en büyüğü, düşmanlığını gizleyendir.”
“Düşmanlarımla ben baş ederim; Allah’ım sen beni dost bildiklerimin şerlerinden koru!”
“Yenilmesi gereken ilk düşmanlar, öfke ile umutsuzluktur.”
“Bir kimsenin, düşmanının düşmanı olması, onu dost edinmesine kâfi sebep değildir.”
“Daima kendi yararını göz önünde tutmaya çalışan kimse, pek çabuk düşman kazanır.”
4552] 4/Nisâ, 36
4553] 31/Lokman, 14-15
4554] Buhârî, Hîbe hadis no: 2620; Müslim, Zekât hadis no: 1003
4555] 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23; 31/Lokman, 14-
4556] 4/Nisâ, 1
4557] Buhârî, Edeb, hadis no: 5984; Müslim, Birr, hadis no: 2556
4558] 64/Teğâbün, 14
4559] Hadis-i Şerif
4560] Hadis-i Şerif
- 1070 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Su uyur, düşman uyumaz.”
“Düşmanına acıyan, çoğu defa, kendine acımamış olur.”
“Düşmanlarımızı bağışlasak bile, onlara güvenmek, inanmak zorunda değiliz.”
“Sadece yaşamak, insanca - müslümanca yaşamak, düşman kazanmak için yeter.”
“Düşmanı olmayanın dostu da yoktur.”
“Dostu severim ama, düşman da işe yarar. Dost gücümü gösterir, düşman da ödevimi.”
“İyiler asla düşmansız olamazlar.”
“İki düşman arasında öyle konuş ki, barıştıkları zaman utanmayasın.”
“Akıllı düşman, akılsız dosttan hayırlıdır.”
“Dost vefalı olduktan sonra düşman ne yapabilir?”
“Dost olan ‘vah!’ der, düşman olan ‘oh!’ der.”
“Düşman düşmana rahmet okumaz.”
“Düşmana sahip çıkan düşman sayılır.”
“Düşmanın eline kılıç verilmez.”
“Bir düşman çoktur; fakat bin dost az.”
“Dost kazanırsan tut, düşman kazanırsan güt.”
“Düşmanınızın en büyük başarısı, sizi, hakkınızda söylediklerine inandırmasıdır.”
“Açık kalp ile konuşan düşman, içinden pazarlıklı dosttan çok iyidir.”
“Birini denediysen, bir defa denemek yeter. Düşmanlık gördüğün dostu yeniden sınama.”
“Kişinin yakını düşman olunca uzak sayılır; yabancı da dost olunca onun yakını olur.”
“Dost, bizi Allah’a yaklaştıran; düşman, bizi Allah’tan uzaklaştıran kimsedir.”
“Dost, bizi iyi yola öğütleyendir.”
“Dostun attığı gül onulmaz yara açar.”
“Dostun attığı taş, baş yarmaz.”
“Dost dostun ayıbını yüzüne söyler.”
“Dostuna borçlu olma!”
“Dostu olmayan insan, en yoksul insandır.”
“Birçok arkadaşımız olabilir, ancak dostlarımız azdır.”
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1071 -
“Dostunu medh edersen, biraz yerecek yerini koy.”
“Dostların sıkıntıda iken, onları mutlu oldukları zamankinden daha çok ara.”
“Dost sanma şanlı vaktinde dost olanı; dost bil gamlı vaktinde elinden tutanı.”
“Dost yüzünden, düşman gözünden belli olur.”
“Dosta varırız gülle; düşmana atarız gülle!”
“Dostunu hemen ölüverecekmiş gibi sev; düşmanını hiç ölmeyecekmiş gibi telâkki et.”
“Düşmanım! Sen benim ifadem ve hızımsın.
Gündüz geceye muhtaç, sen de bana lâzımsın.”
“Memleket bitti, yine bitmedi hâlâ sen ben;
Bize bu hal ile bizden büyük olmaz düşmen.”
“Aç canavara karşı sevgi, merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.”
“Küçük düşman yoktur, büyümüş de büyük olduğunu gizlemeye çalışan, kurnaz düşman vardır.”
“Denendikten sonra dost edindiklerini bağrına bas; ama her ilk tanıştığınla, hemen dost olma.”
“Düşmanlarımıza teşekkür borçluyuz. Çünkü onları yenmek çabası olmasaydı, şimdi bulunduğumuz derecenin yarısını bile kazanamazdık.”
“Allah Teâlâ, iyiliğini murad ettiği kimseye, unuttuğunu hatırlatacak ve hatırında olanı yapmaya yardım edecek iyi ve sâlih bir dost nasib eder.” 4561
“Fenalıklardan uzak duran ve daima verdiği sözü yerine getiren insanlarla dostluk kurmalıyız.” 4562
“Dost edinin, onlar sizin için dünya ve âhiret sermayesidir. Cehennem ehlinin “Bizim için samimi bir dost da yoktur.”4563 diyeceklerini duymadınız mı?” 4564
“Düşmanlarını hoşnut etmek için dostlarını kıranlar, düşmanlarını memnun edemediği gibi, dostlarını da yitirirler.”
“İnsanın, düşmanlarını sevindirecek şekilde yaşamasındansa, şerefiyle ölmesi daha hayırlıdır.”
“İnsanlardan kendini çekmen sana düşman, herkese yakınlık göstermen ise sana kötü dostlar kazandırır.”
“Dostluk sırasında sende olmayan meziyetlerden söz eden adam, düşmanlık sırasında sende bulunmayan fenalıkları da sana yükleyebilir.”
“Dostluğun kolları birbirimizi dünyanın bir ucundan diğer ucuna
4561] Hadis-i Şerif
4562] Hz. Ali r.a.
4563] 26/Şûrâ 101
4564] Hz. Ali r.a.
- 1072 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kucaklayabilecek kadar uzundur.”
“Senin dindarlığını arttıran dost, her karşılaştığında eline bir altın bırakan dosttan daha hayırlıdır.”
“Faziletli olan ve faziletleri bakımından birbirine benzeyen insanlar arasındaki dostluk, mükemmel bir dostluktur.”
“Arz eyle bu pendi kendi özüne;
Dost addetme her güleni yüzüne.”
“Hoş gününde her kişi yârân bula;
Dost odur kim kem gününde yâr ola.”
“Bazı insanlar iyilik etmek, birbirini sevmek için değil; iyilik görmek, sonunda da nefret etmek için dost olurlar.”
“İnsanlarla dost ol. Çünkü kervan ne kadar kalabalık ve halkı çok olursa, yol kesenlerin beli o kadar kırılır.”
“Hiçbir şey sâdık dost kadar ucuza alınamaz. Yani ne kadar pahalıya mal olsa, gene de ucuzdur.”
“Biri gerçeği duymak istemediği, öteki yalana hazır olduğu zaman, dostluk dostluk olamaz.”
“Dostlar kavun gibidir; neden mi? Bir tane iyisini bulmak için yüzlercesini yoklarsınız da ondan.”
“Kara günlerinde senden çok üzülecek bir dostun olmasaydı, o günlere katlanmak güç olurdu.”
“Dost yüzü görmemek çetin bir iştir, ama bu hasret, onu düşmanla birlikte görmekten daha hafiftir.”
“Yastık diye başını ateşe dayayan, yatak diye yılanların üzerine yatan bir adam, güvendiği bir dostundan düşmanlık sezen bir adamdan daha rahat uyur.”
“Dosttan bol şey de yok dünyada
Dosttan bulunmaz şey de.”
“Lokman hekim sarabilmez yaramı
Dost eli değmezse çare mi olur?”
“Dostlara acılarını paylaştığını göstermek, birlikte yas tutmakla değil; onlara elbirliğiyle yardım etmekle olur.”
“Birbirlerine zıt karakterlere sahip olan insanlar, birbirlerini anlamak ve tamamlamak şartıyla iyi dost olabilirler.”
“Güller, lâleler, karanfiller, bütün çiçekler solar. Çelik ve demir kırılır, ama gerçek dostluk ne solar, ne de kırılır.”
“Gerçek dostlar, iyi günlerinizde, dâvet edince sizi ziyâret ederler; kara günlerinizde dâvetsiz gelirler.”
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1073 -
“Dostlarımızın sefâletine acımak iyi; fakat onların imdâdına koşmak daha iyidir.”
“Dostluk, yolu üzerinde ot bitmesine müsaade etmez.”
“Dostun kusuruna bakılmaz.”
“Dostlara itimad etmemek, onlar tarafından aldatılmaktan daha ayıptır.”
“Dostlar öyle bir ailedir ki, insan o ailenini fertlerini yalnız kendi seçer.”
“Dostuna, bir gün düşmanın olabilecekmiş gibi davran.”
“Dostluk, iki vücutta müşterek bir ruha benzer.”
“Dostsuz kalan şahsın durumu, sol elden mahrum kalan sağ elin durumu gibidir.”
“Dost, rahatlık veren bir merhemdir.”
“Dost, kötü günde belli olur. İyi günde ise binlercesi bulunur.”
“Gerçek dost, onu unutanı unutmayandır.”
“Ana babayı kader tayin eder, dostlar ise seçilir.”
“Dostları çoğaltmak, zekâ inceliğindendir.”
“Dostluk iyi kimseler arasında çabuk temellenir; güçlükle yıkılır.”
“Dost kazanmak isteyen kimse, dostluğu paylaşmayı bilmelidir.”
“Ayıpsız dost arayan, dostsuz kalır.”
“Dostluğundan fayda görmediğin kimsenin, husûmetinden de sana pek bir zarar gelmez.”
“Aklın bağlamadığı dostluğu, akılsızlık kolayca çözebilir.”
“Hiçbir dost, dostluğunu ispat edene kadar dost değildir.”
“Dostluk, kanatsız sevgidir.”
“Dost, hem iyi görünen, hem iyi olan insandır.”
“Yalnız kendi nefsini düşünerek dost arayan, hizmetçi arıyor demektir.”
“Dertlerini dökecek dostları olmayanlar, kendi yüreklerini kemiren yamyamlardır.”
“Dost, kendisiyle samimi olabildiğim ve yanında yüksek sesle düşünebildiğim kişidir.”
“Kuşun yuvası, örümceğin ağı, insanın dostları vardır.”
“Dost, sanki insanın bir ikinci kendisidir.”
“İyi insanlar, kara günde en emin dostturlar.”
“Dostlarımla beraber olunca yalnız değilim. O dakikadan sonra da iki kişi değiliz.”
- 1074 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Köle misin? Senden dost olmaz. Zorba mısın? Senin dostların olmaz.”
“Dostluk, görünceye kadar değil, ölünceye kadar olmalı.”
“Dostluk o kadar kolay kurulur ki... Ama sürdürmek!”
“Dostluktan saygıyı kaldıran onun en büyük süsünü kaldırmış olur.”
“Düşüncede uyum, dostluğu doğurur.
“Kendine dost olan, bilin ki herkese de dosttur.”
“Eğer hiç dostun yoksa, sen bir dost ol!”
“Dostun olsun istiyorsan dost ol!”
“Dostun dostu dosttur; ölümsüz dost’un dostu ise en yakın dosttur.”
“O dostu bulanın kaybettiği hiçbir şey olmadığı gibi; O dost’u kaybedenin de bulacağı bir şey yoktur.”
Ne mutlu Allah’la ve O’nun dostlarıyla dost olanlara ve dostluğunu ispatlayanlara! Yazıklar olsun, Allah’ın düşmanı ve şeytanın dostlarıyla dost olup Allah’ın ve müslümanların dostluklarını kaybedenlere!
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1075 -
Dostluk – Düşmanlıkla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Dost ve Dostluk
Allah En Güzel Dost ve En Güzel Yardımcıdır: 22/Hacc, 78; 42/Şûrâ, 9.
Mü’minlerin Allah’tan Başka Dost ve Yardımcıları Yoktur: 2/Bakara, 107, 120, 286; 3/Âl-i İmrân, 150; 4/Nisâ, 45; 5/Mâide, 55; 6/En’âm, 51; 7/A’râf, 196; 9/Tevbe, 16, 116; 29/Ankebût, 22; 32/Secde, 4; 42/Şûrâ, 31.
Allah İman Edenlerin Yardımcısıdır: 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 139, 160; 6/En’âm, 127; 9/Tevbe, 40; 30/Rûm, 47; 45/Câsiye, 19; 47/muhammed, 11.
Savaşta Allah’ın Yardımı ve Dostluğu: 2/Bakara, 214; 3/Âl-i İmrân, 125-127, 139, 148; 8/Enfâl, 9-13, 17-18, 39-40; 9/Tevbe, 25; 22/Hacc, 40, 60, 47/Muhammed, 7.
Allah’ın Velîleri/Dostları Kimlerdir: 10/Yûnus, 63.
Allah’tan, Peygıamber’den ve Mü’minlerden Başka Dost Yoktur: 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16.
Peygamberimiz’in Dostluğu: 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16, 128.
Mü’minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16, 71, 119.
Sıddîklarla ve Sâlihlerle Beraber Olmak: 4/Nisâ, 69; 9/Tevbe, 119; 26/Şuarâ, 83.
Sâlihlerle Dostluk İçin Duâ: 26/Şuarâ, 83; 27/Neml, 19.
Zâlimlerin Dostluğu: 11/Hûd, 113.
Kâfirlerin Dostluğu: 2/Bakara, 105, 217; 3/Âl-i İmrân, 28, 118-120, 149-150; 4/Nisâ, 44-45, 101, 140, 144; 5/Mâide, 57; 6/E.n’âm, 68; 9/Tevbe, 23; 13/Ra’d, 37; 28/Kasas, 86; 58/Mücâdele, 22; 60/Mümtehine, 13.
Kâfir Akrabanın Dostluğu: 9/Tevbe, 23; 11/Hûd, 45-47; 58/Mücâdele, 22.
Münâfıkların Dostluğu: 2/Bakara, 204; 4/Nisâ, 89, 139-140; 5/Mâide, 41, 52; 9/Tevbe, 50-51; 58/Mücâdele, 14; 63/Mümtehine, 1-2, 6-9.
Yahûdilerin Dostluğu: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 80-82; 60/Mümtehine, 13.
Hıristiyanların Dostluğu: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 82.
Ehl-i Kitab’ın Dostluğu: 2/Bakara, 105, 109, 120; 3/Âl-i İmrân, 100; 4/Nisâ, 44-45; 5/Mâide, 57-59.
B- Arkadaş ve Arkadaşlık
Arkadaşa İyilik Etmek: 4/Nisâ, 36.
Peygamberlerin, Sıddîkların ve Şehidlerin Arkadaşlığı: 4/Nisâ, 69; 9/Tevbe, 119; 26/Şuarâ, 83.
Şeytanın Arkadaşlığı: 4/Nisâ, 38; 41/Fussılet, 25; 43/Zuhruf, 36, 38; 50/Kaf, 27.
Kardeşlik ve Barış
a- Din Kardeşliği Allah’ın Nimetidir: 3/Âl-i İmrân, 103.
b- Mü’minler Kardeştir: 11/Hûd, 45-47; 49/Hucurât, 10, 13.
c- Mü’minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 9/Tevbe, 16, 71, 119.
d- Mü’min Kardeşi Kendine Tercih Etmek: 59/Haşr, 9.
e- İnsanların Arasını Düzeltmek: 4/Nisâ, 114; 8/Enfâl, 1; 49/Hucurât, 9-10.
f- Sulh (Barış) Daha Hayırlıdır: 4/Nisâ, 128.
g-Dargınları Barıştırmak: 2/Bakara, 182, 224, 228; 4/Nisâ, 35, 114, 128; 8/Enfâl, 1; 11/Hûd, 88; 49/Hucurât, 9-10.
h- Savaşan Mü’minleri Barıştırmak: 49/Hucurat, 9.
Düşman ve Düşmanlık
Bütün Peygamberlerin Düşmanları Olmuştur: 25/Furkan, 30-31.
Düşmana Karşı Kuvvet Hazırlamak: 4/Nisâ, 71; 8/Enfâl, 60; 9/Tevbe, 46; 21/Enbiyâ, 80.
Savaşan Mü’minleri Barıştırmak: 49/Hucurât, 9.
Kâfirlere Yardımcı Olmaktan Sakınmak: 28/Kasas, 86; 60/Mümtehine, 9,
Kâfirler Birbirinin Yardımcılarıdır: 8/Enfâl, 73; 33/Ahzâb, 26; 45/Câsiye, 19.
Düşmanlık, En Yakın Akraba Arasında da Geçerlidir: 22/Hacc, 19; 37/Saffat, 113; 58/Mücadele, 22; 60/Mümtehine, 3; 64/Teğâbün, 14.
Nuh (a.s)’ın Çocukları: 11/Hûd, 40, 42-47.
İbrahim (a.s)’in Babası: 6/En’âm, 74; 19/Meryem, 42-48; 21/Enbiyâ, 52-57; 26/Şuarâ, 69-82; 37/Saffat, 85-87; 43/Zuhruf, 26-27; 60/Mümtehine, 4.
Nuh (a.s)’un Karısı: 66/Tahrim, 10.
- 1076 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Lût (a.s.)’un Karısı: 7/A’râf, 83; 66/Tahrim, 10.
Firavun’un Karısının Teslimiyeti: 66/Tahrim, 11.
Dostluk-Düşmanlık Konusuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî, Salât, 80; Menâkıbu’l-Ensâr 45; Teheccüd, 33; Zekât 4; Savm 60; Enbiyâ 3; Fezâilu’l-Ashâb 5; Meğâzî 9, 83, 84; Rikak 42; Tefsîru Sûre 60: İ’tisâm 14, Enbiyâ 50; Hîbe hadis no: 2620
Müslim, Birr 159, 161; ilm 6; Fedâilu’s-Sahâbe, 161
İbn Mâce, Mukaddime 11, 18; Menâsik 56; Fiten 17
Ebû Dâvud, İlm 10; Cihad 95; 98
Tirmizî, Menâkıb 14; Zühd 45, 64; Birr 60; İlm 7; Tefsîr 60; Siyer 40
Nesâî, Sehv 19; Kasâme 27;
Müsned-i Ahmed bin Hanbel, 1/80; 3/225; 5/137; 6/357-358;16/178
Dârimî, Rikak 48; Diyât 2
Müstedrek 2/141
Riyâzu’s-Sâlihîn, 1/398
Kütüb-i Sitte: 4/47-48; 5/71-74, 157-158; 7/110; 10/137-138
(Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; 5347; 3/1349, hadis no: 4780
Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr)
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 9, s.511, c. 10, s. 52
2. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, (Sami Şener) Şâmil Y. c. 1, s. 414-416
3. Kur’an Ansiklopedisi, S. Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 274-295, 370-375
4. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 747-758
5. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s.
6. Kur’ânî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mîr, İnkılâb Y. s.
7. Kur’an’da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 188-191
8. Kur’an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 35-38
9. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sâdi Yüksel, Madve Y. s. 274-277
10. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 272-275
11. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman bin el-Luveyhık, Kayıhan Y. s. 136-141
12. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 63-91
13. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s.
14. İlâhî Kanunların Hikmeti -Sünnetullah-, Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s. 175-211
15. Kur’an ve İnsan, Celâl Kırca, Marifet Y. s. 193-200
16. Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 226-228
17. Kur’an’da Temel Kavramlar, Harun Yahya, Vural Y. s. 130-134
18. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. c. 1, s. 141-160
19. Kur’an’da Dostluk İlişkileri, Remzi Kaya, Ayışığı Kitapları; Kitabevi Y.
20. İslâm’a Göre Dost ve Düşman, Muhammed bin Said el-Kahtani, Kayıhan Y.
21. Kur’an’da Velî ve Velâyet, Mikdat Öccü, Suffe Y.
22. Dostluk Üzerine, Fethi Gemuhluoğlu, Boğaziçi Y.
23. Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı, Dale Carnegie, Timaş/Âlem/Sistem/Akış Y.
24. Dost Diye Diye, Emine Işınsu, Ötüken Neşriyat
25. Dost’tan Dosta, Ahmed Hulûsi, Kitsan Kitap Kırtasiye
26. Dosta Doğru, Abdurrahim Karakoç, (Dostluk Şiirleri), Ocak Y.
27. Dostlar Sofrası, Nâsır-ı Hüsrev, İnsan Y.
28. Dostunuzu Tanıyın, Barbara Schott, K. Birker, Mozaik Y.
29. Düşman Acımaz, M. Ertuğrul Düzdağ, İz Y.
30. Velâ 1-2, Hamd bin Ali bin Atik, Tevhid Y.
31. Velâ 2, Süleyman bin Abdullah, Tevhid Y.
DÜŞMANLIK / ADÂVET
- 1077 -
32. Velâ 3, Abdurrahman Abdülhalık, Tevhid Y.
33. Velâ ve Velâyet Üzerine, Mutahhari, Kevser Y.
34. Velâyet-i Fakih, Muntazari, Endişe Y.
35. Allah’ın Velîleri ile Şeytanın Velîleri Arasındaki Fark, İbn Teymiyye, İhyâ/Birleşik Y.
36. Ümmet Bilinci, Atasoy Müftüoğlu, Denge Y.
37. İslâm Cemaatine Doğru, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
38. İslâm ve İnsan Hakları, Muhammed Umara, Denge Y.
39. İslâm’da Karşılıklı Haklar ve Vazifeler, Mehmet Talu, Şelâle Y.
40. Cihan Sulhü ve İslâm, Seyyid Kutubu, Arslan Y.
41. Harp mi Sulh mü, Ali Rıza Temel, Seha Neşriyat
42. Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitne Odakları, Salih Asğar, Hanif Y.
43. Sınıfsız Dünya, Saadettin Elibol, Dergâh Y.
44. Yürek Devleti, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
45. İslâm’da Sevgi ve Kardeşlik, Hüsnü Ethem Cerrar, Dünya Y.
46. İslâm Kardeşliği, Abdullah Ulvan, Uysal Kitabevi Y.
47. Kardeşlik Çağrısı, Mehmet Metiner, Risale Y.
48. Kardeşlik ve Hoşgörü, Muhammed Pıtchall, Akabe Y.
49. Sevgi Medeniyeti, Rehber Y.
50. Müslümanların Kaynaşması, Selâmet Y.
51. İslâm’da Müsamaha, İmam Gazali, Marifet Y.
52. İslâm’da Hoşgörü ve Sınırı, Taner Akçam, Başak Y.
53. Müsamahada Ölçü, Heyet, İttihad Y.
54. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet,
55. Sulh Çizgisi, İbrahim Canan, TÖV Y. 0
56. Vahdet Ama Nasıl, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
57. Vahdete Yedi Adım, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
58. Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
59. İnsanları Tefrikaya Düşüren Faktörler, Mahmut Balcı, İhtar Y.
60. İslâm Tarihinde Mezhep Çatışmaları ve Taklit, Abdülcelil Candan, Denge Y.
61. Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilâflar, Ebu’l Feth el-Beyânûnî, Risale Y.
62. İhtilâftan Rahmete, Ebu’l Feth el-Beyânûnî, Risale Y.
63. İhtilâflar Karşısında İslâmî Tavır, Yusuf el-Kardavî, İlke Y.
64. İslâm’da İhtilâf Usûlü, Câbir Alvânî, Risale Y.
65. Münakaşalar ve İhtilâf Sebepleri, Zekeriya Güler, T.D.V. Y.
Cilt1
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
DAVUD EMRE YAYINEVİ
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI
Yazarı:
Ahmed KALKAN
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2011
Baskı:
Kitap Matbaacılık Ltd. Şti.
Cilt:
Erdoğanlar
Dâvud Emre Yayınevi
Telefon: (0 216) 632 29 58
www.davudemreyayinevi.com
KUR’AN KAVRAMLARI
ANSİKLOPEDİK
ve GÜNCEL YANSIMALARI
Ahmed KALKAN
CİLT -1-
A-B
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar. Yararlanacak herkese helâl olsun. Alıntı yapacaklar için kolaylık olsun diye eserin tümü word dosyası olarak DVD şeklinde kitapla birlikte hediye edilecektir.
AHMED KALKAN
1955 Yılında Kütahya’da doğdu. İlkokuldan sonra hâfızlık ve Arapça eğitimi aldı. Konya İmam Hatip Lisesi (1974), At. Üniversitesi Edebiyat Fakültesi (1978) mezunu. 1979-1983 yıllarında Sakarya Karasu’da Edebiyat öğretmenliği yaptı. İki yıl Fransa’da, altı yıl da Hollanda’da serbest öğretmenlik yaparak cemaat çalışmalarında bulundu. 1992 Yılından bu yana İstanbul’da çalışmalarını sürdürmekte olan Kalkan, evli ve dört çocuk babasıdır.
Avrupa’da Hicret, Berfin, Tebliğ, Yeryüzü, Eğitim Yazıları, Özgün İrade, Umran, Haksöz, Vuslat, Basiret gibi dergilerde 150’den fazla makalesi yayınlandı. Çeşitli radyolarda programlar yaptı. İstanbul Ümraniye’de Kur’an Tefsiri ve Akaid gibi dersler vermekte, araştırma ve çalışmalar yapmaktadır.
Bu eserin dışında yazarın yayınlanmış on eseri vardır:
1. Sanat Bilinci (2. Baskı, Denge Yay., İst. 1997)
2. Müslümanın Müslümanlaşması (Rağbet Yay., 2005)
3. Müslümanın Güzelleşmesi (Rağbet Yay., 2005)
4. Müslümanın Sanat Anlayışı (Rağbet Yay., 2008)
5. Müslümanın Akaidi (7. Baskı, Rağbet Yay., 2009)
6. Müslümanın Evliliği ve Aile Hayatı (Genişletilmiş 6. Baskı,
Beka Yay., 2008)
7. Gençler İçin Akaid (Rağbet Yay., 2008)
8. Kur’an’ın Gör Dediği Kur’an’ın Kör Dediği (Beka Yay., 2008)
9. Tevhid Bilinciyle Canlanmak (Beka Yay., 2008)
10. Dâru’l Harp mi Dâru’l Harap mı (Beka Yay., 2008)
İTHAF
Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere…
- I -
İÇİNDEKİLER
Kur’an Kavramları Ansiklopedisi
Birinci Cilt A-B Harfi
ÂDEM (A.S.) / 1
• Âdem Kelimesi
• Hz. Âdem’in Yaratılışı
• Hz. Âdem’e Ruh Verilmesi
• Hz. Âdem’e İsimlerin Öğretilmesi
• Hz. Âdem’in Cennete Yerleştirilmesi; Âdem’in Cennetinin ve Yasak Ağacın Mâhiyeti
• İsrâiliyât ve Kitab-ı Mukaddes’e Göre Hz. Âdem
• Hz. Âdem’in Peygamberliği
• Hz. Âdem’in Kur’an’da Anlatılan Kıssasından Ders ve İbretler
AF / 31
• Af; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Af Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Af Kavramı
• Allah’ın Affediciliği
• Peygamberimiz’in Af ve Müsâmahası
• İnsanın Kendine Yapılanları Affetmesi
• Dâvetçi Açısından Af ve Müsâmaha
• Hoşgörü ve Müsâmaha
• Af ve Müsâmahanın Yozlaştırılması
AĞLAMAK - GÖZYAŞI / 55
• Ağlamak; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Ağlama ve Gözyaşı
• Allah Rasûlünün Dilinde ve Gözünde Gözyaşı
• Saâdet Asrında Gözyaşı
• İnsanlığın Derdiyle Dertlenip Hüzünlenmenin Göstergesi: Gözyaşı
• Psikoloji ve Sağlık Açısından Ağlamanın Önemi
• Gözyaşı Stres Düşmanıdır
• Ağlamanın Zıddı; Gülme
• Ağlayın, Su Yükselsin; Belki Kurtulur Gemi
• Gözyaşıyla Islanmış Düşünceler
AHİD / 87
• Ahd’in Tanımı ve Mâhiyeti
• Kalu Belâdaki Ahdimizi Hatırlamamak ve Sorumluluk
- II -
• İslâm Ahlâkında Ahid
• Ahdi Bozmak
• Hadis-i Şeriflerde Ahde Vefâsızlık/Ahdi Bozmak
ÂHİRET / 109
• Âhiret; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Âhiret
• Yakînî Bilgi, Kesin İnanç
• Âhirete İman
• Âhirete İmanın İnsan Hayatındaki Yeri
• Âhiret Şuuru
• Yaratılışa İnanan, Yeniden Yaratılmaya da İman Eder
• Âhiret Anlayışı Bizi Dirilişe Ulaştırır/Ulaştırmalıdır
• Gündüz Yaşıyor, Gece Ölüyor, Sabah Diriliyoruz
• Her Kış Bir Ölüm, Her Bahar Bir Diriliştir
• Ölüm; Gurbetten Vuslata Hicret
AHLÂK / 135
• Ahlâk; Anlam ve Mâhiyeti
• Ahlâk İlmi
• “İslâm Ahlâkı” Kavramının Kapsadığı Konular
• Güzel Huylar ve Çirkin Huylar (Faziletler ve Reziletler Listesi)
• Kur’ân-ı Kerim’de Ahlâk Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Ahlâk Kavramı
• Ahlâkî Örnek Olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)
• Câhiliyye Ahlâkı
• Câhiliyye Teberrücü; Kadının Açılıp Saçılması
• Batı Câhiliyyesine Göre Ahlâk Anlayışı
• İman - Ahlâk Münasebeti; Lâ İlâhe İllâllah Ahlâkı
• Ahlâk ve Hukuk
• Aile Ahlâkı
• Ticaret Ahlâkı
• Ekonomi ve Tevhid
• Ekonomi ve Ahlâk
• Hangi Ahlâk?
• Ahlâk Toplumu
• Karakter (Huy) ve Karakterlerin Değişip Değişmemesi
• Edeb, Âdâb
• Âdâb-ı Muâşeret, Görgü Kuralları
• Ahlâkî Davranışlar
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ / 359
• Âile; Anlam, Mâhiyet ve Önemi
• Âilede Haklar ve Görevler
• Ana-Babanın En Büyük, En Kutsal Görevi: Çocuklar, Çocuklar, Çocuklar!
• Gerçek Eğitim Yuvası Ev, Esas Öğretmen de Anne ve Babadır
- III -
• Kur’ân-ı Kerim’de Âile ve Eşlerin Geçimi
• Hadis-i Şeriflerde Âile ve Eşlerin Geçimi
• Âilede Sağlıklı İletişim
• Âile Hayatı ile İlgili Haramlar
• Doğum Kontrolü
• Düşük Yapma
• Kadın-Erkek İlişkileri ve Âilede Geçim
• Erkeğin Yöneticiliği ve Dövme Yetkisi
• Kadın-Erkek Eşitliği mi, Adâlet, Uyum ve Birbirini Tamamlama mı?
• Teaddüd-i Zevcât/Poligami
• Kadınlarla; Özellikle Ev ve Çocuklar Konusunda İstişârenin Önemi
• Aile İçi Şiddet
AKIL / 459
• Akıl: Tanımı ve Mâhiyeti
• Aklın İşleyişi
• Kur’ân-ı Kerim’de Akıl
• Kur’ân-ı Kerim’e Göre Akıl ve Duyu Organlarının Önemi
• İslâm’da Aklın Önemi ve Değeri
• Akletmek, Aklı Kullanmak
• Aklın Gücü, Sınırı ve Sorumluluğu
• Akıl Emniyeti
• İnsan Hakları ve Özellikle Akıl Emniyeti Bağlamında İslâm-Câhiliye Karşılaştırması
• Akıl Hastalığı
• Aklî Delil a) Yakîniyât, b) Zanniyât
• Akıl-Vahiy İlişkisi
• Sefihlik
• Kur’anın Sefih Dedikleri
AKÎDE / 489
• Tevhidî Esaslar ve Günümüz
• Akîde; Anlam ve Mâhiyeti
• İslâm Akîdesinin Konusu
• Akîdenin Önemi ve Gayesi
• Akîdede Ölçü (İslâm Akîdesinin Kaynağı -Delili-)
• Akîdevî Esasların Değişmezliği
• İnsan İlişkilerinde İnancın Belirleyici Rolü
• Mü’minin İnsanlara Karşı İçsel Tutumu
• Mü’minin İnsanlar Hakkındaki Kanaati
• Akaidde Mezhep Olur mu?
• Akide Konularında Dikkat Edilmesi Gereken Bazı Hususlar
• İnsanımızda Tevhid Problemi ve Sebepleri
• Klasik Akaid Kitaplarının Eksik ve Hatalı Tarafları
• İslâm Akaidine Giren Yanlışlar ve Nedenleri
• Akaid Kitaplarına Giren Kur’an Dışı İnançlar
- IV -
• Akîdede Vahdet
• Müslümanlar ve İslâmî Duruş
• Kur’an’ın çözüm olarak sunduğu İslâmî Duruş
ALLAH (C. C.) / 531
• Allah Lafzı; Anlam ve Mâhiyeti
• Allah’ın Sıfatları
• Allah’a İnanmak
• “Allah” Kelimesinin İçerdiği Anlam
• Ma’rifetullah; Allah’ı Tanımak
• Kur’ân-ı Kerim’de Allah’a İman ve O’nun Bazı İsim ve Sıfatları
• Konuyla İlgili Hadis-i Şeriflerden Bazıları
• Ru’yetullah; Allah’ın Görülmesi
• Allah Teâlâ’nın Güzel İsimleri (Esmâu’l-Husnâ)
• Allah Lafzı Yerine “Tanrı” Kavramı
• Allah Teâlâ’nın Birliği
• Allah Sevgisi
• Allah’ın Varlığına İcmâlî Birkaç Delil
• Allah’ı İnkar Etmede Önemli Olan Üç Etken
• Allah’sız Bir Dünyayı Kimler İster?
• Allah İnancı Olmayan Toplum Modelinin Zararları
• Allah’ı Düşündüren Kâinat Âyetleri
• Yegâne Yaratıcı Allah’ı İnkâr Edenleri Düşünmeye Dâvet
• Allah’ı İnkâra Dayalı Felsefî Akımlar
• Allah Nerede?
• Tesadüf Nedir? Bu Kâinat, Tesadüf Eseri Olarak Oluşabilir mi?
• Allah Lafzıyla Yapılan Kavram ve Deyimler Sözlüğü
• Allah Lafzı ve Günlük Hayatta Şiar Olarak Kullanım Alanları
• Elfâz-ı Küfür ve Allah Lafzı
• Allah’la İlgili Yakışıksız Sözler
ANA-BABAYA İHSAN / 733
• Vâlideyne İhsân; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Ana Babaya İhsan Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Anne Babaya İyilik
• Ana Babaya İtaatin Sınırı
• Allah’ın Hakkı, Her Hakkın Üzerindedir
• Babaya Karşı İbrahimî Tavır
• Bazı Genç Müslümanların Üslûp ve Yöntem Yanlışlıkları
• Ana Babaların Çocuklar Üzerindeki Hakları
ATALAR YOLU / 757
• Atalar Yolu; Anlam ve Mâhiyeti
• Atalar Yolu, Her Dönemdeki Câhiliyyenin Temel Dinidir
• Kur’ân-ı Kerim’de Atalar Yolu İle İlgi Âyetler
• Atalar Kültü; Sosyal Çevre ve Geleneğin Putlaştırılması
• Hurâfe; Anlam ve Mâhiyeti
- V -
• Çokça Görülen Hurâfe ve Bâtıl İnanışlar
• Muska ve Muskacılık
• Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakkın Dini
• Bu Din Benim Dinim Değil!
• Bid’at; Anlam ve Mâhiyeti
• Mescidlerdeki Bid’atler
• Bir Başka Bid’at; Mevlid
• Bir Büyük Bid’at Daha; Mescidlerin Süse Boğulması
• Taklit ve Taklitçilik
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK HEM DE UCUZA / 825
• Âyet; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Âyet Kavramı
• Allah’ın Tabiattaki Âyetleri
• Kur’an Âyetleri (Cümleleri)
• Kur’ân Âyetlerinin Âyet (Delil ve Mûcize) Oluşu; Kur’an’ın İlmî İ’câzı
• Kur’an’ın Âyet Âyet İndirilmesi ve Hikmetleri
• Âyetler Topluluğu Anlamında Kitap
• Hz. Mûsâ (a.s.) ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Âyetü’l-Kübrâsı
• Âyetleri Doğru Okuyup Anlayabilme İçin Gerekli Şartlar
• Semâ Âyeti
• İnsan Denen Âyet
• Âyetleri Satmak, Hem de Ucuza
• Âyetleri Az Bir Karşılık ile (Ucuza) Satmak
• Yahudi ve Hıristiyanları Taklit Perspektifi
• Allah’ın Âyetlerini Ucuza Satmak Konusunda Âyetler
• Kur’an Okuma ve Hatta Öğretme Karşılığında Ücret Almayı Yasaklayan Hadis-i Şerifler
• Ücretle Kur’an Okumanın Fıkıhtaki Yeri
• Zaruret Açısından Kur’an Kıraatine Ücret
• Hiçbir Peygamber, Tebliğ Karşılığında İnsanlardan Ücret İstemez
• İslâm ve Basit Çıkar Gözetmek
• Allah’ın Âyetlerini Satan Karakter: Bel’am
• Allah’ın Âyetlerini Satmak; Dünyevîleşmek ve Dünyayı Âhirete Tercih Etmektir
• Allah’ın Âyetlerini Satmak, Çok Zararlı Bir Ticarettir
AZİM VE TEVEKKÜL / 877
• Azim; Anlam ve Mâhiyeti
• Tevekkül; Anlam ve Mâhiyeti
• Kader ve Rızık
• Tevekkül; “Kısmetimde Varsa, Rızkım Ayağıma Gelir” Demek midir?
• Kader ve Tevekkül
• Kur’ân-ı Kerim’de Azim ve Tevekkül
• Hadis-i Şeriflerde Azim ve Tevekkül
- VI -
• Allah el-Vekîl’dir, Kendisine Dayanılıp Güvenilmesi Gereken Tek Zâttır
• İnsanın Tevekküle İhtiyacı
• Sebat ve Kararlılık; Azmin Açılımı
BAKARA VE ICL (SIĞIR VE BUZAĞI) / 925
• Bakara ve Icl; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Bakara ve Icl
• Sığırın Kutsallaştırılıp Tanrılaştırılması
• Eski Türklerde Hayvanlarla İlgili İnançlar
• Arabistan Câhiliyyesinde Hayvanlarla İlgili İnançlar
• Günümüzde Hayvanları Kutsallaştırma
• Günümüzde Sığıra Tapma
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN
AZGINLAŞAN KİMSE / 949
• Bel’am Kimdir
• Kitab Bilgisine Rağmen Azgınlaşan Kimse
• Bel’am; Bir “Devlet Âlimi” Prototipi
• Kimlikten Karaktere Bel’am ve Bel’amlık
• Bel’am; Bir Din Tüccarı
• Kur’ân-ı Kerim’de Bel’am Karakteri; Sorumlu ve Sorunlu Âlimler
• Hadislerde Bel’am Tipli Kötü Âlimler ve İlmin Sorumluluğu
• Bel’amların Râzı Olduğu Devlet Dini ve Diyânet
• Çağından Sorumlu Kişiler; Âlimler
• En Korkunç Felâket: Âlimlerin Dünyevîleşmesi
• İlme İhânet Edenler
• Tefsirlerden İktibaslar
BESMELE / 1045
• Besmele: Tâğutun Adıyla Değil; Allah’ın İsmiyle ve İzniyle
• Kur’an ve Besmele
• Besmelenin Anlam Derinlikleri
• Besmele, Allah’la Yapılan Bir Sözleşme Gibidir
• Besmele, Her Peygamber ve Ümmetinin Kullandığı Bir Şifredir
• Besmele, Allah’tan İzin ve Onay İstemektir
• Besmele, Laik Mantığı Protestodur
• Besmele Çekmenin Hükmü
• Fâtiha ve Sûrelerin Başında Geçen Besmele Kur’an’dan Bir Âyet midir?
• Besmelenin Namazda Okunmasının Hükmü Nedir?
• Besmele Şuurunun Mü’mine Kazandırdıkları
- VII -
ÖNSÖZ
Allah’ın ismi ve izniyle…
Hamdolsun O’na. Salât ve selâm O’nun Rasûlüne, elçinin âline ve ashâbına.
Her konuda en güzel örnek olan tek önderimiz peygamberimizin izinden gidenlere selâm olsun.
Şimdi tarihe karışan Tevhid Vakfı’nda başlayıp Mavera ve Kalemder’de devam eden 1997-2008 yılları arasında hazırlayıp sunumunu yaptığım “Kavram Tefsiri” notlarının düzenlenmesinden oluşan bu eser, internet ortamında senelerdir ilgilenen okuyucuya sunuluyordu. Gece-gündüz on bir senelik çabanın ürünü olan bu çalışma, kitaplaşarak inşaAllah daha faydalı olur. Bir okuyucunun bile hidâyete ermesi, hurâfe ve yanlışlıklardan arınması ve her şeyden önce İlâhî rızâ, kitabın amacına hizmet edecektir. Hayırlara vesile olmasını diliyorum. Bu eseri hazırlarken zorlukla beraber kolaylıkları, zahmetin içindeki rahmeti doyasıya yaşadım. Kur’an’ın, onun anlaşılıp anlatılması gayretlerinin maddî ve manevî hastalıklarıma en güzel tedavi olduğunu, hayatımın en tatlı zaman dilimlerinin bu çalışmalarla uğraştığım anlar olduğunu tahdîs-i nimet kabilinden belirtmeliyim.
Bilindiği gibi; her kavram bir kelime olduğu halde, her kelime bir kavram değildir. Kavramlar, özel anlam yüklenen kelimelerdir. Kavramlar, bir nesneyi, bir fikri, bir inancı tanımlamak için kullandığımız araçlardır. Bu ülkede yaşayan insanların bir kısmı, İslâm’ı ve onunla ilgili kavramları hiç önemsemezken; diğer kısmı mirasyedi rahatlığıyla geleneği yerli-yersiz kullanıp bilinçsiz bir tüketici ve tükenici rolü üstlenmekte. Güzel istisnâlar elbet hâriç.
İslâm, câhiliye toplumunu önce “kavramlar”la mağlup etmiş, câhiliyye insanlarının İslâm’a doğru değişip dönüşümünde Kur’anî kavramların yeri çok etkin olmuştur. En etkili savaş kelimelerle, kavramlarla yapılmaktadır. Silahlarla kazanılan zaferler hem çok pahalıya mal olmakta ve hem de uzun sürmemektedir. Kavramlarla kazanılan zafer ise, hem muhatap tarafından içselleştirildiği için onun da kazanılmasına sebep olmakta, hem çok uzun sürmektedir.
İnsan, kelimelerle, kavramlarla düşünür, bunlarla inancını belirleyip ifade eder ve hayata geçirir. O yüzden kelimelerin ve anlamlarının bozulması, fikir, inanç ve amellerin bozulmasını neticelendirir (Bk. 2/Bakara, 75; 5/Mâide, 13). “Salât” ya da Farsça’dan Türkçeye geçtiği şekliyle “namaz” kavramı, yanlış veya eksik anlaşılınca bu ibâdetin doğru yapılmasının mümkün olamayacağı gibi; “din”in, “tevhid”in de doğru anlaşılmayınca yaşanmasının imkân dışı olduğunu unutmamalıyız.
Dildeki tahrifat ve tahribat, dindeki tahrifatın en önemli sebeplerindendir. Şehid, din, ibâdet, zulüm, adâlet gibi nice dinin özüyle ilgili kelime, Kur’ânî ve İslâmî kavram, mânâ ve içeriğinden soyutlanmış, tahrife uğramış, anlam kargaşasının kurbanı olmuştur. Müslüman, dinine olduğu gibi, diline de sahip çıkmalıdır; hele dil aracı ile din tahrip ve tahrif ediliyorsa…
Dine sahip çıkmak, öncelikle dinin onlarla kendisini anlattığı kavramlara sahip çıkmayı gerektirir. Tarihsel süreç içinde zâlim yönetimler kendi çıkarları
- VIII -
doğrultusunda Kur’an kavramlarının içlerini boşalttılar, içeriklerini unutturdular, anlamlarını daralttılar. Kavramların tahrifinde ve saptırılmasında bazı dinî grupların ve özellikle bâtınî yaklaşımla sûfizmin payı da büyüktür. Tevhid, şirk, tuğyan, tâğut, ilâh, rab, ibâdet, zulüm-adâlet, velî, cihad, takvâ gibi nice temel kavramların anlamları daraltıldı veya tahrife uğratıldı. Halk, bu kavramlarla Kur’an’ın anlatmak istediklerini değil, bambaşka şeyleri anlamaya başladı. Kavramlar yönüyle bozulan dil, dinin de yanlış ve eksik anlaşılmasına sebep oldu.
20. Asırla birlikte bir yandan Kur’an kavramları unutturulmaya çalışılır, işlevsiz hale getirilirken, diğer yandan bazı kavramlar istismar edilerek anlamları saptırıldı. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen egemen zâlim güçler, Kur’an’ın metnini değiştiremeyeceklerini bildiklerinden kavramlarıyla oynamayı, kavramları tahrif etmeyi tercih ettiler. Bizim silahımızla bizi vuruyorlar; kalleşçe savaşıyorlar, mermi yerine tahrif ettikleri bizim kavramlarımızı kullanıyorlar; Batılı ve kaypak kavramlar yetmiyor gibi. Bazı Müslümanlar da İslâm’ı anlatırken bile Kur’an kavramlarını ısrarla kullanmaktan kaçınıp seküler kavramlar kullanmayı tercih eder hale geldiler. Çağdaş uygarlıklar karşısında aşağılık duygusuna kapılanlar, Batılı kavramların ateşli taraftarı oldular. İslâm gibi bir yönetim şeklini tanımayan Batılılar demokrasi ve cumhuriyeti kutsallaştırarak propagandasını yaptıklarından; Batı hayranı Müslümanımsılar “en iyi demokrasi İslâm’dadır” veya “İslâm Devleti diye bir şey yoktur” gibi ifadelerle sentezlere gitmeyi esas alacak kadar cür’et işleyebiliyorlar. Ayrıca İslâm sosyalizmi, Türk-İslâm sentezi, demokrat İslâm, liberal İslâm, radikal İslâm, ılımlı İslâm, resmî İslâm” gibi sentezler sadece dilde değil, uygulamada da yer bulmaya çalışıyor.
Kavramların çarpıtılması da olağan hale gelmiştir günümüzde. “Hudeybiye, Hılfu’l-fudûl ve Hz. Yusuf’un idareciliği, Rumların kazanmasına sevinmek, maslahat, zaruret, hizmet ve ehven-i şer”; Din, hem de anlamlarının tahrif edildiği şekliyle bu kavramlardan ibaret sayılıyor artık. Tevhid, şirk, tâğut, cihad, imtihan, âhiret, cennet-cehennem, velâ ve berâ gibi kavramlar gündemde artık hiç yer almıyor. İnsanlara “haram” denilince kılları kıpırdamazken, “suç” denilince gözleri yuvalarından fırlar gibi açılıyor. “Cehennem” kavramı kimsenin rahatını kaçırmazken “hapis” kavramı, sebep olacağı düşünülen eylemi hayale bile getirmekten uzaklaştırıyor. “Cennet” yerine insanlar “para”yı tercih ediyor. İslâmî kavramların niceleri sanki Batılı bir tüketim malzemesi gibi görülüyordu ki, modası geçti kabul ediliyor. Uğruna savaşlar verilen Kur’ân kavramları İslâmcı geçinen nice insanı bile bırakın heyecanlandırmayı, hiç etkilemiyor artık. Kur’an ve Sünnetten delil getirmek yerine; dâvâ adamı geçinenler seküler kavramları, mantık oyunlarını ve kâr-zarar hesaplarını tercih ediyor.
Bir genç kızımız “maslahat” icabı başını açıyor, böylece haram helâlaşıveriyor. Bir de üniversitede okuması “hizmet” amaçlı olarak takdim edilince helâl olmakla kalmıyor, sevap da oluyor. “Eviniz yoksa ‘zaruret’tir, bankadan kredi alabilirsiniz, hiçbir sakıncası yoktur” fetvaları, haram denizinde boğulma durumundakilere can simidi olarak uzatılıyor. Aklınıza ne kadar büyük günah ve hatta şirk eylemi gelirse gelsin, “ehven-i şer”; olmadıysa, “hılfu’l-fudûl”, benzemediyse “Hz. Yusuf’un idareciliği” ile örülmüş bir laf salatası… Efendim, “maslahat icabı”, “ne yani küçük şerri desteklemeyelim de büyük şer mi başımıza belâ olsun?” gerekçesi; tüm tevhidî ve Kur’ânî referansları geçersiz kılacak “tarihselci” anlayış(sızlık)tan beter bir işlev görüyor. “Doğru, âyet öyle diyor, ama…” diye
- IX -
başlayan teslimiyetçi değil kaytarmacı yaklaşım herkesin dilinde. Tâğutî düzeni benimsemenin ne kadar tutarlı ve mantıklı olduğu seküler ifadelerle, ama gerekli görüldüğü yerlerde “Hılfu’l-Fudûl, Hudeybiye…” gibi kavramlar joker olarak kullanılacak tarzda görüşler oluşturuluyor.
Bu ciddi bir savrulmadır. Bu, kimliğini inkârdır. Bu bir ılıman İslâm projesinin belirli oranda tuttuğunun göstergesidir. Bu bir hedef sapmasıdır. Etken olamayanların edilgenliği kabulüdür. Bu, baskın halde akan selin önünde çer-çöp konumuna düşmek, teslim bayrağını çekmektir. Bu, câhiliye denizine düşenin şirk yılanına sarılmasıdır. Aynı delikten defalarca ısırılmadır. Bu, helâki istemek, intihara niyet etmektir. Bu, kavramları tahrif istasyonundan kalkarak dini yozlaştırmaya yol almaktır.
Yahudileşmenin en belirgin özelliklerinden birinin kelimeleri tahrif etmek olduğunu Kur’an açıklıyor (4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13). Kavram silahı, kimyasal silahlardan çok daha etkili bir silah olarak kullanılıyor; kitle imha silâhı…
Mü’minler Kur’anî kavramları ısrarla ve doğru bir şekilde kullanmalı, her türlü tahriften sakınmalı ve çevresindekileri sakındırmalıdır. Ayrıca, Kur’anî olmayan kavramlara aşırı önem yükleyerek Kur’anî kavramları günlük hayattan çıkarıp kullanılmaz hale getirmek, önemli bir yanlış ve tamiri çok zor bir sapmadır.
Kavramların üzerine bina edilen İslâm’ı tahrif etmek isteyenler, Kur’ânî kavramlara alternatif kavramlar oluşturmuşlar, Kur’an kavramlarının da içini boşaltarak cinayet işlemişlerdir. “Tahrif edilmemiş Kur’an kavramı kalmadı” diyebileceğimiz kadar suçun kapsamı geniştir. Adâlet, varlıkların ait olduğu yere konulmasıdır. Kavramları alıp ait olduğu yerin dışında kullanmak ise zulümdür. Kavramları beynimizde gönlümüzde içselleştirir, kavramlarla inancımızı dillendirir ve hayata geçiririz. Bu sebepten Hz. Âdem’e tüm eşyaya isim koyabilme, yani kavramların bilgisi verilmiştir.
Modern dünya, bilinçli olarak kelime ve kavramlar üretip bu kavramlar üzerinden Müslümanlara saldırmaktadır. Artık en etkili silah olarak “gerici”, fundamantalist”, “radikal”, “dinci” gibi kavramlar kullanılarak muvahhid mü’minlere bombadan daha etkili dil silahıyla saldırılıyor. Allah’ın verdiği ad olan “Müslüman” kavramını beğenmeyenler, kendileri için; “ılımlı (sıcak-soğuk değil), demokrat, Atatürkçü, liberal, sağcı, solcu, muhafazakâr” gibi adlar alabiliyor. Bugün tevhid kavramının anlamı dosdoğru şekilde çoğu insan tarafından bilinmediğinden tevhidsiz bir din insanlara hâkim kılınıyor. “Lâ”sı olmayan, “hayır” demeyen, herkesle ve her şeyle uzlaşan, omurgasız bir dinin bilinçli olarak dayatıldığını söyleyebiliriz. Tevhid kavramı; bir inanç, bir kişilik belirttiği gibi; aynı zamanda bir dünya görüşü, bir yaşam tarzı ve İslâm düşmanlarına, tâğutlara bir tehdit ifadesidir, ültimatomdur. Tevhid kelimesinin doğru anlamını kapsamlı olarak bilmeyince tevhid, İslâm düşmanları için bir tehdit oluşturmuyor. Bugün bu topraklarda 167 bin’den fazla olan sivil toplum kuruluşu dernek ve vakıf içerisinde “tevhid”i ahlâkî, ekonomik, sosyal, siyasal tüm çıkarımlarıyla gündemleştiren kuruluşlar yok denecek kadar azdır. “Lâ’’ demeyen bir din, hak din olamaz; inancının başına “lâ ilâhe”yi koymayan mü’min olamaz. Ateist, Hristiyan, Yahudi, Kemalist, laik, demokrat vb. bütün sapkınlıklara kucak açıp “evet” diyen biri, nasıl muvahhid olabilir? İlk başta kirden, şirkten arınmak gerekir. Sahte ilâhları reddedip tek İlâhı dosdoğru tanımak gerekir. Kavramlar tahrif edildiği için insanlara
- X -
doğru bir dini anlatmakta zorlanıyoruz. İlâh, rab, tâğut, şirk, tevhid… bunların hepsi muhatabımızın zihninde Kur’an’daki asıl mânâlarıyla karşılık bulmuyor. Hepsi halk nazarında şu veya bu kadar tahrife uğramış konumda.
Toplumdaki kavram kargaşasının bir sonucu olarak, asıl konulardan çok, teferruat önemsenmektedir. Abdesti bozan hususlar kadar bile “tevhid”i bozan söz ve davranışlar önemsenmez. “Tâğut”un, “irtidâd”ın, “endâd”ın mânâsını tüm kapsamıyla doğru şekilde bilen kaç kişi var çevrenizde? Sosyal ve siyasal hayata eğer “tâğutu red” kavramının penceresinden bakmış olsa insanlar, seçim curcunasına da farklı bakardı. Dünyaya seçim veya geçim için değil; imtihan için geldiği şuuruna ererdi.
Kur’an’a tümüyle ters içerikte kullanılan çokça Kur’an kavramı var. Meselâ; “millet” kavramı, Kur’an’da “din” mânâsında kullanılmıştır. O yüzden; Türk Milleti olmaz; İslâm milleti olur. Millî demek, dinî demektir. Fakat kavramlar farklı yönlere kanalize edilmiş ve “Milli piyango” yani “dinî kumar” gibi tuhaf anlamlar ve yaşam tarzları oluşmuştur. Yine; millî bayramlar, milliyetçilik, millî takım ve millî piyango derken aslında bütün bunların bir dinle bağlantısı, farkında olmadan benimseniyor; meselâ stadyumların tapınak, futbolcuların baldırı çıplak tanrılar olarak kendi top dinlerini oluşturduğu itiraf edilmiş oluyor.
Kur’an kavramlarının hayatî önem taşıyanlarının hemen hepsinin içi boşaltılmış, Kur’an ve Sünnet dışı anlayışlarla doldurulmuştur. Örneklendirmek ve örnekler üzerinde bu tahribatın ve tahrifatın yapıldığını ispatlamak başlı başına kitap, hatta kitapların konusu olmakla birlikte, bu eserde nice kavramın başına gelen fâcia gözler önüne serilmektedir. Bu eserde önemli bir kısmının geniş izahlarını bulabileceğiniz şekilde, tarihsel süreç içinde yozlaştırılan belli başlı Kur’an kavramlarını saymakla yetinelim: İbâdet (Allah’ın emir ve tavsiyesi olmadığı, Rasûlulullah’ın sünnetinde bulunmadığı halde ibâdet olarak yapılan ve tavsiye edilen nice hususlar, bid’atler ve hurâfeler); duâ (haram, hatta şirk olan türden vesile anlayışıyla; sadece Allah’tan istenecek şeyleri başkalarından duâ edip istemek gibi); zikir (Kur’an’ın 30 civarında farklı anlamda kullandığı zikr’i “sadece dille belirli lafızları söylemek” şeklinde anlamak ve Kur’an ve Sünnette olmayan ifâdeleri zikir ibâdeti olarak uygulamak; Kur’an’da “Allah’ın size öğrettiği şekilde zikredin” (2/Bakara, 239) denildiği halde, Kitap ve Sünnette olmayan şekil ve usûllerle tuhaf tarzlarda zikir icat etmek); şefaat (haram ve şirk şefaat anlayışı; Allah’a rağmen insanı kurtaracak tanrılar edinmeye benzer anlayışlar); takvâ ve muttakîlik (Kur’an’ın tanımladığına hiç benzemeyen özellikler; şirkten sakınmayıp nâfileleri öne çıkartmak); tâğut (sadece şeytan anlamı verip, azgın insan tipi olan haddi aşıp insanları saptıran, Allah’ın indirdiği hükümlerle yönetmeyen yöneticileri kapsam dışı bırakmak); halife (Allah’ın halifesi diye halifeliği yanlış olarak Allah’a izafe etmek ve cemaat liderine halife sıfatı vermek, günümüzde bu kavramın gereğini unutturmak); ilim (vahyi reddeden teorileri ya da bilgi kırıntılarını ilim diye takdim etmek ve bunların tahsilinin dinin emri olduğunu iddia etmek; böyle bir tahsil için dinin temel farzlarını teferruat saymak); tevbe (Aracısız olarak Allah’a yapılması gereken tevbeyi, almak-vermek şeklinde bir insan karşısında yapmanın gereğine inanmak); hak ve bâtılı, hakka bâtılı karıştırmak, hakkı gizlemek; sabır (pasifliği, zilleti, zâlimlere seyirci kalmayı, görevini yapmamayı sabır zannetmek); (sadece fiziksel eziyet anlamına indirgeyip şirk gibi, mânevî alanlardaki tahribatı bu kavram dışına atmak, müşriklere
- XI -
ve Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenlere zâlim sıfatını vermekten çekinmek); tevhid ve şirk (nâfile ibâdetler kadar bile önemsememek, din ve takvâ adına bile bazı şirk ve haramları tavsiye etmeye kalkmak, Allah’ın sıfatlarını başkalarına vermekten çekinmemek); fitne (anlamını daraltıp esas anlamı olan imtihan bilincinden uzaklaşmak, sadece sosyal karışıklık anlamına indirgemek); nesh (Kur’an’da nice âyetin hükmünün olmadığını, formalite icabı bulunduğunu, sünnetin bile âyeti nesh edebileceğini, yüzlerce âyetin mensuh olduğunu iddia etmek); velî-evliyâ (Kur’an’a muhâlefet ederek, bütün gerçek mü’minlerin vasfı olan bu kavramı, bazı özel şahıslara vermek ve onları tanrılaştırır gibi yüceltmek); millet (Kur’an’da din anlamına geldiği halde, kavim ve ırk anlamında kullanmak, yasaklanan ırkçılığa bu kavramı kılıf edinmek); nefis (Kur’an’daki hevâ kavramını nefs kelimesiyle değerlendirmek, nefsi aşağılamak, derecelere/basamaklara ayırmak, nefisle mücâdeleyi büyük cihad saymak, onu yok etmeye/öldürmeye çalışmak); sevgi (ölçüyü ve hedefi ayarlayamamak, Allah sevgisini nice çirkin anlayışlara zemin olacak şekilde “aşk” tabiriyle dillendirmek); atalar yolu (Kur’an’ın şirk sebebi saydığı ataları, örf ve âdeti kutsayıp İlâhî ölçülere ters olanları bile ölçü kabul etmek); kölelik (Kur’an’ın kesin bir şekilde kaynağını kuruttuğu halde, 19. asrın sonlarına kadar kula kul olmayı İslâm’ın müsaadesi diye sunmak, Müslüman câriyelere baş örtme özgürlüğü bile vermemek); hastalık (Kur’an çoğunlukla mânevî (imanî) hususlardaki anormalliklere sıfat olarak verdiği halde, hastalığı sadece bedensel rahatsızlıklara indirgemek); cihad (Allah yolundaki savaşı “küçük” ve önemsiz görmek ya da cihadı sadece savaşla sınırlı kabul etmek); istişare ve istihare anlayışında Kitap ve Sünnet dışı anlayışlar geliştirmek; danışır gibi yapmak veya rüya falını istihare zannetmek; tevekkül (Tedbire yapışmadan, kul olarak üzerine düşeni yerine getirmeden yanlış beklenti içinde olmayı tevekkül sanmak); murâbata (cihad için hazırlıklı olma anlamını tahrif ederek, farklı uygulamaları bu kavramla dillendirip Kur’an kavramını tahrif etmek); ticaret (Allah’la yapılan alış-verişi, mal ve canla yapılan cihadı bu kapsama almayıp sadece dünyevî alış-verişi ticaret saymak); ülü’l-emr (Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenlere, hatta bizden olmayanlara bu vasfı vermekten çekinmemek); vesile (gayrı meşrû vesileler edinmek, Allah’a yaklaşacağım diye cehenneme yaklaşacak yöntemler bulmak); şeriat (şathiye, sekr hali, istiğrak, cezbe vb. şekillerle şeraitı çiğnemeyi normal saymak; şeriatı basite alacak ve onu kabuk kabul edecek ifadelerle esas önemli olanın tarikat ve hakikat olduğu iddiasında bulunmak, şeriatla hükmedilmemesine ciddi bir tepkide bulunmamak); zühd (dünyadan el etek çekmeyi zühd saymak, uzleti tavsiye etmek, bir lokma bir hırka anlayışını takvâ saymak); câhiliyye ve câhiliyye hükmü (konusunda Müslümanlara düşen bir görevin yok sayılması); put ve puta tapma (resim ve fotoğrafa bir zamanlar gösterilen tepki kadar dahi, ister heykellerden ister soyut hususlardan putlaştırılan nesnelere ve şahıslara karşı tepki göstermemek, putçuları dışlamamak); ismet -mâsumiyet (bazı hocaları, âlim veya şeyhleri mâsum kabul etmek); kıssa (dini, hikâyelere ve kerâmet masallarına boğmak); rüya ve ilham ilim kaynağı olmadığı halde, bunları; ayrıca keşfi, müşâhede, muhâdese ve benzeri şeyleri ilim kaynağı kabul etmek; Allah (Herkesi ve her suçu affeden bir ilâh anlayışını savunmak. Vahdet-i vücut, fena, beka, aşk, kadın şeklinde veya başka şekilde onun kendilerine tecelli ettiğini iddia etmek); bâtın (Kur’an âyetlerinin zâhirî anlamlarıyla bağlantısız farklı bâtınî anlamları olduğunu iddia etmek); nübüvvet (gerektiğinde hadis uydurmaktan çekinmemek, hadis rivâyetini ilmî
- XII -
yöntemlerle değil de rüyada, keşifte Peygamber’den hadis rivâyet ettiğini iddia etmek; nûr-ı Muhammedî diye uydurma bir terim icat ederek Peygamberimizi yarı tanrı seviyesine çıkarmak; tam tersine bir anlayışla peygamberleri evliya seviyesine, hatta daha altına düşürmek); Hızır (Kur’an’da rahmet ve ilim verilen kul şeklinde belirtilen kişiyi ölümsüz, insanları helâk etmeye ve ihyâ etmeye kadir, kul bunalınca yetişecek bir tanrı şeklinde kabul etmek); bey’at (Bu kavramı, İslâm devlet başkanı dışındaki ahitler için kullanmakta bir sakınca görmemek ve bey’at edilecek bir imam (İslâmî otorite) edinmenin yollarını önemsememek); cin ve şeytan (cincilik, büyücülük ve üfürükçülüğün Müslümanlıkla ilgili olduğu imajı vermek, abartılı şekilde cin çarpması ve büyü değerlendirmesi yapıp bunu tedavi etmek kasdıyla muskacılık ve benzeri yollarla istismar)…
Kavramların tahrifi, genellikle dört yolla yapılır:
1) Anlamının bilinmemesi, önemsenmemesi, (sosyal, siyasal, ahlâkî… olarak) içinin doldurulmaması: Tevhid, Şirk kavramları gibi.
2) Anlamının daraltılması: Zikir, İbâdet, İmâm kavramlarında olduğu gibi.
3) Yanlış veya eksik anlaşılması: Hastalık, Nefis, Belâ, Zulüm gibi kavramlar.
4) Tahrif edilip saptırılması: Cihad, Vesile, Duâ, Şefaat, Veli-Evliya, Halife ve benzeri kavramlar.
Aslında konulu tefsir cinsinden bir çalışma idi bu kitabın başlangıcı ve devamı. Fâtiha’dan başlayıp Nâs sûresine kadar kavram niteliği taşıyan tüm Kur’an kelimelerinin açıklanması şeklinde ve adına “Kavram Tefsiri” dediğim tarzda ders olarak işlenmişti. Ama kitaplaşırken konuların bulunması çok zor olacağından, alfabetik olarak farklı şekilde düzenlenmesi gerekti. Artık konulu tefsir özelliğinden çıkıp Ansiklopedi özelliğine girdi.
Kur’an üzerinde biraz yoğunlaşan kimse, Kur’an kavramlarını tanımakta zorlanmaz. Bununla birlikte, her yiğidin bir yoğurt yiyişi, her yazarın kavram konusunda farklı tercihi vardır. Ben, Kur’an’da üzerinde fazlaca durulan ve güncel mesajı olan kelimeleri kavram kabul ettim. Bu konuda Firavun, Bel’am gibi isimleri ve olumlu örnekler olan faziletli insanlardan bazılarını kavram gibi kabul ettim. Çünkü Kur’an bu isimler üzerinden bize çokça mesaj veriyordu. Cimrilik kavramını işlerken cömertliği, zulmü işlerken adâleti de ele aldım. 200’ün üzerinde ana kavramı, zıtlarını ve alt başlıklardaki ek kavramları da ele alırsak 1000 civarında kavramı açıklamaya çalıştım. Güncel örnekler üzerinde bolca durduğumu zannediyorum. Kavramları açıklarken Arapça ve Türkçe lügatlerden, ansiklopedi ve araştırma kitaplarından yararlandım. Kavramın Kur’an’da ve hadislerde kullanıldığı şekillerine bolca örnekler verdim. Bazı yazarlardan alıntılar yaptım. İktibas ettiğim yazıların kaynağını dipnotlarda göstermeye çalıştım. İncelediğim kavramın tarihsel süreç içinde yozlaştırılması, anlam saptırılması varsa, onlara mutlaka dikkat çekmeye çalıştım. Kavramı bilimsel izahtan daha çok, güncel çıkarımlar açısından ele almaya çalışarak, mesaj yönünü öne çıkarmaya gayret ettim. Akademik ve soğuk bir anlatım yerine; sohbet havasına yakın, duygu yönü ihmal edilmeyen bir dil kullanmayı tercih ettim.
Her konunun sonuna geniş bir kaynakça (bibliyografya) koymayı ihmal etmedim. Kitabın geneli hakkında bibliyografya ve Arapça kaynak eserleri ise,
- XIII -
kitabın sonunda belirttim. Yapmak isteyip de yapamadıklarımı ve eksiklerimi ise saymam mümkün değil. Kavramlarla ilgili daha geniş, daha güzel çalışmalar yapılabilir. Kavramlar incelenirken; Kur’an’ın nüzul sırasına göre tefsiri öne çıkartılmalı, Kur’an’da iniş süreciyle birlikte o kavramın anlamının nasıl bir gelişime uğradığı da gözler önüne serilmelidir. Bunun için çok daha büyük emeklerin harcanması gerekecektir. Bu kapsamlı çalışmanın daha hayırlı eserlere teşvik olması dileğimdir.
Bazı klasik anlayışları eleştirdim. Konuları mezhebî veya modernist bakış açısından değil; daha çok Kur’an ve Sahih sünnet açısından ele almaya çalıştım. Herkesi memnun etmeyi amaç edinmedim; bu zaten mümkün de değildir. Rabbim’in rızâsı her ödülün üstünde.
Kitabın sayfalarını iktisatlı kullanayım, israf olmasın ve daha fazla cilt tutmasın diye sayfalarda pek boşluk bırakılmadı. İnşaAllah okuyanlar yorulmaz ve anlayışla karşılarlar. Anlatımda anlaşılır bir dil kullanmaya çalıştım. Bazı uzun sesli kelimelerinin yazımında â, û, î gibi bazı harflerin üzerine uzatma işaretleri koymayı önemsedim. Dilin bozulması dinin de bozulmasına sebep oluyordu çünkü.
Sadaka-i câriye olmasını ümit edip dua ettiğim bu eserin neşrini nasip eden Rabbime şükürler olsun. Yorucu ve yoğun çalışmalarım esnasında bana sabırla tahammül eden eşime, sayfa içine yazdığım notların sayfa sonuna dipnot olarak geçirilmesi için katkıda bulunan arkadaşlarıma teşekkür ediyorum.
Beşere ait hiçbir eser tümüyle mükemmel değildir; eksiksiz ve hatasız kabul edilemez. Güzellikler tümüyle Rabbimizden, hatalar da bizden… On bin sayfayı aşan bir kitapta gözden kaçan hususların, hataların olmaması mümkün değildir. Böylesine hayatî konularda yanlışlık yapma ihtimali elbette büyük risk. Rabbim’den hatalarımın bağışlanmasını istiyor, ama okuyucunun bağışlamayıp düzeltmek için gördükleri hataları, bir müslümana yakışan üslûpla ve delilleriyle birlikte bildirmelerini bekliyorum.
Ey Rabbimiz, unutur ya da yanılırsak bizi muâheze etme, bizi affet, bağışla bizi. Bize merhametinle muâmele et. Sen bizim mevlâmızsın, kâfirlere karşı bize yardım et…
Ahmed KALKAN
Ümraniye, Ocak 2011
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
www.ahmedkalkan.net
ÂDEM
- 1 -
Kavram no 1
Peygamberler 1
Bk. Peygamber/Nebî; İnsan/Nâs
ÂDEM (A.S.)
• Âdem Kelimesi
• Hz. Âdem’in Yaratılışı
• Hz. Âdem’e Ruh Verilmesi
• Hz. Âdem’e İsimlerin Öğretilmesi
• Hz. Âdem’in Cennete Yerleştirilmesi; Âdem’in Cennetinin ve Yasak Ağacın Mâhiyeti
• İsrâiliyât ve Kitab-ı Mukaddes’e Göre Hz. Âdem
• Hz. Âdem’in Peygamberliği
• Âdem Olmak / Adam Olmak
• Hz. Âdem’in Kur’an’da Anlatılan Kıssasından Ders ve İbretler
“Allah Âdem’e bütün isimleri, (eşyanın adlarını ve ne işe yaradıklarını) öğretti. Sonra onları önce meleklere arzedip, ‘Eğer siz sözünüzde sâdık iseniz; şunların isimlerini Bana bildirin’ dedi.“1
Âdem Kelimesi
“Âdem” kelimesinin hangi dilden geldiği ve hangi kökten türemiş olduğu konusu müslüman dilciler arasında tartışmalıdır. Arap dilcilerinin çoğu, bu kelimenin Arapça asıllı olduğunu, “esmerlik” ve “ülfet” anlamına gelen “üdme” veya “tip, örnek” anlamına gelen “edeme” kökünden türediğini savunurlar. Başka bir görüşe göre, “bir şeyin dış yüzü” anlamına gelen “edîme” kelimesinden türetilmiştir. Âdem kelimesinin Arapça’ya Süryânîce veya Ârâmîce’den geçtiğini savunanlar da olmuştur.
İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’e İslâmî kaynaklarda insanlığın atası olması sebebiyle “Ebu’l-Beşer”, Kur’an’da Allah’ın seçkin kulları arasında sayılmış olduğundan2 “safiyyullah” ünvanlarıyla da anılmaktadır. Âdem kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 25 yerde geçmektedir.
Hz. Âdem’in Yaratılışı
Kur’ân-ı Kerim’e göre Hz. Âdem’in yaratılışının diğer insanlarınki gibi olmadığı kesindir. “Allah nezdinde (yaratılış bakımından) İsa’nın durumu Âdem’e benzer. Allah, onu topraktan yarattı; sonra ona ‘ol!’ dedi ve o da oluş sürecine girdi.”3 Bu âyet, bu iki peygamberin yaratılışlarındaki olağan üstü duruma işaret eder. Allah, Hz. Âdem’i topraktan yarattı.4 Yüce Allah yeryüzünde bir halife yaratacağını meleklerine bildirdiği zaman; ilim, irâde ve kudret sıfatlarıyla donatacağı bu varlığın
1] 2/Bakara, 31
2] 3/Âl-i İmran, 33
3] 3/Âl-i İmran, 59
4] 11/Hûd, 61; 20/Tâhâ, 55; 71/Nuh, 18
- 2 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yeryüzüne uyum sağlaması için maddesinin de yeryüzü elementlerinden olmasını dilemiştir. “Sizi (aslınız Âdem’i) topraktan yaratmış olması O’nun âyetlerindendir. Sonra siz (her tarafa) yayılır bir beşer oldunuz.” 5
Genellikle sahih kabul edilen bir hadis-i şerife göre Allah, Âdem’i yeryüzünün her tarafından alınan toprak örneklerinin birleşiminden yaratmıştır. Bu toprağın çeşitliliğinden dolayı da Âdem’in nesli değişik karakterler taşır. “Allah Teâlâ Âdem’i yeryüzünün her tarafından avuçladığı bir avuç topraktan yarattı. Bunun için Âdemoğulları kendilerinde bulunan toprak miktarına göre, kimi kırmızı, kimi beyaz, kimi siyah, kimi bunların arasında bir renkte; (tabiat/huy bakımından da) kimi yumuşak, kimi sert, bazıları kötü, bazıları da iyi olarak geldiler.” 6
Allah Teâlâ, Hz. Âdem’i yaratırken maddesi olan toprağı çeşitli hal ve safhalardan geçirmiştir:
1- Türâb (toprak) safhası “Sizi (aslınız Âdem’i) topraktan yaratmış olması O’nun âyetlerindendir.” 7
2- Tîn safhası. Tîn: Toprağın su ile karışımıdır ki, buna çamur ve balçık denilir. Bu safha insan ferdinin ilk teşekkül ettirilmeğe başlandığı merhaledir: “O (Allah) her şeyi güzel yaratan ve insanı başlangıçta çamurdan yaratandır.” 8
İnsan hayatının ruh üflenmesinden/candan sonra iki temel unsuru su ve topraktır. “Allah her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürüyor, kimi iki ayağı üstünde yürüyor, kimi de dört ayağı üzerinde yürüyor. Allah ne dilerse yaratır. Çünkü Allah her şeye hakkıyla kaadirdir.” 9; “O (Allah) sudan bir beşer (insan) yaratıp da onu soy-sop yapandır. Rabbin her şeye kaadirdir.” 10 Yeryüzünün 3/4’ü su ile kaplıdır. İnsan vücudunun da % 75’i sudur. Demek ki dünyadaki bu düzen, aynen insana da intikal ettirilmiştir. “Andolsun Biz insanı (Âdem’i) çamurdan süzülmüş bir hülâsadan yarattık.” 11 İşte ilk insan, yaratılışının mertebelerinde, önce böyle bir çamurdan sıyrılıp çıkarılmış, sonra hülâsadan (bir soydan) yaratılmıştır.
3- Tîn-i lâzib: Cıvık ve yapışkan çamur demektir. Toprağın su ile karıştırılıp çamur olmasından sonra, üzerinden geçen merhalelerden birisi de “tîn-i lâzib” yani yapışkan ve cıvık çamur safhasıdır. Hz. Allah, bu süzülmüş çamuru cıvık ve yapışkan bir hale getirdi. “Biz onları (asılları olan Âdem’i) bir cıvık ve yapışkan çamurdan yarattık.” 12
4- Hame-i Mesnûn: Sûretlenmiş, şekil verilmiş, değişmiş ve kokmuş bir haldeki balçık demektir. “Andolsun Biz insanı kuru bir çamurdan, sûretlenmiş ve değişmiş bir çamurdan yarattık.” 13 Böylece Allah, Âdem’i topraktan yaratmaya başlıyor. Bunu da su ile karıştırarak tîn-i lâzib yapıyor. Sonra bunu da değişikliğe uğratarak kokmuş ve şekillenmiş hame (balçık) haline getiriyor.
5] 30/Rûm, 20
6] bk. Ebû Dâvud, Sünnet 16; Tirmizî, Tefsir 1, 3; Müsned-i Ahmed, IV/400, 406
7] 30/Rûm, 20
8] 32/Secde, 7
9] 24/Nur, 45
10] 25/Furkan, 54
11] 23/Mü’minun, 12
12] 37/Saffat, 11
13] 15/Hicr, 26-28
ÂDEM
- 3 -
5- Salsâl: Kuru çamur demektir. Cenâb-ı Hak, kokmuş ve sûretlenmiş çamuru da kurutarak “fahhâr” (kiremit, saksı, çömlek, porselen) gibi tamtakır kuru bir hale getir. “O Allah insanı bardak gibi (pişmiş gibi) kuru çamurdan yaratmıştır.” 14
Hz. Âdem’in hangi günde yaratıldığı Kur’an’da belirtilmemekte, ancak hadislerde onun Cuma günü yaratıldığı, o günde cennete konulduğu, yine Cuma günü cennetten çıkarıldığı, aynı günde tevbesinin kabul edildiği ve yine bir Cuma günü vefât ettiği haber verilmektedir. 15
Hz. Âdem’e Ruh Verilmesi
Cenâb-ı Allah, Hz. Âdem’i yaratırken, maddesi olan çamuru, çeşitli mertebelerde değişikliğe uğratarak, canın verilmesi ve ruhun nefh edilmesine müsait bir hale getirdi. Nihâyet şekil ve sûretinin tesviyesini/düzenlemesini tamamlayınca ona can vermiş ve ruhundan üflemiştir. “Rabbin o zaman meleklere demişti ki: ‘Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Artık onu düzenleyerek (hilkatini) tamamlayıp ona da rûhumdan üfürdüğüm zaman kendisi için derhal secdeye kapanın.’ Bunun üzerine İblis’ten başka bütün melekler secde etmişlerdi. O (İblis) büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu. Allah: ‘Ey İblis, iki elimle (bizzat kudretimle) yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa yücelerden mi oldun?’ buyurdu. İblis dedi: ‘Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın.” 16
Cenâb-ı Allah, böylece Hz. Âdem’i en mükemmel bir şekilde yarattı. Yaratılışı tamamlandıktan sonra Allah ona, haydi şu meleklere git, selâm ver ve onların selâmını nasıl karşıladıklarını dinle! Çünkü bu, hem senin, hem de zürriyetinin selâmlaşma örneğidir, buyurdu. Bunun üzerine Hz. Âdem meleklere: “Es-selâmü aleyküm” dedi. Onlar da “Es-selâmü aleyke ve rahmetullah” diye karşılık verdiler. Âdem, insanların büyük atası olduğu için, Cennete giren her kişi, Âdem’in bu güzel sûretinde girecektir. Hz. Âdem’in torunları, onun güzelliğinden birer parçasını kaybetmeye devam etti. Nihâyet bu eksiliş şimdi (Peygamberimiz zamanında) sona erdi. 17
Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Âdem’le ilgili âyetlerde üç nokta dikkatimizi çekmektedir. Öncelikle Âdem’in, önemsiz bir madde olan topraktan başlamak üzere bedenî ve ruhî yönleriyle tam ve kâmil bir insan haline gelinceye kadar geçirdiği safhalardan söz edilir ve bu sûretle Allah’ın kudretinin üstünlüğü vurgulanmış olur. İkinci olarak Âdem’in varlık türleri arasındaki mevkiinin yüksekliğine işaret edilir. Bu âyetlerde hem Âdem’in hem de onun soyunun yeryüzünün halifeleri olduğu, Allah’ın kendilerine verdiği aklî, zihnî, ahlâkî meziyetlerden, dolayısıyla Allah’a ibâdet hükümlerinin yerine getirilmesini sağlayan, ayrıca diğer birçok varlık türlerini kendi hizmetinde kullanabilen varlık olduğuna dikkat çekilir. Çeşitli âyetlerde Allah’ın emri uyarınca meleklerin Âdem’e secde ettikleri bildirilmektedir.
Buna göre Allah, Âdem’i meleklerden daha üstün ve onların saygısına lâyık bir mertebede yaratmıştır. Bu meziyet yalnız Âdem’e ait olmayıp aynı zamanda bütün insanlığa şâmil bir şereftir. Kur’an’da başka vesilelerle de insanoğlunun
14] 55/Rahman, 14
15] bk. Ebû Dâvud, Salât 207; Tirmizî, Cum’a 1; İbn Mâce, İkametü’s-Salât 79, Cenâiz 65
16] 38/Sâd, 71-76
17] Buhârî, Halk-ı Âdem 2 (IV/102); Tecrîd-i Sarih Terc. IX/76, hadis no: 1367
- 4 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu meziyetine işaret edilmiştir.18
Kur’ân-ı Kerim’in Âdem’le ilgili olarak ele aldığı üçüncü konu onun peygamberliğidir. Hz. Âdem’in nebî veya Rasûl olduğunu açık ve kesin olarak ifade eden âyet yoksa da yine Kur’an’ın açıkladığına göre, Âdem Rabbi’nden vahiy (kelimât) almıştır.19 Allah ona hitap etmiş, yükümlülük ve sorumluluğunu bildirmiştir.20 Başka bir âyette de Allah’ın Nuh, İbrahim hânedanı ve İmran’ın ehli ile birlikte Âdem’i de âlemlere üstün kıldığı belirtilmekte,21 böylece dolaylı olarak onun peygamber olduğuna işaret edilmektedir.
Hz. Âdem’e İsimlerin Öğretilmesi
Allah, Hz. Âdem’i yarattıktan sonra, dünyaya yerleşip kendilerinden faydalanabilmeleri için ona eşyanın isimlerini ve özelliklerini öğretti. İsimlerin delâlet ettiği varlıkları anlama yeteneği verdi. “Hatırla ki Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ dedi. Onlar: ‘Biz hamdinle Seni tesbih ve Seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’ dediler. Allah da onlara: ‘Sizin bilemeyeceğinizi Ben bilirim’ dedi. Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretmişti. Sonra onları (onların delâlet ettikleri âlemleri ve eşyayı) meleklere gösterip sâdıklar iseniz (her şeyin içyüzünü biliyorsanız) bunları isimleriyle bana haber verin’ demişti. (Melekler de:) ‘Seni tenzih ederiz; Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Çünkü her şeyi hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan şüphesiz ki Sensin Sen’ demişlerdi.” 22
Allah, Âdem’i yeryüzünün halifesi yapacağını meleklerine tebliğ etmiş, Âdem’i yarattıktan sonra ona eşyanın isimlerini öğretmiş, eşyanın bilgisini edinme ve beyan etme kabiliyetini vermiştir. Meleklerin devamlı olarak tesbih ve takdis vazifesiyle meşgul olmaları ve nefislerinin olmaması sebebiyle yeryüzünde halifelik ve imtihan keyfiyetlerine Âdem ve evlâtlarının lâyık olacaklarını Allah, Âdem ile melekleri bir imtihandan geçirerek göstermiştir.
Hz. Âdem ve onun soyunun diğer birçok varlıktan daha üstün ve değerli sayılmasının23 temelinde, Allah’ın onlara verdiği bilgi gücü bulunduğu söylenebilir. Nitekim Kur’an’da meleklerin, insanoğlunu “yeryüzünde fesat çıkaran ve kan döken” varlık olarak nitelendirmeleri üzerine Allah’ın Âdem’e bütün isimleri öğrettikten sonra bunları meleklere sorduğu, onlar bilemeyince Âdem’e “Ey Âdem, onlara eşyanın isimlerini bildir!” dediği ve Âdem’in isimleri onlara bildirdiği açıklanmıştır.24 Tefsirlerde genellikle bu âyetlerdeki “isimler”in kavram bilgisi olduğu ve meleklerin bilmedikleri şeyler hakkında Hz. Âdem’in bilgili kılındığı, böylece onun ilimde meleklerden daha üstün nitelikte yaratıldığı yine bu âyetlerden anlaşılmaktadır. Söz konusu âyetlerin birinde, “Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti” denilerek Âdem’in bilgisinin genişliğine işaret edilmiştir. Bilgi gibi bir meziyet ve imtiyaza sahip olmak, meleklerin bile Âdem’e secde etmesini gerektirdiğine göre, insanoğlu aynı meziyet sayesinde tabiattaki birçok varlığa ve güçlere
18] bk. 17/İsrâ, 70; 95/Tîn, 4
19] 2/Bakara, 37
20] 2/Bakara, 33, 35; 7/A’râf, 19; 20/Tâhâ, 117
21] 3/Âl-i İmran, 33
22] 2/Bakara, 30-32
23] bk. 17/İsrâ, 70
24] bk. 2/Bakara, 30-33
ÂDEM
- 5 -
hâkim olup eşyaya şekil verme ve onları kendi yararına kullanma kabiliyetinde yaratılmıştır.
Kur’an’da belirtildiğine göre, Allah Âdem’i yarattığı ve ona ruh verdiği zaman meleklere, “Âdem’e secde edin!” diye emretmiş, bütün melekler bu emre uymuşlar,25 ancak İblis kendisinin ateşten, Âdem’in ise topraktan yaratıldığını, dolayısıyla ondan üstün olduğunu ileri sürerek emre karşı gelmiş26 ve bu yüzden lânetlenerek Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılmıştır.27 Bunun üzerine, Allah’tan kıyamete kadar, düşmanı olan Âdem soyunu doğru yoldan ayırmak, kendi dostlarını çoğaltmak için mühlet istemiş,28 Allah da ona bu fırsatı vermiştir. İslâm’da Allah’tan başkasına ibâdet maksadıyla secde etmek küfür olduğundan, meleklerin Hz. Âdem’e secdesi İslâm âlimlerince ibâdet secdesi değil; saygı secdesi ve bir nevi biat olarak yorumlanmıştır.
Hz. Âdem’in Cennete Yerleştirilmesi; Âdem’in Cennetinin ve Yasak Ağacın Mâhiyeti
Allah, Âdem ve eşini cennete yerleştirdi: “Ey Âdem, sen ve eşin cennette yerleş, otur. Ondan (cennetin yiyeceklerinden) istediğiniz yerden ikiniz de bol bol yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa ikiniz de kendinize zulmedenlerden olursunuz.” 29; “Muhakkak bu (İblis) sana ve zevcene düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra zahmet çekersin. Çünkü senin acıkmaman ve çıplak kalmaman ancak burada mümkündür ve sen burada susamazsın ve sıcaktan bunalmazsın.” 30
Yasak Ağaç
Hz. Âdem ve eşine yasaklanan bu ağacın ne olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Çünkü Allah, bu ağacın adını bize bildirmemiştir. Âyetlerde, “yasak ağaç” genel olarak zikredilir, fakat bu ağacın mâhiyeti hakkında bilgi verilmez. Onun iyiyi kötüyü bilme, cinsel bilince erme durumu veya üzüm, asma, buğday ve incir ağacı olduğunu belirten rivayetler ise, kesin gerçeği yansıtmaz. Çünkü Kur’an, bu ağacın gerçek mâhiyeti hakkında, ondan “ölümsüzlük ağacı” olarak söz edenin, şeytan olduğuna işaret etmenin ötesinde bir şey belirtmez. Şu halde “yasak ağaç”, insana harama ihtiyaç duymayacak derecede sayısız nimetler bahşeden Allah’ın, kişinin arzu ve eylemleri için belirlediği sınırlara; irâdesini sınamak için koyduğu haramlara işaret etmektedir.31 Sadece şeytanın Âdem ve Havva’ya çirkin yerlerini göstermek için, hangi sözlerle kandırıp vesvese verdiği ifade edilmiştir: “Rabbiniz başka sebepten dolayı değil; sırf melek olursunuz yahut ebedî kalıcılardan olursunuz diye şu ağacı size yasakladı”32 ve “Ey Âdem! Sana ebedîlik ağacını ve yok olmayacak bir hükümranlığı göstereyim mi?”33 diyerek şeytanın onları yanılttığı belirtilmektedir. Bu ağacın mâhiyeti konusunda sahih hadislerde de başka bilgi yoktur. Âyetlerden anlaşılmaktadır ki, Cenâb-ı Hak cennette Âdem’e
25] bk. 2/Bakara, 34; 7/A’râf, 11; Hıcr, 29-31
26] bk. 7/A’râf, 12; 15/Hıcr, 33; 17/İsrâ, 61
27] bk. 38/Sâd, 74-78
28] bk. 7/A’râf, 13-18; 15/Hıcr, 34-43; 17/İsrâ, 61, 65
29] 2/Bakara, 35; 7/A’râf, 19
30] 20/Tâhâ, 117-119
31] Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları, A’râf Sûresi, 19. Âyetin Tefsiri
32] 7/A’râf, 20
33] 7/A’râf, 20
- 6 -
KUR’AN KAVRAMLARI
büyük bir hürriyet vermekle beraber yine de buna bir sınır koymuştur. Bu sınırı aştıkları takdirde, kendilerine zulüm edeceklerdir. Cennete bu yasak ağaç, yenilmek için değil; insanın hayatını disipline etmek ve bir sınırlama ve kulluk için konulmuştur.
Âdem’in Cennetinin Mâhiyeti
Âlimler, Hz. Âdem ve eşinin yerleştirildiği cennet hakkında görüş ayrılıklarına düşmüşlerdir. Âyette geçen “cennet” kelimesi, filolojide “bitki ve ağaçları ile toprağı örten bahçe”; İslâmî terminolojide ise, “ölümden veya kıyâmetin kopmasından sonra, mü’minlerin sonsuz mutluluk içinde yaşayacakları yer” anlamına gelir. Acaba Hz. Âdem’in ve eşinin iskân edildiği bu cennet, yeryüzünün bağlık, bahçelik ve ağaçlık köşelerinden bir köşe midir; yoksa dünyadan ayrı âhirette mü’minlere vaad edilen cennet midir? Kur’an’da buna dair açık ve kesin bir bilgi verilmemiştir. Kur’an’da bu kelimenin hangi anlamda kullanıldığı açıkça belirtilmediğinden, İslâm bilginleri bu ve benzeri âyetlerdeki “cennet” kelimesini farklı yorumlamışlardır.
1- İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre Hz. Âdem’in eşiyle yerleştirildiği ve içinde yasak ağacın bulunduğu cennet, âhirette mü’minlere ve iyilik yapanlara vaad edilen, mükâfat yurdu olan cennettir. Çünkü:
a) “Allah dedi ki: ‘Kiminiz kiminize (nesilleriniz birbirlerine veya mü’minlerle şeytan birbirlerine) düşman olarak inin. Arz’da sizin için bir zamana kadar yerleşip kalmak ve geçinmek vardır. Orada (yeryüzünde) yaşayacaksınız, orada öleceksiniz, yine oradan diriltilip çıkarılacaksınız.”34 Bu âyetlerde “hubût” (inmek) tâbiri ve inilecek yer de arz (yeryüzü) olarak zikredilmiştir. İlk yerleşme noktası yeryüzü dışında bir yer olmalıdır ki, buradan yeryüzüne iniş söz konusu edilebilsin. Eğer Hz. Âdem ve Havva’nın yerleştikleri yer, arzdaki bir bahçe olsaydı “hubût”tan, inişten söz etmek mümkün olmazdı.
b) Tâhâ sûresi 118-119’uncu âyetlerde Hz. Âdem’in yerleştiği cennetin anlatılan vasıfları, yani acıkmamak, susamamak, çıplak kalmamak, güneşte yanmamak, sevap ve mükâfat yurdu olan, mü’minlere vaad edilen cennete ait niteliklerdir. Bu özellikte olan bir cennet (bahçe) dünyada yoktur. Öyle ise Hz. Âdem’in yerleştirildiği cennet, âhirette mü’minlere vaad edilen cennettir.
c) Bu “cennet” lafzının başındaki elif lâm, umum için değil; ahid içindir. Bu da göstermektedir ki, cennetin mânâsı, müslümanlar arasında bilinen ve mükâfat yurdu olan cennete delâlet eder.
d) Yine bazı hadis rivâyetlerine göre, Allah meleklerden birine dünyanın her yerinden topraklar getirterek Hz. Âdem’i cennette yaratmıştır.35 Hz. Âdem ile Hz. Mûsâ’nın ruhlarının münakaşa ettiğini bildiren hadis 36 de bu cennetin sevab yurdu olan cennet olduğunu açıklar.
2- Âlimlerden diğer bir kısmı ise, söz konusu âyetlerde yer alan “cennet” kelimesini sözlük anlamıyla “bahçe” olarak yorumlamışlar ve bunun yeryüzünde
34] 20/Tâhâ, 120
35] bk. Ebû Dâvud, Sünnet 16; Tirmizî, Tefsir 1, 3; Müsned-i Ahmed, IV/400, 406
36] et-Tâc, I, hadis no: 40
ÂDEM
- 7 -
olması gerektiğini savunmuşlardır. Meselâ, Ubey bin Kâ’b, İbn Abbas, Süfyan bin Uyeyne, Ebû Hanife ve Mâturîdî bu cennetin yeryüzünde bulunan bir bahçe olduğunu söyleyenlerdendir.37
Böyle düşünenler, şu delilleri getirirler:
a- Eğer Âdem ve eşinin konulduğu cennet, âhiret cenneti olsaydı, onlara yasak konulmaması gerekirdi, çünkü ebedîlik yurdu olan cennette yasak yoktur.
b- Cennette günah ve isyan da söz konusu olamaz; hâlbuki ayetlerde geçen cennette Âdem ve eşi günah işlemişlerdir.
c- Eğer burası asıl cennet olsaydı, orada kâfirin de bulunmaması gerekirdi. Oysa İblis, cennetteyken kâfir olmuş ve bu yüzden oradan kovulmuştur.
d- Âhiret cenneti, ebedîlik yurdudur. Oraya giren bir daha çıkmaz; Hâlbuki Âdem ve eşi, konuldukları cennetten çıkarılmışlardır.
Bütün bunlarla birlikte, Hz. Âdem’in yaratılıp yerleştiği cennetin mükâfat yurdu olan cennet veya yeryüzü bahçesi olması mümkündür. Çünkü bu konudaki naklî deliller kesin değildir ve Kur’an’da buna dair kesin bir hüküm yoktur. Bunu Allah’tan başka kimse bilemediğine göre, şu cennettir veya bu cennettir diye kestirip atmamak en uygunudur.
Bazı âlimler de, Âdem ve eşinin bulunduğu cennetin gökte olduğunu söylemişler; bahis konusu ayetlerde geçen ve “ininiz” anlamına gelen “ihbitû” fiilinin kullanılmış olmasını da, buna kanıt göstermişlerdir. Hâlbuki h b t kökü, lafzan “yokuş aşağı inmek ve yüksekten düşmek.” Mecâzen de “onurunu yitirip düşkün ve sefil hale gelmek” anlamını taşır. Bu yüzden “habita” fiili Kur’an’da gökten inmek mânâsından ziyâde, “yeryüzünde bir yerden diğer bir yere gitmek; daha iyi bir konumdan aşağı bir duruma düşmek” anlamında kullanılır. Gökten inme veya indirme gibi durumlar, Kur’an’da daha çok n z l kökünün değişik kullanım biçimleriyle dile getirilir ve h b t kökünün aksine, indirilen şeyin şerefine dikkat çekilir.
İsrâiliyât ve Kitab-ı Mukaddes’e Göre Hz. Âdem
Müslümanların kültürüne etki eden Hz. Âdem ve onunla ilgili olarak yaratılış, zelle, cennetten çıkarılma kıssası halka mal olduğu şekliyle maalesef büyük çapta Tevrat ve İsrailiyât kaynaklıdır. Kısâs-ı Enbiyâ gibi bazı kitaplarda da bu İsrâiliyât, İslâmî rivâyetler gibi takdim edilebilmiştir.
Kur’an, Âdem kıssasının şekil yönü ve ibret için lüzumlu olmayan teferruatı üzerinde durmamış; aksine onun, insanlık tarihi ve insan varlığı bakımından dikkate değer noktalarını belirtmiştir.
Nice insanımızın, Kur’an’ın daha çok ders ve ibret almamız için anlattığı doğruları bilmediği ve öğrenmek istemediği halde, efsane ve masal karışımına biraz da yahudilerin uydurmalarını ilâve ederek dinî kıssa diye öğrenip başkalarına aktarması cidden gülünmekten öte ağlanacak hâlimizi yansıtmaktadır. Faydalı ilim sınıfına girmeyen, kulluğumuz ve imtihanımız ile hiçbir çıkarımı olmayan, mesaj içermeyen, Kur’an’ın gereksiz görüp anlatmadığı konulara halkımız
37] İbn Kayyim, Hâdi’l-Ervah, Dımaşk 1419; s. 25
- 8 -
KUR’AN KAVRAMLARI
merak duyabiliyor ve bu meraklarını uydurmalarla tatmin ediyorlarsa, bilen insanlara çok büyük görev düşüyor demektir. İnsanları, masal ve efsane yığını, İsrâiliyâttan nice katmalarla dejenere edilmiş, aslındaki nice hakikatlerin de yok sayıldığı bir din, dünyada da âhirette de kurtaramaz.
İsrâiliyât dediğimiz daha çok yahudi kaynaklarına ve hıristiyanların da kabullerine göre, kır hayvanlarının en hilekârı olan yılan, Aden’deki bahçede yaşamakta olan Havva’ya yaklaşmış, “Allah bilir ki ondan yediğiniz gün, gözleriniz açılacak, iyiyi ve kötüyü bilerek Allah gibi olacaksınız” diyerek onu yasak ağacın meyvesinden yemeye ikna etmiş, daha sonra Havva, yasak meyveden Âdem’e de yedirmiştir.38 Kur’ân-ı Kerim’de ve hadislerde yılandan söz edilmez. Bazı İslâm tarihi kitaplarında geçen bu yılan unsuru tamamen İslâm dışı kaynaklara dayanmaktadır.
Yine bugünkü Kitab-ı Mukaddes’e göre yasağı çiğnemelerinin sonucu olarak ikisinin de gözleri açılır, çıplaklıklarının farkına varırlar ve incir yapraklarından kendilerine örtü yaparlar.39 Kur’ân-ı Kerim’e göre de yasağı çiğnemenin hemen ardından utanılacak yerleri kendilerine görünmüş ve cennet yapraklarını üst üste yamayıp üzerlerine örtmeye başlamışlardır.40 Bundan sonra, müslüman halk arasında da yer etmiş Kur’an’a ters yorumlar daha önemlidir: Elimizdeki Tevrat’a göre esas suçlu kadındır, yani şeytan Havva’yı kandırmıştır; o da Âdem’i. Bundan yola çıkılarak kadınların kötülüğü ve şeytana meyli vurgulanır. Bu yüzden tüm kadınlar Allah tarafından cezayı hak eder. Eldeki Tevrat’a göre kadın için asıl ceza gebelik sıkıntıları, çocuk doğurma sancıları ve erkeğin hâkimiyetinde olmak şeklindedir. Erkek için de kadının sözünü dinleyip suç işlediğinden cezalar vardır: Geçim temini için toprakla uğraşmak, toprağa dönünceye kadar alın teriyle yiyeceğini sağlamak ve sıkıntılı bir hayat geçirme ceza olarak erkeğe yazılmıştır.41 Kur’an’a göre ilk suçlu, esas suçlu olarak Havva validemiz gözükmez. Şeytan her ikisini kandırmış, her ikisi aynı suçu işlemişler, sonra beraber tevbe etmişler ve affedilmişlerdir. Âdem ve eşi, içinde bulundukları cennetten, belirli bir müddet yaşamaları için yeryüzüne indirilmişlerdir.42 Zaten insan, yeryüzü için yaratılmıştır; arzda kendileri için apaçık düşman olan şeytanı ve aldatıcılığını tanıtmak için cennetteki olay yaşanmıştır.
Hıristiyanlar Âdem’in yasak ağaca yaklaşmakla büyük bir günah işlediğine, Allah’ın gadabına uğradığına, onun bu günahının kıyamete kadar her yeni doğan çocuğa geçtiğine, dolayısıyla onların da günahkâr olarak doğduklarına, ancak vaftiz edilmek sûretiyle cehennemlik olmaktan kurtulabileceklerine inanırlar. Bu aslî günah inancı, hıristiyan kültür ve felsefesinin ana fikridir. Hıristiyanlıkta insan, kötülüğün içinde rehbersiz bırakılmış, günahı ile baş başa kalmıştır. Hıristiyanlıkta insan, dünyaya artılarla (fıtrat üzere ve en şerefli varlık olarak) değil; eksilerle başlamaktadır, daha doğuştan günahkârdır. Dünyaya gözlerini açar açmaz sırtında, utanıp ezilmesine sebep olan bir kambur bulunmaktadır. Bundan daha kötüsü, bu kambur bazı insanların aracılığı olmadan insanın sırtından düşmemekte, Allah’a kendi başına tevbe ederek temizlenememektedir.
38] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 1-6
39] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 7
40] bk. 7/A’râf, 22; 20/Tâhâ, 121
41] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 16-19
42] bk. 2/Bakara, 36, 38; 7/A’râf, 24, 20/Tâhâ, 123
ÂDEM
- 9 -
Bu demektir ki, insan hiçbir zaman kendi imkânlarını kendisi kullanabilen hür bir benlik olamayacaktır. Bu kapı ona ezelden kapatılmıştır. Batı insanının dine açtığı savaş sebepleri arasında birinci sırayı, insan yaratılışına ters düşen ve insanı sahip bulunduğu soyluluğundan mahrum bırakan bu anlayış gelmektedir.
İslâm’a göre ise Allah yol gösterici, bağışlayıcı ve yardım edicidir. Zaten Âdem de cennetten çıkarıldıktan sonra birtakım kelimeler almış ve tevbesi kabul edilmiştir.43 İslâm’a göre suç ve ceza ferdî/kişiseldir; kimse kimsenin günahından sorumlu değildir.44 Kur’an’da, hıristiyan itikadının aksine, Âdem’in hatasının ve cezasının ferdîliği/kişiselliği, Allah’ın insanlara yönelttiği şu hitapla da belirtilmiştir: “Yalnız size benden bir hidâyet geldiği zaman, kimler benim hidâyetime uyarsa artık onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir; inkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlar ise ateş ehlidir, orada ebedî kalacaklardır.” 45
İslâm âlimleri Âdem’in yasak ağaçtan uzak durması yönündeki İlâhî emre uymamasının Allah’a bir isyan ve büyük günah sayılıp sayılmayacağı konusunu tartışmışlardır. Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğunluğu, bunun bir günah olduğunu, yani Âdem ile Havva’nın yasağı çiğnemek sûretiyle emre karşı geldiklerini ve bu yüzden âsi olduklarını kabul etmişlerdir. Ancak bazı âlimler, “Andolsun ki Biz daha önce Âdem’e emir vermiştik; ancak o unuttu ve biz onu azimli bulmadık.” 46 mealindeki ifadeyi göz önüne alarak, Âdem’in yasaklanmış ağaca günah işleme azmi olmaksızın dalgınlıkla yaklaştığını belirtmişlerdir.
Nitekim Tefsir-i Kebir’de Fahreddin Razi’nin aktarmasıyla Hasan-ı Basrî, “Vallahi, o unuttuğu için âsi oldu” demiştir. Ayrıca İslâm âlimlerinin kanaatine göre bu olay, Âdem cennette iken, yani peygamber olmadan önce cereyan etmiştir. O zaman ne ümmet, ne de cemaat vardı. Âdem’in kasıtsız olarak işlediği bu hata, tevbe etmesi üzerine Allah tarafından bağışlanmış, yeryüzüne indikten bir müddet sonra da kendisine peygamberlik verilmiş, böylelikle o ilk insan, ilk baba ve ilk peygamber olmuştur. Aslında Hz. Âdem ve eşinin şeytanın iğvâsına kapılmaları, pişmanlık duymaları gibi hâdiseler, onların soyunun dünya hayatına ait macerasının bir özeti gibidir. Bu ilk günah ve daha sonraki gelişmelerin, yeryüzünde insanlar da haramlara yaklaştıktan sonra ataları Âdem gibi tevbe ederlerse tevbelerinin kabul edileceğini, günah karşısında insan için bir tevbe ve af müessesesinin daima işleyeceğini, insanın böylelikle kemale ereceğini gösterdiği düşünülebilir. 47
Hz. Âdem’in Peygamberliği
Hz. Âdem, ilk insan olduğu gibi aynı zamanda ilk peygamberdir. Hz. Âdem, yeryüzüne indirildikten sonra, Cenâb-ı Allah, insan nesillerinin hepsini onunla eşi Havva’dan türetmiştir. “Ey insanlar! Sizi tek bir candan (Âdem’den) yaratan, ondan da yine onun zevcesini (Havva’yı) yaratan ve ikisinden pek çok erkekler ve kadınlar türetip yayan Rabbiniz’e ittika edin, O’na karşı gelmekten sakının.” 48
43] bk. 2/Bakara, 37
44] bk. 6/En’âm, 164
45] 2/Bakara, 38-39; 20/Tâhâ, 123
46] 20/Tâhâ, 115
47] T. Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 362
48] 4/Nisâ, 1
- 10 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah, insanı nefsinin şehvet ve şeytanın vesveselerine mâruz kalacak şekilde yaratmış, ona bunlara karşı koyacak akıl ve vicdan (kalp gözü) vermiştir. Cenâb-ı Allah böylece insanı bu dünyada imtihan alanına koyduğu için, hikmet ve rahmetinin gereği olmak üzere hayır ve kemâl yollarına irşad edecek peygamberler göndermiştir. Cenâb-ı Hak peygamberler göndermekle, insanın tabiatına ve halifeliğine uygun imtihan şartlarını tamamlamıştır. Neticede insan bu dünyada yaptıklarının hesabını öldükten sonra diriltilince verecek, imanlı olan, iyilik ve sevap terazileri ağır gelenler cennete girecektir. Bunları kendilerine öğretip ikaz etmek için peygamberlere ihtiyaç vardır. İlk insanlara peygamber olmaya en lâyık olan zât, Allah’ın doğrudan doğruya vâsıtasız konuştuğu ataları Hz. Âdem’di.
Hz. Âdem’in peygamberliği, Kur’an âyetleriyle sâbittir. Kur’an, Âdem’e Allah’ın emir ve nehiylerini haber verir. Kendisine gelen o emir ve yasaklar, vahiy vasıtasıyla bildirilmiştir. Yine Kur’an’da geçen Hz. Âdem’in iki oğlunun Allah’a kurban takdim etmeleri, ikisinden birinin kurbanının kabul olunduğunun bildirilmesi49 Hz. Âdem’e vahiy ile bildirilmiştir. Kur’an’da Hz. Âdem’in peygamberliğe seçildiğinin anlatılması için “ıstafâ” -seçti-50 kelimesi ile “ictebâ” -seçkin kıldı-51 kelimeleri kullanılıyor. Bu kelimeler Kur’an’da diğer peygamberler için de kullanılmaktadır. Hz. Âdem’in peygamber olduğunu açıkça bildiren hadisler de vardır. Ebû Zerr, Peygamberimiz’e “Yâ Nebiyyallah, peygamberlerden ilk peygamber kimdir?” diye sorduğunda, Peygamberimiz (s.a.s.): “Âdem’dir.” dedi. Ebû Zerr, “Ya Rasûlallah, o nebî oldu mu?” diye sorunca, Hz. Peygamber: “Evet o mükellem bir nebî (Allah’ın kendisiyle vâsıtasız konuştuğu peygamber) idi” dedi.52 Diğer bir hadis-i şerifte de Kıyâmet gününde, diğer nebîler gibi Hz. Âdem’in de bir peygamber olarak Rasûlullah’ın sancağı altında bulunacağı haber verilmiştir.53 Hz. Âdem’in peygamberliği hususunda (istisnâ dışında) bütün müslümanlar ittifak etmişlerdir.
Hz. Âdem’in evlâtları onun irşâdı ile Allah’a iman etmiş, zamanlarındaki maddî ve manevî ihtiyaçlarını temin eden hükümleri ondan öğrenmişlerdi. Ebû Zerr’den rivâyet edilen (sıhhati tartışılan) bir hadis-i şerifte Hz. Peygamberimiz (s.a.s.) Hz. Âdem’e on sahifelik bir kitap indirildiğini söylemiştir.
İnsanların dinden ayrılarak ihtilâf etmeleri, hak dinin izini kaybederek bâtıl itikadlara saplanmaları, sonradan çeşitli sebeplerle meydana gelen kötü bir durumdur. Böylece beşeriyetin başlangıcının bir vahşet devri olmadığı anlaşılır. Hz. Âdem’den sonra yeryüzünün çeşitli bölgelerine dağılan insanlar doğru yoldan ayrılmışlardır. Allah, onlara zaman zaman peygamberler göndermiştir. “İnsanlar (ilk önce) bir tek ümmetti. Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları da gönderdi...” 54
Vahyi inkâr eden, bilimin kaynakları arasında Allah’ın kitabını kabul etmeyen
49] 5/Mâide, 27
50] 3/Âl-i İmran, 33
51] 20/Tâhâ, 122
52] Müsned-i Ahmed bin Hanbel, V/265
53] Tirmizî, II/202
54] 2/Bakara, 213; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 35 ve devamı
ÂDEM
- 11 -
câhiliyye anlayışına göre ilk insan, yarı hayvan yarı insan ilkel mağara adamıdır. O ne konuşma, ne ateş yakma, ne dünya rızıklarından yeterince yararlanabilme ve tabii ne de okuma yazma biliyordu. Bütün bu özellikler, insanın tekâmülü ve gelişmesi sonucu çok sonraları insan tarafından keşfedildi... vs.
“Allah, yaratma, peygamberlik, halifelik, meleklerin bile saygı duyduğu yaratıkların en şereflisi...” gibi kavram ve ifadeler yoktur bu câhiliyyenin bilim diye takdim ettiği tarih kitaplarının, sosyal bilgilerin bilimsel(!) hükümlerinde. Hz. Âdem’le ilgili olarak bir müslümanın tartışmasız kesin doğru kabul ettiği Kur’an’a dayanan ilimle; müslümanlara, müslümanların çocuklarına bilim diye öğretilen câhiliyyenin bu tavrı arasında cennetle cehennem kadar fark vardır. Vahye tümüyle ters düşen bu anlayışlara ve dayatmalara tepkisiz kalması müslümanların ihmal, gaflet ve hatta ihânetiyle ilgilidir. Kâfirler, müslüman mahallesinde salyangoz satabilmekte, hatta dolma yaparak bu salyangozları müslüman çocuklarına yutturabilmektedirler. Kur’an’a dayalı ilim ile, câhiliyyenin bilim anlayışlarının arasındaki uçurum için küçük bir örnektir ilk insan konusu. Bir de bilim seviyesinde olmadığı kendilerince de kabullenildiği halde insanımızın inancını zehirlemesine göz yumulan ilk insanın menşei ile ilgili nazariye/teori var ki evlere şenlik!
Yukarıda âyetlerle ifade edildiği gibi Yüce Allah, ilk insan Hz. Âdem’i bizzat doğrudan doğruya çeşitli safhalardan geçirerek yaratmıştır. Darwin’ci tekâmülcülerin iddia ettiği gibi, insan maddenin kendiliğinden gelişerek tek hücreli canlı olması ve bunun da gelişerek çeşitli hayvanlar ve maymunlar oluşması ve maymunların da insana dönüşmesi yoluyla meydana gelmemiştir. Uydurma ve yakıştırmadan ibaret olan bu nazariye/teorinin doğruluğuna, deney ve gözlemlerde, delil olarak kabul ettikleri materyal fosillerinde en ufak bir ipucu bile yoktur. Bunun aksini ispat edecek fosil ve deliller ise pek çoktur. Mendel ve Pastör kanunları bunlardan sadece iki örnektir.
Evrim teorisi, ya da eski adıyla tekâmül nazariyesi, vahy terazisinde tümden bâtıl olduğu gibi; bilim ve akıl ölçülerinde de imkân dışıdır. Şöyle ki: Madde ve enerjide “emtropi” vardır. Yani gözlenen bütün doğal sistemlerde düzensizliğe, dağılıp saçılmaya doğru bir eğilim vardır. Bu gerçek, hem mikro ve hem de makro seviyelerde geçerlidir. Madde parçacıkları dağılıp saçılır gider. Enerji de akıllı birisi tarafından plânlı ve düzenli olarak kapalı duvarlar arasında ve borular içerisinde kontrol altına alınmazsa dağılır gider. Dışarıdan gelen güneş enerjisi de, bunu alıp kullanacak çok muazzam bir makine sistemi yoksa, boşlukta dağılır. Bu bir fizik kanunudur (Allah’ın evrendeki yasalarından, tabiattaki kanunlarındandır). Aklı başında hiçbir bilgin bu kanuna karşı fikir ileri sürme cesareti gösteremez.
Madde âtıldır (eylemsizdir), kendiliğinden bir gücü yoktur (fizikteki atâlet/eylemsizlik prensibi). Allah’tan başka hiçbir şeyin kendiliğinden hiçbir gücü, düzen ve nizamı yoktur (lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh). Akıllı ve şuurlu birisi tarafından plânlı düzenli bir makine sistemiyle kontrol edilmeyen enerji de her şeyi dağıtır, yakar ve yıkar. Meselâ nükleer bir santralde kontrol altına alınamayan bir atom enerjisi her şeyi yakar ve yıkar, dağıtır ve boşlukta dağılır gider. Öyle ise basit bir otomobilin bir yapıcı mühendisi olmadan demir yığınları arasından güneş enerjisi veya herhangi bir enerji ile meydana gelmesi imkânsızdır. Deney
- 12 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve gözlem de akıl da bunu kabul etmez.
En basit bir canlının organizmasının (cesedinin) yanında, mükemmel bir otomobil veya en ileri seviyede yapılmış bir bilgisayar, çocuk oyuncağı gibi kalır. Bir elektronik beyin bozulduğu vakit kendi kendisini tamir edemez, kendi mislini ve benzerini, maddelerini dışarıdan toplayarak yapamaz. Çünkü âtıldır/eylemsizdir, şuuru yoktur. Bunlar akıllı birisinin yapacağı hesap ve plân işidir. Akılsız ve cansız madde kendiliğinden bir makine veya bir bilgisayarı yapamayınca, ya bunların yapıcısı olan insanı nasıl yaratabilir? İnsanın yaptığı en mükemmel bir bilgisayar, insan tarafından tamir edilip kontrol edilmezse, kendisini tekâmül/evrim ettirmek şöyle dursun, madde yığınları arasında dağılıp gider.
Bir eser, müessirinden (yaratıcısından) üstün olamaz. Bir eser de yapıcısında bulunmayan vasıflar bulunamaz. Netice, sebebinden üstün olamaz. Taş sebep olursa, parçacıkları taşın eseri (neticesi) olur. Maddede can yoktur; insanî ruh ve bunun özellikleri olan şuur ve akıl hiç yoktur; vicdan ve bunun özellikleri olan sevgi, nefret ve üzüntü de yoktur. Bir maddenin, pek çok mükemmel makine sistemi olan bir canlının vücudunu meydana getirmesi ve ona kendisinde hiç bulunmayan canı, hele akıl, irâde ve vicdanın kaynağı olan ruhu vermesi ne kadar akıl ve imkân dışıdır. Can enerji değildir. Can, canlının duyup görmesini ve gayeli hareket etmesini sağlayan, vücudunu tamir etme, kendisini koruma ve neslini devam ettirme görevini üstlenen manevî bir cevherdir.
Bir canlı sisteminin meydana gelebilmesi için mutlaka şu şartlar gereklidir:
1- Sistemin gelişigüzel değil; enerji ve besinleri dönüştürecek mükemmel mekanizması ve makine sistemi olmalıdır.
2- Otomobilin çalışması için nasıl petrol lazımsa, bunun da kullanılabileceği bir enerji kaynağı, yani besinler bulunmalıdır. Canlıların besinleri, bitki ve hayvan organizmalarıdır.
3- Bu enerjinin dönüşüm mekanizmalarını idare edip devam ettirmek ve çoğaltmak için bir kontrolcü bulunmalıdır. Çünkü Termodinamiğin ikinci kanunu olarak ifade edilen ve kâinatta geçerli İlâhî kanuna göre sistemlerin düzensizliğe doğru tabii bir kaymaları vardır. Otomobilde bu kontrolcü şoför, elektronik beyinde kontrol mühendisidir. Otomobilin şoförü veya elektronik beynin kontrolcüsü ölmüşse bunlar kendi kendilerine gayeli ve düzenli çalışamazlar. Kendilerinin benzerlerini meydana getiremezler ve kendilerini tamir edemezler. Az bir zaman sonra çürür, dağılır ve saçılıp giderler. Canlıların mekanizma ve makinelerinin kontrolcü ve idarecisi canlıdır. Canlının canı çıkmışsa, bunca muazzam zekâsına rağmen insan dahi ona canı veremez.
4- Canlı bir sistemin mutlaka akıllı ve âlim bir yaratıcısı olmalıdır. O da Allah’tır. Otomobilin yapıcısı akıllı bir insandır. Öyle ise canlıların organizmalarını, o akıllara durgunluk verecek çok muazzam makine sistemlerini, oksijen - hidrojen (yani su), fosfor, kükürt, azot, karbon, kalsiyumdan yaratan ve bunlara canı veren Allah’tır.
İnsanla hayvan arasında mâhiyet farkı vardır. İnsanlarda akıl, irâde ve vicdan vardır. Hayvanlarda bunlar yoktur. Bunların kaynağı da Allah’ın insana verdiği ruhtur. Bu insanî ruh hayvanda yoktur. Buna göre evrim teorisi/Darwinizm
ÂDEM
- 13 -
imkânsızdır. Darwinizme inananların, insanın maddeden kendiliğinden tekâmül ederek/evrimleşerek meydana gelişini “Akılları mı emrediyor, yoksa bunlar, azgın kimseler midir?” 55
Kur’an, sahih hadisler ve bunlara dayanan diğer güvenilir İslâmî kaynakların Hz. Âdem hakkında verdiği bilgilerden çıkan sonuca göre Hz. Âdem topraktan yaratılmıştır. Konuyla ilgili âyetlerden, bu yaratılışın belli bir gelişme seyri takip ettiği ve süresi bilinmemekle birlikte belli bir zaman içinde tamamlandığı sonucu da çıkarılabilir. Ancak bu gelişme, hiçbir zaman İlâhî irâde ve kudretin tesiri olmaksızın doğal bir evrim şeklinde anlaşılamaz. Bütün ilgili âyetlerde Hz. Âdem’in herhangi bir başka canlıdan tekâmül sûretiyle değil; topraktan ve tamamıyla bağımsız bir canlı türün atası, öteki bütün canlı ve cansız varlıkların aksine, yeryüzünde halife kılınarak, yükümlü ve sorumlu tutulan ve bunun için gerekli manevî, ahlâkî, zihnî ve psikolojik kabiliyetlerle donatılmış bir varlık olarak yaratıldığı, tartışmaya yer vermeyecek şekilde açıklanmıştır. Bu sebepledir ki insanın yaratılışının bu özel yanını bütünüyle reddederek onu bayağı canlılar seviyesine indiren teorileri İslâm inançları ile bağdaştırmak mümkün değildir. 56
Âdem Olmak
Âdem (adam) olmak, bir iddiadır. Her iddia da bir ispat/bir bedel ister. Âdem olmanın bedeli, Arapça yazılışında âdeta simge hâlinde gösterilmiştir. Bu yazılışı mercek altına aldığımızda, bu hakikati daha yakından görürüz. Âdem bir elif, bir dal ve bir mim harfinden oluşur. Birçoğumuzun bildiği gibi bu harfler, Âdem kelimesinde namazın simgesidirler.
Elif; kıyamı, dal; rükûyu ve mim de secdeyi simgeler. Bu basit yazılımın bize gösterdiği hakikat şudur: Ey Âdemoğlu! Âdem (adam) olmak istiyorsan, kul olmak zorundasın. Allah’ın karşısında esas duruşa geçmek zorundasın.
Kıyam, rükû ve secde… İşte insan (Âdem/adam) olmanın anahtarları… Allah karşısında esas duruşa geçmek, eğilmek ve secdeye gitmek… İblis, bunları yapmadığı için şeytan oldu. Sûreta (şekil olarak) insan olanlar da bunlardan kaçındığı için Âdem olamıyorlar/olamayacaklar…
Âdem olduğunu söyleyen her kişi, önce esas duruşa geçecek, sonra eğilecek, sonra secdeye kapanacak ve insanlığa (er kişiliğe) adımını atacaktır. Burada eğilmek, alçalmanın değil, yücelmenin işaretidir. Bunlar da semboldür ve bunların da içinin hakkıyla doldurulması gerekir. Her kıyam, rükû ve secde ferdî hayatta doğruluk ve dürüstlüğe, güvene, şefkate, vicdana, merhamete, sevgiye vb.; cemiyet hayatında da dayanışmaya, yardımlaşmaya, kardeşliğe, adalete, özgürlüğe vb. değerlere karşılık gelmelidir.
İçi boş bir kıyam, bir rükû ve bir secdenin de bir anlamı ve karşılığı olmayacaktır. Âdem olma iddiası, hayat boyu ispat edilmesi gereken zor bir iddiadır. Hatta dünya hayatını Âdemleşme veya Âdemleşememe serüveni olarak da adlandırabiliriz. Kimi, iddiasını ispatlayacak, kimisi böyle bir iddianın farkına bile varamayacaktır.
Görünen o ki, birçoğu bu iddiayı kaybetmekle karşı karşıyadır. Rabbimizin
55] 52/Tûr, 32; Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 40
56] İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 1, s. 359
- 14 -
KUR’AN KAVRAMLARI
birçok ayetinde de belirttiği gibi insanların birçoğu akıllarını kullanmamaktadır.
Âdem (adam-insan) olma meselesi, söylem planında kolay, eylem planında zor bir mesele olarak karşımızda hayatiyetini sürdürmeye devam ettirmektedir. 57
Hz. Âdem’in Kur’an’da Anlatılan Kıssasından Ders ve İbretler
Hz. Âdem topraktan yaratılmıştır. İnsanın topraktan yaratılması, bir yönüyle Allah’ın yüce kudretine delil olurken, bir yönden de insana bir hatırlatmadır: “İşte senin aslın, hakir/âdi bir çamurdur. Büyüklenmeye hakkın yoktur.” O yüce kudret olmasaydı, çamur nasıl insan haline gelebilirdi? O çamura üflenen İlâhî ruh onu canlandırıyor, hareketli ve şuurlu hale getiriyor. Bu, insanın iki boyutlu olduğunu da gösterir: Topraktan meydana gelen maddî ve beşerî boyutu, İlâhî ruhtan üflenen ve Allah’ın isimleri öğretmesinden oluşan manevî, ruhî ve ilmî yönü, halifelik boyutu. İnsan, kendine verilen yetenekler sayesinde mayasındaki çamurluğu, yani değersizliği, düşük bir seviyeyi de seçebilir; kendisine üflenen İlâhî ruh yönüne meylederek yüceliği, üstünlüğü, İlâhî ahlâkı da seçebilir.
Çamur, durağanlığı, hantallığı, bir yerde çöküp kalmayı; ruh ise hareketi, canlılığı, çabayı ve gayreti işaret eder. İnsan mayasındaki çamur alçaklığa, ruhu ise yüceliğe meyillidir. İnsanı ancak İlâhî ruhtan gelen bilinç, olgun harekete yöneltebilir.58 İnsanlar arasındaki mesafe, çamur ile İlâhî ruh arasındaki mesafe kadar olabilir.
Meleklerin Hz. Âdem’e secdesi, insana verilen değerin göstergesidir. Başta melekler olmak üzere yeryüzünde hemen her şey insanın hizmetine verilmiştir. Her şey, insanın önünde âdeta melekler gibi secde etmektedir. Bu hizmetten ise yalnızca İblis kaçınmaktadır. O, bu evrensel değerleri ve nizamı inkâr ederek bu âhengin dışında kalmıştır. Avrupa’da ortaya çıkan Hümanizm, insana verilen bu ulvî değerin yanında hiçbir anlam ifade etmez.
Hz. Âdem’in Kur’an’da anlatılan kıssası, bütünüyle yaratılışın ve insanlığın hikâyesidir. İnsan hayatının nasıl başladığını, nasıl devam etmesi gerektiğini ve nereye varacağını haber veriyor. Âdem kıssası, insanın yüksek mertebesini, kendisine melekler dahil bütün yerdeki varlıkların hizmet ettiği yeryüzü halifeliğini ve bunun sorumluğunu hatırlatıyor. Yeryüzünde halife kılınan insan, ancak emanet yükünü hakkıyla taşırsa bu görevini hakkıyla yerine getirebilir. Âdem kıssası, insanı Allah’ın emrine uymaya, yasaklarından kaçmaya alıştırıyor, İblis’in düşmanlığını hatırlatıyor.
Eşyanın isimlerini insan kendiliğinden bilip öğrenmiş değildir. Meleklerin ve insanın Allah’ın öğrettikleri ve öğrenme kabiliyeti verdiklerinin dışında kendiliklerinden bir ilimleri yoktur.59 İnsana, Allah ilim öğrenme yeteneği vermemiş, onu vahiyle desteklememiş, ona eşyanın isimlerini öğretmemiş olsaydı, insan dünyada hiçbir ilerleme gösteremez, yeryüzünün efendisi, halifesi de olamazdı. Öğretilen isimler sayesinde bilgiye, bilince, adlandırmaya, bilmeye, idrâk ve ifade etmeye kavuşmuş bulunuyoruz. Bunlar olmadan hayat olur mu?
İlimlerin kaynağı olan Kur’an’ı öğreten O olduğu gibi Beyanı, açıklama
57] Eyüp Yıldırım
58] Ali Şeriati, İnsan, s. 15-16
59] bk. 2/Bakara, 30-33
ÂDEM
- 15 -
yeteneğini de Allah öğretmiştir. “Rahmân, Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı/açıklamayı öğretti.”60
Meleklerin Allah’ın öğrettiğinden başkasını bilmemeleri, gaybın Allah’a ait bir sır olduğunu ortaya koyar. Rabbimiz, bizim bilmemizin faydalı olmadığı gaybı kendine saklamıştır. Bu anlamda gaybı bildiği zannedilenler, falcılar, kâhinler, medyumlar, cinciler, üçkâğıtçı sihirbazlar yalancıdır.
Hz. Âdem’in cennete konulmasının hikmetini en iyi Rabbimiz bilir. Onun cennet hayatının, Allah’ın nimetlerinin büyüklüğünü görme, O’nun koyduğu sınırları tanıyıp onlara uyma, insana kötülük yapabileceklere karşı dikkatli olma amacı taşıdığı söylenebilir. Bu cennet, insanlar için bir örnektir ya da dünyayı nasıl cennet gibi yapabileceklerinin metodunu göstermedir. Kişi kendi hayatını dilerse cennet gibi ve ölümden sonrasını da cennet yapar; dilerse hayatı kendisi ve çevresi için cehenneme çevirir. Allah’ın bir emrine isyan insanın Cennetten uzaklaşmasına sebep olmaktadır. Yapılan isyana, hatayı kabul edip tevbe edilmez ve Allah’ın emrine karşı bir mantık yürütülmeye, hataya te’vil bulup kılıf uydurmaya kalkılırsa Allah’ın lânetine uğranılan şeytanlaşma söz konusu olacaktır. Hz. Âdem’in cennet hayatı bu esprileri hatırlatıyor.
Kaybedilen cenneti yeniden bulmanın yolu, İslâm’ın tanımını yaptığı takvâ elbisesini kuşanıp müttakîlerden olmaktır. Bu ahlâk, yeryüzünü de insan için cennet haline getirecektir. Müttakîlerden kurulu bir toplum, saadet/mutluluk toplumudur. Takvâ sahibi mü’minler, her devirde asr-ı saadeti yaşayan, saadeti asra taşıyan kutlu insanlardır. Müttakîler için hazırlanmış olan ebedîlik cenneti, geçici olan dünya cennetinde kazanılır. Dünyayı kendisi ve çevresi için cennet gibi yapanlar, Âhiret cennetine adaydırlar. Ebedîlik cenneti, ancak bir bedel karşılığı kazanılır. Bu bedeli mü’minler nefisleriyle, İblisle ve Allah’ın düşmanlarıyla, her şartta ve her imkânda mücadele ederek, hiç kimsenin kınamasına aldırmadan Allah’ın emrini yerine getirerek öderler. Hz. Âdem’in cennet hayatı, bu gerçeklerin işaretlerini vermektedir.
Hz. Âdem, cennette olmasına rağmen yasak ağaca yaklaşmama emri ile denendi. İnsan orada bile başıboş, kuralsız ve sorumsuz değildi. İnsan yeryüzünde, İblis’in serbestçe faaliyet yapabildiği, nefislerin hoşuna gidecek sayısız çekici zevklerin olduğu, saptırıcıların kol gezdiği bir ortamda başıboş olabilir mi? Kuralsız ya da şeriatsiz kalabilir mi? Sorumluluk, hayatın anlamıdır ve devamını sağlayan en önemli ilkedir. Sorumsuzluk kişi için yokluktur. İnsanın yokluktan kurtulup var olmasını isteyen Yaratıcı, onu yaptıklarından ve emaneti taşıma görevinden sorumlu tutmuştur. Bu, ona değer vermedir, bir başka deyişle adam yerine koymadır.
Yasak ağaç -Allah daha iyi bilir- yeryüzündeki yasakları/haramları sembolize etmektedir. Rabbimiz bununla insanları kendi haram sınırları konusunda duyarlı olmaya davet ediyor. Yasak ağaçtan yemek, Hz. Âdem’in şekavetine/bedbahtlığına sebep oldu.61 İnsan tıpkı atası Âdem gibi, ister bilerek, ister unutarak Rabbinin yasak ağaçlarından yerse, O’nun sınırlarını çiğnerse ya da hükmüne uymazsa; şekavete düşer, mutsuz olur, hüsrâna uğrar, çok şey kaybeder.
60] 55/Rahmân, 1-4
61] bk. 20/Tâhâ, 117
- 16 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Günümüzde ne yazık ki İblis’in yandaşları yeryüzünün her tarafını, işledikleri şerler, sebep oldukları fesatlar, yapa geldikleri günahlar yüzünden yasak ağaçlarla doldurdular. Onlar, sürekli yasak ağaç üretmekte ve onu reklâmlayarak pazarlamaktadırlar. Şimdilerde asıl mesele, yasak olmayan ağaçları bulup onların meyvesinden yemek ya da cennetin helâl ağaçlarını yeryüzünde yetiştirmek ve diğer insanlara sunmaktır.
İnsan, diğer varlıklardan üstün kılınmasına rağmen,62 hem unutkan ve zayıftır, hem de yaratılışında olan çamurluğa ve İlâhî ruha meyillidir.63 Hz. Âdem, cennette olmasına ve Rabbinin uyarılarına rağmen yasağı unuttu.64 İnsan, unutarak veya aldanarak hata yapabilir. Mü’min insana düşen, hatasını İblis gibi savunmak değil; Âdem ve eşi gibi hatasını anlayıp Allah’tan bağışlanma dilemektir. Çünkü Allah, şirkin dışında bütün günahları affeder. 65
Hz. Âdem ve Hz. Havva, hatalarını anladıktan sonra şu duayı yapmışlardı: “(Âdem ile eşi) dediler ki: ‘Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”66 Yaptıkları bu dua, tevbe edilmeyen küçük günahların bile karşılık göreceğinin, cezaya sebep olacağının delilidir. Öyleyse bütün günahlara tevbe etmeli, sürekli Allah’a istiğfârda (bağışlanma dileğinde) bulunmalı. Peygamberimiz bile her gün sayısız çoğunlukta istiğfâr ederdi. 67
İblis, Âdemoğluna duyduğu haset yüzünden iğvâsını, her zaman ve her şartta sürdürecektir. İblis de, onun askerleri ve yardımcıları da tatil yapmayacaklar.68 İblis ve yandaşları en çok müslümanlarla uğraşırlar. Onları Allah’tan, O’na ibâdetten, O’nun yolunda harcama yapmaktan alıkoymaya çalışırlar. Onlar, müslümanların bütün hayırlı işlerine engel olmaya gayret ederler.
Allah, Âdem’i ve eşini affetti. Çünkü onlar günahlarını itiraf ettiler, hatalarının bağışlanmasını istediler. Yaptıkları yanlışı savunmadılar, Allah’ın emrini beğenmezlik etmediler, O’na karşı kibirlenmediler. İblis ise af dilemediği gibi hatasını da kabullenmedi, Allah’ın emrine karşı istikbar etti. Allah’ın İslâm’la gönderdiği hükümlere/ölçülere teslim olduğu ve onları kabul ettiği halde hata edenler, sonra da günahlarına tevbe edenler, tıp Hz. Âdem gibi affedilirler. İmanda, İlâhî yasaklarda, Allah’ın hükümleri konusunda pazarlık yapanlar, sonra kendi görüşlerini daha doğru ve üstün görenler, İblisin arkadaşıdırlar.
Hataya düşmenin, günah işlemenin sebebi, başkasının teşviki olsa bile, insanın bizzat kendisi esas suçludur; esas sebep, insanın kendi arzusu, kendi hevâ ve hevesidir. Kimse kimsenin günahından sorumlu olmadığı gibi, kimse bir başkasının yerine kulluk da yapamaz. Herkesin yaptığı kendisine aittir.
Kadın, insanın asırlar boyu çektiği çilenin sebebi değil; onun yaratılışta kardeşi, insan olmada eşi veya annesidir. Üstünlük cinsiyette veya rütbelerde
62] 17/İsrâ, 70
63] 4/Nisâ, 28
64] 20/Tâhâ, 115
65] 4/Nisâ, 116; 5/Mâide, 40; 39/Zümer, 53 vd.
66] 7/A’râf, 23
67] bk. İbn Mâce, Edeb 57, hadis no: 3815-3817
68] bk. 36/Yâsin, 60; 7/A’râf, 16-17; 17/İsrâ, 64 vd.
ÂDEM
- 17 -
aranmamalıdır.
Çıplaklık şeytandandır. O, Hz. Âdem’i ve eşini cennette kandırarak onları elbiselerinden soydu, ayıp yerlerini ortaya döküp onları utandırdı. Bu olay, aynı zamandan hem günah işlemenin insanı sıkıntıya sokacağına, hem de şeytanın insanı elbiselerinden soyarak ona daha rahat hâkim olabileceğine işaret etmektedir. Bu nedenle Kur’an insanları bu konuda uyarmaktadır: “Ey Âdemoğulları, şeytan, anne-babanızın ayıp yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de bir belâya uğratmasın.” 69
Bilinmeli ki, avret yerlerini örtmek ve namusu korumak ölçüsü, insana verilmiş önemli nimetlerden ve yüceliklerden biridir. Değerini anlayanlar için böyledir ama, hayvanlar örtünme gereği duymazlar. Hz. Ömer’in rivâyetine göre Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Kim (uygun) bir elbise bulursa onunla (gereği gibi) örtünsün. (Giyerken), elbise köprücük kemiğine gelince; ‘Beni giydiren, kendisiyle avret yerimi örten ve hayatıma (o elbise ile) güzellik kazandıran Rabbime hamdolsun’ desin.” 70
İblis, çıplaklığı insanları avlamak için bir tuzak olarak kullanıyor; ağına düşürdüğü kurbanlarının da takvâ elbisesinden sıyrılıp ayıplarının ortaya dökülmesine çalışıyor. Onları Rablerinin huzurunda, insanların içerisinde rezil ediyor. Mü’min, takvâ elbisesi ile ruhunu, hayatını ve edebini koruma altına alır. İman ve takvâ ile Allah’ın istediği gibi bedenini örtüp, haysiyetini, iffetini, şerefini ve fıtrattaki yüceliğini korur.71 İblis ve yandaşları İslâm’ın getirdiği tesettür/örtünme ölçüleriyle savaşırlar. Çünkü örtüsüzlük, insanları, toplumları ve nesilleri bozmaya götüren önemli yollardan biridir. Günümüzdeki İblis askerlerinin de belirttiği doğru olabilir; “tesettür siyasal ve dinsel bir simgedir.” Tamam da, açıklık ve çıplaklık da şeytanî bir simge ve haram tanımazlığın, ahlâksızlığın simgesidir/alâmetidir. 72
Âdem kıssasında cennette iskân, yasak ağaçtan yeme ve tevbe”den oluşan üç aşama, Abduh’a göre insanın yaratılışındaki üç evreye tekabül eder. Âdem kıssası Âdemoğlunun kıssasıdır. Âdem’in adının anılması, kavmi, büyüğünün adıyla anmak kabilindendir. Cennette iskân, üzüntü ve kederin olmadığı, “kederden kaç hazza koş” sözünde ifadesini bulan çocukluk evresine delâlet eder. Ağacın meyvesinin yasaklanması ve bu yasağı çiğnemek irâdenin ortaya çıkma evresine, pişman olarak Allah’a yönelmek ise olgunluk evresine tekabül eder. Allah’tan kelimelerin verilmesi insan aklının hakikati bulmaya yetmediği, mutlaka nübüvvete ihtiyaç duyduğuna delâlet eder.73 İnsanlığın atası Âdem’in yaşadığı bu süreçle, her bir insanın anne karnında yaşadığı embriyolojik gelişim süreci arasında, “tedebbür” için bazı paralellikler kurulabilir mi? Anne rahmi, Âdemoğlunun zahmetsizce yaşadığı bir tür “cennet”; Âdem’in kovuluşu, insanın dünyaya gelişini; Âdem’in yasak ağaçtan yedikten sonra cinselliği keşfetmesi, insanın âkıl-bâliğ olarak cinselliği keşfetmesini çağrıştırır. İnsanın dünya hayatının âhirete nisbeti, ana rahmindeki sürenin dünya hayatındaki süreye nisbeti
69] 7/A’râf, 27
70] Tirmizî, İbn Mâce ve Ahmed bin Hanbel, naklen: İbn Kesir, 2/12
71] 7/A’râf, 26
72] Hz. Âdem, Hüseyin K. Ece, s. 243 ve devamı
73] El-Menâr, c. 1, s. 282-284
- 18 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gibidir. Allahu a’lem. 74
Hz. Âdem Kıssasından Çıkarılabilecek Dersler ve İbretler
1- Bu kıssada üç yaratıktan söz edilmektedir. Bunlar: Teslimiyet örneği melekler; kibir, öfke, isyan ve günahta ısrar eden nankörlük örneği İblis ve iyiliğe de kötülüğe de yönelme hissini içinde barındıran, her iki yöne de gidebilme gücüne sahip olan insan.75 İnsan bu haliyle hem meleklerle hem de İblis’le aynı yerde bulunabilecek ve yarışabilecek durumdadır. Yani hem meleklerden de yüce, hem de İblis’ten de aşağılık olabilir. 76
2- Hz. Âdem kıssası, bütünüyle yaratılışın ve insanlığın hikâyesidir. Onun var edilmesiyle yeryüzündeki hayat olgunluğa ulaşmıştır. Bu kıssa, insanın yeryüzü sınav alanına inmesinden Allah’a dönüşüne kadar geçen zamanın açık bir sahnesidir.
3- İnsanın dünyadaki hayatı tesadüfen başlamamıştır. Onu Allah yaratmış ve yaratılışını da belli ölçüler içinde ve kâinatın işleyişiyle uyumlu bir şekilde yapmıştır.
4- Allah, yüce gücü bilinsin diye varlıkları ve insanı yarattı. O kendisine ibâdet edilmesini sevdiği için, ibâdet edici kullar var etti. O aynı zamanda az bir amele çok karşılık vermeyi, suç işleyeni affetmeyi sever. Bu da insanın yaratılışı ile gerçekleşti. Allah’ın bir adı da Muhsin’dir. O kullarına ihsan etmeyi sever. Âdemoğullarını yarattı ve onlara bol bol ihsan etti.
5- Kur’an’da Hz. Âdem’in topraktan yaratılışının yedi yerde tekrar edilmesi, aynı zamanda ölümden sonra diriliş olacağına bir işarettir. İnsanı topraktan yaratan, çürümüş ve toprağa karışmış kemiklere de can verebilir. 77
6- Yüce Allah, yoktan varlık, zayıftan güçlü, sâkinden hareket, cansızdan canlı yaratır. Onun izniyle su ve toprak hareket eder, konuşur hale gelir.78 İnsan, kendisini böyle yaratan zâta karşı sorumlu değil midir?
7- İnsanın topraktan yaratılması, bir yönüyle Allah’ın yüce kudretine delil olurken; bir yönden de insana bir hatırlatmadır: “İşte senin aslın, hakir/âdi bir çamurdur. Büyüklenmeye hakkın yoktur.” O Yüce Kudret sayesinde çamur insan haline geldi. O çamura üflenen İlâhî ruh onu canlandırıyor, hareketli hale getiriyor. Bu insanın iki boyutlu olduğunu da göstermektedir.
8- İnsan, kâinatta üstün, eşsiz bir varlık olarak yaratılmış, bu eşsiz ve üstün konumuyla uyumlu bir vazifeyle görevlendirilmiştir. Onun bu dünyadaki sıfatı “halife”dir. Halife, başkasının yerine geçmek anlamına gelmektedir. İnsan ya yeryüzüne ya da başka toplulukların yerine vâris kılınmıştır.79 İnsan dünyada kendi başına buyruk olarak yaratılmamıştır. İnsan, Allah’ın ölçülerini unutmamalı, halife olduğunu hatırından çıkarıp kendini hâkim zannetmemelidir. Eğer
74] Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Düşün Y., s. 17
75] 76/İnsan, 2-3; 91/Şems, 8
76] 95/Tîn, 4-5
77] 36/Yâsin, 78-81
78] 30/Rûm, 20
79] 6/En’âm, 165; 7/A’râf, 69
ÂDEM
- 19 -
haddini aşıp böyle bir iddiada bulunursa kâfir, zâlim ve fâsıklardan olacaktır. 80
9- Âdem’e isimlerin öğretilmesi, hem insanın değerinin yüce olduğuna bir işarettir; hem de kullar için muazzam bir nimettir. Öğretilen isimler sayesinde bilgiye, bilince, adlandırmaya, bilmeye, idrak ve ifade etmeye kavuşmuş bulunuyoruz. Bunlarsız hayat nasıl olurdu?
10- Meleklerin Allah’ın öğrettiğinden başkasını bilmemeleri; gaybın Allah’a ait bir sır olduğunu ortaya koyar. Rabbimiz, meleklerin ve bizim bilmemizin faydalı olmadığı ‘gayb’ı kendine saklamıştır. Bu anlamda gaybı bildiği zannedilenler, falcılar, medyumlar, kâhinler yalancıdırlar.
11- Meleklerin “yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek halife mi yaratacaksın?” diye sormaları ve Allah’ın cevap olarak “sizin bilmediğinizi Ben bilirim,” demesi göstermektedir ki, bilmeden hüküm vermek yanlıştır, hele dinî konularda rastgele fetvâ vermek kötüdür.
12- Allah, Âdem’e isimleri öğreterek eşya hakkında temel bilgiyi vermiştir. İnsana bilgi ve yetki (irâde) birlikte verilmiş ve ondan bazı isteklerde bulunulmuştur. O hilâfetini bu verilen bilgi ve yetkiyle sürdürecektir. Hilâfeti adâlet sınırları içinde olmalı; hevâsına uymamalı ve Allah’a teslim olması gerektiğini unutmamalıdır.81 “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” sözü aynı zamanda insanların tümüne verilen nimetlerin hatırlatılmasıdır.
13- Yeryüzünde halife kılınan insan, ancak “emanet” yükünü taşırsa bu görevini hakkıyla yerine getirebilir. Dağların, yerin ve göklerin taşıyamamaktan korktukları82 “emanet” nedir? Gerçek mü’min olmak, insanlar arasında emîn/güvenilir sıfatı kazanmak, Allah’tan gelen İlâhî vahiyden emin olarak, İlâhî hükümleri tereddütsüz kabul etmek, kulluk emaneti, Kur’an ve Kur’an’la bildirilen İlâhî yasalar, insana yeryüzünde yön veren serbest irâde... Bütün bunlar, emanetin değişik açılardan görünüşüdür. İrâdesini Allah’ın hükmüne tâbi kılanlar, halifelik görevini yaparlar; irâdelerini İblis’e ve nefislerine teslim edenler ise emanete ihanet ederler.
14- Meleklerin Hz. Âdem’e secdesi, insana verilen değerin göstergesidir. Başta melekler olmak üzere yeryüzündeki hemen her şey, insanın hizmetine verilmiştir. “O, arzda/yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı.”83 Her şey, insanın önünde melekler gibi âdeta secde (bey’at/hizmetinde olma yemini) etmektedir. Bu hizmetten ise yalnızca İblis kaçınmaktadır. O, evrensel değerleri ve düzeni inkâr ederek bu âhengin dışında kalmıştır.
15- İblis’in üstünlük ölçüsü geçersizdir. Kişiye değerini kendi hammaddesi veya soyu değil; Allah’ın koyduğu ölçü verir. Irkçılık ve soy üstünlüğü iddiası, şeytanî mantıktır. Kur’an’a göre üstünlük takvâda,84 ilimde85 ve cihaddadır.86 Kim, kendi aslını, soyunu, ırkını başkalarına karşı bir üstünlük sebebi sayarsa,
80] 5/Mâide, 44, 45, 47
81] 2/Bakara, 30; 38/Sâd, 20
82] 33/Ahzâb, 72
83] 2/Bakara, 29
84] 49/Hucurât, 13
85] 39/Zümer, 9
86] 4/Nisâ, 95
- 20 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onda iblis anlayışı var demektir. İblis, bu yanlış çıkarım sonucu Rabbine istikbâr edip isyan ettiği gibi, her çeşit ırkçılık da istikbâra ve isyana yol açan tehlikedir.
16- Allah, Âdem’e kendi ruhundan üflemiş, tüm eşyanın isimlerini öğretmiş, onu yeryüzüne halife tayin etmişti. İblis bunu görünce kıskandı ve secde etmedi. İblis, Allah’ın Âdem’e verdiği bu halifelik emanetini anlamadı, kibri ve bilgisizliği yüzünden secde etmedi. İblis, Allah’ın gelecek zamanlara ait planlarını ve hikmetlerini göremeyip kör nefsinin arzusuna uydu ve isyan etti. Kim nefsinin arzularına hiçbir sınır tanımadan uyarsa, onda İblis ahlâkı var demektir. İblis’i isyana sevk eden haset/kıskançlık, kibir ve cehalet, şeytanî özelliklerdir. Kimde bu özellikler varsa, o şeytanî karaktere sahiptir.
17- İblis, Âdem’in varlığının dış görünüşüne bakıp kendini üstün görmüştür ve yaratılışın iç yüzünü, sırrını, hikmetini anlamamıştır. Hâlbuki Allah’ın bütün işlerinin hikmetleri vardır, her birinin kendine ait sırları vardır. Âdem’i sırf toprak zanneden İblis mantığı, kendi maddesini ondan üstün sanmıştır. Materyalizm/maddecilik şeytanî bir felsefedir. Ona göre ateşten yaratılmak, bir üstünlük sebebiydi.87 Böylece o, ateşin topraktan üstünlüğü gibi iki madde arasında, aslında olmayan bir fark görmüştü. Her iki maddenin yaratıcısının da Allah olduğunu itiraf etmesine rağmen, Âdem’in halifelik ve İlâhî ruh taşıması, eşyanın isimlerini bilmesi gibi üstünlüklerini bilmezden gelmişti.
Âdem’de toprak, kendisinde ateşten başka bir mâhiyet görmemiş; ölüden diri, diriden ölü yaratan ve bütün meziyetleri bahşeden Allah’ı maddeye mahkûm saymıştı. Bu, İlâhî hükümleri, kendi nefsine ve aklına göre değerlendirip mantığına ters gelen bir hükmü reddeden bir akılcılık olduğu gibi; ırkçılığın da temeli idi. Yaratıkları, ruhî yapısıyla değerlendirmeyip, sadece maddî özellikleriyle, asâletiyle değerlendiren ırkçı anlayışın temeli de İblis tarafından böyle atılıyordu. Maddeyi tek ve gerçek ölçü sanmakla şeytanca bir yanılgıya düşmüştü. His ve duygularıyla hareketi sonucu kendi nefsinden kaynaklanan yanılgısını Allah’ın emrine tercih etmekle insanın üstünlüğü gerçeğini kabul etmemişti.
18- İblis’in belki en önemli hatası, yanlış şekilde kıyas etmesi, Allah’ın hükmüne rağmen akıl yürütmesidir. Bu akıllılık değil; akılcılıktır. Bu şeytanî anlayışa göre ölçü, Allah’ın hükmü değil; akıldır. Böylece akıl putlaştırılmıştır. Aklın Allah’ın hükmüne teslim olması, kulun yaratıcısına itaat etmesi gerektiği halde,88 kendi görüşünü/hevâsını ilâhlaştırmasıdır. Yani kendi aklınca ateş topraktan üstündür; dolayısıyla kendisi de Âdem’den üstündür. Hâlbuki o durumda Allah’ın kesin secde emri vardı. İtaat eden bir kula yakışan, mutlak Yaratıcı karşısında emri dinlemekti. Aklına çok güvenip Âdem’i kıskanan İblis isyan etti ve lânetlendi. O, ölçüleri tersyüz etti, Allah’ın yarattığı akılla Allah’ın hükmünü tartmaya çalıştı. Allah’a teslim olması, hükmüne itaat etmesi gerekirken alternatif üretmeye kalktı. “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, iman etmiş bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüş olur.” 89
19- Şeytanın ateşin topraktan üstün olduğuna dair hükmü de yanlıştır.
87] 38/Sâd, 71-85
88] 33/Ahzâb, 36
89] 33/Ahzâb, 36
ÂDEM
- 21 -
Toprak, nimetleri, bereketi, üremeyi temsil eder. Toprağın bu üreticiliğine, besleyiciliğine karşılık, ateş; yakıcı, yıkıcı, mahvedicidir. Bu, toprağın ateşe mânevî üstünlüğüdür. Maddî üstünlük ve galibiyete gelince, ateş toprağı yakamaz; ama toprak ateşi söndürür. Ateş geçicidir, yanan ateş, bir müddet sonra sönüp kaybolur gider. Toprak ise çağlar boyu, nesilden nesile hem de çeşit çeşit verir de verir. Ateşin, yani yakıcı ve yıkıcı şeylerin, meselâ ateşli silâhların, atom bombası vb. araçların güç kaynağı, büyüklük ve üstünlük vasıtaları olduğunu iddia etmek şeytânî bir değerlendirmedir. Şeytan, bu tür yakıcı ve yıkıcı şeyleri, dostlarının gözünde büyüterek, bu sahte güçleri elinde bulunduranlardan insanları korkutur. Ayrıca toprak tevâzunun, secdenin timsalidir; ateş ise isyanın.
20- Kibir/büyüklük taslamak, insanı alçaltan şeytanî bir huydur. Bu huy, insanı Allah’ın hükümleri karşısında istikbâr etmeye ve istiğnâ duygusuna götürür. Kibir, istikbâr, istiğnâ (kendini Allah’a karşı muhtaç hissetmeme) duyguları, şeytanın önemli araçlarındandır. Tarih boyunca gelmiş geçmiş bütün azılı inkârcıların tavrı istikbârdı. Bu çirkin huy yüzünden insanlar Rablerine secde etmekten, O’nun emirlerini dinlemekten yüz çevirirler.
İnsanın topraktan yaratılmasının bir hikmeti de, toprağın tevâzu (alçak gönüllülük) ve haddini bilme halini hatırlatmasıdır. Böylece insan, Allah karşısında haddini bilmeye çağrılıyor. Peygamberimiz şöyle buyurur: “Kim Allah için tevâzu gösterirse, Allah onu yüceltir; kim de kibirlenirse Allah onu alçaltır.” 90
21- Allah, meleklere “bir halife yaratma” iradesinden söz etti. Bu âyetten, bir şey yapmadan önce akıllı ve işin ehli insanlara danışma (istişâre etme) ahlâkına işaret çıkarılabilir.
22- Hz. Âdem’in cennet hayatının, Allah’ın nimetlerinin büyüklüğünü görme, O’nun koyduğu sınırları tanıyıp onlara uyma, insana kötülük yapabilecek düşmanlarına karşı dikkatli olma bilincine sahip olma amacı taşıdığı söylenebilir. Bu cennet, insanlar için bir örnektir. Dünyayı nasıl cennet gibi yapabileceklerinin metodunu gösterir. Kişi kendi hayatını cennet gibi ve ölümden sonrasını dilerse cennet yapar; dilerse hayatı kendisi ve çevresi için cehenneme çevirir. Hz. Âdem’in cennet hayatı bu espriyi hatırlatıyor.
Allah’ın başlangıçta insan için uygun gördüğü yer cennettir. İnsan, Allah’ın hidâyetine uyar ve hatalarında ısrar etmeyip tevbe yolunu seçerse yine cennete kavuşacaktır. Ancak bu defa kazanarak, yani dünyada iken şeytanın yolunu reddedip Allah’ın emri istikametinde yol almanın mükâfatı olarak cennete girecektir. 91
23- Allah, Âdem’in hayatının bir bölümünde fiilen gösterdiği, sayısız nimetlerle donattığı, gözlerin görmediği huld cennetini, müttakîler için, Allah’tan hakkıyla korkup sakınanlar için hazırlamıştır.92 Kaybedilen cenneti yeniden bulmanın yolu, Kur’an’ın tanımını yaptığı takvâ elbisesini kuşanıp müttakîlerden olmaktır. Bu ahlâk, yeryüzünü de insan için cennet haline getirir. Müttakîlerden kurulu bir toplum, saâdet/mutluluk toplumudur. Günümüzde de insan “asr-ı saâdet”i yaşayabilir; “saâdet”i “asr”a taşıyabilir. Nasıl mı? Cevabı “Asr” sûresinde.
90] İbn Mâce, Zühd 16; hadis no: 4176
91] 7/A’râf, 43; 24/Nûr, 38; 31/Lokman, 8; 32/Secde, 19; 16/Nahl, 32
92] 3/Âl-i İmran, 133; 15/Hıcr, 45; 26/Şuarâ, 90 vd.
- 22 -
KUR’AN KAVRAMLARI
24- Hz. Âdem’i şekavete (bedbahtlığa/mutsuzluğa) düşüren şey, İblis’e aldanıp Rabbinin tenbihini/uyarısını unutmaktır. Onun ve soyunun şekavetten kurtulması da Allah’tan gelen “hidâyet”e uymasıdır.93 İlâhî hidâyette yaratılışın cevabı, saadetin formülü, kurtuluşun reçetesi vardır. Bu hidâyette fıtratın ihtiyaç duyduğu ilkeler ve ölçüler, fazilet, en olgun düzen ve dosdoğru bir yol vardır. İnsan, sapmamak ve sıkıntıya uğramamak için Allah’ın hidâyetine tâbi olmalıdır. O daima bu hidâyete muhtaçtır. Bu hidâyetten ve Allah’ın zikrinden yüz çevirenler, kendi bedbahtlığını kendileri kazanırlar, gündüzleri geceye ve nurları zulumâta (karanlıklara) çevirirler. 94
25- Müttakîler için hazırlanmış olan ebedîlik cenneti, geçici olan dünya cennetinde kazanılır. Dünyayı kendisi ve çevresi için cennet gibi yapanlar, âhiret cennetine adaydırlar. Huld (ebedîlik) cenneti, ancak bir bedel karşılığı kazanılır. Bu bedeli, mü’minler, nefisleriyle, şeytanla, şeytanlaşanlarla her şartta ve imkânda mücadele ederek, hiç kimsenin kınamasına aldırmadan Allah’ın emrini yerine getirerek öderler. Cennet, kul için üstün bir makam olduğundan, orayı hak etmenin bedeli de ona göredir. Orayı arzu edenler, gereken bedeli ödemek zorundadır.
26- Hz. Âdem, cennette olmasına rağmen “yasak ağaca yaklaşmama” emri ile denendi. İnsan orada bile başıboş, kuralsız ve sorumsuz değildi. İnsan, yeryüzünde, şeytanın serbestçe faaliyet yapabildiği, nefislerin hoşuna gidecek sayısız çekici zevklerin olduğu, devlet eliyle haramların kolaylaştırılıp Allah’a itaatin önüne sayısız engeller konulduğu, saptırıcıların kol gezdiği bir ortamda başıboş olabilir mi? Kuralsız ya da şeriatsiz kalabilir mi? Bunca şeytânî yollar içinde kılavuzsuz sırât-ı müstakimi bulabilir mi?
27- Sorumluluk, hayatın anlamıdır ve devamını sağlayan en önemli ilkedir. Sorumsuzluk kişi için “yok”luktur. İnsanın yokluktan kurtulup “var” olmasını isteyen Yaratıcı, onu yaptıklarından ve emaneti taşıma görevinden sorumlu tutmuştur. Bu, ona değer vermedir, bir başka deyişle “adam yerine koyma”dır. Yasak ağaç, ihtimal ki yeryüzündeki haramları sembolize etmektedir. Rabbimiz bununla insanları kendi haram sınırları konusunda duyarlı olmaya davet ediyor.
28- Yasak ağaçtan yemek, Hz. Âdem’in şekavetine (bedbahtlığına) sebep oldu.95 İnsan, tıpkı atası Âdem gibi, ister bile bile, ister unutarak Rabbinin yasak ağaçlarından yerse, O’nun sınırlarını çiğnerse veya hükmüne uymazsa, şekavete düşer, mutsuz olur, hüsrâna uğrayıp çok şey kaybeder.
Günümüzde tâğûtî düzenlerin ve düzenbazların egemenliği sayesinde şeytanın yandaşları yeryüzünün her tarafını işledikleri şerler, sebep oldukları fesatlar, yapa geldikleri günahlar yüzünden “yasak ağaçlar”la doldurdular. Onlar sürekli “yasak ağaç” üretmekte ve şeytânî vesvese ve kandırmaca ile insanları o ağaçlara yaklaştırmaktadırlar. Müslümana yakışan, yasak olmayan ağaçlar bulup onların meyvesinden yemek, ya da cennetin helâl ağaçlarını yeryüzünde yetiştirmektir.
29- Âdem ve eşi cennetteyken Allah tarafından denenmiş ve eğilimleri
93] 2/Bakara, 38; 20/Tâhâ, 123
94] 20/Tâhâ, 124
95] 20/Tâhâ, 117
ÂDEM
- 23 -
ortaya çıkmıştır. Dünyada da benzer bir imtihan vardır. Her iki imtihanda da Allah’ın sınırsız mubah alanı ve çok az haram alanı vardır. Mubah alan, insanın tüm ihtiyaçlarını sonuna kadar karşılamaya yeterlidir. Helâl/mubah nimetler, keyfe kâfidir. Bundan dolayı haram sınırını aşan kimselerin kendilerini savunabilecekleri hiçbir gerekçeleri olmaz. Savunma çabaları, temelsiz görüşlerden (hakkı göremeyişlerden) başka bir şey değildir; tıpkı şeytanın demagojileri gibi.
30- İnsan, diğer varlıklardan üstün kılınmasına rağmen,96 hem unutkan ve zayıftır, hem de İlâhî ruha yatkınlığı yanında, yaratılışında olan çamura/çamurluğa da meyillidir. 97
31- Hz. Âdem, Rabbinin uyarılarına rağmen yasağa uymayı unuttu.98 İnsan unutarak veya aldanarak hata yapabilir. İman eden insana yakışan, hatasını İblis gibi savunmak değil; Âdem ve eşi gibi yanlışını anlayıp Allah’tan bağışlanma dilemektir. Çünkü Allah, şirkin dışında bütün günahları affeder.99 Hz. Âdem ve Hz. Havvâ’nın, hatalarını anladıktan sonra yaptıkları dua; tevbe edilmeyen küçük günahların bile karşılık göreceğinin delilidir. Öyleyse, bütün günahlara tevbe etmeli, sürekli Allah’a istiğfarda (bağışlanma dileğinde) bulunmalıdır.
32- Çıplaklık şeytandandır. O, Hz. Âdem’i ve eşini cennette kandırarak onları elbiselerinden soydu, ayıp yerlerini ortaya döküp onları utandırdı. İnsan, fıtrî olarak hayâ duygusuna, çıplaklıktan utanma hissine sahiptir. Hayâsız insanlar, fıtratları bozulmuş, insanlıktan uzaklaşmış kimselerdir. Bu olay, aynı zamanda hem günah işlemenin insanı sıkıntıya sokacağına ve hem de şeytanın insanı elbiselerinden soyarak ona daha rahat hâkim olabileceğine işaret etmektedir. Bu nedenle Kur’an insanları; “Ey Âdemoğulları, şeytan, anne-babanızın ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini sıyırarak onları cennetten çıkardığı gibi, sakın sizi de bir belâya uğratmasın.”100 diyerek uyarıyor.
Şeytan, çıplaklığı insanları avlamak için bir tuzak olarak kullanıyor. Ağına düşürdüğü kurbanlarının da takvâ elbisesinden sıyrılıp ayıplarının ortaya dökülmesine sebep oluyor. Onları Rablerinin huzurunda, insanların içerisinde rezil ediyor. Mü’min, takvâ elbisesi ile ruhunu, hayatını ve edebini koruma altına alır. Takvâ imanıyla da Allah’ın istediği gibi bedenini örtüp, haysiyetini, iffetini, şerefini ve fıtrattaki yüceliğini korur.101 Şeytan ve yandaşları İslâm’ın getirdiği tesettür/örtünme ölçüleriyle savaşırlar. Çünkü örtüsüzlük, insanları, toplumları ve nesilleri bozmaya götüren önemli yollardan biridir. Bilinmeli ki, avret yerlerini örtmek ve korumak ölçüsü, insana verilmiş önemli nimetlerden ve yüceliklerden biridir.
33- Fıtratı bozulmamış insanlar, kötülüğü kolay kolay kabul etmezler. İblis, insanın bu özelliğini bildiği için ona öğüt veriyormuş edasıyla sokulur, doğrulardan olduğuna inandırmak için yemin eder, yasakları çiğnetmek için bunu yapınca elde edeceği çok güzel sonuçlardan bahseder ve böylece onu kandırabilir. Şeytan ve onun yardımcıları, insanı kandırmak için daima hoşa gidecek şekilde
96] 17/İsrâ, 70
97] 4/Nisâ, 28
98] 20/Tâhâ, 115
99] 4/Nisâ, 116; 5/Mâide, 40; 39/Zümer, 53; 61/Saff, 12 vd.
100] 7/A’râf, 27
101] 7/A’râf, 26
- 24 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yaldızlı ve süslü sözler söylerler. İddialarını ispatlamak için inandırıcı ve kandırıcı -kendilerine göre- deliller getirirler, ikna odaları kurarlar, her türlü ikna yöntemlerini kullanırlar. Allah tarafından yasaklanan şeyleri, çeşitli yorumlarla güzel/normal göstermeye çalışırlar. Bütün bu nefse hoş gelen söz ve tavırlar, aslında saptırıcı, istikameti şaşırtıcı ve çarpık içeriklidir. Bu câzip yöntemler, avlarını tuzağa düşürmeye yarayan hilelerdir. 102
34- İnsanda mevcut hali yeterli görmeme, bulunduğu mevkiden daha üstün konuma geçme arzusu vardır. Bazan insan bunun için haramları da çiğneyebilir. Şeytan, Âdem ve eşini üstün bir mevki göstererek ve buna inandırarak kandırmış, yasağı çiğnemelerini sağlamıştır.
35- Şeytan, Âdemoğluna duyduğu haset yüzünden iğvâsını, her zaman ve her şartta sürdürecektir. Ne şeytan, ne de onun yardımcıları tatil yapmayacaklardır.103 Şeytan ve dostları en çok müslümanlarla uğraşırlar. Onları Allah’tan, O’na ibâdetten, O’nun yolunda harcama yapmaktan, cihaddan, her türlü hayırlı işlerden alıkoymaya çalışırlar.
36- “Kahrolsun İblis!” demenin, “şeytana uydum”, “şeytanın vesvesesi, kandırması olmasaydı...” demenin faydası yoktur. Kişi kendi arzusuyla ve nefsinin isteğiyle şeytanın aldatmalarına kanar, onun adımlarını izler. Çünkü şeytanın ve yandaşlarının sâlih mü’minler üzerinde bir gücü yoktur. O yalnızca vesvese verir, davet eder, günahları ve dünya tutkularını çekici gösterir, yanlış yapmaya özendirir.104 O, hiç kimseyi kendi emrine uymaya zorlayamaz. Üstelik, şeytanın hilesi, oldukça zayıftır.105 Ama ne yazık ki insanların çoğu bu zayıf hilelere aldanır. Şeytanın davet ettiği veya söz verdiği şey de aldanmadan, yanılmadan, yani seraptan ve ümniyyeden (boş hayalden) başka bir şey değildir. 106
37- İblis’in lânete uğrama meselesi, sadece Allah’ın bir emrini yerine getirmemekle oluşan bir isyan değildi; Mü’min insan da yanılarak, unutarak isyan edebiliyor, ama lânetlenmiyor, şeytanlaşmıyordu. Çünkü tevbe çeşmesi ile tekrar arınabiliyor, hatasından dönebiliyordu. İşte şeytanî isyanın farkı burada düğümleniyordu: İblis, günahını itiraf ve tevbe etme, özür dileme yerine itirazı ve rezil bir hayatı tercih etti. İnsanın kendi hatasını savunması, te’vil etmesi, suçunu Allah’a karşı itiraf edip kabullenmemesi şeytanî özelliktir.
Allah, Âdem’i ve eşini affetti. Çünkü onlar, günahlarını Allah’a itiraf ettiler, hatalarının bağışlanmasını istediler. Yaptıkları yanlışı savunmadılar, Allah’ın emrini beğenmezlik etmediler, ona karşı kibirlenmediler. İblis ise af dilemediği gibi hatasını da kabul etmedi. Allah’ın emrine karşı istikbâr etti. İnsanın önünde iki yol vardır. Birisi, İblis’in itaatten çıkma ve Allah’a isyan yolunda ısrar yolu; diğeri, Âdem’in hatasından dönüp tevbe etme yolu. Allah’ın İslâm’la gönderdiği hükümlere (ölçülere) teslim olduğu ve onları kabul ettiği halde hata edenler, sonra da günahlarına tevbe edenler, tıpkı Hz. Âdem gibi affedilirler. İmanda, farz ve haramlarda (Allah’ın hükümleri konusunda) pazarlık yapanlar, sonra kendi görüşlerini daha doğru ve üstün görenler, şeytanın arkadaşıdırlar.
102] 6/En’âm, 112-113
103] 36/Yâsin, 60; 7/A’râf, 16-17; 17/İsrâ, 64; 2/Bakara, 268 vd.
104] 17/İsrâ, 65
105] 4/Nisâ, 67
106] 14/İbrahim, 22; 4/Nisâ, 120; 15/Hicr, 42; 17/İsrâ, 64 vd.
ÂDEM
- 25 -
38- Hataya düşmenin, günah işlemenin sebebi, üçüncü şahısların teşviki olsa bile, esas suçlu, insanın bizzat kendi arzusu, kendi hevâ ve hevesidir. Kimse kimsenin günahından sorumlu olmadığı gibi, kimse bir başkasının yerine kulluk da yapamaz. Herkesin yaptığı kendisine aittir.
39- Allah, yasak sınırını aşan Âdem ve eşini affetmiş, dünya imtihanını günahsız olarak başlatmıştır. Tüm insanlar da dünyaya günahsız olarak gelecekler, dünya hayatları boyunca sayısız imtihanlar geçireceklerdir.
40- Kadın, tüm insanların asırlar boyu çektiği çilenin sebebi değil; onun yaratılışta kardeşi, insan olmada eşidir. Üstünlük, cinsiyette veya rütbelerde aranmamalıdır. Bu kıssaya göre, şeytanın ilk saptırdığı kadındır veya erkektir denilemez. Kadının, şeytanın görevini üstlenip kocasını saptırdığı da iddia edilemez. Kadın ve erkek (Âdem ve eşi), yasağı birlikte çiğnemişler; yine birlikte tevbe etmişlerdir.
Yine bu kıssaya göre, insanoğlunun hangi şeyden yaratıldığı gâyet açıktır. Kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığı gibi iddialar, Kur’an’dan dayanak alamaz. Kadın ve erkeğin ortak adı insandır ve insan topraktan yaratılmıştır. 107
41- Allah, hâlis (ihlâs sahibi) kullarını meleklerle de destekleyecektir. Melekler, muhâfızlık yaparak, haber (vahy) getirerek, mü’minleri müjdeleyerek, cihadda mü’minlerle birlikte yer alarak ve onlar için Allah’a dua ederek mü’minleri destekleyeceklerdir. 108
Şeytan melek değil; cinlerdendir.109 Dolayısıyla melekler, Allah’a isyan etmezler. Melekler, bazı müşriklerin iddia ettikleri gibi Allah’ın kızları da değildir. Allah’a tamamen teslim olmuş, Allah’ı hamd ile tesbih eden kullardır.
42- İblis, Allah’a inanmakta, O’nun sıfatlarını bilmektedir. Ancak Allah’a itaat etmeyip büyüklenen ve yüz çeviren biridir. Bu yüz çevirmesi ve büyüklenmesinden dolayı lânetlenmiştir. İnsanlardan da kim büyüklük taslar, Allah’ın emirlerinden yüz çevirirse Allah’ı tanısa ve O’na inandığını söylese de İblis gibi nankörlerden sayılacak ve lâneti hak edecektir. İsyan eden, büyüklenen ve Allah’ın yolundan alıkoymaya çalışanlar, İblis ile birlikte cehennem halkı olarak orayı dolduracaklardır.
43- İnsan, şeytanın kendisine düşman olduğunu ve daima kendisinin felâketini istediğini unutmamalıdır. Şeytanın ve dostlarının tuzağına düşerek günah işlemesi, onun şeytan tarafından zavallı duruma düşürülmesi demektir. Günaha devam ettikçe hareket yönü, alçalmaya doğru olacaktır. Tevbe etmemek ve şeytanın süslediği hayallere dalmak, zaafın ve alçaklığın en derinine doğru yol almak demektir. İnsanın şerefli olabilmesi için el-Aziz olan Allah’a dayanıp teslim olması, isyandan ve şeytandan uzak durması gerekir.
44- Kur’an, şeytanın velî (dost-yardımcı) tutulmamasını ihtar ediyor.110 Şeytanla dost olmak, yılanla yatağa girmekten çok daha tehlikelidir. Akıllı insan,
107] 55/Rahmân, 14; 6/En’âm, 2; 23/Mü’minûn, 12; 32/Secde, 7; 37/Saffat, 11
108] 35/Fâtır, 37; 3/Âl-i İmran, 39, 42, 45 124, 125; 8/Enfâl, 9, 12; 16/Nahl, 32 vd.
109] 18/Kehf, 50
110] 18/Kehf, 50-51
- 26 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendine zararlı dost tutmaz. İnsan, ya Allah’ın hizbi, ya şeytanın hizbidir (yandaşı, taraftarıdır).111 İnsan savaşçıdır; ya Allah yolunda ya da tâğut uğrunda.112 İnsanın her davranışı bir ibâdettir; Allah’a veya şeytana ibâdet!113 Yolların ayrılış noktası; insanın ya Allah’ın emirlerine kulak verip hakka itaat etmesi yahut da şeytana uyup onun emirlerine itaat etmesidir. Üçüncü bir yol yoktur. Ya Allah yahut şeytan. Ya hidâyet yahut dalâlet. Ya hak, ya bâtıl. Ya kurtuluş ya hüsran. Kur’an’ın bütünüyle anlattığı hakikat işte budur. Diğer bütün düşünceleri ve insanları ilgilendiren halleri Kur’an, bu hakikat üzerine bina eder.
Şeytan ve yandaşlarına karşı mücadele ciddî ve sürekli bir iştir. İnsan güçlü bir iman ve şeytanın istekleri yerine Allah’a şartsız itaat ile mücadeleyi başarı ile bitirebilecek ve şeytanın alçaltmasından kurtulmuş olacaktır. İnsan, sürekli olarak şeytanî hilelere karşı uyanık olmalı, onlarla savaşmalı, tuzakları sezmeye ve açığa çıkarmaya çalışmalıdır. Ancak her şeye rağmen tuzağa düşebilir. Tuzağa düşünce de tevbe ederek toparlanmalıdır. İnsan fıtratına uygun davranış, hatalarda ısrar değil; tevbedir. 114
Âdem kıssası, tüm insanlığın tarihidir. Bu kıssa, insanı Allah’ın emrine uymaya, yasaklarından kaçınmaya alıştırıp teşvik ediyor, İblis’in düşmanlığını hatırlatıyor. Adam olmak; Âdem olmak, Âdem gibi olmak, onun gibi yaşamak demektir. Âdem, yeryüzünde halife olarak yaratılmıştı. Âdem kelimesi elif, dal ve mim harfiyle yazılır. Âdem’in elif’i kıyâmı, dal’ı rukûyu, mim’i de secdeyi çağrıştırır. Adam olmak, Allah için kıyâm etmek, belimizi sadece O’nun huzurunda bükmek, O’nun huzurunda eğilip başkalarının önünde eğilmemek ve sadece O’na secde etmekle, ibâdet edip kulluk yapmakla mümkün olur. Âdem gibi/Adam gibi adam olanlara selâm olsun!
111] 58/Mücâdele, 19, 22
112] 4/Nisâ, 76
113] 51/Zâriyât, 56; 36/Yâsin, 60
114] Adnan Adıgüzel, Âdem Kıssası ve Düşündürdükleri, Haksöz 44, s. 44-45; H. K. Ece, Hz. Âdem, s. 243-254
ÂDEM
- 27 -
Âdem (a.s.) ile İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Âdem İsminin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 25 Yerde)
2/Bakara, 31, 33, 34, 35, 37; 3/Âl-i İmrân, 33, 59; 5/Mâide, 27; 7/A’râf, 11, 19, 26, 27, 31, 35,
172; 17/İsrâ, 61, 70; 18/Kehf, 50; 19/Meryem, 58; 20/Tâhâ, 115, 116, 117, 120, 121; 36/Yâsin, 60.
B- Âdem (a.s.) Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
a- İlk İnsan ve İlk Peygamber Hz. Âdem: Bakara, 30-31, 33, 37; Al-i İmran, 33, 59; Nisâ, 1, 116,
120; En’am, 2; A’raf, 12, 23, 189; Hıcr, 26, 28, 43; İsrâ, 61, 64; Kehf, 50; Tâhâ, 115,
123; Mü’minun, 12; Rûm, 21; Secde, 7; Sâd, 71, 85; Zümer, 7; Rahmân, 3-4, 14; İnsan, 1.
b- Âdem A.S.’ın Yaratılışı: Bakara, 30; Al-i İmran, 59; Nisâ, 1; A’raf, 189; Mü’minun, 12; Furkan,
54; Secde, 7; Fâtır, 11; Saffat, 11; Sâd, 71-74; Mü’min, 67; Necm, 32; Rahmân, 15; Nûh, 19.
c- Hz. Havvâ’nın Yaratılışı: Nisâ, 1; A’raf, 189; Rûm, 21; Zümer, 6.
d- Âdem A.S.’ın Bilgisi: Bakara, 31, 33.
e- Âdem A.S. ile Şeytan: Bakara, 34-36; A’raf, 19-24; İsrâ, 61-62; Kehf, 50; Tâhâ, 116-119.
f- Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın Cennetten Çıkarılışları: Bakara, 35-36, 38; A’raf, 19-24; Tâhâ,120-121.
g- Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın Dünyaya İnişleri: A’raf, 24-25; Tâhâ, 122-124.
h- Âdem A.S.’ın Tevbesi: Bakara, 37.
i- Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın, Nesillerinden Peygamberler Gönderilmesi: Al-i İmran, 33-34.
j- Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın, Allah’ın Salih Çocuk Vermesi İçin Duâları: A’raf, 189-190.
k- Hz. Âdem’in Çocuklarından Hâbil ile Kabil’in Allah’a Kurban Sunmaları: Mâide, 27.
l- Kabil’in Hâbil’i Öldürmek İstemesi: Mâide, 27-29.
m- Kabil’in Hâbil’i Öldürmesi: Mâide, 30, 32.
n- Kabil’in, Kardeşinin Cesedini Gömmesi ve Pişmanlığı: Mâide, 31.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 111-124
2. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 265-283
3. Hadislerle Kur’ân-ı KerimTefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 255-290
4. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 262-268; 334-337; 386-436
5. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 163-178
6. Min Vahyi’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s. 151-170
7. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, Kuba Y. c. 1, 105-145
8. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 1, s. 358-363
9. İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 1, s. 35-40
10. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 240-244
11. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 32-34
12. Kur’an’da Anlamı Kapalı Âyetler, Hüseyin Yaşar, Beyan Y. s. 260-262
13. Hz. Âdem Kıssası ve Düşündürdükleri, Adnan Adıgüzel, Haksöz sayı 44, Kasım 94
14. İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Abdullah Aydemir, T. Diyanet Vakfı Y. s. 19-41
15. Kur’an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y. s. 235-275
- 28 -
KUR’AN KAVRAMLARI
16. Ana Konularıyla Kur’an, Fazlur Rahman, Fecr Y. s. 67-103
17. Hz. Âdem, Hüseyin K. Ece, Denge Y.
18. Hz. Âdem (İlk İnsan) Mustafa Erdem, T. Diyanet Vakfı Y.
19. Âdem’in Vârisi Hüseyin, Ali Şeriati, Akademi Y.
20. Âdem ile Havva, Naci Kasım, İstanbul Maarif Kütüphanesi Y.
21. Peygamberler Tarihi, İsmail Yiğit, Kayıhan Y.
22. Peygamberler Aydınların Önderleri, Abdülkerim Süruş, Kıyam Y.
23. Peygamberler Tarihi, M. Âsım Köksal, T. Diyanet Vakfı Y.
24. Peygamberler Tarihi, İlhami Ulaş, Osmanlı Y.
25. Peygamberler Tarihi, Bünyamin Ateş, Nesil Basım Yayıyn
26. Peygamberler Tarihi, Mustafa Necati Bursalı, Ölçü Y.
27. Peygamberler Tarihi, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
28. Peygamberler Tarihi, 1, 2, 3, Ahmet Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
29. Peygamberler Tarihi, Ahmet Behçet, Uysal Kitabevi Y.
30. Peygamberlerden Kıssalar, Muhammed el-Habeş, İklim Y.
31. Peygamberlerin Hayatı, Seyyid Kutub, Ravza Y.
32. Peygamberlerin Hayatı, S. Kutub-Abdülkadir Cûde es-Sahhar, İslâmoğlu Y.
33. Peygamberlerin Hayatı, Ebû’l Hasan en-Nedvî, Risale Y.
34. Peygamberlerin Kıssaları, Ebû’l Hasan en-Nedvî, Arslan Y.
35. Peygamberlerin Mucizeleri, H. İbrahim Acıpayamlı, Tuğra Y.
36. Peygamberlik ve Peygamberler, Muhammed Ali Sâbûni, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
37. Peygamberler, Safvet Senih, Nil A.Ş.Y.
38. Kur’ân-ı Kerim’e Göre Peygam. ve Tevhid Mücadelesi, 1, 2, 3, M. Solmaz, İ. L. Çakan,
Nesil/Ensar
39. Kur’an’da Peygamberler ve Peygamberimiz, Afif Abdülfettah Tabbara, Gonca Y.
40. Rasûllerimiz Diyor ki, Harun Yahya, Vural Y.
41. Rasûllerin Mücadelesi, Harun Yahya, Vural Y.
42. Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber’in Hayatı, Mevdudi, Pınar Y.
43. Kur’an Kıssaları, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
44. Kur’an Kıssaları Üzerine, İdris Şengül, Işık Y.
45. Kur’an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y.
46. Kur’an Kıssaları Üzerine Bir Araştırma, Mehmet Faruk Bayraktar, Mar. Ün.
İlahiyat Fak. Vakfı Y.
47. Kur’an’ın Tanıttığı Peygamberler, A. Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
48. İnsanın Yaratılışı, M. A. el-Bâr, Çev. A. Öztürk, T. Diyanet Vakfı Y.
49. Kur’an’da Yaratma Kavramı, Veli Ulutürk, İnsan Y.
50. Yaratılış Olayı, M. Sait Şimşek, Beyan Y.
ÂDEM
- 29 -
51. Kur’an Işığında Yaratılış Konuları, Sakıp Yıldız, D.İ.B. Y.
52. Yaratılış ve Ötesi, Gazi Ahmed Muhtar Paşa; Sadeleştiren: Ali Turgut
53. Yaratılış ve Kader, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
54. Yaratılış ve Darwinizm, Abdullah Aymaz, T.Ö.V. (Akyol Neşriyat)
55. Yaratılış ve Evrim Teorileri, H. Mustafa Genç, Beyan Y.
56. Evrim Anaforu ve Gerçek, Heyet, Çağlayan Y.
57. İsmet İnancı, Mehmet Bulut, Risale Y.
58. İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, Beşir İslâmoğlu, Denge Y.
AF
- 31 -
Kavram no 2
Ahlâk 1
Bk. Tevbe, Takvâ, Ahlâk
AF
• Af; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Af Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Af Kavramı
• Allah’ın Affediciliği
• Peygamberimiz’in Af ve Müsâmahası
• İnsanın Kendine Yapılanları Affetmesi
• Dâvetçi Açısından Af ve Müsâmaha
• Hoşgörü ve Müsâmaha
• Af ve Müsâmahanın Yozlaştırılması
“O davranışlarınızdan sonra, belki (akıllanıp) şükredersiniz diye sizi affettik.” 115
Af; Anlam ve Mâhiyeti
Af kelimesinin aslı “afv”’dır. ‘Afv’ Türkçe’deki affetmenin karşılığıdır. ‘Afv’ sözlükte, yok etmek, silip-süpürmek, bir şeyi elde etmeye yönelik niyet, fazlalık, artıp çoğalma gibi anlamlara gelir. Istılah (terim) anlamı: Çirkin bir şeyi veya kötülüğü görmezden gelme, yapılan bir suçtan dolayı suçluyu cezalandırmama, ceza uygulamasından vazgeçmektir.
Bazı insanlar vardır ki, hatasız olmak peşindedirler. Toplam kalite kavramı içinde olayı düşündüğümüzde ve tüm günah ve yanlışlardan kaçmaya çalışmanın faziletini değerlendirdiğimizde bu, iyi bir tavır olarak görülebilir. Ancak, insan olduğu halde hatasız olmak mümkün değildir. O yüzden “insan beşer, şaşar” denir. Hata yapmayanın sadece Allah olduğu vurgulanır ve yargıya varılır: “Hatasız insan olmaz.” Hata edip tevbe etmek, insanın şanından; affetmek de Allah’ın şânındandır. Allah’ın afüvv, ğafûr, rahîm, tevvâb gibi nice isimleri, hata yapılmamış olsa tecelli etmeyecektir. İnsanın fıtratına da takvâ da fücur da ilham edilmiştir.116 Hata yapmak, insan olmanın kaçınılmaz bir yansımasıdır. “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâlâ sizi yok eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat tevbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı.”117 Bazıları, kendilerini ellerinden geldiğince kusursuz bir insan gibi göstermeye ve görmeye çalışırlar. Çünkü hata yaptıklarını kabul ettiklerinde küçük düşeceklerinden korkmaktadırlar. Onlara göre ideal insan, kendisine hiçbir hata kondurmayan insandır.
Oysa, sözünü ettiğimiz bu “hatasızlık” arayışı, bir bâtıl inançtan başka bir şey değildir. Nitekim Kur’an, bizlere böyle bir mü’min modeli göstermez. Çünkü
115] 2/Bakara, 52
116] 91/Şems, 8
117] Müslim, Tevbe 9, hadis no: 2748; Tirmizî, De’avât 105, h. no: 3533
- 32 -
KUR’AN KAVRAMLARI
böyle bir model mümkün değildir zaten; İnsan, Allah karşısındaki âcizliğinin bir sonucu olarak, hayatı boyunca hatalar yapmaya, günah işlemeye mahkûmdur. Elbette ki elinden geldiğince bunlardan kaçınmalı, Allah’ın dinini uygulama konusunda hata işlememeye ve günaha girmemeye gayret göstermelidir. Ancak, Allah’ın âciz bir kulu olduğu için, hatadan kaçınmayı dahi tümüyle başaramaz.
Bu nedenle, Kur’an, yeryüzündeki her insanın Allah’a karşı hatalı ve günahkâr olduğunu haber verir: “Eğer Allah yaptıkları yüzünden insanları (hemen) cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı yaratık bırakmazdı. Fakat Allah, onları belirlenmiş bir süreye kadar erteliyor. Vakitleri gelince (gerekeni yapar). Zira Allah, kullarını görmekte (gözetlemekte)dir.” 118
Bu İlâhî hüküm gereği, Allah’ın mü’minden beklediği tavır, hatasızlık ya da günahsızlık değildir. Mü’minden beklenen, işlediği tüm hata ve günahlar için sürekli Allah’tan af dileyip bağışlanma istemesidir. İnkâr edenler ile mü’minleri birbirinden ayıran en önemli vasıflardan biri de budur: İnkârcı kâfirler, kendilerini hatasız ve günahsız saymaya çalışırlar. Oysa mü’minin böyle bir iddiası yoktur. Elbette mü’min, Allah’a karşı hiçbir günah işlememek için büyük bir çaba gösterir. Ancak insan, doğası gereği, kimi zaman geçici olarak nefsine uyup günaha girebilir. Allah’ın hükümlerini uygulamakta gevşeklik göstermek gibi bir gaflete düşebilir. Ama sonuçta tüm bunlardan pişman olup Allah’a yönelmesi ve O’ndan af/bağışlanma dilemesi önemlidir.
Kur’an’a baktığımızda Allah’tan bağışlanma dilemenin doğal ve daimî bir mü’min vasfı olduğunu görürüz. Bu durum da yine bizlere mü’minlerin hiçbir zaman kendilerini günahtan ârî/ soyutlanmış görmediklerini, aksine kusur ve eksikleri için sürekli O’nun rahmetine sığındıklarını göstermektedir.119 Kur’an’ın bize gösterdiği, Allah’tan bağışlanma dilemenin bir mü’minin sürekli yaptığı bir ibâdet oluşudur. İnsan, bilerek ya da bilmeyerek yaptığı tüm günahlar için Allah’tan sabah akşam bağışlanma dileyebilir/dilemelidir. 120
Kur’ân-ı Kerim’de Af Kavramı
‘Afv’ kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’an’da otuz beş âyette yer almaktadır. Afv kelimesi, Kur’an’da çoğunlukla affetmek, yani suçluya ceza uygulamasından vazgeçip onu bağışlamak anlamında kullanılır. Şu âyette sözlük anlamı olarak ‘fazlalık’ mânâsında geçmektedir: “…Ve sana neyi infak edeceklerini (harcayacaklarını) soruyorlar. De ki: Afv’ı, yani ihtiyaçtan arta kalan fazlalığı. Böylece Allah, size âyetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz.”121 A’râf Sûresi 199. âyette ‘afv’ bağışlama, affetme anlamına gelmektedir. Fiil olarak kullanıldığı ve Allah için isim-sıfat olarak geçtiği tüm yerlerde bağışlama anlamlarında kullanılır.
Af kavramı Kur’an’da hem Allah’ın özelliği olarak yer alır, hem de insanlar için emir ve tavsiye edilir. Yapılan haksızlığa, o miktarda karşılık vermek meşrûdur; ama bundan vazgeçerek affedene Allah, büyük mükâfat vaad eder.122
118] 35/Fâtır, 45
119] 9/Tevbe, 112
120] Cavit Yalçın, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 158-159
121] 2/Bakara, 219
122] 42/Şûrâ, 40
AF
- 33 -
Affedici olmak, takvâ makamına en yakın olmak kabul edilir.123 İnsan, başkasını affetmekle Allah’ın da kendisini affetmesine lâyık olur.124 Allah, affedenleri sever ve över. 125
“Rabbinizin mağfiretine/bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun! O takvâ sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da infak eder/Allah yolunda harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever. Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da bizzat kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfâr ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde bile bile ısrar etmezler.” 126
“Allah kendisine şirk/ortak koşulmasını mağfiret etmez/affetmez. Ancak, ondan başkasını dilediği kimseler için mağfiret eder.” 127
“De ki: ‘Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 128
“...Affetmeniz takvâya daha yakındır. Aranızda iyilik ve ihsânı unutmayın. Şüphesiz ki Allah yapmakta olduklarınızı hakkıyla görür.” 129
“…Rabbimiz, unuttuklarımızdan ya da yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet, bizi bağışla. Sen bizim Mevlâ’mızsın. Kâfirler topluluğuna karşı da bize yardım et.” 130
“ ...Günahlarımızı bağışla, günahlarımızı/kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle beraber al, ey Rabbimiz!” 131
“Bir iyiliği açıklar yahut gizlerseniz veya bir kötülüğü (açıklamayıp) affederseniz, şüphesiz Allah da ziyadesiyle affedici ve kadirdir.” 132
“O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şâyet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; (umuma ait) işlerde onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine sığınanları sever.” 133
“Bir kötülüğün cezası ona denk bir kötülüktür. Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah’a aittir. Elbette O, zâlimleri sevmez.” 134
“Sen af yolunu tut, ma’rûfu/iyiliği emret ve câhillere aldırış etme!” 135
123] 2/Bakara, 237
124] 24/Nûr, 22
125] 3/Âl-i İmrân, 134
126] 3/Âl-i İmrân, 133-135
127] 4/Nisâ, 48
128] 39/Zümer, 53
129] 2/Bakara, 237
130] 2/Bakara, 286
131] 3/Âl-i İmrân, 193
132] 4/Nisâ, 149
133] 3/Âl-i İmrân, 159
134] 42/Şûrâ, 40
135] 7/A’râf, 199
- 34 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Cenâb-ı Hak, takvâ sahibi olmak için saydığı özelliklerin arasında öfkeyi yutmak ve insanları affetmek gibi olgun insanlara yakışan davranışları da saymaktadır. “...O takvâ sahipleri ki, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever. Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da bizzat kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfâr ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde bile bile ısrar etmezler.” 136
Bu âyette öfkelerinin neticesini yürütmeyip onu tutarak, içlerine geri çevirenler övülmektedir. Âyette geçen “kâzm” öfkesini yutup tutmak, zarar gördüğü kimselere karşı kudreti bulunduğu halde intikama kalkışmamak ve hatta hoş olmayan bir hal göstermeyip hazmetmek ve sabretmektir. Bu, takvâ sahibi olanların özelliğidir; sabrın ve yumuşak huyluluğun belirtisidir. Bu konudaki hadis-i şeriflerde şöyle buyrulur:
“Öfkesinin gereğini yerine getirebilecek güçte olduğu halde öfkesini yutan kimsenin kalbini, Allah emniyet/güven ve iman ile doldurur.” 137
“Öfkesini çıkaracak güçte iken, kim öfkesini yutarsa, Allah onu istediği kadar hûri ile evlendirir.” 138
“Allah’a şu iki yutkunmadan daha sevgili olan başka bir yutkunma yoktur: Sahibinin, sabır ve güzel bir katlanma ile yutkunduğu, acı verici bir (elem karşısında) yutkunması ve sahibinin yutkunmuş olduğu kızgınlık yutkunması.” 139
“Güçlü, güreşte galip gelen değildir; fakat güçlü, kızdığı zaman nefsine hâkim olabilendir.”140
Âyet-i kerimede “öfkelenmeyen” denilmez de “öfkelerini yutan” 141 denilir. Bu âyete göre takvâ sahibi insan, hiç öfkelenmeyen birisi değildir; öfkesini yutan kimsedir. Öfke, duyulması gereken bir duygudur. İman, sevgi ve buğuzdan ibarettir. Allah’ın emrine isyan, küfür ve şirk anlamı taşıyan bir davranışa karşı müttakî mü’min elbette öfkelenecek, müsâmaha göstermeyecektir. Hakkın çiğnenmesine, Allah’a isyana karşı öfkelenmemek, kalbî duyguların ve imanın körelmesi, hastalıklı hale gelmesi demektir. Allah’ı seven kişi, Allah’a isyana elbette tepki gösterecektir. Ama, öfkeyi dışa vurunca, muhâtabın tebliği kabul etmeme, nefsini müdafaa etme, tebliğ edilen fikrin içeriğini peşinen reddetme gibi olumsuz durumları söz konusu olacaktır. O yüzden, öfkeyi yenmek, insanlar arası ilişkilerde ve hakkın tebliğinde önemli bir tavırdır.
Öfke ateşi, şeytanın yakınlığını çeker. Şeytan ateşten yaratılmıştır.142 Ateşin özelliği, parlamak, alevlenmek, hareket, yakıp yok etmek, sarsıntı/titreyiştir. Bu özellikler, öfkede de vardır. Öfke, kin ve hasedi doğurur, intikamı kamçılar.
Affetmek için öfkeyi yenmek gerekir. “Öfkelerini yenerler, insanların kusurlarını
136] 3/Âl-i İmrân, 133-135
137] Ebû Dâvud, Edeb 3, IV/248
138] EbûDavud, Edeb 3; İbn Mâce, Zühd 18, II/1400
139] Câmiu’s-Sağîr, II/149
140] Müslim; Câmiu’s-Sağîr, II/135; İhyâ-i Ulûmi’d-Din, 6/400
141] 3/Âl-i İmrân, 133
142] 7/A’râf, 12
AF
- 35 -
bağışlarlar.”143 Takvâya giden yol böyle açılıyor. Bütün öfke, beşerî bir infialdir. Kanın ansızın harekete geçmesiyle insan öfkelenir. İnsan varlığının ilk sebeplerinden ve ilk zaruretlerinden birisidir. Öfkeyi yenmek ilk merhaledir. Baskı yapmak, intikam almak nefsine hoş geldiği için, bazen insan öfkesini yenemez. Azgın öfke fena bir intikama döner. Beliren gazap gizli gizli öfkeye dönüşür. Gayz ve gazap, kin ve intikamdan daha iyidir. Bunun için âyet-i kerime, muttakîlere nefislerindeki öfkeyi yendikleri için o engin âkıbeti gösteriyor. Af, müsâmaha ve serbestliği.
Öfke yenilmediği zaman, nefse ağır bir yüktür. Kalbi yalayan bir ateş yalımıdır. Vicdanı kaplayan bir istir. Fakat nefis, müsâmaha gösterip kalp affedince o yükün altından insan kurtulur. Parlak, nurlu ufuklara ve rahatlığa ulaşır. Kalpte yumuşaklık başlar, vicdanda selâmet yerleşir. “Ve Allah muhsinleri (ihsân/iyilik edenleri) sever.” Öyleyse bollukta ve darlıkta cömertlik yapanlar gibi, öfkesini yendikten sonra af ve müsâmaha ile bağışlayanlar da muhsin kimselerdir; Allah’ın sevdiği iyi insanlardır.144
Muttakîler, kötülük edenlere karşı af ile muâmele ederler.145 Affetmek hakkında Peygamber Efendimiz şöyle buyurur: “Kıyamet günü, ‘nerede ecirleri (sevapları) Allah üzerinde olanlar, cennete girsinler!’ diye bir çağırıcı bağıracak. ‘Ecri Allah üzerinde olan kim?’ diye sorulacak. Bunun üzerine, (başka insanları) affetmiş olanlardan başka kimse kalkamayacaktır.”146 “Seninle münasebeti kesen akrabanı ziyaret et; seni mahrum bırakana ver!”147 Hz. İsa’nın şöyle dediği rivâyet edilir: “İyilik, sana iyilik edene iyilik etmen değildir; bu bir karşılıktır. İyilik, sana kötülük edene iyilik etmendir.”148 “İyiliğe iyilik her kişinin kârı; kötülüğe iyilik er kişinin kârı” atasözü bu nebevî ifadeden mülhem olsa gerektir.
Takvâ sahibi olanların özelliklerini sayan yukarıdaki âyette149 başkalarını affetmenin vurgulanmasından sonra şöyle denir: “Onlar fâhişe işledikleri veya nefislerine zulmettikleri zaman günahlarına hemen tevbe-istiğfar ederler” Fâhişe; çok çirkin olan fiil; nefse zulüm de herhangi bir günah. Fâhişe, başkasıyla ilgisi olan günah; nefse zulüm de başkasıyla ilgisi olmayan günah demektir. Müttakîlerin ikinci kısmı, insanlık hali, böyle bir kötülük yaptıkları veya herhangi bir günah işledikleri zaman, hemen Allah’ı hatırlarlar da hayâ ve korkularından hemen tevbe-istiğfar ederler. Yaptıklarına pişmanlık duyup kalbiyle ve diliyle affedilmesini diler ve o günahı örttürecek iyiliklere koşarlar.
Gerçekten, günahları Ğafûr (mağfiret edici, günahları örten) ve Rahim olan Allah’tan başka kim bağışlar? Öyle ya, affedenleri, iyilik yapanları seven şânı büyük Allah’tan çok affetmeye ve bağışlamaya gücü yeten kim düşünülebilir? İşte herhangi bir günah sonunda derhal Allah’tan utanıp da hemen tevbe edenler ve yaptıkları günahlarda bile bile ısrar etmeyenlerin mükâfatı, Allah tarafından bağışlanma ve günahları yokmuş gibi, altından ırmaklar akan, içinde ebedî
143] 3/Âl-i İmrân, 133
144] Seyyid Kutub, Fî Zılâl, c. 2, s. 453
145] 3/Âl-i İmrân, 133
146] Âlûsi, Rûhu’l Meânî, II/58; naklen Elmalılı, c. 2, s. 425
147] Ahmed bin Hanbel, Müsned IV/148
148] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, c. 7, s. 173
149] 3/Âl-i İmrân, 133-135
- 36 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olarak kalacakları cennetlerdir. Esas itibariyle amelin gereği değil; sırf Allah’ın lutfu olan bu bağışlama ve cennet, İlâhî vaad gereğince, güzel amel sahiplerinin haklarıdır. Amel etmeyen, tevbe etmeyen isyankârların kurtuluş ve selâmetleri ise Allah’ın vaadi ile garanti edilmiş değildir. Sırf Allah’ın dilemesi ve yardımına kalmış bir şeydir.150
Seyyid Kutub da bu âyetin tefsirinde şunları söyler: İmtihanda başarıya ulaşmak ve rızâ-i İlâhîye nâil olmak için Allah’ın yardımını ve affını istemek şarttır. Kul ne kadar emirleri yerine getirmeye çalışsa da yine de kusur edebilir. Onu bağışlayıp af ve merhametine nâil kılmak ise Allah’ın rahmetindendir. Bu din, beşer denilen şu mahlûkun zaaflarını, derinliğine idrâk ediyor. İnsanı bazen cesetle ilgili ağırlıklar ahlâksızlık derekesine düşürebilir, hayvanî duyguların esiri kılabilir, Allah’ın emrine muhâlif hareketlere sevk edebilir. Bu din, insanın o nevi zaaflarını kabul ediyor, onun için de kızmıyor ona. İnsan kendi nefsine zulmedince, İslâm onu rahmet-i İlâhîden kovmuyor. İnsan, büyük bir günah işleyince ona kapıları kapatmıyor.
Ruhundaki iman şûlesinin henüz sönmemiş olması, kalbindeki iman kaynağının henüz kurumamış bulunması, Allah’la bağının henüz kopmamış olması, günahkâr bir kul olduğunu, affı geniş bir Rabbinin bulunduğunu bilmesi yeter ona. Şu halde bu günahkâr, hatalı, zayıf mahlûk, henüz hayır unsuru taşımaktadır. Önündeki yollar tamamen kesilmemiştir. Kopmayan bir ipe sarılabilir. Zaafına kapılarak ne kadar kayarsa kaysın. Beraberinde meşale bulunduktan, elinde ip mevcut olduktan sonra, Allah’ı unutmayıp zikrettikten, istiğfar ederek O’na kulluk ettikten, günahlarda da inat ve ısrar etmedikten sonra yine o nura ulaşabilir.
Bu din; şu zayıf yaratığın yüzüne karşı tevbe kapısını kapatmıyor. Onu bataklıkta yitik olarak tek başına bırakmıyor. Dönmekten korkan kovulmuş gibi terk etmiyor. O, bu zavallıya mağfiret kapısını gösteriyor. Yolu anlatıyor, titrer ellerinden tutuyor, kaypak adımlarına destek oluyor, emniyetli bir sınıra ulaşabilmesi için yoluna ışık tutuyor.
Ondan sadece bir şey istiyor; Kalbinin taşlaşmamasını, ruhunun kararmamasını, Allah’ı unutmamasını. Allah’ı hatırladıkça, ruhunda o hidâyet meşalesi bulundukça, vicdanından o keskin ses geldikçe, kalbinden o serin rüzgâr estikçe, ileride elbet bir gün ruhundaki nuru anlayacaktır. Kurumuş tohum yeniden yeşerip canlanacaktır. Hata eden ve evde sopadan başka bir şey olmadığını bilen çocuk, hiçbir zaman eve girmeyecek, kaçacak, kaybolacaktır. Fakat evde sopanın yanında hatasından özür dilerse zaafını anlayacak, tevbe ederse özrünü kabul edecek, şefkatli bir elin bulunduğunu anlarsa, bir gün, elbet eve dönecektir.
İşte İslâm, zayıf olan insanoğlunu zayıf anlarında böylece kolluyor, o zaafının yanında kuvvetinin de bulunduğunu, ağırlığın yanında rahatlığın da mevcudiyetini, hayvanî duyguların yanında Rabbanî arzuların da bulunduğunu biliyor. Zaafa düştüğü an, elinden tutup yükseklere çıkarmak için şefkat gösteriyor. Ayağı kayıp yuvarlandığı zaman, yeniden ufka yükseltmek için elinden tutuyor. Yeter ki insan, Allah’ı hatırlasın, O’nu unutmasın, hatalı olduğunu bildiği halde
150] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini K. Dili, c. 2, s. 425
AF
- 37 -
hatasında ısrar etmesin. 151
Hadis-i Şeriflerde Af Kavramı
Ebûzer diyor ki, Allah’ın Rasûlü (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Lâ ilâhe illâllah (Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur) deyip bu iman ve ikrar ile ölen hiçbir kul yoktur ki cennete girmesin!” “Yâ Rasûlallah, dedim, zina ve hırsızlık etse de mi?” “Zina ve hırsızlık etse de” buyurdu. Ben aynı soruyu 3 defa tekrarladım, O da aynı cevabı üç kez tekrarladı. Dördüncüsünde: “Ebûzer’in burnu toprağa sürülse de (yani Ebûzer hoşlanmasa da bu böyledir).” dedi. 152
“Yüce Allah buyuruyor ki: ‘Ey kulum, sen Bana (hakkıyla) kulluk etmedin, ama Benden umdun, istedin. Ben de sende olanları bağışladım. Ey kulum, dünya kadar günahla gelsen, Bana şirk/ortak koşmamışsan, Ben de seni dünya kadar mağfiretle karşılarım.” 153
“Yüce Allah buyuruyor ki: ‘Ben kulumun, benim hakkımdaki zannı üzereyim. Kulum Beni nerede zikreder/anarsa Ben oradayım. Bana bir karış yaklaşana Ben bir kulaç yaklaşırım. Bana bir kulaç yaklaşana Ben iki kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelene Ben koşarak giderim.” 154
“Allah’ım! Sen affedicisin, Kerimsin. Affetmeyi seversin. Beni affet!” 155
“Kim bir müslümanın ayıbını örterse, Allah da, kıyamet gününde onun ayıplarını örter.” 156
“Sadaka hiçbir zaman malı eksiltmez. Allah, kişinin affetmesi sebebiyle ancak şerefini arttırır. Allah için alçak gönüllü davranan kimseyi Allah mutlaka yükseltir.” 157
“Allah (c.c.), kötülüğü affeden kişiyi mutlaka aziz (güçlü ve yüce) kılar.” 158
“Pehlivan, meydanda başkalarını yenen değil; gazaplı ânında nefsine hâkim olandır.” 159
“Bir kimse, kendisine vermeyene vermedikçe, şahsî haksızlığı affetmedikçe fazîlet sahibi olamaz.” 160
“Kul, kendisiyle münâsebeti kesen akrabalarına sıla-i rahim yapmadıkça, kendisine zulmedeni affetmedikçe ve kendisine vermeyene vermedikçe fazilet sahibi bir kimse olamaz.” 161
“Size iyilik yapanlara karşılık iyilik yapmak, kötülük yapanlara da kötülük yapmak yükseklik değildir. Asıl yükseklik, size zulmedenlere, kötülük yapanlara karşı da kötülük
151] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, c. 2, s. 454-455
152] Buhâri, Libâs 24; Müslim, iman 40, hadis no: 154
153] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/154
154] Müslim, Tevbe 1, hadis no: 1
155] Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. C. 6, s. 314
156] İbn Mâce, c. 2, s. 850, hadis no: 2547
157] Tirmizî, Birr 81; İmam Mâlik, Muvattâ, Sadaka 12
158] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/235, 238
159] Müslim, Birr 106
160] Fahreddin Râzi, Mefâtihu’l Gayb, IX/8
161] F. Râzi, Mefâtihu’l Gayb (T. Kebir), c. 7, s. 73; Benzeri için bk. Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/148
- 38 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etmeyip iyilikte bulunmaktır.” 162
“Elinizden geldiği kadar müslümanların cezalarını kaldırmaya çalışınız. Onun için bir çıkış yolu varsa serbest bırakınız. Devlet başkanının afta hata etmesi, cezalandırmada hata etmesinden daha iyidir.” 163
Allah’ın Affediciliği
Af, Allah’ın ilâhlık özelliklerindendir. Allah’ın en güzel isimlerinden (Esmâ-i Hüsnâ’dan) biri de ‘Afüvv’dür. Bunun anlamı “çok çok bağışlayan, çokça affeden” demektir. “Ğafûr” da bağışlayan, örten demektir. Ancak ‘Afüvv’ ismi ‘Ğafûr’a göre biraz daha geneldir. Çünkü Ğafûr, günahı örten demektir. Silip süpürmenin örtmekten daha iyi olduğu açıktır. Birçok âyetin sonunda Allah’ın Ğafûr ve Rahîm isim sıfatları tekrarlanarak, O’nun, kullarını affetmeyi ne kadar istediği, kullarına ne kadar acıdığı vurgulanır.
Bu isim, dört âyette ‘Ğâfur-bağışlayıcı’ ismiyle beraber geçmektedir. “Umulur ki Allah bunları affeder. Allah Afüvv’dür (affedicidir), Ğâfur’dur (bağışlayıcıdır).”164 Bir âyette bu isim ‘Kadîr’ ismiyle beraber kullanılır. Bu âyet, Allah’ın günah işleyenleri cezalandırmaya güç yetirdiği halde, onlara ceza vermeyip bağışlayabildiğini ifade eder.165 Allah (c.c.) sonsuz bağışlayıcı ve affedicidir. O’nun bu bağışlayıcılığı öncelikli olarak dinî emirleri ve yasakları (teklifleri) hafifletmede görülür. 166
Allah’ın kullarının hata ve günahlarını affedip bağışlaması, birçok âyette ve birçok isimle ifade edilmektedir. Allah’ın affedici olmasıyla ilgili Kur’an’da zikredilen Allah’ın isim-sıfatları şunlardır: Afüvv, Ğafûr, Ğaffâr, Tevvâb. Allah’ın affedici olmasının birçok isim-sıfatla zikredilmesi, affının büyük, bağışlayıcılığının çok olduğuna delil olabilir. Ama, Allah’ın affına muhâtap olabilmek için, kulun tevbe ederek Allah’a şirk koşmadan O’na yönelmesi şarttır.
Rabbimiz, kul olarak yarattığı insanın günah işleyeceğini, hata ve isyan edeceğini, hatta bazılarının inkârcı olup küfre düşeceğini biliyordu. Buna rağmen ona hem günah işleme hem de ibâdet etme özelliğini verdi.167 Yani Allah, insanın iradesini kendi eline vermiştir. Ancak onu başıboş da bırakmamıştır. Bütün insanlara ‘tâğuta kulluk yapmayın, Allah’a ibâdet edin’ diye davet yapması için elçiler/peygamberler göndermiştir. 168
Elçilerin davetine uymayıp, Allah’ın gönderdiği âyetlere sırtını dönenler azgınlık, sapıklık ve isyan içinde kalırlar. Peygamberlere iman edip müslüman olanlar da zaman zaman hata edebilir, günah işleyebilirler. İşte kim bu şekilde hataya düştükten sonra, hatasından vazgeçer ve Allah’a tevbe ederse Allah (c.c.) onu affedebilir. İnkârcı iken mü’min, isyankâr iken itaatkâr, günahkâr iken takvâ sahibi olanı (korkup korunanı) affeder. Af yetkisi Rabbimizin elindedir. Dilediğini bağışlar, dilediğini cezalandırır.
162] Tirmizî, Birr 10
163] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/160
164] 4/Nisâ, 99; ayrıca bk. 22/Hacc, 60; 58/Mücadele, 2; 4/Nisâ, 43
165] 4/Nisâ, 149
166] 2/Bakara, 187; 4/Nisâ, 43; 5/Mâide, 101
167] 91/Şems, 7-10
168] 16/Nahl, 36
AF
- 39 -
Eğer Rabbimiz bütün isyanlara ve günahlara ceza verip kullarını hiç affetmeseydi şüphesiz yeryüzünde kimse kalmazdı.169 İnsanların yaptıkları yüzünden karada ve denizde fesat (çarpıklıklar, bozulma) meydana gelir.170 Bazı insanlar veya topluluklar daha dünyada iken cezalandırılır. Ancak bütün bunlar, insanların ürettikleri kötülüklerden Allah’ın affının dışında kalan fazlalıklardır. Allah (c.c.) kullarını sürekli affetmektedir. Ancak bazılarının ceza alması da kâinat düzeni ve ibâdetin değerinin bilinmesi açısından Allah’ın adâletinin gereğidir. “Size isâbet eden her musibet, (ancak) ellerinizin kazanmakta olduğu dolaysıyladır. (Allah,) çoğunu da affeder.” 171
Allah (c.c.) Uhud savaşında Peygamber’in sözünü dinlemeyenleri,172 hac ibâdetinde daha önceden yapılan hataları,173 buzağıyı tanrı edinip sonra tevbe eden İsrail oğullarını174 affettiğini bildiriyor. Kötülükleri bağışlayıp affedenler,175 güçsüz ve zayıf olduğu için Allah yolunda hicret veya cihad edemeyen müstaz’aflar,176 Allah’a şirk koşmaksızın başka günah işleyenler177 Allah’ı (c.c.) affedici olarak bulurlar. 178
Peygamberimiz’in Af ve Müsâmahası
Kur’an, Peygamberimize de affedici olmasını öğütlemektedir: “Sen affı tercih et, ma’rûfu (iyiliği) emret ve cahillerden yüz çevir.”179; “Allah’ın rahmeti sebebiyle sen, onlara yumuşak davrandın! Şâyet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; (umuma ait) işlerde onlarla müşâvere et (onlara danış). Artık kararını verdiğin zaman da Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine sığınanları sever.”180 Peygamberimiz’in acımasını, şefkatini, kibarlık ve nezâketini özetleyen bu âyet, kabalık ve katılığın, insanda dâvete karşı tepki ve ürküntü uyandıracağını; insanları iteceğini belirtmekte; insanların hatadan tamamen uzak olamayacağına da işaret ederek kusuru olanları affetmesini, mü’minlere hoşgörülü olmasını Elçi’ye emretmektedir. Hakk’a çağrı görevini üstlenenlerin, Hz. Muhammed’i (s.a.s.) örnek alarak daima yumuşak huylu, hoşgörülü olmaları, kabalık ve katılıktan kaçınmaları gerekir. Enes (r.a.) diyor ki: “Ben Hz. Peygamber’e on yıl hizmet ettim. Ne beni dövdü, ne yaptığım bir dünya işi için ‘neden böyle yaptın?’ veya yapmadığım (ihmal ettiğim) bir dünya işi için ‘neden yapmadın?’ dedi. 181
Hz. Âişe (r.a.) annemiz anlatıyor: Peygamber’e (s.a.s.) “Uhud gününden sana daha şiddetli gelen bir gün ile karşılaştın mı?” dedim. O da: “Evet, Akabe gününde senin kavminle ilgili olarak karşılaşmış olduğum hal, daha şiddetli ve vahimdi. Kendimi
169] 35/Fâtır, 45
170] 30/Rûm, 41
171] 42/Şûrâ, 30; ayrıca bk. 42/Şûrâ, 34, 40
172] 3/Âl-i İmrân, 152, 153
173] 5/Mâide, 95
174] 2/Bakara, 52; 4/Nisâ, 153
175] 4/Nisâ, 149; 64/Teğâbün, 14
176] 4/Nisâ, 99
177] 4/Nisâ, 48
178] 16/Nahl, 126; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 31-33
179] 7/A’râf, 199
180] 3/Âl-i İmrân, 159
181] S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 1, s. 167
- 40 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Abdi Yaley b. Abdi Kelâl’e tanıttım. İstediğim şeyi onaylamadılar. Yüzüm keder dolu olarak yanlarından ayrıldım. Biraz uzaklaşmış, Seâlib’in yakınlarına varmıştım. Başımı kaldırdığımda bir bulutun beni gölgelendirdiğini gördüm. Cibril oradaydı. Bana seslenerek şöyle dedi: ‘Muhakkak ki Allah, kavminin sana dediklerini ve seni reddedişlerini işitti. Sana ‘dağların meleğini gönderdik, onlara dilediğini yapasın’ dedi. Bu esnada dağların meleği bana seslenerek şöyle dedi: ‘Ey Muhammed! Allah kavminin söylediklerini işitti. Ben de dağlar meleğiyim, Rabbim beni emrine verdi ki dilediğin şeyleri bana emredesin; dilersen şu iki dağı başlarına geçireyim.’ Ben de şöyle dedim: ‘Bilakis ben, onların soylarından Allah’a hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayan, yalnızca Allah’a ibâdet eden kişiler çıkarmasını Allah’tan temenni ederim.” 182
Benû Hanife reislerinden Sümâme bin Usâl kendisinin de itiraf ettiği gibi öldürülmeyi hak eden suçlar işlemiş azılı bir İslâm düşmanı idi. Bir müfreze onu yakalayıp Medine’ye getirdiği zaman Hz. Peygamber, Sümâme’nin Mescid’de bir direğe bağlanmasını ve kendisine iyi muâmelede bulunulmasını ashâbına emretti. Namaza giriş çıkışlarında da bizzat kendisi onunla ilgileniyor ve iman teklif ediyor, fakat Sümâme kabul etmiyordu. Üç gün sonra Hz. Peygamber, hiçbir karşılık almaksızın onu affederek serbest bıraktığı zaman Sümâme, o kadar hayret etmiş ve hislenmişti ki şehir çıkışında rastladığı ilk pınarda abdest alarak Rasûlullah’ın huzuruna döndü. Kelime-i şehâdetten sonra o, şöyle diyordu: “Şimdiye kadar Sen, benim nazarımda dünyanın en nefret edilecek adamı idin. Şimdi ise ben, her şeyden çok Sana hayranım.” Rasûlullah’tan gördüğü af, Sümâme’ye öylesine tesir etmişti ki memleketine dönüşünde umre için uğradığı Mekke’de müslüman olduğunu ilandan çekinmedi ve Hz. Peygamber’den izin almadıkları müddetçe Mekke’lilere Yemâme’den zırnık hububat göndermeyeceğini belirtti. 183
Rasûl-i Ekrem’e dağların meleği boyun eğdirilmiş ve Hz. Peygamber, bir sözüyle dilemiş olduğu şeyi yaptıracaktır. Bu olağanüstü kudrete rağmen onları affederek hidâyete ermelerini istemektedir. Bu durum, nefsin fısıldadığı intikam sevgisinin hepsinden, itibarın iâde edilmesinden daha hayırlı olarak; “bilakis ben, onların soylarından Allah’a hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayan, yalnızca Allah’a ibâdet eden kişiler çıkarmasını Allah’tan istiyorum.” meşhur sözünü söylemekte ve isteğini dile getirmektedir.
Rasûlullah’ın davranışlarında bağışlamak, ana unsurdur. Medine’ye zehirli bir kılıçla Rasûlullah’ı öldürmeye gelen Umeyr bin Vehb el-Cumahi’ye misilleme yapmaya muktedir olduğu halde affetmiştir. Yine, Beni Hanife’nin reisi Sumame bin Âsal, Peygamberimiz’i öldürmek için plan kurar. Yakalandığı zaman onu yine affetmiştir. Allah Rasûlü, kendisine insanların en sevgilisi olan Hz. Hamza’yı (r.a.) öldüreni affetmiş ve “yüzünü benden uzaklaştırın” demekten daha fazla ileri gitmemiştir. Kendisini hicveden şâirleri de affetmiştir. Elbette bağışlamak, asil bir özelliktir. Ama bu davranış, güçlü olanlarda nâdir bulunan bir uygulamadır.
Mekke fethinde Rasûlullah’ın yaptığı ilk iş, Kâbe’yi putlardan temizlemek olmuştu. Namaz vakti gelip de Hz. Bilâl, Kâbe’nin damına çıkarak ezan okumaya başladığı zaman, bazı diğer Mekke’liler gibi Attâb bin Esîd de hiddetle homurdanıyordu: “Allah’a şükür ki babam hayatta değil! Hiç olmazsa şu bayalığı
182] Buhâri, VI/224; Müslim, hadis no: 1795
183] Buhâri, Meğâzi, 70; Müslim, Cihad 59; Ebû Dâvud, Cihad 119
AF
- 41 -
görmüyor.” Namazı müteakip yaptıkları bunca eziyet ve savaşlardan başları yere eğik hemşehrilerine Hz. Peygamber: “Bugün, siz, muâheze edilecek değilsiniz. Gidin, hepiniz serbestsiniz!” dediği zaman kalabalık, heyecan, sevinç, aşk ve bağlılıkla coşuyor, biraz önce hiddetinden patlayan Attâb, herkesten evvel atılarak imanını haykırıyordu. Artık o, öylesine İslâm’a bağlı idi ki, Mekke’den ayrılırken Hz. Peygamber, onu Mekke valiliğine lâyık görüyordu. 184
Siyerinden ve hadis-i şeriflerinden açıkça anlaşılıyor ki, Peygamber Efendimiz, affetmekle başka bir şey değil; sadece insanların hidâyete ermesini amaçlamaktadır. Bu da genellikle tahakkuk etmiştir. Buna rağmen, Rasûlullah her önüne geleni affetmemiştir. O’nun ahlâkı Kur’an idi; Kur’an’da affedilmesi yasaklanan zâlim ve tâğutları elbette affetmesi beklenemezdi. Rasûlullah (s.a.s.) kötülüğü iyilikle gideriyordu; Çünkü Kur’an öyle tavsiye ediyordu: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur.”185
Allah, peygamberini birçok af mesajı taşıyan Kur’an kıssalarıyla terbiye etmiştir. Elbette bu kıssalar ve nebevî özellikler, bizler için de uyulması gereken prensiplerdir. Rasûl-i Ekrem, Kur’an kanalıyla peygamberleri tanımakta, onların kendi kavimlerinin beyinsizliklerine ve işkencelerine karşı halkını nasıl affettiklerini görmektedir. Hz. Yusuf, kendisine kin tutan, komplo düzenleyerek kuyuya atan, peygamber oğlunun köle olarak satılmasına sebep olan kardeşlerini affeder. Bundan sonra kadınların desiseleriyle karşı karşıya kalır, sonra zindana atılır. Bütün bunlardan sonra, eline fırsat geçip onlardan intikam almaya güç yetirince şöyle der: “Bugün size karşı sorgulama, kınama yok; Allah sizi affetsin. Çünkü O, merhametlilerin en merhametlisidir.”186 Elbette Rasûlullah, bu hâdiseden, sadece akrabalarını affetmeyi değil; bilakis kanını helal gören, öldürmek için komplo düzenleyen, kovan ve işkence eden kavminin hepsini affetmeyi öğrenir. Onları, Mekke’nin fethi gününde güçlü olduğu halde, affetmenin hidâyetlerine bir tesiri olur umuduyla affeder. Öyle de olmuş, affetme, neticesini de vermiştir. 187
Peygamberimiz dâvet ve tebliğinde son derece başarılı idi. Çünkü O, güzel ahlâk sahibiydi. Anlattığı şeyleri yaşıyordu ve insanlara en güzel örnek oluyordu. İntikamcı değildi. Bağışlayıcı ve affedici idi. Bu özellik Allah’ın kullarına bir rahmetidir. Allah (c.c.) bu rahmetinden kullarına da vermiştir. Hz. Muhammed (s.a.s.), rahmet peygamberi idi. Affın ve bağışlamanın en güzel uygulayıcısı olması gerekirdi ve öyle oldu.
O’nun yumuşak huyluluğu, tatlı sözü, merhametli bir kalbe sahip oluşu, hata yapanları affetmesi, ceza vermekten kaçınması, kendisine karşı büyük kötülük yapanları bağışlaması insanları etkiliyordu. O’nun insan eğitimindeki en güzel metodlarından biri, af ve bağışlamadır. Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Allah’ın Rasûlünü, kendisine her ne zaman kısas olan bir dâvâ getirildiğinde, mutlaka her seferinde affetmeyi emrediyor gördüm.”188 Kendisi affı sevdiği gibi, ümmetine de affı tavsiye ediyordu. O, bir hadisinde şöyle buyuruyor: “Allah (c.c.),
184] Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, I/172; Bidâye, IV, 301
185] 41/Fussılet, 34
186] 12/Yûsuf, 92
187] Abdülhamid Bilâlî, Peygamber’in Yaşantısından Eğitici Dersler, s. 40-43
188] Ebû Dâvud, Diyât 3, Hadis no: 4497, 4/169; Nesâi, Kasâme 27, 8/33
- 42 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kötülüğü affeden kişiyi mutlaka aziz (güçlü ve yüce) kılar.” 189
İnsanın, Kendine Yapılanları Affetmesi
İnsanları affetmek, güzel ahlâk sahibi mü’minlere yakışan bir tavırdır. Kur’an, mü’minlerin affedici olmalarını tavsiye eder. Kur’an, affedenleri Allah’ın sevdiğini haber verir.190 İslâm’a göre bir kötülüğün cezası/karşılığı yine onun kadarıdır. Fazlaya kaçmak helâl değildir. Ancak hak sahibi bu hakkını bağışlarsa, bu bir fazilettir. Kur’an bağışlamayı tavsiye etmektedir. İslâm hukukunda, bir yanağına tokat vurana öbürünü çevirmek (zulme râzı olmak) hoş görülmediği gibi, intikam peşine düşmek de tavsiye edilmez. Haksızlığa uğrayan, hakkını kullanmaz da sabreder ve bağışlarsa bu güzeldir. 191
Kur’an mü’minlerin özelliklerini sayarken, onları, affedici ve öfkelendikleri zaman kızgınlıklarını yenen kimseler olarak tanıtmaktadır.192 Af ahlâkı, şüphesiz ki takvâ’ya (Allah’tan korkup sakınmaya) daha yakındır. Bu tutum, olgun müslümanların belirgin özelliğidir.193 Olgun mü’minlerin bir özelliği de muhsin/ihsân sahibi, yani sürekli iyilik eden ve güzel davranış sergileyen kimse olmalarıdır; Af ahlâkı da bunun bir parçasıdır. Mü’minler bu güzel davranışları sürdürürlerse, yani ihsân eder, sabır gösterir ve affedici olurlarsa; düşmanlıklar dostluğa; kargaşalar, kavgalar, kaoslar barışa dönüşebilir. 194
Aslında ideal olan şey, kişinin hata etmemesidir. Fakat, peygamberler hariç, herkes hata edebilir/eder. Peygamberler bile zelle denilen küçük hatalardan uzak değillerdir; çünkü onlar da bizim gibi bir beşer/insandır. İnsanlar hata etmede eşittir. İnsanlar arasında bu konuda fark, hatanın çeşidi ve oranıdır. Her insanın bazı zaaf noktaları vardır ve genellikle insan, hatayı o zayıf noktalarında işler. Hata ettiğimizde kendimizi daha çabuk ve kolay affederiz ve kendimize bu konuda anlayış gösterilmesini bekleriz. Kendimize gösterdiğimiz bu anlayışı, diğer insanlara da göstermek zorundayız. Mü’min, kendisi için istediği şeyi, başka mü’min kardeşi için de istemek zorundadır.
Dâvetçi Açısından Af ve Müsâmaha
Muhâtabına şefkat ve merhametinin bir özelliği olmak üzere dâvetçi, şahsına yöneltilen hücum ve hakaretleri, eziyet ve mihnetleri, eline fırsat geçtiği zaman intikam almaya kalkmadan affetmeli, seviyesiz ve cahilce yapılan itiraz, itham, zulüm, cefâ veya talep ve isteklere karşı müsâmahakâr bir ruhla muâmelede bulunmalıdır.
Bütün bu nâhoş tavır ve fiilleri işleyerek suçlu duruma düşen bir kimse, dâvetçi tarafından mutlaka cezalandırılmayı beklerken hiç ummadığı bir şekilde afla karşılaşıverdiği zaman onda bu muâmele, psikolojik bir tesir icrâ ederek âdeta bir ruh inkılâbı meydana getirir ve muhatap, dâvetçiye en büyük düşman iken, birdenbire dâvetçinin en samimi bağlısı ve yardımcısı olabilir. O halde
189] Ahmed bin Hanbel, 2/235, 238
190] 24/Nûr, 22; 2/Bakara, 178, 237
191] 2/Bakara, 178
192] 3/Âl-i İmrân, 134
193] 2/Bakara, 237
194] 41/Fussilet, 33-34
AF
- 43 -
Cenâb-ı Hak’ın, Rasûlüne emrettiği üzere, hıyaneti sabit olanların bile suçunu bağışlayarak müsâmahalı davranmak,195 İslâmî dâvetin metodlarından biridir.
Günümüz dâvetçisi, Rasûlullah’ın yolundan giderek nefsî kin ve düşmanlıklarını, grupçu görüş ve ayrılıklarını bir tarafa atarak muhâtabını, şâyet varsa işlediği suçlarından dolayı affetmesini bilmelidir. Allah, müttakî mü’minlerden öfkelerini yutmalarını ve affedici olmalarını istiyor. Muhâtaplarımıza düşmanca tavır takınmamalı ve onlara güzel sözler söylemeli, yumuşak üslûpla hakkı tebliğ etmeliyiz. Ancak zâlimlere kızmalı, onların zulümlerini bırakmalarına vesile olacak yolları bulmaya çalışıp onları bu kötülükten kurtararak onların hidâyetini/kurtuluşunu istediğimizi belli etmeliyiz. Kişilere değil; kötülüklere düşman olmalı, günahkârı değil, günahı kınamalıyız. Kişiye nefis müdafaası yaptıracak kötü sözlerden ve muhâtabın şahsiyetini rencide edecek tavırlardan kaçınmalıyız. Muhâtabımızın en son yıkacağımız putu, nefis putu olmalıdır.
Bütün bu metotların hassâsiyet ve titizlikle uygulanması, tamamıyla adam kazanma ve kazanılan adamı kaybetmeme gayretinden ileri gelmektedir. İslâm’ın insana verdiği değeri bilmeyen yoktur. Cenâb-ı Hak’ın, diğer mahlûkatı emir ve hizmetine verdiği insanoğlunun hidâyeti için çalışmak, dâvetçinin vazifesidir ve bu uğurda yaptığı çalışmalar vesilesiyle Allah’ın tek bir kişiye hidâyet nasip edivermesi, dâvetçi için çok büyük değer ifade eder. Hz. Peygamber’in Hayber Gazvesi esnasında Hz. Ali’ye söylediği gibi, bir müslüman için onun vasıtasıyla tek bir kişiye Allah’ın hidâyet vermesi; kızıl cins deve sürülerine sahip olmasından196 ve bir vesile ile ifade buyurdukları gibi, üzerine güneş doğan her şeyden daha kıymetli ve daha hayırlıdır.
Bu ölçü göz önünde bulundurulursa Hz. Peygamber’in her karşılaştığı insanın iman etmesini sağlamak için her meşrû çare ve her metoda başvurarak fevkalâde gayret sarf etmesindeki hikmet, gâyet güzel anlaşılır. Hakem bin Keysân esir edilmiş ve Rasûlullah’a getirilmişti. Hz. Peygamber, ona İslâm’ı arz etti, fakat o kabul etmedi. Rasûlullah onu yine dâvet etti ve uzun müddet teklifini tekrarladı. O kadar ki Hz. Ömer dayanamadı ve “Yâ Rasûlallah, ne diye bununla uğraşıp duruyorsun?! Vallahi, bu kesinlikle müslüman olmaz. Bırak da şunun boynunu vurayım, canını cehenneme yollayayım” dedi. Fakat Hz. Peygamber buna kulak asmadı ve Hakem’i İslâm’a dâvete devam etti. Nihâyet o müslüman olunca Rasûl-i Ekrem, ashâbına döndü ve “biraz önce size uysaydım onu öldürecektim ve o cehennemlik olacaktı!” buyurdular. Hz. Ömer’in ifadesiyle bundan sonra Hakem, ihlâslı bir müslüman olmuş ve Allah yolunda cihadlara katılmıştır.” 197
Hoşgörü ve Müsâmaha
Hoşgörü, batı dillerinde Latince kökenli “tolerans”la ifade edilir. Sabretmek, katlanmak, dayanmak anlamlarına gelir. Arap dilinde bunun karşılığı “müsâmaha”dır. Kur’an’da hiç geçmeyen bu kelime, sünnette genellikle alışverişte kolaylık gösterme bahsinde geçer. Bu tür hoşgörü hadislerinin en ünlüsü: “İsmah, yüsmah lek = Hoşgörülü ol ki, hoş görülesin.”198 hadisidir.
195] 5/Mâide, 13
196] Buhâri, Cihad 102
197] Ahmed Önkal, Rasûlullah’ın İslâm’a Dâvet Metodu, s. 339-343
198] Ahmed bin Hanbel, Müsned, 1/248
- 44 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İnsanlar arası ilişkilerde hoşgörü, hayatı kolaylaştırır ve yaşanabilir kılar. Çünkü insan, sürekli hata yapabilen bir yapıdadır. İnsanların hata ve kusurlarını hoş gören biri, yalnızca başkalarından da kendisi için hoşgörü bekleme hakkını kazanmış olmuyor, bununla birlikte hayatı katlanılabilir kılarak yaşamın işkenceye dönüşmesini önlüyor demektir. Ne ki, insanlar, başkalarının kendilerine karşı yaptıkları hata ve kusurları hoş görme hak ve yetkisine sahiptir. Bir başkasına karşı yapılan haksızlığı hoş görmekten söz etmek gülünç olur. 199
Hoşgörü: Gücenmeyi gerektiren bir tutum, ya da davranış karşısında tepki göstermeme, tahammül gösterme halidir. Batıda mezhepler arası çatışmaya karşı çıkmak, ya da bilim-din tartışmalarında baskıya karşı kullanılan bir kavramdır.
İnsanların farklı umut ve korkulara sahip olması, farklı ön kabullerinden yola çıkmaları sebebiyle, kaynak, amaç ve yöntem farklılıklarından her zaman uzlaşma sağlamaları mümkün gözükmemektedir. Bu nedenle de birbirlerine karşı hoşgörü ile yaklaşmak zorundadırlar. Hoşgörünün sağlıklı bir şekilde kullanılabilmesi için, ileri sürülen iddianın kaynağının, bu iddiaya sahip kişinin amacının ve kaynakla amaç arasındaki mantıksal sürecin aklî delilleri olması gerekmektedir. Yanlış bir hoşgörü anlayışı, hem hoşgörü sahibi için, hem de hoşgörüye sığınan kişiler için felâketlere kapı aralayabilir ve kötü alışkanlıklara neden olabilir.
İslâm toplumlarında hoşgörünün ahlâkî bir temeli vardır. Bununla birlikte, safdilliğe varan bir davranış biçimi de olmamasına özen gösterilir. Hoşgörü sahibi, sadece yanlışa göz yummakla yetinmemeli, doğru olanı göstermeli ve aynı yanlışın tekrarlanmaması için gayret göstermelidir. Aksi halde göz yumma, giderek sabrı taşıran noktalara ulaşabilir ve başlangıçtaki hoşgörü, daha sonrası için bir birikim oluşturabilir. İyi niyet kavramı ile yakın ilişkisi olan hoşgörü, toplumsal barış ve uzlaşma açısından da büyük önem taşır. 200
Müsâmaha: Semâhat kelimesinden gelir. Hoş görürlük, kusurlara göz yummak, aldırış etmemek demektir. Ama bu göz yumulan kusurların İslâm’ın temel esaslarına ve temel insan haklarına karşı olmaması ve toplumu ifsad edecek davranışın dışında olması gerekir. Müsâmahadan, beşerî hataların anlayışla karşılanıp, hata sahibini incitmeden kusurunu tamir etmek veya onun kendisini düzeltmesine imkân vermek anlaşılmalıdır. Vahyin temel doğruları dışındaki karşıt görüşlere saygılı olmak, başkalarının da bakış açılarını hesaba katmak, ictihâdî görüşlerine gereken değer ve önemi vermek, İslâmî müsâmaha ile ilgili gerekliliktir. Müslüman bireylerin birbirleriyle ve cemaatlerin diğer cemaatlerle İslâm’ın kesin hükme bağlamadığı ictihada açık hükümlerde ve teferruatla ilgili farklılıklarda takip etmesi gereken anlayış ve tavır şu olmalıdır: “İttifak ettiğimiz hususlarda yardımlaşır, ihtilaf ettiğimiz hususlarda da birbirimizi mâzur görürüz.“
Kişiye düşen, hatalarını görüp tevbe ederek günahta ısrar etmeyip vazgeçmektir. Bir müslüman kardeşi de, bu hataları müsâmaha ile karşılayıp, tatlı bir yolla emr-i bi’l mâruf ve nehy-i ani’l münker yapmalıdır. Her çeşit hatalar karşısında hatayı işleyene ve onu gören kardeşine düşen hareket tarzı bu olsa gerektir. Cenâb-ı Hak’ın bizim için açtığı imtihanı kazanıp hataları maddî ve mânevî
199] Mustafa İslâmoğlu, Yürek Fethi, Denge Yay., s. 159
200] Abdurrahman Dilipak, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Yay., c. 2, s. 182
AF
- 45 -
terakkîlerin vasıtası kılmanın yolu budur.
Hakikat böyle olduğu halde, kendi grubundan veya hizbinden, kendi parti ya da cemaatinden olmadığından dolayı müslümana cephe almak elbette yanlıştır. Yine, farklı metodla hareket etmek veya tâlî meselelerde -dinen câiz olduğu halde- kendisi gibi düşünmemek kusurundan(!) dolayı müslümanları itham edip bölünmelere ve düşmanlıklara sebep olmak, müslüman kardeşine iman ve İslâm gibi, Allah’ın her şeyden üstün tuttuğu iki vasfı bir tarafa atıp âdi taşlar hükmünde olan beşerî kusurları sebebiyle müslüman kardeşini mahkûm etmek büyük bir yanlıştır. Cenâb-ı Hak’ın “Mü’minler ancak kardeştirler”201 hükmüne ehemmiyet vermeyerek, yine Kur’an’ın ifadesiyle “ölmüş kardeşinin etini yemek”202 iğrenç bir cürüm olan gıybete tevessül etmek, gerçekten büyük bir cinâyettir. Bu öyle bir cinâyet ki, Cenâb-ı Hak’ın, “Bir de öyle bir fitneden sakının ki, o (geldiği vakit) yalnız içinizde zulmedenlere isabet etmez (iyilere de kötülere de isâbet eder). Bilin ki Allah’ın azâbı çok şiddetlidir.”203 âyetiyle haber verdiği musibet ve fitneye hak kazandırır. 204
Yeni müslüman olmuş ve İslâm’ın yüce ahlâk esaslarını bütün varlığı ile benimseyip olgunlaşma fırsatını henüz bulamamış bedevîlerin (çölde yaşayan ve medenî hayatın dışında kalmış kültürsüz insanlar) kaba ve haşin davranışları olurdu. İçinde yaşadıkları iklim ve medenî imkânlardan uzak hayat şartları, onları biraz da böyle olmaya âdeta zorlardı. Bir defasında Efendimiz Mescid-i Nebevîde ashâbı ile oturmuş konuşuyorlardı. Bedevînin biri içeri girdi. İki rekât namaz kıldıktan sonra ellerini kaldırıp: “Allah’ım! Bana ve Muhammed’e rahmet et! Başka kimseye de bizimle beraber rahmet etme!” diye dua etti. Bunu duyan peygamberimiz: “Pek geniş olan İlâhî rahmete sınır çektin!” buyurarak bedevînin hatasını düzeltmeye çalıştı. Bu bedevî, biraz sonra kalkıp Mescid’in bir tarafına giderek abdest bozmaya başlayınca, şaşkınlıklar içinde kalan sahâbiler bağrıştılar. Hz. Peygamber (s.a.s.) işe müdâhale ederek şöyle buyurdu: “Bırakın (işini görsün). Sonra bevlinin üzerine bir kova su dökün; zira siz güçlük değil, kolaylık göstermek üzere gönderildiniz.” Sonra bedevîyi yanına çağırarak ona dedi ki: “Bu mescidler ne bevil, ne de başka pislik içindir. Bunlar, Allah’ı anmak, namaz kılmak ve Kur’an okumak için yapılmıştır.”205 İnsana öyle geliyor ki, sahâbelerden çok Hz. Peygamber’in hiddetlenmesi, kendi mübârek mescidinin mâruz kaldığı böyle bir hakaret karşısında asıl onun öfkelenmesi gerekirdi. Fakat Rasûl-i Ekrem düşünüyor ki, bedevî bu işi kasten ve hakaret olsun diye yapmamıştır. Cehâleti sebebiyle böyle davranmıştır. Şu halde ona kızıp bağırmak, azarlamak doğru bir hareket olmazdı.
Bir başka seferinde Rasûlullah, Mescid-i Nebevî’den çıkarken bedevînin biri geldi. Rasûl-i Ekrem’in elbisesini şiddetle çektikten sonra: “Develerimi buğday ile yükle! Çünkü sendeki mal ne senin, ne de babanın malıdır!” dedi. Bu ânî ve şiddetli çekiş sebebiyle Efendimiz’in üzerindeki sert yakalı ridâsı (gömleği) boynunu kızartmıştı. Bedevînin bu yaptığı, muhakkak ki çok kaba ve görgüsüzce bir davranıştı. Efendimiz buna üzülmüştü. Bedevîye dönerek: “Önce beni
201] 49/Hucurât, 10
202] 49/Hucurât, 12
203] 8/Enfâl, 25
204] İbrahim Canan, Sulh Çizgisi, T.Ö.V. Yay., s. 104-105
205] Buhâri, Vudû, 58, Edeb 35, 80; Müslim, Tahâret 98-100; Ebû Dâvud, Tahâret 136; Tirmizî, Tahâret 112)
- 46 -
KUR’AN KAVRAMLARI
incittiğinden dolayı özür beyan et; sonra ben de senin istediğine bakarım” dedi. Bedevî : “Özür dilemeyeceğim!” diye karşılık verdi ve bu sözleri birkaç defa daha tekrarladı. Hâlbuki Peygamberimiz, bedevîye bir ahlâk dersi vermek istemişti. Fakat beriki hiç oralı olmuyordu. Hz. Peygamber, bedevînin sözüne ehemmiyet vermedi. Ashâbından birine dönerek: “Bu adam için şu develerin birine arpa, diğerine hurma yükle!” diye emredip yoluna devam etti. 206
Hoşgörülü olmak, büyük gönüllerin işidir. Kendinden emin, yaptığının doğruluğundan şüphe etmeyen ve ������������������������������������������������İlâhî hikmet gereği, insanoğlunun çeşitli hazım- ������������������������������������������� hazımsızlık ve zaaflarla ma’lûl olduğunu bilen asil insanlar, hoşgörü sahibi olabilir. Rasûl-i Ekrem Efendimiz, olgunluğun yüce doruğunda bulunduğu için şahsına karşı yapılan kabalıkları tebessümle karşılamış, yaratılanı Yaratan’dan ötürü hoş görmüştür. Müslümanların da karınca kararınca, O’nun yolunda olması, O’na benzemeye çalışması, canlarını sıkan bazı davranışları hoş görmeye gayret etmesi, O’na bağlılıklarının gereğidir.
Tarih boyunca müslümanlar, her konuda olduğu gibi, kişisel hataları bağışlama, gayr-i müslimleri inançlarıyla baş başa bırakıp onlara karşı müsamahakâr davranma âlicenaplığını İslâm’a, İslâm’ın insana ve inanç hürriyetine verdiği değere borçludurlar. İslâmiyet’in hiçbir dine nasip olmayan büyük bir süratle yayılmasının en mühim sebeplerinden birini, bu yüce dinin diğer bütün dinlerden daha müsâmahakâr ve âlicenap oluşunda aramak lâzımdır. Bu sebepledir ki, bazı hıristiyanlar, dinî müsâmahanın ne demek olduğunu müslümanlardan öğrenmiş olmalarını kendileri açısından çok elem verici bulurlar.207
Af ve Müsâmahanın Yozlaştırılması
Af ve müsâmahanın yozlaştırılması birkaç yönden olabilir. a- Allah’ın affediciliğini istismar edip, günahları önemsememe, b- Dinî esaslardan fedakârlık yapıp, Allah’ın hoşlanmadığı şeyleri ve kimseleri hoş görme, c- Zâlimleri ve tâğutları hoş görme, d- Başkasının suçunu bağışlama yetkisini kendinde görme. Bunları kısaca açıklayalım:
Allah’ın affediciliğini istismar edip, günahları önemsememe: Allah’ın rahmeti elbette ki çok geniştir. Ancak, O’nun engin rahmeti yanında, azâbı da çok çetindir. Allah’ın rahmetinden ümit kesilmemelidir. Çünkü O’nun rahmetinden ancak kâfirler ümit keserler.208 Fakat, Allah’ın rahmetine güvenip de günahlara dalmak mü’minlere yakışmayan dengesizliktir. Mü’min için uygun olan, umutla korku arası yaşamak, takvâya sarılıp günahlardan cehenneme düşüyor gibi sakınmaktır.
“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evlâdı, ne evlâdın babası için bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve ğarûr olan şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” 209
Şeytanın en önemli hilelerinden biri, insana kendini tümüyle temize çıkartıp,
206] Ebû Dâvud, Edeb 1
207] M. Yaşar Kandemir, Örneklerle İslâm Ahlâkı, Nesil Yay., s. 285-286
208] 12/Yûsuf, 87
209] 31/Lokman, 33
AF
- 47 -
suçlarını itiraf ettirmemesidir. Böylece insan, nefsini avukat gibi müdafaa eder. Şeytanı dinleyen nefis, kusurunu görmek istemez; görse de yüzlerce te’vil ile kılıf bulur. Ayıbını göremediği için insan, suçunu itiraf etmez, istiğfar etmez ve şeytana maskara olur. Ancak nefsini itham eden kusurunu görür. Kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Kusurunu görse, o kusur, kusurluktan çıkar; insan hatalarını itiraf edince, tevbe eder ve affa müstahak olur.
Dinî esaslardan fedakârlık yapıp, Allah’ın hoşlanmadığı şeyleri ve kimseleri hoş görme: Tolerans diye de ifade edilen hoşgörürlüğü, dinî esaslardan fedâkârlık etme şeklinde anlamak doğru değildir. Zira buna kimsenin selâhiyeti yoktur. Din, Allah’ın dini, o esasın yerine getirilmesini isteyen de Allah’tır. İslâm’ın ruhuna tamamen aykırı hareket edip de, müslümanların kendine karşı toleranslı davranmasını isteyen kimsenin bu arzusu, ahlâkî bir hareket değildir. Yapılan bir kötülük veya ayıp, şâyet toplumu ilgilendiriyorsa, onu hoş görmeye, affetmeye çalışma hakkı kimseye verilmemiştir. Müsâmaha/tolerans sözüyle, birinin şahsî hatasını yüzüne vurup utandırmadan, başkalarının yanında onu mahcup etmeden, sabır ve anlayışla kusurunu telâfi etmesine imkân vermek anlaşılmalıdır. 210
Nitekim Hz. Âişe vâlidemiz, Efendimiz’in müsâmahasını anlatırken, şahsî hiçbir meselesinden, uğradığı zararlardan dolayı kimseleri incitmediğini, kimseden intikam almaya kalkmadığını belirttikten sonra der ki: “Allah’a ait bir hak ayaklar altında çiğnenirse, onu hiç affetmez, hemen o kimseden Allah adına intikam alırdı.” 211
Zâlimleri ve tâğutları hoş görüp affetme: İnsanların her görüş ve anlayışına, sapıklık ve Hakka isyanlarına hoşgörü ile yaklaşmak, müsâmaha ve hoşgörü kavramını yozlaştırmak olduğu gibi; temel doğruları, İlâhî gerçekleri önemsememek ve Hakkı oyuncak haline getirmek demektir. Allah’ın hor gördüğünü hiç bir müslümanın hoş görmeye hakkı yoktur. Kâfirlerin belirli ölçülere uyarak kendi dinlerini serbestçe yaşamasına müsaade etmek, onları zorla dinlerini değiştirmeye çalışmamak ayrı bir şeydir; zâlim ve tâğutlara, insanları Allah’ın dininden uzaklaştırmaya çalışanlara hoşgörülü davranmak ayrı. Hiçbir müslüman, zâlimlere ve tâğutlara tavır almayıp onlarla uzlaşamaz, onlara müsamaha ile bakamaz, onları hoş göremez. Ne onları affeder, ne de onlardan af diler.
Müslüman, Allah’ın emirlerine teslim olan demektir. Allah’ın dininin düşmanlarını, zâlim ve tâğutları kendine dost bilmez ve onlardan af dilemez. Özellikle küfür ahkâmının galip olduğu beldelerde, bu hususa âzamî dikkat gerekir. 212
Tâğuta Küfür, Tâğutun Yaptığı İyilikleri İnkâr Edip Görmezden Gelmeyi de Kapsar
“Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğuta küfredip (onu inkâr edip reddederek) Allah’a iman ederse, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah (her şeyi) işitir ve bilir.” 213
Bu âyette: ‘Fe men yekfur bi’t-tâğuti / Kim tâğuta küfrederse’’ ancak onun,
210] M. Yaşar Kandemir, a.g.e., s. 284
211] Müslim, Fedâil 79
212] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 36
213] 2/Bakara, 256
- 48 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendisini kurtaracak sağlam bir kulpa yapışmış olabileceği belirtiliyor. “Âyette geçen ‘tâğuta küfretmek’ nasıl olur ve neleri kapsar?” Bu soruyu cevaplamak için ‘küfür’ nedir, onu tahlil etmek gerekir.
Küfür, ‘ke-fe-ra’ fiil kökünden masdar olup, lügatta ‘bir şeyi örtmek’ demektir. Bu anlamıyla tohumu toprağa eken ve böylece onu örtüp gizleyen çiftçiye küffar denildiği gibi, kılıcı örttüğü için kınına, karanlığı örttüğü için geceye, yıldızları örttüğü için buluta da kâfir denir. Bazı ibâdetler ve tevbe de birtakım günahları örttüğü için bunlara da keff�����������������������������������������������âre(t) denilmiştir. Kâfir kişi de Allah’ın var-â����������������������������������������������re(varlığını, ayetlerini, nimetlerini veya hükümlerini görmezlikten, bilmezlikten gelip inkâra gittiğinden bu ismi almıştır. Küfür kelimesi, Türkçe’de inkâr kelimesiyle karşılanır. Küfretmek; inanmamak, inkâr etmektir.
Kur’an, imana yüklediği tüm anlamların zıtlarını küfür kelimesine yüklemiştir. Zaten küfür de, bir inançtır; olumsuz bir inanç. Göğüsler iman için açıldığı gibi, küfür için de açılır.214
‘Küfür’, ‘iman’ın zıddıdır. Küfrü tanımak için zıddı olan imanı tanımak gerekir. İman, emn kökünden bir mastardır. Sözlük anlamı, birini sözünde tasdik etmek, onaylamak, kabullenmek itimat etmek, gönülden benimsemek, güvenmek/güvenilmek anlamlarına gelir. Türkçedeki inanmak kelimesi bunu aşağı yukarı karşılar. Demek ki küfür de ‘birini sözünde tasdik etmemek, onaylamamak, kabullenmemek ona itimat etmemek, onu gönülden benimsememek, ona güvenmemek demektir.
Küfür kelimesinin yukarıdaki anlamından yola çıkarak, ‘tâğuta küfretmek’, tâğutun varsa nimetlerini veya hükümlerini görmezlikten, bilmezlikten gelip inkâr etmek gerekiyor, demek zorundayız. Buraya kadar küfür kelimesinin salt lügat anlamından çıkan zarûri bilgileri aktarmış olduk. Kelimenin bu anlama geldiğinden ‘tâğuta küfür’ kavramını bu doğrultuda şöyle açıklamamız gerekir:
Tâğuta nasıl küfredilir, tâğutun neyini, nesini inkâr edip örteceğiz, neyi yok sayacağız’ Tâğutun kendisini yok saymak, görmezlikten gelmek, onun varlığını inkâr etmek kast edilmiş olabilir mi’ Hayır, olamaz! Çünkü tâğutun varlığını kabul edecek ki, onun hükümlerinin veya mahkemelerinin varlığını anlasın ve kanunlarını ve mahkemelerini kabul etmesin.215 Varlığını kabul edecek ki, ondan (tâğuta kulluktan) kaçınsın. 216
Küfür, aynı zamanda nimetleri inkâr, iyilikleri görmezlikten gelmek, yani nankörlük demektir. Kur’ân-ı Kerim’de tam 30 âyette küfür kelimesi, nankörlük anlamında kullanılır. Nankörlük, nimete karşı küfür, iyilikleri örtmek, nimeti ve yardımı inkâr etmek, yok saymak demektir.
Nankörlük kelimesi dilimize, Farsça’dan geçerek yerleşmiş bir kelimedir. Arap dilinde nankörlük; ‘küfrân’ ya da ‘küfrânü’n-nimeti’ kelimeleriyle ifade edilmektedir. Nankör kimseye de ‘kâfirü’n-nimeti’ denilir. Nankörlük; bir insanın başka bir insana karşı ya da Rabbine karşı nankörce davranmasına göre iki yönden ele alınabilir. İkinci tür nankörlük, insanın Rabbine karşı olan nankörlüğüdür. Zira
214] 16/Nahl, 106
215] 4/Nisâ, 60
216] 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17
AF
- 49 -
bunda, insanın küfre girme ihtimali büyüktür. Her ne kadar küfür ile nankörlük ilk bakışta birbirlerinden tamamen farklıymış gibi görünseler de aralarında çok yakın bir benzerlik vardır. Birincisinde; Allah’ın varlığını, birliğini ya da inanmamızı emrettiği hükümlerini inkâr etme söz konusudur ki, bu açıkça küfürdür. Allah’ın verdiği nimetleri inkâr etmek, onları unutmaya çalışmak ya da unutmuş görünmek de haddi zatında küfürdür. Zira her iki durumda da, ikrar edilmesi vâcib olan hakikatleri inkâr etme söz konusudur.
Kur’ân-ı Kerim’de, insanların Allah’a karşı nankörlüğünden söz edilirken, ‘nankör’ ve ‘nankörlük’ kelimelerinin, ‘küfr’ kelimesiyle ifade edildiğini görüyoruz: “Nankörlük ettikleri için (bimâ keferû) onları işte böyle cezalandırdık. Biz, nankör (kefûr) olandan başkasını cezalandırır mıyız?” 217 Bu âyette geçen ‘nankörlük ettikleri için’ sözü, Kur’an’daki “bimâ keferû” kelâmının mealidir. ‘Nankör’ kelimesi de ‘kefûr’ sözünün mealidir. Aynı şekilde, 27/Neml, 40 ve 16/Nahl, 112. âyetlerde geçen ‘nankör’ ile ‘nankörlük’ kelimelerinin tümü, ‘küfr’ kelimesinin türevidir.
İşte, Farsçadan Türkçeye geçtiği şekliyle nankörlük demek olan Kur’an ifadesi olarak ‘küfür’ Kur’an’daki ikinci anlamıyla nimeti tanımamak demektir. Nimetleri inkâr, iyilikleri görmezlikten gelmek demektir. Kur’ân-ı Kerim’de tam 30 âyette küfür kelimesi, işte bu anlamda, nimeti görmezlikten gelme, yani nankörlük anlamında kullanılır. Dolayısıyla, Kur’an’da 30 âyette geçen ‘küfür’ kelimesi, ‘nimete karşı küfür, iyilikleri örtmek, nimeti ve yardımı inkâr etmek, yok saymak’ anlamında kullanılmıştır. Kur’an’ın en doğru tefsiri yine Kur’an’la yapılır. Kur’an’daki “tâğuta küfür”218 kavramının tefsirinin de, Kur’an’dan yola çıkarak; ‘iyilikleri örtmek, nimeti ve yardımı inkâr etmek, yok saymak’ olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
‘Tâğuta küfür’ kavramını başka türlü izah etmek zordur. Eğer buradaki ‘küfür’ kelimesinden ‘red, reddetmek’ anlamı kast edilseydi, ‘redd’ kelimesi kullanılırdı. Bilindiği gibi reddetmek anlamındaki ‘redd’ kelimesi Arapça’dır ve Kur’an’da (türevleriyle birlikte) tam 62 yerde kullanılmıştır. Başka yerde kullanılan ‘redd’ kelimesi, 2/Bakara 256’da ve 4/Nisâ, 60’da kullanılmayıp ‘küfür’ kelimesi kullanılmıştır. Demek ki, buradaki küfür kelimesini ‘redd’ anlamı vermek doğru değildir. Zaten Kur’an’da diğer âyetlerde de ‘küfür’ kelimesi, redd anlamında kullanılmamıştır ki, bu âyette kullanılmış olsun. Ama küfür kelimesi, Kur’an’da tam otuz yerde ‘nimetleri, iyilik ve yardımları yok saymak, iyilikleri örtmek, inkâr etmek’ anlamında kullanıldığına göre, bu âyette de o anlamda kullanılmıştır diyebiliyoruz.
Kur’an, bizden tâğutların iyiliklerini örtmemizi, onların yardım ve iyiliklerini görmezden gelip yok saymamızı, yani inkâr etmemizi istemektedir. Kur’an bunun örneğini de bizzat kendi tavrıyla gösterir. Meselâ Kur’an, bazı (tâğut olmayan) kâfirlerin bazı olumlu taraflarını ifadeden kaçınmaz: “Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet bıraksan, onu sana noksansız iâde eder.”219 İçki ve kumar hakkında da benzer tavır takınılır: “Sana şarap ve kumar hakkında sorarlar: De ki: ‘Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için birtakım faydalar vardır. Ancak,
217] 34/Sebe’, 15-17
218] /Bakara, 256; 4/Nisâ, 60
219] 3/Âl-i İmrân, 75
- 50 -
KUR’AN KAVRAMLARI
her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür.” 220 Fakat Kur’an, hiçbir âyette tâğut kategorisine giren İblis’in, şeytanın, Firavun, Nemrud, Ebû Cehil gibi şahısların olumlu taraflarından bahsetmez. Onların iyi taraflarını örter, yok sayar.
Kur’an, onların hiçbir iyiliğini görmezlikten gelerek örnek olduğu gibi, bizim de tâğutlar konusunda benzer tavır takınmamızı, onların iyiliklerini örtmemizi, yani küfredip inkâr etmemizi istiyor. Çünkü o tâğutlar, sıradan kâfir gibi değildir. Biz, tâğut olmayan kâfirlerin olumlu yönlerini anlatabiliriz. Ama tâğutların asla. Çünkü onlar, yüz binlerce belki milyonlarca insanın şirke düşmesine, Allah’a isyan etmesine ve Cehenneme doğru adım atmasına insanları teşvik ediyorlar, hatta zorlayıp yönlendiriyorlar. Kişileri Allah’ın indirdiği kanunlardan mahrum bırakıyor, kendi kafalarından çıkardıkları hükümlerle insanlara hükmederek onları Allah’ın azâbına sürüklüyorlar. Böyle büyük cinayetler işleyen tâğutların insanlara dünyevî yönden bazı faydalar sağlaması gündeme getirilecek önemde midir’ O küçük faydaların göz önüne getirilip inkâr edilmemesi, o tâğutların büyük cinayetlerini örtbas etmeye götürebilir. Kanserden can çekişen bir adamın ayağındaki mantarla uğraşmak veya binlerce adam öldürmüş seri katil bir canavar kişinin bu cinayetlerini görmezden gelip dilenciye verdiği yardımı öne çıkarmak gibi bir şeydir bu.
Kur’an, o yüzden sıradan kâfirlerden ayrı ‘tâğut’ kavramından bahseder ve bu özellikteki insanlara karşı tavır almamızı, onları (yaptıkları iyilikleri) inkâr etmemizi emreder. Bunu iman için bir esas kabul eder. Bu imanî esası çok iyi anlayan peygamberlerden hiçbiri, kendi dönemlerindeki tâğut saydıkları yöneticileri en küçük çapta olumlu bir özellikleriyle zikretmemişler, onların hep kötülük odakları olduğunu bildirip onlarla hep mücadele etmişler. Sadece kendileri onlara tavır almakla yetinmemişler, kavimlerine onlara kulluktan, yani itaatten kaçınmaları gerektiğini ısrarla hatırlatmışlardır: “Andolsun ki, Biz her kavme; ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuttan (tâğuta kulluktan) kaçının’ diye (tebliğat yapması için) bir peygamber gönderdik.” 221 Tâğutların bazı iyi taraflarını gündeme getiren kimse, nasıl tâğuttan kaçınır’ Allah’a karşı bu kadar azgınlaşan, tuğyan eden tâğutun iyi tarafı olduğu nasıl kabul edilir’ Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen tâğutlar, sadece kâfir değil, aynı zamanda zâlim ve fâsıktırlar. 222
Af, zilleti kabul, müsâmaha da İslâmî prensiplerden tâviz verme olarak anlaşılmamalı, kesinlikle böyle uygulanmamalıdır. İslâmî esaslar ve cezalardan kesinlikle af ve tâviz verilemez. Hırsızlık yapan Benû Mahzum’lu kadının suçunun affı için yapılan müracaatlara karşı Rasûlullah’ın kesin tavrını223 müslüman olmak için kendilerinin namaz, zekât ve cihadla mükellef tutulmamalarını şart koşan Tâif’lilere; kesinlikle “namazsız dinde hayır olmadığı”nı belirterek böyle bir tâvizi kabul etmediğini biliyoruz. 224
Af yetkisi kime âittir?
İnsanlar, kendilerine karşı yapılan kusurları hoş görme hakkına sahiptir, ama
220] 2/Bakara, 219
221] 16/Nahl, 36
222] Bk. 5/Mâide, 44, 45, 47
223] Buhâri, Hudûd 12; Müslim, Hudûd, 8, 9; Ebû Dâvud, Hudûd 4
224] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/218
AF
- 51 -
bir başkasına karşı yapılan haksızlığı hoş görmekten söz etmek gülünç olur. Hele bu, bir insanın Allah’a ve O’nun dinine karşı işlediği cinâyeti bir başka insanın hoş görmeye kalkması biçiminde tezâhür ederse, düpedüz haddi aşmak olur. İnsan, birinin kendisine küfretmesini hoş görebilir. (Özellikle askerde veya çoğu kahvehane kültüründe bu hoş görü sonuna kadar geçerli ve hatta samimiyet göstergesidir.) Eğer meşrebi genişse hanımına, çoluk çocuğuna küfretmesini ve hakaret etmesini de hoş görebilir. Ancak hiçbir kimse, birinin Allah’a ve O’nun dinine küfretmesini hoş görme yetkisine sahip değildir. Allah’a karşı yapılan bu isyan, küfür ve nifak sınırlarına ulaşmayıp sadece amelde kalıyorsa, o zaman buna şâhit olan kişi, o amelin sahibi için ancak istiğfar edebilir ve Allah’tan onun için hidâyet, af ve mağfiret dileyebilir.
İslâm hukukuna göre, işlenen suç, kısası gerektiriyorsa kısas hakkını elinde bulunduran kişi, suçludan diyet isteme hakkına da, onu bağışlama hakkına da sahiptir. “Tevrat’ta onlara şöyle yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş (karşılık ve cezadır). Yaralar da kısastır (her yaralama, misli ile cezalandırılır). Kim bunu bağışlarsa, kendisi için o keffâret olur. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zâlimlerdir.”225 Allah’a isyan ve İslâmî emirlerin çiğnenmesinde uygulanacak kısas dâvâlarında, kısas isteme hakkını elinde bulunduran kimselerin veya onun vârislerinin affetme yetkisi vardır. Bu kişilerin dışında hiç kimse, hiç bir kurum, hiçbir devlet böyle bir suçluyu affedemez. Tâzir cezalarında da af durumu, yine mağdûrla ilgilidir. Had cezalarında da af mümkün değildir. Aynı şekilde, bir devlet veya kurum, âdi suçları işleyen (had cezasına mahkûm olan) suçluları affetme hakkına sahip değildir. Kul hakkının çiğnendiği durumlarda da affetme yetkisi sadece mağdurun veya velisinindir. Hem kul hakkı ve hem de kamu hakkının birlikte ihlâl edildiği bir suçun cezası da, hem meşrû devletin, hem de mağdurun, her iki tarafın birlikte affetmesiyle düşer.
Günah ve suç işleyenlerin suçları kesinleştiğinde ve affedilmesi halinde toplum için bu kötü örnek olacaksa ve suçların yaygınlaşması söz konusu olursa, İslâm devletinin yöneticileri böyle bir suçluyu da affetme hakkına sahip değildir. Çünkü İslâm’a göre devlet, adâleti uygulamak, haklıya hakkını, suçluya cezasını vermek ve toplumu ifsad etmek isteyen zorba ve ahlâksızlara engel olmak zorundadır.
Kâfirlerin ve münafıkların Allah’a karşı yaptıkları isyanın hoş görülmesini reddeden Kur’an, Peygamber Efendimiz’den onlara yumuşak davranmamasını, sert muâmele etmesini istemektedir. “Ey Peygamber! Kâfirler ve münâfıklarla savaş, onlara karşı sert davran...”226 Yine, münâfıkların elebaşısının cenaze namazını kılan Rasûlullah, Allah tarafından uyarılmakta ve bir daha böyle yapmamakla emrolunmaktadır.227 Oysaki aynı Kur’an, Rasûlullah’a, kendisine karşı yapılan hakaret ve eziyetlere aldırmamasını, sabretmesini tavsiye ediyordu. “Onların eziyetlerine aldırma, Allah’a dayan, savunucu olarak Allah yeter.”228; “Sabret, sabrın ancak Allah’ın yardımıyladır.”229; “Onların söylediklerine sabret, onlardan güzellikle ayrıl”230 Rasûlullah,
225] 5/Mâide, 45
226] 66/Tahrim, 9
227] 9/Tevbe, 84
228] 33/Ahzâb, 48
229] 16/Nahl, 127
230] 73/Müzzemmil, 10
- 52 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu İlâhî tavsiyeyi bir ahlâka dönüştürerek birçok insanın yüreğini fethetmişti.231 İslâm tarihi, Siyer bunun örnekleriyle doludur.
İnsan, sadece kendisine karşı yapılan suçları affedebilir, insanların kendi hakkından vazgeçmeye hakkı vardır. Başkalarının hukukunu çiğneyen zâlimleri mazlumun dışında kimsenin affetme hakkı yoktur. Başkasının hakkını çiğneyeni affetmek, suça ortaklıktır.
Müslüman, başka bir müslümanı düşman olarak kabul edemez, ama her müslümanla samimi olmak zorunda da değildir. Müslümanın ölçüsü Allah için sevmek, Allah için buğz etmek olmalıdır. Bir kötülüğün cezasını verirken, intikam alırken haddi aşmak zulümdür, Allah da zâlimleri sevmez. “Kötülüğün cezası ona denk bir kötülüktür. Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah’a aittir. Elbette O, zâlimleri sevmez.”232 Hz. Peygamberimiz de şöyle buyurur: “Allah, kötülüğü kötülükle yok etmez, ancak iyilikle yok eder.”233 Müslüman, hiçbir konuda haddi aşmayan, itidalli, orta yolu, adâlet ve dengeyi gözeten bir insan olmalıdır. Sevmesinde ve düşman olmasında da haddi aşmaz, ölçüyü kaçırmaz. Sevdiğini aşırı severse, onu endâd ve put edinme tehlikesini unutmadığı gibi, sevmediklerine aşırı düşmanlık haddi aşmayı sonuçlandırabilir. Ölçüyü Allah Rasûlü şöyle dillendirir: “Dostuna sevginde ölçülü bağlan, aşırıya gitme; belki de bir gün düşmanın olur. Düşmanına buğzunda ölçülü davran, aşırıya gitme; belki de bir gün has dostun olabilir.” 234
“Kerim odur ki mücâzâtı afv ede hasma,
Felek müsaade-i intikam verdikçe.”
“Afv eyleyelim ki belki bilmez;
Bir sürçen atın başı kesilmez.”
“Affetmek, zaferin zekâtıdır.”
“Affetmek ve unutmak, iyi insanların intikamıdır.”
“Af, insanlık dilinin en tatlı kelimesidir.”
“Suçludan öç almak, adâlet; onu bağışlamaksa fazilettir.”
“İnsan sevdiği müddetçe affeder.”
“Affın en güzeli, hasmını ezmeğe güçlü iken yapılanıdır.”
“Başkalarını sık sık affet, kendini asla!”
“Aptalı, sık sık bağışlamak onu ahlâksız yapar.”
“Affetmek, güçlüyü daha güçlü yapar.”
“Şahsınıza kötülük eden bir düşmanı affedin; Ama dininize ve milletinize kötülük eden bir kimseyi asla affetmeyin.”
231] Mustafa İslâmoğlu, a.g.e. s. 159-160
232] 42/Şûrâ, 40
233] Ahmed bin Hanbel, Müsned, 1/387
234] Tirmizî, Birr 60; Buhârî; el-Edebu’l Müfred, s. 447
AF
- 53 -
“Zâlimleri bağışlamak, yoksullara cefâdır.”
“Affetmenin ne olduğunu yalnız cesurlar bilir; yüreksizlerin tabiatında af diye bir şey yoktur.”
“Affedebilirim, fakat unutmam’ demek, ‘affetmeyeceğim’ demenin başka bir şeklidir.”
“İyi geçinme, iki kimsenin kusursuz olmalarıyla değil; karşılıklı birbirinin kusurlarını hoş görmekle olur.”
“Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur.”
“Mâzeret, iyi insanların katında kabul görür.”
Allah’ım! Sana, Kur’an’da öğrettiğin gibi duâ ediyoruz:“Rabbimiz, unuttuklarımızdan ya da yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet, bizi bağışla. Sen bizim Mevlâ’mızsın. Kâfirler topluluğuna karşı da bize yardım et.”235
235] 2/Bakara, 286
- 54 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Af Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Afv Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 35 Yerde): 2/Bakara, 52, 109, 178, 187, 219, 237, 237, 237, 286; 3/Âl-i İmrân, 134, 152, 155, 159; 4/Nisâ, 43, 99, 99, 149, 149, 153; 5/Mâide, 13, 15, 95, 101; 7/A’râf, 95, 199; 9/Tevbe, 43, 66; 22/Hacc, 60; 24/Nûr, 22; 42/Şûrâ, 25, 30, 34, 40; 58/Mücâdele, 2; 64/teğâbün, 14.
B- Af Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
a- Affedici Olmak: 3/Âl-i İmran, 134; 24/Nûr, 22.
b- Kötülüğü Affetmek: 4/Nisâ, 149; 42/Şûrâ, 40-43.
c- Öfke Sırasında Kusur Bağışlamak: 42/Şûrâ, 37.
d- Af ve Hoşgörü: 2/Bakara, 263; 3/Âl-i İmran, 133, 159; 4/Nisâ, 27, 98-99, 149; 7/A’râf, 199; 11/Hûd, 11, 52; 16/Nahl, 126; 24/Nûr, 22; 39/Zümer, 53; 42/Şûrâ, 36-37, 40, 43; 53/Necm, 32; 64/Teğâbün, 14.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1- Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 297; c. 2, s. 281-282, 424-425
2- Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 148; c. 2, s. 173, 453-455
3- Mefâtihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin er-Râzî, Akçağ Y. 2/543-544; 6/114-116; 7/71-75
4- Diyanet İslâm Ansiklopedisi, T. D. V. Y. c. 1, s. 394-396, 442
5- Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 1, s. 47-49
6- Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Y. c. 2, s. 181-182
7- İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 31-33
8- Kur’ânî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılâb Y. s.131-132
9- Kur’an, Allah’ı Nasıl Tanıtıyor?, Veli Ulutürk, Nil A.Ş. Y. s. 110-112
10- Kur’an’da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 260-261, 155-158
11- Kur’an’da Günah Kavramı, Sâdık Kılıç, Hibaş Y. s. 402-403
12- İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 229-233
13- Rasûlullah’ın İslâm’a Dâvet Metodu, Ahmet Önkal, Esrâ Y. s. 339-342
14- İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 17-18
15- Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılâb Y. s. 35-36
16- Peygamberin Yaşantısından Eğitici Dersler, Abdülhamid Bilâli, Buruc Y. s. 40-43
17- Örneklerle İslâm Ahlâkı, M. Yaşar Kandemir, Nesil Y. s. 283-293
18- Sulh Çizgisi, İbrahim Canan, T.Ö.V. Y. s. 103-105
19- Yürek Fethi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 159-164
20- Kur’an’da Temel Kavramlar, Cavit Yalçın, Vural Y. s. 158-165
21- Kur’an’ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, Beyan Y. s. 63-65
22- Kur’an ve İnsan, Celâl Kırca, Marifet Y. s. 193-200
23- Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi, A. Osman Tatlısu, Yağmur Y. s. 205-208
24- Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi, Mustafa Necati Bursalı, Erhan Y. s. 270-273
25- Esmâü’l-Hüsnâ, Afifüddin Süleyman et-Tilmisanî, İnsan Y. s. 121-122
26- Esmâ-i Hüsnâ Şerhi, Said el-Kahtanî, Uysal Kitabevi Y. s. 99-101
27- O’nun Güzel İsimleri, M. Nusret Tura, İnsan Y. s. 120-121
28- İsm-i Âzam (Esmâü’l-Hüsnâ), Ali Büyükçapar, İnsan Saati Y. s. 168-169
29- Hz. Muhammed’in Hoşgörü Anlayışı, Enver Mahmud, Ebedî Risâlet SempozyumuTebliğleri
30- Köprü, Kış 97
AĞLAMAK - GÖZYAŞI
- 55 -
Kavram no 3
Ahlâk 2
Bk. Üzüntü/Hüzün; Takvâ;
Kalp ve Kalbin Hastalığı
AĞLAMAK - GÖZYAŞI
TAŞTAN DAHA KASVETLİ/KATI KALPLER: TAŞTAN SU ÇAĞLAR/TAŞ AĞLAR;
O KALP SAHİBİNİN GÖZÜNDEN AKMAZ DAMLALAR
• Ağlamak; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Ağlama ve Gözyaşı
• Allah Rasûlünün Dilinde ve Gözünde Gözyaşı
• Saâdet Asrında Gözyaşı
• İnsanlığın Derdiyle Dertlenip Hüzünlenmenin Göstergesi: Gözyaşı
• Psikoloji ve Sağlık Açısından Ağlamanın Önemi
• Gözyaşı Stres Düşmanıdır
• Ağlamanın Zıddı; Gülme
• Ağlayın, Su Yükselsin; Belki Kurtulur Gemi
• Gözyaşıyla Islanmış Düşünceler
“Bunlardan sonra yine kalpleriniz katılaştı, Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha da kasvetli/katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukarıdan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gâfil değildir.” 236
Ağlamak; Anlam ve Mâhiyeti
Ağlamak, mahzun olup Allah korkusundan yahut herhangi bir dert, tasa acı, ümitsizlik ve bazen sevinçten dolayı gözyaşı dökmek demektir.
Ağlamak kelimesi, Türkçe’de “ağmak”tan türemiştir. “Ağmak”, yükselmek, yukarı doğru çıkmak anlamına gelir. Dolayısıyla ağlamak, Türk dilinde, yükselmek demektir. “Ağı”, gözyaşı; ağılamak/ağlamak: Gözyaşı dökmek, ağlamak; gerçek anlamda yükselmek, içten dışa çıkmak, yukarı doğru gelmek demektir. 237
Kur’ân-ı Kerim’de Ağlama ve Gözyaşı
Ağlamakla ilgili “bükâ” (ağlamak) kelimesi, Kur’an’da 7 yerde geçer.238 Gözyaşı anlamına gelen “dem’ ” Kur’an’da 2 yerde kullanılır.239 Çok ağlayan
236] 2/Bakara, 74
237] İsmet Zeki Eyüboğlu, Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü, s. 13
238] 19/Meryem, 58; 17/İsrâ, 109; 54/Kamer, 7; 68/Kalem, 43; 70/Meâric, 44; 79/Nâziât, 9; 44/Duhan, 29; 53/Necm, 60; 9/Tevbe, 82; 53/Necm, 43
239] 5/Mâide, 83; 9/Tevbe, 92
- 56 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anlamında “evvâh” kelimesi de Kur’ân-ı Kerim’de 2 yerde geçer.240 Evvâh, keder ve acıma gösteren sesleri çok çıkaran, başkalarının acılarını benliğinde duyan, onlara duyduğu merhametten dolayı “ah!” edip ağlayan anlamlarına gelir. Kur’an’da Hz. İbrahim’in sıfatı olarak kullanılır.
Kur’ân-ı Kerim’de kâfirlerin katı kalpliliğine işaret edilmiş, Allah korkusundan ağlayan yumuşak kalpli, merhametli mü’minler cennetle müjdelenirken; katı yürekli kâfirlerin cehenneme gideceği haber verilmiştir. Yüce Allah, Kur’an’ın müslümanlara okunduğu zaman, onların ağlayarak secde ettiklerini ve Kur’an dinlemenin onların huşûunu/derin saygısını arttırdığını, kalplerinin titrediğini ifade eder.241 Kâfir ve münâfıklar için de şöyle denilir: “Artık kazandıkları/yaptıkları işlere karşılık ceza olarak az gülsünler, çok ağlasınlar.”242 Güldürenin de ağlatanın da Allah olduğu vurgulanır.243 Kur’an’ın îcâzı karşısında onu dinleyenlerin derileri ürpermektedir. Müslümanlar, Allah korkusundan ağlayarak secde ederler. “Eğer Kur’an bir dağa indirilseydi dağ Allah’ın korkusundan baş eğmiş parça parça olmuş olacaktı.”244 Bu âyetlerden çıkan sonuç, Allah korkusu sebebiyle ağlamanın takdîre şâyan bir meziyet olduğudur.
Bakara sûresi, 74. âyetinde Benî İsrâil’in kalplerinin kasveti/katılığı anlatılır ve mü’minlerin aynı duruma düşmeleri işaret yoluyla yasaklanır. İsrâiloğullarının bunca nimete rağmen, kalplerinin taş gibi, hatta taştan daha katı olduğu, çünkü nice taşın içinden su fışkırdığı, Allah korkusundan parçalandığı halde onların gözlerinden bir damla olsun su çıkmadığı dolaylı yolla ifade edilir. O yüzden mü’minler, yahûdileşmekten ve taş yürekli olmaktan kurtulmak için yumuşak kalpli olmalı, bunun belirtisi olarak da Allah için gözyaşı dökebilmelidir. “Bunlardan sonra yine kalpleriniz katılaştı, Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha da kasvetli/katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukarıdan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gâfil değildir.” 245
Kurtubî diyor ki, âyette geçen “kasvet”; katılık, sertlik, kuruluk demektir. Kalplerin Allah’a yönelmekten, Allah’ın âyetlerine boyun eğip itaat etmekten uzak kalması, bundan bir eser taşımaması demektir. 246
İbn Kayyim, katı kalbi, çok sert olan madene benzetiyor. Öyle bir maden ki, bunu nasihat, vaat ve ibret gibi dünyadaki hiçbir şey ve hiçbir sıcaklık yumuşatamıyor, o maden ancak cehennem ateşinde eriyor. İbn Kayyim şöyle diyor: Hiçbir kul için kalp katılığı ve Allah’tan uzak olmak kadar büyük ceza olamaz. Cehennem katı kalpleri eritmek için yaratılmıştır. Allah’a en uzak olan kalpler, katı kalplerdir. Katılaştığı zaman kaynaklar kurur.247
İbn Kesîr, bu âyetin tefsiri olarak şu nakilleri aktarır: Ebû Necih, Mücâhid’den naklediyor: “Su fışkırtan veya su yüzünden yarılan ya da dağın tepesinden
240] 9/Tevbe, 114; 11/Hûd, 75
241] 17/İsrâ, 107-109; 22/Hacc, 35; 19/Meryem, 58
242] 9/Tevbe, 82
243] 53/Necm, 43
244] 59/Haşr, 21
245] 2/Bakara, 74
246] Kurtubî, El-Câmaiu li-Ahkâmi’l Kur’an, c. 2, s. 175
247] İbn Kayyim el-Cevziyye, El-Fevâid, s. 138; naklen A. Bilâli, Arınma Yolu, 1/90
AĞLAMAK - GÖZYAŞI
- 57 -
yuvarlanan her taş, Allah’ın haşyetinden, Allah korkusundan dolayı bu durumlar olmuştur.” İbn Abbas, bu âyeti şöyle tefsir etmiştir: “Taşlar, sizin kendisine çağrıldığınız hakikat karşısında bazen sizin kalplerinizden daha yumuşaktır.” Yahyâ İbn Ebû Tâlib, “taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar.” âyetin bu ifadesi, çok ağlamak demektir. “Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır”: Bu da az ağlamaktır. “Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukarıdan aşağı yuvarlanır”: Bu da, gözden yaş dökmeden kalp ile ağlamaktır, der. 248
“İman edenlerin Allah’ı zikredip anma ve O’ndan inen Kur’an sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine Kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu fâsık/ yoldan çıkmış kimselerdir.” 249
“İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden, Âdem’in soyundan, Nûh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızdan, İbrâhim ve İsrâil (Ya’kub)’in soyundan, doğruya ulaştırdığımız ve seçkin kıldığımız kimselerdendir. Onlara, çok merhametli olan Allah’ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı. Nihâyet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler. Ancak tevbe eden, iman eden ve iyi davranışta bulunan kimseler hâriçtir. Bunlar, Hiçbir haksızlığa uğratılmaksızın cennete, çok merhametli olan Allah’ın, kullarına gıyâben vaad ettiği Adn cennetlerine girecekler. Şüphesiz O’nun vaadi yerini bulacaktır.” 250
“Siz bu söze mi hayret ediyor, gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz! Ve siz gaflet içinde oyalanmaktasınız! Haydi, Allah’a secde edip O’na ibâdet/kulluk edin!” 251
“Şüphesiz günahkârlar, (dünyada) iman edenlere gülerlerdi. Onlarla karşılaştıklarında kaş göz hareketiyle alay ederlerdi. Ailelerine döndüklerinde, (alaylarından dolayı) keyiflenerek dönerlerdi. Mü’minleri gördüklerinde: ‘Şüphesiz bunlar sapıtmış’ derlerdi. Hâlbuki onlar, mü’minleri denetleyici olarak gönderilmediler. İşte o gün (âhirette) de iman edenler kâfirlere gülerler. Koltuklar üzerinde etrafa bakarlar. Kâfirler, yaptıklarının cezasını buldular mı? (Elbette buldular)” 252
“O gün, herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır. O gün birtakım yüzler parlak, güleç ve sevinçlidir. Yine o gün birtakım yüzleri de keder bürümüş, hüzünden kapkara kesilmiştir. İşte bunlar kâfirlerdir, günahkârlardır.” 253
“De ki: ‘Siz ona (Kur’an’a) ister inanın, ister inanmayın; şu bir gerçek ki, bundan önce kendilerine ilim verilen kimselere o (Kur’an) okununca, derhal yüz üstü secdeye kapanırlar. Ve derlerdi ki: Rabbimizi tesbih ederiz. Rabbimizin vaadi mutlaka yerine getirilir. Ağlayarak yüz üstü yere kapanırlar. (Kur’an okumak) onların huşûunu/saygı ve korkularını artırır.” 254
“Rasûl’e indirileni duydukları zaman, farkına vardıkları geçekten dolayı gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün. Derler ki: ‘Rabbimiz! İman ettik, bizi (hakka) şâhit olanlarla
248] İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, c. 2, s. 388
249] 57/Hadîd, 16
250] 19/Meryem, 58-61
251] 53/Necm, 59-62
252] 83/Mutaffifîn, 29-36
253] 80/Abese, 37-42
254] 17/İsrâ, 107-109
- 58 -
KUR’AN KAVRAMLARI
beraber yaz.” 255
“Eğer Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirmiş olsaydık, muhakkak ki onu Allah korkusundan başını eğmiş, dağılıp parça parça olmuş görürdün.” 256
Allah Rasûlünün Dilinde ve Gözünde Gözyaşı
“Eğer benim bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız.” 257
“İki göze ateş dokunmaz. Allah korkusundan dolayı ağlayan göz ve Allah yolunda nöbet bekleyen göz.” 258
“Yedi sınıf insan vardır ki, Allah Teâlâ onları, Arş’ının gölgesinden başka hiçbir gölgenin olmadığı kıyâmet gününde kendi İlâhî gölgesi altında barındıracaktır. Bunlar:
1. Âdil devlet başkanı,
2. Allah’a ibâdet ederek gelişip büyüyen genç,
3. Kalbi mescidlere bağlı adam,
4. Allah için seven, Allah yolunda birleşen ve Allah yolunda ayrılan iki kişi,
5. Asil-saygın ve güzel bir kadının fuhuş için dâvetine karşı ‘ben Allah’tan korkarım’ diyerek bu dâveti reddeden adam,
6. Sadaka veren ve fakat sağ elinin verdiği sadakayı sol eli bilmeyecek şekilde gizleyen kimse,
7. Yalnız olarak Allah’ı zikredip de gözyaşı döken kimse.”259
“Sinek başı kadar bile olsa, gözünden Allah korkusuyla yaş çıkan ve bu yaşı yanağına değecek kadar akan hiçbir mü’min kul yoktur ki, Allah onu (ebedî) ateşe haram etmesin!” 260
“Kalbimizde acı, gözümüzde yaş var; ama dilimiz Allah’ın rızâsına aykırı bir söz söylemez.” 261
“Kur’an hüzünle nâzil oldu; onu okurken veya dinlerken de hüzünlenip ağlayın veya ağlamaklı olun.” 262
“Allah korkusundan ağlayan kişi, cehennemden âzâd edilecekitr.” 263
“Allah’ı zikretmeksizin çok fazla söz söylemeyin. Çünkü Allah’ı zikretmeksizin çokça konuşmak kalp için katılıktır. İnsanlar arasında Allah’tan en uzak olan kişi, katı kalp sahibidir.” 264
255] 5/Mâide, 83
256] 59/Haşr, 21
257] Buhârî, Küsûf 2; Müslim, Küsûf 1
258] Dârimî, Cihad 15; Nesâî, Cihad 11
259] Buhârî, Zekât 17; Müslim, Zekât 30
260] Kütüb-i Sitte, hadis no: 7283, c. 17 s. 585
261] Buhârî, Cenâiz 43; Müslim, Fezâil, 62
262] İbn Mâce, İkame 176
263] Tirmizî, Fezâilu’l Cihâd 8, 12; Nesâî, Cihad 8
264] Tirmizî, Zühd 62
AĞLAMAK - GÖZYAŞI
- 59 -
“Çok gülmeyin, çünkü çok gülmek kalbi öldürür.” 265
“Allah saygısıyla ağlayan bir göz, memeden çıkan bir süt nasıl memeye gerisin geriye dönmezse onun cehenneme girmesi de öyle uzaktır.”
“Dört şey vardır ki bedbahtlıktandır. Gözün donması (yaş akıtmaması), kalbin katılaşması, uzun emel ve dünyaya karşı hırs.”
Allah korkusundan ağlayan, harama bakmayan ve Allah yolunda cihadda nöbet tutan kimselere cehennem ateşinin haram olduğu hadislerde belirtilmiştir. Hz. Peygamber, İbn Mes’ûd, Nisâ sûresi 41. âyetini okurken dolu dolu gözyaşı dökmüştür.266 Hz. Peygamber, kendisine kurtuluşun yolunu soran Ukbe bin Âmir’e, işlediği günahlardan dolayı ağlamasını tavsiye etmişti.267 İçinden gelerek ağlayamayanlara ağlar bir tavır takınmalarını öğütlemiştir. 268
Rasûlullah (s.a.s.) hiçbir zaman kahkaha atmamış, ama yüzünden de gülümsemeyi eksik etmemiştir. O, Kur’an okurken, Kur’an dinlerken ağlamıştır. Rasûlullah, müslümanları çok acıklı durumlarda, cenaze arkasında yaka bağır yırtarak, çığlık atarak, söylenerek ağlamaktan alıkoymuştur. O, sessizce ağlar, yanaklarından yaşlar süzülürdü. Kızı Zeyneb’in çocuğu hastayken kucağına almış, ağlamış ve şöyle demiştir: “...Bu Allah’ın merhametli kullarının gönüllerine koyduğu rahmettir. Cenâb-ı Hak bu rahmeti, kullarından şefkatli olanlara ihsan eder.”269 Rasûlullah, acı ve ıstırap karşısında müslümanlara sabırlı olmayı tavsiye etmiş; bununla birlikte, insanların katı, taş yürekli olamayacaklarını, merhamet ve şefkat gözyaşlarının rahmet olduğunu, ağlamanın fıtrattan olduğunu söylemişlerdir.
Hicretin ikinci senesinde ölen Osman bin Maz’ûn’un cenazesi üzerine eğilen Rasûlullah, onu öpmüş, sürekli ağlamıştır. Sadece İbn Maz’ûn için değil; bunun yanında, ölen veya şehid edilen bütün sahâbelerin cenâzelerinde, onlardan bahsederken de Hz. Peygamber, duygulanır ve zaman zaman da ağlardı. Ancak O, yukarıda belirtildiği gibi, sessiz sedâsız ağlar, gözyaşları yanaklarından süzülürdü. Rasûlullah, sesli ağlamayı yasaklamış; böyle bir hali, şeytan anırması olarak nitelemiştir.
Burada düşen bir damla, orada dalgalar halinde gelen cehennem alevlerini nötr edecektir. Nitekim nüsûk derecesini, sıhhatini tam bilemediğimiz bir hadis rivâyetine göre, cehennem kıvılcımları ümmetin üzerine akın akın geldiği anda, elinde bir şişe -şişe bir semboldür, şişe, misal âlemine göre bir ifadedir- her yerde O’nun imdadına koşan Cibril beliriverir. Ve sorar Allah Rasûlü, “Nedir yâ Cibrîl?” Cebrâil: “Ümmetinin gözyaşları” buyurur. Ve onlar bu kıvılcımlara doğru saçılınca her şey toz duman olur gider. Allah Rasûlü (s.a.s.), başlıbaşına bir çığlıktı. O’nun gözyaşları önemlidir. Ve Allah Rasûlü, bütün hayatını, değişik tecellîler altında hep ümitle, yerine göre sevinçle, yerine göre ümmeti hakkında Cenâb-ı Hak’ın atâyâ vaadinde bulunmasıyla hep ağlamakla geçirmiştir.
Âişe vâlidemiz diyor ki: “Yanımda yatıyordu. Bana o kibarlık timsâli insan
265] Kütüb-i Sitte, hadis no: 7281, c. 17, s. 584
266] Buhârî, Fezâilu’l Kur’an 35; Müslim, Salâtu’l Müsâfirîn 247-248
267] Tirmizî, Zühd 60
268] İbn Mâce, Zühd 6; Müslim, Cihad 58
269] Buhârî, Cenâiz 23; Müslim, Cenâiz, 11; Ebû Dâvud, Cenâiz 24
- 60 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dedi ki: “Yâ Âişe, müsaade ediyor musun kalkıp Rabbime ibâdet edeyim?” “Yanımda bulunmanı her şeye tercih ederim, ama Rabbinle arana girmek istemem” dedim. Ve derken izin aldı, kalktı. Bir efendi insan düşünün ki, Efendimiz, hanımının yanında yatarken gece Rabbine ibâdet etmeyi düşünüyor ve hanımından izin alıyor. Bunlar feministlerin kör gözlerine, sağır kulaklarına sokulsun. Ve kadına bakarken de bunun ötesinde değişik bakan insanların da kör hissiyatlarına çarpsın. Hz. Âişe anlatmaya devam ediyor: Kalktı, sabaha kadar ağladı, inledi. Öyle ağlıyordu ki sakalından şakır şakır yaşlar akıyordu. Neye ağlıyordu Allah Rasûlü? Allah, geçmiş ve gelecek günahlarını affetmedi mi? “Efelâ ekûnü abden şekûrâ ‘şükreden bir kul olmayayım mı?” Allah onun günaha giden yollarını tıkamıştı. O diyordu ki: Benim hakkımda böyle bir güzel bağışta bulunan Allah’a çok kulluk yapmayayım mı? Şükreden bir kul olmayayım mı? Bu defa da ondan dolayı ağlayarak gözyaşlarını ceyhun edecektir.
“Şu söze mi hayret ediyorsunuz, Kur’an’a mı şaşıyorsunuz? Ve gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz?”270 Ağlamanız lâzım, oysa gülüyorsunuz. Bu âyet nâzil olunca deniliyor ki, ashâb-ı kiram ağlamaya başladılar. Öyle bir çığlık ki Allah Rasûlü hücre-i saâdetlerinde duramadı. Dışarıya çıktı. Onların o ağlamalı halini görünce yanlarına çöktü. Kederde, tasada, ağlamada, gülmede bütün sahâbiler ve peygamber aynı hayatı paylaşıyorlardı. Oturdu ve O da ağlamaya başladı. Öyle ağlıyordu ki ağlaması ashâbınkini bastırdı. İşte Hayâtu’s-Sahâbe kitabında bunu görüyoruz.271 Ve sahâbî diyor ki: “Bu defa da ağlayanlar kendi ağlamalarını unuttu, O’nun ağlamasına ağlamaya başladılar! Ve Onun ağlaması ne kadar sürdü bilen ya da söyleyen yok. Allah Rasûlü ağlıyordu; gece hiç kimsenin olmadığı bir yerde, başını seccâdesine koyup gözyaşlarıyla onu ıslattığı gibi, insanların içinde de ağlıyor ve yüreklere yumuşaklık serpiyordu. Kasvet bağlamış gönülleri yumuşatmaya çalışıyordu. Ve Allah’a ancak yumuşak gönüllerle varılabilme hakikatini gösteriyordu.
Niye ağlıyordu insanlığın iftihar tablosu?Allah’ın lütfuna ağlıyordu. Arkasında dalga dalga halkalar halinde, helezon halinde genişleyen ümmeti vardı. Ümmeti yönüyle tam kevsere/çokluğa mazhardı. Buna ağlıyordu. Ve ümmetinin inhirafları olacaktı, bunu da tahmin ediyor, biliyordu. Bir gün, havuzun başına suya gelen develerin suyun başından kovulduğu gibi, Nebî’nin mahşerdeki havuzunun başından bazılarının kovulacaklarını haber almıştı. Belki buna ağlıyordu. Kim bilir ne haltlar karıştırdıkları için kovulacaklar için bile “Ümmetî, ümmetî!” diye çığlık atıyordu.
O, Allah’ın azametine ağlıyordu. Cenâb-ı Hak’ın cemâline ağlıyordu. Rahmetine ağlıyordu. Allah Rasûlü, “Her bir ümmetten bir şâhit getirdiğimiz ve seni de onlara şâhit olarak gösterdiğimiz zaman halleri nasıl olacak?”272 Bu âyetteki ifadeyle doluyor taşıyordu. İbn Mes’ud, diyor ki, Nisâ sûresini Rasûlullah’a okuyordum. 41. âyete (bu âyete) gelince Rasûlullah, “şimdilik yeter” dedi, bir de baktım gözlerinden yaşlar boşanıyor. 273
270] 53/Necm, 59-60
271] Hayâtu’s-Sahâbe (Hadislerle Peygamber ve Ashâbının Yaşadığı İslâmiyet), c. 4, s. 1479
272] 4/Nisâ, 41
273] Buhârî, Fezâilu’l Kur’an 35; Müslim, Salâtu’l Müsâfirîn 247-248
AĞLAMAK - GÖZYAŞI
- 61 -
Peygamberlerin Ağlaması
Bütün peygamberlerin yolu da buydu. Kur’ân-ı Kerim, Hz. Zekeriyyâ, Hz. Meryem, Hz. İbrahim, Hz. Mûsâ, Hz. İsmâil, Hz. İdris’i isim isim sayıyor, bunları ve hallerini hatırla diyor274 ve onların hatırlanması gereken hallerini anlatıyor:“İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden, Âdem’in soyundan, Nûh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızdan, İbrâhim ve İsrâil’in (Ya’kub) soyundan, sıdka/doğruya ulaştırdığımız ve seçkin kıldığımız kimselerdendir. Onlara, çok merhametli olan Allah’ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı.”275 İşte bütün bu peygamberler, çok şefkatli, merhametli Rahmân’ın âyetleri okununca çenelerini büker, secdeye kapanır ve hıçkıra hıçkıra ağlarlar. “Onlar secde eden ve ağlayanlardır” diyor Kur’an. Toplumun, insanlığın dertlerini tanıyıp çözüm için mukaddes yüke hamallık yapanların, peygamberlerin hali bu; başka türlü de olamazdı. 276
Rivâyete göre Hz. Âdem, cennetten çıkarılıp yeryüzüne indirilince, işlediği hataya o kadar çok ağlamıştı ki, bütün melekler ona acımışlardı. Sonunda bu kadar çok ağlaması affedilmesini sağlamıştı.277 Kur’ân-ı Kerim, Hz. Ya’kub’un sevgili oğlu Yûsuf’un hasretiyle çok ağlamasından dolayı gözlerine perde indiğini haber vermektedir.278 Hz. Dâvud’un da Allah korkusundan günlerce ağladığı nakledilir.279 Diğer peygamberlerin de ağladıklarına dair âyetler280 ve hadisler vardır.
Saâdet Asrında Gözyaşı
Ebû Bekir (r.a.)... Hayatı ağlamayla geçer. Vefât ederken de öyle. Müşrikler neden onu Mekke’de istemezler? Muhrik bir sesi vardır. Namaza durunca hıçkıra hıçkıra ağlar. Çoluk çocuk, genç yaşlı etrafını sararlar, etrafında halkalar teşekkül eder. Ebû Bekir öyle bir insandır ki hayatında karıncayı bile incitmemiştir. Mekke’de onu istememek demek, insanlığı ve merhameti istememek demektir. Hz. Ebû Bekir’i Mekke’den dışarıya niçin çıkarmak isterler, bilir misiniz? “Bunun huşû ile namaz kılması ve ağlaması, bizim çoluk çocuğumuzu, gençlerimizi baştan çıkarıyor” diyorlardı. Sürülmesine, hicrete zorlanmasına sebep buydu. “Sen Mekke’de yaşayamazsın.” Niçin? “Okuduğun Kur’an, kıldığın namaz gönülleri çekiyor. Ağlamakla gönüllere giriyorsun!” O, çok ince bir insandır. Vefâtına yakın hastalığında Allah Rasûlü, “Ebû Bekir’e söyleyin, yerime namaz kıldırsın.” demişti. Bunun üzerine Âişe vâlidemiz der ki, “O ince kalplidir. Kur’an okurken ağlar o. Namaza durur ve ağlar!” Hz. Ömer, bunca şecaat ve sert yapısına rağmen, çok yufka yürekliydi. Bir kalbi kırığın yanında oturur, onunla hıçkıra hıçkıra ağlardı. Sahâbi diyor ki, çok defa namaz kıldırırken Kur’an okur, ağlar ve bayılırdı. Eve baygın insan gibi götürürdük, sonra da hasta ziyaret eder gibi ziyaretine gider gelirdik. 281
Hz. Ömer, kız kardeşi Fâtıma’nın evinde dinlediği âyetlerin tesirinde kalarak
274] 19/Meryem, 2, 16, 41, 51, 54, 56
275] 19/Meryem, 58
276] Ahmed Özer, Gözyaşları Dünyası, s. 148 vd.
277] Ahmed bin Hanbel, Kitabu’z Zühd, s. 61
278] 12/Yûsuf, 84
279] Ahmed bin Hanbel, Kitabu’z Zühd, s. 61
280] 19/Meryem, 58 ve öncesi
281] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 52-53
- 62 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ağlamış ve müslüman olmuştu.282 Hz. Ebû Bekir’in de yufka yürekli olduğu, Sevr mağarasında ağladığı, Hz. Peygamber’in vefât edeceğini sezince gözyaşı döktüğü bilinmektedir.283 Tebük seferine katılamayan Kâ’b bin Mâlik, Mürâre bin Rebî’ ve Hilâl bin Ümeyye kusurlarını affettirmek için hüngür hüngür ağlamışlardı.284
Hz. Fâtıma, ablası Rukiyye’nin kabri başında sessizce ağlar, Rasûlullah (s.a.s.) da mübârek elbisesinin ucuyla onun gözyaşlarını silerdi. Kâfirler Hz. Câbir ibn Abdullah’ın babasını Uhud’da işkenceyle şehid etmişler, Câbir ile bacısı, şehid babalarına sarılıp ağlamışlar ve Rasûlullah onları bundan alıkoymamıştır.
İslâm’a göre sadece insanlar ağlamaz; yer, gök, mü’minin gökyüzünde bulunan rızık ve amel kapıları, melekler, hayvanlar, diğer canlılar dahi ağlamaktadır. Firavun ve âl-i Firavun’un (denizde boğulup helâk olmasına) gök ve yer ağlamamış ve onların azapları ihmal edilmemiştir.285 Rasûlullah bir gün hutbe okurken, üzerinde bulunduğu hurma kütüğü inlemiş, o, mübârek elini kütüğün üzerine koyduğunda susmuş; Rasûlullah, o kütüğün, işittiği zikrullah için ağladığını söylemiştir. 286
Bekkâûn: İslâm tarihinde bekkâûn, yani ağlayanlar denilen yedi zat vardır. Bunlar, Tebük seferi öncesinde Rasûlullah’a gelerek gazâya katılmak istediklerini, fakat yiyecekleri ve binecek develeri olmadığını söylediklerinde Rasûlullah onlara binecek hayvan kalmadığını bildirmişti. Bu cevap üzerine onlar ağlayarak geri dönmüşlerdi. Bu mücâhidler hakkında şu âyet nâzil olmuştur: “Kendilerine binek sağlaman için sana geldiklerinde: ‘Sizi bindirecek bir binek bulamıyorum’ deyince, harcayıp infak edecek bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş dökerek dönen kimselere de (sorumluluk yoktur).”287 Bu zatların, Sâlim bin Umeyr, Uleyye bin Zeyd, Ebû Leylâ el Mâzinî, Seleme bin Sahr, Irbad bin Sâriye, bazı rivâyette Abdullah bin Mufaddal, Ma’kıl bin Yesâr veya Amr bin Gunme oldukları kaydedilmektedir. 288
Münâfıklar hakkında da Allah Teâlâ şu âyeti indirmiştir: “Allah’ın rasûlüne muhâlefet etmek için (sefere çıkmayıp) geri kalanlar, oturmaları ile sevindiler; mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad etmeyi çirkin gördüler; ‘bu sıcakta sefere çıkmayın’ dediler. De ki: ‘Cehennem ateşi daha sıcaktır!’ Keşke anlasalardı! Artık kazanmakta/işlemekte olduklarının karşılığı cezâ olarak çok ağlasınlar, az gülsünler!” 289
Ashâbın Allah Korkusundan Dolayı Ağlaması
“Siz bu söze mi hayret ediyor, gülüyor da ağlamıyorsunuz!”290 âyetleri nâzil olduğu zaman Suffe ashâbı, yanakları ıslanıncaya kadar gözyaşı döktüler. Onların iniltilerine Rasûlullah’ın da ağlaması üzerine diğer ashâb da ağlamaya başladı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Allah korkusundan dolayı ağlayan, cehenneme
282] İbn Hişâm, 1/230
283] Buhârî, Fezâilu’ Ashâbi’n-Nebî, 2; Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 2
284] İbn Hişâm, 4/945
285] 44/Duhan, 29
286] Buhârî, Menâkıb 25; Tirmizî, Cum’a 10, Menâkıb 6; Nesâî, Cum’a 17
287] 9/Tevbe, 92
288] Buhârî, Tecrid-i Sarih Tercümesi, 10/413
289] 9/Tevbe, 81-82; Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, c. 14, s. 141
290] 53/Necm, 59-60
AĞLAMAK - GÖZYAŞI
- 63 -
girmez. Tevbe etmeksizin günahta ısrar eden kimse de cennete girmez. Eğer siz, günah işlemeseydiniz, Allah Teâlâ mutlaka günah işleyen bir kavim yaratır, onları affederdi.” buyurdu. 291
“Bunu yapamazsanız ki elbette yapamayacaksınız, kâfirler için hazırlanan ve yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten korkun!”292 âyetini Rasûlullah okudu ve şöyle dedi: “Cehennem kızarıncaya kadar bin sene yakıldı. Beyazlanıncaya kadar bin sene daha yakıldı. Simsiyah oluncaya kadar bin yıl daha yakıldı. O, alevi asla sönmeyen simsiyah bir ateş oldu.” Bunun üzerine, Rasûlullah’ın (s.a.s.) önünde bulunan bir zenci, yüksek sesle ağlamaya başladı. Cebrâil (a.s.) inerek: “Önündeki bu ağlayan kimdir?” diye sordu. Rasûlullah: “Habeşli bir adamdır” dedi ve onu övdü. Cebrâil (a.s.) de, Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu bildirdi: “İzzetim, celalım ve arşımın üstündeki makamım hakkı için, dünyada Benim korkumdan dolayı ağlayan kulumu, cennette çok güldüreceğim.” 293
Ali bin Ebû Tâlib’in torunu Hasan bin Muhammed’den: Ömer bin Hattab, cuma günü hutbede: Güneş yuvarlanıp devrildiği, yıldızlar döküldüğü, dağlar yerinden oynayıp yürüdüğü, develer salıverildiği, vahşi hayvanlar toplandığı, denizler kabardığı, Ruhlar (bedenlerle) birleştiği, diri diri gömülen kıza ‘hangi suç yüzünden öldürüldün?’ diye sorulduğu, defterler açıldığı, gökyüzünün perdesi kalktığı, cehennem alevlendiği ve cennet yaklaştırıldığı zaman, herkes ne hazırlamışsa onu bilecek.”294 âyetine kadar okudu, hüngür hüngür ağlamaktan ilerisine devam edemedi.”
Yine Hz. Ömer, “Rabbinin azâbı mutlaka gerçekleşecek, ona mâni olacak hiçbir şey yoktur.”295 âyetlerini okuyunca onların tesirinden rahatsızlandı ve yirmi gün yatakta yattı. Hz. Ömer, Kur’an okuduğunda, bazen boğazı tıkanır, yere düşünceye kadar ağlardı. Sonra da evine kapanırdı. 296
Osman bin Affan (r.a.), bir kabrin başında durduğu zaman gözyaşları sakallarını ıslatıncaya kadar ağlardı. 297
Abdullah bin Ömer, Mutaffifîn sûresini okudu: “İnsanlar, hesaba çekilmeleri, için, âlemlerin Rabbinin huzurunda durdukları zaman...”298 âyetine gelince düştü, ağlamaktan gerisini okuyamadı. 299
İbn Ömer (r.a.), Bakara sûresinin şu iki âyetini her okuduğunda ağlardı: “İçinizdekini açıklasanız da, gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker ve dilediğini bağışlar, dilediğine azab eder, Allah her şeye kaadirdir.” 300
Hz. Ömer bin Hattab’a, Kadisiye Savaşında alınan ganimetler getirildi. Hz. Ömer, ağlayarak ganimetleri elleriyle karıştırıyordu. Yanında bulunan Abdurrahman bin Avf: “Yâ emîra’l-Mü’minîn, bugün sevinilecek ve neşeli olunacak
291] Beyhakî, Terğîb 5/190
292] 2/Bakara, 24
293] Beyhakî, Terğîb 5/194
294] 81/Tekvîr, 1-14
295] 52/Tûr, 7-8
296] Hılye, 1/51
297] Tirmizî, Terğîb 5/322; Hılye, 1/61
298] 83/Mutaffifîn, 6
299] Müsned, Ahmed bin Hanbel, Sıfatu’s-Safve, 1/254
300] 2/Bakara, 284
- 64 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir gün, sen niçin ağlıyorsun?” diye sordu. Hz. Ömer: “Evet haklısın, fakat böyle büyük servete kavuşan toplumların arasına kin ve düşmanlık girer” diye cevap verdi. Sonra şöyle duâ etti: “Allah’ım, bu malın, Ömer’i denemek için bir fitne ve tuzak olmasından Sana sığınırım.” Daha sonra şu âyeti okudu: Onlar, verdiğimiz mallarla, evlâtlarla, kendilerine yardım edip iyiliklerine koştuğumuzu mu sanıyorlar? (Hayır) onlar farkında değiller.” 301
Abdurrahman bin Avf oruçluydu. Yemek getirdiler. Yemeği görünce şöyle dedi: “Benden daha hayırlı olan Mus’ab bin Umeyr şehid olduğunda kefen olarak bir küçük aba/örtüye sarıldı. Başı örtülünce ayakları, ayakları örtülünce de başı açıkta kalıyordu. Benden daha hayırlı olan Hamza da şehid olduğunda böyle olmuştu. Daha sonra servetimiz alabildiğine çoğaldı. İyiliklerimizin karşılığını bu dünyada almaktan ve âhirete bir şey kalmamasından korkarım” dedi ve ağlamaktan yemek yiyemedi. 302
İnsanlığın Derdiyle Dertlenip Hüzünlenmenin Göstergesi: Gözyaşı
İnsana ağlama ve gülme özelliğini veren Allah’tır. Gülmek ve ağlamak, insan varlığının sırlarından birisidir. Yapısı ve rûhî giriftliği bakımından insanın organik yapısından aşağı kalır yanı yoktur. Her iki olayın meydana gelmesinde hem organik faktörler, hem de psikolojik faktörler iç içe, yan yana faâliyet gösterir. İnsanı ağlatan ve güldüren, gülme ve ağlama sebeplerini yaratan Allah’tır. “Güldüren de O’dur, ağlatan da O’dur.”303 Gizli sırlar gereği, insanı bir olaya güldürürken, bir olaya ağlatır. Bu gün ağlattığı olaya, belki yarın güldürebilir. Ağlamak ve gülmek, değişen psikolojik hallerin, eşya ve ortamların, insan ruhunda hiçbir zaman aynı kalmayan değer ve arzuların bir sonucudur. Herkes, başına gelen şeylere bağlı olarak ağlar ve güler. Bazılarının ağladığı şeye bazıları gülebilir. Ağlamak ve gülmek, bazı kere aynı sebeple de olur. Önceleri bir şeye gülen insan, daha sonra güldüğü şeyin neticesini görerek ağlayabilir. Keşke yapmasaydım, gülmeseydim diyebilir. 304
Allah iki zıddı bir şahısta yaratmıştır. Bir kimseyi hem ağlatır, hem güldürür. Bu iki olay birbirine zıttır. Müfessirler, âyette geçen güldürme ve ağlatma olaylarını, mutlu etme ve hüzünlendirme olarak da değerlendirmişlerdir. 305
Hayatın her döneminde insanların tepkilerini göstermede özel yeri olan ağlamanın dinî hayatta da önemi vardır. Bütün semâvî dinlerde (ki asılları İslâm’dır) bugünkü şekilleri itibariyle bile aşırı derecede gülmek hoş karşılanmaz; buna karşılık ağlamak tavsiye edilir. Kur’an da az gülmeyi, çok ağlamayı tavsiye eder.306 Kur’an, ağlayarak yere kapanıp secde edenleri över ve bu hareketin huşûyu/saygı duygusunu arttırdığını ifade eder. Bu sûretle ince ve hassas kalbi över307 kaba ve duygusuz kalbi taşa benzeterek yerer. 308
301] 23/Mü’minûn, 55-56; Beyhakî, 6/358; Kenzu’l-Ummâl, 2/146
302] Buhârî; Hılye, 1/110
303] 53/Necm, 75
304] Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, s. 25
305] İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 1, s. 473-474
306] 9/Tevbe, 82
307] 17/İsrâ, 109
308] 2/Bakara, 74; 3/Âl-i İmrân, 159; 22/Hacc, 35; 57/Hadîd, 16
AĞLAMAK - GÖZYAŞI
- 65 -
Zâhidler üzüntüden, ârifler sevinçten ağlar. Ağlamanın sebebi, Allah korkusu ve sevgisi, cehennem, kıyâmet ve ölüm olabildiği gibi; dünya ile ilgili üzüntü ve acılar da olabilir. İslâm’da bedenî, âilevî, dünyevî felâket ve acılara ağlamayıp sabır ve tahammül göstermek tavsiye edilmekle birlikte, bu durumlarda taşkınlık yapmadan ağlamak yasaklanmamıştır. Buna karşılık “nevha” , yani isyânı andıracak şekilde bağırıp çağırarak, saçını başını yolarak ölü arkasından ağlamak kesin olarak haram kılınmıştır. Kalben üzülmek ve gözyaşı dökmekte ise dinen mahzur yoktur. Nitekim Hz. Peygamber, oğlu İbrâhim’in ölümüne ağladığı için kendisine hayretini ifade eden bir sahâbiye, “Kalbimizde acı, gözümüzde yaş var; ama dilimiz Allah’ın rızâsına aykırı bir söz söylemez”309 buyurmuşlardı.
İslâm’da dinî his ve heyecanla ağlamak tavsiye edilmiş ve bu tür ağlamalar karşılığında büyük sevap vaad edilmiştir. Meselâ, kimsenin bulunmadığı bir yerde Allah’ı zikredip ağlayan mü’minin âhirette Allah’ın özel lutfuna nâil olacağı,310 Allah korkusundan ağlayan kişinin cehennemden âzâd edileceği311, Allah korkusundan ağlayan, harama bakmayan ve Allah yolunda cihadda nöbet tutan kimselere cehennem ateşinin haram olduğu312 hadislerde belirtilmiştir.
Hz. Peygamber, “Kur’an hüzünle nâzil oldu; onu okurken veya dinlerken de hüzünlenip ağlayın veya ağlamaklı olun.”313 Nitekim kendisi de İbn Mes’ûd, Nisâ sûresi 41. âyetini okurken dolu dolu gözyaşı dökmüştür. 314
Hz. Ömer, kızkardeşi Fâtıma’nın evinde dinlediği âyetlerin tesirinde kalarak ağlamış ve müslüman olmuştu.315 Hz. Ebû Bekir’in de yufka yürekli olduğu, Sevr mağarasında ağladığı, Hz. Peygamber’in vefât edeceğini sezince gözyaşı döktüğü bilinmektedir.316 Hz. Peygamber, kendisine kurtuluşun yolunu soran Ukbe bin Âmir’e, işlediği günahlardan dolayı ağlamasını tavsiye etmişti.317 Tebük seferine katılamayan Kâ’b bin Mâlik, Mürâre bin Rebî’ ve Hilâl bin Ümeyye kusurlarını affettirmek için hüngür hüngür ağlamışlardı.318 İçinden gelerek ağlayamayanlara ağlar bir tavır takınmaları tavsiye edilmiştir. 319
“(Cennete girmeyi hak eden mü’minler şöyle) derler: ‘Bizden hüznü, tasayı gideren Allah’a hamd olsun. Doğrusu Rabbimiz çok bağışlayan, çok nimet verendir.”320; Allah’ı râzı etmeye koyulmuş mü’minin hüznü cennette bitecek. Bu gerçeği güçlendiren bir sözü de Allah Rasûlü vefâtı sırasında başucunda ağlamakta olan Fâtıma’sına söylüyordu: “Ağlama kızım, baban bir daha acı çekmeyecek!” Evet, o güne dek hep acı çekmişti. Çünkü o çok şey biliyordu. Onun bildiğini bilen her kim olsa öyle yapardı. O da öyle demiyor muydu: “Benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız!”
309] Buhârî, Rekaik 24; Müslim, Zekât 91
310] Buhârî, Rekaik 24; Müslim, Zekât 91
311] Tirmizî, Fezâilu’l Cihâd 8, 12; Nesâî, Cihad 8
312] Dârimî, Cihad 15; Nesâî, Cihad 11
313] İbn Mâce, İkame 176
314] Buhârî, Fezâilu’l Kur’an 35; Müslim, Salâtu’l Müsâfirîn 247-248
315] İbn Hişâm, 1/230
316] Buhârî, Fezâilu’ Ashâbi’n-Nebî, 2; Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 2
317] Tirmizî, Zühd 60
318] İbn Mâce, İkame 176
319] İbn Mâce, Zühd 6; Müslim, Cihad 58; Mustafa İslâmoğlu, Yürek Devleti, s. 79 vd.
320] 35/Fâtır, 34
- 66 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Onun bildikleri bir yana, ya onun yaşadıkları? Hem yetim, hem öksüz. Ardından bir bir kaybedilen dayanaklar: Abdulmuttalib, Ebû Tâlib, Hz. Hatice ve peş peşe gelen evlât acıları, ölümleri. Tabii bütün bunları bastıran da nübüvvetin ağır yüküydü. Bu nedenle o çok ağlamış, az gülmüştü.
Kan, ter, gözyaşı... Bu üç damla azizdir; bu üç damlanın karıştığı şey de azizdir. Neyin uğrunda olursa olsun, samimi olarak bir dâvâ uğruna dökülen kanların bile karşılıksız kaldığı görülmemiş. Ter de öyle; kim çalışarak ter dökmüş de karşılığını almamış? Bu ister mü’min ister kâfir olsun, yasa herkes için geçerli, “insan için” diyor Kur’an; “İnsan için yalnız çalıştığının karşılığı vardır.”321 Gözyaşı da öyle, zulme uğramış birinden dökülüyorsa o damla, düştüğü yeri yakacaktır. Bu üç damla bedeldir, bu bedel ödendiği zaman elde edilen şey meşrûlaşır. Kan, toprağın; ter, ekmeğin; gözyaşı, yüreğin bereketidir.
“Ve gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz.”322 Sahi, nasıl beceriyorsunuz bunu, diyor Kur’an; imanınızın, Kur’an’ınızın, coğrafyanızın esir edildiği, insanınızın mânevî bir soykırıma uğradığı, tüm değerlerinizin yağmalandığı, sayısız civanın yüreğinden vurulduğu bir ortamda hâlâ nasıl gülebiliyorsunuz, diye soruyor. Gerçekten, nasıl beceriyorsunuz bunu? Tabii ki, buna becermek demezler; gaflet derler, vurdumduymazlık derler, hamâkat derler...
Eğer bilseydik Önderimiz Efendimiz’in bildiğini, çok ağlayıp az gülerdik. O yakîn derecesinde biliyordu gadabı, kahrı, cehennemi. Bu gerçeklerin ârifiydi O. Biz de bunları “irfan” derecesinde bilseydik Onun gibi yapacak, çok ağlayacak, az gülecektik. Evet, bilseydik göğsümüzde nükleer bir güç merkezi taşıdığımızı ve bunun her gün üzerine yağan günahlarla paslandığını, bu pası çözecek tek kimya olan gözyaşını bir umman gibi salacaktık gecelerin koynuna.
Eğer bilseydik günah hedeflerini on ikiden vuran istiğfâr silâhının mermileri gözyaşıdır, gönlümüze gözümüzden bir ırmak bağlayacaktık. Eğer bilseydik duâlarımızı yüce makama tez ulaştırmanın en emin yolu, onlara gözyaşından kanatlar takmaktır, Yunus gibi “ağla gözlerim ağla, gülmezem ayruk” diyecektik. Eğer erseydik sırrına “Yevme lâ yenfau mâlun ve lâ benûn (O günde malın da evlâtların da faydası olmaz)” ifadesinin, bir “kalb-i selîm’e sahip olmak için, değil birkaç damla yaşı, bir çift gözü bile fedâ edecektik.
Eğer bilseydik her gün en çok kullandığımız organların başında elimiz, zihnimiz ve kalbimiz gelir; bu üçü içerisinden de en çok kullandığımız ve kirlettiğimiz kalbimizdir. Onu pislik içerisinde koyduğumuz için, Allah korkusundan dökülen yaşlarla yıkamadığımız için hayıflanacaktık. Eğer imanın neler çektiğini onun yerinde olup anlayabilseydik, ağlayabilirdik. İhsan düzeyinde inansaydık Allah’a, azaba, ikaaba, mîzana, hesâba, gözümüzden yaş değil; kan akıtırdık. Öyle buyurmuştu ya Yesrib’li delikanlı için Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz: “Allah korkusu, kardeşinizin yüreğini dağladı.”
Evet, bütün bunları anlayabilseydik, ağlayabilecektik. “Melâli bilmeyen nesle âşinâ değiliz” diyordu Hâşim. Biz âşinâ olduk ey şâir, hem de öylesine âşinâ olduk ki, bu İslâm irfanının nebevî yöntemlerini “romantizm” sayanlar bile çıktı içimizden. Hissizliğin, duygusuzluğun bir tek mâzereti var: Kalp katılığı; o da
321] 53/Necm, 39
322] 53/Necm, 60
AĞLAMAK - GÖZYAŞI
- 67 -
meşru değil.
“Şarkı görmez, garbı bilmez, edepten yok pâyesi
Bir utanmaz yüz, yaşarmaz göz, bütün sermâyesi.”
Anlayamayanlar, ağlayamazlar; hatta ağlanacak hallerine gülerler. İşte biz böyle olduk. 323
Psikoloji ve Sağlık Açısından Ağlamanın Önemi
Bilim adamları gözyaşını, gözü mikrobik hastalıklardan koruyan, tahriş edici maddelerin tesirini ortadan kaldıran ve gözü ıslak tutan bir vücut sıvısı olarak tarif ederler. Fakat duygusal sebeplerle meydana gelen gözyaşının açıklamasını şâirlere bırakırlar.
Araştırmalar, gözyaşının, ağlama esnasında insandaki moral bozukluğunu giderdiğini ortaya çıkarmıştır. İnsan, genellikle “ağla, rahatlarsın” deyim ve tavsiyesini kullanmasına rağmen, ağlamanın ne işe yaradığını tam olarak bilememektedir. W. Frey, ağlama sırasında insanın gözyaşı ile vücutta strese sebep olan maddeleri attığını iddia etmekte ve teorisini ispatlamak için, birtakım deliller ileri sürmektedir. Gözyaşının salgılanmasını düzenleyen salgı bezleri vücuttaki manganezi yoğunlaştırarak dışarı atarlar. İnsanda mizaç değişikliklerine sebep olduğu bilinen manganez, gözyaşında kandaki miktarından otuz kat daha fazladır.
Bilim adamlarına göre son tesbitler, iki türlü gözyaşı bulunduğunu göstermiştir. Birincisi, tahriş edici maddelerin meydana getirdiği gözyaşı, ikincisi hissî/duygusal sebeplerin meydana getirdiği gözyaşıdır. Duygusal sebeplerle akan gözyaşının içeriğinin diğerinden farklı olduğu ve hissî gözyaşlarının % 24 oranında daha fazla protein içerdiği gösterilmiştir. Stres esnasında salgılanan üç madde; lösin-enkefalin (ağrı hissini düzenler), ACTH (strese cevabın başlamasına sebep olur) ve prolaktin (memelilerde süt üretimini düzenler) iki tür gözyaşında da bulunmuştur. Prolaktin, süt salgılanmasının yanında gözyaşı salgılanmasını da temin eder. Böylece, ağlamanın cinsiyete göre farklılık göstermesi ve kadınların daha çok ağlamasının sebebi anlaşılmıştır.
Evet, kadın ve erkek arasında ağlama sıklığı açısından önemli farklar vardır. Bir aylık bir sürede kadınlar, erkeklerden 4 kat daha fazla ağladıklarını ifade etmişlerdir. Kadınların kanındaki prolaktin seviyesi erkeğinkinden % 60 daha fazladır. Hâlbuki, kız ve erkek çocuklarda prolaktin seviyeleri ve ağlama sıklığı aynıdır. Kadınlarda 55 yaşından sonra prolaktin seviyesi düşer ve göz kuruluğu başlar. Yaşlı kadınlarda göz kuruluğu sendromuna sıkça rastlanması bundandır. Bu durumda, gözyaşı bezleri kâfi miktarda yaş salgılayamadığı için göz, yeterince ıslanıp kayganlaşamaz. Ancak bu kadınlar, normalde göz kuruluğundan bahsetseler bile, hissî durumlarda zor da olsa yine ağlayabilmektedirler. Hatta birçok hasta, göz kuruluğundan kurtulmak için duygusal şeyleri hatırlayıp kendilerini ağlamaya zorlayarak gözlerini ıslatır. Bu tür hastalarda hissî gözyaşlarının meydana gelmediği, buna karşılık tahriş edici sebeplerle meydana gelen gözyaşının aktığı görülür.
323] Hakkı Gökbel, Sızıntı’dan Tıbbî Gerçekler, T.Ö.V. Y. s. 267 vd.
- 68 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Araştırmanın enteresan neticelerinden birisi de kadınların % 85’inin, erkeklerin % 73’ünün ağladıktan sonra kendilerini daha iyi hissettikleri idi. Ayrıca ağlamamız lâzım geldiğinde duygularımızı bastıracak olursak fizikî ve psikolojik olarak kendimizi daha kötü hissedeceğimiz de bilim adamlarının görüşleri arasındadır.
Pitsburg Hemşire Okulunda yapılan bir araştırma, sağlıklı insanların, ülserli hastalardan ve bağırsak rahatsızlığı bulunanlardan daha kolay ağlayabildiklerini gösterdi. Bundan da anlaşılıyor ki, ağlayamayanlar mide ve bağırsak hastalıkları gibi birçok hastalığa daha fazla yakalanmaktadır. Bir belirtisi ağlayamamak olan irsî disotonomi hastalığına yakalanan çocuklar, duygusal açıdan stresli olaylara karşı da dayanıksızdırlar. Bütün bu araştırmaların neticesi olarak şu söylenebilir: Strese direnç göstermede hissî gözyaşının önemi çok büyüktür.
İnsanın mânâ dünyasında olgunluğunu gösteren ağlamak, fizyolojik etkilerde de kendini gösterir. Duygusal gözyaşı, stresten kurtulmanın en belirgin ifadesi, bir boşalma ve yeniden dolmayı özleyişin dile getirilişidir.
Minnessota Üniversitesinden William Frey, insan gözyaşlarının gerginliğe ve strese sebep olan kimyevî maddeleri temizleyip dışarı atmak sûretiyle, rûhî sıkıntıyı gidererek insanı rahatlattığını ve ferahlattığını açıklamıştı. Eski Sovyetler Birliği Tıbbî İlimler Akademisinden bir grup araştırmacı, gözyaşlarının fizikî olarak da insanı iyileştirdiğini tesbit etmişlerdir. Bu çalışmalarında araştırmacılar, bazı laboratuar hayvanlarının derilerinde yaralar açtılar ve sonra onları sinirlendirecek ve ağlamaya sevk edecek hareketler yaptılar. Basit bir ağlama hâdisesi neticesinde yaraların iyileşme hızının büyük bir oranda arttığını müşâhede ettiler. Bazı durumlarda yaraları iyileştirmek için gerekli olan zaman, 12 güne kadar düşürülebildi. Gözyaşı guddeleri çıkarılmış olan hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalarda ise yaraların iyileşme hızının oldukça yavaşladığı görüldü.
Bilim adamları gözyaşı guddelerinin, kan dolaşım sistemine bazı kimyevî maddeler ifraz ettiğini, bu maddelerin ise vücutta iyileştirici etkiye sahip olduklarını söylemektedirler. Henüz tam bir laboratuar kontrolünden geçirilmemiş ve tam olarak tesbit edilememiş olmakla beraber, bilim adamları bu maddelerin en azından deri üzerinde faydalı bir tesirinin olduğunu kabul etmektedir.
Kâinatta hiçbir canlı abes olmadığı gibi, icrâ ettiği olayları da neticesiz ve ibretsiz değildir. Gözü veren Zat, ona ait şeyleri de en güzel sûrette yaratmıştır. Küçük bir canlının hem rûhî, hem de cismânî ihtiyacını gözyaşı guddeleri ile telâfi ve tedârik eden Zat, acaba evrenin halifesi olan insanın Hak katında yüce olan gözyaşlarını hiç neticesiz bırakır mı? 324
Tıbbî araştırmalar, rahatça ağlayabilen kişilerin daha sağlıklı bir hayat sürdüğünü göstermektedir. Kişinin keder ve elemden ağlayıp içini dökmekle, büyük ölçüde rahatlayacağı öteden beri bilinmektedir. Ağlamanın ayrıca kan dolaşımı ve solunum sistemine de iyi bir fizikî çalışma sağladığı, bilim adamları tarafından belirtilmektedir.
Gözyaşları kendi başına bir ilaç özelliği göstermektedir. Zira gözyaşlarının zararlı bakteri ve virüsleri öldüren bir enzimi içerdiği, uzun zamandır
324] Hakkı Gökbel, Sızıntı’dan Tıbbî Gerçekler, T.Ö.V. Y. s. 267 vd.
AĞLAMAK - GÖZYAŞI
- 69 -
bilinmektedir. Kalp hastalıkları, pektik ülser, kolit, deri döküntüleri ve gerilimlerin yol açtığı pek çok hastalığın kaynağı, içe dökülmüş, yani bastırılmış gözyaşları olabilir. Günümüzde, erkeklerin çalıştığı pek çok işte çalışmak zorunda kalan hanımlar, erkeklerle aynı baskılar altında kalmakta ve bunları kontrol etmeye mecbur olmaktadır; bu da çalışan kadınların çok daha stresli olmasını neticelendirmektedir.
Oysa, ağlamak; gülmek gibi, duygunun bir çeşit dışa vurulma şeklidir. 1972’de Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre, artık erkeklerin ağlaması da, toplumun kabul ettiği bir olay olmaya başlamıştır. Başka birini ağlarken gördüğümüzde ilk tepkimiz “ağlama!” demektir. Bunun başlıca sebebi, ona yardım edemediğimiz için kendimizi suçlu hissetmemizdir. Ağlamak, ıstırap çekmekte olduğumuzu açıkça ortaya koymaktadır. Fakat toplumumuzda her türlü dert ve ıstırap gizlenmeye çalışılmakta ve insanlar, daima iyi durumda oldukları intibaını vermek istemektedir.
Wisconsin Marquette Üniversitesi psikiyatri bölümünden Prof. Margaret Crepau, ağlamakla sağlık arasında bir alâka olup olmadığını araştırmak üzere üç grup hasta üzerinde çalıştı. Bu üç gruptan birincisinde ülserli, ikincisinde kolitli (ki bu hastalıklar gerilim sonucunda ortaya çıkmıştı) ve üçüncüsünde sağlıklı kişiler bulunmaktaydı. Kolitli ve ülserli hastalar nâdiren ağladıklarını, ayrıca kendilerini tutabilirlerse hiçbir zaman ağlamayacaklarını belirttiler. Pek çoğu ise, ağladıklarında çocuk gibi azarlandıklarını, ağlamanın kontrolü kaybetmek demek olduğunu ve böyle görünmeyi hiç istemediklerini yazdılar. Crepau, bunların dış kontrolü muhafaza ederken, iç kontrolü kaybettiklerini ve bundan da dokuların zarar gördüğünü söylemektedir. Yani artan sindirim salgıları, mide iç mukozasını delerek zarar vermektedir.
Günde ortalama on üç bin defa gözlerimizi kırparız. Gözyaşı olarak ortaya çıkan terkip; su, müküs, yağ, protein, tuz ve lizozim isimli mikrop öldürücü enzim; kornea, burun ve boğazdaki mukoz membran üzerinde devamlı salgılanarak nemlendirme görevini görürken, bu organları ayrıca zararlı bakteri ve virüslerden de temizlemektedir. Ağladığımız zaman gözyaşı bezlerinden gelen gözyaşları, her iki gözün dış köşesinden akarak göz üzerine dağıtılır ve gözün üstünü yıkar. Ayrıca göz kapaklarından burun kanalına drene olarak burun ve boğazdan akar. Ağladığımız zaman burnumuzu çekmemizin sebebi budur. Burun içine olan akış yeteri kadar hızlı olmadığı zaman, gözyaşları taşıp akarak yanaklardan süzülür.
Ağlama; dolaşım, solunum, damar ve sinir sistemini uyarır. Nabız hızlanır, kan basıncı yükselir. Yutağın kasılması boğazda bir tıkanıklık hissi uyandırırken, diyaframın kasılmasıyla da hıçkırık başlar. Şiddetli bir öksürme ile akciğerden dışarıya saatte 70 mil süratle hava atılır. Kısa süreli ağlama, iyi bir egzersizdir. Bunun da ötesinde göz, burun ve yüzü yıkayan ılık tuzlu su, ana rahmindeki amnion sıvısına benzer. Ağlamak, gerilimi azaltarak kendimizi yenilemiş ve tazelenmiş hissetmemizi sağlar.
Ağlar gibi olduğumuzda ağlamamak için çabalarsak, ense-çene ve göğüs kasları kasılır. Dolayısıyla soluğumuzu tutarız. Bu durumda da, ağlarken olduğu gibi burun tıkanır ve burna kan toplanmaya başlar. Gözyaşları, burun kanalı ile burnun içine drene edilerek basınç düşürülmedikçe, burun tıkalı kalacaktır.
- 70 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tıkanıklık halinin uzaması durumunda ise, burnun virüslere karşı olan direnci zayıflayacaktır. Bu sebeple bazı araştırmacılar, ağlamayan kişilerin daha fazla nezle olduğuna inanırlar. Tabiidir ki bunların hiçbiri, sağlıklı olmak için her zaman ağlamak gerekir anlamına gelmez. Bazı insanlar gözyaşının getirdiği rahatlığı, duâ ederek, bazıları ise sağa sola bağırıp deşarj olarak duyabilirler. Fakat bu yolların hiç biri ağlamak kadar tedavi edici değildir.
Bebekler doğar doğmaz ağlamaya başlarlar. Bu gözyaşları hissî değildir. Ve altı hafta boyunca akıtılan gözyaşları da yine duygusal olmayacaktır. Bu göz sulanmaları, merkezî sinir sistemi olgunlaşınca gerçek gözyaşına dönüşecektir. Antropolojist Ashlyen Montegu’ya göre, gözyaşı dökmeden hıçkırarak ağlandığı zaman fazla hava yutulacak, bu da mukoz membranı kurutacak, dolayısıyla bütün vücut enfeksiyona mâruz kalabilecektir. Çünkü mukoz membranda virüs ve bakteri öldürücü enzimlerin bulunduğu nemli bir müküs vardır. Mesaj oldukça açıktır; demek ki gözyaşı dökmeden ağlayanlar, büyük tehlikelere mâruzdur.
Ağlama, ilk lisanımızdır. Bebekteki değişik ağlamalar; acıktım, altımı değiştir, kucağına al gibi basit ihtiyaçları haber veren değişik mesajlar taşır. Ağlama, oldukça kompleks mesajları haber verebilir. Yapılan araştırmalar, ağlamanın bebeklerin rahatsızlıkları ile alâkalı ipuçları taşıyabileceğini gösterdi. Bebek ağlamalarındaki şifreleri çözmek amacıyla, artık bilgisayarlar kullanılıyor. Bu cihazlara hasta ve normal bebeklerin ağlamaları kaydedilmektedir. Bilgisayar, yeni kaydedilen bir ağlamayı, daha önceden kaydedilmiş hastalıklı çocuk ağlamaları ile kıyaslanmakta ve ortak karakteristikleri teşhis etmek sûretiyle analiz yapmaktadır. Bebeklerin ağlamalarındaki farklılık, normal insan kulağı ile fark edilememekle birlikte, bilgisayar bu farklılığı teşhis etmekte ve bebeğin rahatsızlığına ait ipuçları vermektedir.
Kızını evlendiren bir anne gibi pek çok insan, mutlu oldukları zaman da ağlar. Eğer duygulandığımızda gözyaşı dökerek ağlamaz veya ağlamamak için çaba sarfedersek, kontrolümüzü kaybeder ve pek çok hastalığı dâvet etmiş oluruz. Duygulandığımızda ağlamak için fazla direnmemeliyiz. 325
Müslümanların his dünyası geniştir/geniş olmalıdır. Onlar tefekkür ederler, Allah’ın Kur’an’daki âyetleriyle duygulandıkları gibi, kendi içlerindeki ve âlemde çevrelerindeki mûcizevî özellikleri, yani Allah’ın farklı âyetlerini de düşünürler ve gönülleri ürperir, duyguları zenginleşir. Ayrıca Müslümanların ve İslâm dâvâsının dertleriyle dertlenirler. O güzelim gözyaşları, gökten inen rahmet gibi gözlerinden boşanır, kendileri için dünyevî ve uhrevî rahmet olur.
Gözyaşı Stres Düşmanıdır
Bir beşer olarak bize düşen insanî bir görev de ağlamamız, gözyaşı dökmemizdir. Ama artık gözler eskisi kadar yaşarmıyor. Gözlerin kuruması da kuru göz hastalığını ve diğer göz rahatsızlıklarını artırıyor.
Eskiden gözyaşının meydana gelmeyişi ile ilgili problemler; belirli iltihaplar, yaralanmalar veya A vitamini eksikliğinden meydana gelirdi. Ama şimdi göz kuruluğu hastalığının giderek artması buna benzer sebeplerle izah edilemiyor.
325] Âdem Tatlı, Mehmet Dikmen, Merak Ettiklerimiz, s. 361-364
AĞLAMAK - GÖZYAŞI
- 71 -
Bunun için de göz doktorları konferans ve kongrelerinde bununla çok ilgilenmeye başladılar. Eğer gönüller kurursa, kalpler rikkate gelmezse, şefkat ve merhamet duyguları ortadan kalkarsa, elbette göz pınarlarının kuruması kaçınılmaz olacaktır.
Cenâb-ı Allah gözün dış tarafında kalacak şekilde üst göz kapakları altına gözyaşı bezleri yerleştirmiştir. Normal şartlar altında bu bezlerden gelen sıvı, ince bir tabaka şeklinde merceğin üzerine yayılır. Gözü bakterilerden, birçok zararlı maddelerden korur ve korneayı oksijenle besler. Gözyaşı, her göz kırpmada merceğin üzerine yeniden yayılır. Bu sıvı tabakası inceldiğinde zarurî olarak göz kapaklarını hareket ettirme ihtiyacı doğar. Eğer bir insan çok sık aralıklarla gözlerini kırpıyorsa, bu bir hastalık habercisi olabilir.
Gözyaşı eksikliği olanlarda göz kapaklarının her açılıp kapanışında, sanki mercek önünde kum taneleri birikmiş gibi sancı meydana gelir. Böyle durumlarda sancıları önlemek için göze yapay gözyaşı damlatılır. Böyle kuru göz rahatsızlığı çekenlerde gözün ön kısmını kaplayan tabaka, görevini tam yapamaz. Daha ileri durumlarda mercek bulanıklığına ve hatta körlüğe bile sebep olabilir.
Günümüzde gözyaşı eksikliği çeken hasta sayısında öyle artma var ki, eczahanelerde satılan sun’î/yapay gözyaşı, toplam göz ilacı tüketiminin yarısını meydana getirmektedir. Ancak göze damlatılan bu sıvılar, doğal gözyaşının yerini asla dolduramıyor. Tabiî/doğal gözyaşı, sadece oksijen ve hidrojenden meydana gelmiyor. Allah o fındık büyüklüğündeki gözyaşı torbalarını öyle mükemmel bir laboratuar şeklinde tanzim etmiş ki, bir gözyaşında bulunması gereken bütün maddeler kusursuz imal ediliyor. Bunlar, 60’tan fazla protein bileşiği, mangan, bakır, klor ve fosfor, amonyak ve bikarbonat maddelerdir.
Gözyaşının İyileştirme Gücü: İyi bir ağlamanın kendimizi daha iyi hissetmemize sebep olduğunu gösteren gerçekten ilmî deliller var. W. H. Frey’in araştırmaları göstermiştir ki, bir insan kötü durumdayken ve üzüntülüyken vücudunda toksit (zehir) hormonları meydana gelir. Bu da onun duygularına menfî tesir ederek daha da kötüleşir. Ancak Frey, gözyaşlarında bu hormonların ve ayrıca beden tarafından üretilen bir ağrı sıvısının bulunduğunu keşfetmiştir. Eğer bu hormonlar vücutta fazla bulunursa sindirim sistemi bozukluklarına da sebep olabiliyor. Ağlayan bir insan, gözyaşlarıyla birlikte bu zararlı maddeleri de vücuttan dışarı atmaktadır. İşte ağladıktan sonra bir insanın kendisini iyi hissetmesinin bir sebebi budur.
İnsan nasıl ki ter ve idrarla vücudundaki zararlı maddeleri dışarı atıyorsa, gözyaşlarıyla da aynı şeyi yapmaktadır. Bu sebeple uzmanlar, ağlamayı sadece stres açısından değil; genel sağlık bakımından da çok önemli görüyorlar. Amerika’da yapılan araştırmalar göstermiştir ki, yeteri kadar ağlamayan insanlar, kalp rahatsızlığına, dolaşım bozukluğuna, vereme, mide rahatsızlığına vb. birçok hastalığa karşı daha korumasız kalıyorlar.
Ağlamak, gözümüzü yabancı maddelerden de koruyor. Gözyaşı, gözümüze gitmiş toz, küçük kum vs. gibi tahriş edici zararlı maddeleri dışarı atıyor ve gözümüzü yıkıyor. Gözyaşı, soğan doğradığımız zaman da bize hizmet eder. Soğan kesilince kimyevî bir madde (thiopropanal-S-oxide) çıkartır. Bu madde su ile reaksiyon göstererek gözümüzde sülfirik asit meydana getirir. Elbette bu da
- 72 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gözümüzü yakar ve zarar verir. Bu terkip henüz zarar vermeden gözyaşı, onu dışarı atar. Birçok sebepten dolayı ağlarız; meselâ mutsuzluktan, hayal kırıklığından, öfkeden, hatta neşe ve gülmeden. Ama görüldüğü gibi ağlamak, vücudumuz ve zihnimiz için yapabileceğimiz en iyi şeylerden biridir.
Ağlamakla insan, hapsedilmiş duygularını dışarı vurur. Ağlamak öyle önemli bir duygusal boşalmadır ki, neticede insan kendisini daha sakin ve daha iyi hissederek meselesini daha iyi halleder. Hatta iyice bir ağlama sonunda insan, içindeki korkulardan ve endişelerden de kurtulabilir. İnsanın gözyaşını tutarak ağlamamaya çalışması iyi değildir. Bastırılan duygular onu öyle etkiler ve bunaltır ki, problemleri ona aslından daha büyük görünmeye başlar.
Ağlamak insanı gerginlikten kurtarır. Eğer dikkat etmişsek görmüşüzdür, ağlamadan önce insan, öfkeden dolayı çoğunlukla yumruğunu sıkar. Ağlayınca sanki ılık su ile doldurulmuş bir banyo küvetine girmiş gibi elleri ve bütün vücudu gevşer. Ağlamak, insanoğlunun sahip olduğu en güçlü mesaj araçlarından biridir. Meselâ, ağlayan insan, demek ister ki, bazıları ona karşı davranışlarında çok ileri gittiler veya bazı şeyler onun için çok önemlidir ki ağlıyor.
Ağlanılacak Asıl Sebep: Gözümüzün, vücudumuzun ve ruh dünyamızın sağlığı gösteriyor ki, insan duygusal bir varlıktır. O, zaman zaman duygulanmaya, rikkate gelmeye ve sonuçta ağlamaya muhtaçtır. Taş kalplilik, merhametsizlik, bencillik, insanlığın derdi ve bunalımı karşısında ıstırapsızlık, insan fıtratına aykırıdır. İşte bunun için Peygamber Efendimiz (s.a.s.): “Ürpermeyen kalpten, yaşarmayan gözden Sana sığınırım Allah’ım!” diye yalvarmıştır.
Ağlamak, mahcup olunacak ayıp bir şey değildir. Bilakis insan olmamızın gereğidir. Bu dünya gülme, zevk alma yeri olmadığından, insan Rabbine karşı ağlayarak yalvarmak için yaratılmıştır. Cenâb-ı Hak çok büyüktür. İnsan ne kadar tekâmül ederse etsin, ne kadar çok yakîn kazanırsa kazansın, o nisbette kusurunu ve zayıflığını anlar. Bu da onu hüzünlenmeye, gözyaşı dökmeye sevkeder. Tabiî böyle bir hüzün ve gözyaşı da Cenâb-ı Hak’ın rahmetini ve inâyetini daha çok çeker. Kalp mutmain olur, ruh huzura erer.
İnsan bu dünyaya imtihan kasdıyla, sınavın sonucuna göre ya sonsuz bir saâdeti kazanmak veya sonsuz bir azaba dûçar olmak için gönderilmiştir. Kabirden geçecek, mahşerde de öyle çetin durumla karşılaşacak ki, bu dünyada evlâdı için canını bile fedâ eden anneler, çocuklarından kaçacaklardır.326 Ebedî cennet hayatı imtihanını kaybeden kimse, “keşke toprak olsaydım”327 diyerek pişmanlıktan yanıp tutuşacaktır.
İşte bu dehşetli sınavı kaybetme ve Cehennem ateşine düşme korkusuyla ağlamalıyız. Allah Rasûlü, bu konuda şöyle buyuruyorlar: “Mahşerde, Cehennem kıvılcımları insanları kovaladığı zaman, Cebrâil (a.s.), elinde bir bardak sıvı ile görünür. Ona, ‘bu ne?’ diye sorarım ve bana şöyle cevap verir: ‘Bu mü’min kulların Allah korkusuyla ağlayıp gözlerinden döktükleri gözyaşlarıdır ve şu korkunç kıvılcımları söndürecek tek şeydir.”
İnsanın kalp burukluğundan veya kaybettiği dünyevî şeyler için ağlaması
326] 80/Abese, 34-36
327] 78/Nebe’, 40
AĞLAMAK - GÖZYAŞI
- 73 -
sağlığına faydalıdır. Ama asıl makbul olan ağlama, Allah korkusundan veya Allah sevgisinden ağlamadır. Eğer bir insan, İslâm’ı yaşamada gösterdiği kusurları karşısında göreceği azap ihtimaliyle ağlayamıyorsa, bu onun için bir musîbettir. Bunun için Peygamber Efendimiz: “Kur’an okurken ağlayın; eğer ağlayamıyorsanız ağlar gibi yapın” buyurmuşlardır. Bir başka hadiste de: “Kur’an okurken kusurlarınıza ve ilerideki tehlikelere karşı üzüntünüzü gösteriniz” buyurulmuştur.
Evet, insan özellikle Kur’an okurken ağlamaya çalışmalıdır. Ağlayamıyorsa ağlıyor gibi yaparak ağlama alıştırmaları yapmalıdır. Muvaffak olamıyorsa, bilmelidir ki bu özellik kalp katılığı ile ilgilidir; bu musîbete üzüntü duymalı, içi ağlamalıdır. 328
Ağlamanın Zıddı; Gülme
Klâsik kaynaklarda genellikle, “sevincin veya psikolojik açıdan rahatlamanın bir ifadesi olarak dişler görünecek biçimde yüzün gerilmesi” şeklinde tarif edilen gülmenin hafif derecede olanına tebessüm, yüksek sesle olanına kahkaha denildiği belirtilir.
Kur’ân-ı Kerim’deki bazı örneklerden, insanın sevindirici bir haber, ilginç bir gelişme karşısında gülmesinin tabiî olduğu anlaşılmaktadır.329 Güldürenin de ağlatanın da Allah olduğunu ifade eden âyet,330 hem gülme ve ağlamanın tabiîliğini, hem de aynı varlıkta zıt tabiatları yaratan kudretin büyüklüğünü belirtmektedir. Bazı gülme çeşidinin, bir alay ve aşağılama ifadesi olduğuna işaret eden âyetler de vardır. 331
Dünyada müşrikler alaycı tavırlarla mü’minlere gülmüşlerdi; âhirette ise gülme sırası mü’minlere gelecek332 ve o gün bazı yüzler gülerken bazı yüzleri keder kaplayacaktır. 333
Gülme, insana has bir davranış olarak aynı zamanda insan karakterini belirleyici bir nitelik ve beşerî ilişkilerde sıkça görülen bir tavır olmasından dolayı, İslâm ahlâkıyla ilgili kaynaklar bu kavramı inceleme konusu yapmıştır. Hz. Peygamber’in nükteli sözler, ilginç çelişkiler, sürpriz gelişmeler ve diğer bazı hareketler karşısında tebessüm ettiğine ve güldüğüne dair hadisler vardır. Bu hadisler, onun yumuşak tabiatının yanı sıra hoşgörüsünü de yansıtmaktadır. Ancak, söz konusu hadislerde Rasûl-i Ekrem’in gülmesinin tebessüm şeklinde olduğu, ayrıca güleryüzlü oluşuyla yanındakilere sevinç ve huzur verdiği belirtilir. Peygamberimiz çok gülmediği gibi, çok gülmeyi kerih görürdü. O şöyle buyurmuştur: “Çok gülmek kalbi öldürür.334 Bu ve benzeri ikaz mâhiyetindeki hadisler esas alınarak gülme fiili, daima ihtiyat kaydıyla mütâlaa edilmiştir.
Konuyla ilgili hadisleri de dikkate alan İslâm ahlâkçıları, yerinde, aşırıya kaçmayan ve tebessüm ederek gülmenin (gülümsemenin) hem insan tabiatına hem de ahlâka ve edebe uygun olduğunu belirtirler. Gülmenin zihnin düşünme
328] H. Hüseyin Korkmaz, Sağlıklı Yaşama ve Başarı, s. 55 vd.
329] bk. 11/Hûd, 71; 27/Neml, 18-19
330] 53/Necm, 43
331] 23/Mü’min, 109-110; 43/Zuhruf, 47; 53/Necm, 59-60
332] 83/Mutaffifîn, 29-36
333] 80/Abese, 38-41
334] Tirmizî, Zühd 2; İbn Mâce, Zühd 19
- 74 -
KUR’AN KAVRAMLARI
faaliyetinin ortaya çıkardığı bir tepki olduğu, düşünme gibi gülmenin de yalnız insanda görüldüğü, fakat mizah gibi gülmede de dengeyi korumanın güç olduğu kaynaklarda vurgulanır.
Bundan dolayı ahlâkçılar, normal şartlarda gülmemenin veya gülme eğilimini bastırmanın insanı sevimsizleştirdiğine, ancak çok gülmenin de kişinin şahsiyet ve vakarını zedelemek, önemli meseleleri ciddiye almamak, gaflete yol açmak gibi sonuçlar doğurduğuna, özellikle ağır şakalar yaparak, alay ve gıybet ederek gülmenin insanlar arasında düşmanlığa yol açtığına dikkat çekmişlerdir.
Bazı İslâmî kaynaklarda ve özellikle tasavvufî eserlerde gülme, kalbi katılaştıran, âhireti unutturan bir davranış olarak değerlendirilmiş, ağlayarak gözyaşı dökme veya hüzünlü görünme, ruh selâmeti için gerekli kabul edilmiştir. 335
Hangi Gülme Faydalıdır?
“Bir kahkaha, bir kilo pirzolaya bedeldir” , “Gülme bir hürriyet patlamasıdır” gibi sözler edilir. Tabiî bunlar rastgele söylenmiş sözlerdir. Gülmek çok karmaşık bir olaydır. Birbirlerinden kesin olarak farklı olan gülme çeşitlerinin bazısı faydalı, bazısı da zararlıdır. Çılgınca gülmeler, kalpte hasar meydana getirir. 1988’de Danimarka’nın başşehri Kopenhag’da M. Crichton, bir komedi filmi seyrediyordu. Adamcağız öyle bir gülme krizine tutuldu ki, yıldırım çarpmış gibi ölüverdi. Gerçi, kendisi kalp hastasıydı, ama ölümüne çılgınca gülüşünün sebep olduğu anlaşılmıştı. Tabii, kapitalizm bunu da ticarete ve reklâma döktü. Bu acıklı olaydan sonra film çok meşhur oldu ve kapalı gişe gösterilmeye başlandı.
İnsan davranışlarını tetkik eden mütehassıslar; çılgın gülme, kahkaha ve gülümsemeyi birbirinden net olarak ayırıyorlar. İngiliz Cambridge Üniversitesinden Prof. Van Hoof, gülme çeşitlerinin bir katalogunu hazırlamıştır. Çılgınca gülmede göz yaşarır. Yüzde kızarma ve terleme başlar. Hatta kalp atışlarında hızlanma görülür. Diğer gülme şekli, gürültülü kahkaha patlatanların ağızları iyice açılır. Başlarını da arkaya iyice attıklarından, gülmelerine sebep olan insana ve başka şeylere dikkatlerini veremez hale gelirler. Bir de dişlerin iyice göründüğü orta dereceli gülme (tebessüm) var ki Van Hoof, “bunu diğer aşırı gülmelerle karıştırmamak gerekir” diyor.
Hz. Peygamber (s.a.s.), 14 asır evvel gülme hususunda da rehber olmuş, tebessümden daha ileri bir gülme göstermemiştir. Hadis kitaplarının rivâyetine göre, Önderimiz, sadece dişleri görülünceye kadar güler, daha ileri gitmezdi. Hz. Âişe (r.a.), O’nun hiçbir zaman kahkahaya varan bir gülüşünü görmediğini bildirir.
M. Crichton’un çılgınca gülüşü, ölümüne sebep olmuştu; ama tebessüm öyle değil. Bugün Güney Koreli yoga ustaları, açtıkları kurslarda gülümsemeyi öğreterek çağımızın hastalığı olarak bilinen strese çare bulmaya çalışıyorlar. Hz. Peygamber’in niçin sadece tebessüm edip daha ileri bir gülme göstermediğinin bir hikmeti böylece anlaşılmış oluyor.
Gülümseme, bazen küçümseme ve alay etme olarak kullanılır. Mü’minleri inciten böyle bir davranıştan şiddetle sakınmalıdır. Çünkü müslüman, bir din
335] İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 14, s. 243
AĞLAMAK - GÖZYAŞI
- 75 -
kardeşine eziyet etmez; onu ancak sevindirmeye çalışır.
Tebessüm, genel olarak memnuniyetin, hoşgörü ve sevincin bir belirtisidir. Hz. Peygamber, şefkat ve sevgisinden mü’minlere tebessüm etmiştir. Ümmetine de tavsiye ederek, “Kardeşine tebessüm etmen sadakadır” buyurmuştur. Aşırı derecede gülmenin bedenî zararı yeni anlaşılırken, Hz. Peygamber 14 asır önce, “Kahkaha kalbi öldürür” buyurarak ümmetine böyle bir gülüşü tavsiye etmemiştir. Çılgınca veya kahkaha ile gülüşün iman mahalli olan mânevî kalbe zararı çok önemlidir. Çünkü bu dünyadaki gaflet, âhirette ebedî bir sıkıntıya sebep olabilir. 336
Ağlayın, Su Yükselsin; Belki Kurtulur Gemi
Hak rahmetinin insan gözünde damla damla olmasıdır gözyaşları. Dilin, duygunun ve gönlün el ele, yüz yüze birleştiği, iç içe girdiği ânın çiçekleşmesi üzerinde jâledir gözyaşları.
Gönül pasını yakan, kalpten sefîl arzuları sıyırıp atan, yüce hislerin çepeçevre ruhu sardığı ânın şehâdet kanıdır gözyaşları. Bulut bulut yükselip Hak rahmetine ulaşan bu fâni dünyanın, bâki âleme mazhar pırlantalarıdır gözyaşları.
Gözü dolu bulut ana, üzerimize ağlamasa nice olur hâlimiz? Yaz demez, kış demez, bahar demez, güz demez daima ağlar.
Hakkın sâfî nebîsi Âdem (a.s.) saâdet kâsesini gözyaşları ile doldurup içmedi mi? Dertli Nebî, tûfan peygamberi o damlalarla âlemi sele vermedi mi? Allah’ın halîli/dostu İbrâhim (a.s.) gözyaşlarıyla ateşi soğuk ve sâlim etmedi mi? İsa Rûhullah’ın hali, ağlamak değil miydi? Ve son durakta Son Nebî, kördüğümü çözer gibi esrârı gözyaşlarıyla çözmedi mi? “Ümmetim, ümmetim!” diyerek inlemedi mi?
Şâir Muhammed İkbal, hayâl âleminde bir yüksek toplulukta, ruhların huzurunda, Nebîler Nebîsine “en mûteber hediye” deyip, bir bardak şehid kanı takdim etmişti. Biz de gökler ötesi o yüce meclise çağrılsak, günahına ağlamış kimselerin gözyaşlarını alıp götürebiliriz.
Kavuşmak için ağlamak ve kavuşmuş olmaktan ötürü ağlamak... Yetimin ağlayışı, ümitsizin ağlayışı değil bu. Bu ağlayış tam bilemeden, öze eremeden, kavuşmanın neşesinden, huzurun heybetinden doğup gelen bir ağlayıştır. Sonunda rahmetin tebessümü olduğu için tatlıdır. Bu ağlayış, bulup bildiğini buldurma ve bildirme yolunda olduğu için müjde ve felâh ağlayışıdır.
Gözyaşları, ruh inceliğinin şâhitleridir. İnce insan, bağrını yakan gözyaşları ile yüzünü yıkayan insandır. İçi sızlamayanlar, kirpiği ıslanmayanlar kem talih hoyratlarıdır.
Uzun senelerden beri ne kadar hasretiz gözyaşlarına. Seccâdelere sormalı, kaç defa gözyaşlarıyla ıslandıklarını. Bu kadar içten uzaklaşılan, bu kadar gönle yabancı kalınan ikinci bir devir gösterilebilir mi? Şimdi siz ey ağlamayı unutmuşlar, gamsızlar, dertsizler ve ağlanacak hallerine gülenler! Gelin şu çıkmazın başında durup asırlık gamsızlığımıza bir son vererek beraber ağlayalım. Cehâletimize ağlayalım. Kaybettiğimiz şeylerden habersizliğimize ağlayalım. Kusurdan bir heykel haline gelmiş mâhiyetimize, duygularımızın dumûra
336] H.Hüseyin Korkmaz, a.g.e. s. 60-61
- 76 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uğrayışına ve hoyratlaşan gönlümüze ağlayalım.
Bu vaziyette öleceğimize, öldüğümüz gibi dirileceğimize, bazılarımızın tasmalı ve prangalı olarak götürüleceği büyük imtihanda, en büyük merâsimde fevc fevc geçecek olan mâzinin şanlıları arasında yer bulamayacağımıza ağlayalım. Daldan kopan bir meyve gibi yalnız düşüşümüze, ayaklar altında ezilişimize, rahmetten cüdâ kalışımıza ağlayalım. Yukarılara doğru güvercinler gibi kanat çırpalım. Çok yükseklerde öyle bir “ah!” edelim ki, ünümüz, gözyaşlarından meydana gelen bulutları harekete geçirsin. Sonra ateş söndüren o damlalar yağmurlar gibi başımızdan aşağıya insin, ateşimizi söndürsün; kin ve nefret ateşini, bütün dünya ve ukbâ ateşini...
Allah’ım, Senden diliyor ve dileniyoruz: Gözlerimize yaş ver ve merhamet etmen için bizi ağlat... Senden uzak kalış hasretini duyamayışımıza ağlat. Gönlün parça parça oluşuna, ağyâr ateşine yanışına... Ağlat bizi, gece kadar karanlık ruhumuza şefkat et de ağlat. Ağlamalarımıza bile ağlamak lâzım geldiği için ağlat. Bizim uzaklığımız itibariyle değil; Senin yakınlığın hürmetine kalbimize rikkat ver ve ağlat bizi yâ Rab! 337
Sakın “bu ağlama da nereden” demeyin. Eğer bir cemaat kendi adına bir kurtuluş ufkuna ulaşmayı düşünüyor ve planlıyorsa, o, gözyaşlarından meydana getirdiği kanatlarla yükselecektir. Zeminin cennet bağ ve bahçelerine dönmesini bekliyorsa şâyet, bu bereket, gözyaşlarından meydana gelen bulutlardan inen damlalarla olacaktır. Evvelâ gözyaşları bulut olacak, sonra damlalar haline gelecek ve kinini, nefretini, gayzını söndürecek. Ve bir rahmet çağlayanları halinde her yerde esip çağlayıp duracak. Eğer zeminin cennet olmasını istiyorsa, o cennete giden yol buradan geçer. Eğer yeni bir asr-ı saâdet yaşanmak isteniyorsa, meseleye sahâbi gibi yaklaşmak gerekecektir. Onların başındaki Peygamber gibi yaklaşmak icab edecektir. Dünya ve âhireti itibariyle ağlamak ve gülmek birbirinin aleyhine işler. Dünyada gülenler, orada mutlaka ağlayacaktır denilmez; fakat âhirette kendileri için ağlama mukadder olanlar, dünyada Allah için ağlamayıp çok gülen insanlardır.
“Gülüyorlar da ağlamıyorlar”338 Gönüllerine sağanak sağanak Kur’an iniyor. Gülüyorlar, ağlamıyorlar. Kur’an bize de iniyor. Gülüyoruz ağlamıyoruz. Burada kendilerini emin zannedenler, orada emniyetlerini bütün bütün kaybetmiş olacaklar.
“Şüphesiz günahkârlar, (dünyada) iman edenlere gülerlerdi.”339 Suç işleyen, kendini cürme salanlar, hep günah içinde bocalayıp duranlar, isyan içinde yüzüp gidenler, mü’minleri gördüklerinde gülüyorlardı. “Gerici” diyorlar, “yobaz” deyip alaya alıyorlardı. “İşte o gün (âhirette) de iman edenler, kâfirlere gülerler.”340 İşte o gün bu defa da mü’minler gülecek, kâfirler kıvrım kıvrım iki büklüm olacaklar. Bakın gülme ve ağlama, birbirinin aleyhine işliyor. Burada Allah’ı unutup gülme varsa, kahkaha varsa, çakır keyf olma varsa, orada başka türlü olacak. Mü’minler burada ağlamış, gözyaşlarını akıtmışlar, ötede: “O gün birtakım yüzler parlak, güleç
337] M. F. D. Çağ ve sil, T.Ö.V. Y. s. 195-201; Hitap Çiçekleri, s. 184-189
338] 53/Necm, 60
339] 83/Mutaffifîn, 29
340] 83/Mutaffifîn, 34
AĞLAMAK - GÖZYAŞI
- 77 -
ve sevinçlidir.”341 O gün burada ağlayanlar, kendilerine gülenlere karşılık orada gülecekler.
“Benim bildiğimi bilseniz, az güler, çok ağlardınız.” buyuruyor Rasûl-i Ekrem. Bildiğimi bilseydiniz rahat koltuklar üzerinde zevk ve lezzeti terkedecektiniz. Belki yamaçlara çıkacak, dağlara tırmanacaktınız. Allah’a sığınacaktınız. Yürekleriniz ürperecekti diyor. Yürek hopluyorsa, gönül bir güvercin kalbi gibi ürkek ürkek atıyorsa, gözler buna yaşlarla dem tutuyorsa, içte ma’rifet/ilim var demektir. “Kendilerine ilim verilen kimselere o (Kur’an) okununca, derhal yüz üstü secdeye kapanırlar. Ağlayarak yüz üstü yere kapanırlar.”342 İlim irfan sahibi mü’minlerin hali bu, âyetler okununca çeneleri üzerine secdeye kapanıyorlar ve hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar. Yine Kur’an diyor: “Bu, onların huşûunu/saygı ve korkularını artırır.”343 Zaten gözyaşları sînede haşyetin dışarıya sızması demektir.
Allah’a karşı hakkıyla saygı duyup korkanlar, ancak Allah’ı bilenlerdir, âlimlerdir. 344 Gökte, yerde âyetlerini araştıranlar, enfüsî incelemelerde bulunanlardır. Sîneler haşyetle dolunca insan çatlayacak hale gelir. Sînenin çatlamaması için bir boşalmadır gözyaşı. Boşalmıyorsa bir boşluk var demektir içinde. Doluysa boşalacaktır. 345
Gözyaşıyla Islanmış Düşünceler
Aslında bu konu, sözle değil; ancak gözle anlatılabilir! Gözle ve özle…
Yaşadığımız düzen, materyalizm ve kapitalizm; insanın tüm mânevî değerlerini, kalbini ve ruhunu mahvetti. İncelik, hassâsiyet, duygulu olmak gibi özellikler; artık giderek yerlerini çıkarcılık, pragmatizm ve eyyamcılık gibi anlayışlara bırakıyor. Her şey, maddesi kadar kıymet buluyor, maddî zevk ve maddî değerden başka ölçüler geçerli kabul edilmiyor. Ayıp-günah tanımayan bu ortamda, ağlamak, ayıp sayılan bir-iki şeyin başında yer almakta... Bunca zulüm ve perişanlığın, anasını ağlattığı kimseler, bir yol bulup ağlama özgürlüğünü kullanmaya kalksa, alay konusu olacaktır: “Erkekler ağlamaz!” “Karılar gibi ağlıyor.” Sanki günümüzdeki kadınlar, özellikle erkeklerle beraber çalışan, okuyan bayanlar ağlama hakkına sahipmiş gibi...
Tv. programları müzik, eğlence ve komedi ağırlıklıdır; hem de en sulu ve cıvık cinsinden. Müstehcenlik de eğlence ve komedinin ayrılmaz yandaşı. Filmler, diziler, stand-up ve talk showlar hep güldürme ve eğlendirme amaçlı etkinliklerdir. Magazin progmramları ve Televole’ler en çok reyting alan programlardır. Tabii, komedyenler de heykelleri dikilmesi gereken büyük sanatçılar... Uçağa binmekten korkan ve ölümü de o yüzden olan bir aktörün (Kemal Sunal) filmi, hem de aynı kanalda belki 158. defa seyirci önüne konulabiliyorsa, bunun paranoyayla ilgili olduğunu düşünmek gerekiyor; egemen güçler tarafından pompalanan toplumsal paranoya... Bırakın ağlamayı, gülmeler bile sahtedir bu dünyada. Sahte, yapmacık, formalite icabı ve rol gereği. Güldürmeler de tabii...
341] 80/Abese, 38-39
342] 17/İsrâ, 107-108
343] 17/İsrâ, 109
344] 35/Fâtır, 28
345] Ahmed Özer, Gözyaşları Dünyası, s. 143 vd.
- 78 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Güleriz ağlanacak hâlimize. Filmler, fıkralar, şarkı ve türküler, halkın hayat felsefesini yansıtan toplum aynalarıdır. Bunlara bakarak toplum hakkında değerlendirme yapabilirsiniz. Alın size bir iki şarkı sözü: “Ağlama, ağlat! Yoksa zehr olur bu tatlı hayat.” “Ağlama değmez hayat, bu gözyaşlarına!” (Peki gülmeye değer mi dersiniz?!) Ve nükte ile karışık değerlendirme yapılır: “Ağlatmayı soğan bile becerir; ama siz hiç güldüren meyve, sebze gördünüz mü?” Tamam, soğan, mirasçıları ve hüznü tanımayanları bile ağlatır; demek tabiat ağlamaya yardımcı, doğayla, fıtratla uyum isteniyorsa, buna uyulmalı. Yalnız, soğan ağlatıyor da; insanımızı soyan ağlatmıyor, insanımıza söven ağlatmıyor mu? (Ağlatıyorsa, ağlatanın; ağlatmıyorsa, ağlamayı unutanın sorgulanması gerekmiyor mu?)
Yufka yürekliliğe yer yoktur, bu materyalist dünyada; ayakta kalmak istiyorsanız taş kalpli olacaksınız, bakmayacaksınız kimsenin yalvarmasına. Çalacaksınız, ezecek ve üzeceksiniz insanları, yoksa onlar sizden önce davranacaktır. On milyonun üzerinde dâvâ sürüyor mahkemelerde; bu anlayışın sonucu olarak. Kapının önünde mendil mi satıyor bir kız çocuğu, atacaksın derin dondurucuya; Mc Donalds’ın önünde zavallı çocuk görüntüsü vererek, göbekli müşterilerin keyfini kaçırmak neymiş görsün! Fakirlerin, işçilerin feryadına kulak tıkamalı, merhamet kelimesini lügatinden silmeli bir patron ki, paralarına para katsın.
Taşlaştı artık yürekler; taştan su çıkıyor, taştan da sert yürekten hiçbir eser çıkmıyor. Göz musluğu pas tutmuş, küflü yürek gibi. Sürahinin içi boş; nasıl boşalıp akması beklenebilir ki... “Mü’minlerin derdiyle dertlenmeyen, onlardan değildir.” İnsanlığın derdiyle dertlenmeyenin insan sayılamayacağı gibi. Kendi derdi o kadar umurunda değildir olgun bir insanın. O, kendi derdinden şikâyet edip sızlanıp durmaz; insanlığın derdiyle, ümmetin derdiyle hemderttir. Tefekkür, ızdırap ve çile gibi aziz sıkıntılar; insan olmanın, iman etmenin, müslüman kalmanın bedelleridir.
Madde-mânâ bütünlüğü var, İslâm’ın bütün tavsiyelerinde; yani tevhid, her yere damgasını vuruyor. Gönlümüze faydalı olan her şey, sadece âhiretimizi değil; dünyevî sağlığımızı da düzenliyor. Huzur veren mânevî ilâçlar, maddî bünyemizi de tedâvi etmekte. Gözyaşı da bunun örneği. Allah için olmak şartıyla; hem ibâdet, hem huzur, hem zevk ve hem de sağlık...
Ağlamak, gülmeye oranla daha fıtrî, daha insanî, daha etkileyici... Diğer varlıklarla uyum için de bu gerekli. Yer gök ağlar,346 melekler ağlar, amel defterleri ağlar, ceylânlar gözyaşı döker; bülbüllerin ötüşü bile anlayana bir tatlı hüzün, bir sızlanış ve ağlayıştır. Âkif’in dediği gibi, insan, ağlayamıyorsa bari gülmekten (kahkaha atmaktan) utanmalı değil mi?
Ağlamak... Elinden bir şey gelmeyen zavallı gibi mi? Elbette hayır! Tüm yapılacakları yaparak, eylemle fiilî duayı yerine getirerek, gönülle ve gözle duâ etmektir ağlamak. Aynen ekinin ekildikten sonra, arada sırada sulanması gibi... Su, hayat işaretidir, hayat kaynağıdır. Su olmayan yerde hayat olmaz. Gözlerimizden de su gelmiyorsa, kalbimizde hayat yok sayılır. Su rahmettir. Gözyaşı akmıyorsa, rahmetten uzağız demektir. Unutmayalım ki ölmüş bir ağacın dalından, bir odun parçasından su çıkmaz. O, yanmaya lâyıktır, onun hakkı yanmaktır.
346] 44/Duhân, 29
AĞLAMAK - GÖZYAŞI
- 79 -
Hayat sahibi yemyeşil bir ağaç, yara aldığında, kesildiğinde sular damlar. Bu onun canlı olduğuna delildir. Su, yanmaya engeldir, ateşi söndürür. Allah için ağlamak da cehennem ateşini söndürür. “İki göz vardır ki Cehennem ateşi onlara dokunmaz: 1- Allah için sınır bekleyen mücâhidin gözleri, 2- Allah için ağlayan gözler.”
Gece sessizliğinde, riyâ karışmaksızın Allah’la hemdem olmak, seccâdesine inciler saçabilmek, günah kirlerini gözyaşı suyuyla temizleyebilmek... İşte takvânın, kalp yumuşamasının alâmeti. “Kalbim temiz, sen ona bak” diyenler, kalplerini gözyaşı ile temizlemediler, zikirle cilâlamadılarsa kesinlikle yalan söylüyorlardır.
“Hava, bir gün yüzünü ekşitti, bulutun gözleri yaşlandımı, bu ağlayış; dalların, yaprakların, meyvelerin gülmesi içindir. Çocukların oyunları, gülüşleri de ananın ağlayışından, babanın darılışındandır.”
Affedin bizi çocuklar! Size fıtratınıza uygun bir devlet, çevre, ev... bırakamadık. Affedin bizi çocuklar! Babalarımızdan miras aldığımız bazı güzellikleri bile koruyup size miras bırakamadık. Mukaddes emaneti koruyamadık, kutsal tevhid sancağını daha yüksek burçlara dikemedik. Gözyaşlarımızla yalvarıyoruz; bizi affedin çocuklar, siz affetmezseniz Allah da bizi affetmeyecek.
“Ağlarsa anam ağlar, başkası yalan ağlar” Ananın ağlaması, riyâsızdır, içtendir, yüreğinden kopup gelir âhı. Daha dünyaya gelir gelmez çocuklar da ağlar, ana babalarının günahlarına, çevrenin duyarsızlığına, başına geleceklere...
Allah için yeterince gözünün yaşını akıtamayanlar, kanlarını hiç akıtamazlar.
Kalplerin ölü veya diri olduğu, gözyaşlarından belli olur.
Gözyaşı bir nurdur; İçin, kalbin nurunun dışa yansımasıdır.
Allah için gözyaşı dökemeyen kişinin gözü ve özü yok demektir.
Allah için ağlayamayan göz, büyükçe bir boncuk tanesinden başka nedir ki?!
Ağlamak da bir zevktir. Gözün yaşı, özün aşıdır.
Gözyaşı Allah içinse eğer, mübârek ve mukaddestir.
Gözyaşı pişmanlıktır, gözyaşı tevbedir, gözyaşı gözün niyazıdır/duâsıdır.
Gözyaşı şükürdür; hamd ve senânın, şükrün gözlerden damla damla akışıdır.
Karanlığın farkında olmaktır ve gelecek adına şafağın müjdesidir gözyaşı.
Kerâmet, suyun üzerinde yüzmek, havada uçmak değildir; Kerâmet, gözlerdeki damlalar üzerine binmek, Allah korkusuyla huşû ve heyecanla gönül dünyamızda kanatlanmaktır.
Öteki âleme götürülebilecek tek hediye; amel terazimizi ağdırabilecek tek ağırlıktır gözyaşı.
Gözyaşı, gönlün kor gibi yanan ateşini söndürüp yeniden canlandırmak için gözden kalbe tutulan itfaiye hortumudur.
Gönüldeki Allah sevgisi ve korkusunun dışa yansımasıdır gözyaşı.
Gözyaşı, kalbin tercümanı, muhabbetin sessiz lisanı, günahların gufrânı,
- 80 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kulun Rabbinden rahmet istemesi, yani istirhâmıdır.
Herkesin sizi sevmesini istiyorsanız, gülümseyin. Allah’ın sizi sevmesini istiyorsanız, Allah için gözyaşı dökün. İnsanlarla beraberken gülümseyin, mütebessim olun, Sadece Allah’la beraber olduğunuzda mahzun bir şekilde gözyaşı ile Allah’la bağlantı kurun. “Mele-i A’lâda bana haber verildiğine göre, ümmetimin en hayırlıları, Allah’ın rahmetini ümid ettiklerinden dolayı (insanlar içinde) açıktan gülenler/tebessüm edenler, Allah’ın azâbından korktukları için de gizli gizli ağlayanlardır.” 347
En gülünç olan, insanlar kendisine acısın diye gözyaşı döken; en takvâlı kişi, Allah kendisine acısın diye gece sessizliğinde teheccüd seccâdesinde ağlayabilendir.
Seccâdenin süsü, üzerine gözyaşlarından inciler dizmek ve incileri sık sık tazelemekle olur.
Ağlamasını bilen insan için gözyaşı şifâdır; maddî ve mânevî nice hastalıklara.
Gözyaşının indiği yerde rahmet vardır; Rahmetin indiği yerde de gözyaşı.
Gönül sarayının tozları, kirleri, gözden akan sularla temizlenir.
Duâlarımızın yerine ulaşmasını istiyorsak, imzamızı gözyaşlarımızla atmalıyız.
Rabbimizle irtibatımızda kopukluk varsa, paslanan bağlantı tellerini gözyaşı yağıyla temizlemeliyiz.
Mesajımızın değerlendirmeye alınması için, gönül kalemi kullanılması ve gözyaşı mürekkebiyle yazılması gerektiğini bilmeliyiz.
Secdelerin ölümcül hayatımızı canlandırmasını istiyorsak, Rasûl’ün secdeleri gibi gözyaşıyla sulayalım.
Günahlarla kirlenen yüzümüzü, yarın ateşin temizlemesinden önce, gözyaşıyla yıkayıp temizlemeliyiz.
Bilim adamları yeni öğrendiler gözyaşının bazı faydalarını; artık bundan böyle gözyaşı ile kanser testi yapılabiliyor; aslında gözyaşı ile takvâ testi de yapılıyor, Rasûlullah’ın bildiğini ne kadar bilip bilmemenin, O’na benzeyip benzememenin de testi yapılıyor gözyaşı ile.
İnsan, küçük bir kâinattır. Küçük evren insan açısından gözyaşını değerlendirmek için, suyun evrendeki yerini düşünmek yeterlidir. İçme suları, dağlardan ve taşlardan kaynayan menbâ/kaynak suları, çağlayanlar, nehirler, denizler, rahmet değerindeki yağmurlar ve cennetlerin altından ırmaklar akan güzellikleri ne ise gözyaşı da odur. Bütün bu evrene güzellik katan, cennetin güzelliklerini artıran suyun bir benzeri insandaki gözyaşıdır.
Bazılarının “neye, niçin ağlayalım?” diye sorduğunu duyar gibi oluyorum. Bu soruya bile ağlamak gerekiyor. Bunca günahlara, isyanlara, çevredeki şirk bataklığına, azgınlığa ve fesâda ağlamadan seyirci kalmak, merhametsiz taştan bir yürek taşımaktır; hayır, taştan olsa kalp, taştan sular fışkırdığı gibi ağlayacaktır;
347] Hâkim, Beyhakî
AĞLAMAK - GÖZYAŞI
- 81 -
demirden olsa eriyecektir, o ölmüş bir kalptir, sahibi de canlı cenaze. Devleti, toplumu, okulları, evleri ve de gönülleri saran cehennem yangınlarını ve âhiretteki Cehennem ateşimizi söndürmek için başka terkipteki sular kâr etmez. O ateş ancak gözyaşı ile söner; Nemrut’un tutuşturduğu ateşi, İbrâhim’in (a.s.) gözyaşlarının söndürdüğü gibi. Çünkü Hz. İbrâhim, Kur’ân’ın tanımıyla “evvâh” idi; çok “vah!” eden, çokça ağlayan...
Gülüp eğlenmek, dünyadan kâm almak normal olurdu; eğer ölüm ve ötesi olmasa... Hangi âlemde gülmeyi tercih etmeliyiz, dünyada mı, ukbâda mı? Ölüm, gerçek mutluluğa, tükenmeyen tüm güzelliklere açılan kapı olduğundan, öteki hayata saklayalım gerçek anlamda eğlenip gülmeyi.
İşletemediğimiz İlâhî mekanizmanın çarklarını benzin misali belki gözyaşlarımız döndürebilir. Karaya oturan gemimiz, belki bu yaşlarla rahmet deryasına açılabilir. Allah’ın rahmetine gerçekten susamış isek, ağlamayan çocuğa meme verilmez kabilinden, çocuk safiyetiyle, kasvetli kalplerimizin yumuşaması ve rahmete dalması için ağlamalıyız.
Bitkiler büyümek, fidanlar ağaç olup meyve vermek için nasıl göklerin ağlamasına muhtaç iseler, kurumaya yüz tutmuş körpe fidanlar, isyan ve küfür kuraklığındaki nesillerimiz de bizim ağlamamıza öyle muhtaçlar.
“Sus ey bülbül, senin hakkın değil; benim hakkım mâtem!” Bülbüllerin şakıdığı vakitler, horozların melekleri gördüklerini insanlara müjdeledikleri zamanlar, bebeklerin uyanıp zikrederek ağladıkları demler, yani seher vakitleri biz neyle meşgul oluyoruz? “Yatma seherde, uğrarsın derde” diyen şâir bizi neye dâvet ediyor?
Nice basit dünyevî meseleler, küçük kayıplar, önemsiz rahatsızlıklar karşısında ağlayıp sızlanıyor veya ağlamaklı oluyoruz. Allah korkusundan dolayı ne kadar aynı duygular içinde, benzer atmosferi yaşıyoruz?
Mü’min o kimsedir ki; küçük, zerre kadar bir hata işlese, onu gözünde dağ gibi büyütür, kendini kolay kolay affetmez; kirlenen kalbini gözyaşı çeşmesinden akan sularla temizler. Münâfık da o kimsedir ki, işlediği büyük bir günah, onun gözünde önemsizdir, kendinden daha aşağıdakilere bakar, benden daha ne kötüleri var, ben çok iyiyim der ve eğlenmeye devam eder.
Sarhoşların gece uykusunu terk edip meyhane köşelerinde kendilerinden geçmesi, her şeyi unutacak kadar kendini sevdiği içkiye vermesi gibi; biz de gece uykusunun bir kısmını olsun sevdiğimiz Allah için terk edelim. Bizim de gece hayatımız olsun. Teheccüd, zikir, tevbe ve gözyaşı adlı dostlarımızla beraber olalım. Yoksa birinin kalkıp ‘sarhoşun içkiyi, gece hayatını sevmesi kadar Allah’ı sevmiyor musun?’ demesine nasıl cevap veririz. “İnsanlardan bazıları Allah’tan başkasını, başka bir şeyi endâd/Allah’a denk tutarlar da onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır.” 348
“Güleriz ağlanacak hâlimize” diye bir deyim vardır dilimizde; tam da şimdiki yaşantımız ve tavrımıza mutâbık. Ağlanacak hale gülen veya böylesi olaya aldırış etmeyene “deli” denmez de ne denir? Ağlayacak kalp yoksa bari vur patlasın çal oynasın şeklinde eğlenmekten, vurdumduymazlıktan, hiç ölmeyecekmişiz
348] 2/Bakara, 165
- 82 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gibi kahkahalardan utanâlim. “Benim bildiğimi bilseniz, az güler, çok ağlardınız.” Ağlamayan, câhildir, Rasûl’ün bildiği özden haberi yoktur; Allah için ağlayan da döktüğü gözyaşı oranında Rasûl’e has ilme sahip kişi. O kutlu elçi ki, secde yeri küçük bir gölcük şeklinde su birikintisiyle kaplanıyordu geceleri. Onu ağlatan şeyi bilmeyen, Rasûl’ün getirdiğini de bilmez. Ağlamak, ma’rifet işidir. Ma’rifetullah’a sahip olanların, yani Allah’ı hakkıyla tanıyıp bilen, ma’rifetle dolanların gözleri boşalacak ve ağlayacaktır.
“Gözümün nûru namaz” diyordu o büyük insan. Namazın nasıl o kutlu gözlerin nuru olduğunu, namazın en kıymetli yeri secdede gözü nurla dolduran şeyin gözyaşı olduğunu anlıyoruz. Bizim namazımız, O’nun namazına benzemediği müddetçe, gözümüzün nuru olamayacağı endişesi ile tekrar gözyaşı gerektiği bilincine varıyor, secdede ağlayamadığımıza ağlamak gerektiğini düşünüyoruz.
Hacca gidenler bilir, ne güzeldir, ne tatlıdır “Beytullah”ın duvarına, “Kâbe”nin kapısının eşiğine yüzünü dayayıp hıçkıra hıçkıra ağlamak. Hangi mutluluk bundan daha tatlı, hangi lezzet, bundan daha içten olabilir? “Nur beyaz mıdır, siyah mı?” diye insan aklına acaip sorular getiren siyahlara bürünmüş Kâbe duvarında simsiyah zencilerin zeytin gözlerinden akan bembeyaz gözyaşlarının Hac’daki, Umre’deki unutulmayan manzaralarını görenler kolay unutamaz. O güzel insanların gözlerinden dökülen nur tanelerini görmenin, onların hüngür hüngür ağladığını seyretmenin, bir çağlayanı seyretmekten daha güzel olduğunu görmeyenler bilemez. “Ağlamayan gözden, huşû duymayan gönülden Sana sığınırım.” İnsan, ağlayamayan gözünden ve gönlünden ne kadar şikâyetçi oluyor, ağlayanları gördüğünde. Ve anlıyor ki esnemek gibi, gülmek gibi, ağlamak da bulaşıcıdır...
“Ağlamayan aldanmıştır, ağlarken riyâ yapıyorsa o da aldanmıştır.” 349
“Hûn-ı ciğer ve gözyaşı olmadıkça, bütün resimler nâtamamdır;
Kan ve gözyaşı katılmazsa, mûsikî bile çılgınlıktan başka bir şey değildir.” 350
“Ağlayın, su yükselsin; belki kurtulur gemi,
Anne seccâden gelsin, bize duâ et e mi?” 351
“Ağlarım, ağlatamam, dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım.” 352
“Fuzûlî, dehrden kâm almak olmaz, olmadan giryân,
Sadef sû almayınca ebr-i nisândan güher vermez.” 353
“Sular gibi çağlasan, Eyyüb gibi ağlasan,
Ciğergâhı dağlasan, ahvâlini sormaz mı?” 354
“Bu fenâda bir garibsin, Gülme gülme ağla gönül,
349] İmam Gazâli
350] Muhammed İkbal
351] Necip Fâzıl Kısakürek
352] Mehmed Âkif Ersoy
353] Fuzûlî
354] Yûnus Emre
AĞLAMAK - GÖZYAŞI
- 83 -
Derdin dahi çoktur senin, Gülme gülme ağla gönül.” 355
“Gözlerimden yaş ile kan akıtır, İlâhî, yaşım dilemezem siline.
Zira aktıkça gözümden kanlı yaş, Hoş teselliler gelir ben kuluna.
Hoş yaraşır âşığa gözü yaşı, Kim ki âşıksa gözünden biline.” 356
“Ağlayanlar, bir gün güler; gamlanma gönül gamlanma.” 357
“Ağlamak, rûhun işemesidir.” 358
“Gözyaşları olanlara ne mutlu!” 359
“Dur yolcu, gel beraber ağlaşalım; Bu dert bir kişinin kârı değil, paylaşalım!”
“Akarsu neredeyse orası yeşerir. Nerede gözyaşı dökülürse, rahmet oraya iner.”
“Günah işleyen insandır, buna ağlayabilen velî olabilir; günahına sevinen ve bununla övünen ise şeytandır.”
“Hepimiz, kahkahalarımızı gözyaşlarımızla ödüyoruz.”
“Gözyaşları ile yıkanan yüzden daha temiz yüz olamaz.”
“Âşık Yûnus eder âhı; Gözyaşı, döker günâhı.”
“Gözyaşları ile demiri bile eritebilirsiniz.”
“Gözyaşları çilenin sessiz sözleridir.”
“Ağlamak, teessür ve kederin devâsıdır.”
“Beraber ağlamaktaki tatlılık kadar hiçbir şey kalpleri birbirine bağlamaz.”
“Dil benim, dîde benim, eşk benim; Neden ağır geliyor ağlayışım ağyâre.”
“Dünyaya geleni ölmez belleme; Her dem ağlayanı gülmez belleme.”
“Siz söyleyin ey dumanlı dağlar! Gönlüm neye gizli gizli ağlar.”
“Öz ağlarsa göz de ağlar demişler.”
“Gözlerden akabilen yaşlar, acıları giderir; insan rûhunda hapis kalan yaşlar ise zehirdir.”
“Âşık için gözyaşı, gülümsemeden daha tatlıdır.”
“Ağlamayan çocuğa meme vermezler.”
“Ne hikmettir, şu dünyâya; Gelen ağlar, giden ağlar.”
“Babaya ve kocaya karşı ağlamak, çocukla kadının silâh ve tuzağıdır.”
“Ağlatırsa Mevlâm, bir gün güldürür.”
355] Yûnus Emre
356] Eşrefzâde
357] Karacaoğlan
358] Peyami Safa
359] Goethe
- 84 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ağlayanın bir derdi var; gülenin beş.”
“Çok gülenin heybeti azalır.” 360
“İki şey zannolunduğu kadar kolay değildir; Sırasında gülmek ve sırasında ağlamak. Gülünç olmaksızın gülen ve ağlayan büyük bir zekâ eseri göstermiş olur.”
“Gülmek, fırtınalı gökte doğan bir gökkuşağına benzer.”
“Her şeye gülmek deliliktir; hiçbir şeye gülmemek de kuşkusuz budalalıktır.”
“Gülümsemek, çok zaman gözyaşlarımızın maskesidir.”
“Yûnus Emre’m bu dünyada; Kim güldü ki sen gülesin.”
“Ne mutlu diline hâkim olana, evi kendisine geniş gelene, yaptığı suçtan/günahtan pişman olup ağlayana!”
360] Hz. Ömer
AĞLAMAK - GÖZYAŞI
- 85 -
Kur’ân-ı Kerim’de Ağlama Konusunda Âyet-i Kerimeler
A- Ağlamak Anlamına Gelen Bükâ ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 7 Yerde): 9/Tevbe, 82; 17/İsrâ, 109; 19/Meryem, 58; 44/Duhan, 29; 53/Necm, 43, 60; 54/Kamer, 7; 68/Kalem, 43; 70/Meâric, 44; 79/Nâziât, 9.
B- Gözyaşı Anlamındaki Dem’ Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 2 Yerde): 5/Mâdi, 83; 9/Tevbe, 92.
C- Çok Ağlayan Anlamındaki Evvâh Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 2 Yerde): 9/Tevbe, 114; 11/Hûd, 75.
D- Ağlayamamanın Sebebi Olarak Belirtilen Kalp Katılığı Anlamındaki Kasvet ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 7 Yerde): 2/Bakara, 74, 74; 5/Mâide, 13; 6/En’âm, 43; 22/Hacc, 53; 39/Zümer, 22; 57/Hadîd, 16.
E- Ağlamanın Zıddı Gülmek Anlamındaki D-h-k ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 10 Yerde): 9/Tevbe, 82; 11/Hûd, 71; 23/Mü’minûn, 110; 27/Neml, 19; 43/Zuhruf, 47; 53/Necm, 43, 60; 80/Abese, 39; 83/Mutaffifîn, 29, 34.
F- Ağlama Konusundaki Âyetler: 5/Mâide, 83; 19/Meryem, 58; 17/İsrâ, 109; 54/Kamer, 7; 68/Kalem, 43; 70/Meâric, 44; 79/Nâziât, 9; 44/Duhan, 29; 53/Necm, 60; 9/Tevbe, 82; 53/Necm, 43; 9/Tevbe, 92.
Ağlama Konusunda Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî, Cenâiz 43; Rekaik 24; Fezâilu Ashâbi’n-Nebî, 2, 6, Fezâilu’l Kur’an 35.
Müslim, Fezâil, 62; Edeb, 68; Zekât 91; Cihad, 58; Salâtu’l Müsâfirîn 247-248;Tefsir, 46/2; Fezâilu’s-Sahâbe, 2, 22, 134.
Tirmizî, Fezâilu’l Cihâd 8, 12; Zühd 60; Muhtasaru’ş Şemâili’l-Muhammediyye, 120-124
Nesâî, Cihad 8, Cihad 11
İbn Mâce, İkame 176; Zühd 6.
Dârimî, Cihad 15.
Kütüb-i Sitte, c. 6, s. 354; c. 4, s. 447-449
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 166-167
2. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 324-325
3. Kur’ân-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s.
4. Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 387-390
5. El-Câmaiu li-Ahkâmi’l Kur’an, İmam Kurtubî, Burûc Y. c. 2, s. 175-179
6. El-Mîzan Fî Tefsîri’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabâî, Kevser Y. s. 1, s. 286-287
7. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 154-155
8. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 3, s. 98-107
9. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s. 87-90
10. Bakara Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu Mahmud Sâmi, Erkam Y. s. 147-149
11. Safvetü’t Tefsâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 121-123
12. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 161-162
13. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 1, s. 51-53
14. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 1, s. 473-474(470-475), c. 2, s. C. 14, s. 243
- 86 -
KUR’AN KAVRAMLARI
15. Yürek Devleti, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 79-82
16. Kur’an Açısından Korku ve Büyü, Ahmet Baydar, Beyan Y. s. 53-54
17. Hayâtü’s- Sahâbe, M. Yusuf Kandehlevî, İslâmî Neşriyat Y. 3/ 250-256; 568-569
18. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 25
19. Kur’an’da İhsan ve Muhsin Kavramları, Metin Ocak, İnkılab Y. s. 126-130
20. Merak Ettiklerimiz, Âdem Tatlı, Mehmet Dikmen, Cihan Y. s. 361-364
21. Sızıntı’dan Tıbbi Gerçekler, Haz. Hakkı Gökbel, T.Ö.V. Y. s. 267-271
22. Sağlıklı Yaşama ve Başarı, H. Hüseyin Korkmaz, Nesil Y. s. 55-61
23. Gunyetu’t-Tâlibîn, Abdülkadir Geylâni, Sağlam Kitabevi Y. s. 116
24. Hitap Çiçekleri, Fethullah Gülen, Yeni Asya Y. s.184-189
25. Çağ ve Nesil, M. F. D, T. Öğretmenler Vakfı Y. s. 195-201
26. İhyâ-i Ulûmi’d- Din, İmam Gazâli, Bedir Y. c. 1, s. 784-785, c. 4, s. 300-303; 319-340
27. Tenbihu’l Gâfilin ve Bostanu’l Ârifin, Ebûlleys Semerkandi, Bedir Y. s. 202-209, 277
28. Kur’an’da Sembolik Anlatımlar, Necmettin Şahiner, Beyan Y. s. 20-22
29. Edebü’d Dünya ve’d Din, Mâverdi, Bahar Y. s. 300
30. Arınma Yolu, Abdülhamid Bilâli, Şafak Y. c. 1, s. 83, 85, 90.
31. Hadislerle Müslümanlık, (Hayatu’s Sahâbe), M. Yusuf Kandehlevi, İslâmi Neşriyat, c. 4, 1479 vd.
32. Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü, İsmet Zeki Eyüboğlu, Sosyal Y. s. 13
33. Kur’an ve Sünnette Kalbî Hayat, Âdem Ergül, Altınoluk Y.
34. Gözdeki Mûcize, Harun Yahya, Vural Y.
35. Gözyaşı Medeniyeti, Ömer Öztürkmen, Ötüken Neşriyat
36. Gözyaşları Dünyası, Ahmed Özer, Çağlayan Y.
37. Gülme, Henri Bergson, Ayrıntı Y.
38. Gülme ve Güldüren Sanat Türleri, Cemil Göker, Kültür Bakanlığı Y.
39. Gülmeye Hasretim, Ahmet Yüter, İsmailoğlu Y.
40. Derdimi Seviyorum, Hekimoğlu İsmail (ve Ş. Apuhan, E. Kavaklı), Timaş Y.
AHİD
- 87 -
Kavram no 4
Ahlâkî Kavramlar 3
Bk. Doğruluk/Sıdk; Nifak/Münâfıklık
AHİD
• Ahd’in Tanımı ve Mâhiyeti
• Kalu Belâdaki Ahdimizi Hatırlamamak ve Sorumluluk
• İslâm Ahlâkında Ahid
• Ahdi Bozmak
• Hadis-i Şeriflerde Ahde Vefâsızlık/Ahdi Bozmak
“Onlar öyle fâsıklardır ki, kesin söz verdikten sonra Allah’a verdikleri ahidlerinden/ sözlerinden dönerler. Allah’ın, ziyaret edilip hal ve hatırının sorulmasını istediği kimseleri ziyaretten vazgeçerler ve yeryüzünde fitne ve fesad çıkarırlar. İşte onlar gerçekten zarara uğrayanlardır.” 361
Ahd’in Tanımı ve Mâhiyeti
Ahd, söz vermek, emir, tâlimat, taahhüt, antlaşma, yükümlülük, itimat veren söz, yemin, misak, bir şeyi korumak anlamlarına gelir. Bir şeyi her durumda koruyup gereğini yerine getirmek demek olan ahidde hem yemin, hem de kesin söz verme anlamı vardır. Yemin, ahdin dinî ve kutsî yönünü; söz verme de ahlâkî yönünü teşkil eder. Ahd kelimesi İslâmî bir kavram olarak “ahd ü mîsak” şeklinde kullanılmıştır. Ahd kelimesi, Kur’an’da 46 yerde geçer. Benzer anlama gelen mîsak kelimesi de 25 yerde kullanılır. Allah Âdem’i insanlığın atası ve temsilcisi olarak yarattığı zaman, gerek onun şahsında, gerekse kıyamete kadar gelecek tüm insanlardan tek tek “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye ahid almıştır.362 İttifak hükümlerini (Allah ile İsrailoğulları arasında yapılan ahdin hükümleri) ihtivâ ettiği için, yahudi ve hıristiyan kutsal kitaplarına Ahd-i Atîk ve Ahd-i Cedîd denilmiş, İslâm devletinin hâkimiyeti altında yaşamak üzere kendileriyle anlaşma yapılan gayri müslimler için ehlü’z-zimme yerine ehlü’l-ahd tabiri kullanılmıştır.
Yemîn, mîsâk, söz verme, ittifak, bir şeyi korumak, halden hâle onu muhafaza etmek, tavsiye etmek anlamlarında kullanılan bir terim. Ahd kelimesi İslâmî bir kavram olarak “Ahd ü Mîsâk” şeklinde kullanılmıştır. Allah Teâlâ ile beşer arasında geçen birçok ahidleşmeyi insan aklına getirmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de geçen ahidleşmelerden birisi insanoğlunun yaratıcısını bilmesi ve ona yönelip ibâdet etmesidir. Bu tür bir ahid fıtrî bir ahiddir. Allah’ın varlığına inanmak ihtiyacı, insan yaradılışında sürekli ve kalıcıdır. Yalnız bazen insan şaşırıp yolunu sapıtır. O zaman Allah’a ortak aramaya koyulur. Oysa insan, Allah’ın, rasûlleri aracılığıyla gönderdiği emir ve yasaklara uyarsa ahde uymuş olur. Ahidleşme Kur’ânî bir metottur. Allah rasûlleri ile onlara uyan, onların ashâbı olan insanlar arasında gerek Allah’ın hükümlerini yaşama, gerek bunları muhâfaza etme
361] 2/Bakara, 27
362] 7/A’râf, 172
- 88 -
KUR’AN KAVRAMLARI
konusunda ahidleşmeler olmuştur.
Ahd, hem Allah’ın insanlara teklif etmiş olduğu hükümler ve hem de insanların Allah’a karşı veya Allah namına diğerlerine karşı yerine getirmeyi taahhüd etmiş oldukları hususlardır. Kur’ân-ı Kerim’de “Allah’ın ahdini yerine getirin.”363 buyurulur. Âlimler buradaki ahdi şöyle izah etmişlerdir: “Allah’ın ahidlerini îfa ediniz. Gerek Allah’ın size teklif etmiş olduğu ahidleri, emirleri, nehiyleri ve gerek sizin Allah’a veya Allah nâmına diğerlerine verdiğiniz ahidleri, adakları, yeminleri, akitleri, doğru olan her tür taahhütleri yerine getiriniz. İslâm’da ahdi bozmak haramdır.”
Gerek Allah’a ve gerekse insanlara karşı verilen ahdin yerine getirilmesi gerekir. Kur’an’da kurtuluşa eren mü’minlerin sıfatları sayılırken: “Onlar emanetlerini ve ahidlerini yerine getirirler.” 364 buyurulur.
Allah ile insanlar arasında birçok ahidler vardır. Allah’ın insanlardan aldığı ilk ahid, onların zürriyetlerini Hz. Âdem’in sulbünden alıp kendi ulûhiyetini tasdik ettirmesidir. 365
Ahidle yemin arasında fark vardır. Yemin bozulursa keffâret gerekir. Fakat ahidde bu yoktur. Ahdi bozmanın günahı keffâretle ortadan kalkmaz.366
“Ey İsrailoğulları, sizi nasıl bir nimet ile nimetlendirdiğimi hatırlayın. Ve Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, Ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Siz, Benden korkun.”367 âyeti bu ahidlerden biridir.
Âyet-i Celîleden anladığımıza göre, Cenâb-ı Hak’a söz vermiş bulunan bir kavme karşı Cenâb-ı Hak da onlara bir vaatte bulunmuştur. Bu bir ahidleşmedir. Allah Teâlâ ahdinden asla caymayacağına göre, insanlar da ahidlerinden caymamalıydılar. Ancak insanlar ahidlerinden caymaya başlamışlar ve Allah’a ibâdet etmemek, Onun yasaklarına uymamak ve O’na ortak koşmak gibi sapıklıklara düşmüşlerdir. Ahidlerine uygun olarak yalnız Allah’a ibâdet etmeleri, hayatlarında Allah’ın hükümlerini hâkim kılmaları gerekmektedir. Ancak fâsıklar ahidlerini bozarak Allah’la sözleşmelerini iptal etmişlerdir. Allah ile olan ahdine vefâ göstermeyen, bu ahdi bozan ve bozmaya çalışan kimseden hiçbir ahde saygı göstermesi beklenemez. Oysaki Allah kendisi ile yapılan ahde bağlılık gösterenlere büyük bir mükâfat vereceğini vaad etmektedir.
“Doğrusu sana bey’at (sadakat yemini) edenler (ey Muhammed) bizatihi o yemin ile Allah’a bey’at (bağlılık yemini) etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Bu yüzden her kim (o yeminden sonra) yeminini bozarsa, ancak kendi zararına bozmuş olur ve her kim Allah ile ahdini yerine getirirse Allah ona büyük bir mükâfat nasip edecektir.” 368
İnsanlar, Allah’ın emir ve yasakları ile hududunu aşarlarsa şeytana ibâdet etmiş, onun çemberine girmiş olmaktadırlar. Oysa Allah (c.c.) bütün insanlardan ahd ü misâk aldığını ifade buyurmaktadır.
363] 6/En’âm, 152
364] 23/Mü’minûn, 8
365] bk. 7/A’râf, 172
366] İbnü’l-Arabî, Ahkâmü’l-Kur’an, c. 3, s. 1174
367] 2/Bakara, 40
368] 48/Feth, 10
AHİD
- 89 -
“Ey Âdemoğulları, Ben sizinle ahidleşmedim mi? ‘Şeytana tapmayın, o sizin düşmanınızdır diye.” 369
“Rabb’in Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini alıp devam ettirmiş ve onları kendilerine şahit tutarak: “Ben Rabb’iniz değil miyim? (demiştir)” “Evet (buna) şâhidiz!” dediler. Kıyâmet günü! Biz bundan habersizdik’ demeyesiniz.” 370
Ahde vefâ konusunda İslâm son derece titiz davranır. İnsanlar arası ilişkilerde güven unsurunun hâkim olması için yegâne garanti vasıtası ahde vefâdır. Bu güven olmadan veya sağlanmadan sıhhatli bir toplum hayatı mümkün olamaz. Allah öyle bir topluma rahmet nazarıyla bakmaz.
“Ama Allah’a verdikleri sözü iyice pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah’ın bitiştirilmesini istediği şeyi kesenler ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar... İşte lânet onlara (dünya) yurdunun kötü sonucu onlaradır.” 371
Cenâb-ı Hak, kullarından ilk ahdin yanı sıra daha sonraları peygamberleri aracılığı ile başka ahidler de almıştır. Meselâ İsrailoğullarından namaz kılacaklarına, zekât vereceklerine, peygamberlerine itaat edeceklerine dair ahid almış ve bu ahde riâyet etmeleri halinde de onlara dünya ve âhirette mükâfat vereceğini bildirmiştir.372 Bundan başka anaya, babaya, akrabalara ve yoksul kimselere yardım edeceklerine birbirlerinin kanlarını akıtmayacaklarına birbirlerini yurtlarından çıkarmayacaklarına373 dair söz almıştır. Fakat ne yazık ki İsrailoğulları bu ahde vefâ göstermeyerek sözlerini bozmuşlardır.374
İslâm hukuku açısından “ahd” ise; fıkıh sahasına giren bütün sözleşme ve akidlerdir. “Ahd” ve “akd” kelimeleri asr-ı saâdette devletler arasındaki sözleşmeler anlamında kullanılmıştır. Bilhassa Hudeybiye Antlaşmasında kullanılan ahd ve akd kelimeleri bu anlamı yansıtmaktadır.375
Lûgatta “bir şeyi korumak, hâlden hâle onu muhafaza etmek, vasiyet etmek ve ısmarlamak” gibi mânâlara gelir.376 İslâmî ıstılâhta ahd ü misak denilince, ruhlar âleminde Allah Teâlâ ile insanlar arasında tahakkuk eden “mukavele” akla gelir.377 Bu ahd ü misak sadece müslümanlarla değil, bütün insanlarla tahakkuk etmiştir.378 Şimdi Ahd ü Misak âyetlerine dikkat edelim:
“Hani Rabb’in Âdemoğullarından, (insanlardan) onların sırtlarından zürriyetlerini çıkarıp, kendilerini nefislerine şahid tutmuş: ‘Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?’ (demişti). Onlar da: ‘Evet (Rabb’imizsin) şahid olduk’ demişlerdi. (işte bu şahidlendirme) kıyamet günü: ‘bizim bundan haberimiz yoktu’ dememeniz için.” 379
“Yahut ‘daha evvel ancak atalarımız (Allah’a) şirk koşmuştur. Biz de onların ardından
369] 36/Yâsin, 60
370] 7/A’râf, 172
371] 13/Ra’d, 25
372] 5/Mâide, 12
373] 2/Bakara, 83-84
374] 2/Bakara, 100
375] Şâmil İslam Ansiklopedisi, c. 1, s. 54-55
376] Diyanet Gazetesi, 30 Aralık 1970, Sayı: 10, s. 3
377] Abdülaziz el-Buhârî, Keşfü’l Esrar, İst.1308, c. IV, sh. 238
378] Molla Hüsrev, Mir’at el Usûl fi şerhü Mirkat el Vüsûl, İst.1307, c. I, s. 591
379] 7/A’râf, 172; Hasan Basri Çantay Meali, İst. 1959, c. I, s. 245
- 90 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gelen (izinden ayrılmayan) bir nesiliz. Şimdi, o bâtılı kuranların işlediği (günahlar) yüzünden bizi helâk mi edeceksin?’ dememeniz içindir.” 380
Molla Hüsrev; “Ahd ü misak” âyetiyle ilgili olarak şunları kaydetmektedir: “Bu âyet-i kerime’de iki husus vardır: Birincisi Allah Teâlâ’nın ikrarıdır, ikincisi insanların kendi nefislerine şahid tutulmasıdır. Bu “Ahd ü Misak’ın” tabii sonucu olarak insanların yerine getirmesi gereken vazifeler ortaya çıkmıştır.” 381
“Ahd ü Misak”ın tabii sonucu insanın emaneti yüklenmesidir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de: “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz (ve teklif) ettik de, onlar bu emaneti yüklenmekten çekindiler, bundan endişeye düştüler. İnsan(a gelince, o tuttu) bunu sırtına yüklendi. Çünkü o çok zâlim ve çok câhildir.”382 buyurulmaktadır. Müfessirler, bu âyet-i kerimede zikrolunan emanet’in, tekâlif-i İlâhiyye’nin cümlesi (İlâhî tekliflerin tamamı) olduğu hususunda müttefiktirler.383
Usûl-i Fıkıh’ta emanet; Allah Teâlâ’nın gerek kendi hukuku, gerekse yaratılmışların hukuku ile ilgili bütün vazifelerine verilen isimdir.384 Hz. Enes’den (r.a.) rivâyet edilen bir hadis-i şerif’te Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.): “Emanete riâyeti olmayanın imanı da yoktur, ahde vefâsı olmayanın dini de yoktur”385 buyurduğu bilinmektedir. Elbette emanet ve ahde vefâ; ruhlar âleminde tahakkuk eden “zimmet” ile de yakından alâkalıdır. Devletlerarasındaki “Muâhede” fıkıh kitaplarından geniş şekilde izah edilmiştir. Bu ferdî değil, siyasî bir hadisedir.
Umumi kaidelerden olan; “Kişi ikrarı ile muâheze olunur.”386 kaidesi ferdî bir hâdisedir ve ahde vefâ ile yakından alâkalıdır. Zira her söz ve taahhüd, sorumluluğu da beraberinde getirir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de:
“...Bir de ahdi yerine getirin. Çünkü ahid(den cayanlar, ahde riâyet etmeyenler) sorumludur.” 387
“Karşılıklı muâhede yaptığınız vakit, Allah’ın ahdini yerine getirin. Sapasağlam ettiğiniz yeminleri bozmayın, (Nasıl olur ki) üzerinize Allah’ı kefil yapmıştınız. Şüphe yok ki, Allah ne yapacağınızı bilir” 388 buyurulmuştur.
Siyasî mahiyetteki ahid (muâhede-anlaşma), velâyet hukuku ile ilgilidir ve müslümanları bağlayıcıdır. İmam-ı Muhammed, “Müslümanlar, müşriklerden bir kavimle anlaşsalar (ahid yapsalar), bu anlaşmadan dolayı mallarını almak müslümanlara câiz değildir. Meğerki gönül rızâsıyla vereler. Çünkü bu muâhede sayesinde artık onların malları ve canları, tıpkı müslümanlarınki gibidir. Nasıl gönül rızâsıyla vermeleri dışında, müslümanların mallarını almak câiz değilse, anlaşmalı müşriklerin mallarını almak ihanet ve ahde vefâsızlıktır. Hâlbuki Rasûlüllah (s.a.s.) “Ahidlere vefâlı olmak gerekir, gadretmek câiz değildir” buyuruyor” hükmünü
380] 7/A’râf, 173
381] Molla Hüsrev, a.g.e., c. I, s. 591
382] 33/Ahzâb, 72
383] Mecmuat’üt-Tefâsir, İst. 1979, c. V, sh. 142-143 (Hâzin, İbn Abbas, Nesefî ve Kadi Beyzavi’nin “Emanet” ile ilgili tefsirleri)
384] Molla Hüsrev, a.g.e., c. I, sh. 591
385] Beyhakî, es-Sünenu’l Kübra, Beyrut, ty. c. IX, sh. 231
386] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslamiyye ve Istılâhat-ı Fıkhiyye Kamusu, İst.1976, c. I, sh. 281. Mad. 79; Ayrıca, Ali Himmet Berki, Açıklamalı Mecelle, İst.1979 (2. bsk.) sh. 26
387] 17/İsrâ, 34
388] 16/Nahl, 91
AHİD
- 91 -
zikrederler. 389
Ahde vefâ’nın zıddı “gadr”dır. Tâgûtlara iman eden insanlar, ruhlar âleminde verdikleri ahdi bozmuşlardır. Bu gadr, en büyük zulümdür. Amelî olan ahde vefâsızlık ise haramdır.390
Ahdi Bozmak
Kur’ân-ı Kerim, ahde vefâyı emreder. Ahdi bozmayı, vefâsızlığı yasaklar. Hatta bazı örnekler vererek ahdi bozmayı kötüler. Bazı kimselerin ahidlerini bozarken kendilerince gösterecekleri sebepleri de reddeder.
“İpliğini iyice eğirip katladıktan sonra söküp bozan kadın gibi olmayın. Bir ümmetin sayıca daha çok olmasından ötürü yeminlerinizi aldatma vasıtası yapıyorsunuz. Allah, onunla sizi imtihan eder. Kıyamet günü, ihtilâf ettiğiniz şeyleri elbette beyan edecektir.” 391
Ahdini bozan kimseler azimetten yoksun ve ileri görüşten mahrumdurlar. Sanki bir kadın ipliğini iyice eğirip katladıktan sonra onu tekrar tekrar söküp dağıtmaktadır. Bu benzetmedeki bütün ayrıntılar hakaret, hayret ve garipliklerle dolu bir anlam taşımaktadır. Bütünüyle ahidleri bozmayı kötülemekte ve çirkin bir iş olarak ruhlara yerleştirmeye çalışmaktadır.
Şahsiyetli ve akıllı bir insanın kalkıp da bu kadına benzemesi ve onun gibi zayıf iradeli olmayı kabullenmesi düşünülemez.
Âyette, ahdi bozma durumunda olan devletler de kınanmaktadır. Bir devlet bir veya birkaç devletle antlaşmalar imzalar, sonra da güçlü ve nüfuzlu devletlerin diğer saflarda yer aldığını ileri sürerek antlaşmalarını bozar ve bunda devletin çıkarının söz konusu olduğunu iddia ederse, İslâm bu sebepleri kabul etmez ve mutlak şekilde ahde vefâ gösterilmesini emreder. Verilen sözlerin ve antlaşmaların hile ve oyun vasıtası kılınmasına göz yummaz. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki; İslâm, iyilik ve Allah korkusu esasları dışında yapılan hiçbir antlaşmaya itibar etmez. Günah, isyan ve kötülük esasları üzerine yapılmış antlaşmaları reddeder. Gerek İslâm toplumunun gerek İslâm devletinin yapısı bu esaslara göre kurulur.
Müslümanların verdikleri sözü tutmalarından dolayı tarihte birçok kavimlerin İslâm’a girdiği görülmüştür. Müslümanlardaki doğruluk ve sadakat, inançlarındaki samimiyet ve ihlâs, işlerindeki temizlik ve dürüstlük onları hayran bırakarak İslâm’la tanışmalarına ve hidâyet bulmalarına sebep olmuştur. Böylece müslümanlar ahidlerini bozmamakla, kaybettikleri basit ve küçük çıkarlar yerine pek büyük kazançlar elde etmişlerdir.
Bir müslümanın sözü gerçekten Allah’a verilmiş bir sözdür. Müslüman, Allah korkusu taşıdığından ahdini bozmayı düşündüğü an Allah’ın kendisini hesaba çekeceğini düşünerek bundan vazgeçer. Çünkü ahdine sâdık kaldığında Allah katında kendisi için hayırlar hazırlandığının şuurundadır.
“Allah’ın ahdini az bir pahaya satıp değişmeyin. Eğer bilirseniz Allah katında olan
389] İmam Muhammed, Siyer-i Kebir (İslam Devletler Hukuku), İst.1980, sh.148.
390] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, İnkılap Yayınları, s. 36-39.
391] 16/Nahl, 92
- 92 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sizin için daha hayırlıdır.” 392
İnsan, Allah’tan başka rab tanımayacağına dair Allah’a ahid vermiş, Allah da bu konuda kendisinden ahid almıştır; yani muâhede yapmışlar, ahidleşmişlerdir. Bu ahdin, Allah’tan başkasını rabb tanımamanın içinde, şeytana ibâdet etmemek de vardır.”Ey Âdemoğulları! ‘Şeytana ibâdet etmeyin’ diye, size ahid vermedim mi?”393 Allah ile beşer arasında geçen birçok ahidleşmeyi ahd ü mîsak kavramı insan aklına getirmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de geçen ahidleşmelerden birisi insanoğlunun yaratıcısını bilmesi ve O’na yönelip ibâdet etmesidir. Bu tür bir ahid, fıtrî bir ahiddir. Allah’ın varlığına inanmak ihtiyacı, insan yaratılışında sürekli ve kalıcıdır. Yalnız bazen insan şaşırıp yolunu sapıtır. O zaman Allah’ın Rasûlleri aracılığıyla gönderdiği emir ve yasaklara uyarsa ahde uymuş olur. Ahidleşme Kur’ânî bir metottur. Allah Rasûlleri ile onlara uyan, onların ashâbı olan insanlar arasında gerek Allah’ın hükümlerini yaşama, gerek bunları muhafaza etme konusunda ahidleşmeler olmuştur.
Ahid, hem Allah’ın insanlara teklif etmiş olduğu hükümler ve hem de insanların Allah’a karşı veya Allah nâmına diğerlerine karşı yerine getirmeyi taahhüd etmiş oldukları hususlardır. Kur’ân-ı Kerim’de “Allah’ın ahdini yerine getiriniz”394 buyurulur. Âlimler buradaki ahdi şöyle izah etmişlerdir: “Allah’ın ahidlerini ifa ediniz. Gerek Allah’ın size teklif etmiş olduğu ahidleri, emirleri, nehiyleri ve gerek sizin Allah’a veya Allah namına diğerlerine verdiğiniz ahidleri, adakları, yeminleri, akitleri, doğru olan her türlü taahhütleri yerine getiriniz. İslâm’da ahdi bozmak haramdır.”
Gerek Allah’a ve gerekse insanlara karşı verilen ahdin yerine getirilmesi gerekir. Kur’an’da kurtuluşa eren mü’minlerin sıfatları sayılırken: “Onlar emanetlerini ve ahidlerini yerine getirirler.”395 buyurulur. Allah ile insanlar arasında birçok ahidler vardır. Allah’ın insanlardan aldığı ilk ahid, onların zürriyetlerini Hz. Âdem’in sulbünden alıp kendi ulûhiyetini tasdik ettirmesidir.396 Ahidle yemin arasında fark vardır. Yemin bozulursa keffaret gerekir. Fakat ahidde bu yoktur. Ahdi bozmanın günahı keffaretle ortadan kalkmaz.
“Ey İsrailoğulları, sizi nasıl bir nimet ile nimetlendirdiğimi hatırlayın. Ve Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, Ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Siz, Benden korkun.” 397 âyeti bu ahidlerden biridir. Âyet-i kerimeden anladığımıza göre, Cenâb-ı Hakk’a söz vermiş bulunan bir kavme karşı Cenâb-ı Hak da onlara bir vaadde bulunmuştur. Bu bir ahidleşmedir. Allah, ahdinden asla caymayacağına göre, insanlar da ahidlerinden caymamalıydılar. Ancak insanlar ahidlerinden caymaya başlamışlar ve Allah’a ibâdet etmemek, O’nun yasaklarına uymamak ve O’na ortak koşmak gibi sapıklıklara düşmüşlerdir. Ahidlerine uygun olarak yalnız Allah’a ibâdet etmeleri, hayatlarında Allah’ın hükümlerini hâkim kılmaları gerekmektedir. Ancak fâsıklar ahitlerini bozarak Allah’la sözleşmelerini iptal etmişlerdir. Allah ile olan ahdine vefâ göstermeyen, bu ahdi bozan ve bozmaya
392] 16/Nahl, 95; Şâmil İslam Ansiklopedisi, c. 1, s. 55-56
393] 36/Yâsin, 60
394] 6/En’âm, 152
395] 23/Mü’minûn, 8
396] bk. 7/A’râf, 172
397] 2/Bakara, 40
AHİD
- 93 -
çalışan kimseden hiçbir ahde saygı göstermesi beklenemez. Oysaki Allah kendisi ile yapılan ahde bağlılık gösterenlere büyük bir mükâfat vereceğini vaad etmektedir. “Doğrusu sana sadakat yemini edenler (ey Muhammed) bizatihi o yemin ile Allah’a bağlılık yemini etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Bu yüzden her kim (o yeminden sonra) yeminini bozarsa, ancak kendi zararına bozmuş olur ve her kim Allah ile ahdini yerine getirirse Allah ona büyük bir mükâfat nasip edecektir.” 398
İnsanlar, Allah’ın emir ve yasakları ile hududunu aşarlarsa şeytana ibâdet etmiş, onun çemberine girmiş olmaktadırlar. Oysa Allah bütün insanlardan ahd ü misak aldığını ifade buyurmaktadır. “Ey Âdemoğulları, ben sizinle ahidleşmedim mi? Şeytana tapmayın, o sizin düşmanınızdır, diye.”399; “Rabb’in Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini alıp devam ettirmiş ve onları kendilerine şahit tutarak: ‘Ben Rabb’iniz değil miyim?’ (demiştir.) “Evet, (buna) şahidiz!’ dediler. Kıyamet günü, biz bundan habersizdik demeyesiniz.”400 Ahde vefâ konusunda İslâm son derece titiz davranır. İnsanlar arası ilişkilerde güven unsurunun hâkim olması için yegâne garanti vasıtası ahde vefâdır. Bu güven olmadan veya sağlanmadan sıhhatli bir toplum hayatı mümkün olamaz. Allah öyle bir topluma rahmet nazarıyla bakmaz. “Ama Allah’a verdikleri sözü iyice pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah’ın bitiştirilmesini istediği şeyi kesenler ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar... İşte lânet onlara (dünya) yurdunun kötü sonucu onlaradır.” 401
Allah, emirleri yoluyla ve peygamberleri vasıtasıyla insanlardan ahid almıştır. Yahudi ve hıristiyanlardan alınan ahid de bunlar arasındadır. Allah, İsrailoğullarından, namaz kılıp zekât vereceklerine, peygamberlerine inanıp onları destekleyeceklerine ve Allah’a güzel takdimelerde bulunacaklarına, (faizsiz borç vereceklerine),402 Allah’tan başkasına tapmayacaklarına, anaya babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere iyilik edeceklerine,403 birbirlerinin kanlarını dökmeyeceklerine, birbirlerini yurtlarından çıkarmayacaklarına404 dair söz almıştır. Fakat onlar, Allah’a verdikleri sözü yerine getirmemiş, ahidlerini bozmuş ve bunu alışkanlık haline getirmişlerdir.405. Hz. Mûsâ’ya karşı geldikleri için üzerlerine azap çökünce bunun kaldırılmasını istemişler, Hz. Mûsâ da onlara, Allah’a verdikleri sözü hatırlatmıştır.406 Çünkü yahudiler ne zaman Allah’a söz vermişlerse, içlerinden çoğu bu ahdi bozmuştur.407 Allah, hıristiyanlardan da ahidler almış, fakat onlar sözlerinin bir kısmını unutmuşlardır. 408
Allah nasıl insanlara ahid vermişse, insanlar da Allah’tan ahid almışlardır. İnsanlar Allah’tan başkasına ibâdet etmemeye, O’ndan başkasını rab tanımamaya ahdetmişler; Allah da bunun karşılığında, insanlara yardım edeceğini ve dünya hayatından sonraki âhiret hayatında onları cennetlere koymayı ahdetmiştir.
398] 48/Fetih, 10
399] 36/Yâsin, 60
400] 7/A’râf, 172
401] 13/Ra’d, 25
402] bk. 5/Mâide, 12
403] 2/Bakara, 83
404] 2/Bakara, 84-85
405] bk. 2/Bakara, 100; 5/Mâide, 13
406] bk. 20/Tâhâ, 86
407] bk. 2/Bakara, 100
408] 5/Mâide, 14
- 94 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ahid, sorumluluk gerektirir.409 Eğer insanlar Allah’a verdikleri ahdin ve bu ahid çerçevesinde kendi aralarındaki ahidleşmenin sorumluluğunu yerine getirirlerse, Allah da ahdini yerine getirecektir. 410
Tefsirciler, Allah’ın ahdinin ne olduğu konusunda yaptıkları açıklamalarda diyorlar ki: Allah’ın ahdi, Allah’ın insanların akıllarına yerleştirdiği tevhid, adâlet ve peygamberleri doğrulama delilleridir. Allah’ın ahdi, Allah’ın peygamberler aracılığıyla insanlara gönderdiği mesajdır. Ayrıca, insanların yapmalarını emrettiği ve yapmamalarını istediği konularla ilgili vasiyetidir, diyenler de olmuştur.
İbn Kesir, bu görüşler konusunda şu açıklamaları yapar: Bazılarına göre bu ahit, Allah’ın yaratıklarına bir buyruğu, emrettiğine itaat etmeleri, nehyettiğinden kaçınmaları konusunda bir emridir. Bu emri kitaplarında ve Rasûllerinin dilleriyle açıklamıştır. Bu ahdi bozmaları demek, onunla amel etmeyi bırakmaları demektir. Bazı âlimler de şöyle dediler: Bu âyetle bütün küfür, şirk ve nifak ehli kastedilmiştir. Allah’ın onlara ahdi ise rubûbiyetine delâlet eden deliller getirerek vahdaniyetini göstermiş olmasıdır. Allah’ın onlara ahdi hiç bir kimsenin benzerini getirmeye muktedir olamadığı mucizelerle peygamberlerinin doğruluğunu tasdik ettiği emir ve nehyidir. Bu ahdin bozulması ise delillerle doğru olduğu sabit olan hakikatleri kabul etmemeleri ve kitapları yalanlamalarıdır. Diğer bazı âlimler de şöyle dediler: Allah Teâlâ’nın sözkonusu ettiği bu ahid, insanları Hz. Âdem’in sulbünden çıkardığı zaman onlardan almış olduğu ahiddir. Bu ahdi bozmaları demek, ona uymamaları demektir. 411
Fahreddin Razi, Allah’ın ahdi konusunda şunları söyler: Bu konudaki farklı görüşler şunlardır:
1- Bu ahid ve misaktan maksat, Allah’ın kullarına, kendisinin birliğini, peygamberinin doğruluğunu gösteren delilleridir. Böylece bu, deliller ile tevhide sarılma hususunda bir ahd ve misak (söz) almış olur. Çünkü bu, deliller ile tevhide ve Peygamber’in doğruluğuna sarılmak demektir. İşte bundan dolayı da Cenâb-ı Allah’ın “Siz Bana olan ahdinizi (sözünüzü) yerine getirin ki Ben de size olan ahdimi yerine getireyim” 412 âyeti pek yerinde olur.
2- Bu âyetle kastedilmiş olanların, peygamberlerine indirilen kitaplarda Hz. Muhammed’i (s.a.s.) tasdik etmelerine dair kendilerinden ahd ve misak alınan; kendilerine Hz. Muhammed’in ve ümmetinin durumu açıklanan ehl-i kitabtan bir grup olması muhtemeldir. Böylece bu grup ahitlerini bozdular, ondan yüz çevirerek Hz. Peygamber’in nübüvvetini inkâr ettiler.
3- Âlimlerden bir kısmı ise, bununla, insanlar zerreler şeklinde iken ve onları böylece Hz. Âdem’in sulbünden çıkararak, insanlardan almış olduğu misak kastedilmiştir demişlerdir.413
Elmalılı, Allah’la yapılan ahidleşme konusunda şöyle der: O fâsıklar ki, antlaşmalarını, hem de Allah’ın anlaşmasını bozarlar; bunu da antlaşma ile belgeledikten sonra yaparlar. İlk yaratılışta “iyyâke na’budu ve iyyâke nesteıyn (ancak Sana
409] 17/İsrâ, 34
410] 2/Bakara, 40
411] İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı KerimTefsiri, c. 2, s. 237
412] 2/Bakara, 40
413] Fahreddin Razi, Tefsir-i Kebir, c. 2, s. 206-207
AHİD
- 95 -
ibâdet ederiz ve ancak Sen’den yardım dileriz” kavramı üzere akıl ve yaratılış olarak, Allah ile aralarında yapılmış olan ezelî antlaşmayı, iman ve kulluk antlaşmasını, bu yaratılışa ait genel kanunu, her iki taraftan antlaşma ile belgelenip te’kit edildikten; bir taraftan kitaplar indirme ve peygamber gönderme ile takviye, diğer taraftan kalp ve dil bakımından iman ve ikrar ile kuvvetlendirdikten sonra bu İlâhî antlaşmayı ve mîsakı kendi kendilerine bozmaya ve kaldırmaya kalkışırlar. 414
Seyyid Kutub, bu ahidleşme konusuna şöyle açıklık getirir: “Allah ile beşer arasında akdolunan ahdin birçok çeşitleri vardır. Bunlardan biri insanoğlunun Halik’ını bilmesi ve O’na yönelip ibâdet etmesi için yaratılışında sahip olduğu fıtrî ahiddir. Allah’ın mevcudiyetine inanmak ihtiyacı, insan fıtratında daimîdir. Bu fıtrat, bazen şaşırıp yolunu sapıtır ve Allah’a ortak aramaya koyulur. Diğer birisi de, Allah’ın, Âdem’i (a.s.) yeryüzüne halife göndererek ondan aldığı ahittir. Allah, peygamberler vasıtasıyla her kavim ve milletten de ahitler almıştır. Ahidler gereğince yalnız Allah’a ibâdet etmeleri, hayatlarında Allah’ın şeriat ve nizamını hâkim kılmaları icab etmektedir. İşte fâsıkların bozduğu ahidler bu ahidlerdir. Verdiği sözde durmayıp Allah’la ahdini bozan kimse, aynı zamanda, Allah’la olan sözleşmesi dışındaki diğer ahidlerini de bozmuş sayılır. Zira Allah’ın ahdini bozmaya cür’et eden kimseden, hiçbir ahde saygı göstermesi beklenemez. Yeryüzündeki bütün sapıklık ve fesatlar, Allah’ın emrinden uzaklaşmak, O’nunla olan ahdi bozmak ve bağlanmasını emrettiği bağları koparmak yüzünden doğuyor. Yeryüzündeki anarşinin başı, Allah’ın beşer hayatını idare ve tanzim için seçtiği İlâhî nizamdan yüz çevirmenin sonucudur. İşte, neticesi mutlak sûrette hüsran olan yolun ayrılış noktası buradan başlar. Şu halde, yeryüzü Allah’ın nizamı ile idare edilmekten mahrum ve hayat da şeriat-ı İlâhîden uzak kaldığı müddetçe yeryüzünde huzur ve sükûn aranamaz.” 415
Kur’an’da mü’minlerin vasıflarından bahsedilirken “Onlar emanetlerine ve ahidlerine/ sözlerine riâyet ederler.”416 diye buyrulmaktadır. Mü’minler fert halinde de olsalar, cemiyet halinde de olsalar, verdikleri sözlere riâyet ederler, emanetlere de hiyânet etmezler. Mü’minlerin omuzlarında pek çok emanet vardır; mü’minler her ne sûretle olursa olsun emanetlerini yerine getirirler. Çünkü doğru olmak insanların fıtratındandır; fıtrat da İslâm’dır. Onun için mü’minler, fıtratlarının doğru yoldan sapmasına müsaade etmezler. Bütün insanların Allah’a vermiş oldukları bir söz ve ahit vardır. Bu da bütün insanların Allah’ı tanımaları, O’na kulluk etmeleridir. Yüce Allah, insanların fıtratına kendi varlığını ve birliğini kabul edecek özellik vermiştir. İnsanların bozduğu her ahdin şahidi Allah’tır. Bunun için mü’min ahde vefâ gösterirken Allah’tan korkar ve sakınır.
Mü’minler genel anlamda emanetlerden ve verdiği sözlerden sorumludurlar. Âyet-i kerime,417 nassın hududunu geniş tutarak kısaca her emaneti ve her ahdi içine alacak tarzda hüküm bildiriyor. Bu nitelikler her zaman ve her yerde mü’minlerin nitelikleridir. Müslümanlar bu niteliklere riâyet etmedikleri takdirde İslâm cemaati doğru istikameti bulamaz. Böyle bir toplumda, ortak hayat için konulacak temel kaidelere herkesin bağlanması, güvenmesi ve dayanabilmesi
414] Elmalılı H. Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 245
415] Seyyid Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an, c. 1, s. 105
416] 23/Mü’minûn, 8
417] 23/Mü’minûn, 8
- 96 -
KUR’AN KAVRAMLARI
için ahde vefâ ve emanete riâyet prensibi zaruridir. Bu prensibi tüm mü’minlerin örneği ve önderi Rasûlullah’ın hayatında açıkça görmekteyiz. O’na müşrikler bile güvenmiş, emanetlerini çoğu zaman O’na teslim etmişlerdir. Bir yandan düşmanlık, öbür yandan O’na güvenmek gerçekten düşündürücü bir haldir. İşte, kısa bir süre içerisinde İslâm’ın dünyaya hâkim olmasında Rasûlullah’ın bu ilkesinin büyük katkısı olmuştur.
“Hayır, kim ahdini yerine getirir ve sakınırsa şüphe yok ki Allah sakınanları sever. Allah’ın ahdini ve kendi yeminlerini az bir pahaya değiştirenlerin; işte onların âhirette hiçbir nasibi yoktur. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz, onlara bakmaz, onları temize çıkarmaz ve onlar için acı bir azap vardır.”418 Ahde vefâ, Allah korkusuyla yakından alakalıdır. Bunun için sosyal muamelelerde dost ile düşman arasında herhangi bir ayrım yapılamaz. Her ikisi için de durum aynıdır. Ahde vefâ dünyevî bir menfaat karşılığında değiştirilecek bir husus değildir. Çünkü verilen söz Allah adına verilmiştir. Buradaki mesele Allah’a karşı verilen ahde vefâ meselesidir. Onun için de karşıdaki insanlar değil; Allah’ın emri gözetilir. 419
Kur’ân-ı Kerim’de, Allah Teâlâ’nın Hz. Âdem’e, Hz. Mûsâ’ya, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’e ahid verdiği ifade edilir.420 Bu ahid, genellikle emir veya tâlimat verme şeklinde açıklanmıştır. Yine Kur’an’da Allah’la kulları arasındaki bir ahidleşmeden de bahsedilmiş 421 ve Allah adına verilen ahdin bozulmaması istenmiştir.422 Allah’la yaptıkları muâhedeye sâdık kalanlara büyük mükâfat vaad edilmiş,423 ahdini yerine getirmeyenler fesatçı/bozguncu olarak nitelendirilmiş424 ve Allah’a karşı ahidlerini hiçe sayanların âhirette hiçbir nasip alamayacakları haber verilmiştir.425 “Siz Bana verdiğiniz ahde sâdık kalın ki, Ben de size verdiğim ahdi îfâ edeyim” 426 mealindeki âyet değişik şekillerde tefsir edilmiştir. Bir yoruma göre âyette geçen birinci ahid, Allah’ın kullarına olan emir, yasak ve tavsiyeleri, ikinci ahid ise Allah’ın kullarına vaad ettiği af ve mükâfatıdır. Diğer bir görüşe göre birinci ahid Allah’ın ahdi, yani kulları üzerindeki hakkı, ikinci ahid de kulların rableri üzerindeki haklarıdır. Bir hadise göre Allah’ın kul üzerindeki hakkı, kulun şirk koşmaksızın kendisine ibâdet etmesi, kulun Allah üzerindeki hakkı ise azap görmeden cennete girmesidir.427 Semavî dinler, Allah’la kulları arasında var olduğuna inanılan bir ahidleşmeye dayanır. Hz. Peygamberimiz, dua ederken, “Allah’ım! Gücüm yettiği kadar ahdine ve vaadine sadakat gösteriyorum” 428 der ve kendini O’na karşı daima sorumlu hissederdi.
Mîsak
Allah Teâlâ’nın bütün insanlardan ruhlar âleminde iken “misak” aldığı, mütevatir haberlerle (nassla) sâbittir. Bu bir anlamda Allah Teâlâ ile insanlar
418] 3/Âl-i İmran, 76-77
419] Beşir İslamoğlu, Mü’minlerin Özellikleri, s. 120-121
420] bk. 2/Bakara, 125; 7/A’râf, 134; 20/Tâhâ, 115
421] bk. 36/Yâsin, 60
422] bk. 16/Nahl, 91
423] bk. 48/Fetih, 10
424] bk. 2/Bakara, 27
425] bk. 3/Âl-i İmran, 77
426] 2/Bakara, 40
427] bk. Buhâri, Libas, 101; Müslim, İman 48
428] Buhâri, Deavât 16; Tirmizî, Deavât 15
AHİD
- 97 -
arasında tahakkuk eden, manevî mukaveledir. Her mü’min “Ne zamandan beri müslümansın?” sualine “Kalû Belâ’dan beri” diyerek, bu misakı zikreder. Dolayısıyla misak kelimesini ve kavramını iyi bilmek durumundayız.
Önce kelime üzerinde duralım. Misak, ve-si-ka veya ve-sü-ka fiil kökünden gelir. Lûgatta “sağlam yapmak veya işi sağlama bağlamak” gibi mânâlara gelir. Vesseka; sağlam yaptı, tevsik etti ve resmîleştirdi demektir. Türkçe’de “delili tevsik etmek” şeklinde kullanılır. Bilindiği gibi tevsik; “vesseka” fiilinin masdarıdır. Türkçe’de ve-se-ka fiil kökünden gelen vesika kelimesi kullanılır. Meselâ: Vesikalık fotoğraf veya resmî vesika denilir. Vesak veya visak; aynı fiilden türeme iki isimdir; kendisiyle tevsik olunan, güçlendirilen ve sağlam bağlanan mânâsına kullanılır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de “Onun için küfredenlerle (savaş esnasında) karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihâyet onları mecâlsiz bir hâle getirdiğiniz zaman artık bağı güçlendirin (fe şüddû’l vesak). Ondan sonra ise ya iyilik (yapın), yahud fidye (alın). Yeter ki harp (erbabı) ağırlıklarını yanına bıraksın. (Emir) böyledir. Eğer Allah dileseydi onlardan (savaş olmadan da) elbette intikam alırdı. Fakat (cihadı emretmesi) sizi birbirinizle imtihan etmesi içindir. Amel (ve hizmet) lerini aslâ boşa çıkarmayız.”429 hükmü beyan buyurulmuştur… Yine bir diğer âyet-i kerime’de “Artık o gün (Allah’ın) azâbı gibi hiç kimse azab edemez. Onun vurduğu bağ gibi de (yûsiku) kimse bağ vuramaz”430 buyurulmuştur.431
Misâk; kendisiyle bağlanılan söz, yapılan ve mutlaka yerine getirilmesi gereken anlaşma demektir. Kur’ân-ı Kerîm’de “Hani Biz İsrailoğullarından Allah’dan başkasına ibâdet etmeyin, anneye, babaya, yakınlara iyilik yapın, insanlara güzel söz söyleyin, namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin’ diye bir misak almıştık. Sonra dâ içlerinden az bir kısmı hâriç, yüz çevirdiler ve hâlâ da yüz çevirmekteler.”432 âyetinde, Allah Teâlâ’nın İsrailoğularından aldığı kuvvetli söz izah buyurulmuştur. Esasen bütün peygamberlerden ve onların şahıslarında bütün ümmetlerden misak alınmıştır. Nitekim: “Allah, peygamberlerinden ‘Andolsun ki size kitap ve hikmet verdim. Sonra da size nezdinizdeki (o kitap ve hikmeti) tasdik eden bir peygamber gelmiştir (gelecektir), ona kat’iyen iman ve ona mutlaka yardım edeceksiniz’ diye misak aldığı zaman dedi ki: ‘ikrar ettiniz ve uhdenize bu ağır yükümü (vecibemi) alıp kabul eylediniz mi?’ Onlar (cevaben) ‘ikrar ettik’ dediler. (Allah) dedi ki: “Öyle ise (birbirinize ve ümmetlerinize karşı) şahit olun. Ben de sizinle beraber şahitlik edenlerdenim.”433 âyetinde, bu husus açıkça belirtilmiştir. Ahd ü misâk; bütün peygamberler ve onların ümmetleri için geçerlidir. Bütün peygamberler insanları İslâm’a (Allah’a teslim olmaya) çağırmışlar ve karşılığında hiçbir ücret talep etmemişlerdir. Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) “Peygamberler, babaları bir kardeşler gibidirler, dinleri birdir.”434 buyurmasındaki hikmet budur.
İslâm fıkıhında; misâk, ahd ve akd terimleri, mesûliyeti beraberinde getiren fiilleri (anlaşmaları) ifade için kullanılır. Daima taraflar vardır. Kur’ân-ı Kerîm’de: “Dinde zorlama yoktur. Hakikat iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır. Artık kim tâgûtu inkâr edip de, Allah Teâlâ’ya iman ederse o, muhakkak kopması mümkün
429] 47/Muhammed, 4
430] 89/Fecr, 25-26
431] Geniş bilgi için bk. Abdülaziz el-Buharî, Keşfû’I Esrar, İst. 1308, c. IV, sh. 238; Ayrıca, Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, “Ahd” maddesi
432] 2/Bakara, 83
433] 3/Âl-i İmran, 81
434] Sahih-i Buhârî, Kasasu’l-Enbiyâ 48, İst.1401, Çağrı Yay. c. IV, s.142
- 98 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır (urvetu’l-vuskâ). Allah, hakkı ile işiten (her şeyi) kemali ile bilendir.”435 hükmü beyan buyurulmuştur. Bu âyette ve-se-ka fiil kökünden, “ism-i tafdil” kipindeki vüskâ kelimesi, tutulacak kulp anlamına gelen urve kelimesiyle kullanılmaktadır. Fahrûddin-i Razi, bununla ilgili olarak şunları zikretmektedir: “Bu (istiâretu’l mahsûs li’l ma’kûl) yani aklî olan bir meseleyi hissî olan bir şeye benzeterek teşbih etmektir. Çünkü bir şeyi tutmak isteyen kimse, onun kulpuna tutunur. Burada da böyledir. Bu dine tutunmak isteyen kimse, ona delâlet eden delillere yapışır. İslâm’ın delilleri, delillerin en güçlüsü ve en açığı olunca, bu delillerin el-Urvetu’l-Vüska diye isimlendirilmesi gerekmiştir.”436 Dikkat edilirse; kopması mümkün olmayan sağlam kulpun (urvetu’l-vüskanın) bir tarafında Allah Teâlâ vardır, diğer tarafında ise insan!.. Allah Teâlâ hâkimdir (hüküm koyucu). İnsan ise hükme mahkûmdur. Eğer insan misâkı bozar ve kopması mümkün olmayan sağlam kulpu bırakırsa, esfel-i safilîne yuvarlanır. Hesap gününü düşünen her mü’min, ruhlar âleminde gerçekşen misaka ve o misakın tabiî sonucu olan emânete sahip çıkmak mecburiyetindedir.
Kalu Belâdaki Ahdimizi Hatırlamamak ve Sorumluluk
Misak, yani kalu belâdaki “anlaşma” ne demektir? Ruhlar âlemindeyken Allah’a verdiğimiz sözü, niçin hatırlamıyoruz? Bu sözü hatırlamayışımız, bizi sorumluluktan kurtarır mı?
Tefsir âlimlerinin büyük çoğunluğu, 7/A’raf Sûresi, 172. âyeti esas alarak, misakın ana rahminde başladığını, bu soru ve cevabın bedene ruh ilka edilme safhasında gerçekleştiğini ifade ederler.
Allah’ın zamandan münezzeh olduğu dikkate alındığında bu mânâyı kavramak kolay olur. Değişik zamanlarda yaratılan insanlar, birbirlerine göre önce ve sonra gelmiş olsalar bile, Allah’ın ezelî ilminde hepsi hazırdırlar ve bu soruya birlikte muhâtap olmuşlardır.
Misakta “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuyla insanların dikkatleri kendilerinde icrâ edilen İlâhî terbiyeye çekilmiş ve insan olarak terbiye gören bu bahtiyar kulların Allah’ın bu ihsânına karşı Ona iman ve ibâdet etmeleri gerektiği dersi verilmiştir. Misak üzerinde tartışmalara girerek bu temel mesajı unutmak doğru olmaz.
Misak; “güçlendirme, anlaşma, sözleşme” gibi mânâlara geliyor. Ve “misak-ı ezelî,” Cenâb-ı Hakk’ın “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna, ruhların “Evet, Sen bizim Rabbimizsin.” diye cevap vermeleriyle tahakkuk etmiş oluyor.
Tefsir âlimlerimizin çoğu ruhlara yapılan bu hitâbın “kelâmî” olmadığını, yani Kur’an ve diğer semâvî kitaplarda olduğu gibi bir hitap özelliği taşımadığını ifade etmişlerdir. Elmalılı Hamdi Efendi, bunun, meleklere verilen emirler gibi olduğunu ve “kelâm-ı lâfzî” ile olmadığını vurgular ve şöyle der: “Bunda da bizim anladığımız mânâda bir şâhit tutmak ile soru ve cevap vermek, hakiki mânâsıyla bir mukavele düşünmek lâzım değildir.”
Buna göre, ruhlara sorulan bu soru, harfsiz ve kelimesiz bir hitaptır; ilham şeklindedir. Cenâb-ı Hak, Şems Sûresinde, güneşten başlayarak birtakım
435] 2/Bakara, 256
436] Fahruddin-i Razi, Mefatihû’l Gayb, Ank.1989, Akçağ Yay. c. V, sh.428
AHİD
- 99 -
mahlûklarına kasem eder. Bu yemin edilenlerden birisi de “nefistir.” Ve âyette, mealen, şöyle buyurulur: “Nefse (kişiye) ve onu şekillendirene, sonra da ona kötülüğü ve takvâyı ilham edene (andolsun ki...)” 437
Bu âyette, insan vicdanına iyi ile kötüyü birbirinden ayırma kabiliyetinin konulduğu beyan buyrulmuş, ona bu kabiliyetin verilmesi ise “ilham” olarak ifade edilmiştir. İşte “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusu da böyle bir ilham olarak gerçekleşmiştir.
Bu konuşma, bizim anladığımız mânâda, sesli, harfli, heceli bir konuşma değildir. Zaten o anda, beden teşekkül etmiş olmadığından bu konuşmayı ruhun kelâmı olarak anlamamız gerekir.
Biz bu hitabın ve cevabın mâhiyetini bilmekten âciziz ve bundan sorumlu da değiliz. Ancak şu kadarını söylemek isteriz: Sâdık rüyada, bir mü’minin kalbine ulvî bir mânâ akıtılır. Ve rüyasında o mânâ istikametinde hareket etmeye karar verir. Sabahleyin uyandığında, Rabbinin onunla ilham yoluyla konuştuğunu anlar ve kalbine ilham edilen mânânın gereğini yerine getirmeye başlar. Rüyada Rabbinin onunla konuşması ve kendisinin de o ilhama göre hareket etmeye karar vermesi, uyanık âlemdeki konuşmalara ve kararlara hiç mi hiç benzemez.
Misak konusunda iki ayrı soruya muhâtap oluyoruz. Birincisi “Misakı niçin hatırlamıyoruz?” diğeri ise “Bu hatırlamayış, bizi sorumluluktan kurtarır mı?”
Önce, birinci soru üzerinde duralım: İnsanoğlu ana rahminde dört aylıkken, bedenine ruh ilka ediliyor. O ruh, beş ay kadar misafir kalacağı bu beden hakkında hiç bir bilgiye sahip değil. Ondan öte, kendisinin ruh olduğundan, görme, işitme gibi nice hislerle, akıl, hâfıza, hayal gibi mânevî sermayelerle donatıldığından da habersiz. Dünyaya geldiğinde de dünyayı tanımıyor. Çocukluk devrini geçiyor, büyüyor, genç oluyor. Aklını çalıştıran, kendini ve içinde yaşadığı âlemi değerlendiren, iç âleminde birtakım sorular üreten ve bunlara cevap arayan müstesna bir varlık haline geliyor. Bu haliyle bile, bebekliğini ve hele ana rahminde geçirdiği safhaları hatırlayamıyor. Sonra kalkıyor, “ben misak-ı ezelîyi niçin hatırlamıyorum?” diye soruyor.
Soruya iki yönden yaklaşmak gerekir. Birincisi: Rabbimiz, bu dünyada, bizi çok şeylerle sınırlamış ve bunların tamamından fayda görüyoruz. Meselâ, görmemizi sınırlamış, bu yüzden her şeyi göremiyoruz. Eşyaya baktığımızda atomların o baş döndüren hareketlerini görebilseydik dengemizi kaybederdik, belki de dünyada yaşamamız mümkün olmazdı. Bastığımız topraktaki bütün bakterileri görebilseydik rahatça yürüyemezdik.
Bu sınırlamaları yapan Rabbimiz, hâfızamıza da sınırlar koymuş. Bebekliğimizi, o safhada başımıza gelenleri ve daha öncesini, yani rahimde geçen devreleri hiç hatırlamıyoruz. İşte, rahim safhasında muhâtap olduğumuz, ama sonradan hatırlayamadığımız hâdiselerden biri de misak meselesi. Misakı hatırlayabilseydik, bu dünyada herkes Allah’a iman ederdi ve imtihan olmamızın da bir mânâsı kalmazdı.
Diğer yönü ise şöyle: Peygamber mûcizelerinde çokça okuruz: Bir ağaç, mûcize olarak konuşur ve Allah Rasûlünün (s.a.s.) peygamberliğini tasdik eder.
437] 91/Şems, 7-8
- 100 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Daha sona yine eski haline döner, hiç bir şeyden habersiz, sürdürür hayatını.
Cenâb-ı Hak, elma ağacına bir an için şuur verse ve ona “Seni elma verecek şekilde terbiye eden Ben değil miyim?” deseydi yahut bal arısına, “Seni bal verecek şekilde terbiye eden Ben değil miyim?” diye sorsaydı, bütün bu ve benzeri soruların cevabı, “Evet bizi terbiye eden Sensin” şeklinde olacaktı.
Aynı soru insan ruhuna da sorulabilir: “Seni, insan ruhu olarak terbiye eden, maddî ve mânevî sermayelerle donatarak nice ilimlere ve marifetlere kabiliyetli kılan Ben değil miyim?” İnsan ruhu da bu sorunun cevabını, “Evet, beni böylece terbiye eden Sensin.” diye verecektir. Nitekim ruhlara bu soru sorulmuş, onlar da bu İlâhî hitaba, “Evet, Sen bizim Rabbimizsin.” diye cevap vermişlerdir.
“Misakı hatırlamayışımız bizi sorumluluktan kurtarır mı?” sorusuna gelince, bu soruya şöyle cevap verilir: “Allah, peygamberleri gönderdiğinde onlara bu ahdi haber verdi. İnsanlar hatırlamasalar bile peygamberlerin sözü, onların aleyhinde delil olmuştur. Çünkü bilirsin ki, bir insan namazından bir rekât terk etse ve bunu unutsa, ardından güvenilir kimseler bunu kendisine hatırlatsalar, onların sözü aleyhinde delil olur.”
Bir mü’min, namazın her rekâtında, “âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd” etmekle bir bakıma, misakını yeniler. Çevresini kuşatan ve onun yardımına koşan bütün varlıkların, İlâhî bir terbiyeden geçtiklerini düşünerek Rabbine şükreder. Sonra bu kâinatın bir küçük misâli olan kendi varlığına nazar eder. Ondaki bütün terbiye fiillerinin de yine onun menfaatine en uygun şekilde icrâ edildiğini görür.
İşte insanın, kendisini içten ve dıştan kuşatan bu terbiye fiillerini düşünmesi, onu ibâdete sevk eder. Hayatının tüm anlarında: “Ancak Sana ibâdet eder ve ancak Senden yardım dileriz.”438 diyerek misakını yenilemiş olur. “Rabbimiz Sensin, ibâdetimiz de ancak Sanadır ve Senden başkasından da yardım dilemeyiz.” der. 439
İslâm Ahlâkında Ahid
Ahid ve va’d (vaad) terimleri, genellikle eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Ancak Kur’ân-ı Kerim’de va’d ve bundan türemiş olan kelimeler, “Allah’ın iman eden ve salih ameller yapan insanlara maddî ve mânevî ecir ve mükâfat vereceğini bildirmesi” mânâsında geçer. Ahid kelimesi ise, ahlâkî kavram olarak genellikle “birine söz verme, vaad ve taahhütte bulunma, anlaşma yapma” mânâlarında kullanılmıştır. Hadislerde de bu mânâlar, hem ahid ve hem de va’d kavramlarıyla ifade edilmiştir.
Kur’an’da iman, yalnızca zihnî bir inanma değil; bunun yanında kişinin dinî naslarla belirlenmiş olan esaslara uyacağına dair gönüllü bir taahhüdü olarak değerlendirilmek sûretiyle iman ile ahid arasında sıkı bir münasebet kurulmuştur. Böylece Kur’an’a göre ahde vefâ, iman ederek Allah ile ahidleşmiş ve bu sûretle kendisini hür iradesiyle sadakat mükellefiyeti altına sokmuş olan mü’minin ahlâkî bir borcudur. Bu sebeple Kur’an ahdin önemi üzerinde ısrarla durmuştur.
438] 1/Fâtiha, 5
439] Alaaddin Başar
AHİD
- 101 -
İster Allah’a ister insanlara karşı verilmiş olsun, her vaad ve ahid, yükümlülük için ehliyet şartlarını taşıyan bir insanı borçlu ve sorumlu kılar. İslâm ahlâkında bu sorumluluğun yerine getirilmesine “ahde vefâ” veya “ahde riâyet” denir ki, her iki tabir de Kur’an’dan alınmıştır.440 “Sözünde durmak, verdiği sözlere bağlı kalmak, özü ve sözü doğru olmak” gibi anlamları içine alan ahde vefâ veya kısaca vefâ, İslâm ahlâkının en önemli prensiplerinden biridir. Ahlâkçılara göre ahde vefâyı yüksek bir fazilet haline getiren husus, kişinin taahhüdünün aksini her an yapma imkânına sahip olduğunu bilmesine rağmen, kendisini verdiği söze bağlı hareket etmek zorunda hissetmesidir.
Kur’ân-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde kâmil/olgun mü’minlerin vasıfları sayılırken, onların ahde vefâ gösterme özelliklerine işaret edilir.441 Kur’an’da ahde vefâ ile ilgili âyetlerde, kendileriyle yapılmış antlaşmaların hükümlerine riâyet ettikleri müddetçe, müslüman olmayan taraflara dahi verilen söz istikametinde uygulamada bulunulması emredilmektedir.442 Diğer ahlâkî faziletlerde olduğu gibi ahde vefâ göstermede de ümmeti için örnek bir yaşayış sürdürmüş olan Hz. Peygamberimiz’in Hudeybiye Antlaşması’ndan hemen sonra, yanındaki müslümanların itirazlarına rağmen, kendisine sığınan Ebû Cendel’i antlaşmanın gereği olarak müşriklere iade etmesi, O’nun verdiği söze bağlılığının en canlı örneklerinden birisidir. O’na “el-Emîn” sıfatının düşmanları tarafından bile verilmesinin, kendisinin ahde vefâ ve emanete riâyet faziletine kemaliyle sahip bulunmasından ileri geldiği bütün kaynaklarda belirtilmiştir. Nitekim O, konu ile ilgili hadislerinde ahde uygun hareket edilmesini imandan saymış, ahde aykırı davranmayı ise nifak alametleri arasında göstermiştir. Zira sözünde durmamak, sözüne güvenilmez olmak, imanın özünde bulunan sadakat kavramı ile çelişmektedir. Hâlbuki gerek Kur’an’da,443 gerekse hadislerde ahde vefâ ile sadakat arasında kopmaz bir bağ bulunduğu belirtilmiştir.
İnsanların toplum hayatının gereği olarak birbirleriyle yaptıkları sözleşmelerin esaslarına uygun hareket etmelerinin, verdikleri sözleri mutlaka yerine getirmelerinin önemi üzerinde ısrarla duran İslâm ahlâkçıları, bu konuyu ekseriyetle “dilin âfetleri” başlığı altında incelemişlerdir. Ahlâkçılar, herhangi bir vaadde bulunurken, ileride ahde vefâ göstermeyen bir kişi durumuna düşmemek için, yerine getirilemeyecek hususlarda düşünmeden hemen “evet” demek yerine, söz veren tarafın ahdini yerine getirmesini engelleyen meşrû bir sebebin baş gösterebileceğini dikkate alarak, sözün ardından, “inşâAllah” denilmesini tavsiye etmişlerdir. 444
Ahde vefâ bir ahlâk kuralıdır. Bu kaideye uyan, Allah’a verdiği ahde riâyet eden, bu şuura varan kimseyi Allah sever ve ikramına nail eder. Fakat Allah’ın ahdini ve verdiği yeminleri az bir pahaya değiştiren bir kimsenin âhirette hiçbir nasibi yoktur. Allah’ın indinde hiçbir değere sahip değildir. İnsanlar arasında da kimse ona değer vermez ve onu tezkiye edip temize çıkaracak kimse de olamaz. Ahde vefâ ve diğer hususlardaki ahlâkî kaide şudur ki; önce bütün ilişkilerde sorumluluk, Allah’a karşı olmalıdır. Öyle ise, Allah’ın gadabını icap ettiren
440] bk. 2/Bakara, 177; 23/Mü’minûn, 8
441] bk. 23/Mü’minûn, 8; 70/Meâric, 32
442] bk. 9/Tevbe, 1, 4, 7
443] bk. 2/Bakara, 177
444] İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 1, s. 532- 535
- 102 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hareketlerden sakınıp, rızâsına nail olmaya çalışmak lazımdır. Bu konuda menfaat duygusu, yani basit kişisel çıkar hiçbir zaman ölçü olamaz. Toplumlar topyekün sapıtsa, hak yolundan ayrılsa bile mü’min için değişen hiçbir şey olmaz. Bu kural yine olduğu gibi kalır. Zira bu, Allah tarafından hükmedilmiştir. Rasûlullah müşrik bir toplumda bile bu kaideye uymuştur. Bu kural, Allah’ın rızâsını celbedecek, takvâsını kazanacak bir ahlâk kaidesidir.
Bütün Âdemoğullarının Allah’a verdikleri bir sözü vardır. Allah ile yaptıkları bir ahidleri vardır. Bu antlaşma gereğince Âdem’in bütün zürriyetinin Allah’a inanmak, O’nun yüce ulûhiyeti için gerekli kulluk vecibelerini bilmek ve yerine getirmek mecburiyeti vardır. Allah’a iman akdi, O’nun ulûhiyet ve rubûbiyetini itiraf etmek, bu itirafını kâmil bir kulluğu gerektiren vecibelerini bilmek, mutlak bir itaat, derin bir teslimiyet ve şümullü bir kabullenmedir. İşte Allah Teâlâ yeryüzünün hilafet anahtarını önce Hz. Âdem’e teslim etmiştir. Bu hilafet, ancak Allah’a teslimiyet ile O’na tâbi olmaya bağlı bir hilafettir. Bunun tersi ise hilafet akdine muhalefettir.
İnsanlar arası ilişkiler güven unsurunun hâkim olabilmesi için verilen ahde vefâ göstermek şarttır. Bu güven kazanılmadan sıhhatli bir toplumun oluşması mümkün değildir. Onun için İslâm, ahde vefâ prensibinde son derece titiz davranır ve bu hususta asla müsamaha göstermez. Zira ahde vefâ, toplum hayatını birbirine bağlayan en kuvvetli bağdır. Bir toplum ahde vefâ prensibine riâyet etmezse, o toplum kısa ömürlü olmaya mahkûmdur. 445
Ahdi Bozmak
Kur’ân-ı Kerim, ahde vefâyı emreder. Ahdi bozmayı, vefâsızlığı yasaklar. Hatta bazı örnekler vererek ahdi bozmayı kötüler. Bazı kimselerin ahidlerini bozarken kendilerince gösterecekleri sebepleri de reddeder. “İpliğini iyice eğirip katladıktan sonra söküp bozan kadın gibi olmayın. Bir ümmetin sayıca daha çok olmasından ötürü yeminlerinizi aldatma vasıtası yapıyorsunuz. Allah, onunla sizi imtihan eder. Kıyamet günü, ihtilaf ettiğiniz şeyleri elbette beyan edecektir.” 446
Âyet-i Kerime, ahdini bozan insanları budala kadın gibi gösteriyor. Bir kadın ki ipliğini iyice eğirip sardıktan sonra tekrar söküp dağıtmaktadır. Bu gerçekten çok yerinde bir teşbihtir. İnsanlar da şâyet bir ahitleşme yaparlarsa bu kadının durumuna düşmesinler diye, uyarılmaktadır. Özellikle mü’minlerin şahsiyetli olmaları, budala kadının derecesine düşmemeleri için ikaz edilmektedir. Bununla beraber, sabırsızlıktan, zayıflıktan ve iradesizlikten kurtulmaları için uyarılmaktadırlar.
Ahdini bozan kimseler azimetten yoksun ve ileri görüşten mahrumdurlar. Sanki bir kadın ipliğini iyice eğirip katladıktan sonra onu tekrar tekrar söküp dağıtmaktadır. Bu benzetmedeki bütün ayrıntılar hakaret, hayret ve garipliklerle dolu bir anlam taşımaktadır. Bütünüyle ahidleri bozmayı kötülemekte ve çirkin bir iş olarak ruhlara yerleştirmeye çalışmaktadır. Şahsiyetli ve akıllı bir insanın kalkıp da bu kadına benzemesi ve onun gibi zayıf iradeli olmayı kabullenmesi düşünülemez.
445] Beşir İslâmoğlu, a.g.e., s. 122-123
446] 16/Nahl, 92
AHİD
- 103 -
Âyette, ahdi bozma durumunda olan devletler de kınanmaktadır. Bir devlet bir veya birkaç devletle antlaşmalar imzalar, sonra da güçlü ve nüfuzlu devletlerin diğer saflarda yer aldığını ileri sürerek antlaşmalarını bozar ve bunda devletin çıkarının söz konusu olduğunu iddia ederse, İslâm bu sebepleri kabul etmez ve mutlak şekilde ahde vefâ gösterilmesini emreder. Verilen sözlerin ve antlaşmaların hile ve oyun vasıtası kılınmasına göz yummaz. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki; İslâm, iyilik ve Allah korkusu esasları dışında yapılan hiçbir antlaşmaya itibar etmez. Günah, isyan ve kötülük esasları üzerine yapılmış antlaşmaları reddeder. Gerek İslâm toplumunun gerek İslâm devletinin yapısı bu esaslara göre kurulur.
Müslümanların verdikleri sözü tutmalarından dolayı tarihte birçok kavimlerin İslâm’a girdiği görülmüştür. Müslümanlardaki doğruluk ve sadakat, inançlarındaki samimiyet ve ihlâs, işlerindeki temizlik ve dürüstlük onları hayran bırakarak İslâm’la tanışmalarına sebep olmuştur. Böylece müslümanlar ahidlerini bozmamakla, kaybettikleri basit ve küçük çıkarlar yerine pek büyük kazançlar elde etmişlerdir.
Bir müslümanın sözü gerçekten Allah’a verilmiş bir sözdür. Müslüman, Allah korkusu taşıdığından ahdini bozmayı düşündüğü an Allah’ın kendisini hesaba çekeceğini düşünerek bundan vazgeçer. Çünkü ahdine sâdık kaldığında Allah katında kendisi için hayırlar hazırlandığının şuurundadır. “Allah’ın ahdini az bir pahaya satıp değişmeyin. Eğer bilirseniz Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır.” 447
“Ahidleşip antlaşma yaptığınız zaman, Allah’ın ahdini yerine getirin ve Allah’ı üzerinize şahit tutarak, pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın. Şüphesiz Allah, yapacağınız şeyleri çok iyi bilir. Yeminleri bozmada, ipliğini kuvvetle eğirdikten sonra bozup parçalayan kadın gibi olmayın.”448 Allah, önem sırasına göre dizilmiş üç tür anlaşmadan (ahid) bahsetmektedir. Bunlardan birincisi, hepsinden önemli olan Allah ile insan arasındaki ahid, yani bağdır. Önem sırasında ikinci olan, bir insanla bir insan arasında Allah şahit tutularak veya Allah’ın adı anılarak yapılan ahidleşme veya anlaşmadır. Üçüncü tür ahid ise, Allah’ın adı anılmadan yapılan ahiddir. Her ne kadar bu önem sırasına göre üçüncü ise de, bu ahdin yerine getirilmesi de ilk ikisi kadar önemlidir ve bozulması yasaklanmıştır. Bu bağlamda, Allah’ın, anlaşmaları bozanları çok şiddetli bir şekilde azarladığına dikkat edilmelidir ki, bu, yeryüzündeki karışıklık ve düzensizliklerin en büyük sebeplerinden biridir.
Nahl sûresi 92. âyette anlaşmazlıklara neden olan fikir ayrılıkları ve ihtilafların çözümünün kıyamet gününde olacağı bildirilmektedir. Bu nedenle bu ihtilaflar, anlaşmaları bozmak için birer özür teşkil etmemelidir. Taraflardan biri tamamen haklı, karşı taraf ise tamamen haksız olsa bile, haklı olanın anlaşmayı bozması, yanlış propaganda yapması veya diğer(ler)ini mahvetmek için başka kötü yollar kullanması doğru değildir. Eğer haklı olan taraf böyle yaparsa, yaptığını kıyamet günü kendi aleyhinde bulacaktır. Çünkü doğruluk ve adâlet, kişinin sadece teorilerinde ve amaçlarında doğru olması değil; aynı zamanda doğru metodlar ve araçlar kullanmasını da gerektirir.
Yapılan yeminleri ve verilen sözleri tutmamak ve hile vasıtası yapmak, her
447] 16/Nahl, 95; Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 55
448] 16/Nahl, 91-92
- 104 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şeyden önce vicdanların derinliklerinde yer eden inançları temelinden sarsar. Diğer kimselerin gözünde de inançlara olan bağlılık ve güveni yok eder. Aldatmak için bile bile yemin eden kimse hiçbir zaman için sağlam bir inanca sahip olamaz ve inandığı yolda dosdoğru yürüyemez. Bunun da ötesinde yemin ettiği halde yeminini bozan veya yalan yere yemin eden veya söz verdiği halde sözünde durmayan kimse, muhataplarının Allah’ın yolundan uzaklaşmalarına vesile olur. İtimadlar sarsılır, mü’minin emin/güvenilir kimse olduğu anlayışı darbe yer. Ahlâkî anlamda insan, ahdine vefâ gösteren, sözünde duran varlık diye tanımlanabilir. Mükemmel insanın tanımlarından biri budur.449 İman da, Allah’la kul arasında yapılan bir an(t)laşma, bir ahidleşmedir. Bu ahidleşmeye sadakat, hem mü’minin Rabbine karşı münasebetlere sâdık olmasıyla, hem de diğer insanlarla ilişkilerindeki sözleşmelere sadakatle kendini gösterir.
Hadis-i Şeriflerde Ahde Vefâsızlık/Ahdi Bozmak
Hz. Peygamberimiz’den bir rivâyet şöyledir: “Ahdine vefâsı olmayanın imanı da (dini de) olamaz.” 450
Hadis-i şerife göre ahde vefâsızlık, küfrün en rezil şekli olan münafıklığın da belirgin niteliklerinden biridir. “Münâfığın alâmeti üçtür. Söz söylerken yalan söyler. Vaad ettiği, söz verdiği zaman sözünde durmaz. Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hiyânet eder.”451; “Dört şey kimde bulunursa hâlis münafık olur. Kimde bunlardan bir kısmı bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde münafıklıktan bir haslet kalmış olur. Bunlar: Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hiyânet etmek, söz söylerken yalan söylemek, ahdettiğinde, söz verdiğinde sözünü tutmamak, husumet zamanında da haktan ayrılmaktır.” 452
“Bir kavim ahdinden dönerse, Allah onlara mutlaka düşmanlarını musallat eder.”453
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “(Bir gün) Rasûlullah (s.a.s.) yanımıza gelip şöyle buyurdular: “Ey muhacirler! Beş şey vardır, onlarla imtihan olacağınız zaman artık cemiyette hiçbir hayır kalmamıştır. Onların siz hayatta iken zuhurundan Allah’a sığınırım. (Bu beş şey şunlardır:)
1- Zina: Bir toplumda zina ortaya çıkar ve alenî işlenecek bir hale gelirse, mutlaka o toplumda tâun hastalığı (bulaşıcı hastalık) yaygınlaşır ve onlardan önce gelip geçmiş toplumlarda görülmeyen hastalıklar yayılır. (Dün frengi, bugün AIDS, kanser..., yarın?!)
2- Ölçü-tartıda hile: Ölçü ve tartıyı eksik yapan her toplum, mutlaka kıtlık, geçim sıkıntısı ve sultanın zulmüne uğrar.
3- Zekât vermemek: Hangi toplum mallarının zekâtını vermezse mutlaka gökten yağmur kesilir. Hayvanlar da olmasaydı tek damla yağmur düşmezdi.
4- Ahdin bozulması: Hangi toplum Allah ve Rasûlü’nün ahdini bozarsa, Allah, o toplumda, kendilerinden olmayan bir düşmanı musallat eder ve ellerindeki
449] N. Şahinler, Kur’an’da Sembolik Anlatımlar, s. 146
450] Beyhakî, es-Sünnetü’l-Kübrâ, c. 9, s. 231; Zehebî, Kebâir 108
451] S. Buhâri, Tecrid-i Sarih, c. 1, s. 45, no: 31; Tirmizî, İman 14
452] S. Buhâri, Tecrid-i Sarih, c.1, s. 45, no: 32
453] Muvatta, Cihad 26 -2/460-
AHİD
- 105 -
(servet)lerin bir kısmını onlar alır.
5- Kitabullah’la hükmetmeyi terk: Hangi toplumun imamları (liderleri) Allah’ın kitabı ile ameli terk ederek Allah’ın indirdiği hükümlerden işlerine gelenleri seçerlerse, Allah onları kendi aralarında savaştırır.” 454
Ebû Hureyre (r.a.)’den Nebî’nin (s.a.s.) şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Aziz ve Celil olan Allah: Üç (sınıf insan) vardır ki, kıyamet gününde Ben bunların hasmıyım: 1- O kimse ki, bana (Mukaddes ismime) yemin eder de sonra ahdini bozar. 2- Bir kimse ki, hür (bir insan)ı köle diye satar da onun karşılığını yer. 3- Diğer kimse ki, bir işçi tutar, onu çalıştırır da ücretini vermez, buyurmuştur.” 455
“Ahdini bozan her kişi için kıyamet gününde (halk arasında teşhir olunmak üzere) bir alâmet vardır. (o alâmet,) sözünü bozan gaddarın yanına dikilir, onunla bilinir.” 456
Kur’an’da hem insanlar arası ilişkiler, hem de insanla Allah arası ilişkilerin temelinde ahid vardır. Ahde vefâ göstermek, hem insanlar arası ilişkilerin, hem de insan-Allah arası ilişkilerin esasıdır. Kur’an, ahde vefâyı insanın onur burçlarından biri olarak belirlemiş ve ahde vefânın psikolojik ve sosyolojik boyutlarına dikkat çekmiştir. Prensipler şöyle konuyor: “Ahde vefâ gösterin, sözünüzde durun.”457 Ahde vefâsı olmayanın zâlimlerden olduğu anlaşılmaktadır: “Allah, ahdim zâlimlere ermez, buyurdu.” 458; “Ey iman edenler! Akitleri(n gereğini) yerine getirin.”459 Allah, ahd ü misakını bozanları şiddetle kınar, onların cezalandırılacaklarını belirtir. Bozulan bu sözleşme, ister Allah ile, ister Peygamber ile, isterse insanlar ile yapılan sözleşme olsun, bozanlar cezalandırılmayı hak ederler: “Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lânetledik ve kalplerini katılaştırdık.”460; “Onlar ki, kesin söz verdikten sonra sözlerinden dönerler. Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar; işte husrâna/ziyana uğrayanlar onlardır.” 461
Kur’an’a göre insan ruhuyla Allah arasında ezelde yapılmış bir anlaşma vardır ve dünya hayatı bu muâhedenin/ahidleşmenin icrâ yeridir. Kur’an, insanı bu anlaşmayı unutmamaya ve şartlarını yerine getirmeye çağırmaktadır. İman, bu ezelî mukavelenin bir kere daha hatırlanması ve itirafı, dünya hayatımız da bu sözleşme şartlarına uygun bir yaşayışın sürdürülmesidir. “Rabbi’in Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini alıp devam ettirmiş ve onları kendilerine şahit tutarak: ‘Ben Rabbiniz değil miyim?’ (demiştir.) “Evet, (buna) şâhidiz!’ dediler. Kıyamet günü, biz bundan habersizdik demeyesiniz.”462 Bu âyette dile getirilen ahd ü misakın mahiyeti hakkında müfessirler çok farklı yorumlara gitmişlerdir. Bu yorumlar şöyle gruplandırılabilir: Müfessirlerden çoğunluğu oluşturan grup bu âyeti, sembolik (remzî) bir anlatım olarak kabul ederler. Bunlara göre, Kur’an, bu üslup ile âdeta Allah’ın ulûhiyeti fikrinin, gerçekte insanın tabiatına/doğasına yerleştirildiğini, bunun da kavranabilir bir vakıa olarak meydana geldiğini anlatmak ister.
454] Kütüb-i Sitte Muht. Tercüme ve Şerhi, c. 17; s. 540
455] Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. Ve Şerhi, c. 6, s. 535
456] Buhâri, Tecrid, c. 8, s. 477
457] 17/İsrâ, 34
458] 2/Bakara, 124
459] 5/Mâide, 1
460] 5/Mâide, 13
461] 2/Bakara, 27
462] 7/A’râf, 172
- 106 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Diğer bir grup müfesir, bu ahd ü misakın fiilen meydana geldiğini kabul ederler. Bazı müfessirler ise, bu ahidleşme, fıtrî olması ve kelam-ı nefsîyi de içine alması itibariyle gerçek bir sözleşme gözüyle bakarlar. Dolayısıyla olayın fıtrî olması, fiilî olarak olmasına engel teşkil etmez görüşündedirler. Yine, bu âyette geçen “kaalû belâ” ifadesi hakkında, bunun ezelde mi, ana rahminde mi, yoksa bülûğ çağında mı olduğu hususunda çeşitli görüşler vardır.463 Bütün müfessirler, bu sözleşmeyi ister fıtrî, ruhî bir sözleşme olarak, isterse fiilî, kelâmî bir ahidleşme şeklinde kabul etsinler, insanlığın bu ahd ü misakla gerçek anlamda Allah’a söz vermiş ve O’nunla bir sözleşme yapmış olduğu hususunda söz birliği içindedirler.
Mü’minler âhiretteki kazançlarını düşünerek ahidlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu ahidler, ister Allah ile kul arasında olsun, ister beşerî ilişkilerde olsun, hiçbir değişiklik arzetmez. Tağutlara itaat eden, Allah’ın hududunu çiğneyen, İslâm’ı kişisel ve toplumsal hayatında yaşama gayretinde olmayan insanlar, Allah’la yaptıkları ahdi, O’na verdikleri sözü bozmuşlardır. Bu kişilerin, diğer insanlara verdikleri sözlerini tutmaları da beklenemez.
463] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, c. 4, s. 2323-2338
AHİD
- 107 -
Ahidle İlgili Âyet-i Kerimeler
Ahd Kelimesinin İsim ve Fiil Şekillerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 46 Yerde): 2/Bakara, 27, 40, 40, 80, 80, 100, 100, 124, 125, 177, 177; 3/Âl-i İmrân, 76, 77, 183; 6/En’âm, 152; 7/A’râf, 102, 134, 152; 8/Enfâl, 56, 56; 9/Tevbe, 1, 4, 4, 7, 7, 12, 75, 111; 13/Ra’d, 20, 25; 16/Nahl, 91, 91, 95; 17/İsrâ, 34, 34; 19/Meryem, 78, 87; 20/Tâhâ, 86, 115; 23/Mü’minûn, 8; 33/Ahzâb, 15, 15, 23; 36/Yâsin, 60; 43/Zuhruf, 49; 48/Fetih, 10; 70/Meâric, 32.
Nezretmek, adamak Anlamındaki Nezr Kelimesinin Geçtiği Âyetler (Toplam 5 Yerde): 2/Bakara, 270; 3/Âl-i İmrân, 35; 19/Meryem, 26; 22/Hacc, 29; 76/İnsan, 7.
Ahid Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
Ahde Vefâ (Verilen Sözü Yerine Getirmek): Bakara, 177; Al-i İmran, 77; Maide, 1; Ra’d, 20; İsra, 34; Mü’minun, 8; Ahzab, 1; Meâric, 32.
Allah’a Karşı Verilen Sözü Yerine Getirmek: Bakara, 100; Al-i İmran, 76; Maide, 1, 7; En’am, 152; Ra’d, 19-20, 25; Nahl, 91, 95; Mü’minun, 8; Feth, 10.
Münafıklar, Sözlerinde Durmazlar: Tevbe, 75-78.
Mîsak: Bakara, 27, 63, 83, 84, 93; Al-i İmran, 81, 187; Nisa, 21, 90, 92, 154, 155; Maide, 7, 12, 13, 14, 70; A’raf, 169; Enfal, 72; Ra’d, 20, 25; Ahzab, 7; Hadid, 8.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 245
2. Hadislerle Kur’ân-ı KerimTefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 236-238
3. Mefatihu’l-Ğayb (Tefsir-i Kebir) Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 206-208
4. Fi Zılali’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 104-105
5. Min Vahyi’l-Kur’an, M. Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. s. 140-141
6. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. s. 68
7. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 54-56; c. 4, s. 216
8. İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 1, s.532-535
9. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Beyan Y. s. 101-107
10. Kelimeler, Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, 1, s. 37-40
11. Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 126-140
12. İslâmi Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 20-21
13. Kitabu’t-Ta’rifat, Terimler Sözlüğü, Cürcani, Bahar Y. s. 158
14. Kur’an’da Sembolik Anlatımlar, Necmettin Şahinler, Beyan Y. s. 143-146
15. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 120-127
16. Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Süleyman Uludağ, Marifet Y. s. 30
17. Verdiği Sözde Duranlar, Osman Karabulut, Şems Y.
ÂHİRET
- 109 -
Kavram no 5
İman 1
Bk. Din Günü; Kıyâmet;
Hesap; Ecel; Ölüm
ÂHİRET
• Âhiret; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Âhiret
• Yakînî Bilgi, Kesin İnanç
• Âhirete İman
• Âhirete İmanın İnsan Hayatındaki Yeri
• Âhiret Şuuru
• Yaratılışa İnanan, Yeniden Yaratılmaya da İman Eder
• Âhiret Anlayışı Bizi Dirilişe Ulaştırır/Ulaştırmalıdır
• Gündüz Yaşıyor, Gece Ölüyor, Sabah Diriliyoruz
• Her Kış Bir Ölüm, Her Bahar Bir Diriliştir
• Ölüm; Gurbetten Vuslata Hicret
“O müttakîler (takvâ sahipleri) ki, sana indirilene (Kur’an’a) ve senden önce indirilenlere (İlâhî Kitaplara) iman ederler. Onlar âhirete de yakînî olarak, kesin bir şekilde iman ederler.” 464
Âhiret; Anlam ve Mâhiyeti
Âhiret, kelime olarak Arapçada son, diğer, sonra gelen demektir. Âhiret; dünya hayatını takip eden, ona benzeyen yönler olduğu kadar, benzemeyen yönlerin de olduğu daha değişik ve ölümsüz bir hayattan, ebediyet âlemine ait çeşitli merhaleler ve hallerden ibarettir. “Yakîn” ise, gerçeğe uygun ve herhangi bir şüphe ile ortadan kalkmayacak şekilde şek ve şüpheden uzak olan sabit ve kesin bir inanış, şüphe karışmayan kesin bilgi demektir.
Âhiret inancı, Allah’ın varlığını kabul eden hemen hemen bütün din ve düşünce sistemlerinde (tabii bu arada hıristiyanlık ve yahûdilikte de) mevcuttur. Kur’an’da Hz. Nuh, İbrahim, Yusuf, Mûsâ, İsa ve diğer peygamberlerin kendi ümmetlerine âhiret akidesini telkin ettikleri ifade edilir.465
Kur’ân-ı Kerim’de Âhiret
Âhiret kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 115 yerde geçer.466 Yine, “son gün”
464] 2/Bakara, 4
465] bk. 12/Yûsuf, 101; 19/Meryem, 33; 20/Tâhâ, 55; 26/Şuarâ, 81-102; 71/Nuh, 17-18
466] Âhiret Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 115 Yerde:) 2/Bakara, 4, 86, 94, 102, 114, 130, 200, 201, 217, 220; 3/Âl-i İmrân, 22, 45, 56, 77, 85, 145, 148, 152, 176; 4/Nisâ, 74, 77, 134; 5/Mâide, 5, 33, 41; 6/En’âm, 32, 92, 113, 150; 7/A’râf, 45, 147, 156, 169; 8/Enfâl, 67;
- 110 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anlamında “yevmü’l-âhir” şeklinde, dünya ile karşılaştırmalı olarak veya yalın halde 26 yerde kullanılır.467 Yalın halde el-âhire şeklinde kullanıldığı yerlerde ed-dâru’l-âhire tamlaması, yani “âhiret yurdu”, “diğer ülke” anlamında olduğu veya âhiret hayatı demek olduğu kabul edilir. Bu kullanılış şekillerinden de anlaşılacağı gibi âhiret kavramı ile dünya kavramı arasında sıkı bir münasebet vardır.
Kur’ân-ı Kerim’de yüzden fazla terim ve deyim kullanılarak âhiret akidesi işlenir. Âhiretle ilgili âyetler hem Mekkî, hem de Medenî sûrelerde sık sık tekrarlanmaktadır. Bu tekrarın, konunun önemini vurgulamak, sorumluluk duygusunu pekiştirmek, dünya ile âhiret arasındaki psikolojik mesafeyi kısaltarak mü’minin ruhunu yüceltmek ve hayatını ebedîleştirmek gibi hedeflere yönelik olduğunu söylemek mümkündür. Birçok sûrede kâinatın, özellikle insanın yaratılışından ve hayatın akışından bahseden âyetlerle âhiret hayatını tasvir eden âyetler yan yana yer almıştır. Kur’an’ın tasvirine göre dünya hayatı bir “oyun ve eğlence”468 bir “süs ve öğünüş”tür;469 “mal, evlat ve nüfuz yarışı”dır.470 Netice itibariyle o geçici bir faydalanış ve aldanış vesilesidir. Asıl hayat, âhiret hayatıdır. Gerçek anlamda huzur ve sükûn sadece ölümsüz âlemdedir.471 Her ne kadar ölüm, geride kalanlar için acı ve hasret dolu bir olay ise de, imanlı gönüller için fânîlikten ebedîliğe geçişi sağlayan bir vasıtadır. O yüzden birçok âyette ölüm ve âhiret hayatı “buluşmak, sevdiğine kavuşmak” anlamındaki “lika (likaullah, likau’l-âhire)472 kelimesiyle ifade edilmiştir.
Asıl hayatın ikinci âlemde başlayacağına iman edenler, ölümün ebedî yokluk olmadığını kabul ederler. Henüz hayattayken, bu gerçek vatanın, baba yurdunun, sonsuz mutluluk hayatının özlemini duyar ve ona göre yaşarlar.
Kur’ân-ı Kerim’in âhireti ispat metodu, “nereden geldim, nereye gidiyorum?” sorusuna tatminkâr bir cevap bulmaya dayanır. Düşünen her insanın sormaya mecbur olduğu bu sorunun birinci kısmında, kendisine ve içinde yaşadığı tabiata hâkim, mutlak kudrete sahip bir yaratıcının varlığına inanan kimse, sözkonusu sorunun ikinci kısmında da aynı düşünce tarzını devam ettirerek öbür âlemin ölümsüzlüğünü kolaylıkla benimser. Bundan dolayı Allah’a imanla âhiret gününe iman Kur’an’da sık sık ve birlikte zikredilmek suretiyle bunun ne kadar önemli bir ilke olduğuna dikkat çekilmiştir.9/Tevbe, 38, 38, 69, 74; 10/Yûnus, 64; 11/Hûd, 16, 19, 22, 103; 12/Yûsuf, 37, 57, 101, 109; 13/Ra’d, 26, 34; 14/İbr3ahim, 3, 27; 16/Nahl, 22, 30, 41, 60, 107, 109, 122; 17/isrâ, 7, 10, 19, 21, 45, 72, 104; 20/Tâhâ, 127; 22/Hacc, 11, 15; 23/Mü’minûn, 33, 74; 24/Nûr, 14, 19, 23; 27/Neml, 3, 4, 5, 66; 28/Kasas, 70, 77, 83; 29/Ankebût, 20, 27, 64; 30/Rûm, 7, 16; 31/Lokman, 4; 33/Ahzâb, 29, 57; 34/Sebe’, 1, 8, 21; 38/Sâd, 7; 39/Zümer, 9, 26, 45; 40/Mü’min, 39, 43; 41/Fussılet, 7, 16, 31; 42/Şûrâ, 20, 20; 43/Zuhruf, 35; 53/Necm, 25, 27; 57/Hadîd, 20; 59/Haşr, 3; 60/Mümtehıne, 13; 68/Kalem, 33; 74/Müddessir, 53; 75/Kıyâmet, 21; 79/Nâziât, 25; 87/A’lâ, 17; 92/Leyl, 13; 93/Duhâ, 4.
467] Âhiret Günü Anlamındaki “El-Yevmü’l-Âhır” Terkibinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 26 Yerde:) 2/Bakara, 8, 62, 126, 177, 228, 232, 264; 3/Âl-i İmrân, 114; 4/Nisâ, 38, 39, 59, 136, 162; 5/Mâide, 69; 9/Tevbe, 18, 19, 29, 44, 45, 99; 24/Nûr, 2; 29/Ankebût, 36; 33/Ahz3ab, 21; 58/Mücâdele, 22; 60/Mümtehıne, 6; 65/Talâk, 2.
468] 6/En’âm, 32; 29/Ankebût, 64; 47/Muhammed, 36; 57/Hadîd, 20
469] 57/Hadîd, 20
470] 57/Hadîd, 20
471] Bk. 29/Ankebut, 64 ; 40/Mü’min, 39; 57/Hadîd, 20
472] 6/En’âm, 31; 7/A’râf, 147…
ÂHİRET
- 111 -
Dünyaya ilk gelişinde pek âciz bir canlı olan insan, hayatının daha sonraki devrelerinde fizyolojik ve psikolojik yönden gelişip tabiat içindeki en mükemmel yaratık haline gelir. Ondaki rûhî ve fikrî gelişme devam ederek, fıtratındaki özellik ortaya çıkarak kendisinde ebediyet duygusu meydana getirir. İnsanın, iyi düşünmeden, ilk bakışta yok oluş (fenâ) gibi telakki ettiği ölümden korkması veya öbür âleme inanmayanlarla ona hazırlıklı olmayanların ölümden ürkmesi de bu ebediyet duygusuna bağlanabilir. O halde daha mükemmel ve ölümsüz bir âlem olan âhiretin varlığını benimsemek insanın tabii yaratılışında, fıtratında bulunan bir özelliktir. Ancak, dünya hayatının câzibesi, kişinin fıtratındaki ölümsüzlük duygusunu unutturup tabiatındaki seyri durdurabilir.
Yakînî Bilgi, Kesin İnanç
Yakînî bilgi, kendisinde şüphe olmayan bilgidir. Müttakîler, âhireti gözleriyle görmemişlerdir ama gözlerini yaratan Allah, âhiretin varlığını haber verdiği için şüphesiz iman ederler. Gözün görmesinde yanılma ve yanlışlık olabilir, fakat Allah’ın verdiği haberde yanlışlık olmaz. Çölde su görüp de ona doğru koşan insan, çoğu zaman su yerine serapla karşılaşabiliyor. Bu sebeple biz Allah’ın haberine gözlerimizle gördüğümüzden daha fazla inanırız. “Bu dünya hayatından başka hayat yoktur. Ölürüz ve yaşarız. Biz, diriltilecek değiliz.”473 diyen insanlar, mevsimlik böcekler gibi hiç görmedikleri baharı inkâr etmekteler. Ama bu kışın bir baharı, bu dünyanın da bir âhireti var.
Ana rahmindeki bebeğe “buradan daha geniş bir dünya var” deseniz, gülüp geçebilir. Bu dünya da, âhiretin ana rahmidir. Bu toprak ana üzerinde yaşar, büyür ve ölerek âhirette doğarız. Baharda doğan, yazın gençliğini yaşayan, güz mevsiminde ölen, kardan kefenlerle toprağa gömülen çekirdeklerin baharda İsrafil’in surunu andıran ılık rüzgârlarla çiçeğe dönüşmeleri, âhiretin varlığını bize hatırlatan âyetlerdir. 474
Âhiret konusu, İslâm’ın olmazsa olmaz ilkelerinden biridir ve sanıldığından çok daha fazla pratik değerlere sahiptir. Müslümanın arz üzerinde küçük ve büyük günahlardan kaçınabilmesi, dünyayı gözünde küçültüp, şehid cesaretini elde edebilmesi, dünya müstekbirlerine meydan okuyabilmesi ancak bu inancın sağlamlığı ölçüsünde mümkündür. Âhiret inancı, kesin bir kanaat, bir bilinç, bir şuurdur. Yani, insan hayatına yön veren yerleşik bir idrâk etmedir. Bu yüzden Mushaf tertibiyle âhiret kelimesinin geçtiği ilk âyette475 “yûkınûn (yakînen iman)” ifâdesi yer almış; Kur’an’ın hidâyetine erip kurtuluşa erecek muttakîlerin özellikleri arasında “âhirete yakînî iman” şartı aranmıştır.
Bir bilginin, ya da fikrin insanda, yakînen iman olması, şuur/bilinç haline gelmesi, o düşüncenin kişi gözüyle görüyor, şâhid oluyor gibi konuyla kendi arasında yakınlık kurmasıyla, o düşüncenin kişiye mal olmasıyla mümkündür. Bir konu hakkında yakîne, şuura sahip olan kişi, o konu hakkında fikrî üretkenliğe ulaşabilir, bunu rahatlıkla başkalarına aktarabilir. Bundan da önemlisi, bundan elde ettiği bakış açısı ve yönelişi kendini ilgilendiren diğer alanlara da taşıyabilir. Öyleyse, çoğu insan tarafından ilme’l- yakîn olarak bilinen âhiret konusunun
473] 6/En’âm, 29; 23/Mü’minûn, 39; 45/Câsiye 24
474] Mahmut Toptaş, Şifâ Tefsiri, Cantaş Y., 1/87
475] 2/Bakara, 4
- 112 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ayne’l- yakîn seviyesine taşınması gerekir.
Ayne’l-yakînde kişi, şâhid olduğu şeyi gerçekmiş gibi görür. Ama bütünüyle duyumsayamaz. Çünkü bu seviye, hakka’l-yakînin alanına girer. Öyleyse ayne’l-yakînin güçlendirilmesi için sembollere, teşbihlere ihtiyaç vardır. Bu teşbih ve semboller yoluyla âhiret tasvir edilir. Kalp gözü açık olanlar, bu tasvirin en uç noktasına, yani sınırına varabilirler. Bizzat müşahede ise şüphesiz öldükten sonra olacaktır. İşte müslümanların âhirete imanları bu minval üzere olursa, âhiret konusu bir şuur haline dönüşecek ve pratik hayata aksedecektir.
Hayata birkaç damla su ile başlayıp ölümden sonra sonsuzluğa uzanan biz insanların ölüm sonrası hakkında ciddi endişelerimiz yoksa; bu, hem dünyevî hayatımız, hem de uhrevî hayatımız için büyük bir tehlikedir. Bugün insanların kafalarında taşıdıkları endişelerine bakın; tamamının veya tamamına yakınının dünyevî endişeler olduğunu göreceksiniz. Kalabalık bir şehrin en yoğun noktasında durun ve oradan geçen binlerce insandan her birine şu soruyu yöneltin: “Şu anda neyi düşünüyordunuz?” Hiçbir insanın, “şu anda, bir gün öleceğimi ve yaşadığım hayatın hesabını vereceğimi düşünüyordum” dediğini kolay kolay duyamayacaksınız. İnsan, başına yüzde yüz gelecek ölüm olayını ve hesaba çekilmeyi düşünmeden nasıl yaşar? Fakat, maalesef yaşıyorlar; buna yaşamak denirse.
Müslüman, hayata tevhid penceresinden bakmak zorundadır. Tevhid, birlemek demek olduğuna göre, laik bir anlayışla dünya ile âhiret arasını ayırmak bu inanca zıt olacaktır. Âhiretten ayırdığımız dünyayı, tekrar âhiretle birleştirmek zorundayız. Sadece ölüme kadar olan süre olarak algıladığımız istikbal (gelecek) kavramını, ölümden sonrasını da içine alacak şekilde anlamak ve bu anlayışı gündelik yaşayışa geçirmek, kulluk görevimizdir.
Bir ayağımız âhirette; bir ayağımız dünyada, bir gözümüz âhirette; bir gözümüz dünyada ve bir kulağımız İsrafil’in surunda; bir kulağımız dünyada olarak yaşarsak dünya-âhiret dengesini kurmuş oluruz. Yoksa hem kendimiz, hem de bizden etkilenen her şey fesada uğrayacaktır. “Öyle binalar ediniyorsunuz ki, sanki içinde ebedî kalacaksınız!”476
Âhirete İman
Mü’minlerin akîdelerini teşkil eden iman esaslarından birisi de “âhiret gününe inanmak”tır. Kur’an, bizden gaybî olan âhiret âlemine yakînen, (kesin inançla) inanmamızı istemektedir. İsrâfil (a.s.) birinci defa sura üfürdüğünde kıyâmet kopacak, her şey yok olacaktır. İkinci defa üfürdüğünde ise herkes dirilecektir. İnsanların tekrar dirilmesiyle başlayan ve ebedîyyen devam edecek olan zamana âhiret denir. “Sonra siz kıyâmet gününde muhakkak diriltileceksiniz.”477; “Onlar sana indirilene de, senden önce indirilenlere de inanırlar, âhirete de kesin inanç ile inanırlar.”478
Âhiret gününde dünyada kim ne işlemişse karşılığı tam olarak verilecektir. Bir âyet-i kerimede şöyle buyuruluyor: “Kâfirler öldükten sonra hiç dirilmeyeceklerini zannederler. Ey Muhammed! De ki, Hayır! Rabbime yemin ederim ki öldükten sonra yeniden
476] 26/Şuarâ, 129
477] 23/Mü’minûn, 16
478] 2/Bakara, 4
ÂHİRET
- 113 -
dirileceksiniz. Sonra da yaptıklarınız size bildirilecektir. Bu Allah’a çok kolaydır.” 479
Her şey gibi dünyanın da bir sonu vardır. Bir gün gelecek her yaratılan şey gibi dünya da yok olacaktır. Her şey yok olduktan sonra insanlar Allah’ın emriyle tekrar dirilecektir. Herkes dünyada işlediğinden sorguya çekilecek, her yaptığının karşılığını görecektir. O gün insana İman ve sâlih amelden başka hiç bir şey fayda vermeyecektir. İslâm’ı seçen ve gereklerini yerine getirenler cennete; bâtılı seçenler ise cehenneme gidecektir.
“Güneş dürülüp ışığı kalmadığı zaman;
Yıldızlar düşüp söndüğü zaman;
Doğurması yaklaşmış develer başıboş bırakıldığı zaman;
Yabani hayvanlar bir araya toplatıldığı zaman;
Denizler kaynatıldığı zaman;
Canlar bedenlerle birleştirildiği zaman;
Kız çocuğun hangi suçtan ötürü öldürüldüğü kendisine sorulduğu zaman;
Amel defterleri açıldığı zaman;
Gök yerinden oynatıldığı zaman;
Cehennem alevlendirildiği zaman;
Cennet yaklaştırıldığı zaman;
İnsanoğlu ne yaptığını görecektir.” 480
Âhiret âlemine İman, Kur’an’da çoğunlukla Allah’a İmandan hemen sonra zikr edilmektedir. Yani Allah’a İman ile âhirete İman birbirine bağlı olarak ifâde edilmiştir. Biri başlangıç, öbürü ise sonuç. Çünkü yapılan her amel, her iyilik, işlenen her suç, çiğnenen her emir ve reddedilen her hükmün karşılığı ancak o adil mahkemede hallolunacaktır. O mahkemede hiç bir şey karşılıksız bırakılmayacaktır. “Kim zerre miktarı bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecek; kim de zerre miktarı bir kötülük işlerse, onun cezâsını görecektir.” 481
Evet, dünya bir imtihan yeri, âhiret de o imtihanın değerlendirileceği bir başka yerdir. O yerde Allah’tan başka hiçbir yardımcı, O’nun izni olmadan hiç bir şefaatçı bulunamaz. Artık bütün işlemler bitmiş ve bütün hesaplar neticelendirilmiştir. Kur’ân-ı Kerim bu manzarayı şöyle dile getirmektedir: “Bir de öyle bir azap gününden sakının ve korunun ki, o günde (Kıyâmette) hiç bir kimse, hiç bir kimse adına bir şey ödeyemez. Kimseden şefaat da kabul edilmez. Azâbdan kurtulmak için kimseden bedel ve karşılık alınmaz. O kâfirlere yardım da yapılmaz.” 482
Mü’minler bilmelidir ki, o gün mes’ûliyet ferdîdir, hesaplar şahsîdir. Herkes kendi nefsinden sorumludur. Hiç kimse başkasının günahını taşıyamaz. Hiç kimse kimseyi kurtaramaz.
Âhirete iman, mü’mine, mutlak adâlete dayanan ferdî mesuliyeti yükler. Bu
479] 64/Teğâbûn, 7
480] 81/Tekvîr 1-14
481] 99/Zilzâl, 7-8
482] 2/Bakara, 48
- 114 -
KUR’AN KAVRAMLARI
prensip, mü’mine, kendi değerini öğreten ve iç âleminde uyanıklığı hâkim kılan en kuvvetli bir prensiptir. Âhirette mü’mini kurtaracak, onu himaye edecek ancak sâlih amelidir. Hiç bir fidye onu küfür ve masiyetinin cezâsından kurtaramaz. Bunun içindir ki, âhirete İmanın, mü’minin hayatında büyük bir etki edeceği kaçınılmazdır. Öyle ise mü’min, bütün hazırlık ve çalışmasını âhirete yönelik yapmalıdır. İslâmî çalışma ve ibâdet hayatında bunun dışında hiç bir menfaat beklememelidir. Çünkü icraatında başkasını ortak eden (yani, Allah’tan başkası için ibâdet edip, başkaları takdir etsin diye kulluk yapan) âhirette de kimi ortak yapmış ise, ecrini ondan isteyecektir. Âhirette Allah’dan başkası mükâfat ve cezâ veremeyeceğine göre, o halde mü’min Allah’tan başkası için kulluk yapamaz.
Âhirete iman, insanoğlunun başıboş olmadığını, lüzumsuz yere yaratılmadığını, kendi hevâ ve hevesiyle baş başa bırakılmadığını insana öğretir. Bu akîde, ameli karşılığı ile birleştiren bir inançtır. Bu inanç, insanoğluna kesin olarak bildiriyor ki, mutlak bir adâlet kendisini beklemektedir. Mü’min bu inanç sayesinde hesap ve adâlet gününe kendini hazırlar.
Bu inanç, mü’min ile kâfiri birbirinden yaşantı itibariyle de ayırır. Mü’min, âhirete inandığı için dünyayı bir imtihan yeri olarak kabul eder ve çalışmasını da ona göre yapar. Kâfirler ise, âhirete inanmadıkları için, hayatı sadece bu dünyadan ibâret sayar ve çalışmasını da hep bu dünyaya ait kılar. Böylece onlar, âhirete eli boş olarak gider ve orada onlara sadece ateş arkadaşlık eder. Başka yardımcıları yoktur onların.
Âhirete İman, onun için çalışmayı da beraberinde getirir. Yani âhirete inandığını iddia eden herkes, çalışmasını ona göre yapmalıdır. Allah’a ve âhirete inanıp mü’min olduğunu iddia eden kimse, karşısındaki kim olursa olsun, onun sevgisi Allah’adır, Rasûlünedir ve mü’minleredir. Kalbinde diğerlerine en ufak bir sevgi besleyemez. Allah’ın mü’minlerden istediği budur. 483
İnsanın, bir şeyin kârını ve zararını düşünmesi fıtrattandır. Bu âlemden başka âlem tanımayan kimse, yalnızca bu dünyadaki kârı ve zararı düşünür; dünyevî faydalar beklemediği hiç bir işe yanaşmaz. Fakat âhiret gününe inanan kimse, dünyevî fayda ve zararlara pek aldanmaz. Çünkü onun bütün kazancı âhirete yöneliktir. O mükâfatını sadece Allah’tan bekler. Ona hayırlı bir iş götürüldüğünde, madden kaybedeceği bir şey olsa bile onu kaçırmamaya çalışır. Karşısına kötü bir iş çıktığında da, maddî faydası ne kadar olursa olsun ondan kaçınır. Kısaca mü’min âhirete yönelik çalışmalarda bulunarak, geçici dünya menfaatinin para, servet, mal, mülk, mevki, şöhret gibi aldatıcı metâlarına aldanmaz. O bilir ki, dünya üzerinde bulunan bütün varlıklar, tüm dünyevi faydalar geçicidir; günün birinde hepsi yok olup gidecektir.
Yine insan, günün birinde, güneşin soğuyup bütün enerjisini kaybedeceğini, yıldızların dökülüp yok olacağını ve bütün kâinatın altüst olacağını yakinen bilmelidir. Kıyâmetten sonra da insana yeni baştan hayat bahşedileceği, insanların bu dünyadaki fiillerinin kayıtlar altında tutulup, kıyâmet gününde ortaya konulacağı, kıyâmette herkesin Allah tarafından hesaba çekileceği, bir kısım insanların (İman ve amel-i sâlih sahiplerinin) Cennet’e; bir kısım insanların (isyankârların) da Cehennem’e gireceğini yakinen bilir ve inanır.
483] Bk. 58/Mücâdele, 22
ÂHİRET
- 115 -
Kur’ân-ı Kerim’de Cennet ve Cehennem ehlinin tasviri şöyle yapılmaktadır: “Kıyâmet gününde birtakım yüzler ak, birtakım yüzler de kara olacak. O vakit yüzleri kara olanlara şöyle denilecek: ‘İmanınızdan sonra küfrettiniz ha! İşte o küfrün cezâsı olarak tadın azâbı.’ Ama yüzleri ak olanlar Allah’ın rahmeti içindedirler. Onlar orada (Cennet’te) ebedî olarak kalacaklardır.”484
Mü’min âhirete İman ederken, bunu sözde bırakmayarak âhiret için ne gerekirse onu yapar, âhiret mutluluğunu kazanabilmek için önceden âhirete yönelik gayret ve çalışmalarda bulunur. Çünkü Alah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kim de mü’min olduğu halde âhireti ister ve çalışmasını da onun için yaparsa, işte bunların çalışmaları makbuldür.” 485
Âhiretin Gerekliliği ve Âhirete İnanmanın Faydaları
1-) Dünya insan için bir imtihan yeridir. İnsan akıl ve irâde sahibidir. Allah, gönderdiği peygamberler ve kitaplarla insanlara hakkı ve bâtılı açıklamıştır. İnsan imtihan olunmaktadır, eğer İslâm’ı seçerse cennete girecektir, yok bâtıl bir din seçerse cehenneme girecektir. “Hanginizin daha iyi amellerde bulunacağını denemek için, ölümü ve hayatı yaratan O’dur.” 486
İnsana kendisine verilen nimetleri nerede kullandığı mutlaka sorulacaktır: “Sonra, yemin olsun ki, o gün (Kıyâmet günü) mutlaka nimetlerden sorulacaksınız.” 487
2-) Dünyada birçok haksızlıklar yapılmaktadır. Yapılan zulümlerin hesabı âhirette, dünyadan çok daha ağır bir şekilde görülecektir.
3-) Yaptığı amellerin hesabını vereceğine inanan kimse hareketlerine dikkat eder. Çünkü bilir ki yaptığı işlerden mes’uldür, âhirette hesap verecektir. Bu yüzden kendisi ve insanlık için iyi amellerde bulunur.
4-) Âhirete inanmak insanlık için bir huzur ve teselli kaynağıdır. İnsan da her canlı gibi ölecektir. Bu yüzden insan için öldükten sonra dirileceği inancı büyük bir nimettir.
Kıyâmet ve Kıyâmetin Zamanı
Kıyâmetin ne zaman kopacağı, bu düzenin ne zaman bozulacağı konusu insanları çokça meşgul etmiştir. Bu zamanı bilebileceğini tahmin ettikleri kişilere her zaman sormuşlardır. Ama kıyâmetin zamanı, sadece Allah’ın bileceği bir sırdır.
“Sana kıyâmeti sorarlar: ‘Gelip çatması ne zamandır?’ (derler.) Sen onu nereden bilip bildireceksin? Onun nihâî ilmi yalnız Rabbine aittir. Sen ancak ondan korkanları uyarırsın. Kıyâmet gününü gördüklerinde (dünyada) sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar.” 488
“(Ey Muhammed!) Sana, kıyâmet saatinin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki, onu ancak Rabbim bilir, onun vaktini O’ndan başka belirtecek yoktur. Göklerin ve
484] 3/Âl-i İmran, 106 - 107
485] 17/İsrâ, 19
486] 67/Mülk, 2
487] 102/Tekâsür, 8
488] 79/Nâziât, 42-46
- 116 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yerin, ağırlığını kaldıramayacağı o saat, sizlere ansızın gelecektir.” 489
Amel Defterleri
Âhirette insanlara yapmış olduğu ameller, yazılmış bir defter/kitap halinde verilir. Bu defterler Kirâmen Kâtibîn melekleri tarafından yazılmış kitaplardır. Benzetme yerindeyse, dünyada her yaptığımız amel bu melekler tarafından kamerayla videoya çekilmektedir. Defter veya kitap denilen bu filmler âhirette cennetlik olanlara sağdan, cehennemlik olanlara ise soldan ve arkalarından verilecektir.
Cennetlik olanlar büyük sevinç yaşayacaklar ve herkese kitabını göstermek isteyeceklerdir. Cehennemlik olanlar ise elindeki kitaplarda her şeyin yazıldığını görüp hayret edecekler ve pişman olacaklardır. Bu defterlerde; insanın dünyada yaptığı her şey büyüğüyle, küçüğüyle eksiksiz olarak yazılmış olacaktır. “Kitap ortaya konmuştur: Suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün. ‘Vay hâlimize! Derler, bu nasıl kitapmış? Küçük-büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş!’ Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.”490
Mizan
Mizan: Âhirette, amellerin tartılması için Allah’ın kıyâmet günü ortaya koyacağı terazilerdir. Âhirette hesaptan sonra insanların amellerini tartacak olan İlâhî adâlet ölçüsü demektir. Her insanın yapmış olduğu ameli bu terazide tartılacak, sevâbı ağır gelenler cennete; hafif gelenler ise cehenneme girecektir.
Mizan, her ne kadar terazi ve ölçü âleti demek ise de mizan, bu dünyadaki ölçü âletlerine benzetilemez. Nasıl olduğunu kavramamız mümkün değildir. Mizan tam mânâsıyla doğru bir terazi olacaktır. Birilerinin hakkının yenmesi veya birilerinin kayırılması asla olmayacaktır. Çünkü o terazinin sahibi, âdil olanların en adâletlisi Allah’tır (c.c.). Allah Teâlâ bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Biz kıyâmet gününe mahsus adâlet terazileri koyacağız. Artık hiç bir kimse, hiçbir şeyle haksızlığa uğramayacaktır. O şey bir hardal tanesi de olsa onu getirir, mizana koyarız. Hesap görücü olarak Biz yeteriz.”491
Allah, âhiret günü tartının hak olduğunu,492 kimin tartılan ameli ağır gelirse onun râzı edecek bir yaşayış içinde olacağını,493 kurtuluşa ereceğini;494 ameli hafif olanların ise hâllerinin yaman olacağını, 495 bunlar Allah’ın âyetlerini inkâr ettikleri için kendilerini ziyana soktuklarını,496 amellerinin boşa gittiğini, kıyâmet gününde onlar için hiçbir ölçünün tutulmayacağını bildirmektedir.497
489] 7/A’râf, 187
490] 18/Kehf, 49
491] 21/Enbiyâ, 47
492] 7/A’râf, 8
493] 101/Karia, 6-7
494] 7/A’râf, 8
495] 101/Karia, 8-9
496] 7/A’râf, 9; 23/Mü’minûn, 103
497] 18/Kehf, 105
ÂHİRET
- 117 -
Cennet ve Cehennem
Cennet: Allah’ın İman edenleri ve İmanlarının gereklerini yerine getirenleri mükâfatlandıracağı yerdir. Cehennem ise Allah’a isyan edenlerin cezâlarını görecekleri yerdir.
Cennet ebedîdir (sonsuzdur). Cennetin nimetleri hiç sona ermeyecektir. Genel kanı, kâfirler için cehennem azâbının da ebedî oluşudur. Âlimlerin çoğuna göre kâfirler de cehennemde ebedî kalacaklardır. Günahkâr müslümanlar ise günahları kadar cehennemde kaldıktan sonra cennete gireceklerdir.
“Küfre sapanlar grup grup cehenneme sürülmüştür. Nihâyet oraya gelince kapıları açılmıştır. Onun (cehennemin) bekçileri onlara: ‘İçinizden Rabbinizin âyetlerini size okuyan ve bu gününüze kavuşacağınız hakkında sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?’ derler.” 498
Cehennem ateşten ve azaptan bir dünyadır. Orada her insan azap yönüyle eşit değildir. Mü’min ile kâfir, kâfir ile münâfık aynı yerde ve aynı azapta olmayacaktır. Yerleri ve dereceleri farklı farklı olacaktır.
Cennette ise mutluluğun her türlüsü vardır. Orada sıcak ve soğuk yoktur, ebedî yeşilliklerle devamlı ilkbahar mevsimi hüküm sürer. Evler, köşkler, saraylar ve meyvelerin her türlüsü vardır. Orada korku, üzüntü ve keder yoktur. “Rablerinin azâbından sakınanlar da grup grup cennete sevkolunmuşlardır. Nihâyet oraya geldiklerinde ve kapıları açıldığında cennetin bekçileri onlara: Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık sonsuz kalmak üzere oraya girin derler.” 499
Âhirete İmanın İnsan Hayatındaki Yeri
İnsanlara bakıyorsunuz, sulu ve yeşillik bir yer görünce, hemen hafta sonu orada birkaç saat zevkli anlar geçirmek için piknik programları yapıyorlar. Ama aynı insanlar, Allah’ın, altından ırmaklar akan yeşillik mekânında (cennette) ebedî piknik yapmanın programını yapmıyorlar. Veya yazın sıcak günlerinde 40-50 derecelik sıcağa dayanamayıp kaçan insanlar, o dehşetli günün ve yerin (cehennemin) bilmem kaç bin derecelik sıcağından korunmuyorlar. Şu hayatta apartmanlar ve villalar yaptırmaya kalkan insanlar, öbür tarafta bir gecekondu olsun yapmaya kolay kolay kalkışmıyorlar. Sanki bir gün oraya gitmeyeceklermiş gibi. Yine bu insanlar, şu hayatta, boğazlarından kısarak kooperatiflere yazılıyorlar. Yazıldıkları daireyi elde edip içinde rahat bir şekilde oturmak için canları çıkarcasına yıllarca taksit ödüyorlar. İyi, olsun, ev dünyada bir ihtiyaçtır ama, aynı kişiler cennet kooperatifinden bir köşke talip olup da “taksitlerini düzenli bir şekilde ödeyeyim; günü gelince bana anahtarı teslim edilsin” diye düşünmüyorlar. Yine bu insanlar, mahkemeye düştüklerinde beraat etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. En iyi avukatı tutuyorlar, hakimi görmek gerekiyorsa görüyorlar... Ama aynı insanlar, birgün kurulacak olan İlâhî mahkemede berat etmek için pek de fazla bir çaba harcamıyorlar.
Biz birine iyilik yapsak, adam karşılığında teşekkür etmeden çekip gitse “ne karaktersiz bir adam; o kadar iyilik yaptım, bir teşekkür bile etmedi. Nankör, sen bundan sonra görürsün!” deriz. Ama biz aynı şeyi Allah’a karşı yapmıyor
498] 39/Zümer, 71
499] 39/Zümer, 73
- 118 -
KUR’AN KAVRAMLARI
muyuz? Evet, bütün meseleler gelip âhirete ve dirilişe ciddi mânâda iman (yakînî bir bilgi ve kesin bir inanç) noktasında düğümleniyor. “O (Allah), hanginizin daha güzel amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yarattı.”500 Bu âyetin ifadesiyle hayata baktığımızda sanki bir terslik varmış gibi görebiliriz. Çünkü biz insanlar, önce yaşar sonra ölürüz; ama âyette önce ölüm, sonra hayat denilmiş. Burada Allah bize şunu ima ediyor: “Hayatı anlamak ve doğru yaşamak istiyorsanız, önce ölümü anlamalısınız.” İnsanın hayatı nasıl anladığı, her şeyden önce ölümü nasıl anladığına bağlıdır. Eğer siz ölümü bir bitiş ve yok olma şeklinde anlarsanız, hayatı da “nasıl olsa ölüm var; o halde ölmeden önce ne yaparsam kârdır” şeklinde anlar ve öyle yaşarsınız. Ama ölümü bir bitiş değil de, aksine bir diriliş ve gerçek hayat olarak anlarsanız, o zaman hayatı; “en ince teferruatına kadar hesabının verileceği bir olay” olarak anlar ve o şekilde yaşarsınız. Herhangi bir şey yapmadan önce, onun hesabını yapar, hesaba çekileceğiniz bilinciyle hesaplı ve ölçülü davranırsınız.
Âhiret Şuuru
Kur’an’ın, üzerinde en fazla durduğu konuların başında âhirete iman gelir. İnsanların İslâm’a girmeleri, Allah’ın dinine teslim olmaları ancak bu iman ile mümkündür. Bunun için âhiret konusunun en fazla işlendiği sureler Mekkî surelerdir. Bunun böyle olması kaçınılmazdı. Çünkü müşrik, kâfir, ya da putçu her ne olursa olsun, insanların her tür şirk, küfür ve câhiliyye düşüncesinden temizlenmeleri ve hayatlarının bütününde İslâm’ı kendilerine bir yaşam biçimi edinmeleri, bu iman ile mümkündür. Her şeyden önce Allah’a ve bu dünyadan sonra gelecek ebedî âhiret hayatına inanmayan bir insanın, yeryüzünde şeytanın oyunlarına karşı sebat etmesi, canı ve malı pahasına mustaz’afların haklarını savunup zâlimlere karşı durması beklenemez. Bu insanlar, yaşadıkları hayat gereği, tüccarca bir felsefeyi kendilerine rehber edinmişlerdir. Yaptıkları her tür iyilik ya da yardımın karşılığını bu dünyada ve dünyanın geçer akçesiyle almak isterler. Oysa İslâm, müslümanlara böyle bir şey va’detmez. Aksine insan, akidesi için sadece malını ve dünyevî zevklerini değil, canını bile feda etse, bunun karşılığını yalnızca âlemlerin Rabbi olan Allah’tan beklemek zorundadır. Allah’a teslimiyet, dünyevî zevk, rahat ve menfaatlerden ferâgat anlamına geldiğine göre sağlam bir âhiret inancı, mü’minde olmazsa olmaz bir özellik demektir.
Sağlam bir âhiret inancına sahip olmayan bir insanın, cahilî düşünce ve yaşayışlardan uzak durması, imkân haricindedir. Bu yüzden Kur’an, her konuda olduğu gibi, bu konuda da en doğru yolu takip etmiş ve yeryüzünde Allah’ın hilafetini yüklenecek ve İlâhî adâletini arz üzerinde tesis edecek insanları somut haram ve helallerden uzaklaştırmadan önce, yakîn bir âhiret (ceza-mükâfat) inancına davet etmiştir. Nitekim Mekke’de de böyle olmuş ve namaz, oruç, hac, içki, zina gibi konularla ilgili hükümler gelmeden önce bu inancın sağlamlaştırılmasına uğraşılmıştır.
İnsanın fıtratından uzaklaşıp, gittikçe artan bir hızla nefsini, dünyevî ve hayvanî zevkini öne çıkartan bir anlayışla gücü yettiği her şeye hükmetme istemesi her yerde fesadı artırmıştır. Bunun sonucu olarak, İslâm’dan uzak anlayış ve yaşayış; insandan tabiata, felsefeden bilime, dinden siyasete hemen hemen her
500] 67/Mülk, 2
ÂHİRET
- 119 -
şeyin dengesini altüst etmiştir. İşin garibi, modern insan, bu altüst olmuş dengenin hâlâ en iyi olduğunu ve ilerleme felsefesi gereği daha da iyi olacağını söylüyor. Bu dengenin bozulması sonucu adâletin arz üzerindeki tesisi de ortadan kalkmıştır. Ve artık yeryüzünde suç işleyen, zulmeden, milyonlarca mustaz’af insanı sömüren müstekbirler, emperyalistler, çağdaş firavunlar cezalandırılmadan bu dünyadan ayrılıyorlar. İşte bunların nihaî cezasını Allah, âhirete saklamıştır. Adâlet konusu, sadece kâfir ve mücrimlerin suçlarıyla değil, aynı zamanda müslümanların ecirleriyle de ilgilidir. “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık; bu, inkâr edenlerin bir zannıdır. Bu yüzden o inkâr edenlere ateşten helak vardır. Yoksa Biz, iman edip iyi işler yapanları yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Yoksa muttakîleri, yoldan çıkaranlar gibi mi tutacağız?” 501
Bu dünyada sırf Rabbinin rızâsını gözeterek her tür meşakkate katlanan, Allah’ın davası için işkence, hapis, kınanma, işinden edilme gibi her tür zorluğa göğüs geren insanların, Allah’ın bir lütfu olarak âhirette bir karşılığının bulunması gerekir. Gerçi bir müslüman, dünyada sırf Rabbine olan bağlılığından dolayı gördüğü eza ve cefalarla hiçbir zaman alçalmaz; aksine O’nun katında daha fazla yükselir.
Yaratılışa İnanan, Yeniden Yaratılmaya da İman Eder
Yaratılış olarak da âhiretin varlığında şüphe edilemez. Müşriklerin kesin inkârlarına getirdikleri en büyük delil; yok olan, toprağa karışan insan bir daha nasıl diriltilebilir? Oysa âlemlerin rabbi olan Allah’ın buna gücü elbette yeter. “Elbette gökleri ve yeri yaratmak, insanları yaratmaktan daha büyük (bir şey)dir. Fakat insanların çoğu bilmezler. Kör ile gören bir olmaz. İnanıp sâlih ameller yapanlarla kötülük yapan bir olmaz. Ne kadar az düşünüyorsunuz! (Kıyamet) saat(i) mutlaka gelecektir. Bunda asla şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu inanmazlar.”502; “Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz, yoksa gök mü? (Allah) onu yaptı. Kalınlığını (tavanını) yükseltti, onu düzenledi.”503; “De ki: ‘Allah sizi yaşatıyor, sonra sizi öldürüyor, sonra sizi kendisinde şüphe olmayan günde toplayacaktır. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 504
Öldükten sonra dirilme; bir de insanın yaratılış felsefesi ile ilgilidir. Peygamberimiz: “insanın dünyada bir yolcu, dünyanın da ağaç altında bir solukluk dinlenme yeri” olduğunu söylemiştir. Yani başı O’ndan gelen ve sonu yine O’na ulaşacak olan bir yolculuk. (İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.). Bu yolculukta insan başıboş bırakılmamıştır. “İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanır?”505; “Bizim sizi boş yere, bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”506 Allah, insanı boş yere yaratmadığına göre, helakını da boş yere yapmayacaktır. Bu dünyada kendisine bu kadar nimet ve hasletler verilen, mahlûkatın en şereflisi kılınan ve tüm bunların karşılığında sadece Allah’a kulluk etmesi istenen insanın, tüm bu imkân ve lütufları boş yere harcaması, ya da sırat-ı müstakim doğrultusunda kullanması karşılıksız kalmayacaktır.
“...(O müttakîler) âhirete yakîn olarak iman ederler. İşte onlar, Rablerinden bir hidâyet
501] 38/Sâd, 27-28
502] 40/Mü’min, 57-59
503] 79/Nâziât, 27-28
504] 45/Câsiye, 26
505] 75/Kıyâme(t), 36
506] 23/Mü’minûn, 115
- 120 -
KUR’AN KAVRAMLARI
üzeredirler ve kurtuluşa erenler de onlardır.”507 Âyette geçen yakînen iman önemlidir. İslâm’ın temel özelliklerinden birisi, insanları, gaybe imana davet etmesidir. Bu gaybın varlığı, bizim duyularımızla müşahede edilmez; aklî çıkarsamalar ya da mantıksal önermelerle de bilinmez. Aksine gaybe imanın en sağlam teminatı, sâdık habere duyulan güvendir. Kur’an gibi sâdık bir haberde herhangi bir yanlışlık ya da tezatlık olmayacağına göre, gaybin varlığı da kesindir. Âhiret gaybî olduğuna göre, ona yakînî iman da ancak Allah’a olan imanla mümkündür. Çünkü gerçek yakîn, bizatihi müşahede iledir. Oysa âhiret konusunda böyle bir imkân yoktur. Dolayısıyla konu, Allah’ın sözüne iman ile alakalıdır.
Âhiret Anlayışı Bizi Dirilişe Ulaştırır/Ulaştırmalıdır
Bugün yaşadığımız toplumda âhiret inancı, bir mit ve hurâfeler yığını olarak yaşamaktadır. İnsanlar bu inancın getirdiği her tür dinamizm, coşkunluk ve aşktan fersah fersah uzaktadırlar. Bu avamî anlayış, tevhid bilincine sahip mücadeleci müslümanlar için geçerli değildir. Avamdan, ya da ehl-i dünyadan birisi yaşadığı hayat ve sahip olduğu hayat felsefesince âhirete inanmaktadır ve büyük bir ihtimalle de kendini cennette görmektedir.
Gerçek müslümanlar için durum çok farklıdır. Çünkü müslümanlar ‘dünyadadırlar’, ama ‘dünyadan ve dünyevî’ değildirler. Dünyada, bütün ömürleri boyunca bir yolcu ya da garip gibidirler. Yani onlar, niçin yaratıldıklarını, nasıl yaşayacaklarını ve buna bağlı olarak sonlarının nereye ulaşacağını bilen insanlardır. İnsan, şu anda yaşadığına göre, öncelikle bilmesi gereken; nasıl yaşayacağı ve sonunun ne olacağıdır. Aslında son dediğimiz şeye, fazla uzak gözüyle bakılmamalıdır. Çünkü “Dünya” kelimesi, denâ’dan gelir ve ‘yakınlaştırılmış şey’ demektir. Demek ki dünya, insanın akıl ve idrâk tecrübesine ve bilincine yakınlaştırılmış bir şeydir. Yakına getirilen şeyin (dünyanın) tabir câizse bizi kuşatması ve etkilemesi gerçeği, bilincimizi, son varış yerimizden (âhiretten) başka yöne çevirir. Bu son gidilecek yer, ‘daha sonra’ geldiğinden; bize ‘uzak’ gibi gelir. Hâlbuki bu, ‘yakın’ olan (dünya)nın sebep olduğu yanılsama ve şaşırtmacadan dolayı böyledir. Yani, son, âhiret bize o kadar uzak değildir. Uzak sanmamız, duyularımızın bizi yanıltması nedeniyledir. Öyleyse yaşadığımız ile ulaşacağımız sonu düşünmek ve her anımıza bir muhâsebe yapmak durumundayız.
Müslüman birey, kendi bilinç ve dimağını devamlı diri tutmak zorundadır. Bir taraftan cahilî yaşamın, diğer taraftan nefsin/şeytanın öne sürdüğü zaaf ve oyalanmalar arasında kalan birey, cihadın her şeyden önce bunlara karşı verilmesi gereken bir mücadele olduğunu bilmelidir. Bunun sağlanabilmesi ise ancak yaşanılan dünyadan ve hayattan daha yüksek, yüce ilkelere, hedeflere bağlanmakla mümkündür. Bu ilke ya da hedef, günlük yaşamaktan ve denîlikten uzak ve yüce olduğu ölçüde bu hayatı anlamlı kılabilecektir. Hangi düzeyde olursa olsun, müslüman birey için mücadele zorunlu olduğundan, mücadeleye liyakat için fertlerin dimağlarını her zaman diri tutacak donanımlara, eskimeyen kaynaklara ihtiyacı vardır. İşte bu kaynakların başında âhiret inancı gelir. Kişi, dünyanın geçici zevklerinden, korku ve umutsuzluktan, hedef sapmalarından ve hilâfet görevini unutmaktan, ancak bu inanç ile uzaklaşabilir. İnsanoğlu nisyâna (unutmaya) meyillidir ve nisyan arttıkça isyan ve sapma da artar. Dahası, insanın
507] 2/Bakara, 1-5
ÂHİRET
- 121 -
gönlünde iki ayrı (üstelik zıt) ilkenin, idealin ya da duygunun bulunması mümkün değildir. Bir yandan hilafet görevini yerine getirmeye çalışmak, özgürlük ve adâlet için mücadele etmek, bir yandan da dünyanın ve şeytanın geçici oyunları, hileleri karşısında aldanmak, korkmak ve zavallı yaşam biçimlerine istek duymak, bir müslümanın şahsında birleşemez. “Dünya hayatını âhiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür ya da galip gelirse, biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.”508 Allah’ın yolunda mücadele, -alanı ve biçimi ne olursa olsun- ancak dünya hayatının satılmasından sonradır. Sağlam bir irade ve direnme duygusuna sahip olmayan insanların, düşmanın güç ve oyunları karşısında kısa zamanda umutsuzluk ve korkuya düşmesi mümkündür. Hâlbuki sorgulama, tahkir edilme, işkence görme ve nihâyet şehidlik ile kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını; aksine cennetlere ve bunun ötesinde temiz ve özgür bir ruha sahip olacağını ve Rabbinin huzuruna bu tertemiz haliyle çıkacağını bilen bir insan için, korku son derece arızî bir şeydir.
Gündüz Yaşıyor, Gece Ölüyor, Sabah Diriliyoruz
“Niçin varsın?” şeklindeki soruya “yok olmak için” şeklinde cevap vermek, var olan ve yaşanılan her şeyi bir anda anlamsız kılmak demektir. Öyle ya, siz bir şey icad eder, bir şey var edersiniz; ardından size sorarlar: “Bunu niçin var ettin?” Cevap verirsiniz: “Var etmiş olmak için var ettim!” Neticede her iki cevap da oldukça anlamsız olup, kişinin kendisini, hayatı ve varlığı tanımadığını, olup bitenlerden gaflet içinde yaşadığını gösterir. “Onlar, ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın (derler). Sen yücesin, bizi ateş azâbından koru.” 509
Her şeyin bir anlamı vardır. Hayatın, ölümün, ağaçların, dağların, insanların, hayvanların... Ölümü anlamlandırdığımız zaman, her şey bir anlam kazanacaktır. Ölüm, bir yok olma değil; yeni bir hayatın başlangıcıdır. Ölümlü, fani sıkıntılarla dolu bir diyardan, ölümün olmadığı, ebedî, mükâfatlarla dolu zahmet ve sıkıntının bulunmadığı, sevdiğimiz her şeyin bulunduğu bir diyara yolculuktur. Onun için müslüman ölümden korkmaz; sadece ona hazır olur. Hatta yeri geldiğinde seve seve canını verir, âhiret karşılığında dünyayı satar. “Ölüm yok olmak değil; bir diriliştir, yeni bir hayata geçiştir” cümlesinden hareketle, yaşadığımız hayatı ve varlıkları seyredelim:
Her gece bir ölüm, her sabah bir diriliştir. Gece olur uyuruz. Uyku, ölümün kardeşidir, ölmenin provasıdır. Bir müddet sonra uyanırız. Yani ölümden dirilişe geçeriz. Bunu her gün tekrarlarız. Gündüz yaşar, gece ölür, sabah diriliriz.
Her Kış Bir Ölüm, Her Bahar Bir Diriliştir
Güneşin her batışı bir ölüm, her doğuşu bir diriliştir. Her gün tekrarlanan bu batış ve doğuş gösterileri, bize şu gerçeği fısıldar: Ey insan! Tıpkı benim gibi sen de bir gün böyle batıp sonra tekrar doğacaksın, yani öleceksin ve dirileceksin. Bu gerçeği unutturmamak için Rabbimiz hergün bu manzarayı bize seyrettiriyor. Bakmasını bilenler, baktıklarında görenler için güneşin doğuş ve batışı da âhirete imanı içeren bir âyettir.
508] 4/Nisâ, 74
509] 3/Âl-i İmran; 191
- 122 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mevsimler de bize ölüm ve ardından dirilişi anlatır. Her kış bir ölüm, her bahar bir diriliştir. Kış geldiğinde toprağı ve hayatı ölü görürüz. O yeşil yeşil canlı bitkiler ve toprağın üstünde kaynaşan, devinen, gezinen böcekler, hayvanlar yoktur artık. Ama baharın gelip yağmurların inmesiyle birlikte toprağın dirilişe geçtiğini görürüz. Kışın, nice sineklerin kaybolması bir ölüm, baharla ortaya çıkması bir diriliştir. Kışın odun haline gelen ağaç için bu bir ölüm, baharla çiçek açıp meyve vermesi bir diriliştir. Tabiat, kendi diliyle haykırır: “Ey insan! Bir gün sen de böyle ölecek ve dirileceksin!” Rabbimiz, kış ve bahar mevsimlerini yaşatırken aynı zamanda ölümleri ve dirilişleri de aylarca seyrettirir. Tohumların toprağa atılışı bir ölüm, günler sonra topraktan çıkışı bir diriliştir. Tohumun toprağın içinde yok olduğunu zannederiz; hâlbuki yokluk yoktur. O, toprağın altında diriliş sürecini yaşamaktadır. Nihâyet bir müddet sonra, bahar rüzgârı borusunu öttürecek, tohum, kıyâmeti yaşayarak kıyam edecek, yeşillikler içinde yeni bir hayata kalkacaktır. İnsan da böyle bir tohum gibidir. Yaşarken bir gün toprağın altına düştüğünü görürüz. İnsanın düştüğü yer, onun kabridir. Tohum gibi o da bir gün düştüğü yerden kalkacaktır. Kıyâmet günü, zaten kalkış günü demektir. “Gökten bereketli bir su indirdik. Kullara rızık olmak üzere onunla bahçeler, biçilecek taneli ekinler, küme küme tomurcukları olan hurma ağaçları yetiştirdik. O su ile ölü yeri dirilttik. İşte insanların diriltilmesi de böyledir.”510; “O (Allah), ölüden diri, diriden ölü çıkarır; yeryüzünü ölümünden sonra o canlandırır. Ey insanlar! İşte siz de böyle diriltileceksiniz.! 511
Doğum da bir diriliştir. Doğum, ölü gibi olan bebeklerin ana rahminde dirilişe geçip dünyaya adım atmasıdır. Bakmasını ve görmesini bilenler için bir damla suyun (atılan birkaç damla suyun milyonlarca parçasından birinin) dirilişe geçmesidir. “Allah’ı nasıl inkâr edersiniz ki, siz ölüler idiniz; O sizi diriltti. Yine öldürecek, yine diriltecek, sonra O’na döndürüleceksiniz.”512; “İnsan görmez mi ki, biz onu meniden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş. Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve: ‘şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?’ diyor. De ki: ‘Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gâyet iyi bilir.” 513
İçinde yaşadığımız hayatın kuruluş düzeni de ölümden sonra dirilişin ve hesaba çekilmenin gerçekleşeceğine başlı başına bir delildir. Çünkü yaşadığımız hayatta güçlü ve zâlim insanlar var. Çoğu kez bunlar, “ben istediğimi yaparım ve kimseye hesap vermem!” havası içinde yaşıyorlar. Diğer taraftan zavallı, güçsüz, her türlü haksızlığa maruz kalıp hakkını alamayanlar var. Günün birinde, zâlim cezasını, mazlum da hakkını alamadan ölüp gidebiliyor. Hayat, bu kadar dengesiz ve anlamsız, zâlimlerin yaptıklarının yanına kâr kalacağı kadar adâletsiz olamaz. Hemen insanın aklına şu geliyor: “Ölümden önce haklıya hakkı, suçluya cezası tümüyle verilmediğine göre, demek ki ölümden sonraya bırakılıyor.” İşte ancak bu değerlendirmeden sonra hayat anlam kazanıyor. İnsan, dirilişin sancılarını çekmektedir. Vicdan azâbının da temelinde “öldükten sonra bir gün dirilme ve yaşanılan hayatın hesabını vermenin getirdiği endişeler” vardır.
Sadece bu dünyada yaşayacağınızı düşünerek yaşarsanız ölü yaşarsınız. Ama öleceğinizi düşünerek yaşarsanız diri yaşarsınız. Çevremizdeki insanlar hep
510] 50/Kaf, 9-11
511] 30/Rûm, 19
512] 2/Bakara, 28
513] 36/Yâsin, 77- 79
ÂHİRET
- 123 -
dirilişin etkisiyle, âhiret şuuruyla yaşasalar!.. Seyredin o zaman hayatın güzelliğini. İkinci asr-ı saadet olur çağımız. İnanın, iman ettiğimiz cenneti daha burada iken yaşamaya başlarız. Fakat biz, tüm yatırımlarımızı bu dünyaya yönlendirerek yaşadığımız hayatı ve yeri sahte cennet haline getirmeye koyulunca cenneti de unuttuk. Özlemez olduk. Nasıl özleyebiliriz ki; lüks, israf demeden yaşadığımız hayatı, materyalistlerin uydurma cenneti gibi yapmak için bir ömür boyu gece gündüz koşturunca. Sahabe, cenneti öyle bir özlüyordu ki! Enes bin Nadr, Uhud savaşında “cennetin kokusunu Uhud’un arkasından duyar gibi oluyorum” diyordu. Bilirsiniz, insan çok acıkınca yemeğin kokusunu çok uzaktan duyar. Sahabe de cennete öyle acıkıyordu ki, daha dünyada iken kokuları geliyordu cennetin.
Gazali diyor ki: “Mezardakilerin pişman oldukları şeyler yüzünden dünyadakiler birbirlerini kırıp geçiriyor.” Ölüm öncesindeki kavgaların ölümden sonra pişmanlık getireceğini hissederek yaşayan insan, hiç pişman olacağı şeyin kavgasını verir mi? Hırsla hayatın ve eşyaların, burada kalacak şeylerin ardına bir ömür boyu düşer mi? “Onlar, geride nice şeyler bıraktılar; bahçeler, çeşmeler, ekinler, güzel makamlar ve zevk ü sefa sürecekleri nice nimetler. İşte böyle oldu ve biz onları başka topluma miras verdik.”514; “Ey iman edenler, size ne oldu ki: ‘Allah yolunda topluca savaşa çıkın’ denildiği zaman yere çakılıp kaldınız? Âhirettense dünya hayatına mı râzı oldunuz? Ama dünya hayatının geçimi (zevki), âhiret yanında pek azdır.” 515
Gerçek özgürlük, Allah’a koşmakta ve Allah’a yakın olmaktadır. İnsan, Allah’a ne kadar yakın olur, O’na ne kadar bağlanırsa o kadar özgür sayılır. Allah’tan uzak yaşayan insanlar köle insanlardır. Meselâ; mobilyalarının ve arabalarının çizilmesine hiç dayanamazlar. Çünkü o çizilen şeylerin kölesi durumundadırlar. Efendilerinin zarar görmesinden rahatsız olurlar. Ama her gün dinleri, imanları, şerefleri, namusları çizilir, hiç rahatsız olmazlar. Başörtüsüne uzanan ellere kızmaz; yeter ki o el, kendi putlarına, efendilerine zarar vermesin. Menfaatine dokunulduğunda etrafı velveleye boğanlar, dinlerine ve âhiretlerine yapılan hücumdan hiç rahatsızlık duymamaktalar. Böyle insanların özgürlükten bahsetmeleri, kölelerin özgürlük dersi vermesine benzer.
Peygamberimiz’in tavsiyesi şöyle idi: “Bu dünyada, sanki gurbete gitmiş, birgün yuvasına tekrar dönecek biri gibi ol veya gelip geçici bir yolcu gibi yaşa.”516 Hayatın geçiciliğini kalbine ve kafasına oturtmuş bir müslüman geçici şeylere sevgi beslemez ve kendini bağlamaz. Zaten şu bir gerçektir ki; Allah’ın dışındaki şeylere olan ilgi ile Allah’a olan ilgi arasında ters orantı vardır. Bir kimsenin Allah’ın dışındaki varlıklara, eşyaya ilgisi ne kadar fazla ise, Allah’a olan ilgisi o kadar azdır. Böyle bir durumda ilgi duyulan şeyler Allah ile kul arasında engel teşkil ederler. Bu yüzden İslâm, insanın duygularını âhirete yönetmek için Kur’an’da çok sık şekilde ölüm, âhiret, kıyâmet, hayatın geçiciliği üzerinde durur. Mekkî sûrelerin aşağı yukarı tamamında, diğer sûrelerin de genelinde bu havanın verilmeye çalışıldığını görürsünüz. “Bilin ki, dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, kendi aranızda övünme, mal ve evlât çoğaltma yarışıdır. (Bu) tıpkı bir yağmura benzer ki, bitirdiği ot ekincilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. Âhirette ise çetin bir azab; Allah’tan mağfiret ve rızâ vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir zevkten
514] 44/Duhân, 25-28
515] 9/Tevbe, 38
516] Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, hadis no: 2334
- 124 -
KUR’AN KAVRAMLARI
başka bir şey değildir.” 517
Kur’an’a baktığımız zaman âdeta tüm azgınlık, isyan ve başkaldırıların sebeplerinin tek sebebe bağlandığını görürüz. O da âhireti hesaba katmadan ve âhiretten korkmadan yaşamak. “Hayır, doğrusu onlar âhiretten korkmuyorlar.”518 Kur’an, terbiye etmeye çalıştığı insanda ilk etapta âhiret endişesi oluşturmaya çalışır. Bu endişe belli bir boyuta ulaştığı zaman insanların hayatlarında inkılabların gerçekleştiğine şâhit oluruz. Meselâ; içki Medine döneminde ve yaklaşık Uhud savaşı yıllarına kadar yasaklanmamıştır. Fakat o tarihlerde içkiyi kesin olarak yasaklayan âyet inince evdeki şarap küplerinin kırılarak içkili hayata son verildiğini görürüz. Peki, bu neden kaynaklanıyor? Tabii ki âhiret ve Allah korkusundan. O insanlar o güne kadar öyle eğitilmiş ki, yaptıkları işin âhirette kendilerine çok pahalıya malolacağı söylendiği anda hemen o işten vazgeçiyorlar.
Âhirete imanı, âhiret endişelerini, cennet ve cehennem mefhumlarını ortadan kaldırdığınızda insanları gerçek anlamda motive edemezsiniz. Yani iyi şeyleri kendiliklerinden yaptırıp, kötülüklerden de kendiliklerinden vazgeçiremezsiniz. Âhirete iman; en büyük ve gerçek anlamda tek otokontrol mekanizmasıdır. Âhiret ve Allah korkusu olmadan insanları neye göre ahlâklı ve dürüst olmaya sevkedeceksiniz? Eğer bir insan, yaptığı bir kötülüğün cezasını görmeyeceğini bilse, niye o kötülükten vazgeçsin veya yapacağı bir iyiliğin karşılığında mükâfat yoksa niçin o iyiliği yapsın? Denilebilir ki; insanlık için. Ben ölür ölmez bu insanlar çok kısa bir süre içinde beni unutacaklar. Unutmasalar bile, öldükten sonra bana ne faydaları dokunabilecek ki?
Ama düşünün ki “bir varlık” var ve “bir gün” gelecek. O varlık, o günde yaptığınız tüm iyiliklerin karşılıklarını kat kat fazlasıyla verecek ve yaptığınız kötülüklerin de cezasını verecek. O varlık ki, hiçbir iyiliği unutmaz, adâletli, kimseye zerre kadar zulmetmez, hiçbir şeye ihtiyacı yok. Her şeyin yaratıcısı ve sahibi, çok merhametli, çok affedici. İnsan, böyle bir varlığa iman edip sadece O’nun rızâsını kazanmak idealiyle yaşadığı zaman artık siz bu kişiyi “Allah’ın rızâsını kazanma” amacıyla iyi şeylere kolayca yönlendirebilir ve kötü şeylerden de kolayca sakındırabilirsiniz. Aksi takdirde bütün çabalarınız sonuçsuz kalır. Âhiret korkusu olmadan insanlar, fırsat bulduklarında kötülük yapabilecekleri için kimsenin kimseye güveni olmaz.
İnsanın ve insanlığın kemali, âhirete iman olmadan mümkün olamazdı. Toplumsal huzurun ve ferdin saadetinin âhiret inancına bağlı olduğunu bize saadet asrının örnek toplumu öğretti. Hiçbir ahlâkî kural tanımayan, fuhşun alenen işlenip suç sayılmadığı, birçok insanın babasının tombala usulü belirlendiği, kokuşmuş gelenek dışında kanun ve nizamın bulunmadığı, hak ve hukukun değil; gücün egemen olduğu, güçlünün hep haklı olduğu, kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü, faizin ve her türlü haksız kazancın normal sayıldığı, ezmeyene ezilmekten başka bir seçenek tanınmadığı cahiliyye toplumundan dünya tarihinin ender şâhid olduğu faziletli bir toplum çıkarılmasında, âhiret inancının payı sanıldığından da daha büyüktür.
Kur’an ve Sünnette Allah’a iman ile âhirete iman birlikte zikredilir. Zaten
517] 57/Hadîd, 20
518] 74/Müddessir, 53
ÂHİRET
- 125 -
ikisini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Ayırdığımız zaman bir anlamı kalmaz. Örneğin, laiklerin inandığı gibi bir Allah’a inanıyorsunuz. Yani Allah’ın, kendi varlığınızı ve her şeyi yarattığını kabul ediyorsunuz. Fakat Allah’ı hayatınıza karıştırmıyorsunuz. Kötülük yaptığınızda ceza vermiyor; iyi ve dürüst davrananlara da ödül vermiyor. Allah için bana söyler misiniz böyle bir Allah’a inanmakla inanmamak arasında ne fark var? Hiçbir fark yok. Ama Allah’ın iyileri mükâfatlandıran, suçluları cezalandıran bir varlık olduğuna iman eden, ayrıca zâlimin cezasını dünyada görmediğine, mazlumun da hakkını şu hayatta alamadığına şahit olan bir insan, elbette ölümden sonra bu işlerin tamamlandığı bir günün olduğuna zorunlu olarak iman eder. Zaten âhiret gününün bir başka adı da “din günü”dür. Din’in sözlük anlamlarından birisi de mükâfat ve ceza olduğuna göre din günü; yapılan işlerin karşılıklarının verileceği gün mânâsına gelir.
İki insan düşününüz. Birincisi hep onun bunun hakkını gasbetmiş, başkalarının alın teri ve emeği üzerinde keyif çatmış, ikincisi, başkalarının hukukuna tecavüz etmediği gibi bir ekmeğini ikiye bölerek tasadduk etmiş. Birincisi zulmetmiş, ezmiş, sömürmüş ve semirmiş. İkincisi yardım etmiş, gönül yapmış, onarmış ve mazlumu kollamış. Birincisi cana, mala, ırza tecavüz etmiş; ikincisi canı, malı, ırzı aziz ve muhterem bilmiş ve korumuş. Birincisi her türlü ahlâkî kurallardan ve insanî faziletlerden uzak, arzularının ve tutkularının esiri olarak yaşamış; ikincisi Allah’ın kendisi için çizdiği sınırları yine O’nun sevgisi ve korkusuyla çiğnememiş ve hep ahlâkî, insanî değer ve faziletleri koruyarak kuralları yaşamış.
Evet, şimdi bu iki kişinin de öldükten sonra aynı sonuçla karşılaşıp yaptıklarının yanlarına kalacağını düşünmek hangi akla, hangi vicdana ve hangi adâlete sığar? 519
Dünyanın; ekolojik anlamda tabii dengenin bozulması sınırından; ahlâkî, kültürel, siyasi, ekonomik vb. anlamlarda da toplumsal dengenin deformasyonu sınırına kadar, İlâhî olan her tür dengenin, tabiiliğin, sünnetullahın sınırlarını zorlayıcı bir sona doğru hızla yaklaştığını gördüğümüz bu dünyanın her şeye rağmen “halifesi” olarak seçilmişleri olan insanlarının, bu İlâhî misyonlarını yerine getirebilmeleri için hâlâ bir fırsatları, bir şansları var.
Batı uygarlığının; insanı ve tabiatı tahrip eden, baş döndürücü bir ilerleme-kalkınma yarışı ile büyüleyici çağdaşlık, modernlik sendromu ile ifsad edici iletişim-medya hegemonyası, iğfal edici gayri ahlâkî yaşam tarzı ile artık âşina olduğumuz bu şeytanî uygarlığın sağına, soluna, ortasına bakmaksızın bütün yorumları, uzantıları ve sonuçları ile dünyayı ve insanlığı tehdit etmesine son verebilmek için hâlâ insanlığın en erdemlilerinin yapacakları bir şeyler var.
Bu erdemlilerin ve daha doğrusu insana üflenen İlâhî ruhun bütün erdemlerini temsil eden İslâm inancının insanlığa sunacağı İlâhî hikmetin bir ayağını tevhid; diğer ayağını âhiret bilinci oluşturuyor. Batının şeytanî hegemonyasına alarak İlâhî olana yüz çevirttiği, hikmeti ve İlâhî bilgiyi unutturduğu, insanî olan, tabii olan, hak olan her şeye sırtını döndürdüğü insanlık, içine düştüğü şeytanî bataktan ancak tevhid ve âhiret ayaklarına basarak doğrulabilir. Bu gerçek, yeryüzünün her yöresinde her gün her saat her an kendini gösteren trajik akıbetin farkına varan, farkında olan müslümanlar için üstlenilmesi gereken ağır
519] Mustafa İslâmoğlu, İman Risalesi, Denge Y., s. 287-288
- 126 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sorumluluklar mânâsına geliyor.
Dünya ve içindekilerin gelip geçici olduğunu, bir sınama ve imtihan aracı olduğunu bilen ve böyle inanan İslâm insanı, bu bilgisini ve bu imanını, kuru ve şematik, içi boş ve vicdanî inanç kofluğundan çıkartıp, olması gereken yere, âlemlerin rabbi olanın, dünya ve âhiretin sahibi olanın istediği yere, hayatın tam ortasına oturtmak zorundadır.
Âhiret inancını hayatın tam ortasına oturtmak ne demektir? Ve bu, nasıl olabilir? Bu sorulara müslümanın, her müslüman topluluğun âhiret inancını gözden geçirmesi, içi boş bir inanç olmaktan çıkartıp, hayatına yön veren bir şuur/bilinç düzeyinde ele alması ve müslüman insanın dünyevî yaşantısının bu bilinçle nasıl şekilleneceğini ortaya koyması ile cevap verilebilir. Bu da, elbette ki dünyaya değer vermeyerek, bir oyun ve eğlence gözüyle görerek dünyevî olana itibar etmeyerek, gelip geçici değerlerden yüz çevirip, o büyük gün için, Rabbimiz’in karşısına tek tek çıkacağımız, titreyerek ya da açık alınla çıkacağımız hesap günü için yaşamakla mümkündür. Bu mümkünü, hayatın tam ortasına oturmuş bir gerçekliğe dönüştürebilmek, yani gerçekten hesap günü için, hesap gününe ayarlanmış bir biçimde yaşayabilmek için de âhiretin bilincine varmış olmak gerekiyor.
Ufukları ölümle sınırlı, ölüme kadar uzanabilen bir yaşam felsefesine inanan, ölüm öncesini de Allah’sız, âhiretsiz, ed-Din’siz beşerî ideolojilerin yaşam projeleriyle tasarlayan şeytanın kemalist ve batıcı dostlarının egemen olduğu bir toplumda hem bu bilince ulaşabilmek, hem de bu bilincin gerektirdiği tarzda yaşayabilmek -işin doğrusu- o kadar da kolay değil. Çünkü iki yüz yıldır ümmetin başına bela olan batı işbirlikçisi egemen güçlerin, ezerek, zulmederek, hile, dolap ve desiseler kurarak, batı batağına sürüklemeye çalıştığı ümmetin ve bir parçası olan yaşadığımız toprakların insanlarını, inkârın, şirkin, sapmanın, yüz çevirmenin, yalanlamanın, küçümsemenin, hor görmenin anaforundan baktığı İlâhî değerlere, ed-din gerçeğine, felah (kurtuluş) yoluna yeniden, bıkmaksızın, usanmaksızın çağırmak ve bununla birlikte işbirlikçilerin, satılmışların, sömürücülerin, insanlık düşmanlarının, Allah düşmanlarının düzenlerine karşı bitmez tükenmez bir kin pınarından beslenerek savaşmak, bir ve en büyük olan Allah’a, âhiret gününe yakînen iman edenlerin mesleğidir. Âhiret bilincinin gerektirdiği tarzda yaşayabilmek bu mesleği icra etmektir ve onun için kolay değildir.
Yaşadığımız toplumda bir asra yakın ifsad ve inkâr kaynaklı zulüm düzeninin, pozitivist ve modernist paradigmalar temelinde ürettiği kemalist, sağcı, solcu, milliyetçi, kapitalist vb. ideolojilerin kıskacında bulunan insanların arasından çıkan müslümanların, bu kıskacın etkilerini tamamen silebildiğini söyleyebilmek çok zordur. Şu veya bu şekilde tevhid bilincine erişmiş insanların aynı oranda ve önemde âhiret bilincine de ulaşabildiklerini ne yazık ki iddia edemiyoruz. Eğer tevhid bilinci insanlara beyinlerdeki ve kalplerdeki putları, tâğutları yıktırıyorsa; âhiret bilinci de hayattaki putları ve tâğutları yıkma mücâdelesine sevkeder. Dünyayı değiştirmenin, toplumu değiştirmenin, insanı değiştirmenin en doğal, en sıradan faturası ve bedeli olan ölümü göze almanın, ölüme atılabilmenin, ölümden korkmamanın insanı davası uğruna mücâdeleye sevkeden en güçlü sâik olduğunu görürüz.
Eğer insanlar tevhid bilinciyle yorumlayabildikleri dünyayı değiştirebilmek
ÂHİRET
- 127 -
için kıllarını dahi kıpırdatmıyorlarsa, ya da sadece kıllarını, ya da dillerini kıpırdatıyorlarsa, işte o zaman insanların iç dünyalarına inip oradaki tortuyu, toplumun kültüründen kalmış gizli kalıntıları, yani o çıplak ölüm korkusunu, o açık dünya sevgisini bulup çıkarmak gerekir; zira insanları, tevhide ulaştığı halde yerinde tutacak olan, hâlâ yaşamaya, yalnızca yaşamaya sevkedecek olan tek sebep, bütün teorik, ilmî, fikrî izahların, yorumların, anlayışların aldatıcı perdesi arkasına gizlenen tek sebep; dünya sevgisi ve ölüm korkusudur. İslâmî bilincine rağmen bu içgüdüsel tortuyu barındıran insanların ölüm korkusu diğer insanlardan daha fazla, dünya sevgisi diğer insanlarınkinden daha yoğun ve kalıcı olur. Çünkü, bir içgüdü olarak, bilinçaltında sürekli beyin, kalp ve dildeki gerçeklerin perdesiyle örtülüp, bir biçimde bu gerçeklere inanıyor olmanın rahatlatıcı, yeterli gördürücü, tatmin edici işleviyle oyalanıyor olarak dünyayı sevmek daha meşrû, ölümden korkmak daha doğal hale gelir ve bu insanlar âhiretin bilincine daha uzak bir noktaya düşerler. Çünkü bu bilinci de taşıdıklarını var saymakta ve kendilerini de başkalarını da buna inandırabilmektedirler. Oysa âhiret bilincini sıradan bir insana kavratabilmek daha kolay; bu tür insanların yeniden kavrayabilmeleri daha zordur.
“Lâ ilâhe illâllah”ın bütün bir tarihi, bütün bir dünyayı, bütün bir toplumu izah eden esprisini kavrayıp da, yeryüzünde işlenen bunca zulme, bunca haksızlığa, bunca iğrençliğe şâhid olup da, içinde yaşadığı toplumda ne yapmasını ve ne yapmamasını açık ve net bir şekilde kavrayıp da, hiçbir şey yokmuş gibi yaşamanın, hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranmanın, hiç bir sorumluluğa sahip değilmiş gibi ömür tüketmenin başka bir izahı yoktur. Mücâdelesiz, kavgasız, çilesiz, hapissiz, işkencesiz, kansız, şehidsiz geçen günlerin; daha fazla küfür, daha fazla zulüm, daha fazla tuğyan, daha fazla zillet demek olduğunu bilen insanların, bilmesi ve gereken insanların hâlâ yerlerinde durabilmeleri, hâlâ mücâdeleye atılmamaları, hâlâ kavgayı yarınlara erteleyici çözümlere sarılmaları, hâlâ kolay ve rahat yolları bayraklaştırabilmeleri, başka bir şeyle izah edilemez. Mücâdelenin, kanın, şehidin olmadığı yerde âhiret bilinci de gereği kadar yoktur demektir. Âhiret bilincinin gereği kadar olduğu bir yerde insanlar günlerini meydanlarda, sokaklarda, karakollarda, mahkemelerde, cezaevlerinde, mezarlarda ya da mezar başlarındaki şehâdet andlarında doldururlar.
Oysa düşmanın açık seçik belli olduğu, kavganın bütün yakıcılığıyla kendini dayattığı, inancın kan, ter ve gözyaşı ile ispat istediği bir zamanda, insanlar hâlâ kaybetmekten korkacakları şeyleri biriktirmekle meşgullerse, hâlâ sıradan bir vatandaş olarak yaşamak için çaba gösteriyorlarsa, hâlâ hayatın yutucu gerçekleri hesap gününün ürpertici gerçeğinin önüne geçebiliyorsa, hâlâ şerefsizce yaşamanın sermayesi olan dünyalık şeyler peşinde koşmak, âhiret kazanma çabasına girmemenin mazereti olabiliyorsa, o zaman Allah’ın ipine tutunarak ayağa kalkabilmenin bir ayağı yani âhiret bilinci eksik demektir. Zaten yüce Rabbimiz de Kur’ân-ı Kerim’de sık sık “Allah’a ve âhiret gününe iman edenler” diyerek, iki ayağın kopmaz birliğini vurgulamıyor mu?
Her gün ve her gece, namaz sonlarında, işimizin arasında özellikle ölümü, dirilişi, kıyâmeti, mahşeri, cenneti, cehennemi, günahlarımızı, Allah’ın nimetlerine teşekkürdeki kusurlarımızı derin derin düşünelim. Bunu kendimize görev edinelim. Bu dünyadaki rahatımızdan fedakârlık yapalım. Hem burada tam bir
- 128 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rahat etme, hem de orada rahat etme gibi imkânsız ve gülünç olan sevdadan vazgeçelim. Sahâbeler, Hz. Peygamber’e, biraz rahatına bakması, kendini fazla yormaması yolunda birtakım şeyler söyleyince, Önder ve Örneğimiz’den şu cevabı alırlar: “Nasıl refah ve nimetin tadını bulurum ki, boynuz sahibi (İsrâfil) boynuz (sur)u ağzına koymuş, alnını eğdirmiş ve kulağını vermiş, ne zaman üfleyeceğine dair emir bekliyor.” 520
Kabirlere, hele gece karanlığında gidip, oralarda ölümle kolkola yaşayacağımız günleri düşünelim. Ölüm ve şehâdet râbıtası yapalım. Allah’ın dinini yaşayamıyor, müslümanca hayat süremiyorsak müslümanca ölmenin de zor olduğunun bilincine varalım. Mezarlarda ve hayalinde düşünerek canlandırdığın kabir hayatında düşün ki, bir-iki metrelik çukur, içinde birkaç kemik parçası ve mezar taşında da senin adın, evet senin adın, benim adım yazılı. Artık Rabbinle karşı karşıyasın. Büyük kıyâmetin kopmasını bekliyordun veya beklemiyordun. Ama öldün, yani senin kıyâmetin koptu. İşte bu kıyâmete hazırlandın mı? Yaptın mı yapacaklarını? Sakındın mı yapmaman gerekenlerden? Hazır mısın ölüme? Borçların-harçların, ümitlerin, beklentilerin, yatırımların... neresi için? Ölüm... Ne zaman? Evet, ey insan! Tohumun toprağın üstüne yeni bir hayatla çıktığı gibi bir gün kabrinden çıkartılacağını, Rabbinin huzuruna gidip yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını vereceğini düşün ve hayatını ona göre düzenle: Çünkü ölüm bir yok oluş değil; diriliştir. Ölüm uzakta değil; çok yakınımızdadır.
Âhirete iman etmiş olmak, âhiret bilincine erişmiş olmak, yalnızca kafalarda âhiretle ilgili bilgileri arttırmakla, kalplerde âhirete olan inancı tazelemekle gerçekleşmez. Çünkü âhiret bilinci kafa ve kalpte başlayıp biten işlevsiz bir olgu değil; insan hayatının bütün boyutlarını ve ömrünün bütün anlarını belirleyen canlı ve dinamik bir olgudur. O yüzden Bakara sûresi 4. âyette Kur’an’ın doğru yola kılavuzluk edeceği muttakîlerin vasıfları sayılırken “âhirete inanırlar” değil; “âhirete yakînen (şuurlu/bilinçli olarak) iman ederler.” denilir. O yüzden âhiret bilincinin varlığını ve derecesini ölçebilmenin bir yolu sürekli olarak kafa ve kalbi gözden geçirmekse, bir diğer yolu da bizatihi yaşanan hayatı gözden geçirmek ve hesap günündeki İlâhî sorguya uyup uymadığının muhâsebesini yapmaktır. Bu muhâsebe de, dünya ve içindekilere bağlılık, dünyevî zevk ve değerlere iltifat, ölüm duygusu ve gerçeğinden uzaklaşmak olumsuz; âhirete ve hesap gününe ayarlı bir hayat yaşamaya çalışmak, dünyadan, içindekilerden, geçici zevk ve değerlerden -Allah’ın istediği vasatın dışında- uzaklaşabilmek ve hayatı, enerjiyi, yetenekleri, bilgiyi, gücü, bedeni, kafayı Allah’ın dâvâsı için harcamak olumlu olarak değerlendirilmelidir. Birey olarak muhâsebesinde olumsuz hanesi ağır basanlar istedikleri kadar tevhid bilincine ulaştıklarını iddia etsinler, yaşadıkları hayatın yüzlerine çarpılacağını unutmamak zorundadırlar.
Muhâsebesinde olumlu hanesi ağır basanlar ise, zaten içiçe yaşadıkları ölümle gerçek hayata geçtikleri andan itibaren Rablerine kavuşmanın mutluluğunu tadarlar. Ne mutlu onlara! Ne mutlu, ölümden korkmayan, ölümü sevebilen, ölümü arzulayabilen, ölümle dostluk kurabilen, ölümün koynunda ömür tüketebilen Allah erlerine! “Rabbinizin mağfiretine (bağışına) ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!”521 Âhiret bilinci; ölümü
520] Tirmizî
521] 3/Âl-i İmran, 133
ÂHİRET
- 129 -
sevmek, ölümle bir yaşamak ve nasıl gelirse gelsin, ama müslümanca yaşayış üzerine gelsin, müslümana yakışır şekilde ölüme, yani cennete koşabilmektir.522
Ölüm; Gurbetten Vuslata Hicret
Ölümü tefekkür ederek yaşamak, hayatta “gidici” olarak yaşama sonucunu doğurur. Böyle yaşayan insan da hesabını ve yatırımını gideceği yere göre yapar. Hesaba çekilme günü gelmeden önce kendini hesaba çeker. Aksi halde, insan gideceği saata kadar kalacakmış gibi yaşar ve tercihini ona göre yapar. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır.”523 Aşağı yukarı her insan, bir eşya satın alırken, önüne konan iki maldan “iyisi olsun, pahalı olsun” diyerek daha kalıcısını tercih ettiği halde, Allah’ın önüne koyduğu iki hayattan geçicisini tercih ediyor; kalıcısını bırakıyor. “Hayır, siz acele geçiveren şu dünyayı çok seviyorsunuz da âhireti bırakıyorsunuz!”524 Hayır, siz yaptığınız işlerin karşılıklarının acele, peşin verildiği şu dünyayı çok sevdiğiniz için karşılıkların veresiye olduğu öteki dünyayı bırakıyorsunuz, sevmiyorsunuz. “Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle imtihan eder, deneriz. Sabredenleri müjdele.”525; “Yoksa içinizden Allah, cihad edenleri ve sabredenleri belirtmeden cennete gireceğinizi mi sanıyordunuz?” 526
Görüldüğü gibi, dünyadaki acıların ve zevklerin altında imtihana çekilme esprisi yatmaktadır. O halde böyle durumlarda alınması gereken ilaç sabırdır. Çünkü bu zevkler ve acılar geçicidir. Geçici olması da sabrı kolaylaştırıyor. Sabretmediğimizde ne olur? Geçici zevklere sabretmeyip dalarsak, âhiretteki ebedî ve hakiki zevklerden mahrum kalırız. Şu hayatın geçici elemlerine sabretmezsek, bu defa hem ebedî, hem de daha ağır âhiret azâbına maruz kalırız ve âhirette bize şöyle denilir: “İnkâr edenler, ateşe sunuldukları gün, onlara: ‘Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi harcadınız, onların zevkini sürdünüz; ama bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızın ve yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı bir azab göreceksiniz’ denilir.” 527
522] Bu konunun son bölümü, Hüseyin Özhazar (Bengisu Y.) ve Hasan Eker’in (Denge Y.) Âhiret Bilinci adlı eserlerinden kısmen yararlanılıp birkaç sayfası yer yer özetlenerek oluşturulmuştur.
523] 87/A’lâ, 16-17
524] 75/Kıyâme(t), 20-21
525] 2/Bakara, 155
526] 3/Âl-i İmran, 142
527] 46/Ahkaf, 20
- 130 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âhiretle İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Âhiret Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 115 Yerde): 2/Bakara, 4, 86, 94, 102, 114, 130, 200, 201, 217, 220; 3/Âl-i İmrân, 22, 45, 56, 77, 85, 145, 148, 152, 176; 4/Nisâ, 74, 77, 134; 5/Mâide, 5, 33, 41; 6/En’âm, 32, 92, 113, 150; 7/A’râf, 45, 147, 156, 169; 8/Enfâl, 67; 9/Tevbe, 38, 38, 69, 74; 10/Yûnus, 64; 11/Hûd, 16, 19, 22, 103; 12/Yûsuf, 37, 57, 101, 109; 13/Ra’d, 26, 34; 14/İbr3ahim, 3, 27; 16/Nahl, 22, 30, 41, 60, 107, 109, 122; 17/isrâ, 7, 10, 19, 21, 45, 72, 104; 20/Tâhâ, 127; 22/Hacc, 11, 15; 23/Mü’minûn, 33, 74; 24/Nûr, 14, 19, 23; 27/Neml, 3, 4, 5, 66; 28/Kasas, 70, 77, 83; 29/Ankebût, 20, 27, 64; 30/Rûm, 7, 16; 31/Lokman, 4; 33/Ahzâb, 29, 57; 34/Sebe’, 1, 8, 21; 38/Sâd, 7; 39/Zümer, 9, 26, 45; 40/Mü’min, 39, 43; 41/Fussılet, 7, 16, 31; 42/Şûrâ, 20, 20; 43/Zuhruf, 35; 53/Necm, 25, 27; 57/Hadîd, 20; 59/Haşr, 3; 60/Mümtehıne, 13; 68/Kalem, 33; 74/Müddessir, 53; 75/Kıyâmet, 21; 79/Nâziât, 25; 87/A’lâ, 17; 92/Leyl, 13; 93/Duhâ, 4.
B- Âhiret Günü Anlamındaki “El-Yevmü’l-Âhır” Terkibinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 26 Yerde:) 2/Bakara, 8, 62, 126, 177, 228, 232, 264; 3/Âl-i İmrân, 114; 4/Nisâ, 38, 39, 59, 136, 162; 5/Mâide, 69; 9/Tevbe, 18, 19, 29, 44, 45, 99; 24/Nûr, 2; 29/Ankebût, 36; 33/Ahz3ab, 21; 58/Mücâdele, 22; 60/Mümtehıne, 6; 65/Talâk, 2.
C- Âhiret Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
a- Âhirete İman: Bakara, 4, 46, 62, 123, 177; Al-i İmran, 9, 25; Nisa, 38-39, 59, 162; En’am, 113; A’raf, 147; Tevbe, 18-19, 44; Yunus, 45; Nahl, 22; Kehf, 110; Neml, 3; Lokman, 4; Şura, 7; Mearic, 2, 26.
b- Âhireti İnkâr: Nisa, 136; Yunus, 7-8; Neml, 4-5; Sebe’, 3, 7-9; Mutaffifin, 10-12; Tin, 7.
c- Âhiretin Varlık Hikmeti: Sebe’, 4-5
d- Âhiret İçin Gönderilen Ameller: Bakara, 110; Hacc, 77; Yasin, 12; Haşr, 18; Kıyame, 13; İnfitar, 5.
e- Âhiret Nasibi İçin Çalışmak: Bakara, 200-201; Al-i İmran, 145; Nisa, 77; Kasas, 77.
f- Âhiret Hayırlıdır: En’am, 32; A’raf, 169-170, Kasas, 60; Şura, 36; A’la, 16-17; Duha, 4.
g- Âhireti İsteyenler: İsra, 19; Şura, 20.
h- Âhiret Nimetleri İle Dünya Nimetlerinin Karşılaştırılması: Kasas, 60; Ankebût, 64.
i- Âhiret Nimeti (Cennet), Zulümden ve Fesattan Sakınanlar İçindir: Kasas, 83; Ankebût, 36; Şura, 36-39.
j- Âhiret Hayatı, Geleceği Gerçek Bir Hayattır: Ankebût, 20; Sebe’, 3.
k- Âhiret Hayatı Asıl Hayattır: Ankebût, 64.
l- Kâfirler, Dünyayı Âhiretten Üstün Tutarlar: İbrahim, 3; Kehf, 32-36; Rum, 7; Kıyame, 20-21; İnsan, 27; A’la, 16.
m- Âhiret de Dünya da Allah’ındır: Necm, 25; Leyl, 13.
n- Dünya, Âhiretin Tarlasıdır: Şura, 20.
o- Hem Dünya, Hem Âhiret Nasibi İstemek: Bakara, 201; Nisa, 145; Kasas, 77; Cum’a, 10.
p- Âhirete Önden Hayır Yollamak: Bakara, 110; Hacc, 77; Yasin, 12; Haşr, 18; Kıyame, 13;
İnfitar, 5.
r- Âhiret İçin Zararlı Kadınlar: Teğabün, 14.
Âhiretle İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhari, Bed’ül Halk 8, Salat, 48, Cihad 33, Rikak 39, 41
Müslim, İman 312, Zikr 14, 16-18, Fiten 133-135
İbni Mace, Zühd 32
Tirmizi, Zühd 5
ÂHİRET
- 131 -
Âhiret Daha Çok Düşünülmeli: Kütüb-i Sitte, 17/ 565
Âhiret Hayatında Ölüm Olmayacaktır: Kütüb-i Sitte, 14/ 417-418
Âhiret İşleri Dünyadakilere Sadece İsmen Benzer, Hakikatleri Ayrıdır: Kütüb-i Sitte, 14/ 383
Âhirette Dünyanın Alacağı Hal: Kütüb-i Sitte, 4/ 38-39
Dünyadaki Azab ve Nimet Âhirette Sona Erer: Kütüb-i Sitte, 14/ 416
Âhirette Herkes Otuz Yaşında Olacak: Kütüb-i Sitte, 14/ 450
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 184-188
2. Tefsir-i Kebir (Mefatihu’l Gayb), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 1, s. 467
3. Hadislerle Kur’ân-ı KerimTefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 173-178
4. Fi Zılalil Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 82-83
5. Tefhimu’l-Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 51
6. Kur’ân-ı KerimŞifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 87-89
7. Min Vahyi’l Kur’an, Tefsir Dersleri, M. Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. s. 49-50
8. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. s. 40-41
9. Bakara Sûresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. s. 65-71
10. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 94-99
11. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 285-298
12. Arınma Yolu, c. 2, s. 75-130
13. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. C. 1s. 401 , C. 4 s. 133-134
14. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 1, s. 543-548
15. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 197-204
16. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y. s. 26-28
17. Kur’an’da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 127-133; 232-233; 258
18. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 221-226
19. Haşir Risalesi, Said Nursi, Med-Zehra Y.
20. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaşı, Birleşik Y. s. 22-25
21. İslâm ve Sosyal Değişim, 36-39, 82
22. İslâm -Temel İlkeler- Ali Ünal, Beyan Y. s. 121-136
23. İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, Muhammed El-Behiy, Yöneliş Y. s. 191-199
24. Kur’ani Araştırmalar, Murteza Mutahhari, Tuba Y. s. 115-118
25. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 144-148
26. İtikat Üzerine, İhsan Eliaçık, Şafak Y. s. 115-119
27. İlahi Kanunların Hikmetleri, Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s. 331-342
28. İslâm Nizamı, Ali Rızâ Demircan, Eymen Y. c. 2, s. 314-344
29. Yakin: Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 423-425
30. Kur’an Penceresinden Bakış, Mevlüt Güngör, Kur’an Kitaplığı, s. 77-113
- 132 -
KUR’AN KAVRAMLARI
31. İslâm Nizamı, Ali Rızâ Demircan, Eymen Y. c. 2, s. 314-344
32. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 152-173
33. Âhiret Bilinci, Hüseyin Özhazar, Bengisu Y.
34. Âhiret Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
35. Âhiret Hazırlığı, Sâdık Dana, Erkam Y.
36. Âhirete İnanıyorum, M. Yaşar Kandemir, Damla Y.
37. Âhirete Giden Yol, Ali Rızâ Altay, Sönmez Neşriyat
38. Âhirete Açılan Kapı Kabir, Yusuf Şensoy, Furkan Dergisi Y.
39. Âhiret Perdesini Aralarken, Haris el-Muhasibi, Nesil Basım Yayın
40. Dünya-Âhiret, Ömer Öngüt, Hakikat Y.
41. Bediüzzaman’ın Görüşleri Işığında Ölüm, Cenaze, Kabir, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
42. Bediüzzaman’ın Görüşleri Işığında Ölümden Sonra Diriliş, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
43. Bediüzzaman’ın Yorumları Işığında Kıyamet Alametleri, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
44. Kıyamet Alametleri, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
45. Gençlik ve Ölüm, Burhan Bozgeyik, Türdav A.Ş.
46. Gerçek Hayat, M. Necati polat, Kaynak Y.
47. Haşir Risalesi, Said Nursi, Sözler/Envar Y.
48. İman Nurları, Âhiret Sırları, Ali Küçüker, Bahar Y.
49. Kur’ân-ı Kerim’de Kıyamet ve Âhiret, İmam Gazali, Salah Bilici Kitabevi Y.
50. Kıyamet Yaklaşıyor, Vehbi Karakaş, Cihan Y.
51. Ölüm, Kabir, Kıyamet, M. Necati Bursalı, Erhan Y.
52. Ölüm, Kıyamet, Âhiret ve Ahir Zaman Alametleri, Şarani, Bedir Y.
53. Ölüm, Kıyamet ve Diriliş, Şarani, Pamuk Y.
54. Ölüm Ötesi Hayat, Abdülhay Nasih, Nil A.Ş.
55. Ölüm ve Âhiret, İmam Gazali, Arslan Y.
56. Ölüm ve Sonrası, İmam Gazali, Vural Y.
57. Ölüm ve Ötesi, Hüseyin S. Erdoğan, Çelik Y.
58. Ölümden Sonra Diriliş, Subhi Salih, Kayıhan Y.
59. Ölümden Sonraki Hayat, Süleyman Toprak, Esra Y.
60. Ölüm, Kıyamet ve Âhiret, Sıddık Naci Eren, Demir Kitabevi
61. Ölüm, Mehmed Zahit Kotku, Seha Neşriyat
62. Ölüm ve Diriliş, Safvet Senih, Nil A.Ş.
63. Ölüm ve Ölümden Sonraki Hayat, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi
64. Ölüm ve Ötesi, Heyet, Sağlam Y.
65. Ölüm Yokluk mudur? Hekimoğlu İsmail, Timaş Y.
66. Ölüm Son Değildir, Selim Gündüzalp, Zafer Y.
67. Kur’an’da ve Kitab-ı Mukaddes’te Âhiret İnancı, Mehmet Paçacı, Nun Y.
ÂHİRET
- 133 -
68. Dünya Ötesi Yolculuk, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
69. Dünya ve Âhiret Hayatı, Muhammed İhsan Oğuz, Oğuz Y.
70. Ebediyet Yolcusunu Uğurlarken, Hayreddin Karaman, T. Diyanet Vakfı Y.
71. Kıyamet ve Âhiret, İmam Gazali, Hakikat Y.
72. Kıyamet ve Âhiret, Naim Erdoğan, Huzur Y.
73. Kur’an’da Kıyamet Sahneleri, Seyyid Kutub, Çizgi Y.
74. Onbirinci Saat, Martin Lings, İnsan Y.
75. Âyetlerle Ölüm ve Diriliş, Said Köşk, Anahtar Y.
76. Âhiret Hazırlığı, Sâdık Dana, Erkam Y.
77. Gözle Görülen Kıyamet, Muhammed Mahmud Savvaf, Çelik Y.
78. Hüvel Baki, Mustafa Özdamar, Kırk Kandil Y.
79. Mezar Notları, Muammer Özkan, İnsan Dergisi Y.
80. Kabir Alemi, Celaleddin Suyuti, Kahraman Y.
81. Kırık Tayflar, Şemseddin Nuri, T.Ö.V. Y.
82. Kıyamet ve Âhiret, Ahmet Faiz, Uysal Kitabevi
83. Ecel, Kıyamet, Âhiret, Ali Eren, Çile Y./ Merve Yayın Pazarlama
84. Ruh Aleminde Bir Seyahat, Kemal Osmanbay, Kitsan Kitap Kırtasiye Y.
85. Haşir Risalesi, Said Nursi, Med-Zehra Y.
86. Reenkarnasyon Var mı? Sevim Asımgil, Gonca Y.
87. Ölümden Sonra Dirilmek ve Reenkarnasyon, Naim Erdoğan, Enes Kitabevi Y.
88. Türk Edebiyatında Ölüm Şiirleri Antolojisi, Ahmet Sezgin - Cengiz Yalçın, Ünlem Y.
AHLÂK
- 135 -
Kavram no 6
Ahlâk 1
Bk. Takvâ; Güzellik; Kabalık Yumuşaklık
AHLÂK
• Ahlâk; Anlam ve Mâhiyeti
• Ahlâk İlmi
• “İslâm Ahlâkı” Kavramının Kapsadığı Konular
• Güzel Huylar ve Çirkin Huylar (Faziletler ve Reziletler Listesi)
• Kur’ân-ı Kerim’de Ahlâk Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Ahlâk Kavramı
• Ahlâkî Örnek Olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)
• Câhiliyye Ahlâkı
• Câhiliyye Teberrücü; Kadının Açılıp Saçılması
• Batı Câhiliyyesine Göre Ahlâk Anlayışı
• İman - Ahlâk Münasebeti; Lâ İlâhe İllâllah Ahlâkı
• Ahlâk ve Hukuk
• Aile Ahlâkı
• Ticaret Ahlâkı
• Ekonomi ve Tevhid
• Ekonomi ve Ahlâk
• Hangi Ahlâk?
• Ahlâk Toplumu
• Karakter (Huy) ve Karakterlerin Değişip Değişmemesi
• Edeb, Âdâb
• Âdâb-ı Muâşeret, Görgü Kuralları
• Ahlâkî Davranışlar
“Ve (ey Rasûlüm) sen elbette yüce bir ahlâka sahipsin.” 528
Ahlâk; Anlam ve Mâhiyeti
Ahlâk, Arapça “hulk” kelimesinin çoğuludur. Hulk: Huy, seciye, tabiat, din ve yaratılış anlamlarına gelir. Buna göre ahlâk kelimesinin sözlük anlamı; huylar, seciyeler, insanın mânevî yapısını belirleyen özelliklerdir.
Terim olarak ahlâk: Ahlâk, “insanın bir amaca yönelik olarak kendi arzusu ile iyi davranışlarda bulunup kötülüklerden uzak olmasıdır” şeklinde tanımlanabilir. İslâm âlimlerince genel kabul görmüş şekliyle ahlâkın tanımı şöyledir: “Ahlâk, insanın nefsinde yerleşen öyle bir hey’et (meleke)dir ki, fiiller hiçbir fikrî zorlama olmaksızın, düşünüp taşınmadan bu meleke sâyesinde kolaylıkla
528] 68/Kalem, 4
- 136 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve rahatlıkla ortaya çıkar.” Hulk veya hulûk insanın beden ve ruh bütünlüğü ile alâkalıdır. Ahlâk bu çerçeve içinde, “insanın bir amaca yönelik olarak kendi arzusu ile iyi davranışlarda bulunup kötülüklerden uzak olmasıdır” şeklinde tanımlanabilir.
Bu tanımın tahlil edilmesi bizi ahlâkın mâhiyeti hakkıda şu sonuçlara götürür:
a- Ahlâk, fiil ve davranışlardan ziyâde, bu davranışların kaynağı olan, mânevî kabiliyetler kompleksini (hey’eti) ifâde eder. Buna göre ahlâkî davranışlar, ahlâkın kendisi değil, onun bir tezâhürü, bir sonucudur. Çünkü “ameller niyetlere göredir.” 529
b- Ahlâk; sadece iyi huylar ve kabiliyetler anlamına gelmez. İyi ve kötü huyların hepsine birden ahlâk denir. Kendisinde iyi huylar geliştirmiş olana “iyi ahlâklı”; kötü huylar geliştirmiş olana da “kötü ahlâklı” denilir. Şu halde esâsen ahlâksız insan yoktur.
c- Ahlâk, insanda gelip geçici bir hal değil, onun mânevî yapısında yerleşen bir meleke halini alan istidat ve kabiliyetler bütünüdür. Peygamberimiz bu konuda “Amellerin en hayırlısı, az da olsa devamlı olanıdır”530 buyurmuşlardır.
d- Ahlâk, insanı, düşünüp taşınmaya, herhangi bir baskı ve zorlamaya gerek kalmaksızın, görevleri rahatlıkla ve memnuniyetle yapmaya sevkeder. Riya, korku, menfaat temini gibi sebeplerle yapılan davranışlar, güzel ahlâk sınıfına girmez.
e- Güzel ahlâklı olabilmek için, görevleri memnuniyetle yerine getirme alışkanlığı büyük önem arzeder. Böyle bir alışkanlık da ancak eğitim ile kazanılır. Burada eğitimden maksat, insanın kendi kendini eğitmesi, yani nefsini ıslah etmeye çalışmasıdır. Bu, bir irâde eğitimidir.
Ahlâkın muhtevâsı çok geniştir. İnsanla ilgili bütün davranışlar ahlâkın konusunu teşkil eder diyebiliriz. Kişinin Allah’la ilişkisi ahlâkın konusunu teşkil ettiği gibi; kişinin nefsiyle (kendisiyle) durumu, kişinin başka bir kişiyle, içinde bulunduğu toplumla, devletle ilişkisi, kişinin çevresiyle (tabiatla, hayvanlarla) münâsebeti de ahlâkın konusunu teşkil eder. Yaptıkları ve yapmadıkları; yani yapmaması gerekirken yaptıkları ve yapması gerektiği halde terk ettikleri, söylememesi gerekirken söyledikleri ve söylemesi gerekirken söylemedikleri de ahlâkın konusunu teşkil eder. Her ibâdetin ahlâkla ilgili boyutu vardır. Her İlâhî emrin ve ibâdetin terk edilince ahlâkî bir zaaf olduğu gibi, hakkıyla yerine getirilince insan ahlâkını yücelten boyutu da vardır.
Gâye ve Vâsıtalarda Ahlâkın Lüzumu: Yüce gâyeye âdi araçlarla ulaşmak mümkün ve doğru değildir. “Gâye, vâsıtayı mubah kılar” sözü İslâmî değildir. Bu söz, pragmatizmi yücelten Batının sloganıdır. Gâye ve neticenin Rabbânî olması gerektiği gibi, ona ulaştıran araçların ve metodların da Rabbânî olması gerekir. İslâm’da, gâyeye götüren vâsıtalar da meşrû olmalı, aynı zamanda ahlâkî kavramlara da uygun olmalıdır.
529] Buhârî, İman 41, Bed’u’l Vahy 1
530] Buhârî, Libas 43
AHLÂK
- 137 -
Ahlâk İlmi
İnsanın güzel ahlâkî özelliklere sahip olabilmesi, bu vasıfları kendisinde en doğru bir şekilde nasıl geliştirebileceği konusunda bazı bilgilere ihtiyaç vardır. İşte ahlâk ilmi, insanın bu ihtiyacını karşılamayı üstlenir. İnsan hayır ve şerrin ne olduğunu bilmeden bu konulardaki hatalardan kurtulamaz.
Ahlâk ilmi, ahlâkî fâil olan insanın, ahlâkî kabiliyetlerini tetkik ve tahlil eden, iyi ve kötünün, fazilet ve reziletin nelerden ibâret olduğunu araştıran, insanın yapmakla yükümlü olduğu görevleri ve uymak zorunda bulunduğu kuralları bildiren bir ilimdir.
Ahlâk ilminin konusu: Ahlâk ilmi, ahlâkî fâil olarak insanı ve onun ahlâkî kabiliyetlerini, duygularını ve bunlardan doğan fazilet ve reziletleri inceler. Güzel huyları geliştirmenin, kötü huyları ıslah etmenin yollarını araştırır ve gösterir. Ahlâk ilmi, bir kurallar ve değerler ilmidir.
Ahlâk ilminin gâyesi: Bu ilmin gâyesi, iyi huyları ve güzel vasıfları insanlara kazandırmaktır. İnsan, beden sağlığını olduğu kadar, ruh sağlığını da korumak ve geliştirmek zorundadır. Ahlâk, kısaca “neyi yapmalıyız?” sorusunun cevabını araştıran bir ilimdir. Dolayısıyla ahlâk ilmi bize hayır ve şer hakkında bilgi vermeyi, insan olarak uymak zorunda olduğumuz kuralları, görev ve sorumlulukları tanıtmayı, böylece ahlâkî ve sosyal bakımdan mükemmel insanlık meydana getirmeyi gâye edinir.
Ahlâk İlminin Kısımları
a- Nazarî ahlâk: Nazarî/teorik ahlâk, ahlâkın teorik olan kısmında bize bilgi verir. “Vazife (görev) nedir? İyi ve kötü nedir?” gibi soruların cevaplarını araştırır. Böylece nazarî ahlâkta, ahlâk problemleri incelenerek, insanın ahlâkî yaşayışına temel teşkil edecek genel prensipler, kural ve kanunlar tespit edilir.
b- Amelî ahlâk: Ahlâk ilmi, tatbikî bir ilimdir, yani bu ilim, sadece “bilmek” için değil; “yapmak” için vardır. Amelî ahlâk, nazarî ahlâkın tespit ettiği kural ve kanunların hem bir neticesi, hem de tatbikidir. Amelî ahlâk, bir vazifeler ilmidir. İyi ve kötü fiillerin, fazilet ve reziletlerin neler olduğu ayrıntılı olarak belirtilir.
İslâm ahlâkı Kur’ân-ı Kerîm’e dayanır. Yani her yönüyle Cenâb-ı Allah tarafından vahiy yoluyla belirlenmiş bir davranışlar manzûmesidir. Her şeyden önce İslâm ahlâkı bir vazife ahlâkı şeklinde ortaya çıkmıştır. Zira Kur’ân-ı Kerîm’deki her emir, mü’minler için bir görev belirlemiştir. İnsanın bir mü’min olarak bu emirlere muhâtap olmayı kabul etmesi, bunları birer görev olarak telâkkî etmesi anlamındadır. Kur’ân-ı Kerîm’de Rasûlullah’a (s.a.s.) hitâben: “Sen en yüce bir ahlâk üzeresin”531 buyurulmuş ve Hz. Peygamber’in kendisi de: “Ben ahlâkî prensipleri tamamlamak üzere gönderildim.”532 buyurmuştur. Aynı şekilde Rasûlullah’ın çoğu hadisleri insanların birbirlerine karşı daha iyi davranmaları konusunda birer emir ve tavsiye mâhiyetinde olup müslümanlara görev yüklemektedir. Dolayısıyla İslâm’ın getirdiği ahlâk anlayışı her şeyden önce bir görev ahlâkıdır.
İslâm ahlâkının diğer bir yönü de davranışlardaki niyet duygusudur. Zira Hz.
531] 68/Kalem, 4
532] Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/381
- 138 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Peygamber (s.a.s.), “ameller niyetlere göredir”533 buyururken, İslâm’ın önemli bir prensibini belirlemiştir. Müslüman için bu niyetin arkasındaki en büyük yönlendirici duygu, mü’minin her davranışında “Allah rızâsı”nı gözetme duygusudur. Zira mü’min herhangi bir davranışta bulunurken, asla bir dünyevî çıkar beklemeyip gönlünde sadece Allah rızâsını ve onun sevgisini kazanma arzusunu taşımaktadır/taşımalıdır. “Yoksula, yetime ve esire O’nun rızâsı için yemek yedirirler ve ‘biz size sırf Allah rızâsı için yediriyoruz. Sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz’ (derler).” 534
Niyet ve Allah rızâsı duygularının yanı sıra, Allah Teâlâ’ya karşı bir sorumluluk duygusu taşımak müslüman ahlâkının temel prensiplerindendir. İslâm’a göre müslümanın bu sorumluluk duygusu Allah Teâlâ’dan korkmak, onun emirlerine saygı göstermek ve bu emirleri asla aksatmaksızın yerine getirmek, yasakladığı her şeyden kaçınmak İslâm ahlâkının temel ve ilk prensipleridir. Diğer bir temel prensip de müslümanın diğer mahlûkata/yaratıklara karşı son derece merhamet, adâlet ve şefkatle davranması, zayıf ve muhtaç olanlarına yardım etmesi, ana ve babaya saygılı olması ve onların gönüllerini kazanmaya çalışması gibi hususlardır.
Bütün bunların yanı sıra, insanın kendi duygularına hâkim olması, mütevâzî, sabırlı, edepli, hayâlı ve insaflı olması gibi prensipler de müslümanın başkasına karşı sorumlu olduğu hususlardır.
İnsanın, dolayısıyla müslümanın, toplum içinde güzel ve hoş karşılanmayan her türlü kötü davranış ve alışkanlıklarını zamanla değiştirebilmesi gerekir. Bu kötü huy ve davranışlardan kurtulmanın tek yolu, irâdesini kontrol altında tutup ona tam olarak sahip olmasıdır. Bu kötü davranış biçimlerinden de ancak Allah’ın bize emrettiği ibâdetlere sımsıkı sarılmak sûretiyle kurtulmak mümkündür. Ama irâdesine hâkim olamayan bir kimsenin bu gibi kötü huy ve alışkanlıklardan uzaklaşması kolay değildir. İbâdetlere sıkı sıkıya bağlanmak, Allah’ı daima bizi görüyor gibi hissedip onu hatırda tutmak, sürekli olarak iyi insanlarla oturup kötülerden uzak kalmak, âsî insanların bulunduğu yerlere gitmemek, Allah’ın emirlerine sarılıp yasaklarından kaçınmak sûretiyle İslâmî anlamda bir ahlâka sahip olunabilir.
Bütün bu çizilen prensiplere göz attığımızda İslâm ahlâkının saf ve sağlam bir iyi niyete dayandığı; Allah’ın rızâsına önem vermesi, uygulayanından dünyevî hiçbir çıkar beklemeyip uhrevî bir fayda peşinde bile olmaksızın sırf Allah rızâsı ve sevgisini göz önünde bulundurmasını talep etmesi gibi özellikleri ile her türlü şekilci ve pragmatist ahlâk anlayışından uzak olduğu görülmektedir.
İslâm’da emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker prensibi insanların ahlâkını daima iyiye doğru yönlendirmek içindir. Hz. Peygamber’in “Ahlâkınızı güzelleştiriniz” diye tavsiyelerde bulunması müslümanın daima ahlâkını güzelleştirmesi gerektiğini dile getirmektedir. Bunun yanı sıra, Kur’ân-ı Kerîm’in birçok yerinde İslâm toplumunun daha mükemmel bir ahlâkî yapıya kavuşması için bir hayli emir ve nehiylerin sıralandığını ve müslüman için Allah’ın râzı olacağı bir hayat tarzının belirlendiğini biliyoruz. Bu gibi ahlâkî emir ve yasaklamaların bazılarını
533] Buhârî, İman 41, Bed’u’l Vahy 1
534] 76/İnsan, 8-9
AHLÂK
- 139 -
şöyle sıralayabiliriz:
“Rabbin yalnız kendisine ibâdet etmenizi, anneye ve babaya iyilik etmenizi emretti. İkisinden birisi yahut her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşır, yaşlanır, yanında kalırlarsa sakın onlara ‘öf!’ bile deme, onları azarlama, onlara güzel söz söyle. Onlara acımadan dolayı, tevâzu kanatlarını indir (onlara karşı alçak gönüllü ol) ve ‘ey (her varlığı terbiye edip yetiştiren) Rabbim! Bunlar beni küçükken nasıl (acıyıp) yetiştirdilerse sen de bunlara merhamet et’ de...”
“Seninle akrabalığı olana, yoksula ve yolcuya hakkını ver. (Malını gereksiz yere) saçıp savurma. Çünkü (gereksiz yere mallarını) saçıp savuranlar Şeytan’ın kardeşleri olmuşlardır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür. Eğer (elin dar olduğu için) Rabbinden umduğun bir rahmeti bekleyerek onlardan yüz çevirecek (onlara bir şey vermeyecek) olursan, bari onlara yumuşak söz söyle, gönüllerini al, bolluğa kavuşmaları için Allah’a duâ et. Ellerini boynuna bağlanmış kılma, tamamen de açma, sonra kınanır, hasret içinde kalırsın.” (Ellerin boyna bağlanması cimriliği temsil eder. Ellerin açılması da israfi ifade eder. Yani cimrilik de israf da İslâm nazarında kötü bir alışkanlık olup her iki durumda da insanın pişmanlık duymasına yol açar.)
“Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da sizi de biz besliyoruz. Onları öldürmek büyük günahtır.”
“Zinâya yaklaşmayınız. Çünkü o, açık bir kötülüktür, çok kötü bir yoldur.”
“Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmeyiniz. Kim zulmen birini öldürürse, onun velisi (olan mirasçısı)na yetki vermişizdir. (Öldürülenin hakkını arar. Ancak o da) öldürmede aşırı gitmesin (Katil yerine katilin akrabasını veya katille beraber bir başkasını öldürmesin). Çünkü kendisine yardım edilmiş (yetki verilmiş)tir. Katilin akrabası kendisine verilen bu yetkiyi kötüye kullanmasın.”
“Yetimin malına yaklaşmayın, ancak erginlik çağına (yaşına) erişinceye kadar en güzel tarzda (onun malını kullanıp geliştirebilirsiniz). Ahdi de yerine getirin. Çünkü insana ahdi sorulacaktır.”
“Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam yapın, doğru terazi ile tartın. Bu daha iyidir. Sonu da daha güzeldir.”
“Bilmediğin bir şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan (o yaptığın kötü şeyden) sorumludur.”
“Yeryüzünde kabara kabara (böbürlenerek) yürüme. Çünkü sen yeri yırtamazsın. Boyca da dağlara erişemezsin.”
“Bütün bunlar hepsi kötü olan ve Rabbinin katında hoş görülmeyen şeylerdir.” 535
İslâm’da ahlâkı imandan ayırmak mümkün değildir. Zira bütün Kur’ânî emirlere boyun eğmek imanın gereğidir. Bu emirlere uymakla da en üstün ahlâkî değerler elde edilir. Rasûlullah (s.a.s.): “Mü’minlerin iman açısından en mükemmel olanı, ahlâkı en iyi olanıdır.”536 buyurmuştur. Bu duruma göre ahlâkî açıdan mükemmel bir anlayış ve davranışa sahip olmayan kişi iman açısından da kemâle ermiş olamaz. Diğer bir hadiste de şöyle buyurur: “İman yetmiş şûbedir/türdür. En
535] 17/İsrâ, 23-38
536] Buhârî, Edeb 39
- 140 -
KUR’AN KAVRAMLARI
üstünü ‘Lâ ilâhe illâllah’tır; en aşağısı da yol üzerinde insanlara eziyet verecek bir şeyi kaldırmaktır. Hayâ da imanın bir bölümüdür.” 537; “Allah’a yemin olsun ki, hiç bir kul, kendi nefsi için istediği güzelliği kardeşi için de istemedikçe (tam) iman etmiş olmaz.”538; “Haklı olduğu halde bile çekişmeyi bırakan kimseye Cennet’in avlusunda bir köşk verileceğine, yalan söylemekten kaçınan kimseye Cennet’in ortasında bir köşk takdim edileceğine, ahlâkı güzel olan kimseye de Cennet’in en güzel yerinde bir köşk sunulacağına ben kefilim.”539; “Mîzâna konan ameller arasında güzel ahlâktan daha ağır gelecek hiç bir şey yoktur. İnsan güzel ahlâkı sâyesinde, (devamlı) oruç tutup namaz kılan kimseler derecesine yükselir.” 540
Bu ve buna benzer hadislerde Hz. Peygamber güzel ahlâkın üstünlüğünü dile getirmiştir. Ayrıca: “Müslüman, müslümanların onun elinden ve dilinden emin oldukları kimsedir.”541; “İnsanların en hayırlısı ömrü uzun olup amelleri de güzel olandır.” buyurmakla iyi müslümanı tarif etmiştir. Sahâbilerden biri Rasûlullah’a şöyle sorar: “İslâm’da en hayırlı iş nedir?” Peygamber Efendimiz şöyle cevap verir: “Yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığına selâm vermendir.” Ashâbın ileri gelenlerinden Abdullah İbn Mes’ud da buna benzer bir soru sorunca Rasûlullah şöyle buyurmuşlardır: “Vaktinde kılınan namaz, ana babaya itaat, Allah yolunda cihad.” İslâm ahlâkının temel prensipleri olarak sadece bunlarla amel eden ve bu prensipler çerçevesinde hareket eden bir toplum her zaman dimdik olarak ayakta durabilir. İnsanlara karşı daima yumuşak davranmak, hatalarına rastladığında, bu hatalarını son derece yumuşak bir ifadeyle ve onları üzmeyecek bir tarz ve üslûpla söylemek gerekir. İnsanları ikaz ederken de aynı üslûbu uygulamak müslümanın prensibi olmalıdır. İslâm’ın insanların hayatlarında görülen pratik ahlâkı insanın kendisine, hemcinslerine, çevresinde ve Allah’a karşı olan bütün görevlerini içine alır. Bütün bunlara baktığımızda İslâm ahlâkı hürmet, hizmet, merhamet, edep, hayâ, nefse hâkimiyet, tevâzu, adâlet ve benzeri hususlar üzerinde yükselmiştir.
Ayrıca İslâm yalan, küfür, lânet okuma, alay etme, kibirlenme, koğuculuk yapma, gıybet etme, riyâ, cimrilik, kıskançlık, vs. gibi duygu ve davranışların kesinlikle yasaklandığını bildirerek, müslümanın bütün bunlardan da uzak kalması gerektiğini açıklamıştır. 542
İslâmî ahlâkın temelinde vahiy vardır. Kur’ân-ı Kerim’deki her emir ve nehiy, bir vazifeyi gündeme getirir. İslâm dinindeki iman ve ibâdet esaslarıyla ahlâkî emirleri, kesin çizgilerle birbirinden ayırmak mümkün değildir. Nitekim Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) nasıl bir ahlâka sahip olduğunu soran Hz. Urve b. Hişam’a, Hz. Âişe (r. anhâ) vâlidemiz şöyle cevap vermiştir: “Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) ahlâkı Kur’ân idi.” 543
Ahlâk ile birlikte ele alınması gereken bir kavram da edebdir. Edeb lafzı, edb kelimesinin ismidir. Edb ise, insanları ziyafete dâvet etmek mânâsınadır. Bu
537] Ebû Dâvud, Sünnet 14
538] Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71-72
539] Ebû Dâvud, Edeb 7
540] Tirmizî, Birr 62
541] Müslim, İman 14
542] Ahmed Ağırakça, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 67-69
543] Müslim, Müsâfirîn 139
AHLÂK
- 141 -
itibarla edeb, insanların dâvet olunduğu bütün hayır, fazilet ve mekârim-i ahlâkı (güzel huyları)içine alır. Seyyid Şerif Cürcani: “Edeb ma’ruftan ibarettir. İnsanı her türlü hata ve fenalıktan koruyan bir melekedir” der. Kamus mütercimi Âsım Efendi ise, edeb maddesinde şunları zikreder. Edeb; nezâket, incelik ve usluluktur. İnsanlara karşı sözü ve hareketi ile yumuşak bir muamele ve güzel bir tavır üzere olmaktır. Bütün hatalı davranışlardan kendisiyle korunulan şeyleri bilmektir. Kişinin benliğinde (tabiatında, seciyesinde) yerleşmiş bir meleke olup; ona sahip olanları, kötülenmeyi ve ayıplanmayı gerektirecek şeylerden korur. Âriflerin deyimi ile edeb, Dinin tesbit ve tâyin ettiği ahlâkî sınırları korumak ve saygı gösterilmesi gereken yola girmektir. Bu ise insanın gönlünde yer etmiş olan güzel ahlâktan ibârettir. İnsanı hakka götüren yolların hepsi edebtir. Fıkıh âlimlerine göre edeb; Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) sünnetine dayanan hareketler mânâsına gelir.”
İnsanın edebten nasibi yoksa o insan değildir. İnsanla hayvanı birbirinden ayıran en bâriz fark edebdir. Kur’ân-ı Kerim’i iyice tetkik edersen, bütün âyetlerin mânâsının edeb olduğunu görürsün. İnsanların toplum içerisindeki davranışlarını ve birbirleriyle münasebetlerini düzenlemek gâyesiyle konulan hükümleri, tekrar gözden geçirmeliyiz!.. Bu hükümleri kim ve hangi yetkiye dayanarak koymuştur? Eğer tâgûtî güçlerin koyduğu veya çevre kültürünün getirdiği hükümlere göre insanlarla ilişkilerimizi düzenliyorsak, bu düpedüz ahlâksızlık ve edepsizliktir. İslâm dininin tesbit ve tâyin ettiği ahlâkî hükümlere göre ilişkilerimizi sürdürüyorsak, ruhlar âleminde verdiğimiz misak’a sadâkat gösteriyoruz demektir. Gerek nefsimize, gerek ailemize ve gerek içinde yaşadığımız topluma karşı olan vazifelerimizi, İslâm’ın tâyin ettiği ölçülere göre edâ etmek borcundayız. İnsanların hevâ ve heveslerinden kaynaklanan ahlâk anlayışı, başlı-başına bir fâciadır ve sürekli değişir. 544
İslâm’da ahlâkın mâhiyeti ve niteliği Kur’ân-ı Kerim’in hükümlerinde yer aldığına göre, “İslâm ahlâkı” deyimini “Kur’an ahlâkı” şeklînde ifade etmek gerekmektedir. Gerçekte Hz. Âişe’nin rivâyet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber’in ahlâkının Kur’an ahlâkı” olduğu belirtilmiştir.545 Bu bakımdan İslâm ahlâkının teorik yönü Kur’an’da (aynı zamanda hadislerde), tam uygulanma örneği de Hz. Peygamber’in ahlâkî şahsiyetinde somutlaşmaktadır. Nitekim Peygamberimiz: “Ben ancak ahlâkî faziletleri tamamlamak için gönderildim” buyurarak İslâm’da ahlâkın önemine işaret etmişlerdir.
İslâm’da ahlâk edeb, terbiye ve ahlâkî güzellikleri kazanıp kötülüklerden kaçınmak, nefsin tezkiyesine (temizlenmesine, ıslahına) ait davranışlardır. Bu, dinin öngördüğü iyi bir kul olma esasını da güçlendirmektedir. Dolayısıyla insan her şeyden önce nefsini terbiye etmeli, ona karşı olan görevlerini yerine getirmelidir. Bu da nefsi koruma ve yüceltmedir, yani insanın her türlü maddî ve mânevî kötülüklerden korunması yanında; ikinci olarak, koruduğu bu nefsini geliştirmek, olgunlaştırmak ve yüceltmektir. Bir başka söyleyişle İslâm’da ahlâkın konusu nefis kabul edilmekte, bu da insanın maddî ve mânevî yönünü, yani beden ve ruhunu ilgilendirmektedir. Böylece insanın beden ve ruh yönünden terbiye edilmesi, ahlâkın öngördüğü bir kişiliği kazanması amaçlanmaktadır. Nitekim
544] Yusuf, Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, İnkılâb Y., s. 39-42
545] Müslim, Müsafirîn 139
- 142 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ahlâk alanında ortaya konulan eserlere “Kitabü’l-âdab”, “Tehzibü’l-ahlâk” veya “Mekârimü’l-ahlâk” isimlerinden birinin konulması gelenek olmuştur.
Hadis ve hukuk bilginlerinin yazdıkları ahlâk kitaplarında genel olarak Kur’an ve Sünnet’te belirtilen ahlâkî emirler ve kuralların şerh edilmesi ve açıklanması esastır. Allah’ın yüceliği, ihsan ettiği nimetlerin büyüklüğü karşısında hamd edilmesi, Hz. Peygamber’e bağlılık yanında insanın bizzat kendisine, nefsine, ailesine, çocuklarına, din kardeşlerine, öteki İnsanlara karşı görevleri belirtilir. Nefsin (maddî ve mânevî yönden) güzelleştirilmesi konusunda mü’min ya da genel olarak insanların yücelmesi, aklî olgunlaşması amaç olarak hedef gösterilmektedir. Ayrıca buna paralel olarak, özellikle ruhun erdemle güzelleştirilmesi kapsamında; sebat ve metânet, nefsine hâkim olma, şecaat veya cesâret, tevâzu ve vakar, eşref ve haysiyet (izzet-i nefs) hilm, edeb ve hayâ, doğruluk ve dürüstlük, iffet, sabır, cömertlik nitelikleri sayılmıştır. Bu niteliklerin karşıtı olan yalan, hiyânet, karıştırıcılık, bozgunculuk, utanmazlık, şerefsiz ve haysiyetsiz bir hayat yaşamak, sabırsızlık, cimrilik, korkaklık vb. erdemsizliğe götüren nitelikler olarak tanımlanır ve açıklanır.
Genel olarak ahlâkçılara göre insanın doğuştan gelen temel yetenekleri değiştirilemez, ama kazanılmış huyları değiştirilebilir. Zaten İlâhî kitapların ve insan eğitimcileri olan mürşidlerin güzel ahlâka teşvikleri de insanın değiştirilmesi mümkün olan huylarını hedef alır. İnsan boyunu, rengini, akıl kapasitesini değiştiremez, ama davranışlarını istediği biçimde yönlendirebilir. İnsanın sorumluluğu da seçimi elinde olan davranışlaryla sınırlıdır. Seçimi elinde olmayan işlerden ötürü insan sorumlu değildir. O, Allah’ın küllî irâdesi ve kaderinin belirlediği bir husustur.
İslâm ahlâkının asıl kaynağı Kur’ân ve onun ışığında oluşan Sünnettir. Kur’ân-ı Kerîm’de çoğul biçiminde ahlâk geçmemekle birlikte bunun tekili olan huluk ve halk kelimeleri geçer. Halk yaratma, biçim verme demektir ki bu, Allah’ın eylemidir. “Rabbimiz her şeye biçimini veren, her şeyi yaratıp sonra onu yaratıldığı amaca yönlendiren Allah’tır.”546
Huluk ise davranış biçimi, huy, âdet ve gelenek anlamını verir. Bu kelime ilk defa Kalem Sûresi’nde, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in davranış biçimini övmek üzere kullanılmıştır: “Muhakkak ki sen, büyük bir huluk (ahlâk) üzerindesin!”547 Daha sonra Şu’arâ Sûresi’nin, “Bu (davranışınız) sadece eskilerin huluku (geleneği)dir.”548 âyetinde önceki milletlerin, peygamberleri red geleneği, huluk kelimesiyle anlatılmıştır.
(Kur’ân-ı Kerim’de pek çok âyette yer alan “amel” teriminin alanı ahlâkî davranışları da içine alacak şekilde geniş tutulmuştur. Bunun yanında birr, takvâ, hidâyet, sırât-ı müstakîm, sıdk, amel-i sâlih, hayır, ma’rûf, ihsân, hasene ve istikamet gibi iyi ahlâklılık; ism, dalâl, fahşâ, münker, bağy, seyyie, hevâ, isrâf, fısk, fücûr, hatîe, zulüm gibi kötü ahlâklılık ile aynı veya yakın anlam ifâde eden birçok terim vardır. Hadislerde ise bu terimler yanında ahlâk ve hulk kelimeleri de kullanılmıştır.)
Kalem Sûresi’nin 4. âyeti münasebetiyle İmam Fahreddin Râzî, Hz.
546] 20/Tâhâ, 50
547] 68/Kalem, 4
548] 26/Şu’arâ, 137
AHLÂK
- 143 -
Muhammed’in (s.a.s.) ahlâkını şöyle anlatmaktadır: “Huluk ve hulk, ruhsal bir yetenektir ki onunla nitelenen kimse, kolaylıkla güzel işleri yapar. Güzel işleri kolaylıkla yapma durumuna huluk denir. Huluk’un çoğulu ahlâktır. Güzel huluk, cimrilikten, kızmaktan, katılıktan uzaklaşmak, sözü ve işi ile kendini insanlara sevdirmek, başkalarıyla ilişkiyi kesmemek; alışverişte ve diğer işlemlerde hoşgörü sahibi olmakla olur.”
Hz. Âişe (r.a.): “Allah’ın Elçisi’nin (s.a.s.) ahlâkı Kur’ân’dı”549 demiştir. Yani onun, Kur’ân âdâbıyla edeplendiğini, emirlerini tuttuğunu, yasaklarından kaçtığını kasdetmiştir. Allah’ın Elçisi (s.a.s.), her fazîleti, her üstün meziyeti kendinde toplamıştı. Soyu yüksek, zekâ ve anlayışı üstün idi. Bilgisi, utanması, ibâdeti çoktu. Cömert, yiğit, sabırlı, şükredici, mürüvvet, sevgi ve şefkat sahibi, tutumlu, dünyâya değer vermez, alçak gönüllü, âdil, öfkesini yenen ve affedici idi. Akrabayı ziyaret eder, güzel geçinir, tedbirli, güzel yönetir, güzel konuşur idi. Duyuları güçlü, biçimi güzeldi. Bu ve benzeri bütün güzel huylara, fazîlet ve meziyetlere sahipti. Bundan dolayı kendisi: “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim”550 demiştir. Kur’ân’ın ve ona aykırı olmayan sağlam Hadîslerin çizdiği genel çerçeve içinde yasakları çiğnemek, İslâm ahlâkına aykırıdır. Buna göre adam öldürmek, zina etmek, yalan söylemek, adâletten ayrılmak, haksız yere başkasının malını yemek, gasbetmek, çalmak, dedikodu yapmak, iftira etmek, bilmediği şeylerin ardına düşmek, insanların ayıp ve kusurunu araştırmak, insanları halka rezil etmeğe çalışmak, hased etmek, çekememezlik ve benzeri şeyleri yapmak İslâm ahlâkına aykırıdır, başka deyişle ahlâksızlıktır. Bunları yapmamak, tersine başkalarına iyilik etmek, doğru olmak, doğru söylemek, âdil davranmak, adam kayırmamak, rüşvetten, iltimastan kaçınmak, kendisini düşündüğü kadar başkalarını da düşünmek, hâsılı Kur’ân ve Hadîsin övüp teşvik ettiği huyları ve davranışları yapmak, iyi ahlâktır.
Kur’ân-ı Kerîm, güzel ahlâk davranışlarına a’mâl-i sâliha (yararlı işler) demektedir. Kur’ân’da iman, hep sâlih amel ile birlikte anılmıştır. Salih amel (güzel ahlâk) ile birlikte bulunmayan imanın bir değeri yoktur. Çünkü din ve iman kafada kalan soyut-pasif bir düşünceden ibaret değil, sâlih amel biçiminde görünen eylemli inançtır.
Kur’an’ın gösterdiği güzel ahlâka (sâlih amellere) uyan toplumlar, egemen yaşadıkları gibi,551 âhirette cennetle ödüllendirilirler. 552
Güzel ahlâk kurallarını çiğnemeye fısk (yoldan çıkma, güzel ahlâktan ayrılma) denilir. Ahlâksızlık, toplumları yok eder: “Biz bir kenti helâk etmek istediğimiz zaman onun varlıklılarına emrederiz, orada kötü işler yaparlar, böylece o ülkeye (azâb) karar(ı) gerekli olur, Biz de orayı darmadağın ederiz. Nitekim Nuh’tan sonra nice kuşakları helâk ettik. Kullarının günahlarını haber alıcı, görücü olarak Rabbin yeter. Kim bu aceleciyi (dünyâyı) isterse, orada ona, (evet) istediğimiz kimseye hemen çabucak dilediğimiz kadar veririz; ama sonra yerini cehennem yaparız! Kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer. Kim de âhireti ister ve inanarak ona yaraşır biçimde çalışırsa, öylelerinin
549] Müslim, Müsâfirîn 139
550] Muvatta’, Husnu’l-huluk: 8
551] 21/Enbiyâ, 105; 24/Nûr, 55
552] 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69; 4/Nisâ, 123-124
- 144 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çalışmalarının karşılığı verilir.”553
“Bir millet kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah onların durumlarını değiştirmez. Allah da bir kavme kötülük istedimi artık onu geri çevirecek yoktur. Zaten onların, O’ndan başka koruyucuları da yoktur.”554 Bir millet, kendilerinde bulunan iyi ahlâk ve meziyetleri değiştirip isyana dalmadıkça Allah onların elindeki ni’metleri değiştirmez. Bir ulus ahlâkını bozar, şerlere, kötülüklere, fesatlara dalar, isyan ederse Allah da lütfettiği nimet ve imkânları alıp onları perişan eder. Böylece güçlerini kaybeder, küçülürler. Bu durum, Allah’ın sosyal yasalarındandır. Sağlam ahlâk ve karakter sahibi uluslar güçlü, müreffeh olmuşlar; karakterleri bozulunca zayıflamış, perişan duruma düşmüşler, başka ulusların egemenliği altına girmişlerdir. Böyle kimseler, Allah’ın cezasını hak ederler. Bu, onların mahvolması, egemenliklerini kaybetmeleri demektir. Allah bir ulusu cezalandırmak dileyince O’nun cezasına kimse engel olamaz.
Güzel ahlâkını bozan ulusların mahvedileceğini vurgulayan bu âyet, daha sonra inmiş olan Enfâl Sûresi’nde de yinelenmiştir: “Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunan(güzel meziyet)i değiştirmedikçe Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez. Allah işitendir, bilendir. (Evet) Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin gidişi gibi: Rablerinin âyetlerini yalanlamışlardı; biz de onları günahlarıyla mahvetmiştik ve Firavun ailesini boğmuştuk. Hepsi de zulmedicilerdi.” 555
Bu âyetlerde de bir önceki âyetin bildirdiği “Bir millet kendi ahlâk ve meziyetini değiştirmedikçe Allah’ın, onlara verdiği nimeti değiştirmeyeceği” gerçeği vurgulandıktan sonra; tarihte ahlâkını bozan, güzel huylarını kötüleriyle değiştirip zulüm ve fıska saptıkları için Allah’ın hışmına uğrayarak helâk edilen uluslardan birer örnek verilmektedir: Firavun ve kavmi, hakkı yalanlayıp haksızlık yapan, insanları köleleştirip ezen o zorbaları yüce Allah, suda boğmak sûretiyle cezalandırmış, yerlerini, yurtlarını ellerinden alıp başka bir ulusun egemenliğine vermiştir.
İşte ahlâkını, güzel karakterlerini bozup haksızlığa sapan her milletin sonu böyle hüsrandır. Nitekim günümüzde de bu İlâhî yasa tecellî etmiştir: Halkı ezen diktatörler, Çavuşeskular, Jiwkoflar, Brejnewler, Honeckerler devrilmiş, halka zorla uyguladıkları komünist rejimler yıkılmış; baskı ile kendilerine bağladıkları, ezdikleri uluslar bağımsızlıklarına kavuşmuştur. Mülkün temeli ahlâk ve adâlettir! 556
Görünür âlemin yegâne mükellef ve sorumlu varlığı olarak insanı tanıyan Kur’ân-ı Kerim, bu sebeple onun ahlâkî mâhiyeti konusuna özel bir önem vermiştir. Buna göre Allah insanı en güzel bir tabiatta yaratmış,557 ona Kendi rûhundan üflemiştir.558 Bu sebeple insanlığın atası olan ve bütün insanlığı temsil eden Hz. Âdem karşısında Allah’ın emri gereğince melekler secdeye kapanmıştır. Ancak insanın bu üstün rûhî cephesi yanında bir de topraktan yaratılan beşerî cephesi vardır. İşte insandaki bu ikilik onun ahlâkî bakımdan çift kutuplu bir
553] 17/İsrâ, 16-19
554] 13/Ra’d, 11
555] 8/Enfâl, 53-54
556] S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları, 23/434-439
557] 95/Tîn, 4
558] 15/Hıcr, 29
AHLÂK
- 145 -
varlık olması sonucunu doğurmuştur. “Allah insan nefsine fücûrunu da takvâsını da ilham etmiş”,559 yani ona iyilik ve kötülüğün kaynakları olan kabiliyetleri birlikte vermiştir. Dolayısıyla “nefsini temiz tutan kurtuluşa ermiş, onu kirletense hüsrâna uğramıştır.” 560
Kur’ân-ı Kerim’in insanın ahlâkî mâhiyeti hakkındaki bu dengeli yaklaşımı, onun ahlâkî hüküm ve tercihlerini de aynı şekilde değerlendirmesine yol açmıştır. İşte Kur’an’ın insan hakkındaki bu ihtiyatlı iyimserliği İslâm ahlâkının temelde dinî kaynaklı olması sonucunu doğurmuştur. Kur’an ve Sünnet’e göre hakkında nass bulunan konularda yükümlülüğün kaynağı dindir. “Allah ve Rasûlü bir şeye hükmedince, artık mü’min erkek ve kadınlara işlerinde bir seçme hakkı kalmaz. Her kim Allah ve Rasûlüne isyan ederse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”561 Hz. Peygamber, ahlâkî hükümlerin de dâhil olduğu helâlleri haram, haramları helâl saymaya yönelik bir anlaşmanın geçersiz olduğunu açıklamıştır.562 Bununla birlikte, Allah’ın hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ana, baba, İslâmî devlet gibi başka otoriteler de vazife koyabilirler ve bunlara itaat gerekir.563 Kur’an ve Sünnet’te ahlâk ile ilgili genel hükümler yanında, birçok ahlâkî davranışlar için özel hükümler de yer almış olmakla birlikte, her şeye rağmen, hakkında hüküm bulunmayan girift meselelerle karşılaşılabileceği de hesaba katılmıştır. Hz. Peygamber, “Helâl da haram da bellidir; bu ikisi arasında ise şüpheli durumlar vardır. Şüpheli şeylerden sakınan kişi dininin şerefini korumuş olur.”564 buyurmuş ve böyle durumlarda kalp ve vicdanın verdiği hükme uymayı öğütlemiştir. Ne var ki Kur’an ve hadislerde vicdanın hükümleri ihtiyatla karşılanmıştır. Çünkü insan nefsi, kendisine kötülük ve edepsizlikler telkin eden şeytanın baskısı altındadır.565 Ayrıca İslâmî terminolojide “hevâ” adı verilen kötü arzu ve eğilimler ile şuursuz taklit de ahlâk ve fazilet yolunun engelleri olarak gösterilmiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim kötü arzuların esiri olan insanı “hevâsını ilâh/tanrı edinen”566 şeklinde tanıtmış, öte yandan yanlış yolda olan atalarını taklitte direnenleri, “Onlar sağır, dilsiz ve kördürler; akıllarını kullanmazlar”567 ifâdesiyle eleştirirken bu arada dinî hükümlerle selim aklın hükümlerinin birbirini desteklediğine işaret etmiştir.
Kur’an ve Sünnet’te faziletlerin fert ve toplum hayatına maddî ve mânevî faydaları, rezîletlerin zararları üzerinde durulmuştur. Diğer yandan, kişinin rûhî benliğinde iyiliğin meydana getirdiği sevincin, kötülüğün meydana getirdiği pişmanlık ve elemin Kur’an ve Sünnet’te büyük bir değer taşıdığı görülür. Nitekim Hz. Muhammed (s.a.s.), “Bir insan iyilik yaptığında sevinç, kötülük yaptığında üzüntü duyabiliyorsa artık o gerçekten mü’mindir”568 buyurmuş, hatta iyilik (birr) ve kötülüğü (ism), kişinin vicdanında (nefs) meydana getirdiği etkilenmenin mâhiyetine göre tarif etmiştir.569 Ancak vicdan duygusu, insanı kötülük yapması halinde kına559]
91/Şems, 8
560] 91/Şems, 9-10
561] 33/Ahzâb, 36
562] Ebû Dâvud, Akdıye 12
563] Buhârî, Ahkâm 4, 43; Müslim, İmâre 34, 38
564] Buhârî, İman 39; Büyû’ 2; Müslim, Müsâkat 107, 108
565] 2/Bakara, 169
566] 25/Furkan, 43; 45/Câsiye, 23
567] 2/Bakara, 171
568] Ahmed bin Hanbel, Müsned I/398
569] Müslim, Birr 14, 15; Tirmizî, Zühd 52; Müsned, IV/227
- 146 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yan bir güç (en-nefsü’l-levvâme) olabileceği gibi,570 kaskatı kesilmiş kalp571 haline dönüşerek kötülük karşısında duyarlılığını kaybetmiş bir duruma da gelebilir. Bu yüzdendir ki İslâm’da bütün ahlâkî vazifeler uhrevî müeyyideye/yaptırıma bağlanmış,572 iyiler için cennet vaad edilmiş, kötüler cehennemle tehdit edilmiştir. Ancak ahlâk kurallarının uygulanmasında, özellikle sosyal düzenin sağlıklı işletilmesinde genellikle sadece bu motiflere dayanan bir ahlâk tam olarak saygıya değer sayılamayacağından, Kur’an ve Sünnet’te Allah’ı en yüksek derecede sevmek,573 O’nun rızâsına lâyık olmak ve O’ndan hoşnut olmak574 temel ahlâkî motif olarak gösterilmiş, doğru inanç ve temiz yaşayışın en yüksek gâyesinin Allah rızâsı olduğu vurgulanmıştır. 575
İslâm ahlâkının bu dinamik yapısı, onun sadece bir kitle ahlâkı veya sadece bir seçkinler ahlâkı olmadığı, aksine maddî, zihnî ve psikolojik bakımlardan her seviyedeki insanın kaygılarını ve özlemlerini dikkate alan, bununla birlikte ona, içinde bulunduğu durumdan daha ideal olana doğru yükselme imkânı sağlayan kapsamlı ve uyumlu bir ahlâk olduğunu gösterir. Buna göre hayır statik olmadığı gibi, gâye de statik değildir. Bütün insanların yapabilecekleri, dolayısıyla yapmak zorunda oldukları iyilikler (farzlar) yanında, yapılması kişinin fazilet ve kemal derecesine bağlı hayırlar da vardır. Ahlâk, bilgi ve fazilet bakımından sürekli bir yenilenmedir. Bunun için insan, Kur’ân-ı Kerim’e göre, öncelikle iman sevgisi kazanmalı, fenâlıklardan ve isyankârlıktan nefret etmeli,576 kalbini yani iç dünyasını Allah şuuru (zikrullah) ile huzura kavuşturmalıdır.577 Bu sûretle Allah şuuru insana ahlâkî ve mânevî hayattan zevk alma, hatalarının farkına varma, onlardan vazgeçme ve tevbe edip Allah’tan af dileme fırsatı sağlayacaktır.578 İslâm’ın öngördüğü bu ahlâkî terakkînin ulaşacağı son nokta, insanın gâye bakımından çıkar kaygılarını aşması, hatta cennet ümidi ve cehennem korkusunun da ötesinde, bütün düşünce ve davranışlarını Allah’ın emrine ve rızâsına uygun düşüp düşmeyeceği açısından değerlendirmesidir.579 Bu son noktada İslâm ahlâkı pragmatik eğilimleri ortadan kaldırmakta ve kategorik bir ahlâk hüviyeti kazanmaktadır. 580
“İslâm Ahlâkı” Kavramının Kapsadığı Konular
1) Nazarî Ahlâk: Ahlâk ve Mâhiyeti, Ahlâk İlmi, Edeb, Âdâb, Âdâb-ı Muâşeret, Yükümlülük ve Sorumluluk, Yaptırım, Niyet, Gayret…
Ahlâk İlmi, Ahlâk Felsefesi, İslâm Ahlâkı, Eski ve Modern Câhiliyenin Ahlâk Anlayışı, Kur’an ve Sünnette Ahlâk, Bir Bilim Dalı Olarak İslâm Ahlâkı, Ahlâkî Özgürlük, Ahlâkın Kaynağı, Ahlâkın Gâyesi...
570] 75/Kıyâme, 2
571] 5/Mâide, 13; 39/Zümer, 22
572] 28/Kasas, 83-84; 20/Tâhâ, 15; 40/Mü’min, 17; 45/Câsiye, 27
573] 2/Bakara, 165
574] 5/Mâide, 119
575] 9/Tevbe, 72; 57/Hadîd, 27
576] 48/Hucurât, 7, 14
577] 13/Ra’d, 28
578] 3/Âl-i İmrân, 135
579] 11/Hûd, 112; 42/Şûrâ, 15; 76/İnsân, 8-9
580] Mustafa Çağrıcı, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 2-3
AHLÂK
- 147 -
2) Amelî Ahlâk (Pratik Ahlâk): İnsanın Kendine Karşı Görevleri (Bedenine, Ruhuna/Mânevî Varlığına, Aklına Karşı), Ailesine Karşı Görevleri, Toplumsal Görev ve Sorumlulukları, Rabbine Karşı Görevleri.
3) Güzel Ahlâk (Övülen Davranışlar): Sâlih amel ve ihsân bilinci; Sabır, kanaat/doyumluluk, iffet-hayâ, cömertlik ve infak bilinci, yumuşaklık ve yumuşak huyluluk, merhamet ve şefkatli olma, af/bağışlama, takvâ, hikmet, doğruluk ve dürüstlük, güvenilir ve emîn olmak, tevâzu, iki kişinin arasını düzeltmek, adâlet, tevekkül, istişâre/danışma, samimiyet/ihlâs, (hevâ ve heveslere, irâdeye hâkim olma; bakışları haramdan sakındırma, sözde durma, öğrenme sevgisi, ilmi ve ma’rûfu yayma, hakkı savunma, haksızlığa karşı direnme, sevgi, saygı, kibarlık, sevecenlik ve misâfirperverlik, yardımseverlik, zühd (âhireti dünyaya tercih), doğallık, içtenlik, temizlik, titizlik, hoşgörü, çalışkanlık, dayanışma, eşitlik ve paylaşım bilinci, önyargısızlık, cesaret, İslâmî ve insanî kurallara uyma duyarlılığı, özveri/fedâkârlık, özgüven, kötülüğe karşı bile iyilik, kendinden esirgeyene bile verme, kendinden kaçana bile kucak açma, evlenmek, evlendirmek, mâlâyâniyi terk (faydalı şeylerle meşguliyet), itidalli/dengeli olup her türlü aşırılıktan kaçınmak, özeleştiri yapabilmek, eleştiriye açık olmak, nasihati sevmek.
4) Âdâb-ı Muâşeret (Görgü ve Nezâket Kuralları): Selâm verme, tokalaşma, oturup kalkma ve meclis âdâbı, konuşma âdâbı, dâvet ve tebliğ, aksırma ve esnemeyle ilgili âdâb, hediye, şaka yapma, giyim, yemek âdâbı, dâvete icâbet, hasta ziyareti, ölüye karşı görevler…
5) Kötü Ahlâk
Sözle ilgili kötü davranışlar: Yalan, hakaret ve sövme, lüzumsuz ve boş konuşma, koğuculuk, gıybet, yanlış övgü, yemin, öfke, kötü zan, tecessüs/gizli kusurları araştırma…
Bireysel davranışlarla ilgili kötü davranışlar: Gurur-kibir, övünme ve tafra, riya/gösteriş, cimrilik, israf, dünyaya aşırı bağlılık (dünyevîleşme), hırs, haset, iki yüzlülük/nifak, davranışları sözlerine uymamak, aşırı sevinç veya şikâyetçilik, haram yeme, kötü alışkanlıklar edinmek ve varsa terk etmemek (içki, kumar, sigara vb.), rüşvet alıp vermek, imansızlık, şirk, laikçilik, haksız tekfircilik, hurâfecilik, ırkçılık, kabilecilik, teslimiyetçilik, taklitçilik, iffetsizlik, hayâsızlık, doyumsuzluk, yapaylık, samimiyetsizlik, hoşgörüsüzlük, bencillik, küstahlık, tembellik, sabırsızlık, adâletsizlik, acımasızlık, ruhsuzluk, şahsiyetsizlik, kimliksizlik veya çok kimliklilik, zevksizlik, önyargılılık, gösterişçilik, saygısızlık, kabalık, çıkarcılık, kurnazlık, mal ve makam sevgisinde aşırılık…
Sosyal ahlâkla ilgili kötü davranışlar: Öldürme, kan dâvâsı, intihar; İffet ve namusa saldırı; Kişilik haklarına saldırı; Sarhoşluk; Hırsızlık, gasp ve yağma; Haksız ve haram kazanç; Aldatma; Fâiz; İhânet; Eziyet ve zulüm ve kötülüklere, zulme karşı tavırsızlık; Suç ortaklığı; Söz ve taahhütlerine sadâkatsizlik; Gerçeği gizlemek ve yalancı şâhitlik; Düşmanlıkta ve kötülükte yardımlaşmak; Tartışmayı sevmek, özellikle dinde tartışmak; Ana babaya ve saygı duyulması gerekenlere saygısızlık…
6) Siyasal Hayatla İlgili Ahlâkî Hususlar: Yöneticilerin nitelikleri ve görevleri, İslâmî yönetimin temel İlkeleri (bey’at, şûrâ, adâlet -Allah’ın indirdiğiyle hüküm-), yönetilenlerin görev ve sorumlulukları, zâlim ve haksız yönetime karşı
- 148 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tavır, hilâfet, şeriat, ideolojiler: materyalizm, kapitalizm, sosyalizm, demokrasi, laiklik vb.
7) İnsan Hakları ve Ahlâk: Din ve vicdan hürriyeti, ibâdet ve tesettür hürriyeti, dâvet ve tebliğ hürriyeti, kadın hakları, diğer insanî haklar, Özgürlük…
8) Çalışma Hayatıyla İlgili Ahlâkî Yükümlülükler: Çalışma, üretim ve kazanma, harcama ve tüketimle İlgili görevler, işçi-işveren ilişkileri, iş ahlâkı; hak ve sorumluluklar…
9) Ticarî Hayatla İlgili Ahlâkî Problemler: Alış-veriş, akit, şirket, ölçü-tartı, ticarette yalan, yemin ve malın kusurunu söylememe, fâhiş fiyat, kandırma, faiz, îne Satışı, hava Parası, borsa, sigorta, çek, kredi ve kredi kartı vb.
10) Sosyal Hayatla İlgili Ahlâkî İlişkiler: Sevgi, kardeşlik ve dostluk, toplumsal barış ve uzlaşma, insan haklarına saygı, insanlar arası ilişkiler, komşuluk ilişkileri, töre ve törenler...
11) Aile Hayatıyla İlgili Ahlâkî Kurallar: Evlenme, boşanma, çocuk, nafaka, çocuk terbiyesi, miras, karı-koca ve çocukların hak ve görevleri, kardeşler ve akrabalar…
12) Eğitim ve Öğretim Hayatında Ahlâkî İlkeler: İlim Anlayışı, öğrenme ve öğretme, fıtrat, öğrenci-öğretmen ilişkileri ve haklar-sorumluluklar, farz ve haram ilimler, faydasız bilgi, eğitim ilkeleri, câhilî eğitim-rabbânî eğitim, emanet bilinci, eğitim kurumları…
13) Hukukî Hayatla İlgili Ahlâkî Esaslar: Muâmelât, akidler, rızâ, borç, emânet mal, buluntu, yargılama hukuku, suçlar-cezâlar…
14) Peygamberimiz’in Örnek Ahlâkı
15) Allah’a Karşı Görevler
a- Genel Olarak: Küfür ve şirkten tümüyle kaçınıp tevhidî bilinçle iman etmek, Allah’a itaat, Günlük ibâdetlere özen göstermek, Kur’an’ı (anlayarak, düşünerek, uygulama, tebliğ ve topluma hâkim kılma gayretleriyle) okumak, Şükretmek, İmtihan ve musîbetlere tahammül, O’na güvenmek, Rahmetinden ümit kesmemek ve azâbından emin olmamak, Takvâ, ihlâs ve ihsân bilincine sahip olmak, Allah için ilimle meşgul olup ilmi yaymak, Allah’a yapılan adak ve vaadleri yerine getirmek, Çok yemin etmekten sakınmak ve yapılan yemine saygı göstermek, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapıp hakkı ve sabrı tavsiye etmek, devamlı Allah’ı hatırlamak, O’nu tesbih ve tekbîr etmek, Sık sık duâ etmek, Tevbe etmek, O’nu her şeyden çok sevmek…
b- İbâdetlerle İlgili Görevler: Namaz, Oruç, Hac, Zekât, Diğer İbâdetler (Zikir, Şükür, Tefekkür, Cihad vb.)
c- Haramlarla İlgili Görevler: Yeme-içme, giyinme ve süslenme, sanat, spor ve eğlence, cinsî hayat; Günah, Haram, Mekruh alanlarında görevler.
d- Bid’at ve Hurâfeler: Gayb bilgisi (falcılık, burç falı, kehânet, cincilik, büyücülük, muska, nazar boncuğu), Hurâfeler, Mezar ziyaretlerinde hurâfeler, Bid’at (Mevlit, kandiller, mistik âyinler, Sünnette olmayan zikir ve nâfileler…
16) Kur’an’ın Çok Önem Verdiği Ahlâkî Davranışlar: Sâlih amel, infak, ıslah,
AHLÂK
- 149 -
ahde vefâ/sözde durmak, tevbe, hakka bâtılı karıştırmamak ve hakkı gizlememek, sabır, adâlet, af, şükür, ihsân (güzellik sergilemek, yardım etmek ve Allah’ı görür gibi ibâdet etmek), Allah’a itaat etmek, ana babaya ihsan/iyilik ve güzel davranmak, insanlara güzel söz söylemek, haksız yere kan dökmemek, Allah’a ve O’nun sevdiklerine dostluk, O’nun sevmediklerine düşmanlık, tefrikadan kaçınmak ve dinde ihtilaf etmemek, ihlâs, Allah’ı sevmek ve Allah için sevmek, haram ve günahlardan sakınmak, doğru olmak, içki ve kumardan sakınmak, maddî ve mânevî temizliğe riâyet etmek, Allah için güzel borç vermek ve hayırda yardımlaşmak, fâizden ve haram kazançdan sakınmak, yalan ve iftirâdan uzak durmak, Müslümanlarla vahdet içinde kardeşlik bilinciyle yaşamak, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker yapmak, insanlara karşı yumuşak olmak ve kaba katı yüreklilikten kaçınmak, istişâreye önem vermek, azim ve tevekkül içinde olmak, cömert olup cimrilikten sakınmak, isrâf etmemek, fuhuş, zinâ ve onlara yaklaşma gibi kötü davranışlardan kaçınmak, aile bireyleriyle güzel geçinmek, emânetlere riâyet edip ihânetten kaçınmak, her çeşit hırsızlıktan kaçınmak, tesettüre riâyet etmek, gözleri haramdan korumak, Allah’ın rahmetinden ümit kesmemek ve azâbından emin olmamak, gıybet, alay, lakap takma ve sûi zan gibi çirkin davranışlardan kaçınmak, ölçü ve tartıyı adâletli yapmak, hasedden/kıskançlıktan sakınmak.
Güzel Huylar ve Çirkin Huylar (Faziletler ve Reziletler Listesi)
• Fazilet (erdem) – Rezilet (çirkinlik, alçaklık)
• Hikmet – İlimsizlik ve amelsizlik
• Adâlet – Zulüm ve Gadr/İnsafsızlık
• Şecaat (yiğitlik, cesurluk) – Cebânet (korkaklık)
• İffet – Fuhuş
• Emniyet (emin olmak) – Hiyânet
• Edeb – İsâet (kötülük ve terbiyesizlik)
• İttika – Fısk, Fücur
• İhsan – Bağışlamama, İyilik Etmeme
• İhlâs - Riyâ
• İstikamet – Hıyânet, Sözden Caymak, Sapıklık
• İtaat – İsyan
• İtimad – Hiyânet, İşi Kötüye Kullanmak
• İktisad – İsraf
• Ülfet – Uzlet
• İnsaf – Zulüm, Haksızlık, Hakkı İnkâr
• Beşâşet (güler yüzlülük) – Ubûset (yüz ekşiliği, çatıkkaşlılık)
• Teennî – İsti’câl (acelecilik)
• Ta’zîm (hürmet) – Tahkîr (küçümseme, hakir görme)
• Tefe’ül (hayra yorma, güzel zan) – Teşe’üm, Tetayyur, Uğursuz Görme
• Tefekkür – Gaflet
• Tevâzu – Tekebbür
- 150 -
KUR’AN KAVRAMLARI
• Tevekkül – Allah’a Güvenmemek, Sebeplere Sarılmamak
• Sebat (kararlılık, sözde durmak) – Kararsızlık
• Cûd (cömertlik) – Cimrilik (hasislik ve tama’)
• Hazm (anlayışlı, tedbirli davranmak) – Tedbirsizlik, Aşırı İhtiyat
• Hüsn-i Zan –Sûi zan (kötü sanma), Tecessüse Sebebiyet
• Hıfz-ı Lisan – Mâlâyâni
• Hak – Bâtıl
• Hilm – Hiddet, Tehevvür, Gazab, Öfke
• Hamiyet (nâmus ve şeref yolunda çaba) – Câhiliyye hamiyeti (bâtılı koruma yolunda çaba)
• Hayâ – Vekahat (utanmazlık, hayâsızlık)
• Huşû (haşyet, Allah korkusu) – Gaflet İçinde Kendini Büyük Görmek
• Hayır – Şer
• Dostluk (velâyet) – Adâvet (düşmanlık, kindarlık)
• Diyânet (dindarlık) – Dinsizlik, Din Hükümlerine Aykırı Davranmak
• Zikir – Nisyân (unutmak), Gaflet
• Rızâ (hoşnut olmak) – Reddetmek, İtiraz Etmek
• Rıfk (yumuşaklık, yavaşlılık, nezâket) – Unf (şiddet, sertlik, kabalık)
• Sa’y (çalışmak, güç harcamak) – Atâlet, Belâet, Meskenet (tembellik, gevşeklik, miskinlik, umursamazlık)
• Ayıpları Örtmek – Kusurları Yaymak, Gıybet ve İftira, Bühtan
• Şefkat – Merhametsizlik
• Şükür – Küfrân-ı Nimet, Nankörlük
• Sabır – Ceze’ (sabırsızlık)
• Sadâkat – Yalan, Hıyânet
• Salâh (iyi hal, sâlih amel) – Fesât, Fücur
• Sıla-i Rahim – Kat-ı Rahim
• Salâbet (metîn olmak, kalp kuvveti) – Gevşeklik ve İnanç Bozukluğu, Taassup
• Zarâfet (incelik, kibarlık) – Kabalık
• Azim (kararlılık, niyet, yönelme) – Tereddüt ve Terâhî (geciktirme)
• Muhabbet (sevgi) – Nefret, Buğz, Makt (kin)
• İsmet (günahlardan korunma gayreti ve huyu) – Suçluluk, Günahkârlık
• Af (bağışlama), Safh (göz yumma) – İntikam, Muâhaze (azarlama)
• Ahd (söz verme ve sözde durma) – Ahde Vefâsızlık, Döneklik
• Fütüvvet (yiğitlik, nefis şerefi, cömertlik, af) – Cebânet (korkaklık), Zillet, Cimrilik, Ürkeklik
• Ferâset (zihin uyanıklığı, çabuk anlayış yeteneği, insan sarraflığı) – Belâhet (anlayışsızlık)
• Kadirşinaslı (değer bilme) – Kadirnâşinaslık (değer bilmemezlik)
• Kanaat – İsraf (savurganlık), Hırs
• Kerem (cömertlik) – Cimrilik
AHLÂK
- 151 -
• Lutf (iyilik ve güzellik), Yumuşaklık – Cevr (eziyet)
• Latîfe, Mizah (şaka ve hoş duygulu söz ve davranış) – Aşırı Şaka, Eşek Şakası, Aşırı Ciddiyet, Asık Suratlılık
• Muhâbât (heybetlilik, faziletlerle iftihar etme) – Ucub, Gurur, Câhilce Övünme
• Metânet (sağlamlık, dayanıklılık, fikrinde sâbitlik) – Gevşeklik, Kuvvetsizlik, Zaaf
• Medh (övgü) – Zem (yergi, birinin kötü hallerini ortaya sermek), Meddahlık
• Müdârâ, Mümâşât (yüze gülmek, güzel davranışlarda bulunmak, hoşgörü ve sükûn – Müdâhane (yağcılık, yaltaklanma, dalkavukluk), Geçimsizlik
• Muhabbet (sevgi, dostluk) – Buğz, Nefret, Düşmanlık
• Merhamet – Gadr (gaddarlık, acımasız, katı kalpli, duyarsız ve duygusuzluk)
• Mürüvvet (erkeklik, insanlığa uygun şeyleri yapmak, olgunluk – Nâmerdlik
• Müşâvere – Dediğim Dediklik, Kendini Beğenmişlik
• Muâvenet, Teâvün (yardımlaşmak) – Yardımı ve Hizmeti Esirgemek, Bencillik
• Minnet (iyilik etmek) – Minnet (ikinci mânâsı; yapılan iyilikleri birer birer sayarak başa kakmak)
• Nâmus (şeref, iffet, edeb, hayâ, istikamet gibi faziletlerin tümü) – İffet ve İstikametten Mahrûmiyet
• Samimiyet – Nifak
• Lafını Bilmek – Nemîme (koğuculuk, laf getirip götürme)
• Vaad (söz vermek ve sözünde durmak) – Söz Vermemek ve Caymak
• Vefâ (verilen sözü yerine getirme, borcu ödeme, gereken şeyi yerine getirip altta kalmama – Hulf, Cayma, Vefâsızlık
• Vakar (ağırbaşlılık) – Hafiflik
• Himmet (yüksek bir irâde, kalbin Allah’a yönelmesi), Dâvâ Adamlığı – Huyun Aşağılığı ve Küçük, Basit Şeylerin Adamı Olmak
• Yüsr (kolaylık) – Usr (güçlük, çetinlik, uzlaşmaz tip)
• Helâl İstek ve Şehvet – Haram ve Aşırı İstek ve Şehvet, Hevâ
İslâm Ahlâkı
İnsanın yaratılış gayesini bildirerek iki cihan mutluluğuna erişmenin şartlarını geçekleştirme, ahlâkın başta gelen gayesidir. Müslüman’ın temel görevi Allah’a kulluktur. Hiçbir ortak koşmadan yüce Allah’a kulluk yapmaktır. Bu kulluğun esaslarını Kur’an’ı Kerim’den; ibâdetlerimizi tam anlamıyla yerine getirmeyi de Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) uygulamalarından öğrenmekteyiz.
Bu kulluk esasları içerisinde ahlâkın büyük bir yeri vardır. İnsan ahlâk sayesinde iyiye ve doğruya yönelir. İnsanın maddî ve mânevî yapısı bir âhenk içinde terbiye edilmiş olur. Güzel ahlâk sayesinde kişi, yalnız kendisini geliştirmiş ve korumuş olmaz; aynı zamanda toplumun korunmasında ve gelişmesinde de çok önemli katkılar sağlamış olur. Fertleri ve toplumları sağlam ve dürüst hale getirmek, ahlâkın gayeleri arasındadır. 581
581] Vedat Aydın, Ahlâk Dersleri, Denge Yay., s. 17
- 152 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ahlâkın önemi
İslâm dini ahlâka büyük bir önem vermiştir. Ahlâk iyi huyları benimsemek, kötü huylardan arınmaktır. Huylar iyi de olur, kötü de olur…
Dolayısıyla Ahlâk, güzel ve çirkin veya iyi ve kötü diye ikiye ayrılır. İslâm dini mü’minlere iyi huylara sahip olmalarını ve Kötü huylardan kaçınmalarını emretmektedir Zaten İslâm dininin ihtiva ettiği hükümler dört kısma ayrılmaktadır:
1- İtikada ait hükümler,
2- Helâl, haram, mubah ile mekruha ait hükümler,
3- İbâdetlere, muâmelâta ait hükümler,
4- Ahlâka ait hükümler.
Ahlâkın önemini âyet ve hadisler ortaya koymaktadır.
Ahlâkî Vazifeler
1- Kişinin Kendine Karşı Vazifeleri
a- Bedenî Vazifeler
1. Temiz Olmak: Öncelikle, mü’min kişinin temiz olması gerekir. Çünkü Rabbimiz Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah temiz olanları sever.” 582
Rasûlullah (s.a.s.): “Temizlik imanın yarısıdır”583; “Allah temizliği sever.”584 buyurmuştur. Dolayısıyla mü’min her türlü temizliğine dikkat etmelidir.
2. Sağlığı Korumak: Peygamberimiz (s.a.s.) sağlığın korunması için bizleri uyarmaktadır. “İki nimet vardır ki, insanların çoğu bunların kıymetini bilmiyorlar ve aldanıyorlar. Bunlar sağlık ve boş zamandır.” 585
Sağlığın korunması için, dengeli beslenmeli ve temiz ortamlarda bulunmalı, ayrıca sağlığımıza zarar veren alkollü içkiler, uyuşturucular ve sigara gibi sağlığımıza zarar veren her türlü şeyden sakınmalıyız. Hastalandığımızda da tedavi olmamız dinimizin emridir.586
b- Rûhî Vazifeler:
1. Doğru ve sağlam bir inanca sahip olmak,
2. Ruhu ibâdetler ile beslemek,
3. Güzel ahlâk sahibi olmak,
4. Kötü huylardan arınmak,
5. Doğru ve sağlam bilgiler edinmek,
6. Bâtıl inançlardan uzak durmak,
582] 9/Tevbe, 108
583] Müslim, Tahâret 1, Hds no: 223
584] Tirmizî, Edeb 41
585] Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. c. 12, s. 177, Hds no: 2019; Abdullah İbnü-l Mubarek, Kitabüz-Zühd ve’r-Rekaik, Terc. M. Adil Teymur, Seha Yay. s. 17
586] Bk. Ebû Dâvud, Tıb 1, Hds. No: 3855
AHLÂK
- 153 -
7. İrâdeyi güçlendirmek.
2- Ana Babaya Karşı Vazifeler
Anne ve babanın çocuk üzerinde hakları vardır. Çünkü onun dünyaya gelmesine vesile olmaları ve büyümesi için zorluklara katlanmaları, kendilerine saygıyı gerekli kılar. Allah (c.c.) anne babaya karşı saygılı olunmasını, onlara of dahi denilmemesi gerektiğini emretmektedir. 587
Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) der ki; Rasûlullah (s.a.s.)’e; “Hangi iş, davranış Allah’a daha sevimlidir?” diye sordum. O da: “Vaktinde kılınan namazdır” dedi. ‘Sonra hangisi?’ “Anaya babaya iyilik etmek” ‘Sonra hangisi?’ “Allah yolunda cihad etmektir” buyurdu. 588
Caime oğlu Muâviye anlattı: Babam Rasûlullah (s.a.s.)’e gelerek: “Ya Rasûlullah savaşa gitmek istiyorum, size danışmaya geldim”dedi. Hz. Peygamber (s.a.s.) de: “Anan hayatta mı?” diye sordu. Cesime: “Evet” dedi. “Ondan ayrılma, çünkü cennet annelerin ayağının altındadır. (Ona hizmet edip onun gönlünü almak seni cennete götürür)” buyurdu.589
3- Evlâdın anne ve babasına karşı yapması gereken görevler şunlardır:
1. Muhtaç oldukları vakit onlara bakmak, her ihtiyaçlarını karşılamak,
2. Her ne zaman çağırırlarsa hemen koşup gitmek,
3. Emirlerine her zaman itaat etmek (günah olmadıkça),
4. Yanında gâyet yumuşak konuşmak, kırıcı olmamak,
5. Kendi için istediği ve râzı olduğu şeyleri onlar için de istemek; istemediği ve hoşnut olmadığı şeyleri onlar için de istememek,
6. Onlara çok duâda bulunmak.
Anne Babanın ölümünden sonra da :
1. Onların mağfireti için duâ etmek,
2. Akrabaların ve sevdiği dostlarının ziyaretine gidilmesi.
Bir kişi: ‘Ya Rasûlallah! Ana ve babamın vefâtından sonra onlara yapabileceğim bir iyilik var mı?’ diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.): “Evet, onlara hayır duâda bulunur, onlar için istiğfar eder (Allah’tan bağışlanmalarını ister), vasiyetlerini (isteklerini) yerine getirir, yakınlarıyla ilgisini kesmez ve dostlarına ikramda bulunursan” dedi. 590
Onların ruhları için hayır yapmak gerekir. Anne ve babanın memnun olacağı, hoşuna giden şeyleri gerek sağlığında, gerekse ölümünden sonra yapmalıdır. Onları memnun etmek evlâtlık görevidir. Anne babaya iyi davranmak gerekir.
587] Bk. 17/İsrâ, 23
588] Buhârî, Edeb 1; Müslim, İman 36, Hadis no: 137; Tirmizî, Birr ve’s-Sıla 2, Hadis no: 1960
589] Nesâî, Cihad 6; İmam Hafız el-Munziri, Terğib ve Terhib Terc. c. 5, s. 114, Hds no: 11
590] Ebû Dâvud, Edeb 120; İbn Mâce, Edeb 2; İmam Hafız el-Munzirî, Terğib ve Terhib, c. 5, s. 128, Hds no: 32
- 154 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Onlara karşı gelmek büyük günahlardandır. 591
4- Anne ve Babanın Çocuklarına Karşı Vazifeleri
Aile yuvasının süsü ve mutluluk kaynağı olan çocuk, anne ve babaya Allah’ın bir emanetidir. Çocuklarının terbiyesinden sorumludur.
Ebeveynin çocuklarına karşı başlıca vazifeleri şunlardır:
1. Çocuklarını sağlıklı olarak besleyip büyütmek, çocuklarının beden ve ruh sağlığını korumak,
2. Çocuklarına haram lokma yedirmemek, Peygamber Efendimiz: “Allah yolunda harcanan paraların sevabı en çok olanı, aile fertlerine harcanan paradır”592 diye buyurmuş; başka bir hadisinde de; “İnsanın aile bireylerini sefil bırakması kendisine günah olarak yeter” 593 demiştir.
3. Çocuğun sağ kulağına ezan, sol kulağına da kamet okumak594 ve güzel bir isim koymak,595 ayrıca Allah Teâlâ’ya şükür için kurban (akîka) kesmek sünnettir. Hz. Âişe’den (r.a.) şöyle rivâyet edilmektedir: Rasûlullah (s.a.s.) bize “erkek çocukları için iki, kız çocukları için bir koyun ‘akîka’ olarak kurban etmemizi emretti.” 596
4. Çocuğu iyi terbiye etmek, ona ahlâk yönünden güzel örnek olmak. Peygamberimiz: “Hiçbir baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha üstün bir bağışta bulunmamıştır”597 buyurarak çocuk terbiyesinin önemini belirtmiştir.
5. Çocuğuna namaz kılmayı, diğer dinî ve ahlâkî görevleri öğretmek, 598
6. Çocuğunu okutmak, geçimini sağlayıcı bir meslek sahibi yapmak,
7. Çocukları sevmek, onlarla ilgilenmek. Çünkü çocukların yemek içmek kadar sevgiye de ihtiyaçları vardır.
8. Çocuklara sevgi gösterirken, hediye verirken ayrım yapmamak, eşit ve adâletli davranmak, “Allah’tan korkun ve çocuklarınız arasında adâleti gözetin.” 599
9.Evlenme çağına geldikleri zaman çocukları evlendirmek.
Ebû Hüreyre (r.a.)’den (bir gün) Rasûlulah (s.a.s.) Hz. Ali (r.a.)’nin oğlu Hz. Hasan (r.a.)’ı öptü, Akra b. Habis de Peygamberimizin yanında bulunuyordu. Akra: “Benim on tane çocuğum olduğu halde, hiç birini öpmedim” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) ona hayretle bakıp: “Merhamet etmeyene, merhamet olunmaz” buyurdu.600 Çocuklara merhamet edip onları sevmeli, Allah’ın bizlere bir emaneti olduğunu unutmamalı, onların ahlâklı, faziletli yetişmesi için gay591]
Bk. Buhârî, Edeb 6; Müslim, İman 143-144, Tirmizî, Birr 4
592] Müslim, Zekât 38; Tirmizî, Birr 42; İbn Mâce, Cihad 4
593] Ebû Dâvud, Zekât 45
594] Bk. Ebû Dâvud, Edeb 108; Tirmizî, Edâhî 17
595] Bk. Buhârî, Akika 1, Edeb 108; Müslim, Fezâil 62
596] İbn Mace, Zebâih 1, Hds no: 3163
597] Tirmizî, Birr ve’s-Sıla 33, Hds no: 2618; İmam Hafız el-Munzirî, Terğib ve Terhib, c. 4, s. 255, Hds no: 2
598] Bk. İbn Mâce, Edeb 3; Ebû Dâvud, Salât 25; Tirmizî, Mevâkît 182
599] Buhârî, Hibe 12; Müslim, Hibât 13
600] Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fezâil 65; Ebû Dâvud, Edeb 145; Tirmizî, Birr 12
AHLÂK
- 155 -
ret etmeli, onlar için çok duâ da etmelidir. Rabbimiz Allah şöyle buyuruyor: “Ey insanlar kendinizi ve ailenizi (çoluk çocuğunuzu) ateşten koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır.” 601
Kendimizi ve ailemizi cehennem ateşinden korumamız için Allah Teâlâ bizleri uyarıyor. Haksızlık, ahlâksızlık, zulüm, her türlü şirk, isyan, küfür ve günahlardan sakınmak sûretiyle ve ibâdetlerimizi, kulluk görevlerimizi en iyi şekilde yaparak kendimizi ve ailemizi cehennemden korumaya çalışmalıyız. Dinimizin emri budur. Kendimizi ve ailemizi seviyorsak ve düşünüyorsak bu böyledir.
5- Eşlerin karşılıklı Vazifeleri
Eşlerin birbirleri üzerinde hakları vardır. Önderimiz Peygamberimiz (s.a.s.) bunu bize bildirmektedir: “Dikkat ediniz, kadınlar üzerinde haklarınız olduğu gibi, kadınların da sizin üzerinizde hakları vardır.” 602
Eşlerin Birbirlerine Karşı Vazifeleri Şu Şekilde Sıralanabilir:
1. Önce eşler arasında karşılıklı sevgi, saygı olmalı,
2. Erkek ailesinin beslenme, yiyecek, giyecek ve diğer ihtiyaçlarını da helâl yönden temin etmelidir.
3. Erkek, ailesinin İslâmî vazifelerini en iyi şekilde yapmasına yardımcı olmalı ve gerekeni yapmalı,
4. Erkek hanımına karşı sert olmamalı, yumuşak, nâzik davranmalı. Çünkü dinimizin emri de budur.
Allah Teâlâ Şöyle buyurur: “Kadınlarla iyi geçinin.”603 Peygamberimiz (s.a.s.) de şöyle bildirmektedir: “Mü’minlerin iman yönünden en mükemmel olanı, ahlâken en iyi olanıdır ve sizin en hayırlınız da kadınlara karşı en iyi davrananızdır.”604; “Bir kimse, karısına kin beslemesin (ona sert davranmasın). Onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir.”605; “Kadınlarını dövenleriniz, sizin hayırlınız değildir.”606 buyrulmaktadır.
5. Kadın evine bağlı olmalı, kendi hakkında kötü söz söylenmesine sebep olacak davranışlardan kaçınmalı, dedikodulara sebep olmamalıdır.
6. Kadın çocuklarına en iyi şekilde bakmalı ve evinde yapması gereken şeyleri yapmalı.
7. Çocuklarının terbiyesinde de anne-baba birlikte gerekeni yapmalıdır.
Abdurrahman b. Avf’dan (r.a.); Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdular: “Kadın beş vakit namazını kılar, Ramazan orucunu tutar, namusunu korur ve kocasına itaat ederse, kendisine: ‘Hangi kapısından istersen cennete gir!’ denir.”607; “Herhangi bir kadın,
601] 66/Tahrîm, 6
602] Tirmizî, Radâ 11; İbn Mâce, Nikâh 3
603] 4/Nisâ, 19
604] Tirmizî, Radâ 11; Ebû Dâvud, Sünnet 15; İbn Mâce, Nikâh 50
605] Müslim, Radâ 61
606] Ebû Dâvud, Nikâh 42; İbn Mâce, Nikâh 51
607] Tirmizî, Radâ 10; İbn Mâce, Nikâh 4; Ahmed bin Hanbel, 1/191; Terğib ve Terhib, c. 4, s. 214, Hds. 14
- 156 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kocası kendisinden râzı olduğu halde ölürse cennete girer”608 buyrulmuştur.
Rasûlullah (s.a.s.) bir sahabeye hitaben: “Hanımının senin üzerinde hakkı vardır. Bedeninin senin üzerinde hakkı vardır. Misafirlerin de senin üzerinde hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını ver.”609; “Erkeklerin kadınlar üzerinde bulunan hakları gibi, kadınların da onlar üzerinde hakları vardır. Yalnız erkeklerinki kadınlara göre (aile reisliği bakımından) bir derece daha fazladır.”610 Bu üstünlük, erkeğin aile başkanı olmasıdır. “Erkekler kadınlar üzerinde yöneticidirler.”611 Tabiî ki, ailenin başkanı olmak; gurura, kibre ve sert davranmaya sebep değildir. Sorumluluğun erkekte olduğunu göstermektedir. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle beyan ediyor: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz çobanlığınızdan (elinizin altındakinden) sorumlusunuz.”612 Dolayısıyla aile reisi olarak erkek, gereken sorumluluğu yerine getirmelidir. Ailesini huzur ve mutluluk içerisinde idare etmeyi bilmeli ve onlara çok iyi davranmalı ve buna çok dikkat etmelidir. Kadın da, evin huzur ve mutluluğu için gerekeni yapmalıdır.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Bir kimse karısını yatağına dâvet edip de (mazereti olmadığı halde) gelmez ve kocası da ona dargın olarak gecelerse, sabah oluncaya kadar melekler o kadına lânet ederler.” 613
Görüldüğü gibi erkek, cinsel ihtiyacını gidermek için hanımını yanına çağırdığında gelmesi gerekmektedir. Hiçbir mâzereti yokken kadının kocasından uzak durmaya çalışması câiz değildir.
Zinâ haram olduğu için mü’min erkek cinsel ihtiyacını zinâ yaparak gideremeyeceğine göre, kadın kocasının ihtiyaç hissettiğini anladığı zaman birtakım gereksiz bahaneler göstererek kocasını mahrum etmesi asla doğru değildir. Aynı şekilde kadın da cinsel ihtiyacını gidermek için kocasını çağırdığında onun da reddetmesi doğru değildir. Haramların, günahların yaygın olduğu bir toplumda ve teknolojik imkânlar sayesinde ahlâksızlığın arttığı bir ortamda günahlardan korunmak için karı-koca birbirlerine yardımcı olmalıdır.
Kadın kocasına güzel görünmek için süslenmeli, câzip olmaya çalışmalıdır Çünkü gerek tv.de gerekse sokaklarda, caddelerde kadınların süslü püslü, açık saçık gezmeleri, câzibeli, tahrik edici olmaları sebebiyle onlardan etkilenmek söz konusudur. Ancak hanımların evde kocalarına câzibeli görünmeye çalışmasıyla erkeklerin dışarıdaki câzibelerden korunması daha kolay olur. Bu gerçekleri hanımlar iyi düşünmelidir. Rasûlullah (s.a.s.): “Sizden tahrik eden bir kadın gören olduğu vakit hemen karısının yanına gelerek cinsel ilişkide bulunsun, çünkü böyle hareket etmesi gönlündekini (fitneyi) def eder”614 buyurmuştur. Gaye Allah’a kul olmaktır. Allah’a iyi kul olmada karı-koca birbirlerine yardımcı olmalıdır.
Hanımların, kocalarına karşı süslenmeleri, onlara câzibeli görünmek için gayret etmeleri gerekir. Çağırdığı zaman kocasının yanına gelmemesi ve cinsel ihtiyacını gidermede zorluk çıkarması sebebi ile kocalarına zulmetmiş olurlar.
608] Tirmizî, Radâ 10; İbn Mâce, Nikâh 4
609] Buhârî, Savm 51-55; Müslim, Sıyâm 182-187, Kader 34
610] 2/Bakara, 228
611] 4/Nisâ, 34
612] Buhârî, Cum’a 11-19; Müslim, İmare 20; Ebû Dâvud, İmâre 1, 13; Tirmizî, Cihad 27
613] Buhârî, Bed’u’l-Halk 7, Nikâh 85; Müslim, Nikâh 120-122; Ebû Dâvud, Nikâh 40
614] Müslim, Nikâh 10
AHLÂK
- 157 -
“Allah, zulmedeni sevmez.”615 Hanımların bu şekilde davranmaları mü’min bir hanımın davranış biçimi değildir.
Karı-koca birbirlerinin her türlü ihtiyaçlarını gidermede gevşek davranması yanlıştır. Bu ise ailenin huzur ve mutluluğuna engeldir. Ailenin mutluluğu için karı-koca birbirlerinin haklarına riâyet etmeli ve Allah’a iyi kul olmaya çalışmalıdırlar.
6- Akrabalara Karşı Vazifelerimiz
Akraba Arapça’da “yakın” mânâsına gelen “karib” kelimesinin çoğuludur. “Yakınlar” mânâsına gelir. Akraba iki şekildir:
1. Nesep yönünden: Amca, dayı, teyze, hala, yeğenler gibi akraba olanlar,
2. Evlilik yönünden: Eşinin babası, annesi, kardeşleri gibi akraba olanlar.
Akrabaya önem vermek, onlarla alâkayı kesmemek ve zaman zaman ziyaretlerde bulunmak dinimizin emridir. 616
Enes b. Mâlik (r.a.)’dan; Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kim rızkının bol ve ömrünün uzun olması kendini sevindirirse, o kimse yakınlarıyla ilgilensin” Tirmizî’nin rivâyeti şöyledir: “Akraba ve yakınlarınızı tanıyın (onlarla alâkayı devam ettirin). Çünkü sıla-i rahim (yakınlarla alâkayı sürdürmek), yakınlar arasında sevgi meydana getirir, malı çoğaltır ve ömrün uzamasına sebep olur.” 617
İbnu’l-Hâris sordu: “Ya Rasûlullah, (önce) kime iyilik edeyim?” Rasûlullah (s.a.s.): “Annene, sonra babana, kız kardeşine, erkek kardeşine ve bir de bunları takip eden akrabana (iyilik etmen ve onlarla alâkayı sürdürmen) vâcip bir haktır. Yakınlarına da!”618 buyurdu. Ayrıca Rasûlullah (s.a.s.) akraba ile ilgilenmeyen ve alâkayı kesenlerin âhirette perişan olacaklarını bildirmektedir: “Akraba ile alâkayı kesenler cennete giremez.” 619
Âyet ve hadisler; akrabaya karşı çok iyi muâmele edilmesini, onlarla dostluğun kesilmemesini onlara karşı görevlerimizi yapmamızı emretmektedir. İhtiyaçları olduğu zaman gidermeye çalışmalı, sevinç ve üzüntülerini paylaşmalı, onlara iyi davranmalı, sık sık ziyaretlerine gitmeli ve bu şekilde akrabalık görevini yerine getirmeye çalışmalıyız.
7- Komşularımıza Karşı Vazifelerimiz
Bize, aile ve akrabalarımızdan sonra en yakın insanlar komşularımızdır. Aynı sokakta veya aynı binada olmamız hasebiyle onlarla sık sık görüşmek söz konusu olmaktadır. Onun için komşularımızla çok iyi geçinmek İslâm’ın emridir. Allah Teâlâ komşularımıza iyi davranmamızı emretmektedir: “Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana ve babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya (eş, dost ve arkadaşa), yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara (köle,
615] 42/Şûrâ, 40
616] Bk. 16/Nahl, 90
617] Buhârî, Büyû’ 13; Müslim, Birr ve’s-Sıla 20)-21; Ebû Dâvud, Zekât 43; İmam Hafız el-Munzirî, Terğib ve Terhib, c. 5, s. 144, Hds no: 3
618] Ebû Dâvud, Edeb 129, Hds no: 5140
619] Buhârî, Edeb 11; Müslim, Birr ve’s-Sıla 18-19; Ebû Dâvud, Zekât 15
- 158 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hizmetçi ve işçiye) iyi davranın; Allah kendini beğenen ve gururlanan kimseyi sevmez.” 620
Ebû Hureyre’den (r.a.); Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Allah’a ve Âhiret gününe inanan, komşusuna iyi davransın.” 621
Komşularımıza karşı vazifeleriniz, şu şekilde sıralanabilir:
1. Komşularımızla iyi geçinmek, onlara karşı güler yüzlü olmak,
2. Onların hakkına saygılı olmak, söz ve davranışlarımızla onları kırmamak ve rahatsız etmemek,
3. Herhangi bir sıkıntısı varsa onun giderilmesine çalışmak,
4. Hastalandıklarında ziyaretlerine gitmek, “herhangi bir ihtiyacın var mı?” diye sormak, varsa yardımcı olmak,
5. Üzüntü ve sevincini paylaşmak ve ikramda bulunmak,
6. Vefât ettiğinde cenazesine katılmak. Bu hususlara dikkat etmeli, komşuluk görevimizi en iyi şekilde yerine getirmeliyiz. İyi işlerde yardımcı olmalı, kötü işlerde ise asla yardımcı olmamalı, hatta uyarmalı, o yanlış ve kötü işten vazgeçirmeye gayret etmeliyiz.
Komşuyu rahatsız etmemeye çalışmalı, elinde olmayan ses ve gürültüden dolayı komşuyu azarlamamalı, sabretmeli, anlayışlı olmalı, komşunun misafiri gelmiştir, çocuklar oynarken ses, gürültü gelebilir. Çok rahatsız edilme durumu varsa, güzel sözle uyarmak gerekir. Marifet, insanlara kaba, kırıcı, sert davranmak değildir. Marifet insanlara iyi davranmak, onlarla iyi geçinmek ve iyi bir örnek olmaktır.
Komşularımız İslâmî yaşamdan uzaksa, İslâmî bir hayat biçimine kavuşması için onlara yardımcı olmalı, gereken izahlar yapılmalı ve çok duâ etmelidir. Yani komşulara da maddî ve mânevî yardım yapılmalıdır. Peygamberimiz şöyle buyuruyor. “Komşusu aç iken bunu bildiği halde tok olarak yatan bana (tam) inanmış değildir.” 622
İslâm’da Ahlâkî Müeyyideler
İslâm’da ahlâk nizamının özelliklerinden biri de “ceza”dır. Ceza, bilindiği gibi, dinî literatürde sadece olumsuz anlamıyla kullanılmaz; olumlu ve olumsuz karşılık (Türkçedeki ödül ve ceza) anlamında kullanılır. Bu cezanın esasını, kişinin iman ettiği cennet ve cehennemdeki karşılaşacağı hususlar belirler. Yani sevap ve karşılığı cennetteki mükâfat; günah ve karşılığı cehennemdeki cezâ. Kötü ahlâkın cezâsı, bazen dünyada da verilir. Meselâ, yalancı şâhitlik eden, terbiyesiz söz söyleyen, hâinlik eden kimseye İslâm devletinde hâkim cezâ verir. Bazı ahlâkî suçların cezası da kişinin kendi kendine vermesiyle ancak affedilecek, tevbe yerine geçecektir. Meselâ, yeminini bozan kimse kendini cezâlandırıp yemin keffâreti olarak, köle âzâd etmek veya on fakiri sabahlı akşamlı doyurmak ya da on fakiri alışılmış biçimde giydirmektir. Bunlara gücü yetmezse, peşi peşine üç
620] 4/Nisâ, 36
621] Buhârî, Edeb 48-49; Müslim, Lukata, 3, Hds no: 14; Ebû Dâvud, Edeb 132, Hds no: 5154
622] İmam Hafız el-Munzirî, Terğib ve Terhib, c. 5, s. 189, Hds. 24, Taberânî ve Bezzar’dan
AHLÂK
- 159 -
gün oruç tutar.623 Bazen kötü ahlâkın cezası; yaygın olarak ahlâkî problemleri yaşayan toplumun helâk olması şeklinde tezâhür eder. “Sizden öncekiler şunun için helâk oldu: Onlardan ileri gelenlerden biri hırsızlık ettiği zaman, ona dokunmazlar. Zayıf birine hemen had tatbik ederlerdi.” İslâm ümmeti de bugün; korkaklık, zillet, zâlimlere karşı çıkmama gibi kötü ahlâk sebebiyle, farklı şekilde helâki yaşamaktadır. “Öyle bir fitneden sakının ki, o fitnenin cezâsı, sadece o zulmü işleyenlere isâbet etmekle kalmaz (karşı çıkmayan tüm topluma da gelir).” 624
Kur’ân-ı Kerim’de Ahlâk Kavramı
Görünür âlemin yegâne mükellef ve sorumlu varlığı olarak insanı tanıyan Kur’ân-ı Kerim, bu sebeple onun ahlâkî mâhiyeti konusuna özel bir önem vermiştir. Buna göre Allah insanı en güzel bir tabiatta yaratmış,625 ona Kendi rûhundan üflemiştir.626 Bu sebeple insanlığın atası olan ve bütün insanlığı temsil eden Hz. Âdem karşısında Allah’ın emri gereğince melekler secdeye kapanmıştır. Ancak insanın bu üstün rûhî cephesi yanında bir de topraktan yaratılan beşerî cephesi vardır. İşte insandaki bu ikilik onun ahlâkî bakımdan çift kutuplu bir varlık olması sonucunu doğurmuştur. “Allah insan nefsine fücûrunu da takvâsını da ilham etmiş”,627 yani ona iyilik ve kötülüğün kaynakları olan kabiliyetleri birlikte vermiştir. Dolayısıyla “nefsini temiz tutan kurtuluşa ermiş, onu kirletense hüsrâna uğramıştır.” 628
Kur’ân-ı Kerim’in insanın ahlâkî mâhiyeti hakkındaki bu dengeli yaklaşımı, onun ahlâkî hüküm ve tercihlerini de aynı şekilde değerlendirmesine yol açmıştır. İşte Kur’an’ın insan hakkındaki bu ihtiyatlı iyimserliği İslâm ahlâkının temelde dinî kaynaklı olması sonucunu doğurmuştur. Kur’an ve Sünnet’e göre hakkında nass bulunan konularda yükümlülüğün kaynağı dindir. “Allah ve Rasûlü bir şeye hükmedince, artık mü’min erkek ve kadınlara işlerinde bir seçme hakkı kalmaz. Her kim Allah ve Rasûlüne isyan ederse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”629 Hz. Peygamber, ahlâkî hükümlerin de dâhil olduğu helâlleri haram, haramları helâl saymaya yönelik bir anlaşmanın geçersiz olduğunu açıklamıştır.630 Bununla birlikte, Allah’ın hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ana, baba, İslâmî devlet gibi başka otoriteler de vazife koyabilirler ve bunlara itaat gerekir.631 Kur’an ve Sünnet’te ahlâk ile ilgili genel hükümler yanında, birçok ahlâkî davranışlar için özel hükümler de yer almış olmakla birlikte, her şeye rağmen, hakkında hüküm bulunmayan girift meselelerle karşılaşılabileceği de hesaba katılmıştır. Hz. Peygamber, “Helâl da haram da bellidir; bu ikisi arasında ise şüpheli durumlar vardır. Şüpheli şeylerden sakınan kişi dininin şerefini korumuş olur.”632 buyurmuş ve böyle durumlarda kalp ve vicdanın verdiği hükme uymayı öğütlemiştir. Ne var ki Kur’an ve hadislerde vicdanın hükümleri ihtiyatla karşılanmıştır. Çünkü insan nefsi, ken623]
Bk. 5/Mâide, 89
624] 8/Enfâl, 25
625] 95/Tîn, 4
626] 15/Hıcr, 29
627] 91/Şems, 8
628] 91/Şems, 9-10
629] 33/Ahzâb, 36
630] Ebû Dâvud, Akdıye 12
631] Buhârî, Ahkâm 4, 43; Müslim, İmâre 34, 38
632] Buhârî, İman 39; Büyû’ 2; Müslim, Müsâkat 107, 108
- 160 -
KUR’AN KAVRAMLARI
disine kötülük ve edepsizlikler telkin eden şeytanın baskısı altındadır.633 Ayrıca İslâmî terminolojide “hevâ” adı verilen kötü arzu ve eğilimler ile şuursuz taklit de ahlâk ve fazilet yolunun engelleri olarak gösterilmiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim kötü arzuların esiri olan insanı “hevâsını ilâh/tanrı edinen”634 şeklinde tanıtmış, öte yandan yanlış yolda olan atalarını taklitte direnenleri, “Onlar sağır, dilsiz ve kördürler; akıllarını kullanmazlar”635 ifâdesiyle eleştirirken bu arada dinî hükümlerle selim aklın hükümlerinin birbirini desteklediğine işaret etmiştir.
“İyilik, yüzünüzü doğu ve batıya çevirmeniz değildir, ancak; Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman eden; çok sevdiği malını akrabalara, yetimlere, miskinlere, yolda kalanlara, ihtiyacı olanlara ve kölelere veren; namazı kılıp zekâtı veren, yaptıkları anlaşmalara vefâ gösteren; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenlerin iyiliğidir. Sâdık (doğru) olanlar da, muttakî olanlar da işte bunlardır.” 636
“Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha iyisiyle veya hiç olmazsa aynısıyla karşılık verin.” 637
“…İyilik ve takvâda (Allah’ın yasaklarından sakınma üzerinde) yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah’tan korkun.” 638
“Muhakkak ki Allah adâleti, iyiliği ve (muhtaç olan) akrabaya yardım etmeyi emreder; haksızlıktan, fenalıktan, zulüm ve azgınlıktan men eder; iyice anlayıp tutasınız diye size böylece öğüt verir.” 639
“Rabbin yalnız kendisine ibâdet etmenizi, anneye ve babaya iyilik etmenizi emretti. İkisinden birisi yahut her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşır, yaşlanır, yanında kalırlarsa sakın onlara ‘öf!’ bile deme, onları azarlama, onlara güzel söz söyle. Onlara acımadan dolayı, tevâzu kanatlarını indir (onlara karşı alçak gönüllü ol) ve ‘ey (her varlığı terbiye edip yetiştiren) Rabbim! Bunlar beni küçükken nasıl (acıyıp) yetiştirdilerse sen de bunlara acı’ de...”
“Seninle akrabalığı olana, yoksula ve yolcuya hakkını ver. (Malını gereksiz yere) saçıp savurma. Çünkü (gereksiz yere mallarını) saçıp savuranlar Şeytan’ın kardeşleri olmuşlardır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür. Eğer (elin dar olduğu için) Rabbinden umduğun bir rahmeti bekleyerek onlardan yüz çevirecek (onlara bir şey vermeyecek) olursan, bari onlara yumuşak söz söyle, gönüllerini al, bolluğa kavuşmaları için Allah’a duâ et. Ellerini boynuna bağlanmış kılma (cimri olma), tamamen de açma (israf da etme), sonra kınanır, hasret içinde kalırsın.”
“Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyiniz. Onları da sizi de biz besliyoruz. Onları öldürmek büyük günahtır.”
“Zinâya yaklaşmayınız. Çünkü o, açık bir kötülüktür, çok kötü bir yoldur.”
“Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmeyiniz. Kim zulmen birini öldürürse, onun velisi (olan mirasçısı)na yetki vermişizdir. (Öldürülenin hakkını arar. Ancak o da)
633] 2/Bakara, 169
634] 25/Furkan, 43; 45/Câsiye, 23
635] 2/Bakara, 171
636] 2/Bakara, 177
637] 4/Nisâ, 86
638] 5/Mâide, 2
639] 16/Nahl, 90
AHLÂK
- 161 -
öldürmede aşırı gitmesin (Katil yerine katilin akrabasını veya katille beraber bir başkasını öldürmesin). Çünkü kendisine yardım edilmiş (yetki verilmiş)tir. Katilin akrabası kendisine verilen bu yetkiyi kötüye kullanmasın.”
“Yetimin malına yaklaşmayın, ancak erginlik çağına (yaşına) erişinceye kadar en güzel tarzda (onun malını kullanıp geliştirebilirsiniz). Ahdi de yerine getirin. Çünkü insana ahdi sorulacaktır.”
“Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam yapın, doğru terazi ile tartın. Bu daha iyidir. Sonu da daha güzeldir.”
“Bilmediğin bir şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan (o yaptığın kötü şeyden) sorumludur.”
“Yeryüzünde kabara kabara (böbürlenerek) yürüme. Çünkü sen yeri yırtamazsın. Boyca da dağlara erişemezsin.”
“Bütün bunlar hepsi kötü olan ve Rabbinin katında hoş görülmeyen şeylerdir.” 640
“Kullarıma söyle: Sözün en güzelini konuşsunlar. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.” 641
“Allah’a dâvet eden, sâlih amel/iyi iş yapan ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim olabilir? İyilikle kötülük bir olmaz. (Sen kötülüğü) en güzel şeyle sav; o zaman (bakarsın ki) seninle arasında düşmanlık olan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir.” 642
“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki merhamet edilesiniz.” 643
“Kim iyi iş yaparsa faydası kendisinedir ve kim de kötülük yaparsa zararı yine kendisinedir. Sonra (ölünce) Rabbinize döndürüleceksiniz.” 644
“Ve Sen (Rasûlüm); büyük bir ahlâk üzerindesin” 645
“O nefsini günahlardan tertemiz yapan, muhakkak kurtulup umduğuna ermiştir. Onu (günahlarla) örtüp gömen de elbette ziyana uğramıştır.” 646
“İman edip iyi işler yapanlar da halkın en hayırlısıdır.” 647
Hadis-i Şeriflerde Ahlâk Kavramı
“Mü’minlerin iman yönünden en mükemmel olanları ahlâkı en güzel olanlarıdır.” 648
“Sizin hayırlınız ahlâkça en güzel olanınızdır.” 649
“Kıyâmet gününde mü’minlerin mizanında güzel ahlâktan daha ağır bir şey bulunmaz.
640] 17/İsrâ, 23-38
641] 17/İsrâ, 53
642] 41/Fussılet, 33-34
643] 49/Hucurât, 10
644] 49/Câsiye, 15
645] 68/Kalem, 4
646] 91/Şems, 9-10
647] 98/Beyyine, 7
648] Buhârî, Edeb 39; Tirmizî, Radâ 11; Ebû Dâvud, Sünnet 16; İbn Mâce, Nikâh 50
649] Buhârî, Menâkib 23; Müslim, Fezâil 68; Tirmizî; Birr 47
- 162 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah Teâlâ çirkin ve kötü sözlü kimseyi sevmez.” 650
“Mîzâna konan ameller arasında güzel ahlâktan daha ağır gelecek hiç bir şey yoktur. İnsan güzel ahlâkı sâyesinde, (devamlı) oruç tutup namaz kılan kimseler derecesine yükselir.”651
“Güzel ahlâk gibi şeref yoktur.” 652
“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” 653
“İnsanların cennete girmelerine en çok sebep olan nedir ya Rasûlullah?” dediler. “Allah’tan korkmak (emirlerini yerine getirip yasaklarından sakınmak) ve güzel ahlâklı olmak” buyurdu. “İnsanların cehenneme girmelerine en çok sebep olan nedir?” suâline karşı da; “İnsanın ağzı ve avret yeridir” cevabını verdi.” 654
“Allah güzel ahlâklı kulunu nâfile namaz kılan ve nâfile oruç tutanın derecesine eriştirecektir.” 655
“Her kimi yaptığı iyilik sevindirir ve kötülük (günah) üzerse, o kimse (olgun) mü’mindir.” 656
“İyilik ahlâk güzelliğidir, günah ise kalbinde rahatsızlık uyandıran ve başkalarının öğrenmesinden hoşlanmadığın şeydir.” 657
Bir adam Rasûlullah (s.a.s.)’ın karşısına gelerek: “Ya Rasûlallah! Hangi amel daha faziletlidir?” dedi. Rasûlullah (s.a.s.): “Güzel ahlâktır” dedi. Bu soruyu dört sefer sordu, Rasûlullah (s.a.s.) ona dönerek; “Sana ne oluyor, anlamıyor musun? Güzel ahlâktır” buyurdu 658
Bir grup insan gelerek Rasûlullah (s.a.s.)’e “Allah’a, kullarından en sevgili olan hangisidir?” dediler. Rasûlullah (s.a.s.) de: “Ahlâkı en güzel olandır” buyurdu. 659
“Sizlerden kıyâmet gününde en çok sevdiğim ve bana en yakın olanınız, ahlâkı en güzel olanınızdır.” 660
“İnsanlara, güzel ahlâkla muâmele et.” 661
“Su buzu erittiği gibi; güzel ahlâk da günahları eritir (yok eder); Sirke balı bozduğu gibi, kötü ahlâk da ameli bozar.” 662
“Gerçekten siz mallarınızla insanları memnun edemezsiniz. Onları ancak güler yüz
650] Ebû Dâvud, Edeb 8, h. no: 4799; Tirmizî; Birr ve Sıla 61, 62, h. no: 2003, 2004
651] Tirmizî, Birr ve Sıla 62, h. no: 2004
652] İbn Mâce, Zühd 24
653] Muvattâ, Husnü’l-Hulk 8; İmam Buhârî, Edebü’l-Müfred, B. 135, Hds. 273; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/381
654] Tirmizî, Birr 61-62; İbn Mâce, Zühd 29
655] Ebû Dâvud, Edeb 8; Tirmizî, Birr 62
656] Tirmizî, Fiten 7
657] Müslim, Birr 14-15; Tirmizî, Zühd 40; Dârimî, Rikak 73
658] Hafız el-Munzirî, Terğib ve Terhib Terc. c. 5, s. 259, Hds. 14
659] Hafız el-Munzirî, a.g.e., c. 5, s. 264, Hds. 25, Taberânî ve İbn Hıbban Sahih’inden
660] Tirmizî, K. Birri ve’s-Sıla, B. 70, Hds. 2087
661] Tirmizî, K. Birr, B. 54, Hds. 2053; Dârimî, K. Rikak, B. 74, Hds. 2794
662] Hafız el-Munzirî, a.g.e., c. 5, s. 269, Hds. 35, Beyhâkî’den
AHLÂK
- 163 -
ve güzel ahlâkınız (huyunuz) memnun eder.” 663
Sa’d, mü’minlerin annesi Hz. Âişe’den (r.a.) sorar: ‘Ey mü’minlerin annesi, bana Rasûlullah’ın (s.a.s.) ahlâkını anlat.’ Hz. Âişe; “Sen Kur’ân okuyorsun, değil mi?” dedi. Ben ‘evet okuyorum’ dedim. “İşte, Rasûlullah’ın (s.a.s.) ahlâkı Kur’an idi” dedi. 664
“Rabbim! Ahlâkın en güzellerine varmak için bana yol göster...” 665
“Haklı olduğu halde bile çekişmeyi bırakan kimseye Cennet’in avlusunda bir köşk verileceğine, yalan söylemekten kaçınan kimseye Cennet’in ortasında bir köşk takdim edileceğine, ahlâkı güzel olan kimseye de Cennet’in en güzel yerinde bir köşk sunulacağına ben kefilim.” 666
“Hayâ, imandan bir şûbedir.” 667
“İman yetmiş şûbedir/türdür. En üstünü ‘Lâ ilâhe illâllah’tır en aşağısı da yol üzerinde insanlara eziyet/zarar verecek bir şeyi kaldırmaktır. Hayâ da imanın bir bölümüdür.” 668
“Akıllı kimse, nefsini hesâba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz de, nefsini hevâsının peşine takan (keyfine göre davranan) ve Allah’tan (hak etmediği, lâyık olmadığı) temennide bulunan kimsedir.” 669
“Allah’a yemin olsun ki, hiç bir kul, kendi nefsi için istediği güzelliği kardeşi için de istemedikçe (tam) iman etmiş olmaz.” 670
“Müslüman, elinden ve dilinden diğer müslümanların emin olduğu kimsedir.” 671
Ebû Zerr (r.a.) şöyle dedi: ‘Ben ile bir adam arasında bir söz olmuştu. Onun annesi, gayr-ı Arab olan yabancı bir kadındı. Ben, kavga sırasında onun annesine hakaret ettim. O kimse, beni Rasûlullah’a (s.a.s.) zikredip şikâyet etti. Rasûlullah (s.a.s.) bana: “Sen, filan kimseyle sövüştün mü?” dedi. Ben: ‘Evet’ dedim. “O’nun annesini kötüledin mi?” buyurdu. ‘Evet, kötüledim’ dedim. “Muhakkak ki sen, içinde henüz câhiliyye ahlâkı kalmış bir kimsesin!” buyurdu.672 Velid b. Müslim’in munkatı olarak rivâyetine göre, sövülen zât, Bilâl el-Habeşî (r.a.) imiş. Ona: ‘Ya’bne’s-Sevdâ= Ey kara kadının oğlu’ diye hakaret etmiş. Bilâl’in şikâyeti üzere Peygamber’in tevbîhi vaki’ olunca Ebû Zerr (r.a.), yanağını yere koymuş: ‘Bilâl, ayağı ile basmadıkça yanağımı yerden kaldırmayacağım!’diyerek kusurunun affını istemiştir. 673
663] Hafız el-Munzirî, Terğib ve Terhib, c. 5, s. 270, Hds. 37
664] Müslim, Musâfirîn, B. 18, Hds. 139; Ebû Dâvud, Tatavvu, B. 26, Hds. 1342; Nesâî, K. Leyl, B. 2, Hds. 1601; Dârimî, Salât B. 165, Hds. 1342
665] Müslim, Müsâfir 201
666] Ebû Dâvud, Edeb 7, h.no: 4800
667] Buhârî, İman 4, 6
668] Buhârî, İman 3; Müslim, İman 58; Ebû Dâvud, Sünnet 14; Tirmizî, Birr 80; Nesâî, İman 16; İbn Mâce, Mukaddime 9
669] Tirmizî, Kıyâmet 26
670] Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71-72
671] Buhârî, İman 4; Müslim, İman 14
672] Buhârî, Edeb79, İman 23, Itk 28; Müslim, Eymân 38-40; Ebû Dâvud, Edeb 133, Hds no: 5157
673] S. Buhârî Tercemesi, Çev. Mehmed Sofuoğlu, İst. 1987, c. 1, s. 185, dipnot: 45; S. Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Terc., c. 1, s. 42, dipnot: 3
- 164 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Düşün! Sen, ne kırmızı tenli, ne de siyah tenliden daha üstünsün! Ancak takvâ ile üstün gelebilirsin.” 674
“Hiç şüphesiz, sizin şu soylarınız herhangi bir kimseye sövme/hakaret sebebi değildir. Hepiniz Âdemoğullarısınız. Birbirinize benzersiniz. Hiç kimsenin din ve takvâ dışında kimseye üstünlüğü yoktur. Ağzı bozuk, cimri ve ahlâksız olması, kişiye yeter.” 675
“Helâl da haram da bellidir; bu ikisi arasında ise şüpheli durumlar vardır. Şüpheli şeylerden sakınan kişi dininin şerefini korumuş olur.” 676
“Bir insan iyilik yaptığında sevinç, kötülük yaptığında üzüntü duyabiliyorsa artık o gerçekten mü’mindir” 677
Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) nasıl bir ahlâka sahip olduğunu soran Hz. Urve b. Hişam’a, Hz. Âişe (r. anhâ) vâlidemiz şöyle cevap vermiştir: “Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) ahlâkı Kur’ân idi.” 678
“Kim bir müslümanın ayıbını örterse, Allah da, kıyamet gününde onun ayıplarını örter.” 679
“Sadaka hiçbir zaman malı eksiltmez. Allah, kişinin affetmesi sebebiyle ancak şerefini arttırır. Allah için alçak gönüllü davranan kimseyi Allah mutlaka yükseltir.” 680
“Allah (c.c.), kötülüğü affeden kişiyi mutlaka aziz (güçlü ve yüce) kılar.” 681
“Pehlivan, meydanda başkalarını yenen değil; öfkelendiği sırada nefsine hâkim olan kimsedir.” 682
“Kul, kendisiyle münâsebeti kesen akrabalarına sıla-yı rahim yapmadıkça, kendisine zulmedeni affetmedikçe ve kendisine vermeyene vermedikçe fazilet sahibi bir kimse olamaz.” 683
“Size iyilik yapanlara karşılık iyilik yapmak, kötülük yapanlara da kötülük yapmak yükseklik değildir. Asıl yükseklik, size zulmedenlere, kötülük yapanlara karşı da kötülük etmeyip iyilikte bulunmaktır.” 684
İmam Malik’den; Muaz b. Cebel (r.a.): (Yemen’e vali olarak giderken) ‘Ayağımı üzengiye koyduğum zaman Rasûlullah’ın (s.a.s.) bana son tavsiyesi şu oldu: “Ey Muaz, İnsanlar için ahlâkını güzelleştir, onlara karşı iyi ahlâklı ol!” 685
Peygamber efendimizin zevcesi Hz. Âişe (r.a.) şöyle dedi: “Rasûlullah (s.a.s.),
674] İmam Suyutî, A.g.e., c. 2, s. 101, Hds. 1489 (2740); Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 158; Ahmed İbn Hanbel, Kitabu’z-Zühd, Çev. Mehmed Emin İhsanoğlu, İst. 1993, c. 2, s. 550, Hds. 2365; İbn Kesir, A.g.e., c. 13, s. 7421
675] İbn Kesir, A.g.e., c. 13, s. 7422; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 145, 158; et-Taberî, Taberî Tefsiri, c. 7, s. 518
676] Buhârî, İman 39; Büyû’ 2; Müslim, Müsâkat 107, 108
677] Ahmed bin Hanbel, Müsned I/398
678] Müslim, Müsâfirîn 139
679] İbn Mâce, c. 2, s. 850, hadis no: 2547
680] Tirmizî, Birr 81; İmam Mâlik, Muvattâ, Sadaka 12
681] Müsned, Ahmed b. Hanbel, 2/235, 238
682] Buhârî, Edeb 139; Müslim, Birr 106, h. no: 2608; Ebû Dâvud, Edeb 3, h. no: 4779
683] Mefâtihu’l Gayb, T. Kebir, c. 7, s. 73; Benzeri için Bk. Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/148
684] Tirmizî, Birr 10
685] Muvattâ, Husnu’l-Hulk 1
AHLÂK
- 165 -
iki şey arasında serbest bırakılınca, günah olmadığı müddetçe, bunun en kolayını alırdı. Şâyet günah ise, insanların en fazla ondan uzaklaşanı olurdu. Rasûlullah (s.a.s.), kendi şahsı için kimseden intikam almamıştır. Ancak, Allah’ın mukaddes kıldığı şeyler çiğnenmişse, o zaman Allah için onların intikamını alırdı.” 686
“Kişinin kendisini ilgilendirmeyen şeyleri (mâlâyaniyi) terketmesi, müslümanlığının güzelliğindendir.” 687
“Kişi, ahlâkının güzelliğiyle, geceleyin namaz kılan ve şiddetli sıcakta oruç tutarak susuz kalan kimsenin derecesine yükselir.” 688
Abdullah b. Ömer anlattı: Rasûlullah (s.a.s.), utangaçlığından dolayı din kardeşini ayıplayan bir adamın yanına varınca: “Onu kendi haline bırak. Çünkü hayâ imandandır.”689 buyurdu.
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: “Ben Rasûlullah’ın (s.a.s.) terkisinde (bineğinde, onun arkasında) idim. Bana şu nasihatte bulundu: “Yavrum! Allah’a karşı (emir ve yasaklarına uyarak edebini) koru, Allah da seni (dünya ve âhirette) korusun! Allah’ı(n üzerindeki hukukunu) koru ki O’nu karşında (dünya ve âhiretin fenalıklarına karşı hami) bulasın -veya önünde demişti-. Bollukta Allah’ı tanı ki, darlıkta da O, seni tanısın. (Dünya ve âhiretle ilgili) bir şey isteyince Allah’tan iste. Yardım talep edeceksen Allah’tan yardım dile. Zira kullar, Allah’ın yazmadığı bir hususta sana faydalı olmak için biraraya gelseler, bu faydayı yapmaya muktedir olamazlar. Allah’ın yazmadığı bir zararı sana vermek için biraraya gelseler, buna da muktedir olamazlar. Kalemlerin mürekkebi kurudu ve sayfalar dürüldü. Sen, yakinî bir imanla, tam bir rızâ ile Allah için çalışmaya muktedir olabilirsen çalış; şâyet buna muktedir olamazsan, hoşuna gitmeyen şeyde sabırda çok hayır var. Şunu da bil ki Nusret(i İlâhî) sabırla birlikte gelir, kurtuluş da sıkıntıyla gelir, zorlukta da kolaylık vardır, bir zorluk iki kolaylığa asla galebe çalamayacaktır.” 690
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Bir gün, Rasûlullah (s.a.s.) ashâbına: “Şu kelimeleri kim (benden) alıp onlarla amel edecek ve onlarla amel edecek olana öğretecek?” buyurdular. Ben hemen atılıp: ‘Ben! Ey Allah’ın Rasûlü!’ dedim. Peygamber elimden tuttu ve beş şey saydı: “Haramlardan sakın, Allah’ın en âbid kulu ol! Allah’ın sana ayırdığına râzı ol, insanların en zengini ol! Komşuna ihsanda bulun, mü’min ol. Kendin için istediğini başkaları için de iste, Müslüman ol! Fazla gülme. Çünkü fazla gülmek kalbi öldürür.” 691
“Rabbim bana dokuz şey emretti: Gizli halde de alenî halde de Allah’tan korkma(mı), öfke ve rızâ halinde de adâletli söz (söylememi), fakirlikte de zenginlikte de iktisad (yapmamı), benden kopana da sıla-ı rahm yapmamı, beni mahrum edene de vermemi, bana zulmedeni affetmemi, susma hâlimin tefekkür olmasını, konuşma hâlimin zikir olmasını, bakışımın da ibret olmasını, ma’rûfu (iyi, doğru ve güzel olanı) emretmemi.” 692
Ukbe (r.a.) anlatıyor: Bir gün Peygamber’le karşılaştım, elimi tuttu ve: “Dünyada ve âhirette bulunan kimselerin en güzel ahlâklısını sana bildireyim mi? Gelmeyene
686] Buhârî, Menâkıb 23; Müslim, Fedâil 20, h. no: 77
687] Tirmizî, Zühd 11; İbn Mace, Fiten 12; Muvatta
688] Ebû Dâvud, 40/7
689] Buhârî, İman 16; Müslim, İman 12, h. no: 59
690] Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâmet 60, h. no: 3518
691] Tirmizî, Zühd 2, h. no: 2306; İbn Mâce, Zühd 24, h. no: 4217
692] Rezin tahriç etmiştir; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 16/317
- 166 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gitmen, vermeyene vermen, sana zulmedeni bağışlamandır.” buyurdu. 693
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’ın kılıcının kabzasında şu ibareyi bulduk: “Sana zulmedeni affet. Sana küsene git, sana kötülük yapana iyilik yap! Aleyhine de olsa hakkı söyle!” 694
“Teennî Allah Teâlâ’dandır, acele de şeytandan.” 695
“Teenni, âhiretle ilgili olanlar dışında her amelde güzeldir.” 696
“Rasûlullah (s.a.s.) Eşeccü Abdi’l-Kays’a dedi ki: “Muhakkak ki sende Allah ve Rasûlünün sevdiği iki haslet var; hilm ve teenni.” 697
“Kim Allah adına sığınma talebinde bulunursa ona sığınma verin, kim Allah adına isterse ona verin, kim sizi davet ederse ona icabet edin, kim size bir iyilik yaparsa karşılıkta bulunun, şâyet verecek bir şey bulamazsanız kendinizi, ona karşılığını vermiş görünceye kadar dua edin.” 698
“Her nerede olursan ol Allah’tan ittika et ve kötülüğün arkasından iyilik yap, bu onu yok eder. İnsanlara iyi ahlâkla muamele et.” 699
“Rasûlullah’dan ateşe insanları en çok atan şeyin ne olduğu soruldu: “Ağız ve ferc!” buyurdular. En ziyade neyin insanları cennete soktuğundan sordular: “Allah’a takvâ ve güzel ahlâk!” buyurdular.” 700
Rasûlullah (s.a.s.)’a soruldu: “Mü’minlerden hangisi efdal (en faziletli)dir?” “Ahlâkça en güzelleridir!” cevabını verdi. Tekrar soruldu: “Pekiyi, mü’minlerden hangisi en akıllıdır? “Ölümü en çok zikreden ve kendilerine gelmezden önce onun için en iyi hazırlığı yapanlardır. İşte akıllılar bunlardır.” 701
Rasûlullah (s.a.s.)’a “Hangi insan daha hayırlıdır?” diye sorulmuştu: “Ömrü uzun, ameli de güzel olandır” buyurdular.” “Öyleyse insanların kötüsü kimdir?” diye soruldu: “Ömrü uzun, ameli kötü olandır!” buyurdular.” 702
“Size en hayırlınız ve en şerliniz kim olduğunu haber vermiyeyim mi?” buyurdular ve bunu üç kere tekrar ettiler. Cemaat: “Evet, haber veriniz!” dedi. “En hayırlınız, kendisinden hayır umulan ve şerri dokunmayacağı hususunda emin olunandır; en şerliniz de kendisinden hayır ümit edilmeyen ve şerrinden de emin olunmayan kimsedir.” 703
“İki haslet vardır, bunlar kimde bulunursa Allah onu şükredici ve sabrediciler arasına kaydeder: Dinî konularda kendinden üstün olana bakıp, ona uymak. Dünyalıkta kendinden aşağı olana bakıp, Allah’ın kendine vermiş olduğu üstünlüğe hamdetmek. İşte böyle olan kimseyi Allah şükredici ve sabredici olarak yazar. Kim de din hususunda kendinden
693] Ahmed bin Hanbel, 4/148, 158
694] Rezin tahric etmiştir; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 16/317
695] Tirmizî, Birr 66 h. no: 2013
696] Ebû Dâvud, Edeb 11, h.no: 4810
697] Tirmizî, Birr 66, h.no: 2012; Müslim, İman 25, h.no: 17; Ebû Dâvud, Edeb 161, h. no: 5225
698] Nesâî, Zekât 72, h.no: 5, 82; Ebû Dâvud, Zekât 38, h.no: 1672
699] Tirmizî, Birr 55, h.no: 1988
700] Tirmizî, Birr 62, h.no: 2005
701] İbn Mâce, Zühd 31, h.no: 4259
702] Tirmizî, Zühd 22, h.no: 2331
703] Tirmizî, Fiten, 76, h.no: 2264
AHLÂK
- 167 -
aşağı olana bakar, dünyalıkta da kendinden üstün olana bakar ve elde edemediğine üzülürse Allah onu şükredici ve sabredici olarak yazmaz.” 704
Ukbe İbn Amir (radıyallahu anh) anlatıyor: “(Bir gün): “Ey Allah’ın Rasûlü! Kurtuluşumuz nasıl olacak?” diye sormuştum, şöyle cevap verdiler: “Dilini tut, evini genişlet, günahlarına da ağla!” 705
İmam Mâlik anlatıyor: “Bana ulaştığına göre, Lokman Hekim’e: “Sende gördüğümüz bu (meziyetin mahiyeti) nedir?” diye sormuşlardı. (Bununla onun faziletlerini kastetmişlerdi). Şu cevabı verdi: “Doğru sözlülük, emaneti yerine getirmek, beni ilgilendirmeyen şeyi terketmek. “Bir rivâyette şu ziyade gelmiştir: “Vaadime vefâkârlık etmek.” 706
“Kendisi ateşe haram edilen ve kendisine de ateşin haram kılındığı kimseyi size haber vermeyeyim mi? Ateş, (halka) her yakın olana, yumuşak huylu ve insanlara kolaylık gösterene haram kılınmıştır.” 707
“Kim şu üç şeyden berî olarak ölürse cennete girer: Kibir, gulûl (ganîmet/devlet malından çalma), borç.” 708
“Sakın sizden kimse kararsız olup da: ‘Ben insanlarla beraberim, eğer insanlar iyilik yaparsa ben de iyilik yaparım, kötülük yaparsa ben de kötülük yaparım’ demesin. Aksine, nefsinizi sâbit tutun, halka iyilik yaptı mı siz de iyilik yapın, kötülük yaparsa zulme yer vermeyin.” 709
“Kim halkın öfkesini dinlemeden/önemsemeden Allah’ın rızâsını ararsa insanların sıkıntısına karşı Allah kifâyet eder. Kim de Allah’ın öfkesini dinlemeden/önemsemeden halkın rızâsını/memnuniyetini ararsa, Allah onu insanlara havâle eder.” 710
“Ramazan girip çıktığı halde günahları affedilmemiş olan insanın burnu sürtülsün. Anne ve babasına veya bunlardan birine yetişip de onlar sâyesinde cennete girmeyen kimsenin de burnu sürtülsün. Ben yanında zikredildiğim zaman bana salât (salevat) okumayan kimsesinin de burnu sürtülsün!” 711
“Kim bana çeneleri ile bacakları arasındaki şeyler hususunda garanti verirse, ben de ona cennet hususunda garanti veririm.” 712
“Sizin hakkınızda en ziyade korktuğum şey, zenginlik hırsı ile karınlarınızın ve ferclerinizin (cinsel organlarınızın), şehvetleri bir de fitnelerin şaşırtmalarıdır.” 713
“Zânî bir kimse, zina yaptığı sırada mü’min olarak zinâ yapmaz, hırsız da çaldığı sırada mü’min olarak hırsızlık yapmaz. İçkici, içki içtiği sırada mü’min olduğu halde içki içmez. Hırsız, insanların, onun yüzünden gözlerini kendine kaldıracakları kadar
704] Tirmizî, Kıyâmet 59, h.no: 2514
705] Tirmizî, Zühd 61, h.no: 2408
706] Muvatta, Kelâm 17, h.no: 2, 990
707] Tirmizî, Kıyâmet 46, h.no: 2490
708] Tirmizî, Siyer 21, h.no: 1572, 1573
709] Tirmizî, Birr 63, h.no: 2008
710] Tirmizî, Zühd 65, h.no: 2416
711] Tirmizî, Deavât 110, h.no: 3539
712] Buhârî, Rikak 23, Hudûd 19; Tirmizî, Zühd 61, h.no: 2410
713] Ahmed İbn Hanbel, IV/420, 423
- 168 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nazarlarında kıymetli olan bir şeyi mü’min olarak çalmaz.” 714
“Kişi zinâ edince iman ondan çıkar ve başının üstünde bir bulut gibi muallak durur. Zinâdan çıkınca iman adama geri döner.” 715 (Tirmizî, şu ziyadede bulunmuştur: “Ebû Cafer el-Bâkır Muhammed İbn Ali’nin: “Bunda imandan çıkıp İslâm’a geçiş vardır” dediği rivâyet edilmiştir.”)
“Kim (başkalarının kusurlarını teşhir edip herkese) duyurursa, Allah da (onun kusurlarını) duyurur. Kim de riyâ yaparsa Allah da onun riyâsını ortaya çıkarır.” 716
“İnsanlara merhamet göstermeyen kimseye Allah da merhamet etmez.” 717
“Kim (bir müslümana) zarar verirse Allah da ona zarar verir. Kim de mü’mine meşakkat verirse, Allah da ona meşakkat verir. Kim de (bir müslüman) ile, nizâya, husûmete girerse Allah da onunla husûmete girer.” 718
“Kim, bile bile, yalan yere İslâm’dan başka bir din ile yemin ederse, bu kimse dediği gibidir. Kim kendisini bir şeyle öldürüp (intihar ederse) kıyâmet günü o şeyle azab verilir. Kişinin gücü dışında olan bir şey üzerine yaptığı nezir muteber değildir. Mü’mine lânet etmek onu öldürmek gibidir. Bir mü’mine küfür nisbet etmek onu öldürmek gibidir. Kim kendisini bir şeyle keserse kıyamet günü onunla kesilir. Kim malını çok göstermek için yalan bir iddiada bulunursa, Allah onun azlığını artırır.” 719
“Allah’a ve âhiret gününe inanan kimse ya hayır konuşsun ya da sussun.” 720
Tirmizî’nin İbn Ömer (r.a.)’den yaptığı diğer bir rivâyette, Rasûlullah: “Kim susarsa kurtulur” buyurmuştur.
“Kişinin mâlâyani şeyleri terki İslâm’ının güzelliğinden ileri gelir.” 721
“Allah’ın zikri dışında kelâmı çok yapmayın. Zira Allah’ın zikri dışında çok kelam, kalbe kasvet (katılık) verir. Şunu bilin ki, insanların Allah’a en uzak olanı kalbi katı olanlardır.” 722
“Âdemoğlunun, emr-i bi’lma’ruf veya nehy-i ani’lmünker veya Allah’ı zikredip (Allah’ı hatırlaması ve hatırlatması) hâriç bütün sözleri lehine değil, aleyhinedir.” 723
Ebû Saîdi’l-Hudrî (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) çadırdaki bâkire kızdan daha çok hayâ sahibi idi. Hoşlanmadığı bir şey görmüşse biz bunu yüzünden hemen anlardık.” 724
714] Buhârî, Mezâlim 30, Eşribe 1, Hudûd 1, 20; Müslim, İman 100, h.no: 57; Ebû Dâvud, Sünnet 16, h.no: 4689; Tirmizî, İman 11, h.no: 2627; Nesâî, Sârık 1, h.no: 8, 64
715] Ebû Dâvud, Sünnet 16, h.no: 4690; Tirmizî, İman 11, h.no: 2627
716] Buhârî, Rikak 36; Müslim, Zühd 48, h. no: 2987
717] Buhârî, Edeb 18; Tevhid 2; Müslim, Fezâil 66; Tirmizî, Birr 16, Zühd 48
718] Ebû Dâvud, Akdiye 31 h. no: 3635; Tirmizî, Birr 27, h. no: 1941; İbn Mâce, Ahkâm 17, h. no: 2342
719] Buhârî, Eymân 7, Cenâiz 84, Edeb 44, 73; Müslim, İman 176, h.no: 110; Tirmizî, İman 16, h.no: 2638; Ebû Dâvud, İman 9, h.no: 3257; Nesâî, Eymân 7, h.no: 7, 5, 6
720] Tirmizî, Kıyâmet 51, h. no: 2502
721] Tirmizî, Zühd 11, h.no: 2318, 2319; Muvatta, Hüsnü’l-Hulk 3, h.no: 2, 903
722] Tirmizî, Zühd 62, h.no: 2413
723] Tirmizî, Zühd 63, h.no: 2414
724] Buhârî, Edeb 77, Menâkıb 23; Müslim, Fedâilu’n-Nebi 67, h.no: 2320
AHLÂK
- 169 -
“Her bir dinin kendine has bir ahlâkı vardır. İslâm’ın ahlâkı hayadır.” 725
“Edebsizlik ve çirkin söz girdiği şeyi çirkinleştirir. Hayâ ise girdiği şeyi güzelleştirir.” 726
“Bana en sevgili olanınız, kıyâmet günü de bana mevkice en yakın bulunacak olanınız, ahlâkça en güzel olanlarınızdır. Bana en menfur olanınız, kıyâmet günü de mevkice benden en uzak bulunacak olanınız, gevezeler, boşboğazlar ve yüksekten atanlardır.” (Cemaatte bulunan bâzıları): “Ey Allah’ın Rasûlü! Yüksekten atanlar kimlerdir?” diye sordular. “Onlar mütekebbir (büyüklük taslayan) kimselerdir!” cevabını verdi. 727
“İyilik (birr), güzel ahlâktır. Günah da içini rahatsız eden ve başkasının muttalî olmasından korktuğun şeydir.” 728
“Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip istemedikçe (gerçek anlamda) iman etmiş olmaz.” 729
“Zâlim de olsa, mazlum da olsa mü’min kardeşine yardım et!” Bir adam: “Yâ Rasûlallah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim; ama zâlimse nasıl yardım edebilirim, söyler misiniz?” dedi. Peygamberimiz: “Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki bu ona yardım etmektir” buyurdu. 730
“Şeytan, Kıbleye dönen (mü’minlerin artık kendisine ibâdet etmesinden ümidini kesmiştir; fakat onları birbirine düşürmekte (hâlâ ümitlidir).” 731
“Nefsim yedinde olan Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size, yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi? Aranızda selâmı yayın.” 732
“Biriniz bir meclise gelince selâm versin. Kalkmak isteyince de selâm versin. Birinci selâm sonuncudan evlâ değildir (ikisi de aynı ölçüde önemlidir).” 733
“Âilene (onların bulunduğu evine) girdiğin zaman selâm ver ki, selâmın, hem senin üzerine hem de âile halkına bereket olsun!” 734
“Biriniz kardeşini (Allah için) seviyorsa ona sevdiğini söylesin.” 735
“Birbirinizle kinleşmeyin, hasetleşmeyin, birbirinizden yüz çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları kardeş olun...” 736
“Birbirinizle hasetleşmeyin. Almayacağınız bir malın fiyatını müşteri kızıştırmak için arttırmayın. Birbirinize kin ve nefret beslemeyin. Birbirinize darılıp yüz çevirmeyin. Birinizin satışı üzerine başka biriniz satış yapmasın. Ey Allah’ın kulları, böylelikle kardeş olun.
725] Muvatta, Hüsnü’l-Hulk 9, (2, 905); İbn Mâce, Zühd 17, h.no: 4181, 4182
726] Tirmizî, Birr 47, h.no: 1975; İbn Mâce, Zühd 17, h.no: 4185
727] Tirmizî, Birr 77, h.no: 2019
728] Müslim, Birr 15, h.no: 2553; Tirmizî, Zühd 52, h.no: 2390
729] Buhârî, İman 6, 7; Müslim, İman 71-72; Tirmizî, Kıyâmet 59; Nesâî, İman 19, 33; İbn Mâce, Mukaddime 9
730] Buhârî, Mezâlim 4, İkrâh 6; Müslim, Birr 62; Tirmizî, Fiten 68
731] Tirmizî, Birr 25; Müslim, Münâfıkun 65
732] Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66, İman 93, hadis no: 54
733] Tirmizî, İsti’zân 15, h. no: 2707; Ebû Dâvud, Edeb 150, h. no: 5208
734] Tirmizî, İsti’zân 10, h. no: 2699
735] Ebû Dâvud, Edeb 122, h. no: 5124; Tirmizî, Zühd 54, h. no: 2393
736] Buhârî, Edeb 57; Ferâiz 2; Müslim, Birr 23; Tirmizî, Birr 24
- 170 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulüm ve haksızlık yapmaz, yardımı kesmez ve onu hakir görmez. -Peygamberimiz üç defa göğsüne işaret ederek buyurdular ki- Takvâ buradadır. Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi, bir kimseye şer olarak yeter. Her müslümanın kanı, malı ve ırzı başka müslümana haramdır.” 737
“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona hıyânet etmez, yalan söylemez ve yardımı terketmez. Her müslümanın, diğer müslümana ırzı, malı ve kanı haramdır. (Kalbini işaret ederek:) Takvâ buradadır. Bir kimseye şer olarak müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi yeter.” 738
“Sakın (sebepsiz, kötü) zanna yer vermeyin; zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs etmeyin (gizli kusurları araştırmayın), rekabet etmeyin, hasetleşmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları, Allah’ın emrettiği şekilde kardeş olun. Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahrik etmez. Kişiye kötülük olarak, müslüman kardeşini hakir görmesi yeterlidir. Her müslümanın canı, malı, kanı ve ırzı diğer müslümanlara haramdır. Allah sizin sûret ve kalıplarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar. Sakın ha, birbirinizin satışı üzerine satış yapmayın. Ey Allah’ın kulları kardeş olun. Bir müslümanın kardeşine üç günden fazla küsmesi helâl olmaz.” 739
“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu tehlikede yalnız bırakmaz. Kim kardeşinin ihtiyacını görürse, Allah da onun ihtiyacını görür. Kim bir müslümanın sıkıntısını giderirse Allah da o sebeple onu kıyâmet gününün sıkıntısından kurtarır. Kim bir müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah da o kimsenin ayıp ve kusurunu (kıyâmet gününde) örter.” 740
“Ashâbım, birbirinizle yardımlaşmayı kesmeyin, birbirinize buğz etmeyin, birbirinize hased etmeyin, birbirinizden yüz çevirip ayrılmayın. Ey Allah’ın kulları! Birbirinizle kardeş olun. Bir müslümanın din kardeşini üç günden fazla bırakması (küs durması) helâl değildir.” 741
“Sadece mü’minle arkadaşlık et. Senin yemeğini muttakî olan yesin.” 742
“Size oruç, namaz ve sadakanın derecesinden daha üstün olan şeyi haber vermeyeyim mi?” “Evet (Ey Allah’ın Rasûlü, söyleyin!)” dediler. “İnsanların arasını düzeltmektir. Çünkü insanların arasındaki bozukluk (dini) kazır.” Tirmizî’de şu ziyade gelmiştir: “Ben saçı kazır demiyorum, velâkin dini kazır (diyorum).” 743
“(Hiçbir kötülüğü olmasa dahi) kişinin, müslüman kardeşine hakaret etmesi kendisine (kötülük olarak) yeter. Her müslümanın diğerine kanı, malı ve namusu haramdır.” 744
737] Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57-58, 62; Müslim, Birr 30-32; Ebû Dâvud, Edeb 47; Tirmizî, Birr 24; İbn Mâce, Duâ 5
738] Tirmizî, Birr 18
739] Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34; Ebû Dâvud, Edeb 40; Tirmizî, Birr 18
740] Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58; Ebû Dâvud, Edeb 38, 46, 60, hadis no: 4893; Tirmizî, Hudûd 3, hadis no: 1426, Birr 19; İbn Mâce, Mukaddime 17; Benzer bir hadis için Bk. Müslim, Zikr 38, hadis no: 2699; Kütüb-i Sitte Terc. 10/149
741] Buhârî, Nikâh 45
742] Ebû Dâvud, Edeb 19, h. no: 4832; Tirmizî, Zühd 56, h. no: 2397
743] Ebû Dâvud, Edeb: 58, hadis no: 4919; Tirmizî, Kıyamet: 57, hadis no: 2511
744] Müslim, Birr 32; Ebû Dâvûd, Edeb
AHLÂK
- 171 -
“Bir mü’minin diğer mü’mine üç günden fazla küsmesi helâl değildir. Eğer üzerinden üç gün geçer de ona rastlarsa, ona selâm versin. Selâm verilen, selâma karşılık verirse sevapta ortak olurlar. Eğer selâma karşılık vermezse günah ona döner.” 745
“Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.” 746
“Allah Tebâreke ve Teâlâ şöyle hükmetti: “Benim rızâm için birbirlerini sevenlere, benim için bir araya gelenlere, Benim için birbirlerini ziyaret edenlere ve Benim için birbirlerine harcayanlara sevgim vâcip olmuştur.” 747
“İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.” 748
“Üç konuda müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyânet etmez: Amellerde ihlâs, devlet adamlarına nasihat, cemaatten ayrılmama” 749
“Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı beştir. Selâmını almak, hastalandığında ziyâretine gitmek, ölünce cenâzesine katılmak, dâvetine icâbet etmek, aksırınca ‘yerhamukelllah’ demek.” 750
“Sizin için korktuğum, dünyanın sizden öncekilerin önüne yayıldığı gibi, sizin önünüze de yayılıp onların birbirlerine karşı nefsâniyet güttükleri gibi sizin de birbirinize karşı nefsâniyet gütmeniz ve bu durumun onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesidir.” 751
“Birbirinize hediye verin ki, dostluğunuz artsın ve kalbinizdeki kin gitsin.” 752
“Sakın iyilikten hiçbir şeyi küçük görme, iyilik yap. İsterse mü’min kardeşini güler yüzle karşılama derecesinden hafif olsa bile.’’ 753
“Her iyilik bir sadakadır. Müslüman kardeşini gülümseyerek karşılaman ve kovandan onun kovasına su boşaltman da iyiliktendir.” 754
Bir sahâbi Peygamberimize ‘İslâm’ın hangi işi daha hayırlıdır?’ diye sordu. Buyurdu ki: “Yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığın herkese selâm vermendir.” 755
“Allah, kaba ve ağzı bozuk kişiyi kesinlikle sevmez.” 756
“Geçmiş peygamberlerin sözünden (hiç noksansız) insanların eriştiği haberlerden birisi de: ‘Utanmıyorsan dilediğini yap’ sözüdür.” 757
“Her ne halde olursan ol, Allah’tan kork, günahın arkasından sevabı ulaştır ki,
745] Ebû Dâvud, Edeb 55, h. no: 4912
746] Ebû Dâvud, hadis no: 4599
747] Muvatta, Şi’r 16, h. no: 2, 953, 954
748] Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr
749] İbn Mâce, Mukaddime, 18; Ebû Dâvud, İlim 10; Tirmizî, İlm 7; Ahmed bin Hanbel, 3/225
750] Buhârî, Cenâiz 2; Müslim, Selâm 4, h.b no: 2162; Ebû Dâvud, Edeb 98, h. no: 5030; Tirmizî, Edeb 1, h. no: 2738); Nesâî, Cenâiz 52, h. no:4, 52
751] Buhârî, 4/117
752] Muvatta, Husnü’l-Huluk 16
753] Müslim, Birr 144
754] Tirmizî, Birr 36
755] Ebû Dâvud, Edeb, hadis no: 5194; Buhârî, İman 6, 20
756] Bu hadis, hasen-sahihtir; Tirmizîi, Kitabu’l Birri Ve’s Sıla, B. 61, Hadis No: 2070
757] Buhârî, Kitabu’l Edeb, B.78, Hadis No.145 - İbn Mace, Kitabu’z Zühd, B.17, Hadis No: 4183
- 172 -
KUR’AN KAVRAMLARI
günahı silsin. İnsanlara güzel ahlâk ile muâmele et.” 758
“Kim din kardeşinin ırzını/nâmusunu onun gıyâbında müdâfaa ederse, Allah, kıyâmet günü onu cehennem ateşinden uzaklaştırır.” 759
“Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların zarar görmediği kimsedir. Muhâcir ise, Allah’ın yasakladığı şeylerden uzak duran kimsedir.” 760
“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden önce o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şâyet iyilikleri yoksa, kendisine zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.” 761
“(Ancak) Allah için seven, Allah için buğz eden/nefret duyan, Allah için veren ve Allah için sıkılık yapıp vermezlik yapan kişi imanını kemâle erdirmiş, olgunlaştırmıştır.” 762
“Kim Allah için tevâzu ederse Allah onu yükseltir. Kim de kibirlenirse Allah onu alçaltır. Kim Allah’ı çok zikreder/anarsa, Allah onu sever.” 763
“Allah Teâlâ buyuruyor ki: ‘Benim celalım adına birbirini sevenler var ya! Onlar için orada öyle minberler vardır ki, peygamberler ve şehidler bile onlara gıpta ederler.” 764
Ebû Hureyre’den (r.a.) rivâyet edilmiştir. O şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s.)’a bir adam geldi ve: ‘Yâ Rasûlallah! Bana açlık ve meşakkat isâbet etti (yani açlıktan dermansız kaldım)’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.), onu (doyurmak) için hanımlarına haber gönderdi. Fakat onların yanlarında hiçbir şey bulamadı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) : “... Bu gece şu adamı konuk edip yemek yedirecek bir adam yok mu ki, Allah, ona rahmet eylesin...” dedi. Ensar’dan bir zat, derhal ayağa kalktı: “Ben, yâ Rasûlallah!” diye cevap verdi. Sonra o adamı, alıp evine götürdü. Hanımına hitâben: “İşte Rasûlullah (s.a.s.)’ın konuğu. Ondan hiçbir şeyi tutup alıkoyma (konuğa ikram et)” diye tenbih etti. Kadın: “Vallahi, yanımda çocukların azığından başka birşey yok” dedi. Kocası: O halde çocuklar akşam yemeği yemek istedikleri vakit onları uyut, sonra gel, kandili söndür. Biz bu gece karınlarımızı dürelim (yani Rasûlullah’ın (s.a.s.) konuğu için biz, bu geceyi aç geçirelim)” dedi. Kadın kocasının dilediği işleri yaptı. Sonra o konuk, sabahleyin Rasûlullah’ın huzuruna vardı. Rasûlullah (s.a.s.): “... Andolsun ki, Aziz ve Celil olan Allah, bu gece falan erkek ve falane kadının işlerinden hayret etti -yahut güldü- Yani hayret uyandıracak şekilde râzı ve hoşnut oldu...” dedi. Aziz ve Celil Allah da, (onlar ve bütün Ensar hakkında) şunu indirdi: “... Kendileri fakirlik içinde bulunsalar dahi (muhâcirleri) öz nefislerine tercih ederler...” 765
Hz. Habib bin Ebi Sabit’den (r.a.) rivâyet edilmiştir: Yermuk (savaşı) günü, Hâris bin Hişam, İkrime bin Ebî Cehil ve Ayyaş bin Ebî Rebia, savaş alanında yara
758] Tirmizî, Birr ve’s-Sıla 54, Hadis No: 2053
759] Ahmed bin Hanbel, VI, 449-450
760] Buhârî, İman 4-5, Rikak 26; Müslim, İman 64-65; Ebû Dâvud, Cihad 2; Tirmizî, Kıyâmet 52, İman 12; Nesâî, İman 8, 9, 11
761] Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48
762] Et-Tâc, c. 5, s. 78
763] İbn Mâce, Zühd 16
764] Tirmizî, Zühd 53, hadis no: 2391; Kütüb-i Sitte Terc. 10/139
765] 59/Haşr, 9; Buhârî, Tefsir 409; Müslim, Eşribe 172, hadis no: 2054 -173-
AHLÂK
- 173 -
ala ala nihâyet yıkılıp can çekiştiler. Bu sırada Hâris bin Hişam su istedi. Askerlerden biri ona su götürürken, İkrime’nin ona baktığını gördü. Bunun üzerine sucuya: “İkrime’ye götür ver” dedi. İkrime de, suyu alırken, Ayyaş’ın kendisine baktığını görünce sucuya: “Götür Ayyaş’a ver” dedi. Fakat sucu, daha Ayyaş’ın yanına varmadan Ayyaş vefât etti. Bunu üzerine İkrime’ye döndü ve fakat daha ona ulaşmadan o da vefât ettiği için bu sefer Hâris’e döndü. Ona ulaştığında Hâris de son nefesini verdiği için her üçü de su içemeden vefât etmiş oldular. 766
“Kim, insanların kızması pahasına Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı ederse Allah o kimseyi insanların nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gadabına rağmen insanları râzı ederse, artık onu Allah’ın azâbından hiçbir şekilde kurtarmak mümkün olmaz.” 767
“Ey diliyle inanıp iman kalbine inmeyenler topluluğu, müslümanları gıybet etmeyiniz. Onların ayıplarını araştırmayınız. Kim onların ayıplarını araştırırsa, Allah da onların ayıplarını araştırır. Allah kimin ayıbını araştırırsa, onun evinin içinde dahi ayıbını açar, perişan eder.” 768
“Eğer sen, insanların ayıplarını araştırmaya kalkışırsan, onları ifsad eder veya ifsad etmeye ramak kalırsın.” 769
“Kim bir ayıp görür de onu örterse, (Câhiliyye devrinde) toprağa diri diri gömülen kızları diriltmiş gibi olur.” 770
“Kim bir mü’mini, bir münâfığın şerrinden korursa, Allah ona bir melek gönderir. Kıyâmet gününde onun etini cehennem ateşinden korur. Kim bir müslümanı kötülemek isteyerek ona söz atarsa, söylediği sözü isâbet edip içinden çıkana kadar Allah, onu cehennem köprüsü üzerinde hapseder.” 771
“Kim, hürmeti düşecek, şerefinden noksanlık olacak bir yerde müslümana yardımcı olmaz, onu yalnız bırakırsa, Allah da yardımını istediği yerde onu yalnız bırakır. Kim şerefinden kaybedeceği, saygının azalacağı bir yerde müslümana yardımcı olursa, yardımını istediği yerde Allah, ona yardımcı olur.” 772
Hz. Âişe (r.anhâ), haber verip şöyle dedi: Bir kimse, Rasûlullah (s.a.s.)’ın huzuruna gelmek için izin istedi. Rasûlullah: “Ona izin verin. O, aşiretin ne kötü kardeşidir (yahut o, aşiretin ne kötü oğludur.” buyurdular. O kimse, Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanına girince; Rasûlullah ona karşı yumuşak sözler söyledi. Ben: “Yâ Rasûlallah, biraz önce sen, onun için söylediğin o sözleri söyledin. Sonra da ona yumuşak kelâm ettin?” diyerek bunun sebebini sordum. Rasûlullah: “Yâ Âişe, insanların en şerlisi, çirkin hareketlerinden korunulması için insanların kendisini terk ettikleri yahut karşılaşmak istemeyip yalnız bıraktıkları kimsedir.” buyurdular. Not: İbn Battal’ın beyanına göre gelen kişi: Uyeyne b. Hısn El Ferazi’dir. 773
766] M.Yusuf Kandehlevî, Hayatu’s Sahabe, çev. Ahmet Meylani, İslâmi Neşriyat, Ank., TY, c. 1, s. 414; Kenzu’l Ummal, c. 5, s. 310 -Ebû Nuaym ve İbn Asâkir’den-
767] Tirmizî, Zühd 64
768] Ebû Dâvud, Edeb 40, hadis no: 4880; benzer rivâyetle, yakın bir mânâda: İbn Mâce, Hudûd 5, h. no: 2548; Tirmizî, Birri ve’s-Sıla 84, h. no: 2101
769] Ebû Dâvud, Edeb 44, hadis no:4888
770] Ebû Dâvud, Edeb 45, hadis no: 4891
771] Ebû Dâvud, Edeb 41, hadis no: 4883
772] Ebû Dâvud, Edeb 41, hadis no: 4884
773] Buhârî, Edeb, 83; Müslim, Birr ve’s-Sıla, 83; Tirmizî, Birr ve’s-Sıla, 58, hadis no: 2064
- 174 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Kardeşinle münakaşa etme, onunla (kırıcı şekilde) şaka yapma ve ona, yerine getiremeyeceğin vaadde bulunma!” 774
“Kardeşinin derdine sevinip gülme! Sonra Allah onu esirger de, senin başına verir.” 775
“Kim bir (din) kardeşini bir günahtan ötürü ayıplarsa, kendisi de o günahı işlemeden ölmez.” Ahmed bin Hanbel diyor ki: Şârihler, (bu hadisin şerhinde) “tevbe ettiği bir günahtan ötürü” dediler. 776
“Bir genç, ihtiyar bir kimseye yaşı sebebiyle ikramda bulunursa, Allah yaşlılığında ona ikram edecek kimseleri mutlaka takdir eder.” 777
“Küçüklerimize merhamet, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.” Bir rivâyette şu ziyâde gelmiştir: “...Ma’rûfu emretmeyen, münkerden nehyetmeyen de bizden değildir.” 778
“Ölülerinizin iyiliklerini anın (hayırla yâd edin). Kötülüklerini (anmaktan) vazgeçin.” 779
“Ölülere sövmeyin. Çünkü onlar, önden göndermiş oldukları amellerinin karşılıklarına ulaşmışlardır.” 780
“Hasedden sakının, ateşin odunu veya otu yediği gibi, hased de iyi amelleri yer.” 781
“Sizden biriniz, yaratılış, mal ve evlât husûsunda kendisinden üstün kılınmış kimselere baktığı zaman (üzülmesin), hemen kendisinden aşağı (halli) kimselere baksın!” 782
“İki müslüman karşılaşıp musâfahada bulununca (tokalaşınca), ayrılmalarından önce (küçük günahları) mutlaka affedilir.” 783
“Musâfaha edin (tokalaşın) ki, kalplerdeki kin gitsin, hediyeleşin ki birbirinize sevgi doğsun ve aradaki düşmanlık bitsin.” 784
“Hasta ziyaretinde bulunan kimse, ziyaretten dönünceye kadar cennet meyveleri arasındadır.” 785
“Kim Allah rızâsı için bir arkadaşını ziyaret eder veya bir hastaya geçmiş olsun ziyaretinde bulunursa, bir münâdi ona şöyle nidâ eder: ‘Dünya ve âhirette hoş yaşayışa eresin. Bu gidişin de hoş oldu. Kendine cennette bir yer hazırladın.” 786
“Komşusu, zararlarından emin olmayan kimse cennete giremez.” 787
“Kim Allah’a ve âhirete inanıyorsa misafirine ikrâm etsin. Kim Allah’a ve âhirete
774] Bu hadis ğaribtir; Tirmizî, Birr ve’s-Sıla, 57, hadis no: 2063
775] Bu hadis, hasen ğaribtir; Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyame, 18, hadis no: 2621
776] Bu hadis, ğaribtir ve senedi muttasıl değildir; Tirmizi, Sıfatu’l-Kıyâme 17, hadis no: 2620
777] Tirmizî, Birr 75, h. no: 2023
778] Tirmizî, Birr 15, h. no: 1920
779] Ebû Dâvud, Edeb 50, hadis no: 4900
780] Buhârî, Cenâiz, 148 -98’inci ölülerin şerlilerini anmak bâbı-
781] Ebû Dâvud, Edeb 52, hadis no: 4903; İbn Mâce, Zühd 22, h. no: 4210
782] Buhârî, Rikaak 77; Müslim, Zühd ve’r-Rekaaik.8, h. no: 2963
783] Ebû Dâvud, Edeb 153, h. no: 5211, 5212; Tirmizî, İsti’zân 31, h. no: 2729
784] Muvatta, Husnü’l-Hulk 16, h. no: 2, 908
785] Müslim, Birr 40, h. no: 2568; Tirmizî, Cenâiz 2, h. no: 967
786] Tirmizî, Birr 67, h. no: 2009
787] Buhârî, Edeb 29; Müslim, İman 73, h. no: 46
AHLÂK
- 175 -
inanıyorsa komşusuna ihsanda (iyilikte) bulunsun. Kim Allah’a ve âhirete inanıyorsa hayır söylesin veya sükût etsin.” 788
“Size Ashâbımı, sonra da onların peşinden gelecekleri (sonra da bunların peşinden gelecekleri) tavsiye ediyorum. Daha sonra (gelenler arasında) yalan, öylesine yayılacak ki, kişi, kendisinden yemin taleb edilmediği halde yemin edecek, şâhidliği istenmediği halde şehâdette bulunacak. Haberiniz olsun, bir erkek bir kadınla baş başa kaldı mı onların üçüncüsü mutlaka şeytandır. Size cemaati tavsiye ederim. Ayrılıktan sakının. Zira şeytan, tek kalanla birlikte olur. İki kişiden uzak durur. Kim cennetin ortasını dilerse, cemaatten ayrılmasın. Kimi yaptığı hayır sevindirir ve kötülüğü de üzerse, işte o, mü’mindir.” 789
“Kim sevdiğini Allah için sever, buğz ettiğine Allah için buğz eder, verdiğine Allah için verir ve men ettiğini Allah için men ederse, iman kemâle erer.” 790
“Allah rızâsını dileyerek öfke yudumunu yutan bir kulun yudumundan sevabça daha büyük (ve faziletli) bir yudum Allah katında yoktur.” 791
“Müflis kimdir bilir misiniz?” Ashâb: “Bizim aramızda müflis, hiçbir dirhemi ve eşyası olmayan kimsedir, demişler. Bunun üzerine: “Gerçekten benim ümmetimden müflis, kıyâmet gününde namaz, oruç ve zekâtla gelecek olan kimsedir. Amma şuna sövmüş, buna zinâ isnâdında bulunmuş (fâhişe, namussuz demiş), şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş, diğerini de dövmüş olarak gelecektir. ve buna hasenâtından, şuna hasenâtından verilecektir. Şâyet dâvâsı görülmeden hasenâtı biterse, onların günahlarından alınacak, bunun üzerine yüklenecek, sonra cehenneme atılacaktır.” 792
“Enes (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: O der ki: “Din üzerinde münâkaşa yapıyorduk ki, üzerimize Hz. Peygamber (s.a.s.) geldi. Bizi münâkaşa (mirâ) eder halde görünce, şimdiye kadar hiç görülmemiş derecede kızdı ve şöyle dedi: “Ey Muhammed’in ümmeti, nefislerinizi bu derece ateşlendirmeyin; siz bununla (din ve akîde konularında münâkaşa ile) mı emrolundunuz? Bundan nehyedilmediniz mi? Sizden öncekiler de sadece bu sebepten yok olmadılar mı? Hayrı az olduğu için mücâdeleyi terk edin. Münâkaşayı terk edin; zira münâkaşa, kardeşler arasına düşmanlık sokar. Münâkaşayı terk edin; zira fitnesinden emin olunmaz. Münâkaşayı terk edin; zira o, (zihinlerde) şüphe meydana getirir, amelleri yok eder. Münâkaşayı terk edin, zira mü’min (dinde) münâkaşa yapmaz. Münâkaşayı terk edin, zira münâkaşa yapanın haserâtı (zararı) tam olmuştur. Münâkaşayı terk edin, zira münâkaşada devam, günah için kâfidir. Münâkaşayı terk edin, zira o, Rabbim’in putlara tapmak ve şarap içmekten sonra beni nehyettiği ilk şeydir. Münâkaşayı terk edin, zira şeytan ibâdetten ümitsiz olduğu halde, aranıza fitne ve fesat sokmaktan ümitvârdır. İşte bu, dinde münâkaşadır. Münâkaşayı terk edin, zira İsrâiloğulları (bu yüzden) 71 fırkaya, hıristiyanlar 72 fırkaya ayrıldılar. Ümmetim ise 73 fırkaya ayrılacaktır. Bunların bir kısmı (biri) hâriç, hepsi de dalâlet üzerindedir.” Bu kurtulan kısmın kimler olduğu sorulduğu zaman Rasûlullah şu cevabı verdi: “Benim yolum üzerinde olanlar, ashâbım, Allah’ın dini üzerinde mücâdele ve münâzaraya girmeyenler ve herhangi bir günah sebebiyle tevhid ehlinden birini tekfir etmeyenlerdir.” 793
788] Buhârî, Edeb 31, 85, Nikâh 80, Rikaak 23; Müslim, İman 74, h. no: 47; Ebû Dâvud, Edeb 132, h. no: 5154
789] İbn Mâce, Ahkâm 27, h. no: 2363; Tirmizî, Fiten 7, h. no: 2166
790] Ebû Dâvud, Sünnet 16, h. no: 4681; Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 22, h. no: 2642
791] Buhâri, EdEbû’l Müfred, B.640, no.1318; İbn Mâce, Zühd 18, h. no: 4189
792] Müslim, Birr ve’s-Sıla, 59 h. no: 2581
793] El-Âcurrî, eş-Şerîa, s. 55; T. Koçyiğit, Hadisçiler ve Kelâmcılar Arasındaki Münakaşalar,
- 176 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ahlâkî Örnek Olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)
“Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için en güzel örnek” olan Hz. Muhammed (s.a.s.), rahmeti her şeyi kuşatmış olan Allah’ın tasdikiyle “yüce bir ahlâk” üzere yaşamıştır.
Ahlâkın özünü kişilik; kişiliğin özünü ise kendiliğinden, devamlı ve kuşatıcı olan kısmı teşkil eder. İzlenmesi gerekli yol olarak “sünnet” de içerdiği devamlılık ve kuşatıcılık ile Hz. Peygamber’in eşsiz ahlâkını şüphe ve yanlış anlamaya meydan vermeyecek şekilde insanlığın düşünme, ibret alma ve doğruyu bulma yeteneğinin istifadesine sunar. Muhtemel her yönü ve her türlü tezahürü ile hayatı bütünüyle kucaklayan istikamet, doğruluk ve adâlet; özü sözle, sözü de davranışla ayrılmaz bir vücut halinde birbirine nakşeden içtenlik ve samimiyet; düşünülen, söylenen ve yapılan her şeye güzellik ve insanilik damgasını vuran incelik, nezaket ve haya; her türlü iyiliğin özünü simgeleyen şefkat, merhamet ve muhabbet; her durum ve şartta insancalığı, insana yakışırlığı temsil eden hilm, cömertlik, sabır ve cesaret; kökü sağlam, dalları ise gökte olup her daim Rabbin izniyle yemişini veren iman ağacının özünü teşkil eden takvâ, itidal ve hakkaniyet; her türlü güzellik ve olgunluğun en güzel elbiseleri olan tevazu, sadelik ve vefâ... O’nun yüce ahlâkının ana çizgilerini oluşturur.
Yeme-içme, giyim-kuşam, istirahat ve eğlenme gibi tabi ihtiyaçlarını karşılamasında; ailesi , akrabaları, dostları ve düşmanları ile ilişkilerinde; duâ, ibâdet ve niyazında; tebliğ ve sohbetlerinde; geçimini teminine yönelik faaliyetlerinde; tebessüm ve vakarında; afiyet ve hastalığında; zenginlik ve fakirliğinde; savaşta düşmanla olan mücadelesi ile evinde çocuklarıyla olan muhabbetinde; vefât etmiş oğlu İbrahim’in bedenine damlayan gözyaşlarıyla şehid olmuş amcası Hz. Hamza’nın delik deşik edilip hunharca parçalanmış bedenine bakan gözlerinde... kısacası hayatının her an ve her aşamasında bütün bu yüce değerler olgunlaşma çabası altında kendilerini gösterir ve O’nun şahsiyetinin ayrılmaz parçaları haline gelirler.
Hayat, devamlı değişen ilişkiler bütünü olup bütün değişimleri ile bir süreci ifade eder. Ahlâkîse istikrarı, gelişimi ve olgunlaşması ile bu sürece kimliğini kazandıran, şahsiyetini verendir. Bu açıdan Peygamber Efendimizin detaylarıyla bilinen hayatına bakıldığında, bu hayata örnek şahsiyetini verenin, yüce değerlerin, dosdoğru yolun, insanca, insanın yaratılış amacına uygun yaşamanın İlâhî kelimelerle ifadesi olan Kur’ân-ı Kerim’in olduğu rahatlıkla görülür. Kendisine O’nu en iyi tanıyan kimselerden biri olarak “O’nun ahlâkı nasıl idi?” diye sorulduğunda, sevgili eşi Hz. Âişe’nin “O’’nun ahlâkı Kur’an idi.” şeklinde cevap vermiş olması bu açıdan çok önemlidir. Öncelikle yaratan ve emredip en güzeline hidâyeteden yüce Allah’ın “Yâsîn, hikmet dolu Kur’an hakkı için, sen şüphesiz gönderilenlerden (Rasûllerden)sin, dosdoğru yol üzerindesin.” 794 ; “Nûn. Kaleme ve yazdıklarına andolsun ki sen Rabbinin nimeti ile bir mecnun değilsin ve hiç şüphesiz senin için bitip tükenmeyen bir ecir vardır. Ve hiç şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin.”795 ve benzeri âyetler ile Peygamber Efendimizin bir yandan üstün ahlâkına bir yandan da s. 225-226) (Not: Bu hadis rivâyeti, Kütüb-i Sitte ve benzeri sahih hadis kitaplarında yer almaz, hadisin sıhhati bilinmemektedir.
794] 36/Yâsîn, 1-4
795] 68/Kalem, 1-4
AHLÂK
- 177 -
bu üstün ahlâkın İlâhî öğreti ile bağlantısına şahadeti; sonra da bu İlâhî şahadete selim akıl ve kalpleri ile doğru bilgi, tecrübe ve haberlere istinaden katılıp, bu hakikati tasdik eden nice insanların buna tanıklığı göstermektedir ki O, özü, sözü ve hareketi ile hayatının başından sonuna kadar her anına damgasını vuran ahlâkı ile İlâhî öğreti Kur’ân-ı Kerim rehberliğinde insanî olgunluk ve kemale ulaşarak âlemlere rahmet olmuş; olgunluk ve kemali gaye edinenlere de en güzel örnek olarak Allah’ın kulu ve elçisi olmanın gereğini yerine getirmiş; “yaratan Rabbinin adıyla” okumanın anlamını, şeklini ve beşeri düzlemdeki fonksiyonunu bütün insanlığa göstermiştir. Dolayısıyla O’nun eşsiz ahlâkını tetkik, insanı, Kur’an rehberliğinde yaşanmış bir olgunluğun, kemalin kıyısına götürmekte; insana, hayatı hayat olarak bütün karmaşıklığı içinde bütünlüğü ile anlama, tatma ve yaşama imkânı vermektedir. Zaten O’nu âlemlere rahmet ve insanlığa güzel örnek yapan da işte bu kuşatıcılık ile bütünlüğüdür; insanca yaşamanın eşsiz rehberi Kur’ân-ı Kerim’i özü, sözü ve davranışı; ailesi, topluluğu ve devleti ile hayata yansıtmış olmasıdır.
İnsan yaşamının üzerinde gerçekleştiği yeryüzü nice başarılara şahitlik etmiş; insan elinde çiçeklenen nice güzelliklerin tanığı olmuştur. Ancak bütün bu güzellik ve başarıların tek bir insanın şahsiyetinde Hakk’a ve hakikate şahitlik ettiği pek görülmemiştir. İşte Peygamber Efendimizi ve O’nun eşsiz ahlâkını mümtaz kılan, hayatın muhtelif yönlerinde ortaya konulan çeşitli başarıların sahibi olan diğer insanlardan ayırıp da O’nu tüm olgunluk ve kemalin numunesi haline getiren husus bu kuşatıcılığı ile bütünlüğüdür. Bu durumda insana ait yaşamın her anı ve her safhası için O’nun asil hayatı ve güzel ahlâkında olması gereken, olgunluk ve kemale işaret eden bir örneklik vardır.
“Muhammedî Risâlet” adlı eserinde Allâme Seyyid Süleyman en-Nedvî bu hususu şu güzel cümleleri ile ifade eder: “...eğer zengin ve varlıklı bir insan isen, Rasûlullah’ın Hicaz’la Şam arasında eşya taşıdığı ve Bahreyn’in hazinelerine sahip olduğu zamanı hatırla! Ve sen de O’nun gibi hareket et. Eğer fakir ve yoksul isen Rasûl-i Ekrem’in EbûTalib mahallesinde mahsur kaldığı, vatanını ve bütün mülkünü terk ederek Mekke’den Medine’ye hicret ettiği zamanı düşün. Eğer hükümdar isen O’nun Arapların idaresini ele geçirdiği, her tarafa hakim olduğu, ileri gelenlerin, şan ve şeref sahiplerinin O’na itaat ettiği zamanı hatırla. Eğer zayıf ve kimsesiz isen Rasûlullah’ın Mekke’de yaşadıklarını hatırla! O’nda senin için güzel bir örnek vardır... Eğer fatih ve muzaffer bir hükümdar isen Bedir’de, Huneyn ve Mekke’de düşmana galip geldiği günlere bakarak Peygamber Efendimizin hayatından ibret al. Eğer mağlup olmuşsan Uhud harbinde Rasûlullah’ın şehid ve ağır yaralı ashâbı arasındaki halini düşün. Eğer öğretmen isen mescidin sofasında ashâbına nasıl öğretmenlik yaptığını hatırla! Eğer öğrenci isen Cebrail’in huzurunda nasıl diz çöküp hidâyetistediğini düşün. Eğer nasihat eden bir vaiz, emin bir mürşit isen Mescid-i Nebevi’de bir kütük üzerinde vaaz eden Rasûlullah’a kulak ver. Eğer hiçbir yardımcın olmadığı halde hakkı ayakta tutmak, iyiliği haykırmak istiyorsan Mekke’deki zayıf haline rağmen Peygamber Efendimizin hakkı açıkça ilan ettiği zamanı hatırla. Eğer düşmanını yenersen, Rasûlullah’ın Mekke’yi fethettiği günü hatırla. Hakem ya da hakim isen, İslâm güneşi doğmadan önce, Kureyş reisleri birbirine girmek üzereyken Rasûlullah’ın Hacer-i Esved’i yerine koymak için verdiği hükme bir göz at. Sonra gözünü çevir ve bir daha bak: Rasûlullah’ın Medine mescidinin avlusunda insanlar arasında
- 178 -
KUR’AN KAVRAMLARI
adâletle hüküm verdiği zamanı düşün... Hülâsa her ne olursan ol, ne işle uğraşırsan uğraş, yaşadığın müddetçe, günün her saatinde Rasûlullah’ın hayatında senin için güzel bir hidâyet, hayat karanlıklarını aydınlatan güzel bir misal vardır. Böylece işlerin düzelir, sıkıntıların sona erer... O’nun hayatı bütün insanlık için hayatın her safhasında örnekti. O’nun hayatı aydınlanmak isteyenler için bir nur, hidâyete ermek isteyenler için bir kandil, doğru yolu bulmak isteyenler için de bir rehberdi.”
Peygamber Efendimizi herhangi bir şekilde görebilmek, O’nunla herhangi bir şekilde hayatın bir anını paylaşabilmek ya da onunla ilgili güvenilir bir eseri okuyabilmek, bir şekilde ona ulaşabilmek, görüp duyabilme ve görüp duyduklarını gereğince değerlendirebilme imkanına sahip bir insan için onun şahsiyet ve ahlâkının güzelliği ve eşsizliğini idrak noktasında yeterlidir. Onu gereğince takdir edebilmek ve onun bu güzellik ve eşsizliğinden yeterince istifade edebilmek ise insanın taşıdığı “sorumluluk” endişesiyle bağlantılı olarak onu, Allah elçisi ve dolayısıyla hakikatin (kitap ve hikmetin) öğreticisi, açıklayıcısı; olgunluk ve kemalin eğitimcisi olarak görebilmek ve değerlendirebilmekle; hiçbir istisnaya yer vermeksizin hayatın bütününü onun evrensel örnekliğine açabilmekle mümkündür. Bu durumda meramı ifâde için şu âyet yeterli olacaktır: “Andolsun ki Allah’ın Rasûlünde sizler için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için elbette pek güzel bir örnek vardır.” 796
Yakınları, dostları ve kendisini görenler tanıklık ederler ki Rasûl-i Ekrem’in mübârek cismi baştan aşağı kusursuz, bütün azası birbirine uygun, alnı, göğsü ve iki omuzlarının arası ve avuçları geniş; boynu uzun ve düzgün; omuzları, pazuları, baldırları iri ve kalın; bilekleri uzun, parmakları uzunca, elleri ve parmakları kalınca idi. Karnı, göğsü ile beraber olup şişman değildi. Ayaklarının altı çukurdu, düz değildi. Uzuna yakın orta boylu, iri kemikli, güçlü kuvvetli idi. Cildi ipekten yumuşak, başları orta büyüklükte, kaşları hilal, çekme burunlu, az değirmi (yuvarlak) çehreli idi. Kirpikleri uzun, gözleri kara ve güzeldi. İki kaşının arası açık, fakat kaşları birbirine yakındı. Çatık kaşlı değildi. İki kaşının arasında bir damar vardı ki hiddetlendiğinde kabarıp görünürdü. Yüzü âdeta pembe beyazdı. Yani ne kireç gibi beyaz ne de kara yağız, esmer idi. İkisi ortası gül gibi kırmızıya dönük, beyaz ve berrak olup yüzünde nur gibi bir parıltı vardı. Dişleri inci gibi beyaz ve parlak olup hafifçe seyrekti. Konuştuğu ve tebessüm ettiği vakit beliriverirdi. Saçları ne pek kıvırcık ne de pek düzdü. Uzadığı zaman kulaklarının memelerini geçerdi. Sakalı sıktı fakat uzun değildi. Bir tutamdan fazlasını keserdi. Vefâtlarında saçı sakalı henüz ağarmaya başlamıştı. Başında pek az, sakalında yirmi kadar beyaz kıl vardı. Vücudu tertemizdi. Koku sürsün, sürünmesin teni ve teri en güzel kokulardan daha güzel kokardı... Haline hüzün ve tefekkür, bakışlarına da netlik ve derinlik hakimdi. Çoğu zaman sükut eder ancak gerektiğinde konuşurdu. Konuştuğunda ağır ağır, tane tane konuşur; önemli yerleri tekrar ederdi. Sevgi ve sevincini tebessümle ifade eder; yüz rengi ve hatları, haline delalet ederdi. Yürüdüklerinde ayaklarını kuvvetle kaldırır, vakar ve sükunetle çabuk ve uzun adımlarla, sanki yüksekten iner gibi yürürlerdi. Bir şeye yönelmek istediklerinde sadece başlarıyla değil bütün vücutlarıyla döner, sebepsiz hiçbir tarafa bakmazlardı. Temiz, düzenli ve sağlıklı idiler. Ağırbaşlı, vakur, canayakın, sıcak, samimi ve ilgili idiler...
796] 33/Ahzâb, 21
AHLÂK
- 179 -
Peygamberimizin dış görünüşü ve tabii özellikleri, iç ahlâkı ve iç dünyasını aksettirmektedir. Bu meyanda yapılan tarifler, nihâyetinde samimiyeti, içtenliği, sevecenliği, güvenilirliği, dürüstlüğü, bilinçliliği, dinginliği... ile noktalanmaktadır. Yüzünün parlaklığı, yürüyüşünün eminliği, yönelişinin tamlığı bu açıdan değerlendirilirse bu açıkça görülecektir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de birçok yerde797 Yüce Allah “sîmâ”yı “iç”i tanıtan, ahlâkı gösteren bir alâmet olarak değerlendirmiştir. İbn-i Abbas’ın: “İyiliklerin yüzlerde bir parlaklığı, kalpte bir nuru, bedende bir kuvveti, rızıkta bir genişliği ve gönüllerde bir sevgisi vardır. Kötülüklerin de yüzlerde bir sevimsizliği vardır.” sözü ile, Hz. Osman’ın “Kişinin işlediği her bir amelin elbisesi kendisine giydirilir. Hayır ise hayır; şer ise şer...” sözleri de bunu göstermektedir. Bu durumda, Medine dışında konaklamış bir kervandan, pazarlık etmeksizin söylenen fiyat ile kırmızı bir deveyi alıp, yularından çekerek şehre doğru yürüdüğünde Hz. Peygamber’in arkasından olayı değerlendirerek tanımadıkları bir kimseye bu şekilde karşılığını peşin olarak almaksızın deveyi vermiş olmalarından hayıflanan kervan ehline “rahat olun! bundan daha temiz ve daha nurlu başka bir insan görmedik” şeklinde görüş bildiren o kadının, ya da vefâtı sonrasında, hücre-i saâdetine girip de peygamberimizin yüzünü açıp alnını öptüğünde “Ah! Hayatında olduğun gibi ölümünde de güzelsin.” diyerek duygularını ifadeye çalışan Hz. Ebûbekir’in bu samimi sözlerini ve de neden onu ansızın görenlerin heybetinden heyecana kapıldıklarını, görüp tanıyanların ise onu o derece sevdiklerini daha iyi anlayabiliyoruz.
Rasûl-i Ekrem’in şahsiyetinde, “yaratan Rabbin adıyla okuma...” ve “emredildiği şekilde istikamet üzere olma” çaba ve gayretinin yeri ve etkisi âşikârdır. Kendisine gelen ilk vahyin “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı alaktan yarattı. Oku! Kâlem ile öğreten, insana bilmediğini öğreten Rabbin ne büyük kerem sahibidir.” âyetlerinden oluşmuş olması; yaşlılık emareleri üzerinde belirdiğinde, halini soran ashâbına “Beni, Hûd sûresi ihtiyarlattı.” şeklinde cevap vermiş olması buna işaret etmekte olup, mezkûr sûrede Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O halde sen, beraberindeki tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Ve aşırı gitmeyin. Çünkü O, her ne yaparsanız onu hakkıyla görendir.” 798
İnsan, bir münasebetler sentezidir. Her insan bir ilişkiler bütünü içerisinde yaratılır ve şahsiyetini, kişiliğini, ahlâkını bu bütün içerisindeki tavrı ve rolü ile ortaya koyar. Yüce Allah’ın “birleştirilmesi emredilen” olarak ifade ettiği bu ilişkiler bütününü muhafaza edebilmenin yolu olan yaratana kulluk, yaratılana da şefkat, merhamet ve adâletin, emrolunduğu üzere dosdoğru şekilde yerine getirilmesinin zorluğu ve zor olduğu kadar da insani olgunluğa ulaşabilmedeki önem ve rolü tartışmasızdır. İşte bizler Rasûl-i Ekrem’in eşsiz ahlâkında, özünde, sözünde ve davranışlarında ve hatta ağaran saç ve sakallarında hep bu “emrolunduğu gibi dosdoğru olma” endişesi ve gayretini görmekteyiz. O, Allah Teâlâ ile olan ilişkisinde, iç dünyasında, evinde, ailesi ve akrabası ile olan münâsebetinde; dostlarına, tanıdık tanımadık bütün insanlara karşı olan tavırlarında; istirahatinde, ticaretinde, savaşta ve savaş sonrası ganimet taksiminde; mescitte imamlıkta, en önde liderlikte, hayatı ve vefâtında hep bu endişeyi taşımış, olanca gayretini buna sarfetmişti. O, durumunu şöyle ifâde ediyordu: “Rabbim beni ne güzel terbiye etti.”; “Ben ancak ahlâkî faziletleri tamamlamak üzere
797] 2/Bakara, 173, 7/A’râf, 46-48, 47/Muhammed, 30, 48/Fetih, 29 ve 55/Rahmân, 41
798] 11/Hûd, 112
- 180 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gönderildim.” O halde, Rasûlullah’ın ahlâkını tanımak, onu, içerisinde bulunduğu ilişkiler bütünü ile tanımakla mümkün olacaktır. Bu yapıldığında ise onun ahlâkî yüceliğinin temelinde bu ilişkiler bütününü hayranlık verecek şekilde, biç birini ihmal etmeksizin muhafaza etmiş olmasının; birleştirilmesi emrolunan her şeyi hayatı ile birleştirmiş olmasının bulunduğu görülecektir.
Ahlâkî faziletlerin başında “adâlet” ve “ihsân” gelir ki her iki kavram da nihâyetinde “her şeyi yerli yerine koyma”yı ve “yapılması gerekeni layıkı ile yapma”yı ifade eder. Nitekim Yüce Allah: “Muhakkak ki Allah adâleti, ihsanı ve akrabaya vermeyi emreder; çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye sizlere öğüt verir.”799 buyurur. Rasûl-i Ekrem, hayatı boyunca her şeye gereken değeri gerektiği kadarı ile vermiş; ihmalkârlık, duyarsızlık ve aşırılık onun hayatında kendine bir yer bulamamıştır. Bir insanın ihmal ve dengesizliğe meydan vermeksizin, hiçbir aşırılığa düşmeksizin, hayatın her bir yönünde davranmış olması ve bu denge ve istikrarı hayatın hem yatay hem de dikey boyutunda muhafaza etmiş olması elbette olgunluk ve kemalin zirvesidir. Beşer olması peygamberliğine bir nakısa getirmemiştir. Peygamberliği ona ailesini, dostlarını unutturmamıştı. Allah’a olan bağlılığı ve deruni duyguları onu dünyadan el etek çekmeye yöneltmemişti. Liderliği, komutanlığı, hakimliği onu hastaları ziyaretten, fakirlerle sohbetten men etmemişti. Mekke’deki hayatı ile Medine’deki hayatı arasında yaşananlar ve sahip olunan imkanlar çok farklı da olsalar duruş bakımından hiçbir farklılık olmamıştır.
Adâlet ve ihsan onun hayatının her demini kuşatmıştı. Gençliğinde toplumda el-Emin olarak tanınır ve bilinirdi. Ticaret hayatındaki dürüstlüğü takdir edilir, insanlar arası anlaşmazlıklardaki hakemliği makbul görülürdü. “Doğruluk iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Yalan kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür” der, doğruluğu imanın gereği; yalanı, emanete ihaneti ve verilen sözlerde durmamayı nifak alameti sayardı. Doğruluk hassasiyeti o derecede idi ki şaka bile olsa ondan tâviz vermezdi. “şaka yapar mısınız?” diye sorulduğunda “evet, ama doğru sözden başkasını söylemem” demişti. Onun bu özelliğini düşmanları bile bilir, onu öldürmek için ellerinden geleni yaptıkları halde kıymetli eşyalarını ona emanet etmekten çekinmezlerdi. Mekke’den Medine’ye hicretinde yatağına yatırıp geride bıraktığı Hz. Ali’ye her emaneti sahibine vermesini tembihlemişti.
En zor durumlar bile onu verdiği söze bağlılıktan vazgeçiremezdi. Hiçbir menfaat ona, bu konuda geri adım attıramazdı. Mekke’den Medine’ye gelirken müşriklere yakalanan ve kendilerine karşı savaşmamak şartıyla serbest bırakılıp Bedir savaşı öncesi Hz. Peygamber’e kavuşan Huzeyfe el-Yeman ve bir arkadaşı, olayı Rasûl-i Ekrem’e anlattığında sayılarının azlığı, adama olan ihtiyaçlarının şiddetine rağmen onlara savaşa katılamayacaklarını ifade ile “siz geriye dönün, her hâl u kârda sözünüze riâyet edeceğiz. Bizim sadece Allah’ın yardımına ihtiyacımız var” demişti. Hudeybiye’de müşrikler ile yapılan anlaşmanın şartlarından biri de Mekke’den müslüman olarak Medine’ye gidecek olan kimselerin, talep edilmesi durumunda Mekkelilere geri verilmesi idi. Daha antlaşma henüz imzalanmış iken EbûCendel, elleri zincirli bir halde, hapsedildiği zindandan kaçarak müslümanların bulunduğu yere gelmişti. O esnada orada bulunup, anlaşmayı yapmış olan müşrik Süheyl Bin Amr, antlaşmanın derhal tatbikini talep ile kaçağın
799] 16/Nahl, 90
AHLÂK
- 181 -
kendisine teslimini istediğinde bu durum müslümanların ağırına gitmişti. Rasûl-i Ekrem ise inananların selamet ve kurtuluşuna olanca düşkünlüğüne rağmen “Ey Ebû Cendel, sabret! Biz ahdimizden dönemeyiz. İnşâallah Allah sana yakında bir yol açacaktır!” demişti. Ne ahde bağlılıktan tâviz vermiş ne de Ebû Cendel’i ihmal etmişti. Sözde durmayı, ahde bağlılığı kul olmanın gereği olarak görmüş; işin sonucunu Allah’a havâle etmiş, O’na güvenip dayanmıştı.
“Helâl rızık kazanmak için çalışmanın mecburi bir görev” olduğunu; en hayırlı kazancın da el emeği ve meşrûticaret vasıtasıyla sağlanan kazanç olduğunu söyler; satarken ve satın alırken kolaylık gösterene Allah’ın rahmetini müjdeler, doğru ve güvenilir tacirlerin peygamber ve şehidlerle beraber olacaklarını ilan ederdi. Bazen pazarları gezer, satıcıların mallarını kontrol eder ve “bizi aldatan bizden değildir” derdi. Kendisi de bilfiil ticaretle uğraşmış, kanaati, dürüstlüğü ve vefâsı ile tanınmıştı. Bazen borçlanır, borçlarını vaktinde ve en güzel şekilde öderdi. Hakka riâyete önem verir, her hak sahibine hakkının mutlaka verilmesinde ısrar ederdi. “Hak sahibinin söze hakkı vardır” diyerek hakkın üstünlüğünü ilan ederdi. Hiçbir olayın hakkı zayi etmesine müsâade etmezdi. Yahudi alacaklısı, alacağını talep üzere gelip de elbisesini çekerek, yakasından tutarak “Siz Abdulmuttaliboğulları hep borcunuzu uzatırsınız” gibi kaba sözler söylediğinde, Hz. Ömer sinirlenerek sert bir şekilde karşılık vermişti. Rasûl-i Ekrem ise olup biteni tebessümle karşılamış ve Hz. Ömer’e “Ey Ömer! Ben ve o, senden bunun dışında bir söz duymaya çok daha muhtaç idik. Bana borcumu güzelce ödemeyi, ona da alacağını güzelce istemeyi tavsiye etmeliydin, vâdenin dolmasına daha üç gün vardı” diyerek fazlasıyla ödenmesini sağlamıştı. Bu olay, yahudinin müslüman olmasına vesile olmuştu.
Bir defasında kestiği hayvanın etini satan bir bedeviden, evde var zannettiği hurma karşılığında bir miktar et almış; eve geldiğinde ise hurma kalmadığını görmüştü. Derhal çarşıya gelerek bedeviyi bulmuş “senden hurma karşılığında et almıştım fakat ne yazık ki hurmam kalmamış” diyerek durumu izah etmişti. Aldatıldığını düşünen bedevi bağırıp çağırmış, Rasûl-i Ekrem ise onu susturmaya çalışanlara “siz müdahale etmeyiniz zira bedevinin hakkı var” diyerek tekrar meseleyi anlatmaya çalışmış ama bedevi söylenmeyi bırakmamıştı. Bunun üzerine Peygamberimiz bedeviyi, Ensar’dan bir kadına havâle ederek etinin karşılığı olan hurmaları almasını sağlamış, bedevî de Rasl-i Ekrem’in sabır ve müsamahakârlığından duygulanarak “Muhammed! Cenâb-ı Hak sana ecir ve mükâfatını versin, sen bana hakkımı hem de fazlasıyla verdin” demişti. Hakka riâyetve en güzeliyle karşılık vermek onun ahlâkının en önemli esaslarındandı. O, “borçlarını daha iyi, daha mükemmel bir şekilde ödeyenler faziletli kimselerdir” der, aldığı borçları fazlasıyla geri öderdi.
Adâlete riâyet, kişinin kendisi, anne babası ve yakınlarının aleyhine de olsa âdil olabilmeyi; muhataba duyulan kin ve nefret duygularının adâletsizlik ve aşırılık yönündeki baskılarına direnebilmeyi gerektirir. Üst tabakada hırsızlık yapmış bir kadın için aracılıkta bulunulduğunda “İsrailoğulları işte bu yüzden helak olmuştur. Onlar, kanunları fakirlere uygular, zenginleri ise affederlerdi. Allah’a yemin ederim ki eğer Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık yapsaydı onun da elini keserdim” diyerek her türlü iltiması reddeden, buna karşılık suçun tesbiti ve cezanın terettübü için kılı kırk yaran Rasûl-i Ekrem, bu tarafsız adâlet ve hakkaniyetin emsalsiz temsilcisidir. Onun bu eşsiz özelliğidir, yahudilerin bile
- 182 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anlaşmazlıklarını ona götürmesine sebep olan.
Rasûlullah, Hz. Ali’ye şöyle nasihat etmişti: “Sana iki kişi muhakeme için geldiğinde ikisini de dinlemeden sakın karar verme! Zira ancak her ikisini de dinlediğinde doğruyu bulabilirsin.” Hz. Ali, bu nasihat sayesinde davalarda zorluk çekmediğini, kolaylıkla doğruya ulaşabildiğini söylerdi. Rasûl-i Ekrem, âdil liderlerin kıyâmet gününde Allah’a en yakın kimseler olacaklarını, zâlimlerin ise en uzak olacaklarını; fakir, yoksul ve muhtaç kimselere kapısını kapatan hakimlere Allah’ın da kapısını kapatacağını söylerdi. Bir savaş sonrası ganimetleri taksim ederken “bu taksim Allah rızâsı için yapılmıyor” şeklindeki bir ifadeyle karşılaştığında “ben âdil olmazsam kim âdil olur?” diyerek mukabelede bulunmuştu. Kalabalık içerisinde üzerine yüklenen birisini, elindeki ince değnekle uyarmak istediğinde kazara o kimsenin ağzı çizilmişti. Peygamberimiz bu durumda, o kimseden aynısını kendisine yapmasını istemişti. Adâlet hususundaki hassasiyeti, hakkaniyete riâyeti ile tamamlanıyordu.
Onun adâleti sert, kaba ve kırıcı değil, bilakis yapıcı, onarıcı ve ıslah edici idi. Adâlete bağlılık ile geçen güzel ömrünün sonunda ölüm döşeğinde iken halka hitaben “birisine bir borcum varsa veya birini kırdıysam yahut birinin mal veya şerefine bir zarar verdiysem işte şahsım, işte şerefim, işte mâlim mülküm! Benden karşılığını bu dünyada alsın” demiş, onun bu sözleri sükunet ile karşılanmış, ancak bir adam Rasûl-i Ekrem’den birkaç dirhem alacağı olduğunu söylemiş ve parasını almıştı. Ne mutlu, adâlete riâyetle zulmün zerresine bile bulaşmadan ömür sürmüş olanlara!
Adâletten her ayrılış, zulme doğru atılan bir adımı ifade eder. “Muhakkak ki şirk elbette pek büyük bir zulümdür”800 âyetinin de işaret ettiği üzere, adâlete en uzak nokta şirk; adâletin özü de her türlü erdem ve iyiliğin bayrağı tevhiddir. Dolayısıyla yaratana kulluk peygamberimizin ahlâkının özünü teşkil eder ki, hayatı bunun en güzel şahididir. Hayatın yatay ve dikey boyutundaki her türlü kemale ait istikrar ve sebatının temelinde de bu sağlam bağlılık yatar. “şükreden bir kul olabilmek” onun her türlü düşünce, söz ve eyleminin saiki idi. Gece boyu namaz kılmaktan ayakları morardığında “Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladı. Niçin böyle yapıyorsunuz? diye soran Hz. Âişe’ye: “Şükreden bir kul olmayayım mı?” diyerek cevap vermişti.
Allah’ın dinine dâvetettiği Tâifliler kendisine horlama, aşağılama hatta taşlama ile mukabelede bulunmuş, o ise teselliyi Rabbine münâcaatta bularak, O’na olan bağlılık ve sevgisini “senden gelen her şeye ben râzıyım, yeter ki bana gazap etmiş olma...” şeklindeki duygu yüklü sözleriyle ifadeye çalışmıştı. Birçok vesile ile ashâbına “içinizde Allah’tan en çok korkanınız benim” demişti. Bu hayatının her ânı için geçerliydi. Bir defasında bütün gece boyunca Kur’ân-ı Kerim’de Hz. İsa’nın duâsı olarak geçen “eğer onlara azap edersen elbette onlar Senin kullarındır. Şâyet onları bağışlarsan elbette Sen yegâne izzet ve hikmet sahibi olansın”801 âyetini tekrar edip durmuştu.
Allah’ı zikir ve O’nu tesbih her ânını kuşatmıştı. Devamlı Kur’an okur, hatta başkalarının da okumasını ister, onu başkalarından dinlemeyi çok sevdiğini
800] 31/Lokman, 13
801] 5/Mâide, 118
AHLÂK
- 183 -
söylerdi. Özü, sözü ve davranışı ile Kur’an’ı hayata yansıtmak, her anının en büyük hedefiydi. “Gözümün aydınlığı namazdır” der, her vesilede namaz kılmayı arzulardı. “Haydi Bilal! Kalk, kamet getir de bizi rahatlat, bizi huzura kavuştur” derdi. Bu, O’nun için bütün dünya güzelliklerinin üstünde idi. Hz. Enes, “Rasûlullah’ı gecenin hiç ihtimal vermediğiniz bir anında namaz kılarken, yine hiç ummadığınız bir anında da uyurken görebilirsiniz” demektedir. Bazen o kadar oruç tutardı ki hiç orucu bırakmayacağı zannedilir; bazen de oruca o kadar ara verirdi ki artık daha oruç tutmayacak denilirdi.
Allah’a olan bağlılığı, ibâdete olan düşkünlüğü had safhada olmakla birlikte bu, onu dünyadan ve insanlardan uzaklaştırmaya sevk etmemiş, bilakis itidali sâyesinde ihsan üzere bütün sorumluluklarını yerine getirmesinde en önemli etken olmuştur. “En hayırlı amel, az da olsa devamlı olandır” der, dinde aşırılık ile insanın bir yere varamayacağı ihtarı ile arkadaşlarına itidal üzere yaşamayı tavsiye ederdi. Sadece ibâdette değil yeme-içme, giyim-kuşam, dostluk-düşmanlık gibi hayatın her yönünde aşırılıklardan korunmada ısrar ederdi. Acıkmadan yememek, yediğinde ise iyice doymadan sofradan kalkmak, O’nun âdeti idi. Bir seferinde her gün oruç tutmak, her geceyi namaz ile ihya etmek ve evlenmemek üzere anlaşan arkadaşlarını “İçinizde Allah’tan en çok korkanınız ve O’na karşı sorumluluklarını en fazla bileniniz olduğum halde bazı günler oruç tutarım, bazı günler ise tutmam. Aynı şekilde geceleri bazen uyur bazen de namaz kılarım, kadınlarla da evlenirim” diyerek itidâle yönlendirmiş; nefsin, vücudun, gözlerin... hanımın, çocukların, akrabaların ve dostların... insanın üzerinde hakları olduğunu beyan ile itidalin esasını ortaya koymuştur. Zaten bu, adâlet ve ihsanın da gereğidir. O’nun hayatı ve ahlâkı da olanca ağır sorumluluk ve muhtelif işlerine rağmen bu itidalin kusursuzluğu ile parıldar; yolunu arayana rehber, karanlıklardan çıkmaya çalışana da ışık olur.
Rasûl-i Ekrem nasıl yaşardı, diye sorulduğunda buna en kısa ve en basit olarak kul gibi yaşardı şeklinde cevap verebiliriz. Kulluk bilinci ve tevazuu hayatının her anında hakimdi. “Şüphesiz ki ben bir kulum. Kulun yediği gibi yer, oturduğu gibi otururum” der, hayata da bu gözle bakardı. Sadelik ve tevazu, şahsiyet ve yaşamının ayrılmaz vasıflarıydı. “Allahım! Âhiret hayatından başka bir hayat yoktur” diyerek dünyadaki yaşamını bir yolculuğa benzetir ve bu tanımlamaya aykırı her türlü tavır ve davranıştan kaçınırdı. Külfet, zorlama, gösteriş, riya, ucub ve kibir dünyada en çok O’na uzaktılar. Şekilcilik ve resmiyet O’nun ahlâkında kendilerine hiçbir yer bulamazlardı. Sade giyinir, önüne gelen nimeti küçük görmezdi. Çoğu zaman kuru ekmek, hurma ve sütle yetinir, şikâyetçi olmazdı. Kuru ekmek ve sudan oluşan mütevazi dâvetleri kırmazdı. Bir yemekten hoşlanmadığında herhangi bir yorum yapmaz yiyemeyeceğini belirtirdi. Hasır üzerinde yatardı. Çoğu zaman kalktığında sağ tarafında hasır iz yapmış olurdu. Üç gün art arda buğday ekmeği ile karnını doyurmamış, Medine dönemi boyunca bir günde iki öğün yemek yememiştir. Hz. Âişe“Ay gelir geçerdi de biz Muhammed ailesi yemek pişirmek üzere ateş yakmaz, sadece hurma ve su ile karnımızı doyururduk” demiştir. EbûÜmame de Rasûlullah’ın şöyle dediğini bize naklediyor: “Rabbim, Mekke vadisini benim için altına çevirmeyi teklif etti. Fakat ben ‘hayır ey Rabbim! Gün aşırı yiyeyim ve aç kalayım. Aç olduğum zaman Sana yakarıp Seni hatırlayayım. Doyduğum zaman da Sana duâ edip şükredeyim’ dedim.
Bir gün Hz. Ömer, peygamberin evine geldiğinde Rasûlullah’ın hasır üzerinde
- 184 -
KUR’AN KAVRAMLARI
örtüsüz yattığını ve hasırın izlerinin sağ yanında çıkmış olduğunu, odada bulunan bütün eşyanın hurma lifleriyle doldurulmuş bir yastık, bir hayvan derisi ve bir su kırbasından ibaret olduğunu, yiyecek olarak da sadece birazcık arpanın bulunduğunu görmüştü. Manzara karşısında duygulanarak ağlamış ve peygamberin “neden ağlıyorsun?” diye sorması üzerine “Bizans’ın kayseri, Fars’ın kisrası debdebe içinde yaşarken sen seçilmiş insan, Allah’ın Rasûlü böyle mi yaşayacaksın?” demişti. Rasûlullah ise “Ey Ömer! Sen bunun için mi ağlıyorsun? Bilmez misin ki onlar bütün nasipleri dünya hayatında verilmiş insanlardır” diyerek hayata bakışını dillendirmiştir.
Cuma günleri ve dışardan heyetler geldiğinde giymesi için ipekten bir elbise alması teklif edildiğinde de “Bunu âhiretten alacak bir payı olmayan giysin” demişlerdi. Sâlim bir kafaya, sıhhatli bir bedene ve günlük yiyeceğine sahip olan kimsenin bütün dünya nimetine sahip olduğunu söylerdi. İnsanın dünyadan nasibini de giyilip eskitilen, yenilerek tüketilen ve hayır olarak sarfedilip kazanılan olarak özetler; Kur’an’ın ifâdesiyle “Allah’ın verdiklerinde âhiret yurdunu gözetirdi.”802 Vefâtında, üzerinde iki yerinden yamalı bir elbise vardı. Zırhı, ailesinin geçimi için bir miktar arpa borç aldığı bir yahudinin elinde rehin olarak bulunuyordu. Ve evinde yiyecek olarak sadece bir avuç arpa vardı.
O’nun bu hali inancının, dünya hayatına bakışının, fedakarlığının ve cömertliğinin doğal bir sonucuydu. Yoksa bir zorlamanın ve dünyevi nimetlere olan soğukluğun eseri değil. Zira olanca sadeliğine rağmen bazen güzel yemekler yediği, güzel elbiseler giydiği olurdu. Nimeti takdir eder, Allah’ın bir lütfu ve ikramı olarak görürdü. O’nun yaptığı, içinde bulunulan ortamda yapılabilecek olanın en iyisini yapmaktan ibaretti. Komşusu açken tok yatmamak gibi.
Rasûl-i Ekrem’in tevâzûve sadeliği, kendini beğenmenin, gösteriş ve kibrin ve hatta her yerde bir şekilde kendine yer edinen bencilliğin bir elbisesi değil, aksine eşsiz bir samimiyet ve içtenliğin doğal bir muhafazası idi. Arkadaşları arasında bulunurken, O’nu farkedilmez yapan da işte bu özelliğiydi. Bir meclise geldiğinde boş bulduğu yere oturur, “Ben bir kral değilim” diyerek kendisi için ayağa kalkılmasını istemez, elinin öpülmesine müsaade etmezdi. Bir defasında kendisini görüp de heyecanlanan bir kimseye “Heyecanlanma! Ben kuru et yiyen bir kadının oğluyum” demişti. Kendisine “yaratılmışların en hayırlısı” diye hitap edildiğinde “yaratılmışların en hayırlısı İbrâhim idi” diyerek cevap vermiş, kendisi için Allah’ın O’na vermiş olduğu “Allah’ın kulu ve elçisi” vasfından başka bir vasfın kullanılmamasını istemişti. Sık sık bu konuda arkadaşlarını uyarır, şeytanın kendilerini kandırmaması için dikkatli olmalarını tavsiye ederdi.
Oğlu İbrahim vefât ettiği gün, güneş de tutulmuştu. Bazı kimselerin “işte bakın güneş de Rasûlullah’ın matemine iştirak ediyor” yollu düşünmeleri üzerine olaya hemen müdâhale etmiş ve “güneş tutulması Allah’ın âyetlerinden biridir. Kimsenin ölüm veya doğumu üzerine meydana gelmez” diyerek insanların kendisine olan sevgi, hürmet ve bağlılıklarının yanlış mecralara kaymasını engellemiştir.
“Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övmede aşırıya gittikleri gibi sizler de beni övmede aşırıya gitmeyin. Ben sadece bir kulum. Benim için sadece ‘o, Allah’ın kulu ve Rasûlü’dür’ deyin” sözleri, O’nun bu konudaki hassasiyetinin güzel bir göstergesidir. Yine
802] 28/Kasas, 77
AHLÂK
- 185 -
O’nun tevâzûve sadeliği, pasifliğin, acizliğin kendisine yüklediği geçici bir vasıf değil, aksine Allah sevgisi ve kulluk bilincinin incelik ve ruhi derinliğinin hayata doğru doğal bir inkişafıydı. Başarıları arttıkça, insanların sevgi ve bağlılığı çoğaldıkça O’nun büyük bir içtenlik ve tevâzûile Rabbine yönelişi, hayatının hiçbir safhasında bu sadelik ve tevazuundan tâviz vermeyişi bunu açıkça göstermektedir.
Bizler Rasûl-i Ekrem’i, Hayber’i fethettiğinde, dizgini hurma ağacının kabuğundan yapılmış bir merkep üzerinde Hayber’e girerken düşündüğümüzde; ya da yaşanan onca zorluğun ve çekilen onca hasretin ardından büyük fetihle birlikte, başını devesinin eyerine değecek kadar eğmiş, yüzü şefkat parıltılarıyla parlar olduğu halde Mekke’ye girerken gördüğümüzde eşsiz bir manzara ile karşı karşıya olduğumuzu idrak ederiz. O anda o, sadece Rabbini hamd ile tesbih ediyor ve O’ndan mağfiret diliyordu. “Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde ve insanları bölük bölük Allah’ın dinine giriyor gördüğünde, Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Zira O tevbeleri çokça kabul edendir” 803
Yaşlı bir yük devesinin üzerinde, sırtında dört dirhem bile etmeyecek basit bir hırka, veda haccına giderken şöyle duâediyordu: “Allahım! Bu haccı riyâ, gösteriş ve ünden uzak et.”
İnsan kişiliğinin en açık ve net olarak gözlemlenebileceği yer, evidir. Rasûl-i Ekrem, Hz. Âişe’nin ifadesiyle evde normal, sıradan bir insan ne yapıyorsa onu yapardı. Kendi işini kendi yapardı. Elbisesini diker, yamar, ayakkabılarını tamir ederdi. Keçilerinin sütünü sağar, devesinin boynuna yağ sürer, evi süpürürdü. Evde ailesi ile meşgul olur, ezan okunduğunda da namaza giderdi. Sorumluluklarının fazlalığı ve ağırlığı O’nun hayatında herhangi bir açığa, ihmale meydan vermezdi. Düzenliydi, tertipliydi; yaşanması gerekli her şeyin O’nun hayatında bir yeri vardı. Eşlerini sever, onlarla ilgilenir, dini yaşayıp uygulamada, kötülüklerden temizlenip, iyiliklerle olgunlaşmada onlara rehberlik eder, aile sorumluluğu ile hareket ederdi. Onlar için en iyisi ve en güzelini, ahlâkî faziletlerin en üstününü arzular, sevgi, şefkat ve ilgisi ile elinden geleni yapardı. Her akşam eşlerini ziyaret eder, onlarla sohbet ederdi. Geceleri onları namaza kaldırır, daima onları iyilik yapmaya teşvik ederdi. “Kişinin, eşinin ağzına koyduğu lokma sadakadır” der, kendisini ailesinin dünya âhiret saâdetinden mesul tutardı. Hz. Âişe, Hz. Peygamber’in hiçbir eşine vurmadığını, kaba söz söylemediğini belirtir. Zaten Rasûl-i Ekrem, “en hayırlınız ailesine karşı en merhametli olanınızdır” derdi. Ailesine karşı en merhametli olan da oydu.
Çocuklarını çok sever, onlarla oynar, ilgilenirdi. Çocuk sevgisini merhametin bir eseri olarak görürdü. On çocuğu olduğu halde, onlardan hiçbirini öpmediğini söyleyen bedeviye “Allah, senin kalbinden merhameti aldıysa ben ne yapabilirim?” demişti. Ahlâkve fazilet ile dolu hânelerinde mânevî havayı, kendilerini kuşatmış olan sevgi ve şefkat halesi içinde teneffüs ederek yetişen çocuklarının her derdiyle ilgilenir, bir baba olarak bütün sorumluluklarını yerine getirirdi. Kız çocuklarını iyi yetiştirip güzelce evlendirmeyi, cennetin anahtarlarından biri olarak görürdü. Erkek çocukları zaten daha küçük yaşlarda vefât etmişlerdi. Kızlarını ise büyütmüş ve evlendirmiş, torunları olmuştu. Yine onlarla ilgileniyor, onları ziyaret ediyordu. Gece namaza kalktıklarında onları da uyandırır, daima
803] 110/Nasr, 1-3
- 186 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iyilik yapmaları, âhiret yurdu için hazırlanmaları gerektiğini söyler, “yarın kıyamet gününde ben sizler için bir şey yapamam” derdi. Bütün gayret ve çabası onların iyi birer kul, faziletli birer insan olmaları içindi. Bunun için herkesten önce onlardan sabır ve fedakarlık beklerdi. “Allahım! Muhammed ailesine geçinecek kadar rızık ihsan buyur” diye duâ eder, ailesini her türlü aşırılık, lüks, israf ve cimrilikten; dünya malına düşkünlükten sakındırırdı.
Tehlike, sıkıntı ve zorluk olan yerlerde onları öne geçirir, menfaat, rahat ve kolaylığın olduğu yerlerde ise onları geriye alırdı. Bir defasında kızı Hz. Fâtıma’yı ziyârete gitmiş, ancak içeride süslü bir perde gördüğünde, kapıdan geri dönmüştü. Sebebi sorulduğunda “benim dünya ile ne işim olabilir?” demiş, kızına perdeyi satıp bedelini ihtiyaç sahiplerine vermesi tavsiyesinde bulunmuştur. Hz. Fâtıma, işlerinin yoğunluğu ve değirmende tahıl öğütmekten dolayı karşılaştığı zahmetten dolayı, kendilerine bir harp esirinin hizmetçi olarak verilmesini istediğinde, Hz. Peygamber, “mescidde yatan aç ve çıplak insanlar varken, bu isteğinizi karşılayamam!” diyerek, onların bu taleplerini geri çevirmiştir. Akşam olduğunda kızı ve dâmâdının yanına giderek, “size benden istediğinizden daha hayırlı bir şey söyleyeyim mi? Yatacağınız zaman 34 defa Allahu Ekber, 33 defa Elhamdu lillâh ve 33 defa da Subhânallah deyin” buyurmuştur.
Hz. Peygamber ve ailesinin, hiçbir sadakayı kabul etmemesi ve bunun kendilerine haram oluşu da bu açıdan çok önemlidir. Rasûl-i Ekrem’e 10 yıl boyunca hizmet eden Hz. Enes’in şu şehâdeti, Rasûl-i Ekrem’in ev halkına muamelesini uzun uzadıya anlatmaya gerek bırakmamaktadır. “Rasûlullaha on yıl boyunca hizmet ettim. Bir kere bile bana, “yaptığım bir şey için neden bunu yaptın, yapmadığım bir şey için de neden bunu yapmadın?” demediler.
Mescidde, cemaate hitap ederken, sevgili torunları Hasan ile Hüseyin’in düşe kalka kendilerine doğru geldiklerini görünce, dayanamayıp hutbesine ara vermiş, aşağı inerek torunlarını kucağına almış, sonra da “elbette ki mallarınız ve çocuklarınız sizin için birer imtihandır”804 âyetini okumuştur.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunanlara ‘ihsan’ üzere davranın. Muhakkak ki Allah, kendisini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.”805 İhsan, Rasûl-i Ekrem’in içinde bulunduğu ilişkiler bütünündeki istisnâsız tutumuydu. Sevgi, şefkat, merhamet, hilm, nezaket, incelik, fedâkârlık, cömertlik ve cesaret gibi üstün ahlâkî vasıflarının bir yumağı idi. “Gerçekten iman etmedikçe cennete giremezsiniz; gerçekten birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Sizlere gerçekten birbirinizi sevebilmenin yolunu öğreteyim mi!? Selâmlaşınız.”806 der; yemek yedirmeyi, tanıdık tanımadık herkese selâm vermeyi İslâm’ın en hayırlı amellerinden sayardı. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) çevresindeki herkesle ilgilenir, karşılaştıklarına önce davranıp selâm verir; musâfaha ettiğinde karşısındaki elini çekmedikçe elini çekmez; birisiyle konuştuğunda muhâtabı sözünü bitirip ayrılmadıkça onu bırakmaz; döndüğünde bütün cephesiyle dönerdi.
804] 64/Teğâbün, 15
805] 4/Nisâ, 36
806] Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66; Kütüb-i Sitte Terc. 10/133
AHLÂK
- 187 -
Herkesi kuşatan sevgi ve ilgisi ahlâkının ayrılmaz parçasıydı. Anne ve babasını küçük yaşlarda kaybetmiş olmasına rağmen onları unutmamış; yıllar sonra bir vesile ile harap olmuş bir mezarın yanından geçerken durup oturmuş, ince ruhundan sızan gözyaşları ile ‘Bu Vehb kızı Âmine’nin kabridir’ demişlerdi. Kendisine emeği geçenleri asla unutmaz, daima onları hayırla yâd ederdi. Amcası Ebû Tâlib’in hanımının, dadısı Ümmü Eymen’in, süt annesi Hâlime’nin ve ailesinin O’nun gönlünde özel bir yeri vardı. Süt annesi geldiğinde, onu hürmetle karşılar, ilgi ile ağırlar, hırkasını çıkarıp altına sererdi. Ölümü sonrasında babanın arkadaşlarına iyiliği merhametin gereklerinden sayar, ‘içlerinde akrabâları ile ilişkilerini kesen bir kimsenin bulunduğu topluluğa Allah’ın rahmeti inmez’ der; sırasıyla annenin, babanın, yakın akrabaların kişinin üzerinde hakları olduğunu beyan ederdi. Dostlarına karşı vefâlı ve samimi idi. 26 yıl beraber yaşadıkları ilk eşi Hz. Hatice’yi daima hayırla yâd etmeleri; vefâtından yıllar sonra bile bir koyun kestiklerinde bir parçasını Hz. Hatice annemizin arkadaşlarına göndermeleri; kızı Zeyneb’in, savaşta esir düşmüş kocasının fidyesi için annesinden yâdigâr gerdanlığını Rasûl-i Ekrem’e gönderdiğinde gerdanlığı görüp de ağlaması eşsiz bir vefânın örnekleri değil midir?
Rasûl-i Ekrem, bir peygamber, bir insan, bir komutan, bir hâkim, bir dost, bir komşu, bir akraba... Bir insan olarak bütün sorumluluklarını yerine getirir, hayatı her şeyiyle paylaşırdı. Kendisini arkadaşlarından ayırmaz, ‘kendisini ayrıcalıklı göreni Allah sevmez’ derdi. Ashâbı ile birlikte oturur, fakirler ve kimsesizler ile birlikte yiyip içerdi. Onların konuşmalarına katılır, mecliste boş bulduğu yere otururdu. Meclisinde bulunan herkes ilgi ve sevgisinden hisselenir, her biri Rasûl-i Ekrem’in en çok kendisini sevdiği duygusuna kapılırdı. Dertleriyle dertlenir; sevinçleriyle sevinir; gecesi gündüzüyle hayatı onlarla paylaşırdı. Yapılması gerekli bir iş olduğunda hemen el atar, Mescid-i Nebevî’nin yapımında, şehrin etrafına hendek kazımında olduğu gibi onlarla beraber çalışır; girdiği savaşlarda olduğu gibi tehlike anlarında hep ön plana çıkarak onlara örnek ve siper olurdu.
“Büyüklerine saygı duymayan, küçüklerini de sevmeyen kimse bizden değildir” der, çevresinde bulunan herkese güzelce muâmele ederdi. Mekke’de iken arkadaşı Habbâb bin Eret’i bir yere göndermiş, dönünceye kadar da bu işi yapacak kimsesi olmadığından her gün Habbâb’ın evine giderek keçilerini sağmıştı. Hayber fethi sonrası Habeşistan muhâcirleri Medine’ye döndüklerinde “hangisine sevineyim, Hayber’in fethine mi, yoksa Cafer’in gelişine mi?” diyerek arkadaşlarına olan sevgisini göstermiştir.
Ashâbından biri vefât ettiğinde, arkasında mal bıraktıysa, onu mirasçılarına güzelce dağıtır; borç bıraktı ise onu üstlenip ödemeye çalışır, ödeyemediğinde “borçlu kimsenin cenaze namazını kılamam” diyerek müslümanları borcu ödemeye teşvik ederdi.
İyilik ve takvâ üzere yardımlaşmak; kötülük, günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmamak, O’nun çevresindekiler ile ilişkisinin genel karakteriydi. Ashâbını eğitmek, kötülüklerden temizleyerek iyiliklerle olgunlaştırmak için elinden geleni yapar; dünya ve âhiret saâdetleri için gayret ederdi. Onlara olan sevgi ve samimiyetine halel gelmemesi için “bana birbiriniz hakkında herhangi bir şey söylemeyin. Zira ben hepinizin karşısına temiz bir kalple çıkmak isterim” der, kimsenin kusurunu araştırmaz, kimseyi de hatasından dolayı yargılamazdı. Bir
- 188 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kimse bir hata yapıp günah işlediğinde, isim belirtmeden, kırıp incitmeden durumu düzeltir; aynı şekilde şüpheli şeylere meydan vermeyerek onların kalplerini de muhâfaza ederdi.
Hizmetinde bulunanlara evlâdı gibi muâmele eder, “köleleriniz sizin kardeşlerinizdir. Onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin. Onlara köle, câriye değil; oğlum, kızım diye seslenin. Ağır bir iş vermeyin; verirseniz onlara yardımcı olun”; “köleleriniz hakkında Allah’tan korkun” der, onları her fırsatta özgürlüğe kavuşturmayı en büyük iyiliklerden biri olarak görür; bütün esirlerine bu şekilde davranıp her birini özgürlüğüne kavuşturarak ashâbına örnek olurdu.
Çocukları sever, onları yolda oynarken gördüğünde selâm verir, bineğine bindirir, aralarına karışırdı. Bazen bir hizmetçi, bir câriye teklifsiz yanına gelir, kendisine yardım etmesini ister, o da hemen kalkıp onların işini görürdü. Dulların ihtiyaçlarını karşılar; yaşlı insanlara daima yardımcı olurdu. Medine’de yaşlılık sebebiyle bunamış bir kadın vardı. Bir gün bu kadın Rasûl-i Ekrem’e gelmiş, “Muhammed, seninle bir işim var” demişti. Rasûl-i Ekrem de onunla beraber sokağa çıkmış, oturarak onu dinlemiş ve isteğini yerine getirmişti.
Sâliha kadını dünya nimetlerinin en güzeli olarak görür, “kadınlar hakkında Allah’tan korkun” derdi. Bir gün çok sayıda kadın akrabası Peygamberimiz’in etrafına oturmuş, yüksek sesle konuşuyorlardı. Hz. Ömer içeri girince hepsi susmuş ve çekilmişler; Rasûlullah da bu duruma gülmüştü. Hz. Ömer; “Ey Allah’ın Rasûlü, Allah seni hep mütebessim kılsın, neden güldün?” diye sorunca, Rasûl-i Ekrem, kadınların ondan çekinip de sakınmalarına güldüğünü söyledi. Hz. Ömer’in “benden değil; Rasûlullah’tan korkun” sözü üzerine kadınlardan biri “O, senin kadar hiddetli değildir” demişti. Medine’ye girerken yol kenarında şarkı söyleyen küçük kız çocuklarını gördüğünde “Beni seviyor musunuz?” diye sormuş, “evet yâ Rasûlallah, seni seviyoruz” demeleri üzerine “Ben de sizleri seviyorum” demiştir.
Rasûl-i Ekrem, “Geniş olun! Zira Yüce Allah, geniş olanı sever” der; genişliği, hilmi ve anlayışı ile ashâbına örnek olurdu. İnsanları, zayıflıkları, ihtiyaçları ve idealleri ile bütün olarak değerlendirir; yadırgayıcı, yargılayıcı olarak değil; anlayışlı bir yol gösterici olarak onlara muâmele ederdi. Anlamak, affetmek ve yol göstermek, O’nun insanlara karşı tavrının özüydü. “Hizmetçimi bir günde kaç defa affedeyim?” diye soran bir kimseye “yetmiş defa affet!” diye cevap vermiştir. Bir defasında bahçesine izinsiz girip de hurma toplayıp yiyen ve biraz da elbisesinin cebine koyan bir kimseyi azarlayarak ve elbisesini soyarak Rasûl-i Ekrem’e şikâyet eden birine; “O, bilmiyordu, ona öğretmeliydin; o, açtı, onu doyurmalıydın!” diyerek bahçe sahibine nasıl davranması gerektiğini öğretmişti.
Çöllerde göçebe halinde yaşayan bedevî insanlar, Medine’ye geldiklerinde Rasûl-i Ekrem onlarla ilgilenir, kabalıklarını yadırgamazdı. Bir defasında yolda giderken bir bedevî gelmiş, Rasûl-i Ekrem’in hırkasını arkadan çekerek “Muhammed! Yanındaki Allah’ın malından bana ver” demişti. Çekilen hırkası boynunda iz yapmış, Peygamberimiz bu haliyle dönmüş, tebessüm ederek arkadaşlarına “evet, istediğini verin” demişti.
Rasûlullah (s.a.s.), Hz. Âişe’nin ifadesiyle hiçbir zaman şahsî intikam peşinde koşmamıştı. Kötülüklere iyilikle mukabelede bulunurdu. O, her zaman
AHLÂK
- 189 -
kerem sahibi, yüce gönüllü idi. Hayatı boyunca O’na tuzaklar kuran münâfıklar, yahûdiler ve müşrikler de onun kerem ve şefkatinden nasiplerini almışlardı. Hayatını anlatan eserlerde, O’nun, münâfıkların reisi Abdullah bin Übeyy vefât ettiğinde gömleğini kefen olarak ona verdiğini, olanca entrikalarına karşılık yahûdilere olan güzel ve âdil muâmelesini ve de onca mücadelenin neticesinde Mekke’ye girdiğinde orada müşriklere “gidiniz, hepiniz özgürsünüz” diyerek “Bugün sizi kınamak yok, Allah sizleri affetsin. O, merhametlilerin en merhametlisidir”807 âyetiyle hitap etmiş olduğunu; kendisini taşlayıp horlayanlar için; canına kastedip kendisiyle savaşanlar için Yüce Allah’a; “Allah’ım, onları affet, çünkü onlar bilmiyorlar” şeklinde duâ ettiğini okuduğumuzda “(Ey Muhammed) Sen af yolunu tut, bağışla, iyiliği emret, cahillere de aldırma”808 âyetinin hayata konabileceğini ve yine Rasûl-i Ekrem’in “Rabbim, bana intikam alacak gücüme rağmen düşmanlarımı affetmemi, benimle ilişkisini kesenle görüşmemi ve beni mahrum bırakana vermemi emretti” sözünün hakikatini daha iyi anlayabiliyoruz.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “... Allah’ın rahmeti ile onlara yumuşak davrandın. Kaba, katı yürekli olsaydın, zaten etrafından dağılıp giderlerdi. Öyleyse onları affet, bağışlanmaları için duâ et ve işlerinde onlara danış. Kararını verdiğinde de artık Allah’a tevekkül et. Zira O, kendisine tevekkül edenleri sever.”809 Âyette ifade edilen Allah’ın rahmetinden kaynaklanan “yumuşaklığın” ve gerçekten eşsiz bir şekilde insanların küçüğüyle büyüğüyle; kadınıyla erkeğiyle, fakiriyle zenginiyle O’nun etrafında sevgiden bir tek vücut haline gelmelerinin sırrını merak eden için, namazı uzun tutup da cemaatten bazılarını usandıran sahâbisini “namaz kıldırırken fazla uzun tutma. Cemaatte yaşlı olan, hasta olan vardır” diyerek uyaran ya da “nice zaman olur, uzunca bir namaz kılayım, diye namaza başlarım da, ağlayan bir çocuk sesi işittiğimde, arkamda namaz kılan annesinin şefkat duygularını bildiğimden, namazı kısa tutarım” diyen peygamberi düşünmek yeterlidir.
Naz ve nimet içinde büyüdüğü halde, müslüman olması sebebiyle ailesi tarafından dışlanıp fakr u zarûrete dûçar kalan Mus’ab bin Umeyr’i yırtık-pırtık elbiseler içinde gördüğünde gözyaşları akıtarak onun bu fedâkârlığına saygı gösteren; Câbir bin Abdullah’ın ifadesiyle, kendisinden bir şey istenildiğinde asla “hayır!” demeyen, kapısına gelenleri boş çevirmediğinden nice geceler ailesi ile birlikte aç yatan, elinde kalmış bir miktar parayı verecek bir fakir bulamadığında, o parayı alıp evine gidip yatmaktan utanıp da mescidde yatan ve sabahleyin bir fakir bulunup da o parayla ihtiyacı karşılandığında Allah’a hamd edip evine giden... evet, bu örneklerde ve benzeri yüzlerce örnekte Rasûlullah’ın eşsiz ahlâkını görmek mümkündür.
Hz. Peygamber, hediyeleşmeyi tavsiye eder, bunun sevgiyi arttırıp dostlukları pekiştireceğini söylerdi. Sadaka kabul etmemesine rağmen hediye kabul eder ve daha güzeli ile hediyelere karşılık verirdi. Varını yoğunu çevresindeki yoksul, ihtiyaç sahibi kimselerle paylaşır; verecek bir şeyi olmadığında da güzel sözler ile gönüllerini doyururdu. Gelir kaynaklarını, ailesinin geçimi için ayırdığı bir kısmı müstesnâ, fakirlere dağıtılacak şekilde düzenlemiştir. Cimrilik ve kötü huyun mü’minde bulunmayacağını söyler, insanların durumunu düzeltmek için
807] 12/Yusuf, 92
808] 7/A’râf, 199
809] 3/Âl-i İmrân, 159
- 190 -
KUR’AN KAVRAMLARI
elindeki tüm imkânları seferber ederdi. Bazen ödünç aldığı bir şeyi fazlasıyla geri öder; bazen satın aldığına anlaştıkları fiyatın fazlasını verir, bazen de ihtiyaç sahibi olduğunu anladığı bir kimseden bir şey satın alır, sonra da onu ona hediye ederdi.
İbn Abbas’ın deyimiyle O, hayırlı işlerde rüzgârdan daha fazla cömerttir. Dostu Ebû Zer’e fakirleri sevmeyi ve onlara yakın olmayı tavsiye etmiş, sevgili eşi Hz. Âişe’ye de “Ey Âişe! Hiçbir zaman muhtaç birini kapından boş çevirme, verebileceğin yarım bir hurma da olsa ver. Ey Âişe! Fakirleri sev, yakınına al ki Allah da kıyâmet gününde seni yakınına alsın” diye nasihat etmişti. Yüce Allah’tan, gerçek zenginlik olarak tanımladığı “gönül zenginliği” isterdi.
Ashâbının en fakir ve yoksul olanları, bir de devamlı eğitim-öğretimle meşgul olduklarından geçim sıkıntısı çekenleri, Ashâb-ı Suffe olarak tanınırlardı. Zira genelde mescidde kalırlar; Hz. Peygamber’in yanından ayrılmazlardı. Rasûl-i Ekrem, her şeyini onlarla paylaşır, yemeğini onlarla yerdi. Büyük bir kazanı vardı. Yemek onda pişirilir ve beraberce yenilirdi. Onlar, O’nun daimî misafirleriydi. Bütün mü’minler de öyle. “Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse, misafirine ikram etsin” diyerek “yemeğini, bıçağın deve hörgücüne gelmesinden daha çabuk ikram edildiği eve hayrın geleceğini” ve “misafiri kapıya kadar geçirmenin sünnetin bir parçası olduğunu” söylerdi.
Yetimlere bakmanın, şefkat göstermenin üstünlüğünden bahseder, dul ve miskinlere bakmanın Allah yolunda savaşmak veya gündüz oruç tutup gece namaz kılmak gibi olduğunu söylerdi. Ebû Zer’e bir gece yürürlerken “Ebû Zer! Şu Uhud dağı altın olsa da bana verilse, borcum için ayıracağım müstesnâ, bir dirheminin bile yanımda üç gün kalmasını istemem” demiştir.
Rasûl-i Ekrem, yağan yağmur tanelerinde Allah’la olan ahdi görür, “her bir canlıya yapılan iyiliğin sevap olduğunu” söylerdi. Sırtı karnına yapışmış bir deveye rastladığında sahibine; “bu dilsiz hayvanlar hakkında Allah’tan korkun; onlara güzelce binin, onları güzelce doyurun” demiştir. Yine bir defasında: “Otu bol bir yerde yolculuk ederseniz, devenize yerden nasibini verin. Eğer kurak bir bölgede yolculuk ederseniz, oradan süratle geçin. Eğer geceleyin bir yerde konaklarsanız, sakın yol kenarında konaklamayın, zira yol, geceleyin hayvanların gidip geldiği, böceklerin yuvalandığı yerdir” buyurmuşlardı. Canlıya canlı gibi davranır, hayata Allah’ın bir emaneti olarak bakardı.
Rasûl-i Ekrem, yüksek sesle konuşmaz, arkadaşlarının yanında ayaklarını uzatmazdı. Ashâbından Ebû Said el-Hudrî’nin ifadesiyle “bâkire kızlardan daha hayâlı idi, hoşlanıp hoşlanmadıkları yüzünden anlaşılırdı.” Ağızlarının içi görülecek şekilde kahkaha ile gülmezdi. Hayânın, imanın bir parçası olduğunu beyan ile bir defasında “hayâ imandandır ve hayâlı olan kişi cennettedir. Hayâsızlık kalbin katılığındandır. Kalbi katı olan ise cehennemdedir” buyurmuşlardı.
Yine bir defasında Hz. Âişe’ye “cezasını ben çekecek bile olsam, hiç kimsenin kabahati hakkında konuşmak istemem” demişlerdi. Asla kaba ifadeler kullanmaz, hayâ duygusunu davranışların kontrol mekanizması olarak görürdü. “Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” sözü Peygamberlerin ortak sözü olup bunun en güzel ifadesi değil midir? O’nun hayâsı ve utangaçlığı, O’nu, soyutlanmaya, pasifleşmeye sevk etmez; yapması gerekenin ardında bırakmazdı. Zaten O’nun
AHLÂK
- 191 -
hayatı, Mekke’de yaşadıklarıyla, Medine’de yaşadıklarıyla, bütünüyle şükrün ve sabrın; Allah’a derin bir bağlılığın ve tevekkülün; azim ve sebatkârlığın ve nihâyeteşsiz bir cesâretin en somut örnekleri ile doludur.
Dinî, tebliğ süreci incelendiğinde sözlerin ifadeden âciz kalacağı bir manzara ile karşılaşılır. Derin bir huşû ile sarsılmaz bir iman ve azim ile... Bu gerçeği ifade için, kendisine yapılan her türlü teklife karşılık olarak verdiği şu tarihî cevabın yeterli olacağını düşünüyoruz: “Güneşi sağ elime; ayı da sol elime koysalar ben, yine de dâvamdan vazgeçmem!” Hz. Ali der ki: “Bedir’de savaş bütün şiddetiyle devam ederken bazen biz Rasûlullah’ın arkasına sığınırdık. En cesurumuz O idi. Düşman saflarına en yakın yerde O bulunurdu.”
Hayâsı, cesaretine gölge olmadığı gibi, ciddiyet ve vakarı da neşe ve tebessümüne engel olmazdı. Allah ile beraberliği sıcak ve canlı muâşeretine perde olmazdı. Abdullah bin Hâris, Rasûlullah’tan daha hoş ve mütebessim bir kimse görmediğini söylerdi. Ashâbıyla şakalaşır ve onlarla beraber gülerdi. Küçük kuşunun ölümüne üzülen Enes’in küçük kardeşine: “Ebû Umeyr! Nuğeyr’e (küçük serçe) ne oldu?” diye soracak kadar çevresiyle ilgiliydi. “Bir peygamber zırhını giydi mi artık onu çıkarmaz” diyecek kadar sebatkâr; “Allah’ın hizmetçileri sefâhat içinde yaşamazlar” diyecek kadar da fedâkârdı.
Karamsarlık, O’nun kalbinde bir yer bulamaz, imanı ve samimiyeti ile hayatın her ânında, her türlü şart altında sorumluluk bilinciyle hareket ederdi. Kıyâmetin kopması esnâsında bile eldeki fidanın dikilmesini tavsiye edecek kadar “hayır” ve “sorumluluk” anlayışına sahipti. Vefâtına sebep olacak hastalığı ağırlaştığı için Hz. Ebû Bekir’i imamlığa geçirmiş, biraz iyileşip de odasının kapısından saf saf huşû ile namaz kılan ashâbını gördüğünde Allah’a hamd etmişti. Vefâtı esnâsında, hazırlatıp Üsâme bin Zeyd’i kumandan tâyin ettiği son ordusu sefere hazır halde şehrin dışında bekliyordu. Belki bu ordu, O’nun yeryüzüne diktiği son fidanıydı.
Hayatı boyunca insanlar için tek üstünlük ve fazilet ölçüsü olarak “takvâ”ya başvurmuş, “üstünlük ancak takvâ iledir” diyerek her türlü emâneti ehli olana tevdî etmişti. Bu evrensel ilke Hz. Üsâme’nin kumandanlığında ne güzel parıldıyordu.
Hz. Hatice’nin oğlu Hind bin Hâle, Rasûl-i Ekrem’i bize şöyle tanıtır: “Rasûlullah’ın hüzün ve tefekkür içinde olmadığı bir an yoktu. Devamlı tefekkür ederdi. O’nun için rahat yoktu. Çoğu zaman sükût eder, gereksiz yere konuşmazdı. Söze başlayınca mağrur ve kibirli kimseler gibi dudak ucuyla konuşmaz, kelimeleri gâyetgüzel telaffuz ederdi. Güzel konuşurdu. Sözleri, hakkı bâtıldan ayırırdı. Ne fazla, ne de eksik, gerektiği kadar konuşurdu. Sert ve kaba bir insan değildi. Başkalarını hiçbir zaman hor ve hakir görmezdi. Nimet az bile olsa, ona büyük değer verir, asla nankörlük etmez, onu hiçbir şekilde kötülemezdi. Yiyecek ve içecekleri ne över ne de kötülerdi. Dünya için ve dünyada kendisini ilgilendiren işler için asla öfkelenmezdi. Fakat hakka tecâvüz söz konusu olduğunda hakkı sahibine iâde etmedikçe ve haksızı gereğince cezalandırmadıkça öfkesi dinmezdi. Kendisine ait bir şey için asla kızmaz ve intikam almazdı. Bir şeye işaret ettiğinde parmağıyla değil; bütün eliyle işaret eder, bir şeye hayret ettiğinde elini ters çevirirdi. Konuşurken ellerini birleştirir ve sağ elinin ayasını sol elinin baş parmağının iç tarafına vururdu. Öfkelendiğinde hemen vazgeçer ve bunun için büyük gayret sarf ederdi. Sevindiği zaman gözlerini yumardı. En
- 192 -
KUR’AN KAVRAMLARI
fazla güldüğünde tebessüm eder, gülümsediğinde de dişleri dolu taneleri gibi gözükürdü. Kahkaha ile gülmezdi...”
Rasûl-i Ekrem, ilk İlâhî vahye mazhar olduğunda sevgili eşi Hz. Hatice, onu şu şekilde teselli etmişti: “Cenâb-ı Hak, hiçbir vakit seni mahcup etmeyecektir. Çünkü sen yakınlık bağlarına saygı gösteriyor, borçluların borcunu veriyor, fakirlere yardım ediyorsun. Misafirlerini ağırlıyor, doğruları destekliyor, yükünü taşıyamayanlara yardımcı oluyorsun.”
Yine Hz. Âişe annemiz de Rasûl-i Ekrem hakkında şu sözleri söylüyordu: “Hz. Peygamber hiç kimseyi azarlamazdı. Kendisine fenalık edenlere fenalıkla mukabele etmezdi. Kendisine yapılan kötülüklere göz yumar, fâillerini bağışlardı. Bir şey hakkında iki şıktan birini tercih durumunda kaldığında günah olmamak kaydıyla kolay olanını seçerdi. Şahsına yapılan bir kötülüğün intikamını almaz, ancak bir kimse İlâhî emirlere isyan ettiğinde onu hak ettiği cezaya çarptırırdı. Rasûl-i Ekrem, hiçbir müslümanı ismiyle lânetlememiş; hiçbir kadın, köle, câriye, hizmetçi veya hayvanı dövmemiş ve hiçbir kimsenin meşrû ricâsını reddetmemiştir. Evine her girdiğinde tebessüm eder, arkadaşları arasında oturduğu zaman kesinlikle ayağını uzatmaz; sözlerini dinleyenler ezberleyecek kadar ağır ağır söylerdi.”
Hz. Hüseyin, babasından kendisine dedesini anlatmasını istediğinde Hz. Ali, Rasûl-i Ekrem’i şöyle anlatmıştı: “Rasûlullah, söz ve davranışlarında hep mûtedil olmuş, hiçbir zaman haddi aşmamış, çirkin bir söz söylememiş, çirkin bir davranışta bulunmamıştır. Bunun için özel bir gayret de sarf etmemiştir. Çarşı ve pazarlarda çok dolaşmazdı. Kötülüğe kötülükle mukabele etmezdi. Affeder ve bağışlardı. Allah yolunda cihad müstesnâ, hiçbir şeye eliyle vurmamıştır. Hiçbir hizmetçisini ve hanımını dövmemiştir. Kendi şahsına yapılan zulümlerden intikam aldığını hiç görmedim. Allah’ın haramları çiğnendiğinde ise şiddetle öfkelenirdi. İki şeyden birini tercih etmede muhayyer bırakıldığında kolay olanı tercih ederlerdi. Evine girdiğinde herkes gibi elbisesini temizler, koyununu sağar ve kendi hizmetini kendisi görürdü.”
“Lüzumsuz yere konuşmazdı. Müslümanları birbirine ısındıracak ve birbirlerinden nefret ettirmeyecek şekilde konuşurdu. Her kabilenin güzel hasletli insanlarına ikramda bulunur ve onları kavmine başkan tâyin ederdi. Halkı hatalı işler ve sözlerden sakındırır, kendisi de sakınırdı. Güzel yüzünü ve güzel ahlâkını kimseden esirgemezdi. Ashâbını daima arar, halka olup biten hâdiseleri sorardı. İyiliği över ve pekiştirir, ona güç katardı. Kötülüğü zemmeder ve onu zayıf düşürürdü. Her işinde îtidal üzereydi, ihtilâfsızdı. Müslümanların gaflete düşmesinden korkar, onları ikaz etmeyi ihmal etmezdi. Her halinde ibâdet ve iyiliğe hazırdı. Hakkın sınırını aşmadığı gibi, hakkı yerine getirmekten de geri kalmazdı. O’na yakın olanlar halkın en hayırlılarıydı. O’nun yanında arkadaşlarının en üstünü nasihati en yaygın ve kuşatıcı olanıydı. Mertebesi en yüksek olanlar da insanların durumunu düzeltmek için canıyla, malıyla çalışan; iyilik ve yardımı en güzel olanlardı.”
“Hz. Peygamber kalkarken de otururken de hep Allah’ı zikirle meşgul olurdu. Bir cemaatin yanına geldiğinde üst başa geçmez, hemen meclisin sonuna otururdu. Ashâbına da bunu emrederdi. Kendisiyle beraber oturan herkese değer verirdi. Orada bulunanların her biri kendisini en itibarlı kişi zannederdi.
AHLÂK
- 193 -
Kendisiyle oturan ya da bir ihtiyacı için yanına gelen kimseye dönüp gidinceye kadar sabrederdi. Biri bir istekte bulunursa onu hemen yerine getirir; imkânı olmadığında tatlı dille bunu anlatırdı. Gönlü ve hoşgörüsü bütün insanlığı kuşatacak kadar genişti. Onlara şefkatli ve merhametli bir baba olmuştu. Hak konusunda herkes O’nun katında eşitti.
Rasûlullah’ın meclisi bir ilim, hayâ, sabır ve emanet meclisiydi. Orada yüksek sesle konuşulmaz, hiç kimse ayıplanmaz ve kimsenin ayıp ve kusuru dışarı vurulup yayılmazdı. O meclisteki herkes eşitti. Tek üstünlük ölçüsü takvâ idi. Büyüklere herkes saygı gösterir; küçüklere şefkat ve merhametle muâmele ederdi. Fakir ve muhtaç olanları, herkes kendisine tercih eder, garipleri koruyup gözetirdi.” “Rasûlullah daima güler yüzlü, yumuşak huylu, şefkat ve merhameti bol bir insandı. Sert ve kaba sözlü değildi. Orada burada dolaşıp durmaz, kimsenin ayıp ve kusurunu araştırmazdı. Cimri bir insan değildi. Hoşuna gitmeyen şeyleri görmezlikten gelirdi. Hiç kimsenin ümidini kırmaz, hoşlanmadığı bir söz ya da davranışı sükûtla karşılardı.
Kendi hesabına şu üç şeyden sakınırdı: 1- İnsanlarla münâkaşa ve mücâdele etmekten, 2- Boş sözlerden, 3- Yararsız ve boş şeylerle, kendisini ilgilendirmeyen işlerle uğraşmaktan. Başkaları hesabına da şu üç şeyden uzak dururdu: 1- İnsanları tenkit etmekten, 2- İnsanların ayıp ve kusurlarını, gizli hallerini araştırmaktan, 3- İnsanlara hakaret etmekten.
Rasûlullah konuşurken mecliste bulunanlar başlarını öne eğer, başlarına kuş konmuş gibi hareketsiz dururlardı. Hz. Peygamber sustuğunda konuşurlar, ama asla O’nun yanında tartışmazlardı. Biri konuşacak olursa, diğerleri o, sözünü bitirinceye kadar sessizce beklerlerdi. Hz. Peygamber, ilk konuşanın sözüyle son konuşanın sözünü aynı dikkatle dinler, asla bıkkınlık göstermezdi. Onların güldüklerine güler, onların hayret ettiklerine de hayret ederdi.” “Yabancıların konuşma ve sorularındaki kabalık ve sertliğe ashâbı da kendisi gibi davransın düşüncesiyle sabrederdi. “Bir ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi aradığını görürseniz onun bu ihtiyacını karşılayınız veya ona yardım ediniz” derdi. Kendini, olduğu gibi göstermeyen övgüleri kabul etmezdi. Hakkın sınırını aşmadıkça kimsenin sözünü kesmezdi. Hakkın sınırı aşıldığında ya müdâhale eder ya da kalkıp giderdi.” “İnsanların gönülce en cömerdi, dilce en doğrusuydu. Tabiat itibarıyla en yumuşak huylusu, soyca da en şereflisiydi. O’nu ansızın görenler heyecana kapılır, tanıma imkânına erenler ise O’nu severdi. O’ndan önce de O’ndan sonra da O’nun gibi mükemmel bir şahsiyet görmedim.”
Enes bin Mâlik de der ki: “Rasûlullah’ın elinden daha yumuşak bir dibace veya ipekli kumaşa dokunmadım. O’nun kokusundan daha güzel bir koku koklamadım.”
Rasûl-i Ekrem’in ahlâkını birazcık olsun öğrenebilmek adına tarihî tecrübe ve tanıklıklar içerisindeki bu küçük seyrimizin sonunda diyebiliriz ki, söz biter, kalem kırılır, kulaklardan kalplere sadece Yüce Allah’ın “Şânım hakkı için, size kendi içinizden bir Rasûl geldi ki, sıkıntıya uğramanız ona çok ağır geliyor; üzerinize hırs ile titriyor; mü’minlere de pek raûf (çok şefkatli), pek rahîm (merhametlidir)”810 âyetinin eşsiz ifadesi akar. Hamd olsun âlemlerin rabbi Allah’a! Salât u selâm da
810] 9/Tevbe, 128
- 194 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mesajlarıyla insanlara rehber, hayatlarıyla da ışık olan kutlu elçilerine. 811
Câhiliyye Ahlâkı
Tevhid kelimesindeki espri, İslâm’ın genel bakış tarzıdır. Önce reddedilmesi gereken hususların ortaya konulup belirlenmesi; zihin, kalp ve ilgili organlardan bu “bâtıl”ların uzaklaştırılması gerekir ki, sonra boşalıp temizlenen yere “hakk”a ait hususlar girsin. İslâm ahlâkının ayrıntılarına geçmeden önce de, câhiliyyenin ve özellikle günümüz modern câhiliyyesinin ahlâka bakış tarzlarını incelememiz gerekir. Anca bu şekilde İslâm ahlâkı, câhiliye ahlâkıyla karışıp bulanması, reddedilmesi gereken sentezler oluşması engellenebilir.
Kur’ân-ı Kerim’de Câhiliyye Kavramı: Kur’ân-ı Kerim’de câhiliyye kelimesi, toplam 4 yerde geçer.812 Câhiliyye kelimesinin kökü olan “c-h-l” ve türevleri ise toplam 24 yerde zikredilir.
Câhiliyyenin, kendine göre (Allah’a dayanmayan) inanç sistemi, yaşayış biçimi, ahlâk anlayışı ve devlet görüşü vardır. Kur’an’da câhiliyye kelimesinin geçtiği dört âyet, câhiliyyenin temel dört görünüşünü ifade eder:
a- Câhiliyyenin inanç sistemi, Allah hakkındaki zannı: “...Kendi canlarının kaygısına düşmüş bir grup da, Allah hakkında haksız olarak câhiliyye zannına kapılıyorlardı.”813 Dolayısıyla vahye/ilme dayanan bir inanç değil; zanna ve cehâlete dayanan bir inanç câhiliyyenin özelliğidir.
b- Câhilî yaşayış biçimi, câhiliyye taassub ve barbarlığı: “O zaman inkâr edenler, kalplerine taassubu, câhiliyyet taassubunu yerleştirmişlerdi...”814 Dolayısıyla câhiliyyenin kendine has, İslâm dışı bir hayat tarzı, dünya görüşü söz konusudur.
c- Câhiliyyenin hüküm, yönetim ve devlet anlayışı: “Yoksa onlar câhiliyye idaresini mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükmü/hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?”815 Demek ki, Allah’ın hükmüne dayanmayan câhiliyye yönetimi, İslâm öncesi câhilî yönetimin hortlatılmasından başka bir şey değildir.
d- Câhiliyye ahlâk anlayışı/ahlâksızlığı: “(Ey peygamber hanımları!) evlerinizde vakarınızla oturun, ilk câhiliyye (devri kadınları)nın açılıp saçılarak, zînetlerini göstererek yürüyüşü gibi yürümeyin...”816 İslâm ahlâkıyla bağdaşmayan modern bazı tavır ve kıyafet/kıyafetsizliğin eski câhiliyyenin devamı olduğu anlaşılmaktadır.
Kur’an’ın ifâdelerinden anlaşılan odur ki; câhiliyye mensûbu câhil insan, puta tapmakta ısrar eder,817 azap, mûcize istemekle Allah’ı ve Peygamber’i kendine göre âciz bırakmaya çalışır. Tuzak kurar, yalancıdır, kıskançtır.818 Şirke dâvet eder.819 Allah’a yalan isnad eder.820 Peygmaberlerden insan gücünün sınırlarını
811] Yasin Günaydın
812] 3/Âl-i İmrân, 154; 5/Mâide, 50; 33/Ahzâb, 33; 48/Feth, 26
813] 3/Âl-i İmrân, 154
814] 48/Fetih, 26
815] 5/Mâide, 50
816] 33/Ahzâb, 33
817] 46/Ahkaf, 23; 6/En’âm, 111
818] 12/Yusuf, 89
819] 25/Furkan, 63
820] 2/Bakara, 67
AHLÂK
- 195 -
aşan olağanüstü şeyler göstermelerini talep eder.821 Allah hakkında kötü zanda bulunur.822 Kavmiyetçidir.823 Ayrıca açılıp saçılmak,824 zinâ etmek825 de câhilî birer davranıştır. Fâsıklar câhiliyye hükmünün özlemi içinde olan, câhilî bir hayat tarzını benimseyen insanlardır.826 Mü’minler câhil olmamak için, bu kötü hasletlerden uzak durmanın yanında, şirke dâvet edenlerden yüzçevirmeli,827 Allah’tan kâfirleri bağışlamasını istememeli828 ve fâsıkların getirdikleri haberleri aslını araştırmadan kabul edip kullanmamalıdırlar. 829
Câhiliyye kelimesi “İslâm’dan önce” diye tercüme edilemez. Çünkü o daha çok şimdiyi gösterir. Câhiliyyede teslimiyet ve tevâzuya aykırı düşen özellikler baskındır. İnsanın kendi gücüne güvenmesi, sınırsız benliği, İlâhî ölçü tanımazlığı ile kulluğa aykırı düşen her şeyi câhiliyyede vardır.830 Câhiliyye insanından kimse İslâm’daki kulluk, teslimiyet ve alçakgönüllülüğü isteyemez. O, kendi kendisinin Rabbidir.831 Tevâzu ve teslimiyet kime karşı olursa olsun, ona göre hür doğmuş Arab’ı köleleştirmekten başka bir şey değildir.832 Çağımızdaki benmerkezci ve ferdin inanç ve amellerinin sadece kendisini bağlayacağı, dolayısıyla sorgulanamayacağı anlayışı, eskinin aynen benzeridir.
Câhiliyye, belli bir döneme ait bir olgu değil; insan hayatında sürekli var olan dinamik ve yaşayan bir olgudur. Peygamberimiz’den önceki dönem câhiliyye devri olduğu gibi; günümüz modern câhiliyyesi de, Batı etkisindeki yaşayış ve ahlâksızlıklar ve atalar dini halinde devam eden Kur’an’a ters eski gelenekler de en büyük ve en ilkel câhiliyyedir.
Günümüzde Câhiliyye: Câhiliyye’yi, yanlızca İslâm’dan önceki dönem diye çevirme yanlış olacaktır. O dönemin adı da ‘câhiliyye’dir. Ancak bu kavram, câhilî davranış ve inançların genel adıdır. Firavun nasıl, haddi aşan, azan, kibirlenip kendini Allah’a muhtaç görmeyen, zulmün ve tuğyanın (azıp-sapıtmanın) sembolü ise; câhiliyye de bilgisizliğin, bilgisizce hareket etmenin, yaptığı şeyin sonucunu düşünmemenin, Allah’ı ve O’nun âyetlerini anlamamanın, Allah’a isyan etmenin ne kadar kötü olduğunu idrâk edememenin sembol kavramıdır.
İnsanların hevâlarına uyduğu, nefislerinin, isteklerinin kulu oldukları, Allah’ın hükümlerinin kabul edilmediği, çeşitli ilâhlara ibâdet edildiği, sömürü ve zulmün bulunduğu, kavmiyetçilik ve asabiyyenin (tarafgirliğin) yaygın olduğu, hüküm vermede hakkın ve adâletin uygulanmadığı her yer ve zamanda câhiliyye var demektir. Günümüzde de çeşitli yerlerde, tıpkı câhiliyye döneminde olduğu gibi Allah (c.c.) unutulmuştur. O ve O’nun hükümleri hayata ve insanların işlerine sokulmamaktadır. O’nun gönderdiği hükümlere uymayı bir tarafa
821] 6/En’âm, 35
822] 3/Âl-i İmrân, 154
823] 48/Fetih, 26
824] 33/Ahzâb, 33
825] 12/Yusuf, 33; 4/Nisâ, 17
826] 5/Mâide, 50
827] 7/A’râf, 119
828] 11/Hûd, 46
829] 49/Hucurât, 6
830] Toshihiko İzutsu, Kur’an’da İnsan ve Allah, Yeni Ufuklar Neşriyat, s. 190
831] 25/Furkan, 43
832] T. İzutsu, a.g.e., s. 191
- 196 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bırakalım; o hükümler, yani şeriat yanlış, eksik ve hatta çağdışı sayılmaktadır. Günümüz insanlarının çoğu, unuttukları âlemlerin Rabbi Allah’ın yerine sayısız ilâhlar ve putlar bulmuşlar ya da koymuşlardır. Tıpkı eski Arap câhiliyyesinde olduğu gibi sahte tanrılara ibâdet edilmektedir. Ölçüler İlâhî kaynaktan değil, hevâlardan alınmaktadır. Güçlünün borusu ötmekte, sözü geçmektedir. Zayıflar yine ezilmekte, insanlar haklarına yine gereği gibi kavuşamamaktadır. Kumar, zinâ, fuhuş, hırsızlık en geniş şekilde yapılmakta, içki su yerine içilmekte, ribâ (fâiz) ekonominin can damarı kabul edilmektedir. İslâm’ın günah dediği pek çok şey çağdaş ahlâk sayılmaktadır. Kadınlar yine alınıp satılmakta, açılıp saçılmaları kadın hakkı, çağdaşlık kabul edilmektedir.
Kısaca, Kur’an’ın câhiliyye toplumu dediği müşrik toplumun anlayışı ve ahlâkı az bir değişiklikle günümüzde de aynen devam ediyor. Allah (c.c.), O’nun yüce hükümleri ve Âhiret hesaba pek katılmıyor. Bu durum da ‘câhiliyye’den başka bir şey değildir. 833
Câhiliyyenin Temel Özellikleri, Câhiliyye Ahlâk ve Âdetleri
Câhiliyye Arapları’nın sürdüğü hayattan ve içinde yaşadıkları ortamdan bazı örnekleri şöyle sıralamak mümkündür:
1) Putlara tapmak: Câhiliyye insanları Allah’ın varlığını kabul etmekle beraber putlara taparlardı. Onlar putlarının Allah katında kendilerine şefaatçı olacaklarına inanırlar ve: “Biz onlara ancak bizi daha çok Allah’a yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz”834 derlerdi.
2) İçki içmek: Şarap içmek âdeti çok yaygındı. Şâirleri her zaman içki ziyafetinden bahseder, içki şiirleri edebiyatlarının büyük bir kısmını teşkil ederdi. Hatta Enes b. Mâlik (r.a.)’in bildirdiğine göre İslâm’da içki, Mâide Sûresi’nin doksan ve doksan birinci âyetleriyle kesin olarak haram kılınmış, Hz. Peygamber (s.a.s) tellal bağırttırarak bunu ilân ettiğinde Medine sokaklarında sel gibi içki akmıştır.835
3) Kumar oynamak: Câhiliyye çağında kumar da çok yaygındı. Câhiliyye Arapları kumar oynamakla övünürlerdi. Öyle ki kumar meclislerine katılmamak ayıp sayılırdı. Onların şâirlerinden biri karısına şöyle vasiyette bulunur: “Ben ölürsem, sen, âciz ve konuşma bilmeyen, iki yüzlü ve kumar bilmeyen birini isteme.”
4) Fâiz yemek: Tefecilik almış yürümüştü. Para ve benzeri şeyleri birbirlerine borç verirler; kat kat fâiz alırlardı. Borç veren kimse, borcun vâdesi bitince borçluya gelir: “Borcunu ödeyecek misin, yoksa onu artırayım mı?” derdi. Onun da ödeme imkânı varsa öder, yoksa ikinci sene için iki katına, üçüncü sene için dört katına çıkarır ve artırma işlemi böylece kat kat devam ederdi. Tefecilik ve fâizin her çeşidini haram kılan Allah, özellikle Araplar’ın bu kötü âdetlerine dikkati çekerek “Ey iman edenler! Kat kat fâiz yemeyin.”836 buyurmuştur.
Fâizcilik Araplar arasında o kadar yerleşmişti ki ticaretle onun arasını ayıramıyorlar; “Fâiz de tıpkı alış-veriş gibi” diyorlardı. Bunun üzerine inen âyette:
833] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y. s. 101
834] 39/Zümer, 3
835] Müslim, Eşribe 3
836] 3/Âl-i İmrân, 130
AHLÂK
- 197 -
“Allah alış-verişi helâl, fâizi ise haram kılmıştır.”837 buyrulmuştur.
5) Zinâ etmek: Câhiliyye Araplar’ı arasında fuhuş da nâdir şeylerden değildi. Câriyelerini zorla fuhşa sürükleyenler vardı. Kur’ân-ı Kerîm’de bu hususa işaretle: “İffetli olmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın.”838 buyurulur.
Kocanın birkaç metresi olduğu gibi, kadının da başkalarıyla ilişkide bulunması, bazı çevrelerce nefretle karşılanmayan bir davranıştı. Fuhuşla ilgili câhiliyye Araplarının şu âdetlerini zikredebiliriz:
Kadın, âdetinden temizlendikten sonra kocası ona (kendisinden çocuğu olmadığı ve asil bir çocuğa babalık yapmak istediği için) “şu adama git ve ondan hâmile kal” derdi. Kadın istenilen adamla beraber olduktan sonra kocası hamileliği belli oluncaya kadar ona yaklaşmazdı. Sonra yaklaşabilirdi. Bu, iyi bir çocuğa sahip olmak için yapılırdı.
Sayıları üç ila on arasında değişen bir grup erkek kadının evine girerek, sırasıyla hepsi de onunla cinsî münâsebette bulunurdu. Kadın hâmile kalıp da doğum yaparsa doğumdan birkaç gün sonra bu erkekleri çağırır, erkekler de zorunlu olarak bu dâvete iştirak ederlerdi. Sonra onlara: “Olanları biliyorsunuz, doğum yaptım” içlerinden birine işaret ederek “çocuğun babası sensin” derdi. O da bundan kaçınamazdı.
Bazı fuhuş yapan kadınlar da tanınmaları için kapılarına bayrak asarlardı. Bu tür kadınlardan biri doğum yaptığı zaman teşhis heyeti toplanıp çocuğun kime ait olduğunu tespit ederdi. O da çocuğun babası olduğunu kabul etmek zorunda kalırdı. 839
6) Kadına hakkını vermemek: Kadına değer verilmez, hak ve hukuku tanınmaz, âdetâ bir eşya gibi telâkkî edilip miras alınırdı. Biri ölüp karısı dul kalınca ölenin varislerinden gözü açık biri hemen elbisesini kadının üzerine atardı. Kadın daha önce kaçıp bu halden kurtulamazsa artık onun olurdu. Dilerse mehirsiz olarak onunla evlenir, dilerse onu bir başkasıyla evlendirerek mihrini almaya hak kazanır ve kadına bundan bir şey vermezdi. Dilerse, kocasından kendisine kalan mirası elinden almak için onu evlenmekten menederdi. Bunun üzerine inen âyette: “Ey inananlar! Kadınlara zorla mirascı olmaya kalkmanız size helâl değildir.”840 buyurulmuştur. 841
7) Bazı yiyecekleri kadınlara haram kılmak: Yiyeceklerin bazısı yalnız erkeklere ait olup kadınlara yasak ediliyordu. “Onlar: ‘Bu hayvanların karınlarında olan yavrular yalnız erkeklerimize mahsus olup, eşlerimize yasaktır. Ölü doğacak olursa hepsi ona ortak olur’ dediler.” 842
8) Kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek: Câhiliyye Arapları’nın kötü âdetlerinden biri de kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeleriydi. Onlar bunu namuslarını korumak veya ar telâkkî ettikleri için, bazıları da sakat ve çirkin
837] 2/Bakara, 275
838] 24/Nûr, 33
839] Buhârî, Nikâh 36
840] 4/Nisâ, 19
841] Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, I/440
842] 6/En’âm, 139
- 198 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olarak doğduklarından yapıyorlardı. Kur’ân-ı Kerîm’de şu âyetlerde buna işaret edilir:
“Onlardan birine Rahman olan Allah’a isnat ettikleri bir kız evlât müjdelense içi öfkeyle dolarak yüzü simsiyah kesilirdi.” 843
“Diri diri toprağa gömülen kız çocuğunun hangi suçla öldürüldüğü sorulduğu zaman...” 844
“Ortak koştukları şeyler, müşriklerden çoğuna çocuklarını öldürmeyi süslü gösterirdi.” 845
9) Ekin ve hayvanlarından putlarına pay ayırmak: Ekin ve hayvanlarını iki kısma ayırıyor, bir kısmını Allah’ın böyle emrettiğini sanarak Allah’a veriyor ve bir kısmını da Allah’a eş koştukları putlarına bırakıyorlardı. Onlar bu bâtıl inanç ve âdetlerinde biraz daha ileri giderek Allah’ın payına düşeni alıyorlar, onu eş koştukları putların payına ekliyorlardı. Ama putlarının payından alıp öbürüne ilâve ettikleri görülmüyordu. “Allah’ın yarattığı ekin ve hayvanlardan O’na pay ayırdılar ve kendi iddialarına göre: ‘Bu Allah’ındır, şu da ortak koştuklarımızındır’ dediler. Ortakları için ayırdıkları Allah için verilmezdi. Fakat Allah için ayırdıkları ortakları için verilirdi. Bu hükümleri ne kötüydü!”846 Bir kısım hayvanlarla ekinlerin bazısını dilediklerinden başkasına yasaklıyorlardı. Ayrıca bir kısım hayvanlara binerken ve keserken Allah’ın adının anılmasına engel oluyorlardı. 847
“Onlara: Allah’ın indirdiğine ve peygambere gelin dendiği zaman: ‘Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter’ derler. Ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolu da bulamayan kimseler olsalar da mı?”848 İslâm, topluma hâkim olunca bütün bu câhilî sistemin ilkel davranışlarını tamamen yasaklamıştır. 849
Bütün bunlara baktığımızda, câhiliyye’nin bir inanma biçimi olduğunu görüyoruz. Câhiliyye; bir şeyi gerçeği dışında bilmek, anlamak ve buna göre amel etmek demektir. Bu duruma göre câhiliyye; insanın ve toplumun İslâm öncesi ve İslâm dışı bir yaşayış biçimiyle yaşaması demektir. Doğru yolun zıddı, ilmin aksi olan, eskiyen ve değişken olan, bölgelere, kavimlere ve anlayışlara göre kurulan her türlü İslâm dışı rejimler; câhilî sistemler ve hükümlerdir.
Câhiliyye; insanın insan irâdesinin dışındaki unsurlar üzerinde toplanmasını temine çalışan, insanı insana ve topluma köle yapan bir sistemin; beşeriyeti Allah’a ibâdetten uzaklaştırıp, herhangi bir adla anılan beşerî sistem ve prensiplere itaata zorlayan yönetimin adıdır. İnsanları, kavimlere, renklere, tarihlerinin karanlık çağı efsânelerine yönlendiren, ayrı ayrı dil farklılığı sebebiyle ümmet şuurundan uzaklaştırmaya çalışan her türlü despotizm, câhiliyyenin bir görüntüsüdür. Kısaca câhiliyye, Allah’ın hükmünden başka hüküm arayan ve Allah’ın hükmünden başka hükme rızâ gösterenlerin tavrı, hayat biçimi ve sistemidir. 850
843] 43/Zuhruf, 17
844] 81/Tekvîr, 8-9
845] 6/En’âm, 137
846] 6/En’âm, 136
847] 6/En’âm, 138
848] 5/Mâide, 104
849] 5/Mâide, 103
850] Ahmed Ağırakça, Durali Pusmaz, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 269-270
AHLÂK
- 199 -
Câhiliyye erkekleri için en büyük zevk içki içmekti. Onlar için şarap tâlihin üstün hediyesiydi. Sürekli içerlerdi. İstedikleri şarabı içmekle hem övünür, hem de gurur duyarlardı. Şaraba büyük paralar harcanırdı.851 Abid’in şiirlerinden birisi o dönem ile birlikte âdeta modern câhiliyyeyi tasvir etmektedir: “Ayıkken yıllanmış güzel kokulu şarabın fiyatını yükseltiriz. Ve zevkini aldığımız zaman, hesabını tutmayız heder olan servetin.” 852
Misâfirperverlik, hürriyet sevgisi, cesâret, mertlik vasıflarına önem veren câhiliyye insanı, bir taraftan misâfirine her türlü ikrâmı yaparken, diğer taraftan yolcuyu çevirip soyuyordu. Tam bir muammâ içinde olan câhiliyyenin sosyal yapısı, özde kavmiyetçi idi. Kan yoluyla yakınlık bağı üzerinde binâ edilmiş olan ve bir kişinin haklı ya da haksız olsun kavimdaşlarından yana olmasını zorunlu kılan o yıkıcı haysiyet duygusu, kişinin kendi kavmine olan sevgisi, başkalarına dil uzatması, câhiliyyenin kişisel değerleri ölçmekte kullandıkları nihâî kriterlerdi. Putperestlik devrinde, kavmiyetçiliği aşan bir “iyi” ölçüsü hiç yok gibi gözükmektedir.853 Bu sapkın anlayışın modern temsilciliğine örnek olarak Almanya’da Hitler’i, İtalya’da Mussolini’yi, Arap ülkelerinde de Baas rejimlerini gösterebiliriz. Câhiliyyenin bu yanı, Türkiye’de “Ne mutlu Türküm diyene!”, “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur”, “Bir Türk dünyaya bedeldir!” ifâdelerinde somutlaşmaktadır. Türk’ün Türkten başka dostunun olmadığı, Arap Müslümanların Türkleri her zaman arkadan vurdukları türünden anlayışlar kadim câhiliyyenin bölgedeki bu topraklardaki yansımasıdır. Bunun en uç ifâdesi de “Kâbe Arabın olsun, bize Çankaya yeter” ifadesidir.
Kâbe’de 360 kadar put vardı. Her kabilenin kendine has bir putu vardı. Bundan başka her evde bir put bulunur, âile fertleri buna ibâdet ederdi. Putperestlik câhiliyye Arabının ikinci tabiatı olmuştu ve günlük hayatın her konumunda nüfûzunu icrâ etmekteydi. Câhiliyye Arap inancının esası hastaya şifâ, çocuk edinme, kıtlık, vebâ gibi belâları kaldırma işini başka ilâhlara devrederek, dünyanın idâresini onlara taksim etmekten ibâretti. Cenâb-ı Hakk’ın yardımının ancak bu putlardan şefaat dilemekle elde edilebileceğine inanırlardı. Araplar bu putlara secde ederler, bunlar adına kurban keserler, ekinlerinin bir kısmını, sürülerinin bir kısmını bunlara tahsis ederlerdi. Günümüzde benzer şekilde kabirlere gidilip kabir ehline duâ ederek onların tasarrufuyla çocuk sahibi olmak istenmektedir. Ayrıca bazı şeyhlerin nefeslerinden şifâ umulmakta, diri veya ölü olsun şefaatlerine sığınılmaktadır. Kur’an’da Yüce Rabbimiz şefaati ancak izin verilenlerin yapabileceğini ve yetkiyi sadece kendine has kıldığını belirtirken, günümüz câhiliyyesinde dünyada iken bazı efendi veya şeyhlere bu makam verilmiştir. Bu yanlış anlayış, İslâmî kesime hitap eden kitap, dergi, radyo ve televizyonların büyük bir kısmınca sürdürülmekte ve yaygınlaştırılmaktadır.
Câhilî değerlere sahip böylesi bir zihniyet aynı zamanda korkunç bir ahlâkî çöküşün de temelini oluşturmaktadır. “Siz gerçekten kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Hayır, siz câhillik etmekte olan bir kavimsiniz.”854 Günümüz modern câhiliyyesinde de açıkça gördüğümüz ahlâkî değerlerin gittikçe ivme kazanan ifsâdı, câhiliyyenin belirgin özelliklerindendir. Tapınma duygularını
851] T. İzutsu, Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Pınar Y. s. 79
852] T. İzutsu, a.g.e., s. 79-80
853] A.g.e., s. 88
854] 27/Neml, 55
- 200 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendilerine sunulan ve kendileri gibi âciz varlıklarla tatmin eden zavallı insanlar onların getirdikleri ahlâksız tutumları bir ibâdet coşkusu içerisinde îfâ etmektedirler.
Defalarca tebliğ edildiği halde, artık yola gelmeyen bilinçli olarak tercihini kullanmış olan câhilî bir topluluğa nasıl tavır alınacağı konusunda Allah, Rasûle ve dolayısıyla bize şunu emretmektedir: “Onları hidâyete çağırsanız işitmezler. Onların sana baktıklarını sanırsın, oysa onlar görmezler. Sen affı tut, ma’rûfu emret ve câhillerden yüzçevir.”855 Câhillerden yüzçevirmek, onlardan, öncelikle zihinsel olarak kopuşu gerektirmektedir ki, onların diniyle Müslümanların dini arasında hiçbir alâka kalmasın.
Buraya kadar bahsettiğimiz câhiliyye; İslâmî düşünüş, davranış ve ahlâkına aykırı tüm değer yargılarına sahip, vahye karşı alınmış bilinçli bir tavrın adıdır. Bu tavırda vahiyle bir çatışmaya girilmiştir. Bu câhilî yaşayış biçimi bir çağda olup geçen ve bir daha tekerrür etmeyen tarihî bir olay değil; bir sistemdir, bir inançtır ve her zaman da aynı organik yapıya ve güçlere sahiptir. 856
Câhiliyye Teberrücü; Kadının Açılıp Saçılması
Câhiliyye dönemi Arap toplumunda Kadın; genellikle bütün tarihçilerin kabul ettiği üzere kadının hiçbir değeri yoktu. Öyle ki kadın olmak utanç verici bir durumdu. Bu yüzden kız çocukları diri diri toprağa gömülüyorlardı. Kadının miras hakkı yoktu. Kısaca kadın, erkeğin kölesinden başka bir şey değildi.
Kur’an’dan anladığımıza göre, müşrik Araplar kendi zihinlerinde düşük ve değersiz saydıkları kızları Allah’a lâyık görüyorlar, beğenip hoşlandıkları erkekleri ise kendilerine izâfe ediyorlardı.857 Meleklerin de Allah’ın kızları olduğunu iddiâ ediyorlardı.858 Allah Teâlâ ise Arapların kendilerince değersiz bulduklarını Allah’a, değerli saydıklarını kendilerine ayırmalarını “çarpık bir paylaşma” olarak niteliyor.859 Ve kızları diri diri toprağa gömecek kadar aşağılamaları hakkında “bak ne kötü hüküm veriyorlar!”860 buyuruyor.
Yine Kur’an, çeşitli konuları işlerken, kadının toplumsal, hukukî uygulamalarda uğradığı zulümlere işaret ediyor. Meselâ: “Kadına zorla mirasçı olmanız size helâl değildir.”861 mealindeki âyetten, kadının mal gibi miras kalması ve kadına zorla mirasçı olunması şeklindeki zulmün câhiliyye döneminde yürürlükte olduğunu anlıyoruz. Zıhar’ı yasaklayan âyetler de Kur’an’ın tâbiriyle “çirkin” bir geleneğin varlığına işaret ediyor. Boşanma ile ilgili âyetlerde, kadınların haklarını koruma noktasında mü’minlere Allah’tan korkmalarını emrediyor. Bu ve bunun gibi birçok âyetlerle, kadının câhiliyye dönemindeki, hukukî uygulamalarda zulme mâruz kaldığını, yaratılış itibarıyla da hor ve hakir görüldüğünü anlıyoruz.
855] 7/A’râf, 198-199
856] S. Kutub, a.g.e., s. 315
857] 16/Nahl, 57
858] 43/Zuhruf, 19
859] 53/Necm, 21-22
860] 16/Nahl, 59
861] 4/Nisâ, 9
AHLÂK
- 201 -
Batıda ve Batılılaşmış Toplumlarda Kadın: Eski câhilî düşünceler, modern dünyanın “izm”lerinde de farklı biçimlerde bütün çirkinliğiyle gözler önüne serilmiştir. Bilindiği gibi Rönesansla başlayıp Aydınlanma Çağı ve Endüstri Devrimiyle günümüze kadar devam eden, akılcı ve pozitivist temele oturan modernizm; Batının geçirdiği tarihî sürecin doğal bir sonucudur. Modernizm hayatı sekülerleştirip, her türlü dogmaya karşı olduğunu söylerken sahih-muharref ayrımı yapmamış, tahrif edilmiş dinî düşüncelerden topladığı verileri, sahih din için de genelleştirmiştir. Artık modernizm, sadece Ortaçağ kiliselerinin ruhban sınıflarını değil; tarihte oluşmuş tüm geleneksel değerler yanında sahih din değerlerini de karşısına almaktadır. Modern insanın kadına bakış açısında hiçbir zaman sahih-muharref ayrımı yapılmadığı görülmektedir.
Batı mâcerasında kadın konusundaki yaklaşımlara bir göz atacak olursak, Hıristiyanlığın, Yunan ve Eski Roma kültüründeki “kadının ikinci sınıf bir varlık” olduğu anlayışını düzeltmemiş olduğunu hatta kadının aşağılanmasının Hıristiyanlıkta daha da güçlendiğini görürüz. Kadın öylesine kötülenmiştir ki 6. yüzyılda Mason meclisinde kadının ruhu var mı, yok mu diye ciddî bir şekilde tartışılmıştır. Batı tarihinde kadına yapılan zulümler önemli bir yer tutar. Acaba bu zulümler, tarih sayfaları arasında mı kalmıştır, yoksa kılık değiştirerek başka şekillerde mi devam etmektedir? Eşitlik, özgürlük, bağımsızlık söylemlerinin bayraklaştırıldığı günümüzde kadının aşağılanması ve sömürülmesi bitmiş midir?
Modernizm bütün değerleri tüketerek, dünya genelinde yepyeni bir sistem oluşturma iddiasında. Bunu yaparken de insanın varoluş nedenini çarpıtarak “insan”ı sömürmektedir. Ve modern düşünce, insanın tüm zaaflarını kışkırtarak korkunç bir tüketim alışkanlığını “moda” adı altında sunmaktadır. Bu çerçeveden bakıldığında “çağdaş kadın” aldatmacası içerisinde kadının sömürülmesi ciddî boyutlara ulaşmıştır. Sanayi Devrimi ile ucuz iş gücüne duyulan ihtiyacı karşılamak üzere kullanılan kadınların, bugün de bir reklam aracı olarak kullanıldığı herkes için âşikârdır. Kadın fizikî güzelliğini sağlamak için kendisine sunulan kozmetikleri tüketirken, başkalarının da tüketmesi için hazırlanan her türlü reklamda bir nesne olarak cinsel kimliği ile kullanılır. Kapitalizmin hayatiyeti için gerekli olan sınırsız tüketim “reklam” ile sağlandığına göre kadın, reklamcıların dolayısıyla kapitalizmin kullandığı vazgeçilmez bir sömürü unsurudur.
Modern düşüncede genellikle kadın, bilgisi, görgüsü ve ahlâkıyla değil; kendi güzelliğini pazarlayabildiği oranda değer kazanır. Öyle ki günümüzde haremin değil; harem duvarlarının kaldırıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. “Modernizmin evleri, işyerlerini ve sokakları kaplayan hareminde sadece genç, güzel ve bu özelliklerini bir şekilde pazarlamaktan kaçınmayan kadınlara yer vardır.”
Modernizmde hayat bulan feminist hareketler kadın-erkek arasındaki uyum yerine, haksız bir rekabet ortamı oluşturarak iki cinsi birbirine düşman hale getirip fıtratı bozmaktan başka bir fonksiyon görmemektedirler. Dünyada ve yaşadığımız toplumdaki kadının problemlerini bu şekilde ortaya koymak ise tam bir çözümsüzlüktür. Feminizm, ahlâkî kuralları kadının özgürlüğünü sınırladığı gerekçesiyle protesto etmektedir. Kadın özgürlüğünden anlaşılan ise onun eğitim, sosyal ve siyasî hayata katılımı değil; âile, eş ve çocuğun sınırlayıcılığının(!) keşfedilerek câzibesini kullanma yolunda serbestliğidir.
Türkiye’de kadın özgürlüğü ve bağımsızlığından dem vuran dergilerdeki
- 202 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ağırlıklı konular kadınların gerçek problemleri değil; cinsellik, moda gibi konular olmakta, siyaset ile ilgili verilen haberler ise ancak dedikodu düzeyinde sunulmaktadır. Dergilerin genelinde oluşturulmaya çalışılan kadın tipi ise “akleden, sorgulayan, bilgili” tanımlamalarının çok ötesinde “çağdaş, câzibeli, tehlikeli ve yasak ilişkiler deneyebilen, sıradışı” kadın tiplemesidir. Bu da kadının özgürleştirileceği yerde, kelimenin tam anlamıyla “kullanıldığı”nın göstergesi değil midir?
Kısacası, çağımız câhiliyyesinde kadın, özgürlüğü ve kendi kimliğini bulma adına, onurlu, şerefli konumunu bir kenara itip câhilî oyunların kurbanı olmuştur. Arap toplumunda diri diri toprağa gömülen kadın bugün, kendi mutluluğu ve bağımsızlığı iddiâsıyla tezgâhlanan oyunlarla toplum bataklığına yine diri diri gömülmektedir. Ancak bir farkla; bu defa kadın gerçekten diri diri bir batağa girdiğinin farkında değildir. Modern dünyanın kendisine sunduğu imaj ve kimliği, kutsadığı ve onu gerçekleştirebilmek için tüm değerlerini fedâ ettiği müddetçe de bunu farketmesi mümkün olmayacaktır.
Modern dünyanın, geleneği sorgulayıp reddetmesiyle, kadının İslâm’daki konumu gündeme gelmiş ve temel amacı İslâm’a saldırı olan bu zihniyet, kadın konusunda kültürel İslâm’da kullanılmaya elverişli noktalar yakalayabilmiştir. Müslümanlar yapılan saldırılara cevap verme çabasıyla çeşitli kaynaklara başvurmuşlar, ancak çoğunlukla gerçek İslâm’ın kadına biçtiği konumu yansıtır mâhiyette güncelliği olan veriler ortaya koyamamışlardır. Çünkü pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da kalkış noktaları, tarih içinde şekillenen yorumlar olmuş ve bu yorumlar Kur’ânî çerçeveyi ortaya koymada yardımcı olacağı yerde engelleyici bir etki oluşturmuştur. Bu etkinin oluşması, gerek insanların bu yorumları ele alış tarzından, gerekse yorumların bizzat içeriklerinden kaynaklanmıştır. 862
Câhiliyye Döneminde Fuhuş: Câhiliyye döneminde erkekler çoğunlukla zinâyı ayıp saymazlar, hatta bununla övünürlerdi. Nitekim bu husus İmru’ulkays’ın şiirlerinde açıkça görülmektedir. Câhiliyye devrinde fâhişelik yapan câriyeler öksürerek ilişki teklifinde bulundukları için kendilerine “kahbe” de denirdi. Aralarında sahipleri tarafından para kazanmak amacıyla zorla bu işe itilenler de vardı. Kur’an’da; “...Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye nâmuslu kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın”863 meâlindeki âyet bunlarla ilgilidir.
Câhiliyye devrinde dost hayatı yaşayan çiftler de vardı. Erkek, kadının dostu ve arkadaşı (haden) olduğu için bu tür kadınlara “zevâtu’l-ahdân” veya “muttehızâtü ahdân” adı verilirdi. Kur’an’ın iffetli yaşamaları, zinâ etmemeleri ve gizli dost tutmamaları şartıyla câriyelerle evlenmeye izin veren,864 açık ve gizli kötülükleri (fevâhiş) yasaklayan865 âyetlerinde dolaylı olarak bunlardan söz edilir. Bu dönemde metres hayatı yaşayan evli kadınlar da vardı. “Dımd” denilen bu kadınlar kocalarından başka bir veya birkaç erkekle beraber olurlar, özellikle kıtlık zamanlarında karınlarını doyurmak için bu tür ilişkide bulunurlardı.
İslâm öncesinde livâta, sevicilik, hayvanlarla ilişki şeklindeki cinsî sapıklıklara
862] H. Koç, F. Candan, Kur’an Çerçevesinde Kadın, Haksöz, sayı 31, Ekim 93, s. 25-27
863] 24/Nûr, 33
864] 4/Nisâ, 25
865] 6/En’âm, 151; 7/A’râf, 33
AHLÂK
- 203 -
da rastlanmaktadır. Kur’ân-ı Kerim bunlardan özellikle livâta üzerinde durmakta ve bu çirkin ilişkiyi ilk defa başlatan Lût kavminin866 bu yüzden helâk olduğunu anlatarak bundan ibret alınmasını istemektedir.867 Câhiliyye devrinde birçok yerleşim merkezinde ve ticaret kervanlarının uğrak yerlerinde “mâhûr” (muhtemelen Farsça “mey-hor”dan -içki içen-) denilen işret ve zinâ âlemlerinin yapıldığı evler vardı. Buralarda câriyeler içki sunar, rakseder ve gayrı meşrû ilişkide bulunurlardı. Bu tür ilişkilerde pezevenklik (kıyâde) yapan kimseler de vardı. Bunlara “kavvâd” (Türk argosunda “kavat”) veya “kavvâde”; âilesini kıskanmayan ve fuhşa itenlere de “deyyûs” denirdi.
Bazı fâhişeler evlerinin veya panayırlarda kurdukları çadırların kapılarına bayrak asarak ücret karşılığı ilişkide bulunmak isteyenleri dâvet ederlerdi. Hz. Âişe, Câhiliyye dönemindeki nikâh türlerinden söz ederken bunlar hakkında da bilgi vermektedir.868 Aynı rivâyette, eşlerini kıskanmayan ve asil gördüğü bir kimseden çocuk sahibi olmak için onunla ilişkiye zorlayan ve eşi o kimseden hâmile kalıncaya kadar bunu sürdüren erkeklerle (buna nikâhu’l-istibdâ’ denirdi), on kadar erkekle ilişki kuran kadının doğurduğu çocuğun nesebinin nasıl tâyin edildiği hakkında da bilgi vardır. Kadın çocuğu doğurduktan sonra ilişki kurduğu erkekleri çağırır ve içlerinden birini çocuğun babası olarak belirlerdi. Doğan çocuk erkekse o kişi bunu kabullenmek zorundaydı. Kız çocuğu olması durumunda ise birtakım problemler ortaya çıkardı. Kız çocuğuna sahip olmanın utanç vesilesi sayılması ve doğan kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi âdeti de toplumda fuhşun yaygın olması, kız çocuklarının ileride fuhşa sürüklenmesi ihtimalinin bulunması ile açıklanabilir. 869
Eski Türklerde durum:
Eski Türklerde kadın yerli ve yabancı erkeklerden kaçmaz, onlarla gâyet serbest görüşebilirdi. Örtünmeye dâir hiçbir kayıtları yoktu, İbn Fazlan’ın Seyahatnâmesi’nde anlattığına göre Bulgar Türkleri, kadın-erkek hep beraber nehre inip çırılçıplak yıkanırlardı. Bununla beraber herhangi bir şekilde zina etmezlerdi. Zina onlara göre en büyük suçtu. Zina eden şahıs kim olursa olsun, yere çakılan dört kazığa el ve ayaklarını bağlayıp sonra da. onu boynundan uyluklarına kadar balta ile yararak iki parçaya ayırırlardı. Kadına da aynı cezayı tatbik ederlerdi. Kadın ve erkeği ikiye ayırdıktan sonra vücutlarının her parçasını bir ağaca asarlardı.
Oğuz Türklerinde de durum aynıydı. Kadın erkeklerden kaçmaz ve vücudunun hiçbir yerini insanlardan gizlemezdi. İbn Fazlan bunu şöyle bir misâlle anlatır: “Bir gün bir adamın evine misafir olduk. Adam ve karısıyla beraber oturuyorduk. Kadın bizimle görüşürken bir aralık gözümüzün önünde avret yerini açıp kaşımağa başladı. Biz utancımızdan yüzlerimizi kapayıp “Estağfirullah!” dedik. Kocası güldü. Tercümana: Onlara söyle: Bu kadın onu sizin huzurunuzda açıyor. Siz onu görüyor ve koruyorsunuz. Sizden ona hiçbir zarar gelmiyor. Bu hareket, kadının onu örtüp de başkalarına müsaade etmesinden daha iyidir” dedi, İbn Fazlan sözlerini şöyle bağlıyor: “Zina diye bir şey bilmezler. Böyle bir suç işleyen
866] 27/Neml, 54; 7/A’râf, 80-84
867] 29/Ankebût, 28-35
868] Buhârî, Nikâh 36
869] Nebi Bozkurt, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 13, s. 210
- 204 -
KUR’AN KAVRAMLARI
birini ortaya çıkarırlarsa onu iki parçaya bölerler. Şöyle ki: Bu kimseyi, iki ağacın dallarını bir yere yaklaştırarak bağlarlar. Sonra da bu dalları bırakırlar. Dalların eski durumuna gelmesi neticesi, o kimse iki parçaya bölünür.”
Kutluklarda da zina eden kadın ve erkeği yakarlardı.870 Göktürklerde sağlam bir aile hayatı vardı. “Fuhuş nedir bilmezlerdi. Evli bir kadına tecavüzün cezası idamdı. Bir genç kıza tecavüz ise, genç kız evlenmeyi kabul etmezse aynı ceza ile karşılık görürdü. Hırsızlık yapan, çaldığının on mislini öder ve cemiyetteki yerini kaybederdi. On mislini ödeyecek serveti yoksa hürriyetini kaybeder, esir olarak satılırdı.” 871
Fuhşun yasak olduğu, zina edenlerin en ağır şekilde cezalandırıldığı bir yerde muhakkak ki iffetin derin bir mânâsı vardır. Nitekim eski bir inanışa göre kadınlar doğum yapacağı zaman imdatlarına koşan Ayzıt adında bir doğum tanrıçası olduğu kabul edilirdi. Ayzıt’ın hiç müsamaha kabul etmeyen bir şartı vardı: İsmetini muhafaza etmemiş olan kadınların yardımına, ne kadar yalvarırlarsa yalvarsınlar ve ne kadar kıymetli kurbanlar ve hediyeler takdim ederlerse etsinler, bir türlü gelmezdi. 872
Bu misâller bize gösteriyor ki, müslüman olmadan önce bile Türklerde, câhiliyet Arapları ve hristiyanlık sonrası Avrupa milletleri ile mukayese edilemeyecek şekilde sağlam bir iffet ve namus anlayışı vardı. Bu anlayışın onların sadece örf ve âdetlerinden doğan sosyal bir ahlâk olduğu söylenemez; zira Ayzıt’ın iffetsizliğe müsaade etmemesi, kadını iffetli olmaya iten tamamen dini bir motiftir. Onların diğer milletlerden tamamen farklı olarak fuhuş bataklığına düşmelerine mâni olan otorite, İslâmîyetten önce kabul ettikleri Budizm, Brahmanizm, Mani. ve Zerdüşt dinleri ile Şamanizm’den kalan inançların oluşturduğu bir milli ahlâktır. Daha sonra İslâmîyet Türk kadınının şahsiyetine yakışmayan mezkûr pürüzleri törpüleyecek, onu gerçek iffet anlayışına sahip kılarak lâyık olduğu üstün değere kavuşturacaktır. 873
Modern çağda ilericilik adıyla sergilenen câhiliyye hükmü, ahlâk(sızlığ)ı, dünya görüşü ve değer yargıları, her çeşit müşriğin çok ilkel olduğunu, on dört asır öncesinin câhiliyye hayatına dönmek isteyen gericilik olduğunu göstermektedir. Müslümanlara gerici diyerek akılları sıra hakaret edenler, eski câhiliyyeyi hortlatmak isteyen kimselerdir. Bilindiği gibi, her dönemdeki İslâm dışı değer yargıları demek olan câhiliyyenin kendine göre inanç sistemi, yaşayış biçimi, ahlâk anlayışı ve düzen/yönetim şekli vardır. Câhiliyyenin itikadı/inanç sistemi, cehâlete dayanan, Allah hakkında câhiliyye zannı ve inancı ile şirke giden bir bâtıl inançtır.874 Câhiliyyenin kendine göre ilimden/vahiyden kaynaklanmayan, hevâya dayanan ahlâk anlayışı vardır. Özellikle kadınların toplumu ifsad edecek şekilde açılıp saçılması şeklinde kendini gösteren, kadınları orta malı olarak değer(siz)lendiren, kadınları hor gördükleri için kız çocuklarını küçükken toprağa diri diri gömmekten çekinmeyen bir yaklaşım sergileyebilirler. 875
870] Geniş bilgi için Bk. İbn-i Fazlan Seyahatnamesi, s. 31, 57, 91
871] Yılmaz Öztuna, Türk Tarihinden Yapraklar, s. 286-297
872] Türkçülüğün Esasları, s. 167; Mustafa Rahmi Balaban, Tarih Boyunca Ahlâk, s. 97
873] M. Yaşar Kandemir, Örneklerle İslâm Ahlâkı, Nesil Y., 5. Bsk, s. 73-75
874] Bk. 3/Âl-i İmrân, 154
875] Bk. 33/Ahzâb, 33; 16/Nahl, 58-59; 81/Tekvîr, 8-9, 14
AHLÂK
- 205 -
Eski Arap Câhiliyyesinde Ahlâkî Durum:
İnsan kanı değersiz kabul edilmektedir. Kabilecilik, baskınlar, düşmanlık ve zulüm her tarafı kuşatıyor, özellikle müstaz’af dediğimiz güçsüz halk yığınları bu zorbalık ve yanlışlıklardan çok etkileniyor. Kız-erkek ayrımı sözkonusudur ve kız çocuklarının doğumuna ana-babalar çok üzülürler.876 Kız çocuklarını fakirlikten ve namus anlayışından dolayı diri diri toprağa gömenler vardır.877 Toplumun sınıflara ayrılması, kölelere eziyet, câriyeleri fuhşa zorlama ve köle ticareti gibi insan onuruna ters ahlâkî problemler mevcuttur. Fuhuş, zina gibi ahlâksızlıklar yaygındır, kız çocuklarının geleceği tehlikededir. Bütün bunların temel sebebi ve önemli problem olarak putlara tapma, şirk, içki, kumar, fal, medyumluk, sömürü, egemen güçlerin tahakkümü câhiliyyenin temel görüntüsüdür.
Asr-ı Saâdette İslâm’ın mücâdele ettiği ve sonunda tarihin çöplüğüne attığı bu ahlâkî problemlerin, günümüz câhiliyyesinde ne oranda mevcut olduğunu değerlendirmemiz zor olmasa gerektir.
Günümüz câhiliyyesinin en belirgin temsilcisi olan Batı kültür ve uygarlığınının temel dayanaklarını, ahlâkla ilişkisi bakımından kısa da olsa tanımak gerekir. Batı tarihi, kökleri itibarıyla Roma, Yunan uygarlıklarının ve Hıristiyanlığın mirası üzerine bina edilmiştir. Sanayi devriminden sonra kapitalizm, aşırı özgürlükçülük, ateizm, hümanizm, pragmatizm ve sömürü ahlâk ve din halini almıştır.
Batı Câhiliyyesine Göre Ahlâk Anlayışı
Hayatın tümü bu iki durumun dışına asla taşmaz; ya hidâyet veya sapıklık. “Ya İslâm veya câhiliyye.”
Bugünkü çağdaş Avrupa medeniyetinin(!) temellerini Yunan ve Roma câhiliyyeleri teşkil eder. Bu gerçeği, her ne kadar “câhiliyye” olarak değil de “medeniyet”(!) diye adlandırıyorlarsa da durum değişmez. 878
Gerçekten uluslararası siyonizm, Darwin ve tekâmül nazariyesini ve Avrupa câhiliyyetinden arta kalan bütün erdemlilikleri üç büyük bilim adamı(!) olan, Marx, Durkheim ve Freud vasıtasıyla tamamen yok etmek için en korkunç bir şekilde istismar etmiştir. Bunların üçü de dinle alay etmek, onu hafife almak ve onu aşağılamak sûretiyle kitlelerin gözünde en kötü bir şey haline getirmişlerdi.
Durkheim: “Din, fıtrî değildir.”
Marx: “Din halkın afyonudur.”
Freud: “Ahlâkın normal hallerinde bile bir katılık vardır. O, bizzat insan varlığı için zararlı bir baskıdır” der.
Kadının evinden sokağa dökülmesine yol açtılar.
Marx: “Kadın, mutlaka çalışmalıdır.”
Durkheim: “Kadın için evlenmek fıtrî bir şey değildir.”
Freud: “İnsan, mutlaka kendi cinsel varlığını gerçekleştirip her türlü (dinî ve
876] Bk. 16/Nahl, 58, 59
877] Bk. 5/Mâide, 32
878] Muhammed Kutup, Yirminci Asrın Câhiliyyeti, s. 30-31
- 206 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ahlâkî) baskı ve prangalardan kurtulması gerekir.” 879
Freud: “Cinsiyet her şeydir. Her şey de cinsiyetten fışkırmaktadır.”
“Çocuk, annesinin memesini seksüel (cinsî) lezzetle emiyor. Cinsel şuurla annesine (tabii olarak kız çocuk da babasına) yapışıyor” demektedir. 880
Freud’un bu görüşlerinin, ahlâkın bozulmasında katkıları vardır. Günümüzde hâlâ Freud’un bu görüşlerini savunanlar da vardır. Meselâ, Aile Mutluluğu ve Cinsel Eğitim adlı kitaptan bir örnek verelim: Freud “Çocuğun anne karnında duruş biçimini bile cinsel tatmin amacına yönelik bir pozisyon şeklindedir, çocuk anne karnında bu şekilde durmak sûretiyle bir cinsel haz arayışı içindedir, çocuğun anne karnında duruş şekli bunun bir tecellisidir” anlamında olayı açıklamaktadır. (Yazar bu görüşün üzerine şunları ilâve etmektedir:)
Çocuk yaşantının ilk yıllarında cinsel yaşamın oral dönemindedir. Oral, ağız demektir, yani ağız yoluyla, emmek yoluyla bir nevî haz duyar, cinsel hazzını bir şey emmekle karşılar, annesini emer, emzik emer, gerekirse parmağını emer vs. bu, onun için bir cinsel gelişim evresidir.
Çocuk annesini emerken sadece bedensel olarak süt içtiği için beslenmekle kalmaz. Bu, görüldüğü gibi çocuğun gelişmesinde oral safha olarak bilinen bir aşamada önemli katkılar sağlamaktadır. Çocuk, annesinin memesini bazen acıtarak emer veya ısırır, bunların yorumları vardır. Çocuk bunları zannedildiğinin aksine bilinçsiz olarak değil, belli bazı gereksinimlerini karşılamak için, örneğin cinsel tatmin sağlamak ihtiyacıyla böyle davranmış olabilmektedir. 881
Görüldüğü gibi çocuğun masum davranışlarının ve annesinin memesini beslenmek için emmesinin dahi “cinsel tatmin sağlamak” için olduğunu söylemektedirler. Böylece çok yanlış anlamalara sebep olmaktadırlar.
Hakka karşı olan, haksızlığı, ahlâksızlığı, zulmü esas alan Batı emperyalizmi, İslâm topraklarını işgal ederek, insanların İslâm’dan uzaklaşmasına, bâtıl yolu takip etmelerine sebep olmuşlardır.
İslâm’ı reddeden, ona karşı çıkan Batılılar her yönüyle İslâm’a aykırı yaşam sürmektedirler. Bu şekilde devam ederek kötülük, yanlışlık, haksızlık, hırsızlık, zulüm, içki, kumar, zinâ, homoseksüellik ve her türlü ahlâksızlık dünyaya yayılmıştır ve bunları da normal karşılamaktadırlar. Bunların bu sorumsuzca, gayr-i İslâmî yaşantıları câhiliyye yaşantısıdır.
İslâm dini câhiliyye yaşantısını ortadan kaldırmak için gelmiştir ve kaldırmıştır. Rasûlullah (s.a.s.): “Câhiliyye (yaşantısının) her bir nevi ayağımın altındadır, kaldırılmıştır.”882 buyurarak câhiliyye hayatına son vermiştir. İslâm’a karşı olan Batılı güçler, canları istediği gibi zevklerine, keyiflerine göre yaşamak istedikleri için ne gerekiyorsa yapmışlardır. Yaşam içerisinde her şeyi kolaylaştırmak, zevkli ve keyifli yaşamak adına her türlü teknolojik icatlar yaparak bu kolaylığı sağlamışlardır. Bu imkânları, kolaylıkları nasip eden Allah’a şükredeceklerine, son din olan İslâm’a bağlanarak hak yoldan gideceklerine aksine bu Batılılar, bâtıl yolu
879] M. Kutup, a.g.e., s. 30-31
880] Muhammed Kutup, Taklitlerin Çarpışması, s. 23
881] Kemal Çakmaklı, Aile Mutluluğu ve Cinsel Eğitim, Seha Yay., s. 117-118
882] Müslim, Hac 147; Ebû Dâvud, Menâsık, 57, Hds no: 1905
AHLÂK
- 207 -
tercih ederek teknolojilerini bu mantıkla kullanmışlardır. Sinema, televizyon, video, internet ve basın-yayınla müstehcenliği sergilemişlerdir. Seks filmleri, pornografik ve erotik yayınlar yaparak insanların ahlâklarının bozulmasına, haktan uzaklaşmalarına çok büyük katkı sağlamışlardır. Bunları yaparken de kalkınma, çağdaşlık, modernlik, ilericilik diyerek İslâm’a aykırı tüm yaşantılarını, çağın gereği diyerek ahlâksızlıklarını iyi göstermeye çalışmışlardır ve çağdaşlaşma, ilerleme, batılılaşma budur demişlerdir. Halkı müslüman olan ülkeler de Batının teknolojisini biz de alalım, biz de bu kolaylıklardan yararlanalım diyerek, onların tüm yaşantılarını aynen almışlar ve böylece onlar da İslâmî yaşantıyı bırakarak, İslâm’a aykırı yaşantıya uymuşlardır.
Batıya Göre Ahlâk Anlayışı
A- Ahlâkın Lüzumsuzluğu ve Zararları
Bazılarına göre ahlâk, beşer tabiatıyla uyuşmamaktadır. O, insana güç ve kuvvet sahibi hâricî bir kuvvet tarafından zorla yüklenmiştir. Bunlara göre ahlâk, insanî arzuların tatmin edilmesine engel olan, insana hürriyetten faydalanma imkânı vermeyen bir baskı aracıdır. Özgürlükleri kısıtlar, insanı baskı altında tutar. Bu baskı sonucu birçok rûhî hastalıkların, asabî buhranların isâbet etmesi kaçınılmazdır. Stresler, bunalımlar… hep bu ahlâkî baskının sonucudur.
Bazıları ahlâkın geçmiş asırların bir artığı olduğu kanaatindedir. Onlara göre ahlâk, vahşi ve ilkel insanların kötü(!) duygularından kaynaklanmış, sert ve katı kayıtlardan ibarettir. Tekâmül ve medeniyet yolunda insanlık ilerleyince, ahlâkın bu kayıtları hafiflemiş, zincirleri yavaş yavaş çözülmüştür.
Neticede şunları söylemek isterler: İnsanlığın, artık ahlâkın boyunduruğundan tamamen kurtulması, bu vahşi kural ve bağlardan tamamen sıyrılması ve uygar olması icap etmektedir.
Meselâ Freud: “Ahlâk, en zayıf derecesinde bile katılığın timsalidir. Beşerin en çirkin duygularından ortaya çıkmıştır ahlâk. Beşerî duygulara güzel veya çirkin denilemez. Çünkü beşer tabiatı böyledir” der.
Bunlar, insanın şerefini, yüceliğini, kutsal değerleri ayaklar altına alır ve insanı hayvan derekesine indirmek isterler. İnsanların da aynen hayvanlar gibi hiçbir ahlâkî kurala bağlı olmadan, istedikleri gibi anırıp istedikleri yere pislemelerini, yani tümüyle özgür olmalarını istemektedirler. Bu yüzden Darwin de insanın aslının hayvan (maymun) olduğunu iddia etmiyor mu? Hayvan derekesine inen, şerefi ve ahlâkı olmayan insanları sömürmek çok kolaylaşacaktır çünkü. Zaten insanlık, onların inancına göre yahûdilerin merkebi sayılmaktadır.
Ahlâken çöken insanlık, ciddi şeyleri düşünemeyecek, bu emperyalistlere kolaylıkla yem olabilecektir. Emperyalist ve kapitalistlerin oyuncağı olacaktır. Moda, kadının pazarlanması (yan ürünleriyle birlikte fuhuş sektörü), lüks, israf, oyun, eğlence, düşüncesizce ve doymamacasına tüketim…
İnsanla hayvan arasındaki en önemli farklardan biridir ahlâk. Hâlbuki bazı hayvanların bile terbiyesi mümkün olmaktadır. İnsanın terbiyesi, elbette daha önemli ve daha mümkündür.
Freud: “İnsanın arzu ve istekleri şuur altına itilmek sûretiyle ancak ahlâk
- 208 -
KUR’AN KAVRAMLARI
meydana gelebilir” diyor. İslâm toplumu için bu sözler doğru ve geçerli değildir. İnsan (müslüman), hislerini görmezlikten gelmez, onları inkâr etmez. İslâm ahlâkı duyguları sınırlandırır, kontrol altına aldırır ve onlara güzel hedef (yön, istikamet) çizer. Şehevî hislerin şuur altına alınması ile bu şekilde kontrol edilmesi arasında çok fark vardır. Şuur altına atılma şuursuz bir işlemdir. Müslüman, şuurlu/bilinçli olarak, hem kendine ve hem de başkalarına zarar vermemek için duygularına sınır ve hedef çizer.
Hayvan, arzularını zapt etmeye muktedir değildir. Dıştan bir zorlama ile ancak arzularını durdurabilir. İnsanda ise bu, Allah’ın ona ihsan ettiği bir meziyettir; duygu ve hareketlerine hükmeden “irâde”siyle kendisini durdurmayı becerir. Güçlü insan, irâdeli insandır. İnsanın yeryüzünün halifesi olarak Allah tarafından en güzel sûrette yaratılması, mükerrem olması, meleklerden bile üstün seviyeye çıkabilmesi, irâdesi ve kendini yönlendirebilmesi sâyesidindedir.
Sınırsız özgürlük, ahlâk kurallarından kurtulmak, aşırı hürriyet anlayışı, kendisine hiçbir sınır konulmamasına çalışarak insanı bir yönden ilâhlaştırmaya götürür. Diğer yönden insanı böyle sınırsız yüceltmenin sonu, insanı aslında alçaltmak, hayvandan da aşağı hale getirmek olur. İnsan, kendi hevâ ve hevesinin, nefsî duygularının ilâhlığını kabullenmiş, aşağı isteklerin kulu durumuna düşmüş olur.
İnsan, nefsinin isteklerine tâbi olduğunda, hevâsının/keyfinin, her arzusuna uyduğunda ilerleyebilmesi, terakki edebilmesi ve yüce hedeflerini gerçekleştirebilmesi mümkün değildir. Çünkü beşerin gücü sınırlıdır. İnsan, bu gücü basit çıkarları ve şehevî arzuları tatmin yolunda tükettiğinde, üstün fikrî rûhî faâliyetlerde bulunabilmek, bunlara yönelebilmek için kendinde güç bulamayacaktır.
“Peki, Avrupa ve özellikle Amerika, ahlâk konusundaki bu yanlışlarına rağmen, nasıl yükselmiş ve yükseliyor?” Bu soruyu, kısaca ve maddeler halinde cevaplayalım:
1. Batının bugünkü durumu, bir yükselme midir? İnsanların rahat yaşamaları ve kolaylıkları için bazı teknik buluşlarını, yükselme ve ilerleme kabul etmek doğru mudur? Cinâyet ve intiharların, içki ve uyuştucuların, bunalım ve streslerin, sömürü ve soygunların, savaş ve saldırıların… alabildiğine arttığı huzur ve mutluluğun filmlerde bile yer alamadığı bir hayat, yükselme kabul edilebilir mi? İlerleme kabul edilen hususlar ve buluşlar, hangi yolda ve hangi yönde gerçekleşmektedir? İnsanlığın esas faydası, huzur ve mutluluğu bu şekilde gerçekleşebilir mi? Hangi çağa ve hangi hayat biçimine saâdet asrı adı verilmektedir? Bu ve bunlara benzer sorulara cevap verildikten sonra olay daha bir netlik kazanacaktır.
Elbette, bazı ilerlemeler de var: Bu da, ahlâksızlığın bazı alanlara henüz yayılmadığının göstergesidir. Batılı insanda bazı ahlâkî özellikler, hatta “müslümanım” diyenlerden daha İslâmî ve ahlâkî şekilde varlığını sürdürebilmektedir. Bazı konularda farklı anlayışla ve bilinçsizce de olsa müslümanlık yaşanmaktadır. Ama özellikle kadın, şehvet, cinsellik, eğlence, sömürü, inanç ve ibâdet gibi konular toplumları hızla çöküşe doğru sürüklemektedir. Batının düşünürleri, aydın ve uzmanları, bilim adamları ahlâkî bataklığa batmadıkları için kendi
AHLÂK
- 209 -
alanlarında bir şeyler yapabilmektedirler. Bu sınıftaki insanların hemen hepsi, özel hayatlarında mazbut insanlardır. Hatta halkın ahlâkî çöküşüne karşı “bu, tehlikeli yoldur, bu gidişin sonu uçurumdur!” diyebilmektedirler. Seslerini kitlelere duyurup duyuramadıkları ayrı bir konu.
2. Batı uygarlığı ve yaşayış tarzı, yüzlerce senelik sömürü ve hırsızlığa dayanmaktadır. Asırlardır mazlumların kan ve terleriyle, sömürdüğü yer altı kaynaklarıyla beslenmiş koca ağacın içindeki çürüme, dışarıdan hemen belli olmayabilir; dışarıdan güçlü gibi gözüken ağaç, içerideki çürüme arttıkça ânî yıkılışlara gebedir. ABD ise Avrupa’ya göre genç ve zengin bir devlettir. Çoğunlukla zulüm, köleleştirme, işgal ve sömürülerden kazandığı ekonomik, maddî ve mânevî güçlerini henüz harcayıp tüketmemiş durumdadır. Mikrop bünyeye girdiği halde, genç bünyede zâhiren belli olmaz; hâlâ bünye güçlü ve sağlıklı gözükebilir. Tedbir alınmadığı takdirde bu mikrop, güçlü zannedilen bünyeyi yine ânîden deviriverir.
3. Şehevî ve nefsî bağları tamamen başıboş bırakan bütün toplumların âkıbeti helâktir. İşte tarih: Peygamberimiz zamanındaki Sasani ve Bizans İmparatorlukları. Bu dönemlerin ABD ve Sovyetler Birliği’ne eş iki süper güç olan bu iki devleti, İslâm çok kısa bir sürede temelden sarstı ve ânîden yıkıverdi. Âd, Nûh, Semûd kavimleri, Sodom Gomore, Babil, Roma İmparatorluğu ve nice güçlü zannedilen devlet ve toplumların yıkılması, hep bozuk inanç ve ahlâk sâyesinde olmuştur. Osmanlı Devletinin yıkılmasında da saray hayatının etkisi, entrikalar, kadınlar saltanatı, Katerina’lar, câriyeler, israf, lüks hayat, Batıya özenti; yani ahlâkî problemler önemli rol oynamıştır.
4. Batılılar, ahlâksızlık bataklığına battıkları halde, birikmiş güçleri sâyesinde dünyevî yönde belirli ölçüde çalışmaya ve gelişmeye muktedir olabilmektedirler. Fakat mânevî yükselmeye güç harcamadıkları için, medeniyetleri maddî bir uygarlıktan öteye geçememektedir. İnsanî duygulara ve ahlâkî ideallere yer vermeyen maddî uygarlıkların bir çatışmalık, bir savaşlık, bir devrimlik, hatta bir kaosluk güçleri vardır. Ve sonunda bu uygarlıklar ya kendi kendilerini yiyip bitirirler, ya da dışarıdan bir güçle mahvolurlar.
5. Toplum ve devletlerin eceli, yani helâk, bazen değişik şekillerde de oluverir. Güçlü kabul edilen eski kavimler, ahlâksızlıkları yüzünden farklı biçimlerde helâk olmuşlardı. Bugünkü Batılı toplumların helâki de aids, uyuşturucu gibi ahlâkî problemler ve bunların sonucuyla olabilir.
6. Sovyetler Birliği’nin ve onunla birlikte Avrupa’daki Doğu blokunun 1988’lerde böylesine güçlü görüldükleri bir zamanda, böylesine ânî ve hızlı bir şekilde çökeceğini kim tahmin ediyordu? Dün Sovyetler’in ve bu bloğa bağlı nice komünist devletlerin ânî çöküşü gibi, yarın da bu gidişle Amerika ve Batı ülkelerinin sonu aynı, hatta daha feci olacaktır. Unutmamak gerekir ki, çok feci çağdaş hastalıklar, kalp sekteleri ve ânî ölümler bu çağda boy göstermektedir. Yoldan çıkan ahlâksız toplumların bazısını rüzgârla, sivri sinekle helâk eden Allah, belki bu toplumları da mikrop denen küçücük ordularıyla helâk edecektir. Her şey O’nun ordusudur, askeridir. “Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır.”883; “…
883] 48/Fetih, 4, 7
- 210 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rabbinin ordularını, Kendisinden başkası bilmez.” 884
7. Allah’ın kâfir/inkârcı toplumlara olan sünneti (sünnetullah) ile mü’min toplumlara ait sünneti farklıdır. İnkârcı/kâfir Batı ülkelerinde olup bitenler, Allah’ın kanunlarından bazısının gerçekleşmesiyle ilgilidir: “Onlar, kendilerine yapılan uyarıları unutunca, (daha önce indirmiş olduğumuz darlık ve musîbetleri kaldırıp) üzerlerine bütün her şeyin (nimetlerin) kapılarını açıverdik…”885; “ Kim (yalnız) dünya hayatını ve süsünü isterse, onlara oradaki amellerinin karşılığını tamamen öderiz (tam veririz). Ve onlar orada hiçbir eksikliğe uğratılmazlar.”886; “İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışması da ileride görülecektir. Sonra karşılığı ona tastamam verilecektir.”887 Bu kanunlara göre Batılılar dünyevî istek ve çalışmalarının karşılığını gördü. Ama tercüme akıllılar, yine Rabbanî kanunlardan olan iki konuyu bilmiyorlar:
a- Allah, Müslümanları, kâfirleri hâkim kıldığı yolla egemen kılmaz. Ancak O’nun yolunda düzgün yürüdükleri zaman onları hâkim kılar: “Allah, sizlerden iman edip sâlih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri halîfe (sahip ve hâkim) kıldığı gibi, kendilerine de yeryüzüne sahip ve hâkim kılacağını (yeryüzünde halîfe kılacağını), onlar için beğenip seçtiği dini (İslâm’ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve geçirdikleri korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vaad etti. Çünkü onlar Bana ibâdet/kulluk ederler; hiçbir şeyi Bana şirk/eş koşmazlar. Artık bundan sonra kim küfredip inkâr ederse, işte bunlar asıl fâsıklardır (büyük günahkârlardır).”888; “Andolsun, Zikir’den sonra Zebûr’da ‘yeryüzüne sâlih/iyi kullarım vâris olacaktır’ diye yazmıştık. İşte bunda, (Bana) kulluk eden bir toplum için bir mesaj vardır.”889 Dolayısıyla kötüler ve kötülüğün sürekli pâyidar olamayacağı, ahlâksız insanların uzun süreli hâkimiyetlerini sürdüremeyeceği; iyiliğin asıl, kötülüğün ise ârızî olduğunu, hâkimiyetin eninde sonunda iyi insanların, güzel ahlâklı ve doğru inançlıların eline geçmesinin mukadder olduğunu Kur’an anlatır.
Ama yoldan, yani sırât-ı müstakîmden uzaklaşırlar ve sâlih amelleri terk edip sâlih insan olmaktan çıkarlarsa, yeniden doğru yola dönünceye kadar, Allah onları hükümran kılmaz.
b- Kâfirlerin bu hâkimiyeti, sonsuza kadar sürmez. Sadece Allah’ın takdir ettiği sınırlı bir zaman süreci içindir. Sonra onu kâfirleri helâk kanunu tamamlar: “Onlar, kendilerine yapılan uyarıları unutunca, (daha önce indirmiş olduğumuz darlık ve musîbetleri kaldırıp) üzerlerine bütün her şeyin (nimetlerin) kapılarını açıverdik. Nihâyet onlar, verilenlerle (nimetlerle) şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık, birdenbire bütün ümitlerini yitirdiler. Böylece, zulmeden toplumun kökü kesildi. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” 890
“Kendilerine âyetlerimiz ayan beyan okunduğu zaman inkâr edenlere: ‘İki topluluktan hangisinin (dünyadaki) mevki ve makamı daha hayırlı, meclis ve topluluğu daha güzeldir?’ dediler. Onlardan önce de, eşya ve görünüş bakımından güzel olan nice nesiller
884] 74/Müddessir, 31
885] 6/En’âm, 44
886] 11/Hûd, 15
887] 53/Necm, 39-41
888] 24/Nûr, 55
889] 21/Enbiyâ, 105-106
890] 6/En’âm, 44-45
AHLÂK
- 211 -
helâk ettik. De ki: ‘Kim dalâlette/sapıklıkta ise, çok merhametli olan Allah ona mühlet verir. Nihâyet kendilerine vaad olunan şeyi -ya azâbı (mü’minler karşısında yenilgiyi) veya kıyâmeti- gördükleri zaman, mevki ve makamı daha kötü ve topluluğu daha zayıf olanın kim olduğunu çok geçmeden görecekler.” 891
“Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, halkı (peygambere başkaldırmasınlar ve Bize) yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır. Sonra kötülüğü (yoksulluk ve darlığı) değiştirip yerine iyilik (bolluk) getirdik, nihâyet çoğaldılar ve ‘Atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu’ (onlar da sıkıntılı ve sevinçli günler geçirmişlerdi) dediler. Biz de onları, hatırlarından geçmediği bir anda ansızın yakaladık.” 892
“Zâlimleri mutlaka helâk edeceğiz. Onları yok ettikten sonra yerlerine sizleri yerleştireceğiz. Bu da Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyanlar ve azap vaadimden korkanlar içindir.” 893
“Biz bir ülkeyi yok etmek istediğimiz zaman, oranın mütreflerine (bolluktan şımaranlarına, azgın liderlerine) (itaat) emrederiz. Onlarsa orada bozgunculuk yaparlar, yoldan çıkarlar. Artık o belde cezâyı hak etmiştir. Biz de onu nasıl lâzımsa, öyle helâk ederiz.” 894
“Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görsünler. Onlar, bunlardan daha çok, kuvvetçe daha sağlam idiler. Öyle iken, kazandıkları şeyler, kendilerinden (onlara gelen azaptan) hiçbir şeyi savamadı.” 895
“De ki: ‘Allah’ın azâbı size ansızın veya açıkça gelirse, zâlimlerden başkası mı yok olur!” 896
“İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde (şehirde ve kırda) fesat yayıldı, düzen bozuldu ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” 897
“Her ümmetin takdir edilmiş bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman, ne bir saat geri kalırlar, ne de ileri giderler.” 898
“Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş emel onları oyalayadursun. (Kötü sonucu) yakında bilecekler!” 899
Türkçe’de tehlike olarak bilip kullandığımız kelimenin aslı, helâk kavramıyla ilgilidir. Helâk kelimesiyle tehlike kelimesi aynı kökü paylaşırlar. Tehlike (aslı, tehlüke): Helâke Sebep olan, helâke yani yok olmaya, büyük zarara sebep olabilecek durum demektir. İnsanlar tehlikeden, tehlikeli olan şeylerden kaçınmak ister. Bu, doğaldır; insanın kendini koruma fıtratıyla ilgilidir. Yokolmak, helâk olmak istemez insan. Ama insanların çoğu, tehlikenin ne olup olmadığı ve esas tehlikeye karşı nasıl bir tedbir aldıkları konusunda çoğunlukla aldanmaktadırlar.
İblis, kendine bağladığı, Hakk’tan yüz çeviren kimselerin yaptıklarının
891] 19/Meryem, 73-75
892] 7/A’râf, 94-95
893] 14/İbrâhim, 13
894] 17/İsrâ, 16
895] 40/Mü’min, 82; Ayrıca, Bk. 35/Fâtır, 43-45
896] 6/En’âm, 47
897] 30/Rûm, 41
898] 6/A’râf, 34; 10/Yûnus, 49
899] 15/Hicr, 3
- 212 -
KUR’AN KAVRAMLARI
doğru, üzerinde bulundukları yolun sağlam olduğunu, inançlarında, sözlerinde ve işlerinde bir yanlışlık bulunmadığını onlara telkin eder. Onların yanlış ve sapık işlerini allayıp pullar. Böylece onların bu kötülüklere devam etmelerini sağlar. 900
Şeytan günahı, haramları, sağlığa zararlı, birey ve toplum için tehlikeli olan şeyleri tehlikeli olarak göstermeyip, içinde câzibe gösterir. “Şeytan, onların amellerini ziynetleyip süsler.”901 Esas tehlike, esas helâk; dünyada başa gelenler değil; âhiretteki ebedî felâketlerdir.
İnsanoğlu, suçlu olduğunu, elleriyle yaptıklarından dolayı helâki hak ettiğini vicdân mahkemesinin kararıyla anladığından dolayı, yakın gelecekteki helâk endişelerinin cezâsını şimdiden çekmeye başladı. Medyada sık sık yakın gelecekteki kıtlıktan, kuraklıktan, iklim değişikliklerinden bahsediliyor. “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde (şehirde ve kırda) fesat yayıldı, düzen bozuldu ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.”902 Toplumsal fesâda ve yeryüzünün düzenini bozacak çevre felâketlerine yol açacak zararlı davranış ve kötü fiillere, ibret olsun diye dünyadayken verilen karşılıklar için “bir kısmı” denmekte ve asıl cezânın âhirette olduğuna işaret edilmektedir.
Kur’an’a teslim olup onun hükmünü tatbik etmeyen insanlar, kendini ve nesillerini de mahvedip helâk edilmesine sebep olacak fesattan kurtulamıyorlar. Ozon tabakasının delinmesi, uzayın bir sürü uydularla kaplanması, “yıldız savaşları” diye ad verilen, içinde toplu katliamlara yol açacak silâhların uzayda bile cirit atması, ormanların mahvedilmesi, zararlı zannedilerek sayısız haşeratın topraklardan, arâzilerden yok edilmesi, denizlerin petrol ve benzeri atıklarla kirletilmesi, bunları yapan Batılı insanın helâkini hazırlayan ve kısmen şimdiden cezâsını çektiği ahlâksızlık cinsinden hemen sayılabileceklerdir.
Filmlerde çeşitli tehlike sahneleri, artık yerini helâk sahnelerine bırakıyor. Toplumsal helâk senaryoları romanların ve filmlerin temel konusu gibi oldu. Armagedon, Altıncı Element, Yarından Sonra gibi filmler, bir taraftan yaklaşan helâkin sinyallerini verirken, diğer yandan bu yaşayışın çıkmaz sokağını, yolun sonunun nasıl bir helâk olduğunun cezâsını da düşündürüyor, hatta sanal âlemde de olsa, psikolojik olarak kısmen yaşatıyor. Küresel ısınma, çölleşme, buzullaşma gibi insanın iklim değişikliklerine sebep olabilecek küresel fitne ve fesatlarının sonuçlarını, Allah bilir, ama bu çağın insanı tadacağa benziyor. Batının gidişi, teknolojinin aldığı boyut, uygarlık diye takdim edilen İslâm dışı dünya görüşünün durumu, toplu helâkleri paratoner gibi çekiyor. Kıyâmet senaryoları yetmiyor, Tanrıyı kıyâmete zorlama(!) faâliyetleri için Ortadoğudaki Müslümanlar, uygar Batının insanat bahçelerini dolduranlar tarafından, sözüm ona insan eliyle helâk edilmeye çalışılıyor. Aslında kıyâmeti, çevre felâketlerinin yol açacağı bir tabiat olayı olarak düşünmek, Kur’an’daki kıyâmet olayını çarpıtmak demektir. Bütün bunlarla birlikte, Kıyâmeti unutan, Kıyâmet sonrasına hazırlanmayan, hatta Kur’an’daki Kıyâmet olayını inkâr eden insan, bunun dehşetini istemese de daha şimdiden yaşıyor. Ne dersiniz, Batının öncülüğündeki bu tehlikeli gidiş tümüyle helâke doğru değil mi? Batılı toplumlar şimdiden helâki
900] 27/Neml, 24; 16/Nahl, 63
901] 16/Nahl, 63; 27/Neml, 24; 29/Ankebût, 28…
902] 30/Rûm, 41
AHLÂK
- 213 -
yaşamaya başlamadılar mı? Helâk gelip çatmadı mı?!
“Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş emel onları oyalayadursun. (Kötü sonucu) yakında bilecekler!” 903 Yakında, çok yakında!
B- Ahlâkın Kaynağı ile İlgili Yanlışlıklar
Ahlâkın ne olduğu asırlar boyu düşünürleri meşgul etmiş, ahlâk sözünün neleri ihtiva ettiği üzerinde bir fikir birliğine, varılamamış; çeşitli çağlarda ve muhitlerde bu konuda birbirinden farklı görüşler ileri sürülmüştür. Ahlâkî fiilin (eylemin) kaynağı olan “iyi” üzerinde herkes mutlaka bir şey söylemiş; fakat iyinin haz mı, saâdet mi, vazife mi?.. olduğu hususunda birleşememişlerdir. Bununla beraber felsefî ekollerin her biri, iyi ile kötü hakkında en doğru bilgiye kendilerinin sahip olduğuna inanmışlardır.
İyinin ne olduğu her çağda, her toplumda ve hatta toplumdaki fertler arasında münakaşa mevzuu olduğuna göre, acaba iyi anlayışı nereden geliyor? Mutlak bir otoriteye sahip kesin ahlâk buyrukları var mıdır? Bu buyruklar Allah tarafından mı, yoksa insanlar tarafından mı konulmuştur?
Her iki görüş de felsefe tarihi boyunca savunulmuştur. Şunu hemen belirtelim ki, ahlâk kanunlarının Allah tarafından konulduğu kabul edilince, (“Ahlâk ile dinin münasebeti” bahsinde gördüğümüz üzere) bunların mutlak bir otoriteye sahip kesin ahlâk buyrukları olduğu da kabul edilmiş olur.
Ahlâk kanunlarının toplum tarafından ortaya konduğunu iddia edenler şöyle diyebilir: Çağlar ve toplumlar değiştikçe ahlâk anlayışının değişmesi, ahlâk denen şeyin toplum tarafından tesbit edildiğinin ispatıdır. Kısaca, toplumun iyi dediği şey iyi, kötü dediği de kötüdür!
Bu iddia karşısında şöyle sorulabilir: Acaba çoğunluğun görüşü her meselede ölçü olabilir mi? Buna müspet cevap vermek mümkün değildir; zira aslında değerli olmayan bir şeyi bâzen birçokları değerli bulabiliyor. Hâlbuki gerçekten değerli olan bir şey toplumların değişmesiyle değerini yitirmez. Üstelik bir kısım insanların değerli bulduğuna, diğer bir kısım itibar etmediğine göre değer ve ahlâk ölçüsünü toplumlar kendiliğinden tesbit edemezler. Ahlâk gibi insanlığa yön verecek bir değerin kaypak ve değişken bir şey değil, sabit ve köklü bir esas olması gerekir. Toplumların bir çağ boyunca daha sonraki devirlerde dehşetle hatırlanan bir çıkmaza düştüğü, bir bataklığa saplandığı olmuştur. Zulümleriyle ortaçağı karartan engizisyon mahkemelerinin dindar hristiyanlar tarafından işletildiği bilinmektedir. Eskiçağ filozoflarından Sokrat’ın, zamanındaki Yunan toplumunun kabul ettiği değerlerin karşısına çıkması. Yunan halkının “Bu dinsiz, çocuklarımızı baştan çıkarıyor!” diyerek onu ölüme mahkûm etmesi de bir başka tipik misâldir. Biz bugün Yunan toplumunun değil, Sokrat’ın ileri sürdüğü değerleri “iyi” olarak benimsiyoruz.
Fertler ve toplumlar ahlâkî değer ölçüsünü koyma gücüne ve üstünlüğüne sahip olmadığına göre, bu esasları tespite yetkili olan kimdir?
Bu sorunun açık ve kesin cevabı şudur: Ahlâkî kanunlar, “itaat” edilmesi gereken buyruklardır. Hâlbuki insan, bir başka şahsın kendine emir vermesinden
903] 15/Hicr, 3
- 214 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hoşlanmaz. Bunu hürriyetinin bir nevi ihlâli olarak kabul eder. Şu hâlde ahlâk koyucusunun zaaflardan arınmış, yanılmaz ve otoritesine isteyerek boyun eğilen biri olması gerekir ki, bu da Allah’dan başkası değildir. 904
Ahlâkın Kaynağı
Batı Toplumunda Batıya Has Ahlâkın Olumlu Gözüken Tarafları
Aslında, Allah’a hakkıyla ve şirksiz olarak iman etmeyen kimselerin mükemmel bir ahlâka sahip olmaları mümkün değildir. Tevhide dayanmayan ve Allah’ın rızâsı gözetilmeyen davranış biçimi gerçek anlamda güzel ahlâk vasfına sahip olamaz. Türk halkı, İslâm’ın hâkim olmadığı, hatta suç sayılıp küfrün çirkinliklerinin dayatıldığı bir ortamda yaşamak zorunda bırakıldığı ve çirkin bir kapitalizm içinde geçim kavgasına düşürüldüğü için, inanç ve amel konularında olduğu gibi ahlâk konusunda da yozlaştı. O kadar yozlaşıp dejenere oldu ki, gâvurlardan daha beter ahlâkî problemlere sahip oldu. Batılılar aslında örnek ahlâka kesinlikle sahip olamadadıkları halde, bazı tüccar Yahûdiler ve Batılılardan daha fazla ahlâksızlaşan halkımıza göre Batılılar daha ahlâklı olarak algılanmaya başlandı. Bu, belki imanı zayıf Türk halkıyla mukayese yapılınca bazı konularda böyle bir kabul ortaya çıkabilir, ama asr-ı saâdetteki Müslümanlarla karşılaştırılınca Batılıların da herhangi bir gayr-ı müslimin de ahlâk konusunda da geçer not almaları mümkün değildir. Buna rağmen bazı konularda Batılıların inancı küfür ahlâkı İslâm, Türk halkının da (bazı konularda) ahlâkı gâvurlardan daha beter küfür, denilecek durumlar ortaya çıkabiliyor.
Batılı toplumlarda, bazı hususlarda güzel ahlâktan bazı özellikler, parçalar cılız da olsa bazı parıltılar olduğuna şâhit oluyoruz. Ama tümüyle örnek alınacak, güzel ahlâk denilecek durumun olmadığı hikmetli bakan insanların hemen göreceği şekildedir.
Yüzeysellik, kandırmaya dayanan, şekilcilik, imaj ve gösteriş sozkonusudur. Câhiliye Araplarında da bazı ahlâkî erdemler sözkonusu idi. Her toplumda az da olsa iyi ahlâktan bazı parçalar bulunabilir. Ama tevhide dayanmayan ve bütüncül olmayan ahlâkî özellikler toplumları ayakta tutmaya, onları dünyada bile huzurlu ve mutlu kılmaya yetmez. Batıda henüz kaybolmayan bazı iyi ahlâk özelliklerini sayalım:
Randevuya sadâkat (sözde durma, vakitlere riâyet). Çok ciddi meselelerde veya menfaatine gelmeyen noktalarda aynı özellik pek görülmez. Esas gösterilmesi gereken sadâkat ve ahde vefâ olarak Allah’a karşı bu kurallara uyulduğu gözükmez.
Sosyal adâlet, sosyal hizmetler. İşçilerin hakkı, asgarî ücretin geçim standartlarıyla uyum göstermesi vb. insanî ve maddî özellikler. Mânevî özelliklere önem yok denecek kadar az.
İnsan sevgisi, hümanizm. Diğer yandan bebek yerine köpek. İnsan sevgisi yerine hayvan sevgisi.
Kurallara (trafik kuralları vb.) uyma, kanunlara itaat, vergilere riâyet. Korku ve menfaatten dolayı düzen ve disipline uyulma gereği, ama Allah’ın kurallarına
904] M. Yaşar Kandemir, Örneklerle İslâm Ahlâkı, Nesil Y., İst. 1986, 5. Baskı, s. 44-46
AHLÂK
- 215 -
itaatin hiç önemsenmemesi…
Hürriyet, özgürlük anlayışı. Ama, sınırları çok geniş -hayvanî özgürlük-
Demokrasi anlayışı. Ama demokrasi anlayışının da bir kandırmaca olduğu, halkın Batı ülkesinde de kendi kendisini yönetmediği, egemenliğin belirli zümrelerin tekelinde olduğu…
Eşitlik: Kadın-erkek eşitliği (abartılı ve yer yer yanlış şekilde, eşit olmadığı alanları yok sayıp kadına ve topluma zulmederek), dinli-dinsiz, ahlâklı-ahlâksız. Diğer ırklara, diğer dinlere ve diğer toplumlara karşı eşitlik uygulama yönüyle kesinlikle yok.
İnsan hayatına ve sağlığına değer verilir. (Dayağa, işkenceye, insan hakları ihlâline karşı çıkılırken; sigortası olmayan kimseye kimsenin ilgi göstermediğini, başka ülkelerdeki başka inançtan insanlara karşı savaşın ve sömürünün alabildiğine kabul edildiğini veya fiilî durum olarak diğer insanlara zulüm, işkence, katliam, yeni ilaçların denenmesi için koboy olarak kullanım gibi örnekleri çoğaltabileceğimiz tezatlar Batı insanının çifte standardıdır.
(Dış) Temizlik, hijyenik özellikler: İnsanda, giyimde, çevrede (ev, hastane, şehir sokakları…) yüzeysel temizlik, gösteriş, makyaj, imaj, ambalaja önem. Su ile temizliğe fazla önem verilmez, meselâ tahârette su yerine sadece kâğıt tercih edilir. Koltuk ve etek tıraşı, tırnak kesimine dikkat gibi bazı insanî temizlikleri ve abdest gibi suyla sık sık ilişkileri yok. Batı ailelerinde bebek yerine köpek tercih edildiği için; sokaklarda köpek pisliği hayli yaygındır. Evlerde köpeğin yatağa, koltuğa çıkması, kucaklara alınmasının getirdiği temizliğe hiç de uygun olmayan durumlar ciddi bir çelişki gibidir; aslında temizlik anlayışlarının çok yüzeysel olduğunu da gösterir. Evlerde ayakkabı çıkarılması âdeti olmadığı için tuvalete girdikleri ve sokakta yürüdükleri ayakkabı ile oturma odalarına, yatak odalarına nice pislikleri getirdiklerini değerlendirebilirsiniz. Erkeklerin ayakta ve alelacele küçük tuvaletlerini yapmaları, çamaşırlarının temizliğini sorgulamaya iter. Pisliği, kiri belli etmediği için kot pantolon kadın-erkek giysisi olarak çok yaygındır ve Batıya özenen diğer toplumlara da yayılmıştır. “Müşrikler ancak pistirler, pisliktirler...” 905
Kadınlarda çıplaklık ve aşırı özgür/serbest tavır, kadın-erkek ilişkilerinde ahlâkî sınırların çok gevşeklik, bencillik, menfaat ve faydacılık, kendini başkalarından (özellikle başka toplum ve dindeki insanlardan) üstün görüp başkalarını hor görme (istiğnâ ve istikbâr), göstermelik kuralların dışında gönülden saygı, sevgi, kardeşlik, ziyaretleşme ve yardımlaşmanın olmadığı bir yaşayış. Aile dayanışmasının da yok denecek kadar zayıf olması…
Cinsel devrim geçiren Batı, kadınların kıyafet ve davranışlarına aşırı özgürlük getirerek, fuhşu, zinayı alenîleştirecek kadın-erkek ilişkilerinde sınır tanımaz bir tavra giderken, bir yandan da homoseksüelliği de doğal olarak kabul etti. Aynı cinsten kişilerin birbiriyle cinsel ilişkilerini ayıp ve günah sayanları dışlayıp suçlamaya başladı. Resmen erkek erkeğe evlilikleri onayladı. Dinden soyutlanmayı, ateizmi diğer inançlara tercih etmeye başladı. Kendi yaşam tarzlarına aşırı özgürlük ister ve bunu savunurken; bazı ahlâkî özellikleri kınamaya, ayıp
905] 9/Tevbe, 28
- 216 -
KUR’AN KAVRAMLARI
saymaya başladı. Tesettür, karı-koca kıskançlığı, kızın erkek karşısındaki utanma duygusunu, evlenme öncesi ya da meselâ 18 yaşına girdiği halde hâlâ kızın bâkire olmasını… ayıp saymakta, bunları hatta neredeyse ahlâksızlık kabul edecek bir çirkin ahlâka sahip çıkmaktadır.
Batıda Ahlâkın Kaynakları (Felsefî Ahlâk Sistemleri)
Toplumlar ve devletler, bir sürü acı tecrübeler geçirdiler. Ortaçağ zulümleri, engizisyon, Hıristiyanlığın (daha doğrusu Hıristiyanlık adına kilisenin) baskısı, halk huzursuzluk ve ayaklanmaları… Sonra bilim ve aklın kullanılmasıyla Batı toplumları, fıtrata ait olan bazı özellik ve değerlere ulaştılar, ama onların da ne derece yeterli ve doğru olduğu tartışılır.
Batı toplumlarının ve devletlerinin ahlâk anlayışında şunların kaynak olduğunu görüyoruz:
a- Roma, Yunan, Hıristiyanlık, sekülarizm/laiklik, hümanizm, demokrasi, özgürlük, egoizm, nefislerin hevâ ve hevesi,
b- Emperyalizm,
c- Propaganda, hile, aldatma, reklâm vâsıtasıyla bu araçları kendi amaçları doğrultusunda kullanan egemen güçlerin tahakkümü, vergi ve sosyal devlet anlayışı,
d- Pragmatizm: Kazın geleceği yerden tavuğun esirgenmemesi, eski gelenekler (kültür)
e- İnsan hakları (İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ndeki temel esaslar).
Batıda Fertler Açısından Ahlâkın Kaynakları
a- Genel kültür: Okul, TV, çevre ve aileden aldığı ahlâkî değerler (ailenin önemi sıfıra yaklaştı),
b- Örf-âdet, gelenek (ki, bunlar hayli sarsıldı)
c- Fıtrat veya zorunlulukla ilgili birkaç özellik,
d- Hümanizm,
e- Felsefe.
Fertlerin ahlâk esaslarının kaynağı, toplumdur. Bireylerin ahlâkı; içinde yaşadığı toplumun inançlarından, uygulanan kanunlardan, âdet ve törelerden vücuda gelir. Batıda ahlâkın tek kaynağı vardır; o da insandır denilebilir. Akıl, ahlâkî vicdan, toplum kuralları… şeklinde ayrı şeyler söylenmiş olsa da, bunlar kaynağın insan olduğunu, insanın akıl, his ve eğilimleri, insanî itibarlar olduğunu unutturmamalıdır. İlâhî kuralları, kudsî makamın kaynaklığı mevzûbahis değildir. Batıda din, sadece kişi ile Rabbi arasındaki ilişki ve görevlerden bahseden vicdânî bir olgu kabul edilmektedir. Vahiy, ahlâkî konularda da reddedilir veya en azından önemsenmez durumdadır.
Felsefî Ahlâk Sistemleri: Genel felsefenin meşgul olduğu üç ana mes’ele vardır: Bilgi, varlık, ahlâk, insan bilgisinin nereden geldiği; madde, ruh ve hayatın ne olduğu, Allah’ın varlığı problemleriyle birlikte ahlâkın kaynağı, iyi ve
AHLÂK
- 217 -
kötünün tâyin ve tesbiti konuları da eski çağlardan beri filozofları düşündürmüştür. Ahlâkın kaynağı, iyi ve kötünün ölçüsü kimine göre deneylerimiz, kimine göre aklımız, kimine göre de deney ve aklımızdır. Bu üç kategoriden birinde birleşen filozofların yine de farklı düşündükleri, hatta talebe ve müntesiplerinin o görüşlere zamanla değişik biçimler verdikleri görülmektedir.
Batıda Ahlâkın Üzerine Binâ Edildiği Esaslar (Temeller)
1- Örf: Örf, sâbit değil, değişkendir. Zaman ve çevrenin değişmesiyle o da değişir. Örfün mubah kabul ettiği bazı şeyleri akıl kabul ve tasdik etmez. Eski toplumlardaki kölelik. Kadınlara uygulanan bazı yanlış tavırlar ve kadınların bazı kıyafetleri, başlık parası, içki gibi. Örfün değişkenliği toplumlar arası farklılık gösterdiği gibi, zamanla da değişkenlik göstermekte, hatta coğrafyaya ve mekân değişimine göre de değişmektedir. Plaj kıyafetiyle kilise kıyafeti gibi.
Ayrıca, örfe sıkı sıkıya sarılmakta donukluk ve taşlaşma vardır. İlerleme ve gelişmeye, yeni görüşlere sırt çevirme sözkonusudur. Islah ve ıslahatçılara, yeni görüş ve fikirlere, devrimlere düşmanlık vardır.
2- Menfaat Ahlâkı: Ütülitarizm (faydacılık) denen bu görüşün en tipik iki temsilcisi İngiliz Jeremi Bentam (ölm. 1832) ve Jon Stuart Mill (ölm. 1873)’dir. Bentam’a göre ahlâk, en az elem karşılığında en çok haz ve fayda elde etmektir. Bütün canlı varlıklar acıdan kaçar ve haz isterler. İnsan da böyledir. Faziletli insan, büyük hazlara erişmek için küçük hazlardan yüz çevirir ve acıya katlanır. Bir sarhoşun içkiden, âdi suçlunun suçundan duyduğu zevk kötü görülemez; fakat her ikisinin de ardından birtakım acılar gelir ve haz hiç olur. Önemli olan hazzın miktarıdır.
Bentam’ın faydacılık yönündeki fikirlerini Jon Stuart Mill daha geliştirip sistemleştirmiştir. Ona göre iyiyi kötüden ayıran ölçü, o şeyin faydalı olup olmadığıdır. İnsan haz duyduğu şeyi faydalı olduğu için sever. J.S. Mil’e göre hazzın miktarından çok kalitesi önemlidir. İlim ve san’at sevgisi diğer hazlardan daha üstündür.
Bunlara göre iyi ve kötünün ölçüsü menfaattir. Hâlbuki menfaatin hayır ve iyi olabilmesi için meşrû olması şarttır. Yalnız kendi şahsımıza faydalı olup başkasına zarar veren bir şey hayır olamaz. Üstelik menfaat, zamana, mekâna ve şahsa göre değişir. Böylesine değişken bir şey de ahlâkın kaynağı olamaz. 906
Maddî Menfaat: Toplumların gerçekleştirdiği işlerin maddî gâyeleri veya âcil ya da gelecekte bekledikleri birtakım menfaatleri vardır. Meselâ, tüccar, dürüst olur ve ticârî ahlâka uygun davranırsa maddî menfaat elde eder.
Ahlâkın rûhî temeli görmezlikten gelinince; zarar verme, düşmanlık, birbirine sırt çevirme, bencillik, açgözlülük, aldatma, fırsatları değerlendirme olacak ve herkes kendi nefsi için yaşayacak, başkalarını rakip/hasım olarak görecek, karşılıklı merhamet, ülfet, diğergâmlık, kardeşlik, barış ve güvene yer verilmeyecektir.
Ekonomik sebepler bile çok kere ekonomik olmayan birtakım sebeplerin tesir alanına girer. Öğrenim toplumun çoğalması ya da imhası harp veya barış
906] M. Yaşar Kandemir, a.g.e., s. 48
- 218 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ekonomik olmayan sebeplerdir. Ama ekonomi üzerinde küçümsenmeyecek bir etkiye sahiptir.
3- Şahsî Mutluluk, Haz Ahlâkı: Mutluluğun lezzetten ibaret ve elemden de uzaklaşma olduğuna inanılır. Batılılara göre ahlâkın esası lezzettir. Özellikle Epikür (M.Ö. 341-270)’ün felsefesi haz ahlâkına yöneliktir.
Sokrat (M.Ö. V. yüzyıl), “İyiye yönelmeli, iyiyi gerçekleştirmeye çalışmalı” demişti ama iyinin ne olduğunu söylememişti. Fakat Aristip (M.Ö. IV. yüzyıl), iyinin “haz” olduğunu kesin bir dille ifade etmiş ve şöyle demişti: “İradenin tek amacı hazdır. Hazzı sağlayan şey iyidir. O hâlde iyi ile haz aynı şeydir. Acı veren şey ise kötüdür. Hazzın sürekliliği şart değildir. Önemli olan, bütün şiddetiyle tadılan bir anlık hazdır. Hayatı boyunca tadabileceği hazları temin etmek insanın vazifesidir. Mânevi hazza erişilemez; bu sebeple maddî hazlar peşinde koşmalıdır. Ahlâkın kaynağını haz olarak kabul eden Aristip’in kurduğu bu ekole Hedonizm (Hazcılık) denir. Bu ekolün daha sonraki mümessillerinden Theodor’a göre hırsızlık, evlilik dışı münasebetler vs. haz veriyorsa bundan kaçınılmamalıdır; çünkü hazzın kötüsü olmaz.
Daha sonra Epikür (M.Ö. III. yüzyıl) bu görüşü temsil etmiş, fakat mânevi hazzın maddî hazdan daha üstün olduğunu söylemiştir. Ona göre haz, bütün fiillerimizin gayesi olmalıdır. Acı kötüdür, ama vereceği büyük haz için acıya katlanılmalıdır. Şu halde hedonistlere göre herkes hayvanî zevklerini tatmin peşinde koşmalı, nefsinin hazlarını tatmin için uğraşmalıdır. Üstelik zevkin tatminini geciktirmemelidir; zira bütün mutsuzluklar bu gecikmeden doğar.
İnsan ile hayvan arasında fazla bir fark bırakmayan hazcılık, görüldüğü gibi ahlâksız bir ahlâk görüşüdür. Diğer taraftan herkes aynı şeyden lezzet alamayacağına göre zevkin ölçüsü ne olmalıdır? Hazcılıktan nefret eden Sokrat’in talebelerinden Antistenes (M.Ö. IV. yüzyıl), “Haz en büyük kötülüktür. Haz duymaktansa deli olmayı tercih ederim.” demektedir.
Tarihte ve günümüzde zevkinden başka bir şey düşünmeyen, bu sebeple de büyük bir ahlâk bunalımına sürüklenmiş olan toplumlar, bu görüşün iflâsa mahkûm olduğunu ispat etmiştir. 907
Seçkin kişiler, başkaları için hayrı gerçekleştirmek üzere çeşitli acılara ve çilelere tahammül eder. Ana-babalar çocukları için sıkıntılara katlanır ve birçok hazlardan vazgeçerler. Mücâhidler dinleri uğrunda kendilerini fedâ ederler. Şerefli kişiler, bir yangın varsa söndürmeye, boğulanı kurtarmaya koşarlar. Onlar bir haz peşinde değildirler. Kimseden bir övgü ya da mükâfat beklemezler. Bencillik ise, şerefli bir ahlâkın kabul edemeyeceği bir şeydir.
4- Halkın (Toplumun) Mutluluğu: Doğruluk bir fazilettir. Çünkü toplumun mutluluğunu artırır. Doğrulukla toplum yükselir. Doktor doğru olmalıdır ki, sıhhatimize faydalı olsun. Öğretmen doğru olmalıdır ki, çocuklarımızı terbiye edip öğretsin… Eski bir ekol Evdoks (M.Ö.?), Bentom (1748-1833), John Stuart Mill (1806-1873) bu görüşün savunucularıdır.
Toplumun mutluluğu sâbit ve değişmez bir ölçü olmadığından buna güç de yetmez (Her şahıs her şeyden aynı hazzı ve elemi almaz). Hevâ ve hevesler
907] M. Yaşar Kandemir, a.g.e., s. 46-47
AHLÂK
- 219 -
ortaya çıkar, zulüm ortalığı kaplar. Çok kere toplumun başına güçlüler/kuvvetliler Musallat olur da, sadece kendi menfaatlerine zayıfların aleyhine toplum için birçok kurallar koyarlar. Bunu da toplum menfaati diye lanse ederler.
5- Vicdan: Zenon (M.Ö. 342-270), Kant (1725-1804) bu felsefenin savunucularıdır. İnsanlar, yapılan işler hakkında verdikleri hükümlerde birbirlerinden ayrılırlar.
Vicdanın kendisi de oluşturulmaya ve terbiyeye muhtaçtır. Zira çoğu zaman onu hevâ ve hevesler kaplar, özel menfaatler ona yön verir. Çevre, zaman ve hâdiselerin hükümleri vicdan üzerinde hâkimiyet kurar. Ona dinî bir terbiye verilmezse sesi kısık, hâkimiyeti zayıf olur. Vicdanın sesi kuvvetli olsa bile, insanda bu sese mukavemet edecek, ona âsi olacak başka bir kuvvet daha vardır. Bu da insandaki azimettir. Vicdandan daha güçlü bir sultana ihtiyaç vardır ki, akıl ve azimet de boyun eğsin. Mehmed Âkif bu konuda şöyle der:
“Ne irfandır ahlâka yükseklik veren ne vicdandır;
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.”
6- Kuvvet: Herbetz Hitşe gibi yeni yeni bazı filozoflar bu görüşü savunur. Bunlara göre güçlülerin zayıflara yakışmayacak özel bir ahlâkı vardır. Bu ekol, insanları iki tabakaya ayırmaktadır: Güçlüler ve zayıflar. Bunların arasına duvar örüyor. Böylece insanları birbirine düşman hale getirir.
Güçlülerin zayıfları sömürmesi, müstemlekeleştirmesi, milyonlarca zayıf bıraktıkları insanları öldürmeleri bu ekolün çirkin görüşlerine dayanmaktadır.
7- Egzistansiyalist Ahlâk: Çağımızda bu görüşün temsilcisi Fransız Jan-Pol Sartr’dır. “Varoluşçuluk” denen bu ekol, Gabriel Marsel’in önderliğinde “Tanrıcı Varoluşçuluk”, Sartr’ın önderliğinde de “Tanrısız Varoluşçuluk” adıyle gelişmeye başlamıştır.
Egzistansiyalizme göre, kendi varlığını kendi yaratan, değerlerini kendi koyan, yolunu kendi seçen yegâne varlık insandır. İnsan kendi kendisini yarattığı için hürdür. Kendinden başka hiçbir şey/değer yoktur. Ahlâkî davranışını da dışarıdan gelen herhangi bir kaideye göre değil, içinde bulunduğu duruma göre bizzat kendisi hür olarak ortaya koyar.
İnsan, toplum veya kutsal bir varlık için değil, kendisi için yaşar. Bu durumda egzistansiyalizme şahsî menfaat ahlâkı denebilir. Sartr, akıl dışı bir görüşe sahip olmakla beraber ahlâkta anarşiyi istemez. Kendine yüklenecek fiil ve hareketlerden, şahsına ve başkalarına olan sorumluluktan insanın kaçmaması gerektiğini söyler.
Ahlâka yegâne kaynak olarak hürriyeti kabul etmeleri çeşitli tenkitlere hedef olmuştur. Bir yandan Sartr, “Hiçbir şey, ama hiçbir şey şu veya bu değeri benimsemeyi bana haklı gösteremez” derken, diğer yandan ahlâk değerlerini insanın kendi koyduğunu söylemektedir. Hiçbir değere bağlanmayan bir insan için, hangi ölçüye dayanarak “değer” tesbit edilebilir.
Ahlâkı haz, menfaat ve hürriyet esasına dayandıran bu filozoflardan başka, ahlâkın kaynağının tekâmül olduğunu söyleyen Lamark, Darvin, Spenser gibileri de vardır. Bunlara göre insana tabiat kanunu hâkimdir. Ahlâk da tabii bir
- 220 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tekâmüle ve içgüdülere tâbidir.
Hristiyan ahlâkına “kölelerin ahlâkı” diye hücum eden ve onu miskinliğe teşvik etmekle suçlayan Alman filozofu Nice (XIX. yüzyıl), ahlâkı tabiî ayıklama esasına dayandırır. Ona göre ilerlemenin ve insan sevgisinin ilk şartı zayıfları ve sakatları yok etmektir. Hayatta egoizm hâkim olmalı ve herkes, kendi için yaşamalıdır.
Bu görüşlerin ahlâkla hiçbir ilgisi olmadığı ortadadır. Vaktiyle sofistler de (M.Ö. V. yüzyıl), insanların gerçekten bağlanacağı kanunların tabiat tarafından ortaya konmuş kanunlar olduğunu, ahlâk ve hukuk kanunlarının insan hürriyetini sınırladığını, iyinin herkese göre değişebileceğini söyleyerek Yunan ahlâk anlayışını, âdet ve geleneklerini alt-üst etmişlerdi.908
8- Akılcı (Rasyonalist) Ahlâk Ekolleri: Akılcı ahlâk ekollerine göre ahlâkî fiillerimize yön veren, deneylerimiz değil; aklımızdır. İyi ve kötü akılla bilinir. Yunan filozoflarından Sokrat, Eflatun ve Aristo ahlâkı akla dayandırırlar. Daha sonraları ahlâk konusunda yine birbirinden farklı şeyler söylemekle beraber Dekart, Spinoza ve Laypnic de akılcı ahlâk taraftadırlar.
Akılcı filozoflara göre ahlâk, aklın gösterdiği ideali takip etmektir. Bu ideal ise en üstün hayırdır. Filozofların kimine göre en üstün hayır saâdet, kimine göre de kemâldir. Saâdet ahlâkı’nın en meşhur temsilcisi Aristo’dur. Ona göre saâdet, bedenin değil, aklın istediği saâdettir. En büyük haz ve saâdet, aklın verdiği yüksek ve mânevi hazlardır.
Eski Yunan’da Revâkıyyûn adıyla bilinen ve Kıbrıslı Zenon (M.Ö. III. yüzyıl) tarafından kurulan sisteme göre; acıların da, maddî ve mânevi saâdeti yapan hazların da önemi yoktur. Yegâne hayır; fazilet ve kemâldir. İnsan hayvan derecesine inmemeli, ihtiras ve içgüdülerine esir olmamalı, hâl ve hareketlerini aklın vereceği emirlere göre düzenlemelidir.
Akılcı filozofların bir kısmı dindardır. Bunlar ahlâkın gayesini, Allah’ın irâdesini yerine getirmek olarak kabul ederler. Meselâ Dekart, ahlâk temellerinin insana Allah tarafından verildiğini söylemekle İslâmî görüşe yaklaşmıştır.
İslâm ahlâkının genişliği ve üstünlüğü bu noktada daha belirgin olarak görülebilir; çünkü o, İlâhî kaynaklı olmakla beraber akla büyük bir değer verir; insanın saâdetiyle birlikte kemâlini hedef alır. 909
9- Akılcı-Deneyci Ahlâk Ekolleri: Onlara göre ahlâk kaideleri, deneyler üzerinde akıl yürüterek elde edilir. Şöyle ki, insan önce hareket eder; çeşitli tecrübeler yapar. Sonra da bu hareketleri üzerinde düşünerek bir sonuca varır. Ahlâk kaidelerini de böyle çıkarmalıdır.
İngiliz filozofu Adam Smith (XVIII. yüzyıl), ahlâkın kaynağını sempati duygusunda bulur ve “Başkalarının sempatisini kazanacak şekilde hareket et!” der. Alman filozofu Shopenhavr (XIX. yüzyıl) da ahlâkın kaynağı olarak merhamet duygusunu gösterir. İnsanların hepsi muzdariptir. Saâdet ve fazilet, ıstırap çeken bu zavallılara merhamet etmekle doğar.
908] M. Yaşar Kandemir, a.g.e., s. 48-50
909] M. Yaşar Kandemir, a.g.e., s. 50-51
AHLÂK
- 221 -
Sempati ve merhamet gibi müphem ve sınırsız duygular, elbette ahlâka kaynaklık edemez. Akıl da kendi hakkında tarafsız bir gözlemci olamaz.
Yukarıdan beri gördüğümüz ahlâk ekollerinden başka ahlâkın esasını sosyal hâdiselerde, örf ve âdetlerde, iktisatta, vicdanda, vazife duygusunda, cinsî duyguda... arayan din dışı felsefeler de vardır. Bütün bu değişik fikirler bize gösteriyor ki, felsefe, ahlâkın kaynağı konusunda değişmeyen, metafizik bir esasa ulaşamamıştır. Filozoflar arasında körlerin fili tarifine benzer şekilde, ipuçlarını yakalayanlar olmuşsa da, parçaları birleştirip bütüne varamamışlar; bunun için de insanlara ve toplumlara huzur ve saâdet getirememişler; aksine toplumların ve milletlerin yeni yeni ahlâk buhranlarına sürüklenmesine yol açmışlardır.
Demek oluyor ki, insanın iki cihanda saâdetini ve huzurunu temin edecek ahlâk, metafizik temele dayalı dinî ahlâk, hususiyle İslâm ahlâkıdır.
İslâm Ahlâkının Kaynağı
İslâm ahlâkının kaynağı Kur’an ve Sünnettir. Âyetler, hadis-i şerifler ve sahâbelerin hayatıdır; imandır, takvâdır.
İslâm Ahlâkının Özellikleri ve Diğer Ahlâk Anlayışlarıyla Arasındaki Farklar
1- Mutlak hayra sahip olması: Kâmil bir hayır; her yönden üstün ve mükemmel, Allah korkusuna dayanması; Allah’ın her şeyi her yerde görmesi inancına ve O’nu râzı etme gayretine dayanır.
2- Genel maslahat (umumun menfaati): Güç getirilemeyecek emirler yoktur, zorlama yoktur. Zamana ve zemine göre değişmez, sâbit ilkelere dayanır.
3- Sebat (devamlılık): Tüm insanlara, her zaman, istikrarlı, değişmez esaslar.
4- Kapsamlı (geniş) bir murâkâbe (kontrol) sözkonusudur: Kalbin mutmainliği/huzur ve tatmini, selim kalbin, Müslüman gönlün onaylayıp fetvâ vermesi, terbiye edilmiş vicdanın hakemliği, akl-ı selîm, şeriatın hükümleri gibi esaslara dayanır.
5- Kaynağı din, mihveri takvâ (Allah korkusu), gayesi Allah rızâsıdır.
6- Güzel ahlâkı tek tek tesbit eder ve uygulanması için zemin hazırlar. Tatbiki mümkündür ve zor değildir.
7- Gâye Allah’ın rızâsıdır. Bu dünyada ve âhirette Allah’ın rızâsı sağlanınca netice ne olur? Dünyada huzur ve mutluluk: Ferdî ve bütün ümmeti gölgesi altına alan saâdet, gerçek güzellik ve huzur. Dünyayı küçük cennet kılan bir saâdet. Âhiret hayatı da bu insanlar için gerçek ve büyük cennet olacaktır; bu da esas saâdettir.
Helâllara izin (helâl dairesi keyfe kâfidir). Yasaklar az sayıdadır. Ferdin ve toplumun hayrı, dünya ve âhiret hayrı, fazilete/erdeme ulaştırma, fıtrata uygunluk İslâm ahlâkının özelliklerindendir. Kalp huzuru, iç denge, insanın kendisiyle vahdeti, uyum ve barışı sözkonusu olur. İslâm ahlâkı, insanlararası ilişkileri en güzel şekilde düzenler. Toplum huzurunu sağlayarak, dünyevî mutluluğu, insanlara sevap kazandırıcı eylemler yaptırarak âhiret mutluluğunu sağlar.
- 222 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İman-Ahlâk Münâsebeti; Lâ İlâhe İllâllah Ahlâkı
Ahlâk, iman ve takvâ ile iç içedir. İman, iyi ahlâk meyvesi verir. İmanla ahlâk arasındaki kopmaz bağ konusunda çok sayıda hadis rivâyeti vardır. “Emânete riâyet etmeyenin imanı, vaadinde/sözünde durmayanın da dini yoktur.”; “Vallahi iman etmiş olmaz (Hz. Peygamber bu sözü üç defa tekrar etti.) “Kim yâ Rasûlallah?” diye sorulunca şöyle cevap verdi: “Komşusunun, şerrinden emin olmadığı kimse.”910; “Münâfığın alâmeti üçtür. Konuştuğunda yalan söyler, söz verince sözünde durmaz, emânete ihânet eder.”911; “Sizden biriniz kendisi için istediğini başka kardeşi için de istemedikçe mü’min olamaz.”
İslâm Ahlâkının iman ve İbâdetle İlgisi
İslâm dinindeki iman ve ibâdet esaslarıyla ahlâkî buyrukları kesin çizgilerle birbirinden ayırmak mümkün değildir. Sahaları birbirinden ayrı gibi görünen bu esaslar, Kur’ân-ı Kerim ve hadîs-i şeriflerde birbiriyle kaynaşmış durumdadır. Zira İslâm dininin hedefi, bütün insanlığın ahlâkını en mükemmele götürmektir. Hz. Peygamber’in ahlâkını soranlara Hz. Âişe’nin: “Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) ahlâkı Kur’ân’dan ibaretti”912 demesi; peygamber olarak gönderilmesinin sebebini Rasûlullah Efendimizin, ahlâkı tamamlayıp bütünlemeye bağlaması913ve Allah Teâlâ’nın Hz. Muhammed’i (s.a.s.) “Şüphesiz sen, ahlâk güzelliğinin yüce bir mertebesinde bulunmaktasın”914 diye övmesi, İslâm dininin en önemli gayesinin beşeriyete mükemmel bir ahlâk disiplini kazandırmak olduğunu açıklığa kavuşturmaktadır.
Müslüman, dininin buyruklarını benliğine öylesine mâl edecek ki, bütün davranışları en güzel ahlâk prensipleri hâlinde ortaya çıkacaktır. Aslında iman ve ibâdet esaslarının tamamı, müslümanı bu olgunluğa eriştirmek için emredilmiştir. Bu seviyeye çıkan insanın kalbinde bütün mahlûkat için iyi ve güzel duygular boy atacak, asil şahsiyetine yakışmayan her türlü kötülükten uzaklaşacaktır. Tıpkı midenin sindirdiği yiyeceklerin sonunda kuvvet ve enerji şeklinde kendini göstermesi gibi, kalbin derinliklerine inen iman da kendini bize güzel huy şeklinde gösterecektir.
İman ile ahlâkın yakın münasebeti, Hz. Peygamber’in hadîslerinde billûrlaşmış olarak müşâhede edilir: “Mü’minlerin iman yönünden en mükemmel olanı, ahlâkı en güzel olanıdır.”915 Şu hâle göre mükemmel bir ahlâka sahip olmayan kimsenin iman itibariyle kemâle ermesi de söz konusu olamaz. Bir diğer hadîste şöyle buyurulur: “İman yetmiş nevidir. En üstünü “Lâ ilâhe illâllah (Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur)” demek, en aşağısı, yol üzerinde insanlara ezâ verecek birşeyi kaldırmaktır. Haya da imanın bir bölümüdür.” 916
Demek ki insanlara eziyet vermesin diye yoldaki bir taşı, bir dikeni kaldırıp atmak, haya duygusuna sahip olmak sadece ahlâkî birer davranış değildir;
910] Buhârî, Edeb 29
911] Buhârî, K. İman
912] Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn 139
913] Muvatta’, Hüsnü’1-Lulk 1
914] 68/Kalem, 4
915] Ebû Dâvüd, Sünnet 16, hadis no: 4682; Tirmizî, Radâ, h. no: 1162
916] Nesâî, İman 16; İbn-i Mâce, Mukaddime 9
AHLÂK
- 223 -
aksine imanı tamamlayıp mükemmelleştiren birer hareket ve imanın yetmiş küsür bölümünün birer parçasıdır.
İmanı ahlâktan ayrı olarak düşünmeyen Rasûl-i Kibriya Efendimiz yine buyurur ki: “Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, hiç bir kul, kendi nefsi için istediği hayrı, kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.” 917
İşte bu nevi hadîsler, dinin temeli olan iman kökleriyle ahlâk esaslarının ayrılamayacak şekilde birbirinin içinde eridiğini ifâde etmektedir. İbâdetlerin gayesinin de, insanı ahlâk olgunluğuna eriştirmek olduğunu; insanların, mânevi dereceleri ahlâkî seviyelerine göre elde edebileceklerini; âhirette, kişinin amelleri değerlendirilirken, mizanının ahlâkına göre ağır veya hafif geleceğini belirten hadîsler pek çoktur:
“Haklı olduğu hâlde bile çekişmeyi bırakan kimseye, cennetin avlusunda bir köşk verileceğine; şakadan da olsa yalan söylemekten kaçınan kimseye cennetin ortasında bir köşk takdim edileceğine, ahlâkı güzel olan kimseye de cennetin en yüksek yerinde bir köşk sunulacağına ben kefilim.” 918; “Mizana konan ameller arasında güzel ahlâktan daha ağır gelecek hiçbir şey yoktur. İnsan, güzel ahlâkı sayesinde, oruç tutup namaz kılan kimseler derecesine yükselir.” 919
Malî bir ibâdet olan “sadaka” vecibesinden elde edilecek sevabı, ahlâkî davranışlarla kazanmak da mümkündür. Bunu Hz. Peygamber şöyle ifâde etmektedir: “Allah’ın her günü, vücudundaki her bir mafsal için insanın sadaka vermesi gerekir. İki kimse arasında doğrulukla hükm etmek sadakadır. Ama binmesi için bir kimseye yardım etmek yahut yükünü yüklemek sadakadır. İyi ve hoş söz sadakadır. Namaza giderken attığın her adım sadakadır. İnsana eziyet veren şeyleri yoldan kaldırmak da sadakadır.” 920
Bu hadîslerden hareketle vardığımız netice şudur: İslâm dinindeki ahlâkî buyruklar, mutlaka dil veya imanı ilgilendiren emirlerdir. “İmanın yetmiş küsür kolundan her biri anlaşılıyor ki, amelî bir buyruktur ve dinî bir ödevdir. İnsanın “Lâ ilahe illallah” demesi bir dil işidir; fakat bunu dil ile söylemek imandan bir parçadır. Bu böyle olmakla beraber halkın gelip geçtiği bir yerden ona eziyet verecek bir şeyi kaldırmak, meselâ bir taş parçasını ortadan alıp bir kenara koymak da imandan bir cüzdür. Bir müslüman, namazını, orucunu, zekâtını, haccını nasıl bir dinî vazife tanırsa, sıhhatini korumayı, ailesini geçindirmeyi, insanlara güler yüz göstermeyi de dinî bir vazife sayar. Adam öldürmek, içki içmek, kumar oynamak, zina etmek, birine iftira etmek, başkasının malına el sürmek, gasb etmek nasıl günâh ise, nasıl haram ise; gıybet emek, kendini ilgilendirmeyen mevzularda ileri geri konuşmak, sıhhate zarar veren bir şey yemek, mideyi bozmak, edep ve terbiyeye uymayan tavır ve hareketlerle kendi haysiyetini kırmak, nefsini haksız yere alçaltmak da birer günâhtır ve bu yüzden haramdır.” 921
Ahlâklılık, ruh olgunluğuna erme hâlidir. Belli zamanlarda düzenli bir şekilde yapılan ibâdetler, ruhu besleyecek ve kuvvetlendirecektir. Ruhu ve dolayısıyla
917] Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71-72; Tirmizî, Kıyâme 59
918] Ebû Dâvûd, Edeb 7
919] Tirmizî, Birr 62
920] Müslim, Zekât 56
921] Babanzade Ahmed Naim, İslâm Ahlâkının Esasları, s. 32
- 224 -
KUR’AN KAVRAMLARI
irâdesi güçlenen insan, kötü duygulara karşı kolaylıkla mukavemet etme alışkanlığını kazanmış olacaktır. İslâm dininde iman, ibâdet ve ahlâk esaslarının bir arada mütalaa edilmesinin hikmeti budur ve bu sebepledir ki, Dinler Tarihi ve sosyoloji âlimi Gustave Lebon’un dediği gibi, “Kur’ân’daki ahlâkî prensipler, diğer dinlerin kitaplarındaki prensiplerden çok üstündür.”922 Zira Kur’ân’daki emirler, nehiyler, ibretli kıssalar, hükümler, iman ve ibâdet esaslarının yegâne hedefi, mükemmel insanlardan meydana gelen üstün bir toplum kurmaktır.
Netice olarak diyebiliriz ki, ahlâk ile din, birbirinden ayrılması mümkün olmayan yapışık kardeşler mesabesindedir. Ahlâkı dinden ayrı olarak düşünmek, onu güçsüz, tesirsiz ve cılız bir hâlde kalmaya ve adetâ nebati bir hayat yaşamaya mahkûm etmek demektir. Hâlbuki dinin hayat dolu ikliminde yetişip boy atan, İlâhî kaynaklardan beslenerek gelişen ahlâk ise kudretli, dipdiri ve müessir olacaktır. Emir ve yasaklarını kayıtsız-şartsız ifa ettirecek gücü kolaylıkla kendinde bulacaktır. 923
İman ve Ahlâk: İman, mâhiyeti itibariyle birbiriyle bağlantılı birçok boyuttan teşekkül eder. Bu boyutların ahenkli ve uyumlu bir şekilde bir araya gelmesinden mutlak mânâda olgun, bütün iman oluşur. En genel anlamda iman iç (psikolojik) ve dış (fizyolojik) olmak üzere iki boyuttan meydana gelir. Psikolojik boyut zihinsel, duygusal ve iradi unsurların bir araya gelmesiyle teşekkül eder. Duygusal unsurların içeriği ise, sıdk, sevgi, korku (takvâ), fedakârlık, tam bir teslimiyet, ihsan (murâkabe), ihlas, yakin, güven gibi olgularla doludur. Dil ile ikrar ve amel (ibâdetler, ahlâkî davranışlar, hukuki münasebetler) ise, imanın dışa yansıyan tezahürleri olarak fizyolojik boyutu oluşturur.
İmanın hem psişik yapıya ait fenomenlerle (sevgi, korku, teslimiyet v.d.), hem de maddî varlığının ortaya konduğu her çeşit fiille ilişkisi vardır. İnsanın bütün fiilleri, psişik yapı tarafından ortaya konur. Bir iç akt olan iman, amellerin gerçekleşmesini sağlayan, başlıca faktör ve en köklü psişik fenomendir. İnsanın davranışları çoğu kere, bu iç fenomenin gerçekleşmesi anlamını taşır. 924
Kalbindeki inançlar doğrultusunda hareket etmek insanda fıtridir. İnanan bir mü’min de doğal olarak, davranışlarını daima inancına uyduracak ve inançlarıyla davranışları arasında uyum sağlamaya çalışacaktır. Nefsin istekleri, hevâ ve sosyal motivler, insanı inancına ters düşecek şekilde davranmaya sevk edebilir. Böyle durumlarda, kişinin tutum ve tercihini, inancının güçlülüğü veya zayıflığı belirleyecektir. 925
Beden kalbin isteğine ilgisiz kalamaz. Kalb iyi ise, yani iman kalbde bütünlük ve olgunluk arzediyorsa, beden kalbdeki imana uygun olarak eylemini yapacaktır. Çünkü fiziksel eylemler, daima psikolojik eylemleri izlerler. Psikolojik eylem iyi olursa, fizyolojik eylem iyi olur. 926
Bireylerin kalbî inanışları ile inanışa bağlı tutum ve davranışlar bütünlüğü
922] A. Tabbare, İlmin Işığında İslâmiyet, s. 221
923] M. Yaşar Kandemir, Örneklerle İslâm Ahlâkı, s. 39-43
924] Mustafa Bilgin, Kur’ân-ı Kerim’de İlim İman İlişkisi, s. 152
925] Mazharuddin Sıddıkî, Semâvî Dinlerde İtikat ve Amel, Çev. Muhammed Han Kayani, Fikir Yayınları, İst., 1991, s. 45
926] İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, Terc. Selahaddin Ayaz, Pınar Yayınları, İst., 1984, s. 212-213
AHLÂK
- 225 -
şeklinde gerçekleşmesi gereken iman eyleminde, objektif unsur olarak ameller terkedilirse, ortada sadece basit ve kısır bir duygu ile bilgi kalır. 927
“Psişik enerjimizin verimi olan duygu ve düşünceyi icra eden ancak hareket (action) olur. Esasında duygular bir nitelik (keyfiyet) olarak var olmakla beraber bunların şekil almaları ancak fiillerimizle mümkün olur. Burada diyebiliriz ki, hiç ibâdete başvurmayan insanın dindarlığı farazi ve hayalidir. Çünkü pasif bir durumda olan zihni hayatımız ancak hareketle objektifleşir, dıştan görülebilecek hale girer.” 928
Kur’ân-ı Kerim’de “iman” ile “amel” kavramlarının pek çok âyette yanyana, defalarca ve sık sık tekrar edilmesinin amacı, kalbi imanla, imanın dış boyutu arasındaki münasebetleri belirtmek, mutlak mânâda bir imanın kalbi ve amelî boyutların birleşerek oluşturdukları kompozisyondan meydana geldiğini vurgulamaktır.
İmanın dışa yansıyan amel (davranış, fiil) boyutu genel hatlarıyla ibâdetler, ahlâkî davranışlar ve hukuki ilişkiler şeklinde insan hayatında yer alır. Dolayısıyla gerçek, olgun, imanı bütün bir mü’min için, ahlâkî davranışlar imanın fizyolojik (dış) boyutudur. İmanın dışa yansıyan tezahürüdür. Yüce Allah ve onun emirlerine karşı kalbi sıdk, sevgi, takvâ, fedakarlık, tam bir teslimiyet, ihsan, ihlas, yakın dolu olan bir mü’minin ahlâkî tutum ve davranışları da inancı doğrultusunda şekillenecektir. Psikolojik açıdan mü’minin ahlâkî davranışı, onun kalbindeki imanın dışa yansımış şeklidir. 929
İbâdetler ve Ahlâk
İbâdetlerin asıl amacı, kul ile yaratıcı arasındaki mânevî bağı daima sıcak tutmak, kesintiye uğratmamaktır. İbâdetler, kulun doğrudan Yüce Allah’a karşı yerine getirmekle yükümlü olduğu vazifelerdir. Fakat ibâdetlerdeki mânevî havanın, ruhi annmışlığın, İlâhî nefesin insanın yaşadığı diğer alanlara, tutum ve davranışlara tesir etmediğini söyleyemeyiz, Abdest, gusül, namaz, oruç, infak gibi ibâdetler oluşturdukları mânevî havayı; insan ilişkileri, ticaret, bireysel tutum ve davranışlar gibi hayatın her sahasına yansıtırlar. Kur’ân-ı Kerim değişik vesilelerle ibâdetlerin insanın ahlâkî yani tutum ve davranışlarına tesir ettiğini vurgular. Fakat ibâdetlerin sırf birtakım ahlâkî faziletleri kazandırmak için meşru kılındığı şeklinde düşünceye saplanmak da ifrat teşkil eder.
A) Namazın Psikolojik Boyutları
Namaz Allah’ı anmak için kılınır. Namaz kılan kişi, Allah’ın huzurunda olduğundan gafil bulunmamalıdır. Yoksa kılınan namaz ruhtan yoksun, şekilden ibaret sayılır. Allah’a teslim olup O’nu düşünerek eda edilen namaz, insan ruhunu etkiler, onu iyiliklere yöneltir, kötülüklerden sakındırır. İnsan ruhunda hiç bir olgunluk ve değişiklik meydana getirmeyen namaz, hakkıyla eda edilmekten uzak, sadece bir alışkanlıktan ibaret kalır. 930
927] Neda Armaner, İnanç ve Hareket Bütünlüğü Bakımından Din Terbiyesi, M.E.B., İst., 1967, s. 46
928] Armaner, a.g.e., s. 47
929] Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da Ahlâk Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları. İstanbul, 1997: 9-10
930] S. Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat, İst., 1988, VI/516
- 226 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Namazın verdiği bu ruh, mü’minin vicdanına öyle bir kuvvet yerleştirir ki, o kuvvet onu daima hayır işlere, iyiye ve güzele sevkeder, şer ve kötülüklerden, fuhuş ve münkerden sakındırır... Bizim, namaz kıldıkları halde ahlâken düşük ve davranışları bozuk gördüğümüz kimselere gelince, şunu hemen itiraf edelim ki, bu gibilerin kıldıkları namaz, ruhsuz cesetten başka birşey değildir. 931
“O Kitab’dan sana vahyedileni oku ve namazı da kıl. Çünkü namaz, kötü ve iğrenç şeylerden meneder. Elbette Allah’ı anmak, en büyük ibâdettir, Allah ne yaptığınızı bilir.”932 Vaktinde ve âdabına uygun şekilde eda edilen namaz insan ruhunda hikmetin doğmasına, tavır ve davranışlarında tecellisine vesile olur. Namazla İnsanın gönlü Rabbine bağlanır, Allah’a ulaşmanın zevkine erer. 933
“Onlar ki namaz kılarlar, zekât verirler ve onlar âhirete de yakinen inanırlar.”934; “Namazlara ve özellikle orta ikindi namazına devam edin. Allah’a gönülden boyun eğerek namaza durun.”935 Namaz kılmak ve Allah’la beraber olmak, keder ve üzüntülerden korur. Bu namaz özellikle ikindi namazıdır.936
Namaz insanı kötülükten, çirkin işlerden, sabırsızlıktan, cimrilikten alıkor. Namazda gönüllerini saygı ile Allah’a yöneltmeyenlerde namaz bir sonuç vermez, onlar gösteriş ve cimrilik gibi çirkin işlerini sürdürürler.937 Namazı sırf bir alışkanlık haline getirenler, onun ruhuna inmeyenler kınanmıştır: “Namazlarından gaflet eden şu namaz kılmayanlara yazıklar olsun! Onlar gösteriş yaparlar, yardım etmezler.” 938
Sıkıntı ve zorluklara karşı namaz bir kalkandır. Çünkü namaz ruh için kuvvetli bir gıdadır. Ruh kuvvetlenince bedensel acılar, yorgunluklar az hissedilir. Acı ve yorgunlukların tesiri yok denecek kadar azalır.939 Bundan dolayı Allah (cc.) buyurur ki: “Ehline, namaz kılmalarını emret, kendin de onda devamlı ol. Biz senden rızık istemiyoruz, sana rızık veren Biz’iz. Sonuç Allah’a karşı gelmekten sakınanlarındır.” 940
Namaz korku ve heyecan anında sihirli bir sakinleştirici, yatıştırıcı olarak takdim edilmiştir. Korkuya kapılanların en fazla ihtiyaç duydukları şey, Allah’ın zikriyle kalblerinin yatışmasıdır. Müslüman korku anında bile, Allah ile olan bağını kesmez. Savaş sırasında silahını yanına alarak, yüzünü düşmana dönüp namazını edâ eder.941 “Sefere çıktığınız zaman kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız namazı kısaltmanızda size bir vebal yoktur. Şüphe yok ki kâfirler sizin apaçık bir düşmanınızdır.” 942
Namaz kul ile Allah arasında bir bakışmadır. Namaz, kalbin güç kazandığı,
931] Yusuf el-Kardavi, İbâdet, Terc. Hüsamettin Cemal, Muvahhit Yayınları, Trabzon, 1986, s. 287
932] 29/Ankebût, 45
933] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’lKur’an, Terc. M. Emin Saraç, vd., Hikmet Yayınları, İst., M/46
934] 31/Lokman, 4
935] 2/Bakara, 236
936] M. Mahmud Hicazî, Furkan Tefsiri, Terc. Mehmet Keskin, İlim Yayınları, İst., 1/190
937] Ateş, a.g.e, I/74
938] 107/Mâûn, 5-7
939] Hicâzî, a.g.e., IV/58
940] 20/Tâhâ, 132
941] S. Kutub, Fi Zilâli’lKur’an, III/419
942] 4/Nisâ, 101
AHLÂK
- 227 -
ruhun Allah’a bağlılığını hissettiği, nefsin dünya hayatının değerlerinden daha üstün değerler bulduğu bir rabıtadır. Namaz Allah yolunun yolcularına bir azık, çölde susuz kalanlara bir pınar ve tüm ümitlerin suya düştüğü sırada bir ümit ipidir. 943
Namaz tükenmeyen bir hazinedir, kalbi sükûnete ulaştırır, azim ve sebat verir. Sabır ipi yalnız namazla uzar ve namazla birlikte oldukça asla kopmaz. Namaz sabırla birlikte, tatlı yüz, iç huzuru ve güven telkin eder. “Nefsânî arzuları yenmenin, şehvani duyguları yok etmenin, hak yolunda azimle yürümenin, fesad ve zulümle cihad etmenin zorlaştığı zamanlarda insan oğlunun o ezeli ve ebedi güce sarılmaktan başka çaresi yoktur. Şu mahdut, fani hayatta yollar uzayıp, şiddetler artar, hedefe bakınca henüz ön belirtilere bile rastlamadığı ve ömrün zevale doğru yöneldiğini gördüğü zamanlarda elbette o bitmez, tükenmez İlâhî kuvvete sarılmak mecburiyetini duyar. Şer hareketlerin yayıldığı, hayır fiillerin gizlenildiği, ufukta ışık belirtilerinin görülmediği, yolda işaretlere rastlanılmadığı zamanlarda elbette yöneliş yalnız O’na olacaktır. İşte bu gibi dar zamanlarda namazın hüviyeti ortaya çıkar. Namaz, fani olan insanla, baki olan Allahu Zülcelal arasında bir bağdır. Namaz, bir zerrelik damlayla, bitmez tükenmez derya arasında buluşma zamanı ve yeridir. Namaz, kaynayıp coşan bir hazinenin anahtarıdır. Namaz, fani olan insanoğlunun bu daracık kara parçasının sahasından uçup, kâinatı ihata eden İlâhî kudretin sahasına süzülüşüdür. Namaz, kızgın çöl güneşinin altında, serin bir ağaç gölgesidir. Namaz, bir ilkbahar yağmuru ve bitmeyen meltemdir. Namaz, üzgün ve yorgun gönüllerin şefkatli bir el -İlâhî kudret- tarafından okşanışıdır.” 944
“Ey iman edenler, sabırla bir de namazla yardım isteyin. Şüphesiz ki Allah, sabredenlerle beraberdir.”945 İnsan, başı derde girdiğinde namaza yöneldiğinde ruhu açılır, ferahlık duyar. Huzur içinde abdest aldı mı kalbi yatışır. Rabbi’nin huzurunda el bağlayıp işini O’na tevekkül ettiğinde ruhu sonsuz bir hazza ulaşır. 946
“Sabırla, namazla (Allah’tan) yardım dileyin, şüphesiz bu, (Allah’a) saygı gösterenlerden başkasına ağır gelir.”947 Namaz, gün boyunca, insanın yaptığı işleri kuşatırsa, onlara da ibâdet ruhu nüfuz eder. Gün boyu namazları edaya devam eden kişi, diğer İşlerini de aynı ruhla yapmakta ve bütün işlerini samimi bir niyetle Allah rızâsını umarak sürdürmektedir. Namaz devamlı bir süreç takip etmeseydi, insanın; Allah’la irtibatı ve ünsiyeti azalırdı. Kişiyi gaflet, sıkıntılı meşguliyetler, günlük işlerin doğurduğu huzursuzluklar sarar ve bu olumsuzluklar dünya işlerindeki ibâdet lezzetini giderirdi.948 Onun için namaz günün beş vaktini, beş stratejik noktasını birer nöbetçi gibi tutmuştur. “Gündüzün iki tarafında (öğle ve ikindi) ve geceye yakın üç vakitte gereği üzere namaz kıl. Doğrusu bu hasenat günahları yok eder. Bu, ibretle düşünenlere bir nasihattir.” 949
Namaz insana sorumluluk duygusunu kazandırır. Arzu ve emeller uzun
943] S. Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an, I/144
944] S. Kutub, a.g.e., I/294-295
945] 2/Bakara, 153
946] Ateş, a.g.e., I/157
947] 2/Bakara, 45
948] Hasan Turabi, Namaz, Risale Y., Çev. Saim Eminoğlu, İst., 1987, s. 45
949] 11/Hûd, 114
- 228 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vadeli olabilir. Çeşitli nedenlerle kişi hedeflerini gerçekleştirmeye bir türlü yeltenemez. Azmi kırılır, gayreti azalır. Ama namaz kılan bir kimse, vaktinde ve gereği üzere, günler ve belirli saatler boyunca gevşemeyen ve durmak bilmeyen bir azim ve kararlılıkla namazın devamlılığından, vazifeye vefâ ve dikkat konusunda istifade eder. Böylece diğer işlerinde de devamlılık ve gayretini, hayatın bütün alanlarına yaygınlaştırma konusunda eğitilmiş olur. 950
Namaz kılan kişinin, dualarının kabulü ve işlerinde başarılı kılması konusunda Allah’a karşı görevi fazlalaşır. Bu sahadaki tereddüt ve şüphelerden arındıktan sonra kişinin iç huzuru, onu çalışmaya sevkeder, mücadele ve tevekkül duygularını artırır. 951
Namaz kılan insan, Allah’ın ipine sarılan insandır. Hayatın sıkıntı ve problemleri karşısında dayanıklıdır. Güvendiği ve dayandığı bu gücün varlığı, onu bu sıkıntılar karşısında ümitsizliğe düşmekten korur. Allah’ın yardımıyla başaracağı bir zamanın geleceğine inanarak yeise düşmez. 952
“Gerçekten insan haris ve cimri yaratılmıştır. Kendine bir zarar dokundu mu, feryadı basar. Ona hayır (mal) isabet edince de, kıskanç olur. Ancak namaz kılanlar müstesnadır. Namaz kılanlar o kimselerdir ki, onlar namazlarına devamlıdırlar.” 953
Namazın, insanın sinir sistemini rahatlatıcı tesiri vardır. Gerginliği giderir, buhranları söndürür, ızdırapları dindirir. Namaz, sinir krizlerinin sebep olduğu uykusuzluk için yerinde bir tedavi sayılmaktadır. Namaz insan duygularını olumlu yönde etkiler. Bu duygular insan hayatını öyle bir huzur ve ruhu sükunet havasıyla kuşatır ki; bu, insanın fikren dinlenmesinde, duygusal rahatlık içinde hayatını sürdürmesinde sürekli yardımcı olurlar. 954 Belirli aralıklarla her gün tekrar tekrar kılınan namaz, bozulan ruh ve moral dengesini yeniden sağlar. İnsanı disipline ederek, iradesini kamçılar. 955
B) Kıbleye Yönelme Psikolojisi
Namaz kılanın bedeni, ruhu ve zihniyle günde beş defa yöneldiği kıble, müslümanın edindiği gaye ve yürüdüğü yol için bir istikamet ilham eder. Namaz kılan kişinin, kıbleye yönelmeyi, ondan yüz çevirmemeyi alışkanlık edinmesi bir tür psikolojik şartlanma eğitimidir. Bu eğitim müslümanın ruhuna yansır ve müslüman, gayesine sağlam bir iple bağlanmış, kendine doğru yolu ve yönü seçmiş olur. Doğru kıbleyi yakinen bildikten sonra, sapık akımlara kapılmaz. Kişinin bedeniyle şeklen kıbleye yönelmesi yeterli değil, aynı zamanda zihniyle de yönelmesi gerekir. Bu durum onun gaye olarak Allah’a, din ve yol olarak da İslâm’a sımsıkı sarılması neticesini doğurur. Bundan dolayı kıbleye yönelmek, müslümanın fikrî ve ameli istikameti için bir sembol kabuledilmiştir.956 Kıblenin en büyük rolü, bütün kıble ehlini birleştirmesi ve onları tek ümmet olarak birbirine bağlamasıdır. Namazın vesile olduğu bu müşterek yön, müslümanlar arasında kuvvetli
950] H. Turâbî, a.g.e., s. 55
951] Turâbî, a.g.e., s. 117
952] Turâbî, a.g.e., s. 120
953] 70/Meâric, 19-23
954] Abdurrezzak Nevfel, Kur’an ve Modern İlim, Çev. Hamit Ekber, Sönmez Neşriyat, İst., 1970, s. 188-189
955] Safvet Senih, İbâdetin Getirdikleri, Nil Y., İzmir, s. 71
956] Turabî, a.g.e., s. 58-60
AHLÂK
- 229 -
bir bağlılık düşüncesini oluşturur. Kâbe etrafında milyonlarca mü’minin kalbi birleşir. 957
Namazın özellliklerinden biri de kalp huzuruyla Allah’ın divanında durmaktır. Bu huzur, yalnız, namazın başlangıcından bitimine kadar tümünde sağa sola dönmeden, sabit bir yerde durarak ve tayin edilen bir yöne dönerek elde edilir. Şerefli bir yer kabul edilmiş olan Kâbeye bütün mü’minlerin yönelmeleri, aralarında ülfet ve birlik doğurur. Birbirlerini sevmelerine ve birbirleriyle anlaşmalarına yardımcı olur. 958
“İnsanlardan birtakım beyinsizler: “Onları daha önce üzerinde bulundukları kıblelerinden çeviren nedir?” diyecekler. De ki: “Doğu da Allah’ındır, Batı da. Dilediğini doğru yola iletir. Böylece biz sizi insanlara şâhid olmanız için vasat (orta) bir ümmet kıldık; Peygamber de üzerinizde bir şâhid olsun. Senin yöneldiğin yönü (Kâbeyi) kıble yapmamız, Peygambere uyanları, iki topuğu üzerinde gerisin geri dönenlerden (cayanlardan) ayırdetmek içindir. Şüphe yok ki bu, Allah’ın kendisini hidâyete erdirdiği kimseler dışında kalanlar için büyük (bir yük) tür. Allah, imanınızı boşa çıkaracak değildir. Doğrusu Allah, insanlara şefkat ve merhamet edendir. Biz senin, yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz. Bunun için seni elbette hoşnut olacağın bir kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Her nereden bulunursanız, yüzünüzü o yöne çevirin. Kendilerine kitap verilenlere her âyeti (delil) getirsen de onlar senin kıblene tâbi olmaz; sen de onların kıblelerine uyacak değilsin. Onların bazısı da bazısının kıblesine uymaz. Andolsun, şâyet sana gelen bu kadar ilimden sonra onların hevâ ve isteklerine uyacak olursan, şüphesiz, o zaman zâlimlerden olursun.” Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (Peygamberi) çocuklarını tanır gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir gurup bildikleri halde hakkı gizlerler. Gerçek Rabbindendir. Şu halde sakın şüpheye kapılanlardan olma. Her ümmetin, kendisine doğru yöneldiği bir yön (Kıble) vardır. Hayırlı işlerde birbirinizle yarışınız. Her nerede (sefere) çıkarsan yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Şüphesiz bu, Rabbinden olan bir haktır. Allah, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir. Her nereden (yola) çıkarsan, yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. İnsanların zulmedenlerinden başkalarının size karşı (kullanabilecekleri) delilleri olmaması için her nerede olursanız, yüzünüzü o tarafa çevirin. Onlardan korkmayın, benden korkun da; üzerinizdeki nimetlerimi tamamlayayım. Umulur ki hidâyete erersiniz.” 959
Tek olan kıbleye yönelme, kişiye bütün kabiliyet ve yeteneklerini bir noktada birleştirme alışkanlığı kazandırır, İnsan bütün işlerini ve hayattaki çalışmalarını bir yönde toplar ve gayesine doğru kademe kademe ilerler ve en uzaktaki hedefine varır. Güç ve kabiliyetlerini, gayret ve çabalarını bir istikamette toplayamayan, çeşitli yönlere dağılan ve yaşamları süresince bir gayeye ulaşamayan, dünyada gelişi güzel bir hayat sürüp, her zaman bir yoldan diğerine geçen insanlar hayatta başarılı olamazlar. Zamanın olaylarına ve problemlerine göre değişen arzuları arasında psikolojik bir çatışmaya girerler, yaptıkları boşa çıkar. 960
957] Turabî, a.g.e., s. 67
958] Konyalı, Mehmed Vehbi, Hulâsâtu’l-Beyan Fî Tefsîr’l -Kur’an, Üçdal Neşriyat, İst., 1976, I/245; Muhammed Ali Sâbûnî, Kur’ân-ı Kerîm’in Ahkâm Tefsiri, Terc. Mazhar Taşkesenlioğlu, Şamil Y., İst, 1984, I/105
959] 2/Bakara, 142-150
960] Turabî, a.g.e., s. 66; Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da Ahlâk Psikolojisi, Yalnızkurt Y., s. 11-18
- 230 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Oruç Psikolojisi
Mü’minler orucu faydasından dolayı değil, Allah emrettiği için tutar. Ama şurası bir gerçektir ki, Allah’ın emrettiği şeyler insanın yararına olan şeylerdir. Oruçta da insan için biyolojik ve psikolojik pek çok faydalar vardır. Her şeyden önce oruç nefsin şehvetini kırar, önüne geçilmez ihtiraslarını ve taşkınlıklarını frenler. 961
Nefis insanın yaşaması, üremesi ve yaşam faaliyetlerini devam ettirebilmesi için yaratılmıştır. Fakat aynı zamanda insanlar nefsi dizginlemek, ona hakim olmak, onun zararlarından korunmak zorundadır. Dolayısıyla nefs-i emmare için bir takım baskı, kontrol ve düzenleme mekanizmalarına ihtiyaç vardır. İşte bunların başında oruç gelir.962 “Ey iman edenler, sizden evvelkilere yazıldığı gibi, sizin üzerinize de oruç farz kılındı. Ta ki, korunasınız.” 963
Oruç insanın duygu ve düşüncelerine saflık ve incelik kazandırır. İnsanı şefkatli, yumuşak huylu yapar.964 Sevgi, merhamet gibi duyguların açığa çıkmasına zemin hazırlar. Kalbleri yumuşatıp iman gereği iyi huyların canlanmasına aracılık eder. 965
Oruç insana sabırlı ve dayanıklı olma alışkanlığı kazandırır. Sıkıntılı anlarda, zor şartlarda, oruç tutan insan sıkıntılara karşı bağışıklık kazanmış durumdadır. Ama oruç tutmayan insanlar ise daha işin başında ruhen çökerler. 966
Orucun emredilmesindeki psikolojik hikmet nefsi terbiye etmek, sabra ve zorluklara dayanmaya alışmaktır. Oruçla insanın azim ve iradesi kuvvetlenir. Arzu ve isteklerine hakim olabilme kabiliyeti kazanır. 967
Oruç mânevî duygulan kuvvetlendirir. Ruh beden kafesine bürününce maddenin etkisinde kalıp hayvansal duyguların esiri olur. Oruçla insan açlığa alışırsa, maddi arzular zayıflar, rûhanî hisler kuvvetlenir, kalp gözü açılır. 968
Tokluk ağırlaşmaya, zihnî donukluğa, gönül darlığına sebep olur. Açlık ise bedeni rahatlatır, çeviklik ve zindeliği artırır. Zihni berraklaştırır, gönlü ferahlandırır.969 Vücudun açlığıyla. dimağın zindeliği artar. Tokluk tembellik ve ağırlık getirir.970 “Oruç tutmanız sizin hakkınızda hayırlıdır, bilirseniz.” 971
Oruçta sinir sistemi tam bir rahatlama içindedir. Bir ibâdeti yerine getirme mutluluğu insandaki gerilim ve bunalımları hemen hemen tümüyle yok eder. Bir ay boyunca ibâdet zevki ile huzura eren bilinçaltı sanki yıkanmış gibi sinir sistemindeki gerginlikleri silip götürür. Oruçlu bulunulduğu sürece cinsel arzulardan
961] Ateş, a.g.e., I/304; Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, D.İ.B. Neşriyatı, İst., 1935, I/627
962] Ayhan Songar, Çeşitleme, Kubbealtı Neşriyat, İst., 1981, 41
963] 2/Bakara, 183
964] Ateş, a.g.e., I/304
965] Sâbunî, a.g.e., 1/180, Songar, a.g.e., s. 42
966] Ateş, a.g.e., I/304-305; Yazır, I/627-628
967] Sabuni, a.g.e., I/179; Hicâzî, a.g.e., I/135
968] Ateş, a.g.e., I/305; Uludağ, Süleyman, İslâm’da Emir ve Yasakların Hikmeti, T.D.V. Y., Ankara, 1989, s. 87
969] Uludağ, a.g.e., s. 86
970] Nevfel, a.g.e., s. 210
971] 2/Bakara, 184
AHLÂK
- 231 -
uzaklaşmak da sinir sistemi üzerindeki pek çok olumsuz etkileri kaldırır. 972
“Oruç tutan kişi, sırf Allah’ın rızâsını tahsil için aç kalmaktadır, dünya nimetlerinden uzak durmaktadır. Meseleyi bu açıdan ele alırsak, orucun, sırf Allah’ın emridir diye, herhangi bir fayda, bir çıkar gözetmeksizin tutulması gerekir. Böylesine hasbi bir davranış, bu şekilde bir teslimiyet ve en büyük yerden gelen emre itaat ise insana, insan olma haysiyet ve şerefini taşıyan kimseye, insan olma hazzını duyan bir kişiye büyük bir ruhi huzur ve doyum verecektir. İşte bu noktada orucun en büyük faydası, paha biçilemeyecek kazancı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu, büyük bir ruh ve vicdan huzuru, borcunu ödemiş, vazifesini yapmış kimselerin eriştiği tatmin duygusudur.”
İnsan ruh ve bedenin birleşmesinden meydana gelmiş bir varlıktır. İnsanın rahat ve huzuru bu iki unsur arasındaki dengenin varlığına bağlıdır. Psikolojik açıdan araştırıldığında beden ve ruh arasındaki dengeyi sağlayan en kolay ve uygulanabilir vasıtanın oruç olduğu gözlenmiştir. İnsanın iradesini güçlendiren faktörlerin başında oruç geldiği görülmüştür. 973
Oruç ibâdetinde riya ve gösteriş bulunmaz. Bir kimsenin oruçlu olup olmadığının bilgisi Allah (c.c) ile o kişi arasındadır. Yalnız Allah’ın rızâsını umarak oruç tutan kimse, gizli-açık her nerede olursa olsun Allah’tan korkmayı ve sakınmayı, oruç vasıtasıyla öğrenir. Kişinin zihnine yerleşen, her yaptığı şeyin Allah tarafından bilindiği inancı ona vicdani bir rahatlık ve huzur verir. Böyle kimselerde ruhi bozukluklar ve dengesizlikler görülmez.974 “Oruç nesillerin ruhunda emanet duygusunun filizlenmesi için en hayırlı bir vesiledir. Yeni terbiye metodu, amelî yoldan çocuğu emin kılmaya önem verir. Bu arada oruca benzer bir yol mevcut değildir. Oruç, yemek ve içmeyi terketmeye bir davettir. Oruç tutanın gözetleyicisi ise, onun kalbidir. Dilerse yer, arzu ederse su içer ve Allah’tan başka kimsenin onu görmediğini bilir.” 975
Hac Psikolojisi
Hac ibâdetine bakıldığında onun, İslâm’ı ayakta tutan en güçlü sütunlardan biri olduğu görülür. Batılılar, haccın müslümanların kalplerini ne denli etkilediğini, müslümanlar arasındaki bağları ne derece güçlendirdiğini, dinî ruhu ne derece temizleyip arındırdığını bilirler. Zengin-fakir, idareci-idare edilen, işveren-işçi bir araya gelerek gönüllerini güçlendirirler, kalbleri-nin derinliklerinde İslâm’ı yenilerler, aralarındaki bağları kuvvetlendirirler. Orada hayır, mutluluk, rahat ve sükun bulurlar. 976
Hac ibâdeti insan sevgisini İslâm kardeşliğini geliştirir. Her insanın Allah katında eşit olduğu düşüncesini aşılayarak, insanların kibir ve gurura kapılmalarım önler. İradeyi güçlendirir, zorluklara karşı insanı sabırlı ve dayanıklı yapar. Nefse hâkim olmayı öğretir. Dini duyguların gelişmesine tesirde bulunarak, bu duygunun şuur haline gelmesine yardım eder. 977
972] Songar, a.g.e., s. 41
973] Celal Kırca, Kur’ân-ı Kerim’de Fen Bilimleri, Marifet Yayınları, İst., 1984, s. 138
974] Kırca, a.g.e., s. 138
975] Nevfel, a.g.e., s. 210
976] Hicazî, a.g.e., II/114
977] Kırca, a.g.e., s. 220
- 232 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hac ibâdeti; rengi, hedefi ülkesi ne olursa olsun bütün dünya toplantıları arasında mutlak güven, ruhi sükunet ve huzurun hakim olduğu yegane toplantıdır.978 Herkesin ihrama girmesi dünyadan giderken götüreceği kefeni hatırlaması, dünya hırsına kapılmaması içindir. İhram giymek, kişiye, zenginliğinden ve mevkiinden dolayı kimseyi küçümsememeyi, herkese karşı alçak gönüllü olmayı ilham eder, egoizmi giderir. 979
“Hacc bilinen aylardır. Her kim o aylarda kendisine haccı farz ederse; artık hacda kadına yaklaşmak, günah yapmak, kavga etmek yoktur. Ne hayır yaparsanız, Allah onu bilir. Bir de azık edininiz. Şüphesiz ki azığın en hayırlısı takvâdır. Ey kâmil akıl sahipleri; Benden korkun.”980 Büyük-küçük her türlü günahtan sakınmak kişiyi Allah’a bağlayıp her şeyden vazgeçirir. Hacda mü’min dünya meşguliyetlerinden elini çeker. Allah’a bağlı bir ruh hali meydana getirmek için üzerindeki dikişli elbiseden soyunur. Kâbenin şerefine yakışır şekilde edepli tavır takınır. 981
Allah’ın kutsal kıldığı mekanlarda müslümanlar birbirleriyle tanışarak aralarında ülfet ve yakınlık tesis ederler. Hacca giden insan malını, bedenini ortaya koyarak, ailesinden dostlarından ayrılığa ve yolculuğun meşakkatlerine katlanarak bu İbadeti eda etmeye giriştiği için aynı zamanda sabretmesini de öğrenir. 982
Haccın amacı ruhu dünya düşüncelerinden arındırıp Allah’a yöneltmektir. Hacda başkalarını incitmek, gönül kırmak gibi şeyler yoktur. Hacı adayı azığını beraberine alarak gönül huzuru içinde ibâdetini ifaeder. 983
Hac, ferdî şuurun asgari seviyeye inip, içtimai şuurun azami sınıra eriştiği bir ibâdettir. Hacda oluşan içtimai heyecan ve coşku seline kendilerini kaptıran bireyler, cismani varlıklarından sıyrılarak toplum içinde erirler. Ferd olarak fâni, toplum olarak bâkî olurlar. 984
Hac ibâdeti müslümanın kalbini Allah sevgisiyle dolduran psikolojik bir eğitimdir. Mukaddes hislerin kaynaştığı mübârek beldede İslâm’ın azamet ve ihtişamını gören müslümanın Allah’a ibâdet aşkı artar. İşlediği günahlara pişmanlık duyar. Rasûlullah’a karşı sevgi ve bağlılığı artar. Dünyanın her tarafındaki müslümanlara karşı kardeşlik duyguları uyanır. İçinde dini kahramanlık meşalesi yanar. İslâm’ın yüce prensiplerine uyma istek ve gayreti artar. Mukaddes topraklar ve oraların hatırası... Haccın ayırıcı izleri ve bunların ruhlar üzerinde bıraktığı tesir... Cemaat kuvveti, onun düşünce ve davranıştaki tezahürü gibi insanın ruh dünyasında meydana gelen daha pek çok psikolojik tesirler... İşte bütün bunlar müslümanın ruhu üzerinde derin tesirler bırakmaktadır. Böylece müslüman, seyahatından tertemiz bir kalble, tertemiz bir yoldan hayır işlere karşı azimeti her zamankinden daha kuvvetli, şer kuvvetlerin tahrikine karşı daha sağlam bir halde döner... İşte müslümanın geçirdiği bu psikolojik eğitim, onun mânevî varlığını kuvvetle sarar ve kendisini yepyeni bir hayata kavuşturur. Adeta kendisini
978] Nevfel, a.g.e., s. 213
979] Mahir İz, Din ve Cemiyet, Med Yayınları, İstanbul,1982, s. 62
980] 2/Bakara, 197
981] S. Kutub, Fi Zilâli’l-Kur’an, I/408
982] Konyalı M. Vehbi, a.g.e., IX/3531
983] Ateş, a.g.e., I/347
984] UIudağ, a.g.e., s. 94
AHLÂK
- 233 -
yeni doğmuş bir çocuğa döndürür.” 985
Hac ibâdeti, “kitleler psikolojisi açısından ele alındığında insanın apayrı bir yönü ortaya çıkar. İnsan fıtraten medeni olduğu için, kitlevi bir yanı da vardır. Bu tarafının tatmin edilmesi gerekir. Yani ben inanç ve anlayışımda yalnız değilim. Benim imanımı takviye eden bu kadar deliller var. Dünyanın dört bucağından gelmiş, ayrı ayrı dilleri konuşan, ayrı ayrı renkten komutanından erine, devlet başkanından halkına varıncaya kadar aynı inancı paylaşan bu kadar insan, bembeyaz ihramlar içinde aynı zikri beraber yapıyor, Kâbe karşısında hepsi de aynı huzur ve huşu içerisinde... İşte bütün bunlar kitlevi yönümüzü iliklerimize kadar takviye eder. İmanımız sadece kendimize, kendi bulduğumuz ve duyduğumuz delillere münhasır kalmaz, Hacca gelenler sayısınca sanki kuvvet kazanıp güçlenir.” 986
İnfak Psikolojisi
Şüphesiz mal ve servet oldukça çekici ve tatlıdır. İnsan paraya çok tutkun ve düşkündür. Maddenin aşağıya çekip kendine yapıştığı bir İnsan yükselemez, melekut âlemine çıkamaz. Malın kirlettiği ruh ve kararttığı kalb, mânevî gerçekleri göremez, İlâhî sırları idrak edemez. Bunun için bir ruh temizliği, kalb arındırması gereklidir. Her hastalık kendi cinsinden bir şeyle tedavi edilir kuralı uyarınca, maldan gelen hastalık yine malla tedavi edilir. Bundan dolayı malın belli bir kısmının yoksullara verilmesi, hayır yolunda harcanması emredilmiştir. “İyilik yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Ama iyilik, Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman eden; O’nun sevgisiyle malı yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolculara, düşkünlere ve kölelere hürriyete kavuşmaları için veren; namazı dosdoğru kılan, Zekâtı veren ve akitleştiklerinde akidlerine vefâ gösterenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar doğru olanlardır ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlar da bunlardır.” 987
“Allah, faizi mahveder. Sadakaları artırır ve Allah hiçbir günahkar kâfiri sevmez”988 Sadaka Allah’a ve âhiret gününe inanan mü’minin psikolojisinin bir göstergesidir. O başkasını kendisine tercih eden bir psikolojinin alâmetidir. 989
“Onlar ki namaz kılarlar, Zekât verirler ve onlar âhirete de yakînen iman ederler.”990 İnsan ruhunu yücelten Zekât, doğuştan gelen bencilliği yok eder. 991
“O halde ey iman edenler, yakınlığı bulunana, yoksula, yolcuya hakkını verin. Bu Allah’ın rızâsını isteyenler için daha hayırlıdır. Ancak bunlar kurtuluşa erenlerdir. İnsanların mallarında artış için verdiğiniz faiz Allah katında artmaz.”992 Zekât veren toplumlarda, bireysel olarak, insanlarda nezaket, hoşgörü, sevgi, fedakarlık, başkalarının hakkına saygı gösterme faziletleri gelişir. 993
985] Karadavî, a.g.e., s. 379-380
986] S. Senih, a.g.e., s. 188-189
987] 2/Bakara, 177
988] 2/Bakara, 276
989] Said Havva, el-Esâs fi’t-Tefsîr, Çev. M. Beşir Eryarsoy, Şamil Yayınevi, İst, 1989, II/176
990] 31/Lokman, 4
991] S. Kutub, Fî Zılâli’l- Kur’an, Xl/461
992] 30/Rûm, 38
993] Hicâzî, a.g.e., IV/274
- 234 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Mü’minler gerçekten felâha ermişlerdir. Ki onlar namazlarında huşû içindedirler, onlar boş sözlerden yüz çevirirler. Ki onlar Zekâtlarını verirler.”994 Zekât kalbi temizler, cimrilikten arındırır. Şeytanın fısıldadığı fakirlik vesvesesinden insanı kurtarır. 995
“Onlar ki, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infak ederler.”996 İnfak, insanın hırsın, cimriliğin, egoizmin pençesinden kurtuluşu demektir. “Ne infak edelim?” diye sana soruyorlar. De ki: “Maldan vereceğiniz şey ananın, babanın, akrabanın, yetimlerin, yoksulların, yolcuların hakkıdır. Ve her ne hayır işlersiniz, şüphe yok ki, Allah, onu hakkıyla bilir.”997 Zekât toplumda psiko-sosyal yapıyı etkiler. Toplumun bireyleri arasında tesanüdü sağlar. Ayrılık fikirlerini şuurlardan siler.
“Psikolojinin verilerine göre, ruh sağlığının esası insanın sosyal hayata katılması, topluma faydalı olduğunu hissetmesine bağlıdır. Zekât toplumsal katılımın en canlı örneklerinden biridir. Yine psikolojinin verilerine göre, Zekât inananı mali ibâdete alıştırmak sûretiyle, onu ruhi bunalımlara, hatta intiharlara götüren mal tutkusunun esiri olmaktan kurtarır.998 İnfak eden yani veren insan kalbinde ve şuur altında bir rahatlama ve zevk duyarak mutlu olur. 999
Zekât, zenginlerle yoksullar arasındaki çekememezlik hastalığına tesirli bir ilaçtır. Zenginlerin fakirlere yardım ellerini uzatmasıyla, yoksulların zenginlere karşı duydukları kin ve nefretleri söner, gönülleri sükuna kavuşur.1000 Zekât vermek mü’minler arasında nefret ve düşmanlığın ortadan kalkmasına neden olduğu gibi, muhabbet ve dayanışma kapılarını açar. 1001
Zekât insandaki hasislik, pintilik, cimrilik gibi huyları giderir. Yerine, cömertlik ve iyilik duygularını getirir. Merhamet’ duygularını geliştirir, gönül zenginliği kazandırır, insanı inceltir, yumuşatır. Kalb katılığını giderir. 1002
“Günümüzdeki psikoloji bilginlerinin yaptıkları araştırmaya göre insanoğlu yapılan ihsanlara karşı bir gün mutlaka düşmanlık beslemektedir. Psikolojik bir vakıa olarak ihsanın karşılığı düşmanlıktır.
Psikoloji âlimleri buna sebep olarak şunu ileri sürmektedirler: Sadaka alan kişi verenin karşısında zaaf ve noksanlık hissetmekte ve bu duygu şuur altında yer ederek kendisini rahatsızlandırmaktadır. Kendisinden üstün olan kişiye karşı kin ve düşmanlık emareleri göstererek ondan daha üstün olduğunu kabul etmeye çalışmaktadır. Zira hep veren kişinin karşısında kendisinin küçüldüğünü ve zaafım kabul etmektedir. Veren kişi de daima karşısındakine karşı kendisinin üstünlüğünü izhar etmektedir. Bunun neticesi sadakayı alan kişi karşısındakine düşmanlık yapacak kadar nefsinin rencide edildiğini hissetmektedir.
Bu sayılan sebeplerin bütünü belki cahiliyyet cemiyetleri için doğru olabilir.
994] 23/Mü’minûn, 1-4
995] S. Kutub, a.g.e., X/300
996] 2/Bakara, 3
997] 2/Bakara, 215
998] Nevfel, a.g.e., s. 204
999] Halûk Nurbaki, Sonsuz Nur, Damla Yayınevi, İst., 1987. s. 168
1000] Hicâzî, a.g.e., 1/129
1001] Konyalı M. Vehbi, a.g.e., V/2043
1002] Uludağ, a.g.e., s. 92
AHLÂK
- 235 -
Ne yazık ki bu cemiyetler İslâm’ın ruhundan habersizdirler. İslâm’ın hükümlerini bilmezler. Fakat aynı iddialar bu din için mevzubahis değildir. Zira İslâm bu problemi daha başka şekillerde halletmiştir. Fertlerin gönüllerine mal ve mülkün Allah’ın ihsan ettiği rızıklar olduğu fikrini yerleştirererek bu probleme çare bulmuştur. Bu hakikat karşısında uzak ve yakın bütün rızıkların esas sebebini bilmeyenlerden başka kimse münakaşa etmez. Bütün rızıklar Allah’ın ihsanıdır ve oraya hiç bir insanının kudreti ulaşamaz. Bir buğday tanesinin yetişmesi için güneşten toprağa, havadan suya kadar bütün tabiat kuvvetleri birlikte emek sarf etmişlerdir. Ve bütün bunları var etmek insanoğlunun kudreti dahilinde olmayan şeylerdir... Bir damla sudan tutun da kâinatta mevcut olan her şeyi bu bir buğday tanesine kıyas edin. Mal sahibi bir şey infak etmişse Allah’ın malından infak etmiştir. Verdiği her sadaka Allah Teâlâ’ya verilen bir karzdır. Şüphesiz ki, Allah Zülcelâl onların karşılığını kat kat fazlası ile verir. Bunun karşılığında sadakayı alan mahrum kişi de Allah Teâlâ’nın kat kat ihsan etmesi için mal sahibine bir vasıtadır. İşte şu anda karşısında bulunduğumuz, İslâm âdâbı bu şuurun neticesinde ortaya çıkmıştır. Âyet-i kerime bir kat daha bu duyguyu gönüllere yerleştirmekte, veren kişinin üstünlük taslamamasını, alanın da horlanmamasını temin etmektedir. Çünkü her ikisi de Allah’ın rızkından yemektedirler. Veren kişi Allah’ın yolunda yine Allah’ın malını vermişse mutlaka bunun mükâfatını Allah’ın ind-i İlâhîsinde görecektir. Verirken de Allah’ın belirttiği bu edep tavrını takınmalıdır. Allah Teâlâ’nın kendilerinden almış olduğu ahde sadakat göstermelidirler.” 1003
Hz. Peygamber’in şu hadisinde belirttiği gibi güzel ahlâk, İslâm dininin temel hedefidir. “Ben ancak en güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”1004 Şu âyet de bu konuyu teyid etmektedir: “Onlar, o mü’minlerdir ki kendilerine yer yüzünde iktidar verdiğimiz takdirde (zorbaların yoluna sapmazlar, bilakis) namaz kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar. Bütün işlerin sonu Allah’a dönecektir.” 1005
Diğer bir âyette de şöyle buyurulmuştur: “Yüzlerinizi doğu veya batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik o kimsenin iyiliğidir ki; Allah’a, âhiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere inandı, Allah rızâsı için yakınlarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve esaret altındaki kölelere mal verdi, namazı kıldı, zekâtı verdi. Antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenler, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte onlar doğru yolda olanlar ve Allah’ın azâbından korunanlardır.” 1006
Güzel ahlâk, imanlı olmanın delili ve imanın meyvesidir. Güzel ahlâk olmadan imanın bir değeri yoktur, Hz. Peygamber bu hususa işaret ederek şöyle buyurdu: “İman; ümit ve temenni ile geçerli olamaz. Ancak kalpte yerleşir ve amel ile tasdik edilirse geçerli sayılır.” 1007
Hz. Peygamber’den “din nedir?” diye sorulunca O, şöyle cevaplamıştır: “Din,
1003] S. Kutub, Fi Zılâli’l - Kur’an, II/83-84; Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da Ahlâk Psikolojisi, Yalnızkurt Y., İst, 1997, 18-26
1004] Muvatta, Husnü’l-Huluk 8
1005] 22/Hacc, 41
1006] 2/Bakara, 177
1007] Deylemî; Müsned
- 236 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ahlâkın güzel olmasıdır.”1008 “Kötülük nedir?” diye sorulduğunda ise şöyle buyurmuştur: “Ahlâkın kötü olmasıdır.” 1009
Kıyâmet gününde hayırlı ameller arasında kulun terazisinde en ağır gelen amel, güzel ahlâktır. “Kim, kötü huylu ise ve kötü işleri yapıyorsa nesebi ile yol alamaz. (Şerefli bir aileye mensub olması âhirette ona hiçbir fayda sağlamaz.)”; “Kıyâmet gününde mü’minin terazisinde hiçbir şey güzel ahlâktan daha ağır değildir. Muhakkak ki Allah, kaba ve ağzı bozuk kişiyi asla sevmez.” 1010
Güzel ahlâk, İslâm’daki ibâdetlerin meyvesidir. Mü”min güzel ahlâklı olmazsa yaptığı ibâdetler, -hiçbir kıymeti ve faydası olmayan- hareket ve ayinlerden ibaret kalırlar. Yüce Allah namazın faydaları hakkında şöyle buyurmuştur: “Namazı da kıl. Çünkü namaz, insanı kötü ve iğrenç şeylerden alıkoyar.”1011 Hz. Peygamber de bu konuda şöyle buyurmuştur: “Kimin namazı, onu kötü ve iğrenç şeylerden alıkoymazsa, onun Allah’tan uzaklaşması artar.” 1012
Hz. Peygamber (s.a.s.) oruç hakkında da şöyle buyurmuştur: “Sizden biriniz oruçlu bulunduğu gün, kötü söylemesin ve kimse ile çekişmesin. Şâyet birisi kendisine söver veya çatarsa, ben oruçluyum desin.” 1013
Hacc hakkında ise yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Hac bilinen aylardandır; (Şevval, Zilkade ayları ve Zilhicce ayından on gün). Kim o aylarda (ihrama girerek) haccı (kendine) farz ederse bilsin ki, hacda kadına yaklaşmak, günaha sapmak ve kavga etmek yoktur.” 1014
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) bir hadiste: “Bir kimse hacceder ve hac esnasında kadına yaklaşmaz, kötü sözler söylemez ve büyük günahlardan çekinir, küçük günahları işlemekte ısrar etmezse o kimse, günahlarından arınarak annesinden doğduğu günkü gibi hacdan döner.”1015 buyurmuştur.
Müslümanın Özellikleri: Bir insanın ahlâk açısından gerçek müslüman olabilmesi için devamlı yapması ve kendisinden faydalanması gereken en önemli ahlâkî özelliklerden bazıları şunlardır:
Şüpheli şeylerden sakınmak: Müslüman kimsenin; Hz. Peygamberin (s.a.s.) emrine uyarak haramlardan sakınması ve şüpheli şeylerden sakınmasıve şüpheli şeyler hakkında ihtiyatlı hareket etmesi gerekir. Yüce Peygamberimiz bir hadiste şöyle buyurmuştur: “Helâl belli haram bellidir. Fakat aralarında birtakım şüpheli şeyler vardır ki, bunlar helâl midir, haram mıdır, çok kimseler bilmezler. Şüpheli şeylerden sakınan kimse dinini de ırzını da kurtarmış olur. Her kim bu şüpheli şeylere düşerse harama düşer. Yasak bir yerin etrafında davarlarını otlatan bir çoban gibi, çok sürmez hayvanları içeriye dalabilir. Dikkat!.. Her padişahın kendine mahsus bir korusu vardır. Gözünüzü açın!.. Allah’ın yeryüzündeki korusu da haram kıldığı sellerden Biliniz ki; bedende bir et parçası vardır. O, yarayışlı olursa bütün beden yarayışlı olur, bozuk olursa bütün vücud
1008] Ebû Dâvûd, Edeb 124; Ahmed b. Hanbel, Müsned III/502
1009] Ahmed b. Hanbel, Müsned III, 502
1010] Ebû Dâvûd, Edeb 7
1011] 29/Ankebût, 45
1012] Câmiu’s-Sağir, II/181; Taberânî
1013] Buhârî, Savm 2
1014] 2/Bakara, 197
1015] Buhârî, Hacc 4
AHLÂK
- 237 -
bozulur, işte o et parçası kalptir.” 1016
Haramdan kaçınmanın en yüksek derecesi, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şu hadisinde belirttiği derecedir: “Kul, sakıncalı şeylerden korktuğundan dolayı sakıncasız şeyi de bırakmadıkça müttakîler derecesine ulaşamaz.”
Gözleri haramdan korumak: Müslüman olan kimsenin, Allah’ın (c.c.) haram kıldığı şeylere bakmaması gerekir. Çünkü bakmak, şehveti celbeder ve insanı yavaş yavaş günah ve suç işlemeye sevkeder. Bundan dolayı Kur’ân-ı Kerim lüzumsuz yere bakmamak hususunda mü’minleri uyarmıştır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Mü’minlere de söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar...” 1017
Hz. Peygamber de (s.a.s.) bu hususta şöyle buyurmuştur: “Bakmak, şeytanın zehirli oklarından biridir. Kim, Allah korkusundan mahremi olmayan kimseye bakmayı terkederse, Allah ona öyle bir iman ihsan eder ki, onun tadını taa kalbinde duyar.” 1018
Başka bir hadiste de şöyle buyurmuştur: “Mutlaka gözlerinizi haramdan sakınmalısınız ve ırzlarınızı da behemehal korumalısınız. Aksi takdirde Allah, yüzlerinizdeki nuru çıkarıp sizi çirkinleştirir.” 1019
Dili korumak: Müslüman kimsenin; faydasız, saçma, çirkin, kötü sözler ve deyimleri kullanmaktan, gıybetten ve koğuculuktan dilini koruması lazımdır. İmam Nevevî bu konuda şöyle demiştir: “Dinin ve kanunun muhatabı olma çağına gelen kişilerin faydalı olduğu açıkça bilinen sözlerden başka, dillerini her türlü sözden korumaları gerekir. Konuşmak ve konuşmamak eşit olduğu zaman ve susmak daha faydalı olduğunda konuşmamak sünnettir. Çünkü mubah olan konuşma, bazen haram veya mekruh bir sözü söylemeye sebep olur. Normalde böyle konuşmalara çok tesadüf edilir. Susarak haram veya mekruh sözleri söylemekten kurtulmak gibi iyi ve faydalı bir şey yoktur.”
Dilin, insanın başına gelmesine sebep olduğu felaket ve belaları belirten birçok hadis, Hz. Peygamber’den (s.a.s.) nakledilmiştir. Bu hadislerden birinde Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Dillerinin biçtikleri faydasız sözlerinden başka bir şey insanları yüzükoyun cehenneme düşürür mü?”1020 Başka bir hadiste de: “Çok ayıplayıcı, lânet edici, fâhiş sözler söyleyen ve hayasızlık yapan kimse olgun mü’min değildir”1021 buyurmuştur. Konuyla ilgili diğer bir hadiste ise; “Kim çok konuşursa, hatası çok olur. Hatası çok olanın da günahı çok olur. Günahı çok olan kimseye cehennem daha layıktır.”1022 buyrulmuştur.
Utanmak (Hayâ): Müslüman kimsenin her zaman ve her durumda hayâlı olması lazımdır. Fakat hayası, onu doğruyu söylemekten alıkoymamalıdır. Başkalarının işlerine karışmamak, harama bakmamak, müslümanlara karşı mütevazı ve şefkatli olmak, alçak sesle konuşmak, rızkına kanaat etmek ve benzeri hareketler de hayâdan sayılır. Bir rivâyette; “Hz. Peygamber (s.a.s.), hayâ bakımından
1016] Buhârî, İman 39
1017] 24/Nûr, 30
1018] Buhârî, İmân 39; Hâkim, Müstedrek
1019] Taberânî
1020] Tirmizî, İman 8
1021] Tirmizî, Birr 48
1022] Beyhakî
- 238 -
KUR’AN KAVRAMLARI
perde arkasındaki bâkireden daha utangaçtı.”1023 diye bildirilmiştir. Yine Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “İmanın yetmiş yahut altmış bu kadar şubesi vardır. O şubelerin en faziletlisi: ‘lâ ilâhe illâllah / Allah’tan başka ilâh yoktur’ sözüdür. En aşağısı da yoldan gelip geçenlere eziyet verecek şeyleri atmaktır. Hayâ da imanın bir şubesidir.” 1024
Âlimler hayâ hakkında şöyle demişlerdir: “Hayânın hakikati şudur: Hayâ, kötülüklerden sakınmayı emreden ye hukukta hak sahiplerinin hakkını ödemekte kusurlu davranmayı men eden bir huydur.” 1025
Din ve Ahlâk
Din ile dünya birbirinden kopuk olmadığı gibi, ahlâk ile din de birbirinden ayrı şeyler değildir. Gerçi din ve ahlâk kavramları birbirinin eşit karşılıkları olmasalar bile ahlâkî ilkelerin dinin bir kısmına denk düştüğünü rahatlıkla düşünebiliriz. Ayrıca ahlâkın dinden farklı olduğunu söylemek de pek kolay gözükmüyor. Farklılığın bozuk din ve bozuk ahlâktan kaynaklandığını sanıyoruz.
Yaratma ve hüküm nasıl Allah’a aitse,1026 ahlâkî ilkelerin kökeni de dinî ve İlâhî’dir. Çünkü daha cennette Âdem ve eşine ahlâkî kurallar öğretmiştir. Tıpkı konuşmayı öğretmesi ve kural koyması gibi, tevbeyi de öğretmiştir. 1027
Bu nedenledir ki İlâhî buyruklara aykırı kurallar ahlâkî değildir. Çünkü hem ahlâkın kendisi olan vahye, hem de fıtrata aykırıdır. Kur’an, Peygamber’in getirdiği dinin büyük ahlâk olduğunu ifâde ederken,1028 Hz. Muhammed de (s.a.s.) “güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildiğini” belirtmektedir. Peygamberler hem din hem de ahlâk önderleridir; vahiy de bunun klavuz kitabıdır.
İlahî Ahlâk, İman
Tesbitlerimize göre ahlâk, kendisi tabiat içerisinde yer alan insanın tabiatıdır ve bu tabiata ait kurallar bütünüdür. Bu mânâda İslâm ise bu mükemmel ahlâkı oluşturmak için gönderilmiş fıtrat dinidir. Bunun anlamı, coğrafyanın zirvesinde yaratılan insanın bu önemli konumunu koruması için hem maddî hem de mânevî âlemin sahibi olan Allah’ın ona gönderdiği mesaja muhatap olmasıdır. Diğer bir ifâdeyle din, yaşadığı dünyanın mirasçısı (halifesi) olan insanın, o coğrafyada kaybolmasını (dalâlet) önlemek, anlamlar dünyasını korumak ve Yaratıcıyla bağını koparmasına engel olmak için gönderilmiş bir değerler sistemidir. Zira Kur’an (vahiy), insana uzatılan Allah’ın ipidir.1029 Tabii buna göre de vahyin rafa kaldırılması, insanın ipsizleşmesi anlamına geliyor. Kadim kültürümüzde ahlâka aykırı davranan insanlara “ipsiz” denmesinin nedeni bu olmalı: Çünkü bu İlâhî değerler sisteminden dışarı çıktığı zaman Âdemoğlu, şerefli mevkiinden aşağıların aşağısına yuvarlanmaktadır. 1030
1023] Buhârî, Menâkıb 23
1024] Buhârî, Hibe 35
1025] Fethi Yeken, Müslüman Olmam Neyi Gerektirir, İslâmoğlu Y., s. 49-53
1026] 7/A’râf, 54; 6/En’âm, 57
1027] 7/A’râf, 11-27; 2/Bakara, 30-39
1028] 68/Kalem, 4-7
1029] 3/Âl-i İmrân, 103, 112
1030] 95/Tîn, 4-8
AHLÂK
- 239 -
Bu bağlamda ele alacak olursak iman, insanın Allah’la olan bağını koparmaması, canlı ve sağlam tutması anlamına geliyor. Tabii ki insanın Allah ile bağını gerçekleştirmesi (iman), kalp ve gönül bağı ile mümkün olmaktadır.
Daha açık bir ifadeyle iman, insanın savrulmasını önlemek için bağlaması gereken bir emniyet düğümüdür ve bunun takılacağı kanca, kalp ya da gönülden başkası değildir.1031 Bu bakımdan Kur’an imanın bir ahit, sözleşme ve şehâdet olduğunu müteaddit âyetlerde dile getirmektedir.1032 Vahyi terketmek, tahrif etmek veya şirk koşmak ahdi bozmak olarak değerlendirilmektedir. 1033
Şehâdet ve iftira kavramları iman kavramının anlamı konusunda önemli ipuçları oluşturmaktadır. Her şeyden önce şehâdet, Allah ve Rasûl’e imanın sembolik ifadesi olmuştur. İslâm’ın beş esasının ortaya konulduğu hadis bu ifâdeyle başlamaktadır.1034 Bu bağlamda şehâdet kelimesinin anlamı iki ayrı boyut kazanmaktadır. Bunlardan birincisi ontolojik mânâda Allah ile kul arasındaki sözleşmenin sahiciliğidir ki İslâmî öğretinin ezelî bir gerçeklik olduğunu, türedi bir iftira olmadığını tesbit eden bir durumdur. Allah’ın, âhiretin, vahyin ve Peygamber’in hakk (gerçek) olduğunu söylemek bu bakımdan anlamlıdır. Uydurma olan ise tevhidî gerçekliğe muhâlefet olarak ortaya çıkan şirk felsefesidir. Bu sebeple Kur’an şirki, Allah’a iftira olarak değerlendirmektedir.1035 Ayrıca İslâmî öğretinin Hz. Âdem’le, şirk felsefesinin de İblis’le başlatılması bu konudaki şüpheleri ortadan kaldırmaya dönük İlâhî ihbarlardır.
Din, dünyanın değer klavuzu, ahlâk bu kılavuzun içselleştirilmesi gereken eylem planı, iman ise bu sistemin özünü oluşturan bilinç bağıdır. Tersinden okuyacak olursak imansız bir ahlâk, ahlâksız bir din ve dinsiz bir dünyanın nasıl olacağını sormaya gerek yok. Dünyanın hali ortada.
Ahlâk ve İman: Şimdi imanî kavramların ahlâkî kavramlarla ilişkisini irdelemeye çalışalım.
1- Ahlâklılar İman Edebilir: Muhâtabımızın davranışındaki asâleti takdir edebilmek için o değerin bizde de bulunması gerekir. Aksi taktirde muhatabımızdaki güzel meziyet bizim için bir anlam ifâde etmeyecektir. Şöyle ki; Rasûl’ün emin olmasının önemini anlamak için emanetin önemine inanmak gerekir. Elinden dilinden kimsenin emin olmadığı, sözünde sâdık olmayan bir kezzap için peygamberin (s.a.s.) emin olmasının pek bir anlamı olmayacaktır. Rasûl’ün doğruluğunu ve vahyin (kitabın) hak olduğunu söylemem ve söylediğimin arkasında durabilmem için bizzat benim sâdık (doğru), dürüst ve güvenilir bir insan olmam gerekir. Hakkı ketm eden, doğruyu söylemeyi zül addeden, ama yalanı hayat haline getirmiş bir dalkavuğun İlâhî vahye şâhitlik etmesi, mümkün değildir. Çünkü hakka şahitlik etmek, yalanlayanların karşısında ve haktan yana olanların yanında yer almak anlamına gelir ki bunu ancak kişiliği bozulmamış ve ahlâkî olgunluğu yakalamış insanlar başarabilir. Kişilik kaybına uğramışların nifakı ile, dinden çıktıkları halde kendilerini hak dinin içerisinde sananların fıskı, ne imanla bağdaşır ne de ahlâkla. Yanlıştan kurtulmak, şahsiyetini düzeltmek
1031] 49/Hucurat, 14
1032] 7/A’râf, 1, 71, 178
1033] 2/Bakara, 40, 63, 64, 83, 84
1034] Buhârî, İman 1, 2; Müslim, İman 19, 22; Tirmizi, İman 3
1035] 4/Nisâ, 48
- 240 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve çevresiyle uyumlu olmak, İslâm kelimesinin kök anlamını oluşturmaktadır. 1036
İnsan tabiatına hakkı teslim etmek için sevgi, çirkinlik ve kötülükten sakınması için de nefret yerleştirilmiştir. Bu duygular iman etmenin ve küfrü reddetmenin de temelidir.1037 Kalbindeki güzel duyguları tersine çevirmiş bir ahlâksızın iman etmeyeceğini Kur’an, daha baştan belirleyerek dini yalanlayanların özelliklerini sayıyor ki bunların tamamı ahlâkın konusudur: Yağcılıktan hoşlanan, boşyere yemin eden, aşağılık rezil, herkesi kınayan ve laf taşıyan, iyiliğe engel olan, saldırgan, günahkâr, kaba, şerefsiz ve kendini güçlü gördüğü için Allah’ın âyetleriyle alay eden, tüm bu özelliklerine rağmen kendini doğru yolda sanan, herkesin emin bildiği Muhammed’i (s.a.s.) yanlış yolda gören kimseler. Ki o eşsiz insan dosdoğru yolda ve büyük bir ahlâk üzerindedir.1038 Allah’a temiz kalple gitmek, imanın ve kurtuluşun temelidir.1039 Selim kalp, küfürden arınmış kalp demektir.1040 Selim ve hâlim olanlar Allah’ın dinine teslim olmakla kalmıyor, bu teslimiyet de iman gibi gelişerek devam ediyor. 1041
Azgınlığın zıddı olan takvâ (sakınma ve korunma), nankörlüğün zıddı olan şükür kavramları da boyun eğme ve itaat anlamını içermektedir. Aynı zamanda sâdık, selim, emin kelimeleri gibi hem ahlâkî hem de imanî kavramlardır. İnsanın fıtratında nankörlükten nefret etme ve iyilik karşısında şükür ve minnet duygusu yer almaktadır. Şükürsüzlük, nankörlüğün (küfür) kalbe yerleşmesi ve hayatı istilâ etmesi sebebiyle ortaya çıkan ârizî bir haldir ve insanların çoğu bu durumdadır.1042 Şâyet öyle bir hastalık ârız olmadı ise maddî olsun mânevî olsun gördüğü iyiliğe insanın şükür veya teşekkür etmesi gerekir.1043 Kendisine yol gösteren birine insanın şükretmemesi veya minnet duymaması eğer insanlıktan çıkmadıysa mümkün değildir. İman bir şükürdür ve Allah da iman edenlere şükredeceğini vaad etmektedir.1044 Kulun iman etmesi ya da şükretmesi, görevi olduğu halde, Allah’ın da ona şükretmesi ne mükemmel bir tevazu ve ahlâk öğretisidir. Kaldı ki Allah’ın kuluna minnet borcu yoktur, sırf büyüklüğünün ve merhametinin bir sonucu olarak kuluna ihsanda bulunmaktadır.1045 Karşılık beklemeksizin insanlara iyilik ve yardımda bulunmak gibi bir erdemi, önemli bir ahlâk kuralı yapan da bu espridir. İnsanın sayamayacağı ve karşılığını ödemekle bitiremeyeceği nimetler karşısında nankörlük ve azgınlık etmeyip, iman ve itaat etmesi gerekir ki her ikisi de şükür demektir.1046 Ve de insanın nankörlük etmeyip şükretmesi gereken nimetlerin başında vahiy gelmektedir. Onu bırakıp bâtıla inanması veya hevâsına tâbi olması, nimete nankörlüğün daniskasıdır. Bu bakımdan inkâr ve şirk nankörlüğün en beteridir. 1047
1036] Zebidî, Tâcü’l-Arûs
1037] 49/Hucurat, 7
1038] 68/Kalem, 1-15
1039] 26/Şuarâ, 89; 37/Sâffât, 84
1040] Zebidî, Tâc
1041] 33/Ahzâb, 22
1042] 10/Yûnus, 60
1043] 7/A’râf, 58
1044] 4/Nisâ, 147
1045] 27/Neml, 40
1046] 14/İbrâhim, 34
1047] 29/Ankebût, 67
AHLÂK
- 241 -
Allah’ın dini, kul ile Allah arasında bir sözleşme ve bu da nimet olduğuna göre ahde vefa göstermek de şükrün ta kendisidir.1048 Ölünceye dek İlâhî öğüde teslimiyet ve inkıyad içinde olmak, Allah’ın ipine/nimetine bağlı kardeşler olarak yaşamak, hayra çağırmak, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak hem imanî, hem de ahlâkî görevimizdir.1049 Fıtratımızın parçası olan mârufu emr, fıtratımıza yabancı olandan (münker) sakındırmak imanın bize yüklediği insanî sorumluluğumuz değil mi? Ebeveynimize karşı ihsânı emreden, kötülüğü bile iyilikle savmayı öneren Kur’an’ın kendisi dahî muhsinler için hidâyet ve rahmet değil mi?1050 Allah’ın kendileriyle birlikte olduğu muttakîler, muhsinler değil mi?1051 Bu sebeple yönünü Allah’a teslim eden muhsinlerden, din yönünden daha güzel kim vardır?1052 Onlar sapasağlam bir kulpa yapışanlardır.1053 O halde dinen güzel olan ahlâken de güzel değil midir? İman etmek de, sâlih amel işlemek de ihsânın kendisidir.1054 Zaten hayatın ve ölümün yaratılışındaki maksadın hangimizin daha iyi davranış (amel) sergilediğini denemek olduğunu söylemiyor mu Kur’an?1055 Allah için, en güzel kıvamda yarattığı insanın en güzel şekilde davranmasını istemekten daha tabiî ne olabilir?1056 Durum bu olduğu halde, imanın kuvveden fiile geçmesinden başka bir şey olmayan davranışlarımızı, imandan ayrı değerlendirmek ne derece tutarlı olabilir?
2- İman, Davranışın Rûhudur: İslâm İlâhîyatında, iman-amel ilişkisine dâir yaygın kanaatler bir türlü netleşmemiştir. Genelde tartışmalar davranışların (amel), imandan bir parça olup olmadığı yönünde cereyan etmiş, imanın insanî bir eylem olduğu nedense çoğunlukla gözardı edilmiştir. Kanaatimce bunun nedeni eylemlerin tek tek ele alınması, bütüncül ve gayeci bir bakış açısından mahrum kalınmasıdır. Şâyet hükümler bütün olarak ele alınsa ve dinin aslî düşüncesini teşkil eden imanın gayesinin eyleme dönüşmek olduğu gözönünde bulundurulmuş olsaydı, tartışmalar böylesi bir kısır döngüye mahkûm edilmezdi. Allah’ın kurallarına âzamî ölçüde uygun davranmaya özen göstermiş bir insanın gafletle bir kusur işlemesini, ömründe bir defa Rahman’a dönmemiş, sadece sorarsanız müslümanım demiş bir insanın hayat tarzıyla aynı kefeye koymak, iman-amel tartışmasını insafın kapısına getirip koymuştur. Her davranışta insanın imandan çıktığını söyleyen Hâricî mantığının aşırılığı kadar, ne kadar günah işlersen işle imana bir şey olmaz diyen Mürcie mantığının da aşırılığı sözkonusu değil midir?
Böylesi karmaşık bir kafa yapısının kelâmcıları getireceği nokta ortada: “İman artar mı, artmaz mı ya da eksilir mi eksilmez mi?” tartışması... Allah, imanın ve teslimiyetin arttığını söyleyecek, mü’min bir insan da bu âyetlerin altında imanın artıp eksilmeyeceğini, ama kuvvetlenip zayıflayabileceğini konuşacak?! 1057
1048] 2/Bakara, 39-41; 5/Mâide, 7
1049] 3/Âl-i İmran, 100-104
1050] 2/Bakara, 83; 23/Mü’minûn, 96; 31/Lokman, 2-5
1051] 16/Nahl, 128
1052] 4/Nisâ, 125
1053] 31/Lokman, 22
1054] 5/Mâide, 93
1055] 67/Mülk, 2
1056] 95/Tin/4
1057] 33/Ahzâb, 22; 8/Enfâl, 2
- 242 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Oysa artma kelimesi gelişmenin, eksilme kelimesi de gerileme ve zayıflamanın müradifidir. Allah’ın âyetleri kâfirin küfrünü ve tuğyânını artırıyor da mü’minin imanını neden artırmıyor, merak konusu.1058 Bunun nedeni açık: Amelin her parçasını imandan çıkarmaya yeter sebep gören Hâricî mantığından kaçarken, bütün kötülükleri işlemek durumunda bile imandan çıkılmayacağına hükmeden Mürcie pervasızlığını sergilemek. Bu noktada rahmetli Şâtibî’nin bütünlük ve gayelilik prensibini bir daha hatırlatmak durumundayım. Bir mekruhu işlemek veya bir müstehabı terketmek insanı günahkâr yapmaz, ama mekruhları toptan işleyip müstehapları toptan terk etmek günahkâr yapar. Bir haramı işlemek veya bir emri (farzı) ihmal etmek günahtır, ama haramları bütünüyle irtikâb etmekle emirleri toptan terketmek günahtan öte bir şeydir. Çünkü hükümler tikel olarak ayrı, tümel olarak ayrı hüküm giyerler. 1059
Ayrıca İslâm kelimesi, anlam genişliği nedeniyle bazen iman kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanılırken bazen davranışların da tamamını kapsayacak şekilde dinin genel adı oluyor.1060 Her ne kadar “iman ettik demeyin, İslâm olduk deyin” 1061 âyetinde İslâm, kelime anlamında kullanılmış ve iman kelimesiyle farklılık arzetmiş olsa da sonraki ıstılahî/terim anlamıyla imanı da kapsayacak şekilde hak dinin adı olmuştur. Dolayısıyla imanı ve ahlâkı bir potada eriten bir işlev kazanmıştır. Çünkü kelime; tevâzu, gönülden itaat ve boyun eğme anlamına geliyor. 1062
Hadisler de iman ile amellerin sıkı bağlantısını gündeme getirmektedir. Buhârî’nin İman Kitabı’ndaki (Kitabu’l-İman) bab başlıklarının yarısı, iman ve İslâm’dan olan davranışları ifâde ediyor. Burada Buharî birçok âyet ve hadisi zikretmektedir. İslâm’ın beş temelinden sadece birisi şehâdet, diğerleri amellerdir.1063 “Müslim, elinden ve dilinden diğer müslimlerin emin olduğu kimsedir.”1064; “İslâm’ın efdalı budur.”1065; “Hayâ, imandan bir şubedir.”1066; “Yemek yedirmek ve selâm vermek İslâm’ın hayırlı olanıdır.”1067; “Kendisi için istediğini kardeşi için istemek imandandır.”1068; “Peygamberi sevmek imandandır.”1069; “Cihad, namaz, oruç, zekât ve humusu edâ etmek imandandır.”1070 En ilginç olanı da “imanı amellerin en efdali” kabul eden hadis ve bunu temellendiren âyetlerin geçtiği bölümdür. 1071
Bu hadislerin senetleriyle ilgili tartışmayı konunun uzmanlarına bırakıyor ve diyorum ki; imanın amellerle ilgisinin olmadığına dair zayıf da olsa rivâyet edilen bir hadis var mı? Nasıl olabilir ki ihsan hem Allah’a ibâdet, hem de insanlara
1058] 5/Mâide, 24; 8/Enfâl, 2; 9/Tevbe, 124, 125
1059] Şâtıbî, Muvâfakat, c. I, s. 125, 126, İz Y., İst., 1993
1060] 39/Zümer, 22; 3/Âl-i İmrân, 19; 5/Mâide, 3; 6/En’âm, 14; 16/Nahl, 120-123
1061] 49/Hucurât, 14
1062] 2/Bakara, 121-132; 68/Kalem, 35
1063] Buharî, İman, bab 1
1064] Bab, 4
1065] Bab, 5
1066] Bab, 4, 6
1067] Bab, 6
1068] Bab, 7
1069] Bab, 8
1070] Bab, 26, 28, 30, 34, 40
1071] Bab, 18
AHLÂK
- 243 -
güzel davranmaktır.1072 Aslında iman ilkeleri, genelde görmeden iman etmeyi gerektiren gaybî meselelerdir. Allah, Âhiret Risâlet ve Melek gibi. Bunlar olmasa ne amel kalır ne ahlâk. Ama amel ve ahlâk olmayacaksa “Allah var” “Âhiret var” demenin ne mânâsı kalır?
Yapmadığımız şeyleri söylemeyi kınayan İlâhî buyruğa rağmen yaptığı çirkinlikleri mâzur göstermek isteyenlerin “kalbime bak” demesini haklı çıkarmaya hiç bir ilim adamının hakkı olmasa gerek. Çünkü içi başka, dışı başka insanlar; hem ahlâken, hem de iman açısından hoş karşılanmaz. Münâfıkları ahlâklı olarak değerlendirmek nasıl mümkün değilse, imanlı olarak değerlendirmek de imkânsızdır.
Sonuç olarak diyebiliriz ki: İman; ahlâkı onarmayı, aslına uygun olarak yeniden inşâ etmeyi, onu güzel davranışlarla süslemeyi hedefleyen niyet, zihniyet ve kararlılığın adıdır. İyiyi, güzeli, doğruyu, uyum, âhenk ve olgunluğu; kötü, çirkin, eğri, uyumsuz, düzensiz ve alçakça bir hayata tercih etmektir. Şeytanı dünyamızdan sürüp Allah’ı merkeze alan bir hayat sürmenin ilânıdır. İnsanın Allah’a, dünyanın insana âmâde olduğu bir anlayış ve yaşayışın kendisidir iman. İyi düşündüğümüzde anlarız ki, ahlâk da bundan ayrı birşey değildir. Hayatımızı hevâya, boş şeylere ve uydurma düzenlere değil de; Allah ve insan için anlamlı işler yapmaya adamak, iman kadar da ahlâkın gereği değil midir? En hayırlımız ahlâkça en güzel olanımız ise1073 ve bunda şaşılacak birşey yoksa; ahlâkça en iyimiz neden iman yönünden en mükemmelimiz olmasın?1074 Yoksa iman mükemmel olunca ahlâkın mükemmel olması gerekmiyor mu? Şâyet güzel ahlâkı sağlayan iman değilse, iman hiçbir zaman kuvveden fiile çıkamayacak hayâllerden ibâret sayılır.
Diyelim ki iman amel ile aynı şey değil veya ameller imanın bir parçası değil. Peki, imanın bir sonucu, hedefi veya göstergesi de mi değil amellerin bütünü. Bugün modern eğitimde bile öğretimin amacının davranış geliştirmek olduğunu biliyoruz. İnancımızı, zihniyet ya da düşüncemizi oluşturan iman ile onun eyleme geçirilmiş halinden başka bir şey olmayan ama aynı zamanda onu besleyen amellerimizin tamamının adı İslâm ise, -ki Cibril Hadisi de 5/Mâide, 85 âyeti de bunu ortaya koyuyor- ve de İslâmca en güzel olan ahlâkça en güzel olan ise,1075 ahlâk imanı da kapsayan bir sistemin adı değil midir? Veya İslâm, hem imanı hem de ahlâkı deruhte eden bir program değil midir? İmanca en olgunların, ahlâkça güzel olanlar olduğunu haber veren hadislerle1076; “Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim”1077 hadisi de, buna işaret etmektedir. Zaten ahlâkçıların nazarî ve pratik ahlâk ayrımı da bu sistemin inanç, felsefe, dünya görüşü ve güzel amellerden oluşan bir sistem olduğunu haber vermektedir.
Allah’ın fıtratına bağlı kimliğimizi korumak, deforme olduysa özüne döndürmek hem imanın, hem ahlâkın konusudur. Ve ahlâk da birkaç tane yüz kızartıcı suçtan kaçınmakla, suya sabuna dokunmamaktan ibâret değildir. Ahlâk;
1072] 16/Nahl, 90; 4/Nisâ, 36; Buhârî, İman, Bab, 37
1073] Buhârî, Edeb 38, 39
1074] Ebû Dâvud, Sünnet 16, h. no: 4682; Ahmed bin Hanbel, II/185, 250
1075] Ahmed bin Hanbel, II/469, 481; V/89, 99
1076] Ahmed bin Hanbel, IV/385; Ebû Dâvud, Sünnet 14
1077] İmam Mâlik, Muvatta, Husnü’l-Huluk 8
- 244 -
KUR’AN KAVRAMLARI
imanı, güzel ameli ve âhiret hesabını birlikte değerlendiren sistemin adıdır. Hukuk, bu sistemin sadece devlet gücüne dayalı olarak dünyevî yaptırımlarla uygulanan kurallarından ibarettir. Hukukçuların hemen hemen tamamının ahlâkı, hukukun kaynağı kabul etmesinin nedeni budur.
Muhammed (s.a.s.) Medine devletini gerçekleştirinceye kadar Mekke’de nâzil olan hükümler, genelde hukukî değil; ahlâkî hükümlerdir. Çünkü Mekkî hükümler küllî temel esaslar, Medenî yasama ise o küllî hükümlerin üzerine kurulan sınırlandırıcı ve tamamlayıcı esaslar olarak değerlendirilmektedir.1078 Örnek olması bakımından Mekke’de nâzil olan İsrâ sûresinde ahlâkî kurallar vaz’ ediliyor. Cimrilik, israf, fakirlik korkusuyla çocukların öldürülmesi, haksız yere cana kıymak, yetim malı yemek, verilen sözden dönmek, ölçü ve tartıda hile yapmak, mahrem kusurların ardına düşmek ve kibirli yürümek gibi davranışların çirkinliği ilân ediliyor, ama herhangi bir maddî ceza öngörülmüyor. 1079
Kur’an’ın ahlâkı öne alması, bugünkü müslümanların tebliğ faâliyetleri için önemli bir ilke sunmaktadır. Bu büyük sistem olmadan, ne hukukî, ne siyasî ve ne de ticarî bir sistem kurulabilir. Kurulsa bile Bolşevizm gibi 70 yılda sarsıntı geçirir. Çünkü ahlâk, hukukun temeli ve arkaplanıdır. Zira hukuk, ahlâkın en önemli kurallarını seçerek ödünç almış ve maddî yaptırımlarla uygulamaya adım atmıştır. Buna rağmen hukuk, velînimeti olan ahlâka yan baktığı an kendi kuyusunu kazmaya başlamış demektir.
Müslümanların çökmüş sistemlerini yeniden kurması gerekiyor. Bunu yaparken kendi insanını ciddi bir ahlâkî eğitimden geçirmesi gerekiyor. Ahlâkî umdeleri içselleştirmeden bir insana fıkıh/hukuk maddeleri ezberletmek yontulmamış insan üretmenin ilk şartıdır. Şâyet kelamî ve fıkhî araştırmalar yapacaksak, bunu ahlâkî bir öğreti dahilinde yapmamız lâzım. Bunun kaynağı Kur’an ve hayatın gerçekleridir. Rasûl’ün ve önceki ümmetlerin tecrübesi de önümüzdedir. Bugünkü dağınık ve pejmürde görüntümüz de bu sistem yokluğunun tipik ifadesidir.1080
“İyilik, yüzünüzü doğu ve batıya çevirmeniz değildir, ancak; Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman eden; çok sevdiği malını akrabalara, yetimlere, miskinlere, yolda kalanlara, ihtiyacı olanlara ve kölelere veren; namazı kılıp zekâtı veren, yaptıkları anlaşmalara vefâ gösteren; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenlerin iyiliğidir. Sâdık (doğru) olanlar da, muttakî olanlar da işte bunlardır.” 1081
Müslüman İnsanın Ahlâkı: Hayatında, şahsiyetinde, konuşmasında, yatıp kalkmasında, çalışıp didinmesinde (birimlerinde) bulunması icab eden İslâm ahlâkından kısaca bahsedelim:
Dinin (İslâm’ın) olmadığı bir yerde ahlâkı konuşmak veya ahlâk aramak, deve dikenlerinin ekili olduğu tarlada pirinç aramaya benzer. Bir cemiyetin ahlâka kavuşması ve ahlâklanması için o ahlâkın vahye dayanması icabeder. Vahye dayalı olan bir ahlâk, hem hayatın ve hem de o hayatta yaşayan tüm insanlığı kuşatmış demektir.
1078] Şâtıbî, Muvâfakat c. 3, s. 41, 392
1079] 17/İsrâ, 28-38
1080] Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Yayınları: 112-115
1081] 2/Bakara, 177
AHLÂK
- 245 -
O cemiyetin ve o cemiyette yaşayan insanların siyasetinin, hukukunun, iktisadının, nikâhının, eğitiminin, ticaretinin ahlâkı var demektir. İslâm’ı ve onun güzel ahlâkını kabul etmeyen bir toplum, ahlâksızlığın bataklığına saplanır ve o toplumun ahlâkı, ahlâksızlık olur. Tıpkı komünist rejimlerinin dininin dinsizlik olduğu gibi...
İslâm ahlâkından arındırılmış bir topluma konulacak kanunlar, yasalar tıpkı örümcek ağına benzer. Arıların rahatlıkla delip geçtiği, cılız sineklerin takılıp kaldığı örümcek ağına.
İslâm âlimleri müslüman ferdin, müslüman ailenin, müslüman cemiyetin ahlâkından bahsettiği gibi, bir de devlet ahlâkından bahsetmiştir. Devlet ahlâkının anlatıldığı bölümde, başkan ile tebaa arasında olması icab eden sıkı ilişkiye dikkat çekmişlerdir. Yüzde doksan dokuzunun matematiksel ifade ile müslüman olduğu söylenen bir ülkede, halkının inancına saygılı olmak şöyle dursun, onların inancını, dinini tehlike gören bir başkasının bulunduğu yerde barıştan, huzurdan, saâdetten bahsedilebilir mi? Bir de bu başkanlar halkının dininin tehlikeli olduğunu ihbar etmek için ülke dışına gider, zavallı bir insan gibi yahûdiye şikâyet ederse, o yerde güvenden, birlikten, dirlikten konuşulabilir mi?
İşte halkı müslüman olan ülkelerin bulunduğu acı tablo budur. Konuyu fazla dağıtmadan ve uzatmadan, bir damla sudan yaratılan insanın taşıması ve yaşaması gerekli olan İslâm Ahlâkı mevzusu ile onu başbaşa bırakıyorum. 1082
İslâm Peygamberi (s.a.s.) dâvetindeki açık metod ve risaletin ilk gayesini şu hadisiyle ilan etmiştir: “Muhakkak ki ben, güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” 1083
Böylece, risâletin, tarihi hayat akışı içerisindeki yerini belirlemiş oldu. Risâlet sahibi (s.a.s.) nübüvvet nurlarını etrafa yaydı. Faziletleri neşretmeye, kemâl ufuklarını aydınlatmaya uğraştı ki, insanlar hakikate aydınlıklar içinde akın yapsınlar. İslâm’da teşrî edilen ve iman edilmesi gereken rükünler, körü körüne inanılması gereken şiarlar değildir. İslâm, insanı kapalı ve mânâsız amellerle mükellef kılmamıştır.
Hayır, hayır! İslâm’ın farz kıldığı bütün ibâdetler kişiyi sağlam bir ahlâkla yetiştirmek için tekrarlanan alıştırmalardır. İslâm, aynı zamanda durumlar ne kadar değişirse değişsin, insanın bu ahlâka sarılmasını da temin eder.
Bu ibâdetler kişinin isteyerek sarıldığı, beden ve hayatının rahatlaması için devam ettiği riyâzî temrinlere benzer. Kur’an ve Sünnet bu hakikati açıkça îzah eder. Namazın hikmetini îzah ederken, Kur’an “(Namazı kılın) şüphesiz ki namaz kötülükten ve münkerden alıkor”1084 buyurur. Evet... Rezilliklerden uzaklaşmak, kötü amel ve sözlerden temizlenmek namazın hakikatidir. Yine bir rivâyette: “Namazı; ancak azametim karşısında eğilen, kullarıma kibir taslamayan, isyanda ısrar etmeyen, gündüzleri zikrimle geçiren, miskin, yolda kalmış, dul ve musibetzedelere merhamet edenlerden kabul ederim “1085 buyurur Yüce Mevlâ...
1082] Abdullah Büyük, Müslümanın Ahlâkı, Muhammed Gazâli, Takdim
1083] Mâlik, Muvatta, Hüsnü’l-Hulk 8, II/553
1084] 29/Ankebût, 45
1085] Bezzâr
- 246 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Zekât; ceplerden alınan vergi ve haraç değil, bilakis o, şefkat ve merhamet duygularını uyandıran, çeşitli tabakalar arasında ülfet ve muhabbeti sağlayan bir araçtır. Kur’an zekâtın hikmeti hakkında da: “Onların mallarından sadaka (zekât) al ki bununla kendilerini (günahlarından) temizlemiş, (mallarını ve hasenatlarını) bereketlendirmiş olasın”1086 buyurur. Nefsi cimrilik pisliğinden temizlemek, cemiyeti de daha yüce bir seviyeye çıkarmak zekâtın birinci hikmetidir. Bundan dolayı Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) müslümanın vermekle yükümlü bulunduğu “Sadaka” kelimesinin şümulünü çok geniş tutmuş ve: “Müslüman kardeşinin yüzüne tebessüm, iyiliği emr, kötülükten menetmen, yolunu şaşırmışsa yol göstermen, yoldan; taş, diken, kemik vs. şeyleri temizlemen, kovandan müslüman kardeşinin kovasına su dökmen, görmeyene rehberlik etmen (hep) sadakadır “1087 buyurmuştur.
Asırlarca kin ve düşmanlık içinde yaşamış bedevi bir topluma bu tâlimat, İslâm’ın hedeflerini bildirmeye kâfidir. O, bunlarla bütün insanlığı karanlık câhiliyyet hayatından nura çekmiştir. Oruç da böyledir. İslâm oruca, belirli bir vakit için bir takım arzu ve isteklerinden mahrum kalmak nazarıyla bakmaz. Bu hususu Allah Rasûlü (s.a.s.) şöyle açıklar: “Kim yalan söz(leri) ve onunla amel etmeyi terk etmezse, Allah’ın onun yeme ve içmesini terk etmesine ihtiyacı yoktur.”1088; “Oruç, yeme ve içmeyi terk ile değil, ancak o; kötü söz ve benzeri şeylerden yüz çevirmek iledir... Birisi sana sataşır veya cehalette bulunursa ‘Ben oruçluyum’ de.”1089 Kur’an orucun semeresini şöyle zikreder: “Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, oruç sizlere de farz kılındı. Umulur ki (kötülüklerden) korunasınız.” 1090
Kişinin; İslâm’ın varlıklılara farz kıldığı ve mukaddes beldeye sefer yapmakla yerine getirilebilen hac ibâdetini gaybî (hikmeti bilinmeyen) bir ibâdet kabul etmesi büyük hatadır. Zira Kur’an bu İslâm şiarından şöyle bahseder: “Hac (ayları) bilinen aylardır. İşte kim onlarda (o aylarda) haccı (kendisine) farz eder (ihrama girer) se artık hacda kadına yaklaşmak, günah yapmak, kavga etmek yoktur. Siz ne hayır yaparsanız Allah onu bilir. Bir de (Âhiret için veya hac seferine yetecek miktarda) azıklanın. Muhakkak ki azığın en hayırlısı takvâdır. Ve ey kâmil akıl sahipleri! Benden korkun.” 1091
İşte bunlar toplu olarak İslâm’ın bazı meşhur ibâdetlerinden misallerdir. Bu ibâdetler İslâm’ın temel rükünleri olarak ta bilinmişlerdir. Bunlarla ahlâk arasında kopmaz bağlar vardır ki, onları da îzah edeceğiz.
Zikredilen ibâdetler mâhiyet itibariyle ayrı ayrı görünüyorlarsa da, cevher olarak, Rasûlullah’ın (s.a.s.) beyan ettiği şu gaye etrafında birleşirler: “Muhakkak ki ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”
Namaz, oruç, zekât, hac vb. ibâdetler, insanı arzu edilen kemâle erdiren, hayatını temizleyen ve değerini yükselten ruhî nezâfet için basamaklardır. Bu özelliklerden dolayı bunlara İslâm’da büyük yer verilmiştir. Kişi bunlarla kalbini tezkiye edip, özünü temizlemez, Allah ve insanlarla arasını düzeltmezse uçuruma gidiyor sayılır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Her kim Rabbine suçlu olarak varırsa hiç şüphesiz ona cehennem var. O, orada ne ölür (rahata kavuşur) ne dirilir (fayda
1086] 9/Tevbe, 103
1087] Buhâri, Edeb 33
1088] Buhârî, Zübdetü’l-Buhârî, I/277
1089] İbn Huzeyme, İbn Mâce, Sünen IV/593
1090] 2/Bakara, 183
1091] 2/Bakara, 197
AHLÂK
- 247 -
görür). Kim de ona iman etmiş, sâlih amellerde bulunmuş olarak gelirse işte onlar, onlar için de en yüksek dereceler, Adn cennetleri vardır ki, altlarından ırmaklar akar. Orada ebedi kalıcıdırlar onlar. İşte günahlardan (isyandan) temizlenen kimselerin mükâfatı.” 1092
Ahlâk Zaafı, İmanın Zaafına Delildir
İman; kişiyi iyiliklere yönelten ve kötülüklerden alıkoyan bir kuvvettir. Bunun içindir ki Allah (c.c), kullarını iyiliğe dâvet, kötülükten men ederken bunu kalblerdeki imanın bir gereği kılan Kur’an’da bunun misalleri pek çoktur.
Cenâb-ı Hakk’ın mü’min kullarına “Ey iman edenler” diye başlayan emirler vermesi ve onlara “Allah’tan sakının ve sâdıklarla beraber olun”1093 buyurarak imanlarına hitap etmesi inanç ve aksiyon arasındaki bağı göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Risâlet sahibi (s.a.s.) güçlü imanın mutlak olarak güçlü ahlâkı gerektirdiğini, ahlâksızlığın iman za’fından veya yokluğundan neticelendiğini îzah buyurmuşlardır. Rasûlullah (s.a.s.) arsızı, kötü yolda olanı, rezalete bulaşanı, kimseden hayâ etmeyeni şöyle vasıflandırmıştır: “İman ve hayâ birbirine bağlı ve eşittirler. Biri gidince diğeri de gider.” 1094
Komşusunu inciten, onlara kötülük edenler hakkında İslâm şiddetli hükümler koymuştur. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.): “Allah’a yemin olsun ki iman etmemiştir! (Bunu üç kez tekrarlamış ve): “Kim, ey Allah’ın Rasûlü?” denilince de: “Komşusu, kötülüklerinden emin olmayan”1095 demiştir.
Rasûlullah’ı (s.a.s.), etbâına bâtıldan yüz çevirmeyi hurafe ve gevezelikten uzaklaşmayı emrederken şöyle buyurduğunu görürsün! “Kim Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsa, ya hayır söylesin, ya da sussun.”1096 İşte, Allah Rasûlü (s.a.s.) imanın kemâl ve sadâkâtına güvenerek, semeresini verinceye kadar faziletleri empoze etmeye, böyle davranıp devam ediyordu.
Böyle olmasına rağmen cemiyetimizde dindar sayılanların bir kısmı, ibâdetlerin îfa edilmesini, bunların tatbikini çok kolay görmektedirler. Böyle görmelerine rağmen, bunlar, aynı zamanda gerçek iman ve güzel ahlâkın hilâfına bazı amellerde bulunurlar. İşte bunlar; ibâdetlerin ruhuna erişmeyen, zirvesine varamayan, ancak şeklen ve taklid icabı yapan kimselerdir. Nice çocukların namaz hareketlerini gördükleri ve duydukları şekilde yapabildikleri gibi... Nice tellalların hac menasikini yapmacık bir tevazu ile yapabildikleri gibi... Tabii ki bunlar sağlam inanç ve yüce maksatlar için kâfi değildir. Doğru bir istikametle fazilet derecesinde bir hüküm verebilmek için şaşmaz bir mihenk gerek, o da yüce ahlâktır...
Bu konuda Rasûlullah’tan (s.a.s.) şu vârid olmuştur: Bir adam: “Ey Allah’ın Rasûlü! Falan kadın namaz, oruç ve sadakayı çokça yerine getirmekle anılıyor. Ancak o, diliyle komşusuna eziyet ediyor” dedi. Rasûlü Ekrem (s.a.s.): “O, ateşliktir,” buyurdu. Sonra adam devamla: “Falan kadın da az namaz kılıp, oruç tutup,
1092] 20/Tâhâ, 74-76; Muhammed Gazali, Müslümanın Ahlâkı, Ribat Y., 1-4
1093] 9/Tevbe, 119
1094] Hâkim, Taberâni, K. Sitte 17/582
1095] Buhârî, Edeb 29
1096] Buhârî, Edeb 31, 85
- 248 -
KUR’AN KAVRAMLARI
peynirden de (büyük miktarda) sadaka vermekle anılıyor. Fakat komşularına eziyet etmiyor “ deyince, Allah Rasûlü (s.a.s.): “O da cennetliktir”1097 buyurdu.
Bu cevap yüksek ahlâkın kıymetini takdir etmekte ve aynı zamanda sadakanın da içtimâi büyük bir ibâdet olduğunu îzah etmektedir. Sadakanın faydası başkasına da sirâyet ettiği için namaz ve oruçta az miktarın farz olunması, sadakada farz kılınmamış ve az bir miktar ile yetinilmemiştir. İslâm Peygamberi ahlâk ile gerçek iman ve ibâdetin alâkasını beyan etmekle ilgili suale cevap vermekle yetinmemiş, bilakis ahlâkı dünya ve âhiret salahı için esas kılmıştır. Bundan dolayı ahlâk meselesi önemli bir konudur. Fikir ve akidede iyice yerleşmesi için devamlı irşad ve aralıksız nasihata ihtiyaç vardır. İman, salâh ve ahlâk birbiriyle iç içe ve birbirine bağlı unsurlardır. Birini diğerinden ayırmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Peygamber (s.a.s.) bir gün ashâbına: “Müflis kimdir, bilir misiniz?”diye sorar. Ashâb: “Bize göre o, para ve eşyası olmayandır” deyince Rasûlü Ekrem: “Müflis; ümmetimden namaz, zekât ve oruçla gelen, fakat bununla beraber, şuna sövmüş, buna iftira etmiş, diğerinin malını (gasbetmiş), başkasının kanını akıtmış ve bir başkasını da dövmüştür. Tüm hak sahiplerine onun hayırları verilir. Üzerindeki borcu tükenmeden hayırları tükenir ve alacaklının günahlarından ona yüklenir ve sonra da ateşe atılır.” (İşte esas müflis budur)1098 buyurur.
Evet, işte müflis budur. Bu, bin liralık mala sahip olup üzerinde iki bin liralık borç olan kimse gibidir. Nasıl olur da bu miskin, zengin sayılabilir? Bazı ibâdetleri yapan ve dindar görünen biri, bunun yanında da kötülük aracı, asık suratlı ve zulümle iç içe olursa nasıl takvâlı bir insan sayılabilir? Rasûlullah (s.a.s.) bu durumla ilgili olarak şöyle buyurmuşlardır: “İyi ahlâk suyun buzu erittiği (veya buzun suya dönüp eridiği gibi) günahları yok eder. Kötü ahlâk da sirkenin balı bozduğu gibi (iyi) amelleri mahveder “ 1099
Zarar ve çirkefliğiyle tüm rezaletler birinde bulunursa, bu insanın dini, elbisenin vücuttan çıkarıldığı gibi çıkar gider. Böylesine iman iddiası da yalan sayılır. Ahlâktan yoksun bir imanın ne kıymeti var ki! Allah’a bağlanmak iddiasıyla birlikte bu fesadın mânâsı nasıl îzah edilebilir?
İmanla ahlâkın bu açık alâkası hususunda Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) şöyle buyurur: “Kimde üç haslet bulunursa o münâfıktır. İsterse namaz kılsın, oruç tutsun, umrede bulunsun ve ‘Ben müslümanım’ desin (değişmez): Konuşunca yalan söylerse, Vaadini yerine getirmezse, Emânete hıyanet ederse.” 1100
Başka bir rivâyette de: “Münafığın alâmeti üçtür: Konuşunca yalan söyler, vadini bozar, emanete hiyânet eder. Bunları yaptıktan sonra, ister namaz kılsın, oruç tutup müslüman olduğunu da iddia etsin (değişmez).”
O (s.a.s.), yine şöyle buyurmuş: “Kimde dört haslet varsa o hâlis münafık olur. Kimde bunlardan biri bulunursa, onu terkedinceye kadar onda bir münafıklık alâmeti var demektir: Emanete hiyânet eder, Konuşunca yalan söyler, Söz verdiği zaman tutmaz, Mücadele ve düşmanlık yaptığı zaman haktan ayrılır.” 1101
1097] Ahmed b. Hanbel; İhyâ, III/116
1098] Müslim, Kitâbu’l-Birr ves-Sıla 59
1099] Beyhakî; İhyâ, III/119
1100] Buhârî, K. İman
1101] Muhammed Gazali, Müslümanın Ahlâkı, Ribat Yayınları: 5-8
AHLÂK
- 249 -
Daha Güzel Bir Âleme Doğru: Şimdiye kadar bahsettiğimiz prensiplerden anlıyoruz ki, İslâm, beşeriyeti büyük adımlarla fazilet ve edeble yoğrulmuş bir hayata götürüp, bu hedefe ulaştırıcı tüm sebepleri de risaletin temel prensipleri kabul eder. Aynı zamanda bu sebepleri ihlal eden vasıtaları da risâletten çıkma ve uzaklaşma olarak telakki eder. Ahlâkî meseleler kişinin uzak kalması mümkün olan meseleler değildir. Bilakis onlar dinin razı olduğu ve hürmetle karşıladığı hayatın esaslarıdır.
İslâm tüm faziletleri tek tek sayıp mensuplarını onları işlemeye teşvik etmiştir. Peygamber’in (s.a.s.) iyi ahlâkla bezenmeyi emreden sözlerini toplarsak, hiçbir ıslahatçı liderde bulunmayan bir eser meydana getirmiş oluruz. Bu faziletlerin tafsilatına ve ayrı ayrı anlatımına geçmeden, Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) iyi ahlâk ve davranış güzelliğine yaptığı sıcak ve manalı dâvetinden bazı bölümler sunmak istiyoruz... Şüreyk oğlu Üsâme anlatıyor: “Bizler Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanında iken sanki başımızda kuşlar varmış gibi hareketsiz otururduk. Kimseden ses seda yok! Tam o esnada bir grup insan gelip: “Allah’a en sevimli kullar kimlerdir,” dediler. O da: “Ahlâkça en iyi olanları”1102 buyurdu. Bir başka rivâyette: “İnsana verilen en hayırlı şey nedir?” denilince: “Güzel ahlâk.”1103 buyurdu. Yine şöyle buyurdu: “Hayâsızlık ve edepsizliğin İslâm’da yeri yoktur.” 1104
“Sizin en hayırlınız ahlâkça en iyi olanınızdır “ yine: “imanı en kâmil mü’min kimdir ?” diye sorulunca: “Ahlâkı en iyi olandır.”1105 buyurmuşlardır. Yine Abdullah b. Amr şu hadisi nakleder. Allah Rasûlü (s.a.s.): “Size bana en sevimli olup, kıyamette bana en yakın olanınızdan haber vereyim mi? diye iki veya üç defa tekrarladı. Ashâb: Buyurun söyleyin ey Allah’ın Rasûlü deyince: “O, ahlâkça en iyi olanınızdır.”1106 buyurdu. Yine: “Kıyamet gününde mü’minin mizanında iyi ahlâktan daha ağır birşey yoktur. Allah (c.c.) hayâsız ve arsızdan hoşlanmaz. Muhakkak ki, iyi ahlâk sahibi, namaz kılan ve oruç tutanların derecesine nâil olur.”1107 buyurdu.
Bu açık ifade, ahlâkı ıslah etmeye çalışan bir filozoftan sâdır olsaydı pek acayip olmazdı. Esas garip olan, bir dinin peygamberinden sâdır olmasıdır. Zira dinlerin önemi sadece ibâdetlerde düğümlenir sanılır, İslâm peygamberi (s.a.s.) bir yandan insanları çeşitli ibâdetlere dâvet edip, düşmanları karşısında devletini cihad üzerine ikame ederken, diğer yandan da ümmetinin kıyamet gününde terazilerinde en ağır gelecek amelinin iyi ahlâk olduğunu vurgulamıştır ki, bu bile İslâm’da ahlâkın önemine delâlet etmeye kâfidir.
Nice dinler vardır ki, “sadece belli bir akideye sarılmakla günahlar affolunur veya belli ibâdetleri yapmakla hatalar silinir, prensibine inanır. Ama İslâm böyle demiyor. O, akideyi, iyilikleri işlemeye ve vecibeleri eda etmeye teşvik eden itici bir kuvvet kabul eder. O, ibâdeti kötülükleri silen bir araç, kemâle ulaştıran bir hazırlık addeder. Yani kötülükleri, kişiyi yücelten iyilikler yok edebilir.
Bu esaslar çerçevesinde Rasûlullah (s.a.s.) ümmetine ahlâkın değerini küçümsemeyecekleri derecede kemale ulaşmalarını temin ettirinceye dek bu gerçekleri
1102] İbn Mâce, Zühd 31, h. no: 4259; Taberâni
1103] İbn Hibbân; İhya, III/118
1104] Tirmizî, K. Birr ve’s-Sıla 41
1105] İbn Mâce, Zühd, 31; Taberânî
1106] Ahmed bin Hanbel; Hindî, Kenzu’l-Ummâl, II/139
1107] Ahmed bin Hanbel, Hindî, Kenzü’l-Ummal, II/139
- 250 -
KUR’AN KAVRAMLARI
pekiştirip öğretmek için ısrar etmiştir. Enes (r.a.) şu hadisi rivâyet eder: “Kul iyi ahlâk sayesinde âhirette büyük derecelere ve en büyük makamlara erişir. Hâlbuki o, dünyada iken ibâdetinde zayıf sayılırdı. Yine o, kötü ahlâkı sebebiyle cehennemde en aşağı dereceleri boylar.”1108 Âişe (r. anhâ)’dan: “Mü’min iyi ahlâkı sayesinde gece namaz kılan ve gündüz oruç tutanların derecesine ulaşır.”1109 Bir diğer rivâyette; “gündüz” ve “gece” kelimeleri yoktur. İbn Ömer’den: “İbâdetinde mûtedil olan mü’min iyi ahlâk ve üstün huyu sebebiyle çokça oruç tutan ve Allah’ın âyetlerini tatbik edip namaz kılanların derecesine ulaşır.”1110 Ebû Hureyre’den: “Mü’minin; şerefi, dini, mürüvveti, akıl ve değeri ahlâkı iledir.”1111 Ebû Zerr (r.a.) şu hadisi rivâyet eder: “Kalbini ihlâsla dolduran, dürüst, lisanı doğru, nefsini mutmain ve ahlâkını da müstakim kılan kurtulmuştur.” 1112
Güzel ahlâk, bir cemiyette sadece nazarî bilgiler ve eğitim, mücerred emir ve yasaklarla sağlanamaz. Çünkü kişileri faziletlere alıştırmak ve öğretmenin “şöyle yap,” “böyle yapma” demesi kâfi değildir. Bunun için köklü bir eğitim, uzun bir çalışma ve devamlı bir alıştırma gereklidir. Terbiye güzel bir numuneye dayanmazsa netice vermez. Kötü insan, çevresine iyi tesirler bırakamaz, iyi tesir, ancak gözlerin kendisinde olduğu kişilerden sadır olabilir. Böyle bir kişinin edebi ve yüce ahlâkı sayesinde gözler ondan hayâ eder, insanlar hürmetle Önünde eğilir, isteyerek onu takip ederler. Takip ve ittiba eden kişinin, bir şeyler kazanabilmesi için tabi olduğu ve uyduğu kişinin, kendisinden kıymet ve değer bakımından daha önde olması gerekir. Allah Rasûlü (s.a.s.) ashâbı arasında dâvet ettiği ahlâk için en güzel numune idi. O, dâvet ettiği yüce ahlâkı ashâbının kalbine muazzam siretiyle nakşediyordu. Abdullah b. Amr (r.a.) şöyle der: “Rasûlullah (s.a.s.) kötü ahlâklı ve kötülükten hoşlanan biri değildi. O, şöyle buyururdu: “En iyileriniz ahlâkça en üstün olanlarınızdır.” 1113
Enes (r.a.) anlatıyor: “Ben, Rasûlullah’a on yıl hizmet ettim. Allah’a yemin ederim ki bana bir defa “öf!” bile demedi. Herhangi bir şeyi niçin böyle yaptın veya şöyle yapmadın da demedi.”1114 Yine Enes’den (r.a.): “Dul bir kadın Rasûlullah’ı elinden tutar, ihtiyacı için onu dilediği yere kadar götürürdü. Bir insan onunla Mûsâfaha yapsaydı kendisi Rasûlullah’ın elini bırakmadan Rasûlullah onun elini bırakmazdı. O, yüzünü çevirmeden Rasûlullah çevirmezdi. Arkadaşları arasında ayaklarını uzattığına kimse şahit olmazdı. Yani O, arkadaşları arasında kibirlilik taslamaz ve bu hususta çok titiz davranırdı”1115 Hz. Âişe’den (r.anhâ): “Rasûlullah iki işten birini seçmekle karşı karşıya kalsaydı, günah olmadığı sürece kolay olanını tercih ederdi.
“O, günahlardan, insanların uzağı idi. Nefsi için intikam almış değildi. Ancak haram işlediğinde kızar, tâviz vermezdi. O, eliyle, ne bir kadın, ne bir hizmetçi ne de herhangi birşeyi dövmemişti. Sadece Allah yolunda cihad esnasında böyle
1108] Taberâni; İhya, III/43
1109] İmam Mâlik, Muvatta 6, 2/553
1110] Ahmed bin Hanbel; İhya, III/120, 121
1111] Hâkim
1112] Buhârî
1113] Buhârî, Edeb 38, 39
1114] Müslim, Fedâil 13
1115] Tirmizî
AHLÂK
- 251 -
değildi.”1116 Enes’den (r.a.): “Rasûlullah ile yürüyordum. Üzerinde, kaba kenarları sert bir aba vardı. Bu esnada, bedevi biri gelip O’nun abasını çekti. Öyle ki Rasûlullah’ın omuzlarında abanın tesiriyle izler hâsıl olmuştu. Bundan sonra adam “Ey Muhammed! Bana, Allah’ın senin yanındaki malından ver” dedi. Rasûlullah tebessümle ona iltifat edip kendisine maldan verilmesini emretti.”1117 Hz. Âişe’den (r.anhâ) şu hadis rivâyet edilir: “Allah nezâket sahibidir. Öyle olmayı da sever. Nezâket karşısında verdiği mükafatı katılıkta veya başka herhangi birşeyde vermez.”1118 Başka bir rivâyet şöyledir: “Nezâket birşeyde onu süsler, birşeyden alındımı, onu da lekeler bırakır.” Cerir’den (r.a.): “Allah yumuşaklığa karşı verdiğini hamakata karşı verecek değildir. Allah bir kulunu sevdi mi ona yumuşak huy ihsan eder. Bir ev halkı yumuşak huydan nasib almadılar mı hayrın tümünden mahrum sayılırlar.”1119 Âişe’den (r.anhâ), Rasûlullah’ın evde meşgul olduğu işler sorulunca şöyle cevap vermiştir: “O, evinde aile efradının hizmetinde bulunurdu. Namaz vakti gelince de hemen abdest alır, namaza giderdi.” 1120
Abdullah b. el-Haris’ten: “Ben Rasûlullah’dan (s.a.s.) daha fazla tebessüm eden birini görmedim.”1121 Enes b. Malik Rasûlullah’ı (s.a.s.) şöyle anlatır: “Rasûlullah insanların en güzel ahlâkına sahipti. Ebû Umeyr adında bir süt kardeşim ve “Nuğayr” adında hasta bir kuşu vardı. Rasûlullah (s.a.s.) bu çocuk ile latife eder ve “Ey Ebû Umeyr, Nuğayr’den ne haber?” derdi.1122 (Nuğayr, Arapçada kuşcuk mânâsına gelir)
Allah Rasûlü’nün cömertliği ve hiçbirşeyi saklamaması, cimrilik yapmaması Şemâil kitaplarında meşhurdur. O, hiçbir an haktan dönmeyecek kadar cesurdu. Hükmünde ebediyyen zulüm yapmayacak kadar adildi. Tüm hayatı boyunca sâdık ve emindi. Cenâb-ı Hak müslümanlara onun mübârek ve şerefli izlerini takip etmelerini emrederek şöyle buyurmuştur: “Gerçekten Rasûlullah’ta sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umar olanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir (imtisal) numunesi vardır.” 1123
Bu konuda Kadı el-Iyaz şöyle der: “Rasûlullah (s.a.s.) insanların en iyisi, en cömerdi ve en cesuru idi. Bir gece duyulan bir ses üzerine Medine ahalisini korku sardı. İnsanlar ses tarafına doğru gitti. Rasûlullah (s.a.s.) onları geride bırakarak ilerledi ve sesin olduğu yere varip haberi inceledi. Kendisi Ebû Talha’nın çıplak atı üzerinde, kılıcı da boynunda asılı duruyor ve “Hiç korkmayın” diyordu. Ali (r.a.) şöyle der: “Savaş alevlenip gözler şaşkına çevrildiği zaman, biz Rasûlullah ile kendimizi korurduk. (O’na iltica ederdik). (O anda) düşmana ondan daha yakın birisi olmazdı.”
Câbir b. Abdullah’dan (r.a.): “Rasûlullah (s.a.s.) kendisinden istenen hiçbir şeye yok demezdi. Hatice (r.anhâ) O’na şöyle dedi: “Sen düşkünün yükünü kaldırır, yoksula verir ve musibetzedelere yardım edersin.” Biri gelip O’ndan birşeyler
1116] Müslim
1117] Buhârî
1118] Müslim
1119] Taberâni
1120] Tirmizî
1121] Tirmizî
1122] Buhârî
1123] 33/Ahzâb, 21
- 252 -
KUR’AN KAVRAMLARI
istedi: “Benim yanımda birşey yok, fakat benim hesabıma istediğini satın al. Bize birşeyler gelince onu öderiz” dedi. Ömer (r.a.): “Allah (c.c.) güç yetiremiyeceğiniz şeyi size yüklemedi” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) bu görüşü beğenmedi. Ensar’dan biri de: “Ey Allah’ın Rasûlü infak et. Allah varken azalacağından endişelenme” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah, yüzünde belirtileri hissedilecek derecede tebessüm etti ve: “Ben de bununla emrolundum” buyurdu.
Kâinatın Efendisi ashâbı ile ülfet eder, nefret ettirmezdi. Her kabilenin ileri gelenleri ikram eder ve onu başlarına emir tayin ederdi. İnsanları korur, onları kötülükten sakındırırdı. Hiç kimseye karşı yüzünü ekşitmez ve ahlâkını nahoş etmezdi.
O, ashâbını arar, herbirine ayrı ayrı değer verirdi. Öyle ki, her arkadaşı Rasûlullah’ın yanında kendisinden daha kıymetli birinin olmadığı hissine kapılırdı. Bir ihtiyaç için onu durduran biri ondan ayrılmadan o ayrılmazdı. Ondan bir ihtiyacının giderilmesini isteyeni boş çevirmezdi, en az güzel bir söz ile de olsa razı etmeye çalışırdı, insanlara öyle nazik ve hoş davranırdı ki onlar için bir (büyük) baba yerine geçmişti. Hak hususunda herkes O’nun yanında eşitti.
Devamlı güler yüzlü, yumuşak huylu ve nezaketli bir yaratılışa sahipti. Sert ve kaba değildi. O, ne bağırır, ne çağırır, ne de ayıplar, ne de aşırı methederdi. Arzulamadığı birşeyi görmezlikten gelir, onu işleyenden tamamiyle ümit kesmezdi. Âişe (r.anhâ): “Rasûlullah’tan daha güzel ahlâklı kimse yoktu. Arkadaşları veya aile efradını çağırdıkları zaman “buyrun” mânâsına gelen “Lebbeyk” derdi diye nakleder. Cerir b. Abdullah (r.a.): “Rasûlullah (s.a.s.) ta müslüman olalıdan beri her beni gördüğünde veya ayrıldığında mutlaka tebessüm etmişlerdir. Ashâbıyla mizah eder, onlarla yarışlar tertib eder, çocukları okşar ve kucağına alırdı” der.
O; fakir, dul, köle herkesin dâvetine icabet eder. Medine’nin en ücra köşesinde bulunan hastayı ziyarette bulunur ve mazeret gösterenin mazeretini kabul eder’di. Enes’den (r.a.): “Biri Rasûlullah’ın kulağına eğilip birşeyler söylemek isteyince, dilediği gibi O’na başını eğip arzusunu takdim ederdi. Biri elinden tutunca, o elini bırakmadan Rasûlullah bırakmazdı. Karşılaştığı kişiye selam verir, Mûsâfaha yapardı. Kimseye karşı ayaklarım uzatmaz, bu sebeple yeri daraltmazdı. Yanına gelene ikram eder, bazen onun için elbisesini yere serer, altında bulunan minderi verir ve üzerinde oturması için ısrar ederdi. Ashâbına bazen künyeleri ile hitap eder, ikram olarak en güzel isimleriyle çağırırdı. Konuşan bir kişi kendisi bırakıp, konuşmasını kesmeden onun konuşmasını yarıda kesmezdi” diye rivâyet eder.
Yine Enes (r.a.) rivâyeten: Rasûlullah’a (s.a.s.) bir hediye getirildiğinde “Falanca kadının evine götürün. Çünkü Hatice’nin sâdık dostu olup, çok seviyordu” derdi, diyor. Âişe (r.anhâ): “Hatice’yi kıskandığım kadar başka hiçbir kadını kıskanmadım. Rasûlullah O’nun bahsini çok yapar, bir hayvan kestiğimizde onu Hatice’nin arkadaşlarına hediye ederdi. Onun kız kardeşi yanına girmek için izin istediğinde izin verirdi. Bir gün yanına bir hanım geldi. Onun gelişine çok sevinip hal hatır sordu. Hanım gidince de: “Bu hanım bize Hatice hayatta iken de gelirdi. “Ahde sâdık kalmak iman icabıdır” buyurdu.
Ebû Katâde: Necâşî heyeti gelince Rasûlullah onlara bizzat hizmette bulundu.
AHLÂK
- 253 -
Ashâb: Biz hizmeti yapabiliriz, deyince: “Onlar ashâbıma hizmet etmişlerdi. Ben de aynı şekilde onları mükâfatlandırmak istiyorum” dedi.
Ebû Üsame’den (r.a.): “Rasûlullah (s.a.s.) bastonuna dayalı olarak yanımıza geldi. Biz de ayağa kalktık. Bunun üzerine: “Acemlerin birbirini ta’zim ettikleri gibi ayağa kalkmayın. Ben kulum, kul gibi yer, kul gibi otururum” dedi.
O, merkebe biner, terkisine birini alır, fakir-fukarayı ziyaret eder, onlarla oturur, arkadaşları arasına katılır, mecliste boş bulduğu yere otururdu. Rasûlullah (s.a.s.) cılız bir deve üzerinde ve üzerinde dört dirhem etmeyen bir aba olduğu halde hac farızâsını etti ve bu esnada şu duayı okudu: “Allahım içinde riya ve gösteriş olmayan bir hac olarak kabul eyle.”
Mekke’ye fâtih olarak İslâm ordusuyla girince, Allah’a tevazuundan dolayı başı neredeyse bineğinin ön kısmına değecekti. O, önderler önderi, çok sükut eder, ihtiyaç olmadan konuşmaz, güzel konuşmayandan da yüz çevirirdi. Gülmesi tebessüm şeklindeydi. Konuşmasını tane tane yapar, ne fazla uzatır, ne de çok kısa keserdi.
O’na iktida ve benzemek için ashâbı da O’nun yanında sadece tebessüm ederlerdi. Meclisleri vakar, hayır ve emniyet meclisiydi. Orada ne sesler yükselir, ne de hürmetler ihlal edilirdi. Kâinatın Efendisi konuşunca ashâbı O’nu can kulağıyla dinler, sanki başları üstünde kuşlar duruyor gibi kımıldamazlardı. O, tam ahenk içinde yürür, ne acele eder, ne de gevşek davranırdı.
İbn Ebi Hale der ki: “Rasûlullah dört maksat için sükut ederdi: Vakar, takdir, dikkat, tefekkür.” Âişe (r.anhâ) der: “Rasûlullah başkası istediği takdirde kelime veya harflerini sayabileceği şekilde konuşurdu. O, hoş ve güzel kokuları sever, çok kullanırdı. O’na tüm imkanlarıyla dünya takdim edilmişti. Fetihler arka arkaya nasib olduğu halde buna rağmen dünya süsüne önem vermez ve ondan yüz çevirirdi.
Vefât ettiği zaman ailesinin nafakasını temin için zırhı rehin olarak bir yahudide duruyordu. Allah’ın salat ve selamı O’nun, ailesinin ve ashâbının üzerine olsun... (Âmin). 1124
Hayır ve Şerle Karşı Karşıya Olan İnsan: Diğer semavi dinler gibi İslâm da her şeyden önce insanlığın nefsini terbiye etmek ister. İslâm, bu terbiyeyi insandan ayrılmayacak şekilde empoze etmek için çok büyük gayretler sarfeder.
Bütün peygamberlerin risâletine “insanın kendisi” konu olduğu için, her zaman seve seve insanlar onların etrafında toplanmışlardır. Rasûllerin terbiyesi hayatın zor dönemlerinde yok olacak şekilde boş ve kuru kalıplar değildi. Onlar prensiplerini nefsin derinliklerine yerleştirdiler. Bu esaslar insanların damarlarına işleyecek kadar kuvvet buldu, insandan peyda olacak vesveseleri yok edip hedeflerine ulaşmada onlara yön verdi. Semavi risaletler insanların cemiyet halindeki bunalımlarından ve onların bu bunalımlarından kurtulmaları için gerekli ilaçtan bahsederek, onları huzura kavuşturacak nizamı takdim etti. Cemiyetlerin İslahı için “İyi insan” yetiştirmenin gerekli olduğunu beyan etti. Her medeniyet için “güçlü ahlâk”ın vazgeçilmez esas olduğu şuurunu yerleştirdi.
1124] Muhammed Gazali, Müslümanın Ahlâkı, s. 9-17
- 254 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İlâhî terbiyeden yoksun cemiyetlerin idari teşkilatlarında anarşi vardır. İdareyi elinde tutanlar yetkilerini hep kötüye kullanır. Ahlâkça iyi eğitilmiş idareci ise boş gedikleri kapatmaya cemiyeti aydınlatmaya ve gidişatında devamlı iyiliğe yönelmeyi esas alır. Bu insan, kasırga ve firtınalı zamanlarda da bu esaslara dikkat eder.
İyi bir hâkim, adâletiyle açıkları kapatabilir. Bunun yanında zâlim hakim ise, apaçık kanunları saptırabilir. İşte, insan nefsi de böyledir. O, dünyada vuku bulan olaylar, fikir, rağbet ve maslahatlar karşısında yalpalayabilir. Bunun içindir ki, nefsi ıslah, hayata hayrın hakim kılınması için ilk esastır.
Nefisler terbiye edilmeden ufuklar aydınlanamaz. insanlığın halihazırda olan halleri de, gelecekleri de fitne ve desiselerden kurtulamaz. Onun için Cenâb-ı Zülcelal şöyle buyurur: “Muhakak ki Allah bir topluma verdiği nimeti onlar kendilerindeki iyi hali fenalığa çevirmedikçe bozmaz. Bir topluma da Allah bir kötülük diledimi artık onun geri çevrilmesine hiçbir çare yoktur.” 1125
Kur’an kötü milletlerin helak oluş sebeplerini şöyle îzah eder. “(Evet, bunların gidişi) Firavun ve hanedanıyla onlardan evvelkilerin gidişi gibidir. Onlar Allah’ın âyetlerini (inkâr ile) kâfir olmuşlardı da, O da kendilerini, günahları yüzünden yakalamıştı. Çünkü Allah en büyük kuvvetin sahibidir, cezası pek çetindir. Bunun hikmeti şudur: “Bir kavim nefislerinde olan (iyi hali) değiştirmedikçe Allah onlara ihsan ettiği nimeti değiştirici değildir ve şüphesiz ki O, (her şeyi) hakkıyla işitendir, kemâliyle bilendir.” 1126
İslâm, nefisleri terbiye meselesine iki açıdan bakar:
1. İnsan tabiatında hayra meyyal olan bir taraf vardır. Onun için devamlı hayır yapmak ister, hayrı elde edince sevinir. Serden de üzüntü duyar. Hak ile hayatının huzur ve rahatını bulur.
2. Yine insan nefsinde onu doğru yoldan sapıtabilecek bazı düzensiz kuvvetler vardır. Bu kuvvetler bazen şerri hayır gösterip sahibini uçuruma yuvarlar.
İslâm bu iki kuvvetin varlığını hiçbir zaman gözden uzak tutmaz ve eğitimini ona göre yapar. İslâm yine bilir ki, insan bunlardan hangisine teslim olursa onu o yöne doğru çeker. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Her bir nefis ve onu düzenleyene, sonra da ona hem kötülüğü, hem (ondan) sakınmayı ilham edene ki, onu tertemiz yapan kişi muhakkak umduğuna ermiş, onu alabildiğine örten kişi ise elbette ziyana uğramıştır. “ 1127
İslâm’ın bu konuda yaptığı, insan fıtratını kuvvetlendirip nurlandırmak ve hayra sevkedebilmek için her imkanı seferber etmektir. Böylece nefis de devamlı kendisiyle çekişen kötülük vesvesesinden kurtulmuş olur.
İslâm kendini tüm lekelerden uzak, hâlis fıtrat dini olarak vasıflandırır ve insanların ona yönelmesini emreder. “O halde (Habibim) sen yüzünü (hakiki) bir müslüman olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir ki O, insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışına (hiçbir şey) bedel olamaz. Bu, dimdik ayakta duran bir dindir. Fakat
1125] 13/Ra’d, 11
1126] 8/Enfâl, 52-53
1127] 91/Şems, 7-10
AHLÂK
- 255 -
insanların çoğu bilmezler.” 1128
Gözün vazifesi kör değilse görmek, kulağın ki işitmek, fıtratın vazifesi de suyun yüksekten akışı gibi hakka, kemâl ve fazilete koşmaktır. Evet, nefse lekeler bulaşıp yaratılışından uzaklaşmadıkça yakışan budur.
Nefislerine Musallat olan kir ve lekeler, geçmiş asırların birikmiş pisliğinden veya helâk olmuş kavimlerin taklidinden başka birşey değildir. Her ikisi de beşer fıtratı için çok büyük tehlikelerdir. Gerçek ıslahatçıların esas cihadı bu pislikleri yok etmek ve insan fıtratını bu lekelerden kurtarmaktır. Tâki insanlık bu sayede esas gayesine yönelsin ve vazifesini idrak etsin.
Az önce, Rûm Sûresi’nin 30. âyetinde İslâm dininin fitrat dini olduğunu görmüştük. Bu âyetten hemen sonra şu âyetle karşı karşıya kalırız: “Hepiniz ona dönün, ondan korkun, namazı dosdoğru kılın, müşriklerden olmayın. (O müşrikler) ki onlar dinlerini darmadağınık etmişler, fırka fırka olmuşlardır. (Bunlardan) her zümre, yanlarında olanla böbürlenirler.” 1129
Küfür değil iman... Fısk-u Fücur değil takvâ... Ayrılık değil, muvahhid mü’minlerin birliği... İşte insanı dosdoğru yaratılışa (fıtrata) götürecek nasihat ve öğütler... İnsan ancak bunlarla huzur ve felaha erişir. Bunlarla çekişmelerden, hırs ve tamahların çatışmasından, sırtlanlar gibi birbirini yemekten kurtulur. Kur’an bunu şu şekilde ifade eder: “Biz, hakikat insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik. Ancak iman edip de güzel amellerde bulunanlar müstesna...”1130 Âyette bahsedilen güzel şekilden maksat hakkı bilip ona sarılmaktır. Onun gerektirdiğini yapmak ta fazilet ve şereftir. Bunları ise nefsinde ve insanlarla olan alakalarında tatbik kemâlin zirvesi ve hayatta her şeye adâletin hakim olması demektir.
Fakat çok kişiler hevâ ve hevesine uyup kemal zirvesinden inip yere çakılmak ta, çok derin uçurumlara yuvarlanmaktadır. İşte “esfel-i sâfilîn” bu önünü göremiyen zavallılar içindir. Cenâb-ı Hak’ın onları gönderişi hidâyet ve adâlet kanunlarına uygundur. Bu kanunlar çok adil ve incedir. Bunları, alemlerin yaratıcısı şu âyetlerde izah buyurmuştur: “Allah bir kavme hidâyet ettikten sonra sakınacakları şeyleri kendilerine apaçık bildirinceye kadar onların sapıklığına (hükm) edecek değildir. Muhakkak ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” 1131
“Yeryüzünde haksızlıkla kibirlenenleri âyetlerimi (idrak)den çevireceğim. Onlar her âyeti görseler ona inanmazlar, akl-ı selim’in yolunu (doğru yolu) görseler de onu bir yol edinmezler. (Fakat azgınlığın yolunu görürlerse (yol diye işte) onu edinirler! Bu âyetlerimizi yalan saydıklarından, onlardan gafil olmalarındandır. “ 1132
Bu sefil dünyada temiz yaratılışını muhâfaza edip, çirkefliğe bulaşmayan kimdir? Bunun cevabını şu âyet veriyor: “İman edip sâlih ameller işleyenler müstesnâ.” 1133
1128] 30/Rûm, 30
1129] 30/Rûm, 31-32
1130] 95/Tîn, 4-6
1131] 9/Tevbe, 115
1132] 7/A’râf, 146
1133] 95/Tîn, 6
- 256 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu izahlar ile iman ve iyi amellerin semeresinin iyi ahlâk olduğunu anlamış oldun. İşte İslâm’ın temiz insan fıtratı ve onu kuvvetlendirme karşısındaki tavrı budur.
Kötü huylar karşısındaki tavrı ise şudur: İnsana öğüt verir, isteklerine gem vurur, akl-ı selim ve temiz fıtrat kaidelerine boyun eğdirir. İnsanda bulunan bazı kötü hususiyetlere Rasûl-i Ekrem şöyle işaret etmektedir: “İnsan ihtiyarladıkça iki haslet onunla devam eder: Hırs ve tûl-i emel”1134; “İnsanda en büyük kötülük, aşırı cimrilik ve fena korkaklıktır.”1135; “İnsanoğlunun altın dolu bir vadisi olsa, ikincisini, buna sahip olsa, üçüncüsünü temenni eder. Topraktan başkası insanoğlunun gözünü doyurmaz. Allah, tevbe edenlerin tevbesini kabul eder.” 1136
Kur’an da bu hasletlerin bazısına işaret eder: “Kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma güzel atlara (deve, sığır, koyun, keçi gibi) hayvanlara, ekinlere, olan ihtiraskârâne sevgi insanlar için bezenip süslenmiştir. Bunlar dünya hayatının gecici birer fâidesidir. Allah(a gelince) nihâyet dönüp varılacak yerin bütün güzelliği onun nezdindedir.” 1137
İslâm’ın dikkat çektiği hakikat şudur: Nefsin hevâsına uymak, vesvesesine cevap vermek ne nefsi doyurur, ne de Hakk’ı razı eder. Nefis bir yerde arzuladığını buldu mu hemen ordan başka yere atlamak ister. O dâimi olarak günah bataklığında olduğu halde, zulmü ve kötülükleri irtikab ettiğine aldırış etmez. Kur’an haram olan hevâdan men eder... “ Ve hevâya tabi olma ki, bu seni Allah yolundan saptırır. Muhakkak ki Allah yolundan sapanlar hesap gününü unuttuklarından kendilerine çok şiddetli bir azab vardır.” 1138
Kur’an, kâfirlerin takip ettikleri yolu ve müslümanların bunlara muhâlefet etme gereğini de şöyle beyan eder. “Eğer Allah, onların hevâlarına tabi olsaydı, göklerle yer ve bunlarda olanlar muhakkak fesada uğrardı. Hayır, Biz onlara izzet ve şerefleri olan Kur’an’ı getirdik de onlar şereflerinden yüz çeviriyorlar.” 1139
Nefsin haram olan istekleriyle mubah olanları karıştırmamak gerek. Dindar kesimin çoğu bu iki hususu büyük bir hata olarak karıştırırlar. İnsanın makul dünya imkanlarından faydalanmasında bir sakınca yoktur. İnsanın içindeki bu makul isteklerin sakıncalı olduğuna inanmak hatadır. Böyle bir inanç mâkul ihtiyaçları yaparken bile insana cinâyet işliyormuş hissi verir.
İnsan devamlı kötülük içinde bulunduğuna inanırsa ve kötülüğün hayatının bir cüz’ü olduğunu kabul ederse bunun sonucu olarak daha kötü münkerlere bulaşıp onları gerçek ve kaçınılması imkânsız şeyler olarak kabul etmeye başlar. Kur’an buna dikkat çekmiş ve sarih olarak nefsin faydalı isteklerini mubah kılmış, güzel ve hoş nimetlerin kullanılmasına geniş çapta izin vermiş, güzel ve temiz rızıklardan faydalanmayı mahzurlu görmeyi ve mubahları haram ve dar çerçeveler içerisinde kabullenmeyi kötülük ve çirkinliğe eş bir hareket olarak kabul etmiştir. Allah (c.c.) bu hususta: “Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerden helâl ve
1134] Müslim; Tirmizi, Zühd 21
1135] Ebû Dâvud, Cihad 22
1136] Buhârî; Tirmizî, Zühd
1137] 3/Âl-i İmran, 14
1138] 38/Sâd, 26
1139] 23/Mü’minûn, 71
AHLÂK
- 257 -
temiz olmak şartıyla yeyin. Şeytanın izini tâkib etmeyin. Çünkü o hakikaten apaçık bir düşmandır. Şeytan size ancak kötülüğü, haksızlığı ve Allah’a karşı bilmeyeceğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” 1140
Evet, helâl ve hoş rızıkları mahzurlu kabul etmek, delilsiz olarak Allah’a iftira etmektir. Bu ise, şeytanın emri olan kötülük ve çirkinliğin tâ kendisidir. İslâm çirkin vesilelerle nefsi bu nimetlerden mahrum kılmayı kerih gördüğü gibi, başıboş bir israfın da karşısındadır. İnsan her hususta orta yolu takip etmelidir. Allah Rasûlü (s.a.s.): “İşlerin hayırlısı orta olanıdır” buyurarak bu esası perçinlemişlerdir.
İyi fıtratı destekleyen esaslar iman ve salahta olduğu gibi, çılgın arzuları düzenleyen esaslar da iman ve salahtadır. Yoksa küfür, her şeyi mubah görmek veya her şeyi haram görmekte değildir. Her iki durumda da nefsi kontrol ancak kuvvetli bir ahlâk ile mümkündür.
Kur’an insanı zaaf, tereddüt ve bencillikle vasıflandırırken, bunlardan kurtulmanın da dinin emirleriyle mümkün olabileceğini hatırlatır. “Gerçekten insan haris ve cimri olarak yaratılmıştır. Kendine bir zarar dokunduğu zaman feryadı basar. Ona hayır isabet edince de kıskanç olur. Namaz kılanlar müstesnadır. Namaz kılan o kimseler ki, onlar namazlarında devamlıdırlar. Onlar ki mallarında belirli bir hak vardır, hem dilenenin hem de iffetinden dilenmeyen için. Onlar ki, hesap gününü tasdik ederler. Onlar ki, Rablerinin azâbından korkarlar. Çünkü Rablerinin azâbından emin bulunulmaz. Onlar ki avret yerlerini korurlar.” 1141
Mâlumdur ki, ahlâk durup dururken nefis içinde oluşmaz. İnsanlarla birlikte olgun olarakta doğmaz. Bilakis o, zamanla çeşitli merhalelerle oluşur ve olgunlaşır. İşte ahlâkın, olgunlaşabilmesi için tekrarlanması gereken işlere bağlı olmasının sırrı budur. Namaz, oruç, âhirete iman ve Allah azâbından korkma gibi devam isteyen amellerde bu tekrar için vazgeçilmez unsurlardır. Mâdem ki kötü huy sahibini devamlı kötü yollarda sürüklemek ister.
O halde bu devamlı şerrin tehlikesi muvakkat ilaç ve tedbirlerle önlenemez. Böyle tehlikeli gidişatı ancak kendisinden kuvvetli bir âmil durdurup, aralarındaki muvazeneyi te’min edebilir.
Özet olarak; İslâm insanın pak olan fıtratına önem verir ve bu fıtratın terbiyesini gerekli bulur. İnsana başı boş ve gereksiz isteklerden uzak durmayı öğütler. Onun karşısına dosdoğru bazı hudutlar çizer.
Şu bilinmelidir ki, İslâm’ın emrettiği tüm ibâdetler bizi yüce ahlâk, doğru yol ve istikâmete ulaştırmadıkları müddetçe esas maksatlarına vâsıl olmamışlar ve yerlerine oturtulup, hakkıyla yapılmamışlardır… 1142
Ahlâkî Cürümlere Karşı Konulan Hadler: Kişi zorlama ile fazilet sahibi olmadığı gibi zorlanma ile iman sahibi de olamaz. Nefsî ve aklî hürriyet, mesuliyet ipin esastır. İslâm bu gerçeği takdir etmiş ve ona gereken kıymeti vermiştir. İslâm, ahlâkın binasını kurmuşken, insana hayrı göstermede veya ona yönünü çevirmede niçin zora başvursun ki? İslâm insan fıtratına karşı hüsn-i zan besler.
1140] 2/Bakara, 168-169
1141] 70/Meâric, 19-20
1142] Muhammed Gazali, Müslümanın Ahlâkı, Ribat Y., s. 19-25
- 258 -
KUR’AN KAVRAMLARI
O, üstün bir nesli yetiştirmek için önündeki engelleri izale etmeyi yeterli görür. İnsan fıtratı çok kıymetlidir. Bunu demekle onun masum ve melek olduğunu kasdetmiyoruz. Bunun mânâsı şudur: Hayır, insan fıtratına uygundur. Bir kuşun kafesten ve bağlardan sıyrılmasıyla göreceği tesir gibi fıtrat da hayra sarılmak veya ondan ayrı kalmakla tesir görür, İslâm’da gerçek amel, ilk önce menfi engelleri yok etmek ve ağır yükleri hafifletmektir. Bundan sonra insan yerinde saymaya devam eder ilerlemezse artık o, İslâm’ın nazarında hasta biridir. İyileşmesi için başka tedbirlere başvurmak gerekir.
İslâm böyle bir insanı, ancak başkasına zararlı olduğu zaman cemiyetten azleder. İşte bu sahada İslâm, ahlâkî cürümlerle savaşır. İslâm insan şerefinin korunmasını onun çalışıp çabalama gayretiyle hayat sürmesini farz kılar. Yâni onun hırsızlığa başvurmasına sebep bırakmaz. Öyle ise onu hırsızlığa sevkeden sebep nedir? Belini doğrultacak ihtiyaçları mı? Şâyet İslâm cemiyeti bunu temin edecek ve onu bu durumdan kurtaracak sebepleri o ana kadar almamış ise hemen alsın. Zaruri ihtiyaç ve huzurlu bir hayat sürmesini temin etsin. İşte İslâmî bir cemiyete farz olan budur. İnsanı hırsızlığa gitmeye zorlayan sebepler duruyorsa, hırsızlık vebali o kusurlu cemiyete aittir. Yokluk içinde bırakılan ferde âit değildir. Fakat ferdin zaruri ihtiyaçları karşılandıktan sonra da yine hırsızlık yapmaya teşebbüs ederse, ceza görmeden önce durumu çok iyi araştırılır. Belki onu bu durumdan kurtaracak hayırlı bir kapı açılır.
İslâm, cezalan infaz etmede acele etmemeyi o kadar istemiştir ki Rasûlullah (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurmuştur: “Devlet başkanının affetmede yanılması, cezayı uygulamada yanılmasından daha hayırlıdır.” 1143
Bütün bunlardan sonra da artık bu durumdaki bir şahsın fıtratı bozulur, içinde yaşadığı cemiyette bir kötülük aracı olduğu anlaşılırsa veya bu cemiyetin huzurunu bozup mânevî havasını kirletirse artık bu cemiyet de kalkıp insanları onun şerrinden muhafaza için elini kırarsa elbetteki bu hareketiyle kınanmaz.
Kur’an, el kesmeyi gerektiren hırsızlığı “Zulüm ve fesat unsuru” olarak vasıflandırır. Cezalı bir hırsız hakkında da şöyle der: “Kim yaptığı hırsızlık zulmünden tevbe eder ve hâlini düzeltirse, muhakkak ki Allah tevbesini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” 1144
İslâm’ın meşrû gördüğü hadden maksat, düzgün ve âdil toplumu korumaktır. Bu, cemiyeti içindeki zararlı bir unsurdan kurtarır. Çünkü bu unsur, İslâmî cemiyetin adâletine ve zulmü yok etmesine fesat ile mukabelede bulunmaktadır. Bu, İslâm’ın ahlâkî cinâyetlere koyduğu hadlerin faziletleri zorlama ile yerine getirme veya insanları kerhen doğru yola koyma gibi maksadının olmadığını ispatlayan sadece bir misaldir. İslâm’da ideal metod: İnsan kalbine hitap, duygularını iyilik ve kemâle çekmek için okşamak, uyandırmak, yaratıcısına yöneltmek, buna gitmek için de sevgi, iknâ ve olumlu bir dâvet metodu kullanmak ve yüce faziletlerin onun için tabii neticeler olduğunu bildirmektir. Bazı hallerde cemiyetteki şahısların kabiliyetlerini olgunlaştırmak ve huylarını iyileştirmek için tahakküme başvurmak gereklidir. Havuzdan bulanık suyu çekip dökmemizde bir sakınca olmasa gerektir. Bir tarladan verimli ve arzu edilen hasadı elde
1143] Tirmizî, Hudûd 2
1144] 5/Mâide, 39
AHLÂK
- 259 -
edebilmek için elbetteki yabancı ve zararlı otlar temizlenir. İşte tüm insanlığın maslahatını muhafaza etmek, kıymet ve önem bakımından bunlardan az değildir. Hal böyle iken Tevrat ve diğer dinlerin de kabul ettiği hadleri inkâr etmenin bir mânâsı yoktur. İslâm, cemiyette hayır ve faziletlerin yayılmasında şer ve kötülüklerin frenlenmesinde cemiyete büyük görevler yükler. İslâm’ın adlî mekanizmasının tüm hedefi, cemiyette iffetli ve dürüst bir ortam meydana getirmektir.
İşlediği günahtan tevbe isteyen bir katil hakkında Rasûllah (s.a.s.) şöyle buyurur: “...Katil zamanındaki en âlim kişinin yerini sordu. Ona böyle bir âlimin yerini haber verdiler. Katil, âlime şöyle sordu: “Ben yüz insan öldürdüm buna rağmen acaba benim için tevbe etmek mümkün müdür?” Âlim: “Evet kişi ile tevbesi arasına kim girebilir ki? Sen içinde abidlerin bulunduğu falan yere git orada onlarla beraber ibâdet et, bulunduğun memlekete dönme çünkü orası kötülüklerin bulunduğu bir yerdir.”1145 dedi. Bir başka rivâyet de şöyledir: ‘’Katil, bir râhibe giderek tevbe etmem mümkün mü? dedi. Rahip: “Çok büyük günah işledin onun için bilmiyorum. Ötede Nasra ve Kefra adında iki köy vardır, Nasra halkı sadece cennete vesile olacak amelde bulunuyorlar. Kefra halkı ise sadece Cehenneme sebep olacak amellerde bulunup başka hiçbir amelde bulunmuyorlar. Sen de Nasra’ya git, orada amelde bulun, tevben kabul edilir.”1146 İşte bu naslardan da anlıyoruz ki, İslâm nazarında ahlâkın oluşumunda cemiyetin te’siri çok büyük bir âmildir. Bu âmil, zikri geçen sağlam fıtratı muhafaza ve çılgın arzuları terbiye eden diğer âmillere eklenebilir.
Biz inanıyoruz ki, tüm bu hususlara önem vermek, iffetli, temiz ve her türlü kötülüklerden arındırılmış bir cemiyetin oluşumu için kâfidir. 1147
Ahlâk Mefhumu Her Şeye Şâmildir: Her dinin kendisiyle yüceldiği ve diğerlerinden ayrıldığı bazı özel şiarları vardır. Şüphesiz ki İslâm’ın, mensuplarını sorumlu tuttuğu ve onlar arasında vazgeçilmez hususlar kabul ettiği başkalarının da bunlardan nasibi bulunmayan muayyen bazı ibâdetleri vardır. Ancak ahlâkî tâlimat böyle değildir. Müslüman, tüm dünyaya en güzel faziletler takdim etmekle mükelleftir. Onun, müslim veya gayr-i müslim herkese dürüst davranması vaciptir. Müsamaha, ahde vefâ, mürüvvet, yardımlaşma, cömertlik vs. hususlarda da böyledir.
Kur’an, yahûdî ve hristiyanlarla düşmanlık tohumlarını saçacak hiçbir dine faydası olmayan tartışmalara girmememizi emreder. “Düşmanlıkta ileri gidenler müstesna olmak üzere yahûdî ve hıristiyanlarla en güzel şekilde mücadele edin. Bir de deyin ki biz hem bize indirilene hem de size indirilene iman ettik. Bizim ilahımız ve sizin ilâhınız birdir. Biz yalnız ona ibâdet ederiz.” 1148
Kur’an, Mûsâ ve İsa (a.s.) mensuplarının müslümanlarla bu kabil tartışmalara girişmelerini çok garip karşılar. “Ey habibim! Onlara Allah’ın dininde ve ona bağlanmakla üstün olmada bizimle çekişip mücadele mi ediyorsunuz? Hâlbuki O bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Yaptıklarımızın mükafatı bize, sizin yaptıklarınızın cezası sizedir. Biz ona özümüzle bağlanmışız.” 1149
1145] Buhârî; Müslim, K. Tevbe 45
1146] Taberâni; Müslim, K. Tevbe 47
1147] Muhammed Gazali, Müslümanın Ahlâkı, s. 26-29
1148] 29/Ankebût, 46
1149] 2/Bakara, 139
- 260 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bir yahûdinin Rasûllah’ta (s.a.s.) alacağı vardı. Birgün borcunu istemeye gelerek şöyle dedi: “Siz ey Abdulmuttalip oğulları borcunuzu çok geciktiriyorsunuz. Hz. Ömer (r.a.) Rasûlullah’ın huzurunda nezaketsiz konuşan bu adama te’dip etmek gayesiyle kılıcıyla vurmak ister. Fakat Rasûlullah (s.a.s.) onu durdurarak: “Bana da ona da bundan başkasını söylemen gerek: O’na güzel istemeyi, bana da güzel ödemeyi tavsiye etmeliydin.”
İslâm, kâfir ve fâcir de olsa adâletle davranmamızı emretmiştir. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Mazlumun duası, günahkâr da olsa kabul edilir. Çünkü onun günahı kendisinedir.”1150 Yine şöyle buyurur: “Kâfir de olsa zulme uğramışın duası makbuldür. Sen şüphe vereni bırak şüphe vermeyene sarıl.” 1151
Bu naslarla İslâm, müslüman olmayanlara da kötü muamelede bulunmayı yasaklamıştır. Diğer dinlere mensup olanlara güzel muamelede bulunmanın bir diğer delili de şu hâdisedir: “Ömer’in oğlunun evinde bir koyun kesilmişti. Eve gelince ‘yahudî olan komşumuza ondan verdiniz mi?’ Çünkü ben Rasûlullah (s.a.s.)’ın şöyle dediğini duydum: “Onu bana vâris kılar zannına düşünceye kadar, Cebrail bana komşuya iyilikte bulunmamı tavsiye etti.” 1152
İslâm, kâfir de olsa akrabalara iyilikte bulunmayı emreder. Çünkü Hakk’a sarılmak, Hak ehline herhangi bir cefada bulunmamakla mümkündür. “Sen anne ve babana dünyada iyilikle muamelede bulun. Bana yönelenin yolunu tut, sonra dönüp bana geleceksiniz. Ben size yaptıklarınızı haber vereceğim.” 1153
Bunlar şahsî açıdan böyledir. Genel mânâda ise İslâm, tüm milletlerin bekâsını, medeniyetlerin yükselmesini, kuvvetlerinin devamını iyi ahlâkın varlığına bağlamıştır. “Milletlerin ahlâkı çökerse, onlar da çöker. Şair şöyle haykırır: Milletler ahlâk iledir. Ahlâkları kötüye giderse onlar da gider.” Bu gerçeği, Rasûlullah (s.a.s.) aşiret ve kavmine ki, onlar arap yarımadasında büyük mevki kazanmışlar ve yönetimi ellerine almışlardı. Buna rağmen onlara, bu saltanatlarının devamının ancak güzel ahlâkla mümkün olabileceğini anlatarak te’kid etmiştir: Enes bin Malik der ki: “Bizler, Muhacir ve Ensâr’ın bulunduğu bir evde iken Rasûlullah (s.a.s.) yanımıza geldi. Herkes yanıma oturur umuduyla ona yer göstermek istedi. Fakat O, kalkıp kapı kanadına dayanarak şöyle dedi: “Liderlik Kureyş’tedir... Benim sizin üzerinizde büyük hakkım vardır. Kureyş üç şeyi yaptığı müddetçe bu hakka sahip olur: Kendilerinden merhamet talep edildiği zaman merhamette bulunurlarsa, Hükmettiklerinde adâletten ayrılmazlarsa, Söz verdiklerinde yerine getirirlerse. Kim bunları yerine getirmezse Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların lâneti onun üzerine olsun.” 1154
Bu hadis, millet, devlet ve ailenin kıymet ve makamının ancak yüce ahlâk ve şerefli işlerle mümkün olabileceğini kesin ve açık bir şekilde îzah etmektedir. Meselâ, bir hâkim İslâm’ı tatbik ettiğini söylüyorsa fakat hükmünde adâleti yerine getirmiyor, ihtiyaçları yerine getirmede, merhamette bulunmuyor, sözleşmelerde ahde sâdık kalmıyorsa, böyle biri İslâm ve Kur’an nazarında tüm yüce faziletlerden sıyrılmış yer ve gök âleminde lanete müstehak olmuştur. Hasan (r.a.) şu
1150] Buhârî, Mezâlim 9; Ahmed bin Hanbel
1151] Ahmed bin Hanbel, II/367
1152] Buhârî, Edeb 28
1153] 31/Lokman, 15
1154] Taberânî
AHLÂK
- 261 -
hadisi rivâyet eder: “Allah bir kavme hayır muradettiği zaman yönetimlerini hikmet ehlinin eline, mallarım da cömertlerin eline verir. Bir kavme de şerri murad ederse yönetimlerini sefih insanların eline, mallarını da cimrilerin eline kor.” 1155
İbn Teymiye şöyle der: “Allah, kâfir de olsa âdil devleti ikâme eder, zâlim devleti müslüman da olsa ikame etmez. Kitap ve sünnet nazarında ahlâk en önemli meseledir. O, din ve dünyanın tamamıdır. Bir milletin Allah (c.c.) veya insanlar nazarında değeri düşerse bu düşüş, ahlâk ve faziletlerden yoksun kaldığı nisbettedir.” 1156
Küfür En Büyük Günah, En Büyük Ahlâksızlıktır: Ahlâka zıt bir iman mücadelesinin İslâm’a getirdiği olumsuzluklarla, ahlâksızlığı iman haline getirmek isteyen küfür eyleminin doğurduğu olumsuzluklar birbirini izlerken bazı kavramların en azından nazarî planda da olsa netleşmesi gerekir diye düşünüyorum. Akılların buharlaştığı bir ortamda anlam arayışı, piyasaya bakıldığında boşuna gibi gözükse de akıntıya kapılıp gitmekten daha akıllıca geliyor. Dahası küfür ve ahlâksızlığın Tuna Seli’ne döndüğü bir dünyada olayın sadece nazarî planda ele alınması bir dezavantaj gibi gözükse de konunun anlaşılması bakımından avantajlı olduğu gözardı edilemez. Meseleyi kişiselliğe dökmeden anlam ve eylemin kendisini tartışmak itikadi bir denemede en azından olması gereken bir hassasiyettir sanıyorum.
Önüne gelen her kötülüğe küfür gözüyle bakmak gibi bir genellemenin insanımızı yanlış sonuçlara götüreceği yönündeki hassasiyeti haklı bulmakla birlikte, hiç bir kötülüğün insanın imanını yok etmeyeceği veya kâfir yapmayacağı yönündeki bir genellemenin bizi getireceği çıkmaz konusunda da benzeri bir hassasiyet olması gerekmez miydi, diye sormaktan kendimi alamıyorum. Ahlâk dışı davranışların giderek daha geniş çaplı ahlâksızlıklara yol açacağı gözardı edilerek, insanımızın, en büyük ahlâksızlık olan küfrün kapısına getirileceği düşünülmemiştir. Daha da kötüsü, iffetin ayıplanıp fuhşun alkışlandığı bir dünyada “Ne kadar kötülük yaparsanız yapın imana zarar vermez; cennete gitmenize engel değildir, kâfir olmazsınız.” demeye devam edildiğini görüyoruz. Hatta bu anlayışa engel görülen âyetlerin anlamlarını yerinden kaydırmak için gösterilen çaba, Pavlos’u bile aratır hale gelmiştir. Günahla küfür arasındaki mutlak kopukluk düşüncesi, malesef İslâm-müslüman ahlâkını can evinden vurmuş, kısmen de olsa günahı mü’minin gözünde meşru hale getirmiştir. İmanî ve ahlâkî konularda maddî yaptırım içeren cezaların öngörülmediği düşünülürse bu ayrım, günahtan kaçınmanın garantisi olan içsel/ruhsal otokontrolün temelinden sarsılmasına yol açmıştır.
Şeytan ve yandaşlarının vesvese ve propogandalarına karşı kalplerde gedik açan bu yıkımın toplumu getirdiği nokta ortadadır. Akıllar, toplumdaki kargaşa ve anarşiyi anlamaktan aciz ve dumura uğramış vaziyette. Ne insanımızın yarınları var ne çocuklarımızın. İffet ve namus atılması gereken eski bir eşyayı andırır hale gelmiş; ona saldırı ise kutsal bir savaş olarak ilân edilmiştir. Günahkârlık işbilirlik, temiz kalmak ahmaklık olarak işlem görmektedir. Trilyonların harcandığı eğitim kurumları sadece cehaleti öğretir gibidir. Bu sebeple olmalı ki ülkede olup bitenlere ülkenin aydınları bile akıl erdirmekte güçlük çekiyor. Camiler
1155] Ebû Dâvud; Fethu’l-Kadir, I/262
1156] Muhammed Gazali, Müslümanın Ahlâkı, s. 30-33
- 262 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sonuna kadar açık olduğu için bunca kötülüğün kaynağı küfür değil de iman sanılıyor! Buna rağmen ulemâ(!), müslümanların gözünde günahın çirkinliğini hafifletmekle meşguldür.
Küfrün Anlamı
Küfür kelimesi, günah ve ahlâksızlık adına ne kadar kötülük varsa bunları ifade eden kelime ve kavramların etrafında döndüğü mihver bir kelimedir.1157 Bu nedenledir ki küfrün cezası, Kur’an’da hep ebedi cehennem olarak hatırlatılmaktadır. Ancak şunu belirtmeliyiz ki Kur’an’ın bu kelimeyi kullanmaya başladığından bu güne kadar küfür kelimesinin anlamında sürekli bir hareketlilik sözkonusudur. Özellikle kavramsal anlamını kazandıktan sonra birtakım anlamları gözardı edilmiş ve bilhassa kalp ile tasdikin zıddı bir konuma indirgenmiştir. Ama buna karşılık kimi zaman bir sövgü kelimesi olarak da kullanıldığı olmuştur. Bu sebeple kelimenin anlam sahasının doğru tesbit edilip, nerede ve hangi anlamda kullanıldığına özen gösterilmesi gerekir.
Küfür kelimesi, bilmemekten veya bildiği halde itiraf etmemekten kaynaklanan inkârı ifade için kullanıldığı gibi inatlaşma veya inanıyor gözükmeyi de içermektedir.1158 Daha da önemlisi Kur’an’ın bu kelimeyi, Arap toplumunun günlük dilde kullanmakta olduğu anlamıyla ödünç alıp dini sahada kullanmış olmasıdır. Câhiliyye Arapları bu kelimeyi nimet azgınlığı, ekmeksizlik veya nankörlük anlamında kullanıyorlardı.1159 Nahl sûresinde Allah, bir takım lütuf ve nimetlerini saydıktan sonra teslimiyet ve nankörlük etme tavırlarından sözederken kelimeyi nankörlük anlamında kullanmaktadır. Hatta bu âyetlerde hem maddî rızıklara hem de dinî ve ahlâkî hükümlere karşı sergilenen nankörce tavrın her iki yönüne de işaret edilmektedir. 1160
O halde kelime, başlangıçta iyiliksizlik anlamında bir umumiyet arzediyordu. Bu nedenle hem insanın iyiliğine nankörlük etmek, hem de Allah’ın insana lütfuna karşı nankörlük etmek anlamlarında kullanılabildi. Bir diğer husus ise kelimenin hem ahlâkî alanda hem de itikadi alanda kullanılıyor olmasıdır. Bu anlamsal bağ, bize daha derin bir ilişki zincirini hatırlatmaktadır. Dünyevi ilişkilere değer kazandıran ve anlam yükleyen ahlâk hükümlerinin, inanç ilkeleri ile hayatın akışı arasında bağlantı oluşturduğunu duyurmaktadır. Hayatın işleyişi ile dinî ilkeler arasında beliren bu ilişki biçimi, bizim “Dünya Görüşü” diye bildiğimiz, somutlaşan dini düşünceden başka bir şey olmamalı. İnsanın ruhundan doğan, İlâhî risalet ve hatırlatmayla kaynamaya başlayan inanç, hayatın üzerine şavkını vurduğunda ahlâkı doğurmaktadır. Bu nedenle ahlâk bir yönüyle hayatın bizzat kendisine diğer yönüyle hayatı vareden gücün tabiatına bağlıdır: İman ve itaat,1 takvâ ve kunut diye bildiğimiz bu bağ koparıldığı anda küfür denen illet kendini hissettirmektedir. Bu nedenle küfür, ahdi bozma ve yoldan sapmadır.1161
Dolayısıyla küfür kavramının, insanın insanla, hayatla ve Allah’la olan ilişkilerindeki arızâyı ifade eden bir anlam yelpazesine sahip olduğunu düşünebiliriz.
1157] Toshihiko İzutsu, Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, İst. 1991, s.165
1158] Zebidi, Tâcü’l Arus, küfür maddesi
1159] İzutsu, Kavramlar, s.167-175
1160] 16/Nahl, 78-83
1161] 2/Bakara, 108, 3/Âl-i İmran, 86
AHLÂK
- 263 -
Ve hatta insanın Allah’a muhalif olmasını, insanlarla ihtilaf içerisinde bulunmasını, böylece dünyayı fesad diyarı haline getirmesini sağlayan da bu kavramın kapsamına giren zihniyet, tavır ve hareketler olduğunu söyleyebiliriz. Küfür kelimesinin hem Kur’an’da hem de hadislerde iman ve İslâm’ın zıddı olarak gözükmesi; onun aynı zamanda barış ve emniyetin de iptalini doğuran yegâne sebep olduğunu gösterir sanırım.1162 Küfürle ilgili bir takım kelime ve kavramlara gözatınca, çok yönlü ilişkiyi ve anlam genişliğini görebiliriz. 1163
Küfürle Yakından İlgili Kavramlar
Kendini bilenin Rabbini bileceğine dair hüküm, insana arız olan gafletin içten başladığını gösterir sanırım. Çünkü insanın kendisi hakkındaki yanılgısı, onu Rabbiyle ilgili yanılgılara sürüklemektedir. Varlığını, bir damla suyun içerisinde yer alan hücre parçacığına borçlu olan insanın herkesi kendisine muhtaç görüp, kendisinin hiç kimseye muhtaç olmadığını sanması, galiba dünyanın en büyük yanılgısı olsa gerek. Kendisini bir virüsün elinde oyuncak olmaktan kurtaramayan insanoğlunun bu şişinmesine Kur’an, “istiğna” demektedir ve azmasının nedeni olarak da bu gafleti göstermektedir.1164 Kendini büyük sanma (tekebbür) ve üstünlük taslama (istikbar) ile başkalarını hor görme (istinkaf) bu cehaletin bir sonucudur. Ama bu aldanış kelimeleri, sadece günlük hayattaki edep dişiliği değil aynı zamanda imana engel olan küfrü de ifade için kullanılır.1165 Dahası, hem ahlâkdışılığı hem de iman karşıtlığını dillendirmede kullanılan kelimeler bunlardan ibaret değildir. Küstahlık anlamında bağy,1166 varlık içinde şımarma mânâsında batarat,1167 burun kıvırma olarak “ateve”1168 ve azgınlık, zorbalık anlamında tuğyan.1169 Haşin ve gaddarca davranışlar da bu tavırların bir sonucudur ve o da diğerleri gibi ahlâk ve imana mugayir davranışlardır. 1170
O halde bunun anlamı, Allah’ın gönderdiği vahiy ve elçiyle alay etmekle Allah’ın yarattığı insanla alay etmek arasında özde bir farkın olmadığıdır. Her ne kadar biri ahlâkî, diğeri imani bir mesele olsa da tabiattaki âyeti yalanlamanın kitaptaki âyeti yalanlamaktan farkı yoktur. Biriyle alay etmek diğeriyle alay etmekten neden farklı olsun ki? Birini “ol” emriyle yaratmış, diğerini de “ol” emriyle göndermiştir; dolayısıyla her ikisi de Allah’ın sözüdür. İnsan da vahiy de.1171 Bu sebeple Allah, gönderdiği vahye uyanlarla birliktedir, alaycılara karşıdır. 1172
Kâfirlerin kendileri hakkında düştükleri bu gaflet, onların olaylara bakışını olumsuz yönde etkilemekte, yaptıkları kötülükleri güzel göstermekte ve yollarını karıştırmalarına sebep olmaktadır.1173 Kur’an, kâfirlerin dalâleti hidâyet sanmalarının nedeni olarak, zan, hevâ, kalplerin katılaşması ve şüpheciliklerini
1162] Buhârî, Fiten 21, İman 36, Vudû’ 66; 6/En’âm, 81, 82; 2/Bakara, 253; 61/Saff, 14
1163] Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Y., 119-121
1164] 96/Alak, 1-7
1165] 39/Zümer, 59; 40/Mü’min, 27, 28; 4/Nisâ, 173; 74/Müddessir, 19-25
1166] 42/Şûrâ, 27, 42; 28/Kasas, 76, 78
1167] 28/Kasas, 58
1168] 25/Furkan, 21; 45/Câsiye, 8; 7/A’râf, 166
1169] 5/Maide, 64, 68; 18/Kehf, 80, 10/Yunus, 11
1170] 40/Mü’min, 35; 19/Meryem, 12, 14
1171] 36/Yâsin, 82
1172] 15/Hicr, 94-96
1173] 27/Neml, 4
- 264 -
KUR’AN KAVRAMLARI
göstermektedir. Bunlardan zan, kesinlik ar-zetmeyen tahmini bilgi; hevâ, vahye dayanmaksızın insanın kendi uydurduğu kuruntu;1174 kalplerin katılığı ise perdeli, örtülü, paslı olma ve mühürlenme şeklinde de ifade edilmektedir. 1175
İnsanı küfre düşüren bu önyargılar, ahlâksızlıklarının da nedenidir. İnsana iftira etme ahlâksızlığı ile Allah’a iftira etme küfrünün her ikisinin de iftira olduğunu unutmamak gerek! 1176 Kalplerindeki bu eğrilme ve sapma, onları Allah’ın vahyinden şüphe etmeye. sevketmektedir.1177 Bu sebeple de Allah’ın vahyini yalan, peygamberlerini de yalancı saymaktadırlar. Küfrün en yaygın ifadelerinden biri kizb ve tekzip kelimeleriyle ifade edilmektedir. Allah’ın söylemediği şeyleri söylemiş gibi gösterme iftirası ile onun gerçek âyetlerini yalan sayma arasında fark olmadığı gibi,1178 bir insana iftira etmek kadar doğru söylediğini bile bile yalancılıkla itham etmek de o ölçüde ahlâksızlıktır.1179 İnanmadığı halde inanıyormuş gibi görünen münâfıkların inkârı, aynı zamanda bir ahlâksızlık olduğu gibi, fesad ve ifsad da o ölçüde küfür ve ahlâksızlık örneğidir. 1180
İnsanın yalanlaması, onu İlâhî yolu reddedip şeytanî yolu benimsemeye ve sürekli bir bocalamaya itmektedir.1181 Gerçeği reddeden ve serabı gerçeğin yerine koyup sarılan bu insanın halini tasvir için kâfir kelimesi kullanılmaktadır. Böylece kelime gerçeği red (inkâr) etme ve örtme anlamında kavramlaşmaktadır. 1182
Tabii bu durumda gerçeği bastırma girişimi gündeme gelmekte ve zulüm kelimesini küfür kelimesinin anlam alanına taşımaktadır. Çünkü kâfirler, zâlimlerdir.1183 Bir küfür çeşidi olan şirk, en büyük zulüm olarak sunulmaktadır. Üstelik küfür kelimesinin şükrün zıddı olarak sunulduğu bir bölümde.1184 Zira küfür; kendi hevâsını putlaştırması ve İlâhî ölçüyü kaybetmesi nedeniyle kişiyi, sınır tanımayan bir canavara dönüştürmekte, böylece en iğrenç zorbayı ortaya çıkarmaktadır.1185 Bu nedenledir ki inanç ve düşünceye baskı, İslâm’dan değil küfürden kaynaklanan bir sorundur. Nitekim Allah yarattıklarının küfrüne rağmen verdiği süreye sâdıktır. Dinde zorlama yoktur.1186 O halde baskı, dinsizliktendir. 1187
Küfür En Büyük Günahtır
Küfür fiilinin sadece küfür kelimesiyle değil de cuhd,1188 inkâr,1189 iftira ve
1174] 53/Necm, 23
1175] 13/Ra’d, 30, 31; 2/Bakara, 74; 41/Fussilet, 4, 5; 17/İsrâ, 45, 48; 2/Bakara, 5, 7; 83/Mutaffifîn, 14
1176] 46/Ahkaf, 28; 5/Mâide, 103
1177] 40/Mü’min, 34, 35; 3/Âl-i İmran, 7
1178] 6/En’âm, 21, 25
1179] 6/En’âm, 33
1180] 2/Bakara, 7-15
1181] 2/Bakara, 15, 16
1182] Toshihiko İzutsu, s. 165, 166; Zebidi, Tâcü’l-Arus
1183] 2/Bakara, 254
1184] 31/Lokman, 11, 13
1185] 25/Furkan, 43; 28/Kasas, 50; 47/Muhammed, 14; Bakara, 49
1186] 2/Bakara, 256
1187] 10/Yunus, 99; 16/Nahl, 106; 20/Tâhâ, 73; Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Yayınları: 121-124
1188] 16/Nahl, 71; 29/Ankebût, 47
1189] 16/Nahl, 22, 83), tekzib (6/En’âm, 21), şirk (31/Lokman, 11, 13
AHLÂK
- 265 -
zulüm1190 ve benzeri kelimelerle ifade edilmesi gibi Kur’an; günah eylemini de çeşitli kelimelerle zikretmektedir: isim, seyyie, zenb, fuhuş, cünah vs. gibi. Günahla ilgili bu kelime grubunun da yine küfür grubu kelimelerle birlikte kullanıldığını ve aralarında anlam ilişkisi bulunduğunu görüyoruz. Şöyle ki: Allah’ın âyetlerini inkâr eden (küfr), tekzib eden (yalanlayan) lerin günahlarıyla (zenb) birlikte yakalanıp helak edildiğinden bahseden âyetler bunun en çarpıcı delilleridir.1191 Âyetin başına ve sonuna bakmaksızın, kimlerden bahsettiğini düşünmeksizin kelamcı yöntemiyle şu âyetten büyük ve küçük günah ayrımı çıkaranların günahtan ne anladığını merak ediyorum: “Günah ve fuhşiyatın büyüklerinden kaçınan, ancak aşın olmayan hatalar işleyenlerin iyiliklerine iyilikle, kötülük edenlere de yaptıklarıyla karşılık versin diye, yerde ve göklerde ne varsa Allah’ındır.”1192 Ancak Âyetlerin öncesi Allah’ın zikrinden (öğüt) yüz çevirip dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerin bilgisinin eksikliğinden bahsederek kimin doğru yolda, kimin sapkınlık içinde olduğunu Allah’ın daha iyi bileceğini söylüyor. Konunun sonu da aynı bağlamda sona eriyor.1193 Dolayısıyla âyet Mekkelilerin şirk ve aşırılıklarından bahsetmektedir.
İnsan sûresinde “isim” kelimesi, küfür kelimesiyle birlikte ve aynı eylem için kullanılmaktadır.1194 Dahası saldırgan, günahkâr kimseden başkasının âhireti inkâr etmeyeceğini söyleyen âyeti,1195 günahı, inkârın sebebi olarak göstermektedir. Bu hüküm, küfür zihniyetinin insanı taşkınlığa götürmesinin yanında, insanın işlediği günahların insanı boğacak hale getirmesinin de habercisidir sanki. Ateşin kendilerine sadece az bir gün dokunacağını söyleyen kitap ehline: “Allah’tan garanti antlaşması mı aldılar?” diye sorduktan sonra Kur’an, şöyle diyor: “Evet, kim bir günah (seyyie/kötülük) işler de suçu kendisini kuşattrsa işte onlar ateş ehlidir, cehennemde sürekli kalacaklardır.”1196 Bunun anlamı nedir? Günahkâr bir hayat, tövbe edilmediği müddetçe insanın gözünü, basiretini kapatacak bir ivme izleyerek gelişmeye devam ediyor. “Rabbinden gelen kesin deliller üzerinde bulunan kimse, yaptıklarının kötülüğü kendisine güzel gözüken ve hevâsına uyan kimse gibi midir?”1197 Firavun’a yaptıkları güzel görünmüş ve yoldan çıkarılmıştı. 1198
Allah’ın âyetlerini yalanlayıp onunla alay etmenin seyyie olduğunu söyleyen ve bu günahı işleyenlerin sonunu haber veren âyeti 1199 de küfrün en büyük günah olduğunu haber vermektedir. Haram ayların yerlerini maslahat gereği değiştirenlerin kâfir olduğunu ve Allah’ın onları yola iletmeyeceğini söyleyen âyet de bazı günahların küfür şeklinde cereyan ettiğini gösterir sanırım. 1200
Sonuç: “Küfür En Büyük Ahlâksızlıktır.” İlâhiyat kültürümüzde büyük günahlar diye bildiğimiz kati ve zina gibi haramların günah derecesi, küfürden
1190] 4/Nisâ, 48; 7/A’râf, 37; 29/Ankebût, 68
1191] 8/Enfâl, 52, 54; 4/Nisâ, 48, 50
1192] 53/Necm, 31, 32
1193] 53/Necm, 27-32
1194] 76/İnsan, 24
1195] 83/Muttaffifîn, 12
1196] 2/Bakara, 81
1197] 47/Muhammed/14
1198] 40/Mü’min, 37
1199] 30/Rûm, 10
1200] 9/Tevbe, 37; Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Yayınları: 124-126
- 266 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ehven olsa bile onları günah sınıflamasından çıkarmaz. Daha açık bir ifadeyle büyük ve küçük günah ayrımı, küçük günahları meşru, büyük günahları tevbesiz kılmaz ve hepsi de günahsa en büyük günah da (yani küfür) günahlardan bir günahtır. O halde günah işleyen kimsenin küfre düşmeyeceğini söylemek kavram kargaşasının doğurduğu anlamsız bir cümle olmaktan öteye geçemez.
Böyle bir kavram kargaşasının üzerine kurulmuş varsayımların doğurduğu vahim sonuçların farkedilmemesi daha da vahimdir. Tevbe edilmemiş büyük günahların, Allah’ın dilemesi durumunda atfedilebileceğini fakat küfrün ve şirkin affedilmeyeceğini söyleyen âyetlerden genellemeler çıkarmak bu tür varsayımların ürünüdür. Dilemesinin sınırı olmayan Allah’ın büyük günahların hepsini affetmek gibi bir yetkisi varsa bu yetkiyi küfür için (hâşâ) sınırlayan kim? Veya Allah’ın yetkisinin sınırsızlığından hareketle insanların günahlarının atfedilebileceğini bir güvence gibi sunmak mümkün mü? Şâyet mümkün gözükürse bunun çok önemli iki sakıncası vardır. Birincisi Allah’ın kanunlarını ve ilkelerini görmezden gelme anlamına gelir. İkincisi ve konumuz açısından en önemlisi de inananların gözünde günahı meşru hale getirir. “Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başka her şeyi dilediği kimse için bağışlar...”1201 âyeti, şirkten tevbe etmiş insanlar için değil, tevbe etmemiş ve küfründe direnmekte olanlar için geçerlidir. Çünkü sahabenin çoğunluğu şirkten tevbe etmiş ve müslüman olmuş kimselerdi. Âyet bu tür kimselerin durumunu ifade etmek için gelmemiştir. Küfürde direnmekte olanlara hitabetmektedir. Öte yandan Allah’ın şirk dışında bütün günahları affedebileceğini söylemek, affedileceği garantisini vermiyor ki. Dahası âyet, bu affetme yetkisini Allah’ın dilediği kimseler için kullanacağını söylüyor. Küfürde direnenlere karşı şirkin affedilmezliği bağlamında söylenen bir sözü, günahları meşrulaştırma bağlamında kullanmak âyeti anlamamak olur. Hele bir de Kur’an’ı hayat haline getiren sahabenin kısmi günahı ile günahtan gözükmez hale gelmiş bir insanı aynı kategoride tutmak ne derece doğru olur?
Bugün İslâm toplumlarında iyiliğin yanından geçmeyen ama cürmün içerisinden hiç çıkmayan ve de fena fil günah olan kimselerin büyük çoğunluğunun “Âmentü”nün esaslarına inandığını söyleyen ve ezbere sayan insanlar olduğunu kim inkâr edebilir? Mü’min ve kâfirin iyilik ve kötülükleri arasındaki fark bir cümleden mi ibaret? Şehâdet ve ahit hiç mi bağlılık gerektirmiyor? Allah’ın yasaklarının kendisini hiç ilgilendirmediğine inanan ve işlediği günahların da başkalarını ilgilendirmediğini söyleyen bir başıboş, gerçekten inanmış veya küfre bulaşmamış insan mıdır? Ömründe hiç namaz kılmayan kimse -ki biz buna “târikü’s- salât” diyoruz-, eskaza bir vakit namazını geçirmiş kimseyle aynı mı? Ağır tahrik altında bir insanı öldürmek zorunda kalan bir katille adam öldürmeyi en büyük zevk aracı haline getirmiş bir ölüm makinası bir olur mu?
Her fırsatta insanları küfürle itham etmeyi elbette savunmuyorum ama bir müslüman olarak hangi davranışın imandan, hangi davranışın küfürden kaynaklandığını veya hangi duruşun imana, hangi duruşun küfre yakın olduğunu bilmek gerektiğine inanıyorum. Bu bağlamda küfür kavramının da diğerleri gibi netleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bu konuda benim düşüncem, küfrün en büyük günah, en büyük ahlâksızlık olduğu yönündedir. Hatta bundan da öte, küfrün, günah ve ahlâksızlık
1201] 4/Nisâ, 116
AHLÂK
- 267 -
zihniyetinin ismi olduğunu düşünüyorum. Günahların günahı ahlâksızlığın da en ahlâksızı bu zihniyettir. Çünkü bu zihniyet tüm kötülükleri meşru hale getiren bir bakış açısından doğmaktadır. Herhangi bir kötülük kötülüktür ama size iyilik yapana kötülük yapmak, daha büyük bir kötülüktür. Allah’ın karşılıksız lütfuna kötülükle karşılık vermekse en büyük kötülüktür. Tolstoy’un dediği gibi; “Günahların en büyüğü, en büyük nankörlüktür.”1202 Neticede, Türkçesi nankörlük olan küfür de en büyük ahlâksızlıktır. Çünkü ahlâksızlık, günah sayılan davranışlar için kullanılıyorsa, küfür olan bir davranış böyle bir nitelemeyi öncelikle hakediyor demektir.
Küfür kavramı bütün kötülüklerin temelini oluşturduğu gibi, günahların yığılması da insanı küfre hazırlayan basamakların oluşturulması anlamına geliyor. Temiz kalmaya özen gösteren bir insanın iman etme şansı, boyunca çirkefe batmış ve yaptığından hiç utanmamış bir insanın şansından daha fazla olmalı. 1203
Ahlâk ve Hukuk
Giriş: Gerek “ahlâk” ve gerekse “hukuk” değerler dünyasına ait olmaları nedeniyle girift ve soyut kavramlardır. Bu nedenle gerek tanımlan, gerek alanları ve gerekse kapsamları net olarak çizilememektedir. Çizilse bile sübjektif özellikler taşımaktadır. Dolayısıyla herkesin kabul edebileceği objektif bir görüntü arzetmemektedirler. Ama bununla birlikte kişiler okudukları tanımlardan birini veya bazısını daha isabetli bulabilirler.
Öte yandan esneklik nedeniyle her iki kavramın karşılaştırmasını yapmak da oldukça netameli gözükmektedir. Çünkü hem ahlâk felsefecileri, hem de hukuk felsefecileri, ahlâk ve hukuk ilkelerini vaz’i alandan beşeri alana çekmekle oldukça görece bir tartışmaya zemin hazırlamışlardır.1204 Neticede bu tartışmalar, neyin ilke, neyin ilke olmadığı kaosunu doğurmuştur. Özellikle ahlâkî ilkelerin kişisel mi, yoksa toplumsal mı veya İlâhî kaynaklı mı, yoksa beşerî mi olduğunu tartışmışlardır. Hukuk felsefesinde ise tabiî hukuk, pozitif hukuk, realiter hukuk, vs. ayrımları oldukça yaygın tartışma alanlarıdır. Böylesine kaotik bir zeminde net yorumlar yapmanın mümkün gözükmemesi de tabiidir.
Ahlâk Nedir? Kelime mânâsı itibariyle huy, tabiat, doğuştan gelen veya sonradan kazanılan bir takım davranış şekilleri, huylar ve tavırlar anlamında kullanılmıştır.1205 Hukuk felsefecileri ise ahlâkı, toplum tarafından benimsenen ve insanların davranışını düzenleyen kurallar olarak tanımlamışlar ve hukuka yakın bir işlevine işaret etmişlerdir. 1206
Ahlâkı hikmet kavramına dayandırarak daha felsefi bir izah yapan Kınalızade Ali Efendi ise, Hikmeti, amelî ve nazarî olmak üzere ikiye ayırır ve Ameli (pratik) Hikmetin Ahlâk ilmi olduğunu belirtir. Ahlâkî davranışların temeline inmeye çalışan Kınalızade iyi davranışların tabiî ve vaz’î olmak üzere iki kaynaktan doğduğunu Nasreddin Tusi’den naklen şöyle açıklar: Tabiî olan davranışları kişi kendiliğinden yapar. Vaz’î olan davranışlar ise toplumun İttifak ettiği temel
1202] Tolstoy, Çocukluk, M.E.B. Y., s. 32
1203] Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Yayınları: 126-129
1204] Adnan Güriz, Hukuk Felsefesi, Ank.1987, s.72
1205] Meydan Larousse, “Ahlâk”
1206] Güriz, s.13
- 268 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kurallar tarafından önceden belirlenmiştir ve bunlar da İlâhî yardıma maz-har olmuş peygamberler vs. tarafından ortaya konmuş din kuralları veya örf, adet ve törelerdir.1207 Görülüyor ki Kınalızade, Materyalist hukuk ve ahlâk felsefecilerinin bölücü tutumlarla dışladıkları bir takım değerleri (norm) daha bütüncül bir yöntemle birleştirmiştir.
Ayrıca ahlâkı, hikmetli davranış ve düşünce anlamına gelen deyimlerle izah etmesi de oldukça anlamlıdır. Çünkü kanaatime göre hikmet, olması gerektiği gibi yapmak veya bir şeyi nasılsa öyle bilmek anlamına gelmektedir. Dolayısıyla böyle bir niteleme, ahlâkı aslına uygun olarak bilmek ve nasıl kavranılması gerekiyorsa öyle davranmak anlamında netleştirmektedir.
Bu bağlamda ahlâkın tanımıyla ilgili olarak değinmekte yarar gördüğüm bir husus, kelimenin etimolojik yapısıyla kavramsal anlamı arasındaki uygunluktur. Ahlâk kelimesi hulk’un çoğuludur ve halk (yaratma) kelimesiyle aynı kökten eş anlamlı olarak türetilmiştir. Yaratmayı (halk) fizikî bir yoktan yaratma olarak anlayanlar insanın değerler dünyasını şekillendiren (ki bu alan soyut, metafizik bir alandır) ahlâk kelimesiyle alaka kurmakta zorlanmışlardır. Bunun sebebi, halk (yaratma) kelimesinin yoktan yaratma anlamına gelen ibda kelimesi gibi bir yaratma anlamına geldiği yanılgısıdır. Hâlbuki halk kelimesi daha çok yaratılmış bir şeyi değiştirerek başka bir mahiyette yaratmadır. Alak sûresinde olduğu gibi kan pıhtısından insan haline getirme1208 şeklinde bir yaratma. Topraktan, sudan, ateşten yaratma1209 ibareleri de böyledir ki bu kelime insanın iç ya da ruh dünyasının düzenlenmesiyle ilgili bir anlam çağrıştırmaktadır. Bilgi, hikmet, örf, din ahlâk ve hukuk gibi etik değerler ve kavramlar daha çok insanın bu dünyasıyla ilgilidir. İnsan sahip olduğu bu yetenekleri sayesinde bahsedilen normları ya kendisi üretir veya İlâhî kaynaktan hazır olarak alır ve pratize eder. Bu da tabiî olarak insanın kendi orijinaline uygun tutum ve davranış demektir.
Hukuk Nedir? Toplumu düzenleyen ve devlet müeyyidesi ile kuvvetlendirilmiş bulunan kuralların bütünü şeklinde yüzeysel olarak tanımlanabilen hukuk kavramı,1210 daha çok kanunla eş anlamlı bir ketime gibi algılanmaktadır. Meşrutiyet dönemi İslâm hukukçularının şeriat ve kanun ayrımına benzer bir şekilde hukuk ve kanun ayrımından da bahsetmek mümkündür.1211 Hüseyin Hatemi’nin hukuk devleti deyiminin, kanunu olan devlet anlamına gelmediği yönündeki betimlemesi böyle bir ayrımın yapılabileceğini göstermektedir. Bugün yürürlükte olan T.C. kanunlarının, kanunda yer almayan bazı durumlarda ahlâk ve örfe göre çözüm üretmeyi tavsiye eden hükümler ihtiva etmesi1212 de hukukun kanunu aşan bir genelliğe sahip olduğu imajını vermektedir. Veya diğer bir ifadeyle hukuk yazılı normlar olarak kanun maddelerinin ötesinde yazısız normlar sahasına uzanan bir esnekliği bünyesinde taşımaktadır. Hâkime yorum ve ictihad hakkı vermesi de bu esnekliğin bir sonucudur.
1207] Kınalızade, Ahlâk-ı Alâi, s. 32, 33. Tercüman 1001 Temel Eser
1208] 96/Alak, 2
1209] Nisâ, 1; Nur, 45; Hacc, 22; Mü’min, 67; A’râf, 12
1210] Meydan Larousse, “Hukuk”
1211] Tuncer Namlı, “Tanzimat ve Sonrası Kanunlaştırmaları Karşısında İslâm Âlimlerinin Tavrı ve Neticeleri, Basılmamış Master Tezi
1212] Güriz, s. 22
AHLÂK
- 269 -
Ahlâk-Hukuk İlişkisi: Hukukun kurucu unsuru norm (değer) unsurudur ve bu değerin bir maddî bir de tinsel (mânevî) unsuru sözkonusudur.1213 Hukukun metafizik değerler dünyasına dayanması, onun kaynağını gündeme getirmektedir. Tabiî hukuk yanlıları hukukun ideal bir dünyadan doğduğunu bu sebeple ahlâk, örf ve din’den kaynaklandığını savunurken -ki bu ayağı yere basan bir bir tanımlamadır- materyalist hukukçular ise insan ihtiyaç ve çıkarlarından hukukun doğduğunu söylemişlerdir.1214 Seküler bakış açısının nitelemesi doğru olmakla beraber son derece eksik veya tek yanlı bir görüntü arz etmektedir. Zira hukukun ihtiyaçtan doğmuş olması bir vakıa olmakla birlikte her ihtiyacı o!an kendi çıkarına göre hukuk ilkesi veya idesi vazetmeye kalkarsa sonuç toplumun dolayısıyla insanın hüsranı demek olur ki son yüzyıllarda teknolojik bakımdan kalkınan insanlığın değerler dünyasında bir çıkmazın içerisine sürüklenmesi, hukuku aşırt derecede beşerileştirme ve böylece ölçüsüz şüpheciliğin içerisine sürüklemenin bir sonucudur. Gâyet net bir şekilde görülmektedir ki “metafiziktir” gerekçesiyle değeri, ahlâkı, dini vs. dışlayan Pozitivizm, insanı insanın canavarı haline getirmiş; bunun bir sonucu olarak da önce dinlerin meydana getirdiği kaynaşmayı ulusalcılık adına parçalamış daha sonra da makyavelîst bir mantıkla devleti milletin üzerinde kutsal bir tabu haiine getirmek ve tabiî hukuk, pozitif hukuk ayrımını doğurmak sûretiyle halklarla birlikte onların mânevî dünyalarını da parçalamış ve mahkûm etmiştir. Aslında bu toplumsal arızâ ideal dünyanın maddesel alanla kucaklaşması anlamına gelen hukukun katı pozitivizm tarafından haksız bir şekilde yaralanması ve sakat bırakılmasının bir sonucudur. Hukuku değer ve idealden yoksun bırakmakla insan doğasının can damarını koparan ve sakatlayan katı materyalizm, suçunun tazminatını da yine mazlum insanlara ödetmektedir.
Anlaşılan odur ki hukuk, yazılı kanun metinlerini aşan değerler dünyasına ait kuralların devlet eliyle uygulanmasıdır. Kaynağı da ahlâk, örf, âdet, din vb. kutsal değerler alanıdır. Hüseyin Hatemi’nin deyimiyle gerçek bir hukuk devletini gerçekleştirebilecek bir hukuk, ancak sâbit ve değişmez değerler dizisine dayanmakla olur ki, bu da ancak Allah’ın ipine sarılmakla rnümkündür.1215 Ancak laik sistem nedeniyle Türk hukuk felsefecileri, hukukun kaynaklan arasında dine yer vermezler. Hâlbuki muhafazakâr Batılı tabiî hukuk yanlıları, dinin hukuk kaynağı olduğunu alenen savunabilmektedirler.1216 Bu farklılık, Türk hukukçularının bir takım gerçekleri ifade etmekte zorlandığının göstergesi kabul edilebilir. Bu açıdan bakıldığında sekülerizmin hukuka getirilmiş bir sınırlama olarak değerlendirilmesi mümkündür.
Kaldı ki gücü elinde bulunduran batıcılar, aşın materyalizm bağnazlığı nedeniyle bırakınız dini, ahlâkî gerçeklikleri bile hukukla bağdaştıramazlar. Bir kavram kargaşası cambazlığı ile hukuku olduğu gibi eğitimi de çağdaşlık adına ahlâkî ilkelerden arındırdıkları için en aşırı devletçiler bile devletin malını deniz, kanununa uydurup yemeyenleri domuz kabul etmektedirler. Öyle anlaşılıyor ki kamu sahasını, dolayısıyla hukuku, ahlâkî değerlerden ayırmak, eğitim yoluyla halkın çocuklarını halkın değerlerinden koparmak anlamına geliyor. Bu sakat
1213] İsmail Kıllıoğlu, Ahlâk ve Hukuk, İst. 1988, s. 247, 248
1214] Güriz, s. 379-396, 73
1215] Hüseyin Hatemi, Hukuk Devleti Öğretisi, İst. 1989, s. 16, 35
1216] Güriz, s. 379, 396, 73; Hatemi, s. 42-45
- 270 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hukuk ve eğitim anlayışının bir neticesi olarak da devlet kademeleri, tek kişilik hırsız-polis oyununun oynandığı tiyatro sahnesini andırmaktadır.
Türk toplumu bugün hukukun ahlâka dayandırılması gerektiğini savunan hukuk felsefecileri ile bir avuç burjuva azınlığın ahlâkla bağdaşmayan formel hukuk anlayışını reaüter hukuk adına meşrulaştıran hukuk felsefecilerinin çelişkisini yaşamaktadır. Her ne kadar adı konmasa bile siyasi ve ideooljik çalkantıların arkasında en az çıkarlar kadar bu kavga yatmaktadır. Siyasi gücü elinde bulunduran ideolojilerin mensupları, konjonktür gereği halkı karşısına almamak için bu çatışmaların arka planlarının netleştirilmesini de istememektedir. Bunun bir sonucu olarak hukuk düzeninin, halkın idealleriyle çatışması sürmektedir. Halkın idealleri realitedeki pozitif kurallara feda edilirken, “Hayat hukuku takip etmez, hukuk hayatı takip etmelidir” gibi hukuk felsefesinin çok önemli bir prensibi, hukuk adına ihlal edilmektedir.
Hukuk-Ahlâk ilişkisi tartışmalı bir konu olmakla beraber bu konuda müstakil bir eser kaleme alan hukuk felsefecisi İsmail Kıllıoğlu çok net bilgiler vermektedir. Görüşlerini özetlemeyi bu noktada faydalı buluyorum:
A- Hukuk ve ahlâkın birliği yönünden
1- Hukuk ve Ahlâk etik değerler düzenine aittirler ve her ikisi de aynı değeri içerirler.
2- Sujeye (kişiye) ikişkin olup özgür iradeye yöneliktirler.
3- Bununla birlikte her ikisinin de toplumsal yanı mevcuttur.
4- Hukukta zorlayıcılık Ahlâkta vicdanın buyruğu söz konusudur.
5- Meşrûluk ve zorunluluk bakımından iki alanın birliği tartışmalıdır.
6- İkisi arasında uygulama birliği ve âhengi sözkonusudur.
B- Hukuk ve ahlâkın ayrıldığı noktalar yönünden
1- Hukuk dışa, ahlâk içe yöneliktir.
2- Değerlendirme ve karar verme bakımından eylemlerin hukuka uygunluğu ile ahlaka uygunluğu arasında fark olabilir.
3- Hukukun hetoronom, ahlâkın otonom oluşu yönünden bir fark söz konusu olduğunda,
a- Yürürlük kaynakları bakımından şekli, fiili ve kurumsal yürürlük farkları gündeme gelebilir.
b- Sorumlu olunan makam hukukta sistem veya devlet ahlâk alanında ise ya kişisel ya da kamusal vicdandır.
4- Yaptırım bakımından ayrıldığı noktalar ise hukukun talep hakkı vermesi ve zorlayıcı olması ahlâkın ise talep hakkı vermeyip konvansiyonel oluşudur. 1217
Sonuç: Kısaca ifade etmek gerekirse hem öz itibariyle hem de gerçekleştirmek istedikleri hedef açısından hukuk ve ahlâk, birlik ve uyum içerisindedirler.
1217] Kıllıoğlu, s. 336-374
AHLÂK
- 271 -
Ancak yürürlük ve yaptırım açısından ayrıldıkları noktalar mevcuttur. Hayatı cendereye almamak için hukukun kısa ve öz olması ahlâk ilkeleri gibi çok teferruatlı olmamasf gerekebilir. Bu bakımdan hukuk vaz’edenler teferruat alanını ahlâka bırakırken hukuk ilkelerinin ahlâkla uyumlu olmasına itina göstermelidir. Aksi takdirde fert ve toplumu, kurulu düzenin karşısına iterek devlet-millet çatışmasına neden olabilirler. Veya devlet-mîllet elele vererek fert haklarını gaspedebilir, bu yolla millet parça parça tüketilebilir. Böylece milletin hizmetine ve hayrına kurulmuş bir sistem, milletin felaketine yol açabilir. Üstelik hukuk, vazedenlerinin elinde kendi kaynağına (yani toplumun ahlâk yasalarına) ters düşmüş olur ki bu çok açık bir çelişki ve kendi kendini inkâr sayılır. Özellikle Kur’an’ın teşri felsefesi incelendiğinde görülecektir ki İlâhî vahiy, bir siyaset ve hukuk mekanizması öngörmeden önce ahlâkî ve toplumsal bir sistem önermiş, bilahare siyasal göç oluştuktan sonra hukuk kurallarını vaz’etmiştir. Bu bakımdan hukuk kurallarını ahlâkî disiplinin bir parçası kabul etmek veya onu devlet erkiyle uygulanan ahlâk kuralları olarak değerlendirmek daha uygun gözükmektedir. Çünkü adam öldürme, hırsızlık, saldırganlık gibi suçlar hukuken yasak olduğu kadar ahlâken de yasaktırlar. Bu nedenle İslâm fıkıhı, hukuku ahlâktan ayırmayı düşünmemiştir.
Öte yandan hukuk, bir şahsın veya bir grubun eliyle vaz edilirken ahlâk yasaları kamu vicdanından doğmuştur. Daha açık bir ifadeyle hukuk kuralları, önemli bir kısım ahlâk yasalarının insan eliyle somutlaştırılması demektir. Dolayısıyla ahlâk ilkeleri, hukuka oranla daha maşeri ve cumhuri bir niteiik taşır. Şâyet hukuk, toplumsal bir mutabakat sonucu oluşmamışsa bu fark daha da belirginleşecektir. Bu nedenle pozitif hukuk ve ahlâk yasaları arasında bir çelişki ortaya çıktığı takdtirde umumi ahlâk yasalarının tercih edilmesi daha sosyal bir tavır olur. Aksi takdirde sosyal devletten bahsetmek gülünç olmakla eş anlamlı hale gelebilir. Tabiî hukuk taraftarlarının din kurallarıyla hukuk normları arasında uyum olması gerektiği yönündeki tercihleri de bu bağlamda değerlendirilebilir. Batıyla özdeşleşme anlamında bir çağdaşlık adına milletin değerleriyle çelişmek Hatemi’nin tabiriyle gülünç olmayı göze almayı gerektirmekle kalmaz,1218 milletin içerisinde yaşama yerine fildişi kulelerde yaşamayı da beraberinde getirir diye düşünüyorum. Kaldı ki Türkiye’de batıcılık adına hareket ettiği sanılanların, batının kamusal alanda dine tanıdığı müsamahanın çok nisbi bir kısmını bile tanımaya tahammül gösteremediğini biliyoruz. Halka rağmen halkçılık politikaları da bu hukuk mantığının bir sonucu olarak inandırıcı olmamakta ve kabul görmemektedir.
Bilhassa hukuk kavramının hak kelimesinden türemiş olması ve bu kelimenin İslâmi öğretide Allah’ın bir ismi olması sebebiyle ilahsız bir hukuktan bahsetmek, hukuksuz bir hukuktan bahsetmek kadar abes olur. Bu sebeple öteden beri İslâm hukukçuları ne hukuku ahlâksız ne de ahlâkı dinsiz düşünmemişlerdir. Hukuk felsefesi konusunda Üsküdarlı Talat Bey’in şu sözü anlamlıdır: “İlm-i Hukuk’tan sonra bir nükte söyleyim. Eyler bunu kabul bütün zümre-i dühât. Bir zat-ı Hakk bilinmelidir, bir de hakk-ı zat. Bakisinin neticesi yok, hepsi türrehat”1219 Bilhassa ahlâk konusunda müstakil bir kitap telif eden Kınalızade, vaz’i ahlâk kurallarının dinden doğduğunu ve bunun da ibâdet muamelat
1218] Hatemi, s. 32
1219] Hatemi, s.13
- 272 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve siyaseti kapsayan fıkıh ilmi olduğunu açıkça ifade etmektedir.1220 Batılı tabiî hukuk felsefecilerinin görüşleriyle örtüşen İslâm hukuk ve ahlâk felsefecilerinin bu görüşünde yadırganacak bir durum da sözkonusu değiidir.
Tabii bu arada bütün insanları inansın veya inanmasın bir dinin hukukuna mahkûm eden ve farklı dinlerin varlığını dikkate almayan bir uygulamanın din adına özellikle İslâm dini adına savunulması mümkün gözükmüyor. İslâm’ın tarihteki uygulama biçiminden, münferit bazı durumlar hariç genelde farklı dinlerin hukuki farklılıklarını dikkate aldığını farketmek mümkündür. Ancak hemen belirtelim ki farklılıkları dikkate almayan tek tip bir dini hukuk dayatması kadar, dinlerin hiç birini dikkate almayan din dışı bir hukuk dayatması da tutarlı gözükmüyor. Böylesi bir uygulama, bütün dinlere yapılan bir saldırıdır ve hiç bir dine yaşama hakkı tanımama olarak değerlendirilebilir. En iyimser ihtimalle bütün dinlerin kamusal alana yönelik öngörülerinin budanrnasıdır. Böylesi bir uygulamayı din özgürlüğü adına savunmak, gülünç olmanın ötesinde bir aymazlıktır. Çünkü hiçbir dinin kamusal öngörülerini hesaba katmayan ve bir azınlığın dini hassasiyetlerini dikkate almayan bir hukukun ahlâka dayanmış olma iddiası daha da gülünçtür. Din olmadan ahlâkı koruma gayreti kadar boş bir iddiadır. 1221
Aile Ahlâkı
Aile, kişinin kendilerinden sorumlu olduğu eşi, varsa çocukları, ev halkı, yani yakın akrabalardan oluşan insan toplumudur. Müslüman için âile, bir sosyal müessese olduğu gibi, aynı zamanda İslâmî bir kurumdur. Nikâh, iki ayrı cinsiyetten müslümanın İslâmî kurallar çerçevesinde bir araya gelmesidir.
Ailenin temel görevi, neslin çoğalmasına ve onların iyi yetiştirilip İslâm terbiyesiyle eğitilmesine imkân sağlaması ve eşlerin birbirlerine yardımcı olup ihtiyaç ve eksiklerini gidermeleri, birbirlerine sevgi, huzur ve sükûn sunabilmeleridir.
Ailede üyeler arasında karşılıklı sevgi, saygı ve dayanışma olmalı ve aile fertleri birbirlerine karşı güzel davranışlar sergilemelidir. Ailede mutlu olmak ve bunu hayat boyu sürdürebilmek için eşler ve çocuklar çaba sarfetmeli ve gereken fedâkârlıklardan çekinmemeli, her kişi öncelikle kendi sorumluluklarını yerine getirmelidir. Her insanın, ailesindeki diğer şahıslara karşı görevlerinin olduğunu unutmaması gerekir.
Ailede tevhidî değerlere önem verilmiyor, Allah’a kulluk üzere haklar ve sorumluluklar değerlendirilmiyorsa, böyle bir aile kurumu bireyleri ne dünya ve ne de âhiret mutluluğuna ulaştırabilir.
Şuurlu Müslüman olan eş aile hakkını çiğnemez, ailesiyle iyi geçinir. Eğer eş hak ve sorumluluklarını yapmazsa zâlim (zulüm işleyen) adâletsiz (hak edene hakkını vermeyen) kişi olur ve bunun sonucunda da evlilikte anlaşmazlık, kavga, huzursuzluk olur. Öncelikle kendilerine zarar verirler, Sorumsuz olan kendisinde vicdan azâbı olur. Ailenin psikolojileri bozulur. Ve toplum çöküntüye uğrar.
Eğer eşlerin yanlarında akrabaları uzunca kalıyorsa, evlerinde kaynanası, kaynatası varsa, onlara karşı da sorumluluklarını, ihsan ile davranmayı, eşinin
1220] Kınalızade, s. 33, 34
1221] Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Yayınları: 126-129
AHLÂK
- 273 -
akrabalarını kendi akrabası olarak görüp benzer saygı, sevgi ve fedâkârlığı göstermelidir.
Evli çiftlerden biri: “Eşim bana karşı sorumluluğunu yerine getirmiyor” diyor. Ama kendinin de eşine karşı sorumlu olduğunu unutuyor. Eşler kendini düşündüğü gibi eşini de düşünmelidir. İlk sen sorumluluğunu yap, sen yapınca eşin de senin hakkını gözetecektir. Sorumluluk duygusu çok önemlidir. Özgürlüklerimizden ve haklarımızdan önce görevlerimizi düşünüp ona göre davranmalıyız. Yani, beraber yaşadığımız veya karşımızdaki kişilerin haklarına kendi haklarımızdan önce yer vermeliyiz.
Ailede Sağlıklı İletişim
Âileyi bir sistem üzerine kurun. Nizamsız ve intizamsız hiçbir sosyal yapı sağlıklı olmaz. Özellikle en büyük nizama âşık olanların nizamsız ve intizamsız olmaları düşünülemez.
Bir âile sisteminin temel ihtiyaçları şunlardır:
Varlığın tanınması,
Değer duygusu,
Emniyet duygusu,
Sorumluluk duygusu,
Paylaşma ve dayanışma duygusu,
Mücâdele duygusu,
Mutluluk duygusu,
Ahlâkî davranış ve adâlet duygusu,
Saf ve temiz bir iman.
Eşler Arası İlişki
Sağlıklı bir âile için karı-koca ilişkisini sağlıklı bir zemine oturtmak gerekir. Sağlıklı bir âilenin temeli karı-koca arasındaki sağlıklı ilişkiyle mümkündür. Çocukların gelişmesi için gerekli olan sağlıklı sosyal yapı, ancak böyle bir âilede ortaya çıkar.
Sağlıklı bir ilişki içine giren tarafların ilk uyması gereken kural, karşılıklı birbirlerini değerli görmek ve kabullenmek, bununla birlikte iletişim ve etkileşim kanallarını sonuna kadar açık bulundurmaktır.
Bir: Uzun vâdeli ve kalıcı mutlulukları, kısa vâdeli ve geçici mutluluklara fedâ etmeyin.
İki: Âileyi oluşturan bireyler olarak, kendi tavır, davranış ve düşüncelerinizden kendinizi sorumlu tutun.
Üç: Âile içerisinde doğru bildiklerinizi doğru bir üslûpla ve doğru zamanı kollayarak söyleyin.
Dört: Âiledeki mânevî atmosferi zenginleştirmeyi bencilce istek ve arzulardan
- 274 -
KUR’AN KAVRAMLARI
önde tutun. Bunun verdiği iç huzuru ve dinginliği çok geçmeden tüm âile fertlerinin fark ettiğini hayretle göreceksiniz.
Eşler arası ilişki, aşağıdaki 10 madde ile değerlendirilir ve eksiklik varsa giderilir:
İnsan-insan ilişkisi,
Din kardeşliği ilişkisi,
Sevgili ilişkisi,
Bedenî-cinsî ilişki,
Akrabâ ilişkisi,
Dost ilişkisi,
Arkadaş ilişkisi,
Sırdaş ilişkisi,
Yoldaş ilişkisi,
Kader birliği ilişkisi.
Sağlıklı İletişim
Bilinçli ve sağlıklı iletişim anlamlı hayata, anlamlı hayat da sâkin ve doyuma ulaşmış ruh halinin gelişmesine yol açar. Bunun için de özgür ortam şarttır. Özgür ortam içerisinde yapılan iletişim toplumsal sorunların çözümüne olduğu kadar, kişiler arası, özellikle âile içi sorunların çözümüne de katkıda bulunur.
Âilede sağlıklı iletişimin temel şartı üçtür:
1. Muhâtaba Saygı,
2. Doğal Davranış,
3. Empati.
Âilede sağlıklı bir iletişim için kesinlikle şu dört soruya doğru cevap vermeniz gerekir:
Ne söyleyeceksiniz?
Ne zaman söyleyeceksiniz?
Nerede söyleyeceksiniz?
Nasıl söyleyeceksiniz?
Bir doğrunun sadece doğru olması yetmez, o doğrunun doğru bir zamanda, doğru bir yerde, doğru bir kişiye ve doğru bir üslûpla söylenmesi gerekir. Eğer bunlardan biri yanlış olursa, söylediğiniz doğrunun doğru olması etkili olmasına yetmediği gibi, sizin muhâtabınızla ilişki kurmanıza da yetmeyecektir.
Aile Hayatı ile İlgili Haramlar
a- Hayız ve lohusalık hallerinde birleşme,
AHLÂK
- 275 -
b- Kadınlara anüslerinden yaklaşma,
c- Yatak odasında geçenleri başkalarına anlatma,
d- Çocuk düşürmek ve kürtaj (çocuk aldırma),
e- Çocuğun haklarına riâyetsizlik,
f- Ebeveynin haklarına riâyetsizlik.
Karı-Kocanın Birbirlerine Karşı Görevleri
Karı-koca birbirlerinin bazı eksiklerini, kusurlarını görmezlikten gelmeli, nâmus ve iffetlerini korumalıdırlar. Böylece bütünleşerek âile saâdetini sağlamalıdırlar.
Eşler birbirlerine asla yalan söylememeli ve doğrudan hiç ayrılmamalıdır. Birbirlerine güvenmeli, güven bozucu davranışlardan ve gereksiz şüphelerden kaçınmalıdırlar. Birbirlerine iyiliği emredip, birbirlerinin kusurlarını güzel bir tarzda ıslaha çalışmalıdırlar. Her konuda Kur’an ve Sünneti ölçü kabul edip müslümanca aile ilişkilerini sürdürmeli, dâvâ adamı vasfını bütün aile bireyleri olarak kazanmanın yolu aranmalıdır. Eşler, birbirlerini memnun etmek, eşinin hoşlanmadığı şeyi yapmamakla görevli olduklarını unutmamalıdır. Birbirleriyle hoş ve tatlı şekilde sohbet etmeli, birbirleriyle ilgilenmelidir. Kesinlikle incitici, kaba, hakaret taşıyan sözler söylenmemelidir. İmkân ve gücü oranında koca, evin ağır yorucu işlerinde eşine yardımcı olmalı, özellikle çocuklarıyla her yönden ilgilenmeye çalışmalıdır. Koca eve gelince selâm vererek, güler yüz, tatlı sözle kapıdan içeri girmeli, hanım da güler yüzle karşılamalıdır. Hanımların en önemli görevi kocalarına karşı güzellik sergilemek ve güler yüzlü davranmaktır.
Ailede Haklar ve Görevler
İslâm, kuruluşunu düzenlediği âile yuvasının mutluluğu için, eşlere karşılıklı sevgi ve fedakârlığa dayalı görevler de yüklemiş, bu görevlerin içtenlikle yapılmasının, erkek ve kadın için birer ibâdet olduğunu bildirmiştir. Bu âilevî görevleri şöyle özetleyebiliriz:
Hanımının kocasına karşı görevleri
Hanım, âilenin reisi olan kocasına karşı bütün meşrû ve İslâmî meselelerde itaat eder. Kadın eşinin malını, âilesinin her türlü sırrını, nâmusunu, çocuklarını korumalıdır. Kadın durup dururken kocasından boşanmayı istememelidir. Çok zor durumda kalmadan kocasından ayrılmak isteyen kadına Cennet kokusu haramdır.1222 Kadın kocasından izinsiz olarak evinden dışarı çıkmamalıdır. 1223
Kadının kocasını memnun etmesi onun en önemli görevidir. Bu konuda Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Herhangi bir kadın, kocası kendisinden râzı olduğu halde ölürse Cennet’e girer.”1224 Yine başka bir hadislerinde Rasûlullah Efendimiz: “Kadın kocasının yatağını (ma’zeretsiz) terkederek gecelerse, o kadına melekler sabaha kadar lânet ederler.” 1225 buyurmuşlardır. Kadın kocasına olgun ve iyi davranmalı, zen1222]
Ebû Dâvud, Talâk 18
1223] Buhârî, Nikâh 116
1224] Riyâzu’s-Sâlihîn, I/326
1225] Riyâzu’s-Sâlihîn, I/323
- 276 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ginliği ve güzelliği ile övünmemeli, ev işlerini düzenlemeli, çocuklarına bakmalı, kocasının malını israf etmemelidir
Evliliğin gerçekleşmesinden itibaren karı-koca, Allah önünde birbirlerinin haklarına uymakla yükümlüdürler. Bu karşılıklı haklar âile reisliği hâriç, eşitlik esasına dayanır. Evlilik kadının şahsiyetini ortadan kaldırmaz, erkeğin hukukî ve sosyal kişiliği eşinin haklarını gölgelemez. Kadın kendi âile ismini taşıyabilir, kendine ait mallar üzerinde tam ve bağımsız bir tasarruf yetkisini kullanabilir.
Karı-koca birbirlerine iyi niyet ve güzel ahlâk ile davranacaklardır. “İyileriniz, âilesine karşı iyi olandır...”1226 Ufak tefek huysuzluk, geçimsizlik ve kusurlara sabredecek, yuvanın yıkılmaması için tahammül göstereceklerdir: “...Kadınlara normal ve iyi davranın; onlarda hoşunuza gitmeyen bir şey olursa, belki bir şey hoşunuza gitmediği halde Allah onu birçok hayırla doldurmuştur.”1227 Anlaşmazlık büyürse hakeme başvurulacak, hakemler de âilenin devamını sağlayamazlarsa son çare olarak, usûlüne uygun “tedricî boşanma” sistemi uygulanacaktır. “Kocasını memnun bırakmış olarak ölen kadın, cennete girer.” 1228
Kadının itaati, sevgi dolu bakışı ibâdettir.
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kadın, kocasının haklarına riâyet etmedikçe, Rabbinin hakkını (emrini) yerine getirmiş olmaz.”1229; “Kadın, beş vakit namazını kılar, bir aylık orucunu tutar, nâmusunu korur ve kocasına itaat ederse ona: ‘Hangi kapıdan dilersen oradan cennete gir’ denilir.” 1230
İslâm ahlâkı, hayatın tüm alanlarında olduğu gibi âile kurumunda da başıbozukluğu kabul etmez. Bu sebeple, bir sosyal kurum olması itibariyle, âile içinde de bir düzenin hâkim olması gerekir ki, bu da âilede bir otoritenin bulunması ile sağlanır. İslâm, bu yetki ve sorumluluğu, belli şartlar içinde erkeğe vermiştir. Bu durumda, âile düzeninin huzur ve saâdetinin sağlanması için, her otorite sahibine olduğu gibi, âile reisine de saygılı olmak, kadının başta gelen âilevî sorumluluğudur. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kadın, kocasının hakkına riâyet etmedikçe, Rabbinin hakkını (emrini) yerine getirmiş olmaz.”1231; “... Erkek, âilede yöneticidir ve yönetiminden sorumludur. Kadın da kocasının evinde yöneticidir ve elinin altındakilerden sorumludur.”1232; “Kocasını memnun bırakmış olarak ölen kadın, cennete girer.”1233 Kadın, yöneticilik ve sorumluluk bakımından âile reisliğine getirilen kocasının meşrû arzularına saygı göstermekle mükelleftir. Kocasının malını, âile sırlarını, nâmusunu ve çocuklarını da korumak mecburiyetindedir. Kocasını meşrû yollarla tatmin/memnun etmeye çalışmak, çocuklarını güzelce yetiştirmek ve yabancılara karşı tesettürüyle, davranışlarıyla nâmusunu muhafaza etmek: Müslüman hanımın âiledeki en önemli üç vazifesi bunlardır. “Sâliha (iyi) kadınlar, itaatkârdır. Allah, kendilerini (haklarını) nasıl koruduysa, onlar da öylece gizliyi (kimse
1226] İbn Mâce, Nikâh 50
1227] 4/Nisâ, 19
1228] Tirmizî
1229] İbn Mâce, Nikâh 4
1230] Ahmed bin Hanbel, I/191
1231] İbn Mâce, Nikâh 4
1232] Buhârî, Cum’a 11; Müslim, İmâret 20
1233] Tirmizî, Radâ 10; İbn Mâce, Nikâh 4
AHLÂK
- 277 -
görmese de nâmuslarını) koruyanlardır.”1234 Peygamberimiz’in müjdesi de şöyledir: “Kadın, namazını kıldığı, orucunu tuttuğu, nâmusunu koruduğu ve kocasına itaat ettiği zaman, cennet kapılarının dilediğinden girsin.” 1235
Kadının en başta gelen görevi, iffet ve nâmusunu korumasıdır. Kadın, gözünü haramdan sakınarak, ırzını koruyarak, görülmesine müsaade edilen yerlerin dışında, örtülmesi gerekli yerlerini örterek bu görevini yerine getirir.1236 Evdeki işlerle ve çocukların yetiştirilip büyütülmesiyle daha çok ilgilenme durumunda olan kadın, dışarı çıkarken câhiliyye çıkışı ile çıkmayacaktır.1237 Câhiliyye çıkışı, yabancı erkekler için süslenme, ince veya dar elbiseler giyme, açılıp saçılarak sokağa çıkmayı içermektedir. Kadınlar, cinselliklerini sadece kocalarına karşı kullanmalı, kocasının yanında dişi; diğer insanların yanında kişi olarak yer almalıdır. Kocasına karşı süslenmeyi ibâdet bilmeli, onu doyurabilmelidir.
Kadın, iyiliği emir ve kötülükten yasaklama görevini, sadece fıtrî öğretmenleri olduğu çocuklarına karşı değil; eşinde gördüğü yanlışları düzeltmek ve doğrularını arttırmak için kocasına karşı da uygulayabilmelidir.
Hanımların bu âile içi görevleri yanında, tabii ki, erkeklerin de görevleri vardır.
Kocanın Âiledeki Görevleri
Dinimiz âile reisi olarak erkeği tanır: “Erkekler kadınlar üzerinde hâkimdir.”1238 âyeti bunu ifâde eder. Çünkü erkekler kadınlardan daha güçlü olarak yaratılmışlardır.
Hadis-i Şeriflerde Kocanın görevleri şöyle değerlendirilir: Âilesinin geçimini sağlamak erkeğin görevidir. İslâm buna o kadar önem verir ki, bir erkeğin Allah rızâsını gözeterek âile fertlerine yaptığı harcamayı sadaka kabul eder. 1239
Bir kimse hanımına iyi davranmalı, onu kırmamalı, kaba davranışlardan sakınmalıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: “Ey ümmetim! Kadınlara hayırla muâmele etmenizi tavsiye ederim. Çünkü onlar sizin emriniz altındadır. Fazla tahakküme hakkınız yoktur. Ancak açıktan fuhuş irtikâp etmiş olsalar o zaman durum değişir.” 1240
Koca, hanımına hanım da kocasına ilgi göstermeli, saâdeti evlerinde aramalıdırlar. Meşrû olmayan yollara düşmemelidirler. İffet ve nâmus konusunda titiz davranmalıdırlar: “Mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını zinâdan korusunlar.” 1241 âyeti bunu ifâde eder.
Erkek, hanımına ve çocuklarına dinî emirleri hatırlatmalı, iyi yönde eğitmelidir. “Âilene namaz kılmayı emret.”1242; “Yedi yaşındaki çocuğa namaz kılmayı öğretin.
1234] 4/Nisâ, 34
1235] Ahmed bin Hanbel, I/191
1236] Bk. 24/Nûr, 31; 4/Nisâ, 34; 33/Ahzâb, 59
1237] Bk. 33/Ahzâb sûresi, 33
1238] 4/Nisâ, 34
1239] Riyâzu’s-Sâlihîn, I, 331
1240] Riyâzu’s-Sâlihîn, I/319
1241] 24/Nûr, 30
1242] Tirmizî, Birr 13
- 278 -
KUR’AN KAVRAMLARI
On yaşına vardıklarında (kılmazlarsa) cezâlandırın.” 1243
Koca, kendi mal varlığı ve imkânlarına göre hanımının nafakasını sağlayıp her türlü ihtiyacını gidermekle yükümlüdür.1244 Bu hususta cimrilik ettiği takdirde hanımı ilgili yöneticilere ve yargı makamlarına başvurup durumunu anlatabileceği gibi, kocasına danışmadan onun malından harcama yapabilir. Koca, hanımına asla “çirkinsin” dememeli, yaptığı işte sürekli kusurlar aramamalı,1245 hanımını asla dövmemeli,1246 hanımını sürekli zan altında tutup onu gizlice tâkip etmeye kalkışmamalıdır.1247 “Kadınlara ancak kerîm olanlar ikrâm ederler (değerli olanlar değer verirler); onlara kötülük edenler ise leîm (kötü) kişilerdir.” 1248
“Bir mü’min erkek, bir mü’min kadına buğzetmesin. Çünkü onun bir huyunu beğenmezse başka bir huyunu beğenir.” 1249
“Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı en hayırlı olanlarınızdır.” “Kadınlarınıza karşı hayırlı olmayı birbirinize tavsiye edin.” 1250
“Kadınlarınız konusunda Allah’tan korkun. Çünkü siz onları Allah’tan emanet olarak aldınız.”1251
“Sizin hayırlınız, kadınlarına hayırlı olan, iyi davranandır.” 1252
“En güzel dünya nimeti, insanın sahip olabileceği nimetlerin en hayırlısı: Zikreden dil, şükreden kalp ve insanın iman doğrultusunda (müslümanca) yaşamasına yardımcı olan kadındır.” 1253
“Mü’min, Allah korkusundan ve O’na itaatten sonra, iyi bir kadından yararlandığı kadar hiçbir şeyden yararlanmamıştır. Çünkü ona emretse sözünü dinler, yüzüne baksa kendisini sevindirir, üzerine yemin etse, yeminini doğru çıkarır, başka tarafa gitse, kendisinin bulunmadığı sırada nâmusunu ve malını korur.” 1254
Hz. Peygamber, Vedâ Hutbesinde şöyle buyurmuştur: “Kadınlar hakkında Allah’tan korkunuz. Çünkü siz onları Allah’ın emâneti diye aldınız. Allah’ın sözü uyarınca ırzlarını kendinize helâl kıldınız. Onların, sizin yataklarınıza bir adamı almamaları ve iffetlerini korumaları, sizin onlar üzerindeki haklarınızdandır. Eğer böyle bir şey yaparlarsa hafifçe onları dövünüz. Sizin de onların geçimlerini ve giyimlerini sağlamanız, onların sizin üzerinizdeki haklarındandır.” 1255
“Allah’a isyanı emreden kişiye itaat olunmaz.” 1256
1243] Riyâzu’s-Sâlihîn, I/339
1244] Ebû Dâvud, Nikâh 41
1245] İbn Mâce, Nikâh 3
1246] Buhârî, Nikâh 93
1247] Müslim, İmâre 56
1248] İbn Mâce, Edeb 3; Ebû Dâvud, Edeb 6, Rikak 22, İ’tisâm 3; Müslim, Akdiye 11
1249] Müslim, Radâ’ 61, hadis no: 1469; Müsned II, 329
1250] Müslim, Radâ 62; Tirmizî, Radâ 11
1251] Ebû Dâvud, Menâsik 56; İbn Mâce, Menâsik 84
1252] Müslim, Birr 149
1253] Tirmizî, Birr 13
1254] İbn Mâce, Nikâh, 5
1255] Müslim, Hac 147, 194; Tirmizî, Fiten 2, Tefsir 2
1256] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, Cihad 40
AHLÂK
- 279 -
Rasûlullah’a soruldu: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bizden her biri üzerinde, zevcesinin hakkı nedir?” “Kendin yiyince ona da yedirmen, giydiğin zaman ona da giydirmen, yüzüne vurmaman, takbîh etmemen, evin içi hâriç onu terketmemen.” 1257
“Kadınlara karşı hayır tavsiye ediyorum. Çünkü onlar sizin yanınızda avândır/esirler gibidir. Onlara iyi davranmaktan başka bir hakkınız yok, yeter ki onlar açık bir fâhişe/çirkinlik işlemesinler. Eğer işlerlerse yatakta yalnız bırakın ve şiddetli olmayacak şekilde dövün. Size itaat ederlerse haklarında aşırı gitmeye bahane aramayın. Bilesiniz ki, kadınlarınız üzerinde hakkınız var, kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakkı var. Onlar üzerindeki hakkınız, yatağınızı istemediklerinize çiğnetmemeleridir. İstemediklerinizi evlerinize almamalarıdır. Bilesiniz ki, onların sizin üzerinizdeki hakları, onlara giyecek ve yiyeceklerinde iyi davranmanızdır.” 1258
“Sakın bir erkek, yanında mahremi olmadıkça yabancı bir kadınla yalnız kalmasın!” 1259
Kocanın Âiledeki Görevleri: Zevcesi ile güzel geçinmek, onu korumak, onun nafakasını (geçim ihtiyaçlarını) karşılamak, kendisine doğruluktan ayrılmamaktır. “Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır.” 1260 Hanımını, Rabbinin emaneti olarak alan ve iffetini Allah adına söz vererek helâl edinen koca da, karısına karşı sevgi ve şefkat göstermek, yediğinden yedirmek, giydiğinden giydirmek, ona ve yaptığı işlere çirkin dememek, fena söz söylememek, hoş görülü olmak gibi görevlerle mükelleftir. İslâm’ın âile düzenini yaşatmak üzere kocaya tanımış olduğu otorite hakkı, ona kadın üzerinde haksız bir baskı ve zorbalık imkânı vermez. Zira bu konuda vârid olan âyet ve hadisler, bir anlamda kadının müdâfiisi/avukatı olmak sûretiyle İlâhî kaynaklı bir dengeyi temin etmektedir.
Erkek, gözünü harama bakmaktan, ırzını ve nâmusunu zinâ yapmaktan koruyacaktır.1261 Erkeğin bu hareketi, kendini haram işlemekten koruduğu gibi; karısının hukukuna da riâyetin bir gereği olmaktadır.
c- Ana Babanın Çocuklarına Karşı Görevleri (Çocuğun Ana Baba Üzerindeki Hakları)
Güzel isim koymak. İyi terbiye, sağlıklı, ahlâklı ve iyi bir müslüman olarak yetiştirmek, imanla birlikte ibâdet şuuru vermeye çalışmak. Çocuğa sevgi, şefkat ve anlayışla muâmele etmek. Vakti geldiğinde çok geciktirmeden Müslüman biriyle evlendirmek. Çocukları arasında eşit muâmele yapmak.
d- Çocukların Anne ve Babalarına Karşı Görevleri
Şirk ve haram olmayan hususlarda onlara itaat etmek,
Ana babaya ihsân edip onlara iyi davranmak,
Maddî ihtiyaçlarını gidermek,
1257] Ebû Dâvud, Nikâh 42, hadis no: 2142-2144; İbn Mâce, Nikâh 3
1258] Tirmizî, Tefsîr Tevbe, 3087
1259] Buhârî, Nikâh 111; Cezâu’s-Sayd 26, Cihâd 140, 181; Müslim, Hacc 424, hadis no: 1341
1260] 2/Bakara, 228
1261] Bk. 24/Nûr, 30; 70/Meâric, 29-30
- 280 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Saygısızlık etmemek,
Rızâlarını almak,
Onlara kötü söz söylememek,
Öldüklerinde hayırla anmak ve duâ etmek.
Çocuklar anne ve babalarına itaat etmeli ve iyilikte bulunmalıdırlar: “Biz insana, ana-babasına iyilik yapmasını da tavsiye ettik.”1262 Çünkü bir çocuğun yetişip büyümesinde en büyük fedakârlığı, anne ve baba gösterir. Çocuklar anne ve babalarına karşı saygı ve şefkat göstermeli, istediklerini yerine getirmeli, onları memnun etmelidir. “Ana-babaya güzellikle muâmele edin, eğer onlardan biri veya ikisi senin yanında ihtiyarlık hâline ulaşırsa sakın onlara “öf” bile deme, onları azarlama, ikisine de iyi ve yumuşak söz söyle.”1263; “Rabbin şunları kesin olarak buyurdu: Ancak O’na ibâdet edin, ana-babaya ihsan ve iyilik yapın. Birisi yahut ikisi de yanında ihtiyarlarsa sakın onlara “öf” bile deme, onlara darılma ve yüzlerine bağırma, ikisine de ikram et ve tatlı söz söyle. İkisine de merhamet besleyerek tevâzu göster ve de ki: ‘Rabbim ikisine de merhamet et, onlar beni küçükken nasıl terbiye etmişlerse sen de her ikisine merhamet et.” Rabbiniz gönlünüzdekini daha iyi bilir. Ana-baba haklarında iyilik ederseniz Allah size mağfiret eder. Çünkü O, günaha tevbe edenleri muhakkak affedicidir.” 1264
Abdullah bin Mes’ud diyor ki: “Peygamber (s.a.s.) Efendimize: “Allah’ın katında en sevgili amel hangisidir?” diye sordum, Peygamber (s.a.s.): “Vaktinde edâ olunan namazlardır” buyurdu. “Namazdan sonra hangisi daha sevgilidir?” dedim. “Ana-babaya iyilik etmektir” buyurdu. “Sonra hangisidir?” dedim. “Allah yolunda cihaddır” buyurdular. 1265
Çocuklar anne-babaları hakkında kötü konuşmamalı, onlara saygılı davranmalı, vasiyetlerini yerine getirmeli, dostlarına ikramda bulunmalıdırlar: “Ey Rabbimiz kıyâmet günü, beni, anne-babamı ve bütün mü’minleri mağfiret eyle. “1266 diye duâ etmelidir.
Bâliğ olan çocuklar ana-babalarının yatak odalarına her zaman izin alarak girmelidirler. Bâliğ olmayan küçükler de şu üç vakitte ana-babalarının veya başkalarının odalarına izin ile girmelidirler: Sabah namazından önce, yani yataktan kalkıp giyinileceği zaman; öğle uykusu sırasında ve yatsı namazından sonra yatılacağı zaman. Çünkü bu vakitler karı-koca arasında mahrem vakitlerdir. Allah Teâlâ, bütün mü’minlere bunu çocuklarına öğretmelerini emretmiştir. 1267
Hz. Peygamber, “kime iyilik edeyim?” diye soran bir sahâbîye şu karşılığı vermiştir: “Ananıza (bunu üç defa tekrarlamıştır) sonra babanıza, sonra en yakın olanlara.”1268 Yine Peygamber Efendimiz “Anne Cennet kapılarının
1262] 31/Lokman, 14
1263] 17/İsrâ, 23
1264] 17/İsrâ, 23-25
1265] Buhârî, Mevâkît 5, Cihad 1, Edeb 1, Tevhîd 48; Müslim, İman 137-139; Tirmizî, Salât 14, Birr 2; Nesâî, Mevâkît 51
1266] 14/İbrâhim, 41
1267] 24/Nûr, 58
1268] Buhârî, Edeb, 2; Müslim, Birr, 1, 2; Ebû Dâvud, Edeb, 120
AHLÂK
- 281 -
ortasındadır.”1269; “Cennet annelerin ayakları altındadır”1270 buyurmuştur.
Çocuklar ana-babalarına karşı daima saygılı olmalı, onlara karşı tatlı dilli, güler yüzlü davranmalıdırlar. Ana-babanın bütün söylediklerini Allah’a itaatsizlik söz konusu olmadıkça, dinlemek ve kabul etmek gerekir. Her işte onların rızâsını almaya çalışmalıdır. Onların hizmetlerini kendi hizmetinden önce görmelidir. Öldüklerinde de onları rahmetle anmak, onlar için hayır duâ etmek, hayır yapmak, vasiyetlerini yerine getirmek gerekir.
Allah’a şirkten sonra en büyük günah ana-babaya itaatsizliktir. Ana baba İslâmî emirleri yerine getirmede ve yasaklardan kaçınmada titizlik göstermiyorlarsa ve hatta kâfir iseler bu onların ana-baba olmalarından doğan haklarını ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla onlara Allah’a isyan teşkil etmeyen hususlarda itaat etmek ve her zaman iyi davranmak gerekir.
e- Kardeşlerin birbirlerine karşı görevleri
Kardeşler birbirlerine karşı iyi davranmalı, küçükler büyüklere itaat edip onlara saygı beslemeli, büyükler de küçüklere hoşgörü ile davranmalıdırlar. Ancak bu şekilde âilede mutluluk ve huzur sağlanabilir. Kardeşler maddî hırs sebebiyle, aralarındaki birlik ve beraberliği, âhengi bozmamalıdırlar.
Kardeşlerin kabiliyetleri birbirlerini kıskançlığa sevk etmemelidir. Kimi insan ilme meraklıdır, o sahada ilerler, şan şöhret sahibi olur; kimi insan da ticarete meraklıdır, o sahada çalışır, ilerler, zengin olabilir. Bunları olgunlukla karşılamalı, herkesin aynı karakter ve yetenekte olamayacağı, aynı sahada çalışamayacağı gerçeği unutulmamalıdır. Aralarındaki -varsa tabii- fikir ayrılıklarını, konuşarak, birbirlerinin düşüncelerine hürmet duyarak çözüm yoluna koymalıdırlar. Sertlikler ve tartışmalar daima kötü sonuçlar doğurur. Âilevî huzursuzluklara, tatsızlıklara neden olur.
Karı-Koca Geçimi Konusunda Tavsiyeler, Özlü Sözler
“Haramlardan sakınan müslümana göre evlilik, aşkın meyvesi değil; aşk, evliliğin meyvesidir.”
“Evlilikte başarı, yalnız aradığı kişiyi bulmakta değil, aynı zamanda aranan kişi olmaktadır.”
“Âile, zamanın gittikçe kuvvetlendireceği tek bağdır.”
“Bir âileyi idâre etmek, bir devleti idâre etmekten hiç de kolay değildir.”
“Evlilik huzur bulmak içindir, didişmek için değil!”
“Biraz çaba göstererek iyi geçinmek varken, huysuzluk etmek akıl kârı değildir.”
“Evlilerin en çok yapmaları gereken şey, iyi niyetle iletişimdir, konuşmaktır.”
“Sevgi ve saygı karşılıklıdır.”
“İyilikle halledilebilecek bir şeyde zora başvurmak yanlıştır, zulümdür.”
1269] Ahmed bin Hanbel, V/198
1270] Nesâî, Cihad, 6
- 282 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Akıllı insan, evliliğini cennet edecek bir biçimde davranmaya çalışır ve evliliğini cehenneme dönüştürecek davranışlardan uzak durur.”
“Sayılmak istiyorsanız, saymayı öğrenmeniz gerekecektir. Sevilmek istiyorsanız sevmeyi öğrenmeniz gerekecektir.”
“Hep karşımdaki değişsin, diye düşünmek yanlıştır. Güzele doğru karşılıklı değişmek lâzımdır.”
“Biz herkese iyilik etmiyor muyuz? Başkalarından önce kendi âilemize karşı iyi olmamız lâzım.”
“Nasıl ki biz kusursuz olamıyorsak, karşımızdakinin de kusursuz olamayacağını peşinen bilmeli ve kabullenmeliyiz.”
“Dünya cennet değildir, elbette problemler olacaktır.”
“Mutlu olmak için önce sabırlı olmak gerek.”
“Evlilikte ana kural, karşılıklı olarak kişi onuruna saygı gösterilmesinin gerekliliğidir.”
“Bir babanın çocuklarına yapabileceği en büyük iyilik, onların annesini sevmektir.”
“İnsanı insana sevdiren, tatlı dil, güler yüz ve güzel davranışlardır.”
“Huzursuz bir âile, en çok çocukları yıpratır.”
“Eşini üzen, ezen, hırpalayan insan, onu mutsuz ettiği zaman kendisi mutlu olamaz, bunu unutmamalı.”
“Saygı ve sevginin olmadığı bir yuva kime, ne verebilir?”
“Dozunu aşmayan kıskançlık güzeldir ve sevgi ifâdesidir.”
“Aşırı kıskançlık ve diktatörlük evlilikte mutluluğu engeller.”
“Eşler, ‘hatâ karşıdadır’ peşin hükmü yerine; ‘acaba benim hatam nedir?’ diye düşünebilselerdi problemlerin halli çok daha kolay olurdu.”
“Hayatımızın bir yönünü İslâm’a göre, bir yönünü nefsimize göre yaşamak yanlıştır.”
“Âile hayatında her müslüman erkek Rasûlullah’ı, her müslüman kadın da O’nun değerli hanımlarını örnek almalıdır.”
“Huzurlu bir yuvada yaşamak, ancak karşılıklı fedâkârlık ile mümkündür.”
“Evlilik İslâm’a hizmete engel değildir ve olmamalıdır.”
“Evlilik geçici duygular ve imkânlar üzerine değil; iman ve ahlâk güzelliği üzerine kurulmalıdır.”
“Eşinizin ve çocuklarınızın sevgisini kaybetmek istemiyorsanız, onlara asla kötü söz söylemeyin, hakaret etmeyin.”
“Eşinize ve çocuklarınıza iltifat etmek, onları mutlu etmenin bir yoludur.”
“İyilik eden hem dünyada ve hem de âhirette kârlı çıkar.”
AHLÂK
- 283 -
“Eşler birbirlerine olan saygılarını kaybetmemeye dikkat etmelidirler. Saygının bittiği âilede pek çok şey bitmiş demektir.”
Ticaret Ahlâkı
Allah yeryüzünü insanlar için rızık sağlama yeri kılmıştır.1271 Bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır: “Rızık sağlamak gâyesiyle çalışmak her müslüman üzerine farzdır.” Buna göre müslümanlar helâl ve haramlara dikkat ederek kendilerinin ve âile fertlerinin rızıklarını sağlamak zorundadır. Ancak bu rızkı sağlamak için çalışıldığında mutlaka Allah’ın rızâsı ve O’nun koyduğu sınırlar gözetilmelidir. Hz. Ebû Bekr’in: “Haram ile beslenen bir vücûda, ancak Cehennem ateşi yakışır” sözü müslümanın rızık teminindeki ölçüyü en güzel şekilde belirtmektedir. Ashâbın, helâl alış-veriş yapmak ve haramlardan uzak durmak için şüpheli olan hususları bile terk ettiklerini biliyoruz. Ticaretle uğraşan bir müslümanın, İslâm’ın alış-verişe dair koyduğu bütün hükümleri ana hatlarıyla bilmesi gerekir. Günlük hayatta yapılan alış-verişleri Allah’ın râzı olacağı bir usûlde yürütebilmek için de bu hükümleri asgarî ölçüde bilmek her müslüman için farzdır.
İslâm fıkhına göre bir müslümanın kendisinin ve âilesinin nafakasını sağlamaya ve varsa borçlarını ödemeye yetecek kadar para kazanması ‘farz’dır. Bunun dışında, fakir mü’minlerin ihtiyaçlarını karşılamak ve akrabalarına ikram etmek için kazanmak da ‘müstehap’tır, dinin güzel ve faziletli gördüğü husustur. Güzel ve müreffeh bir hayat sürmek için bundan fazlası için çalışmak ise ‘mubah’tır. Başkalarına karşı kibirlenmek, dünyevî hırsa kapılarak başkasının servetiyle yarışmaya kalkışmak ve bu mal ile azgınlık ve taşkınlık yapmak için kazanmak, bu kazanç helâl yolla dahi olsa ‘haram’dır. Buna karşılık, küfre karşı verilen mücâdelede maddî katkıda bulunmak ve malını Allah yolunda infak için samimî bir niyetle çok çalışıp para kazanmak da güzel bir ibâdettir. Bu güzel gâye için çalışıp para kazanan kişi sürekli ibâdet hâlinde sayılır.
İslâm’da rızık temin etmenin en faziletli yolu cihad’dan (ganimetten) sonra ticarettir. Sonra ziraat ve sonra da zanaat gelir. İnsanlara hizmet anlayışıyla yapılan bu mânâdaki ticareti İslâm meşrû ve makbûl saymıştır. Ticaret hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurur; “Allah, alış-verişi helâl, ribâyı/fâizi de haram kıldı.”1272 Peygamberimiz de dürüst ticaretin sahibine ne kadar sevap kazandıracağını şöyle ifade eder: “Güvenilir, doğru ve müslüman tâcir, Kıyâmet günü şehidlerle beraberdir.”1273 hadîs-i şerîfi de.
İslâm’a göre ticaret; değerli olan bir malı, değerli olan bir diğer mal veya para karşılığında değiştirmektir. Dinimizin ticarette gözettiği gâye, her ne pahasına olursa olsun kazanmak değil; insanlara, ihtiyaçları olan faydalı eşyayı temin ederek hizmette bulunmak, bu vesîle ile de normal, meşrû bir kazanç sağlamaktır.
Meşrû bir ticarette şu özellikler bulunmalıdır:
1) Alan ve satanın rızâsı,
2) Karşılıklı iyi niyet ve dürüstlük,
1271] 67/Mülk, 15
1272] 2/Bakara, 275
1273] İbn Mâce, Ticârât, 1
- 284 -
KUR’AN KAVRAMLARI
3) Ticaretin, taraflardan birine veya başkalarına zarar vermemesi.
Ticarette bulunması gereken bu vasıfları Kur’an şöyle zikreder; “Ey îman edenler! Birbirinizin mallarını haksızlıkla değil, karşılıklı rızâ ile yapılan ticaretle yiyin, (haram ile) nefsinizi mahvetmeyin. Allah şüphesiz size merhamet eder. Bunu, kim aşırı giderek haksızlıkla yaparsa onu ateşe sokacağız. Bu, Allah’a kolaydır.” 1274
Malın özelliklerinin belirli olması, gizli bir kusuru bulunmaması, o maldan elde edilecek kazancın helâl olması için şarttır: Peygamberimiz şöyle buyurur: “Birbirinden ayrılmadıkça alan ve satan pazarlığı bozmakta muhayyerdir. Alan ve satan doğru söyler, malın özelliklerini açıklarlarsa alış-verişleri bereketlenir; yalan söyler ve malın ayıplarını gizlerlerse ticaretlerinin bereketi yok olur.”1275 Çünkü böyle bir alış-veriş, taraflardan birinin aldanması, zarara uğraması demektir. Bu ise dinde asla hoş görülmez. Satılan malda herhangi bir kusur varsa bu gizlenmemeli; açıkça belirtilmelidir. Ancak böyle satılırsa ticaret helâl ve bereketli olur. Peygamberimiz şöyle buyurur: “Kim kusurunu söylemeden ayıplı malı satarsa Allah’ın gadabı ve meleklerin lâneti onun tepesine yağmaya devam eder durur.” 1276
Müslüman olarak alış-verişlerde dikkat edeceğimiz bazı hususlar vardır. Ticaretle meşgul olan bir müslümanın özen göstermesi gereken ilk önemli konu, haram kılınan malların satışını yapmamaktır. Allah bir şeyi haram kılmışsa, onun bedelini de haram kılmıştır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) şarapla ilgili olarak “İçilmesini haram kılan Allah Teâlâ, satılmasını da haram kıldı.”1277 buyurarak meseleyi gâyet açık bir şekilde belirlemiştir. Aynı şekilde mü’min bir kasabın, Allah’ın adı anılarak kesilmemiş olan bir hayvanın etini satması da böyledir. Çünkü hayvan boğazlarken kasden Allah’ın adı anılmazsa o et haram olur. Buna göre, bir müslüman böyle bir eti satamaz. Aynı şekilde put ve benzeri şeylerin de satışı İslâm’da yasaktır.
Fâiz haramdır. “Fâiz yiyen kimseler (kabirlerinden), tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkarlar. Onların bu hali, ‘alış veriş (ticaret) de fâiz gibidir’ demelerindendir. Oysaki Allah, ticareti helâl, fâizi haram kılmıştır...”1278 İslâm, bütün çeşitleri ve miktarlarıyla fâizi yasaklamış, haram kılmıştır. İçkinin günahı, nasıl yalnızca içenin üzerinde kalmıyorsa, fâizin vebali de sadece onu yiyene âit değildir. Fâizi ödeyen, mukaveleyi yazan ve şâhidlik edenler de günaha girmektedir. Hadiste “Allah Teâlâ’nın fâiz yiyeni, yedireni, şâhidlerini ve yazanı lânetlediği”1279 ifade edilmiştir.
Çalışanın emeğini sömürmek, onun hakkını tam olarak vermemek çirkin bir suçtur. “İşçiye hakkını, teri kurumadan veriniz.”1280; “Ben kıyâmet gününde üç kişinin hasmıyım. Bana verdiği sözden cayanın, hür bir kimseyi satıp hakkını yiyenin, bir işçiyi çalıştırıp hakkını tam olarak vermeyenin.” 1281
1274] 4/Nisâ, 29-30
1275] Müslim, Büyû, 11
1276] İbn Mâce, Ticârât 45
1277] Ebû Dâvud, Büyû’ 64
1278] 2/Bakara, 275
1279] Buhârî, Büyû’ 24, 113
1280] İbn Mâce, hadis no: 2443
1281] İbn Mâce, hadis no: 2442
AHLÂK
- 285 -
Çalıntı olan bir malın satılması veya piyasaya sürülmesi de câiz değildir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.): “Kim bildiği halde hırsızlıkla elde edilmiş çalıntı bir malı satın alırsa onun günahına ve alçaklığına ortak olmuştur“1282 buyurduğu bilinmektedir. Buna göre ticaretle uğraşan bir müslümanın gerek mal alırken ve gerek satarken bu hususlarda titizlik göstermesi gerekir.
İslâm toplumunda karaborsa (ihtikâr) haramdır. Karaborsa, bir malın fiyatının artması için piyasadan çekilmesi, stok edilmesi, satılmaması ve fiyatı artınca satılmasıdır. Ticarette normal kâr helâldir. Fakat ticaretin gâyesi her ne pahasına olursa olsun kâr, hele aşırı kâr elde etmek değildir. İslâm’ın haram kıldığı aşırı kâr yollarından biri de karaborsadır. Karaborsanın insanlara pek çok zararı vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz: Piyasada sun’î darlık meydana getirmek, tüketimi sun’î olarak artırmak, bu vesîleyle enflasyonu yükseltmek, fazla fiyatla tüketicinin mağdur edilmesi, alıcı-satıcı arasındaki itimat, iyi niyet, sevgi ve saygının ortadan kalkması... Peygamberimiz karaborsacıyı şöyle tehdit eder. “Pazara mal getiren rızıklandırılmış; ihtikâr (stok ve karaborsa) yapan lânetlenmiştir.“1283 İslâm toplumunda malların fiyatlarına sun’î olarak yapılan müdâhaleler asla câiz değildir. Rasûlullah (s.a.s.): “Pahalılığı arttırmak için fiyatlara müdâhale eden kimseyi Kıyâmet gününde büyük bir ateşin üzerinde oturtmayı Allah Teâlâ üzerine almıştır“buyurmaktadır.
Alış-verişte yemin etmek: Pazarlık esnâsında yemin etmek câiz değildir. Yalan yere yemin etmek ise daha büyük bir haramdır. Çünkü bu, basit bir kazanç için Allah’ın adını istismar etmek, müşteriyi kandırmaktır. Hz. Peygamberimiz (s.a.s.) Kıyâmet günü, Allah’ın, yüzlerine bakmayacağı üç gruptan birinin; “...malı şu fiyata aldım deyip müşterinin kendisini doğruladığı ve malını satın aldığı kimse” olduğunu bildirmektedir.1284 Başka bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: “Ticarette çok yemin etmekten sakının. Çünkü yemin sürümü artırabilir, fakat bereketi yok eder.”1285; “Yemin, malın tükenmesine, bereketin eksilmesine sebeptir.” 1286
Ölçü ve tartının doğru olması, alış-verişe hilenin karıştırılmaması: İslâm dini, insanları ahlâka, fazîlete ve muâmelelerinde dürüstlüğe çağırır. Müslümanın en dikkate değer özelliği, dürüst oluşudur. Alış-verişlerde hileden maksat; bir kimseyi söz, fiil ve davranışlarıyla etkileyerek satım akdinin onun yararına olduğunu telkin etmek ve onu piyasa fiyatının dışında bir satış bedeline râzı etmektir. Âyet-i Kerîme’de şöyle buyrulur: “Veyl (Azap, yazıklar) olsun ölçüde tartıda noksanlık edenlere ki, onlar insanlardan ölçüp (haklarını) aldıkları zaman tam olarak alırlar. Fakat insanlara (verilmek üzere) ölçtükleri veya onlara tarttıkları zaman eksiltirler.“1287
Hz. Muhammed (s.a.s.) Peygamber olduğu zaman Hicaz’da Arapların önemli bir kısmı ticaretle uğraşıyordu. Peygamber (s.a.s.) vahiy gereği olarak düzenleyici bazı hükümler getirerek dürüst bir piyasanın teşekkülünü sağladı. Ebû Hüreyre’den rivâyet edildiğine göre, Hz. Peygamber bir gün pazar yerinden geçerken, elini bir zâhire yığınının içine sokmuş, altının ıslak olduğunu görünce
1282] Beyhakî, Sünen, V/336
1283] İbn Mâce, Ticaret 6
1284] Buhârî, Müsâkât 5; Müslim, İman 46
1285] Müslim, Müsâkât 27
1286] Buhârî, Büyû 26; Müslim, Müsâkât 131
1287] 83/Mutaffifîn, 1-3; Ayrıca bk. 6/En’âm, 152; 17/İsrâ, 35; 28/Şuarâ, 181-183
- 286 -
KUR’AN KAVRAMLARI
satıcıya sebebini sormuştur. Satıcı yağan yağmurun ıslattığını bildirince, Allah’ın Elçisi şöyle buyurmuştur: “Bu ıslaklığı herkesin görmesi için zâhirenin üzerine çıkarman gerekmez miydi? Bizi aldatan bizden değildir.”1288 Bu hadis, alış-verişte hile yapmanın haram olduğuna delâlet eder.
Tefecilik, fâiz, kumar, rüşvet, gasb, çalma, hiyânet gibi hileli kazanç yollarının hepsi bâtıldır. Bu çeşit yollarla para kazanmak haramdır. Yalnız, kişinin çalışması, karşılıklı rızâya dayanan helâl malların ticareti, hibe ve miras yoluyla elde ettiği mal helâldir. Ticaretin meşrûluğu, karşılıklı rızâya bağlıdır. Aldatma bulunan ve aldatmanın farkına varıldığı zaman, taraflardan birinin râzı olmayacağı ticaret meşrû değildir.
Hz. Peygamber, dürüst ticaret yapanları şu hadisleri ile övmüştür: “Sözü ve muâmelesi doğru tüccâr, kıyâmet gününde arşın gölgesi altındadır.”1289; “Doğru, dürüst ve güvenilir tâcir, Peygamberlerle, sıddıklarla ve şehidlerle beraberdir.”1290; “En güzel ve hoş kazanç o tüccarındır ki; konuştuğunda yalan söylemez, kendisine inanıldığında emniyeti kötüye kullanmaz, vaad ettiğinde vaadinden dönmez, satın aldığında malı kötülemez, sattığında da övmez, borçlandığında vâdesini geçirmez ve alacaklı olduğunda borçluya güçlük çıkarmaz.” 1291
Kur’ân-ı Kerim, “ticaret” kavramını, bildiğimiz alış-veriş anlamında kullandığı gibi, aynı zamanda Allah’la yapılacak mânevî ticaret için de kullanır. Allah Teâlâ, zâten kendisinin verdiği, dilediği zaman dilediği şekilde alabileceği emâneti olan mal ve mülkü,1292 nefsi/canı Cennet karşılığında mü’min kullarından satın almak ister. Bu ticaret, hem insanın Allah’la ilişkisi yönüyle çok büyük şeref, hem de büyük bir ihsandır; çok kârlı bir ticarettir.
Kur’ân-ı Kerim, münâfıkların hidâyeti verip dalâlet satın almalarını kazançlı olmayan zararlı bir ticaret1293 olarak vurgular. Hakkı bâtıl ile karıştırmayı ve hakkı gizleyip insanlara açıklamamayı yasaklayan Kur’an, “âyetlerimi az bir karşılık ile (dünyevî çıkarlar uğruna) satmayın!”1294 buyurmuştur. Kur’an, bu çirkin ticareti işleyenlerin karınlarına doldurduklarının ateşten başka bir şey olmadığını, âhirette onlara çok acıklı bir azap verileceğini ifade eder. 1295
Kur’an, altın ve gümüşü (serveti) yığıp biriktirerek onları Allah yolunda harcamayanlara acıklı bir azâbın müjdelenmesini (hatırlatılmasını) emreder.1296 İnfak ve cihadı emreden Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını bu yolla Cennet karşılığı satın almak ister. Bu alış-verişte, Cennet peşin olarak gözle görülür şekilde ve acele verilmediği düşüncesiyle insanın şüpheye düşmesi çok yanlıştır. Çünkü güvenilir bir tüccardan çok daha fazla Allah’a güvenilmelidir. O el-Mü’mindir, kendisine güvenilendir. Mü’min de O’na iman edip güvenendir.
1288] Müslim, İman 164; Ebû Dâvud, Büyû’ 50
1289] İbn Mâce, Ticaret 1
1290] Tirmizî, Büyû’ 4, h. no: 1209; İbn Mâce, Ticârât 1, h. no: 2139
1291] Beyhakî, Şuabu’l-İman IV/221; Terğîb ve Terhîb, II/366
1292] 3/Âl-i İmrân, 26
1293] 2/Bakara, 16
1294] 2/Bakara, 41-42
1295] 2/Bakara, 174
1296] 9/Tevbe, 34
AHLÂK
- 287 -
O’ndan daha çok sözünü yerine getiren kim olabilir? Allah’la yapılan bu alış-veriş, gerçekten büyük kazanç olduğu için bu ticareti yapanlar sevinmelidir.1297 Sadece cihad meydanına atılıp canlarını Allah’a Cennet karşılığı satanlar değil; aynı zamanda Kur’an’ı okuyup namazı ikame edenler ve infak edenler de Allah’la alış-veriş yapmış sayıldıklarından, zarara uğramayacak bir ticaret umabilirler.1298 Dünyevî ticaret, İlâhî kurallara uyulduğu takdirde meşrûdur, insanın hayrına ve faydasınadır; ama esas kazançlı ticaret, âhirete yatırım yapmaktır. İnsanı acı bir azaptan kurtaracak ticaret çok daha önemli ve hayırlıdır. Bu ticaretin temel şartı, güçlü bir iman, malla ve canla Allah yolunda cihad etmektir. Bu sermâyeler hazırlanınca günahlar bağışlanacak, büyük kurtuluş gerçekleşecek ve Cennetlerdeki güzel köşkler ihsan edilecektir. 1299
Haram Kazanç Yolları: Aslında helâl olan, fakat içki, kumar, fuhuş ve fâiz parası gibi haram yollarla kazanılmış olan paralarla alınan gıdâ maddelerini yemek de haramdır. Böyle haram parayla elde edilen yiyecekler, farkında olmasak bile beden ve ruh sağlığımız açısından sakıncalı, âhiret gıdâlarına ulaşma açısından engelleyici özelliktedir. Kur’an, ancak helâl ve temiz gıdâlardan yememizi emretmiştir; maddî bakımdan temiz olsa da, haram olan gıdâlar, manevî yönden temiz değildir.
Mü’min, kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin ihtiyaçlarını karşılamak ve gücü yetiyorsa toplumdaki ihtiyaçları gidermek için Allah’ın meşrû kıldığı, helâl yollardan geçimini temin etmeye çalışacaktır. Geçim zorluğunu bahane ederek haram yollardan para kazanmaya çalışmak, dünyada zulme ve sömürüye sebep olmak, âhirette İlâhî azaba uğramak demektir. Peygamberimiz bu gerçeği şöyle açıklar: “Haramla beslenen vücut (cennete giremez;) ona ancak ateş yaraşır.” 1300
Haramla beslenen kimse, Allah’tan uzaklaşacağı için, duâsı da Allah tarafından kabul edilmeyecektir. “...Bir kimse ellerini semâya kaldırarak: ‘Ya Rabbi, ya Rabbi, diye duâ eder. Hâlbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, kendisi haramla beslenmiş olursa, duâsı nasıl kabul edilir?”1301 Müslümanın yiyeceğine, içeceğine, giyeceğine ve diğer ihtiyaçlarına dikkat edip haramlardan tüm gücüyle uzak durması gerekmektedir. Helâl lokmanın getireceği nimet de büyük olacaktır: “Kim helâl lokma yer, Sünnet (Şeriat) gereğince amel eder ve insanlar da, onun kötülüklerinden emin olurlarsa, o kişi muhakkak cennete girer.” 1302
Allah’a hakkıyla kulluk yapan, temiz ve helâl rızıklardan başkasını istemeyip nimetlere şükreden sâlih kullara, Allah dünyada da güzellikler ve zenginlikler verir. Nankörlük edenlerin kendilerine gelmesi için, onları cezalandırır: “Allah, güven (ve) huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, o şehrin (halkının) rızkı her taraftan bol bol gelirdi. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı. Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de onu yalanladılar. Onlar (kendilerine) zulmederlerken azap
1297] 9/Tevbe, 111
1298] 35/Fâtır, 29
1299] 61/Saf, 10-12
1300] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 2787; Keşfu’l Hafâ, hadis no: 2632
1301] Müslim, Zekât, 65; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an, 3173
1302] Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâmet, 2640
- 288 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onları hemen yakalayıverdi.” 1303
Ekonomi ve Tevhid
“Birbirinizin mallarını haksız şekilde yiyip tüketmeyin ve başkalarına ait meşru mallardan hiçbirini bilerek haksızlıkla tüketmek için hukukî hilelere başvurmayın.”1304 İslâm dünya görüşünün genel adı tevhittir. Bu ilke, İslâm’ın hayata bir bütün olarak baktığı mesajını verir. Çünkü İslâm, insanın Allah’a olan inancını yitirmemesi ve O’na bağlılığını sürdürmesi için hayatı bu ilkeye göre ayarlar. İnsan, kişiliğini oluştururken de, onun ruhuna, Allah’ın tek İlâh ve her şeyin sahibi olduğu psikolojisini yerleştirir. Bundan maksat, insanın Müslümanca yaşamasını gerçekleştirmektir. Bunu sağlayan en önemli mânevî fon ise, tevhit inancı ve bu inancın insanda oluşturduğu erdemli ruhtur.
İnsan hayatının en önemli boyutlarından birini de iktisat oluşturmaktadır. Bunun için Kur’an bütün toplumsal süreçlerde olduğu gibi iktisadi hayatta da adâletin ayakta tutulmasını, sömürünün de ortadan kaldırılmasını öngörmüştür.1305 Kur’an’ın inmeye başladığı dönemde, iktisadî ve ticarî hayat, o günün şartlarına göre oldukça canlıydı. Ancak sosyal yapıdaki ayar alabildiğine bozulmuş, sömürü yaygınlaşmış, özellikle yoksul kesimler acı ve sefâlet içinde bırakılmışlardı. İşte bu yüzden Kur’an’ın İlk dönemde inen âyetleri, değinilen olumsuz durumu düzeltmeyi amaçlayan, bu kötü tabloyu tasvir ve tenkit eden ifade ve hükümlerle doludur.1306 Bu da, toplumda pek çok şeyin düzeltilmesi için, öncelikle iktisadî hayatta ahlâk ve adâleti garanti edecek bir kurallar sisteminin gerekli olduğunu ortaya koymaktadır.
İslâm’a göre her şeyin ve bütün mülkün tek sahibi Allah’tır.1307 Bunun için Allah’ı dikkate almayan bir mülkiyet anlayışı doğru değildir. İnsanın işlevi ise, bir emanet sahipliğinden ibarettir.1308 Demek ki mülkiyet, amacına uygun kullanılması için insana sunulmuş İlâhî bir bağıştır. Bu da insana en çok güven duyan dinin İslâm olduğunu göstermektedir. Görüldüğü gibi bu dünya ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcının eseridir.1309 İnsan da böyle bir dünyada anlamlı bir hayat geçirmek ve kendinden bekleneni gerçekleştirmek için yaratılmıştır.1310 Öyleyse Allah’ın hayrı ve nimetleriyle dolu olan bu dünya kötü değildir.1311 Kötü olan, insanın aşırı bir ihtirasla bu dünyaya bağlanıp âhireti unutmasıdır. Çünkü mal ve mülkün, insanı ölümsüz kılacağı zannına kapılmak, büyük bir aldanıştır.1312 Şu halde insan, kendi istifadesine sunulan dünya nimetlerinden meşru şekilde yararlanmalı ve helâl rızık peşinde koşmalıdır.1313 O, kendini malla tanımlamamalı,1314 mal ve mülk de sadece belli grupların elinde dönüp duran bir güç olmamalı1303]
16/Nahl, 112-113
1304] 2/Bakara, 188
1305] Bk. 2/Bakara, 188, 275; 4/Nisâ, 29; 26/Şuarâ, 181-183 vb.
1306] Bk. 73/Müzzemmil, 11-13; 74/Müddessir, 11-15; 104/Hümeze, 1-4; 107/Mâun, 1-7 vb.
1307] 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmran, 26-27 vb.
1308] 2/Bakara, 30; 33/Ahzâb, 72
1309] 2/Bakara, 29 vb.
1310] Bk. 67/Mülk, 2
1311] Bk. 62/Cuma, 10; 30/Rûm, 46; 73/Müzzemmil, 20
1312] Bk. 96/Alak, 6-7; 42/Şûrâ, 27 vb.
1313] Bk. 62/Cuma, 10; 67/Mülk, 15
1314] 2/Bakara, 30; 33/Ahzâb, 72
AHLÂK
- 289 -
dır.1315 Aksi halde iktisadi hayatın dengesi bozulur, bunun sonucunda da, hem kendilerini hem de toplumu felakete sürükleyen bir sömürücü sınıfın oluşması kaçınılmaz olur.
İnsanları maddi ve mânevî yönden yoksulluğa iten en önemli neden, ekonomik güç merkezlerini elinde tutan kesimlerin, hukuk düzenini de kendi lehlerine olacak şekilde düzenlemeleri, sömürüyü alabildiğince yaygınlaştırmaları, kat kat fâiz (ribâ) uygulayarak insanları sefalete mahkûm eden bir zulüm düzeni oluşturmalarıdır. Nitekim sömürgeci önderlerin, işi zaman zaman tanrılık İddiasına kadar götürmeleri iktisadi hayatı alt üst etmiş, karada ve denizde fesadın çıkmasına yol açmış,1316 sonunda toplumsal sefalet ve çöküş kaçılmaz olmuştur.1317 Bu gerçek asgarî ahlâk kodu ile çevrelenmemiş bir ekonominin hem inşâ’ını hem de kendini tahrip edeceği gerçeğini gözler önüne sermektedir.
İnsanın fıtratında, mal, mülk ve evlat gibi arzular; bu arzulardan kaynaklanan ihtiyaçlar vardır.1318 Bunun için dünyaya karşı olumsuz bir tavır takınmak, hem İnsanın tabiatına hem de İslâm’ın ruhuna aykırıdır. Çünkü dinin istediği, arzuların yok edilmesi değil, onların insan fıtratına ve yaratılış gayesine uygun bir şekilde terbiye edilmesidir.1319 Şâyet arzular iyi terbiye edilmezse, insan bilinç çarpıklığına uğrayıp pek çok kötü işi, iyi ve yararlı gibi görebilir. İşte önemli olan insanı böylesi bir sapıklığa ve yanlışlığa düşmekten korumaktır.
Şükür, sabır, cömertlik ve yardımlaşma gibi pek çok erdem, mal ve mülkün kazanılıp kullanılmasıyla gerçekleşir. Zekât gibi zorunlu mali ibâdetin, infak ve ihsan gibi gönüllü eylemlerin temel amacı da, insanı meşru yolla kazanan ve kazandığını israfa kaçmadan harcayan şuurlu bir varlık haline getirmektir. Zaten bilme, İnanma ve şükretme arasındaki tevhidin gerçekleşip İnsanın ahlâkî yüceliğe ulaşması, ancak böyle sağlanabilir. Dünyanın ıslah ve imarı İse, ahlâkî bilince ulaşmış insanlarla gerçekleşir. 1320
Sosyal Adâlet ve Refah Tedbirleri
Ekonomik hayatta karşılaşılan olumsuzlukların giderilmesi için, sosyal adâlet ve refahı garanti edecek tedbirlere; hile, sahtekârlık ve haksız kazanç gibi sapmaları önleyecek yaptırım gücü olan kurallar sistemine ihtiyaç vardır. Bunun için İslâm, sosyal adâlet ve refah tedbîri olarak zekâtı getirmiş, toplum hayatını çökerten faizi yasaklamış ve sömürüyü ortadan kaldırıp halkı iktisadi yönden dengeli biçimde yükselten yepyeni bir ekonomik yapıyı temellendirmekle işe başlamıştır. Kur’an’ın buyrukları ve Peygamber’in (s.a.s.) uygulamaları, olağanüstü durumlarda bu gibi tedbirlerle toplum ekonomisinin yeniden düzenlenebileceğini ortaya koymuştur. Şu halde yöneticiler, toplumun zenginleşmesine, refahın yayılmasına ve sosyal adâletin köklü bir şekilde kurulmasına çalışmalıdırlar. Bu da kültür ve medeniyette yabancıların sömürüsünden ve emirlerinden kurtulup milleti oluşturan fertlere en geniş ölçüde imkânlar sağlamakla gerçekleşebilir. Zevk ve sefâhata dalıp halktan kopan yöneticilerle insanları maddi ve mânevî
1315] Bk. 59/Haşr, 7
1316] Bk. 30/Rûm, 41
1317] Bk. 17/İsrâ, 16; 34/Sebe’, 34-35 vb.
1318] Bk. 3/Âl-i İmran, 14-15; 17/İsrâ, 100 vb.
1319] Bk. 91/Şems, 7-9; 92/Leyl, 4-7 vb.
1320] 11/Hûd, 61 vb.
- 290 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sıkıntılardan kurtarmak mümkün değildir.
Öldürücü Rekabet Yerine Hayırlı ve Faydalı Hizmet
Günümüzde ekonomik sefalet, ekonomiye tapıştan kaynaklanmaktadır. Çünkü mevcut ekonomik sistem, büyük ölçüde rant sağlama yoluyla para kazanma üzerine kurulmuş; temelde insanı ve toplumu değil, kişisel çıkarların korunmasını hedeflemiştir. Bu, ülkemizin görülmeyen veya insanlara gösterilmek istenmeyen yüzüdür. Ama bu gerçek ne kadar gizlenmeye çalışılırsa çalışılsın sömürgeci güçlerin toplumu ezdiği, bir kurtarıcı gibi sunulan kurum ve kişilerin, ekonominin Deli Dumrul’u oldukları artık herkes tarafından bilinmektedir. Çünkü millet, bunların gerçek yüzünü görmektedir. Yaşanan bu olumsuzluklar, öldürücü bir rekabet yerine hayırlı ve faydalı bir hizmetle; sömürülen insanların, sömürenlerin elinden ve dilinden kurtarılmasıyla sona erecektir.
Sonuç olarak denebilir ki, Kur’an bir ekonomi kitabı değildir. Fakat o, her alanda olduğu gibi iktisadi alanda da dertlere şifa olabilecek evrensel ilkeleri ve doğrulan içerir. Çünkü Kur’an, emek ve çalışmayı ibâdet çerçevesinde ele alıp değerlendirir, dünyanın imarını ve ıslahını da mü’minin görevleri arasında sayar. Öyleyse yoksulluğu övme, dünyayı ıslah ve imarda geri kalma gibi anlayışları Kur’an’la bağdaştırmak mümkün değildir. İslâm’ın insandan istediği, mü’mine yaraşır bir izzetle yaşamasıdır. Bu da büyük ölçüde alan el değil, veren el olmakla gerçekleşebilir. 1321
Ekonomi ve Ahlâk
“Sahip oldukları her şeyden (yardım) isteyenlere ve sıkıntı içinde bulunanlara bir pay (ayırırlardı).”1322 Tevhid ilkesine ve evrensel İslâm düşüncesine dayalı bir toplum oluşturmayı hedefleyen Kur’an, insanların ayrılığa düşmelerini önleyen, insan emeğinin ve onurunun sömürülmesine yer vermeyen bir sistemi öngörür. O, sağlıklı ve ahlâklı bir toplum oluşturmak için, adâletin mutlaka gerçekleştirilmesini,1323 fırsat eşitliği İlkesinin de işletilmesini ister. 1324
Ekonomi terimi, bütün fertler için iktisadi, sosyal ve ahlâkî davranış modelleri öngören bir sistemi ifade eder. İslâm ekonomisini diğer ekonomilerden ayıran en önemli özellik, onun sosyal denge ve dayanışma için şart olan paylaşım adâletini temin etmesidir. Kur’an’ın, ekonomik sistemi yeniden yapılandırması sürecinde ilk hamleyi faize yapması, İslâm ekonomisinin değinilen özelliğini yansıtır. Çünkü faiz, adâletsiz paylaşımın ve haksız kazancın en önemli vasıtasıdır. Bunun için Kur’an, faizi ve tefeciliği, Allah ve Elçisi’ne karşı savaş açmakla eş günah saymıştır.1325 Görüldüğü gibi İslâm’da, dini, ahlâkî ve insani değerleri feda ederek kazanç sağlamak, hiç de makbul bir iş değildir. Şu halde insanî ve İslâmî gayeleri gerçekleştirmek için bir araç olan ekonominin, iman ve ahlâk gibi yüksek değerlerle yönlendirilmesi gerekir.
İslâm’da, ekonomi ile ahlâk değerleri arasında sıkı ve devamlılık arzeden bir
1321] Fâhrettin Yıldız, Kur’an Aydınlığında Hayatı Doğru Yaşamak, İşaret Y., s. 253-256
1322] 51/Zâriyât, 19
1323] 4/Nisâ, 58; 5/Mâide, 8 vb.
1324] 49/Hucurât, 13
1325] 2/Bakara, 278-279
AHLÂK
- 291 -
uyum vardır. Zenginliğe ahlâkî bir özellik kazandıran zekât, dile getirilen gerçeğin en güzel örneğidir. Çünkü zekât, İslâm iktisat sisteminin ahlâkî bir yapısı olduğunu; bu yapının, toplumun mânevî değerlerini bozmadan insanlar arasında dengeli ve uyumlu bir oluşum sağladığını; insandaki aşın kazanç tutkusunu da törpülediğini ortaya koyar. Servet, zekât yoluyla hem sosyal sefaleti azaltma, hem de toplumda mânevî ilerleme sağlama aracı haline gelir. İslâm’da ekonomik faaliyetler tevhid, denge, hür irade ve sorumluluk gibi ilkelere dayalı olduğundan İslâm iktisat düzeni, ahlâkî bir yapıya sahiptir.
Kur’an, ekonominin çıkış noktasına ihtiyaç motifini koyar.1326 Yetimi örselemeyi, yoksulu azarlamayı yasaklar.1327 Servetin bekletilmesini değil, toplumsal işlevini yapabilmesi için işletilmesini ister.1328 Kur’an ilkelerine dayanan İslâm iktisadı, insanın insanı sömürmesine, servetin sefahate, gösterişe ve ahlâk bozukluğuna yol açmasına fırsat vermez. İsraftan uzak, gerekli üretim ve ölçülü tüketime açık yapısıyla yoksulluk kâbusunu ortadan kaldırır. İnsanlar arasındaki husumeti giderip toplumda huzur ve güven sağlar.
Kur’an’a göre insan, mükellef olan ve sorumluluk taşıyan ahlâkî bir varlıktır.1329 Müslüman da, sadece İnanan kişi değil, aynı zamanda İnancının gereklerini yaşayan insandır 1330 Müslüman, servet kazanmayı, kişisel çıkar değil, Allah’a kulluğunu sürdürmenin bir gereği olarak görür. İnsan hayatını çalışmaya dayandıran Kur’an,1331 doğru ve verimli çalışmayı kutsamış, ibâdeti de iş yapmaya engel görmemiştir.1332 Kur’an’ın çalışmayı ibâdet sayması, iman değerine eren mü’minleri çalışmaya sevk etmiştir. Burada, İslâm çalışmayı emrettiği halde “Müslüman ülkelerin birçoğu niçin ekonomik açıdan az gelişmiştir?” diye bir soru akla gelebilir. Müslüman ülkelerin pek çoğunun ekonomik açıdan az gelişmişliği bir gerçektir. Ama bu az gelişmişliğin sebebi, çalışmayı emreden İslâm değildir. Bugünkü Müslüman toplumların durumuna bakıp İslâm’ı yanlış yorumlamaya çalışmak, gerçeği maksatlı olarak saptırmaktır. Unutulmamalıdır ki Avrupa ortaçağın karanlığını yaşarken, dünyanın hâkimi, İslâm’ın hakkını veren Müslümanlardı.
Liberal ekonominin bencil yapısı, iktisadi değerlerle ahlâkî değerler arasındaki dengeleri bozmuştur. Bu dengelerin bozulması sonucu, madde putlaştırılmış, çok sayıda insan sömürgeci sistemlerin yemi haline gelmiştir. Ahlâkî değerlerden tecrit edilen ekonomik sistem, aşırı kâr ve sömürü aracı olmuştur. Bu gerçek, sömürü sistemlerinin zihniyet kimliğini ortaya koyması bakımından oldukça dikkat çekicidir. Türkiye’de uygulanan ekonomik sistem de aynı özelliktedir. Bugün ülkede cari olan ekonomik sistem, iktisadî ve ahlâkî değerlerle değil, egemen güçlerin şablonları tarafından yönlendirilmektedir. Her türlü yüksek değerden uzak tutulan bu ekonomik model, ülkede sadece sömürgeci ve yoksullaştırıcı bir büyümeyi sağlamıştır. Çünkü ülkede hep işsizlik, yoksulluk ve yolsuzluklar büyüyor, hayırlı yenilikler içeren verimli ve olumlu gelişmelere bir
1326] Bk. 51/Zâriyât, 19; 70/Me’âric, 25 vb.
1327] Bk. 93/Duhâ, 9-10
1328] Bk. 6/En’âm, 141; 17/İsrâ, 26; 30/Rûm, 38; 9/Tevbe, 34 vb.
1329] Bk. 17/İsrâ, 9, 36 vb.
1330] 43/Zuhruf, 69; 41/Fussılet, 33 vb.
1331] Bk. 53/Necm, 39
1332] Bk. 62/Cum’a 9-10
- 292 -
KUR’AN KAVRAMLARI
türlü ulaşılamıyor.
Batılı değerler içinde doğan ve İslâmi yapıyı dışlayan kapitalist sistem, günümüzde zengin ülkelerin yoksul ülkeleri sömüren bir aracı haline gelmiştir. Çünkü Batı, sadece kendine çıkar sağlayan değerleri savunmaktadır. İnsan emeğini ve onurunu sömüren ekonomik modeller karşısında, İslâm’ın yeri ve önemi bir kez daha gündeme gelmiş bulunmaktadır. Bu noktada yapılması gereken iş, insan toplumlarında İslâm.i değerler düzenini devreye sokarak ekonomiyi olumlu biçimde yönlendirmek, faiz ve haksız kazanç gibi helal olmayan, iktisadi hayatı kirleten girişimleri etkili tedbirlerle önlemektir. Ayrıca Müslümanların, kendilerini batı modeli ekonomik sistemlerden kurtarmaları gerekmektedir. Bunu gerçekleştirmek için toplumun bütün fertlerinde, İslâm’a doğru bir tavır değişikliği olmalıdır. İslâmi değerleri ayakta tutan bütün sosyal kurumlar da İslâmi çizgilere uygun biçimde yeniden ihya edilmelidir. Daha da Önemlisi, Müslümanların, sömürgeci ekonomik sistemlerin kör taklitçisi ve uygulayıcısı olmaktan vazgeçmeleridir.
Yüce Allah Kur’an’da: “Yarışmacılar mutlu son için yarışsınlar.”1333 buyurarak insanları mutlu sona erme yarışına çağırıyor. Alışverişte bile Allah’ı anan ve Kur’an’m iyi Müslüman tanımı içinde yer alan Yüce Allah’ın bu çağrısı, sadece Müslümanlara değil, bütün insanlara yöneliktir. Çünkü O: “İnsan için çalışıp uğraştığından başkası yoktur.”1334 hükmü ile, değinilen gerçeği bütün insanlara duyurmaktadır. 1335
Hangi Ahlâk?
Ahlâk; huy, tabiat, seciye anlamlarına gelir. İnsanın mânevî niteliklerine, tutum ve davranışlarına denilir. İnsan denilince akılda iki mefhum birlikte canlanır: Beden ve ruh. Beden için “sûret”, ruh için ise “sîret” tabirleri kullanılır. Meseleyi yaratılış açısından ele aldığımızda, bedenin yaratılışına “halk”, ruhunkine ise, “hulk” tabir edilir. Hüsn-ü hulk yahut hüsn-ü sîret terkibleri insanın bu iç dünyasının güzelliğini ifade ederler.
Yaratılış itibariyle insanın sûreti de güzeldir, sîreti de. Ne bedeninde noksan yahut fazla bir organ vardır, ne de ruhunda gereksiz bir sıfat, bir latife, bir his... Organları arasında tam bir uygunluk, bir tenasüb olduğu gibi, hissiyatı arasında da mükemmel bir ahenk mevcut. Öyle ise, “güzel ahlâk” yahut “kötü ahlâk”dan söz ederken neyi kastediyoruz? Bu soru ile beraber karşımıza insan ruhunun en belirgin bir özelliği olan “cüz’î irade” çıkıyor. İnsan kendi iradesini doğru yahut yanlış kullanmakla, iç alemini ya daha da güzelleştirebiliyor yahut büsbütün bozup mahvedebiliyor.
Zâhirî güzelliğe özenmekte hemen herkes müşterek! Bunun ölçüsü de insandan insana pek fazla farklılık göstermiyor. Aynanın karşısına geçildiğinde, yüzün herhangi bir yerinde bir is, bir karartı varsa bunun güzelliği bozduğunu herkes biliyor. Ruh güzelliğinde, ruhu güzelleştirmede ise, bu hassasiyeti, bu görüş birliğini göremiyoruz. Niçin mi? Çünkü tercih edilen aynalar farklı.
1333] 83/Mutaffifîn, 26
1334] 53/Necm, 39
1335] Fâhrettin Yıldız, Kur’an Aydınlığında Hayatı Doğru Yaşamak, İşaret Y., s. 257-260
AHLÂK
- 293 -
Bütün mü’minlerin annesi Hz. Âişe’ye (r.a.) sorarlar: Rasûlullah’ın (s.a.s.) ahlâkı nasıldı? diye. Aldıkları cevap şu olur: “Siz Kur’an’ı okumadınız mı? Rasûlullah’ın (s.a.s.) ahlâkı Kur’an’dı.” Bu ibretli sözlerle, Müslümanın hangi ayinenin karşısına geçip, ruhuna çekidüzen vereceği, huylarını ayarlayacağı, sıfatlarını, kabiliyetlerini tanzim edeceği ortaya konulmuş oluyordu. Bu ayine Kur’an’dı ve Cenâb-ı Hakk’ın kullarında görmek istediği ahlâk da Kur’an ahlâkıydı. Kur’ân-ı Kerim’de bize bu ahlâkı ders veren birçok âyet mevcut.
“Allah muhsinleri sever” âyetini okuyan bir mü’min, düşkünleri korumaya, açları doyurmaya, manen gıdasız kalmışların imdadına ilim ve irfanla koşmaya çalışır.
“Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme, çünkü sen asla arzı (yer küreyi) yaramazsın. Ve boyca da dağlara erişemezsin” fermanını okuyan ve “Allah mütekebbirleri sevmez” âyetini dinleyen bir insan kibri bırakır, tevâzuya yapışır.
“Allah tevekkül edenleri sever” âyetinden ders alan bir mü’min, şikâyeti, itirazı, hırsı bir yana atar. Sebeplere teşebbüs ettikten sonra, artık, “elbette, mutlaka, illa” demez; “İnşallah, na-sipse, hayırlısıyla” der. Kalbi kararsızlıktan ve endişeden kurtulur; rızâ ve teslimiyetle dolar.
Misalleri çoğaltabiliriz. Diğer taraftan, Kur’an’ın en birinci tefsiri olan Hadis-i Şeriflerde de bu husus bütün teferruatıyla yer almış. Bunlardan birisi: “Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”
Bilindiği gibi, her peygamber kendi ümmetine güzel ahlâk dersi vermiş, onları Allah’ın razı olacağı ahlâk modeline göre yetiştirmeye çalışmıştı. Peygamberimiz (s.a.s.) ise, bu güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildi. Yani, Âdem aleyhisselam ile başlayan bir dersin, en mükemmel tarzını göstermek, en ileri seviyesini vermek için vazifelendirildi. Zira en büyük İlahi ferman O’na (s.a.s.) nâzil olmuştu.
Hadis-i Şerifteki “tamamlama” kelimesi üzerinde dikkatle durmak gerekiyor. Bilindiği gibi yarım olan, eksik olan şey tamamlanır. Hiç varlığından söz edilmeyen bir şeyin tamamlanması da bahis konusu olmaz. O halde, ortada güzel ahlâkın bazı esasları mevcut, ama noksan. Semavî dinlerin tesiriyle, birçok cemiyette yalan ayıplanır, zina yasaklanır, hırsızlık cezayı gerektirir, dedikodu hoş görülmez. Bütün bunlar İlahî iradeye uygun. Ve bütün bunlar Kur’an ahlâkından bazı şubeler. Ama bu kadarı kâfi değil... Bu Hadis-i Şerif ile Hz. Âişe’nin (r.a.) sözünü birlikte değerlendirdiğimizde, Kur’ân-ı Kerim’deki bütün emir ve yasakları, bütün teşvik ve tehditleri birlikte nazara almamız ve güzel ahlâkın ancak bütün emirlere uyma ve bütün yasaklardan sakınma ile tahakkuk edebileceğini kabul etmemiz gerekmiyor mu?
Şu âyet-i kerimeyi ibretle okuyalım: “Allah, şirki (kendisine ortak koşulmasını) elbette bağışlamaz. Ondan başka günahları, dilediği kimse için bağışlar...” Allah’ın hukukuna en büyük tecavüz, ona şerik, yani ortak koşmak. Bu suçu işleyen bir insan, kesinlikle affedilmiyor. Bir başka ifadeyle, Cennete kesinlikle giremiyor. Cehennem azâbına layık bulunuyor. Bu cinâyeti işleyen bir insan artık, diğer insanlarla nasıl iyi geçinirse geçinsin, onlara ne kadar centilmence davranırsa davransın, kul hakkına riâyette ne derece hassas olursa olsun güzelleşemiyor; Allah indinde güzel olamıyor ve güzellerin diyarı olan Cennete adım atamıyor.
- 294 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Burada çok önemli bir İslâmî kaideyi birlikte hatırlayalım: “Allah için muhabbet ediniz. Allah için buğz ediniz.” Bu kaideden alacağımız dersle, biz de Allah’ın sevdiği kimseleri sevecek, ancak onlara “iyi”, “güzel”, “ahlâklı” diyebileceğiz... O’na karşı en büyük ahlâksızlığı yapan kimseleri, hoşumuza giden birkaç müsbet sıfatlarının hatırına, ahlâklı kabul etmeyeceğiz. O müsbet sıfatların hakkını vereceğiz, ama o kimselerin ahlâkının kemale ermemiş olduğunu, “güzel ahlâkı tamamlamak” üzere gönderilen Peygamberimizin (s.a.s.) terbiyesi altına girmedikleri sürece, bunun mümkün de olamayacağını çok iyi bileceğiz... 1336
Ahlâk Toplumu
“Bütün mü’minler kardeştir...”1337 Kur’an’ın temel gayesi, doğruluk ve adâlet üzerine kurulmuş olan bir ahlâk toplumunu varlık alanına çıkarmaktır. Peygamber’in (s.a.s.): “Ben ahlâkî güzellikleri tamamlamak için gönderildim.”1338 sözü, bu gayeyi açık bir şekilde dile getirir.
Kur’an, müslüman toplumun temel özelliklerini belirtir. İslâm toplumu, temelde tevhid inancına bağlı bir kardeşlik toplumudur.1339 Doğruyu buyuran, kötülükten alıkoyan ve Allah’a inanan en hayırlı toplumdur.1340 Aşırılıklardan arınan, öteki toplumlara örnek olan;1341 düşman karşısında kuvvetli, kendi aralarında merhametli;1342 iyilikte yarışan ve yardımlaşan; 1343 işlerini aralarında şûrâ (danışma) ile yapan;1344 fitne ve fesat çıkarmayı, kargaşaya kapı açmayı en büyük suç sayan;1345 sosyal adâlet dengesinin bozulmasına izin vermeyen;1346 bir toplumdur. Böyle bir toplumda hiçbir haksızlığa ve ahlâksızlığa yer verilmez, kişilerin itibarına ve onuruna gölge düşürülmez.
Kur’an, İslâm toplumundan iç düzeninin sağlanmasını istemiş, sosyal, siyasi ve ekonomik istismarların tamamını yasaklamıştır.1347 Bu toplumun vazifesi, yeryüzünü ıslah etmek, oradan bozgunculuğu, haksızlık ve ahlâksızlıkları söküp atmak sûretiyle yaşanabilir ahlâkî, sosyal ve siyasi bir düzen kurmaktır.1348 Eğer toplumu çekip çeviren bir ahlâk düzeni olmazsa orada adâlet gerçekleşmez, güçlü zayıfı ezer, denge bozulur, hiçbir şey doğru olarak yerine oturtulamaz. Her türlü haksızlıkların ve ahlâksızlığın boy gösterdiği bir toplum, sonunda helak kanunu gereğince yok olmaya mahkûmdur.1349 Şu halde Kur’an’ın belirlediği biçimde bir ahlâk düzeni kurmak, her inanmış insanın hem gayesi hem de görevi olmalıdır. İşte bundan dolayı bütün peygamberler, vahye dayalı sosyal bir düzen kurmak için çalışmışlar, toplumun örnek nüvesini oluşturup adeta bütüne tesir
1336] Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, Zafer Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 1999, s. 185-188
1337] 49/Hucurât, 10
1338] Bk. Kurtubî, el-Câmi li Ahkâmi’l-Kur ‘an, 18/227
1339] Bk. 49/Hucurât, 10
1340] 3/Âl-i İmrân, 110
1341] 2/Bakara, 143
1342] 48/Fetih, 29
1343] 3/Âl-i İmrân, 114; 5/Mâide, 2
1344] 42/Şûrâ, 38
1345] 2/Bakara, 190-191 vb.
1346] 59/Haşr, 7
1347] Bk. 90/Beled, 17; 103/Asr, 3; 5/Mâide, 2; 49/Hucurât, 11-13 vb.
1348] Bk. 3/Âl-i İmrân, 104, 110, 114; 22/Hacc, 41
1349] Bk. 17/İsrâ, 16; 18/Kehf, 59 vb.
AHLÂK
- 295 -
eden bir maya olmuşlardır.
Peygamber Kıssalarının Ahlâkî Mesajı
Kur’an’da zikredilen peygamber kıssaları, onların toplumlarını sadece Allah’a inanıp O’na ibâdet etmeleri, dürüst ve ahlâklı yaşamaları yolunda onları İkna için gösterdikleri çabaları ve yaptıkları uyarıları içermektedir.1350 Kur’an bu kıssaları, hangi çağda ve hangi toplumda olursa olsunlar, bütün insanlar için bir ibret, yaşanmıştan çıkarılmış bir ders olarak takdim eder. Demek ki Kur’an’daki kıssaların anlatılmasından maksat, belli bir toplumun hayatını hikâye etmek değil, ahlâksız bir hayat sürmüş olan toplumların ortak kaderini ve acı sonlarını hatırlatarak öğüt vermektir. Bunun için Kur’an’daki peygamber kıssaları bir hayat hikâyesi olmaktan çok yaşanan hayatın kendisidir. Hem insanların, boş gurura ve büyüklük duygusuna kapılıp günahkârca bir hayat sürmeleri, geçmişte kalmış bir olay değil, her an karşılaşılan bir gerçektir. İşte kendilerine gönderilen peygamberlere karşı çıkan Firavun ve Karun gibi azgınların kıssalarıyla da tarihi bir olayın anlatımı değil, ahlâkî bir mesaj amaçlanmıştır.1351 Çünkü Firavun’un boğulması, Karun’un yere batırılması, dünya iktidarının ve servetinin şu veya bu sebeple beklenmedik bir biçimde elden çıkıp gideceği mesajını verir. Kur’an bu gerçeği insanların zihninde sürekli canlı tutmak için, servet ve iktidarını putlaştırıp ahlâksız ve adâletsiz davrananların İlâhî irâde tarafından cezalandırmışını, insanlık tarihinin ibret verici olayları arasında zikreder. Çünkü servet ve iktidar sahibi olanlarla peygamberler arasındaki mücadelenin temel sebebi, zâlim kişi ve kadroların hayatın doğru yaşanmasını istemeyişleridir.
Ahlâk ve Siyaset
Toplumda hayırlı yenilikler içeren köklü değişiklikleri gerçekleştirebilmek için, siyasi güce İhtiyaç vardır. Bilindiği gibi Peygamber (s.a.s.) Mekke toplumu içersinde sosyo-ekonomik yönden zayıf ve ezilmiş sınıfları güçlendirmek için yeni bir ıslahat planı başlatmış, ancak bu planını, Medine’ye hicret edip siyasi gücü elde ettikten sonra gerçekleştirebilmiştir. Siyaset, toplum hayatının düzenini sağlayan ilke ve değerleri, uygulama alanına aktarma aracıdır. Hemen belirtelim ki, iyi yönetim meşru ve âdil güç ile, meşrû güç siyasetle, siyaset de güzel ahlâkla olur. Ahlâksız siyaset, İslâm, insan ve ülke yararı için değil, kitleleri zâlim kişi ve kadrolara kul etmek içindir. “Ticarette ahlâk aranmaz, siyaset ahlâkla olmaz.” diyenlerin toplumu ne hale getirdikleri herkesin malumudur. Şimdi de kötülük dolu akıllanyla zulüm ve sömürüye dayanan sistemlerini devam ettirmek için, zaman zaman yüksek değerleri kendi çıkarlarına alet etme ahlâksızlığını gösteriyorlar. Sömürü sistemlerinin oluşturduğu ahlâksız ortamda yaşayan kitleler, tam bir çaresizlik içindeler. Bu sistem içinde, hangi insan başvurduğu yerden olumlu sonuç alabiliyor? Tam aksine, olumlu sonuç bekleyen hüsrana uğruyor. Çünkü insanlar adâlet beklediklerinden zulüm, dostluk beklediklerinden hiyânet, iyilik beklediklerinden de kötülük görüyorlar.
Pek çok insan sevmeyi, affetmeyi, dürüstlüğü ve fedakârlığı çoktan unutmuş görünüyor. Yalanın ve isyanın sergilendiği toplumda, utanılacak şeyler teşhir ediliyor ve bundan da büyük bir haz duyuluyor. Mahremlik vitrin halini almış,
1350] Bk. 7/A’râf, 59-93, 103-137 vb.
1351] Bk. 28/Kasas, 3-44, 76-81 vb.
- 296 -
KUR’AN KAVRAMLARI
aldatmak, çağdaş vurgunlar yapmak zekâ hakkı kabul ediliyor. Bütün bu olumsuzlukların baş aktörleri, sonrada çıkıp temiz ellerden söz edip temiz toplum istiyor.
İnsanlık bu haksız ve ahlâksız durumdan ancak İslâm ahlâkı ile kurtulabilir. İslâm ahlâkı, Allah’ın vahiylerinden oluşan kuralları yaşama ahlâkıdır. Peygamber (s.a.s.) de Kur’an ahlâkının yaşayan örneğidir. Onun kişiliği, insanın ve imanın kemalidir. Çünkü o, imanı eyleme dönüştürerek dünyaya duyuran bir kişiliğin örneğidir. Bu öyle bir kişilik ki, Hak için halk elinde taşlanmaktan, inancının gereğini yaptığını söylemekten ve davasını yaşatmanın bedelini ödemekten asla korkmaz.
Fert ve toplumlar, iman değerini kaybettikleri gün, mutlu bir hayata ve güzel ahlâka veda etmiş olurlar. Fert ve toplumları noksanlıktan mükemmelliğe ancak İslâm ulaştırır. Öyleyse yetişmeyeni yetiştirmek, noksan olanı tamamlamak gerekir. Elbette yılların yanlışı bir kalemde silinemez. Fakat yetişmeyenin eline yetkiler verilerek yeni yanlışlar yapılmamalıdır. Aksi halde iki yüzlü siyasetin hilekâr kadroları, kitlelere ve masum insanlara karanlıkta hayâl seyrettirmeye devam ederler. İslâm, kendi insanından oluşan toplumla öne geçerse, tüm haksızlıklar ve ahlâksızlıklar sona erer. 1352
Karakter (Huy) ve Karakterlerin Değişip Değişmemesi
“Karakter” kelimesini kullanmamızın sebebi, bu kelimenin dilimizde yerleşmiş bir kavram olmasından dolayıdır. Bu kelimeyi karşılayabilecek diğer kelimeler daha az sıklıkla kullanılmaktadır. “Karakter” kelimesi Fransızca asıllı olup lügatlerde: “Bir bireyin kişiliğini oluşturan ve çevresine gösterdiği tepkileri belirleyen sürekli, duygusal niteliklerin tümü”1353 ne verilen addır. Bu kelime dilimizde genelde “tabiat” kelimesi ile karşılanmaktadır. “Tabiat” kelimesi ise: “Bir varlığı, bir şeyi belirleyen özelliklerin tümü”,1354 “Bir şeyin ulaştığı ve kapandığı son nokta, “Bir kimsenin temel kişiliğini oluşturan özellikler, eğilimler bütünü, huy, karakter”1355 şekillerinde açıklanmaktadır. Ayrıca görüldüğü üzere “karakter” kelimesi “seciye” ve “huy” gibi kelimelerle de karşılanmaktadır. “Seciye” kelimesi “tabiat, huy, yaratılış anlamlarına gelip Fransızca “caractere” kelimesi karşılığıdır.”1356 “Huy” kelimesi ise “farsça asıllı olup; yaratılıştan gelen özellik, tabiat, mizaç; sürekli yenilendiği için vazgeçilemez bir durum almış alışkanlık”1357 anlamlarına gelmektedir. Bu son tarifimizde bu defa da “tabiat” kelimesi “mizaç”la özdeşleştirilmektedir. “Mizaç” kelimesi ise Arapça kökenli bir kelime olup “mânevî niteliklerin, eğilimlerin tümü”1358 anlamına gelmektedir. Bu kelimenin anlamını Arapça bir sözlükten vermememizin sebebi, kelimenin yapı itibariyle Arap dilinde Türkçemizdeki gibi bir mana almamış bulunmasından dolayıdır. Türk Dil Kurumu’nun yayınlamış olduğu Türkçe Sözlük’te de “seciye” kelimesi karşılığında “karakter” kelimesi verilmekte ve “karakter” ke1352]
Fahreddin Yıldız, Kur’an Aydınlığında Hayatı Doğru Yaşamak, İşaret Y., s. 249-252
1353] Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, Gelişim Yay., “Karakter” maddesi
1354] Meydan Larousse, Büyük Lügat ve Ans., “Tabiat” md.
1355] Büyük Larousse Söz. ve Ans., “Tabiat” md.
1356] Mustafa Nihat Özön, Osmanlıca-Türkçe Sözlük, “Seciyye” md.
1357] B. Larousse, “Huy” md.
1358] M. Larousse, “Mizaç” md., B. Larousse, a.g.m.
AHLÂK
- 297 -
limesine ait olan açıklamada da; bu kelimenin Yunanca asıllı olduğu ve “bir şeyi benzerlerinden ayırt etmeye yarayan temel özellik, seciye”1359 anlamına geldiği belirtilmektedir.
Bütün bu lügavî izahlardan şunu anlıyoruz ki, Kur’ân-ı Kerîm’de insanı niteleyici temel özelliklerin “karakter” kelimesi ile karşılanması hiç de yanlış olmamaktadır. Ancak burada “karakter” kelimesi üzerindeki mütalaiarımız henüz sona ermiş değildir. Bundan sonraki kısımlarda da “karakter” kelimesinin biraz da ıstılahı denilebilecek anlamlarına ve bu arada “karakter-şahsiyet” terimlerinin birbirleri ile olan yakınlığı-uzakhğı konularına dikkat çekmek istiyoruz.
Grolier Universal Ansiklopedisinde “karakter” kavramı hakkında şu mütalalara rastlıyoruz: “Karakter, şahsın ahlâkî prensiblere bağlılığının meydana getirdiği bir tezahürdür. “Şu kimse iyi kraktere sahiptir” cümlesi onun doğru ve düzenli bir kişi olduğunu belirtir. Yine “iyi karakter” cümlesi, çoğu zaman sebat, azim ve kararlılığı belirtmede kullanılır. Psikologlar, karakterin, kişiliği belirleyen merkezî bir görüş açısı mı yoksa bir şahsın ortaya koyduğu belli birtakım spesifik huylar mı olduğu konusunda ayrılık içerisindedirler. Genel kullanım ve deneyim, birinci görüşe ağırlık kazandırmaktadır. Meselâ, bir kimse devamlı olarak camiye gidiyorsa, bu kişinin diğerleri ile olan ilişki ve davranışlarında dürüst olduğu kabul edilir.1360 Buradan da anlaşılabileceği üzere karakter hem iyi hem de kötü tandanslı olabilmektedir. Ancak umumî kullanımda daima karakterin olumlu yönü kastedilmektedir. Hâlbuki karakter, “ruhta iyice yerleşen prensipler vasıtasıyla her irade fiilinin kesin ve muayyen olması üzerine ruhun istikrar kazanmış halidir.”1361 Bu istikrar daha önce işaret ettiğimiz müsbet ya da menfî yönde olabilir. Şâyet karakter menfî tarzda istikrar kazanmışsa bu, o kişinin olumsuz ve gayr-ı ahlâkî şahsiyetini ortaya koyar ki bu duruma Türkçemizde galat-ı meşhur nevinden “karaktersiz şahsiyet” denir. Hâlbuki bu şahıs karaktersizlik sıfatından öte “kötü karakter” sergilemektedir. Ancak ruhun istikrar kazanmış olduğu “prensipler, zamanın ve cemaatın ahlâk prensipleriyle uygunluk teşkil ederse işte o zaman karakter, ahlâklılık vasıfmı taşır ki bu, aynı zamanda kıymet ifade eden bir kavram olur.”1362 Yani, ahlâkî karakter kavramında çevreye karşı hususî bir vaziyet alma vardır diyoruz.
Ferdin karakter yapısı “kendi içinde ahenkli, vahdetli, tek bir istikamete yöneltilmiş bir hayat şeklidir.”1363 Ancak “psikolojik araştırmalar, insanların bazı durumlarda dürüst olurlarken daha başka birtakım Özel durumlarda ise dürüst olmayabildikleri fikrini ileri sürmektedirler. Mesela, bir şahıs, çevresi ve arkadaşları ile dürüst olurken vergi konusunda dürüst olmayabilmektedir.”1364 Buna göre, böyle bir şahsın karakteri de kendisinde zıtlıkları barındırabilen bir karakter yapısıdır diyebiliriz. Gerçi misâlimizdeki vergi konusunda dürüst olmayan şahıs bu hali ile bir tutum-davranış sergilemektedir. Ama bizler, bir insanın davranışlarına veya tutumuna bakarak onun karakteri ya da ruhî kıymeti hakkında bir değerlendirme veya hükümde bulunabilir miyiz? “Bir dinamo makinesinin dönmesi/hare1359]
Türkçe Sözlük, T.D.K. Yayınları, “Seciyye” md.
1360] Grolier Urıiversal Encyclopedia, “Character” md. New York, 1971
1361] Kerschensteiner, G., Karakter Kavramı ve Terbiyesi, s. 15
1362] A.g.e., s. 15
1363] A.g.e., s. 28
1364] Grolier Universal, Encyclopedia, a.g.m.
- 298 -
KUR’AN KAVRAMLARI
keti elektrik cereyanının bir unsuru sayılmadığı gibi, hareketler de ruhî durumun, daha doğrusu ruhun kıymet şeklinin bir unsuru sayılmaz.”1365 Çünkü “hareketler bazan gerçek ruhî durumun hakiki hüviyetini (mahiyetini) bile göstermeyebilir. Öyle terbiye metotları vardır ki pek erken başladığı, devamlı ve müstekar olarak tatbik edildiği takdirde bazı insanlarda, bilhassa irade bakımından istidadı zayıf olanlarda birtakım alışkanlıklar meydana getirebilir.” 1366
Karakter Değişmez mi?
Karakter değişmez midir; karakterin şekillenmesinde veya değişimlerinde bir hürlük ve dolayısıyla bir sorumluluk payımız var mıdır? Deneyler, insandaki doğuştan karakteri az veya çok ama sürekli olarak gizleyen ve iten sonradan edinilmiş bir karakterin ortaya çıktığını göstermektedir. Ama bu sonradan edinilmiş karakterin devamlı etkisiyle doğuştan gelen karakter tamamen ortadan kalkabilir mi? Kalkması az rastlanabilir olmakla beraber tamamen imkansız bir durum da değildir.
Normal bir kimsenin, kendi karakterini yeterince enerjik bir irade çabasıyla değiştirme gücüne gelince, bu durum varlığı inkâr edilmeyen bir gerçektir. Bunun içindir ki, psikolojik ve mânevî hayatı durmadan değişir, gelişir ve hatta sonsuz bir şekilde ilerleyebilir. 1367
Ayrıca muayyen bir ölçüde muhitin ve yaşama şartlarının değişmesini, fertteki statü değişikliklerinin vb. durumlarının da karakter üzerinde doğrudan doğruya ve en tesirli neticeler meydana getirebileceğini önemle belirtmek lâzımdır.1368 Memur olarak yaşam sürdürmekte iken amir konumuna yükselen, fakir iken zenginliğe kavuşan veya bunların aksine amir iken memur, zengin iken fakir duruma düşen kişilerdeki davranış/tutum değişiklikleri, hep muhitin ve yaşama şartlarının İnsan karakteri üzerinde müsbet ya da menfi olarak yapmış olduğu değişikliklerin birer tezahüründen ibarettir.1369
“Karakter ve Şahsiyet” Kelimelerinin Mukayesesi
Aslında farklı anlamlar ifade eden “karakter” ve “şahsiyet” kavramları Türkçemizde eşanlamlı kelimeler gibi kullanılmaktadır. Hâlbuki bu iki kavram birbirinden ayrıdır. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi umumî mânâda karakter, insanın çevresine karşı değişmeyen bir tavır almasıdır (Tabii ki eğitimde statik mânâda bir değişmezlik ruh sağlığını bozar). Bu çevreye karşı vaziyet alma hem müsbet ve hem de menfi mânâda olabilir. Şahsiyette ise nevi şahsına mahsus bir hal vardır. Şahsiyet, yüksek ve mânevî kıymetlerden ayrı düşünülemez. 1370
Bu iki kavramdan her biri, şahsın mânevî hüviyetinden emniyet ve itimat ister. Mesela karakterin itimat ve güveni hareketlerin muayyen düsturlara bağlı bulunmasıyla ve şahsiyetin emniyet ve itimadı da düşünce, duygu ve hareket tarzlarıyla belli olur. Şahsiyet kavramında insanın bütün varlığı, bütün mahiyeti
1365] Kerschensteiner, G., a.g.e., s. 16
1366] Kerschensteİner, G., a.g.e., s. 16; Musa Kazım Gülçür, Kur’an’da Karakter Eğitimi, Işık Yayınları, İzmir, Ekim 1994, 6-9
1367] M. Larousse, a.g.m.
1368] Palmade, Guy, Karakter Bilgisi, Çev. Afif Ergunalp, Anıl Yayınevi, İstanbul
1369] Musa Kâzım Gülçür, Kur’an’da Karakter Eğitimi, Işık Yayınları, İzmir, Ekim 1994: 9-10
1370] Kerschensteiner, G., a.g.e., s. 28
AHLÂK
- 299 -
akla geldiği halde, karakter kelimesinde bütün varlık akla gelmez. Zira şahsiyette duygu, düşünce ve hareket tarzları topyekün gözönünde bulundurulur. Karakterde ise daha ziyade yalnız iradeyi harekete getiren düsturlar akla gelir. Bu kavramların ayrılığını iki örnekle daha belirgin hale getirmek istiyoruz.
Meselâ, işlerinde hayli dağınık olan bir adam, davranış prensiplerine göstermiş olduğu İtina ve titizlik sebebiyle pekala karakterli bir kimse olabilir. Böyle bir adamın biricik kusuru, işlerinde dağınık olmasıdır. Bu adam bütün işlerinde emniyetli ve itimatlı davranıyorsa bu kişiye kötü karakterli denemez. Ama bu dağınıklık hali şahsiyet için zıt bir durumdur. Kendine topyekün bir renk ve şekil vermek isteyen şahsiyet dağınıklığa mezun olmadığını bilir.
Yine; ukalâ, bilgiç, haris, kısaca küçük yaratılışlı olan bir insan bu olumsuz sıfatlarına rağmen karakterli olabilir. Böyle bir insan bütün ukalalığına ve bilgiçliğine rağmen düsturlara yani prensiplere göre hareketlerinde tutarlı olabilir. Fakat böyle bir insana hiçbir zaman şahsiyetli diyemeyiz. Çünkü şahsiyet kavramında küçüklük alameti yoktur. Şahsiyet, kendi hareketlerinin metotlarını, yollarını ve vasıtalarını takdir etmekte serbesttir ve canlıdır. Hayatta küçüklükle uğraşan şahıslar vardır; fakat şahsiyetler küçüklüklerle uğraşmaktan hoşlanmazlar. 1371
Karakter Eğitimi
“Karakter eğitimi” kelime anlamı olarak, “bireylerde belli bir ahlâk anlayış ve ölçüsüne göre birtakım özellikler geliştirme amacını güden eğitim”1372 anlamına gelmektedir.
Bilindiği gibi Cenâb-ı Hak, insanı emir, nehiy ve cezaları kaldırabilecek bir kapasitede yaratmıştır. Aynı zamanda insanda, kendisine muvafık gelen şeyler karşısında sevinme vb. kendisine zıt gelen durumlar karşısında da öfke vb. duygular koymuş, daha sonra da akıl vasıtasıyla, nefsin dâvet etmiş olduğu şeylere karşı cehd ve gayret göstermelerini emretmiştir. 1373 İnsanın göstereceği cehd ve gayret nisbetinde de onun karakter eğitimi büyük ölçüde gerçekleşmiş olacaktır. Çünkü karakter terbiyesinde emrin büyük bir önemi vardır. Bir emre, korkudan itaat edildiği gibi saygıdan, sevgiden dolayı da itaat edilir. Kur’ân-ı Kerîm, karakter eğitiminde her iki unsuru da kullanmıştır ki biz bu tür âyet-i kerimelere tergîb ve terhib âyetleri diyoruz. Bu husus da ileride tafsilatlı olarak izah edilecektir.
Herhalde emir, karakter eğitiminde ihmal edilemeyecek bir kuvvettir. Zira, güçlü bir otoritenin sıkı ve kesin emirleri kadar iradeyi istemiyerek gündelik hareketlerimiz üzerine çevirecek müsait bir kuvvet daha yoktur.1374 Ancak, karakter eğitiminde bilhassa şuna dikkat edilmelidir: Her karakter istidadına herhangi bir ahlâkî idenin her emrini, her vecibesini değil, belki karakter istidadına uygun
1371] Kerschensteiner, G., a.g.e., s. 28-29; Musa Kâzım Gülçür, Kur’an’da Karakter Eğitimi, Işık Yayınları, İzmir, Ekim 1994: 10-11
1372] A. Ferhan Oğuzkan, Eğitim Terimleri Sözlüğü, T.D.K. Yay., Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, 1981
1373] el-Muhâsibî, Ebû Abdillah el-Haris, Daru’l-Kütübi’l-İlmiye, Beyrut
1374] Kerschensteiner, G., a.g.e., s. 98
- 300 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gelenini telkin edebiliriz.1375 İşte Kur’ân-ı Kerîm “Hayır işleyin”1376; “Güzel amel ve hareketlerde bulunun.”1377 vb. genel ifadeler kullanarak fertlerin temayül ve istidatlarını Ön plana çıkarmayı yani diğer bir mânâda onların karakterlerine uygun gelen iyi şeyleri yapmalarını tavsiye ederek onları bir nevi karakter eğitim sürecine girdirmiştir. Çünkü bir ferdin “temayül ve istidadı dinî işlerde aktif hizmet görmekle, bir diğerininkisi ilmî hakikatlere, bir üçüncüsü yalnız estetik hakikatlere hizmet etmekle tatmin edilebilir.”1378 Herkes bilir ki estetik ifade etmesi açısından hat sanatının ve büyük hat dahilerinin ortaya çıkmasını sağlayan ve onların bu bediî sanatı doruk noktasında ortaya koymalarına sevk eden âmil hiç şüphesiz Kur’ân-ı Kerîm’in altmışsekizinci sûresi olan Kalem sûresinin birinci âyet-i kerimesi olan “Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıklarına andolsun.”1379 âyeti olmuştur. Yine dinî işlerde aktif hizmet görmek isteyen kişilerin bu noktadaki yegâne saikleri Kur’ân-ı Kerîm’deki emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker “iyiliği emredip kötülükten alıkoymak”1380la ilgili âyet-i kerîmeler olmuştur.
Öyleyse Kur’ân-ı Kerîm birtakım sınırlamalar dışında, genel ifadelere de yer vermek sûretiyle herhangi bir ahlâkî yargının her yükümünü değil, belki kişinin karakter istidadına uygun geleni almasını hedeflemiştir diyebiliriz. 1381
Karekter Eğitiminin Önemi
Karakter, doğuştan kazanılmayan ve sosyal bir kavram olarak insanların çok yönlü özelliklerini tanımaya yarayan davranışlar bütünlüğüdür. İnsanın kendisine, çevresindekilere, genel olarak topluma karşı tavırlarını belirleyen karakter, toplumsal bir kavramdır. İyiyi bilme, iyiyi sevme ve iyiye ulaşma olarak bilinen karakter, düşünce hissetme ve davranış olarak da tanımlanır.
Alfred Adler’e göre: “Karakter, ne verâsetle geçen ne de doğuştan gelen birtakım yatkınlıklardır. Örneğin bir çocuk, tembel olarak doğmaz. Hırs, kıskançlık, güvensizlik gibi karakter özellikleri kişiliğin ayrılmaz bir parçası olduğunu kabul etsek bile, bunların verasetle geçtiğine ve değişmez olduğuna inanılamaz. Bunlar hayatın, erken yıllarında kazanılmış bir takım özelliklerdir.” Karakter denilince toplumda, olumlu-olumsuz davranışlar anlaşılır. Zayıf karakter, bir suç değildir ama, insanı suça götürebilir. Goethe: “İnsan karakteri, en çok nelere güldüğünden belli olur.” Karakter insanın kendisini tanımasıyla, kendi kimliğini fark etmesi ile başlar. Bu süreç ailede başlar, okullarda devam eder. Hz. Ali: “Her şey zeval bulmaya mahkumdur. Bunun yalnız bir istisnası vardır. o da fazilettir.” Öğrenciler fazileti ve temel ahlâkî değerleri tanıma, anlama ve Akademik donanımlarla birlikte diğer gelişimlerini ailede, okullarda ve yaşadıkları çevrelerde yaşları büyüdükçe de sürdürürler. İnce, derin anlayış, sağlam iman, namaz, dua ve güçlü sevgi ve fazilet ile beslenen ahlâk eğitiminin, karakter oluşumunda rolü büyüktür. “Ahlâk eğitimi ile çatışmalar, kırgınlıklar, huzursuzluklar, disiplinsizlikler ortadan kalkar. Sevgi, saygı ve sağlıklı ilişkiler egemen olur. Öğrencileri
1375] Kerschensteiner, G., a.g.e., s. 94
1376] 22/Hacc, 77
1377] 23/Mü’mimûn, 51
1378] Kerschensteiner, G., a.g.e., s. 94
1379] 68/Kalem, 1
1380] 3/Âl-i İmran, 104, 110, 114; 9/Tevbe, 71, 112
1381] Musa Kâzım Gülçür, Kur’an’da Karakter Eğitimi, Işık Y., s. 1-13
AHLÂK
- 301 -
yücelten, asilleştiren, erdeme ulaştıran, hayata bakışı anlamlaştıran bu eğitim yalnız din kültürü öğretmenlerine, imamlara bırakılmamalı, ortak bir bilinç oluşturulmalıdır. Her eğitimci bu alanda Bilgeliğin ve aklın gerçek bekçileri olmalıdır.”
Karakter eğitiminde, bedensel ruhsal ve zihinsel gelişimlerin tamamlanmasına yönelik yapılan rehberlikler de süreklilik esastır. Bu rehberlikte, mânevî eğitimin önemi büyüktür. Mânevî değerlerin sevgi ile bütünleşerek kazandırılması ile karakterler terbiye edilir. Mânevîyatla güçlenen bu yapı ile kişilerin vicdanlarındaki en küçük ses bile anlam kazanır. Bu sese bağlı olarak her söze ve davranışa olumlu tepkiler verilir. Verilen tepkiler etkili sesler de getirebilir. Böylece bilgi ve belgeye önem verilerek düşüncelere ince ruhluluk kazandırılır. Düşüncenin açıklığı ve doğruluğu kimden gelirse gelsin kabul görmesi iradelere yön verir. Kişisel olarak alınan her kararda, uygulanan her davranışta ahlâkî izler görülür. Vicdanlarda yerleşen bu duygu ile söz ve davranışlar karakter olarak belirginleşir. Kendini tanıyan davranışlarını önemseyen bireylerde, oldukça güzel karakter motifleri kendiliğinden gözükür.
Sağlam bir iradeye, temel özgürlüklere, öğrenme ve kişiliklere saygı ile birlikte sürdürülen karakter eğitimi yasaklar, cezalar ve suçlamalarla değil teşvik, edep ve nezaketle sürdürülmelidir. Bu eğitim birkaç saatlik seminer veya programla belirlenecek olay değildir. Ancak bu konuda verilen teorik bilgiler önemlidir.
Karakter eğitimi nitelikli insan yetiştirme eğitimidir. Kişiler farklı meslek gruplarında görev yapabilirler. Ancak ilişkilerinde “karaktersiz” ifadesi ile muhatap olmamaları için adam gibi adam olmak önemli bir özelliktir. Bu da karakterli bir kimlikle mümkündür. Karakter eğitimi uzun soluklu bir yoldur. Bu yolda anne ve babalara, eğitim kurumlarına, sivil toplum örgütlerine, vakıf ve derneklere büyük görevler düşer. Gerçekleştirilen paylaşımlar etik davranışlar, alışkanlıklar bilgi ile bütünleşerek doğru-yanlış, güzel-çirkin, iyi-kötü potansiyeller sistematik olarak uygulanır, görülür. Böylesi bir sorumluluk yaşanmadan çalışkan, başarılı, dürüst, kaliteli, karakterli bireylere ulaşmak zor olduğu gibi yapılan hizmet de yetersiz ve noksan olur.
Yeni kuşakların karakter eğitiminde ciddi anlamda yaşadıkları sorunların temelinde ailelerin, okulların ve sivil toplum örgütlerinin ihmalleri vardır. Çevrenin ve medyanın oldukça etkili olduğu bu çöküşün durdurulmasında bireylerin daha fazla kimlik kayıpları yaşamamaları için ilkeli, planlı ve günlük hayattan kopuk olmayan hayat dersleri ile karakter eğitimi konusunda sorumluluklar önemsenerek, severek örnek davranışlar ve modeller oluşturularak rehberlikler gerçekleşebilir. Yapılan rehberlikler sadece Akademik bilgilerle veya sadece doğru veya yanlışı öğreterek yapılmamalıdır. Yapılan tüm rehberlikler ahlâkî değerlerle bütünleşerek ortak bir bilinç ile yerine getirilmelidir.
Karakter Eğitiminde Uygulanacak Yöntemler: Karakter eğitiminde ailede, okulda, yaz kamplarında ve sivil toplum örgütlerinde şu uygulamalar belli takvimlere bölünerek uygulandığında güzel sonuçlar elde edilir:
Karakter eğitimi öğrenme ile başlar. Öğrenmenin odağında mânevî eğitim yer almalıdır. Kişinin varlık sebebini bilmesi, Allah’a kulluk bilincini en güzel
- 302 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şekilde yerine getirmesi önemli bir adımdır. Bu görevlerin başında namaz ibâdeti gelir. Namazların; huşu, tadili erkan ve cemaatle kılınması alışkanlığı oldukça önemlidir. İslâm dünyasının Müslümanların zor günler yaşadığı günümüzde sorumlular çocuklarına: “Yavrucuğum namaz kıl, iyiliği emret, kötülüklerden sakın, başına gelenlere sabret, doğrusu bunlar azmedilmeye değer işlerdir.”1382; “Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz ki bu Allah’a saygıdan kalbi ürperenler dışında her kese zor ve ağır gelen bir görevdir.”1383 âyetlerini hatırlatmada duyarlı olmalıdır. Secdeleri, duaları ve davranışları ile örnek olan anne ve babalar yeryüzündeki mazlumların, müslümanların yaşadığı acıların, pek çok sorunların tanıtımında, doğru bilgilendirmede öncülük yapmalıdır.
Bireyin kendini tanıması, dostunu düşmanını bilmesi, kendi mumunu kendisinin yakması, hem kendisini hem çevresini mutlu kılmada güven ve cesaret sahibi olması, abartılı roller üstlenmeden kendisine saygınlık kazandıracak, hayatı anlamlı kılacak arayışlara yönelik rehberlikler yapılmalıdır.
Hayatı ve ahlâkî değerleri tanıması, bilmesi, inançlarını en doğru ve en yaşanabilir düzeyde sürdürmesi, yabancılaşmanın, kimlik kaybının ve hafife alınmanın tehlikelerine, hazırlanan tuzaklara karşı ahlâk pusulası ile önlemler alınmalıdır.
Karakter eğitiminde gönülleri eğitmeye gönüllü olma önemli bir adımdır, bu konuda duyarlı olanların yol haritası bulunmalıdır, namazların, duaların tüm ibâdetlerin, mitinglerin, yardımların, diri ve uyanık bedenlerin yalnız felaketlerde, acılarda, hüzünlerde değil hayatın her anında ciddiyetle ve süreklilikle bu ritmi devam ettirerek öğrencileri, bireyi her geçen gün gerçeklerle yüzleştirmek önemli bir tavırdır.
Kişiyi önemseyen, anlayan, sorunlarını, başarısızlıklarını gidermede istekleri, yetenekleri yakından tanıma, birlikte karar alma, yaşam becerilerini birlikte kazandırmada öncelikleri belirlemek.
Karakter eğitiminde aileler, okullar, sivil toplum örgütleri sorumlu ve koruyucu olmalıdır. Planlı, aktif, amaçlara uygun, misyon, vizyon ve stratejilerini belirlemede, uygulamada titiz davranmalıdır. Başarısızlık, ezilmişlik, çaresizlik ve ağıtlar yerine yeniden dirilişin temellerini uygulamada ve gerçekleştirmede önsezileri, planları, hazırlıkları eylemleri olmalı.
Tüm bireylerin ortaklaşa ahlâkî liderlik konusunda iş birliği yapması karakter eğitimini uygulama da sistematik metotlar takip ederek, her geçen gün yenilenerek, değişimi kabullenerek kişilerin mânevî motivasyonunu olumlu yönde etkilemeleri gerekir.
Yazılı basın ve görsel donanımların katkısı ile düzeylerine uygun toplumsal olayları irdeleyen gerçekler aktarılmalıdır.
Karakter eğitimi anlamlı ve nitelikli bir müfredatı içermelidir, bu müfredat kişilerin özüne saygı duyan kişilikli ve başarılı olmalarını teşvik eden bir müfredat olmalıdır. Her aile ve okul, bu anlamdaki müfredatını yazıya dökmeli, okulun kültür iklimini oluşturmalıdır.
1382] 31/Lokman, 17
1383] 2/Bakara, 162
AHLÂK
- 303 -
Karakter eğitiminde evlerin, okulların, vakıfların sevdirilmesi gerekir, bu alanların cazip, neşeli, sanatsal görüntülerle donanması, katılımcılarda hayranlık bırakması onları asil duygulara ulaştırması, sanat ve estetiğe yönlendirmesi, ruhunu inceltmesinde önemli yeri vardır.
Kazancın ve yenen lokmanın önemi ciddiye alınarak rast gele her şeyin yedirilmemesi, ikramın, ikram yapılacak yerin önemsenmesi gereklidir.
Karakter eğitimi her alandaki etkinliklerle kendini göstermeli, yapılan her çalışmada ve Akademik gelişmede davranışlar, duygular farklı güzelliklerle donanmalıdır, kitapların, panoların, oyunların, seminerlerin, şiirlerin, gezilerin, deneylerin, incelemelerin, ödüllerin, meclislerin,mitinglerin sergi ve kermeslerin kişinin ruhunda oluşturduğu etkileri önemsemeleri gerekir. 1384
İnanç ve Karekter Eğitiminde Eğitimcilerin Görevleri
Öğrenciyi her ortamda bilgilendiren, terbiye eden, iyiliğe yönlendiren, hayatına değer kazandıran, düşünce eğitimciler, inanç ve karakter eğitimini ciddiye almalıdır. İnanç ve karakter eğitimi birlikte, uzun soluklu ve sabırlı paylaşımlar ile gerçekleşir İnanç ve karakter eğitiminde aileler, okullar, öğretmenler büyük sorumluluk taşımalıdır. Kaliteli ve nitelikli bahçıvanın elinde yetişen üründe kaliteli ve temiz olur. Öğrencilerin zihinlerini karıştıran ifadeler kullanmamalıdır. Aktarılan konular öğrencilerin gelişim düzeyine göre olmalıdır. Peygamberimiz:”Bilginin heder olması, ehli olmayana öğretilmesidir” buyurmuşlardır. Arzulanan inanç ve karakter eğitiminde öğretmenlerin temel bazı sorumluluklarını hatırlamaları ve şu özellikleri yansıtmaları gerekir.
Kişisel Gelişim: Kişisel gelişim kalbinizin derinliklerinde kendinize verdiğiniz bir yatırım sözüdür. İçinizdeki ‘ben’i yeniden ortaya çıkarmak ve geliştirmek, olabileceğin en iyisi olmaya çalışmaktır. Başarıları, yetenekleri ve bilgileri doğrultusunda saygınlık kazanmaktır.
Eğitimciler, bedensel, ruhsal ve zihinsel gelişimlerine yeni mânevî değerler, yeni güçler kazandıran etkinliklerden uzak kalmayarak, çevrelerindeki değişimden, yeniliklerden haberdar olmalıdır. Kendilerini keşfetmede, geliştirmede, iyileştirmede çabalar göstermelidir. Hayat yolculuğunda kendisi ile kucaklaşmalıdır. “İki gününü bir geçiren olmamalıdır.” Kişisel gelişimlerini ön planda tutup, değişimi, gelişmeyi gerçekleştirerek kendisini her geçen gün yenilikler ile taçlandırmalıdır. Aile ve kişisel hayatını erdemli kılan tavırlarla zenginleştirmelidir. İmam Rabbaninin: “İnsanların kendilerine değil hatalarına ve yanlış davranışlarına karşı tavır sergilemelidir.”
Eğitimciler, mânevî sorumluluklar doğrultusunda hareket tarzını sistemli ve sürekli kılmayı alışkanlık edinmeli. Sadece belirli gün ve haftalarda, kutlu gece ve günlerde, yardım kampanyalarında, savaşlarda yaşanan acıların sorumlulukları ile yetinmemeli müslümanca yaşama ve düşünme tarzını hayatın her anına ve her dönemine yaymada yeni metotlar üretmede gönüllü, istekli ve duyarlı davranmalıdır.
Kullanılan Dili Önemsemek: Dil anlatım ve çevreye uyum aracıdır. İnsanların bilgi, düşünce ve eğilimlerini aktarmalarını sağlar.. İnsanların iletişiminde,
1384] Ahmet Çağlayan, Vuslat
- 304 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anlatılanların ilgi ve sevgiyle dinlenmesinde dilin önemi büyüktür. Öğrenciler için her sınıfta, her yaşta, her zaman, her derste ve her yerde ihtiyaç duyulan dil öğretimi veliler, eğitimciler ve öğrenciler tarafından oldukça önemsemelidir. Konfüçyüs’e: Bir memleketi yönetmeye çağrılsaydınız yapacağınız ilk iş ne olurdu? diye sorduklarında, büyük filozof şöyle cevap verir: “Hiç şüphesiz dili gözden geçirmekle işe başlardım” dinleyenlerin hayret dolu bakışları karşısında sözlerine devam ederek: “Dil kusurlu olursa, sözcükler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılmazsa yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa adâlet yanlış yola sapar. Adâlet yoldan çıkarsa şaşkınlık içine düşen halk, ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. İşte bunun içindir ki, dil çok önemlidir.”Konuşulan dil bir toplumun aynası, ruhunun dıştan görünüşüdür.
İnanç ve karakter eğitiminde dilin önemi büyüktür. Konuşulan dil bilgilenmeye ve olgunlaşmaya zemin hazırlar. Konular ve aktarılan bilgilerin anlaşılır bir dilde sunulması bir sanattır. Sözler çiğ olmamalı demli olmalıdır. Sahibini ve düşüncelerini en güzel şekilde yansıtmalıdır. “Ahlâkın güzelleşmesi, gelişmesi kullanılan dilin gelişmesine bağlıdır.”
Örnek Olay İncelemek: Konuların aktarılmasında, kavratılmasında örnek olayların belirlenip incelenmesi oldukça önemlidir. Örnek olayların incelenmesinde öğrencilerin derse daha aktif katıldıkları görülür. Analizler, değerlendirmeler yapılır. Örnek verilen olaylar gerçek veya hayâl ürünü olabilir. Bir iki örnek verecek olursak konuyu daha iyi kavramış oluruz:
“Önemli bir maçı izlemeye giden bir öğrencinin yanındaki arkadaşının geçirdiği ufak ama ilgiye muhtaç bir kaza geçirmesi sonunda yapılacakların neler olması... Arkadaşına yardım edip ailesini bilgilendirmek orada beklemek mi, yoksa günlerdir beklediği bu çok önemli maçı kaçırmamak mı...?“
“Âcil bir hastası için ilaç alacak parası bulunmayan bir kişinin yaşadığı sıkıntılar sonucu ilacı eczaneden çalıp hastaya ulaştırarak onun yaşamına destek sağlaması..’ gibi olaylar da insanlar ne yapmalı; Siz neler yapardınız?” Diyerek sorular peş peşe sorulabilir. Öğrencilerin konuşmaları, davranış biçimleri, tercihleri, sebepleri gündeme gelerek doğru davranış kalıpları belirginleşmiş olur.
Model Olmak: Kınalı zade Ali Çelebi: ‘Öğrenciler huy taklitçileridir.’ Her çocuk Evde, okulda, sosyal hayatta mutlaka yakından tanıdıkları, sevdikleri, ilgi duydukları, hoşlandıkları insanları taklit etmeyi severler. Taklit ettikleri insanlar, anneler, babalar, öğretmenler, sanatçılar, sporcular veya sosyal statüleri olan kimselerdir. Özellikle ergenlik döneminde bu hayranlık daha da belirginleşir.
Eğitimciler, söz ve davranışları ile okul ortamında, her yerde sevilen özellikler taşıyıp örnek ve model olmalıdır. Örnek ve model olan gönül üstadlarını tanıtmalı ve sevdirmelidir. Öğrenciler değer verdikleri, önemsedikleri modellere karşı daha duyarlı ve istekli davranır.. Sınıf ortamında ve farklı ortamlarda sevgi, saygı, empati ve dürüstlüğü ilke edinen öğretmenin örnek tavır ve davranışları bir öğrenci için en güzel modeldir.
Öğrencilerin Bireysel Yeteneklerinden Yararlanmak: Her öğrencinin farklı bir dünyası güzelliği ve yetenekleri vardır. Öğrencilerin dünyasına girerek onlardaki güzellikleri, yetenekleri keşfetmek gerekir. Mikel Anj’a: ‹Taşlardan
AHLÂK
- 305 -
böyle güzel eserleri nasıl yapıyorsunuz, bunun sırrı nedir diye sorduklarında: ‹O güzellikler taşın kendisinde bulunmaktadır. Ben sadece fazlalıkları alıyorum.’ cevabını alırlar.
Her öğrencinin dünyasındaki duygu ve birikimlerden yararlanmasını bilmek eğitimcinin görevidir. Öğrencilerin başlarından geçen, ailesinin yaşadığı, gördüğü, duyduğu olayları çıkış noktasını çok iyi analiz eden bir eğitimci inanç ve karakter eğitiminde bu malzemelerden oldukça yararlanır.
Ünitelerden-Konulardan Yararlanmak: Öğrencilerin yaşadıkları ortamlardan etkilendikleri, pek çok konuyu merak ettikleri bilinir. Çevresindeki olaylar, kişiler, dersler, konular gelişmeler her zaman onların ilgi odaklarıdır. Bu ilgi ve merakların, duyarlılıkların her zaman canlı ve tazeliğini korumasında eğitimcilere büyük görevler düşer. Yaşlarına uygun bilgilerin aktarılması, davranışlarının güzelleşmesi, arkadaş grupları arasında sevilip sayılmasında ona güç ve destek kazandıran değerler konular ve derslerin kaynaştırılması ile kazandırılmalıdır.
İnanç ve ahlâk eğiminde işlenen konulardan istifade etmek gerekir. Okula başlamanın, okumanın önemi, etkinliklerde görev alma ve paylaşım, bayramlar, ailemiz, yaşadığımız dünya ve çevremiz, toplum hayatımız yılın bölümleri, güneş ve dünya, hareket ve kuvvet sağlıklı büyüme, çevremizdeki canlılar, iletişim, vatan millet, yurdumuz, İslâmîyet ve tatil bunlardan bazılarıdır.
Cevapları Önemsemek: Eğitimcilerin hangi yaş grubu olursa olsun öğrenci sorularını her zaman önemsemeleri gerekir. İlişkilerin anlamlı olmasında, karşılıklı paylaşımın, anlaşılmanın rolü büyüktür. İnanç ve karakter eğitiminde sorulan her sorunun bir cevap bulması önemlidir. Öğrencilerin dünyası sırlarla örülüdür. Bu sırların aydınlanmasında verilen cevapların önemi büyüktür.
Akıllı, meraklı öğrenciler her konu ile ilgilenir sorular sorar. ‘İyi bir soru zekâya, güzel bir cevap bilgiye işarettir.’ Düşünce dünyaları geliştikçe soruları değişir anlamlaşır. Eğitimciler soruları cevaplarken öğrencileri hafife almadan, önemseyerek, onları dinleyerek kızmadan cevaplar vermelidir. Öğrencilerin İlgi ve yeteneklerine göre kısa ve öz olmalıdır. Samimi verilen cevaplar öğrenciler tarafından da yeterli görüldüğü gibi bıraktıkları izler de anlamlı olur.
İnanç ve karakter eğitiminde düşünceler davranışlarımızı, davranışlar alışkanlıklarımızı, alışkanlıklar karakterimizi, karakter ahlâkımızı, ahlâk inancımızı yansıtır. İnanç olmadan bilgi irfana, söz anlayışa, fiil ibâdete dönüşmez. 1385
Değerler Eğitimi
Hayatımıza anlam kazandıran bizi biz kılan önemli enerji kaynağımız değerlerimizdir. Sahip olduğumuz değerler olmazları olur, yapılamayanları yapılır hale getirmede oldukça etkilidir.
Değerlerimiz içimizdeki ‘biz’in aynasıdır. Farklılıklarımızı öne çıkaran içimizdeki enerjiyi açığa çıkaran tılsımdır. Arkamızda bıraktığımız silinmeyen izdir. Değerlerimiz vizyonumuzun temelidir. Misyonumuzdan vizyonumuza ulaşmamızı sağlayacak stratejinin, köprünün ayaklarıdır. Değerlerimiz temel ve kalıcı öğretilerimizdir. Hayâl ettiğimiz var oluş biçimidir.
1385] Ahmet Çağlayan, Vuslat
- 306 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kısaca, değerlerimiz hayatımızın önemli kaldıracıdır. Doğruluk, dürüstlük, kendini ifade etme, irade, sevgi, saygı güven, ahlâk, özgürlük ve benzeri kavramlar yaşantımızı ve başkalarının yaşantısını anlamlı kılan önemli değerlerimizden bir kaçıdır. İyi insanlar olabilme, çevreye güven vererek etkileyebilmede abartılı rollerden kaçınarak unutulmaz etkinliklerle, iz bırakan davranışlar ve kişilikler sergilemede değerler eğitiminin önemi çok büyüktür.
Eğitim kurumlarında öğrencilerin düzeylerine ve ilgilerine göre değerler eğitiminin programlanması, tartışılması aklın süzgecinden geçirilmesi önemlidir. Öğrencilerin gelişim düzeyleri göz önünde bulundurularak akılcı bir yaklaşımla karakter ve ahlâkını olumlu yönde etkileyen ona yaratılışının sırrını, kimliğini, sorumluluklarını hatırlatan bu rehberlik önemsenmelidir.
Değerler eğitimi, eğitimin vazgeçilmez amaçlarından biridir. İnsanın önemini öne çıkaran, bireysel kimliğine yeni kazanımlar kazandırarak kurumsal kimliğe anlam kazandıran bu eğitim uzun soluklu planlamaların yapılması ile uygulamaya sokulmalıdır. Kazandırılan değerlerin gerçek yaşamla ilgisini, ilişkisini çok iyi belirleyerek tercih ederek, anlam kazandırarak kavratmak öğrenciler için önemli bir rehberliktir. Bu rehberlikte aktif görev alan eğitimcilerin, önyargılardan arınarak, tercihleri paylaşarak öğrencilerin mutluluğuna yönelik sorumluluklar hissederek örnek tavırlar oluşturmalı.
Değerler eğitimi aracılığı ile varılmak istenen hedef, karakterli , ahlâklı, kişilik sahibi dürüst bireyler yetiştirmektir. Öğrencilerde duygusal güvenin temelini kazandırma, olayları vahyin ve aklın süzgecinden geçirme, çatışan konular karşısında zekice tavırlar sergileme, uyum sağlama, doğru örneklerle sorunları çözebilme gibi davranış kalıpları geliştirmek hedef alınmalıdır. Bilgi olarak aktarılan öğrenmenin kısa zamanda unutulacağı hesaplanarak, davranışların şekillenmesi, sözlerin anlamlı olmasını ciddiye almak gerekir. Toplum içinden örnekler verilerek olumlu ve olumsuz davranış biçimlerinin tartışılması tercihlerin belirlenmesi gerekir.
Değerler eğitimini önemseyen, değerleriyle özdeşleşen insanlar bulundukları ortamlarda büyük onurlar yaşarlar. Bu anlayışın eğitim kurumlarında sistemli olarak uygulanması, öğrencilerin hayata yönelik bilgilendirilmesi, yetiştirilmesi onların zihinsel gelişimlerine zenginlikler kazandırılması ve bu gücün olumlu kullanılması ile, öğrencilerin çevre ve gelecek ile ilgili bakış açılarını farklılaşacağı gibi hiç ölmeyecek gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi de âhirete hazırlıklı olmalarına katkılar sağlayacaktır.
Değerler Eğitiminde Ortamın Önemi: Öğrencilerin ahlâk ve değerler eğitiminde her türlü ortamlardan yeterince yararlanabilmesi için, onlara bazı olanakların sağlanması gerekir. Evde okulda uygulanan yöntemlerin, kazandırılan davranışların ve zengin ortamların sağlanması ile öğrenciler her geçen gün daha da olgunlaşır. Bedensel, ruhsal ve zihinsel gelişimi pozitif anlamda destekleyen ortamlar ile öğrenciler kendileri ve çevreleri ile daha uyumlu ve başarılı beceriler sergiler.
Modern donanımların katkıları ile zenginleşen ortamlarda ahlâk ve değerler eğitiminin etkileri daha fazla olur. Resim ve şekillerin, projeksiyon, radyo, televizyon, internet v.b.. araçların yardımıyla öğrenci merkezli rehberliği yapan
AHLÂK
- 307 -
eğitimcilerin olumlu sonuç almaları daha da kolaylaşmış olur. Tüm zengin donanımların yanında bu işi severek gönüllü çalışarak rehberlikte bulunmak esastır. Değerler eğitiminde gönüllülük esastır. Öğrencilerin kişisel gelişimlerini önemseyen, onları geleceğe asil ruhlu, kültürlü ve ahlâklı olarak yetiştirmede istekli ve gönüllü olan eğitim kurumları ve eğitimciler bu konuda sistemli çalışmak zorundadır. Öğrenci sağlık hizmetleri, rehberlik ve psikolojik danışma hizmetleri, boş zamanları değerlendiren sosyal etkinlikler takvimi gibi çizelgeleri oluşturmak zorundadır. Bu birimlerin destekleri ile öğrencileri tanıma, bilgi verme, özel sorunları ile ilgilenme, istek ve ihtiyaçlarını belirlemede daha da etkili olunur. Tüm bu etkinliklerin yaşanmasında uygun ortamları, öğrenme dilimlerinin çok iyi planlanması gereklidir.
Eğitim kurumlarında uygulanan yöntemler, konulan kurallar, hazırlanan ortamlar hangi nitelikler taşırsa taşısın tüm bu öğelerin öğrencilere sevdirilmesi benimsetilmesi gerekir. Okulların çevre ve aile ile iş birliği yapması öğrencilerini önemseyip değer vermesi ile tüm ortamlar güzelleşir ve beraberinde huzur ve başarı görülür.
Alternatif Eğitim Üzerine: Son zamanlarda alternatif eğitim, eğitim mi öğütüm mü gibi yaklaşımlarla dergilerin eğitim dünyasına ilgi duymaları , ilgililerin yorumlar ve aktarımlar da bulunması 26 yıllık bir eğitimci olarak doğrusu beni sevindirdiği gibi konuları yazanların tartışanların, eleştiri yapanların çözüm üretmek için çaba sarf edenlerin yıllarca içinde büyüdükleri, çocuklarını okuttukları eğitim sistemine kısmen de olsa yabancı kalmaları da üzüyor…
Vahye dayalı ve kıblesi âhiret olan bir eğitim yaklaşımı inanan insanların vazgeçilmez önceliğidir. Ancak böylesi güzel ve kapsamlı sözlerle arzulanan sonuçlar elde edilmiyor.. Mevcut yapıyı, eğitimdeki yeni gelişmeleri, uygulanacak yeni müfredatları görmemezlikten gelerek tamamen slogan ifadeler ile iyileşme mümkün olmamaktadır. Örneğin: “Mevcut okul modellerini geçmişteki güzellikleri taşımadığından dolayı pek çok özelliklerini yitirdiğini”, “eğitimci yazar”, “ pansuman tedaviler”, “cahili eğitim tevhidi eğitim”, “dayatmacı İslâmî olmayan eğitim sistemleri”, “ ilim kavramında ısrarcılık” “âlimliği kurumsal anlamda yeniden nasıl inşa edebiliriz” “eğitime nereden başlamak lazım”… gibi ifadeler kavram tartışmalarından öteye gidememektedir. Zira “atı alan Üsküdar’ı geçti..” İçinde yaşadığımız hayatın belirleyici, yaygın ve egemen kültürel dokusunu anlama, tanımlama, mücadele etme yolunda asli görevlerimizi unutarak kavramların, adlandırmaların öne çıkması pek de hoş değil. Her ne kadar bu kavramlarla ilgili yaklaşımlar, değerlendirmeler ve farklı bakış açıları yaşadığımız dünyayı, soluduğumuz havayı ve iklimi anlatmaya çaba sarfetse de yeterli olamamaktadır. Haz ve keyif alarak yaptığımız bu tanımlar sayfa aralarında mahkûm kalmaktadır.
Fıkıh usûlünde temel bir kural vardır; “sahip olduğunuz değerlerin çoğunu gerçekleştiremezseniz azını terk etmeyiniz.” Pek çok değerin referans alınarak mevcut yasalara, sıkıntılara ve yapılanmaya rağmen nasıl kazandırılması konusunda eğitimcilerin zihinsel örgütlenmeleri gerekir. Bu örgütlenmelerin dar anlamda gerçekleşen örnekleri de artık rahatlıkla görülmekte. Daha kapsamlı daha yaygın bir örgütlenme ile yapılanların, yapılacakların belirtilmesinde uygulanmasında yarar görüyorum. Her biri özellikli ahlâk okulu olan ailelerin ve
- 308 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sivil toplum örgütlerinin bu konuda haysiyet ve hassasiyet ile çalışarak marifet odaklı etkinlikleri ile marufa yönelmeleri, yavrularına “yön vermesi, onları yönlendirmesi”, “çocuklarına vereceklerini planlaması” çocuklarını okutan öğretmenlere şahsiyet ve kişilik kazandırmada bireysel ve kurumsal rehberliklerde bulunması “hayat ile (eğitim dünyası ile) barışık olması” müslümana daha bir yakışacaktır.
Mevcut eğitimi ve sistemi beğenmeyip “alternatif eğitim” diyenlerin problemi, gerçekten alternatif olacak yeterli şeyler üretememeleridir. Bugün ilköğretim okullarının ilk üç sınıflarında pedagojiye aykırı olduğundan dolayı(!) Din Kültürü dersi okutulmamaktadır. Ancak İslâm’ı referans alan pek çok dernek, vakıf ve özel okulların bile bırakın bir, iki, üçüncü sınıflarının müfredatını, diğer sınıflarda bile okutulan alternatif bir müfredatı oluşturamamaktadır. Yurt dışındaki ve yurt içindeki özel okullar üzerinde yaptığım araştırmalar sonucunda bunun somut örneklerini tespit ettim. Var olanların ise eğitimciler tarafından ne kadar ciddiye alındığı ise tartışılır. Bu konudaki örnekleri çoğaltmak mümkündür…
Alman Wilhelm: “Yıkanmaya karşı değilim, ancak yanlış anlaşılmasın bayramdan bayrama, yağmur suyunu biriktirip yıkanan bir adam da değilim” felsefesinden hareketle eğitimcilerin aile, okul, öğrenci ve müfredatlarla ilgili yorumlara yaklaşımlara daha içeriden daha yakından daha sıklıkla bakmaları gerekir. Hangi adlandırmayı kullanırsak kullanâlim sonuçta eğitime yönelik yapılan çalışmaları, gösterilen çabaları küçümsemeyelim. Unutmayalım ki eğitim slogan ile değil görünebilir, uygulanabilir, yaşanabilir somut örneklere ve atılımlara ihtiyacı duyar. 1386
Muvahhidlerin Ahlâkı
Yalnız Allah’ı Rab, İslâm’ı din ve Rasûlullah Muhammed’i (s.a.s.) önder edinen muvahhit mü’minler, Allah ve Rasûlü’nün (s.a.s.) hükümlerine tam teslim olmuş, hiçbir itiraz gündeme getirmeden “İşittik ve itaat ettik” diye emre âmâde olduklarını beyan eylemişlerdir. Onların bu teslimiyeti, katıksız imanlarından ve emrolundukları gibi sâlih amel işlemelerinden kaynaklanmaktadır…
İmanlarında şüpheye düşmeyen ve emrolundukları gibi amel edip amellerinde taviz vermeyen muvahhit mü’minler, izzet ve şeref üzere bir hayat yaşar, kemâle ulaşmış bir şahsiyet ile insanlık âlemine örnek olurlar… Onlar, yegâne Rableri Allah’ın ve yegâne önderleri Rasûlullah’ın (s.a.s.), kendilerine izzet ve şeref bahşeden çağrısına icabet eden, bu çağrının gereğini yerine getirip şerefli bir hayata kavuşan izzetli şahsiyetlerdir…
“Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlüne icâbet edin…”1387 emrini duyar duymaz hemen tabi olan muvahhit mü’minler, bilir ve katıksız iman ederler ki: “Allah ve Rasûlü, bir işe hükmettiği zaman, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur…”1388 Çünkü: “Aralarında hükmetmesi için, Allah’a ve Rasûlüne çağırdıkları zaman mü’min olanların sözü: ‘işittik ve itaat ettik’ de1386]
Ahmet Çağlayan, Vuslat
1387] 8/Enfâl, 24
1388] 33/Ahzâb, 36
AHLÂK
- 309 -
meleridir. İşte kurtuluşa erenler bunlardır.”1389 Hakikatine tam iman edip teslim olmuşlardır…
Muvahhit mü’minler, yegâne Rableri Allah’ın kendilerine hayat örneği ve önderi kıldığı Rasûlullah’ın (s.a.s.), izini takip eden, O’nun sünneti’ne uyma konusunda hassas davranan şahsiyetlerdir… Muvahhitlerin ahlâkının biricik örneği Rasûlullah’ın (s.a.s.) ahlâkıdır… Rabbimiz Allah, Allah ve âhiret gününe iman edenler için hayat örneği kıldığı1390 Rasûlü Muhammed’e (s.a.s.) itaat olunup uymayı emretmiş, Allah ve Rasûlüne itaat etmekten yüz çevirirlerse, Allah’ın kâfirleri sevmediğini beyan buyurmuştur. “De ki: ‘eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun. Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. De ki: ‘Allah’a ve Rasûlüne itaat edin.’ Eğer yüz çevirirlerse, şüphesiz Allah, kâfirleri sevmez.” 1391
Rasûlullah (s.a.s.)’e uymak, Allah’a ve Rasûlüne itaat edip yüz çevirmemek, Âlemlerin Rabbi Allah’ın Muvahhit kullarına emridir… Yegâne Rab ve kendisinden başka hüküm koyucu ilâh olmayan Allah’ın emrini işiten muvahhit mü’minler: “İşittik ve itaat ettik!” deyip imanlarının ve itaatlerinin gereği önderleri Rasûlullah (s.a.s.) uyarlar… Rasûlullah’a (s.a.s.) itaat, gerçekte Allah’a itaattir… Çünkü Rasûl’e itaat etmeyi, Allah emretmiştir… Allah’ın emrine itaat edenler, Rasûlullah’a itaat ederler. “Kim Rasûl’e itaat ederse gerçekte Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, biz seni onların üzerine koruyucu göndermedik.” 1392
Hayat örneği ve önderi Rasûllah’a (s.a.s.) itaat, O’nun, Kur’ân-ı Kerim’in uygulanışı olan sünnetine uymakla gerçekleşir… O’nun ahlâkıyla ahlâklanmak, sünnetini yaşamaktır!.. Mü’minlerin annesi Âişe’nin (r. anhâ) beyanıyla: “Peygamber’in (s.a.s.) ahlâkı, Kur’an idi!” 1393
Rasûlullah (s.a.s.)’in ahlâkıyla ahlâklanmak, Kur’an ahlâkıyla ahlâklanmaktır!.. Rasûlullah (s.a.s.), Allah tarafından güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilmiştir. Ebû Hüreyre’nin (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyur Rasûlullah (s.a.s.): “Ben, ancak ahlâkın güzelliklerini tamamlamak için gönderildim.” 1394
Rasûlullah’ın (s.a.s.) Kur’an olan ahlâkıyla ahlâklanmak, hayatın her hâlinde ona uymakla gerçekleşir… Bir kısımda uyup, bir kısmında uymamak ve uymadığı kısmında tağutların hükmüne, adetlerine, geleneklerine uymak, Kur’an’a ve Sünnet’e yapılan korkunç bir ihanettir… Muvahhit mü’minler, böyle bir ihanetten berî olup Allah’a sığınırlar… Onlar, kitap ve sünnete uymak konusunda çok hassas olup itaati tam gerçekleştirmeye bütün gayretleri ile çalışırlar… Dinin parçalanması anlamına gelen Kur’an ve sünnetin bir kısmına uyup, bir kısmına uymamak muvahhit mü’minlerin reddettiği, asla kabul etmediği bir olaydır. Şöyle buyurur Rabbimiz Allah: “Yoksa siz, kitabın bir bölümüne inanıp da, bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz. Artık sizden böyle yapanların dünya hayatındaki cezası, aşağılık
1389] 24/Nûr, 51
1390] Bk. 33/Ahzâb, 21
1391] 3/Âl-i İmrân, 31-32
1392] 4/Nisâ, 86
1393] Müslim, Salâtu’l-Müsafirin, b. 18, Hds. 139; Nesâî, Kıyûmu’l-leyl, b. 2, Hds no: 1601; Ebû Dâvud, Salâtu’t-Tatavvu, b. 26, Hds no: 1342
1394] İmam Buhâri, Edebü’l müfred, b. 135 Hds no: 273; İmam Malik, Muvattâ, Husnü’l-hulk, Hds. No: 8
- 310 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmaktan başka değildir. Kıyamet gününde de azâbın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan gâfil değildir.” 1395
Muvahhid mü’minler, asla böyle bir duruma düşmez ve böyle bir durumu kabul etmezler… Onlar, yegâne hayat nizamı olan İslâm’ı ve onun temel düsturu olan Kur’an’ı bir bütün olarak kabul edip iman ederek, Rasûlullah’ın (s.a.s.) sünnetinde olduğu gibi hayatta uygulamaya gayret ederler… Böylece Rasûlullah’ın (s.a.s.) ahlâkı olan Kur’an ahlâkıyla ahlâklanırlar… Bu hâl, en hayırlı olmanın gereğidir. Mesruk (rh.a.) anlatıyor: Bizler, Abdullah ibn Amr’ın (r.a.) beraberinde oturuyor, O da bize hadis tahdis ediyordu. Bu sırada: Rasûlullah (s.a.s.), aşırılık yapıcı seciyede değildi, aşırılık yapıcı da olmamıştır. Muhakkak olan şu ki: “Sizin en hayırlı olanınız, ahlâkı en güzel olanınızdır.” buyurur dururdu. 1396
Usame b. Şerik’den (r.a.); Bedevîler, Rasûlullah’a (s.a.s.): “Yâ Rasûlallah, kula verilen (hasletler)’in en hayırlısı nedir?” diye sordular. Rasûlullah (s.a.s.): “Güzel ahlâktır” buyurdu.1397 Ebû Hüreyre’den (r.a.); Ebû’l-Kasım (Rasûlullah s.a.s.) şöyle buyurdu: “İslâm bakımından sizin en hayırlınız bilgili oldukları takdirde, ahlâk yönünden en güzel olanlarınızdır!”1398 Ebû Hüreyre’den (r.a.); Rasûlullah’a (s.a.s.): (mü’mini) cennete dahil eden amellerin en çoğu hangisidir? Diye sordular. O: “Takvâ ve ahlâk güzelliğidir!” buyurdu. 1399
Rasûlullah(s.a.s.)’in, Kur’an ahlâkı olan ahlâkıyla ahlâklanan muvahhit mü’minlerin ahlâkî özellikleri, Rabbimiz Allah tarafından şöyle beyan buyrulur: “O Rahman (olan Allah)’ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendilerine muhatap oldukları zaman ‘selam’ derler. Onlar, Rablerine secde ederek ve kıyama durarak gecelerler. Onlar, ‘Rabbimiz’ cehennem azâbını bizden geri çevir. Gerçekten, onun azâbı ödenmesi kaçınılmaz bir borç (veya sürekli bir acıdır)’ derler. “Şüphesiz O, ne kötü bir karargâh ve ne kötü bir konaklama yeridir.” Onlar, harcadıkları zaman, ne israf ederler ne kısarlar. (Harcamaları) ikisi arası orta bir yoldur. Ve onlar, Allah ile beraber başka bir ilâha tapmazlar. Allah’ın haram kıldığı canı, haksız yere öldürmezler ve zinâ etmezler. Kim bunları yaparsa ağır bir ceza ile karşılaşır. Kıyâmet günü, azab ona kat kat arttırılır ve içinde aşağılanmış olarak temelli kalır. Ancak tevbe eden, iman eden ve Salih amellerde bulunup davranan başka. İşte onların günahlarını Allah, iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. Kim tevbe eder sâlih amellerde bulunursa, gerçekten o, tevbesi (ve kendisi) kabul edilmiş olarak Allah’a döner. Ki onlar, yalan şahitlikte bulunmayanlar, boş ve yersiz sözlerle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçenlerdir. Onlar, kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman, onun üstünde sağır ve körler olarak kapanıp kalmayanlardır. Ve onlar: “Rabbimiz” bize eşlerimizden ve soyumuzdan, gözün aydınlığı olacak (çocuklar) armağan et ve bizi, takvâ sahiplerine önder kıl” diyenlerdir. İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde yerinde) odalarda ödüllendirilirler ve orda esenlik dileği selamla karşılanırlar. Orada ebedî olarak kalıcıdırlar. O ne güzel bir karargâh ve ne güzel bir konaklama yeridir.” 1400
Yegâne Rabbimiz Allah Teâlâ’nın bu âyet-i kerimelerindeki muvahhit
1395] 2/Bakara, 85
1396] Buhâri, Edeb 64; Müslim, Fedâil 16, Hds. No: 68
1397] İbn Mâce, Tıb 1, Hds. No: 3436; İmam Buhâri, Edebü’l-Müfred, b. 138, Hds no: 291
1398] İmam Buhâri, Edebü’l Müfred, b. 138, Hds no: 285
1399] İbn Mâce, Zühd, b. 29, Hds no: 4246; Tirmizî, Birr ve’s-Sıla, b. 61, Hds no: 2072
1400] 25/Furkan, 63-76
AHLÂK
- 311 -
mü’minlerin özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:
1- Muvahhid mü’minler, kibirden ve gururdan arınmış, her hallerinde mütevazidirler. Bu mütevazi kullar, kendilerine sataşmak isteyen cahiliye düzeninin cahil muhataplarının seviyesizliğine inmeyen ve onlarla tartışmayanlardır…
2- Onlar, gece abid, gündüz mücahittirler… Gündüz kulluk vazifelerini çeşitli yönleriyle ve emrolundukları gibi yerine getirmeye gayret ederken, geceleyin “kıyâmu’l-leyl” ‘e dikkat ederek gecelerini, gündüzlerini ibâdet halinde ihyâ ettikleri gibi gereği gibi ihyâ ederler…
3- Gece-gündüz ibâdet hâlinde olan bu şeref sahibi şahsiyetler, her zaman duâ ederek Allah ile olan bağlarını kuvvetlendirirler…
4- Onlar, imanları katıksız ve tevhid akîdeleri sapasağlam olduğu için, Allah’a asla şirk koşmaz ve O’nunla beraber başka bir kanun koyucu, hüküm sahibi olduğu zannedilen bir ilâha tapmazlar… Allah’a karşı tuğyan etmiş olan bütün tağutları inkâr ve reddedeler…
5- Allah’ın haram kıldığı herhangi bir canı haksız yere öldürmezler…
6- Zinâya götürücü bütün yollardan uzaklaşır ve zinâya yaklaşmaz, zinâ etmezler…
7- Tevbe ve istiğfarı çokça yapar ve yaptığı tevbelerinde sabır edip geri dönmezler…
8- Yalan yere şahitlik etmezler…
9- Boş ve faydasız sözlere ve işlere bulaşmaz onlarla karşılaştıkları zaman kendilerine zarar dokundurmamaya gayret eder, izzet ve şerefleriyle onlardan uzaklaşırlar…
10- Onlara Allah’ın âyetleri hatırlatıldıkları zaman, kulak kesilir, dinler ve itaat ederler!...
Muvahhid mü’minlerin diğer özellikleri ve ahlâkî yapıları şu âyetlerde beyan buyrulmuştur: “Mü’minler, gerçekten felâh bulmuştur. Onlar, namazlarında huşuu içinde olanlardır.onlar, tümüyle boş şeylerden yüz çevirenlerdir. Onlar, zekâta ilişkin (söz ve görevlerini mutlaka) yerine getirenlerdir. Ve onlar, ırzlarını koruyanlardır. Ancak eşleri yada sağ ellerinin sahip olduklarına karşı (tutumları) hariç, bu konuda kınanmış değillerdir. Fakat kim bundan ötesini ararsa, artık onlar, sınırı çiğneyenlerdir. (Yine) Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet edenlerdir. Onlar, namazlarını da (titizlikle) koruyanlardır. İşte( yeryüzünün hakimiyeti ve âhiretin nimetlerine ) varis olacak onlardır. Ki onlar, Firdevs (cennetleri)e de varis olacaklardır. İçinde de ebedî olarak kalacaklardır.” 1401
Emirü’l mü’minin imam Ömer İbnü’l-Hattab (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah’a (s.a.s.) vahiy indiği zaman başının ucunda arı uğuldamasına benzeyen bir ses işitilirdi. Bir gün kendisine vahiy indirildi. Bir müddet bekledik. Ve sonra vahiy (durumu) O’ndan kaldırıldı. Rasûlullah (s.a.s.), kıble’ye karşı durdu, ellerini kaldırdı ve: “Allahım, arttır bizi, eksiltme bizi, şerefli kıl bizi alçaltma bizi, gözet bizi, başkalarını tercih etme bize, memnun et bizi, bizden de râzı ol!” diye duâ etti. Sonra: “Bana on âyet
1401] 23/Mü’minûn, 1-11
- 312 -
KUR’AN KAVRAMLARI
indirildi ki, her kim onların gereğini yaparsa, muhakkak cennete girecektir.” buyurdu. Ve peşinden: “Mü’ minler, gerçekten felâh bulmuştur...”1402 diye oku(maya başla)yarak on âyet bitirdi. 1403
Gereğini yaptıkları taktirde muhakkak cennete girecek olan katıksız iman sahibi muvahhit mü’minler şu vazifelerini asla ihmal etmemeli ve emrolundukları gibi amel etmelidirler:
1- Namazlarını titizlikle kılmalı ve namazlarında huşûlu olmalıdırlar.
2- Boş ve batıl olan şeylerin tümünden yüz çevirip uzaklaşmalıdırlar.
3- Zekât ve sadakalarında hassas olup helâl yollardan kazanıp helâl kılınmış yollara sarf etmeli ve zekât ile sadakanın şartlarını yerine getirerek edâ etmelidirler.
4- Irzlarını korumalı, kadın olsun, erkek olsun iffetlerine zerre kadar bir toz kondurmamalıdırlar.
5- Emanetlerine ve ahitlerine riâyet etmeli, borçlarını ödemek konusunda çok titiz davranmalı, ahitleştikleri mercilerle Allah’a ve Rasûlü’ne (s.a.s.) itaat ettikleri müddetçe itaat etmeli itaatte herhangi bir kusur işlememelidirler!..
İşte felâh bulan muvahhid mü’minlerin özellikleri… bu özelliklere sahip olan izzet ve şeref sahibi mü’minler, “yeryüzünün varisleri” olmaya hak kazandıkları gibi, Firdevs cennetlerinin de varisleri olup içinde ebedî kalacaklardır… Her muvahhid mü’min ahlâkî yapısını bu âyetlerdeki ölçüye arz etmeli ve ona göre davranmalıdır! 1404
İç Dünyamızın Dış Dünyaya Aksi; Ahlâk ve Edep
Allah Rasûlü (s.a.s.) bir hadisi şerifinde şöyle buyurur: “Siz kardeşlerinizin yanına geliyorsunuz. Güzel elbiseler giyinin. Binekleriniz de düzgün olsun. Kendinize öyle dikkat edin ki, diğer insanların içinde, vücuttaki güzel ben gibi göze çarpıcı, (görünüşünüz ve ahlâkınızla) güzel olun. Şüphesiz Allah kabalığı, kötülüğü, çirkinliği sevmez; çirkinleşmeyi de sevmez.” 1405
Evet, mü’min her şeyiyle güzel olmalıdır. Davranışlarındaki cana yakınlıkla, kullandığı kelimelerle, taşıdığı niyetle, güler yüzüyle, güzel giyimiyle, endamının uygunluğuyla, yerinde hareketleriyle, olgunluğuyla… güzel olmalı, takdir ve sevgi toplamalıdır.
Güzel giyim denince ne yazık ki günümüzde markalı, pahalı ve belli kalıplardaki giyimler anlaşılmaya başladı. Neredeyse bütünüyle dikkatini bu konuya yöneltenler ve insanlara bu açıdan bakarak hüküm verenler türedi. Böyle bir bakış ve değerlendiriş elbetteki sathî bir bakış, sığ bir değerlendiriştir. İnsan pahalı giyinmeyebilir, giyinemeyebilir; hatta giyinmemelidir. Ama temiz ve düzenli giyinmek hemen hemen her insanın elindedir. Sadeliğin ayrı bir güzelliği, verdiği ayrı bir olgunluk hissi vardır… Bu güzellik ve olgunluk diğer olgun insanlar
1402] 23/Mü’minûn, 1
1403] Tirmizî; Tefsiru’l-Kur’an, b. 24, Hds no: 3384-3385
1404] Abdullah Dâî, Vuslat Dergisi, sayı 38, Ağustos 2004
1405] Ebû Dâvud, Libâs 4/349; Ahmed bin Hanbel, IV/180; Hâkim, Müstedrek, Libâs 4/184
AHLÂK
- 313 -
tarafından derhal anlaşılır, gerçek mânâda takdir görür. Pahalı, markalı giyinme hevesinde belli bir hafiflik, gösteriş meraklılığı, içteki eksiklik duygusunu dışa yapılan eklerle, şeklî gayretlerle kapatma arzusu vardır. Ne kadar ustaca davranılırsa davranılsın, ne kadar perdelenmeye çalışılırsa çalışılsın bu da insanlar tarafından anlaşılır ve değer kazanmaya çalışan işi değer kaybına uğrar.
İnsanın dış güzellik ve sadeliğini, davranışlardaki güzellik, nezâket, edeb ve tevâzu takip ederse, şüphesiz, güzellikler kalıcı, duygular köklü, hasletler daha değerli olur… Şimdi biraz daha esasa inelim:
İbâdetler, gerçek mânâda Allah’a kulluğun, O’na olan yönelişin gönülden gelen ifade tarzlarıdır. Kulluk vazife ve şuurunun yerine getirildiği ibâdetler, aynı zamanda, ibâdet eden kişiyi mânevî kirlerden temizler, onu gönül berraklığına, ahlâk güzelliğine, iç huzuruna ulaştırır.
Allah Rasûlü (s.a.s.); “Günde beş vakit namaz, sizden birisinin kapısının önündeki gür suyla akan bir ırmağa benzer. Bu ev sahibi günde beş kere bu ıramakta yıkanarak arınır“1406 buyurarak namazın getireceği mânevî temizliğe dikkat çekiyor.
Eğer ibâdetlerimiz meyvesini vermiyor, bizleri gönül temizliğine, ahlâk güzelliğine ulaştırmıyorsa, “nasıl“ve “niçin“ibâdet ettiğimiz konusunda kendimizi ciddî bir muhâsebeden geçirmemiz gerekir.
Biz İslâmî kimliğiyle, ibâdetiyle tanınan bir insan isek, edeb ve ahlâkımızda hoşa gitmeyen haller varsa, bunun insanlar üzerinde nasıl bir tesir uyandırdığını çeşitli açılardan değerlendirerek muhasebe etmek, içinde bulunduğumuz durumun gerçek boyutlarını idrak etmek ve kendimize gelmek zorundayız.
Her gün, -belki bir kaç kere- aynaya bakıp dış görünüşümüze çeki düzen veriyoruz. Acaba davranışlarımıza, edep ve terbiyemize, konuşma, hitap üslubumuza, duygu ve düşüncelerimizin dış dünyaya aksettiriş tarzlarımıza; bizi gören, bizimle komşuluk, arkadaşlık, iş arkadaşlığı, yolculuk eden, bizimle alışveriş yapan, sohbet eden insanların gözüyle de hiç bakıyor muyuz? Kendimizi dıştan bakarak bütünüyle değerlendiriyor muyuz?
Dıştan bakınca ahlâkî görünümümüzün, iç dünyamızın dış dünyaya aksedişinin güzel olması, kılık kıyafetimizin güzelliği, uyumluluğu kadar değer taşımıyor mu!? Ceket yakamızın kalkık oluşu, elbiselerdeki ütü eksikliği veya kırışıklık, saçımızın birkaç telinin isyan edişi veya kıyafetlerimiz arasında yeterli renk uyumunun olmayışı… mühim de bizim davranışlarımız, çehremizin duruşu, kelimelerimizin kulaklara vuruşu… hareketlerimizin bir mü’mine yakışık tavır ve edâ çerçevesinde olmayışı mühim değil midir?..
Kısaca mü’min her şeyiyle güzel olmalı değil mi? Bizler sadece söylediğimiz sözlerle, dile getirdiğimiz kelimelere mi tebliğ yapıyoruz? Diğer davranışlarımızın, genel ahlâkımızın, insanlar üzerinde bıraktığı tesiri muhasebeden geçiriyor muyuz?!.
Bunları dertleşirken çok defa birbirimize hak vereceğimize, aynı fikirlerde buluşacağımıza inanıyorum. Ancak fikirler amele dökülmeden, doğrular hayat
1406] Buhârî; Müslim
- 314 -
KUR’AN KAVRAMLARI
akışına aksettirilmeden, inanılan hakikatler, inanıldığı gibi yaşanmadan çok mânâ ifade etmezler. Bu da inkâr edilemeyecek bir gerçektir.
Din-i Mübîn’in hayatın hiçbir alanını ihmal etmeyişine, küçük-büyük, kadın-erkek her şeyi ve herkesi mânevî bir letafetle kuşatışına dikkat ediniz. Dağlar kadar ağır dertlerin, tasaların, işkencelerin görüldüğü, İslâm nûrunu yaşatmak için mücadelelerin verildiği, nice saldırıların, savaşların, ölümkâlim anlarının yaşandığı, nice şehidlerin verildiği, nice hükümlerin, temel esasların öğrenilip hayata geçirildiği bir devrede Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) nasıl selam verilmelidir, nasıl alınmalıdır, kapı nasıl çalınır, çalınan kapının neresinde durulur, hangi elle yemek yenilir, hangi elle su içilir, ayakkabı önce hangi ayağa giyilir, önce hangi ayak çıkarılır, yatarken nasıl duâ edilir, nasıl yatılır, bir mecliste konuşma âdâbı nasıl olur, ikram nereden, nasıl başlar, büyükküçük hürmet ve sevgisi nasıl olur, baba dostlarına nasıl ilgi gösterilir, sevgi, muhabbet nasıl ve ne uğruna olur, nasıl yayılır, komşu hakları nelerdir, ev içi gönül sıcaklığı nasıl yaşanır, İslâm nûru hanelere nasıl yayılır… güzel hasletler nelerdir… öğretişi, bilgi verişi, teşvik edişi, tatbik ederek sahâbîlere ve kıyamete kadar bütün mü’minlere örnek oluşu… üzerinde ibretle düşünülmesi gereken gerçeklerdir.
Hadis, Fıkıh kitaplarını, tefsirleri karıştırınız, bunun nice hayret verici örneklerini bulacaksınız. Henüz ergenlik devresine girmemiş çocuklara bile anne-babanın odasına girmenin âdâbının öğretilmesi emrine Zikr-i Hakîm’de rastlayacaksınız.
Kendini beğenmenin, büyüklük taslamanın, gururun, cimriliğin, vefâsızlığın, kabalığın, kırıcılığın, çiğliğin, saldırganlığın… ne derece çirkin ve iman erlerine yakışmayan hasletler olduğunu âyet ve hadislerde göreceksiniz.
Allah Rasûlü’nün (s.a.s.); “Üçüncü bir şahsın bulunduğu yerde iki kişi kendi arasında gizli konuşamaz”1407 buyruğundaki ince duyguya, edeb anlayışına, yalnızlığa ve yanlış duygulara itilecek bir ferde gösterilen şefkate ve yakın ilgiye dikkat edin… Enes’e (r.a.) hitap ederek; “Yavrum! Âilenin yanına girdiğin zaman onlara selâm ver. Bu sana ve âilene bereket getirir.”1408 irşadındaki terbiye ve tavsiye güzelliğine bakınız…
Kaynaklarımız, böyle nice güzelliklerle doludur. Bu güzelliklerden örnekler görmek isteyen kardeşlerimiz, hadis, siyer, tefsir kitaplarını, bu alanda zühd ve takvâya yönelik kaleme alınan eserleri karıştırmalıdırlar. İslâm tarihinde yaşanmış, kaynaklara geçmiş nice hayranlık celbedecek ibret levhalarıyla karşılaşacaklardır.
Edeb, terbiye, ahlâk güzelliği bir mü’min için vazgeçilemez özelliklerdendir. Yapılınca sevabı alınan, yapılamayınca hoş görülen bir müstehab veya bir sünnet gibi değildir. Belki her biri kendi çerçevesiyle düşünüldüğünde böyle olabilir; ancak bütünüyle değerlendirildiğinde böyle olmadığı açıkça görülecektir. Ahlâkı güzel olmayan, edep ve terbiyeden nasibi bulunmayan bir kişide hayır yoktur. Çirkefi devamlıdır, hem kendine hem de mensubu olduğu dâvâya büyük zarar verir… Seyyiât defterine onu hudutsuz derecede pişman edecek kayıtlar düşülür… Kısaca güzel ahlâk, mü’minin şiârıdır.
1407] Ebû Dâvud; Hâkim Müstedrek
1408] Tirmizî
AHLÂK
- 315 -
Hiçbir maddî değer onun önüne geçemez, ondan daha değerli olamaz. Bu gerçek asla göz ardı edilmemeli, maddeler, mânânın önüne geçilmemeli, dünya ve âhiret birlikte karartılmamalıdır.
Bunu açıklamak niyetiyle birkaç kelime söylemek istersek şöyle bir misalle zihinlerde canlandırabiliriz: Çocuklarımızı yarınlara hazırlıyoruz. Kızlarımız daha küçük yaşlardan ileride kuracakları yuvalar için çeyiz yapmaya alıştırılıyorlar. Bu belli oranlarda erkek çocuklarda da var. Zaman zaman komşular aralarında neler yaptıklarını, neler hazırladıklarını konuşuyor, birbirlerinden fikir almaya, bilmedikleri bir yenilik, bir güzellik varsa onu öğrenmeye ve biran evvel yapmaya gayret ediyorlar.
Söyler misiniz; Hangi çeyiz bir ahlâk çirkinliğini örtebilir!?. Dahası hangi kız hangi erkek birlikte yuva kurduğu eşine, hayat basamaklarını birlikte çıkmaya karar verdiği insana iffetinden, güzel ahlâkından, güler yüzünden, samimiyetinden, hak yolda sonuna kadar Allah’ın istediği çizgide yürüme azminden… daha güzel bir çeyiz sunabilir. Hangi perde, hangi tencere, hangi masa, hangi ayna, hangi dolap, hangi işleme, hangi oya… Bu alandaki boşluğu, yokluğu doldurabilir. Hangi dâire, hangi araba iffetten daha kıymetlidir, güzel ahlâktan, edep ve terbiyeden önce gelir.
Bizi biz yapan, Rahman’a kul, mü’mine kardeş, Allah Rasûlü’ne ümmet, hak yol yolcularına yoldaş yapan hasletlerin kıymetleri mutlaka bilinmelidir. Edep ve terbiyenin has bahçesinde, gül kadrini bilenlerden olalım. Zibilliğe alışan, çöp kokusundan haz alan kargaları kendimize rehber edinmeyelim. Güzel ahlâkı ve hasletleri, yön ve yol bilmeyenlerde aramayalım.
Unutmayalım; “Allah iyilik yapanları, güzel davranışlarda bulunanları, samimiyetini taşıyarak güzellikler aksettirenleri sever.” 1409
Hayâ Duygusunda Zaafiyet ve Yozlaşma
“Bir insan İslâm’a sâdık kaldıkça, her şey onun tarafına doğru yol alır ; Toplum, güneş, ay hatta yıldızlar.” Gecesi gündüz gibi aydınlık olan bu din, karanlık bir gecede siyah taşın üstündeki siyah karıncaya dikkat etmemizi bize öğretirken; insanın yozlaşmasının kalbinin taa derinliklerinden geldiğine de dikkat çekmiştir.
Yozlaşma, kelime mânâsı ile tabii, doğal, yaratılıştan gelen dokunun veya ilişkilerin bozulması, ölçüye uygun gözüken ama ölçü dışı olması... Yozlaşmalar, ferdi ve toplumsal bazda olmakta ayrıca eşyayı yani çevremizi de etkilemektedir. Doğru kabul edilen, fıtrattan gelen değerlerin sulandırılması, seyreltilmesi, süte veya ayrana kıvamından fazla su katılması gibidir. Değerleri korumak özen ister. Bazı değerler ise insana ve eşyaya özen gösterir. Değerlere özen göstermek insanları, insanlara özen göstermek ise, değerleri korur.
Var olan toplumlara bakın! Bir bozukluk görüyorsunuz değil mi? yani yozlaşma... Sebebi ise basit bir etkene dayanıyor: Utanma duygusu. Bu duygu nasıl oluşmakta, yozlaşanlar ve yozlaştırılanlar nasıl oluşmakta? Bu konuda öncelikle, tüm kitapların bir kitabı anlatmak için yazıldığı, Kur’an’ı Kerim’e bakmak, incelemek gerektiğini anlıyoruz. Zira tüm insanlığın hayat düsturu, Allah İnsan
1409] 3/Âl-i İmran, 134; Şerafettin Kalay, Vuslat Dergisi, sayı 38, Ağustos 2004
- 316 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ilişkisinin nasıl olması gerektiğini anlatan kulluk kitabı, özellikle tertip sırası ile kitabı projeksiyona tâbi tuttuğumuzda şunları algılamaktayız. Önce besmele ile başlıyoruz. Bismillah, Allah adı ile başlar ve bize nedensellik kanununun ilki, olmazsa olmazını öğretir yani her şey, ilk başlangıç Allah ile sonrası, Fatiha sûresi ile devam eden iman, hamd, ibâdet, sığınma, duâ ve dosdoğru yolu isteme, gazaba uğrayanların ve sapıtanların yoluna değil salihlerin yoluna. İnsan olmaya atılan ilk adımdan sonra, bir şifre ile karşımıza çıkan Bakara sûresi, salihlerin yolunun kitabından bahseder ve üç insan tiplemesi ile inanan, inanmayan ve inanır görüneni anlatır, artık muttakiler belli olmuştur yani Allah’tan korkanlar. Sûre, insanın yaratılışı, Âdem, İbrahim ve yahudiler anlatılırken, ilmi alıp amelini yapmayan yahudileşenlere de dikkat çekilmektedir. Ali İmran sûresinde ise, hıristiyanlar ve körü körüne amele saplanıp ilmi terkeden hıristiyanlaşanlar anlatılmaktadır. Nisa sûresinde Salihler toplumu; Maide sûresinde salihlerin nasıl bir hukuk üzere olacağı; En’âm sûresinde hayvan ve hayvanlaşanlar; Araf sûresinde arada kalanlar, cehenneme bakıp sevinenler, cennete bakıp üzülenlerin trajedisi görülmektedir. Ve Enfal ile Tevbe sûreleri ile insanlığın psikolojisi anlatılırken ancak Allah için mücadele edenlerin mutluluğu bulacağı, esenlik yurduna ulaşacağı işlenmektedir.
Sünnetullah gereği, Allah’ın (c.c.) insanoğluna vahyettiği kulluk kitabı Kur’an’ı bilmeyenler; bilip de gereğini yapmayanlar; Kur’andaki ölçüleri ciddiye almayanlar; ölçüden çıkanlar; Âlemlerin Rabbi Allah’ın rızâsını düşünmeyenler; Allah’ın razı olduğunu, O’nun râzı olduğu şekilde yapmayanlar; başka alternatif kulluk kitaplarının muhatapları olacaklardır ve olmaktadırlar. Başka kulluk kitapları yani beşerî dinlerin kitapları ise asırlardır insanlığı kan, gözyaşı, sömürü, ezilmişlik, günaha bulanma ve yozlaşma dan başka bir şey vermemiştir ve vermeyecektir de. İnsanlık, geçmiş tarih ile bunların şahididir.
Günümüzün beşerî dini olan kapitalizmin ise, insanlığın yozlaşmasında ki fonksiyonu ise tartışılmaz. Yozlaşmanın çok basit bir sebebi var. İki cihan serveri Allah Rasûlü (s.a.s.) buyurdu ki: “Hayâ, İmandandır.”; “Kim ki utanmıyor, istediğini yapsın!” Kapitalizm, insanların ar ve hayâ duygularını kaybettirmektedir. Her şeye ekonomik sebeblerle bakmayı öğreten kapitalizm, erkekleri, kadınları, çocukları utandığı ve sıkıldığı ortamlarda çalışmayı mazur göstermektedir. Ekonomik gerekçelerin arkasına sığınan bu insanlar, yozlaşmanın da kapısını aralamaktadırlar. Ayrıca kapitalizmin bu yozlaşmayı hızlandıran sosyologları, psikologları, antropologları da mevcuttur. 6/En’âm sûresi 112 ve 113. âyetlerde bahsedildiği üzere, insan ve cin şeytanlar, insanları peygamberin yolundan alıkoymak için yaldızlı ve güzel sözler söylerler. Ve yaldızlı güzel sözlerle yozlaştırırlar. Güncel örneklerle sözümüzü bağlayalım: Bugün, Batı orijinli bir hayatı yaşayan, plaja iç çamaşırı ile girmeye kalksa kınanırken, farkı olmayan mayo ile girince tabii karşılanmaktadır. Sokağa pijama ile çıkamazsınız, zira size öğretilen örtünmenin zorunluluğu değil giyinmenin zorunluluğudur. Peki, kadın iç çamaşırı satan ve ondan alanlara ne demeli! Bu iç çamaşırı alışverişi umursamazlığı korkunç değil mi? Bir kadının bir erkeğin saçları ile saatlerce oynamasına süs ve güzellik adına nasıl izin verildi, bu işler kadınlara nasıl kabul ettirildi? Anlamak mümkün değil.
Şu kadarını söyleyelim, bu kapitalizmin dayattığı uygarlık, hayâ duygumuzu inciten pek çok olgunun uygarlık, özgürlük, insan hakları gibi yaldızlı güzel
AHLÂK
- 317 -
sözlerin ve yüksek fikirler(!)’in himayesinde bize kabul ettirildiğidir. 1410
Hayâ duygusu, Harama yaklaşmanın en ufak cezasıdır. Utanıyor iseniz, bu salih toplumlar ve salih kişiler için en büyük cezadır. İnsanoğlu, hayâ duygusu ile hareket ettikçe, haramdan uzak durmayı başarmaktadır. Hayâ terk edilince günaha bulaşma kolaylaşmaktadır. Buradan da anlaşılıyor ki, hayâ duygusu, insanoğlunu günahtan koruyan bir kalkandır. Allah Rasûlü (s.a.s.) buyurdu ki: “Hayâ iyilikten başka bir şey getirmez.” Her türlü kötülük, hayâsızlıktan kaynaklanıyor diyebiliriz. İnsanoğlu, iyilik ile kötülük arasında gidip gelmektedir. Özü ise, utanma duygusu ile doğru orantılı değişime uğramaktadır. Utanma duygusu yoğunlaştıkça, insani yönü güçlenen insanın, utanma duygusu gevşedikçe de insanî yönü de gevşemekte, yani insan olmaktan uzaklaşmaktadır. 1411
Yozlaşma, kitaptan uzaklaşma ile başlamaktadır;
Kitaptan uzaklaşanlar, Dinde yozlaşırlar;
Dinde yozlaşanlar, Ahlâkta yozlaşırlar;
Ahlâkta yozlaşanlar, Hayâda yozlaşırlar;
Hayâda yozlaşanlar, Amelde yozlaşırlar;
Amelde yozlaşanlar, İtikatta yozlaşırlar;
İtikatta yozlaşanlar, İlimde yozlaşırlar;
İlimde yozlaşanlar, Düşüncede yozlaşırlar.
Düşüncede yozlaşanlar, İlmi; İlimde yozlaşanlar, İtikadı; İtikatta yozlaşanlar, Ameli; Amelde yozlaşanlar, Ahlâkı; Ahlâkta yozlaşanlar, Hayâyı; Hayâda yozlaşanlar, Dini; Dinde yozlaşanlar, Kitabı Kaybetmişlerdir... Kitabı kaybeden ise, kendini kaybetmiştir. Kendini kaybedenin yozlaşması ise mâlumunuzdur. 1412
Toplumsal Disiplinde Bireysel Ahlâkın Önemi
Eğer yüz yıl önceki dille ifade edilmesi gerekirse bu başlığın; “İctimaî nizâmın tesisinde ferdî ahlâkın ehemmiyeti” şeklinde âdeta tercüme edilmesi icap edecektir. Bu ifade, zaman aşımına uğramış, müzedeki veya hurdalıktaki bir araca benzetilebilir. Yorum, sahibine ait olsun, fakat bu, acaba hangi ilgiyle aklımıza gelmiş olabilir.
Kuşku yok ki, bunu çağrıştıran neden, sık sık telâffuz ettiğimiz ve şikâyet konusu yaptığımız yozlaşmadır. Çünkü fert ve toplum yaşamında gözlenen hızlı değişimlerin ahlâk üzerindeki etkileri ister istemez yozlaşma konusuna girmeyi gerektirmektedir.
Fakat yöntem bakımından, burada bireysel davranışın yozlaşmadaki rolünden çok, yozlaşmanın bireysel ahlâk üzerinde bıraktığı etkiler önem taşımaktadır. Şüphe yok ki her iki şıkkın da üzerinde durmaya değer. Ancak mânevî birikimleri yozlaştırmada; münferit olarak etkileyici rol oynayan kişi sayısı hem çok az olduğu için, hem aynı zamanda bunlar adeta dokunulmaz birer statüye
1410] R. Özdenören, Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı?
1411] R.Özdenören, Eşikte Duran İnsan
1412] Yusuf Konukoğlu, Vuslat Dergisi, sayı 38, Ağustos 2004
- 318 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sahip bulundukları için, belli bir kesimi yersiz huylandıracak psikolojik davranış analizlerinden çok, toplumun hemen bütün fertlerini ilgilendiren sapma ve eğilimlerin nedenleri üzerinde durmak, daha isabetli olur.
Bu nedenler çoktur. Bazı müsait kişilerin ve belli bir kesimin bu konudaki rol ve etkileri ise bu nedenlerin yalnızca bir maddesini oluşturmaktadır. Yozlaşmayı eğer bir sele benzetmek gerekirse, güçlü toplumun her ferdi, bu selin hızını kesebilecek birer küçük engel olarak değerlendirilebilir. Ne var ki yozlaşma selinin karşısında direnç gösterebilmek bakımından, toplumdan topluma çok büyük farklar ortaya çıkar. Bu selin karşısında birer kaya gibi direnebilmek de vardır; selin üzerinde birer çöp gibi yüzüp gitmek ve nihâyet kayıplara karışmak da vardır. Tarihin sayfalarını eğer geriye doğru dikkatle okuyacak olursak bu benzetmenin, bazı toplumlar üzerinde bizi derinden düşündüren mesajlar vereceğini görürüz.
Tarih zaten bu amaçla okunur ve okutulur. Tarihin sahnesine çıkmış, yüzyıllarca varlık göstermiş ve medeniyetler kurmuş nice toplumlar bu dünyadan gelip geçmişlerdir. Çünkü her toplumun da her fert gibi, belli bir yaşama süresi vardır, eceli gelince göçer gider. Ancak toplumlar, fertlere göre biraz daha uzun ömürlü olurlar. Tamamen yok olmuş milletlerin, bıraktığı birtakım silik izler varsa da onlara ait dillerden birini bugün kimse bilmemektedir. Örneğin bir zamanlar Anadoluda Lidyalılar, Frigyalılar, Hititler yaşıyordu. Bu coğrafyada kim acaba bugün Lidya, Frigya ve Hitit dillerinden birini biliyor? Bizans ve Osmanlı İmparatorlukları da bu topraklar üzerinde kuruldu. Milyonlarca insan, bu coğrafyada Osmanlı dönemini yaşamamış olmasına rağmen, bu devletin yıkılmasına üzülmektedir. Ne ki bu insanlar, vârisleri olmakla gurur duydukları Osmanlının dilini bugün kullanamamaktadırlar. Oysa Osmanlı Devleti daha dün yıkıldı. Üstelik Osmanlı ruhu hâlâ yaşamaktadır. Bunlar ibret verici ilginç şeyler değil mi?
Hiç şüphesiz, ömrünü tüketen her şey, geçip gidecektir. Bu İlâhî bir kanundur. Fakat bu akışın doğal hızını kesmeye kalkışmak ne kadar abes ise, ona, doğal olmayan bir hız kazandırmaya çalışmak da o kadar zararlıdır. İşte yozlaşmanın, çözülmenin ve çürümenin temel nedenini burada aramak gerekir. Aynı zamanda yozlaşma ile olumlu gelişme arasındaki farkın sırrı da burada gizlidir.
Bu noktada, bireysel ahlâk ve davranış biçimleri ön plana çıkmaktadır. Çünkü toplumun yıkıcı etmenlere karşı direnip ayakta kalmasını veya çözülüp nihâyet başka toplumların potasında erimesini temelde bu olgu belirler. Onun için yıkılmış milletlerin sosyolojisi, özellikle bu bakımdan ibretlerle doludur. Nitekim tarihin sahnesinden çekilmiş, ancak geride izler bırakmış birçok kavmin, yıkılış ve yok oluş öyküleri çok iyi araştırıldığında, ortak bir özelliğe rastlanmaktadır. O da kişilerin, o kavme özgü değerleri ve kuralları tanımaz hale gelerek meydana getirdikleri kargaşa ortamıdır. Böyle bir ortamı, güç kullanarak bastırmaya çalışmak ise, çok kere durumu daha karmaşık hale getirmekten başka işe yaramamış ve mukadder sonu önleyememiştir.
Toplumsal sorunların birçoğu, teşhisi pek zor ya da mümkün olmayan sinsi hastalıklara benzerler. Bunların, hepsinin de temelinde ahlâkî deformasyonlar vardır. Onun için görünürde, herkesin işinde gücünde olduğu sanılırken (örneğin 31 Mart olayı gibi) birden bire bazı önemli patlamalar yaşanır. Aslında bunlar, sonu yaklaştıran birer süreç sayılırlar. Öyle ise bu gibi gelişmelerde tahmini
AHLÂK
- 319 -
çare olarak atılabilecek ilk adım şu olabilir; Ortaya çıkan ve birbirini izleyen süreçlerin, toplumun ahlâkından neleri alıp götürdüğünü ve bu sûretle toplumu ne kadar yaşlandırdığını her keresinde saptamak ve bu süreçlerin hiç değilse hızını azaltmaya çalışmak... Bu da elbette ki fertlere gereken önemi vermekle ancak mümkün olabilir. Meselenin bu cephesi ise daha çok yöneticileri ilgilendirir.
Bu konudaki belirtilere gelince bunlar özetle; fertler arası bağların çürümeye yüz tutarak, sevgi, yardımlaşma ve dayanışma ruhunun sönmesi şeklinde ortaya çıkarlar. Bunları tehlike çanları olarak yorumlayabilirsiniz.
Bu noktaya kadar birbirini izleyen evreler, her yıkılmış toplumun hayatında vardır. Tarih bunlardan bazı örnekleri çok dakik biçimde tespit etmiştir. Sosyal, kültürel, dinsel ve ideolojik birçok nedenin bir toplumu böyle bir eşiğe kadar getirmesinde ise bireyin önemli rolleri vardır. İşte şimdi bizi en çok ilgilendiren nokta da budur. Bu noktadan itibaren toplumumuzda çoğunluğun din olarak kabul ettiği İslâmın, ahlâk anlayışı üzerinde biraz durmakta yarar vardır.
Bilindiği üzere, İslâm hukukunda tüzel kişiliğin yeri yoktur. Buna bağlı olarak İslâm terminolojisinde “devlet” kavramı da yoktur. Ancak bunu da içeren, daha kuşatıcı bir anlamda “Ümmet” kavramı vardır. Ümmet ise; çatısı altında tüm dünya mü’minlerinin, organize olabileceği siyasal, sosyal, kültürel yönetsel ve hukuksal teşkilât demektir. Bu küresel teşkilât, birçok devletten oluşabilir. Fakat şu noktaya çok dikkat etmek gerekir ki Ümmet anlayışında devlete değil, devleti yönetmek üzere ümmet tarafından seçilmiş kişilere yetki ve sorumluluk verilmiştir. Evet, gerçi böyle bir enternasyonal örgütün anayasasını oluşturan Kur’ân-ı kerim’de seksenden fazla yerde “Ey iman edenler” diye çoğunluğa hitap bulunmaktadır; fakat çok dikkat edilirse bu hitap, aslında içerik olarak daha çok; topluluğun şahsında bireye yöneliktir.
İslâm ferde, o kadar çok önem vermiştir ki onu topluma eşdeğerde tutmuştur. Dolayısıyla onun evrensel erdemlerle yetişmesini ve olgunlaşmasını öngörmüştür. Sünnet kurumu ile ayrıntıları ortaya konan ve açıklanan bu ahlâk yapısı şu faziletlerden oluşur; İffet, hayâ, doyumluluk, kanaat, zühd, dürüstlük, doğallık, içtenlik, titizlik, takvâ, hoşgörü, cömertlik, gönül alçaklığı, çalışkanlık, sabır, danışma duygusu, dayanışma duygusu, eşitlik duygusu, paylaşım duygusu, öğrenme sevgisi, ön yargısızlık, dış temizlik duyarlılığı, cesaret, kurallara uyma duyarlılığı, sevgi, saygı, kibarlık, özveri, hakkı savunma, haksızlığa karşı direnme, başkaları için kaygılanma, Tevhid bilinci, Ümmet bilinci, âhiret bilinci ve şahadet bilinci...
Bu erdemlere fert ve toplum olarak önem verildiği çağlarda müslümanlar hep yükselmiş, kalkınmış, büyük açılımlar gerçekleştirmiş ve müreffeh yaşamışlardır. Bunların ihmal edildiği dönemlerde ise çökmüş, parçalanmış, dağılmış, perişan olmuş, toprak kaybına uğramış, yabancıların boyunduruğu altına girmiş ve heybetlerini yitirmişlerdir.
Bu bir deneyimdir. Günümüzde müslümanlar gerçek anlamda ümmet olarak yaşamamaktadırlar. Ancak bu deneyimden yararlanmak isteyen küçük mü’min gruplar vardır. Mü’min’lerin ortalarından itibaren başlamış olan uyanış hareketlerinin etkisiyle bugün dünyada binlerce mü’min, ümmeti yeniden yapılandırma özlemini taşımaktadır. Fakat bu o kadar kolay olmayacaktır. Çünkü bu özlemin
- 320 -
KUR’AN KAVRAMLARI
farkına varmış bulunan ve bundan dolayı panik içine giren “Küfür Dünyası”, kendi ölçülerine göre “Globalizm” adı altında, alternatif bir Ümmet tasarımını ortaya koymuş bulunmaktadır. İslâm ümmet ideali henüz bir özlemden bile öteye gitmemişken Küfür Ümmetinin işbirlikçileri, İslâm dünyasında ferdin ahlâkını perişan etmek sûretiyle bu ideali kökten sabote etme girişimlerine 11 Eylül senaryosundan sonra fiilen girmiş bulunmaktadırlar. Nitekim Amerika Başkanı George W Bush, “This is Grusade!”, yani, Bu bir Haçlı Seferidir, diyerek savaşın startını vermiştir.
Bu senaryo için dehşet stratejiler öngörülmüştür. Birkaç yıldan beridir, uygulaya konan bu stratejilerden bazıları, gerçek mü’min kişiliğe sahip, birikimli, kaliteli, ahlâklı ve yetişmiş kitleyi kısa zaman içinde eriterek onları tamamen ortadan kaldırmaya yöneliktir. Daha sinsi stratejilerle de geriye kalan eğitimsiz, ya da yarı okumuş, laikçi zihniyete sahip, kaypak, İslâmla kafa kâğıdından başka hiçbir bağı bulunmayan kalabalık sürüleri müzik, moda, sınırsız seks ve alkolle uyuşturarak köleleştirilmiş bir “Ilımlı Müslüman kitle” peydahlamaktır. Bunun şimdiki adı, “Ortadoğu Projesi”’dir. Bu projenin temeli, Haziran 2004’de İstanbul’da düzenlenen NATO zirvesinde resmen atılmıştır.
Görüldüğü üzere hedef yine ilk önce ferttir. Şu halde Küfür Ümmeti henüz tam başarıyı gerçekleştirmemişken, dünya mü’minleri ellerini çabuk tutmak sûretiyle biraz önce sayılan faziletlere ağırlık vererek eğitimi hızlandırmak zorundadırlar. Küfür Ümmeti, Hint yarımadasından, Fas’ın ve Moritanya’nın Pasifik kıyılarına kadar geniş bir coğrafyayı kaplayan Büyük İslâm vatanında son onbeş yıldır fırtınalar kopararak ilk önce ferdi dejenere etmek istemiştir. Hiç kimsenin kuşkusu olmasın ki onun ilk hedefi bu olmuştur. Filistin’de Afganistan’da ve Irak’ta sahnelenen senaryolarla Küfür Ümmeti, önce ortalığı savaşlarla karıştırarak genç, eğitimli ve ahlâklı mü’min nesli kışkırtmak, sonra da (vatanlarını ve namuslarını savundukları için) onları terörist diye damgalamak ve tamamen yok etmek istemektedir. Bu bir süreçtir. Eğer bu süreci başarıyla sonuçlandırabilirse bu kez İslâm vatanındaki sürülere el atacak onlara yukarıda sayılan faziletlerin karşıtlarını aşılamaya çalışacaktır.
Evet, Küfür ümmetinin ikinci büyük hedefi ise; Çoğu işsiz, bilgisiz, kültürsüz, ya da beyinleri Hıristiyanlık ve Yahudilik kültürü ile yıkanmış, İslâm’dan kopuk sürüleri kazanmaktır. Onların her birine aşılanacak malzeme ise zaten hazırdır.
İşte listesi:
İffetsizlik, hayâsızlık, doyumsuzluk, iki yüzlülük, yapaylık, samimiyetsizlik, hoşgörüsüzlük, cimrilik, kirlilik, bencillik, küstahlık, tembellik, sabırsızlık, adâletsizlik, acımasızlık, ruhsuzluk, zevksizlik, pespayelik, ön yargılılık, gösterişçilik, teşhircilik, korkaklık, kuralsızlık, sevgisizlik, saygısızlık, kabalık, çıkarcılık, kurnazlık, teslimiyetçilik, taklitçilik. imansızlık, şirk, ırkçılık, kabilecilik, ayırımcılık, bölücülük, laikçilik ve hurafecilik…
İslâm’ın ezelî düşmanları, asrı saâdetten beri bu son evrensel dini ve mensuplarını ortadan kaldırmak, ya da en azından dünya Müslümanlarını ruhsuzlaştırmak için sürekli şekilde yeni stratejiler üretmiş, değişik savaş sistemleriyle emellerine ulaşmak istemişlerdir. Bu amaca o kadar şiddetli bir tutkuyla kilitlenmişlerdir ki onu gerçekleştirmek için sanayi devrimiyle birlikte hem bir yandan
AHLÂK
- 321 -
hızla cephelerini birleştirmiş, hem öbür yandan teknolojide dev ilerlemeler kaydetmişlerdir. Ancak İslâm’ı ve dünya Müslümanlarını çökertmek için ürettikleri tüm stratejiler, teknikler ve savaş sistemleri arasında kişiyi ahlâktan soyutlamak kadar hiçbir şeye önem vermemişlerdir. Kanlı savaşların yanı sıra, kansız savaşların planı da işte bu temel strateji üzerinde kurulmuştur.
Öyle ise, bundan çıkarılacak en büyük ders şudur: toplumun yükselip kalkınabilmesi, birlik ve beraberliğini sağlayabilmesi ve bu sûretle de tehlikelere karşı direnebilmesi için, yatırımın en büyüğü insana yapılmalıdır. Bu amaçla hazırlanacak hangi projede olursa olsun, ruh ve beden sağlığı kadar onun, sağlam bir ahlâk, temeli üzerinde yetişmesine de yer verilmedikçe elde edilecek başarıların hiç biri, tehlikelere karşı bir bağışıklık sistemi oluşturmayacaktır. Bunun çarpıcı delilleri de ortadadır.
Evet, Cumhuriyetin ilânından günümüze kadar, bu coğrafyada yaşanan (darbeler, terör ve soykırımlar, işlenen siyasi cinâyetler, sahnelenen sağcılık, solculuk, vandalizm, ırkçılık, lâikçilik, tarikatçılık, tekfircilik, hortumculuk ve soygun olayları), ruh ve beden sağlığına sahip, ancak (kurnaz, yobaz, münâfık, hain, sahtekâr, müşrik, imansız ve acımasız) grupların bu ülkede var olduğunu kanıtlamaktadır. Onun için Türkiye, her ne kadar görünürde sanayileşmiş ve kalkınmış bir ülke izlenimini uyandırıyorsa da halen bu kampların cirit attığı ve zaman zaman çatıştığı bir arena haline gelmiştir.
İçi dışından çok farklı olan bu tabloyu sağlam, berrak, güven verici ve iç açıcı bir manzaraya dönüştürmek elimizdedir. Devlet ve toplum olarak, her şeyden önce İslâm hakkındaki dış kaynaklı önyargılarımızı bir kenara koyup yeni kuşaklarımızı Kur’ân’ın evrensel terbiyesiyle yetiştirmeye gayret etmeliyiz. Onları bilhassa lâikçi, pozitivist, tarikatçı, ırkçı, tekfirci ya da müşrik gruplara emanet etme gafletine düşmemeliyiz.. Kur’ân-ı Kerim, bizi bu noktada ciddi ifadelerle uyarmaktadır. Bu konu ile ilgili olarak, Kitabımız şöyle der: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah’ın buyruklarına karşı gelmeyen ve kendilerine emredilenleri yapan melekler vardır.” 1413
Unutmamak gerekir ki, ülkemizde yaşanan düşünce kaosunun, din anarşisinin, yozlaşmanın ve çürümenin içerdeki nedeni, biraz önce sözü edilen fanatik kampların faaliyetleridir. Çünkü bu gruplar arasında şiddetli bir kültür savaşı sürmektedir. Bu ise toplum ahlâkını aşındırmaktadır. Bunlardan her birinin çıkardığı yayın ve sürdürdüğü propaganda, bu ülke insanını ayrı ayrı doğrultularda İslâm’ın merkezinden ve “Orta Ümmet” anlayışından biraz daha uzaklaştırmaktadır. Üstelik bu ülkede, Kur’ân’ın evrensel görüşünü temsil eden “Orta Ümmet” anlayışını tanıtacak alternatif bir eğitim projesi ve onu uygulayan bir kurum da mevcut değildir.
Bu da gösteriyor ki, bazı gruplar, bazen derin devletin desteğinde yeni kuşakları orta ümmet anlayışından uzaklaştırmaya, onları fanatikleştirmeye, saldırganlaştırmaya ve ahlâksızlaştırmaya çalışmaktadırlar. Bunun yanı sıra, ideolojik eğitim mekanizmasının, antropomorfist, lâikçi, kadavracı ve ezberci yöntemi, medyanın tele vole ve magazin bombardımanı eşliğinde bu ülkedeki çocukların
1413] 66/Tahrîm, 6
- 322 -
KUR’AN KAVRAMLARI
beynini yıkamakta, onları zengin, evrensel ve insanî fikirleri anlayabilecek yetenekten yoksun hale getirmektedir. Onun için, biraz önce sözü edilen gruplardan her birinin gerçek amacı, yeni nesli kendi inanış ve ideolojileri doğrultusunda çeşitli karşıt kamplara bölmektir. Çocuklarımızı eğer bu grupların insafına terk etmek yerine onları Kur’an ve Sünnetin öngördüğü evrensel eğitim sistemiyle yetiştirmeye özen gösterirsek yakın gelecekte bu coğrafyanın bir mutluluk ülkesi olacağına inanmalıyız.
Sonuç olarak diyebiliriz ki; yarı örtülü ve şüpheli bu manzara karşısında her insanın, bu ülkede çok duyarlı ve tedbirli olması şarttır. Hangi düşünce ve inanış grubuna bağlı olursa olsun, bu ülkenin bütün önyargısız insanları evrensel değerlere sahip çıkmak ve bireyin ahlâkını yüceltmek için bir araya gelebilir, her türlü ahlâksızlığa ve fanatizme karşı ciddi bir dayanışma gerçekleştirebilirler. Yeter ki bütün sapmaların ve saplantıların ölümcül virüsü olan ideolojik eğilimlerden uzak dursunlar. 1414
Tekâmüle Götüren Üstün Ahlâk Ancak Eğiterek ve Yaşanarak Kazanılır
Her şeyin dar kalıplar içinde ve fıtratten uzak sunulmaya çalışıldığı günümüzde ahlâktan bahseden, sokak ve parkların isimlerini barış sloganları ile dolduranlara rağmen çeşitli zulüm ve haksızlıklar bütün dehşetiyle sürüyor. Sadece sözlerimizde değil, birçok yaşama ve davranış biçimimizde süslü ambalajı içinde yalan ve sahtekarlık başını almış gidiyor. Gıda maddelerimizden giyimimize, işlerimizden düşüncelerimize kadar devâsa bir kirlenme ile karşı karşıyayız. Öte yandan hergün bir dizi çıkarılan yasalar, polisiye tedbirler bu dejenerasyon karşısında âciz kalıyor. Bir kısmımız tamamen kara tablo içinde ümidimizi kesmiş durumda, bir kısmımız işe hep hatayı karşıda bilip devekuşu gibi başımızı kumlara gömmenin basit nefis hesabı içindeyiz. Nefisler birtürlü sorumluluğu ve görevlerini kabul etmediği gibi yetkili makamlarda olanlarımızda da koltuk, maddî menfaat ve çeşitli dünyalıklar ağır basıyor. Bilenler suspus olmuş, ilim namına ortada gezen fırsatçılar türedi.
Mâlumdur ki Rasûlü Zişan Efendimiz (s.a.s.) Hûd sûresinde geçen “Emredildiğin gibi dosdoğru ol!”1415 ifadesi beni kocalttı, yaşlandırdı buyurmuştur. Hâlbuki gelmiş ve geçmiş bütün günahları affedilmiş ve Allah’ın en sevdiği zat idi. Bizim, adam gibi adam olmamızı murad ediyordu. Anasından doğup ümmeti için af secdesine kapılmasından kendisine en büyük kötülükleri yapan Tâif’teki Beni Sakif kabilesine karşı buyurduğu “Allahım kavmimi bağışla çünkü onlar bilmiyorlar” üstün davranışına kadar her hareketinde bu niyet, azim ve dirâyet vardı. Peki, önceki asırlarda emirleri açıklayan kitaplar, imkân ve nasihat azdı diyelim binbir çeşit kitap, peryodik yayın, iletişim vasıtaları ve nimetler meşheri içinde yaşadığımız bugün için ne demeye hakkımız var. Bundan 45 yıl önce yurdumuzda okunacak pek dinî eser olmadığı gibi uydurma Hazreti Ali cenk kitaplarına rağmen okuma oranı fazlaydı.
“Ve sen en büyük bir ahlâk üzeresin”1416 âyet-i kerimesi ile müjdelenmesine rağ1414]
Ferit Aydın, Vuslat Dergisi, sayı 38, Ağustos 2004
1415] 11/Hûd, 112
1416] 68/Kalem, 4
AHLÂK
- 323 -
men emredileni önce kendisi hakkiyle yaşıyor ve onu titizlikle örnek alan gökteki yıldız misali Sahabi de hayatına tatbik etmeden geçmiyordu. Bütün nimetleri ve güzellikleri haktan bilen bir sağduyu içinde “Şeklimi ve ahlâkımı en güzel yaratan Allah’a hamdolsun.”1417 deme izzetini gösteriyordu Efendimiz (s.a.s.) Bugünün en yaygın mânevî hastalığı olan övgüden ve müsrif yaşamadan uzak durduğu gibi ismet ve iffetin, dille beraber bütün organlarını fena söz, hareket ve fuhşun her nevinden korumakla kazanılacağını ortaya koyuyordu. Teslimiyet şuuru Abbasiler döneminde Felsefe ile tanıştıktan sonra yavaş yavaş zayıfladı. Nefisler muhasebeden geçirileceğine dinin hükümleri sorgulanmaya başladı. Sünnetin asıl anlamı en olgun ahlâk ve davranışı hedefleyerek yaşamak ve çevresine de ışık olmaktır. Arabistan’da kuvvetli aşireti olmayan emniyet içinde çobanlık yapamazken Efendimizin (s.a.s.) müjdesiyle kısa bir zaman içinde başına altınını koyarak Yemen’e bile gitme rahatlığı doğdu. Hiçbir liderin hayatı onun kadar satır satır kaleme alınmadı ve sevilip korunmadı. Bugün içinde bulunduğumuz en büyük darboğaz kuru bir öğretimin yanında eğitime değer verilmemesidir. Ahlâk derslerinin prensipleri belki kitapla başlar ama bütün çevre ve kuşaklarda müjdeleyici ve sevindirici metotlarla teşvik ve destek görmesi başta eğitici, öğretici ve her kademedeki yöneticilerin şahsiyet ve davranışlarında ve kanunla korunma zırhına bürünmeden örnek hayat olarak benimsenip yaşanması gerekir. Tabii ki bütün yayın organları da bunu teşvik etmeye âmâde kılınmalıdır. Kötülük tohumlarının yayılması zorlaştırılmaz, ferdin ve toplumun zararına götürücü her yol kontrol altına alınmaz üstelik hürriyet, insan hakları ve sosyal ihtiyaç bahaneleri ile ambalajlanırsa süslü nutuk ve pasta ziyafetlerindeki yarenliklerle nereye varılabilir? Bu amaçladır ki Allah’a imandan sonra farz-ı ayn, iyiliği yaymak ve kötülüğe karşı olmak sağduyusunu ayakta tutmaktır. Şüphesiz muhatabımızın iyiliğini yürekten arzu etmekle beraber şefkatli ve çaplı çalışmalar göz ardı edilmez. 1418
40 yıl önce yedeksubay olarak görev yaparken verilen konferanslardan birinde Maurice Aseo adında aslen yahudi birisinin Akdeniz Sahillerinde kurulacak beynelmilel kumarhanelerle milli gelire çok büyük katkıda bulunabileceği vurgulaması başkaları nezdinde hayranlık uyandırırken bana çok dokunmuş “Ahlâk ve Ahlâk Tarihi” üzerine bir konferans da ben hazırlamıştım. Bütün eski ahlâk telakkilerini özetleyerek kalıcı olmadıkları için silinip gittiklerini belgelemiştim. Binbaşı bunu daktilo sırasında görüp çok beğenmiş okuyup getireyim diye götürmüş ve bir daha da getirmemişti. Daha sonra bunu istihbarat âmirine intikal ettirerek ceza vermek üzere hakkımda dosya düzenlemişlerdi. Tahkikata bakan hâkim subay bereket bunu mahkemeye intikal etmeye değer bulmayarak işleme koymamıştı. Takdir beklerken ve zerre kadar suç unsuru yokken ahlâkı, mânevîyata bağlamaktan fevkalâde rahatsız olanlar zuhur etmişti. Hâlbuki kapısında yarım asırdır elpence beklediğimiz batıda ferdin ve toplumun bilgilenmesine ve faydasına olan hiçbir çalışma ve hizmet göz ardı edilip hor görülmez ve her seviyede tartışılmasından memnun kalınır. Zira toplumu dejenere eden sayısız şer hareketler durmuyor ki müslüman da yatıp uyusun.
Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) her şeyin temeli olarak ahlâkı görmesi ve güzel
1417] Beyhakî, Şu’abu’l-İman
1418] Afzalur Rahman, Hazreti Muhammed (s.a.s.), Siret Ansiklopedisi, c. 2, s. 623, c. 3, s. 175-186, c. 4, s. 491-497
- 324 -
KUR’AN KAVRAMLARI
prensiplerine sımsıkı sarılması yola gelmez nice demirleri yumuşatmış ve gülmeyen yüzler rikkatten ağlar hale gelmiştir. Yıllarca kendisine en büyük zulmü yapan kendi kabilesini Mekke’nin fethinde beklenenin aksine affetmesi yılanı bile deliğinden dışarı çıkarmıştır. Mescide küçük abdestini bozan azgın bir bedeviye hücum edilmesine müsaade etmeyerek orasını temizlemiş ve ganimet için atkısını boynuna dolayarak kendini boğmaya çalışanı bile affetmiştir. Ama zengin bir gencin hırsızlık cezası için torpil edilmek istenen biricik kızı Hazreti Fâtıma’yı (r.a.) azarlamıştır. Her şeyde en güzel ahlâk örneklerini Peygamberimiz ve ashâbında bulmak mümkündür. 1419
Osmanlıda idarî yapıda güzel örnekler çoktur. Ötedenberi bazılarınca tenkit edilen Devşirme hareketinde devlete taze kanın yanı sıra nefislere ve nesillere temiz ahlâk ve iyi eğitim ve kültür kazandırmak amacı başta gelir. 7-8 yaşlardan itibaren teknik, dini ve ahlâkî yönden mükemmel eğitim ve öğretim verildiği gibi kabiliyet ve kudretini geliştirerek birçok üstün hizmetlerde kullanılmasına fırsat tanınırdı. Politikacılık dolapları yoktu. İşte böyle bir anlayıştan asırlardır yabancılara göstermekle şeref ve mutluluk duyduğumuz ve üzerinde kendi isimleri bile bulunmayan muazzam hayır eserleri doğmuştur. Yabancıların kasden abarttığı Harem hayatına ve iffete çok değer veren hükümdarlar yeni giren bir kızcağızdan Valide Sultan’a kadar herkesin görev ve sorumlulukları ve davranış biçimlerini gösteren Ahlâkı İnzibatiye levhası ile kayıt ve sıkı takibat altına almışlardır1420. Sultan II. Abdülhamid’in Sansür Yönetmeliği hakkiyle anlatılmış değildir. Onun zamanında 100’e yakın gazete 30’a yakın Mecmua yayınlandığı gibi Düyûn-ı Umûmiye (Düyûn-ı Umûmiye Osmanlıdan kalan genel borçlar olup başlangıcı itibariyle yine İngilizler tarafından borca alıştırılıp yine onların direktifleri doğrultusunda harcamamızdan kaynaklanmıştır) için gazetelere 2 paralık pul yapıştırma mecburiyeti daha sonra kaldırılmıştı. Basın bir millet için en etkili araç olmakla beraber sayfalarını çoğunlukla cinâyet, hırsızlık, gasp ve menfi hareketlere tahsis etmeye ve millet sayesinde ayakta durup milletin ense kökünde boza pişirmeye, kendisini farklı ve mümeyyiz bir sınıf gibi görüp göstermeye hakkı olmaması gerekir. Hatta hatırlayacaksınız bir zamanlar ar ve hayâ damarlarını yerinden oynatan fuhuş ve magazin neşriyatın bir poşet içinde satılması teklif edildi de ne gürültüler kopardılar. İşte bu amaçla Sultan Abdülhamid zamanında Maarif Nezaretince kurulan “Tetkikatı Müellefat Komisyonu” bütün eserleri ahlâkî yönden kontrol ediyor; şahsiyeti, devleti ve idarecileri rencide etmeye fırsat tanınmıyordu. Bir yolsuzluk veya aykırı hareket en yüksek makamca da olsa çekinmeden şahitlerle derhal Adliyeye intikal ettirilecek fakat fitneye sebep olacağı ve halkta çalışma şevk ve heyecanını ve güven duygusunu zedeliyeceği için yayınlanmayacaktır. Halktan kim olursa olsun padişah konusunda bile olsa mahkemelere başvurabilecektir. Ziraat, ticaret, sanayi ve benzeri konularda halkın yararına, tekniğin gelişmesi ve geliri artırmaya yönelik haber ve kültür yazılarına fazla edebiyata ve uzun yazılara kaçmadan açık ve net ifadelerle yer verilecektir. 1421
Sabataist, mason ve diğer din düşmanlarına, hortumculara, istediğini
1419] Said Havva, Er-Rasûl, Petek Y., s. 155-172
1420] Emrullah Öztürk, Osanlı Devşirme Usülü ve Boşnak Gerçeği Zaman Gazetesi, 5. 1O. 1992 Görüşler Düşünceler
1421] Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid Han, Risale Y., s. 18O-182
AHLÂK
- 325 -
göklere çıkarıp dilediğini çirkeflere batıran menfur ve fırsatçılara hak tanınmamalı ve satın alınarak hizmet edilip beslenmemelidir. 1422
Yozlaşmanın Toplumdaki Tezâhürleri
Hiçbir topluluk hak etmediği bir hal üzere bulunamaz. Eğer bugün İslâm dini ve Müslümanlar eleştirilme konusu oluyor, vahşet, terör gibi kavramlarla bir arada anılacak hale geliyorlarsa, Müslümanlar tutarsız, güvenilirliğini yitirmiş, marjinal suçlamaları ile karşılaşıyorlarsa şapkamızı önümüze koyup düşünmenin vakti gelmiştir, geçmektedir bile. Bu düşünmenin ve iç hesaplaşmanın sonucunda, ya Müslüman kimliğine karşı yapılan eleştirileri bir saldırı kabul edip, karşı koyamamanın ezikliğini hissetmeli, ya da dünyevi hırs ve ihtirasların kirletmiş olduğu davranışların Müslüman sıfatı ile bir arada anılarak eleştiri konusu olmasına sebep olunduğundan dolayı utanılmalıdır.
İslâm dini, âlemlerin Rabbi olan Allah’ın (c.c.) dinidir. Ve kusursuz olarak tamamlanmıştır. Kendisine tabi olmakla şereflendiğimiz İslâm dininin ve Elhamdülillah diyerek pekiştirdiğimiz Müslüman isminin çizmiş olduğu yolun, takip edilmemesinden dolayı ortaya çıkan tablo, sadece bizlere zarar verecektir. Bu zarar hem kulluk görevlerini ifa edememenin kaybı, hem de taşınan kimliğe muhalif hareket ederek diğer insanların yanlış düşüncelere sahip olmalarına sebep olunması şeklinde düşünülmelidir.
Saf olan Vahyin, inşa ettiği fertlerin, toplum içinde belirleyici olamamaları toplumsal yozlaşma ve kirlenmenin gerekçesi olarak karşımıza çıkmaktadır. İlk nesil, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) terbiyesinden geçmiş, Vahyi, hayatlarında belirleyici olarak merkeze oturtmuş, sonraki tüm düşünce ve eylemlerini hep bu merkezin verdiği direktiflere göre tespit etmişlerdir. Vahiy onların tasavvurlarını kuşatmış, bilinçlerini etkilemiş ve hayatlarında daima yön gösteren bir etken olmuştur. İşte bu ruh hali toplumsal bir dönüşümü, bir inkılâbı gerçekleştirmiş, o döneme Asr-ı Saâdet denilmesini sağlamıştır.
Her zaman bir ideal olduğu vurgulanan Asr-ı Saâdet dönemi, şahsi zaaflarımızdan dolayı siyer kitaplarından okunan bir anıdan öteye ne yazık ki geçememektedir. Dümeni kırılmış bir teknenin akıntının yönüne doğru seyir alması gibi, bu günde Müslümanlar olarak bizler, müstekbirlerin belirledikleri senaryoların peşinde itile katıla rol almaktayız. Yitirdiğimiz değerlerimiz, kimliklerde ve kişiliklerde görülen erozyon, toplumsal bir yozlaşmayı peşinden getirmektedir.
Ailelerde görülen bozulmalar: Başından bireylerin, dinlerini tamamlamak, Allah yolunda aktivitelerini arttırmak amacı ile hesapladıkları evlilikler, toplumsal yozlaşmadan etkilenmiş, çiftlerin birbirlerine karşı tavırlarında problemler yaşanmaya başlamıştır. Erkeğin ataerkil olan örften etkilenerek, kadın üzerinde baskı kurmaya çalışması, onu yokmuş gibi hareket etmesi, “Ey iman edenler” İlâhî çağrısına kadınında muhatap olduğunu unutarak, eşinin daha iyi bir kul olması yönündeki çabalarına engel olması bu sorunlardan bazılarıdır. Bunun yanında kadınında, günümüz fitnelerinden olan feminizm rüzgarından etkilenerek başına buyruk bir hal alması, erkeğine karşı onu kaile almayan saygısızca tavırları, fiziksel yapı ve fıtratı gereği Allah (c.c.) tarafından sorumlu ve gözetici olan erkeğin bu özelliğini sindiremeyerek kendisini de bu işlerde rakip olarak görmesi aile içi huzursuzluğu arttırmaktadır.
1422] Aydın Talay, Vuslat Dergisi, sayı 38, ağustos 2004
- 326 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ayrıca reklâmların cazibesi ve çevreleri ile girdikleri rekabet sonucu yaşanan tüketim çılgınlığı, aileleri israf çamuruna da bulaştırmıştır. Bu da süslemekle, yenilemekle bitirilemeyen evler, yığılan elbiselerden yer kalmayan gar dolaplar, yenmeyip bozulan yemekler gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Tüm bunlara para yetiştirmeye çalışan erkeğin, işi ve çalışmayı hayatın amacı edinmesi, çarçabuk kıldığı namazın haricinde kimliğini ortaya çıkaran hiçbir belirtinin görülmemesi de hüzün vericidir.
Bütün bu problemlerin ortasında unutulan, ihmal edilenler yine çocuklar olmaktadır. Çevresinden bir kişinin hidâyeti için yıllarca çaba göstermeye razı olan kişiler, bir çiçek gibi özen gösterip, terbiye edebilecekleri ve Allah’ın izniyle istedikleri gibi yetiştirebilecekleri çocuklarını unutmaktadır. İlgiden, İslâmî terbiyeden uzak yetişen çocuklar, başıboş kaldıklarından, kendilerini sahte starlara, futbol yıldızlarına, dâvet eden T.v. ve gazetelerin tuzaklarına rahatça düşebilmişlerdir. Sürekli erteleyerek, namazlara kaldırılmayan, “aman değme uyusun” sözleriyle sözde merhamet gösterilen çocuklara asıl kötülüğün yapıldığı anlaşıldığında maalesef çok geç olmaktadır. Birde özellikle annelerde, dehşet bir özenti hastalığı görülmektedir. Çocukların giyimlerine, sözlerine etki eden bu özenti tehlikesi aşağılık kompleksinin bir sonucudur.
Çocukların, marka olan çocuk mağazalarından giydirilmesi için paralar harcanmaktadır. Kız çocukları mini etekler, askılı bluzlar, erkek çocukları ise blue jean’ler üstüne ne anlam ifade ettiği anlaşılmayan resimli, ya da bir işgalci devletin bayrağını taşıyan t’shirt’lerle dışarı salınmaktadır. Batı kültüründen ihraç edilen ve sadece bir defa giymek için yüksek meblağlar ödenen gelinlikleri, küçük kız çocuklarına giydirerek gururla dolaşılması, esasında acizliğin, erimişliğin gerçek bir tablosudur. Yapılan eleştirilere “o daha küçük mini etekten bir şey olmaz, kardeşim” gibi sözlerle karşılık verenlere, “peki neden hoş bir başörtüsü ile başını örtmüyorsun, güzel uzun bir elbise ile çocuğunu süslemiyorsun” diye sorulması gerekmez mi? Ağaç yaş iken eğilir sözünün doğruluğunu ilerleyen yıllarda acı bir şekilde gören bu zihniyet, daha sonra kızlarının örtünmesi ve toplumsal ilişkilerinde ki edebi ile ilgili sıkıntılar çekmektedir.
Gençlerimizde görülen bozulmalar: Ailelerde görülen erozyonun bir devamı olan gençlerde ki bozulmalar esasında çocukluk yıllarında ki eğitim ile ilgilidir. Dışarıda, pusuya yatmış bir kurt gibi bekleyen şirk ve küfr’ün elemanları, savunmasız bırakılan Müslüman ailelerin çocuklarını da maalesef kapabilmektedir.
Gençliğimiz, hayatın amacını şuurlu bir şekilde sindirememiştir. Hayatın, ölümün ve tüm ibâdetlerin âlemlerin Rabbi olan Allah için olduğu kendilerine verilemeyen gençler, etraflarında esen rüzgârlara çabuk kapılmaktadır.
Babaların, sanki kendi gençlik dönemlerin de ki hareketli, faal ortamlarından pişmanlık, rahatsızlık duyarcasına, evlatlarının bu tür faaliyetlere bulaşmaması için gösterdikleri çaba açıklanamaz bir durumdur. Cihad ve şehâdet bilincine sahip baba, oğluna bu bakış açısını ver(e)memektedir. Ve tabii ki mektebinde Cihad ve şehâdet olmayan bir nesil yok olmaya mahkûmdur.
Meşrû uğraşlar içerisinde yer almayan gençlik, tatmini, geyik muhabbetlerinde bulmakta; kendisine arkadaş seçerken “muhabbeti !” olan, şamata yaparak vakit geçirebileceği kimseleri seçmektedir.
AHLÂK
- 327 -
Bütün bu sıkıntıların bir sebebi de gençlere güvenilmemesidir. Sürekli küçük muamelesi yapılan gençler, beceri ve kabiliyetlerini gösterebilecekleri ortamlar bulamayınca pasifize olmaktadır.
Gençliğimizde görülen en önemli problemlerin birisiyle de, evlilik dönemi gelince karşılaşmaktayız. Görüşme adı altında yapılan sayısız muhabbetler, belli bir zaman sonra nefsi tatmin eden bir unsur haline gelmektedir. Büyüklerinde tam idrak edemedikleri bu yöntem, haram olan flörtün farklı bir versiyonu olarak karşımıza çıkmaktadır. Kendileri güvenilir aile büyüklerinin, genç erkek ve bayanı tanıyarak birbirlerine uygun oldukları izlenimine vardıktan sonra yapılması gereken görüşmeler yerine, “şurada biri var hadi yürü, burada biri var hadi gel” şeklinde dengesi bozulmuş bir hal alan sözde evlilik çalışmaları, arkasında, flört ihtiyacını gidermiş bir nefs, rencide olmuş birçok gurur bırakmaktadır.
Feminizm fitnesinden etkilenmiş Müslüman kızların, “özgürlüklerinin!” kısıtlanacağı endişesi ile evlenmeyi sürekli erteledikleri, bundan dolayı yaşları ilerleyince de çok büyük sıkıntılar çektiklerini de üzülerek görmekteyiz. İstedikleri yere istedikleri zaman gidebilme, istediği arkadaşında yatıya kalabilme, her türlü müdahaleden uzak bir şekilde giyinebilme, istediği zaman istediği ortam da çalışıp, sıkıldığı zaman işten çıkmak v.b. şeklinde tanımlanan sözde özgürlüklerinin kısıtlanmaması için, umursamadıkları evlilik, yaş ilerleyince artık bir kâbus halini almaktadır. Artık genç bayan, karşı tarafa sunacağı şartlarının çoğundan vazgeçmesine rağmen, idealindeki profilden çok farklı bir şahsiyet ile evlenme durumunda kalabilmektedir.
Ahlâkî yozlaşma: Bâtıl cephesinde görülen gayri ahlâkî davranışlar, bu toplumun içerisinde yaşayan Müslümanları da derinden etkilemiştir. Özellikle pervasızca yapılan pornografik içerikli propagandalar, olağanlaşan çıplaklık kültürü, ahlâkî erozyonu hızlandırmıştır. Tabii ki bu sebepler Allah (c.c.) katında bizim için mazeret olamayacaktır. Çünkü Rabbimiz Allah(c.c.) kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemeyeceğini vaat etmektedir.
Bu tarz etkileşim Müslümanların gündemini de belirlemiş, muhabbet ortamlarını, ikinci, üçüncü evlilik gibi meseleler doldurmaya başlamıştır. Küfürlü ve argo ifadelerinde artmaya başladığı toplumda, yüksek seslerle bağırıp, çağırarak konuşulmasına da sıkça rastlanmaktadır.
Toplumların ahlâken çökmesinde en önemli etkenlerden olan dedikodu ve zann oldukça rağbet görmekte, Rasûlullah(s.a.s.)’in mealen “Müslüman hırsızlık yapmış olabilir, içkiye bir an meyletmiş olabilir ama asla yalan söyleyemez.” Şeklinde buyurduğu ikaza rağmen, yalana can simidi gibi sarılmalar artmaktadır. Özellikle ticari ilişkilerde ki dengesizlikler, kardeşlik bağlarını zedelemiş, borç alış verişlerinde ki ihanetler güven ortamını yıkmıştır.
Ahlâkî bozulma kıyafetlere de yansımış, modacıların ortaya attıkları tasarımlara ilgi gösterilmiştir. Tesettürü, sadece başı örtmek zannederek, ucube kıyafetlerle ortaya çıkan bayanlar, ne Allah (c.c.) rızâsını kazanabilmekte, ne de hoş gözükmeye çalıştıkları kimselere yaranabilmektedir.
Özellikle son dönemde gerçekleşen İslâmî camianın düğünlerine baktığımızda, başları türbanlı, aşırı makyajlı, elleri ziynetlerle dolu, bazılarının burunları hızmalı, gözleri lensli, sürmeli, rujlu, farlı, allık sürmüş, parfüm kokulu kısaca
- 328 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ful makyajlı bayanların sayısı oldukça fazlaydı. Her biri asgari ücret değerindeki başörtüleri ise israil’in katliamlarına destek sağlayan vakko’dan, pierre carden’dendi. Değişimin gücü! bu olsa gerek. Nerede kaldı peygamberin sözleri; “yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin...” hatırlayan var mı acaba... Renk cümbüşünün yaşandığı bu kıyafetlerin İslâmî olduğunu düşünerek, kişinin kendini tatmin etmesi tek cümle ile bir algılama cinâyetidir.
Bu jenerasyon ve etkilediği bazı kitlelerin geldikleri son nokta maalesef bu kadarla da sınırlı kalmamaktadır. Alternatif tatil anlayışları geliştirerek, Antalya ve diğer sayfiye yerlerinde beş yıldızlı oteller açılmış, tesettürlü deniz mayosu! giydirerek Müslüman kadınların plajlara sokulması sağlanmıştır. Allah’ın (c.c.) dini ile alay edercesine takılan bu tavır için ödenen meblağlarda dört kişilik bir aile için milyar rakamlarına ulaşmaktadır.
Hareket Metodunda Görülen Bozulmalar: Müslümanların önünde ittifak ettikleri bir şahsiyetin olmaması, İslâmî mücadelenin metodu hakkında da ihtilaflara sebep olmaktadır. Yıllarca tağuti bir sistemin bir parçası olunmaması gerektiğini savunanların, bugün geldikleri noktada bizzat, sistemin kanun koyma makamında rey hakkına sahip bir kişi olarak yer aldıklarını şaşkınlıkla izlemekteyiz. Tabii bu gelişmeler, kişiler ile sınırlı kalmayıp, yıllarca beraber oldukları kitleleri de etkilemekte, bugüne kadar anlatılanlar mı doğru, yoksa şimdiki uygulamalar mı? çelişkisini doğurmaktadır.
Tüm bu saydığımız olumsuzluklar, olaylara bakış ve yorumlarda da görülmektedir. Dünyada meydana gelen ve ABD’nin bir şekilde müdahil olduğu patlamalar karşısında hemen savunmacı bir mantık takınarak “Biz yapmadık, biz masumuz” gibi yaklaşımla karşılık vererek özür dileme konuma geçenler, yeryüzünün kan gölüne dönmesinde ABD ve müttefiklerinin işgal ve sömürgeci politikalarının yattığı gerçeğini gerektiği gibi haykıramamaktadır.
Müslümana Allah (c.c.) tarafından verilen hakların gasp edilmesine karşı, Avrupa insan hakları mahkemesi gibi seküler bakış açısına sahip, dengesiz makamlardan medet umulması da geldiğimiz fikirsel erozyonun açık bir göstergesidir.
İman etmiş, dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan ve saygınlığı bulunan âlimler tarafından oluşturulmuş bir heyetin, Kur’an’ın referansıyla vereceği kararların, dikkate alınacağının ilanı, ve bu şekilde yapılan uygulamalar, en azından Müslümanların hak arama merciinin neresi olabileceğini tüm dünyaya gösterecektir.
Son dönemde ki gelişmelere karşı basın camiamızın göstermiş olduğu tepkilerde de körü körüne bir kayırmacılığa şahit olmaktayız. Irak’a asker gönderme tezkeresini sırf mevcut hükümet geçirmek istiyor diye eleştirmeyen, manşetlerine alakasız konuları taşıyarak gündemi saptıran bizim medya, tezkere karşıtı gösterileri, “meydanlarda ki bayanların başörtüleri vakko’dan” gibi gerçek dışı iftiralar ile sulandırmaya çalışmıştır. Ayrıca tren kazası haberini de “sabotaj” gibi komik bir mantık ile açıklamaya çalışarak, objektif gazetecilikten uzak bir tavır içinde yar almışlardır. Hükümetin başında farklı görüşe mensup bir parti olsaydı, tezkere haberini “ABD askeri olmayacağız”, tren kazasını da “Katiller” gibi başlıklarla manşetlerine taşıyacaklarına emin olduğumuz zihniyet, ne yazık ki şimdi seviyeli bir eleştiriyi bile yapmaktan çekinmiştir.
AHLÂK
- 329 -
Artık, değindiğimiz tüm bu yozlaşmaya karşı, ilkeli, Kur’an’ı referans alan, adâleti ön plana çıkaran, Allah’tan gereği gibi sakınan fertlere olan ihtiyaç kendisini iyice hissettirmektedir. Hayatın her aşamasında, hangi kişisel pozisyonda bulunursa bulunsun, Allah’a (c.c.) kul olduğunun, âhiret gerçeğinin, hesap vereceğinin bilincini yitirmeyen Muttaki şahsiyetler, geleceğe damgasını vuracak, özlenen toplumsal dönüşümü geçekleştirecektir.
Tüm bu gerçekleri görmezlikten gelerek, birde değişim kılıfı içerisinde açıklamaya çalışanlar ise tarihin çöplüğünde ki yerlerini almayı şimdiden garantilemişlerdir. 1423
Ahlâk Pusulası
Yaşadığımız ortamlar da emirler, tebliğler, yönetmelikler, yasalar belli zaman ve yerlerde değişerek, yenilenerek hareket tarzını belirler. Davranışlara yön veren, kuralları belirleyen bu değişimler ile birlikte ahlâkî kuralların rolü de çok büyüktür. Her ortamda bulunup yer edinirken “ahlâk pusulası” insanlar için önemli bir pusuladır.
Ahlâkî kurallar, hayatımızın her döneminde, her anında, iletişim içinde olduğumuz tüm kişilerle davranışlarımızı belirlerken yasaların da uygulanmasında ve anlam kazanmasında önemli rolleri vardır. Ahlâkî kurallar, bizi ayakta tutan, hedefe götüren ve başarılı kılan, sahip olduğumuz önemli bir enerjidir. Bu enerjinin hayatımızdaki insanların güvenini, saygısını, sevgisini kazanmada, aldığımız kuralların uygulanmasında, düşünce ve davranışlarımızın dürüst olmasında, tüm ilişkilerimizde ve sorumluluklarımızda rolü büyüktür. Kendi problemlerimizi çözerek hayatımıza olumlu yön vermek, çevremizdekileri tanımak, anlamak, etkilemek, daha iyi ilişkiler kurmada ahlâkî kurallar bizi umuda ve mutluluğa taşır. “Benden sonra tufan” gibi bencilce yaklaşımlardan korur. Akıllıca davranmayı, sevmeyi, yardım etmeyi, düşüncelerde ve davranışlarda dürüst olmayı öğretir. Anlık heyecanlardan ve davranışlardan korur. Her geçen gün irfana ve mârufa yönlendirir.
Her insan, görev yaptığı ortamlarda iletişim kurduğu kimselerle iyi dostluklar edinmelidir. Kimi zamanlar “ahlâk pusulası”nı kaybetmiş kişilerle karşılaşılabilir. Bilgisiz, şaşkın, güvensiz, mutsuz, dağınık, beceriksiz, ne zaman ne yapacağı bilinmeyen, çelişkilerle dolu karakterlerin, ahlâkî ilkelere aykırı olan tavırları, yaklaşımları, kararları, ilgisizlikleri karşısında incinir, kırılır, karamsar bile olabilir. Ancak, ahlâkî erdemleri tüm boyutları ile ruhuna, düşüncesine ve davranışlarına egemen kılanlar, yaşanılan olumsuzluklara karşı sorumluluk bilinci ile sabreder, direnir, zor zamanlarda, sıkınıtılı sınavlarda bile ahlâkî onurunu kişisel iletişimde göstermek zorundadır. Zor bir sınavdır bu. Böylesi sınavları başarılı olarak geçirmek, zihnimizi pozitif önerilerle besleyerek davranışlara yansıtmak önemli bir özelliktir. Maddî değerlerin gücüne esir olup ahlâkî değerleri rafa kaldırmaya ve sadece dünyalık zevklerin peşine düşüp insan olmayı unutmak büyük bir tehlikedir.
Kişisel ilişkilerde ahlâkî değerleri önemseyen, ön plana çıkaranlar sözlerine, davranışlarına, hizmetlerine özen gösterir. Kararlarında, uygulamalarında ortak alışkanlıklar sergiler ve böyle yaşamayı benimser. Başkalarından önce kendi
1423] Hamza Er, Vuslat Dergisi, sayı 38, Ağustos 2004
- 330 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yaşam biçimlerini denetime tabi tutar. Her şeyden önce kendilerine karşı dürüst davranır. Kendileri ve çevreleri ile uyum ve barış içindedir. Sevgiye dayalı ilişkiler kurar. Planlı olmayı, planlamayı önemser. Sorumluluklarını yerine getirir. Hayâllerini bile denetleyecek bir ahlâkî yapıyı öncelikli bir görev bilir.
Kişisel ilişkilerde, yaşantılarında ahlâkî değerleri sürekli diri tutanlar kendilerine yönelik misyonu oluşturur. Ayrıldıkları ortamlardan daima iyimser ve güzel anılarla hatırlanmak ister. Önce ruhlarını, sonra da yaşamlarını sahip oldukları ahlâk pusulası ile dengede tutar. Yarınki kaygıları veya geçmişteki pişmanlıklara göre bugünü anlamlı kılmanın yollarını, güzelliklerini görür ve önerir. Daima dürüst bir yaşam sürme konusunda kararlı ve sabırlı olmaya çaba gösterir. Âdil, sevecen, iz bırakan tavırları ile daima kahraman olarak anılır.
Kendisini tanımaya önem veren her insan bilir ki, kişinin kendisini bilmesi önemli bir erdemdir. Kendisini bilen faziletlidir. Kendisini bilen çevresini, arkadaşlarını bilendir. Kişi, yeteneklerini bildikçe, yakından tanıdıkça ilişkilerine daha da anlam kazandırmış olur. Böylece diğer insanlar ile kurdukları iletişimde daha tutarlı, daha ilkeli, daha ahlâkî nitelikler taşımış olur.
Bu nedenle her insan varlık sebebini, zayıf ve güçlü yönlerini tanımalıdır. Hayatı ve yaşadığı ortamı bir kavga alanı olarak görmemelidir. Hedeflerini belirterek onurlu ve dürüst yaşamalıdır. Kaybedilen kimlikleri, yaşanılan olumsuzlukları görüp de sızlanmanın faydasız olduğunu bilmelidir. toplumun ihtiyaç duyduğu, unuttuğu, kaybettiği “ahlâk pusulası”nı önlerine getiren çabalar sürdürmelidir. Tüm bu çabaları verirken farklı olumsuzluklar yaşasa bile bulunduğu ortamın deniz feneri olmalıdır.
Ahlâk eğitiminde öğrenci merkezli rehberliğin önemi büyüktür. Öğrenci merkezli yaklaşımın en etkili elemanı olan öğretmenin ve aktaracağı bilgilerin ve davranışlarında dikkate alınması gereklidir. Her alanda olduğu gibi ahlâk eğitiminde de öğrencilerin hayatındaki ilk deneyimler, ilk adımlar, alışkanlıklar eğitimcilerin davranış ve rehberlikleri ile oluşur. Onları geleceğe en güzel şekilde eğitip hazırlayan eğitimciler zengin özellikler taşımalıdır. Programların değiştirilmesi, eğitim sisteminin düzenlenmesi, güncel yaşanan olaylar ve gelişmeleri yakından takip eden ve uygulayan eğitimciler ahlâk eğitiminin vazgeçilmez temel taşıdır. Her öğrencinin zihninde, davranışında, bedeninde ve dilindeki tüm güzellikler ve ruhlarında sığınacak yerler bulan önemli mesajları öğrencileri ile paylaşan eğitimciler önder ve örnek insanlardır. Canlı, somut ve doğruların göstericisidir. Onlar her zaman bahçıvana, öğrencileri ise bilgi tomurcuklarına benzer. Bahçıvanın çabası ve emeği gibi eğitimci de yaşadığı toplumun gelecek kuşaklarına emek sarf eder. Öğrencilerini aydınlatan aydın olarak onların dünyasında yeri büyüktür. Verdiği emek hiçbir şeyle kıyaslanamaz.
“Süslü, câzip, sanatsal ve estetik donanımlarla yeni öğretim yılına hazır hale gelen okullarda eğitim ve öğretimin başarılı ve etkili olmasında çaba sarf eden öğretmenlerin ahlâk eğitimini de ciddiye almaları gerekir. Günümüz dünyasında öğrenciler çok uyarıcılı bir ortamda büyüyorlar. Ailede yaşanan sorunlar, medyanın etkisi, ekonomik sıkıntılar, şiddet, yolsuzluk haberleri, kişisel çıkarlar, uyuşturucu alışkanlığı ve olumsuz gelişmeler tüm öğrencileri okullarda ve yaşadığı ortamlarda huzursuz etmektedir. Ümitsiz, güçsüz ve ahlâkî açıdan donanımsız bırakılan öğrenciler farklı sıkıntılar yaşamaktadır.
AHLÂK
- 331 -
Okullardaki ahlâk eğitiminin temel amacı bütün öğrencileri olgunlaştırmak, yüceltmek ve asilleştirmek olmalı. Öğretmenler, öğrencilere özel yetenek ve bilgiler kazandırdığı gibi ahlâkî değerleri yaşama geçirmede de çaba sarf etmeli. Öğrencilere incelik, zeka ve vicdan kazandıran ahlâkî değerler önemsenmelidir.
Her okulda, karşılıklı yardım kurulları, yardımlaşma birlikleri, kooperatifler, okuldaki ihtiyaç sahiplerini koruma ve kollama kurulları, vb. çocukta topluluk duygusunu geliştirecek birçok gönüllü görevliler oluşturmalıdır. Özgür ve grup halinde çalışan bu öğrencilere farklı sorumluluklar vermek, sınıfları ve okulları birer cumhuriyet halinde düşünüp ilgili meclisler kurmak, sorumluluklar yüklemek, birlik ruhunu oluşturmak önemli etkinliklerdir.
Okullar ve öğretmenler, öğrencilere ahlâkî sorumluluk kazandırmada incitici, suçlayıcı söz ve hareketler yansıtmamalıdır. O, seven, sevdiren yaklaşımları ile içten ve samimi olmalıdır. Öğrencilerin zihinlerini karıştıran ifadeler kullanmamalıdır. “Bilginin heder olması, ehli olmayana öğretilmesidir” öğütlerini, seviyeye uygun yapmalı, inanca ait değerleri, duygu ve düşünceleri abartmadan, objektif, somut örnekler ve davranışlarla sunmalıdır. Vicdanları incitmemelidir. Zarif ve güzel bir yaklaşım ile öğrencilere ahlâkî değerleri aktarmalıdır. Sınıf ortamında anlatılan, uygulanan davranışların ve iletişimin örnekleri her ortamda aynı nitelikler taşıdığını hatırlatmalıdır.
Ahlâk eğitimi öğrencilere güzel alışkanlıklar kazandırmak ve sonuç almaktır. Ruhlara ve vicdanlara olan seslenişi ile güzellikleri yansıtması, yaşamasını istemektir. Aktif ve başarılı öğretmenler bu dersin öğrenciye kazandırdığı özgür iradeyi, iyiliği, doğruyu, saygıyı öğretmedeki yerini bilir. Öğretmen bu derste ne din adamı ne de babadır. Her ikisinin yeteneklerini birleştiren, öğrenciye şerefli bir gelecek hazırlayan kişidir. Anlamsız ve felsefi tartışmaları yapmaktansa pratik hayatında öğrenmenin kurallarını, davranışların disipline edilmesini öğretmelidir. Ahlâkî değerleri kazandırmada bütün öğretmenler etkili ve başarılı olmada, işbirliği yaparak yönlendirmede bulunmalıdır.” 1424
Ahlâk eğitiminin ciddiye alınması ile bilgisizlik giderilir, çatışmalar, kırgınlıklar, güçlükler, huzursuzluklar, disiplinsizlikler ortadan kalkar. Sevgi, saygı ve sağlıklı ilişkiler egemen olur. Karakterli, sosyal, sorumlu bireyler ile toplum huzurlu ortama kavuşur. Ses getiren sonuçlar alınır. Sözde ve davranışta lider olmayı amaç edinenler, ahlâk eğitimini önemsemelidir. 1425
İyilikten Hiçbir Şeyi Küçük Görme!
İmam Müslim, Ebû Zerr’in (r.a.) şöyle dediğini rivâyet etmiştir: Allah’ın elçisi (Hz. Fahr-i Cihan (s.a.s.) bana şöyle tavsiyede bulundu: “Asla ve asla, iyilikten hiç bir şeyi küçük görme.” (Diğer bir ifadeyle, iyi ve güzel bir şey bazı insanlara ne kadar küçük ve basit görünürse görünsün, sen asla onu terketme, yap. Her ne iyilik olursa olsun, “bu basittir, bu küçüktür” deme, onu yap.) Şâyet bir Müslüman kardeşini güler yüzle karşılamayı dahi olsa. “Şâyet bir müslüman kardeşini güler yüzle (tebessümle) karşılamayı dahi olsa, iyilikten hiç bir şeyi (hiçbir güzel şeyi) asla ve asla küçük görme, (onu yap).” 1426
1424] Ahlâk Pusulası, A. Çağlayan Dem Yayınları
1425] Ahmet Çağlayan, Vuslat Dergisi
1426] Müslim, Birr 144
- 332 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“İyilikten hiçbir şeyi küçük görme” ibaresi üzerinde biraz duracak olursak: Arapçada olumsuz bir edattan sonra nekra (yani belirsiz) bir kelime gelirse, umumiyet ifade eder. Aslında Arapça’da kelmiesi başlı başına umumi bir kelimedir. Bu durum te’kit üzerine te’kit anlamına gelir. Ayrıca Efendimiz (s.a.s.) “küçük görme!” ibaresini nun-ı müşeddede ile kuvvetlendirip te’kit etmiş. Bütün bunlar meselenin ne kadar önemli, hassas ve derin olduğunu gösterir. Bu nedenle biz bu hadis-i şerifi “Asla ve asla hiçbir iyiliği basit ve küçük görme” diye tercüme ettik. Efendimiz (s.a.s.), bu ibarelerle, bizlere sanki şöyle der gibidir: “İyi ve güzel hiçbir şeyi değersiz görme. Câhil insanlar onu ne kadar basit ve değersiz görürse görsün, sen asla onu basit görme. Aslında o şey, çok güzel, çok değerli ve çok önemlidir. O nedenle onu yap ve uygula... Zira koca koca dağlar, küçük küçük zerrelerin bir araya gelmesinden oluşur. Damlaya damla göl olur... Belki o küçük iyilik sebebiyle, âhirette, sevapların günahlarından daha ağır gelip cennete gideceksin... Belki de o kaçırdığın küçük fırsatlardan dolayı kıyamet günü mizan terazinde fazlaca sevap bulamayacaksın ve günahlarınla birlikte cehenneme gideceksin... Ve bundan dolayı da çok pişman olacaksın. Şunu unutma ki Kur’ân-ı Kerim, Kıyâmet günü, “zerre kadar iyiliğin ve zerre kadar kötülüğün hesabının görüleceğini” bildirmektedir. 1427
Efendimiz (s.a.s.), hadis-i şerifimizin ikinci kısmında çok çarpıcı bir misal vererek bizleri güler yüzlü olmaya, tebessüm etmeye dâvet etmektedir. Bir Müslüman, diğer bir Müslüman kardeşini güler yüzle, tebessümle karşılaması, ince bir hayat anlayışının ifadesidir. Hz. Fahr-i Cihan (s.a.s.) bu hadis-i şerifte âdeta bizleri hayata, eşyaya çevreye sempati ile yaklaşmaya, güler bir yüz, tatlı bir dil ile Müslümanları kucaklamaya teşvik etmektedir.
İslâm’ın hayat anlayışını mükemmel bir üslupla özetlemektedir. İyiliklerle dolu, sempatik, güler yüzlü bir hayat... İyiliklerin peşinden koşan, çevreye tebessümle yaklaşan gülümseyen bir Müslüman...
Ashab, Hz. Fahr-i Cihanı tanıtırken, “Rasûlullah (s.a.s.) bizi devamlı tebessümle karşılardı. O gülümsediği zaman dolunay gibi parlayan bir ay parçası olurdu...” diyor. Gül Muhammed’den hayat-ı güllerle dolduran bir çağrı günümüz dünyasının insanlığına sesleniyor:
Nebevî hayat ölçüleri tebessümlerle dolu rahmet pınarlarıdır. Eğer Hz. Muhammed’in (s.a.s.) sünnetine tabi olursan, çiçeklerle, ağaçlarla eşyayla karşılıklı gülümseyeceğin bir hayatı kazanacaksın. O zaman, kuşların sana İlâhî bir ezgi söylediğini, ağaçların meyvelerini senin önüne sarkıttığını, güllerin sana en güzel kokuları sunmak için bir biriyle yarıştığını göreceksin. Ardından, bu hayatta gülümsediğin gibi, ölüm ötesi hayatta tebessümün zirvesini göreceksin... Zira, kâinatın yaratıcısı Kitab’ında, hisseden gönüllere sesleniyor: “O gün, öyle yüzler vardır ki, (Âlemlerin) Rabbine bakarken, parım parım parlar. (O gün, Alemlerin Rabbine bakan, (sevinçten ve mutluluktan) parım parım parlayan yüzler vardır...” 1428
Hayata gülümsemeyi bize öğreten, tebessümün sadaka olduğunu bildiren, iki hayatta da bizleri güldürecek ölçülerle yüreğimizi ferahlatan, gülücükler peygamberi gül Muhammed’e (s.a.s.), yeryüzündeki güllerin yaprakları sayısınca salat ü selâm ederiz. 1429
1427] 9/Zilzâl, 7-8
1428] 75/Kıyâme, 22-23
1429] Fehmi Çiçek, Vuslat Dergisi
AHLÂK
- 333 -
Nezâket, Kibarlık ve Güzel Ahlâk
Hz. Âişe (r. anhâ), Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Efendimiz’in şöyle buyurduğunu nakletti: “Hiç şüphesiz ki Allah Rafîk’tir (mahlûkata aşırı derecede nezaket, yumuşaklık, incelik ve kibarık ile yaklaşır). Bütün işlerde de incelik, nezaket ve kibarlığı sever.”
Saltanat-ı Kibriyası bütün bir kâinatı kuşatan Yüce Rabbimizi bizlere bu ifadelerle tanıtan Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), dünyanın en nazik, en kibar ve en ince duygulara sahip insanıydı. Ona on yıl hizmet eden büyük sahabi Enes b. Malik (r.a.), Efendimiz’in güzel ahlâkı hakkında şöyle der: “Ben Rasûlullah’ın ellerinden daha yumuşak ne bir kadifeye ne de bir ipeğe dokundum. Rasûlullah’ın kokusundan daha güzel hiçbir kokuya rastlamadım.
Rasûlullah’a on yıl hizmet ettim. Bana bir defa bile “öf” demedi. Yaptğım bir şey için “Niye öyle yaptın?” demediği gibi yapmadığım bir şey için de “şöyle yapsaydın olmaz mıydı?!” demedi.” Rasûl-i Ekrem Efendimiz bütün dünya insanların içinde ahlâkı en güzel olan kimseydi. Sözlerinde ve fiillerinde en ufak bir çirkinlik bulunmazdı. Kendisi güzel ahlâka sahip olduğu gibi ümmetini de hep güzel ahlâklı olmaya teşvik eder ve “Sizin en hayırlınız ahlâkı en güzel olanınızdır. İman bakımından en mükemmel mü’min ahlâkı en güzel olan mü’mindir. Sizin en hayırlınız hanımına en iyi davranandır” derdi. Onun güzel ahlâkını kelimeler tarif etmekten âciz kalır. Zira onu kâinatın yaratıcısı Kur’ân-ı kerimde “Hiç şüphesiz ki sen büyük bir ahlâk üzerinesin” diyerek övmüştür. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.); bütün insanlar dünyada yaptıkları işlerin hesabını vermek için saf, saf Allah’ın huzurunda toplandı ve hesabın şiddetinden dolayı akıtılan terlerin topuklara, diz kapaklara, boğazlara ve kulaklara kadar çıktığı kıyamet gününde, suçlular için “Eyvaah bize! Bu kitaba ne oluyor ki büyük küçük demeden (hiçbir şey atlamadan) her şeyi yazmış” diyerek paniğe kapıldığı o dehşet günde, mü’min bir kulun amel terazisinde güzel ahlâktan daha fazla ağır gelen (daha fazla sevap getiren) hiçbir şeyin olmayacağını bildiriyor. Bir gün Rasûlullah’a (s.a.s.): “İnsanları cennete en fazla götüren şey nedir?” diye soruldu. Efendimiz: “Takvâ ve güzel ahlâktır” buyurdu. insanları cehenneme en fazla götüren şey nedir?, diye sorulunca: “Ağız ve cinsel organıdır” diye cevap verdi. Güzel ahlâk o kadar çok sevap getiren bir süstür ki, bir mü’min güzel ahlâkı vesilesiyle, gündüzleri oruç tutan, geceleri de ibâdet eden bir kimsenin derecesine ulaşabilir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), haklı da olsa cedelleşmeyi terk eden bir kimseye cennetin kenarında, şaka da olsa yalan söylemeyi terk eden bir kimseye cennetin ortasında, ahlâkını ve gidişatını güzelleştiren bir kimseye de cennetin en yüksek yerinde bir köşk verileceğine bizzat kendisi kefil olmuştur.
Ağzı bozuk, gidişatı kötü, ahlâkı çirkin ve geçimi zor bir evladın, babanın, amirin ve patronun muamelesi karşısında hayatın ne kadar çekilmez hale geldiğini hep birlikte müşahede ettiğimiz günümüz dünyasında, Müslümanlar için rüyalarını süsleyen cennette Rasûlullah’a komşu olma özlemi, ahlâkı güzel, geçimi hoş iyi huylara sahip Müslümanlara verilecektir. Zira sevgili Peygamberimiz “Sizin içinizdeki en çok sevdiğim ve kıyamet günü bana en yakın olacak kimseler, ahlâkı en güzel olan kimselerdir” demiştir. Sosyal hayatında gerçekten de nazik ve kibar olmadğı halde insanların kendisini beğenmesi için laf kalabalığı yapan ve büyüklenip gururlanan kimselerin ise kıyamet günü kendisinden çok uzakta olacağını ve böylelerini hiç sevmediğini ilan etmiştir. Hiç şüphesiz ki nazik, kibar ve yumuşak olmanın da bir ölçüsü vardır.
- 334 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kibar olacağım diye zulme rızâ gösterilemez. Mehmet Akif:
“Yumuşak başlı isem, kim demiş uysal koyunum
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum...” derken, kâinatın güneşi sevgili Peygamberimiz de bu kadar hoş görülü, nazik ve kibar olmasına rağmen kâfirlere, zâlimlere ve müşriklere karşı İslâm’ın izzetini korumuş yeri gelince onlara hak ettikleri cezayı vermekten asla geri kalmamıştır.
İlk hadis-i şeriften anladığımıza göre, kâinatın yaratıcısının mahlukata incelik, kibarlık, hoş görü ve yumuşaklık ile yaklaşması bu ulvi değerlerin en yücesinin İslâm’da mevcut olduğunun en güzel delillerinden bir tanesidir. Yüce Rabbimiz nezaketi, inceliği ve kibarlığı çok sevdiği gibi, nezaket ve inceliğe verdiği sevabı başka hiçbir şeye vermediğini Rasûlü Ekrem’inin diliyle bizlere bildirmiştir. Ayrıca Sevgili Peygamberimiz sallAllah aleyhi vesellem “Nezaket, incelik ve kibarlık; bulunduğu her şeyi güzelleştirir, süsler. Bulunmadığı her şeyi de çirkinleştirir” demiştir. nezaket incelik ve kibarlıktan mahrum olan bir kimsenin de hayrın bütün çeşitlerinden mahrum kaldığını ilan etmiştir. 1430
Kaybolan Yitiğimiz: İslâmî Edebimiz
Edep, kısaca, “Her an Allah’la beraber olunduğunun bilinciyle yaşamak, bütün söz ve davranışlarını, niyet ve amaçlarını bu bilince uygun olarak oluşturmak”1431 olarak açıklanabilir. Nitekim Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir hadis-i şerifinde “Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.” buyurarak, edebin bu gerçek mahiyetini dile getirmiştir. Buradan hareketle, edebin özellikle Allah’a gönülden inanmış ve teslim olmuş Müslümanlar yanında kıymet ve önemi, lüzum ve gerekliliği de açığa çıkmaktadır.
Ancak edep bu kadar önemli ve gerekli olmasına rağmen Müslümanların bu kıymet ve gerekliliği kavrayabildikleri ve edebi bir yaşam felsefesi yaptıklarını söylemek pek kolay olmamaktadır. Gerek kendisiyle birlikte iken (yalnızken) ve gerekse aile içerinde ya da komşu, arkadaş, akraba veya başka sosyal gruplarla birlikteyken zaman zaman edep sınırlarını aştığı görülmektedir. Kişisel ve toplumsal buhranların temelinde yatan ana neden budur. “Edepsizlik” denen bu kötü yaşam biçimi üzülerek belirtelim ki, bu sınırda kalmamıştır. Müslüman, Allah’a, Kur’an’a ve Peygamber’e karşı takınması gereken edebi de bütünüyle kaybetme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Modern dünyanın beraberinde getirdiği çarpık anlayış ve bunun yol açtığı sapkın yaşam biçimi en üstün edep gibi algılanıyor. Tabiî bu edepten yoksun anlayış ve yaşam tarzı, insanı mutlu etmek bir yana iyice mutsuz, bencil, hedef ve idealden yoksun hâle getirmektedir. Edepsizliği, kural tanımamazlık ve ardından benliğe ve menfaate tutkuyla bağlılık izlemektedir. Bunun yol açtığı sonucun ebedî helâk ve sonsuz hüsran ve pişmanlık olduğunu, işiten kulağı, gören gözü, hisseden kalbi ve iyi ile kötüyü ayırt edebilen aklı olan herkes görmektedir. Ancak böylelerinin de sayısı her geçen gün ne kadar azalmaktadır.
1430] Fehmi Çiçek, Vuslat Dergisi, sayı 38, Ağustos 2004
1431] İmam Mâlik, el-Muvatta, İstanbul 1982, 47 (8), c. 2, s. 553; Ahmed bin Hanbel, 8595 (8729); Büyük Hadis Külliyatı -Cem’u’l-Fevâid-, Rudânî, İstanbul 1996, c. 4, s. 244, hadis no: 7852; Ayrıca Bk. Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, c. 11, s.119
AHLÂK
- 335 -
Bu edebi yeniden önce bizim kazanmamız ve sonra onu üst bir kimlik olarak tüm güzellikleriyle bizde taşıyarak, en yakınımızdan başlayıp başkalarının da onunla donanmasına yardımcı olmamız zorunluluk olarak önümüzde durmaktadır.
Yiyip İçme Edebimiz ya da Sofra Âdâbımız: Edebi öncelikle günlük yaşantımızda, sıkça tekrarladığımız iş ve davranışlarımızda benimseyip sergilemeliyiz ki, bunun getireceği pratikle edebi iyice özümsememiz ve neticesinde, Allah ile birlikte olmanın edepli insana verdiği haz ve mutluluğu çokça yaşamamız mümkün olsun. Bu davranışlarımızdan birisi yiyip içmektir ki, bu, bizim her gün birden fazla tekrarladığımız ve zorunlu olduğumuz bir davranıştır. Bunu bazen yalnız başımıza, bazen bir toplulukla beraber yaparız.
Yiyip içmek, yani beslenmek insanoğlunun vazgeçemeyeceği işlerdendir. İnsan yaşamak için beslenmek zorundadır. Ancak yeme içmenin önemi sadece varlığını sürdürme amacıyla sınırlı değildir. Biliyoruz ki, insanın yaratılış amacı, ebedî mutluluk diyarı cennetlerde Allah’la buluşmaktır. Bunun içinse ilim ve amel (bilgi ve eylem) gerekir. Bu ikisi ise, ancak sağlıklı bir bedenle kazanılır. Bedenin sağlığı ise, belirli zamanlarda ihtiyaç duyduğu gıdayı almasına bağlıdır. Bu bakımdan kimi irfan sahibi insanlar, yeme içmeyi (beslenmeyi) dinin gereklerinden kabul etmişlerdir. Nitekim Allahu Teâlâ bir âyet-i kerimede yeme içmenin bu yönüne şöyle dikkat çekmektedir: “Temiz olan şeylerden yiyin; güzel işler yapın.”1432 Güzel işlerin başında ise, Allah’a kulluk gelmektedir. Âyet-i kerime üzerinde dikkatle düşünüldüğünde, sanki yeme içme ile güzel işler yapma arasında bir sebep sonuç ilişkisi kurulduğu, güzel işler yapmayı sağlayacak şeyin temiz şeylerden yemek olduğu görülecektir. Bu bakımdan yemek içmekte de edep kurallarının (şer’i ölçülerin) gözetilmesi, “güzel işler yapma” sonucunun elde edilmesi için zorunludur. Biz yeme içmeyi düzenleyen bu şer’i ölçülere kısaca “sofra âdâbı” diyeceğiz.
Sofra âdâbı sadece yemek esnasında gözetilmesi gereken kurallardan oluşmaz. Aksine bu kurallar, yemek henüz ortada yokken uyulması gereken birtakım kurallarla başlar ve yemeğin yenilmesinden bir süre sonrasına kadar devam eden diğer bir dizi kurallardan oluşur. Yemekten önce uyulması gereken bu kuralları şimdi kısaca açıklayalım:
Yemek Öncesinde Yerine Getirilmesi Gereken Edep Kuralları: Yemekten önce dikkat edilip, gözetilmesi gereken şer’i ölçüler yedi tanedir. İmam Gazalî bunları şu şekilde belirlemiştir: 1433
1- Yemeğin yapıldığı malzeme helâl olmakla birlikte, yemeğin kazanç şekli de helâl olmalıdır.
Allah, helâl ve temiz olan şeylerden yememizi emretmiştir. Bir şeyin temiz olması için öncelikle o şeyin kaynağının da temiz olması gereklidir. Çünkü kaynak, sebep olduğu/ortaya çıkardığı şeye kendi vasıf ve niteliğini vermektedir. Buna göre, haram kazançla alınan besin maddeleri başlangıçta her ne kadar kendileri temiz olsalar da daha sonra içine karıştıkları kaynakla kirlenmektedir. Haram lokmanın insanın gönül ve akıl sağlığı üzerindeki olumsuz etkisi, akıl
1432] 23/Mü’minûn, 51
1433] İhyâu Ulûmi’d-Din, Bedir Yayınları 1973, c. 2, s. 11-15
- 336 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve kalbi kararttığı bilinmektedir. Haram kazançla kurulan sofralardan beslenen akıl ve gönül zamanla fikir ve basiret yeteneği kaybetmekte ve sahibini cehalet ve zulmün karanlık dehlizlerinde helâk uçurumuna doğru sürüklemektedir. Akıl ve ruh sağlığı bozulmuş bir insanın, istikamet üzere davranışlar ortaya koyamayacağı açıktır. Bundan dolayı, yemekte aslolan, temiz/helâl bir kazancın ürünü olmasıdır.
2- Yemekten önce elleri yıkamak:
İnsanın en çok kullandığı organlarından olan el, dışarıyla sürekli temas hâlindedir. Bu sebeple diğer organlardan daha fazla kir ve pisliğe maruz kalmaktadır. Kir ve pislik, mikrop yuvalarıdır. Ellerinin temizliğine gereken dikkat ve itinayı göstermeyen bir insan, hastalıklara dâvetiye çıkarıyor demektir. Hâlbuki insan, sahip olduğu birçok şey gibi sağlığından da sorumludur, onu korumak zorundadır. Ayrıca beslenmenin (yiyip içmenin) biraz önce açıkladığımız kulluk davranışlarımızla olan dolaylı ilişkisini göz önüne alan İmam Gazalî, dinî görevleri yerine getirmek maksadıyla yemek yemeyi ibâdet saymakta ve buna göre yemekten önce elleri yıkamayı namazdan önce abdest almaya benzetmektedir.
“Edep” Kelimesi Neyi Anlatıyor?
Edep, Arapça bir kelime… Sözlükte, “güzelliği dolayısıyla insanı şaşırtan, takdirini kazanan şey”, “insanı takdire değer ve meziyet sayılan hususlara dâvet eden, bilgisizlik ve kötü davranışlardan alıkoyan şey” ve “söz ve davranış olarak takdire değer kabul edilmiş olan bu meziyet ve davranış tarzlarını uygulamak” olarak tanımlanıyor.1434 Herkes tarafından beğenilen söz ve davranışlar, güzel ahlâk anlamına geliyor. Yine yanlışın her çeşidinden sakınmak da edep kavramı içinde kabul ediliyor. 1435
Tanımlara dikkat edildiğinde edebin kapsamına ilişkin birkaç hususun öne çıktığı görülmektedir. Bunlardan biri, edebin, güzelliği dolayısıyla insanı hayrette ve hayran bırakan boyutudur. Gerçekten tam bir edebin sahibi insan, görenleri kendisine hayran bırakmakta, takdir ve övgülerine mazhar olmaktadır. Bu yaşanan bugün de sosyal bir olgudur. Hz. Peygamber bunun en üst seviyedeki örneğidir. Gerek Müslümanlar ve gerekse Müslüman olmayanlar tarafından Hz. Peygamber’in üstün ahlâk ve edebine dair yazılanlar bunun en açık delilleridir.
Edepte göze çarpan ikinci husus, onun insanı kötülüklerden engelleyici, koruyucu özelliğidir. Bu özelliği dolayısıyla edep, sahibini, övgüye mazhar yapmakla kalmamakta, bu durumun o kimse için sürekliliğini sağlayarak onu küçük düşürücü durumlardan korumaktadır. Edep, sahibi için bir kalkan ve fren olmaktadır. Sahibini dışarıdan gelebilecek kötülüklerden korurken, kendisinin de bu tür yanlışlıklarda bulunmasına engel olmaktadır. Edebin takdire şayan bir nitelik ve hâl olmasının bir sebebi de budur.
Edepte yerleşik bir başka husus, sahibini bilgisizlikten korumasıdır. Bu ne yazık ki, bugün edep kavramı içinde göz ardı edilen, aranmayan bir husus olmuştur. Hâlbuki edep, köken itibariye eğitim ve bilgi anlamını içinde taşımaktadır.
1434] TDV İslâm Ansiklopedisi, “Edep” Maddesi
1435] Bk. Cürcanî, “Tarifat” ve yine Ethem Cebecioğlu, “Tasavvuf Terimleri Deyimleri Sözlüğü”, “Edep” ve “Edep ve Erkân” maddeleri
AHLÂK
- 337 -
Buna göre edep, aydın olabilmek için gerekli bilgileri ve genel kültürü de ifade etmektedir. Nitekim edep kökünden gelmekte olup, Arapça “te’dip” kelimesi, birini bir konuda bilgilendirmek; “edip” “bir şey hakkında bilgilendirilmiş kişi” anlamına gelmektedir. Hz Peygamber’in çeşitli kabilelerin lehçelerini nasıl anlayabildiği şeklindeki bir soruya verdiği “Eddebenî rabbî ve fe ahsene te’dîbî” (Beni rabbim eğitti ve eğitimimi en iyi biçimde yaptı) sözü edebin bu boyutu gösteren önemli bir açıklamadır. Bugün “literatür” anlamında kullanılan Türkçe “edebiyat” sözcüğü de edep kelimesinden gelmektedir. Bu kelimenin Arap kültüründeki karşılığı için de “edep” kelimesi kullanılmaktadır. Buna göre, bilgisiz birinin tam bir edep sahibi olabilmesi mümkün gözükmemektedir. Edep sahibinin ihtiyaç duyduğu bilgiye de sahip olması zorunludur. O, hâl ve davranışlarını cehalet üzerine oluşturamaz.
Edebin tanımında yerleşik bir diğer husus, pratik boyuttur. Edep sadece teorik bir konu ve alan değildir. O bunun yanı sıra daha çok pratiklerden meydana gelir. Bu aynı zamanda edebin eğitim olmasıyla da ilgili bir konudur. Eğitim, sözün yanında uygulamayı esas alan, pratikler üzerine kurulan ve ilerleyen bir çalışmadır. Öğrenmek ve öğrendiğini uygulamaktır edep. Pratikler, edep kavramı içinde önemli bir boyutu oluşturur.
Edep sadece hayatın belirli alanlarını içine almaz; aksine hayatın tamamını kuşatır. O, insanın bireysel/özel hayatı, okul ve iş hayatı, sosyal hayatı, ibâdet hayatı, devlet ve siyaset alanı… gibi hayatın tamamında insana seslenir ve ona yön verir. Hayatın bütün alanlarına dair bilgiler ve en uygun davranış tarzlarını sunar. Nitekim İmam Gazalî, bütün bu konuları “İhyau ulûmi’d-din” adlı eserinde “Âdâb” (Edepler) başlığı altında sistematize etmiştir.
İnsanın beden ve ruhtan (davranış ve niyetten/maddî boyut ve mânevî boyuttan) meydana gelmesinden hareketle zahîrî ve bâtinî olmak üzere iki tür edebin bulunduğu söylenmiştir. Birincisi, insanın dış dünyayla olan ilişkilerinde gözetmesi gereken edebi gösterirken, diğeri iç dünyasında (kalp hayatında) gözetmesi gereken edebi anlatır.
Müslüman nazik ve kibar insandır. Onu bu şekilde olmaya sevk eden de “Allah’ın her an, her yerde kendisiyle beraber olup, bütün hâl ve hareketlerinde onu gözetlediği” inancı yani kısaca “Allah ile beraber olduğunun farkında olma şuuru”dur. İnsan bazen bu şuuru kaybetse, bundan gafil olsa da gerçekte o her zaman Allah ile beraberdir. Allah bu beraberliği bir âyette şöyle haber verir: “Her nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür.” 1436
Bütün bu açıklamalardan sonra edebin; “her an Allah’la beraber olunduğunun bilinciyle yaşamak, bütün söz ve davranışlarını, niyet ve amaçlarını bu bilince uygun olarak oluşturmak” olduğu söylenebilir.
Atalarımız bu bilinci sürekli hatırda tutmak ve hatırlatmak için gözün görebileceği yerlere üzerinde “Edep Yâ Hû” yazılı tablolar asarlarmış. Biz de aynı anlayışla bundan böyle “Edep Yâ Hû” adını verdiğimiz bu sayfalarda bu bilincin önce kendimizde sonra başkasında yeniden inşası için gayret göstereceğiz. Bunu yaparken Hz. Peygamberi (s.a.s.) merkez/temel alacak, tüm yorum ve açıklamalarımızı onun bu konudaki sözleri ve davranışları üzerine kuracağız. Çünkü o
1436] 57/Hadid, 4
- 338 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’ın, “Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.”1437 buyurarak övdüğü mükemmel bir edebin sahibi olup, hayatın her alanında olduğu gibi bu konuda da bizim için en güzel model ve eğitimcidir. 1438
İslâmî Hareketin Ahlâkî Esasları
Ahlâk, insanın ilerleme ve gerilemesinin sebebidir: İnsana, taşıdığı beden ya da canlı olduğu için insan denilmez. İnsana diğer varlıklardan ayıran özellik bir bedeninin bulunması, nefes alıp vermesi, doğurması değildir. Aksine onu sair varlıklardan ayıran ve onlara üstün kılan özellik; insanı tabiattan ayrı bir varlık yapmakla yetinmeyip, onu yeryüzünde halife yapan özelliği, sadece ahlâkî ve mânevî özelliğidir.
Ahlâk insanlığın özü ve işin başı olduğuna göre insan hayatının saâdetinin, ahlâk ile olduğunu itiraf etmek lâzımdır. İnsanlığın ilerlemesi ve gerilemesine hükmeden kanunlar ahlâkî kanunlardır. Bu gerçeği kavradıktan sonra, ahlâkı inceleyecek olursak onun da iki önemli kısma ayrıldığını görürüz: Temel insanî ahlâk ve İslâmî ahlâk.
Temel İnsanî Ahlâk: Temel insani ahlâktan maksat, insanın ahlâkî varlığının esası olan sıfatlardır. Bu dünyada insanın kurtuluş ve başarısı için mutlaka bulunması lazım gelen diğer bütün ahlâkları içine alır. İnsanın gayesi doğru da olsa, yanlış da olsa başarının sırrı bu sıfatlara bağlıdır. Bu ahlâkları taşıyan Allah, Peygamber, vahiy ve âhirete ister inansın, ister inanmasın eşittir. İster temiz bir ruha sahip olup iyi niyet ve salih amel ile yolla çıksın isterse çıkmasın. Çalışması temiz bir gaye için olsun, isterse kirli emeller peşinde koşsun.
Bu sıfatları taşıyan kimse tam olarak onları uygularsa dünyada başarıya erişmesi kaçınılmazdır. Çok geçmeden sabah aydınlığı gibi başarısı ortaya çıkar. Bu sıfatları taşımayanları geçer. Yahut bu sıfatlara kendisinden daha az sarılmış olanları gerilerde bırakır. Bu şahıs ister iman nuruyla nurlanmış olsun isterse olmasın. Hayatı temiz olsun veya kirli olsun farketmez. Çalışmasının neticesinde ister hayır, ister şer murad etsin değişmez. İnsan hiç şüphe yok ki mü’min olsun kâfir olsun, salih olsun fasık olsun aşağıdaki sıfatları taşımadıkça başarı elde etmesi mümkün değildir.
Eğer bir şahısta, irade kuvveti, işin peşini bırakmamak, azim, atılım, sabır, sebat, temkin, zorluklara tahammül, gayret, cesaret, kahramanlık, faaliyet, şiddet, kuvvet, gayeye ulaşma şevki, gerçekleştirmek istediği şey uğrunda her şeyini fedaya hazır olmak, kararlılık, ihtiyat, işlerin sonunu görebilme, düzenli çalışma, görev duygusu, mesuliyet hissi, çeşitli durumlarda tavır alma gücü ve durumu uygun şekilde idare edebilme kabiliyeti varsa şartlara ve imkanlara göre iş çevirebilme yeteneği, his, arzu ve isteklerine sahip olabilme gibi vasıflara sahipse ve insanları cezbedip gönüllerini fethedebiliyor kendini onlara sevdirebiliyor ve onları ihtiyaç duyduğu anda istihdam edebiliyorsa, bu sıfatları haiz olan şahıs mü’min de olsa kâfir de olsa, salih de olsa facir de olsa başarıya ergeç erecektir.
Ferdin başarılı olabilmesi için az da olsa insanlığı ayakta tutan ve insan olmanın gerekleri sayılan bu sıfatları taşımasının yanısıra insana vekar ve güven
1437] 68/Kalem, 4
1438] Osman Arpaçukuru, Vuslat Dergisi
AHLÂK
- 339 -
veren, cömertlik, şefkat, nezaket, ileriyi düşünme, doğruluk, emanet, kötü alışkanlıklardan uzak durmak, ahde vefâ , vekar, itidal, temizlik, nefse hakimiyet ve zihin açıklığı gibi evsafı taşıması gerekir.
İşte bu sıfatları bir cemaat veya ümmet fertlerinin çoğu kendinde taşırsa artık insanlığın serveti onda demektir. Ve insanlığın ana malına sahip demektir. Mesela, kişi bir icada, buluşa imza atmak için yukarıda ki vasıfları kuşanarak çabalarsa, sonuca ulaşır. Teknolojik ve siyasi başarıyı da elde edebilir. Fetihler yaparak yeryüzün de söz sahibi de olabilir.
İşte Peygamberimiz de (s.a.s.): “Cahiliyye döneminde de olsa eğer onda bir kıymetli cevher varsa müslüman olunca aynı cevher İslâm’ın da hayırlılarıdır.” hadisinde bunları kastetmiştir.
Yani câhiliye döneminde de olsa eğer kişide bir kıymetli cevher varsa, müslüman olunca aynı cevher İslâm’ın malı olacak ve İslâm’ı anladığı takdirde o cevher kıymetini kaybetmeyecektir. Gerçekten de öyle olmamış mıdır? Müslüman olmadan birer cevher olanlar müslüman olduktan sonra büyük faydaları olmuş ve bu dinin bütün emirlerine kendilerinin ehil olduğunu ispat etmişlerdir.
Aradaki fark, kabiliyet ve kuvvetlerini masıyet (isyan-günah) ve şer yolunda kullanmalarıydı. İslâm geldi o kabiliyet ve kuvveti hayra sevketti.
Unutmamalıyız ki, toplumun dışladığı ve sürüklediği şahıslardan câhiliyede de, İslâm’da da bir fayda beklenemez. Peygamber’in (s.a.s.) kısa sürede elde ettiği büyük zafer ve geniş futuhatın tek sebebi vardı o da; bu dâvâyı üstlenmeye ehil insanları ve beşeri gücü Arap Yarımadasında bulmuş olmasıdır. Rasûlullah’ın (s.a.s.) ashâbı gayretsiz, irâdesiz, kendilerine güvenilmeyen ve itimat edilmeyen kimseler olsalardı hiç bu derece büyük zafer elde edilir miydi?
İslâmî Ahlâk: Ahlâkın bu kısmı temel insani ahlâktan ayrı bir şey değildir. Aksine temel insanî ahlâkı tamamlayıcı ve kemale erdirici mahiyettedir. İslâm’ın getirdiği ilk şey insani ahlâkı doğru bir temele oturtmaktır. İnsani ahlâkı bu doğru temele oturtunca, onu bütünüyle güzelliğe ve kemale ermiş bir ahlâk haline getirir.
İnsanî ahlâk ilk şekliyle hem hayır hem de şerde kullanılabilen bir güçtür. Keskin bir kılıç gibi. Bu keskin kılıç bir zâlimin veya hırsızın elinde olduğu zaman zulüm ve haksızlık için bir alettir. Bir mücahidin elinde olursa hakka ve hayra hizmet eden bir alet olur. Bu yüzden insani ahlâk bir ferd veya cemaatta mevcut ise o cemaatın sırf bu ahlâkı taşıdığı için iyi ve düzgün olduğuna hükmedilemez.
İyi ve doğru olabilmesi, doğru yolda kullanılmış olmasına bağlıdır. Bunun için de İslâm bu temel ahlâkı, hak ve hayır yoluna yönlendirmeyi kasteder. Tevhid çağrısının gereklerinden birisi de insanın sarfettiği bunca gayretlerin arkasında Rab Teâlâ’nın rızâsından başka bir şey gözetmemesidir. Düşünce ufkunu ve çalışma çapını Allah’ın tayin ettiği ölçülere uydurmasıdır.
Kendi nefsi, ailesi, milleti ve vatanı gibi câiz olan ve olmayan yollarda kullanmayıp sadece ilayı kelimetullah için kullanmasıdır. İşte böyle yapmak, ahlâkı soyut bir kuvvet olmaktan çıkartıp onu kapsamlı bir hayır ve alemlere rahmet haline getirmektir.
- 340 -
KUR’AN KAVRAMLARI
En temel insanî vasıflara sahip olan kişi, İslâm ile tanışarak bu vasıflarına anlam kazandırmış olur. Artık bu ahlâkî özelliklerini İlâhî bir yönde kullanmaya başlayacak, böylece, cömert, sevimli, şefkatli, emin, muhlis, adil ve her hususta sâdık bir kişiliğe bürünecektir.
İslâm, insanı kendi şahsında sâlih bir kul yapmakla yetinmez. Onun üstünde insanı “hayrın anahtarı, şerrin engeli” haline getirir. Yani İslâm yeryüzünde hayrın yayılmasını ve şerrin kaldırılmasını insana telkin eder.
Bu ahlâk, güzel hayat, cezbetme ve üstün kullanma gücünü herhangi bir cemaat kendinde uygularsa ve İslâm’ın kendisine yüklediği görevi yerine getirmek için çalışırsa, dünya güçlerinden hiçbirisi ona mukavemet etmeye ve karşı çıkmaya güç yetiremeyecektir.
İslâmî Ahlâkın Dört Mertebesi: İslâmî ahlâk diye tarif ettiğimiz ahlâk, Kur’an ve Sünnet gereği; iman, İslâm, takvâ ve ihsan olmak üzere dört mertebeyi kapsar. Bunların dördü de yaratılış icabı birbirini takip eder. Bir sonraki bir öncekinden kaynaklanır ve sadece onun üzerine bina edilir. Birinci tabaka sağlam olmayınca, temel sağlam olmayınca, üzerine ikinci katın, tabakanın bina edilmesi tehlikeden beri değildir. Bunun için iman tabakası üzerine ikinci kat olan İslâm tabakası onun üzerine takvâ onun da üzerine ihsan tabakası yapılarak bina sağlamlaştırılır.
Bugün görünen manzara, binanın temeli olan iman ile birlikte takvâ ve ihsanın bulunmamasıdır. Böyle olunca da iman olmadan ne İslâm’ın ne de takvâ ve ihsanın bulunması mümkün değildir. Aynı şekilde iman zayıf ise binanın temeli olan bu unsur sallantıda ise bunun üzerine hiçbir bina inşa edilemez. İmkansızdır. Böyle çürük bir temele bina yapılsa bu da zayıf ve direkleri sallanan yıkılmaya hazır bir bina olmaktan öteye geçemez. Aynı şekilde eğer iman zayıf ise, sınırlı ise İslâm, takvâ ve ihsanın da topluca zayıf ve sınırlı olması muhakkaktır. İslâmdan önce imanı sağlamlaştırmak gerektiği gibi takvâdan önce İslâm’ı sağlamlaştırmak gerekir. İhsandan önce takvâyı yerleştirmek şarttır.
Fakat bugün insanları çoğu kez yaratılıştan konmuş olan bu sıralamayı unutmuş görmekteyiz. İman ve İslâm köşkünü sağlamlaştırmadan temelleri atmadan takvâ ve ihsan peşinde koştuklarını ve asıl temele hiç ehemmiyet vermediklerini görmekteyiz. Bundan da kötüsü ve üzücü olanı iman ve İslâm hakkında yanlış bazı düşüncelere kapılmış olmalarıdır.
Giyimlerini, kuşamlarını, yemelerini, içmelerini, oturup kalkmalarını ve buna benzer zahiri bazı amellerini, bazı muayyen kalıplara döktüklerinde, takvâlarının tamamlanacağını zannetmektedirler. Takvânın en üst mertebesine kavuşacaklarını vehmetmektedirler. Veya bazı nafileleri, zikirleri, virdleri ve benzeri müstehab amelleri işlemek sûretiyle ihsanın en üst mertebesine ulaşacaklarını zannetmektedirler. Fakat takvâ ve ihsan sahibi olan bu zevatın hayatlarına baktığınız zaman, bunların henüz iman köşkünün temelini sağlam atmadıklarını, iman binasını muhkem yapmadıklarını gösteren emareleri görürsünüz.
Bu gibi hatalar bulunduğu sürece İslâmî ahlâkın unsurlarını tamamlamada başarıya ulaşmamız asla mümkün olamaz. Öyleyse bu dört mertebeyi tam olarak kavramamız lazımdır. Bu dört mertebenin düşünce yapısını kemale erdirmemiz kaçınılmazdır: İman, İslâm, Takvâ ve ihsan. Bu dört mertebenin yaratılıştan kaynaklanan sırasını çok iyi kavramamız zaruridir.
AHLÂK
- 341 -
İman: İmanın tevhidî ve peygamberliği ikrardan ibaret olduğunu bilmeyen yoktur. Bu ikisini ikrar eden kişi, İslâm’a girmenin kanuni şartını yerine getirmiş ve inananlardan olmuştur. Böyle olunca kendisine müslümanlara yapılan muamelenin yapılmasına hak kazanmıştır.
Fakat sadece kanunî bir işlemi tamamlamak kabilinden olan bu ikrar hemen üzerine İslâm köşkünü diğer üç mertebesiyle bina etmek için kâfi midir? Esef ve hüzün sebeplerinden birisi çoğu kimsenin bunu böylece kabul etmeleridir. Bu yüzden bu soyut ikrarı görünce hemen üzerine İslâm binasını kurmaya başlıyorlar. Hemen peşinden bu zayıf temellere takvâ ve ihsan tabakalarını atmaya çalışıyorlar ki, bu binanın ömrü asla uzun süremez, yıkılmaya dökülmeye hazırdır.
Fakat kâmil bir İslâmî hayat için, imanın her yönüyle, şümullü bir şekilde, bina köklerinin derinleşmesi lazımdır. İmanın şubelerinden herhangi biri eksik olursa o şube İslâmî hayatta eksik kalmış demektir. İmanın zayıf kaldığı noktada, İslâmî hayatın binası zayıf ve çökmeye mâruz kalmış demektir. Meselâ, buna misal olarak Allah’a imanı ele alalım. Allah’a iman, dinin başı ve ilk temel taşıdır. Allah’ı ikrar normal şeklini aşıp, derinleştikçe sayılamayacak derecede görünümlerle ortaya çıkar. Meselâ, bazıları Allah’ın varlığına ve her şeyi yarattığına, zatında ortağı bulunmadığına inanırken başka sıfatlarını tehdit eder, hak ve tasarruflarını sınırlar. (Allah’ın açığı ve gizliyi bildiğini, işitici ve görücü olduğunu, duâları kabul ettiğini, sadece O’na ibâdet edileceğini ve her türlü ibâdetin sadece O’na yapılabileceği, O’nun kitabının, her türlü meselede tek kaynak olduğu...)
Şunda hiç şüphe yok ki bu tasavvurlardan sadece bir tanesiyle hayat nizamı oluşmaz. Tasavvur ne kadar dar olursa ve sınırlı olursa fiili hayattaki İslâmî ahlâk o derece sınırlı olur. Hatta Allah’a iman konusunda yaygın dini tasavvurlara göre zirveye ulaşmış kimselerin, İslâmî hayat hakkındaki görüşleri Allah’a itaat ile tağutlara boyun eğmeyi kabul edecek kadar yetersiz görürsünüz. Yahut ta arzuladıkları her şeyi bulabilmek için küfür düzenini İslâm nizamına karıştırıp yeni bir terkip elde ettiklerini görürsünüz.
Doğrusu, kâmil ve hâlis İslâmî hayat sarayı, beşer hayatının bütün yönlerini ihata eden tevhid inancının ikrarı olmadıkça mümkün değildir. İnsan hayatının ferdi ve ictimai yönlerini kapsayan insanın kendisinin ve elinde bulunan her şeyin Allah’ın mülkü olduğu ve gerçek sahibinin Allah olduğunu ikrar eden bir tevhid inancına sahip olmalıdır.
Sahip olduğu her şeyin ve bütün alemin meşru sahibinin Allah olduğuna, onun tek mabud olduğuna, emir ve yasaklamanın ona ait olduğuna, hidâyetin sadece ondan geldiğine inanmalıdır.
Allah’a itaatten yüz çevirmenin yahut onun hidâyetine ihtiyaç duymamanın veya ona zatında, sıfatlarında, tasarruf ve haklarında ortak koşmanın hangi şekil ve renkte zuhur ederse etsin dalâlet ve küfür olduğuna bütün kalbiyle inanmalıdır.
Sonra bu bina (-Allah’a iman binası-)’nın direklerinin sağlamlaşması, kişinin kesin olarak kendisinin ve elindeki her şeyin ona döneceğine inanmadıkça mümkün değildir.
- 342 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Nefsindeki sevgi ve nefret ölçüsünü atıp, bu ölçüyü Allah’ın sevgi ve gadabına tabi kılmadıkça mümkün değildir.
Nefsinden kibir ve büyüklenmeyi atmadıkça mümkün değildir.
Nazariyelerini, fikirlerini, görüşlerini ve arzularını, Allah’ın kitabında indirdiği ilmin kalıbı çerçevesinde şekillendirmedikçe Allah’a iman binası sağlam temellere oturamaz.
Allah’a itaattan yüz çeviren, bütün bağlılıkları omuzundan atarak karşısına geçmedikçe ve Allah sevgisini kalbine yerleştirmedikçe, tazim ve saygı bekleyen her putu gönlünün derinliklerinden çıkarıp atmadıkça, sevgisini nefretini, dostluğunu, düşmanlığını, savaş ve barışı Allah’ın rızâsına uygun şekilde yönlendirmedikçe, Allah’a iman binasının temelleri sağlamlaşmaz.
Nefsi, Allah’ın razı olduğu şeye râzı olup, Allah’ın istemediğini istemez hale gelmelidir. İşte Allah’a iman mertebesinin gerçeği ve gayesi budur.
İman, kapsamında, kemâlinde ve kuvvetinde, nâkıs ve sınırlı olduğu sürece takvâ ve ihsan nasıl mümkün olacaktır?
Sakal uzatmak, elbise şekillerine önem vermek yahut tesbih çekmek yahut da geceleri namaz kılmak bu boşluğu kapatır mı?
İmanın diğer şubeleri, peygamberlere, kitaplara, âhirete iman da buna kıyaslanabilir. Meselâ; kişinin peygamberi, kendisinin kumandanı, yol gösterici mürşidi ve her şeyinde önderi kabul etmedikçe peygamberliğe imanı kemale ermiş sayılmaz. Peygamber ölçülerine ters düşen her türlü itaat, irşat ve yolları reddetmesi gerekir. Aynı şekilde, kişi eğer kalbinde Allah’ın kitabında indirdiği ölçü ve kaidelerin dışında bazı ilkelerin ve kaidelerin hayata hakim olduğuna inanıyorsa kitaba olan imanı nâkıs demektir. Veya kişinin kalbi ve ruhu, dünyanın, Allah’ın indirdiklerine tâbi olmamasına ve hayat nizamı olarak kabul etmemesine, üzüntü duymuyorsa o kişinin kitaba olan imanı eksik demektir.
Âhirete iman konusunda da durum aynıdır. Kişi dünya hayatını âhiret hayatına tercih ediyorsa âhirete olan inancı eksik demektir. Kemale ermemiş demektir. Dünyevî değerlere karşılık uhrevi değerleri reddediyorsa ve dünya hayatında attığı her adımda âhiret hayatının mesuliyetini hissetmiyorsa o kişinin âhirete olan imanı kemale ermemiş demektir.
Bu temel ve dayanakların eksik olduğu yerde, kapsamlı İslâmî hayatın binası nasıl kurulur?
İslâm: İman esasları kökleşip kemale erdikten sonra yeryüzündeki layık yerine oturursa İslâmî ahlâkın ikinci merdiveni olan İslâm binasını o temellere oturtmak mümkündür. İslâm imanın amel şeklinden zuhurundan başka birşey değildir. İmanın İslâm ile alakası tohumun ağaç ile olan alakasına benzer. Ağaçta yetişen her şey, tohumda bulunan özelliklerdir. Hatta ağacı tahlil ederek, tohumunda bulunan ve bulunmayan şeyleri hemen tanırsın.
Toprağa tohum atmadan bir bitkinin yetişip dallanması veya verimli bir toprağa atılan tohumun bitmemesi aklından bile geçmez. İşte iman ile İslâm arasındaki ilişki budur. İmanın bulunduğu yerde insanın fiili hayatında o imanın görünümü olan ahlâk, muamele, insanlarla olan diğer ilişkilerin fiili olarak zuhuru
AHLÂK
- 343 -
kesindir. Eğer herhangi bir hususta gayri İslâmî bir şey zuhur ederse o noktada ferdin imanı ya yoktur veya çok zayıftır. Eğer hayatı tamamen gayri İslâmî bir şekilde sürüyorsa bilmen gerekir ki o kalb imandan sıyrılmıştır. Yahut iman semeresini veremeyecek kadar kuraktır verimsizdir.
Bir kalpte bulunan imanın, İslâm görünümüyle amellerde zuhur etmemesi imkansızdır. Kur’an’dan anlaşılan o dur ki iman ve ameli olan İslâm birbirinden ayrı şeyler değillerdir. Nerede nefsinin rızâsı Allah’ın rızâsından uzak ise, nerede dini bırakıp kendi işlerine koyulmuşsa ve nerede çaba ve gayretleri Allah yolunun dışında sarf ediliyorsa işte orada o kişinin imanı eksik ve zayıftır. Tabiiki normal olarak yerleşmemiş olan iman ve İslâm temellerine takvâ ve ihsanı bina edemez. Zâhirî şeklini ve elbiselerini takvâ sahiplerine benzetmeye çalışıp işlerinde onların yolunu takip eder görünmeye ne kadar gayret ederse etsin, hakikat ruhundan uzak olan çekici, zahiri görünümler, çok güzel olan bir şahsın, süslü elbiseler içinde ruhsuz, yerde yatan naaşı gibidir. Yerde yatan cesedin elbisenin ve kendisinin güzelliğine aldanıp ona ümid bağlayan gerçekçi bir gözle bakar bakmaz hakikat ortaya çıkar ve hayâl kırıklığına uğrayıp hüsrana duçar olursun.
İşte o zaman kesin olarak anlarsın ki çirkin ve kısa boylu fakat yaşayan ve kuvvetli olan bir adam, ölü olan yakışıklı ve güzel elbise giymiş birinden daha hayırlıdır. Zâhirî şekillere aldanmaz ve dini yüceltmede bize fayda verecek olan gerçek takvâ ve ihsanı murad edersek ve eğer âhirette hayır kefesi ağır gelsin istersek, kesin olarak bilelim ki, iman tabakası sağlam, pekişmiş olmadıkça ve imanın görünümü olan İslâm Allah’a fiilen bağlanmak ve itaat etmek imanın yerleştiğine açıkça delâlet (şâhidlik) etmedikçe yüksek olan takvâ ve ihsan tabakasının bina edilmesi asla mümkün değildir.
Takvâ: Takvâ nedir? Belli bir elbise, muayyen bir görünüş veya belli bir yaşama şekli midir? Hayır takvâ; Allah korkusu ve ona itaat duygusundan oluşan nefsin bir halinden ibarettir. Hayatın her bölümünde bir görünüm olarak ortaya çıkar. Gerçek takvâ, kişinin kalbinin Allah korkusuyla ve ona kulluk duygusuyla nurlanmış olmasıdır. Kıyamet gününde Rabbinin huzurunda duracağını çok iyi bilmesi ve kavramış olmasıdır. Ve kesinkes bu dünya hayatının imtihandan başka bir şey olmadığını ve Allah’ın kendisini belli bir zaman için dünyaya gönderdiğini çok iyi idrak etmesi ve daimi olan geleceğinin tek bir şeye odaklayacağını bilmesidir.
O da dünyada imtihan için elinde bulunan kuvvet ve kabiliyetini nasıl istihdam edeceğidir? Rabbani iradeye uygun olarak malik olduğu mal ve malzemeyi nasıl tasarruf edecek? Hayatının değişik noktalardan alakalı olduğu kimselerle muamelesi nasıl olacaktır? Bu duyguların kendisinde uyandığı her ferd kalbini uyandırmış, dini duygusu parıldamış ve arınmış demektir. Allah sevgisine uygun olmayan her şeyi kalbinden silip atmış ve kendisini hesaba çekebilmiş demektir. Nefsini hesaba çekip kendinde zuhur edecek rağbet ve meyillerin neler olduğunu, vaktini nasıl geçirdiğini gücünü ve kuvvetini nasıl kullandığını düşünür. Açıkça günah ve münker olan şeylerin yanısıra şüpheli şeylerden uzaklaşmaya başlar. Nefsindeki görev duygusu, bütün emir ve vacibleri severek ve isteyerek yerine getirmeyi icab eder. Allah korkusu onda büyük etki eder ve Allah’ın koyduğu hududa tecavüz eden nefsi hakkında korku duyunca sarsıntılar geçirir.
- 344 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hukukullah ve kul haklarını muhâfaza, artık adet haline gelir. Ve kalbi hakka ve doğruluğa muhalif olan her şeyi işlemekten korku duyar.
Takvânın sadece bazı belli şekillere tabi olup devam ettirmek olduğunu kabul edenleri, sadece belli yollarla zahiri ve yapmacık bazı şekiller ve belli bir kalıp içinde kabul edenleri, takip ettikleri bu takvâ türünü muhafazada çok özen gösterdikleri, büyük gayretlerle yerine getirip nefislerinin razı olduğu bu takvâ türünü çok sıkı bir şekilde devam ettirdiklerini görürsün. Fakat aynı zamanda hayatlarının başka bir yönünde, takvâyı bırakın, iman gereklerine muhalif olan düşünce, çalışma ve uğraşlarla dolu bir ahlâk tarzı görünür.
Cüz’î meselelerde, mübalağa ile onları muhafazaya çalışanlar vardır ki, uzunluğuyla, konan belli ölçüden kısa oldu diye, sakalı kısa olanları fasık kabul ederler. Eteği topuklarından aşağıya sarkan herkesi ateşe girecek diye tehdit ederler. Mezheblerinin fer’i meselelerinde ona uymayanları nerdeyse dinden çıkarırlar.
Bir taraftan böyle yaparlar. Öte yandan da dinin usûlünü, büyük meselelerini ve temel ilkelerini yanlış göstermede son derece cömert davranırlar. Öyle ki müslümanların hayatını şer’i ruhsatlar, siyasi menfaatlar üzerine bina ederler. Dinin ikamesi için çaba ve gayret sarfetmekten yüz çevirmelerine sayılamayacak kadar hileler icad ederler. Bütün gayretlerini ve mesailerini müslümanları küfrün, hakimiyeti ve düzenin emri altında “İslâmî Yaşayış” planı çizmeye verirler. Bunlar avam tabakasını böyle dar bir ortamda dini hayatlarını sürdürebileceklerine ikna etmiş liderlerdir. Bundan daha kötüsü ve üzücü, hatta ağlatıcı olanı ise bu şahıslara birisi cüret ederek dinin gereklerini ve hakikatını anlatmaya çalışıp dinin ikamesi için çalışmaya sevketmeyi denese, o şahıslar yüzlerini asıp söylenenlere aldırmamakla kalmazlar, ellerinden gelen her şeyi kullanıp bu çalışmalara engel olmaya bizzat gayret ederler.
Gerçek ve suni takvâ arasındaki fark işte budur. Hadislerde vârid olan edeb ve ahkâmı küçük gördüğümüz, düşüncesi sakın oluşmasın. Hadislerde vârid olan zâhirî görünümle ilgili elbise, giyecek gibi adabı küçük görmekten ve alaya almaktan Allah’a sığınırız. Burada anlatılmak istenen, takvânın gerçeği ve cevheridir, elle tutulan görünenleri değildir.
Kalbinde takvâ gerçeği yer etmiş olan herkes doğruluk boyasıyla boyanmış ve katıksız İslâm hayatı yaşıyor demektir. İslâm bütün şümulüyle o ferdin fikirlerinde, duygularında, arzularında, şahsi zevkinde, vakitlerini taksimde, gücünü kullanmada yaşama programı ve mücadelesinde, kazancında, harcamasında ve hayatının diğer bütün yönlerinde yavaş yavaş tecelli eder. Ama işi tersine çevirir de zahiri görünümleri hakikat tercih eder, görünüşlere ehemmiyet verirsek ve gerçek takvânın yetişmesi için toprağa tohum atmaz ve onu sulamazsak, daha önce zikrettiğimiz sonuçlardan başkasını elde edemeyiz.
Birinci şekilde kişi sabır, vakar ve temkine muhtaçtır. Burada netice yavaş yavaş elde edilir ve semere bir müddet gecikir. Aynen toprağa atılan tohumdaki gibi tohum yavaş yavaş fidana dönüşür kemale erer ve semeresini ve çiçeğini bir gün veya iki günde vermez. Bir ağaç tohumu uzun seneler sonra bu kıvama gelir. Bu yüzden tabiatlarında acelecilik bulunanlar bu yoldan çabuk usanırlar.
İkinci şekilde ise neticeyi kolayca çabucak önümüzde şekillenmiş görürsünüz. O da tıpkı ağaca benzer bir odunu toprağa sokar ve üzerine yaprak ve
AHLÂK
- 345 -
meyve zannını uyandıracak şeyler asarsınız. Bu ikinci yolun bugün revaçta olduğunu ve her yerde bunun birinci yola tercih edildiğini görürsünüz. Fakat gerçek ağacın gerçekleştirdiği ümid ve arzuların onda birinin dahi bu suni ağaçlardan elde edilmeyeceği inkâr edilemeyecek kesin bir hakikattır.
İhsan: İhsan, İslâm tabakalarının en üstünü ve en yükseğidir. İhsan aslında kişinin Allah’a ve peygamberine olan gönül bağıyla İslâm’da eriyip yok olmasıdır. Kökleşmiş bir sevgi, sâdık bir vefâ, kıymetli varlıkları feda etmektir.
Takvânın temel düşüncesi Allah’tan korkmaktır. Bu takvâ kişiyi Allah’ın gadabından korunmaya teşvik eder. İhsanda ki temel düşünce de kişinin taşıdığı Allah sevgisidir. Bu sevgi kişiyi onun rızâsını istemeye teşvik eder. Takvâ ile ihsan arasındaki farkı anlamanız için herhangi bir devlet dairesinde çalışan memurları misal verelim.
Bu memurlardan bazıları kendilerine verilen görevleri itaat duygusu içinde kendilerini o işe tamamen vererek yerine getiriyorlar. İşyerinin koyduğu kanun ve ölçülere sâdık kalıp aykırı bir davranış içine girmiyorlar. İşyerinin menfaatine halel getirecek ve çalıştığı yeri karşılarına alacak bir şey asla yapmıyorlar.
Bunların karşısında ikinci bir tabaka var ki onlar da işyerine samimi, sâdıkane ve vefâkarca bağlanmış ve işyerlerine yardım ediyorlar. Kendilerine verilen görevleri eksiksiz yerine getiriyorlar. Hatta kafalarını çalıştırıp, gayretlerini sarfederek çalışmak için yeni metodlar icad ederek çalıştığı yere menfaat sağlayacak ve onun adını yüceltecek işler yapıyorlar. Bu duygu ve düşüncelerinin gereği olarak kendilerinden istenenlerin fevkinde (üstünde) çalışmalar yapıyorlar. İşyerini tehdit eden bir şey gördüklerinde onu korumak için canlarını, mallarını feda ediyorlar. Kanunların çiğnendiğini gördükçe onun acısını kalblerinde hissediyorlar. İşyerinin aleyhinde bir vefâsızlık gördüklerinde bu onları rahatsız ediyor ve ellerindeki bütün imkanlarla bu isyan ateşini söndürmeye ve kökünden söküp atmaya gayret ediyorlar.
Elbette ki takvâ sahibi olanlar işyerinde vefâkâr çalışanların listesine girecek ve dereceleri yükselecektir. Ancak ihsan sahipleri öyle yüksek dereceye haiz olacaklardır ki takvâ sahiplerinin başları onların ayaklarına ulaşamayacaktır. Ne takvâ sahiplerinin ne de başkalarının yetişemeyeceği bir makama sahip olacaklardır. Aynı şekilde takvâ ve ihsan sahiplerini İslâm ölçüleri içinde kıyaslayabilirsiniz. Evet takvâ sahipleri kendilerine güvenilen ve itimat edilen kimselerdir ama İslâmın kuvveti ve cevherindeki canlılığı sadece ihsan sahibi olan muhsinlerde bulunur. İslâmın bu âlemde yapılmasını istediği şeyleri yalnız bu tabakadaki muhsinler yapacaktır. Yerine getirecektir.
Allah’ın dininin küfür önünde mağlup olduğunu ve artık kâfirlerin işi ele aldığını ve Allah’ın kanunlarının çiğnenmekle kalmayıp küfür önünde yok olmaya yüz tuttuğunu, şeriatın ihlal edildiğini, sadece fiilen değil kanunen de yasak olduğunu ve artık yeryüzünde Allah’ın dininin yok sayıldığını, insanlığın ahlâkının ve medeniyetinin, küfrün galebesiyle fesada uğradığını, İslâm ümmetinin de, hala süratle ahlâkî ve ameli bazı sapıklıklarla bozulduğunu gören bir kesimin durumunu düşünelim.
Bütün bunları zaman zaman görüp hissettikleri halde hayatları bulanmayan, rahatsız olmayan ve şu utandırıcı hayattan kurtulup kamil ve salih bir hayat
- 346 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kurmak için gayrete girmezler. Tam tersine Allah’ın kendilerine verdiği zeka ve aklı, müslümanları, kâfirlerin kendilerine galip geldiğine ve bir şey yapamayacaklarına ikna etmeye gayret ederler. Bu insanlar nasıl ihsan sahiplerinden sayılabilirler? Allah’ın emirlerine karşı gösterdikleri bu vurdumduymazlıktan sonra ihsanın o üstün tabakasına, mertebesine nasıl çıkarlar?
Yaptıkları şeyler dinin özünü ve ayakta kalmasını sağlayacak hiçbir şeyi kapsamamaktadır. Allah’tan başkasının hakimiyetine teslim olmamak ve hakkın kelimesini yüceltmek için canını malını feda etmek olan dinin özünden, uzak vaziyette hayatlarını sürdürürler. Vefâkâr ile hâin düşman arasındaki bu fark dünyanın bütün devlet ve milletlerinde gözlenmektedir. Mesela devletin herhangi bir yerinde bir taife devlete isyan etse yahut dışardan bir düşman hücuma kalkışsa düşmanların ve hainlerin idaresini hoş görenler yahut onlardan memnun olanlar, aşağılık ve zilletlerini açığa vuran bir anlaşma yaparlar. Yahut düşmanlarının kontrolü ve himayesi altında bir düzen oluştururlar. Devletin büyük işlerinin tamamı bu düşmanların elinde, devlet hazinesi onların emrinde olur. Bu zavallılar da basit bazı işleri üstlenirler. Dünyada ne bir devlet ne de bir millet bu tip insanları kendilerine sâdık ve muhlis kimselerden saymazlar. Küçük meselelerinde kendi milliliklerini koruma hususunda çok şiddetli de davransalar milli kıyafetlerini üzerlerinden çıkarmasalar da hiç bir millet ve devlet düşmanlarına meyleden bu tipleri kendisine halis ve sâdık fertler olarak kabul etmez.
Öyleyse bilmemiz lazım ki Allah dost ve düşmanlarını insanlardan daha iyi bilir. Zannediyor musun ki Allah sakalın uzatılmasına, tespihlere, vird ve ezkara, nafilelere ve benzeri işlere aldanır? 1439
Sekülerleşme ve Kayıp Giden Değerlerimiz
Değerlerimiz vardı bizim... Bizi gerçekte biz kılan, bizi yüce bir varlık kılan değerlerimiz vardı bizim... Sevgimiz vardı bizim... Tertemiz, çıkarsız, içten gelen bir sevgimiz vardı bizim... Ve yüce sevdalarımız vardı bizim... Kendimizi adadığımız. Uğruna nice fedakârlıklarda bulunduğumuz bütün zorlukları göze aldığımız sevdalarımız vardı bizim... Hayâ duygumuz vardı bizim... Alçakgönüllü olmamızı sağlayan, kibirlenmemizi engelleyen bir hayâ duygumuz vardı bizim... Adâlet duygumuz vardı bizim... Kendi çıkarlarımıza ters düşse bile, haksızlık yapmamıza izin vermeyen bir adâlet duygumuz vardı bizim... Ve merhamet duygumuz vardı bizim... İnsanlık için bize gözyaşı döktüren, başkalarının acısına bizi ortak kılan, zâlimleşmemizi engelleyen bir merhamet duygumuz vardı bizim... Onurumuz vardı bizim... Zâlimler karşısında bize boyun eğdirmeyen, bizi kendimizden emin kılan, dik durmamızı sağlayan bir onurumuz vardı bizim...
Değerlerimiz vardı bizim... Bizi gerçekte biz kılan, insan kılan, bizi yüce bir varlık kılan değerlerimiz vardı bizim... Sekülerleşmenin hayatımızın her alanını işgal etmeye başlamasıyla birlikte, onları bir bir yitirmeye başladık. Yüreğimiz pas tutar hale geldi Sekülerliğin bataklığında dibe doğru her batışımızda, değerlerimizden bir parça yitirmeye başladık. Kendimizi yitirmeye başladık. Yani insanlığımızı yitirmeye başladık. Yani kendimizi...
Sevgimiz vardı bizim... Tertemiz, çıkarsız, içten gelen bir sevgimiz vardı bizim. Sevgimiz vardı bizim... Yüreklerimizi birbirine ısındıran, bizi birbirimize
1439] Mevdudi’nin aynı isimli çalışmasından esinlenerek, Numan Yılmaz, Vuslat Dergisi
AHLÂK
- 347 -
ısındıran, karşılıksız, yalansız bir sevgimiz vardı bizim. Sevgimiz vardı bizim... Yüreğimizin derinliklerinde, ta derinlerde hissettiğimiz bir sevgimiz vardı bizim. Sevgimiz vardı bizim... Bize maddenin her şey olmadığını, bize her şeyin akli olamayacağını ve olmaması gerektiğini öğreten bir sevgimiz vardı bizim. Sevgimiz vardı bizim... Bize gerçek mutluluğu ve huzuru sağlayan bir sevgimiz vardı bizim...
Sevgimizi dönüştürmeye başladık. Bize en fazla çıkar sağlayacak olan şeyleri sevmeye başladık. Daha fazla, hep daha fazlasını, hep en fazlasını elde ederek mutlu olacağımızı, mutluluğu ancak böyle elde edebileceğimizi düşünmeye başladık. Mutluluk... Seküler bir dünyada neydi ki mutluluk? Daha fazla kazanmak, daha fazla harcamak, yemek, içmek... Mutlu azınlıklara ve mutsuz çoğunluklara ne kadar mutlu olduğumuzu göstermek için mutlu olmaya çalışmak.
Mutluluk... Seküler bir dünyada huzursuz bir mutluluktu söz konusu olan... Bunun için gönül harcamalarında da kısıtlamaya gidilmesi gerekiyordu. Bunun için kimseleri sevmemize gerek yoktu. Daha fazla kazanmamız yeterliydi. Biz daha fazla kazandıkça, daha fazla kişi bize hürmet gösterecek, daha fazla kişi bizi sevecekti. Çıkar sevgisiyle bize bağlanacaktı daha fazla kişi...
Sevgimiz... Paylaştıkça büyüyen, paylaştıkça çoğalan sevgimiz... Sevgimizi dönüştürmeye, sevgimizi yitirmeye başladık. Çıkarsız, yalansız, yüreğimizin ta derinlerinden gelen sevgimizi yitirmeye başladık... Yüce sevdalarımız vardı bizim... Kendimizi sevgiliye adadığımız, uğruna kendimizi feda ettiğimiz, bütün zorluklan göze aldığımız sevdalarımız vardı bizim. Yüce sevdalarımız vardı bizim... Yüreğimizi alev alev yakan yüce sevdalarımız vardı bizim. Bizi sevgiliye dönüştüren yüce sevdalarımız vardı bizim. Bizi sabır imtihanına tabi tutan...
Yüce sevdalar bize artık uzak görünmeye başladı. Filmlerde kalır oldu yüce sevdalar. Sevenin, sevgilisi için, yüce sevdası uğruna katlandığı zorlukları hayretler içerisinde izler olduk filmlerden. Güzellikleri bir kameranın görüntüsünden bize yansıyanlarla sınırlandırdık. Renkli ekrandan bize yansıyanlarla hayatımızı renklendirmeye çalıştık. Yaşamadık hayatı... Bir dairenin, kareden bize yansıttıklarıyla izleyicisi olduk hayatın. Yüce sevdalar bize artık uzak görünmeye başladı... Kimi zamanda onları kitap sayfalarına mahkûm ederek, bu sayfalar arasından okumaya koyulduk heyecanla... Yüce sevdalarımız vardı bizim... Kitaplarda kalır olan, heyecanını yaşamaktan uzak olduğumuz...
Yüce sevdalar bize artık uzak görünmeye başladı... Sekülerleşmenin zihnimizi bulanıklaştırmasıyla birlikte onu şehvet sevdasına dönüştürmekten uzak kalmadık. Kendimizi sevgiliye adamak yerine, şehvet peşine düşüp sevgilileri kendimize bir bir feda etmeye başladık. Sevdiğimiz için fedâkârlık yapmamız gerektiğinde, onun için, onunla birlikte zorluklara katlanmamız gerektiği hallerde onu terk edip, yeni sevgililer aramaya koyulmaktan geri kalmadık. Yüce sevdalar... Yüce sevdalardan çok uzakta yaşamaya başladık. Hayatımızı yaşamak için yüce sevdalardan çok uzakta hayat sürer olduk…
Hayâ duygumuz vardı bizim... Alçakgönüllü olmamızı sağlayan, kibirlenmemizi engelleyen bir hayâ duygumuz vardı bizim. Yanlış bir şey yaptığımızda yanaklarımızın al al olmasına sebep olan, bizi tekrar o masum hâlimize döndüren bir hayâ duygumuz vardı bizim. Hayâ duygumuz vardı bizim... Yaptığımız
- 348 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iyilikleri, güzel şeyleri başkalarına anlatıp böbürlenmemizi engelleyen bir hayâ duygumuz vardı bizim.
Hayâ duygumuz vardı bizim... Bizi yalanlardan, yapmacık davranışlardan uzak tutan bir hayâ duygumuz vardı bizim. İçimizdeki çocuğun ölmediğini, onu orada hep yaşattığımızı gösteren bir hayâ duygumuz vardı bizim...
Yitirmeye başladık hayâ duygumuzu... Sekülerliğin söylemlerine boyun eğerek, hayâ duygumuzu çöp kutusuna atıverdik. Modern bireyin akıllı olması, girişken olması, rekabetçi olması, kendisini ispatlaması gerekiyordu. Hayâ duygusu... Hayâ duygusu bunlar için bir engeldi ve atılması gerekiyordu. Bizi hedefe götürecek her şey meşru olmalıydı. Hayâ duygumuz ise, bu meşrutiyetin sağlanmasının önünde bir engeldi. Gerektiğinde en akilâne bir tarzda yalanlar uydurabilmeli, dâhiyane aldatmacalar gerçekleştirebilmeliydik. Söylemler dünyasında kendimize iyi bir yer kapabilmek için, bu dünyanın nitelikli bir üyesi olduğumuzu göstermek adına, başarılarımızı en süslü, en abartılı kelimelerle anlatabilmeliydik. Hayâ duygumuzu yitirmeye başladık... Bizi gerçekte büyük bir insan kılan hayâ duygumuzu, büyük bir insan olmamızın önünde bir engel olarak görmeye başladık.
Adâlet duygumuz vardı bizim... Kendi çıkarlarımıza ters düşse bile, haksızlık yapmamıza izin vermeyen bir adâlet duygumuz vardı bizim. Nefsimize huzursuzluk veren olaylarla karşılaştığımızda bile, yanlış kararlar almamızı engelleyen bir adâlet duygumuz vardı bizim. Adâlet duygumuz vardı bizim... “Ben”lik duygusuna köle olmamızı engelleyen bir adâlet duygumuz vardı bizim. Kendi çıkarlarımızı değil, insanlığın çıkarlarını gözetmemizi sağlayan bir adâlet duygumuz vardı bizim... Adâlet duygumuzu yitirmeye başladık... Her geçen gün sekülerleştik ve her eylemimizde, karşılaştığımız her olayda elde edeceğimiz çıkarın büyüklüğüyle ilgilendik. Hayatın adâleti yoktur deyip, gerçekte bizim eserimiz olan adâletsizliğin bizle ilgisi yokmuş rahatlığına kendimizi kaptırdık. Adâlet duygumuzu yitirmeye başladık... İnsanlık dengelerinin gözetilmediği bir dünyada adâlet duygumuzu yitirmeye başladık...
Onurumuz vardı bizim... Zâlimler karşısında bize boyun eğdirmeyen, bizi kendimizden emin kılan, dik durmamızı sağlayan bir onurumuz vardı bizim. Onurumuz vardı bizim... Kınayanların kınamasından korkmamızı engelleyen bir onurumuz vardı bizim. En güçlünün bile haksızlık yapması durumunda, bunu ona haykırmamızı sağlayan bir onurumuz vardı bizim. Uğruna ölmeyi göze aldığımız, taviz vermeye yanaşmadığımız bir onurumuz vardı bizim... Onurumuzu yitirmeye başladık... Anlamlı, insanca bir hayat yaşamaya çalıştığımız onurumuzu yitirmeye başladık. Onurumuz yitirmeye başladık... Çıkar kapılarını açmak için yalakalık yapmaktan, onursuzluk yapanları onurlandırmaktan geri kalmadık. Onlar gibi ileride onurlandırılmak için onursuz yollardan geçmeyi ihmal etmedik. Onurumuzu yitirmeye başladık... Kuytu köşelerde terk ettik onurumuzu. Onurumuzu yitirmeye başladık ve böylece hayatımızdaki anlam karelerini tek tek silmeye başladık.
Merhamet duygumuz vardı bizim... İnsanlık için bize gözyaşı döktüren, başkalarının acısına bizi ortak kılan, zâlimleşmemizi engelleyen bir merhamet duygumuz vardı bizim. Merhamet duygumuz vardı bizim... Başkalarının acısını kendi acımızmış gibi hissetmemizi sağlayan, bize insan olduğumuzu hatırlatan
AHLÂK
- 349 -
bir merhamet duygumuz vardı bizim. Merhamet duygumuz vardı bizim... Komşumuz açken bizim tok yatmamızı engelleyen bir merhamet duygumuz vardı bizim...
Merhamet duygumuzu yitirmeye başladık... “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” düsturundan hareketle merhamet duygumuzu yitirmeye başladık. İnsanlığımızı yitirmeye başladık. Başkaları açken, başkaları acı çekerken, başkaları gözyaşı dökerken kendimiz mutlu olmayı başarabildik. Merhamet duygumuzu yitirmeye başladık... Gözyaşları ıslatmıyordu artık yüreğimizi.
Yüreğimiz... Dünyadaki sınırlar karşısında hapseylediğimiz yüreğimiz. Kulak vermek istemiyorduk artık yüreğimize. Öyle ya yarınlarımız için başka şeylerle zihnimizi meşgul etmememiz gerekiyordu. Daha fazla kazanmamız için, daha fazla çalışmamız gerekiyordu. Ve daha da fazla kazanabilmenin yollarını da bulmamız gerekiyordu. Hep daha fazlası, hep daha da fazlası... Yüreğimiz bu konuda bize rehber olamazdı. Yüreğimize kulak vermemiz gerekiyordu. Akıllı olmak gerekiyordu. Başkalarının zulüm görmesi, mutsuz olması ve bunlardan dolayı feryat emesi bizi ilgilendirmemeliydi. Merhamet duygumuzu yitirmeye başladık. Yani insanlığımızı yitirmeye başladık. Yani kendimizi yitirmeye başladık...
Zaman,
Zaman tükenmekteydi ama
Tükenip giden sadece zaman mıydı?
Yoksa bizde miydik zamanla tükenen?
Saliselerin saniyelere,
Saniyelerin dakikalara
Ve dakikaların saatlere
Ve saatlerin günlere
Ve günlerin haftalara
Ve haftaların aylara
Ve ayların yıllara
Ve yılların da ölüme doğru gittiği her bir anda
Bir adım
Ve bir adım daha atıyoruz
Kaçınılmaz sona doğru, Mutlak olan ölüme doğru...
Unutma dostum!
Bu dünyada yaşamak bir kere,
Hayat bir kere,
İşte bu yüzden;
İnsanlığını yitirmemek adına,
Yani kendini yitirmemek adına,
Şerefinle ölmeyi arzula sen her kere...
Bu dünyada ölmek bir kere dostum,
Ölüm bir kere,
- 350 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İşte bu yüzden;
Anların hayat sermayeni tükettiği her bir anda,
Yaşamak için yaşama dostum,
Yaşamak için yaşa sen her kere... 1440
“Güzel ahlâk en hayırlı dosttur. Çirkin ahlâk en zararlı düşmandır.” (Hz. Ömer r.a.)
“En güzel edeb; güzel ahlâk, en şiddetli fakirlik ahmaklık, en vahşi vahşet; kendini beğenmek ve en üstün zenginlik akıldır.” (Hz. Ali r.a.)
“Ahlâk güzelliği, beden güzelliğinden daha güzel ve daha devamlıdır.” (Hz. Ömer r.a.)
“Ahlâkı kötü insanla sohbet etme ki, günah irtikâbına meyletmeyesin.” (İmam-ı Azam r.a.)
“Bütün cihanı araştırdım, iyi huydan daha iyi bir liyâkat görmedim.” (Mevlana Celaleddin-i Rumi)
“Sade bir sözdür, fakat hikmetlerin en mücmeli; / Tek halâs imkânı var; Ahlâkımız yükselmeli.” (Mehmet Akif Ersoy)
“İskender, adı güzel, ahlâkı kötü bir adama demiş ki; ya adını değiştir, ya ahlâkını.” (Büyük İskender)
“Ahlâkta, sanatta olduğu gibi hiç konuşulmaz, ancak yapılır.” (Ernest Renan)
“Milletler parasızlıktan değil; ahlâksızlıktan çökerler.”
“İslâm insanlara en iyi ahlâk düzenini getirmiştir. Gayr-i İslâmî ahlâk anlayışı ise, bu düzeni getirmekten âcizdir.”
1440] Mehmet Anık, Vuslat Dergisi, sayı 38, Ağustos 2004
AHLÂK
- 351 -
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Kur’an Ahlâkı, M. Abdullah Draz, İz Y.
2. Müslümanın Ahlâkı, Muhammed Gazâlî, Ribat Y.
3. Kaynaklarımıza Göre İslâm Terbiyesi, Osman Şekerci, Çanakkale Seramik Y.
4. Kur’ân-ı Kerim’e Göre Ahlâk Esasları, Ali Turgut, Şamil Y.
5. Örneklerle İslâm Ahlâkı, M. Yaşar Kandemir, Nesil Y./Rağbet Y.
6. Allah Erinin Ahlâk ve Kültürü, Said Havva, Yenda/Petek/Hilal Y.
7. Güzel Ahlâk, A. Muhsin Toprak, Buruc Y.
8. Fütüvvet Ahlâkı, Mustafa Çelik, Misak Y.
9. Arınma Yolu, I-II, Abdülhamid Bilali, Şafak Y.
10. Ahlâk Dersleri, Vedat Aydın, Denge Y.
11. Ahlâk Bilinci, Hüseyin Caneri, Denge Y.
12. Anahatlarıyla İslâm Ahlâkı, Mustafa Çağrıcı, Ensar Neşriyat
13. Müslüman Olmam Neyi Gerektirir, Fethi Yeken, İslâmoğlu Y.
14. Ahlâk Rehberi, I-II, A. İlhan Ezel, Furkan Kitabevi Y.
15. İslâm Ahlâkı, Hayrani Altıntaş, Akçağ Y.
16. İman Ahlâk İlişkisi, İlhami Güler, Ankara Okulu Y.
17. İslâm’da Aile Eğitimi (Terbiyetu’l-Evlâd), Abdullah Nasih Ulvan, Uysal Kitabevi
18. Müslümanın Şahsiyeti, M. Ali Haşimî, Risale Y.
19. Âyet ve Hadislerin Işığında İnsan ve Ahlâk, Recep Kılıç, TDV Y.
20. İslâm ve Toplum İlmihal, Heyet, cilt 2, İSAM Y.
21. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y.
22. Edebü’l-Müfred, Ahlâk Hadisleri, İmam Buhârî, Terc. A. Fikri Yavuz, I-II, Sönmez Y.
23. İmam Buhari’nin Derlediği Ahlâk Hadisleri, Buhârî, Terc. A.F. Yavuz, Alperen Y.
24. İslâm’da Nefis Terbiyesi, Said Havva, Yenda Y.
25. İhtilaf Ahlâkı, Mustafa Çelik, Misak Y.
26. Âyetlerin Işığında İman, İbâdet ve Ahlâk Üzerine Sohbetler, Bayraktar Bayraklı, Bayraklı Y.
27. Kitabü’z-Zühd ve’r-Rekaik, Abdullah İbnü’l-Mübârek, çev, M. Adil Teymur, Seha N.
28. Edeb-i Dünya ve Din, Din ve Dünya Edebi, el-Mâverdi, Bahar Y.
29. İslâm’da Ahlâk Nizamı, Mevdudi, Çev. A. Şener
30. Ahlâk Dersleri, Ahmed Hamdi Akseki, Üçdal Neşriyat
31. Ahlâk-ı İslâmiyye Dersleri, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Y.
32. İslâm Düşüncesinde Ahlâk, Mustafa Çağrıcı
33. Ahlâk Pusulası Ahlâkî Değerler Eğitimi, Ahmet Çağlayan, Dem Değerler Eğitim Merkezi, Y.
34. Küresel Ahlâk Eğitimi, Mustafa Köy, Dem Y.
35. Din ve Ahlâk Eğitim Öğretimine Yeni Yaklaşımlar, Heyet, Dem Y.
36. Okul Öncesi Din ve Ahlâk Eğitimi, Zeynep Nezahat Özeri, Dem Y.
- 352 -
KUR’AN KAVRAMLARI
37. Hz. Peygamberin Sünnetinde Terbiye, İbrahim Canan, DİB Y.
38. Peygamberimizin Örnek Ahlâkı, Abdurrahman Azzam,
39. Hadislerle Peygamberimizin Güzel Ahlâkı, Ebû İsa Tirmizî, Hisar Y.
40. Peygamberimizin Güzel Ahlâkı, Yusuf Tavaslı, MÜSİAD Y.
41. Peygamberimizin Örnek Ahlâkı, Mehmet Paksu, Nesil Basım Yayın
42. Rasûl-i Ekrem’deki Eşsiz Ahlâk, Şaban Döğen, Gençlik Y.
43. Rasûl ve Ahlâk, A. Muhammed el-Hufi, Kültür Basın Yayın Birliği
44. Üsve-i Hasene Kullukta Ahlâkta Âdâbda En Güzel İnsan, Ömer Çelik, Mustafa Öztürk, Murat Kaya, Erkam Y.
45. Peygamberimizin Şemâili Ahlâk ve Adabı, Hüseyin Algül, Nil Y.
46. Âlimlerin Ahlâkı, Ebûbekir Acurri, Ebû Said İbn’l Arabî, İnsan Y.
47. Ehl-i Beyt Ahlâkı, Mehdi Sadr, İnsan Y.
48. Çevre Ahlâkı, İbrahim Canan
49. İslâm Şahsiyetçiliği, M. Aziz Lahhâbî, çev. İsmail Hakkı Akın, Yağmur Y.
50. Ahlâk Eğitimi, M. Münir Raşit Öymen, Murat Matbaacılık
51. Din ve Ahlâk Öğretiminin Psikolojik ve Metodik Esasları, Hüseyin Peker, Eser Mat. Samsun, 1991
52. Bütün Yönleriyle Müslüman Nasıl Olmalı?, Seyyid Sabık, çev. Abdullah Karaca, İhtar Y.
53. Çocuklarda ve Gençlerde Ahlâk ve Karakter Eğitimi, Recep Şükrü Apuhan, Timaş Y.
54. Hz. Peygamber’in Edeb ve Ahlâkı, Ebû Şeyh el-İsbehanî
55. Lokman Sûresi ve Ahlâkî Öğütler, Muhsin Demirci, Çamlıca Y.
56. Dinî ve Felsefî Ahlâk Lüğatçesi, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Y.
57. İslâm Terbiye ve Ahlâk Sistemi, Muhammed Kutup, Hisar Y.
58. Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
59. İslâm’da Ahlâk, Osman Pazarlı, Remzi Kitabevi Y.
60. Kur’an’da Ahlâk Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, İzci Y./Yalnızkurt Y.
61. Kur’an’da Kişilik Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, İzci Y.
62. Kur’an’da Karakter Eğitimi, Mûsâ Kâzım Gülçür, Işık Y.
63. Kur’an ve Sünnet’te İtikat, İbâdet ve Ahlâk, Ebûl Hasan En-Nedvî, Risale Y.
64. Gençliğin Dinî Ahlâkî Terbiyesi, Hüseyin Algül, Hafe Y.
65. İlmî ve Felsefî Ahlâk Lügatçesi, Fatih Enes Kitabevi Y.
66. İslâm Düşüncesinde Ahlâk, Mustafa Çağrıcı, Birleşik Y./M. Ü. İlahiyat Fak. Vakfı Y.
67. Çözüm Kur’an Ahlâkı, Harun Yahya, Vural Y.
68. Okul Öncesi Din ve Ahlâk Eğitimi, Zeynep Nezahat Özeri, Dem Y.
69. Ahlâk, Ahlâk-ı Alâî, Kınalızade Ali Efendi, Tercüman 1001 Temel Eser Y.
70. Devlet ve Aile Ahlâkı, Kınalızade Ali Efendi, Tercüman 1001 Temel Eser Y.
71. Tasvir-i Ahlâk, Ahlâk Sözlüğü, Ahmet Rifat, Tercüman 1001 Temel Eser Y.
72. Misbahü’l-Necah, Terbiye, İmam Gazâlî, Terc. Abdülkadir Akçiçek, Rahmet Y.
AHLÂK
- 353 -
73. Semâvî Dinlerde Ahlâk, Mustafa Yazgan, Nur Y.
74. Güzel Ahlâk Mesut Hayat, Burhan Bozgeyik, Erhan Y.
75. İlim ve Ahlâk, İslâm ve Kâinat, Mustafa Yazgan, Elif Y.
76. Kısa Gerekçeli Pratik Ahlâk, Andre Lalande, MEB Y.
77. Yaşayan Cahiliye, Aysel Zeynep, İnkılap Y.
78. İslâm Hukukunda Örf ve Âdet, Selahattin Kıyıcı, İşaret Y.
79. Tanrı-Ahlâk İlişkisi, Mehmet S. Aydın, TDV Y.
80. İslâm Ahlâkının Esasları, Babanzade Ahmed Naim, TDV Y.
81. Ahlâkın Dinî Temeli, Recep Kılınç, TDV.Y.
82. İnsan ve Ahlâk, Recep Kılınç, T.D.V. Y. İlim-Ahlâk-İman, Derleyen M. Rahmi Balaban, DİB Y.
83. İslâm Dini, İtikad, İbâdet ve Ahlâk, A. Hamdi Akseki, DİB Y.
84. İyi Müslüman, İsmail Lütfü Çakan, TDV Y.
85. İslâm Ahlâkı, Hasan Ege, Bahar Y.
86. Ahlâk Bilgileri, Ahmet Efe, Seha Y.
87. Tasavvufi Ahlâk, 1-5, M. Zahit Kotku, Seha Yay.
88. İslâm Büyüklerinin Örnek Ahlâkı ve Hikmetli Sözleri, İmam Şarani, Sönmez Neşr.
89. Edeb, Tahir Büyükkörükçü, Cağaloğlu Yay.
90. Büyük Günahlar, Hafız İmam Zehebi, Hak Yay.
91. İlâhi Yasaklar, Büyük Günahlar, Celal Yıldırım, Uysal Yay.
92. İlâhi Hikmetler, Büyük Sevaplar, Celal Yıldırım, Uysal Yay.
93. İslâm’da Helâl ve Haram, Yusuf el-Kardavi, Hilal Yay.
94. Helâller ve Haramlar, Hayrettin Karaman Nesil Yay
95. Lanetlenmiş Kişiler ve İşler, Mehmet Emre, Erhan Yay.
96. Ahlâk, İbn Hazm, Bilge Adam Y.
97. Ahlâk Dersleri, Eşref Edib, Beyan Y.
98. Ateistler İçin Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi, Hüseyin Akın, Akis Kitap
99. Dil ve Ahlâk, Hakan Poyraz, Vadi Y.
100. Ahlâk Nizamı, Mevdudi
101. Ahlâk Nizamı, Nurettin Topçu, Dergâh Y./Hareket Y.
102. Ahlâk Risalesi, Enes Uner, Fatih Y.
103. Ahlâk Felsefesi, Hüsameddin Erdem, Konya, 2001
104. İslâm Ahlâk Teorileri, Macit Fahri, Litera Y.
105. İslâm Ahlâkı, İmam Gazali, Sinan Y.
106. Herkes İçin Gerekli Ahlâkî Kurallar, Rızâ İsfehani, Ağaç Y.
107. Toplam Ahlâk, Coşkun Can Aktan, Zaman Kitap
108. Ahlâk-Hukuk İlişkisi, İsmail Kıllıoğlu
109. Karakter Nasıl Geliştirilir?, Aylin Atmaca, Timaş Y.
- 354 -
KUR’AN KAVRAMLARI
110. İslâm’da İnsanî İlişkiler ve Ahlâkî Hayat, Mehmet Kemal Gündoğdu, Nesil Y.
111. Sondevir Osmanlı Düşüncesinde Ahlâk, Hüsamettin Erdem, Şahsi Y.
112. Osmanlı Düşüncesinde Ahlâk, Hüsameddin Erdem, Dem Y.
113. Garp Menbalarına Göre Eski Türk Seciyye ve Ahlâkı, İsmail Hami Danişmend, İstanbul Kitabevi Y.
114. Türklerde Ahlâk ve Dünya Görüşü, Nihat Keklik, Ötüken Neşriyat
115. Akıl ve Ahlâk, Bünyamin Duran, Nesil Y.
116. Örnek Nesil İçin Sahabe Modeli, Murat Sarıcık, Nesil Y.
117. Siyasal Ahlâk ve Siyasal Ahlâksızlık, Türker Alkan, Bilgi Y.
118. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y., c. 1, s. 185
119. Kur’ân-ı Kerim’de İlim İman İlişkisi, Mustafa Bilgin, Basılmamış Yükses Lisans Tezi, Bursa, 1984
120. Ahlâk (Kapak Konusu), Vuslat Dergisi, s. 38, Ağustos 2004
121. Siyaset ve Ahlâk, İslâmiyat Dergisi, 6. cilt, sayı 1, 2003
122. Kur’ân-ı KerimKavram Tefsiri, Ahmed Kalkan, (Takvâ, İlim, İnfak, İfsâd-Islah, Sâlih Amel, Ahid, Tevbe, Hakka Bâtılı Karıştırmak ve Hakkı Gizlemek, Sabır, Zulüm-Zâlim, Af, Şükür, Yeme-İçme, İhsân-Muhsin, İsyan-İtaat, Ana Babaya İhsan, Güzel Söz, Kan Dökmek, Adâvet-Düşmanlık, Sihir/Büyü, Hevâ, İhtilâf, Husn/Güzellik, İhlâs, Sevgi ve Allah’ı Sevmek, Haram-Helâl, Günah, Sıdk/Doğruluk, İçki ve Kumar, Tahâret/Temizlik, Yemin, Karz-ı Hasen (Güzel Borç), Ribâ/Fâiz, Hesap ve Allah’ın Hesaba Çekmesi, İftirâ, Vahdet (Hep Birlikte Allah’ın İpine Yapışmak), Emr-i Bi’l-Ma’ruf ve Nehy-i Ani’l-Münker, Yumuşaklık-Kabalık ve Katı Yüreklilik, Şûrâ (İstişâre, Danışma), Azim ve Tevekkül, Buhl/Cimrilik ve Cömertlik, Fuhuş-Zinâ, Kadın-Erkek İlişkileri ve Ailede Geçim, Emânet, Hırsızlık, İsrâf, Elbise ve Tesettür, Yeis; Allah’ın Rahmetinden Ümit Kesmek, Kardeşlik, Gıybet-Alay-Lakab-Sûi Zan, Ahlâk Kavramları)
Aile Ahlâkı
1. Kur’an Âilesi, Mûsâ Kâzım Yılmaz, Hilâl Y.
2. Sevgi Peygamberi ve Yetişkin Din Eğitimi, Abdurrahman Dodurgalı, Rağbet Y.
3. Âilede İslâm Nizamı, Mehmet Altunkaya, Bahar Y.
4. Âile Bilinci, Aysel Zeynep, Denge Y.
5. Âile Saâdeti, Sâdık Dânâ, Erkam Y.
6. Âilede Saâdet Prensipleri, Mehmed Said, Bahar Y.
7. Âile Çevresi Kadın-Erkek İlişkileri, Servet Serdaroğlu, Redhouse Y.
8. Âile Okulu, Kemalettin Erdil, T.D.V. Y.
9. Âilede Eğitim, Hüseyin Ağca, T.D.V. Y.
10. Âilede Çocuğun Din Eğitimi, Abdurrahman Dodurgalı, İFAV Y.
11. Ailede Çocuk Terbiyesi, Halil Fikret Kanad, M.E.B. Y.
12. İslâm’da Aile Eğitimi (Terbiyetu’l-Evlâd), Abdullah Nasih Ulvan, Uysal Kitabevi Y.
13. Allah Rasûlünün Örnek Aile Hayatı, Ahmet Şelubi, Ahsen Y.
14. Hz. Muhammed’in Âile Hayatı ve Eşleri, Ziya Kazıcı, Çamlıca Y.
15. Hz. Peygamberin Sünnetinde Terbiye, İbrahim Canan, DİB Y.
16. Rasûlullah’a Göre Aile ve Okulda Çocuk Terbiyesi, İbrahim Canan, Yeni Asya Y.
AHLÂK
- 355 -
17. Muvahhid Âileyi Kurmak, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
18. Müslüman Ailede Çocuk Terbiyesi, Ahmet Hamdi Savlu, Hayra Hizmet Vakfı Y. Konya, 1978
19. Okul Öncesi Din ve Ahlâk Eğitimi, Zeynep Nezahat Özeri, Dem Y.
20. Çocuklarda ve Gençlerde Ahlâk ve Karakter Eğitimi, Recep Şükrü Apuhan, Timaş Y
21. Mutlu Bir Yuva İçin 33 Teklif, Salih Yusufoğlu, Araştırma Y.
22. Ailede Çocuğun Ahlâk Eğitimi, M. Zeki Aydın, Nobel Y./Dem Y.
23. Ailenin Ahlâk Kılavuzu, Es’ad Coşan, Seha Neşriyat
24. Cinsel Ahlâk ve Biyolojik Tehlike, Münevver Ahmed Enis, İz Y.
25. Ailede Çocuğun Ahlâk Eğitimi, M. Zeki Aydın, Nobel Y./Dem Y.
26. Ailenin Ahlâk Kılavuzu, Es’ad Coşan, Seha Neşriyat
27. İslâm’da Âile ve Çocuk Terbiyesi 1-2, Heyet, (Tartışmalı Toplantı), İSAV, İlmî Neş./Ensar Neşriyat
28. İslâm’da Evlilik ve Âile Eğitimi, Ali Eren, Merve Yayın Pazarlama
29. İslâm’da Âile Ahlâkının Dinamikleri, Âyetullah Hüseyin-i Mezâhirî, çev. Kadri Çelik, Hamd Y.
30. İslâm’da Erkeğin Eşine Karşı Vazifeleri, Emine Özkan Şenlikoğlu, Mektup Y.
31. İslâm’da Erkeğin Eşine Karşı Vazifeleri, Abdulhâlim Hamid, Mektup Y.
32. İslâm’da Kadının Eşine Karşı Vazifeleri, Abdulhâlim Hamid, Mektup Y.
33. İslâm’da Âile Eğitimi, Abdullah Ulvan, 1-2, Uysal Kitabevi Y.
34. Hanımlara İslâm İlmihali, Enbiya Yıldırım, Umran Y.
35. Örnek Âile, Necip Ammere, Risale Y.
36. Kur’an ve Sünnete Göre Örnek Âile, Necip Ammare, Görüş Y.
37. İslâm’da Erkek, Emine Şenlikoğlu, Mektup Y.
38. Delilleriyle Âile İlmihali, Hamdi Döndüren, Erkam Y.
39. Kadın İlmihali, Abdülvehhab Öztürk, Kılıç Y.
40. İslâmîyet’te Kadın Öğretimi, Tayyib Okiç, D.İ.B. Y.
41. İslâm’da Evlenme Âdâbı ve Müslüman Kadını, Ahmet Arslantürkoğlu, Can Kitabevi Y.
42. Müslüman Kadının Fıkıh Kitabı, İbrahim Cemal, Risale Y.
43. Müslüman Kadının Görevleri, Şehid Hasan el-Benna, Ravza Y.
44. Kaynaklarıyla Büyük Kadın İlmihali, Rauf Pehlivan, Gonca Y.
45. Râşid Halifeler Devrinde Kadın, Rızâ Savaş, Ravza Y.
46. Sosyal Hayatta Kadın, Heyet, İSAV, Ensar Neşriyat
47. Sosyal Hizmetlerde Hanımlar, M. Es’ad Coşan, Seha Neşriyat
48. Kur’an ve Sünnete Göre Müslüman Kadının Şahsiyeti, M. Ali Haşimî, Risale Y.
49. Müslüman Kadının Şahsiyeti, Kültür ve Dâveti, Abdulhâlim Nuhoğlu, Ravza Y.
50. İzahlı Kadın İlmihali, A. Uysal, M. Uysal, Uysal Kitabevi Y.
51. Gençlere Âile Eğitimi, Abdullah Nâsıh Ulvan, Ravza Y.
52. Kur’an ve Sünnette Annelik, Muhammed Seyyid, Uysal Kitabevi Y.
53. Hadis-i Şeriflere Göre Evlenme Âdâbı, Nâsıruddin Elbânî, Hikmet Y.
- 356 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ticaret Ahlâkı
1. Ticâret Ahlâkı, Mustafa Çelik, Misak Y.
2. İslâm’da Ticâret Prensipleri, M. Cevat Akşit, Gâye Vakfı, İst. 2001
3. İslâm’da Ticâret Hukuku, Abdülkerim Polat, Sabah Gaz. Kültür Y. İst. 1977
4. Delilleriyle Ticâret ve İktisat İlmihali, Hamdi Döndüren, Erkam Y.
5. İslâm’da Tüketici Hakları, Hüseyin Arslan, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1994
6. İslâm’da İş ve Ticaret Ahlâkı, Hüseyin Kaleşi, Seha Neşriyat
7. Alış-Verişte Vâde Farkı ve Kâr Haddi, Hayreddin Karaman ve heyet, İlmî Neşriyat
8. Ekonomi ve Ahlâk, N. Haydar Nakvi, İnsan Y.
9. İktisat ve Ahlâk, Salih Mirzabeyoğlu, İbda Y.
10. İktisadî Çözülmenin Ahlâk ve Zihniyet Dünyası, Sabri F. Ülgener, Der Y.
11. İslâm’da Mal ve İdare, Hasan Tahsin Feyizli, Kültür Bas. Yay. Birliği
12. İslâm Hukukunda Mülkiyet Hakkı ve Servet Dağılımı, Fahri Demir, D.İ.B. Y.
13. İslâm İcra ve İflas Hukuku, Fâhrettin Attar, Marm. Üniv. İlâhiyat Fak. Vakfı Y.
14. Alış-veriş: Hamdi Döndüren, Akif Köten, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 103-108
15. Zenginlere ve Zengin Olmak İsteyenlere, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. İst. 1993
16. Fakirler ve Zenginler, Vehbi Karakaş, Timaş Y. İst. 1993
17. Zenginler, Yoksullar ve Robotlar, Deniz Can Saner, Birleşim Y. İst. 1993
18. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. Fakir: Osman Eskicioğlu, c. 12, s. 129-131; Fakr: Süleyman Uludağ, c. 12, s. 132-134; İsraf: Cengiz Kallek, c. 23, s. 179-180; Kanaat: Mustafa Çağrıcı, c. 24, s. 289-290
19. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. Fakirlik: Hamdi Döndüren, c. 2, s. 141-143 el-Ğanî: M. Sait Şimşek, c. 2, s. 212-213; (Kanaat: Zübeyir Tekkeşin) c. 3, s. 297-298; Tevekkül c. 6, s. 211; Zenginlik: Arif Köten, c. 6, s. 448 ?Miskin, Zühd? İsraf?, Müsrif? Cimrilik? Cömertlik? Mal?
20. İslâm Nizamı, A. Rızâ Demircan, Eymen Y. c. 3, s. 131-163
21. İslâm ve Ekonomik Hayat, Ahmet Tabakoğlu, D.İ.B. Y. İst. 1987
22. İslâm’a Göre Banka ve Sigorta, Hayreddin Karaman, Nesil Y. 3. Bs. İst. 1992
23. İslâm’da Para, Ahmed el-Hasenî, Çev. Âdem Esen, İz Y. İst. 1996
24. İdeal Ekonomik Politikası, Abdurrahman Maliki, Ta-ha Y.
25. Müslüman ve Para, Hekimoğlu İsmail, Timaş Y. 7. bs. İst. 1996
26. Para, Faiz ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1987
27. İktisat Penceresinden İslâm, Ferit Yücel, Şahsi Y. İst. 1979
28. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Neşriyat, İst. 1992
29. İslâm’da İşçi-İşveren Münâsebetleri, Hayreddin Karaman, Marifet Y.İst. 1981
30. Çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmî Yaklaşımlar, Hamdi Döndüren, İklim Y. İst. 1988
31. Ekonomi Bir Din midir, Zübeyir Yetik, Beyan Y. İst. 1991
32. İşçi İşveren Münasebetleri, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1990
33. Sosyal Siyaset Açısından İslâm’da Ücret, Âdem Esen, T. Diyanet Vakfı Y. 2. Bs. Ank. 1995
34. Ekonomik Adâletin Temelleri, Muhammed Nuveyhi, Beyan Y. 2. Bs. İst. 1984
AHLÂK
- 357 -
35. Tüketim Köleliği, Ivan İllich, Çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y. İst. 1990
36. Ana Hatlarıyla İslâm Ekonomisi, Servet Armağan, Timaş Y.
37. Çağdaş Ekonomik Doktrinler ve İslâm, İ. M. İsmail, Boğaziçi Y.
38. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Y.
39. Ekonomiye Değinmeler, Zübeyir Yetik, Akabe Y.
40. Hz. Muhammed’in Getirdiği Ekonomik Düzen, Sâdık Yılma, Yeni Ufuklar Neşriyat
41. Hz. Peygamber Döneminde Devlet ve Piyasa, Cengiz Kellek, Bilim ve Sanat Vakfı Y.
42. Hz. Ömer Döneminde Ekonomik Yapı, İrfan Mahmud Rânâ, Bir Y.
43. İktisat Bilinci, Hekimoğlu İsmail, Denge Y. İst. 1996
44. İktisat, Kâzım Güleçyüz, Nesil Basım Yayın
45. İktisat Risaleleri, Mustafa Özel, İz Y.
46. İslâm Devlet Bütçesi, Celâl Yeniçeri, Şamil Y.
47. İslâm Ekonomi Sistemi, Muhammed Bakır Sadr, Rehber Y.
48. İslâm Ekonomisi ve Sosyal Güvenlik Sistemi, Faruk Yılmaz, Marifet Y.
49. İslâm Ekonomisinin Temel Meseleleri, M. Ekrem Han, Kayıhan Y.
50. İslâm İktisadında Helâl Kazanç, İmam Muhammed Şeybani, Seha Neşriyat
51. İslâm İktisadının Esasları, Celâl Yeniçeri, Şamil Y.
52. İslâm Şirketler Hukuku (Emek-Sermaye Şirketi), Osman Şekerci, Marifet Y.
53. İslâm Ekonomisinin Strüktürü, Sezai Karakoç, Diriliş Y.
54. İslâmî Açıdan Borsa, Heyet, Ensar Neşriyat
55. Tüketim Virüsü, Mustafa Karaalioğlu, Yeni Şafak Y. İst. 1995
56. Faiz, Ebû’l-A’lâ Mevdûdî, Çev. M. Hasan Beşer, Hilâl Y. İst. 1966
57. Faiz, Seyyid Kutup, Çev. Cafer Tayyar, İslâmoğlu Y.
58. Faiz ve Problemleri, İsmail Özsoy, Nil A.Ş. Y.
59. Faizsiz Bankacılık ve Kalkınma, Cihangir Akın, Kayıhan Y.
60. Faizsiz Yeni Bir Banka Modeli, Heyet, İlmî Neşriyat İSAV, İst. 1987
61. Türkiye’de, Dünyada Faizsiz Bankacılık ve Hesap Sistemleri, Mustafa Uçar, Fey Vakfı Y.
62. Tefsîr-i Âyeti’r Ribâ, Seyyid Kutup, İslâmoğlu Y.
63. İslâm’a Göre Faizsiz Banka, Kalkınma ve Sigorta, M. Ahmet Zerkâ, Kalem Y.
64. Para, Faiz ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1987
Âdâb ve Görgü Kuralları
1. Kur’ân-ı Kerim’de Âdâb-ı Muâşeret, Görgü Kuralları, M. Zeki Duman, İpek Y.
2. Kur’ân-ı Kerim’de Sosyal Münasebetler ve Âdâb-ı Muâşeret, M. Zeki Duman, Tuğra Y.
3. Âdâb-ı Muâşeret Edeb Yâ Hû, Mustafa Necati Bursalı, Çelik Y.
4. Hz. Peygamber’in Edeb ve Ahlâkı, el-İsbehanî, İz Y.
5. Günlük Hayatımızda Nezaket ve Görgü, Ayşenur Kurtoğlu, Timaş Y.
6. Görgü ve Nezaket Kuralları, Ali Çankırılı, İsmet Elbaşı, İ. Demirci, Timaş Y.
- 358 -
KUR’AN KAVRAMLARI
7. Mecmau’l-Âdâb, Sûfizâde Seyyid Hulûsi, Sağlam Kitabevi Y./Saâdet Y.
8. Mecmaü’l-Âdap, Fatih Enes Kitabevi
9. Mecmaul Adab, Naim Erdoğan, Huzur Y.
10. Âdâb-ı Muâşeret, Abdülkadir Halit, Rehber Y.
11. Âdâb-ı Muâşeret, Edeb Yâ Hu!, Mustafa Necati Bursalı, Çelik Y.
12. Konuşma Sanatı Görgü Kuralları, İshak Doğan, Uysal Kitabevi
13. Dua Âdâbı ve Hikmetli Dualar, Sevim Asımgil, Timaş Y.
14. Aile ve Görgü Ansiklopedisi, Ayten Karaalioğlu, İnkılap Kitabevi/Kelepir Y.
15. Hayatın İçinden Görgü ve Nezaket, Min Âdâbi’l İslâm, Abdülfettah Ebû Gudde, İlke Y.
16. Kur’an ve Sünnet Işığında Görgü, İbrahim Ünal, Nesil Y.
17. Peygamberimizin Şemaili Ahlâk ve âdâbı (s.a.s.), Hüseyin Algül, Nil Yayınları
18. Edeb, Tahir Büyükkörükçü, Cağaloğlu Yay.
19. Kız İsteme, Düğün âdâbı ve Cinsel Eğitim, Abdullah Nasıh Ulvan, Uysal Kitabev Y.
20. Kurban Bayramı ve Kurban Kesme âdâbı, Yaşar Bozyiğit, Umran Y.
21. Çağdaş Görgü Kuralları ve Protokol, A. Nevzad Odyakmaz, Mephisto Y.
22. Görgü ve Nezaket Kuralları, Emine Yüter, Sarı Papatya Y.
23. Aile ve Toplumda Görgü ve Nezaket Kuralları, Emine Yüter, Papatya Y.
24. Tatlı Emeller Acı Hakikatler Yahud Gelecek Nesillere Siyasî Âdab Tâlimi, Mizancı Mehmed Murad, Şehir Y.
25. Görgü ve Nezaket Kuralları, Mecit Dönmezbilek, Keşif Y.
26. Görgü: Kur’an ve Sünnet Işığında, İbrahim Ünal, Nesil Y.
27. Görgüsüzlük Çağı Davranış Rehberi, Yüksel Söylemez, ODTÜ Geliştirme Vakfı Yayıncılık
28. Her Şeyin Bir âdâbı Var, Şenay Duru Özaltın, Alfa Basım Yayın
29. Aileye Pratik Bilgiler, İnci Beşoğul, Nesil Y.
30. Aile Eğitim Kılavuzları, c. 22, Görgü Kuralları, Nabi Avcı, Seha Neşriyat
31. Âdâb, Muhammed bin Abdullah Hânî, terc. Ali Hüsrevoğlu, Erkam Y./Özel Y.
32. Adab Bilinci, H. Ali Akar, Furkan Y.
33. Âdâb-ı Muâşeret Konularına Göre Kırk Hadis I-II, Said Köşk, Kahraman Y.
34. Edeb-Âdâb ve Çeşitli Dualar, S. H. Eren, Berekat Y.
35. Bütün Yönleriyle Osmanlı âdâb-ı Osmaniye, Erol Özbilgen, İz Y.
36. Kur’an ve Sünnet Işığında Âdab, Seyda Muhammed Konevi, Ahmet Öz, Reyhan Y.
37. Adap Sünnetler Sünneti Yaşamak, Kolektif, Okul Y.
38. Genel Âdap ve Aile Düzenine Karşı İşlenen Suçlar, Cengiz Otacı, Seçkin Y.
39. Osmanlıda Gündelik Hayatın Değişimi, Âdâb-ı Muâşeret, Nevin Meriç, Kaknüs Y.
40. Avrupa Âdâb-ı Muâşereti yahut Alafranga, Ahmet Mithat Efendi, Akçağ Y.
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 359 -
Kavram no 7
Toplumsal Hayat 1
Bk. Kadın; Nikâh
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
• Âile; Anlam, Mâhiyet ve Önemi
• Âilede Haklar ve Görevler
• Ana-Babanın En Büyük, En Kutsal Görevi: Çocuklar, Çocuklar, Çocuklar!
• Gerçek Eğitim Yuvası Ev, Esas Öğretmen de Anne ve Babadır
• Kur’ân-ı Kerim’de Âile ve Eşlerin Geçimi
• Hadis-i Şeriflerde Âile ve Eşlerin Geçimi
• Âilede Sağlıklı İletişim
• Âile Hayatı ile İlgili Haramlar
• Doğum Kontrolü
• Düşük Yapma
• Kadın-Erkek İlişkileri ve Âilede Geçim
• Erkeğin Yöneticiliği ve Dövme Yetkisi
• Kadın-Erkek Eşitliği mi, Adâlet, Uyum ve Birbirini Tamamlama mı?
• Teaddüd-i Zevcât/Poligami
• Kadınlarla; Özellikle Ev ve Çocuklar Konusunda İstişârenin Önemi
• Aile İçi Şiddet
“Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve erkekler mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların kavvâmıdır (yöneticisi ve koruyucusudur). Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır. Allah’ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de nâmuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezse) dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür. Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin âilesinden bir hakem ve kadının âilesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse Allah aralarını bulur. Şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır.” 1441
Âile; Anlam, Mâhiyet ve Önemi
Âile: Nesep veya evlilikle bir araya gelmiş, ana-baba ve çocuklardan oluşan topluluk demektir. Büyük baba, nine, torunlar da âile tanımı içine girdiğinden onlar da âilenin bir parçasıdırlar.
1441] 4/Nisâ, 34-35
- 360 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kadın ve erkeğin birbirlerine karşı duydukları his, arzu, duygu ve meyiller Sünnetullah gereğidir.1442 Allah Teâlâ insana, yaratılışındaki fıtrata uygun olarak bu duyguları vermiş, yalnız bu meyillerin tatmin yolunu da belli prensiplerle sınırlamıştır. Bu sınırlar, Kur’an ve Sünnete uygun evlenmelerdir. İslâm’a uygun olmayan evlenme, ilişkiler ve meyiller yasaklanmıştır.
Evlilik, eşler arasında maddî ve mânevî tatmini sağladığından sükûnet ve rahatlık unsurudur. Neslin devamı ve gelişebilmesi için evlilik müessesesine ihtiyaç vardır. Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet’te belirlendiği şekilde olmadıkça sağlam bir âile yuvası kurulmasından söz edilemeyeceği gibi, doğan çocukların da meşrû olacağı düşünülemez.
İlk âileyi ilk insan Hz. Âdem (a.s.) ile Hz. Havvâ kurmuştur. O zamandan beri âile müessesesi olgunlaşmış ve gelişmiştir. Bununla beraber, toplumların, ekonomik durumun, iklimin etkisiyle çeşitli âile tipleri meydana gelmiştir.
Âile ana-baba, çocuklar, biraz daha geniş anlamıyla karı-kocanın akrabâsından oluşur.
İslâm âilesinin kurulması için ilk şart, evleneceklerin mü’min bir erkekle mü’mine bir kadın olması, birbirleriyle sıhriyetin Kur’an’da yasaklananlardan olmaması gerekir. Kur’an’da; anne, baba, kızlar, oğullar, kardeşler, teyzeler ve yeğenlerle evlenmenin haramlığı ile sütkardeşler arasındaki evliliğin yasak olduğu hükme bağlanmıştır. Yine Kur’ânî hükme göre hala ve amca ile evlenmek yasaktır. İslâm’ın getirdiği hükümler, iki kız kardeş ve hanımın yeğenini bir arada nikâhlamayı yasakladığı gibi, hanımın vefâtından sonra bunların nikâhlanabileceğini de mümkün kılmıştır. Hala ve amca çocuklarının evlenmeleri ise helâl kılınmıştır. Çocukların eşleri ile kayınvâlide, üvey anne ve üvey baba ile ve evli kadınlarla evlenmek haramdır.
“Sizlere, analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz kardeşlerinizin kızları, kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren sütanneleriniz, sütkardeşleriniz, karılarınızın anneleri, kendileriyle gerdeğe girdiğiniz kadınlarınızın yanında kalan üvey kızlarınız -ki onlarla gerdeğe girmemişseniz size bu engel yoktur-, öz oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeş bir arada olmak sûretiyle evlenmek size haram kılındı. Geçmişte olanlar geçmiştir. Doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder.”; “...Evli kadınlarla evlenmeniz de haram kılındı.” 1443
Âilenin huzurlu olması için, âileyi oluşturan bireylerin birbirlerine karşı görevlerini yerine getirmeleri gerekir. Bu görevler şöyle özetlenebilir:
a- Karı-kocanın birbirlerine karşı görevleri: Karı-koca birbirlerinin bazı eksiklerini, kusurlarını görmezlikten gelmeli, nâmus ve iffetlerini korumalıdırlar. Böylece bütünleşerek âile saâdetini sağlamalıdırlar. Dinimiz âile reisi olarak erkeği tanır: “Erkekler kadınlar üzerinde hâkimdir.”1444 âyeti bunu ifâde eder. Çünkü erkekler kadınlardan daha güçlü olarak yaratılmışlardır. Âilesinin geçimini sağlamak
1442] 3/Âl-i İmrân, 14
1443] 4/Nisâ, 23-24
1444] 4/Nisâ, 34
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 361 -
erkeğin görevidir. İslâm buna o kadar önem verir ki, bir erkeğin Allah rızâsını gözeterek âile fertlerine yaptığı harcamayı sadaka kabul eder. 1445
Kocanın hanımına karşı hak ve görevlerini hadisler ışığında şöyle sıralayabiliriz: Bir kimse hanımına iyi davranmalı, onu kırmamalı, kaba davranışlardan sakınmalıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: “Ey ümmetim! Kadınlara hayırla muâmele etmenizi tavsiye ederim. Çünkü onlar sizin emriniz altındadır. Fazla tahakküme hakkınız yoktur. Ancak açıktan fuhuş irtikâp etmiş olsalar o zaman durum değişir.” 1446
Koca, hanımına hanım da kocasına ilgi göstermeli, saâdeti evlerinde aramalıdırlar. Meşrû olmayan yollara düşmemelidirler. İffet ve nâmus konusunda titiz davranmalıdırlar: “Mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını zinâdan korusunlar.”1447 âyeti bunu ifâde eder.
Erkek, hanımına ve çocuklarına dinî emirleri hatırlatmalı, iyi yönde eğitmelidir. “Âilene namaz kılmayı emret.”1448; “Yedi yaşındaki çocuğa namaz kılmayı öğretiniz. On yaşına vardıklarında (kılmazlarsa) cezâlandırınız.” 1449
Koca, kendi mal varlığı ve imkânlarına göre hanımının nafakasını sağlayıp her türlü ihtiyacını gidermekle yükümlüdür.1450 Bu hususta cimrilik ettiği takdirde hanımı ilgili yöneticilere ve yargı makamlarına başvurup durumunu anlatabileceği gibi, kocasına danışmadan onun malından harcama yapabilir. Koca, hanımına asla “çirkinsin” dememeli, yaptığı işte sürekli kusurlar aramamalı,1451 hanımını asla dövmemeli,1452 hanımını sürekli zan altında tutup onu gizlice tâkip etmeye kalkışmamalıdır. 1453
Hanımının kocasına karşı görevlerine gelince; hanım, âilenin reisi olan kocasına karşı bütün meşrû ve İslâmî meselelerde itaat eder. Kadın eşinin malını âilesinin her türlü sırrını, nâmusunu, çocuklarını korumalıdır. Kadın durup dururken kocasından boşanmayı istememelidir. Çok zor durumda kalmadan kocasından ayrılmak isteyen kadına Cennet kokusu haramdır.1454 Kadın kocasından izinsiz olarak evinden dışarı çıkmamalıdır. 1455
Kadının kocasını memnun etmesi onun en önemli görevidir. Bu konuda Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Herhangi bir kadın, kocası kendisinden râzı olduğu halde ölürse Cennet’e girer.”1456 Yine başka bir hadislerinde Rasûlullah Efendimiz: “Kadın kocasının yatağını (ma’zeretsiz) terk ederek gecelerse, o kadına melekler sabaha kadar
1445] Riyâzu’s-Sâlihîn, I, 331
1446] Riyâzu’s-Sâlihîn, I/319
1447] 24/Nûr, 30
1448] 20/Tâhâ, 132
1449] Riyâzu’s-Sâlihîn, I/339
1450] Ebû Dâvud, Nikâh 41
1451] İbn Mâce, Nikâh 3
1452] Buhârî, Nikâh 93
1453] Müslim, İmâre 56
1454] Ebû Dâvud, Talâk 18
1455] Buhârî, Nikâh 116
1456] Riyâzu’s-Sâlihîn, I/326
- 362 -
KUR’AN KAVRAMLARI
lânet ederler.”1457 buyurmuşlardır. Kadın kocasına olgun ve iyi davranmalı, zenginliği ve güzelliği ile övünmemeli, ev işlerini düzenlemeli, çocuklarına bakmalı, kocasının malını israf etmemelidir. 1458
b- Anne babanın çocuklarına karşı görevleri: Anne ve babanın ilk görevi, çocukların ihtiyaçlarını karşılamaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: “Bir adamın hayır için harcadığı paranın en faziletlisi, âilesine sarfettiği parayla, Allah yolunda kullanacağı atı için verdiği ve bir de Allah rızâsı için (mücâhid) arkadaşlarına sarfettiği paradır “ 1459
Çocukların ihtiyaçları temin edilirken ne israfa kaçılmalı, ne de cimrilik yapılmalıdır. Her iki husus da dinimizin uygun görmediği şeylerdir.
Anne-baba çocuğunu güzel terbiye etmeli, anlayamayacağı bilgilerden ona bahsetmemeli, eğitimde basitten mürekkebe (karmaşığa) gitmelidir. Evvelâ Allah’ı tanıtmalı, imanı kavratmalı, inandırmalı, uygun yaşa vardıklarında da ibâdetleri öğretmelidirler. Ayrıca nelerin iyi, nelerin kötü olduğunu anlatmalı, yeme-içme, oturup-kalkma âdâbını öğretip bunları benimsetmelidir. Bunlar yapılırken, ana-babanın, çocuklarına iyi örnek olmaları gerekir. Çünkü çocuklar daima büyüklerini taklit ederler.
Anne-baba, çocuklarına adâletle davranmalı, onların kıskançlık duygularını kamçılamamalı, kız-erkek ayrımı yapmamalıdır. Anne-baba çocuklarına güzel isimler koymalı, sünnet ettirmeli, İslâmî bilgi ve duygularını geliştirmelidir. Anne-baba çocuklarına sevgi ve merhamet göstermelidir. Peygamber Efendimiz, bir dizine Üsâme’yi, diğer dizine de Hasan’ı oturtur, sonra: “Allah’ım bunlara rahmet ve saâdet ihsan buyur, çünkü ben bunların hayır ve mutluluğunu diliyorum” buyurmuştur. 1460
Anne-baba evlenme çağına gelen çocuklarını, temiz ve ahlâklı kimselerle evlendirmelidirler. Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Geride kendisine duâ edecek hayırlı bir çocuk bırakan kimsenin amel defteri kapanmaz, kendisine sürekli olarak hayır yazılır.” 1461
İslâm âile hukukunun özelliklerine gelince; Evliliğin gâyesi âileye huzur ve mutluluk, toplumda da iyi bir nesil temin etmektir, “Onun (varlık ve kudret) alâmetlerinden birisi de size kendinizden eşler yaratmasıdır, ki siz onlarla huzur ve sükûnete kavuşursunuz. Ve aranıza sevgi ve rahmet koymuştur.”1462; “Onlar (kadınlarınız) sizin için elbise, siz de onlar için elbisesiniz...”1463 İslâm cinsî ihtiyacın tatminini tabii karşılamakla beraber, evliliğin gâyesinin bundan ibâret olmadığını söylemektedir. “Doğuran siyah kadın, doğurmayan güzel kadından daha iyidir”, “Evlenin, çoğalın: Çünkü ben kıyamet gününde diğer ümmetlere karşı sizinle (çokluğunuzla) ifti1457]
A.g.e., I/323
1458] S. Buhârî, Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, V/174
1459] Riyâzu’s-Sâlihîn, I/329
1460] S. Buhârî, Tecrid-i Sarih Tercümesi, XII, 127
1461] Ebû Dâvud, Vesâyâ 14
1462] 30/Rûm, 21
1463] 2/Bakara, 187
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 363 -
har edeceğim”1464 Kocanın karısıyla müşterek, yüce ve insanî bir hayat sürmek arzusunun belirtisi olan mehrin sembolik bir şey olması da aynı gâyeye matuftur.
Âilenin mutluluğu çocukların asâleti ve İslâm toplumunun kurtuluşu, evleneceklerin eşlerini seçerken kullandıkları ölçü ile yakından ilgilidir. Bu konuda Rasûlullah (s.a.s.) şöyle bir ölçü koymuştur: “Kadın dört özelliğinden dolayı nikâhlanır: Malı, asâleti, güzelliği ve dindarlığı; eli toprak olasıca, durma dindarını bul!” 1465
İslâm’da evlilik, gereksiz formalite ve merâsimlerden uzak İslâmî bir akittir. Nikâhın ilân edilmesi, yakın dost ve akrabaya ziyafet verilmesi, tef vb. çalınıp şenlik yapılması güzel telâkki edilmiş, teşvik görmüş, böyle bir dâvete icâbet etmemek hoş karşılanmamıştır. 1466
Evliliğin gerçekleşmesinden itibaren karı-koca, Allah önünde birbirlerinin haklarına uymakla yükümlüdürler. Bu karşılıklı haklar âile reisliği hâriç, eşitlik esasına dayanır. Evlilik kadının şahsiyetini ortadan kaldırmaz, erkeğin hukukî ve sosyal kişiliği eşinin haklarını gölgelemez. Kadın kendi âile ismini taşıyabilir, kendine ait mallar üzerinde tam ve bağımsız bir tasarruf yetkisini kullanabilir.
Karı-koca birbirlerine iyi niyet ve güzel ahlâk ile davranacaklardır. “İyileriniz, âilesine karşı iyi olandır...”1467 Ufak tefek huysuzluk, geçimsizlik ve kusurlara sabredecek, yuvanın yıkılmaması için tahammül göstereceklerdir: “...Kadınlara normal ve iyi davranın; onlarda hoşunuza gitmeyen bir şey olursa, belki bir şey hoşunuza gitmediği halde Allah onu birçok hayırla doldurmuştur.”1468 Anlaşmazlık büyürse hakeme başvurulacak, hakemler de âilenin devamını sağlayamazlarsa son çare olarak, usûlüne uygun “tedricî boşanma” sistemi uygulanacaktır.
İslâm âile hukuku, dördü geçmemek üzere ve oldukça güç durumlara ve şartlara bağlı olarak erkeğin aynı zamanda birden fazla kadınla evlenmesine izin vermiştir. İlk eş, üstüne evlenilmemesi şartını koşmuş ise ikinci evlilik yapılamayacağı gibi, usûlüne uygun evlenmelerde eşlerin hukuk ve şahsiyetini göz önünde bulundurmak gerekir.
Mânevî ve ahlâkî ilişkiler yanında anne-baba ile çocuklar arasındaki hukûkî münâsebetler de itina ile tanzim edilmiştir. Ehliyet, velâyet ve vesâyet hükümleri babalı veya yetim bütün çocukların durumları ve menfaatleri ile alâkalıdır. İslâm, muhtaç ana babaya çocuklarının bakmasını, erkeğin karısına ve muhtaç olan akrabasına geçim sağlamasını teminat altına almıştır. Nihâyet miras hükümleri de yakından uzağa bütün hısımların, ölenin malı üzerindeki haklarını tesbit etmiştir.
İslâm hukuku, zinâyı kesin şekilde yasakladığı için, ona götürmesi muhtemel bütün şüpheli yolları tıkamış, kadınlarla erkeklerin karışık eğlenmelerini,
1464] Avnu’l Ma’bûd Şerh-i Ebû Dâvud, I, 173
1465] Buhârî, Nikâh 16
1466] Buhârî, Nikâh 66 vd.
1467] İbn Mâce, Nikâh 50
1468] 4/Nisâ, 19
- 364 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yabancı bir erkekle kadının baş başa kalmasını, yabancı kadın ve erkeğin birbirine ısrarla bakmalarını (…) yasaklamıştır. İslâm’da âile düzeninin oturduğu bunun gibi temeller, İslâm hukukunun âile anlayışını her hâliyle ortaya koymaktadır. 1469
Kocanın karısı üzerindeki yetkileri de âile birliğini devam ettirme esâsına yöneliktir ve bununla sınırlıdır. İslâm’da kadın, kocası karşısında bağımsız bir kişiliğe sahip olduğu gibi, iktisâdî bakımdan da bağımsızdır: İslâm hukukundaki tek kanunî mal rejimi olan mal ayrılığının tabiî sonucu olarak karı ve kocanın mal varlıkları birbirinden ayrıdır; hâkim görüşe göre kadın, kendi mal varlığında dilediği gibi tasarruf edebilir. Bunun için kocasının rızâsına muhtaç değildir. Ayrıca kadın, erkekler gibi mirasa ehildir. Bu mallar üzerinde de kocasının bir müdâhalesi sözkonusu değildir. Zâten İslâm hukuku bakımından kadın ve erkek esas itibarıyla eşittir. Nitekim bir hadiste kadınlar erkeklerin mülkiyetinde olan bir mal olarak değil; aynı haklara sahip kimseler olarak takdim edilmektedir.1470 Aynı şekilde, kadın olma, kişinin ehliyeti üzerinde de olumsuz bir etki yapmaz; tam ehliyetli sayılmak için kişide bulunması gereken nitelikler bakımından kadın ve erkek aynı durumdadır. Ne var ki, erkeğin toplum hayatında yüklenmiş olduğu ağır yükler, onun hak ve yetki bakımından kadına karşı nisbî bir üstünlüğe sahip olmasını gerekli kılmıştır. Nitekim bir âyet-i kerîmede, “erkeklerin kadınlar üzerinde, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Yalnız erkekler için onlar üzerinde bir derece vardır”1471 buyurulmaktadır.
Evlenme sırasında erkek kadına mehir adıyla belirli bir para veya mal öder veya ödeme borcu altına girer. İsim olarak mehir, İslâm öncesi Arap toplumunda aynen, yahûdilikte benzer şekilde (mohar) var ise de, mâhiyetleri farklıdır. İslâm hukukunda mehir, evlenecek kadının âilesine değil; bizzat kendisine verilir ve kadın diğer mallarında olduğu gibi onda da dilediği gibi tasarrufta bulunur. Bu durum, ödenen mehrin satış bedeli, nikâhın da bir satış akdi olduğu iddiâlarını çürütmektedir. Bir kimsenin bir akde hem taraf olup satış bedelini alması, hem de akde konu olması mümkün değildir. Gerçekte mehrin amacı kadına iktisadî bir güç kazandırma ve boşanmanın sûiistimal edilmesini önlemektir. Özellikle boşanmalara sıkça başvurulduğu dönem ve bölgelerde yüksek tutulan ve çoğu kere boşanma ânında ödenmesi kararlaştırılan mehrin bu nevî sebepsiz boşanmalara önemli ölçüde engel olduğu bir gerçektir.
İslâm’da âile esas itibarıyla tek evlilik (monogomi) üzerine kurulmuştur. Fakat belirli durumlarda kocanın dörde kadar evlenmesine izin verilmiştir. Ancak bunun bir emir değil; belirli şartlarla başvurulan bir ruhsat olduğu unutulmamalıdır. Böyle bir evliliğe izin veren Nisâ sûresinin 3. âyetinin devamında: “...Şâyet adâleti gözetmekten korkarsanız o zaman bir tane ile veya câriyenizle yetinin. Doğru yoldan ayrılmamak için bu daha elverişlidir”1472 buyrularak tek evlilik teşvik edilmiştir. Uygulamada müslüman toplumların genellikle tek evliliği tercih ettikleri, bazı zengin kimselerin ve tarımla uğraşanların çok evliliğe belirli ölçüde başvurdukları görülmektedir.
1469] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 75-77
1470] Ebû Dâvûd, Tahâret 94; Tirmizî, Tahâret 82; Dârimî, Vudû’ 76; Ahmed bin Hanbel, VI/256, 377
1471] 2/Bakara, 228
1472] 4/Nisâ, 3
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 365 -
İslâm âilesinde evlâtlık kurumuna yer verilmemiş, bu yapay bir ilişki olarak kabul edilmiştir. Kimsesiz çocukların bakılıp büyütülmesi bütün müslümanlara ve bu arada İslâm devletine yüklenen dinî-hukukî bir görev olmakla birlikte, bir kimseyi himâyesine alanla o kişi arasında evlenme engeli doğacak, tek veya çift taraflı bir miras ilişkisi kurulacak şekilde bir akrabâlık bağının doğduğu kabul edilmemiştir.1473 Esâsen çok evliliğin var olduğu toplumlarda hukuken izin verilse bile evlâtlık kurumuna, uygulamada pek rastlanmadığı, çocuğu olmayanların evlâtlık yerine bir ikinci evliliği tercih ettikleri sosyal bir vâkıadır.
İslâm dini, belirli şartlarla âile birliğinin bozulmasına müsâade etmiştir. Boşanma konusunda kabul edilen sistem, boşanmayı yozlaştıran yahûdi uygulamasıyla onu asla kabul etmeyen hıristiyan tatbikatı arasında yer alan orta bir yol görünümündedir. Hz. Peygamber’in, eşlerin birbirlerine iyi davranmaları ve âile birliğini devam ettirmeleri hakkında çeşitli emir ve tavsiyeleri vardır. Birbirleriyle uyuşamayan eşlerin en son başvuracakları çözüm şekli boşanmadır. Bundan önce uyuşmazlığın eşler arasında çözülmesi, bu mümkün olmazsa iki tarafın âilelerinden seçilecek birer hakeme havâle edilmesi1474 başvurulacak usullerdendir. Eğer bunlar bir fayda vermezse son çâre olarak boşanmaya izin verilmektedir. Ne var ki bu izinle birlikte boşanma yine de hoş görülmemiştir. Bir hadis-i şerifte: “Allah’ın helâl kıldıklarının en kötüsü boşanmadır”1475 buyrulmuştur. Özellikle sebepsiz boşanmalar hiçbir şekilde hoş karşılanmamıştır. Bununla beraber, artık bir arada bulunmasına imkân kalmayan eşlerin genel olarak boşanma hakları kabul edilmiştir. Hıristiyanlıkta olduğu gibi eşlerin evlenmekle artık ayrılmaz bir bütün teşkil ettikleri anlayışı ve dolayısıyla âile birliğinin her durumda devamının istenmesi lüzumsuz bir ifrat kabul edilmiştir.
Boşanma konusunda kocanın kadına nisbetle daha geniş bir serbestlik içerisinde bulunduğu görülmektedir. Bu, boşanmanın mâlî bütün külfetinin kocanın omuzlarında oluşu ve kocayı boşanma kararından önce dikkatli olmaya iteceği düşüncesine dayanmaktadır. Aynı zamanda erkeğin kadın kadar hissî olmaması ve boşanma hakkını genellikle sûiistimal etmeyeceği anlayışı da bu hususta rol oynamıştır. Nitekim kocanın sahip olduğu bu boşanma serbestisi, aynı ölçüde tatbikata yansımamıştır. Bunda kocanın yükleneceği mâlî külfetin yanı sıra, dinin sebepsiz boşanmayı hoş görmemesi de büyük ölçüde müessir olmuştur. Kadın, boşanma konusunda daha sınırlı bir yetkiye sahiptir. O, ancak kocasıyla anlaşarak (muhâlaa) veya belirli sebeplerin varlığında bir mahkeme kararıyla (tefrîk) boşanabilir. Âile birliğinin devamı sırasında olduğu gibi bu birliğin bozulmasından sonra da karı-kocanın, özellikle kocanın çocukları üzerinde belirli sorumlulukları devam etmektedir. 1476
Âile: Bireyden Cemaate, Düzensizlikten Nizâma, Günahlardan İbâdete Geçiş
Âile, kişinin kendilerinden sorumlu olduğu eşi, varsa çocukları, ev halkı, yani yakın akrabalardan oluşan insan toplumudur. Müslüman için âile, bir sosyal müessese olduğu gibi, aynı zamanda İslâmî bir kurumdur. Nikâh, iki ayrı cinsiyetten
1473] bk. 33/Ahzâb, 4-5
1474] bk. 4/Nisâ, 35
1475] Ebû Dâvud, Talâk 3
1476] Mehmet Âkif Aydın, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 199-200
- 366 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müslümanın İslâmî kurallar çerçevesinde bir araya gelmesidir. Âile, erkeğin eksiklerinin kadınla; kadının eksiklerinin de erkekle tamamlandığı, birbirlerinin ihtiyaçlarının temin edildiği, iki cinsi kaynaştıran bir kurumdur. Âile, erkek ve kadını asil bir duygu ve heyecanla birleştiren, bedeni sükûna, ruhu huzura erdiren bir müessesedir. Âile, toplum eğitimi yaptırarak, kişiyi toplum hayatına hazırlayan sevgi, saygı, şefkat, fedakârlık ve birlik ocağıdır. Âile yuvası okuldur, mesciddir; huzur evi ve çocuk yuvasıdır. Hammadde halindeki küçük yavruların her yönden büyümesini sağlayan, onların şahsiyet sahibi bir insan, Allah’a kulluk bilincine ulaşan bir müslüman ve İslâm toplumunun sağlıklı bir üyesi olmaları için yetiştirip geliştiren bir fabrikadır.
Evlilik, insan hayatını derinden etkileyen bir inkılâptır, devrimdir. Bireysel yaşayıştan toplumsallaşmaya, cemaatleşmeye ve devletleşmeye geçiştir. Düzensizlikten sistem ve nizama tırmanmadır. Âilelerinde İslâm’ı hâkim kılamayanların; sokaklarına, işyerlerine, toplum ve devletlerine şeriatı hâkim kılmaları beklenemez. Toplumu İslâmlaştırmanın, İslâmî toplum oluşturmanın küçük örneği ve aşaması evliliktir. Âile, erkek için yöneticilik okuludur; Erkek; liderliği, otoriteyi, disiplini, mes’ûliyeti, emânete riâyeti, haklara saygıyı, cemaate imamlığı en iyi şekilde uygulamalı olarak âilede öğrenir. Kadınıyla erkeğiyle fedâkârlığın, karşılık beklemeden vermenin, merhametin, sabrın, ahlâk güzelliğinin öğrenildiği bir okuldur âile. Anne-baba, bir taraftan öğretmeni, diğer yönden öğrencisidir bu okulun. Çocuk, hatta bebek, sanıldığı gibi sadece öğrenci değildir; minicik yapısına bakmadan ana-babasına çok, ama çok şeyler öğretir.
İslâm, akıllı ve büluğ yaşını aşmış bütün müslümanları âile yuvası kurmaya çağırdığı gibi, evliliği ve âile hayatını da bir ibâdet olarak değerlendirir. Kur’ân-ı Kerim, sosyal birliğin en üstün ve sağlam şekliyle sevgi, bağlılık, merhamet, iyilik, müsâmaha, yardımlaşma, doğruluk, insaf ve Allah korkusunu gözeterek âile kurumuyla ayakta tutulmasını hedef alır. Huzur, barış, sevgi ve mutluluk evde yaşanmayınca, toplumda hiç yaşanmaz.
Güçlü ve sağlam toplumlar, ancak fertleri inanç, fikir ve gâye birliği içinde kaynaşmış mutlu âilelerden oluşabilir. Bunun içindir ki, İslâm nizamı, âile kurumunu kutsal bir kuruluş şeklinde sunarak yüceltmiş ve dokunulmazlığını hükme bağlamıştır. “İçinizden, kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp, aranızda sevgi ve rahmet var etmesi, Allah’ın varlığının belgelerindendir. Bunlarda düşünen topluluk için ibretler vardır.”1477; “Nikâh, benim sünnetimdir. Sünnetimi yapmayan benden değildir. Evlenin, çocuk sahibi olun; ben kıyâmet gününde ümmetimin çokluğu ile iftihar edeceğim.” 1478
İslâm dini, evliliği tavsiye ettiği gibi, evlilik çağında olanların evlenmesine yardımcı olunmasını da öğütlemiştir. Bu tür yardımı, anne ve babaların görevleri arasında saymıştır. Dinimiz, bülûğ yaşını aşmış ve yeterli olgunluğa erişmiş, evlenme konusunda dinin hükümlerini öğrenmiş olan kız ve erkeklerin genç yaşlarda evlenip yuva kurmalarını ister. Böylece gençliğin, kontrolü zor istek ve arzuları, helâl yolda tatmin olacaktır. Bugün batıda, tarihe karışmak üzere olan evlilik kurumunun, çoğunlukla otuz yaşın üzerinde oluştuğunu görüyoruz. Batıyı tüm olumsuz konularda örnek almaya çalışan ülkemizde de, artık gençler 20
1477] 30/Rûm, 21
1478] İbn Mâce, Nikâh 1; Ahmed bin Hanbel, II/72
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 367 -
yaş civarını bile evlenme yaşı olarak görmüyorlar. Genç yaşta evlenmek isteyen bazı müslüman gençler de her türlü israf ve zorluklarla kaplı engelleri aşıp kolay yolla yuva kuramıyorlar. Böylece ahlâksızlığın önü açılmış oluyor.
Genç yaşta bekâr insanların çokluğu, düzen ve çevrenin haramları süslemesi, kolaylaştırması ile birleşince, çeşitli ahlâksızlıkların yayılmasına, maddî ve mânevî nice hastalıkların artmasına sebep teşkil ediyor. Bu konuda dinin reddettiği başlık parası, bir ev dolusu gerekli gereksiz eşya veya çeyiz isteme, milyarlarla ifade edilen düğün ve eğlence masrafları gibi İslâm’ın reddettiği israf ve lüzumsuz harcamalar da evliliğe ve gençlerin yuva kurmasına engel oluyor. Dinimiz, bu türlü davranışları büyük vebal sayarak kınamaktadır. İslâm, şer’î bir mâzeret olmaksızın evlenmekten kaçınmayı ve yuva kurma işini zorlaştırmayı bir günah saymıştır. İslâm, evliliği övmekte, bekârlıkta ısrarı yermektedir. Çünkü dinimiz, kadın-erkek ilişkilerinin meşrû olmayan ortamlarda ve ahlâkî olmayan bir şekilde gerçekleştirilmesini büyük bir fitne/şer olarak görür. Âile hayatı, korunmak isteyen mü’minler için kötü yollara en büyük frendir. İslâm’ın bir yandan zinâyı kesin tavırla yasaklarken; diğer yandan evlenmeyi teşvik etmesinin sebebi budur. Nitekim, her konuda olduğu gibi âile yönetiminde de örneğimiz olan Peygamberimiz (s.a.s.) gençlere şu tavsiyede bulunuyor: “Evlilik külfetinin altından kalkabileceğine güvenenleriniz evlensin. Çünkü evlilik, gözü ve cinsel arzuları haramdan korur. Aksi halde korunmak için oruç tutsun.” 1479
“Allah’ın emri, Peygamber’in kavli/sünneti” diye başlanan hayırlı bir iş, düğün töreninden başlayarak yuva ve âileyle ilgili tüm uygulamalarda şeytanın emrine göre değil; Allah’ın emrine, Peygamber’in sünnetine uygun olmalıdır. “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min erkek ve mü’mine hanıma o işi kendi isteklerine göre seçme (özgürce farklı eylem yapma) hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” 1480
Nikâh, bir ibâdettir. Her ibâdette aranacak ilk şart da imandır. Müslümanın evliliği, kâfirlerin yuva kurmalarından çok farklı ve Allah’ın hudûdu çerçevesinde olacağı için bir ibâdettir. Eş seçerken, çeyiz ve düğün masraflarında gereksiz harcamalar konusunda, akıl dışı ve din dışı örf-âdetlere uymada, ev yönetiminde, eşine davranışında, doğum kontrolü husûsunda, çocuklarını yetiştirmede, haramlardan kaçınıp farzlara riâyette... imanını ispat edecektir mü’min. Nikâhın imanla kopmaz bir bağı vardır. İman etmeyen bir kimseyle kıyılan nikâh geçersiz olduğu gibi, evlendikten sonra ağzından çıkan imana zıt bir söz, kafasında oluşan bir küfür düşüncesi sebebiyle de nikâh gidecek, eşler, birbiriyle zinâ yapmış olacaktır. Mü’min olmak, belki o kadar zor değil; ama mü’min kalmak, müslüman olarak ölmek, bizim gibi İslâm’ın hâkim değil; mahkûm olduğu topraklarda yaşayanlar için, hiç de kolay değildir.
Sözü ve hükmü sadece göklerde geçen, yalnız tabiat güçlerine karışan, insanı yarattıktan sonra başıboş bırakan, sınava tâbi tutmayıp her konuda özgür bırakan Allah inancı, müşriklerin Allah inancıdır; mü’minlerin değil. İnsanın işine, eşine, aşına, âile yuvasına, okuluna, mahkemesine, sokaklarına, medyasına, meclisine, kanunlarına, devletine... karışmayan bir Allah’a inanmak, kişiyi mü’min yapmaz. Böyle bir yaratıcıya, ama dünyalarına, yönetimlerine karışmayan bir
1479] Buhâri, Savm 10
1480] 33/Ahzâb, 36
- 368 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’a câhiliyye dönemindeki müşrikler, Ebû Cehil’ler de inanıyordu.
Günümüzde müslüman olduğunu iddiâ eden, hatta namaz kılıp oruç tutan nice kimsenin, Allah düşmanlarına/tâğutlara itaat edip onların hükümlerine rızâ gösterdikleri, sadece Allah’a mahsus olan sıfatları başkalarına verdikleri görülmektedir. Yine bazı kimselerin Allah’ı bırakıp birtakım şiar/sloganları, işaretleri, sembol ve bayrakları, gelenek ve görenekleri, artist ve futbolcuları, liderleri, parti ve grupları yücelttikleri ve bu sayılan (benzerleri de eklenebilecek) değerler uğruna büyük fedâkârlıklarda bulundukları, böylece bu değerlere kulluk ettikleri ortadadır. Bu şahısların tâğutun (azılı kâfir yöneticilerin) ortaya koyduğu nefsânî, şeytanî, indî değer yargılarıyla Allah’ın kanunları ve şeriatı çatışacak olsa, hep Allah’ın dinini onların istekleri doğrultusunda yontarak şekil verdikleri bir gerçektir. Putların, putlaştırılanların ve onların arkasına sığınanların emir ve yasaklarını harfiyyen yerine getirdikleri ve Allah’ın dinine tümüyle zıt olan sistemleri, ideolojileri kabul ederek onların hükümlerini tatbik ettikleri gözle görülen bir hakikattir. Bu tür insanların müşrik değil de; mü’min olduklarını nasıl kabullenebiliriz? Böyle kimselerin nikâhı ve ibâdeti de geçerli olmayacaktır.
Âile yuvasının âhirette de devam edecek bir huzur ve mutluluk ortamı oluşturması, nikâhın ve karı-koca sevgisinin bir ibâdet/sevap olması için Kur’an’ın istediği tevhidî iman ilk esastır. İmamların/hocaların eskiden, 32 farzı bilmeyenlerin nikâhını kıymamaları, gerçek anlamda ve sağlam bir şekilde iman edip inancını yaşamaya çalışmayanın nikâhının geçersiz olacağı gerçeğiyle ilgilidir. Kişinin, bulunduğu halle ilgili bilgileri öğrenmesi farzdır. Evlenecek kişilerin nikâhla, talâkla, âile ve evlilik konularıyla ilgili dinî hükümleri; karı-koca ve çocukla ilgili görevleri ve hakları bilmeleri şarttır. Ama bütün bu bilgilerden de önce imanla, irtidatla ilgili konuları ve bu hususlardaki güncel problemleri bilmek ve tevhide inanıp hayata geçirmeye çalışmak başta gelir. Çünkü iman gidince nikâh da gider.
Kur’an’da Rabbimiz şöyle buyurur: “Tertemiz hanımlar, tertemiz erkeklere lâyıktır. Tertemiz erkekler, tertemiz hanımlara lâyıktır.”1481 Yüzünde şeytânî bakışların izi, lekesi olmayan kızlarla; gözünde şehevî bakışların izi ve isi olmayan erkeklerin evliliğinden lekesiz, stressiz, birbirine bağlı, huzurlu yuva oluşur ve nurlu yavrular dünyaya gelir. “İman etmedikçe müşrik/putperest kadınlarla evlenmeyin. Beğenseniz bile, müşrik/putperest bir kadından imanlı bir câriye/köle kesinlikle daha iyidir. İman etmedikçe müşrik/putperest erkekleri de (kızlarınızla) evlendirmeyin.” 1482; “Zinâ eden erkek, zinâ eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmez...”1483 Sadece evlenecek kızın değil; erkeğin de bekâretinin bozulmamış olması gerekmektedir. Nâmussuzluk, zinâ ve fâhişelik sadece bayanlar için bir suç değil; bu ayıp ve günahlar, bu rezillikler aynen erkekler için de geçerlidir. Yani zinâ eden bir erkek de orospudur, fâhişe ve nâmussuzdur. Kızda aranan iman ve edep/nâmus, damat adayında da aranacak ilk vasıf olmalıdır.
Allah, ilk insan Âdem’i (a.s.) topraktan ve o bir nefisten eşini yaratmıştır.1484 Havvâ’sız Âdem eksiktir; Âdem’siz Havvâ’nın eksik olduğu gibi. Erkekle ka1481]
24/Nûr, 26
1482] 2/Bakara, 221
1483] 24/Nûr, 3
1484] 4/Nisâ, 1
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 369 -
dın birbirlerinin eksiklerini tamamlayan bir elmanın iki yarısı gibidirler. “Onlar (hanımlar) sizin için bir elbise; siz de onlar için bir elbisesiniz.”1485 Elbise, hem ayıplarımızı kapatan, bizi zarar verecek dış etkenlerden koruyan bir sığınak, hem de hoşa giden bir süs olduğu gibi, takvâ ile de ilişkilidir.1486 Demek ki, kocası olmayan kadın çıplak olduğu gibi, karısı olmayan adam da çıplaktır.
Gözlerin benzerini görmediği, gönüllerin hayal bile edemediği ırmaklara, köşklere, her çeşit rızıklara sahip olan cennette bile Hz. Âdem, Havvâ vâlidemizle huzur buluyor; Havvâ annemiz de Hz. Âdem’de mutluluğu yakalıyor. Rûm sûresinin 21. âyeti böylece tecellî ediyor. İkisinin huzurundan rahatsız olan şeytan, onların çıplak olması için bütün planlarını kuruyor ve cennetten çıkarılmalarına sebep oluyor. Ama Hz. Âdem’le Havvâ anamız bu dünya evinde birlikte Rablerine yönelip af talebinde bulunuyorlar, örtünüyorlar ve Allah da onları affediyor. “Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın.” 1487
İzzetine, iffetine, şeref ve nâmusuna düşkün müslüman kızlarımızın bu erdemi bazı iki ayaklı şeytanların gözüne batıyor. Hanımların dişiliğiyle değil; kişiliğiyle toplumda yer alma isteklerine karşı kırmızı başörtüsü görmüş boğa gibi saldıracak yer arıyorlar. Özellikle İmam-Hatip’te, Üniversitede okuyan ve okumak isteyen müslüman kızın dünya-âhiret tercihi ve cihadı da başörtüsü bayrağında düğümleniyor.
Çocuk: Cennet Kokusu veya...
Âile hayatının dinimizdeki büyük önemi acaba nedendir? Sadece erkek ve kadın, birbirlerini tamamlasınlar diye mi? Birbirlerinin maddî ve manevî ihtiyaçlarını gidersinler diye mi? Helâl yoldan dünyevî zevk ve huzura kavuşsunlar diye mi? Evet, bütün bu saydıklarımız önemlidir. Önemlidir ama, yeterli değildir. İslâm’da evlenmenin, âilenin teşvik edilmesi, sadece bunlar için değildir. Âilenin esas sebep ve hikmetlerinden belki en önemlisi nesildir, çocuk dünyaya getirmek ve yetiştirmektir. Ümmetin sayıca ve keyfiyetçe büyüyüp güçlenmesine sebebiyettir. Dünyada gereksiz ve hikmetsiz hiçbir ittifak mevcut değildir. Bu dünya hikmet dünyası ve sebepler âlemidir. Ne gökten elma yağar, ne yerden insan biter. Meyve için ağaca, çocuk için evlenmeye ihtiyaç vardır. İnsanlar, bu İlâhî kanuna uydukları, yani evlendikleri takdirde, nasiplerinde de varsa, kendilerine çocuk ikram ediliyor. Dünyaya imtihan için gönderilen ve hiçbir şey bilmeyen bu minnacık misafirin emrine, Allah, onun anne ve babasını veriyor. O küçük yavruya anne ve babasını hizmetçi kılıyor. Bu hizmetçiler için bu küçük insan, bir yönüyle lütuf, bir başka yönüyle azap vesilesidir.
Çocuk, ebeveyni için bir lütuftur. Çünkü onlar, Allah’ın bu nârin, nazlı ve cennet adayı sevimli yaratığına yaptıkları hizmet için, aynı zamanda sevap kazanıyorlar. Küçük bir bebek, hele insanın kendi çocuğu olunca, eve ve âileye büyük bir huzur, mutluluk ve neşe katıyor, âilenin temellerini sağlamlaştırıyor. Bununla birlikte, çocuklarına baktıkları, yedirip içirdikleri için ebeveyne bunlar sadaka oluyor, anne-baba bu yüzden sevaba giriyor. Hayatında bir tek ihtiyaç sahibinin
1485] 2/Bakara, 187
1486] Bk. 7/A’râf, 26
1487] 7/A’râf, 27
- 370 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dahi yüzünü güldürmemiş en cimri bir insan bile, çocuklarına yaptığı masraflar dolayısıyla sadaka sevâbına nâil olur. Çocuk yine bir lütuftur; çünkü anne ve babası ona, nereden gelip nereye gittiğini, bu dünya hayatında vazifesinin ne olduğunu güzelce anlattıkları takdirde tebliğ ve irşad şerefinden hisse sahibi olur. O çocuğun bir ömür boyu işleyeceği bütün güzel amellerinden bir pay alır, sevâbına ortak olurlar. Bir nevi ölümsüzleşir hayırlı evlât yetiştiren ebeveyn, sevap kazanmaya öldükten sonra da devam eder; akan, sürekli bir sadakadır müslümanca yetiştirilen çocuk.
Çocuk, diğer yönüyle de bir azap vesilesidir. Zira ebeveyni o İlâhî emânete Rabbini güzelce tanıtmadıkları, terbiyesine yeterince dikkat etmedikleri takdirde, onun işleyeceği günahlardan sorumlu tutulacaktır. Yine, onun dünyevî mutluluğu adına, bazen kendi âhiretlerini tehlikeye atıp, meşrû olmayan kazanç yollarına teşebbüs etmelerinden dolayı evlâtla sınavı kaybedebilir. “Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır.”1488; “Doğrusu, mallarınız ve evlâtlarınız bir fitne/sınavdır.”1489 Her konuda olduğu gibi, âile yönetimi ve çocuk yetiştirme konusunda da örneğimiz Allah Rasûlü’nün bu konudaki sorumluluğumuzu hatırlatan hadisi meşhurdur: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden (idare ettiğiniz kimselerden) sorumlusunuz.” 1490
İnançlar, değerler, gelenekler ve iyi alışkanlıklar, daha çok âile içinde kazanılır. Çünkü çocuğun şahsiyetini kazandığı devre, âile içinde geçer. Onun en çok sevdiği, inandığı, güvendiği ve özendiği ideal tip, anne ve babadır. Sağlam bir iman ve ahlâk düzeninin hâkim olduğu âilenin çocuklarına verdiğini hiçbir okul ve kurum veremez. Buna karşılık, inanç ve ahlâk yönünden bozulmuş âilelerin oluşturduğu toplumlar, dünya ve âhiret azâbının dâvetçileridir.
Çocuk dünyaya gelince çocuğa ilk bant kaydı yapılacak; kulaklarına ezan okunacak ve kamet getirilecek. Müslümanlar, bin dört yüz senedir bu sünneti yaşarken bir kısım geri zekâlılar, “bir günlük çocuk, ezanı duyar mı? Ne anlamsız şey bu yapılan?” diyorlardı. Ama günümüz ilmi, bir günlük çocuğun değil; ana karnındakinin bile duyduğunu söylüyor. “Duyduğu kelimeler, şuur altına yerleşir” diyor.
İşte biz, bir günlük çocuğun kulağına ezan okuyoruz. “Allahu Ekber = En büyük Allah’tır diyoruz. Çocuk büyüyünce yöneticilerin “en büyük benim” sözüne kanmasın, en büyük olanın ne futbol takımları, ne mal-mülk ve para, ne makam, ne şan olduğunu, dünyaya adım attığı gün idrâk etsin ve fıtratı bozulmasın diye ezan okuyoruz. Allahu Ekber’le adım atılan dünyaya, cenaze namazında yine Allahu Ekber’le vedâ edileceğinden; bu iki kapı arasındaki yolculukta her konuda en büyük olanın Allah olduğu bilinci yer etsin istiyoruz.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.): “Her doğan çocuk, İslâm fıtratı üzerine doğar. Anne babası onu yahûdi, hıristiyan veya mecûsî (hatta müşrik) yapar.”1491 buyuruyor. “Müslüman yapar” demiyor. Çünkü çocuk zâten müslüman. Onun içindir ki İslâm dini, dünyadaki bütün çocukları müslüman kabul eder.
1488] 66/Tahrîm, 6
1489] 64/Teğâbün, 15
1490] Buhârî, Cum’a 11; Müslim, İmâre 20
1491] Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 371 -
Çocuğa sıhhat vermek için çalışmayız, o doğuştandır. Biz, sıhhati bozacak zararlı hava, yiyecek, içecek ve giyeceklerden koruduğumuz gibi çocuğun fıtratında getirdiği İslâm’ı bozacak etkenlerden korumamız gerekir. Çocuğun en güçlü eğitimi, âileden aldığı eğitimdir. Çünkü âiledeki eğitim, yirmi dört saat devam eder. Okullar, daha çok öğretim yeri olsa bile terbiye, ahlâk, duygu eğitimi en köklü şekilde âilede kazanılabilir. Günümüzde okullarda öğretilenlerin de, öğretilmesi gereken doğrular olup olmadığı müslümanca değerlendirilmeli, evde yanlışlar tashih edilmeli, küfür ve şirk mikropları bünyede büyüyüp yerleşmeden temizlenmelidir. Unutmamalıyız ki, yaşlıyken öğrenilenler, su üzerine yazılan yazıya benzese de; çocukken öğrenilenler, mermer üzerine yazılan yazı gibidir.
Âile hayatı, tarafları günahlardan sakındırmak için büyük bir vesiledir. “Onlar (kadınlarınız) sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbise durumundasınız.”1492 Kadın ve erkek, müstakil olarak yarımdır, eksiktir, çıplaktır. Bu eksikliklerini birbirleriyle tamamlayacaklardır. Kadın ve erkeğin bu yardımlaşmayı şuurla ve helal yollarla yerine getirmeleri gerekmektedir. “İyilikte ve takvâda (Allah’ın yasaklarından sakınma üzerinde) yardımlaşın. Günah işlemekte ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezâsı çetindir.” 1493
Erkek olsun, kadın olsun her insanın dünyaya gönderiliş hikmeti, Kur’ân-ı Kerim’de “ibâdet“olarak açıklanıyor. İbâdet, yani kulluk yapmak, Allah’ın emirlerine uygun bir hayat geçirmek. İşte bu gâyenin gerçekleşmesinde karı-koca birbirine yardımcı olacak, sevgilerini ispatlayacaklardır. Öyle ki, beraberlikleri ve mutlulukları, ölümle son bulmasın; ebediyyen devam etsin.
Âilenin temel görevi, neslin çoğalmasına ve onların iyi yetiştirilip İslâm terbiyesiyle eğitilmesine imkân sağlaması ve eşlerin birbirlerine yardımcı olup ihtiyaç ve eksiklerini gidermeleri, birbirlerine sevgi, huzur ve sükûn sunabilmeleridir. Yalnız, unutulmamalıdır ki, bu dünya, âhiretin tarlası olduğuna göre, âile hayatından bu dünyada alınan rahat ve lezzet, ancak bir çekirdek hükmündedir. O çekirdek, gerektiği gibi beslenir, büyütülürse âhirette saâdet ağacı olacak ve en mükemmel meyvelerini o âlemde verecektir. Cennet, bu dünyadan ne kadar yüce ise, o âlemde mü’min kadın ve erkeklerin bir arada âilece bulunmaktan alacakları zevk ve mutluluk da bu dünyadakinden o kadar mükemmeldir.
Âilenin bu kadar önemli olmasından dolayı, dinimiz yuva kuracak gençlerin, birbirlerinin dinî ve ahlâkî durumlarını araştırmalarını emretmiştir. Peygamberimiz, eşlerin seçiminde geçici özelliklerden, fizikî güzelliklerden çok, inanç bütünlüğünün, olgun iman zenginliğinin ve ahlâkî soyluluğun tercih edilmesini ısrarla tavsiye etmiştir. Onun için, tevhîdî iman sahibi müslümanlar, kendileriyle yuva kurmayı düşündükleri eş adaylarında birinci özellik olarak sağlam bir imanı şart görmelidirler.
Âilede Haklar ve Görevler
İslâm, kuruluşunu düzenlediği âile yuvasının mutluluğu için, eşlere karşılıklı sevgi ve fedakârlığa dayalı görevler de yüklemiş, bu görevlerin içtenlikle yapılmasının, erkek ve kadın için birer ibâdet olduğunu bildirmiştir. Bu âilevî görevleri şöyle özetleyebiliriz:
1492] 2/Bakara, 187
1493] 5/Mâide, 2
- 372 -
KUR’AN KAVRAMLARI
a- Kadının Âiledeki Görevleri
İslâm ahlâkı, hayatın tüm alanlarında olduğu gibi âile kurumunda da başıbozukluğu kabul etmez. Bu sebeple, bir sosyal kurum olması itibariyle, âile içinde de bir düzenin hakim olması gerekir ki, bu da âilede bir otoritenin bulunması ile sağlanır. İslâm, bu yetki ve sorumluluğu, belli şartlar içinde erkeğe vermiştir. Bu durumda, âile düzeninin huzur ve saâdetinin sağlanması için, her otorite sahibine olduğu gibi, âile reisine de saygılı olmak, kadının başta gelen âilevî sorumluluğudur. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kadın, kocasının hakkına riâyet etmedikçe, Rabbinin hakkını (emrini) yerine getirmiş olmaz.”1494; “... Erkek, âilede yöneticidir ve yönetiminden sorumludur. Kadın da kocasının evinde yöneticidir ve elinin altındakilerden sorumludur.”1495; “Kocasını memnun bırakmış olarak ölen kadın, cennete girer.”1496 Kadın, yöneticilik ve sorumluluk bakımından âile reisliğine getirilen kocasının meşrû arzularına saygı göstermekle mükelleftir. Kocasının malını, âile sırlarını, nâmusunu ve çocuklarını da korumak mecburiyetindedir. Kocasını meşrû yollarla tatmin/memnun etmeye çalışmak, çocuklarını güzelce yetiştirmek ve yabancılara karşı tesettürüyle, davranışlarıyla nâmusunu muhafaza etmek: Müslüman hanımın âiledeki en önemli üç vazifesi bunlardır. “Sâliha (iyi) kadınlar, itaatkârdır. Allah, kendilerini (haklarını) nasıl koruduysa, onlar da öylece gizliyi (kimse görmese de nâmuslarını) koruyanlardır.” 1497 Peygamberimiz’in müjdesi de şöyledir: “Kadın, namazını kıldığı, orucunu tuttuğu, nâmusunu koruduğu ve kocasına itaat ettiği zaman, cennet kapılarının dilediğinden girsin.” 1498
Kadının en başta gelen görevi, iffet ve nâmusunu korumasıdır. Kadın, gözünü haramdan sakınarak, ırzını koruyarak, görülmesine müsaade edilen yerlerin dışında, örtülmesi gerekli yerlerini örterek bu görevini yerine getirir.1499 Evdeki işlerle ve çocukların yetiştirilip büyütülmesiyle daha çok ilgilenme durumunda olan kadın, dışarı çıkarken câhiliyye çıkışı ile çıkmayacaktır.1500 Câhiliyye çıkışı, yabancı erkekler için süslenme, ince veya dar elbiseler giyme, açılıp saçılarak sokağa çıkmayı içermektedir. Kadınlar, cinselliklerini sadece kocalarına karşı kullanmalı, kocasının yanında dişi; diğer insanların yanında kişi olarak yer almalıdır. Kocasına karşı süslenmeyi ibâdet bilmeli, onu cinsî yönden doyurabilmelidir.
Kadın, iyiliği emir ve kötülükten yasaklama görevini, sadece fıtrî öğretmenleri olduğu çocuklarına karşı değil; eşinde gördüğü yanlışları düzeltmek ve doğrularını arttırmak için kocasına karşı da uygulayabilmelidir.
Hanımların bu âile içi görevleri yanında, tabii ki, erkeklerin de görevleri vardır.
b-Kocanın Âiledeki Görevleri
“Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır.”1501 Hanımını, Rabbinin emaneti olarak alan ve iffetini Allah
1494] İbn Mâce, Nikâh 4
1495] Buhârî, Cum’a 11; Müslim, İmaret 20
1496] Tirmizî, Radâ 10; İbn Mâce, Nikâh 4
1497] 4/Nisâ, 34
1498] Ahmed bin Hanbel, I/191
1499] Bk. 24/Nûr, 31; 4/Nisâ, 34; 33/Ahzâb, 59
1500] Bk. 33/Ahzâb, 33
1501] 2/Bakara, 228
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 373 -
adına söz vererek helâl edinen koca da, karısına karşı sevgi ve şefkat göstermek, yediğinden yedirmek, giydiğinden giydirmek, ona ve yaptığı işlere çirkin dememek, fena söz söylememek, hoş görülü olmak gibi görevlerle mükelleftir. İslâm’ın âile düzenini yaşatmak üzere kocaya tanımış olduğu otorite hakkı, ona kadın üzerinde haksız bir baskı ve zorbalık imkânı vermez. Zira, bu konuda vârid olan âyet ve hadisler, bir anlamda kadının müdâfiisi/avukatı olmak sûretiyle İlâhî kaynaklı bir dengeyi temin etmektedir. Yüce Rabbimiz, âile reisliğinin mutlak bir hâkimiyet demek olmadığını açıklayarak şöyle emreder: “Kadınlarınızla iyi geçinin. Eğer kendilerinden hoşlanmazsanız, olabilir ki, bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onda birçok hayır takdir etmiş olur.”1502 Anlayışlı ve şefkatli bir eş olmanın en güzel örneklerini sunan Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: “Bir mü’min, mü’mine hanıma buğz etmesin. Onun bir huyunu beğenmezse, başka bir huyunu beğenir.”1503; “Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı en hayırlı olanlarınızdır.” “Kadınlarınıza karşı hayırlı olmayı birbirinize tavsiye edin.”1504; “Kadınlarınız konusunda Allah’tan korkun. Çünkü siz onları Allah’tan emanet olarak aldınız.” 1505
Erkek, gözünü harama bakmaktan, ırzını ve nâmusunu zinâ yapmaktan koruyacaktır.1506 Erkeğin bu hareketi, kendini haram işlemekten koruduğu gibi; karısının hukukuna da riâyetin bir gereği olmaktadır.
“Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler, kadınlar üzerinde kavvâmdırlar. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır.”1507 Âyette geçen “kavvâm” kelimesini ‘hâkim’ diye tercüme etmek yanlıştır. Eğer Allah’ın muradı bu olsaydı, yine Arapça olan “hâkim” kelimesini kullanırdı; ama “kavvâm” kelimesini kullanmış. Bu kelime, Türkçedeki kayyim kelimesiyle aynı köktendir. Kayyim, tayin edildiği kurumu keyfine göre yönetmez. Hakimin gösterdiği doğrultuda yönetir. İşte evi üzerinde “kavvâm” olan erkek de âileyi kendi keyfine göre yönetemez; Allah’ın koyduğu kuralları yürürlükte kılar. Erkekler, kadınların kavvâmı, yani Allah’ın hükümleri çerçevesinde onların yöneticisi ve koruyucusudur.
Kayıtsız şartsız hâkimiyet, ancak Allah’ındır.1508 Âilede uyulması gereken İlâhî kurallara muhatap olmada kadınla erkek eşit statüye sahiptir. Âilede Allah’ın koyduğu kuralları yürürlükte kılma yetkisi kocaya verilmiştir. Evin reisi, Allah’ın koyduğu kurallara göre âileyi yönetecek ve Allah’ın hükmüne zıt bir emir ve yasak koymayacaktır. Eğer İlâhî emir ve yasakları çiğneyen bir istekte bulunursa, hanım bu isteğe itaat etmeyecektir. “Allah’a isyanı emreden kişiye itaat olunmaz.”1509 Kadının kocasına itaati, mutlak değil; helal ve meşrû konularda, Allah’ın hükmü doğrultusundadır ve itaat, daha çok kocanın cinsî konulardaki istekleriyle ve temel dinî hususlarla ilgili olarak değerlendirilmelidir.
Her konuda İslâm’la câhiliyye arasında büyük farklar vardır. İslâm, vahiy
1502] 4/Nisâ, 19
1503] Müslim, Radâ 61; Müsned II, 329
1504] Müslim, Radâ 62; Tirmizî, Radâ 11
1505] Ebû Dâvud, Menâsik 56; İbn Mâce, Menâsik 84
1506] Bk. 24/Nûr, 30; 70/Meâric, 29-30
1507] 4/Nisâ, 34
1508] 12/Yusuf, 40
1509] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, Cihad 40
- 374 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kaynağından ilham almayan kanunlar ve geleneklerden farklı olarak âile kurumunu değerlendirir. Âileyi, içinde Allah’a ibâdet edilen bir mâbed olarak tanıtır. Öyle mâbed ki, orada yapılan her müsbet iş, ibâdettir. Erkeğin, âilesinin nafakasını temin etmesi, hanımına ve çocuklarına şefkat göstermesi büyük bir ibâdet olarak vasıflandırıldığı gibi; kadının itaati, sevgi dolu bir bakışı da bir ibâdet olarak takdim edilmiştir. En doğal bir davranış olan cinsî ilişkiler dahi, hayırlı bir amel, yani bir sevap olarak kabul edilmiştir. Hele çocuk dünyaya getirmek ve o çocukları İslâm’ın istediği gibi güzel terbiye ile yetiştirmek, çok büyük ecir ve mükâfatla karşılık verilecek olan büyük bir ibâdettir.
Âile yuvası kuran nice insan, batı tarzı bir yaşayışın ve propagandanın etkisiyle çocuk istememekte veya bir, ya da ikiden fazlasını yanlış görmektedir. Bu davranış, meşrû bir mâzerete dayanmadıkça dinimizin hoş görmediği bir anlayıştır. Çocuk, dünya nimetleri içinde çok önemli bir yer tuttuğu, evin neşe ve huzurunu temin ettiği gibi, âhiret saâdetine de sebep olabilir. Yuvanın temelini sağlamlaştırdığı gibi, özellikle anneleri evine bağlar. Ev kadınının ulu orta çarşı-pazarı sıkça dolaşıp, başkalarını fitneye düşürmesine engel olur. Batılı ve batıya özenen hanımlar, eğlenceye engel olduğu, gönüllerince gezip tozmaya, lüzumsuz işlerle veya televizyon karşısında vakit öldürmeye, nefislerini azgınlaştıran başı boşluğa engel olduğu için çocuk istememektedir. Yine batılılar, kendi ülkelerinde vatandaşlarına çocuk başına extra para verip çocukların artmasını teşvik ederken; özellikle müslümanların yaşadığı ülkelere doğum kontrolünü ve az çocuğu teşvik etmektedir. Azıcık aklı olanlar, bunun emperyalizmin bir oyunu olduğunu hemen anlarlar ve oyuna gelmezler. Boşanmanın ve geçimsizliğin önüne geçmede çocuğun rolünü dikkate alırlar. Hanımların eve bağlanıp hayırlı işlerin en önemlilerinden olan insan yetiştirmeye çalışmalarının kıymetini ve ecrini bilirler.
İslâm’da çocuk sahibi olmak, büyük sorumluluk gerektiren bir durum olarak değerlendirilmiştir. Çocuğun dünya ve âhiret mutluluğunu gözetmek, onu dünyaya getiren insanların önemle üzerinde durmaları gereken bir konudur. İslâmiyet, bu hususta birinci derecede babayı sorumlu tutar. Anne de bu sorumluluğa ortaktır. Âilenin iç düzeniyle birlikte çocukların bakım ve yetiştirilmesi, onun sorumluluk alanına girmektedir.1510 Bu sorumluluğun çocuk açısından sonucu, onun ana baba üzerinde bazı haklara sahip olmasıdır.
c- Ana Babanın Çocuklarına Karşı Görevleri (Çocuğun Ana Baba Üzerindeki Hakları)
1- Güzel isim: Doğumunun ilk gününde veya en geç yedinci güne kadar çocuğa güzel bir isim verilir.1511 “Siz, kıyamet gününde kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız; öyleyse güzel isimler seçin.”1512 Örnek insanlarla bağı koparılamayan nice insanımız, çocuğuna isim koyarken örnek almasını arzuladığı başta peygamberler olmak üzere sahabe ve kâmil insanların isimlerini, peygamber ve sahabe hanımlarının isimlerini asırlardır çocuklarına koymayı görev bilmişlerdir.
2- İyi terbiye: Hadis-i şerifte güzel isim ve iyi terbiye, çocuğun babası
1510] Bk. Buhâri, Rikak 17; Müslim, İmâre 5
1511] Bk. Buhâri, Akika 1, Edeb 108; Müslim, Fezâil 62
1512] Ebû Dâvud, Edeb 70
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 375 -
üzerindeki hakları arasında zikredilir.1513 Çocuğun en mükemmel şekilde yetişmesi, ihtiyaç duyduğu bütün insanî ve ahlâkî faziletleri, sosyal kural ve davranışları, hepsinden önemlisi tevhidî inanç ve İslâmî değerleri öğrenmesi ve yaşaması, ruh ve beden bakımından sağlıklı, bilgili ve faziletli, ayrıca meslek ve hüner sahibi olabilmesi için ana babanın tüm imkânlarını kullanarak gayret sarfetmeleri gerekir. Çocuğun hem dünya hem de âhiret mutluluğunu hedef alan böyle bir terbiye, Hz. Peygamberimiz tarafından ana babanın çocuğuna bırakacağı “en güzel miras” olarak nitelendirilmiştir. 1514
3- Evlendirme: Ana babaya ait olan neslin korunması görevi, büluğ çağına gelen evladın bir yuva kurmasına imkân hazırlanmasıyla yerine getirilmiş olur. Evlenme çağına gelmiş olan çocuğun fazla bekletilmeden evlendirilmesi gerekir. Mâzeretsiz olarak bunun ileri yaşlara ertelenmesi neticesinde doğabilecek birtakım kötü sonuçlardan ana baba da sorumlu olur. Peygamberimiz’den rivâyet edilen bir hadiste bu husus vurgulanmaktadır: “Çocuk büluğa erince babası onu evlendirsin; aksi halde çocuk günah işleyebilir, onun bu günahı babaya da ait olur.” 1515
4- Eşit muâmele: Aralarında herhangi bir ayırım yapmaksızın çocuklarına karşı eşit davranmak, ana babanın başlıca görevlerinden biri ve aynı zamanda çocuğun da tabii hakkıdır.1516 Çocukların kız-erkek, büyük-küçük, öz veya üvey olması sonucu değiştirmez. “Allah’tan korkun ve çocuklarınız arasında adâleti gözetin.”1517 Ebeveyn, çocuklarına karşı gösterdiği sevgi, şefkat ve ilgide de adâletli olmaya çalışmalıdır. Anne baba, iradesini aşan duygularda -bir çocuğunu daha çok sevmek gibi- bunu diğer çocuklarına hissettirmemeye çalışmalı ve davranışlarında eşitliği gözetmelidir. Aksi halde, kardeşlerin birbirini kıskanması ve birbiri aleyhinde olumsuz bazı duygu ve düşüncelere kapılması kaçınılmazdır.
Bu temel görevlerin yanında ebeveynin diğer görevlerini de şöyle sıralamak mümkündür:
Tahnîk: Yeni doğan bebeğin, henüz ana sütünü tatmadan önce hurma, bal vb. tatlı bir besin ezilerek bununla damağının oğulması. 1518
Kulağına ezan okuma: Bebeğin sağ kulağına ezan, sol kulağına da kaamet okunur. 1519
Akika kurbanı: Doğumun yedinci günü yahut daha sonraki günlerde şartlarına göre kurban kesilerek eşe dosta ikram edilir.
Sünnet (hıtân): Doğumunun ilk gününden büluğ yaşından önceye kadar bir zaman içinde çocuk sünnet ettirilir.
Saçını tıraş edip ağırlığınca sadaka vermek: Doğumunun yedinci günü çocuğun saçı tıraş edilir ve bunun ağırlığınca gümüş ya da altın tutarında para veya mal sadaka olarak verilir.
1513] Bk. İbn Mâce, Edeb 3
1514] Tirmizi, Birr 33
1515] İbn Kayyim el-Cevziyye, s. 159
1516] Bk. Müsned IV, 269
1517] Buhâri, Hibe 12-13, Şehâdet 9; Müslim, Hibât 13
1518] Müslim, Tahâret 101
1519] Müsned VI, 391; Ebû Davud, Edeb 108; Tirmizi, Edâhi 17
- 376 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bütün bunların yanında unutulmamalıdır ki, çocuğa sevgi, şefkat ve anlayışla muâmele etmek İslâm eğitim sisteminin en belirgin özelliğidir. İslâm eğitimcileri, eğitimin doğumla birlikte, hatta daha önceden (anne veya baba adayını seçerken) başlaması gerektiği hususunda görüş birliği içindedir. Çocuğu, sağlıklı, ahlâklı ve iyi bir müslüman olarak yetiştirmek, ancak çok erken yaşlardan başlayarak onun eğitimini ciddiye almakla mümkün olur. Çocuğun, kendisine söylenenleri tam olarak anladığı ve kendi düşüncelerini az çok ifade edebildiği yaşlardan itibaren İslâmî esasların öğretimi yapılmalıdır. Bu konuda �����������ilk öğreti-öğretilecek şey, tevhid inancıdır. Nitekim Hz. Peygamberimiz’in “Çocuklarınıza önce ‘Lâ ilâhe illâllah’ cümlesini (anlamıyla birlikte) öğretin.”1520 şeklinde tavsiyede bulunduğu nakledilir. Allah inancı, küçük çocuklara onların anlayabileceği sade ve açık bir dille, ümit ve bağlanma duygularını geliştirecek şekilde anlatılmalıdır. Ayrıca, temyiz yaşına doğru Allah sevgisiyle birlikte uygun bir üslûpla Allah korkusunu da aşılamak, bu sûretle değer yargılarına ters düşen davranışlar karşısında iyiliklerini ödüllendirecek, kötülüklerini cezâlandıracak olan İlâhî otoritenin varlığını vicdanında hissetmesini sağlamak gerekir.
Çocuklarda küçük yaşlardan itibaren imanla birlikte ibâdet şuurunun da geliştirilmesi gerekir. Namazın öğretilmesi ve emredilmesi, âile reisinin de bunda devamlı olması Kur’ân-ı Kerim’de özel olarak açıkça zikredilmiştir.1521 Peygamber Efendimiz’in, çocuklara yedi yaşında namazın öğretilip kıldırılmaya başlanmasını, on yaşına geldikleri halde kılmıyorlarsa, hafifçe cezâlandırılmalarını tavsiye eden hadisleri1522 bu konuda başta anne babalar olmak üzere müslüman eğitimcilere ışık tutmaktadır. Küçük çocuklara namazın dışındaki ibâdetler hakkında da bilgi kazandırılması, bunlardan uygun olanlarının zaman zaman tatbik ettirilmesi, onların gelecekteki müslümanca hayatları için büyük önem taşır. Bu konularda unutulmamalıdır ki, İslâm eğitimi, tedrîcîlik, sevgi ve ikna gibi pedagojik metotları esas alır. Korkutucu, ürkütücü, emredici tutumlar, çocuk için hem anlaşılmazdır, hem de yıpratıcıdır. Çocuğun sevgiye, iyi örneklere, açıklayıcı doğru bilgilere ihtiyacı vardır. Bunların yerli yerinde uygulanması ölçüsünde onun müslümanca eğitimi ve öğretimi de başarıya ulaşacaktır.
d- Çocukların Anne ve Babalarına Karşı Görevleri
Çocuklar anne ve babalarına itaat etmeli ve iyilikte bulunmalıdırlar: “Biz insana, ana-babasına iyilik yapmasını da tavsiye ettik.”1523 Çünkü bir çocuğun yetişip büyümesinde en büyük fedakârlığı, anne ve baba gösterir. Çocuklar anne ve babalarına karşı saygı ve şefkat göstermeli, istediklerini yerine getirmeli, onları memnun etmelidir. “Ana-babaya güzellikle muâmele edin, eğer onlardan biri veya ikisi senin yanında ihtiyarlık hâline ulaşırsa sakın onlara “öf” bile deme, onları azarlama, ikisine de iyi ve yumuşak söz söyle.”1524; “Rabbin şunları kesin olarak buyurdu: Ancak O’na ibâdet edin, ana-babaya ihsan ve iyilik yapın. Birisi yahut ikisi de yanında ihtiyarlarsa sakın onlara “öf” bile deme, onlara darılma ve yüzlerine bağırma, ikisine de ikram et ve tatlı söz söyle. İkisine de merhamet besleyerek tevâzu göster ve de ki: ‘Rabbim ikisine de merhamet et, onlar beni küçükken nasıl terbiye etmişlerse sen de her ikisine merhamet
1520] İbn Mahled, s. 142; İbn Kayyim, s. 158
1521] 20/Tâhâ, 132
1522] Ebû Davud, Salât 25; Tirmizi, Mevâkît 182
1523] 31/Lokman, 14
1524] 31/Lokman, 14
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 377 -
et.” Rabbiniz gönlünüzdekini daha iyi bilir. Ana-baba haklarında iyilik ederseniz Allah size mağfiret eder. Çünkü O, günaha tevbe edenleri muhakkak affedicidir.” 1525
Abdullah bin Mes’ud diyor ki: “Peygamber (s.a.s.) Efendimize: “Allah’ın katında en sevgili amel hangisidir?” diye sordum, Peygamber (s.a.s.): “Vaktinde edâ olunan namazlardır” buyurdu. “Namazdan sonra hangisi daha sevgilidir? dedim. “Ana-babaya iyilik etmektir” buyurdu. “Sonra hangisidir?” dedim. “Allah yolunda cihaddır” buyurdular. 1526
Çocuklar anne-babaları hakkında kötü konuşmamalı, onlara saygılı davranmalı, vasiyetlerini yerine getirmeli, dostlarına ikramda bulunmalıdırlar: “Ey Rabbimiz kıyâmet günü, beni, anne-babamı ve bütün mü’minleri mağfiret eyle. “1527 diye duâ etmelidir.
Bâliğ olan çocuklar ana-babalarının yatak odalarına her zaman izin alarak girmelidirler. Bâliğ olmayan küçükler de şu üç vakitte ana-babalarının veya başkalarının odalarına izin ile girmelidirler: Sabah namazından önce, yani yataktan kalkıp giyinileceği zaman; öğle uykusu sırasında ve yatsı namazından sonra yatılacağı zaman. Çünkü bu vakitler karı-koca arasında mahrem vakitlerdir. Allah Teâlâ, bütün mü’minlere bunu çocuklarına öğretmelerini emretmiştir. 1528
Hz. Peygamber, “kime iyilik edeyim?” diye soran bir sahâbîye şu karşılığı vermiştir: “Ananıza (bunu üç defa tekrarlamıştır) sonra babanıza, sonra en yakın olanlara.”1529 Yine Peygamber Efendimiz “Anne Cennet kapılarının ortasındadır.”1530; “Cennet annelerin ayakları altındadır”1531 buyurmuştur.
Çocuklar ana-babalarına karşı daima saygılı olmalı, onlara karşı tatlı dilli, güler yüzlü davranmalıdırlar. Ana-babanın bütün söylediklerini Allah’a itaatsizlik söz konusu olmadıkça, dinlemek ve kabul etmek gerekir. Her işte onların rızâsını almaya çalışmalıdır. Onların hizmetlerini kendi hizmetinden önce görmelidir. Öldüklerinde de onları rahmetle anmak, onlar için hayır duâ etmek, hayır yapmak, vasiyetlerini yerine getirmek gerekir.
Allah’a şirkten sonra en büyük günah ana-babaya itaatsizliktir. Ana baba İslâmî emirleri yerine getirmede ve yasaklardan kaçınmada titizlik göstermiyorlarsa ve hatta kâfir iseler bu onların ana-baba olmalarından doğan haklarını ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla onlara Allah’a isyan teşkil etmeyen hususlarda itaat etmek ve her zaman iyi davranmak gerekir.
e- Kardeşlerin birbirlerine karşı görevleri
Kardeşler birbirlerine karşı iyi davranmalı, küçükler büyüklere itaat edip onlara saygı beslemeli, büyükler de küçüklere hoşgörü ile davranmalıdırlar. Ancak bu şekilde âilede mutluluk ve huzur sağlanabilir. Kardeşler maddî hırs sebebiyle,
1525] 17/İsrâ, 23-25
1526] Buhârî, Mevâkît 5, Cihad 1, Edeb 1, Tevhîd 48; Müslim, İman 137-139; Tirmizî, Salât 14, Birr 2; Nesâî, Mevâkît 51
1527] 14/İbrâhim, 41
1528] 24/Nûr, 58
1529] Buhârî, Edeb, 2; Müslim, Birr, 1, 2; Ebû Dâvud, Edeb, 120
1530] Ahmed bin Hanbel, V/198
1531] Nesâî, Cihad, 6
- 378 -
KUR’AN KAVRAMLARI
aralarındaki birlik ve beraberliği, âhengi bozmamalıdırlar.
Kardeşlerin kabiliyetleri birbirlerini kıskançlığa sevk etmemelidir. Kimi insan ilme meraklıdır, o sahada ilerler, şan şöhret sahibi olur; kimi insan da ticarete meraklıdır, o sahada çalışır, ilerler, zengin olabilir. Bunları olgunlukla karşılamalı, herkesin aynı karakter ve yetenekte olamayacağı, aynı sahada çalışamayacağı gerçeği unutulmamalıdır. Aralarındaki -varsa tabii- fikir ayrılıklarını, konuşarak, birbirlerinin düşüncelerine hürmet duyarak çözüm yoluna koymalıdırlar. Sertlikler ve tartışmalar daima kötü sonuçlar doğurur. Âilevî huzursuzluklara, tatsızlıklara neden olur.
Ana-Babanın En Büyük, En Kutsal Görevi: Çocuklar, Çocuklar, Çocuklar!
İslâm’ın âile anlayışında, normal şartlarda kadının başlıca görev ve meşguliyet alanı evidir. Bu durum, prensip olarak çocukların ihmal edilmesini büyük ölçüde önlemektedir. Çocuklara sevgi ve yetiştirme yönünden daha fazla vakit ayırması gereken anne olmakla birlikte, babanın sorumluluğu da, anneden daha az değildir. Baba, çocuklarının ve onların müslümanca yetişmesinin; işinden ve dünyevî meşguliyetlerinden çok daha önemli olduğunu davranışlarıyla ispatlamalıdır. Hz. Peygamber, torunlarını sevdiği bir sırada, bir Ârâbî/bedevînin, on çocuğu olduğunu, fakat bunlardan hiçbirisini sevip öpmediğini belirtmesi üzerine, Rasûlullah’ın “Allah senin kalbinden merhameti çekip almışsa ben ne yapabilirim?!” 1532 buyurması, İslâm’ın çocuk sevgisine verdiği önemin örneklerinden biridir. Çocukların, dinî (dinin içine giren ilmî, ahlâkî) ve meslekî bakımdan eğitilip öğretilmesi, ebeveynin en önemli ve en zor görevidir.
Çocuk eğitiminde şu dört şeye özellikle dikkat edilmelidir:
1- Büyükler, çocukları, önemsiz ve anlamaz küçük yerine koymayıp; aksine kendileri empatik davranarak onların seviyesine inmeli, onların eğitimi sırasında çocuk olduklarını daima göz önünde tutmalıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) “Çocuğu olan, onunla çocuklaşsın.” buyurmuştur.
2- Çocuklara daima uygun bir dille doğru, tutarlı ve yararlı bilgiler verilmelidir. Bu görev, ebeveynin belli başlı dinî ve kültürel konularda bilgili olmalarını gerektirir. Çocuklara, her şeyden önce Allah’ı ve Rasûlünü sevdirip güncel itikadî sapmalardan koruyabilecek tevhidî bir imanı gönüllerine severek nakşedebilmek şarttır. Sonra, şu başlıklar altındaki temel bilgiler verilmelidir:
a- İtikad ve ibâdete dair müslüman için zorunlu bilgiler,
b- Ahlâk ve muâşeret kuralları, edep ve terbiyeyle ilgili hususlar,
c- Kur’an bilgisi; Kur’an’ı okuyabilmesi, sevebilmesi, anlamıyla ilgilenmesi için gerekli bilgiler,
d- Çocuğun gelecekte geçimini sağlayabilmesi için mümkün ve uygun olan bilgiler. Anne-baba, bunları ya bizzat vermeli yahut kendi aslî görevi olan çocuğunu eğitip öğretmek konusunda, kendine bir vekil tutmalı, ehil ve emin kimselere bu ilimleri verdirmelidir.
1532] Müslim, Fezâil 64
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 379 -
3- Ebeveyn, çocuklarına her yönüyle örnek olabilecek bir hayatı yaşamaya çalışmalıdır. Aksi halde, sözleriyle telkin etmiş olduklarını davranışlarıyla yalanlamış olurlar. Çocuk da daha çok gördüklerinden, örneklerden etkileneceğinden eğitim başarısız olacak, çocukta da karakter bozuklukları ortaya çıkacaktır.
4- Çocuklara karşı hoşgörüyü, onları şımartacak, serkeşleştirecek bir noktaya kadar götürmek, doğru olmadığı gibi; çocuğun şahsiyetini kazanmasına engel olacak, onu âsîleştirecek veya arsızlaştıracak şekilde katı bir disiplin uygulamak da uygun değildir. Ebeveyn, bu konularda daha çok terğib ve terhib (imrendirme ve özendirme ile sakındırıp caydırma) yöntemlerini kullanmalıdır.
Kadının En Saygın, En Mübârek Konumu; Annelik: Dinimiz ve fıtratımız anneye çok büyük bir yer vermiştir. Normal olarak erkeğin, kadına göre bazı konularda önceliği olduğu halde, annenin babadan daha öncelikli ve daha faziletli olduğunun sırrı buradadır. Kadın, erkeği faziletçe geçmek istiyorsa, anne olmalıdır. Yalnız, unutulmamalıdır ki, anne olmak, sadece çocuk dünyaya getirmekle olmaz. Çocuğuna sahip çıkmakla, onu güzelce yetiştirmekle annelik tamamlanmış olur. Babanın hakkı, dinimizde “bir” iken; annenin hakkı “üç”tür. Cennet, babaların değil; annelerin ayakları altına serilmiştir. Annelikle ilgili olarak, günümüzde giderek artan çalışan kadının, ne kadar annelik yapabildiği ve yapabileceği sorusu da önemlidir. Anne işte, çocuk kreşte. Hiçbir mamanın anne sütünün yerini tutamadığı gibi, hiçbir bakıcı da annenin yerini asla tutamaz. Hiçbir çocuk okulu, adına ana okulu da dense, ananın evdeki okulunun benzeri olamaz. Kendi evlâdını anne ve babası kadar kimse sevemeyeceği, dünya ve âhiret geleceğini düşünemeyeceği için de, anne ve baba gibi hoca ve öğretmen de bulunamaz.
Gerçek Eğitim Yuvası Ev, Esas Öğretmen de Anne ve Babadır
“Biz de Mûsâ ve kardeşine; ‘Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın ve evlerinizi yönelinecek kıble, namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı da dosdoğru kılın. (Ey Mûsâ, size uyan) mü’minleri (zaferle) müjdele!’ diye vahyettik.” 1533
Bu âyetten anlaşılmaktadır ki, Firavunların hâkim olduğu yerlerde, evlere sahip çıkılması, evleri hem bir sığınak, hem birer kale edinmek, tüm fonksiyonlarıyla mescid haline getirip kurumlaştırmak şarttır.
Mekke döneminde, İslâm’ın tebliği ve hâkimiyetine yönelik faâliyet alanı olarak tek kurum vardı: “Erkam’ın evi.” Bu ev, tüm fonksiyonlarıyla mescit ve mektep görevi yapıyordu. Kâfirlerin müdâhalesinden, hatta bilgi ve kontrolünden tümüyle uzak bu özgür kurum, insanı hem nefsinin hevâsına kul olmaktan ve hem de değişik tâğutların kulu-kölesi haline gelmekten koruyan bir kale idi.
Mescid, sadece ma’bed görevini yerine getirip dünyevî hayatla bağlarını kesen laik kurum değildir. Asr-ı saâdet örneğindeki mescid, şu fonksiyonları da görür: Eğitim-öğretim kurumu ve kültür merkezi, kütüphane, cihad karargâhı, irşad yeri, buluşma ve görüşme mekânıdır mescid. Nikâh ve düğün salonudur, misafirhanedir, spor merkezidir, istişâre ve organizasyon meclisidir. O yüzden câhiliyye döneminde mescid haline getirilmesi gereken evlerin de bu özelliklere sahip olması, ya da tüm bu görevleri yerine getirecek “dâru’l-erkam” tipli cemaat evlerinin, vakıf ve derneklerin -tümüyle tâğûtî özelliklerden bağımsız ve
1533] 10/Yûnus, 87
- 380 -
KUR’AN KAVRAMLARI
özgür olma şartıyla- oluşturulması gerekmektedir.
Hem Firavunlar çağında, hem Mekke döneminde müslümanlar, evlerini ihyâ etmeleri ve evlerinin kendilerini ve çevrelerini ihyâ etmesi için oraları Allah’ın evi haline getirmeleri Kur’ânî bir gereklilik ve nebevî bir tavır olmaktadır.
Hakkıyla edâ edilen namaz, insanı her türlü hayâsızlıktan ve kötülüklerin tüm çeşitlerinden alıkoyar.1534 Bu namaz okulu, mal ve parayla imtihanı kazanacak yeteneği kazandırdığı gibi, öğrencisine atalarının taptıkları putları terk etmesini de öğretir. 1535
Bunca şikâyet edilecek ortam, bizim ellerimizle yaptıklarımızın uhrevî cezâsının dünyevî avansıdır. Kendimizi kaybetmeye başladığımız, nesillerimizi kaybettiğimizden belli. Vatan dediğin bir toprak parçası; evlât ise toprağın gülü; o yüzden vatanla ilgili meşhur beyti şöyle değiştirebiliriz: “Sahipsiz nesillerin çalınması haktır; Sen sahip çıkarsan bu çocuklar çalınmayacaktır!” Evlerimizi ihmal etmenin cezâsını çekiyoruz. Demek ki, işe namazdan ve evden başlamak gerekiyor. Evlere kapanıp o mekânları mezar haline getirmenin tam zıddıdır bu. Namazı kılınıverip ondan kurtulmak değil; namazı ikame edip onunla kurtulmak, evi otel ve lokanta halinden çıkarıp nefsin hevâsını tatminden önce, ruhları doyurup huzura kavuşmanın yoludur bu.
“Bir toplum, kendilerini değiştirmedikçe, Allah onları değiştirmez.”1536 Çevre şartlarını bahane ederek “alternatif” isteyen kimseler için samimiyet testidir bu. Evlerden iyi alternatif mi olur? Ev, yöneticiliğin okulu olduğu gibi, İslâm’ı öğrenip öğreteceğimiz ve hâkim kılacağımız alanlardır, yani mescidlerimizdir, okullarımızdır, cephelerimizdir, kalelerimizdir.
Kitle imhâ silâhlarıyla evler devamlı bombardımana tâbi tutulmakta, evler işgale uğramakta, evlerin kıblesini televizyonlar tâyin etmektedir. Müslümanların evleri, mescide ve okula hiç benzemiyor. Çağdaş evler, daha çok sinemaya, gazinoya, stadyuma, kahveye, otel ve lokantaya benziyor. Herhangi bir sahâbînin evi ile günümüzdeki müslümanın evi o kadar farklı ki!... Günümüzdeki bir müslümanın evi ile bir kâfirinkini ayırdetmek çok mu çok zor. Bu kadar yabancı işgalin içinde âile bireylerinin birbirleriyle sağlıklı iletişim içinde olabilecekleri mümkün mü? Bilgisayarın başında binlerce kilometre uzaktakilerle kolayca iletişim kurabilen insan, ev içindeki yakınlarıyla devamlı uzaklaşmakta.
Her şeyin kolayını, basitini seçen günümüz insanı, görev bilincini yitirmiş, sadece hak ve özgürlüklerinin peşinde sonu gelmeyen koşu içinde yıpranıyor. Müslüman olmanın gereğini düşünmeyen kişi, cennetin ucuz, hatta bedava geleceğini umuyor. Hiçbir bedel ödemeden Allah’ın rızâsına tâlip oluyor. Birinin eteğine yapışarak cenneti garantiye almak, çocuğunu başkalarına emânet ederek kolay yoldan yetişmesini beklemek bunun göstergesi. Kendisiyle birlikte ateşten koruması gereken evlâdını başkalarına havâle ederek sorumluluktan kurtulacağını düşünüyor. Canavarın eline teslim edilen kuzu türünden, çocuğunu kimlerin eline bıraktığını bile düşünmüyor.
1534] 29/Ankebût, 45
1535] 11/Hûd, 87
1536] 13/Ra’d, 11
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 381 -
Âile, toplum eğitimi yaptırarak, kişiyi toplum hayatına hazırlayan sevgi, saygı, şefkat, fedakârlık ve birlik ocağıdır. Âile yuvası okuldur, mesciddir; huzur evi ve çocuk yuvasıdır. Hammadde halindeki küçük yavruların her yönden büyümesini sağlayan, onların şahsiyet sahibi bir insan, Allah’a kulluk bilincine ulaşan bir müslüman ve İslâm toplumunun sağlıklı bir üyesi olmaları için onları yetiştirip geliştiren bir fabrikadır. Daha doğrusu, böyle olmalıdır. Anne sütünün yerini hiçbir mamanın tutamadığı gibi, gerçek ananın öğretmenliğinin yerini de, hiçbir anaokulundaki öğretmen tutamaz.
Âilelerinde İslâm’ı hâkim kılamayanların; sokaklarını, işyerlerini, toplum ve devletlerini hayra doğru değiştirip dönüştürmeleri beklenemez. Toplumu İslâmlaştırmanın, saâdeti bu asra taşıyıp İslâmî toplum oluşturmanın küçük örneği ve aşaması âile hayatıdır. Âile, erkek için yöneticilik okuludur; Erkek; liderliği, otoriteyi, disiplini, mes’ûliyeti, emânete riâyeti, haklara saygıyı, cemaate imamlığı en iyi şekilde uygulamalı olarak âilede öğrenir. Kadınıyla erkeğiyle fedâkârlığın, karşılık beklemeden vermenin, merhametin, sabrın, ahlâk güzelliğinin öğrenildiği bir okuldur âile. Anne-baba, bir taraftan öğretmeni, diğer yönden öğrencisidir bu okulun. Çocuk, hatta bebek, sanıldığı gibi sadece öğrenci değildir; minicik yapısına bakmadan ana-babasına çok, ama çok şeyler öğretir, çok ama çok değerler kazandırır.
Çocuk bir lütuftur; çünkü anne ve babası ona, nereden gelip nereye gittiğini, bu dünya hayatında vazifesinin ne olduğunu güzelce anlattıkları takdirde tebliğ ve irşad şerefinden hisse sahibi olur. O çocuğun bir ömür boyu işleyeceği bütün güzel amellerinden pay alırlar, sevabına ortak olurlar. Bir nevi ölümsüzleşir hayırlı evlât yetiştiren ebeveyn, sevap kazanmaya öldükten sonra da devam eder; akan, sürekli bir sadakadır müslümanca yetiştirilen çocuk.
Çocuk, diğer yönüyle de bir azap vesilesidir. Zira ebeveyni o İlâhî emânete Rabbini güzelce tanıtmadıkları, terbiyesine yeterince dikkat etmedikleri takdirde, çocuklarının işleyeceği günahlardan onlar sorumlu tutulacaktır. Yine, onun dünyevî mutluluğu adına, bazen kendi âhiretlerini tehlikeye atıp, meşrû olmayan kazanç yollarına teşebbüs etmelerinden veya onların bezlerine ayırdıkları masrafı, temizliklerine gösterdikleri önemi dinlerine göstermediklerinden dolayı evlâtla sınavı kaybedebilirler. “Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır.”1537; “Doğrusu, mallarınız ve evlâtlarınız bir fitnedir/sınavdır.”1538 Her konuda olduğu gibi, âile yönetimi ve çocuk yetiştirme konusunda da örneğimiz Allah Rasûlü’nün bu konudaki sorumluluğumuzu hatırlatan hadisi meşhurdur: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden (idare ettiğiniz kimselerden) sorumlusunuz.” 1539
İnançlar, değerler, gelenekler ve iyi alışkanlıklar, daha çok âile içinde kazanılır. Çünkü çocuğun şahsiyetini kazandığı devre, âile içinde geçer. Çağdaş tüm pedagoglar, “altı yaşa kadar çocuğun karakteri nasılsa, ondan sonraki yaşantısında fazla ekleme yapılmadan aynı izler devam eder” görüşünde birleşirler. Bu sebeple, ilk yıllardaki eğitim ve terbiye, hayâtî ve hayat boyu önem taşır. Çocuğun en çok sevdiği, inandığı, güvendiği ve özendiği ideal tip, anne ve babadır.
1537] 66/Tahrîm, 6
1538] 64/Teğâbün, 15
1539] Buhâri, Cum’a 11; Müslim, İmâre 20
- 382 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sağlam bir iman ve ahlâk düzeninin hâkim olduğu âilenin çocuklarına verdiğini hiçbir okul ve kurum veremez. Buna karşılık, inanç ve ahlâk yönünden bozulmuş âilelerin oluşturduğu toplumlar, dünya ve âhiret azâbının dâvetçileridir.
Anne-babanın fiilen öğretmenliği, çocukları doğar doğmaz başlamaktadır. Çocuk dünyaya gelince çocuğa ilk bant kaydı yapılacak; kulaklarına ezan okunacak ve kamet getirilecektir. Müslümanlar, bin dört yüz senedir bu sünneti yaşarken bir kısım geri zekâlılar, “bir günlük çocuk, ezanı duyar mı? Ne anlamsız şey bu yapılan?” diyorlardı. Ama günümüz ilmi, bir günlük çocuğun değil; ana karnındakinin bile duyduğunu söylüyor. “Duyduğu kelimeler, şuur altına yerleşir” diyor bilim.
İşte ana-baba, bir günlük çocuğunun kulağına ezan okuyor. “Allahu Ekber: En büyük Allah’tır” diyor. Çocuk büyüyünce yöneticilerin “en büyük benim” sözüne kanmasın, en büyük olanın ne futbol takımları, ne şarkıcı veya artistler, ne mal-mülk ve para, ne makam, ne şan olduğunu, dünyaya adım attığı gün idrâk etsin ve fıtratı bozulmasın diye, ezan okuyarak tevhid eğitimi veriyor. Allahu Ekber’le adım atılan dünyaya, cenâze namazında yine Allahu Ekber’le vedâ edileceğinden; bu iki kapı arasındaki yolculukta her konuda en büyük olanın Allah olduğu bilinci yer etsin isteyeceklerdir.
“Dünyaya gelen her insan, (İslâm) fıtrat(ı) üzere doğar; sonra anne ve babası onu yahûdi, hristiyan, mecûsi (farklı bir rivâyete göre veya müşrik) yapar.”1540 Fıtrat, Allah’ın, mahlûkatını, kendisini bilip tanıyacak ve idrâk edecek bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır. “İslâm” yahut en azından “İslâm’a yatkınlık” anlamı taşır. Fıtrat, ruh temizliği, Hakkı benimseme yatkınlığı, olumlu yetenek ve meyiller olarak da tanımlanır. Fıtrat hadisindeki “...sonra ebeveyni onu yahûdi, hristiyan... yapar” ifadesi, çocuklardaki temiz yaratılışın ve iman yatkınlığının çocuk devresinde çeşitli etkilere göre değişmeye elverişli olduğunu, dolayısıyla eğitimin önemini göstermektedir. Hadisteki bu ifade, çocuğun İslâm fıtratı üzerinde sağlıklı bir yapı sürdürmesinin, ya da fıtratı bozulup çeşitli bâtıl dinlerle hastalıklı, ârızâlı bir hayatın sebebi olarak sadece anne ve babayı gösteriyor. Çevre şartları denilen şey, aslında ana-babanın oluşturduğu, bilinçli veya bilinçsiz tercih ettiği ortamlardır. Çocuğu yönlendiren okul ve medya da yine ebeveyn tarafından seçilip rızâ gösterilmektedir.
Hadiste “ebeveyni müslüman yapar” denilmiyor. Çünkü çocuk zâten müslüman (fıtrat üzere dünyaya gelmiş). Onun içindir ki İslâm dini, dünyadaki bütün çocukları müslüman kabul eder. Çocuğa sıhhat vermek için çalışmayız, o doğuştandır. Anne-baba, sıhhati bozacak zararlı hava, yiyecek, içecek ve giyeceklerden koruduğu gibi, öncelikli olarak çocuğunun fıtratında getirdiği İslâm’ı bozacak etkenlerden, câhiliyyenin şirk ve isyan mikroplarından çocuğunu koruması gerekir. Çocuğun en güçlü eğitimi, âileden aldığı eğitimdir. Çünkü âiledeki eğitim, yirmi dört saat devam eder. İnanç, terbiye, ahlâk, duygu eğitimi en köklü şekilde ancak âilede kazanılabilir.
Tek Rabbim Allah’tır deyip insanların da içinde bulunduğu tüm evreni terbiye edenin ve eğitme hakkına sahip olanın Allah olduğunu kabul eden müslüman, bu inancının sonucu olarak Rabbânî ilke ve prensiplere uymak zorundadır.
1540] Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25, İman 264
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 383 -
Kendini ve ehlini ateşten korumak zorunda olan1541 insanın temel görevi, Allah’ı tek rab kabul edip O’na kulluk yapmak, çoluk çocuğunu da Rabb’ın terbiyesi ile yetiştirmektir. Tevhid, Allah’ı tek rab ve tek ilâh kabul etmek demek olduğuna göre, eğitim konusunda da İlâhî prensiplere ters ilke, anlayış ve uygulamaların tevhid-i tedrisat kapsamına girse de tevhidî tedrisata, meşrû (şeriata uygun) eğitim kapsamına girmediği kabul edilmelidir. Unutulmamalıdır ki, hakka; hangi oranda olursa olsun bâtılın karıştırılması, o sentezi hak olmaktan çıkarır. Tevhidin en küçük bir küfür ve şirkle beraber bulunması mümkün değildir. Hak görüntüsüne bürünmeyen, içinde cüz’î doğrular barındırmayan bâtılın zararı daha sınırlı ve izâle edilmesi daha kolaydır.
Her doğan Allah’ın en güzel yaratması ile doğar. Eğitim ve çevre faktörü, fıtratı ya İslâm üzere devam ettirir yahut fıtratı bozarak yaratılış amacından saptırır. Bütün insanlar hanif olarak yaratılmakta, sonra fıtrata müdahale eden şeytan veya onun temsilcileri onları bozmaktadır. İnsanlığın şirk ve isyan bataklığından doğru yola çekilmesi, vicdanın fıtrî saflığına dönüşü, takvâ ile en güzel olana uyulması, İlâhî prensip ve İslâmî rehberliğe ulaştırmak için İslâmî eğitim şarttır.
“Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz Lâ ilâhe illâllah olsun.”1542 Dünyadaki her yeni doğan çocuk, tertemiz, sâf, her şeyi alma yeteneği ile donatılmış yapısını konuşma çağına kadar sürdürür. Bundan sonra ona kelime-i tevhid öğretilmez ve fıtratı doğrultusunda eğitilmezse âilesi -kendi eliyle direkt olarak veya medya, okul gibi çevre şartlarıyla endirekt yolla yahûdi, hristiyan, ateist, ataist veya müşrik yapar. Bütün insanlar, Allah’a inanmak ve O’na kulluk etmekle fıtratta sebat etmelidirler. Anne babalar, kendileri veya vekilleri olan eğitimciler aracılığıyla çocuklarının fıtratlarını bozacak eğitimden sakınarak kendilerini ve ehillerini ateşten korumak zorundadırlar. Fıtratı bozmak, Allah’a karşı gelmek demektir.
Cenâb-ı Hak, mazlum kurbanların fecî durumunu ve onların esas sorumlusu olan kendi ana-babalarına yapacakları bedduâları haber veriyor: “O gün yüzleri ateş içinde kaynayıp çevrilirken: ‘Vah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ diyecekler. Yine şöyle diyecekler: ‘Ey Rabbimiz! Doğrusu biz, efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize (ana-babamıza ve diğer büyüklerimize) itaat ettik de onlar bizi dalâlete (yanlış ve sapık yola) götürdüler. Ey Rabbimiz! Onlara (bize verdiğin) azâbın iki katını ver. Ve onları büyük bir lânet ile lânetle (rahmetinden uzaklaştır).” 1543
Çocuklarının gıda ihtiyaçlarını karşılamayan ya da tamamen hastalık taşıyan mikroplu pis gıdalarla onları besleyen anne-babanın suçluluğu kabul edilir de, midelerinden çok daha önemli olan kafa ve gönüllerini aç bırakan veya ondan daha kötüsü, hastalıklı düşünce ve inançlarla doldurulmasına sebep olan ebeveyn suçlu sayılmaz mı?
Hadis-i şerifte güzel isim ve iyi terbiye, çocuğun babası üzerindeki hakları arasında zikredilir.1544 Çocuğun en mükemmel şekilde yetişmesi, ihtiyaç duyduğu bütün insanî ve ahlâkî faziletleri, sosyal kural ve davranışları, hepsinden önemlisi tevhidî inanç ve İslâmî değerleri öğrenmesi ve yaşaması, ruh ve beden
1541] 66/ Tahrim, 6
1542] Abdürrezzak, Musannef IV/ 334
1543] 33/Ahzâb, 66-68
1544] Bk. İbn Mâce, Edeb 3
- 384 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bakımından sağlıklı, bilgili ve faziletli, ayrıca meslek ve hüner sahibi olabilmesi için ana-babanın tüm imkânlarını kullanarak gayret sarfetmeleri gerekir. Çocuğun hem dünya hem de âhiret mutluluğunu hedef alan böyle bir terbiye, Hz. Peygamberimiz tarafından ana-babanın çocuğuna bırakacağı “en güzel miras” olarak nitelendirilmiştir. 1545
Bütün bunların yanında unutulmamalıdır ki, çocuğa sevgi, şefkat ve anlayışla muâmele etmek İslâm eğitim sisteminin en belirgin özelliğidir. İslâm eğitimcileri, eğitimin doğumla birlikte, hatta daha önceden (anne veya baba adayını seçerken) başlaması gerektiği hususunda görüş birliği içindedir. Çocuğu, sağlıklı, ahlâklı ve iyi bir müslüman olarak yetiştirmek, ancak çok erken yaşlardan başlayarak onun eğitimini ciddiye almakla mümkün olur. Çocuğun, kendisine söylenenleri tam olarak anladığı ve kendi düşüncelerini az-çok ifade edebildiği yaşlardan itibaren İslâmî esasların öğretimi yapılmalıdır. Bu konuda ilk öğretilecek şey, tevhid inancıdır. Nitekim Hz. Peygamberimiz’in “Çocuklarınıza önce ‘Lâ ilâhe illâllah’ cümlesini (anlamıyla birlikte) öğretin.” şeklinde tavsiyede bulunduğu nakledilir.1546 Allah inancı, küçük çocuklara onların anlayabileceği sade ve açık bir dille, ümit ve bağlanma duygularını geliştirecek şekilde anlatılmalıdır. Ayrıca, temyiz yaşına doğru Allah sevgisiyle birlikte uygun bir üslûpla Allah korkusunu da aşılamak, bu sûretle değer yargılarına ters düşen davranışlar karşısında iyiliklerini ödüllendirecek, kötülüklerini cezâlandıracak olan İlâhî otoritenin varlığını vicdanında hissetmesini sağlamak gerekir.
Çocuklarda küçük yaşlardan itibaren imanla birlikte ibâdet şuurunun da geliştirilmesi gerekir. Namazın öğretilmesi ve emredilmesi, âile reisinin de bunda devamlı olması Kur’ân-ı Kerim’de özel olarak açıkça zikredilmiştir.1547 Peygamber Efendimiz’in, çocuklara yedi yaşında namazın öğretilip kıldırılmaya başlanmasını, on yaşına geldikleri halde kılmıyorlarsa, hafifçe cezâlandırılmalarını tavsiye eden hadisleri1548 bu konuda başta anne-babalar olmak üzere müslüman eğitimcilere ışık tutmaktadır. Küçük çocuklara namazın dışındaki ibâdetler hakkında da bilgi kazandırılması, bunlardan uygun olanlarının zaman zaman tatbik ettirilmesi, onların gelecekteki müslümanca hayatları için büyük önem taşır. Bu konularda unutulmamalıdır ki, İslâm eğitimi, tedrîcîlik, sevgi ve iknâ gibi pedagojik metotları esas alır. Korkutucu, ürkütücü, emredici tutumlar, çocuk için hem anlaşılmazdır, hem de yıpratıcıdır. Çocuğun sevgiye, iyi örneklere, açıklayıcı doğru bilgilere ihtiyacı vardır. Bunların yerli yerinde uygulanması ölçüsünde onun müslümanca eğitimi ve öğretimi de başarıya ulaşacaktır.
İslâm’ın âile anlayışında, normal şartlarda kadının başlıca görev ve meşguliyet alanı evidir. Bu durum, prensip olarak çocukların ihmal edilmesini büyük ölçüde önlemektedir. Çocuklara sevgi ve yetiştirme yönünden daha fazla vakit ayırması gereken anne olmakla birlikte, babanın sorumluluğu da, anneden daha az değildir. Baba, çocuklarının ve onların müslümanca yetişmesinin; işinden ve dünyevî meşguliyetlerinden çok daha önemli olduğunu davranışlarıyla ispatlamalıdır.
1545] Tirmizi, Birr 33
1546] İbn Mahled, s. 142; İbn Kayyim, s. 158
1547] 20/Tâhâ, 132
1548] Ebû Dâvud, Salât 25; Tirmizi, Mevâkît 182
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 385 -
Okuduğu kitapları, gazeteleri, konuştuğu arkadaşlarını, terbiye ve eğitim verenleri, seyrettiği filmleri, oynadığı oyunları... kontrol etmeli; gerektiğinde ambargo koymalıdır. Bütün bunları kendi yerine ve daha güzel yapacak Allah korkusunu, ihsan bilincini, tevhid şuurunu gönlüne yerleştirmelidir. Gecesini gündüzüne katıp, “çocuğumu nasıl müslümanca yetiştirebilirim?” diye planlar, programlar yapmalıdır.
Çocuk, çocukluk yapıp elini ateşe atsa, sobayı ellemeye kalksa elbette engeller anne-baba; ille de yanmak istese, kendi haline bırakmaz, müsâade etmez, gerekirse, yanmasın diye, şefkatle tokatlar onu. Çünkü o, neyi yapınca, nasıl davranınca yanacağını bilemez. Biraz büyüyünce, yine çocukluğun daniskasını yaparken, cehennem ateşine elini uzatıp çevresinin teşviki ve kendi arzusuyla kendini ebedî alevlerin içine atarken ana-baba seyirci kalamaz. Hele hele bu yanma olayına yardımcı olması, hiçbir şeyle izah edilemez. Evlâdını seven ana-baba, çocuğunun cehenneme doğru yuvarlanmasına göz yummaz.
Teslim etmez kâfirlerin ve küfrün eline en kıymetli varlığını. Sahip çıkar İlâhî emânete, birinci işi o olur, her şeyden önce gelir onları müslümanca yetiştirmek. Çok küçük yaştan itibaren Allah sevgisi, Peygamber sevgisi verir; her sevgiden önce ve en büyük sevgi olarak. İlâhî emirleri, ibâdetleri niçin yapması gerektiğini anlatır, her konuda şuurlandırmaya çalışır, okuduğu Kur’an’ın ne olduğunu, ne emirler içerdiğini, anlamını, namaza niçin ihtiyacı bulunduğunu... öğretir ve sevdirir ona. Her konuda çeşit çeşit güzel kitaplar yazılıyor, nice konular araştırılarak hazır lokma haline getirilip kitap, dergi, CD diye sunuluyor. Evlât terbiyesi, çocuk eğitimi konusunda da onlarca kitap var; sorumlu ebeveyn alıp okur, nasıl terbiyeyi emrediyordu İslâm, öğrenir, tatbik etmeye çalışır.
Yüce Peygamberimiz “Hiç bir baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha üstün bir şey bağışlayamaz, bırakamaz” diyor. Eğitim konusunda en önemli görev anne ve babalara düşmektedir. Çünkü, çocuklarından direkt sorumlu tutulacaklar onlardır. Çocuklar, ebeveynlere emânet edilen varlıklardır. Fıtratlarını bozdurmamak, onları cehennem ateşinden korumak, yarınlara müslümanca hazırlamak, tüm şeytânî tuzaklara ve hastalıklara karşı, koruyucu aşılar yapmak önce ebeveynin görev alanı ve sorumluluğundadır. Câhiliyye döneminde küçük yaşlarda kızlarını diri diri toprağa gömen insanlardan daha fecisini mi yapıyor ebeveynler dersiniz? Onlar, çocuklarının sadece dünya hayatlarını mahvediyorlardı; Çağdaş ana-baba ise âhiretini. Onlar sadece kız çocuklarını öldürüyorlardı; şimdiki ebeveyn, kız-erkek hepsini. Onlar o çağdaki âdetlere göre kuma gömüyorlardı; şimdikiler ise daha çağdaşça, televizyona, sokaklara, okullara, kitaplara veya kitapsızlıklara, çağdaş tanrı taslaklarına kurban ediyor çocuklarını.
Çocuklarımızı sevmek ve onların geleceğini düşünmek, dünyadaki vazifelerimizin en güzelidir. Çocuklar, büyüklerin yaşama sevincidir, umutlarıdır, gelecekleridir. Unutmayalım ki sevgi bedel ister, fedâkârlık ister. Anne ve babaya emânet edilen varlıkların her yönden yetişmesi emânet edilenlerin sorumluluğundadır. Öğretmenleri, kitapları, çevreyi seçmek, kendi görevinde onlardan yardım beklemek, aslî görevi bir süre için vekillere devretmektir. Unutmamalıyız ki, hiç bir kişi ve kurum, anne babanın yerini tutamaz. Herkes istiyor ki, “filan hoca, filan kuruluş benim çocuğumu eğitsin, yetiştirsin, ben de maddî masrafları karşılayayım. Emâneti başkasına devrederek zahmetsizce sorumluluğumdan
- 386 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kurtulayım. Ben işimle gücümle uğraşırken başkalarının yetiştireceği çocuğumdan dünyada ve âhirette faydalanayım.” Ana-babalık, çocuğun dünyevî, maddî ihtiyaçlarının karşılanması olarak görülmektedir. Eğitim ve yetiştirmede de dünyevi ölçüler ön plandadır. Çocuğun karnının doyurulması yeterlidir. Kafasını ve kalbini başkaları doldurabilir. Hatta neyle doldurulduğunu araştırmak, uğraşmayı, direkt ilgiyi istediğinden o da yapılmaz. Bu kadar iş-güç arasında çocukla nasıl uğraşsın? Bu mantık, ucuzcu mantıktır, materyalist mantıktır. Sorumluluk bilinci değil; sorumsuzluk ve görev kaçkınlığı sırıtmaktadır bu anlayışta.
Ebeveynin çocuklarının midesini doldurup, kafa ve kalbini ihmali, kapitalistçe bir zulümdür elbet. Ama şunu da unutmayalım: Nasıl midelerini mikropsuz, zehirsiz gıdalarla, dengeli beslenme kurallarıyla doldurmak zorundaysak; kafalarına ve gönüllerine giden gıdaların da mikroplardan arınmış, çocukları zehirlemeyecek ve dengeli beslenmeyi sağlayacak temel gıdalardan seçmemiz gerekmektedir. Abur cuburla midenin doldurulması gibi, abur cuburların okunması da insanı hasta eder. Bazı ana-babalar, çocuğuna okul ders kitapları dışında kitap almayı, oyuncak kadar bile önemli görmemekte; çocuğunun tevhîdî iman ve ibâdet bilincine sahip olmasını, güzel duygularının güçlendirilip doğru yönlere kanalizesini lüks saymaktadır. Kendi çocukluğunda kitapla büyümediği için, çocuklarının kitap ihtiyacını umursamamaktadır. Hâlbuki öyle acâyip bir düzen ve ortamda çocuklarımız hayata atılıyor ki, bu devirde okumayanların, canına okuyorlar. Tabii, neyi nasıl okuyacağını bilemeyenler de intihar etmiş oluyor.
Okullardan şikâyetçiyiz. Okulların câhilî eğitim verdiğinin, ders kitaplarının eksik ve yanlışlıklarının farkındayız. Ama yeterli alternatifler üretmiyoruz, imkânsızlıktan değil, isteksizlikten. Çünkü imanı olanın imkânı da vardır. Müslüman, çevre şartlarını aşamayan, zamanın çocuğu, şartların mahkûmu değildir, olamaz. Samimi ise, mutlaka alternatifler bulacak, kendisi gibi düşünen insanlarla bu konuda da yardımlaşacaktır.
Hz. Âişe’ler, Ümmü Seleme’ler, Fâtıma ve Zeyneb’ler nerede, hangi okulda yetişti? Onların önce babaları, sonra kocaları hocaları idi. Eski âlimlerin biyografilerini öğrendiğimizde, hemen hepsinin ilk hocalarının babaları olduğunu görüyoruz.
Çocukla en fazla meşgul olacak olan anne olduğundan, ilk ve en önemli terbiyeci, eğitimci annedir. Çocuğa doğru yolu gösteren, Rabbini tanıtacak, dinini sevdirecek olan önce anne, sonra babadır. Bu büyük görevleri yerine getirecek olanların, önce kendilerini iyi yetiştirmiş olmaları gerekmektedir. Kendini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez. Kendisi doğru olmayanın gölgesi de doğru olmaz. Yüzme bilmeyen, başkasını boğulmaktan kurtaramaz. Kendi eteği tutuşmuş bir itfaiyeci, başkasını yangından çekip çıkaramaz. Eğitim, çok yönlü ehliyet ve uzmanlık isteyen girift bir konu olduğundan, İslâm’ı ve naklî ilimleri ana hatlarıyla bilmek bile yetmemekte, içinde yaşanılan toplumu da çok iyi tanımak, sevgi ve müsâmahayı, sabrı ve tedrîcîliği, eğitim metotlarını, insan ve çocuk psikolojisini, pedagojiyi, yani çocuk eğitim ve terbiyesini temel düzeyde de olsa bilen ve uygulayabilen bir seviye gerektirmektedir. Evler, sadece çocukların değil; anne ve babanın da okuludur. Ama ana-babaları yetiştiren ehil ve emin yerlere büyük ihtiyaç vardır. Müslüman cemaat ve teşkilâtlara düşen önemli bir görev, çocuklardan önce ana-babaları yetiştirmek olmalıdır. Evlilik ve ana-baba okulları açmalı, geliştirmelidirler. Eğer baba evinde ve evlilik öncesinde anne adayı, kendini yeterince yetiştirmediyse, evlilikten sonra sorumluluk kocaya âittir. Zarûri
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 387 -
olan hususları ya bizzat kocası öğretecek, ya da öğrenmesine imkân ve fırsatlar oluşturacaktır.
Kadının en saygın, en mübârek konumu, anneliktir. Dinimiz ve fıtratımız anneye çok büyük bir yer vermiştir. Normal olarak erkeğin, kadına göre bazı konularda önceliği olduğu halde, annenin babadan daha öncelikli ve daha faziletli olduğunun sırrı buradadır. Kadın, erkeği faziletçe geçmek istiyorsa, anne olmalıdır. Yalnız, unutulmamalıdır ki, anne olmak, sadece çocuk dünyaya getirmekle olmaz. Çocuğuna sahip çıkmakla, onu güzelce yetiştirmekle annelik tamamlanmış olur. Babanın hakkı, dinimizde “bir” iken; annenin hakkı “üç”tür. Cennet, babaların değil; annelerin ayakları altına serilmiştir. Annelikle ilgili olarak, günümüzde giderek artan çalışan kadının, ne kadar annelik yapabildiği ve yapabileceği sorusu da önemlidir. Anne işte, çocuk kreşte. Hiçbir mamanın anne sütünün yerini tutamadığı gibi, hiçbir bakıcı da annenin yerini asla tutamaz. Hiçbir çocuk okulu, adına ana okulu da dense, ananın evdeki okulunun benzeri olamaz. Kendi evlâdını anne ve babası kadar kimse sevemeyeceği, dünya ve âhiret geleceğini düşünemeyeceği için de, anne ve baba gibi hoca ve öğretmen de bulunamaz.
İnsanları Allah’ın dininden uzaklaştırıp kendi sapık anlayışlarını topluma dayatan câhiliyyenin hâkimiyetinde, onların yönlendirmesine açık kurumlar ve hantal yapılanmalar yerine, ciddi, özgür ve özgün alternatifler oluşturmak gerekmektedir.
Neler Yapılabilir? “Koca”, aynı zamanda “hoca” olmalı; evin reisi, liderliğini evde imamlık yaparak da yerine getirmelidir. Çocuğunu canından fazla seven ana, onun cehennemde yanmasına rızâ göstermediğini ispat etmelidir. Çocuğunu cehenneme götüren inanç, düşünce ve eylemlerden koruyacak şekilde onu eğitmenin yollarını bulabilmelidir.
Ebeveyn, çocuklarına her yönüyle örnek olabilecek bir hayatı yaşamaya çalışmalıdır. Aksi halde, sözleriyle telkin etmiş olduklarını davranışlarıyla yalanlamış olurlar. Çocuk da daha çok gördüklerinden, örneklerden etkileneceğinden eğitim başarısız olacak, çocukta da karakter bozuklukları ortaya çıkacaktır.
Çocuklara karşı hoşgörüyü, onları şımartacak, serkeşleştirecek bir noktaya kadar götürmek doğru olmadığı gibi; çocuğun şahsiyetini kazanmasına engel olacak, onu âsîleştirecek veya arsızlaştıracak şekilde katı bir disiplin uygulamak da uygun değildir. Ebeveyn, bu konularda daha çok terğib ve terhib (imrendirme ve özendirme ile sakındırıp caydırma) yöntemlerini kullanmalıdır.
Müfredâtı önceden tesbit edilmiş, planlı, programlı dersler yapılabilir, kitap okuma saatleri düzenlenebilir. Bu derslerde, çocukların yaş ve seviyelerine göre, öncelikle inanç ve ahlâk eğitimleri, rûhî/psikolojik eğitimleri, zihnî eğitimleri, beden ve sağlık eğitimleri ve giderek cinsî eğitimleri, insan ilişkileri ve iktisâdî eğitimleri verilebilir. Hiç değilse, bu konularda ehil ve güvenilir kişilerin eserleri tâkip edilebilir. Çocuğa fazla bilgi yüklemekten çok, onu kişilikli bir müslüman olarak yetiştirip sevgiye dayalı eğitmek daha önemlidir. Kur’an öğrensin, hâfızlık yapsın diye dinden, Kur’an’dan nefret ettirmek yerine; dinini öncelikle sevsin, Allah, Kur’an ve peygamber sevgisi alsın, âhiret bilincine ve köklü bir imana sahip olsun denmelidir. Temizlik ve âdâb-ı muâşeret, terbiye ve nezâket
- 388 -
KUR’AN KAVRAMLARI
de ihmal edilmemelidir.
Âile eğitiminde anne-babanın, ağabey ve ablanın tâkip edecekleri belli başlı metotlar olarak şunlar sayılabilir: Örnek olma, uygun örnekler seçip gösterme, güzel çevre seçimi, çevreyi uygun hale getirme ve uygun çevrelerle ilişki kurma, olaylar üzerinde, durumlar ve eşyalarla ilgili ortak gözlem yapma ve yaptırma, çocukları etkin ve özgün düşündürme, pratik zekâ çalışmaları, yaparak ve yaşayarak uygulamalı öğrenme yöntemleri, gerektiğinde ölçü ve sınırları iyi tesbit edilmiş ödüllendirme ve cezâlandırma, öğüt verme. Bütün bunların yanında, küfür ve şirk başta olmak üzere kötülüklerden, Allah’a isyan sayılacak davranışlardan, yalan ve hayâsızlık gibi, her çeşit kötü alışkanlıklardan ve tiryakiliklerin her türünden koruma faâliyetleri yapılmalı, çocukları doğru ve faydalı kaynaklarla temasa geçirmelidir. Oyun ve oyuncak konusunun önemi eğitim açısından faydaları gözden uzak tutulmamalı, sevgi ve paylaşma zevki verilmelidir. Helâl-haram ayrımını aşılarken, haram lokmadan uzak şekilde temiz gıdalarla beslemenin eğitimle çok yakın ilişkisi unutulmamalıdır. İsrâfın her çeşidine ve özellikle zaman savurganlığına meyletmeyecek bilinç verilmeli, medyanın zararlarından ve bilgi kirliliğinden korunabilmelidir. Bir yandan cihad sevgisi ve hazırlığı, diğer yandan sanat sevgisi kamçılanmalıdır. Balık avlayıp vermek yerine, balık tutmayı öğretmeli, Allah sevgisi ve belirli yaştan sonra da Allah korkusu ve takvâ bilinci verilmeye çalışılmalıdır. Sorumluluk ve görev şuuru aşılanmalıdır.
Radikal çözümlere ve resmî olarak riskli tavırlara hazır değilse ebeveyn, yine yapabileceği hayli tedbirler vardır. En azından Cumartesi ve Pazar günleri, hiç değilse bir günün yarısı, çocukların İslâmî eğitimine ayrılabilmelidir. Mahallenin çocukları her hafta ayrı bir öğrencinin evinde velîlerin tâyin edeceği şuurlu bir veya birkaç öğretmenin eğitim ve terbiyesine teslim edilir. Bir mahallede 5-10 velî bir araya gelip imkânlarını birleştirerek çocukları için alternatif çözümler üretebilir. Üretmiyorlarsa, samimi olmadıklarındandır, diğer gerekçeler bahaneden öte bir değer taşımaz. Bireyler olarak bu işlerin üstesinden gelinemiyorsa, cemaatleşerek, eğitimin sancısını duyan insanlar birleşerek bu hayatî meseleye kısmî de olsa çözümler getirebilir. Zâten Allah, kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemediğinden, ancak devlet otoritesiyle çözülebilecek ideal ve kesin çözümler de acele olarak beklenmemelidir.
Günümüzde okullarda öğretilenlerin de, öğretilmesi gereken doğrular olup olmadığı müslümanca değerlendirilmeli, evde yanlışlar tashih edilmeli, küfür ve şirk mikropları bünyede büyüyüp yerleşmeden temizlenmelidir. Her akşam, okul, TV., sokak gibi çocuğu etkileyen tüm etkenler ana-baba tarafından gözden geçirilmeli, özellikle şirk unsurları en hassas ölçüyle tespit edilip izâle edilmeli, yerine tevhîdî özellikler geçirilmelidir. Unutmamalıyız ki, yaşlıyken öğrenilenler, su üzerine yazılan yazıya benzese de; çocukken öğrenilenler, mermer üzerine yazılan yazı gibidir.
Çocuklara, her şeyden önce Allah’ı ve Rasûlünü sevdirip güncel itikadî sapmalardan koruyabilecek tevhidî bir imanı gönüllerine severek nakşedebilmek şarttır. Sonra, şu başlıklar altındaki temel bilgiler verilmelidir:
a- İtikad ve ibâdete dair müslüman için zorunlu bilgiler,
b- Ahlâk ve muâşeret kuralları, edep ve terbiyeyle ilgili hususlar,
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 389 -
c- Kur’an bilgisi; Kur’an’ı okuyabilmesi, sevebilmesi, anlamıyla ilgilenmesi için gerekli bilgiler,
d- Çocuğun gelecekte geçimini sağlayabilmesi için mümkün ve uygun olan bilgiler. Anne-baba, bunları ya bizzat vermeli yahut kendi aslî görevi olan çocuğunu eğitip öğretmek konusunda, kendine bir vekil tutmalı, ehil ve emin kimselere bu ilimleri verdirmelidir. Haydi evlerimizi mescid; yani ma’bed, kurs, mektep ve okul yapmaya!
Kur’ân-ı Kerim’de Âile ve Eşlerin Geçimi
Kur’ân-ı Kerim’de “nikâh” kelimesi, türevleriyle birlikte 23 yerde geçer. Farklı anlamlarda kullanılmakla birlikte, âile anlamında da kullanılan “ehl” kelimesi ise 127 yerde kullanılır. Karı-koca -eş- anlamındaki “zevc-zevce” kelimeleri de Kur’an’da 81 yerde geçer. Bütün bunlar, Kur’an’ın nikâha, âile hayatına verdiği önemi gösterir. Nice konuları kısaca izah eden, bazı farz ve haramları bir-iki âyetle belirten Kur’an, âile hayatı, geçim, eşlerin birbirine ve çocuklarına karşı haklarını, görevlerini, birbirleriyle ilişkilerini uzun uzun ele almış ve yuvanın huzuru için gerekli prensipleri tafsilâtlı şekilde açıklamıştır.
Kur’an nikâh/evlenme tâbirini, erkek ve dişi olarak yaratılan insan türünün aralarındaki âhenk ve uygunluğu açıklamak için kullanmaktadır. Zira evlilikte huzur havâsı, karşılıklı sevgi ve merhametin gelişme ortamı mevcuttur. Kur’an, âile hayatının huzur ve sükûnet ortamı için gerekli olduğunu, kadınla erkek arasında Allah’ın sevgi bağları oluşturmasında büyük hikmetler olduğunu vurgular: “Kaynaşmanız (sükûnete ve tatmine ermeniz) için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp da aranızda sevgi ve merhamet kılması da O’nun âyetlerinden, (varlığı ve birliğinin) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için âyetler/ibretler vardır.” 1549
Evlilik fıtrattır. Evlenmeyen erkek veya kadın elbisesiz, yani çıplak sayılır.1550 Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır.1551 Kur’an, erkeklere hanımlarıyla iyi geçinmelerini emreder. Eşlerinden hoşlanmamış olsalar bile, mümkün ki hoşa gitmeyen şeyde Allah’ın birçok hayır takdir etmiş olabileceğini hatırlatır.1552 Evlenmeyi tavsiye eden Kur’an,1553 bekârları evlendirmeyi de (başta yöneticiler, bekârların velîleri ve diğer müslümanlar üzerine) görev olarak belirtir. Eğer bunlar fakir iseler, Allah’ın onları kendi lutfu ile zenginleştireceğini müjdeler. 1554
Yaratılıştan gelen kıskançlık duygusuna rağmen Kur’an, erkeklere birden fazla kadınla evlenme izni verir.1555 Bu izin, öteden beri, daha çok gayrı müslimlerce ve İslâm düşmanlarınca, tenkit ve itiraza konu edilmiştir. Ancak, İslâm’ın bu iznini, diğer tâlimatları ve hayatın değişen şartları içinde ele almak gereklidir. İslâm’a göre zinâ kesin olarak haramdır. Bu büyük kötülük olan zinâya giden yolları tıkamak gerekir. Erkeğin güçlü ve yeterli, kadının ise zayıf ve isteksiz ol1549]
30/Rûm, 21
1550] 2/Bakara, 187
1551] 2/Bakara, 228
1552] 4/Nisâ, 19
1553] 4/Nisâ, 3
1554] 24/Nûr, 32
1555] 4/Nisâ, 3
- 390 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ması veya doğurgan olmaması halinde, savaş vb. sebeplerle erkeklerin azalması ve kadınların çoğalması gibi durumlarda erkeğin bir’den fazla kadınla evlenmesi zarûrî olabilir. Böyle durumlarda erkeğin bir’den fazla kadınla evlenmesi, bir emir değil; bir izindir. İkinci, üçüncü veya dördüncü eş olacak hanım da buna mecbur değildir. Ayrıca, bu izin kayıtsız şartsız olmayıp adâlet şartına bağlanmış, buna riâyet edemeyeceğinden korkanlara bir kadınla yetinmeleri emredilmiştir. Bütün bu kayıtlar ve şartlar bir arada düşünüldüğü zaman, İslâm’ın bu iznini, zaman içinde değişen şartlara ayak uydurma bakımından en müsâit yol olduğu açıkça anlaşılacaktır. Din, câhiliye döneminde ve o günkü dünyada üst sınırı olmayan çok evlenmeye bir ölçü getirmiş, en çok dörtle sınırlandırmıştır. Ayrıca, metres hayatı gibi çirkinliklere geçit vermemek için bazı gereklilikler varsa, evlenecek kadının şerefi ve geçimini temin etme yükümlülüğünü, masraflarının üstünden kalkabilecek ve de eşleri arasında adâlete riâyet edebilecek erkeğe yüklemiştir.
Kur’ân-ı Kerim’de insanlığın tek bir nefisten yaratıldığı1556 bildirilmiş, bütün insanların Allah’a kulluk için yaratıldığı1557 genel hükmü ile hemen her konuda kadın-erkek aynı emir ve yasaklarla muhâtap tutulmuş, aynı günah ve sevâba erişecekleri bildirilmiştir.
Kur’an’daki hükümler, kadın-erkek bütün müslümanlara ortaktır. Kur’an, kadın ve erkek cinsi için “en-nâs/insanlar” kelimesi kullanır. Kadın-erkek mü’minler için “ellezîne âmenû/iman edenler” ifâdesi dillendirilir. “Ey iman edenler!” veya “Ey nâs -insanlar-!” diye kadın ve erkeklere ortak hitap edilir. Peygamberimiz, kadını ve erkeğiyle bütün insanlığın peygamberidir.1558 O’nun getirdiği hidâyet yoluna, sırât-ı müstakîme uyan kadın ve erkeklere cennet vardır: “...İster erkek, ister kadın olsun, mü’min olarak kim sâlih amel/hayırlı iş yapmışsa onlar cennete girecektir...” 1559
Kur’an’da “Nisâ”, yani Kadınlar anlamına gelen ve kadınlarla ilgili birçok hükmü içeren bir sûre vardır. Kur’ân-ı Kerim’in, yine 19. sûresi, bir kadın olan “Meryem” adını almıştır. “Nisâ” (kadınlar) kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de 59 yerde geçer. “İmrae” (kadın) kelimesi ise 26 yerde zikredilir. Kur’ân-ı Kerim, âile konusuna büyük önem vermiş, bu konuyla ilgili ayrıntılı hükümler vaz etmiştir. Kur’an’da “zevc-zevce” (eş) kavramı, tam 81 yerde kullanılırken, “nikâh” kelimesi de 23 yerde geçer.
Kur’ân-ı Kerim’de gerek yaratılış, gerekse hak ve sorumluluklar yönünden erkeklerle eşit konumda olan bir kadın portresi çizilmektedir. Kadın, Allah’ın kulu olması bakımından erkekle eşit seviyededir; dinî hak ve sorumlulukları da aynı düzeydedir. 1560
“Erkeklerin de kazandıklarından nasipleri, kadınların da kazandıklarından nasipleri var.”1561Bu âyet, erkek gibi kadının da, sadece mânevî kazanımlarını değil; maddî kazanımlarını da vurgulamaktadır. Hukukî ve ticarî işlemleri yapma husûsunda
1556] 4/Nisâ, 1
1557] 51/Zâriyât, 56
1558] 7/A’râf, 158; 34/Sebe’, 28
1559] 40/Mü’min, 40
1560] 3/Âl-i İmrân, 195; 9/Tevbe, 71
1561] 4/Nisa, 32
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 391 -
kadın, erkeklerle aynı konumda kabul edilmiştir.
Allah, ilk insan Âdem’i (a.s.) topraktan ve o bir nefisten eşini yaratmıştır.1562 Havvâ’sız Âdem eksiktir; Âdem’siz Havvâ’nın eksik olduğu gibi. Erkekle kadın birbirlerinin eksiklerini tamamlayan bir elmanın iki yarısı gibidirler. “Onlar (hanımlar) sizin için bir elbise; siz de onlar için bir elbisesiniz.”1563 Elbise, hem ayıplarımızı kapatan, bizi zarar verecek dış etkenlerden koruyan bir sığınak, hem de hoşa giden bir süs olduğu gibi, takvâ ile de ilişkilidir.1564 Demek ki, kocası olmayan kadın çıplak olduğu gibi, karısı olmayan adam da çıplaktır.
“...Onlar (Kadınlar) sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz...” 1565
“...Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde birtakım iyi davranışa dayalı hakları vardır. Ancak, erkekler için kadınlar üzerinde bir derece (âile reisliği) vardır. Allah azîzdir, hakîmdir.” 1566
“Kadınlardan, oğullardan, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşten, salma atlardan, sağmal hayvanlardan ve ekinlerden gelen zevklere düşkünlük ve bağlılık insanlar için bezenip süslendi. Bunlar, dünya hayatının metâıdır. Nihâyet varılacak güzel yer, Allah’ın huzûrudur.” 1567
“Ben, erkek olsun, kadın olsun -ki hepiniz birbirinizdensiniz- içinizden, amel eden/çalışan hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmayacağım. Onlar ki, hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar. Benim yolumda eziyete uğradılar, çarpıştılar ve öldürüldüler; andolsun Ben de onların kötülüklerini örteceğim ve onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Bu mükâfat, Allah tarafındandır. Allah, mükâfatın en güzeli kendi yanında olandır.” 1568
“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riâyetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” 1569
“Eğer (kendileriyle evlendiğiniz takdirde) yetimlerin haklarına riâyet edememekten korkarsanız, beğendiğiniz (veya size helâl olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın. Adâletsizlik/haksızlık yapmaktan korkarsanız, bir tane alın; yahut da sahip olduğunuz (câriyele) ile yetinin. Bu adâletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.” 1570
“(Evlendiğiniz) Kadınlara mehirlerini gönül rızâsı ile (cömertçe) verin; eğer gönül hoşluğu ile o mehrin bir kısmını size bağışlarlarsa onu da âfiyetle yiyin.” 1571
“Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır; ana-babanın ve yakınların bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır. Gerek azından, gerek çoğundan
1562] 4/Nisâ, 1
1563] 2/Bakara, 187
1564] Bk. 7/A’râf, 26
1565] 2/Bakara, 187
1566] 2/Bakara, 228
1567] 3/Âl-i İmrân, 14
1568] 3/Âl-i İmrân, 195
1569] 4/Nisâ, 1
1570] 4/Nisâ, 3
1571] 4/Nisâ, 4
- 392 -
KUR’AN KAVRAMLARI
belli bir hisse ayrılmıştır.” 1572
“Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder. (Çocuklar) İkiden fazla kadın iseler ölünün bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız, bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana babasından her birinin altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana babası ona vâris olmuş ise anasına üçte bir (düşer). Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasına altıda bir (düşer. Bütün bu paylar ölenin) yapacağı vasiyetten ve borçtan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size, fayda bakımından daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah (tarafın)dan konmuş farzlar (paylar)dır. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.”1573 (İslâm’ın miras hukukunda paylar ile mükellefiyetler arasında dengeleme yolu tutulmuş, daha çok harcama yapmak mecbûriyetinde olanlara çok, daha az harcama yapanlara az hisse verilmiştir. İslâm âile hukukuna göre, evlenirken mehir verecek, düğün masrafı yapacak olan erkektir. Evlendikten sonra da gerek muhtaç olan yakın akrabasına ve gerekse eş ve çocuklarına bakacak, onlara yiyecek, giyecek, mesken gibi asgarî ihtiyaçları temin edecek yine erkektir. İşte bu sebepledir ki genellikle mirasta erkeklerin payı, kadınlarınkinin iki misli olmuştur.)
“Ey iman edenler! Kadınlara zorla vâris olmanız size helâl değildir. Apaçık bir edepsizlik yapmadıkça, onlara verdiğinizin bir kısmını ele geçirmeniz için de kadınları sıkıştırmayın. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız (bilin ki) Allah’ın, hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz.”1574 (İslâm’dan önce Araplar kadına çok kötü muâmele ediyor, bu cümleden olarak kocası ölen kadını, adamın miras bıraktığı mal gibi telâkkî ediyorlar, kadın istemese bile onunla evlenme veya onu başkasıyla evlendirme hakkına sahip olduklarını düşünüyorlar, kadını kullanarak maddî menfaat sağlama yoluna gidiyorlardı. Bu âyet, bütün bu haksızlıklara son vermiş, kadına lâyık olduğu hakları getirmiştir.)
“Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine kantar kantar, yüklerle mehir vermiş olsanız dahi, hiçbir şeyi geri almayın. Siz iftira ederek ve apaçık günah işleyerek onu geri alır mısınız? Vaktiyle siz birbirinizle haşir-neşir olduğunuz ve onlar sizden sağlam bir teminat almış olduğu halde onu nasıl geri alırsınız?” 1575
“Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve erkekler mallarından harcama yaptıkları için erkekler kavvâmdır/kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır, Allah’ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de nâmuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından (nüşûz) endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.”1576 (Erkeklerin maddî ve mânevî durumları ile ve özellikle ekonomik rolleri, onların âile reisi -sorumlu yönetici- olmalarını tabiî kılmıştır. Âile küçük bir toplumdur; toplum düzenle yaşar. Düzen ise, bir reisi, bir idâreciyi zarûri kılar. İslâm’da devlet başkanından âile reisine kadar her idâreci, İlâhî tâlimata göre hareket etmek, İslâmî kurallara göre ve istişâre ile yönetmek mecbûriyetindedir. Şu halde onlara itaat, bu tâlimata itaat demektir. İdâre eden
1572] 4/Nisâ, 7
1573] 4/Nisâ, 11
1574] 4/Nisâ, 19
1575] 4/Nisâ, 20-21
1576] 4/Nisâ, 34
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 393 -
veya edilen bu tâlimatın dışına çıkar, meşrû kurallara itaatsizlik ederse yaptırım uygulanır. Burada bahis konusu olan, zevcenin itaatsizliğidir. Çare olarak önce öğüt vermek, sonra yatak boykotu ve daha sonra da dövme tavsiye edilmiştir. Kur’an’ı bize tebliğ eden Hz. Peygamber (s.a.s.) hiçbir zaman kadın dövmediği gibi “kadını eşek döver gibi dövüp de günün sonunda onu koynunuza alıp yatmanız olacak şey midir?” buyurarak ümmetini uyarmıştır. Ayrıca bu yaptırım kullanıldığı takdirde, kadının canını yakmayacak ve vücudunda iz bırakmayacak şekilde misvak, kurşun kalem gibi bir cisimle vurmak şeklinde -ki, acı vermekten çok, psikolojik cezâ unsuru olarak- uygulamak gerektiğini de ifade buyurmuştur. Şu halde bu dövme yaptırımı, ahlâksız bazı kadınlar için en son çare olarak başvurulacak zarûrî bir yol olup, kayıtlara ve şartlara bağlıdır. Ayrıca kadının da kocasından şikâyetçi olması halinde hakem ve hâkime başvurma, hakkını arama imkânı vardır.)
“Eğer karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin âilesinden bir hakem ve kadının âilesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse Allah aralarını bulur. Şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır.” 1577
“Erkek olsun, kadın olsun; her kim de mü’min olarak sâlih ameller/iyi işler yaparsa, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.” 1578
“Senden kadınlar hakkında fetvâ istiyorlar. De ki: ‘Onlara âit hükmü size Allah açıklıyor: Kitab’da, kendileri için yazılmışı (mirası) vermeyip nikâhlamak istediğiniz yetim kadınlar hakkında, çaresiz çocuklar ve yetimlerin işleriyle meşgul olmanız hakkında adâleti yerine getirmeniz için size okunan âyetler (Allah’ın hükmünü apaçık ortaya koymaktadır). Hayırdan ne yaparsanız şüphesiz Allah onu bilmektedir.” 1579
“Eğer bir kadın, kocasının geçimsizliğinden yahut kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse, aralarında bir sulh yapmalarında, onlara günah yoktur. Sulh (daima) hayırlıdır. Zaten nefislerde kıskançlık hazırdır. Eğer iyi geçinir ve Allah’tan korkarsanız şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” 1580
“Üzerine düşüp uğraşsanız da, kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz; bâri birisine tamamen kapılıp da diğerini askıya alınmış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir, günahtan sakınırsanız Allah şüphesiz çok bağışlayan ve merhamet edendir.” 1581
“Eğer (eşler) birbirinden ayrılırsa Allah, bol nimetinden her birini zenginleştirir (diğerine muhtaç olmaktan kurtarır); Allah’ın lütfu geniş, hikmeti büyüktür.”1582 (Bütün tedbirlere rağmen evlilik yürümüyorsa, ev cehenneme dönmüşse, yoksulluk ve çâresizliğe düşme korkusu ile bu cehenneme katlanmak gerekmez; Allah nice kapılar açar.)
“Sizi bir tek nefisten yaratan, gönlü ısınsın diye ondan da eşini (Havvâ’yı) yaratan O’dur. Eşini sarıp örtünce (onunla birleşince) hafif bir yük yüklendi (hâmile kaldı). Onu
1577] 4/Nisâ, 35
1578] 4/Nisâ, 124
1579] 4/Nisâ, 127
1580] 4/Nisâ, 128
1581] 4/Nisâ, 129
1582] 4/Nisâ, 130
- 394 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir müddet taşıdı. Hâmileliği ağırlaşınca, Rableri Allah’a: ‘Andolsun bize kusursuz bir çocuk verirsen muhakkak şükredenlerden olacağız’ diye duâ ettiler.” 1583
“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velîleri/dost ve yardımcılarıdır. İyiliği emreder, kötülükten men’ ederler; namazı kılarlar, zekâtı verirler. Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Allah azîzdir/dâima üstündür, hakîmdir/hüküm ve hikmet sahibidir.” 1584
“Nâmuslu kadınlara zinâ isnâdında bulunup, sonra (bunu isbat için) dört şâhit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şâhitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen günahkârdırlar.” 1585
“Nâmuslu, kötülüklerden habersiz mü’min kadınlara zinâ isnâdında bulunanlar, dünyâ ve âhirette lânetlenmişlerdir. Dilleri, elleri ve ayaklarının, yapmış olduklarından dolayı aleyhlerinde şâhitlik edeceği bir günde onlar için çok büyük bir azap vardır.” 1586
“Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler de kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır...” 1587
“Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve câriyelerinizden sâlih (iyi davranışlı) olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah onları kendi lutfu ile zenginleştirir. Allah (lutfu) geniş olan ve (her şeyi) bilendir.” 1588
“Evlenme imkânı bulamayanlar ise, Allah lutfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar...” 1589
“Kaynaşmanız (sükûnete ve tatmine ermeniz) için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp da aranızda sevgi ve merhamet kılması da O’nun âyetlerinden, (varlığı ve birliğinin) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için âyetler/ibretler vardır.” 1590
“Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer ittika ediyor/(Allah’tan) korkuyorsanız, sözü, (yabancı erkeklere karşı) yumuşak söylemeyin ki kalbinde hastalık bulunan kimse kötü ümide kapılmasın. Mar’rûf/güzel ve münâsip sözler söyleyin. Evlerinizde vakarınızla oturun, ilk câhiliyye (devri kadınları)nın açılıp saçılarak ziynetlerini göstererek yürüyüşü gibi yürümeyin. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah ve Rasûlü’ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, ricsi/şek ve şüpheyi (kötü huyları) gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah, her şeyin iç yüzünü bilendir ve her şeyden haberi olandır.” 1591
“(Allah’ın emrine uyan) Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar,mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, tâata devam eden erkekler ve tâata devam eden kadınlar, (niyet, söz ve hareketlerinde) doğru erkekler ve doğru kadınlar, mütevâzi erkekler ve mütevâzi kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, (tesbîh, tahmîd,
1583] 7/A’râf, 189
1584] 9/Tevbe, 71
1585] 24/Nûr, 4
1586] 24/Nûr, 23-24
1587] 24/Nûr, 26
1588] 24/Nûr, 32
1589] 24/Nûr; 33
1590] 30/Rûm, 21
1591] 33/Ahzâb, 32-34
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 395 -
tehlîl, tekbir, Kur’an tilâveti ve ilimle) Allah’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar; (işte) Allah, bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” 1592
“Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkeğe ve mü’min bir kadına o işi kendi isteklerine göre seçme (özgürce farklı eylem yapma) hakkı yoktur. Her kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” 1593
“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) cilbâblarını/örtülerini (dış giysilerini) üstlerine almalarını (vücutlarını örtmelerini) söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 1594
“Yoksa Allah, yarattıklarından kızları kendisine aldı da oğulları size mi ayırdı?! Rahmân’a isnat edilen kız çocuğuyla, onlardan biri müjdelenince hiddetinden yüzü simsiyah kesilir. Süs içinde yetiştirilip savaş edemeyecek olanı istemiyorlar mı? Onlar, Rahmân’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Acaba meleklerin yaratılışını mı gördüler? Onların bu şâhitlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir.” 1595
“Onlar (müşrikler), kızları Allah’a -ki Allah bundan münezzehtir-, beğenip hoşlandıklarını (erkek çocukları) da kendilerine nisbet ediyorlar.”1596 (Huzâa ve Kinâne kabîleleri, ‘melekler, Allah’ın kızlarıdır’ diyorlardı. Hâlbuki kendileri kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyorlardı. Nitekim, bundan sonraki âyetler onların kız çocuklarına karşı takındıkları tavrı çok iyi tasvir etmektedir.)
“Onlardan biri kız ile müjdelendiği zaman, öfkelenmiş olarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu, aşağılık duygusu içinde kalarak yanında tutacak mı, yoksa toprağa mı gömecek? (Bunu düşünür durur). Bakın ki, verdikleri hüküm ne kadar kötüdür!” 1597
“Diri diri toprağa gömülen kızlara, ‘suçunuz neydi, hangi günah sebebiyle öldürüldünüz?’ diye sorulduğunda (...) her kişi (hayır ve şerden) neler yapıp getirdiğini anlar.” 1598
“Ey iman edenler! Mü’min kadınlar hicret ederek size geldiği zaman, onları imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer siz de onların mü’min kadınlar olduklarını öğrenirseniz onları kâfirlere geri döndürmeyin. Bunlar onlara helâl değildir. Onlar da bunlara helâl olmazlar. Onların (kocalarının) sarfettiklerini (mehirleri) geri verin. Mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın, sarfettiğinizi isteyin. Onlar da sarfettiklerini istesinler. Allah’ın hükmü budur. Aranızda O hükmeder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” 1599
“Ey Peygamber! Mü’min kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi şirk/ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zinâ etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir
1592] 33/Ahzâb, 35
1593] 33/Ahzâb, 36
1594] 33/Ahzâb, 59
1595] 43/Zuhruf, 16-19
1596] 16/Nahl, 57
1597] 16/Nahl, 58-59
1598] 81/Tekvîr, 8-9, 14
1599] 60/Mümtehıne, 10
- 396 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iftirâ uydurup getirmemek, ma’rûfta/iyi iş işlemekte Sana karşı gelmemek husûsunda Sana biat etmeye geldikleri zaman, biatlerini kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.”1600 (Biat şartları arasında sayılan, “elleriyle ayakları arasında bir iftirâ uydurmama” tâbiri, gayri meşrû bir çocuk dünyaya getirip onu kocasına nisbet ederek iftirâ etmeme anlamına gelmektedir. Âyet, Mekke fethi günü nâzil olmuş, Hz. Peygamber, erkeklerden sonra kadınların biatini kabul etmiştir.)
“Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoşgörür ve bağışlarsanız, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 1601
“Allah, inkâr edenlere, Nûh’un karısı ile Lût’un karısını misâl verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki sâlih kişinin nikâhında iken onlara hâinlik ettiler. Kocaları Allah’tan gelen hiçbir şeyi onlardan savamadı. Onlara ‘Haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin’ denildi. Allah, iman edenlere de Fir’avn’un karısını misâl gösterdi. O, ‘Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap; beni Fir’avn’dan ve onun işinde çalışmaktan koru ve beni zâlimler topluluğundan kurtar!’ demişti. Irzını korumuş olan, İmran kızı Meryem’i de Allah örnek gösterdi. Biz, ona rûhumuzdan üfledik ve Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etti. O gönülden itaat edenlerdendi.”1602 (Âyetlerde bahsedilenlerden Hz. Nûh’un karısı, kocasına inanmadığı ve Allah’a iman etmediği gibi kavmine kocasının mecnun olduğunu söylerdi. Hz. Lût’un karısı da, kâfirdi ve kocasına gelen erkek misafirleri, gece ateş yakarak, gündüz de duman çıkararak haber verirdi. İkisi de lâyık oldukları cezâya çarptırıldılar. Firavun’un karısı Âsiye, Allah’a ve Hz. Mûsâ’ya iman etmişti. Bundan dolayı kocası Firavun, onu ellerinden ve ayaklarından dört kazığa bağlamış, göğsüne kocaman bir taş koymuş, öylece yakıcı güneşe bırakmıştı. İşkence ânında, zikredilen duâyı yaparken rûhu kabzedilmiştir.)
Hadis-i Şeriflerde Âile ve Eşlerin Geçimi
“Bir mü’min erkek, bir mü’min kadına buğzetmesin. Çünkü onun bir huyunu beğenmezse başka bir huyunu beğenir.” 1603
“Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı en hayırlı olanlarınızdır.” “Kadınlarınıza karşı hayırlı olmayı birbirinize tavsiye edin.” 1604
“Kadınlarınız konusunda Allah’tan korkun. Çünkü siz onları Allah’tan emanet olarak aldınız.” 1605
“Sizin hayırlınız, kadınlarına hayırlı olan (iyi davranan)dır.” 1606
“Sizin en hayırlınız, ehline karşı en iyi davrananızdır. Ben âileme en iyi olanınızım.” 1607
1600] 60/Mümtehıne, 12
1601] 64/Teğâbün, 14
1602] 66/Tahrîm, 10-12
1603] Müslim, Radâ’ 61, hadis no: 1469; Müsned II, 329
1604] Müslim, Radâ 62; Tirmizî, Radâ 11
1605] Ebû Dâvud, Menâsik 56; İbn Mâce, Menâsik 84
1606] Müslim, Birr 149
1607] Kütüb-i Sitte, c. 17, s. 214
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 397 -
“Mü’minlerin iman bakımından en kâmil/olgun olanı; ahlâkı güzel olan ve âilesine nâzik davranandır.” 1608
“Kadınlara ancak kerîm olanlar ikrâm ederler (değerli olanlar değer verirler); onlara kötülük edenler ise leîm (kötü) kişilerdir.” 1609
“... Erkek, âilede yöneticidir ve yönetiminden sorumludur. Kadın da kocasının evinde yöneticidir ve elinin altındakilerden sorumludur.” 1610
“En güzel dünya nimeti, insanın sahip olabileceği nimetlerin en hayırlısı: Zikreden dil, şükreden kalp ve insanın iman doğrultusunda (müslümanca) yaşamasına yardımcı olan kadındır.” 1611
“Kadını olmayan erkek miskindir/fakirdir!” Yanındakiler: “Çokça malı olsa da mı?” dediler. Rasûlullah: “Evet, çokça malı olsa da!” buyurdu. Sözlerine devamla: “Kocası olmayan kadın da miskînedir, miskînedir/fakirdir” buyurdular. Yanındakiler: “Çokça malı olsa da mı?” dediler. Peygamberimiz: “Evet kadının çok malı olsa da!” buyurdu. 1612
“Mü’min, Allah korkusundan ve O’na itaatten sonra, iyi bir kadından yararlandığı kadar hiçbir şeyden yararlanmamıştır. Çünkü ona emretse sözünü dinler, yüzüne baksa kendisini sevindirir, üzerine yemin etse, yeminini doğru çıkarır, başka tarafa gitse, kendisinin bulunmadığı sırada nâmusunu ve malını korur.” 1613
“Dünya bir metâ’dır/geçimdir. Dünya metâının en hayırlısı sâliha bir kadındır.” 1614
“Kadın, beş vakit namazını kılar, bir aylık orucunu tutar, nâmusunu korur ve kocasına itaat ederse ona: ‘Hangi kapıdan dilersen oradan cennete gir’ denilir.” 1615
Hz. Peygamber, Vedâ Hutbesinde şöyle buyurmuştur: “Kadınlar hakkında Allah’tan korkunuz. Çünkü siz onları Allah’ın emâneti diye aldınız. Allah’ın sözü uyarınca ırzlarını kendinize helâl kıldınız. Onların, sizin yataklarınıza bir adamı almamaları ve iffetlerini korumaları, sizin onlar üzerindeki haklarınızdandır. Eğer böyle bir şey yaparlarsa hafifçe onları dövünüz. Sizin de onların geçimlerini ve giyimlerini sağlamanız, onların sizin üzerinizdeki haklarındandır.” 1616
“Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: Güzel koku, kadın ve gözümün bebeği kılınan namaz.” 1617
“Bana, (dünyanızdan) koku ve kadın sevdirildi. Gözümün nûru ise namazda kılındı.” 1618
“Nikâh benim sünnetimdendir. Kim benim sünnetimi uygulamazsa benden
1608] Nesâî, Işretu’n-Nisâ, 229; Tirmizî, İman hadis no: 2612
1609] İbn Mâce, Edeb 3; Ebû Dâvud, Edeb 6, Rikak 22, İ’tisâm 3; Müslim, Akdiye 11
1610] Buhârî, Cum’a 11; Müslim, İmâret 20
1611] Tirmizî, Birr 13
1612] Kütüb-i Sitte, 15/515
1613] İbn Mâce, Nikâh, 5
1614] Müslim, Radâ 64, hadis no: 1467; Nesâî, Nikâh 15
1615] Ahmed bin Hanbel, I/191
1616] Müslim, Hac 147, 194; Tirmizî, Fiten 2, Tefsir 2
1617] Müslim, Talâk 31, 34
1618] Nesâî, İşretu’n-Nisâ 1
- 398 -
KUR’AN KAVRAMLARI
değildir. Evleniniz, çoğalınız; ben diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar ederim...” 1619
“Sizden birinizin evliliğinde sadaka sevabı vardır” 1620
“Sizden biri, hangi düşünceyle hanımını köle döver gibi dövmeye tevessül eder? Akşam olunca aynı yatakta beraber yatmayacaklar mı?” 1621
“Allah’a isyanı emreden kişiye itaat olunmaz.” 1622
“Bâkire kızla, (evlendirilmezden önce) babası müşâvere etmelidir.” 1623
“Dul kadın hakkında velinin yapabileceği bir iş yoktur.”1624
“Bâkire kız, kendisi hakkında velisinden daha fazla hak sahibidir.” 1625
“Dul kadın kendisiyle istişâre edilmeden evlendirilmemeli, bâkire kız da izni alınmadan nikâhlanmamalıdır.” 1626
“Rasûlullah (s.a.s.), kızın arzusu hilâfına, babası tarafından gerçekleştirilen bazı nikâhları, şikâyet üzerine, iptal etmiştir.” 1627
İmam Mâlik’e ulaştığına göre, Hz. Ali (r.a.): “Karı-kocanın arasının açılmasından endişelenirseniz, erkeğin âilesinden bir hakem ve kadının âilesinden bir hakem gönderin, bunlar düzeltmek isterlerse, Allah onların aralarını buldurur.”1628 âyetinde temas edilen iki hakem hakkında “karı-kocanın ayrılma veya birleşme kararları, bu iki hakemin vereceği hükme kalmıştır” diye beyanda bulunmuştur. 1629
“Kadınlara hayırhah olun, onlara karşı hayır tavsiye ediyorum... Onlara hayırlı şekilde davranın.” 1630
“Kadınlara karşı hayır tavsiye ediyorum. Çünkü onlar sizin yanınızda avândır/esirler gibidir. Onlara iyi davranmaktan başka bir hakkınız yok, yeter ki onlar açık bir fâhişe/çirkinlik işlemesinler. Eğer işlerlerse yatakta yalnız bırakın ve şiddetli olmayacak şekilde dövün. Size itaat ederlerse haklarında aşırı gitmeye bahane aramayın. Bilesiniz ki, kadınlarınız üzerinde hakkınız var, kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakkı var. Onlar üzerindeki hakkınız, yatağınızı istemediklerinize çiğnetmemeleridir. İstemediklerinizi evlerinize almamalarıdır. Bilesiniz ki, onların sizin üzerinizdeki hakları, onlara giyecek ve yiyeceklerinde iyi davranmanızdır.” 1631
1619] İbn Mâce, Nikâh 1
1620] Müslim, Zekât 52; Ebû Dâvud, Tatavvû’ 12, Edeb, 160; Ahmed bin Hanbel, V/167, 168
1621] Buhârî, Tefsîr Şems 1, Enbiyâ 17, Nikâh 93, Edeb 43; Müslim, Cennet 49, hadis no: 2855; İbn Mâce, Nikâh 512; Tirmizî, Tefsîr 3340
1622] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, Cihad 40
1623] Ebû Dâvud, Nikâh 24, 25
1624] Ebû Dâvud, Nikâh, 25; Ahmed bin Hanbel, I/334
1625] Ebû Dâvud” Nikâh, 25; Tirmizî, Nikâh, 18; İbn Mâce, Nikâh, 11; Dârimî, Nikâh,13
1626] Buhârî, İkrâh 3; Müslim, Nikâh 64
1627] Buhârî, İkrâh 4
1628] 4/Nisâ, 35
1629] Muvattâ, Talâk 72 -2, 584-
1630] Buhârî, Nikâh 79, Enbiyâ 1, Edeb 31, 85, Rikak 23; Müslim, Radâ 65, hadis no: 1468; Tirmizî, Talâk 12
1631] Tirmizî, Tefsîr Tevbe, 3087
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 399 -
Rasûlullah’a soruldu: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bizden her biri üzerinde, zevcesinin hakkı nedir?” “Kendin yiyince ona da yedirmen, giydiğin zaman ona da giydirmen, yüzüne vurmaman, takbîh etmemen, evin içi hâriç onu terketmemen.” 1632
“...Sizden biri hangi düşünceyle hanımını köle dövercesine dövmeye tevessül eder? Akşam olunca aynı yatakta beraber yatmayacaklar mı?” 1633
“Sizin hayırlınız, kadınlarına hayırlı olan (iyi davranan)dır.” 1634
“Sizin en hayırlınız, ehline karşı en iyi davrananızdır. Ben âileme en iyi olanınızım.” 1635
“Mü’minlerin iman bakımından en kâmil/olgun olanı; ahlâkı güzel olan ve âilesine nâzik davranandır.” 1636
“Uğursuzluk yoktur. Ancak üç şeyde uğur olabilir: Kadında, atta, evde.” 1637
“Kadınlar, erkeklerin kızkardeşleridir.” 1638
“Kadınlara ancak kerîm olanlar ikrâm ederler (değerli olanlar değer verirler); onlara kötülük edenler ise leîm (kötü) kişilerdir.” 1639
“... Erkek, âilede yöneticidir ve yönetiminden sorumludur. Kadın da kocasının evinde yöneticidir ve elinin altındakilerden sorumludur.” 1640
“En güzel dünya nimeti, insanın sahip olabileceği nimetlerin en hayırlısı: Zikreden dil, şükreden kalp ve insanın iman doğrultusunda (müslümanca) yaşamasına yardımcı olan kadındır.” 1641
“Dünya bir metâ’dır. Dünya metâının en hayırlısı sâliha kadındır.” 1642
“Bir mü’min erkek, bir mü’min kadına buğzetmesin. Çünkü onun bir huyunu beğenmezse başka bir huyunu beğenir.” 1643
“Kadın, beş vakit namazını kılar, bir aylık orucunu tutar, nâmusunu korur ve kocasına itaat ederse ona: ‘Hangi kapıdan dilersen oradan cennete gir’ denilir.” 1644
Hz. Peygamber, Vedâ Hutbesinde şöyle buyurmuştur: “Kadınlar hakkında Allah’tan korkunuz. Çünkü siz onları Allah’ın emâneti diye aldınız. Allah’ın sözü uyarınca ırzlarını kendinize helâl kıldınız. Onların, sizin yataklarınıza bir adamı almamaları ve iffetlerini korumaları, sizin onlar üzerindeki haklarınızdandır. Eğer böyle bir şey yaparlarsa hafifçe onları dövünüz. Sizin de onların geçimlerini ve giyimlerini sağlamanız,
1632] Ebû Dâvud, Nikâh 42, hadis no: 2142-2144; İbn Mâce, Nikâh 3
1633] Buhârî, Tefsir Şems 1, Enbiyâ 17, Nikâh 93, Edeb 43; Müslim, Cennet, h. no: 2855; Tirmizî, Tefsir, h. no: 3340
1634] Müslim, Birr 149
1635] Kütüb-i Sitte, c. 17, s. 214
1636] Nesâî, Işretu’n-Nisâ, 229; Tirmizî, İman hadis no: 2612
1637] Kütüb-i Sitte, c. 17, s. 218
1638] Câmiu’s-Sağîr, hadis no: 2329
1639] İbn Mâce, Edeb 3; Ebû Dâvud, Edeb 6, Rikak 22, İ’tisâm 3; Müslim, Akdiye 11
1640] Buhârî, Cum’a 11; Müslim, İmâret 20
1641] Tirmizî, Birr 13
1642] Müslim, Radâ 64, hadis no: 1467; Nesâî, Nikâh 15
1643] Müslim, Radâ’ 61, hadis no: 1469
1644] Ahmed bin Hanbel, I/191
- 400 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onların sizin üzerinizdeki haklarındandır.” 1645
“Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: Güzel koku, kadın ve gözümün bebeği kılınan namaz.” 1646
“Bana, (dünyanızdan) koku ve kadın sevdirildi. Gözümün nûru ise namazda kılındı.” 1647
“Sizden biri, hangi düşünceyle hanımını köle döver gibi dövmeye tevessül eder? Akşam olunca aynı yatakta beraber yatmayacaklar mı?” 1648
Ümmü Atiyye (r.a.) anlatıyor: “Ben Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte yedi ayrı gazveye çıktım. Ordugâhlarda ben geride kalır, askerlere yemek yapar, yaralıları tedâvi eder, hastalara bakardım.” 1649
İbn Abbâs (r.a.) şöyle diyor: “Rasûlullah (s.a.s.) kadınları gazveye götürürdü. Onlar yaralıları tedâvi ederlerdi. Kendilerine de ganimetten bir şeyler verilirdi...” 1650
“Hz. Peygamber, savaşa veya sefere giderken kur’a ile hanımlarından birisini beraberinde götürürdü.” 1651
“Peygamber zamanında kadınlar da erkeklerle beraber savaşa katılıp geri hizmetlerde çalışırlardı. Uhud Savaşında müslümanlar kayıp verince Peygamber’in zevcesi Âişe ile Ümmü Süleym, paçalarını sıvamış ve sırtlarında kırba kırba su taşıyarak savaşanların ağızlarına dökmüşlerdi.” 1652
Muavviz kızı Rubeyyi’ şöyle der: “Biz, Peygamber (s.a.s.) ile birlikte savaşa gider, askerlere su verir, yaralıları tedâvi eder, Medine’ye taşırdık.”
“Bâkire kızla, (evlendirilmezden önce) babası müşâvere etmelidir.” 1653
“Dul kadın kendisiyle istişâre edilmeden evlendirilmemeli, bâkire kız da izni alınmadan nikâhlanmamalıdır.” 1654
“Rasûlullah (s.a.s.), kızın arzusu hilâfına, babası tarafından gerçekleştirilen bazı nikâhları, şikâyet üzerine, iptal etmiştir.” 1655
“Üç kişi vardır, cennete girmeyecektir: Anne babasının hukukuna riâyet etmeyen kimse; içki düşkünü olan kimse; verdiğini başa kakan kimse.” 1656
İmam Mâlik’e ulaştığına göre, Hz. Ali (r.a.): “Karı-kocanın arasının açılmasından endişelenirseniz, erkeğin âilesinden bir hakem ve kadının âilesinden bir hakem
1645] Müslim, Hac 147, 194; Tirmizî, Fiten 2, Tefsir 2
1646] Müslim, Talâk 31, 34
1647] Nesâî, İşretu’n-Nisâ 1
1648] Buhârî, Tefsîr Şems 1, Enbiyâ 17, Nikâh 93, Edeb 43; Müslim, Cennet 49, hadis no: 2855; İbn Mâce, Nikâh 512; Tirmizî, Tefsîr 3340
1649] Müslim, Cihâd 142, hadis no: 1812
1650] Müslim, Cihad 137, hadis no: 1812; Tirmizî, Siyer 8; Ebû Dâvud, Cihad 152
1651] Buhârî, Cihad 1071
1652] Buhârî, Cihad, 1074, Meğâzî 18; Müslim, Cihad 136
1653] Ebû Dâvud, Nikâh 24, 25
1654] Buhârî, İkrâh 3; Müslim, Nikâh 64
1655] Buhârî, İkrâh 4
1656] Nesâî, Zekât 69
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 401 -
gönderin, bunlar düzeltmek isterlerse, Allah onların aralarını buldurur.” 1657 âyetinde temas edilen iki hakem hakkında “karı-kocanın ayrılma veya birleşme kararları, bu iki hakemin vereceği hükme kalmıştır” diye beyanda bulunmuştur. 1658
“Kadınların yanına girmekten sakının!” Ensârdan bir zât: “Yâ Rasûlallah! Kayına ne buyurursun?” diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.) şu cevabı verdi: “Kayın birader ölümdür.” 1659
“Kadınlara hayırhah olun, onlara karşı hayır tavsiye ediyorum... Onlara hayırlı şekilde davranın.” 1660
“En güzel dünya nimeti, insanın sahip olabileceği nimetlerin en hayırlısı: Zikreden dil, şükreden kalp ve insanın iman doğrultusunda yaşamasına yardımcı olan kadındır.” 1661
“Sizin hayırlınız, kadınlarına hayırlı olan (iyi davranan)dır.” 1662
“Kadınlara ancak kerîm olanlar ikrâm ederler (değerli olanlar değer verirler); onlara kötülük edenler ise leîm (kötü) kişilerdir.” 1663
“Cennet annelerin ayakları altındadır.” 1664
“Allah size, annelerinize itaatsizliği... haram kıldı.” 1665
Bir adam gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, iyi davranış ve hoş sohbette bulunmama en çok kim hak sahibidir? Güzel geçinmeme, güzel bakmama en lâyık olan kimdir?’ diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.s.) “Annen!” diye cevap verdi. Adam: ‘Sonra kim?’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.): “Annen!” diye cevap verdi. Adam tekrar: ‘Sonra kim?’ dedi. Rasûlullah yine: “Annen!” diye cevap verdi. Adam tekrar sordu: ‘Sonra kim?’ Rasûlullah bu dördüncüyü: “Baban!” diye cevapladı. 1666
“Allah’a yemin ederim ki, eğer annene yumuşak ve güzel söz söylersen, ona yemek yedirirsen, büyük günahlardan sakındıkça, muhakkak cennete girersin.” 1667
“Kadınlara karşı hayır tavsiye ediyorum. Çünkü onlar sizin yanınızda avândır/esirler gibidir. Onlara iyi davranmaktan başka bir hakkınız yok, yeter ki onlar açık bir fâhişe/çirkinlik işlemesinler. Eğer işlerlerse yatakta yalnız bırakın ve şiddetli olmayacak şekilde dövün. Size itaat ederlerse haklarında aşırı gitmeye bahane aramayın. Bilesiniz ki, kadınlarınız üzerinde hakkınız var, kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakkı var. Onlar üzerindeki hakkınız, yatağınızı istemediklerinize çiğnetmemeleridir. İstemediklerinizi evlerinize almamalarıdır. Bilesiniz ki, onların sizin üzerinizdeki hakları, onlara giyecek ve yiyeceklerinde iyi davranmanızdır.” 1668
1657] 4/Nisâ, 35
1658] Muvattâ, Talâk 72 -2, 584-
1659] Müslim, Selâm 20, hadis no: 2172
1660] Buhârî, Nikâh 79, Enbiyâ 1, Edeb 31, 85, Rikak 23; Müslim, Radâ 65, hadis no: 1468; Tirmizî, Talâk 12
1661] Tirmizî, Birr 13
1662] Müslim, Birr 149
1663] İbn Mâce, Edeb 3; Ebû Dâvud, Edeb 6, Rikak 22, İ’tisâm 3; Müslim, Akdiye 11
1664] Ahmed bin Hanbel, Nesâî, İbn Mâce; Keşfu’l-Hafâ, hadis no: 1078
1665] Buhârî, Edeb 4
1666] Buhârî, Edeb 2; Müslim, Birr 1
1667] Buhârî, Edebu’l-Müfred Terc. 1/12
1668] Tirmizî, Tefsîr Tevbe, 3087
- 402 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rasûlullah’a soruldu: “Ey Allah’ın Rasûlü!, bizden her biri üzerinde, zevcesinin hakkı nedir?” “Kendin yiyince ona da yedirmen, giydiğin zaman ona da giydirmen, yüzüne vurmaman, takbîh etmemen, evin içi hâriç onu terk etmemen.” 1669
“Kim kız çocuklarla sınanır (kime kız çocuğu verilir) de onlara güzel bakarsa onlar, onun için ateşe karşı koruyucu perde olurlar.” 1670
“Kim iki kıza bakıp ergenlik çağına kadar, onları yetiştirirse, Kıyâmet gününde o, benimle şöyle olur.” (Peygamber, böyle deyip parmaklarını birbirine geçirmiştir.) 1671
“Kimin üç kızı yahut üç kızkardeşi veya iki kızı ya da iki kızkardeşi olur da onlara güzel bakar, onlar hakkında Allah’tan korkar (onlara haksızlık etmez)se, onun için cennet vardır.” 1672
“Sakın bir erkek, yanında mahremi olmadıkça yabancı bir kadınla yalnız kalmasın!” 1673
Cerîr (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) ânî bakıştan sordum. Bana: “Bakışını hemen çevir!” buyurdu.” 1674
Büreyde (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Ali’ye (r.a.) buyurdular ki: “Ey Ali, bakışına bakış ekleme. Zira ilk bakış sanadır, ama ikinci bakış aleyhinedir.” 1675
“Kadın dört hasleti için nikâhlanır: Malı için, nesebi (soyu) için, güzelliği için, dini için. Sen dindarı seç de huzur bul.” 1676
“Kadını olmayan erkek miskindir/fakirdir!” Yanındakiler: “Çokça malı olsa da mı?” dediler. Rasûlullah: “Evet, çokça malı olsa da!” buyurdu. Sözlerine devamla: “Kocası olmayan kadın da miskînedir, miskînedir/fakirdir” buyurdular. Yanındakiler: “Çokça malı olsa da mı?” dediler. Peygamberimiz: “Evet kadının çok malı olsa da!” buyurdu. 1677
Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: “Ebû Süfyan’ın karısı Hind, (bir gün gelerek) “Ey Allah’ın Rasûlü dedi. Ebû Süfyan cimri bir adamdır. Bana ve çocuğuma yetecek miktarda (nafaka) vermiyor. Durumu idare için, onun bilmez tarafından, almam gerekiyor. (Ne yapayım?)” Rasûlullah (s.a.s.): “Örfe göre sana ve çocuğuna kifâyet edecek miktarda al!” buyurdular.” 1678
“Allah’ın kadın kullarını Allah’ın mescidlerinden men etmeyiniz.” 1679
1669] Ebû Dâvud, Nikâh 42, hadis no: 2142-2144; İbn Mâce, Nikâh 3
1670] Feyzu’l-Kadîr, II/97
1671] Feyzu’l-Kadîr, III/496
1672] Tirmizî, Tefsîr Sûre 9
1673] Buhârî, Nikâh 111; Cezâu’s-Sayd 26, Cihâd 140, 181; Müslim, Hacc 424, hadis no: 1341
1674] Müslim, Âdâb 45, hadis no: 2159; Ebû Dâvud, Nikâh 44; Tirmizî, Edeb 29
1675] Tirmizî, Edeb 28; Ebû Dâvud nikâh 44
1676] Buhârî, Nikâh 15; Müslim, Radâ 53, hadis no: 1466; Ebû Dâvud, Nikâh 2, hadis no: 2047; Nesâî, Nikâh 13
1677] Kütüb-i Sitte, 15/515
1678] Buhârî, Büyû’ 95, Mezâlim 1, Nafakat 5, 9, 14, Eymân 3, Ahkâm 14, 180; Müslim, Akdiye 7, hadis no: 1714; Ebû Dâvud, Büyû’ 81, hadis no: 3532; Nesâî, Kudât 30
1679] Buhârî, Cum’a 13; Müslim, Salât 36; Ebû Dâvud, Salât 13, 52; Tirmizî, Cum’a 64; Dârimî, Salât 57; Muvattâ, Kıble 12; Ahmed bin Hanbel, II/16, V/17
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 403 -
“Birinizin hanımı mescide gitmek için izin talep ederse ona engel olmasın (izin versin).” 1680
Ebû Saîd (r.a.) anlatıyor: “Kadınlar Rasûlullah (s.a.s.)’a dediler ki: “Ey Allah’ın Rasûlü! Sizden (istifâde husûsunda) erkekler bize gâlip çıktı (yeterince sizi dinleyemiyoruz). Bize müstakil bir gün ayırsanız!” Rasûlullah (s.a.s.) bunun üzerine onlara bir gün verdi. O günde onlara vaaz u nasihat etti, bazı emirlerde bulundu. Onlara söyledikleri arasında şu da vardı: “Sizden kim, kendinden önce üç çocuğunu gönderirse, onlar mutlaka kendisine ateşe karşı bir perde olur!” Bir kadın sormuştu: “Ey Allah’ın Rasûlü! Ya iki çocuğu ölmüşse?” “İki de olsa!” buyurdu.” 1681
“Kadınlara karşı hayırhah olun. Çünkü onlar sizin yanınızda esirler gibidirler. Onlara iyi davranmaktan başka bir hakkınız yok, yeter ki onlar açık bir çirkinlik işlemesinler. Eğer işlerlerse yatakta yalnız bırakın ve şiddetli olmayacak şekilde dövün. Size itaat ederlerse haklarında aşırı gitmeye bahâne aramayın. Bilesiniz, kadınlarınız üzerinde hakkınız var, kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakkı var. Onlar üzerindeki hakkınız, yatağınızı istemediklerinize çiğnetmemeleridir. İstemediklerinizi evlerinize almamalarıdır. Bilesiniz onların sizin üzerinizdeki hakları, onlara giyecek ve yiyeceklerinde iyi davranmanızdır.” 1682
Açıklama: 1- Bu hadis karı-koca arasındaki karşılıklı hak ve vazifeleri tesbitte temel nasslardan biridir. Rasûlullah (s.a.s.)’ın Vedâ hutbesinden bir parçadır. Tirmizî’deki aslı çok daha uzundur. Burada şunu hatırlatmamızda fayda var: Bu hadîs, İslâm’ın insanlık tarihinde icra ettiği büyük inkılablardan birine temas etmektedir: “Kadın hakları” Kadın hakkı mefhumu sadece cahiliye Araplarına yabancı bir mefhum değildir. Yakın zamana kadar Batı dünyası dahil, bütün insanlığın meçhûlü idi. İlk defa İslâm, kadının da hukukundan bahsetmiş, erkekle hukukî eşitliğe yükseltmiştir. Hz. Ömer der ki: “(Câhiliye devrinde) Allah’ın kadınlar hakkında koyduğu hükümler gelinceye kadar biz onlara hiçbir değer atfetmezdik.”
2- Hadîsteki istîsa vasiyet kabul etmek mânasına gelir. Yani Rasûlullah şöyle demiş olmaktadır: “Ben kadınlar hakkında hayır tavsiye ediyorum, siz onlar hakkındaki bu tavsiyemi kabul edin.” Bazı âlimler: “Kadınlar hakkında kendinizden hayır arayın” veya: “Biriniz diğerinizden kadınlar hakkında hayır talep etsin” şeklinde anlamanın da uygun olacağını söylemiştir.
3- Hadisin müteakip kısmı şu mânada anlaşılmıştır: “Siz kadınlar hakkında, bu hayırhahlık dışında başka bir davranışa yetkili değilsiniz, onlara kötü davranma hakkına sâhip değilsiniz, yeter ki çirkin bir iş yapmasınlar...”
Şu halde onlara kötü davranma hakkı, onların “çirkin iş” yapmalarıyla doğuyor. Çirkin bir iş yapmadıkları müddetçe erkek kötü davranma hakkına sahip değildir. Kötü davranırsa hakkı olmayan bir iş, yani zulüm yapmış olur. Bunun Allah katında mes’uliyeti vardır. Çirkin iş nedir? Âyette nüşûz diye geçen kelime hadiste fâhişe diye gelmiştir. Hatta bu hadîsi, mezkur âyetin tefsiri olarak bile görmemiz mümkündür. en-Nihâye’ye göre, fuhş, fevahiş, fâhişe Allah’a isyan ve
1680] Buhârî, Cum’a 12, Ezân 162, 166, Nikâh 116; Müslim, Salât 134; Ebû Dâvud, Salât 53; Tirmizî, Salât 400; Muvattâ, Kıble 12
1681] Buhârî, İlim 36, Cenâiz 6, İ’tisâm 9; Müslim, Birr 152, hadis no: 2633
1682] Tirmizî, Tefsîr Tevbe, h. no: 3087
- 404 -
KUR’AN KAVRAMLARI
günah nev’inden işlenen fiillerin pek çirkinlerine denir. Bunların en çirkini zinâ olduğu için çoğunlukla fâhişe, zinâ mânasında kullanılır. Hattâ dilimizde fuhş deyince nerdeyse zinâyı, fahişe deyince de zâniyeyi kastederiz. Fâhiş bir hata, fâhiş bir fiyat dediğimiz zaman kelimeyi aslî mânasında kullanmış oluruz. Şu halde hadiste geçen fâhişe, mübeyyine, “pek açık olay çirkinlik” diye anlaşılmalıdır. Hadiste kastedilen şey de, gerek sözle, gerekse fiille işlenen her çeşit çirkinlikler, ahlâksızlıklar olmalıdır. Bu tâbiri “zinâ” olarak anlamak mümkün değildir.
4- Yatakta yalnız bırakmayı, İbn Abbâs (r. Anhumâ) “yatakta sırtını dönüp konuşmamaktır” diye tefsir etmiştir. Ancak “Bir başka yatağa geçmek” diye tefsir eden de olmuştur.
5- Şiddetli olmayan dövme mevzuunda Nevevî şu açıklamayı sunar: “Şiddetli dövme (darb-ı müberrih) şiddetli, ağır dövmedir. Hadis buna izin vermiyor. Hadisin mânâsı: “Kadınları şiddetli ve ağır olmaksızın dövün” demektir.” Berh, meşakkat demektir. Gayr-ı müberrih tabiri dilimizde umumiyetle yaralayıcı olmaksızın diye tercüme edilmiştir. Ancak, kelimenin aslı yara’dan ziyade, meşakkati, fazla acı’yı ifâde etmektedir. Rasûlullah , “Size itaat ederlerse aşırı gitmeyin” buyurarak, “kendilerinden istenen hususlara riâyet etmeleri hâlinde, zulmen yataklarını ayırmak, dövmek gibi muamelelerde bulunmayın, kötü davranmaya bahâne aramayın” demek istemiştir.
6- Erkeğin kadın üzerindeki hakkı olarak zikredilen “yatağı, istenmeyene çiğnetmemesi” tabirini Nevevi şöyle açıklar: “Bunun mânası, evlerinize girip oturmalarını istemediğiniz kimselerden hiçbirine bu hususta müsaade etmemeleridir. Bunun yabancı bir erkek olması ile, kadının akrabalarından bir kadın olması arasında fark yoktur. Yasak bunların hepsine şâmildir.” 1683
Hakîm İbn Mu’âviye babasından naklediyor: “Ey Allah’ın Rasûlü! dedim, bizden her biri üzerinde, zevcesinin hakkı nedir?” Şöyle buyurdu: “Kendin yiyince ona da yedirmen, giydiğin zaman ona da giydirmen, yüzüne vurmaman, takbîh etmemen, evin içi hâriç onu terketmemen.” 1684
Açıklama: 1- Daha önce kaydedilen hadisteki dövme ruhsatına burada bir kayıt zikredilmektedir: Başa vurmamak. Rasûlullah; kadın, dayağı hak etse bile, başına vurulmamasını, onun haklarından biri olarak zikretmektedir. Âlimler, te’dib sırasında başa vurmaktan kaçınmanın vâcib olduğunu belirtirler.
2- Takbih etmek, kötü söz söylemek mânasında anlaşılmalıdır. Yani her çeşit rencide edici sözler... Hakaret etmek, sebbetmek, ayıplamak, bedduâ etmek, lanetlemek vs. Bütün bunları İslâm yasaklamıştır. Erkek, hanımına karşı rencide edici sözlere dilini alıştıracak olursa, kadın da dayanamayıp mukabele etti mi dirlik kalmaz. Bu çeşit küçük görülen davranışlar, âile huzurunu bozup, boşanmaya kadar götürebilir. Hâlbuki boşanma, gerek erkek, gerek kadın ve gerekçe çocuklar için büyük bir yıkım ve şekâvettir.
3- Evin içi hâriç onu terketmemek tâbiri, yine önceki hadiste geçen “yatakta terketme”nin açıklanması mâhiyetindedir. Kadını yatakta terketmek, bir başka eve, bir başka mahal ve hatta şehre gitmek şeklinde de gerçekleşebilir. Ancak
1683] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 10/78-79
1684] Ebû Dâvud, Nikâh 42, h. no: 2142, 2143, 2144
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 405 -
Rasûlullah (s.a.s.), o ihtimale binâen meseleye açıklık getirmiştir. Kadın yatakta terk’le cezâlandırılacaksa bu müştereken yaşanan meskenin içerisinde cereyân etmelidir. Aynı ev içerisinde bir başka odaya veya aynı oda içerisinde bir başka yatağa geçme şeklinde olabilir. Ne kadını evden uzaklaştırmak, ne de erkek, evi terketmek şeklinde bir “yatakta ayırma cezâsı” İslâmî değildir. Esasen Tercümân’ül-Kur’an olan İbnu Abbâs’ın (r.a.) bunu “aynı yatakta kadına arkasını dönüp konuşmamak” şeklinde açıkladığını önceki hadiste kaydetmiştik. 1685
Âilede Sağlıklı İletişim
Sağlıklı âile, iki tam insanın kurduğu sağlıklı ilişki üzerinde yükselir. Kendi kişiliğini bütünüyle gerçekleştirememiş yarım insanlar, sağlıklı bir âile oluşturamazlar. Eksik kişiliklerin yetiştirdikleri çocuklar da eksik ve yarım kişilikli olacaktır. Çünkü ana-baba âilenin mimarıdırlar. Onların kişilikleri, şahsiyetleri, zaafları ve meziyetleri ister istemez âileyi etkiler.
Bu anlamda kâmil insanlar Allah karşısındaki acziyetlerinin en fazla farkına varan insanlardır. Böyle bir insan, kendi kusurlarını itiraf etmeyi, onları yok saymamayı, özeleştiriyi bir “tevbe” gibi görmeyi bilir. Dolayısıyla kusursuz dost, kusursuz eş, kusursuz evlât aramaz ve insanların hatalarını gördüğünde sanki kendisi tümden hatasızmış gibi mahkûm etme ve süpürme yoluna gitmez. Eşine, âilesine, çocuklarına bir kumarbaz mantığıyla, yani “ya hep ya hiç” anlayışıyla yaklaşmaz. Doğal olarak, insanî birlikteliklerinin sonucunun kumarın sonucu gibi ütmek ve ütülmek gibi kesin ve keskin olmadığını bilir.
Âileyi bir sistem üzerine kurun. Nizamsız ve intizamsız hiçbir sosyal yapı sağlıklı olmaz. Özellikle en büyük nizama âşık olanların nizamsız ve intizamsız olmaları düşünülemez.
Bir âile sisteminin temel ihtiyaçları şunlardır:
Varlığın tanınması,
Değer duygusu,
Emniyet duygusu,
Sorumluluk duygusu,
Paylaşma ve dayanışma duygusu,
Mücâdele duygusu,
Mutluluk duygusu,
Ahlâkî davranış ve adâlet duygusu,
Saf ve temiz bir iman.
Varlığın Tanınması: Bir âilede var olan her bireyin varlığı bağımsız bir şahsiyet olarak tanınmalıdır. Bunun zıddı fark edilmezlik ve aldırmazlıktır. Bir âile fark etmediği, varlığına aldırmadığı bir bireyini ölüme mahkûm ediyor demektir. Çünkü kimi zaman fark edilmemek ölümden de beterdir. Âilede varlığı fark edilmeyen bireyler, sürekli sorun çıkararak, hatta âilenin baş belâlısı olarak varlıklarını
1685] İ. Canan, a.g.e., 10/80
- 406 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zorla fark ettirme yoluna gidebilirler ya da ömür boyu silik, kimliksiz, kişiliksiz ve pısırık bir tip olarak toplumda “yok gib” hükmünde olurlar.
Değer Duygusu: Her insan bir dünyâdır ve kendi başına bir değeri vardır. Âile içerisinde her birey “benim değerim yok” derse, o fert âile dışında kendisine ilk değer veren kişiye tüm varlığını teslim edecek ve âile, bir ferdini, hem de vahim yaralar açan bir biçimde yitirecektir. Evden kaçmalar, ilk gördüğünde delicesine vurulmalar, ayağı dışarıda olmalar, çoğu zaman âilede ihmal edilen bir duygunun eksikliğinden kaynaklanır.
Emniyet/Güven Duygusu: Âile fertleri âile içerisinde kendilerini güvende hissetmelidir. Eğer âile bireyleri âile içerisinde güvende oldukları kanaatine sahip olmazlarsa, kendilerini güvende hissedecekleri daha başkalarını tercih ederler ve bu da âilenin parçalanmasını getirir. Güven duygusunun inançla çok yakın bir irtibâtı vardır. İnanç insana hem güven verir, hem de başkalarının ona güven duymasını sağlar.
Sorumluluk Duygusu: Âilede sorumluluk duygusunu öğreten başöğretmen babadır. Baba, öncelikle kocalık duygusunu yerine getirerek eşine örnek olmak durumundadır. Ana-baba arasındaki karı-koca sorumluluğu temeline dayalı ilişki, çocuklara da sirâyet edecek, birbirlerine karşı sorumluluk duygusu taşıyan eşler, çocuklarına karşı ana-babalık sorumluluğunu yerine getirmekte zorlanmayacaklardır. Âilenin her ferdi iyi bilmelidir ki, her hak bir sorumluluk getirir. Sorumluluğunu yerine getirmeyenin hakkını kullanmaya kalkması sözkonusu olamaz. “Hakkım var” sözü “sorumluluğum var” sözüyle yan yana telaffuz edilmelidir. Âilede çocukların da kendi yaşlarına göre sorumluluğu vardır ve sorumluluk terbiyesi daha çocuk doğar doğmaz başlar.
Paylaşma ve Dayanışma Duygusu: Âile içerisinde paylaşma ve dayanışma duygusu varsa, âile bireylerinin hayat içerisinde karışlaştıkları tüm zorlukları, âileyle birlikte aşacaklarına olan inançları pekişir. Bu da âileyi birbirine kenetler ve daha çok fedâkârlık yaparak zor zamanlar için yatırım yapmalarını sağlar. Paylaşan bir âilede yetişen birey, başkalarıyla da paylaşmasını bilir ve daha da önemlisi kendi kuracağı yuvaya paylaşma ve dayanışma duygusunu kolayca taşır. Bu duygudan mahrum âilelerde yetişen bireyler hayatta bencil, yalnız, cimri, sorumsuz ve içe dönük olurlar.
Mücâdele Duygusu: Akıllı bir âile yönetimi, mahrûmiyeti nimete dönüştürmeyi bilir. Evet, mahrûmiyet nimettir. Çünkü o âilede bulunan bireyler -özellikle de çocuklar- hayatın acı, keder ve sıkıntılarına karşı mücâdele etmeyi bu sâyede öğrenirler. İyi bir ana-baba, çocuğuna hiç sıkıntı tattırmayan ana-baba değildir; aksine çocuğuna hayatta karşılaşabileceği zorluklara karşı direnmeyi, yani sabrı ve mücâdeleyi öğretendir. En ufak sıkıntıda çocuklarının yardımına koşan ana-baba, sürekli başkalarından medet uman, kendi imkânlarını hiç kullanmayan; beceri ve kabiliyetine güvenmeyen marazî bir tip yetiştirmiş olurlar.
Mutluluk Duygusu: Âile mutluluk ocağı olmalıdır. Eşler birbirlerine verdikleri değer, sevgi ve saygıyla mutluluğun ağacını dikmeli, çocuklar da bu mutluluğun meyveleri olmalıdır.
Çocukların varlıkları, sağlıkları, başarıları, bu meyvenin çekirdeğinin tekrar fidana dönüşmesi anlamına gelir. Şu iyi bilinmeli ki mutlu olmayan eşler, mutlu
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 407 -
çocuklar yetiştiremezler. Fakat her şeyden önce saâdetin kaynağının Allah olduğu bilinmeli ve o kaynağa ulaşan kanallar sürekli açık tutulmalıdır. Böyle bir âile fosilin elmasa dönüşmesine benzer bir biçimde, acılarını ve sıkıntılarını dahi mutluluğa dönüştürmenin bir yolunu mutlaka bulacaktır.
Ahlâkî Davranış ve Adâlet Duygusu: Ahlâkî davranış kurallarını çiğneyen bir âilenin, değil mutlu bir âile olması, varlığını sürdürmesi dahi mümkün değildir. Ahlâkî davranışın kaynağı insanlık tarihi boyunca din olmuştur. Çünkü yalnızca din, bir vicdan oluşturur; ideolojilerin vicdan oluşturduğu görülmemiştir. İslâm’ı en geniş anlamıyla insanlığın değişmez değerler bütününe verilen ad olarak tanımlarsak, ahlâkî davranışı oa su değerlerin kendisi olarak algılamamız gerekecektir. Ahlâkî davranış imandan ayrı düşünülemez.
Saf ve Temiz Bir İman: Allah demek anlam demektir. Allah’sız bir hayat anlamsız bir hayattır. Hayatına bir anlam katamayan bireyin, âile oluşturmak gibi sorumluluk gerektiren bir yükün altına girmesi, dahası bu yükü sonuna kadar götürmesi çok zordur. Allah’a iman, tevhid inancının birinci basamağıdır. Tevhid inancı, var olan hiçbir şeyin Allah’tan bağımsız olmadığına inanmaktır. Bu inanca göre her şeyin bir yeri, görevi, sorumluluğu ve hikmeti vardır. İnsan kendi kendisine “ben kimim, nereden gelip nereye gidiyorum, niçim varım, ne olacağım?” gibi temel varlık sorularını sorabilen tek yaratıktır. Bir fare için peynir sadece peynirdir; ancak bir insan için peynir hiçbir zaman sadece peynir değildir, olmamalıdır. İnsanı fareden ayıran, insanın o peynirin oraya “niçin, nasıl” konulmuş olduğu, “amaç ve nedeni” gibi soruları sorabilmesidir. İşte, âilede bu imanın yerleşebilmesi âilenin temeli olan ana-babanın böylesine bir inancı âilede hâkim kılmaları ile mümkündür.
Sağlıksız Kurallar Sağlıksız Âileyi Doğurur
Sağlıksız âilede kurallar, açık-seçik ve âile bireylerinin özellikleri, talepleri, yaratılışları ve ihtiyaçları gözönünde bulundurularak konulmaz. Sağlıksız âilenin kuralları komünist ve faşist gibi despotik devletlerin gizli anayasalarına benzer; telaffuz edilmez, lâkin zorakî uygulanır, uygulanmadığı zaman âile bireyleri başlarına neyin geleceğini bilirler.
Bu tip âilelerin birinci kuralı, her şeyin gözaltında olmasıdır. Âile reisi Gestapo Şefi edâsı içerisinde âlienin tüm bireylerinin aldığı tüm nefesleri sayar ve onların üzerinde “her an gözleniyoruz” izlenimi bırakırlar. Tabii ki âilenin tüm bireylerini olabilecek her türlü tehlikeden ve ileriki zaman ve farklı boyutlarda karşılaşabilecekleri tüm tehlikelere karşı korumak, kollamak ve gözetlemek âile reisinin en tabiî hakkı ve görevidir. Böyle bir âilede ev kışla, âile reisi bir komutan, âile bir müfreze, âilenin bireyleri de birer emir eridirler. Her şey komutla yapılır (haydi sofraya! Yat yatağına! gibi). Her şeyin “kullanma tâlimâtı” vardır, denetim ve teftişlerde kusuru görülen karavana cezâsından beter cezâlara çarptırılabilir. Âileyi oluşturan bireylerin irâdelerini kullanmalarına disiplin suçu gözüyle bakılır, onların düşüncelerini dile getirmeleri hayra alâmet sayılmaz. Âile bireylerinin görüşlerine başvurulduğu görülmez.
Bu tür âile bireyi, öğrenim, askerlik, iş vb. gerekçelerle âileyi terk ettiğinde ele-avuca sığmaz, zaptedilmez biri olup çıkar ve âiledeki tüm yasakların acısını çıkarırcasına büyük bir doyumsuzlukla, yapmaması gereken şeyleri yapmaya,
- 408 -
KUR’AN KAVRAMLARI
girmemesi gereken kimliklere girmeye, almaması gereken şekilleri almaya başlar. O artık boşanmış bir zemberektir; nerede duracağı belli olmaz. Dengesiz denetim ters tepmiş ve bu kez ortaya asla denetlenemeyen biri çıkmıştır.
Sağlıksız âilede herkes birbirine güvenirmiş gibi yapar, lâkin bu göstermelik ve yüzeysel bir güvendir. Bunun altını kazıdığınızda derin bir güvensizliğin hâkim olduğunu dehşetle görürsünüz. Eşler biraz deşildiğinde, birbirlerinin ardından “hımmm!” yaparak, kinâyeli kinâyeli güvenmediklerini îmâ ederler. Bunu bazen birbirlerinin gıyâbında açıkça dile getirirler, lâkin yüz yüze gelince aksiymiş gibi davranırlar. Böyle bir âilede yetişen çocuk güvene dayalı bir ilişki görmediği için kendisi de gelecek hayatında güvene dayalı ilişki kurmakta zorlanır. Kendisinin elinden tutmak isteyenlerin ise, mutlaka bir artniyetlerinin olduğunu düşünür, öyle ya kendisi âilesinde böyle bir ilişkiye hiç şâhit olmamıştır.
Eşler Arası İlişki
Sağlıklı bir âile için karı-koca ilişkisini sağlıklı bir zemine oturtmak gerekir. Sağlıklı bir âilenin temeli karı-koca arasındaki sağlıklı ilişkiyle mümkündür. Çocukların gelişmesi için gerekli olan sağlıklı sosyal yapı, ancak böyle bir âilede ortaya çıkar.
Sağlıklı bir ilişki içine giren tarafların ilk uyması gereken kural, karşılıklı birbirlerini değerli görmek ve kabullenmek, bununla birlikte iletişim ve etkileşim kanallarını sonuna kadar açık bulundurmaktır.
Bir: Uzun vâdeli ve kalıcı mutlulukları, kısa vâdeli ve geçici mutluluklara fedâ etmeyin.
İki: Âileyi oluşturan bireyler olarak, kendi tavır, davranış ve düşüncelerinizden kendinizi sorumlu tutun.
Üç: Âile içerisinde doğru bildiklerinizi doğru bir üslûpla ve doğru zamanı kollayarak söyleyin.
Dört: Âiledeki mânevî atmosferi zenginleştirmeyi bencilce istek ve arzulardan önde tutun. Bunun verdiği iç huzuru ve dinginliği çok geçmeden tüm âile fertlerinin fark ettiğini hayretle göreceksiniz.
Eşler arası ilişki, aşağıdaki 10 madde ile değerlendirilir ve eksiklik varsa giderilir:
1. İnsan-insan ilişkisi,
2. Din kardeşliği ilişkisi,
3. Sevgili ilişkisi,
4. Bedenî-cinsî ilişki,
5. Akrabâ ilişkisi,
6. Dost ilişkisi,
7. Arkadaş ilişkisi,
8. Sırdaş ilişkisi,
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 409 -
9. Yoldaş ilişkisi,
10. Kader birliği ilişkisi.
İnsan-İnsan İlişkisi: Bu ilişki türü, her insan için olduğu gibi eşler arasında da en temel ilişki türüdür. Evli çiftler her şeyden önce insandırlar. Şu temel espri hiç unutulmamalıdır. Evlilik kurumu, insanı insanlığa yabancılaştıran bir kurum değildir. Yabancılara karşı gösterilen asgarî insanî tavır ve davranışı en başta eşler birbirine karşı göstermekle yükümlüdür.
Din Kardeşliği İlişkisi: Evlilik din kardeşliğini iptal eden bir kurum değildir. Nikâh akdinin meşrû kıldığı alanlar dışında müslümanın müslümana yapması yasak olan şeyler iki din kardeşi olan eşler için de geçerlidir. Zulme engel olmak, iyiliği emretmek, alay etmemek, küçük görmemek, sevgi ve şefkat göstermek, iyilikle muâmele etmek gibi.
Sevgili İlişkisi: Sevgi evlilik binâsının çimentosudur. Bu ilişkinin kurulamadığı evlilikler zorakî birlikteliklerdir. Âile kuran eşler, âdetâ bir müddet sonra birbirlerinin yüreğine yük olmaya “birbirimize mecbûruz” tavrı takınmaya başlarlar. Âile kurumuna savaş açan zevkperestlerin eline koz veren bu tür evlilikler, ahlâksızlığın avukatlarına “evlilik aşkı öldürüyor” yalanını söyletmektedir.
Bedenî-Cinsî İlişki: Başka hiçbir ilişkiyi karı-koca ilişkisi kadar zenginleştiremeyecek olan ilişki türüdür. Bir evlilikteki sağlıklı cinsel hayat, eşler arası mutluluğun ödülüdür. Sağlıklı cinselliğin yaşanmadığı âilelerde çatışma ve huzursuzluklar kaçınılmazdır. Bu maddenin ihmalinden dolayı ortaya çıkan huzursuzluklar hep başka gerçekler altında servise sunulur ve gerçek ya gizlenir ya da çoğu zaman farkedilmez. Yanlış bir din ve çarpık bir ahlâk anlayışı verilerek râhip ve râhibeleştirilen kimi erkek ve kadınlar, evlendikten sonra en doğal ve meşrû bir münâsebet türü olan bu ilişkiyi, kendi doğallığı içinde gerçekleştirmekte hayli zorlandıkları görülmüştür.
Akrabâ İlişkisi: Bu, kan ve nesep yakınlığı ilişkisidir. Evliliğin ortak meyvesi olan çocuklar bu ilişki türünün imzasıdır. Eşler birbirleri için çocuklarının ana-babasıdır. Toprak tohumla birleşip sarmaş-dolaş olarak çocuk biciminde meyveye durmuştur. İki ayrı varlık, âdetâ çocukta tevhid olmuştur.
Dost İlişkisi: Evliliği kanatlandıran ve zenginleştiren bir ilişki türüdür. Herkes karı-koca olur, fakat her karı-koca birbirinin dostu olamaz. Bunu becerebilen eşler, evliliği taçlandırmanın yolunu bulmuşlar demektir. Eşler arasında bu tarz ilişkinin kurulması, evliliğin standartlarının üzerinde oluşunun bir işâretidir. Hz. Hatice ile Hz. Peygamber (s.a.s.) arasındaki ilişkide işte bu zenginliği görüyoruz.
Arkadaş İlişkisi: Eşler birbirleri için arkadaşlık açısından üç halde değerlendirilebilir:
1. Birbirleri için ya “hastalık” gibidirler; ki bu durumda birbirleriyle arkadaşlıkları zorakîdir. “Başa geldi bir kere” mantığıyla sürüklenen evlilikler buna örnektir.
2. Ya “ilâç” gibidirler; bu arkadaşlık türünde eşler birbirine lâzım oldukça sığınır, arkadaşlık yaparlar.
Ya da “gıda” gibi arkadaşlık ilişkisi; bu ilişki türü arkadaşlık ilişkilerinin en
- 410 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gelişmişidir ve birbirlerini sürekli desteklerler. Gıda gibi arkadaşlık kuran eşler birbirlerinin yüreğine yük olmaz, yakıt olurlar.
Sırdaş İlişkisi: Bu ilişki insanı yalnızlıktan kurtarıp ona sırrını paylaşacak birini bulmuş olmanın iç huzurunu kazandırır. Her karı-koca birbirinin sırdaşı olmamakla, sırlarını açacak âile dışı bireyler aramaktadır. Bu da kimi zaman âile sırlarının ağızlarda sakız olmasına ve âilenin dağılmasına neden olmaktadır. Sırlarını birbiriyle paylaşamayan eşler daha başka neleri paylaşabilirler ki?
Yoldaş İlişkisi: Bu, dâvâ arkadaşlığı ilişkisidir, ki aynı amaç uğruna mücâdele vermek, aynı gâyeye koşmak demektir. Bu, eşler arasında duygu, düşünce ve eylem birliğinin gerçekleştiğinin göstergesidir. Bu sâyede âile gâyesiz değil; gâyeli bir âile olur ve o âilede yetişen çocuklar da, ideal sahibi çocuklar olurlar.
Kader Birliği İlişkisi: Aynı âkıbeti istemeleri, aynı istikbale yelken açmaları anlamına gelir. Kader birliği ilişkisi, dünya hayatıyla sınırlı olmayıp daha ötesine uzanan bir birlikteliği hedefler.
Sağlıklı İletişim
Bilinçli ve sağlıklı iletişim anlamlı hayata, anlamlı hayat da sâkin ve doyuma ulaşmış ruh halinin gelişmesine yol açar. Bunun için de özgür ortam şarttır. Özgür ortam içerisinde yapılan iletişim toplumsal sorunların çözümüne olduğu kadar, kişiler arası, özellikle âile içi sorunların çözümüne de katkıda bulunur.
Âilede sağlıklı iletişimin temel şartı üçtür:
1. Muhâtaba Saygı: Bu, insan-insan ilişkisinin olmazsa olmaz şartıdır. Saygı duymadığınız, varlığını kabullenmediğiniz, önem ve değer vermediğiniz hiç kimseye sağlıklı ve başarılı bir ilişki kuramazsınız. Nedense eşler, kimi kritik zamanlarda, birbirlerine insanlıkta eş ve dinde kardeş olduklarını unuturlar ve dışarıdan, tanımadıkları birine karşı gösterdikleri asgarî saygıyı birbirlerine karşı göstermekte cimri davranırlar.
2. Doğal Davranış: Bu, yapmacık ve sentetik davranışlardan uzak durmaktan, muhâtabınıza samimi ve dürüst davranmaktan geçer. Samimiyetsiz ve yapmacık davrananların ilişkisi, gerçek bir ilişki değil, sentetik bir ilişki olacaktır. Sentetik ilişkilerse sağlıksız ve her iki tarafı da aldatan çürük ilişkilerdir. Böylesine çürük insanî bir ilişki üzerine, değil bir âile, sıradan bir dostluk bile binâ edilemez.
3. Empati: Empatinin anlamı, kendimizi karşımızdakinin yerine koymaktır. Olaylara ve eşyaya bir de onun durduğu yerden bakmayı denemek, muhâtabımızı anlamanın en kestirme ve kesin yoludur. Mümkündür ki onun penceresinden farklı göründüğü için öyle davranmakta ya da öyle algılamaktadır. Eşler birbirlerini suçlayıp, yargılayıp, mahkûm edip, infâz etmeden önce mutlaka anlaşmazlık konusu olan şeye bir de karşı pencereden bakmayı denemeli ve kendisini muhâtabının yerine koyabilmelidir.
Âilede sağlıklı bir iletişim için kesinlikle şu dört soruya doğru cevap vermeniz gerekir:
1. Ne söyleyeceksiniz?
2. Ne zaman söyleyeceksiniz?
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 411 -
3. Nerede söyleyeceksiniz?
4. Nasıl söyleyeceksiniz?
Bir doğrunun sadece doğru olması yetmez, o doğrunun doğru bir zamanda, doğru bir yerde, doğru bir kişiye ve doğru bir üslûpla söylenmesi gerekir. Eğer bunlardan biri yanlış olursa, söylediğiniz doğrunun doğru olması etkili olmasına yetmediği gibi, sizin muhâtabınızla ilişki kurmanıza da yetmeyecektir.
Âile Hayatı ile İlgili Haramlar
Eşler Arasında İlişkide Haramlar:
a- Hayız ve lohusalık hallerinde birleşme: Bazı dinler, eşler arası cinsî münâsebet konusunda ifrâta düşmüş, hayız halinde bile yaklaşmayı mubah kılmış, bazıları ise bu durumda yatak ve odaları ayırmaya kadar gitmişlerdir. İslâm, hayız ve lohusalık hallerinde yalnızca birleşmeyi haram kılmış, bunun dışında bir yasak koymamıştır.1686 Bu durumlarda birleşmenin tıbbî ve psikolojik sakıncaları bilim adamlarınca ta tesbit edilmiştir.
b- Kadınlara anüslerinden yaklaşma: Dinî irşâdın önem verdiği husus, insanlara birleşmenin şekil ve tekniği üzerine bilgi vermek değil; fıtrat ve hedefe aykırı davranışları düzeltmektir. Bu cümleden olarak, şekil ile ilgili bir soru üzerine şu âyet nâzil olmuştur: “Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin.”1687 Bundan bir âyet önce “Allah’ın size buyurduğu yoldan yaklaşın” buyurulmuş, Peygamberimiz de “kadınlara anüslerinden (arkalarından) yaklaşmayın”1688 demiştir. Bu nasslara göre şekil/teknik konusunda bir sınırlama yoktur; ancak birleşme yolu tektir, bu da üremeyi mümkün kılacak yoldur.
c- Yatak odasında geçenleri başkalarına anlatma: Karı-koca arasındaki cinsî ilişkinin aralarında bir sır olarak kalması ve yatak odasında geçenlerin dışarıda anlatılmaması istenmiş, bu sırrı ifşâ edenlere “insanların kötüsü” ve “şeytan” denilmiştir. 1689
d- Çocuk düşürmek ve kürtaj (çocuk aldırma): Evliliğin gâyelerinden birisi ve belki en başta geleni, neslin devamı, müslümanların çoğalmasıdır. Bu yüzden gebeliği önlemenin tamamen serbest/mubah olmadığı vurgulanmıştır. Bununla birlikte, meşrû bir sebebe bağlı olarak, çocuk istemeyen çiftin, karşılıklı rızâ ile doğum olmasın diye tedbir alması câizdir. Alınan tedbirlerin en eskisi ve Hz. Peygamber zamanında tatbik edileni azildir. Azil, birleşmenin sonuna doğru erkeğin çekilmesi ve erlik suyunu dışarı akıtmasıdır. Sahâbeden Câbir’in ifâdesiyle Kur’ân-ı Kerim nâzil olurken sahâbe azli tatbik ederlerdi; bunu yasaklayan bir âyet nâzil olmadı.1690 Rasûlullah’a azlin hükmü sorulduğu zaman bunu men etmedi; ancak, Allah’ın dilediği zaman çocuğu yaratacağını, buna engel olunacağının düşünülmemesini ifâde buyurdu. 1691
1686] 2/Bakara, 222
1687] 2/Bakara, 223
1688] Tirmizî, Tahâret 102, Radâ 12; Ahmed bin Hanbel, I/86; 6/305
1689] Buhârî, Nikâh 69; Müslim, Talâk 26
1690] Buhârî, Nikâh 96; Müslim, Talâk 26, 27
1691] Buhârî, Büyû’ 109; İbn Mâce, Nikâh 30
- 412 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Çocuğu aldırmak veya ilkel usullerle düşürmek azle benzemez. Azilde henüz vücuda gelmemiş bir varlığın oluşmasını engelleme söz konusudur. Burada ise, hem bir insan çekirdeğinin imhâsı, hem de ana hayatının tehlikeye düşürülmesi bahis konusudur. Düşürme ile aldırma (kürtaj) arasındaki fark, ananın sağlığı yönünden önemlidir. Her ikisi de câiz olmamakla beraber düşürmede ananın hayatı tehlikeye girdiği için sakıncası daha da büyük olmaktadır. Uzman ve müslüman bir doktorun, anayı kurtarmak için ceninin alınmasına karar vermesi halinde zarûret prensibi işler ve bu takdirde çocuğu almak câiz olur.
e- Çocuğun haklarına riâyetsizlik: Çocuğun nafakası, bakımı, terbiyesi, tahsili, maddî yönleriyle babaya, mânevî yönleriyle ana ve babaya âit bir borçtur. Ana ve babanın çocukları arasında fark gözetmemesi, meşrû bir sebebe dayanmadan, birisine diğerinden fazla ayrıcalık göstermemesi gereklidir. Ana veya babanın sağlığında, hibe yoluyla çocuklarına farklı şeyler vermesi konusunda, Rasûl-i ekrem: “Çocuklarınıza eşit davranın, çocuklarınıza eşit davranın...” 1692
f- Ebeveynin haklarına riâyetsizlik: Çocukların, ana ve babalarına sevgi ve saygı duymaları, ihsânla davranıp onlara karşı güzellik sergilemeleri, onların meşrû sözlerini dinlemeleri ve muhtaç oldukları zaman onlara bakmaları evlâtlık borçlarıdır. “Biz insana, anne ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir; zira annesi onu, karnında güçlüklere göğüs gererek taşımış, onu acı çekerek doğurmuştur. Taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer.”1693; “Rabbin yalnız kendisine tapmanızı ve ana babaya iyilik etmeyi emretmiştir. Eğer ikisinden biri veya her ikisi, senin yanında iken ihtiyarlayacak olursa, onlara karşı ‘öf!’ bile deme, onları azarlama. İkisine de hep tatlı söz söyle.” 1694
İslâm’da kulun emrine itaat, bu emrin meşrû olmasına bağlıdır. Meselâ ana-baba evlâdını, Allah’a şirk koşmaya zorlasalar onlara itaat edilmez, fakat bu durumda bile onlara kötü söylemek câiz değildir.1695 Rasûlullah (s.a.s.) buyuruyor: “Size büyük günahların en büyük üçünü haber vereyim mi?” ‘Evet yâ Rasûlallah!’ “Allah’a şirk koşmak, ana babaya baş kaldırmak ve (yaslandığı yerden oturumuna gelerek) dikkat edin; yalan söz, yalan şâhidlik!” 1696
Doğum Kontrolü
Doğum Kontrolü; Doğumun kontrol altına alınması, nüfusun çoğalmasının sınırlandırılması, istenmeyen gebeliğin önlenmesi amacıyla uygulanan ve siyasî, iktisadî, demografik, tıbbî, ahlâkî, sosyal ve dinî yönleri bulunan bir kavramdır. Âile plânlaması, nüfus plânlaması gibi yaygın adlandırmalarla yapılan doğum kontrolü, eski çağlardan beri uygulanmasına rağmen, esas olarak on dokuzuncu yüzyılda Batı Avrupa’da doktrin olarak ortaya atılmış ve hızla bütün dünyaya yayılmıştır. En eski eserlerde bile bu konuya dair bilgiler bulunmaktadır. Tarih boyunca hangi millet veya dinden olursa olsun insanlar, “gebeliği önleme metodları” üzerinde durmuşlardır. Ancak yirminci yüzyılda dinî ve ahlâkî bakış açılarının değişmesi, ve teknolojinin ilerlemesi sayesinde, doğum kontrol
1692] Ebû Dâvud, Büyû’ 83; Buhârî, Hibe 12-13;Müslim, Hibât 13
1693] 46/Ahkaf, 15
1694] 17/İsrâ, 23
1695] 31/Lokman, 14-15
1696] Buhârî, Edeb 6, Şehâdât 10; Müslim, İman 143, 144
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 413 -
yöntemleri ve araçları bütün kitlelere yaygın bir hareket haline gelmiş; serî ve çok sayıdaki doğum kontrol aracı üretimi ve bunların serbestçe satılması ve alınması, koruyucu hekimliğin gelişmesi, doğum kontrol ilâçlarının çoğalmasıyla, bu hareket geniş çapta uygulanır olmuştur.
İngiliz iktisat profesörü ve Anglikan rahibi Thomas Robert Malthus (1766-1834) 1803’te yayımladığı, “Nüfusun Toplumun Gelecekteki Gelişmesi Üstündeki Etkileri Konusunda Deneme” adlı eserinde; kıt kaynaklarla, sınırsız ve artan nüfusun ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağını düşünerek, insan nüfusunun artmasıyla kaynakların tükenebileceğini, bunu önlemek için çoğalmayı geçim kaynaklarına göre ayarlamak gerektiğini ve doğumu teşvik edici bütün tedbirlerden kaçınmak ve “fakirler yasası’’nı ortadan kaldırmak gerektiğini ileri sürdü ve cinsel perhizle doğum kontrolünü başlattı. O’na göre bu yasa, “bir başak veren toprağı iki başak verir duruma getirmeden” halkı çoğalmamaya teşvik ediyordu. Nüfus artışının işsizlik, düşük ücret, yani yoksulluk demek olduğunu fakirler öğrenmeliydi. Malthus’un bu fikirleri, kitabı yayınlandığı yıllarda rağbet görmesine rağmen, teoride kalmıştır. Ancak daha sonraları Yeni Malthusçuluk veya Malthusçuluk adı verilen doktrin ile bu teori, sadece cinsel istekleri önlemeyi öğütleyen bir teori olmaktan çıkarak, gebeliği önleyici tedbirler üzerinde durdu ve giderek uygulanır oldu. “Doğumun isteyerek kontrol altına alınması” diye tanımlanan Malthusçu doktrin, uzun süre ahlâka aykırı ve hatta şeytanca bir öğreti gözüyle bakılmasına ve tabiata aykırı olduğu öne sürülerek tanrı tanımazlarca da kötülenmesine, hayli gürültü koparan Annie Besant dâvâsına (1877) rağmen, sonunda İngiltere’de kesin olarak kabul edilmiştir. Bu akım, özellikle dinlerin büyük tepkisine yol açtı. En sert şekilde Katolikler ve Komünistlerce eleştirildi. Papalar ve rahipler, doğum kontrolünü Allah’ın işine karışmak şeklinde değerlendirdiler. Komünistler de, zenginlerin, servetlerini paylaşmamak için nüfusun çoğalmasını istemediklerinden bu hareketi başlattıklarını söylediler. 1798’de Amsterdam’da ilk klinik açıldı. Sonra bu hareket Birleşik Amerika’da genişleyerek yayıldı. İlk doğum klinikleri burada açıldı. (1916) Gebeliği önleyici her türlü tedbir ahlâkî sayıldı. Bu hareket de giderek dinle ilgisiz bir alan oluşturdu.
Çeşitli doğum kontrol yöntemleri gelişip yaygınlaşmadan önce dinlerde “azl” metoduyla gebeliği önleme bilinmekteydi. Yahudiler ve hristiyanlar ve sonra da müslümanlar, istenmeyen gebeliklerin önlenmesinde azl metodunu uyguluyorlardı. Doğu dinlerinde de azl metodu uygulanıyordu. 1697
Türkiye’de 1967’de çıkarılan Nüfus Planlaması Hakkında Kanun’a göre “nüfus planlaması, fertlerin istedikleri sayıda ve istedikleri zaman çocuk sahibi olmaları” şeklinde tarif edilmiştir. Bu husûsun gebeliği önleyici tedbirlerle sağlanacağını belirten kanun maddesi, tıbbî zaruretler dışında gebeliğin sona erdirilemeyeceğini hükme bağlamıştır. Nüfus planlaması, fertlerin arzularına, karı-koca arasındaki anlayışa bırakılmıştır. Yine de devlet, sağlık ve nüfus siyasetiyle, koruyucu hekimliğin yaygınlaştırılması ve kürtajın serbest bırakılmasıyla, doğum kontrolü konusunda çok ileri kararlar almış, hatta kürtaj meselesi ABD ve
1697] Encyclopedia Britannica, “Birth control”, III, 705; Moye W. Freymann, Encyclopedia Americana, “Birth control”, mad., IV/4-7; Eski Ahit, Tekvin, 22/15-17; Ebû’l-Ala Mevdudi, İslâm Nazarında Doğum Kontrolü, İstanbul 1967; M. Esad Kılıçer, “İslâm’da Âile Planlaması”, A.Ü.İ.F. Dergisi XXIV, Ankara 1981, 494 vd.; Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, İstanbul 1983, 176-178
- 414 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Batı ülkelerinde dahi hâlâ yoğun olarak tartışma konusu olmasına rağmen bizde hemen uygulamaya konularak bu konularda zaten yeterince cahil ve bilgisiz olan halkın yanlış yönlere sürüklenmesine sebep olunmuştur. Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNİCEF), Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) ve diğer çeşitli bakanlık ve üniversite araştırma ve raporlarında özellikle geri kalmış ülkelerde fakir anne adayı kadınların ve bebek ölümleri oranının çok yüksek olduğu tespit edilmiştir. Yine, kürtaj dolayısıyla: ölen, sakat kalan kadınlar da önemli bir yekün teşkil etmektedir. Tıbbi kontrol, beslenme yetersizliği, işsizlik gibi sebepler âile plânlaması ihtiyacını karşılamadığı halde, annelerin, cahilce yollarla, zararlı ve ilkel usullerle doğum kontrolü uyguladıkları, her yıl yarım milyon kadının öldüğü ve bir milyon civarında çocuğun annesiz kaldığı belirtilmiştir. Geri ülkelerin fakir sınıflarında cinsellik, gebelik, gebelik süresince nasıl hareket edileceğine dair çok eksik ve yanlış bilgilenme vardır. Gebe kadınlar yeterince beslenmemekte ve ağır işlerde çalıştırılmaktadır. Ardı ardına doğum yapılarak toparlanmasına fırsat verilmemekte veya çok küçük yaşlarda gebe kalınmakta; yine, çocuk aldırmanın mubahlaştırılması sonucu fuhuşta artışlar olmaktadır. Öte yandan, her yıl yüzlerce sahipsiz çocuğun sokağa terkedildiği görülmektedir.
İslâm dini, kürtajı kesinlikle cinâyet olarak kabul etmiştir. Aynı şekilde, insana zarar verici her çeşit tıbbî müdahaleyi, kısırlaştırmayı doğum kontrolünün dışarıdan zorla yaptırılmasını da yasaklamıştır.
Doğum kontrolü uygulanmasının çeşitli sebepleri vardır:
1. Güvenlik endişesi, gelecek korkusu, açlık ve yoksulluk sorunu.
2. Devletin, nüfusun artması veya azalması üzerine, doğumları teşviki veya sınırlandırılmasını sağlaması.
3. İstenmeyen gebelikler.
4. Doğumu mümkün en iyi şartlara ertelemek arzusu.
5. Çok çocuğun rahat yaşamayı engelleyeceği, ancak ekonomik yönden rahatladıktan sonra çok çocuk yapmayı istemek.
6. Hastalıklar Hastalıkların çocuğa da geçeceği düşüncesi. AIDS, Verem vs.
7. Câriyenin çocuğu olursa, âzâd edileceği yani satılamaması düşüncesi. (Bu sebep, İslâm hukukunun uygulandığı zamanlarda geçerlidir.)
8. Fazla çocuğun, ibâdete ve ilme engel olacağı fikri.
9. Yeni bir gebeliğin kadın için tehlikeli olması veya memedeki çocuğuna zarar verme durumu. İslâmî anlayışa göre, zaruretler ve hastalıklar dışındaki diğer sebepler anlamsız bulunmaktadır.
Çeşitli doğum kontrol yolları ve araçları bulunmaktadır, ancak bunların birçoğu kesin olarak gebeliği önlememektedir:
1. Azl, yani erkeğin, cinsî ilişkiyi yarıda kesip dışarıya boşalması,
2. Ritm (takvim) usûlü. Bu usulde, kadının doğurgan olmadığı tehlikesiz dönemlerinde cima yapılması gerekmektedir.
3. Ağızdan alınan ilaçlar. Bunların çeşitli yan etkileri vardır.
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 415 -
4. Prezervatif (kondom, kaput). Spermatozoidlerin dölyatağı boşluğuna inmesini önlemek içindir. Aynı zamanda son yıllarda resmen propagandası yapılmış ve çağın en korkunç hastalığı olan AIDS’e karşı en iyi korunma aracı olarak sunulmuştur. Ayrıca kadın kondomları da vardır.
5. Rahim içine konulan aygıtlar. Diyafram, kremler, süpozituarlar, tamponlar, spiraller,
6. Kürtaj,
7. Kısırlaştırma,
8. Lavaj,
9. Laparoskopi.
Başta azl olmak üzere, bütün bu doğum kontrol araçlarının çeşitli yan tesirleri ve tehlikeleri mevcut bulunmaktadır. Hepsi de fıtrata ters olup, doğal birleşmeyi engellemektedir. Bunlar, orgazmı (doyumu) önlemekte, psikolojik sinirsel rahatsızlıklara yol açmakta, imtizaçsızlığa sebep olmakta ve bunalım çıkarmaktadır.
Bunlar, kadının isteği dışında yapıldığında onun çocuk sahibi olmasını engellemekte ve tatminsizliğe neden olmakta; nasıl olsa çocuk olmayacak fikri yaygınlaşarak kadını fuhşa teşvik etmektedir.
İslâm dininde “azl” vasıtası ile doğum kontrolü meselesinde dört büyük imam, cevaz yanlısıdırlar. Yine de fukahâ arasında azl meselesi ihtilâflıdır. Çeşitli mezheplerde azl için mekruh, câiz, mubah, helâla yakın mekruh, haram gibi hükümler verilmiştir. Kürtaj ve çocuk düşürmek cinâyet olarak görülmüş; ancak gebeliğin ilk yüz yirmi günü içerisinde, cenin henüz canlı bir varlık haline gelmeden çocuğun düşürülebileceğini de câiz görmüşlerdir. 1698
Azl (kesik cima, meninin kadından uzaklaştırılması), hakkında Kur’ân-ı Kerim’de bir beyan yoktur. Hz. Peygamber’den (s.a.s.) bize gelen rivâyetlerde de azl konusunda O’nun açık bir yasaklaması bulunmamaktadır. Bu sebeple azli, cumhur, mubah olarak görmüştür. Azli mubah görenler onu, zarûrî hallerde câiz bulmuşlardır. Azle karşı olan âlimler ise, ashâbın çoğunluğunun ve bizzat Peygamber’in azle karşı olduğunu, Peygamber’in azl konusunda soru soranlara “isterseniz yapmayın” demesinin yasaklamaya daha yakın olduğunu söylemişlerdir. Kıyas yoluyla bazı ulemâ da doğum kontrolü için şunları söylemiştir: Gazâlî, “Azl, nikâhı terk etmek gibidir” der.1699 Caferiye mezhebi, çocuğun millet ve ana-babanın ortak bir malı olduğunu belirtmiş zarûret sebebiyle doğum kontrolünde azl yolunu câiz görmüştür. Dürzîler, âilelerin özellikle fakirlerin az sayıda çocuk sahibi olmalarının iyilik ve takvâya daha yakın olduğunu söylemişlerdir. İbn Kudâme, azlin mekruh olduğunu, onun darü’l-harb’de câiz olacağını belirtir. İmam Nevevî de, azli ved’e benzeterek, mekruh olduğunu söyler. İbn Hazm da aynı görüştedir.
Mevdûdi doğum kontrolünün İslâm’la bağdaşmadığını savunur. O, doğum
1698] İbn Âbidin, Terc. A. Davudoğlu, İstanbul 1983, VI 32 vd.; Yusuf Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet, İstanbul 1985, 116; Melâhat Aktaş, İslâm Toplumunda ve Çağımızda Kadın, İstanbul 1982, 67
1699] Gazâlî, İhyâu Ulûmid-Din, II, 41 vd.
- 416 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kontrolünün ümmet çapında bir hareket olmadığını; birkaç sahabînin bu yola başvurduğunu; büyük çapta bir hareket olsaydı Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bunu yasaklamış olacağını belirterek, ancak zarûrî hallerde, kadının gebe kalmasının onun ölümüne yol açması ihtimali veya memedeki çocuğun ardından hemen ikinci bir doğumun memedeki çocuğa zarar vermesi durumu gibi zarûretlerde tedbir alınabileceğini söylemektedir.1700 O, fakirlikten dolayı âilelerin çocuktan kaçınmalarını suç olarak telâkkî eder. Delîl olarak; “Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyiniz. Sizi de onları da biz besliyoruz. Onları öldürmeniz büyük günahtır.”1701 âyetini getirir ve En’âm sûresinin 140. âyetine dayanarak helâli haramlaştırmamak gerektiğini söyler. Mevdûdî, doğum kontrolünün İslâm’ın temel ilkelerine ve özüne aykırı olduğunu, bunun nüfus azalması ve fuhşa teşvik yolu olduğunu da belirtmektedir. T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı, devletin resmi politikasına uydurmak maksadıyla 1960’da başkan Ömer Nasuhi Bilmen’in uygun bulmasıyla “ilkaha mâni tedbir almakta kadının rızâsı şart olup, zaman gereği çocuğun kötü yetişeceği, harp veya seferde bulunulması ve benzer sebeplerle bu şartın da sâkıt olacağı ve dolayısıyla azlin, bir kısım ashab ve ulemânın kerih görmelerine rağmen, yine bir kısım ashab ve cumhûr-ı ulemâca câiz görüldüğünü” savunmuştur. Çeşitli fetvâlarda, ulemâ, zarûret yoksa herhangi bir şekilde gebeliği önlemenin câiz olmadığını, ancak tehlikeli hallerde azlin de, ilaç almanın da câiz olduğunu söylemiştir. Ancak hiçbir zaman “devamlı doğum kontrolü”nden yana olunmamıştır. Hz. Peygamber’in “Azl yapılsa da, yapılmasa da; Allah’ın dilediği her canlının kıyâmete kadar dünyaya geleceğini” söylemesini1702 kaynak olarak alan ve doğum kontrolüne istisnai hallerde cevaz veren İslâm ulemâsı, genel olarak şu delillerle doğum kontrolüne karşı çıkmaktadırlar: Fakirlik korkusu için: Allah, kadınları sadece hoşça vakit geçirmek için yaratmamıştır. Kadınla erkek arasındaki ilişki, tarla ile çiftçi arasındaki ilişki kadar ciddîdir. Çiftçi tarlasına sadece hoşlandığı için değil, onu ekmek ve ürün almak için gider. Aynı şekilde bir erkeğin de karısına çocuk üretmek amacıyla yaklaşması gereklidir. Bu, sünnettir ve çocuk, âilenin esas amacıdır. Allah, “Kadınlar sizin tarlanızdır, o halde tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın.”1703 buyurur.1704 Rızık korkusu, basit bir iddiadır. Allah, milyonlarca canlının rızkını vermektedir; O, Hâlik ve Rezzâk’tır. İnsan, Allah’ın denge ve düzenine, açlık korkusuyla müdahale etmemeli, fıtrî yapıyı, tabiî cinsî yakınlaşma yolunu ve çocuk edinme nimetini kendine kapamamalıdır. Özellikle, kısırlaştırma kesinlikle düşünülmemelidir. Allah’ın yarattığını değiştirenler müslüman olamaz.1705 Ancak Allah dilediğini kısır kılar.1706 Fazla çocuk istenmemesi gerekçesini de İmam Şâfiî şöyle tenkid etmiştir: Allah Teâlâ’nın Kur’an’da “Aralarında adâlet yapamamaktan korkarsanız, bir kadınla yetininiz”1707 şeklindeki beyanı, fazla çocuk olup, âile efradınız ve sıkıntınız artmasın anlamındadır.
Peygamberimiz (s.a.s.), ümmetinin çokluğuyla övüneceğini, doğurgan
1700] Mevdûdî, İslâm Nazarında Doğum Kontrolü, İstanbul 1967
1701] 17/İsrâ, 31
1702] Buhârî, Nikâh 42; Müslîm, Nikâh 1438; Nesâî, Nikâh 107/6; Ebû Dâvud, Azil, 2170-2173; Tirmizî, Bâbu Kerâhiyeti’l-Azli, 1138
1703] 2/Bakara, 223
1704] Ebû’l-Âlâ Mevdûdi, Tefhimû’l-Kur’ân, İstanbul 1986, I, 151
1705] 4/Nisâ, 119
1706] 42/Şûrâ, 49-50
1707] 4/Nisâ, 3
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 417 -
kadınlarla evlenmelerini ve sünnetinden yüz çevirenlerin müslüman olmadıklarını, ümmetine öğütlemiştir.1708 Doğum, bebeğin dünyaya gelişi, olağanüstü bir olaydır. Âyetlerde buyrulduğu üzere her şey bir ölçüye göredir ve insan dokuz ay ana karnında ve memede bu evreyi geçirir. 1709
Hz. Peygamber sevdiklerine “mal ve evlât bolluğu” için duâ ederdi Amellerde esas Allah rızâsıdır. Bir şey ya helâldir, ya haramdır. Evliliğin iki ana hikmeti vardır: Fıtraten kadın ve erkek olarak yaratılmış iki karşı cinsin birbirini tatmini ve bu yolla neslin devamı. Zaten insanlar her ne yapsalar, “...O’nun bilgisi olmadıkça ne meyveler kabuklarından çıkar, ne bir dişi gebe kalır ve ne de doğurur.”1710 şeklindeki İlâhî hükümden uzak değildirler. İnsanlar kendi kendilerine azab ve zulüm ederler. Meni rahme boşaltılsa bile bazen çocuk olmaz; meniyi rahimden kaçırmak isteyenin ise çocuğu olabilir. Bu, eninde sonunda Allah’ın kudretinde olan bir olgudur. Doğal cinsî yakınlaşmayı bozmayan müslüman, çocuk talep etme niyeti ve eylemi ile ayrıca sevap da kazanmakta; oysa doğum kontrolü yapan, en azından bir sevaptan mahrum olmaktadır. Doğum kontrolü yapanlar, fıtrî yapıyı bozmakta, değiştirmekte, iptal etmektedir ki; eğer zarureti yoksa bu, açıkça sünnete karşı gelmek anlamını da taşımaktadır. Kaldı ki, Rasûlullah, “Nikâh benim sünnetimdir; kim benim sünnetimi yerine getirmezse, benden değildir. Evlenin; zira ben diğer ümmetlere sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim.”1711 Evlenme, bir ibâdet, bir sünnet olduğuna göre; Şeriata bir bütün olarak bakıldığında, evlenmiş olanların, doğum kontrolü yapmaları bekârlığın bir başka türü veya sünnete karşı çıkış olarak değerlendirilmektedir. İster ana rahmine çocuk düşmesini engellemek, isterse rahimde teşekkül etmiş cenînin yaşamasına mâni olmak olsun, her ikisinde de ana amaç, istenmeyen bir gebelik veya istenmeyen bir çocuk ise, bunun çelişik, bir müslümandan zaten beklenmeyecek bir hareket olduğu açıktır.
Hz. Peygamber, emzikli bir kadının yeniden gebe kalmaması için onunla ilişkiyi ertelemek veya ilişkide kontrol uygulamak konusunda da ümmetini serbest bırakmıştır. Gîle, Gayl, Gıyal şeklinde geçen meselede, bugün tıp, memedeki çocuğun sütünün sonraki çocuk için zararlı olduğunu söylemiştir. Ancak bu konuda, “Anneler çocuklarını iki bütün yıl emzirirler. (Bu hüküm), emmeyi tamam yaptırmak isteyen(ler) içindir.”1712 şeklindeki Kur’ân âyetini, iki çocuk arasında iki yıl müddet bırakılmalıdır şeklinde yorumlayanlar da olmuştur. Bu çevreler üst üste yapılan doğumlarda gebe annenin çok yıprandığını, kendisini toparlayamadığını; memedeki çocuğa gereken önem verilemeden diğer bir çocuğun ardından gelmesiyle, ek yardım yollarından yararlanmayan çağdaş karıkocadan ibaret olan çekirdek âilenin, ekonomik açıdan da çok zor durumlarda kaldığını; gelir düzeyi düşük bu âilelerde, kadının, “çocuk üretim fabrikası” gibi ardı ardına çocuk doğurmasının başka bir azab olduğunu ileri sürerler. Demek ki, her çocuk arasında en az iki yıl bırakılmalıdır. Bu mesele her ne kadar erkek ile kadın arasında bir mesele gibi görünüyorsa da; doğum kontrolü, yani çocuk yapmayı önleyici düşünce ve uygulamalar, sosyal adâlet, İslâm ülkesi, çocukların bakım ve
1708] İbn Mâce, I, 592
1709] 31/Lokman, 14
1710] 41/Fussilet, 47
1711] Bu hadisi değişik lâfızlarla Buharî, Müslim, Ahmed b. Hanbel, Taberani, Hakim ve Beyhaki, İbn Mace kitaplarında rivâyet etmişlerdir.
1712] 2/Bakara, 233
- 418 -
KUR’AN KAVRAMLARI
eğitimi, çevre şartları gibi etkenlerle de yakından ilgilidir.
Sonuç olarak, “Allah’ın kaderi olmaksızın cinsî münasebetin çocuğa götürmemesi veya çocuk olması mümkün olmadığına göre, korunma niye?” diye düşünülsün; isterse doğum kontrolü yapan hakkında, “tarlayı sürmekten yüz çevirdi, tohumunu zâyi etti, yaratılışı âtıl bıraktı, sünneti terk etti, zürriyetini kuruttu” tarzında hüküm verilsin veya doğum kontrolü kavramı, çağdaş bir zorunluluk ve dayatma şeklinde algılansın, bu kabul edilmesi mümkün olmayan bir düşüncedir. Ama, İslâm’da doğum kontrolü konusu için ictihad gereklidir. İsteyen müctehid azl veya başka yöntemlerle doğum kontrolü hakkında câizdir veya değildir gibi ictihad edebilir. Bu da aslında İslâm devleti âlimlerinin vereceği karara ve ictihada dayalı bir husustur. Çünkü gebeliğin veya doğum kontrolünün sebep ve sonuçlarına katlanacak olan, âile fertleridir. 1713
Düşük Yapma
Kürtaj, ana rahmindeki “cenin”in herhangi bir dış etkiyle düşmesine “düşük yapma” denir. Bu, kasıtlı olarak ilaç kullanma vb. ile olabileceği gibi, korku, yüksek bir yerden düşme, döğülme, hastalık... ile de olur. Tıpta kullanılan “kürtaj” terimi ana rahminin içini kazıyarak on iki haftaya kadar olan gebeliklerin sona erdirilmesi anlamına gelmektedir.
Kürtaj, istenmeyen gebeliği sona erdirmek için kullanılan bir metoddur; İslâm dışı yaşama biçimini benimsemiş toplumların bir ürünüdür. Onlara göre kürtajın iki temel sebebi vardır:
1- Gayr-i meşrû gebelikler,
2- Çocuğun beslenmesi, eğitimi gibi ebeveyni sıkıntıya düşüreceği sanılan hususlar.
İslâm’ı yaşama biçimi olarak benimsemiş bir toplumda zinâ ve zinâya götüren bütün ilişkiler haramdır. Gençlerin zamanı gelince evlendirilmesi, onlara maddî imkân sağlanması toplumun görevi olduğu için, zinâ ve fuhuş olmaz. Gayrı meşrû ilişki sonucu meydana gelen gebelikte çocuğun organları teşekkül ettikten sonra aldırılması haram olur. Çünkü çocuk günahsızdır. İslâm’a göre bu durumda çocuk aldırmak çözüm değildir. Çözüm, zinâ edenlerin cezâsını çekerek tevbe etmeleridir.
Geleceğe ait düşünceler, vehim ve asılsız endişeden başka bir şey değildir. Hiç kimse gelecekte ne olacağını bilemez. “Şu kadar yıl sonra ülke kaynaklarının nüfusu beslemeye yetmeyeceği” şeklindeki faraziyelerin ilmî bir değeri yoktur. Bu tarz bir düşünüş İslâm inancına da aykırıdır. Çünkü Allah çalışan herkesin rızkını çalışmasına göre verir. Kendisine inanan, tevekkül eden, müttakî kulları için de ayrıca kolaylıklar ve geniş rızıklar ihsan eder: “İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışması da yakında görülecektir. Sonra ona tastamam karşılığı verilecektir. “1714; “Kim Allah’tan korkarsa, (Allah) ona bir çıkış (yolu) yaratır ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah’a güvenirse O ona yeter. Allah emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü (bir sınır) koymuştur.” 1715
1713] Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 411-414
1714] 53/Necm, 39-41
1715] 65/Talâk, 2-3
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 419 -
Bir ülkenin hammadde kaynaklarının gelecekte o ülke nüfusuna yetmeyeceği hesabı, materyalist-sömürgeci devletlerin kendi menfaatlerine göre yaptıkları bir hesaptır. Adil gelir dağılımının yapıldığı, insanların emeklerinin karşılığını aldığı ve birbirlerini sömürmediği bir toplumda “ülke kaynaklarının nüfusu beslemeye yetmeyeceği” endişesine yer yoktur.
“Âile plânlaması”, adıyla emperyalist ülkeler tarafından azgelişmiş ülkelere empoze ve tatbik edilen “nüfus artışının önlenmesi” programı, kürtaja yol açan nedenlerden biridir: Basın-yayın yoluyla yapılan “âile plânlaması” hakkındaki telkinler (propaganda), İslâmî şuurdan yoksun olan genç hanımlar üzerinde etkili olabilmektedir. Bu telkinin etkisinde kalan bir kadın, istemediği halde hamile kaldığı çocuğunu ya kürtaj yoluyla aldırmakta veya ilaç kullanarak düşürmektedir. Nüfus artışını önlemek için gerekli ilaç ve malzemenin başta ABD olmak üzere hristiyan Batı ülkeleri tarafından Türkiye’ye parasız (yardım!) olarak verildiği, artık herkes tarafından bilinmektedir. Âile plânlaması ile ilgili TV dizileri ve propaganda malzemesi de yabancı kaynaklar tarafından finanse edilmektedir. Pathfinder Fund adlı kuruluşun “Türkiye Âile Sağlığı ve Plânlama Vakfı”na sağladığı destekle Türkiye’nin çeşitli bölgelerine nüfus plânlaması maksadıyla klinikler, sağlık ocakları ve sağlık evleri açtığı, basında çıkan haberler arasındadır.
İlaç kullanarak, rahimde hilkati tamamlanmış (yaklaşık dört aylık) bir çocuğu düşürmenin veya kürtaj yoluyla böyle bir çocuğu aldırmanın dinimizde hiçbir meşrû mazereti yoktur, haramdır. Bu bir cinâyet sayılır. Ananın veya süt emen diğer çocuğun ölümüne sebep olan bir özür varsa, organları teşekkül etmeden çocuğu aldırmak câizdir: “Emzikli bir kadında, gebelik belirip sütü kesilir ve emen çocuğun da hayatı tehlikeye düşer; o çocuğun da babası olmazsa, o kadın gebelik yüz yirmi gün olmadan önce, ilaç kullanarak karnındakini düşürebilir. Ancak dört ay geçtikten sonra bunu yapamaz.” 1716
İslâm’da geçim korkusundan dolayı çocukların öldürülmesi kesin olarak yasaklanmış, rızık vermenin Allah’a ait olduğu bildirilmiştir: “Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da sizi de biz besliyoruz. Onları öldürmek büyük günahtır.”1717; “De ki: Gelin, Rabbinizin size (neleri) haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin; sizi de onları da biz besliyoruz. Kötülüklerin açığına da kapalısına da yaklaşmayın ve haksız yere Allah’ın yasakladığı cana kıymayın! Düşünesiniz diye Allah size bunları tavsiye etti.” 1718
Câhiliye döneminde Araplar kız çocuklarını öldürüyorlardı. Kur’ân-ı Kerim buna işaret ederek, suçsuz olarak öldürülen bu çocukların hesabının sorulacağını bu cinâyetin cezâsız kalmayacağını bildirmiştir: “Ve sorulduğu zaman o diri diri toprağa gömülen kıza: ‘Hangi günahı yüzünden öldürüldü?’ diye”1719 Mümtehine sûresi 12. âyette Cenâb-ı Hak, peygamberimiz’e: “Mü’min kadınlardan çocuklarını öldürmemeleri husûsunda...” ve âyette geçen diğer konularda söz (biat) almasını emretmiştir.
Doğan her çocuk rızkını da beraber getirmektedir. Çünkü yeryüzündeki her
1716] Fetevâ-i Hindiyye Tercümesi, XII, 126
1717] 17/İsrâ, 31
1718] 6/En’âm, 151
1719] 81/Tekvîr, 8-9
- 420 -
KUR’AN KAVRAMLARI
canlının rızkını Allah Teâlâ vermektedir: “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın. (Allah) onun durduğu ve emanet bırakıldığı yeri bilir. Bunların hepsi apaçık bir kitap (Levh-i Mahfuz)dadır.”1720 Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) şöyle anlatıyor: “Allah Rasûlü’ne sordum: Hangi günah daha büyüktür?” Şöyle cevap verdi: “Seni yarattığı halde Allah’a denk, ortak ve benzer koşman.” Sonra hangisi? (dedim). “Seninle beraber oturup (hazırlanan yemekleri) yer korkusuyla çocuğunu öldürmen.” dedi. Sonra hangisi? (dedim) “Komşunun karısıyla zinâ etmen” buyurdu. 1721
Dinimiz insana değer verdiği için ana rahmindeki cenine ait hükümler koymuştur. Onun özürsüz olarak, can verildikten sonra düşürülmesini cinâyet saymıştır. Bunun için bir kadının çocuğunu düşürmesine sebep olan kimse diyetle cezâlandırılmıştır. Hz. Ömer (r.a.) zamanında, bir kadın ifadesi alınmak üzere hilâfet makamına çağrılıyor. Hamile olan kadın, korkusundan yolda çocuğunu düşürüyor. Hz. Ömer buna çok üzülüyor ve ne yapılması gerektiğini Şûra üyelerine soruyor. Çoğunluk, bunda bir kasıt olmadığını ve bir şey gerekmeyeceğini söylüyor. Hz. Ömer, Hz. Ali’ye (r.a.): “Sizin görüşünüz nedir?” diye soruyor. O da: “Bu arkadaşlarımız kendi görüşlerini söyledilerse herhalde görüşlerinde hata ettiler. Yok, seni korumak için böyle söyledilerse, iyi nasihatçi olmamış sayılırlar. Ana rahminden kopup düşen ve ölen çocuğun diyeti gerekir. Çünkü onun ölümüne sen sebep oldun.” Hz. Ömer bu ictihadı tasvip ederek gereken diyeti ödemiştir.
“Düşük cenin, ister annesi öldükten sonra düşsün; ister o hayatta iken düşsün, ister diri düşsün, ister ölü düşsün, uzman hekimler onun işlenen fiil sebebiyle düştüğünü tespit ederlerse, o takdirde cinâyet sayılır ve cezâ uygulanır.” Cenînin ana rahminden ölü olarak düşmesine sebep olan kimseye beş deve veya bu kıymette para diyet olarak ödettirilir. Alınan diyet cenînin vârislerine -miras hukukuna göre- taksim edilir. Ceninin düşmesine sebep olan kimse -isterse anası olsun- diyete vâris olamaz. Kadın, çocuğunu düşürdükten sonra ölürse, çocuk için ayrı bir diyet, kadın için hata ile öldürülmüşse ayrı bir diyet gerekir. Kasden öldürülmüş ise kısas gerekir. Cenin diri olarak düşer ve yaşarsa caniye tazir cezâsı gerekir.
Müslümanların temelde kürtaj gibi bir problemi yoktur: Onlar “çocuklarını geçindirememek” endişesi taşımazlar. Çünkü rızkı veren Allah’tır. Çocuğun eğitimine gelince: Müslümanlar bu konuda bütün güçlerini harcar, imkânlarını kullanırsa gerekli İslâmî eğitim müesseselerini kurabilirler; hem sayı hem kalite yönünden kuvvetlenerek Hak-bâtıl mücadelesinde müslümanların zaferini sağlayabilirler. Böylece müslümanların güçlenmesini istemedikleri için “âile plânlaması yardımı(!)”nda bulunan hristiyan âlemi de emellerine ulaşamamış olur. 1722
Kadın-Erkek İlişkileri ve Âilede Geçim
Karı-koca haklarına riâyet: “Kadınların -normal ölçüler içinde- vazifeleri
1720] 11/Hûd, 6
1721] Buhârî; Müslîm, Celâl Yıldırım, Kaynaklarıyla İslâm Fıkhı, IV/83
1722] Halid Ünal, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 426-427
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 421 -
kadar hakları da vardır.”1723 Özellikle çocuklarına karşı, yalnız erkek değil, kadın da çobandır.1724 Bu hadisteki çobandan maksat, sorumluluk taşıyan, himâyesine verilenleri koruyan, muhâfaza edendir. Peygamberimiz bir soru üzerine kadının koca üzerindeki haklarını şöyle açıklamıştır: “Yediğin zaman ona da yedirmek, giydiğin zaman ona da giydirmek, yüzüne vurmamak, hakaret etmemek, küsüp evi terketmemek.” 1725
Kocanın hakları ve kadının vazifeleri olarak da: “Kocanın istemediği kimseyi eve almamak, izinsiz dışarı çıkmamak, meşrû isteklerini yerine getirmek, yatağını terketmemek, gücü yettiğince hoşnut kılmaya çalışmak” sayılmıştır.1726 Kusur ve aksaklıklarda karşılıklı sabır, tahammül, iyi niyet esastır: “Onlarla (kadınlarla) güzellikle geçinin, eğer onlardan hoşlanmıyorsanız, sabredin; hoşlanmadığınız bir şeyi Allah çok hayırlı kılmış olabilir.” 1727 Rasûl-i Ekrem şöyle buyuruyor: “Üç kimsenin namazı başından yukarı bir karış bile yükselmez: Kendisini istemedikleri halde bir cemaate imam olan kişi, eşi kendisine darılmış olduğu halde geceleyen kadın, birbirine hasım olan iki kardeş.” 1728
Geçimsizlik: Bütün iyi niyet ve gayretlere rağmen huzur bulunamaz, geçim sağlanamazsa ve suç kadında ise önce kocanın te’dib hakkı vardır: “... Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin, yataklarında onları yalnız bırakın, nihâyet dövün. Size itaat ediyorlarsa aleyhlerine yol aramayın...”1729 Koca te’dib hakkını sırayla öğüt, küsme ve hafifçe dövme şeklinde kullanacaktır. Dövme, son çaredir ve bazı kadınlar için başka çare bulunmadığı göz önüne alınarak izin verilmiş, fakat sınırlama yapılmıştır: a- Peygamberimiz hayatı boyunca hiçbir zaman kadına el kaldırmamış, “(kadınlarınızı) dövenleriniz hayırlınız değildir.”1730; “Akşam belki de birleşeceği karısını insan nasıl döver?”1731 buyurmuştur. b- Yüze, tehlikeli yerlere vurmayı ve iz bırakacak kadar vurmayı men etmiştir. Şu halde buna ancak mecâzen ve psikolojik tesiri bakımından “dövme” denebilir. Âile bağını koparmamak için son çare olarak gösterilmiş yine de acı bir ilaçtır. Bu tedbirler de problemi çözmezse hakemlere başvurulur: “Karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin âilesinden bir hakem ve kadının âilesinden bir hakem gönderin; bunlar düzeltmek isterlerse, Allah onların aralarını buldurur...”1732 Kusur erkekte olduğu takdirde kadının da hakeme ve hâkime başvurma hakkı vardır. Hakemlerin doğrudan veya hâkim vâsıtasıyla ayırma salâhiyetleri de vardır. Ayrıca kadın bir bedel üzerinde anlaşarak ayrılmayı talep edebilir.
Erkeğin Yöneticiliği ve Dövme Yetkisi
İslâm hukukunda “âile reisliği” denebilecek “kavvâm olma” yetki ve sorumluluğu kocaya verilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de; “Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve erkekler mallarından harcama yaptıkları için erkekler kavvâmdır/kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun
1723] 2/Bakara, 228
1724] Buhârî, Nikâh 81, 90; Müslim, İmâre 20
1725] Ebû Dâvud, Nikâh 41; İbn Mâce Nikâh 3
1726] Hâkim, el-Müstedrek, II/188-190
1727] 4/Nisâ, 19
1728] İbn Mâce, İkame 43; Tirmizî, Salât 149
1729] 4/Nisâ, 34
1730] İbn Mâce, Nikâh 51; Ebû Dâvud; Nesâî; Ahmed bin Hanbel
1731] Ahmed bin Hanbel, 4/17; Buhârî, Nikâh 93
1732] 4/Nisâ, 35
- 422 -
KUR’AN KAVRAMLARI
için sâliha kadınlar itaatkârdır, Allah’ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de nâmuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından (nüşûz) endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezse) dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.” 1733 denilmektedir. Burada “kavvâm“kelimesi, koruma ve yönetme hak ve yetkilerine müştereken sahip olmayı ifâde etmektedir. Âile reisliğinin kocaya verilmesi, toplumun bu en küçük biriminde ortaya çıkabilecek karmaşayı önleme ve huzuru sağlama hedefine yöneliktir. Dolayısıyla burada ontolojik bir üstünlükten ziyâde, fonksiyonel bir yetki farklılığının sözkonusu olduğunu söylemek gerekir. Bu genel kural, yetenek ve harcama yükümlülüğünün yer değiştirdiği münferit örneklerde farklı bir durumun ortaya çıkmasına engel teşkil etmez. Nitekim bazı çağdaş İslâm âlimleri, harcama yükümlülüğünün yer değiştirebildiği zamanımızda bu kuralın değişmez olmadığı hususu üzerinde durmaktadır. 1734
Kur’ân-ı Kerim, bilindiği gibi meseleler hakkında genel prensipler vazeder, çoğunlukla ayrıntıya girmez. Ancak, âile ile ilgili düzenlemelere baktığımızda şaşırtıcı bir şekilde ayrıntıya girdiğini ve kesin hükümler koyduğunu görürüz. İnsanlık tarihi boyunca hiçbir toplumda varlığı inkâr olunamamış âile kurumunu İslâm’ın da bu derece önemsemesi ve en ince ayrıntısına kadar hükümler vazetmiş olması, sağlıklı bir toplum oluşturulmasında âilenin öneminin ne derece büyük olduğunu göstermektedir. Toplumun düzenli bir işleyişe sahip olması, onu oluşturan alt birimlerin de düzenli ve sağlıklı bir yapıda olmasına bağlıdır.
Bu noktada toplumun en küçük birimi olan âileye düzenli bir işleyiş kazandırılmalı ve devamı sağlanmalıdır. Her topluluğun işleyişinde farklı sorumluluklar, görevler ve bu görevlerin îfâ edilmesi için verilmiş yetkiler olduğu gibi, âilede de bu durum sözkonusudur. Erkeğin yöneticiliği meselesi de bu bağlamda ele alınmalı, eşler arası ve âile içi hukukta doğru ve geçerli ilkeler yakalanmaya çalışılmalıdır.
Konuyla ilgili tartışmalar, Nisâ Sûresi 34. âyette geçen “kavvâmûne” kelimesi üzerinde yoğunlaşmaktadır. “Yönetici” olarak meallendirilen kavvâmûne kelimesinden yola çıkarak pek çok müfessir, erkeğin dünya işlerinde mutlak bir üstünlük ve mutlak bir yöneticilik vasfına hâiz olduğunu ifâde etmişlerdir. Hatta bazı müfessirler, bu üstünlüğü âhirete de taşımışlardır. Kavvâmûne kelimesini doğru şekliyle anlayabilmek için Kur’an’da geçtiği diğer âyetleri de incelememiz yerinde olacaktır:
“Ey iman edenler, adâleti ayakta tutanlar olun. (Kûnû kavvâmîne bi’l kıst)”1735 “Ey iman edenler, âdil şâhidler olarak Allah için hakkı ayakta tutanlar olun. (Kûnû kavvâmîne lillâhi şühedâe bi’l kıst).”1736 Âyetlerde görüldüğü gibi kavvâmûne kelimesi, sadece yöneticilik anlamı ifâde etmemektedir. Öncelikle içerdiği anlam; koruyup gözetmek,1737 işleri güzel idare etmek,1738 bir şeyi hak1733]
4/Nisâ, 34
1734] Meselâ, Bk. Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur’an, s. 93-94)
1735] 4/Nisâ, 135
1736] 5/Mâide, 8
1737] Râgıp el-İsfahânî
1738] Mu’cemu’l-Vecîz
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 423 -
kıyla yerine getirip ayakta tutmaktır. Dolayısıyla kelimenin sadece yöneticilik mânâsına hamledilmesi eksik ve yanlış olacaktır.
Erkeklerin kadınlar üzerinde kavvâm olması, yaygın olarak anlaşıldğı gibi ontolojik, fazîlet vb. alanlarda mutlak üstünlüklerden kaynaklanan bir yöneticilik değildir. Âilenin korunup gözetilmesinde, temsil edilmesinde ve işleyişinde sahip oldukları sorumluluğun daha fazla olmasından kaynaklanan bir görev ve yetkidir. Âyette “erkeklerin kendi mallarından harcaması dolayısıyla...” şeklinde bir ifâde bulunması, verilen hükmün illetini anlamak açısından önemlidir. Âyetin evlilik hayatı ve âile düzeni ile ilgili olduğu açıktır. Allah Teâlâ, tüm düzenlemelerde fıtrî kabiliyetler ölçüsünde sorumluluk yüklediği ve yetkilendirdiği gibi, burada da erkeği daha fazla sorumlu tutmuştur. Bu sorumlulukta ve âileyi idâre etme ve yönetmede erkek bir önceliğe sahiptir. Yukarıda da ifâde edildiği gibi küçük dahi olsa bir topluluğun düzenli işlemesinde böyle bir hiyerarşiye ihtiyaç vardır ve bu çok doğaldır.
Ancak, burada yönetme olayının algılanışı da çok önemlidir. Yönetme deyince akla baskı, emir ve cezâ değil; istişâre ile oluşan, insanın düzenli hayat sürmesini sağlayan bir olgu gelmelidir. Hz. Peygamber’in uygulamasında da bunu görebiliyoruz. Peygamber olması, onu çevresindekilerle istişâreden alıkoymamış, bizzat Kur’an’ın teşvîkiyle bunu her zaman gerçekleştirmiştir. Ancak bu dönemden günümüze dek süren sultacı yönetimler “yönetme“kavramının baskıcı, totaliter bir anlam kazanmasına sebep olmuştur. Bu etkinin erkek yöneticiliği konusunda zihinlere ve dolayısıyla âileye de yansıdığı söylenebilir. Hâlbuki devlet yönetimi konusunda Hz. Peygamber’in uyguladığı bu istişârî metod, her konuda olduğu gibi âilenin işleyişinde de erkeğin yönetici olması konusunda bize ışık tutacak önemli bir veridir. Kısacası, erkek, sahip olduğu özellikler doğrultusunda yüklendiği sorumlulukları, âilenin korunup gözetilmesini, idâresini, istişâre ile gerçekleştirecek, bu konuda kendisine verilen önceliği bir zulüm vesilesi olarak kullanmayacaktır. Çünkü zulümle İslâm’ın bağdaşması mümkün değildir. 1739
Kadının dövülmesi konusunda, dinimiz, bazı sıkı kayıtlarla buna yer vermiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu konuya yer verilmiş olması mevzuya ayrı bir ehemmiyet kazandırmaktadır. Bizce, âyet-i kerîmenin bu meseleye temas etmiş olması kadınları himâyeye mâtuf bir durumdur. Zira başta günümüzün en ileri memleketlerinde bile hâlâ câri olduğu üzere, her devirde, her millette kadınlar dövülmüştür. Kıyâmete kadar da bu realite devam edeceğe benziyor. Sanki insanî münâsebetlerin kadın-erkek bölümünün tabiî bir neticesidir. İnsanlar zarûrî olan münâsebetlerinde her zaman orta yolu koruyamazlar, ifrat-tefrit, rızâ-gazab, sevgi-öfke iç içedir. Bunların sonucu olarak münâkaşalar, ağız kavgaları, yumruklaşmalar, hatta cinâyetler vukua gelir. Bunlar “olmamalıdır” diye bir teşriat olamaz. İslâm bu meselede realiteyi kabul ederek müntesiblerini makul hudutta tutmaya, frenlemeye çalışır. Esasen her meselede “vasat yol”u göstermek İslâm’ın ana ruhunu teşkil eder.
“Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara gelince, evvelâ kendilerine nasihat edin, sonra yataklarında onları yalnız bırakın, yine dinlemezse dövün.”1740 Dikkat edilirse âyet kadının dövülmesini birçok şarta bağlamaktadır:
1739] H. Koç, F. Candan, Kur’an Çerçevesinde Kadın, Haksöz, sayı 32, Kasım 93, s. 30
1740] 4/Nisâ, 34
- 424 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Meşrû Sebep: Kur’ân’da bu sebep “nüşuz” kelimesiyle ifade edilir. Türkçe meallerde umumiyetle hep “serkeşlik” olarak tercüme edilmiştir. Kelime Arapça’da yükseklik, tümseklik, sivrilik gibi mânâlara gelir. Selef âlimleri kadınla ilgili olarak Kur’ân’da geçen bu tavırdan “kocasına isyanı, koku sürünmemesi, kocasını nefsinden men etmesi, kocasına daha önceki davranışını değiştirmesi, kocasına sevgisizlik izhar etmesi, kocasının tâyin ettiği evde oturmayı kabul etmeyip bir başka yerde oturması gibi durumları anlatmıştır.
Yani, kocasına karşı olan vecibelerini yerine getirmemesi diye hülâsa edebiliriz. Vecibe olmayan işlerdeki itaatsizlikten dolayı dövmeye hakkı yoktur. Ev işlerini yapmaması gibi. Vedâ Hutbesi’nde, kadını dövmeyi meşrû kılan suç “nüşuz” kelimesiyle değil, “fâhiş” kelimesiyle ifade edilmiştir. Biz “çirkinlik” olarak tercüme ettik. Bunu, dilimizde aynı kökten fuhuş kelimesiyle tercümeyi uygun bulmadık. Çünkü fuhuş, zinâ mânasına gelir. Hâlbuki burada zinânın kastedilmiş olması mümkün değildir. Bu hutbede geçen fâhiş kelimesini fuhuşla açıklamak ve böylece Kur’ân’da geçen “nüşuz” kelimesinin vuzûha kavuşturulduğunu söylemek uygun olmaz.
Cezânın Usûl ve Miktarı: Kadın meşrû bir sebeple dövülebilirse de bu, en son başvurulacak yoldur. İlk önce, serkeşliği sebebiyle nasihat edip, tatlılıkla ondan vazgeçirme yolu aranacak. Bu müessir olmazsa yatağı ayrılacak. Bu iş, arkasını dönmek ve konuşmamak sûretiyle gerçekleştirilir. Ayrı bir yatakta yatılır da denmiştir. Bu cezâ da müessir olmazsa dayak meşrû hâle gelmektedir. İslâm burada da yenilik getirerek dayağın derecesini belirtmiş “çok acı verici olmaması”nı emretmiştir.
Şu halde, İslâm, her devirde mevcûdiyetini fiilen dünyanın her köşesinde muhâfaza etmiş beşerî bir realiteyi ciddî kayıtlara bağlayarak kadınlar lehine ıslah etmiş, asgarî seviyeye, en az zararlı bir hâle getirmiştir.
Elmalılı Hamdi Efendi, dayakla ilgili yukarıda temas ettiğimiz âyet-i kerîmenin açıklamasını yaparken bir dipnot düşüyor. Buraya aynen kaydını uygun buluyoruz: Burada, kadın dövülür mü, diye bir soru vârid olabilir. Evet, dövülmez; fakat bu ifâdede kadın demek nâşize (serkeş), âsiye (isyankâr) karı demek olmadığı da unutulmamak lâzım gelir. Sırasına göre insanca olmak üzere birkaç tokat, hissî isyan ile sukuta doğru giden hırçın bir kadına kadınlık şeref ü terbiyesini bahşetmek için güzel bir ders olabilir. Şair Ziya Paşa merhum: “Nush ile yola gelmiyeni etmeli tekdir, / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.” demiştir. Zamanımızda Kur’ân’ın bu “onları dövün” emrini sû-i tefsir ederek dillerine dolamak isteyen Avrupalılar görüyoruz. Fakat ne garip bir tesadüftür ki, biz bu âyetin tefsîriyle meşgul olduğumuz sırada bir Fransız mahkemesinin, kocası tarafından dövülmüş olan bir Fransız karısına ikame ettiği dâvâya karşı “hırçınlık edip kocasını tehevvüre getiren bir kadının yediği dayaktan dolayı talâk (boşanma) dâvâsı ikamesine hakkı olmadığına” hükmettiğini gazeteler ilan ediyordu.” 1741
Erkeklerin maddî ve mânevî durumları ile ve özellikle ekonomik rolleri, onların âile reisi -sorumlu yönetici- olmalarını tabiî kılmıştır. Âile küçük bir toplumdur; toplum düzenle yaşar. Düzen ise, bir reisi, bir idâreciyi zarûri kılar. İslâm’da devlet başkanından âile reisine kadar her idâreci, İlâhî tâlimâta göre hareket
1741] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. Cilt 2, s. 1351
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 425 -
etmek, İslâmî kurallara göre ve istişâreye uyarak yönetmek mecbûriyetindedir. Şu halde onlara itaat, bu tâlimâta itaat demektir. İdâre eden veya edilen kimse bu tâlimatın dışına çıkar, meşrû kurallara itaatsizlik ederse yaptırım uygulanır. Burada bahis konusu olan, zevcenin itaatsizliğidir. Çare olarak önce öğüt vermek, sonra yatak boykotu ve daha sonra da dövme tavsiye edilmiştir. Kur’an’ı bize tebliğ eden Hz. Peygamber (s.a.s.) hiçbir zaman kadın dövmediği gibi “kadını eşek döver gibi dövüp de günün sonunda onu koynunuza alıp yatmanız olacak şey midir?” buyurarak ümmetini uyarmıştır. Ayrıca bu yaptırım kullanıldığı takdirde, kadının canını yakmayacak ve vücudunda iz bırakmayacak şekilde misvak, kurşun kalem gibi bir cisimle vurmak -ki, acı vermekten çok, psikolojik cezâ unsuru olarak- uygulamak gerektiğini de ifâde buyurmuştur. Şu halde bu dövme yaptırımı, ahlâksız bazı kadınlar için en son çare olarak başvurulacak zarûrî bir yol olup, kayıtlara ve şartlara bağlıdır. Ayrıca kadının da kocasından şikâyetçi olması halinde hakem ve hâkime başvurma, hakkını arama imkânı vardır. 1742
Âilede karı koca arasında bir anlaşmazlık çıkması durumunda bunun nasıl halledileceği meselesi önemli bir problem teşkil etmektedir. Burada kadının âile içindeki konumunu yakından ilgilendiren nokta, böyle durumlarda kocanın karısı üzerinde ne gibi bir yetkisinin bulunduğu hususudur. Koca, âile reisi olduğuna göre, bu yetkinin aşırı kullanımının bir taraftan âile birliğini, diğer taraftan kadının kişiliğini etkileyeceği açıktır. Kur’ân-ı Kerim de, kocasına karşı itaatsizlik ve ahlâksızlık/sadâkatsizlik (nâşize) durumuna düş�������������������en kadının önce na-nasihatle yola getirileceği, ardından yatakların ayrılacağı, bunun da etkili olmaması halinde dövülebileceğinin (darb) belirtilmesi1743 üzerinde en fazla tartışılan konuların başında gelmektedir. Âyette geçen “darb” kelimesinin yaygın anlamı olan “dövme”den başka bir anlam taşıyıp taşımadığı günümüzde çok tartışılmaktadır. Burada, İlâhî mesaja, doğru mânâ verilmesi açısından âyette sadece darb kelimesinin değil; “nâşize”nin de ne anlamda ve hangi kapsamda kullanıldığının belirlenmesi gerekmektedir.
Genel olarak “itaatsizlik” mânâsına gelen “nüşûz” kelimesi, âilenin huzurunu bozan basit bir davranıştan iffetsiz yaşamaya kadar geniş bir alanı içine almaktadır. Huzuru bozan her davranışın ağırlığına denk bir yaptırımla karşılanması, hem âilenin birliğini koruma noktasından hem de fiil ve yaptırım arasında, gözetilmesi gereken denge açısından önemlidir. Kur’an’ı yorumlamada birinci kaynak olan Hz. Peygamber’in uygulamaları bu konuya da ışık tutacak niteliktedir. Hadis kitapları ve Rasûl-i Ekrem’in hayatından bahseden eserler, Onun eşlerini dövdüğüne dâir herhangi bir olaydan asla söz etmemektedir. Hz. Âişe, Rasûlullah’ın eşlerini ve hizmetçilerini asla ve hiçbir zaman dövmediğini söylemektedir.1744 Ayrıca Hz. Peygamber, kendisine karşı olumsuz davranışından ötürü Hz. Âişe’nin babası tarafından cezâlandırılmasına da rızâ göstermemiştir. Şu halde basit uyuşmazlık durumunda şiddete başvurulması, önerilen bir yöntem değildir. Rasûl-i Ekrem Vedâ hutbesinde kadınlara iyi davranılmasını öğütlemekte, bunun yanında “yataklarını herhangi bir kimseye çiğnetmemeleri”nin (zinâ etmemelerinin) kocaların eşleri üzerindeki hakkı olduğunu söylemekte,
1742] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi
1743] 4/Nisâ, 34
1744] İbn Mâce, Nikâh 51
- 426 -
KUR’AN KAVRAMLARI
aksi takdirde hafifçe dövülebileceklerinden bahsetmektedir.1745 Âyette geçen “nüşûz”un hangi davranışları içermesi halinde dövme cezâsının uygulanabileceğini göstermesi bakımından Vedâ hutbesindeki bu ifâde dikkat çekicidir.
Kadını dövme meselesi, bugüne kadar ve günümüzde de İslâm düşmanlarının, özellikle feministlerin kullandığı önemli noktalardan biri olduğu gibi, bazı müslümanların da şartları gözetmeden mutlak biçimde meşrûlaştırdığı bir konu olmuştur. Konuyla ilgili Nisâ sûresi 34. âyette, öncelikle sâliha kadınların “görünmeyeni koruyanlar” olarak tanımlanması ve devamında da dövme olayından bahsedilmesi, bir nâmussuzluk olayını çağrıştırmaktadır. Ancak metinde “nüşûz” kelimesinin geçmesi, olayın sadece nâmussuzluk ile sınırlandırılamayacağını göstermektedir. Kelime olarak isyan, başkaldırı, geçimsizlik hali anlamlarına gelen “nüşûz” ile âile içinde sürekli problem çıkarma, dikkafalılık, huysuzluk, geçimsizlik gösteren, yani olgun bir kişiliğe ulaşamamış kadınlar anlaşılmaktadır. Bu âyet, sürekli bu fiilleri yapma eğilimini taşıyan kadınların terbiye metodunu göstermektedir. Nüşûz hali gösteren kadınların âile huzurunun yeniden elde edilmesi konusunda âyet bir metod göstermektedir. Bu metodda erkek, kadının işlediği fiile göre tavır takınmalıdır. Anca yine de kadının davranışlarında bir düzelme değil de; aksine bir bozulma görülürse, bu bozulmaya karşılık erkeğin tedrîcen daha sert tedbirler olarak en son dövme olayına başvurması, âilenin kurtarılması açısından son bir çâre olabilir. Âile huzurunu tek taraflı bozan kadın, dövülme gibi onur kırıcı bir olayla karşılaştığında âile saâdetini kurtarma konusunda daha sıhhatli düşünebilir. Bayılıp kendinden geçmiş bir hastayı uyarmak için doktorun hastanın yüzüne tokat atması gibidir bu.
Ancak, şu unutulmamalıdır ki, “dövme” sınırları belli özel bir durum için sözkonusudur. Başka bir deyişle âyet, âile içinde tüm kadın-erkek ilişkileri için genelleştirilemez. Çünkü âile ortamında esas olan eşler arasında sürekli istişâreyle saygı ve sevgi unsurunun temellendirilmesidir. Sözkonusu âyet, dövme olayını, bu saygı ve sevgi unsurunu tek yönlü olarak bozan ve istismar eden, şirret kadınlar için sınırlandırmıştır. O halde, özel şartlar için geçerli olan dövme olayını “erkek, eşini dövebilir” şeklinde genelleştirmek kişinin kendi zâlimliğini Kur’an’a âlet etmek olacaktır.
Burada şu soru akla gelebilir: Âile huzurunu bozan kişinin kadın değil de; erkek olduğu zamanlarda problem nasıl çözülecektir? Kadın, erkeğin âile içindeki geçimsizliklerine, sorumsuzluklarına katlanmak zorunda mıdır? Elbete ki kadın da eşini düzeltme yönünde bazı girişimlerde bulunup öğüt verebilir. Ancak kadının erkeği dövmesi, kadının yapısı gereği üstlenemeyeceği bir davranış olduğu gibi, çoğunlukla vâkıaya da tekabül etmediğinden erkek yüzünden bozulan ve boşanma noktasına yaklaşılan bir durumda ise, kadının yapacağı âileler arası (kadın ve kocanın yakınlarından veya temsilcilerinden oluşan) hakem heyetine veya meşrû mahkemeye başvurarak problemin çözülmesi yönündeki talebi olacaktır.
Kişiliğini oluşturamamış, şirret, laftan anlamayan, huzursuzluk çıkarıp âilenin işleyişini tek taraflı bozan kadınlar için boşanma öncesi önerilen bu metodu, âilenin saâdeti için çalışan, sorunlara yaklaşımda ölçülü, vakarlı kadınlar için de, onların belki haklı olarak karşı gelmelerine teşmil etmek Kur’an’a aykırıdır.
1745] Müslim, Hac 47; Ebû Dâvud, Menâsik 56; Tirmizî, Tefsîr 9
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 427 -
Rasûlullah’tan gelen haberlerde birçok problemlerine rağmen hanımlarının hiçbirini dövmemiş olduğunu görüyoruz. Bu da bizim için önemli bir veridir.
Dövme, hangi suçun veya suçların karşılığı olacaktır? Âyette bu suçla ilgili “nüşûz” kelimesi kullanılıyor. Bazıları bu kelimeye “huysuzluk, geçimsizlik, dikbaşlılık” anlamı vermiştir. Aslında nüşûz, bu anlamlardan daha büyük bir suçtur. Râgıb el-İsfahanî şöyle der: “Nüşûz; kadının kocasına kin tutması ve ona saygıdan uzaklaşıp başkasına göz koymasıdır.” Âsım Efendi, el-Kamusu’l-Muhît tercümesinde şu açıklamayı verir: “Nüşûz; hâtun, zevcine buğz ve adâvet idüp isyan ile muâmele eylemek mânâsınadır.” Yani “nüşûz; hanımın, kocasına düşmanlık ve kinle isyan etmesidir.” Bu lügatçilerin açıklamalarına göre nüşûz; düşmanlık, başkasına göz koyma, kin tutma, sadâkatsizlik sonucu kocaya karşı bir isyanın başlatılmasıdır. Kısacası, bir iffetsizlik ve sadâkatsizlik sözkonusudur.
Ayrıca, Kur’an’da geçen “fa’dribûhunne” emrindeki “darb” kelimesinin âyetlerde sadece dövme anlamında değil, çok farklı anlamlarda kullanıldığından yola çıkılarak, Zuhruf sûresi 5. âyette olduğu gibi, bu âyette de uzaklaştırmak, uzakta tutmak anlamında olabileceğini iddia edenler de vardır. O takdirde bu âyetteki “fa’dribûhunne” emri “dövün” anlamında değil; “onları bulundukları yerden uzaklaştırın!” mânâsındadır. Yalnız, bu yorum, şâz bir yorumdur, müfessirler ve âlimlerin cumhûru bu yoruma katılmazlar.
Aslında, klasik dönemin bazı âlimleri de dövme yetkisine çok ihtiyatla yaklaşmışlardır. Hz. Peygamber’in, müslümanların en hayırlılarının eşlerine en iyi davrananlar olduğunu ve kendisinin bu konuda örnek teşkil ettiğini söylemesini, eşlerini ancak kötü kimselerin döveceğini ifâde ederek onlara böyle davranılmamasını emretmesini gözönüne alan bazı âlimler, kadının dövülemeyeceğini veya fazîletli davranışın onlara böyle bir cezâyı uygulamamak olduğunu belirtmişlerdir.1746 Fakat tatbikatta her zaman Rasûlullah’ın bildirdiği bu esaslara göre davranıldığını söylemek mümkün değildir. Bunların büyük çoğunluğu, kadınlarını dövme yetkisini Kur’an’dan değil; nefis ve hevâlarından, câhilî örf ve âdetten almakta, Rasûlullah’ın ifâdesiyle leîm/kötü koca sıfatını hak etmektedir.
Kadın-Erkek Eşitliği mi, Adâlet, Uyum ve Birbirini Tamamlama mı?
Gül bayramında güller yarıştırılır ve güllerden bir gül birinci seçilir. Güllerle lâleler yarıştırılmaz. Elmayla armut toplanmaz; iki elma üç armut toplansa beş eder denilmeyip iki elma üç armut eder denilir. Evrende yaratılanların içinde en değerlisi Âdemoğludur, yani kadınla erkektir. Her ikisi de aynı topraktan yaratılmışlar. Toprağın diğer toprağa üstünlük sağlamaya kalkması yanlıştır. Aynı toprak ayrı özelliklerde yaratılmıştır. İkisine de verilen ortak özellikler yanında, kadına verilip erkeğe verilmeyen, erkeğe verilip kadına verilmeyen özellikler de vardır. Herkes kendi özellik ve güzellikleri içinde birincidir, yarış yapmıyoruz; yapacaksak, kadın-erkek hayırda, Allah’a güzel kulluk yapmada yarışmalıyız.
Allah, bir kısmımızı diğerlerine üstün kıldığını, herkesin diğerinden üstün bir tarafı olduğunu, kimsenin başkasındaki üstünlüğü istememesi gerektiğini
1746] Bk. Abdülkerim Zeydân, el-Mufassal fî Ahkâmi’l-Mer’e ve’l-Beyti’l-Müslim, Beyrut, 1993, c. 7, s. 316-317
- 428 -
KUR’AN KAVRAMLARI
haber veriyor.1747 Biz, kendimizdeki özellikleri keşfedip geliştirmeli ve üstünlüğün sadece takvâda olduğu bilinciyle Allah’a yakın olmaya çalışmalıyız. Kadın-erkek olarak da birbirimizin beşer olarak doğal olan eksiklerimizi tamamlamaya, yardımlaşmaya çalışmalı, yeryüzündeki hilâfet görevimizi beraberce yerine getirme gayretinde olmalıyız.
“İnsanlar, tarağın dişleri gibi birbirleriyle eşittir” buyuran Peygamber Efendimiz kadınla erkeğin hukuk karşısında ve insan olarak denk olduklarını vurgulamıştır. Allah huzurunda dereceler alma konusunda ise iki cinse de eşit haklar verilmiş ve Allah’ın emir ve yasaklarına kim fazla riâyet ederse o daha değerli olur denilmiştir. Doğuştan, şu veya bu şekilde yaratılmaktan dolayı üstünlük iddiâsı, şeytanın iddiâsıdır. İslâm, ancak sonradan çalışılarak elde edilecek üstünlüğe değer verir. Şeytanî çıkarımlarla ve bâtıl üstünlük savları yerine; ilimde, imanda, ahlâkta, fazîlette, Allah’a hakkıyla itaat ve ibâdette üstün olma yarışına girmeli, bu konuda da birbirimizi rakip değil; yardımcı görmeliyiz. “O (Allah) ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır.” 1748
Kadın-Erkek Farklılığı: Yaratılışta, Allah’a kul olmada, sorumluluk yüklenmede, yüklendiği sorumlulukları yaşama ve yaşatmada kadın ve erkek arasında bir ayrımın yapılamayacağını biliyoruz. Ancak insanın kadın ya da erkek olarak yaratılması, her birinin kendine has fiziksel ve ruhsal farklılıklarla birbirinden ayrıldığını göstermektedir. Bu durumda zorunlu eşitliğin ötesinde, birbirini tamamlayıcılık özelliğinin ele alınması ve bu anlamda erkek ve kadının birbirine eşit olmadığının vurgulanması gerekmektedir. Bu farklılığın gözardı edilmesi, hele bunun kadın hakkı ve özgürlüğü adına yapılması, öncelikle kadına zulüm olacaktır. Çünkü eşitlik başka, adâlet başkadır. Kadınla erkek arasında doğal farklılıkları görmezden gelerek yapılan bir eşitleme, kimlik bunalımına neden olmaktadır.
Rabbimiz, insan soyunun devamı için farklı fizyolojik özelliklerle donattığı kadın ve erkeği; birbirlerinde sükûn bulmaları ve aralarında sevgi ve merhamete dayalı ilişkinin temellendirilmesi için âdeta birbiriyle örtüşen bir kimlikle yaratmıştır. “Kaynaşmanız, sükûnet ve tatmine ermeniz için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp da aranızda sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun (varlığı ve birliğinin) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır.”1749 Fizyolojik farklılıkların oluşturduğu bu tamamlanmışlık kadına; anneliği, anneliğe hazırlayan biyolojik farklılıkları ve dış görünümünden kaynaklanan çekiciliği tanırken, erkeğe; fizikî güç ve gücün hayata geçirilmesine imkân sağlayan özellikleri tanımıştır. Kadının erkeğe oranla daha çekici olduğu gerçeğini Kur’ân-ı Kerim belirtmiştir: “Kadınlardan, oğullardan, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşten, salma atlardan, sağmal hayvanlardan ve ekinlerden gelen zevklere düşkünlük ve bağlılık insanlar için bezenip süslendi. Bunlar, dünya hayatının metâıdır. Nihâyet varılacak güzel yer, Allah’ın huzûrudur.” 1750
Cennet tasvirlerinde kadının cinsel kimliğinin kullanılması,1751 Âl-i İmrân Sûresi, 14. âyette bahsedilen “züyyine -süslendi-” ifâdesiyle daha iyi anlaşılmaktadır. Bu âyetlerde
1747] 4/Nisâ, 32
1748] 67/Mülk, 2
1749] 30/Rûm, 21
1750] 3/Âl-i İmrân, 14
1751] 44/Duhân, 53-54; 52/Tûr, 20; 55/Rahmân, 56; 56/Vâkıa, 35, 38
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 429 -
kadının erkeğe sunulmasının temel nedeni kadındaki bu câzibedir. Zâten bunun farkında olan kadınlar, insanlık tarihi boyunca bu özelliklerini erkeklere karşı kullanmışlardır. Ancak, burada sorun, kadının bu âyetlerde câzibesinin vurgulanmasıyla, onun onuruna bir eksiklik gelip gelmeyeceğidir. Kanaatimizce âyetlerdeki tasvirler, kadının yaratılış itibarıyla câzip kılınmışlığının anlatımıdır.
Cinsellik, hem kadın ve hem de erkek için “...Onlar (Kadınlar) sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz...”1752 âyetinde görüldüğü gibi nikâh akdi ile meşrûlaştırılmıştır. Bu noktada, salt kadın ya da erkeği öncelemekten öte bir birliktelik, birbirleriyle huzura kavuşma ve aralarında sevgi ve merhametin olduğu bir beraberlik1753 sözkonusudur. Ayrıca Kur’an toplumsal ahlâkı da gözönünde bulundurarak kadının câzibesinin istismarını örtünme emri ile engellemiştir. Hıristiyanlıkta görüldüğü gibi cinselliği lânetleme yerine olumlarken, bir taraftan örtünme emredilmiş ve bir taraftan da cinslere irâde eğitimi tavsiye edilmiştir.1754 Ancak, şu tekrar vurgulanmalı ki; kadın-erkek farklılığını birinin diğerine üstünlüğü olarak almak, üstünlüğü takvâ çizgisinde değerlendiren İslâm’ı değil; maddeci görüşün güç anlayışını ön plana çıkarmak olacaktır. 1755
İslâm, saâdet asrında, kadınlara yüzyıllardır gasbedilen haklarını tam olarak vermiştir. İslâm öncesi kadın aleyhindeki statüyü, yeni düzenlemelerle kadın lehinde değiştirmiştir. Bu düzenlemelerle İslâm tarafından kadına temel insan hakları tanınmış, yaratılışının farklı oluşundan ileri gelen farklı haklar ve sorumluluklar da akılcı ve gerçekçi bir biçimde düzenlenmiş, böylece erkeklerle kadınlar arasında hak ve görevler itibarıyla bulunması gereken dengeler âdil bir şekilde ve her iki tarafın yararına olacak şekilde ortaya konmuştur.
Ancak, ayrıntılar itibarıyla sözkonusu durum, o döneme ve o dönemde toplumda geçerli olan geleneklere ve görüşlere göredir. O zaman, o bölgede ve o toplum için biçilen hak ve sorumluluklar elbisesi, başka zaman ve mekânlarda ve farklı toplumlardaki kadına bol veya dar gelebilir. Elbisenin kumaşı tarihe karışmış, modeli terkedilmiş olabilir. Bu takdirde Kur’an ve Hadiste açık ve kesin biçimde ifâdesini bulan kadınla ilgili temel ve genel esaslar korunarak kadın-erkek ilişkileri ve aralarındaki haklar ve görevler dengesi gözden geçirilerek yeniden kurulabilir.
Sadece kadının değil; erkeğin de hakları ve sorumlulukları (Kur’an ve Sünnet prensipleri doğrultusunda) yeni baştan ele alınarak çağın gereklerine ve toplumun ihtiyaçlarına uygun hale getirilebilir. Buna şiddetle ihtiyaç vardır. (Kadının tarihî süreç içinde ve genelde hâlâ devam eden çok çeşitli zulümlerine keffâret şeklinde kadının lehine olumlu ayrıcalık yapılarak) erkeğin hak ve görevlerini, âilenin yapısını dikkate alarak kadınların haklarını geliştirmek ve genişletmek kaçınılmazdır.
Müslüman kadının sosyal durumunu belirlemede başvurulan kaynak eserler olan fıkıh kitapları bazı konularda kadınlara gerçekten mâkul ve faydalı haklar tanımıştır. Bu takdir edilecek bir husustur. Ancak, bazı yerlerde de kadın haklarını ve özgürlüğünü (fitne endişesi ve sedd-i zerâi gerekçesi ve ataerkil örf-âdet
1752] 2/Bakara, 187
1753] 30/Rûm, 21
1754] 24/Nûr, 30-31
1755] H. Koç, F. Candan, a.g.m. s. 26
- 430 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yaklaşımıyla) gereğinden fazla kısıtlamış, onu erkeğin bir uydusu haline getirmiştir. Kadınların, Allah’ın kendilerine bahşettiği yetenek ve nitelikleri sonuna kadar serbestçe geliştirmeleri erkekler kadar onların da haklarıdır. Onların bu haklarına saygı göstermek, bunların gerçekleşeceği sosyal ortamı hazırlamak, bu konuda kadınlara destek olmak, erkeklerin görevleridir. Sosyal imkân ve fırsatlardan yararlanmayı sağlayan ortamın hazırlanması, erkekler kadar hatta onlardan daha çok kadınların görevidir. Kadınlar buna tâlip olmalı, bu uğurda mâkul bir mücâdeleyi/çabayı bile göze almalıdırlar.
Kadının haklarını ve sosyal hayattaki hareket alanını kısıtlayan fıkıh kitaplarından çok; gelenekler, töreler ve Doğu zihniyetidir. İslâm’la ilgisi bulunmayan, çoğu zaman İslâm’a zıt düşen sözkonusu gelenekler, töreler ve zihniyet dinî bir renge, İslâmî bir kıyafete sokularak sunulduğundan; bunlara karşı olan, İslâm’a da karşı çıkmış gibi gösterilebilmektedir. Sözünü ettiğimiz Doğu zihniyeti ve onu yansıtan kadın aleyhinde oluşmuş gelenekler ve görenekler baskıcıdır, kadına karşı şüphecidir, ona güvenilmemesini ister. Kadını kayıtsız şartsız erkeğin egemenliğine sokar. Onun bir gölgesi ve uydusu haline getirir. Kadının da, toplumun da doğasına aykırı olduğu gibi, İslâm’ın da reddettiği ve zulüm saydığı bu anlayışı ve ona bağlı uygulamaları kaldırmak veya etkisiz hale getirmek kadın-erkek her mü’minin görevidir.
Hak ve sorumluluklarını bilen, kişilikli, aydın ve bilgili müslüman bir kadın, İslâm toplumunun güvencesidir. Bu nitelikteki kadınların bulunduğu bir toplumun erkekleri de daha kişilikli olur. Yüce Allah: “Sizi eşler olarak yarattı”1756 diyor. Kadınlı-erkekli yaratılmış olmayı büyük bir lütuf ve nimet olarak gösteriyor. Eşlerin ayrı cinsten olmalarını kalp huzurunun, ruh sükûnunun sebebi olarak zikrediyor.1757 O halde eş sahibi olmak en büyük nimet, eşi mutlu etmek en büyük görevdir. Babasız, kardeşsiz, oğulsuz, kocasız, amcasız, dayısız ve dedesiz bir hayat bir kadın için anlamsız ve çekilmez olduğu gibi; annesiz, bacısız, kızsız, karısız, halasız, teyzesiz ve ninesiz bir hayat da bir erkek için anlamsız ve çekilmezdir.
Mutlak kemâl, Cenâb-ı Hak’a mahsustur. Kadın da, erkek de noksan ve kusurlu tarafları olan varlıklardır. Kadında bulunan bazı özellikler ve nitelikler erkeklerde, erkeklerde bulunan bazı hususlar da kadınlarda yoktur veya zayıf olarak vardır. Bu durumda, evlilik bağı ile bir araya gelen bir kadınla erkek birbirinin eksiğini tamamlayarak daha mutlu, daha huzurlu, daha güvenli bir hayat yaşama imkânına sahip olur. “...Kadınlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz...”1758 Kadın-erkek birbirinde kusur arayacağı yerde, varolması tabiî olan bu kusurları/eksiklikleri tamamlamanın yolunu ve çarelerini ararlarsa daha mutlu olurlar.
Kur’ân-ı Kerim’de: “Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır, onları aşmayın.”1759 “Allah’ın koyduğu hudûdu aşanlar zâlimlerdir.”1760 buyuruluyor. Allah’ın koyduğu sınırlar vardır, erkeğe erkeklik tabiatının koyduğu sınırlar vardır, kadına ise kadınlık tabiatının koyduğu sınırlar vardır. Bu sınırlarda durmak, sınırları zorla1756]
35/Fâtır, 11
1757] 30/Rûm, 21
1758] 2/Bakara, 187
1759] 2/Bakara, 229
1760] 2/Bakara, 229
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 431 -
mamak, sınırları aşmamak mutluluğun temel şartlarından biridir. Kadın kadın olduğu için, erkek de erkek olduğu için memnun, bahtiyar ve mutlu olmalı ve şükretmeli, biri öbürüne özenmemeli, onun gibi yaratılmadığı için kendisini talihsiz veya talihli saymamalı, Allah’ın kendisi için seçtiği cinsiyeti şükür ve iftiharla kabullenmeli, bu konudaki İlâhî takdîre râzı olmalıdır.
Bir kadının bir erkeği sırf erkek olduğu için ayıplaması ne kadar saçma ve sakat ise, bir erkeğin de sırf kadın olduğu için bir kadını ayıplaması o kadar saçma ve gülünçtür. Aslında bir kadını kadın olduğu için ayıplamak onu kadın olarak yaratan Allah Teâlâ’yı ayıplamak anlamına gelir ve bunu ancak aklen ve fikren nâkıs, mantıken zayıf kimseler (din ve akıl yönünden eksik) kimseler yapar.
Kadınlar hür ve serbest olmalıdır, diyoruz. Ancak, Allah Teâlâ’nın, Rasûlullah’ın ve kadınlık fıtratının koyduğu sınır zorlanmamalı, bu sınır aşılmamalıdır. Bir insanın haddini bilmesi, durması gereken noktada durması özgürlükten beklenen faydaların hâsıl olmasını sağlar. Özgürlük; başıboşluk, keyfîlik, sorumsuzluk değildir. Özgür olmak isteyen İlâhî ve tabiî kurallar çerçevesinde nefsine hâkim olmalı, kendini disipline etmelidir. Haklar ve özgürlükler konusunda anlamı ve içeriği olmayan bir eşitlikten söz edip kadını erkekle yarıştıranlar ona en büyük haksızlığı yapmaktadır. Kadın-erkek birbiriyle yarışsın, birbiriyle rekabete girsin diye değil; birbirini tamamlasın, birbirine destek olsun diye farklı iki cins olarak yaratılmışlardır (Beşerî ve İslâm dışı bir anlayış olduğu kadar, adâlete ters yanlış bir eşitlik savunusu olan feminizmin yanlışlığının temeli de bu fıtrî farklılık ve tamamlayıcılığı inkâr etmesidir.). Kadın ve erkek tabiatını ve fıtratı bilmeyenler, onların gereklerini dikkate almayanlar er geç bu tabiatın hışmına uğrarlar. 1761
Kadın hakları konusunda aşırı davrananlar da olmuştur. Bu ifratçılar, Allah’ın koyduğu kanuna ve kadının durumuyla ilgili İlâhî yasalara karşı çıkmışlar, kadını her konuda erkekle yarıştırmışlardır. Tefritçiler kadını Doğunun çürümüş taklitçiliğine terkederken, ifratçılar da Batı taklitçiliğine mahkûm etmişlerdir. Bu ifratçıların amacı, erkekle kadını her konuda eşit kılmaktır. Onlara göre her konu ve konumda kadın erkekle eşittir. Ama şunu unutuyorlar: Allah’ın fıtrat kanunu, bu iki cinse bazı hususlarda farklı özellikler vererek onları birbirinden ayrı ve birbirini tamamlayıcı kılmıştır. Yüce Allah’ın hikmeti gereği, fizikî yapıları farklıdır. Her birinin yeteneğine ve tabiatına uygun bir görevi vardır. Bütün özellikleri, güzellik, fazîlet ve zorluklarıyla birlikte annelik görevi kadına aittir. Bu nedenle kadın, genel olarak erkekten daha fazla evde kalır.
Fıtrattaki bu ayrılık, kadının eğitimini ve çalışmalarını ihmal etmemizi gerektirmez. Kadın hakları konusunda ifrâta giden modernist yaklaşımdaki bazıları, Yüce Allah’ın, adâleti sağlamak gibi bazı zor şartlarla birlikte erkeklere bir’den fazla kadınla evlenme müsâadesi vermişken, onlar bunu uygun ve câiz göremiyorlar. Kur’an’ın genelde kadınla erkek arasındaki miras paylarındaki âdil taksimine rızâ göstermiyorlar; kızlara da erkek gibi eşit miras takdir ediyorlar. Yine onlar Allah’ın kanununda haram sayılan şeyleri helâl göstermek için Kur’an ve Sünneti bilmiyorlar veya bilmezlikten geliyorlar. Neticede mevcut bâtıl düzeni temize çıkarmaya yelteniyorlar yahut da yöneticilerin helâli haram, haramı helâl kılma gibi sapkınlıklarını görmezlikten geliyorlar. (Zinâyı hoş gören kanuna
1761] Süleyman Uludağ, Sûfî Gözüyle Kadın, (Önsöz) s. 9-11
- 432 -
KUR’AN KAVRAMLARI
karşı susarlarken, şeriatta mevcut olan bazı esasları inkâr ediyorlar veya olmadık te’villerle kâfirlerin hoşlanacakları bir din oluşturmaya çalışıyorlar. Meselâ, bayanların başını açmasının haram olmadığını, hele üniversitelerde okumak için rahatlıkla baş açmak gibi teferruat sayılacak konularda mevcut düzenin kurallarına uyulması gerektiğini iddiâ ediyorlar.) Yine, “Allah, peruk takana ve taktıran kadına lânet etsin!”1762 hadis-i şerifi varken; kadınların peruk takmasına fetvâ veriyorlar. Ayrıca, bu modernistlere göre “kadının ev dışında (pardösü vb. şekilde) dış elbise giyme zorunluluğu yoktur; kol, boyun ve başı açıkta bırakan ve çok uzun olmayan elbiseler giymek câizdir!” Onların bu tutumları, namaz ve benzeri ibâdetleri inkâr etmekten farksızdır.
Bu düşünceye sahip olanların câhilliğini veya hâinliğini ispat eden en önemli belge, Hz. Peygamber’in “elbise giydiği halde çıplak gibi görünen kadınları, Cehennem ehlinden” saymış olmasıdır.1763 Hz. Peygamber, bunların Cennete giremeyeceği gibi, Cennetin kokusunu dahi alamayacağını belirtmiştir. Bunlar şeriatın koyduğu ölçülere uymayan, yani şeffaf ve uzuvları gösteren elbiseler giyen ya da vücudunda örtmesi gereken yerleri örtmeyen kadınlardır. Kadınların bu şekilde giyinmesi, küçük günahlardan olsaydı, Hz. Peygamber, onları Cehennem ehlinden saymaz, Cennetin kokusunu dahi alamayacaklarını söylemezdi. Farzedelim ki, sözkonusu şekilde giyinmek, küçük günahlardandır. Bu durumda küçük günahlarda ısrar etmenin, günahı büyüteceğini bilmiyorlar mı? Âlimler bunu şöyle ifâde etmişlerdir: “Sürekli yapılan hiçbir günah, küçük; tevbe edilen hiçbir günah da büyük değildir.”
(Müslümanlara karşı acımasız ve hor görülü, kâfirlere karşı ise zelil ve hoş görülü bu televizyon şeyhülİslâmlarına göre kamusal alanlarda, üniversite ve diğer eğitim kurumlarında başörtüsü yasağı zulmü diye bir problem yoktur. Düzen ve tâğutların “irticâ” adıyla İslâm’ın sosyal hayata yansıyan her görüntü ve düzenlemesine düşmanlığına karşı bunlar kör ve dilsiz kesilmişlerdir.) İfratçı modernistler, geleneksel örfe ve Doğu hayranlığına karşı çıkarlarken, Batı hayranı olmuşlardır. Her iki zümre de aynıdır. Yüce Allah, ne Doğuya ne Batıya uymamızı; ne eskinin, ne de yeninin peşinden gitmemizi istiyor. En doğrusu Hz. Peygamber’in yoluna, hak dine tâbi olmaktır. Bu nedenle ifrat ve tefritten uzak, azgınlığın ve bozgunculuğun bulunmadığı, İslâm’ın gösterdiği sırât-ı müstakîmde, orta yolda yürümek gerekir. “Tartıyı adâletle yapın, terâzide eksiklik yapmayın.” 1764
Toplumumuzda kadının konumu, erkekle uyumu, -istisnâlar dışında- insanî alanların hemen tümünde eşit hak ve yetkileri, adâletle ele alınmamış, kadın ya çok yüceltilerek(!) Batı ve bâtıl oyunlara âlet edilmiş veya Allah’ın verdiği, erkeğinkiyle benzer hakları elinden alınmıştır. Yani ya ifratla veya tefritle bakılıp değerlendirilmiştir. Kadınlara alaylı ve de yüksekten bakanlara göre de kadın, erkekle insanî konularda eşit olmak bir yana, şeytanın tuzağı, İblis’in oltasıdır. Aklı ve dini noksan bir yaratıktır. Bu geleneksel yaklaşıma göre de kadınların ehliyeti noksandır. Erkeğin câriyesi konumundadır. Erkek dilerse onunla evlenir; ona bir miktar mal vererek her şeyine sahip olabilir. Dilediğinde keyfî olarak boşar. Boşanma sonucunda kadın ne mal, ne de tazmînat alabilir. Derler ki:
1762] Buhârî, Libâs 86, Tıbb 36; Müslim, Libâs 119, hadis no: 2124; Nesâî, Ziynet 25
1763] Müslim, Libâs 125, hadis no: 2128
1764] 55/Rahmân, 9
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 433 -
“kadınlar ayakkabılara benzer. Erkek dilediğinde bu ayakkabıları giyer, dilediğinde çıkarır.” Kadının çapkınlığı fâhişelik kabul edilirken, erkeğin çapkınlığı suç bile sayılmaz, hatta açıkgözlülük olur.
Kadın, evlendiği erkeği sevemese, sabretmekten ve kendisine zehir olan hayata katlanmaktan başka çaresi yoktur. Kurtuluşu, erkeğin boşamasına veya elinde avucunda ne varsa ona vererek boşanmaya râzı olmasına kalmıştır. Aksi halde ona kul olmaktan başka hiçbir çıkar yol yoktur. Kimileri câhiliyye anlayışlarına dönerek kız çocuklarına mirastan hiç pay vermezler. Terekesini alış-veriş yoluyla erkek çocuklarına aktarırlar ve böylece kadınlara mirastan pay kalmamış olur (veya hiçbir gerekçe göstermeden sadece erkek kardeşler kendi aralarında miras taksimi yaparlar. Bazıları, kız çocuklarını evlâttan bile saymazlar. “Kaç çocuğun var?” sorusunun cevabı olarak, erkek çocuklarının sayısını söyler. Ayrıca sorarsanız, utana sıkıla “sözüm meclisten dışarı, şu kadar da kızım var!” diye cevap verir.)
Müslümanların çoğu, günümüzde hanımlarını evlerine hapsetmiş, ilim öğrenmelerine müsâade etmeyerek topluma faydalı olan hiçbir aktif faâliyete sokmamışlardır. Kimileri sâliha bir kadının evinden ancak iki defa çıkabileceğini belirtmiştir: Babasının evinden kocasının evine, kocasının evinden de kabre... (Tabii, bu tefrît, ifrâtı doğurmuş, böyle kimselerin kızları evlerine zor girer hale gelmiş veya evlerinde bile Allah’a isyan etmenin bin bir yolunu icat etmişlerdir.)
Müslüman kadın, çoğu kez hayat ortağı olarak eşini seçme hakkından bile mahrumdur. Velîsinin dilediği eşi kabul etme veya reddetme hakkı bile yoktur. Kimi babalar, kızlarının rızâsını almadan ve hatta istişâre bile etmeden, görüşünü bile sormaya lüzum görmeden evlendirme hakkını kendilerinde görürler. 1765
“Kadınlar, erkekleri tamamlayan diğer yarılarıdır.”1766 Kadın ve erkeğin bir elmanın iki yarısı gibi kabul edilmesi, kadın-erkek arasındaki adâlet, toplumun büyük kesimi tarafından, bırakın uygulamayı; teoride bile kabul edilmez: “Kadınların saçı uzun, aklı kısadır”, “Kadın yüzünden gülen, ömründe bir kere güler”, “Kadını sırdaş eden tellâl aramaz”, “Kadının sofusu, şeytanın maskarasıdır”, “Kadının yüklediği yük şuraya varmaz” “Karıdan korkmayan yanılır”, “Kızı olan tez kocar”, “Kız yedi yaşından sonra ya erde, ya yerde”, “Kızı kendi arzusuna bırakırsan ya davulcuya varır, ya zurnacıya.” Bunlar, kadın aleyhtarı onlarca atasözünden/atesözünden birkaçı.
Teaddüd-i Zevcât/Poligami/Çok Eşlilik
Teaddüd-i zevcât: Birden çok kadınla evlenmek, nikâhlı eşlerin birden çok olması demektir. Bir erkeğin aynı anda dörtten fazla kadınla evli bulunması câiz değildir. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Eğer yetim kızlar hakkında (adâleti yerine getiremeyeceğinizden) korkarsanız sizin için helâl olan diğer kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâh edin. Eğer bu şekilde de adâlet yapamamaktan endişe ederseniz, o zaman bir tane ile veya mâlik olduğunuz cariye ile yetininiz. Bu, sizin haktan eğrilip sapmamanıza daha yakındır; altına girdiğiniz sorumluluğu ihlâl etmemeniz açısından daha uygundur.” 1767
1765] Yusuf el-Kardavî, naklen; Tahrîru’l-Mer’e, Kadın ve Âile Ansiklopedisi, c. 1, s. 17-19, 13
1766] Câmiu’s-Sağîr, hadis no: 2329
1767] 4/Nisâ, 3
- 434 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âyetteki “ikişer, üçer, dörder” ifadesi toplam olarak dörtten fazla sayıyı kapsamaz. Hz. Peygamber’in şu hadisleri âyeti tefsir eder: “Abdullah b. Ömer (r. anhümâ) şöyle demiştir: Gaylân es-Sakafî, câhiliye devrinde nikâhı altında on kadın varken İslâm’a girdi. Onunla birlikte eşleri de Müslüman oldular. Rasûlüllah (s.a.s.), bu eşlerden dört tanesini seçmesini emretti.”1768 Kays b. el-Hâris’ten şöyle dediği nakledilmiştir: “Nikâhım altında sekiz kadın olduğu halde Müslüman oldum. Nebî’ye (s.a.s) giderek, durumu anlattım. Bana: “Onlardan dört tanesini seç!” buyurdu.”1769 Nevfel b. Muâviye, beş kadınla evli iken İslâm’a girmişti. Nebî (s.a.s) ona; “Dördünü tut, diğerinden ayrıl”1770 buyurmuştur .
Zâhirîler ve İmâmiye erkek için dokuz kadınla evlenmenin câiz olduğu görüşündedirler. Onlara göre, “ikişer, üçer ve dörder” ifadesindeki “vav”lar tercih için değil, toplama içindir. Ancak Arap dilinde bu gibi hitaplar vardır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de; “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı elçiler yapan Allah’a mahsustur”1771 âyetinde, meleklerin kanat toplam sayısı değil, ayrı grupların kastedildiği açıktır. İslâm’dan önce Arabistan’da çok eşliliğin sınırsız bir şekilde uygulandığı kabul edilir. Ancak çok eşlilik daha çok varlıklı kimseler ve kabile başkanları için söz konusu idi. Halktan erkeklerin çoğunluğu ise tek eşliydi. 1772
Eski İran, Çin ve Brehmenler hukukunda, Babil’de Hammurabi kanunlarında birden çok kadınla evlilik kabul edilmişti. Roma hukukunda istifraş yani evli olmaksızın birlikte yaşamak mevcuttu.1773 Tevrat’ta Dâvud’un (a.s.) birkaç kadınla evlendiğinden söz edilir.1774 İncil’de birden fazla kadınla evlenmeyi yasak eden bir hüküm yoktur. Bu yüzden XVI. asra kadar Hristiyanlarda çok evlilik normaldi. Hatta filozof Herbert Spenser’e göre, XI. asırda İngiltere’de kadının başka bir erkeğe belli bir süreyle ödünç verilebileceği hakkında kilise kanun çıkarmıştır. 1775
Hz. Peygamber de çok evli idi. Bunun dinî, ictimâî, siyasî, terbiyevî bir takım hikmetleri vardır. O’nun çok evliliğinin asıl amacı sahabe hanımlarına bir kaç muallim yetiştirmektir. Çünkü bir toplumun yarısı kadındır. Kadınlar da, erkeklerin yükümlü olduğu hükümlerle yükümüdür. Kadınlar kendileriyle ilgili gizli meseleleri Hz. Peygamber’den sormaya çekinirlerdi. Ay hali, lohusalık, cünüplük, vb. konular bunlar arasındadır. Allah elçisinin edeb ve hayâsı da bunları cevaplamaya engeldi. İşte Hz. Peygamber’in âileleri, özellikle hanımlarla ilgili şer’î hükümleri, diğer kadınlara tebliğ etmede önemli rol oynamışlardır.
Kimi zaman Rasûlullah’ın evliliği câhiliyye âdetlerini yıkıp yeni bir hüküm koymak amacına yöneliktir. Zeyneb binti Cahş ile evliliği buna örnek gösterilebilir. Çünkü Zeyneb (r. anhâ) önce, Hz. Peygamberin evlâtlığı olan Zeyd b. Hârise ile evlenmiş, ancak geçimsizlik sebebiyle başaramamışlardı. Câhiliyye devri
1768] eş-Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, VI, 159 vd.
1769] Ebû Dâvud, Talâk, 35
1770] eş-Şevkânî a.g.e., VI, 149
1771] 35/Fâtır, 1
1772] Ö. Nasuhi Bilmen, Hukuku İslâmiyye ve İstilâhâtı Fıkhyye Kamusu, İstanbul 1967, 11, 112, 113
1773] Mahmut Es’ad, Tarih-i İlm-i Hukuk, İstanbul 1331/1912, s. 75, 97, 139, 141, 149, 165, 173, 175
1774] Samuel, 2/12, 7/8
1775] Mustafa es-Sibâî, el-Mer’e beyne’l-Fıkh ve’l-Kanun, s. 210 vd.
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 435 -
örfüne göre, evlâtlığın dul kalan eşiyle evlenmek yasaktı. Cenâb-ı Hak evlâtlığı kaldırarak, bunların dul kalan eşiyle evlât edinenin evlenebileceğine izin verdi ve ilk uygulama Allah elçisi ile Zeyneb’in (r. anhâ) evlenmesiyle başladı. 1776
Allah elçisinin (s.a.s.) Ebû Bekr kızı Âişe ve Hz. Ömer’in kızı Hafsa ile evlenmesi sosyal bir hikmete dayanır. İslâm onlar sayesinde güç kazanmış, âileler, hatta kabileler arasında kopmaz bağlar meydana gelmiştir. Hz. Peygamber kızı Fâtıma’yı Hz. Âli’ye biri vefât edince diğeri olmak üzere iki kızını da Hz. Osman’a vermiştir. Bu dört sahabe, Rasûlüllah’ın en yakın dostu, yardımcısı olup, onun vefâtından sonra da İslâm toplumunu yöneten liderlerdir.
İnsanların gönüllerini bir noktada toplamak ve kabileleri birleştirmek için de evlilikler olmuştur. Nitekim Cüveyriye (r.anhâ), Müstalikoğullarının başkanı el-Hâris’in kızıdır. Bu kabile esir alınmıştı. Cüveyriye de esir düşmüştü. Kurtuluş fidyesi için Hz. Peygamber’den yardım istedi. Hz. Peygamber fidyeyi vereceğini ve kendisiyle de evlenmek istediğini bildirince de Cüveyriye kabul etti ve evlendiler. Esirleri ellerinde tutan sahabiler; “Biz Allah’ın Rasûlünün sihrî hısımlarını nasıl esir tutarız” diyerek hepsini serbest bıraktılar. Bu durum karşısında Müstalikoğulları topluca İslâm’a girdi. 1777
Birden çok Kadınla Evlenmenin Şartları:
İslâm birden çok kadınla evlenebilmek için bir takım şartlar öngörmüştür, Bu şartlar şunlardır:
1- Eşler arasında adâletli davranmak. Bu insan gücü ile sınırlı olmak üzere yedirmek, giyim, barınma, ilgi ve muâmele konularında adâletli davranmayı kapsar. Ancak bunun güçlüğüne Kur’ân-ı Kerim’de şöyle işaret edilir: “...Eğer adâlet yapamamaktan korkarsanız, o zaman bir tane ile veya mâlik olduğunuz câriye ile yetininiz.”1778 Buna göre eşler arasında adâlet yapmama ve zulüm yapma korkusu varsa tek eşle yetinme esası getirilmiştir. Ancak adâlet sevgi, kalbin meyli, aşk gibi hususları kapsamaz. Çünkü bunlara güç yetirilemez. İslâm ise insana gücünün yetemeyeceği yükü taşıtmaz. Bununla birlikte, eşlerden birine aşırı derecede meylederek, diğerlerini sevgiden mahrum etmek yasaklanmıştır. Âyette şöyle buyurulur: “Kadınlar arasında adâletli davranmaya ne kadar gayret gösterirseniz de buna güç yetiremezsiniz. Hiç değilse birisine aşırı meyledip de diğerini (ne dul ne kocalı durumda) askılı bırakmayın.” 1779
Yukarıdaki iki âyet birlikte değerlendirildiği zaman İslâm’da çok eşlilik aslî bir kural değil, fevkalâde hâl ve şartlar bulununca başvurulabilecek bir ruhsat olduğu sonucuna varılır.
2- Eşlerin geçimini sağlamaya gücü yetmek. İslâm’da bir erkeğin evlenebilmesi için, tek veya daha fazla eş olsun, bunların yeme, içme, giyim ve barınma harcamalarını sağlayacak güce sahip olması gerekir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Ey gençler topluluğu! Sizden evliliğin külfetlerini yerine getirmeye gücü
1776] 33/Ahzâb, 37
1777] es-Sâbûnî, Tefsîru Ayâti’l-Ahkâm, 2. Baskı, Suriye 1397/1977,11, 319 vd.; İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 116, vd.
1778] 4/Nisâ, 3
1779] 4/Nisâ, 129
- 436 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yeten evlensin.”1780 Evlilik külfetinin başında eşin geçim masraflarının geldiğinde şüphe yoktur.
Çok evliliğe İslâm’ın izin vermesinin Hikmetleri: İslâm’da tek evlilik, esas, çok evlilik ise istisnadır. Ona ancak ihtiyaç veya zarûret hallerinde başvurulur. İslâm hiçbir kimseye çok evliliği farz kılmadığı gibi, buna teşvik de etmemiştir. Ancak genel veya özel bazı sebepler bulununca çok evlilik mubah sayılmıştır.
Genel sebepler: Bazı beldelerde çeşitli sebeplerle erkek nüfus azalır, kadın nüfus ise normalin üstünde artabilir, Savaş sonralarında böyle durumlarda sık sık karşılaşılır. Nitekim Birinci Dünya Harbinden sonra Almanya’da bir erkeğe dört veya altı kadın düşüyordu. Bu durum karşısında Alman kadınları, erkeklerin birden çok kadınla evlenmeleri gerektiğini açıkça savunuyorlardı. Böyle bir ortamda taaddüdü zevcât, kadınları fuhuştan korumak, onlara sıcak bir yuva sağlamak, bu yolla yetim kalan çocuklarını da hikâye etmek amacına hizmet eder.
Kimi zaman da bazı beldelerde nüfusun hızlı artışını sağlamak için çok kadınla evliliğe ihtiyaç duyulabilir. Savaşta nüfusun büyük bir kısmının ölmesi gibi. İslâm’ı yaymak amacıyla da çok evlilik olabilir. Nitekim Hz. Peygamber 54 yaşına kadar Hz. Hatice (r. anhâ) ile tek evli olarak kalmış, bu yaştan sonra 9 kadar eşi olmuştur. 1781
Özel sebepler çoktur:
1- Kadının hastalığı, yüzünden kadınlık görevini yapamaması. Tedavi imkânı bulunmayan kadın hastalığı, kadının çocuk doğuramayacak durumda olması gibi. Böyle bir durumda hasta kadını boşayıp, başkası ile evlenmek yolu bir çare gibi görülüyorsa da kocasının ve belki çocuklarının yuvasından onu uzaklaştırmak yerine onun rızâ ve muvâfakatıyla ikinci bir evliliğe imkân sağlamak daha üstün bir özlük hakkı olsa gerek. Böylece ilk eşin hakları da korunmuş olur.
2- Bazı erkekler kendi eşi dışında başka bir kadına öne geçilmez istekle bağlanmış olabilir. Onu zinâdan korumanın tek yolu ikinci evliliktir.
Bu duruma göre çok evliliğin mubah oluşu zaruret, ihtiyaç, özür veya geçerli bir maslahattır. Günümüz İslâm ülkelerinin bazılarında çok kadınla evlenmek hâkim iznine bağlanmıştır. Çünkü, birden çok kadınla evlenecek erkekte adâlet ve nafakaya güç yetirme niteliklerinin bulunup bulunmadığını tesbit etmek bunu getirir. Bu iki niteliğin varlığı nass’larla istendiği için bunu araştırmak ve bir esasa bağlamak İslâm devletinin yetkisi altındadır.
XX. yüzyılın ortalarında yapılan âile hukukuna ilişkin konular, Tunus dışında diğer İslâm ülkelerinde çok kadınla evlenmeyi yasaklamamışlar, yalnız bazı koruma önlemleri almakla yetinmişlerdir. Suriye, Irak ve Pakistan’da çok kadınla evlenebilmek için hâkimden izin alınması şartı konmuş buna rağmen evli bir erkeğin izinsiz olarak akdettiği ikinci ve daha sonraki evlenmeler geçerli sayılmıştır. Ancak, devletin belirlediği usûllere uymadığı için ilgiliye cezâ verme yoluna gidilmiştir. 1782
1780] Buhârî, Savm, 10, Nikâh, 2,3,19; Müslim, Nikâh, 1,3; Ebû Dâvud, Nikâh, I; İbn Mâce, Nikâh, ; Nesâî, Sıyâm, 43
1781] Vehbe ez-Zühaylî, a.g.e, VII, 169, 170
1782] Suriye Medeni Kanunu, Mad. 17; Irak Med. Kan. Mad. 3-4, Pakistan Âile Hukuku KararÂİLEDE
GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 437 -
Diğer yandan Tunus kanunu çok eşliliği sert cezâ tehdidi altında yasaklamış, gizli olarak çok kadınla evlenmelerin artması üzerine de 1958’de önceden belirlenen cezâlar arttırılmıştır. Bu arada Tunus mahkemeleri, kanun koyucunun maksadını yorumlayarak ikinci evlenmeleri bâtıl saymıştır. 1783
“Eğer yetim kızlar hakkında (adâleti yerine getiremeyeceğinizden) korkarsanız sizin için helâl olan diğer kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâh edin. Eğer bu şekilde de adâlet yapamamaktan endişe ederseniz, o zaman bir tane ile veya mâlik olduğunuz cariye ile yetininiz. Bu, sizin haktan eğrilip sapmamanıza daha yakındır; altına girdiğiniz sorumluluğu ihlâl etmemeniz açısından daha uygundur.” 1784
Yeğeni Urve bin Zübeyr’in sorusuna Hz. Âişe’nin verdiği cevaptan yola çıkarak: “Eğer velîsi olduğunuz mal sahibi yetim kızları kendinize nikâhlamakla onlara karşı adâletsizlik yapacaksanız, hoşunuza giden diğer kadınlardan biriyle evlenin…” Hz. Âişe’nin açıklamasına göre, mal sahibi yetim kızların velîleri, malları için onlarla evlenmek istiyor, fakat vermeleri gereken mehri de vermek istemiyorlardı.1785 Said bin Cübeyr, Katâde ve tâbiînden diğerlerine göre bu cümlelerin anlamı şudur: “Nasıl ki yetimlerin haklarına tecâvüz etmekten haklı olarak çekiniyorsanız, aynı şekilde evlenmeye niyetlendiğiniz kadınların hak ve çıkarları için de aynı özeni gösterin.”
Bu âyet, dul ve yetim kadın ve kızların mağdûriyetlerini gidermek için, olağanüstü durumlarda birden fazla evliliğe cevaz vermiş, hatta teşvik etmiştir. Nitekim bu âyetin öncesinde ve sonrasındaki hükümler de savaşın açtığı yaraları sarmak için inmiştir. Normal durumlarda vahyin tavsiyesi tek eşliliktir. Âyetin sonu buna delâlet eder. 1786
Bazıları tek eşliliği savunurken modern söylemden etkilenmiş olabilir. Fakat bu etkilenme, bu söylemin yanlış olduğu sonucunu vermez. Sadece, doğru sonuç yanlış bir zihniyetle savunuluyor denilir.
Çünkü...
Esasında Kur’an’ın tavsiyesi de tek eşliliktir: Zâlike ednâ en lâ teûlû: cevretmemeniz için en az olanı daha makbuldür. Nisa üç böyle bitiyor. Efendimiz gençliğinin en hızlı yıllarında 40 yaşına kadar tek eşli kaldı. Efendimiz Hz. Ali’nin Hz. Fâtıma üzerine evlenme isteği üzerine onu azarladı. Hz. Ali’ye verdiği cevaptan kızlarıyla everirken Hz. Osman’dan da böyle bir söz aldığı zımnen anlaşılıyor.
İşin esası tek eşliliktir; diğeri ruhsat. Ruhsatlar aslın yerini almamalıdır.
Kadınlarla; Özellikle Ev ve Çocuklar Konusunda İstişârenin Önemi
“İslâm’da istişâre” mevzûu açıldığı vakit her seferinde, mevzû üzerine gelen namesi
1783] Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 239, 240; H. Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 66-67
1784] 4/Nisâ, 3
1785] Buhârî ve Müslim
1786] M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, s. 145, Nisâ 3 âyetinin izahı.
- 438 -
KUR’AN KAVRAMLARI
suallerden biri “kadınla istişâre” meselesidir, bunun da sebebi muhtemelen, bu mesele hakkında verilen ana fikrin, dinleyenler tarafından çoğunlukla bilinen ve bir bakıma genel kültür halini almış bazı mevcut mâlûmâta ters düşmesidir. Umumiyetle şu soruyla karşılaşırız: “Kadınlarla istişâre edin, fakat onların sözüne uymayın” diye sahih bir hadis var mı? Bu konuda esas nedir? Kadınlarla istişârenin hükmü nedir?”
Hemen kaydedelim ki, kadınla istişâreyi mutlak bir ifade ile reddetmek hem Kur’an ve hem de sünnette gelmiş bulunan bir kısım muhkem naslara aykırıdır. Açıklayalım.
1- Kur’an’a Göre: Kur’ân-ı Kerim’de, kadınla istişâreyi ne sarahaten ne de zımnen men eden bir âyet vardır. Aksine bazı meselelerde kadınla istişâre emredildiği gibi, muhtelif istişâre örnekleri de vardır.
a- Çocuğun süt emme müddeti Kur’ân-ı Kerim tarafından iki yıl olarak tesbit edildikten sonra, aynı âyetin devamında, anne ile baba, aralarında istişâre ederek, daha önce de sütten kesebilecekleri belirtilir: “Ana-baba aralarında istişâre ederek ve anlaşarak (daha önce) sütten kesmek isterlerse ikisine de sorumluluk yoktur.” 1787
b- Boşanan kadın ve erkekle ilgili olarak gelen bir âyette, yine çocuğun emzirilmesi meselesinde bu işi bizzat annenin varılacak mutabakatla, ücretle yapabileceği belirtilir: “Çocuğu sizin için emzirirlerse, onlara ücretlerini ödeyin, aranızda uygun ber şekilde anlaşın, eğer güçlükle karşılaşırsanız, çocuğu başka bir kadın emzirebilir.” 1788
c- Kadınla istişâre bahsini münakaşa eden âlimler tarafından da delil olarak zikredilen, daha ikna edici bir diğer Kur’anî delil Hz. Mûsâ’nın çoban olarak tutulması için Hz. Şuayb Peygamber’e, kızı tarafından yapılan teklifi içeren âyettir: “İki kadından biri: ‘Babacığım! Onu ücretli olarak tut; ücretle tuttuklarının en iyisi bu güçlü ve güvenilir adamdır’ dedi.”1789 Hz. Şuayb, kızı tarafından yapılan bu teklifi kabul eder ve Hz. Mûsâ çoban olarak tutulur.
d- Kur’ân-ı Kerim’de verilen çeşitli istişâre örneklerinden biri Sebe Melikesi (Belkıs) ile alâkalı, Belkıs, Hz. Süleyman’dan tehdidkâr bir mektup alır. Bunun üzerine, askerî komutanlarının da hazır bulunduğu bir mecliste müzakere açar ve fikirlerini sorar: “Ey ileri gelenler! Ben Süleyman’dan mühim bir mektup aldım. Bismillahirrahmanirrahim diye başlıyor ve “Sakın bana asi olmayın, teslim olarak bana gelin” diyor. Ey ileri gelenler! Vermem gereken emir husûsunda bana fikrinizi söyleyin. Siz benim yanımda hazır bulunmadıkça bir iş hakkında kesin bir hüküm vermedim.” 1790
İstişâre adabı yönünden mühim bir örnek olan bu sahnenin devamını kaydetmede fayda var. Meclisteki komutanlar şu cevabı verirler: “Biz güçlü kimseler ve zorlu savaş adamlarıyız, (siyasetten fazla anlamayız) emir senindir, sen emretmene bak!” Hanım lider kararını verir: “Doğrusu hükümdarlar bir şehre girdikleri vakit orasını tahrib edip bozarlar, şerefli ahalisini de zelil kılarlar. (Süleyman’ın askerlerinin de) yapacakları
1787] 2/Bakara, 233
1788] 65/Talâk, 6
1789] 28/Kasas, 26
1790] 27/Neml, 30-32
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 439 -
budur. Ben onlara bir hediye göndereyim de, elçilerin ne ile döneceklerine bakayım.” 1791
2- Sünnete Göre: Hz. Peygamber’in (aleyissalâtu vesselâm)n sünnetinde de durum Kur’an’dakine yakındır. Zira Rasûlullah da bir kısım meselelerde kadınlarla istişâreyi mükerrer hadislerinde emretmiştir. Ayrıca birçok kereler kadınlara da başvurup, görüşlerini aldığı ve onlarla amel ettiği de Ashab tarafından rivâyet edilmiştir. Ama ne var ki, kadınlarla istişâreyi yasaklayan birkısım zayıf rivâyetler de vârid olmuştur. Nitekim, konuya girerken kaydettiğimiz soruda zikredilen muhtevâ, böyle bir rivâyetin tercümesidir. “Kadınlarla istişâre edin, fakat onlara muhalefet edin.” (Aslında, bu rivâyete ciddî hadis kitaplarında rastlanmaz.)
Münâvî tarafından “muteber bir aslının olmadığı” belirtilen bu rivâyeti1792 genişçe tahlile tabi tutan Sehâvî, el-Makaasıdu’l-Hasene’de şu bilgileri kaydeder: “Ben bu sözün Hz. Peygamber’e nisbet edildiğine hiçbir yerde rastlamadım. el-Askerî, Hz. Ömer’e nisbet edilen, bu söze yakın şu rivâyeti kaydeder: “Kadınlara muhâlefet edin. Zira onlara muhâlefette bereket vardır.” İbn Lâl, içinde çok zayıf râvîden başka inkıtânın (yani kopukluğun) da yer aldığı bir senedle -ki aynı senedle hadisi ed-Deylemî de rivâyet etmiştir- şu rivâyeti kaydeder: “Enes’in rivâyetine göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sizden hiç kimse istişâresiz bir iş yapmasın. Şâyet kendisine fikir verecek birisini bulamazsa, bir kadınla istişâre etsin, ama ona muhâlefet etsin. Zira kadına muhâlefette bereket vardır.” 1793
Bu mevzûda kitaplarda rastlanan ve Hz. Peygamber’e (s.a.s.) nisbet edilen diğer bir rivâyet de Hz. Âişe ve Zeyd İbn Sâbit’ten gelmektedir: “Kadınlara itaat pişmanlıktır.” Ne var ki, âlimler bunun da “sahih” değil, “zayıf” (ve bazısı da mevzû) olduğunu belirtirler. 1794
Ancak, aynı mânâyı ifade eden, zayıf da olsa başka rivâyetler de gösterilebilir.1795 Suyûti, “Kadınlara itaat ettiği zaman erkekler helâk olmuştur”1796 rivâyetini de kaydeder. Suyûtî bu rivâyeti, Taberânî ve Hâkim’in tahric ettiğini, Hâkim’in hadise “sahih” hükmünü verdiğini belirttikten sonra şahsî kanaatini belirtmez ve bahsi “Allahu a’lem -doğruyu Allah bilir- sözüyle kapar.
Burada hatıra şöyle bir soru gelebilir: “Hadis ilminin umumi prensiplerinden birine göre, zayıf hadisle de amel edilebildikten başka, bir mevzûda birkaç tane zayıf hadis var ise, bunlar birbirlerini kuvvetlendirir ve ayrıca “sahih bir asla” dayandıklarını gösterir. Şu halde, bu meselede aynı prensip mûteber olamaz mı?”
Cevap: Evvelâ, zayıf hadisle amel edilebilir, bu doğrudur. Ancak, zayıf bir hadisle amel edebilmek için, zayıf hadisin âyete veya sahih hadise muhâlefet etmemesi, bir bakşa ifade ile, o mevzûda zayıf hadisten başka “nass”ın bulunması lâzımdır. Yukarıda görüldüğü üzere, “Kadınla istişâre etmeyin” ifadesi değil sahih hadislere, bizzat Kur’an’a aykırıdır.
İkinci olarak; Bu mevzûdaki zayıfların birbirini destekleyip kuvvetlenmeleri
1791] 27/Neml 33-35
1792] Münâvî, Feyzu’l-Kadir 4/263
1793] Sahâvî, el-Makaasıdu’l-Hasene, s. 248-249
1794] Keşfu’l-Hafâ, II/3; Geniş bilgi için, Bk. Münâvî, a.g.e., 4/262-63
1795] Üsdü’l-Gâbe 2, 205; 6, 275
1796] Süyûtî, el-Leâli, c.II, s. 174
- 440 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve bir “sahih asl”a delalet etmeleri meselesine gelince, sözkonusu rivâyetlerin ifade ettiği manayı “mutlak” değil “mukayyed” olarak alırsak cevap müsbet olabilir. “Kadınlarla istişâre edin ve fakat muhalefet edin” veya “kadınlara itaat pişmanlıktır”, “kadınların re’yi ile amel kalbi ifsad eder” gibi rivâyetler söylendiği şekilde yani mutlak olarak alınınca, “hiçbir meselede, hiçbir sûrette, hiçbir kadınla istişâre etmeyin” mânâsı çıkar. Hâlbuki en azından bazı meselelerde istişârenin bizzat Kur’ân-ı Kerim’de emredildiğini gördük. Sünnette gelen deliller ise daha çoktur.
Sünnette Nazarî Beyan: Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hayatında kadınlarla istişâre örnekleri eksik değildir. Burada da, örneklere geçmeden önce, istişâreyi mutlak bir tarzda nehyeden ifadeleri cerh ve reddedici mahiyette olan bazı rivâyetleri kaydedeceğz. Bunlar bazı meselelerde “kadınlarla istişâre etmeyi” emretmektedir:
“Kendilerini ilgilendiren hususlarda kadınlarla istişâre edin.” 1797
“Kızları husûsunda kadınlarla istişâre edin.” 1798
“Bâkire kızla, (evlendirmezden önce) babası müşâvere etmelidir.” 1799
“Dul kadın kendisiyle istişâre edilmeden evlendirilmemeli, bâkire kız da izni alınmadan nikâhlanmamalı.” 1800
Görüldüğü üzere, özellikle evlenme gibi şahsî bir meselede fikrinin alınması ve ona uyulması, tekrarla, ısrarla talep edilmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) kızın arzusu hilâfına, babası tarafından gerçekleştirilen birkısım nikâhları, şikâyet üzerine, iptal etmiştir.1801 Rasûlullah’ın bu çeşit tatbikatını esas alan cumhur, kızın rızâsı hilafına yapılan nikâh akitlerinin batıl olacağına hükmetmiştir. 1802
Bir erkek şüphesiz, kadını veya kızı ile sadece evlenme meselesinde “istişâre etmek”le kayıtlı ve me’mur değildir. Bu hususu te’yid eden bir rivâyette “Hz. Peygamber (s.a.s.) kadınlarla bile istişâre eder, onların beyan ettikleri görüşleriyle amel ederdi” denmektedir.1803 Bunun aksini ifade eden, yani kadınlarla istişâre edip de beyan edilenin aksini yaptığını tespit eden rivâyete rastlamadık. Tirmizî’de “kızıl rüzgâr”la alâkalı hadiste geçen “kişi annesine bakmaz, kadınına itaat eder” cümlesinde kılınan husus, kadınla yapılan istişâre değil, annenin ihmal ve istiskal edilmesidir. Nitekim aynı hadiste, “... babasına bakmaz, arkadaşına rağbet gösterir” denmektedir. 1804
Sünnette Fiilî Örnekler: Kadınla istişâre husûsunda nazari beyanlardan başka, fiilî örnekler de mevcuttur:
1- İlk örnek olarak, nübüvvetin bidâyetlerine ait bir vak’ayı zikredebiliriz. Rasûlullah (s.a.s.) henüz peygamberliği husûsunda bilgi ve yakin sahibi değilken,
1797] Üsdü’l-Ğâbe, 4/15
1798] Ebû Dâvud, Nikâh 24
1799] Ebû Dâvud, Nikâh 24, 25
1800] Buhârî, İkrâh 3; Müslim, Nikâh 64
1801] Buhârî, İkrâh 4
1802] İbn Hacer, Fethu’l-Bârî 15/351; Azimâbâdî, Avnu’l-Mabud 6/119
1803] İbn Kuteybe, Uyûnu’l-Ahbâr 1/27
1804] Tirmizî, Fiten 38
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 441 -
o safhaya hazırlayıcı mahiyette geçirmekte olduğu İlahî terbiye icabı, sık sık birkısım harika durumlara mazhar oluyor ve bunlardan ciddi şekilde korkuyordu. İlk vahiyden sonra, gördüklerini ve hissettiği korkuyu muhterem zevceleri Hatice-i Tâhire validemize açtılar. Vâlidemiz (r.a.), Rasûlullah’ı (s.a.s.) şöyle teselli etti: “Korkma, Allah seni asla mahcup etmez. Zira sen akraba hukukunu gözetir, muhtaçlara yardım, fakirlere iyilik, misafirlere de ikram edersin...” 1805
2- Değişik bir örnek “ifk (iftira)” hâdisesiyle alâkalıdır. Âyet-i kerime ile iç yüzü ortaya konan ve kitaplarımızda teferruatıyla açıklanan ifk yani Hz. Âişe vâlidemize (radıyallahu anhâ) münâfıklarca yapılan iftira hâdisesi üzerine Rasûlullah (s.a.s.) zevce-i tâhireleri hakkında geniş bir tahkikat açmıştı. Bu tahkikat sırasında, sadece Hz. Ali gibi ileri gelenlerin değil, Berire -ki Hz.Âişe’nin cariyesi idi- gibi cariye bir kadının da fikrine mürâcaat etmişti. 1806
3- Üçüncü örnek, diğerlerinden hem daha meşhur, hem de mühim bir istişâre hâdisesidir. Kadınla istişâre meselesini ele alan âlimler, istişârenin câiz olduğunu söylerken, delil olarak bunu kaydeder. Rasûlullah’ın (s.a.s.) Hudeybiye Sulhü sırasında zevcesi Ümmü Seleme’nin tavsiyelerine uymasıyla ilgili vak’a. Kısaca özetleyelim:
Hicretin altıncı yılında, Müslümanlar, başlarında Rasûlullah (s.a.s.) olduğu halde, umre yapmak kastıyla Mekke’ye müteveccihen yola çıkarlar. Ancak Mekkeli müşrikler, ziyarete müsaade etmezler. Fakat Müslümanlarla aralarında Hudeybiye sulh anlaşması yapılır. Anlaşma tamamlandıktan sonra, Hz. Peygamber yanındakilere: “Kalkın, kurbanlarınızı kesin, ihramdan çıkın, başlarınızı tıraş edin” emrini verir. Ne var ki Ka’be’yi tavaf için gelmiş bulunan Ashab, sulh anlaşmasının muhtevasından memnun olmadığı için tavaf yapmadan umre ile ilgili traş olmak, kurban kesmek gibi diğer menasiki de yapmaktan imtina ederler.
Rasûlullah emri üç kere tekrarlar... Ashab yine de şaşkın şaşkın bakınmakla mukabelede bulunurlar. Rasûlullah son derece öfkeli halde, çadırına, zevce-i pâkleri Ümmü Seleme validemizin (r. anhâ) yanına girerler. Aralarında şu konuşma geçer:
“Neyin var ya Rasûlallah?”
“Hayret ey Ümmü Seleme! Ben insanlara ısrarla ‘Kurbanlarınızı kesin, traş olun, ihramdan çıkın!’ diye emrettim, hiç kimse bu çağrıma cevap vermedi. Emrimi işittikleri halde sadece yüzüme bakıyorlar.”
“Ya Rasûlullah, sen kalk, kurbanlığına git ve kes. Onlar mutlaka sana uyacaklar ve kurbanlarını keseceklerdir.”
Bu tavsiye üzerine Rasûlullah (s.a.s.) gider ve kurbanlık devesini keser. Aynen Ümmü Seleme validemizin (r. anhâ) dediği gibi, Rasûlullah’ı gören Ashab-ı Güzin de teker teker kalkıp kurbanlarını keserler (Vâkidî II/613).
İmâmu’l-Harameyn, bu hâdiseyi yorumlarken: “Beyan ettiği fikirde isabet etmiş Ümmü Seleme’den başka kadın bilinmiyor” demiş ise de, kendisi yukarıda zikri geçen Hz. Şuayb’ın kızı örnek gösterilerek tenkid edilmiştir. 1807
1805] Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1
1806] Buhârî, Şehâdât 16
1807] Keşfu’l-Hafâ 2, 3
- 442 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ashab’tan Örnek: Kadınla istişâre meselesindeki ıtlakı kaldırıp, tereddüdü izale edecek birkaç örneği de Ashab’tan kaydedelim:
1- Birincisi, umumiyetle bilinen bir vak’adır. Hz. Ömer, bir cuma hutbesi sırasında, evlenmelerde kadınlara verilecek olan mehir için, bir tahdid getirerek, mübâlağaya kaçılmasını önlemek istediği zaman, cemaatte bulunan bir kadın âyet okuyarak: “Ey Ömer, Allah “Bir eşin yerine başka bir eşi almak isterseniz, birincisine bir yük altun vermiş olsanız bile, ondan bir şey almayın...”1808 diyerek sınırlamazken, sen nasıl sınır koyarsın?” diye müdâhale eder. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.): “Bir kadın isabet, bir erkek hata etti, bir emîr (lider) cedelleşti ve cedeli kaybetti” diyerek kendi iddiasından rücu edip kadının görüşüne uyar. 1809
2- Şu kaydedeceğimiz misal mevzûmuz açısından daha dikkat çekicidir. Bir gece teftişinde, Hz. Ömer (r.a.), kocası cihada gitmiş olan bir kadının “bekârlıktan” yakındığını işitince, kızı Hafsa vâlidemize (ve kadınlardan tecrübeli olanlara1810 mürâcaat ederek: “Kızım (söyle bakayım), bir kadın kocasından ne kadar müddet ayrı kalmaya tahammül edebilir?” diye sorar ve aldığı cevaba dayanarak askerlik müddetini altı ay olarak tahdid eder/sınırlar. 1811
3- el-İsâbe’de İbnu Hacer’in kaydettiği bir rivâyet, istişâreye son derece ehemmiyet veren Hz. Ömer (r.a.)’in, zaman zaman, akıl ve faziletce üstün, okuma yazma bilen bir kadın olan Şifa Bintu Abdillah’a da mürâcaat ettiğini ve hatta onun re’yini başkalarının reyine tercih edip, uyduğunu belirtir. 1812
4- Hâlid İbn Velid de, bazı meselelerde, kızkardeşi Fâtıma Bintu’l-Velid ile istişâre etmiştir. 1813
5- En mühim örneklerden biri, Abdurrahman İbnu Avf’ın Hz. Ömer’den (r.a.) sonra halife tesbitindeki tutumudur. Hz. Osman’ı belirlerken üç gün herkesten fikrini sormuş bu meyanda kadınların da görüşünü almayı ihmal etmemiştir. İslâm’da kadınların rey hakkı meselesine en mükni örnektir. 1814
Meselemizi rivâyetler açısından hülasa etmek gerekirse, kadınla istişâreyi kesinlikle yasaklayan muhkem bir nass mevcut değildir. Üstelik cevazına delalet eden rivâyetler çoktur. Kur’anî örneklerden başka, bizzat Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ve bir kısım meşhur sahabilerin hayatlarında, kadınla istişârenin fiilî örnekleri vardır. Aleyhte gelen zayıf hadislerin sahih bir asla delalet edebilme ihtimaline karşı da “Yasağı mutlak değil, mukayyed olarak anlamak gerekmektedir” deriz.
Bu Meselede Temel Prensip: Kadınla istişâre meselesini, istişâre adabı üzerine, âlimlerin sünnete dayanarak tesbit ettiği umumi prensipler muvacehesinde ele almak en doğru yoldur. Bu cümleden olarak, müşâvirin “liyâkat”ı üzerinde
1808] 4/Nisâ, 20
1809] Bk. Bâkillânî, et-Temhîd s. 199
1810] Said İbn Mansur, Sünen II/186; Bâkillânî, a.g.e. s. 198; İbrahim Canan, Hz. Peygamber’in Sünnetinde Terbiye, s. 526-527
1811] İsâbe 4, 341
1812] Üsdü’l-Ğâbe, 7/233
1813] İbn Kesir (v. 774), el-Bâisu’l-Hasis, Beyrut, 1951, s. 183
1814] Said İbn Mansur, Sünen II/186; Bâkillânî, a.g.e. s. 198; İbrahim Canan, Hz. Peygamber’in Sünnetinde Terbiye, s. 526-527
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 443 -
ısrarla, ittifakla durulmuştur. Öyle ise istişâre etme ihtiyacı duyulan mesele kadının ihtisas, bilgi ve tecrübesiyle alâkalı değilse elbette ona mürâcaat fayda değil, zarar getirebilir. Nitekim Münâvi, “Kadınlara itaat pişmanlıktır” rivâyetini -zayıf olduğuna dikkat çekmekle beraber- “erkeklere ait işlerde” diye kayıtlar. 1815
Liyâkat açısından erkek, kadından farklı değildir. Bilgi, görgü, ihtisas, tecrübe ve alâka gibi mürâcaatı meşrû ve gerekli kılan bir vasfı taşımadıkça, sırf “erkek olduğu için” erkeğe mürâcaat hiçbir âlim tarafından tavsiye edilmemiştir. Yukarıda kaydedilen misallerde, Hz. Şuayb’ın kızının, o meselede bilgi ve dirâyet sahibi olduğunu gösteren rivâyetleri müfessirler kaydederler. 1816
Şu halde liyâkatli olan herkes, kadın veya erkek, istişâreye layıktır. Olmayan da değildir, ölçü cinsiyet değil liyâkattir.
Şurası da bir gerçek ki, kadınlar, fıtrî durumları icabı, çoğunlukla, erkeklere nazaran daha hissî, daha acelecidirler. Bu sebeple, onlarla istişâre mevzûunda ihtiyatlı hareket etmek gerekir. Nitekim, beşerin tarihî tecrübesi, kadınların nüfuz ve hâkimiyet kurduğu sarayların, çeşitli entrikalarla kaynayarak “devletleri ve saltanatları fesada götürdüğünü” tesbit etmiştir. 1817 Öyleyse, kadınlarla istişâreyi yasaklayan rivâyet, bu beşerî tecrübenin, hadis formuna dökülmüş, öfkeli ve mübalağalı bir ifadesi olabilir, mutlak bir hakikat değil. 1818
Aile İçi Şiddet
Aile İçi Şiddet Araştırması Sonuçları
İstanbul Üniversitesi’nin çıkardığı Türkiye’nin aile içi şiddet profili, her dört kişiden birinin mağdur olduğunu ortaya koydu.
Şiddet uygulayanlara neredeyse cezai yaptırım uygulanmıyor, şiddet eğitim düzeyi ile doğru orantılı yükseliyor.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin Türkiye genelinde yaptığı bir araştırma, aile bireylerine şiddet uygulayanlardan sadece yüzde 2’sinin cezalandırıldığını ortaya çıkardı. Farklı coğrafi bölgelerde yaşayan bin 133 kişiyi kapsayan araştırmaya göre, Türkiye’de her dört kişiden biri, aile içi şiddete mâruz kalıyor. Şiddet mağdurlarının yüzde 75’ini kadın ve çocuklar oluşturuyor.
Aile bireylerine uyguladıkları şiddet nedeniyle cezalandırılanların sayısı ise yok denecek kadar az. Şiddet mağduru 264 kişiden, resmi makamlara başvurarak şikâyetçi olanların sayısı 20. Şikâyetçilerden 13’ü polis ve savcının ikna kabiliyeti ile şikâyetinden vazgeçerken, adliyeye yansıyan 7 olaydan, sadece 4 olay mahkumiyetle sonuçlanmış durumda. Şiddet mağduru 244 kişi ise terk edilmek, yeniden şiddetle karşılaşmak veya ailenin diğer bireyleri tarafından dışlanmak korkusuyla şikâyetçi olmuyor.
Araştırmanın en ilginç yanı, eğitim düzeyi ile aile içi şiddetin doğru orantılı olarak yükselmesi. Aile bireylerine şiddet uyguladığını kabul eden 283 kişi arasında ilk sırayı 82’lik bir rakamla üniversite mezunları alıyor.
1815] Feyzu’l-Kadir 4, 262
1816] İbn Kesir 5/273
1817] Feyzu’l-Kadîr, 4/263
1818] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, c. 16, s. 158-166
- 444 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Aile içi şiddet olaylarının tamamına yakını metropol ve il merkezlerinde yaşanıyor. Araştırmada şiddete mâruz kaldığını açıklayan 264 kişiden 99’u metropollerde, 141 de il ve ilçe merkezlerinde yaşıyor. Gecekondu ve kırsal kesimde yaşayan şiddet mağdurlarının sayısı ise sadece 24.
Aile içi şiddet mağduru olduğunu açıklayan 264 kişinin coğrafi bölgelere göre dağılımında ilk sırayı 58 kişiyle Marmara Bölgesi alıyor. Şiddet mağdurlarının diğer bölgelere göre dağılımı şöyle: Karadeniz 56, İç Anadolu 49, Akdeniz 42, Doğu Anadolu 26, Güneydoğu Anadolu 17, Ege 8, yurtdışı 2, yanıt vermeyen 6.
Şiddet Türleri
Şiddet mağdurlarına uygulanan şiddet türlerinin başında; dayak, zorla cinsel ilişki, aç bırakma, eve hapsetme, üzerinde sigara söndürme, kesici veya delici aletlerle yaralama, küfür, aşağılama ve eve para bırakmama geliyor. Aile bireylerine şiddet uygulayan kişilerin yüzde 82’sini erkekler oluşturuyor. Araştırmaya göre şiddet uygulayanların yüzde 45’ini erkek eş, yüzde 24’ünü baba, yüzde 24’ünü ise ağabey ve abla oluşturuyor. Şiddet uygulayan ������������������������annelerin oranı ise yüz-yüzde 10.
“En olgun mü’min, ahlâkı en güzel olan ve âilesine karşı en çok lütufkâr davranandır.” (Hadis rivâyeti)
“Bir zaman gelecek, kişinin helâkı, karısının, ana-babasının ve çocuklarının elinde olacaktır. Bunlar onu, fakirlikle ayıplarlar ve gücünün yetmediği şeyleri kendisinden isterler. Adam bu sebeple tehlikeli işlere girerek dini gider ve kendisi de helâk olur.” (Hadis rivâyeti)
“Sizin hayırlınız, âile fertlerine hayırlı olanınızdır.” (Hadis rivâyeti)
“İnsan ömrünün din seçmekten sonra en önemli olayı, iyi bir eş seçimidir.”
“Haramlardan sakınan müslümana göre evlilik, aşkın meyvesi değil; aşk, evliliğin meyvesidir.”
“Evlilikte başarı, yalnız aradığı kişiyi bulmakta değil, aynı zamanda aranan kişi olmaktadır.”
“Âileyi, evliliği sürdüren vücut değil, ruhtur.”
“Âile, zamanın gittikçe kuvvetlendireceği tek bağdır.”
“Bir karı-kocanın tartıştıklarını görürseniz, kadını savunun, çünkü kocanın savunulmaya ihtiyacı yoktur; o her zaman haklıdır.”
“Her yanda evi olan adamın, hiçbir yerde evi yoktur.”
“Beşiğindekini ağlatan âile gülmez.”
“Bir âileyi idâre etmek, bir devleti idâre etmekten hiç de kolay değildir.”
“Âile, kralların bile giremediği bir kaledir.”
“Evlilik huzur bulmak içindir, didişmek için değil!”
“Biraz çaba göstererek iyi geçinmek varken, huysuzluk etmek akıl kârı değildir.”
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 445 -
“Sen kocana câriye ol ki, o da sana köle olsun. Sen ona yer ol ki, o da sana gök olsun.”
“Evlilerin en çok yapmaları gereken şey, iyi niyetle iletişimdir, konuşmaktır.”
“Sevgi ve saygı karşılıklıdır.”
“İyilikle halledilebilecek bir şeyde zora başvurmak yanlıştır, zulümdür.”
“Her insanın sabrının bir sınırı vardır, bunu zorlamamak gerekir.”
“Akıllı insan, evliliğini cennet edecek bir biçimde davranmaya çalışır ve evliliğini cehenneme dönüştürecek davranışlardan uzak durur.”
“Sayılmak istiyorsanız, saymayı öğrenmeniz gerekecektir. Sevilmek istiyorsanız sevmeyi öğrenmeniz gerekecektir.”
“Hep karşımdaki değişsin, diye düşünmek yanlıştır. Güzele doğru karşılıklı değişmek lâzımdır.”
“Hanımın ilk görevi güler yüzlü olmaktır.”
“Biz herkese iyilik etmiyor muyuz? Başkalarından önce kendi âilemize karşı iyi olmamız lâzım.”
“Nasıl ki biz kusursuz olamıyorsak, karşımızdakinin de kusursuz olamayacağını peşinen bilmeli ve kabullenmeliyiz.”
“Dünya cennet değildir, elbette problemler olacaktır.”
“Mutlu olmak için önce sabırlı olmak gerek.”
“Her istediğini söyleyen, istemediğini işitir.”
“Eşler birbirleriyle anlaşabilmek için gayret göstermelidir.”
“Mesele kendimizi samimi olarak tenkit edebilmektir. Karşımızdaki bizi bir konuda suçluyorsa, onun zıddını ispat etmek bize düşer.”
“Evlilikte ana kural, karşılıklı olarak kişi onuruna saygı gösterilmesinin gerekliliğidir.”
“Eşler birbirleriyle didişmek yerine, birlikte gelişmek için uğraşmalıdırlar.”
“Bir babanın çocuklarına yapabileceği en büyük iyilik, onların annesini sevmektir.”
“Saygı, sevgiyi besleyen ve geliştiren, saygısızlık da, sevgiyi öldüren bir etkendir.”
“İnsanı insana sevdiren, tatlı dil, güler yüz ve güzel davranışlardır.”
“Huzursuz bir âile, en çok çocukları yıpratır.”
“Eşini üzen, ezen, hırpalayan insan, onu mutsuz ettiği zaman kendisi mutlu olamaz, bunu unutmamalı.”
“Sinir harbi her iki taraf için de rahatsız edicidir.”
“Saygı ve sevginin olmadığı bir yuva kime, ne verebilir?”
- 446 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Yalnız kendini düşünen insandan, mümkün olduğu kadar uzağa kaç.”
“Dozunu aşmayan kıskançlık güzeldir ve sevgi ifâdesidir.”
“Aşırı kıskançlık ve diktatörlük evlilikte mutluluğu engeller.”
“Eşler arasında ortak ilgi ve alâkaların olması, onları birbirlerine yakınlaştırır.”
“İnsanlar konuşa konuşa anlaşırlar.”
“Eşler, ‘hatâ karşıdadır’ peşin hükmü yerine; ‘acaba benim hatam nedir?’ diye düşünebilselerdi problemlerin halli çok daha kolay olurdu.”
“Hayatımızın bir yönünü İslâm’a göre, bir yönünü nefsimize göre yaşamak yanlıştır.”
“Âile hayatında her müslüman erkek Rasûlullah’ı, her müslüman kadın da O’nun değerli hanımlarını örnek almalıdır.”
“Huzurlu bir yuvada yaşamak, ancak karşılıklı fedâkârlık ile mümkündür.”
“Evlilik İslâm’a hizmete engel değildir ve olmamalıdır.”
“Evlilik geçici duygular ve imkânlar üzerine değil; iman ve ahlâk güzelliği üzerine kurulmalıdır.”
“Yüzü güzelden kırk günde bıkılır, ahlâkı güzelden kırk yılda bıkılmaz.”
“Eşinizin ve çocuklarınızın sevgisini kaybetmek istemiyorsanız, onlara asla kötü söz söylemeyin, hakaret etmeyin.”
“Eşinize ve çocuklarınıza iltifat etmek, onları mutlu etmenin bir yoludur.”
“İyilik eden hem dünyada ve hem de âhirette kârlı çıkar.”
“Eşler birbirlerine olan saygılarını kaybetmemeye dikkat etmelidirler. Saygının bittiği âilede pek çok şey bitmiş demektir.”
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 447 -
Âile ve Geçim Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Âile Kavramıyla İlgili Kelimelerin Geçtiği Âyetler:
Âile Anlamına da Gelen “Ehl” Kelimesinin Geçtiği Âyetler (127 Yerde): 2/Bakara, 105, 109, 126, 192, 217; 3/Âl-i İmrân, 64, 65, 69, 70, 71, 72, 75, 98, 99, 110, 113, 121, 199; 4/Nisâ, 25, 35, 35, 58, 75, 92, 92, 123, 153, 159, 171; 5/Mâide, 15, 19, 47, 59, 65, 68, 77, 89; 6/En’âm, 131; 7/A’râf, 83, 94, 96, 97, 98, 100, 123; 9/Tevbe, 101, 120; 10/Yûnus, 24; 11/Hûd, 40, 45, 46, 73, 81, 117; 12/Yûsuf, 25, 26, 62, 65, 88, 93, 109; 15/Hicr, 65, 67; 16/Nahl, 43; 18/Kehf, 71, 77, 77; 19/Meryem, 16, 55; 20/Tâhâ, 10, 29, 40, 132; 21/Enbiyâ, 7, 76, 84; 23/Mü’minûn, 27; 24/Nûr, 27; 26/Şuarâ, 169, 170; 27/Neml, 7, 34, 49, 49, 57; 28/Kasas, 4, 12, 15, 29, 29, 45, 59; 29/Ankebût, 31, 31, 32, 33, 34, 43, 46; 33/Ahzâb, 13, 26, 33; 36/Yâsin, 50; 37/Sâffât, 76, 134; 38/Sâd, 43, 64; 39/Zümer, 15; 42/Şûrâ, 45; 48/Feth, 11, 12, 26; 51/Zâriyât, 26; 52/Tûr, 26; 57/Hadîd, 29; 59/Haşr, 2, 7, 11; 6/Tahrîm, 6; 74/Müddessir, 56, 56; 75/Kıyâme, 33; 83/Mutaffifîn, 31; 84/İnşikak, 9, 13; 98/Beyyine, 1, 6.
Karı-Koca, Eş, Çift Anlamlarına Gelen “Zevc-Zevce” Kelimesinin Geçtiği Âyetler (81 Yerde): 2/Bakara, 25; 35, 102, 230, 232, 234, 240, 240; 3/Âl-i İmrân, 15; 4/Nisâ, 1, 12, 20, 20, 57; 6/En’âm, 139, 143; 7/A’râf, 19, 189; 9/Tevbe, 24; 11/Hûd, 40; 13/Ra’d, 3, 23, 38; 15/Hicr, 88; 16/Nahl, 72, 72; 20/Tâhâ, 53, 117, 131; 21/Enbiyâ, 90; 22/Hacc, 5; 23/Mü’minûn, 6, 27; 24/Nûr, 6; 25/Furkan, 74; 26/Şuarâ, 7, 166; 30/Rûm, 21; 31/Lokman, 10; 33/Ahzâb, 4, 6, 28, 37, 37, 37, 50, 50, 52, 53, 59; 35/Fâtır, 11; 36/Yâsin, 36, 56; 37/Sâffât, 22; 38/Sâd, 58; 39/Zümer, 6, 6; 40/Mü’min, 8; 42/Şûrâ, 11, 11, 50; 43/Zuhruf, 12, 70; 44/Duhân, 54; 50/Kaf, 7; 51/Zâriyât, 49; 52/Tûr, 20; 53/Necm, 45; 55/Rahmân, 52; 56/Vâkıa, 7; 58/Mücâdele, 1; 60/Mümtehıne, 11, 11; 64/Teğâbün, 14; 66/Tahrîm, 1, 3, 5; 70/Meâric, 30; 75/Kıyâme, 39; 78/Nebe’, 8; 81/Tekvîr, 7.
“Nikâh” Kelimesinin Geçtiği Âyetler (23 Yerde): 2/Bakara, 221, 221, 230, 232, 235, 237; 4/Nisâ, 3, 6, 22, 22, 25, 25, 127; 24/Nûr, 3, 3, 32, 33, 60; 28/Kasas, 27; 33/Ahzâb, 49, 50, 53; 60/Mümtehıne, 10.
B- Âile Yuvası Konusunda Âyet-i Kerimeler:
a- Karı-Koca Arasındaki Sevgi: 30/Rûm, 21.
b- Karı-Koca Arasındaki Anlaşmazlığın Çözümü: 4/Nisâ, 35, 128.
B- Kadın ve Hakları:
a- Kadın, Erkek İçin Örtüdür: 2/Bakara, 187.
b- Kadın, Evlât Yetiştiren Tarladır: 2/Bakara, 223.
c- Kadın, Erkek Üzerinde Hak Sahibidir: 2/Bakara, 228.
d- Kadın Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14.
e- Kadınların Miras Hakları: 4/Nisâ, 7, 11-12, 19, 33, 127, 176.
f- Kadınların Mehir Hakları: 2/Bakara, 229, 237; 4/Nisâ, 4, 20-21, 24-25.
g- Kadınların Şâhitliği: 2/Bakara, 282.
h- Kadınlarla İyi Geçinmek: 4/Nisâ, 19, 128.
i- İyi Kadınlar: 4/Nisâ, 34.
j- Kadının Kocasına İtaati: 4/Nisâ, 34.
k- Kadınların Haklarını Allah Korumuştur: 4/Nisâ, 34.
l- Âhiret İçin Zararlı Kadınlar: 64/Teğâbün, 14.
m- Kadının Yaratılışı: 4/Nisâ, 1; 7/A’râf, 189; 30/Rûm, 21; 39/Zümer, 6.
n- Huysuz ve Geçimsiz Kadınlara Karşı İzlenecek Yol: 2/Bakara, 232; 4/Nisâ, 19, 34, 128.
o- Nâmuslu Kadınlara Hz. Meryem Misal Getirildi: 66/Tahrîm, 12.
p- Peygamber Hanımlarına Kur’an’ın Tavsiyeleri: 33/Ahzâb, 28-34.
r- Peygamberimizin Kadınlarla Biatı: 60/Mümtehıne, 12.
- 448 -
KUR’AN KAVRAMLARI
s- Annenin Emzirme Süresi: 2/Bakara, 233; 46/Ahkaf, 15.
t- Anneler Emzirmeye Zorlanamaz: 65/Talâk, 6.
u- Mekke Müşrikleri Kadınlara Değer Vermezdi: 6/En’âm, 139; 16/Nahl, 58-59; 42/Şûrâ, 17; 43/Zuhruf, 17; 52/Tûr, 39; 53/Necm, 21-22.
C- Erkek ve Hakları:
a- Erkek, Kadın İçin Örtüdür: 2/Bakara, 187.
b- Erkek, Kadın Üzerinde Hak Sahibidir: 2/Bakara, 228.
c- Erkeğin Sorumluluk Yönünden Üstünlüğü: 2/Bakara, 228; 4/Nisâ, 34.
d- Kadının Her Türlü İhtiyacı Erkeğin Üstünedir: 2/Bakara, 233.
e- Erkek Kadın Üzerine Kavvâmdır/Sorumlu-Yöneticidir: 2/228; 4/Nisâ, 34.
D- Kadın ve Hakları:
a- Kadın, Erkek İçin Örtüdür: 2/Bakara, 187.
b- Kadın, Evlât Yetiştiren Tarladır: 2/Bakara, 223.
c- Kadın, Erkek Üzerinde Hak Sahibidir: 2/Bakara, 228.
d- Kadın Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14.
e- Kadınların Miras Hakları: 4/Nisâ, 7, 11-12, 19, 33, 127, 176.
f- Kadınların Mehir Hakları: 2/Bakara, 229, 237; 4/Nisâ, 4, 20-21, 24-25.
g- Kadınların Şâhitliği: 2/Bakara, 282.
h- Kadınlarla İyi Geçinmek: 4/Nisâ, 19, 128.
i- İyi Kadınlar: 4/Nisâ, 34.
j- Kadının Kocasına İtaati: 4/Nisâ, 34.
k- Kadınların Haklarını Allah Korumuştur: 4/Nisâ, 34.
l- Âhiret İçin Zararlı Kadınlar: 64/Teğâbün, 14.
m- Kadının Yaratılışı: 4/Nisâ, 1; 7/A’râf, 189; 30/Rûm, 21; 39/Zümer, 6.
n- Huysuz ve Geçimsiz Kadınlara Karşı İzlenecek Yol: 2/Bakara, 232; 4/Nisâ, 19, 34, 128.
o- Nâmuslu Kadınlara Hz. Meryem Misal Getirildi: 66/Tahrîm, 12.
p- Peygamber Hanımlarına Kur’an’ın Tavsiyeleri: 33/Ahzâb, 28-34.
r- Peygamberimizin Kadınlarla Biatı: 60/Mümtehıne, 12.
s- Annenin Emzirme Süresi: 2/Bakara, 233; 46/Ahkaf, 15.
t- Anneler Emzirmeye Zorlanamaz: 65/Talak, 6.
u- Mekke Müşrikleri Kadınlara Değer Vermezdi: 6/En’âm, 139; 16/Nahl, 58-59; 42/Şûrâ, 17; 43/Zuhruf, 17; 52/Tûr, 39; 53/Necm, 21-22.
D- Nikâh Konusu:
a- Evlenmenin Fazileti: 24/Nûr, 32.
b- Bekârları Evlendirmek: 24/Nûr, 32.
c- Evlenmede Bolluk ve Bereket Vardır: 16/Nahl, 72; 24/Nûr, 32.
d- Evlenmeye Güç Yetiremeyenler: 24/Nûr, 33.
e- Nikâhı Helâl Olan Kadınlar: 4/Nisâ, 24; 5/Mâide, 5.
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 449 -
f- Yetim Kızların Nikâhı: 4/Nisâ, 3, 127.
g- Evlâtlıkların Boşanmış Hanımlarıyla Nikâh: 33/Ahzâb, 37.
h- Câriyelerin Nikâhı: 4/Nisâ, 24-25.
i- Ehl-i Kitabın Nikâhı: 5/Mâide, 5.
j- Vefât İddeti Bekleyen Kadını Nikâhlama İsteği: 2/Bakara, 235.
k- Talâktan Sonra Nikâh: 2/Bakara, 228, 231-232.
l- Üçüncü Talâktan Sonra Nikâh: 2/Bakara, 230.
m- Münâsebet Helâl Olan Kadınlar: 70/Meâric, 29-30.
n- Nikâhı Haram Olan Kadınlar: 4/Nisâ, 22-24.
o- Müşriklerin Nikâhı: 2/Bakara, 221.
p- Zinâ Eden Erkeklerin ve Zinâ Eden Kadınların Nikâhı: 5/Mâide, 5; 24/Nûr, 3, 26.
r- Mut’a Nikâhı (Geçici Nikâh): 23/Mü’minûn, 7; 70/Meâric, 29-31.
s- Nikâhın Şartları: 33/Ahzâb, 50.
E- Mehir:
a- Nikâh Edilen Kadının Mehrini Vermek: 4/Nisâ, 4, 24-25.
b- Boşanan Kadınların Mehirleri: 2/Bakara, 229; 4/Nisâ, 20-21.
c- Temastan Önce Boşanmış Kadınların Mehirleri: 2/Bakara, 237.
G- Teaddüd-i Zevcât (Çok Evlilik)
a- İki, Üç, Dört Evlenmek: 4/Nisâ, 3; 33/Ahzâb, 50.
b- Bir Kadınla Yetinmek: 4/Nisâ, 3, 129.
c- Zevceler (Hanımlar) Arasında Adâlet: 4/Nisâ, 3, 129; 33/Ahzâb 50.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Kur’ân-ı Kerim’in Ahkâm Tefsiri, Muhammed Ali Sâbûnî, Şamil Y. c. 1, s. 396-408
2. Kur’an Âilesi, Mûsâ Kâzım Yılmaz, Hilâl Y.
3. Kur’an’a Göre Dinde Zorlama ve Şiddet Sorunu, Abdurrahman Ateş, Beyan Y. s. 127-149
4. İslâm Cezâ Hukuku ve Beşerî Hukuk, Abdülkadir Udeh, c. 2, s. 47-59
5. Sevgi Peygamberi ve Yetişkin Din Eğitimi, Abdurrahman Dodurgalı, Rağbet Y.
6. Âilede İslâm Nizamı, Mehmet Altunkaya, Bahar Y.
7. Âile Bilinci, Aysel Zeynep, Denge Y.
8. Âile Saâdeti, Sâdık Dânâ, Erkam Y.
9. Âilede Saâdet Prensipleri, Mehmed Said, Bahar Y.
10. Âile Çevresi Kadın-Erkek İlişkileri, Servet Serdaroğlu, Redhouse Y.
11. Âile Okulu, Kemalettin Erdil, T.D.V. Y.
12. Âilede Eğitim, Hüseyin Ağca, T.D.V. Y.
13. Âilede Çocuğun Din Eğitimi, Abdurrahman Dodurgalı, İFAV Y.
14. Allah Rasûlünün Örnek Aile Hayatı, Ahmet Şelubi, Ahsen Y.
15. Muvahhid Âileyi Kurmak, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
- 450 -
KUR’AN KAVRAMLARI
16. Mutlu Bir Yuva İçin 33 Teklif, Salih Yusufoğlu, Araştırma Y.
17. İslâm Hukukunda Boşama Yetkisi, Nihat Dalgın, İFAV Y.
18. Din Eğitiminde Mükâfat ve Cezâ, Mehmet Emin Ay, Nil Y.
19. Kadın ve Âile, Seyyid Kutup,. Çev. Halit Yılmaz, İhtar Y.
20. Kadın ve Âile Ansiklopedisi (İslâm Kadın Ans) (Tahrîru’l-Mer’e), 1-4, Abdülhâlim Ebû Şakka, DengeY
21. Hz. Muhammed’in Âile Hayatı ve Eşleri, Ziya Kazıcı, Çamlıca Y.
22. İnsan ve Peygamber Olarak Hz. Muhammed, Yasin Pişgin, İlâhiyat Y.
23. Kadın Âile ve Sevgi Üzerine Söyleşiler, Ali Rızâ Demircan, Eymen Y.
24. Kadın Evlilik ve Âile, Mehmet Paksu, Nesil Basım Yayın
25. Kadın Karşıtı Söylemin İslâm Geleneğindeki İzdüşümleri, Hidâyet Şefkatli Tuksal, Kitâbiyat Y.
26. İslâm’da Kadın Hakları 1-2, Heyet, Rehber Y.
27. İslâm’da Âile ve Çocuk Terbiyesi 1-2, Heyet, (Tartışmalı Toplantı), İSAV, İlmî Neş./Ensar Neşriyat
28. İslâm’da Kadının Hakları, Aysel Zeynep Tozduman, Seha Neşriyat
29. İslâm’da Kadın Hakları, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
30. İslâm’da Kadın ve Âile, Mehmet Emre, Bedir Y.
31. İslâm’da Evlilik ve Âile, Heyet, Seha Neşriyat
32. İslâm’da Evlilik ve Âile Eğitimi, Ali Eren, Merve Yayın Pazarlama
33. İslâm’da Evlilik ve Âile Mutluluğu, Muhammed Ali es/Sâbûnî, çev. Nihat Yatkın, Ravza Y.
34. İslâm’da Âile, Âyetullah İbrahim Emini, Sekaleyn Y.
35. İslâm’da Âile Ahlâkının Dinamikleri, Âyetullah Hüseyin-i Mezâhirî, çev. Kadri Çelik, Hamd Y.
36. İslâm Âile Hukuku, Ömer Ferruh, Sebil Y.
37. İslâm Âilesi ve Evlilik, M. İbrahim Kaysî, Hisar Y.
38. İslâm’da Erkeğin Eşine Karşı Vazifeleri, Emine Özkan Şenlikoğlu, Mektup Y.
39. İslâm’da Erkeğin Eşine Karşı Vazifeleri, Abdulhâlim Hamid, Mektup Y.
40. İslâm’da Kadının Eşine Karşı Vazifeleri, Abdulhâlim Hamid, Mektup Y.
41. İslâm’da Âile Eğitimi, Abdullah Ulvan, 1-2, Uysal Kitabevi Y.
42. İslâm’da Âile Hukuku, Abdülaziz Amir, Mektup Y.
43. İslâm’da Evlilik ve Âile Hukuku, Fikri Yavuz, Hisar Y.
44. Müslüman Âile, M. Ertuğrul Düzdağ, İz Y.
45. Müslüman Âileye Doğru, Zeynep Gazali, Madve Y.
46. Hanımlara Fetvâlar, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
47. Hanımlara Özel Dinî Bilgiler, Mustafa Kasadar, Ravza Y.
48. Hanımlara Özel İlmihal, Faruk Beşer, Nûn Y.
49. Hanımlara Özel Fetvâlar 1-2, Faruk Beşer, Nûn Y.
50. Hanımlara İslâm İlmihali, Enbiya Yıldırım, Umran Y.
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 451 -
51. Örnek Âile, Necip Ammere, Risale Y.
52. Sünnet ve Âile, Mehmet Paksu, Nesil Basım Yayın
53. Âile Sırları, Mehmet Çizgi, Mektup Y.
54. Kur’an ve Sünnete Göre Örnek Âile, Necip Ammare, Görüş Y.
55. Hatalı Atasözleriyle Kadın Aleyhtarlığı, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
56. Uydurma Hadislerle Kadın Aleyhtarlığı, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
57. İslâm’da Erkeğin Eşine Karşı Görevleri, M. Abdulhâlim Hamid, Mektup Y.
58. İslâm’da Erkek, Emine Şenlikoğlu, Mektup Y.
59. Kur’an ve Sünnet’te Kadın Hakları, Mübâşir et-tirazi el- Hüseynî, Nursan Y.
60. Delilleriyle Âile İlmihali, Hamdi Döndüren, Erkam Y.
61. İslâm’da Kadın, Evlilik ve Âile Hayatı, Ümmühan Hambeyoğlu, Hikmet Neşriyat
62. Evlilik ve Âile Hayatı, Ahmed Kalkan, Özel Y.
63. Peygamberimiz Kadınlara Nasıl Davranırdı? Nuriye Çeleğen, Nesil Y.
64. Kadın, Rızâ Savaş, Ravza Y.
65. Kadın, Emine Şeyma, Sezgin Neşriyat
66. Kadın ve Sosyal Adâlet, Enis Ahmed, Murat Çetinkaya, Beyan Y.
67. Kadının Adı, Zeynep Burucerdi, çev. Mehmet Durmaz, Dünya Y.
68. Kadının Çalışması, Sosyal Güvenliği ve İslâm, Faruk Beşer, Nûn Y.
69. Kadının Onuru, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y.
70. Kadının Özgürlüğü, Safinaz Kâzım, çev. Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
71. Kadının Özgürlük Savaşı, Muhammed Kutup, Ravza Y.
72. Kadının Sağlık Kılavuzu, Naciye Akyıldız, Seha Neşriyat
73. Kadının Serüveni, Cihan Aktaş, Demir Kitabevi Y.
74. Kadının Toplumdaki Yeri, Abdülkadir Duru, Özden Y.
75. Kadının Yeri, Mustafa Sıbâî, çev. Abdullah Yalçın-Mehmet Yolcu, Akabe Y.
76. Kadınla İlgili Görüşüm, Şeyhülİslâm Mustafa Sabri, Esra Y.
77. Kadınlar, Şemseddin Sâmi, Gündoğan Y.
78. Kadın-Erkek Üzerine, Seyyid Ahmet Arvasi, Burak Y.
79. Kadın, Modernizm ve Örtünme, Abdurrahman Kasapoğlu, Esra Y.
80. Kadının Değeri, Ölçüsü, Örtüsü, Necdet Kutsal, Selâmet Y.
81. Kadın ve Evi, İnci Beşoğul, Şamil Y.
82. Kadın Nedir, Alaaddin Başar, Zafer Y.
83. Kadın Hakları, Ney Bendeson, çev. Şirin Tekeli, İletişim Y.
84. Kadın Hareketinin Kurumlaşması, Heyet, Metis Y.
85. Kadının Yeri, Mustafa Sıbai, Akabe Y.
86. Kadın Aşk Âile, Peyami Safa, Ötüken Y.
87. Kadın İlmihali, Abdülvehhab Öztürk, Kılıç Y.
- 452 -
KUR’AN KAVRAMLARI
88. Kadın İlmihali, M. Cemal Öğüt, Bahar Y.
89. Kadınlar İçin İlmihal, Muhammed Vâhidî, çev. Cafer Bayar, Kevser Y.
90. Kadınlar İçin İrşad, halid Çelik, SelâmetY.
91. Kadınlara Dinî Bilgiler, Hacı Şakir Efendi, çev. Şevket Gürel, Sağlam Y.
92. Kadınlarımız, Celâl Nuri, Kültür Bakanlığı Y.
93. Kadınlarla İlgili 40 Hadis ve Fetvâlar, Selahaddin Yıldırım, Bayram Ali Öztürk, Seha Neşriyat
94. İslâm’da Kadın, Bekir Topaloğlu, Yağmur Y.
95. İslâm’da Kadının Yeri, Muhammed Taki Misbah, İslâmî Tebliğ Teşkilatı, Uluslararası İl. Bl. Y.
96. İslâm Kadınları, Mehmed Emre, Çile Y.
97. İslâm Toplumunda ve Çağımızda Kadın, Melâhat Aktaş, Misak Y.
98. İslâmiyet’te Kadın Öğretimi, Tayyib Okiç, D.İ.B. Y.
99. İslâm ve Kadın, Âyetullah Murtaza Mutahhari, çev. Kadri Çelik, Evrensel Y.
100. İslâm’a Göre Cinsel Meseleler, Abdullah Aydın, Metin Yay.Dağ.
101. İslâm’a Göre Evlilik ve Mahremiyetleri, Ali Kayıkçıoğlu, Şelale Y.
102. İslâm’da İzdivaç ve Âile, Mehmet Hulusi İşler, Hisar Y.
103. İslâm’da Kadın Tesettür İzdivaç, Hüseyin S. Erdoğan, Çelik Y.
104. İslâm’da Tesettür ve Haya, Mustafa Uysal, Uysal Y.
105. İslâm’da Kadın ve Âile, Hayreddin Karaman, Ensar Neşriyat
106. İslâm’da Kadın ve Cinsellik, Oral Çalışlar, Afa Y.
107. İslâm’da Kadının Yeri ve Vazifeleri, M. Naci Orhan, H. Ali Bozkurt, Can Kitabevi
108. İslâm’da Kadının Konumu, Cevad Behanar, M. Tâki Misbah, Lamia Faruki, Endişe Y.
109. İslâm’da Kadının Yeri veVazifeleri, H. Ali Bozkurt, Berekât Y.
110. İslâm’da Kılık Kıyafet ve Örtünme, Heyet, İlmî Neşriyat
111. İslâm’da Evlenme Âdâbı ve Müslüman Kadını, Ahmet Arslantürkoğlu, Can Kitabevi Y.
112. İslâm’da Evlilik ve Cinsel Mutluluk, Mahmut Mehdi İstanbulî, Çağrı Y.
113. İslâm’da Evlilik ve Mahremiyetleri, Abdullah Aydın-Salih Uçan, Mehdi Y.
114. İslâm’da Evlilik ve Mahremiyetleri, Osman Karabulut, Uysal Kitabevi Y.
115. İslâm Toplumunda Kadın, N. M. Şeyh, çev. Ali Zengin, Fikir Y.
116. İslâm’da Geçici Evlilik (Müt’a), Cevad Hacızade, çev. Kadri Çelik, Evrensel Y.
117. Peygamberimizin Sünnetinde Evlilik, Abdülvehhab Öztürk, Kılıç Y.
118. İslâm’da Nikâh ve Düğün, Kemal Solak, Şelale Y.
119. İslâm’a Göre Cinsel Hayat, Ali Rızâ Demircen, Eymen Y.
120. İslâmî Açıdan Kadın Sorunu, Muhammed Fadlallah, Şûrâ Y.
121. İslâm’ın Kadına Verdiği Değer, Muhammed Fatih Hikmet, Alper Kitabevi Y.
122. İslâmî Açıdan Kadının Değer ve Hakları, Osman Ersan, Erkam Y.
123. İslâm’da Dört Evlilik ve Rasûlullah’ın Çok Evlenmelerinin Hikmetleri, İsmail Kaya, Uysal Kit. Y.
124. İslâm ve Cinsellik, Fethi Yeken, Petek Y.
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 453 -
125. Müslüman Kadının El Kitabı, Arif Aslan, Adese Y.
126. Müslüman Kadının Kimliği, Abdülkadir Telidi, Ravza Y.
127. Müslüman Kadının Fıkıh Kitabı, İbrahim Cemal, Risale Y.
128. Müslüman Kadınların Kahramanlıkları, Seyyid Süleyman Nedvî, çev. Ramazan Yıldız, Özel Y.
129. Müslüman Kadını, Ferid Vecdi, çev. Mehmed Âkif Ersoy, sadeleştiren: Mahmut Çamdibi, Sinan Y.
130. Müslüman Kadının Görevleri, Şehid Hasan el-Benna, Ravza Y.
131. İslâm’ın Kadın Kahramanları, Ahmed Abdül Cevad Dûmî, HisarY.
132. Mü’minlerin Anneleri, Mustafa Şeker, Nizam Y.
133. Allah Rasûlü’nün Dilinden Kadınlara Hitap, Ali Arslan, Arslan Y.
134. Kızımın Din Kitabı, Yusuf Tavaslı, Tavaslı Y.
135. Hanımlar Rehberi, B. Said Nursi, Sözler/Yeni Asya (G) N./Envar N./İhlâs-Nur Neşriyat
136. Hanımların Din Rehberi, Mehmet Emre, Çile Y.
137. Hanımların Vazifeleri, Abdülkadir Dedeoğlu, Osmanlı Y.
138. Hanımların Saâdet Yolu, İnci Beşoğul, Yener Y.
139. Hanım Sahabiler, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
140. Kaynaklarıyla Büyük Kadın İlmihali, Rauf Pehlivan, Gonca Y.
141. Çalışan Kadın ve Problemli Çocuklar, Sefa Saygılı, Feza Y.
142. Modern ve Postmodern Feminizm, Zekiye Demir, İz Y.
143. Kendini Okuyan Kadın, Hülya Kartal, Nesil Basım Yayım
144. Devrim ve Kadın, Cihan Aktaş, Nehir Y.
145. İslâm’a Şan ve Can Veren Kadınlar, F. Bozer, Fatih Enes Kitabevi Y.
146. Nurdan Anneler, Haluk Nurbaki, Damla Y.
147. Râşid Halifeler Devrinde Kadın, Rızâ Savaş, Ravza Y.
148. Tarihte Kadın ve Cilbab, Fatma Temir, Şahsi Basım
149. Kur’an Açısından Kadın, Ebû’l-A’lâ Mevdûdî, Fikir Y.
150. Kuvâ-yı Milliyenin Kadın Kahramanları, Aynur Mısıroğlu, Sebil Y.
151. Osmanlıda Kadın, Meral Altındal, Altın Kitaplar Y.
152. Şeyhülİslâm Fetvâlarında Kadın ve Cinsellik, Gökçen Art, Çivi Yazıları Y.
153. Fâtıma Fâtımadır, Ali Şeriati, Dünya Y.
154. Sahabe Hayatından Tablolar (Hanım Sahâbîler), Abdülaziz eş-Şennâvi, Uysal Kitabevi Y.
155. Dokunmayın Bacıma, Cafer Tayyar, İslâmoğlu Y.
156. Bacımın Gözyaşları Ne Zaman Dinecek, Cafer Tayyar, İslâmoğlu Y.
157. Gerçeği Arayan Genç Kız, Gülay Atasoy, Türdav A.Ş. Y.
158. Kur’an ve Sünnete Göre Tesettür, Lütfü Aydın, Nursan Y.
159. Sohbet ve Tesettürde Âdâb, İsmail Çetin, Dilara Y.
160. Bir Genç Kız Yetişiyor, Esra Nuray Sezer, Nesil Y.
161. Sosyal Hayatta Kadın, Heyet, İSAV, Ensar Neşriyat
- 454 -
KUR’AN KAVRAMLARI
162. Sosyal Hizmetlerde Hanımlar, M. Es’ad Coşan, Seha Neşriyat
163. Mahremiyetin Tükenişi, Cihan Aktaş, Nehir Y.
164. Modern Mahrem, Medeniyet ve Örtünme, Nilüfer Göle, Metis Y.
165. Türkiye’de Kadın Olgusu, Ender Aral, Say Y.
166. Türkiye’de Kadın Olmak, Necla Arat, Say Y.
167. Türkiye’de Kadın, Aytunç Altındal, Anahtar Kitaplar Y.
168. Risâle-i Nur’da Kadın ve Evlilik, Faruk Beşer, Nûn Y.
169. Feminizm Nedir, Muhammed Emin, Türdav A.Ş. Y.
170. Biz Kadınlar, Gülay Atasoy, Nesil Basım Yayın
171. Erkeklerin İpi Kızların Elinde, Abdülkadir Duru, Özden Y.
172. Başörtü Meselesi, Dücane Cündioğlu, Tibyan Y.
173. Başörtülü Melek, Ertuğrul Düzdağ, İz Y.
174. İzdivaç ve Mahremiyetleri, Ali Eren, Erhan Yay. Dağ.
175. Tarihte İz Bırakan Meşhur Kadınlar, Mehmet Zihni Efendi, Şamil Y.
176. Evlilik ve Nikâh, Faruk Beşer, Nûn Y.
177. Erkeklerin Vazifeleri, Abdülkadir Dedeoğlu, Osmanlı Y.
178. İnsan ve Cinsî Hayat, H. İbrahim Erbıyık, Nesil Basım Yayın
179. Kur’an ve Sünnete Göre Müslüman Kadının Şahsiyeti, M. Ali Haşimî, Risale Y.
180. Müslüman Kadının Şahsiyeti, Kültür ve Dâveti, Abdulhâlim Nuhoğlu, Ravza Y.
181. Peygamber ve Kadın, Şehid Bintül Hüda, Yedi İklim Y.
182. Peygamberimizin Dilinden Müslüman Kadını ve Yuvası, Abdullah Naim Şener, Bahar Y./SönmezY.
183. A’dan Z’ye Cinsel Konular ve Âile Sırları, Mehmet Çizgi-Ayşe Çizgi, Mektup Y.
184. Kadın Tesettür İzdivaç, Hüseyin S. Erdoğan, Çile Y.
185. Tesettür ve Toplum, Cihan Akteş, Nehir Y.
186. Örtülü Olmayan Hanımlara, Abdülhamid Bilali, çev. Fatma Zehra, Şafak Y./Buruc Y.
187. Örtünme ve Çıplaklık, Hasan Çalışkan, Esra Y./Rahman Y./Tekin Kitabevi Y.
188. Açıklamalı Hanımlar Rehberi, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
189. Celâl ve Cemal Aynasında Kadın, Mustafa Yağmurlu, Beyan Y.
190. Günümüzde Kadının Kimliği, Heyet, Pendik Belediyesi Kültür Y.
191. Genç Kızlarla Başbaşa, Mü’mine Güneş, Nesil Basım Yayın
192. İhtilâfların Çemberinde Kadın, Serpil Bahtiyar, Esra Y.
193. İlâhî Hikmette Kadın, Kadının Çıkış Yolu, Hüseyin Hatemi, İşaret Y.
194. Bir Başka Açıdan Kadın, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
195. Sistem İçinde Kadın, Cihan Aktaş, Beyan Y.
196. Hz. Muhammed (s.a.v.) Devrinde Kadın, Rızâ, Savaş, Ravza Y.
197. Bilinmeyen Kadın, A. Vehbi Vakkasoğlu, Yeni Asya Y.
198. Çağımızda Kadın Sorunu, Mustafa Yağmurlu, Beyan Y.
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 455 -
199. Kur’an’ın Gölgesinde Kadın, Seyyid Kutub, çev. M. Nuhoğlu, Ravza Y.
200. Bir Dünyanın Kadınları, Yıldız (Kavuncu) Ramazanoğlu, Ekin Y.
201. Dâvetçi Müslüman Kadın, M. Hasan Bureyğiş, Çev. Mehmet Çelen, Seçkin Y.
202. İzahlı Kadın İlmihali, A. Uysal, M. Uysal, Uysal Kitabevi Y.
203. Savaş Çağrısı, İslâmi Bir Yaklaşımla Kadın, Melahat Aktaş, Düşünce Y.
204. Hz. Havvâ’nın Kızları, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
205. Rasûlullah’ın Kızları ve Torunları, Âişe Abdurrahman, Uysal Kitabevi Y.
206. Rasûlullah’ın Annesi ve Hanımları, Âişe Abdurrahman, Uysal Kitabevi Y.
207. Rasûlullah’ın Pâk Zevceleri, Mahmud es-Savvaf, Nur Y.
208. Peygamberimizin Hanımları (Mü’minlerin Anneleri), Mustafa Eriş, Erkam Y.
209. Cennetle Müjdelenen Sahabe Hanımları, Muhammed Ali Kutub, Esra Y.
210. Sûfî Gözüyle Kadın, Süleyman Uludağ, İnsan Y.
211. Bacı’dan Bayan’a, Cihan Aktaş, Pınar Y.
212. İslâm’ın Işığına Uyanmak, Âişe Aslı Sancar, Medine Y.
213. Toplum ve Dinlere Göre Kadın ve Erkek, Abdülbâki Remdûn, Nursan Y.
214. Müslüman Kadın ve Sorunları, (Heyet) Hazırlayan: Sefer Turan, Selâm Y.
215. Hicab, Mevdûdî, Hilâl Y.
216. Hicab, Muhammed Salih bin el-Useymin, Tevhid Y.
217. Çıplaklık Kültürü, Kültürel Çıplaklık, Gulam Ali Haddad Adil, Seçkin Y.
218. Tesettür-i Şer’î, İskilipli Âtıf Efendi, Bedir Y.
219. Kadın Tesettürü ve Zinânın Hükmü, Ekrem Doğanay,
220. Başörtüsü Ne Her şey, Ne Hiçbir Şey, Bütün Yönleriyle Başörtüsü Sorunu, Mazlum-Der İst. Şb. Y.
221. Gençlik ve Evlilik, Yusuf Özcan, Türdav Y.
222. Gençlere Âile Eğitimi, Abdullah Nâsıh Ulvan, Ravza Y.
223. Kur’an ve Sünnette Annelik, Muhammed Seyyid, Uysal Kitabevi Y.
224. Modernizmin Evsizliği ve Âilenin Gerekliliği, Cihan Aktaş, Beyan Y.
225. Kur’an ve Sünnete Göre Evlenme ve Boşanma Mehmet Soysaldı, Şûle Y.
226. Hadis Temelli Kalıp Yargılarda Kadın, Ali Osman Ateş, Beyan Y.
227. Evlilikte Mutluluğun Yolları, W.E. Sargent, çev. Ömer Rızâ Doğrul, Toker Y.
228. Evlilik ve Cinsel Hayat -Dinî ve Tıbbî-, Âsım Uysal, Uysal Y.
229. Mürşid-i Müteehhilîn, Evli Müslümanlara Rehber, Kutbüddin İznikî, Bedir Y.
230. Sivil Kadın: Türkiye’de Sivil Toplum ve Kadın, Ömer Çaha, Çev. E. Özensel, Vadi Y.
231. Osmanlıda Kadınlığın Durumu, Salahaddin Asım, Arba Y.
232. Sıfır Noktasındaki Kadın, Neval el Seddavi, Metis Y.
233. Türkiye’de Kadın (Marksist Bir Yaklaşım), Aytunç Altındal, Birlik Y.
234. Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın, Fatmagül Berktay, Metis Y.
235. İslâm’ın Bilinçaltında Kadın, Fetna Ayt Sabbah, çev. Ayşegül Sönmezsay, Ayrıntı Y.
- 456 -
KUR’AN KAVRAMLARI
236. İslâmcı Kadınların Yaşam Alanı: Tepkisel İndirg. mi? Türkiye’de Kadın Olgusu, Serpil Üşür, Say Y.
237. Ey Müslüman Kız Kardeşlerim, Ağlayın!, Zübeyde Bittari, Rek-Tur Kitap Servisi
238. Başörtüsünün Kaynağı Kur’an ve Rasûlullah’ın Fiili Sünnetidir, Haksöz, sayı 45, Aralık 94
239. Gündemdeki Konu: Başörtüsü, Ahmed Kalkan, Qıyam, s. 4, Ocak 87
240. Nebevî Sünnet, Muhammed Gazâlî, İslâmî Araştırmalar Y. s. 59-95
241. Kadınlara Hitap, Ali Arslan, Hikmet Neşriyat
242. Hadis-i Şeriflere Göre Evlenme Âdâbı, Nâsıruddin Elbânî, Hikmet Neşriyat
243. Büyük Kadın İlmihali, Ümmühan Hambeyoğlu, Hikmet Neşriyat
244. Hadis-i Şeriflere Göre Evlenme Âdâbı, Nâsıruddin Elbânî, Hikmet Y.
245. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 11, s. 84-158
246. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. (Âile:) c. 2, s. 196-200 (M. A. Aydın); c. 24, s. 82-94
247. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 1/75-77, c. 3, s. 270-277
248. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Y. (Mustafa Armağan), c. 2, s. 323-329
249. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 700-704
250. Akaid ve Şeriat, Mahmud şeltut, Yöneliş Y. c. 2, s. 13-121
251. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 269-304
252. Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Ömer Dumlu, Anadolu Y. s. 59-112
253. Ana Konularıyla Kur’an, Fazlur Rahman, Fecr Y. s. 121-131
254. Cahiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y. s. 69-73, 109-112
255. İslâm Nasıl Yozlaştırıldı, Yeni Boyut Y. s. 332-381
256. Uydurulan Din ve Kur’an’daki Din, Ozan Y. s. 209-245
257. İslâmiyât, Kadın Özel Sayısı, c. 3, s. 2, Nisan-Haziran 2000
258. İslâmî Araştırmalar, Kadın Özel Sayısı, V, 1989; c. 10, sayı. 4, 1997
259. Kur’an Çerçevesinde Kadın, Hülya Koç, Fatma Candan, Haksöz, 31-34, Ekim 93-Aralık 94
260. Tezkire, Kadın ve Beden Siyaseti Dosyası, yıl 10, sayı 19, Şubat-Mart 2001
261. Hadislere Göre Kadının Sosyal Durumuna Umumi Bir Bakış, Neda Armaner, A.Ü.İ.F.D. 1961/9
262. Kadının Toplumsallaşması ve Fitne, Cihan Aktaş, İslâmî Araştırmalar, V, 1989, 4, s. 251-259
263. Kadının Şahitliği, Örtünmesi ve Kamu Görevi, Hayrettin Karaman, İslâmî Araştırmalar, V (1989)
264. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 11, s. 84-158
265. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 24, s. 82-94 (M. Âkif Aydın)
266. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 3, s. 270-277
267. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Y. (Mustafa Armağan), c. 2, s. 323-329
268. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 700-704
269. Başörtüsünün Kaynağı Kur’an ve Rasûlullah’ın Fiili Sünnetidir, Haksöz, sayı 45, Aralık 94
270. Gündemdeki Konu: Başörtüsü, Ahmed Kalkan, Qıyam, s. 4, Ocak 87
271. Nebevî Sünnet, Muhammed Gazâlî, İslâmî Araştırmalar Y. s. 59-95
272. Akaid ve Şeriat, Mahmud şeltut, Yöneliş Y. c. 2, s. 13-121
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ
- 457 -
273. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 269-304
274. Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Ömer Dumlu, Anadolu Y. s. 59-112
275. Ana Konularıyla Kur’an, Fazlur Rahman, Fecr Y. s. 121-131
276. Cahiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y. s. 69-73, 109-112
277. İslâm Nasıl Yozlaştırıldı, Yeni Boyut Y. s. 332-381
278. Uydurulan Din ve Kur’an’daki Din, Ozan Y. s. 209-245
279. İslâmiyât, Kadın Özel Sayısı, c. 3, s. 2, Nisan-Haziran 2000
280. İslâmî Araştırmalar, Kadın Özel Sayısı, V, 1989; c. 10, sayı. 4, 1997
281. Kur’an Çerçevesinde Kadın, Hülya Koç, Fatma Candan, Haksöz, 31-34, Ekim 93-Aralık 94
282. Tezkire, Kadın ve Beden Siyaseti Dosyası, yıl 10, sayı 19, Şubat-Mart 2001
283. Hadislere Göre Kadının Sosyal Durumuna Umumi Bir Bakış, Neda Armaner, A.Ü.İ.F.D. 1961/9
284. Kadının Toplumsallaşması ve Fitne, Cihan Aktaş, İslâmî Araştırmalar, V, 1989, 4, s. 251-259
285. Müslümanın Evliliği ve Aile Hayatı, Ahmed Kalkan, 6. Baskı, Beka Y.
AKIL
- 459 -
Kavram no 8
Nimetler 1
Bk. Unutma
AKIL
• Akıl: Tanımı ve Mâhiyeti
• Aklın İşleyişi
• Kur’ân-ı Kerim’de Akıl
• Kur’ân-ı Kerim’e Göre Akıl ve Duyu Organlarının Önemi
• İslâm’da Aklın Önemi ve Değeri
• Akletmek, Aklı Kullanmak
• Aklın Gücü, Sınırı ve Sorumluluğu
• Akıl Emniyeti
• İnsan Hakları ve Özellikle Akıl Emniyeti Bağlamında İslâm-Câhiliye Karşılaştırması
• Akıl Hastalığı
• Aklî Delil a) Yakîniyât, b) Zanniyât
• Akıl-Vahiy İlişkisi
• Sefihlik
• Kur’an’ın Sefih Dedikleri
“İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz? Hâlbuki Kitab’ı okuyorsunuz. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” 1819
Akıl: Tanımı ve Mâhiyeti
“Akıl”, lügatta: Bağlamak, engel olmak, tutmak, diyet vermek, idrâk, muhâkeme kabiliyeti, kavrayış, zekâ anlamına gelir. O yüzden akıl, insanların tehlikeye düşmesine engel olan şey için kullanılır. İnsanda bulunan düşünme, kavrama ve bilgi elde etme gücüne akıl denir.
Akıl, sözlükte bir şeyi tutmak, alıkoymak demektir. Bir şeyin hareket alanını sınırlandırmak ve belirlemek demektir. Mesela devenin ayağının bukağı ile bir kazığa bağlanmasına Arapça’da akıl deniyor. Kadının saçını bağlamasına akıldan türeyen bir kök kullanılır. Kişinin dilini kötülüklerden alıkoymasına “lisanını akletti“denilir. Aynı şekilde maktulun diyeti verildiği zaman -ki o zaman ağırlıklı olarak deve verilirdi- maktul için verilen diyetler, maktulun yakınlarının kaldıkları yere gider, o develer akl edilirdi yani bağlanırdı. Onun için bağlanan bu develere de yine akl kökünden türeyen “âkıle“denir.
Seyid Şerif el Cürcani’nin “et-Ta’rîfât“, yani Tanımlar adındaki kitabında akıl şöyle tanıtılıyor: “Akıl maddeden soyut bir özdür. Aynı şekilde herkesin ben derken belki de işaret ettiği konuşan nefsidir. Kendi nefs-i nâtıkasıdır.“Yani
1819] 2/Bakara, 44
- 460 -
KUR’AN KAVRAMLARI
konuşma kabiliyeti olan nefsidir, mantık denilen şey de oradan gelir. Nutk konuşmak demek, mantık ise konuşma kuralı demek. Yani akla uygun konuşmak demek olduğuna işaret ediyor.
Bir diğer tarifi: “Akıl ruhan���������������������������������������������������î bir öz olup Allah’ın insan bedeninde yaratmış ol- �������������������������������������������������� olduğu bir hususiyettir.“; “Akıl hakkı ve bâtılı tanıyan kalpteki bir nurdur“diye de tarif edilmiştir. Aynı şekilde “aklın, nefis ve zihin manasında da kullanıldığı“da belirtilmiştir. “Eşyanın hakikatlerini idrâk eden bir araç“olarak da tarif edilmiştir. Akıl, Kur’an’ın anlatımıyla insana verilen anlama, ölçüp tartma, mukayese ve muhâkeme yapma yeteneğidir. Âyetlerin ışığında konuya baktığımızda, aklın, beş duyumuzdan da istifade ederek merkezi kalp olarak tanımlanan anlama, yargılama ve hüküm çıkarma yeteneği olduğunu görürüz.
Akıl, eşyanın güzellik, çirkinlik, kemâl ve noksanıyla ilgili sıfatını idrâk eden özelliktir. İki hayırdan daha hayırlı; iki şerden daha az şerli olanını idrak etmekten ibarettir. Akıl insanoğluna verilmiş manevi bir kuvvettir. İnsan bu güç ile gerekli ve nazari bilgileri elde eder. Bilgiyi elde eden güç İslâm’da insanı mükellef kılan akıl gücüdür. Bu güç insanda ana rahminde cenin iken oluşan özelliktir. Bu erginlik çağına gelince gelişir ve gittikçe olgunlaşır. Bu da, zarûriyyâtı anlayan güçtür. Bu güç ile elde edilen ‹bilgi’ye gelince yerine göre kullanılmadığında akılsızlık özelliğini taşır. Kur’an-ı Kerîm bunu şu şekilde değerlendirir: “Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Zira akletmezler.” 1820
Hz. Peygamber (s.a.s.) “Allah, akıldan daha yüce bir mahlûk yaratmamıştır.” ifadesiyle insanoğlunun sahip olduğu aklın doğuştan olduğunu; “Hiç kimse kendisini hidâyete götüren ya da tehlikeden alıkoyan akıldan daha faziletli bu özellik kazanmamıştır.” hadîsiyle de aklın insana sonradan verilen bir özellik olduğunu ifâde buyurmuşlardır.1821
Hadiste akıl kavramını ele aldığımızda; “diyet vermek, anlamak, deveyi bağlamak, kavramak ve bilmek” anlamlarında kullanıldığını görüyoruz. Hz. Peygamber “Akıllı, nefsini kontrol altına alıp ölümünden sonraki ebedî hayat için hazırlanan kimsedir.”1822 buyurmuştur.
İmam Gazâli aklı dört türlü târif eder:
a) İnsanların diğer canlı hayvanlardan ayrılmasını sağlayan haslete akıl denir ki, insanlar yaratılıştaki bu akıl ile nazarî ilimler öğrenmeye istidât kazanırlar .
b) Küçük bir çocuğun, câiz olan şeyleri câiz, muhal olan şeyleri muhal kabul etmesi: İki’nin bir’den çok olduğunu, bir adamın bir anda iki yerde bulunamayacağını bilmesi gibi zarurî ilimlerdir. Bazı kelamcılar da akıl, mümkün olan şeylerin var olabileceğini, mümkün olmayanların olamayacaklarını anlamak, gibi zaruri ilimler, diye tarif ederler.
c) Tecrübelerden elde edilen ilim akıldır. Kim tecrübelerden anlar ve tecrübeler kendini olgunlaştırırsa ona akıllı; kim, tecrübelerden bir şey anlamazsa, ona ahmak ve câhil denir.
1820] 2/Bakara, 171
1821] Râgıp el-İsfahânı, Müfredât, 342.
1822] İbn Mace, Zühd 31
AKIL
- 461 -
d) Nazarî ilimlerin kendisiyle kavranıldığı bir özelliktir. İşte bu özelliğin bir dereceye yükselmesidir ki, insan onunla bütün bu işlerin netîcesini anlar ve âkıbeti tehlikeli olan geçici lezzetlere davet eden şehvetini yener. Bu kuvvet kimde bulunursa, peşin şehvetinin arzusuna uymayıp akıbetini düşünerek hareket ettiği için “akıllı“sıfatını alır. Bu da insanı, hayvandan ayıran bir özelliktir. Buna da ‹akl-ı müstefâd’ denir.
Allah’ın insanlara bir vergisi ve lûtfu olan aklın hakikati hakkında âlim ve filozoflar arasında görüş ayrılığı olmuştur. Bu sebeple aklın tarifi de çeşitli ve tartışmalıdır. Bütün bu ihtilâflara rağmen akıl, maddî bir kuvvet olmayıp, mücerret ve ruhanî bir cevher ve ilâhî bir nûrdur. Bu sebeple akıl, “Nefs-i Nâtıka“(Konuşan Nefis) veya “Nefs“in bir kuvveti olup, ilim ve fenler onunla idrâk olunur.“denmiştir. Âlimlerin çoğunluğuna göre akıl, insanı ilim ve irfana ulaştıran bilgi sebeplerinden biridir. Akıl yolu ile elde edilen bilgiler ya zarûrî ya nazarî, yani istidlâlî olur. Zarurî olan bilgiler, araştırma ve ispatlanmaya muhtaç olmadan herkesçe bilinen bilgilerdir. 5, 10’un yarısıdır, güneş ışık verir, ateş dokunanı yakar, gibi bilgilerdir.
Nazar����������������������������������������������������������������������������î bilgiler ise, bilinen fikirleri, usûlüne göre tertiplemek suretiyle bilin- ��������������������������������������������������������������������������� bilinmeyen bir sonuca vararak elde edilen bilgilerdir.
Aklı kullanarak nazarî bilgileri yani bilinen bilgilerden hareketle bilinmeyen bilgileri elde etmenin yolları üçtür:
a) Cüz’îden cüz’îye, fertten ferde intikaldir ki buna temsil veya kıyâs-ı fıkhî denir. Temsilde esas, cüz’îden cüz’îye geçiştir. Bu yolla elde edilen bilgi zan ifade eder. Meselâ: Su bir sıvıdır, hararetle buharlaşır. Pamukyağı da bir sıvıdır. O halde pamukyağı da (su gibi) hararetle buharlaşır. Su hakkındaki hüküm pamukyağı hakkında da verilmiştir. Ancak varılan bu netice her maddede kesinlik ifade etmez.
b) Genel ve küllî hükümler vasıtasıyla cüz’î bir önerme elde etmek. Buna kıyas-ı mantıkî veya sadece kıyâs denir. Bütün ilimlerin fiîlî tatbikatı bununla yapılır. İlmin yollarının en kuvvetlisi budur. İlliyet (sebep) kanununu idrâk ve tatbik sayesinde akıl, Allah’ın varlığına delil olan âyetlerden1823 Allah’ın varlığını, birliğini ve her şeyi kuşatan rahmetini anlar ve keşfeder. Kıyas şartlarına uygun olarak yapılırsa kesinlik ifâde eder. Meselâ: Bu âlem değişmeler hâlindedir. Her değişmeler halinde olan şey sonradan olmuştur. O halde, bu âlem de sonradan yaratılmıştır (hâdistir). Bu misâlde görüldüğü gibi, iki kaziyye (önerme) vasıtasıyla, bilinmeyen cüz’î ve nazarî bir hüküm elde edilmiştir.
c) Cüz’î ve özel hükümlerden, küllî ve genel hükümlere varma. Buna da istikrâ’ denir. İstikrâda esas, kıyastakinin aksine olarak, cüz’î olan şeyleri tetkîk ederek, küllî bir hükme varmaktır. İstikrâ, bütün cüz’leri içine alırsa buna istikrâ-ı tam denir. Bu tür istikrâlar kesin bilgi ifâde ederler. İstikrâ, bazı cüzleri tetkikle yetinilerek yapılmışsa buna istikrâ-ı nâkıs denir ve bu yolla elde edilen bilgi zan ifade eder. ‘İstikrâ-ı tam çok zor olduğundan, müsbet ilimlerde ‘istikrâ-ı nâkıs’ kullanılır. Bu sebeple, müsbet ilimlerde varılan neticeler çok defa zannî olup, kesin değildir. Yani elde edilen hüküm değişebilir. Bunun için de birçok ilmî nazariyeler zamanla değişmektedir. İstikrâ-ı nâkısa misâl: Demir, çelik, bakır, kalay...
1823] el-Bakara, 2/163.
- 462 -
KUR’AN KAVRAMLARI
madendir. Demir, çelik, bakır... hararetle uzar. Netice: O halde bütün madenler hararetle uzar. Bu misâlde olduğu gibi, birçok maden nevîlerinde yapılan deneme sonunda varılan ortak hüküm, bütün madenlere teşmîl edilmiştir. Cüz’îlerin hükmü, bütün cüz’lere yani “külle” verilmiştir. Fakat ilerde hararetle uzamayan bir maden keşfolunca, bu genel hüküm değişebilir. O halde bu hüküm kat’î değil, zannîdir.
Bu yollardan birinde veya hepsinde yürüyen aklın, netîceye varmak için takip ettiği iki tür seyri vardır: Birincisi ağır, tedrîcî olan düşünme teemmülî seyirdir. Buna fikir denilir. Bu maddede, neticeye yavaş yavaş ve düşünme (tefekkür) ile varılır. Diğeri de bir anda, bir hamlede istenilene erecek derecede serî ve ânî olan seyirdir. Bu tür seyre “hads” denilir. Hads da iki kısımdır:
1) Kendi mevzûuna göre belli bir tahsil, tecrübe ve karşılıklı bilgi alışverişi neticesinde elde edilen bir melekedir ki kesbîdir. Yani belli bir araştırma neticesinde kazanılır. Teorik ve pratik tahsil ve ilmî terbiye, bu gayeye ermek içindir. Buna “akl-ı mesmû” da denilir.
2) Doğrudan doğruya yaratılışta var olan, Allah vergisi bir melekedir. Buna da “kuvve-i kudsiyye”, “akl-ı matbû” veya “garizî” denir. Herkesin bu tür akıldan az çok nasibi vardır. Bu olmayınca akl-ı mesmû’un hiç hükmü olmaz. Bu tür aklın, basit bir zekâ seviyesinden, peygamberlerin aklî seviyesine kadar birçok mertebeleri vardır. Akıl için yol birdir. O da hak yoldur (tarîk-ı hak). Kur’an’da birçok yerde aklın ve akletmenin gereği vurgulanmaktadır. Sadece hislerle müşâhede edilen hâdiselerin gerçek mânâsı, ancak müşâhedenin akıl ile birleştirilebilmesiyle anlaşılır. Bunun içindir ki Allah’ın varlığına delâlet eden binlerce olaya şâhid olan birçok insan, müşâhedelerini akıl ile birleştirmediğinden, bu hâdiselerle kendisine verilmek istenen mesajı anlayamamıştır. Yine böylece peygamberlerin gösterdiği mûcizelere karşı müşâhede ile aklı birleştirmeyen birçok insan, fevkalâde olan mûcizelere sadece hislerle cevap vermiş ve neticede inkâr yolunu tutmuştur. Oysa Allah; “...Şüphesiz hep bunlarda akıllı olan bir topluluk için elbet Allah’ın birliğine delâlet eden ayetler vardır.” 1824 buyurmuştur.
Akıl, insanoğlunun imanla birlikte en üstün vasfıdır. Çünkü, Allah’ın emânetleri, akıl sayesinde kabul edilir ve yine akıl sayesindedir ki insan, Allah’ın rızasını elde edebilir. İlmin kaynağı ve kökü akıldır. Akla nisbetle ilim, ağaca nisbetle meyve, güneşe nisbetle nûr, göze nisbetle görme gibidir. Akıl, nûr olarak da kabul edilir.
İmam Gazâlî’nin İhyâ’sında İbn Abbâs’dan (r.a.) rivâyete göre Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) şöyle buyurduğu rivâyet edilir: “Her şeyin bir âleti, bir hazırlık ve istidâdı var; müminin âleti akıldır. Her şeyin bir biniti var; kişinin biniti akıldır. Her şeyin bir direği var; dinin direği akıldır. Her kavmin bir dayanağı var; ibâdetin dayanağı akıldır. Her kavmi bir çağıran var; âbidleri ibâdete çağıran akıldır. Her tacirin bir sermayesi var; müctehidlerin sermayesi akıldır. Her âilenin bir idarecisi var; sıddîklar evinin bakıcısı akıldır. Her harabenin bir tamircisi var; ahireti imâr eden akıldır. Herkesin kendisini hatırlatacak olan ardından bir geleni var; sıddîkları hatırlatacak olan akıldır. Her yolcunun bir çadırı var; müminin çadırı akıldır.“
1824] 2/Bakara, 164
AKIL
- 463 -
İnsanı kâinattaki diğer canlı-cansız varlıklardan ayıran ve ona üstünlük kazandıran akıldır. Aklı olmayana, akıllıya verilen değer verilmez, onu bazı emir ve yasaklarla sorumlu tutmak mümkün değildir. “Aklı olmayanın dini de olmaz“, hadîsinin mânâsı da budur. Dinin ve dünyanın insanları ilgilendiren bütün emir veya yasakları ancak akıllı insanlar için geçerlidir. Aklî dengesini kaybetmiş olanlara böyle bir sorumluluk yüklenmemiştir. Yine böylece emir ve yasaklara uyma veya uymamanın dünya ve âhirete âit ceza ve mükâfâtı da akıllı insanlar için geçerlidir. Yaratılışta akıllı olduğu halde, müşâhedelerini aklı ile birleştirmeyen insanlara da mecazî olarak akılsız (aklını kullanmayan) insan denir: “Eğer duyup akıl edeydik biz de Cehennemlikler arasında olmazdık.” 1825 âyeti bu tür insanların durumunu dile getirdiği gibi çevremizde her gün yüzlercesini gördüğümüz suçlu insanların durumu da aynıdır. Aklın yolu birdir, o da hak yoludur. Bu yolu kabul etmeyenler akılsızlıklarının cezasını çekerler. Yaratılıştaki bir tabiat ve kendisiyle eşyanın hakikatini idrâk edebilen akıl, zekâ, zeyreklik, ahmaklık fitrîdir. Yani yaratılıştandır. Ahmak insan kendisini aldanmaktan koruyamaz. Akıl ve fehm, insanın yaratılışında bulunur. Yaratılışlarında akıl ve fehimden (anlayıştan) mahrum olanlar, bunları sonradan temin edemezler. Ancak bunların asılları kimde varsa, o, tecrübe ve denemelerle bunları inkişâf ettirebilir, geliştirebilir. Demek ki bütün saadetlerin esâsı, iman eden akıl ve zekâdır. Akl-ı selîm sahibi aklını, doğrulukta, olgunluk yolunda kullanan insandır. İlâhî bir vergi, rûhânî bir nur olan aklın mâhiyeti, görülebilen maddî bir varlık olmadığı için, tam olarak bilinememektedir. İlâhî bir sır olan aklın mâhiyeti de tüm özellikleriyle ebediyyen anlaşılamayacaktır. Mâhiyeti ne olursa olsun, insan, akıl ile ilim ve tekniği keşfeder. Aklı olmayan varlık, mükellef değildir. Din akla hitap eder. Allah’ın varlığını bilmek ve onu isbat etmek, ancak akılla olur.
Ne var ki akıl, her şeyi kavrayabilecek güçte değildir. İnsandan bir cüz olduğu için, insanın diğer uzuv ve kuvvetleri gibi sınırlı ve kusurludur. Belirli bir sınır içerisinde hükmünü yürüten akıl, fizik ötesindeki birçok hakikati kavrayamaz, dinin birçok gerçeklerini bilemez. Bu hakikatler ise ancak vahiy yolu ile bilinebilir. Dinin bildirdiği gerçekleri ancak akıl ile anlayabiliriz. Gerçekler akıl ile bağdaştığı halde, gerçek olmayanlar da daima akıl ile çelişki halindedir. Bu nedenle akıl, hak ve gerçek din olan İslâm ile daima birlik ve yardımlaşma halindedir.1826
‘Akl’ sözlükte, masdar olarak; engellemek, alıkoymak, bağlamak gibi anlamlara gelmektedir. ‘Akl’ isim olarak; akıl, idrâk, diyet, muhâkeme yeteneği, kavrayış, zekâ demektir. ‘Akıl’, bilgi edinmeye yarayan güç, bu güç ile elde edilen bilgidir. Bu, bir anlamda düşünme, kavrama, anlama ve bilgiye ulaşma yeteneğidir. Sözlük anlamından hareketle denilebilir ki ‘akıl’; ilimle insanı koruyan, kale içerisine alan, insanı mahveden yollara sürüklemeyen, bir ruhî kuvvettir. Kalp ve ruhun madeninde, beynin ışığında bulunan manevî bir nurdur akıl; ki insan bununla, duyu organlarıyla hissedemediği şeyleri anlar. Akıl, insanda bulunan mânevî bir kuvvettir. İnsan bu kuvvet sayesinde eşyayı kavrar. Akıl, insanın düşünme, bilme, davranışını belirleme, denetleme ve yargılaması, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, faydalıyı zararlıdan ayrıt etmesi ile ilgili kabiliyetidir. Kendisinde bu özel kuvvet olduğu için insan, dinin emir ve yasaklarını yerine getirmekle sorumludur.
1825] 67/Mülk, 10
1826] Cengiz Yağcı, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/83-85
- 464 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Akıl, kalbin bir faaliyetidir. Kişi kalbinin bu faaliyeti sayesinde bir şey hakkında bilgiye ulaşır, o şeyle ilgili özellikleri korur, elde ettiği bilgileri inceler, yerine göre hatırlar, o şeyle ilgili şahitlik yapacak kadar kesin bir bilgiye kavuşur.
Aklın İşleyişi
Kur’an, “Bu örnekleri biz insanlar için vermekteyiz. Ancak âlimlerden başkası akletmez”1827 buyurur. Bu demektir ki âyetler üzerinde düşünüp, onların ötesindeki gerçeği ancak ilim sahibi olanlar anlayabilir. Bu konuda aklını kullananlar doğru bilgiye ulaşmış kimselerdir. Akletmek, etkilenenden etkileyene (eserden müessire), görülebilen veya hissedilebilen bir etkilenenden, görünmeyen, duyu organlarıyla henüz hissedilmeyen etkileyici şeye ulaşmaktır. Söz gelimi, balın tadı arının varlığını, arının bir çiçeğin üzerinde uçuşu da balı akla getirir. Birinden diğerine geçerek onu düşünmek, aklın işidir.
Akıl bu anlamda üç çeşit faaliyet yapabilir:
a- Parçadan parçaya varmak şeklinde (kıyas),
b- Parçadan bütüne varmak şeklinde (tüme varım),
c- Bütünden parçaya varmak şeklinde (tümden gelim).
Bir gerçeğe varabilmek için âyetler, işaretler, deneyler ve eserler (izler) aklın üzerinde yürüdüğü yoldur. Akıl bunlardan geçerek, bunların ifade ettiği gerçeğe ulaşır. Örneğin, çevresindeki olağanüstü biçimde yaratılan varlıklardan ve onlara ait özelliklerden hareketle bir Yaratıcının varlığına ulaşmak, aklın yukarıdaki tüme varım metodunu kullanmasıdır.
Akıl, çevremizdeki her şeyin (eşyanın) özelliklerini tanıyan, idrâk eden bir kabiliyettir. O insana verilmiş bir manevî kuvvettir. Bir başka deyişle o insana verilmiş bir nur’dur, yani ışıktır. Bu ışık sayesinde insan, çevresinde bulunan şeylerden haberli olur, faydalı şeyleri anlar, zararını idrak eder, bilgileri kalpte korur. İnsan, bu manevî güçle gerekli teorik bilgileri elde eder. Akıl gücü insana doğuştan verilen bir yetenektir. Kişi ergenlik çağına ulaşınca bu güç olgunlaşır. Şüphesiz ki akıl gücü insanlarda eşit değildir, farklı farklıdır.
Bilindiği gibi İslâm’a göre, ancak akıllı insanlar Allah’ın tekliflerinden sorumludurlar. Bir çocuğun mükellef (yükümlü) olma yaşı da akıllı olma ve ergenlik çağına ulaşma zamanıdır. Çocuklar ve deliler İslâm’ın hükümlerinden sorumlu değillerdir. Allah’ın teklifleri (dinin emir ve yasakları) ancak akılla idrâk edilir. Akıl, bu tekliflerin sebebini, hikmetini, yerine getirildiği zaman faydasını, yerine getirilmediği zaman zararını anlayabilir. İslâm akıllı insanlara hitap ediyor ve insanlara akıllarını kullanmalarını emrediyor.
İslâm akla bu kadar önem verirken, onu hiç bir zaman son karar yeri, bilginin, fayda ve zararın son hakemi yapmamıştır. Çünkü aklımızla elde etmiş olduğumuz bilgiler, sınırlıdır. Meselâ, aklımız ölüm olayını, vahyin mâhiyetini, kabirde olanları, âhireti ve âhirette olacakları, Allah’ın zâtını, insanın ruhunu tümüyle kavrayamaz. İslâmî hükümlerin hikmetini ve faydalarını akıl anlar, ama onların sebebini, niçin emredildiklerini tümüyle bilemez. Bir şeyin iyi mi kötü mü olduğuna akıl bir noktaya kadar cevap verebilir; fakat mutlak doğruyu, mutlak
1827] 29/Ankebût, 43
AKIL
- 465 -
faydayı ve eşyadaki nihâî amacı akıl bilemez. Yani akıl her konuda son hakem değildir. Yukarıda geçtiği gibi, insana doğru yolu gösterecek akıl en büyük kazançtır. Ancak sahibini şirkten ve inkârdan; ölümden sonra da ateşten kurtaramayan akıl, iyi çalışan bir akıl değildir.
Akla nakil, yani Kur’an ve onun açıklaması olan Sünnet yön verirse isabetli karar alır. İslâm, aklı son hakem sayan bütün pozitivist düşünceleri ve felsefeleri reddeder. Hevânın (aşırı isteklerin) güdümündeki akıllar doğru hükme, hikmete ve hidâyete ulaşamazlar. 1828
Bütün mertebeleriyle Allah vergisi olan akıl, çalışma ile kazanılmış olmadığı için, bunda çalışma ve insan iradesi sebep değilse de, bunda Allah’ın lutfu ile sahip olduğumuz hissemiz ölçüsünde, düşünen akıl ve bu konudaki uzun tecrübeden elde edilen, alışkanlığa bağlı tahmin kabiliyeti çalışıp kazanmaya bağlı olduğundan, Kur’an’da Allah, bütün insanları bu yola iletip sevketmek için “Düşünüp aklını kullanan bir topluluk için elbette deliller vardır.”1829 buyurmuş ve akıl olmayınca doğrudan doğruya hislerde etkisini icrâ edecek olan mucizelerin, yani âyet ve delillerin büyük bir faydası olmayacağını anlatmıştır.
Kur’ân-ı Kerim’de Akıl
Akıl kelimesi, Kur’an’da 49 yerde ve tümü fiil halinde geçer. İsim olarak hiç geçmez. Bundan yola çıkarak diyebiliriz ki, Kur’an anlayışında salt akıl, kullanılmadıkça potansiyel olarak bir anlam ifade etmez. Aklı devamlı olarak fiil/eylem halinde kullanan Kur’an âyetleri, akletmenin, yani aklı kullanmanın ve doğru düşünmenin önemine dikkat çekmektedirler. Kur’an delil diliyle insanın aklına, his diliyle de onun gönlüne hitap eder. Kur’ân-ı Kerim’e göre insanı insan yapan, onun her türlü fiillerine anlam kazandıran, Allah’ın emirleri karşısında yükümlülük (mükelleflik) altına sokan ve ona sorumluluk yükleyen akıldır.
Aklını kullanmayanları müslüman kabul etmediği gibi insan olarak bile görmez Kur’an. Bazıları, bu akıl gücünü ve yeteneğini kullanmazlar. Özellikle, evrendeki yaratıklara bakıp, Yaratıcıyı idrâk etmezler; ya da O’nun huzurundaki konumlarını, insan olarak durumlarını düşünmezler, akıllarını kullanıp kendilerine faydalı olacak ve onları kurtaracak işleri yapmazlar. Kur’an bu tipleri şu örnekle anlatıyor: “(Hidâyet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar, sağırdır, dilsizdir, kördür; bundan dolayı akıl erdirmezler, düşünmezler.”1830 Aklını gereği gibi kullanmayanlar, sağır, dilsiz ve kör gibidir. Gerçeği duymazlar, dilleriyle ikrar etmezler (dile getirmezler), gözleriyle görüp anlamazlar. Onların akılları bu noktada hiç bir işe yaramamaktadır.
“Gerçek şu ki, Allah katında, yerde hareket edenlerin en şerlisi (kötüsü) akıl erdirmez sağırlar ve dilsizler (düşünmeyen, hakkı duyup söylemeyenler)dir.”1831 İnkârcılar, akıl ni’metine rağmen Allah’ı ve O’nun gönderdiği gerekleri anlamıyorlarsa, akletmiyorlarsa; gerçekleri duyamıyorsa ve hakikatler yerine birtakım saçma sapan sözler konuşuyorlarsa, onlar sağır ve dilsizdirler. Kur’an,
1828] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 38-40
1829] 2/Bakara, 164
1830] 2/Bakara, 171
1831] 8/Enfâl, 22
- 466 -
KUR’AN KAVRAMLARI
insanlığa lâyık olmayan böyle özellik taşıyan kimseleri hayvanlar safında görmüş ve onlardan, yeryüzünde debelenen hayvan diye, hem de o hayvanların en kötüsü olarak söz etmiştir. Aklını kullanmayıp da inkâr, isyan ve sapıklık üzere devam edenlere azaptan başka bir şey yoktur.1832 Cehennem azâbından kurtuluş yolu da akletmek, aklı kullanmak ve Vahy ile gelen gerçeğe teslim olup Allah’a kulluk yapmaktır. 1833
Akıl, eşyadaki düzeni anlama gücüne sahip olduğu gibi, İlâhî gerçekleri de anlama, sezme, onların üzerinde düşünüp yorum yapma, onların hikmetini idrâk etme gücüne de sahiptir. Zaten aklın birinci görevi de budur. “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün peşpeşe gelişinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü gemilerin denizde yüzmesinde, Allah’ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde, aklını kullanan bir toplum için (Allah’ın varlığını ve birliğini ispatlayan) birçok âyetler/deliller vardır.”1834 Bu âyetlere/delillere bakan akıllı insanlar, onları yaratıp yönlendiren Yüce Kuvvet’i idrâk ederler.
Görüldüğü gibi Kur’an bütün insanları akletmeye, aklı gereği gibi ve yerinde kullanmaya davet ediyor. Türkçe’deki deyimle ‘aklını başına alanlar’ hayatın sırlarını çözerler, varlığın ve onun ardından gelen ölümün arkasındaki gerçeği görürler. Kendilerine faydalı olan şeyleri tercih ederler, zararlı olanlardan kaçınırlar. Kur’an, mü’minler için bazı hükümleri sıraladıktan sonra; “İşte Allah, size âyetlerini böyle açıklar; umulur ki akıl erdirirsiniz”1835 buyuruyor. Demek ki mü’minler de akıllarını kullanıp Allah’ın koyduğu hüküm ve kanunların hikmetini anlamak ve hükümleri yerine getirmekle görevlidirler.
“... İlimde ileri gidenler; biz ona inandık, hepsi de Rabbimizin katındandır derler. Bunu ise ancak aklını isabetle kullanabilenler akledip düşünebilir.” 1836
“Bu Kur’an insanlara bir tebliğdir. İnsanlar bununla uyarılsınlar, O’nun tek ilâh olduğunu bilsinler ve akıllarını kullansınlar da düşünüp ibret alsınlar.” 1837
“... Onları müjdele, onlar ki sözü dinlerler ve o sözün en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir, akl-ı selim sahipleridir.” 1838
“Onlara Allah’ın indirdiğine uyun denildiğinde ‘hayır, biz atalarımızın uyduklarına uyarız’ derler. İyi ama atalarınızın aklı bir şeye ermiyorsa da doğru yolu bulamamışlarsa? (yine de onların yoluna mı uyacaksınız?)” 1839
Kur’an, insanları akıllarını kullanmaya dâvet ederken, direkt veya dolaylı olarak aklın hüccet/delil olduğunu ortaya koyar. Meselâ karşı taraftan aklî delil getirmesini ister: “(Ey Rasûlüm!) onlara de ki, eğer doğru söylüyorsanız delilinizi getirin
1832] 10/Yûnus, 100
1833] 67/Mülk, 10
1834] 2/Bakara, 164
1835] 2/Bakara, 242
1836] 3/Âl-i İmran, 7
1837] 14/İbrahim, 50
1838] 39/Zümer, 18
1839] 3/Âl-i İmran, 172
AKIL
- 467 -
(ortaya koyun bakalım).”1840 Yaratıcının tek olduğunu ispatlamak için kıyasa başvurmuştur, bu da akıl yürütmenin delil olduğunu gösterir: “Eğer gökte ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, yer ve gök ikisi de (bunların nizamları) muhakkak fesâda uğrar, bozulup giderdi.” 1841
Kur’an, akıl üzerinde bu kadar durup aklın önemini vurgulayarak, bazı muharref veya uydurma dinlerin “iman akıldan uzaktır; iman akılla ba�ğdaşmaz; Dine girmek ve anlamak için aklı kapıda bırakıp buraya öyle gireceksiniz; Mü’min olabilmek için aklı bir kenara bırakıp sadece kalpten yararlanmak gerekir” şeklindeki anlayışların yanlışlığını belirtiyor.
Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki: “Hiç kimse kendisini hid���������âyete gö-âyet�����e götürecek ya da tehlikeden alıkoyacak akıldan daha faziletli bir şey kazanmamıştır.” 1842
“Akıllı kimse, nefsini kontrol altına alıp ölümden sonraki hayat için hazırlık yapan, âciz insan da nefsinin hevâsına (istek ve tutkularına) uyup da Allah’tan (olmayacak şeyleri) temenni eden kimsedir.” 1843
Allah, Akledesiniz Diye Âyetlerini Açıklıyor
“Allah ayetlerini sizin için işte böyle iyice açıklıyor ki akledesiniz.” 1844
Ey iman edenler! Allah ayetlerini, ibadetleri, şer’i hükümlerini sizin için işte böyle iyice, apaçık bir şekilde açıklıyor ki aklınızı kullanarak düşünebilesiniz, şer’i hükümlerin hikmetini anlayıp size emrolunanları uygulayasınız.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “İşte böyle Allah, hükümlerine delil olan âyetlerini size açıklıyor ki, aklınız ersin, akıl ve anlayış sahibi olasınız. Allah’ın hükümlerini güzelce anlayıp lâyıkıyla tatbik edesiniz de “ölüm” denince, akıllarını kaçıranlar gibi olmayasınız. 1845
Seyyid Kutub diyor ki: “Böylece”... Yani “İncelediğimiz bu bükümleri açıklayışı gibi”. Bu hükümlerdeki açıklayış kesin, ayrıntılı, düşündürücü ve etkileyicidir. Allah size ayetlerini böyle açıklıyor ki, bu ayetlerin içinde gizli olan nimeti, onların pratik hayatınızda açığa çıkan rahmetini ve bu ilahî nimeti düşünesiniz... Ayetlerin açık açık anlatılması ve gerekli kolaylığın gösterilmesi nimetini... İnsanı evrensel barışa götüren nimeti...
Eğer insan bu İlâhî sistemi iyi niyetli ve samimi bir şekilde düşünebilme, onu gerçek yerine oturtabilme başarısını gösterebilse, bu nimete karşı tavırları değişir ve netleşirdi. O zaman teslim olup gerçeği kabullenir, itaat eder ve tüm varlıklarıyla barış ortamına girerdi kaçınılmaz olarak.”1846
Kur’ân-ı Kerim’e Göre Akıl ve Duyu Organlarının Önemi
a) Hiçbir şey bilmeden anne karnından çıkan insana Allah’ı hakkıyla tanıyıp
1840] 2/Bakara, 111
1841] 21/Enbiyâ, 22
1842] Nak. Müfredat, s. 511
1843] İbn Mâce, Zühd 31, Hadis no: 4260, 2/1423; Tirmizî, Kıyâmet 25
1844] 2/Bakara, 242
1845] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 1/432-434.
1846] Seyyid Kutub, Fîzilâli’l-Kur’an, Dünya Yayınları: 1/10.
- 468 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şükretmesi için (düşünme ve bilgiyi yorumlama aracı) kalp ve duyu organları verilmiştir. 1847
b) Allah’tan gafil olanlar, kendi iradeleriyle duyu organlarını ve kalplerini fıtratları doğrultusunda kullanmadıkları için Allah onların kulak ve kalplerini mühürlemiş ve gözlerine perde çekmiştir. 1848
c) Duyu organlarını ve düşünce sistemini gereği gibi kullanıp Allah’a teslim olamayanlar, insanlıklarını kaybederler, hayvandan daha aşağı derekeye düşerler. 1849
d) Aklın merkezi kalp ve duyu organları, yaptıklarından (ve yapmak zorunda olup yapmadıklarından) sorumludur. 1850
e) Gerçek körler, kafa gözü görmeyenler değil; kalp gözlerini, basiretlerini kaybedip, tarihten ibret almayan ve geçmiştekilerin işlediği hataları tekrar edenlerdir. 1851
İslâm’da Aklın Önemi ve Değeri
Kur’ân-ı Kerim’e göre insanı insan yapan, onun her türlü davranışlarına anlam kazandıran ve İlâhî emirler karşısında sorumluluk altına girmesini sağlayan şey aklıdır. Din, akıllılara gönderilmiştir. Kur’an’da akıl kelimesi kırk dokuz yerde ve hep fiil şeklinde geçmektedir. Bu âyetlerde genellikle akletmenin, yani aklı kullanarak doğru düşünmenin önemi üzerinde durulmaktadır. Kur’an’a göre akıl “bilgi edinmeye yarayan bir güç” ve “bu güç ile elde edilen bilgi” şeklinde tarif edilmiştir. Dinin sorumluluk yüklediği akıl, birinci anlamdaki akıldır.
Kur’an’da akıl; düşünmek, ibret almak, öğüt almak, hidâyete ermek, cehaletten kurtulmak, kâinattaki ve kendi içindeki hakikatleri anlamak, gönülden kör, sağır, dilsiz olmamak için Kur’an’da akla vurgu yapılmaktadır. Aklın önemi, özellikle Kur’an’ın mânâsının, İslâm’daki emir ve yasakların ve bunların hikmetlerinin anlaşılması içindir. Düşünmek, doğruyu bulup ona teslim olmak içindir. Kur’an birçok âyetinde insanları düşünmeye, anlamaya, zikretmeye davet etmektedir. Tüm bu faaliyetler aklın birer fonksiyonudur.
Allah’a hakkıyla kulluk edebilmek için, Kur’an’ın ne dediğini anlamak, neleri yapmak ve nelerden kaçınmak gerektiğini bilmek gerekir. Bu ise ancak akıl sayesinde mümkündür. Bu anlamda akıllı olmak, aklı kullanıp Kur’an’ı anlamaya çalışmak kadın - erkek her müslümanın görevlerindendir.
İnsan aklı sayesinde taklitten kurtulur. Neye, niçin inandığını kavrar. İslâm dini akıl sahibi insanları muhatap alır ve onlara sorumluluk yükler. “Aklı olmayanın dini de yoktur” ifadesini bu anlamda düşünmek gerekir.
Bütün İslâm âlimleri aklı, insanın dinin emir ve yasaklarıyla sorumlu
1847] Bk. 16/Nahl, 78
1848] Bk. 2/Bakara, 7; 16/Nahl, 108
1849] Bk. 7/A’raf, 179
1850] Bk. 17/İsrâ, 36
1851] Bk. 22/Hacc, 46). Yine aynı konuyla ilgili diğer âyetler için Bk. 8/Enfâl,2; 21/Enbiyâ, 45; 10/Yûnus, 31; 32/Secde, 9; 45/Câsiye, 23; 5/Mâide, 83; 2/Bakara, 75; 31/Lokman, 7; 11/Hûd; 20, 23
AKIL
- 469 -
tutulmasının temel şartı olarak söylemişler, akıldan yoksun olanlara hiçbir sorumluluğun yüklenemeyeceği görüşünde birleşmişlerdir. Meselâ; namaz, oruç, zekât, hac gibi ibâdetleri yerine getirebilmenin ilk şartı âkıl-bâliğ olmak, yani deli olmamak ve ergen olmaktır. Ayrıca zamanının en akıllısı olmayı (fetânet) peygamberlerin temel vasıflarından kabul etmişlerdir. İslâm âlimleri, imandan sonra en büyük nimet olarak gördükleri akla, dünya ve âhiret mutluluğunu kazanmaya vesile olması dolayısıyla büyük değer vermişlerdir.
Akletmek, Aklı Kullanmak
Akletmek gerçek ilim sahibi olanların niteliğidir. Gerçek akıl sahipleri, gerçek âlimlerdir. “Biz meseleleri insanlar için açıklıyoruz, ama onları âlimlerden başkası akletmez.” 1852
Aklın görevi; araştırma, düşünme ve gerçeği bulmadır. Araştırmayan, düşünmeyen akıl, görevini yerine getirmemiş akıldır ki, sahibini hayvandan daha aşağı duruma sürükler. Akıl çalışmayınca görevini yerine getiremez ve sahibini taklid bataklığına düşürür. Taklid ise, araştırma ve düşünmenin baş düşmanıdır. Allah, kitabında taklidi, donukluğu kınarken; araştırıcı aklı övmektedir. İslâm taklidçiliğe karşı çıkmıştır. Çünkü taklidçilik, Allah’ın insana en büyük nimetlerinden olan aklı kullanmamak, başkalarına körü körüne uymaktır.
Allah ile birlikte başka bir ilâhın olmadığını akıl bulmak zorundadır. O’nun asıl görevi bu yüce gerçeği bulmak ve ona göre yaşamaktır. Akıl Allah’ı bulmanın yanında O’na şükretmeyi de bilecektir. Aklı ile Allah’ı bulan ve O’na şükreden sıkıntıda olsa da bahtiyardır. Allah’ı bulamayan ise, bollukta olsa bile yine de bedbahttır.
Aslında gerçek akletme ve bilme gücüne sahip olmayanlar, yani Allah’ın verdiği aklı kullanmayanlar, kafaları küflenmiş, kalpleri mühürlenmiş ve mânevî pisliklerle kararmış olanlar, bilgi ve kültürleri büyük zannedilse bile, gerçek cahillerdir. “Onların bu konuda ilmi yok, sadece atıp tutuyorlar.”1853; “Hevâsını ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim üzere sapıtıp, kulağını ve kalbini mühürleyip gözü üzerine de perde çektiği kimseyi gördün mü?”1854; “Allah kalplerini mühürledi, artık bilmezler.”1855; “Allah, bilmeyenlerin kalplerini işte böyle mühürler.” 1856
Kâfirler ve müşrikler hiç akletmeyenlerdir; kalbî duyularını bütün bütüne köreltenler, kalpleri mühürlenenlerdir. “Allah katında hayvanların en şerlisi, akletmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.”1857; “Sağır, dilsiz ve kördürler de, akletmezler.”1858; “...Bunlardan bir grup vardı, Allah’ın Kelâmı’nı işitirlerdi de, onu aklettikten sonra, bile bile tahrif ederlerdi.” 1859
Akıllı olmayan ve aklını gereği gibi kullanamayanlar şunlardır:
1852] 29/Ankebût, 43
1853] 43/Zuhruf, 20
1854] 45/Câsiye, 23
1855] 9/Tevbe, 93
1856] 30/Rûm, 59
1857] 8/Enfâl, 22
1858] 2/Bakara, 171
1859] 2/Bakara, 75
- 470 -
KUR’AN KAVRAMLARI
• Akıl - bâliğ olmayan küçük çocuklar.
• Akıl bakımından reşid olmayan zekâ özürlüler.
• Aklını yitirmiş olan deliler.
• Aklını kullanmak istemeyip körü körüne başkalarını taklit edenler.
• Liderlerine, büyüklerine aşırı güvenip, kendi yerine onların düşünmesini yeterli görenler.
• Kâfir ve müşrikler.
Aklın Gücü, Sınırı ve Sorumluluğu
İnsan, canlı olmasının bir sonucu olarak, zorunlu temel ihtiyaçlarını karşılamak için çeşitli davranışlar ortaya koyar. Bu davranışlar, vücudun maddî yönünü tatmin etmeye dönüktür. Bu ihtiyaçları giderme hususunda, insanı diğer canlılardan farklı kılan özelliği, özgür seçimidir. Özgürce seçmek için ise akıl sahibi olmak gerekir. Yani seçme, karar verme, ortaya çıkarma gibi davranışların temeli akıldır. Bu özellik insanın diğer canlılar karşısındaki ayrıcalığıdır.
Aklın nasıl kullanılacağı, gücünün ve sınırının ne olduğu, elde ettiği bilginin nasıl oluştuğu gibi sorular insan zihnini meşgul eden sorulardır. İnsanın tabiatla, çevresiyle, kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişki onu muhataplarını tanımaya sevkeder. İnsanın yaratılanlar ile kendi arasında kurmuş olduğu bu ilişki aklî bir çabadır. Bu esnada aklını kullanarak elde ettiği değer, bilgi adını alır. Buradaki akıl, akletme gücünü, elde edilen bilginin doğru ya da yanlış olmasını, aklın gereği gibi kullanılıp kullanılmadığını gösterir. İnsan aklı ile tabiatı anlarken, vahiy ile İlâhî hakikatleri bilebilir. O halde aklın görevi; gerek tabiattaki, gerek Kur’an’daki âyetleri anlamak ve Allah’a ulaşmaktır.
İnsanın tabiatı anlamaya çalışması sonucu ortaya çıkan bugünkü modern teknoloji, elektriğin icad edilmesi, uçak, gemi, denizaltı yapımı, tıp alanındaki ilerlemeler sonucu verem, tifo, kolera, kuduz gibi hastalıkların tedavisinin bulunması, yapılan kazılar sonucu insanlık tarihi ve dünyanın geçmişi hakkında elde edilen bulgular, yapılan uzay araştırmaları, deniz altında, volkanlarda yapılan incelemelerle gelen ve sürekli yenilenen teknoloji ile ortaya çıkan yeni gerçekler, başlı başına küçük bir kâinat olan insanın kendisini tanımaya çalıştıkça ortaya çıkan sonuçlar vs. aklın gücünü gösteren bizzat yaşayarak gördüğümüz somut örneklerdir.
Allah insanoğluna eşyanın isimlerini öğretti. İnsan tüm bu hakikatleri aklını kullanarak ortaya çıkarmaktadır. Zaten insanın melekten üstün olmasının altındaki gerçek, eşyanın isimlerini bilmesi ve zamanla bu gerçeklerin ortaya çıkarılmasıdır.
Akıl, bunca önemine rağmen; vehim, hayal, kişisel çıkar, hevâ ü heves, gazap ve şehvet gibi yanıltıcı duyguların etkisine açıktır. Onu bu olumsuz güçlerin tesirinden ancak vahiy kurtarabilir. Bir de şeytanın vesvesesi, kötü amelleri süsleyip güzel göstermesi, akla zarar veren tutkular, tiryâkilikler, fanatiklikler, içki, uyuşturucu gibi aklı gideren hususlar, İslâm dışı düzen ve çevrelerin aklı çelen, onu yanlış istikametlere yönlendiren, çarpıtan, sadece dünya ile ve basit çıkarlarla meşgul edip sınırlandıran durumlar hesaba katılırsa, selîm (sağlıklı)
AKIL
- 471 -
aklın ve fıtratın korunmasının zorluğu ve böyle bir aklın ne derece doğruyu bulup teslim olacağı değerlendirilmelidir.
Akıl yürütmenin, düşüncelerin insanı yanılttığı da olur. Bu herkes için geçerlidir. İnsanın his ve duyu organları da hata yapabilir. Meselâ, fenle, psikoloji ile ilgili eserlerde görme duyusu için bir sürü hata sayılır. Göz yanılmaları gibi hususların önemli bir bölümü, aslında aklın yanılmasıdır. Akla gelince, çoğu zaman insan, deliller getirerek bir sonuca vardığı halde, bir anda delillerin tamamen yanlış olduğunu gördüğü olur. Bu gerçeğe rağmen, safsatacıların dışında hiç bir düşünür, hiç bir akıllı, yanılma payından dolayı aklı terk etmeyi tavsiye etmeye kalkmamıştır. Ama, hataların neyle ve nasıl düzeltileceği konusunda da ittifak edemediklerini görmekteyiz.
Kur’ân-ı Kerim, aklın hataları için birçok sebep ve kaynak zikretmiştir. Bunlardan birisi, insanın, yakîn yerine zanna itibar etmesidir. “Yakîn”, şüpheden kurtulmuş, doğru, sağlam ve kesin bilgi, doğru ve kuvvetle bilme demektir. “Zan” ise, sanma, tahmin etme, ihtimale göre hükmetme, şüphe ve tereddüt demektir. Yani, doğruluğu kesin olarak bilinmeyen bir şeyi doğru saymak, acele ve peşin yargılara saplanmak, kalabalıklara ve geleneklere/ataların yoluna körü körüne uymak aklı saptıran zan yollarıdır. “Onların (müşriklerin) çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz.”1860 İnsan, her zaman için her meselede yakîne tâbi olup zannı yakîn yerine kabul etmemeye dikkat ederse, yanlışlığa da düşmez. Her zaman ve her konuda yakîne ulaşamayabilir, zan ve ihtimale zorunlu olarak uyabiliriz. Ama, zannı ve ihtimali kendi yerinde kabul etmeli, bunları yakîn/kesin doğrular olarak sunmamalıyız. Kur’an, bu konu üzerinde titizlikle durmaktadır. Kitabımız, insanın en büyük fikrî uçurumunun yakîne/kesin gerçeğe varmadan zan ve ihtimal peşine düşülmesi olduğunu belirtiyor. Rasûl-i Ekrem’e ve dolayısıyla tüm mü’minlere hitaben şöyle buyuruyor: “Eğer yeryüzünde bulunan insanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz ve ancak yalan konuşurlar.”1861 Ve şöyle emredilir: “Hakkında bilgi sahibi olmadığın (hakikatine varamadığın) şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.” 1862
Aklı ve düşünceyi çeldirip fikirde hataya sebep olan ikinci mesele, taklittir. Bu, özellikle toplumsal meselelerde söz konusu olan bir şeydir. Çoğu insanlar, kalabalıklara uyar ve toplumun inandığı şeye inanır, birlikte yaşadığı kimseler veya geçmiş nesiller neyi kabullenmişse, onlar da aynısına hiç bir delil ve mantık aramadan uyarlar. O yüzden yıkılması gereken putlar içinde, toplum ve gelenek putu, ataların yolunu kutsallaştırma putu büyük putlardır. Kur’an, bütün insanlara şöyle der: Bir deliliniz olmadan geçmişlerinizin kabul ettiklerini tamamen kabul veya tamamen reddetmeniz yerine; her şeyi akıl ve vahiy terazisiyle ölçün de, doğruluk ve yanlışlığını öyle anlayın. Geçmişte nice davranış ve fikirler vardır ki, yanlış oldukları halde halk onları kabul etmiş veya doğru oldukları halde halk cahillikleri yüzünden onları reddetmiştir.
Kur’an, geçmişlere (soya, atalara) tâbi olmayı akla ters düşen bir husus olarak zikreder: “Onlara (müşriklere): ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman
1860] 10/Yûnus, 36; Yine Bk. 6/En’am, 116; 45/Câsiye, 24
1861] 6/En’am, 116
1862] 17/İsrâ, 36
- 472 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onlar, ‘hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış (şuursuz), doğruyu da bulamamış idiyseler? (Onların şuursuzluğunu devam mı ettireceksiniz?)”1863 Bu âyetten anlıyoruz ki, bir düşünce ve davranışın eskiliği, onun ne doğruluğunu gösterir, ne de yanlışlığını. Eskiden beri doğru kabul edilen ve âdet halinde yaşan hususların, eski ve köklü olması onun doğruluğuna delil olamayacağı gibi, her eskinin de yanlış olması gerekmez. Eskimek, maddî şeylerde olabilir; fakat evrenin gerçekleri, üzerinden zaman geçmekle eskiyip yıpranmaz.
Meselâ, “Bir toplum, kendindeki özellikleri değiştirmedikçe Allah, onların durumunu değiştirmez.”1864 Bu âyette açıklanan hakikat, ebediyete kadar devam edip, doğruluk ve sağlamlığını olduğu gibi korur. Kur’an diyor ki, her meseleye akıl ve fikir yoluyla bakmalı, başkaları hoşlanmıyor diye doğru bir görüş, sadece filan ünlü adama aitmiş diye kabul edilmemeli, bizzat insanın kendisinin meseleleri araştırıp her şeyin gerçeğine varması gerekir. Toplumun istediğini yapmak, çağa veya geçmişlere uyup onları körü körüne taklit etmek gibi Kur’an’ın şiddetle kınadığı bu konuyu, fıkıhtaki bir mezhebi ve müctehidleri taklit ile birbirine karıştırmamalıyız. Çünkü bu fıkıh dalında uzman olanlara müracaat etmek anlamındadır ve yukarıda değindiğimiz meseleler ile hiç bir ilgisi yoktur. Tam tersine âlimlere danışmak Kur’an’ın emridir: “Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline, bilenlere sorun.” 1865
İnsanın aklını çelip hataya sürükleyen önemli sebeplerden biri de Kur’an’a göre hevâ ü hevese ve nefsânî isteklere uyup garaz üzerinden meselelere bakmaktır. “Hevesler geldi mi, gönül kararır; perdeler çekilip gözler kapanır.” İnsan, hevâ ve heveslerinden arınmadığı müddetçe doğru düşünemez. Yani akıl, nefsânî isteklerin işe karışmadığı bir yerde doğru hüküm verebilir ancak. Kur’an, hevâ ve hevese uymanın fikrî kaymaları doğuracağını birçok yerde belirtmiştir. Bunlardan biri şu âyettir: “Bu putlar, sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Hâlbuki kendilerine Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir.” 1866
Akılların derecelerindeki değişiklik, eksikliklerinden ileri gelir. Yoksa esas itibariyle akıllar için yol birdir. O da doğru yoldur, sırât-ı müstakim olan Allah’ın vahiyle bildirdiği, Rasûlleriyle gösterdiği/hidâyet ettiği İslâm’dır.
Akıl, ölüm olayını, kabirde olanları, vahyin mahiyetini, melekleri, âhireti, Allah’ın zâtını tam olarak kavrayamaz. Bunlar aklın idrâk sahasının dışında olan gayba ait hususlardır. Aklın faaliyet alanı ise bu kâinat ile (hatta onun çok küçük bölümü ile) sınırlıdır. Akıl gayba ait meselelerde mutlak gerçeğe ulaşamaz. Zaten Allah Teâlâ insana böyle bir görev ve sorumluluk da yüklememiştir. İnsan meraklı bir varlık olduğu için ölüm ve ötesi ile ilgili de yorum yapar. İster ölüm ve ötesi ile ilgili, isterse gaybla ilgili gereken tüm bilgiler vahiyle bildirilir; akla düşen şey ise vahyi tasdik edip imanın kalpte kökleşmesine katkıda bulunmaktır. Gayb ile ilgili meselelerde yapılan akıl yürütmelerin hiçbiri için “bu kesin doğrudur” denemez.
1863] 2/Bakara, 170
1864] 13/Ra’d, 11
1865] 16/Nahl, 43; 21/Enbiyâ, 7
1866] 53/Necm, 23; Murtaza Mutahhari, Kur’anî Araştırmalar Tûba Y. c. 1, s. 55-70
AKIL
- 473 -
Özetle;
1) Aklın, Kur’an’ı ve sahih sünneti sorgulayan bir konumda olmaması,
2) Aklın, Kur’an ve sünneti anlamaya çalışması ve onun hizmetinde olması,
3) Tabiatı anlamaya çalışırken, tabiata, içindeki tüm canlı varlıklara ve kendi hemcinslerine zarar vermemesi, bunların tümüyle uyum içinde olması aklın sorumluluğudur.
Akıl iki şekilde kullanılabilir. Bu kullanımlardan biri insanı dünya ve âhiret saadetine götürürken; diğeri hüsranda bırakır. Eğer insan aklını her şeyden üstün görür, tek ölçü ve tek hâkim kabul ederse, bu düşünce onu küfre, dalâlete ve sapıklığa götürür. Aklın bu tür kullanımı, Kur’an’a göre aklı kullanmamaktır, akılsızlıktır. Fakat aklını usûlüne göre ve Kur’an’ın ruhuna uygun bir şekilde kullanır ve bu nimetin farkına varırsa, o zaman akıl, sahibini hakikati keşfetmeye, dünya ve âhiret saâdetine iletir.
Akıl Emniyeti
Önce “akıl nedir?” sualine cevap arayalım. Arapça’da “hayvanı bağlamak ve tutmak” gibi mânâlara gelir.1867 İnsanı zararlı fiillerden alıkoymak ve imsak mânâsına gelen akıl, ıstılâhi olarak “Bilmek, anlamak, şuurlu olmak” gibi mânâlar ifade eder.1868 Çoğulu “ukûl”dür. İnsanın zarûrî ve nazarî bütün ilimleri, akıl vasıtasıyla kavradığı inkâr edilemez. Dikkat edilirse günümüzde akıl, “beyin” denilen organın bir fonksiyonu gibi mütalaa edilmektedir. Hâlbuki İslâm uleması aklı: “Kalpte bulunan, hak ve bâtılı ayırt etmede vasıta olan nurdur” şeklinde tarif etmişlerdir. Bu tarif temelde, şu âyet-i kerimeye dayanır: “Andolsun ki, biz cin ve ins’ten bir çoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, bununla idrak edemezler. Gözleri vardır, bunlarla göremezler. Kulakları vardır, bunlarla işitemezler. Onlar dört ayaklı hayvan gibidir, hatta daha sapıktırlar. Onlar gaflete düşenlerin ta kendileridir.” 1869
Bu âyet-i kerimede geçen yefkârûne biha ibaresi, kalple alâkalıdır. Yefkârûne, ince idrak ve keskin kavrayış mânâsına gelir. “Fıkıh” kelimesi de aynı mânâdadır.1870 Kâfirlerin ve müşriklerin kalplerinin bulunduğu, fakat bununla idrâk edemediklerini esas alan İslâm ûleması “akıl kalpte bulunan bir nurdur” tarifini esas almıştır. İnsanın mükellef olması, aklî melekelerinin sıhhatli olmasıyla yakından alâkalıdır.1871
Kur’ân-ı Kerim’de: “Ey iman edenler... İçki, kumar, (tapmaya muhsus) dikili taşlar, fal okları ancak şeytanın amelinden birer murdardır. Onun için bunlardan kaçının ki, muradınıza eresiniz” 1872 buyurulmuştur.
1867] İbn-i Manzur, Lisânu’l Arab, c. XI, sh. 458.
1868] Geniş Bilgi için bkz.: İbn-i Haldûn, Şifaü’s Sail li Tezbihi’l Mesail, Ist.1957, Prof. M. Tanci neşri, sh. ıs-24.
1869] 7/A’râf, 179
1870] Mehmed Vehbi Efendi, Hülasatü’I Beyan fi Tefsirû’l Kur’ân, İst.1968, c. V, sh.1808.
1871] Geniş bilgi için bkz.: Sava Paşa, İslâm Hukuk ve Nazariyatı Hakkında bir Etüd, Ank.1956, c. Il, sh. 319-350. Ehliyeti tenkis ve mes’uliyeti tahfıf eden haller izah edilirken cinnet, hafıza zaafı, küçüklük [çocukluk] ve ateh [bunama] üzerinde durulur. Aynca sekr hâli izah edilir. Bunların tamamı akılla ilgilidir.
1872] 5/Mâide, 90
- 474 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İmam-ı Gazzalî: “Hadd-i Şürb (içki cezası) insanların aklî melekelerini muhafaza içindir. İlâhî teklife muhatab olan akıl, ancak bununla muhafaza edilebilir”1873 hükmünü zikreder. Kumar’ın, tapmaya mahsus dikili taşların (Tâğutların heykeli vs. gibi) ve fal oklarının da, insanın aklî melekelerini tahrip ettiği bilinmektedir. Çünkü bunlarla şeytanın kalbe vesvese verdiği, haber-i sâdık’la sabittir. Âyet-i kerimede bunların tamamı, şeytana has ameller olarak nitelendirilmektedir. Akıl, kalpte bulunan bir nur olduğuna göre, şeytan bu vasıtalarla aklı perdelemeyi esas alıyor, demektir.
Sihir, kehânet, ilm-i remil ve bunun gibi fiillerin haram kılınması da, akıl emniyetiyle yakından alâlakalıdır.1874 Bu noktada biraz kehânet üzerinde durmakta fayda vardır. Kehanet, kâinatın geleceğine ait haber vermek ve esrarı (gizli sırları) bazı vasıtalarla bildiğini iddia etmektir.
İdeolojik sistemlerin tamamı, gaibten haber verme, geleceğe hükmetme ve istatistiklere dayanarak gizli sırları çözmeye çok önem verirler. Son yıllarda “Masum imam ve her sırra vâkıf mahfuz şeyh” teorileri de, ümmet arasında yayılma temayülü göstermektedir. Bütün bunlar “akıl emniyetine” vurulan darbelerdir. Ayrıca filozofların ve ideologların “aklı putlaştırdığı” gerçeğini dikkate alarak, sırf onlara muhalefet niyetiyle, aklın fonksiyonlarını iptal eden mü’minlere de rastlanmaktadır. Unutmayalım ki “ifrat” ve “tefrit”; akıl emniyetine vurulmuş en büyük kelepçedir. Unutmayalım ki, akıl zaruri bir vasıtadır. Ancak yeterli değildir; vahye daima muhtaçtır.1875
İnsan Hakları ve Özellikle Akıl Emniyeti Bağlamında İslâm-Câhiliye Karşılaştırması
Hiç bir düzende (bâtıl dinde) görülemeyecek kadar insan haklarını gözeten İslâm, insanın şu haklarını korumaya alır:
a- Din emniyeti: İslâm, din hakkını ve dini yaşama hürriyetini güvence altına alır.
b- Nefis (can) emniyeti: İslâm, yaşama hakkını temin eder.
c- Akıl emniyeti: İlim ve tefekkürü emreden İslâm, içki ve uyuşturucu gibi akla zarar verecek şeyleri yasaklar ve aklı her türlü ârızalardan koruyucu tedbirler alır.
d- Nesil emniyeti: Irzın, şeref ve namusun korunmasını, sağlıklı nesiller yetiştirilmesini temin için İslâm, gerekli her türlü ortamı hazırlar.
e- Mal emniyeti: İslâm, malı korumak için, hırsızlık vb. suçlara giden yolları tıkadığı gibi, insanlara yeterli geçim kaynaklarına sahip olma hakkını ve
1873] İmam-ı Gazzalî, el-Mustasfa min İlmu’I-Usûl, Beyrut,1937, c.I, sh.287 vd.
1874] Fukaha “Haram olan ilimleri”tasnif ederken, felsefe üzerinde hassasiyetle durnıuştur. İmam-ı Gazzalî el Munkız isimli meşhur eserinde, felsefenin mahiyetini ve filozofların küfrünü isbata gayret etmiştir. İbn-i Abidin, Reddü’I-Muhtar isimli eserinde (İst. 1982, c. I, sh. 43 vd.) bu konu üzerinde durur. Haram olan tefekkür değildir. Tevhidi reddedip, insanlar üzerine hüküm koymak suretiyle, sistem kurmaya çalışmak ve kat’i nassların zıddını isbat için demogaji yapmaktır. Günümüzdeki ideologların yaptıklan da budur. Tefekkür ile karıştırılmamalıdır.
1875] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, İnkılap Yayınları, s. 42-44
AKIL
- 475 -
imkânını tanır.
Yani İslâm, her insanın onurunu, nâmusunu, özgürlüğünü, dinini, malını, canını, geçimini ve işini garanti altına alır. İslâm, insan hakları konusunda hâlâ ulaşılamaz durumdadır. İnsanî kardeşlik prensibine yer verir. Irkçılığı ve takvânın dışında üstünlük anlayışlarını reddeder. İslâm’ın emir ve yasakları, hükümleri, ibâdetleri, ceza anlayışı... eşitliği ispat etmektedir. Diğer düzenlerde bu denli eşitlik teoride bile yoktur. Ama eşitlik adına adâletsizliğe de göz yummaz. İslâm, kadın-erkek eşitliği diyerek cinsel farklılıkların gözardı edilip istismar edilmesine, insanların sömürülüp zulmedilmesine yol açacak aşırılıklara da geçit vermez.
Evrensel prensipler getiren İslâm, toplumda din ayrılığı gözetmeksizin din, akıl, mal, can ve nesli korumaya yönelik hükümler getirmiş ve bunları korumak için çok ciddi tedbirler almıştır. Din; akide esaslarına inanmak ve amelî hükümlerini günlük hayatta uygulamak sûretiyle korunur. Akıl; sarhoş edici içkilerden sakınmak ve ruh sağlığına dikkat etmekle; can, kısas hükümlerinin uygulanmasıyla; nesil ise, zinâdan sakınmakla koruma altına alınır. Mal ise, topluma Allah korkusuna dayalı bir eğitim vermek, zekât ve infak gibi sosyal adâleti uygulamak ve hırsızlık gibi suçlara caydırıcı cezalar vermekle korunur.
İman’ın filolojik açıdan iki anlamı vardır: Başkalarına güven vermek ve güven içinde olmak. İman sahibi kişi, yani mü’min, hem inandığı gücün sağladığı güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına güven veren demektir. Allah’ın buyruklarını yerine getirerek, O’nun güven çemberine giren mü’min, içinde yaşadığı toplumda da güvenilen, kendisinin sahip olduğu her şeyi emanet olarak kabul eden ve hiçbir emanete asla ihanet etmeyen kimsedir, öyle olmalıdır. İslâm, her şeyden önce, kendi bağlılarını, her konuda ve her konumda Allah’tan korkan, O’na vereceği hesaba hazırlanan, sahip olduğu nimetlere sınav bilinciyle bakan ve o nimetleri başkalarıyla paylaşmaya çalışan inançla eğitir.
İslâm’ın dışındaki rejimler anlamında câhiliye ise; insan hakları, hümanizm, özgürlük gibi içini boşalttığı sloganlar altında insana çeşitli yönlerden zulmetmekte, bireysel ve sosyal adalete ters uygulamalarla yeryüzünde fesat üretmektedir. İslâm’ın yaşanmadığı, câhiliyyenin hâkim olduğu yerlerde ise emniyet/güven yoktur! Bugün insanlık câhiliye egemenliğinde böylesine haksızlık ve adâletsizliği küresel biçimde yaşamaktadır.
Bazı çevreler, yani laiklik ve Kemalizm dinine mensup olanlar, bu yapılanın gayet doğal ve doğru olduğunu, bizim istediğimiz İslâmî bir sistem olmuş olsa, tersinden aynısını bizim de yapacağımızı ileri sürebilirler. Hayır, bu yapılanlar hiçbir özgür vicdanın kabul edemeyeceği bir köleleştirme, başka dinden hiçbir şahsın kabul edemeyeceği dinî baskı ve dayatmadan ibarettir. Tâğutların, Atatürk ilkelerine uygun olarak kendi hevâlarından kanun ve hükümler çıkarıp insanlara dayattıkları bu tür despot yönetim yerine, Allah’ın indirdikleri hâkim olsaydı, böyle İslâmî bir yönetimde kesinlikle biz Müslümanlar dinimizi başkalarına zorla uygulatma yoluna gitmezdik. İnsanlar hangi dini özgürce seçiyorsa o dini rahatlıkla öğrenip uygulayabilecekleri ortamlar hazırlamak zorunluluğu hissederdik. Tabii ki, okullarımızda, radyo ve tv. programlarımızda kendi dinimizi tebliğ ederiz, ama başka dinden hiç kimseyi bizim gibi ibadete zorlamayız. “sizin dininiz size, benim dinim bana” der, onların taptıklarına ibâdet etmeyip, onların da bizim ibadet ettiğimiz zâta kulluk yapmayacaklarını kendi dinlerinin
- 476 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gereği kabul ederiz. Etmek zorundayız. Çünkü Kur’an bunu emrediyor, dinde ikrâhın/zorlamanın olamayacağını vurguluyor. Biz, dinimizi uygun olan ortamlarda açık ve net şekilde tebliğ ederiz, başkalarının dinine sövmeyiz. Kendimizin Müslümanlığı tümüyle yaşama hakkımız olduğu gibi, başkalarının da kendi dinlerinin gereklerini yerine getirmelerine kesinlikle müdâhale etmeyiz. Tebliğ ettiğimiz dinimizin adını net olarak koyar, insanları net olarak ona dâvet ederiz. Çünkü bizim dinimiz, sonucuna katlanmak kaydıyla her insana istediği dini seçme ve o dine göre yaşama özgürlüğü vermiştir.
Bu topraklarda çocukların ve yetişkinlerin Kur’an ve Sünnet istikametinde özgürce eğitim göreceği ve hiçbir puta, şirke, câhiliye uygulamalarına, hakla bâtılın karıştırıldığı bilgi kirliliğine bulaştırılmadan ilim ve terbiye alacağı kurumlara izin verilmemektedir. Bu konu, aynı zamanda “nesil emniyeti” konusunun sınırlarına da girmektedir.
Akıl ve beden sağlığını gideren her çeşit içkiyi ve insanlar arasında düşmanlığı, kini sokan, Allah’ı zikirden ve namazdan alıkoyan her çeşit kumar ve gayr-ı meşrû eğlenceyi yasaklayan Rabbimize hamd ve şükürler olsun! Pragmatist ve kapitalist tuzaklara düşmeyerek helâl yol dışına taşmadan geçimini temin eden ve kazandığı paraları resmî ve gayr-ı resmî kumar masalarında ve içki kadehlerinde tüketmeyen, beden ve ruh sağlığını koruyan, imanını çaldırmayan Müslümanlar, dünyada huzura âhirette sonsuz ödüle aday insanlardır.
Akıl Hastalığı
Düşünme, anlama, idrâk etme; karar verme ve tedbir alma yeteneklerindeki eksikliğe akıl hastalığı denir.
İslâm’da kişinin yaptığından sorumlu tutulması, akıllı olmasına bağlanmıştır. Çünkü emir ve yasakların muhâtabı akıl sahibi kişilerdir. Kur’ân-ı Kerîm’de akıldan söz eden pek çok ayet vardır. Meselâ:
“Ey akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır, böylece korunursunuz.”1876
“Siz kitabı okuduğunuz halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” 1877
“Ey kitap ehli, neden İbrahim hakkında tartışıyorsunuz? Oysa Tevrat da, İncil de ondan sonra indirilmiştir. Düşünmüyor musunuz?” 1878
Akıl ve temyiz kabiliyeti arızalanınca, kişinin dinî yükümlülükleri kalkar. Burada dikkat edilecek husus, tasarruf sırasında, iyi ile kötüyü ayırdetme kabiliyetinin mevcut olup olmadığıdır. Çünkü bazı akıl hastalıkları temyiz kudretini devamlı sûrette kaldırırken, bazı hastalıkların temyiz gücünü kaldırması sürekli değildir. Hasta aklı başında iken yaptığı iş ve tasarruflardan sorumludur. Meselâ, sar’alıların iki sar’a nöbeti arasındaki zamanda aklı başındadır. Yahut uykuda gezenler, diğer zamanlarda temyiz kudretine sahiptirler.
Akıl hastalığı yirmi dört saatten fazla sürerse namaz; Ramazan ayı süresinde devam ederse oruç; bir yıl geçerse hac ibâdetlerinden sorumluluk kalkar.
1876] 2/Bakara, 179
1877] 2/Bakara, 44
1878] 3/Âl-i İmrân, 65
AKIL
- 477 -
İyileşince bunları kaza etmek gerekmez. Zengin olarak bir yıl geçince de o yılın zekâtı düşer. Ancak Hanefiler dışındaki fâkihlere göre ise zekât, mâlî bir vergi sayılır ve velîsi bunu akıl hastasının malından verir.1879
Akıl hastaları mal telefinden şahsen değilse de mâlen sorumludurlar. Meydana getirdikleri zarar, mallarından tazmin edilir. Suç işlemeleri halinde bedenî ceza uygulanmaz.1880
Aklî Delil
Delîl; “Mürşid, rehber, kılavuz” anlamlarına gelir. Istılahta ise, “bilinmeyen şeylerin bilinmesini mümkün kılan şeydir.” Veya “kendisine iyice bakarak ve düşünerek, istenilene götüren şeydir.”1881
Delîl, bize rehberlik eder ve bir şeyin doğru veya yanlış oluşu hakkında bizi bilgi sahibi ederek yol gösterir. Olumlu veya olumsuz, hüküm vermemizi sağlar. Delille öğrenilen ve doğruluğu kanıtlanan şeye “medlûl” denir.
Delîller bir bakıma, aklî ve naklî (sem’î) olmak üzere ikiye ayrılır. “Vahye ve işitmeye dayanan delîle” naklî delîl denir. Naklî delile dînî delîl de denmektedir. Kur’an ve hadislerin bildirdikleri, naklî delillere dâhildir. Aklî delil ise; “mukaddimeleri (önermeleri), akla dayanan delildir. Aklî ve naklî deliller, kat’î ve zannî olmak üzere ikiye ayrılırlar. Kesin olarak medlûlü isbât eden aklî delile burhan (ve huccet) denir. Önermeleri kesin olmayan aklî delile de hatâbe adı verilir.
Burhan; zekî ve kültürlü insanların, inceliklerini anlayıp yararlanabilecekleri delîl çeşididir. Meselâ: “Âlem değişkendir, her değişken hâdistir (sonradandır)” delîli, bir burhandır. Cahil ve kültürsüz insanlar burhanı anlamaz. Burhan, münâkaşa ve münâzaralarda geçerliliği olan bir delildir.
Hatâbî deliller ise, kafası olumsuz fikirlerle şartlanmamış kimseleri ikna edebilen delillerdir. “Bir yerde iki yönetici olmaz” ifadesi bir hatâbî delîl sayılır. Bu tür delillerin mukaddimeleri, genellikle doğruluğu kabul edilmiş ifâdelerdir.
Yakîniyyât
Kesinlik ifade eden aklî delillere yakîniyyât denir ki, bunların altı türü vardır:
1) Bedîhiyyât: Aklın, bir delîle ihtiyaç duymadan, apaçık bir şekilde hemen biliverdiği bilgilerdir. Bunlara evveliyât da denir. “Bir, ikinin yarısıdır”, “Bütün, parçasından büyüktür” gibi.
2) Müşâhedât: Aklın duyu organlarıyla verdiği hükümlerdir. “Güneş, aydınlatıcıdır”, “ateş, yakıcıdır” gibi. Bunlara, hissiyât ve mahsûsât da denir.
3) Fıtriyyât: Aklın, basit bir kıyâsla vardığı hükümdür. “Dört sayısı, çifttir“gibi. Bunlar, kıyâsları beraberlerinde bulunan hükümlerdir.
4) Mücerrebât: Aklın, müşâhedelerin tekrarı sonucunda verdiği hükümdür. “Hint yağı ishâl edicidir“gibi.
1879] el-Kâsânî, Bedâyetu’s-Sanâyi’, V/155.
1880] Hamdi Döndüren, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/85-86.
1881] el-Cüveynî, el İrşâd, Mısır, 1369/1950, 8; el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, İstanbul 1253, 61, et-Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâti’l-fünûn, İstanbul 1984, I, 492.
- 478 -
KUR’AN KAVRAMLARI
5) Mütevâtirât: Aklın, mütevâtir haberlere dayanarak verdiği hükümdür. “Mekke Hz. Peygamber’in doğum yeridir.“gibi.
6) Hadsiyyât (sezgiler): Aklın, mukaddimelerden süratle neticeye ulaşmasıyla varılan hükümdür. “Ay, ışığını güneşten alır” gibi. Bunlar, zarûrî ilim ifade ederler.1882
Zanniyât:
Kesinlik ifade etmeyen aklî delîllere de zanniyyât denir. Bunların da altı çeşidi vardır:
1) Müsellemât: İlmî münâkaşada karşı tarafın kabul ettiği hükümlerdir. Peygamberimizin mîrâcını inkâr eden hıristiyana karşı Hz. İsâ’nın mîrâcını delil getirmek gibi.
2) Meşhûrât: İnsanların hepsinin veya büyük çoğunluğunun kabul ettiği hükümlerdir. “Adalet güzeldir. Zulüm çirkindir” gibi.
3) Makbûlât: Yalan söylemeyeceğine dair kendilerine hüsn-i zan beslenilen büyük âlimlerin ve sâlih insanların sözleri bu kategoriye dâhildir.
4) Karînelerle hüküm vermek: Yoğun bulut görüp yağmurun yağacağını söylemek gibi.
5) Muhayyelât: Psikolojik olarak arzu uyandırmak veya nefret ettirmek için tahayyül edilen hükümlerdir. “Bal, iğrenç bir kusmuktur”, “Şarap, akıcı bir yâkuttur” gibi.
6) Vehmiyyât: Duyular âleminin ötesinde kalan hususlar için, duyulan âlemle kıyas edilerek verilen hükümlerdir. “Kâinâtın ötesi sonsuz bir fezâdır”, “Var olan her şey görülebilir” gibi.
Bu tür delîller, insanı kesin bilgi edinmeye götürmeyen aklî deliller olduğundan zannî deliller adını almışlardır.1883
Akıl - Vahiy İlişkisi
“Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez.” 1884
“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.” 1885
İnsanlık tarihi, düşünsel ihtilaflar ve sosyal çatışmalarla var olagelmiştir; İnsanlar, kendilerine bahşedilen nimetler karşısında ya şükredici olmuşlardır, ya da nankör.1886 Vahye kulak vermeyen ve gereğince aklını kullanmayanların kötü
1882] Sâdeddîn et-Taftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd, Mısır (t.y.), I, 232-235; Bekir Topaloğlu, Kelâm İlmine Giriş, İstanbul 1988, 71. Mehmet Bulut, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/91.
1883] el-Cürcânî, Şerhu’l-Mevâkıf, İstanbul 1286 h., 76; et-Tehânevi, Keşşâf, II, 939; Bekir Topaloğlu, a.g.e., 75. Mehmet Bulut, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/91.
1884] 8/Enfâl, 53
1885] 17/İsrâ, 30
1886] 76/İnsan, 3
AKIL
- 479 -
âkıbeti,1887 daha hayat sahnesinde iken kendini hissettirmeye başlar. Ve yaratıcımızın bahşettiği nimetlere gösterilen nankörlük, sosyal ve düşünsel sahadaki düşkünlüğün ve bunalımın başlıca nedenini oluşturur. 1888
Dikkatlerimizi Rabbimizin bahşettiği nimetlere yönelttiğimizde, şu üç imkânla karşı karşıya bulunuruz: Birincisi; insan için kullanıma açık ve zenginliklerle donatılmış, yaratılmış olan evren, ikincisi; programlanmış olanın dışında seçme, karar verme, üretme gibi kabiliyetleri ifade eden ve insanın en önemli ayrıcalığını oluşturan akıl. Üçüncüsü ise; bu iki nimetin uyumlu ve yaratılış amaçlarına uygun şekilde kullanımı için, yaratıcımız olan Rabbimizin, yaratılmış olan biz insanlara elçi aracılığıyla gönderdiği vahiy. Kur’ân’ın birçok âyeti de, dikkatleri mükerreren evren, akıl ve vahiy nimetlerinin önemi ve değeri üzerine yönlendirmektedir; önemli olan bu nimetlerin kıymetini bilmek ve gereği gibi değerlendirebilmektir.
Kur’an, ihtiyarımıza/tercihimize bırakılan alanda, yaratılış amacımıza uygun olan yolu göstermek ve hayatın uyumunu sağlamak gayesiyle, son rasul Hz. Muhammed’e (s.a.s.) vahyedilmiş İlâhî bir bildirimdir. Vahyin amacı; insanla kendi nefsi, insanla yaratıcısı ve insanla evren arasında kurulacak doğru ilişkiyi göstermektir. Bu ilişkinin hakikatini, yaratılmış olan evrenle sınırlı olan insan aklı, yeterince aydınlatamaz. Bu ilişkinin hakikatini ancak gaybın mutlak bilgisine sahip olan1889 yaratıcımızın haberi aydınlığa kavuşturabilir. Hele idrâk alanı dışında bulunan yaratıcının ve gaybî olanın mâhiyeti hakkında, insan aklının veya sezgi gücünün hakikati kavrama imkânına ulaşması asla mümkün değildir.1890 Var olan şeyin (vâkıa) zâtı veya mâhiyeti hakkında bilgi sahibi olmanın ilk adımı, o şeyin idrâk alanında bulunması veya o şey hakkında kesin bilgi edinilmesidir. Bilinmelidir ki, kişilerin zanlarına veya vehimlerine göre oluşan ölçülerle hayat yolu ve yaratılışın hakikati belirlenemez.
Kur’an’da, insan düşüncesinin nesnesi üzerinde durulmuş, dikkatler yaratılmış olan evrene, insanın tarihî serüvenine ve vahyî bildirime yöneltilmiştir. Yani insan bilgisinin sınırı; varlığın zatı, eseri ve gaybın bilgisini getiren vahiy ile belirlenmiştir. Özellikle gayb konusunda, vahyin bildirimini yeterli bir nimet olarak kabul etmeyip, gayba taş atmaya kalkışan farklı aklî uğraşıların veya farklı keşf çabalarının haddini bilmezliği, düşünsel ve sosyal alandaki düşkünlüğün ve bunalımın başlıca nedenini oluşturur.
Hz. Muhammed’e (s.a.s.) vahyedilen Kur’an, gereğince kavranıp, “inanç” kaynağı haline getirildikten sonra, Kur’an vahyinin işaretleriyle akletmek, ona ve onun ölçülerine bağlanmak, asıl haline gelir. Böylece eylemlerimize kılavuzluk yapan düşüncenin ölçüsü, Kur’an nasslarıyla belirlenmeye başlar. Yaratılış amacımızın, Rabbimizin bize verdiği nimetleri elimizde tutabilmek ve onları gereğince değerlendirip hayat sınavını kazanmak olduğunu bütün müslümanlar bilmektedir. Ve bu imkânı da, Kur’an’ın muhkem hükümleri açık, anlaşılır ve te’vile fırsat bırakmayacak bir tarzda bizlere göstermektedir.
Ama “inanç”, Kur’an’ın getirdiği ölçülerle yeterince donanmamış ve câhilî
1887] 67/Mülk, 10
1888] 8/Enfâl, 53
1889] 6/En’âm, 59
1890] 27/Neml, 65
- 480 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kültürün izlerinden yeterince arınmamışsa, insan düşüncesi vâkıalardan uzaklaşıp, vehim ve kuruntuların tutsağı olmaya başlar. Bâtınî ve zannî vesveseler, insanı muhkem olanın karşısında köreltir, iman, vâkıasız tartışmaların ve kuruntuların eşiğinde eylemsiz bir kabul haline dönüşürken veya düşünce-eylem ilişkisindeki tevhidî zindeliği yitirirken, bozgunculuk (ifsad) çukuruna meyletmeye ve Rabbimizin bahşettiği nimetleri yitirmeye başlar.
Genel olarak müslümanların yeryüzündeki bugünkü aczi, kendilerine verilen nimeti gereğince değerlendirememeleri ve tarihî süreç içinde yitirmelerindendir. Kur’an, eller üzerinde tutulmuş, ama mesajına ve getirdiği ölçüye bağlılık yitirilmiştir. Rasulullah’ın (s.a.s.) ümmeti, Kur’an’ı terkedilmiş halde bırakmışlardır.1891 Kur’an ile olması gereken canlı ilişki terkedildiği oranda, Kur’an’ın yanında bazı yorumlar ve bazı maddî veya ruhçu değerler asıllaştırılmaya başlanmıştır.
Öncelikle câhilî anlayışlardan arınamamış unsurlar, toplum ve düşünce sahasındaki tevhidî çizgiyi zedelemeye başlamışlardır. Toplum ve düşünce hayatındaki çalkantılar, buna bağlı olarak kendini göstermeye başlamıştır.
İlkin, Kur’an’ın hayatla kurulması gereken ilişkisini gerçekleştirecek olan aklın, kültürel yorumların çeşitliliği içinde donuklaşıp, taklit tembelliğine yakalanması, Kur’an ile insan ve evren arasındaki bağı köreltti. Bu körlük içinde Kur’anî yorumlar, zamanla nasslaşmaya başladı. Özellikle Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Kur’an çerçevesinde ortaya koyduğu uygulamanın Kur’an’a nisbeti unutulur oldu. Ve Rasulullah’tan (s.a.s.) gelen veya geldiği rivayet edilen haberlerden, Kur’an’a nisbetleri oranında yararlanılacağına, mütevâtir olmayan bu rivâyetler Kur’an’a eş değerde tutulmaya başlandı. Bu taklitçi tutum, zamanla kurumlaştı ve klikleşti; sahabe ve tabiûn’a ait yorumları da dinin aslî kaynağı içine katarak daha ileriki dönemlerde özel bir tutum/din anlayışı oluşturdu. Ve maalesef bu ekol, toplumda ve yönetimde yaygınlaşan zulüm ve bozulma karşısında, tevhid ve adaletin yeniden ikamesi için Kur’an merkezli düşünce ve mücadele çabası içinde olan çalışmalara rey ehli, bid’at ehli, kuru akılcı gibi suçlamalarla saldırmaya başladı. Bu hüzün verici tabloyu, yorum kültürü karşısında -ictihadî yanlışları bir tarafa- Kur’an’ı mutlak belirleyici olarak alan imam Ebu Hanife’yi ve anlayışını tasfiye etmek için devrin yöneticilerinin ve en önemlisi “hadis ehli”nin yönelttiği basit ve çarpık ithamların bilgisinden kalkarak zihnimizde canlandırabiliriz.
Daha sonra dar ve şekilci anlayışların taassubundan arınabilmek telaşının tepkiselliği veya Kur’an’daki gaybî inanç meselelerini dogmatik bulan gayr-i müslimlere, bu inançları aklî olarak ispat edebilme işgüzarlığı gibi çabalarla, aklın kullanım ölçüleri aşıldı. Vâkıanın zâtı, eseri veya kesin bilgisi etrafında kullanılması gereken akıl gücü, çoğu kez sınırsız bir özgürlük istemi ve Kur’ânî ölçülerin unutulduğu fevrîliklerle bilinemeyenler veya bildirilmeyenler üzerine üretilen vehimlerle israf edildi. Aklı kullanma çabası, giderek vâkıasız ve ölçüsüz gevezeliklerle aklı mutlaklaştırma yanlışına dönüştü. Felsefe ve Kelâm çalışmaları, vahyin Kur’an ile sınırladığı gaybî alanı kurcalamaya başladı. Hayatın içinde aklı kullanma zindeliğinin sağlayacağı dirilik, soyut ve vâkıasız tartışmalar dehlizinde gaybî bilgi sınırını aşmaya kalkışarak boğulup gitti.
1891] 25/Furkan, 30
AKIL
- 481 -
Öte yandan, beşerî yorumların şekilciliğe ve aklî çabanın akılcılığa dönüşmesi olayına tepki gösterenlerin muhtaç oldukları çözümü; Kur’an’ın açık, anlaşılır ve muhkem nassları içinde arayacaklarına, evrenin hakikatini, gayb âleminin bilgisini ve Kur’an’ın bâtinî yanını keşf ve ilham yoluyla kavrama iddiasında bulunmaları, durumu hepten bir karmaşa içine sürükledi.
Nakilci, akılcı ve ruhçu kültürlerin oluşturduğu mozaik içinde Kur’an’ın rolü, artık belirleyici unsurlardan sadece önemli biri haline indirgenmişti.
Bu düşünsel çalkantılar içinde gündeme gelen “akıl-nakil” tartışmaları ise, tarafların birbirlerinin tezlerini eleştirdikleri bir alan oluşturmuştur. Akıl-nakil tartışmaları aynı zamanda tarafların, kendi zaaflarını da ifade ettikleri bir boyut kazanmıştır. Bir yanda Kur’an’ın kesin haberi, kulların yorumlarına dayanan bilgilerle aynılaştırılarak bulandırılmış oluyor, diğer yandan da aklın gücü müstağnîleştiriliyordu. Bu kargaşada nakilcilerin çoğu, aklın kullanımını eleştirirken, felsefecilerin ve kelâmcıların çoğu da nakli, arka plana itiyorlardı. Tasavvufî çabaların aklı da nakli de aşan taşkınlığı, herhalde en büyük ölçüsüzlüğü oluşturuyordu.
Asıl sorun, aklın ve naklin değerlendirilmesinde Kur’an’ın belirleyiciliğinin unutulmuşluğu idi. İnsan fıtratı, yaratıcısını tanıyabilme1892 ve Allah’ı birleme1893 kabiliyeti ile yaratılmıştır. Ve ona düşünebilme istidadı verilmiştir.1894 Fakat insan, sahip olduğu bu meziyetlerine rağmen, yaratılışın amacı ve doğru hayat hattı hakkında İlâhî vahiyle tanışıncaya kadar üzerindeki şaşkınlığı da atamaz. Bu konunun en çarpıcı örneğini Hz. Muhammed’in (s.a.s.) risâlet öncesi yaşamında görebiliriz.1895 Bu noktada fıtratın istidatları ve insanın başıboş bırakılmaması1896 çok önemli imtiyazlardır; İnsan, çok hayatî iki imkâna sahiptir. Birincisi, vahyin bildirimi; ikincisi ise, algılama gücü, yani akıl. Kör, sağır, dilsiz ve kalbi/aklı mühürlü olan; bir diğer ifadeyle akletme fonksiyonlarına sahip olamayan canlıya, vahyin telkini hiç bir şey ifade etmez. Kur’an’ın deyişiyle böyle bir canlının hayvandan farklı yanı yoktur.1897 Vahyin bilgisinden mahrum kalan akıl ise, hayatın amacını, gaybî bilginin ölçüsünü, âdil ve haklı bir hayat hattını keşfetme konusunda şaşkınlık içinde kalır.
Akıl ve vahiy, birbirleriyle çelişen değil, birbirlerini tamamlayan unsurlardır. Çelişik olan aklın vâkıadan kopukluğu, naklin ise bulandırılmışlığıdır. Kıskançlık, hased, kin ve husûmet gibi câhilî duyguları hesaba katmazsak, müslümanların bugünkü düşkünlüğünün ve mahrumluğunun nedeni olarak, yukarıda izah etmeye çalıştığımız olumsuz tutum ve tavırlar sonucunda, vahiy ve akıl nimetinin gereği gibi kıymetini bilememişliğimizi gösterebiliriz.
Kurtuluş yolu, Allah’ın Kitabı ile insan idrâki arasındaki engellerin kaldırılması ve hizmetimize sunulan evrende Kur’anî mesajın sosyalleştirilmesi çabalarıyla kök salacaktır. Tarihî birikimimizi bir kültür zenginliği olarak değerlendirme övüncünün anlamsız objektifliğini bir tarafa bırakıp, müslümanların taşıdığı
1892] 7/A’râf, 172
1893] 30/Rûm, 30
1894] 91/Şems, 8; 33/Ahzâb, 72; 2/Bakara, 31vb.
1895] 93/Duhâ, 7
1896] 75/Kıyâmet, 36
1897] 7/A’râf, 179
- 482 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zaafların, bu birikimden kaynaklanan unsurlarını, korunmuş olan Kitabımızın nassları rehberliğinde ayıklama ve ıslah etme görevini yüklenmeliyiz. Geleceği hedefleyen muvahhidler için inkılapçı tavır budur.1898
Sefihlik
‘Sefih’, ‘sefh veya sefeh’ fiilinin fâil ismidir. ‘Sefh veya sefeh’ sözlükte görüş ve gidişatta hafiflik ve gevşeklik demektir ki, akıl noksanlığından meydana gelir. Her türlü işte aklın hafifliği, düşüncesizlik, önem vermemek, akla ve dine aykırı hareket etmek demektir. Bir ucu budalalığa varan hafiflik, fikirsizlik ve aklı kullanmamaktır.
Dinen sefihlik de, akıl ve dinin gereği zıddına hareket etmektir ki bunun karşıtı ‘rüşd’dür. Dilimizde kullanılan ‘sefâhat’ kelimesi de bu anlamda aklı kullanmamayı, görüş ve fikirde zevk ve şehvete uymayı ifade eder. Bu, daha çok budalalıktan ya da aklı yeterince kullanmamaktan kaynaklanır. ‘Sefh veya sefeh’ sahibi kimselere ‘sefih’ denilmektedir.
Fıkıh dilinde ‘sefih’, aklı olduğu halde şeriatın ve aklın gereklerine aykırı bir şekilde hareket eden, malını gereği gibi kullanmayan demektir. Nitekim aklı başında, aklını iyi kullanan, doğru yolu bulabilen kimselere ‘rüşd’ sahibi denir. Sefih, aklı ve dini noksan kimsedir. Aklın ve dinin gereklerine aykırı hareket eder. Ya ahmaktır ya da yaptığı hatayı görmeyerek fâsık olan kimsedir. Fâsıklık yaparak Allah’a isyan eder, aklını iyi işlerde kullanmayarak da bir sürü zarara uğrar.
Kur’anın Sefih Dedikleri
Kur’ân-ı Kerim, sefih’i ve türevlerini, kâfirler, münafıklar ve bazı müslümanlar hakkında kullanmaktadır. Ancak bu üç kullanış arasında farklı değerler bulunmaktadır. Kâfirler ve münafıklar, İslâm’ı kabul etmedikleri için sefihlikle suçlanırken, müslümanlardan aklı zayıflayan ihtiyarlara ve henüz aklı ermeyen çocuklara sefih denmektedir.
Münâfıklara “siz de diğer mü’minler gibi iman edin” denildiği zaman onlar, kendilerini çok akıllı sanarak mü’minlere ‘sefih’ derler ve onlarla alay ederler. Bunun sonucu olarak da sefih ve aşağı saydıkları kimselerin dinine inanmalarının mümkün olmadığını söylemeye çalışırlar. Kur’an onlara şu cevabı veriyor: “…İyi bilin ki asıl sefih (beyinsiz) kimseler onlardır; fakat bunu bilmiyorlar.”1899 Aklını kullanmayan, hafif karakterli, ciddi bir düşünceden yoksun olan birtakım kimselerden başkası İbrahim’in dininden, dolaysiyle İslâm’dan yüz çevirmez. Henüz rüşd yolunu bilemeyenler, derince düşünüp ibret almayanlar şüphesiz Allah’ın dininden yüz çevirirler. 1900
Kıblenin Kudüs’ten Mekke’ye çevrilmesini hazmedemeyen, Allah’ın gönderdiği kitabı bozan ve Hz. Muhammed’e inanmamak için bahane arayanlara da ‘sefih’ denmektedir.1901 Allah’ın rızık verici olduğunu unutarak bilgisizce çocuklarını öldürenler de, sağlam düşünceden, akletmekten ve imandan yoksun
1898] Hamza Türkmen, Haksöz Dergisi, sayı 13, Nisan 1992
1899] 2/Bakara, 13
1900] 2/Bakara,130
1901] 2/Bakara, 142
AKIL
- 483 -
sefihlerdir.1902 Birtakım inkârcılar da kendilerini akıllı zannedip, kendilerine gönderilen peygamberlere ‘sefih’ demek terbiyesizliğini gösterirler. Hâlbuki bütün elçiler hem akıllı insanlardı, hem sağlam karakterli idiler, hem de Allah tarafından seçilmiş kimselerdi. 1903
Kur’an, ayrıca malları üzerinde gerektiği gibi tasarruf yapamayacak çocuklar ile aklı yeterince normal olmayan kimselere de sefih demekte ve bu gibi kimselere yardımcı olunmasını emretmektedir. 1904
Sefih kelimesi olumsuz mânâsıyla kâfir, münafık, müşrik, müstekbir, mütref gibi insan gruplarını kapsamaktadır. Bu gibi kimseler kendilerini çok akıllı zanneden, ama aslında aklını, hidâyeti bulma yolunda kullanmayan, kibirli, sağlam düşünceden yoksun, biraz da ahmak kimselerdir. Eğer akıllarını kullansalardı, Allah’ın dâvetine uymakla elde edecekleri mükâfatı kaybetmezler, Allah’a isyan etmekle uğrayacakları zararı ve korkunç sonucu düşünürlerdi. Küfrün ve şirkin çirkin hayat anlayışından, cehennemin azap kucağından İslâm’ın mutluluk yurduna göç ederlerdi. Mükâfat yerine azâbı satın almazlardı. Güzellikleri terk edip, karanlıkları ve bitmez tükenmez azâbı tercih etmezlerdi. Onlar ahmaklıkları yüzünden Rableri ile mücadeleye kalkışıyorlar ve bunun kendileri için ne denli zararlı olacağını hesap etmiyorlar.
Günümüzde de Allah’a ortak koşan bu müşrikler ve inkârcılar mü’minlere sefih, gerici, beyinsiz, aşağı; gittikleri yola ve sahip oldukları anlayışa da çağdışı demeye ve onlarla alay etmeye devam ediyorlar. İman edenleri kendilerinden aşağı görüyorlar, onları küçümsüyorlar, mü’minlerin üzerinde bulundukları yolu beğenmiyorlar. Hâlbuki asıl beyinsiz, sefih, yarım akıllı olanlar kendileridir. Mü’minler, onların düştüğü sefihliğe düşmezler. Allah’ın verdiği akıl nurunu iyi kullanarak zararlı ve tehlikeli sonuçları tercih etmezler. Onlar bütün sefihlerle ve onların zararlarıyla, fitneleriyle, ifsatlarıyla mücadeleye devam ederler. 1905
Ayrıca onlar sefihlerin ahmaklıkları yüzünden belâya uğramamak için Hz. Mûsâ (a.s.) gibi duâ ederler: “Ya Rabbi içimizdeki süfehâ (sefihler) yüzünden bizi helâk edecek misin? Bu senin imtihanından başka bir şey değildir.” 1906
• “İnsanlara akılları ölçüsünde söz söyleyin.” 1907
• “İdrâk-ı meâlî bu küçük akla gerekmez;
Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez.” 1908
• “Akla mağrûr olma Eflâtun-ı vakt olsan dahî,
Bir edîb-i kâmili gördükde tıfl-i mekteb ol.” 1909
• Aklı olmayanın dini de yoktur.
1902] 6/En’âm, 140
1903] 7 A’raf/66-67
1904] 4/Nisâ, 5; 2/Bakara, 282
1905] H. Ece, a.g.e., s. 585-587
1906] 7/A’râf, 155
1907] Hadis-i şerif rivâyeti
1908] Ziya Paşa
1909] Nef’’î
- 484 -
KUR’AN KAVRAMLARI
• En akıllı insan öğüt alan insandır.
• Her nimetin bir şükrü vardır. Akıl nimetinin şükrü de düşünüp öğüt almaktır.
• İki şey var ki, asla sonuna erişilmez. İlim ve akıl
• İlim tükenmez hazine, akıl eskimez elbisedir.
• Akıl, vücudun efendisidir.
• Akıl attır, dizgini ârif ve âlim elinde.
• Akıl ve dirâyetin ak saçlılarınki gibi; ama yüreğin masum çocuk yüreği olsun.
• Akıl için yol birdir.
• Akıl, sağlam bir göz; Kur’an ise ışıkları her köşeye saçılıp yayılan bir güneştir.
• Şeriat ile akıl, nur üstüne nurdur.
• Hurâfeler ve bâtıl inanışlar, zayıf akıllıların dinidir.
• Akıl noksanlığı iki türlü olur: Biri delilikten, öbürü câhillikten.
• Bir akıl iyidir ama, iki akıl daha iyidir.
• Akıl akıldan üstündür.
• Akıl gibi sermaye olmaz.
• Akıl olmayınca başta, ne kuruda biter ne yaşta.
• Akıl tecrübe ile kemâl bulur.
• Akıl vezirdir, gönül padişah.
• Bir akıllının dostluğu, tüm delilerin dostluğundan daha iyidir.
• Ey akıllı! Sakın aklın başına gelince, pişman olacak bir sarhoşluğa düşme.
• Mecnun’la birlikte oturan akıllı, Leylâ’nın yüzünden başka şey konuşmaz.
• Zekî, başkalarını bilendir; kendini bilen ise akıllıdır.
• Akıllı bir kişi, düşmanından da akıl öğrenmeyi ihmal etmez.
• Akıllı olan, başkasının kusurunu görerek kendisininkini düzeltir.
• Aptallar, akıllılardan pek az şey öğrenirler; ama akıllılar, aptallardan çok şey öğrenirler.
• Akıllı olan aklıyla mağrur değil; meşgul olur.
• Akıllıya “ben” yakışmaz.
• Yalnız akıllı olmayı istemek, büyük bir deliliktir.
• İki şey akıl hafifliğini gösterir: Söyleyecek yerde susmak, susacak yerde söylemek.
AKIL
- 485 -
• Aklı kıt olan dilini tutamaz.
• Akıllının uzun kulakları, kısa dili vardır.
• Akıllı söylemeden düşünür, akılsız düşünmeden söyler.
• Akıl yeryüzünden kalksa bile, hiç bir kimse akılsız olduğuna inanmaz.
• Akılları pazara çıkarmışlar, herkes yine kendi aklını beğenmiş almış.
• Deliler ve akıllı insanlar zararsızdır. En tehlikeli insanlar, yarı deliler ve yarı akıllılardır.
• Akıllı düşman, akılsız dosttan yeğdir.
• Akıllı iki kere aldanmaz.
• Akıllı neyler balı, akılsız neyler malı.
• Hayatta başarılı olmak için akılsız görünmeli, ama akıllı olmalıyız.
• Akıllı görünmeye çalışmak, olduğundan daha akılsız görünmekten başka işe yaramaz.
• Bir soru soran adamın sorusundan, onun ne derece akıllı olduğu anlaşılır.
• Olabilirsen başkalarından daha akıllı ol; fakat onlara daha akıllı olduğunu söyleme!
• İnsanlar, akıllılar arasında deli; deliler arasında akıllı olmasını bilmeli.
• Akıllı olmak da bir şey değil; önemli olan o aklı yerinde kullanmaktır.
• Ham düşünceleri, ancak akıl pişirir.
• Aklı bol olan, zamanın kıtlığından zarar görmez.
• Akıl ve iman ikiz kardeştir. Allah biri olmadan diğerini kabul etmez.
• Aklına çok güvenen, akıl seviyesini aşamadığı için, vahy ve ilhamdan mahrum kalır.
• Doğru işlemeyen akıl, keskinmiş neye yarar? Saatin iyiliği koşmasında değil; doğru gitmesindedir.
• İman, kalp sayesinde inanılan ve yaşanan, akıl sayesinde de düşünülen ve idrâk edilen bir gerçektir.
• Bir saat (kısa bir an) tefekkür (düşünmek), bir gece nâfile ibâdet etmekten daha hayırlıdır.
• Delinin yüreği ağzındadır; akıllının dili yüreğindedir.
• “Siz onları görseydiniz deli derdiniz; onlar sizi görseydi, müslüman demezlerdi.” 1910
• Deli dedikleri, aklın esaretinden kurtulmuş olandır.
1910] Tâbiûn’a karşı ashâb için Hasan-ı Basrî
- 486 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Akletmek, Aklı Kullanmakla İlgili Âyet-i Kerimeler
Akıl Kelimesinin Türevlerinin Geçtiği (Tümü Fiil Şeklindeki) Âyet-i Kerimeler (Toplam 49 Yerde): 2/Bakara, 44, 73, 75, 76, 164, 170, 171, 242; 3/Âl-i İmrân, 65, 118; 5/Mâide, 58, 103; 6/En’âm, 32, 151; 7/A’râf, 169; 8/Enfâl, 22; 10/Yûnus, 16, 42, 100; 11/Hûd, 51; 12/Yûsuf, 2, 109; 13/Ra’d, 4; 16/Nahl, 12, 67; 21/Enbiyâ, 10, 67; 22/Hacc, 46; 23/Mü’minûn, 80; 24/Nûr, 61; 25/Furkan, 44; 26/Şuarâ, 28; 28/Kasas, 60; 29/Ankebût, 35, 43, 63; 30/Rûm, 24, 28; 36/Yâsin, 62, 68; 37/Sâffât, 138; 39/Zümer, 43; 40/Mü’min, 67; 43/Zuhruf, 3; 45/Câsiye, 5; 49/hucurât, 4; 57/Hadîd, 17; 59/Haşr, 14; 67/Mülk, 10.
Akletmek, Aklı Kullanmak Konusundaki Âyet-i Kerimeler
a- Akıl, Akıl Yürütmek: 2/Bakara, 44, 73, 75-76, 164, 170-171, 242; 3/Âl-i İmran, 65, 118; 5/Mâide, 58, 103; 6/En’am, 32, 126, 151; 7/A’râf, 169; 8/Enfâl, 22; 10/Yûnus, 16, 42, 100; 11/Hûd, 51; 12/Yûsuf, 2, 109; 13/Ra’d, 4; 16/Nahl, 12, 67; 21/Enbiyâ, 10, 67; 22/Hacc, 46; 23/Mü’minûn, 80; 24/Nûr, 61; 25/Furkan, 44; 26/Şuarâ, 48; 28/Kasas, 60; 29/Ankebût, 35, 43, 63; 30/Rûm, 24, 28; 36/Yâsin, 62, 68; 37/Saffât, 138; 39/Zümer, 43; 40/Mü’min, 67; 43/Zuhruf, 3; 45/Câsiye, 5; 49/Hucurât, 4; 57/Hadîd, 17; 59/Haşr, 14; 67/Mülk, 10.
Akıl Sahipleri: 2/Bakara, 164, 179, 197, 269; 3/Âl-i İmran, 7, 190; 5/Mâide, 100; 12/Yûsuf, 111; 13/Ra’d, 19; 14/İbrâhim, 52; 16/Nahl, 12; 38/Sâd, 29, 42; 39/Zümer, 43; 40/Mü’min, 54; 65/Talâk, 10.
Selim Akıl Sahipleri: 2/Bakara, 269; 3/Âl-i İmran, 7, 191; 13/Ra’d, 19; 39/Zümer, 9.
Şuur (Farkında Olmak, Hissetmek): 2/Bakara, 269; 3/Âl-i İmran, 79; 6/En’am, 26, 109, 123; 7/A’râf, 95; 12/Yûsuf, 15, 107; 16/Nahl, 21, 26, 45; 18/Kehf, 19; 26/Şuarâ, 113, 202; 27/Neml, 18, 50, 65; 28/Kasas, 9, 11; 29/Ankebût, 53; 39/Zümer, 25, 55; 40/Mü’min, 56; 43/Zuhruf, 66, 49/Hucurât, 2.
Fıkh: Anlamak (Tam Olarak Anlamak): 4/En’am, 78; 6/En’am, 25, 65, 97-98; 7/A’râf, 179; 8/Enfâl, 65; 9/Tevbe, 81, 87, 122, 127; 11/Hûd, 91; 17/İsrâ, 44, 46; 18/Kehf, 57, 93; 20/Tâhâ, 28; 48/Feth, 15; 59/Haşr, 13; 63/Münâfıkûn, 3, 7.
Tezekkür: Düşünmek (İbret Almak, Öğüt Kabul Etmek): 2/Bakara, 221, 269; 3/Âl-i İmran, 7; 6/En’am, 80, 126, 152; 7/A’râf, 3, 26, 57, 130; 8/Enfâl, 57; 9/Tevbe, 126; 10/Yûnus, 3; 11/Hûd, 24, 30; 13/Ra’d, 19; 14/İbrâhim, 25, 52; 16/Nahl, 13, 17, 90; 17/İsrâ, 170; 20/Tâhâ, 3, 44; 23/Mü’minûn, 85; 24/Nûr, 1, 27; 25/Furkan, 50, 62; 27/Neml, 62; 28/Kasas, 43, 46, 51; 32/Secde, 4; 35/Fâtır, 37; 37/Saffât, 155; 38/Sâd, 29; 39/Zümer, 9, 27; 40/Mü’min, 13, 58; 44/Duhân, 13; 45/Câsiye, 23; 51/Zâriyât, 49; 54/Kamer, 17, 22, 32, 51; 56/Vâkıa, 62, 73; 69/Hakka, 12, 42, 48; 73/Müzzemmil, 19; 74/Müddessir, 49, 54; 76/İnsan, 29; 79/Nâziât, 35; 80/Abese, 4, 11; 87/A’lâ, 10; 98/Fecr, 23.
Tefekkür: Düşünmek, Kafa Yormak: 2/Bakara, 219; 266; 3/Âl-i İmran, 191; 5/Mâide, 18; 6/En’am, 50; 7/A’râf, 176, 184; 10/Yûnus, 24; 13/Ra’d, 3; 16/Nahl, 11, 44, 69; 30/Rûm, 8, 21; 34/Sebe’, 46; 39/Zümer, 42; 45/Câsiye, 13; 59/Haşr, 21.
Kâfirlerin Düşünüp İbret Alarak Allah’ın Varlığını Anlamalarını İsteyen Âyetler: 2/Bakara, 164, 242, 252; 6/En’am, 65, 105, 109, 126; 7/A’râf, 32, 35, 58, 146-147; 10/Yûnus, 5-6, 15, 20, 67; 12/Yûsuf, 105; 13/Ra’d, 2, 4; 16/Nahl, 11-12, 67, 69, 79; 17/İsrâ, 1, 41, 59; 18/Kehf, 105; 19/Meryem, 77; 23/Mü’minûn, 30; 24/Nûr, 18, 46, 58-59; 26/Şuarâ, 8, 67, 121, 139, 158, 174, 190; 27/neml, 52, 82, 86, 93; 28/Kasas, 71, 73; 29/Ankebût, 15; 30/Rûm, 20, 27, 37, 46, 58; 31/Lokman, 31-32; 32/Secde, 15, 26; 33/Ahzâb, 34; 34/Sebe’, 9, 19; 39/Zümer, 53, 64; 40/Mü’min, 13, 81; 41/Fussılet, 37, 39; 42/Şûrâ, 15, 29, 32; 45/Câsiye, 3-9, 11, 13; 51/Zâriyât, 20-21; 53/Necm, 55, 58, 60; 57/Hadîd, 17.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 467-471; 203-207
2. Fî Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 317-319
3. Hadislerle Kur’ân-ı KerimTefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, s. 654-667
4. Tefsîr-i Kebir, Mefâtihu’l-Gayb, F. Râzi, Akçağ Y. c. 4, s. 177-179
5. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 2, s. 238-247
6. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 1, s. 83-85
AKIL
- 487 -
7. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 2, s. 112-125
8. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 398-400
9. Kur’an’da Temel Kavramlar, Cavit Yalçın, Vural Y. s. 51-85
10. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 38-40
11. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılâb Y. s. 42-44
12. Kur’an’da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y. s. 46-77
13. İhyâu Ulûmi’d-Din, İmam Gazali, Bedir Y. c. 1, s. 209-225
14. Kur’anla Birlikte Düşünmek, İsmail Kazdal, Birleşik Y. s. 33-38
15. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. s. 97-113
16. Düşüncede Devrim, Mehmed Kürşat Atalar, Anlam Y. s. 59-71
17. İslâmî Hareket ve Problemleri, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y. s. 77-110
18. Âyetler ve Yetenekler, Necmettin Şahinler, Beyan Y. s. 82-86
19. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. I/166-176, II/30-32
20. Risâle-i Nur’dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 30-31
21. Kur’anî Araştırmalar, Murteza Mutahhari, Tûba Y. c. 1, s. 55-74
22. Kur’an’da Değişim Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y. s. 46-75
23. Akıl ve Din, M. Müştehir Şebüsteri, Objektif Y.
24. Akıl ve Gönül, Seyyid Ahmed Arvasi, Burak Y.
25. Akıl ve İman, Ahmed Hulûsi, Kitsan Y.
26. Akıl ve İtikad, İlhan Kutluer, İz Y.
27. Akıl-Vahiy Dengesi Açısından Sünnet, Mehmet Erdoğan, Mar. Ün. İlâhiyat Fak. Y.
28. Akılcılık, John Cottingham, Sarmal Y.
29. Aklı Karışıklar İçin Klavuz, E. F. Schumacher, İz Y.
30. Aklını En İyi Şekilde Kullan, Tony Buzan, Arion Y.
31. İslâm’da Aklın Önemi ve Sınırı, Ahmet Yüksel Özemre, Denge Y.
32. Akıl ve Gerçek, Hekimoğlu İsmail, Timaş Y.
33. Kur’an’a Göre Gerçek Akıl, Harun Yahya, Vural Y.
34. Arap-İslâm Aklının Oluşumu, Muhammed Âbid Câbirî, Kitabevi Y.
35. Arap Kültürünün Akıl Yapısı, Muhammed Âbid Câbirî, Kitabevi Y.
36. İslâm’da Siyasal Akıl, Muhammed Âbid Câbirî, Kitabevi Y.
AKÎDE
- 489 -
Kavram no 9
İman 2
Bk. İman, Tevhid, Esmâü’l Hüsnâ, Şirk, Küfür, Nifak
AKÎDE
• Tevhidî Esaslar ve Günümüz
• Akîde; Anlam ve Mâhiyeti
• İslâm Akîdesinin Konusu
• Akîdenin Önemi ve Gayesi
• Akîdede Ölçü (İslâm Akîdesinin Kaynağı -Delili-)
• Akîdevî Esasların Değişmezliği
• İnsan İlişkilerinde İnancın Belirleyici Rolü
• Mü’minin İnsanlara Karşı İçsel Tutumu
• Mü’minin İnsanlar Hakkındaki Kanaati
• Akaidde Mezhep Olur mu?
• Akide Konularında Dikkat Edilmesi Gereken Bazı Hususlar
• İnsanımızda Tevhid Problemi ve Sebepleri
• Klasik Akaid Kitaplarının Eksik ve Hatalı Tarafları
• İslâm Akaidine Giren Yanlışlar ve Nedenleri
• Akaid Kitaplarına Giren Kur’an Dışı İnançlar
• Akîdede Vahdet
• Müslümanlar ve İslâmî Duruş
• Kur'an'ın çözüm olarak sunduğu İslâmî Duruş
“Ey iman edenler, iman edin…” 1911
Tevhîdî Esaslar ve Günümüz
Modern yaşam biçiminde insanların beyni çöp kutusuna döndü. Vahiyle bağları koparılan insana eğitim kurumları, medya, teknoloji, çevre bırakın âhireti, dünya için de gereksiz, hatta zararlı şeyleri bilgi ve kültür adına -insan istemese bile- depoluyor. İnsanlar, vahye dayalı gerçek ilimden koparılıp lügat ve itikadî anlamlarıyla cehâlete itilirken, diğer yandan bilgi kirliliğinin kurbanı oluyorlar.
Beyinle kalp arasında sanıldığından fazla irtibat vardır. Kur’an, aklı kullanıp düşünmenin mekanik beyinle değil; imanın yönlendirdiği kalple olabileceğini ısrarla vurgular. Bilinmesi gerekenlerin başında gelen “Allah”ı hakkıyla bilemeyen veya bildiğini sadece O’na kullukla isbat edemeyenlere düşünmeyen câhil der Kur’an. Ve bu câhillik; beyin, gönül ve diğer organların fıtrat istikametinde görevlerini yapmaması demektir.
Bireysel, sosyal ve siyasal hayattaki tüm problemlerin kaynağında bu cehâlet/
1911] 4/Nisâ, 136
- 490 -
KUR’AN KAVRAMLARI
câhiliyye vardır. Asr-ı saâdeti yaşamanın, saâdeti asra taşımanın yolu akîdenin sağlamlığından geçer. Kur’an’ın istediği gibi iman edilmedikçe, kişilerin ve toplumların düzelmesi mümkün olmayacak, ahlâkî öğütler delik kaba su doldurma gayreti gibi sonuçsuz kalacaktır. Rasûlullah’ın Allah’a sığındığı faydasız bilgi için her zorluğa göğüs geren insan, âhirette kurtuluş ve dünyada huzur için gerekli İslâm’ı öğrenme ve yaşama çabası içinde değilse, büyük bir yanlışlık var demektir. İslâm’ı öğrenmeye çalıştığını sanan bazı kişilerin de, abdesti bozan şeyler kadar imanı bozan şeyleri öğrenmeye önem vermediği de ayrı bir problem. Dört değil, on dört taraftan câhiliyyenin kuşattığı insanın, her türlü beşerî dayatmalara karşı direnebilmesi, Allah’tan başkasına eğilmeyecek bir güce ulaşabilmesi için çok sağlam bir imana ihtiyacı olacaktır.
Tevhidî esaslar, Kur’an’ın en fazla önem verdiği hususlardır. Din, bu esasları bireylere ve topluma yerleştirmeyi esas almış; Mekkî sûreler hemen tümüyle bu ilkeleri yerleştirirken, Medenî sûreler de sık sık buna vurgu yapmış, emir ve yasaklarla bunları pekiştirmiştir. Hz. Peygamber, on üç sene Mekke döneminde bu imanî esasları yerleştirmek için tebliğini sürdürmüş, sonra da imanları kemâle erdirme gayretine devam etmiştir. Kur’an, insanın sadece Allah’a kulluk yapmak için yaratıldığını vurgular. Her türlü puta tapıcılığı, şirkin tüm çeşitlerini, tâğutun bütün görüntülerini, sahte ilâhların egemenliklerini reddetmeden yalnız Allah’a kulluk sergilenemeyecektir. Kabul ve reddedilmesi gereken bu inanç esaslarını öğreten ilim dalı da, İslâm Akaididir. Akaid, akîde kelimesinin çoğuludur.
Bir adı da “Tevhid İlmi” olan “Akîde” ile ilgili eserlerin kiminde, gereksiz tartışma ve ayrıntılar tevhid kavramını gölgelemiş, mezhep tartışmaları, kelâmî düşünceler ve beşerî yorumlar öne çıkmıştır. Bununla birlikte tevhidin bireysel, sosyal ve siyasal hayata yansıması gereken esasları, güncel itikadî problem ve sapmalar yeterli şekilde gündeme gelmemiştir. İslâm akîdesi, sadece inanılması gereken esasları değil; aynı zamanda reddedilmesi gereken esasları da düzenler. Ama unutulmamalı ki, reddedilmesi gereken esaslar, falan veya filan mezhebin tartışılabilecek görüşlerinden önce, “lâ” diye kestirilip atılması gereken tâğutî anlayışlar, şirk ve küfür olduğu kesin olan görüş ve yaklaşımlardır. Tüm müslümanları bağlaması yönüyle İslâm akîdesi, beşerî görüşlere dayanmamalı, göreceli ve tartışmalı konulardan, mezhebî ictihad ve kelâmî değerlendirmelerden uzak olmalıdır. Vahye dayanan ve Kur’an ilkelerinin temel alındığı İslâm akîdesini öğrenip inanmak ve hayata geçirmeye çalışmak tüm müslümanların hedefi olmalıdır.
Hayatında akîdeyi merkeze alan kimseler, akîde ile ilgili beşerî yorumlar ile İlâhî iman esaslarını birbirine karıştırmamalı, müslüman olmak ve müslüman kalmak için şart olan esaslar ile, bunların yaşanılan ortamda ne anlama geldiği konusuyla ilgili yorumları ayrı ele almalıdırlar. Birincisinin tartışılması bile câiz olmayan mutlak hakikatler olduğu, ikincisinin yani yorumların ise, ictihadî/beşerî/zannî/göreceli doğrular olduğu bilinmeli ve bütün müslümanların bu beşerî yorumlara aynen katılmaları mecbur tutulup, katılmayanların tekfîr edilmesine gidilmemelidir. İslâm akîdesi, kaçınılmaz olan farklı mezhep, görüş ve akımların kendi doğrularını tüm müslümanlara dayatmaları için bir araç haline getirilmemelidir. Akîde ve bununla ilgili bilgi, müslümanlar arasında tartışmalar açan değil; tartışmaları sona erdiren ve mutlak hakikatin temel alınıp öğretildiği bir ilim haline getirilmelidir. Öğrenilen iman esaslarının temel ilke olarak kabulü onlara
AKÎDE
- 491 -
şeksiz iman edilmesini doğuracağı gibi, yaşanılan hayatın bu ilkelerle bağlantısı ve bu esasların sosyal hayata nasıl geçirileceği üzerinde ise ister istemez beşerî yorumlar ve metod farklılıkları olabilecektir. Temel akîdevî esaslarda birleşen, Kur’an’ın akîdevî ilkelerine ters düşmemeye çalışan, bununla birlikte usûl ve cemaat farklılığı içinde olan mü’minler birbirlerini kardeş kabul etmek zorundadır. Mücadeleyi Kur’an’ın esaslarını belirlediği akîdemize düşman olanlara yöneltmeli, tüm muvahhid mü’minlerle vahdeti hedefleyerek, yardımlaşma ve dayanışma içinde olmaya çalışmalıyız. Akîdeyi hayatının merkezine alan muvahhid mü’minler olarak; tüm câhiliyye düşünüş, inanış ve yaşayış biçimini terk edip hayatın her alanına tevhidî ilkeleri hâkim kılma gayretinde bulunmak zorundayız.
Akîde; Anlam ve Mâhiyeti
Akîdenin Sözlük ve Terim Anlamları
Akîde; sözlük anlamı olarak düğümlemek anlamına gelen akd kökünden türemiştir. Akaid de akîde kelimesinin çoğuludur. Aynı kökten türeyen i’tikad kelimesi ise; düğüm atmışcasına bağlanmak, bir şeye gönülden inanmak, o şeyi gönülden benimsemek anlamına gelir. O halde akîde gönülden bağlanılan şey demektir.
‘Akd’ aslında iki şeyin arasını birleştirmektir. Bu, ipin parçalarını birbirine bağlama hakkında, bir binanın parçalarını bağlama anlamında kullanıldığı gibi; yemin, nikâh, sözleşme, satış gibi manevi alanlardaki ‘bağlama’ hakkında da kullanılır.
Sözün akd edilmesi, yani bağlanması yemin’dir. Bu, hem bir söz vermedir, hem de gönlün bağlandığı şeydir. Kur’an bu kelimeyi fiil olarak sözlerin bağlanması şeklinde kullanıyor. Mü’minler, yeminle bağladıkları sözlerinden sorumludurlar.1912
‘Akd’ aynı zamanda her türlü söz vermenin, anlaşma yapmanın ortak adıdır. Kur’an mü’minlere şöyle diyor: “Ey iman edenler! Akitlerinizi (Allah’la ve insanlar yaptığınız sözleşmelerinizi) yerine getirin…” 1913
Aynı kökten gelen ‘akit’, insanın gerek Rabbi olan ezelî yani ‘elest bazmi’ndeki sözleşmesi, gerekse diğer insanlarla yaptığı her türlü anlaşmanın, sözleşmenin genel adıdır. İbn Abbas’a (r.a.) göre buradaki ‘akit’, Kur’an’ın genel hükümleri, helâl ve haram ölçüleridir.1914 Yine aynı kökten gelen ‘itikat’ iman kelimesinin eş anlamlısı olarak kullanılmaktadır. İnanmak, bağlanılması gereken şeylere bağlanmak demektir. Aynı kökten gelen bir başka kelime ise ‘ukde’dir. Bunun anlamı kendileriyle evlenilen kadınlarla yapılan ‘nikah bağı’1915 ve düğümdür.1916 Kur’an’da bir yerde de çoğul olarak (uked şeklinde) kullanılmaktadır.1917
‘Akide’ gönülden bağlanılan şey manasında kişinin isteyerek, benimseyerek, inanç esaslarını kabul edip inanması demektir. ‘Akide’nin çoğulu ‘akaid’dir.
1912] 5/Mâide, 89; Ayrıca bk. 4/Nisâ, 33
1913] 5/Mâide, 1
1914] nak. Ali Bulaç, Meâl, 106, İbn Kesir, 1/475
1915] 2/Bakara, 235-237
1916] 20/Tâhâ, 27
1917] 113/Felâk, 4
- 492 -
KUR’AN KAVRAMLARI
‘Akaid’, İslâm’ın inanılması gerekli olan temel esasları ve hükümleri demektir. ‘Akide’ daha geniş olarak, bir şeye inanmak, bir haberi veya bir kimseyi doğrulamak, bir şeye bağlı kalmak; inanma şekli, düşünce biçimi gibi kullanılış alanına sahiptir.1918
Kavram Olarak Akide
Terim olarak akîde: İslâm Dini’nde inanılması ve reddedilmesi gerekli olan esaslara denir. Bu esaslardan bahseden ilme de Akaid ilmi denir.
Bu tanımda geçen inanılması gerekli esaslar; Allah’ın varlığına, birliğine, kudretinin sonsuzluğuna, meleklerine, kitaplarına (vahye), peygamberlerine, âhiret hayatına, Kur’ân-ı Kerim’deki emir ve yasakların tümüne inanmak demektir. Reddedilmesi gerekli esaslar ise; küfür, şirk, nifak, fitne, kullara kul olmayı gerektiren düzen ve hayat görüşleri, her türlü yanlış inanç, düşünce ve hayat şekilleri, bâtıl inanç ve hurâfelerdir.
Akide; Allah’ın gönderdiği İslâm’ı, yani Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirip tebliğ ettiği Din’in bütün esaslarını, bütün hükümlerini kalp ile doğrulamak, dil ile söylemek, bir anlamda İslâm’ın doğruluğuna tanıklık etmek demektir.
Akide, bir dinin inanç esaslarıdır. Bir kişi o inanç esaslarını kabul ettiği zaman, o dini benimsemiş olur, o dinden sayılır. Akide aynı zamanda, o dinde bulunan emir, tavsiye, prensip, yasak gibi amel ilkelere de yön verir. Çünkü, akidenin gereği ahlâk ve davranış, yani amel olarak hayata yansır. Yalnızca inanç olarak kafalardan kalan ‘akide’ler zamanla yerini başka inançlara terk eder.
Bu açıdan bakıldığı zaman denilebilir ki, akide kişinin dünya ve âhiret görüşünün bütünleşmiş şeklidir. Kişi ona bağlanır, onun doğru olduğunu kabul eder ve amele ilişkin ilkeleri yaşamaya çalışır. Bir şeyin doğruluğuna inanmak, onun gerektiği yerde uygulanmasıyla gösterilir, isbat edilir.
İslâm’ın ‘akide’ sistemi, Din’in temelidir. Akide, insanla ilgili yaratılış gerçekliğine ulaşmak, insan ile Yaratan arasındaki bağı bulmaktır. Bu kuvvetli bağ, insanı Allah karşısında sorumlu hale getirir ve hayatını hangi amaç doğrultusunda yaşayacağını gösterir. İslâm’da inanç sistemi (akide) kuru kuruya bir inançlar sıralaması, içleri boş hayali şey değildir. Akide, Din’i kabul etmenin ve ona uygun olarak yaşamanın, daha doğrusu yalnızca Allah’a kulluk yapmak üzere karar almanın, buna söz vermenin kendisidir.
Sözlük anlamında geçtiği gibi ‘akit’ yapmak, bir anlamda sözleşme yapmak, söz vermektir (ahd etmektir). Akide, bu söz verişin, bu sözleşmenin İlâhî yönüdür. Mü’min, İslâm’ın akide ilkelerini kabul ederek kulluk yapma sözleşmesini imzalar, Allah (c.c.) ile yaptığı ahd’i (anlaşmayı) uygulamaya karar verir.
İslâm’ın akide anlayışı aynı zamanda, Allah’ın yanlış dediği, bâtıl ve geçersiz saydığı bütün inançları bir tarafa atmanın, kafalarda ve gönüllerde yanlış olan inançları terk etmenin göstergesidir.
Kur’an’a göre, Allah tarafından gönderilmiş bütün peygamberler, vahy ile bildirilen inanç esaslarını (akideyi) insanlara anlatmışlardır. İlk peygamberden son peygambere kadar, akide aynı kalmıştır. İslâm akidesi, çağlara, ülkelere,
1918] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 41.
AKÎDE
- 493 -
halklara ve sistemlere göre değişmez. İnanılması gereken bütün ilkeler, bütün insanlar için geçerlidir. Çünkü İslâm’ın inanç esasları Mutlak Hakikat’tir, gerçektir. Mutlak gerçek olan bir şey zamana ve yere göre değişmez.
İslâm’ın akidesi, yani akaidi, Tevhiddir. Bütün peygamberler Tevhid inancını anlatmışlardır. İnsanlar arasında tarih boyunca Tevhidden sapmalar oldukça, Allah yine elçilerini göndermiş ve onları Hakk’a davet etmiş ve uyarmıştır.
Diğer peygamberlere vahyedildiği gibi Hz. Muhammed’e de vahyedilmiştir.1919 Hz. Muhammed’e gönderilen Kur’an, kendinden önce gönderilen İlâhî kitapları doğrulamaktadır.1920
Allah (c.c.) bütün topluluklara, ‘Allah’a ibadet edin, tağuta kulluk yapmaktan kaçının’ diye tebliğ yapması için elçiler gönderdi. Ancak onlardan kimileri hidayeti, kimileri sapıklığı (dalâleti) tercih ettiler.1921 Onların tebliğinin içerisinde, Allah’a, âhirete ve peygamberliğe iman gibi üç temel vardı. Vahyin ve peygamberliğinin yanında İlâhî kitaplar ve melekler de akla gelmektedir. 1922
Akide ve Şeriat İlişkisi
İslâm, aslında bir bütündür. Ancak ilkelerini açıklarken onu iki kısım halinde anlatmak gerekir:
1- Akaid, yani akide esasları,
2- Şeriat, yani Din’in hükümleri, emirleri, yasakları.
Bazı İslâm âlimleri de bunu dörtlü bir taksim halinde şöyle ifade ederler:
1- İtikat, 2- İbadet, 3- Ahlâk, 4- Muamelât (hükümler ve hukuk)
İslâm Akîdesinin Konusu
Akaid’in konusu İslâm’da inanılması ve reddedilmesi gereken esaslardır. İslâm akîdesini oluşturan konular, Kur’ân-ı Kerim’de ve mütevâtir hadislerde farklı yorumlara gerek bırakmayacak şekilde açık ve kesin olarak yer alan hükümlerdir. Meselâ, Allah’ın varlığı ve birliği, melekler, kitaplar, peygamberler, âhiret, küfür, şirk, münâfıklık vs. ile ilgili, Kur’an’da anlamı açık ve kesin hüküm ifâde eden âyetler akaid ilminin konusudur.
İslâm akaidinin konuları iki bölüm halinde ele alınabilir: 1. Mânaya delâlet yönüyle de kesinlik ifade eden mütevâtir naslarla sabit olmuş, inkârı küfrü gerektiren temel esaslar; 2. Tevatür derecesine ulaşmayan veya mütevâtir olsa da mânası açısından zan ifade eden naslarla açıklanan prensipler. Bu sonuncuların inkâr edilmesi küfrü gerektirmez. Akaid hükümleri zamana, mekâna, fert ve toplumlara göre değişiklik göstermez ve bir bütün olup bölünme kabul etmez yani akîde esaslarının bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak söz konusu olamaz. Âyet ve hadislerle akaid-kelâm literatürü çerçevesinde, ayrıntılarla ilgili bazı görüş farklılıkları bir yana, bütün İslâm ümmeti ve genel olarak İslâm mezheplerince kabul ve tasdik edilen İslâm akaidini şu şekilde özetlemek
1919] 4/Nisâ, 163
1920] 35/Fâtır, 31
1921] 16/Nahl, 36
1922] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 42-43.
- 494 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mümkündür: 1. Allah vardır, varlığı kendinden olup kimseye muhtaç değildir, ezelî ve ebedîdir. 2. Kâinat bütün nesne ve olaylarıyla yaratılmıştır, tek yaratıcısı Allah’tır. 3. Allah birdir, yegâne tapılacak varlık O’dur; hiçbir şeye benzemez; cisimlere has zaman, mekân ve benzeri kategorilere, durumlara bağımlılıktan ve her türlü eksiklikten münezzehtir. 4. Allah diridir, bilendir, irade edendir, güç yetirendir, işitendir, görendir, yaratandır, kelâm sahibidir; O, bütün kemal ifade eden sıfatlarla vasıflanmıştır. 5. Her insanın bir kaderi vardır, fakat kul cebir altında değildir. 6. Peygamberlik müessesesi haktır, Hz. Muhammed son peygamberdir, peygamberler güvenilen, tebliğ görevini yerine getiren, büyük günah işlemekten veya günahlarında ısrar etmekten korunmuş kimselerdir, fakat onlar da bizim gibi beşerdir, onlarda en küçük çapta bile olsa tanrılık özelliği yoktur; peygamberlerin mucizeleri haktır. 7. Meleklere ve ilâhî kitaplara iman gereklidir; melekler Allah’ın bütün emirlerine boyun eğen ruhanî varlıklardır; Tevrat, İncil, Zebur, Kur’an, Hz. İbrahim ve Mûsâ’nın “sahîfeleri Allah tarafından indirilmiş kitaplardır. 8. Âhiret hayatı, cennet ve cehennem haktır.
Akîdenin Önemi ve Gayesi
Akîde, İslâm dininin temelidir. İslâm dinini bir yapı olarak düşündüğümüzde, bu yapının temelini akîde oluşturur. Nasıl ki, bir binanın temeli olmadan yükselmesi, ayakta durması, sarsıntılara dayanması mümkün değilse, akîde ile ilgili doğru bilgiler, akaid ilmi olmadan da İslâm binasının yükselmesi, müslümanın inancının sağlam olması mümkün değildir.
İnsanın hayata bakışı, dünya görüşü ve davranışlarının tümü akîdesiyle, inancıyla alâkalıdır. Akîdeyle ilgili olmayan hiçbir şey yoktur. Bu yüzden müslümanların ve müslüman fert ve ailelerden meydana gelen İslâm toplumunun sağlam bir akîdesi olmalıdır.
Akîde ile ilgili doğru bilgi sayesinde müslüman;
1) Neye, niçin ve nasıl iman etmesi gerektiğini bilir.
2) Ancak sağlam bir akîde bilgisi sayesinde insan, imanını taklîdden kurtarabilir.
3) Bu bilgi ve köklü inanç sayesinde, kendisini kötü düşüncelerden ve zararlı inançlardan koruyabilir.
4) Bâtıl ve bid’at ehlinin görüş ve itirazlarına karşı, kendi inanç esaslarını savunabilir.
5) Diğer din mensuplarının yıkıcı yayınlarına karşı İslâm dininin inanç sistemini savnur. Meselâ; Hristiyanların Allah hakkındaki teslis (baba-oğul-kutsal ruh) inancına karşı, tek ilâh inancını ortaya koyar.
İnancı sağlam olan bir insan, dünya ve âhiret ile ilgili tüm işlerini İslâm’a uygun bir şekilde yapacaktır. Sağlam ve kâmil inanç, kalpte pasif bir şekilde yer tutmaz; aksine mutlaka inanç sahibinin yaşayışını yönlendirir.
İşte akîde ile ilgili ilmin temel gayesi, insanı inanç ve davranışta İslâm’laştırarak dünya ve âhiret saâdetine kavuşturmaktır. En önemli gayelerinden biri, yukarıda belirtildiği gibi, İslâm inancını her türlü sapık ve yıkıcı fikirlerden, bâtıl düşünce ve hurâfelerden korumaktır. Ayrıca inandığı halde bazı şüpheleri olan insanları
AKÎDE
- 495 -
bu şüphe ve tereddütlerinden kurtarmaktır.
Akîde, İslâm Dini’nin temeli olduğundan; dinin sağlamlığı, bu temelin sağlamlığına bağlıdır. Bu temelin sağlamlığı da kişiye cennet yollarını açar. Dünyanın huzur ve saâdetle dolması da ancak iman sayesindedir. İman etmek, huzur ve mutlulukla dolmak demektir. İmanlı insanlardan meydana gelen toplum da her devirde asr-ı saâdeti yaşayan, saâdeti asra taşıyan bir toplumdur.
Gerçek hürriyet, ancak iman sayesinde, tevhid sayesinde gerçekleşir. Tevhidî imana sahip olamayanlar; maddeye, eşyaya, mala, çevreye, dünyaya, zaaflara, şeytana, tâğutlara, egemen güçlere, nefse, hevâ ve hevese... görünmez zincirlerle bağlı ve bağımlıdırlar; özgür değillerdir. Kölenin kölesi, kulun kulu, âcizin emrindeki zavallıdır onlar.
Akîdede Ölçü (İslâm Akîdesinin Kaynağı -Delili-)
İslâm Akîdesi, beşerî görüşlere ve şahsî anlayışlara değil; vahye dayanır. Kimsenin hevâ ve hevesleri akaidde bağlayıcı olamaz. İtikadı belirleyen ölçülerin tek kaynağı vahydir. Vahy olduğu tartışılan veya mânâsı farklı anlaşılmaya müsait olan hükümler de akaid için kesin ölçü olamaz. İslâm inanç esasları, delâleti ve sübutu kat’î olan vahyin itikadî hükümleridir. Kesin doğru, mutlak doğru olan hükümler, tüm müslümanların kabul etmek zorunda olduğu sâdık ve mütevâtir haberlerdir. Kur’an’ın tümü mütevâtir haber türüne girdiği halde; hadislerin çok azı bu sınıflamaya girer.
Hükümler, zannî hükümler ve kat’î hükümler diye ikiye ayrılır. Kat’îlik, hem hükmün vahy olup olmaması yönüyle olmalıdır; hem de konuyla ilgili ifâdenin açıklığı ve netliği yönünden olmalıdır.
İslâm akîdesi, şüpheye, zanna, beşerî görüş ve yoruma dayanmaz. Kişinin müslüman olabilmesi için inanmak zorunda olduğu hususlar, en küçük çapta veya en küçük cüz’ü reddedildiğinde kişiyi küfre sokan hükümler, akaid esaslarıdır. Tabii ki bunlar, vahy olduğunda en küçük şüphe bulunmayan Kur’an âyetleridir.
Müslümanın akîdesi Kur’an’a dayanmalıdır.1923 Kur’an’da yer almayan, Kur’an’la sağlaması ve tashihi yapılamayan, Kur’an âyetleriyle % 100 uyum sağlamayan bir husus, tüm mü’minleri bağlayıcı itikadî esas olamaz. Ana itikadî ilkeler, bütün peygamberlerin ortak mesajıdır. Peygamberlerin kendi koydukları ilkeler değildir ki, peygamberden peygambere değişiklik göstersin. Bu inanç ilkeleri, evrensel ve çağlarüstü esaslardır. Bu konuda Rasûlullah’ın (s.a.s.) konumu, inanç ilkelerini açıklamak, daha doğru anlaşılması için konuyu izah etmektir. Rasûl (s.a.s.) kendisi iman esası vaz’ eden değil, kendisine indirilene iman eden konumundadır.1924 Yüce Rasûl, önce kendisi vahye tâbi olmakla mükelleftir:
“Kur’an’a uymayı sana farz kılan Allah, elbette seni dönülecek yere döndürecektir. De ki: ‘Rabbim, kimin hidâyeti getirdiğini ve kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu en iyi bilendir. Sen, bu Kitab’ın sana vahyolunacağını ummuyordun. (Bu) Ancak Rabbinden
1923] Maalesef bu alanda yazılmış eserlerin çoğunda, Kur’an’da olmayan nice hususların akaid ilkesi olarak kabul edildiği gibi; bundan daha da fecî olanı; Kur’an’a ters nice hususlar akaid hükmü, yani inanç esası olarak belirtilmiştir.
1924] Bk. 2/Bakara, 286
- 496 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir rahmettir. O halde sakın kâfirlere arka çıkma! Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra, artık sakın onlar seni bu âyetlerden alıkoymasınlar. Rabbine dâvet et. Asla müşriklerden olma! Allah ile birlikte başka bir ilâha/tanrıya tapıp yalvarma! O’ndan başka ilâh yoktur. O’nun zâtından başka her şey yok olacaktır. Hüküm O’nundur ve siz anca O’na döndürüleceksiniz.”1925
“Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın. Doğrusu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu tutulacaksınız. Senden önce gönderdiğimiz rasullerimize (ümmetlerine) sor! Rahmân’dan başka tapılacak ilâhlar (edinin diye) emretmiş miyiz?”1926
“Ey Nebî! Allah’tan kork, kâfirlere ve münâfıklara boyun eğip itaat etme. Elbette Allah her şeyi bilmekte ve yerli yerince yapmaktadır. Rabbinden sana vahyedilene uy. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Allah’a güven. Vekîl olarak Allah yeter.”1927
“İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların hevâlarına/heveslerine uyma ve de ki: ‘Ben Allah’ın indirdiği Kitab’a inandım ve aranızda adâleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir. Aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar. Dönüş de O’nadır.”1928
“De ki: ‘Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım…” 1929
Akîdede bağlayıcı bir hükmün, delâletinin de kat’î olması gerekir. Âyetlerdeki bazı ifâdelerin hangi mânâya delâlet ettiği kesin olmayabilir; mânâya delâleti zannî, yoruma açık olabilir. Kimse bir şahsın ictihadını ya da kendi anlayışını, beşerî bir yorumu, başka insanlara inanç esası olarak dayatma hakkına sahip değildir. Mânâya delâleti zannî olan şahsî açıklama veya yorumu kabul etmeyenleri tekfir etme hakkına hiç kimse sahip değildir.
Muhkem âyetlerdeki itikadî esaslar, yani vahyin hükümleri İslâm inanç esaslarını oluşturur. Bu mutlak doğrular, kişilere, zamana ve coğrafyaya göre değişmez. Bunun dışındaki doğrular, nisbî (göreceli) doğrulardır. İctihadî hükümler, şahsî yorum ve tefsirlerdeki doğrular, zannî ve tartışmalı doğrular sınıfına girer. Bunlar tüm müslümanları bağlayıcı olamaz. Dolayısıyla İslâm akaidi de, içinde şüphe bulunan zannî, göreceli ve değişken doğrulara, beşerî doğrulara; yani zayıf temellere dayanmaz. Zan, zayıf bir temeldir.
“Onların (müşriklerin) çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan (ilimden) bir şeyin yerini tutmaz.” 1930
“Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah
1925] 28/Kasas, 85-88
1926] 43/Zuhruf, 43-45
1927] 33/Ahzâ, 1-3
1928] 42/Şûrâ, 15
1929] 6/En’âm, 50; Peygamberimizin kendisine indirilen vahye tâbi olmasını emreden veya kendi ağzından ben ancak vahye tâbi oluyorum diyen âyetler için bk. 6/En’âm, 50, 106, 145; 7/A’râf, 203; 10/Yûnus, 15, 109; 11/Hûd, 12; 16/Nahl, 123; 33/Ahzâb, 2; 43/Zuhruf, 43; 45/Câsiye, 18; 46/Ahkaf, 9; 75/Kıyâme, 18
1930] 10/Yûnus, 36
AKÎDE
- 497 -
onlar hakkında hiç bir delil indirmemiştir. Onlar zanna ve nefislerinin aşağı hevesine uyuyorlar.” 1931
“Âhirete inanmayanlar, meleklere dişilerin adlarını takıyorlar. Hâlbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise; hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.” 1932
Allah Teâlâ şu âyet-i kerîmede mü’minleri zannın çoğundan sakındırmıştır: “Ey iman edenler, zannın çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.”1933 İtikada ait zanlar, ulûhiyetle ve Peygamberlikle ilgili zanlar, haram olan zanlara dâhildir. Çünkü iman ve tasdik hususunda yakîn (kesin bilgi) şarttır.
Tarihten miras olarak devraldığımız geleneksel din anlayışında akîdevî esaslar diye, Akaid hükümleri diye takdim edilen Kelâmî tartışmalardaki problemler ve ihtilâflar, ölçüdeki genişlikle ilgilidir. Farklı mezheb ve görüşteki müslümanları kolayca tekfir eden bu red (anti tez) Kelâmı, mezhepleri ve ictihadları merkeze alan, zannî deliller veya şahsî anlayışların da akaidde ölçü olarak kabulüyle oluşmuş, göreceli ve zannî doğruların kesin doğrular yerine konulduğu eserlerden ibârettir.
Akîdevî Esasların Değişmezliği
a) İ’tikad esasları, zamana, mekâna, kişilere ve toplumlara göre değişmez.
Allah tarafından Hz. Âdem’e, Hz. Nuh’a, Hz. Mûsâ’ya, Hz. İsa’ya... inanç konusunda ne emredilmişse, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e de aynı esaslar emredilmiştir. Değişen sadece şeriatlardır. Yani bütün peygamberlerin tebliğ ettiği dinin temeli, tevhid inancına dayanır.
Tüm peygamberler gönderildikleri toplumlara, Allah’ın varlığı ve birliğini, kendilerinin Allah’ın elçileri olduğunu, âhiret diye bir hayatın varlığını haber vermişler; onları Allah’a kulluk etmeye, kendilerine itaate çağırmışlardır. Peygamberlerin bu ortak çağrısı Kur’ân-ı Kerim’de şu şekilde ifâde edilir:
“Andolsun biz Nuh’u kavmine gönderdik. ‘Ey kavmim, dedi; Allah’a kulluk edin, O’ndan başka ilâhınız/tanrınız yoktur.”1934
“Andolsun Biz Semud kavmine kardeşleri Sâlih’i, ‘Allah’a kulluk edin’ demesi için gönderdik..”1935
İbrâhim (a.s.) kavmine dedi ki; ‘Allah’a ibâdet edin ve O’ndan korkun. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”1936
“Şuayb (a.s.) kavmine şöyle dedi: ‘Ey kavmim Allah’a kulluk edin, âhiret gününe umut bağlayın.”1937
“Biz hiçbir peygamberi Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir amaçla
1931] 53/Necm, 23
1932] 53/Necm, 27-28
1933] 49/Hucurat, 12
1934] 23/Mü’minûn, 23
1935] 27/Neml, 45
1936] 29/Ankebût, 16
1937] 29/Ankebût, 36
- 498 -
KUR’AN KAVRAMLARI
göndermedik.”1938
“Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan, putlardan sakının’ diye (emretmeleri için) her topluma bir peygamber gönderdik.”1939
Bütün peygamberlerin ortak mesajı olan bu itikadî esaslar, hem evrensel, hem de çağlar üstüdür. İlk insandan kıyâmete kadar tüm nesiller için her zaman ve her coğrafyada geçerlidir.
Şu halde herhangi bir kişi veya toplum meselâ şunu diyemez: “Kur’an’daki hükümler geçmişte kaldı. Bugünkü modern toplumda din kaidelerinin herhangi bir bağlayıcılığı yoktur. Din olsa olsa bir vicdan işi olabilir. Geçmişte putperestlik, içki, kumar, fâiz, zina, yasaklandı; namaz, oruç, zekât, hac, cihad, infak emredildi ama günümüzde bunların tümü geçerliliğini yitirdi. Çünkü bugün devletin izniyle açılan kumarhaneler, meyhaneler, genelevler, fâizli işlem yapan bankalar var. Kâbe’de hac yapmak yerine, bizim ulularımızı tavaf edip, saygı duruşu yaptığımız tunçtan, altından, gümüşten, bronzdan heykellerimiz, put imalathanelerimiz, tapınmak ve eğlenmek için yapılmış dev alışveriş ve eğlence merkezlerimiz var...”
İşte tüm bu ve benzeri sözleri kâfir olanlar, dinine bağlılığı pamuk ipliğinden daha zayıf olanlar söyleyebilir. Böyle insanlar ve bu insanlardan oluşan toplumlar şahsiyetsiz ve zayıf karakterlidir. Akîdesi sağlam olan bir müslüman ise, bu ve benzeri anlayışların tümünü reddeder. İnancını zamana, zemine ve mekâna göre değiştirmez.
b) İ’tikad esasları bir bütün olup bölünme kabul etmez. İslâm dininin bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmek, insanı dinden çıkarır.
Meselâ; “namazla ilgili emirleri kabul ediyorum; fakat fâizle ilgili emirleri kabul etmiyorum. Çünkü şu anda yaptığım ve ileride yapacağım fâizli ticaretime zarar veriyor. Oruçla ilgili hükümleri kabul ediyorum; fakat infak ve zekât ile ilgili hükümleri kabul etmiyorum. Kabul edersem servetimin azalmasından korkuyorum. Hem ben bu serveti kazanırken ihtiyaç sahipleri benimle beraber mi çalıştı?”
“Allah’ın varlığını, birliğini kabul ediyorum; fakat ben içkiden, kumar oynamaktan, zina etmekten, yalan söylemekten, insanları çekiştirmekten, onları birbirine düşürmekten, insanları kandırmaktan vazgeçemem. Bunların hepsi nefsime ağır gelen şeyler. Bu nedenle bu konularla ilgili âyetleri bir kenara bıraksak diyorum.”
İşte tüm bu ve benzeri inanışlar insanı bu dinin dışına çıkarır. Allah Teâlâ bu tür inanca sahip olan insanları Kur’ân-ı Kerim’de kınamakta ve cehennem azâbı ile tehdit etmekte, dinin bir kısmını kabul edip işine gelmeyen kısmını reddedenlere şu hitabı yapmaktadır: “...Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezâsı, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyâmet gününde de azâbın en şiddetlisine itilirler.”1940
1938] 4/Nisâ, 6
1939] 16/Nahl, 36
1940] 2/Bakara, 85
AKÎDE
- 499 -
Biz, sağlam bir inançla Rabbimizin nefsimize kolay gelen hükümlerini kabul edip uyguluyor olabiliriz. Ama aynı zamanda, nefsimize ağır gelen İlâhî emir ve yasakları da kabul edip hiçbir ayırım yapmadan yerine getirmeye çalışmalıyız. Burada şu hususa dikkat etmeliyiz: İslâm’ın hükümlerinin tamamını kabul ettiği halde, nefsine ağır geldiği için yerine getirmeyen ile; bu hükümleri kabul etmeyip inkâr eden veya alaya alanların durumu bir değildir. Birincisinde insan kâfir olmazken, ikincisinde tereddütsüz kâfir olur. Yani, Allah’a iman eden, İslâm’ın tüm hükümlerini kabul eden, fakat nefsine yenildiği için meselâ içki içen, kumar oynayan insan kâfir değil; günahkâr mü’mindir. Çünkü bu insan inanmıştır. Yerine getirmediği hükümler için de Allah Teâlâ’ya hesap verecektir.
Bu önemli hususa tüm müslümanlar dikkat etmeli, müslüman olduğunu söyleyen ve dinden çıktığı açıkça belli olmayan kimseye münâfık olduğunu zannetsek bile kâfir demekten kaçınmalıyız. Çünkü bir insanı kâfir ilan etmek ağır bir sorumluluğu gerektirir. İslâm’ı reddeden veya söz ya da davranışıyla bilerek inkâr ettiği açıkça belli olan birisine de kâfir demekten kaçınmamalıyız. Kısaca söylemek gerekirse, müslüman olduğunu söyleyen ve söz ya da davranışı açıkça küfrünü ispatlamayan bir kimseye kâfir deme hakkımız olmadığı gibi; kâfir olduğu açıkça belli olan birisine de birtakım menfaatler gereği müslüman deme hakkımız yoktur.
Sâhibini ileriye atmayan, meydana çıkarmayan, küfürle, câhiliyye ile Firâvnî ve tağutî düzen ve müesseselerle, konum ve şartlarına uygun mücadele içerisine itmeyen bir iman, boyutlarında eksiklikler taşıyan bir çeşit inanıştır.
Diğer taraftan İslâm’ın günümüz açısından uygulanabilirliği konusunda şüphe ve tereddütler taşımak da iman ile bağdaşmaz. Bu en azından yüce Rabbimiz’in görüneni, görünmeyeni, geçmişi ve geleceği bileceğine inanmak gereği ile çelişir. Allah’ın Şeriatı’nın herhangi bir zamanda yeterli geleceğinde şüphe içerisinde olmak, Allah’ın sıfatlarında şüpheye düşmek demektir. Allah hakkındaki bir şüphe ve tereddüt ise, mâhiyet ve boyutu ne olursa olsun, kişiyi imandan çıkartır.
Mü’min, iman ettiği nizâmın bütün hükümleriyle her zaman ve mekânın değişmez, mutlak doğru ve insanlığı bunalımlardan uzaklaştıracak, mutluluğa kavuşturacak, insanı insana kölelikten, kendi nefsine ya da herhangi bâtıl bir kuvvete tapmaktan, onun boyunduruğuna girmekten kurtarabilecek yegâne nizâm olduğuna inanmak ve bunun ilmî bakımdan tartışılmaz bir gerçek olduğunu ispat etmek cehdine sürekli sâhip olmalıdır. Bunun yanında; böyle bir nizâmı da arzın herhangi bir yerinde ve kendisini merkez kabul ederek hemen kendisine en yakın parça üzerinde egemen kılmakla yükümlü olduğunu bilmekten, bunun için sa’y ü gayrette bulunup bulunmamaktan sorumlu tutulacağı şuûruyla kesintisiz bir cehd içerisinde olmakla vazîfelidir. Bu onun temel sorumlulukları arasında yer alır.
İslâm’ın ilk dönemi olan Asr-ı Saâdet’te, Resulullah (s.a.s.)’ hayattayken diğer bütün İslâmî ilimler gibi akaid ilmi de yazılmamış ve henüz tedvîn edilmemişti. Zira vahiy devam ediyor; Müslümanlar karşılaştıkları bütün problemleri derhal Hz. Peygamber’e götürüp vahyin ışığında çözüme kavuşturuyorlardı. Ashâb her husûsta olduğu gibi akide konusunda da Kur’an’a ve Rasûlullah’a tam bir teslimiyet içindeydi. Resulullah’ın onlara getirdiği bir inanç prensibini kesinlikle
- 500 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tartışma konusu yapmaz, bunun üzerinde görüş belirtmezler; hatta buna asla ihtiyaç duymazlardı. Resulullah’ın mescitte biraraya gelip akîdeyi ilgilendiren “kader” konusunu tartışan bazı sahâbîleri bu tartışmadan alıkoyduğunu görüyoruz.
Hz. Peygamber’in âhiret’e irtihâlinden ve dolayısıyla vahyin kesilmesinden sonra ashâbın çoğu, ‘asr-ı saadet’teki saf ve berrak İslâmî anlayışlarını korudular. Buna rağmen toplum içinde meydana gelen gelişmeler karşısında, ister istemez bazı problemler ile ilgili olarak yeni tartışmalara girişiyorlardı. Özellikle halîfelerin seçimi ile ilgili olarak bazı görüş ayrılıkları meydana gelmiş, bilhassa Hakem olayından sonra Şîâ’nın ve bunlara karşı tam aksi görüşleri savunan Hâricilerin ortaya çıkışı, beraberinde değişik anlayışları da müslümanların gündemine getirmiştir. Aynı şekilde Hz. Osman’ın şahâdetinden sonra az da olsa beliren bazı görüş ayrılıkları, daha sonra III. Halife’nin katli meselesi tartışmalarına dönüşmüştü. Buna bağlı olarak, adam öldürenin iman durumu da görüş ayrılıklarına zemîn hazırladı. İnsan öldürmek büyük günah (kebîre) olduğuna göre, “Büyük günah işleyen kimse Müslüman mıdır, kâfir midir, yoksa fâsık mıdır?” gibi bir soru gündeme geldi.
Akaidle ilgili eserlerde konular şu şekilde ele alınmıştır: Öncelikle “asılların aslı” olan Allah Teâlâ’ya iman etmek ve onun sıfatlarını tümüyle tevîle girmeden kabullenmek. Bunun yanında diğer iki önemli esas vardır ki bunlar da peygamberlere ve âhirete iman meselesidir. Bu üç esas İslâm akaidinin ilk üç temelini oluşturmaktadır. Yukarıda saydığımız altı iman esasından geriye kalan Kitaplara ve Meleklere iman ise, peygamberlere imana bağlı olarak işlenmektedir. Zira üç temel esastan biri olan peygamberlere iman gerçekleşince, ister istemez bu peygamberlerin getirdikleri haber olarak Kitaplara ve Meleklere de iman etmek kaçınılmaz olur.
İslâm akaidini oluşturan bu iman esaslarına bağlı olarak zamanla birçok konu tartışılmış ve gün geçtikçe İslâm akîde kitaplarına yeni yeni konular eklenmiştir. İlk dönemlerde Fıkh-ı Ekber’in yazıldığı dönemde konular Allah’ın sıfatları ve bunların yorumları çerçevesinde iken; zamanla Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı, Cennet’te Allah’ın görülüp görülemeyeceği meselesi, insanın fiilleri, insanın güç yetiremeyeceği meselelerde kişinin sorumluluğu (Teklif-i Mâlâ Yutâk), rızık, ecel, hidâyet-dalâlet, âhiret hayatı, kabir azabı, sual, öldükten sonra dirilme, dünyada işlenen amellerin tartılması, sırat, Havz, Cennet-Cehennem, afv, şefâat, vesîle, imanın artması-eksilmesi meselesi; peygamberlere iman ve bunlara bağlı olarak mu’cize, melekler, kitaplar, mi’rac ve kerâmet meseleleri, Hilâfet, imâmet tartışmaları, dört halifenin râşid hilâfeti, ümmetin imamında aranan özellikler, sahâbe ve onlardan hayırla söz etme, aşere-i mübeşşere, Deccâl, Ye’cüc-Me’cüc meselesi ve bunlar ile ilgili daha pek çok diğer problem akaid kitaplarına konu olmuştur.
Zamanımıza kadar intikâl eden ve önceki âlimlerin ele aldıkları bu meselelerin dışında bugün İslâm toplumunun karşı karşıya kaldığı durumlarda yeni yeni meseleler gündeme gelmiş ve akîdeyi ilgilendirip ilgilendirmediği tartışılmaya başlanmıştır. Totaliter, Laik-Sosyalist veya Laik Demokratik Liberalist sistemlerde yaşayan müslümanlar ister istemez birçok konu ile karşılaşmakta ve bu sistemlerin vücuda getirdikleri usûl ve yaşayış tarzlarına karşı nasıl bir tavır
AKÎDE
- 501 -
takınacaklarını bilememektedirler. Bundan dolayı müslümanların, hâkimiyeti altında yaşadıkları sistemlerle olan ilişkilerinde kaçınılmaz olarak karşı karşıya kaldıkları ve bazen bir hayli zorlandıkları bu problemlerini çözme hususunda da bazı tartışmalar açılmış ve bunlar bugün bir akîde konusu olarak işlenip kitaplara geçmiş bulunmaktadır.
İslâm akaidi ile ilgili olarak yazılan en meşhur eserler arasında İmâm-ı Â’zam’ın Fıkhu’l-Ekber’ini; İmâm Mâturidî’nin Kitâbu’t-Tevhîd’ini: Ömer Nesefi’nin Metnu’l-Akaid’ini, Nureddin es-Sâbûnî’nin el-Bidâye’sini, zikredebiliriz. Bunların yanında Taftazânî’nin Şerhu’l-Akaid adlı eseriyle Şehristânî’nin, Abdulkadir el-Bağdadî’nin, İmâm Gazâlî’nin, Kadı Adudiddin Abdurrahman b. İcî’nin, Seyyid Şerif Cürcânî’nin eserleri de çok okunan kayda değer eserlerdir.1941
İnsan İlişkilerinde İnancın Belirleyici Rolü
İnanç, temelde içsel ve kişisel bir olaydır. Yani kişi neye inanıyorsa önce onu kendi içinde yaşar ve neye inanmıyorsa onu da önce kendi içinde reddeder. Ancak sanıldığı gibi konu bu kadar basit, bu kadar soyut ve sınırlı değildir. Doğrusunu söylemek gerekirse insan kendi içinde neye inanıyor, ya da neye inanmıyorsa mutlaka ona göre psikolojik bir tutum içine de girer. Hatta zaman zaman, içindeki bu inanma ya da inanmama olgusu, en sert tavırlar olarak onun dışına yansıdığı bile olur. Akıl ve bilim bunu doğrulamaktadır.
Unutmamak gerekir ki ölüme meydan okuyanlar, gözlerini kırpmadan düşmanlarının üzerine saldıranlar; para, servet, zenginlik ve şöhret uğruna katlanılmaz uğraş verenler; definelere ulaşmak için havsalaya sığmaz maceralara sürüklenenler, bir şeye inandıkları için böyle yapabilmektedirler. Öyle ise hiç tereddüt etmeden diyebiliriz ki bütün arzuların, umutların, dâvâların ve ideallerin temelinde bir inanç vardır; Bütün savaşların, kavgaların, politik mücadelelerin, ticarî rekabetlerin, yarışların ya da barışların, hatta propaganda ve reklamların arka planında mutlaka birer inanç vardır.
Dolayısıyla bütün bu gerçekler gösteriyor ki inanç, insanın psikolojisini birinci derecede yönlendiren, hatta tavırlarını belirleyen bir zihin ve yürek gücüdür. Bu bakımdan inanç, kendi tanımı içinde statik bir potansiyel ise de en ufak bir manipülasyonla dinamik bir güce dönüşebilir.
İnanç, ya da İslâm’ın diliyle “iman” dediğimiz bu görünmeyen gücün bütün insanlardaki ortak özellikleri şu şekilde özetlemek mümkündür.
1. Bir şeye, gerçek diye kesinlik derecesinde inanan insanlar, temelde hak ya da batıl olsun yeri ve zamanı geldiğinde bu inanç uğruna her şeylerini feda edebilirler. İnançlı insanlar için bu ihtimal daima vardır ve toplumsal yaşam açısından çok önemli bir noktadır. Öyle ki gölgesinden korkan nice kimseler, zaman gelmiş inançları uğrunda arslan kesilmişler, hayatlarını bile hiçe saymışlardır.
Unutmamalıdır ki gerek Rahmânî zaferler, gerekse şeytânî galebeler seve seve canını feda eden insanların cesetleri üzerinde daima bina edilmiştir. Şu halde güçlü inanç, kişinin, rolünü üstlenmek durumunda olduğu duyarlı dakikalarda en cesur tavrı göstermek ya da en coşkulu bir kulluk halini yaşamak
1941] Ahmed Ağırakça, Şamil İslam Ansiklopedisi, 1/81-82
- 502 -
KUR’AN KAVRAMLARI
için ona gerekli aktiviteyi kazandırabilecek bir kaynaktır. Onun içindir ki Allah’ın huzurunda, huşû içinde namaza duran bir mü’minin ruh hali nasıl ise, bir heykel karşısında kılı kıpırdamadan dimdik duran müşrik bir insanın ruh hali de aynen öyledir. Her ikisi de inancın etkisiyle bu ibadet ve tapınmayı yapmaktadır; biri Allah’ın râzı olduğu inanç ile, diğeri ise Allah’ın şirk ve putperestlik saydığı inanç ile…
2. Hakka ya da bâtıla inanan insan, hiçbir zaman tarafsız olamaz. Kişi neye inanıyorsa onu, inanmadığı şeye daima tercih eder. Buna bağlı olarak inandığı şeye inananları da tercih eder. İşte deneye tutunan ve bilimsellik iddiasında olan pozitivizm, bu noktada iflas etmiştir.
Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: “Gerçek şu ki, mü’minler kardeştirler...”1942 Mü’minler ise Allah’a, meleklerine, kitaplarına, elçilerine, âhiret gününe iman eden kimselerdir. Şu halde bu gerçeklere içtenlikle inanan insanlar, renkleri, ırkları ve dilleri ne olursa olsun, hatta hangi ülkede ve hangi bayrak altında yaşıyor olurlarsa olsunlar, Allah’ın belirlediği bu iman ölçülerine göre kardeştirler. Bu da zorunlu olarak şu sonuçları doğurmaktadır:
a) Mü’minler kardeş olduklarına göre birbirleriyle kardeşçe ilişkiler içinde olmak zorundadırlar. Keza bu ilişkileri bütün engellere rağmen sürdürmek mecburiyetindedirler. Buna bağlı olarak onların birlik ve beraberliğine, dayanışma ve yardımlaşmalarına engel olan her şey, ama her şey onları, yüreklerindeki inanca aykırı bir doğrultuya yönlendiren düşmanların ve şeytanların planlarıdır.
b) Mü’min olmayan insanlara gelince bunlar, -değil yakın akraba- anne, baba ve öz kardeş bile olsalar, hiç akraba olmayan mü’minlere göre yabancı sayılırlar. Mü’min kişi, gerçekte yabancı olan bu yakınlarına karşı, duygularına belli bir yön vermek ve tedbirli olmak zorundadır. Mü’minin, gerek mü’min kardeşlerine, gerekse mü’min olmayanlara karşı eylemsel olarak nasıl davranacağı ise konumuzun dışıdır. Mü’minin uygulamalı yaşamı İslâm Fıkhı’nın konusudur.1943
Mü’minin İnsanlara Karşı İçsel Tutumu
Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ölümden sonraki ebedî hayata ve kadere inanan kimsenin, insanlara karşı içinden izleyeceği tutum, elbette ki muhataplarının imânî durumlarına göre farklı olacaktır. Bu, bütün dinlerde ve ideolojilerde, hatta karşılıklı yarışan oyun takımlarında bile söz konusudur. Tarih ve sosyoloji bu gerçeği daima kanıtlamıştır.
Örneğin gerçek bir yahudi, gerçek bir hıristiyan ya da gerçek bir budist, dinine mensup olmayan bir kişiyi veya bir topluluğu kendi dindaşlarına karşı desteklemez. Keza gerçek bir komünist, gerçek bir faşist, “laik“ olduğuna kendini gerçekten inandırabilmiş biri ya da klübüne gönülden bağlı bir futbolcu, inancını ya da ideolojisini paylaşmayanları veya takımını tutmayanları, kendi yandaşlarına karşı yine desteklemez.
Burada ince bir nokta daha vardır: Örneğin aynı insanda din ile ideoloji, din ile milliyetçilik, din ile akrabalık ya da din ile başka bir duygu karşı karşıya gelebilir. Yani, aynı insanın içindeki farklı iki olgu arasında bazen herhangi bir
1942] 49/Hucurât Sûresi, 10
1943] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 328-330.
AKÎDE
- 503 -
nedenle çatışma doğabilir. İşte müslüman kişi eğer böyle bir durumda kalacak olursa onun iç dünyasındaki bu çatışma, kendisinin gerçek bir imana sahip bulunup bulunmadığını ortaya çıkaran çetin bir sınav olur.
Bu çetin sınavın en çarpıcı misallerini sahâbîler yaşamışlardır. Mesela Bedir Savaşı’nda, müşrik yakınlarına karşı kahramanca silah kullanmış olan, hatta kılıç darbeleri altında babasının, öz kardeşinin ve amcasının, parçalanmalarını serinkanlılıkla seyreden Ubu Huzeyfe (r.a.) ile babasını bizzat elleriyle öldüren Ebu Ubeyde (r.a.) gibi şanlı sahâbîler, derin bir imanın parlak örneklerini sergilemişlerdir.
Bir şeye inanmak, mutlak surette en az iki şeyden birine taraf olmak demektir. Esasen taraftarlık, kaçınılmaz bir hayat kanunudur. Onun için hiçbir kimsenin, imânî ve ideolojik konuda yan tutmaması mümkün değildir. Hemen her insanın, bağlandığı bir din, bilinç ve kültür düzeyine göre benimsediği siyasal bir görüş, desteklediği bir örgüt, savunduğu bir ideoloji, ya da kutsal saydığı bir dâvâsı vardır. Ancak bu açıklama, bütün insanları ilkel bir ayırımla dost ve düşman diye iki kamp olarak görmek anlamına gelmez ve asla gelmemelidir de. Fakat her şeye rağmen Kur’ân’ın ölçüleriyle bütün insanlar, mü’min kişiye göre yine ikiye ayrılırlar. Bunların bir kısmı, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamına inananlardır ki aralarında iman kardeşliği bağı vardır. Her çağda gerçek anlamdaki iman, bunların gönüllerinde varlığını sürdürerek sonraki kuşaklara intikal eder.
İkinci kısma gelince bunlar da başlıca üç gruptur:
a) Kur’ân’ın tamamına inanmayanlar;
b) Kur’ân’ın içeriğini, istedikleri gibi yorumlayarak çarpıtanlar ya da amacından saptıranlar;
c) Kur’ân’ın bir bölümüne inanmayanlar ya da (şeriat olarak) bu bölümü aşağılama cür’etini gösterenlerdir.
Tabiatıyla bu üç grup da kâfirdirler.
Mü’min kişinin, insanlara karşı içsel tutumunun, nasıl olması gerektiğini Kur’ân-ı Kerîm çok net bir şekilde belirtmiştir. Buna göre mü’minin, imanından kaynayan duyguları bütün insanlara karşı en çok üç farklı şekilde ayrışabilir. Bunlar: “Muvâlât”, “Hazer” ve “Müsâleme”’dir.
Şimdi Kur’ân-ı Kerîm’in ışığında bu kavramların ne demek olduğunu anlamaya çalışalım:1944
1. Muvâlât:
Dostluk, taraftarlık ve yan tutma anlamına gelen Arapça bir masdardır. Bunun soyut kökünden türeyen ve (yerine göre) dost anlamına gelen “veli” kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’in birçok yerinde geçmektedir. İşte bu âyetlerden bazıları mü’minin ancak kendisi gibi mü’min olan kimselerle dostluk kurabileceğini1945 hükme bağlamaktadır. Yani mü’min kişi, iman kavramının sınırları içinde ve gönül planında ancak ve ancak kendisi gibi imanlı kimselere karşı sevgi ve yakınlık
1944] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 330-332.
1945] 3/Al-i İmran, 28, 9/Tevbe, 71
- 504 -
KUR’AN KAVRAMLARI
duyabilir, onları dost ve kardeş sayabilir.
Bu kişisel duyguların uygulamadaki görüntüleri ise İslâm fıkhının konusudur. Mesele, elbette ki bu kadar soyut değildir. Çünkü mü’minler arasında da istenmeyen çeşitli olaylar cereyan edebilir, ihtilaflar çıkabilir, hatta zaman zaman kavgalar ve savaşlar bile patlak verebilir. Ancak bütün olumsuzluklara rağmen bu gibi olaylar hak ve adalet sınırları içinde birer hesaplaşmadan ibaret kalmalı, mü’min kişi hiç bir zaman ve herhangi bir nedenle mü’min kardeşine (ancak imandan yoksun kimselere besleyebileceği) yabancılık duygusunu beslememelidir. Aksi halde bir iman tehlikesi içine girebilir. 1946
2. Hazer:
Korunmak, olası bir tehlikeye karşı duyarlı ve tedbirli olmak demektir. Yine Kur’ân-ı Kerîm’in ışığında anlıyoruz ki mü’min kişi, -en yakın akrabaları bile olsa- mü’min olmayanlara karşı sevgi besleyemez, içinden onlara yakınlık duyamaz.1947 Bunlar: küfrün çemberi içinde olan müşrikler, münafıklar, zındıklar ve mürtedlerdir. İslâm’ın dışında kalmış olan insanlar, kim olurlarsa olsunlar mü’minlere yabancıdırlar. Bu. Hz. Muhammed’den (s.a.s.) önceki ümmetler için de aynen geçerli olmuştur. Nitekim büyük peygamberlerden biri olan Hz. Nuh’un (a.s.) çağrısını kabul etmeyen oğlu da diğer âsîlerle birlikte tufânın kabaran sularında boğulup gitmiştir. Hatta, baba olarak bir ara duygulanan Hz. Nuh (a.s.), oğlunu kurtarmak için Allah Teâlâ’ya yalvarmış: “Ey Rabb’im ! Oğlum benim aile halkımdandır...” demişse de Yüce Allah O’na: “Ey Nuh ! O senin ailenden değildir. O, kötü işli biridir. Hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme. Seni öğütlüyorum ki cahillerden olmayasın.”1948 diye O’na sert bir karşılık vermiştir. Hz. Lût’un karısı da aynı suçu işlemiş ve asî yandaşlarıyla birlikte yok olup gitmiştir. 1949
Binaenaleyh, mü’min kişi, inkarcı insanın kurtuluşu için şefaat ve aracılık da yapamaz; Ona Allah’dan rahmet dileyemez. Ancak bu örnekler ve açıklamalar, mü’minin, durup dururken sebepsiz yere (kâfir bile olsa) insanlara karşı düşmanlık beslemesi gerektiği anlamına asla gelmez! Sadece onlardan gelebilecek kötülüklere ve tehlikelere karşı mü’minlerin duyarlı ve tedbirli olması anlamını taşır. Çünkü mü’minlerle kâfirler arasındaki yabancılık ne kan bağıyla, ne herhangi bir akrabalık bağıyla ortadan kalkar; Ne de onların kötülük ve tehlikeleri ihtimal olmaktan çıkar. Allah (cc)’a ve O’nun insanlığa en son mesajı olan Kur’ân-ı Kerîm’de bildirdiği gerçeklere inanan insan, bu konudaki ciddi hükmün bilincinde olmak zorundadır.
Dolayısıyla bu insan, Allah Teâlâ’nın, açıkça ateşle tehdit ettiği, ya da pis dediği kimselere karşı asla yakınlık ve hayranlık duyamaz. Onların hiç bir başarısına sevinemez, ilim, kültür ve sanat adına yaptıktlarını içinden beğenemez, onları alkışlayıp kutlayamaz. Aksi halde (istediği kadar “mü’minim” desin, ya da İslâm’ın bütün gereklerini yapsın), onlardan biri oluvermekten kurtulamaz! 1950
1946] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 332.
1947] 58/Mücadele, 22
1948] 11/Hûd, 45, 46
1949] 7/A’raf, 83; 15/Hicr, 60; 27/Neml, 57; 29/Ankebut, 33
1950] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 332-333.
AKÎDE
- 505 -
3. Müsâleme:
Bu kelime, başkalarıyla barış içinde olmak demektir. Arapca “silm” kökünden gelmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm’in en önemli öğütlerinden biri de barıştır. Nitekim Allah Teâlâ, bütün mü’minleri, barış ortamına girmeye çağırmış 1951 ve düşmanın barışa eğilim göstermesi halinde onların bu meyline olumlu karşılık verilmesini de emretmiştir.1952 Çünkü Kur’ân’ın amacı, insanları her iki cihanda da mutlu kılmaktır. Mutluluk ise ancak barışın egemen olduğu bir ortamda yaşanabilir.
Mü’min kişi, temelde bütün insanlarla iyi geçinen, elinden ve dilinden hiç kimsenin zarar görmediği örnek insandır. Elbette ki bu, bütün insanları sevgiye ve saygıya yaraşır görmek anlamını taşımaz. Allah’a iman etmiş, Kur’ân-ı Kerîm’in feyiz ve nurundan nasibini almış her insan çok iyi bilir ki toplum içinde müşrikler, münafıklar, zındıklar ve mürtedler gibi zararlı unsurlar da vardır. Bunların hepsi de kafirdir; Bunlar sevilmeyi, sayılmayı asla haketmiş insanlar değildir. Şu var ki bu insanların, yalnızca kendilerini ilgilendiren bulaşık vicdanları, İslâm’ın evrensel değerleri üzerinde yozlaştırıcı ve çarpıtıcı bir etki yapacak şekilde dışa yansımadığı ve mü’minlere karşı saygılı oldukları sürece onları halleriyle baş başa bırakmak hem mü’minlerin esenliği, hem de genelin huzuru için gereklidir.
Düşünce planındaki bu barışçıl tutum, imana bağlı bir ahlâk kuralıdır. Bu sessiz tutumun eylemsel cephesi ise, onlara zaman zaman yöneltilecek tevhid ve ıslah mesajlarıdır. Bu da İslâm’ın öngördüğü yöntemlerle ve yüce şeriatın belirlediği sınırlar içinde yapılır.
Büyük bir önemle belirtmek gerekir ki: Her çağda ve şartlar ne olursa olsun, Mü’minler, İslâm’ın -istisnasız- bütün emir ve yasaklarını yerine getirmeye ve yüce Kur’ân’ı, resmen yürürlükte ise uygulamaya, değilse, onu hayata geçirmeye çalışmak zorundadırlar.
Bu yükümlülük onlar için kıyamet kopuncaya kadar süreklidir. Binaenaleyh (mürted, zındık ve harbî tanımına girmeyen) aslî müşrikler, (yani İslâm devletinin zimmî vatandaşları) ile münafıklar gibi kâfir gruplar, (mü’minlerin, Kur’ân’ı hayata geçirme faaliyetlerini sabote etmeye kalkışmadıkları sürece) bu grupların hak ve özgürlükleri dokunulmazdır. (Zındık, mürted ve harbi kâfirlerin İslâm’da hukuksal bir statüleri yoktur.) 1953
Mü’minin İnsanlar Hakkındaki Kanaati
Mü’minin, görünürdeki gerçeklerden hareket ederek toplumda farklı davranış, ve kanaatlara sahip müslümanlar hakkında varabileceği yargı ise en çok dört şekilden ibaret olabilir. Bunlar: Tahsin, te’vîl, tefsîk ve tekfîr’dir. 1954
1. Tahsîn:
Bir eylemi uygun, normal, legal ya da güzel görmek demektir. Bu düşünsel değerlendirme, İslâm’ın emir ve yasaklarından hiç birini açıkça çiğnemeyen
1951] 2/Bakara, 208
1952] 4/Nisâ, 94, 8/Enfâl, 61
1953] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 333-334.
1954] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 334.
- 506 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kimsenin dengeli, mübah ya da takdir toplayıcı olan davranışlarına ilişkin olumlu kanaattır. Bu kanaat, ya tamamen önyargısızca olur, ya da bir beğeni duygusu olarak kalben yaşanır. Mü’min kişi, sadece gözlemlerine ve en doğru haber niteliğindeki bilgilerine bakarak bu çizgideki kimseler hakkında bir yargıya varmak durumundadır. 1955
2. Te’vîl:
Yorumlamak, -daha doğrusu - kuşkulu bir durumu maksatlı ve önyargılı yorumlamaktan kaçınmaktır. Örneğin bir müslüman eğer İslâm’ın ölçülerine aykırı bir düşünce ve inanca saptığını, şüpheli kişi ve çevrelerle ilişki içinde olduğunu ya da suç ve günahlardan birini işlediğini açıkça ortaya koymamışsa, yalnızca söylentilere dayanılarak veya ihtimallerden hareket edilerek onun aleyhinde bir değerlendirme yapılamaz. Tersine, bilgisizliğin, duygusallığın, ya da çeşitli yanlışlıkların, bu gibi söylentilere yol açmış olabileceğine ilişkin yorumlarda bulunmak daha doğru olur. İşte buna “te’vil” denir. İman ve ahlâk konusunda bu, bir kural olduğu gibi İslâm hukukunda da, “Berâet-ı Zimmet Asıldır.” 1956 Yani aksi kanıtlanmadıkça suçsuzluk esastır.
Şunu da çok iyi bilmek gerekir ki İslâm tecessüsü yasaklamıştır. 1957 Mü’min kişi, mü’min kardeşinin mahrem hayatını araştıramaz, araştırmayı bile düşünemez. Kişinin, düşünce ve inanç suçları gizli kaldığı sürece o, yalnızca kul ile Allah (cc) arasındaki bir mesele olarak kalır. Şu var ki eğer bir müslümanın şüpheli kanaat ve düşünceleri hakkında alınan duyumlar, başka bir müslümanın, veya İslâm Devleti’nin ya da İslâm Ümmeti’nin hayatı, sağlığı, esenliği, mutluluk ve başarısı ya da maddi ve manevi çıkarları açısından herhangi bir tehlike ihtimalini haber veriyorsa te’vîl yolu burada tıkanır. Bu olasılık, artık bir iman ve ahlâk konusu olmaktan da çıkar ve ciddi bir güvenlik sorunu olarak İslâm Fıkhı’nın, birinci derecede konusu haline gelir! 1958
3. Tefsîk:
Bir kimseyi fâsıklıkla suçlamak demektir. Fâsıklığın anlamı şudur:
Müslüman kişinin, (küfür ve şirk gibi İslâm’dan çıkmayı neticelendiren ağır suçlar hariç, diğer bütün) günah, yasak, çirkin ya da meşru örfe aykırı iş ve eylemlerden en az birini kanıtlanabilir şekilde işlemekle uğradığı sabıkalılık durumuna “fısk” ya da “fâsıklık” denir. Kur’ân-ı Kerîm’de münafıklar 1959 ve kâfirler 1960 de fâsıklıkla nitelenmişlerdir. Ancak fâsık, daha çok bir fıkıh terimi olarak sabıkalı müslümanlar hakkında kullanılmıştır.
Mü’min kişi, “fâsık” ya da (yaklaşık olarak) aynı anlama gelen “fâcir” müslümanı dışlayamaz. Onunla ilişkerini nasıl düzenleyeceğini ise İslâm Fıkhı belirler. 1961
1955] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 334.
1956] Mecelle : Kavâid-i Külliye, Madde-8
1957] Hucurat: 49/12
1958] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 334-335.
1959] Tevbe: 9/67
1960] Tevbe: 9/84
1961] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 335.
AKÎDE
- 507 -
4. Tekfîr:
Bir kimseyi kâfirlikle suçlamak demektir. İslâm âlimlerinin, çok dikkatli olunması uyarısında bulundukları noktalardan biri de budur. “Bu nedenle büyüklerden birçok zevât, “Günah işleyen hiç kimseyi kâfir diye suçlamayız.” dememişlerse de, “Her günah işleyeni kâfirlikle suçlamayız.” demişlerdir.”1962
Bunun anlamı şudur: Müslüman kişi, işlediği hemen her günah sebebiyle kâfir olmaz. Ama öyle günahlar, öyle suçlar vadır ki işlendiği zaman (Allah korusun!) İslâm Dini’nden çıkmak için yeterli bir neden oluşturabilir. Bunların başında ise Kur’ân-ı Kerîm’i, bir bütün olarak kabul etmemek; “Nas”’la yasaklanmış olan bir şeyin yasaklığını tanımamak, ya da yasak olmayan bir şeyi yasak kabul etmek gibi durumlar gelir. 1963
Küfür çok ağır bir suç olduğu için, mü’min kişi bu suçu işleyen kimse hakkında kesin yargıya varmadan önce bu durumdaki insanın gerçekten kâfir olup olmadığı hakkında duyduklarını ya da gördüklerini tekrar tekrar gözden geçirmeli, gerekirse âlimlere danıştıktan sonra bu konuda karara varmalıdır. Çünkü özellikle mü’min kişi eğer, babası, çocuğu, karısı ya da kardeşi gibi yakınlarından birini (sonradan) bu ağır suçun içinde görüyorsa, İslâm Fıkhı’na konu olan çok büyük bir sorunla karşı karşıya bulunuyor demektir! 1964
Kainatta en gelişmiş canlı yaratık insandır. Onun diğer bütün canlılardan en önemli ayrıcalığı ise sahip bulunduğu akıldır. Bu yüzdendir ki bütün canlılar arasında eşya ve olayların içyüzünü araştıran yalnızca insan türüdür.
Taşıdığı olağanüstü öneme ve bizzat kendisini hayretler içinde bırakan ilginç yapısına bakarak insan, kâinâtın karmaşık sırları ve olayların kalabalığı içinde hemen her şeyi öğrenmek, madde ötesine ulaşmak ve kendini aşmak iddiasındadır. Binlerce yıldır insanın merak ve heyecanla sürdürdüğü, gerçekleri yakalama yarışında onun bulabildikleri elbetteki küçümsenemez. Buna rağmen kendini keşfetmekte uzun bir yol aldığı da söylenemez.
Aslında insanoğlu, bu hummalı arayışla ruhunun derinliğinde yatan bir özlemi ortaya koymaktadır. En büyük gerçeğe kavuşma özlemi de diyebileceğimiz bu arayışın cevabını ise kısaca şu şekilde vermek mümkündür:
İnsan, hayattaki bütün avantajlarını aklına borçludur. Dolayısıyla insan aklı, her şeyden önce temel görevini fark etmeli ve bu görevi titizlikle yerine getirmeye çalışmalıdır. Bu göreve kısaca “Allah’a iman etmektir.” diyebiliriz. İnsan, bu suretle ancak uğrunda yaratıldığı amaca uygun olarak dünya hayatındaki yerini doldurabilir ve misyonunu tamamlayabilir. Bunu yaparken çok iyi bilmelidir ki onu ebedi kurtuluşa götürecek tek çığır, gerçek vahyin (yani Kurân-ı Kerim’in) ve aklın birlikte klavuzluk ettikleri yoldan başkası değildir. Bu yolda rahatça yürüyebilmek ve amaca ulaşmak için insanın, önce kendisini çok iyi tanıması ve özellikle şu gerçekleri bilmesi gerekir:
Basit düşünenlerce sanıldığı gibi insan, sırf bir yığın et, kemik ve kandan
1962] Ali b. Ali b. Muhammed b. Eb’il-İzz ed-Dımışkıy, El-Akıyda’tut-Tahawiyya Şerhi : 2/434, Muassa ar-Risâlah Beyrut-1988 (Birinci basım)
1963] Bk. Küfür, şirk, zendeka ve irtidâd kavramları.
1964] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 335-336.
- 508 -
KUR’AN KAVRAMLARI
oluşan basit ve sıradan bir canlı değil, bilakis zeki, bilinçli, sosyal ve rûhânî bir varlıktır; Düşünür, yorumlar, muhâkeme eder, sorgular ve tasarlar; Zamanı, mekânı ve şartları hesaplar; İnanır, güler ve ağlar...
Bu harika meziyetler ve bilimin henüz sırlarını çözemediği bu tarife sığmaz üstünlükler insanın çok büyük bir sorumluluk taşıdığını kanıtlamaktadır. Bu sorumluluğun “En büyük gerçeğe inanmak” olduğunu keşfetmek zor değildir. İnsan, her şeyden önce Alemlerin Rabb’i olan Allah Teâlâ’ya ve O’nun bildirdiklerine inanmaktan sorumlu olduğunu idrak etmelidir. Çünkü insanın, bu dünya hayatında yerine getirmek durumda olduğu görevlerin hepsi bu noktadaki sorumluluğa dayanır. Ayrıca belirtmek gerekir ki Allah (cc)’a ve O’nun bildirdiği gerçeklere içtenlikle iman eden insan, daha bu dünya da bile pembe bir âlemin kucağında, mükemmel bir doyumun, erişilmez bir zevkin ve kesintisiz bir mutluluğun serinliği içinde yaşama imkanını elde edebilir.
Allah Teâlâ, Zahir ve Batın’dır. Yüce sıfatları ve “Esmâ’ül-Hüsnâ” sı ile gizli ve aşikar, her şeyde kendini insana tanıtmış, onu imana davet etmiştir. Hulûlden münezzeh olarak yaratmış bulunduğu her zerredeki tecellisinden yola çıkarak O’nu anlamak akıl ve iz’an sahibi insan için zor iş değildir.
İhsan ettiği akıl nimetiyle birlikte son bir fırsat olarak insanlığa iletilmek üzere Muhammed Mustafa’ya (s.a.s.) indirmiş bulunduğu Kur’ân-ı Kerim ile Rasûlullah’ın (s.a.s.) mübarek sözleri ve O’nun nezih ve örnek hayatı, üzerimize nurdan huzmeler halinde ışık saçmakta, yollarımızı aydınlatmaktadır. Dolayısıyla bu son fırsatı kaçıranların, yarın Allah (c.c.) huzurunda hiç bir mâzeretleri olmayacaktır.1965
Akaidde Mezhep Olur mu?
Usûl-i dinde (akaidde) ihtilaf zararlıdır. Akaidde ihtilaf, bid’at ve sapıklığa götürür. Sapıklık da büyüdüğü zaman küfre kadar iletir. Akaidde ihtilaf, İslâm ümmetinin birliğini bozar, dinde tefrika doğurur. Bu sebeple, sahabe ve bunlara güzellikle tabi olan selef alimleri Usul-i dinde (akaidde) ihtilafı haram saymış1ar ve buna asla cevaz vermemiş1erdir. Çünkü ümmetin birlik ve dayanışmasını aynı iman esasları etrafında ittifak etmek sağlar. Kamil imanın mü’minleri birbirleriyle birleştirdiği kadar başka hiç bir şey birleştiremez: “Ve (Allah) onların gönüllerini (iman ve Allah sevgisiyle birleştirendir. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi harcamaz olsaydın yine onların (müslümanların) gönüllerini bu derece kaynaştıramazdın. Çünkü Allah onların aralarını (iman ile) birleştirip kaynaştırdı. Çünkü O mutlak gâlibtir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.” 1966
İslâm birliğini parçalayıcı nitelikteki akide ayrılıklarının haram olduğuna delalet eden ayetler çoktur: “Hepiniz toptan Allah’ın ipine sarılınız. Ayrılıp parçalanmayınız.” “Siz kendilerine apaçık deliller geldikten sonra ihtilaf ederek dağılıp parçalananlar gibi olmayın.” 1967 Hz. Peygamber’in Allah tarafından’ getirmiş olduğu kesin delillerle sâbit olan bir hükmün kendisi ihtilaf konusu yapılamaz. Dinden olduğu kesin delillerle bilinen esaslardan (zarûrât-ı diniyyeden) birini veya birkaçını inkâr eden bir mezhebin İslâm ile alakası kesilir.
1965] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 336-337.
1966] 8/Enfâl, 63
1967] 3/Âl-i İmran, 103, 105
AKÎDE
- 509 -
Fıkıhtaki ihtilaflar, itikattaki ihtilaflar gibi bid’at ve dalâlete götürmez. Usul-i din ile füru-ı dindeki (amelî hükümdeki) ihtilaf arasında büyük fark vardır. İslâm dininin akaidinde kesin delilsiz ihtilaf haram, bid’at ve dalâlet sayılırken; fıkhî meselelerde ictihadların farklılığı rahmet sayılmıştır. Böylece zaman ve mekânlara göre Muhammed ümmetine geniş imkânlar sağlanmış olur.
Mezheb Konusu İtikadla İlgili Bir Konu mudur?
Mezheb konusu i’tikadla ilgili bir konu mudur? Bu sorunun cevabı elbetteki ‘hayır’dır. Mezheb kavramı inançla ilgili olmayıp bu konu müslümanlar arasında zamanla inanç meselesi gibi görülmeye başlanmıştır. Mezheb konusunda bazı aşırılıklara gidilerek müslümanlar birbirlerini küfürle itham etmişlerdir. Mezheb konusunun ele alınmasının bir nedeni de İslâm dininin en önemli müesseselerinden biri olan ictihad’a karşı çıkılarak, dinin donuklaştırılması, İslâm’ın geçmişe hapsedilmesi ve sonuçta mezheblerin din haline getirilmesidir. Bu anlayışın doğurduğu olumsuz sonuçlar neticesinde câhil insanlar geçmişte ictihad yapan İslâm âlimlerini överken, günümüzde ictihad yapan İslâm âlimlerini dini değiştirmekle itham etmekte ve kolayca kâfir damgası vurabilmektedir. Oysa mezhebler dinin kendisi olmayıp, dini anlamada ve yorumlamada bir yol, bir yöntemdir. İşte bu konudaki yanlış anlayışları düzeltmek ve dini canlı tutmak için mezheb konusu ele alınmaktadır.
Akaidde Mezhep Olur mu?
İnanç esaslarının açıklanması hususunda, Kur’an’daki muhkem (hüküm ifâde eden anlamı açık âyetler) ve müteşabih (birden fazla anlama gelebilen) âyetlerin izah edilmesi, kulların fiilleri, Allah’ın sıfatları ve fiillleri v.s. gibi hususlardaki farklı anlayışların sonucu ortaya çıkmıştır. Meselâ; Maturidi, Eş’ari, Mutezile, Cebriyye gibi. Tarihî bir vâkıa olan itikadî mezheblerin varlığına rağmen, İslâm akaidinin bir bütün ve kesin temel esaslar olduğu anlayışıyla, mezheb akaidi değil; İslâm’ın itikadî konulardaki kesin hükümlerinin eksiksiz ve ilâvesiz kabul edilmesi anlamında İslâm akaidinin tüm müslümanlarca kabul edilmesi gerektiği kanaatini taşıyoruz. BİZE GÖRE AKAİDDE MEZHEP OLMAZ, OLMAMALIDIR.
Akide Konularında Dikkat Edilmesi Gereken Bazı Hususlar
Bakış açısı olarak Kur’an’la sağlaması yapılamayan ihtilâflı hususları akaid konusu olarak kabul etmemek gerekir.
“Put ve Puta Tapma”, “Tuğyan ve Tâğut”, “Küfür”, “İrtidâd”, “Nifak”, “Atalar Yolu”, Bid’at ve hurâfeler, “Şefaat”, “Vesile”, “Resmî din anlayışı ve halkın din diye bildiği yanlışlar, Gayb ve bilinmezliği gibi akaidle direkt ilgili konular Akaid derslerinde ısrarla gündeme getirilmeli ve yeterli miktarda üzerinde durulmalıdır. Akaid açısından günümüzü ve yaşadığımız coğrafyayı yorumlayıp tanıtmayı ve inançla ilgili problemleri gündeme getirip doğrusunu işaret etmeyi önemsemeliyiz. Günümüz ortamında akaid yönüyle ciddi bir değeri kalmayan, zaman aşımıyla önemini yitirmiş konuların yerine, günümüzün problemlerini ve ihtiyaçlarını ele alan bir yaklaşım sergilemeliyiz. Yaşayan güncel câhiliye ve sapıklığın inanç yönüyle insanımıza olumsuz etkisini kırmak için, bâtılları bâtıl olarak yeterince tanıyıp tanıtmak gerekiyor. O yüzden şirkin, küfrün, tuğyânın,
- 510 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nifakın güncel örnekleriyle uzun şekilde ele alınmasının önemi büyüktür.
Okul ders kitaplarındaki kuru ve sıkıcı anlatıma benzemeyecek şekilde; mesaj verecek, hikmetini açıklayacak tarzda konuların işlenmesi gerekir. Sadece kuru bilgi vermek değil, okuyucuya şuur vermek veya bilincini canlı tutmak amaçlanmalıdır.
Akaid eserleri, insanımıza tevhidî bir iman, tevhidî bir şuur, tevhidî bir bakış açısı, tevhidî bir dünya görüşü, tevhidî bir yaşayış ve ahlâk kazandırma gayretine yönelik okunmalı ve okutulmalıdır. Çünkü tevhidî esaslar, Kur’an’ın en fazla önem verdiği hususlardır.
İnsanımızda Tevhid Problemi ve Sebepleri
Halkın Sahih İnançtan Tâviz Verme Nedenleri
Cehâlet: Halk dini, hurâfeler ve dâvetçilerin uyarısının yetersizliği, ihmal, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker eksikliği. Trafik polisi yok yolda, hız düşkünü hırslı kimselere, acemi şoförlere ve câhillere uygun ortam.
Siyâsî baskı ve dayatmalar, yönlendirmeler, tâğûtî tavır; devlet dini, resmî din teşkilatları, Bel’amlar, irtica/gericilik yaygaraları ve laiklik. Derin devletin psikolojik ve her çeşit baskı ve sindirmesi. Resmî din anlayışı: “Lâ”sı olmayan bir din, redsiz akaid(!) Hâlbuki insanın kurtulması için kutsal küfür olan tâğutu inkâr etmek, ona küfretmek1968, varsa iyi taraflarını örtmek ve kabul etmemek gerekli idi. Bu kutsal küfrün yanında, çirkin iman da vardır; imana şirk karıştırmak gibi: “Onların çoğu Allah’a şirk koşmadan iman etmezler.”1969; Yine imanın yanlış yere yöneldiğinin örneği olarak şöyle buyruluyor: “(Ehl-i kitap) tâğuta ve cibte (bâtıl tanrılara) iman ediyorlar…”1970
İslâm’ın hâkim olmadığı rejimlerde tâğutî düzenin tüm kurum ve kuruluşları müşrik vatandaş yetiştirmek için bütün güçlerini sarfederler.
1- Rubûbiyet tevhidini yeterli görmek, Allah’ın varlığının isbat ve kabulünü merkeze almak: Ateizm, komünizm, Darvinizm karşıtlığını yeterli görmek. Çiçek ve böcekle, arı peteğindeki Allah yazısı ile tatmin olmak ve bunları aşırı önemsemek.
2- Mürcie düşüncesi ve haksız teslîm (insanları İslâm’a nisbet): İman ayrı, amel ayrı deyip ittibâ yoluyla şirki fark etmemek. Mistisizm felsefesi, Kur’an kavramlarını te’vil, tahrif ve dejenere etmek. Mistik yaşayış; pasif tepki, kabuğuna çekilme, kendilerine karşı cihad edilecek şahısları ve zihniyetleri kendi hallerine terk edip sadece nefsiyle uğraşmak. Felsefî veya kelâmî tartışmalar, cedel. Eski Türk dinlerinin kalıntısı ve geleneğin (atalar dininin) mirası.
3- Haksız tekfîr; antitez akaidi, mezhepçilik, grupçuluk, bağnazlık.
4- Egemen güçlerin yönlendirmesi, özendirmesi: Sağcı, muhâfazakâr, demokratik İslâm anlayışları. Amerikancı, düzenci din yaklaşımı, ılıman İslâm, BOP vb. yaklaşımların çekim alanına girmek. Kafaların ve gönüllerin işgali, sömürü ve
1968] 2/Bakara, 256; 4/Nisâ, 60
1969] 12/Yusuf, 106
1970] 4/Nisâ, 51; yine Bk. 4/Nisâ, 60
AKÎDE
- 511 -
köleleştirmenin kurbanları.
5- Dünyevîleşme, lüks, israf, şükürsüzlük ya da geçim sıkıntısı. Cihadın terki ve eylemsizlik. İlâhî emir ve tekliflerden kaçınma, kâfirlere özenme ve benzeme.
6- Çevre şartları: Medya (özellikle TV), okullar (hatta din öğreten okullar ve kurslar), yaşama biçimleri, reklâm, dostluk ilişkileri… Kimlik problemi: Kimliksizlik ya da çok kimliklilik.
7- Aşağılık duygusu, kendi dinine, Müslümanlara ve kendine güvensizlik, aşırı eleştiri.
8- Kibir, gurur, istiğnâ.
9- Dâvetçilerin örnek yaşayış sahibi olamayışları, sadece laf üretmeleri, tevhidin sadece siyasî yönünden bahsedilmesi.
10- Bilgi kirliliği, gereksiz konular ve konuşmalar. Endâd edinme; futbol, tv. internet, müzik gibi uyutucu ve uyuşturucuların etkisi.
11- Laiklik: İki veya çok dinlilik. Câmideki veya namaz kılarkenki İlâh’la; sokaktaki, okul, iş yeri, mahkeme ve meclisteki… ilâhın farklılığı. Allah’ın sadece göklerin (tabiat güçlerinin) hâkimi olduğu anlayışı.
Ne Yapmalı?
Kur’an ve Peygamber ne yaptı, nereden başladı ve hangi şeye en çok önem verdi ise biz de öyle yapmalıyız. Her konuyu “tevhid”le bağlantılı anlatmalıyız. “Tevhid”i sadece siyasî çıkarım ve yorumlarla bağlantılı gündeme getirmek yerine; onu parçalamamalı ve kendimiz de “tevhid ahlâkı”na uymalı, hal dilimizle, her an ve herkese tebliğ edebilmeliyiz.
Klasik Akaid Kitaplarının Eksik ve Hatalı Tarafları
Tüm klasik akaid kitapları hakkında şu değerlendirmeyi yapabiliriz:
İslâm âlimlerine karşı saygısızlık ve uluorta (dayanaksız ve sert) eleştiri, Müslümanların ahlak anlayışına uymaz.
Hatasız insan olmaz. Her insanın, her âlimin hatası olabilir. Oysa klasik yaklaşımda, önceki büyük âlimlerin her dediklerinin mutlak doğru olduğu anlayışı söz konusudur. Miras aldığımız anlayışa göre; eski âlimler eleştirilemez, “onların vardır bir bildiği” denilir, anlamaya çalışılır, tevil edilir, tasdik edilir, şerh edilir. Ama Kur’an’la tashih edilmeye gerek duyulmaz.
Akaidde mezhep olmaz; yani olmamalıdır. Akaidde çeşitli mezhepler çıkmıştır; bu bir vakıadır. Aslında tümü kelâm mezhebi olan bu itikadî mezheplerin akaidde bağlayıcı kabul edilmesini doğru bulmuyoruz. Selefi akaidi, Maturidi akaidi, Eş’ari, Haricî, Mu’tezilî akaidi olmaz; olmamalıdır. Klasik akaid kitaplarının tümü, bir mezhebin akaid anlayışını vurgular. Antitez görüşler, farklı mezheplerin görüşlerini çürütme amaçlı ifadeler, gereksiz tartışma ve konular çokça yer edinir.
Akaid mezhepleri ve Maturidî akaidi, Selefî akaidi vb. yerine, İslâm akaidi, Müslümanların akaidi, Kur’an akaidi diye ad verilecek tüm Müslümanları kuşatan akaid olmalıdır. Akaid vahye dayanmalı. Akaidde ölçü olarak; Delâleti ve
- 512 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sübûtu kat’i deliller esas alınmalıdır.
Klasik tüm akaid kitaplarında Kur’an’da hiç mevzu edilmeyen ve hatta Kur’an’a ters nice hükümler/görüşler yer almaktadır. Hâlbuki Kur’an’da yer almayan, Kur’an’la sağlaması ve tashihi yapılamayan, Kur’an âyetleriyle % 100 uyum sağlamayan bir husus, tüm mü’minleri bağlayıcı itikadî esas olamaz. Akaidin Kur’an’dan bağımsız işlenmesi, Bir konunun Kur’an’da olup olmamasının önemsenmeyişi, akaid kitapları açısından ciddi bir problemdir. (“İman artıp eksilmez” denilmesi, Kitap verilen peygamberlere Rasûl, verilmeyenlere Nebî denmesi örneklerinde olduğu gibi, Kur’an’a ters görüşler akaid ilkesi kabul edilmiştir. Meselâ Kur’an net şekilde imanın eksilip artacağını söylüyor (bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı, İman -İmanın Artıp Eksilmesi- Konusu)
İslâm akaidi, şüpheye, zanna, beşerî görüş ve yoruma dayanmaz. Kişinin müslüman olabilmesi için inanmak zorunda olduğu hususlar, en küçük çapta veya en küçük cüz’ü reddedildiğinde kişiyi küfre sokan hükümler, akaid esaslarıdır. Tabii ki bunlar, vahy olduğunda en küçük şüphe bulunmayan Kur’an âyetleridir.
Tarihten miras olarak devraldığımız geleneksel din anlayışında Akaid hükümleri diye takdim edilen Kelâmî tartışmalardaki problemler ve ihtilâflar, ölçüdeki genişlikle ilgilidir. Farklı mezheb ve görüşteki müslümanları kolayca tekfir eden bu red (anti tez) Kelâmı, zannî deliller veya şahsî anlayışların da akaidde ölçü olarak kabulüyle oluşmuş, göreceli ve zannî doğruların kesin doğrular yerine konulduğu eserlerden ibârettir.
Hadisler konusunda ifrat ve her rivayetin sahih kabulü ve Kur’an’a ters düşse veya Kur’an’ın bahsetmediği konu olsa bile akaidde temel ölçü kabul edilmesi. Tefrit de: Peygamber’e akaidle ilgili Kur’an’da bahsedilen konuları açıklama hakkı vermemek. Klasik akaid kitaplarında ilk şıktaki ifrat yaklaşımını genelde görüyoruz.
Klasik akaid kitaplarında, sadece kabulün yeterli görülüp, reddedilmesi gereken esasların olmadığı intibâsı söz konusudur. Hâlbuki din “lâ ilâhe…” ile başlıyor. Reddedilmesi gereken hususlar, falan mezhebin görüşü değil; kesin küfür olan şeyler olarak gösterilmeli.
Felsefenin etkisi, dolayısıyla akaidin kelâmlaşması (Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı, aklın naklin önüne çıkması, sıfatlar hakkında gereksiz izahlar, te’vil vb.)
Ana konu: Tevhid gölgelendi. Tevhide yeterli önem verilmedi. Hâlbuki tevhid tüm peygamberlerin ilk ve en önemli mesajı idi. Kur’an’ın da ilk ve en önemli mesajıdır. Akaid ilmine “Tevhid ilmi” de denilmesine rağmen, Tevhidin bireysel, sosyal ve siyasal hayata yansıması gereken esaslardan hemen hiç bahsedilmemesi.
Konular: Akaidi direkt ilgilendiren konular yerine; hiç ilgilendirmeyen konuların girmesi. Put ve Putperestlik, Atalar yolu, Hurâfe ve Bid’atler, Çağdaş Uydurma/Bâtıl Dinler (İdeolojiler ve Düzenler), Tuğyân ve Tâğut, İrtidad ve Şirk, Din (Halkın Din Anlayışı ve Resmî Din Kabulü -Ulusal Türk Dini, Diyanet Dini gibi-), Şefaat, Vesile, Gayb ve Bilinmezliği, Büyü, Cin vb. Konular hemen hiç yer almadı.
Bunun yerine Akaidle hiç ilgisi olmaması gereken konular (Mesler üzerine mesh etmek, şarkı dinlemek vb.) akaidlere girdi.
AKÎDE
- 513 -
Mehdi ve mesih inancı, Kur’an’da hiç yer almadığı halde akaidin konusu kabul edildi.
Tasavvufî bakış açısı: Vahdet-i Vücud ve Fenâ fillâh gibi yanlış görüşler, tevhide tümüyle zıt şathiyeler, evliya, yatır, gavs, kutup, üçler, yediler, kırklar anlayışı. Dünya-âhiret ikilemi, yanlış zühd ve takvâ anlayışı, siyaseti (Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyi) terk, kendisiyle (nefsiyle) uğraşmanın esas/büyük cihad olduğu, ilmin önemsenmediği… anlayışı
Şuur verme yok, sadece bilgi ile yetinilir. Devlet yönetimiyle ilgili problemlere, siyasi ve sosyal tevhid anlayışına yer verilmez.
Klasik akaid kitaplarında güncel itikadî problemleri ve bunlara çözümleri bulmak mümkün değildir. Kaldı ki, o eserler, kendi dönemlerinde bile sosyal ve özellikle siyasal problemlere duyarlı kalmışlardır diyemiyoruz. Akaid açısından günümüzü ve yaşadığımız coğrafyayı yorumlayıp tanıtmayı ve inançla ilgili problemleri gündeme getirip doğrusunu işaret etmeyi önemsemeliyiz. Günümüz ortamında akaid yönüyle ciddi bir değeri kalmayan, zaman aşımıyla önemini yitirmiş konuların yerine, günümüzün problemlerini ve ihtiyaçlarını ele alan bir yaklaşım sergilemeliyiz. Yaşayan güncel câhiliye ve sapıklığın inanç yönüyle insanımıza olumsuz etkisini kırmak için, bâtılları bâtıl olarak yeterince tanıyıp tanıtmak gerekiyor. O yüzden şirkin, küfrün, tuğyânın, nifakın güncel örnekleriyle uzun şekilde ele alınmasının önemi büyüktür.
Klasik akaid kitaplarında, akaide o kitapları yazanlar tarafından sokulan çok sayıda Kur’an dışı inançlar sözkonusudur. Örnek verecek olursak;
Suhufların Hangi Peygamber’e Kaç Sayfa Olarak Verildiği: Kur’an’da ismi bile geçmeyen ve peygamber olduğu bilinmeyen Şit gibi bir zâta suhuf verildiği gibi hususlar Kur’an’dan ve sahih hadislerden onay almaz. Kütüb-i Sitte’de ve ikinci dereceden önemli hadis kitaplarının hiçbirinde 100 suhuf ve dağıtımından bahsedilmez. Kur’an’da anlatılanlardan yola çıkarsak meselâ Hz. Musa’ya da suhuf verilmiştir (bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı, Kitaplara İman -Suhuf- Konusu)
Velî ve Keramet Anlayışı Kur’an’a ters şekilde ele alınır (bak. A. Kalkan, Kur’an Kavramları, Velî kavramı)
Şefaat Anlayışında da halkın yanlış anlayışına çözüm getirilmez (bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı, Şefaat ve Vesile Konusu)
Vesile Anlayışı Kur’an’la tashih edilmez (bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı, Şefaat ve Vesile Konusu)
Klasik kabulde; nesih anlayışı Kur’an’dan şüpheye düşürecek boyutta yanlışlarla arzedilir. (bak. A. Kalkan, Kur’an Kavramları, Nesh kavramı)
Akaide konu olan Kur’an kavramlarının tahrif edilmesi veya içinin boşaltılması (en azından belli konularda) sözkonusudur.
İslâm Akaidine Giren Yanlışlar ve Nedenleri
1- KUR’AN’a bakış: Kur’an ilkelerinin temel alındığı “Kur’an akaidi”, “İslâm akaidi” anlayışının olmaması. Akaid vahye dayanmalı. Akaidde ölçü olarak;
- 514 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Delâleti ve sübûtu kat’i deliller esas alınmalıdır.
Kur’an’ın anlaşılmaz olduğu, Akaidin Kur’an’dan bağımsız işlenmesi, Bir konunun Kur’an’da olup olmamasının önemsenmeyişi, bir konunun Kur’an’la sağlamasının yapılmaması. (İMANIN ARTMASI, NEBÎ-RASÛL FARKI örneğinde olduğu gibi)
2- PARÇACI YAKLAŞIM: Kur’an bütünlüğünde bir kavramın nasıl kullanıldığını önemsememek, Kur’an’ın en doğru tefsirinin yine Kur’an olduğunu unutmak. KADER örneğinde olduğu gibi.
3- HADİSLER konusunda ifrat ve her rivayetin sahih kabulü ve Kur’an’a ters düşse veya Kur’an’ın bahsetmediği konu olsa bile akaidde temel ölçü kabul edilmesi. Tefrit de: Peygamber’e akaidle ilgili Kur’an’da bahsedilen konuları açıklama hakkı vermemek.
4- ÖNCEKİ ÂLİMLERin her dediklerinin mutlak doğru olduğu anlayışı. Eski âlimler eleştirilemez, “onların vardır bir bildiği” denilir, anlamaya çalışılır, tevil edilir, tasdik edilir, şerh edilir. Ama Kur’an’la tashih edilmeye gerek duyulmaz.
5- MEZHEP akaidi, antitez görüşler, farklı mezheplerin görüşlerini çürütme amaçlı ifadeler, gereksiz tartışma ve konular. Ehl-i Sünnet akaidi, Mâturidi akaidi, Eş’arî akaidi. Nerede İslâm Akaidi?
6- BEŞERÎ yorum ve düşüncelerin temel akaid ilkesi gibi kabulü. Hâlbuki iman ilkeleri mutlak hakikate dayanmalıdır. Yorumlar, ictihadî, beşerî ve zannî doğrular akaidde ümmeti bağlamaz ve delil olmaz. Yorumlara tüm Müslümanların katılması beklenmemeli, bu yorumlara uymadığı gerekçesiyle mü’minler tekfir edilmemeli. Seyyid Kutub’un, Mevdûdî ve benzeri âlimlerin akaidle ilgili, sosyal yapı, siyaset ve tâğutla ilgili yorumları, ya da Akaid hoca(ları)mızın yorumlarını doğru kabul etmek başka, o yorumlardan yola çıkarak farklı tevil ve yorumlara sahip olanları tekfir etmek başkadır.
7- SADECE KABULÜN YETERLİ GÖRÜLÜP REDDEDİLMESİ GEREKEN ESASLARIN OLMADIĞI İNTİBÂSI Hâlbuki din “lâ ilâhe…” ile başlıyor. Reddedilmesi gereken hususlar, falan mezhebin görüşü değil; kesin küfür olan şeyler olarak gösterilmeli.
8- HAKSIZ TEKFİR VE HAKSIZ TESLÎM Hâricî veya Mürcie mantığı/mirası.
9- İSRÂİLİYAT, ESKİ CÂHİLİYE İNANÇLARININ İSLÂM’A TAŞINMASI
10- FELSEFE DOLAYISIYLA AKAİDİN KELÂMLAŞMASI (Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı, aklın naklin önüne çıkması, sıfatlar hakkında gereksiz izahlar, te’vil vb.)
11- KONULAR Akaidi direkt ilgilendiren konular yerine; hiç ilgilendirmeyen konuların girmesi.
Put ve Putperestlik, Atalar yolu, Hurâfe ve Bid’atler, Çağdaş Uydurma/Bâtıl Dinler (İdeolojiler ve Düzenler), Tuğyân ve Tâğut, İrtidad ve Şirk, Din (Halkın Din Anlayışı ve Resmî Din Kabulü -Ulusal Türk Dini, Diyanet Dini gibi-), Şefaat, Vesile, Gayb ve Bilinmezliği, Büyü, Cin vb. Konular hemen hiç yer almadı.
Bunun yerine Akaidle hiç ilgisi olmaması gereken konular (Mesler üzerine
AKÎDE
- 515 -
mesh etmek, şarkı dinlemek vb.) akaidlere girdi.
12- MEHDİ VE MESİH İNANCI İsrailiyattan alındı. Kur’an’da hiç yer almadığı halde akaidin konusu kabul edildi.
13- TASAVVUFÎ BAKIŞ AÇISI Vahdet-i Vücud ve Fenâ fillâh gibi sapık görüşler, tevhide tümüyle zıt şathiyeler, evliya, yatır, gavs, kutup, üçler, yediler, kırklar anlayışı. Dünya-âhiret ikilemi, yanlış zühd ve takvâ anlayışı, siyaseti terk, kendisiyle (nefsiyle) uğraşmanın esas/büyük cihad olduğu, ilmin önemsenmediği… anlayışı
14- HURÂFE VE BÂTIL İNANIŞLAR Yatır tapımı, bazı insanların putlaştırılması, yönetime ilgili yanlış siyasi tavır vb.
15- ŞUUR verme yok, sadece bilgi.
16- TEVHİD gölgelendi. Tevhide yeterli önem verilmedi. Hâlbuki tevhid tüm peygamberlerin ilk ve en önemli mesajı idi. Kur’an’ın da ilk ve en önemli mesajıdır.
Tevhidin bireysel, sosyal ve siyasal hayata yansıması gereken esaslardan hemen hiç bahsedilmemesi.
17- AKAİDDE MEZHEP OLMAZ.
Akaid Kitaplarına Giren Kur’an Dışı İnançlar
İmanın Artıp Artmaması: Kur’an net şekilde imanın eksilip artacağını söylüyor. 1971
Suhufların Hangi Peygamber’e Kaç Sayfa Olarak Verildiği: Kur’an’da ismi bile geçmeyen ve peygamber olduğu bilinmeyen Şit gibi bir zâta suhuf verildiği gibi hususlar Kur’an’dan ve sahih hadislerden onay almaz. Kütüb-i Sitte’de ve ikinci dereceden önemli hadis kitaplarının hiçbirinde 100 suhuf ve dağıtımından bahsedilmez. Kur’an’da anlatılanlardan yola çıkarsak meselâ Hz. Musa’ya da suhuf verilmiştir (bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı, Kitaplara İman -Suhuf- Konusu)
Velî ve Keramet Anlayışı (bak. A. Kalkan, Kur’an Kavramları, Velî kavramı)
Şefaat Anlayışı (bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı, Şefaat ve Vesile Konusu)
Vesile Anlayışı (bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı, Şefaat ve Vesile Konusu)
Nesih Anlayışı (bak. A. Kalkan, Kur’an Kavramları, Nesh kavramı)
Esmâü’l-Hüsnâ’nın Hangi İsimlerden İbaret Olduğu: Kur’ân-ı Kerim’de yer alan esmâü’l-hüsnâ ile, Tirmizî ve İbn Mâce’de sayılan esmâü’l-hüsnâ arasında hayli fark vardır. 1972
Hayrihî ve Şerrihî mina’llahi Teâlâ anlayışı: Kur’an’la Taban Tabana Zıttır. 1973
1971] Bk. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı, İman -İmanın Artıp Eksilmesi- Konusu
1972] Bk. Esmâü’’l-Hüsnâ Kavramı
1973] “Sana gelen hasene/iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir/kendindendir…” (4/Nisâ, 79) “Başınıza gelen herhangi bir musîbet, kendi ellerinizle işledikle-
516 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Akaide Konu Olan Kur’an Kavramlarının Tahrif Edilmesi veya İçinin Boşaltılması. 1974riniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.” (42/Şûrâ, 30) “İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde (çölde, kırda ve şehirde) fesat çıkar. Böylece, onlar yaptıklarının bir kısım karşılığını daha dünya hayatında görürler.” (30/Rûm, 41) “Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez. Allah işitendir, bilendir.” (8/Enfâl, 53) “İnsanların elleriyle kazandıklarından dolayı karada ve denizde (çölde, kırda ve şehirde) fesat ortaya çıktı.” (30/Rûm, 41) “Eğer Allah’ın, insanları bir kısmıyla bir kısmını def edip savması olmasaydı, yeryüzü fesada uğrardı; ama Allah âlemlere karşı lütuf sahibidir.” (2/Bakara, 251) “İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir.” (17/İsrâ, 11) “Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı şiddetlidir.” (8/Enfâl, 25) “Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve suç işleyenler olup çıktılar. Halkı ıslahatçı kimseler olsaydı, Rabbin o şehirleri haksız yere helak edecek değildi.” (11/Hûd, 116-117) Yine, kötülüğün ve musîbetin insanın kendi yaptığı sebebiyle olduğu konusuyla ilgili Bk. 4/Nisâ, 62, 16/Nahl, 34; 28/Kasas, 27; 30/Rûm, 36; 39/Zümer, 51; 42/Şûrâ, 48 Allah Güzeldir; Her Yaptığı ve Yarattığı da Güzeldir: Allah’ın isim-sıfatlarından biri “muhsin” (güzel yapıp eden)dir. Allah muhsin olduğu için her yarattığını güzel yaratmıştır. O, insanı da güzel, hatta en güzel biçimde yaratmıştır (bkz. 32/Secde, 7; 40/Mü’min, 64; 64/Teğâbün, 3; 59/Haşr, 24; 95/Tîn, 4). İnsanın ürettiği tüm güzelliklerin gerçek sahibi ve yapıp edicisi Allah olup bu üretimde, insanın beynini, gönlünü, elini, dilini kullanmaktadır. Allah’tan daima güzellik zuhur eder. Kötü ve çirkin (seyyie), insan nefsinin ürünüdür (4/Nisâ, 79). Allah, yaratıcıların en güzelidir (40/Mü’min, 14; 37/Sâffât, 125). Var ettiklerine en güzel boyayı vuran da Allah’tır (2/Bakara, 138). Allah, aynı zamanda hüküm verme bakımından da en güzel olandır (5/Mâide, 50). Rızkın en güzeli de Allah’tan gelir. O, rızık verme yönüyle de en güzeldir (65/Talâk, 1; 11/Hûd, 88; 22/Hacc, 58; 16/Nahl, 75). Sözün de en güzelini bir kitap halinde indiren O’dur, O’nun kelâmı da tüm güzellikleri içerir (39/Zümer, 23). Bu yüzden insana, indirilen sözün en güzeline uyması emredilir. İnsana inen sözlerin en güzeli Allah’ın sözüdür (39/Zümer, 55). Bu yüzden, güzel insanların bir niteliği, sözü dinleyip onun en güzeline uymaktır (39/Zümer, 18). En güzel din, güzellikler sergileyerek Allah’a teslim olanların dinidir (4/Nisâ, 125). Allah, fiil, söz ve hükmüyle en güzelin kaynağı olduğundan, en güzel isimler (esmâu’l-hüsnâ) da O’nundur (7/A’râf, 180; 20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 24).
1974] Kur’an kavramlarının hayatî öneme taşıyanlarının hemen hepsinin içi boşaltılmış, Kur’an ve Sünnet dışı anlayışlarla doldurulmuştur. Örneklendirmek ve örnekler üzerinde bu tahribatın ve tahrifatın yapıldığını ispatlamak başlı başına kitap, hatta kitapların konusu olacak kapsamda olduğundan, biz burada tarihsel süreç içinde yozlaştırılan belli başlı Kur’an kavramlarını saymakla yetinelim: İbâdet (Allah’ın emir ve tavsiyesi olmadığı, Rasûlulullah’ın sünnetinde bulunmadığı halde ibâdet olarak yapılan ve tavsiye edilen nice hususlar, bid’atler ve hurâfeler); duâ (haram, hatta şirk olan türden vesile anlayışıyla; sadece Allah’tan istenecek şeyleri şirk derecesinde başkalarından duâ edip istemek gibi); zikir (Kur’an’ın 30 civarında farklı anlamda kullandığı zikr’i “sadece dille belirli lafızları söylemek” şeklinde anlamak ve Kur’an ve Sünnette olmayan ifâdeleri zikir ibâdeti olarak uygulamak; Kur’an’da “Allah’ın size öğrettiği şekilde zikredin” (2/Bakara, 239) denildiği halde, Kitap ve Sünnette olmayan şekil ve usullerle tuhaf tarzlarda zikir icat etmek); şefaat (haram ve şirk şefaat anlayışı; Allah’a rağmen insanı kurtaracak tanrılar edinmeye benzer anlayışlar); takvâ ve muttakîlik (Kur’an’ın tanımladığına hiç benzemeyen özellikler); tâğut (sadece şeytan anlamı verip, azgın insan tipi olan haddi aşıp insanları saptıran yöneticileri kapsam dışı bırakmak); halife (Allah’ın halifesi kavramı ve cemaat liderine halife sıfatı vermek, lâyık olmayanları halife kabul edip, günümüzde bu kavramın gereğini unutturmak); ilim (vahyi reddeden teorileri ya da bilgi kırıntılarını ilim diye takdim etmek ve bunların tahsilinin dinin emri olduğunu iddia etmek; böyle bir tahsil için dinin temel farzlarını teferruat saymak); tevbe (Aracısız olarak Allah’a yapılması gereken tevbeyi, almak-vermek şeklinde bir insan karşısında yapmanın gereğine inanmak); hak ve bâtılı, hakka bâtılı karıştırmak, hakkı gizlemek; sabır (pasifliği,
AKÎDE
- 517 -
zilleti, zâlimlere seyirci kalmayı, görevini yapmamayı sabır zannetmek); zulüm (sadece fiziksel eziyet anlamına indirgeyip şirk gibi, mânevî alanlardaki tahribatı bu kavram dışına atmak, müşriklere ve Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenlere zâlim sıfatını vermekten çekinmek); tevhid ve şirk (nâfile ibâdetler kadar bile önemsememek, din ve takvâ adına bile bazı şirk ve haramları tavsiye etmeye kalkmak, Allah’ın sıfatlarını başkalarına vermekten çekinmemek); fitne (anlamı daraltmak, sadece karışıklık anlamına indirgemek); nesh (Kur’an’da nice âyetin hükmünün olmadığını, formalite icabı bulunduğunu, sünnetin bile âyeti nesh edebileceğini, yüzlerce âyetin mensuh olduğunu iddia etmek); velî-evliyâ (Kur’an’a muhâlefet ederek, bütün gerçek mü’minlerin vasfı olan bu kavramı, bazı özel şahıslara vermek ve onları tanrılaştırır gibi yüceltmek); millet (Kur’an’da din anlamına geldiği halde, kavim ve ırk anlamı vermek, yasaklanan ırkçılığa bu kavramı kılıf edinmek); nefis (Kur’an’daki hevâ kavramını nefs kelimesiyle değerlendirmek, nefsi aşağılamak, derecelere/basamaklara ayırmak, nefisle mücâdeleyi büyük cihad saymak, onu yok etmeye/öldürmeye çalışmak); sevgi (ölçüyü ve hedefi ayarlayamamak, Allah sevgisini nice çirkin anlayışlara zemin olacak şekilde “aşk” tabiriyle dillendirmek); atalar yolu (Kur’an’ın şirk sebebi saydığı ataları, örf ve âdeti kutsayıp İlâhî ölçülere ters olduğu halde onları ölçü kabul etmek); kölelik (Kur’an’ın kesin bir şekilde kaynağını kuruttuğu halde, 19. asrın sonlarına kadar kula kul olmayı İslâm’ın müsaadesi diye sunmak, câriyelere baş örtme özgürlüğü bile vermemek); hastalık (Kur’an’ın çoğunlukla mânevî (imanî) hususlardaki anormalliklere sıfat olarak verdiği halde, sadece bedensel rahatsızlıklara indirgemek); cihad (Allah yolunda savaşı “küçük” ve önemsiz görmek, ya da tam tersine cihadı sadece savaşla sınırlı tutmak); istişare ve istihare anlayışında Kitap ve Sünnet dışı anlayışlar geliştirmek; tevekkül (Tedbire yapışmadan, kul olarak üzerine düşeni yerine getirmeden yanlış beklenti içinde olmayı tevekkül sanmak); murâbata (cihad için hazırlıklı olma anlamını tahrif ederek, farklı uygulamaları bu kavramla dillendirip Kur’an kavramını tahrif etmek); ticaret (Allah’la yapılan alış-verişi, mal ve canla yapılan cihadı bu kapsama almayıp sadece dünyevî alış-verişi ticaret saymak); ülü’l-emr (Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen, hatta bizden olmayanlara bu vasfı vermekten çekinmemek); vesile (gayrı meşrû vesileler edinmek, Allah’a yaklaşacağım diye cehenneme yaklaşacak yöntemler bulmak); şeriat (şathiye, sekr hali, istiğrak, cezbe vb. şekillerle şeraiti çiğnemeyi normal saymak; şeriatı basite alacak ve onu kabuk kabul edecek ifadelerle esas önemli olanın tarikat ve hakikat olduğu iddiasında bulunmak, şeriatla hükmedilmemesine ciddi bir tepkide bulunmamak); zühd (dünyadan el etek çekmeyi zühd saymak, uzleti tavsiye etmek, bir lokma bir hırka anlayışını takvâ saymak); câhiliyye ve câhiliyye hükmü konusunda Müslümanlara düşen bir görevin yok sayılması); put ve puta tapma (resim ve fotoğrafa bir zamanlar gösterilen tepki kadar ister heykellerden ister soyut hususlardan putlaştırılan hususlara karşı tepki göstermemek, putçuları dışlamamak); ismet –mâsumiyet (bazı hocaları, âlim veya şeyhleri mâsum kabul etmek); kıssa (dini hikâyelere ve kerâmet masallarına boğmak); rüya ve ilham ilim kaynağı olmadığı halde, bunları; ayrıca keşfi, müşâhede, muhâdese ve benzeri şeyleri ilim kaynağı kabul etmek; Allah (Vahdet-i vücut, fena, beka, aşk, kadın şeklinde veya başka şekilde onun kendilerine tecelli ettiğini iddia etmek); bâtın (Kur’an âyetlerinin zâhirî anlamlarıyla bağlantısız farklı bâtınî anlamları olduğunu iddia etmek); nübüvvet (gerektiğinde hadis uydurmaktan çekinmemek, hadis rivâyetini ilmî yöntemlerle değil de rüyada, keşifte Peygamber’den rivâyet ettiğini iddia etmek; nûr-ı Muhammedî diye uydurma bir terim icat ederek Peygamberimizi yarı tanrı seviyesine çıkarmak; tam tersine bir anlayışla peygamberleri evliya seviyesine düşürmek); Hızır (Kur’an’da rahmet ve ilim verilen kul şeklinde belirtilen kişiyi ölümsüz, helak etmeye ve ihyâ etmeye kadir, kul bunalınca yetişecek bir tanrı şeklinde kabul etmek); bey’at (Bu kavramı, İslâm devlet başkanı dışındaki ahitler için kullanmakta bir sakınca görmemek ve bey’at edilecek bir imam (İslâmî otorite) edinmenin yollarını önemsememek); cin ve şeytan (cincilik, büyücülük ve üfürükçülüğün Müslümanlıkla ilgili olduğu imajı vermek, abartılı şekilde cin çarpması ve büyü değerlendirmesi yapıp bunu tedavi etmek kasdıyla muskacılık ve benzeri yollarla istismar)… Kavramların Tahrif Şekilleri a) Anlamının bilinmemesi, önemsenmemesi, (sosyal, siyasal, ahlâkî… olarak) içinin doldurulmaması: Tevhid, Şirk b) Anlamının daraltılması: Zikir, İbâdet, İmâm c) Yanlış veya Eksik Anlaşılması: Hastalık, Nefis, Belâ, Zulüm d) Tahrif edilip saptırılması: Cihad, Vesile, Duâ, Şefaat, Veli-Evliya, Halife.
- 518 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Akîdede Vahdet
İslâm ümmeti, ashâb örneğinde büyük vahdetini, vahyin ortaya koyduğu akidede bütünleşerek, Resulullah’ın (s.a.s.) çevresinde kenetlenip O’nun şahitliği ile vahyi sosyalleştirmeleriyle gerçekleştirmiştir. Daha sonraki süreçlerde vahiyden uzaklaşılarak, Kur’an terk edilmiş bırakılarak oluşturulan vahiy dışı akidelerle ümmet parçalanmıştır. “İnsanlar bir tek ümmetti; sonra anlaşmazlığa düştüler. Rabbinin vermiş olduğu bir sözü olmasaydı, anlaşmazlığa düştükleri konuda hemen aralarında hüküm verilecekti.” 1975
Allah’ın insanlığın dünyadaki hayatı ve âhiretteki mutlak âkıbeti için belirlediği kurallar üzerine tefekkür etmeyen, Rasullerle kendilerine ulaştırılan İlâhî uyarı ve öğütlere kulak asmayanlar, kendilerine lütfedilen bu dini parçalamışlardır. Kurtuluş, adâlet ve mutluluk yolu olan “dinleri”ni parçalayanlarsa gruplara ayrılmış ve her biri kendi kişisel kazanım ve doğrularını “mutlaklaştırıp” dinleştirmiş; ardından da bunları bir övünç kaynağı haline getirmişlerdir. “Onlar ki dinlerini parçaladılar ve mezhep mezhep oldular. Her parti kendine ait (imam ve kitap) larla sevinip övünmektedir.” 1976
Nükseden ihtilaflar, Kur’an’ın rehberlik vasfını yerine getirmesinin engellenmesi, gruplaşmaları ve cepheleşmeleri beraberinde getirmiştir. Ümmetin birlikteliğini zedeleyen olumsuzluklar giderek artmış, vahyin ortaya koyduğu hükümler inançtan ve hayattan dışlanmış, yerlerine zanla bina edilmiş şahsi kanaatler veya delilden yoksun birikimler geçirilmiştir.
“Vahdet”ve “tevhid” aynı kökten gelen iki kelimedir. Tevhid, kısaca “birlemek”, vahdet ise “birleşmek” demektir. Allah’ı tevhid ederek iman etmemiş olan bir kimsenin, tevhid ehli olanlarla velayet ve kardeşlik ilişkisi içinde birliği söz konusu olamayacağı gibi; Mü’minlerin birliği, vahdeti anlayışına uzak olan birinin de gerçek bir muvahhid olduğu söylenemez.
Din ve ibâdetler hayatı bir bütün olarak kuşattığında ve bir bütünlük içinde birbirini desteklediğinde fonksiyoneldir, ancak bütünlük içinde uygulandığında dönüştürücü, inşa edici ve arındırıcı bir işlev görebilir. Parçalanan hakikat hakikat olmaktan çıkar. Parçalanan din ve ibadetler Allah’ın murad ettiği fonksiyonunu yitirir. Çünkü din ve hakikat bütüncül haliyle din ve hakikattir.
Tevhid “teklemek, birlemek, bütünlemek” anlamlarına gelir. Yani dini ve hakikati bütünlemenin en genel ifadesidir. Dinde ayrılığa düşerek dini parçalamak, bir kısmını alıp bir kısmını dışlamak, yani hakikati parçalamak ve bir kısmını bütün yerine ikame edip onunla yetinmek ise şirktir. Ümmeti parçalamak ise “sosyal anlamda şirk”tir, “tefrika”dır, tersi ise “vahdet”tir. O halde vahdet tevhidin toplumsal alandaki tezahürüdür. Dinin, kitabın, hakikatin parçalanması ve böylece tevhidi imanın birleştiriciliğinden kopulması, kaçınılmaz olarak o dine, kitaba, hakikate iman ederek tek bir ümmet olmuş ve böyle olması kitapta beyan edilmiş bulunan ümmetin de parçalanması sonucunu kaçınılmaz olarak gündeme gelecektir.
İctihat ve yorum alnındaki farklılıklar, çeşni, çok seslilik ve zenginlik olarak
1975] 10/Yunus, 19
1976] 30/Rûm, 32
AKÎDE
- 519 -
hoş görülmesi gerekirken, hakikati, dini parçalama anlamına gelen muhkemler, sabiteler ve akide alanındaki ayrılıklar, ya da değişkenleri sabite haline getiren hizipleşmeler, cedelleşmeler ise tefrika olup, asla hoş görülmemesi gereken ve Allah’ın razı olmadığı bir sapmadır. Dini parçalara ayırıp hizipleşenlerin, bir süre sonra, ellerindeki parçanın din olduğu iddiasıyla onunla diğerlerine karşı övünmeleri söz konusu olmaktadır. Allah bu durumu kınamaktadır.
Allah’ın râzı olmadığı ihtilaf, bölünmemesi gereken bütünleri parçalamaya yol açan ihtilaflardır ki, bunların en önemlisi de Kur’an’ın uyardığı hakikatlerde ve dinde ihtilafa düşmektir. Mezhepler, meşrepler, ekoller, öbekler, gruplar, dini oluşturan herhangi bir rüknü, dinin bütününden koparıp kendine has kılmadığı ve dinin muhkemlerini, sabitelerini bütünlük içinde benimseyip parçalamadığı sürece akide planında tevhide, vahyin belirlediği ortak akidede bütünleşen İslâm ümmetinin birliğini tehdit etmediği sürece de sosyal planda “vahdet”e aykırı olmaz. Ancak, dinin sabitelerini parçalayan, değişkenlerini (zan alanındaki yorum ve içtihat farklılıklarını) sabite haline getirip akideleştiriyor, dinleştiriyorsa, varlığını kitabın müteşabih ayetlerine dayandırıyorsa, dini teşkil eden ana rükünleri bütünden kopararak kendini bunlardan biriyle tanımlıyorsa, bu yapılanma akidevi olarak tevhide, sosyal planda da vahdete aykırılık oluşturur ki, buna tefrika denir.
Kitap ehlinin; âlimlerini, râhiplerini ilah edinmeleri; onların din adına ortaya koydukları hususları sorgulamadan, vahye uygunluk denetimi yapmadan, en azından fıtratın sesine kulak vererek, ya da akletme kabiliyetini kullanarak üzerinde düşünmeden, doğru ve dinden kabul edip körü körüne taklit etmeleri sebebiyledir. Bugün İslâm adına bir kısım alimlerin, önderlerin, şeyhlerin, üstadların ürettiklerinin vahye uygunluk denetimi yapılmadan, sorgulanmadan, dinden kabul edilip taklit edilmesiyle benzeşen bir konumdur bu.
Dinlerini, kitaplarını tahrif ederek ve parçalayarak, Allah’tan başkalarını ilahlar, rabler edinerek şirke bulaşan kitap ehline Kur’an, menşelerinde, köklerinde var olan tevhide dönme, Allah’ı bırakıp da bazı insanları ilâh edinme ve onlara ibadet etme yanlışından “ortak kelime” olan tevhide rücu etme çağrısı yapmaktadır.
Yaklaşık olarak ehl-i kitapla benzer bir serüveni yaşayarak, önder, üstad ve şeyhlerinin ürettikleri bid’at ve hurafeleri vahiyle denetlemeden, Kur’an’a uygunluğunu, Resulün sahih sünnetine mutabakatını araştırmadan, olduğu gibi dinden sayarak iman eden ve din olarak uygulayan ve kendini İslâm’a nispet eden kesimlere de bu ayetin muhtevasında olduğu gibi bir daveti yapmalıyız. Demeliyiz ki; “Ey kendini İslâm’a ve Kur’an’a nispet eden, iyi niyetli insanlar, gelin aramızdaki ortak kelime olan tevhid kelimesinde buluşalım, İman ettiğimizi iddia ettiğimiz Kur’an’ı belirleyici kılalım. Allah’a hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmayalım (rabler edinmeyelim).”
İşte bu sebeplerin etkisiyle, ümmetin birlik, dirlik ve düzeni bozuldu, bu kötü gidişe karşı direniş azmi de yok edildi. Çünkü vahyin açık emrine ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) son derece açık sünnetine, zulme karşı açık mücadele örnekliğine ve zalim sultanlara karşı mücadeleye teşvik eden açık ifadelerine rağmen zalim sultana itaat kültürü dinin bir hükmü gibi sunuldu. İktidara geldikten sonra
- 520 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bozgunculuk yapan iktidar sahipleriyle mücadele etmek1977 ve zulmedenlere eğilim göstermemek1978 gibi Kur’ani yükümlülükler, Müslümanların çoğunluğu tarafından unutuldu. Rabbimizin, “dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin”1979 emrine uyulmadı. Özetle zamanla Kur’an terk edilmiş bırakılarak, tevhidden şirke, İslâm toplumundan cahiliye toplumuna doğru tersine bir hicret yaşandı. Bu sebeple de, birbirleriyle çekişip ayrılığa düşen Müslümanlar, Rabbimizin uyardığı zillete sürüklendiler, çözülüp yılgınlaştılar, güç, kuvvet ve izzetlerini kaybettiler.
Tevhid Eksenli Gerçek Vahdet Henüz Çok Uzakta
Bu sonuç ancak, tarihsel süreçte üretilmiş olanın kuşatmasından kurtulup, indirilmiş olan vahyi ölçülere teslim olarak sağlanabilir. Geleneksel ve modern cahiliyeden arınıp ayrışmadan, Batıni yorumları dinleştirmekten, zan alanında gayb haberi ve akide oluşturmaktan vazgeçip, Kur’an’ın korunmuş metnini belirleyici kılıp topluca vahye sarılmadıkça böyle bir vahdet mümkün görünmemektedir. Bu tür keyfi akide oluşturanların birbirlerini tekfir etmeleri de kaçınılmaz bir sonuç olmaktadır.
Kur’an dışı akaid ve ölçüleri bırakıp ilme’l yakin olana ittiba ettiğimizde, Kur’an’ın muhkem ayetlerini esas aldığımızda ulaşacağımız yoruma açık olmayan kimliksel birlik, tevhid ortak paydasında, sabiteler planında bütünleşme kendiliğinden yaşanacaktır. Vahdet gerçek anlamıyla mümkün hale gelecektir. Kur’an’ın delaleti kati alanıyla, yaşanarak intikal eden mütevatir sünnet mutabakat alanımızı oluşturmak durumundadır ve bu alanda farklılığa müsamaha edilmemesi gerekmektedir. Bizi kardeş yapan akidemiz de bu alanda teşekkül etmektedir.
Kur’an’ın delâleti zanni kısmı ile âhad haber alanı da zan taşıdığı için, akideleştirilmemesi, dinleştirilmemesi ve hoş görülmesi gereken farklılıklarımızı kapsamaktadır. Sâbiteler, muhkem naslar alanındaki, akide ortak paydasındaki birlik sağlandıktan sonra, yoruma açık, ictihat alanındaki kimliksel farklılıklarımız zenginlik olarak kalacaktır.
Bugün ise İslâm’a ve Müslüman halklara yönelik saldırılar, zulümler, katliamlar, hakaret, tecavüz ve işkenceler, emperyalist güçler ve yerli işbirlikçi yönetimlerce bütün İslâm coğrafyasına yayılmışken, bu büyük vahşet soykırım boyutlarında bütün İslâm coğrafyasını kuşatmışken, her gün ve her an Kur’an ve İslâm saldırıya uğrarken, büyük ekseriyet, tarihsel süreçte ürettikleri hurafeleri sorgulamayı, Kur’an’ı belirleyici kılıp tarihsel birikimi ıslah etmeyi bir türlü kabullenmiyor. Çoğu da zâlimlerin, emperyalistlerin işbirlikçiliğini üstlenmekten çeşitli maslahatlar adına çekinmiyorlar.
Ne yazık ki, gerek tüm İslâm coğrafyasında, gerek Türkiye’de yapılan zulme ve emperyalizme karşı tevhid eksenli onurlu bir itiraz yükselten direnen kesimler, ümmetin genel yapısı içinde hep azınlığı oluşturmaktadır.
Hilâfeten saltanata doğru sapmanın sonucunda, yaşanan yüz yıllara sari
1977] 2/Bakara, 105
1978] 11/Hûd, 113
1979] 42/Şûrâ, 13
AKÎDE
- 521 -
süreçte İslâm ümmeti olma niteliğimiz kaybettik. Vahiyden ve Rasûl’ün güzel örnekliğini bize taşıyan sahih sünnetinden koptuk. Vahiy belirleyici olmaktan çıkınca heva ve zannın belirleyiciliğinde dünyevileşme ve hizipleşme yaşandı. Sahih gelenek muharref geleneğe dönüştürüldü pek çok bidat ve hurafeler üretildi. İste böylece İsrailoğullarının yaşadığı ve öyle olmamamız için uyarıldığımız Yahudileşmeyi bizde yaşadık. Kuranı tahrif edemedik ama anlamını ve din anlayışımızı tahrif ettik. Elimizde korunmuş Kur’an olduğu halde Yahudileşmenin bütün unsurlarını fazlasıyla gerçekleştirdik. Kuranı ve dini parçalayıp hizipleştik ve her birimiz elimizdeki parçayı din sayıp onunla övündük. Birbirimizi mahkûm edip, karalayan, kendi tercih ve yorumlarımızı din sayıp mutlaklaştıran düşman kamplara bölündük. Böylece de, mü’min olmanın kaçınılmaz gereği olan, birbirimize karşı merhameti ve sevgiyi de yitirdik.
Bugün, gerçek mü’minlerin uğrunda şehadeti göze aldığı, tüm değerlerimiz ve İslâmî kimliğimiz küresel saldırı ve kuşatmaya muhatap iken, zulme ve emperyalizme karşı birlikte direnmesi gerekenler, emperyalist projeler gereği birbirleriyle çatıştırılıyor. Öyle bir çelişki yaşanıyor ki, ayrı dinler arasında diyalog yaygınlaştırılırken aynı dinin mensupları çatıştırılıyor. İki taraftan bir çok ahmak ve cahil unsurlar ise bu oyuna alet olduklarını bile fark edip akledemiyorlar.
Hepimiz şunu kafamıza koymalıyız ki mezhepler din değildir. Akide alanında mezhep olmaz. Allah katında din tektir ve adı İslâm’dır. Tevhid dininin akidesi de tektir. Bu ortak akideye teslimiyetimiz bizi kardeş yapmamaktadır. Müminler ancak kardeştir. Hepimiz topluca ‘Hablullah’a (Allah’ın ipi olan Kur’an’a) sarılarak kardeşleşmemiz gerekirken, her birimiz değişik ekol ve mezhepler adına tarihsel süreçte üretilmiş olan iplere tutunduk ve bu farklı ipler bizi Hablullah’tan ve birbirimizden kopardı, uzaklaştırdı.
Hedefimiz Kur’an’a Dayalı Sâbitelerde Vahdet Olsa da, Bugün Âcil Olan Vahdet Değil, İttifaktır
Kur’an ve mütevatir sünnet dışındaki zan alanından akide oluşturulması ve batini yorumların mutlaklaştırılması sonucunda Mezheplerin akideleri oluşmuş ve yanlış akide algıları yüzünden tekfirci yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. O halde Kur’an ve sahih sünnet ortak paydamızda kardeşleşip kucaklaşmalı, Mezhepçiliği ve mezhepleri dinleştirmeyi terk etmeliyiz.
Allah’ın koruması altındaki muhteşem kitabımıza ve ondan neşet eden ortak akidemize sarılarak, tarihsel tüm birikimimizi sorgulamalıyız. Tarihsel süreçte, bütün mezhep ve ekollerin bir çok bidat ve hurafe uydurduğunun bilinciyle, vahyi belirleyici kılmalıyız.
Vahyin belirleyiciliğinde ortak akidemiz olan tevhide dayalı yeniden inşa süreci devam ederken, tarihi sapmalarla her ekolün ve mezhebin de şu veya bu ölçüde kirletilmiş, hurafe ve bid’atlara bulaştırılmış olduğu vakasını dikkate alarak hiç bir mezhep ve ekolün mutaassıp taraftarı olmamalıyız. Bunlardan birisine kendimizi yakın hissedebilir ve amellerimizi bu ekolün içtihadına dayandırabiliriz. Ancak onun mutaassıbı olmak, o mezhebin yanlışı dahil top yekun kabulü ve karşı tarafın doğrularının dahi reddini getiriyor.
Diğer taraftan bu yeniden inşa ve ortak akidede buluşma süreci devam ederken, birbirimize ilmi uyarılarda bulunabilelim “emri bil maruf” yapalım, ancak
- 522 -
KUR’AN KAVRAMLARI
farklılıklarımızı düşmanlık ve kin vesilesi haline getirmeyelim, cedele ve şiddete sapmayalım, tam tersine ihtilaflarımızın kesin çözümünü, aramızda kesin hükmün verileceği güne bırakalım. Ama emperyalizme karşı ittifak ederek özgürlük mücadelesini birlikte yürütelim. Akidevi vahdete kadar hiç değilse zulme ve emperyalizme karşı ittifakı öne çıkarıp özgürlük mücadelesini birlikte yapmalıyız. Bağımsız ve özgür olunca da, iyi komşuluk ilişkileri içinde birbirimize adâletle muâmele edip, merhamet etmeliyiz. İlmî eleştiri ve uyarıların kapısını sürekli açık tutmalı ama çatışma ve cedel noktasına vardırmamalıyız.
Adâleti, merhameti belirleyici kılan, fıtri insani erdemleri öne çıkaran, insanlık onurunu koruyan iyi insani ilişkiler kurup, barış içinde bir arada yaşamayı başarmalıyız. Birbirimizin kurtuluşuna vesile olacak emr-i bi’l-ma’ruf yolunu sürekli açık tutmalıyız. Birbirimize göre akidevi sapmalar içinde olduğumuzu zannetsek bile, öldürerek değil yaşatarak, kurtulma ihtimalimizi arttırmalıyız.
Ciddi ihtilaf konuları örtülerek, soyut kardeşlik ve ümmet vurgusuyla sonuç alınmaya çalışılmaktadır. Bu sebeple diyalog konusunda önemli adımlar atılmış olmasına rağmen on yıllardır yapılan bu tür toplantılara rağmen, birbirini olduğu gibi kabul edip, akidevi boyutları da olan temel farklılıklar hakkında Kur’an’la ciddi bir sorgulama da yapılamamıştır. Temel konulara eğilme sağlanamayınca, akide ve din anlayışı alanında da oluşmuş farklılıkların Kur’an’la ıslahı ciddi bir biçimde gerçekleştirilemeyince, bu iyi niyetli çaba ciddi meyveler verme safhasına bir türlü taşınamamıştır. Halbuki vahdeti sağlayacak ortak payda, ictihada kapalı imani konular, muhkem naslar ve sabitelerdir. Bu konulardaki farklılıklara yol açan vahye aykırılıklar ayıklanmadıkça vahdet hayal olmaktan öte gidemeyecek, bu tür toplantılarda anlık bazı maslahatlar temin edilse de vahdete ulaşılamayacak ve Allah’ın yardımına da müstehak olunamayacaktır. Anlaşılmış olmalıdır ki, soyut ve duygusal temennilerle, akidevi ayrılıklara sebep olan kaynak kurutulmadan, vahiy dışı gayb haberleri ve Kur’an dışı akideyle oluşturulan karanlıklar Kur’an’la aydınlatılmadıkça, vahye dayalı olmayan anlayışları dinleştirenlerin hapsoldukları zindanların duvarları Kur’an ve sahih sünnetle yıkılıp, çeşitli hiziplerin ayaklarındaki birbirleriyle bütünleşmelerini engelleyen zincirler parçalanmadıkça gerçek anlamda bir vahdet sağlanamaz/sağlanamıyor.
Vahdeti sağlayacak en önemli sosyal projenin ise Seyyid Kutub’un vurguladığı, Resulullah’ın (s.a.s.) eğittiği ilk Kur’an neslini örnek alan bir Kur’an Neslinin yeniden İnşa çağrısı olduğunu söyleyebiliriz. Ve bu projeyi eğitim de ve amelde tanıklaştırmak, ister istemez mezhebi görüşleri alta çekecek, Kur’ani ilkeleri öne alacaktır.
Kendini İslâm’a nispet eden tüm iyi niyetli insanlarla “tevhid” ortak paydasında buluşmaya, tarihsel süreçte üretilen ipleri bırakıp, indirilmiş Allah’ın ipine, Kur’an’a topluca sarılmaya yönelmeli, ısrarla bu hususu gündemde tutmalıyız. Çünkü hepimizi kurtaracak, karanlıklardan aydınlığa çıkaracak, izzet ve onur kazandıracak ve kurtarıcı tevhid potasında mü’min kardeşler kılacak olan sadece bu yoldur. Yani Allah yolu, Kur’an ve tevhid yoludur.
Bu sonuca ulaşana kadar ise, emperyalizme, işgale, yerli zorba sistemlere karşı adalet ve özgürlük eksenli bir mücadelede ittifak öncelenmeli, ama uzun vadeli Kur’an’la ıslah çalışmasında ısrar ederek vahdete giden yol sürekli açık, İslâm birliği ideali de sürekli canlı tutulmalıdır.
AKÎDE
- 523 -
Bütün bu olumlulukların gerçekleşmesi için, her mezhep ve her cemaatten, bu grupların sınırlarını aşarak, taassup zindanlarının duvarlarını yıkarak, Kur’an’ın aydınlığına ulaşan muvahhidlerin ortak çabasına ihtiyaç vardır.1980
Müslümanlar ve İslâmî Duruş
Yaşadığımız dönemde Müslümanların (çoğunluk itibarıyla) durumu içler acısıdır. Bunları maddeler halinde saymaya çalışalım:
1. Müslümanlar İslâm’ı bilmiyor; ilimden uzaklar; ilimden, yani mutlak hakikat olan İlâhî vahiyden uzak, Kur’an’dan kopuk yaşadıkları için, Allah’ın Kitap’ından, birinci elden dini öğrenmiyorlar.
2. Bilmemekten daha kötüsü; İslâm’ı yanlış biliyorlar. Ölçü yanlış. Kur’an terazisiyle tartılıp ölçülmüyor bilinenler.
3. Kur’an’a dayalı iman esaslarını dosdoğru şekilde bilmiyorlar. Dosdoğru inanmıyor ve yaşamıyorlar. 1981
4. İnanç ve amellerine birçok şirk, hurâfe ve bid’at karışmış. Kimi bilinçli bilinçsiz irtidat etmiş, kimi Allah’a endâd/eşler edinmiş, kimi küfür içinde bir hayat sürüyorlar. “Onların çoğu Allah’a şirk koşmadan iman etmezler.” 1982
5. İsyan ve itaat bilinci yok. “Lâ ilâhe” deyip reddetmesi gerekenleri bilmiyor; “illâ” diye teslim olması gereken zât belli değil. 1983
6. Siyasî bilinç yok. Tâğutlara sevgi içinde ve onlara destek ve yardımcı olma sözkonusu. 1984
7. Cihad ruhu yok; kardeşlik ve vahdet anlayışından uzak, ümmet bilincinden mahrum bir anlayış ve yaşayış. 1985
8. Tebliğ (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker terk edilmiş. Bedenin ihtiyacı olan gıdaların alınıp uygun şekilde çıkarılamayınca ne tür hastalık oluyorsa; okunan, duyulan, sohbet ve derslerde öğrenilen hakikatlerin uygun şekilde dille veya elle yazılarak dışarıya çıkarılamaması da fikrî kabızlığa sebep oluyor. 1986
9. Câhiliyeyi yıkmak için mücadele edecekleri yerde, dinlerini müdafaa bile edemiyorlar.
10. Yanlış hizmet anlayışı; haramlarla, Batılı tarzda ve sadece aklî ya da pragmatizm ölçülerinde hizmet anlayışı. Rabbânî tarzda ve nebevî ölçülerde, kulluğun içine girecek şekilde hizmet değil.
11. Dünyevîleştiler ve kapitalistleştiler. Dünyaya aşırı meyil, malın kulu, paranın nesnesi olma, lüks, israf, eşya tutkunluğu.
12. Âhirete (cennet ve cehenneme) yakînî iman ve âhireti öncelikleyip oraya
1980] Mehmet Pamak
1981] Bk. 2/Bakara, 85-86; 4/Nisâ, 136
1982] 12/Yusuf, 106; Yine Bk. 39/Zümer, 65-66; 31/Lokman, 13
1983] Bk. 4/Nisâ, 13-14
1984] Bk. 2/Bakara, 256-257; 4/Nisâ, 76; 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17-18
1985] Bk. 49/Hucurât, 15; 49/Hucurât, 10; 3/Âl-i İmrân, 103, 110; 21/Enbiyâ, 92
1986] Bk. 3/Âl-i İmrân, 104-105
- 524 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hazır olmak yok. Tek kanatlı kuş gibiler, iki dünyalı değiller. Dünyalarını âhiret açısından değerlendirmeyiş.
13. Ulusçuluk, vatancılık, ırkçılık, hemşehricilik, düzencilik (devletçi çizgi),
14. Atalar dinine sarılma, gelenek ve âdetleri kutsama ve mutlak doğru kabul etme.
15. Modernizm çizgisinde müsteşrike benzer din anlayışı; ılıman İslâm denen, içi boşaltılmış ve çağdaş cahiliye değer(sizlik)leriyle doldurulmuş yapay din anlayışı
16. Geçim uğraşısından başka bir şeyi görmeyiş veya zengin olma hayalleri içinde zengin olmak için ne gerekirse yapmaya hazır olma
17. Futbol hastalığı, müzik tutkunluğu, TV. ve özellikle dizi bağımlılığı, internet düşkünlüğü ve bilgi kirliliğine muhatap olma
18. Demokrasi ile işlerin düzeleceğini sanıyorlar. “Oyu ver, koyuver” anlayışı. Aslında ülkeyi kimlerin yönettiğini görememek. Ülkenin derin devlet denilen, başta yattığı yerden Atatürk (onun laiklik gibi ilkeleri) olmak üzere, silahlı kuvvetler; Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi gibi kurumlar, para ve TÜSİAD gibi para babaları, Amerika, Batı ve onların prensipleri yönetiyor. Halkın seçtikleri en son sırada. Onlar sekreter ve piyon durumunda. Halk bunun farkında değil. Kendi tâğutunu seçme telaşında. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenleri velî (dost ve yönetici) kabul etmekte.
19. Sünnetullah’ı bilmiyorlar. Allah’ın değişmez yasalarına ters düşen tavırlar sergiliyorlar. Sıkıntıyla, zorluklarla, korkuyla, cihadla, açlıkla sınanmadan kurtuluş bekliyorlar. Rahat ve keyifleri (hevâlarını tanrı edinme) öne çıkıyor. Üzerine düşen görevleri yapmadan sadece dille duâ sâyesinde netice isteniyor. 1987
20. Din’in “asl”ında tenzilât, ayrıntılarda ilâvelerde bulunma şeklinde beliren yanlış dindarlık ve yanlış takvâ anlayışı, gerçek Müslümanlık kabul ediliyor. İnsanlar şirkten sakınmadan nâfile ibâdetlerle dindar olabileceklerini sanıyor. Mistisizm; pasif din ve dindarlık anlayışı
21. Bilinçli-bilinçsiz tevhidî İslâm’a ve muvahhid Müslümanlara düşmanlık
22. İbâdetlere önem verilmiyor; tâğutlara, putlara, bâtıla farkında olmadan da olsa ibâdet ediliyor. Haram-helâl, farz-vâcip önemsenmiyor.
23. Her çeşit ahlâk krizi; Zulme râzı, edilgen, rüzgâr nereden kuvvetli esiyorsa onun götürdüğü yere sürüklenen nesneleşmiş insanlar
24. Mürcie düşüncesi: İman ayrı amel ayrı diyerek amellere önem vermeden cenneti garanti gören zavallı anlayış
25. Çevre şartlarına teslimiyet: Medya, düzen, okullar, moda, çılgınca tüketim, reklamların etkisinde kalma, yaşama biçimi yönüyle kâfirlere benzeyen ve onlara tavır al(a)mayan bir yaklaşım
26. Kimlik problemi: a- Kimliksizlik (ne Müslüman olduğu belli, ne gâvur denilebiliyor) b- Çok kimliklilik (Her boyaya giren, her inanca uygun davranan,
1987] Bk. 2/Bakara, 155; 29/Ankebût, 1-3; 49/Hucurât, 15
AKÎDE
- 525 -
aslında hiçbirinde samimi olmayan münafık tipli iki yüzlülük, iki yüz yüzlülük
27. Laiklik: Camide veya namazda başka İlâha; sokakta, işyerinde başka ilâha uyma. Tanrının hakkını (sadece ibadet gibi hususlarda) Tanrıya, Sezar’ın (devletin) hakkını (olmayan hakkını) Sezar’a verme; böylece çok tanrı edinme anlamında laiklik uygulaması
28. Aynı Allah’a, aynı Peygamber’e, aynı Kitab’a inanmıyor insanlar. Herkesin kendine göre farklı bir Allah, Peygamber ve Kitab anlayışı var. Kur’an’ın tanıttığı şekilde özellikleri olan Allah, Nebî ve Kur’an anlayışı yok; kargaşa var bu konuda
29. Vahyin ışığında aklı kullanmamak, akletmemek, düşünmemek, tefekkürden uzak yaşamak; buna rağmen din hakkında ahkâm kesmek, bilgiçlik taslamak, nutuk atmak
30. Bütün bunların hem sebebi ve hem sonucu olarak izzet ve onurlarını kaybettiler, zillete mahkûm yaşıyorlar. 1988
Bu problemlere Kur’an’ın çözüm olarak sunduğu İslâmî Duruş
1- İman, 2- Sâlih amel, 3-Hicret, 4- Cihad, 5- Sabır, 6- Tebliğ, 7- Aklı kullanmak, tefekkür, 8- İlim, 9- Kur’an’ı okuyup anlama, yaşama ve yaşatmaya çabalama, 10- Takvâ, 11- Tâğutu reddetme
Âyetlerde Felâh/Kurtuluş
1- 2/Bakara sûresi 2-5. Âyetler: İman, âhirete yakînî inanç, sâlih amel (namaz, infak), takvâ
2- 23/Mü’minûn sûresi 1-10. Âyetler: Namazda huşû, lağvı (mâlâyaniyi, boş şeyleri) terk, zekât, iffet, emanetlere ve ahidlere riâyet, namazı koruma (ve devam)
3- 103/Asr sûresi, 1-3. Âyetler: İman, sâlih amel, hakkı ve sabrı tavsiye.
Kur’an’da Ulaşmak İçin Gayret Edilmesi Gereken Faziletler (En Faziletli İnsan Olmanın Yolu)
1- Cihad: “Mü’minlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturanlarla malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah, malları ve canları ile cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah hepsine de güzellik (cennet) vaad etmiştir; ama mücâhidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır. Kendinden dereceler, bağışlama ve rahmet vermiştir. Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.” 1989
2- İlim: “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.” 1990
3- Takvâ: “Ey insanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok takvâlı olanınızdır, en çok
1988] Bk. 4/Nisâ, 13; 63/Münâfıkan, 8
1989] 4/Nisâ, 95-96
1990] 39/Zümer, 9
- 526 -
KUR’AN KAVRAMLARI
korkanınızdır.” 1991
İslâmî duruş için bize çok iş düşüyor. Kur’an ve Peygamber nereden başladı ve hangi şeye en çok önem verdiyse; biz de oradan öyle yapmalıyız. Yeniden iman etmeli ve insanları yeniden tevhidî imana çağırmalıyız. Yapılacak şeyleri özetle saymaya çalışalım:
1- Sahih bir iman, Kur’an’a dayalı akaid bilgisi ve yakînî inanç,
2- Akîdemiz uğrunda gereken mücadeleyi vermekten geri kalmamak; inancımıza taban tabana zıt bir ortam içerisinde yaşamanın ıstırabını kalbimizin derinliklerinde duymak,
3- Tevhidî imana sahip olanlarla bir ve beraber olmak; “birlemek” demek olan “tevhid”in, “birleşmek” demek olan “vahdet”le aynı kökü paylaştığını, birinin mutlaka diğerini gerektireceğini unutmamak,
4- Kur’ân-ı Kerim’e ve onun hayata yansıması, canlanması demek olan sünnete sarılmak. Kur’an ve sahih sünnetin emir ve teşvik ettiği amel ve ibâdetlere önem vermek, bunları yerine getirmek için âzamî gayret sarfetmek,
5- Allah’ı ve Rasûlünü yakından tanımak ve her şeyden çok sevmek; onların uyarılarına dikkat ederek, sakındırdıklarından kesinlikle uzak kalmak, hatta o yasaklara yaklaşmamak,
6- Dinî vecîbeleri ihlâsla yerine getirmeye çalışmak, dine sonradan ilâve edilen bid’at ve hurâfeleri inanç ve yaşantımızdan tümüyle uzaklaştırmak, dinden eksiltme yapanlara da tavır almak, dini gizlememek, hakka bâtılı karıştırmamak, dinden taviz vermeye kalkmamak,
7- Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Câhiliye çağını (orta çağı) kapatıp asr-ı saâdeti (âhir zamanı, son çağı) açmıştır. Toplumları karanlıklardan, kargaşalardan nûra, aydınlığa, kurtuluşa çıkarmıştır. İnsanlığın bugüne kadar bir daha göremediği en huzurlu çağı başlatmıştır. Dünyanın gördüğü ve göreceği en büyük inkılab, Kur’an’ın yaptığı inkılâbdır. Kur’an’ın bizi de hayra doğru değiştirmesi için bizim Kur’an’a bakışımızı değiştirmemiz gerekecektir. Kur’an aynı Kur’an’dır, ama Kur’an’a yönelmesi gerekenler, ashâb gibi yönelmediği için, anlamını öğrenmeden, düşünmeden, onunla amel etmeden kurtuluş beklenemez.
Bu ülkedeki ve tüm dünyadaki Müslümanların şartları, hemen hiçbir peygamberin imtihan olduğu şartlardan daha ağır değil aslında. Peygamberimiz ve diğer peygamberlerimiz dönemlerindeki küfür, günümüzdekinden daha az saldırgan ve daha hoşgörülü değildi. Kur’ân-ı Kerim, peygamber kıssalarıyla bizi daha zor şartlara hazırlıyor; küfre ve zulme karşı nebîler nasıl tavır aldıysa bizim de onu yapmamızı istiyor.
Müslüman, kendini, dâvâsını küçük göremez; sürekli mağlûbiyeti, zilleti kabullenemez. O, Allah’ın askeri olmanın bilinci, onuru ve sorumluluğu içinde yaşar. Dünya bir araya gelse, Allah dilemedikçe senin kılına zarar veremez! Güç, kuvvet sadece O’nundur. Yûnus ve Mûsâ aleyhimâ’s-selâm öğretir ki, dâvâ adamı müslümanı deniz boğamaz!
1991] 49/Hucurât, 13
AKÎDE
- 527 -
İbrâhim (a.s.) örnektir ki, muvahhid tebliğciyi ateş yakamaz!
İsmâil (a.s.) haykırır ki, Allah askeri mücâhidi bıçak kesemez!
Zorba Câlût’un dev cüssesi, çocuk yaştaki Dâvud karşısında mağlup olacaktır. Aynı şekilde zorba İsrail ve Amerika karşısında çocuk yaştaki eli sapanlı Filistin’li gençler Allah’ın izniyle gâlip gelecektir. Ebâbil kuşlarının attığı taşların fil ordusunu yerle bir etmesi gibi muvahhid Filistinli çocukların attığı taşlar da fil gibi İsrail tanklarını silip süpürecektir.
Şeytanın hileleri, Firavun’un sihirbazları İslâm’a ve Müslüman dâvâ adamına zarar veremeyecektir. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh; Güç ve kuvvet, yalnız Allah’a aittir.
Allah’ın dinine yardım edene Allah da yardım edecek, ayaklarını sâbit kılacaktır.
Her şey Allah’ın askeridir. O dilerse deveyle, dilerse pireyle mü’minlere yardım eder. Dilerse, sivrisinekle Nemrutları helâk eder. Kuşlarla Ebreheleri mahveder. İncecik ipliklerden oluşan ağıyla örümcek, kâfir güçleri alt etmeye yeter; hicret-i Rasûl’de olduğu gibi.
Allah, dilerse melekleriyle yardım eder, Bedir’deki gibi.
Dilerse, rüzgârıyla yardım eder, Hendek’teki gibi.
Dilerse zâlim tâğutu bile, yetiştirmesi için sana hizmetçi kılar; Firavun’u Mûsâ’ya (a.s.) yardım ettirdiği gibi.
Ne diyor Kur’an’ımız: “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer gerçekten dosdoğru iman ediyorsanız siz üstünsünüz, siz gâlipsiniz.”1992; “(Gerçek) mü’minlere yardım etmek Bizim üzerimize haktır.” 1993
Kim Allah’a (O’nun yardımına) sahip o neden mahrum? Kim Allah’tan mahrum o neye sahip?
1992] 3/Âl-i İmrân, 139
1993] 30/Rûm, 47
- 528 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Akaidle İlgili Yararlanılabilecek Türkçe Eserler
1. 20. Yüzyılda Tevhid ve Şirk, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y.
2. Âhiret Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
3. Âhiret Bilinci, Hüseyin Özkozalı, Bengisu Y.
4. Akîde, Şeriat ve Hayat Yolu Lâ İlâhe İllâllah, Muhammed Kutub, Ravza Y.
5. Âlemlerin Rabbi Allah, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
6. Allah’a İman ve Altı Esası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
7. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
8. Çağdaş Hâricilik Düşüncesi, Tekfir ve Hicret Cemaati Örneği, Ahmet Celi, Beyan Y.
9. Dünden Bugüne Tekfir Olayı, N. Abdurrezzak Samarrai, Vahdet Y.
10. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Mevdûdi, Risale Y.
11. Gençlere Tevhid Dersleri, Mehmed Göktaş, İstişare Y.
12. İman Bilinci, Mustafa İslâmoğlu, Düşün Y.
13. İman Küfür Sınırı (Tekfir Meselesi), A. Saim Kılavuz, Marifet Y.
14. İman ve Bilinç, Hasan Eker, Çıra Y.
15. İman ve Salih Amel, Abdülhamid Bilali, Buruc Y.
16. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
17. İman, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
18. İmanın Psikolojik Yapısı, Hülya Alper, Rağbet Y.
19. İman-Küfür Sınırı (Tekfir Meselesi), A. Saim Kılavuz, Marifet Y.
20. İslâm Akaidi, Ramazan El-Buti, Madve Y.
21. İslâm Dininden Çıkaran Ameller, Abdulmu’min Mustafa Halime, Şehadet Y.
22. İslâm Düşüncesinde İnkâr Problemi, İbrahim Coşkun, Tekin Kitabevi Y.
23. İslâm Düşüncesinde Tevhid, Mevlid Özler, Nun Y.
24. İslâm İnancı, Muhammed Kutub, Risale Y.
25. İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Y.
26. İslâm’da İman ve Esasları, Ali Arslan Aydın, Hikmet-Dava-Çağ Y.
27. İslâm’da İnanç Esasları, Bekir Topaloğlu, Y. Şevki Yavuz, İ. Çelebi, İFAV Y.
28. İslâm’da İnanç Konuları ve İtikadî Mezhepler, Süleyman Uludağ, Marifet Y.
29. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y.
30. İslâm’da İtikadî Mezhepler ve Akaid Esasları, M. Saim Yeprem, Marifet Y.
31. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu, İhtar Y.
32. İslâmî Kavramlar, Mevdûdi, Pınar Y.
33. Kavramlarla İman Esasları, A. Muhsin Toprak, Buruc Y.
34. Kelime-i Tevhid Dâvâsı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
35. Kelime-i Tevhid’e Nasıl İnanmalıyız? Asım Uysal, Uysal Y.
36. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y.
AKÎDE
- 529 -
37. Kulluk Bilinci, Beşir İslâmoğlu, Denge Y.
38. Kur’an ve Sünnet Işığında Kelime-i Tevhidin Amelî Boyutu, Ahmet Çelik, Ekev Y.
39. Kur’an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y.
40. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdûdi, Beyan / Özgün / İdeal Kitaplar Y.
41. Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y.
42. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y.
43. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y.
44. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y.
45. Kur’an’da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y.
46. Kur’an-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor, Veli Ulutürk, Nil A.Ş. Y.
47. Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid Esasları, Muhammed Sâlih Ali Mustafa, Ölçü Y.
48. Lâ İlâhe İllâllah, Muhammed Kutub, Ravza Y.
49. Lâ, Mustafa Çelik, 1, 2, Ölçü (Yenda) Y.
50. Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y.
51. Mekke Rasullerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y.
52. Millî Din Arayışı ve Türk Müslümanlığı, Ramazan Yazçiçek, Ekin Y.
53. Muvahhidlerin Akîdesi, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
54. Müslümanın Akaidi, Ahmed Kalkan, Rağbet Y.
55. Müşrik Toplumun Amentüsü, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
56. Pratik Akaid Dersleri, Heyet, Ümmülkura Y.
57. Şirk Psikolojisi, Hamdi Kalyoncu, Marifet Y.
58. Şirk ve Müşrik, Seyyid Kutub, Karınca Polen Y.
59. Şirkten Korunmak, Salih el-Müneccid, Polen Y.
60. Tanrılaştırma, Sayın Dalkıran, Yedirenk Y.
61. Tarih Boyunca Tevhid Mücâdelesi ve Hz. Peygamber, Mevdûdi, Pınar Y.
62. Tekfir Meselesi, Hüseyin Yûnus, Âhenk Y.
63. Tekfirde Aşırılık, Yusuf el-Karadavi, Şura Y.
64. Tevhid Dâveti, Seyyid Kutub, Ravza Y.
65. Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.
66. Tevhid, Abdulmecid ez-Zindanî, Nida Y.
67. Tevhid, İsmail R. Faruki, İnsan Y.
68. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y.
69. Tevhid; Rasûllerin Ortak Çağrısı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
70. Tevhid’e İlk Adım, Mehmet Emin Akın, Medarik Y.
71. Tevhidî Bakış Açısı, Kul Sadi Yüksel, Misyon Y.
72. Tevhidin Hakikati, Yusuf el-Kardavi, Saff Y. / Özgün Y.
73. Yeryüzünün Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Hamdi Kalyoncu, Marifet Y.
- 530 -
KUR’AN KAVRAMLARI
74. Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutub, Pınar / Hikmet / Özgün Y.
75. Eski Medreselerde Okunan Klasik Akaid Kitapları
76. İslâm Akaidi (Şerhu’l-Akaid), Taftazani, Dergâh Y.
77. Nesefi Akaidi (İslâm İnancının Temelleri), Ömer Nesefi, Bayrak Y./Otağ Y.
78. Fıkh-ı Ekber Şerhi (Aliyyül Kari Şerhi), Kültür Basın Yayın Birliği Y.
79. Mâturidiyye Akaidi, Sabuni, Diyanet İşleri Başkanlığı Y.
80. Tahavi ve Akaid Risalesi, Arif Aytekin, Guraba Y.
81. Akaid Risaleleri, Hzr. Ali Nar, Özel Y.
82. Pezdevi Akaidi, Kayıhan Y.
ALLAH (C. C.)
- 531 -
Kavram no 10
İman 3
Bk. Esmâü’l Hüsnâ, İman, Tevhid, Şirk, Küfür, Nifak
ALLAH (C. C.)
• Allah Lafzı; Anlam ve Mâhiyeti
• Allah’ın Sıfatları
• Allah’a İnanmak
• “Allah” Kelimesinin İçerdiği Anlam
• Ma’rifetullah; Allah’ı Tanımak
• Kur’ân-ı Kerim’de Allah’a İman ve O’nun Bazı İsim ve Sıfatları
• Konuyla İlgili Hadis-i Şeriflerden Bazıları
• Ru’yetullah; Allah’ın Görülmesi
• Allah Teâlâ’nın Güzel İsimleri (Esmâu’l-Husnâ)
• Allah Lafzı Yerine “Tanrı” Kavramı
• Allah Teâlâ’nın Birliği
• Allah Sevgisi
• Allah’ın Varlığına İcmâlî Birkaç Delil
• Allah’ı İnkar Etmede Önemli Olan Üç Etken
• Allah’sız Bir Dünyayı Kimler İster?
• Allah İnancı Olmayan Toplum Modelinin Zararları
• Allah’ı Düşündüren Kâinat Âyetleri
• Yegâne Yaratıcı Allah’ı İnkâr Edenleri Düşünmeye Dâvet
• Allah’ı İnkâra Dayalı Felsefî Akımlar
• Allah Nerede?
• Tesadüf Nedir? Bu Kâinat, Tesadüf Eseri Olarak Oluşabilir mi?
• Allah Lafzıyla Yapılan Kavram ve Deyimler Sözlüğü
• Allah Lafzı ve Günlük Hayatta Şiar Olarak Kullanım Alanları
• Elfâz-ı Küfür ve Allah Lafzı
• Allah’la İlgili Yakışıksız Sözler
“Allah, kendinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. O, Hayy ve Kayyûmdur. Kendisini ne uyku yakalar, ne de uyuklama. Semâvât ve arzda bulunanların hepsi O’nundur. İzni olmadan katında hiçbir kimse şefaat edemez. O, kullarının yapmakta olduklarını ve önceden yaptıklarını bilir (O’na hiçbir şey gizli kalmaz.). O’nun dilemesi hâriç, insanlar O’nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O’nun kürsüsü (tahtı) gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine ağır gelmez. O, yücedir, büyüktür.” 1994
1994] 2/Bakara, 255
- 532 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah Lafzı; Anlam ve Mâhiyeti
Allah; Kâinatın ve kâinatta bulunan tüm varlıkların yaratıcısı, koruyucusu olan tek varlık, ibâdet edilmeye lâyık tek Rab, Mevlâ, Hüdâ’ya ait özel isimdir. Allah; En yüce varlık olarak inanılan, bütün kemâl sıfatları şahsında bulunduran ve her türlü noksan sıfatlardan uzak olan gerçek Ma’buddur. Varlığı zorunlu olan tek yaratıcıya ait yüce bir isim. Bu isimle çağrılan bir başka varlık olmamıştır, olmayacaktır da.
Allah ismi, ifâde ettiği İlâhî mânâsıyla yalnız Allah’a aittir ve hiçbir kelime bu ismin anlamını ve muhtevâsını ifâde gücüne sahip değildir. Bu isim başkası için de kullanılamaz.1995 İsmin, ait olduğu yaratıcı, bir olduğundan, ikili ve çoğulu da yoktur. Ancak cinsleri olan varlıkların isimleri çoğul yapılabilir. Cinsleri olmayanın ismi de çoğul yapılamaz. Lisanımızda “şehirler” denilir ancak yine bir şehir olan fakat bir ikincisi olmayan İstanbul için “İstanbullar” denilerek çoğul yapılamaz. Ancak muhtelif lisanlarda Allah Teâlâ’nın ayrı ayrı isimleri olabilir. Türkçe’de Tanrı, Farsça’da Hudâ, İngilizce’de God, Fransızca’da Dieu gibi. Ne var ki bu isimler “Allah” gibi özel isim değildir. İlâh, rab, ma’bud gibi cins isimdirler. Arapça’da ilâhın çoğuluna “âlihe”, Rabbin çoğuluna “erbâb” denildiği gibi Farsça’da Hudâ’nın çoğulu da “hudâyân” ve lisanımızda da “tanrılar”, rablar, ilâhlar, ma’budlar denilir. Çünkü bu isimler gerçek ma’bud -Allah- için kullanıldığı gibi, Allah’ın dışında gerçek olmayan bir nice ma’bud kabul edilen şeyler için de kullanıla gelmiştir. Eski Türklerde gök tanrısı, yer tanrısı; Yunanlılar’da güzellik tanrıçası, bereket tanrısı, vs olduğu gibi. Hâlbuki “Allahlar” denilmemiş ve denilemez. Mânâsındaki birlik ve özel isim olması nedeniyle Allah ne tanrı kelimesiyle ne de bir başka kelimeyle tercüme edilebilir.
İlâh, Diyö, God, Tanrı gibi tercümeler Allah lafzı yerine kullanıldığında; İslâm’ın temel ilkesi olan “Lâ ilâhe illâllah” tevhid kelimesi, meselâ Fransızca’ya tercüme edildiği zaman “Diyö’den başka Diyö yok” Türkçe’ye aktarılmasında “İlâhtan başka ilâh yoktur.” denir. O zaman da Allah kelimesi “ilâh” kelimesiyle tercüme edilmiş olur. Bu da yanlış bir tercümedir. Çünkü ilâh cins isimdir, Allah ise özel isimdir. Kelime-i Tevhid “tanrı” kelimesiyle Türkçe’ye çevrildiğinde aynı çarpıklık ve yanlışlık ortaya çıkar. “Allah” kelimesinin kökenini araştıran dil bilimcileri bu konuda birçok beyanlarda bulunmuşlarsa da en kuvvetli görüş; bu kelimenin Arapça olup herhangi bir kelimeden türetilmeden aynen kullanıldığı ve has bir isim olduğudur.
Allah; kendi iradesiyle evreni yoktan var eden, ona belli bir düzen veren, gökleri ve yerleri ve bunlarda en küçüğünden en büyüğüne kadar canlıları yaratan, onlara hayat ve rızık veren, öldüren-dirilten, dilediğini dilediği şekilde idare ve tasarrufu altında bulunduran, varlığı bir başka etkenle değil, kendinden olan, her şeyi bilen, gören, işiten, yarattıklarında en ufak bir çarpıklık ve dengesizlik bulunmayan, her şeye gücü yeten, bütün mülkün gerçek sahibi, emir ve hüküm koymaya tek yetkili; övülmeye, itaat edilmeye, şükredilmeye gerçek lâyık, bir benzeri daha bulunmayan, bütün varlıkların, güneşin, ayın, gök ve yer cisimlerinin itirazsız itaat ettiği, boyun eğdiği, ismini ululadığı, ibâdet edilmeye lâyık Hak mabud. Allah, mabud olduğu için Allah değil, Allah olduğu için mabudtur. Onun İlâh oluşu, ibâdete lâyık oluşu, bir başka sebepten değil; kendi
1995] 19/Meryem, 65
ALLAH (C. C.)
- 533 -
‘zat’ının yüceliğindendir. insanlar zaman zaman putlara, ateşe, güneşe, yıldızlara, millî kahramanlara veya hakkında korku ve ümit besledikleri herhangi bir şeye tapınmışlar; bu hâlleriyle de onları ilâh ve mabud edinmişler, bilâhare bunlardan cayarak, onları tanımaz ve tapınmaz olmuşlardır. O zaman da daha evvel mabudlaştırdıkları varlıkların mabudluk vasıfları yok olur. Hülâsa Allah’ın dışındakiler ancak insanların mabudlaştırmalarıyla mabud telâkki edilebildikleri hâlde Allah, bütün beşer ona inansa da, inanmasa da; ibâdet etse de etmese de o, zatıyla Allah olduğu için ibâdete lâyıktır. Beşerin inkârı onu Allah olmaktan uzaklaştıramaz.
İnsanlık tarihi incelendiği zaman görülür ki, ilk devirlerden beri her asırda yaşayan insanlarda Allah fikri ve tapınma meyli; dolayısıyla bir dini inanca eğilim vardır. Batılı dinler tarihi yazarlarının bir çoğuna göre bu duygunun var oluşu çeşitli arizî sebeplere bağlanmış ise de, müslüman âlimlerin genel kanaatlerine göre tamamen fıtrî ve doğuştandır. İlk insan olan Hz. Âdem’in yaratılışından önce Allah ile melekler arasında cereyan eden konuşmayı1996 ve bu konuşmada Âdem’in -insanın- yeryüzünde halife olarak yaratılması hususunu düşündüğümüzde de anlarız ki; insan yaratılmadan evvel, onun mayasına Allah’a halife olacak özellikler verilmiştir. Bu da bize Allah’a bağlılığın ve din duygusunun fıtrî olduğunu bildirir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) “Her doğan insan, (İslâm) fıtrat(ı) üzere doğar, onu Mecûsi, Hristiyan veya Yahûdi yapan ana ve babasıdır.” 1997 hadisi ve “Sizi karada ve denizde yürüten odur. Gemide olduğunuz zaman (ı düşünün): Gemiler içinde bulunanları hoş bir rüzgârla alıp götürdüğü ve (onlar) bununla sevindikleri sırada, birden gemiye, şiddetli bir kasırga gelip de, her yerden gelen dalgalar onları sardığı ve artık kendilerinin tamamen kuşatıldıklarını, (bir daha kurtulamayacaklarını) sandıkları zaman, dini yalnız Allah’a halis kılarak Ona yalvarmağa başlarlar. And olsun eğer bizi bu (felâket) den kurtarırsan, şükredenlerden olacağız. (derler).”1998 âyeti de keza Allah inancının -her ne sûretle ortaya çıkarsa çıksın- insan ruhunun derinliklerinde var olduğunu ispat etmektedir.
Nereye gidilmişse orada basit ve bâtıl da olsa bir dine, bir tanrı fikrine rastlanmıştır. Geçmiş devirlerde çeşitli şekillerdeki putlara tapanlar, ateşi, güneşi, yıldızları kutsal sayanlar dahi bütün bunların üstünde büyük bir kudretin bulunduğuna, her şeyi yaratan, terbiye eden, merhamet eden bir varlığın mevcûdiyetine inanmışlar, dış âlemde taptıkları şeyleri ona yaklaşmak için birer vesîle edinmişlerdir. “Biz, bunlara, sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.” 1999 derler. Cinsleri, devirleri ve ülkeleri ayrı, birbirlerini tanımayan toplumlarda inanç konusundaki birlik, din fikrinin umumî, Allah inancının da fıtrî olduğunu ispat etmektedir.
Bunun içindir ki, her şeyi bilen ve yaratmaya kadir olan bir Allah’a inanmak, ergenlik çağına gelen akıllı her insana farzdır. İlâhî dinlerin kesintiye uğradığı dönemlerde yaşayan insanlar bile, akılları ile Allah’ın varlığını idrâk edebilecek durumda olduğundan, Allah’a îmanla mükelleftirler.
Akıl ile Allah’ın bilinebileceğine, birçok âyet delîl olarak gösterilebilir. Bunlardan en dikkat çekici olanı, Hz. İbrahim’in daha çocukluk dönemlerinde iken
1996] 2/Bakara, 30
1997] Müslim, Kader, 25; Buhârî, Cenâiz:, 92; Ebû Dâvud Sünnet, 17
1998] 10/Yûnus, 23
1999] 39/Zümer, 3
- 534 -
KUR’AN KAVRAMLARI
parlaklıklarına bakarak yıldızı, ayı, güneşi Rab olarak kabul etmesi ancak daha sonra bütün bunların batmaları, ile zamanla yok olan şeylerin Rabb olmayacaklarını idrâk etmesi ve neticede gerçeği görerek “...Ben, yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben O’na şirk/ortak koşanlardan değilim.”2000 âyetidir. Mâturîdiyye mezhebine göre Allah’a iman, insan fıtratının icabıdır. Zira her insan evrendeki bu muazzam varlıklara bakarak bunların büyük bir yaratıcısı olduğuna aklen hükmedebilir. “Akıl ve nazar ‘marifetullah’da kâfidir” derler. “Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah’ın varlığında şüphe mi vardır?”2001 âyetini delil gösterirler. Eş’ariye imamları ise “akıl ve nazar ‘marifetullah’da kâfi değildir” derler ve “Biz bir kavme peygamber göndermedikçe onlara azap etmeyiz.”2002 âyetini delîl gösterirler. Netice olarak, semâvât ve arzın yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde ve kâinatta meydana gelen insan gücünün dışındaki binlerce tabiat hadisesinin belli bir düzen içerisinde cereyan etmesinde her akıllının kabul edebileceği gibi, Allah’ın varlığını ispat eden delîller vardır. 2003
Allah’ın zâtı üzerinde düşünmek haramdır. Onun zatını idrak etmek aklen mümkün değildir. Çünkü Allah’ın hiçbir benzeri yoktur. Hiçbir şey O’na denk değildir.2004 Gözler Onu idrak edemez.2005 Çünkü aklın ulaşabildiği ve kavrayabildiği şeyler ancak madde cinsinden olan şeylerdir. Allah ise madde değildir. Duyu organlarımızla tespitini yaptığımız ve hâlen yapamadığımız eşyanın tümü noksanlıklardan uzak olan bir yaratıcı tarafından yaratılmıştır. Yaratılan ise yaratıcısının ne parçası, ne de benzeridir. Allah’ın varlığına inanmak, her müslümanın ilk önce kabul etmesi gereken bir husustur. İslâm ıstılâhına göre inanmak ise Allah’ın varlığına, birliğine, yani, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve inanılması gereken diğer hususlara (Allah’a, Allah’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, kaza ve kadere, öldükten sonra diriltmeye) tereddütsüz iman etmek ve bunu kalp ile tasdik etmektir. İnanan insana mü’min, inanmayana ise kâfir denir. Akıl sahibi olan her insanın, Allah’ın varlığına inanması gerekir. Allah’ın varlığına inanmak, insan fıtratının icabıdır. Allah’ın varoluşu vaciptir, zarûrîdir.
Varlıklar vücud bakımından üç türlüdür:
a) Vâcibu’l-Vücûd: Varlığı mutlak gerekli olan, olmaması mümkün olmayan varlık. Bu da sadece Allah Teâlâ’dır.
b) Mümkinu’l-Vücûd: Varlığı mümkün olan, yani, varolması da, olmaması da mümkün olan varlıklardır ki Allah’ın dışında tüm yaratıklar böyledir .
c) Mümteniu’l-Vücûd: Varlığı mümkün olmayan. Allah’ın eşi ve benzerinin olması gibi. Allah’ın eşi ve benzerinin olması mümkün değildir.
Allah, bizatihi (kendi kendine) ve bizatihi (kendiliğinden) Allah’tır. Kur’an’da Allah hakkında vârid olan birçok vasıflar onun bir cisim olduğunun delili değil, ancak ona ait mecâzî vasıflamalardır.2006 Bu sıfatlarla Allah’ı cisimlendirme veya
2000] 6/En’âm, 79
2001] 14/İbrâhim, 10
2002] 17/İsrâ, 15
2003] 2/Bakara, 164
2004] 112/İhlâs, 1-5
2005] 6/En’âm, 103
2006] Bk. 5/Mâide, 69; 38/Sâd, 75; 39/Zümer, 67; 54/Kamer, 14; 2/Bakara, 109, 274; 6/En’âm, 52; 18/Kehf, 27. âyetler
ALLAH (C. C.)
- 535 -
bir başka varlığa benzetme sözkonusu değildir.
Bütün yaratıkların ilâhı bir tek ilâhtır. Ondan başka ilâh yoktur. O rahmân ve rahîmdir. 2007 Üç yüz altmış putu kendilerine ilâh kabul eden Mekkeli müşrikler, bu muazzam âlemin bir tek ilâhı olduğu gerçeğini duyunca hayret etmişler, “Ey Muhammed! bu kadar insanlara bir ilâh nasıl yetişir.” demişlerdi. Müşriklerin maddeci görüşlerini reddedip Allah’ın tek yaratıcı olduğuna, varlığının isbatına delil olacak birçok âyetlerden biri de şudur: “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanların faydasına olan şeyleri denizde ta, sıyıp giden gemilerde, Allah’ın gökten su indirip onunla ölmüş olan yeri dirilterek üzerine her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için (Allah’ın varlığına ve birliğine) delîller vardır. “ 2008
Her insan, kâinattaki bu muazzam ve mükemmel varlıklara bakarak, bunların büyük bir yaratıcısı olduğuna aklen hükmedebilir. Bir bilginin kesinlik kazanması için o konuda ispat edici deliller aranır. Allah’ın varlığı hakkında da bilgimizin kesinlik kazanması için birçok deliller vardır.
Bu deliller, aklî ve naklî deliller olmak üzere iki grupta toplanabilir.
A) Aklî deliller
1-Hudûs (sonradan varolma) delilleriyle Allah’ın varlığını ispat. Bu âlem, yok iken sonradan var olmuştur. O halde, başlangıcı olmayan bir var ediciye muhtaçtır. Varlığı ve yokluğu kendinden olmayan bu âlemin, varlığını yokluğuna tercih eden bir mucide ihtiyacı vardır. O mucidin de varlığının kendinden olması; Vâcibu’l-vücud olması gerekir. Bir başka yaratıcıya muhtaç olmadan varlığı kendinden olan tek varlık ise Allah Teâlâ’dır. bu halde bu âlem vâcibu’l vücud olan bir yaratıcıya muhtaçtır. Bu delîli de iki maddede inceleyebiliriz:
a) Cisimlerin sonradan yaratılması esasına dayanan delil. Kelâm âlimleri bu delîli şöyle açıklarlar: Bu âlem, sûretiyle ve maddesiyle hâdistir (sonradan varolmuştur). Her hâdis (sonradan varolan) mutlaka bir muhdise (mucide) muhtaçtır. O halde bu âlem de bir muhdise muhtaçtır. O da yüce Allah’tır. Bu âlemin sonradan yaratıldığı gözlem ve aklî delillerle ispat edilmiştir. Söyle ki: Âlem; (Evren) cevher ve arazlardan meydana gelmiştir. Ârâz, cisimlere ârız olan hareket, sükûn, ictima (birleşme), iftirâk (ayrılma) hâlleridir. Bu hâllere “ekvân-ı erbaa (dört oluş) denir. Ekvân-ı erbaa, cisimlere değişik hâl ve şekiller veren sıfatlardır. Bu sıfatların hepsi sonradan varolmuştur. Sükûndan sonra hareket, karanlıktan sonra aydınlık, beyazlıktan sonra siyahlık hâllerinin oluştuğu gibi. Bu ârâzlar yok olduktan sonra görülmezler. Görülmemeleri hâdis olduklarının, yani sonradan yaratıldıklarının delilidir. Hâdis olmasaydılar, vacip (varlığı kendinden) olmaları gerekirdi. Vacip olsaydılar bu defa da, zıdlarının gelmesiyle yok olmamaları gerekirdi. Hâlbuki zıdları gelince yok oluyorlar. O halde vacip değil, hâdistirler. Hâdis oldukları sabit olan ârâzlar, kendileriyle birleştikleri cevherlerin de hâdis olduklarının delilidir. Çünkü hâdis, ancak kendisi gibi hâdis olan cisimle birlikte olur. Cevherler (cisimler) de mutlaka bu dört durumdan birisiyle birliktedirler. O halde cevher ve ârâzlardan ibaret olan bu evren hâdistir sonradan yaratılmıştır.
2007] 2/Bakara, 163
2008] 2/Bakara, 164
- 536 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Her hadisin de bir muhdise ihtiyacı vardır. O muhdis ise; bu âlem cinsinden olmayan varlığı zatının icabı, yani Vâcibu’l-Vücud olan mutlak kemâl sahibi Allah Tebârek ve Teâlâ’dır.
Bu âlemi yaratan varlık; Vâcibu’l Vücud değilse Mümkiniu’l-Vücud’tur. Yani vücudu sonradan yaratılmıştır. O hâlde o da, varlığında başka bir yaratıcıya muhtaçtır. Şâyet o yaratıcı da bu mucit gibi başka bir yaratıcıya muhtaç ise; yaratıcılar zincirinin böylece sonsuzluğa doğru silsile hâlinde devam edip gitmesi gerekir. Böyle bir teselsül ise batıldır, mümkün değildir. Varlığı farzedilen bu yaratıcılar silsilesinin bir noktada durması ve başkasına muhtaç olmayan, her bakımdan mükemmel, varlığı zâtının gereği olan bir yaratıcıya dayanması şarttır. Bu varlık, âlemin yaratıcısı olan Allah’tır.
b) İhtirâ (İcat Etme) delîli. Gökler ve yer, bitki ve hayvanlar yoktan var edilmiştir. Her yoktan var olunana da bir var edici gerekir. Bu âlemin de bir var edicisi vardır. O da Allah’tır. Âlemde gördüğümüz herhangi bir bitki veya hayvan sonradan varolmuştur. Her birinin varlığının bir başlangıcı vardır. Cisimlerde zamanla hayat idrak, akıl gibi hâller icat olunuyor. İlliyet kanununa göre her icat olunan şeye bir icat eden gerekir. Çünkü hayat, idrawek ve akıl gibi durumlar kendiliğinden var olmazlar. Mutlaka bir yaratıcıya muhtaçtırlar. O da, varlığının başlangıcı ve sonu olmayan, her şeyi bilen ve her şeye güç yetiren Allah ‘tır
c) Terkip delili. Bu âlem mürekkep (parçaları bir araya getirilmiş olan) bir varlıktır. Terkip olunan her varlık, kendinden önce varolan bir terkip ediciye muhtaçtır. Terkip olunan varlık, parçalardan meydana gelir. Parçalar, bütününden önce vardır ve ondan ayrı şeylerdir. O halde, terkip bulunan varlık yok iken, daha sonra parçalarının birleştirilmesiyle sonradan yaratılmıştır. Her sonradan yaratılan gibi o da bir yaratıcıya muhtaçtır. Bu yaratıcı, terkip edilen ve kendinden başkasına muhtaç olan bu âlem cinsinden olamaz. Aksi halde yaratıcıların teselsülü gerekir. Teselsül ise bâtıldır. O hâlde bu yaratıcı, varlığında başkasına muhtaç olmayan ezelî bir varlıktır. O da, Vâcibu’l-Vücud olan Allah’tır.
2-İmkân Delîli
a) Bu âlem, varlığı da, yokluğu da mümkün olan bir varlıktır. Her mümkün, varlığını yokluğuna tercih eden bir kuvvete muhtaçtır. Bu âlem de, var olabilmek için böyle bir müessir kuvvete muhtaçtır. O kuvvet de bu âlemin dışında, vücudu zatından olan bir varlıktır. O da Allah’tır.
b) Hakîkatta bir mevcut vardır. Bu mevcut, ya varlığı zatındandır ya da varlığı ve yokluğu mümkün olandır. Varlığı zatından ise; bu özelliğe sahip olan yalnız Allah’tır. Bu mevcut, varlığı mümkün olan ise; mümkün olan varlığın mevcûdiyeti zatının icabı olmadığından, var olabilmesi için, varlığını yokluğuna tercih eden bir müreccihe-yaratıcıya ihtiyaç vardır. O yaratıcı-tercih eden ise Allah’tır.
c) Âlemde görülen madde daima hareket hâlindedir. Maddenin hareket hâlinde olması ilmen ispat edilmiştir. Madde ve maddedeki hareketin mucidi kimdir? Maddeciler, madde ve ondaki hareketin ezelî olduğunu söylerler. Oysa maddedeki bu hareket, bir evvelki hareketin neticesidir. O da bir evvelkinin... Bu hareketler silsilesi sonsuzluğa doğru devam edip gidemez. Bu hareket silsilesinin bir noktada durması ve ilk hareketin, vücûdu vâcip olan bir illete, bir hareket ettiriciye dayanması zarûrîdir. O da her şeyin yaratıcısı olan Allah’tır.
ALLAH (C. C.)
- 537 -
3- İbdâ’ ve İllet-i Gâiyye Delîli
İçinde bulunduğumuz âleme dikkatle bakacak olursak, onun çok güzel ve çok mükemmel olarak ve daha önce bir benzeri olmadan vücuda getirildiğini görürüz. Gökyüzü, güneş, ay, hülâsa canlı-cansız her varlık bir amaç için yaratılmıştır. Âlemde varolan hiçbir eşya faydasız, maksatsız ve boş yere yaratılmamıştır. Bu âlem bir güzellik, gaye ve vesîleler toplumudur. Âlemde en değerli varlık olan insan, rastgele vücuda gelmiş, sebepsiz ve gayesiz bir varlık değildir. Her azasıyla güzel, mükemmel, faydalı ve maksatlıdır. İnsanın yaratılışı güzel ve mükemmel olduğu gibi, yaratılış gayesi de Allah’ı bilmek, tanımak ve O’na ibâdet etmektir. İnsanın olduğu gibi, canlı-cansız her mevcudun da varlığının bir gayesi, hikmet ve faydası vardır. İşte âlemde görülen canlı ve cansız varlıklardaki ibdâ ve gayeler manzumesi; bütün bunları icat edip yaratan bir yaratıcının varlığını, aynı zamanda o varlığın ilim ve kudret sahibi bir ilâh olduğunu isbat eder. Her şeyi bir maksada göre yaratan bu varlık, Vâcibu’l-Vücud olan Yüce Allah’tır. Kur’ân-ı Kerîm’de bu delîli dile getiren birçok âyet vardır. 2009
Netice olarak diyebiliriz ki; inat ve garazdan uzak her sâlim akıl sahibi, Allah’ın kendisine lûtfettiği aklı kullanarak esere bakıp müessiri, binaya bakıp bânîsini, yaratılmışlara bakıp yaratıcısını keşfedebilir. Bunun için Allah, Kur’an’ın birçok yerinde, zatının varlığına delil olabilecek eserlere bakmalarını, onun üzerinde düşünmelerini, akletmelerini istemektedir. Aklı delillere ilâveten Allah’ın varlığını isbat eden naklî delillere de kısaca göz atalım.
B) Naklî Deliller:
Naklî delillerden kastımız, Allah’ın varlığını dile getiren ve üzerinde düşünmemizi isteyen Kur’an âyetleridir. Sayıca bir hayli kabarık olan bu âyetlerden sadece birkaç tanesini zikredeceğiz:
1- “Biz yeryüzünü bir beşik, dağlan da onun için birer kazık kılmadık mı? Sizi çift çift yarattık, uykunuzu dinlenme vakti kıldık, geceyi bir örtü yaptık, gündüzü geçimi sağlama vakti kıldık, üstünüze yedi kat sağlam gök bina ettik, parlak ışık veren güneşi varettik, taneler, bitkiler ve ağaçları sarmaş-dolaş bahçeler yetiştirmek için yoğunlaşmış bulutlardan bol yağmur indirdik.” 2010
2- “Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde süzülen gemilerde, Allah’ın gökten indirip yeri ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgârları ve yerle gök arasında emre amade duran bulutlan döndürmesinde, düşünen kimseler için deliller vardır.” 2011
3- “Allah’ın göğü yedi kat üzerine nasıl yarattığını görmez misiniz? Aralarında Ay’a aydınlık vermiş ve güneşin ışık saçmasını sağlamıştır. Allah sizi yerden bir bitki olarak bitirdi. Sonra yine oraya geri çevirecek ve tekrar çıkaracaktır.” 2012
4- “Şimdi gördünüz mü attığınız meniyi? Siz mi onu yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz? Aranızda ölümü takdir eden biziz. Ve bizim önümüze geçilmiş değildir. (Size
2009] 2/Bakara, 22; 78/Nebe’, 6-16, ...
2010] 78/Nebe’, 6-16
2011] 2/Bakara, 164
2012] 71/Nûh, 15-18
- 538 -
KUR’AN KAVRAMLARI
böyle ölümü takdir ettik) ki sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir biçimde yaratalım. Andolsun, ilk yaratmayı bildiniz, (bunu) düşünüp ibret almanız gerekmez mi? Ektiğinizi gördünüz mü? Siz mi onu bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz? Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık, hayret ederdiniz. ‘biz borçlandık, doğrusu biz yoksun bırakıldık! (derdiniz). İçtiğiniz suya baktınız mı? Siz mi onu buluttan indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz? Dileseydik onu tuzlu yapardık. , Şükretmeniz gerekmez mi? Çaktığınız ateşi gördünüz mü? Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz? Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlere bir fayda yaptık. Öyleyse Ulu Rabb’inin adını yücelt.” 2013
5- “Yer ve gökleri yaratan Allah Teâlâ’nın varlığında şüphe edilir mi?” 2014
6- “Andolsun onlara: ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan, mutlaka “Allah” derler, “Hamd Allah’a lâyıktır” de. Hayır, onların çoğu bilmiyorlar.” 2015
7- “Sen yüzünü, Allah’ı birleyici olarak doğruca dine çevir: Allah’ın yaratma kanununa (uygun olan dine dön) ki, insanları ona göre yaratmıştır. Allah’ın yaratması değiştirilemez. işte doğru din odur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 2016
Allah Teâlâ’nın Sıfatları
İslâm’da iman esaslarının ilk ve en mühim şartı Allah’a imandır. Allah’a iman ise; yalnız Allah’ın mücerret zat-ı İlâhîsine inanmakla olmayıp, aynı zamanda o yüce varlığın zatı hakkında vaâip olan “Kemâl sıfatlarıyla”, yüce zâtına vasfedilmesi mümkün olmayan “noksan sıfatlar”a ve zat-ı İlâhîsi hakkında inanılması câiz olan sıfatlara toptan ve tafsilatlı olarak inanmakla olur. Allah’ın sıfatları; zâtî ve sübûtî sıfatlar olarak iki bölümde ele alınır.
Allah’a iman etmek için Allah’ı bilmek lâzımdır. Fakat Allah’ın zâtı ve mâhiyeti bilinemez. İnsanlar bu konuda düşünmekten men olunmuşlardır. Allah ancak isimleri, sıfatları ve fiilleri (yaratmak, rızık vermek gibi) ile bilinir. O halde Allah’a iman O’nda bulunması ve bulunmaması gereken sıfatları ve O’na mahsus isimleri bilmek ve inanmaktır. Allah Teâlâ’ya doğru olarak inanmak ve yüce varlığını iyi tanıyabilmek için O’nun sıfatlarını ve isimlerini bilmek gerekir.
Meşhur sınıflamaya göre Allah Teâlâ’nın 14 tane sıfatı vardır. Bunlardan 6 tanesi zati, 8 tanesi ise subuti sıfatlarıdır. Zati sıfatlar sadece ve sadece Allah Teâlâ’da bulunan, O’nun haricinde hiç bir varlıkta bulunmayan sıfatlardır. Ama subuti sıfatları ise, Allah’tan başka bazı varlıklarda da sınırlı bir şekilde bulunabilen sıfatlardır.
a) Zâtî Sıfatlar (Sıfat-ı Selbiyye)
Allah Teâlâ’nın zâtî sıfatları 6 tanedir.
1- Vücut: Var olmak demektir. Bütün bu kâinatı yaratan ve düzenleyen Allah vardır. Bu sıfat, Allah’ın var olduğunu ifade eder. Allah vardır ve en büyük varlık O’dur. O’nun varlığı, her şeyin varlığından daha belirgindir. Allah olmasaydı hiç bir şey var olmazdı. Kâinatın varlığı O’nun varlığına en büyük şahittir. Âlemde hiçbir şey kendi kendine var olmuş değildir. Hiçbir şey ne kendi kendine var
2013] 56/Vâkıa, 58-74
2014] 14/İbrâhim, 10
2015] 31/Lokman, 25
2016] 30/Rûm, 30
ALLAH (C. C.)
- 539 -
olabilir, ne de yok olabilir. Hâlbuki çevremizde sayılamayacak kadar varlık vücuda gelmekte ve yok olmaktadır. En ufak çarpıklık olmaksızın, en ince hesaplarla var olan ve varlığını çarpıcı özellikleriyle devam ettiren bu âlemin tesadüflerle ortaya çıkması ve varlığını devam ettirmesi mümkün değildir. Bütün bunlar, bu âlemi var eden, yok eden, kuvvet ve hikmet sahibi bir yaratıcının varlığının şüphe götürmez delilleridir .
Allah’ın varlığı, başka bir varlık vasıtasıyla olmayıp; İlâhî vücudu, zatının gereğidir. Vücudu zatının icabı olduğu içindir ki; Allah’a “Vâcibu’l Vücud” denmiştir. Allah’ın zatının ve sıfatlarının hakikatini anlamak; sıfatlarının zatının aynı mı, yoksa ondan ayrı, ona zıt bir şey mi olduğu hususunu kavrayabilmek aklen mümkün değildir. Allah’ın İlâhî vücudu ister zatının aynı, ister gayrı olsun, her mükellefe vacip olan husus; Allah’ın var olduğuna inanmaktır. O’nun varlığına inanmamızı gerektiren akli ve naklî delilleri yukarıda izah ettik.
Vücudun zıddı olan yokluk, Allah için mümkün değildir. Yokluk, Allah için muhâl olan noksan sıfatların birincisidir. Allah’ın yokluğu ne geçmişte, ne de gelecekte mümkündür.
2- Kıdem: Allah’ın varlığının öncesinin olmamasıdır. Yani, önceden yok iken sonradan yaratılmış değildir. Her yaratılan şeyin muhakkak evveli vardır. Allah Teâlâ tek yaratıcı olduğundan O’nun evveli yoktur. Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “O ilktir (kendinden önce hiçbir varlık yoktur.), sondur (kendinden sonra bir varlık yoktur, her şey yok olurken O kalacaktır.), O zâhirdir, bâtındır.” 2017
Allah Teâlâ, varlığı, zâtının icabı olduğu için kadîmdir ezelîdir. Geçmişe doğru ne kadar gidilirse gidilsin, Allah’ın var olmadığı bir zaman düşünülemez. Eğer Allah kadîm-ezeli olmasaydı, hâdis- (sonradan var olmuş) olurdu. Sonradan var olan her şey, kendisini icat eden bir (muhdise)- yaratıcıya muhtaçtır. Aksi takdirde yok olan bir şeyin varlığını yokluğuna tercih eden bir yaratıcı olmadan meydana gelmesi gerekirdi ki; bu durum bütün düşünürlere göre batıldır. Allah kadîm olmasaydı, var olmak için kendinden başka bir yaratıcıya muhtaç olurdu. Hâlbuki Allah’ın vücudu, zatının icabıdır. Yani varlığı kendindendir. Bir şeyin bir anda hem var, hem de yok olması ise mümkün değildir. Öyleyse Allah hâdis değil, kadîmdir.
Kıdem sıfatının zıddı “Hudûs -sonradan var olma-” sıfatıdır. Allah kadîm olduğu için O’nun hâdis olması aklen mümkün değildir.
3- Beka: Allah’ın varlığının sonu olmaması demekıir. Allah Teâlâ ebedidir. O’nun ne geçmişte ne gelecekte var olmadığı ve var olmayacağı bir zaman düşünülemez. Tek yaratıcı olan Allah’tan başka bütün her şey yok olmaya mahkumdur ve yok olacaktır.
Allah ebedîdir, varlığının sonu yoktur. O daima vardır. Varlığı kendinden olduğu için O, hem kadîm ve ezelî; hem de bâkî ve ebedîdir. “O, evvel ve ahirdir.”2018; “Kâinattaki her şey fânîdir/yok olucudur. Celâl ve İkram sahibi olan Rabb’imin zâtı bâkî’dir, ebedî’dir.”2019 Bu âyet-i kerimeler, Allah’ın bâkî olduğunun delilleridir. Allah’ın
2017] 57/Hadid, 3
2018] 57/Hadîd, 3
2019] 55/Rahmân, 27
- 540 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vücudunu harici bir kuvvet yok edemez. Çünkü kadîm olan Allah’ın dışındaki tüm kuvvetler hâdistir (sonradan yaratılmıştır.) Hâdis olan bir kuvvet ise, kadîm olan zatın vücudunu yok edemez. Zira vacibü’ı-vücud olan Allah, kudret sahibi olup; bütün eksik sıfatlardan uzaktır. Varlığını devam ettirememe âcizliktir. Âcizlik ise noksanlıktır. Allah noksanlıktan münezzehtir. O’nu yok edecek bir kuvvet tasavvur edilemez, öyleyse Allah bâkîdir, varlığının sonu yoktur.
Beka’nın zıddı “fenâ (bir sonu olmak)”dır. Allah’ın fânî olması ise aklen muhaldir.
4- Vahdâniyet: Bir olmak demektir. Allah zatında, sıfatlarında ve fiilerinde eşi, dengi ve benzeri olmayan birdir. Allah Teâlâ mutlak birdir. Bir kağıdı veya tebeşiri ikiye, üçe, dörde veya daha fazla parçaya bölebilirsiniz. Alahü Teâlâ iki veya daha fazla olması düşünülemeyen birdir. Hıristiyanlar Allah’ın; kutsal ruh, oğul, ve babadan meydana geldiği inancı yüzünden sapıtmışlar ve şirke düşmüşlerdir.
Allah Teâlâ sıfatlarında da birdir. Allah’tan başka hiçbir varlık sıfatlarında bir değildir. Mutlaka bir veya bir kaç sıfatıyla diğer varlıklarla ortak durumdadır. Mesela, güneş ve ay bir tanedir. Fakat onlar gibi parlak ve yuvarlak başka gök cisimleri vardır ve onlara benziyordur. Allah Teâlâ böyle değildir, O’nun sıfatları öyle birdir ki, aynı sıfatların başka bir varlıkta bulunmasına imkan yoktur.
Allah, fiilleri itibariyle de birdir. Meselâ, yaratmak Allah’ın fiillerindendir. O’ndan başka hiç bir varlığın, bir şeyi yoktan var etmesi düşünülemez.
Allah’ın her yönden bir olduğunu bildiren vahdaniyet, bir kemal sıfatı olduğu için, bu sıfatın zıddı olan “birden fazla olmak, bir ortağı bulunmak”, Allah hakkında mümkün olmayan bir sıfattır. Allah birdir, ortağı ve benzeri yoktur. Bütün semayı dinlerdeki inanç esaslarının temelini “Allah’ın birliği” sıfatı oluşturur. Bu inanca “Tevhîd Akîdesi” denir. Tevhid akidesine dayanmayan hiç bir inanç, güzel is, Allah katında makbûl değildir. En son ve en mükemmel din olan İslâmiyet de bu inancı temel kabul etmiş ve bütün insanları öncelikle bu temel inanca çağırmıştır. Çünkü Allah, bütün âlemlerin, bütün varlıkların ve bütün insanların Rabb’ıdır. Her şeyi yaratan, rızkını vererek besleyen, büyüterek kemâle erdiren yalnız O’dur. O’nun ortağı, oğlu veya kızı yoktur. Doğurmamıştır, doğurulmamıştır. Hiç bir şey O’nun eşi ve benzeri olamamıştır. Bu inanç ile İslâmiyet insanları Allah’ın dışındaki varlıklara kul köle olmak zilletinden kurtarmış, onlara mutlak istiklâllerini iade etmiş. Allah’ın birliği fikrini zedeleyen her türlü kölelik zihniyetini yasaklamış, tabiat kuvvetlerine ibâdeti, insanın insana köle ve esir olma despotluğunu ortadan kaldırmış, Allah’tan başkalarını rab edinmeyi en büyük günah ve şirk kabul etmiştir. Böylece İslâmiyet, dünyaya akıl, ruh ve ahlâk sahalarında olduğu kadar, fizikî sahada da tam bir özgürlük müjdelemiş; tevhîd akidesiyle bütün insanların tek bir mabûdu olduğunu, dolayısıyla beşeriyetin de bir ana ve babadan meydana geldiğini ifade ederek “beşer ırkında birlik” fikrini telkin etmiştir. Her müslüman Allah’ın bir olduğunu söylemeli ve bu inancını Allah’tan başkasına ibâdet etmemekle, ibâdetine dolaylı olarak da olsa hiçbir şeyi veya kimseyi ortak koşmamakla ispat etmelidir. Bu noktada, sözü ile ibâdetindeki birlik ruhu aynı olmalıdır.
Allah’ın birliğine delil olan âyetlerden bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:
ALLAH (C. C.)
- 541 -
a) “De ki: O Allah birdir. Allah Sameddir. (Her şey varlığını ve varlığının devamını O’na borçludur. Her şey O’na muhtaçtır. O, hiç bir şeye muhtaç değildir. Her şeyin başvuracağı, yardım dileyeceği tek varlık O’dur. Kendisi doğurmamıştır ve (başkası tarafından) doğurulmamıştır. Hiçbirşey O’nun dengi olmamıştır.” 2020
b) “De ki: Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapıcılar değilsiniz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” 2021
c) “Allah’tan başka bir yaratıcı var mıdır?” 2022
d) “O’nunla birlikte hiçbir ilâh yoktur. (Eğer olsaydı) muhakkak ki her tanrı kendi yarattığını kabullenir (ve korur) ve mutlaka kimisi de diğerine galebe ederdi.” 2023
e) “Eğer her ikisinde (yer ve gökte) Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, her ikisi de harap olurdu.” 2024
Allah, zâtında, ilâhlığında, mâbud ve yaratıcı oluşunda birdir. Ondan başka yaratıcı yoktur. Kâinatı bizzat yaratmaya, yaşatmaya, yok etmeye gücü yetmeyen bir zat Allah olamaz. Bunun içindir ki ikinci bir Allah’ın varlığına imkân yoktur. Çünkü iki Allah olduğu farzedilse, bu iki Allah’tan biri kâinatı yalnız başına yaratmaya muktedir ise, diğeri zâid-fazla olmuş olurdu. Bunun aksine, yalnız başına kâinatı yaratmaya muktedir değilse, bu durumda da âciz-güçsüz olurdu. Âciz ve zâit olan bir zat ise Allah olamaz. Bu nedenle Allah vardır ve birdir.
5- Muhâlefetü’n li’l-Havâdis: Sonradan var olanlara benzememek demektir. Allah (c.c.) sonradan var olanlara, yani yaratılmış varlıklardan hiçbirine, hiçbir yönden benzemez. İnsanın aklına geldiği, düşüncesinin ulaşabildiği her şeyden Allah mutlak sûrette başkadır. İnsan aklı Allah’ın zatının mahiyetini anlayamaz. Bu yüzden insanlar bu konuda düşünmekten men olunmuşlardır. “O’na benzer hiçbir şey yoktur.” 2025
Allah zat ve sıfatı ile sonradan yaratılmış olan hiçbir şeye benzemez. Bu sıfatın zıddı olan benzerlik, Allah hakkında akla aykırıdır, mümkün değildir. Sınırlı olan aklımızla Allah’ı nasıl düşünürsek düşünelim, hayalımizde nasıl canlandırırsak canlandıralım, O, bizim düşündüklerimizden hayal ve tasavvurumuzdan geçirdiklerimizin hepsinden başka ve hiçbirine benzemeyen İlâhî bir varlıktır. Hayalımizden geçirdiğimiz bütün varlıklar, yok iken sonradan var olan, varlığı, bir başkasının varlığına muhtaç olan ve sonunda yok olmaya mahkûm, noksan varlıklardır. Allah ise her türlü noksanlıklardan uzak mükemmel ve mukaddes bir varlıktır. Böyle yüce bir varlık, önce yok iken var olan sonra yine yok olacak hiçbir varlığa benzemez. Allah kendi zatını “O’nun benzeri yoktur. O, her şeyi işitendir, görendir.”2026 âyetiyle vasıflandırmıştır. Peygamberimiz de (s.a.s.), “Allah aklına gelen her şeyden başkadır.” buyurmuştur. Allah, sonradan olanlara benzeseydi, bu takdirde hâdis yani başkasına muhtaç bir varlık olurdu. Kadim ve bakî olan bir
2020] 112/İhlâs, 1-4
2021] 109/Kâfirûn, 1-6
2022] 35/Fâtır, 3
2023] 23/Mü’minûn, 91
2024] 21/Enbiyâ, 22
2025] 42/Şûrâ, 11
2026] 42/Şûrâ, 11
- 542 -
KUR’AN KAVRAMLARI
varlık ise hâdis olamaz. Başkasına benzemeye muhtaç olan bir varlık, benzediği varlığın ve diğer varlıkların yaratıcısı olamaz. Allah, tek yaratıcı olduğuna göre, yarattıklarına benzemez ve muhalefetü’n li’l-havâdis sıfatıyla muttasıfdır. Bu sıfat aynı zamanda, Allah’ın, diğer varlıklarda bulunan cisimlik, cevherlik, arazlık, parçalardan bir araya gelmek, yemek, içmek, oturmak, uyumak, kederli ve sevinçli olmak gibi sıfatlardan da uzak olduğunu ifade eder.2027 âyetlerinde geçen “Allah’ın eli”, “Allah’ın yüzü”, ‘’Allah’ın arşı istiva-istilâ etmesi” gibi maddî varlıklara ait sıfatların Allah hakkında kullanılmış olması, Allah’ın başka varlıklara benzediğinin delili değildir. Bu kelimelerin hepsi mecâzî anlamdadır. Allah’ın eli: Allah’ın kudreti; Allah’ın yüzü: Allah’ın zatı mânâsında kullanılmıştır.
6- Kıyâm Bi-nefsihî: Allah’ın varlığı ve varlığının devamlı olması kendindendir. Allah Teâlâ, var olması ve varlığını devam ettirmesi için hiç bir şeye muhtaç değildir. Allah, İhlas Sûresinde de belirttiği gibi Samed’dir, yani bütün varlıklar O’na muhtaçtır, O hiç bir şeye muhtaç değildir. Yine Kur’ân-ı Kerim’de Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah elbette bütün âlemlerden ganî ve müstağnîdir.” 2028; “Ey insanlar! Siz, Allah’a muhtaçsınız. Allah ise -her şeyden- müstağnîdir (muhtaç değil), öğünmeye lâyık olandır.” 2029
Her şey, kendi dışında bir varlığın yaratmasına muhtaç olduğu halde, Allah, başka bir zata ve mekana muhtaç olmadan kendi kendine vardır. Bu sıfatın zıddı olan “mutlak ihtiyaç” Allah hakkında muhal olan noksan bir sıfattır. Âlemde bulunan her varlık, yar olmasında ve varlığının devamında bir yaratıcıya muhtaçtır. Hiç bir şey kendi kendine var olmamıştır, varlığı sonradan vücûda gelmiştir. Buna mukabil Allah’ın varlığı kendi zatı’nın gereğidir, var olmasında, kendinin dışında bir başka varlığa muhtaç değildir. Zatı düşünüldüğü zaman, vücudu da zatıyla beraber düşünülür. Ne zatı vücudundan, ne de vücudu zâtından ayrı tasavvur edilemez. Kâinatın var olması, kendinden evvel var olan, ezeli ve ebedî bir yaratıcı sayesindedir, O’da Allah’tır. Allah yaratıcıdır, diğer varlıklar ise yaratılandır. Yaratıcı, yaratılana muhtaç olamaz.
b) Subûtî Sıfatlar
Allah Teâlâ’nın subûtî sıfatları 8 tanedir.
1- Hayat: Allah’ın canlı, diri, yani hayat sahibi olması demektir. O devamlı olarak diridir, ölümsüzdür. Sonsuza kadar diri olarak kalacaktır. Allah, canlı olarak hayatta kalması için, yaratılmış varlıklar gibi bazı şeylere muhtaç değildir.
“Allah hayat sahibidir.”2030; “Ölmek şanından olmayan, daima hayat sahibi (olan Allah)’a güvenip dayan.”2031 âyeti ve benzeri âyetler Allah’ın, hayat sahibi olduğunu ifade eder. Bu sıfat, Allah’ın zâtına vacip olan sıfatlardandır. Fakat Allah hakkında vacip olan bu sıfat, mahlûkatta görülen ve maddenin ruh ile birleşmesinden doğan geçici ve maddi bir hayat olmayıp ezelî ve ebedîdir. Allah hakkındaki vücut sıfatının kamil olması, O’nun diri olmasıyla mümkündür. Hayatın zıddı ölümdür. Ezelî olan Allah hakkında ölümü düşünmek, akla aykırıdır. Bir
2027] 48/Fetih, 10; 55/Rahmân, 27; 20/Tâhâ, 5
2028] 29/Ankebût, 6
2029] 35/Fâtır, 15
2030] 3/Âl-i İmrân, 2
2031] 25/Furkan, 58
ALLAH (C. C.)
- 543 -
varlık hem ezelî, hem de ölümlü olamaz. İlim, irade, kudret ve diğer kemâl sıfatlarını zatında bulunduran Allah’ın diri olması zaruridir. Çünkü ölünün âlim, her şeye güç yetiren, işitici, görücü olması düşünülemez. Ölüm, bir noksanlık sıfatıdır. Allah ise noksanlıklardan uzaktır. O hâlde Allah’ın hayat sahibi olduğu bir gerçektir. Bu sıfat, ancak Allah’ta ezelî ve ebedîdir.
2- İlim: Allah’ın, geçmiş ve gelecekteki her şeyi en küçük ayrıntısına kadar bilmesidir. Allah, olmuşu olacağı, açığı gizliyi, kalplerden geçenleri, her şeyi ezeli ilmiyle bilir. İlim, vâkıaya uygun olan kesin bilgidir. Hükemâya göre ilim, bir şeyin zihinde şekillenmesidir. İlmin karşıtı cehâlettir.
İlim iki kısma ayrılır. Birincisi kadîm olan ilim; diğeri de hâdis olan ilimdir. Kadîm olan ilim Allah’ın zatîna aittir. Kulların sonradan kazandıkları ilme benzerliği yoktur.2032 Allah’ın ilim, kudret ve hayat gibi sıfatları vardır. Bu sıfatlardan her biri vacip ve zarûri varlık kavramının dışındadır. Allah’ın ilim sıfatı, onun ilmiyle beraberdir. Allah’ın ezelî (başlangıcı olmayan) bir ilmi vardır; Bu ilim her şeyi içine almaktadır; biz insanların ilmi gibi, sonradan kazanılan araz cinsinden değildir. Hiç bir şey onun ilminin ve kudretinin dışında değildir. Bazı şeyleri bilip bazılarını bilmemek noksanlıktır ve bir tahsis ediciye muhtaç olmanın ifadesidir. Allah bundan münezzehtir. 2033
Gazâlî şöyle demektedir: “Allah, mâlûmâtın hepsini bilir. Yerde ve gökte meydana gelen her şeyi, onun ilmi her şeyi kuşatmıştır. Kâinatta zerre kadar bir şey dahi onun ilminden gizli değildir. O, karanlık gecede, kara taşın üzerine, siyah karıncanın kımıldamasını da bilir, ondan haberi vardır. Hava boşluğunda yer alan zerrenin hareketini, sırları ve en gizli olanları bilir. Kalplerin, beyinlerin ve gönüllerin her türlü eğilimlerini, hareketlerini ve gizliliklerini başlangıç ve sonu olmayan yanî kadîm ve ezelî ilmiyle bilir.” 2034
Kur’an’da şöyle buyurulur: “Sözünü ister gizleyin, ister açığa vurun; bilin ki o, sînelerin özünü bilir. Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.”2035 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır bu âyetin tefsirinde böyle der: “Allah’ın Latîf isminde iki tefsir vardır. Bunlardan birisi en ince ve en gizli işleri bütün incelikleriyle kolayca bilendir. Bu âyetten şunu da anlıyoruz ki, yaratan Allah (c.c.) yarattığını, yaratacağını ve her şeyi bilir. O halde, bütün sînelerin künhünü kalplerde saklı olan her şeyi bilen O’dur. Mükelleflerden sâdır olan gizli-açık, iyi-fenâ her söz ve fiil O’na nisbetle eşittir, onları bilir. 2036
Geçmiş zamanla ilgili bilgiler, şu andaki durumlar ve gelecekteki olaylar Allah’ın ilmine göre farklılık arzetmemektedir. Allah’ın ilminin önüne cehalet geçmemiştir. O’nun ilmine unutma bulaşmaz, O, hiç bir zaman ve mekanla kayıtlı değildir. Küll ve cüz’ü bilmedeki ilmi aynıdır. Küll’ü nasıl biliyorsa, cüz’ü de aynen öyle bilmektedir. Kâinattaki nizam, sağlamlık ve ahenk O’nun ilminin şümûlüne (genişliğine) apaçık bir delildir. 2037
2032] Cürcani, et-Ta’rîfât
2033] Taftazânî, Şerhu’l-Akaid, 22-23
2034] Gazâlî, İhyâ, l, 124
2035] 67/Mülk, 13-14
2036] M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, VII, 5222
2037] Seyyid Sâbık, el-Akaid el-İslâmiyye, 67
- 544 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’ın ilminden hiç bir şeyin gizli kalmayacağı; dolayısıyla O’nun insanların bütün yaptıklarını ve yapacaklarını bilmekte olduğu, Kur’an’ın birçok âyetinde zikredilmektedir. Bu âyetlerden bir kaçının meali şöyledir: “Ne yerde, ne de gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden uzak (ve gizli) kalmaz.”2038; “Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır. O’nun için gaybı ancak O bilir. O, karada ve denizde ne varsa hepsini bilir. O’nun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır. Yani levh-i mahfuzda veya Allah’ın ilmindedir.”2039; “Göklerde ve yerde olanları, Allah’ın bitirdiğini görmüyor musun? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O’dur, beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O’dur, bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka O, onlarla beraberdir. Sonra onlara kıyamet günü yaptıklarını haber verecektir. Doğrusu Allah, her şeyi bilendir.” 2040
Allah’ın ilmini ispat etmek için bir delile ihtiyaç yoktur. Âlemdeki nizam, hikmet sahibi bir bileni iktizâ eder. İlim sıfatının kâinata taalluku vardır. O’nun ilmi, varlığı câiz olana ve mümkün olana taalluk ettiği gibi, müstahîl (imkânsız) olana da taalluk eder. Hiç bir şey ilim sıfatının taallukundan hâriç olamaz. ilmin taalluku vukûa tâbidir. Yani ilim tasavvuru vakıa ve gayrı vakıa şâmildir. İlim sıfatı, irâdeden başkadır. Makdûrâtın muhassısı (tahsis edicisi) değildir. Malum asıldır; ilim, malumatın süreti ve hikayesidir. Bir şeyin sûret ve hikâyesi o şeyin fer’idir (bölümüdür). İlim, mâlumdan mukaddem (önde) olursa, ona ilm-i fiilî denir. Cenâb-ı Hakk’ın masnûâta (sonradan ortaya çıkmış şeylere) ait ilm-i İlâhîsi, ilm-i fiilîdir. İlim sıfatı, vücut gibi mütekâmil bir sıfattır. Vâcibin varlığı için gereklidir. Cenâb-ı Hakk, zâtı ve sıfat-ı barı gibi vacibleri, şerîk-i barı gibi mümtenîleri -mevcut olsun veya olmasın bilir. Madum olan şeylerin mevcut olacak (varlık alemine çıkacak) ve mevcut olmayacak (varlık alemine çıkmayacak) kısımlarını tam ayrıntılarıyla bilir. Madumlar sonsuz olduğuna göre Allah’ın ilmi de sonsuzdur. Malumat müteceddit (yenilenen) oldukça ilm-i İlâhînin de taalluku yenilenir. Böylelikle eşyanın cüziyatı (ayrıntıları) da Allah’ın ilmi kapsamına girer. Aynaya yansıyan şekil ve sûretlerin değişmesi, aynının değişmiş olduğu anlamına gelmediği gibi, Allah’ın ilminin taalluku, O’nun gerçek bir sıfatı olan ilminin de değişmiş olmasını gerektirmez. Binaenaleyh Allah’ın ilminin taalluku ezelîdir. O’nun ilmi zatından başka bir şeye muhtaç değildir. 2041
3- Semî’: Allah’ın her şeyi iştmesidir. Allah kulağa ihtiyaç duymadan her şeyi işitir. O’nun duymayacağı hiç bir ses, hiç bir fısıltı yoktur. İnsanların duyamadıkları, ama gerçekte var olan tüm sesleri duyar.
İster gizlensin ister açıkça söylensin, gizliyi, fısıltıyı bile işiten anlamına gelen es-Semi’ ismi âyet-i kerimelerde tek başına bulunmayıp birçok âyette2042 görüldüğü gibi daha çok Karîb, Basîr ve Alîm isimleriyle birlikte getirilmiştir.
Semi’, bazen duâların kabulü mânâsına “Semiu’d-duâ’” (duâyı tam anlamıyla
2038] 10/Yûnus, 61
2039] 6/En’âm, 59
2040] 59/Mücâdele, 7
2041] İsmail Hakkı İzmirli, Yeni İlm-i Kelâm, 105-107; D. Ali Türkmen, Şamil İslâm Ansiklopedisi, İlim Maddesi
2042] 34/Sebe’, 50; 44/Duhân, 6; 49/Hucurât, 1; 17/İsrâ, 1
ALLAH (C. C.)
- 545 -
duyan, işiten) anlamına gelir. Meselâ; bazı âyetlerde2043 Hz. İbrahim ve Hz. Zekeriyya peygamberlerin duâalarında gördüğümüz “duâları çok işiten, yani çok kabul eden” mânâsındaki “semiu’d-duâ’” bunu göstermektedir. 2044
Semi’, Cenâb-ı Allah’ın sıfat-ı subûtiye veya sıfat-ı meani ve sıfat-ı zâtiyye de denen sıfatlarından biri olup, O’nun zâtının gereği, ezelden muttasıf olduğu ve O’ndan hiç ayrılmayacak olan sıfatlarındandır. Bu sıfat, ezelî ve ebedî olarak Allah ile kaim, nasslarla sabit, ancak O’nun ne aynı ne de gayrı diye kabul edilen hakiki sıfatlarından olup; selbi sıfatlar, yani, Allah’ta bir eksikliğin bulunmadığını ifade eden sıfatlar gibi O’nu noksanlıklardan tenzih eden itibâri bir mefhum değildir. 2045
Semi’ sıfatının ifade ettiği Cenâb-ı Allah’ın işitmesi, O’nun yarattıklarında olduğu gibi işitmek için bir organı, yani kulağı veya onun kısımlarından birini gerektirmez. Çünkü Allah bir cisim olmaktan münezzehtir. Allah’ın gizli-açık her şeyi işittiği, Kur’ân-ı Kerim’in âyetleriyle sabit olduğu gibi; Hz. Peygamberin hadislerinde de ifade buyurulmuştur. Nitekim bir hadiste; “Kendinize hâkim ve sahip olun. Siz, sağır ve gâib olana değil; işiten, gören ve çok yakında olan Allah’a duâ ediyorsunuz” buyurulmuştur. 2046
Allah Teâlâ’nın gizli-açık her şeyi işitmesini ifade eden semi’ (işitme) sıfatı, mahiyeti ve işleyişi bakımından insanlık tecrübesinin dışında bulunur. Çünkü, Allah’ın zatını ve mahiyetini kavramak bakımından da biz insanların durumu aynıdır. Bu konuda kullara ve bir insanlara düşen görev, Kur’ân-ı Kerim’de çeşitli münasebetlerle pek çok yerde zikredilmiş bulunan ve semi’ kelimesiyle ifade edilmiş olan bir sıfatı olarak Allahu Teâlâ’nın her şeyi işittiğine inanmaktır. Bu sebeple, bu sıfat İslâm din bilginlerince Allah’a sübûtu zarûrî bulunmuş ve isbatı için akıldan delil getirmeye bile gerek görülmemiştir. 2047
Allah’ın semi’ sıfatına sahip olduğu her ne kadar âyet ve hadislerle ispatlanıyor ve başka delile gerek duyulmuyorsa da, Kelam kitaplarında akıldan da deliller getirilmiştir. Nitekim, yarattıklarında bile işitmenin, işitmemeye göre bir kemal ve üstünlük taşıdığı bilinirken; en yüce kemal sahibi olan Allah Teâlâ için bu sıfatı kabul etmek gerektiği ortadadır. Başka yönden ilim bir kemâl sıfatıdır. İşitme ise ilmin şartı ve üstünlüğünü açıkça ortaya koyar. 2048
4- Basar: Allah’ın her şeyi görmesidir. Allah Teâlâ küçük büyük, gizli açık, uzak yakın, her şeyi görür. Hiç bir şey O’na gizli kalmaz. Basar; Işık, renk, şekil, miktar ve her türlü davranışın, güzellik ve yanlışlıkların idrâk edildiği duyudur. Kur’ân-ı Kerîm’de görmek anlamına gelen Basîr sözcüğü 36 âyette geçmektedir. Âyetlerin çoğunda 2049 basîr sözcüğü, a-m-l’ fiili ile birlikte “Allah yaptıklarınızı görür”, “Allah onların yaptıklarını görüyor.” biçiminde değişik şekillerde geçmektedir.
2043] 14/İbrâhim, 39 ve 3/Âl-i İmrân, 38
2044] Metin Yurdagür, Allah’ın sıfatları, İstanbul 1984, s. 86
2045] İsmail Hakkı İzmirli, Yeni İlmi Kelam, II, İstanbul 1339-1343, s. 104, 111-112
2046] Buhari, el-Camiu’s-Sahih, İstanbul 1315, VIII, 168
2047] Seyyid Şerif Cürcânî, Şerhul Mevâkıf, II, s. 359, Fahreddin er-Razî, Kelâma Giriş (el-Muhassal), Terc., Hüseyin Atay, Ankara 1978, s: 165
2048] Necip Taylan, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Semî’ Maddesi
2049] 2/Bakara, 96, 110, 233, 237; 3/Âl-i İmrân, 156, 163; 5/Mâide, 71; 8/Enfâl, 39; 34/Sebe’, 11; 41/Fussılet, 40; 49/Hucurât, 18; 57/Hadîd, 4; 60/Mümtehine, 3; 64/Teğâbun, 2
- 546 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bazı âyetlerde2050 basîr sözcüğü, kul anlamına gelen İbâd sözcüğü ile birlikte “Allah kullarını görür, görmektedir“biçiminde geçmektedir. Bazı âyetlerde ise2051 basîr sözcüğü, işitmek anlamına gelen semi sözcüğü ile birlikte geçmektedir. Birkısım âyetlerde2052 basîr kelimesi, kör anlamına gelen a’mâ sözcüğüyle birlikte geçmektedir. Bir âyette de2053 basîr sözcüğü, kör anlamına gelen ‘a’mâ’ sözcüğü ve sağır anlamına gelen ‘esamm’ kelimesi ile birlikte geçmektedir. Mülk sûresinde2054 Allah’ın her şeyi’ gördüğü bildirilmekte, bazı âyetlerde2055 basîr kelimesi, haber alan veya haberdar olan anlamına gelen habîr sözcüğüyle birlikte geçmektedir.
Allah her şeyi görür. Onun görmesi her şeyi ve her tarafı kuşatır. Hiç bir şey onun görmesine engel olamaz. Hiç bir şey de onun görmesinden gizli kalamaz. Bazı şeyleri görüp, bazılarını görmemesi mümkün değildir. Gizlilik, kapalılık, aydınlık, karanlık onun için söz konusu değildir. Allah’ın görmesiyle, kulların görmesi arasında bir kıyas yapılamaz. Zira Allah’ın görmesi yaratıklarda olduğu gibi göz aracılığıyla değildir. Allah her türlü maddilikten uzaktır, mahluklara benzemekten münezzehtir. Allah’ın her şeyi görme sıfatına sahip olduğuna iman etmek gerekir. Allah Teâlâ gizli ve açık herkesin ne yaptığını ve ne yapacağını görür, Mesafe, zaman ve karanlıklar Cenâb-ı Allah’ın görmesine asla engel değildir. 2056
5- İrâde: Dilemek demektir. Allah dilediğini yaratır, O’nun iradesi (dilemesi) dışında hiç bir şey olmaz. İrâde; İstemek, dilemek, meyletmek, arzulamak anlamına gelir. Kelâm ilminde Allah’ın bir sıfatı ve aynı zamanda insanın bir özeliği olarak ele alınmıştır.
Allah’ın sıfatı olarak irade; O’nu diğer sıfatlarıyla beraber tavsif eder. Allah nasıl her şeyin kusursuz ve mükemmeline sahipse ve her konuda mutlak kemâl O’na nisbet edilmek gerekiyorsa; irade hususunda da Allah mutlak irade sahibidir. Yani Allah’ın iradesini kısıtlayan, onu tehdit eden herhangi bir başka irâde sözkonusu olamaz. Öyleyse Allah’ın iradesi bütün yaratıklar üzerinde mutlak sûrette geçerlidir. “Rabbin şüphesiz irade ettiği şeyi kolaylıkla yapabilen ve yerine getirebilendir.” 2057 Bu konudaki diğer Kur’an âyetleri şöyledir: “Allah bir şeyi dilediği zaman, onun buyruğu sadece o şeye ‘ol’ demektir; o da hemen olur.”2058; “Rabbin dilediğini yaratır ve seçer.”2059; “Şüphe yok ki Allah dilediğine hükmeder.” 2060 Allah’ın irâdesi bütün yaratılmışlar, yani bütün varlıklar üzerinde geçerli ise, nasıl oluyor da insanın da bir irâdeye sahip olduğu söylenebiliyor? Bu noktada İslâm tarihinin çok erken dönemlerinden itibaren meydana gelen tartışmalar, iki-üç asır devam etmiş ve nihâyet hicrî asırdan itibaren belli bir kararlılık bulmuştur. Ehl-i Sünnet kelâmcılarına göre; Allah mutlak irâde sahibidir. Bu irade fark gözet2050]
3/Âli İmrân, 15, 20; 40/Mü’min, 44
2051] 17/İsrâ, 1; 22/Hacc, 61, 75; 31/Lokman, 28; 40/Mü’min, 20, 56; 42/Şûrâ, 11; 58/Mücâdele, 1
2052] 6/En’âm, 50; 13/Ra’d 16; 35/Fâtır, 19; 40/Mü’min, 58
2053] 11/Hûd, 24
2054] 67/19. âyet
2055] 35/Fâtır, 31; 42/Şûrâ, 27
2056] Cemil Çiftçi, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Basar Maddesi
2057] 11/Hûd, 107
2058] 36/Yâsin, 82
2059] 28/Kasas, 68
2060] 5/Mâide, 1
ALLAH (C. C.)
- 547 -
meksizin bütün varlıklar üzerinde egemendir. Ama insanın da dünyada imtihan edilebilmesi için belirli bir kudrete sahip olması gereklidir ki, yaptıklarından sorumlu tutulabilsin. Şu halde insan belirli bir fiili yapmaya niyetlendiği zaman İlâhî irâdenin kulun fiillerini halk etmesi esnasında İrâde-i Külliyeye katılır, yani onu kesb eder. İşte insan bu kesbi dolayısıyla sorumluluğu üzerine almaktadır. Bu sorumluluğu yüklenip iradesini kullanmaya da ihtiyar denilir.
İrâde-i Külliyye ve İrâde-i Cüz’iyye: İslâm akaidindeki belli başlı konulardan biri de irâde-i külliye meselesidir. Kavramın Kelâm ilmindeki ıstılahî anlamı; bütün yaratılmışların üzerinde tek ve mutlak bir irâdenin, yani Allah’ın iradesinin bulunduğudur. Bütün yaratıklar (ister canlı ister cansız olsun) bu İlâhî irâdeye boyun eğerler. İslâm akaidinde tevhid, bütün inanç sisteminin merkezidir. Her şey tek bir İlâhî kaynaktan vücut bulmuştur. Bütün kâinatın Allah karşısında pasif olduğu düşünülürse, her fiilin Allah tarafından “halk“edilmiş olması da tabiidir. Fakat insanoğlunun yaratılma hikmeti, onun bu dünyada bir imtihana tabi tutulması olduğu için, kullara da bir çeşit irade verilmiştir. İşte buna Kelâmda; İrâde-i Cüz’iyye“denilmektedir. Burada İslâm tarihinde, çokça tartışılmış bir konuya geliyoruz. İlk kelâm tartışmalarını başlatan Mu’tezile ekolü, insanın kendi fiillerinin yaratıcısı olduğunu savunmuş ve İlâhî iradenin (irade-i külliyye) insanı bu dünyadaki fiillerinde serbest bıraktığını söylemiştir (Mu’tezile’ye kaderiyye de denilmektedir). Buna karşılık bir diğer ekol olan Cebriyye, insanın hiçbir iradeye sahip bulunmadığını, onun bütün yapıp ettiklerinin irade-i külliyyeye ait olduğunu iddia etmektedir. Her ikisinden de ayrıları Ehl-i Sünnet akaidi ise, orta yolu tutarak şunları ileri sürmüştür. Her ne kadar Allah Teâlâ, bütün fiillerin yaratıcısı ise de, kullarını birtakım hükümler ve ödevlerle yükümlü tutmuş olduğundan. bunları yerine getirmeleri için onlara bir irade de bağışlamıştır. İnsan iyiyi de kötüyü de seçmekte serbesttir. Dilerse Allah’ın istemediği bir iş yapar; dilerse onun arzuladığı bir işi yapar. Şu kadar ki; ne zaman kendi iradesini bir fiili yapmaya yöneltirse o zaman Allahu Teâlâ o fiili yaratır. Bu durumda, o fiili Allah’ın kudreti yaratmıştır. Fakat, insanın iradesi de o fiili isteme sûretiyle fiile ortak olmuştur. İşte buna, yani irade-i cüz’iyyenin İlâhî fiile katılışına “kesb“denilir. Aksi takdirde, kişinin bu fiilde hiçbir katkısı olmaması (Cebriyenin görüşü), zulmü iktiza eder ki, bu Cenâb-ı Haka noksanlık izafe etmek mânâsına gelir. Mu’tezile’nin ileri sürdüğü ve fiillerini yalnız insanın yarattığı görüşü ise, İrade-i külliyye haricinde ona denk bir başka irade kabul etmek demektir ki, bu da şirk anlamına gelir. Şu halde Ehl-i sünnetin görüşü bu ikisinden de ayrılır. İnsan irade sahibidir; ama aynı zamanda daha küllî bir irade tarafından kuşatılmıştır. Bu sebeple yerine getirdiği filler, kendisinin seçmesi, Hak Teâlâ’nın halketmesi ve bu ikisinin neticesinde kulun bu halk edilen fiili kesb etmesi şeklinde vukû’ bulur.
Kur’ân-ı Kerîm’den anlaşıldığına göre; Allah’ın irâde sıfatı iki şekilde olur:
a- Tekvinî İrâde: Bir şeye taalluk edince hemen vuku bulur. Yukarıdaki âyetler bunun misalidir.
b- Teşriî irâde: Bu, Allah’ın muhabbet ve rızâsı demektir. Bu mânâda Allah’ın irade etmiş olduğu şeyin meydana gelmesi vacip değildir. “Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez.”2061 âyeti bu türdendir.
2061] 2/Bakara, 185
- 548 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah Teâlâ, bu mânâdaki irâdesini İlâhî bir lutfu olarak kullarının iradesine bağlamıştır. Kul neyi dilerse Allah onu irâde edip kulun isteğine uygun olarak yaratır. Kul da yaptığı şeyleri kendi hür iradesiyle yaptığı için sorumlu olur. Allah Teâlâ, kulun isteğine ve çalışmasına göre hayra da irade eder, şerri de. Fakat hayrı rızâsı var iken; şerre rızâsı yoktur. 2062
6- Kudret: Gücü yetmek demektir. Allah’ın her yerde her şeyi yaratma güç ve kuvveti. Allah’ın gücü, dilediği her şeyi yapmaya yeter. Gerçek anlamda güç ve kuvvet, ancak, sadece Allah’a aittir. Kudret; Kuvvet, güç, tâkat anlamına gelir. Canlının irâde ile bir şeyi yapmaya ve yapmamaya muktedir olduğunu gösteren bir özellik. Allah’ın subûtî sıfatlarından biri. Allah’ın her şeyde etki ve tasarrufa kadir olması. Kudret bu manaya göre gücü yetmek demektir. Yaratıklarla ilgili olduğu zaman tesir eden ezeli bir sıfattır. Bunun anlamı şudur: Şüphesiz Allah Teâlâ ezeli ve ebedî olan hayatı ile yaşamaktadır ve kudret sıfatı ile her istediğini yapmaya muktedirdir. Kudret Allah’ın ezeli bir sıfatıdır ki mümkinâta taalluk ettiği zaman onlarda etki eder.2063 Allah’ın kudretinin en büyük kanıtı kâinattır.
Evren ve evrenin kapsadığı bütün canlı ve cansız varlıklar İlâhî kudretin eseridir. Allah, sonsuz kudretiyle bütün varlıkları yoktan var etmiştir. İlahî kudret evrenin her tarafını kuşatmıştır. İlahi kudreti hiçbir şey aciz bırakamaz, hiç bir şey onu engelleyemez. Kur’ân-ı Kerim İlâhî kudreti şöyle anlatır: “(Bütün) mülk(-ü tasarruf, İlâhî kudretinin) elinde bulunan (Allah)ın şânı ne yücedir. O, her şeye hakkıyle kadirdir.” 2064; “Bunun sebebi şudur: Çünkü Allah Hakkın ta kendisidir. Ölüleri ancak O diriltiyor. O, şüphesiz her şeye hakkıyla kadirdir.” 2065
Allah’ın kudreti sınırsızdır. Beşerin kudreti ise sınırlıdır. Bütün beşeriyet bir araya gelse Allah’ın en basit yaratıklarından biri olan bir sineği yaratmaya kudreti yetmez. Sonsuz olan ilâhı kudret ile son derece sınırlı olan beşeri kudret arasındaki farkı Kur’an şöyle tasvir ediyor: “Ey insanlar, size bir örnek verildi. Şimdi onu dinleyin: Sizin, Allah’ı bırakıp da yaptığınız (putlar) hakikaten bir sinek bile yaratamazlar, hepsi bunun için bir yere toplanmış olsalar bile.”2066 İlâhî kudretin eserleri hiç bir sınır tanımayan bir güce, bir enerjiye delâlet eder. İlahi kudret, insanın hayatıyla içiçedir. Ondan ayrılması asla düşünülemez. Öyleyse arzu edilen bir şeyi elde etmek veya arzu edilmeyen bir şeyden sakınmak için İlâhî kudretten başka hiç bir sığınak yoktur. Çünkü Allah’tan başka hiç bir varlık böyle bir sığınmaya sahip değildir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Eğer Allah sana bir belâ dokundurursa onu kendisinden başka giderebilecek kimse yoktur. Eğer sana bir hayır da dokundurursa... İşte O, her şeye hakkıyla kadirdir. O, kullarının üstünde (eşsiz) kahr (galebe ve tasarruf) sahibidir. O, Yegane hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyden hakkıyle haberdârdır.” 2067
Kur’an’ın ifadesine göre İlâhî kudret erkek ve dişinin yaradılışında tek etkendir. Öyleyse başka ilâhlara sığınmaya veya çocuk sahibi olmak için başkasının gücüne kudretine sığınmaya gerek yoktur. Kur’an şöyle der: “O, kimi dilerse ona
2062] Nureddin es-Sâbûnî, Maturidiyye Akaidi, terc. Bekir Topaloğlu, s. 105, 106; H. Fehmi Kumanlıoğlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi, İrade Md.
2063] Taftazânî, Şerhu’l-Akaid, İstanbul 1304, s.89
2064] 67/Mülk, 1
2065] 22/Hacc, 6
2066] 22/Hacc, 73
2067] 6/En’âm, 17-18
ALLAH (C. C.)
- 549 -
kız (evlât)lar bağışlar, kimi dilerse ona erkek (evlât)lar lütfeder.” 2068
İlâhî kudret, milletlerin aziz veya zelil oluşlarında yegâne nüfuz ve etki sahibidir: “(Habibim) de ki: Ey mülkün sahibi Allah, sen mülkü kime dilersen ona verirsin; mülkü kimden dilersen ondan alırsın; kimi dilersen onun kadrini yükseltir, kimi dilersen onu alçaltırsın; hayr, yalnız senin elindedir. Şüphesiz ki sen her şeye hakkıyle kadirsin.”2069 Fertlerin ve toplumların hayatlarının var olmalarını devam ettiren ve etkileyen, yönlendiren yegâne etki, İlâhî kudrettir. 2070
7- Kelâm: Söylemek, konuşmak demektir. Allah’ın harften ve sesten münezzeh olarak konuşması. Allah Teâlâ dile ihtiyaç duymadan dilediğini söyler. Kelâm; Allah’ta bulunması zorunlu olan konuşma niteliğini belirtir. Allah bu sıfatı ile peygamberler aracılığıyla emir ve yasaklar koyar, haberler verir. Ancak konuşmasının mahiyeti bilinemez.
Kur’an’da Allah’ın konuşma niteliğine sahip olduğunu gösteren çok sayıda âyet vardır. “Mûsâ, tâyin ettiğimiz vakitte bizimle buluşmaya gelip de Rabb’i onunla konuşunca...”2071; “De ki: “Rabbimin sözleri için deniz mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden önce deniz tükenir.”2072; “Ve eğer ortak koşanlardan biri güvence dileyip yanına gelmek isterse, onu yanma al ki, Allah’ın sözünü işitsin...”2073 ve “Kıyamet günü Allah ne onlarla konuşacak ve ne de onları temizleyecektir.”2074 Bunlar, bu konudaki âyetlerden yalnızca birkaçıdır.
Kelâmcılara göre Allah’ın Kelâm sıfatı ile nitelenmesinin zorunlu olduğu akıl yürütme yoluyla da kanıtlanabilir Kelam bir olgunluk, kemal niteliğidir. Bu nedenle Allah’ın Kelâm sıfatı ile nitelenmesi zorunludur. Allah bunun tersi olan konuşmama ve dilsizlik niteliğinden münezzehtir. Diri olan varlık konuşma niteliğine sahip değilse, konuşmama ve dilsizlik gibi afetlerle nitelenmesi gerekir. Oysa Allah tüm eksiklik ve kusurlardan uzaktır. Tüm peygamberler Allah’ın kelâmını insanlara aktarmış, O’nun emir ve yasaklarını, haberlerini bildirmişlerdir. Bu, bütün peygamberlerden mütevatir olarak gelmiştir. Peygamberlerin elçilik görevi de ancak Allah’ın kelam sıfatı ile mümkündür. Allah’ın konuşma niteliğine sahip olmaması durumunda risalet görevinden de söz edilemez. peygamberlerin varlığı ve bildirdikleri Allah kelamı Allah’ın konuşma niteliğine sahip olduğunun kanıtıdır.
Allah, peygamberlerle konuşur. Ancak bu konuşma iki insanın karşılıklı konuşmalarına benzetilemez. Bu konuşmanın biçimi Kur’an’da şöyle belirtilir: “Allah bir insanla (karşılıklı) konuşmaz. Ancak vahiyle (ilham yoluyla, kulunun kalbine dilediği düşünceyi doğurarak) yahut perde arkasından konuşur yahut bir elçi gönderip izniyle dilediğini vahyeder.”2075 Allah’ın “perde arkasından” konuşması, Hz. Mûsâ (a.s) ile olduğu gibi bir ağaç ya da benzeri bir nesne aracılığı ile konuşmasıdır. Bir elçi göndermesi de kelâmını bir melek (Cebrail) vasıtasıyla
2068] 42/Şûrâ, 50
2069] 3/Âl-i İmrân, 26
2070] Abdülbaki Turan, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Kudret Maddesi
2071] 7/A’râf, 143
2072] 18/Kehf, 109
2073] 9/Tevbe, 6
2074] 2/Bakara, 174
2075] 42/Şûrâ, 51
- 550 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vahyetmesidir.
Kelâmullah ve Kelâm-ı Kadim deyimleri Kur’an’ı dile getirir. Allah’ın mütekellim (konuşan) ve Kur’an’ın da Allah’ın kelamı olduğunda tüm İslâm mezhepleri görüş birliği içindedirler. Ancak Kur’an’ın Kelam sıfatı gibi kadim (ezeli) mi, yoksa mahluk (yaratılmış) ve hâdis (sonradan olma) mı olduğu konusunda çok farklı görüşler öne sürülmüş, çok şiddetli tartışmalar yürütülmüştür. Bu konudaki belli başlı görüşler Selef, Mutezile ve Eş’ariye ile Mâturidiyye tarafından savunuldu.
Selef’e göre Kur’an Allah’ın kelâmıdır ve mahluk değildir. Allah’la kaimdir ve O’ndan ayrı değildir. Kur’an ne yalnız anlam, ne de yalnız harflerden ibarettir; her ikisinin toplamından oluşur. Allah harflerle konuşur, harfler de mahluk değildir. Kulun okuyuşu, sesi ve okuma fiili yaratılmıştır, Allah ile kaim değildir. Fakat dinlenilen Kur’an mahluk değildir, Allah ile kaimdir. Allah’ın kelâmı Cibril vasıtasıyla inzal olunan anlamın hikayesi değil, ibaresidir.
Selef’in benimsediği anlayışın tam karşısında Mutezile’nin görüşleri yer alır. Mu’tezile’ye göre Kur’an ses, harf, âyet, sûre vb.lerinden oluşmakta; telif, tanzim, tenzil, inzal gibi hudûs (sonradan olma) nitelikleri taşımaktadır. Bu nedenle kadim değil, mahluktur. Allah’ın konuşması, mütekellim olması, kelamı belli bir mahalde, örneğin Cebrail’de, peygamberlerde, Levh-i Mâhfuz’da, insanın okuyuşunda yaratmasıdır. Kur’an’ın kadim (ezelî) olması, Allah’ın zatı ile birlikte ikinci bir kadimin daha bulunması demektir. Bu da tevhide ters düşer.
Eş’arî ve Mâturidî kelamcılar Selef ile Mutezile arasında bir yol izlediler. Bunlar kelâmı “nefsî” ve “lafzî” olmak üzere ikiye ayırdılar. Nefsî kelâm (kelâm-ı nefsî), Allah’ın zatı ile kaim, mahiyetini anlayamayacağımız ezelî bir sıfattır. Lafzî kelâm (kelâm-ı lafzî) ise nefsi kelâma delâlet eden ses ve harflerden oluşan Kur’an’ın lafzıdır. Bu lafzî kelam hudûs (sonradan olma) nitelikleri taşıdığı için ezeli değildir, mahluktur. Eş’arî ve Maturidîler nefsî kelâmın işitilip işitilmemesi konusunda ayrılmışlardır. Eş’arîlere göre nefsî kelam işitilebilir. Çünkü varolan bir şeyin işitilmesi de mümkündür. Maturidîler ise nefsî kelâmın işitilemeyeceğini savunurlar. 2076
8- Tekvîn: Allah’ın yoktan var etmesi, yaratması. Her şeyi Allah yaratmıştır. Allah, yaratmak istediği şeye “ol” der ve hemen o şey oluverir. Tekvîn; Cenâb-ı Allah’ın, zâtıyla kaim, bilfiil yaratmak ve icat etmek şanından olan sübûtî ve hakiki sıfatlarından biridir. Allah Teâlâ bu sıfatıyla dilediği her mümkünü yokken varlık sahasına çıkarır. Tekvin ile murad edilen bir eserin vücuda gelmesine bilfiil müessir olan mebde-i tekvindir. Yoksa mükevvin (yaratıcı) ile mükevven (yaratılan) arasındaki ilişki değildir. Bu ilişki izafi bir durum olduğu için hâdistir. Tekvinin (yaratmanın) menşei ise bir eserin vücud bulmasında doğrudan doğruya müessir olan Allah’ın zatıyla kaim bir sıfattır. Tekvine, halk, îcâd ve te’sir de denilir.
Eş’arîlere göre yaratmanın mebde’ ve illeti kudret ve irade sıfatlarıdır. Onlara ise, madrubsuz (dövülensiz) darbın (dövmenin) husulü tasavvur olunamayacağı gibi mükevvensiz (yaratılansız) tekvin de düşünülemez. Tekvin kadim olsa mükevvenâtın da kıdemi lâzım gelir.
2076] Ahmed Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Kelâm Maddesi
ALLAH (C. C.)
- 551 -
Yine Eş’arîlere göre, kudret sıfatının iki çeşit taalluk ve te’siri vardır: Ezelî ve layezâli (hâdis olan) taalluklar. Ezelî olan taalluk, mümkünatın fâilden (Allah’tan) sudûr etmesini salih ve sahih kılar ki, bilfıil sonsuzdur. Kudret sıfatının “taalluk-ı layezlisi” (hadis ve sonradan olan taalluku) ise ezelî irade sıfatının mümkünün varlık ve yokluğundan birini tercihine göre, hâdis olan taalukudur. İşte bu kudret sıfatının ikinci ve hâdis olan taallukuna tekvin derler. Bu tekvîn hâdistir, Allah’ın zatıyla kâim değildir. Allah’ın zatıyla kâim olan kudret ve iradedir. Allah Teâlâ’ya hâlık (yaratıcı) denilmesi, ayrıca O’na bu iki sıfatın dışında hakiki bir tekvin sıfatının isnâd edilmesini gerektirmez. Kudretin bu hâdis taalluku bilfiil sonlu, bilkuvve sonsuzdur.
Mutezile’ye göre, Allah’ın eşyayı yaratmada ayrıca hakiki bir tekvin sıfatına ihtiyacı yoktur. Dilediği her şeyi yaratmada O’nun zâtı kâfidir.
Matürîdlere göre tekvin, Allah’ın bütün âlemleri ve bunlarda bulunan her bir şeyi ve cüz’ü ezelde değil, ilim ve iradesine göre var olacakları vakitte yaratması demektir. Tekvin (yaratma) yaratılandan (mükevvenden) başkadır. Tekvin, ezelde ve ebedde Cenâb-ı Hakk’ın zatıyla kaim, zatından ayrılmayan ve bakî bir sıfattır. Mükevven (mahlûk) ise, tekvin sıfatının taallukunun hudûsüyle hâdistir.
Tekvin Sıfatının İsbatı
a) Allah Teâlâ’nın hâlık olduğu ve her şeyin mükevvini (yaratıcısı) bulunduğunda akıl ve nakil ittifak etmiştir. Esasen hâlik ve mükevvin kelimeleri halk ve tekvin masdarlarından türemiş ism-i fâillerdir. Muştak ( türemiş) kelimelerin manâlarının Zât-ı Bârî’ye sâbit olmasını gerektirir. Masdarı sabit olmadan, bundan türemiş olan ismin bir şey için sabit olmasının muhalliğinde (imtina’ında) akıl ve nakil müttefiktir. O halde tekvin Allah’ın zatına sâbit olup kudret sıfatından başka bir sıfattır.
b) Tekvin sıfatı; kudret, irade ve ilimden başkadır. Çünkü ilim ile ma’lumat münkeşif ve belli olur. Kudret ile mümkinin işlenip var edilmesi veya terk edilmesi sahih olur. Çünkü kudretin bütün makdûrata (yaratılacak şeylere) taalluku ezelidir ve her bir şeye nispeti eşittir. Kudret, makdûrun vücudunu gerektirmez, ancak, onun Hakk Teâlâ’dan sudûrunu sahih kılar. O halde kudretin taallukundan başka, icad ve yaratmada bilfiil müessir (etkileyici) bir sıfat lâzımdır. Bu sıfat da tekvindir. İrade sıfatıyla mümkün olan bir şeyin yaratılması veya terk olunması yönlerinden biri diğerine tercih edilir. İrade ile tercih edileni bilfiil yaratmada müessir olan tekvin sıfatıdır. Tekvin iradenin tercihine göre mümkünata taalluk edip onu icad ederek müessir olur. Tekvin makdûrattan ancak vücuda getirilecek şeylere taalluk eder ve makdûrun (vücuda getirilecek şeyin) vücudunu (varlığını) gerektirir.
c) Cenâb-ı Allah’ın ilim ve iradesine göre yarattığı şeylerin ve canlıların nizamlı, sanatlı, sağlam ve akıllara hayranlık verecek bir şekilde güzel yaratılması da tekvin sıfatıyla olur.
Tekvin, kudret ve irade gibi mümteni’âta (muhallere) taalluk etmez. Ancak câizâta (mümkinlere) taalluk eder. Mümkinâta taalluku Cenâb-ı Allah’ın irâde ve ihtiyarı ile olacağı için layezâlîdir (hâdistir).
Halk, icâd, ten’îm (nimetlendirme ve nimet verme), ta’zîb (azablandırma)
- 552 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ihyâ, imâte (öldürme), tasvir, terzîk gibi İlâhî fiillerin hepsinin mercii, Cenâb-ı Allah’ın tekvin sıfatıdır. Tekvin sıfatı bir tanedir. Eserlerinin çeşitli olmasıyla tekvin sıfatının bunlara taalluklarına çeşitli isimler verilir. Tasvir ve terzik gibi. Allah’ın bütün fiilleri ne kadar çeşitli olursa olsun, O’nun zatıyla kaim ve tek bir sıfat olan tekvin sıfatına racidir ve bu sıfatın taalukuyla husûle gelir. “O bir şey dilediği vakit, ancak O’nun emri buna ol demesidir ki, bu da hemen oluverir” 2077 âyeti, tekvin sıfatına ve fiillerinin de buna racî olduğuna delildir. 2078
Allah’a İnanmak
İslâm’da inanılması gereken esasların birincisi Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaktır. Allah inancı olmadan O’nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve diğer iman esaslarına inanmak mümkün olmaz. Bunların hepsi Allah inancına bağlıdır.
Akıl sahibi olup da ergenlik çağına gelmiş olan her insana düşen ilk görev, yaratıcısı olan Allah Teâlâ’yı tanımak, O’na iman edip kullukta bulunmaktır. “O göklerin, yerin ve bunların arasındaki her şeyin rabbidir. O’na kulluk et ve O’na kullukta sabret. Hiç O’nun adıyla anılan birini biliyor musun?” 2079
Mükellef olan herkese ilk önce farz olan Allah’a iman etmektir. Bu iman Allah’ın varlığına ve birliğine, O’ndan başka ilah olmadığına imandır.
Müslümanlar Allah’a Şöyle İnanır: Allah vardır ve birdir. Varlığının başlangıcı ve sonu yoktur. Allah yaratıklardan hiç birisine benzemez. Allah’ın varlığı kendisindendir. O hiç bir şeye muhtaç değildir, bütün her şey ona muhtaçtır.
Allah daima diridir. Her şeyi bilir, görür, işitir, dilediğini yapar. Allah sonsuz kudret (güç) sahibidir, yaratıcıdır, dilediğini yoktan var eder.
Allah’a böyle inanan kimse, hiç kimsenin görmediği bir yerde bile olsa ahlâksızlık yapamaz. Çünkü Allah’ın onu gördüğünü, duyduğunu ve cezalandıracağını bilir ve ona göre hareket eder.
İslâm’da inanılması gereken esasların ilki Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaktır. Allah inancı olmadan O’nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve diğer iman esaslarına inanmak mümkün olmaz. Bunların hepsi Allah inancına bağlıdır.
Akıl sahibi olup da ergenlik çağına gelmiş olan her insana düşen ilk görev, yaratıcısı olan Allah Teâlâ’yı tanımak, O’na iman ve kulluk etmektir. “O, göklerin, yerin ve bunların arasındaki her şeyin rabbidir. O’na kulluk et ve O’na kullukta sabret. Hiç O’nun adıyla anılan birini biliyor musun? 2080
“Allah” Kelimesinin İçerdiği Anlam
“Allah”, varlığı zaruri olan ve bütün övgülere layık bulunan zatın ismidir. “Allah’ın varlığının zaruri olması”, O’nun yokluğunun düşünülemeyeceği, var olması ve varlığını devam ettirmesi için kimseye muhtaç olmaması, O’nun
2077] 36/Yâsin, 82
2078] Muhiddin Bağçeci, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Tekvin Maddesi
2079] 19/Meryem, 65
2080] 19/Meryem 65
ALLAH (C. C.)
- 553 -
kâinatın yaratıcısı olması demektir. “Bütün övgülere layık bulunması” ise, Allah Teâlâ’nın en güzel isim ve sıfatlara sahip olması anlamına gelir.
Allah, gerçek mâbudun ve tek yaratıcının özel ismidir. Bu kelimenin çoğulu yoktur. Başka dillere tercüme edilemez. Bu yüzden O’ndan başka hiç bir varlığa isim olarak verilemez. O’nun diğer isim ve sıfatları, yaratmış olduğu varlıklara (gerçek anlamda değil) mecazi anlamda verilebildiği halde, Allah ismi verilemez.
Meselâ, insanlar için şefkatli, merhametli, âlim, adil, hâlim gibi sıfatlar kullanıldığı halde, “Allah” ismi, hiç bir varlık için kullanılmaz, kullanılmamıştır da. Nitekim tanrılık iddiasında bulunan Fir’avn bile: “ben sizin rabbiniz değil miyim?” dediği halde, “ben sizin Allah’ınızım” dememiştir. Mekke’li müşrikler, Kâbe’deki putlarına birçok isim verdikleri halde, hiç birisine Allah ismi vermemişlerdir. Zaten müşriklere, “kâinatı kim yarattı?” diye sorulduğunda “Allah” cevabını vermektedirler.
Câhiliyye döneminde Araplar arasında “Allah” kavramı mevcuttu. Fakat Allah inancı sönük bir inançtı. Onların inancına göre de Allah, Kâbe’nin Rabbi, dünyanın yaratıcısı, yeryüzündeki her şeye hayat veren idi. Putlarına ise, kendilerini Allah’a yaklaştıracağı, Allah indinde kendilerine şefaatçı olacağı inancıyla tapınıyorlardı.
Câhiliyye Arapları, hayatları tehlikede olunca geçici bir tevhide başvuruyor, dini yalnız Allah’a halis kılarak O’na yalvarıyorlar, Allah onları tehlikeden kurtarınca tekrar eski putperest inancına geri dönüyorlardı.
Hristiyanların inancındaki Allah kavramı, Baba - oğul - kutsal ruh olmak üzere üç unsurdan meydana gelmekte idi. Yahudilerin inancındaki Allah kavramı ise, tek bir kavmin (İsrailoğullarının) tanrısıydı. Oysa Allah ne cahiliyye Araplarının, ne hristiyanların, ne de yahudilerin inandığı gibi değildir. Her şeyi yaratan, hiç kimseye muhtaç olmayan, herkesin kendisine muhtaç olduğu, hiçbir toplumun özel tanrısı olmayıp, insanlar da dahil tüm kâinatın rabbi olan tek ilâhtır.
“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Hamd (övme ve övülme) âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. O, Rahman ve Rahim’dir. Ceza gününün sahibidir. Ancak Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden medet umar, yardım isteriz. (Ey Allah’ım,) Bize doğru yolu göster. Kendilerine nimet verdiklerin kimselerin yolunu; gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!” 2081
“De ki: O Allah birdir. Allah sameddir.(Hiçbir şeye muhtaç olmayan, aksine her şey kendine muhtaç olandır.) O, doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O’na eş ya da denk değildir.” 2082
“Allah” gerçek ilâhın özel ismidir. Daha doğrusu zat ismi ve özel ismidir. Yani Kur’ân bize bu en yüce ve en büyük zatı, eksiksiz sıfatları ve güzel isimleriyle tanıtacak, bizim ve bütün kâinatın ona olan ilgi ve alâkamızı bildirecektir. Bundan dolayı Allah diye adlandırılan en büyük ve en yüce zat kâinatın meydana gelmesinde, devamında ve olgunlaşmasında bir ilk sebep olduğu gibi “Allah” yüce ismi de ilim ve irfan dilimizde öyle özel ve yüce bir başlangıçtır.
2081] 1/Fâtiha, 1-7
2082] 112/İhlâs, 1-4
- 554 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yüce Allah’ın varlığı ve birliği kabul ve tasdik edilmeden kâinat ve kâinattaki düzeni hissetmek ve anlamak bir hayalden, bir seraptan ve aynı zamanda telafisi imkansız olan bir acıdan ibaret kalacağı gibi “Allah” özel ismi üzerinde birleştirilmeyen ve düzene konmayan ilimlerimiz, sanatlarımız, bütün bilgiler ve eğitimimiz de iki ucu bir araya gelmeyen ve varlığımızı silip süpüren, dağınık fikirlerden, anlamsız bir toz ve dumandan ibaret kalır. Bunun içindir ki, bütün ilimler ve sanatlar küçük küçük birer konu etrafında bilgilerimizi düzenleye düzenleye nihâyet son düzenlemede bir yüksek ilim ile bizi bir birlik, huzuruna yükseltmek için çalışır durur. Cisim konusunda madde ve kuvvet ile hareket ve durgunluk oranında, birleştirilemeyen bir tabiat ilmi; uzaklık, yer ve zamana göre, nicelik kavramında toplanmayan bir matematik ilmi; bilim mefhumunda cisim ve ruh oranında toplanmayan bir psikoloji ilmi; dış dünya ve zihine göre doğruluk mefhumunda toplanmayan bir mantık ilmi; iyilik ve kötülüğe oranla güzellik ve çirkinlik mefhumunda toplanmayan bir ahlâk; nihâyet nedensellik oranında ve varlık mefhumunda toplanmayan bir hikmet ve felsefe bulamayız. Varlık mânâsını düşündürtmeden, nedensellik oranının gerçek olduğunu kabul ettirmeden bize en küçük bir gerçek bildirebilen hiçbir sanat yoktur. Şu, şunun için vardır. İşte bütün ilimlerin çalıştığı gaye budur. Varlık, gerçeklik, nedensellik ilişkileri, bütün ilim ve sanatlara hakim olan düşünme ve doğru olduğunu kabul etmek prensipleridir. Nedensellik, sebebin müsebbebi ile bağlantısı, orantısı ve kalıcılığı kanunu, asrımızda bütün ilimlere hakim olan en büyük kanundur. Bunun için nedensellik alanında birleştirilemeyen hiçbir ilim bulamayız. Bu oran ise, sebep denilen bir başlangıç ile müsebbeb denilen bir sonuç arasındaki ilişkileri anlatır ve bütün kâinatın düzeni dediğimiz şey de işte bu yegâne ilişkidir. Bundan dolayı biz sebep ve sonuç açısından varlığı düşünüp doğrulamadan bu bağlantının tam olduğunu düşünemeyiz ve doğrulayamayız. Sonra bu tasdikimiz de doğrudur diye zihnimiz ile gerçeğin uyum ve ilişkisini, üzerine kurduğumuz hakkın hakikatına dayandırmazsak, bütün emek ve çabalamalarımızın, bütün anlayışlarımızın, yalan, asılsız ve kuruntudan ibaret bir seraba dönüşeceğine hükmederiz. Hâlbuki o zaman böyle hükmedebilmek de bir gerçeği itiraf etmektir. Bundan dolayı insan doğruyu inkâr ederken bile onun doğru olduğunu kabul mecburiyetinden kurtulamaz. Mümkün olan gerçekler üstünde varlığı zaruri olan Hakk, gerek ilmimizin, gerek varlığımızın ilk başlangıç noktası ve ilk sebebidir. Ve “Allah” onun ismidir. İnsan üzerinde etkili olan ve insanı kendine çeken hiçbir şey düşünülemez ki, arkasında Allah bulunmasın.
Yüce Allah varlığı zaruri olan öyle bir zattır ki, gerek nesnel ve gerek öznel varlığımızın bütün gidişatında varlığının zaruretini gösterir ve bizim ruhumuzun derinliklerinde her şeyden önce Hakk’ın zatına ait kesin bir tasdikin var olduğu inkâr kabul etmez bir gerçektir. Hatta bizim varlığımızda bu yüce gerçeğe basit ve öz ve sınırsız bir ilişkimiz, bir manevi duygumuz vardır. Ve bütün ilimlerimizin temeli olan bu gizli duygu; sınırlı duygularımızın, anlayışlarımızın, akıllarımızın, fikirlerimizin hepsinden daha doğru, hepsinden daha kuvvetlidir. Çünkü onların hepsini kuşatıyor. Ve onları kuşattığı halde O’nun zatı sınırlandırılamaz ve bu âlem O’nun kudret ve kuvvetinin bir parıltısıdır. Durum böyle iken biz birçok zaman olur ki, dalgınlıkla kendimizi ve varlığımızın geçirdiği zamanları unuturuz. Ve çoğunlukla yaptığımız hataların, sapıklıkların kaynağı bu gaflet ve dalgınlıktır. Böyle kendimizden ve anlayışımızın inceliklerinden dalgınlığa düştüğümüz zamanlardır ki, biz bu gizli duygudan, bu ilk anlayıştan gaflete düşeriz
ALLAH (C. C.)
- 555 -
ve o zaman bunu bize aklımız yolu ile hatırlatacak ve bizi uyaracak vasıtalara ve delillere ihtiyaç duyarız. Kâinat bize bu hatırlatmayı yapacak Allah’ın âyetleri (işaretleri) ile doludur. Kur’ân, bize bu âyetleri, kısa ve özlü sözlerle hatırlattığı ve bizi uyardığı için bir ismi de “ez-Zikr”dir. Allah’ın hikmeti de bize buradan birçok mantıkî, akla uygun ve ruhî delilleri özetleyiverir. Diğer taraftan biz o gizli duygunun diğer sınırlı ve belirgin duygularımız gibi içimizde ve dışımızda ortaya çıkma ve kesintiye uğrama anlarıyla sınırlı bir şekil kazanmasını ve bu şekilde varlıkların parçalarının gözle görülen şeyler gibi anlayışımızın sınırına girecek bir şekilde açıklanmasını arzu ederiz. Bu arzunun hikmeti, O’nun tecellisindeki süreklilikte duyulan bir görme lezzetidir. Fakat bunda bilgisi ve kuvvetiyle her şeyi kuşatan Allah’ı, yaratılmış varlıklara çevirmeye çalışmak gibi imkansız bir nokta vardır ki, nefsin gururunu kıracak olan bu imkansız nokta birçok insanı olumsuz sonuçlara ulaştırabilir. O zavallı gururlu nefis düşünemez ki, bütün kâinatın o ilk başlangıç noktasına açık, anlaşılabilir, başı ve sonu belli olan bir sınır çizmek, görünen eşyada olduğu gibi bir kesinti anına bağlıdır. Mümkün olmayan böyle bir kesinti anında ve noktasında ise bütün his ve bütün varlık kökünden kesilir ve yok olur. Öyle bir tükenme ise apaçık bir his ve anlayışa varmak değil, yokluğa karışmaktır. Aklî delillere böyle bir gaye ile bakanlar ve Allah’ın görünmeyen ve görünen bütün varlıkları kuşatan sonsuz tecellisi karşısında nefislerinin gururunu kırmayarak şuhûd zevkinden mahrum kalanlar “Allah’ı aradım da bulamadım.” derken, sanat ve felsefe adına zarara uğradıklarını ilan etmiş olurlar. Allah’ı sezmek için kalp ile doğru ve yanlışı birbirinden ayıran gözü ve ikisi arasındaki farkı ve ilişkiyi belli bir oranda idrak edebilmelidir.
İşte “Allah” yüce ismi, bütün duygularımızın, düşüncelerimizin ilk şartı olan öyle derin ve bir tek gizli duygunun, görünen ve görünmeyen varlıkların birleştikleri nokta olan bir parıltı halinde, hiçbir engel olmaksızın doğrudan doğruya gösterdiği yüce Allah’ın zatına delalet eden, yalnızca O’na ait olan özel bir isimdir. Yani bu isim önce zihindeki bir mânâ ve ikinci olarak o vasıta ile Allah’ın zatının ismi ise özel bir isimdir. Zihindeki bir mânâ olmayarak yalnızca ve bizzat belli zatın ismi ise bir özel isimdir. Birincisinde kelimeden anlaşılan mânâya, mânâdan gerçeğe geçeriz ve ismi bu mânâ ile tanımlarız. Mesela Allah, bütün sıfat-ı kemâliyyeye (eksiksizlik ve olgunluk vasıflarına) sahip bulunan, varlığı zaruri olan zatın ismidir. Yahut hakkiyle tapılacak olan yüce zatın ismidir, deriz. İkincide bizzat bulunan gerçeğe intikal ederiz. Bu şekilde o gerçekten kendimizde hiçbir pay yoksa Allah isminden gerçekte yine kendisinden başka birşey anlayamayız. Bize göre isim ile, isimlendirilen varlık aynıdır. Fakat o gerçekten kendimizde herhangi bir tarz (üslub) ile bir pay bulabilirsek isim ile kendisine isim verileni birbirinden ayırırız ve bu iki şekilde de Allah’ı isbat etmeye ihtiyaç duymayacağız. Fakat bu isimden bir mânâ anladığımız ve o mânâyı gerçekte bir mahiyete delalet için vasıta olarak kabul ettiğimiz zaman o gerçekten bizzat bir payımız olmasa bile bu isimden birşey anlarız. Fakat o şeyin varlığını isbat etmeye ihtiyaç duyarız. Bundan dolayı isim, isbat etmeden önce konulmuş bulunursa o gerçeğin özel ismi olursa da alem ismi olamaz. Fakat isbat edildikten sonra konmuş ise bizzat alem ismi olur. Mesela anadan doğma körler için “ülker” ismi ancak bir özel isim olabilir, görenler için ise bir alem ismidir. Normal dilde özel isim ile alem isminin farkı aranmazsa da ilim dilinde bunlar arasında fark vardır. İşte bu sebeplerden dolayı yüce Allah için zat ismi ve alem ismi mümkün müdür, değil midir? diye bilginler arasında derin bir tartışma vardır. Fazla uzatmamak
- 556 -
KUR’AN KAVRAMLARI
için şu kadar söyleyelim ki, üç tecelli algılanır. Zatın tecellisi, sıfatın tecellisi, eserlerinin tecellisi. İsimlerinin tecellisi de bunlardan biri ile ilgilidir. Zat isminin, zatın tecellisini ifade eden bir isim olması gerekir, çünkü sıfat tecellisini ifade eden isimlere sıfat isimleri, eserlerin tecellisini ifade eden isimlere fiil isimleri denilir. Zat, sıfat ve eserleri ile de vasıta ile tecelli ettiği gibi bizzat tecelli etmesi de bizce mümkündür. En azından kendine tecellisi mümkündür ve alem olan zat ismine bu da yeterlidir. Ve biz bunu bütün isimlerde esas olarak bildiğimiz için Allah’ın isimleri tevkîfîdir yani Cenâb-ı Hak’ın vahiy yoluyla bize bildirmiş olduklarından ibarettir, diyoruz. Bundan dolayı zat isminin mefhumu olan bir özel isim veya mefhumu olmayan bir şahıs ismi olması aslında mümkündür ve bizim için yeterlidir.
Şu kadar var ki; biz kendimize zatın tecellisi meydana gelmeden alem ismini koyamayız. Nitekim, yeni doğan çocuğa, onu görmeden koyduğumuz isim, henüz bir özel isimdir ve bu durumda duyduğumuz alem isminden de yalnız bir ismin tecellisini anlarız ve o zaman isim ile kendisine isim konulan varlık birleşir. Fakat bunu sıfat isimleri ve fiil isimleri ile yorumlaya yorumlaya nihâyet eserlerin tecellisine ve ondan sıfatın tecellisine ve ondan zatın tecellisine ereriz. Her söz başlangıçta bir ismin tecellisini anlatır, Kur’ân da bize yüce Allah’ı önce isminin tecellisi ile anlatıyor: v.d. Bundan dolayı Kur’ân’a başlarken doğrusu hiçbir düşünce ile meşgul olmayarak önce Allah’ın ismini bir zat ismi (özel isim) olarak alacağız. Râhman ve Rahim vasıflarını da bu ismi kısaca yorumlayarak bu iki vasıfla ona bir genişlik kazandırıp mânâsını zikredeceğiz ki, bu mânânın kısacası, en mükemmel ve katmerli bir rahmetin alanı ve yayılma noktasının başlangıcı olacaktır. Sonra yavaş yavaş bu isimler ile bu mânâyı açıklayarak ortaya çıkaracağız ve o zaman yerlere, göklere sığmayan Allah’ın zat isminin kalbimizde yaratılıştan saklı olan tecellilerini görmeye başlayacağız. İsimlerin tecellisinden eserlerin tecellisine geçeceğiz, kâinatı dolaşacağız, eserlerin tecellisinden sıfatların tecellisine ereceğiz, görünmeyenden görünene geçeceğiz. Görünen alemle ilgili zevkimiz arttıkça artacak, o vakit zatın tecellisi için sevgi ve neşe ile çırpınacağız, bütün zevkler, lezzetler, bütün ümitler, bir noktada toplanacak; bazen gözyaşlarını döküp yüreklerimizi ezen günah yükünü yıkacağız, bazen vuslat rüzgarı esecek, mutluluk ve hoşnutluk ile kendimizden geçeceğiz. Nihâyet “Ey huzura eren nefis! Râzı olmuş ve kendisinden râzı olunmuş olarak Rabbine dön! (Benim sevgili kullarım arasına sen de gir ve cennetime gir!)”2083 dâveti gelecek, yüce Allah’ın ziyafetinde sonsuza dek O’nun cemalini seyretmeye dalıp kalacağız. “O gün bazı yüzler ışıl ışıl parlar, Rabbine bakar.” 2084
“Allah” zat ismini, özel isim olarak düşünebilmek için, Allah’ın selbî ve subutî bütün zat sıfatları ile fiilî sıfatlarını bir arada tasavvur etmek, sonra da hepsini bir bütün olarak topluca ele almak ve öyle ifade etmek gerekir. Bundan dolayı bu da şu şekilde ifade edilmiştir: “O zat-ı vâcibü’l-vücûd ki, bütün kemâl sıfatlarını kendisine toplamıştır.” Sadece “zat-ı vacibu’l-vücûd” demek de yeterlidir. Çünkü bütün kemal sıfatlarını kendisinde toplamış olmak, varlığı zaruri demek olan “vacibu’l-vücûd”un bir açıklamasından, niteliğinin belirlenmesinden ibarettir.
2083] 89/Fecr, 27-30
2084] 75/Kıyâmet, 22-23
ALLAH (C. C.)
- 557 -
Bunun bir özeti de “Hakkıyla ma’bûd = Hakiki ilâh, gerçek Tanrı” mânâsıdır. Arapça’da bu mânâ belli ve bilinen tanrı demek olan “el-İlâh” özel ismi ile özetlenmiştir. “Hâlik-ı âlem = Kâinatın yaratıcısı” veya “Hâlik-ı Küll = Her şeyin yaratıcısı” mânâsı ile de yetinilebilir. Bunları yüce Allah’ın isim ile veya sözle tanımlanması olarak alabiliriz. Biz her durumda şunu itiraf ederiz ki, bizim “Allah” yüce isminden duyduğumuz (anladığımız) bir mânâ, bu mânâların hepsinden daha açık ve daha mükemmeldir. Bundan dolayı bu özel ismin, bir alem isim olması kalbimize daha yakındır. Gerek özel ismi, gerek şahıs ismi olan “Allah” yüce ismi ile Allah’tan başka hiçbir ilâh anılmamıştır. “Sen O’nun bir adaşı olduğunu biliyor musun?” 2085 âyetinde de görüldüğü gibi, O’nun adaşı yoktur. Bundan dolayı Allah isminin ikili ve çoğulu da yoktur. O halde ancak isimlerinin birden çok olması câizdir. Hatta özel ismi bile birden çok olabilir ve değişik dillerde yüce Allah’ın ayrı ayrı özel isminin bulunması mümkündür. Ve İslâm’a göre câizdir. Bununla beraber, meşhur dillerde buna eşanlamlı bir isim bilmiyoruz. Mesela Tanrı, Hudâ (Farsça) isimleri “Allah” gibi birer özel isim değildir. İlâh, Rab, Mabud gibi genel anlam ifade eden isimlerdir. Hudâ, Rab demek olmayıp da “Hud’ay” kelimesinin kısaltılmışı ve “vâcibu’l-vücûd = mutlak var olan” demek olsa yine özel isim değildir. Arapça’da “ilâh”ın çoğulunda (âlihe); “rabb”in çoğulunda (erbâb) denildiği gibi Farsça’da “hudâ”nın çoğulunda “hudâyân” ve dilimizde tanrılar, ma’bûdlar, ilâhlar, rablar denilir. Çünkü bunlar hem gerçek, hem de gerçek olmayan ilâhlar için kullanılır. Hâlbuki “Allahlar” denilmemiştir ve denemez. Böyle bir kelime işitirsek, söyleyenin cahil olduğuna veya gafil olduğuna yorarız. Son yıllarda edebiyatımızda saygı maksadıyla özel isimlerden çoğul yapıldığı ve örneğin “Ebûssuudlar, İbni Kemaller” denildiği bir gerçek ise de; Allah’ın birliğine delalet eden “Allah” yüce isminde böyle bir ifade saygı maksadına aykırı olduğundan dolayı hem gerçeğe, hem de edebe aykırı sayılır. Bu yüceliği ancak yüce Allah, (biz) diye gösterir. Hâlbuki Tanrı adı böyle değildir, mabud ve ilâh gibidir. Hak olmayan mabudlara da “Tanrı” denilir. Fakat bu bir cins ismidir. Allah’a şirk koşanlar birçok tanrılara taparlardı. Falancaların tanrıları şöyle, falancalarınki şöyledir denilir. Demek ki “Tanrı” cins ismi “Allah” özel isminin eş anlamlısı değildir, daha genel anlamlıdır. Bundan dolayı “Allah ismi” “Tanrı adı” ile terceme olunamaz. Bunun içindir ki, Süleyman Çelebi Mevlidine “Allah” adıyla başlamış, “Tanrı adı” dememiştir ve o bahrin sonunda “Birdir Allah, andan artık tanrı yok” diyerek tanrı kelimesini ilâh karşılığında kullanmıştır. Bu açıklamanın tamamlanması için bir kelime daha söylemeye ihtiyaç duyuyoruz. Fransızca “diyö” kelimesi de ilâh, tanrı kelimeleri gibi bir cins ismidir, onun da çoğulu yapılır, onu özel isim gibi büyük harf ile göstererek kullanmak gerçeği değiştirmez. Bunun için Fransızlar tevhid kelimesini terceme edememişler, monoton tercemesinde “Diyöden başka diyö yok.” diyorlar ki “İlâhtan başka ilâh yok.” demiş oluyorlar; meâlen tercemesinde de “Yalnız diyö, diyödür.” yani “yalnız ilâh ilâhtır.” diyorlar. Görülüyor ki, hem ilâh, hem Allah yerinde “diyö” demişler ve Allah ismi ile ilâh ismini birbirinden ayıramamışlardır; ve ikisini de özel isim gibi yazmalarına rağmen “diyö” ancak “ilâh” kelimesinin tercemesi olmuştur. Bu ise ilk bakışta laf kalabalığı ve anlamsız bir söz gibi görünmekte, aynı kelimeleri önce olumsuz yapmak sonra olumlu kılmak, görünürde bir çelişki örneği arzetmektedir. “Diyöden başka diyö yok, yalnız diyö diyödür.” demek görünürde ya bir haşiv (boş söz) veya çelişkidir. Hâlbuki diyen öyle demiyor;
2085] 19/Meryem, 65
- 558 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Allah’tan başka Tanrı yoktur.” diyor ve asla içinde çelişki ve tutarsızlık olmayan açık bir tevhid (birleme) söylüyor. Bundan başka Fransızca’da “diyö”nun özel isim olabilmesi Allah’ın, Hz. İsa’nın şahsında cesed ve şahıs şekline girme düşüncesine dayanır. Bu noktalardan gafil olanlar “diyö” kelimesini Allah diye terceme ediyor ve hatta “Allah” dediği zaman bu terceme diliyle “diyö”yu söylüyor.
Tefsirciler, “Allah” özel isminin dil tarihi açısından incelemesine çalışmışlar ve dinler tarihi meraklıları da bununla uğraşmışlardır. Bu araştırmada başlıca gâyeler şunlardır: Bu kelime aslında Arapça mı? Değil mi? Başka bir dilden mi alınmıştır? Üzerinde düşünülmeden söylenmiş bir söz mü? Türemiş mi, türememiş bir kelime mi? Tarihi nedir? Bunlara kısaca işaret edelim:
İşin başında şunu itiraf etmek gerekir ki bilgimiz, gerçekten ibâdete layık olan Allah’ın zatını kuşatmadığı gibi özel ismine karşı da aynı şekilde eksiktir. Ve Arapça’da kullanma açısından “Allah” yüce ismine benzeyen hiçbir kelime yoktur ve bunun aslını göstermek imkansızdır. Dil açısından buna delalet eden bazı hususları da biliyoruz.
Önce Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliği asrında bütün Araplar’ın bu özel ismi tanıdığı bilinmektedir. Kur’ân-ı Kerim de bize bunu anlatıyor: “Andolsun onlara: ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan, elbette ‘Allah’ derler.”2086, Bundan dolayı şimdi bizde olduğu gibi o zamanda bu ismin, Arap dilinin tam bir malı olduğundan şüphe yoktur. Sonra bunun Hz. İsmail zamanından beri geçerli olduğu da bilinmektedir. Bu itibarla da Arapça olduğu şüphesizdir. Hâlbuki Kur’ân’dan, bu yüce ismin daha önce varolduğu da anlaşılıyor. Bundan dolayı Hz. İbrahim’den itibaren İbrânice veya Süryânice gibi diğer bir dilden Arapça’ya geçmiş olduğu üzerinde düşünülüyor ve bu dillerden Arapça’ya geçtiği görüşünü ileri sürenler oluyor. Fakat Âd ve Semud hikayelerinde ve daha önce yaşamış olan peygamberlerin dillerinde de yalnız anlamının değil, bizzat bu özel ismin de dönüp dolaştığını anlıyoruz ve İbrânî veya Süryanî dillerinin de mutlak sûrette Arapça’dan önce olduğunu da bilmiyoruz. Bunun için kelimenin Arapça’da daha önce kökten ve katıksız Arap olan ilk devir Araplarına kadar varan bir tarihi bulunduğu açıktır. Bundan dolayı “İsrâil, Cebrâil, Mîkâil” kelimeleri gibi İbrânice’den Arapça’ya geçmiş yabancı bir kelime olduğunu zannetmek için bir delil yoktur.
İkincisi; Arap dilinin aslında, Arapça olmayan bazı yabancı kelimeler hakkında dikkatli olmayı gerektiren birtakım özel incelikler vardır ki, bunlarla bir kelimenin aslını incelemek mümkün olur.
Bu açıdan bakılınca “Allah” yüce isminin, o dilde benzeri olmayan bir kullanılış şeklinin bulunduğunu görürüz. Bir görüşe göre, başındaki “el” en-Necm, el-ayyuk vs. gibi kelimeden ayrılması câiz olmayacak şekilde kelimeden ayrılmayan bir belirleme edatı gibidir. Hemzesi, sözün başında bulunduğu durumda üstündü, sözün ortasında başka bir kelime ile birleştiği zaman “Vallah, Billâh, İsmullah, Kaalellah” vs. gibi yerlerde söylenişte veya hem telaffuzda hem yazıda hazf olunur (düşürülür). Diğer bir görüşe göre de “el” belirleme edatı değildir. Çünkü birine çağırma halinde “yâ Allah” diye hemze sâbit kalabiliyor ve bir de “Yâ eyyühe’l-kerim” gibi çağırma edatı ile çağırılan isim arasında gibi ayıran
2086] 39/Zümer, 38
ALLAH (C. C.)
- 559 -
bir kelime eklemeye gerek kalmıyor. Hâlbuki “el” belirleme edatı olsaydı böyle olmayacaktı.
Eğer “el” belirleme edatı ise kelime herhalde başka birşeyden nakledilmiştir ve yüce Allah’a isim olarak verilmesi ikinci bir kök sayesinde mümkündür. Fakat bunun başlangıçta Arap dilinde diğer bir isimden veya sıfattan alınmış olması mümkündür ve aslolan budur. Belirleme edatı “el” kalkınca da “lâh” kalır. Gerçekten Arapça’da “lâh” ismi vardır. Ve Basralı âlimlerin büyük bir kısmı bundan nakledildiğini söylemişler. “Lâh” gizlenme ve yükselme mânâsına fiilinin masdarı olduğu gibi bundan “ilâh” anlamına da bir isimdir ve bundan “lâhüm”, “lâhümme” denilir. Bir Arap şairi: “Ebû Rebâh’ın bir yemini gibi, Allah’ım onu büyükler işitir.” demiş. Aynı şekilde Peygamber Efendimiz’in dedesi Abdülmuttalib Fil vak’asında Kâbe kapısının halkasına yapışarak; “Ey Allah’ım! Kul kendi evini korur, Sen de evini koru! onların haçı ve hilesi düşman olarak senin tedbirine galip gelmesin!” diye Allah’a yalvarmıştı. 2087
Şu halde “lâh” isminin başına “el” getirilerek “Allah” denilmiş ve özel isim yapılmış demektir. Bazıları ise daha ileri giderek Arapça “lâh” isminin Süryânice olduğu söylenen “lâha” isminden Arapça’laştırılmış olduğunu zannetmişlerdir. Çünkü Belhli Ebû Yezid “lâh” Arapça olmayan bir kelimedir demiştir. Çünkü, Yahudiler ve Hristiyanlar “lâha” derler. Araplar bu sözcüğü alıp değiştirerek “Allah” demişler, bunun gibi “lâhüm” ile ilgili olarak İbrânice’de “elûhim” vardır. Fakat tarih açısından Arapça’daki “lâh” mı öncedir, yoksa Süryanice’deki “lâha” mı öncedir? Bunu tesbit etmek mümkün olmadığı gibi iki dil arasında böyle bir kelimede ilişkinin bulunması, birinin diğerinden nakledildiğine mutlak sûrette delil olamaz. Eğer arka arkaya gelme yoksa her ikisinin daha önce bulunan bir ana dilden yayıldığını kabul etmek daha uygun olur. Ve bunu destekleyen delil de vardır. Çünkü Allah kelimesinin Arapça’daki kullanılışında hiçbir yabancı dil kokusu yoktur. Sonra “lâh, lâhüm” her ne kadar Arapça dışındaki bir dilden nakledilmiş olsalar bile “Allah” “el” takısı “lâh” ile birleştirilerek ondan alınmış olsaydı onun hemzesinin nida (çağırma) halinde yerinde kalmasına dilin kuralı müsaade etmezdi. Bunun içindir ki, birçok dil bilgini ve bunların içinde Kufeliler, Allah kelimesinin “lâh”dan değil, “ilâh” cins ismi ile eş anlamlı olan “el-ilâh”dan nakledilmiş olduğunu söylemişlerdir. Bu şekilde ilâhın hemzesi hazf edilmiş ve “el” belirleme edatının hemzesi onun yerine konmuş ve belirleme lâmı da “en-Necmü, Es-Sa’ku” gibi kelimenin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Bundan dolayı, aslına göre başındaki hemze, cümle içinde hazf ve başka bir harf yerinde kullanıldığına işaret edilerek de nida (çağırma) halinde düşmemiştir. “İlâh” kelimesi de aslında ilâhet, ulûhet, ulûhiyet gibi ibâdet mânâsı ile veyahut serbest olma mânâsı ile veyahut kalbin huzura ermesi ve rahat olması mânâsı ile veyahut korku mânâsı ile ilgili olarak “me’luh” yani kendisine ibâdet edilen yahut akılların hayret ettiği yahut kalplere rahatlık ve iç huzuru veren yahut sıkıntıdan, korkudan kurtaran demek olur ki, “mabud” (kendisine tapılan)’da bu mânâların hepsi var gibidir. “Allah” da ise gerçekten bu mânâların hepsi vardır. Zemahşerî, Kâdı Beydâvî gibi birçok büyük araştırmacı bu incelemeyi kabul etmişlerdir. Buna göre “lâh” kelimesinin de aslı “ilâh”dır; (nâs) ve (ünâs) kelimeleri gibi. Gerçekten çoğulunda hep “âlihe” deniliyor ki, Arap dilinde masdar ve küçültme ismi gibi, çoğullar da kelimenin aslını gösteren delillerdendir.
2087] Bk. Fîl Sûresi Tefsiri
- 560 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Özetle dilde bu iki incelemeye göre Allah’ın ismi büyük türeme ile türeyen bir Arapça isimden nakledilmiş ve onun asıl mânâsını ihtiva etmiştir. Hem de aslı ve kendisi Arapça’dır. Bu arada bazılarının zannına göre aslı Arapça değil, fakat Arapça’ya nakledildikten sonra sırf Arapça’dır.
Nahiv âlimi tefsirci Endülüslü Ebû Hayyan diyor ki: Bilginlerin çoğuna göre; “ Allah “ yüce ismi hemen söylenmiş bir sözdür ve türememiştir. Yani ilk kullanıldığında yüce Allah’ın özel ismidir . İmam Fahreddin Râzî de “Bizim seçtiğimiz görüş şudur: Allah kelimesi yüce Allah’ın özel ismidir ve aslında başka bir kelimeden türememiştir. İmam Halil b. Ahmed ve Sibeveyh, usul âlimleri ve İslâm hukukçularının hepsi bu görüştedirler.” diyor. Gerçekten çağırma kipinde Allah kelimesinin başındaki hemzenin düşmeyişi ve araya bir şey girmeden çağırma edatı ile birleşmesi bu hemzenin, kelimenin aslından olduğunun bir delilidir. Bundan dolayı “el” belirleme edatı değildir. Ancak kullanmayı kolaylaştırmak için çoğunlukla bu edat gibi kullanılmıştır ve Allah kelimesinin sonuna tenvin getirilmemiştir. Gerçi hemzenin hazf edilmesi, kelimede kalmasından daha çoktur ve daha fazladır. Fakat “yâ” ile “el” belirleme edatları bir araya gelmedikleri ve bundan dolayı “yennecmü” vs. denilemeyip (Yâ eyyühennecmü), yâ hâze’l-Harisü, yâ eyyühennâsü gibi araya veya gibi kelimeler konduğu halde (yâ Allah) diye hemzenin yerinde kalması ile yetinilmesi ve sonra bu kelimenin Allah’tan başka hiç kimse için asla kullanılmamış bulunmasından dolayı “en-Necmü, en-nâsü ve’l-ünâsü” cinsinden olmadığını gösterdiğinden kelime ve mânâ itibariyle bu özelliğin tercih edilmesi gerekmiştir.
Özetle “Allah” ismi türemiş veya başka bir dilden Arapça’ya nakledilmiş değildir. Başlangıçtan itibaren özel bir isim olarak kullanılmıştır. Ve yüce Allah’ın zatı bütün isimler ve vasıflardan önce bulunduğu gibi “Allah” ismi de öyledir. Allah ismi ulûhiyyet (ilâhlık) vasfından değil, ilâhlık ve mabudiyet (tapılmaya layık olma) vasfı ondan alınmıştır. Allah, ibâdet edilen zat olduğu için Allah değil, Allah olduğu için kendisine ibâdet edilir. Onun “Allah”lığı tapılmaya ve kulluk edilmeye layık olması kendiliğindendir. İnsan puta tapar, ateşe tapar, güneşe tapar, kahramanlara, zorbalara veya bazı sevdiği şeylere tapar, taptığı zaman onlar ilâh, mabud (kendisine tapılan) olurlar, daha sonra bunlardan cayar, tanımaz olur, o zaman onlar da iğreti alınmış mabudiyet ve tanrılık özelliklerini kaybederler. Hâlbuki insanlar, ister Allah’ı mabud tanısın, ister mabud tanımasınlar, O bizzat mabuddur. O’na her şey ibâdet ve kulluk borçludur. Hatta O’nu inkâr edenler bile bilmeyerek olsa dahi ona kulluk etmek zorundadırlar. Araştırma mantığına göre iddia edilebilir ki, özel isimler kısmen olsun cins isimlerinden önce konulur. Daha sonra bir veya birkaç niteliğin ifade ettiği benzeme yönü ile cins isimleri oluşur. Bundan dolayı her özel ismin bir cins isminden veya nitelikten alınmış olduğu iddiası geçersiz sayılır.
Üçüncüsü: Denilebilir ki, yukarıda açıklanan kullanma tarzından, “Allah” yüce isminin Arap dilindeki özelliği ve bundan dolayı bir özel isim olduğu anlaşılıyor. Fakat böyle olması diğer bir dilden alınmış olmasına neden engel sayılsın? Allah’ın isimlerinin birden çok olmasının câiz olduğu da önce geçmişti. Gerçekten deniliyor ki İbranice’de “iyl” Allah demektir. Çünkü Kâdı Beydâvî ve diğer tefsircilerde bile “İsrail” Allah’ın seçkin kulu veya Abdullah mânâsına tefsir edilmiştir ki, hemzenin hazf edilmesi ile “isrâl” ve yâ’ya çevirilmesi ile “İsrayil” şeklinde de okunur. Diğer taraftan Süryanice’de “lâha”, Arapça’da “lâh” da varmış.
ALLAH (C. C.)
- 561 -
Bundan dolayı Arapça’da bu iki ismin birleştirilmesi ile “illah” terkibinden “Allah” özel ismi vazedilmiş olduğu hatıra gelir ki; “Allah” ilâh meâlini hatırlatır ve “ilâhü’l-âlihe” (ilâhların) mâbudların Allah’ı mânâsını ifade eder.
Fakat böyle bir mantık ilişkisi, gerçeğin böyle olduğuna delalet etmez. Böyle olsaydı mutlaka dil bunu bize bildirirdi. Çünkü her şeyden önce kelimenin ucme ve özel isim olmasından dolayı gayri munsarif ve belki mebni olarak kullanılması gerekirdi. Çünkü Ba’lebek, İsrail, Cebrâil, İbrâhim, İsmâil ve benzeri özel isimlerin hepsi gayri munsarifdirler. Hâlbuki “ “ ismi mureb ve munsariftir. İkincisi, hemzenin hazf edilmesi durumuna uygun ise de hemzenin sabit kalması durumuna uygun değildir. Çünkü Arapça’da “il” hemzenin kesri ile okuna geldiği halde “Allah”da hemze üstün ile okunur. Ve doğrusu “îl” “ilâh” mânâsınadır. Çünkü “il-i” diye müzaf (tamlanan) oluyor. Sonra îl, Allah demek ise ve ondan alınmış olsaydı “il lâh” diye bir terkip düşünmeğe ne ihtiyaç kalırdı? Kısacası, Allah isminin diğer bir dilden alınmış veya türemiş olduğunu bu şartlar altında belirlemek mümkün değildir. Ve bu yüce isim, lisan açısından da adının sahibi gibi, bir ezeliyet perdesi içindedir. Ve bütün bunlardan en basit bir mânâ edinmek için söylenecek söz, hayret ve büyüklüktür. Allahu ekber! 2088
Ma’rifetullah; Allah’ı Tanımak
Ma’rifetullah: Allah’ı bilme, tanıma, O’nu bütün sıfatlarıyla öğrenme, hakkında bilgi sahibi olma demektir. Ma’rifetullah, iki kelimeden meydana gelen bir tamlamadır. Bunlar “ma’rifet” ve “Allah” kelimeleridir. Ma’rifet; lügatta, herkesin yapamadığı ustalık, ustalıkta yapılmış olan şey, bilme, biliş, vâsıta, hoşa gitmeyen şey, tuhaflık mânâlarına gelmektedir. Bununla birlikte, ma’rifet, Allah’ı O’nun isimlerini ve sıfatlarını, kudret ve irâdesinin geçerliliğini bilmek, alçak gönüllü olmak mânâsını ifâde ettiği gibi, bilginler arasında ilim anlamına da gelmektedir ki onlara göre, her ilim bir ma’rifettir, her ma’rifet de bir ilimdir. Allah’ı âlim (bilen) herkes âriftir, her ârif de âlimdir. 2089
Genel olarak bu mânâlara gelmekte olan “ma’rifet”, Allah lâfzı ile bir tamlama oluşturduğunda, yani “ma’rifetullah” denildiğinde ise “Allah’ın vücûd/varlık ve vahdâniyetinin bilinmesi” mânâsına gelmektedir. Ma’rifetullah, aslında, kişinin Allah’ı hakkıyla tanıması, bilmesi ve buna göre O’na bağlanması anlamında kullanılmaktadır. Zira, kişi, Allah’ı hakkıyla tanırsa, O’nun emir ve yasaklarına bağlanır. Ma’rifetullah bilgisinde şu üç nokta yer almaktadır:
1. İzzet ve Celâl sahibi olan Allah’ı ve O’nun birliğini bilmek, ulu olan ve her türlü noksan sıfatlardan münezzeh bulunan zâtından teşbihi red etmek ve uzaklaştırmak;
2. Allah’ın sıfatlarını ve bu sıfatların hükümlerini bilmek,
3. Allah’ın fiillerini ve bu fiillerin hikmetlerini kavramak. 2090
Cüneyd-i Bağdâdî’ye ma’rifet ile ilgili bir soru sorulduğunda şöyle cevap verir: “Ma’rifetten ve bunu elde etmenin sebeplerinden sordu. Ma’rifet, gerek havasdan, gerek avamdan olsun bir tek ma’rifettir. Çünkü onunla bilinen şey
2088] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y. s. 39-49
2089] Abdülkerim Kuşeyrî, Kuşeyrî Risâlesi, s. 427
2090] Hucvirî, Keşfu’l-Mahcûb, İstanbul 1982, s. 92
- 562 -
KUR’AN KAVRAMLARI
birdir. Fakat bunun başlangıcı ve yükseği vardır. Havas, yükseğindedir. Gerçi tam gâyesine ve sonuna varamaz. Zira ârifler katında ma’rûfun sonu yoktur. Düşüncenin yetişmediği, akılların kapsayamadığı, zihinlerin algılayamadığı, görmenin keyfiyetine eremediği zâtı ma’rifet nasıl kapsar? Yaratıkları içinde O’nu en iyi bilenler, O’nun azametini idrâkten yahut zâtını keşfetmekten âciz olduklarını en çok ikrar ederler. Çünkü benzeri olmayanı idrâkten âciz olduklarını bilirler. Zira O, kadimdir, mâsivâsı ile muhdestir. Zira O, kavîdir, kuvvetini bir kuvvet verenden almamıştır. Hâlbuki O’ndan gayrı her kavî, O’nun kuvvetiyle kavîdir. Zira O, öğretmensiz âlimdir ve kendisinden başka bir kimseden bir fayda almamıştır. Her şeyi başkasından öğrenmekle değil, kendi ilmiyle bilir. O’ndan başka her âlimin ilmi O’ndan gelir. Tesbih ve tenzih, bidâyetsiz evvel olan, nihâyetsiz bâki olan kendinden başkasının bu vasfa hakkı olmadığı ve bu vasıfların kendinden başkasına yaraşmadığı Allah’a olsun”
Kur’ân-ı Kerim’de; “Allah’ı hakkıyla takdir edemediler.”2091 âyeti, ma’rifetullah bilgisine işaret ettiği rivâyet edilmektedir. Nitekim Ebû Ubeyde’nin, bu âyeti “Allah’ı hakkıyla tanıyamadılar, bilemediler” şeklinde açıkladığını görmekteyiz. 2092
Kur’ân-ı Kerim’de Allah’a İman ve O’nun Bazı İsim ve Sıfatları
“Âlemlerin Rabb’ı (terbiye edip yetiştiricisi) Allah’a hamd olsun.” 2093
“Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibâdet ediniz, umulur ki böylece korunmuş olursunuz. O Rab ki yeri sizin için bir zemin, göğü de tavan yaptı. Gökten size bir su indirdi. O su sebebiyle türlü meyvelerden size bir rızık çıkardı. Bunları bilerek sakın Allah’a endâd/ortaklar koşmayın.” 2094
“Gerçek şu ki, göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur. Hepsi O’na boyun eğmişlerdir.” 2095
“Rabbi ona ‘İslâm ol’ demişti. ‘Âlemlerin Rabbine teslim oldum’ dedi.” 2096
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanların faydasına olan şeyleri denizde taşıyarak yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirdiği bir su ile ölmüş olan toprağı diriltmesinde, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında rüzgarları ve yer ile gök arasında emre amade bekleyen bulutları döndürmesinde, elbette düşünen bir topluluk için (Allah’ın varlığına ve birliğine dâir) birçok deliller vardır.” 2097
“İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp, O’na koştukları eşleri ilah olarak benimseyenler ve onları Allah’ı severcesine sevenler vardır. Mü’minlerin Allah’ı sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir.” 2098
2091] 6/En’âm, 91
2092] el-Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Beyrût 1965, VII, 37). (Ömer Dumlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi
2093] 1/Fâtiha, 1
2094] 2/Bakara, 21-22
2095] 2/Bakara, 116
2096] 2/Bakara, 131
2097] 2/Bakara, 164
2098] 2/Bakara, 165
ALLAH (C. C.)
- 563 -
“Kullarım sana Beni sorduğu vakit de ki: “Ben her halde yakınım. Dua edenin duasını bana dua ettiği anda işitir, ona karşılık veririm. O halde kullarım da benim davetime uysunlar ve bana inansınlar, umulur ki doğru yolu bulurlar.” 2099
“Ne zaman onlara: ‘Allah’ın indirdiklerine uyun’ denilse, onlar: ‘Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız’ derler. Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?” 2100
“Allah, kendinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. O, Hayy ve Kayyûmdur. Kendisini ne uyku yakalar ne de uyuklama. Göklerde ve yerde bulunanların hepsi O’nundur. İzni olmadan katında hiçbir kimse şefaat edemez. O, kullarının yapmakta olduklarını ve önceden yaptıklarını bilir (O’na hiçbir şey gizli kalmaz). O’nun dilemesi hâriç, insanlar O’nun ilminde8n hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O’nun kürsüsü (tahtı) gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine ağır gelmez. O, yücedir, büyüktür.” 2101
“Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık ve eğrilikten ayırt edilmiştir. Kim tâğutu inkâr eder ve Allah’a iman ederse, şüphesiz kopması mümkün olmayan sağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah işitendir, bilendir.” 2102
“Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O’dur. O’ndan başka ilah yoktur. O mutlak güç ve hikmet sahibidir.” 2103
“(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir. De ki: ‘Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” 2104
“Allah kendine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan da gerçekten büyük bir günah işlemiştir.” 2105
“Allah’tan başka ilâh yoktur.” 2106
“De ki: Ey kitap ehli, Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin: Yalnız Allah’a kulluk yapıp ibâdet edelim (O’nun emrine itaat edelim). O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; birimiz, diğerini Allah’tan başka rablar edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse: Şahit olun, biz müslümanlarız deyin.” 2107
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklı selim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır. Ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar (şöyle dua ederler): “Rabbimiz sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azâbından koru.” 2108
“Kendisi hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah’a şirk/ortak koştuklarından dolayı küfredenlerin kalplerine korku salacağız. Onların barınma yerleri ateştir. Zâlimlerin
2099] 2/Bakara, 186
2100] 2/Bakara, 170; Benzer âyetler için Bk. 5/Mâide, 104; 43/Zuhruf, 22-24; 7/A’râf, 28
2101] 2/Bakara, 255
2102] 2/Bakara, 256
2103] 3/Âl-i imran, 6
2104] 3/Al-i İmrân, 31-32
2105] 3/Âl-i İmran, 48
2106] 3/Âl-i İmrân, 62
2107] 3/Âl-i İmrân, 64
2108] 3/Âl-i imran: 90-91
- 564 -
KUR’AN KAVRAMLARI
konaklama yeri ne kötüdür!” 2109
“Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) “Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azâbından koru.” 2110
“Bunlar Allah’ın (koyduğu) sınırlardır. Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur. Kim Allah’a ve Peygamberine karşı isyan eder ve O’nun sınırlarını aşarsa Allah onu devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.” 2111
“Allah sizin düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Velî (gerçek bir dost) olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.” 2112
“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ülü’l-emre. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve âhirete gerçekten iman ediyorsanız, onu Allah’a ve Rasûlüne götürün (onların tâlimâtına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” 2113
“Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlar ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır.” 2114
“Onlar (müşrikler), O’nu bırakıp yalnızca birtakım dişilere tapar, onlardan yardım isterler. Onlar o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş şeytandan başkasına tapmazlar.” 2115
“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” 2116
“Yoksa câhiliyye hükmünü mü istiyorlar? İyice bilen bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren (hüküm koyan) kim olabilir?” 2117
“Andolsun, ‘Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih’tir’ diyenler küfre düşmüştür. Oysa Mesih’in dediği (şudur:) ‘Ey İsrâiloğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibâdet edin. Çünkü O, kendisine ortak koşana şüphesiz cenneti haram kılmıştır, onun barınma yeri ateştir. Zulmedenlere yardımcı yoktur. Andolsun, ‘Allah üçün üçüncüsüdür’ diyenler küfre düşmüştür. Oysa tek bir ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylemekte olduklarından vazgeçmezlerse, onlardan inkâr edenlere mutlaka (acı) bir azab dokunacaktır.” 2118
“De ki: ‘Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen Allah’tan başkasını mı velî/dost edineceğim?’ De ki: ‘Bana müslüman olanların ilki olmam emrolundu.’ Ve ‘sakın Allah’a ortak koşan müşriklerden olma!’ (denildi).” 2119
2109] 3/Âl-i İmrân, 151
2110] 3/Âl-i İmran, 191
2111] 4/Nisâ, 13-14
2112] 4/Nisâ, 45
2113] 4/Nisâ, 59
2114] 4/Nisâ, 116
2115] 4/Nisâ, 117
2116] 5/Mâide, 44
2117] 5/Mâide, 50
2118] 5/Mâide, 72-73
2119] 6/En’âm, 14
ALLAH (C. C.)
- 565 -
“O ancak tek bir ilâhtır. ‘Doğrusu ben O’na ortak koşmanızdan mâsumum’ de.” 2120
“Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz ki: ‘Nerede (o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız?’ Sonra onların: ‘Rabbimiz olan Allah’a and olsun ki, biz müşriklerden değildik’ demelerinden başka bir fitneleri olmadı. Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup uzaklaştı.” 2121
“İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm (şirk) bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.” 2122
“Şüphesiz Allah tohum ve çekirdeği yaran, ölüden diri, diriden ölü çıkarandır. İşte size vasıfları anlatılan o zat Allah’tır. O halde (ona imandan) nasıl çevriliyorsunuz?” 2123
“O gökten suyu indirendir. İşte biz, bitip gelişen her bitkiyi onunla yetiştirdik. O bitkiden bir yeşillik çıkardık ki ondan birbiri üzerine binmiş taneler çıkarttık. Hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar, üzüm bağları, bir kısmı birbirine benzeyen, bir kısmı da benzemeyen zeytin ve nar bahçeleri çıkardık. Meyve verirken ve olgunlaştığı zaman her birinin meyvesine bakın! Kuşkusuz bütün bunlarda inanan bir toplum için ibretler vardır.” 2124
“İşte, Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilâh yoktur. O her şeyi yaratandır. O her şeye vekildir. Gözler O’nu görmez, O bütün gözleri görür. O latiftir, -her şeyden- haberdardır.” 2125
“De ki, Allah her şeyin Rabbi iken ben O’ndan başka rab mı arayayım? Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Kendi (günah) yükünü taşıyan hiç kimse, bir başkasının (günah) yükünü taşımaz. Sonra dönüşünüz Rabbinizadır. (O) ayrılığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir.” 2126
“O her şeyin yaratıcısıdır.” 2127
“...Doğrusu, şeytanlar, sizinle tartışmaları için dostlarına fısıldarlar. Eğer onlara itaat ederseniz, şüphesiz siz müşrik olursunuz.” 2128
“De ki, namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun hiçbir şeriki/ortağı yoktur.” 2129
“De ki, Allah her şeyin Rabbi iken, ondan başka bir rab mi arayayım?” 2130
“Rabbinizdan size indirilen Kitab’a uyun. O’ndan başka dostlar edinerek onlara uymayın.” 2131
“...Dikkat edin, yaratmak da emretmek/hükmetmek de O’na mahsustur. Âlemlerin
2120] 6/En’âm, 19
2121] 6/En’âm, 22-23
2122] 6/En’âm, 82
2123] 6/En’âm, 95
2124] 6/En’âm, 99
2125] 6/En’âm, 102 - 103
2126] 6/En’âm, 164
2127] 6/En’âm, 102; 13/Ra’d, 16; 39/Zümer, 62
2128] 6/En’âm, 121
2129] 6/En’âm, 163-164
2130] 6/En’âm, 164
2131] 7/A’râf, 3
- 566 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rabbi Allah ne yücedir!” 2132
“(Nuh): Ey kavmim! Allah’a ibâdet edin, sizin O’ndan başka ilahınız yoktur, dedi.” 2133
“Kıyâmet gününde, ‘biz bundan habersizdik’ demeyesiniz diye Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini aldı ve onları kendilerine şâhit tuttu ve dedi ki: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ (Onlar da), ‘Evet, (Rabbimiz olduğuna) şâhit olduk’ dediler.” 2134
“Esmâü’l-Hüsnâ (En güzel isimler) Allah’ındır. O’nu o isimlerle çağırın (adlandırın). O’nun isimleri konusunda ilhâd’a (eğriliğe) sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını göreceklerdir.” 2135
“De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” 2136
“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.” 2137
“Allah’ı bırakıp kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak şeylere kulluk ederler ve ‘Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ derler. De ki: ‘Siz, Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber veriyorsunuz? O, sizin şirk koştuklarınızdan uzak ve yücedir.” 2138
“De ki: Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Ya da o kulaklara ve gözlere kim sahiptir (onları yaratıp yöneten kimdir)? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? (Yaratma) işini kim düzenleyip yönetiyor? “Allah” diyecekler. O halde O’nun azâbından korunmuyor musunuz? İşte gerçek Rabbiniz Allah budur. Haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Öyleyse nasıl (haktan sapıklığa) çevriliyorsunuz?” 2139
“De ki: Göklerde ve yerde neler var. Bakın (da ibret alın.)” 2140
“Onların çoğu Allah’a, şirk koşmadan iman etmezler.” 2141
“Çeşitli tanrılar mı daha iyi, yoksa kahredici olan bir tek Allah mı? Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın taktığı (birtakım anlamsız) isimlerden başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur; ancak insanların çoğu bilmezler.” 2142
2132] 7/A’râf, 54
2133] 7/A’râf, 59
2134] 7/A’râf, 172
2135] 7/A’râf, 180
2136] 9/Tevbe, 24
2137] 9/Tevbe, 31
2138] 10/Yûnus, 18
2139] 10/Yûnus, 31-32
2140] 10/Yûnus, 101
2141] 10/Yûnus, 106
2142] 12/Yûsuf, 39-40
ALLAH (C. C.)
- 567 -
“Göklerde ve yerde bulunanlar ister istemez (Allah’a) secde ederler.” 2143
“Biz her ümmete/kavme: ‘Allah’a ibâdet edin; sizin O’ndan başka ilahınız yoktur’ (diye tebliğ etmesi için) bir peygamber gönderdik.” 2144
“Allah dedi ki: ‘İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. Öyleyse Benden, yalnızca Benden korkun.’ Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, din de (itaat ve kulluk da) yalnız O’nundur. Böyleyken, Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?” 2145
“Size ulaşan her nimet Allah’tandır. Sonra size bir sıkıntı dokunduğu zaman da yalnız O’na yalvarırsınız. Sonra, sizden o sıkıntıyı açıp kaldırdığı zaman, içinizden bir grup derhal Rablerina ortak koşarlar.” 2146
“Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler edin. Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylanın yollarına git. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet çıkar. Orada insanlar için bir şifa vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır.” 2147
“Rabb’in, yalnız kendisine kulluk etmenizi... emretti.” 2148
“Kâfirler Beni bırakıp da kullarımı evliyâ/dostlar edineceklerini mi sandılar? Biz cehennemi kâfirlere bir konak olarak hazırladık.” 2149
“De ki: Ben de sizin gibi bir insanım. İlâhınızın tek bir ilâh olduğu bana vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine yaptığı ibâdete hiç kimseyi ortak etmesin.” 2150
“O, göklerin, yerin ve bunların arasındaki her şeyin rabbidir. O’na kulluk et ve O’na kullukta sabret. Hiç O’nun (Allah’ın) adıyla anılan birini biliyor musun? 2151
“Göklerde ve yerde bulunan her şey, Rahman’a kul olarak gelecektir.” 2152
“Şüphe yok ki Ben, Ben Allah’ım… Benden başka ilâh yoktur; şu halde bana ibâdet et…” 2153
“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı yerlerin ve gökler(in nizamı, dengesi) bozulurdu. Demek ki arş’ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.” 2154
“O’nu bırakıp ilâhlar mı edindiler? De ki: ‘Kesin delilinizi getirin, işte benim ve ümmetimin kitabı ve benden öncekilerin kitapları.’ Hayır, onların çoğu gerçeği bilmez de yüz çevirirler.” 2155
2143] 13/Ra’d, 15
2144] 16/Nahl, 36
2145] 16/Nahl, 51-52
2146] 16/Nahl, 53-54
2147] 16/Nahl, 68-69
2148] 17/İsrâ, 23
2149] 18/Kehf, 102
2150] 18/Kehf, 110
2151] 19/Meryem 65
2152] 19/Meryem, 93
2153] 20/Tâhâ, 14
2154] 21/Enbiyâ, 22
2155] 21/Enbiyâ, 24
- 568 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Senden önce gönderdiğimiz her peygambere; ‘Benden başka ilâh yoktur, Bana kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.” 2156
“Ümmetiniz bir tek ümmettir ve Ben de sizin Rabbinizim. O halde gereği gibi ibâdet edin.” 2157
“...Öyleyse iğrenç bir pislik olan putlardan kaçının, yalan söz söylemekten de kaçının. Kendisine şirk/ortak koşmaksızın Allah’ın hanifleri (O’nun birliğini kabul eden mü’minler olun). Kim Allah’a ortak koşarsa, sanki o, gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış yahut rüzgâr onu uzak bir yere sürükleyip atmış gibidir.” 2158
“Kezâ Hak yalnız Allah’tır. O’nu bırakıp ibâdet ettikleri ise bâtılın ta kendisidir. Doğrusu Allah yücedir, büyüktür.” 2159
“Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, azizdir.” 2160
“Andolsun ki biz insanı çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık. Sonra onu emin ve sağlam karargâhta nutfe haline getirdik. Sonra nutfeyi bir kan pıhtısı haline soktuk; bu bir lokmacık eti kemiklere çevirdik. Bu kemikleri etle kapladık. Sonunda onu bambaşka bir yaratık olarak teşekkül ettirdik. -Yapıp- Yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.” 2161
“Allah her canlı şeyi sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üzerinde yürür, kimi dört ayağı üzerinde yürür. Allah dilediğini yapar. Çünkü Allah her şey kadirdir.” 2162
“(Münâfıklar,) ‘Allah’a ve Rasûlüne inandık ve itaat ettik’ diyorlar. Sonra onlardan bir grup, bunun ardından dönüyor. Bunlar mü’min değillerdir. Onlar, aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne çağrıldıkları zaman, hemen onlardan bir grup yüz çevirir.” 2163
“Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve arzularını) ilâh/tanrı edinen kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi olacaksın.” 2164
“Gökte burçları var eden, onların içinde bir kandil ve aydınlatıcı bir ay vareden Allah yüceler yücesidir.” 2165
“Yeryüzüne bir bakmadılar mı ki orada her güzel çiftten nice bitkiler yetiştirmişiz. Şüphesiz bunlarda birer nişane vardır; ama çoğu iman etmezler.” 2166
“Onlar benim düşmanımdır. Yalnız âlemlerin Rabbi (benim dostumdur). Beni yaratan ve bana yol gösteren O’dur. Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek, sonra diriltecek O’dur. Ceza günü hatamı bağışlayacağını umduğum da O’dur.
2156] 21/Enbiyâ, 25
2157] 21/Enbiyâ, 92
2158] 22/Hacc, 30-31
2159] 22/Hacc, 62
2160] 22/Hacc, 74
2161] 23/Mü’minûn, 12-14
2162] 24/Nûr, 45
2163] 24/Nûr, 47-48
2164] 25/Furkan, 43
2165] 25/Furkan, 61
2166] 26/Şuarâ, 7-8
ALLAH (C. C.)
- 569 -
Rabbim, bana hüküm (yüksek bilgi, olgun hareket) ver ve beni salihler (zümresin)e kat.” 2167
“Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarıp yakarma, sonra azaba uğratılanlardan olursun.” 2168
“De ki: Hamdolsun Allah’a, selam olsun seçkin kıldığı kullarına. Allah mı hayırlı yoksa O’na koştukları ortakları mı? (Onlar mı hayırlı) yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren mi? Çünkü biz onunla bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmediği güzel güzel bahçeler bitirmişizdir. Allah’la beraber başka bir ilah mı var? Doğrusu onlar sapıklıkta devam eden bir kavimdir. (Onlar mı hayırlı) yoksa yeryüzünü oturmaya elverişli kılan, aralarından nehirler akıtan, onun için sabit dağlar yaratan, iki deniz arasına engel koyan mı? Allah’ın yanında başka ilahlar var öyle mi? Doğrusu onların çoğu (hakikatleri) bilmiyorlar. (Onlar mı hayırlı) yoksa kendisine yalvardığı zaman bunalmışa karşılık veren ve başındaki sıkıntıyı gideren, sizi yeryüzünün hakimleri yapan mı? Allah’ın yanında başka bir ilah mı var? Ne kıt düşünüyorsunuz? (Onlar mı hayırlı) yoksa karanın ve denizin karanlıkları içinde size yolu bulduran, rahmetinin (yağmurunun) önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen mi? Allah’ın yanında başka bir tanrı var öyle mi? Allah onların koştukları ortaklardan çok yücedir, münezzehtir. (Onlar mı hayırlı) yoksa önce yaratan; sonra yaratmayı tekrar eden ve sizi hem gökten hem de yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber başka bir ilah mı var? De ki: “Eğer doğru söylüyorsanız, kesin delilinizi getirin haydi.” 2169
“Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip ona tapınarak yalvarma. O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur.O’nun vechinden (zâtından) başka her şey helak olacaktır. Hüküm O’nundur. Ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.” 2170
“(İbrahim onlara) dedi ki: ‘Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar (tanrılar) edindiniz...” 2171
“Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir? diye sorarsan, şüphesiz Allah’tır derler.” 2172
“Gönülden katıksız bağlılar olarak, O’na yönelin ve O’ndan korkup sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın.” 2173
“Allah ve Rasûlü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık iman etmiş bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.” 2174
“Size gökten ve yerden rızık verecek Allah’tan başka yaratıcı mı var?” 2175
“(Allah) geceyi gündüzün içine katar, gündüzü de gecenin içine katar. Güneşi ve ayı emri altına almıştır. Her biri belirtilmiş bir süreye kadar akıp gidiyor. İşte (bütün bunları yapan) Rabbiniz Allah’tır. Mülk O’nundur. O’ndan başka (yalvarıp) çağırdıklarınız ise, bir
2167] 26/Şuarâ, 77-83
2168] 26/Şuarâ, 213
2169] 27/Neml, 59-64
2170] 28/Kasas, 88
2171] 29/Ankebût, 25
2172] 29/Ankebût, 61
2173] 30/Rûm, 31
2174] 33/Ahzâb, 36
2175] 35/Fâtır, 3
- 570 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çekirdek kabuğuna bile sahip değillerdir.” 2176
“Kendisine hayat verdiğimiz ölü toprak hakikatte bir ibret âyetidir. Çünkü Biz onu yağmurla dirilttik de ondan pek çok tarım ürünleri çıkardık. İşte onlar bundan yerler. Biz yeryüzünde nice nice hurma bahçeleri, üzüm bağları yarattık ve oralarda birçok pınarlar kaynattık. Onların meyvelerinden ve elleriyle bunlardan imal ettiklerinden yemeleri için (Bu nimetleri verdik). Hal böyle iken onlar şükretmezler mi? Yerin bitirdiklerinden, insanoğlunun kendi varlığından ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah’ı tesbih ederim. Gece de onlar için bir ibret âyetidir. Biz ondan gündüzü sıyırıp çekeriz de, onlar karanlıklara gömülürler. Güneş kendine mahsus yörüngesinde akıp gitmektedir. İşte bu aziz ve âlim olan Allah’ın takdiridir. Ay için bir takım menziller tayin ettik. Nihâyet o, eğri hurma dalı gibi olur da geri döner. Ne güneş aya yetişebilir ne de gece gündüzü geçebilir. Bunlardan her biri belli bir yörüngede yüzmeye devam ederler.” 2177
“Yardım görürler umuduyla, Allah’tan başka ilâhlar edindiler. Hâlbuki onların (o sahte tanrıların, taptıkları putların) kendilerine yardım etmeye asla güçleri yetmez. Bilâkis onlar, bu mâbutlar için yardıma hazır askerlerdir.” 2178
“O’nun işi bir şeyi yaratmak istediği zaman sadece ol demektir. Ve o şey derhal oluverir. Ve siz elbette sadece O’na döndürüleceksiniz.” 2179
“Gerçek, sizin ilâhınız hakikaten bir’dir.” 2180
“Biz yakın göğü, bir süslü yıldızlarla süsledik.” 2181
“İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kâfirler dedi ki: ‘Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür. Tanrıları bir tek ilâh mı yaptı? Doğrusu bu, tuhaf bir şey!’ Onlardan mele’ (ileri gelen bir grup, egemen güçler): ‘Yürüyün, ilâhlarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, içi boş bir uydurmadan başka bir şey değildir.” 2182
“O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidır. Daima üstündür, çok bağışlayandır.” 2183
“Allah’ı bırakıp da kendilerine bir takım dostlar edinenler derler ki: Biz bunlara ancak bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.” 2184
“Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.” 2185
“De ki: ‘Ey câhiller! Bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?’ Ey Muhammed! And olsun ki sana da, senden önceki peygamberlere de vahyolunmuştur.
2176] 35/Fâtır, 13
2177] 36/Yâsin, 33-40
2178] 36/Yâsin, 74-75
2179] 36/Yâsin, 82-83
2180] 37/Sâffât, 4
2181] 37/Sâffât, 6
2182] 38/Sâd, 4-7
2183] 38/Sâd, 66
2184] 39/Zümer, 3
2185] 39/Zümer, 17-18
ALLAH (C. C.)
- 571 -
And olsun, eğer Allah’a ortak koşarsan amellerin şüphesiz boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun. Hayır, yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol. Onlar, Allah’ı gereği gibi takdir edemediler. Hâlbuki kıyâmet günü bütün yeryüzü O’nun tasarrufundadır. Gökler O’nun eliyle dürülüp bükülecektir. O, müşriklerin ortak koştuklarından münezzeh ve yücedir.” 2186
“Biz onlara ufuklarda ve kendilerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki, O (Kur’an)’ın gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” 2187
“O, ilktir, sondur, zâirdir, bâtındır. O her şeyi bilendir.” 2188
“Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a aittir.” 2189
“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” 2190
“Yoksa onların birtakım şirk koştukları ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat/dinî kural kıldılar)? Eğer o fasıl kelimesi (azâbı erteleme sözü) olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.” 2191
“Senden önce de hangi memlekete uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklıları; ‘Atalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de onların izlerine uyarız’ derlerdi.” 2192
“O gökte de ilâhtır, yerde de ilâhtır.” 2193
“Şüphesiz göklerde ve yerde inananlar için birçok âyetler vardır.” 2194
“Kesin olarak inananlar için yeryüzünde işaretler vardır. Kendi nefislerinde de ibretler vardır. Görmüyor musunuz? Rızkınızda, size vadedilen şeylerde semadadır. Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki bu vaad sizin konuşmanız gibi kesin ve gerektir.” 2195
“Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, bilirseniz gerçekten bu büyük bir yemindir.” 2196
“O, öyle bir Allah’tır ki, O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur. Gaybı ve şehâdeti (görülmeyeni ve görüleni) bilendir. O, rahmân ve rahîmdir (merhamet eden ve bağışlayandır). O, öyle bir Allah’tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mâlik ve sahiptir, münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah, puta tapanların ortak koştukları şeylerden münezzehtir. O, yaratan, var eden, varlıklara şekil veren Allah’tır. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar O’nun şânını yüceltmektedirler. O, gâlip olan, her şeyi hikmeti uyarınca yapandır.” 2197
2186] 39/Zümer, 64-67
2187] 41/Fussılet, 37
2188] 41/Fussılet, 54
2189] 42/Şûrâ, 10
2190] 42/Şûrâ, 11
2191] 42/Şûrâ, 21
2192] 43/Zuhruf, 23
2193] 43/Zuhruf, 84
2194] 45/Câsiye, 3
2195] 51/Zâriyât, 20-23
2196] 56/Vâkıa, 75-76
2197] 59/Haşr, 22-24
- 572 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Üstlerinde kanatlarını açıp kapatarak uçan kuşları görmediler mi? Onları Rahman olan Allah’dan başkası tutmuyor. Şüphesiz O her şeyi görmektedir.” 2198
“İnsan kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı sanar öyle mi? Evet, bizim onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz yeter.” 2199
“Ondan sonra yerküreyi (geord şeklinde) yuvarlattı.” 2200
“Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir?” 2201
“De ki; O Allah bir’dir. O Allah samed’dir (Hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şey Kendisine muhtaç olan; her şeyin kaynağı ve yaratıcısıdır). Hiç kimseyi doğurmamıştır. Hiç kimse O’nu doğurmamıştır. O’na benzeyen hiçbir şey de yoktur.” 2202
Konuyla İlgili Hadis-i Şeriflerden Bazıları
“Ben Allah hakkında sizden daha çok bilgiye sahibim ve benim haşyetim/Allah’tan korkum, sizinkinden daha fazladır.” 2203
“Mü’minler, Allah indindeki ukubeti/azapları bilselerdi, hiç biri Cenneti ümid etmezdi. Kâfirler de Allah’ın rahmetinin ne kadar çok olduğunu bilselerdi, hiç biri O’nun rahmetinden/ cennetinden ümit kesmezdi.” 2204
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) ölmek üzere olan bir gencin yanına girmişti. Hemen sordu: “Kendini nasıl buluyorsun?” Hasta: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, Allah’tan ümidim var; ancak günahlarımdan korkuyorum.’ diye cevap verdi. Rasûlullah (s.a.s.) da şu açıklamayı yaptı: “Bu durumda olan bir kulun kalbinde (ümit ve korku) birleştimi Allah, o kulun ümid ettiği şeyi mutlaka verir ve korktuğu şeyden de onu emin kılar.” 2205
“Sizden kimse nefsini hakîr görmesin.” ‘Ey Allah’ın rasûlü, kişi nefsini nasıl hakîr görür?’ “Allah için üzerine söz terettüp eden fena bir durum görür, fakat hiç ağzını açmaz. Cenâb-ı Hak kıyâmet günü kendisine sorar: ‘Şu falanca şey hakkında gerçeği söylemekten seni ne alıkoydu?’ O kul cevap verir: ‘Halk korkusu!’ Allah o zaman şöyle der: ‘Asıl Benden korkman gerekirdi.” 2206
“Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 2207
Adiy bin Hâtem, Rasûlullah’ın yanına girdi. Peygamberimiz şu âyeti okuyordu:
2198] 67/Mülk, 19
2199] 75/Kıyâme, 3-4
2200] 79/Nâziât, 30
2201] 95/Tîn, 8
2202] 112/İhlâs, 1-4
2203] Buhâri, Edeb 72; Müslim, Fezâil 127-128
2204] Müslim, Tevbe 23 hadis no: 2755; Tirmizî, Deavât 108, hadis no: 3536; Kütüb-i Sitte Terc. c. 6, s. 355
2205] Tirmizî, Cenâiz 11, hadis no: 983; İbn Mâce, Zühd 31, hadis no: 4261; Kütüb-i Sitte Terc. c. 6, s. 351
2206] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 6, s. 349
2207] İbn Mâce, hadis no: 4205
ALLAH (C. C.)
- 573 -
“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.”2208 Adiy: “Yâ Rasûlallah, hıristiyanlar din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları rab ve ilâh edinmiyorlar ki” dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Onlara haramı helâl, helâlı da haram yaptılar, onlar da uymadılar mı din adamlarına?” Adiy: “Evet” dedi. Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara ibâdettir.” 2209
“Sizin hakkınızda en çok korktuğum küçük şirktir.” ‘Küçük şirk nedir ey Allah’ın elçisi?’ diye sordular. “Riyâdır. Allah Teâlâ, kıyâmet günü insanların amellerinin karşılıklarını verdiği zaman riyâkârlara: ‘Dünyada kendilerine gösteriş yapmakta olduklarınıza gidin. Bakın bakalım, onların yanında bir karşılık bulacak mısınız?’ buyurur.” 2210
“Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.” 2211
“İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.” 2212
“Kim, insanların kızması pahasına Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı ederse Allah o kimseyi insanların nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gadabına rağmen insanları râzı ederse, artık onu Allah’ın azâbından hiçbir şekilde kurtarmak mümkün olmaz.” 2213
“Onlar (Allah’ın velîleri) öyle kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah hatırlanır, zikredilir.” 2214
“Allah bir kulunu sevdimi onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olur. Bu kul Allah’tan bir şey dilese dileği kabul edilir. Allah’a sığındığında da Allah onu korur. Allah, velîsine düşman olan kimselere harb ilân eder.” 2215
“Aziz ve celil olan Allah Teâlâ, kıyâmet gününde şöyle diyecek; ‘Benim celalım adına birbirlerini sevenler nerede? Gölgemden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı şu günde onları gölgemde gölgelendireyim.” 2216
“Allah Teâlâ buyuruyor ki: ‘Benim celalım adına birbirini sevenler var ya! Onlar için orada öyle minberler vardır ki, peygamberler ve şehidler bile onlara gıpta ederler.” 2217
“Allah, bir kulu sevdiğinde, o kulu meleklere de insanlara da sevdirir. Bir kula buğzedince de meleklere ve insanlara da o kula karşı buğzettirir.” 2218
“Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: ‘Ben kulumun Beni sandığı gibiyim ve Bana dua ettiği, Beni zikrettiği zaman onunla beraberim. Kim Beni kendi nefsinde zikrederse (içinden geçirirse), Ben de onu kendi nefsimde zikrederim (içimden geçiririm). Kim Beni kalabalıkta, bir cemaat içinde zikrederse, Ben de onu, ondan daha hayırlı bir cemaat içinde
2208] 9/Tevbe, 31
2209] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292; Tirmizî şerhi Tuhfetu’l-Ahvezî, hadis no: 5093
2210] Tirmizî, Hudûd 24, hadis no: 1457, 4/58; Müsned, Ahmed bin Hanbel
2211] Ebû Dâvud, 3, hadis no: 4599
2212] Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr
2213] Tirmizî, Zühd 64
2214] Dürrü’l Mensur, 4/370; naklen Elmalılı, 4/495
2215] Buhârî, Rekaik 38; İbn Mâce, Fiten 16
2216] Müslim, Birr 37, hadis no: 2566
2217] Tirmizî, Zühd 53, hadis no: 2391; Kütüb-i Sitte Terc. 10/139
2218] Buhârî, Tevhid 33, Edeb 41; Müslim, Birr 157
- 574 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zikrederim. O, Bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir arşın (adım) yaklaşırım. O Bana bir arşın yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç yaklaşırım. O Bana yürüyerek gelirse Ben ona koşarak giderim. Kim Bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, Ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.” 2219
“İçerisinde Allah zikredilen evlerin misali ile içerisinde Allah zikredilmeyen evlerin misali, diri ile ölünün misali gibidir.” 2220
“Allah’ı unutarak lüzumsuz konuşmalara dalmayın. Çünkü Allah hatırlanıp zikredilmeden yapılan uzunca konuşmalar, kalbi katılaştırır. Allah’tan en uzak olan kimse, kalbi katı olandır.” 2221
“Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere otururlarsa, melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar, üzerlerine sekîne (huzur, feyiz) iner ve Allah onları yanındakilere (meleklere) zikreder.” 2222
“Kim bir yere oturur ve orada Allah’ı zikretmez (ve hiç zikretmeden kalkar) ise Allah’tan ona bir noksanlık vardır. Kim bir yere yatar, orada Allah’ı zikretmezse, ona Allah’tan bir noksanlık vardır. Kim bir müddet yürür ve bu esnâda Allah’ı zikretmezse, Allah’tan ona bir noksanlık vardır.”2223 Hadis, Tirmizî’de şu şekilde gelmiştir: “Bir cemaat bir yerde oturur ve fakat orada Allah’ı zikretmez ve peygamberlere salât okumazlarsa, üzerlerine bir ceza vardır. (Allah) Dilerse onlara azab eder; dilerse mağfiret eder.” 2224
“Dünya mel’undur, içindekiler de mel’undur; ancak Allah Teâlâ’yı zikir ve zikrullah’a yardımcı olanlarla âlimler ve ilim öğrenenler hâriç.”2225 Bu hadis, farklı şekillerde de rivâyet edilmiştir: “Dünya mel’undur, Allah için olanlar hâriç.”, “Dünya mel’undur, içindekiler de mel’undur; emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker ve zikrullah hâriç.”, “Dünya mel’undur, içindekiler de mel’undur; Allah’ın rızâsı için yapılanlar hâriç.” 2226
“Kim akşamdan temizlik üzere (abdestli olarak) zikredip uyursa (uyku bastırıncaya kadar Allah’ı zikrederse) ve geceleyin de uyanıp Allah’tan dünya veya âhiret hayırlarından bir şey isterse, Allah Teâlâ, istediğini mutlaka ona verir.” 2227
“Allah’ın, yollarda dolaşıp zikredenleri araştıran melekleri vardır. Allah Teâlâ’yı zikreden bir cemaate rastlarlarsa, birbirlerini ‘aradığınıza gelin’ diye çağırırlar. (Hepsi gelip) onları kanatlarıyla kuşatarak dünya semâsına kadar arayı doldururlar. Allah, -onları en iyi bilen olduğu halde- meleklere sorar: ‘Kullarım ne diyorlar?’ ‘Seni tesbih ediyorlar, Sana tekbir okuyorlar, Sana tahmîd (el-hamdü lillâh) okuyorlar. Sana ta’zim (temcid) ediyorlar’ derler. Rab Teâlâ sormaya devam eder: ‘Onlar Beni gördüler mi?’ ‘Hayır!’ derler. ‘Ya görselerdi ne yaparlardı?’ ‘Eğer Seni görselerdi ibâdette çok daha ileri giderler; çok daha fazla ta’zim, çok daha fazla tesbihde bulunurlardı’ derler. Allah tekrar sorar:
2219] Buhârî, Tevhid 15, 35, 50; Müslim, Zikir 2, hadis no: 2675, 4/2061, Tevbe 1; Tirmizî, Deavât 142, hadis no: 3598
2220] Buhârî, Deavât 66; Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn 211, hadis no: 779
2221] Tirmizî, Zühd, 62
2222] Müslim, Zikir 25, 30, hadis no: 2689, 2700, 4/2069; Tirmizî, Deavât 7, hadis no: 3375
2223] Ebû Dâvud, Edeb 31, 107, hadis no: 4856, 5059; Tirmizî, Deavât 8, hadis no: 3377
2224] Tirmizî, Deavât 8, hadis no: 3377
2225] Tirmizî, Zühd 14, hadis no: 2323; İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4112
2226] K. Sitte Terc. 7/238-239
2227] Ebû Dâvud, Edeb 105, hadis no: 5042; Tirmizî, Deavât 100, hadis no: 3525
ALLAH (C. C.)
- 575 -
‘Onlar ne istiyorlar?’ ‘Senden cennet istiyorlar.’ ‘Cenneti gördüler mi?’ der. ‘Hayır Ey Rabbimiz!’ derler. ‘Ya görselerdi ne yaparlardı?’ der. ‘Eğer görselerdi, derler, ‘cennet için daha çok hırs gösterirler, onu daha ısrarla isterler, ona daha çok rağbet gösterirlerdi.’ Allah Teâlâ sormaya devam eder: ‘Neden istiâze ediyorlar (sığınıyorlar)?’ ‘Cehennemden istiâze ediyorlar’ derler. ‘Onu gördüler mi?’ der. ‘Hayır Rabbimiz, görmediler!’ derler. ‘Ya görselerdi ne yaparlardı?’ der. ‘Eğer cehennemi görselerdi ondan daha şiddetli kaçarlar, daha şiddetli korkarlardı’ derler. Bunun üzerine Rab Teâlâ şunu söyler: ‘Sizi şâhid kılıyorum, onları affettim!” Rasûlullah (s.a.s.) sözüne devamla şunu anlattı: “Onlardan bir melek der ki: ‘Bunların arasında falanca günahkâr kul da var. Bu onlardan değil. O başka bir maksatla uğramıştı, oturuverdi.’ Allah Teâlâ; ‘Onu da affettim, onlar öyle bir cemaat ki, onlarla oturanlar da onlar sâyesinde bedbaht olmazlar’ buyurur.” 2228
“Allah’ı zikreden bir cemaatle sabah namazı vaktinden güneş doğuncaya kadar birlikte oturmam, bana İsmâil’in oğullarından dört tanesini âzâd etmemden daha sevimli gelir. Allah’ı zikreden bir cemaatle ikindi namazı vaktinden güneş batışına kadar oturmam dört kişi âzâd etmemden daha sevimli gelir.”2229 (Burada, Allah’ı zikirden maksat, her çeşit zikir olabilir: Kur’an tilâveti, tesbih, tehlil, tahmid, salevât, ilimle meşgul olmak, tefsir, hadis gibi şer’î ilimlerin öğrenilmesidir. 2230
“Abdest imanın yarısıdır. Elhamdu lillâh mizanı (amel terazisini) doldurur; sübhânallahi ve’lhamdü lillâh arz ve semâ arasını doldurur. Namaz nurdur; sadaka burhandır; sabır ziyâdır; Kur’an ise, lehine veya aleyhine bir hüccettir. Herkes sabahleyin kalkar, nefsini (Allah’a veya şeytana) satar; kimisi kurtarır, kimisi de helâk eder.”2231 Hadisin Tirmizî’de gelen başka bir vechi şöyledir: “Tesbih (Subhânallah) mîzânın yarısıdır; elhamdü lillâh mîzan doldurur; tekbir ise gökle yer arasını doldurur. Oruç sabrın yarısıdır; temizlik imanın yarısıdır.”
“Size amellerinizin en iyisini, Rabbinizin huzurunda en temizini ve derecelerinizde en yükseğini, altın ve gümüş infak etmekten daha hayırlısını, düşmanla karşı karşıya gelip siz onların, onlar sizin boyunlarınızı vurmaktan daha iyisini söyleyeyim mi?” buyurdu. ‘Evet’ dediler. “Allah’ı zikir” dedi. 2232
Muaz bin Cebel, Allah’ın Rasûlünden duyduğu son sözün şu olduğunu anlatıyor: ‘Allah’a hangi amel daha hoş gelir?’ dedim. “Dilin, Allah’ı zikirle ıslanmış olarak ölmen” buyurdu. 2233
“Her şeyin bir cilâsı vardır; kalplerin cilâsı da Allah’ı zikretmektir. İnsanı Allah’ın azâbından en çok koruyacak şey, ancak zikrullahtır.” ‘Allah yolunda cihad da mı (zikirden hayırlı) değil?’ dediler. “Hayır, kesilinceye kadar vuruşsa dahi” dedi. 2234
“Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Onları kim ezberlerse cennete girer. Allah tektir, teki sever.”2235 Diğer rivâyet şöyledir: “Gerçekten Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Bir müstesnâ yüz isim! Bunları kim sayarsa cennete girer.” 2236
2228] Buhârî, Deavât 66; Müslim, Zikr 25, hadis no: 2689; Tirmizî, Deavât 140, hadis no: 3595
2229] Ebû Dâvud, İlm 13, hadis no: 3667
2230] K. Sitte, c. 6, s. 520
2231] Müslim, Tahâret 1, hadis no: 223; Tirmizî, Deavât 91, hadis no: 3512; Nesâî, Zekât 1)
2232] Tirmizî, Deavât 6
2233] et-Terğîb 2/395, Taberânî’den
2234] Buhârî, Deavât 5
2235] Müslim, Zikir 5, hadis no: 2677
2236] Müslim, Zikir 6, hadis no: 2677
- 576 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Sübhânallahi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber’ demem, benim için güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha sevgilidir.” 2237
“Bir kimse günde yüz defa, ‘Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke leh, lehu’l-mülkü ve lehu’l-hamdu, ve hüve alâ külli şey’in kadîr (Allah’tan başka ilâh yoktur. O’nun şerîki/ortağı yoktur; mülk O’nundur, hamd de O’na mahsustur. Hem O her şeye kaadirdir)’ derse, o kimse için on köle (âzât etme) dengi sevap olur. Ve kendisine yüz hasene yazılır; yüz günahı da silinir. O gün, akşamlayıncaya kadar şeytandan muhâfaza olur. Onun yaptığından daha faziletli bir işi kimse yapamaz. Meğer ki, onun yaptığından fazla yapsın. Ve bir kimse günde yüz kere ‘Sübhânallahi ve bihamdihî (Allah’ı hamdiyle birlikte tenzih ederim)’ derse; günahları denizin köpüğü kadar bile olsa sâkıt olur.” 2238
“İki kelime vardır ki, dile hafif, mîzanda ağır, Allah’a makbuldürler. (Bunlar:) ‘Sübhânallahi ve bihamdihî, sübhânallahi’l-azîm (Allah’ı hamdiyle birlikte tenzih ederim. Yüce Allah’ı tenzih ederim)’ (kelimeleridir).” 2239
“Sübhânallahi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber (Allah’ı tenzih ederim, hamd Allah’a mahsustur ve Allah’tan başka ilâh yoktur. Allah her şeyden büyüktür)’ demem, benim için, üzerine güneş doğan her şeyden daha makbuldür.” 2240
Mus’ab bin Sa’d (r.a.) anlatıyor: Bana babam rivâyet etti. (Dedi ki: ‘Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanındaydık. “Biriniz her gün bin sevap kazanmaktan âciz midir?” diye sordu: “Yüz kere tesbih eder (Sübhânallah der) ve kendisine bin sevap yazılır. Yahut üzerinden bin günah indirilir” buyurdu. 2241
“Bir kimse her namazın sonunda Allah’a otuz üç defa tesbih, otuz üç defa hamd eder, otuz üç defa da tekbirde bulunursa, bunların toplamı doksan dokuz eder. Yüzün tamamında da: ‘Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke leh, lehu’l-mülkü ve lehu’l-hamdu ve hüve alâ külli şey’in kadîr’ derse, günahları denizin köpüğü kadar bile olsa (yine) affolunur.” 2242
“Allah Teâlâ, kendi yolunda cihada çıkan kimseye, ‘onu sadece Benim yolumda cihad, Bana iman, Benim Rasûllerimi tasdik yola çıkarmıştır’ buyurarak kefil olur. Allah, o kimseyi şehid olursa cennete koymaya, gâzi olursa mânevî ecre ve dünyalık ganimete kavuşmuş olarak evine döndürmeye kefil olmuştur. Muhammed’in canını kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, Allah yolunda açılan bir yara, kıyâmet gününde açıldığı gündeki şekliyle gelir: Rengi kan rengi, kokusu misk kokusudur. Muhammed’in canını kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, eğer müslümanlara zor gelmeseydi, Allah yolunda cihada çıkan hiçbir seriyyenin arkasında asla oturup kalmazdım. Fakat maddî güç bulamıyorum ki onları sevkedeyim; onlar kendileri de bu gücü bulamıyorlar. Benden ayrılıp geride kalmak ise onlara zor geliyor. Muhammed’in canını elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, Allah yolunda cihad edip öldürülmeyi, sonra cihad edip yine öldürülmeyi, sonra tekrar cihad edip tekrar öldürülmeyi çok arzu ederdim.” 2243
2237] Müslim, Zikir 10
2238] Müslim, Zikir, 28, hadis no: 2691
2239] Müslim, Zikir 31, hadis no: 2694
2240] Müslim, Zikir 32, hadis no: 2695
2241] Müslim, Zikir 37, hadis no: 2698; Buhârî Deavât, Bed’ul-Halk; Tirmizî Deavât; İbn Mâce, Sevâbu’t-Tesbîh
2242] Müslim, Mesâcid, 146, hadis no: 597
2243] Müslim, İmâre 103; Buhârî, Cihad 7 (Hadisin bir bölümü); Nesâî, İman 24
ALLAH (C. C.)
- 577 -
“Allah yolunda yaralanan bir kimse, kıyâmet gününde yarasından kan akarak Allah’ın huzuruna gelir. Renk, kan rengi; koku ise misk kokusudur.” 2244
“Müslümanlardan bir şahıs, deve sağılacak kadar bir süre Allah yolunda cihad ederse, cennet onun hakkı olur. Allah yolunda yaralanan veya bir sıkıntıya düşen kimse, kıyâmet gününde yaralandığı gün gibi kanlar içinde Allah’ın huzuruna gelir. Kanının rengi zâferân gibi kıpkırmızı, kokusu da misk kokusu gibidir.” 2245
“Cennet kapıları, şüphesiz kılıçların gölgeleri altındadır.” Rasûlullah’ın bu sözünü duyan bir mücâhid, kılıcının kınını kırıp attı. Sonra elinde kılıcıyla düşmanın üzerine yürüdü ve ölünceye kadar düşmanla savaştı. 2246
“Kim Allah’ın adını, hükmünü yüceltmek, her şeyin üstüne çıkarmak için savaşırsa, o Allah yolundadır.” 2247
“İnnallahe cemîlun yuhıbbu’l-cemâl -Allah güzeldir, güzeli sever-.” 2248
Ebû Rezîn el-Akîl, kendisine: “Ey Allah’ın elçisi, iman nedir?” diye sorunca: “Allah ve Rasûlünün, sana, her şeyden daha sevgili olmasıdır.” 2249 buyurmuştur.
“Hiçbiriniz, Allah ve Rasûlü, kendisine her şeyden daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.” 2250
“İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.” 2251
“Allah bir kulu sevince, Cebrâil’i çağırıp: ‘Ben falanı sevdim, sen de sev!” der. Cebrâil de onu sever. Sonra onun için yer (halkın)da kabul konulur (insanlar da onu severler).” 2252
“Kişi, Allah ve Rasûlünü, o ikisi dışında kalan her şeyden daha çok sevmedikçe imanın tadını bulamaz.” 2253
“Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.” 2254
“...Allah sizin sûret ve kalıplarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar...” 2255
“(Ancak) Allah için seven, Allah için buğz eden/nefret duyan, Allah için veren ve Allah
2244] Buhârî, Cihad 10, Zebâih 31; Müslim, İmâre 105; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad21; Nesâî, Cihad 27
2245] Ebû Dâvud, Cihad 40; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 21; Nesâî, Cihad 25
2246] Müslim, İmâre 146; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 23
2247] Buhârî, İlim 45, 1/42, Cihad 15, 4/24; Müslim, İmâre 149-150, hadis no: 1904, 3/1512; İbn Mâce, Cihad 13, hadis no: 2783, 1/931; Ahmed bin Hanbel, 4/392, 397, 402, 405, 417
2248] Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10; Ahmed bin Hanbel, IV/133, 134, 151
2249] Ahmed bin Hanbel, IV/11
2250] Nesâî, İman 2-4; İbn Mâce, Fiten 23; Ahmed bin Hanbel, IV/11
2251] Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr
2252] Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6, Edeb 41, Tevhid 33; Müslim, Birr 157; Tirmizî, Tefsîru Sûre 19; Muvattâ, Şi’r 15; Ahmed bin Hanbel, II/267, 341, 413
2253] Buhârî, İman 9; Müslim, İman 67; Tirmizî, İman 10
2254] Ebû Dâvud, 3, hadis no: 4599
2255] Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34; Ebû Dâvud, Edeb 40; Tirmizî, Birr 18
- 578 -
KUR’AN KAVRAMLARI
için sıkılık yapıp vermezlik yapan kişi imanını kemâle erdirmiş, olgunlaştırmıştır.” 2256
“Allah’ım, Seni sevmeyi ve Seni seveni sevmeyi ve Senin sevgine beni yaklaştıracak şeyi sevmeyi bana nasip et ve Senin sevgini bana kendimden, âilemden ve (sıcak ve harâretli günde) soğuk sudan bana daha sevimli kıl.” 2257
Ebû Rezîn el-Akîl, kendisine: “Ey Allah’ın elçisi, iman nedir?” diye sorunca, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle cevap vermiştir: “Allah ve Rasûlünün, sana, her şeyden daha sevgili olmasıdır.” 2258
“Hiçbiriniz, Allah ve Rasûlü, kendisine her şeyden daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.” 2259
“İnnallahe cemîlun yuhıbbu’l-cemâl -Allah güzeldir, güzeli sever-.” 2260
“İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.” 2261
“Allah bir kulu sevince, Cebrâil’i çağırıp: ‘Ben falanı sevdim, sen de sev!” der. Cebrâil de onu sever. Sonra onun için yer (halkın)da kabul konulur (insanlar da onu severler).” 2262
“Allah, bir kulu sevdiğinde, o kulu meleklere de insanlara da sevdirir. Bir kula buğzedince de meleklere ve insanlara da o kula karşı buğzettirir.” 2263
“Kim Allah için tevâzu ederse Allah onu yükseltir. Kim de kibirlenirse Allah onu alçaltır. Kim Allah’ı çok zikreder/anarsa, Allah onu sever.” 2264
“Kulum Bana, en çok, farz ibâdetlerle yaklaşır. Kulum, nâfile ibâdetlerle de Bana yaklaşmağa devam eder. O kadar yaklaşır ki onun işiten kulağı Ben olurum, Benimle işitir. Gören gözü Ben olurum, o Benimle görür. Tutan eli Ben olurum, o Benimle tutar. Yürüdüğü ayağı Ben olurum, o Benimle yürür.” 2265
“Allah bir kulunu sevdimi onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olur. Bu kul Allah’tan bir şey dilese dileği kabul edilir. Allah’a sığındığında da Allah onu korur. Allah, velîsine düşman olan kimselere harb ilân eder.” 2266
“Onlar (Allah’ın velîleri) öyle kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah hatırlanır, zikredilir.” 2267
“Kim, insanların kızması pahasına Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı ederse Allah o kimseyi insanların nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gadabına rağmen insanları râzı
2256] Et-Tâc, c. 5, s. 78
2257] Tirmizî, Deavât 72, 73
2258] Ahmed bin Hanbel, IV/11
2259] Nesâî, İman 2-4; İbn Mâce, Fiten 23; Ahmed bin Hanbel, IV/11
2260] Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10; Ahmed bin Hanbel, IV/133, 134, 151
2261] Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr
2262] Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6, Edeb 41, Tevhid 33; Müslim, Birr 157; Tirmizî, Tefsîru Sûre 19; Muvattâ, Şi’r 15; Ahmed bin Hanbel, II/267, 341, 413
2263] Buhârî, Tevhid 33, Edeb 41; Müslim, Birr 157
2264] İbn Mâce, Zühd 16
2265] Buhârî, Rikak 38; Ahmed bin Hanbel, VI/256
2266] Buhârî, Rekaik 38; İbn Mâce, Fiten 16
2267] Dürrü’l Mensur, 4/370; naklen Elmalılı, 4/495
ALLAH (C. C.)
- 579 -
ederse, artık onu Allah’ın azâbından hiçbir şekilde kurtarmak mümkün olmaz.” 2268
“Aziz ve celil olan Allah Teâlâ, kıyâmet gününde şöyle diyecek; ‘Benim celalım adına birbirlerini sevenler nerede? Gölgemden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı şu günde onları gölgemde gölgelendireyim.” 2269
“Allah Teâlâ buyuruyor ki: ‘Benim celalım adına birbirini sevenler var ya! Onlar için orada öyle minberler vardır ki, peygamberler ve şehidler bile onlara gıpta ederler.” 2270
“Allah’ın kulları arasında bir grup var ki, onlar ne peygamberlerdir, ne şehidlerdir. Üstelik kıyâmet günü Allah indindeki makamlarının yüceliği sebebiyle peygamberler ve şehidler onlara gıpta ederler.” Orada bulunanlar sordu: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, onlar kimdir, bize haber verir misin?’ “Onlar, aralarında kan bağı ve dünya menfaati için birbirlerine bağlı olmadıkları halde, Allah’ın nûru (Kur’an) adına birbirlerini sevenlerdir. Allah’a yemin ederim ki, kesinlikle onların yüzleri nurdur. Onlar bir nur üzeredirler. Halk korkarken onlar korkmazlar; insanlar üzülürken onlar üzülmezler.” Ardından da şu âyeti okudu: “İyi bilin ki, Allah’ın velîlerine/dostlarına korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” 2271
“İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’ deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar müstesna; iç yüzlerinin muhasebesi ise Allah’a aittir.” 2272
Abdullah bin Mes’ûd dedi ki: “Rasûlullah (s.a.s.) bize karşı yaptığı bir konuşmasında dedi ki: “Kendisinden başka ilâh olmayan (Allah) hakkı için söylüyorum: Allah’tan başka hiçbir ilâh bulunmadığına, benim de Allah’ın peygamberi olduğuma şehâdet eden bir kimsenin kanı ancak şu üç şeyden biri dolayısıyla helâl olur: İslâm’ı terkedip İslâm cemaatinden ayrılan, evli olduğu halde zinâ eden ve birisini öldürdüğü için (kısas cezâsı olarak) öldürülmesi gereken.” 2273
“…Her kim ‘Lâ ilâhe illâllah’ der ve Allah’tan başka tapınılan şeyleri reddederse, onun malına ve canına haksız yere dokunmak haram olur. Hesabı Allah’a kalmıştır.” 2274
“Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun Rasûlü olduğuna şehâdet eden kimseye Allah ateşi haram kılmıştır.” 2275
Ebû Zer (r.a.)’in rivâyet ettiğine göre Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Cebrail (a.s.) bana gelerek; ‘Ümmetinden kim Allah’a herhangi bir şeyi şirk koşmadan ölürse cennete girer müjdesini verdi.” Ben, (hayretle) zina ve hırsızlık yapsa da mı? diye sordum. “Evet, hırsızlık etse de, zina yapsa da” cevabını verdi. Ben tekrar: ‘Yani hırsızlık etse, zina yapsa da ha?’ dedim. “Evet, bunları yapsa da (Cennete girecektir)” buyurdu. Ben aynı soruyu dördüncü defa sorunca; “Ebû Zerr’in burnu kırılsa
2268] Tirmizî, Zühd 64
2269] Müslim, Birr 37, hadis no: 2566
2270] Tirmizî, Zühd 53, hadis no: 2391; Kütüb-i Sitte Terc. 10/139
2271] 10/Yûnus, 62; Ebû Dâvud, Büyû’ 78, hadis no: 3527; Kütüb-i Sitte Terc. 10/142
2272] Buhâri, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104; Tirmizî, Tefsir 78; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
2273] Müslim, Kasâme 25-26; Ebû Dâvud, Hudûd 1; Nesâî, Tahrîmu’d-Dem’ 5, 14; İbn Mâce, Hudûd 1
2274] Müslim, İman 35, hadis no: 21, 1/52
2275] Buhârî, İlim, 49
- 580 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(patlasa) da Cennete girecektir” buyurdu. 2276
“Allah’a inanıp, O’na hiç bir şeyi ortak koşmayan Cennet’e girmiştir. Allah’a inanıp da, O’na şirk koşan ise Cehenneme girmiştir.” 2277
“Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 2278
Ru’yetullah; Allah’ın Görülmesi
Kur’ân âyetlerinin ve Hz. Peygamberden rivâyet edilen bir kısım hadislerin delaletiyle Yüce Allah’ın kıyamet günü mü’minler tarafından görülmesi meselesi. Birçok konuda olduğu gibi, meseleye farklı boyutlarda bakılmasının bir sonucu olarak, bu konuda da İslâm ekolleri arasında farklı görüşler belirtilmiştir. Bazı bilginler ve ekoller rü’yetin mümkün olamayacağını ileri sürerek, Allah’ın görülmesi inancına İslâm dışı bir hüviyet kazandırırken, bazı fırkalar da mümkün olacağını kabul ve ileri sürmekle kalmayıp, bir ifrat ve tefrit örneği sergileyerek, Yüce Allah’a cisim isnad etme yolunu tutmuşlardır. Ehl-i Sünnet ekolü ise, geneldeki tutumunu devam ettirip, orta yolu takip ederek, Yüce Allah’ın âhirette mü’minler tarafından görülebileceğini, ancak bunun keyfiyetinin bilinemeyeceğini kabul etmiştir.
“Rü’yet” kelimesi, Arapça’da (ra-e-ye)kökünden gelen bir mastardır. Bu kelimeye ise, sözlüklerde çeşitli anlamlar verilmektedir. Bunlar arasında görmek, bakmak, inanmak, bilmek, sanmak, sonunu düşünmek, tefekkür etmek, planlamak ve rüya görmek anlamları sayılabilir. Bu fiilin bu kadar çeşitli anlamlara gelmesi, elbette Arapça’daki kurallara bağlı olarak bazı hal ve durumlara göre olacaktır ve öyle de olmaktadır. Bu anlamlar fiilin beraberinde kullanıldığı harfi cerlere göre söz konusu olmaktadır ki, bunun Kur’ân-ı Kerim’de çeşitli örnekleri mevcuttur. Bu kadar geniş bir anlam grubu ifade etmesine rağmen, bu fiilin anlamının genelde görmek olarak ele alındığı görülmektedir. Bu da, fiilin genel yapısının bu minval üzere olduğunun bir göstergesidir.
Terminolojik olarak, bir başka ifadeyle ıstılah bakımından rü’yet denilince, İslâmî literatürde: Yüce Allah’ın mü’minler tarafından Cennet’te görülmesi meselesi akla gelmektedir. Bu mesele Kelam ilminde üzerinde en çok tartışılan konulardan birisi haline gelmiştir. Bazı Kelam kitapları, bu konuyu Allah’ın zatına ait bir mesele olarak kabul edip onu Allah’ın zatı ile ilgili meseleler başlığında incelemişler,2279 bazıları ise Allah hakkında câiz olan ve olmayan hususlar bahsinde ele almışlardır. 2280
Rü’yet meselesi genel olarak iki noktada ele alınmaktadır. Birincisi, rüyetin, dünyada cevazı meselesi: İkincisi ise, rüyetin âhirette vücûbu meselesidir. Bunlardan birincisine, daha çok bir takım aklî izahlar delil olarak kullanılmakta
2276] Müslim, İman 153-154, hadis no: 94, 1/94-95; Tirmizî, İman 18, hadis no: 2644, 5/27; Buhârî, Tevhid 33; K. Sitte, 2/205
2277] Müslim, İmân, 152
2278] İbn Mâce, hadis no: 4205
2279] Gazali, el-İktisad fil-İtikad, s. 41-48
2280] Âmidî, Gâyetül-Meramı fî İlmi’l Kelâm, s. 159-179
ALLAH (C. C.)
- 581 -
olup, Kur’ân’dan ise, el-A’raf sûresi,143. âyet delil olarak getirilmektedir. İkincisi, yani âhirette vücûbu hususuna ise, hem Kur’ân’dan hem de hadislerden birçok delil ileri sürülmektedir. Ancak burada özellikle bu konuya has bir durum vardır ki, o da hem rü’yetin imkanını hem de mümkün olmayacağını ileri sürenlerce aynı âyetlerin delil olarak kullanılmış olmasıdır. Söz konusu olan nokta, sözü geçen âyetlerin çeşitli yönlerden tevil edilmesi ve farklı şekillerde anlaşılmasıdır. Bu da bize İslâm dininde esas olan meseleler ile, esasa dahil olmayan meselelerdeki farklılığı ortaya koymaktadır. Zira, rü’yet meselesinde, imkanını veya mümkün olmadığını ileri sürenlerden hiç birisi, İslâm dinine göre, tekfir edilemez. Çünkü bu konu dinin özünden telakki edilmeyen bir husus olup, yorum ve anlayışa, temel kabul edilen prensiplere göre farklı anlaşılabilen meselelerdendir. Bu bakımdan her iki grup da aynı âyetleri delil olarak kullanmışlardır. Eğer böyle değil de, İslâmın temel meselelerden birisi olmuş olsaydı, bu derece bir serbestlik ve hoş görünün olması düşünülemez ve aynı âyetlerin her iki grup tarafından kullanılması mümkün olamazdı.
Rü’yetin Dünyadaki Cevazı; Bu hususta daha çok aklî delillerin kullanıldığını biliyoruz. Bunlara göre: Rü’yetullah aklen câizdir. Akıl, arızî sebeplerden uzak olarak, kendi halinde bırakılırsa, rü’yetin imkansızlığına değil, imkanına, yani olabileceğine hükmeder. Çünkü görülme özelliği, var olan şeylerin ortak özelliklerindendir. İnsan fıtrî olarak da arzu ettiği, hem de iştiyakla arzu ettiği yüce yaratıcısını görmek ister ve bunun arzusuyla hayatını sürdürür. Öyle ise isbat zarureti görülebilir iddiası için değil; görülmez iddiası için söz konusu olur. Öte yandan Yüce Allah’ın görülüp görülmeyeceğinin tartışılması da bir bakıma O’nun görülmesinin bir başka yönden ispatına esas teşkil etmektedir.
Rü’yetin aklen cevazı ile ilgili olarak “vücûd delili” ismi verilen bir başka delil vardır ki, bunu şöyle açıklamak mümkündür: İnsan, kâinattaki varlıkları göz ile görmekte ve aradaki farkları yine göz ile ayırd etmektedir. Mesela insan ile at, beyaz ile siyah göz ile farkedilmektedir. Buradan şu noktaya gelinebilir: Rü’yetin sıhhati için ortak bir illet lazımdır ki; bu da ya vücûd ya hudûs ya da imkan olmalıdır. Bir dördüncü illeti düşünemeyiz. Bu ortak illet olmadan; cevher, cevher olduğu için, araz da araz olduğu için görülür diye bir sonuca ulaşamayız. Zira muhtelif illetler ile rü’yetin sıhhati ortaya konulamaz.
Bu üç illetten hangisinin ortak illet olabileceğine gelince; İnce hudus illetini ele alırsak; hudus, öncesinin sonsuz yokluk olmasının kabul edilmesine rağmen yine de vücûddan ibarettir. Âdem, yani yokluk da, illetten bir cüz olamaz. Hem de hudus, yokluktan varlığa geçiştir, oluştur. Yani varlığa geçişte yine varlığa, bir başka ifadeyle vücuda muhtaçtır. Dolayısıyla söz konusu ortak illet, hudûs olamaz.
İmkâna gelince; imkanın varlığa da, yokluğa da şumûlü vardır. Yokluk ise görülemez. Yokluğa, yani görülmemeye şümulü olan imkanın ise ortak illet olması düşünülemez. Zira, imkanda yokluğun ve varlığın eşit derecede bulunması söz konusudur.
Hudûs ve imkânın her ikisinde de yokluğun düşünülmesi söz konusudur. Yokluğun ise görülemeyeceği açıkça bilindiğine göre, ne hudûs ne de imkan ortak illet olamaz.
- 582 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Geriye, vücûd illeti kalmaktadır ki, duyular aleminde görme hadisesinin mümkün oluşu başka şeyden değil, doğrudan doğruya sadece “var olmak”tan doğmuştur. Yüce Allah da, var olduğuna ve bunda şüphe söz konusu olmadığına göre, Yüce Allah görülecektir. O’nun görülmesi mümkündür. Öte yandan var olan şey hakkında onun görülüp görülmeyeceği tartışması yapılır. Olmayan şey hakkında bu yapılmaz. Eğer tartışma yapılıyorsa bu bir bakıma o şeyin görülme özelliğine delalet eder. 2281
Burada şunu da söylemek yerinde olacaktır: Burada esas tartışma konusu olan husus, Yüce Allah’ın görülebilme imkanıdır. Yani O’nun, görülme özelliğine sahip olması meselesidir. Yoksa bu dünyada ve dünyevi gözle mutlaka görüleceği iddiası değildir. Tartışma dünyada câiziyyet konusu üzerinedir; yoksa âhiretteki vucubiyyet konusu üzerine değildir. Bu noktanın özellikle belirtilmesi ve bilinmesi gereklidir.
Rü’yetin dünyadaki cevazı ile ilgili olarak delil getirilen el-A’râf sûresindeki âyeti ele alalım: Bu âyet, Hz. Mûsâ’nın Yüce Allah’tan rüyet talebinde bulunması hususunu ifade etmektedir ki, âyetin metni şöyledir: “Mûsâ, tayin ettiğimiz zaman için gelip de, Rabbi onunla konuştuğu zaman, dedi ki; “Rabbim bana (kendini) göster, sana bakayım”. Allah, (ona şöyle) dedi; “Beni göremezsin, fakat (şu) dağa bak; eğer yerinde durursa beni göreceksin.” Rabbi dağa tecelli edince, onu un ufak etti. Mûsâ da baygın düştü. Kendine geldiği zaman şöyle dedi; “Ya Rabbi! Seni tenzih ederim, sana tevbe ederim; ben mü’minlerin ilkiyim.” 2282
Bu âyet, rü’yetin ispatı ve nefyi yani mümkün olup olmayacağı açısından iki yönde ele alınmaktadır.
Birinci Yön: Hz. Mûsâ’nın, rü’yet isteğinde bulunması ve bu konudaki tartışmaları kapsamaktadır. Hz. Mûsâ’nın Yüce Allah’tan, O’nu görmeyi istemesi, O’nun görülebileceğine delildir. Zira açıkça “Rabbim bana kendini göster. Sana bakayım” demiştir. Eğer, rüyet mümkün olmasaydı, Hz. Mûsâ, mümkün olmayan ve Allah üzerine câiz bulunmayan bir şeyi istemek durumuna düşmüş olurdu ki, Allah için mümkün olmayan bir şeyi istemek, bir peygamber için doğru olmayan bir harekettir.
Burada Hz. Mûsâ’nın bu isteğini aynı zamanda iki ihtimal dahilinde düşünmek mümkündür; 1. İhtimal: Hz. Mûsânın, Yüce Allah’ın görülmesinin imkansız olduğunu bilerek böyle bir istekte bulunmuş olması ihtimalidir ki, bu ihtimal, Hz. Mûsâ’nın bir peygamber olması ve tevhid konusunda cahil olmasının imkansız bulunması hasebiyle son derece zayıf bir ihtimaldir. 2. İhtimal: Hz. Mûsâ’nın, rü’yetin mümkün olup olmadığını bilerek böyle bir istekte bulunmuş olmasıdır. Bu da iki şekilde mümkün olabilir:
a) Hz. Mûsâ, rü’yetin mümkün olmadığını bildiği halde böyle bir istekte bulunmuştur, denilebilir ki; bunu söylemek biraz önce sözü edildiği gibi bir peygamber için düşünülemez. Öte yandan Kur’ân’da Allah’ın kanunlarına aykırı isteklerde bulunan bazı peygamberlerin Allah tarafından nasıl serzenişe maruz bırakıldıklarını gösteren âyetler vardır. Mesela, Hz. Nuh’un tufana kapılan
2281] Bu delilin geniş tartışması için Bk. Sırrı Paşa, Nakdul-Kelam fî Akaidil-İslâm, İstanbul 1324, s. 147 vd.
2282] 7/A’râf, 143
ALLAH (C. C.)
- 583 -
oğlunu kurtarmak istemesi ile, Hz. Âdem ile Havva’nın yasak ağacın meyvelerini yemek istemeleri üzerine Yüce Allah’ın onlara ikazda bulunup dikkatlerini çekmesi ve serzenişte bulunması bu hususa örnek teşkil eder. Burada yani Hz. Mûsâ’nın isteğinde ise, böyle bir durum söz konusu değildir. Zira, Hz. Mûsâ’nın rüyet isteği karşısında, Yüce Allah, Hz. Mûsâ’ya itab etmemiş, Hz. Nuh’a dediği gibi “Böyle bir şeyi benden isteme! Sana öğüt veriyorum, Cahillerden olma” dememiştir.
b) Hz. Mûsâ rü’yetin mümkün olduğunu bilerek böyle bir istekte bulunmuştur. Zira biraz evvel sözü geçtiği üzere, Yüce Allah Hz. Mûsâ’ya Hz. Nuh ve Hz. Âdem’e olduğu şekilde cevaplandırmayıp onlara olduğu gibi bir itabla karşılık vermemiştir. Bu da bize Hz. Mûsâ’nın rü’yetin mümkün olduğunu bilerek böyle bir istekte bulunmuş olduğu kanaatını oluşturur ki; bu taleb, rü’yetin imkanı ile ilgili önemli bir delildir.
İkinci Yön: Rü’yetin, dağın istikrarına taalluk edilmesi hususu ve bununla ilgili tartışmaları içine almaktadır. Yüce Allah biraz önce sözü geçtiği üzere, Hz. Nuh hadisesinde olduğu gibi Hz. Mûsâ’yı bu isteğinden dolayı suçlamamış ve “Beni göremeyeceksin fakat şu dağa bak. Eğer yerinde durursa beni görürsün” demiştir. İşte bu ifade tarzı bir diğer yönden rü’yet için delil teşkil eder.
Şimdi bu ifade üzerinde durursak; Cenâb-ı Hakk’ın verdiği cevap dikkat çekicidir. Şöyle ki; eğer Allah Teâlâ’nın görülmesi muhal olsaydı, Arap lugatine göre, “Seni göreyim” isteğine karşılık verilmesi gereken cevap, kısaca, “Ben görünmem” olurdu. Veya da “Benim görünmem câiz ve mümkün değildir”, “Benim için câiz olmayan şeyi nasıl taleb ediyorsun?”, ya da, görünmeyen bir şeyin haberi için kullanıldığı üzere “Ben görünücü değilim” cevabı verilebilirdi. O halde, buradan anlaşılmıştır ki, buradaki nefy, işin bizzat kendisinde değil, bilakis talebin ve bu işi isteyenin halindeki noksanlıktadır. İsteyenin halinin nefyi söz konusudur.2283 Nitekim, Yüce Allah, dağa tecelli ettiği zaman dağ bile o haliyle tahammül edememiş ve paramparça olmuştur.
Rü’yet, genel anlamda nefyedilmiş olsaydı, böyle cevap verilmezdi. Zira, elinde bir taş tutan kimseye, birisi, “Şu taşı ver de yiyeyim” dese, buna verilecek cevap, “Bu taş yenmez”dir. Yoksa, burada dağın istikrarına taalluk edildiği gibi, “bu taşı filan kimse yerse, sen de yersin” veya “bu taşı yeme” olmazdı. Çünkü, taş zaten yenilmez.
Rü’yetin dağın istikrarına taalluk edilmesi de, bir başka yönden rü’yetin ispatı için bir delil olmaktadır. Şöyle ki; dağın yerinde durması, mümkün olan bir iştir ve nitekim dağa tecelli edilmeden öncede dağ yerinde duruyordu. Dağın yerinde durması da durmaması da mümkündür. Bu konuda bir mantık kuralı vardır ki, o da “Olması mümkün ve câiz olan şeye taalluk edilen her iş her şey mümkündür”. İşte burada da mümkün olan bir işe taalluk söz konusudur. Böyle olmayıp da mümkün olmayan bir işe, mesela, “Balık kavağa çıkarsa bu iş olur” gibi veya Kur’ân’da bir başka yerde geçtiği üzere. “Deve iğnenin deliğinden geçerse bu iş olur” gibi2284 bir taalluk olmuş olsaydı, o zaman durum farklı olabilirdi. Burada ise, mümkün ve câiz olan bir şeye taalluk edilmiştir. O halde bu iş, yani
2283] Cevheretü’t-Tevhid, s. 186; Ruhul-Beyân, III, 232-33
2284] 7/A’râf, 40
- 584 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rü’yet mümkün ve câizdir.
Burada sayılan ve benzeri açıklamalarla, rü’yetin dünyada câiz olabileceği kanaatına varılmıştır. Burada unutulmaması gereken önemli nokta rü’yet ile ilgili tartışmanın câiziyyet noktasında olduğu, yani işin mümkün olup olmaması meselesidir. Yoksa bu hâlimizle mutlak sûrette görüleceği iddiası değildir. Böyle bir iddiada bulunabilmek için çok kuvvetli kesin deliller olması gerekir ki; yukarıda görüleceği üzere, ileri sürülen âyetlerle ilgili istidlal farklı izahlara dayanmakta olup, aynı âyet her iki farklı görüşte olanlar tarafından kullanılmaktadır. Ulaşılan netice farklı izahlara göre şekil kazanmaktadır.
Rü’yetin Âhiretteki Vücûbu: Rü’yetin âhiretteki vücûbu ile ilgili olarak bazı âyetler delil olarak kullanılmaktadır. Burada özellikle âhiretteki vücûbiyyetin söz konusu edilmesi, bu âyetlerde, âhiret halinden ve Cennet’ten söz edilmesinden dolayıdır: Cenâb-ı Allah şöyle buyurur: “O gün yüzler vardır, Rablerine bakıp parıldayan.” 2285
Rü’yetin âhirette vücûbu ile ilgili olarak, Ehl-i Sünnet nazarında en kuvvetli delillerden birisi bu âyettir. Âyetin öncesine dikkatle bakıldığında; âyetin içinde bulunduğu sûrenin isminin bile, âhiret ahvalinden bahsedildiğine işaret ettiği görülecektir. Zira, sûrenin ismi “Kıyame sûresi”dir. Sûrenin başında kıyamet ahvalinden bahsedilmekte ve bu âyetten bir iki âyet öncesine kadar, müşriklerin acıklı hallerinden söz edilirken, sıra mü’minlere gelmekte ve Cennet ahvaline geçilmekte; o arada da, rü’yet ile ilgili bu âyetin zikri geçmekte ve o gün mü’minlerin büyük bir neşe ve sürur içinde oldukları ifade edilmektedir. Dolayısıyla açık ve net bir şekilde rü’yetin vukuu ifade edilmektedir.
Âyet üzerindeki tartışma ve mütalaalara gelince; özetle şunları söylemek mümkündür: Rü’yetin câiz olmadığını ileri sürenlerce -ki, bunların öncülüğünü Mutezile fırkası yapmaktadır- bu âyette geçen “nazar” kelimesinin, görmek anlamında değil, “bekleme” anlamında alınması gerektiğini, bunun Kur’ân’da birçok örneklerinin bulunduğunu söylemektedirler.
Ehl-i Sünnet ise, “nazar” kelimesinin Kur’ân’da sadece beklemek değil, daha birçok anlamlarda kullanıldığını; bunlar arasında ummak, şefkat etmek, ibret almak, düşünmek, hüküm vermek gibi anlamların bulunduğunu da söylemektedir. Ancak, bu âyette zikri geçen “nazar” kelimesinin bir özelliği bulunduğunu zira burada bu kelimeyle birlikte, aynı cümle içinde hem (ilâ) harfi cerinin bulunduğunu, hem de insan yüzü anlamına gelen (ve-ce-he) kelimesinin bir arada bulunduğunu, bunun ise, bütün dilcilerin ittifakıyla, mutlaka (ra-e-ye) yani “görmek” anlamına geldiğini ifade etmektedir ki, bu gerçekten ittifakla kabul edilen bir husustur. Bu ittifaktan dolayıdır ki, rü’yetin nefyini avunan Mûtezile fırkası burada zikri geçen (ilâ) harfi cerinin, harfi cer olmayıp, “nimet” anlamında bir kelime olduğunu ifade etmiştir. Zira, onlar da bu ittifakın olduğunda hem fikirdirler. Öte yandan mantıkî bütünlük açısından da, gerek beklemek ve gerekse şefkat göstermek gibi anlamların burada kullanılması mümkün değildir. Zira Cennet bir bekleme yeri değil, mükafatların verildiği nimet yeridir. Ayrıca, beklemekte bir bıkkınlık ve sıkıntı vardır. Oysa Cennet’te böyle şeylerin olması düşünülemez bile. İbaredeki kullanılış açısından da, şefkat anlamının olması
2285] 75/Kıyâme, 22-23
ALLAH (C. C.)
- 585 -
mümkün değildir. Zira, ibarenin akışına göre kulların Yüce Allah’a şefkat göstermesi gerekir, gibi bir anlam çıkmış olacaktır ki; bu, düşünülmesi bile mümkün olmayan bir ihtimaldir.
Netice itibarıyla, bu âyetin delâletiyle, rü’yet, âhirette vacibtir ve mü’minler Yüce Allah’ı keyfiyeti belli olmayacak bir şekilde göreceklerdir. Keyfiyeti belli olmayacak şekilde diyoruz; zira âhiret aleminde söz konusu olacak şeyler hakkında keyfiyet belirtmek, şekli ve durumu şöyle veya böyle olacaktır demek mümkün değildir. Sevgili Peygamberimiz, Cennet ile ilgili bir sözlerinde “Cennette gözlerin görmediği, kulakların işitmediği nimetler vardır” buyurmuşlardır. Şu ana kadar gözlerin görmeyip, kulakların işitmediği bir şey hakkında her hangi bir tavsifde, vasıflandırmada bulunmak doğru değildir. Yapılan zannî bir tahminden öteye geçmez.
Rü’yetin mümkün olup olmadığı hususunda kullanılan bir başka âyet ise el-Enâm sûresindeki âyettir: “Gözler O’nu idrâk edemez. O bütün gözleri idrâk eder.”2286 Bu âyet-i kerime de diğer âyetler gibi hem ehl-i Sünnet hem de Mutezile tarafından kuvvetli bir delil olarak ileri sürülmüştür. Tartışma esas itibariyle daha çok, âyette geçen “idrak” kelimesinin değişik manalara gelmesinden kaynaklanmaktadır. Şöyle ki; idrak, mahdut olan bir şeyi ihata etmek, demektir. Mahdut ise, hududu ve nihâyeti olan bir şeydir ki, idrak o hududla vukû bulur. Renk, tad, zevk ve koku gibi şeyler de böyledir. Her birinin kendine has yönü ve hududû vardır. Onları idrak etmek, ancak bununla mümkün olabilmektedir. Kısacası idrak, bir şeyin hududunu; rü’yet ise, genelde görmektir. Buradan anlaşılıyor ki, idrak ile rü’yet aynı şey değildir. İdrak hususi, rü’yet ise umumidir.
Fahreddin Razi, idrak ile rü’yet ilişkisi ve farkını şöyle izah etmektedir; Rü’yet ikiye ayrılır: Birincisi: Sınırları ve sonu olan bir şey, bu sınırlar ve son ile görüldüğü zaman, o şeyin görülmesi, idrak ile ifade edilebilir. Bu takdirde rü’yet ile aralarında bir fark olmayabilir. İkincisi ise; hududsuz ve nihâyetsiz olan bir şeyin görülmesidir ki; onun idrak edilmiş olduğu anlamına gelmez. Buna göre, rü’yetin bazen idrakle birlikte, bazen de idrakten ayrı olarak meydana geldiğini söylemek mümkündür.
Şimdi her iki halde de “rü’yet” kelimesinin kullanılması mümkün olsa ve mesela “falan şeyi gördüm” denilmek sûretiyle, hem mücerred rü’yet, hem de idrakle birlikte rü’yet kastedilmiş olsa bile; idrak kelimesinin kullanılması ve mesela, “falan şeyi idrak ettim” denilmesi, idrak etmeksizin mücerred rü’yetin kastedilmiş olduğuna delalet etmez.
Bundan da anlıyoruz ki; rü’yet genel, idrak ise özeldir. Bu bakımdan özel olan bir şeyin ispatı, genel olanın ispatını gerektirmiş olsa da özel olanın olumsuz kılınması, genel olanın olumsuz olmasını gerektirmez. Her idrak rü’yettir, fakat her rü’yet idrak değildir.
Bu açıklamalar ışığında sözü geçen âyete bakacak olursak; Yüce Allah bu âyette id’raki nefyetmiş olsa bile, onun nefyi, rü’yetin nefyini gerektirmez. Bu âyette Yüce Allah, kendisinin yön ve hududu olmadığını, bu bakımdan da gözlerin O’nu görse bile idrak edemeyeceğini bildirmiştir. Görmek idrak, etmek demek değildir. Zira, idrak etseydik, Yüce Allah sınırlı bir varlık olmuş olurdu ki, bu
2286] 6/En’âm, 103
- 586 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yüce Allah için düşünülemez. O, hududu ve sınırı olmayan, düşündüklerimizin de ötesinde olandır. Bu duruma göre, âyetin mânâsı şöyle ifade edilebilir: “Gözler Allah Teâlâ’nın hakikatını ihata edemezler. O ise bütün gözleri görür ve ihata eder”.
Âyetin delil olarak ele alındığı bir başka yön de; Yüce Allah’ın burada kendisini methetmesi yönüdür. Bu konuda hemen hemen bir ittifak söz konusudur. Şâyet, rü’yet mümkün olmasaydı, tıpkı, görülmesi imkansız olduğu işin, görülmemesi övgü konusu olmayan “yokluk” gibi, “Gözler O’nu idrak edemez” sözüyle bir medh söz konusu olamazdı. Bir şeyin görülmesi mümkün olur da, büyüklükte tek ve eşsiz olduğu için, şartlar müsait olmadığı için görülmez ise, o zaman bir medh söz konusu olur. Yoksa şâyet görülmesi mümkün değil ise nasıl bir medh söz konusu olacaktır? Zaten görülmesi o anlayışa göre mümkün değildir.
Bu âyette O’nun görülür olduğu ortaya konulmuş, fakat aynı zamanda O’nu görecek olan gözlerin de, bu dünya hali ile görmekten aciz olduklarına işaret edilmiştir. Gözleri, kendisini görmekten aciz bırakan da kendisidir. İşte, medhe ve övgüye layık olan da bu noktadır. Buna göre, gözlerin O’nu görmekten aciz kalması, O’nun görülmez olmasını gerektirmez. Fakat O’nun görülür olduğu halde, gözlerin O’nu görmemesi, kudret ve azametine layık bir iftihar ve öğünme vesilesi olur. Gözleri bu haliyle görmekten aciz bırakan O’dur. Fakat dilediği anda, onları acizlikten kurtaracak ve onlara görme gücünü verecek olan yine kendisi olacaktır ki; bu, âhirette vukû bulacaktır. Mü’minler için de en büyük nimet mesabesinde olacaktır.
Rü’yet ile ilgili olarak delil getirilen diğer bir âyet de Yûus sûresindeki âyettir: “İyi davrananlar için Cennet ve nimetleri ve (bir de) ziyâde vardır.”2287 Bu âyetin rü’yete delaleti, âyetin içinde yer alan “ziyade” kelimesinin “Allah’a nazar etmek” şeklinde tefsir edilmesi dolayısıyladır. Bu tefsir Hz. Peygambere ve bazı sahabelere varan isnadlarla kuvvet kazanmıştır. Ubeyy b. Kâ’b’a varan bir isnada göre, Hz. Peygambere “ziyâde” kelimesinin mânâsı sorulduğunda, Hz. Peygamber “Rahman’ın yüzüne nazardır” diye cevap vermiştir.
Ehl-i Sünnet âlimleri bu ve benzeri isnadlara dayanarak bu âyeti rü’yete delil olarak kabul etmektedirler. Âyet üzerindeki etimolojik yorumlara gelince; bunları da şöyle özetlemek mümkündür: Âyette geçen “el-Hüsnâ” kelimesi, harf-i tarif almış müfred bir kelimedir, yani marifedir. Bu bakımdan bir önceki âyette geçmiş olan bir isme delâlet etmiş olmalıdır. Önceki âyetle beraber bu âyetin meali ise şöyledir; Allah, Dâru’s-Selâm’a çağırır ve dilediğini doğru yola eriştirir. İyi davrananlar için hüsnâ ve bir de ziyâde vardır. “
Allah’ın insanları dâvet ettiği yer, Dâru’s-Selâm, yani Cennettir. Binaenaleyh iyi davrananlar için ve güzel amel sahipleri için Cennet vardır. Nitekim, gelen haberlerden “hüsnâ” kelimesi Cennet ile tefsir edilmiştir. Bu sabit olunca, insana Cennetle birlikte verilecek olan “ziyade”nin Cennetten ayrı bir şey olması gerekir. Çünkü, insana verilen Cennet, içindeki bütün nimetleriyle birlikte verilir. Ziyâde ise, bunların dışında bunlardan ayrı bir şeydir. Aksi halde, eğer Mutezile’nin dediği gibi burada ziyadeden maksat Cennet olmuş olsaydı, iki ayrı kelime ile aynı şeyin verileceği bildirilmiş olurdu ki, bu da lüzumsuz bir
2287] 10/Yûnus, 26
ALLAH (C. C.)
- 587 -
tekrardan ibaret olurdu.
“Ziyâde”nin Cennet nimetlerinden ayrı bir şey olması hususunda Fâhrettin Razi’nin güzel bir açıklaması vardır: “Üzerine ilâve olunan şey, belirli bir miktar ile tayin edildiği zaman “ziyâde”nin o şeyin cinsinden olması gerekir. Fakat belirli bir miktar ile tayin olunmamışsa, “ziyâde”nin ondan başka bir şey olması gerekir. Meselâ, bir kimse, “Sana on kilo buğday ve bir de ziyâde verdim” derse, bu ziyadenin buğday cinsinden olduğu anlaşılır. Fakat miktar tayin etmeksizin “Sana buğday ve bir de ziyâde verdim” derse, buradaki “ziyâde” buğdaydan farklı bir şey olması gerekir ve öyledir.” 2288
İşte burada da, “Cennet ve bir de ziyâde” ifadesi vardır. Öyle ise, söz konusu olan nimetin, Cennetten farklı bir şey olması gerekir ki, o da rüyettir. Diğer bir delil el-Mutaffifîn sûresinin âyetidir: “Hayır, onlar o gün muhakkak ki, Rablerinden mahcub kalırlar.” 2289
Bu âyet de Ehl-i Sünnete göre, rü’yete delalet eder. Örtmek ve menetmek mânâsına gelen “hicab” kelimesi, âyette ba’sı ve hesap gününü inkâr eden kimseleri tehdit etmek ve onlara korku vermek için zikredilmiştir. Kâfirler için tehdit ve korku vasıtası olarak zikredilen bir şeyin, mü’minler hakkında söz konusu olması düşünülemez. Bu bakımdan kâfirler kıyamet günü Rabblarını görmekten alıkonulacaklar. Fakat mü’minler O’nu göreceklerdir.
Ehl-i Sünnet ve Mutezile, âyette geçen “mahcub” kelimesinin “memnü” mânâsına geldiğini kabul etmekte, fakat, hangi hususta mahcub oldukları hususunda ayrılmaktadırlar. Bir kimsenin bir başkasının yanına girip, onu görmesine engel olunmasının “hicab” kelimesi ile ifade edildiğini kabul etmiş görünse bile, Mutezile, burada aynı manayı ifade eden âyeti, tecsim ve teşbihe götürür endişesiyle kabul etmemekte, âyetin mânâsını; “Kâfirler Allah’ın rahmet ve sevabından uzak kalacaklardır” şeklinde anlamaktadır. Zira Mutezile’ye göre, rü’yet, göz bebeğini bir yöne çevirmek olarak anlaşılmaktadır. Bunun için de, yani göz bebeğinin bir yöne çevrilmesi için de o şeyin cisim olması gerekir. Öyle ise; Yüce Allah’ın görülebilmesi için cisim olması gerekir. O halde O, görülmez.
Ehl-i Sünnet ise, “kesin bir delil olmaksızın âyetin zahirini terketmek ve ondan uzaklaşmak mümkün değildir” prensibinden hareketle, burada da manayı rü’yete hamlederek rü’yetin vukûuna delil getiriyor. Zira Ehl-i Sünnet âlimleri de Yüce Allah’ın cisim olmadığı hususunda müttefik oldukları gibi, bu hususta her iki grupta da bir şüphe söz konusu değildir. Ancak, Ehl-i Sünnet âlimleri burada “bir şeyin görülüp görülmemesinin mümkün olması, O’nun cisim olup olmamasına bağlı değildir görüşündedirler. Nitekim, renkler de cisim ve cevher olmadıkları halde görülürler. Görülmesi câiz olmayan şey, yalnız “ma’dum”dur. Allah Teâlâ ise mevcud olduğuna göre, kendi nefsini bize göstermesi imkansız değildir.
Burada önemli bir noktaya gelinmiştir, o da; Ehl-i Sünnetin bu hususa özellikle önem vermiş olmasıdır. Zira ay’ı görmemiz, bizim irÂdemizin dışındadır. Biz istesek te istemesek de onu görürüz. Tıpkı, görmek ve bakmak arasındaki fark konusunda görmenin irade dışında da mümkün olması gibi... Rü’yeti yaratmaya yani Yüce Allah’ın kendisini göstermesine bir engel yoktur. Onu Yüce Allah
2288] er-Razi, Tefsir-i Kebir, IV, 333
2289] 83/Mutaffifîn, 15
- 588 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yaratmaktadır; isterse görme fiilini yaratabilir. Zira burada konu vucubiyyet değil, câiziyyet safhasındadır. Biz, görülmez demekle O’na bir engel getirmek hakkına sahip değiliz. Öte yarıdan O’nun görülmez oluşu, bir nevi noksanlık olarak telakki edilmektedir.
Netice itibarıyla, İslâm akaidinde önemli bir yer tutan “rü’yetullah” meselesi, temelde Yüce Allah’ın teşbih ve tecsimi kaygısından kaynaklanmaktadır. Zira gerek Ehl-i Sünnet “Yüce Allah görülür” derken ve gerekse Mu’tezile “O görülmez” derken, her ikisinin de taşıdıkları ortak bir kaygı ve korku vardır ki; o da acaba görülür veya görülmez dersek, O’nu teşbih ve tecsime düşürmek gibi, akaid esaslarına göre sakıncalı olan bir konuma düşebilir miyiz korkusu ve kaygısıdır. Bir başka ifadeyle her ikisinin de düşünce yapılarının temelinde, iyi niyet ve Yüce Allah’ın azameti ve yüceliğine her hangi bir leke düşürmeme düşüncesi yatmaktadır. Bu itibarla bu konuda yapılan tartışma ve ileri sürülen görüşleri, kendi içerisinde ve bütünlüğüne göre değerlendirmeli ve öyle görmelidir.
Öte yandan bu mesele, esas itibariyle de, İslâm Akaidinde temel hususlar, dinin özü ve esası olarak kabul edilen Tevhid, Nübüvvet ve Mead prensiplerinin esasından olmadığı gibi; bunlara aykırılık teşkil eden hususlardan da değildir. Bir mesele eğer bu üç meselenin esasına dahil olmayan bir mesele ise, bunlar üzerinde farklı düşünmekte hiç bir mahzur olmadığı gibi; bunlar üzerinde düşünmek meselenin hikmetini anlamak bakımından teşvik bile edilmiştir, denilebilir. Zira, Kur’ân bu konuda oldukça serbest ve geniş bir tablo sergilemekte olup, bir bakıma bu gibi hususları “eşyanın hakikatını anlama” teşviki çerçevesinde bile ele almaktadır. Önemli olan düşünce çerçevesinin Kur’ân ve Hz. Peygamberin sünneti çerçevesinde olmasıdır. 2290
Allah Teâlâ’nın Güzel İsimleri (Esmâu’l-Husnâ)
Kur’an, marifetullah (Allah’ı tanıma) bilgisini Allah’ın isim ve sıfatları yoluyla vermektedir. Kur’an’da yüz civarında isim ve sıfat bulunmaktadır.
Bu isim ve sıfatların birçoğu müşrik ve münkirlerin Allah (c.c.) hakkındaki düşüncelerini reddetmek için zikredilmiştir. Birçoğunda da Allah, kendi kendisini tanıtmaktadır. “Nasıl bir Allah?” sorusu, Kur’an’da zikredilen “esmaü’l Hüsna ve sıfatların bildirdiği ve tanıttığı Allah” şeklinde cevaplandırılabilir.
Hadîs-i şerifte2291 zikri geçen 99 isim şunlardır: Allah, er-Rahmân, er-Rahîm, el-Melik, el-Kuddûs, es-Selâm, el-Mü’min, el-Müheymin, el-Azîz, el-Cebbâr, el-Mütekebbir, el-Hâlık, el-Bâri’, el-Mûsâvvir, el-Gaffâr, el-Kahhâr, el-Vehhâb, er-Rezzâk, el-Fettâh, el-Alîm, el-Kâbıd, el-Bâsıt, el-Hâfıd, er-Râfi, el-Muiz, el-Müzill, el-Basîr, es-Semi’, el-Hakem, el-Adl, el-Lâtîf, el-Habîr, el-Halîm, el-Azîm, el-Gafûr, eş-Şekûr, el-Aliyy, el-Kebîr, el-Hafîz, el-Mukît, el-Hasîb, el-Celîl, el-Kerîm, er-Rakîb, el-Mücîb, el-Vâsi’, el-Hakîm, el-Vedûd, el-Mecîd, el-Bâis, eş-Şehîd, el-Hakk, el-Vekîl, el-Kaviyy, el-Metîn, el-Veliyy, el-Hamîd, el-Muhsî, el-Mübdî, el-Muîd, el-Muhyî, el-Mümît, el-Hayy, el-Kayyûm, el-Vâcid, el-Mâcid, el-Vâhid, es-Samed, el-Kâdir, el-Muktedir, el-Mukaddim, el-Muahhir, el-Evvel, el-Âhir, ez-Zâhir, el-Bâtın, el-Vâli, el-Müteâlî, el-Berr, et-Tevvâb, el-Müntakim, el-Afüvv, er-Raûf, Mâlikü’l-Mülk, Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm, el-Muksit, el-Câmi’, el-Ganiyy, el-Muğni, el-Mâni’,
2290] Abdurrahim Güzel, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Ru’yetullah Maddesi
2291] Sünenü’t-Tirmizî, Deavât 83, hadis no: 3507
ALLAH (C. C.)
- 589 -
ed-Dârr, en-Nâfi’, en-Nûr, el-Hâdi, el-Bedî’, el-Bâkî, el-Vâris, er-Reşîd, es-Sabûr.
Tirmizi’nin Ebû Hureyre’den rivâyetine göre o şöyle demiştir: ‘Allah’ın Rasûlü (s.a..v.) dedi ki: “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Kim onları bellerse Cennete girer.” 2292
Buhârî, Müslim ve başkaları, hadisin sadece baş tarafını rivâyet eder, isimleri ayrı ayrı sıralamazlar. 2293
Âlimlerin ittifakıyla isimler 99’a münhasır değildir. Kur’ân-ı Kerim’de isim sigası halinde bulunduğu halde, Tirmizi’nin yukarıda saydığımız meşhur listesinde görülmeyen vasıflar 27 adettir:
Yukarıdaki listenin dışında, Kur’an’daki Diğer İsimler:
er-Rabb, el-İlâh, el-Muhıyt, el-Kadîr, el-Kâfî, eş-Şâkir, el-Hakîm, el-Kaahir, el-Mevlâ, en-Nasıyr, el-Hâlık, el-Melik, el-Kefîl, el-Hallâk, el-Ekrem, el-A’lâ, el-Mübîn, el-Hafî, el-Karîb, el-Ehad, Ğâfiru’z-Zenb, Şedîdu’l-ıkaab, Fâtıru’s-semâvâti ve’l-ard, Rafîu’d-derecât, Ğâlib alâ emrih, Kaaim alâ külli nefs, Hayrun Hâfızan
“Esmâü’l-Hüsnâ (En güzel isimler) Allah’ındır. O’nu o isimlerle çağırın (adlandırın). O’nun isimleri konusunda ilhâd’a (eğriliğe) sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını göreceklerdir.”2294 Esmâü’l-Hüsnâ ile ilgili bu âyette geçen “eğriliğe sapanlar” diye tercüme olunan “yulhıdûn”, genel olarak Allah’a isim ve vasıf vermekte kayıtsız, lâubali kimseleri ifade eder. İlhâd: Allah’ı, Kendisini isimlendirmediği, hakkında ne Kur’an ne de sünnette nass gelmemiş olan bir isimle adlandırmaktır. 2295
Allah Lafzı Yerine “Tanrı” Kavramı
Türkçe’de Allah anlamında kullanılan Tanrı kelimesi, “gökyüzü” ve “şafak” mânâlarına gelen “tan”dan türemiştir. Orta asya Türk boylarında daha çok “gökyüzü” anlamında kullanılmıştır. Çağatayca’da Tengri, Yakutça’da Tangora, Tanara, Altaylarda Teneri, Sümerce’de Tingir, Dingir Akadca’da İlu, Oğuzca’da Çalap, Çelep, Kazanlar’da Tengri (Tanrı), Teri vb. şekillerinde yazılmıştır. Kaşgarlı Mahmud, Tanrı kelimesini şöyle açıklamıştır: “Tengri, yüce Tanrı mânâsına gelir. Kâfirler göğe Tengri derler. Yine bu adamlar büyük bir dağ, ulu bir ağaç gibi gözlerine ulu görünen her şeye Tengri, hakîm kişiye de Tengriken derler.” 2296
Maniheizm’de Tengri veya Tengriken terimleri, Tanrı mânâsına gelmekte, yine bu dinle günahların itirafı için Tengrim sözü kullanılmaktadır. Bazı araştırmalara göre bu terim, özellikle Turfan metinlerinde hükümdar kızları ve zevcelerini ifade ederken, ayni kelimeden türediği kabul edilen Tengriçi terimi de râhip karşılığında kullanılmıştır. Kumanca Tengrilik “İlâhî”; Uygurca Tengrilik, “dindar”; Moğolca Tengri ise “Tanrı” anlamının karşılığıdır.
Günümüz Ortaasya’sında yaşayan Türk dillerinde Tengri kelimesi “Tanrı” ve “gök” manalarını ifade etmektedir. Türkiye Türkçesinde Tanrı kelimesi yalnız
2292] Hadisin devamında, yukarıda sayıp Türkçe anlamlarını verdiğimiz 99 ismi sayar. Sünenü’t-Tirmizi, Deavât 83, Hadis no: 3507
2293] Bk. Buhârî, Şurût 18; Müslim, Zikr 5, hadis no: 5, 6
2294] 7/A’râf, 180
2295] Esmâü’l-Hüsnâ ile ilgili geniş bilgi için bk. Esmâü’l Hüsnâ Kavramı.
2296] Divan-ı Lügâti’t-Türk, (çev. Besim Atalay) Ankara 1941, 111, 376
- 590 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah karşılığında kullanılmıştır. Orhun Âbideleri’nde Tengri kelimesi daima İlâhî bir kudreti ifade eder. O’nun iradesiyle iktidara gelen hükümdar, Tengri gibi, Tengri doğumlu ve Tengri tarafından yaratılmıştır. Türk halkını koruyan, düşmana galip gelmesini sağlayan hep Tengri’dir. Bazı kaynaklarda O’nun Türk Tengrisi olarak zikredildiği görülmektedir. 2297
Şamanizm’e göre en kudretli Tanrı, Tengere Kayra Kan’dır. Göğü, insanı, iyi-kötü ruhları ve yeri o yaratmıştır. Tengere Kayra Kan’ın tam karşılığı “Gök Tanrı”dır. İslâmiyet’i kabul etmezden önceki Orta Asya Türk boylarına göre gök 17 kattır. Gök-Tanrı’ların yardımını dilemek ancak ecdadın ruhlarıyla mümkündür. Tengri inancı hem gök, hem de gökte hüküm süren ruh manalarını içine almaktadır. Türklerin İslâmiyet’ten önce kabul ettikleri dinlerdeki Tengri kelimesi, hemen daima bu dinlerin en yüksek varlıklarını ifade için kullanılmış, “gök” mânâsı ikinci plânda kalmıştır.
Şark Türkçe’sinin hâkim olduğu İslâmî metinlerde, Allah, Mevlâ, İlâh, Rab, Hüdâ, Yezdan gibi Arapça ve Farsça isimler Türkçe Tengri (Tanrı) karşılığında kullanılmıştır. Kutadgu Bilig’de Allah kelimesi geçmekle beraber, bazan Tengri kelimesi “Teâlâ” olarak geçer.2298 Eski Türkçe’de Tengri, kâinatta bulunan her şeyi yarattığına ve koruduğuna inanılan en yüce varlıktır. Oğuzlar Allah fikri ve inancına sahip olmuşlar ve bunu Tanrı adıyla ifade etmişlerdir. Türklerin Tanrı anlayışı İslâm’ın Allah anlayışıyla hemen hemen aynı olmuştur.
İnsanüstü bir kudret ve kuvvet olan Tanrı mefhumunun umumi bir tarifini yapmak oldukça zordur. Bundan dolayı insanlar, hatta hayvan ve bitkiler de tanrı sayılmıştır. Eski Yunan ve Roma’da ölümlü kadınlarla birleşerek çocuk yapan tanrıların erkek veya dişi oluşu, o toplumların pederşâhi veya mâderşâhi aile yapılarıyla ilgilidir.2299 Eski dinlerde genellikle, göklerin tanrısı, suların tanrısı ve karaların tanrısı olmak üzere üç büyük tanrı tasavvuru daima mevcut olmuştur.
Tanrı kelimesinin etrafında bazı kavramlar oluşmuştur. Tevrat’daki Evâmir-i Aşere (On Emir), Yahudilik ve Hıristiyanlık için Tanrı buyrukları olarak kabul edilmiştir. Bilindiği kadarıyla Tevrat’ın getirdiği Tanrı kavramı, bu mefhumun ilk evrensel nitelikte olanıdır. Halen elde bulunan Yahudilik mukaddes kitaplarının Yahvist metinlerinde daha çok millî-insanı tarzda Tanrı anlayışı hâkimdir.
Hz. Mûsâ kanunları, Pagan sanatının tanrıları insan şeklinde tasvir etmesini yasaklamış, Hristiyanlığın ilk yıllarında bu yasağa titizlikle uyulmuştur. Teslis’in birinci unsuru Peder ile üçüncü unsuru Ruhu’l-Kudüs’ün temsili şekilde tasvirleri, Hz. İsa’nın da insan şeklinde tasvir edilmesine zemin hazırlamıştır. Zamanla daha da gelişen bu tasvir sanatı, başka yüce varlıkların da simgelenmesine yol açmıştır. Nitekim bu simge hadisesi Hz. İsa’nın Vaftizi ile Uruc’unda da (Göğe Yükseltilmede) görülmektedir.
19. Yüzyılın Batılı sanatçılarından çoğu Tanrıyı yaşlı bir adam, Haç’ını taşıyan bir papa veya imparator, şimşek çaktıran jüpiter şeklinde tasvir etmişlerdir.
Tek tanrılı dinlerde bir tek Tanrı (Allah) olmasına rağmen çok tanrılı dinlerde,
2297] Muharrem Ergin, Orhun bideleri, İstanbul 1970
2298] V.F. Büchner, İ.A XI, 707
2299] Bertholet, Wörterbuch der Religionen, Stutgart 1963, s. 197
ALLAH (C. C.)
- 591 -
hemen her kudret ve kuvvet için bir tanrı (İlâh) vardır. Müslümanlıktan önce Araplar putlara taparlarken, bunlardan en yüce saydıklarına Allah adını vermişler, öteki tanrılara da “ilâh” (Aramca, alaha) demişlerdir.
Tanrı kelimesi, Türk Atasözlerinde aynen Allah karşılığında kullanılmıştır. “Büyüklük Tanrıya yakışır”, “Tanrı rızkını kuluyla birlikte yaratır” vb. atasözlerimizden sadece birkaç örnektir. Günümüz Türkiye’sinde yaşayan Türklerle, bugün hudutlarımız dışında kalan ülkelerde yaşayan Türkler de Allah ve Tanrı kelimelerini aynı kavramı ifade etmek için bir arada kullanmaktadırlar.
Hal böyle olmakla beraber Tanrı kelimesinin Allah karşılığında kullanılamayacağı, Allah mefhumunun tam karşılığının bulunmadığı vb. öteden beri ileri sürülmektedir. Bu görüşte olanlara göre, Tanrı Allah demek değildir. Tanrı eski putların adıdır. Allah kelimesi, İslâm’ın tavsif ettiği özel bir isimdir ve hiç bir put için kullanılmamıştır. Bundan dolayıdır ki, Tanrı, Allah mânâsını ifade edemez. Bunun aksini savunanlar da olmuştur. Bu görüşte olanlar, Müslümanlığı kabulden itibaren Türklerin Tanrı kelimesini Allah mânâsında kullandıklarını, yüzlerce yıldan beri yazılan tefsir, hadis ve çeşitli dinî eserlerde hep Tanrı kelimesinin Allah karşılığında kullanıldığını ileri sürmektedirler. Onlara göre Yunus Emre, Mevlit yazarı Süleyman Çelebi vb. Türk şairleri eserlerinde hep Allah kelimesi karşılığında Tanrı kelimesini kullanmışlardır.
Tanrı kelimesine karşı oluş, biraz da zorla Türkçe okutulduğu dönemde Ezan’daki Allah kelimesinin Tanrı olarak değiştirilmesinden kaynaklanmaktadır. Türkiyeli Müslümanların hem Allah, hem de Tanrı kelimelerini aynı mânâda ve bir arada kullandıkları bilinmektedir. Cumhuriyet dönemi Kur’an mütercimlerinden merhum H. Basri Çantay, “Lâ ilâhe illâllah” cümlesini “Allah’dan başka Tanrı yoktur” şeklinde tercüme etmiştir. Görüldüğü gibi merhum mütercim burada Allah karşılığında Tanrı kelimesini kullanmıştır. Bu tür misalleri çoğaltmak mümkündür. İstiklâl Marşı şairi M. Âkif de “Demek almayacak Tanrı selâmını bile” mısraında Allah yerine Tanrı kelimesini kullanmıştır. Allah karşılığında Tanrı kelimesi kullanılabilir, fakat her Tanrı, Allah değildir. 2300
Allah ismi ile Allah’tan başka hiçbir mâbud anılmamıştır ve O’nun benzeri de yoktur. Tanrı ve Hüdâ isimleri Allah gibi özel bir isim değil aksine ilâh, rab, mâbud gibi umumi bir isimdir. Arapça’da “ilâh”ın çoğuluna “âlihe”, “rab”ın çoğuluna “erbâb”, Farsça “Hüda” çoğuluna da “Hüdâyân” denilir. Ancak Allah’ın çoğuluna “Allahlar” denildiği ne işitilmiş, ne görülmüştür.2301 Hiçbir dil başka dildeki kelime ve terimleri tam olarak karşılayamadığı gibi, kendine has anlamları olan Allah kavramının da tam karşılığını bir başka dilde bulmak mümkün değildir. Bu bakımdan zaruret olmadıkça Allah mefhumu karşılığında yine ve yalnız Allah kelimesini kullanmalıdır. 2302
Allah Teâlâ’nın Birliği
Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ’nın varlığını belirten pekçok âyet-i kerime olmakla beraber, O’nun birliğinden bahseden âyetler, varlığını ifade eden âyetlerden daha çoktur. Allah Teâlâ’nın birliğinden bahseden ve çoğu Mekke’de
2300] Hikmet Tanyu, İslâmlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı, İstanbul 1986, s. 188
2301] Elmalılı, Hak Dini, Kuran Dili, 1, 24
2302] Osman Cilacı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 110-111
- 592 -
KUR’AN KAVRAMLARI
inen âyetler, şirki reddedip tevhidi emreder. Bu âyetlerin bir kısmı Allah Teâlâ’nın ilahlık vasfına yakışmayan yaratılmışlık, acizlik ve eksiklik ifade eden özelikleri reddetmek sûretiyle O’nu tenzih eder. Bir kısmı da O’nun kâinatın yaratıcısı, nimet vericisi, tek sahibi ve hâkimi olduğunu belirtir.
Meselâ; Kur’an’da “Allah kendine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan da gerçekten büyük bir günah işlemiştir.”2303 buyurularak şirk reddedilirken; diğer bir sûrede: “De ki: O Allah birdir. Allah hiç bir şeye muhtaç değildir, her şey O’na muhtaçtır. Kendisi baba da değildir oğul da değildir.”2304 buyurularak tevhid en özlü biçimde vurgulanmaktadır.
Ebû Cehil gibi en azılı müşrikler, hatta şeytan bile Allah’ı inkâr edememiş, O’nu yaratıcı, tabiata hükmedici olarak kabul etmeye kendilerini mecbur hissetmişlerdi. Ama, Allah’a sadece inanmak yeterli değildir. O’na hiç bir şeyi, hiç bir şekilde şirk koşmamak şarttır.
İnsanlar tarih boyunca Allah’ın varlığını doğrudan inkâr yerine ya müşrikler gibi O’na ortak koşarak şirke düşmüşler, ya da laiklik anlayışıyla O’nun bazı sıfat ve fiillerini inkâr ederek küfre düşmüşlerdir. Bu iki inkâr, iki şirk çeşidi arasındaki benzerlik ve farkları şöyle ifade etmek mümkündür:
Müşrikler Allah’ın varlığını, yaratıcılığını, rızık vericiliğini kabul ettikleri halde, vahdaniyyetini inkâr ediyorlar, O’na putları ortak koşuyorlardı. Laiklik ise, Allah’ın rabbaniyetini inkâr ederek O’nu dünya hayatına, insanın gündelik yaşamına, toplumların yönetimi demeye gelen siyasete karıştırmak istememektir. Özetle, şirk vahdaniyyeti; laiklik rabbaniyyeti inkâr etmektir.
Şirk, Allah’ın zatında O’na ortaklar koşmakken; laiklik de Allah’ın sıfatlarında O’na ortaklar koşmak ve O’nun olan teşrî, terbiye etme, hüküm koyma yetkilerini yaratandan alıp yaratılanlara devretmektir.
Şirkle laikliğin bu uygulamaları neticede aynı kapıya çıkıyordu: Heva ve heveslere uygun bir hayat sürmek; canları çekince çiğnedikleri, ya da değiştirdikleri, kurallarını kendilerinin belirlediği bir hayat...
Şirk de laiklik gibi hakkı ikiye paylaştırıp Allah’ın hakkını Allah’a, “Sezar”ları olan tağutlarının hakkını da putlarına vermektir.
“Allah’ın birliği” konusu, Akaid’in temel ve en önemli konusudur. Akaid ilmine bu yüzden Tevhid ilmi de denir. (Tevhid, birlemek, Allah’ı bir kabul etmek demektir. Yani, Allah’ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde eşsiz olduğunu bilmek ve öylece inanmaktır.) İslâm Dini’ndeki tüm hükümlerin bir noktada Allah’ın birlenmesine (tevhide) dayandığı için, İslâm’a Tevhid dini; müslümanlara da muvahhid denilir.
Günümüzde Allah’ı sözde bir olarak kabul eden nice insanlar, hakimiyet ve mutlak otorite konusuna gelince Allah’a ortaklar koşmaktadırlar. Allah’a ait bazı vasıfları başkalarına veren, başka şeyleri Allah’ı sever gibi seven, başkasından Allah’dan korkar gibi korkanlar Allah’ı gerçekten birlemiş olmazlar. Allah’ı kanunlarına, idarelerine, işlerine... karıştırmak istemeyenler tevhid eri vasfını
2303] 3/Âl-i İmran, 48
2304] 112/İhlâs, 1-4
ALLAH (C. C.)
- 593 -
kaybedip müşrik vasfını kazanırlar. “Onların çoğu, Allah’a, şirk koşmaksızın iman etmezler.” 2305
Allah’ın varlık ve birliğini kabul etmenin, fert ve toplum hayatının her alanında ortaya çıkması zorunlu olan birtakım sonuçları vardır. Bir olan Allah’a iman etmek: Sadece O’nun hakimiyetini kabul etmek, mutlak itaat edilecek otorite olarak O’nu tanımak, O’na ve emirlerine boyun eğmektir. Bir olan Allah’a iman; Allah’ın öngördüğü nizama aykırı olan her şeye karşı bir inkılap hareketidir; bir başkaldırıdır. Allah’dan başka ilahları reddettiğimiz, Allah’ı birlediğimiz yaşantımızın tüm boyutlarında kendini göstermelidir. Allah’a iman, çevreyi etkilemeyen, gayr-ı İslâmî vakıayı kabullenen kuru ve edilgen yahut etkisiz bir iddia olamaz. Bir olan Allah’a iman etmenin zorunlu gereği; Allah’ın nizamını hayatına, düşünce ve inançlarına, ferdi, sosyal, siyasal, ekonomik, ahlâkî ve teabbudî (ibâdetle ilgili) bütün ilişkilerine hâkim kılmaya çalışmaktır.
Allah Sevgisi
Muhabbetullah, yani Allah sevgisi; nefsin, zât ve sıfatlarıyla mükemmel olan Allah’a meyletmesidir. Sevginin meydana gelmesinde ön şart, sevilen varlığın tanınmasıdır. Allah’ın künhünü (nitelik ve niceliğini) akıl ile idrâk mümkün değil ise de, zâtının kendini vasıflandırdığı kadarıyla da olsa O’nu tanımak, O’na inanmayı ve sevmeyi gerektirir. İslâm düşünürü İmam Gazâlî, kişiyi Allah sevgisine götüren beş sebepten bahseder:
a) İnsan kendi varlığını, varlığının kemâlini ve devamını sever; yokluğunu, kemâlinin azlığını ise sevmez, ondan nefret eder. Bu durum, insanı Allah’ı sevmeye götürür. Çünkü kendisini ve Rabbini bilen, varlığının devam ve kemâlinin kendinden değil; Allah’tan olduğunu bilir. İnsanı yoktan var eden, yaşatan, kemâl sıfatlarını yaratmakla kendisini olgunluğa ulaştıran ve güzelliğe ulaşma sebeplerini yaratan, bu sebepleri kullanmaya hidâyet eden Allah’tır. Yoksa, insanın kendi başına ne varlığı, ne de devam ve kemâli olabilir. Varlıklar arasında kendi kendine var olan yalnız Allah’tır. O’ndan başka her şey, O’nun kuvvet ve kudretiyle vardır. Başkasından meydana gelen kendi zâtını seven bir ârif, onu meydana getireni ve (inanıyorsa) kendini yoktan var edip yaşatan ve bizâtihî kaim olup başkalarını da yaşatanı elbette sever. O’nu sevmemesi, kendine ve Rabbine olan cehâletinden ileri gelir. Muhabbet, mârifetin meyvesidir, onun için mârifetten sonra gelir. Mârifet (Allah’ı tanıma) olmazsa muhabbet de olmaz. Mârifet zayıf olursa muhabbet de zayıf olur. Bunun için Hasan-ı Basrî: “Rabbini bilen O’nu sever; dünyayı bilen ondan nefret eder” demiştir.
b) İnsan, malını koruyan, kendisiyle güzel bir şekilde tatlı tatlı konuşan, kendisine yardımda bulunan, düşmanlarına karşı savunan, kendisine, ailesine, çoluk-çocuğuna iyilik yapan ve ihsanda bulunanı sever. Bu sevgi, Allah’ı sevmeyi gerektirir. Çünkü bütün bu iyilikleri kendisine yapan ve yaptıran Allah’tır. Bunlara ilâveten insanlara her çeşit nimetleri veren yine Allah’tır. “Allah’ın verdiği nimetleri sayacak olsanız, sayıp bitiremezsiniz.”2306 Çok kere Allah’ın nimetileri bir insan kanalıyla diğerine intikal eder. Nimetin gerçek sahibi ise Allah’tır. Ayrıca iyilik eden adamı, iyilik olarak kullanılan malı yaratan, o maldaki tasarrufun
2305] 12/Yusuf, 106
2306] 16/Nahl, 18
- 594 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kudret ve irâdesini o adama nasip eden, kişiyi nimet verene karşı sevdiren, O’nu da diğerine karşı meylettiren muhakkak ki yine Allah’tır. Allah’ın bu sebepleri onda yaratması ve malını ona vermesinin kendi hakkında hayırlı olmasını bildirmekle onu bu işi yapmaya mecbur etmiş ve adamın da muhâlefet etme imkânı kalmamıştır. Demek ki; asıl ihsanda bulunan, onu bu işe mecbur edendir. Onun eli ise ihsânı yapmakta bir vâsıtadır. Demek ki; kişinin kendisine iyilik edeni sevmesi, o adamı iyiliğe muvaffak kılan Allah’ı sevmeyi gerektirir.
c) İnsan, yapılan iyilikten şahsî bir faydası olmazsa bile iyiliği yapanı sever, yapmayandan nefret eder. Kendisi ile ilgili olmasa bile adâleti ve insanlara merhamet ve yumuşaklıkla muâmele etmesiyle tanınan bir idâreci insanların sevgisini kazanırken, bunun zıddına zulmü ve acımasızlığıyla tanınan bir yönetici de nefret kazanır. Bu, ihsanda bulunan kimseyi sırf ihsanı yüzünden sevmektir. Bu sevgi, ihsandan bir fayda görmeyende de görülür. Bu üçüncü sebep de yalnız Allah’ı sevmeyi gerektirir. Zira O, kendi fazlından, önce bütün mahlûkatı yarattı. Onların zarûrî ihtiyaçları olan organlarını tamamladığı gibi, zarûrî olmadığı halde ihtiyaç olduğu sanılan sebepleri yaratmakla onları nimet ve refaha kavuşturdu. Sonra ihtiyaçlarından fazla olan birtakım süs ve ziynetlerle onları güzelleştirdi. İnsan hayatı için zarûrî olmayan gerek fizikî güzellikleri ve gerekse tabiatta olan dış güzellikleri yaratan Allah, bu yönüyle de sevilmeye en lâyık olandır.
d) Sevmenin dördüncü sebebi, bir fayda ummak için değil; yalnız güzelliğinden ve kemâlinden ötürüdür. Allah zât ve sıfatları itibarıyla güzeldir. Çirkinlik, bir noksanlıktır. Noksanlık Allah’a yakışmaz. Allah’ın her sıfatı kemâl noktasındadır. Âlim, bilgili, kudretli, cömert insan; şahsî menfaati olmasa bile diğer insanlar tarafından sevilir. Kişileri sevdiren, onlardaki bu güzel sıfatlardır. Oysa sevgi sebebi olan bu sıfatlar, Allah’ın aynı kemâl sıfatlarıyla mukayese dahi edilebilecek olgunlukta değildir. Hâlbuki bu sıfatları da insana bahşeden yine Allah’tır. Eksik güzelliklerle sevilmeye hak kazanan bir varlığa mukabil Allah’ın daha çok sevilmesi gerekir. Çünkü Allah herkesten daha çok âlim, daha kudretli, daha cömerttir. Eşi, benzeri, ortağı, dengi yoktur. Ezelî ve ebedîdir. Her şeyi yoktan var eden, varlığında başkasına muhtaç olmayan, fazl, celâl, cemâl, kudret ve kemâl sahibidir. Şâyet ilminden dolayı bir âlimin, kudretinden dolayı bir kaadirin, olgunluğundan dolayı bir kâmilin, bağışlayıcılığından dolayı bir bağışlayanın, ihsanından dolayı bir varlığın sevilmesi gerekiyorsa bütün bu sıfatlar en kâmil derecede Allah’ta vardır. Dolayısıyla bu yönü itibarıyla da en çok sevilmeye lâyık olan yine Allah’tır.
e) İki kişi arasındaki münâsebet ve benzerlik, sevginin sebebidir. Aynı cinsler birbirleriyle münâsebet kurarlar. Bu münâsebet zamanla sevgiye dönüşür. Her ne kadar cins, şekil ve sûret sözkonusu değilse de, kul ile Allah arasında gizli bir münâsebet vardır. İnsanın, Allah’ın güzel vasıflarıyla vasıflanması emredilir: “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanın” gibi. Bu ahlâk da ilim, iyilik, ihsan, lütuf, hayırda bulunmak, insanlara merhametli olmak, onlara öğüt verip doğru yola getirmek, bâtıldan uzaklaştırmak ve benzeri dinî faziletlerdir. Allah ile kul arasında, anlaşılması güç olan özel münâsebetler de vardır. “Ona şekil verip rûhumdan üflediğimde...”2307 Bu üstün münâsebetten dolayı melekler bile insana secde etmekle emrolunmuşlardır. Yine insan, özel münâsebet neticesi, yeryüzünde
2307] 15/Hıcr, 29
ALLAH (C. C.)
- 595 -
halîfe2308 olarak yaratılmıştır. Bu tür münâsebetler de insanın Allah’ı sevmesini gerektiren sebeplerdir. Bütün bunların dışında kul Allah’ı, O’ndan gelecek bir nimet karşılığı değil; O yalnızca Allah olduğu için sevmelidir. O’nu sevmenin ilk alâmeti O’na inanmak ve kayıtsız şartsız emirlerine itaat etmektir. “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana (Hz. Muhammed’e) uyun ki Allah da sizi sevsin...”2309 Bu âyet, Allah’ı sevmenin ve Allah tarafından sevilmenin şartı olarak Hz. Peygamber’e mutlak itaati öngörüyor.
Hz. Muhammed’e (s.a.s.) itaat, esasta onu elçi olarak gönderen Allah’a itaattir. Ona isyan ise Allah’a isyandır. İsyan ile sevgi bir arada bulunamaz. Allah’ı sevmek, diğer varlıkları sevmemeyi gerektirmez. Ancak, yaratılanı yaratan gibi, yaratanı da yaratılan gibi sevmek küfürdür. Hıristiyanlar Hz. İsa’yı Allah gibi, Allah’ı sever gibi sevdiklerinden küfre girmişlerdir. “İnsanlardan bazıları, Allah’tan başkasını Allah’a endâd/denk tanrılar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır...” 2310
Allah’ı sevmenin ve Allah tarafından sevilmenin özelliği; O’na iman, mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve şiddetli olmak, Allah yolunda cihad etmek, iman ve İslâm’ından dolayı kınayıcının kınamasından korkmamaktır.2311 Hiç kimsenin sevgisi Allah sevgisinden daha ileri olamaz: “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” 2312
Allah’ı sevmek, zamanla O’nun tarafından sevilme nimetini kazandırır. Allah’ın sevdiği kullar ise âhiretin korku ve üzüntüsünden kurtulmuş olur. “İyi bil ki Allah’ın dostlarına/sevdiklerine korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” 2313 Kul, sevgisiyle Allah’a itaat eder, farz ibâdetlerin yanında nâfile ibâdetlerle de Allah’a mânevî yakınlık kazanmaya çalışır. Nihâyet İlâhî lütuf ile Allah’ın sevgisine lâyık olur. Eşyaya benzemekten münezzeh olan Allah bir kulunu sevdimi onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli ve yürüyen ayağı olur. Yani kul, Allah’ın görmesini istediği şeyi görür, işitmesini istediği şeyi işitir, tutmasını istediği şeyi tutar... Daha açık ifadeyle Allah sevdiği kuluna daima râzı olduğu işleri yapmayı nasip eder.
Allah sevgisinin, diğer mahlûkatı sevmeye engel olmadığını söylemiştik. Ana, baba, eş, evlât, dünya ve dünya nimetleri de sevilir. Ancak bu sevgi, Allah sevgisinden daha üstün olmamalıdır. Sevgi, insanı sevdiğine bağlar. Ondan ayrılmak ise en büyük ıstırap kaynağıdır. Aşırı derecede dünyayı seven ve ona bağlanan insan, bir gün ondan ayrılacağını düşündükçe kahrolur. Allah’a ve âhirete inanmayan ve hayat olarak sadece dünya hayatını kabul eden kâfir için, ölüm en büyük felâkettir. Ölümü inkâr, Allah’ı ve âhireti inkâr kadar kolay değildir.
Kâfir için sevdiklerinden ayrılma ve ıstırap kaynağı olan ölüm, mü’min için
2308] 2/Bakara, 30
2309] 3/Âl-i İmrân, 31
2310] 2/Bakara, 165
2311] 5/Mâide, 54
2312] 9/Tevbe, 24
2313] 10/Yûnus, 62
- 596 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sevdiğine kavuşma ânıdır. İman; sadece mârifet ile olmaz, sevgi de gerekir. Sevgi; imanı olgunlaştırır. Allah’ı ve Rasûlullah’ı her şeyden daha çok sevmek, mü’minin imanının kemâlini gösterir. “Nefsim hâriç, seni her şeyden daha çok seviyorum ya Rasûlallah!” diyen Hz. Ömer’e, Peygamberimiz (s.a.s.): “Beni nefsinden/kendinden de çok sevmedikçe kâmil mü’min olamazsın, ey Ömer!” demişti. Hz. Ömer de: “Seni kendimden de çok seviyorum ey Allah’ın Rasûlü” deyince Peygamber Efendimiz “Şimdi oldu ey Ömer!” buyurmuştu.
Yukarıda işaret edildiği gibi Peygamber’i sevmek, insanlığının ötesinde, Allah’ın elçisi olduğu içindir, yani Allah onu sevdiği içindir. Yine, cihada çıkacak olan İslâm askerlerine maddî yardımda bulunmak üzere her şeyini bağışlayan Hz. Ebû Bekir’e Peygamberimiz: “Geride ailene ne bıraktın?” diye sorunca, “Allah ve Rasûlünün sevgisini bıraktım, ey Allah’ın Rasûlü” diyerek imanın sevgi ile doruk noktaya çıktığının numûnesini vermiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle duâ etmiştir: “Allah’ım, Seni sevmeyi ve Seni seveni sevmeyi ve Senin sevgine beni yaklaştıracak şeyi sevmeyi bana nasip et ve Senin sevgini bana kendimden, âilemden ve (sıcak ve harâretli günde) soğuk sudan bana daha sevimli kıl.” 2314
Allah’ın Varlığına İcmâlî Birkaç Delil
Varın isbatı yokun isbatından her zaman daha kolaydır. Bir elma cinsinin yeryüzünde bulunduğunu, bir tek elmayı göstermekle isbât edebiliriz. Hâlbuki yokluğunu iddiâ eden kimse bütün yeryüzünü, hattâ kâinatı dolaşıp, ancak ondan sonra onun yokluğunu isbat edebilir. Bu ise, imkânsızlık çapında bir zorluk demektir. Öyleyse diyebiliriz ki, yok hiçbir zaman isbat edilemez...
İki isbat edici, binlerce nefy ve inkâr ediciye tercih edilir. İki kişi aynı hakikatta ittifak etmişse, binlerce insanın kendi dar pencerelerinden şahsî bakışlarıyla onu inkârları hiçbir değer ifâde etmez. Bir sarayın kapılarından 999’u açık, biri kapalı olsa, kimse o saraya girilemeyeceğini iddia edemez. İşte inkârcı, devamlı sûrette kapalı olan o bir tek kapıyı nazara verip onu göstermek ister. Aslında o kapı da, onun ve onun gibi olanların gözlerine çekilmiş perde sebebiyle onların ruh dünyâlarına kapalıdır. Mü’min için kapalı kapı yoktur. Yeter ki gözlerini yummasın!... Zaten 999’u herkese açıktır. Hem de ardına kadar... İşte o kapı ve o delîllerden birkaçı:
1- İmkân Delîli: Âlem, mümkinât nev’indendir. Yani varlık ve yokluğu müsâvidir. Varolduğu gibi, olmayabilir de. Varolurken de, hadsiz oluş keyfiyetlerinden herhangi birinin olması imkân dahilindedir. Yani en az varolan kadar olmayan da varolma şansına sahiptir. Her mümkin ise, kendi dışındaki bir sebebe bağlıdır. Öyleyse önce varolmayı, sonra da varolma şekil ve keyfiyetini, olmamaya ve olması mümkün diğer şekil ve keyfiyetlere tercih eden birisi vardır. O da Allah’tır (c.c.).
2- Hudûs Delîli: Âlem mütegayyirdir, durmadan değişiyor. Değişen her şey sonradan olmuştur. Bu bakımdan madde ezelî olamaz. Evet, maddenin termodinamik kanununa göre sürekli yokluğa doğru kayması, kâinatın durmadan genişlemesi, güneşin süratle tükenişe doğru yol alması gibi vak’alar, varlığın bir başlangıcı olduğunu gösteriyor. Sonradan olan her varlığın bir yaratıcısı vardır;
2314] Tirmizî, Deavât 72, 73; Cengiz Yağcı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 120-121
ALLAH (C. C.)
- 597 -
illetsiz ma’lûl, sebepsiz netice ve san’atkârsız san’at mümkün değildir. Sebebler ise zincirleme devam edip sonsuza kadar gidemez. Öyleyse durmadan değişen, ezelî olmayıp sonradan meydana gelen ve bir ilk sebebe muhtaç olan şu madde âleminin de bir muhdisi vardır. O da Allah’tır (c.c.).
3- Hayat Delîli: Hayat şeffaf bir muammâ!.. Evet o, zâhirî sebeplerle izah edilemeyecek kadar düşündürücü ve Yaratıcı Güc’e delalet etmesi bakımından da şeffaftır. Evet o, doğrudan doğruya Yaratıcısını gösterir ve ilân eder. O, muammâ oluşuyla ilim adamlarını, şeffafiyetiyle de avamdan insanları büyüleyen sihirli bir vak’adır. Ve hayat âdeta hâl diliyle: “Beni var edip yaratan ancak Allah’tır (c.c.).” der.
4- İntizâm Delîli: Her varlık kendi parçalarıyla bir âhenk ve bütünlük içinde olduğu gibi, bütün kâinat da kendisini meydana getiren varlık parçalarıyla bir âhenk ve bütünlük içindedir. Bu ise bir nizam ve intizamın varlığını haber veren yanıltmaz bir delildir ve bir Nâzım’a delâlet eder ki, O da ancak Allah’tır (c.c.).
5- San’at Delîli: Atomdan insana, hücreden galaksilere kadar bütün kâinatta ince ve baş döndürücü bir san’at göze çarpmaktadır. Evet, bir baştan bir başa kâinattaki her eser:
Çok büyük san’at değerine sahiptir;
Çok kıymetlidir;
Çok kısa zamanda ve çok kolay yapılmaktadır;
Çok sayıda olmaktadır;
Karışık ve çeşit çeşittir;
Devamlıdır.
Hâlbuki, zâhire göre kısa zamanda, çok sayıda, kolay ve karışık yapılan işlerde san’at ve kıymet olmaması gerekir. Ancak yapan Allah (c.c.) olursa, o zaman her şey değişir ve zıtlar biraraya gelir!
6- Hikmet Ve Gâye Delîli: Her varlıkta kendine mahsus bir gâye, bir maksad, bir fayda ve bir netice ta’kip edildiği göze çarpmakta ve bir zerrede dahi abes, gâyesizlik, ma’nâsızlık ve israf sayılacak herhangi bir durum müşâhede edilmemektedir. Hâlbuki, ne madde aleminde, ne bitki ve hayvanât dünyasında, ne de eşya ve hâdiselerde şuur ve idrâk mevcut değildir ki, bu gayeler silsilesi ta’kip edilebilsin.. öyle ise, Kâinattaki bu şuurlu işleyişi ve bu hikmet ve gâyeleri ancak Allah’a (c.c.) isnad etmekle ma’kul bir yol tutmuş olabiliriz.
7- Şefkat-Merhamet Ve Rızık Delîli: Bütün yaratıkların ve bilhassa insanın ihtiyacı sonsuz, ihtiyarı ise bir hiç hükmündedir. Öyleyken, bütün ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçları hiç ümit edilmeyen yerden ve hiç ümit edilmeyen bir tarzda, kimin neye ne kadar ihtiyacı varsa, o keyfiyet ve miktarda karşılanmaktadır. Yardım gönderilmesi, gönderilen bu yardımın ihtiyaca tam cevap vermesi açıkca isbât ediyor ki, bütün bu ihtiyaçlara, her şeye kendisinden daha yakın bir şefkat eli cevap vermektedir. Kâinat çapında işleyen ve sonsuza kadar da işleyecek olan bu sistemli şefkat, merhamet ve rızıklandırma, bütün bu işleri yapabilme sıfatlarıyla muttasıf ve noksan sıfatlardan da münezzeh bir Zât-ı Akdes’i anlatmakta
- 598 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve isbât etmektedir.
8- Yardımlaşma Delîli: Biribirine en yakın olandan en uzak olana kadar, bütün mahlûkat birbirlerinin yardımına koşuyor. Aralarında hiç münasebet bulunmayan iki ayrı varlık cins ve nev’i, böyle bir yardımlaşmada âdetâ aynı bütünün parçaları haline gelip birbirini tekmil edip tamamlıyor. Düşünmeli ki, bakteriler, solucanlar ve toprak elbirliği içinde ve aynı gâye etrafında toplanıp bitkilerin imdâdına koşuyor ve bu imdâda koşuş tekerrür edip duruyor. Akıl ve şuurdan mahrum bu varlıkların, aklı hayret ve şuuru hayranlık içinde bırakan bu faaliyetleri, perde arkasında Vâcib-ül Vücud bir Zât’ın hikmet dolu faaliyetini gözler önüne sermektedir. Yani bütün kâinat, bu yardımlaşma diliyle “Allah” demektedir...
9- Temizlik Delîli: İnsandan arza, arzdan semânın derinliklerine kadar bütün kâinattaki nezafet ve temizlik, başlı başına bir delîl olarak, bize Kuddûs ismiyle müsemma bir Zât (c.c.)’ı anlatmaktadır.
Evet, toprağı temizleyen bakteriler, böcekler, karıncalar ve nice yırtıcı kuşlar.. rüzgâr, yağmur ve kar.. denizlerde aysbergler ve balıklar; fezamızda atmosfer, semada kara delikler; bünyemizde kanımızı temizleyen oksijen ve ruhumuzu sıkıntılardan kurtaran mânevî esintiler, hep Kuddûs isminden haber vermekte ve o ismin verasındaki Zât-ı Mukaddes’i göstermektedir.
10- Sîmâlar Delîli: Esasen bütün mâhlûkata teşmili mümkün iken, mes’eleyi müşahhaslaştırmak açısından, sadece insanı ve her insan ferdini diğerlerinden farklı kılan onun en bariz ayırıcı vasfı durumundaki sîmâsını ele alarak mevzûya yaklaşmış olalım:
Herhangi bir insanın sîması, en ince teferruatına kadar kendisinden evvel geçmiş milyarlarca insandan hiçbirisine kat’iyen benzememektedir. Bu kâide, kendisinden sonra gelecekler için de aynen geçerlidir. Bir cihette birbirinin aynı, diğer cihette birbirinden ayrı milyarlarca resmi küçücük bir alanda çizip, sonra da kendileri gibi olması mümkün milyarlarca resimden ayırmak ve her şeyi sonsuz ihtimal yolları içinde bir yola ve bir şekle sokmak, elbette ve elbette yarattığı her varlığı, hem de hiç kapalı bir yanı kalmamak üzere bilen ve o varlığa istediği şekli vermeye gücü ve ilmi yeten Cenâb-ı Hak’ı en sağır kulaklara dahi duyuracak kuvvette bir ilândır. Evet, sîmâda yer alan uzuvları başka sîmâlardaki uzuvlardan ayrı yaratmak ve her gözü, mutlak sûrette diğer gözlerden tefrik ettirici bir özellikle techiz etmek, gözünde fer olmasa bile, sînesinde kalb bulunan her vicdân sahibine, bütün bunları yaratıp sonsuz hikmetlerle donatan Zât’ı (c.c.) gösterir ve tanıttırır..
11- Sevk-i İlâhî Delîli: Yavru ördek, yumurtadan çıktığı anda yüzmesini becerebiliyor. Kozadan çıkan karıncalar, hemen dehliz kazmaya başlıyorlar. Arı, çok kısa zamanda san’at hârikası olan peteği; örümcek ise, gergef inceliğindeki ağını örebiliyor. Bütün bunlardan anlıyoruz ki, bunlar ve bunlar gibi olanlar başka bir âlemde kendilerine öğretilen mâlumatla ve yaratılıştan gelen bir kâbiliyetle iş görüyorlar. Hâlbuki insan, her şeyi bu dünyada öğrenmek mecburiyetindedir; hem de varlıklar arasında istidatça en mükemmel yaratık olduğu halde. Demek oluyor ki, diğerlerine bu husûsiyetleri veren bizzat kendileri değil, her yaptığını hikmetle yapan bir Zât’tır ki, onlara böyle ihsanda bulunmuş...
ALLAH (C. C.)
- 599 -
Kilometrelerce ötede yumurtalarını bırakıp dönen yılan balıklarının yavruları, yumurtadan çıkar çıkmaz yola koyulur ve annelerini sanki elleriyle koymuş gibi bulurlar. Bunu İlâhî bir sevkten başka ne ile izah edebiliriz? Hayvanlarda gördüğümüz bu hârikulâdelik, ancak ve ancak Allah’ın (c.c.) bir vergisi olarak açıklanırsa, işte o zaman buna aklî ve mantikî bir açıklama nazarıyla bakılabilir. Yoksa, başka her yorum, sadece bir safsatadan ibaret kalır..
12- Rûh Ve Vicdân Delîli: Mâhiyetini bilmemekle beraber, varlığından kimsenin şüphe etmediği rûhumuzun ve ona ait fonksiyonların cesedimize hükmediş keyfiyeti de, yine Cenâb-ı Hakk’ı bildiren delîllerdendir. Dünyada Emir Âlemi’ni temsil eden cevher rûhtur ve rûh, bu âleme ancak terakkî ve tekâmül için gelmiştir. Hikmetin neticeye tesiri mevzûmuzun haricinde olduğu için, biz burada yalnızca onun delâlet ettiği noktaya temasla iktifa ediyoruz. Evet, madde âlemiyle mâhiyeti noktasında hiçbir münâsebeti olmayan rûhun kendine mahsûs bir âlemden buraya gönderilişi, olgunlaştırılmaya tâbi tutuluşu ve bunun da belli bir programla yürütülüşü, şüphesiz Cenâb-ı Hak’ı ilân eden en mühim delillerden biridir.
Diğer taraftan, insandaki iç sezişler ve zâhirî hiçbir sebep yokken Rab’be dönüşler ve O’na yönelişler ve bu hâdiselerin milyonlara ulaşan adette tekrar edilişi açık bir delildir ki, insanda yaratılıştan var olan ve Hakk’ı bulmanın en mühim vesilelerinden biri durumunda bulunan vicdân, kendi Yaratıcısı’na, O’na perestiş etme derecesinde meftundur ve bütün varlığıyla O’nunla irtibat halindedir. Zaten “Elest Bezmi” nin yanıltmaz şahitlerinden biri de, vicdân değil midir? İşte vicdân, bu şahitliğin hakkına riâyet zarûret ve mecbûriyetinin sevkiyle “Allah” demektedir...
13- Fıtrat Ve Tarih Delîli: Her insanda iyi ve güzele karşı bir sevgi, buna mukabil kötü ve çirkine karşı da bir nefret hissinin varlığı, aksi hiç kimsenin hatırından bile geçmeyecek vuzûh ve açıklıkta bir realitedir. Demek oluyor ki, bu duygular, ahlâklı davranma ve iyi işler yapma yönündeki meyilleri ve ahlâksızlıktan ve çirkin davranışlardan da nefret verip kaçınmayı te’min eden yapıları itibâriyle delalet etmektedir ki, insana iyiyi, güzeli emreden ve onu kötülük ve çirkin davranışlardan men’eden sistemin sahibi kim ise, kendisine bu duyguları veren de, O Zât’tır. Bu Zat da, hiç şüphesiz Allah’tır (c.c.).
Dinler tarihi şahittir ki, beşeriyet hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir. Bâtıl, hattâ gülünç dahi olsa hemen her devirde bir dine inanmış ve bir ma’nevî sistemi takip etmiştir. Ayrıca, inanmak bir zarûrettir; zira o fıtratta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren Zât’la, bize inanmayı emreden Zât, aynı Zât’tır. Ve O da Allah’tır (c.c.).
14- Duygular Delîli: İnsan, binlerce duyguyla techiz edilip donatılmıştır. Her duygu, madde dışı bir âlemden mesaj mahiyeti taşır. Ancak insanda bir duygu daha vardır ki o, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hak’ı tanıtır. Bu duygu, insanda varolan ebed ve sonsuzluk duygusudur. Bu duygu sebebiyle insan, dâima ebed için didinir ve ebed için çırpınır. Sonlu olan hiçbir şey, onu hakiki ma’nâda tatmin edemez. Ve bu duygu, insana başka bir sonlunun tesiriyle tevdî edilmiş olamaz. Sonlu olan sebeplerin hiç biri, bu sonsuzluk bâdesini sunamaz. Hâlbuki, bunun varlığı bir vâkıa’dır, inkârı da kâbil değildir. Öyleyse bu duygu bize, bizi bu duygu ile yaratan Zât tarafından verilmiştir.. Ve, ebedî hayatı da yine O verecektir.
- 600 -
KUR’AN KAVRAMLARI
15- İttifak Delîli: On tane yalancı, arka arkaya gelip bize evimizin yandığını söylese, bu adamların hayatta bir defa dahi doğru söylediklerini duymamış olmamıza rağmen, “ihtimal” der onlara inanırız. Zirâ ortada bir ittifak hâdisesi var. Hâlbuki, bahsini ettiğimiz ittifak, binlerce Peygamber, yüzbinlerce evliya ve milyonlarca da inanan insan arasında meydana gelmiş bir ittifaktır. Muhtelif zamanlarda ve ayrı ayrı mekânlarda yaşamış bu insanların ittifak ettiği en birinci nokta, “Allah vardır” hakikatidir. On yalancının bir yalan üzerindeki ittifakına ehemmiyet verildiği halde, milyonlarca, hem de hayatlarında bir kere dahi yalan söyledikleri duyulmamış Nebîler ve velilerin bu çaptaki ittifakına inanmayan insan nasıl insan olabilir? Ve ona nasıl akıllı denebilir..?
16- Kur’ân Delîli: Kur’ân-ı Kerim’in Kelâmullah olduğunu isbat eden bütün deliller, aynı zamanda Cenâb-ı Hak’ın varlığının da bürhanları durumundadır. Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğuna dâir yüzlerce delil vardır ve bunlar, o mevzû ile alâkalı İslâm kaynaklarında en ince teferruatına kadar tafsil edilmiştir. Biz, mes’elenin isbât yönünü o eserlere havale ile iktifa ediyoruz. Evet, bütün bu deliller, kendilerine mahsûs dilleriyle “Allah vardır” derler.
17- Peygamberler Delîli: Peygamberlerin ve bilhassa Peygamberler Efendisi İki Cihân Serveri (sav)’nin peygamberliğini isbât eden bütün deliller de, yine Cenâb-ı Hak’ı anlatan bürhanlara dahil edilmelidir. Zirâ Peygamberlerin varlıklarının gayesi, Tevhid, yani Allah’ın varlık ve birliğini ilân etmektir. Öyleyse, her peygamberin kendi peygamberliğini isbât eden bütün delilleri, aynı zamanda bütünüyle Cenâb-ı Hak’ın varlığına da delil olmaktadır. Ne var ki, onların peygamberliğini isbât eden delillerin serdi, şu andaki mevzûmuz dışında kaldığından, teker teker üzerlerinde durmayacağız. Şimdilik sadece şunu arzedelim ki, bir peygamberin hak nebî olduğunu ifâde eden bütün deliller, aynı kuvvetle, hattâ daha da öte bir kuvvetle “Allah vardır ve birdir” demektedir. 2315
Allah’ı İnkâr Etmede Önemli Olan Üç Etken
a) Kibir ve inat: Kibir büyüklük taslamaktır. İnsanın rabbine karşı kendini yeterli görmesi, O’na karşı gelmesidir. Kibir, insanı Rabbine ibâdet etmekten alıkoyar. Ayrıca insanlara karşı kendini üstün görmenin, hased etmenin (çekememezliğin), kötülük yapmak için başvurulan hilelerin arkasında hep kibir duygusu yatmaktadır. Kibir, insanı Allah sevgisinden alıkoyduğu gibi, diğer insanları Allah için sevmekten de alıkor. Ayrıca insanın kalbinin mühürlenmesine sebebiyet verir. Kalbi mühürlenen insan da ebedi cehennemliklerden olur. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de: “Âyetlerimizi yalanlayıp, onlara karşı büyüklük taslayanlar, işte onlar cehennemliklerdir, orada temelli kalacaklardır.”2316 buyrulmaktadır.
İnat da, Allah’ın varlığını bildikleri halde, kibirlerinden veya makam, şöhret gibi dünyevi çıkarlarından dolayı, bazı insanların bile bile inkâr etmeleridir. Bu durumdaki insanlar, Kur’an tabiriyle “mele’ ” , “mütref” ve “müstekbir” dirler. Yani, yaşadıkları toplumda genellikle yönetici ya da maddi güç sahibidirler. Maalesef bu insanların bir kısmı, Allah önünde diğer insanlarla aynı konumda olmayı içlerine sindirememekte, bu yüzden Allah’a inanmamaktadırlar. Bu husus, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle ifade edilmektedir: “Eğer biz onlara melekleri indirsek,
2315] F. Gülen, İnancın Gölgesinde 1
2316] 7/A’râf, 36
ALLAH (C. C.)
- 601 -
ölüler onlarla konuşsa ve her şeyi karşılarına toplasaydık, Allah dilemedikçe, yine de inanmazlardı; fakat onların çoğu bunu bilmiyorlar.” 2317; “Gönülleri kesin olarak kabul ettiği halde, haksızlık ve büyüklenmelerinden ötürü onlar bile bile inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak!” 2318
b) Cehâlet: Allah’ı inkâr eden ateistin biri arkadaşına “Allah nerede?” diye sormuş. Arkadaşı ise bu soruya şu ibretli cevabı vermiş: “Allah senin gözlerinin önündeki cehalet perdesinin arkasındadır.”
Her çağda bazı insanlar, Allah’ı bilme ve O’na gereği gibi inanma hususunda hataya düşmüşler, cehaletlerinden dolayı Allah’ı inkâr etmişlerdir. Burada cehalet kelimesinden okuma yazma bilmemek anlaşılmamalıdır. Geçmişte Allah’ı inkâr eden bilgili insanlar olduğu gibi, bu gün de az sayıda da olsa kendilerine doktor, doçent, profesör ünvanlarıyla hitap edilen bazı insanlar bile Allah’ı inkâr edebilmektedirler. Sahip oldukları bilgiler dolayısıyla belli önyargılar taşıyan bu insanlar, âyetlere bu önyargılarıyla baktıklarından âyetlerin sahibini (Allah’ı) görememektedirler. Demek ki cehalet, insanın sahip olduğu yanlış ve eksik bilgiden de kaynaklanabilir. Bilgiden kaynaklanan cehaleti gidermek, bilgisizlikten kaynaklanan cehaleti gidermekten daha zordur. Asıl cahil olanlar, esas bilinmesi gerekeni, yani Allah’ı gereği gibi bilmeyen ve O’na hakkıyla iman etmeyenlerdir. Bu husus, Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir: “Bilmeyenler, “Allah bizimle konuşmalı veya bize bir âyet gelmeli değil miydi?” dediler. Onlardan öncekiler de onların söylediklerinin tıpkısını söylemişlerdi. Kalpleri birbirine benzedi. İnanan kimseler için âyetleri açıkladık.” 2319
c) Tâğutların ifsadı: Egemenliklerini sürdüren tağutların, insanları kandırarak sömürmek için, onları Allah’ı tanıyıp O’na kul olmaktan çıkararak; kendilerine kul ve köle yapmak nedeniyle, halkı ifsad edip kandırmaları, ezip sömürdükleri insanlara kendi akıllarını kullanmaya ve fıtratlarının sesini dinlemeye engeller koymalarıdır.
Kur’ân-ı Kerimbu konuda çeşitli örnekler verir. Bu örneklerden birinde şöyle buyrulur: “Yemin olsun, Biz Mûsâ’yı mucizelerimizle ve açık bir delil ile, Fir’avn’a, Hâmân’a ve Karun’a gönderdik. Onlar (Mûsâ için) “bu bir sihirbaz, bir yalancı!” dediler. Bunun üzerine Mûsâ, onlara, tarafımızdan hakkı getirince, “onunla beraber iman edenlerin oğullarını öldürün de, karılarını sağ bırakın!” dediler. Ama kâfirlerin hilesi, ancak yok olmaya mahkumdur. Fir’avn, “bırakın beni, Mûsâ’yı öldüreyim. O Rabbine duâ etsin. Çünkü ben, onun, sizin dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde fesat çıkararacağından (anarşistlik yapacağından) korkuyorum.” dedi. Mûsâ da, “ben hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de sizin de Rabbimiz olan Allah’a sığındım” dedi.” 2320
Hayata Müdâhale Etmeyen Bir İlâh Anlayışını Kimler İster?
Allah’ın varlığını inkâr eden hiç bir dünya görüşü ve ideolojisi yoktur ki, O’nun yerine uyduruk bir tanrı koymamış olsun. Bu nedenledir ki mutlak inkâr neredeyse imkansız gibidir. Ve yine bu sebeple Kur’an mutlak münkiri adam
2317] 6/En’âm, 111
2318] 27/Neml, 14 ; Ayrıca Bk. 15/Hicr 14-15; 6/En’âm 7, 63, 64
2319] 2/Bakara, 118
2320] 40/Mü’min, 23-27
- 602 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yerine dahi koymaz ve en çok şirki muhatap alır. Allah’ın varlığını inkâr edip O’nun yerine ilkel müşriklerin yaptığı gibi insandan da aşağı olan maddeyi yerleştiren materyalizm bu anlamda mutlak inkâr ve dinsizlik değil, en pespaye cinsinden bir şirktir. Daha doğrusu, Kur’an’ın üzerine gittiği ilkel şirkin çağdaş ve geliştirilmiş şeklidir.
Şuurlu, akıllı ve ruhlu bir varlık olan insanın kaynağına maddeyi yerleştiren materyalizm (maddecilik) Allah’ın yaratma kudretini maddeye hasretmiş olmaktadır. Yani Allah’ı inkâr edeyim derken maddeyi ilahlaştırmıştır. Şu durumda materyalizm adı verilen bu ilhad (inkâr ve dinsizlik) felsefesi de sanıldığı gibi mutlak inkâr değil; Allah’ı inkâr edeyim derken insandan daha bayağı olan maddeyi tanrılaştıran çağdaş bir şirk; onu savunanlar da çağdaş müşriklerdir.
Materyalizmi, bu yeni moda Allah’sızlığı himaye eden ve kabul eden insanların kalitesine bakınca, insan Allah’sız bir dünyayı kimlerin, niçin arzuladıklarını daha iyi anlıyor.
Evet, Allah’sız bir dünyayı kimler, niçin ister? Bu soruya doğru cevap bulabilmemiz için Allah’ın koyduğu yasalara, emir ve yasaklara, özetle Allah’ın nizamına bakmak gerekir.
Allah her türlü zulmü, kula kulluğu, zinayı, içkiyi, fuhşu, kumarı, hırsızlığı, hayasızlığı, sefahati, heva ve hevesi tanrı edinmeyi, adâletsizliği, cehaleti, kibri, hasedi, kötü zannı, dedikoduyu, asabiyeti, laf taşımayı yasaklıyor ve hoşlanmıyor. Adâleti, iyliği, sabrı, çalışmayı, ilmi, fazileti, infakı, zekatı, namazı, orucu, haccı, düşkünlere vermeyi, zayıfları gözetmeyi, yetime iyi davranmayı, dilenciyi azarlamamayı, yoksulu doyurmayı, ahde vefâ göstermeyi, emanete sadakati, boş konuşmamayı, ana-babaya ihsan ile muameleyi, kadınlara iyi davranmayı, insanları sabırla dinleyip sözün en güzeline tabi olmayı ve daha birçok şeyi emir ve tavsiye ediyor.
Allah emirlerine uyanları ödüllendireceğini, karşı gelenleri hakimi kendisinin olduğu, hiçbir şeyin gizli kalmadığı, iltimas ve rüşvetin geçmediği, hiç kimseye haksız-lığın yapılmadığı adil bir mahkemede yargılayıp cezalandıracağını söylüyor.
Şimdi sormak gerek: Böyle bir Allah’ı kimler istemez? Ya da yukarıdaki biçimiyle: Allah’sız bir dünyayı isteyenler kimlerdir?
Zâlimlerdir... Namussuzlardır... Ahlâksızlardır... Soygunculardır... Kısaca suçlulardır... Çünkü hiçbir suçlu muhakeme edilmeyi istemez. Zâlimler adâleti, katiller mahkemeyi, soyguncular yargılanmayı sevmezler.
Elbette faziletsizler, fazilete çağıran Allah’a düşman olacaklardır. Sorumsuzca bir hayat sürmek isteyenler Allah’sız bir dünyanın özlemiyle yanıp kavrulacaklardır.
Materyalistlerden “dinsiz” olduklarını söyleyecek kadar “dürüst” olanlar, inkâr ettikleri Mutlak Varlığın yerine başka şeyleri koyarak “dinsizim” dedikleri halde, yalancı konumuna düşüyorlar. Gördüğümüz bütün bu varlıkların nasıl ve kim tarafından yaratıldığı sorununu biraz kurcaladığınızda, sözkonusu laik “ate”lerin biraz önce inkâr ettikleri Allah’ın yerine alelacele bir tanrı peydahlama telaşına düştüklerini göreceksiniz. O takıp takıştırdıkları, yakıp yakıştırdıkları
ALLAH (C. C.)
- 603 -
“cici” tanrı, en az inkârları kadar ciddi “tesadüf tanrısı”dır. 2321
Allah İnancı Olmayan Toplum Modelinin Zararları
Allah Kuran’da insanları belli bir fıtrat (yaratılış) üzerine yarattığını “Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir ki insanları bunun üzerine yaratmıştır.” 2322 âyetiyle bildirmiştir. İnsanların bu fıtratı Allah’a kul olma ve Allah’a güven üzerine kuruludur. İnsan sınırsız istek ve ihtiyaçlarını kendi kendine karşılamak imkanına sahip olmadığı için, doğal olarak Allah’a bağlanmaya, yönelmeye muhtaçtır.
Eğer insan bu fıtrata uygun olarak yaşarsa, gerçek güvene, huzura, mutluluğa ve kurtuluşa ulaşır. Bu fıtratı reddedip, Allah’tan yüz çevirdiğinde ise, sıkıntı, korku, endişe ve azap dolu bir hayat sürer.
İnsanlar için geçerli olan bu kural, toplumlar için de geçerlidir. Eğer bir toplum, Allah’a iman eden insanlardan oluşuyorsa; adil, huzurlu, mutlu ve akıllı bir toplum olur. Kuşkusuz bunun tersi de geçerlidir. Eğer bir toplum Allah’tan bihaberse, o toplumun düzeni de temelden bozuk, çürük ve ilkeldir.
Allah’tan yüz çevirmiş olan toplumlar incelendiğinde bu kolaylıkla görülür. Dinsiz düşüncenin doğurduğu en önemli sonuçlardan biri, her şeyden önce ahlâk kavramının yok edilmesi ve tamamen dejenere olmuş toplumların meydana gelmesidir. Dini ve ahlâki sınırları çiğneyen ve yalnızca insan isteklerinin tatminine dayanan bu kültür, aslında gerçek anlamda bir zulüm sistemidir. Böyle bir sistemde cinsel sapkınlıktan uyuşturucuya kadar her türlü dejenerasyon teşvik görür. İnsan sevgisinden uzak, egoist, cahil, düşünemeyen ve aklını kullanamayan toplumlar oluşur.
Yalnızca kendi isteklerini tatmin etmek için yaşayan insanlardan oluşan bir toplumda huzur, sevgi ve barışın oluşması elbette mümkün değildir. İnsan ilişkileri çıkara dayalıdır. Müthiş bir güvensizlik ortamı mevcuttur. İnsanın samimi, dürüst, güvenilir, güzel ahlâklı olması için hiçbir sebep olmadığı gibi, sahtekarlık yapmaması, yalan söylememesi, arkadan vurmaması için de bir engel yoktur. Çünkü bu toplumların insanları, Allah’ı “arkalarında unutuluvermiş birşey”2323 olarak kabul etmişlerdir, dolayısıyla da Allah korkusunu bilmeyen kişilerdir. Üstelik bu kişiler Allah’ın gücünü takdir edemedikleri için kıyametten ve hesap gününden de habersizdirler. Cehennem ise onlar için sadece din kitaplarında anlatılan bir kavram olmaktan öteye geçmez. Hiçbiri ölümden sonra Allah’ın huzuruna çıkıp dünya hayatında işledikleri her suçun hesabını vereceklerini ve bunun sonucu olarak da ebedi bir cehennem hayatı yaşayabileceklerini düşünmezler. Veya düşünseler bile, “Bu onların ateş bize sayılı günler dışında kesinlikle dokunmayacak demelerindendir. Onların bu iftiraları, dinleri konusunda kendilerini yanılgıya düşürmüştür.”2324 âyetiyle bildirildiği gibi “günahlarının cezasını çekip” cennete gireceklerini zannederler. Tüm bunların bir sonucu olarak da dünyadaki yaşamlarını mümkün olduğunca istek ve tutkularını tatmin etmeye çalışarak geçirirler.
2321] M. İslâmoğlu, İman Risalesi
2322] Rum Sûresi, 30
2323] 11/Hûd, 92
2324] 3/Â-li İmran Sûresi, 24
- 604 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hal böyle olunca da, doğal olarak bugün pek çok toplumda yaşanan ahlâki dejenerasyon ve manevi çöküntü ortaya çıkar. Kendi mantıklarına göre şöyle düşünürler; “Mâdem dünyaya bir kere geldim, 50-60 yıl yaşayıp ölüp gideceğim, o halde hayatın tadını çıkarayım.” Bu çürük mantık temeli üzerine kurulan düşünce sisteminde ise her türlü adâletsizlik, fuhuş, hırsızlık, cinâyet, ahlâksızlık ortaya çıkabilir. Her türlü suç işlenebilir, adam öldürülebilir, dolandırıcılık yapılabilir. Zira her birey kendi istek ve tutkularını tatmin etmekten başka birşey düşünmeyecektir. Her kim olursa olsun -ailesi, arkadaşları da dahil- onun için ikinci derecede önem taşır. Toplumun diğer fertlerinin ise hiçbir önemi yoktur.
Nitekim geniş çaplı menfaat ve çıkar ilişkileri üzerine kurulu olan toplum yapısında, insanların birbirlerine duydukları güvensizlik, hem toplumsal hem de bireysel huzurun oluşamamasına; bu insanların birbirleri hakkında sürekli şüpheci, endişeli ve kararsız bir ruh hali içinde yaşamalarına sebep olur. Böyle bir toplum içinde kimin, ne zaman ve ne şekilde sahtekarlık yapacağı belli olmadığından şahıslar, ruhen büyük bir korku ve endişe içerisindedirler. Karşılıklı yaşanan güvensizlik ve şüphe, hayatlarını büyük bir mutsuzluk içinde sürdürmelerine sebep olmaktadır. Her türlü ahlâki değerin gözardı edildiği bu toplumda, Allah korkusu olmadığından kişilerin, aile kurumuna, namus ve iffet gibi kavramlara bakış açısı da son derece ürkütücü bir görünümdedir.
Ayrıca bu tür toplumlarda kişiler arasında saygı ve sevgiye dayalı bir hayat da mevcut değildir. Toplum bireylerinin birbirlerine saygı göstermelerinin hiçbir gerekliliği yoktur. Karşılarındaki insana değer veren bir tavır sergilemeleri için ancak bir çıkarlarının olması gerekir. Üstelik böyle bir tavır göstermek için kendi cahiliye mantıklarına göre haklıdırlar da. Zira hayatları boyunca, hayvandan evrimleşerek varoldukları, ruhlarının ölümle birlikte yokolacağı gibi telkinler alırlar. Maymun soyundan gelme, toprağın altında çürüyüp gidecek ve belki de bir daha görmeyecekleri bir bedene ise doğal olarak saygı göstermeyi anlamsız görürler. Kendi bozuk mantıklarına göre, “nasılsa karşılarındaki insan da kendileri de ölüp toprağın altına girecek, beden olarak çürüyüp gidecek ve ruh olarak da tamamen yok olacaklardır; o halde neden diğer insanlara iyilik yapmak, fedakar olmak gibi zahmetlere katlansınlar ki...” Evet, gerçekten de Allah dolayısıyla da âhiret inancı olmayan her insanın bilinçaltında bu fikirler yatar. Bu sebeplerle de Allah inancı olmayan toplumlarda asla huzur, mutluluk, güven ortamı oluşamaz.
Tüm bu söylediklerimizin amacı, “Allah inancı olmadığı durumlarda toplumda dejenerasyon olur, o halde Allah inancı olmalıdır” gibi bir mantık kurmak değildir elbette. Allah inancı olmalıdır, çünkü Allah vardır ve O’nu inkâr eden O’na karşı büyük bir suç işlemiş olur. Allah inancının olmadığı durumda toplumların çürüdüğüne işaret etmekteki mantığımız ise, bu toplumların temelden yanlış bir bakış açısına sahip olduklarını vurgulamaktır. Yanlış bakış açıları, kötü sonuçlar doğurur. Allah’ın inkâr gibi en büyük yanlışı yapan bir toplum da, en kötü sonuçlarla karşılaşır. Bu sonuçlar, o toplumun ne denli büyük bir yanılgı içinde olduğunun göstergesi oldukları için önemlidirler.
Bu tür toplumların ortak özelliği, kitlevi bir aldanış içinde olmalarıdır. “Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp saptırırlar...” 2325 âyetinden de anlaşıldığı gibi, toplumun bireylerinin pek çoğunun aynı
2325] 6/En’âm, 116
ALLAH (C. C.)
- 605 -
yapıda olması, bir tür “sürü” psikolojisi yaratır ve zaten var olan inkârı daha da kuvvetlendirir. Allah’tan ve âhiretten habersiz olan bu tür toplumları Allah Kuran’da “cahiliye” toplumu olarak tanımlar. Çünkü toplumun üyeleri her ne kadar fizik, tarih, biyoloji ya da benzeri bir bilimle ilgileniyor olsalar da, Allah’ın gücünü ve büyüklüğünü tanıyabilecek akıl ve vicdana sahip değildirler. Ve bu anlamda cahildirler.
Cahiliye toplumunun bireyleri, Allah’a bağlı olmadıklarından dolayı O’nun yolundan farklı yollara saparlar. Aynı kendileri gibi aciz birer kul olan insanlara tabi olur, o insanları örnek alır, o insanların düşüncelerini mutlak doğru olarak kabul ederler. Ve sonuçta cahiliye topluluğu gittikçe kendi kendini körleştiren, kendi kendini akıl ve vicdandan koparan kapalı bir sistem oluşturur. Başta da belirttiğimiz gibi bu sistemin en belirgin özelliği, bu insanların dinsizlik telkinleri doğrultusunda hareket etmesidir.
Allah Kuran’dan böyle bir yaşamın boş ve çürük bir temele dayandığını, yıkımla bitmeye mahkum olduğunu çarpıcı bir benzetmeyle anlatır: “Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidâyet vermez.” 2326
Ancak bu arada unutulmaması gereken bir nokta vardır; her toplum, her insan cahiliye sisteminin bu telkinlerinden, yaşam şeklinden ve felsefesinden kurtulma fırsatına sahiptir. Zira Allah onlara, kendilerini uyaran, kendilerine Allah’ın ve âhiretin varlığını, hayatlarının gerçek anlamını bildiren elçiler ve elçileriyle beraber insanların vicdanen sordukları her soruya cevap veren hak kitaplar gönderir. Bu, Allah’ın başından beri süregelen bir kanunudur. Nitekim günümüzde de doğru yolu gösteren, karanlıktan aydınlığa çıkaran hak kitap olarak Kuran, tüm insanların rehberidir. Ancak bundan sonra insanlar tercihlerine göre karşılık göreceklerdir. Nitekim o kitabı insanlara getiren elçi, şu çağrıyı yapmıştır: “De ki: Ey insanlar, şüphesiz size Rabbinizden hak gelmiştir. Kim hidâyet bulursa, o ancak kendi nefsi için hidâyet bulmuştur. Kim saparsa, o da, kendi aleyhine sapmıştır. Ben sizin üzerinizde bir vekil değilim.” 2327
Allah’ı Düşündüren Kâinat Âyetleri
Allah’ın varlığı, fiil ve sıfatları ile apaçık iken; zatı ile gizlidir. Zatı duyularla ve akılla idrak edilemez. Bununla birlikte Allah’ın varlığı akıl ile bulunabilir.
Öncelikle şu soruyu sorarak konumuza girelim: Acaba insanın Allah’ın varlığına inanması için, O’nun varlığını akılla ispat etmeye gerek var mı? Bu soruya şu şekilde cevap verilebilir: Çevresindeki tüm varlıklara ibret gözüyle bakan, olayların gerisindeki gerçeği düşünen insan için, Allah’ın varlığı apaçıktır. Veya şöyle bir soru aklımıza gelebilir. Allah’ın varlığını aklen ve ilmen ispat etmek mümkün müdür? Hayır mümkün değildir. Çünkü ispatı istenen varlık aklı aşmaktadır.
Allah’ın varlığını gösteren akli deliller gaflet içindeki insanları uyandırmak içindir. Geçmişten günümüze kadar Allah’ın varlığını, çok az insan dışında,
2326] 9/Tevbe, 109
2327] 10/Yunus, 108
- 606 -
KUR’AN KAVRAMLARI
toplum olarak inkâr eden olmamıştır.
Allah’ın varlığına ve birliğine, görülen, işitilen ve bilinen her şey şahidlik etmekte-dir. İnsan bir damla su iken, ana rahmindeki oluşumu ve aşamaları, dünyaya gelişi, bebeklik ve çocukluk dönemi, gençlik, ihtiyarlık ve nihâyet ölümü, düşünen insan için Allah’ın varlığına en kesin delillerdir. Çevresindeki tüm varlıklara ibret gözüyle bakan, olayların gerisindeki gerçeği düşünen insan için, Allah’ın varlığı apaçıktır
İnsan, etrafına bakıp kâinatı incelediğinde mükemmel bir düzen ve ahengin olduğuna şahit olmaktadır. Güneş, ay, gezegenler ve diğer tüm gök cisimleri birbirlerine çarpmadan kendi yörüngelerinde hareket etmektedir. Dünyamız da hem kendi çevresinde hem de güneşin çevresinde dönmektedir. Dünya bu dönüş esnasında güneşe bulunduğu yerden çok az bir mesafe yaklaşsa alevler içinde kalır; tersine çok az bir mesafe uzaklaşsa buz kesilip donardı.
Havada direnç kuvveti olmasa, yağmur taneleri yeryüzüne bir mermi gibi inerdi. Suyun kaldırma kuvveti olmasa, denizlerde gemiler ve insanlar yüzemezdi. Yeryüzünde dağlar olmasa dünyamız sürekli sarsıntı geçirirdi.
Dünyanın da içinde bulunduğu gezegenlerin uzaya fırlayıp savrulmasını engelle-yen, yer çekim kuvveti adı verilen İlâhî bir kanundur.
En küçüğünden en büyüğüne tüm hayvanlar, bitkiler, ırmaklar, nehirler, denizler, okyanuslar, dağlar yeryüzünü bir vitrin gibi süslemekte, aynı zamanda yaratılışları icabı, Allah’a teslim olup tesbih etmekte ve insana hizmet etmektedirler.
İnsan büyük alem olan kâinattan, küçük alem olan kendisine bakıp incelediğinde şunlara şahit olur: Saçlarımızdan ayak parmaklarımıza kadar vucudumuzun şekli, boyun, parmak, el, kol, diz, ayak gibi organlar kendilerinden beklenen görevleri yapabilecek şekilde düzenlenmiştir.
Kalbimizin çalışması, gözümüzün görmesi, kulağımızın işitmesi, derimizin hissetmesi, kanın vücutta dolaşması, yiyeceklerin sindirilmesi, zararlı atıkların vücuttan dışarı atılması ve diğer tüm organlarımızın çalışması önceden programlandığı şekilde aksamadan belirli bir düzen içinde devam etmektedir. Vücudumuzdaki herhangi bir organ rahatsızlandığında diğer tüm organlar bu rahatsızlığı hissederler.
Bütün bu düzen ve ahenk kendi kendine olmayıp, üstün özelliklere sahip tabiat üstü bir varlık tarafından yaratılmıştır. Biz müslümanlar bu yüce varlığa ALLAH (c.c.) diyoruz.
Görüldüğü gibi Allah’ın varlığı meselesinde izlenen metod “eserden müessire geçiş” metodudur. Yani resimden ressama, şiirden şaire, Selimiye camiinden Mimar Sinan’a geçiş metodu. Burada resim eser; ressam müessir, şiir eser; şair müessir, cami eser; camii yapan müessirdir. İşte canlı cansız tüm kâinat ve içindeki varlıklar Allah’ın eseridir.
Kur’an, Allah’ın her bir eserine “âyet” diyor. Âyet yol kenarındaki trafik işaretleri gibidir. Bu işaretler sürücünün hedefine ulaşmasında ona yardımcı olduğu gibi gerçek akıl sahipleri de Allah’ın âyetlerine bakarak O’na ulaşır.
ALLAH (C. C.)
- 607 -
Allah Teâlâ kendi varlığını gerek Kur’an âyetleriyle, gerek kâinat âyetleriyle her an göstermektedir. Bu yüzden tabiattaki her olay basit birer hadise olmaktan çıkmakta, dikkatimizi kendilerine değil; olayların gerisindeki gerçeğe çekmektedirler. Nasıl ki, yol üzerindeki trafik levhaları dikkatimizi kendilerine değil de, gideceğimiz yöne çekerse; kâinat olayları da dikkatlerimizi kendilerine değil; olayların gerisindeki gerçeğe çekmektedir. Bu gerçek, Allah’ın varlığı, birliği ve kudretidir.
Bu anlamda kâinattaki her olay da, insanın kendisi de, Allah’ın varlığına, birliğine ve kudretine işaret eden âyetlerdir. Burada sözlü âyet olan vahiy (Kur’an) ile, sözsüz âyet olan kâinat âyetleri arasında fark yoktur. Her ikisi de Allah’ın eseridir.
Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın varlığıyla ilgili olan âyetlerde, O’nun hak olduğunu isbat eden delillerin, hem kâinatta, hem de insanın kendi varlığında olduğu ifade edilmektedir:
“Biz onlara ufuklarda ve kendilerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki, O (Kur’an)’ın gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şâhit olması yetmez mi?”2328; “Kesin inanacak olanlar için yeryüzünde ve kendi canlarınızda (Allah’ın varlığını ve kudretini gösteren) nice deliller vardır. Görmüyor musunuz? 2329Kur’ân-ı Kerim Allah’ın varlığını, insanlar tarafından doğal kabul edilmesi gereken bir konu olarak görmektedir. Bu yüzden konuyla ilgili âyetler genellikle soru şeklinde veya hayret bildiren uyarı ve kınama biçimindedir.
Allah’ı bulmanın, O’nu kabul edip O’na inanmanın bozulmamış akıl için mecburiyet olduğu açık bir hakikattir. Sağlam bir akıl, yaratıcı, yoktan var edici, tabiat olaylarını yönlendirici, âleme nizam verici bir zatı, yani Allah’ı kabul etmek zorundadır. Akıl, zaruri olarak Allah’ın varlığına inanmak durumundadır. Ancak çok az sayıda da olsa bazı insanlar, Allah’ı inkâr edebilmekte, O’na hiç inanmamaktadır. Bu tipteki anormal insan(!)lara uzun uzadıya Allah’ın varlığını isbat etmeye çalışmak gereksiz, hatta yanlıştır. Bu insanlara karşı tavrımız müdafa değil; hücum olmalı, bunlara: “öyleyse insanlar, varlıklar, bütün evren nasıl meydana geldi? Kendisinde can bile bulunmayan doğa veya tesadüf denilen şey hiç yaratıcı olabilir mi?...” gibi sorular sormalı, Allah’ın var olmadığını onların isbatlaması istenmelidir. Görülecektir ki bir şeyin yokluğu isbat edilemez. Hele Allah’ın -hâşâ- var olmadığı hiç mi hiç isbat edilemez. İnsan sadece kendini kandırır.
Yegâne Yaratıcı olan Allah’ı İnkâr Edenleri Düşünmeye Dâvet
Bu Şiiri Kim Yazdı?
Bir şiir... Özü, ulvi fikirler ve zarif duygularla örülü. Sözü, edebî sanatlarla bezeli. Her harf, her kelime ve her mısra olması gerektiği yerde. Hemen sorarız: Kim yazdı bu şiiri?
İşte bir cevap: Harfler yazdı, zira eser onlardan meydana gelmiş. Bu harfler,
2328] 41/Fussılet, 37
2329] 51/Zâriyât, 20-21
- 608 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tesadüfen bir araya gelip, şiir oldular. Yazan başkası olsaydı, eserin içinde görünürdü. Görünmüyor, demek ki yok.
Sıra ikinci cevapta: Bu şiiri akılsız, şuursuz, edebiyattan ve sanattan habersiz harflerin yazması mümkün değil. Aklımıza ve duygularımıza hitap eden bu ulvî manalar harflerde yoktur. Harfleri de, şiiri de yazan bir şair vardır. Kâğıdın içinde bulunmaması inkârına delil olamaz. Kâğıt ve harf cinsinden değildir ki, orada görünsün.
Bütün yaratıklar, şu insan, şu menekşe, şu kelebek de birer şiir gibi. Şiiri harflerin yazması ne kadar imkânsızsa, şu insan denilen sanat şaheserini de atomların yapması o kadar akıldan uzak. Atomlar, harflerden daha âlim ve daha sanatkâr değiller. Her şiirin bir şairi olduğu gibi, şu süslü ve mânalı eserlerin de bir yaratıcısı var.
Yaradan, her sene, zaman ve zemin sayfasına sayısız eserler yazıyor, sonra da siliyor. Her varlık, cisimlenmiş mânalı bir kelime. Hâl diliyle, sanatkârını, yaratıcısını anlatıyor. Rabbine medihler ve şükürler ediyor.
Şair ve yazar, manayı esas alıp, ona göre şiirler ve yazılar yazdıkları gibi, Allah da, mâhiyetleri ve ruhları bir model olarak yaratıp, onlara uygun bedenleri tanzim ediyor. Canlıların, kabiliyetleriyle bedenleri arasındaki âhengin sırrı burada.
Fabrika
Dünya da bir fabrika.
Hammaddesi ise, su ve toprak.
Bütün bitkiler, hayvanlar ve insanlar onun ürünleri.
Hepsi de sanatlı ve hikmetli.
Ne fabrika ürünü tanıyor, ne de ürün fabrikayı.
Zira, her ikisi de akılsız ve şuursuz.
Basit bir saatın bile ustası var.
En küçük makina bile kendi kendine yapılamıyor.
Dünya fabrikasının tesadüfen oluştuğunu söylemek mümkün mü?
Her fabrika gibi onun da elbet bir ustası olmalı.
O, bu fabrikayı kurmuş ve işletiyor.
Her parçası yerli yerinde ve görevini aksatmadan yapıyor.
Fabrika içinde fabrikalar...
Ağaç bir fabrika, meyve üretiyor.
Hayvan da bir fabrika, et ve süt üretiyor.
insan ise, fabrikaların en mükemmeli.
Neler üretmiyor ki?
ALLAH (C. C.)
- 609 -
Üstelik kendisinin ve başkalarının farkında.
Bakıyor, anlıyor, düşünüyor...
Fikirler üretiyor.
Ustasını tanıyor.
Ve isterse, iman edebiliyor!
Tasvir
Her tür, göz alıcı renklerle bezenmiş, gönül yakıcı nakışlarla süslenmiş. Her varlığın bir sûreti var. Hepsi de “tasvir,” yani “sûretlendirme” fiilini gösteriyor. Gülün görüntüsünü tuvale aktaran ressamı baş tacı edip, gülü yaratanı tanımamak hangi akıl iledir?! Kopyasına hayran olup, aslını güzellik duygusundan mahrum unsurlara vermek gerçeğe ihânet olmaz mı?
Yeryüzü tablosunda devamlı tazelenen hârika sûretler gösterir ki, yoktan sûretler yaratan bir “Mûsâvvir” var. Atomlar ise, kudret fırçasının boyası hükmünde. Atomları, organların sınırında durdurup, hududu aştırmayan zat, Allah’tan başkası olamaz. Aksi hâlde, her canlı ve her organ için maddî bir kalıp gerekirdi. İlâhî ilim kabul edilmezse, oyuncak bebek kalıplarına benzer milyarlarca kalıbın kullanılması zarurîdir. Sonra, o kalıplar için de başka kalıplar gerekir ve bu zincir uzar gider.
Böyle bir çözüm yolu, ancak masallarda görülür. Oysa biz hakikat peşindeyiz. Her yaratığa bir miktar tayin eden, atomları bir düzen içerisinde çalıştıran ancak İlâhî ilim olabilir ki, biz bu tür ilme “kader” diyoruz. Atom, kader çizgisini asla aşamaz. Çünkü, “emir kulu”dur.
Allah’ı İnkâra Dayalı Felsefî Akımlar
a) Ateizm; Allah Tanımazlık
Hiçbir ilâh kabul etmeyen, Tanrıtanımaz felsefi doktrinlerin ortak adına “ateizm” denir. Sistemleştirilmiş bir ekol oluşturulmaksızın filozoflardan bir bölümünce benimsenmiş olan bu anlayış, doğrudan doğruya tanrının varlığını inkâr üzerine kuruludur. Bu özelliğiyle de benzer yanlar taşıyor olsa da- tanrının varlığını ya da mahiyetini tartışan doktrinlerden ayrılır; tanrının yokluğunu kesin bir biçimde öne sürer.
Hemen hemen tüm felsefe ekolleri ve öğretileri gibi ateizm’in kökleri de Eski Yunan’a uzanır. Maddeci yapı belirten çeşitli felsefe okullarının bağlıları, ontolojik yorumları sonucunda ateist bir inanç sergilemişlerdir. “Gölge etme başka ihsan istemem” sözüyle yaygın bir ünü bulunan Diyojen bunlardan biri ve felsefe tarihinde kâfir diye nitelenen ilk kimsedir. Atom kuramcısı Demokrit, onun izleyicisi Leocippus, Sofist’lerden Gorgias ve Protegoras, kendi adıyla anılan ekolün kurucusu Epikür, öne sürdükleri materyalist görüşler bağlamında birer ateist olarak göze çarparlar.
Rönesans’tan sonra Batı’da varlığını hissettiren din-dışı eğilimler ve özellikle de evrenin, doğanın ve insanın, insan toplumunun dinden bütünüyle soyutlanarak yorumlanması sonucu ortaya çıkan görüşler, ateist tutumlara büyük
- 610 -
KUR’AN KAVRAMLARI
katkılarda bulunmuş, onlara bolca kullanabilecekleri veriler sağlamıştır.
Nitekim, dinden ve törelerden bağımsız bir siyasetin oluşturulması savını öne süren Makyavel, ateizm’i bu alana sokarken; birer ateist olmadıkları hâlde Dekart, David Hume ve Kant gibi kimselerin akılı dinden bağımsız kılma çabaları ve bu doğrultuda öne sürdükleri düşünceler çağdaş ateizm’e tutanaklar hazırlamış oldu. Pozitivist yorumlarla oluşturulan bilimsel kuramlar ve evrene yönelik rasyonalist bakış açılarının oluşturduğu ortam, Feuerbach’ın öne süreceği düşünceler için çok elverişliydi. XIX. Yüzyılın en önemli ve sonraki dönemler bakımından da en etkili ateisti olan bu düşünür, Tanrı’nın insana özgü ülkülerin bir yansıması olduğunu, insanın özgürlüğünün Tanrı’yı inkârla gerçekleşebileceğini öne sürmüş; dini insanın etkinlik alanına indiren bu görüşten yola çıkan Marks ise, ezilenlerin egemenliğiyle birlikte dinin de yok olacağı varsayımıyla ateizm’i doruk noktasına çıkarmıştır. Bu çizgiyi kemâline ulaştıran Nietzsche ise, “Tanrı’nın Ölümü” adlı kitabında, insanın kendisini bütünlemesi ve özünü bulması için göstermesi gereken en insanca tepkinin ateizm olduğunu söylemiştir.
Darwin, geliştirdiği kuramla Yaratıcı-Tanrı kavramını dışlarken; Freud, Tanrı inancının çaresizlik içindeki insanın çocukluk durumuna dönerek koruyucu bir babaya sığınma ihtiyacından doğduğunu öne sürerek, psikolojik çerçevedeki inkârı gündeme getirmek yoluyla ateizm’e bir başka boyut kazandırmıştır.
20. yüzyıldaysa, ateizm’i Jean Paul Sartre, Albert Camus gibi varoluşçular temsil ettiler. Bunlar, insanın evrende bir başına olduğu ve kendi değerlerini belirlemek özgürlüğüne sahip bulunduğu düşüncesinden yola çıkarak, bu özgürlüğü kabulün kaçınılmaz sonucu olarak Tanrı’nın inkârına gitmektedirler.
Agnostizm (bilinmezcilik) ve Pozitivizm (olguculuk) gibi ateizm’i andıran görüşler, açıkça “tanrı yoktur” demeyip de “bilinemez” “tartışılması bilimsel değildir” türünden ifadeler kullandıklarından konumuzun dışında kalmaktadır.
İslâm literatüründe, dehriyye diye adlandırılan ateizm, kronolojik bakımdan iki ayrı safha halinde irdelenebilir. Cahiliyye Dönemi Dehriliği ve İslâm sonrasındaki Dehriyyun...
Kur’ân-ı Kerîm’de: “Dediler ki: o (hayat dedikleri) şey, dünya hayatımızdan başkası değildir; ölürüz, diriliriz, Ve bizi ancak dehr (zaman) helâk etmektedir.’ Hâlbuki onların bu sözlerinde hiçbir ilimleri yoktur. Onlar ancak zanda bulunuyorlar.” 2330 haberiyle bildirilen cahiliyye dehriliği, yaratılmayı inkârla zaman ve maddenin ebediliğini öne süren bir inançtır.
Felsefî anlamdaki İslâm sonrası dehrilik ise, muhtemelen, Sâsânîler döneminde yaygın bir inanç olarak gözlenen “her şeyi değiştiren ve her şeyden kuvvetli olan, tüm olayları oluşturan ve yönlendiren büyük güç, İlâhî zat olan Hürmüz değil, yalnızca sınırsız zamandır” temel inancı üzerine oturtulmuş bulunan zurvanig’in karşılığı ve uzantısıdır. Bu inancın sahipleri Allah’ı inkâr ederek, bütün oluşları zaman, dehr ya da felek adını verdikleri akışa bağlamaktaydılar.
Öte yandan, kısmî inkâr diyebileceğimiz bir tutum içinde bulunan maddiyun, tabiiyun (maddecilik, tabiatçılık) gibi düşüncelerle dehriliği karıştırmamak gerekir. Çünkü, dehrilikde, ateizm’de olduğu gibi kesin bir inkâr, Yüce Allah’ı
2330] 45/Câsiye, 24
ALLAH (C. C.)
- 611 -
açık bir biçimde yok sayma sözkonusudur. Yüce Allah’ın kimi esma ve sıfatlarını değil de, gerek yaratıcılık, gerek ilâhlık ve gerekse rablık plânında küllî bir inkâr vardır. Ateizm, gerçek anlamıyla, işte böylesine bir küllî inkârdır. 2331
b) Darwinizm
Darwiniz: Darvincilik; yani, “bütün canlılar evrim sonucu oluşmuştur, bugünkü durum doğal bir ayıklanmanın sonucudur, insan da bu süreçte maymun türünün evrimiyle ortaya çıkmıştır,” tezini ileri süren kuram.
Darvinizme, bir felsefî akım denilemez. Teori, maddeci felsefeler tarafından ısrarla savunulduğu için, felsefî bir nitelik kazanmıştır. Maddeciler, hayatı ve türleri evrimle açıklamaya çalışırlar. Maddecilikle evrimcilik bir tende iki can gibidirler. Oysa, evrim teorisi ortaya atıldıktan sonra köprünün altından çok sular aktı. Bu fikrin imkânsızlığını sağlam delillerle ispat eden nice incelemeler yapıldı, kitaplar yazıldı. Biz, konunun ayrıntılarını bu tür eserlere bırakıp, sadece bazı esaslara işaret edeceğiz:
“Bilim”, elimizden tutup, bizi evvel zamanlara götürüyor ve diyor ki: “Dünyamız güneşten kopan bir ateş parçasıydı. Ne toprağı vardı, ne suyu. Bitkilerin, hayvanların ve insanların sözü bile edilmiyordu. Çünkü hayat yoktu. Canlı varlıklar sonradan ortaya çıktı da, yeryüzü şenlendi...” Pastör, deneylerle ispat etti ki, canlıların, kendi hâline bırakılan cansızlardan oluşması imkânsızdır. Öyleyse canlılar, bir dış müdâhale ile yaratıldılar. Işığı veren ışıklı olduğu gibi, hayatı yaratan da elbette diridir ve hayat vermeye muktedirdir.
Ceylan, koyun, gül, akasya, güvercin, balina, at, bezelye, insan... Yüzbinlerce tür. Hepsi sonradan var oldu. Darvin, türlerin birbirinden oluştuğunu iddia eder. Güya, cansız maddelerden tesadüfen tek hücreli canlılar ortaya çıkmış. Sonra tesadüfen karmaşık yapılı canlılar meydana gelmiş. insan da yine tesadüfen maymundan dönüşmüş. Yani biz, tesadüfen var olmuşuz ve tesadüfen yaşıyormuşuz!
Darvin, örnek de veriyor. Kıravatlı güvercinlerle kalın boyunlu güvercinler eşleştirilirse ara tipler elde edilirmiş. Şu hâlde, mevcut türlerden yeni türlerin elde edilmesi mümkünmüş. Ne büyük delil! Düşünmüyor ki, güvercin kalın boyunlu da olsa, kıravatlı da olsa güvercindir ve aynı türe mensuptur. Irklar arasındaki ıslah çalışmaları, türler için geçerli değildir.
Biyoloji ilminin temel taşlarından biri olan bilim adamı Mendel, yaptığı deneyler sonucunda şu gerçeği ortaya koydu: Bir türün, başka bir türü meydana getirmesi imkânsızdır. iki ayrı türün birleşmesiyle ortaya çıkan canlının nesli devam etmez. Bunun en güzel örneği, eşekle atın ortak ürünü olan katırdır. Katırda üreme özelliği yoktur. Mendel, görüşlerini ispat etti ve tesbitleri biyolojinin temel kanunları hâlini aldı.
Evrimciler, çevrenin tesiriyle türlerin değiştiğini, yeni türlerin oluştuğunu söylediler. Onlara cevap verildi: Çevrenin etkisiyle olan değişmeler kalıcı değildir. Daha sonraki nesillere geçmez. İşte ispatı: Müslümanlar, asırlardır sünnet oluyorlar, ama bebekler hep sünnetsiz doğuyor. Deneyler de yapıldı. Farelerin kuyrukları kesildi. Kuyruksuz fareler eşleştirildi. Yeni doğan yavruların kuyruklu olduğu görüldü. Aynı deney defalarca tekrarlandı, fakat sonuç değişmedi.
2331] Zübeyr Yetik, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 175
- 612 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Darvinciler, maymunla insan arasında bir “geçit formu” bulmak için de çok uğraştılar. Nice mağaralar kazıp, bataklıklar karıştırdılar, ama nâfile. Her defasında elleri ümitsizce yanlarına düştü. Bütün araştırmalar teorilerinin aksini gösteriyordu. Tek çare kalmıştı: Sahtekârlık! Onu da yaptılar. Maymun kemikleriyle insan kemiklerini birbirine ustaca tutturup, işte “ara tip” dediler. Lâkin mumları yatsıya kadar bile yanmadı. “Bilimsel” sahtekârlıkları kısa zamanda anlaşıldı, maskeleri düşürüldü. Nihâyet, fen mahkemesi Darvinizmin idamına ve evrim teorisinin iptâline karar verdi.
Sonuç: Her türün bir “evvel babası” vardır. Türler, şimdi nasılsalar ilk yaratılışlarında da öyleydiler. Uzun zamanda evrim geçirerek değil, bir anda yaratıldılar. İnsan, maymundan bozma bir ucûbe değildir. Hz. Âdem (a.s.), hem mükemmel bir insandı, hem de bir peygamber.
Bütün varlıklar ilmi, irâdesi ve kudreti sonsuz olan Allah’ın eserleridirler. Kâinatı düzenli ve mükemmel bir saray gibi yaratan Allah, canlıları da şimdiki özellikleriyle bir anda yaratmaya muktedirdir. Gözümüzün önünde buğday kadar çam çekirdeğinden çam ağacını yaratan kudret, âciz değildir.
Bu hakikatlere rağmen evrim teorisi hâlâ gündemde. İlmî inceleme konusu olmaktan çıkıp, felsefî bir boyut kazandı. Allah’a kul olmak istemeyenlerin sığınağı oldu. İlmî hiçbir değeri kalmayan bir teorinin inatla savunulmasının sebebi budur. Darvinizm, “bilimsel” kılıklı bir felsefedir, ateist bir safsatadır.
c) Naturalizm
Naturalizm: Tabîiyye, doğacılık demektir. Her alanda her meseleyi tabiattaki kanunlarla açıklamaya çalışan, her olayı doğa yasalarına indirgeyen felsefî görüştür.
Allahtan kaçanlar “tabiat”a sığındılar. Padişaha isyan edip, cellâttan yardım uman suçlunun mantığı. Tabiat da, yaratılanların toplamından ibâret büyük bir eser. Ustayı inkâr için, esere usta demek izahın değil, kaçışın ifâdesidir. Güneşe, suya ve toprağa tapanlara “ilkel” diyenler, varlıkların yaratılışını güneşe, suya ve toprağa vermekle aynı inancı paylaşmıyorlar mı? Natüralizm, putperestliğin yeni adıdır.
İnkâr cephesinde yeni bir şey yok. İsimler değişti, ama mantık çizgisi aynı kaldı. Ne iniş var, ne çıkış. Yükselişi yok ki, alçalışı da olsun. İddiasının dayanağı tek kelimeden ibâret: “Yok”.
Yok’larla bina kurulmaz. Bin tane yok, bir var’ı tartamaz. “Yok” kelimesi inançsızın kimliğidir, kendi boşluğunu belgeler. Reklâm, en çok güvendikleri araç. “Bilim adına” sürekli tekrarlanan yalan, zamanla doğrunun yerini alabilir. Eğer o yer, gerçeklerle doldurulmamışsa.
Mantığın temel kanunları ışığında düşünen akıl diyor ki, her eserin bir ustası vardır. Hiçbir eser kendi kendini yapamaz. Kitap yazarını, masa marangozunu, resim de ressamını gösterir. Ustayı, eserin içinde aramak ise, boşuna gayret. Bir yazı okuduğumuzda, “Bu harfler mürekkeple yazılmış. Mürekkebin tabiatında ise, yazı olmak özelliği var” diyerek, yazarı inkâr edebilir miyiz? Tablodaki resime hayran olup, “Resim olmak boyaların tabiatındandır. Bu eserin ressamı yok” diyebilir miyiz? “Apartman, kumun, çakılın, demirin ve tahtanın tabiatı gereği
ALLAH (C. C.)
- 613 -
var olmuştur. Mimarı yoktur” dersek bize kim inanır? Yahut, o apartmanın projesini görüp, “işte mimar budur” diyerek kimi aldatabiliriz?
Kâinat ve içindeki her eser de bir binaya, bir resme veya bir kitaba benzer. “Bunların yaratılması eşyanın tabiatı gereğidir” diyen adam, câhilliğini ilân etmiş olur. Binanın yapılması için nasıl projeyi çizen ve yapıyı kuran bir mimar gerekiyorsa, kâinattaki eserlerin de bir ölçü ve kanun ile yaratılması için bir Yaradana ihtiyaç vardır.
Kâinattaki her varlık da sanatlı bir eser. İnsan tâkatini aşan bir ilim, irâde ve kudretle yaratılmış. Ölçü, düzen ve güzellik diliyle sanatkârını ilân ediyor. Bu sesi kim susturabilir? Kâinat, yaratılanların bütünü. Demek kendisi de yaratılmış. Tabiat ise kâinattakilerin toplamı. Daha net bir anlatımla, tabiat, bir bakıma, kâinatın ikinci adı. Şu hâlde, “kâinatı ve içindekileri tabiat yarattı” demekle, “kâinat kendi kendini yarattı” demek arasında ne fark var?
Bir mühendis düşünelim. Bu zat, mükemmel bir proje hazırladı ve uzaktan kumandayla çalışan bir fabrika yaptı. O hârika fabrikaya ilimden ve teknikten nasibini almamış vahşi bir adam girdi. Baktı ki, makineler ve tezgâhlar büyük bir intizamla çalışıyor. Çevresini araştırdı, mühendisi göremedi. “Bu makineler kendi kendine kurulmuş. Çalıştıranı da yok” diye düşündü. Sonra duvarda asılı bir levha gördü. Oraya karmaşık bazı rakamlar ve yazılar yazılmış, muğlak şemalar çizilmişti. “İşte fabrikayı kuran ve çalıştıran bunlardır” dedi, câhilliğini gösterdi.
Tabiatçı, misaldeki adama benzer. Kâinat da mükemmel bir fabrikadır. Hayret uyandıran bir âhenk ve nizam ile çalışıyor. Her iş, belli bir kanuna göre yapılıyor. Böyle bir sisteme, serseri tesadüf parmak karıştırabilir mi? Gel gör ki, Yaradanı tanımayan kişi, kâinatın işleyiş kanunlarını yaratıcı zannediyor. Bir de akıllı geçinmese!
Tabiattaki kanunlar itibarîdir. Hâriçte vücutları yoktur. Varlıkları, maddenin varlığıyla devam eder. Kendi başına varlığını devam ettiremeyen bu mücerret mefhumlardan ne beklenebilir? Canlılar yokken “üreme kanunu” da yoktu. Şu hâlde, üreme kanununun canlıları yarattığını söylemek mümkün değil. Canlıları ilim ve hikmetle yaratan kim ise, hayat kanunlarını koyan da odur. Bu kanunlar, düşünen insanı, inkâra değil, imana götürür. Çünkü, kanun varsa, o kanunu koyan bir de hâkim vardır. Hiçbir kanun kendi kendine ortaya çıkamaz. Kanunlar mücerret olup, birer isimden ibârettir. Uygulayıcı bir hâkim olmadıkça, herhangi bir tesirleri olamaz. Suçluyu yakalayıp, gereken cezayı veren bir kanun nerde görülmüş? Bir ülkenin kanunları bulunsa, fakat bunları yerinde ve zamanında uygulayacak hâkimleri olmasa, o kanunlar neye yarar? Kâinat da büyük bir ülke. Onu yaratan Zat, kanunlar da koymuş. Tatbiki ise, yine Ona ait.
Yaratıcı yerine Tabiat fikrini kabul edenlerin, konuyu derinliğine düşündüğünü sanmıyorum. Sığ bir düşünce, imkânsızı mümkün gösterebilir. Yoksa, meseleyi akıl terazisiyle tartan herkes, tabiatın yaratıcı değil, eser olduğunu bilir. Allah’ın sanatlı bir eseri olan tabiatı yaratıcı sanmak, tek kelimeyle ilkelliktir. Böylelerin, kendilerine “ilerici” ve “çağdaş” demeleri gerçeği değiştirmez. “Kara” olana “ak” demekle ne değişir ki!?
Tabiat Nedir?
- 614 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Tabiat, bir varlığın temel ve değişmez özelliğidir,” diyorlar. Elma, ağacının tabiatı gereği ortaya çıkıyormuş. Kuzu da, koyunun tabiatından dolayı kuzu olmuş... Öyle mi?
Fizik söylüyor: Kâinat bir zamanlar gaz hâlindeydi. “Gaz hâli” onun tabiatıydı. Tabiat, değişmez ve temel özellik olduğuna göre, bu hâlin sonsuza kadar devamı gerekmez miydi? Peki, ateş hâline niçin geldi? Dünya bir ateş kütlesiydi. Bu hâl de onun tabiatıydı. Bu özellik ebediyyen devam etmeli değil miydi? Şu hâlde toprak, hava ve su gibi zıt tabiatlar nasıl ortaya çıktı? Toprağın, suyun ve havanın tabiatıyla, bitkinin, hayvanın ve insanın tabiatı aynı mı? Ayrıysa bitkiler, hayvanlar ve insanlar nasıl meydana geldi?
“Tabiat üstü mutlak bir kudret” kabul edilmedikçe, bütün sorular boşlukta asılı kalmaya mahkûm. Noksandan mükemmele doğru uzayıp giden varlık zincirini izah etmenin tek yolu, sonsuz ilim ve kudret sahibi Yaradanı tanımaktan geçiyor. Her usta, eserinden daha mükemmeldir. Soba ile sobacı, bina ile mimar örneklerini hatırlayalım. Canlıların, cansızlardan daha üstün olduğu da bir gerçek. Şu hâlde, noksan özellikte cansızlar, mükemmel canlıları nasıl yaratır?
Toprağa düşen tohum, dört varlıkla karşılaşır: toprak, hava, su ve ısı. Bunların hepsi de olabileceğince câhil, kör, sağır ve âcizdir. Ne tohumu tanırlar, ne de kendilerini. Tohum da cahillikte onlardan geri kalmaz. Oysa, o tohumdan fışkıran bitki, akıl gözünü kamaştıracak kadar mükemmel bir eserdir. Adı geçen dört unsurun sahip olmadığı bir ölçü, şekil, tad, koku ve renk ile yaratılıyor. Üstelik bu bitkinin milyarlarcası aynı anda, birbirine karıştırılmadan, eksiksiz, kusursuz yapılıyor. Tabiatçılar bunu nasıl açıklayacaklar?
Tabiat kanunları ise, kendi başlarına bir iş yapamazlar. Kâinattaki hârika faâliyetlerin arkasında, Allahın güzel isimleri vardır. Güneş ışığının her yeri aydınlatması gibi bunlar da kâinatı kuşatmıştır. Tabiat ise, “tesir eden mutlak güç” değil, “tesir altında kalan âciz bir eserdir.” Dışarıdan gelen sonsuz bir irâdeye boyun eğmekle şekilleniyor, çeşitleniyor ve yeni yaratılışlara sahne oluyor.
Tabiat (Doğa) Yaratıcı Olabilir mi? Tabiat (doğa): Yaratılmış olan her şey, maddi âlem ve maddi âlemin özellikleri, onda işleyen kanun ve düzendir. Materyalistlere göre, yaratılış olayı tabiat tarafından meydana gelmektedir. Oysa ki tabiat denilen şu varlık âlemi, yaratan değil; yaratılandır.
Tüm ilmî veriler, tarafsız olarak evrenin bir başlangıcı olup sonradan var olduğunu ortaya koymaktadır. Sonradan var olan bir şey, kendi kendini yaratamayacağı gibi, hiç bir şey de yaratamaz. Öyleyse tabiatın (varlık âleminin) bir ilk yaratıcıya ve bir muharrike (hareket ettirene) ihtiyacı vardır. O da ezeli, ebedi ve bir olan Allah (c.c.)’dır.
Akıl, idrak, ilim ve irfan sahibi olan insan yokluktan, hiç yoktan bir toplu iğne, bir sinek yaratamadığı halde; akıl ve idrakı olmayan “tabiat” kendi kendini veya herhangi bir şeyi nasıl yaratabilir? Bunu iddia edenler, düşünme kabiliyetini yitiren, beyni gözleri üzerine inmiş bakar körlerdir.
Vahye değil de materyalizm dinine inanan kimseler, bütün bu muazzam nizam ve intizamı ve bunca varlıkların yaratılışını tesadüfle veya doğayla açıklamaya çalışmaktadırlar. Bu durumda, bunlar dinsiz (mülhid) olamazlar; bunlar
ALLAH (C. C.)
- 615 -
tam bir “müşrik”; yaptıkları da “şirk”dir. Çünkü inkâr ettikleri Allah’ın sıfatlarını (en önce yaratma sıfatını) O’ndan alıp, “tesadüf” veya “doğa” adını verdikleri bir tanrıya vermiş oluyorlar. Kendilerine yanlış olarak , “dinsiz” denen bu “çok dinli” , “çok tanrılı” kimseler, ellerinde tuttukları medya aracılığıyla dinlerinden edip sürüleştirdikleri yığınları ifsad edip kandırmaya çalışmaktadırlar. “Doğa öyle yaratmış” , “tabiat ananın lütfu” , “burcunuz...” , “yıldızınız...” , “astroloğunuz diyor ki...” gibi ifade ve başlıkları altında reklamını yaptıkları hurafelerin, çağdaş üfürükçülerin ve falcıların peşine takmayı ihmal etmiyorlar. Dünyanın güneşten kopup içinde canlıların oluşmasını, insanın ortaya çıkışını tesadüfe bağlamaya çalışıyorlar.
Çağdaş dünyada değişiklik olsun diye ortaya atılan felsefe ve dünya görüşlerinin, ahlâk ve erdem açısından en tahripkâr olanı, hiç kuşkusuz dinsizliktir, ateizmdir. Bu tavrın yaygınlaşmasında en büyük pay, elbette düzenin ve egemen güçlerindir.
Bu inkâr hastalığının pençesine düşenler dahi, eğer tamamıyla öldürüp yok edememişlerse vicdanlarının ta derinliklerinde Allah’ın varlığını hissederler. Bu his, Allah’ın da hidâyetiyle kimi zaman kişinin varlığını kuşatarak hayatının tamamına hakim olur. Kimi zaman da bir felaket, bir korku sırasında geçici olarak ortaya çıkar. Gerçek şu ki, olmayan bir şey hissedilmez. Sonlu ve yaratılmış olan insan zihni, sonsuz ve yaratılmamış bir varlığı icad edemez. Bizi koruyan kim ise var eden de odur. Varlığımız, Allah’ın varlığının en kesin delilidir.
Her şeylerini Allah’a borçlu olan ve buna rağmen ihanetin zirvesine çıkıp O’nu inkâr eden Allah’sız materyalistlere sormalı: Allah’sız bir dünyada faziletli olmanın, kurallı yaşamanın, dürüst davranmanın, yani özetle ahlâklı olmanın sebebi ne? Allah ve âhirette ödül yoksa, bütün bu zahmetlere insan niçin katlansın?
Allah’ın, âhiretin, hesabın, sorgunun, sualin olmadığı bir hayat namuslulara, ahlâklılara, dürüstlere, hakkı hukuku gözetenlere, erdemlilere bir cehennem; namussuzlara, hırsızlara, canilere, ahlâksızlara bir cennet olurdu. Öylesi bir dünyada insanları erdemli ve ahlâklı yaşamanın gerekliliğine nasıl ikna edecektiniz ve onlar neden ikna olsunlar? Olmuyorlar zaten. Allah’ı hayatına, siyasetine, devletine, okuluna karıştırmak istemeyen laiklerin, materyalistlerin yaşantıları bunun en açık delili değil midir?
İnsanlık tarihi Allah’ını, dinini, imanını kaybedenlerin şeref, ahlâk, fazilet, birlik, dirlik, özetle insanı insan yapan her şeylerini kaybettiklerinin örnekleriyle doludur. Yine tarih, gerçek anlamıyla iman edenlerin kahramanlıklarını, her konudaki erdem ve faziletlerini gıptayla hatırlamakta ve hatırlatmaktadır.
d- Panteizm
Panteizm, vücûdiyye, kamutanrıcılık demektir. Evrenle tanrıyı bir ve aynı şey kabul eden felsefî görüş. İnce mânâlarla dolu, bütün parçaları birbiriyle uyumlu, gâyet değerli bir kitaba iki adam bakıyorlar. Bunlardan biri şöyle düşünüyor: “Bu kitabın yazarını göremiyorum, nerede olduğunu bilmiyorum, ama varlığına inanıyorum. Üstelik yazar, kitap cinsinden de olamaz.” Öbür adam ise şu kanaate varıyor: “Bu hârika eserin yazarı, kitabın içindedir, harflerin, kelimelerin, satırların, mürekkep zerrelerinin arasındadır yahut kitabın kendisi aynı zamanda
- 616 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yazardır veya içindeki mânâlar bütünü, bu kitabı yazmıştır.”
Kâinat da, burada sözü edilen kitaba benzer. İçinde bulunan büyük küçük her varlık mânâlı birer kelime gibidir. Nasıl her kitabın bir yazarı varsa, kâinatın da bir ustası vardır. Kâinat ve içindekiler vehim ve hayal değillerdir. Ancak, Allah Teâlâ’nın yaratmasıyla var olmuşlardır ve yine O’nun bekasıyla varlıklarını devam ettirmektedirler. İlâhî isimler kâinatta tecelli eder, görünür, bu tecellî kesilirse kâinat yok olur.
“Yazar kitabın içindedir” diyen adamın kanaati “panteizm”e misaldir. Uydurma dilde “kamutanrıcılık” diye adlandırılan bu felsefeye göre, kâinatın yaratıcısı kâinattan ayrı bir varlık değildir, “tanrı, evrende içkindir.” Yaratıcıyı kâinatın dışında aramak boşunadır. Yaratılanların toplamı aynı zamanda ilâhın ta kendisidir veya “tanrı” varlıkların bünyesine “sızmıştır”. Her varlık “evrende içkin” olan “tanrının” bir parçasıdır. “Tanrı” her an değişmekte, kendi kendini yenilemekte ve zamanla birlikte tazelenmektedir.
Bir bakıma, bu felsefede kâinat namına Allah inkâr edilmektedir. Yazarı kitabın içinde sanan ve kitap adına yazarı inkâr eden adamla panteistin ne farkı var ? Bu felsefe bir safsatadan ibârettir. Bu hükmü nasıl mı veriyoruz ? Çünkü, kâinat sınırlıdır, Allah’ın isimleri ve sıfatları ise, sonsuzdur. Bütün varlıklar “hâdis”tir, yani “sonradan yaratılmış”tır. Allah ise, ezelîdir, varlığının başlangıcı yoktur. Kâinatta güzel, çirkin, iyi, kötü, noksan, mükemmel... bir aradadır. Allah ise, mutlak kemâl, cemâl ve celâl sahibidir, yani sınırsız, eksiksiz ve noksansız güzeldir, mükemmeldir, büyüktür.
Kâinat ve kâinatı oluşturan varlıklar, mükemmelleşmek için devamlı değişir, bozulur, başkalaşır, dağılır, toparlanır, ayrılır, birleşir. Allah ise, vâhiddir, ehaddir, ferddir, sonsuz mükemmel olduğu için değişmeye, başkalaşmaya, dağılmaya ve yeniden yapılanmaya muhtaç değildir. Yaratılmış varlıklar, zamanın etkisi altındadır, Allah ise, zamana mahkûm değildir. Çünkü, zamanı yaratan da Odur. Kâinatı teşkil eden her varlık âcizdir, fakirdir, muhtaçtır. Allah ise, Sameddir, yani her varlık O’na muhtaç, fakat O hiçbir şeye muhtaç değildir. Varlıklar şu veya bu şekilde doğarlar ve ölürler, Yaradanın ise, hayatı dâimî ve bakidir. O, doğmamış ve doğurmamıştır.
Varlıklar ilimden, irâdeden ve şuurî bir kudretten mahrumdurlar, bu özellikleriyle sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi yaratıcıyı teşkil edemezler. Allah, maddî bir varlık değildir. Maddî olmayanın mekânı da yoktur. Kezâ, bölünmek ve parçalara ayrılmak maddenin özellikleridir. Şekil, boyut, renk, ağırlık ve benzeri vasıflar da, yine maddenin ve maddî varlıkların özellikleridir. Bütün varlıklar “mümkin”dir, yani olması ve olmaması eşit iken, var olmasını dileyen bir başka varlığa muhtaçtır. Allah ise, “vâcib varlık”tır. Varlığı zarurîdir, kendindendir, ezelîdir. Mümkin varlıklar, var olabilmek ve varlığını sürdürebilmek için o vâcip varlığa muhtaçtırlar. Allah, “muhâlefetün lilhavadis,” yani sonradan yaratılanlara benzemezlik özelliğiyle “mümkin” varlıklara hiçbir yönden benzemeyendir. Tasavvur edilememesi de bu sebepledir.
Panteistin hâli, sanatlı bir câminin hârika mimarisine hayran olup, “Mimar bu caminin içindedir, cami ayrı mimar ayrı değildir, ikisi aynıdır, biri diğerini içine almıştır, bu ikisi esasen tek varlıktır,” diyen adama benzer. Panteizm de bir
ALLAH (C. C.)
- 617 -
nevi putçuluktur, ancak burada taştan ve ağaçtan yapılmış küçük bir put yerine, varlıkların toplamı olan “kâinat” öne çıkartılmış, bu devâsâ kütlenin azameti karşısında baş eğilmiştir.
(Bu bâtıl felsefe, tasavvuf etkisiyle bazı müslüman geçinenlere de sirâyet etmiştir. “Lâ mevcûde illâ hû” -O’ndan, yani Allah’tan başka hiçbir varlık yoktur; her şey O’dur- veya “Ene’l-Hak” -Ben Hakk’ım, yani Tanrı’yım- anlayışları, bu felsefî yaklaşımdan çok farklı görüşler değildir.)
İslâmî imanın özü ise, Allah kâinatı yaratandır. O, yarattıklarına benzemez. Varlıklarla alâkası “yaratıcılık”tır. Her şey Onun eseridir. Her usta gibi, O da eserinin içinde olamaz. “Heme Ost” değil, “Heme Ezost”tur, yani “her şey O” değil, “her şey Ondan”dır.
e- Pozitivizm
(Müsbet bilimcilik, laboratuvarla isbatlanan bilimselcilik) Pozitivizm: İspatiyye, olguculuk. Varlıkları müşahade edilebilir olanlardan ibaret sayan ve bilgi alanını olgularla sınırlayan felsefi görüş.
Bilim alanında önemli gelişmeler olurken, felsefî bir akım ortaya çıktı: Pozitivizm. Bu cereyan daha önceki devirlerde de vardı, fakat cılız, sönük ve sessizdi. Bizim tefekkür dünyamızda “isbâtiyyecilik” diye tanınırdı. Fennin çocukluk dönemlerinde bir hırsız gibi dağlarda gezen bu görüş, şimdi okullara girdi, aramızda dolaşıyor.
“Fizik, kimya, biyoloji gibi ilimlerin deneylerle ispatladığı fikirlerden başka şeye inanmayınız” diyen yarı aydınlar türedi. “Fennin gösterdiği ışıklı yolda yürüyünüz” diyen istismarcılar var. Nihâyet, sayıları az da olsa, inanmak için laboratuvarların kapılarını gözetleyen taklitçiler ortaya çıktı. İşin en acı tarafı da, bu kimselerin, fen ilimleri adına dini inkâra cür’et etmeleridir. Çünkü dinin kaynağı vahiydir ve İlâhî meseleler laboratuvara girmez.
Her şeyden önce şu sorulara cevap arayalım: Fennin konusu nedir? Pozitif ilimlerin sınırı nerede başlar, nerede biter? Şüphesiz, fen ilimlerinin konusu maddedir. Fizik, cisimleri ve varlıklar arasındaki münasebetleri inceler. Kimya, eşyanın iç yüzünü keşfe çalışır. Biyoloji, canlılar dünyasını aydınlatır. Astronomi ise, uzayı ve uzaydaki cisimleri tetkik eder. Tıp ilminin sahası insan bedenidir. Diğer pozitif ilimler de yine maddenin daha başka yönlerini anlamaya çalışır. Maddenin bittiği yerde metafizik, yani fizik ötesi dünya başlar ki, o zaman fen adamı, bu değişik âlemin eşiğinde durmaya mecburdur. Dış duyularımızla algılanamayan bu âlemin de kendine has uzmanları vardır. Bu sahada söz onlara düşer.
Peki bir fen adamı mânevî konulara dâir hükümler verirse ne olur? İşte o zaman haddini aşar ve mantığın kırbacıyla kendi alanına kovalanır. Nasıl, bir mühendisin sözü tıp alanında kâle alınmazsa, nasıl, bir ressamın fikri astronomide ölçü kabul edilmezse, öyle de bir fizikçinin veya doktorun görüşü dinî konularda muteber değildir. Kiraz ağacından süt sağılamıyacağı gibi, koyundan da kiraz üretmesi beklenemez. Ümit eden mahrum kalır. Denizde yaşayan ve şehirleri göremeyen balıklar, belediye kanunlarını ve görgü kaidelerini inkâra yeltenemezler. Gördüklerine inanan ve tecrübesine güvenen kişilerin de bu balıklardan
- 618 -
KUR’AN KAVRAMLARI
pek farkı yoktur.
Esasen, fen alanında çalışanlar olmayanı var etmiyorlar. Yaptıkları mevcudu keşfetmekten ibarettir. Yer çekimi Newton’dan önce de vardı. Sular Arşimet’ten önce de cisimleri kaldırıyordu. Galile doğmadan evvel de dünya dönüyordu ve yuvarlaktı. Vücut makinesi tıp ilmi yokken de çalışıyordu.
Pozitif ilimlerin yaptığı, madde dünyasını ve bu dünyanın kanunlarını anlamaya çalışmaktan ve yaratılan eserlere isimler takmaktan ibarettir, dersek hiç de mübalâğa etmiş olmayız. Bu keşifleri yapanlara “mucit” adı veriliyor ki, yanlıştır. Mucit, olmayanı var eden demektir. Fen adamlarının yaptığı ise, keşiftir. Bundan dolayı “kâşif”diye isimlendirilmeleri daha doğrudur.
“İspat edilmeyen, deneylerle doğruluğu anlaşılmayan teorilere inanılmaz,” sözü maddî sahaya münhasır kalırsa doğru olabilir. Nitekim, insanların maymundan geldiği fikri ispatlanamamış ve bir teori olarak kalmıştır. Fakat mezkur hüküm, dini de içine alacak kadar geniş bir mânâda kullanılırsa yanlıştır ve reddedilmeye mahkûmdur.
Fen ilimleri, insanı, İlâhî hakikatlârın inkârına değil, kabulüne götürür. Çünkü, mantık bize her eserin bir ustasının olduğunu söyler, dumanın ateşe delil olması gibi. Fenlerin tetkik ettiği kâinat da bir eserdir. Bundan dolayı, onun da sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi bir ustasının olması zarurîdir.
Bilimlerin Dilinden
İslâm, hiçbir zaman, hiçbir meselede bilime ters düşmemiş, bilâkis onu teşvik etmiştir. Dinî kaynaklar bunun güzel örnekleriyle doludur. Allahın iki kitabı vardır: Biri Kuranı Kerimdir ki, “kelâm” sıfatından gelir, diğeri kâinattır ve “kudret” sıfatının eseridir.
İlim adamları, dine inansalar da, inanmasalar da kâinat kitabını okumakta ve Yaradanın eserlerini tefsir etmektedirler. Efendilerini tanımadan çalışan ve iş gören köleler gibi! Her bilim dalı, kendine has bir dil ile mütemadiyen Allah’tan bahsediyor. Meselâ, botanik ilmi, bize bir ağacın özelliklerini anlatır. Ağacın topraktaki gıdaları nasıl aldığını, yapraklara kadar nasıl taşıdığını, meyvelerin nasıl meydana geldiğini, büyümenin ne şekilde olduğunu gösterir. Böylece, karşımıza hücrelerden oluşan, kökü, gövdesi, dalı, yaprağı, çiçeği ve meyvesiyle mükemmel bir makine çıkar. Üstelik de canlıdır.
Şimdi insafla düşünelim: Bu harika makineyi akılsız, şuursuz, ilimden, iradeden ve kudretten mahrum basit bir toprak nasıl yaratır? Bitki âlimlerinin, dev laboratuvarlarda bile bir tek yaprağını yapamadıkları ilmî bir gerçekken, ağaç, başka bir ifadeyle odun, o harikulâde çiçekleri ve meyveleri nasıl yapar? Her bir ağaç o mûcizevî yaratılışıyla isimleri ve sıfatları sonsuz bir zatı ispat etmez mi?
Kezâ zooloji ilmi, aklımıza bir hayvanın iç dünyasının kapılarını açtı. Her hayvanın harikulâde birer fabrika olduğunu anladık. Zehirli sinek bal yapıyor. Elsiz böcek ipek dokuyor, dilsiz koyun süt üretiyor. İlim gösterdi ki, basit bir saman ve sudan, lâtif bir gıda olan sütü yapmak o akılsız koyunun işi değildir. Koyun, arı, ipek böceği ve benzeri bütün hayvanlar, ressamın fırçası, yazarın kalemi, marangozun çekici gibi birer âlettirler. Yaratmak fiilinin fâili ise, şüphesiz bu kâinatın da ustası olan Rabbimizdir.
ALLAH (C. C.)
- 619 -
Astronomi ilminin penceresinden bakarak, dünyanın uzaydaki hâlini gördük. Güneşin etrafında mermi hızıyla uçan dev bir tayyare. Kanatsız, motorsuz, pilotsuz, gürültüsüz ve olabildiğince büyük. Üstündeki yolcular ise gâyet rahat seyahat etmekteler. Çoğu zaman uçtuklarının bile farkında değiller. Bir yandan da dünya, kendi ekseni etrafında dönüyor. Geceler, gündüzler ve mevsimler bu iki dönüşün ürünü. Güneşe yaklaşsak tehlike, uzaklaşsak tehlike. Güneşin çevresinde uçan sadece dünya da değil, diğer gezegenler de var. Onlardan birisiyle çarpışması işten bile değil. Fakat hiçbir aksaklık olmuyor, her şey yolunda gidiyor. Bu düzen milyonlarca seneden beri hiç bozulmuyor.
Astronomi okuyan herkesin düşünmesi ve şu soruları kendi kendine sorması gerekmez mi: Bu hassas dengeyi kim kurdu? Dünyayı yaşanacak hâle kim getirdi. Pilotları da bulunduğu hâlde bazı uçakların çarpıştığı bir gerçekken, bu dev cisimleri çarptırmadan döndüren ve uçuran hangi ilim ve kudrettir?
Hele, yaratıklar içinde biri var ki, o başlı başına bir mûcizedir. Adına insan derler. Düşünür, hayâl eder, araştırır, anlar, sever, acır, nefret eder... Binlerce kabiliyetle donatılmıştır. Daha da önemlisi kendi varlığının şuurundadır. Kâinat onun idrakiyle ışıklanır. Bu muhteşem canlının ruh, kalp, akıl ve hayâl gibi manevî cihazları bir yana, maddî yapısı da bir sanat şaheseridir. Gözün en güzeli, elin en kullanışlısı, saçın en lâtifi, dilin en tatlısı, endamın en mevzunu, boyun en mutedili, uzatmaya ne hacet, her şeyin en iyisi ona verilmiştir.
Tıp ilmiyle anlaşıldı ki, vücudunun dışı gibi, içi de harikalar harikası. Tonlarca kan pompalayan kalbi, yemekleri kolayca sindiren midesi, kan temizleme makinesi olan akciğerleri, kilometrelerce uzunluktaki damarları, daha bilmem nesi ve nesiyle gerçek bir şâheser. Heykel, heykeltıraşını göstersin de, tıp ilmiyle mükemmelliği anlaşılan insan vücudu ustasını tanıtmasın, mümkün mü?
Misalleri çoğaltmak mümkün, ama “ârif olana bir işaret kâfidir” deyip, kısa kesiyoruz.
Bak ve Düşün!
Müsbet ilimlerin zirveye doğru tırmandığı bir asırdayız. Günümüz insanı nakille yetinmiyor, aklî izahlar da istiyor. Kimi insanlarca, “bilim,” dinden ayrı bir değerler manzumesi gibi gösteriliyor, küfre ve inkâra delil olarak kullanılmaya çalışılıyor. Bugün inkâr, cehâletten değil, fenden ve felsefeden geliyor.
Bu sebeple biz, pozitivist ve materyalist eğitimden geçirilmiş günümüz insanına, onun anladığı lisanla İlâhî hakikatları anlatmaya çalışıyoruz. Bu, belâgattır, yani muhâtabın hâline uygun söz söyleme sanatıdır. Bilim diye adlandırılan kâinatla ilgili fenlerin inkâra değil, imana delil olduğunu gösteriyoruz ki, hakikat de budur. Zira her fen, kendine has bir dille Allah’tan bahsediyor, yaratıcıyı tanıttırıyor.
Kur’an, bize, “f’anzur!” yani “nazar et, bak!” emrini veriyor, biz de, âyetin hatırlattığı İlâhî sanat eserlerine bakıyoruz. Kur’an bize, “hiç düşünmez misiniz?” diye soruyor, düşünmemizi istiyor. Biz de tefekkür ediyor, aklımızı kullanıyoruz. Efendimiz, “Bir saat tefekkür bir sene nafile ibâdetten üstündür” buyuruyor. Bu küllî ibâdeti yapabilmek de gerekir. Bu tavrın, dini reddeden ve “bilim”i putlaştıran pozitivizmle alâkası yoktur.
- 620 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu konuda unutulmaması gereken esas şudur: Vahiy esas, akıl vâsıtadır. İslâmiyet efendi, fenler köledir. Hüdâ hâkim, dehâ mahkûmdur. Müsbet ilimleri esas kabul edip, İslâm’ı onlara râm etmekten Allah’a sığınırız. Felsefe, yaratıcıyı unutur, kâinattan kâinat nâmına bahseder. Müslüman ise, her konuda rehberi olan Kuran gibi, kâinattan Allah adına bahseder, varlık aynalarında tecelli eden İlâhî isimleri gösterir.
Biz, fen ilimleri, şu kâinat kitabını incelemekle dine hizmet eder, bir müslüman fen bilimlerine bu gözle bakar. Bir harf kâtipsiz olamayacağı gibi, şu kâinat kitabı da ustasız ve müellifsiz olamaz. Kur’ân-ı Kerim de Rabbimizin kitabıdır, kâinat da. Her biri, diğerini tefsir eder ve açıklar. Her fen, kendine mahsus bir dil ile bize Rabbimizi tanıtır. Müslüman, müsbet ilmi reddetmez, ebedî bir gâye vermekle onu mârifet hâline getirir. İmana râm olan ilim, nûr olur.
İlimler
Bize göre, ilim bir bütündür ve “Âlim” isminden kaynaklanır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim, hem fennin konusu olan kâinattan, hem de bugün bazılarının yanlış olarak “din ilmi” dediği, “naklî ilimler” dediğimiz meselelerden bahsettiği hâlde, konularını iki ayrı ilmin isimleri altında toplamamıştır. Fen ilmi, din ilmi gibi ayırımlar sun’îdir. İnsanın, bütünü kucaklayamayışından dolayı ilim, iki ana bölüme ayrılmış, her bölüm de kendi içinde bölümlenmiştir.
Ancak, bu ayrımı bir kötü niyet ürünü olarak ısrarla yapan, bilimle din arasında hiçbir alâka yokmuş gibi davrananlar da var. Bilim adına kâinata sahip çıkıp, inananları ve imanı maddî âlemin dışına sürgün etmeye çalışan bu kafayı da unutmuyoruz. Ona şunu söylüyoruz: “Maddî, mânevî bütün âlemler Rabbimizindir. Bilim adına incelediğin şu görünen âleme de Allah hükmeder. Senin yanlış olarak tabiat kanunları dediğin şeyler, aslında, Onun kevnî kanunlarıdır. Sen, yeni bir kanun koymuyor, sadece yürürlükteki kanunları görüp, onlara isimler veriyorsun.”
Ortada kabul edilmiş bir “durum” var, ilimler, “fen ilmi ve din ilmi” diye ikiye ayrılmış. Bu yapay ayırmayı, daha doğru bir şekilde şöyle ifadelendirmek gerekir: Aklî ilimler ve naklî ilimler. Aklî ilimler (fen bilgileri), şu “kâinat fabrikası”nın nasıl çalıştığını açıklar. Naklî ilimler ise, kim tarafından ve niçin kurulduğunun cevabını verir. “Niçin?” suali karşısında fen, sağır ve dilsizdir. Ancak bu zâhirî ayrılık, dinin, “nasıl” sorusuna cevap vermediği mânâsına gelmez.
Kur’ân-ı Kerim, kâinatın işleyiş kanunları hakkında önemli açıklamalar yapmış, kıymetli ip uçları vermiştir. Ayrıntılara girmeyişi onun bir fen kitabı olmayışındandır. “imtihan sırrı”na aykırı düşmeyecek şekilde bütün fen bilimlerinin özü bildirilmiştir. Her ilmî gelişmenin, bazı âyetleri daha iyi anlamamıza yardımcı olması da bu sırdan ileri gelmektedir.
Fen ilimlerini iman gözüyle okumayı öğrenenler, hem “nasıl”ın, hem de “niçin”in cevabını almakla tam bilgiye ve gerçek marifete ulaşacaklardır. Vicdanın ışığı naklî ilimler, aklın nuru medeniyet fenleri, yani aklî ilimlerdir. Hakikat, ikisinin kaynaşmasıyla tecelli eder. Ayrıldıkları zaman, sadece naklî ilimleri okuyanlarda “taassub” yalnız fen tahsil edenlerde ise “hile ve şüphe” meydana gelir.
ALLAH (C. C.)
- 621 -
Vicdanı İlâhî mizanlarla ayarlanmamış bir kimsenin elinde fen, dehşetli bir silâh olabilir, nitekim oluyor da.
f- İdealizm
İftikârîye, düşüncecilik. “Varlık, düşüncenin ürünü, ya da düşüncenin kendisidir” tezini savunan felsefelerin genel adı.
Pencereden baktığımızda gözümüze ilişen şu nesneler gerçek mi, hayal mi? İşte bir elma ağacı! Baharda çiçekleniyor, yapraklanıyor, yazın meyveler veriyor, biz bu meyveleri yiyoruz. Sonbaharda ölüp ilkbaharda diriliyor, rüzgarla sallanan dallarına kuşlar konup kalkıyor. Bu ağaç yalnız benim gözlerimde ve zihnimde mi var? Çiçekler, yapraklar, meyveler, esen rüzgarlar, cıvıldaşan kuşlar birer vehimden mi ibâret? Topluca söylersek, acaba benim dışımda var sandığım şeyler, gerçekten var mı?
Garip sorular sorduğumun farkındayım, fakat daha da garip olanı şu ki, bu soruyu birçok felsefeci de kendi kendine sormuş, “Nesneler bizim içimizde vardır, onlar zihnimizin meyveleridir, biz var sanıyoruz, ama gerçekte onlar yoktur,” diye cevap vermişler. Sonra bu görüş bir felsefe hâline gelmiş. İşte “idealizm” ruh adına maddeyi, düşünce adına dışımızdaki varlıkları reddeden bu felsefî akımın adıdır.
İdealizmin tipik temsilcisi Berkeley, “Duyularımızla algıladığımız nesneler, fikirlerden başka bir şey değildir ve fikirler ise bizim ruhumuzun dışında var olamazlar,” diyor. Gerçi bütün idealist düşünürlerin tıpatıp aynı fikirleri paylaştığı söylenemez, fakat ayrıldıkları noktaların önemli olduğunu da söyleyemeyiz.
İdealistlerin yanıldıkları nokta, “özel dünya” ile “genel dünya”yı birbirine karıştırmaları, ya da bunları aynı şey saymalarıdır. Oysa genel dünya ile özel dünyalar biçimce birbirinin aynıdır, ama hükümleri ve kanunları birbirinden bütünüyle farklıdır.
Herkesin, şu umumî dünyadan ayrı bir de hususî dünyası vardır. Onun rengi, şekli, güzelliği, iyiliği insanın ruh hâline göredir. Üzgün ve ümitsiz bir kişi, kâinatı bir matem yeri gibi görür. Oysa, neşeli bir insan için, bu dünya bir bayram yeridir. Benim özel dünyamın bir dış gerçekliği yoktur, o benim içimdedir ve ancak benimle vardır, ama benim ölümümle o âlem yıkılır. Özel dünyanın yıkılması genel dünyanın da yıkılması demek değildir. Ağacı gösteren bir ayna kırılmakla o ağacın aynadaki görüntüsü silinir, ama ağaç var olmaya devam eder.
Berkeley, fikirlerini açıklarken, nesnelerdeki özelliklerin herkese göre değiştiğini söyler ve buradan yola çıkarak “şey”lerin gerçekliğini reddeder. Oysa, varlıklardaki özelliklerin “göreli,” başka bir deyişle “izafî” olması, onların gerçekte var olmadıkları anlamına gelmez. Bir taşın ağır mı, hafif mi olduğu konusunda aynı kanaati paylaşmayabiliriz, birimiz ağır, diğerimiz hafif demiş olabiliriz. izlenimlerimiz aynı da olsa, ayrı da olsa “taşın varlığını” dile getirir.
Aynaların farklılığı, nasıl görüntülerin de farklılığını sonuç veriyorsa ve nasıl bu farklılık sebebiyle aynanın karşısındaki manzara inkâr edilemiyorsa, birer ayna görevi yapan zihinlerimiz de nesneleri değişik biçimde idrak ediyor diye, “bizim dışımızda yokturlar” diyemeyiz. İdealizmin, “varlıklar benim zihnimin ürünüdür” temel cümlesinden yola çıkarsak,”dış âlemde var sanılan her şeyi
- 622 -
KUR’AN KAVRAMLARI
benim zihnim yaratıyor,” noktasına varırız. Bu düşünce, bizi, iki önemli yanlışa sürükler. Biri, eli ermez gücü yetmez bir canlı olan insanı tanrılaştırmak. İkincisi, İlâhî isimlerin nesnelerdeki tecellilerini perdelemek.
Oysa yaratıklar, aynalar gibi, Rabbimizin “güzel isimler”ini gösterir, tanıttırır ve sevdirirler. Eser inkâr edilirse ustayı kim hatırlar! Gerçekte var olmayan bir insanın, gerçekte var olmayan bir elmayı yediğini varsayan bir kimse, sonsuz merhametiyle insanları yaratan, yeryüzünü onlara bir nimet sofrası yapan, Rahman, Rahim, Kerim, Vedud... gibi pekçok ismin sahibi Rabbini tanıyamaz, bilemez, sevemez.
Özel dünya ile genel dünyayı birbirine karıştırmanın, aralarındaki temel farkı görememenin bir başka türlüsü, idealizmi bir felsefe olarak benimsemeyenlerde de var. Bir his yanılmasından dolayı özel dünyasını genel dünya gibi ölümsüz sanan ve dış dünyanın gerçeklik, kararlılık ve sarsılmazlık özelliklerine bakarak, ona yalnız biçimce benzeyen kendi dünyasını da metin, sürekli ve değişmez sanma yanılgısı. Bu galat, insanın kendi ölümünü düşünmemesi ve yalnız dünyanın yıkılmasına nazar etmesi türünden bir “gaflet”i netice veriyor.
İslâm Felsefesi mi? Materyalistler, felsefeleri üç temel kategoride incelerler: “idealizm, materyalizm ve bilinemezcilik.“Sonra bütün dinleri idealizmin içinde sayar, onu çürütmekle dinleri de çürüttüklerini söylerler.
Biz, bu sınıflandırmanın hem yanlış, hem de kötü niyet ürünü olduğu kanaatindeyiz. “Özünü yitirmiş dinler“e ve “beşerî düşünceler“demek olan felsefelere hiçbir biçimde benzemeyen İslâm ayrı bir kategoride ele alınmalı. “Materyalizmin zıddı idealizmdir, materyalizm dinlerin karşı kutbundadır, şu hâlde İslâm’la idealizm aynı şeydir“şeklinde özetlenebilecek akıl yürütmenin hiçbir hakikatı yoktur.
Gerçi idealizmde “tanrı inancı” vardır, bu yüzden de onu, materyalizm gibi tamamen inkârcı bir felsefeyle bir tutamayız, ama biliriz ki, sonuçta o bir “felsefe”dir ve İslâmiyet’le ilgisi yoktur. Kur’ân-ı Kerimde güzel isimleri ve benzersiz sıfatlarıyla tanıtılan Allah Tealâ ile, bu filozofların sınırlı zihinlerinin ürünü olan bir ilâhın aynı varlık olmadığı açıktır.
İslâmiyet’in kâinata bakış açısı hiçbir felsefeyle kıyaslanamayacak derecede “özgün”dür. Her meselede olduğu gibi “varlık” konusunda da İslâm, “ifrat” ve “tefrit”i terketmiş, “vasat”ı, yani “müstakim yolu” göstermiştir. Madde vardır, nesneler vardır, dış âlemde görünenler bir hayal, bir vehim değildir, ancak bu var oluş “kendiliğinden” değildir, Allah’ın yaratmasıyladır.
Allah “vâcib” varlıktır, ezelîdir, ebedîdir, varlığı kendindendir, bir başkasının etkisiyle var olmamıştır. Nesneler, şeyler ise “mümkin” varlıklardır, Allahın yaratmasıyla var olmuşlardır, ama hayal ve vehim değillerdir. Gerçi varlıkları “vacib” varlığa oranla “zayıf bir zıll” ve “kararsız bir gölgedir, “ fakat yine de dış âlemdeki gerçeklikleri göz ardı edilemez.
Varlıkların zaman ırmağında devamı ve mekân deryasında sebatı “Kayyum” isminin tecellisiyledir. Her “şey” bir “eser”dir, ustasının “güzel isimler”ine ayna olmuştur. Bir kitap nasıl yazarının ilmini gösterirse, kâinat kitabı da yaratıcısını göstermektedir. Bu bakış açısının, maddeyi tanrılaştıran materyalizme ve
ALLAH (C. C.)
- 623 -
“dışımızdaki nesnel dünya bizim fantezimizdir” diyen idealizme benzemediği olabildiğince açık değil mi ?
g- Reenkarnasyon
Reenkarnasyon; Eskilerin Tenâsuh dediği, ruh göçü demektir. Ruhun, ölümden sonra başka bir bedene göç ettiğine inananların görüşüdür.
Çoğumuz, Firavunların, yani ilâhlık iddiasında bulunan Mısır hükümdarlarının cesetlerini mumyalattıklarını duymuşuzdur, ama bunu niçin yaptıklarını bilenimiz pek azdır. Yine çoğumuz, firavunların mücevherler ve kıymetli ev eşyalarıyla gömüldüğünü biliriz de, sebebini pek bilmeyiz.
Meğer Firavunlar da kendilerine göre bir inancı varmış. Bu inanca göre, ruhlar, ölüm sonucu bedenlerinden ayrılınca başka bir bedene girerlermiş. Bu yeni beden, bir bitkiye veya bir hayvana da ait olabilirmiş. Söz gelişi, bir firavun ruhu, birçok bitki, hayvan ve insanı dolaştıktan sonra, gelir, eski cesedini bulurmuş. İşte bu noktada bir tedbir almak gerekiyormuş: Cesetleri koruma altına almak. Öyle ya, ruh, çürümüş cesedi ne yapsın! Firavunlar düşünmüşler, “bilimsel gerçekler ışığında” bir çâre bulmuşlar: Cesetleri mumyalatmak! “Biraz pörsümüş de olsa, beden bedendir ve hiç yoktan iyidir,” demişler. Ceset mumyalatma işi, başlı başına bir “bilim ve sanat dalı” hâline gelmiş. Koca koca Firavunlar, yeniden dirildikleri zaman fakir, parasız ve eşyasız mı kalsınlar! İşte, altınlarını ve kıymetli eşyalarını da beraber gömmelerinin sebebi bu fukaralıktan korkmalarıymış.
Bunları niçin mi anlatıyoruz? Batıdan aşırılan kelimelerle allanıp pullanarak çağdaşlık maskesi altında ortaya konan “reenkarnasyon” safsatasının tarihini bir nebze de olsa göstermek için. Yalnız, “çağdaş”ların bir farkları var ki, cesetlerini mumyalatıp, dolarları ve eşyalarıyla gömmeyi akıl edemiyorlar. Kimbilir, belki de daha iyi bir yol bulmuşlardır, ama”meslek sırrı” diye kimseye söylemiyorlar!
Bundan böyle günlük hayatınızda daha dikkatli davranın. Meselâ, ağacı küçümseyip de bir “günaydın” bile demeden geçmeyin, içinde bir şövalye olabilir. Kestiğiniz dananın Şekspir olmadığını nerden biliyorsunuz? Ya kapınızın önünde havlayan köpek Volter ise. Bir salatalığı ısırırken Jan Jak Russo’nun boynunu koparıyor olabilirsiniz. Bence Lenin bir yılan olmuştur, Darvin de bir maymun.
Hemen her asırda beş on tane bulunan ve büyük makamları işgal ettikleri için düşünülünce hemen hatıra geliveren din düşmanlarını göz önüne getirin. Hepsinde birer firavun edası yok mu? Bu özellikte kişiler, çağımızda daha çok görüldü ve görülüyor. Bana öyle geliyor ki, eski devirlerde ölen firavunlar, cesetlerine dönmeye başladılar bile!
Biz, dünyadaki bütün insanların birer ruhu olduğunu sanıyoruz değil mi? işte büyük bir hata daha! Reenkarnasyon fikrine göre milyarlarca insan pekâlâ ruhsuz yaşayabilir! Ne demek bu? Şu demek: Başlangıçta dünya nüfusu gâyet az idi. İslâma göre, bir anne ve bir babadan ibaretti. Din dışı bilime göre de durum bundan pek farklı değil. Dünya nüfusu ise, katlanarak çoğaldı ve beş milyara ulaştı. Eğer ölen insanın ruhu, yeni bir bedene girerek yaşamaya devam ediyorsa, bugün milyarlarca insanın ruhsuz olması gerekmiyor mu?
Ruhlar bedenlerinden ayrıldıkları zaman şuurlu mudur, şuursuz mu? Şuursuz iseler, ikinci bedenlerini nasıl buluyor ve giriyorlar? Şuurluysalar niçin bir
- 624 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hayvanın veya bir fakirin bedenine girsinler! Hepsi zengin aileleri istiyor da önce davranan mı hak kazanıyor acaba? Kura çekiyor olmasınlar! Bedenlerinden ayrıldıkları zaman, elbise sipariş eder gibi annelerden beden mi istiyorlar yoksa? Belki de onları sıraya koyan bir ağabeyleri vardır!
Reenkarnasyon, bir fantezi olmak itibariyle hayli ilgi çekici. Canı sıkılan ve zaman geçirmek isteyen kişi, çevresindeki insanlara bakarak, onların öldükten sonra hangi hayvanın bedenine yakışacağını hayal ederek saatler geçirebilir. Hayvanları incelemek sûretiyle de, onların içindeki ruhun ne tip bir şahısa ait olduğunu tahmin etmeye çalışarak eğlenmek de mümkün.
Fakat ilgi bu noktada kalmaz da, ciddi boyutlara ulaşırsa, işte o zaman tehlikeli. Çünkü, bu kanaati yaymaya çalışanların eserleri İslâmî imana aykırı fikirlerle dolu. Özellikle kabir âlemi, âhiret, cennet ve cehennem konusunda dalalete gidiyor, hem sapıtıyor, hem de saptırıyorlar.
Bu akımın mensupları, İslâmiyet’in ter ü taze iman esaslarını değil, nefislerine hoş gelen felsefî “ilke”leri benimsiyorlar. “Ruhun bedenden bedene geçerek dünyada dolaşması fikri,” bu ilkelerden sadece bir tanesi. “Bu geçişleri kim düzenliyor?” diye sorulursa,”tanrı” diyorlar. Kendilerine has hayalî bir tanrı!
Bu ve buna benzer “ilke”lerle, en son ve en mükemmel din olan İslâmın aynı şey olmadığı gün gibi ortada değil mi? Şu hârika âleme bakarak “Bunun bir yaratıcısı olmalı,” diye düşünmek hiç de zor değil. Getirdiği nur ile yaşamaya devam eden Şanlı Nebiyi tasdik etmek de kolay. Kuranı Kerim ise, mûcizeli özellikleriyle, karşı koyanlara meydan okumaya devam ediyor. İslâm’ın getirdikleri bu kadar mâkul olduğu hâlde, insanları “ruhçuluk” ve onun bir uzantısı olan “reenkarnasyon” vehmine sürükleyen sebep ne?
Bu sapma, karmaşık bir ruh hâlinden kaynaklanıyor ve “mesuliyetten kaçma duygusu” ile “ölüm korkusu” arasında biçimleniyor. İslâmî iman, ibâdet ve takvâ ister. İnandım, demekle iş bitmiyor,”amel” de gerek. “Nefsi gemlemekle bağlamak” ise, günah tiryakileri için pek zor. işte bu noktada başka bir gerçek dikiliyor karşılarına: Ölümle yok olmak korkusu...
Sonsuza kadar yaşamak arzusu insanın en derin ve kuvvetli duygusudur. Yok olacağını sanan kişinin ölüme doğru attığı her adım bin azap, bin işkence, bin bunalım, bin kaygı, bin korku... demektir. Bu durumda, insanı, hem ibâdetten kurtaracak, hem de ruhun devamı vehmini vererek yok olmak korkusunu kısmen de olsa perdeleyecek bir çare bulmak gerek. İşte reenkarnasyon inancı! Hakikat olmasa da teselli ediyor ya, şimdilik yeter. Nefislerine esir olan akılları ve kalbleri böyle bir yalana inanmaya hazırdır onların.
İnsan kendini kolay aldatır!
h- Hedonizm
Lezzetîye, hazcılık, lezzetçilik. “Hayatın gayesi hazdır, iyi demek haz demektir, bilgilerimiz duygularımızla aldıklarımızdan ibarettir” tezini savunan felsefe.
Diyorlar ki: Dünyaya bir kere gelinir. Sonun başlangıcı yoktur. Gülün, eğlenin, bir yıldırım hızıyla geçen ömrünüzü zevk ve safa ile geçirin. İman, âhiret, ibâdet, helâl, haram, ölüm gibi size mes’ûliyetinizi hatırlatacak ve zevklerinizi
ALLAH (C. C.)
- 625 -
kısıtlayacak kavramları düşünmeyin. Siz bir kelebek kadar hür ve kayıtsız olmalısınız.
“İç bâde, güzel sev, var ise akl-ü şuûrun / Dünya var imiş, ya ki yok imiş ne umûrun.” Bu bir hayat felsefesidir ve adına “hedonizm” derler. Dilimizde, “hazcılık” diye ifade edilebilir. Bu felsefe, Nedim’in “Gülelim, eğlenelim, kâm alalım dünyadan,” mısrâsıyla özetlenebilir.
Konuyu “kapsam” açısından ele aldığımızda görüyoruz ki, hazcılık, toplumda kısmî bir azınlığı içine alıp, çoğunluğu dışarıda bırakıyor. Sağlıklı ve varlıklı bir “mutlu azınlık” felsefesi olmaktan ileriye gidemiyor. Oysa toplumun çoğunluğunu çocuklar, hastalar, fakirler, ihtiyarlar ve musîbete uğrayanlar teşkil eder. Dilediği gibi eğlenmek, her arzusunu tatmin etmek, her zevki tatmak, ancak belli bir gruba vergidir. Hem genç olacak, hem sağlıklı, hem zengin ki, keyif peşinde koşabilsin.
Karnını doyuramayan fakire, ızdıraplar içinde inleyen hastaya, kabir kapısında ölümü bekleyen ihtiyara “ye, iç, eğlen, keyfine bak,” demek gülünç olmaz mı? Fakir, ancak bu dünyada tadamadığı lezzetlere, âhirette kavuşacağını düşünüp ümit ederek teselli bulabilir. Hastalar, aczini anlayıp, Yaradanına duâ etmekle huzura kavuşur. Beli bükülmüş, fani zevklerden elini çekmek zorunda kalmış ihtiyarlar ise, ölümün yokluk olmadığını, ebedî bir âleme gitmek için vâsıta olduğunu düşünmekle tarifsiz kederlerden kurtulabilirler.
“İnsanlar bir vücudun âzâlarıdır.” Organların karşılıklı yardımlaşmalarıyla hayat devam eder. Toplum hayatı da, fertlerin dayanışmasına ve birbirleriyle olumla mânâda ilgilenmelerine bağlıdır. Akıl, kalp ve vicdan sahibi her insan, diğer hemcinslerine merhamet eder, etmelidir de. Çevresindeki kişilerin dertlerine, kederlerine, ızdıraplarına kayıtsız kalabilenler, insanî özelliklerini kaybedenlerdir.
Ağlayan yetimlere, kıvranan açlara, inleyen hastalara ve titreyen ihtiyarlara rağmen zevkini düşünenlere, sadece, keyif için yaşayanlara insan mı denir?
Zevk nedir? Zevk, vâsıtadır. Ferdî hayatın ve neslin devamı için yaratılmıştır. Yiyeceklerde ve içeceklerde lezzet olmasaydı, yiyemez, içemez ve zarurî ihtiyacımız olan gıdaları alamazdık. Hayat devam etmezdi. Kezâ, evlilikte lezzet olmasaydı, aileler kuramaz, çoğalamaz, yeryüzünü şenlendiremezdik. İnsan nesli kesilir ve tükenirdi. Hâlbuki biz, iman ve ibâdet için yaratıldık. Bu yüce vazifeleri yapmak için yaşamalı, neslimizi devam ettirmeliyiz.
Yanlış olan, vâsıtayı gâye yerine koymaktır. Zevk için yaşayanlar, eşeğini doyurup, kendisi açlıktan ölenlere benzerler. Zevk ve lezzetin yaratılmasının bir hikmeti de şudur: Biz, bu dünyaya bir imtihan için gönderildik. Burası ücret ve mükâfat yeri değildir. Her padişah gibi, şu dünya mülkünün mâliki olan Allahın da bazı emirleri ve yasakları var. Haram zevkler de bu imtihanın bir parçası. Bizden, meşrû dairede kalmamız isteniyor. Hür bir irâdeyle yaratılmışız. Helâl çizgisinde yaşayıp cenneti kazanmak da elimizde, haram zevklere kapılıp cehenneme gitmek de.
Hazcılığın sonu “pesimizm” yani karamsarlık felsefesidir. Çünkü, “devam etmeyen şeyde lezzet yoktur.” Dünya nimetlerinin ve kendisinin fâni olduğunu
- 626 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bilen insanın mesut olması mümkün mü? Aklı uyuşturan maddelerin sefâhet toplumlarında çoğalması da bu hakikati gösterir. Yine, maddî hazlara doymuş Batı cemiyetlerinde intihar olayları daha çok görülüyor ki, bu durum, mutlu olmadıklarının en açık belirtilerinden biridir. Mesut bir insan niçin aklını uyutsun ve niye intihar etsin?!
Sözün kısası, “Hakiki zevk, elemsiz lezzet, kedersiz sevinç ve hayattaki saâdet, yalnız imandadır ve iman hakikatlari dâiresinde bulunur.”
Hazcılar, çalışmayı sevmezler. Kazanmak için ter dökmek istemezler. İş, zamandan ve keyiften fedakârlık etmeyi gerektirir. Şu hâlde zevk için harcanacak parayı nereden temin edecekler? Şüphesiz saf ve mâsum insanların sırtından. Bu sebeple, toplumda zevkçilik arttıkça, vurgunculuk da çoğalır.
Bir yanda gayrimeşrû kazancı meslek edinenler, öte yanda çalıştığı halde yeterince kazanamayanlar. Dünya, zâlim asalaklarla, mazlum vatandaşların dünyası olup çıkar gayr-i İslâmî düzenlerde.
Zevk gâye olalı, aile müessesesi de zayıfladı. Çünkü, toplumun çekirdeği olan aile, ancak fedâkârlıklarla ayakta durabilir. Kadını, “yasak zevklerin aracı” kabul eden zihniyet, “şefkat kahramanı ana”yı tanımaz. Çocuk ise, keyif aracı olan parayı paylaşarak azaltan düşmandır, doğmadan öldürülmeli. Yaşasın nüfus plânlaması!
Şahsî arzuları peşinde sürüklenenler kahraman olamazlar. Sefahet döşeğine rahat için yatanlar, fedakârlık edemezler. Benciller, ölüme gülümseyen, mânâ için yaşayıp, dâvâ için ölenleri anlayamazlar. Bunlardan meydana gelen toplum, içinden çürümüştür.
Hayatın gâyesini zevk zannedenlerin beyinleri midelerine inmiştir. Maddî zevkten başka zevklerin de olabileceğine ihtimal vermezler. Açı doyurmanın, yetimi okşamanın, düşküne yardım etmenin hazzına yabancıdırlar. Gürültülü müzikten, kasıkları patlatan komediden, şehvet kokan edebiyattan hoşlanırlar. Ömürleri, yeni zevkleri hayâl etmekle geçer.
Zevkin sınırı yoktur. Tekrarlanan hazlar, tad vermez olur. O zaman yeni ve değişik zevklerin peşine düşerler. Bulamayınca, sıra aklı uyutmaya gelir. Yeni dostları afyon, eroin ve alkoldür artık. Uyuyan, uyuşan ve sızan bir cemiyet ortaya çıkar. Böyle bir toplum, dostu düşmandan ayırt edemez. Hürriyet kapısı kapanmaya, esâret kapısı açılmaya başlar.
Ruhun cüzzamı olan bu korkunç hastalığa yakalananlar, mânen ölüdürler. Ölülerse, mülklerini koruyamazlar. İşte bunun için maddeci dış odaklar ve onların içerideki yardımcıları, zevki ve hazzı gâye olarak gösteriyorlar!
Batılı bazı psikologlar, nefisle ruhu birbirine karıştırmak gibi affedilmez bir hataya düşüyorlar. Pek tabiî, bizdeki taklitçiler de aynı hatayı tekrar ediyorlar. Sonuç, nefsin isteklerini, sanki ruhun arzularıymış gibi kabul etmek ve psikolojik izahları bu yanlış kabule dayandırmak oluyor.
İşte tavsiyeleri: “Hiçbir arzunuzu bastırmayın, içinize atmayın, bir an önce tatmin edin.” Bu fikirler kabul de görüyor. Günahlar, ilmî kisvelere bürünerek meşrûlaşıyor. Böylece, azgın ihtiraslarına sınır koymayan “bilimsel sapıklar” ve
ALLAH (C. C.)
- 627 -
“aydın zâlimler” çoğalıyor. Zayıflar eziliyor, masumlar lekeleniyor, kuzular kurtlara peşkeş çekiliyor.
Hâlbuki, ruh ayrı, nefis ayrı mahlûklardır. İkisi aynı kişide bulunmakla birlikte, mizaçları taban tabana zıttır. Birinin zevk aldığından, diğeri tiksinir. Nefis, kötülüklere meftundur. Lûgatinde “doymak” kelimesine yer yoktur. Hep daha fazlasını ister. Şımarıktır, isyankârdır, yüzsüzdür. Aldıkça daha çok kuvvetlenir.
Nihâyet öyle bir raddeye gelir ki, insana, “hayatın gayesi zevktir,” hükmünü verdirir. Mesuliyetten kaçar. Kaideler, yasaklar ve kanunlar, onun en sevmediği kavramlardır. Dini ve ahlâkı da bunun için sevmez. Çünkü bunlar, insana, başıboş olmadığını, hayvan gibi istediği yerde otlayamayacağını, ibâdet için yaratıldığını hatırlatır. Ona, Allah’a isyanın nankörlük olduğunu söyler.
Ruhun da kendine has gıdaları vardır. O, hakiki ilimle olgunlaşır, ibâdetle teneffüs eder ve tefekkürle yücelere erer. Yaratıklardaki harika sanatları görerek Rabbini düşünmek, muhatap olduğu nimetler için minnet duyarak şükretmek, en mühim gayesidir. Bu yolla, geçmişin elemlerinden ve geleceğin endişelerinden kurtulur. Teslimiyet ve tevekkülle huzura kavuşur.
Organlar, yaptıkları işe göre kıymet alırlar. Bu sebeple, sadece maddî zevkler için kullanılan kabiliyetler, değerlerini kaybederler. Ruh, bu gerçeğin farkındadır. Aklını ve diğer manevî cihazlarını midesine ve cinsî isteklerine hizmet ettirenlerin mutlu olmaları kabil midir?
Efendilerin uşaklara köle olduğu yerde, saadetten bahsedilebilir mi hiç? Bundan dolayı zevk ve saadet isteyenlere söylenecek söz şudur: “Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve ferâizle zinetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz.”
Allah’ı tanımayan, âhireti bilmeyen ve kulluk şuuruna ermeyen kişi, dünyada da mutlu olamaz. Çünkü dünyanın lezzetleri geçicidir. Zevkin bittiği yerde elem başlar. Ölüme kadar sürer gider bu nöbet. Hazların fâni olduğunu düşünmek bile, hayatı zindan etmeye yeter. Hayattan tam zevk alanlar, ancak inanan insanlardır.
Onlar bilirler ki, lezzetler geçicidir, ama nimetleri veren Allah bakidir. Tükenen nimetlerin devamını da yaratmaya muktedirdir. Bu dünyada vermese bile, ebedî saadet yeri olan âhirette verebilir. Şu hâlde lezzetin sonunu düşünüp kederlenmek mânâsızdır. Evindeki bir sepet elmanın biteceğini düşünerek üzülen fakir bir adam, öğrense ki, padişah kendisini elmasız bırakmayacak, her ne zaman elması kalmasa, o yine verecek, sevinir ve lezzetini tam alır. İşte, inanan insanın nimetlerden aldığı lezzet de buna benzer.
İnsanı hayvandan ayıran en mühim özellik, akıldır. Fakat bu müstesna kabiliyet, yerinde kullanılmazsa belâ olur. Çünkü, akıl sayesinde geçmişi ve geleceği düşünmek mümkündür. İnanmayan adam, geçip giden güzel günlerini hatırlayarak hayıflanır. Gelecek zaman ise, meçhûl tehlikelerle doludur. Ölümü her şeyin sonu sanan için, mâzi bir yoklar ülkesidir. İstikbâl ise, kendisini de, sevdiklerini de yutacak bir ejderha ağzıdır. Allaha teslimiyeti olmadığı için, her olay ruhunu titretir. Dış görünüşüne bakılırsa mutlu zannedilir, lâkin iç dünyası acılarla cehenneme dönmüştür.
- 628 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Oysa, inanan kişi için, ölüm yokluk değil, bir başlangıçtır. Nurlu âhiret âlemine geçiş vasıtasıdır. Gelecek ise, sonsuz merhamet sahibi olan Allahın emrindedir. Dünya da, içindekiler de fanidir, ama O daimîdir.
Eğer insan bu dünyada ebediyyen kalacak olsaydı, belki zevkine gereğinden fazla önem verebilirdi. Fakat yeryüzünde her an ölüm rüzgârları esiyor. Çevremizde ölümle hayatın kavgasına şâhit oluyoruz. Her yaratıkta ölümün yüzünü görüyoruz. Dün dalında gülümseyen çiçekler, bugün ayaklar altında. Bahar ve yazın yeşil gelinleri olan ağaçlar, kışın kefenlere bürünüyorlar. Masmavi göklerde serâzat uçan kuşlardan artakalan, bir avuç tüy yumağı. “Elif” gibi dik duran gençler, bir de bakıyoruz ki, “dal” gibi eğilmişler. Zevk cilâsıyla parlayan gözler toprakla doluyor. Sevdiklerimiz bizi birer birer terkediyorlar.
Bütün yollar kabre çıkıyor. Şeksiz şüphesiz biliyoruz ki, bizim de sonumuz ihtiyarlık ve ölümdür. Şu hâlde, hâkimiyet davasında hayattan hiç de geri kalmayan ölümün bizden bir istediği olmalı. İşte, insanın en önde gelen meselesi budur ve hiç kimse bu gerçeğe kayıtsız kalamayacaktır.
Zevkperest, ölüm karşısında titrerken, müslüman rahattır. Çünkü ölüm, toprağa girip çürümek değil, sevgili Peygamberine ve sâir sevdiklerine kavuşmak demektir. Başkalarını dehşete düşüren Azrâil, güvenilir bir emanetçidir. Ve onlar için cenaze merasimiyle düğün alayı, aynı şeydir. Gidiş Rahman ve Rahime olunca, kabir gülistana döner.
Niçin Yaşıyoruz? “Çoklukta birlik” diye tarif edilen âhengin en mükemmeli, kâinatta. Her yaratık, kendine düşen vazifeyi eksiksiz yerine getiriyor. Cansızlar, hayata hizmet ediyor. Hayatın en ulvîsi de insana verilmiş. Hiç tereddüt etmeden diyebiliriz ki, kâinat insan için çalışıyor. Bitkiler hayvanların, hayvanlarsa insanların emrinde.
Her mahlûkun bir gâyesi olduğuna göre, insan da bir maksat için yaratılmıştır. Aksini düşünmek abes olur. Şu hâlde, bu nasıl bir gâye olmalı?
Bu sorunun cevabı, Rabbimizin kelâmında. Bütün İlâhî kitaplar, aynı noktaya parmak basarak diyorlar ki: Temel vazifeniz, sizi yoktan var eden ve sayısız nimetlerle yaşatan Rabbinizi tanıyıp, kulluk etmektir. Sonsuz bir gençlik, ebedî bir saadet ve tükenmez zevkler isterseniz, O’nun emirlerine itaat edip, yasaklarından sakınınız. Dünyanın zevkleri aldatıcı seraba benzer. Fâni lezzetlerin câzibesine kapılarak gerçek hedefinizi unutursanız, azaba uğrayanlardan olursunuz. isyan ve küfür, nankörlüktür.
Misafir, ev sahibinin sözüne itaat etmeli. Kendisini yediren, içiren istirahatini temin eden zatı dinlemeyerek, içinden geleni yapan adam, nankördür. Vazifesi teşekkürken, misafirhane sahibini tanımak istemeyen misafir, kahra müstahaktır. İşte, dünya misafirhanesine gelip de nimetlere mazhar olan, fakat Allah’ı bilmeyen kulun hâli bu misâle benzer.
Seyrettiğim bir “bilim-kurgu” filmi, bana “Allah’a kul olmak,” gerçeğini çok iyi anlatmıştı: Zengin bir adam, robot üretmek için büyük bir fabrika kuruyor, milyarlarca lira para sarfediyor. Gayesi, onları bazı mühim işlerde çalıştırmak. Robotlar yapılıyor. Her nasılsa, kumanda cihazları bozuluyor, onlar da isyan ediyorlar. İş yapmadıkları gibi zarar da veriyorlar. Başıboş ve serserice yaşamak
ALLAH (C. C.)
- 629 -
hevesine kapılıyorlar. O zât, robotları feci bir şekilde tahrip ediyor ve fabrikayı da dağıtıyor.
O gelişmiş cihazları, biz insanlara benzetiyorum. Kâinat fabrikası bizim için kuruldu. Canlı cansız bütün yaratıklar bize hizmet ediyor. İbâdet gibi yüce bir gâye için yaratılmışız. Nimetler, lezzetler ve zevklerle de imtihan olunuyoruz. Bir hesap gününün bulunmadığını, ölümün yokluk olduğunu düşünmek son derece yersiz. Çünkü, nice hikmetlerle yaratılan şu kâinat, boş yere çalışmış olur ki, bu durum abeslerin en büyüğüdür.
Şu hâlde, âhiret kurulacak, hesap günü gelecek, asîler ceza, inananlar da mükâfat görecekler. Kendi rahatı için başkalarını vasıta yapanlar, er geç azaba dûçar olacaklar.
Beşer ve İnsan: Derece derece yükselen varlık merdiveninin tepe noktasında biz insanlar bulunuyoruz. Bizi, en yakın varlık komşumuz olan hayvandan ayıran en önemli farkımız, kendimizin, çevremizdekilerin, dünyanın ve zamanın farkında oluşumuz. Bir ışık gibi hali, geçmişi ve geleceği aydınlatan şuurumuz... Nasıl ve niçin, diye soran, öğrenen, öğrendikleriyle yetinmeyen, sürekli anlam arayışlarıyla hayatını zenginleştiren aklımız...
Hayvanların kendi aralarında önemli sayılabilecek bir derece ve kademe farkından söz etmek mümkün değilken, insanların birbirinden farkı o kadar büyük ki, tasviri bile imkansız görünüyor. Bir güvercin hemen yanıbaşındaki bir başka güvercinden pek de farklı değil, ama iki insan karakter, ahlâk, bilgi, şuur ve zeka bakımından tamamen farklı.
İnsanın hayvandan ayrıldığı noktayı esas alarak nereye varabiliriz? Her şeyden önce şu tesbiti yapabiliriz: Biz, ancak nasıl ve niçin, diye sordukça, bilgimizi artırdıkça, şuurumuzu geliştirdikçe insanlık merdiveninin daha yukarıdaki basamaklarına tırmanabiliriz. Bunun adı düşünmektir, akıl yürütmektir, incelemektir, araştırmaktır ve daha özel bir tabir kullanırsak, “tefekkür” etmektir. insan düşündükçe insanlaşır, şuuru uyandıkça yükselir ve hayvaniyetten uzaklaşır.
Bu bağlamda daha esaslı bir tesbit de yapabiliriz: “insanlık” kazanılır, o bir gayretin sonucudur, ancak arayanların bulabildiği bir değerdir. Ekzistansiyalist felsefecilerin bu hakikatın bir ucunu yakaladıklarını sanıyorum. Onlar, “bütün varlıkların özü biçimiyle birlikle var olur, ama insanda biçim özden önce gelir, birer nüve halinde bulunan insanlık cevheri sonradan kazanılır,” demekle mühim bir gerçeği dile getiriyorlar. Bebek, dünyaya geldiği zaman sadece “beşer”dir, zamanla, bilgi ve terbiye ile, emek ve gayret sonucu “insan” olur. Beşer kalıptır, insan muhtevâ.
Kitaplıktaki Kedi: Bilim adamları ve felsefeciler de inceler, araştırır ve düşünürler, fakat onlar, sınırlı bir anlam dünyasının dışına asla çıkamazlar. Zaman zaman o sınıra kadar geldikleri olur, ama ne yazık ki, daha ötesine bir türlü geçemez, gerçeklerin köklerine inemezler. Bu soyut fikri şu örnekle biraz açıklayabileceğimi sanıyorum:
Büyük bir binanın içinde yaşayan ve bütün varlıkları o binadakilerden ibaret sanan bir adam düşünelim. Bu adam gâyet zeki, akıllı ve şuurlu biri olsun ve durmaksızın “nasıl ve niçin” diye sorsun, bütün gayretiyle incelemeler ve
- 630 -
KUR’AN KAVRAMLARI
araştırmalar yapsın. Bütün bu gayretlerinin sonunda varabileceği nokta, binanın varlık sınırı olacak, o adam içerideki bütün eşyaları tanıdığı, bildiği, her noktayı iyice tanımladığı halde asla dış alemi bilemeyecek, hatta bir dış alemin olduğundan bile habersiz yaşayacaktır. Bilgisi ne kadar fazla olursa olsun, dış alemin varlığından haberi olana, o alemin önemli özelliklerini sığ bir biçimde de olsa bilen birine göre son derece eksik ve kusurlu bir bilgiye sahip olabilecektir.
O adam, insafla düşünüp, varlıkların sadece bu binadakilerden ibaret olamayacağı hakikatını sezerse bir derece ilerleme kaydeder, ama yine de bilgisi noksan olur. Çünkü, sınır ötesi hakkındaki malumatı sadece zan ve tahminden ibaret olacaktır.
Fakat ne zaman ki, biri çıkar, o binanın bir yerinden pencereler açarsa, içeriye güneşin nuru girerse ve bu nur onun aklını da nurlandırırsa, o zeki adam birdenbire uyanıp, gerçeği kavrayabilir, en azından kendi bildiği dünyanın dışında başka bir dünyanın da bulunduğunu anlar. O aydınlık, o nur adamın uyanışına vesile olabilir. İşte, şu görünen âlem o bina gibidir.
Vahiy nurundan nasibi olmayan ve sadece kendi aklına güvenerek sorularına cevap arayan bilim ve fikir adamlarının misali, o binadaki zeki adama benzer. Günümüzün bilim adamları ve filozofları ne kadar malumat sahibi olurlarsa olsunlar, marifetleri şu görünen alemle sınırlı kalmaya mahkûmdur.
William James de buna benzer sözler söylüyor. Pragmatizmin ünlü filozofu, bu alemin sırrını mücerret akılla çözmek isterken aczini anlar, insanın bu derin sırları kendi başına asla çözemeyeceğini itiraf eder. Evrende insan kütüphanedeki kedi gibidir, der. James bu gerçeği kavrar kavramasına ya, daha ileriye gidip de vahiy nurundan istifadeye yanaşmaz, eşikten öteye atlayamayanlardan biri olur ve öylece kilitlenir kalır.
i- Rasyonalizm
Rasyonalizm; Akliyye, akılcılık, usçuluk demektir. Bilgilerimizin sadece akıldan geldiğini söyleyen ve metafizik verileri kabul etmeyen felsefedir.
Çok şikâyetler dinlediğimiz halde, bugüne kadar “midem bana yetmiyor” diye şikâyet edeni duymamışızdır. El, ayak, göz, kulak ve benzeri uzuvlarımız için de aynı hâl söz konusu. Bir sakatlık olmadıkça, bize bahşedilen organlarımız ihtiyaca kâfi.
Akıl da kendinden bekleneni yapacak seviyede. Herkesin kendi aklını beğenmesi de gösteriyor ki, akıllar ruhlara uygun. Böyle olması bir nimettir şüphesiz. Aksi hâlde huzursuzluk sebebi olurdu, insan da acı çekerdi. Cihazlarımızın bir özelliği daha var: Yapabilecekleri vazife sınırlı. Meselâ, göz belli bir mesafedeki cisimleri net olarak görebilir. Kulak, muayyen sınırlar dahilindeki sesleri işitebilir. Kolun kaldıracağı yük mahduttur. Diğerlerini de bunlara kıyas etmek mümkün.
Maddî uzuvlarımızdaki bu âcizlik manevî cihazlarımız için de geçerli. Duygularımız birer terazidir. Tartabilecekleri ağırlık çizgisi aşıldı mı hata ederler. Meselâ, muhayyile yetmiş tane futbol topunu aynı anda, bir arada hayal edemez. Akıl da bir terazi. Onunla mânâları tartar, hakikatları görmeye çalışırız. Anlamlar kapasiteyi aşıyorsa, akıl ya hiç vazife yapamaz veya yanılır. Hakikatler uzak, ince, derin ve yüksek ise, akıl gözü görmez olur. Bozulması, hassâsiyetini
ALLAH (C. C.)
- 631 -
kaybetmesi de mümkün. İşte, aklın bu aczi sebebiyle “nakil” ihsan edilmiş, hakikatler ve hakikatlere götüren yollar gösterilmiştir. Vahiy nurudur ki, karanlık mânâ dünyasını aydınlatır ve uzağı yakın eder.
Göz için ışık neyse, akıl içinde vahiy odur. Bunu bir misalle açalım: Karanlık ve büyük bir salonun orta yerine bir fil koyalım. Hayatında fil görmemiş ve filin nasıl bir varlık olduğunu işitmemiş bir grup insanı salona birer birer gönderelim. Onlardan, fili bize tanıtmalarını isteyelim. Salona girdiklerinde yapabilecekleri tek şey, fili el yordamıyla tanımaya çalışmak olacaktır. Biri, filin bacağını tutup, “fil bir sütundur” diyecek. Diğeri, hortumuna sarılacak, “fil, bir borudur” diye iddia edecek. Bir başkası, dişine yapışacak, “fil, uzunca bir sopadır” hükmünü verecek... Bunlar, dokundukları kısmın fil olduğuna kuvvetle inanacak, başkalarının sözlerine ise itibar etmeyeceklerdir. İçlerinde file dokunma fırsatını bulamayanlar da bulunacak elbet.
Yanlız “kafa yordamıyla” yürüyen felsefeciler de misaldeki adamlara benzemiyorlar mı? Dünya da bir salon. Akıl gözünün görmesi ise sınırlı. İlahî nur ile aydınlanmayan akıl âciz ve çaresiz. Filozof, hakikatin bir yönünü yakalıyor, “buldum” diyor, eline geçenin “mutlak hakikat” olduğuna inanıyor ve başka felsefecileri reddediyor. Evet, hemen hemen her filozof, kendinden öncekilere muhâlefelet ederek yola çıkar. Her konuda aynı kanaati paylaşan iki filozof yok gibidir. Küçük hakikat kırıntıları üstünde bile büyük kavgalar olmaktadır. Gerçekle uzaktan yakından ilgisi olmayan fikirler ileri sürenlerin haddi hesabı yok.
Peygamberler ve onlara tâbi olan mü’minler ise, hakikatlere Kur’ân’ın nûruyla bakarlar. Vahiy ışığının aydınlığında mutlak hakikati tamamen görürler. Birbirini red değil, tasdik ederler. Bütün peygamberlerin aynı noktaya parmak basmalarının sebebi budur. Çünkü, onlar aynı yolun yolcusudurlar. O yol ise, yolcularını doğrudan doğruya hakikata götürmüştür. Âlim olmayan bir mü’min, akıllı bir filozoftan ziyade hakikati tanıyabilir. Çünkü, imanın nuruyla bakar, hakkı görenlere itimat eder, hakikat yolunda yürüyenlerin ardı sıra gider.
Ne Akılla Olur, Ne de Akılsız! İslâm, vahiy dinidir. Temeli, âyet ve hadîstir. Ama, bu hakikat onun akıl dışı olduğu mânâsına gelmez. Naklî olan aklî değildir, diye bir hüküm verilemez. İslâm, hem aklîdir, hem naklîdir.
İslâm’ın her meselesi makuldür, ama akıl tek başına ona yetişemez. Kendi gayretiyle mutlak hakikati kavrayamaz. İşte bu yüzden vahiy nuruna ihtiyacı vardır. Gereken izahlar yapıldığı zaman, nakille bize gelen her meselenin, aynı zamanda ne kadar makul olduğu anlaşılır. Dinin bu niteliğinden dolayı olsa gerek, bazıları “İslâm akıl dinidir” derler. Ancak, bu hükmün yanlış anlaşılabilen bir yönü de yok değil. Vahiy kaynaklarına mürâcaat etmeksizin, aklıyla ortaya koyduğu bazı değerleri İslâma mal eden insanlar olabiliyor. “Neye dayanarak bu hükme varıyorsun?” diye sorduğunuz zaman da, “Ben aklımla bu noktaya ulaştım. Mâdem İslâm akıl dinidir, şu halde aklıma uyan bu hüküm de dinin içinde yer alabilir” mealinde bir cevapla karşılaşabiliyorsunuz. Burada önemli iki hata yapıyor.
Birincisi, kendi aklına uyanı, bütün akıllara uyuyormuş gibi genelleştirmesi. Oysa, onun mâkul diye ortaya koyduğuna, başka birileri “hayır” diyebilir, hatta daha ileri gidip aksini de ispat edebilirler. İkinci hatası, dinin temel
- 632 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kaynaklarından hareket etmemesi, İlâhî hükümlerin delâletiyle yürümemesi ve ulaştığı neticelerin temel kaynaklarla uyumunu göstermemesi.
Kısacası, bu tür kimseler, kendi mülâhazalarını din diye kabul etme ve ettirme meylindedirler. Oysa, böyle bir tavır olsa olsa felsefe olur, ama asla din olamaz. Hatta, mücerret aklıyla isabetli bir hükme de varsa, usûl hatasından dolayı dikkate alınmamaya mahkûmdur.
Din, müstakim sırattır, dosdoğru yoldur, kıldan ince kılıçtan keskindir. Her meselesi, en hassas terazilerle ölçülen elmaslar gibi kıymetlidir. Kaba, hoyrat ve nobran bir tavra tahammülü yoktur. Onunla ilgili hükümler verecek zevatın, kalp ameliyatı yapan bir operatör kadar mâhir ve hassas olması elzemdir.
Ancak, bu incelik, bizi korkutup tefekkürden vazgeçirmemeli. Çünkü, vahyin gösterdiği yoldan yürümek ve açtığı pencereden bakmak bizi dalâlet uçurumlarına yuvarlanmaktan kurtaracaktır. Ancak şu şartla ki, reyimizi vahye tâbi kılalım, dini, heveslerimize uydurmaya çalışmayalım! Akıl da öbür duygular gibi sınırlıdır. Her akıl her meseleyi anlayamaz. Anlamak izâfîdir, ferde göre değişir. Bir kimsenin, dinin bir meselesine itiraz edip, “Ben burada anlatılanı akla aykırı buluyorum” demesi, o meselenin hakikaten akla aykırı olduğu anlamına gelmez. Çünkü, onun aklı diğer bütün akıllar için bir ölçü olmaktan uzaktır. Birinin akıl dışı bulduğuna, bir başkası, “gâyet mâkul” diyebilir. İdrak seviyesi kişiye göre değişir. Şu halde, insaflı bir muhatap, dinin bir meselesini akla muhalif gibi görüyorsa, hemen hüküm vermek yerine, makul bir izahının olup olmadığını araştırmalıdır. “Benim idrâk edemediğimi hiç kimse idrâk edemez” demek boş bir gurur alâmetidir.
İslâm’da aklın yeri o kadar önemlidir ki, akılca normal olmayanlar, yükümlülük konusunda sorumlu tutulmamışlardır. Bu sebeple olacak, “Aklı olmayanın dini yoktur” denmiştir. İnsan yalnız akıldan mı ibârettir? Asla! İnsan, aklıyla anlar, ama kalbiyle iman eder veya etmez. Eğer insanın ruh manzarasında merkezî bir nakış aranıyorsa, bu, akıl değil, kalptir. Kalp bir kumandan gibi emri altındaki duyguların tümünü kullanarak önündeki meseleye yönelir ve topyekûn bir idrâk ile “evet” veya “hayır” der, inanır veya inanmaz, sever ya da sevmez. Adına “sezgi” veya “hads” veya başka şey, her ne dersek diyelim, bu yüksek idrâk, kişinin kabullerine ve redlerine zemin oluşturur.
Şâyet bütün akıllar “metre” gibi aynı olsaydı, bu akıllarla verilen hükümler de tıpatıp birbirinin aynısı olacaktı. Keza, akıl tek ölçü olsa ve inanıp inanmamanın, kabul veya reddetmenin tek miyarı olsaydı, aynı sözlere, delillere ve hitaplara muhatap olan şahısların aynı hükme varmaları gerekirdi. Topyekûn hepsi bir meseleyi kabul veya reddedeceklerdi. Oysa, durum bunun tamamen aksinedir.
Bu da gösteriyor ki, iman sadece aklın kabul veya reddine münhasır olmayan, insanın yüksek bir idrake menşe olan latifeler manzumesinin tercihiyle kalbe doğan bir nurdur. Akıl, önüne konan dini detayların tamamını anlamasa da özünü kavrayabilir ve tasdikte tereddüt etmez. Kalbin emrindeki latifelerden biridir, fakat irade gibi o da mesuliyetin temel faktörlerinden biri olması sebebiyle olabildiğince önemlidir.
Dinin meselelerini incelerken, bir meselede akıl ile nakil birbirine uymazsa, akıl esas alınır, nakil tevil olunur, yoruma tabi tutulur. Kesin kuraldır bu. Ancak,
ALLAH (C. C.)
- 633 -
bu akıl müctehid aklı olmalıdır. Dinî konularda deneyimli, olgun, ergin, bilgin bir akıl... “Müteşâbih” denilen bazı âyet ve hadîsler vardır ki, dış anlamına bakılınca akla aykırı görünebilir, ama üzerinde düşünülürse lafzın derununda yatan ulvi mânâlar farkedilir. Bu tür âyet ve hadîslerde, imtihan sırrına uygun olması ve bir anlam zenginliği oluşturması için bazı edebî sanatlar kullanılmıştır.
Din, akıl da dahil olmak üzere, bütün iç varlığımız kullanılarak bir bütün halinde kabul edildikten sonra, onun ayrıntılarını ve hükümlerinin hikmetlerini incelemek bir erdemdir. Bu merhalede, her hükmün hikmetini ve anlamını, akıl hemen anlayamayabilir. Bu durumda kişilerin tepkileri aynı olmayacaktır. Biri, “Ben anlayamıyorum, ama mutlaka makul bir izahı vardır, sorup öğreneyim” derken, bir başkası, “Ben anlayamıyorum, bu hüküm bana anlamsız veya hikmetsiz geliyor, demekki gerçekten anlamsız ve hikmetsizdir, şu halde hemen reddetmeliyim” noktasına varabilir. İşte bu da imtihanın bir sonucudur.
Ahlâk meselesi... Tevâzu kazandırıyor, kibir kaybettiriyor.
Allah Nerede?
“Allah nerede?” diye soran olursa, bilsin ki, öncelikle, bu soruyu sorarken yanlış bir noktadan yola çıkmaktadır. “Nerede?” sorusu bir mekân’ı, yani yer’i hatıra getirir. Mekân ise, maddî varlıklar için söz konusudur. “Allah nerede?” sorusu, “Allah da diğer varlıklar gibidir, onların bir mekânı vardır, şu hâlde Allah’ın da bir mekânı olmalı” diye yanlış şekilde akıl yürütmenin ürünüdür. Eğer Rabbimizi bir maddî varlık gibi düşünürsek, daha baştan yanlış yapar ve çıkmaza gireriz.
İnsanın hayaline gelen her ne olursa olsun, o, Allah değildir. Çünkü, insan her şeyi gibi aklı da, hayali de sınırlı. Sınırlı olan sınırsızı içine alamaz. İnsan ancak yaradılanları tasavvur edebilir. Allah ise, yarattıklarına benzemez. Bütün varlıklar sonradan var edilmiştir. Oysa Allah ezelîdir, yani varlığının başlangıcı yoktur. Bir hadîste, Allah vardı ve beraberinde başka şey yoktu, deniliyor. Ne madde, ne cisim, ne hareket, ne zaman, ne mekân... Maddî ve cismanî olmayan için yer tasavvuru anlamsızdır.
“Allah kâinatın içinde mi ?” Elbette ki “hayır!” Her yaratılan gibi kâinat da sınırlıdır, sonludur. Allah ise tek sınırsız varlık. Ustayı eserin içinde aramamalı. Yaradan, yaratılanın içinde olamaz.
“Şu hâlde Allah sınırın ötesinde bir yerde olmalı...” “Hayır. Allah ne kâinatın içindedir, ne de sınırın ötesinde bir yerde...” “Ama bu nasıl olabilir?! Bir türlü anlayamıyorum. Hem Allah var diyorsun, hem de ne kâinatın içinde, ne de dışında olmadığını söylüyorsun!”
“Evet, öyle. Çünkü, içinde veya dışında tâbirleri maddeler, cisimler, yer tutanlar, bir mekânı olanlar için söz konusudur. Hâlbuki, Allah ne maddedir, ne cisimdir ve ne de yer tutar. Bizi yanıltan nokta şu: Aklımız her varlığın mutlaka bir mekânda olması gerektiğini düşünüyor. Çünkü, daima bir mekânda olan, yer tutan varlıklarla karşılaşmış. Mekânı olmayan bir varlığı tasavvur edemiyor. Allah tasavvurunda da bildiklerinden yola çıkıyor, mekândan münezzeh olan Allah’ın da bir mekânı olması gerektiğini düşünüyor. Bu sebeple, kâinatın içinde veya dışında bir yer arıyor. Kâinatın içinde veya dışında olmak yaratılanlar için
- 634 -
KUR’AN KAVRAMLARI
söz konusudur. “Nerede?” diye sorulduğu zaman, daha suali sorarken, Allah’ın bir yeri olmalı, diye bir kabulle yola çıkmak, Allah’ı hiç tanımamaktır. Allah mekândan münezzeh olmakla beraber, isimlerinin ve sıfatlarının tecellileri, yani görünümleriyle her yerdedir. Akıl, Onun zâtını kavrayamaz, ancak varlığını anlayabilir. İsimlerini, sıfatlarını ve faâliyetini kuşatamaz, fakat onların var olduğunu bilebilir.”
“Nasıl bilecek?” “Eserlerinden... Her varlık sanatlı bir eserdir. Her eser, sanatkârını gösterir. Kâinat da bir büyük eserdir ve o da ustasının şâhididir. Çevremizde gördüğümüz her varlık ölçülü, düzenli ve süslü hâliyle bize Rabbimizi anlatan birer mektuptur. Yeter ki okumayı bilelim... Şu hâlde biz, bu eserlere bakarak Onun isimlerini ve sıfatlarını istediğimiz kadar düşünebiliriz, ama zâtını, asla..!”
“Zâtının düşünülmesinin yasak oluşu bir dogma değil mi ?” “Ne münâsebet! Terazisine, tartı kapasitesinin üzerinde bir yük yüklemeye çalışan bir adama, “sakın yapma, bu terazi bu kadar sıkleti/ağırlığı çekmez” demek ona iyilik etmektir. Kavranması mümkün olmayanı düşünmek, imkânsızın peşinden koşmaktır. Akıl bir mahluktur, Hâlıkını ihâta edemez. Her organımız gibi aklımız da sınırlıdır. Ondan yapamayacağını istemek, ona zulmetmektir. Sonsuz olan, Bir’e sığar mı hiç?! Eğer Rabbimiz, zâtını da anlamamızı bizden isteseydi, bu, altından kalkılamaz bir teklif olurdu. Allah, sonsuz merhameti sebebiyle bize kaldıramayacağımız yükü yüklememiştir. Akıl da sınırlı; sınırlı olduğu için de âciz. Aklın her şeyi kuşatamayacağını anlamak da yine mâkul bir davranıştır. Nasıl göz her varlığı göremiyor, kulak her sesi işitemiyorsa, akıl da her şeyi kavrayamaz. Akıllı insan, akla kaldıramayacağı yükü yüklemez. İmkânsızın peşinden koşmak da bir tür akılsızlıktır. 2332
Tesadüf Nedir? Bu Kâinat, Tesadüf Eseri Olarak Oluşabilir mi?
Tesadüf teorisi, hesap kurallarının hiç biriyle uyuşmayan nizamsız, şuursuz, kendi kendine, rastgele bir olayın meydana gelmesidir. Oysa Yüce Allah şöyle buyuruyor: “O’nun (Allah’ın) yanında her şey bir mikdar (ölçü) iledir.”2333; “Biz her şeyi bir kadere (bir ölçü, bir plan ve bir düzene) göre yarattık.”2334; “...Şüphesiz Allah her şey için bir ölçü yaratmıştır.” 2335
Atom sisteminden güneş sistemine kadar uzay boşluğundaki tüm sayısız yıldız ve galaksilerde bulunan ince ve hassas nizam, atmosferdeki gazların belli bir oranda bulunuşları, insanlarla bitki ve hayvan arasındaki şaşmayan gaz alış verişi, özetle, değil ayrıntılarını bir bir dile getirmek; fihristini vermekten aciz kaldığımız şu evrende yürürlükte olan baş döndürücü olaylar ve bu olaylara yön veren eşsiz nizam kendi kendine var olup devam edebilir mi? Evet, insanları hayrete düşüren bu şaşmaz düzen, ince plan ve hassas nizam, acaba “tesadüf” denilen şuursuz, hiç bir hesap kuralına tabi olmayan bir rastlantı eseri mi? Yoksa ilmi, kudreti bütün kâinatı kuşatan ezeli, ebedi, her şeye kadir bir yaratıcı
2332] Ömer Sevinçgül, Felsefî Kavramlar
2333] 13/Ra’d, 8
2334] 54/Kamer, 49
2335] 65/Talâk, 3
ALLAH (C. C.)
- 635 -
tarafından mı yaratılmıştır?
Tesadüf teorisinin tutarsızlığını şöyle bir örnekle açıklayalım: “Yeryüzünün çeşitli bitkilerinden ve eczanenin raflarında bulunan şişelerin içindeki ilaçlardan, eczacı tarafından hassas terazi, ince hesap ve ölçülerle bir macun, yani bir ilaç hazırlanıyor. Bir birine katılan ilaçların oranları az bir miktar değiştiği takdirde umulan etkinin tam tersi görülecektir. Şimdi bir deprem sonucunda, raflar üzerinden düşüp kırılan şişelerden akıp bir araya toplanarak biri birine karışan ilaçların, eczacı tarafından belirli oranda terkip edilen macunu, aynı ölçüde meydana getirmesi mümkün mü? Akılla bunu kabul etmek mümkün değildir. Öyle ise, ince bir hesap, hassas bir ölçü, şaşmaz bir düzenle yaratılmış şu kâinat kör ve şuursuz bir tesadüf eseri değil; her şeye kadir, âlim, muktedir olan Yüce Allah tarafından yaratılmıştır.
Aritmetik bir gerçektir: İnsanın cebine koyduğu 1’den 10’ a kadar numaralı 10 adet markayı cebinden sırasıyla çekebilme ihtimali on milyarda birdir. Bu kadar basit bir işlemde dahi, bir eksiğiyle on milyar yanılma payı olan tesaadüf tanrısı, acaba nasıl oldu da, nizam ve intizamı zerreden kürreye akıllara durgunluk veren bu evreni bunca muazzam bir düzen içine sokabildi?
İşin ilginci, evrenin çok muazzam bir plan dahilinde saat gibi tıkır tıkır işleyişini, bu evren içinde bir özge evren olan insanın fiziki ve fizikötesi boyutlarının da en az evren kadar ince hesaplar çerçevesinde yaratılıp yaşatılışını tesadüfle açıklayan materyalistler, değil şuursuz madde eliyle; şuurlu insan eliyle dahi bir sineğin yapılamadığını, yapılamayacağını görüp “tesadüf tanrılarını” neden yardıma çağırmazlar?
“Ey insanlar! Size bir misal verildi; Şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız, o maksatla hepsi bir araya gelseler bile, bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu da geri alamazlar. İsteyen de aciz, kendinden istenen de!” 2336
Allah Lafzı ve Günlük Hayatta Şiar Olarak Kullanım Alanları
İşe Başlamadan Önce..................................İNŞAALLAH
İşe Başlarken............................................... BİSMİLLÂH
Besmeleden Sonra ve İşi Sonlandırınca…..ELHAMDU LİLLÂH
Şaşırırsak......................................................ALLAH ALLAH
Kendimize Güvenirsek................................EVVELALLAH
Azmedersek.................................................ALİMALLAH
İşten Vazgeçersek........................................EYVALLAH
Sonuna Kadar Gitmek İstersek...................YA ALLAH
Taahhüt Edersek..........................................VALLAH BİLLÂH
Canımızı Sıkarlarsa......................................FESUBHÂNALLAH
2336] 22/Hacc, 73
- 636 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Daha da sıkarlarsa.......................................HASBÜNALLAH
Pes Edersek..................................................İLLÂLLAH
İşe Coşku ve Heyecanla Sarılınca................ALLAH, ALLAH, ALLAH
İşi Başarıyla Bitirince...................................MÂŞÂALLAH
Eğer İşi Başaramazsak.................................HAY ALLAH...
MÂNEVÎ VE VÜCUT SAĞLIĞIMIZ İÇİN ........ŞÜKÜR ALLAH diyelim.
Günlük hayatta sekülerleşmeye direnen Allah’la bağını devamlı güçlü tutmak isteyen bir mü’minin her vesileyle Allah lafzıyla ilgili şiarları vardır. Bunları hatırlatalım:
Allah Allah!
Allah’ım!
Mâşâallah
İnşâallah
Estağfirullah
Fe-sübhânallah
El-hamdü lillâh
Vallahi
Billâhi
Tallahi
Hasbünallah
Maazallah
Hafazanallah
Neûzü billâh
Bi-iznillâh
Fî sebîlillâh
Îlâ-yı kelimetullah
Yâ Allah
Allah acılarını göstermesin
Allah açlıkla terbiye etmesin
Allah adama ya akıl verir ya devlet
Allah adamı
Allah affedicidir / Allah affeder
Allah affetsin
ALLAH (C. C.)
- 637 -
Allah akıl fikir versin
Allah analı babalı büyütsün
Allah aratmasın (bu günlerimizi)
Allah artırsın
Allah aşkına!
Allah Allah demeyince işler olmaz
Allah az verip azdırmasın, çok verip gezdirmesin
Allah’a bir can borcum var
Allah’a duâ ettim
Allah’a emanet ol
Allah’a havâle ettim
Allah’a hesap vermek
Allah’a hicret etmek
Allah’a ısmarladık
Allah’a ibâdet
Allah’a isyan etme
Allah’a inanmak /iman
Allah’a karşı nankör
Allah’a kulluk / Allah’a kul olmak
Allah’a kurban adamak / olmak
Allah’a ortak olmak
Allah’a ortak koşmak
Allah’a sığındım
Allah’a şükür
Allah’a tevekkül etmek
Allah’a yalvar
Allah’a yemin etme
Allah bağışlasın
Allah bana, ben sana
Allah be!
Allah belânı vermesin
Allah (bin) bereket versin
- 638 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah beterinden saklasın
Allah bir (yemin olarak)
Allah bir dediğinden gayri (filan kimsenin) sözüne inanılmaz
Allah bir kapıyı kaparsa bin kapıyı açar
Allah bir karıncasından bile geçmez.
Allah büyüktür
Allah bilir
Allah bilir ama kul da sezer
Allah bilir ya
Allah bildiği gibi yapsın
Allah bile kulunun karasını yüzüne vurmamış
Allah bir kapı açar
Allah bir dediğini iki etmesin
Allah bir peygamber hak, pekmez kara yoğurt ak
Allah bir yastıkta kocatsın
Allah boyunu devir(me)sin
Allah bugünümüzü aratmasın
Allah büyük(tür)
Allah’ı hatırlamak
Allah’ı var...
Allah’ıma hamdolsun
Allah’ım Sen ne büyüksün!
Allah’ım, ne olur!
Allah’ım, yâ Rabbim!
Allah’ın âciz kulu
Allah’ın adâleti
Allah’ın adıyla
Allah’ın arzı geniştir
Allah’ın âyetleri
Allah’ın azâbı
Allah’ın belâsı
Allah belânı ver(me)sin
ALLAH (C. C.)
- 639 -
Allah’ın bereketi
Allah’ın birliği
Allah’ın bildiğini kuldan saklamak
Allah’ın birliği kuldan saklanmaz
Allah’ın boyası
Allah’ın buyruğu
Allah’ın cezası
Allah cezanı ver(me)sin
Allah’ından bul
Allah’ın dediği olur
Allah’ın dini
Allah’ın düşmanı
Allah’ın emri
Allah’ın emri, Peygamber’in kavliyle
Allah’ın eli cemaat üzerinedir
Allah’ın elçisi
Allah’ın emânetini teslim etti
Allah’ın Evi
Allah’ın emriyle
Allah’ın gadabı
Allah’ın gücüne gitmesin
Allah’ın günü bitmedi
Allah’ın güzel isimleri (Esmâü’l-Hüsnâ)
Allah’ın haram ve helâlleri
Allah’ın hakkı
Allah’ın hâkimiyeti
Allah’ın halifesi
Allah’ın hesabı
Allah hidâyet versin
Allah’ın hikmeti
Allah’ın hikmetinden suâl olunmaz
Allah’ın hükmü
- 640 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’ın hudûdu / hudutları
Allah’ın ihsânı
Allah’ın inâyeti ile
Allah’ın intikamı
Allah’ın ipine sarılmak
Allah’ın işi
Allah’ın işine bak
Allah’ın işine karışılmaz
Allah’ın izniyle
Allah’ın kendisinden râzı olduğu kul
Allah’ın kitabı
Allah’ın kudreti
Allah’ın kudret eli
Allah’ın lâneti
Allah’ın lutfu
Allah’ın murâdı
Allah’ın nimetleri
Allah’ın nûru
Allah’ın ondurmadığını kim ondurur
Allah’ın ondurmadığını kul ondurmaz
Allah’ın öldürmediğini kimse öldüremez
Allah’ın rahmeti
Allah’ın sevgili kulu
Allah’ın sevmediğini kul da sevmez
Allah’ın sonsuz rahmeti
Allah’ın sillesi
Allah’ın takdiri
Allah’ın tokadı
Allah’ın verdiği canı Allah alır
Allah’ın yardımıyla
Allah’ın yolu
Allah’ın yoluna dâvet
ALLAH (C. C.)
- 641 -
Allah’ına kurban
Allah’ını seversen
Allah’ını seven tutmasın
Allah’ından bul
Allah canımı alsın!
Allah canını almasın!
Allah cezanı ver(me)sin!
Allah dağına göre kar verir
Allah dağına göre kış verir
Allah deldiği boğazı aç koymaz
Allah derim
Allah dert verip derman aratmasın
Allah deveye kanat verseydi damı taşı dağıtırdı
Allah dilerse
Allah dilemezse hiçbir şey olmaz
Allah diyen aldanmaz
Allah diyen açıkta kalmaz
Allah diyen mahrum kalmaz
Allah doğruların yardımcısıdır
Allah dokuzda verdiği ömrü sekizde almaz
Allah dostu
Allah dört gözden etmesin
Allah düşmana fırsat vermesin
Allah düşmanıma vermesin
Allah düşürmesin
Allah ecir sabır versin
Allah ecrini versin
Allah esirgesin
Allah etmesin
Allah eksik etmesin
Allah eksikliğini göstermesin
Allah emek yemez
- 642 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah emeklerini boşa çıkarmasın
Allah Eyüp Peygamber sabrı versin
Allah gecinden versin
Allah gönlüne göre versin
Allah göstermesin
Allah gözünü kör etmesin
Allah güç kuvvet versin
Allah gümüş kapıyı kapa(tı)rsa, altın kapıyı açar.
Allah hakkı için
Allah Halil İbrâhim bereketi versin
Allah hastalığı vermiş, tedâvisini de
Allah her şeyi görüyor
Allah hayrını versin
Allah hayırlar göstersin
Allah hayırlara tebdil etsin
Allah hayıra çıkarsın
Allah hayırlı kazançlar versin
Allah hayırlı ömürler versin
Allah hidâyet versin
Allah huzur versin
Allah ıslah etsin
Allah için (doğru söyle)
Allah iki cihanda aziz etsin
Allah iki gözümü önüme akıtsın ki
Allah ile kul arasına girilmez
Allah ilham etti
Allah ilmi dileyene, malı dilediğine verir
Allah imdat eylesin top çeken beygirlere
Allah imhal eder ama ihmal etmez
Allah imtihan ediyor
Allah inandırsın
Allah insana bir ağız iki kulak vermiş, bir söyleyip iki dinlemek için
ALLAH (C. C.)
- 643 -
Allah işini rastgetirsin
Allah iyiliğini versin
Allah izin verirse
Allah kabul ederse / etsin
Allah kâhiret(me)sin
Allah kapılara baktırmasın
Allah kardeşi kardeş yaratmış, kesesini ayrı yaratmış
Allah kavuştursun
Allah kaza belâ vermesin
Allah kefil
Allah kelâmı
Allah kerim
Allah kerimdir, keremin kuyusu derindir
Allah (başka) keder vermesin
Allah kolaylığını verir
Allah kolaylık versin
Allah korusun
Allah kuluna nefesi sayıyla vermiş
Allah kulundan vazgeçmez
Allah kulunu darda komaz
Allah, kulunun karasını yüzüne vurmaz
Allah, kulunun götüreceği kadar verir
Allah kuru iftiradan saklasın
Allah kurtarsın
Allah lâyığını versin
Allah manda şifası versin
Allah mesut etsin
Allah muhâfaza
Allah muhtaç etmesin
Allah muhannete muhtaç etmesin
Allah mübârek etsin
Allah mü’min kulunun duâsını geri çevirmez
- 644 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah müstahakını versin
Allah nâmerde muhtaç etmesin
Allah nazardan saklasın
Allah ne derse o olur
Allah ne murâdın varsa versin
Allah ne verdiyse
Allah ne verirse hayırlısını versin
Allah neyi kısmet ederse
Allah ona mal versin de başını kaşıyacak tırnak vermesin
Allah ömür verirse / versin
Allah övmüş de yaratmış
Allah rahatlık versin
Allah rahmet etsin
Allah râzı olsun
Allah rızâsı için
Allah, rızâsından ayırmasın
Allah, rızkın kefilidir
Allah sabır versin
Allah sabırlı kulunu sever
Allah sağ gözü sol göze muhtaç etmesin
Allah sağlık, âfiyet versin
Allah saklasın
Allah sâlih evlât versin
Allah selâmet versin
Allah seni inandırsın
Allah seni dünya boş kalmasın diye yaratmamış
Allah sevdiğine kavuştursun
Allah son gürlüğü versin
Allah sonunu hayır etsin
Allah sözü
Allah (rûhunu) şâd eylesin
Allah şâhidim
ALLAH (C. C.)
- 645 -
Allah şifâ versin
Allah taksimi
Allah taksiratını affeylesin
Allah tamamına erdirsin
Allah taşına toprağına bereket versin
Allah tuttuğunu altın etsin
Allah uçamayan kuşa alçacık dal verir
Allah unutturmasın
Allah utandırmasın
Allah uzun ömür(ler) versin
Allah üçün beşin arkasını kesmesin
Allah var / Allah’ı var
Allah vekil
Allah vere de
Allah verdi, Allah aldı
Allah verince kimin oğlu demez
Allah verirse / versin
Allah verirse el getirir, sel getirir, yel getirir
Allah vergisi
Allah verdim derse
Allah yapısı
Allah yaratmış
Allah yardımcın olsun
Allah yar ve yardımcımız olsun
Allah yar olduktan sonra kılıcın ağaç olsa yine keser
Allah yardım ederse kuluna, her iş girer yoluna
Allah (çok) yatırmasın
Allah yazdı ise bozsun
Allah yolu
Allah yurt yoksulluğu göstermesin
Allah, yürü yâ kulum demiş
Allah’la alış-veriş
- 646 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’tan dilerim ki
Allah’tan gelene ne denir
Allah’tan hayır iste hayır bulasın
Allah’tan iste
Allah’tan ki!
Allah’tan kork
Allah’tan korkmayan, kuldan utanmayan
Allah’tan korkmayandan korkulur
Allah’tan başka kimseden korkum yok
Allah’tan ümit kesilmez
Allah’tan yazılmış, başa gelecek
Allah kâhiret(me)sin
Allah kalpleri çevirir
Allah kerim
Allah kısmet ederse
Allah korudu
Allah korkusu
Allah mesut etsin
Allah müstahakkını versin
Allah özene bezene yaratmış
Allah sabredenlerle beraberdir
Allah sevgisi
Allah söyletiyor
Allahu a’lem
Allahu a’lemu bis-savâb
Allah yalanı (yalancıları) sevmez
Allah yardım eder
Allah yolunu açık etsin
Allah yolunda
Allah yolunda infak / cihad
Allah, yüzünden nurunu almış
Allah zulmü (zâlimleri) sevmez
ALLAH (C. C.)
- 647 -
Âdetullah
Âlemlerin Rabbi Allah
Âlimallah
Aman Allah’ım!
Aziz Allah
Ben affetsem, Allah affetmez
Benimle Allah arasında
Beytullah
Bırak Allah aşkına
Bırak Allah’ını seversen
Bir ben bilirim, bir de Allah
Bugün Allah için ne yaptın?
Canı veren Allah
Deveni bağla, sonra Allah’a tevekkül et
Dilinden Allah lafzı düşmez
Din gününün sahibi Allah
Ehlullah
Er-rızku alâllah
Evvel Allah
Eyvallah
Garip kuşun yuvasını Allah yapar
Hay Allah
Hayırdır inşâallah
Hayırlısı Allah’tan
Hayret vallahi
Her Allah’ın günü
Her işin başı Allah
Her şey Allah’tan
Hey Allah’ım!
Hikmetin başı, Allah korkusu
Hüküm Allah’ın
Kelâmullah
- 648 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kendini Allah’a adamış/vermiş
Kul affetmedikçe Allah affetmez
Kulla Allah arasında
Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh
Marifetullah
Muhabbetullah
Mülk Allah’ındır
Önce Allah, sonra sen
Rızâen lillâh
Rızık Allah’tan
Söz bir, Allah bir
Sünnetullah
Tedbir kuldan, takdir Allah’tan
Ver Allah ver
Veren de Allah
Yemin billâh
Bazı isimler:
Abdullah
Atâullah
Âyetullah
Beytullah
Cârullah
Cündullah
Emânullah
Emetullah
Emrullah
Fazlullah
Fethullah
Habîbullah
Hamîdullah
Hayrullah
Hizbullah
ALLAH (C. C.)
- 649 -
Huccetullah
Lutfullah
Nimetullah
Nurullah
Rahmetullah
Ruhullah
Sadullah
Seyfullah
Sıbğatullah
Şükrullah
Ubeydullah
Bütün bu ifâdeler, egemen güçler tarafından dayatılan seküler/laik anlayışa rağmen, deyim,atasözü, halk duâsı ve çeşitli vesilelerle sık sık tekrarlanan şiar şeklinde ortaya dökülen halkın gönlünde gömülü (küllenmiş ve gizlenmiş olan) inancın izleri olarak, halkın Hak’tan hâlâ kop(arıla)madığının göstergesi olarak değerlendirilmelidir.
Allah Lafzıyla Yapılan Kavram ve Deyimler Sözlüğü
Allahım! Yalnız Senden yardım diler, yalnız Sana kulluk ederiz. Seni sığınak, barınak, tutamak bilir “yâ Allah” deriz. Şeytandan Sana sığınır “e’ûzu billâh” deriz. Her işe Seninle başlar “bismillâh” deriz. Nimet verdiğinde gönülden şükrederiz. Versen de alsan da “el-hamdu lillâh” deriz. Hayran kaldığımızda “mâşâAllah”, pişman olduğumuzda “estağfirullah” deriz. Sevindiğimizde “Allahu ekber”, üzüldüğümüzde “innâ lillâh...” deriz. Bir işi arzu ettiğimizde “inşâAllah”, bir işi başardığımızda “bi-iznillâh” deriz. Güçlük karşısında “lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh, söz verdiğimizde “vallah ve billâh” deriz. 2337
Kur’anî kavramlar, dinî ıstılah ve tâbirler de İslâmî şiarların korunması açısından çok önemlidir. Bunların içinde Allah lafzı önemli bir yekün tutar. İçinde Allah lafzı olan bu kavram ve deyimlerin önemlilerini sayıp anlamlarını açıklamaya çalışalım: (Önemleri ve içindeki detayların günümüz insanınca öğrenilmesinin zarûreti yönünden bazılarının kısa, bazılarının uzunca açıklanacağı bu deyimler şunlardır: Âdetullah, Allah’a şükür, Allahu a’lem, Allahu a’lemu bis-savâb, Allahu Ekber, Allahumme, Allah râzı olsun (radıyallahu anh -r.a.-), Allâmu’l-Guyûb, Âyetullah, Azîz Allah, Bârakâllah, Beytullah, Bi-iznillâh, Bismillâh, Cemâlullah, Cündullah, Elestü bi-Rabbiküm (Elest Bezmi), El-hamdü lillâh, El-Hukmü lillâh, El-Iyâzu billâh, El-Mülkü lillâh, E’r-rızku alâllah, Estağfirullah, Esteıyzü billâh, Eûzü billâh, Evliyâullah, Eyyâmullah, Fenâ fillâh, Fî Sebîlillâh, Habîbullah, Hablullah, Hafezanallah, Hasbünallah, Haşyetullah, Hizbullah, Huccetullah, Hudûdullah, Hukukullah, İlâh, İlâhî Kanun (Kanun-i İlâhî), Îlâ-yı Kelimetullah, İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn, İnşâallah, İsbât-ı Vâcib, İsm-i A’zam, İstivâ, Kelâmullah,
2337] M.İslâmoğlu, Allah, s. 149
- 650 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kelîmullah, Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh, Lâ ilâhe illâllah, Lillâh (li-rızâillâh), Maâzallah, Mâşâallah, Ma’rifetullah, Nebiyyullah, Neûzü billâh, Rabbi’l-Âlemîn, Rahmetullahi aleyh, Rasûlullah, Rızâen lillâh, Ru’yetullah, Sallâllahu aleyhi ve sellem (s.a.s.), Sebîlullah, Sıbğatullah, Sıfat-ı İlâhiyye, Sünnetullah, Tekabbelallah, Vâcibu’l-Vücûd, Vahdet-i Vücud, Veliyyullah, Yedullah, Zikrullah
Âdetullah: Allah’ın kanunu, sünneti demektir. Âdet, geri dönmek mânâsına olan Avd’dan isimdir. Aslı avdettir. Aynı zamanda âdet; İsti’mâlin eş anlamlısıdır. Âdet, Kur’ân-ı Kerim’de “Sünnet“lâfzı ile teblîğ buyurulmuş ve müfessirler tarafından düstûr, kanun diye izah edilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’in Ahzâb, Fâtır, Fetih gibi birçok sûrelerinde âdet, hep sünnet lâfzıyla tabir buyurulup, bütün bunlarda Allah’ın âdetlerinden, kanunlarından söz edilmiş ve Âdetullah’ın değişmesinin mümkün olmadığı bildirilmiştir. Âdetullah ile ilgili âyetlerin çoğunda, bilhassa geçmiş ümmetlerin müşriklerine, dünyevî ve uhrevî cezâ tâyininde cârî bulunan İlâhî kanun tebliğ edilmiştir. 2338
Âdet; selim tabiatlarda makbul olup, devamlı yapılan işlerde insanların içinde istikrar bulmuş hususlardan ibârettir. İlâhî âdetler, kevnî ve İlâhî sünnetlerdir. Tabiat kanunları Âdetullahtır. Kevnî sünnetler, Allah’ın genel hikmeti gereği değişmez.2339 Şu kadar ki bazı kere özel tercih hikmeti gereği Cenâb-ı Allah sebebi veya tesiri yok eder. Sebepsiz veya alışılmamış sebeplerle dilediğini yaratır; böylece âdât-ı İlâhiyye hâricinde hârikulâde olaylar yaratır. Kevnî sünnetlerin veya tabiat kanunlarının koyucusu olan mutlak yaratıcı, hârikulâdeye has olan birtakım kanunlar koymaktadır. İşte o kanunlara göre, bazen insanlar aracılığıyla birtakım harikulâde olaylar meydana gelebilir.
Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de Âdetullah’ı ve hikmetlerini zikrederek Müslümanlara, daha önce bilmedikleri her şeyin varlığını bildirdi ve kendisinin yaratıklar üzerinde kanunları olduğunu haber verdi. Bu gerçekten hareketle, bu sünnetleri bir ibret ve nasihat olmak üzere en güzel bir şekilde “Allah’ın Sünnetleri İlmi” diye bir ilim dalında toplayıp incelemek mümkündür. Bilindiği üzere Allah Teâlâ, bazı âyetlerde kanunlarını açıkça göstermiştir. Bazen sebebi bir âyette, onun sonucunu da diğer bir âyette zikretmiştir. O, geçmiş milletlerin haberlerini zikrederken genellikle âdetini zımnen göstermiştir. Âdetullah’ı izah eden âyetlerden bazısı şunlardır: “Biz bir Rasûl göndermedikçe, hiçbir kimseye azap edecek değiliz.”2340; “Allah, bir topluma verdiği nimeti, onlar kendilerinin (iyi) hâlini (fenalığa) çevirmedikçe bozmaz.” 2341
Bunlardan başka, Allah’ın, peygamberlerini fertlere değil, toplumlara gönderdiğini, 2342 cihada icâbet etmeyen bir kavmin yerine başka bir kavmi getireceğini,2343 servetin sadece zenginler arasında dönüp dolaşan bir şey olmaması için zekât ve sadakaların yanı sıra, ganimetlerden fakirlere daha fazla pay
2338] bk. 8/Enfâl, 38; 27/İsrâ, 76-77; 35/Fâtır, 42-43
2339] 48/Fetih, 23
2340] 17/İsrâ, 15
2341] 13/Ra’d, 11
2342] 11/Hûd, 25
2343] 9/Tevbe, 38-39
ALLAH (C. C.)
- 651 -
verilmesini2344 belirten âyetler Âdetullah’ı ifâde eden hükümlerdir. 2345
Allah’a şükür: Nimete nâil olduğumuz zaman bu deyimi kullanmaya özen göstermek gerekir. “Allah’a şükür” demek, bir nimete ulaştığımızda nimeti veren Allah’ı hatırlayıp O’na teşekkür etmek demektir.
Allahu a’lem: Allah daha iyi bilir demektir. A’lem; En iyi bilen, en bilgili demektir. (Bk. Allahu a’lemu bi’s-savâb)
Allahu a’lemu bi’s-savâb: Doğrusunu (en doğrusunu) ancak Allah bilir anlamındadır. Bazı âyet ve hadisler hakkında yapılan te’vil (yorum) ve tercümelerden, ihtilâflı konularda tercih edilen görüş belirtildikten ya da fetvâlardan sonra edeben söylenir.
Allahu Ekber: Allah en büyüktür, en ulu zâttır anlamına gelir. Hayret ifadesi olarak da kullanılan dinî şiarların en önemlilerinden biridir.
Allahumme: Ey Allah’ım demektir. Daha çok duâ cümlelerinin başında kullanılır. Allah’a yapılan hitap ifadesidir.
Allah râzı olsun (radıyallahu anh -r.a.-): İyiliğini gördüğümüz müslümanlara, mutlaka bu ifade şekliyle mukabelede bulunmalıyız. Teşekkür veya sağol gibi ifadeler, soyut beşerî memnûniyeti ifâde eden ve dinî havası ve duâ özelliği olmayan deyimlerdir. Rızâ kelimesinin İslâm’da o kadar derin ve büyük mânâsı vardır ki, onun yerini tutabilecek ikinci bir kelime yoktur. Sahâbelerin isimleri anıldığı zaman, “Allah ondan râzı olsun” anlamında “radıyallahu anh” (r.a.) demek, dinî bir gelenek haline gelmiştir. Bunu ihmal etmemek gerekir.
Allâmu’l-Guyûb: Gaybleri en iyi bilen demektir. Yalnız Allah için kullanılan bir sıfattır. Allah’ın sonsuz ilmini ifâde eden bu terkibin tam olarak anlaşılabilmesi için, onu meydana getiren “Allâm” ve “Guyûb” kelimelerinin açıklanması gerekir.
“Allâm”; A-li-me (bildi) fiilinden türemiş, mübâlâğa ifâde eden bir isim olup; “en çok bilen, her şeyi hakkıyla bilen” demektir. Bu isim Allah’a mahsus bir sıfattır, mahlûklara verilemez. Bir kimseye, bilgin mânâsında âlim demek câizdir. Üstün, çok bilen mânâsında “allâme” denmesi de mümkündür. Hatta Allah için kullanılan “alîm” ismi, Allah’ın herhangi bir ilim öğrettiği kimseye -yalnızca öğrettiği ilimle ilgili olarak- verilebilir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Yusuf (a.s.)’ın Melike şöyle dediğini görmekteyiz: “Beni yerin hazineleri üzerine görevlendir. Çünkü ben, hem çok iyi bir koruyucu hem de çok iyi bilen (alîm)im, dedi.” 2346
Hz. Yusuf (a.s.), Allah’ın kendisine öğrettiği ilimleri çok iyi bilmesi, rüyaları tevil etmesi ve Allah’ın izniyle gaybtan haber vermesiyle de “alîm” idi. 2347
Ancak, Allah’tan başkasına “allâm” demek câiz değildir. Zira bu kelimenin ifâde ettiği mânâ “her şeyi en iyi bilen”dir. Buradaki “her şey”in içine insan aklının alamayacağı veya yalnızca Allah’ın bildirmesiyle bilebileceği gayb ve gaybe
2344] 59/Haşr, 7
2345] Bk. Sünnetullah maddesi, İlâhî Kanun maddesi; Hasan Fehmi Kumanlıoğlu, Şamil İslâm Ans.
2346] 12/Yusuf, 55
2347] el-Ezherî, “Tehzîbü’l-Luğa”, Mısır 1964, A-l-m maddesi
- 652 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ait haberler de girer. “De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka bilen yoktur. Ne zaman dirileceklerini de bilmezler.”2348; “Gaybı bilen (Allah), kendisine ait gayba kimseyi muttali’ kılmaz.”2349 Buna göre, ilmi çok az, bilmediklerinin sayısı bildiklerinden çok daha fazla olan insana “allâm” denilmesi düşünülemez.
“Guyûb” kelimesi de “gayb” kelimesinin çoğuludur. “Gayb”; içinde ne olduğu bilinmeyen her yer ve arkasında ne olduğu bilinmeyen her mevkîdir. Zihinlerde mevcut olsa da göze görünmeyen nesneler de “gayb” sayılır. “Gaybdan bir ses duydum” demek, “görmediğim bir yerden ses duydum” demektir. Başka bir ifâdeyle “gayb”; “His ve ilimde veya mevcudiyette hazır olmayandır.” 2350
O halde, bir kimsenin, duvar arkasında ne olduğunu bilmediği şey onun için gaybdir, ama bunu bilen için gayb sayılmaz. Birinin zihninden geçenler sahibi için gayb olmasa da başkaları için gaybdır. Beş duyu ile bilinmeyen ve akılların da idrâk edemediği, ancak peygamberlerin haber vermesiyle bilinen gayb; delili bulunan ve muttakîlerin iman ettiği gaybdır. Kur’an’da: “O kimseler ki, gayba iman ederler.”2351 âyetinde geçen gayb bu çeşit gayb olur, inkârı küfürdür. 2352
Allah Teâlâ ve sıfatları, meleklerin ve cinlerin varlığı, Cennet ve Cehennem vb. konular bu tür gaybdandır. Bir de kıyâmetin ne zaman kopacağı, ölümden sonra dirilmenin mâhiyeti vb. gibi delili bulunmayan, yalnızca Allah’ın bildiği ve hiçbir kimseyi muttalî kılmadığı gaybler vardır. “Gaybın anahtarları O ‘nun yanındadır. Onları ancak O bilir.” 2353
Buna göre “Allâmü’l-guyûb” şöyle tarif edilebilir: “Bütün gaybları en iyi bilen”. Gerek önceden vuku bulmuş olsun, gerek şu anda vuku bulmakta olsun ve gerekse vukuu devam etmekte olsun; ezelden ebede kadar meydana gelmiş ve gelecek her şeyi en iyi bilendir. Bu, O’nun ilim sıfatının gereğidir: “O, görüleni de, görülmeyeni de (gaybı da) bilen yücelerin yücesidir.”2354; “De ki; “Allâmü’l-guyûb olan Rabbim, batılı hak ile ortadan kaldırır.” 2355
Onun ilmi her şeyi kuşatmıştır. O’nun ilminin dışında hiç bir şey yoktur: “Gaybın anahtarları O’nun katındadır, onları ancak o bilir. Karada ve denizde olanı bilir. Düşen yaprağı, yerin karanlıklarında olan taneyi, yaşı kuruyu -ki apaçık kitaptadır- ancak O bilir.”2356 Geçmişte olanları bildiği gibi gelecekte olanları da bilir. Küll’ü bildiği kadar cüz’ü de bilir: “Allah: Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara; beni ve annemi Allah’tan başka ilâhlar edinin, dedin?! deyince: ‘Hâşâ, hak olmayanı söylemek bana yaraşmaz; eğer söylemişsem şüphesiz Sen onu bilirsin; Sen, içinde olanı bilirsin, ben Sende olanı bilmem. Şüphesiz “Allâmü’l-guyûb” Sensin’ der.” 2357
Şu anda kullarının neler yaptıklarını, münâfıkların mü’minler aleyhindeki
2348] 27/Neml, 65
2349] 72/Cinn, 26
2350] Râgıb el-Isfahânî, Müfredât, Gayb maddesi; el-Ezherî, a.g.e. A-L-M maddesi
2351] 2/Bakara, 3
2352] Râgıb el-Isfahânî, a.g.e., Gayb maddesi
2353] 6/En’âm, 9
2354] 13/Ra’d, 9
2355] 34/Sebe’, 48
2356] 6/En’âm, 59
2357] 5/Mâide, 116
ALLAH (C. C.)
- 653 -
plânlarını bilir, onların bu düzenlerini suya düşürür: “Münâfıklar; Allah’ın onların sırlarını ve gizli toplantılarını bildiğini, O’nun “Allâmü’l-guyûb” olduğunu bilmiyorlar mı?”2358; “De ki; “Allâmü’l-guyûb” olan Rabbim, batıl hak ile ortadan kaldırır.” 2359
Peygamber (s.a.s.), istihârede bulunurken şöyle duâ ederdi: “Allah’ım! Senin ilminle Senden hayır diliyorum; Senin kudretinle Senden güç ve kudret istiyorum. Ve Senin büyük fazl u kereminden istiyorum. Çünkü Senin her şeye gücün yeter, benim gücüm yetmez. Sen bilirsin, ben bilmem ve Sen ‘Allâmü’l-Guyûb’sun.” 2360
Her şey O’nun ilm-i ezelîsinde bir tertîp üzere mevcuttur, oluşlar bu tertîbe göredir. Şüphesiz bu O’nun sonsuz ilminin bir neticesidir. O’nun bu ilmi, ezelden ebede doğru değişmeden devam edip gider. 2361
Âyetullah: Allah’ın âyeti, Allah’ın varlığına, birliğine ve yüceliğine delil olan şey anlamına gelir. Âyet; İz, işaret, belirti, eser, nişan, alâmet, mûcize anlamlarına gelir. Âyet; Daha çok Kur’an cümlelerine denilir. Kur’an’da ise âyet; daha çok mûcize ve işaret, alâmet ve Allah’ın varlığına ve birliğine delâlet eden şey anlamında kullanılır.
Bârakâllah: “Allah mübârek etsin” anlamına gelir. Güzel bir şeyden dolayı bir kimseyi tebrik etmek, Allah’ın o şeyi hayırlara vesile kılmasını, bereketlendirip mübârek etmesini dilemek için kullanılır.
Beytullah: “Allah’ın evi” demektir. Beyt; Ev, hâne, mesken, konut anlamındadır. Beytu’l-Harâm da denilen Beytullah ise; Mekândan münezzeh olan Allah’ın evi anlamında mecâz olarak Kâ’be için kullanılır. Kur’an’da şöyle ifade edilir: “Allah, Beytü’l-Harâm’ı (Kâ’be’yi, o saygıdeğer evi), insanlar için (hayat ve güvenin) durağı, insanların belini doğrultmaya sebep, kıyâm yeri yaptı...” 2362
Bi-iznillâh: Allah’ın izniyle demektir. Önemli bir işi yaptığımızı (veya yapabileceğimizi) anlatırken, “Allah’ın izniyle yaptım” demek gerekir. Bu deyim, övünmenin, nefsin gurura kapılmasının engellenmesi açısından önemlidir; tabii ki, anlamı düşünülüp değerlendirilirse.
Bismillâh: “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismiyle” anlamına gelen “Bismillâhirrahmânirrahim” cümlesi. Bu cümleyi söylemeye “besmele” veya “besmele çekmek” denir. Her mubah şeye besmeleyle başlamak sünnettir. Besmelesiz başlanılan işlerin sonu hayırlı olmaz. Kur’an’da besmelesiz kesilen hayvanın etinden yemek yasaklanmıştır. 2363
Cemâlullah: Alah’ın cemâli ve rahmeti. Cemâl; lügatte güzel olmak, güzel şekil ve sûret demektir. Ayrıca, herkesin bildiği renk güzelliği ve yumuşaklık anlamına geldiği gibi, her uzvun mizaç ve yaratılışına uygun olan hüküm üzerine olması mânâsına da gelir. Cemâlullah; cemâl-i hakiki, cemâl-i mutlak, cemâli hak ve cemâl-i ahadiyet şeklinde de ifâde edilir.
2358] 9/Tevbe, 78
2359] 34/Sebe’, 48
2360] Buhârî, Teheccüd, 25
2361] Halid Erboğa, Şâmil İslâm Ans.
2362] 5/Mâide, 97
2363] 6/En’âm, 121
- 654 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Cemâl, iç ve dış güzelliğinin adıdır. Allah hakkında kullanıldığında; O’ nun rahmeti, lütfu ve bereketi ile tecelli etmesi; merhameti, bağışlayıcı olması düşünülür. Cemâl, Allah’ın hoşnutluğu ve lütfu yahut bunlarla ilgili sıfatlardır. Bir bakımdan Cenâb-ı Allah’ın zâtına, sıfatlarına ve güzel isimlerine; özellikle lütuf, rızâ, rahmet, nimet, ilim, afv ve ihsanla ilgili sıfatlarına cemâl adı verilir. Allah’ın vahdâniyetine iman edip, güzelliğine gönlünü bağlayan mü’minler Cennet’te Allah’ın cemâlini doyasıya seyredeceklerdir. “Yüzler vardır ki o gün ışıl ışıl parıldayacaktır. (Onlar) Rablerine bakacaklar (O’nu göreceklerdi).”2364 âyetleriyle, “Güzel amel edenlere daha güzel mükâfat (Cennet), bir de fazlası vardır.”2365 âyeti, cemâlullah’ın doya doya seyredileceğine delildir.
Ayrıca, cemâlullah, iki ayrı şekilde ifâde edilmiştir. Birincisi, isim ve sıfatların mânâları olmak üzere mânevîdir. Bu, Hakk’ın kendisini şuhûd etmesine mahsustur. İkincisi, Çeşitleri ve bölümleri ile beraber mahlûkat âlemi olan bu mutlak âlemdir. 2366
Cemâlullah’a kavuşma; Allah’ın emir ve yasaklarına tam anlamıyla uyarak tevhîd akidesine sarılmakla mümkündür. Allah’ın cemâli; celâlinden sonra gelir. Onun için mü’min kullar, Allah’ın muhabbetini kalplerine yerleştirmekle nefislerini kötülüklerden arındırır ve Allah sevgisi dışında kalan her şeyi kalplerinden uzaklaştırırlar. İşte o zaman cemâlullah’a kavuşmaları mümkün olur. Allah cemâlini, sevenlerine ihsan eder. Görüldüğü üzere cemâlullah’a kavuşma; tevhidi kavramak ve Allah dışında her şeye hayır diyebilenlerin hakkıdır. Ehl-i Sünnet akidesine göre; mü’minler cemâlullah’ı Cennet’te göreceklerdir. 2367
Cündullah: Allah’ın askeri, Allah’ın ordusu demektir. Cünd; Asker demektir. Kelimenin çoğulu cünûd, daha çok kullanılır. Kur’an’da şöyle ifade edilir: “Göklerin ve yerin cünûdu (askerleri, bütün orduları) Allah’ındır. Allah Azîzdir (her şeye gâliptir), Hakîmdir (hüküm ve hikmet sahibidir).” 2368
Elestü bi-Rabbiküm (Elest Bezmi): “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” anlamına gelir. Allah, kullarıylla ezelde yaptığı, kulların da bizzat şâhitlik ettikleri toplantıda yapılan İlâhî sözleşme hakkında kullanılan bir terimdir. Allah, kullarına “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sormuş, ve bütün kullar (ruhlar) da: “Evet, Sen bizim Rabbimizsin” karşılığını vermişlerdir. Kur’an’da, bu sözleşmenin, kıyâmet gününde insanların “bizim bundan haberimiz yoktu!” şeklinde bahane ileri sürmelerine engel olmak için yapıldığı belirtilmektedir. 2369
El-hamdü lillâh: Bir sıkıntıdan kurtulduğumuz zaman ve Allah’ın bir lutfuna nâil olduğumuz vakit, hâlimizi, nasıl olduğumuzu soranlara karşı, bu ifâdeyi olduğu gibi veya “Allah’a hamdolsun” ya da sadece “hamdolsun” şeklinde söylemek.
El-Hukmü lillâh: “Hüküm Allah’ındır” anlamına gelir. Hüküm: karar, kanun, yasa, kuvvet, hâkimlik, âmirlik, kumanda, nüfuz, tartışılmaz dinî kaide
2364] 75/Kıyâme, 23-24
2365] 10/Yûnus, 26
2366] el-Tehânevî, Keşşâfü Istılâhâti’l-Fünûn, İstanbul 1984, 234-235
2367] Hasan Fehmi Kumanlıoğlu, Şâmil İslâm Ansiklopedisi
2368] 48/Fetih, 7
2369] 7/A’râf, 172
ALLAH (C. C.)
- 655 -
mânâlarına gelir. Lillâhi kelimesi “hüküm”le birlikte ele alınırsa hükmün Allah’a âit olduğunu ifâde eder. Hüküm, hâkimiyyet, yönetim başkasına değil, ancak Allah’a aittir. Kur’an bu gerçeği önemine binâen birçok âyette dile getirerek tüm insanları ve özellikle de hüküm verme yetkisini elinde bulunduran ve saltanatın gerçek sahibi olduğunu iddiâ edenleri uyarmıştır. Neden, hüküm insanlara değil de, Allah’a aittir?
Âlemde varlık ya yaratandır; ya yaratılan. Yaratmak, bir şeyi yokluktan vücuda getirmektir. Varlığı vücuda getirmek için o vücuttan önce var olmak gerekir. Âlemde her eşyanın varlığının bir başlangıcı vardır. Her varlık, kendi varlığının yokluğunda var olan yaratıcı bir güce muhtaçtır ki var olsun. O yaratıcı gücün de, bir eseri vücuda getiren sanatkârın sanat dâhîliğine sahip olması gibi, yaratıcının da dâhî, âlim, kudretli, yarattığı eşyadan daha önce var olması icab eder. Sonsuzluk ifade eden bu özellikler ise âlemde var olan hiçbir şeyde sınırlı güce ve hayata sahip hiçbir insanda mevcut değildir. Her geçen gün gücü tükenen, dehâsı bir başka dehânın gölgesinde kalan, bilgisi ve ömrü zamanla sınırlı, sultanlığı bir başkasına miras kalan, âleme hükmettiğini sandığı bir zamanda mikroskopla dahi görülemeyecek derecede küçücük mikroplara mağlup olan, gönlünde yer eden maddeciklere meftun olan kâinatın en değerli varlığı insan, bu yetenekleriyle yaratıcı olamazken, insanın emrine verilen eşya elbette yaratıcı olamaz. “Rabbiniz Allah, işte budur. O’ndan başka ilâh yoktur. (O), her şeyin yaratıcısıdır. O’na kulluk edin...” 2370
Her şeyin yaratıcısı olmak, onu nihâyete kadar en iyi terbiye ve idare etmeyi de gerekli kılar. Ancak, bu gereklilik, yaratıcının lütuf ve adâletinin neticesidir, yoksa O’na sorumluluk ve mecburiyet yüklemez. Kâinatın yaratılmasından bu güne eşyanın deverânında, sevk ve idâresinde, var ve yok oluşunda en ufak bir nizamsızlık, uyumsuzluk, dengesizlik ve anarşi görülmemiştir. Her gün güneş doğudan doğar, toprak ve dişiler analık görevini yapar, gece gündüzü takip eder, gündüz geceyi; semâ ve arz canlıların yaşamasına elverişliliğini sürdürür. “...O, yedi göğü birbiri üzerinde tabaka tabaka yarattı. Rahmân’ın yaratmasında bir ayrılık, uygunsuzluk göremezsin. Gözü(nü) döndür de bak, bir bozukluk görüyor musun? Sonra gözü(nü) iki kez daha döndür (bak). Göz (aradığı bozukluğu bulamaz), hor, hakir ve bitkin, (bir bozukluk görmekten) ümidini kesmiş bir halde sana döner.” 2371
En küçük zerrelerden en büyük âleme kadar bütün cihan kendini yoktan (Âdem) vücuda getiren, bununla kalmayıp yok olacağı kıyâmete kadar muazzam bir âhenk içinde, verdiği emirlerle, sevk ve idâre eden çok yüce bir sanatkârın eseridir. “Rabbiniz o Allah’tır ki gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra (emri), Arş üzerinde hükümran oldu. (O), geceyi, durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneşi, ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyette (yaratan O’dur). İyi bilin ki, yaratma ve emir O’nundur. Âlemlerin Rabbi Allah, ne uludur.” 2372
Âlemi en iyi şekilde idâre etmek ve idâre için gerekli emirleri vermek, onu en iyi tanıyan biri tarafından yapılabilir. Onu en iyi tanıyan da şüphesiz onu yaratandır ki, o da ALLAH’tır. Karnını doyurduğu işçisine emir verme yetkisini kendinde bulan insan, kendini yaratan ve doyuran Hâlıkına neden emir verme
2370] 6/En’âm, 102
2371] 67/Mülk, 3-4
2372] 7/A’râf, 54
- 656 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yetkisini tanımasın. Kaldı ki insanın verdiği emir, zaman zaman zulmü, sömürüyü, anarşiyi içerdiği halde, Allah’ın emri adâletin ta kendisidir. En âdil davrandığını sandığı bir zamanda bile insan, ya zaafından kaynaklanan hatalara düşer, ya bir grubun diğer bir grup üzerinde hâkimiyetini sağlar, ya da sınırlı bilgisiyle geleceğe yönelik değil, ancak içinde bulunduğu zamana göre hüküm verir ve her devirde emrindeki eksiklik bütün çıplaklığıyla eksikliğini ve yanlışlığını hissettirdiğinden emrini değiştirmek zorunda kalır. Oysa İlâhî ilim geçmiş ve geleceği kuşattığından (İlâhlığın gereği) O’nun verdiği emir tümüyle âdil, cihanşümul ve mükemmeldir. Ayrıca yaratma gücüne sahip olan Allah, kullarının emir vermedeki zaaflarını ve eksikliklerini bildiği için, dünya ve âhiret saâdetlerine teminat olarak emir verme yetkisini de kullarına değil, kendisine tahsis etmiştir.
Bu kâinatta “hüküm, yalnız Allah’ındır.”2373; ‘’Hüküm O’nundur.” 2374; ‘’Artık hüküm yüce ve büyük Allah’ındır.”2375; “Hüküm vermek Allah’a âittir.”2376; “Hüküm veren Allah’tır.” 2377; “Hüküm vermek yalnız Allah’a âittir.’’2378; “Doğrusu hüküm yalnız O’nundur.”2379 ve daha birçok âyette de belirtildiği gibi Allah’ındır. Yüce Allah’ın, insanları ve cinleri ancak kendisine kulluk etsinler diye yarattığını2380 ifâde ettiği âyet-i kerimeden insanın ve yaratılma gayesinin kulluk, yani emir alma ve emre itaat etme olduğunu öğreniyoruz. Aksine hareket eden insanın kendi yaradanını inkâr ve O’na isyan etmesi onu elîm bir azâba sürükler. Bu inkâr ve isyanı cümlesinden olarak, insan Allah’ın hükümlerinin yetersizliğini ileri sürse ve o yasaların peşine düşerek geri çevirmeye çalışsa dahi buna güç yetiremez. Çünkü, “Hüküm veren Allah ‘tır, O’nun hükmünün arkasına düşüp O’nu geri çevirecek yoktur.” 2381
O’nu hükmünden geri çevirecek insan bulunmadığı gibi, hükmüne ortak olacak, hükümleri beraber koyacak O’na eş bir varlık da yoktur. Çünkü “O, kendi hükmüne kimseyi ortak etmez.”2382 Buna rağmen insan kendince Allah’ın hükümlerini yetersiz bulur, kâinatı kudret elinde bulunduran Yüce Mevlâ’ya ortak olmaya kalkar ve kendisi hükümler koyar. Kendi koyduğu hükümleri (yasaları) de zaman değiştikçe değiştirmek zorunda kalır. Hâlbuki “Allah, hükmedenlerin en iyi hükmedeni değil mi(dir)?”2383 O’nun koyduğu hükümler kıyâmete kadar ebedî olarak kalıcıdır. Ve “O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”2384 Hem “İyice bilen bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?” 2385
Allah’ın hükümlerini bilmekle her şey bitiyor mu? “Hayır, Rabbin hakkı için onlar aralarında çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan (verdiğin hükme gönül hoşluğu ile râzı olup) tam
2373] 12/Yûsuf, 40, 67
2374] 28/Kasas, 70, 88
2375] 40/Mü ‘min, 12
2376] 42/Şûrâ, 10
2377] 13/Ra’d, 41
2378] 6/En’âm, 57
2379] 6/En’âm, 62
2380] 51/Zâriyât, 56
2381] 13/Ra’d, 41
2382] 18/Kehf, 26
2383] 95Tîn, 8
2384] 10/Yûnus, 109; 7/A’râf, 87; 12/Yûsuf, 80
2385] 5/Mâide, 50
ALLAH (C. C.)
- 657 -
anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olmazlar.”2386 Demek ki Rasûlullah ve O’nun izinden gidenlerin uyguladıkları Allah’ın hükmüne tam bir teslimiyetle uymak, mü’min olmak ve mü’min kalmak için şart oluyor.
Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz’e ve onun şahsında mü’minlere şu ültimatomları vermiştir: “Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların keyiflerine uyma ve onların, Allah’ın indirdiği şeylerin bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın. Eğer dönerlerse bil ki Allah bazı günahları yüzünden onları felâkete uğratmak istiyordur. Zaten insanlardan çoğu yoldan çıkmış fâsıklardır.” 2387; “(Ey Rasûlüm), sana her ne vahyediliyorsa ona tâbi ol. Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”2388; “(Ey Rasûlüm), Biz sana Kitabı hak/gerçek ile indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği biçimde hüküm veresin. (Sakın) hâinlerin savunucusu olma.”2389 ve “(Ey Rasûlüm) O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan hiçbir günahkâra yahut nanköre itaat etme.”2390; “İnkâr edenler sana gelip de başka hüküm verenler aradıkları zaman onlara de ki: ‘Allah, size Kitabı açıklanmış olarak indirmiş iken ben Ondan başka bir hakem mi arayayım?’ Mü’minlere gelince, kendilerine Kitap verdiklerimiz o (Kur’an)’ın gerçekten Rabbin tarafından indirilmiş olduğunu bilirler; onun için hiç kuşkulananlardan olma.” 2391
Peygamberler Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmederler ve onlar haksızlık yapmazlar. Allah’ın hükmünde haksızlık yoktur, ama zâlimler kendilerine haksızlık yapılacağını zanneder ve korkarlar. Allah’ın onlara cevabı serttir. Allah şöyle buyurur: ‘’Kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe mi ettiler? Yoksa, Allah’ın ve Rasûlünün kendilerine haksızlık yapacağından mı korkuyorlar? Hayır onlar zâlimlerdir.” 2392
İnsanlar, İslâm fıtratı üzere doğmalarına rağmen yasayış biçimlerine göre mü’min, münâfık ve kâfir statüsüne tâbi olurlar. Allah’ın hükümleri sözkonusu olunca “Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne çağırıldıkları zaman iman edenlerin sözü; ancak, ‘işittik ve itâat ettik’ demeleridir (Başka bir şey demeleri, itiraz etmeleri imanla bağdaşmaz). İşte umduklarına erenler bunlardır.’’2393 Ama bir zamanlar, “İnsanlar bir tek ümmet idi. Allah, peygamberleri müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi, anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetsin diye o peygamberlerle beraber gerçekleri içinde taşıyan Kitap indirdi. Oysa kendilerine Kitap verilmiş olanlar, kendilerine açık deliller geldikten sonra sırf aralarındaki kıskançlıktan ötürü o (Kitap hakk)ında anlaşmazlığa düştü(ler). Bunun üzerine Allah kendi izniyle iman edenleri, onların üzerinde ihtilâf ettikleri gerçeğe iletti. Allah dilediğini doğru yola iletir.”2394 Peygamber (Hz. Şuayb) de bu konuda şunları söylüyordu: “Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene inanmış, bir kısmı da inanmamış ise, Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hükmedenlerin en iyisidir.” 2395
Yahûdilerin de; “İçinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında dururken,
2386] 4/Nisâ, 65
2387] 5/Mâide, 49
2388] 10/Yûnus, 109
2389] 4/Nisâ, 105
2390] 76/İnsan 24
2391] 6/En’âm, 114
2392] 24/Nûr, 50
2393] 24/Nûr, 51
2394] 2/Bakara, 213
2395] 7/A ‘râf, 87
- 658 -
KUR’AN KAVRAMLARI
seni nasıl hakem yapıyorlar da ondan sonra da dönüyorlar (verdiğin hükme râzı olmuyorlar)?! Onlar inanıcı değillerdir.”2396 âyetinden anlaşıldığı gibi Allah’ın hükmüne tâbi olmadıklarını görüyoruz. Diğer insanlara gelince “Onlar, aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne çağırıldıkları zaman hemen onlardan bir grup yüz çevirir. Eğer hüküm kendi lehlerine olursa itaat ederek gelirler.”2397 Benû Kurayza yahûdilerinden bir grubun, zinâ eden Hayber yahûdilerinden iki kişi hakkında hükmüne mürâcaat ettikleri Hz. Peygamber, Tevrat hükmünce onların taşlanması (recmedilmesi) gerekeceğini söylemişti. Yahûdiler, “Tevrat’ta böyle bir hüküm yoktur” dediler. Gerçeği bildikleri halde, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) recmden başka cezâ vermesini istiyorlardı. Cenâb-ı Hak meseleye ışık tutan âyetinde şöyle buyuruyor: “Ey Peygamber, kalpleriyle inanmadıkları halde ağızlarıyla ‘inandık’ diyen (münâfıklarla) yahûdilerden o küfür içinde koşuşanlar seni mahzun etmesin. Onlar durmadan yalan dinleyen, senin huzuruna gelmeyen diğer bir kavim (Hayber yahûdileri) hesabına câsusluk edenler (Kureyza oğulları)dır. Kelimeleri, (Allah tarafından) yerlerine konulduktan sonra, bir tarafa atarlar, tahrif ederler (Zinâ eden evliler hakkında Tevrat’ta bulunan hükmü değiştirirler) ve ‘Eğer size şu (fetvâ) verilirse onu alın, şâyet o verilmezse onu kabul etmekten çekinin’ derler...’’ 2398
Göklerin ve yerin mülkünün, saltanatının Allah’a âit olduğunu2399 bilen ve mülk sahibinin kendi mülkünde hâkim olduğuna inanan mü’minler, ihtilâf ettikleri her problemin çözümünü Allah’a ve Rasûlüne götürürlerken,2400 Kur’an’a ve diğer İlâhî kitaplara inandıklarını iddiâ edenler ise; “tâğutların önünde muhâkeme olunmalarını isterler. Oysa onları tanımamakla emrolunmuşlardı...” 2401 İşin gerçeği; ayrılığa düşülen herhangi bir şeyde hüküm vermek Allah’a aittir. 2402
Birkısım insanlar, Allah’ın hükümlerini sadece dilleriyle kabul ederler de gönülleriyle ve fiilleriyle kabul etmezler. Bunlar hakkında Allah’ın hükmü: “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte kâfirler, zâlimler ve fâsıklar onlardır.”2403 İnsanlar Allah’ın indirdikleriyle hükmetseler de, hükmetmeseler de “O, kendisinden başka ilâh/tanrı olmayan Allah’tır. İlkte de, sonda da (dünyada da âhirette de) hamd O’na mahsustur.”2404; “Hüküm de O’nundur ve O’na döndürüleceksiniz.” 2405
Dünyada iken O’nu inkâr edenler de, inkâr etmeyenler de, zâlimler de, mazlumlar da O’na döndürüldükten sonra “O gün mülk Allah’ındır. (O) onların aralarında hükmeder.”2406 Yüce Allah, insanı kâinattaki diğer yaratıklara üstün kıldığını anlatıyor: “Biz insanı en güzel şekilde yarattık.”2407; “Andolsun Biz insanoğullarını şerefli kıldık...”2408; “Allah’ın göklerde olanları da yerde olanları da buyruğunuz altına
2396] 5/Mâide, 43
2397] 24/Nûr, 48, 49
2398] 5/Mâide, 41
2399] 5/Mâide, 40
2400] 4/Nisâ, 59
2401] 4/Nisâ, 60
2402] 42/Şûrâ, 10
2403] 5/Mâide, 44, 45, 47
2404] 28/Kasas, 70
2405] 28/Kasas, 88
2406] 22/Hacc, 56; 6/En’âm, 57, 62
2407] 95/Tîn, 4
2408] 17/İsrâ, 70
ALLAH (C. C.)
- 659 -
verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmez misiniz?”2409 Bir toplum, aklı gideren içkiyi; nesli soysuzlaştıran zinâyı; dini dejenere eden ve hiçe sayan hurâfe ve küfrü; canı ucuzlatan anarşi ve terörü (gerçek anarşi Allah’ın sistemine karşı gelmektir); malı yok eden kumar, rüşvet ve israfı meşrû görür, haklının değil; kuvvetlinin yanında yer alır, bunları da beşerî düzenlerin müsâmaha ve müsaadeleri gölgesinde yaparsa, hiçbir şeyin güvence ve teminatı sözkonusu olamaz. Beşerin insanca yasayabilmesi, adâletinden zerrece şüphe edilmeyen Allah’ın hükümlerine bağlı kalmakla mümkün olabilir. Çünkü O, “hükmedenlerin en iyi hükmedeni değil midir?” 2410
El-ıyâzu billâh: Allah’a sığınmak, “Allah’a sığınırım”, “Allah’a sığınırız” veya “Allah esirgesin” anlamında kullanılan bir terimdir. İnsan kızınca şeytan hemen onun nefsine hâkim olur. Çünkü, kızgınlık anında insan heyecana kapılmış, nefsinin hâkimiyetini elinden kaçırmış, dizginlerini kaybetmiştir. İşte bunun içindir ki Yüce Rabbimiz kızgınlığın yatışması ve şeytanı kendi yoluna sürmek için Allah’a sığınmayı ve O’ndan yardım dilemeyi emrediyor. “Eğer şeytan tarafından sana bir vesvese gelirse Allah’a sığın (fe’steız billâh); Allah her şeyi en iyi işiten ve en iyi bilendir.” 2411
El-ıyâzu billâh’tan, Allah’ın fâili mutlak oluşunu şuhûd etmek ve bu şuhûd ile huzura ermek maksadını anlamak mümkündür. Allah’a sığınmaktan bir diğer maksat, izin istemek ve kapıyı çalmaktır. Meliklerden birinin kapısına gelen bir kişi, ancak izin aldıktan sonra huzura erebilir. Kur’ân-ı Kerîm okumak isteyen bir kimse de Mevlâ’sına münâcaatla huzuruna girmek dilemektedir. O halde, insanın türlü türlü kötülük ve fuzûlî sözlerle kirlenen dilini temizlemesi gerekir ki, bu da ancak Allah’a sığınmakla mümkün olur. İrfan sahipleri, Allah’a sığınmanın mütekarribin’in (Allah’a yakınlık kazananların) yolu, Allah’tan korkanların dayanağı, günahkârların hoşnutluk umudu, helâka uğrayanların tevbesi ve sevenlerin sevinç kaynağı olduğunu söylerler.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Cebrâil tarafından ilk getirilen; “İstiâze” (Allah’a sığınma ifâdesi olan Eûzü) ile “Besmele” ve “İkra” sûresidir. İstiâzede bulunan kelimeler; fiiliyye, sıfatiyye ve zâtıyye olmak üzere üç tanedir. Peygamber Efendimiz’in buyurduğu “Allah’ım, senin gadabından rızâna, ıkabından (cezâlandırmandan) affına ve Senden Sana sığınırım.”2412 hadisinde bunları görebiliriz.
Ayrıca, her türlü fitneden, küfürden, borçtan, kötü insanlardan, sihir ve sihirbazlardan, nefsin ve Deccal’ın şerrinden, Cehennem ateşinden, bunaklıktan, zulüm ve zâlimlerden, dünyevî âfetlerden, fakirlikten Allah’a sığınmak gerektiğini Hz. Peygamber (s.a.s.) birçok hadis-i şeriflerinde bildirmiştir. (Bk. Maâzallah maddesi) 2413
El-Mülkü lillâh: “Mülk Allah’ındır” anlamına gelir. “Mülk”: Üzerinde tasarruf hakkı bulunan şey, alınıp satılan şey anlamındadır. Varlık ve saltanat için
2409] 31/Lokman; 20; Yine, aynı konuyla ilgili bk. 13/Ra’d, 2; 22/Hacc, 65; 14/İbrâhim, 32, 33, 16/Nahl, 12, 14.
2410] 95/Tîn, 8; Cengiz Yağcı, Şamil İslâm Ansiklopedisi
2411] 7/A’râf, 200
2412] Müslim, Salât, 222; Ebû Dâvûd, Salât, 148; Tirmizî, Daavât, 112
2413] Hasan Fehmi Kumanlıoğlu, Şamil İslâm Ans.
- 660 -
KUR’AN KAVRAMLARI
de kullanılır. Tüm varlıkları var edip yaratan Allah’tır. Her şey O’nun mülküdür. İnsanların bir mülke sahip olması, mecâzî ve geçicidir. “Mâlikü’l-Mülk”: Mülkün sahibi demektir. Mülkün esas sahibi Allah’tır. Kur’an’da şöyle buyrulur: “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.”2414 Gökle yer arasında bulunan şeyler de O’nundur.2415 “O’nun mülkte ortağı yoktur.”2416; “De ki: Mülkün gerçek sahibi (mâlikü’l-mülk) olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye kaadirsin.” 2417
E’r-rızku alâllah: “Rızk, Allah üzerinedir” anlamına gelir. Kullarının ihtiyacı olan rızkını kendi üzerine alan, yazan, rızka kefil olan, her canlıyı yaşatacak zarûrî rızık ve gıdâyı üzerine alan Allah’tır. Rızık: Kendisinden yararlanılan şey, Allah tarafından her canlı için ayrılmış ve takdir edilmiş olan nimet, yiyecek, içecek ve giyecekle ilgili maddeler. Canlıların yararlanması için Allah tarafından yaratılmış maddî ve mânevî her şey rızık sayılır. Rızık, bedenle ilgili (yiyecek, içecek vb.) olabileceği gibi; kalp ve ruh ile ilgili (mârifet, ilim vb.) de olabilir. Rızkı veren, rızkı yaratan, sebeplere bağlayan Allah’tır. Allah’ın güzel isimlerinden biri de “Rezzâk”tır, yani rızık veren yalnız O’dur. “... Size göklerden ve yerden kim rızık veriyor? De ki: ‘Allah...”2418; “Şüphesiz Rezzâk, kuvvet sahibi, Metîn olan Allah’tır.”2419 Allah, dilediğine rızkı bol verir, dilediğine az: “Allah dilediğine rızkını bollaştırır da, daraltır da...”2420 Ancak, Allah, günahtan sakınan, Rabbinden korkan ve ateş azâbından kaçınan kulları için daha büyük bir rızık ve nimet hazırlamıştır, onları “ummadıkları yerden rızıklandırır.” 2421
Estağfirullah: “Allah’tan af ve bağışlanma isterim” anlamına gelen bir duâ cümlesidir. Kur’an’da ve hadislerde insanların istiğfâr etmeleri ısrarla söz edildiği için bu duâ cümlesi, müslümanların sıkça okudukları bir duâ olmuştur. Allah şöyle emrediyor: “Estağfirullah (‘Allah’tan af ve bağış dilerim’ de). Allah bağışlayıcı, merhamet edicidir.”2422; “Hâlâ, Allah’a tevbe edip O’ndan af dilemiyorlar (estağfirullah diyerek bağışlanma istemiyorlar) mı?” 2423
Esteıyzü billâh: Cümlenin tamamı: “Esteıyzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm”dir. “Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım” demektir. (Geniş bilgi için Bk. El-Iyâzu billâh)
Eûzü billâh: Cümlenin tamamı: “Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm”dir. “Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım” demektir. (Geniş bilgi için Bk. El-Iyâzu billâh)
Evliyâullah: Allah’ın evliyâsı, velî kulları demektir. Kur’an’da “evliyâullah” tâbiri, üç âyette geçer. “İyi bilin ki, Allah’ın evliyâsına (dostlarına, velî kullarına) korku
2414] 3/Âl-i İmrân, 189
2415] 5/Mâide, 17; 20/Tâhâ, 6
2416] 17/İsrâ, 111
2417] 3/Âl-i İmrân, 26
2418] 34/Sebe’, 24
2419] 51/Zâriyât, 58
2420] 13/Ra’d, 26
2421] 65/Talâk, 3
2422] 4/Nisâ, 106
2423] 5/Mâide, 74
ALLAH (C. C.)
- 661 -
yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de. Onlar, iman edip de takvâ sahibi olan (Allah’tan sakınan) kimselerdir. Onlar için dünya hayatında da, âhirette de müjde vardır...”2424; “Allah’tan başka dostlar edinenlere gelince, Allah onların üzerinde daima gözetleyicidir. Sen onlara vekil değilsin.”2425; “De ki: ‘Ey yahûdiler! Bütün insanları bir yana bırakarak yalnız kendinizin Allah’ın evliyâsı (dostları) olduğunuzu sanıyorsunuz, bu iddianızda samimi iseniz haydi ölümü temenni edin (bakalım).”2426 Bu âyetlerde görüldüğü gibi, “evliyâullah” özel bir sınıf değildir; iman edip takvâ sahibi olan bütün mü’minlerdir.2427 Tasavvuf anlayışında, bu Kur’an kavramı da yozlaştırılmış, özel birtakım ermişler, kerâmet gösterebilen şeyhler vb. anlamında kullanılmıştır.
Eyyâmullah: Allah’ın günleri demektir. Eyyâm; Günler anlamına gelir. Zaman anlamı yanında, güçlülük, sözü geçerlilik anlamı da vardır. Bu kavram, Kur’ân-ı Kerim’de iki yerde geçer. Her iki âyette de, Allah’ın geçmişte ya da gelecekte toplumları cezâlandırdığı günler için kullanılır ve bunların hatırlanması ve hatırlatılması istenir. Bu âyetlerin mealleri şöyledir: “Andolsun ki Mûsâ’yı da, ‘kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara eyyâmullah’ı (Allah’ın geçmiş kavimlerin başına getirdiği felâket günlerini) hatırlat’ diye mûcizelerimizle gönderdik. Şüphesiz ki bunda, çok sabırlı, çok şükreden herkes için ibretler vardır.”2428; “İman edenlere söyle: Allahın (cezâlandırma) günlerinin -eyyâmullah’ın- geleceğini beklemeyenleri bağışlasınlar. O günler, Allah’ın her toplumu, yaptığına göre cezâlandırması içindir.” 2429
Fenâ fillâh: Allah’ta yok olma anlamında tasavvûfi bir tâbirdir. Fenâ; yok olma, varlığın sona ermesi mânâlarına gelir. Fenâ fillâh kavramı ve bunun içinin doldurulması, Kur’an’da, hadis-i şeriflerde ve ashâbın söz ve yaşayışlarında kesinlikle yer etmez. Peygamberimiz’den en az 250 yıl sonra ortaya çıkmış bir kavram ve anlayıştır. Panteist Yunan felsefesinden etkilendiği iddiâsı yaygındır. Kur’an ve Sünnetteki tevhid anlayışına ters düştüğü nice âlimler tarafından belirtilmiştir. Bu anlayış, Allah ile yaratıkların ayrı şeyler olmadığı inancına kapı açmıştır. Bu tavrı mutasavvıflar “Lâ mevcûde illâllah” (Allah’tan başka mevcut, yani varlık yoktur!) diyerek ortaya korlar. Her yaratıkta Yaratanın tecelli edip ortaya çıktığı, dolayısıyla aslında Allah’tan başka hiçbir varlığın olmadığı iddiâ edilir. İnsanın kendisi dâhil görünen her şeyin aslının olmadığı, her şeyin hayalden ibâret olduğu anlayışı, Harun Yahya tarafından da modernize edilip iddiâ edilmekte, tasavvufun bu yaklaşımı, günümüz tarikatlerinde de görülmektedir. Hâlbuki bu konu; tevhidle, Rab-kul ilişkisiyle bağdaşmaz. Akıl da nakil de bu görüşü tasvip etmez. Bu anlayış, Kur’an’a baştan sona terstir. Daha besmeleden sonra ilk âyette “Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’adır.”2430 denilmekte, âlem ve Rab ikileminden söz edilmektedir.
Şimdi; tasavvuf ehli insanlara göre fenâ fillâhın tanımı ve savunmasını görelim:
Tasavvufta fenâ, Allah’ın zâtî hâriç onun bütün sıfatları ile muttasıf olmak
2424] 10/Yûnus, 62-64
2425] 42/Şûrâ, 6
2426] 62/Cum’a, 6
2427] 10/Yûnus, 63
2428] 14/İbrâhim, 5
2429] 45/Câsiye, 14
2430] 1/Fâtiha, 2
- 662 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anlamına gelir. Kul, kulların sıfat ve fiillerini terkettikçe Allah’ın sıfatlarıyla yani Allah’ın görme, işitme vs. gibi sıfatlarıyla muttasıf olur. Kul Allah’a yönelip O’na teslim olunca “Ben onun gözü ve kulağı olurum...” meşhur hadis rivayetinde belirtildiği gibi olaylara Allah’ın nazarı ile bakmaya başlar.
Ayrıca fenâ; kötü huy ve özelliklerin terkedilip güzel olan sıfat ve özelliklere sahip olmak demektir.2431 Tasavvufî anlayışta kullanılan Fenâ fillâh ve karşıtı olan Bekâ billâh kavramları ilk devre sûfilerinde görülmemektedir. Bunların ilk defa Ebû Said Harrâz (297/910) tarafından kullanıldıkları kabul edilir. Ebû Saîd Harrâz’a göre “Fenâ fillâh; kulun kulluğunu görmekten fâni olması, beka billâh ise; kulun Allah’ın huzurunda bâki ve var olmasıdır.”
Fenâ ve beka diye kısaltılarak kullanılan bu terimlere mutasavvıflar çeşitli yorumlar getirmişlerdir. “Kötü huy ve davranışlardan fâni, ilimle bakî olmak; gafletten fâni, zikirle bâkî olmaktır” gibi tarifler çok yaygındır. Fenâ’yı mahv, bekâ’yı da isbat ile yakından alâkalı görmek mümkündür. Bu, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifade edilir: “Yeryüzünde bulunan her canlı yok (fâni) olacak. Ancak, azamet ve ikrâm sahibi Rabbinin zâtı bâkî kalacaktır.” 2432
Fenâ, mânevî bir haldir. Sürekli olup olmadığı tartışılmış ve sûfilerce genel olarak geçici olduğu kabul edilmiştir. Bu hal, bir mânevî sarhoşluk ve kendinden geçme hali olduğundan; sekr, gaybet ve cem’i ile benzerlikler göstermekte olup, bunların en üst derecesi olduğu kabul edilmektedir.
Fenâ hâli, beşerî sıfat ve özelliklerden sıyrılarak İlâhî vasıf ve özelliklere kavuşma olduğundan bu halde “Vasıfta birlik” gözetilmiş olup, zatî birlik iddiâ edilmemektedir.2433 Cüneyd Bağdâdı (297/910) Fenâ’yı üç kademede değerlendirir:
1) Amel ve ibâdetleri yerine getirmek için gayret etmek, nefse karşı çıkmak sûretiyle kötü sıfatlardan fânî olmak.
2) Tamamen Allah’a yönelerek, ibâdetlerden zevk alma duygusundan da fâni olmak,
3) Nihâyet, Allah’ı müşâhede etmenin farkına varmaktan da fâni olmak...
Fenâ hali, bekâ halinin varlığıyla sona erer. Buna Fenâü’l-Fenâ denir.
Cüneyd-i Bağdadî’ye göre fenâ fillah; “Allah’ın kulunu kendinde yok etmesidir. Fenâ fillâh makamları, üç sarhoşluk (manevî) mertebelerini kapsar. Bunlar, Tevhîd-i Ef’al, Tevhîd-i Sıfat ve Tevhîd-i Zât’tır. Sâlik, bu mertebelerde kendi mevhum fiil, sıfat ve zatından ayrılır. Tasavvuftaki bu anlayışa göre insanın fiilleri ve sıfatlan Allah’ın fiil ve sıfatlarıyla birleşir yani Tevhîd-i Ef’al ve Tevhîd-i Sıfat olur. Son mertebede de Allah’ın zat-ı ile birleşir ki buna da “Tevhîd-i Zat” denir. Bu mertebelere seyr-i sulûk adı verilir. Bu da fenâ fillah yani Allah’ta yok olma anlamında kullanılmaktadır. Şâyet kulun Allah’ın fiil ve sıfatlarını ideal kabul edip onlara benzemeye çalışıyorsa yani kulun Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanması anlamında kullanılıyorsa bu İslâm akidesine aykırı bir durum arz etmez. Ancak
2431] Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâti’l-Funûn, İstanbul 1984, I, 1157
2432] 55/Rahmân, 26-27
2433] Tehânevî, a.g.e., II, 1158
ALLAH (C. C.)
- 663 -
kul bu mertebede ilâhı sıfatlarla muttasıf, Allah’ın sahip olduğu özelliklere sahip olur anlamı kastediliyorsa bu kesinlikle İslâmî akide ile uyuşmaz. Kişiyi şirke sürükler. Ayrıca “Tevhîd-i Zat”tan kasıt sâlikin Allah’ın zâtı ile birleşmesi ve Allah ile sâlikin zatlarının bir ve aynı olması anlamında kullanılıyorsa bu Budizm’deki Nirvana’nın bir başka ifadesi olup şirktir. Zira İslâm’da buna dair Kur’ân ve sünnette bir delil yoktur. Bu tâbirlerin Hz. Peygamber, sahâbe ve Tabiun devrinde kullanılmadığı ve bilinmediği gâyet açıktır.
Tehânevî, “Mecmaus-Sulûk” adlı tasavvufi eserden yaptığı nakle göre fenâ; Allah’tan başka hiçbir şeyi görmemek, kendini ve bütün eşyayı unutmak, o zamanda her şeyi ona rabb olarak görünür. Artık ondan başka hiçbir şey bilmez ve hiçbir şey görmez olur. Böylelikle ondan başka hiçbir şeyin olmadığına inanır, kendini de “o” sanır ve “Hak benim” der. Varlık aleminde de Allah’tan başka hiçbir şeyin olmadığına inanır.2434 Böyle bir durum mutasavvıflar, sofistlerin eşyanın hakikatını inkâr ettikleri gibi Cenâb-ı Allah’ın her eşyada teccelli ettiğini zannederler ki bu da Allah’ın eşya ile ittihadı demek olup Allah’ın vahdâniyet ve muhâlefetun li’l-havâdis sıfatlarına aykırıdır; dolayısıyla şirktir. 2435
Fî Sebîlillâh: “Allah yolunda” anlamına gelir. Kendisine zekât verilmesi câiz olan bir sınıfı ifade eder. Bununla Allah yolunda cihad edenler kastedilir. Kur’ân-ı Kerîm’de, zekât verilecek sekiz sınıf bildirilirken; “Zekâtlar ancak fakirlerin, miskinlerin..., Allah yolunda (fî sebîlillâh) cihad edenlerin ve yolcuların hakkıdır.”2436 buyurulur. (Geniş bilgi için Bk. Sebîlullah)
Habîbullah: Allah’ın sevdiği, dostu demektir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) hakkında söylenir.
Hablullah: Allah’ın ipi, zimmeti anlamındadır. Hablullah tâbiri Kur’ân’da Allah’a izâfe edilerek yalnız bir yerde2437 geçmektedir. Habl; ip mânâsınadır. Aynı zamanda bu kelime Allah’a verilen söz, zimmet, güvenme, ağırlık, ulaşma, ulaştırma ve sebep anlamlarına gelir. Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber’e birtakım emirler vermekle, Ehl-i Kitaba karşı tavrını koymasını istemekte ve onlara cevap vermesini emir buyurmaktadır. Sonra Allah (c.c) mü’minleri ele almakta, onların ehl-i kitab’tan bir gruba uydukları takdirde tekrar küfre dönebilecekleri tehlikesine dikkat çekmektedir. Söz, ehli kitabı ve mü’minleri hedef almakta ve neticede, “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a, İslâm’a) sımsıkı yapışın, parçalanmayın.”2438 denilmektedir. Bu âyetten açıkça anlaşılmaktadır ki, “hablullah”tan kasıt; evvelemirde Kur’ân ve onun teklif ettiği din olan İslâm’dır. İnsanlar ancak Kur’ân’a ve İslâm’a sımsıkı sarıldıkları takdirde parçalanmaktan uzak durabilirler.
Dar bir yolda, bir patikada yürüyen kimsenin ayağının kaymasından korkulur. Ama o kişi, iki tarafı sâbitleştirilmiş bir ipe (bağa) tutunarak yürürse korkusuzca yoluna devam eder. İşte aynı şekilde Hakk’ın yolu (sırât-ı müstakîm) da çok ince bir yoldur. Birçokları o yolda yürürken kayabilirler. Hak yolda yürümek için de Allah’ın açıklamasına ve O’nun rehberliğine ihtiyaç vardır. Öyleyse
2434] Tehânevî, a.g.e., II 1158
2435] Hasan Fehmi Kumanlıoğlu, Şâmil İslâm Ansiklopedisi
2436] 9/Tevbe, 60
2437] 3/Âl-i İmrân, 103
2438] 3/Âl-i İmrân, 103
- 664 -
KUR’AN KAVRAMLARI
burada bağ (habl) kavramı, din yolunu tâkip ederek kendisiyle amaçlanan yere ulaşmamız imkânını bahşeden her şey için kullanılır. “Meğer ki Allah’ın ahdine ve mü’minlerin ahdine sığınmış olsunlar.”2439 âyetinde geçen “habl”, ahd (söz), bağ olarak tefsir edilmiştir. Çünkü ahd, bağ gibi amaçlanan yere giderken kişiden korkuyu gidermektedir. 2440
Buradaki (habl) kelimesi bazılarına göre Allah’ın insanlara gönderdiği din anlamına gelmektedir (Tefsîru’l-Celâleyn). Bundan başka, âyette “hablullah” ile kasdedilen şeyin Kur’ân-ı Kerîm olduğu birçok müfessir tarafından beyan edilmiştir. Bu müfessirler görüşlerine delil olarak şu hadîsleri zikrederler:
1- Zeyd b. Erkâm’dan gelen bir rivâyete göre Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Dikkat edin, ben sizin aranızda iki ağır yük bırakıyorum. Bunların biri Allah’ın kitâbdır. O, Allah’ın ipidir. Her kim ona tâbi olursa doğru yolda ve kim de onu terkederse dalâlette (sapıklıkta) olur.” 2441
2- Peygamberimiz (s.a.s.) Kur’ân hakkında; “Bu Kur’an hablullahtır, nurdur ve faydalı bir şifadır. Kendisine yapışanı korur; ona uyanı kurtuluşa götürür...” buyurmuştur. 2442
3- Diğer bir rivâyette de yine Kur’ân-ı Kerîm’in Allah’ın ipi olduğu vurgulanarak şöyle denilmektedir: “Allah’ın kitâbı (Kur’ân) gökten yere uzatılmış bir iptir, yani hablullahtır.”2443 Zemahşerî, âyetin anlamını, “Allah’a güveniniz de ve O’ndan yardım isteğinizde bir olunuz, ayrılıp dağılmayınız” veya, “Allah’ın kullarına olan ahdine sarılmada bir olunuz ki, bu ahd iman ve tâattir” şeklinde tefsir eder. Veya Hz. Peygamber, “Kur’ân Allah’ın sağlam bir bağıdır” dediği için buradaki habl’den maksat “Allah’ın kitabıdır, yani Kur’an dır.” 2444
Üstad Mevdûdî de hablullah’ı, Allah tarafından belirlenen bir hayat tarzı olarak ele almakta ve onun sâyesinde insanların Allah’la olan ilişkilerinin sağlam olacağını ve aynı zamanda onları birbirine bağlayacağını açıklamaktadır. 2445
Hafezanallah: “Allah bizi korusun, muhâfaza etsin” demektir. Kötü bir ihtimalden uzak bulunmayı dilemek için söylenilir. Allah’ın güzel isimlerinden biri de Hafîz veya Hâfız’dır. Koruyan, merhamet eden, gözeten anlamına gelir. Allah, gökleri, yeri ve arasındakileri muhâfaza eder ve onlar yıkılmazlar. Allah, dâima diri ve yaratıklarını koruyup yönetendir. Onları korumak, O’na ağır gelmez.2446 “İnsanın önünde, arkasında, kendisini Allah’ın emriyle gözetleyecek tâkipçi (melek)ler vardır, onu Allah’ın emriyle korurlar...” 2447 Kur’an’da Hâfız; koruyan, muhâfaza eden anlamıyla iki âyette geçer: “En iyi koruyan (Hâfız) Allah’tır ve O, merhametlilerin en merhametlisidir.”2448; “O zikri (Kur’an’ı) Biz indirdik ve onun koruyucusu (hâfizûnu) da
2439] 3/Âl-i İmrân, 112
2440] Fahreddin er-Razî, Mefatihu’l-Gayb, 8/162
2441] Müslim, Fadâilü’l-Ashâb, 37
2442] Dârımî, Fezailü’l-Kur’an, I
2443] Ahmed bin Hanbel, II/17, 26
2444] Zemahşerî, Keşşâf, I, 191
2445] Mevdûdî, Tefhim’ul-Kur’an, I, 218; Dursun Ali Türkmen, Şamil İslâm Ansiklopedisi
2446] 2/Bakara, 255
2447] 13/Ra’d, 11
2448] 12/Yûsuf, 64
ALLAH (C. C.)
- 665 -
elbette Biziz.” 2449
Hasbünallah: “Allah bize yeter, kâfidir” anlamına gelir. Müslümanların Allah’a güven ve teslimiyetini belirten bir sözdür. Müslüman halk arasında; öfkelenilecek durumlarda, öfkenin yatıştırılması için kullanılan bir deyim olmuştur. Kur’ân-ı Kerim’de, haklarında yapılan tehditlere ve fitneci haberlere karşılık tam bir teslimiyet içinde olan mü’minlerin tavrı hakkında şöyle buyrulur: “Onlar (o mü’minler) ki, halk kendilerine; ‘Düşmanınız olan insanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun!’ deyince, bu söz onların imanlarını arttırdı ve ‘hasbünallah ve ni’me’l-vekîl (Allah bize yeter; O, ne güzel vekîldir) dediler.” 2450
Haşyetullah: Allah korkusu demektir. Haşyet; Korku, ürperti, endişe, hoşa gitmeyen bir durumla karşılaşma kaygısından dolayı kalbe yürüyen elem anlamına gelir. Haşyet; Daha çok Allah korkusu, âhirette azâba uğrama kaygısı anlamında kullanılır. Müslüman korku ile ümit arasında yaşar. Müslüman, yalnız Allah’tan korkar ve O’ndan bağış ve lütuf, merhamet ve nimet diler. Allah’ın bağışlamasını ümit ederken, O’nun azâbından, günah işlemekten, şirk ve isyan gibi pislik işlerle uğraşmaktan korkar, Allah’a sığınır.
Hizbullah: “Allah’ın taraftarları, Allah’ın grubu, Allah’ın erleri” anlamlarına gelir. Hizb: Bir kişinin görüşüne uyarak kendisiyle birlikte bulunan dost ve arkadaşları, belli bir görüş ya da unsur çevresinde oluşan topluluk, parti demektir. Kavim, kabîle gibi tarihsel ve toplumsal bir oluşumla ortaya çıkan topluluğa hizb denildiği gibi; bir kişi, inanç ya da düşünceye taraftarlıkla toplumdan ayrışan siyasî ve itikâdî topluluklara da hizb (hizip) adı verilir. Bu nedenle Kur’ân, tanımına uygun müslümanlar topluluğunu “hizbullah”, tâğut ve şeytanların peşinden giden insanları da “hizbüşşeytan” olarak adlandırır. Her hizib, kendi içinde sıkı bir dayanışma, yardımlaşma ve taraftarlık bilinciyle hareket ederken, diğer hiziblerle ilişkilerinin temelini sakınma, korunma ve düşmanlık duyguları belirler. Müfessirler, Kur’ân’daki Hizbullah kavramını “Şi’atullah (Allah’ın taraftarları)”, “Ensârullah (Allah’ın yardımcıları”, “Evliyaullah (Allah’ın dostları” ve “Cündullah (Allah’ın askerleri)” gibi deyimlerle karşılamaları, hizb’in bu temel özelliklerini yansıtma amacına yöneliktir.
Kur’ân, hizb kelimesini tekil biçimiyle yedi âyette 2451 dokuz defa; çoğul biçimiyle de dokuz âyette 2452 on defa kullanır. Bu kullanımların üçünde Allah’ın hizbi, partisi anlamında “Hizbullah”, ikisinde Şeytan’ın hizbi, partisi anlamında “Hizbüşşeytan” biçimindeki terkiplerle özel iki toplum dile getirilir. Diğer kullanımların birisinde kelime Hizbüşşeytan’ı belirtirken, geriye kalanlarda topluluk, kabile, parti gibi genel anlamları dile getirir.
Hizbullah’tan söz eden ilk âyet 2453, mü’minlerin niteliklerini sergileyen bir dizi âyet içinde yer alır. Buradan yola çıkarak Hizbullah’ın Kur’ân’ın tanımladığı mü’minler topluluğu olduğu söylenebilir. Fakat Hizbullah’ı tanımlayan asıl âyet, belirlenen niteliklerin siyasal ve toplumsal bir boyutunu ortaya koyması
2449] 15/Hıcr, 9
2450] 3/Âl-i İmrân, 173
2451] 5/Mâide, 56; 18/Kehf, 12; 23/Mü’minûn, 53; 30/Rûm, 32, 35/Fâtır, 6, 58/Mücâdele, 19, 22
2452] 11/Hûd, 17; 13/Ra’d, 36; 19/Meryem, 37; 33/Ahzâb, 20, 22; 38/Sâd, 11, 13; 40/Mü’min, 5, 30; 43/Zuhruf, 65
2453] 5/Mâide, 56
- 666 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bakımından ayrıca önemlidir. Çünkü, mü’minler toplumunun bir hizbi, hem de Allah’ın hizbi olarak tanımlanmasında asıl belirleyici olan imanın bu boyutudur. Âyet bu boyutu, “Allah’ı, O’nun Rasûlünü ve mü’minleri velî edinmek” biçiminde ifâde ediyor. Hizbullah deyiminin iki defa geçtiği başka bir âyette aynı boyutun diğer bir yönü delil getiriliyor. Bu da şu âyettir: “Babaları, kardeşleri, oğulları ya da kabîlesi de olsa, Allah’a ve Rasûlü’ne düşman olanları sevdikleri (meveddet duydukları) görülmemektedir.” 2454
Velî edinmek; dost tutmak, yardımlaşmak, otoritesine boyun eğmek, görev ve yetkilerini tanımak gibi anlamlan; meveddet ise sevgi üzerine kurulu bağları ve bunun sonucu olan velâyet ilişkilerini dile getirir. Buna göre Hizbullah, Allah’ın ve Rasûlü’nün otoritesine boyun eğen, İslâm’a teslim olan, içlerinden seçtikleri yöneticilere itaat eden, birbirleriyle yardımlaşan, dostluk ve dayanışma içinde bulunan; diğer yandan da en yakın akrabaları da olsa, İslâm düşmanlarını sevmeyen, onlarla işbirliği yapmayan, onlara yardımda bulunmayan mü’minler topluluğudur. Bu topluluk, velîlerinin yalnız Allah, Rasûlü ve mü’minler olduğunun2455 bilincinde bulunduğu kadar hıristiyan ve yahûdilerin,2456 İslâm’ı eğlence ve oyun edinenlerin2457 velî edinilmeyeceğinin, bunun “onlardan olmak” anlamına geleceğinin de bilincindedir. Mü’minlerin İslâm inancı çevresinde yeni, bütünüyle farklı bir toplum oluşturmalarını ve Bedir örneğinde görüldüğü gibi, gerektiğinde en yakınlarına karşı hiç tereddüt etmeden savaşmalarını mümkün kılan toplumsal bağlar, yakınlıklar kurmalarını sağlayan, bu bilinçtir. Allah, Hizbullah olarak adlandırdığı bu bilinç içindeki toplumun kalplerine imanı yazar ve onları kendisinden bir ruhla destekler. Bunlar, âhirette cennete konulur ve orada ebedî olarak kalırlar. Allah onlardan, onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır. Başarıya ulaşacak hizib de yalnızca budur. 2458
Doğrudan Hizbüşşeytan deyimi kullanılmasa da Şeytan’ın hizbinden sözeden ilk âyet bir Mekkî sûrede yeralır. Bu âyette mü’minler, Şeytan’ın düşmanları olduğu ve onun, hizbini alevli ateşin halkından olmaya çağırdığı belirtilerek uyarılır.2459 Hizbüşşeytan deyiminin doğrudan iki defa kullanıldığı âyet ise Medenî bir sûrededir. Bu âyette Hizbüşşeytan’ı oluşturan insanların şeytan tarafından kuşatıldıkları, Allah’ı unuttukları ve üstün gelemeyecekleri ifâde edilir.2460 İlk âyette Hizbüşşeytan adlandırmasına gidilmemesine ve yalnızca mü’minlerin uyarılması ile yetinilmesine karşılık; ikinci âyette artık toplumsal bir olgu olarak ortada duran bir topluluktan, mü’minlerden ayn bir hizib oluşturan insanlardan sözedilir.
Hizbüşşeytan’ı belirleyen nitelikler, Hizbüşşeytan adlandırmasının yapıldığı âyetten önceki beş âyette açıklanır. Bunlar, Allah’ın kendilerine gadab ettiği bir topluluğu velî edinmişlerdir. Bilerek yalan yere yemin ederler; gerçekte ne mü’mindirler, ne de velî edindikleri kimselerdendirler. Yeminlerini kalkan edinip Allah’ın yoluna engel olurlar. Yalancıdırlar. Özellikle Medine ortamı göz önünde tutulduğunda Hizbüşşeytan olarak tanımlanan insanların münâfıklar olduğu
2454] 58/Mücâdele, 22
2455] 5/Mâide, 55
2456] 5/Mâide, 51
2457] 5/Mâide, 57
2458] 58/Mücâdele, 22
2459] 35/Fâtır, 6
2460] 58/Mücâdele, 19
ALLAH (C. C.)
- 667 -
açıktır. Münâfıklar, müslüman gibi göründükleri, içiçe yaşadıkları müslümanların sahip oldukları bütün haklardan yararlandıkları halde, gerçekte iman etmemiş kimselerdir. Mü’minleri kendilerine inandırabilmek için yemin dâhil her yola başvurur, ancak her fırsatta Allah’ın yoluna engel olmaya çalışırlar. Münâfıkları, eşdeyişle Hizbüşşeytan’ı gerçek mü’minlerden, Hizbullah’tan ayıran en temel özellik; Allah’ı, Rasûlü’nü ve mü’minleri değil, onların karşısındaki kimseleri velî edinmeleridir. Nitekim âyetin indiği ortamda münâfıklar İslâm’ın ve mü’minlerin zaferini sonuna kadar engellemeye çalışmışlar, bu amaçlarına ulaşabilmek için hem müşriklerle, hem de yahûdilerle işbirliği yapmışlardı. Onların Hizbüşşeytan olarak adlandırılmasının temel nedeni de bu seçimleri oldu. Kur’an’ın getirdiği bu tanımlama, bize Hizbullah ile Hizbüşşeytan’ın ayrılması konusunda her zaman için uygulanabilecek değişmez bir kıstas/ölçü vermektedir.
Kur’ân, hizb kelimesine, Hizbullah ve Hizbüşşeytan’ı belirtmediği yerlerin büyük çoğunluğunda olumlu ya da olumsuz bir yorum getirmez. Buralarda hizib; topluluk, kabîle gibi anlamları dile getirir. Buna karşılık, dört yerde2461 kelime, belli bir toplumun parçalanmasına neden olan partileşme anlamında kullanılır. Bunlardan üçü ehl-i kitab’la, biri de müşriklerle ilgilidir. Ehl-i kitab’la ilgili âyetlerde bunların işlerini parçalayıp çeşitli kitaplara ayrıldıkları; her partinin kendi yanında bulunanla sevindiği;2462 partilerin birbirleriyle ihtilâfa düştüğü2463 belirtildikten sonra “Artık büyük bir günü görmekten ötürü vay kâfirlerin hâline!” 2464 ve “Acı bir günün azâbından vay o zâlimlerin hâline!”2465 buyrularak hizibleşme küfür ve zulümle ilişkilendirilir. Müşriklerle ilgili olan âyet de hizipleşmenin olumsuzluğunu dile getirir: “Dinlerini parçaladılar ve bölük bölük oldular. Her hizib kendi görüşleriyle avunur.” 2466
Hizibleşmenin anlamlandırılış biçimine bakılarak, rahatlıkla Kur’ân’ın İslâm toplumunda hizibleşmeye izin vermediği söylenebilir. Kur’ân, gerçek mü’minlerin tek bir partiyi oluşturduklarını belirterek bunu Hizbullah olarak adlandırıyor. İslâm toplumunda bir vâkıa olduğu için kabul edilen ikinci parti ise, münâfıkların, şeytanın kuşattığı kimselerin oluşturduğu Hizbüşşeytan’dır. Bunun dışındaki bütün hizibleşmeler, Hizbullah’ın parçalanması anlamına gelir ki, bu da İslâm toplumunun, Kur’ân’ın onaylamadığı ehl-i kitab’tan toplumların durumuna gelmesi demektir. Oysa mü’minlerden istenen; kendilerine apaçık deliller geldikten sonra fırka fırka olup ihtilâfa düşenlere benzememektir. Çünkü ihtilâfın sonu kaçınılmaz bir azâbdır. 2467
Huccetullah: Allah’ın delili demektir. Huccet; Delil, senet, vesika, güvenilir bilgin anlamlarına gelir. Hüccetü’l-İslâm; ehl-i sünnet müslümanlarınca İmam Gazâli hakkında, onun lakabı olarak kullanılır. Şîî müslümanlarca Huccetu’l-İslâm, âlimler arasında bir rütbeyi ifade için kullanılır. Âyetullah denilen (profesör durumundaki büyük âlimlik) rütbesinin bir alt seviyesindeki âlimler için
2461] 18/Kehf, 12, 19, 37; 23/Mü’minûn, 53, 43/Zuhruf, 65
2462] 23/Mü’minûn, 55
2463] 19/Meryem, 37; 43/Zuhruf, 65
2464] 19/Meryem, 37
2465] 43/Zuhruf, 65
2466] 30/Rûm, 32
2467] 3/Âl-i İmrân, 105; Ahmet Özalp, Şamil İslâm Ans.
- 668 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kullanılır.
Hudûdullah: “Allah’ın sınırları, Allah’ın hudûdu, Allah’ın koyduğu sınırlar” demektir. Allah tarafından belirlenmiş olan sınırlar, yani şeriatin hükümleri, emir ve yasakları hakkında kullanılır. Had ve çoğulu hudûd; Şeriatçe belirlenen cezâ anlamıyla Kur’an’da geçmektedir.2468 âyetlerAllah’ın sınırlarını (hudûdullah’ı) aşanlar, zâlimlerdir: “... Bunlar hudûdullah’tır (Allah’ın koyduğu sınırlardır. Sakın onları aşmayın. Kim Allah’ın hudûdunu aşarsa işte onlar zâlimlerdir.” 2469
İslâm şeriatinin cezâları ile ilgili hükümlerinde “hadd” terimi, İslâm şeriatince belirlenen ve sınırlandırılan, değiştirilmesi imkânsız cezâ anlamına gelir. Hadd-i kazf, hadd-i sekr/şürb, hadd-i sirkat, hadd-i zinâ bunlardandır.
Hukukullah: Allah’ın hakları, Allah’a âit olan haklar demektir. Hukuk, hak kelimesinin çoğulu olup “haklar” demektir. Hukukullah tâbiri “Allah’a âit haklar” anlamına gelip, buna toplum veya âmme hukuku da denir.
İslâm hukukunda, haklar bir tasnife göre Allah hakkı (hukukullah) ve kul hakkı (hukuku’l-ibâd) olmak üzere ikiye ayrılır. Kul hakkı; kendisiyle, şahsa ait maslahatların (yarar) korunması kastedilen haklardır. Bunlar; sağlığın, çocukların ve malın korunması gibi genel veya mâlikin mülkü, satıcının semen, alıcının mebî (satılan mal) üzerindeki hakkını korumak gibi özel nitelikli haklar olabilir. Bunlarda, indirim, af, sulh, ibrâ veya mubah kılma gibi tasarruflar mümkündür. Miras cereyan eder, her bir suçta ceza tekrar eder.
Allah hakları (hukukullah) ise; kendisiyle Allah’a yaklaşmak, O’nu ta’zîm etmek ve dininin sembollerini (şeâir) ayakta tutmak veya toplum yararını gerçekleştirmek kasdolunan haklardır. Bunlar, terkeden için tehlikesinin büyüklüğü ve sağladığı yararın kapsamlı olması yüzünden Allah’a nisbet edilmiştir. Allah’a yaklaşmakla ilgili olan haklar şunlardır: Namaz, oruç, hac, zekât, cihâd, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehyi ani’l-münker, nezir, yemin, gerek hayvan kesimi ve gerekse meşrû herhangi bir ise başlarken besmele çekmek gibi.
Toplum yararıyla ilgili olan haklara ise; suçları önleyici tedbirler almak, zinâ, kazf (zinâ iftirâsı), hırsızlık, yol kesme, sarhoşluk veren maddeleri kullanmak gibi suçların cezâları ile ta’zîr cezâlarını (devletin koyduğu cezâlar) uygulamak, nehir, yol, mescid gibi topluma âit yerlerin ortak kullanımını sağlamak gibi haklar örnek verilebilir.
Allah haklarında, indirim, af veya sulh câiz değildir. Bunları değiştirmek de câiz olmaz. Hırsızlık cezâsı, dâvâ açıldıktan sonra, mağdurun affı veya hırsızla anlaşması, zinâ cezâsı da kocanın veya başkasının affı yahut kadının nikâhlanma yoluyla kendisini mubah kılması hallerinde bile düşmez. Bu haklar miras yoluyla geçmez. Mirasçılar, miras bırakan vasiyet etmedikçe, onun zekât, hac, adak, fidye gibi ibâdet borçlarından sorumlu değildir. Mirasçı, mûrisin işlediği suçtan dolayı da sorumlu tutulamaz.
Allah haklarında tedâhül cereyan eder. Bir kimse defalarca zinâ etse, hırsızlık yapsa, tek cezâ yeterli olur. Çünkü cezâdan maksat; caydırmak, yıldırmak ve korkutmaktır. Bu da gerçekleşmiş olur. Bu suçların cezâsını uygulamak hâkime
2468] 4/Nisâ, 15-16
2469] 2/Bakara, 229
ALLAH (C. C.)
- 669 -
ait bir görevdir. 2470
İlâh: Tanrı, mâbud demektir. Hak olsun, bâtıl olsun, her türlü mâbud, yani tapınılan şey hakkında ilâh (Tanrı) kelimesi kullanılır. Allah, Hak Teâlâ’nın zât ismi, özel ismidir. Tanrı, Hudâ, İlâh, Rab, Mâbûd genel isimlerdir; özel isim değildir. Mü’minler “Lâ ilâhe illâllah, yani Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur” demek sûretiyle Allah’ın dışında başka ilâh kabul etmediğini ilân eden kimselerdir. “Yalnız O’dur ki, gökte de ilâhtır/tanrıdır, yerde de ilâhtır. O, hakîmdir, bilendir.”2471; “Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur, yaşatır, öldürür. Sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbidir.” 2472
İlâhî Kanun (Kanun-i İlâhî): Cenâb-ı Hak’ın peygamberleri ve kitapları vasıtasıyla kullarının uymak zorunda olduğunu bildirdiği İlâhî emir ve yasaklar demektir. İlâhî kanunlara, ayrıca şer’î kanun, Şerîat da denir. Kur’an ve Sünnet’te, İlâhî kanun anlamında “Sünnetullah“tabiri de kullanılmaktadır. Meselâ, şu âyette olduğu gibi: “(Biz bunu) Senden evvel gönderdiğimiz peygamberler için de sünnet (kanun) yapmışızdır. Sen bizim sünnetimizde hiç bir değişiklik bulamazsın.“2473 Kadı Beydâvî bu âyetteki sünnet kelimesinin, âdet ve kanun anlamına geldiğini söylemektedir. 2474
Bir başka âyette; “Allah’ın bundan önce geçenler hakkındaki kanunu ki, Allah’ın kanununu değiştiremezsin.” 2475 buyurulur. Elmalılı Hamdi Yazır, bu âyetteki “Sünnetullah” tâbirinin İlâhî kanun anlamına kullanıldığını yazmaktadır.2476 Diğer bir âyette Sünnetullah, kanun anlamında şu şekilde kullanılmıştır: “...Ya onlar daha evvelki (ümmetler hakkında geçerli olan) kanundan başkasını mı bekliyorlar? (Hayır) sen Allah’ın kanununda (sünnetinde) asla bu değişiklik bulamazsın.”2477 Nesefî, bu âyeti tefsir ederken “tebdil” zâta, “tahvil” vakte aittir; (yani Allah’ın emirlerine isyan edenlere, İlâhî kanun gereğince, azaptan başka bir şey terettüp etmez. Azâba herhangi bir şey bedel olmaz. Azâbın vakti de başka vakitlere çevrilmez) demektedir. 2478
“Allah’ın öteden beri süregelen kanunudur bu; Allah’ın kanununda bir değişme bulamazsın.”2479 Beydâvî ve Nesefî bu âyeti şöyle açıklıyorlar: “Yani, Allah Teâlâ geçmiş ümmetlere gönderdiği peygamberlerinin behemehal gâlip gelmelerini eski bir kaide ve kanun olarak koymuştur.” 2480
Elmalılı, beşerî kanunla İlâhî kanunu şöyle mukayese ediyor: “İlâhî kanunun, kanun koyucusu Allah olduğundan, sağlamdır, doğrudur. Beşerî kanunlar,
2470] es-Serahsî, el-Mebsût, Matbaatü’s-Saade, IX, 185; el-Kâsânî, Bedâyiu’s-Sanâyi’, Beyrut 1328/1910, VII, 55 vd.; ez-Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletüh, 2. baskı, Dımaşk 1405/1985, IV, 13, 14
2471] 43/Zuhruf, 84
2472] 44/Duhân, 8
2473] 17/İsrâ, 77
2474] Kadı Beydâvî, Envâru’t-Tenzîl ve Esrârü’t-Te’vîl Mecmau’t-Tefâsîr, IV, 59
2475] 33/Ahzâb, 62
2476] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, V, 3926-3930
2477] 35/Fâtır, 43
2478] en-Nesefî, Medârikü’t-Tenzîl ve Hakaiku’t-Te’vil Mecmau’t-Tefâsîr. V, 193
2479] 48/Feth, 23
2480] Beydâvî, a.g.e, a.y.; Nesefî, a.g.e, VI, 22
- 670 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yani insanların yaptığı kanunlar, ne ilim ne de din açısında hiç biri sağlıklı olamazlar. Bunlar ilim yönünden bâtıl, din yönünden şer teşkil ederler ve doğru değildirler. Bunun için beşerin hakkı gerek ilimde gerek dinde kanun koymak değil, Allah’ın kanunlarını arayıp bulmak ve keşfedip ortaya çıkarmaktır. ‘Arşimet, denge kanununu; Newton, câzibe kanununu; Aristo, tenâkuz kanununu koydu’ demek doğru olmadığı gibi, ‘Ebû Hanife hazretleri de fıkhî kıyas kanununu koydu’ demek doğru değildir. Bunlar onların koyucusu olsaydı, eğri ve yalan olurlardı; doğru olmaları, İlâhî kanunu keşfetmeye mazhar olmalarından dolayıdır. Bunun için âlimler, mûcit değil, kâşiftirler. Çünkü İlâhî kanunun gizli olanları da vardır.” 2481
İlâhî Kanuna, fıtrî kanun de denir.2482 “Sünnetullah” ifâdesinin; “Allah’ın Rasûlüyle savaşan kâfirleri Allah rezil ve perişan eder; bu Allah’ın değişmez kanunudur” şeklinde izah edildiği de görülmektedir.2483 İlâhî Kanun, Yüce Allah’ın yolu, metodu ve âdetidir. Birçok âyette bu yolun en doğru yol olduğu dile getirilmektedir. Meselâ 6/En’âm Sûresinin 145-153. âyetleri incelendiğinde, İlâhi kanunla, insan yapısı kanunlar arasındaki farklılık açığa çıkmaktadır. Aynı sûrenin 146-148. âyetlerinde de Yahûdiler ve Müşrikler helâl ve haramlarla ilgili yaptıkları kanunlar nedeniyle terslenmekte ve bundan sonraki âyetlerde ise, iki hukuk arasındaki farklılığı göstermek için İlâhî kanun ortaya konmaktadır. Sonra, 154. âyette Hz. Peygamber’e (s.a.s.) verilen aynı kanunun Hz. Mûsâ’ya da verildiği belirtilerek, “...Öyleyse bu kanuna uyun...” denilmektedir. “Sümme” kelimesi, daima zaman bakımından bir sonralık ifâde etmez. Bu kelime zaman zaman 154. âyette olduğu gibi, bir anlatımı pekiştirmek için de kullanılır ve özellikle konuşulan Arapça’da “buna dikkat edin ki..” anlamına gelir. Bu âyette, “Yine dikkat edin ki, İlâhî kanun Mûsâ’ya da gönderildi...” denmektedir. 2484
Îlâ-yı Kelimetullah: Allah’ın adını yüceltmek için Allah’ı inkâr edenlere karşı savaşmak demektir. Sözlük anlamı, “Allah’ın kelimesini yüceltmek” demek olan “i’lây-ı kelimetullah“, ıstılahta Allah’ın adını veya İslâm dininin tevhid akîdesini şânına uygun bir biçimde yüceltip yayma mânâsına gelir. Bu terim “cihad“kelimesiyle de ifâde edilmektedir.
Bilindiği üzere İslâm, sadece belirli bir millete veya topluma değil, bütün insanlığa gelmiştir. İslâm’ın getirdiği bu hayrın bütün insanlara ulaşması ve insanlık ile hayrın arasına hiçbir engelin girmemesi, Allah Teâlâ’nın kelimesinin yücelmesi demektir. Dolayısıyla bu İslâm nimetinin bütün insanlığı kuşatacak şekilde yayılmasına karşı çıkanlar, insanla hayrın arasına girmiş olacak, böylece Allah’ın kelimesine saldıran bir mütecâviz/saldırgan durumuna geleceklerdir. İşte bu engelleyici güçleri ortadan kaldırmak için yapılacak mücâdele, Allah’ın kelimesini yüceltmeye çalışmak demektir. Bu mücâdele (savaş), insanlara zorla İslâm dinini kabul ettirmek için değil, aksine onlara fikir ve vicdan hürriyeti vererek doğru yolu bulma imkânını elde etmeleri için yapılır. İslâm dini, hiçbir kimseyi kendisine inanmaya zorlamaz. Ancak, insanlığa, İslâm’ın yolunu tıkayanları etkisiz hâle getirerek hidâyete etmeleri hususunda yardımcı olur.
2481] Elmalılı, a.g.e, I, 126-127
2482] Krş. Elmalılı a.g.e, I, 197
2483] Mevdudi; Tefhimu’l-Kur’an, terc. M. Han Kayani ve arkadaşları, V, 391
2484] Ahmet Yaşar, Şamil İslâm Ans.
ALLAH (C. C.)
- 671 -
İslâm, bütün dünyada adâleti ve doğruluğu yerleştirmek için gelmiştir. Öyleyse saldırganlar, zâlimler ve adâlete muhâlif hareket edenler, Allah’ın kelimesinin zıddına davranmış olur. Oysa müslümanların Allah’ın kelimesini yüceltmek için savaşmaları emredilmiştir. O kelimeden uzaklaşanları -kılıca sarılmak pahasına- tekrar O’na bağlamak gerekir. Her hâlükârda ve her yerde yerine getirilmesi gereken i’lây-i kelimetullah görevi; mutlak anlamda adâletin temininden, tecâvüz ve düşmanlığın önlenmesinden ibârettir. Bu konuyu destekler mâhiyette şu âyeti zikredebiliriz: “Eğer mü’minlerden iki topluluk birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltiniz; Eğer biri diğeri üzerine saldırırsa, saldıranlarla Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar savaşınız; Eğer dönerlerse aralarını adâletle bulunuz, âdil davranınız; şüphesiz Allah âdil davrananları sever.” 2485
İslâm’da cihadın mânâsı, ilâ-yı kelimetullah uğrunda ve İslâmî bir toplum sergileme yolunda elden gelen gayreti göstermektir. Bu cihaddan ilk planda meşrû müdâfaa demek olan, malın, ırzın, hayatın müdâfaasından da öte; İslâm toplumunun oluşmasına engel olabilecek her şeyi ortadan kaldırmak, dinî hürriyeti elde etmek ve sonuçta İslâm toplumunu tesis etmek için Allah’ın hâkimiyetini sağlamak ve emirlerini uygulamak için yapılan çalışma ve uğraşılar anlaşılır. Ancak müslümanlar kesinlikle savaşı ve düşman ile karşılaşmayı arzu etmez, fakat savaş söz konusu olduğunda da ellerinden gelen gayreti sarfederler. Nitekim Allah Teâlâ, saldırgan tarafın barış isteğinin kabul edilmesini müslümanlardan şu âyet ile ister: “Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Allah’a güven. O şüphesiz işitir ve bilir.”2486 Konuyla ilgili olarak şu hadis-i şerif de zikredilebilir: “Düşmanla karşılaşmaya pek istekli olmayın, fakat Allah’tan selâmet dileyin. Bununla beraber, eğer onlarla karşılaşırsanız sebat edip sabırlı olun. Bilin ki, Cennet, kılıçların gölgesi altındadır.” 2487
İnsanoğlunun yeryüzüne gönderiliş ve yaratılış gayesi, Allah’ın hâkimiyetini ve hükümdarlığını kurmak, yalnız O’na kul olmak ve ibâdet etmektir. İnsanı yaratılış gayesinden saptıran, Allah’a kul olmaktan çıkarıp kula kulluk ettiren güç, kuvvet ve otoritelere, Cenâb-ı Hak’ın din ve hâkimiyetine kafa tutmuş, insanların inanç ve düşünce hürriyetlerini gasp etmiş ve toplumu bir fesat çukurunun yanına sürüklemişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinin ifâdesiyle, “hak, kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki çekememezlikten ötürü inananları, iman etmelerinden sonra küfre döndürme hevesinde”2488 olan, “kendi dinlerine uyuncaya kadar asla dindarlardan hoşnut olmayan”2489 ve “güçleri yetse müslümanları dinlerinden döndürünceye kadar savaşa devam eden”2490 bu inkârcıların fitne ve fesatlarına engel olmak, insanları bu zihniyetteki kişilere kul olmaktan kurtarıp hak ve hürriyetlerini elde etmelerini sağlayacak Allah’a kulluğu ve O’nun hâkimiyetini kurmaya çalışmak, Allah Teâlâ’nın insanlara bir emridir. Bu konudaki İlâhî buyruk, âyette ifâdesini şöyle bulur: “Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din tam anlamıyla Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse sataşmayın. Zulmedenlerden başkasına
2485] 49/Hucûrât, 9
2486] 8/Enfâl, 61
2487] Buhârî, Cihad 112; Müslim, Cihad 19-20
2488] 2/Bakara, 109
2489] 2/Bakara, 120
2490] 2/Bakara 217
- 672 -
KUR’AN KAVRAMLARI
düşmanlık yoktur.”2491 Bu sebeple İslâm devleti, dindar olduğunu iddiâ eden veya kendini ehl-i kitaba nisbet eden ya da müşrik olan kişi veya gruplara, Allah’ın hâkimiyetine karşı kendi güç ve otoritesiyle karşı çıkarak fiilî şirkte bulundukları takdirde cihad ilân edecek ve bunu mukaddes bir görev bilecektir.
Öte yandan, Kur’ân-ı Kerîm’de i’lây-ı kelimetullah için, Allah’ın dinini yüceltmek ve yaymak için cihad edenlerden şu şekilde sitâyişle bahsedilir: “İman edenlerden özürsüz olarak yerlerinde oturanlar ile, mal ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler birbirine eşit değildir. Allah, mal ve canlarıyla cihad edenleri, mertebe yönüyle oturanlardan üstün kılmıştır. Allah hepsine de cenneti vaadetmiştir, ama Allah cihad edenleri, oturanlara; büyük ecirler, dereceler, mağfiret ve rahmetle üstün kılmıştır.” 2492
Allah için cihad edenlere ödül olarak verilecekler de şu âyetlerle bildirilir: “Ey iman edenler! Sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak kazançlı bir ticareti/yolu size göstereyim mi? Allah’a ve peygamberine inanırsınız, Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla cihad edersiniz; bilseniz bu sizin için en iyi yoldur. Böyle yaparsanız Allah günahlarınızı size bağışlar; sizi içlerinde ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerinde hoş yerlere koyar. Büyük kurtuluş budur.”2493; “Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp öldüren ve öldürülen mü’minlerin canlarını ve mallarını Tevrat, İncil ve Kur’an’da söz verilmiş bir hak olarak Cennete karşılık satın almıştır. Verdiği sözü Allah’tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse yaptığınız alış verişe sevinin; bu büyük bir başarıdır.” 2494
Allah Teâlâ, müslümanların her an cihada hazır bir şekilde bulunmalarını isteyerek söyle buyurur: “Siz de düşmanlara karşı gücünüzün yettiği kadar her türlü kuvvet ve cihad için, bağlanıp beslenen atlar hazırlayın ki, bununla Allah düşmanını, kendi düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmeyip de Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutasınız. Allah yolunda ne harcarsanız, onun sevabı eksiksiz size ödenir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız.”2495 Cihadın ve savaşın İslâm düşmanlarına ne zamana kadar sürdürüleceği konusunda âyet-i kerime şu hükmü ortaya koyar: “O kendilerine kitap verilenlerden, Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Peygamberin haram ettiği şeyi haram tanımayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerle; onlar hor ve küçülmüş oldukları halde kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşınız.” 2496
Diğer yandan, i’lây-ı kelimetullah veya diğer bir ifadeyle cihad konusu, hadislerde de zengin bir biçimde ele alınmıştır. Peygamber Efendimiz, ‘gerçek mânâda Allah uğrunda cihad edenin kim olduğu’ sorusuna cevap verirken şöyle buyurmuştu: “Sadece Allah’ın adı yüce olsun diye (i’lay-ı kelimetullah için) cihad eden kişi, Allah yolundadır.”2497 “Fazilet yönüyle insanların hangisi daha üstündür?” sorusuna şöyle cevap vermiştir: “Canıyla, malıyla Allah yolunda savaşan mü’mindir.”2498 Hz. Peygamber “Allah yolunda cihad eden kişinin savaş alanında şehid olması halinde
2491] 2/Bakara, 193
2492] 4/Nisâ, 95-96
2493] 61/Saff, 10-12
2494] 9/Tevbe, 111
2495] 8/Enfâl, 60
2496] 9/Tevbe, 29
2497] Sahih-i Buhârî, Tecrîd-i Sarih Tercümesi, VIII, 281-282
2498] Buhârî, Cihâd, 2
ALLAH (C. C.)
- 673 -
Allah’ın inâyeti ile hesapsız ve azapsız derhal Cennete gideceğini, şehid düşmeyip evine sağ sâlim döndüğü takdirde, eli boş değil, ya ecir ve sevapla veya hem sevap, hem de ganimetle döneceğini”2499 bildirir.
Bu hadisler gerçek mânâda Allah’ın adını yüceltmek için yola çıkıldığında Allah’ın yardımının muhakkak olacağını, değişik niyetlerle değil de, sadece Allah için cihad edilmesi gerektiğini, böyle hareket eden mü’minlerin dünyada ve âhirette Allah’ın koruması altında bulunacağını bildirmektedir. Hadisler aynı zamanda cihad sevabının elde edilmesi için başka yolları da göstermektedir. Bu konudaki bir hadiste şöyle bir bilgi vardır: “Her kim Allah uğrunda gazâ edecek bir askerin, sefer için gereken eşyasını tedârik edip hazırlarsa, o da gazâ etmişçesine sevaba nail olur. Yine her kim Allah yolunda gazâ eden bir askerin, geride bıraktığı işlerine ve ailesine namuslu bir şekilde bakıp gözetirse, o da gazâ etmiş gibi olur.” 2500
Bütün bunların yanında, İslâm devleti mümkün olduğu kadar kuvvet hazırlamak, hazırlıklarını arttırmak ve geliştirmekle sorumludur. Ancak bu kuvvetlerin hazırlanması daima hidâyete ve Hakk’a götürmeyi gâye edinmelidir. Bu devlet yeryüzünün en büyük kuvveti olmalı, bâtıl güçler ondan titremeli, yeryüzünün en ücrâ köşesinde bile tesiri hissedilmelidir. Hiç kimsede ve hiçbir millette İslâm yurduna saldırma gücü kalmamalı, herkes Allah’ın saltanatına sığınmalı, hiç kimse İslâm dâvetine karşı çıkmamalı, insanları bu dâvete icâbetten hiçbir şey alıkoymamalı, mutlak hâkimiyet hakkına sahip olmayı ve insanları kendine kul yapmayı hiç kimse iddiâ edememelidir. Kısaca din, bütünüyle sadece Allah’ın olmalıdır.2501 Özetle, cihad, bütün müslümanlara farzdır. Müslüman savaş alanına, yalnız Allah’ın kelimesinin yücelmesi ve O’nun hâkimiyetinin sağlanması için çıkar. 2502
İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn: “İstircâ” denilen bu ifade, özellikle bir ölüm haberi alındığında veya bir büyük sıkıntı zamanında söylenilir. Bu ifâde Kur’an’da şöyle geçer.“O sabredenler, kendilerine bir musîbet/belâ geldiği zaman: İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn (Biz Allah’ın kullarıyız ve biz O’na döneceğiz)’ derler.“2503
İnşâallah: Bir işi yapacağımızı söylediğimiz zaman, “Allah dilerse“mânâsına gelen bu deyim kullanılır. Unutmamak gerekir ki, bu ifâde, bir şeyi yapmaya karar verilirse söylenir, geleceği sadece Allah bileceğinden ve O bizim yapacağımız şeyi dilemezse bizim yapma kararlılığımızın bir şeye yaramayacağını hatırlayıp hatırlatma amacıyla söylenir; yoksa, yapmaya karar vermediğimiz veya kesin kararlı olmadığımız bir iş için, baştan savma kasdıyla bu söz söylenmez/söylenmemelidir.
İnşâallah, aynı zamanda bir duâdır. Herhangi bir şey hususunda “İnşâallah“demek, işi Allah’ın irâdesine bırakmak mânâsını taşır. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur: “Herhangi bir şey için Allah’ın dilemesi dışında, (inşâallah demeden) ben onu yarın yapacağım deme.“2504 Bu, Allah tarafından Peygamberimize (ve dolayısıyla bütün mü’minlere) bir öğüt ve öğretidir. İleride yapılması
2499] Sahih-i Buhârî, Tecrîd-i Sarih Tercümesi, VIII, 256
2500] Sahih-i Buhârî, Tecrîd-i Sarih Tercümesi, VIII, 301
2501] Seyyid Kutub, Fî Zılali’l-Kur’an, VII, 57
2502] Mefail Hızlı, Şamil İslâm Ansiklopedisi
2503] 2/Bakara, 156
2504] 18/Kehf, 23-24
- 674 -
KUR’AN KAVRAMLARI
planlanan işler için inşâallah denilmesi gerektiğini ifâde etmektedir. Çünkü insanın azim ve irâdesi bir şeyin meydana gelmesi için yeterli değildir. “Hiç bir kimse yarın ne kazanacağını (başına ne geleceğini) bilemez. “ 2505
Her şey Allah’ın dilemesiyle olur. Öyle ise gelecekte bir şeyi yapmaya azmederken, inşâallah, yani “Allah dilerse” diyerek işi Allah’ın irâdesine bağlamak İslâmî edeptendir. Yukarıdaki âyet-i kerime bunu ifade etmektedir.
“İnşâallah” sözü akit ifade eden sözlere bitişik olarak söylenirse, akdin hükmünü ortadan kaldırır, akit gerçekleşmez. Meselâ bir şey satın alan kimse “inşâallah aldım” dese, akit gerçekleşmiş olmaz. Bu nedenle bir kimse: “İnşâallah yarın şu işi yaparım” deyip de yapamazsa bundan sorumlu olmaz. Yine yemin ederken “inşâallah -yapacağım-” diye yemin ederse, bu yemin bozulunca keffâret gerekmez.
İman konusunda bir mü’minin; “İnşâallah ben mü’minim” demesi, Ma’turîdî âlimlere göre câiz değildir. Çünkü iman konusunda “İnşâallah”, şüpheyi gerektirir veya şüphe ihtimali olduğunu ifade eder. Bu ise câiz değildir. Hayatta olan bir kimsenin “İnşâallah ben canlıyım” demesi buna benzer. Bunun yanında İmam Şâfiî’ye (ve Eş’arîlere) göre bir kimsenin “İnşâallah ben mü’minim” demesi câizdir.
İsbât-ı Vâcib: Varlığı kendinden olan, var olmasında başka bir şeye muhtaç bulunmayan Zâtı delillendirme demektir. Her şeyi var edip idâre eden bu yüce kudretin varlığı her devirde akıl, nakil yani semâvî kitaplar ve insanın iç dünyası ile dış âlemdeki nizam, gâye, sebeplilik, hikmet, inâyet gibi hususlardan hareketle delillendirilip ispatlanmaya çalışılmıştır.
İsbât-ı vâcip, başka bir ifâdeyle Allah’ın varlığını delillendirme konusu, başta kelâm ilminin olmak üzere felsefenin ve filozofların en önde gelen konularındandır. Meselâ, İslâm felsefesinde el-Kindî’den (252/266 civarı) başlamak üzere; Fârâbî (339/950), ibn Sina (428/1037), İbn Rüşd (595/1198) gibi müslüman filozoflar, Allah’ın varlığını çeşitli delillerle ispatlama yoluna gitmişlerdir.
İsbât-ı vâcip konusuyla Selefiyye de ilgilenmiştir. İbn Teymiyye (728/1382), İbn Kayyim el-Cevziyye (751/1350) ve İbnü’l-Vezir (840/1436), bunlardan bazılarıdır. Allah’ın sonsuz kudretini ve hikmetinin eseri olan mahlûkatın bazı sırlarını inceleyen ve bu yolla isbât-ı vâcip yapan, “el-Hikme fi mahlûkati’llâh” eserinin müellifi Gazâlî (505/1111) ile İbn Hazm (456/1064) da aynı konu ile derinden ilgilenmiştir. 2506
İslâm kelamcıları’ ve filozoflar isbât-ı vâcib hususunda Kur’ân-ı Kerîm’e büyük ölçüde başvururlar. Çünkü, hudüs delili, imkân delili, inâyet ve hikmet delili Kur’an’da mevcuttur.2507 Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın varlığını isbat eden delillerden çok, Allah’ın birliği, O’nun tek ilâh oluşu, isim ve sıfatları üzerinde durur; ortağının bulunmadığını, delilleriyle anlatır; Allah’ın kudret ve azametinin, hükümranlığının her türlü eksik sıfattan münezzeh olduğunu, dileğine karşı çıkı2505]
31/Lokmân, 32
2506] Bekir Topaloğlu, İslâm Kelamcıları ve Filozoflarına Göre Allah’ın Varlığı (İsbât-ı Vâcip), Ankara, t.y., s. 16
2507] İsmail hakkı İzmirli, Yeni ilm-i Kelâm, s. 11, 5, vd. İstanbul 1340-1343; Bekir Topaloğlu, a.g.e., s. 25
ALLAH (C. C.)
- 675 -
lamayacağını ve yeriyle-göğüyle ve bunların içindekilerle bütün kâinatın O’nun emrinde olduğunu bildirir. Çünkü Allah’ın varlığı, delile ihtiyaç göstermeyecek kadar açıktır. İnsan, yaratılışı itibarıyla bir yaratanın olduğunu bilir. Allah’ın varlığına inanmak, fıtrîdir. Ayrıca Allah’ın var olduğu, hemen hemen her toplum tarafından kabul edilmektedir. Problem, daha çok; Allah’ın, bilinmesi gereken şekliyle bilinmemesi ve başkasının şu veya bu şekilde O’na ortak koşulmasıdır.
Ayrıca Allah, peygamberlerini mûcizelerle göndermiştir. Bu mûcizeler, peygamberlerin peygamberliğini ispat etmenin yanısıra, Allah’ın varlığının da ispatı durumundadır. Bir de, Allah’ın sıfatları dile getirilirken dolaylı olarak da olsa Allah’ın varlığının isbatı gündeme gelebilmektedir. Buna şu âyetleri misal olarak zikretmek mümkündür: “İnsan, bizim kendisini nasıl bir nutfeden (spermadan) yarattığımızı görmedi mi ki, şimdi apaçık bir hasım kesildi. Kendi yaratılışını unutarak bize bir misal verdi; ‘Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?’ dedi. De ki; ‘Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her yaratmayı bilir. O ki size yeşil ağaçtan ateş yaptı da siz ondan yakıyorsunuz.”2508; “Görmedin mi, Allah (nasıl) gökten su indirdi. (Böylece) Onunla renkleri çeşit çeşit meyveler çıkardı. Dağlardan (geçen) beyaz, kırmızı, değişik renklerde ve simsiyah yollar (yarattı).” 2509; “O’nun âyetlerinden (sonsuz gücünün işaretlerinden) biri, sizi topraktan yaratmasıdır. Sonra siz, (yeryüzüne) yayılan insanlar oluverdiniz.”2510; “Bakmıyorlar mı develere; nasıl yaratıldı? Göğe; nasıl yükseltildi? Dağlara; nasıl dikildi? Yere; nasıl yayılıp döşendi?” 2511
Allah’ın varlığını dolaylı olarak isbatlayan bu âyetlere baktığımızda görürüz ki Kur’an, felsefi ve mücerred delillerden çok, her insanın anlayabileceği, günlük hayatında karşılaştığı delilleri zikretmektedir. Gerek müslüman, gerek diğer dinlere mensup mütefekkirler, hatta bazen dinleri kabul etmeyip sadece Allah’ın varlığına inanan mütefekkirler, Allah’ın varlığını isbat için birçok aklî deliller zikretmişlerdir. Biz burada daha çok müslüman mütefekkirlerin ileri sürdüğü delillerden belli başlı birkaç tanesini zikretmekle yetineceğiz:
a- Hudûs delili: ‘Hudûs’, sonradan meydana gelme anlamındadır. Bu delil, kâinatta görülen varlıkların hallerinden ve niteliklerinden; evrenin sonradan meydana gelmiş olmasından Allah’ın varlığını isbata ulaşan bir delildir. Şöyle bir önerme ile ifâde edilir: “Bu kâinat, sûretiyle ve madesiyle sonradan meydana gelmiştir. Her sonradan meydana gelen, mutlaka onu meydana getiren birinin varlığına muhtaçtır. O halde bu kâinat, onu meydana getiren birine muhtaçtır ve o da Allah’tır.” Çevremize baktığımızda her şeyin biz insanlardan daha geri ve güçsüz, varlıklar içerisinde en mükemmelinin insan olduğunu görürüz. Oysa insan, çevresindekileri yaratacak güçte olmadığı gibi, kendisi başkasına muhtaç bir durumdadır.
b- İmkân delili: Kâinat ve kâinatta bulunanlar, varlığı zorunlu şeyler değildir. Yani var olmaları da, yok olmaları da mümkündür. O halde var olmaları, ancak varlığa gelmelerini yokluklarına tercih eden birinin varlığına bağlıdır ki; O da varlığı zorunlu olan Allah’tır.
c- Gâye ve nizam delili: Kâinatta her şeyin bir sebebi ve gâyesi vardı. Boşuna
2508] 36/Yâsîn, 77-80
2509] 35/Fâtır, 27
2510] 30/Rûm, 20
2511] 88/Ğâşiye, 17-20
- 676 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yaratılmış hiç bir şey yoktur. Ayrıca kâinatta her şey, yerli yerine oturtulmuştur. Her şeyin böyle bir nizam ve belli bir gâyeye yönelik olması, onları düzenleyen birine ihtiyaç gösterir. Ayrıca bu düzenleyicinin, kâinattaki her şeye hâkim bulunması da kaçınılmazdır. Bu düzenleyici, Allah’tan başkası olamaz. Kur’ân-ı Kerîm’de de, Allah’ın azamet ve kudretini isbat konusunda sık sık bu delile başvurulur.
d- İlk sebep delili: Meydana gelen her şeyin ve her değişimin bir sebebi vardır. Bu sebepler, zincirleme olarak sonsuzluğa kadar geçmişe uzanamaz. Onları başlatan bir ilk sebep mutlaka olmalıdır, O da Allah’tır.
e- Şehâdet-i âmme delili: Tarihte en iptidaî/ilkel kavimlerden en ileri olanlarına kadar insanlar, daima bir din inancına sahip olmuş ve Allah’ın varlığına inanmışlardır. Allah inancı insan fıtratında var olan bir olaydır. İnsan fıtratında böyle bir şeyin varlığı, bu fıtratı ona veren, yaratılış mayasına bunu katan birinin varlığına delildir, O da Yüce Allah’tır. 2512
İsm-i A’zam: Allah’ın en büyük ismi demektir. Bir kısım bilginler, özellikle mutasavvıflar tarafından varlığı kabul edilir. Bu bilginlerin ve mutasavvıfların inancına göre İsm-i A’zam, halk tarafından bilinemez, yalnız peygamberler ve velilerce bilinebilir. İsm-i a’zam ile yapılan tüm duâlar kabul edilir, tüm istekler yerine getirilir. Bu ismi bilenler, olağanüstü işler yapabilirler. Meselâ Kur’an’da Hz. Süleyman kıssasında geçen ve “yanında Kitap’tan bir ilim bulunan kimse“2513 olarak nitelenen kişi, Belkıs’ın tahtını İsm-i a’zam sayesinde göz açık kapayıncaya kadar geçen bir süre içinde getirmiştir. Gerçekte, Allah’ın hangi isminin İsm-i a’zam olduğu, böyle bir ismin bulunup bulunmadığı tartışma konusudur.
İbn Kesir’in Şehr b. Havşeb Esma binti Yezid b. el-Seken’den aktardığı bir hadise göre, Allah’ın İsm-i a’zam’ı, “İlâhınız bir tek ilâhtır. O’ndan başka ilâh yoktur, O Rahmân’dır, Rahîm’dir.”2514 ve “Elif, lâm, mîm. Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur, daima diridir ve (yarattıklarını) koruyup yöneticidir.”2515 anlamındaki âyetlerde bulunmaktadır. 2516 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın Tirmizî, Ebû Dâvud ve Nesâî’den aldığı bir hadise göre namaz kılan birisinin “Allahmme innî es’elüke bienne leke’l-hamdü lâ ilâhe illâ ente’l Mennân Bedîu’s-semâvât ve’l-ard Zü’l-celâli ve’l-ikrâm yâ Hayy yâ Kayyûm” diye duâ ettiğini duyan Rasûlullah, “Biliyor musunuz ne ile duâ etti?” diye sormuş, ashâbın “Allah ve Rasûlü bilir” demeleri üzerine, “Nefsim kudret elinde bulunan Zat-ı Ecell’e yemin ederim ki, Allah’a en büyük ismi (ism-i a’zam) ile duâ etti. O ism-i a’zam ki, onunla çağırıldığı/duâ edildiği vakit icâbet buyurur ve onunla istenildiği vakit verir.”2517 buyurmuştur.
Muhammed Hamdi Yazır, yukarıda anıları 2/Bakara Sûresi’nin 163. âyetini yorumlarken “Hüve” kelimesinin bir zamir olmasına karşılık Allah’ın zâtına delâlet eden en büyük ismi gibi olduğunu belirttikten sonra, sözü İsm-i a’zam’ın hangi isim olduğu konusuna getirerek şöyle der: “Tevhid denizine dalmış olan ehlullah’a göre bu ismin (Hüve’nin) ehemmiyeti pek büyüktür. Buna İsm-i a’zam
2512] M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ans.
2513] 27/Neml, 40
2514] 2/Bakara, 163
2515] 3/Âl-i İmrân, 1-2
2516] Nakleden Saîd Havva, el-Esas fi’t-Tefsir, I, 288
2517] Hamdi Yazır, Hak Dini, Kur’an Dili, VI, 4678
ALLAH (C. C.)
- 677 -
diyenler de vardır. Maahâzâ, İsm-i A’zam “Allah” ism-i şerifidir diyenler çoğunluk âlimlerdir. “Hüve” ise makamı-ı tevhidde a’zamdır.” 2518
Fahreddin er-Râzî ise bu konudaki tartışmalara tefsîrinde daha büyük bir yer verir. Ona göre birtakım eski filozoflar, “İsim koymaktan maksat, o ismi söyleyerek müsemmâyı (isimlendirilen varlığı) belirtmektir. Şâyet Allah’ın zâtı gereği bir ismi olmuş olsaydı, bu ismi koymaktan maksat, bu müsemmâyı (varlığı) tanıtmak için o ismi başkasıyla zikretmek olurdu. İnsanlardan hiç birinin Allah’ın hususi zâtını kesin olarak bilmediği ortada olunca, bu gerçeğe isim koymanın bir faydası yoktur. Bu İlâhî hakikatin bir ismi yoktur. Aksine, onun için bilginin bize bildirdiği zorunlu şeyler vardır. Bu zorunlu şeyler (levâzım) şunlardır: “Allah, yok olmayan ezelî varlıktır, yokluğu kabul etmeyen vâcibu’l-vücuttur” diyerek İsm-i A’zam’ın varlığını reddetmişlerdir. Buna karşılık birkısım bilgin ve filozoflar da, “Cenâb-ı Allah’ın kendisine yakın (mukarreb) kullarından bazısını bu hususî hakikati (yani zâtını) bilebilecek bir kabiliyette yaratarak şereflendirmesi, İlâhî kudrete göre imkânsız değildir. Durum böyle olunca, Allah’a mahsus bu hakikate (yani zâtına) bir isim koymak da imkânsız değildir” diyerek İsm-i A’zâm’ın varlığını kabul etmişlerdir.
Râzî’ye göre Allah’ın zâına bir isim koymanın mümkün olması durumunda bu ismin, isimlerin en büyüğü ve bu zikrin de zikirlerin en şereflisi olduğuna kesin olarak hükmetmek farz olur. Çünkü ilmin şerefi mâlûmun; zikrin şerefi de mezkûrun şerefi iledir. Allah’ın zâtı mâlûmât ve mezkûrâtın en şereflisi olunca, O’nu bilmek, bilmelerin (ilimlerin) en şereflisi, O’nu anmak anmaların (zikirlerin) ve o isim de isimlerin en şereflisi olur. İnsanlarca çok söylenen şu sözün mânâsı da budur: “Bir mukarreb meleğin veya peygamberin bu isme (tam bu ismin mânâsının kendisine tecelli ettiği bu hâl esnasında) vâkıf olması halinde bütün cismânî ve rûhânî âlemlerin ona itaat etmesi tuhaf sayılmamalıdır.”
Fahruddin er-Râzî, İsm-i A’zâm’ın hangi isim olduğu konusundaki başlıca görüşleri dört maddede toparlayarak değerlendirir. Buna göre 1. İsm-i a’zam, Zül-Celâl ve’l-İkrâm’dır. Çünkü Hz. Peygamber, “Yâ Ze’l Celâl ve’l-İkrâm demeye devam edin” demiştir. Bu görüş zayıftır. 2. İsm-i A’zâm, “el-Hayyu’l-Kayyum” sözüdür. Çünkü Hz. Peygamber Ubeyy b. Kâ’b’a; “Allah’ın kitabında en büyük âyet hangisidir?” dediğinde Ubey; “Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur, Diridir, zâtıyla ve kemâliyle Kaimdir...”2519 dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “İlim sana helâl olsun ey Eba’l-Münzir!” buyurmuştur. Bu görüş de zayıftır. 3. Allah’ın bütün isimleri yüce ve takdire lâyıktır. Bunlardan herhangi birini daha büyük olmakla nitelemek uygun değildir. Çünkü bu, diğerlerinin noksanlıkla nitelenmesini gerektirir. Bu görüş de zayıftır. 4. İsm-i A’zam, Allah ism-i şerifidir. Doğruluk ihtimali en kuvvetli olan bu görüştür. Çünkü Allah ismi, Cenâb-ı Hak’ın zâtına delâlet etmektedir. 2520
İstivâ: Allah Teâlâ’nın haberî sıfatlarından istilâ, ulüvv, suûd ve irtifâ anlamlarında haberî bir terimdir. Kur’ân-ı Kerîm’de “istivâ“sözcüğü dokuz yerde kullanılmaktadır. Bu kullanışların hepsinde fiil olarak “istevâ: istivâ etti“şeklindedir. Bunlardan ikisi “ilâ -...e doğru-” edatı ile kullanılmıştır. Söz konusu âyetler şöyledir: “O
2518] Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, I, 562
2519] 2/Bakara, 255
2520] Fahruddin er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebir, l, 158-159; Ahmed Özalp, Şamil İslâm Ans.
- 678 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı, sonra göğe yöneldi (istevâ), onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi bilir.”2521; “Sonra duman halinde olan göğe yöneldi (istevâ)...”2522 Allah Teâlâ hakkında “istivâ” söz konusu edilirken, bu iki âyetteki kullanılış pek bir problem teşkil etmemektedir.
Diğer yedi yerde ise, “istivâ” sözcüğü “alâ -...üzerine, üzerinde-” edatıyla kullanılmıştır. Bunların altısında “sümme’stevâ ale’l-Arş” şeklinde kullanılmıştır.2523 Bir yerde de “er-Rahmanu ale’l-Arşi istevâ: O Rahman Arş’a istivâ etti.”2524 şeklinde kullanılmıştır.
“İstivâ” denildiğinde bu yedi yerdeki kullanılış kastedilir. Allah’ın haberî sıfatları konusunda farklı görüşlerin en çok ileri sürüldüğü meselelerin başında, “istivâ” meselesi gelir. İstivâ ile ilgili olarak görüş ileri süren âlimleri önce iki gruba ayırmak mümkündür:
a- Te’vil yolunu seçenler.
b- Te’vil yoluna sapmayıp sözü zâhiri üzere kabul edenler.
İslâm tarihinde Allah’ın sıfatları konusunda te’vil çığırını başlatanlar, Mu’tezilî âlimleridir. Onlara göre “istivâ”, istilâ ve hâkimiyeti altına alma anlamındadır.2525 Mu’tezile, Allah Teâlâ’nın, kulların vasıflandığı sıfatlarla nitelenmesinin câiz olmayacağını, bunların kabulünün teşbihi gerektireceğini söylemiştir. Bu çığırı ilk başlatan Ca’d b. Dirhem (118/736)’dir. Ondan Cehm b. Safvân (128/745) bu görüşü almıştır.2526 Niçin te’vil yoluna gittiklerini de şöyle izah ederler: “İstivâ sözünü zâhirine hamledersek, Allah hakkında mekân ve yön tâyin etmiş oluruz ki, bu, ancak cisimler için söz konusudur.” Bu sebeple de bu âyetleri te’vil etmeyenleri Mücessime ve Müşebbihe olmakla itham ederler. Onlara göre Allah bir yerde değil, her yerdedir. Mu’tezile, te’vil’in gerektiğini ileri sürerek Allah’ın bu sıfatlarını nefyetmiş olacağından, onları “haberî sıfatları nefyedenler” olarak tesbit etmek de mümkündür. 2527
Te’vile sapmayıp “istivâ” lafzını zâhiri üzere anlayanları da iki gruba ayırmak mümkündür:
a- Allah’ın cisim olduğunu söyleyenler.
b- Allah’ı yaratıklarına benzetmeyenler.
Allah’ın cisim olduğunu söyleyenler, söz konusu âyetleri, insanın kürsiye oturması gibi Allah’ın Arş’a oturduğunu; insanlarda olduğu gibi Allah’ın da et, kemik ve kandan olup el, ayak, baş ve gövdesinin bulunduğunu söylerler. Bu sebepledir ki bunlara “Mücessime ve Müşebbihe” ismi verilmiştir.
Allah’ı, yarattıklarına benzetmeyi reddederek “İstivâ”yı kabul edenlere gelince, Ehl-i Sünnet ve ümmetin selefinin görüşü budur. Eş’arî (ö. 324/935) meşhur
2521] 2/Bakara, 29
2522] 41/Fussılet, 11
2523] bk. 7/A’râf, 54; 10/Yûnus, 3; 13/Ra’d, 2; 25/Furkân, 59; 32/Secde, 4; 57/Hadîd, 4
2524] 20/Tâhâ, 5
2525] Eş’arî, Makalâtü’l İslâmiyyîn, Kahire 1969, 1, 285; İbn Hazm, el-Fısal fi’l-Milel ve’n-Nihal, Beyrut 1975, 11, 123
2526] İbnu’l-Esir, el-Kâmil, V, 236
2527] Metin Yurdagür, Allah’ın Sıfatları, s. 239
ALLAH (C. C.)
- 679 -
“Makalâtü’l İslâmiyyîn” isimli eserinde bu konudaki fırkaların görüşlerini serdederken şöyle demektedir: “Ehl-i Sünnet ve hadis ehli dedi ki: Allah cisim değildir ve yaratıklara benzemez. O, Arş’ın üzerindedir. Nitekim; “O Rahmân, Arş’a istivâ etti.“2528 buyurulmuştur. Allah’ın söylediğinden öteye gitmez, söz söylemeyiz. Aksine, keyfiyetsiz olarak istivâ etmiştir, deriz.” 2529
Eş’arî, bu sözleriyle Allah’ın, Arş’ın yukarısında olduğunu, bunun nasıllığının tarafımızdan bilinemeyeceğini, istivâyı te’vil etmenin ve Allah’ı yaratıklara benzetmenin yanlış olduğunu söylemek istemektedir. Nitekim “el-İbâne an Usûli’d-Diyâne” isimli eserinde meseleyi daha geniş bir şekilde şöyle izah eder: “Biri çıkıp: ‘İstivâ hakkında ne dersiniz?’ diyecek olursa, ona deriz ki: Allah, Arş’ı üzerine istivâ etmiştir. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “O Rahman Arş’a istivâ etti.”2530; “Güzel söz O’na çıkar.”2531; “Hayır Allah onu (İsâ’yı) kendisine yükseltti.”2532; “(Allah, yaratma) işi (ni) gökten yere düzenler.”2533 Allah, Firavun’dan nakille şöyle buyuruyor: “Firavun dedi: ‘Ey Hâmân, bana yüksek bir kule yap ki o sebeplere (yollara) erişeyim, (yani göklerin yollarına erişeyim) de Mûsâ’nın tanrısına çıkıp bakayım.”2534 Bu sözleriyle Firavun, Mûsâ’nın (a.s.), Allah’ın göklerin yukarısında olduğu şeklindeki sözünü yalanlamaktadır. Allah Teâlâ yine şöyle buyurmaktadır: “Gökte olanın, sizi yere batırmayacağından emin misiniz?” 2535 Göklerin yukarısında Arş vardır. Arş, göklerin yukarısında olunca “Gökte olandan emin misiniz?” buyurmuştur. Çünkü Allah, göklerin üzerindeki Arş’a istivâ etmiştir. Her yukarıda olan, göktür. Arş, göklerin en yukarısıdır.”2536 Eş’arî bu konuya devam ederek, duâ esnâsında insanların ellerini Arş’a doğru kaldırdıklarını, Mu’tezile, Cehmiyye ve Hâriciyye mezheplerine müntesip olanların, istivâ’yı istilâ, mülk ve kahr gibi şeylerle te’vil ederek Allah’ın her yerde olduğunu söylediklerini, Hak ehlinin görüşü olan ‘Allah’ın Arş’ın üzerinde’ olduğu görüşüne karşı çıktıklarını anlatır ve bu konuda daha pek çok delil sıralar.
Mâturidîler istivâ ve diğer haberî sıfatları te’vil etmemişlerdir.2537 İmam Mâturidî (333/944) Kitabu’t-Tevhîd’de, “İstivâ” âyeti ile ilgili muhtemel birçok te’villeri (mülk, ulûvv, Arşı ta’zim ve teşrif, istilâ, kasd vb.) sıralayıp, teşbihe kaçan anlayışları reddeddikten sonra şöyle demektedir: “Bu mevzûda bize göre aslolan şudur ki, Allah Teâlâ; “Hiç bir şey O’nun benzeri olamaz.”2538 buyurmak sûretiyle kendini mahlûkatına benzetmekten tenzih etmiştir. Nitekim biz de O’nun fiillerinde ve sıfatlarında benzeri bulunmadığını, benzerlerinden münezzeh olduğunu yukarıda beyan etmiştik. Bundan ötürü, “Rahmân’ın Arş üzerine istivâsını” vahyin getirdiği ve akılda sâbit olduğu gibi kabul etmemiz gerekir. Artık biz bu âyetin belli bir anlam ile kesin te’viline hükmedemeyiz. Çünkü zik2528]
20/Tâhâ, 5
2529] Eş’arî, a.g.e., I. 285
2530] 20/Tâhâ, 5
2531] 35/Fâtır, 105
2532] 4/Nisâ, 158
2533] 32/Secde, 5
2534] 40/Mü’min, 36-37
2535] 67/Mülk, 16
2536] İmam el-Eş’ârî, el-İbâne an Usûlü’d-Diyâne, Medine 1975, s. 30-31
2537] Süleyman Uludağ, Kelâm İlmi ve İslâm Akâidi, s. 50
2538] 42/Şûrâ, 11
- 680 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rettiğimiz te’villerden herhangi birine ihtimali olduğu kadar; henüz bize ulaşmamış, teşbih şâibesi taşımayan başka bir mânâya gelmesi de muhtemeldir. Biz ancak bu âyette Allah’ın o tâbirle murâdı ne ise, ona iman ederiz. Vahy ile sâbit olan ru’yetullah vb. diğer meselelerde de inancımız böyledir. Bu hususlarda teşbihi nefyederek, hiç bir yorum yapmadan murâd-ı İlâhî her ne ise ona iman gereklidir. 2539
Hanefî mezhebinin imamı Ebû Hanife (öl. 150/766) de aynı görüştedir. O şöyle demektedir: “Bilmiyorum, Rabbim gökte midir, yerde midir?” diyen kâfir olur. “Allah Arş’ın üzerindedir; ama Arş gökte midir, yoksa yerde midir, onu bilmiyorum” diyen de kâfir olur. Allah’a duâ ederken yukarıya yönelinir, aşağıya değil. Çünkü aşağının rubûbiyet ve ulûhiyyet vasfıyla hiçbir ilgisi yoktur. Nitekim şu hadis de bunu anlatıyor: Bir adam Hz. Peygamber’e siyah bir câriye getirdi ve:
- Benim üzerime mü’min bir köle âzâd etmek vâcip oldu. Bu kâfi midir? diye sordu. Peygamber (s.a.s.) o câriyeye sordu:
“Sen mü’min misin?” Câriye:
“Evet” dedi. Peygamber (s.a.s.): “Peki, Allah nerededir?” diye sordu. Câriye göğe işaret etti. Bunun üzerine Peygamber: “Onu âzâd et, o mü’mindir” dedi.2540 Nitekim Ebû Hanife’nin talebesi Ebû Yusuf, Allah’ın gökte (yukarıda) olduğunu reddeden Bişr el-Merisî’yi bu görüşünden dolayı hesaba çekmiş ve tövbe etmesini istemiştir. 2541
Görülüyor ki, kelâm metodunu büyük çapta benimseyen imamlarımızdan Eş’arî’de müşâhede edilen haberî sıfatların (ve müteşâbihâtın) te’vili konusunda muhâfazakârlık, İmam Mâturîdî’de de aynen mevcuttur. Ancak, Ehl-i Sünnetin her iki koluna mensup müteahhir âlimlerin aynı tutumu devam ettirmedikleri, te’vili benimsediklerini de biliyoruz. Müteahhirîn’in bu tutumunun sebepleri arasında avâmın yanlış yorumlarla teşbihe düşmelerini önlemek gâyesini sayabiliriz. Onlar bu gâyeyle Arap dilinin müsaadesi çerçevesinde bu sıfatların mecâzî mâhiyette te’vilini câiz görmüşler, fakat yapılan bu te’villerin ihtimal dairesinin ötesine geçemediğini ve kesin olmadığını da belirtmeyi ihmâl etmemişlerdir. 2542
İmam Mâlik’e Allah’ın Arş’a nasıl istivâ ettiği sorulduğunda; “O Rahmân, kendini vasıfladığı şekilde Arş’a istivâ etmiştir, O’nun hakkında ‘nasıl?’ sorusu sorulmaz” demiştir. Başka bir rivâyete göre ise şöyle demiştir: “İstivâ (Arap dilinde anlamı) meçhul değildir. Keyfiyeti akıl ile bilinmez. Buna iman etmek vâciptir ve bu konuda soru sormak bid’attir.”2543 Selef hakkında şöyle denebilir: Onlar, nassların sınırlarını aşmamak için bu gibi konularda çok titiz davranır ve fazla izahatta bulunmaz, teferruata dalmazlardı. 2544
Kelâmullah: Allah’ın kelâmı, Allah’ın sözü demektir, Kur’an için kullanılır. Kelâm; Söz, söyleyiş, nutuk anlamına gelir. Ayrıca Kelâm, inançla ilgili konuları ispat edip şüpheleri gidermek için vahyi ve aklı kaynak olarak gören ilmin adıdır.
2539] Mâturidî, Kitabu’t-Tevhîd, s. 74
2540] İmam-ı Azam’ın Beş Eseri, İstanbul, 1981, s. 45-48 Arapça kısmı
2541] İbnu Ebi’l-İzz el-Hanefi, Şerhu’l Akîdeti’t-Tahâviyye, Beyrut 1988, s. 288
2542] el-Beydâvî, İşârâtü’l-Merâm min İbârâti’l İmâm, 186-189; krş: Gazâlî, el-İktisâd, s. 52-53
2543] Beyhakî, el-Esmâ’ ve’s-Sıfât; Mısır 1358, s. 408
2544] M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ans.
ALLAH (C. C.)
- 681 -
Kelîmullah: Kendisine söz söylenilen, Allah’ın konuştuğu kimse demektir. Tûr-ı Sinâ’da Allah’ın hitâbına eriştiği için Hz. Mûsâ’ya lakap olmuştur. “Kelimetullah” olarak da söylenir. Kur’an’da bu konuda şöyle buyrulur: “Allah, Mûsâ ile gerçekten konuşmuştu.” 2545
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh: Güç ve kuvvet ancak Allah’a mahsustur. “Allah’a âsi olmak ve günah işlemekten dönüş, ancak Allah’ın verdiği ismet (günahlardan uzak olma hâli) ile, O’na itâate kuvvet ve iktidar da, ancak O’nun yardımı ile hâsıl olur” denmektedir.
Söyleniş şekli: ‘Lâ Havle Velâ Kuvvete İllâ Billâh’tır.2546 Kur’ân-ı Kerim’de ise: “Lâ Kuvvete İllâ Billâh” şeklinde geçmektedir.2547 Lafız itibarıyla kısa, fakat anlam itibarıyla çok kapsamlı olan bir zikir ve duâ cümlesi olup Peygamberimiz’in ifâdesiyle “Cennet’in hazinelerinden bir hazinedir.”2548 Bu kısa ve özlü cümle, müezzin ezan okurken, namazlardan sonra, bir yolculuk esnâsında, yolculuk dönüşünde veya yapılan herhangi bir hayırlı iş ve amelden sonra ya da herhangi bir zaman ve mekâna bağlı olmaksızın uygun olan her yer ve zamanda bizzat Peygamber Efendimiz tarafından okunmuş ve Ashâba da tavsiye edilmiştir.
Ömer bin Hattâb (r.a.), bu cümle ile ilgili olarak şöyle demiştir. “Rasûlullah (s.a.s.): Müezzin ‘Allahu Ekber, Allah Ekber’ dediği vakit sizden biriniz ‘Allahu Ekber, Allahu Ekber’ der; sonra müezzin ‘Eşhedü en lâ ilâhe illallah’ dediği vakit o da ‘Eşhedü en lâ ilâhe illâllah’ derse, sonra müezzin ‘Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah’ dediği vakit, o da ‘Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah’ der. Müezzin ‘Hayye alessalâh’ dediği vakit o da ‘Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh’ der. Sonra müezzin ‘Hayye ale’l-felâh’ dediği vakit o da ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh’ derse, sonra, ‘Allahu Ekber, Allahu Ekber’ dediğinde o da ‘Allahu Ekber, Allahu Ekber’ derse, sonra müezzin ‘Lâ ilâhe illâllah’ dediği vakit, o da bütün kalbiyle ‘Lâ ilâhe illâllah’ derse, Cennete girer” buyurdular.” 2549
Ashabdan Abdullah İbn Zübeyr de, her namazın sonunda, selâm verdiği vakit, şöyle derdi: “Allah’tan başka hiç bir ilâh yoktur. Yalnız O vardır. Şerîki yoktur; mülk O’nundur, hamd de O’na mahsustur. Hem O, her şeye kaadirdir. Güç ve kuvvet ancak Allah’a mahsustur (Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh). Allah’tan başka hiç bir ilâh yoktur. Biz de ancak O’na ibâdet ederiz. Nimet O’nun, fazilet O’nun, güzel senâ da (övgü) O’nundur. Kâfirler patlasa da, dinde samimi olarak Allah’tan başka ilâh yoktur deriz.” İbn Zübeyr: “Rasûlullah (s.a.s.), her namazın sonunda bunlarla tehlil yapardı” demiştir. 2550
Ebû Mûsâ da konu ile ilgili olarak şöyle demiştir: “Bir sefer esnâsında Hz. Peygamber’le (s.a.s.) beraberdik. Biz, yüksek yerlere geldiğimizde tekbir getiriyorduk. Rasûlullah (s.a.s.), bunun üzerine şöyle buyurdular: “Ey insanlar! Sesinizi fazla yükseltmeyin. Siz, sağır veya gâib olan birine seslenmiyorsunuz.” Sonra benim yanıma geldi. Ben ise, kendi kendime “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” diyordum. Bunun üzerine: “Ey Abdullah bin Kays “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh “demeye devam et.
2545] 4/Nisâ, 164
2546] Buhârî, Ezan 7; Müslim, Salât 12
2547] 18/Kehf, 39
2548] Tirmizî, Deavât, 57, 119
2549] Müslim, Salât, 12
2550] Müslim, Mesâcid, 139
- 682 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Çünkü o, cennet hazinelerinden bir hazinedir” buyurdular.2551 Yine Rasûlullah (s.a.s.), Kur’ân’dan fazla bir şey bilmediğini ve kendisine, okuyabileceği bir duâ söylemesini isteyen birisine “Sübhânallâhi, velhamdü lillâhi, ve lâ ilâhe illâllâhu vAllah ekber, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” duâsını okumasını söylemiştir. 2552
Enes bin Mâlik tarafından rivâyet edilen bir hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Evinden çıkarken, şu duâyı okuyan kişiye bu duâ kâfidir. O adam muhâfaza altına alınır. Şeytan da o adamdan uzaklaşıp bir kenara çekilir. O duâ: Bismillâhi tevekeltü alâllahi lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh’tır.” 2553 Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” duâsının okunduğu bir başka yer de Hacerül-Esved’in karşısıdır.2554 (Ayrıca bk. İstircâ’)
Lâ ilâhe illâllah: Lâ İlâhe İllâllah -Allah’tan başka ilâh yoktur- ifâdesi, İslâm dininin temel rüknüdür. Yani ulûhiyyeti, yaratıcılığı, Rabliği, saltanatı ve hâkimiyeti sadece Allah’a tahsis etme kaidesidir.
Lâ İlâhe İllâllah, kelime-i tevhid olarak da bilinir. Allah’ın (c.c.) birlik dâvâsını anlatmakta ve Muhammed’in (s.a.s.) O’nun rasûlü olduğunu açıklamaktadır. “Lâ İlâhe”, hiçbir ilâh yoktur manâsını taşımaktadır. “İlâh”ın ıstılahî mânâsı ise; tapılacak, rızık veren, her şeyi bilen, yaratan, doğmayıp doğurmayan, yücelerin yücesi demektir. “İllâllah”, ‘sadece Allah vardır’ mânâsını taşır. İçindeki (Arapça) “illâ” edatı, istisnâ edatlarındandır. Bu edat, kendisinden sonra gelen kelimeyi müstesnâ kılar, öncekilerin dışında bırakır. Yani “hiçbir ilâh yoktur, sadece Allah vardır” mânâsının ortaya çıkmasını sağlar. Dolayısıyla “Lâ İlâhe İllâllah”, ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ demektir.
İslâmiyet, tevhid dinidir. Tevhid, iki ana temelden meydana gelir. Bunlar birbirini tamamlamaktadırlar. İkisi de ayrı ayrı, yalnız başına düşünülemez. “Lâ İlâhe İllâllah” kelime-i tevhidini, “Muhammedün Rasûlullah” yani “Muhammed Allah’ın Rasûlüdür” cümlesi tamamlar. “Lâ İlâhe İllâlah”ı kabul edip “Muhammedün Rasûlullah”ı reddetmek, tevhidi ortadan kaldırır.
“Lâ İlâhe İllallah”, bir hareket tarzını gerektirir. Bu kelimenin yüklediği mânâlar vardır. Tevhidi kabullenen kimse, artık bu yükümlülüğün altına girmiştir. Allah katında o yükümlülükleri yerine getirenler için büyük mükâfat, terkeden kimseler için de büyük cezâ vardır. Bu yüzden “Lâ İlâhe İllâllah” şehâdetiyle “Muhammedun Rasûlullah” şehâdeti kesinlikle birbirinden ayrılmazlar. İkisi beraber olduğu müddetçe, ancak bir bütünlük arzederler. Allah Teâlâ’ya kul olma ilkesi, her şeyden önce Rasûlullah’ın (s.a.s.) rehberliğine dayanmaktadır. Nitekim Allah Teâlâ bu hususta Kur’ân-ı Kerim’de: “Rasûlullah size ne getirdiyse onu alınız, kabul ediniz. Size neyi de yasaklıyorsa, onu yapmaktan vazgeçiniz.”2555 buyurmaktadır.
Allahu Teâlâ kullarına, Kur’ân-ı Kerim’de kullukları için gerekli olan her şeyi belirtmiş, Rasûlullah (s.a.s.)’de onları en güzel şekilde insanlara açıklamıştır. Rasûlullah (s.a.s.), âyetle de sâbittir ki kendi hevâ ve hevesinden bir şey söyleyemez, ancak kendine vahyolunanı konuşur. Onun sünneti, Allah’ın koyduğu
2551] Buhârî, Deavât, 50, 67
2552] Nesâî, İftitah 32
2553] Tirmizi, Deavât 34
2554] İbn Mâce, Hacc 32; Ahmet Güç, Şamil İslâm Ans.
2555] 59/Haşr, 7
ALLAH (C. C.)
- 683 -
şeriatın bir bölümü, bir parçası ve açıklayıcısı, canlı bir tatbikatı mâhiyetini taşır. Çünkü Rasûlullah’a (s.a.s.) uymak, Allah’a uymak demektir. Kur’ân-ı Kerim’in beyânına göre imanın varlığı ve yokluğu Allah’ın dinine ve Rasûlullah’ın sünnetine tâbi olmaya bağlıdır.
Kelime-i Tevhid’in bize verdiği mesajlar olarak zikrettiğimiz nitelikleri Allah (c.c) Kur’ân-ı Kerim’in bazı âyetlerinde şu şekilde beyan ediyor: Allah’tan başka ilâh olmadığına dair: “Eğer yerle gökte Allah’tan başka ilâh olsaydı, ikisi de bozulurdu. Arşın Rabbi olan Allah, onların vasıflandırdıklarından münezzehtir.”2556; “Allah çocuk edinmemiştir. O’nun yanında hiçbir ilâh yoktur. Olsaydı, her ilâh kendi yarattığı ile beraber gider ve birbirinden üstün olmaya çalışırlardı. Allah, onların vasıflandırdıklarından münezzehtir.”2557; “Allah, üçün üçüncüsüdür, diyenler kâfir olmuşlardır. Tek ilâhtan başka hiç bir ilâh yoktur. Eğer vazgeçmezlerse, aralarındaki kâfirler acı bir azaba çarptırılacaklardır.” 2558
Lâ İlâhe İllâllah, bir mü’minin hareket noktasıdır; hayat nizamıdır; Allah’tan başka ilâhlık iddiâsında bulunanları veya ilâhlaştırılmış yaratıkları reddetmektir; Allah’tan başka hüküm koyanları, koyulmuş hükümleri ve bu hükümlere uyanları reddetmektir. “Lâ İlâhe İllâllah, Muhammedun Rasûlullah” cümlesinde ortaya çıkan ifâde, İslâm ümmetinin bütün ayrıntılarıyla birlikte hayatının üzerine oturduğu temel kaide ve nizâmı teşkil eder. İslâm toplumunun özelliğini belirleyen en büyük ayırıcı işaret şudur: İslâm toplumu her şeyden önce ve her konuda yalnız Allah’a kulluk esasına dayanır. Ve bu kulluğun şekli, keyfiyeti “Lâ İlâhe İllâllah, Muhammedun Rasûlullah” cümlesinde ortaya çıkar. Ayrıca bu kulluk; ibâdet şekillerinde ortaya çıktığı gibi, itikadî tasavvurda, hukukî ve nizamla ilgili konularda da kendisini gösterir.
İslâm’ın ve İslâm toplumunun üzerine oturduğu kural “Lâ İlâhe İllallah, Muhammedun Rasûlullah”tır. İslâm toplumu, ancak bir insan topluluğunun bütün mânâsıyla yalnız başına Allah’a kul olduğunu, Allah’tan başka hiç bir kimseye kullukla bağlanmadığını ilân ederek belirtmesi ile ayakta durabilir. Bu topluluk, düşünce ve inançlarda Allah’tan başkasına boyun eğmediği gibi, ibâdet ve hareketlerinde de Allah’tan başkasına kul olmamalıdır; prensip ve sistemlerde de Allah’tan başkasının kulluğunu kabul etmemelidir; sonra da fiilen hayatî nizamlarının hepsini bu hâlisâne kulluk esasına dayandırmalıdır. Bu ümmet vicdanını İslâm karşıtı inanç artıklarından ve pisliklerinden temizlemeli ve hareketlerini Allah’tan başkalarına ibâdet etme felâketinden arıtmalı, hayatî prensiplerine Allah’tan başka kimseleri karıştırmaktan uzak bulundurmalıdır. İşte bu andan itibaren “Lâ İlâhe İllâllah”ın ihtivâ ettiği mânâ, bütün şirk unsurlarından arınmış olarak ortaya çıkacaktır.
Sadece “Lâ İlâhe İllâllah” cümlesini tekrarlamak, yeterli değildir. Bunu söylemekle birlikte, onun taşıdığı mânâyı ve hakikati ifâde ederek hayatın her şûbesinde tatbik etmek gerekir. “Lâ İlâhe İllâllah”ı sadece dil ile ikrar edip, pratikte onun gerektirdiğiyle hükmetmeyenler, Allah’tan başka ilâh edinenler, O’nu yeryüzünün egemenliğinden, toplumsal, ekonomik ve hukukî alanlardan uzaklaştırarak sadece göklerin ve gaybın Rabbi kılmak isteyenler, apaçık
2556] 21/Enbiyâ, 22
2557] 23/Mü’minûn, 91
2558] 5/Mâide, 73
- 684 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dalâlettedirler/sapıktırlar ve kıldıkları namaz, tuttukları oruç ve diğer ibâdetler, gerçekten kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. Nitekim Allah Teâlâ bu konuda Kur’ân-ı Kerim’de: “O, gökte de, yerde de ilâh olandır.”2559; “Egemenlik yalnız Allah’a mahsustur. O, sırf kendisine kul olmayı emretti. Dosdoğru din ancak budur.”2560; “Onlar hâlâ o Câhiliyye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Yakînen bilen bir toplum için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?”2561 buyurmakta ve mü’minlere “Lâ İlâhe İllâllah”ın taşıdığı anlam ve gerçeği en açık bir şekilde göstermektedir.
Lillâh, li-rızâillâh: Allah için, Allah’a mahsus, Allah rızâsı için demektir. Rızâen lillâh veya li-rızâillâh; Allah rızâsı için anlamına gelir. (Geniş bilgi için Bk. Rızâen lillâh)
Maâzallah: Her türlü kötülüklerden Cenâb-ı Allah’a sığınmayı ifâde etmek için kullanılan bir terkiptir. “Me’âz”. kelimesi mimli masdardır. Bu kelime; (eûzü) fiili semâ’en hazfedilmiş ve mef’ûlüne (Allah’a) muzâf olmuştur. Te’kid ifade etmek için fiilinin yerine geçen mef’ûlü mutlaktır.Yani, E’ûzü billâhi me’âzen demektir. Herhangi kötü bir iş ve belâdan, üzüntüden mutlaka Allah’a sığınırım, Allah korusun, anlamına gelir.
Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Yusuf’un “maâzallah” diyerek fuhşa ve kötülüklerden Allah’a sığındığını beyan eder.2562 “Maâzallah” denildiği gibi daha çok (eûzü billâhi) veya “este’îzü billâh” denilir.
Müste’ız (Allah’a sığınan), sığınırken, tek başına dinî ve dünyevî faydaları celbetmeye muktedir olamayacağını, gerek şeytandan, gerekse nefisten gelecek fitne ve zararları gideremeyeceğini anlamalı, her hayrın Allah’ın kudret elinde bulunduğunu, bütün zararları gidermeye O’nun gücünün yeteceğini ve O’nun yegâne müessir olduğunu kalbiyle bilmeli veya sonra lisanıyla “Maâzallah” veya “eûzü billâh” diyerek bütün üzüntü ve belâlardan, şerlerden (el-müsteâzü minh’ten), Allah’a sığınmalıdır. İyi ve hayırlı işlerde Allah’ın yardımını istemelidir. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Eğer şeytandan bir vesvese ve fesat ârız olursa (bunu def etmek için) Allah’a sığın. Çünkü O Allah en iyi işiten ve çok iyi bilendir. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar şeytan tarafından bir tâife (fitne ve fesada) uğrayınca Allah’ı zikrederler ve hemen gerçeği görürler. Şeytanın kardeşleri onları azgınlığa çekerler ve bundan hiç geri durmazlar.”2563 Bu âyetlerde Allah Teâlâ dil ile Allah’a sığınıldığında bunu işittiği gibi, kalbinizle de düşünerek Allah’a sığınmanızı bilir, diyerek şuurlu olarak “esteîzu billâh” dememizi ve kendisine bağlanmamızı tenbih ediyor.
Peygamberlerin hepsi, câhillik, kötülük ve belâlardan Allah’a sığınmışlar ve bunu ümmetlerine öğretmişlerdir. Allah Teâlâ, ümmetine öğretmesi için Hz. Peygamber (s.a.s.)’e şöyle buyuruyor: “...Ve de ki, Rabbim, şeytanın dürtüştürmelerinden (fit ve fitnelerinden) Sana sığınırım. Rabbim onların yanımda
2559] 43/Zuhruf, 84
2560] 12/Yusuf, 40
2561] 5/Mâide, 50
2562] 12/Yûsuf, 23, 79
2563] 7/Arâf, 200-202
ALLAH (C. C.)
- 685 -
bulunmalarından sana sığınırım.”2564 Felak sûresinde bütün yarattığı şeylerin şerrinden Allah’a sığınmak emredildiği gibi, Nâs sûresinde de insanların kalplerine daima vesvese veren insan ve cinden olan sinsi şeytanların şerlerinden, her şeyin mâliki ve insanların Rabbi Allah’a sığınmak emredilmiştir. Peygamberimiz (s.a.s.), her şeyin şerrinden, fakirlikten, borçlardan, görünür ve görünmez kaza ve belâlardan düşmanların şerlerinden, zulmetmek, zulmolunmak, nifak ve şikak gibi her türlü kötü ahlâktan, hülâsa, gadabından rızâsına, ukubetinden afv ve âtıfetine eûzu billâh diyerek sığınmayı ümmetine öğretmiştir. 2565
Peygamberimiz’in yakınlarında, birbirleriyle sövüşüp döğüşen iki kişiden birinin şiddet ve gadabından yüzü kızarmış ve şah damarı şişmişti. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.), “Ben bir kelime bilirim ki, eğer şu kişi o kelimeyi söylese, kendisinde bulunan gazap hali mutlaka gider. Evet o kişi, ‘eûzü billâhi mine’ş- şeytâni’r-racîm’ dese kendisinde bulunan bu hal gider” buyurdu. 2566
“Kur’an okuyacağın vakit kovulmuş olan şeytandan Allah’a sığın.” 2567 âyetinin gereği olarak okumaya başlarken eûzu çekerek cin ve insan şeytanlarının şerlerinden Allah’a sığınmak gerekir. Bu ise, ucub, kibir gibi mânevî hastalıklardan Allah’ın korumasını şuurlu olarak samimiyetle istemektir. O halde Allah’a sığınmak kalbin fiilidir. Bu sebeple âlimlerin çoğu lafzen eûzu çekmek vâcip değil, sünnettir, demişlerdir.
Atâ bin Ebi Rabah (v.114/732) gibi bazı âlimler, “ister namaz içinde olsun, ister dışında; Kur’an okurken eûzu çekmek vâciptir” demişlerdir. Hanefîlere göre namazın ilk rekâtında Fâtiha’dan önce eûzü besmele çekmek sünnettir. İmama uyan çekmez. Mesbuk geçirdiği rekâtları kaza etmeye başladığında çeker. Şâfiîlere göre namazın her rekâtında sünnettir, besmele çekmek farzdır. Mâlikîlere göre ise nâfile namazlarda câiz ise de, farz namazlarda mekruhtur.2568 (Bk. El-ıyâzu billâh maddesi)
Mâlikü’l-Mülk: Bk. “El-Mülkü lillâh”
Mâşâallah: “Allah’ın istediği olur” mânâsındadır. “Allah nazardan saklasın” karşılığı olarak kullanılır. Hayret ve memnunluk uyandıran haller karşısında da söylenir.
Mâşâallah, Arapça bir dilek ifadesidir. Üç kelimeden meydana gelmiştir. Bunlar, ism-i mevsul olan “mâ”; Türkçe’de dilemek mânâsına gelen “şâe” ve bu fiilin fâili (öznesi) olan Lâfza-i Celâl yani “Allah” lâfzıdır. “Mâ-şâe-Allah” Kavramının dilimizdeki karşılığı ise, “Allah’ın dilediği şey veya Allah’ın dilemesi” demektir. Dilimizde bu kavramın başka bir biçimi de kullanılmaktadır. Bu da Allah dilerse mânâsına gelen “inşâallah” kavramıdır ki “mâşâallah” lâfzından mânâ yönüyle farklılık arzeder.
“Maşâallah”, daha ziyâde, “Allah’ın istediği gibi, Allah nazardan saklasın, ne güzel!” gibi mânâlara gelmektedir. Bununla birlikte, mâşâallah, hayret ve
2564] 23/Mü’minûn, 97-98
2565] Mansur Ali Nasıf, et-Tac, V, 123-139
2566] Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Mansur Ali Nâsıf, et-Tac, V, 52
2567] 16/Nahl, 98
2568] Muhiddin Bağçeci, Şamil İslâm Ans
- 686 -
KUR’AN KAVRAMLARI
memnunluk da ifâde etmektedir. Mâşâallah lâfzı, Kur’ân-ı Kerim’de dört âyette geçmektedir:
“...Allah onlara şöyle dedi: ‘Öyle ise, ateş, yerinizdir. Allah’ın dilediği zamanlardan başka (illâ mâ şâellah) hepiniz ebedî olarak oradasınız...” 2569
“De ki: ‘Ben Allah’ın dilediğinden başka (illâ mâ şâellah), kendi kendime bir menfaati kazanmaya da, bir zararı def etmeye de sahip değilim...” 2570
“Kendi bağına girdiğin zaman: ‘Bu Allah’tandır, benim kuvvetim değil, Allah’ın kuvveti ile (mâşâellah, lâ kuvvete illâ billâh) olmuştur’ deseydin ya!” 2571
“Bundan böyle sana (Kur’ân) okutacağız da unutmayacaksın. Ancak Allah’ın dilediği müstesnâ ((illâ mâ şâellah). Çünkü O, âşikârı da, gizliyi de bilir.” 2572
Ma’rifetullah: Allah’ı bilme, tanıma, O’nu bütün sıfatlarıyla öğrenme, hakkında bilgi sahibi olma demektir. (Geniş bilgi için bk. “Ma’rifetullah; Allah’ı Tanımak” Başlığı.
Nebiyyullah: Allah’ın Peygamberi demektir. Nebî; Haberci anlamına gelir. Allah’ın kendisine bildirdiği hakikatleri insanlara anlatarak onları Hak dine çağıran kimse, yani peygamber anlamına gelir. Nebî ve Rasûl kelimeleri birbiriyle eşanlamlı kelimelrdir. Kur’an’da Hz. Muhammed (s.a.s.)’e hem nebî, , hem rasûl olarak hitap ediliyor. “Muhammed, sizin erkeklerinizden birinin babası değildir, fakat Allah’ın rasûlü ve nebîlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi bilendir.”2573; “(Bunları) Müjdeleyici ve uyarıcı Rasûller/elçiler olarak gönderdik ki, peygamberler geldikten sonra insanların Allah’a karşı bahaneleri kalmasın.” 2574
Neûzü billâh: “Allah’a sığınırız” anlamına gelir. Kötü bir haber, bir felâket veya kötülük karşısında kullanılır. “Eğer şeytandan kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.”2575 (Geniş bilgi için Bk. El-Iyâzu billâh)
Rabbi’l-Âlemîn: “Alemlerin Rabbi” demektir. Allah, bütün âlemlerin tek Rabbi, yaratıcısı, yöneticisi ve besleyicisidir. Kâinatta birbirinden farklı pek çok âlem vardır ve insanın bunların hepsinin adını, sayısını ve özelliklerini bilmesi imkânsızdır. Zira kâinatta yaratılan canlı ve cansız, sayısız âlem, kendi içinde de farklı âlemlere ayrılır. Tek bir balık türünün kendisine benzer binlerce türü, tek bir meyvenin kendisine benzeyen yüzlerce çeşidi vardır. Hayvanların, bitkilerin, eşyaların milyarlarca, rüzgârların ve bulutların onlarca çeşidi vardır. Allah birbirine hiç benzemeyen, farklı ırklara, tenlere, dillere ve kültürlere sahip olan milyarlarca insan yaratmıştır. Bunların yanında Allah gözle görülemeyen atomların dünyasını, bedenimizin her milimetresini oluşturan görkemli sistemlerle donatılmış hücreleri ve yine insan gözüyle görülemeyen yüzlerce canlıyı yaratmıştır. Denizin binlerce metre altında yaşayan kimsenin görmediği bir mercan kolonisinin
2569] 6/En’âm, 128
2570] 7/A’râf, 188
2571] 18/Kehf, 39
2572] 87/A’lâ, 6-7; Ömer Dumlu, Şamil İslâm Ans.
2573] 33/Ahzâb, 40
2574] 4/Nisâ, 165
2575] 41/Fussılet, 36; 7/A’râf, 200
ALLAH (C. C.)
- 687 -
de Rabbi Allah’tır. Allah mikroorganizmaların oluşturduğu mikroâlemden, uzaydaki gökcisimlerinin oluşturduğu makroâleme kadar sayamayacağımız miktarda çok âlemi biz uyurken, uyanıkken ya da bir işle uğraşırken sürekli kontrol eder, hepsini yönetir, hepsini besler ve yaşamlarını devam ettirmelerine izin verir. Allah tüm âlemlerin Rabbi olduğunu insanlara şöyle duyurmuştur: “Allah, yeryüzünü sizin için bir karar, gökyüzünü bir bina kıldı; sizi sûretlendirdi, sûretinizi de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size güzel/temiz şeylerden rızık verdi. İşte sizin Rabbiniz Allah budur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir. O, Hayy (diri) olandır. O’ndan başka ilâh yoktur; öyleyse dini yalnızca kendisine hâlis kılanlar olarak O’na duâ edin. Âlemlerin Rabbine hamdolsun.” 2576
İnsan yalnız okyanusun içindeki hayatı ve burada yaşayan canlıların bakımlarını, yiyeceklerini, kendi içlerinde yaşadıkları ortak yaşamı, üremelerini ve soylarının devamı için korunan hassas dengeyi düşündüğünde, tek bir âlemi dahi yaratmanın ve yönetmenin ancak Allah tarafından yapılabileceğini ve bunun için sonsuz bir güç gerektiğini görür.
Kuşkusuz Allah yalnızca kâinatın içinde yer alan sayısız âlemin değil, bütün bunların dışında apayrı bir zamanda ve mekânda yaşayan cinlerin ve meleklerin de Rabbidir. Bu varlıkların da hepsini O yaratmış ve hepsine boyun eğdirmiştir. Allah’ın yarattığı âlemler insan aklının ve hayal gücünün çok ötesindedir. Hepsi O’nun yaratıcılığının, sanatının ve sonsuz gücünün eseridir. Allah’ın bu yüceliği ve büyüklüğü karşısında insana düşen ise, Hz. İbrâhim gibi kendisine ‘Teslim ol’ çağrısında bulunan Rabbine, “...Âlemlerin Rabbine teslim oldum.”2577 cevabıyla icâbet etmektir. Ve tüm yaşantısını Kuran’da kendisine “De ki: ‘Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır, Allah içindir.”2578 âyetiyle emredildiği gibi, yalnızca O’nun için yaşamaktır.
Rahmetullahi aleyh: (Allah’ın rahmeti üzerine olsun demektir.) Her ölmüş müslüman için, özellikle âlimler için bu deyim kullanılmalıdır. Bunun yerine, duruma göre; “Allah rahmet etsin”, “rahmetli”,”merhum”gibi deyimler de kullanılabilir. Ama unutmamak gerekir ki, Allah’ın rahmeti kâfirler için istenilmez, onlara bu ifâdeler kullanılmaz. Gayr-ı müslim ölüler için müteveffâ (vefât etmiş olan) veya “toprağı bol olsun” denilebilir.
Rasûlullah: Allah’ın rasûlü, peygamberi demektir. Rasûl; Peygamber, elçi, haberci anlamlarına gelir. Allah tarafından kendisine vahiy gelen, Allah’ın emirlerini insanlara bildirmekle vazifeli insan demektir.
Rızâen lillâh: Rızâen lillâh veya li-rızâillâh; Allah rızâsı için anlamına gelir. Rızâen lillâh; Allah rızâsı için, Allah’ın rızâsını, hoşnutluğunu elde etmek niyetiyle demektir. Rızâ; Hoşnutluk, râzı olma, kendi isteği ile davranma, İlâhî kadere boyun eğme, Allah’ın emirlerinin dışında hiçbir şeyin gerçekleşemeyeceğine inanma demektir. Rızâ-yı İlâhî: İlâhî rızâ demektir. Allah’ın kulundan memnun olması için kullanılır. Mü’minler, her işlerinde Allah’ın rızâsını kazanmayı hedef tutarlar.
Rızâen lillâh; “Allah rızâsı için, başka bir karşılık beklemeksizin sırf Allah râzı
2576] 40/Mü’min, 64-65
2577] 2/Bakara, 131
2578] 6/En’âm, 162
- 688 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olsun diye, sevap için” anlamına gelir. İyiliklerin, ibâdetlerin, yardımların ikiyüzlülükten ve dünya ile ilgili çıkarlardan uzak olarak, sırf Allah için yapılmasını anlatır. Mü’minlerin niyetlerindeki, amellerindeki güzelliğin kaynağı budur. (Bk. Lillâh, li-rızâillâh)
Ru’yetullah: Kur’ân âyetlerinin ve Hz. Peygamber’den rivâyet edilen bir kısım hadislerin delâletiyle Yüce Allah’ın kıyâmet günü mü’minler tarafından görülmesi meselesi. Bu konuda İslâm ekolleri arasında farklı görüşler belirtilmiştir. Bazı bilginler ve ekoller rü’yetin mümkün olamayacağını ileri sürerek, Allah’ın görülmesi inancına İslâm dışı bir hüviyet kazandırırken, bazı fırkalar da mümkün olacağını kabul ve ileri sürmekle kalmayıp, bir ifrat ve tefrit örneği sergileyerek, Yüce Allah’a cisim isnad etme yolunu tutmuşlardır. Ehl-i Sünnet ekolü ise, geneldeki tutumunu devam ettirip, orta yolu takip ederek, Yüce Allah’ın âhirette mü’minler tarafından görülebileceğini, ancak bunun keyfiyetinin bilinemeyeceğini kabul etmiştir. (Geniş bilgi için bk. “Ru’yetullah; Allah’ın Görülmesi” başlığı.
Sallâllahu aleyhi ve sellem (s.a.s.): “Allah O’na (Hz. Muhammed’e) salât ve selâm kılsın” demektir. Salât, namaz anlamına da gelmekle birlikte; burada duâ ve Allah’tan rahmet anlamına gelir. Hz. Peygamber’e rahmet ve esenlik dilemek, O’na saygı göstermek demektir. Peygamber Efendimiz’e okunan salât ve selâm duâsıdır. Bu ifâdeye “salvele” denir. Besmele ve hamdele ile berâber hutbelere, kitapların başına yazılan yazılara ve benzeri işlere başlanırken okunması güzel bir âdet olan duâların üç esâsından birini oluşturur. “Sallâllahu aleyhi ve sellem” yerine, yine aynı anlamda bir salvele olan “Ve’ssalâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn” de denilir. Hz. Peygamber’e bu duâyı yapmaya “salevât” denilir. “Allah ve melekleri, Peygambere salât etmekte (Onun şerefini gözetmeye, şânını yüceltmeye özen göstermekte)dir. Ey iman edenler, siz de ona salât edin, içtenlikle selâm edin (ona esenlik dileyin).”2579 Allah tarafından Salât; rahmet ve kulunun şânını yüceltmesi anlamına gelir. Meleklerin salâtı da, yine Peygamberin şânını yüceltmek, ona istiğfâr edip bağış dilemeleri demektir. Mü’minlerin salâtı da, duâ anlamına gelir. Bu yaklaşım, klasik değerlendirmedir.
Peygamberimiz’e Salât u Selâm Getirmenin Gerçek Anlamı Nedir?
Kur’an’da “salât” kelimesi pek çok yerde geçmektedir ve bilindiği üzere değişik anlamlara da gelmektedir.
Nitekim “salât”; “hayır dua etmek, namaz kılmak, Allah’ı övmek, namaz kıldırmak, destek olmak, kutsamak, Allah’ın bir kimseyi iyilikle kuşatması, Allah’ın rahmet ve bereketi, bereketin sarıp kuşatması, istiğfar, şeref vb.” gibi pek çok anlamlara gelmektedir. 2580
Kur’ân-ı Kerim’de “salât”; “namaz, dua, istiğfar, Allah’ın rahmet ve bereketi” gibi anlamlarıyla kullanılmıştır. 2581
Şimdi burada kendi kendimize şu soruları sormamız uygun olacaktır:
Hz. Peygamber’e salât u selâm getirmeyi farz kılan Allah’ın 2582 gerçek muradı
2579] 33/Ahzâb, 56
2580] Bk. Râgıb, el-Müfredât, s. 421; el-Mu’cemu’l-Vasîd, I, 521
2581] Bk. 2/Bakara, 153, 157; 6/En’âm, 72, 92, 162; 8/Enfâl, 3, 35; 9/Tevbe, 84; 33/Ahzâb, 43, 56
2582] 33/Ahzâb, 56. ayetteki
ALLAH (C. C.)
- 689 -
neydi ve ne olmalıdır? Acaba burada “salât” kelimesine hangi anlamı vermemiz çok daha uygun düşecektir? Bu zamana kadar verilmiş anlamlar ve bu konuda yapılan uygulamalar yeterli olmuş mudur? Acaba Hz. Peygamber’e getirilecek “salât” ile kastedilen ne olabilir ve ne olmalıdır?
Bu soruların cevapları üzerinde düşünüldüğünde ve ciddi bir analiz yapılmaya çalışıldığında kısaca şunları ifade etmemiz mümkündür.
Kanaatimizce; Kur’an’da2583 belirtildiği üzere Rabbin ve meleklerin nebî’ye “salât”ı, Hz. Peygamber’e her yönden yardım ederek “desteklemiş” olmalarıdır.
Aynı şekilde inananların da “salât”a teşvik edilmesiyle verilmek istenen mesajı şu şekilde anlayabiliriz: Hz. Peygamber’e gerçek anlamda destek verilmesi, onun ilkelerinin hayata geçirilmesi noktasında üstün bir çaba gösterilmesi ve onun rehberliğine tam anlamıyla teslim olunması gerektiği şeklinde anlamamız kanaatimizce daha isabetli olacaktır...
Biz; “Salât” kelimesinin sadece bir anlamının ele alınıp zoraki yorumlar yapmak yerine, farklı anlamlarından yola çıkılarak Kur’an’ın esas vermek istediği mesajın dikkate alınmasının daha doğru olacağına inanıyoruz.
Özetle; bu ayet-i kerimede “salât”a, “destek olmak” manası verildiğinde bu zamana kadar ortaya çıkan bir takım sıkıntılar giderilmekte, Kur’an’ın muradı daha net anlaşılmakta ve aslında Müslümanlar çok ciddi bir sorumluluğa davet edilmektedir.
“Yanında ben anıldığım halde bana “salât u selâm” getirmeyen cimridir” hadisiyle peygamberimiz neyi kastetmiştir acaba?
Öte yandan �������������������������������������������������������������“salât-u selâmın öneminden bahseden hadisleri nasıl anlamalı-“anlamalıyız?” diye sorulacak olursa bu konuda da şunları söyleyebiliriz.
Kanaatimizce; “peygambere gerçek anlamda destek olma konusunda gereken hassasiyeti taşımayan ve dini ve ahlaki sorumluklarının farkına varamayan kimse, İslam’ın özünü kavramak noktasında tembel davranmış ve âdeta cimriliği tercih etmiştir” gibi bir düşüncenin akıllarımıza gelmesi mümkündür.
“Bana en çok “salât” getiren kıyamet günü bana en yakın olacaktır” diyen peygamberimiz bununla neyi ifade etmek istemiş olabilir? Eğer bunun üzerinde düşünürsek şunları söyleyebiliriz.
“Hayatının her anında Hz. Peygamber’in ilkelerine uygun bir yaşamı seçen, O’nun getirdiği öğretiyi bütün kalbiyle destekleyen, O’nu bütün dünyaya en güzel şekilde tanıtan, O’nun sünnetini kendisine rehber edinen, O’nun önderliğine tam anlamıyla teslim olan, O’na her zaman destek olma sorumluluğunu içinde taşıyan ve öyle hareket eden kimse, kıyamet günü Hz. Peygamber’e en yakın olacaktır.”
“Allah ve melekleri, Peygamber’e çok salât ederler. Ey Mü’minler! Siz de ona salât edin ve tam teslimiyetle selâm verin.”2584 şeklinde tercüme edilen ayet ile bize verilmek istenen mesaj nedir acaba? Bu ayeti nasıl anlamalıyız? Bu doğru bir tercü2583]
33/Ahzâb, 56
2584] 33/Ahzab, 56
- 690 -
KUR’AN KAVRAMLARI
me midir?
Kanaatimizce; “Allah ve melekleri, Peygamber’e destek oluyorlar. O halde siz ey imana ermiş olanlar! Siz de O’na maddî ve manevî destek olun ve onun rehberliğine tam bir teslimiyetle bağlanın” şeklinde anlamak en doğru yorum olsa gerektir.
Bütün bu zorunluluklar ve veriler ışığında “Peygamber’e salât etme”nin en muhtemel karşılığı, “Allah ve melekleri onu destekliyorlar, siz de onu destekleyip onun (örnekliğine) tam bir bağlılıkla bağlanın/teslim olun” olur. Bu ikinci anlam (destek: yardım çağrısı) dua, anlamlarının ortak noktasıdır ve bizce çok daha isabetlidir. Bu sadece mefhumun değil, mantukun da desteklediği bir anlamdır.”
Burada “salât”ın karşılığı olarak “dua” sözcüğünü yerleştirmekle kavramlaşmış bir terim olan “salât”ı, yine kavramlaşmış başka bir terim “dua” ile açıklamak, bilinmeyeni bilinmeyenle açıklamak gibi olacağından, ilk elde “salât”ın karşılığı olan “dua”nın doğru anlamının “destek” olduğu vurgulanmalıdır. Çünkü “Allah’ın Peygamber’e duası” burada “terahhum” anlamı taşımaz. Peygamber’den kaynaklanan bir kusur ve günahın söz konusu olmadığı bu bağlamda, “bağış ve af” değil, ancak destek söz konusudur.
Gariptir ki, Türkçe birçok mealde, sanki ayet “yusallûne” şeklinde fiil formunda değil de “yakraûne’s-salâte” şeklinde isim olarak gelmiş gibi, “Peygamber’e salât u selâm okuyun” şeklinde çevrilmiştir. Bu, ayetin aslî anlamının sonradan çıkan tartışma ve haberlerin otoritesi altında ezildiği anlamına alınabilir. Bu “dua”nın Hz. Peygamber’in diliyle eyleme dökülmüş biçimi, tahiyyatta okunan “destek duası” (salevat) şeklindeki formülasyondur.
Hz. Peygamber’e yapılan dualar (salevat) da ona manevi bir destektir ve bu cümleden sayılır. Fakat destek emri sadece dil desteğine indirgenemez; bu ayette de emredildiği gibi “fiilî” destek olmak durumundadır. Ona yapılacak fiilî destek onunla aynı zamanda yaşayanlar için zaten bellidir. Bizim gibi onunla aynı zamanı paylaşmayanlar için ise, onun misyonunu desteklemek ve örnekliğini yaşatmak anlamına gelir. Onun getirdiği vahye ve o vahyi hayata koyuş tarzına verilecek her destek, ona yapılmış gerçek bir “salât” ve “selâm” olacaktır. 2585
Rasulullah’ı model olarak algıladığımız ve konumunu Kur’an’dan öğrendiğimiz zaman o’na salât getirmeyi de doğru kavramış oluruz. Rasulullah’a salât getirmek, onun davasına yardım etmekti. Peygamber’in âlemlere, tüm insanlığa rahmet olması o’nun hayatın içinde örnek olup toplumu ıslah etme görevine tekabül etmektedir. O, vahyi hayatında şekillendirmiş bir önderdir. Bugün bizler eğer toplumumuza, ailemize, çocuklarımıza, çevremize ve insanlığa rahmet olamıyorsak o’na hakkıyla salât getirmiş sayılır mıyız?
Hz. Peygamber’in misyonunu hayatın içinde yaşamanın adı salâttır. Salât’a böyle bakmak gerekmektedir. Ve bugün o’nun misyonu, o’nun yolundan gitmek, o’nu sahiplenmek; hangi çağda olursa olsun o’na sahabe olma çabasında olmak, o’na arkadaş/destekçi olmak o’na salât getirmek demektir. Salât; o’nun misyonunu aramızda yaşatmaktır. 2586
2585] M. İslamoğlu
2586] M. Akbal
ALLAH (C. C.)
- 691 -
Salevât, bir bağlılık açıklamasıdır. Dinin kaynağı olarak görülen risâletin korunması, üzerine toz kondurulmaması için özel bir formüldür. Bununla mü’minler dinin kaynaklarına bağlılıklarını her defasında yenilemiş olurlar. Zira risâlet ve rasul merkezî konumdadır. Biz dini onun açıklamasıyla, beyanıyla öğrendik. Onun doğru söylediğine inandığımız için dini kabullendik. Dolayısıyla ona olan en küçük bir güvensizlik, getirdiklerine de güvenmemeye yol açacağından bu durumun zedelenmemesi şarttır. O halde, İslâm’a giriş, risâlete iman ile başlamaktadır. Zira ortada görünen ne Allah ve ne de melekleri vardır. Sadece o konuşmaktadır. Söylediklerine inanan, müslüman olmakta, inanmayan kâfir olmaktadır. Âhiret günü hesaplaşmanın mihenk taşı da rasuller olacaktır. Rasûle tâbi olan kurtulacak, olmayan cehennemi boylayacaktır.
Mü’minler Rasûl’ün önüne kimseyi geçirmemelidirler.2587 Zira her gün defalarca ismini anarak ona olan bağlılık izhar edilmektedir. Biz bu kadar ona yakınlaşmışken araya başkalarını sokarak nasıl ondan uzaklaşabiliriz. İslâmî önderler ve liderler bu salevâtın ölçüsüyle daima kontrol edilmeli, yüzleştirilmeli, onunla sağlaması yapılmalıdır. Bütün İslâmî önderler onun çizgisinde/hattında olmak zorundadırlar. Onun hattının üzerinde başka bir hat/usûl olamaz. Mekke ve Medine’de gerçekleşen ve başında bir Nebî’nin bulunduğu nur inkılâbına bağlılık esastır. Salevât bunu ifade eder. Her söylenişinde bu inkılâba ve onun nebî/rasûl olan önderine/rehberine bağlılık andı içilmiş olur. Yeryüzünün her yanındaki mü’minler bu andla neyi örnek aldıklarını ifade etmiş olurlar. 2588
Sebîlullah: Allah yolu demektir. Başına getirilen “fî” edatı ile “Allah yolunda” anlamında, kendisine zekât verilmesi câiz olan bir sınıfı ifade eder. Bununla Allah yolunda cihad edenler kastedilir. Kur’ân-ı Kerîm’de, zekât verilecek sekiz sınıf bildirilirken; “Zekâtlar ancak fakirlerin, miskinlerin..., Allah yolunda cihad edenlerin ve yolcuların hakkıdır.”2589 buyrulur. Allah için savaşa hazırlanmak veya savaşta olanlara silâh temin etmek, bunları donatmak ve ihtiyaçlarını karşılamak için de zekât verilir.
Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf’a göre, zekât ancak mücâhidlerin yoksul olanlarına verilir. İmam Şâfiî ve İmam Mâlik’e göre ise bu konuda mücâhidler arasında zengin-yoksul ayırımı yapılmaz. Hanbelîlere ve bazı Hanefîlere göre hac da “Allah yolunda” olmak demektir. Bu yüzden haccetmek isteyen kimselere zekât verilebilir. Çünkü, İbn Abbas (r.anhümâ)’dan rivâyet edildiğine göre; “Bir kimse devesini Allah yoluna vakfetmiş, karısı ise haccetmek istemişti. Hz. Peygamber, kadına; “O deveye binerek haccet, çünkü hac da “fî sebîlillah (Allah yolunda)” sayılır” buyurmuştur.”2590 Ancak nâfilelerde genişlik bulunduğu için nâfile hac için zekât verilemez.
Diğer yandan büyük Hanefî hukukçusu el-Kâsânî (ö. 587/1191), el-Bedâyi’ adlı eserinde “fî sebîlillâh (Allah yolunda)” sınıfını “Allah’a yaklaştıran bütün işler” olarak tefsir etmiştir. Bu yüzden Allah’a itaat ve hayır yolunda bulunan
2587] 49/Hucurât, 1
2588] İhsan Eliaçık, İslâm ve Sosyal Değişim, s. 42-47
2589] 9/Tevbe, 60
2590] Ebû Dâvud, Menâsik, 79; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, II, 874
- 692 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kimseler, ihtiyaç sahibi ise bu sınıfa girer.2591 İmam Mâlik şöyle demiştir: Allah’a giden yollar çoktur. Fakat burada “Allah yolu”ndan cihad anlamının kastedilmiş bulunduğunda ihtilâf edildiğini bilmiyorum. 2592
Sıbğatullah: Allah’ın boyası demektir. O’nun boyası ile boyanma mânâsına gelen bu tamlama, İslâmî ıstılahta bir deyim haline gelmiştir. Her yönüyle müslüman olan, İslâm’ın emir ve yasaklarından sakınan, kısaca Kur’an hükümlerini hayatına hâkim kılan bir insan Allah’ın boyası ile boyanmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de bu tür insanlar övülmekte ve şöyle buyurulmaktadır: “Allah’ın boyası (ile boyanın). Allah’ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir! Biz ancak O’na kulluk ederiz.” 2593
Âyet-i kerimede tanımlanan Allah’ın boyası ile boyanmak, müslüman olduğunu iddiâ eden bütün insanların görevidir. Rasûlullah’ın Kur’an ahlâkıyla ahlâklandığı gibi, müslümanlar da, kendi iç dünyalarını, aile hayatını, toplum hayatını, kısaca bütün her yönlerini Kur’an ilkelerine göre şekillendirir, hayatlarını Kur’an’a uydururlarsa o zaman âyette tanımlanan mü’minler sınıfına dâhil olurlar. Zira Allah’ın boyası ile boyanmak “ancak O’na kulluk etmekle” mümkün olur. Yalnız Allah’a kulluk gerçekleşmediği sürece, Allah’ın boyası değil; kişilerin üzerinde başka ilâhların, başka güçlerin boyası vardır. Bir insan “müslümanım” dediği halde; onun giyimi, konuşması, yeme içmesi, başkalarıyla olan ilişkileri; dünyaya, hayata, ölüme, ölüm sonrası hayata bakışı kâfirlerinkinden farklı değilse, onun müslüman olduğu nereden anlaşılabilecektir? “Allah’ın boyasıyla boyandım” diyenin, dışarıdan bakıldığı anda müslüman olduğu anlaşılmalıdır. O kişi, her şeyiyle diğer insanlardan farklı bir müslüman olduğunu hissettirmelidir. Kişilerin şahsında geçerli olan bu kural, aile hayatında da kendini göstermesi gerekir. Karı-koca ilişkileri, anne-çocuk, baba-çocuk ve hatta akrabalar arası ilişkiler hangi dünya görüşüne, hangi kurallara göre yürütülüyor? O ailenin yaşantısı İslâm kurallarına göre mi, yoksa televizyon kültürüyle mi şekilleniyor? Evlenme, boşanma, miras hükümleri hangi hukuk kurallarına göre yürütülüyor? İslâm’ın mı, yoksa beşerî düşünce sistemlerinin günübirlik değişen medenî hukukuna göre mi? Bu aile yalnız ve yalnız Allah’a mı itaat ve ibâdet ediyor; yoksa başka güçlerin etkisinde mi yaşıyor?
Yine, insanların topluca yaşadıkları köyler, kasabalar, şehirler, ülkeler... Buralarda hangi kanunlar yürürlüktedir? Çarşı-pazar, okullar, hastahâneler, mahkemeler; ekonomi, siyaset, hukuk hangi kurallara göre işliyor? Allah’ın kitabı bu alanlarda söz sahibi mi? Ülkeyi idare eden meclisler, kendilerini kime karşı sorumlu sayıyorlar? Kendilerinin üzerinde bir Allah’ı kabul ediyorlar mı, etmiyorlar mı? Kiminle dostluk kuruluyor, düşmanlıklar kime karşı yürütülüyor? İşte bütün bu sorulara karşı verilecek cevap o toplumun hangi boya ile boyandığını, hangi rengi aldığını gösterir. Dilleriyle müslüman olduklarını söyleyenler, kendi hayatlarında, aile içerisinde, yaşadıkları toplumda İslâm’ın kurallarını yürürlüğe koymamışlarsa, henüz o kişi ve o toplum Allah’ın boyasıyla boyanamamış, gerçek müslüman olamamıştır. Kendi kalbini bu boya ile boyayan bir insanın bundan sonraki görevi; dış görünüşünü, tavırlarını da bu boya ile boyamaya çalışmak; sonra da içinde yaşadığı topluma yönelmektir. İnsan tek başına İslâm’ı
2591] el-Kâsanî, el-Bedâyi’, Beyrut 1394/1974, II, 45
2592] ez-Zühaylî, a.g.e., II, 876; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm İlmihali, İstanbul 1991, s. 544). (Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi
2593] 2/Bakara, 138
ALLAH (C. C.)
- 693 -
yaşayamaz; İslâm, toplum dinidir. İnsanın içinde bulunduğu toplum İslâm’a bağlı değilse, müslüman fert veya aile kendi dinlerini yaşamakta zorluk çekerler, hatta bunu başaramazlar. Onun için toplumun rengini kendi rengine uydurmak, Allah’ın dinini toplum içerisinde hâkim kılmak, müslümanın temel görevi, hatta müslüman kalabilmesinin vazgeçilmez şartıdır. Müslüman ıssız adaya çekilemeyeceğine göre; önce yaşayacağı çevreyi kendi inancı doğrultusunda şekillendirmekle yükümlüdür; yoksa inandığı gibi yaşayamaz. Allah’ın boyası ile yaşayabilmek için bulunduğu ortamı da o boya ile boyamak gerekir. 2594
Sıfat-ı İlâhiyye: (es-sıfatül-İlâhiyye); “Allah Teâlâ’nın sıfatları” veya “İlâhî sıfatlar” demektir. Allah Teâlâ, kemal sıfatların hepsiyle muttasıf olup, bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve berîdir. Mümkin olan şeyleri yaratıp yaratmamak, Yüce Allah hakkında câizdir. Mümkinattan dilediğini yaratır, dilediğini de yaratmaz. Hadd-i zâtında Yüce Allah’ın kemal sıfatları sonsuzdur. Fakat öğrenip bilmemiz için İslâm âlimleri bunları başlıca 5 kısımda toplamışlardır:
1- Sıfat-ı Nefsiyye (Vücûd),
2- Sıfat-ı Selbiyye (Tenzîhât),
3- Sıfat-ı Sübûtiyye (Sıfat-ı Meânî),
4- Esmâü’l-Hüsnâ’nın delâlet ettiği mânâlar ve sıfatlar,
5- Sıfat-ı Haberiyye.
1- Vücûd: Cenâb-ı Allah’ın hakkıyyetini ve varlığını gerektiren ve vücûd ile muttasıf olduğunu belirten bir sıfattır. Bazı Kelâm âlimleri Yüce Allah’ın vücûduna “sıfat-ı nefsiyye” demişlerdir. Ebûl-Hasenil-Eş’ari ve Ebûl-Hüseyin el-Basrî gibi bazı kelâmcılar da Yüce Allah’ın vücûdunu, zâtının aynı kabul ettikleri için sıfat saymamışlardır. Cenâb-ı Hak’ın vücûdu, bütün sıfatlarının aslı ve merciidir. Vücûdun zıddı olan Âdem (yokluk), onun hakkında muhaldir.
2- Sıfat-ı Selbiyye (Tenzîhât): Bunlar Cenâb-ı Allah’tan her türlü noksanlığı nefy eden ve mahlûkata benzerliğini kaldıran sıfatlardır. Bu sıfatların, müslümanların bilmesi lazım gelen asılları beş tanedir.
a) Kıdem: Allah Teâlâ’nın varlığın ezelî olması, başlangıcı olmaması ve varlığına yokluğun sebkat etmemesidir. O’nun hakkında kıdem ve ezeliyyet vacib; bunun zıddı olan hudüs, muhaldir.
b) Beka : Allah Teâlâ’nın varlığının ebedî ve devamlı olması ve sonu olmaması demektir. Kıdem ve Beka, Vâcib li-Zâtihi ve Vâcibül-Vücûd olan Allah Teâlâ’nın zorunlu özelliklerindendir. Fena ve yokluk, Allah Teâlâ hakkında muhaldir. Kıdem ve Beka’ya “sermediyyet”de denilir.
c) Vahdâniyyet: Allah Teâlâ’nın zat, sıfat ve fiillerinde bir ve tek olması, O’nun şeriki ve ortağı olmaması demektir. Yani, Yüce Allah, zat ve sıfatlarında tektir. Yegâne hâlik (yaratıcı) ve hakiki müessir O’dur. Yegâne ibâdete layık olan O’dur. O’ndan başka mabud, ibâdete layık başka bir zat ve nesne yoktur. Bunlardan birini kabul etmeyen, asla mü’min ve muvahhid olamaz.
d) Muhâlefetün li’l-havadis: Allah Teâlâ’nın zat ve sıfatlarında hiç bir şey ve
2594] Fedakâr Kızmaz, Şamil İslâm Ansiklopedisi
- 694 -
KUR’AN KAVRAMLARI
varlığa benzememesidir. Başka şeyler mümkin, varlıklarında muhtaç, hâdis ve fânîdirler. Cenâb-ı Hakk ise, Vacib li-zatihi (zatından dolayı varlığı zorunluğu), ihtiyaçsız, ezelî ve ebedîdir. Her şey O’na muhtaçtır. Yüce Allah, mümkin olan varlıkların bütün özelliklerinden münezzehtir. “O’nun benzeri hiç bir şey yoktur. O, her şeyi işiten ve görendir.” 2595
e) Kıyam bi-zâtihî (Kıyam bi-nefsihî): Cenâb-ı Allah’ın varlığında ve varlığının devamında hiç bir şeye, zamana ve mekana muhtaç olmayarak zati ile kaim olması ve her türlü ihtiyaçtan münezzeh olması demektir.
3- Sıfat-ı Sübûtiyye (Sıfat-ı Zâtiyye): Bu sıfatlara Sıfat-ı Zatiyye, (Sıfat-ı Me’ânî) ve Sıfat-ı İkrâm isimleri verilmiştir. Sıfat-ı Sübûtiyye, Yüce Allah’ın zâtı ile kaim olan ve O’nun zatına mukaddes bir manâ ilave eden zatî, vücûdî, sübûti ve hakiki sıfatlardır. Sadece itibari mefhûmlardan ibaret değildir. Ezelden beri Yüce Allah’ın muttasıf olduğu, O’ndan ayrılmayan ve onunla beraber mevcut bulunan sıfatlardır.
Selef âlimlerine göre, bizler Allah’ın sübûti sıfatlarına inanmakla mükellef olup, bunların hakikatını ve Zat-ı Bâri’ye zâid olup olmadığını bilmekle yükümlü değiliz. Ehl-i Sünnet-i Âmme dediğimiz halef âlimleri olan Eş’ariyye ve Matüridiyye’ye göre, bu sıfatlar, Allah Teâlâ’nın zatına zâid, hakiki ve vücûdî (O’nun zatı ile kaim olarak mevcut bulunan) sıfatlardır. Ehl-i Sünnet-i Âmme âlimleri Yüce Allah’ın bu sıfatlarını şu şekilde ispat ederler:
a- Kur’ân âyetleri ve hadislerle sâbittir ki Allah Teâlâ hayy, âlim, kadir, mürîd, semi’, basir, mütekellim ve hâlıktır. Böyle olduğunda filozoflar da dahil İslâm âlimlerinin hepsi ittifak etmişlerdir. “Hayy” demek, hayat sahibi demektir. “Âlim”, ilim sıfatı olan demektir. Hayatı olmadan hayy (diridir), ilmi olmadan âlimdir, kudretsiz kadirdir, demek mümkün değildir. O halde Hakk Teâlâ bu sıfatlarla muttasıftır.
b- Âlim, kadir kelimeleri, ism-i fâil ve mübâlağa siğası olarak fer’dir, birer mastardan müştaktırlar. Müştakk (türemiş) olan bu kelimelerin manâlarının Cenâb-ı Bâri’de sabit olması, bunların asıl olan masdarlarının (me’hazül-iştikaklarının) da sabit olmasını gerektirir. Çünkü fer’in sübutu, aslının da sübutunu lâzım kılar. Bir kimse âlim (bilen) olup da onda ilim (bilme) aslının olmaması muhaldir. Allah Teâlâ; âlim, mürid, kadir... olup da O’nda bilme, irade ve kudretin bulunmaması muhaldir.
c- Kur’ân-ı Kerim, Yüce Allah’ın İlim ve Kudret sıfatlarını te’vile ihtimal bırakmayacak şekilde ispat etmektedir: “... Bilin ki Kur’ân Allah’ın ilmiyle indirilmiştir.” 2596; “Şüphesiz, asıl rızık veren, çetin kuvvet sahibi Allah’tır.” 2597
Mu’tezile, Allah’ın zatıyla kaim, zatına zait hakikî ve vücudî sıfatlarının mevcudiyetini reddeder. Yüce Allah’ın sıfat-ı sübûiyyesini es-sıfatül-maneviyye şeklinde kabul eder. es-Sıfatül-maneviyye Allah Teâlâ’nın hayy, âlim, murid, kadir, semi’, basir, hâlik ve mütekellim olmasıdır. Hâlbuki Ehl-i Siinnet-i Âmme’ye göre, es-sıfatul-maneviyye, Yüce Allah’ın zatıyla kaim hakiki sıfatların
2595] 42/Şûrâ, 11
2596] 11/Hûd, 14
2597] 51/Zâriyât, 58
ALLAH (C. C.)
- 695 -
neticesidir. Mu’tezile, Allah’ın zatıyla kaim sübuti sıfatları olduğunu reddetti. Çünkü, Allah’ın sıfatlarını kabul etmek, Allah’ın zatından başka teaddüd-i kudemayı (Kadimlerin çokluğunu) gerektirir, iddiasında bulundu. Bu konuda Mu’tezilenin gerekçeleri şöylece özetlenebilir:
a- Allah Teâlâ’nın zatıyla kaim, ona zaid hakiki mevcud sıfatları olsa, bunlar ya kadim olur ki, kadim olan bir şey ise kendi zatıyla kaim olur ve başkasına muhtaç olmaz. Bu takdirde sıfatların sayısına teaddüd-i kudemâ (kadimlerin çokluğu) lazım gelir. Kadimlerin çokluğunu kabul etmek ise tevhid inancına aykırıdır. Veyahut da sıfatlar hâdis olur. Sıfatların hâdis olması, Zat-ı Bâri’nin zâtı ile hâdis olan şeylerin kaim olması, batıl ve muhaldir.
b- Allah’ın zâtına zâid mevcud sıfatları olsa, Zat-ı Bâri’nin eksik olup başkalarıyla tamamlanmış (istikmâl bil-gayr) bulunması gerekir. Allah Teâlâ, zatıyla kâmil olup istikmâl bil-gayr’den münezzehtir. O halde Allah’ın zâtına zâid mevcut sıfatları yoktur. Allah, hayatı olmadan zatıyla hayy’dir. İlmi olmadan zatıyla âlimdir. Kudreti olmadan zatıyla kadirdir... Allah’ın bu sıfatları zatının aynıdır. Allah Teâlâ’nın zatının hayyiyet (dirilik), âlimiyyet, kaderiyyet... halleri vardır. Bu halle de itibâri olup vücud ile vasıflanmazlar derler. Ehl-i Sünnet-i Âmme, Mu’tezilenin sübutî sıfatlar hakkındaki bu görüşlerine şöyle cevap verirler: “Sıfatları, Allah’ın zatının aynı değildirler; ondan ayrılan gayrı da değildirler”.
Mefhum itibariyle sıfattan anlaşılan anlam, zattan anlaşılan anlamdan başkadır. Eğer sıfatları Zât-ı Bâri’nin aynı kabul edilirse:
a) Zât ve sıfatlar manâ bakımından birbirlerine karıştırılır. İlmin hayatın aynı; kudretin ilmin aynı olması gerekir. Böyle olunca, “Kudret Allah’ın zatıdır, Allah’ın zatı ilimdir, Allah’ın zâtı, iradedir, yaratmaktır” demek câiz olur. Bunun batıl olduğunda ise şüphe yoktur.
b) Eğer sıfatları Zât-ı Bâri’nin aynı olsaydı, meselâ “ilim”; kadir, hayy, murid, vacibül-vücud, bu âlemin hâlıkı, mahlûkâtın mabudu ve her türlü kemal sıfatları ile muttasıf olması gerekirdi. Bu ise muhaldir. Böylece zât ve sıfatları anlamada karışıklığa düşülürdü.
c) Sıfatlar Zâtullahın aynı olsaydı, hiç bir bürhana ihtiyaç duymadan, Allah’ın âlim, kadir, hayy, semi’ ve basîr olduğunu bilmemiz gerekirdi. Çünkü bir şeyin aynının kendisi olması zorunludur.
d) Allah Teâlâ’nın bu sıfatlardan (manâlardan) halî olması, onda noksanlık gerektireceğinden, bunlarla muttasıf olması zorunludur. Zâtullah, bil-icab (zorunlu olarak) kemalâtın menşeidir. Zât-ı Bâri, sıfatlarını gerektirir. Eğer, sıfatlar zatının dışından gelip Allah’a ilave olunsalardı; o zaman istikmal bil-gayr (Allah’ın başkasıyla kâmil olması) Iâzım gelirdi. Hâlbuki Yüce Allah, zorunlu olarak zatının gerektirdiği ve zatıyla kaim olan sıfatlarıyla tek ilâhtır.
Sıfat-ı Sübûtiyye, Allah’ın zâtının gayri de değil; O’nun zâtının muktezâsıdır. Birbirinin aynı olmayıp birbirlerinden başka bulunan iki şeye birbirlerinin gayridir (birbirlerinden başkadır) denilir. Biri diğeri olmayan ve birbirlerinden ayrılan şeyler, birbirlerinden başkadır. Sıfatları ise Allah’ın zatının ve bir sıfatı diğer sıfatının gayri değildir. Sıfatlar, vücud itibariyle Zat-ı Bâri ile birdirler. İki şeyin birbirlerinden ayrılması mümkin olursa, bunlar da birbirlerinin gayridir. Ayrılmak
- 696 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ya mekanda olur, iki cisim gibi; ya da baba oğul gibi zamanda olur. Veyahut da mevcud ve ma’dum (yok olmuş) varlık ve yokluk itibariyle olur. Bu şekillerde sıfatlar, Allah’ın zatının gayri olsa, sıfatların birden fazla vücudlarının olması ve dolayısıyla teaddüd-i Kudema (Zâtullah’tan ayrı kadimlerin bulunması) lâzım gelir. Bu ise batıldır. Sıfatı İlahiyyenin Zâtullah’tan ve birbirlerinden ayrılması ve başka şeylere hulûl etmesi ve yok olması asla mümkin değildir. Bir kimse “evde Zeyd’den başkası yoktur” der ise; kimse “evde Zeyd’den başka onun eli, kalbi, beyni de var mıdır?” demez. Gerçi Zeyd’den elinin, kalbinin... ayrılması mümkündür. Allah’tan sıfatlarının ayrılması asla câiz ve mümkin değildir. Hak Teâlâ’nın zatı sıfatsız, sıfatları da zatsız tasavvur edilemez. Allah zat ve sıfatlarıyla beraber tektir. Sıfatları vücudu Zat-ı Bâri’ye tâbi ve onunla kaim olan manalardır. 10 rakamı kendisinde bir adedi olmadan; 10 rakamının biri de 10 sayısından ayrı olarak tasavvur edilemez. 10’dan 1 veya iki ayrılınca o rakam 10 olmaz.
Doğrusu, Allah Teâlâ’nın bu kemal sıfatlarıyla muttasıf olduğuna inanmak dinin gereklerindendir. Bunlarla nasıl muttasıf olduğunun bilgisi Allah Teâlâ’ya havale edilir. Şüphesiz, sıfatlarıyla nasıl muttasıf olduğunu ancak Hakk Teâlâ bilir.
Sıfat-ı Sübütiyye, Mâtürîdîlere göre, sekiz; Eş’arilere göre yedi’dir:
1- Hayat: Cenâb-ı Hak’ın bütün hayatların kaynağı olan ezelî ve ebedî, hakiki bir hayat ile muttasıf olmasıdır. O’nun hakkında bunun zıddı olan memat (ölü olmak) muhaldir.
2- İlim: Cenâb-ı Allah’ın olmuş ve olacak her şeyi bilmesidir. O’nun hakkında bilgisizlik muhaldir.
3- Semî’: Allah’ın her şeyi işitmesi.
4- Basar: Allah’ın her şeyi görmesidir.
4- İrâde: Allah Teâlâ’nın mecbur olmadan yaratacağı her mümkini istediği şekilde dilemesi ve her şeyde serbest irade ve ihtiyar sahibi olmasıdır. O’nun dilemesi olmadan hiç bir şey vukua gelmez.
3- Kudret: Cenâb-ı Hakk’ın her şeyi (mümkini) yaratmaya ve yok etmeye gücünün yetmesidir. O’nun hakkında acz muhaldir.
7- Kelâm: Allah Teâlâ’nın zâtına mahsus kelâmı ve konuşmasıdır.
8- Tekvîn: Cenâb-ı Hakk’ın dilediği şeyleri yok iken yaratması, vücuda getirmesi, var olanları da yok etmesidir. Matüridilere göre, Tekvin sıfatı Yüce Allah’ın zatıyla kaim ezeli ve hakiki bir sıfattır. Terzik, tasvir, ihya, imate (öldürme), inma’ (büyütme) ve diğer bütün işlerin mercii (masdarı) tekvin sıfatıdır. Allahın var edeceği her şey ve iş bu sıfatın teallukuyla vücûda gelir.
Eş’arilere göre, Tekvin, diğer yedi sıfat gibi müstakil ve hakiki bir sıfat olmayıp Cenâb-ı Hakk’ın yaratacağı şeylere kudret sıfatının hâdis olan teallukunun ismidir. Tekvin, kudret sıfatına racidir. Cenâb-ı Hakk’ın bütün işlerinin mercii, Kudret sıfatıdır. Allah her mümkini ezeli iradesi ve ilmine uygun olarak kudret sıfatıyla yaratır.
Bu sekiz sıfattan hayat, ilim, irade, kudret, tekvin nakil ile isbat edildiği gibi,
ALLAH (C. C.)
- 697 -
doğrudan doğruya akıl ile de isbat edilebilir. Diğerleri ise özellikle nakli delil ile isbat edilir. Sıfat-ı Sübûtiyyeden irâde, kudret ve tekvin, mümkinlere tealluk eder; vacib ve muhallere (mümteni’âta) tealluk etmez. Çünkü vacib, varlığı zatın muktezası olup ezelî ve ebedî olandır. Muhtaç olmayandır. Yaratılan her şeye hâdis (sonradan var edilmiş) ve varlığında ve varlığın devamında yaratıcısına muhtaç olur. Muhal vukuu aklen imkânsız ve çelişik olandır. Mesela; bir masa aynı anda iki yerde olmaz. Aynı masa aynı anda iki yerde olursa birin iki etmesi gerekir. Bir her zaman birdir; birin iki olması aklen muhaldir.
Hayat sıfatı bir şeye tealluk etmez. İlim ve Kelam sıfatları, vacib, mümkin ve muhallere tealluk eder. İlim, keşif ve açık olma yoluyla; Kelâm, delâlet yoluyla tealluk eder. Sem’ ve basar; mevcudâta yani işitilmek ve görülmek şanından olan şeylere tealluk eder.
4- Esmâü’l-Hüsnâ’nın delâlet ettiği sıfat ve mânâlar:
Kur’ân-ı Kerim ve hadislerde zikredilen el-esmâü’l-hüsnâ’nın2598 her biri, sıfat-ı İlâhiyeden birine delâlet eder. Esmâü’l-Hüsnâ’nın (Allah’ın güzel isimlerinin) çoğu, Allah’ın sıfat-ı selbiyye, sıfat-ı sübûtiyye ve fiili sıfatlarını açıklayıcı durumdadır.
Esmâü’l-Hüsnâ’nın bir kısmı da Yüce Allah’ın rububiyyet, azamet, celâl ve cemâl sıfatlarıdır. Mesela, Rabb, Rahman, Rahim ve Malik (melik) O’nun rubûbiyyet sıfatlarını bildirir. Kuddüs, sıfat-ı selbiyyenin hepsine delâlet eder. el-Hakem, el-Adl, el-Hâlim, el-Azim, el-Gafur, eş-Şekur, el-Aliyy, Allah’ın celâl ve cemal sıfatlarına delâlet eder. Bunlardan bazısı sıfat-ı mütekabiledir (birbirlerine karşıt olanlardır). Rızâ, sehat, hubb ve buğz, afv ve intikam gibi... Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının her biri birer kemaldir. O’nun kemâlâtına nihâyet yoktur.
5- Haberî Sıfatlar:
Kur’ân-ı Kerim ve hadislerde zâhir mânâları ile Cenâb-ı Hak’ın, tenzih etme esası ile uyuşmayan birtakım sıfatlar vârid olmuştur. Sırf nakil ve haberlerde geldiği için bu sıfatlara es-Sıfatül-haberiyye (haberlerde vârid olan sıfatlar) denilmiştir.
Selef âlimleri, bu sıfatları, teşbihsiz, tecsimsiz (mahlukatın sıfatlarına benzetmeksizin ve cismiyet vermeksizin) temsilsiz ve keyfiyetini Allah’a havale ederek kabul etmişler ve bunlar hakkında herhangi bir te’vile gitmemişlerdir ve yorum yapmamışlardır. İmam Eş’arî ile İmam Mâturîdî bu konuda selefin yoluna uymuşlardır.
Haşeviyye (sahih, zayıf demeyip buldukları her hadisi alıp bunların zahirlerine bağlananlar) ile Şia’dan bazıları haberlerde varid olan bu lafızların zahirine tutunarak teşbih vadisine düştüler. İlk defa Hişâm b. Hakem ve Hişâm b. Sâlim el-Cevâlikî, Allah Teâlâ’yı insana benzeterek O’na insanların organları gibi bir takım organlar isnad edip Müşebbihe ve Mücessime mezhebini ihdâs ettiler. Kerramiye mezhebinin kurucusu Muhammed b. Kerram da Yüce Allah’ın Arş’ın üzerinde durduğunu ve Arş’a temas ettiğini söylemiştir.
Eş’ariyye ve Mâturîdiyye kelâmcılarının müteahhirîni “müslüman halk bu
2598] bk. Tirmizî, Deavât 83; Hakim, Müstedrek, I,16-17
- 698 -
KUR’AN KAVRAMLARI
lafızların zâhirlerine bağlanarak Allah Teâlâ hakkında teşbihe düşer” korkusuyla haberî sıfatları mecaz mânâlarına hamlederek te’vil etmiş ve bunlara Cenâb-ı Hakk’ın azametine layık olan birer manâ vermişler ve verdikleri manâ da kat’idir dememişler ve bunların murad edilen gerçek anlamım ve keyfiyetini Allah bilir demişlerdir.
Kur’ân-ı Kerimde geçen haberî sıfatlardan örnekler ve müteahhirine göre anlamları:
1- İstivâ’: “Rahman olan Allah Arş üzerine istivâ etmiştir.”2599 İstivâ’ya kalır, galebe, istilâ, hüküm, idâresi ve tedbiri altına alma, tasarruf, ulûvv (yücelik) anlamı vermişlerdir.
2- Yed, Yedeyn: Kudret, nimet, teşrif. “Allah şöyle demişti: ‘Ey iblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir?!” 2600
3- Vech: Zât, vücûd. 2601
4- Kabza: Kudret, mülk, tasarruf. 2602
5- Yemîn: Tastamam kudret ve kuvvet. 2603
6- Ayn, A’yün: Basar sıfatına ircâ’ olunur.2604 Nezâret, gözetim, bakım demektir. Muhâfaza ve yardım etmeyi de ifâde eder.
7- Cenb: Türkçede, yan ve kat anlamına gelen bu kelimeyi emir ve tâat olarak yorumlamışlardır: “Her bir nefsin, ‘Allah cenbinde (katında) işlediğim kusurlardan dolayı vay hasret ve nedâmetime’ diyeceği...” 2605
8- İstihyâ: Türkçede utanmak anlamına gelen bu kelimeye; terk etmek, çekinmek, sakınmak (istinkâf) anlamını vermişlerdir: “Gerçekte Allah, bir sivri sineği ve bunun üstündekini (büyüğünü) mesel (ve misal) getirmekten çekinmez...” 2606
9- İtyân ve Meci’: Bu kelimelerin mahlûkat hakkındaki gelmek, bir yerden bir yere intikal etmek anlamlarından Cenâb-ı Hak münezzehtir. “Ve câe Rabbüke: Rabbin(in emri) geldi.”2607; “En ye’tiye-hümullahü: Onlara Allah’ın (âyeti ve azâbının) gelmesi.” 2608
Cenâb-ı Hak, büyüklüğünü ve kemallerinin sonsuzluğunu kullarına anlatıp tanıtmak ve onların anlamlarını kolaylaştırmak için Kitab-ı Kerim’inde bu kelimeleri mecaz olarak kullanmıştır. Yoksa Cenâb-ı Allah, haberî sıfatlardaki geçen bu kelimelerin mahlukâtı hakkında geçerli olan mânâlarından münezzehtir. 2609
2599] 20/Tâhâ, 5
2600] 38/Sâd, 75
2601] bk. 55/Rahmân, 27
2602] bk. 39/Zümer, 67
2603] bk. 39/Zümer, 67
2604] bk. 20/Tâ-Hâ, 39; 11/Hûd, 37
2605] 39/Zümer, 56
2606] 2/Bakara, 26
2607] 89/Fecr, 22
2608] 2/Bakara, 210
2609] Sa’deddin et-Taftâzânî, Şerhul-Makasıd, İstanbul 1305, II, s. 61-79, 108-111; Şerhul-Akaid, İstanbul 1310, s. 65-84; es-Seyyidü’ş-Şerif el-Cürcânî, Şerhul-Mevakıf, İstanbul 1239,
ALLAH (C. C.)
- 699 -
Sıfat-ı Selbiyye: Yüce Allah’ın zâtına ve varlığına yakışmayan, o yüce zât hakkında mümteni’ (imkansız) olan vasıflar. Zaten “selbetmek”; kaldırmak, uzaklaştırmak, tenzih etmek anlamındadır. İşte bu sebeble Yüce Allah’ın zâtî ve sübûtî sıfatlarının zıdlarına “sıfât-ı selbiyye” denmiştir ki; bunlar, Yüce Allah’ın zâtına mümteni’ olan, yaraşmayan sıfatlardır. Başka bir deyişle Cenâb-ı Hakk, bu çeşit zıt sıfatlarla, yaratıklara mahsus olan bu olumsuz özelliklerle muttasıf değildir. Bu yüzden sıfât-ı selbiyye denmiştir ki; şâyet böyle bir sıfat verilmemesi düşünülmüş ise, bu vasıf O’ndan selbedilsin, yani bu özellik O’nun Yüce zâtından kaldırılsın. İşte bunun için sıfât-ı selbiyyeye “Tenzihât” da denir. Bunun anlamı, “bütün bu olumsuz özelliklerden, noksanlık ve eksikliklerden Yüce Allah “berîdir, uzaktır” demektir.
Sıfât-ı selbiyye veya Yüce Allah’ın zâtından selbedilen hususlar, sıfât-ı zâtiyye ve sıfât-ı sübûtiyye başlıkları altında sayılan on dört sıfatın zıdlarıdır. Bunlar şunlardır:
1. Adem (yokluk); 2. Hudûs (sonradan varolmak, öncesinde yokluk bulunmak); 3. Fenâ (varlığının sonu olmak, belli bir süre sonra yok olup gitmek); 4. Teaddüt (birden fazla olmak, eşi, ortağı, yardımcıları olmak); 5. Müşâbehet (sonradan yaratılmış bir şeye benzemek, benzeri ve dengi olmak); 6. Başkasına muhtaç olmak, kendi kendine var olamamak; 7. Ölü veya cansız olmak; 8. Câhil (bilgisiz, ilimsiz) olmak; 9. İradesiz olmak, bir şeyi bir başka şeye tercih edememek; 10. Âciz (gücü yetmez) olmak; 11. Görmemek, kör olmak; 12. İşitmemek, sağır olmak;13. Konuşamamak, dilsiz olmak; 14. Yaratmamak, hiç bir şeyi var edip icad edememek.
Görüldüğü gibi bu selbî sıfatları, “Yüce Allah şu değildir, bu değildir” şeklinde daha da çoğaltmak mümkündür. Zira bu tarzda bazı hususları Cenâb-ı Hak’tan selbetmekle (kaldırmakla), O’nun Zâtına ve vâcib olan sıfatlarına hiç bir şekilde zarar gelmez. Bununla beraber sıfatlar hususunda İslâm âlimleri şu tarzda ittifak etmişlerdir:
Şâyet isim ve sıfat tesbit etmeye dinen izin verilmiş ise, yani Kur’ân ve hadislerde bu sıfat ve isimlere açıkça işaret eden lafızlar var ise; Yüce Allah’a isim ve sıfat tesbit etmek câizdir. Şâyet bu konuda bir yasaklama varsa, yani isim ve sıfat tesbit etmeyi yasaklayan bir âyet veya hadis varsa; Cenâb-ı Hak için isim ve sıfat tesbit etmek câiz değildir. Eğer ne izin ne de yasaklama hususunda bir âyet veya hadis yoksa; değişik görüşler ileri sürülmüş ise de, kabule şâyan olan görüşe göre, isim ve sıfat verilmesine müsaade edilmemiştir.
İşte sıfât-ı selbiyye denilen bu olumsuz özellikler, Yüce Allah’ın zâtından kaldırıldığı için, “tenzîhât” olarak değerlendirilmiş ve sıfat olarak kabul edilmemiştir. Zira Cenâb-ı Hak, akıl ve hayâle gelen ve gelebilecek olan her türlü eksikliklerden ve noksanlıklardan münezzeh, bütün kemâl (yetkin) sıfatlarla ve özelliklerle muttasıftır. 2610s. 147, 471-479; İmam Zeyneddin Mer’î, Ekavilü’s-Sikat Te’vilül-Esma-i ve’s-Sıfat, Beyrut 1406/1985; Ahmet Asım, Merhu’f-Meâli Şerhul-Emali, İstanbul 1304; Abdüllatif Harput, Tenkihul Kelam, Abdüsselam, b. İbrahim el-Lakkanî, Şerh-ü Cevherati’t-Tevhid; İzmirli İsmail Nakkı, Yeni İlm-i Kelam; Şehristanî, el-Milel ve’n Nihal; Muhiddin Bağçeci, Şamil İslâm Ansiklopedisi
2610] Cihad Tunç, Şamil İslâm Ansiklopedisi
- 700 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sıfat-ı Sübûtiyye: Yüce Allah’ın zatının gereği olan ve bu zattan ayrılmayan, ezelî ve ebedî olan vâcib sıfatlar. Bu sıfatların hepsi Kur’an âyetleriyle sabit oldukları ve bu âyetlerden çıkarıldıkları için ve varlıkları Yüce Allah’ın zatında isbat edilmiş olduğu için, “sübutî sıfatlar” diye isimlendirilmişlerdir. Yüce Allah bu sıfatlarla ta ezelde vasıflanmış idi. Bu sıfatların hiç biri sonradan kazanılmış (hâdis) sıfatlardan değildir. Bunların da her biri Yüce Allah’ın zatıyla kaimdir. O’nun Yüce zatı ve varlığı düşünülmeden bu sıfatlardan bahsetmek de mümkün olmaz. Bu sıfat-ı sübûtiyye şunlardır:
1. Hayat Sıfatı: Yüce Allah’ın diri, canlı ve ezelî bir hayat ile hayat sahibi olması demektir. Bunun zıddı olan ölü ve cansız olmak, Allah hakkında düşünülemez, mümteni’dir. Allahu Teâlâ’nın bu sıfatına işaret eden pek çok âyet vardır. Meselâ: “Ölümsüz, diri olan Allah’a güven ve O’nu tesbih et!...” diye buyurulmaktadır. 2611
Her şeye can veren, ölü gibi görünen toprağa, kuru sanılan ağaçlara can, hayat ve tazelik veren Allahu Teâlâ’dır. Bütün canlıların hayatı sonradandır ve Yüce Allah’ın yaratmasıyladır. Hâlbuki Yüce. Allah’ın “Hayat” sıfatı da; zâtı gibi kadimdir, ezelî ve ebedîdir; zatından ayrılmayan, zatı ile var olân vacib bir sıfattır. Zira hayat olmadan diğer sıfatları düşünmek, onlarla Allah’ı vasıflandırmak abes olur. Bu bakımdan sübutî sıfatların ilki “hayat” sıfatıdır.
2. İlim Sıfatı: Allahu Teâlâ’nın ezelî ilmiyle her şeyi bilmesi demektir. O’nun ilmi, kâinattaki her şeyi kuşatmıştır. Evrendeki hiç bir şey O’nun ilminin dışında meydana gelemez. Olmuşu, olmakta olanı ve olacağı gerek küll halinde (genel kurallarıyla); gerekse ayrı ayrı, hepsini bilir. O’nun ezelî olan ilim sıfatıyla muttasıf olduğunu gösteren pek çok âyet-i kerime vardır: “İçinizde (sinelerinizde) olanı gizleseniz de açıklasanız da Allah onu bilir. Göklerde olanları da yerde olanları da bilir...” 2612
Şu halde Allah’ın ilmi gizli açık her şeyi kuşatmıştır. Kalblerimizden geçenler de O’na malumdur. Bütün gayb alemi, bizim sınırlı ve sonradan kazanılma bilgimizin ulaşamadığı o âlem, Allah’ın bilgisi dâhilindedir. O’nun ilmi, zatı ile kâim olan, ezelî ve ebedî, bilinenlerle değişmeyen bir ilimdir. Kulların ilmi gibi kazanılmış, sonradan elde edilmiş bir ilim değildir.
3. İrâde Sıfatı: Yüce Allah’ın istediğini dileyip tercih etmesi demektir. Yani O’nun, bir işin şöyle olmasını değil de, böyle olmasını veya böyle olmasını değil de, şöyle olmasını dilemesi, dilediği gibi tâyin ve tahsis etmesidir. Evrende olmuş ne varsa, hepsi O’nun dilemesi, iradesi ile olmuştur. O’nun iradesi ve isteği dışında hiç bir şey var veya yok olamaz. Cenâb-ı Hak’ın “irâde” sıfatı, mümkün veya câiz olan şeylere tealluk eder. O’nun iradesi o şeyin olması veya olmaması şıklarından birini tercih eder. Tercih ettiği cihete iradesini tealluk ettirince, o şey de ya hemen oluverir veya olmamasını tercih etmiş ise, o şey olmaz, yok olur.
Bu anlamda Yüce Allah’ın irâdesini iki şekilde anlamak kabildir:
a) Tekvinî (kevnî) irâde: Bu iradeye “meşiyyet” de denir ki; bütün yaratılmışlara şâmildir. Bir şeye tealluk edince, o şey olmamazlık edemez, her halde vuku
2611] 25/Furkan, 58
2612] 3/Al-i İmrân, 29
ALLAH (C. C.)
- 701 -
bulur. Bu anlamda Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, sözümüz ona sadece ‘ol!’ demektir ve o hemen oluverir.” 2613
b) Teşrîî (dinî) irâde: Bu irâde Cenâb-ı Hakk’ın muhabbet ve rızâsı demektir ki; bu mânâda irade ettiği şeyin herhalde meydana gelmesi vâcib değildir. Çünkü kulların işleriyle ilgilidir. Bu mânâda Yüce Allah; “...Allah size kolaylık murat eder, zorluk istemez.”2614 buyuruyor. Bunun anlamı “şâyet siz kullar, Allah’ın rızâ ve muhabbetinin hilâfına zorluk, kötülük, isterseniz; kendisi bunları istemediği dilemediği halde, siz istediğiniz için yaratır; zorluğa ve kötülüğe rızâsı yoktur” demektir.
4. Kudret Sıfatı: Allah Teâlâ’nın bütün mümkünâta gücünün yetmesi, her türlü tasarrufta bulunması demektir. İradesiyle bütün mümkünâtı kuşattığı gibi, kudretiyle irade ettiklerini bir fiil meydana getirerek, yaratarak bunlara kadir olur. Allah Teâlâ’nın nihâyetsiz, bitmek tükenmek bilmeyen kudreti vardır. Bu sıfat da diğerleri gibi ezelî ve ebedîdir. Ezelî olan bu kudret sıfatıyla, her hangi bir şeyi dilediği gibi yapmaya kadirdir. O’nun kudretinin erişemeyeceği, bu kudretin dışında kalan hiç bir şey yoktur. Nitekim Yüce Allah; “Muhakkak ki, Allah her şeye kaadirdir, gücü yetendir.” 2615 buyurmaktadır.
5. Basar Sıfatı: Cenâb-ı Hak’ın görmesi demektir. O her türlü vasıta, organ ve bağıntılar olmaksızın her şeyi görür. O’nun görmesi, göz gibi bir organa, ışığa, uzaklığa ve yakınlığa bağlı değildir. Yüce Allah’ın görme sıfatı da ezelîdir, sonradan olma değildir. Bu sıfat da bütün mevcudâta, görmek şanından olan her şeye tealluk eder. O’nun görmesinin dışında kalan hiç bir mahlûk yoktur. İnsanın görmesi sınırlıdır, görme organından mahrum olanlar göremezler: Ayrıca aydınlık, karanlık, uzaklık, yakınlık ve daha dünyadaki nice olay, görmeye veya görmemeye etki etmektedir. Allah Teâlâ’nın görmesi hiç bir şeyden etkilenmez. Bu sıfatla ilgili Kur’ân-ı Kerim’de yüzlerce âyet yer almaktadır. Meselâ; 2/Bakara süresi 233. âyet meâlen şöyle son bulmaktadır: “...Biliniz ki, Allah, şüphesiz yaptıklarınızı görür.”
6. Semî’ Sıfatı: Yüce Allah’ın işitmesi, duyması demektir. O bu sıfatla ezelde muttasıftır. O, her çeşit, her kuvvette ve zayıflıktaki sesleri işitir, duyar. İşitilmek şanından olan her şeyi işitir. Allahu Teâlâ’nın işitip duyması, kulların işitmesi gibi, bir takım kayıt ve şartlara, vasıtalara ve organlara bağlı değildir. O, işitilmek şanından olan her şeyi, en gizli ve pek hafif sesleri, fısıltıları bile duyar. Özellikle kullarının duâlarını, zikirlerini, gizli ve aşikar niyazlarıyla yalvarışlarını işitir, kabul eder ve mükâfatlandırır. Bu sıfatla ilgili pek çok âyet vardır, ekserisi görmek sıfatıyla beraber yer almaktadır. Meselâ; 4/Nisâ sûresi 134. âyet meâlen şöyle nihâyet bulur: “...Allah işitir ve görür.”
7. Kelâm Sıfatı: Yüce Allah’ın söylemesi ve konuşması demektir. O, harf ve seslere muhtaç olmadan konuşur ve söyler. Allahın “Kelâm” sıfatı, ezelî ve ebedîdir; yüce zatı için vacib olan sıfattır. O’nun dilsiz olması, konuşamaması düşünülemez. İşte yüce Rabbimiz bu sıfatıyla peygamberlerine söylemiş, emirler vermiştir. Kitablarını ve şeriatini bu kadîm kelâmıyla bildirmiştir. O, kelâmını
2613] 16/Nahl, 40
2614] 2/Bakara, 85
2615] 2/Bakara, 20
- 702 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dilediği zaman, kendi zatına ve şanına layık bir şekilde meleklerine bildirir, işittirir ve anlatır. Bunu yaparken harflere, seslere, hecelere ve kitabete (yazıya) muhtaç değildir. Yüce Allah’ın dilediği şeyleri, emir ve yasaklarını peygamberlerine ya Cebrâil vasıtasıyla veyahut doğrudan doğruya vahy ve ilham etmiş olması da bu “kelâm” sıfatının bir tecellisidir. Cenâb-ı Hak’ın, peygamberleriyle tekellüm ettiğini (konuştuğunu) gösteren âyetler vardır. Meselâ; Cenâb-ı Allah meâlen şöyle buyurmaktadır: “Allah Mûsâ’ya hitabetti” veya “Allah, Mûsâ’ya da hitab ile konuştu.”2616; “...Onlardan Allah’ın kendilerine hitab ettiği (konuştuğu), derecelerle yükselttikleri kimseler vardır...” 2617
8. Tekvîn Sıfatı: Allah Teâlâ’nın bilfiil yaratması, yoktan var etmesi demektir. Allah’ın bu sıfatı ezelidir. Tekvîn sıfatı da diğer sıfatları gibi, O’nun yüce zâtıyla kaim ve O’nun hakkında vâcib olan sübutî sıfatlarından biridir. Tekvin sıfatı, irâde sıfatının muktezasına göre, mümkünâta tesir eder, yaratır ve icad eder. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur: “Bir şeyi dilediği zaman, O’nun buyruğu, sadece o şeye ‘ol!’ demektir ve o hemen oluverir.” 2618 İşte bütün bu kâinatın ve içindeki varlıkların yaratanı, icad edeni, Yüce Allah’tır. Bunları varedip etmemeye muktedir olan (gücü yeten) Allah Teâlâ, “İrade” sıfatıyla ezelî ilmine uygun olarak var olmasını, icad edilmesini irade buyurmuş (dilemiş) ve Tekvîn sıfatıyla yaratıp icad eylemiştir.
Yüce Allah’ın alemleri yaratmak, rızık vermek, nimetler ihsan etmek, yaşatmak, öldürmek, diriltmek, azab etmek, mükafatlandırmak gibi bütün fiilleri Tekvîn sıfatına râcidir, yani Tekvîn sıfatının tealluklarının başka başka olmasıyla bu isimleri alır. İşte Tekvîn sıfatının bütün bu tealluklarına “sıfât-ı fiiliyye” de denir.
Allah Teâlâ’nın yüce zatına mahsustur. O’nun yüce zatı için vacib olan sıfatların hepsi, görüldüğü gibi, âyetlerle sabit olduğundan, bütün İslâm âlimleri arasında bu konuda ittifak vardır. O’nun bu sıfatlarla ezelde muttasıf olduğunda şüphe yoktur.
Yukarıda da ifade edildiği üzere, Yüce Allah, zatında, sıfatlarında, işlerinde, fiillerinde bir tekdir; O’nun eşi, ortağı ve benzeri yoktur. O’nun sıfatları ve işleri de yüce zatına mahsustur. O’nun yüce zatı ve varlığı kabul edilip tasdik edilmeden, yukarıda sayılıp açıklanan sıfatlardan ve O’nun güzel isimlerinden sözetmek de mümkün olamaz. Zira bu sıfatlar ve isimler, O’nun yüce zatının ve varlığının zorunlu bir gereğidir. Ne bu zat, bu sıfatlarsız; ne de bu sıfatlar, bu zatsız olur. Yine dikkat edilecek olursa, bu sıfatların her biri açık ve seçik olarak Kur’ân âyetlerine dayanmaktadır. Yani, bizzat Yüce Allah, kendisini bu sıfatlarla vasıflandırmıştır. Böylece O’na olan inancımız daha da kuvvetlenmektedir. Çünkü bu sıfatlarıyla O’nu daha iyi anlıyabiliyoruz. Yoksa O’nu her hangi bir şeye hâşâ benzetmek gibi bir gaye için asla değildir. Bütün bu sıfatlar O’nun yüce zatına yaraşır bir tarzdadır. Biz bütün bu sıfatların asıllarına imân ederiz; fakat keyfiyetlerine, nasıl ve nice olduklarına dair her hangi bir şekilde söz söylemeyiz. Bu konuda söz etmeye de bilgilerimiz yeterli değildir. 2619
2616] 4/Nisâ, 164
2617] 2/Bakara, 253
2618] 36/Yâsin, 82
2619] Cihad Tunç, Şamil İslâm Ansiklopedisi
ALLAH (C. C.)
- 703 -
Sıfat-ı Zâtiyye: Yüce Allah’ın zâtı için vâcib olan, zorunlu olan sıfatlar. Bunlara sıfât-ı nefsiyye de denir. Diğer bir tabirle “zâtî veya nefsî sıfatlar” da denilen bu sıfatlar, Yüce Allah’ın varlığını ve hakikatını anlayıp kavramada biz kullarına yardım eden sıfatlardır. Bu sıfatlar sayesinde Allahu Teâlâ’nın yüce zâtını ve varlığını O’na yaraşır bir tarzda anlayıp, imanımın da o nisbette kuvvetlendirebiliriz. Yüce Allah’ın kendine mahsus bir zâtı vardır ve bu zâtının gereği olan, bu zâtdan ayrılması düşünülmeyen sıfatları vardır. Bunlardan bir kısmına “Zâtî sıfatlar” , bir kısmına da “sübûtî sıfatlar” denir.
Zâtî sıfatlar, hiç bir sebebin eseri olmayan, Allah Teâlâ’nın hakikatini ortaya koyan sıfatlardır. Bu sıfatlar Yüce Allah’ın zâtıyla, varlığıyla doğrudan doğruya alâkalı oldukları için ve sadece Allah’ın yüce zâtına mahsus oldukları için zâtî sıfatlar diye isimlendirilmişlerdir. Zat veya varlık olmadan bu sıfatların varlığını düşünmek ve bu sıfatlardan söz etmek imkânsızdır.
“Sıfât-ı Zâtiyye” denilen bu zâtî sıfatlar şunlardır:
1. Vücûd Sıfatı: Yüce Allah’ın mevcudiyeti, varlığı demektir ki; bazı âlimlerimize göre, asıl zatî veya nefsî sıfat budur. Zira Yüce Allah’ın mevcudiyeti, varlığı kabul edilmeden, diğer sıfatlarından bahsetmek mümkün olmaz. Yüce Allah’ın varlığına, mevcudiyetine işaret eden pek çok âyet-i kerime Kur’ânda mevcuttur. Bunlardan birisi olan Haşr sûresinin 22. âyetinde meâlen şöyle buyurulmaktadır: “O Yüce Allah, görüleni de görülmeyeni de bilen, Kendisinden başka ilah olmayan, ancak kendisi var olan Allah’dır.”
Allah Teâlâ’nın varlığı, mevcûdiyeti kendi zâtının gereğidir. O’nun yüce zatı, yaratıklarda olduğu gibi başkasından dolayı değildir. O kendi zatı ite vardır, kendi zatıyla kâimdir, varlığı için bir başkasına muhtaç değildir. Zira muhtaç olan, İlâh olamaz.
2. Kıdem Sıfatı: “Yüce Allah’ın varlığının evveli ve başlangıcının olmaması” demektir. O, ezelidir; O’nun var olmadığı bir an bile düşünülemez. Varlığı, zâtının gereği olan Yüce Allah’ın bu varlığının ezelî olması, evveli ve sonunun olmaması vâcibtir. Varlığında başlangıç ve sonu olanlar, ancak yaratıklardır. Allah’ın kıdem sıfatına bir âyette açık şekilde şöyle işaret edilmektedir: “O, her Şeyden öncedir; kendisinden sonraya hiç bir şeyin kalmayacağı sondur; varlığı aşikardır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir. O, her şeyi bilir.” 2620
3. Bekaa sıfatı: “Allah Teâlâ’nın varlığının sonu, bitiş noktası yoktur” demektir. O, ebedîdir, yani onun mevcudiyeti, varlığı sonsuzca devam edip gitmektedir. Bu sıfat dahi sadece onun yüce zâtına mahsus bir sıfattır, çünkü bütün yaratıklar sonludur, bir gün hayatları son bulacaktır. İşte bu gerçek, Kur’an’da meâlen şöyle beyan buyurulmuştur: “Yer yüzünde bulunan her şey fânidir (sonludur); ancak yüce ve cömert olan Rabbinin varlığı bâkidir.” 2621
4. Vahdâniyet Sıfatı: Yüce Allahın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde (işlerinde) bir tek olması demektir. O’nun eşi ve ortağı, yardımcısı yoktur; bir ve tek’tir.
112/İhlâs Sûresi, Cenâb-ı Hak’ın bu sıfatını açık bir üslûpla ortaya koymaktadır: Hz. Peygambere hitaben; “De ki, Allah bir tektir; Allah hiç bir şeye muhtaç
2620] 57/Hadîd, 3
2621] 55/Rahmân, 26-27
- 704 -
KUR’AN KAVRAMLARI
değildir, O baba da değildir, oğul da değildir, hiçbir şey O na denk değildir.”
Her şeyi yaratan Allah Teâlâ olduğu için, O işlerinde, fiillerinde de tektir. O’nun hiç bir benzeri, ortağı, örneği ve cüzleri (parçaları) ve yardımcıları yoktur. İbadete lâyık yegâne tek mabut, Allah’tır. İşte “Vahdâniyet” sıfatını bütün bu hususları içine alan bir teklik (ehadiyet) olarak anlamak gerekir. O her bakımdan en mükemmel, bütün eksiklik ve noksanlıklardan uzak (münezzeh) bir varlıktır.
5. Muhâlefetün lil-Havâdis Sıfatı: Yüce Allah’ın sonradan olanlara, sonradan yaratılmış olanlara benzememesi demektir. Yüce Allah’ın benzeri hiç bir şey yoktur. O’na eşit ve denk olan hiç bir varlık yoktur. Zaten kâdîm, bâkî ve bir tek olan varlığın sonradan olanlara benzememesi, yine O’nun bu sıfatlarının bir sonucudur ve O’nun yüce zatına mahsustur. Bu sıfata şu âyette. âyetinde açıkça işaret buyurulmuştur: “O’nun benzeri hiç birşey yoktur, O işitendir, görendir.” 2622
6. Kıyam bi-nefsihî (bi-zâtihî): “Yüce Allah’ın varlığı veya mevcudiyeti bir başkasına muhtac değildir; aksine varlığı kendi zâtındandır” demektir. Bütün yaradılmışlar (mahlukât), var olmada ve varlığını devam ettirmede Cenâb-ı Hak’a muhtaçtır. Hâlbuki Yüce Allah hiç bir şeye muhtac ve bağımlı değildir, O Azîz ve Sameddir, yani hiç bir şeye ihtiyacı yoktur; kâinattaki her şey O’na muhtaçtır. Bu sıfata da Kur’ân-ı Kerim’in pek çok âyetlerinde işaret edilmektedir. Meselâ; 3/Âl-i İmrân Sûresinin 2. âyetinde şöyle buyrulmaktadır: “Allah, O’ndan başka ilah olmayan, diri ve kendi kendine kâim (var) olandır.”
Vâcibu’l-vücûd (varlığı zorunlu, varlığı kendi zâtının gereği) olan Allah’ın zatı düşünüldüğü zaman, bu varlıkla beraber bu zâtî sıfatların da düşünülmesi zaruridir (vâcibtir). Varlık, yani mevcudiyet ve sıfatlar O’ndan ayrılmaz. Allah Teâlâ kadîm, ezelî, ebedî ve her yönden en mükemmel olduğu için, ne zamana, ne mekâna, ne bir yardımcıya muhtaçtır. O bunların hepsinin üstünde, varlığı zâtının gereği, mutlak ve en mükemmel ve vâcib bir Allah’tır. 2623
Tenzîhî Sıfatlar: Cenâb-ı Allah’ın her türlü noksanlıktan münezzeh olduğunu ve mahlukatına benzemekten beri olduğunu ifade eden itibarî sıfatlar. Bu sıfatlar, sıfat-ı sübûtiyye gibi hakiki, vücûdî ve Cenâb-ı Hakk’ın zatıyla kaim manalar olmayıp O’nun noksanlıklardan münezzeh olduğunu ifâde etmeye yarayan tabir ve kavramlardır. Tenzîhî sıfatlara, es-Sıfâtü’s-Selbiyye, es-Sıfâtü’t-Tenzîhiyye ve tenzihât da denilir .
Tenzîhî sıfatlar, Allah Teâlâ’dan, O’nun zatına lâyık olmayan ihtiyaç, hudûs, imkân ve başkasına benzemek gibi her türlü noksanlığı selbettiği, yani nefy edip kaldırdığı için es-Sıfâtü’s-Selbiyye diye de isimlendirilir.
Cenâb-ı Allah’ı noksanlıktan tenzih eden sıfatlar sayılamayacak kadar çoktur. Mütekellimîn, Kur’ân-ı Kerîm’den istifade ederek bunları beş esasta toplamıştır.
1- Kıdem: Allah Teâlâ’nın varlığının başlangıcı olmaması, ezeli olması demektir. Onun hakkında kıdem ve ezeliyyet vâcib (zorunlu) ve bunun zıddı olan hudûs muhaldir.
2622] 42/Şûrâ, 11
2623] Cihad Tunç, Şamil İslâm Ans.
ALLAH (C. C.)
- 705 -
2- Bekaa: Allah Teâlâ’nın varlığının ebedi ve devamlı olması ve sonu olmaması demektir. Kıdem ve Bekâ, vacib lizatihî ve vacibü’l-vucûd olan Allah’ın zorunlu özelliklerindendir. Fenâ ve yokluk, Allah Teâlâ hakkında muhaldir.
3- Muhâlefetun li’l-havâdis: Allah Teâlâ’nın zât ve sıfatlarında hiçbir şeye benzememesidir. Başka şeyler mümkün, varlıklarında muhtaç, hâdis ve fanidirler. Cenâb-ı Hakk ise vacib lizatihî (zatından dolayı varlığı zorunlu) ihtiyaçsız, ezeli ve ebedîdir. Her şey O’na muhtaçtır. Yüce Allah mümkün olan varlıkların bütün özelliklerinden münezzehtir. Şöyle ki, Allah Teâlâ, cisim özelliği olan şekil ve sûretlerden münezzehtir. Çünkü şekilli ve sûretli olan şeyler nihâyetlidir, hudutludur, ölçülebilir. Cenâb-ı Allah ise mahdud ve muayyen olmadığı gibi sonlu da değildir. O’nun cinsi ve nev’i yoktur Allah Teâlâ, eşyanın özelliklerinden renk, koku, tad, sıcakIık, soğukluk, ıslaklık, kuruluk, sertlik, yumuşaklık, gevşeklik gibi keyfiyet ve vasıflarla vasıflanmaktan da münezzehtir. Bütün âlimler, O’nun hissî lezzetler, kin, hüzün, korku, sevinç ve bunların benzeri gibi nefsanî keyfiyetler ile de vasıflanmadığında ittifak etmişlerdir. Özetle, Allah Teâlâ’ya zâtında benzeyen veya O’nun zatının yerini tutan hiçbir şey olmadığı gibi, O’nun sıfatlarını veya bunların bir kısmını taşıyan ve sıfatlarının yerini tutan hiçbir şey de yoktur: “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O her şeyi işîtici ve görücüdür.” 2624
4- Kıyam bi-zâtihî (Kıyâm bi-nefsihî): Cenâb-ı Allah’ın, varlığında ve varlığının devamında hiçbir şeye, zamana ve mekâna muhtaç olmayarak zâtı ile kaim olması ve her türlü ihtiyaçtan münezzeh olması demektir. Şöyle ki, Cenâb-ı Allah âraz değildir.
Çünkü âraz, renk, koku ve tad gibi bizatihi kaim olmayıp varlığında kendisini taşıyan bir cisme ve mekâna ihtiyaç duyandır. İhtiyaç ise hudûs ve imkân âlametidir. Araz bakî değildir. Cenâb-ı Hakk ise vacibü’l-vücûd olup varlığında ihtiyaçsız, ezelî ve ebedidir. Allah, cisim olmadığı gibi cisimlerden bir cüz ve parça da değildir. Cisimler atomlardan mürekkeptir ve atomlarına muhtaçtır. Cisimler ve atomlar boşlukta yer tutarlar. Cenâb-ı Bârî ise cüz ve atomlardan mürekkeb olmadığı gibi mekândan da münezzehtir. Yüce Allah eşyaya hülûl etmekten ve eşyanın içine nüfuz edip girmekten de münezzehtir. Çünkü bu takdirde Allah’ın zâtı, eşyanın mahiyeti ile birleşmiş olur. Allah vâcibtir. Eşya mümkündür. Vâcible mümkinin birleşmesi çelişik ve batıl olur. Başka bir açıdan Allah’ın başka bir şeyle birleşmesi de muhaldir. Çünkü birleşme halinde iki varlık bâki kalırsa, Allah bir olduğu halde iki olur veya iki parça olur. Eğer ikisi de mahiyetlerini kaybederek yok olur ve başka bir şey ortaya çıkarsa, bu da muhaldir. Çünkü Allah’ın zat ve sıfatları değişmez. Biri yok olup diğeri bakî kalırsa, yine birleşmemişlerdir. Bakî olan yok olanla birleşmez. Allah’la âlemin bir olduğunu, yani Allah’tan başka âlem, ve âlemden başka Allah olmadığını iddia eden Pantheisme görüşü batıldır. Alem fanidir ve varlığında Allah’a muhtaçtır. Allah varlığında âleme muhtaç değildir. O zeval bulmayan bâkidir.
Yüce Allah bir yere girse, girdiği yer ve eşya ile sınırlanmış ve mekân tutmuş olur. Onun mekâna ihtiyacı yoktur. Zaman da böyledir. O’nun üzerinde zamanda cârî olmaz. Mekân ve zaman yokken O’nun yaratması ile meydana gelmişlerdir. O, zaman ve mekân üstüdür.
2624] 42/Şûrâ, 33
- 706 -
KUR’AN KAVRAMLARI
5- Vahdâniyet: Allah Teâlâ’nın, zat, sıfat ve fiillerinde bir ve tek olması; ortağı, benzeri olmaması demektir. Yani yüce Allah zât ve sıfatlarında tektir. Yegâne hâlık (yaratıcı) ve hakiki müessir O’dur. O’ndan başka ma’bûd, ibâdete lâyık olan başka bir zat ve nesne yoktur.
Kur’ân-ı Kerîm’in bazı âyetleri ile bir kısım hadislerde Allah’ın tenzihî sıfatları ile uyuşmayan vech, yed, ayn, mecî’ (gelmek) ve istivâ gibi (Bk. Sıfat-ı İlâhîyye) müteşabih bazı sözler vârid olmuştur. Haşeviyye (nasların sadece zahirine bağlananlar), müşebbihe ve mücessime’nin, bu âyet ve hadislerle istidlâl ederek Cenâb-ı Hak’a, yön, cisimlik, organlar, şekil ve sûret isnâd etmeleri, duyularla hissedilmeyen ve müşahede edilemeyen Allah Teâlâ üzerine duyularla hissedilen eşyanın hükümlerini vermektir ki bunun batıllığı çok açıktır.
Selef-i sâlihîn, kat’i delillerle Yüce Allah’ın noksanlıklardan, hudûs, acz, ihtiyaç ve imkân alâmetlerinden münezzeh olduğunu ve O’nun hiçbir şekilde mahlûkatına benzemeyeceğini bildikleri için, bu müteşabih sıfatları, teşbihsiz, tecsimsiz, temsilsiz ve keyfiyetinin nasıl olduklarını Allah’a havale ederek kabul etmişler ve bunlar hakkında yanlış yoruma düşme korkusuyla te’vile gitmemişlerdir. Kelâmcıların müteahhirîni ise, câhillerini önlemek için bu haberî sıfatlar denilen muteşabih sözleri, O’nun tenzihi sıfatlarına uygun bir şekilde te’vil etmişlerdir. 2625 (Bk. Sıfât-ı İlâhîyye)
Sünnetullah: Allah’ın sünneti, kanunu demektir. Lügatte “yol” mânâsına gelen sünnet, “Allah” adıyla birlikte kullanıldığında, Allah’ın kâinatı idâre ederken koyduğu kurallar; Cenâb-ı Allah’ın yaratıkları hakkındaki hüküm ve âdetleri anlamına gelir.
Kâinatta meydana gelen olaylar Allah’ın koyduğu birtakım kurallara, kanunlara tâbidir; her şeyde bir sebep sonuç ilişkisi vardır. Evrenin yaratılışından kıyâmet kopuncaya kadar tabiat olayları bu kanunlara bağlı olarak gerçekleşir. Meselâ, neslin devamı erkek ve dişi canlının birleşmesi sonucunda oluşan döllenme ile sağlanır. Her canlı doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Ateş yakıcıdır; su ise söndürücü. Suyun kaldırma kuvveti; yerin çekim gücü vardır. Yağmurun yağması için suyun buharlaşıp bulut haline gelmesi zorunludur... Kâinatta insanlar tarafından alışılmış ne kadar tabiat kanunu varsa bunların hepsi Allah’ın kâinatı yaratırken koyduğu kurallardır; normal şartlarda değişmez. Ancak, bu İlâhî kanunlar eşyanın zorunlu bir neticesi olmadığından dolayı Allah dilerse insanların alışageldikleri tabiat olaylarının dışında bazı hârikulâde olayları da meydana getirmeye kaadirdir.
İkisi kulların te’dib ve salâhı ile ilgili olmak üzere sünnetullah üç kısımdır:
1- Gönderilen peygamberlerin bölgesinde peygamberliklerine delâlet eden mûcizeleri gördüğü halde inad edip bir türlü inanmayan ve peygamberleri yalanlayan kavimlerin helâk edilmesi sünnetullahtır. Peygamberlerin doğruluklarına delâlet eden beyyine ve mûcizelerini gördükten sonra halkın bir kısmı onlara inanırlar. İman edenlerden sonra geriye ıslâhı mümkün olmayan kalpleri katılaşmış, inatçı, bozguncu ve şerli insanlar kalır. İşte o zaman onlara helâk âyetleri gösterilir. Her zaman peygamberlerini yalanlayan inatçı, zâlim kimse ve milletleri Allah Teâlâ cezâlandırmak için helâk etmiştir. Kur’ân’da da anlatılan sünnetullah
2625] Muhiddin Bağçeci, Şamil İslâm Ansiklopedisi
ALLAH (C. C.)
- 707 -
ve sünnetül-evvelîn’in ifâde ettiği mânâ budur. “Çünkü onlar yeryüzünde büyüklenmek, fenâ ve hileli tuzaklar kurmak istiyorlar. Hâlbuki kötü düzen ona ehil olandan başkasını sormaz. Onlar, daha evvelki ümmetler hakkında cârî olan kanundan başkasını mı bekliyorlar? Sen Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın, sen Allah’ın kanununda asla bir döneklik de bulamazsın.”2626 Hz. Peygamber (s.a.s.) de Allah’ın bu sünneti hakkında “Ümmetler peygamberleri yalanladıkları ve emrine âsî oldukları zaman, Allah onları helâk etmek sûretiyle peygamberlerinin gözünü aydınlatıp memnun eder“buyurmuştur. 2627
2- “Allah, kendilerindeki güzel şeyleri (ahlâkı) bozup değiştirmedikçe bir kavme verdiği şeyleri (nimetleri) değiştirip almaz. (Güzel ahlâkını bozması sebebiyle) bir kavme fenâlık dileyince, artık onun reddine bir çare yoktur. Onlar için Allah’tan başka hiç bir velî ve yardımcı da yoktur.”2628 âyetinin hükmü gereği, İlâhî sünnet ve âdeti şöyle ifade etmek mümkündür: Allah Teâlâ bir topluma iman, güzel ahlâk, amel ve sa’y ü gayret gibi nefislerindeki kemâlât sebebiyle verdiği nimetlerin değiştirilip alınmasını, yine ahlâksızlık, küfür, gayretsizlik ve ciddiyetsizlik gibi kötü halleri kazanmasına bağlamıştır. “el-Hükmü li’l-ekser”. Bir millet hakkında Allah’ın hükmü çoğunluğun iyi veya kötü olmasına bağlıdır. İyiler çoğunlukta olursa, iyilik, âfiyet ve diğer güzel haller husûle gelir; kötüler çoğunlukta olursa, fitne, musîbet, düşman tasallutu ve hezimetler gibi fenâlıklar meydana gelir ve pek çok nimet elden gider. Göz göre göre pek çok fırsatlar kaçırılır. Yarıdan az iyilerin bulunması yetmez. Kurunun yanı sıra yaş da yanar.
İman, amel, ahlâk gibi nefislerindeki kemâlâta bağlı olmadan bazı toplumlara verilip alınan nimetler, bu konunun dışındadır.
3- Yüce Allah, atomlardan yıldız, gezegen ve göklerin durum ve hareketlerine kadar birtakım kanunlar koymuştur: “Böylece onları yedi gök olarak iki günde (devirde) var etti ve her göğe içini (kanununu) emretti (yerleştirdi)...” 2629 Bu kanunlar, eşya ve olaylar arasındaki sâbit nispetlerdir. İlmi çalışmaları esnâsında, insanlar, bunların bir kısmını gözlemleyerek formüle etmeğe muvaffak olmuşlardır. Bunlara ilimde, değişmez münâsebetler denir. Fizik, Kimya ve Biyoloji kanunları gibi. Bu kanunlar, zorunlu olmayıp mümkün ve hâdistirler; kıyâmete kadar değişmezler. Meselâ, Allah Teâlâ, dünyada canlıları yaratmış, sonra bunları tekrar tekrar yaratmayı (canlıların cinslerinin devamını) tohum hücrelerine bağlamıştır. Her canlı cinsinin tohumundan o canlı cinsine ait fertler vücûda getirilir. Buğdaydan buğday biter, arpa bitmez. Koyundan koyun doğar, kurt doğmaz. Fakat her canlı cinsinin tohum hücrelerine o canlının planını koyan ve bundan canlıyı yaratan Allah’tır.
Tabiat kanunları (eşya hakkındaki sünnetullah) eşyanın özünden gelen ne bir emir, ne de müstakil olan bir kuvvettir. Çünkü atomlar ve bunlardan meydana gelen eşya ve canlıların vücudunda malzeme olarak kullanılan elementler; cansız, şuursuz, akılsız, âtıl ve dağılıp saçılan şeylerdir.2630 Eşya üzerindeki bu kanunların değişmezliği kendi zatlarından gelmeyip bunları yaratıp koyan böyle
2626] 35/Fâtır, 43
2627] Müslim, Fadâil, 81
2628] 13/Ra’d, 11
2629] 41/Fussılet, 12
2630] 16/Nahl, 20-21
- 708 -
KUR’AN KAVRAMLARI
istediği için bir müddet sâbittirler. Bunlar, Allah’ın irâdesi ve emri altındadırlar. Allah dilerse, bunları değiştirir, yerine başkalarını koyar. Nasıl ki bir otomobilin yapılış ve işleyişi akıllı bir yapıcıya muhtaçsa; kâinatın düzenli işleyiş ve hareketleri de şuurlu ve bilgili bir yaratıcıya muhtaçtır. Otomobilin yapıcısı isterse, onun hızını artırmak gibi işleyiş tarzında değişikliği yapabilir veya onun hızını durdurabilir. Kâinata işleyiş düzenini veren zat da isterse onun bu düzenini değiştirebilir ve tekrar da ona eski nizamını verebilir.
Allah Teâlâ’nın yarattığı her şey mümkündür. Mümkün; varlığı ve yokluğu zâtının muktezâsı (özünün gereği) olmayan, varlığı da yokluğu da eşit bulunan, var olması ve devam etmesi için mutlaka bir sebep ve yaratıcıya muhtaç olan şey, kanun ve olaydır. Mümkün, şöyle de târif edilebilir: Akılda, öznesi ile yüklemi arasında çelişiklik bulunmayan bir fikir ve tasavvurdur ki, hâriçte buna tekabül edecek varlığı için mutlaka bir sebep ve yaratıcıya muhtaç olur. Bu yaratıcı da varlığı mümkün olmayıp vâcib bi-zâtihî (zâtından dolayı zorunlu) olan ve varlığında hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’tır.
Mümkinler hâriçte var olmaları itibarıyla ikiye ayrılır.
1- Âdî Mümkin: Allah’ın tabiata koyduğu kanunlar (sünnetullah) gereğince vukua gelen eşya ve olaylardır. Bunlar, tabiata konulmuş vesile, sebep ve kanunlar muvâcehesince vukua gelirler. Yer çekimine bağlı olarak taşın düşmesi, koyundan arslanın doğmaması gibi. Bunlara tabiî veya tecrübî imkân ile mümkindir, denir.
2- Gayr-i Âdi Mümkin: Tabiat kanunlarına (Allah’ın normal eşya ve olaylardaki sünnetine) aykırı olarak nâdiren vukua gelen mümkinlerdir. Mûcize ve kerâmetler gibi.
Her mümkin olân şeyi -ne kadar büyük, yapılışı ince ve kompleks de olsa- Allah Teâlâ yaratmaya kadirdir. Yüce Allah, gönderdiği peygamberlerinin elinde -onların elçileri olduğuna delâlet etmek üzere- tabiata koyduğu kanunlarını bir an için değiştirerek alâmetler (mûcizeler) de yaratmıştır.
Bütün bunların dışında Kur’ân-ı Kerim’de Cenâb-ı Allah’ın birçok sünneti zikredilmiştir:
“Onun yanında her şey bir ölçü iledir.”2631; “Bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.”2632; “Senden önce hiç bir insana ebedî yaşama vermedik. Şimdi sen ölürsen onlar ebedî mi kalacaklar? Her nefis ölümü tadacaktır... ve sonunda bize döndürüleceksiniz.”2633; “Senden önce de şehirler halkından yalnız kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başka elçi göndermedik.” 2634; “Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzün önüne geçebilir. Hepsi bir yörüngede yüzmektedirler.” 2635; Kullarım sana Benden sorarlarsa, Ben onlara yakınım. Duâ eden Bana duâ ettiği zaman onun duâsına karşılık veririm.”2636; “Tevbe edip durumlarını düzeltenleri, gerçeği açıklayanları
2631] 13/Ra’d, 8
2632] 13/Ra’d, 11
2633] 21/Enbiyâ, 34-35
2634] 12/Yusuf, 109
2635] 36/Yâsin, 40
2636] 2/Bakara, 186
ALLAH (C. C.)
- 709 -
bağışlarım; çünkü Ben tevbeyi çok kabul edenim, çok merhamet edenim.”2637; “Siz şükreder, iman ederseniz Allah size azab edip ne yapacak! Allah şükrün karşılığını veren, (her şeyi) bilendir.”2638; “Yoksa siz sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden Cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki; nihâyet Peygamber ve onunla birlikte iman edenler ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ diyecek olmuşlardı. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı yakındır.”2639; “Biz bir peygamber göndermedikçe hiçbir kimseye azab edecek değiliz.”2640; “Eğer kâfirler sizinle savaşsalardı, arkalarına dönüp kaçarlardı; sonra bir koruyucu da bir yardımcı da bulamazlardı. Bu, Allah’ın öteden beri süregelen yasasıdır; Allah’ın yasasında (sünnetullah’ta) bir değişiklik bulamazsın.” 2641
Bunların dışında Kur’ân-ı Kerim’in birçok yerinde Allah’ın daha başka İlâhî kanunları haber verilmektedir. Orucun, namazın, cihadın sadece Hz. Muhammed ümmetine değil, daha önceki ümmetlere de farz kılınan ibâdetler olduğu;2642 cihada çıkmayan bir toplumun yerine başka bir topluluğu getireceği;2643 eğer iman ettiğini iddiâ edenler peygambere yardım etmezse Allah’ın ona (o peygambere) yardım edeceği2644 Allah’ın değişmeyen kurallarıdır. 2645 (Bk. Âdetullah)
Tekabbelallah: “Allah kabul etsin” anlamında bir duâ cümlesidir. Kendisinin veya bir başkasının yaptığı bir ibâdet veya hayır cinsinden bir ameli, Allah’ın kabul edip sevâbını bolca vermesini isteyip, bunu duâ şeklinde ifade etmek için kullanılır.
Vâcibu’l-Vücûd: “Zorunlu varlık ya da varlığı zorunlu olan”, yani Allah demektir. Kelâm ilminde bu kavram, Allah’ın varlığının zorunluluğunu, gerekliliğini belirtir. Vücud kavramının Yunan felsefesinin etkisiyle İslâm felsefe ve kelâmına girmesinden sonra başlayan, vücudun Allah’a nisbet edilip edilemeyeceği tartışması, vücudun Allah’ın sıfatlarından biri olduğunun kabul edilmesiyle sona erdi. Genel kabule göre vücud, Allah’ın zâtından ayrı, ezelî, ebedî ve bağımsız bir sıfattır.
Vücud kavramının diğer nesnelere de nisbet edilmesi, varlıklar arasında bir ayrım yapılmasını gerekli kıldı. Bunun yapılmaması durumunda Allah ile diğer varlıklar aynı kavram altında toplanmış olacaktı. Bu sorunun ortadan kalkması için varlıklar, vücuda nisbetleri bakımından vâcib (zorunlu), mümkün (olabilir) ve mümtenî (olması imkânsız) denilen üç bölüme ayrıldı. Varlığı zâtının gereği olan Allah’ın vücudu vâcib; varlığını başka bir varlığa borçlu olan yaratılmış varlıklar mümkün; olması hiçbir şekilde düşünülemeyen şeyler de mümtenî varlıklar olarak tanımlandı.
Zorunlu varlığın ya da varlığı zorunlu olan Allah’ın zorunluluktan gelen
2637] 2/Bakara, 160
2638] 4/Nisâ, 147
2639] 2/Bakara, 214
2640] 17/İsrâ, 11
2641] 48/Fetih, 22, 23
2642] 2/Bakara, 83, 183, 246
2643] 9Tevbe, 39
2644] 9/Tevbe, 40
2645] Muhiddin Bağçeci, Şamil İslâm Ans.
- 710 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ayırıcı özellikleri olmalıydı. Kelâm bilginleri bu ayırıcı özellikleri de şöyle belirlediler: Bir varlık, hem zâtı gereği, hem de başkasından dolayı vâcib olamaz. Çünkü başkası ile var olanın, başkasının yok olması ile yok olması gerekir. Bu nedenle iki durumun bir araya gelmesi imkânsızdır. Zâtı gereği vâcib olan bileşik olamaz. Çünkü her bileşik parçasına muhtaçtır. Bu varlığın başkasına muhtaç olduğu anlamına gelir. Başkasına muhtaç olan varlık, zâtı bakımından vâcib değil, mümkündür. Zâtı bakımından vâcib olan başkası ile birleşmez. Birleşme, başkası ile ilişki kurmaktır. Zâtı bakımından vâcib olanın böyle bir ilişkisi de olamaz.
Zâtından dolayı vâcib olanın vücudu, mâhiyeti üzerine zâid olamaz. Çünkü o vücud mâhiyetten müstağnî değilse, zâtı bakımından mümkün ve bir müessire muhtaçtır. Zâtından dolayı vâcib olanın vücudu kendi üzerine zâid olamaz. Çünkü eğer vücûbiyet vücudu gerektiriyorsa fer’î olan asıl olana asıl olur ki, bu imkânsızdır.
Zâtıyla vücûbiyet iki nesne arasında ortak olmaz. Yoksa bu, ikisinden birinin öbüründen ayrıldığı nesneye ters düşer ve böylece her biri, ortaklaştıkları nesne ile ayrıldıkları nesneden bileşmiş olurlar. Zâtı bakımından vâcib olan, her yönden vâcibdir. Zâtından dolayı vâcib olan yok olamaz. Eğer yok olursa, varlığı, yokluğunun sebebinin yok olmasına bağlı olurdu. Başkasına bağlı olanın da zâtı bakımından mümkün olması gerekirdi. Zâtı bakımından vâcib olan, zâtının gerektirdiği birtakım niteliklerle donanabilir. 2646
Vahdet-i Vücud: Tasavvufta, varlığın birliğini savunan öğreti. Muhyiddin İbn Arabî tarafından sistemleştirilen öğreti, sadece Allah’ın varlığının zorunluluğu temeli üzerine kuruludur. Benimseyen mutasavvıflarca tevhidin en yüksek yorumu sayılan öğreti, diğer bazı mutasavvıflar tarafından fenâ makamında kalmanın ortaya çıkardığı bir yanılgı olarak nitelenir. Bazı İslâm bilginleri ve hukukçuları ise, tüm varlıkların tanrılaştırılması anlamı taşıdığı gerekçesiyle küfürle suçlarlar.
Bu anlayışı savunanlar veya bu görüşe sıcak bakanlara göre bu anlayış şöyle izah edilir: Vahdet-i vücud öğretisi, Allah’ın varlığının zorunluluğu ilkesine dayanır. Buna göre özü gereği varolan varlık (vücud) birdir ve bu da Allah’ın varlığıdır. Bu varlık zorunlu (vâcib) ve öncesizdir (kadîm, ezelî). Çokluk, parçalanma, değişme ve bölünmeyi kabul etmez. Biçimi (sûret), sınırı (hadd) yoktur. Buna mutlak varlık (vücud-ı mutlak), saf varlık (vücud-ı baht) adı verilir. Mutlak varlık, varlıklar dünyasına nisbetle bir ayna gibidir, anlaşılır ve duyulur tüm nesneler onda görünür; diğer bir ifâdeyle Allah zâtı ile değil, ama fiil ve sıfatları ile tüm varlıklarda, mutlaklık özelliğini yitirmeksizin ve kesinlikle değişime, bozuluşa uğramadan görünür (tezâhür eder). Bu nedenle varlıklar da onun aynasıdır. Tüm evren, Allah’ın varlığı nedeniyle var olur. Öyleyse evren Allah’ın dışlaşmış biçimi (zâhiri), Allah da evrenin özü, gerçekliğidir (bâtını).
Mutlak varlık, Allah’ın zâtının aynıdır; varlığı, gerçekliği üzerine bir eklenti değildir. Diğer varlıklarda ise durum tersinedir. Nesnelerin varlıkları, gerçeklikleri üzerine bir eklentidir. Çünkü nesnelerin gerçekliği, ezelde Allah’ın ilmindeki beliriş ve biçiminden oluşur. Bu gerçekliğe âyân-ı sâbite (sâbit gerçeklikler) denir. Sâbit gerçeklikler ya da ilmî sûretler (suver-i ilmiye) varlığın kokusunu bile
2646] Ahmet Özalp, Şamil İslâm Ans.
ALLAH (C. C.)
- 711 -
almamışlardır. Bu nedenle, bunlara verilen varlık, onların üzerine bir eklentidir. Varlığın Allah’ın sıfatlarından olması düşünülemez. Çünkü bu, varlığın zât ile varlık dışındaki başka bir şeyden oluşması anlamına gelir. Oysa her şey varlığa tâbîdir, o hiçbir şeye tâbî değildir.
Allah’ın varlığı, mutlak varlık olması bakımından bilinemez. Bilinebilecek olan şey, varlık ile var olan biçimlerdir. Allah’ın zâtını, tüm belirişlerden (taayyün) aşkınlığı nedeniyle kavramak imkânsızsa da varoluşun mertebelerinde (merâtib-i vücud) hâricî varlık kazanması nedeniyle kavramak mümkündür. İşte tasavvuf yolcuları bu kavrayışın peşindedirler. Evren, Allah’ın varlığıyla var olan ve Allah’ın varlığının aynasında görünen kimi geçici, yok olucu sûretlerden ibârettir. Bunların belirme ve görünüşleri akıl ve duyularla ilintilidir. Nesnelerin gerçeklikleri özleri gereği değil, Allah’ın varlığıyla sâbittir. Nesnelerin aslı yokluktur (Âdem) ve bunlar sürekli bu aslî durumları üzeredirler. Olgunlaşmamış insanların akıl ve duyuları, varlığı nesnelerin bir niteliği olarak algılar. Ama bu yanılsamanın neden olduğu bir yargıdır. Nesneler, diğer bir deyişle Allah’ın varlığında görünen sûretler, gerçekte bir hayal ve seraptırlar. Bunların kesif ve hatta varolmuş görünmeleri sadece akıl ve duyulara göredir. Allah bunların hayâlî olan varlıklarında, bu hayâlî varlıkların gerçeklikleri nedeniyle görünür. Gerçek varlığa sahip olan kendi zâtı ile görünmez. Evren varlık dünyasına çıkmadan önce, Allah’ın zâtı ile birlikte başka bir şey olmadığı gibi, şimdi de O’nunla birlikte varolan bir şey yoktur.
Evren gerçek bir varlık değil, gölge bir varlıktır. Gölge, kendisinin varlık nedeni olan kişi ya da nesnenin varlığından başka bir varlığa sahip olmadığı gibi, evren de Allah’ın varlığından başka bir varlığa sahip değildir. Nesnelerin görünen varlığı, hayali bir varlıktır. Nesneler sürekli değişmekte ve bozulmaktadır. Bir anda varmış gibi görünen sûretin yerini, bir sonraki an başka bir sûret almaktadır. Bu nedenle, insanın nesnelerin gerçekliğine hükmetmesi, duyularının bu sürekli değişimi algılamakta yetersiz kalışındandır. Evrenin varlıkla ilişkisi, su buharı, bulut ve karın su ile ilişkisi gibidir. Bulutun ve karın varlığı, hayâlî bir varlıktır. Bunların suyun varlığından başka bir varlıkları yoktur. Her biri, suyun bizim duyumlarımıza göre aldığı bir sûretten başka bir şey değildir. Hayâtî olmayan, gerçek olan ise, bunların aslı olan sudur. Çünkü biçimleri değişmiş bile olsa, suya özgü gerçeklikle vardırlar. Eridikleri ya da yoğunlaştıkları zaman, ortada yalnız gerçek olan su kalır.
Allah’ın ilminde, kendi zâtının, fiillerinin, isim ve sıfatlarının sûretleri vardır. Çünkü Allah, zâtını, fiillerini, isim ve sıfatlarını bilmektedir. Allah’ın ilmindeki sûretlere âyân-ı sâbite (sâbit gerçeklikler) adı verilir. Evreni oluşturan nesnelerin Allah’ın ilmindeki sûretlerine de aynı şekilde âyân-ı sâbite denir. Âyân-ı sâbite, Allah’ın isim ve sıfatlarının sûretleri olması bakımından İlâhî gerçekliklerdir; diğer yandan da varlıkların gerçeklik ve dayanaklarıdır. Bunların dış dünyada varlık kazanmaları, feyz-i mukaddes denilen Allah’ın tecellisi ile mümkün olur. Dış dünyada varlık kazanmamış sâbit gerçeklikler yaratılmış değildir (gayri me’cul). Bu nedenle onlar da Allah’ın ilmi gibi ezelîdir, kadîmdir.
Allah’ın ilmindeki sâbit gerçekliklerin dış dünyada varlık kazanmaları, sayısız varoluş aşamasından sonra mümkündür. Merâtib-i vücud, tenezzülât, tecelliyât gibi adlarla anılan bu varoluş aşamaları, küllî mertebeler halinde belirlenir.
- 712 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Böylece varoluşun dört, yedi, on iki ve kırk gibi çeşitli mertebesinden söz edilir. En yaygın görüşe göre yedi mertebeden oluşan varoluş aşamaları şöyle sıralanır: Lâ taayyün, taayyün-i evvel, taayyün-i sânî, âlem-i ervâh, âlem-i misal, âlem-i şehâdet ve âlem-i insan.
Hakikat-ı Muhammediye, vahdet, tecelli-i evvel gibi adlar da verilen taayyün-i evvel (ilk belirme) mertebesinde Allah, zâtının gereği olarak tecelli eder ve tüm isim ve sıfatları ortaya çıkar. Allah, zâtından ayrı olmayan bu isim ve sıfatları, diğer bir deyişle kendini, zâtını bilir. Vâhidiyet mertebesi de denilen taayyün-i sânî (ikinci belirme) mertebesinde Allah’ın isim ve sıfatlarının gerektirdiği tüm küllî ve cüz’î anlamların sûretleri birbirinden ayrılır. Bunlar şehâdet âlemini oluşturacak nesnelerin sâbit gerçeklikleridir. Bu mertebe ayrıca hazret-i rubûbiyet (rablık mertebesi), perde-i vahdet (vahdet perdesi), menşeü’l kesret (çokluğun kökeni) gibi adlarla da anılır. Âlem-i ervâh (ruhlar evreni) denilen dördüncü mertebede sâbit gerçeklikler (ya da ilmî sûretler), birer basit cevher durumuna gelirler. Bu cevherlerin biçim ve rengi yoktur, zaman ve mekânla nitelenmiş de değillerdir. Cisim olmadıkları için ayrılma ve birleşme kabul etmezler. Bu mertebede her ruh kendini, kendi benzerini ve Rabb’ini bilir. Âlem-i misal (misal âlemi) denilen beşinci mertebede varlık ayrılması, bitişme ve parçalanması mümkün olmayan latif cisimler halinde ortaya çıkar. Önceki mertebede ruhları beliren sâbit gerçeklikler, bu mertebede, şehâdet âleminde görüneceği sûreti kazanır. Âlem-i şehâdet (görünen dünya) mertebesinde varlıklar, görülen sûretler biçiminde varlık kazanır. Böylece varlıklar evreni ortaya çıkar. Varlığın bu dünyadaki görünümü vücûd-i izâfî (göreceli varlık), vücûd-i zıllî (gölge varlık), vücud-i imkânî (mümkün varlık) gibi adlarla anılır. Görülen dünyanın ortaya çıkmasından sonra Allah, en mükemmel biçimde insan-ı kâmilde (yetkin insan) tecelli eder. İnsan-ı kâmil, görünen dünyadan ilk belirmeye (taayyün-i evvel) kadar tüm tecelli mertebelerini kendinde toplar. Bu nedenle kâmil insana mertebe-i câmia (toplayıcı mertebe) denir.
Vahdet-i vücud öğretisi, varlık hakkındaki temel düşünceye bağlı olarak dinlerin birliği düşüncesini de içerir. Buna göre bütün dinler temelde birdir. Semâvî ve beşerî dinler arasında bir fark da yoktur. Çünkü bütün yaratıklar Allah’ın birer tecellisidir, dolayısıyla tapınılan her varlıkta Allah’ın bir tecellisine ibâdet edilmektedir. Böylece insanlar gerçekte çeşitli sûretlerde görünen rek bir Allah’a ibâdet etmektedirler. Bu düşünceye göre; “Doğu da batı da Allah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın zâtı oradadır.”2647 âyeti de buna delâlet etmektedir.
Vahdet-i vücud öğretisi, en çok da varlık ve dinlerin birliği düşünceleri nedeniyle bazı mutasavvıflar, birçok İslâm bilgin ve hukukçusu tarafından şiddetle eleştirilmiştir. Başta İbn Teymiye olmak üzere kimi bilginler daha da ileri giderek İbn Arabî ve izleyicilerini küfürle suçlamışlardır. Suçlamalar doğal olarak savunmayı ve karşı suçlamayı da beraberinde getirmiş ve tartışma, İslâm bilginlerinin büyük bir bölümünün susmayı yeğlemelerine karşılık, günümüze kadar sürüp gelmiştir. Konu günümüzde de canlılığını korumakta, özellikle akademik düzeyde tartışma sürmektedir. 2648
Harun Yahya gibi az sayıda bazı yazarlar, “maddenin aslı yoktur, onlar
2647] 2/Bakara, 115
2648] Ahmet Özalp, Şamil İslâm Ans.
ALLAH (C. C.)
- 713 -
beynimizde beliren hayallerden ibârettir” diyerek aynı anlayışı modern şekilde savunmaktadırlar. Tevhidle bağdaşması çok zor olan hususlar içermesi açısından biz vahdet-i vücud anlayışını Kur’an’a ters görüyoruz.
Veliyyullah: Allah’ın dostu, velî kulu demektir. “İyi bilin ki, Allah’ın velîlerine (dostlarına, velî kullarına) korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de. Onlar, iman edip de takvâ sahibi olan (Allah’tan sakınan) kimselerdir. Onlar için dünya hayatında da, âhirette de müjde vardır...”2649 Kur’ân-ı Kerimde “veliyyullah” özel bir sınıf değildir; iman edip takvâ sahibi olan bütün mü’minlerdir.2650 Tasavvuf anlayışında, bu Kur’an kavramı da yozlaştırılmış, özel birtakım ermişler, kerâmet gösterebilen şeyhler vb. anlamında kullanılmıştır. (Bk. Veliyyullah)
Yedullah: Allah’ın eli; kuvvet ve kudreti, otoritesi. Bu kelime “yed” ve “Allah” kelimelerinin bir araya gelmesiyle ortaya çıkmış bir terkiptir. Zâhirî mânâsı, “Allah’ın eli” demektir. Fakat hiç bir şeye benzemeyen ve her türlü noksan sıfatlardan, eksiklik ifâde eden özelliklerden uzak (münezzeh) olan ve her türlü kemâl sıfatlarla, kemâliyet, üstünlük, yetkinlik ifâde eden özelliklerle nitelenebilecek olan Yüce Allah’ın, insanın eline benzer bir eli olması muhaldir/imkânsızdır. Bu itibarla İslâmiyet’e göre Allah’ın eli olmaz, ancak bu “el” kelimesini, mecâzî mânâda kudretten kinâye olarak “Yüce Allah’ın kuvvet ve kudreti” olarak anlamak daha doğru olacaktır. Nitekim Türkçe’mizde de mecaz ve kinâye olarak kullanılan deyimler vardır. Meselâ; “Şu kişinin eli açıktır” denildiği zaman, pekâla bilinir ki, burada “el” kelimesinin müfred ve müşahhas olarak anlaşılan mânâsı kasdedilmemiştir; aksine “eli açık” deyimiyle onun cömert, yardım sever bir kişi olduğu, ihsan edip vermeyi alışkanlık haline getirdiği, cimri, pinti olmadığı kasdedilmiştir. Yoksa böyle bir kimsenin elini uzatıp açmakta olduğu ve herkesin onun bu açık elinden alacağını almakta olduğu düşünülmez.
“El” kelimesi mecâzî mânâda sadece Türkçe’de değil, diğer dillerde, özellikle Arapça ve Farsça’da Türkçe “el” kelimesinin karşılığı kullanılmaktadır. Meselâ; Arap şâiri Lebîd, kışın esen poyraz rüzgârının şiddetli soğuğunu ve etkisini anlatmak maksadıyla yazdığı şiirinde: “Soğuğun yularını poyrazın elinde gördüğü rüzgâr”a bile “el” isnâd ederek, teşhis sanatını kullanarak ifâdeyi daha da güçlendirmeye çalışmıştır.
Bütün insanlığa hitap eden Kur’ân-ı Kerîm’de de böyle mecâzî ifâdelere yer verilmiş, Yüce Allah insanlara anlayacakları tarzda ve kullandıkları şekiller içerisinde zâtına mahus olan özelliklerini, Kudret ve azametini beyan buyurmuştur. Böylece insanlar Kur’ân’ı daha kolay ve kendi dillerinde kullandıkları şekiller ve sanatlar içerisinde yadırgamadan anlayabilmişlerdir.
Arap dilinde “yed = el” kelimesi aşağıdaki çeşitli mânâlarda kullanılmaktadır:
1- Bilindiği gibi “el” kelimesi insanların bir uzvu veya organı olup çoğu kez bileğe kadar olan kısma “el” denildiği gibi, bazen de koltuk altına kadar olan kısma “el” adı verilir.
2- Nimet anlamında kullanılır ki, bu durumda çoğulu; “eyâdî” olarak gelir.
2649] 10/Yûnus, 62-64
2650] 10/Yûnus, 63
- 714 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu mânâ Türkçe’mizde pek bilinmemekle beraber; “Efendim, elinizin altında yaşayayım” şeklinde bir cümle kurarsak,”nimetiniz ve inâyetiniz sâyesinde hayatımı devam ettireyim” anlamında bir istek olmuş olur.
3- Kuvvet, kudret mânâsına gelir. Meselâ; “Ulû’l-eydî ve’l-ebsâr” cümlesi “Kuvvet ve akıl sahibi” diye açıklanmıştır. Dilimizde de “El elden üstündür, tâ arşa varıncaya kadar” denilir; yani kudret, kudretten üstündür, ancak Allah’ın kudretinin üstünde hiç bir kudret yoktur anlamına gelir. Nitekim, Allah Teâlâ; “(Ey Muhammed! Şüphesiz sana biat edenler (baş eğerek ellerini verenler), Allah’a biat etmiş (baş eğip el vermiş) sayılırlar. Ancak Allah’ın eli onların ellerinden üstündür.”2651 buyurmaktadır ki, “Allah’ın kudreti ve kuvveti onların güç ve kuvvetinden üstündür” demektir.
4- Mülk mânâsında, “tasarrufunda, elinin altında” anlamında kullanılır. Meselâ; “Şu büyük arâzi falancının yedindedir/elindedir”, yani “onun mülküdür veya tasarrufundadır, sahibi odur veya onun elinin altındadır” demektir. Nitekim Allah Teâlâ; “Hükümranlık elinde olan Allah yücedir.” 2652 buyurmuştur.
5- Pek güçlü inâyet ve ihtisas anlamına gelir. Meselâ; “Ben bunu elimle yaptım” demek, “Kendim yaptım” demek olduğu gibi; “Fazlaca özen gösterdim, pek özel bir şekilde önem verdim, bence pek büyük bir kıymeti vardır” anlamlarını ifâde eder. Nitekim Cenâb-ı Hak İblis’e; “Ey İblis, Kendi elimle (kudretimle) yarattığıma (yani Âdem’e) secde etmekten seni alıkoyan nedir? Böbürlendin mi? Yoksa gururlandı mı?”2653 buyurdu.
İşte bütün bu mânâlardan anlaşılıyor ki: “yedullâh” tâbiri, Allah’ın nimet ve ihsânı, kudret ve kuvveti, mülkü, tasarrufu ve hükümranlığı, inâyet ve ihtisası anlamlarına gelmektedir; yoksa birinci maddede gösterilen “el” veya “kol” mânâsına değildi. Zira hiç bir yaratığa, hiç bir şeye benzemeyen Yüce Allah’ın insanlar gibi müşahhas bir elinin olması düşünülemez.
Bununla beraber kültür tarihi içerisinde “Müşebbihe” ve “Mücessime” diye bilinen bu iki fırkanın mensuplarından çoğu “yedullâh” tâbirini “insanın eli” gibi tasavvur etmişlerdir. Mezhepler tarihi içerisinde yer almış olan bu iki fırka, İslâm dininin dışında kalan fırkalardan olup çok kısa ömürlü olmuşlardır. Hâlbuki Ehl-i Sünnet mütekellimlerinden bir kısmı “yedullâh”ı Allah’ın sıfatlarından saymışlar, Kelâm tarihi içinde “yedullâh” ve benzeri tâbirlere “Haberî sıfatlar” adı verilmiştir. Ehl-i Sünnet âlimlerinden pek çoğu da “yedullâh”ı, Allah’ın kudreti diye açıklamışlardır. Zira Yüce Allah, kudretiyle kaadirdir.
Selef âlimleri bu haberî sıfatlara iman etmiş, bunları zâhirleri üzere bırakmış, te’vile ve açıklamaya kalkışmamışlardır. Bununla beraber benzetmeye ve cisimleştirmeye de yeltenmemişlerdir. Onlara göre, mâdem ki, Yüce Allah Kendisine “el, yüz, göz...” gibi özellikleri nisbet etmiştir, öyleyse bunlar öylece kabul edilmelidir. Bunların mâhiyetini ve hakikatini ancak Cenâb-ı Hak bilir. Bunların hiç biri bizim elimize, yüzümüze, gözümüze benzemez.
İlk mütekellimler de hemen hemen Selef gibi düşünmüşlerse de, sonraki
2651] 48/Feth, 10
2652] 67/Mülk, 1
2653] 38/Sâd, 75
ALLAH (C. C.)
- 715 -
mütekellimler ise, bu haberî sıfatların Yüce Allah’ın zâtına ve şânına uygun bir tarzda te’vil edilip açıklanması yolunu tutmuşlar; ancak te’vil yapıp açıklarken, “yapılan bu te’vil ve açıklamaların Allah’ın murâdı ve O’nun kasdettiği mânâ olduğuna kesinlikle hükmetmemek gerekir” demişlerdir. 2654
Zikrullah: Allah’ın zikri, Allah’ı zikretmek demektir. Allah’ın adını anma, O’nu hatıra getirme, iyilikle anma, namaz kılma, Kur’an okuma anlamlarında kullanılır. Namaz ve Kur’an başta olmak üzere her çeşit ibâdet zikrullah sayılır. Kur’an, Allah’ı çokça zikretmemizi emreder. “Unuttuğun zaman Rabbini zikret ve ‘umarım Rabbim beni doğruya bundan daha yakın bir bilgiye ulaştırır’ de.” 2655
Bu ve bunlar gibi içinde Allah lafzının bulunduğu İslâmî şiarlar, bütün laik okullara ve medyadaki dayatmalara ve resmî özendirmelere rağmen hâlâ halka unutturulup terkettirilememiş kavramlarımızdandır. Bunları şuurlu bir şekilde ifade etmek, bu şiarlara sahip çıkmak, aynı zamanda hem zikir, hem de tebliğ olacaktır. Bir müslümanın her an Allah’la alâkasını isbat etmesi, bağını tazelemesi, bu bağı koparacak tavır ve sözlerden uzak kalması gerekir. İşte bu bağın gönülden geçirilip dillendirilmesi de bu gibi deyimlerle ortaya konulur.
Elfâz-ı Küfür ve Allah Lafzı
Elfâz’ın tekili olan lafız (lafz); söz, kelime ve ifade demektir. Küfür ise “kefera” fiilinden masdar olup, sözlükte; bir şeyi örtmek anlamına gelir. Kalbindeki imanını örten kimseye de bu yüzden münkir veya kâfir denilmiştir. Bir terim olarak, kişiyi küfre düşüren ve dinden çıkmasına sebep olan sözlere “elfâz-ı küfür” adı verilir.
Bir mü’mini küfre düşüren sözler dörde ayrılır. Bunlar: İstihzâ, istihfaf, istihkar ve istinkârdır. İstihzâ, dinin esaslarından birini alaya almak; istihfâf, inanılması gereken ve zarûrât-ı diniyye denilen prensipleri küçümsemek, hafife almak; istihkar, dinle ilgili temel esasları ve dinin mukaddes saydıklarına hakaret etmek, çirkin sözler söyleyip sövmek; istinkâr ise bir İslâmî hükmü açıkça inkâr etmek veya dince mukaddes olan şeylere inanmayıp küfretmek.
Allah’ın zâtı, sıfatları, fiilleri, isimleri, emirleri, yasakları hakkında şaka yollu da olsa alay ederek küçümseyici konuşmak ve Allah’a çirkin sözler söylemek kişiyi dinden çıkarır. “Allah ile, O’nun âyetleriyle, O’nun Rasûlü ile alay mı ediyorsunuz? Boş yere özür dilemeye kalkışmayın. Siz imandan sonra küfre düştünüz.“ 2656
Günümüzde nice şarkılarda dinle ilgili kutsal esaslara hakaret taşıyan, kadere isyan eden, bir kadını putlaştırıp Allah’ı sever gibi sevme ifadeleri müslümanım diyen insanlar tarafından rahatlıkla söylenebilmektedir. Bir futbol takımı ekber, yani Allah’a ait olan “en büyük” ifadesiyle sloganlaştırılabilmekte, öğrencilere bir şahıs hakkında İlâhî özellikler verilerek antlar, şiirler söylettirilebilmektedir. Medyada, kahvelerde, sokaklarda nice elfâz-ı küfür rahatlıkla ağızlardan çıkabilmektedir. “İşimiz Allah’a kaldı”, “Allah’lık” gibi ifadelerle Allah hakkında küçültücü ifadeler söylenebiliyor. Azrail’e kızılıp ileri geri sözler sarfedilebiliyor. Bir kıza “Melek” ismi verilebiliyor, felek ifadesiyle göklerin insan
2654] Cihad Tunç, Şamil İslâm Ans.
2655] 18/Kehf, 25
2656] 9/Tevbe, 65
- 716 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kaderi üzerinde etkisi kabullenilerek ona kader adına hakaretler edilebiliyor. Açıkça kadere de çatılabiliyor. Zamana sövülebiliyor. Cennet ve cehennemle ilgili fıkralar anlatılarak Allah’ın ödül ve cezası şaka konusu edilebiliyor. Dini küçük düşürücü Bektaşi fıkraları veya dinin kutsallarını küçük düşürecek uydurmalar anlatılabiliyor. Allah’ın sıfatları başkasına verilebiliyor. Allah’tan başkasına duâ edilip medet ve yardım istenebiliyor. Allah’tan başkası adına yemin edilebiliyor. Ağzımızdan çıkan her sözün hesabının isteneceği unutularak küfür lafızları sakız gibi ağızlarda dolaşabiliyor. Bütün bunlar, elfâz-ı küfür, şirk, irtidat gibi konuların kapsamına girmektedir.
Allah’la İlgili Yakışıksız Sözler
Allah’la İlgili Çevrede Çokça Duyulan Elfâz-ı Küfürden Bazıları (Söyleyeni Şirke Düşürmesinden Korkulan, Müslümanları Mürted Yapmasından Endişe Edilen Çirkin Sözler)
“Allah’lık” (saf bir insan için)
“Allah’sız” (Bunun Allah’ı yok, bu kimseyi Allah yaratmamıştır anlamında)
“İşimiz Allah’a kaldı” (İşimiz yaş, netice beklemeyin anlamında)
“İnşâallah deme, kesin söz ver” (İnşâallah, yani Allah dilerse sözünün yanlış ve yetersiz olduğu anlamında)
“Gökte Allah var”, “yukarıda Allah var” (Allah’a mekân isnadı anlamında)
“Seni Allah gibi seviyorum” (Allah’ı sever gibi çok sevmek, fanatiklik anlamında)
“Seni elimden Allah bile kurtaramaz” (Allah’ın gücü bile yeterli olmaz anlamında)
“Burada Allah yok, Peygamber izinde” (Karakolda, hapishanede vb. Allah’ın yardım edemeyeceği anlamında)
“Allah’ın olmadığı, şeytanın bol olduğu yerde elime geçecek, ciğerlerini sökerim” (Allah’ın olmadığı yer olabileceği anlamında)
“Allah, ondan verdiği canı alamıyor” (Borcuna sâdık olmayanlar hakkında, Allah’ın âcizliği anlamında)
“Allah’ın hükmü burada geçmez” veya “o eskidendi, şimdi Allah’ın hükmü uygulanmaz, devir değişti” (Allah’ın hükmünün geçersizliğini iddia veya tüm zamanlara ait olduğunu inkâr anlamında)
“Şu işin (şeyin) Allah’ını yapar” (Allah’ı herhangi bir şeye benzetme anlamında)
“Sen Allah mısın be?” (Bir yaratığın Allah olma ihtimalini çağrıştıracak anlamda)
“Ye Allah ye”, “vur Allah vur” (Allah’ı kula benzetmek anlamında)
“Allah Baba”, “Allah’ın oğlu gelse...” (Allah’a çocuk isnad etme anlamında)
“Tapılacak kadın” (Allah’tan başka tapılacak/ibâdet edilecek mâbud kabulü
ALLAH (C. C.)
- 717 -
anlamında)
“Futbol/müzik ilâhı, ...tanrıçası” (Allah’tan başka ilâh kabulü anlamında)
“Hâkimler hâkimi” (Allah’ın dışında bir varlığa Allah’ın bir sıfatını verme, her şeyi yönlendiren anlamında)
“Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya” (Allah’a denk başkasının hakkı olduğu, Allah’ın her yerde tek güç olmadığı anlamında)
“Allah bizi unuttu” (Allah’ın zorluklarla denemesi konusunda Allah’ı unutma gibi bir eksiklikle vasfetme anlamında)
“Filan kimse şu şeyi yarattı” (Yaratma fiilini gerçek anlamda, yani yoktan var etme mânâsında başka birine verme, Allah’ın fiiline ortak kabulü anlamında)
“Allah’ın başka işi mi yok, bununla uğraşacak?” (Allah, her şeyi takdir edip, her şeye hükmünü geçirmez, O’nun dediğinin ve müdâhalesinin dışında da işler olur anlamında)
“Allah bilir ki, şu iş şöyledir” , “Allah şâhit şunu şöyle yaptım” dediği halde, yalan söylemiş olsa; Allah’a iftira atmak ve gizli-açık her şeyi bildiğini kabul etmemek anlamında)
“Hâkimiyet/egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir/meclisindir” (Hâkimiyetin/egemenliğin Allah’ın dışında başkalarına ait olduğunu kabul ve Allah’ın hükmünün üstünde hüküm olduğu anlamında)
“En büyük filân takım, başka büyük yok” (Ekber/en büyük sıfatının Allah’tan başkasına verilmesi ve başka büyüğün olmadığı, Allah’ın büyüklüğünün inkârı veya büyüklükte ortağı olduğu anlamında)
“Allah’ımı inkâr edeyim ki, şu şöyledir” (Söylediği söz, doğru bile olsa; Allah’ı inkâr etmeyi ihtimal olarak kabul ve inkârı basite almak anlamında)
“Allah, şunu şöyle yaratsaydı, şu işi şöyle yapsaydı ne iyi olurdu” (Allah’ın yarattığını beğenmemek, O’na eksiklik ve kusur isnad etmek anlamında)
“Allah, keşke şunu haram kılmasaydı, şunu farz etmeseydi” (Allah’ın hükmünü beğenmemek anlamında)
(O konuda âyet olmadığı halde,) “Allah şöyle buyurmuştur” demek (Kur’an’da olmayan, ispatlanamayan cümleleri Allah’a isnâd etmek, dolayısıyla Allah’a iftira etmek anlamında)
(Allah’ın kesin olarak haram kıldığı bir şeyi yiyip içerken “Allah’ın ismiyle (Bismillâh)” demek (Allah’la, Allah’ın haram hükmüyle alay etme anlamında)
Allah’ı, O’nun kurallarını, O’nun dinini, kitabını... istihzâ/alay, küçük görme, hakaret, inkâr etme.
Allah’a, dine, dince mukaddes sayılan şeylere küfür, sövme veya çirkin söz söyleme.
Allah’tan başka mutlak gaybı bilen olduğunu kabul etme.
Allah’tan başkasına söylenmesi câiz olmayan şeyleri başka şeyler için
- 718 -
KUR’AN KAVRAMLARI
söyleme: “Yeşil gözlerinden muhabbet kaptım, Diz çöküp önünde yıllarca taptım.” , “Mihrâbım diyerek yüz sürdüm” , “Bir Allah’a, bir de sana taptım” , “Kâbe Arabın olsun, bize Çankaya/Anıtkabir yeter” , “Ey, bugünleri borçlu olduğumuz ulu Atatürk” vb.
Allah’tan başkasına duâ etmek veya bir kuldan meded istemek
Allah’ın helâllarını helâl; haramlarını haram kabul etmemek
Allah’tan başkası adına kurban kesmek, Allah’tan başkasına adak adamak
Allah’ın kesin yasağına rağmen Allah’ın düşmanlarını, kâfirleri sevmek, küfre rızâ göstermek, kâfirlere -hidâyetleri dışında- dua etmek
Tâğutların resim ve heykelleri önünde tapınırcasına saygı göstermek
Allah’ın şeriatından/hükmünden daha üstün yönetim şekilleri olduğunu belirtmek: “Demokrasi/halk idaresi en iyi idare şeklidir” , “Kemalizm, Kapitalizm insanları mutluluğa götürür” demek.
Allah’ı, sadece göklere ve tabiata hükmü geçen bir zat olarak kabul edip, yeryüzünü insanların kendi bağımsız arzularına bırakıp Allah’ı dünya işlerine karıştırmamak, insanların sosyal ve siyasal ilişkilerini düzenleme konusunda Allah’ın dışında otoriteler tanımak
Fayda ve zararı Allah’tan bilmemek, “şu doktor benim hayatımı kurtardı” , “frene basmasaydı ölmüştüm” , “şu hap bana şifa veriyor, beni iyi ediyor” “Devlete karşı çıkılır mı, ezer geçer”
İbâdet kapsamına girecek tüm amelleri, sadece Allah için yapmamak, gösteriş veya dünyevî bir menfaat için yapmak.
“Ta’rifine gitmemektür evlâ / Ta’rife gelir mi hiç Mevlâ” (Muallim Nâci)
“Hak sillesinin sadâsı yoktur / Bir vurdumu hiç devâsı yoktur.” (Ferit Kam)
“Hâlikın nâmütenâhî adı var, en başı Hak; / Ne büyük şey kul için hakkın elinden tutmak.” (Mehmed Âkif Ersoy)
“Hak şerleri hayr eyler / Zannetme ki gayr eyler / Ârif anı seyr eyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler.” (Erzurumlu İbrahim Hakkı)
“Allah’ın varlığı, bir hakikati ifade eden geometrik teorilerden daha hakikidir.” (Descartes)
“Semâların derinliği, ulûhiyetin bir nişânesidir.” (Sully Prudhomme)
Sevmesini bilene çok yakın olan Allah, aklı ile anlamak isteyene de o kadar uzaktır, gizlidir.” (Alexis Carrel)
Allah’tan uzaklaşan, Allah’ı aramayan insan, ne kendisinde, ne de kendi dışında hakikati ve saâdeti bulamaz.” (Pascal)
“Bir tabiat kanunu izah eden her formül, Allah’ı öven bir İlâhîdir.“(Maria Mitchell)
“Sade insanlar Allah’ı güneşin harareti ve bir çiçeğin kokusu kadar tabiî olarak hissederler.“(A. Carrel)
ALLAH (C. C.)
- 719 -
“İnsan, Allah’a su ve hava kadar muhtaçtır.“(A. Carrel)
“Hoştur bana senden gelen / Ya gonca gül yahut diken / Ya hil’a u yahut kefen / Nârın da hoş, nûrun da hoş.“(Yunus Emre)
“Allah Teâlâ’nın kazâsına râzı olmak, kulun bahtiyarlığındandır.“(Hadis-i Şerif meâli)
“Allah ile olduktan sonra ölüm de, ömür de hoştur.“
“İmanın en sağlam kulpu, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir.“
“Allah’tan korkan kimse, nefsinin her istediğini yapmaz.“(Hz. Ömer)
“Allah, herkese gerekeni vermiştir. Kedinin kanadı olsaydı, serçenin soyu tükenirdi.” (Sâdi)
“Allah, çalışmak istemeyenlere yardım etmez.”
“Allah her zaman cesur olanlara yardım eder.”
“Zâlimlere karşı gelmek, Allah’a ibâdettir.”
“Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz; sahipsiz olamaz. Bir harf kâtipsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, son derece intizamlı şu dünya Hâkimsiz olur?” (Sözler)
“Mâdem bir harf, kâtibini bildirmeksizin olmaz; Sanatlı bir nakış, nakkaşını bildirir. Nasıl olur ki, bir harfte koca bir kitabı yazan, bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkaş, kendi kitabıyla ve nakşıyla bilinmesin?” (Sözler)
“Kimin kalbinden Allah sevgisi varsa, iki dünyada da onun yardımcısı Allah’tır. Kimin kalbinde Allah’tan başkasının sevgisi varsa, iki dünyada da onun hasmı Allah’tır.”
„Kim Allah‘a sahip, o neden mahrum? Kim Allah‘tan mahrum, o neye sahip?“
- 720 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah Kavramıyla, Allah’ın Sıfatları ile İlgili Âyet-i Kerimeler
A- ALLAH LAFZININ GEÇTİĞİ ÂYETLER: Toplam 2697 Yerde; ALLAHUMME LAFZI: 5 Yerde
B- ALLAH’A İMAN VE İTAAT KONUSUYLA İLGİLİ ÂYETLER
Allah’a İman Etmek: 2/Bakara, 62, 136, 137, 177, 256, 285; 3/Âl-i İmrân, 84, 110, 162; 4/Nisâ, 39, 59, 136, 152, 171; 5/Mâide, 111; 6/A’râf, 156, 158; 9/Tevbe, 18, 19, 44; 23/Mü’minûn, 58; 27/Neml, 81; 42/Şûrâ, 13; 48/Feth, 9; 57/Hadîd, 7; 61/Saff, 8, 10-13; 64/Teğâbün, 8, 11; 67/Mülk, 29.
Allah’a İman Edenler, En Emin Yoldadır: 2/Bakara, 256; 4/Nisâ, 175.
Allah’a İman Edenlerin Özelliği: 57/Hadîd, 19.
Allah’a İman Edenlerin Mükâfatı: 65/Talâk 11.
Allah’ı İnkâr: 2/Bakara, 28, 217; 4/Nisâ, 131, 136, 150, 151; 16/Nahl, 22; 48/Feth, 13; 69/Haakka, 33.
Allah’a İtaat: 3/Âl-i İmrân, 32, 132; 4/Nisâ, 13, 59, 69, 70; 5/Mâide, 92; 8/Enfâl, 1, 20, 46; 9/Tevbe, 71; 13/Ra’d, 18; 24/Nûr, 52, 54; 33/Ahzâb, 71; 42/Şûrâ, 38; 47/Muhammed, 33; 48/Feth, 17; 58/Mücâdele, 13; 64/Teğâbün, 12.
Allah’a İsyan Etmek: 4/Nisâ, 14; 5/Mâide, 56.
Şeytan Allah’a İsyânı Emreder: 2/Bakara, 169; 4/Nisâ, 14, 118, 119; 6/En’âm, 128; 7/A’râf, 200; 24/Nûr, 21; 38/Sâd, 82, 83.
Allah’a İftira: 3/Âl-i İmrân, 94; 4/Nisâ, 50; 5/Mâide, 103; 6/En’âm, 21, 93, 138, 150, 157; 7/A’râf, 28, 37, 40, 177; 10/Yûnus, 17, 21, 68, 69; 11/Hûd, 18; 16/Nahl, 56, 62, 105, 116; 29/Ankebût, 68; 34/Sebe’, 8; 39/Zümer, 60; 61/Saff, 7.
C- ALLAH SEVGİSİ VE KORKUSU İLE İLGİLİ ÂYETLER
Mü’minlerin Allah Sevgisi: 2/Bakara, 165, 177, 186; 3/Âl-i İmrân, 31; 21/Enbiyâ, 90.
Allah’ın Kullarını Sevmesi: 3/Âl-i İmrân, 31; 5/Mâide, 54.
Allah’tan Korkmak: 2/Bakara, 74, 150, 194, 196, 203, 212, 223, 231, 233, 278; 3/Âl-i İmrân, 28, 30, 102, 200; 4/Nisâ, 1, 131; 5/Mâide, 8, 11, 35, 88, 93; 6/En’âm, 72; 8/Enfâl, 1, 2, 29; 9/Tevbe, 119; 13/Ra’d, 21; 16/Nahl, 51-52; 22/Hacc, 34, 35; 30/Rûm, 31; 31/Lokman, 33; 33/Ahzâb, 1, 2, 70; 39/Zümer, 10, 16; 49/Hucurât, 10, 12; 57/Hadîd, 28; 59/Haşr, 7, 18, 21; 64/Teğâbün, 16; 65/Talak, 4-5; 67/Mülk, 12; 74/Müddessir, 56.
Allah, Kendisinden Korkanlara Hak ile Bâtılı Ayıracak Anlayış Verir: 8/Enfâl, 29; 92/Leyl, 5-7.
Allah’tan Korkanların Mükâfatı: 39/Zümer, 20; 98/Beyyine, 7-8.
D- ALLAH’I NOKSAN SIFATLARDAN TENZİH ETMEK: 2/Bakara, 116; 4/Nisâ, 40, 171; 6/En’âm, 100, 102, 136, 144; 7/A’râf, 54; 9/Tevbe, 31; 10/Yûnus, 18; 11/Hûd, 101; 14/İbrâhim, 30; 16/Nahl, 1, 3, 57; 17/İsrâ, 43, 108, 111; 19/Meryem, 35; 21/Enbiyâ, 17-18, 22, 26, 87; 23/Mü’minûn, 91-92, 116-117; 26/Şuarâ, 209; 27/Neml, 8, 61, 64; 30/Rûm, 9; 36/Yâsin, 83; 37/Sâffât, 159, 180; 39/Zümer, 4-5, 66-67; 40Mü’min, 64; 43/Zuhruf, 15-16, 76, 81-82; 50/Kaf, 29, 38; 52/Tûr, 43; 55/Rahmân, 78; 59/Haşr, 23; 69/Haakka, 52; 87/A’lâ, 1; 112/İhlâs, 3-4.
E- ALLAH’A ÇOCUK İSNÂD ETMEK
Müşriklerin Çocuk İsnâdı: 6/En’âm, 100-101; 10/Yûnus, 68-70; 16/Nahl, 57, 62; 17/İsrâ, 40; 19/Meryem, 88-92; 21/Enbiyâ, 26; 22/Hacc, 3-4; 34/Sebe’, 40-42; 37/Sâffât, 149-159, 180; 43/Zuhruf, 15-16, 18, 79-82; 52/Tûr, 39; 53/Necm, 21-22.
Yahûdilerin Çocuk İsnâdı: 2/Bakara, 116; 4/Nisâ, 50; 5/Mâide, 18; 9/Tevbe, 30; 19/Meryem, 88-92.
Hıristiyanların Çocuk İsnâdı: 2/Bakara, 116; 4/Nisâ, 171; 5/Mâide, 18; 9/Tevbe, 30; 16/Nahl, 71; 19/Meryem, 88-92; 21/Enbiyâ, 16-17; 43/Zuhruf, 65.
F- ALLAH’IN SIFATLARI
ALLAH’IN ZÂTÎ SIFATLARI (ZÂTININ SIFATLARI)
ALLAH (C. C.)
- 721 -
aa- Vücûd; Allah Vardır: 6/En’âm, 75-79; 12/Yûsuf, 105; 27/Neml, 59-64; 28/Kasas, 71-72; 29/Ankebût, 61, 63; 57/Hadîd, 3; 67/Mülk, 19, 30.
bb- Kıdem; Allah Ezelîdir, Evveli Yoktur: 57/Hadîd, 3, 2/Bakara, 255.
cc- Beka; Allah Ebedîdir, Sonu Yoktur: 2/Bakara, 255; 25/Furkan, 58; 28/Kasas, 88; 55/Rahmân, 26-27; 57/Hadîd, 3.
dd- Vahpdâniyet; Allah Birdir, O’ndan Başka Tanrı Yoktur: 2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i İmrân, 2, 6, 18; 4/Nisâ, 87, 171; 6/En’âm, 10, 102; 9/Tevbe, 31; 11/Hûd, 14; 13/Ra’d, 16, 30; 16/Nahl, 22, 51; 17/İsrâ, 42-43; 20/Tâhâ, 8, 98; 21/Enbiyâ, 22-25; 23/Mü’minûn, 91, 116; 28/Kasas, 70, 88; 35/Fâtır, 3; 37/Sâffât, 1-5; 38/Sâd, 65-66; 39/Zümer, 4, 6; 40/Mü’min, 3, 16, 62, 65; 41/Fussılet, 6; 43/Zuhruf, 84; 44/Duhân, 8; 59/Haşr, 22-23; 64/Teğâbün, 13; 73/Müzzemmil, 9; 112/İhlâs, 1.
ee- Muhâlefetü’n li’l-Havâdis; Allah, Yaratılanların Hiçbirine Benzemez: 42/Şûrâ, 11; 112/İhlâs, 4; 2/Bakara, 22; 6/En’âm, 101; 19/Meryem, 65.
ff- Kıyam bi-Nefsihî; Allah Kendi Varlığı ile Vardır: 2/Bakara, 255.
ALLAH’IN SÜBÛTÎ SIFATLARI (VARLIĞININ SIFATLARI)
aa- Hayat; Allah Diridir: 2/Bakara, 255; 3/Âl-i İmrân, 2.
bb- İlim; Allah, Her Şeyi Bilir: 2/Bakara, 29, 33, 231, 244, 255-256, 282; 3/Âl-i İmrân, 5, 29; 4/Nisâ, 24, 111; 5/Mâide, 7, 99; 6/En’âm, 3, 13, 59, 73, 101; 11/Hûd, 5; 13/Ra’d, 8-10; 14/İbrâhim, 38; 16/Nahl, 19, 23; 20/Tâhâ, 7, 98, 111; 21/Enbiyâ, 110; 22/Hacc, 70, 76; 23/Mü’minûn, 92; 26/Şuarâ, 220; 27/Neml, 6; 28/Kasas, 69; 29/Ankebût, 45, 52, 61; 31/Lokman, 16, 23, 34; 32/Secde, 6; 33/Ahzâb, 1; 34/Sebe’, 1-2; 35/Fâtır, 38, 44; 36/Yâsin, 81; 39/Zümer, 7, 46; 40/Mü’min, 3, 19, 65; 41/Fussılet, 47; 42/Şûrâ, 17, 24-25; 43/Zuhruf, 84; 48/Feth, 4; 49/Hucurât, 1, 8, 13; 57/Hadîd, 3-4, 6; 58/Mücâdele, 7; 59/Haşr, 22; 64/Teğâbün, 4, 11, 18; 66/Tahrîm, 2; 67/Mülk, 13-14; 76/Ensan, 30.
cc- İrâde; Allah, Dilediğini Yapar: 2/Bakara, 185, 253; 3/Âl-i İmrân, 26, 40; 5/Mâide, 1; 11/Hûd, 107; 14/İbrâhim, 27; 22/Hacc, 14, 18; 24/Nûr, 45; 28/Kasas, 68; 30/Rûm, 54; 42/Şûrâ, 49; 85/Bürûc, 16; 68/Kalem, 17-19; 18/Kehf, 23-24.
dd- Semî’; Allah, Her Şeyi İşitir: 2/Bakara, 127, 137, 181, 224, 227, 244, 256; 3/Âl-i İmrân, 34-35, 38, 121; 4/Nisâ, 58, 134, 148; 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 13, 115; 7/A’râf, 200; 8/Enfâl, 17, 42, 53, 61; 9/Tevbe, 98, 103; 10/Yûnus, 65; 11/Hûd, 24; 12/Yûsuf, 34; 14/İbrâhim, 39; 17/İsrâ, 1; 21/Enbiyâ, 4; 22/Hacc, 61, 75; 24/Nûr, 21, 60; 26/Şuarâ, 220; 29/Ankebût, 5, 60; 31/Lokman, 28; 34/Sebe’, 50; 40/Mü’min, 20, 56; 41/Fussılet, 36; 42/Şûrâ, 11; 44/Duhân, 6; 49/Hucurât, 1; 58/Mücâdele, 1; 76/İnsan, 2.
ee- Basar; Allah, Her Şeyi Görür: 2/Bakara, 96, 110, 233, 237, 265; 3/Âl-i İmrân, 15, 20, 156, 163; 4/Nisâ, 58, 134; 5/Mâide, 71; 6/En’âm, 50; 7/Enfâl, 39, 72; 11/Hûd, 24, 112; 12/Yûsuf, 93, 96; 13/Ra’d, 16; 17/İsrâ, 1, 17, 30, 96; 20/Tâhâ, 35, 125; 22/Hacc, 61, 75; 25/Furkan, 20; 31/Lokman, 28; 33/Ahzâb, 9; 34/Sebe’, 11; 35/Fâtır, 19, 31, 45; 40/Mü’min, 20, 44, 56, 58; 41/Fussılet, 40; 42/Şûrâ, 11, 27; 48/Feth, 24; 49/Hucurât, 18; 57/Hadîd, 4; 58/Mücâdele, 1; 60/Mümtehine, 3; 64/Teğâbün, 2; 67/Mülk, 19; 76/İnsan, 2; 84/İnşikak, 15.
ff- Kelâm; Allah, Söyler ve Konuşur: 2/Bakara, 37, 77, 124; 4/Nisâ, 164; 6/En’âm, 34, 115; 7/A’râf, 158; 9/Tevbe, 6; 18/Kehf, 27, 109; 31/Lokman, 27.
Allah’ın Kelâmı ve Kelimeleri: 2/Bakara, 37, 124; 3/Âl-i İmrân, 39, 45; 4/Nisâ, 171; 6/En’âam, 34, 115; 7/A’râf, 137, 158; 8/Enfâl, 7; 9/Tevbe, 40; 10/Yûnus, 19, 33, 64, 82, 96; 11/Hûd, 110, 119; 18/Kehf, 27, 109; 20/Tâhâ, 129; 31/Lokman, 27; 37/Sâffât, 171, 40/Mü’min, 6; 41/Fussılet, 45, 42/Şûrâ, 14, 24; 66/Tahrîm, 12.
gg- Kudret; Allah’ın Her Şeye Gücü Yeter: 2/Bakara, 20, 106, 109, 148, 259, 284; 3/Âl-i İmrân, 26, 29, 65, 189; 4/Nisâ, 133, 149; 5/Mâide, 17, 19, 40, 120; 6/En’âm, 17, 37, 41, 65; 8/Enfâl, 41; 9/Tevbe, 39; 11/Hûd, 4; 16/Nahl, 70, 77; 17/İsrâ, 99; 22/Hacc, 6, 39; 23/Mü’minûn, 18; 24/Nûr, 45; 25/Furkan, 54; 29/Ankebût, 20; 30/Rûm, 54; 33/Ahzâb, 27; 35/Fâtır, 1, 44,; 36/Yâsin, 81; 41/Fussılet, 39; 42/Şûrâ, 9, 29, 50; 46/Ahkaf, 33, 48/Feth, 21, 57/Hadîd, 2; 59/Haşr, 6; 60/Mümtehine, 7; 64/Teğâbün, 1; 65/Talak, 12; 66/Tahrîm, 8; 67/Mülk, 1; 70/Meâric, 40; 75/Kıyâme, 4, 40; 77/Mürselât, 23; 86/Târık, 8.
hh- Tekvîn; Allah, Yaratıcıdır: 2/Bakara, 28-29, 117; 3/Âl-i İmrân, 47; 5/Mâide, 17; 6/En’âm, 73, 95,
- 722 -
KUR’AN KAVRAMLARI
101-102; 7/A’râf, 54; 10/Yûnus, 31; 13/Ra’d, 16; 15/Hıcr, 86; 16/Nahl, 40; 17/İsrâ, 99; 19/Meryem, 35; 23/Mü’minûn, 17; 24/Nûr, 45; 28/Kasas, 68; 29/Ankebût, 61, 63; 30/Rûm, 27, 40, 54; 31/Lokman, 28; 32/Secde, 7; 35/Fâtır, 1; 36/Yâsin, 81-82; 39/Zümer, 62; 49/Mü’min, 62, 68; 42/Şûrâ, 49; 54/Kamer, 49-50; 56/Vâkıa, 57-59, 63-65, 68-73; 59/Haşr, 24; 64/Teğâbün, 2.
Yaratan Yalnız Allah’tır: 6/En’âm, 102; 13/Ra’d, 16; 15/Hıcr, 28; 23/Mt’minûn, 17; 35/Fâtır, 3; 38/Sâd, 71; 39/Zümer, 62; 40/Mü’min, 62; 59/Haşr, 24.
Allah’ın “Kün -Ol-” Emri: 6/En’âm, 73; 16/Nahl, 40; 19/Meryem, 35; 36/Yâsin, 82; 40/Mü’min, 68.
G- ALLAH’IN DİĞER İSİM VE SIFATLARINDAN BAZILARI
a- En Güzel İsimler Allah’ındır. (Esmâü’l-Hüsnâ): 7/A’râf, 180; 17/İsrâ, 110; 20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 22-24; 87/A’lâ, 2.
b- Allah’ın Adı Yücedir: 55/Rahmân, 78.
Allah’ın İsimlerinde Aşırı Gitmekten Sakınmak: 7/A’râf, 180.
Bütün Üstün Sıfatlar Allah’ındır: 16/Nahl, 60; 20/Tâhâ, 114; 30/Rûm, 27; 40/Mü’min, 15.
Allah’ın Şânı Yücedir: 25/Furkan, 1, 10, 61; 36/Yâsin, 83; 42/Şûrâ, 4; 67/Mülk, 1.
Allah, Büyük ve Yücedir: 31/Lokman, 30; 42/Şûrâ, 5, 51; 43/Zuhruf, 85; 45/Câsiye, 37; 59/Haşr, 23; 74/Müddessir, 3; 85/Bürûc, 15.
Allah, Her Türlü Noksan Sıfatlardan Münezzehtir: 59/Haşr, 23.
Allah, Azamet Sahibidir: 59/Haşr, 23.
Allah, Mutlak Galiptir: 59/Haşr, 23-24; 61/Saff, 1; 63/Münâfıkun, 8; 64/Teğâbün, 18; 67/Mülk, 2.
Allah, Her Şeyi Koruyup Gözetendir: 59/Haşr, 23.
Allah, Emniyet Verendir: 59/Haşr, 23.
Allah, Âfet ve Kederden Sâlimdir: 59/Haşr, 23.
Allah, Şah Damarından Daha Yakındır: 56/Vâkıa, 85.
Allah, Her Faâliyettedir: 55/Rahmân, 29.
Allah, Hiçbir Şeye Muhtaç Değildir: 35/Fâtır, 15; 55/Rahmân, 29; 64/Teğâbün, 6; 112/İhlâs, 2.
Allah, Doğurmaktan ve Doğurulmaktan Münezzehtir: 112/İhlâs, 3.
Allah, Göklerin ve Yerin Nûrudur: 24/Nûr, 35-36.
Allah, Çocuk Edinmekten Münezzehtir: 2/Bakara, 116; 4/Nisâ, 171; 6/En‘âm, 100-101; 9/Tevbe, 31; 10/Yûnus, 68; 17/İsrâ, 111; 18/Kehf, 5; 19/Meryem, 35, 88-92; 21/Enbiyâ, 26; 23/Mü‘minûn, 91; 25/Furkan, 2; 39/Zümer, 4.
Allah, Ortak Koşulan Şeylerden Münezzehtir: 7/A‘râf, 190; 9/Tevbe, 31; 10/Yûnus, 18; 16/Nahl, 1, 3; 17/İsrâ, 42-43, 111; 23/Mü‘minûn, 92; 28/Kasas, 68; 30/Rûm, 40; 39/Zümer, 67; 52/Tûr, 43; 59/Haşr, 23.
Allah, Her İşi İdare Eder: 13/Ra‘d, 2; 32/Secde, 5-6.
Allah Rahmândır: 1/Fâtiha, 1, 3; 2/Bakara, 163; 13/Ra‘d, 30; 17/İsrâ, 110; 19/Meryem, 18, 26, 44-45, 58, 61, 69, 75, 78, 85, 87-88, 91-93, 96; 20/Tâhâ, 5, 90, 108-109; 21/Enbiyâ, 26, 36, 42, 112; 25/Furkan, 26, 59, 60, 63; 26/Şuarâ, 5; 27/Neml, 30; 36/Yâsin, 11, 15, 23, 52; 41/Fussılet, 2; 43/Zuhruf, 17, 19-20, 33, 36, 45, 81; 50/Kaf, 33; 55/Rahmân, 1; 59/Haşr, 22; 67/Mülk, 3, 19-20, 29; 78/Nebe‘, 37-38.
Allah Rahîmdir: 1/Fâtiha, 1, 3; 2/Bakara, 37, 54, 128, 143, 160, 163, 173, 182, 192, 199, 218, 226; 3/Âl-i İmrân, 31, 89, 129; 4/Nisâ, 25; 5/Mâide, 3, 34, 39, 74, 98; 6/En‘âm, 54, 145, 165; 7/A‘râf, 153, 167; 8/Enfâl, 69-70; 9/Tevbe, 5, 27, 91, 99, 102, 104, 117-118, 128; 10/Yûnus, 107; 11/Hûd, 41, 90; 12/Yûsuf, 53, 98; 14/İbrâhim, 36; 15/Hıcr, 49; 16/Nahl, 7, 18, 47, 110, 115, 119; 22/Hacc, 65; 24/Nûr, 5, 20, 22-23, 62; 26/Şuarâ, 9, 68, 104, 122, 140, 159, 175, 191, 217; 27/Neml, 11, 30; 28/
ALLAH (C. C.)
- 723 -
Kasas, 16; 30/Rûm, 5; 32/Secde, 6; 34/Sebe‘, 2; 36/Yâsin, 5, 58; 39/Zümer, 53; 41/Fussılet, 2, 58; 39/Zümer, 53; 41/Fussılet, 2, 32; 42/Şûrâ, 5; 44/Duhân, 42; 46/Ahkaf, 8; 49/Hucurât, 5, 12, 14; 52/Tûr, 28; 57/Hadîd, 9, 28; 58/Mücâdele, 12; 59/Haşr, 10, 22; 60/Mümtehine, 7, 12; 64/Teğâbün, 14; 66/Tahrîm, 1; 73/Müzzemmil, 20.
Allah, Âlemlerin Rabbidir: 1/Fâtiha, 2; 2/Bakara, 131, 263; 5/Mâide, 28; 6/Enâm, 45, 71, 162; 7/A‘râf, 54, 61, 67, 104, 121; 10/Yûnus, 10, 37; 13/Ra‘d, 16; 19/Meryem, 65; 21/Enbiyâ, 19; 26/Şuarâ, 16, 23, 47, 77, 98, 109, 127, 145, 164, 180, 192; 27/Neml, 8, 44; 28/Kasas, 30; 32/Secde, 2; 37/Sâffât, 87, 182; 39/Zümer, 75; 40/Mü‘min, 64-66; 41/Fussılet, 9, 42; 43/Zuhruf, 46; 44/duhân, 7-8; 45/Câsiye, 36; 55/Rahmân, 17; 56/Vâkıa, 80; 59/Haşr, 16, 23; 69/Haakka, 43; 70/Meâric, 40; 73/Müzzemmil, 9; 78/Nebe‘, 37; 81/Tekvîr, 29; 83/Mutaffifîn, 6.
H- ALLAH’IN RAHMETİ
a- Allah‘ın Rahmeti: 2/Bakara, 64, 207, 218; 3/Âl-i İmrân, 107; 4/Nisâ, 83, 113; 6/En‘âm, 12, 16, 133, 147, 154, 157; 7/A‘râf, 63; 11/Hûd, 28, 43, 63, 73, 119; 12/Yûsuf, 53; 17/İsrâ, 100; 18/Kehf, 16, 58, 65, 82, 98; 19/Meryem, 2, 21, 50, 53; 21/Enbiyâ, 75, 84, 86; 24/Nûr, 10, 14, 20-21; 28/Kasas, 73; 30/Rûm, 21; 33/Ahzâb, 17; 35/Fâtır, 2; 36/Yâsin, 44-45; 38/Sâd, 9, 43; 39/Zümer, 38; 40/Mü‘min, 9; 43/Zuhruf, 32; 67/Mülk, 28.
b- Allah, Dilediğine Rahmet Eder: 2/Bakara, 105; 3/Âl-i İmrân, 74; 12/Yûsuf, 56; 29/Ankebût, 21; 42/Şûrâ, 8; 48/Feth, 25; 76/İnsan, 31.
c- Allah‘ın Mü‘minlere Rahmeti: 2/Bakara, 157, 178; 4/Nisâ, 175; 6/En‘âm, 54; 7/A‘râf, 52, 72, 154; 9/Tevbe, 21, 71; 11/Hûd, 58, 66, 94; 33/Ahzâb, 43; 44/Duhân, 42; 45/Câsiye, 30; 57/Hadîd, 13.
d- Allah‘ın Rahmetini İstemek: 2-Bakara, 218, 286; 3/Âl-i İmrân, 8, 159; 7/A‘râf, 23, 149, 151; 10/Yûnus, 86; 17/İsrâ, 24, 28, 57; 18/Kehf, 10; 21/Enbiyâ, 83; 23/Mü‘minûn, 109, 118; 27/Neml, 19; 39/Zümer, 9; 40/Mü‘min, 7.
e- Allah, Kendisine İtaat Edene Rahmet Eder: 3/Âl-i İmrân, 132; 24/Nûr, 56.
f- Allah, Kendi Yolunda Savaşanlara Rahmet Eder: 3/Âl-i İmrân, 157; 4/Nisâ, 96.
g- Allah, Kendisinden Korkanlara Rahmet Eder: 6/En‘âm, 155; 49/Hucurât, 10; 57/Hadîd, 28.
h- Allah, İyilik Yapanlara Rahmet Eder: 7/A‘râf, 56.
i- Allah, Kur‘an Okuyana Rahmet Eder: 7/A‘râf, 204.
k- Allah, İnfak Edenlere Rahmet Eder: 9/Tevbe, 99.
l- Allah, Tevbe Edenlere Rahmet Eder: 17/İsrâ, 8, 54; 27/Neml, 46.
m- Allah‘ın Rahmeti Boldur: 3/Âl-i İmrân, 73; 7/A‘râf, 156; 10/Yûnus, 58; 35/Fâtır, 2; 57/Hadîd, 9.
n- Allah‘ın Rahmeti Dünyada Herkesi Kuşatır: 7/A‘râf, 156.
o- Allah, Âhirette Kâfirlere Rahmet Etmez: 7/A‘râf, 49.
p- Yağmur Rahmettir: 7/A‘râf, 57; 25/Furkan, 48; 27/Neml, 63; 30/Rûm, 46, 50; 42/Şûrâ, 28.
r- Kur‘an Rahmettir: 7/A‘râf, 203; 10/Yûnus, 57-58; 12/Yûsuf, 111; 16/Nahl, 64, 89; 17/İsrâ, 82; 27/Neml, 77; 28/Kasas, 86; 29/Ankebût, 51; 31/Lokman, 3; 44/Duhân, 6; 45/Câsiye, 20.
s- Peygamberimiz Rahmettir: 9/Tevbe, 61, 128; 21/Enbiyâ, 107; 28/Kasas, 46; 44/Duhân, 6.
t- Allah‘ın Rahmetine Vesile Aramak: 5/Mâide, 35; 17/İsrâ, 57.
u- Allah‘ın Rahmetinden Ümit Kesmemek: 12/Yûsuf, 87; 15/Hıcr, 55-56; 39/Zümer, 53.
v- Allah‘ın Rahmetinden Ümit Kesenler: 12/Yûsuf, 87; 15/Hıcr, 56; 29/Ankebût, 23; 41/Fussılet, 49.
y- Allah‘ın Rahmetini İnkâr (Nankörlük) Etmek: 10/Yûnus, 21; 11/Hûd, 9; 23/Mü‘minûn, 75; 30/Rûm, 33, 36; 41/Fussılet, 50; 42/Şûrâ, 48.
İ- ALLAH’IN TASARRUFU
a- Allah, Her İşi İdare Eder: 13/Ra’d, 2; 32/Secde, 5-6.
- 724 -
KUR’AN KAVRAMLARI
b- Allah Dilediği Gibi Tasarruf Eder: 39/Zümer, 62.
c- Göklerin ve Yerin Tasarrufu Allah’ındır: 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 40; 9/Tevbe, 116; 24/Nûr, 42; 25/Furkan, 2; 36/Yâsin, 83; 39/Zümer, 62-63; 42/Şûrâ, 49; 43/Zuhruf, 85; 45/Câsiye, 27; 48/Feth, 27; 57/Hadîd, 2, 5; 85/Bürûc, 9.
J- ALLAH’IN SÜNNETİ (İLÂHÎ KANUN)
Allah’ın Sünnetinde Hiçbir Değişme Olmaz: 8/Enfâl, 38; 15/Hıcr, 13; 17/İsrâ, 77; 18/Kehf, 55; 33/Ahzâb, 38, 62; 35/Fâtır, 43; 40/Mü’min, 85; 48/Feth, 23.
K- ALLAH’IN VAADİ (SÖZÜ)
a- Allah’ın Vaadi Haktır, Gerçektir: 4/Nisâ, 122, 10/Yûnus, 4, 55; 14/İbrâhim, 22; 18/Kehf, 21, 98; 28/Kasas, 13; 30/Rûm, 60; 31/Lokman, 9, 33; 35/Fâtır, 5; 40/Mü’min, 55, 77; 45/Câsiye, 32; 46/Ahkaf, 17.
b- Allah, Vaadinden Dönmez: 3/Âl-i İmrân, 9, 194; 13/Ra’d, 31; 14/İbrâhim, 47; 30/Rûm, 6; 39/Zümer, 20.
c- Allah’ın Mü’minlere Vaadi: 2/Bakara, 268; 3/Âl-i İmrân, 194; 4/Nisâ, 95; 5/Mâide, 9; 7/A’râf, 44; 9/Tevbe, 72, 111; 13/Ra’d, 35; 19/Meryem, 61; 24/Nûr, 55; 25/Furkan, 15; 28/Kasas, 61; 39/Zümer, 74; 40/Mü’min, 8; 46/Ahkaf, 16; 47/Muhammed, 15; 48/Feth, 20, 29; 57/Hadîd, 10.
d- Allah’ın Kâfirlere Vaadi: 9/Tevbe, 68; 34/Sebe’, 30; 36/Yâsin, 52, 63; 43/Zuhruf, 42; 46/Ahkaf, 16.
İ- Allah’ın Öldürmesi: 2/Bakara, 28, 258; 3/Al-i İmrân, 27, 156; 6/En’âm, 2, 95; 7/A’râf, 158; 9/Tevbe, 116; 10/Yûnus, 31, 56; 15/Hıcr, 23; 16/Nahl, 70; 22/Hacc, 66; 23/Mü’minûn, 80; 30/Rûm, 19, 27, 40; 40/Mü’min, 68; 44/Duhân, 8; 45/Câsiye, 26; 50/Kaf, 43; 53/Necm, 44; 56/Vâkıa, 60; 57/Hadîd, 2.
L- ALLAH’IN DİRİLTMESİ: 2/Bakara, 28, 72-73, 258-260; 3/Âl-i İmrân, 27, 156: 6/En’âm, 95; 7/A’râf, 158; 9/Tevbe, 116; 10/Yûnus, 31, 56; 15/Hıcr, 23; 22/Hacc, 5, 6, 66; 23/Mü’minûn, 80; 30/Rûm, 19, 27, 40; 31/Lokman, 28; 36/Yâsin, 12, 78-79; 40/Mü’min, 57, 68; 42/Şû’â, 9; 44/Duhân, 8; 45/Câsiye, 26; 46/Ahkaf, 33; 50/Kaf, 15, 43; 53/Necm, 44, 47; 56/Vâkıa, 60-61; 57/Hadîd, 2; 71/Nûh, 18; 75/Kıyâme, 3-4; 79/Nâziât, 27.
M- ALLAH’IN AZÂBI
a- Allah, Dilediğine Azap Eder: 2/Bakara, 284; 3/Âl-i İmrân, 129; 5/Mâide, 18, 40; 7/A’râf, 156; 17/İsrâ, 54; 29/Ankebût, 21, 25; 48/Feth, 14.
b- Allah’ın Azâbı Şiddetli ve Çetindir: 2/Bakara, 165, 196; 3/Âl-i İmrân, 181; 4/Nisâ, 56, 173; 5/Mâide, 2, 98; 14/İbrâhim, 7; 15/Hıcr, 50; 17/İsrâ, 57; 20/Tâhâ, 127; 22/Hacc, 2; 35/Fâtır, 7; 40/Mü’min, 3; 59/Haşr, 7; 85/Bürûc, 25-26; 89/Fecr, 25.
c- Allah’ın Azâbı Zâlimler, Münâfıklar, Kâfirler ve Müşrikler İçindir: 2/Bakara, 7, 10, 49, 86, 90, 96, 104, 114, 126, 162, 165-166, 174; 3/Âl-i İmrân, 4, 21, 56,77, 88, 91, 105, 106, 128, 176-178, 181, 188; 4/Nisâ, 14, 37, 93, 102, 138, 151, 161; 5/Mâide, 33, 36-37, 41, 73, 80, 94; 6/En’âm, 30, 49, 70, 93, 126, 157; 7/A’râf, 39, 141, 165, 167; 8/Enfâl, 14, 35, 50; 9/Tevbe, 3, 34, 55, 61, 68, 74, 79, 85, 90, 101; 10/Yûnus, 4, 52, 54, 70, 88, 97; 14/İsrâhim, 6, 17, 22; 16/Nahl, 58, 88, 94, 104, 106, 113, 117; 17/İsrâ, 10; 22/Hacc, 2, 4, 9, 18, 22, 57; 24/Nûr, 11, 23; 27/Neml, 5; 33/Ahzâb, 8, 24, 57, 73; 34/Sebe’, 8; 35/Fâtır, 7; 38/Sâd, 26; 39/Zümer, 71; 42/Şûrâ, 26, 42; 43/Zuhruf, 65, 74; 48/Feth, 6; 58/Mücâdele, 4-5, 15; 76/İnsan, 31; 84/İnşikak, 24.
d- Allah’ın Azaptan Koruması İçin Duâ: 2/Bakara, 201; 3/Âl-i İmrân, 16, 191-192; 25/Furkan, 65.
N- ALLAH’IN HESABI (HESAP SORMASI)
Allah, Hesabı Çabuk Görendir: 2/Bakara, 202; 3/Âl-i İmrân, 19, 199; 5/Mâide, 4; 13/Ra’d, 41; 14/İbrâhim, 51; 24/Nûr, 39; 40/Mü’min, 17.
O- ALLAH’IN RIZÂSI: 2/Bakara, 207, 265; 3/Âl-i İmrân, 15, 162, 174; 4/Nisâ, 114; 5/Mâide, 2, 16, 119; 9/Tevbe, 21, 72, 100, 109; 19/meryem, 6, 55; 20/Tâhâ, 109; 27/Neml, 19; 39/Zümer, 7; 46/Ahkaf, 15; 48/Feth, 18, 28-29; 53/Necm, 26; 57/Hadîd, 20, 27; 58/Mücâdele, 22; 59/Haşr, 8; 60/Mümtehine, 1; 89/Fecr, 28; 92/Leyl, 22; 98/Beyyine, 8.
ALLAH (C. C.)
- 725 -
Ö- ALLAH’IN FAZLI: 2/Bakara, 64, 105, 198, 243, 251, 268; 3/Âl-i İmrân, 74, 152, 170, 174, 180; 4/Nisâ, 32, 70, 73, 83, 113; 5/Mâide, 2, 54; 8/Enfâl, 29; 10/Yûnus, 58, 60; 11/Hûd, 3; 12/Yûsuf, 38; 17/İsrâ, 12; 24/Nûr, 10, 14, 20-21; 27/Neml, 16, 40, 73; 30/Rûm, 45-46; 33/Ahzâb, 47; 35/Fâtır, 12, 30, 35; 40/Mü’min, 61; 42/Şûrâ, 22, 26; 44/Duhân, 57; 45/Câsiye, 12; 48/Feth, 29; 49/hucurât, 8; 57/Hadîd, 21, 29; 59/Haşr, 8; 62/Cum’a, 4, 10.
P- RAB KAVRAMIYLA İLGİLİ ÂYET-İ KERİMELER
a- Her şeyin Rabbi (Terbiye Eden, Besleyen, Rızık Veren) Allah’tır: Fatiha, 1 ; Bakara, 22, 126, 131 ; Al-i İmran, 37 ; En’am, 164 ; Yunus, 31-32 ; Yusuf, 100 ; İbrahim, 37 ; Nahl, 53-54 ; İsra, 30, 66 ; Ta-ha, 49-50 ; Şuara, 77-83.
b- Rabb, Her şeye Gerçek Anlamda Sahip ve Maliktir: Bakara, 139, 258, 286 ; Nisa, 17 ; A’raf, 155 ; Tevbe, 129 ; Hud, 107.
c- Rabb, Kendisine Kulluk Edilecek Yegane Varlıktır: Bakara, 21, 112, 127, 128 ; Al-i İmran, 64, 79, 80 ; Maide, 72 ; En’am, 106 ; A’raf, 3 ; Yusuf, 23, 41, 42 ; Nahl, 86 ; İsra, 23 ; Kehf, 110 ; Meryem, 34 ; Fecr, 15-16.
d- Rabb, İnsanları Huzurunda Toplayacaktır: Al-i İmran, 9 ; En’am, 30, 51 ; Secde, 10, 11, 12 ; Sebe’, 26 ; Mutaffifin, 6 ; İnfitar, 6 ; İnşikak, 6.
e- Rabb, İlahi Nizamıyla İnsanları Gerçeğe Ulaştırır: Bakara, 37, 129 ; Al-i İmran, 8.
f- Yalnız Rabbimiza İtaat Edilmelidir: En’am, 114, 115 ; A’raf, 33 ; Tevbe, 31.
g- Rabbimiz, Her şeyi Yaratan ve Yöneten Allah’tır: Al-i İmran, 191 ; Nisa, 1 ; En’am, 133 ; A’raf, 54 ; Yunus, 3, 39 ; Yusuf, 101 ; Ra’d, 16 ; Hicr, 86 ; Kehf, 14, 36-38 ; Enbiya, 56 ; Faatır, 13 ; Saad, 66 ; Mü’min, 64 ; Alak, 1-5 ; Adiyat, 6.
Q- İLÂH KELİMESİNİN GEÇTİĞİ ÂYETLER (Toplam 147 yerde): 2/Bakara, 133, 133, 133, 163, 163, 163, 255; 3/Âl-i İmrân, 2, 6, 18, 62; 4/Nisâ, 87, 171; 5/Mâide, 73, 73, 116; 6/En’âm, 19, 19, 46, 74, 102, 106; 7/A’râf, 59, 65, 73, 85, 127, 138, 138, 140, 158; 9/Tevbe, 31, 31, 129; 10/Yûnus, 90, 11/Hûd, 14, 50, 53, 54, 61, 84, 101; 13/Ra’d, 30, 14/İbrâhim, 52; 15/Hicr, 96; 16/Nahl, 2, 22, 22, 51, 51; 17/İsrâ, 22, 39, 42; 18/Kehf, 14, 15, 110, 110; 19/Meryem, 46, 81; 20/Tâhâ, 8, 14, 88, 88, 97, 98, 98; 21/Enbiyâ, 21, 22, 24, 25, 29, 36, 43, 59, 62, 68, 87, 99, 108, 108; 22/Hacc, 34, 34; 23/Mü’minûn, 23, 32, 91, 91, 116, 117; 25/Furkan, 3, 42, 43, 68; 26/Şuarâ, 29, 213; 27/Neml, 26, 60, 61, 62, 63, 64; 28/Kasas, 38, 38, 70, 71, 72, 88, 88; 25/Fâtır, 3; 29/Ankebût, 46, 46; 36/Yâsin, 23, 74; 37/Sâffât, 4, 35, 36, 86, 91; 38/Sâd, 5, 5, 6, 65; 39/Zümer, 6, 40/Mü’min, 3, 37, 62, 65; 41/Fussılet, 6, 6; 43/Zuhruf, 45, 58, 84, 84; 44/Duhân, 8; 45/Câsiye, 23; 46/Ahkaf, 22, 28; 47/Muhammed, 19; 50/Kaf, 26; 51/Zâriyât, 51; 52/Tûr, 43; 59/Haşr 22, 23; 64/Teğâbün, 13; 71/Nûh, 23; 73/Müzzemmil, 9; 114/Nâs, 3.
R- ALLAH’TAN BAŞKA İLÂH YOKTUR: 2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i İmrân, 2, 6, 18, 62; 4/Nisâ, 87, 171; 5/Mâide, 73; 6/En’âm, 19, 102, 106; 14/İbrâhim, 52; 16/Nahl, 22, 51; 20/Tâhâ, 8, 14; 22/Hacc, 34; 23/Mü’minûn, 116; 27/Neml, 26; 28/Kasas, 70, 88; 37/Sâffât, 4.
S- TEVHİD (TEK İLÂH İNANCI), İNSANLIĞIN ASLÎ İTİKADI VE TÜM PEYGAMBERLERİN ÇAĞLAR BOYU TEBLİĞ EDİP CANLANDIRMAYA ÇALIŞTIĞI HUSUSTUR: 2/Bakara, 133; 7/A’râf, 59, 65, 73, 85, 158; 9/Tevbe, 129; 11/Hûd, 50, 61, 84; 16/Nahl, 2; 18/Kehf, 110; 21/Enbiyâ, 25, 108; 23/Mü’minûn, 23; 41/Fussılet, 6.
Ş- TEVHİD DİNİ
a- Tevhid Dini İslâm’dır: 6/En’âm, 161; 10/Yûnus, 105; 21/Enbiyâ, 92; 30/Rûm, 30; 39/Zümer, 3, 11.
b- Bütün İlâhî Dinler (in Aslı ki, İslâm’dır/Teslimiyettir) Tevhide Dayanır: 6/En’âm, 90; 21/Enbiyâ, 92; 23/Mü’minûn, 51-52; 42/Şûrâ, 13; 43/Zuhruf, 45; 87/A’lâ, 14-15, 18-19.
c- Tevhidden Başka Her Şey Bâtıldır: 10/Yûnus, 32; 22/Hacc, 31; 41/Fussılet, 6.
d- İbrâhim (a.s.)’in Tevhidî Kimliği ve Allah’a Teslimiyeti: 2/Bakara, 128, 131-32; 16/Nahl, 120; 19/Meryem, 100-107.
T- TEVHİD KELİMESİ
a- Tevhid Kelimesi Yücedir: 9/Tevbe, 40.
- 726 -
KUR’AN KAVRAMLARI
b- Tevhid Kelimesinin Örneği: 14/İbrâhim, 24-25.
c- Tevhid Ehli (Muvahhid) ile Müşriğin Örneği: 39/Zümer, 29.
d- Yüce Olan, Yalnız Allah’ın Sözüdür (Tevhiddir): 9/Tevbe, 40.
U- TEVHİD DÂVETİ
a- Muvahhid (Allah’ı Birleyen)ler Olun: 22/Hacc, 31; 30/Rûm, 30.
b- Yüzünü Tevhid Dinine Döndür: 10/Yûnus, 105.
c- Allah’ın Yolunu (Tevhid’i) Tâkip Edin, Başka Yolları Tâkip Etmeyin: 6/En’âm, 153
d- Tevhide Dâvet Etmek: 10/Yûnus, 105¸30/Rûm, 30; 42/Şûrâ, 15.
Ü- TEVHİD EHLİNİN AHLÂKI: 39/Zümer, 17-18; 46/Ahkaf, 13-14.
V- HEVÂ VE HEVESİ İLÂHLAŞTIRMAK: 45/Câsiye, 23; 47/Muhammed, 12
W- PUTLAR VE KÜFRÜN ÖNCÜLERİ
a- Putlar, Kıyâmet Günü Kendilerine Uyanlardan Uzaklaşacaklardır: 2/Bakara, 166; 6/En’âm, 22-24, 94; 7/A’râf, 37, 53; 10/Yûnus, 28-30; 11/Hûd, 21; 18/Kehf, 52; 19/Meryem, 81-82; 28/Kasas, 64, 75; 35/Fâtır, 14; 38/Sâd, 59-61; 41/Fussılet, 48; 46/Ahkaf, 6.
b- Putlar, Hiç Kimseye Zarar ve Fayda Veremezler: 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 40, 41, 46, 71; 7/A’râf, 192-198; 10/Yûnus, 18, 106; 13/Ra’d, 14, 16; 17/İsrâ, 56-57; 20/Tâhâ, 88-89; 22/Hacc, 11-13; 25/Furkan, 55; 34/Sebe’, 22; 36/Yâsin, 74-75; 39/Zümer, 38.
c- Putlar, Hiçbir Şey Yaramazlar: 7/A’râf, 191-192; 10/Yûnus, 34; 13/Ra’d, 33; 16/Nahl, 20; 21/Enbiyâ, 21; 25/Furkan, 3; 27/Neml, 60-64; 30/Rûm, 40; 31/Lokman, 11; 35/Fâtır, 40; 46/Ahkaf, 4.
d- Putlar Şefaat Edemezler: 10/Yûnus, 3, 18; 30/Rûm, 12-13; 34/Sebe’, 23; 39/Zümer, 43-44; 43/Zuhruf, 86; 53/Necm, 24.
e- Putlar Cehennem Odunudurlar: 21/Enbiyâ, 98-100.
f- Putlar Bâtıldır: 22/Hacc, 62; 28/Kasas, 74; 53/Necm, 23.
g- Putların Misali: 22/Hacc, 73.
h- Putlar Rızık Veremezler: 29/Ankebût, 17.
i- Putlar Kendilerine Tapanlardan Habersizdirler: 46/Ahkaf, 5.
j- Lât, Uzza, Menat Putları: 53/Necm, 19-20.
k- Kendisine Tapılan Putların Rabbi de Allah’tır: 53/Necm, 49.
l- Putların Kendilerine Bile Faydaları Dokunmaz: 7/A’râf, 197-198; 10/Yûnus, 35; 21/Enbiyâ, 43; 25/Furkan, 3.
m- Putlar, Yapılan Duâlara Cevap Veremezler: 13/Ra’d, 14; 27/Neml, 62; 34/Sebe’, 22; 35/Fâtır, 14.
n- Put İle Allah’ın Misali: 13/Ra’d, 16, 33; 16/Nahl, 17, 75-76; 22/Hacc, 62; 27/Neml, 59-64; 40/Mü’min, 20.
n- Putlar, Diri Değil Ölüdürler: 16/Nahl, 21.
o- Putlar, Hiçbir Şeye Sahip Değildirler: 16/Nahl, 73; 35/Fâtır, 13; 53/Necm, 19-20.
Y- PUTLARA TAPMAK
a- Putlara Tapmak Haramdır: 5/Mâide, 90; 17/İsrâ, 29, 39.
b- Putlara Sövmekten Sakınmak: 6/En’âm, 108.
c- Putlara Tapanlar Gerçekte Ona Tâbi Olmuyorlar: 10/Yûnus, 66; 28/Kasas, 62-63; 39/Zümer, 3.
d- Putlara Tapmaktan Sakınmak: 17/İsrâ, 22; 22/Hacc, 30; 25/Furkan, 68; 42/Şûrâ, 9.
ALLAH (C. C.)
- 727 -
Z- PUTLARIN VE KÜFÜR ÖNCÜLERİNİN CEZÂLARI
a- Kıyâmet Günü Putların Durumu: 25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74; 37/Saffât, 22-34.
b- Putlar, Müşrikler Tarafından İnkâr Edilecektir: 30/Rûm, 13.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, (Bekir Topaloğlu,) T.D.V. Y. İst. 1989, c.9, s. 471-503
2. Şâmil İslâm Ansiklopedisi (Cengiz Yağcı), Şamil Y. İst. 1990c. 1, s. 112-123
3. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 2, s. 180-236
4. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. İst. 1988, s. 15-23; 76-95
5. Âlemlerin Rabbi Allah, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
6. Kur’an’da Allah ve İnsan, Toshihiko İzutsu, Çev. S. Ateş, Kevser Y. , Ank
7. Kur’ân-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor? Veli Ulutürk, Nil Y. İzmir, 1994
8. Kur’an’da Ülûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y.
9. İslâm’da Allah İnancı, Said Havva, Hilâl Y. İst. 1980, 2. Bs.
10. İslâm İnancında Allah’a İnanmak, Said Havva, Petek Y.
11. Allah’ın Varlığı (İsbât-ı Vâcib), Bekir Topaloğlu, DİB Y. Ank. 1979, 2. Bs.
12. Allah’ı Nasıl Anlamalı Çocuklarımıza Nasıl Anlatmalı, Vehbi Vakkasoğlu, Sevgi Y.
13. Ru’yetullah, İbn-i Teymiyye, Tevhid Y.
14. Vahdet-i Vücud Risalesi, Sadreddin Taftazani, Tevhid Y.
15. Vahdet-i Vücut, Ali İpek, Timaş Y.
16. Âlemden Allah’a, Mehmet S. Hatipoğlu, Ufuk Kitaplar Y.
17. İslâm Düşüncesinde Allah-Âlem İlişkisi, Halife Keskin, Beyan Y. İst. 1996
18. Hücreden Allah’a, Faruk Yılmaz, Furkan Y. İst. 1983
19. Allah’ı Arayış, Hâris el-Muhâsibî, İlke Y.
20. Allah, Aşk ve Muhammed’in Gerçek Yüzü, A. Nuray Oktay, Zariflik Birlik Y. İst. 1995
21. Allah, İlim ve İnsan, A. Ceressy Morrison, Cat Stevens, Şelale Y. İst. 1985
22. Allah İnancı (En Büyük Huzur) Kaynağımız), Aynur Özmeşe, Gülay Tan, Kılıç Y. İst. 1990
23. Allah ve İnsan, Mahmut Sadettin Bilginer, Esma Y. İst. 1991
24. Allah’ı Tanımak ve Anlamak, Turhan Temizer, Alem Y. İst. 1991
25. Allah’ı İnkâr Mümkün mü? Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi, Çığır Y. İst. 1977/Çağrı Y. 1978
26. Allah’ın Güneşi Avrupa’nın Üzerinde, Sigrid Hunke, Altın Kitaplar Y. İst.
27. Allah’ın Kudreti, Atomlar, Rogers D. Rusk, Hikmet Y. İst. 1982, 2. bs.
28. Allah’ın Varlığı ve Tevhidin Hakikatı, Yusuf Kardavi, İhtar Y. İst. 1993
29. Allah’ım Seni Çok Seviyorum, Zarife Canan, D.İ.B. Y. Ank. 1990, 4. bs.
30. Yerleri ve Gökleri Yaratan Allahu Teâlâ Vâhid, Garip Selim Güler, Sim Y.
31. Esmâ-i Hüsna Allah’ın Güzel İsimleri, Alâddin Başar, Zafer Y. İst. 2002, 2. Bs.
32. Esmâu’l Hüsnâ Şerhi, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y. İst. 1984/Seha Neşriyat
33. Esmâu’l Hüsnâ, İbn Kesir, Kurtubi, Beyhaki, es-Sa’dî, İbn Kayyim el-Cevziyye, Polen Y.
- 728 -
KUR’AN KAVRAMLARI
34. Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi, Mustafa Necati Bursalı, Erhan Y. İst. 1997
35. Esmâü’l-Hüsnâ, Afifüddin Süleyman et-Tilmisanî, İnsan Y. İst. 1996
36. Esmâ-i Hüsnâ Şerhi, Said el-Kahtanî, Uysal Kitabevi Y. Konya, 1997, 2. bs
37. O’nun Güzel İsimleri, M. Nusret Tura, İnsan Y. İst. 1997, 2. Bs.
38. Esmâ-i Hüsnâ Allah’ın İsimleri, Metin Yurdagür, Marifet Y. İst. 1996
39. İsm-i Âzam (Esmâü’l-Hüsnâ), Ali Büyükçapar, İnsan Saati Y. Kahramanmaraş, 1999
40. Esmâü’l-Husnâ Şerhi, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. İst. 2000
41. 99 Esmâ-i Hüsnâ’dan Esintiler, Sadettin Kaplan, Marifet Y. İst. 1998
42. Esmâi Hüsnâ: Hikmeti, Fazileti ve Esrarı, Arif Pamuk, Pamuk Y.
43. Esmâ-ül Hüsna Türkçe-İngilizce, Abdülmecit Yıldız, Ferşat Y.
44. Esmâül Hüsna Şerhi, İmam Gazali, Meerve Yay. Paz.
45. Âyetlerle Esmaül-Hüsna, Said Köşk, Anahtar Yayıncılık
46. Allah’ın İsimleri, Harun Yahya, Vural Y.
47. Gök Tanrının Sıfatlarına Esmâül-Hüsna Açısından Bakış, Sait Başer, Kubbealtı Neşriyat
48. Emâ-i Hüsnâ, Yusuf Tavaslı, Tavaslı Y.
49. Niçin Allah’a İnanıyoruz? 1-4, Heyet, Hisar Y. İst. 1980 / Kitabevi Y.
50. Allah ve Modern İlim, 1-2, Abdürrezzak Nevfel, Hikmet Y. İst. 1988, 3. Bs.
51. Allah’a İnanıyorum, M. Yaşar Kandemir, Damla Y. İst. 1989, 4. bs.
52. Allah’ı Arayan Çocuk, M. Yaşar Kandemir, Damla Y. İst. 1987, 3. bs.
53. Allah’ı Niçin Anıyoruz?, Abdullah Arığ, Seha Neşriyat, İst. 1995
54. Allah Vardır, Hâlim Bilsel, Yağmur Y. İst. 1988
55. Allah Var Şeriki Yok, Yusuf Koç, Esra Y. İst 1996
56. Allah İçin Yaşamak, Cavit Yalçın, Vural Y. İst. 1995
57. Allah İnancı (En Büyük Huzur Kaynağımız), Aynur Özmeşe, Kılış Y.
58. Ateizmden İnanca, Emin Arık, Marifet Y.
59. İlimlerin Diliyle Allah, Şaban Döğen, Gençlik Y.
60. Kâinatın Sahibi Allah, Veysel Özcan, Mirfak Y.
61. Muhabbetulllah (Allah’ı Sevme), Şahver Çelikoğlu, Marifet Y.
62. Sebeplilik Problemi ve Allah’ın Varlığı, Muharrem Çakar, İnkılab Y.
63. Lâ İlâhe İllâllah, Muhammed Kutup, Ravza Y.
64. Muhteşem Sanatkâr, Servet Engin, Adım Y.
65. İnançlar, Kenan Çığman, Gonca Y.
66. Allah Dilerse, Ragıp Güzel, Güher Y.
67. Allah, Turan Dursun, Kaynak Y. İst. 1991
68. Allah, Bedri Ruhselman, Ruh ve Madde Y. İs. 1991
69. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 545-554
70. Tefhimu’l Kur’an, Mevdûdi, İnsan Y. c. 1, s. 164-171
ALLAH (C. C.)
- 729 -
71. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 2, s. 137-146; Eser Y. c. 2, s. 825-838
72. Kur’ân-ı KerimŞifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 495-501
73. Hadislerle Kur’ân-ı KerimTefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, s. 976-988
74. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 443-456
75. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 5, s. 333-375
76. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 475-518
77. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 3, s. 444-468
78. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 1, s. 435-438
79. Et-Tefsîru’l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 277-282
80. El-Esâs Fi’t-Tefsîr, Said Havva, Şâmil Y. c. 2, s. 110-125
81. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 74-76
82. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 288-294
83. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 4, s. 205-212
84. Kur’ân-ı Kerim’in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsiri, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Y. c. 1, s. 254-262
85. Furkan Tefsiri, M. Mahmut Hicazî, İlim Y. c. 1, s. 195-199
86. Bakara Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu Mahmud Sami, Erkam Y. 303-321
87. Ruhu’l Furkan, M. Ustaosmanoğlu, Siraç Kitabevi Y. c. 2, s. 751-792
88. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 145-148, 486-488
89. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 295-299, 427-428, 717-724
90. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 99-120
91. Kur’an Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y. c. 2, s. 130-145
92. Nurdan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c.1, s. 31-34, 52-57
93. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 15-123
94. Ana Konularıyla Kur’an, Fazlur Rahman, Fecr Y. s. 41-66
95. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 11-53
96. Kur’an’ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, Beyan Y. s. 39-63
97. Kur’anî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 194-195
98. Bu Böyledir, Kul Sâdi Yüksel, Yenda Y. c. 1, s. 59-137
99. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celâleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 73-111
100. Tevhid, Hasan el-Bennâ, Nizam Y.
101. Tevhid, İsmail R. Faruki, İnsan Y.
102. Tevhid, Abdullah bin Abdurrahman, Tevhid Y.
103. Tevhid, 1, 2, Muhammed bin Abdülvahhab, Tevhid Y.
104. Tevhid, Abdülhalık Abdurrahman, Tevhid Y.
105. Tevhid, Abdurrahman bin Hasan, Tevhid Y.
106. Tevhid, Mehmed Zahid Kotku, Seha Neşriyat
107. Tevhid Risalesi, Muhammed Abduh, Fecr Y.
- 730 -
KUR’AN KAVRAMLARI
108. Tevhid Risalesi, Mehmet Sürmeli, Mavi Y.
109. Tevhide Giriş, Hâce Muhammed Parsâ, Erkam Y.
110. Tevhidî Görüş, Heyet, Sahra Y.
111. Tevhidî İnanç, Abdurrahman bin Hasan, Gonca Y.
112. Tevhidin Işığında İslâm’ın Anlaşılması, Ali Diko, Meki Y.
113. Tevhid ve Şirk, Salih Gürdal, Beyan Y.
114. Tevhid ve Mü’minin Seyir Çizgisi, Mustafa Şehri, Bir Y.
115. Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.
116. Tevhid ve Ledün Risâlesi, İmam Gazâli, Furkan Basım Y.
117. Tevhid Dâveti, Seyyid Kutup, Ravza Y.
118. Tevhidin Hakikatı, Yusuf el-Kardavi, Saff/Özgün Y.
119. Allah’ın Varlığı ve Tevhidin Hakikati, Yusuf el-Kardavi, İhtar Y.
120. Tevhidi Gerçekliğin Işığında, Atasoy Müftüoğlu, Nehir Y.
121. Kelime-i Tevhid Dâvâsı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
122. Kelime-i Tevhid Risalesi, M. Ali Karahasanoğlu, Yipar Y.
123. Kelime-i Tevhid Kal’ası, Gazali, Özel Y.
124. Kur’an’da Tevhid, Hüseyin Beheşti, Objektif Y.
125. Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid Esasları, Muhammed Salih Ali Mustafa, Ölçü Y.
126. İşte Tevhid, 1,2, Ziyaüddin el-Kudsi, Hak Y.
127. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y.
128. İslâm Akaidinde Tevhid, Hasan el-Benna, Nizam Y.
129. Gençlerle Tevhid Dersleri, Mehmet Göktaş, İstişare Y.
130. 20. Y.Y.da Tevhid ve Şirk, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
131. Allah Vardır ve Birdir, H. Rahmi Yananlı, Divan Y.
132. Hakikatü’t-Tevhid, B. Said Nursi, Sözler Y.
133. Soruşturma 1, Tevhid Üzerine, Heyet, Sor Y.
134. İslâm Düşüncesinde Tevhid, Mevlüt Özler, Nun Y.
135. Dua ve Tevhid, İbn Teymiyye, Pınar Y.
136. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmed Alptekin, Saff Y.
137. Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber, Mevdudi, Pınar Y.
138. Kur’an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y. s. 40-50
139. Kurtulan Toplum, Muhammed bin Cemil Zeyno, Saff Y.
140. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y.
141. Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid ve Fazileti, Osman Öztürk, Yenda Y.
142. Tevhid, Rasûllerin Ortak Çağrısı, Kul Sâdi Yüksel, Yenda Y.
143. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
144. Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
ALLAH (C. C.)
- 731 -
145. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
146. İslâm İnancında Temel Kavramlar, Taner Cücü, Cumhur Y.
147. Kur’an’da Kulluk, Zekeriya Pak, Kayıhan Y.
148. İbadet mi, Ayin mi? Mustafa Karataş, Özel Y. Dersaadet Y.
149. Kur’an’da İbâdet Kavramı, İsmail Karagöz, Şule Y.
150. Biz Müslüman mıyız? Muhammed Kutub, Hilâl Y.
151. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 15-123
152. Allah’a İman ve Altı Esası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
153. Akide, Şeriat ve Hayat Yolu Lâ İlâhe İllâllah, Muhammed Kutub, Ravza Y.
154. İman Küfür Sınırı (Tekfir Meselesi), A. Saim Kılavuz, Marifet Y.
155. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, Beyan/Özgün Y.
156. İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Y.
157. İman, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
158. İslâm’da Allah İnancı, Said Havva, Petek Y.
159. İslâm, Said Havvâ, Hilâl/Petek Y.
160. Din Gerçeği ve İslâm, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
161. İslâm’a İtirazlar ve Kur’ân-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç Y.
162. Mekke Rasûllerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y.
163. İlk Mesajlar, M. Ali Baştaşı, Birlaşik Yayıncılık
164. Şehâdet Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
165. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 23-35
166. İslâmî Kimlik İlkeler ve Hareket, Toplu Çalışma, Ekin Y.
167. Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
168. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y.
169. Epistemolojik Açıdan İman, Hanifi Özcan, İFAV Y.
170. İman, Şartları ve Onu Bozan Şeyler, Seyfüddin el-Muvahhid, Hak Y.
171. Kelimetü’l-İhlâs (Lâ İlâhe İllâllah), İbn Receb el-Hanbelî, Hak Y.
172. Yalnız Allah veya Tevhid, M. Süleyman Temimi, Özel Y.
173. Hz. Peygamber’in Hayatı ve Tevhid Mücadelesi, 1,2,3, Mevdudi, Pınar Y.
174. Kur’ân-ı Kerim’e Göre Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi, Mehmed N. Solmaz
175. Kur’an ve Sünnete Uygun İnanç, Muhammed b. Cemal, Tekin Y.
176. İman, Abdülmecid Zindani, Risale Y.
177. Lâ, 1-2, Mustafa Çelik, Ölçü/Yenda Y.
178. İlâhlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
179. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
180. Şirk, Abdullah Hanifi, Hanif Y.
181. Şirk, Harun Yahya, Vural Y.
- 732 -
KUR’AN KAVRAMLARI
182. Kur’an’da Şirk Kavramı, M. H. Surti, Akabe Y.
183. İman ve Şirk, Adil Akkoyunlu, Hidâyet Y.
184. Kur’an’da Şirk Kavramı, Hafız İsmail Surti, Akabe Y.
185. Kur’an ve Hadislere Göreş Şirk ve Müşrik Toplum, Nadim Macit, Ribat BasımY.
186. Kitabu’l-Asnâm (Putlar Kitabı), İbnü’l-Kelbî, Ank. Ü. İlâhiyat F. Y.
187. Çağdaş İrtidat, Ebûl Hasan Ali en-Nedvî, Akabe Y.
188. İslâm Fıkhında Mürtede Ait Hükümler, Numan A. Semerrai, Sönmez Neşriyat
189. Kütüb-i Sitte: 1: 335; 2: 246-248; 4: 99-101, 221-222, 225; 6. 364, 373-374, 424, 521, 531; 7: 8, 27-28, 313, 517; 8: 6-7, 80-81; 9: 11-12, 203-204, 549; 10: 19, 138-140, 155-156, 191-194, 284-294; 11: 454; 12: 10, 126-127, 269, 288, 400, 549-550; 13: 261-262; 14: 16, 66, 381-382, 428, 469-472; 15: 523-524; 16: 127-128, 319, 323-327, 362-363, 536; 17: 15-16, 136, 236, 239, 259, 348, 352, 363, 507-509, 563, 567, 583-586, 591, 596, 605-605.
ANA-BABAYA İHSAN
- 733 -
Kavram no 11
Ahlâk 4
Toplumsal Hayat 2
Bk. İhsân-Muhsin
ANA-BABAYA İHSAN
• Vâlideyne İhsân; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Ana-Babaya İhsan Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Anne Babaya İyilik
• Ana-Babaya İtaatin Sınırı
• Allah’ın Hakkı, Her Hakkın Üzerindedir
• Babaya Karşı İbrahimî Tavır
• Bazı Genç Müslümanların Üslûp ve Yöntem Yanlışlıkları
• Ana-Babaların Çocuklar Üzerindeki Hakları
“Vaktiyle Biz, İsrâiloğullarından; ‘yalnızca Allah’a kulluk/ibâdet edeceksiniz, ana-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara ihsân/iyilik edeceksiniz’ diye mîsak/söz almış ve ‘insanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin’ diye de emretmiştik. Sonunda azınız müstesnâ, yüz çevirerek dönüp gittiniz.” 2657
Vâlideyne İhsân; Anlam ve Mâhiyeti
Vâlideyn: “Vâlid”, çocuk kendisinden olan erkek, yani baba anlamındadır. “Vâlide” ise doğuran, anne demektir. “Vâlideyn” ana baba demektir. Ana ile baba için kullanılır; her ikisini birlikte ifade eder.
Vâlideyn yerine “ebeveyn” kelimesi de kullanılır. “Eb”, baba demektir. Aynı zamanda herhangi bir şeyin meydana gelmesine veya düzelmesine sebep olan kişi anlamına da gelir. Ebeveyn ise ana baba demektir.
İhsân: “İhsân” kelimesi, ‘hasene’ kelimesinden türemiştir. Bütün güzellikleri ve rağbet edilen şeyleri ifade eder. İhsan; iyilik etme, güzel davranma, ikram etme, lutuf, bağış, güzellik, uygunluk, güzel olan şeyi en güzel şekilde yapmak demektir. İhsan, başkasına nimet sunmak, iş ve fiillerinde güzel davranmak veya gerekenden fazla verip, gereğinden azını almaktır. İhsân, yaptığı işi en iyi biçimde ve noksansız yapmaya denir. İhsan, temel olarak iki anlama gelir. 1- Bir şeyi güzel yapmak, 2- İyilikte bulunmak. Kur’an’da Allah Teâlâ, ana baba başta olmak üzere, bazı kimselere ihsânı emreder.
Kur’an’da kendilerine ihsânın emredildiği sınıflar şunlardır:
a- Ebeveyne İhsân: Kur’an’da, tek olan Allah’a ibâdet edip O’na hiç bir şeyi şirk koşmama emrinden sonra, ana babaya itaat etme ve onlara ihsanda bulunma emrinin geldiği görülmektedir. Şöyle ki: “Rabbin sadece kendisine kulluk
2657] 2/Bakara, 83
- 734 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etmenizi, ana babanıza ihsanda bulunmanızı (onlara iyi davranmanızı) kesin bir şekilde emretti..”2658 Bu âyetten, ana babaya iyilik ve ihsanda bulunmanın farz olduğu anlaşılmaktadır. Bunu destekleyen başka bir âyet-i kerimede şöyle buyuruluyor: “De ki, gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya ihsân/iyilik edin...”2659 Burada Allah, ana babaya itaati terketmenin kötülüğünü beyan için haram kılınanlar arasında zikretti. O halde ana babaya ihsan/iyilik farz; terki haramdır.
Ana babaya ihsân, güzel sözle, davranışla ve ihtiyaçları anında onlara gereğince infak etmek sûretiyle olur. Allah, ebeveyni insanın yokluk âleminden varlık âlemine çıkmasına bir sebep kıldığı için, onlara ihsân etmek gerekir. Allah’ın, ebeveyne ihsânı kendi tevhidi ve ibâdeti yanında zikretmesi, ebeveynin çocuklar üzerindeki hakkının büyüklüğüne işarettir. “Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara... ihsânda bulunun; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.”2660 Buradaki ebeveyne ihsân, evlatların onların hizmetlerini yapması, onlara nâzik konuşması ve onların meşrû isteklerini gerçekleştirmesi için çalışmasıdır. Peygamberimiz (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurur: “Burnu yerde sürtülsün; burnu yerde sürtülsün; burnu yerde sürtülsün.” ‘Kimin yâ Rasûlallah?’ denildi. Hz. Peygamber: “Yaşlandıklarında ana babasına, onlardan birine yahut her ikisine de yetişen, fakat onlara iyilik etmediği için cennete giremeyen kimsenin...” 2661
Ana baba, çocuğunu Allah’a isyana teşvik etmedikçe, evlâtların onların meşrû her emrine uyması gerekir. Ana baba için mağfiret talebinde bulunmak, iyiliklerine duâ etmek, bizzat Kur’ân’ın emridir. “Ey Rabbimiz! Hesaba çekileceği gün beni, ana babamı ve (bütün) mü’minleri bağışla!”2662 Ebeveyne yapılan her iyilik ve ihsân, aslında insanın kendi kendisine yaptığı ihsândır. Âhiretteki mükâfatının sınırsızlığı yanında, dünyevî ecri/karşılığı peşindir. Sosyal bir olgu olarak ebeveynimize yaptıklarımızın mislini veya fazlasını çocuklarımızdan göreceğimiz kaçınılmazdır. Ana baba, -Allah korusun- müşrik de olsalar, onlara ikramda bulunmak dinin emridir. Peygamberimiz, müşrik anneye sıla-i rahimde bulunup ona iltifatlarda bulunmayı emretmiştir. 2663
b- Akrabaya İhsân: Sağlam akîde üzerine bina edilen bir toplumda yaşayan bireylerin karşılıklı hak ve hukuklarına riâyet edilmesi doğaldır. Akrabaya ihsân da böyledir. Akraba, insanın içinde doğup büyüdüğü ailenin biraz daha genişletilmiş yelpazesidir. Bu yakınlık hem ana, hem baba tarafından olabilir. Akrabaya ihsân demek, akrabalık bağı olan herkese sıla-yı rahim yapmak (zaman zaman onları ziyaret ederek, onlarla akrabalık ilişkilerini kesmemek) ve başka meşrû yollarla ikramda bulunmaktır.
Akrabalık bağlarını kesmek, şu âyette ifade edildiği gibi yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlarla birlikte zikredilmiştir. “(İslâm’dan yüz çevirip) geri dönerseniz, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya ve akrabalık bağlarını kesmeye dönmüş olmaz
2658] 17/İsrâ, 23
2659] 6/En’âm, 151
2660] 4/Nisâ, 36
2661] Müslim, Birr 10
2662] 14/İbrahim, 41
2663] Müslim, Zekât 50; Ebû Dâvud, Zekât 34
ANA-BABAYA İHSAN
- 735 -
mısınız?”2664 Bu âyette akrabalık bağlarının kesilmesi, bir çeşit İslâm dışı âdet olarak ifade edilmiştir. Akrabalara iyilik ve ihsânda bulunmak, İslâm’ın bir emridir. “Muhakkak ki Allah adâleti, ihsânı ve akrabaya yardım etmeyi emreder...” 2665
Yakınları ile akrabalık bağlarını korumaya itina göstererek, onlara gücü nisbetinde ihsânda/iyilikte bulunmak, her kâmil mü’minin aslî görevlerindendir. İslâm’ın temelinde iyilik yapma işi, ailenin özünden başlayıp dışa doğru genişleyerek devam eder.
Son âyette geçen adâlet ve ihsân kavramlarının içinde akrabaya iyilik etmek ihtiva ettiği halde, önemine binaen ayrıca zikredilmiştir. “Sana (Allah yolunda) ne infak edeceklerini/harcayacaklarını soruyorlar. De ki: ‘Hayırdan harcadığınız şey, ebeveyn, akrabalar/yakınlar, yetimler, fakirler ve yolcular içindir. Hayır olarak ne yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir.” 2666
Ebeveyne bakmak ilk görevimizdir. Diğer akrabalarımız onları takip eder ve bu şekilde “yakın olanlar, başkalarından daha yakındır” kuralınca infak ve ihsan vacip olur. Muhsin bir mü’mine yakışan; akraba ile güzel ilgiyi meşrû ölçüler içinde devam ettirmek, onlarla ilişkiyi kesmemektir. “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkek ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden korkun. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riâyetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” 2667
c- Yetimlere İhsân: Yetim, çocuğun büluğ çağından önce babasından ayrı kalmasıdır. Rasûlullah (s.a.s.), şehâdet parmağı ile orta parmağını işaret ederek; “Ben ve bir yetimin geçimini üstüne alan kimse, cennette böyleyiz.”2668 buyurmuş, yetimi koruyup ona ihsân etmenin ne derece önemli olduğunu ifade etmiştir.
“Biz ona iki göz, bir dil ve iki dudak vermedik mi? Ona iki yolu (doğruyu ve eğriyi) göstermedik mi? Fakat o, sarp yokuşu aşamadı. O zor geçit nedir bilir misin? Köle âzâd etmek veya açlık gününde yakını olan bir yetimi veya aç açık bir yoksulu doyurmaktır.” 2669
“O, seni yetim bulup barındırmadı mı? ... O halde yetimi sakın ezme, ona kâhiretme, El açıp isteyeni de sakın azarlama. Ve Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an.” 2670
“Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o, yetimi itip kakar; yoksulu doyurmaya teşvik etmez.” 2671
d- Fakir ve Miskine İhsân: Fakir, çalışabilir durumda olup çalışan, ama herhangi bir sebeple çocuklarının geçimini temin edemeyen kimsedir. Miskin ise, çalışmaya gücü ve tâkatı olmayan fakir kimsedir. Bu durum, Kur’an’da şöyle açıklanır: “(Yapacağınız ihsânlar/hayırlar) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan (muhâcir) fakirler için olsun. Bilmeyen kimseler
2664] 47/Muhammed, 22
2665] 16/Nahl, 90
2666] 2/Bakara, 215
2667] 4/Nisâ, 1
2668] Buhâri, Talâk 25, Edeb 24; Müslim, Zühd 42; Tirmizî, Birr 14
2669] 90/Beled, 8-16
2670] 93/Duhâ, 6, 9-11
2671] 107/Mâûn, 1-3
- 736 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları sîmalarından tanırsın. Çünkü onlar, yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allah bilir.” 2672
Kur’ân-ı Kerim’de Ana Babaya İhsan Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de anne anlamına gelen “ümm” kelimesi, 35 yerde geçer. Baba anlamına gelen “eb” ise, ekleriyle birlikte 120 yerde kullanılır. Anne baba anlamına gelen “vâlideyn” ise 7 yerde zikredilir. Vâlid, vâlide veled, kelimelerinin türediği “v-l-d”, isim ve fiil halinde toplam 102 yerde geçmektedir.
Kur’ân-ı Kerim, ana babaya ihsan konusuna büyük önem vermiştir. Evlâdın görevlerini, ana-babaya karşı ne yapması gerektiğini anlatan âyetler çoktur. Sadece konularını ayırarak âyetleri sayarsak, şöyle bir liste oluşur:
a- Ana-babaya ihsanda bulunmak, iyilik etmek. 2673
b- Ana-babaya vermek. 2674
c- Ana-babaya karşı iyi niyetli olmak. 2675
d- Ana-babaya kötü söz söylemekten sakınmak ve güzel söz söylemek. 2676
e- Ana-babaya itaat (onlara şükretmek/teşekkür etmek ve iyi davranmak). 2677
f- Hesap gününde anne ve babasının bağışlanması için duâ örneği. 2678
Bunun yanında, kâfir bir babayı ve kardeşi, küfrü imana tercih ediyorlarsa, velî (dost) edinmenin yasaklığı;2679 anne-baba, evlâdını Allah’a şirk koşmak için zorlarlarsa, onlara itaat edilmemesi, ama, onlarla (şirke zorlayan ebeveynle) dünyada iyi geçinilmesi gerektiği 2680 emredilir. İbrahim’in (a.s.) putperest babasına karşı konuşmasına “babacığım” diye hitap ederek başladığını ve bu “babacığım” ifadelerinin konuşmada sürekli her cümlede tekrarlandığını2681 Kur’an, ders alınsın diye belirtir.
17/İsrâ sûresi 23. âyetinde, ana-babaya “of!” demenin yasaklığı vurgulanırken, 46/Ahkaf sûresi, 17’de ana-babasına “of be size!” diyen kâfir evlâttan örnekler verilir. “Of!” ifadesinin, her türlü kaba ve yakışıksız söz için örnek olduğu tüm tefsirlerin ortak açıklaması olarak belirir.
“Vaktiyle Biz, İsrâiloğullarından; ‘yalnızca Allah’a kulluk/ibâdet edeceksiniz, ana-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara ihsân/iyilik edeceksiniz’ diye mîsak/söz almış ve ‘insanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin’ diye de emretmiştik. Sonunda azınız müstesnâ, yüz çevirerek dönüp gittiniz.” 2682
2672] 2/Bakara, 273; Metin Ocak, Kur’an’da İhsan ve Muhsin Kavramları, s. 65 vd.
2673] 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23-24; 29/Ankebût, 8; 46/Ahkaf, 15
2674] 2/Bakara, 215
2675] 17/İsrâ, 25
2676] 17/İsrâ, 23
2677] 31/Lokman, 14
2678] 14/İbrâhim, 41
2679] 9/Tevbe, 23
2680] 31/Lokman, 35
2681] 19/Meryem, 42-45
2682] 2/Bakara, 83
ANA-BABAYA İHSAN
- 737 -
“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah’ın rızâsını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Anlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır.” 2683
“Sana (Allah yolunda) ne infak edeceklerini/harcayacaklarını soruyorlar. De ki: ‘Maldan harcadığınız şey, ebeveyn, akrabalar/yakınlar, yetimler, fakirler ve yolcular için olmalıdır. Şüphesiz Allah yapacağınız her hayrı bilir.” 2684
“...Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riâyetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” 2685
“Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara (köle, hizmetçi ve benzerlerine) iyi davranın; Allah, kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.” 2686
“De ki: ‘Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Sizin de onların da rızkını Biz veririz; kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve Allah’ın yasakladığı cana haksız yere kıymayın! İşte bunlar Allah’ın size emrettikleridir. Umulur ki düşünüp anlarsınız.” 2687
“Muhakkak ki Allah, adâleti, ihsanı/iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder; çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” 2688
“Rabbin, sadece kendisine kulluk/ibâdet etmenizi, ana-babanıza da ihsân etmenizi/iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine ‘of!’ bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onlara merhamet ederek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: ‘Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de Sen onlara (öyle) rahmet et!’ diyerek duâ et.” 2689
“Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma.” 2690
“Biz, insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye ettik. Eğer onlar, seni, hakkında bilgin olmayan şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak Banadır. O zaman size yapmış olduklarınızı haber vereceğim.” 2691
“O halde sen, akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver. Allah’ın rızâsını isteyenler için bu, en iyisidir. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 2692
2683] 2/Bakara, 177
2684] 2/Bakara, 215
2685] 4/Nisâ, 1
2686] 4/Nisâ, 36
2687] 6/En’âm, 151
2688] 16/Nahl, 90
2689] 17/İsrâ, 23-24
2690] 17/İsrâ, 26
2691] 29/Ankebût, 8
2692] 30/Rûm, 38
- 738 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce Bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak Banadır. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak Banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm.” 2693
“Biz insana, ana-babasına ihsan/iyilik etmesini tavsiye ettik. Annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. Taşınması ile sütten kesilmesi, otuz ay sürer. Nihâyet insan, güçlü çağına erip kırk yaşına varınca der ki: ‘Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve râzı olacağın sâlih amel/yararlı iş yapmamı temin et. Benim için de zürriyetim için de iyiliği devam ettir. Ben Sana döndüm. Ve elbette ki ben müslümanlardanım. İşte, yaptıklarının iyisini kabul edeceğimiz ve günahlarını bağışlayacağımız bu kimseler cennetlikler arasındadır. Bu, kendilerine verilen doğru bir sözdür. Ana ve babasına: ‘Öf be size! Benden önce nice nesiller gelip geçmişken, beni mi tekrar dirilmekle tehdit ediyorsunuz?’ diyen kimseye, ana ve babası, Allah’ın yardımına sığınarak: ‘Yazıklar olsun sana! İman et. Allah’ın vaadi gerçektir’ dedikleri halde o: ‘Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir’ der. İşte onlar, kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan gelip geçmiş topluluklar içinde, haklarında azâbın gerçekleştiği kimselerdir. Gerçekten onlar ziyana uğrayanlardır.” 2694
Ana Babaya İhsanı Emreden Âyetlerde Dikkat Çeken Hususlar: Bakara sûresi, 83. âyetten anlaşılıyor ki, Allah’a kulluk ve ana babaya iyilik, sadece Muhammed ümmetinin değil; aynı zamanda eski şeriatlerin de ortak yasasıdır. Benî İsrâilden de bu konuda mîsak/söz alınmıştır. İlâhî Kitaplarda Allah’a kulluk emrinden sonra ana babaya iyiliğin vurgulanması, ana baba hakkının önemini gösterir. Ana babaya itaat, yahûdilikteki temel emirleri içeren meşhur “on emir”den biridir. Bunların içerisinde, Allah’a şirk koşmanın yasaklanmasından hemen sonra ikinci olarak emredilmiştir. Çıkış 20/1-17’de on emir sayılırken şöyle denir: “Babana ve anana hürmet et. Tâ ki Allah’ın Rabbin sana vermekte olduğu toprakta ömrün uzun olsun.” Allah’tan sonra insanın üzerinde en çok hakkı olanlar, ana babasıdır. Allah’ı bir bilip sadece O’na ibâdet ve kulluk nasıl önemliyse, ana babaya ihsanla muâmele etmek de öyle önemlidir. Çünkü Allah insanın yaratıcısı, ana baba da yaratmanın sebepleridir. İnsanı besleyen, rızıklandıran Allah; yetiştiren, eğiten, şefkatle koruyup büyüten ana babadır. Bu bakımdan her şeyin başında Allah’ın birliğini tanıyıp sadece O’na ibâdet ve kulluk etmek, sonra da ana babaya iyilik etmek şarttır.
Kur’an’da ve hadislerde Allah’a ibâdetten hemen sonra ana babaya iyilik görevinin zikredilmesinin sebepleri şunlardır:
a) İnsanın maddî ve mânevî gelişmesi için en değerli katkı, Allah’ın nimetlerinden sonra ana babanın fedâkârlıklarıdır. Çünkü ana baba, çocuğun hem varlık sahnesine çıkmasının sebebidirler, hem de yetiştirilip terbiye edilmesini, eğitimini sağlayan kişilerdir.
b) Çocuğun varlık alanına çıkmasının asıl ve gerçek sebebi Allah, zâhirî ve
2693] 31/Lokman, 14-15
2694] 46/Ahkaf, 15-18
ANA-BABAYA İHSAN
- 739 -
hukukî sebebi ise ana babadır.
c) Allah nimetlerini karşılıksız verdiği gibi; ana baba da çocuklarının ihtiyaçlarını hiçbir karşılık beklemeden seve seve yerine getirirler.
d) Allah kuluna günahkâr bile olsa nimetler verdiği gibi; ana baba da âsi bile olsa çocuklarına desteklerini sürdürürler.
e) Allah, kullarının iyiliklerinden râzı olduğu, karşılığını fazlasıyla verdiği gibi; ana baba da çocuklarının sahip olduğu imkân ve değerleri korumaya ve geliştirmeye çalışırlar.
İsrâ sûresinin 23-24. âyetlerinde Allah’a ibâdetle yan yana emredilen ana babaya ihsanın/iyiliğin, hiçbir şarta bağlanmadığı dikkat çekmektedir. Bundan da, ana babanın müslüman veya gayr-i müslim, faziletli veya fâsık/günahkâr olup olmadığına bakılmaksızın onlara itaat etmenin gerekli olduğu sonucuna varılır. Nitekim Mümtehıne sûresinin 8 ve 9. âyetleri de bunu desteklemektedir.
İsrâ sûresinin 23. âyetinde, ana babaya karşı saygısızlığın en basit ifadesi olmak üzere, “onlara öf bile demeyin” buyurulmuştur. Tefsir âlimleri, iç sıkıntısını ifade eden bu kelimenin, her türlü kabalık, saygısızlık ve isyankârlığı içerdiğini belirtirler. 24. âyette, merhamet duygusundan kaynaklanan bir tevâzu anlayışıyla ebeveynin himaye altına alınması istenmiş ve “De ki: Rabbim! Onlar bana küçükken nasıl şefkat ve merhamet gösterdilerse Sen de onlara merhamet et” buyurulmuştur. Burada ana babaya saygının en temel sebebi olarak merhametten söz edilmesi ve böylece ebeveyn ile çocuklar arasındaki duygusal bağın öneminin vurgulanmış olması hayli anlamlıdır. Çünkü merhamet duygusu, çocuklarla ana baba arasında bulunan maddî ve mânevî ilginin temelidir. Allah’ın nimet ve ikramları da O’nun merhametine bağlı olduğu için, Allah’tan ana babaya merhamet dilemek, diğer bütün İlâhî lütufları dilemek anlamına gelir.
Lokman sûresinin 14. âyetinin sonunda ana babaya iyilik etmeyenin, Allah huzurunda sorumlu olacağını belirtmek için “Dönüş Banadır!” buyuruluyor. Yani dünyada Allah’a ve ebeveynine karşı yanlış davrananların, Allah huzurunda hesaba çekilecekleri hatırlatılıyor. Aynı şekilde 15. âyetin sonunda da benzer ifade tekrar ediliyor ve dünyada yapılan her şeyin kendilerine âhirette haber verileceği belirtiliyor. Böylece insan, âhiret hesap ve sorumluluğunu düşünerek Allah’a ve ana babasına karşı davranışlarına dikkat etmesi için uyarılıyor.
Hadis-i Şeriflerde Anne Babaya İyilik
Hadis-i şeriflerde evlâdın ana-babaya nasıl davranması gerektiği, haklarını nasıl ödeyip ödeyemeyeceği, onları rencide eden evlâdın cezasının dünyada verilmeye başlanacağı gibi ayrıntılar vardır.
“Bir adam gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, iyi davranıp hoş sohbette bulunmama en çok kim hak sahibidir? Güzel geçinmeme, güzel bakmama en lâyık olan kimdir?’ diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.s.): ‘Annen!’ diye cevap verdi. Adam: ‘Sonra kim?’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.) ‘Annen’ diye cevap verdi. Adam tekrar: ‘Sonra kim?’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.) yine: ‘Annen!’ diye cevap verdi. Adam tekrar sordu: ‘Sonra kim?’ Rasûlullah (s.a.s.) bu dördüncüyü: ‘Baban!’ diye cevapladı.2695
2695] Buhâri, Edeb 2; Müslim, Birr 1; K. Sitte, 2/478
- 740 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Buhâri ve Müslim’deki diğer rivâyette Rasûlullah şöyle cevap vermiştir: “Annene, yine annene, sonra babana, daha sonra da bunları takip eden tedricî yakınlarına.”
Küleyb el-Hanefî (r.a.), Rasûlullah’a (s.a.s.) gelerek sormuştur: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, kime karşı iyilik yapayım?’ Hz. Peygamber şu cevabı vermiştir: ‘Annene, babana, kız kardeşine, oğlan kardeşine, bunu takip eden âzadlına. Bu iyiliği de, (nâfile olarak değil) üzerine vâcib olan bir hakkın ödenmesi, yani sıla-i rahmin yerine getirilmesi olarak yapacaksın.” 2696
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: Peygamberimiz bir gün: “Burnu sürtülsün, burnu sürtülsün, burnu sürtülsün!’ dedi. ‘Kimin burnu sürtülsün ey Allah’ın Rasûlü?’ diye sorulunca şu açıklamada bulundu: ‘Ebeveyninden her ikisinin veya sadece birinin yaşlılığına ulaştığı halde cennete giremeyenin.” 2697
“Hiçbir evlât, babasının hakkını, bir istisnâ durumu dışında ödeyemez. O durum da şudur: Babasını köle olarak bulur, satın alır ve âzâd eder.” 2698
“Allah size annelerinize itaatsizliği... haram kıldı.” 2699
“Allah’ın rızâsı babanın rızâsından geçer. Allah’ın memnuniyetsizliği de babanın memnuniyetsizliğinden geçer.” 2700
Abdullah bin Amr (r.a.) anlatıyor: ‘Bir adam, cihada iştirak etmek için Hz. Peygamber (s.a.s.)’den izin istedi. Rasûlullah (s.a.s.): “Annen baban sağ mı?” diye sordu. Adam: ‘Evet’ deyince: “Onlara (hizmet de cihad sayılır), sen onlara hizmet ederek cihad yap.” buyurdu.2701 Müslim’in diğer rivâyetinde adam: ‘...Sana, hicret ve cihad etmek, ecrini de Allah’tan istemek şartı üzerine biat ediyorum’ der. Rasûlullah (s.a.s.): ‘Anne ve babandan sağ olan var mı?” diye sorar. Adam: ‘Evet, her ikisi de sağ’ deyince: “Yani sen Allah’tan ecir istiyorsun?” der. Adamın ‘evet’i üzerine: “Öyleyse vâlideynin (ana-babanın) yanına dön. Onlara iyi bak, (Allah’ın rızâsı ondadır)” diye emreder. Ebû Dâvud ve Nesâî’den gelen bir diğer rivâyette adam: ‘Ağlamakta olan ebeveynimi de geride bıraktım’ der. Rasûlullah (s.a.s.): “Öyleyse onların yanına dön, onları nasıl ağlattıysan öyle güldür, (Allah’ın rızâsı bundadır)” buyurur.2702 Ebû Dâvud’un Ebû Said’den yaptığı bir başka rivâyetinde ise şöyle denir: ‘Yemen ahâlisinden bir adam, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) hicret ederek geldi. Rasûlullah ona: “Yemen’de bir kimsen var mı?” diye sordu. Adam: ‘Ebeveynim var’ deyince; “Peki, onlar sana izin verdiler mi?” diye tekrar sordu. ‘Hayır’ cevabı üzerine: “Öyleyse onlara geri dön, onlardan izin iste. Şâyet izin verirlerse cihada katıl, vermezlerse onlara hizmet et!” diye emretti. 2703
Câhime (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.s.)’e gelir ve: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, ben gazveye (cihad) katılmak istiyorum, bu konuda sizinle istişâre etmeye geldim’ der. Rasûlullah (s.a.s.): “Annen var mı?” diye sorar. ‘Evet’ deyince, “Öyleyse ondan
2696] Ebû Dâvud, Edeb 129; K. Sitte, 2/481
2697] Müslim, Birr 9; Tirmizî Deavât 110; K. Sitte, 2/483
2698] Müslim, Itk 25; Ebû Dâvud, Edeb 129; Tirmizî, Birr 8; İbn Mâce, Edeb 1; K. Sitte, 2/484
2699] Buhârî, Edeb 4
2700] Tirmizî, Birr 3; K. Sitte, 2/484
2701] Buhâri, Cihad 138; Edeb 3; Müslim, Birr 5; Ebû Dâvud, Cihad 33; Nesâî, Cihad 5; Tirmizî, Cihad 2; K. Sitte, 2/485
2702] Kütüb-i Sitte, 2/485
2703] K. Sitte, 2/485
ANA-BABAYA İHSAN
- 741 -
ayrılma; zira cennet onun ayağının altındadır.” buyurur. 2704
Abdullah bin Ömer (r.a.) anlatıyor: ‘Nikâhım altında bir kadın vardı ve onu seviyordum da. Babam Ömer ise, onu sevmiyordu. Bana: ‘Boşa onu’ dedi. Ben itiraz ettim ve boşamadım. Babam Ömer Hz. Peygamber’e gelerek durumu arzetti. Rasûlullah (s.a.s.) bana: “Boşa onu” dedi. 2705
“Baba cennetin orta kapısıdır. Dilersen bu kapıyı terket, dilersen muhâfaza et.” 2706
Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ (r.a.) anlatıyor: ‘Henüz müşrik olan annem yanıma geldi. (Nasıl davranmam gerekeceği hususunda) Hz. Peygamber’den (s.a.s.)n sorarak: ‘Annem yanıma geldi, benimle (görüşüp konuşmak) arzu ediyor, anneme iyi davranayım mı?” dedim. ‘Evet’ dedi, “ona gereken hürmeti göster.” 2707
Bir gün peygamberimiz (s.a.s.) ashâbına: “Size büyük günahların en büyüğünü bildireyim mi?” diye üç defa sordu. Üç defasında da: ‘evet, bildir ey Allah’ın rasûlü’ diyen ashâb-ı kirâma, bunların sırasıyla; “Allah’a ortak koşmak, ana babaya karşı gelmek, haksız yere adam öldürmek ve yalan söylemek” olduğunu belirtti. 2708
“Kebâir (büyük günahlar): Allah’a şirk/ortak koşmak, ebeveyne âsi olmak ve yalan şâhitlik yapmaktır.” 2709
“En yüce el annesine, babasına, kız kardeşine ve erkek kardeşine veren eldir, sonra en yakın olanadır.” 2710
“Ana babasına iyilik edene cennet olsun; Aziz ve Celil olan Allah onun ömrüne bereket versin.” 2711
“Bağy, yani âdil ve müslüman idareciye karşı çıkmak, akrabalarla ilgiyi kesmek günahından daha çok dünyada cezası peşin verilmeye lâyık hiçbir günah yoktur; âhirette bu günah sahibi için hazırlanmış olan azab olmakla beraber.” 2712
“Zina, şarap içmek ve çalmak hakkında ne dersiniz?” Hz. Peygamber’in bu sorusuna karşı ashâb: ‘En iyi bilen Allah ve Rasûlüdür’ dedi. Rasûlullah: “Onlar çok çirkin şeylerdir ve onlarda (öldürmek, dövmek ve el kesmek gibi) cezalar var. Dikkat edin! Ben, size büyük günahların en büyüğünü bildireyim mi? Aziz ve Yüce olan Allah’a ortak koşmak (müşrik olmak), ana babaya âsi olmak ve yalan söylemek.” 2713
“Üç kimsenin duâsı, makbul duâlardır; bunların kabul edilişinde şüphe yoktur: Zulme uğrayanın duâsı, yolcunun (misafirin) duâsı, ana babanın çocuklarına duâsı.” 2714
“Kul vefât edince, bütün amellerinin sevabı kesilir; üç ameli müstesnâdır: Sadaka-i
2704] Nesâî, Cihad 6; K. Sitte, 2/486
2705] Ebû Dâvud, Edeb 129; Tirmizî, Talâk 13; K. Sitte, 2/486
2706] Tirmizî, Birr 3; K. Sitte, 2/486
2707] Buhârî, Hîbe 28, Edeb 8; Müslim, Zekât 50; Ebû Dâvud, Zekât 34; K. Sitte, 2/488
2708] Buhârî, Edeb 6
2709] Buhârî, Edeb 1; Müslim, İman 143, 144
2710] İbn Kesir, 9/4722
2711] Buhârî, Edebu’l Müfred Terc. 1/30; et-Terğîb ve’t-Terhîb, Birr ve’s-Sıla, c. 3, s. 317, hadis no: 17
2712] Ebû Dâvud, Edeb 43; Tirmizî, Kıyâmet 57; İbn Mâce, Zühd 23, no: 4211
2713] Buhârî, Edebu’l Müfred Terc. 1/40; Taberî; Beyhakî
2714] Ebû Dâvud, Salât 29; Tirmizî, Birr 7; İbn Mâce, Duâ 11
- 742 -
KUR’AN KAVRAMLARI
câriye, kendisi ile faydalanılan şerefli bir ilim, kendisine duâ eden sâlih çocuk.” 2715
Sahâbeden bir adam Rasûlullah’a şöyle sordu: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Benim annem vefât etti ve vasiyette bulunmadı. Onun adına sadaka vermem, kendisine fayda verir mi?” Peygamber: “Evet” dedi. 2716
“Babanın dostunu gözet (ona ikram et ve sevgi göster). Onunla ilgiyi kesme, yoksa Allah (iman) nurunu söndürür.” 2717
“İyiliklerin en iyisi, babasının dostu olanlara, kişinin iyilik etmesidir.” 2718
“Sevgi verâset yolu ile kazanılır.” 2719
Bir adam: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, anne ve babamın vefâtlarından sonra da onlara iyilik yapma imkânı var mı, ne ile onlara iyilik yapabilirim?’ diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.): “Evet vardır” dedi ve açıkladı: “Onlara hayır duâda bulunmak, onlar için Allah’tan istiğfâr (günahlarının affedilmesini taleb etmek), onlardan sonra vasiyetlerini yerine getirmek, anne ve babanın akrabalarına karşı da sıla-i rahmi ifa etmek, onların dostlarıyla ilişkiyi devam ettirip onlara ikramda bulunmak; Akrabalarıyla ilişkiyi devam ettirmek ki, senin bütün akrabaların ancak onlar vasıtasıyla var olmuştur.” 2720
“Kişinin yapacağı en üstün iyiliklerden biri, ölümünden sonra babasının dostlarına sıla-i rahimde bulunmasıdır.” 2721
“Babalarınızdan nefret etmeyin. Bu, Rabbinize karşı bir küfr(ân-ı nimet)dir.” 2722
“...Anne ve babasına veya bunlardan birine yetişip de onlar sayesinde cennete giremeyen kimsenin burnu sürtülsün...” 2723
“Allah Teâlâ size annelerinizin haklarına riâyeti tavsiye etmektedir. –Bunu üç kere tekrarladı- Allah size babalarınızın haklarına riâyet etmenizi tavsiye etmektedir. Allah size akrabalarınızın haklarına yakınlık derecesine göre riâyet etmenizi tavsiye etmektedir.” 2724
Ashabdan biri: ‘Ya Rasûlallah, kime iyilik edeyim diye sorduğunda, Allah Rasûlü şöyle buyurdu: “Annene, sonra annene, sonra annene; sonra babana, sonra derece derece yakın olanlara.” 2725
Abdullah bin Mes’ud (r.a.) diyor ki: Allah’ın Elçisine sordum: ‘Hangi eylem (Allah katında) daha üstündür?’ “Vaktinde kılınan namaz” dedi. ‘Sonra hangisi?’ dedim. “Ana babaya ihsan/iyilik” dedi. ‘Sonra hangisi?’ dedim. “Allah yolunda cihad” buyurdu. Allah’ın Rasûlü bunları bana söyledi. Eğer sormağa devam etseydim, daha da söyleyecekti.’ 2726
2715] Müslim, Vesâyâ, 14; Ebû Dâvud, Vesâyâ 18; Tirmizî, Ahkâm
2716] Buhârî, Vesâyâ, 55; Tirmizî, Zekât 5; Ebû Dâvud, Vesâyâ 18; Nesâî, Vesâyâ 30
2717] Müslim, Birr ve’s-Sıla, 45, no: 11, 12, 13
2718] Müslim, Birr 45 hadis no: 11
2719] Buhârî, Edebu’l Müfred Terc. 1/53; Beyhakî, Hâkim
2720] Ebû Dâvud, Edeb, 129; İbn Mâce, Edeb 2; K. Sitte, 2/490
2721] Müslim, Birr 11-13; Tirmizî, Birr 5; Ebû Dâvud, Edeb 129; K. Sitte, 2/490
2722] Kütüb-i Sitte, 15/123
2723] Tirmizî, Deavât, 110; K. Sitte, 16/339
2724] K. Sitte, 17/471
2725] Tirmizî, Birr 1; Buhârî, Edeb 2; Müslim, Edeb 1, 2; Ebû Dâvud, Edeb 120; İbn Mâce, Edeb 1
2726] Buhârî, Mevâkît 5, Edeb 1; Müslim, Müsâfirîn 216; Tirmizî, Kur’an 11; Nesâî, Mevâkît 51
ANA-BABAYA İHSAN
- 743 -
“Cennet annelerin ayakları altındadır.” 2727
“Allah’ın rızâsı, babanın rızâsında, gadabı da babanın gadabındadır.” 2728
Muâviye bin Câhime es-Sülemî diyor ki: Allah Rasûlüne geldim: ‘Ey Allah’ın Elçisi, ben sırf Allah rızâsını ve âhireti kazanmak için seninle beraber cihada katılmak istiyorum’ dedim. Bunu ayrı ayrı yerlerden gelerek üç kez tekrarladım. Her defasında şöyle buyurdu: Yazık sana! Annene dön, ona iyilik et” buyurdu. Üçüncüsünde “Yazık sana, onun ayağına sarıl; cennet oradadır” dedi. 2729
“Üç şey var ki, kimde bulunsa Allah onu korur ve cennetine sokar: Zayıfa acımak, ana babaya şefkat ve merhamet, el altında bulunanlara (işçilere, hizmetçilere) iyilik.” 2730
Bir adam: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, anne ve babanın çocukları üzerinde hakları nedir?’ diye sormuştu. Rasûlullah (s.a.s.): “Onlar senin cennet ve cehennemindir.” buyurdu. 2731
“Babanın duâsı, perdeyi deler (kabul makamına ulaşır).” 2732
Buhâri’nin kaydettiği uzunca bir hadiste, insanların zor durumdayken (mağarada mahsur kaldıklarında) yaptıkları duânın kabul edilmesini sağlayan iyiliklerin başında ana babaya saygı ve ikramın geldiği görülmektedir. 2733
“Dünyada iyilik işleyenler, âhirette iyiliğe kavuşanlardır. Kimler de dünyada kötülük işlerse, işte onlar, âhirette kötülüğe kavuşanlardır.” 2734
“Her iyilik bir sadakadır.” 2735
Peygamberimiz, Allah’ın dilediği birçok günahın cezasını kıyâmet gününe kadar erteleyeceğini, ancak, ana babalarına âsi olanların cezasını dünyada başlatacağını belirtmiştir.2736 Ayrıca, Allah’a arz edilip de geri çevrilmeyecek duâ ve dilekler arasında ana babaların beddualarını da saymıştır. 2737
İbn Ömer’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Ana babayı ağlatmak, (onlara) isyan etmektir ve büyük günahlardandır.” 2738
Ebû Hüreyre, iki adam gördü: Bunlardan birine sordu: ‘Bu, senin neyindir?’ Adam: ‘Babamdır’ dedi. Ebû Hüreyre dedi ki: ‘O halde onu ismi ile çağırma, önünde yürüme, ondan önce de oturma.” 2739
İbn Abbas (r.a.)’dan rivâyet edildiğine göre, o şöyle demiştir: “Müslüman ana babaya sahip olan bir müslüman, Allah’tan sevap bekleyerek onların hizmetinde
2727] Ahmed bin Hanbel, Nesâî, İbn Mâce
2728] Tirmizî, Birr 3; Buhârî, Edebu’l Müfred Terc. 1/4
2729] İbn Mâce, Cihad 12; Ahmed bin Hanbel, 2/197
2730] Tirmizî, Kıyâmet 48
2731] K. Sitte, 17/471
2732] K. Sitte, 17/509
2733] Bk. Buhârî, Edeb 5; Ahmed bin Hanbel, 2/116
2734] Buhârî, Edebu’l Müfred Terc. 1/234
2735] Buhârî, Edeb 78, hadis no: 33
2736] Zehebî, s. 44
2737] Bk. Buhârî, Edeb 5
2738] Buhârî, Edebu’l Müfred Terc. 1/41
2739] Buhâri, Edebu’l Müfred Terc. 1/54
- 744 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bulunursa, Allah ona muhakkak cennette iki kapı açar. Eğer ana babadan biri bulunursa, bir kapı açar. Eğer onlardan birini kızdırırsa, onun rızâsını kazanmadıkça, Allah o çocuktan râzı olmaz.” 2740
Abdullah bin Ömer (r.a.)’dan rivâyet edildiğine göre, o, Taysele bin Meyyas’a şöyle sordu: “Cehennemden korkar, cennete girmek ister misin?” Ben: “Evet, vallahi!” dedim. Bana sordu: “Ana-baban hayatta mı?” “Yanımda yalnız annem var” dedim. “Allah’a yemin ederim ki, eğer annene yumuşak ve güzel söz söylersen, ona yemek yedirirsen, büyük günahlardan sakındıkça, muhakkak cennete girersin.” dedi. 2741
Her namazda kişinin “Rabbenâ âtinâ...” âyet ve duâsıyla anne ve babasının bağışlanması için duâ etmesi sünnet kabul edilir.
Akrabaya iyilik ve sıla-i rahim: “...Ey Abdulmuttalib oğulları! Canlarınızı ateşten kurtarınız. Ey Muhammed’in kızı Fâtıma! Canını ateşten kurtar; çünkü ben, senin için Allah’tan hiçbir şeye sahip değilim. Ancak size akrabalığım var, ondan dolayı (size) ihsanda bulunurum (dünyada iyilik ederim).” 2742
Peygamber’in (s.a.s.) bir yolculuğunda, bir bedevî Rasûlullah’ın karşısına çıkıp sordu: ‘Beni cennete yaklaştıracak ve cehennemden uzaklaştıracak şeyi, bana bildir.’ Peygamber: “Allah’a ibâdet edersin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namazı kılarsın, zekâtı verirsin, akrabaya iyilik edersin.” buyurdu. 2743
“Allah (azze ve celle) buyurdu ki, Ben Rahman’ım ve akrabalığı/Rahimi ben yarattım ve ismim olan Rahman’dan ona isim diye rahim koydum. Kim akrabaya iyilik ederse, Ben de ona iyilik ederim. Kim de ondan ilgiyi keserse, Ben de ondan iyiliği keserim.” 2744
“Rahim, Allah’ın rahmetinin eserlerindendir. Kim onun hakkını yerine getirirse (sıla-i rahim ve iyilik ederse), Allah ona ihsan eder. Kim de ondan ilgiyi keserse, Allah ondan ihsan ve rahmetini keser.” 2745
“Kim rızkının bol olmasını ve ömrünün uzamasını severse, sıla-i rahim yapsın.” 2746
“Sıla-i rahmi terk eden cennete girmez.” 2747
“Sıla-i rahmi terk etme ile azgınlık günahını işleyenin -âhirette ona hazırlanan azabla beraber- dünyada Allah’ın acele olarak cezasını vermeğe bunlardan daha lâyık bir günah yoktur.” 2748
Bir adam: ‘Ya Rasûlallah, dedi, benim akrabalarım var, ben onları ziyaret ediyorum; onlar beni ziyaret etmiyorlar. Ben onlara iyilik ediyorum; onlar bana kötülük ediyorlar. Ben onlara yumuşak davranıyorum; onlar bana câhil (öfkeli, kaba) davranıyorlar. Allah’ın Rasûlü buyurdu ki: “Eğer dediğin gibiyse, sen onlara sıcak kül yedirir gibi olursun. (Sana yaptıkları kötülükten ötürü onlar sıcak kül yiyenin
2740] Buhârî, Edebu’l Müfred Terc. 1/9
2741] Buhârî, Edebu’l Müfred Terc. 1/12; Taberî Tefsiri
2742] Buhârî, Vesâyâ 11; Müslim, İman, hadis no: 348
2743] Buhârî, Zekât 24 -1-; Müslim, İman 1, hadis no: 12
2744] Ebû Dâvud, Zekât 45; Tirmizî Birr 25; Ahmed bin Hanbel, hadis no: 1680, 1681, 1686
2745] Müslim, Birr 17
2746] Buhârî, Edeb 78 -12-; Müslim, 45, Hadis no: 20; Ebû Dâvud, Zekât 9, hadis no: 45
2747] Buhârî, Edeb 78 -11-; Müslim Birr 45, hadis no: 18, 19; Ebû Dâvud, Zekât 9, hadis no: 45
2748] Ebû Dâvud, Edeb 40 -43-; Tirmizî, Kıyâmet 35 -57-; İbn Mâce, Zühd 37 -23-
ANA-BABAYA İHSAN
- 745 -
çektiği eziyet gibi bir vicdan azâbına ve işkenceye mâruz kalırlar.) Sen böyle kaldığın sürece Allah, onlara karşı sana yardım eder.” 2749
“Yapılan sılaya, aynı ile mukabelede bulunan, sıla-i rahim eden değildir. Fakat sıla yapan o kimsedir ki, akrabalık bağları kesildiği zaman, sıla-i rahimi yerine getirmiştir.” 2750
“Allah, annelerinize iyilik etmenizi emrediyor, sonra annelerinize iyilik etmenizi emrediyor; sonra babalarınıza iyilik etmenizi emrediyor. Sonra en yakın akrabaya, ondan sonra en yakınlık sırasına göre iyilik etmeyi size emrediyor.” 2751
Yetimlere Yardım: Rasûlullah (s.a.s.) orta parmağı ile baş parmağını yan yana getirip aralarını açıp kapayarak işaret etti ve şöyle buyurdu: “Ben ve yetime bakan kimse, cennette şöyleyiz.” 2752
“Kim müslümanlar arasından bir yetim alarak yiyecek ve içeceğini üzerine alırsa, affedilmez bir günah (şirk) işlememişse, Allah onu mutlaka cennete koyacaktır.” 2753
“Müslümanlar arasında en hayırlı ev, içerisinde yetim olan ve yetime de iyi muâmele yapılan evdir. En kötü ev de, içinde yetim bulunup da ona kötü muâmele yapılan evdir.” 2754
“Allah’ım! Ben şu iki zayıfın hakkının çiğnenmesinden cidden sakındırırım: Yetim ve kadın.” 2755
“Müslümanlar içinde en hayırlı ev kendisine iyilik yapılan bir yetimin bulunduğu evdir. Müslümanlar içinde en kötü ev de kendisine kötülük yapılan bir yetimin bulunduğu evdir.” 2756
“Dul ve kimsesizler için çalışan, Allah yolunda cihad eden veya gündüzleri oruç tutup geceleri de ibâdet eden kimse gibidir.” 2757
Ana Babaya İtaatin Sınırı
Allah’a şirk konusunda ailelerin bir zorlaması oluyorsa, duygusal bağlardan dolayı, tevhidin çiğnenmesine Kur’an kesinlikle müsaade etmez. Bu yüzden olmalı ki, ana babaya ihsanı emreden âyetlerin çoğunda, ilk emir olarak, Allah’a ibâdet/kulluk hatırlatılır.2758 Ana babaya itaat, Allah’a rağmen değildir; İtaat konusunda herhangi bir kimse Allah’a tercih edilirse, kişi şirk bataklığına dalmış olur. Ya Allah’a ya başkasına itaat etme seçeneklerinden biri karşısında tercih, imanla küfür arasında bir tercihtir. “Biz, insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye ettik. Eğer onlar, seni, hakkında bilgin olmayan şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak Banadır. O zaman size yapmış olduklarınızı haber vereceğim.”2759; “Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını
2749] Müslim, Birr 22, Ahmed bin Hanbel, 2/300
2750] Buhârî, Edeb 78 -15-; Ebû Dâvud, Zekât 9 -45-; Ahmed bin Hanbel, hadis no: 6524, 6817
2751] İbn Mâce, Edeb 1, hadis no: 3661; Ahmed bin Hanbel, 4/132
2752] Buhârî, Talak 14, Edeb 24; Tirmizî, Birr 14; Ebû Dâvud, Edeb 131; K. Sitte, 2/517
2753] Tirmizî, Birr 14; K. Sitte, 2/517
2754] İbn Mâce, Edeb 6; K. Sitte, 2/521
2755] K. Sitte, 17/474
2756] K. Sitte, 17/474
2757] Buhârî, Nafakat, 1, Edeb 25, 26; Nesâî, Zekât 78; Müslim, Zühd 41; Tirmizî, Birr 44; K. Sitte, 2/541
2758] 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23; 2/Bakara, 177; 4/Nisâ, 1
2759] 29/Ankebût, 8
- 746 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tavsiye etmişizdir... Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak Banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm.” 2760
Bu âyetlerde ana babaya ihsanla/iyilikle davranma emredilmekle birlikte, şirk koşma, İslâm’dan uzaklaşma gibi Allah’a açık isyan konusunda onlara itaat edilmemesi istenir. Ama putperest ve müşrik ana babayla, dünyevî ilişkiler konusunda yine iyi geçinilmesi emredilir.
Allah’ın Hakkı, Her Hakkın Üzerindedir
“(Kâfir olarak ölüp) Cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar (Allah’a) şirk koşanlar için af dilemek ne peygambere yaraşır ne de mü’minlere. (Çünkü Allah müşrikleri bağışlamaz.) İbrahim’in, babası için af dilemesi, sadece ona verdiği sözden dolayı idi. Yoksa onun Allah’ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca, (af dilemekten vazgeçip) ondan uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrahim çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi.” 2761
Sa’d bin Ebî Vakkas, 17 yaşında bir gençken müslüman olmuştur. İslâm’a girdiği ilk günlerde annesiyle yaşadığı bir mâcerâyı şöyle anlatır: “Ben anneme karşı çok saygılı bir kimseydim. Müslüman olduğum zaman annem bu saygımdan istifade ile beni İslâm’dan döndürmek istedi ve: ‘Ey Sa’d! Bu yaşamaya başladığın yeni din de ne? Ya bu dinini terk edeceksin yahut açlık grevi yapacağım, ölene dek yiyip içmeyi bırakacağım!’ dedi. Ben kendisine: ‘Anneciğim sakın böyle bir şey yapma. Zira ben kesinlikle dinimi bırakmam!’ dedim. Yine de o yemeyi içmeyi bıraktı, ölüm orucuna başladı. Bu hal bir gün bir gece devam etti (diğer bir rivâyette üç gün sürdü). Sa’d’ın bütün ısrarına rağmen annesi, ağzına bir şey koymadığından yıpranmağa başlamış, gittikçe erimiş, bitkin düşmüştü. Kendisine: ‘Anne, Allah’a yemin olsun ki, senin yüz tane canın olsa, her gün birer birer çıkmaya başlasa, ben bu dinimi terk etmem!’ dedim. Benim bu azmimi, kesin kararımı görünce, protestosunu bırakarak yiyip içmeye başladı. Bu olay üzerine şu âyet indi: “Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak Banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm.”2762 Sa’d bu âyetin kendisiyle ilgili olarak nâzil olduğunu söylerdi.2763 Tabii ki, nüzul sebebi bu hâdise olsa da, âyetin hükmü geneldir, her müslümanı kapsar.
İslâm, tevhid gibi temel ilkeler söz konusu olduğunda, hiçbir ilişki biçimini, bu ilkelerin çiğnenmesi konusunda mâzeret olarak kabul etmez. “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi velî/dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir. De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler (evler, konaklar, köşkler) size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah
2760] 31/Lokman, 14-15
2761] 9/Tevbe, 113-114
2762] 31/Lokman, 15
2763] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Muht. Terc. ve Şerhi, 12/477; S. Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. 12/121
ANA-BABAYA İHSAN
- 747 -
emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” 2764
“Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun, babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa, Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsin...” 2765
Tevhide rağmen, hiçbir şahsın ve kurumun değeri yoktur. Dostluk ve düşmanlıkta ölçü, Allah ve Rasûlüdür; İslâm’dır. Ashâb-ı Kirâm, Allah ve Rasûlüne dostluğun, onların düşmanlarına düşmanlığın en güzel örneklerini vermişlerdi. Meselâ Ebû Ubeyde bin Cerrah, Uhud savaşında babası Cerrah’ı öldürmüş, Hz. Ebû Bekir de oğlu Abdurrahman’a karşı çıkmak istemiş, Hz. Peygamber izin vermemiş, Mus’ab bin Umeyr, Uhud’da kardeşi Ubeyd bin Umeyr’i öldürmüştü. Aynı şekilde Hz. Ömer bin Hattab, Bedir’de dayısı Âs bin Hişam’ı, Hz. Ali, Hz. Hamza ve Ebû Ubeyde, amcazâdeleri, Utbe, Şeybe ve Velid bin Utbe’yi öldürmüşlerdi.
Babaya Karşı İbrahimî Tavır
Hz. İbrâhim’in bir istisnâ ile tüm davranışları ve bu arada babasına karşı tavrı, bütün müslümanlar için emredilen bir tavırdır. “Sonra sana hanîf olan İbrâhim’in dinine tâbi olmanı vahyettik.”2766 Kur’an, örnek alınması gereken şahsiyet olarak Hz. Muhammed (s.a.s.) 2767 dışında, isim olarak sadece Hz. İbrâhim (a.s.) ve onunla beraber olanlardan bahseder: “İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki, ‘Biz sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.’ Yalnız, İbrahim’in babasına, ‘Andolsun ki senin için mağfiret dileyeceğim. Fakat Allah’tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez’ demesi hâriç, ‘Rabbimiz!’ dediler, ‘Sana dayandık, Sana yöneldik. Dönüş Sanadır... Andolsun, onlarda sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü arzu edenler için güzel bir örnek vardır. Kim yüz çevirirse şüphesiz Allah, zengindir, hamde lâyık olandır.” 2768
Bu âyetler, Hz. İbrahim’in her konuda ve özellikle kâfirlere karşı sert tavrında örnek alınması gerektiğini vurgularken, bir konuyu örneklik konusunda hâriç tutar. O da, Hz. İbrâhim, iman etmemiş babasına, onun için istiğfar edeceğini, bağışlanma dileyeceğini söylemesi,2769 imanı için mühlet vermesidir. Kur’an’ın çok yumuşak huylu ve pek sabırlı olarak vasfettiği İbrahim (a.s.)’in, babası için af dileme vaadini eleştirir Kur’an. İbrahim (a.s.), müşrik babası için istiğfardan men edilmişti. Çünkü kâfirler için istiğfar câiz değildir. Zaten babasının Allah’ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca, bundan vazgeçti ve babasından uzaklaştı. 2770
“Kitapta İbrahim’i an. Zira o, sıddîk/sıdkı bütün bir peygamberdi. Bir zaman o, babasına dedi ki: Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın? Babacığım! Hakikaten bana, sana gelmeyen bir ilim geldi. Öyleyse bana
2764] 9/Tevbe, 23-24
2765] 58/Haşr, 22
2766] 16/Nahl, 123
2767] 33/Ahzâb, 21
2768] 60/Mümtahine, 4, 6
2769] 19/Meryem, 47
2770] 9/Tevbe, 114
- 748 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uy ki, seni düz yola çıkarayım. Babacığım! Şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan, çok merhametli olan Allah’a âsi oldu. Babacığım! Allah tarafından sana azap dokunup da şeytanın yakını olmandan korkuyorum. (Babası:) ‘Ey İbrahim! dedi, ‘sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni taşlarım! Uzun bir zaman benden uzak dur.’ İbrahim: ‘Selâm sana, dedi. Rabbimden senin için mağfiret dileyeceğim. Çünkü O, bana çok lütufkârdır. Sizden de, Allah’ın dışında taptığınız şeylerden de uzaklaşıyor ve Rabbime yalvarıyorum. Umulur ki (senin için) Rabbime duâ etmemle bedbaht olmam.’ Nihâyet onlardan ve Allah’ın dışında taptıkları şeylerden uzaklaşıp bir tarafa çekildiği zaman Biz ona İshak ve Yâkub’u bağışladık ve her birini peygamber yaptık.” 2771
Evlat-baba ilişkilerinde (müşrik babanın mağfireti için duâ hâriç) örnek gösterilen Hz. İbrâhim’le ilgili bu âyetlerde iki şey dikkatimizi çekmektedir. Birincisi, Hz. İbrâhim’in babası ile konuşur ve ona İslâm’ı tebliğ ederken üslûbun yumuşaklığı. Öyle ki, her cümlenin başında “babacığım!” kelimeleri tekrar edilir. Kelimeler, özenle seçilir ve kırıcı ya da kaba kabul edilecek en küçük bir hitap görülmez. Babasının taşa tutma tehdidine karşı bile; selâmla, duâ vaadi ile, tatlılıkla cevap verir. İkincisi, babasına yumuşak hitabı, mesajın içeriğini değiştirmemektedir. Hz. İbrahim’in çok yumuşak huylu olması,2772 babasına karşı da olsa, dâvânın net bir şekilde tebliğinden tâviz vermesini gerektirmemiştir. Üslûbun yumuşaklığı ve sözün güzel söylenmesi, mesajı aktarırken muhâtabın nefsini galeyana getirmemek, kaba ve yanlış üslûpla mesajın güzelliğini gölgelememek içindir. Dolayısıyla tevhidî doğruları saklamak, ya da bulandırmak, dâvâdan veya dâvânın içeriğini gerektiği netlikte tebliğden tâviz vererek anlatmak, ne İbrâhimî bir tavırdır, ne de güzel üslûptur.
İbrahim (a.s.)’le babası arasındaki diyalog örneği, oğlunu kendi bâtıl dinine girmeye çağıran puperest bir müşrikle bir müslüman evlat arasındaki konuşma tarzıdır. Açık bir şirk içinde olmayan, hele müslüman bir anne babayla ilişkilerin nasıl olması gerektiğini kolaylıkla değerlendirebiliriz. Müslüman bir anne babayla, müslüman bir evladın ilişkisi, istenilen güzellikte değilse, suçun büyüğünün evlada ait olduğunu; kültürü sınırlı anne babanın mâzur görülebilecek çok yönleri bulunabileceğini söyleyebiliriz. İstisnaların da elbette olabileceğini düşünebiliriz. Aile ilişkilerinde herkesi bağlayıcı, genel geçer formüller sunmak, pek kolay değildir. Ama ana babaya ihsan, iyilik, “of!” bile demeyen tahammül ve kibarlık evlat için Kur’an’ın emrettiği genel tavırlardır. Bunlarla birlikte ailesini en iyi tanıyan, kişinin kendisidir. Nerede, nasıl tavır alınacağını, ailesinin yapısını da gözönüne alarak ailenin ferdi belirleyecektir. İfrat, ihsanla davranmamak; tefrit ise, ana babaya -isyanı emretseler bile- mutlak itaat ve gerektiğinde aileye karşılık Allah ve Rasûlünün tercih edilmemesidir. Müslüman genç ise orta yolu, i’tidali/dengeyi bulmak zorundadır. Zor da olsa, bu denge olmadan dünyada huzur, âhirette ödül beklemek yanlıştır.
Bu konudaki âyetlerde dikkat çeken şey, müşrik ana babaya itaatin yasaklanması değil; şirk konusundaki emirlerine itaatin yasaklanmasıdır. Müşrik anne babası insanı Allah’a ortak koşmaya sevk etmek istedikleri takdirde Kur’an bu konuda onlara itaati yasaklarken, müşrik de olsalar dünya işlerinde onlarla iyi geçinmeyi emretmektedir. Yani onların meşrû emirlerine itaat edilmeli, Allah’a
2771] 19/Meryem, 41-49
2772] 9/Tevbe, 114
ANA-BABAYA İHSAN
- 749 -
isyanı emreden hususlarda itaat edilmemelidir. Ebeveyne itaat gerekir. Ancak, ana babanın emirleri, Allah’ın emirlerine ters düşerse bu konuda onlara itaat gerekmez. Çünkü Yaratan’a isyan olacak işlerde yaratılmışlara itaat edilmez. “Allah’a isyan sayılan bir konuda kula itaat edilemez.”2773 Yaratan’ın hakkı, ana babanın hakkından elbette üstündür.
Bazı Genç Müslümanların Üslûp ve Yöntem Yanlışlıkları
Geleneksel anlayışı sorgulama sürecine giren müslümanlardan belki de ilk nasiplerini aileleri alır. Kur’an’la tanışan, müşrik-mü’min kavramlarının ne anlama geldiğini öğrenen, ama henüz yeterli birikimi olmadığından Kur’an’a bütüncül yaklaşamayan müslümanlar, aileleriyle girdikleri tevhidî mücadelede çok kırıcı ve tedrîcîlikten ve ahlâkîlikten uzak bir söylem geliştirebilmektedirler. Kişinin en az çevresiyle ilgilendiği kadar ailesi ile diyaloga girmesi gerekliliği gözardı edilerek, İbrâhimî tavır alma gerekçesiyle, İbrâhimî üslûp gözetilmediği için bazen ailelerle bütün ilişkiler koparılır. Hatta bazı müslümanlar, aileleriyle aralarındaki problemin büyüklüğü oranında kendilerine İslâmîlikten (daha doğrusu radikallikten) pay biçmektedir.
“Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet edip çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.”2774; “Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şâyet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi.”2775; “İnsanlara güzel söyleyin.”2776 Bu âyetler, kim olursa olsun, hangi inanca sahip bulunursa bulunsun; muhâtaplarına karşı müslümanların dâvet usûl ve üslûplarını belirler. Bırakın hatalı müslümanlara veya İslâm’a karşı savaşmadığı halde cehaletinden dolayı bazı şirk davranışlarında bulunanlara nasıl güzel üslûp kullanılmasını; en azılı tâğut ve kâfirlerden biri olan Firavun’a tebliğ için gönderilen Hz. Mûsâ ve Hz. Hârun’a, üslûplarının nasıl olması gerektiğini Kur’an şöyle emreder: “Firavun’a gidin. Çünkü o, tuğyân etti/azdı. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar.” 2777
Muhâtabımız olan her insana, İslâm’ı sunarken, Kur’an’ın emrettiği güzel üslûp özellikleriyle hitap etmek zorunda olduğumuzu unutmamalıyız. Özellikle, bizden yaşlı akrabalarımıza, hele ana babamıza karşı daha hassas, daha tatlı ve yumuşak üslûplu, daha sevgi ve saygı dolu olmalı, bu nezâketimizi muhâtabımızın da anlayacağı şekilde, kelimeleri özenle seçip kullanmalıyız. Hz. İbrâhim’in örnek alınması bunu gerektirir. Allah’a açıkça düşman olan bilinçli müşrikler hariç; ana babalar, hatta yakın akrabalar, insanın doğal müttefikleridir, yardımcıları ve dostlarıdır. Kur’an, “Kötülüğü en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, seninle sanki yakın bir dost olur.”2778 buyurur. Bazı genç müslümanlar ise, âyetteki ifadenin tam tersini uygulayıp, aralarında dostluk bulunan kimseleri düşman etmek için kötülüğü güzel olmayan bir tavırla önlemeye çalışıyorlar. Tabii, böylece olaya nefisler karışıyor, iş inada biniyor, hayra giden yol, -iyi niyetle de söylenmiş olsa- yanlış üslûptan
2773] Buhârî, Ahkâm 4, Cihad 8; Müslim, İmâre 39
2774] 16/Nahl, 125
2775] 3/Al-i İmran, 159
2776] 2/Bakara, 83
2777] 20/Tâhâ, 43-44
2778] 41/Fussılet, 34
- 750 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dolayı tıkanmış oluyor.
Eğer ailelerimizin hayra doğru değişimleri, dalâlette iseler hidâyetleri isteniyorsa, tedrîcîlik, zamana yayılmış uzun ve samimi diyalog ve de en önemlisi, psikolojik gerginlik oluşturmaktan şiddetle kaçınan tatlı ve saygı dolu üslûp esas alınmalıdır. Fikirlerin uygun ve güzel olmayan şekilde ve kırıcı ifade tarzıyla sunulması, çoğu zaman, kaş yaparken göz çıkarma ile sonuçlanmaktadır. Çoğu ana baba, yaşlarını ve tecrübelerini fazla önemsediklerinden, kendi çocuklarının didaktik, vaaza veya derse benzeyen hitapla kendilerine direkt yolla hatalarını söylemelerini hoş karşılamaz, hatta nefis meselesi yapar, tersler. Bu gibi psikolojik çatışmaları aşmadan tebliğ ve dâvet, fayda yerine çoğu zaman zararla sonuçlanır. Muhâtabın, ıslah yerine daha büyük ifsadına sebep olunarak, vebalden kurtulayım derken daha büyük günah yüklenilmiş olur.
Kur’an, bir babayla oğul arasındaki ilişkiler konusunda din/dâvâ farkı ile Hz. Nuh’un oğlunu “kendi ehlinden saymaması” gerektiğini ifade eder.2779 Ama bir oğul olan Hz. İbrahim’in putperest babasıyla ilişkileri, daha farklı gündeme gelir. Yani, hidâyeti beklenmeyen kâfir bir evlât, gerektiğinde babası tarafından evlâtlıktan reddedilip, ehlinden sayılmaması istenirken; müslüman bir oğulun müşrik ve putperest bir babaya karşı münâsebeti çok yumuşak ve nâzik olmalıdır. Tabii, bunların yanında örnek baba-oğul ilişkileri verilir. İbrahim-İsmail gibi. İsmail’le (a.s.) babası arasındaki ilişkiler uzunca ve birkaç değişik durumla ilgili anlatılır. Kur’an, anne babaya ve evlâda görevlerini hatırlatır.
Kur’an, müslüman bir kocayla karısı arasında olabilecek anlaşmazlıklar konusunda ise, müslüman kocaya itaati tavsiye eder.2780 Geçimsiz ve itaatsiz bir kadına karşı nasıl davranılması gerektiği belirtilir. Eğer araları bu tedbirlerle de düzelmezse, hakem tayin edilmesini tavsiye eder.2781 Hemen bu âyetin devamında toplum ve ailenin huzuru için iyi ilişkilerde bulunulması gerekli olanlar sayılır. Allah’a kulluktan sonra ana-babaya iyi davranılması emredilir.2782 Bu âyetin zımnen ifade ettiği insan ilişkilerinin olumsuzluğu konusunda genel tavrın ne olması gerektiğini, genel anlaşmazlıklar konusunda yine aynı sûrenin 59. âyeti açıklık getirir. Bu âyet, iki müslüman arasındaki anlaşmazlıkların halli için Kur’an ve sünnetin hakemliğine müracaat, imanın şartı olarak ifade edilir.
Kur’ân-ı Kerim’de “anne-babaya iyi davranmak”, hem de dört âyette “sadece Allah’a ibâdet etme”, ya da “O’na şirk koşmama”nın emredilmesiyle birlikte zikredilmektedir:
“Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara... iyi davranın....”2783; “De ki: ‘Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin...”2784; “Rabbin, sadece kendisine kulluk/ibâdet etmenizi, ana-babanıza da ihsân etmenizi/iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti...”2785; “Vaktiyle Biz, İsrâiloğullarından; ‘yalnız2779]
11/Hûd, 44, 45
2780] 4/Nisâ, 34
2781] 4/Nisâ, 35
2782] 4/Nisâ, 36
2783] 4/Nisâ, 36
2784] 6/En’âm, 151
2785] 17/İsrâ, 23-24
ANA-BABAYA İHSAN
- 751 -
ca Allah’a kulluk/ibâdet edeceksiniz, ana-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara ihsân/iyilik edeceksiniz’ diye mîsak/söz almıştık....” 2786
Bu anlatım özelliği, ana babaya ihsanın, Kur’an tarafından ahlâkî bir görev olmaktan çıkarılıp imanî/tevhidî bir vecîbe gibi algılandığını düşündürür. Zaten tevhid peygamberi Hz. İbrâhim’in babasıyla ilişkileri de detaylarıyla vurgulanır. Aslında tevhidin hayata, aileye, davranışlara ve tabii ki ahlâka yansımaması düşünülemez. Dolayısıyla “tevhid ahlâkı”, “lâ ilâhe illâllah ahlâkı” diye adlandırabiliriz; Kur’an’ın emrettiği, Rasûlün uyguladığı ve tavsiye ettiği ahlâkı. Ve ahlâkı imandan ayıramayız. İnanç, amel, muâmelât, siyaset, ahlâk arasında bazılarının zannettiği gibi kesin ayrımlar yoktur; kolay anlaşılsın diye ayrı başlıklar altında incelenebilir; yoksa hepsi bir bütündür. O bütüne İslâm demekteyiz.
Ahlâkı tevhidden bağımsız ve olmazsa olabilir zannettiği için kimi radikal gençler, çevrelerinde örnek gösterilememekte, hatta bazen en yakın çevrelerinde, ailelerinde bile itici bulunabilmekteler. Hâlbuki İslâm’ı yaşamaya ve hele tebliğe çabalayan bir gencin, toplum içinde ahlâkî zaaflarla değerlendirilmesinin vebali, diğer insanların vebalinden daha büyüktür. Onlar, davranışlarıyla güzel örnek oluşturamamaları ve göze batan ciddî ahlâkî zaaflarından dolayı; temsil ettikleri tevhid dâvâsına ve savundukları Kur’anî hakikatlere -iyi niyetle ve farkında olmadan da olsa- düşman kazanmanın suçuyla yargılanabilecekleri endişesi taşımalıdır. Tevhid ahlâkı bunu gerektirir. İşte bu endişeyi taşıyan bir muvahhid genç, tüm insanlarla, tabii önce ailesi ve yakınlarıyla hastalıklı bir ilişki veya ilişkisizlik içinde olamayacak; “en yüce ahlâk üzere olan”2787 Rasûlullah’ı örnek alacak, çevresine ihsan ve ıslahı çiçek çiçek yayacak, toplumun diğer fertlerince örnek gösterilecektir.
Ana Babaların Çocuklar Üzerindeki Hakları
(Evlâtların Ebeveynlerine Karşı Görevleri)
İslâm ahlâkçıları, her insanın ve müslümanın sahip olduğu haklara ilâve olarak, çocukların ana babalarına karşı yerine getirmeleri gereken daha başka özel görevler de sıralamışlardır. Bunların başlıcaları, ebeveynin maddî ve mânevî ihtiyaçlarını karşılamaya, huzurlu bir hayat yaşamalarını sağlamaya çalışmak, istemeden vermek, kendilerinden aşırı fedâkârlıklar beklememek, haklarında şikâyetçi olmamak, kusurlarını saklamak ve iyiliklerinden söz ederek itibarlarını korumak, dinî bakımdan ciddî olmayan kusurlarını görmezlikten gelmek, uyarılmaları dinî bir zarûret olan konularda bile ikazları incitmeden yapmak, hayatta iken ve öldükten sonra haklarında duâcı olmak, haram olmayan konularda isteklerini yerine getirmek, hayır ve ibâdetlerine yardımcı olmak gibi dinin ve örfün belirlediği ahlâk kurallarıdır. Bu konuda hadislerde yer alan bir önemli husus da ebeveynin ölümlerinden sonra hâtıralarını yaşatmak üzere onların dostlarıyla ilişkiyi devam ettirme gereğidir ki, bu da evlâda düşen bir vefâ ve kadir bilirlik borcudur. 2788
İtaat: Evlâtların ana babalarına karşı en önemli görevleri onlara itaat etmek, yapılması haram olmayan isteklerini yerine getirmektir. Kur’an, ana babaya
2786] 2/Bakara, 83
2787] 68/Kalem, 4
2788] T. D. Vakfı İslâm Ans. 3/104
- 752 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ihsan/iyilik yapmayı emreder ve şirki emrettiklerinde onlara itaat edilmemesi gerektiğini belirtir.2789 Şirkin ve Allah’a isyanın dışındaki hususlarda onlara itaat edilmesi gerektiğini dolaylı yoldan Kur’an emretmiş olur. Hadis-i şeriflerde bu konu, daha belirgindir. “Allah size annelerinize itaatsizliği... haram kıldı.”2790 Âyet ve hadislerden anlaşılacağı gibi, ana babaların meşrû istek ve arzularını yerine getirmek, onlara karşı çıkmamak dinin önemli emirlerindendir. Allah’a şirk koşmayı, Allah’ın emrettiği/farz kıldığı bir şeyi yapmamasını, haram kıldığı şeyleri yapmasını emrederse, onların bu istekleri yerine getirilmez. Kesin haram olmayan, şüpheli konularda ise, çoğu âlime göre ana babaya itaat tavsiye edilir. İmam Gazâli şöyle der: Haram veya helâl oluşu kesin olmayan şüpheli işlerde ana babaya itaat lâzımdır; haramlığı kesin olan işlerde ise onlara itaat icab etmez. Âlimlerin çoğu bu görüştedir. Çünkü şüpheden kaçınmak takvâdır, ana babaya itaat ise kesin bir emirdir. 2791
Şöyle bir soru hatıra gelebilir: Ana ve babadan her ikisinin hakkını gözetmek mümkün olmazsa, yani birini gözetirken diğeri bundan rahatsız olursa, ne yapmak gerekir? Buna şöyle cevap verilir: Hürmet ve tâzim icab eden işte babanın hakkı tercih edilir. Hizmet ve nafakaya dair işlerde ise anne tercih edilir. Meselâ, anne ve baba ikisi beraberce çocuklarının yanına gelseler, çocuk baba için ayağa kalkar. Evlâdından bir şey istediklerinde önce annesine verir. Evlatta, ana babadan yalnız birine yetecek kadar bir nafaka bulunmuş olsa; anne, babaya tercih edilir. Çünkü anne, çocuk için daha çok zahmet çekmiştir, ona karşı şefkati daha fazladır, onu karnında taşımış ve emzirmiştir, fedâkârlığı daha fazladır. Hadis-i şeriflerden rahatlıkla anlaşılacağı gibi annenin hakkı üç, babanın hakkı bir’dir.
Ana Babaya İyi Davranmak: Allah Kur’an’da ana babaya iyilik yapmayı defaatla emretmiş, kaba ve saygısızca davranışı yasaklamıştır. Ana baba çocuklarına yeteri kadar iyilik yapmamış olsalar, hatta bazı zararları dokunmuş olsa da, çocuklar, onlara yine de iyi davranmak zorundadır. Çünkü insanlar yaşlandıkça çocuklaşır. Çocukluğumuzdaki yanlış ve zararlı davranışlarımızı güler yüzle karşılayanlar bize muhtaç duruma gelince onlara, bize yaptıkları gibi iyi davranmamız, aynı zamanda bir şükran borcudur.
Maddî İhtiyaçlarını Gidermek: Yaşlanıp kendi ihtiyaçlarını temin edemez hale gelince, ana ve babaların bütün ihtiyaçlarını temin etmek çocukların görevidir. Bu vazife, sadece ahlâkî değil; aynı zamanda hukuken de yükümlülüktür. Bu görevini yerine getirmeyen kimse, İslâmî yönetim tarafından buna zorlanır. Allah bu görevi evlâtlara yüklemektedir: “Sana neyi (Allah yolunda) infak edeceklerini/harcayacaklarını soruyorlar. De ki: ‘Hayırdan harcadığınız şey, ebeveyn, akrabalar/yakınlar, yetimler, fakirler ve yolcular içindir. Hayır/iyilik olarak ne yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir.”2792 Ashâb-ı Kiram’dan Ebû’d-Derdâ, Hz. Peygamber’in kendisine dokuz önemli şey tavsiye ettiğini, bunlardan birinin de; ana-baba başta olmak üzere aile fertlerinin ihtiyaçlarını karşılamak olduğunu belirtir.2793 Yine, Peygamberimiz (s.a.s.) cihada katılmak isteyen bazı sahâbeyi, ihtiyaçlarından dolayı, ana
2789] 29/Ankebût, 8
2790] Buhârî, Edeb 4
2791] Edebu’l Müfred, Ahlâk Hadisleri, c. 1, s. 20
2792] 2/Bakara, 215
2793] Bk. Buhâri, Edebu’l Müfred Terc. 1/25-26
ANA-BABAYA İHSAN
- 753 -
babasının yanına göndermiştir.
Saygısızlık Etmemek: İslâm ümmetinin prensibi, büyüklere saygı, küçüklere sevgidir. Saygıya en lâyık olanlar, saygıda kusur etmeyi aklımızdan geçirmememiz gerekenler de ana ve babalarımızdır. Peygamberimiz, ashâbına büyük günahları sırasıyla şöyle sayıyordu: “Allah’a ortak koşmak, ana babaya karşı gelmek, haksız yere adam öldürmek ve yalan söylemek.” 2794
Rızâlarını Almak: İnsanın dünyadaki en büyük görevi, şüphesiz ki Allah’ın rızâsını kazanmaktır. Bundan hemen sonra, rızâsını almamız gerekenler ise, ana babalarımızdır. Çünkü Kur’an’da Allah, kendisine ibâdetten hemen sonra ebeveyne iyiliği emretmiştir.2795 Peygamberimiz (s.a.s.) de: “Allah’ın rızâsı, babanın rızâsında, gadabı da babanın gadabındadır.”2796 buyurmuştur. İyilik yapılmada hakkı babadan önce gelen annenin durumu da, tabii ki böyledir. O yüzden Peygamberimiz, çok öfkeli bir şekilde ve üç defa tekrar ederek “Yazıklar olsun o kimseye!” dediğinde, ashâb-ı kirâm; ‘kimdir o ey Allah’ın rasûlü?’ diye sorunca; “Ana babası veya bunlardan birisi yanında ihtiyarladığı halde, cennete giremeyip cehennemi boylayan kimse.” der. 2797
Kötü Söz Söylememek: Onları incitecek her tür kötü söz ve davranıştan kaçınmak gerekir. Bu kötü davranışların ebeveyne doğrudan yapılması haram olduğu gibi, onlara kötü söz söylenmesine sebep olmak da haramdır. Kur’an’ın “onlara öf bile demeyin”2798 diye her çeşit kaba ve kötü sözün sembolü olarak bunu yasaklaması yanında, peygamberimizin şu hadis-i şerifi de çok dikkat çekicidir: “Bir kimsenin ana babasına sövmesi büyük günahlardandır.” Ashâb-ı kirâm: ‘Bir kimse ebeveynine nasıl sövebilir?’ diye hayretle sorunca, Efendimiz (s.a.s.): “Biri başkasına kötü söz söyler, o da tutar bunun ebeveynine söver” diye cevapladı. 2799
Öldüklerinde Hayırla Anmak, Duâ Etmek: Ana babanın ölmesiyle evlâdın onlara karşı sorumlulukları bitmez. Onların temiz hâtıralarını devam ettirmek, hayırlı evlât olarak onların öldükten sonra da amel defterlerine sevaplar yazdırmak gerekir. İnsanları insan yapan, bir bakıma, nesilden nesile miras olarak ulaşan bu güzel duygular ve hâtıralardır. Peygamberimiz şöyle buyurur: “Sevgi, verâset yoluyla kazanılır.”2800 Mü’min ana babayı hayırla anmak, bağışlanmaları için duâ etmek, Allah’ın Kur’an’da bize öğrettiği duâlardandır: “Ey Rabbimiz! İnsanların hesaba çekileceği kıyâmet gününde beni, annemi, babamı ve bütün mü’minleri bağışla.” 2801
Ashabdan biri, ‘Ölümlerinden sonra da ebeveynim için yapmam gereken bir iyilik var mı?’ diye Rasûlullah’tan sorunca, Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Evet, dört haslet vardır: Onlara hayır duâda bulunmak; Allah’tan bağışlanmalarını dilemek; Varsa vasiyetlerini yerine getirmek; Dostlarıyla ilişkiyi devam ettirip ikramda bulunmak; Akrabalarıyla ilişkiyi devam ettirmek ki, senin bütün akrabaların ancak onlar
2794] Buhârî, Edeb 6
2795] 17/İsrâ, 23; 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 151
2796] Tirmizî, Birr 3; Buhârî, Edebu’l Müfred Terc. 1/4
2797] Müslim, Birr 9
2798] 17/İsrâ, 3
2799] Buhârî, Edeb 4
2800] Buhâri, Edebu’l Müfred, 22
2801] 14/İbrâhim, 41
- 754 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vasıtasıyla var olmuştur.”2802 Ölümlerinden sonra yapılacak duânın ebeveyne faydasını Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle dile getirir: “İnsan ölünce amel defteri kapanır. Ancak, şu üç şeyle sevabı devam eder: Sadaka-i câriye, insanların faydalanacağı bir ilim ve arkasından hayır duâ eden bir evlât.” 2803
Anne babaya karşı iyi, güzel olan her davranışı yapmaya gayret etmek; kötü, çirkin her hareket ve sözden sakınmak onlara karşı evlâdın görevlerindendir. Hayatta ve öldükten sonra ebeveynlerine karşı görevlerini yerine getiren, onları memnun edip hayır duâlarını alan kimse, dünya ve âhiretin en büyük mutluluklarından birini kazanmış olur. Çünkü Peygamberimiz, bu kimselerin bereketli ve uzun bir ömre sahip olacaklarını, ebeveynin kendileri için yapacakları duâların Allah tarafından mutlaka kabul edileceğini ve cenneti kazanacaklarını müjdelemektedir.
“Evlât, hiçbir iyilikle babanın hakkını ödeyemez. Ancak onu köle olmuş bir vaziyette bulur da satın alarak hürriyetine kavuşturursa hakkını ödeyebilir.”2804 Üzerimizde bu kadar çok emek ve hakları olan anne ve babalarımızı sevmek ve onların sevgisini ve duâsını kazanmak en önemli ahlâkî görevlerimizdendir. Bu vazife, hayatta iken onlara karşı hürmet, şefkat ve merhamet göstermekle kendilerini hoşnut etmeye çalışmakla yerine getirilir. Anne babayı gerçekten sevmenin, “onları seviyorum” demekten ibaret olmadığını, sevginin bir bedeli olduğunu, onlara karşı maddî-mânevî her türlü görevin yerine getirilerek bu sevginin ispat edileceğini unutmamamız gerekir. Anne ve babaya her türlü ikram ve ihsanda bulunmak, onların ihtiyacı olduğu takdirde ihtiyaçlarını gidermek, onlara kırıcı sözler söylemeyip daima tatlı dilli olmak, en güzel tavır ve davranışlarla karşılık verip onları üzmemek dinimizin tavsiyelerindendir. Yaşlandıklarında her türlü hizmetlerine koşmak, ihtiyaçları varsa onları yedirip giydirmek, hastalık anlarında tedavi ve bakımlarını yaptırmak, her müslüman evlâdın görevidir. 2805
Evlât/yavru sevgisi, bütün hayvanlarda da görülen bir içgüdüdür, Allah’ın onların yaratılışlarına yerleştirdiği bir sünneti, kanunudur. İnsanda da evlât sevgisi, yaratılıştan gelen fıtrî bir sevgidir.2806 Hz. Âdem ve Havvâ’dan itibaren tüm anne babalardaki bu fıtrî meyilden dolayı, çocuklarının bakım ve geçimini hemen her ana baba yerine getirir. O yüzden “evlatlarınızı sevin, onlara merhametle muâmele edin” gibi emir Kur’an’da yer almaz, zaten fıtratta olduğundan sevmemesi, ilgisiz kalması pek düşünülemez. Hz. Âdem’le Havva’nın ana babası olmadığından olsa gerek, insanın ana babasına sevgi ve saygısı fıtratın mecbur ettiği hususlardan değildir. Fıtrattaki güzelliklere ters düşmediği ve vicdanın, mantığın, kadir bilmenin, teşekkür etme ihtiyacının gereği olan sevgi ve saygıyı, ihsanı, aynı zamanda tüm kutsal kitaplar gibi Kur’an da ısrarla emretmiştir.
Ana babaya ihsan, dünyada huzur ve güzelliklerin kaynağı, âhirette cennetin sebebi olacaktır. Aksi ise, huzursuzluk ve azab...
2802] Buhârî, Edebu’l Müfred, 19
2803] Buhârî, Edebu’l Müfred, 19
2804] Buhârî, Edebu’l Müfred Terc. 1/14
2805] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 139 vd.
2806] 3/Âl-i İmrân, 14
ANA-BABAYA İHSAN
- 755 -
Ana-Babaya İhsan Konusunda Âyet-i Kerimeler
A- İhsân Kelimesinin Kökü Olan Husn Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 187 Yerde): 2/Bakara, 58, 83, 83, 112, 138, 178, 195, 195, 201, 201, 229, 236, 245; 3/Âl-i İmrân, 14, 37, 37, 120, 134, 148, 148, 172, 195; 4/Nisâ, 36, 40, 59, 62, 69, 78, 79, 85, 86, 95, 125, 125, 128; 5/Mâide, 12, 13, 50, 85, 93, 93; 6/En’âm, 84, 151, 152, 154, 160; 7/A’râf, 56, 95, 145, 168, 131, 137, 156, 161, 180; 8/Enfâl, 17; 9/Tevbe, 50, 52, 91, 100, 107, 120, 121; 10/Yûnus, 26, 26; 11/Hûd, 3, 7, 88, 114, 115; 12/Yûsuf, 3, 22, 23, 36, 56, 78, 90, 100; 13/Ra’d, 6, 18, 22, 29; 16/Nahl, 30, 30, 41, 62, 67, 75, 90, 96, 97, 122, 125, 125, 128; 17/İsrâ, 7, 7, 23, 34, 35, 53, 110; 18/Kehf, 2, 7, 30, 31, 86, 88, 104; 19/Meryem, 73, 74; 20/Tâhâ, 8, 86; 21/Enbiyâ, 101; 22/Hacc, 37, 58; 23/Mü’minûn, 14, 96; 24/Nûr, 38; 25/Furkan, 24, 33, 70, 76; 27/Neml, 11, 46, 89, ; 28/Kasas, 14, 54, 61, 77, 77, 84; 29/Ankebût, 7, 8, 46, 69; 31/Lokman, 3, 22; 32/Secde, 7; 33/Ahzâb, 21, 29, 52; 35/Fâtır, 8; 37/Sâffât, 80, 113, 105, 110, 121, 125, 131; 38/Sâd, 25, 40, 49; 39/Zümer, 10, 10, 18, 23, 34, 35, 55, 58; 40/Mü’min, 64; 41/Fussılet, 33, 34, 34, 50; 42/Şûrâ, 23, 23; 46/Ahkaf, 12, 15, 16; 48/Fetih, 16; 51/Zâriyât, 16; 53/Necm, 31, 31; 55/Rahmân, 60, 60, 76; 57/Hadîd, 10, 11, 18; 59/Haşr, 24; 60/Mümtehine, 4, 6; 64/Teğâbün, 3, 17; 65/Talâk, 11; 67/Mülk, 2; 73/Müzzemmil, 20; 77/Mürselât, 44; 92/Leyl, 6, 9; 95/Tîn, 4.
B- İhsân Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 12 Yerde): 2/Bakara, 83, 178, 229; 4/Nisâ, 36, 62; 6/En’âm, 151; 9/Tevbe, 100; 16/Nahl, 90; 17/İsr3a, 23; 46/Ahkaf, 15; 55/Rahmân, 60, 60.
C- İhsan Sahibi Anlamındaki Muhsin ve Çoğulu Muhsinûn/Muhsinîn (ve Muhsinât) Kelimelerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 39 Yerde): 2/Bakara, 58, 112, 195, 236; 3/Âl-i İmrân, 134, 148; 4/Nisâ, 125; 5/Mâide, 13, 85, 93; 6/En’âm, 84; 7/A’râf, 56, 161; 9/Tevbe, 91, 120; 11/Hûd, 115; 12/Yûsuf, 22, 36, 56, 78, 90; 16/Nahl, 128; 22/Hacc, 37; 28/Kasas, 14; 29/Ankebût, 69; 31/Lokman, 3, 22; 33/Ahzâb, 29; 37/Sâffât, 80, 105, 110, 113, 121, 131; 39/Zümer, 34, 58; 46/Ahkaf, 12; 51/Zâriyât, 16; 77/Mürselât, 44.
D- Ana-Babaya İhsân ve Onlara Karşı Davranış Konusundaki Âyetler
a- Ana Babaya İyilik Etmek: 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23-24; 29/Ankebût, 8; 46/Ahkaf, 15.
b- Ana Babaya Vermek: 2/Bakara, 215.
c- Ana Babaya Karşı İyi Niyetli Olmak: 17/İsrâ, 25.
d- Ana Babaya Kötü Söz Söylemekten Sakınmak: 17/İsrâ, 23.
e- Ana Babaya Güzel Söz Söylemek: 17/İsrâ, 23.
f- Ana Hakkı: 31/Lokman, 14; 46/Ahkaf, 15.
g- Ana Babaya İtaat: 31/Lokman, 14.
h- Ana Babanın İman Dâvetine katılmayanlar: 46/Ahkaf, 17-18.
i- Allah’a Şirk Koşma Konusunda Ana Babaya İtaat Yoktur: 29/Ankebût, 8; 31/Lokman, 15.
j- Ana Babayı ve Akrabayı Allah’tan ve Cihaddan Üstün Tutmanın Kötülüğü: 9/Tevbe, 24.
k- Kâfir Ana Babanın Dostluğu: 9/Tevbe, 31/Lokman, 15.
l- Ana Baba İçin Duâ: 14/İbrâhim, 41.
E- Akrabaya İhsan Konusunda Âyetler
a- Akrabaya İyilik Etmek: 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36.
b- Akrabaya Vermek: 2/Bakara, 177, 215; 16/Nahl, 90; 17/İsrâ, 26; 24/Nûr, 22; 30/Rûm, 38.
c- Akrabalık Bağlarını Korumak: 4/Nisâ, 1; 13/Ra’d, 21, 25.
d- Münâfıklar, Akrabalık Bağlarını Keserler: 47/Muhammed, 22.
e- Kâfir Akrabanın Dostluğu: 9/Tevbe, 23; 11/Hûd, 45-47.
F- Sıla-i Rahim (Akrabayı Ziyaret)
- 756 -
KUR’AN KAVRAMLARI
a- Akrabayı Ziyaret Etmek: 30/Rûm, 38.
b- Sıla-i Rahmi Kesmekten Sakınmak: 47/Muhammed, 22.
c- Akrabalık Bağlarını Korumak: 4/Nisâ, 1; 13/Ra’d, 21, 25; 47/Muhammed, 22.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hadislerle Kur’ân-ı KerimTefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 404-406
2. El-Câmaiu li-Ahkâmi’l Kur’an, İmam Kurtubî, Burûc Y. c. 2, s. 195-200
3. El-Mîzan Fî Tefsîri’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabâî, Kevser Y. s. 1, s. 307-309
4. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 164-165
5. Kur’ân-ı KerimŞifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s . 174-177
6. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 3, s. 179-185
7. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s. 103-104
8. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 1, s. 139-141, 91-92; c. 4, s. 217-218; c. 6, s. 402-403
9. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 3, s. 101-105
10. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 2, s. 90-104
11. Edebu’l Müfred, Ahlâk Hadisleri, Buhâri, Sönmez Y. c. 1, s. 1-160
12. Kur’an’da İhsan ve Muhsin Kavramları, Metin Ocak, İnkılâb Y. s. 65-73
13. Ana Baba Hakları, M. Zahid Kotku, Seha Neşriyat
14. Ana Baba Hakları, M. Cemal Öğüt, Salah Bilici Kitabevi
15. Ana Baba Hakları, Yusuf Tavaslı, Tavaslı Y.
16. Ana Baba Haklarının Fazileti, Yusuf Tavaslı, Tavaslı Y.
17. Ana Baba ve Komşu Hakları, Naim Erdoğan, Alioğlu Y.
18. Anne-Baba Biz Suçluyuz, Ali Şeriati, Seçkin Y.
19. Ana Baba ve Çocuk, Haluk Yavuzer, Remzi Kitabevi
20. Çocuk ve Anne Baba İlişkileri, Aydın Demirsar, Redhouse Y.
21. Kütüb-i Sitte Muht. Terc. ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y. 2/478-549, 16/339, 17/470, 509.
ATALAR YOLU
- 757 -
Kavram no 12
Câhiliyye 1
Bk. Câhiliyye; Put ve Putçuluk
ATALAR YOLU
• Atalar Yolu; Anlam ve Mâhiyeti
• Atalar Yolu, Her Dönemdeki Câhiliyyenin Temel Dinidir
• Kur'ân-ı Kerim'de Atalar Yolu İle İlgi Âyetler
• Atalar Kültü; Sosyal Çevre ve Geleneğin Putlaştırılması
• Hurâfe; Anlam ve Mâhiyeti
• Çokça Görülen Hurâfe ve Bâtıl İnanışlar
• Muska ve Muskacılık
• Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakkın Dini
• Bu Din Benim Dinim Değil!
• Bid'at; Anlam ve Mâhiyeti
• Mescidlerdeki Bid'atler
• Bir Başka Bid'at; Mevlid
• Bir Büyük Bid'at Daha; Mescidlerin Süse Boğulması
• Taklit ve Taklitçilik
"Onlara (müşriklere): 'Allah'ın indirdiğine uyun' denildiği zaman onlar, 'Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler? (Hidâyet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler.” 2807
Atalar Yolu; Anlam ve Mâhiyeti
Tarihin esasına, nakle ve ancak ilmî kaynakların tesbit edeceği birçok asırların tecrübelerine, daha doğrusu Allah’ın tayin edip indirdiği delillere bağlı olan hükümlerde geçmişi büsbütün atmak ve ondan habersiz olarak hep yeni şeyler aramak doğru değildir. Bununla beraber, körükörüne geçmişe taparcasına sevgi beslemek, ne olursa olsun atalar yolunu tutmak ve özellikle ilimden, dinden nasibi olmayan, hata ve sapıklıkları açık ve Allah tarafından beyan edilmiş bulunan ataları taassupla taklit etmek de onları, Allah’a eş ve ortak tutmak, cehâlet ve sapıklıkta boğulup kalmaktır.
Bu konuda aranacak olan şey; hak ve bâtıl, menfaat ve zarar, iyilik ve kötülük, güzellik ve çirkinliktir. Menfaatin, hakkıyla menfaat; iyilğin hakkıyla iyilik, güzelliğin hakkıyla güzellik olması için de Allah’ın hükmünü, hakkın delilini bulmak lâzım gelir. Bundan dolayı, bir şeye tâbi olma sebebi; eskilik, yenilik
2807] 2/Bakara, 170-171
- 758 -
KUR’AN KAVRAMLARI
veya atalar yolu olup olmaması değil; Allah’ın emrine ve Hakk’ın deliline uygun olmasıdır. Allah’ın emrine uyan ve yaptığını bilen atalara uyulur. Aksine, Hakkın emrini tanımayan, ne yaptığını bilmeyenlere -atalar bile olsa- yine uyulmaz. Bu durum, eskilerde böyle olduğu gibi, yenilerde de böyledir. Bunun için fıkıhta “zarar kadîm olmaz” diye bir genel kaide vardır. “Kadîm, kıdemi üzere terk olunur” genel kuralı da bununla kayıtlıdır.
Bu bakımdan eski, hiçbir kayda bağlı olmadan eski olduğu için değil; açık bir zararı bulunmaması yönünden geçerli olduğu gibi, iyiliği ve güzelliği ilmin sebeplerinden biriyle bilinen ve hakkın deliline uygun olup sonradan ortaya konan yeni de geçerlidir. Kısaca, hak ve iyilik ölçüsü, ne eski ve yeni, ne de bilgisizlik ve istektir. Allah’ın emrine ve delile dayanan ilim gerçektir. Bunun için eski olsun, yeni olsun Allah’ın indirdiği delillere bakmayıp da ataların halini, yalnız ata olduklarından dolayı taklit etmek, onları Allah’a eşler tutmak ve hakkı bırakıp hayal ve kuruntulara, şeytanın emirlerine uymak, izince gitmektir ki, buna tutuculuk denir.
“Onlara; ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler...”2808 Bu âyet gösteriyor ki, bir hak (doğru) delile dayanmayan katıksız taklit, din hakkında yasaklanmıştır. Belli bir bilgisizliğe, sapıklığa uyup onu taklit etmek, aklen bâtıl olduğu gibi; şüpheli olan hususta da delilsiz taklit, din açısından câiz değildir. Açıkça belli olmayan hususlarda delilsiz söz söylemek ve o yolda hareket etmek, bilmediği bir şeyi Allah’a iftira olarak söylemek ve şeytana uyup bilgisizce hareket etmektir. Nitekim “Allah’ın indirdiği Kur’an’a ve diğer açık delillere, parlak belgelere ve bunların hükümlerine uyun” denildiği zaman Arap müşrikleri, taassupla böyle yapmış ve böyle söylemişlerdi ki, bu âyet bu sebeple inmiştir. Bir rivâyette de böyle diyen ve âyetin inmesine sebep olanlar, yahûdilerden bir gruptur. “Allah’ın indirdiğine uyun” dendiği zaman bunlar: “Hayır, biz babalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona tâbi oluruz. Çünkü onlar bizden hayırlı, bizden daha bilgiliydiler” demişler, yapılan bu teklifteki âyet ve delilleri hiç düşünmeyerek taassuba sapmışlardır.2809 Onların bâtıl gelenekleri ile ilgili tek otoriteleri, bunların, atalarının da gelenekleri olmasıdır. Ahmak izleyiciler bu tür bir geleneği, uyulması gereken bir otorite olarak kabul ederler. 2810
Âyet-i kerimede kast olunanlar, ister İslâm’a ve İslâm şeriatına dâvet edildikleri zaman, yukarıdaki sözü tekrarlayan ve İslâm’ın reddettiği câhiliyet âdetlerine sımsıkı sarılan müşrikler olsun; isterse bu dini kısmen veya tamamen reddedip atalarının yolundan ayrılmayan yahûdiler olsun; her iki zümre için de bahis konusu olmak üzere âyet-i kerime, akîde hususunda Allah’tan başkasından bir şey almayı ve dinî konularda bâtıl dinleri taklit ederek, düşünmeden, şuursuzca nakiller yapmayı kesinlikle reddediyor.
“... Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?”2811 Ya durum böyle idiyse; onlar hâlâ atalarına uymakta ısrar edecekler midir? Bu ne taklit, bu ne taassup? Bu yüzden âyet-i kerime onların halini, taklitçi ve mutaassıp
2808] 2/Bakara, 170
2809] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 482-483
2810] Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an, c. 1, s. 323-324
2811] 2/Bakara, 170
ATALAR YOLU
- 759 -
tavırlarına yaraşan, azarlayıcı ve tekdir edici bir tablo halinde canlandırıyor. Söylenenden başka bir şey anlamayan, çobanlarının haykırışını mânâsız seslerden ibâret sayan, başıboş bir hayvan resmi var tabloda. Hatta onlar, hayvandan da aşağıdırlar. Hayvan görür, işitir ve bağırır. Fakat onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler: “(Hidâyet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler.”2812 Onlar sağırdır, dilsizdir, kördür. Her ne kadar kulakları, dilleri ve gözleri olsa da, bu Kur’an’dan istifade edip hidâyete ermedikten sonra onlar sağırdır, kördür, dilsizdir. Hilkatinin sebebi olan vazifeleri yerine getirmeyen kötürümleşmiş uzuvlar gibidirler. Sanki ne gözleri, ne dilleri, ne de kulakları var... 2813
Atalar Yolu, Her Dönemdeki Câhiliyyenin Temel Dinidir
İnsanlar, çoğu zaman düşünce ve yaşam perspektiflerini büyük ölçüde tarihlerinden devraldıkları kültür ve geleneksel yaşam tarzıyla şekillerdirmektedirler. Çünkü insan, doğduğu andan itibaren, -doğru ya da yanlış- atalarının kültür ve geleneğiyle içiçedir. İnsan, içinde bulunduğu bu kültürle yetişerek, onun bir parçası, onu bir önceki nesilden devralıp daha sonraki nesle devredecek olan bu câhiliyye din ve düzeninin bir dişlisi haline gelir. Bu rolün taşıyıcılığını yapan insan, rolünün yanlışlığını düşünmek bir yana, çoğu zaman yaşatmaya çalıştığı kültürünün doğruluğundan şüphe bile etmez. Ona göre, kendisinin yapması gereken; devraldığı kültürü yaşatmak, kendinden sonraki nesillere devretme görevini yerine getirmektir. Bu görevi yerine getirmeye içinde bulunduğu toplum tarafından zorlanır ve kendisini bu noktada bilinçsizce zorunlu hisseder. Çünkü geleneksel yapı, bir anlamda, hatta çoğunlukla bilinç denen olgunun iyiden iyiye köreldiği ve alışkanlığa dönüşen davranışlar bütünü olduğu için, insanı etkin yönlendiricilikle kuşatıverir. İnsanın, kendisini saran gelenek hakkında kuşkuya kapılması için, ya tamamen farklı kültür ve geleneklerin egemen olduğu bir toplum içinde yaşamak zorunda kalması, ya da peygamberlerin itikat noktasında ortaya koydukları tebliğ ve mücâdelede olduğu gibi, kendi toplumunun geleneğine karşı şiddetli bir başkaldırı ve dirençle uyarılmış olması gerekir. Bu faktörlerin etkisi, değişim sözkonusu olmadığı müddetçe, geleneksel çark dönmeye devam edecek, yerleşik kültür tek düze yaşamını sürdürecek, ahtapotun kolları gibi bu geleneksel atalar dini tüm toplum bireylerini sarıp sağlıklı düşünce yapılarını dumura uğratacaktır.
Antropoloji bu olayı “historizm”, yani “tarihselcilik” olarak tanımlar. Kur’ân-ı Kerim’in anlatımı ile bu durum, “atalar dini”nin devam ettirilmesi diye vasıflandırılabilir. Kur’an’da anlatılan geçmiş kavimlere ait kıssalarda görürüz ki; “atalar dini” mâzereti, İlâhî tebliği reddetmekte büyük bir yer tutmaktadır. Yani insanların atalarından devraldıkları dinden ayrılmak istemeyişleri, onları hak dini reddetme sonucuna götürmüştür. Çünkü hemen her yönden birbiriyle tezat teşkil eden “atalar dini” ile “hak din”in öğretileri karşısında bu insanlar tercihlerini atalar dini yönünde yapmışlardır. Bu noktada “atalar dini”ni tercih eden insanlar, alışılmış tarihî düşünce kalıpları ve davranış biçimleri dışındaki
2812] 2/Bakara, 171
2813] Mevdûdi, Tefhîmu’l Kur’an, c. 1, s. 119
- 760 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tutum ve anlayışları reddetmişlerdir.
İşte bu “tarihselcilik”, İlâhî mesaj karşısında insanın doğru/sağlıklı ve hür düşünebilmesini, buna bağlı olarak da dini yalnızca Allah’a hâlis kılarak yaşayıp sadece Allah’a kul olarak gerçek özgürlüğüne kavuşmasını engellemiştir. Bu önkabuller “İlâhî din”in evrensel ilkeleri değil de; temelde “atalar dini”nin önkabulleri olunca, asırlar boyu yanlış anlayış ve yaşayış devam edegelmiştir. Kendilerine getirilen doğrular karşısında da atalarından devraldıklarını mâzeret göstererek kendilerini sorumluluktan kurtarmaya boşuna çalışmışlardır.
Kur’ân-ı Kerim, peygamberlerin kıssalarını anlatırken inkârcıların mâzeretçi tavırlarını ve “atalar dini” yönündeki tercihlerini bize ibret verici bir şekilde aktarmaktadır. Zaten Kur’an’da kıssaların anlatılmasının da ibret vermekten başka bir amacı yoktur. Âd kavminin kıssasından bahsederek Hûd’un (a.s.) tebliği karşısında kavmi: “Yâ! Demek sen, tek Allah’a kulluk edelim ve atalarımızın taptıklarını bırakalım diye mi bize geldin?!”2814 diyerek bu şekilde tavır almış, Allah’a kulluk yerine atalarının taptıklarını tercih etmişlerdir. Yine Medyen halkına gönderilen Şuayb’ın (a.s.) tebliğine karşı kavminin takındığı tavır da farklı olmamış, yine “atalar dini”ni tercih yönünde olmuştur. 2815
Kur’an’da anlatılan kavimlerin kıssalarında temelde iki ortak nokta göze çarpmaktadır. Birincisi, dini sadece Allah’a hâlis kılarak kulluk yapmak; ikincisi, bu kulluğun zorunlu sonucu olarak “atalar dini”nin getirdiği yanlış anlayışları reddetmektir. Ancak, İlâhî mesajla karşılaşan her kavim, içlerinde küçük birer topluluk hâriç, atalarından devraldıkları dinin etkisiyle İlâhî dini reddetmişlerdir. Kur’ân-ı Kerim’i yalanlayanların durumu da bunlardan farklı değildir. Mekke dönemi müşriklerini anlatırken Rabbimiz bir genelleme yaparak peygamber/elçi gönderilen her kavmin inkârcılarının aynı mâzereti ileri sürdüklerini bildirmektedir.2816 Buna göre; İlâhî mesajla gönderilen her elçi, birçok yalanlamalarla birlikte “atalar dini” mâzeretiyle (daha doğrusu bahânesiyle) karşılaşmışlardır. Bu insanlar, gelen mesaj karşısında akıllarını birazcık kullanmak külfetine katlanmak yerine; daima kolaycılığı tercih etmişler, atalarının üzerinde bulunduklarını yaşamaktan uzak durmamışlardır. Bu tavır da sürekli olarak yanlışların kültürel olarak devam etmesine sebep olmuştur.
Kur’ân-ı Kerim “atalar dini”ni mâzeret gösterenlere karşı: “... ataları bir şey düşünmeyen ve doğru yolu bulamayan kimsele olsalar da mı?!”2817 şeklindeki sorularla, yaptıklarının ne kadar tutarsız ve geçersiz olduğunu istihzâ ile ortaya koymuştur. Atalar dinini mâzeret gösterenler, hiçbir şekilde ataları tarafından kendilerine sunulan dinin doğru olup olmadığını araştırmamış, öylece taasssupla/bağnazca kabul etmişlerdir. Düşünmeyen ve doğru yolu bulamayan atalarını mâzeret göstererek kendileri de ataları gibi düşünmeyen, dolayısıyla doğru yolu bulamayan kimseler durumuna düşmüşlerdir.2818 Atalar dininin düşüncesi dışına çıkmamaları ve kendi akıllarını kullanamamaları, onları Allah’a karşı iftiraya2819
2814] 7/A’râf, 70
2815] 11/Hûd, 87
2816] 43/Zuhruf, 22, 23
2817] 2/Bakara, 170, 5/Mâide,104
2818] 21/Enbiyâ, 54
2819] 7/A’râf, 28
ATALAR YOLU
- 761 -
ve sonuçta da şeytanın dâvet ettiği alevli ateşin azâbına götürmüştür. 2820
İnkârcıların durumu böyle iken Rabbimiz kitabında iman edenlere hitap ederek kesin ve net bir dille onları uyarmış; değil câhilî kültürü ve atalarını taklid etme... yanlış üzere olan en yakınları, babaları ve kardeşlerini dahi velî edinmemelerini istemiştir. 2821
Yukarıda anlatılanların günümüzdeki yansımalarını düşündüğümüzde içerik olarak belki biraz farklı olmakla birlikte, Kur’ânî doğrular karşısında öne sürülen mâzeretlerin yer yer benzer itirazlarla aynılaştığı gözlenir. Bu anlayış; ya mezhep taassubu, ya geçmiş ulemânın dokunulmazlığı, ya da yaşayan her geleneğin doğruluğunu kabul etmek gibi önkabullerle kendisini göstermiştir/göstermektedir. On dört yüzyıllık bir süreç geçiren İslâm kültürü bu zaman zarfında düşünce ve yaşantı itibarıyla birçok eskiltme, artırma, bid’at ve hurâfelere mâruz kalmıştır. Geleneksel din anlayışı, tarihin taşıdığı yanlış anlayışları da dinin aslından sayılmış ve tarih (geleneğin) baskısı altında onların doğruluğuna hükmederek yaşatmaya devam etmiştir. Dinin aslını Kur’ân-ı Kerim’den ve örnek uygulamasını sahih sünnetten almayı bırakan insanlar, atalarının kendilerine taşıdığı yanlış-doğru ne varsa hepsini sorgulamadan kabul ederek hepsini “asıl din” ya da “dinin aslı” konumuna getirmişlerdir.
Doğru olmayan şeyleri gözü kapalı olarak doğru saymak ne kadar yanlış ise; doğruluğu kesin delillerle ortaya konmamış, ancak ataların ve mevcut geleneğin getirmiş olması dolayısıyla “doğru kabul edilen” şeyleri doğru saymak da o kadar yanlıştır. Bundan dolayı atalarımızın düştüğü hatalara düşmemek, inanç ve amelde “gerçekten doğru”2822 olanla hareket edebilmek için; doğrularımızı dinin aslı olan Kur’an’dan almak ve atalarımızın bize taşıdıklarını da Kur’an süzgecinden geçirmek zorundayız. Aksi takdirde farkında bile olmadan hüsrâna düşebiliriz. “Asra andolsun ki insan hüsran içindedir. Ancak, iman edip sâlih amel işleyen, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hâriç.” 2823
Ataların yolu, babalardan dedelerden devralınan din anlayışı, Kur’an ve Sünnet’e ters, hurâfe ve uydurmalarla, yanlışlarla dolu olabilir. Sırf babaların yolu diye, onların anlayışı diye bunları savunmak, bunları hak ve hakikat gibi görmek ataları kutsallaştırıp putlaştırmak, onları Allah’a ortak koşmak demektir. Bu problem, sadece eski câhiliyyenin problemi değildir; her dönemde ve her yerde izlerini devam ettiren bâtıl anlayıştır. Bu anlayış, bazen ecdâdı yüceltmekle, ırkçılıkla, tarihi kutsallaştırmakla ortaya çıkar; bazen gelenek, görenek, örf-âdet ve körü körüne taklitçilikle kendini gösterir; “ele güne karşı”, “başkaları ne der?”, “ben bu yaşa geldim, bunları duymadım, dolayısıyla bu yanlıştır”, “senin yaşın kaç? Sen ne bilirsin?”, “biz hocalarımızdan, babalarımızdan böyle gördük, böyle duyduk; o yüzden doğrusu budur” gibi ifâdelerle ortaya çıkar; bütün bunlar hurâfe ve bâtıl inanışlar, câhiliyye mantığı olarak değerlendirilmelidir. Eski câhiliyye döneminde tevhidî çağrının önündeki en önemli itirazın bu anlayış olduğu gibi, günümüz modern câhiliyyesinde de de durum farklı değildir. Günümüzde şuurlu müslüman gençlerin sırât-ı müstakîm çizgisinde sahih İslâm’ı
2820] 31/Lokman, 21
2821] 9/Tevbe, 23
2822] 5/Mâide, 48
2823] 103/Asr, 1-3; Mustafa Başbekleyen, Atalar Dini Üzerine, Haksöz, sayı:12, Mart 92, s. 6-7
- 762 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anlayıp inanarak yaşamalarının önündeki engellerden, belki de en büyüklerinden biri bu “atalar yolu” anlayışıdır.
Kur’ân-ı Kerim’de Atalar Yolu İle İlgi Âyetler
Peygamberlerin Allah’tan getirdiği hakikate, sadece Allah’a kulluk yapma mesajına karşı müşriklerin “atalarının yolu”nu gerekçe gösterip ecdatperestlik yapmaları Kur’ân-ı Kerim’de 25 yerde gündeme getirilir. Atalarının izini takip etmelerinin, atalarının yolunu şuursuzca sürdürmelerinin İlâhî ölçüye ters olduğu gibi, akla mantığa da uygun olmadığı, geçersiz bir gerekçe, daha doğrusu şirk için bahâne olduğu vurgulanır.
“Onlara (müşriklere): ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler? (Hidâyet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler.” 2824
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine ve Rasûl’e gelin’ denildiği vakit, ‘babalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol) bize yeter’ derler. Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler de mi?” 2825
“Müşrikler/putperestler diyecekler ki: ‘Allah dileseydi, ne biz şirk/ortak koşardık ne de atalarımız şirk koşardı. Hiçbir şeyi de haram kılmazdık.’ Bu şekilde onlardan öncekiler de (peygamberleri) yalanladılar da sonunda azâbımızı tattılar. De ki: ‘Yanınızda bize açıklayacağınız bir bilgi var mı? Siz zandan başka bir şeye uymuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz.” 2826
“Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: ‘Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti’ derler. De ki: ‘Allah kötülüğü emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” 2827
“(Âd kavmi, peygamberleri Hûd’a (a.s.) dediler ki: ‘Sen bize tek Allah’a kulluk etmemizi ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğini (azâbı) getir. (Hûd) dedi ki: ‘Artık size Rabbinizden bir azap ve bir gazab/hışım inmiştir. Haklarında Allah’ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı kuru isimler hususunda benimle tartışıyor musunuz? Bekleyin öyleyse, şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.” 2828
“Kıyâmet gününde, ‘Biz bundan habersizdik’ demeyesiniz diye Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini aldı ve onları kendilerine şâhit tuttu ve dedi ki: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ (Onlar da), ‘Evet (Rabbimiz olduğuna) şâhit olduk’ dediler. Yahut, (ne yapalım) daha önce babalarımız Allah’a şirk/ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesildik, (onun için biz de onların izinden gittik. Ahd’i) iptal edenlerin yüzünden bizi helâk edecek misin?” 2829
“Onlar (Firavun ve toplumu) dediler ki: ‘Babalarımızı üzerinde bulduğumuz (dinden)
2824] 2/Bakara, 170-171
2825] 5/Mâide, 104
2826] 6/En’âm, 148
2827] 7/A’râf, 28
2828] 7/A’râf, 70-71
2829] 7/A’râf, 172-173
ATALAR YOLU
- 763 -
bizi döndüresin ve yeryüzünde ululuk sizin ikinizin olsun diye mi bize geldin? Hâlbuki biz size inanacak değiliz.” 2830
“(Semûd kavmi) Dediler ki: ‘Ey Sâlih! Sen, bundan önce içimizde ümit beslenen birisiydin. (Şimdi) babalarımızın taptıklarına (putlara) tapmaktan bizi engelliyor musun? Doğrusu biz, bizi kendisine (kulluğa) çağırdığın şeyden ciddî bir şüphedeyiz.” 2831
“(Medyen halkı) Dediler ki: ‘Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları) bırakmamızı yahut mallarımızda (eksik veya fazla verme hususunda) dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Hakikaten sen yumuşak huylusun, çok akıllısın, (diyerek alay ettiler).” 2832
“O halde onların tapmakta oldukları şeylerden (bu şeylerin onları azaba götürdüğünden) şüphen olmasın. Çünkü onlar ancak daha önce babalarının taptığı gibi tapıyorlar. Biz onların (azaptan) nasiplerini mutlaka eksiksiz olarak vereceğiz.” 2833
“(Yusuf dedi ki:) Ey zindan arkadaşlarım! Çeşitli tanrılar mı daha iyi, yoksa kahredici olan bir tek Allah mı? Siz, Allah’ı bırakıp sadece sizin ve atalarınızın taktığı (birtakım anlamsız) isimlere tapıyorsunuz. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm Allah’tan başkasının değildir. O da Kendisinden başkasına ibâdet etmememizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 2834
“Sizden öncekilerin, Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin ve onlardan sonrakilerin haberleri size gelmedi mi? Onları Allah’tan başkası bilmez. Peygamberleri kendilerine mûcizeler getirdi de onlar, ellerini peygamberlerinin ağızlarına bastılar, (hakkı söylemelerini engellemek istediler) ve dediler ki: ‘Biz, size gönderileni inkâr ettik ve bizi, kendisine çağırdığınız şeyden şüphelendirici bir kuşku içindeyiz. Peygamberleri dedi ki: ‘Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var? Hâlbuki O, sizin günahlarınızdan birkısmını bağışlamak ve sizi muayyen bir vakte kadar yaşatmak için sizi (hak dine) çağırıyor. Onlar dediler ki: ‘Siz de bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsiniz. Siz bizi atalarımızın tapmış olduğu şeylerden döndürmek istiyorsunuz.” 2835
“Müşrikler dediler ki: ‘Allah dileseydi ne biz, ne de babalarımız ondan başkasına ibâdet ederdik. Onun emri olmadan hiçbir şeyi de haram kılmazdık!’ Onlardan öncekiler de böyle demişlerdi. Peygamberlerin üzerine açık-seçik tebliğden başka bir şey var mı?” 2836
“Onların da (Allah evlât edindi diyenlerin), atalarının da bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. (Onların küfür ve iftira husûsunda) ağızlarından çıkan bu söz ne büyük oldu! Çünkü yalandan başka bir şey söylemiyorlar.” 2837
“Andolsun Biz, daha önce İbrâhim’e de hidâyet, dürüstlük ve bilgi gücü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık. O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller nedir böyle?’ demişti. Dediler ki: ‘Biz, babalarımızı bunlara tapar kimseler olarak bulduk.’ ‘Doğrusu, dedi, siz ve babalarınız, açık bir sapıklık içindeymişsiniz.” 2838
2830] 10/Yûnus, 78
2831] 11/Hûd, 62
2832] 11/Hûd, 87
2833] 11/Hûd, 109
2834] 12/Yûsuf, 39-40
2835] 14/İbrâhim, 9-10
2836] 16/Nahl, 35
2837] 18/Kehf, 5
2838] 21/Enbiyâ, 51-54
- 764 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Andolsun Biz Nûh’u kavmine gönderdik. ‘Ey kavmim! dedi, Allah’a kulluk edin. O’ndan başka ilâhınız yoktur. Hâlâ sakınmaz mısınız? Bunun üzerine, kavminin içinden kâfir olan liderler topluluğu; ‘Bu, dediler, tıpkı sizin gibi bir beşer olmaktan başka bir şey değildir. Size üstün ve hâkim olmak istiyor. Eğer Allah (peygamber göndermek) isteseydi, muhakkak bir melek gönderirdi. Hem biz geçmiş atalarımızdan da böyle bir şey işitmiş değiliz.” 2839
“Onlar, öncekilerin dediklerinin benzerini söylediler. Dediler ki: Sahi biz, ölüp de bir toprak ve kemik yığını haline gelmişken, mutlaka yeniden diriltileceğiz, öyle mi? Hakikaten, gerek bize, gerekse daha önce atalarımıza böyle bir vaadde bulunuldu; (fakat) bu geçmiştekilerin masallarından/efsânelerinden başka bir şey değildir.” 2840
“(Rasûlüm!) Onlara İbrâhim’in haberini de naklet. Hani o, babasına ve kavmine: ‘Neye tapıyorsunuz?’ demişti. ‘Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz’ diye cevap verdiler. İbrâhim: ‘Peki, dedi, yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı? Yahut size fayda ya da zararları olur mu?’ Şöyle cevap verdiler: ‘Hayır, ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk.’ İbrâhim dedi ki: ‘İyi ama, ister sizin, ister önceki atalarınızın olsun, neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü? İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur).” 2841
“Kâfirler dediler ki: ‘Sahi, biz ve atalarımız, toprak olduktan sonra gerçekten (diriltilip) çıkarılacak mıyız?’ Andolsun ki, bu tehdit bize yapıldığı gibi, daha önce atalarımıza da yapılmıştır. Bu, öncekilerin masallarından/efsânelerinden başka bir şey değildir. De ki: ‘Yeryüzünde gezin de, günahkârların âkıbeti nice oldu, bir bakın!” 2842
“Mûsâ onlara apaçık âyetlerimizi getirince, ‘Bu, olsa olsa uydurulmuş bir sihirdir. Biz önceki atalarımızdan böylesini işitmemiştik’ dediler. Mûsâ şöyle dedi: ‘Rabbim, kendi katından kimin hidâyet rehberi getirdiğini ve hayırlı âkıbetin kime nasip olacağını en iyi bilendir. Muhakkak ki, zâlimler iflâh olmazlar.” 2843
“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ dendiğinde: ‘Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız, derler. Ya şeytan, onları alevli ateşin azâbına çağırıyor idiyse!” 2844
“Onlara açık açık âyetlerimiz okunduğu zaman demişlerdi ki: ‘Bu, sizi babalarınızın taptığı (putlardan) çevirmek isteyen bir adamdan başkası değildir. Bu (Kur’an) da uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değildir.’ Hak kendilerine geldiğinde hakkı inkâr edenler de: ‘Bu, apaçık bir büyüdür, başka bir şey değildir’ dediler.” 2845
“Sonra kesinlikle onların dönüşü, çılgın ateşe olacaktır. Kuşkusuz onlar atalarını dalâlette buldular da peşlerinden koşup gittiler. Andolsun ki, onlardan önce eski toplumların çoğu dalâlete düştü. Kuşkusuz, Biz onlara uyarıcılar göndermiştik. Uyarılanların âkıbetinin ne olduğuna bir bak! Allah’ın ihlâslı kulları müstesnâ.” 2846
“Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de ona mı tutunuyorlar? Hayır! Sadece,
2839] 23/Mü’minûn, 23-24
2840] 23/Mü’minûn, 81-83
2841] 26/Şuarâ, 69-77
2842] 27/Neml, 67-69
2843] 28/Kasas, 36-37
2844] 31/Lokman, 21
2845] 34/Sebe’, 43
2846] 37/Sâffât, 68-74
ATALAR YOLU
- 765 -
‘biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izinde gidiyoruz’ derler. Senden önce de hangi memlekete uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklıları: ‘Babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız’ derlerdi. ‘Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem (yine mi bana uymazsınız)?’ deyince, dediler ki: ‘Doğrusu biz, sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz.’ Biz de onlardan intikam aldık. Bak, yalanlayanların sonu nasıl oldu?” 2847
“Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar zanna ve nefislerinin aşağı hevesine uyuyorlar. Hâlbuki kendilerine Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir.” 2848
“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veliler/dostlar edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir. De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticâret, hoşlandığınız meskenler (evler, konaklar, köşkler) size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” 2849
“Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabâları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsin. İşte onların kalplerine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, Hizbullah’tır/Allah’tan yana olanlardır. İyi bilin ki Allah’tan yana olanlar, kuşkusuz kurtuluşa erenlerdir.” 2850
“Nûh Rabbine duâ edip dedi ki: ‘Ey Rabbim! Şüphesiz (boğulmuş olan) oğlum da ehlimden/âilemdendir. Senin vaadin ise elbette haktır. Sen Hâkimler Hâkimisin.’ Allah buyurdu ki: ‘Ey Nûh! O asla senin âilenden değildir. Çünkü o, sâlih olmayan bir amel sahibi idi (Kâfirdi). O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi Benden isteme. Ben sana câhillerden olmamanı tavsiye ederim.” 2851
“Biz, insana ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer onlar, seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak Banadır. O zaman, size yapmış olduklarınızı haber vereceğim.” 2852
“Eğer onlar (ana-baban) seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak Banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm.” 2853
2847] 43/Zuhruf, 21-25
2848] 53/Necm, 23
2849] 9/Tevbe, 23-24
2850] 58/Mücâdele, 22
2851] 11/Hûd, 45-46
2852] 29/Ankebût, 8
2853] 31/Lokman, 15
- 766 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Atalar Kültü; Sosyal Çevre ve Geleneğin Putlaştırılması
Sosyal Çevre: İnsan, her türlü zihinsel ve duygusal yapıya sahip olarak gelişmeye hazır bir vaziyette dünyaya gelir. Bu gelişim sürecini devam ettirebilmek için toplum içerisinde yaşamak ve diğer insanlardan faydalanmak zorundadır. Bu yönüyle toplumsal bir varlık olarak değerlendirilen insan; inancını, bakış açısını, her türlü değer yargısını, kimlik ve kişiliğini içinde yaşadığı toplumdan alır. Fakat belirli bir noktaya gelindiğinde toplum, insanın benliğini, irâdesini, idrâkini kuşatır, âdeta esir alır, hapseder. İnsanın, toplumun koyduğu normları aşabilmesi bir mesele haline gelir. Zira toplumlar kendi normlarını bireylere benimsetmek onların düşünce, inanç ve davranışlarını yönlendirmek ister. Bu, toplumun putlaşması demektir.
Toplum, binlerce yıllık birikimini, tecrübelerini, örf ve âdetlerini, inançlarını, değer yargılarını bireylere aktardıktan sonra, bu sosyal değer ve normların eleştirilmesine tahammül edemez, kendine mensup bireylerden mutlak itaat bekler. Bu normlar karşısında şüpheye düşülmesini bile istemez. Sosyal çevre, insanın her yönüyle gelişimine uygun bir ortam olmakla birlikte, belli bir aşamadan sonra yetersiz kalmakta, hatta fertlere alternatif tanımadığı zaman da zararlı olmaktadır. Hür düşünme ve araştırma imkânlarını ortadan kaldıran toplumsal çevre baskısı, hiçbir zaman hoş karşılanmamaktadır.
Kur’an kültürüne dayalı bir perspektiften baktığımızda, yapılarına göre iki tür toplumun varlığından söz edebiliriz. Biri normları İlâhî öğretiye dayalı toplumlar (İslâmî toplum/ümmet), diğeri normları câhilî öğretiye dayalı toplumlar (câhiliye). Câhiliye toplumlarında insanı doğruluktan, iyilikten, güzellikten uzaklaştırıcı bir baskı vardır. İşte böylesi toplumlarda toplumun yanlışlığına rağmen doğruyu görmek, toplumun kötülüğüne ve çirkinliğine rağmen iyiyi ve güzeli tercih etmek, söz konusu topluma ve toplumsal değerlere karşı çıkmayı, baskılara göğüs germeyi gerektirir. Ayrıca kişiliğini içinde bulunduğu toplumla özdeşleştirmiş kimseler için böyle bir durum geçerli değildir. Bunlar için, içinde yaşadıkları toplumu reddetmek kendi kişiliğini reddetmek gibi imkânsızdır. Bu tip insanlar İlâhî bir mesajla, hak sözle karşılaştıklarında kendilerine göre bir değerlendirme yapma yeteneklerini işlevsiz hale getirmişlerdir. Böyle bir durumda zihinlerinin ilk çağrıştırdığı şey, içinde yaşadıkları toplumun yaklaşımlarıdır. Doğru da olsa yanlış da olsa toplumun reddettiği her şey, toplumun bireylerince kabul edilemezdir; bu toplumun yazılı olmayan yasasıdır/nassıdır.
Hak bir sözle, İlâhî bir mesajla câhiliye toplumunun karşısına çıkanlar şu tür sorulara muhâtap olurlar: “Bu kadar insan bilmiyor da sen mi biliyorsun? Bunca insan yanlış yolda da, sen mi doğru yoldasın, yani bu kadar insan aldatıldığının farkında değil de, bunu bir sen mi farkettin? Daha senin yaşın kaç? Biz bu yaşa kadar atalarımızdan buna benzer bir şey duymadık, böyle bir şey görmedik...”
Evet, bu kimselerin anlayışına göre iyi ve doğru, çoğunluğun kabul ettikleridir. Peki nedir çoğunluğun özellikleri? Kur’ân-ı Kerim, çoğunluğun “yoldan çıkmış, fısk ehli”,2854 “vahiy bilgisine karşı ilgisiz”,2855 “Allah’ın verdiği sayısız
2854] 5/Mâide, 59; 7/A’râf, 102; 9/Tevbe, 8
2855] 7/A’râf, 187; 12/Yûsuf, 21; 30/Rûm, 6; 34/Sebe’, 28
ATALAR YOLU
- 767 -
nimetlere nankörlük eden”2856 ve “kâfir”2857 kimseler olduğunu belirtir. “Muhakkak ki Biz, bu Kur’an’da insanlara her türlü misali, çeşitli şekillerde anlattık. Yine de insanların çoğu küfürden/inkârcılıktan başkasını kabullenmediler.”2858; “Andolsun ki eski milletlerin çoğu dalâlete düştü.”2859; “Sen iman etmelerine düşkün olsan bile yine de insanların çoğu iman edecek değillerdir.”2860; “Elif Lâm Mîm Râ, Bunlar Kitab’ın âyetleridir. Sana Rabbinden indirilen haktır, fakat insanların çoğu iman etmezler.” 2861
Kur’an ölçülerine göre itikadî ve ahlâkî açıdan olumsuz kimlik taşıyan, normları câhiliye esaslarına göre belirlenmiş toplumlar, çoğunluğun câhil, gâfil ve kâfir olması sebebiyle insanları Hak yoldan saptırabilecek bir etkinliğe sahiptir. Yüce Allah konu üzerinde mü’minlerin dikkatini çekecek uyarılarda bulunur: “Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan; seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan başka söz de söylemezler.”2862 Bu âyet, aynı zamanda, hakkın tek, bâtılların ise birden fazla olduğuna, yerküre üzerinde yaşayanların çoğunluğunun da kâfirler topluluğuna mensup olduğuna işaret eder. İnsanın bâtıl inançlara mensup toplumla etkileşiminden genellikle bâtıl inançlar doğar. Her insanda çoğunluğa ayak uydurma, çoğunluğun beğenisini kazanma eğilimi, çoğunluk tarafından dışlanma korkusu vardır. İnsanın içerisinde yaşadığı toplum inanç açısından Tevhid üzere ise, toplumun yapacağı etkileme olumlu olur. Fakat toplum dalâlet ehli insanlardan oluşuyorsa etkileşim de bu doğrultuda olacağından, dalâlet ehli toplum, inkâr motivi işlevini görür. Bu durumda İslâm, çoğunluğun değer yargılarına değil, Kur’an öğretilerine itibar etmeyi öngörür.
Bireyin kimlik ve kişiliğinin oluşmasında çoğunluğun, yani sosyal çevrenin rolü inkâr edilemez. Sosyal çevre, doğrudan doğruya olmasa bile, dolaylı olarak etkide bulunur. İslâmî açıdan bozuk bir çevre, öncelikle ruhu bozar. Ve bozulan ruhî ortamda, kutsal duyguların, yüce düşüncelerin gelişimi zayıflar, âdi düşünceler güçlenir, bayağı duygular revaç bulur. Böyle bir ortamda kişinin inkâra düşmesi kolaylaşır. Hatta olumsuz sosyal çevre, bireyin inkârcılığının bir motivi olur.
Atalar Kültürü: Her doğan insan, bir toplum içerisinde, o topluma özelliğini veren kültür ortamı içerisinde bulur kendisini. Birey kültür ortamıyla başlattığı etkileşim sürecini bir ömür boyu devam ettirir. Fertler bir yandan mevcut kültürle hayatlarını şekillendirirken, diğer yandan bu kültürü yeni yetişen nesle aktarma uğraşına girerler. Başta yetişen nesil olmak üzere bütün toplum bireyleri kültür ortamına adapte olmaya çaba harcarlar. Zira sosyal bir varlık olan insan, doğal olarak, önceki nesillerin devretmiş olduğu fikirleri, inançları, davranış kalıplarını benimser, sahiplenir. Sahiplenilen bu sosyal normlar nesileller boyu sürekliliğini korur. Geçmiş nesilden alınan sosyal normların en belirgin özelliği süreklilik arzetmesi ve sürekliliği sağlayan ataların üstünlüğü fikridir. 2863
2856] 2/Bakara, 243; 7/A’râf, 17; 12/Yûsuf, 38; 40/Mü’min, 61
2857] 12/Yûsuf, 103; 13/Ra’d, 1; 17/İsrâ, 89
2858] 17/İsrâ, 89
2859] 37/Sâffât, 71
2860] 12/Yûsuf, 103
2861] 13/Ra’d, 1
2862] 6/En’âm, 116
2863] Mustafa Armağan, Gelenek, Ağaç Y. s. 19
- 768 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kültürün insana kazandırdığı normlardan insanın bir anda sıyrılması, onları terketmesi oldukça zor bir iştir. Bu tür değerler önceki nesillerden miras alınmış ve bireylerin benliğine ayrılmamacasına yerleşmiş, onların kişiliklerinin bir parçası olmuştur. Aynı şekilde toplumda bâtıl inançlar, kötü alışkanlıklar hâkim olunca, bu insanları atalarından taklit yoluyla devraldıkları bu inanç ve alışkanlıklardan uzaklaştırmak, ayırmak imkânsız gibidir. İşte toplumun yapısını oluşturan bâtıl inanç ve kötü davranışlar insanları hakikatleri idrâk etmekten ve hakka itaatten alıkoyan en önemli sosyal motivlerden birisidir. Bireyin içinde yaşadığı câhiliye toplumunun normları, insandaki inanma kabiliyetinin uyanmasını ve gelişmesini engelleyen etkili bir perdedir. Kur’ân-ı Kerim bu toplumsal yapıyı Hakk’ın tezâhüne en büyük engel kabul etmiş; aklî incelemeyi, delillere sarılmayı, bilinçli ve insanca yaşamayı önermiştir.
“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ dendiğinde: ‘Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız, derler. Ya şeytan, onları alevli ateşin azâbına çağırıyor idiyse?!” 2864 Eski atalarına tapıyor olmalarının hiçbir aklî dayanağı yoktur.2865 Saf, katıksız mücerret taklide yöneliyorlar.2866 Öyle bir taklit ki, taklit ettikleri şey doğru mu, yanlış mı bunun üzerinde hiçbir şekilde düşünmüyorlar. İnsan bir şeyi taklit edebilir, fakat bir yandan da onu sorgular veya taklit etmeden önce üzerinde düşünür. Fakat kâfirler kendilerine gelen İlâhî mesajı kabul etmedikleri gibi, taklit ettikleri gelenek ve değerlerin doğru olup olmadığı üzerinde düşünmek de istememişlerdir.
Câhiliye toplumlarında gelenekçi anlayış, geçmişin tartışılmasına, atalardan miras alınan sosyal normların analiz edilmesine ve seçmeciliğe tâbi tutulmasına karşı çıkar: “Onlara (müşriklere): ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?”2867 Kur’an’a, Peygamber’in getirdiklerine tâbi olmaları istendiğinde atalarını taklitle yetinmişlerdir.
Hurâfe; Anlam ve Mâhiyeti
Dinde olmadığı halde dindenmiş gibi uydurulup anlatılan hikâye ve rivâyetlere verilen ad. Bu çeşit rivâyetler ve hikâyeler tümüyle uydurma, hatta bir kısmı saçma sapan olduğu halde, tarih boyunca dine mal edilmiş, dinî bir kılıfla sunulmuşlardır.
Hurâfe, aslında bir insanın adıdır. Aslı astarı olmayan hikâyeler anlatırmış. Dolayısıyla, Hurâfe’nin anlattıkları, Hurâfe’nin uydurdukları, Hurâfe’nin çıkardığı söylentiler zamanla, bu tür bütün uydurma rivâyetlerin ortak adı olmuştur.
Hurâfeler, dilden dile veya kitaplar aracılığıyla anlatılan rivâyetlerdir. Bunların sağlam bir asılları yoktur, yani uydurma şeylerdir. Ancak dinî bir motifle, dine mal edilerek anlatılır. İşin önemli olan yanı da burasıdır. Hurâfeler yalnızca hikâye olsa, üzerinde durulmaz. Hikâye ve masal, her yerde her zaman anlatılabilir, yazılabilir. Ancak, uydurma ve yanlış oldukları halde bunlara dinî bir maske takılır, İslâmî bir kılıf giydirilirse, o zaman iş değişir. Çünkü bu tür rivâyetler
2864] 31/Lokman, 21
2865] İbn Kesîr, III/458
2866] Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, IV/241
2867] 2/Bakara, 170
ATALAR YOLU
- 769 -
müslümanların saf inancına zarar vermektedir.
Müslümanlar arasında dolaşan yanlış unsurların bir kısmı, yahûdi ve hıristiyan kaynaklarından aktarılmışlardır. Bunlara ‘İsrâiliyyât’ denilir. Bir kısmı, dinden olmadığı halde dine sonradan sokulan bid’atlerdir. Ki bunlar, uydurma oldukları halde, çok önemli dinî ibâdetler gibi algılanır ve yapılır. Bir kısmı, halk arasına yerleşmiş bâtıl, yani yanlış, İslâm dışı inançlardır. Hurâfeler, İslâm gerçekleriyle bağdaşmayan bâtıl inanışlar, uydurma hikâyeler ve çarpık davranışlardır.
Hurâfeler, bir taraftan müslümanların inançlarına zarar verirken bir taraftan da başkalarının, yeni yetişen nesillerin İslâm hakkında yanlış fikre sahip olmalarına sebep olur. Hurâfelerle örülmüş bir din, günümüzün gerçeklerinin çoğuyla bağdaşmaz. Hâlbuki İslâm, kâinattaki kevnî gerçeklerle uyuştuğu gibi, her çağın ve her ülkenin insanına hitap etmektedir.
Günümüzde birçok felsefî, siyasî ve iktisadî düşünce, birçok tavır ve anlayış da birer bilimsel gerçek, birer değişmez inanç ilkeleri gibi sunulmaktadır. Hâlbuki bunların çoğu, gerçekliği kesinleşmemiş teori, zan ve kuruntudan ibârettir veya kişilerin kendi görüşleri, ya da zamanla modası geçecek hususlardır. Bunların pek çoğu müslümanların saf inancını bozacak özelliktedir. Bunlara ‘modern hurâfeler’ dememiz mümkündür. Müslümanlar, hangi adla ve hangi kılıfla sunulursa sunulsun, her türlü hurâfeye karşı dikkat etmek zorundadırlar. 2868
Dinimize göre, İslâm imanı dışında kalmış kişi dalâlettedir/sapıktır. Müslümanı doğru yoldan, yani sırât-ı müstakîmden uzaklaştırıcı, sapıklığa çağırıcı üç ana sebep vardır: Şeytan, ehl-i kitap (yahûdi ve hıristiyanlar), bid’at ve hurâfeler. Bid’at ve hurâfeler, farkına vardırmadan doğru yoldan uzaklaştırıcılıkları dolayısıyla, en az önceki iki sebep kadar, hatta onlardan daha etkili yanıltıcı ve saptırıcılardır. Bunların müslümanlar için arzettikleri tehlikeye ve sünnetin yaşanması gereğine Peygamber Efendimiz birçok hadis-i şeriflerinde dikkat çekmiştir.
Sağlıklı bir İslâmî yaşayış için, önce sağlam inanç esaslarına ve bunlara bağlı bir ibâdet hayatına sahip olmanın, sonra da ciddî, bilinçli ve sürekli bir denetimle, yozlaşmaya yardımcı olacak hurâfe ve bâtıl inanışlara kapılmamanın, körü körüne taklitçiliği terketmenin, çevre, toplum ve ecdattan devralınan anlayışı Kur’an ve sünnet ölçüsüne vurmadan doğru kabul etmemenin önemi inkâr edilemez.
Bilindiği gibi hakikatin zıddı olan hurâfe, aslı esası olmayan, uydurulmuş, saf ve doğru inançlar arasına katılmış, bazı zaman ve mekânların uğuru veya daha çok uğursuzluğu ile ilgili olarak dillerde dolaşan abartılmış hikâyelerden, efsâne ve kerâmet adı altında uydurmalardan ibârettir. Bâtıl inanışlar da bu asılsız söylentilere inanmak ve gereğine göre hareket etmek demektir. Her devirde, her toplumda az-çok, ama mutlaka görülen hurâfe ve bâtıl inanışlar, toplumların ortak derdi olarak daima gündemde kalmış önemli bir konudur. Hurâfe ve bâtıl inanışların bu derece insanlığın başına dert olmasında genellikle câhillik, alışkanlık, gelenek-görenek, propaganda, çıkar hesapları/istismarlar ve kişisel zaaflar etkili olmuşlardır.
2868] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 279
- 770 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Öte yandan hurâfeler ve bâtıl inanışlar daha çok sağlık, ihtiyaç ve gelecek hakkında önceden bilgi sahibi olmak gibi belli bazı konularda ve özellikle kadınlar arasında yaygındırlar. Kadınlardan nice kültürlüler bile, bâtıl itikatlara ve inanılmayacak şeylere inanmaya meyillidirler. Geçim şartlarının düzeltilmesi, sağlık hizmetlerinin yeterince yerine getirilmesi gibi sosyo-ekonomik tedbirlerle hurâfe ve bâtıl inanışların ortadan kaldırılabileceği görüş ve iddiâsı, modern ve ileri kabul edilen toplumlarda da (ülkemizdeki batılı kültürle yetişmiş ve ekonomik yönden halk ortalamasının üzerinde yaşayan sosyete çevrelerinde de) çeşit çeşit hurâfe ve bâtıl inanışlara rastlanması gerçeği karşısında büyük ölçüde geçerliliğini yitirmiştir. Bu durum hurâfe ve bâtıl inanışların ekonomik olmaktan çok kültürel, daha doğrusu sahih iman/inançla ilgili itikadî bir mesele olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Nitekim, dinler tarihi bize göstermektedir ki, insanlar tarihin çeşitli dönemlerinde doğrudan uzaklaşmışlar, birtakım yaratıkları kutsallaştırıp ilâhlaştırmışlar, hurâfe ve bâtıl inanışların tutsağı olmuşlardır. Bütün bu dönemlerde Allah, rahmetiyle muâmele etmiş, peygamber ve kitap göndererek, insanlığı boş ve asılsız, zararlı inanç ve tapınmalardan kurtarmaya, dünya ve âhirette huzurlu kılmaya çağırmıştır. Hak dinin peygamberler aracılığı ile verdiği bu ciddî savaşa tevhid mücâdelesi denilir.
Tevhid mücâdelesi, putperestlerle mücâdele demek olduğu kadar, asılsız kabuller, yanlış uygulamalar, yani hurâfe ve bâtıl inanışlarla da mücâdele demektir. Kur’an ve Rasûlullah da aynı şartlar içinde zuhur etmiş ve aynı mücâdeleyi naklî olduğu kadar, en aklî ve mantıkî metodlarla da en başarılı şekilde yürütmüştür. Bunun tarihî kanıtı, “câhiliyye devri” diye bilinen İslâm öncesi dönemin kokuşmuş ortadoğu toplumlarının, Kur’an ve Sünnete uydukları süre içinde dünya toplumlarınca özlem ve gıpta ile izlenen İslâm medeniyetini gerçekleştirmiş olmalarıdır.
Ne var ki, bu kültürel hastalık (hurâfe ve bâtıl inanışlar), Kur’an ve Sünnet çizgisini unutan, o anlayış ve yaşayışı yozlaştıran değişen düzen ve toplum şartları içinde yeniden kendini göstermiş, giderek gelişen boyutlarla günümüze kadar gelmiştir.
Hurâfe ve bâtıl inanışların hemen hepsinin temelinde ecdâda/atalara bağlılık, ateş, su, orman ve ağacı kutsal kabul etmenin derin izlerinin bulunduğu bir vâkıadır. Bazı yaratıklarda (özellikle ölmüş kişilerde, onların yatırlarında) üstün güç ve nitelikler görerek, onların yakınlığını elde etmek için onlara belli zamanlarda kurbanlar sunmak gibi sapıklıklar, insanlığın tarih içinde sıkça görülen büyük yanılgısı olmuştur. Kendilerini bu fecî yanlıştan kurtarmaya çalışan peygamberleri ve onların izindeki mü’minleri “uğursuzluk sebebi” olarak suçlayan toplumlar bile görülmüştür. Hatta İslâmiyetin getirdiği en muazzam gerçekleri “öncekilerin uydurmaları, masalları” diye, hurâfeler ve bâtıl inanışlar adına mahkûm etmek isteyenler çıkmıştır. Günümüzde de saplandıkları hurâfe ve bâtıl inanışları ölesiye savunanlar görülmekte, kendilerini uyarıp karşı çıkanlara, kendi vasıfları olan “yobaz” ve “sapık” gibi ithamlarla saldıranlara rastlanmaktadır. Hiç kuşkusuz, bu davranışın temelinde bütün karanlığı ve korkunçluğu ile derin bir cehâlet/câhiliyye bulunmaktadır. Dinimizin, insan fıtratına/özüne ve gerçeğine en uygun inanç esasları, ibâdet ve ahlâk ilekleri ve bunlara dayalı en olgun ve medenî uygulamaları konusunda yeterli bilgiye sahip olan, İslâm’ı aslına uygun şekilde tanıyan kişilerin, böylesi olumsuz davranışları sergilemesi düşünülemez.
ATALAR YOLU
- 771 -
Çünkü bilgi güçtür, aydınlıktır, gerçeği tanımaktır; bilgi gerçek anlamıyla vahiydir, haktır, hakkı/İslâm’ı kabul edip teslimiyettir.
Toplumun hangi kesimine mensup olursa olsun, yeterli ve sağlıklı dinî bilgisi olmayan ve inanç boşluğu içinde bulunan kişilerin, hurâfe ve bâtıl inançlara kapılmaları daha kolay olacaktır. Çaresi ise, bütünüyle toplumu, yeterli ve sağlıklı bir din bilgisine sahip kılmaktır. Hurâfe ve bâtıl inanışların en büyük zararı, önce onlara kapılanlara dokunur. Çünkü hurâfe ve bâtıl inanışlar, kişileri farkına vardırmadan doğru yoldan ayırır. Onlar, iyi bir şey yapıyoruz diye avunurlarken bir de bakarlar ki, gerek inanç olarak gerek davranış olarak, inandıklarını söyledikleri dinin gerçeklerinden uzaklaşıvermişler. Çünkü Sevgili Peygamberimiz’in bir hadis-i şeriflerinde buyurdukları gibi, her bid’at ve hurâfe dalâlet/sapıklık sebebidir: “Sözlerin en güzeli Allah’ın kitabı; yolların en doğrusu Muhammed’in yoludur. İşlerin en kötü ve zararlısı, dinden olmadığı halde sonradan uydurulup dine sokuşturulanlardır. Böyle uydurulmuş her şey bid’attır, hurâfedir. Her bid’at da dalâlettir/sapıklık sebebidir.” 2869
Öte yandan, hurâfe ve bâtıl inanışlar; inanma, kulluk, takdir ve vefâ duygularının kötüye kullanılması demek olduğundan toplumda kavram ve değer kargaşasına yol açarlar. Hak ile bâtıl (doğru ile eğri) birbirine karışır. Özellikle, toplumda yaygınlaşmaları halinde bu asılsız inanç ve uygulamalar “kurunun yanında yaşın da yanması” gibi, yeterli dinî bilgisi olmayan kişiler tarafından, dine ait bazı esasların da hurâfe ya da bâtıl inanış olarak görülmesine ve tenkit edilmesine sebep olurlar. Böylece “dindarlık” yaptıklarını sananlar, gerçek dinî esasların tenkidine yol açmış olmanın sorumluluğunu da yüklenmiş olurlar. Unutulmamalıdır ki herhangi bir kötülüğe sebep olmak, o kötülüğü işlemek gibi sorumluluk doğurur.
Hurâfe ve bâtıl inanışlara kapılmış kişilerin büyük bir kısmı, bu durumlarına “dindarlık”, bunlara karşı çıkılmasına da “itikatsızlık, inançsızlık, sapıklık” damgasını vururlar. Oysa, iyi bilinmesi gerekli olan bir gerçek vardır: Dinin kabul etmediği anlayış ve uygulamalarla dindarlık olmaz. Dindarlık, ancak dinî olanı, dinden olanı dince kabul ve emredileni, emredildiği şekil ve şartlarda yerine getirmekle mümkündür. Bu yüzden dindarlık sanarak hurâfe ve bâtıl inanışlara kapılmak, cennet sanarak cehenneme yönelmektir.
Hurâfe ve bâtıl inanışlara kapılmış kişiler, ikaz edildikleri, uyarılmak istendikleri zaman, genellikle, kendileri gibi düşünen ve yaşayanların çokluğunu, atalarından böyle gördüklerini öne sürerek, yanlışlarını savunmaya kalkarlar. Çoğunluğu veya atalarının yolunu yanlışın doğru, hurâfenin hakikat sanılmasına gerekçe yapmaya çalışırlar. Değil çoğunluğun, bütün bir toplumun ve mezarlarındaki ölülerin tümünün bile yanlış ve hurâfe üzerinde birleşmesi, onun niteliğini değiştiremez, hurâfeyi hakikat yapamaz. Gerçeğin ölçüsü, sadece gerçektir/haktır. Gerçek, Kur’an’da belirtildiği gibi Allah’tan gelendir/vahiydir: “Hak ve gerçek olan, Rabbinden gelendir. Sakın kuşkulananlardan olma.” 2870
Tüm belâların anası olan cehâletin sosyal bir belirişi olan hurâfe, dinde yozlaşmanın besleyici zeminini oluşturan sinsi ve zehirli bir musîbettir. Halk
2869] Müslim, Cum’a 43; Ebû Dâvud, Sünnet 5; Nesâî, Iydeyn 22; İbn Mâce, Mukaddime 7
2870] 2/Bakara, 147; İsmail Lütfi Çakan, Hurâfeler ve Bâtıl İnanışlar, Marifet Y. s. 11-18
- 772 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kitlelerini perişan eden bulaşıcı bir hastalık olmasına rağmen asırlardır hiç kimse onu tümüyle etkisiz kılma başarısını gösterememiştir. Ocakları batıran, ama yine de peşinden gidilen rezil bir yosmaya benzer hurâfe. Yıkıcı ama câzibeli, zehirleyici ama tatlı...
Hurâfenin ana ocağı İsrâiliyattır; öncelikle ve özellikle yahûdiliktir. Onu hıristiyanlık izler. Ehl-i kitap geleneği, bir anlamda hurâfeler geleneği gibidir. Bu gelenek nazar boncuğundan muskacılığa, falcılıktan cinciliğe, melek kanadı saymaktan şeytan/cin çıkarmaya kadar akla gelebilecek tüm hurâfe çeşitleriyle doludur.
İsrâiliyât tahribi, hurâfe yığınının omurgasını oluşturmaktadır. İsrâiliyyât denilen ehl-i kitap hurâfeciliğini, özellikle yahûdilik yoluyla bünyesine aktaran müslümanların yanlış kültürü, daha sonra buna hıristiyan, Sasani, Hint, Eski Yunan ve nihayet Türk-Şaman kabullerini de ekleyerek iyice hurâfe okyanusuna dönüşmüştür. Şamanizm gibi yarı pagan, yarı mistik bir dinin oluşturduğu kollektif bir şuuraltına sahip bulunan Türk insanı, İslâm’ı kabul ettiğinde, bu sayılan hurâfelerin ilk dördünü, girdiği yeni dinle birlikte sîneye çekmekle kalmadı, ona kendi Şaman kaynaklı hurâfelerini de, ufak kılık değiştirmelerle ekledi. Ve bir zaman geldi ki, Türk insanı için din hayatı, bir tür hurâfeler hayatı oluverdi.
Hurâfe, bunamak anlamındaki haref kökünden türemiş bir kelimedir. Kitleleri bunamaya iten bir hastalık olduğu için bu toplumsal illete hurâfe denmiştir. İbn Manzûr hurâfeyi, “yalan sözün tatlı geleni” diye tanıtır.2871 Demek oluyor ki hurâfede, tüm tutarsızlığa rağmen, dinleyene tatlı ve çekici gelen bir yan bulunmaktadır. Belki de hurâfeyi yaşatan, insanoğlundaki tatlı söze aldanma şeklinde tecellî eden akıl almaz ahmaklıktır.
Batı dillerinde, Latince bir kök olan superstitio’dan türeyen superstition kelimesiyle karşılanan hurâfe, bu dillerdeki ortak kabule göre de mantık dışı, temelsiz, boş, aldatmaca, büyü üründen inanç ve kabul demektir. Bu sözcük, aynı zamanda ataların kabullerinden gelen akıl dışı anlayışları da ifade eder. Larousse’a göre, hurâfede “mesnetsiz, saçma yükümlülük”, belirgin niteliklerden biridir.
Hurâfe-Atalar Dini İlişkisi: Kelimenin kökünde, eski halk inançları anlamları da vardır. Bu demektir ki, hurâfecilikte, eski kabullerin yeni anlayışlar içinde sürdürülmesi önemli noktalardan biridir. Kur’an’ın ecdat kabullerini dokunulmaz kılmayı putperestliğin bir belirişi olarak gösteren konumuzla ilgili âyetlerini hatırlamalıyız. Hurâfenin omurga noktalarından biri, eski ataların kubullerini yeni zamanda yaşatmaktır. Kur’an 25 âyetinde şirkin bir belirişi olarak gösterdiği ataların âdet ve geleneklerini kutsallaştırmayı hurâfe sebebi kaynaklardan biri olarak ortaya koyar. Ecdatperestliğin temel sloganı, peygamberlerin temel kanıtına bir karşılık olarak gösterilmiştir. Peygamberler diyor ki: “Eğer doğru sözlüler iseniz delilinizi getirin!” 2872 Yine peygamberler diyorlar ki: “Eğer doğru sözlüler iseniz bana ilimle haber verin!” 2873 Şunu da söylüyor nebîler: “Eğer doğru sözlüler ise2871]
Lisânü’l-Arab, Hı-rı-fe maddesi
2872] 2/Bakara, 111
2873] 6/En’âm, 143; 46/Ahkaf, 4
ATALAR YOLU
- 773 -
niz haydi kitabınızı getirin!” 2874 Bu isteğe, hurâfeci şirkin verdiği cevap şudur: “Eğer doğru sözlüler iseniz bize atalarımızdan kanıt getirin!”2875 Veya şöyle söylüyorlar: “Şu dediğinizi biz, önceki atalarımızdan duymadık.” 2876
Hurâfe zehrinin kimliğiyle onun panzehirinin kimliğini birer cümlede böylesine ihtişamla anlatmak, ancak Kur’an kelâmının başaracağı bir hârika olabilirdi. Bu kelâm hârikasından biz şunu öğreniyoruz: Hurâfecilik ve atalar yolunu körü körüne taklit; bir ilimsizlik, kitapsızlık, kanıtsızlık illetidir ki insanı kör ve sersem ederek ataların fosillerine, ete-kemiğe tutsak hale getirir.
Hurâfe-Ümniyye İlişkisi: Çoğulu “emânî” olan ümniyye kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de bir yerde tekil, beş yerde çoğul olmak üzere toplam 6 yerde geçmektedir. Fiil halinde kullanımı ise bunun iki katından fazladır. Kur’an bu kavramı, kitap kavramına karşı bir olumsuzluğu ifade için kullanmaktadır. Karşıtlık şöyle verilmektedir: “Kitabı bilmezler, sadece emânî bilirler...”2877 Ehl-i kitap dediğimiz yahûdi ve hıristiyanlarla müslüman kitlelerin emânîsinden şikâyet edilmekte, meselelerin bu emânîlerin hiçbirisiyle çözülemeyeceği belirtilmektedir. Çözüm; Kitap, ilim ve eylem ile olacaktır. 2878
Kitab’a, yani ilim ve delile karşı konmuş bulunan emânî, aslı-esası olmayan şey, yalan, sanı, ne dediğini anlamadan okumak anlamlarındaki ümniyye kelimesinin çoğuludur. Ümniyye, takdir etmek (ölçü tutturmak) anlamındaki meny kökünden türemiştir. Meny sözcüğündeki takdir, daha çok sanı, hayal ve kuruntuya dayanarak yapılan tahminler için kullanılır. Bu yüzdendir ki meny, genellikle gerçeğe dayanmayan hayalî tasavvurlar ve tasarımları ifade eder. Bu kökten gelen “temennâ” fiili, “yalan söyledi” anlamındadır. Buradan hareketle Mücâhid bin Cebr gibi bazı müfessirler, emânî kelimesini “yalanlar” diye açıklamışlardır.
Kur’an’ın “Kitab”a karşıt gösterdiği emânî, bizim hurâfe, anlamadan veya yanlış anlayarak okumak dediğimiz illetlerin ta kendisidir. Emânî hakkında bilgiler veren Râgıb, şöyle diyor: “Şeytan, peygamberlerin ümniyyelerine bir şeyler karıştırır” mealindeki âyet 2879 bünyesinde kullanılan ümniyye, okuyuş demektir. Kendini iyice vermeden okumak, bu tehlikeyi taşıdığındandır ki, Hz. Peygamber’e Kur’an okuyuşunda aceleden kaçınması emredilmiştir.” 2880
Şeytanın insanı saptırışının esası da ümniyyeye itmektir. Şeytan, tüm vaatlerinde ümniyye kullanır. Yani, insanı, anlamını bilmeden sırf üfürük olsun diye okumaya ve aslı-esası olmayan şeylere inanıp bel bağlamaya iter.2881 Daha ilginci, şeytan, insanoğlunu ümniyeler (hurâfeler, uydurmalar, anlamsız okuyuşlar) kullanarak saptıracağını Allah huzurunda açıkça beyan etmiştir: “Yemin olsun, onları ümniyyelere, (boş kuruntulara, hurâfelere, yalanlara) iteceğim...”2882 Zafer, mut2874]
37/Sâffât, 157
2875] 44/Duhân, 36; 45/Câsiye, 25
2876] 23/Mü’minûn, 24; 28/Kasas, 36
2877] 2/Bakara, 78
2878] 4/Nisâ, 123
2879] 22/Hacc, 52
2880] 20/Tâhâ, 114; 75/Kıyâme, 16
2881] bk. 4/Nisâ, 120
2882] 4/Nisâ, 119
- 774 -
KUR’AN KAVRAMLARI
luluk, ölümsüzlük bir emânî işi değildir; bir eylem ve üretim işidir. 2883
Cennete gidiş de din mensuplarının ürettikleri ve kendilerini öne çıkarmak için kullandıkları emânî sloganlarıyla değil; üretilen değerlerle olacaktır.2884 İnsanoğlunun yolunu vuran, başına bin türlü belâ açan da ümniyyelerdir. İnsan bu ümniyyelere aldanır, sapar ve iyi şeyler yapıyorum sana sana batıp gider. Bu batışın en kahırlısı, insanınn Allah ile aldatılmasıdır. Kur’an bu aldanışın altını özellikle çiziyor.2885 Bu gerçeği gösteren âyet, ümniyyelerle ayağına çalı dolandırılan kitlelerin, Allah’ı paravan yapanlarca aldatılıp perişan edileceğini de mûcize bir biçimde gösteriyor.
Kitap yerine, okuyup üfürme, asılsız gelenek ve kabullerin peşinden gitme, hurâfelere saplanma gibi olumsuzluklara kucak açanlar şeytanın vaatlerinden başka hiçbir şeyle ödüllendirilmeyeceklerdir. Böyle bir sonuçla karşılaşmamak için dini, hurâfelerden temizlemek kaçınılmazdır. Bunu yapmayanlar, kitabın yerine emânîyi (uydurma ve kuruntuları, anlamsız üfürükleri, hurâfeleri) geçirerek bunların işletilmesiyle saltanat sürenlere teslim olur, sahte tanrılara kul-köle haline gelirler. Bu bilgiler ışığında hurâfeyi şöyle bir tanıma kavuşturabiliriz: Hurâfe, sünnetullah (Allah’ın tabiattaki değişmez kanunlarına), vahye, ilme, akla ters düşen ve çoğunluğu ataların eski kabullerinden oluşan inançların, yaklaşımların, kabullerin, iddiâların, uygulamaların, tavırların ortak adıdır. 2886
Zan ve vehimlerle veya doğrudan doğruya cehâletin verdiği telkinlerle, atalardan miras alınan din anlayışının sorgulanmadan kabulüyle görülen hurâfe inançlar, ameller ve bunları savunanlar, dini hurâfeler yığını olarak takdim edenler maalesef hayli yaygındır. Cehâlet ve küfür devrinde görülen hurâfeler, her zaman diliminde de görülebileceği için Kur’an, “atalar yolu” olarak ifade ettiği bu taklitçiliği, ecdatperestliği şiddetli bir şekilde kınamış, şirk sebeplerinden biri olarak göstermiştir.
Sadece sokaklarda ve vitrinlerde değil, hayatın hemen her alanında ve en önemlisi gönüllerde çeşitli putların sergilendiği ve yerleştiği çevrelerde ve zaman diliminde artık hurâfelerin hakikat, hakikatlerin de hurâfe kabul edilir hale gelmesi sürpriz sayılmaz. Kur’an’ı, hadisi, İslâm’ı bilmediği halde yahûdi, hıristiyan, ateist ve müşriklerin bâtıl fikir ve hurâfeleri ile kafalarını ve kalplerini dolduran birtakım zavallılar, dinin gerçek hükümlerini efsâne ve bâtıl inanç kabul etmekte; bâtıl yorum, uydurma ve hurâfeleri ise hak zannetmektedirler.
Hurâfelerin tümü din açısından tehlikeli olmakla birlikte, itikadı ilgilendiren hususlar, şirke yol açmaları yönüyle en çirkinleridir. Aslında her hurâfenin, hatta bir ölçüde bid’atin kabul ve uygulanışı, İslâm itikadına zarar verir. Kur’an’da da tevhid dâvetine, sadece Allah’a ibâdet/kulluk çağrılarına itiraz edenlerin temel gerekçe olarak “atalarının yolu”nu göstermeleri, onların örf-âdet, gelenek ve göreneklerini, onlardan miras aldıkları inanç ve yaşayış biçimlerini alternatif olarak ileri sürmelerini bir ecdatperestlik, körü körüne taklitçilik kabul etmenin yanında, hakkın karşısında en önemli şeytanî gerekçe olarak görmekteyiz.
2883] bk. 4/Nisâ, 123
2884] bk. 2/Bakara, 111
2885] bk. 3/Fâtır, 5; 57/Hadîd, 14
2886] Geniş bilgi için bk. İslâm Nasıl Yozlaştırıldı, s. 37-47
ATALAR YOLU
- 775 -
Çokça Görülen Hurâfe ve Bâtıl İnanışlar
Dünyanın öküzün boynuzunda durduğunu, hem de din adına iddiâ eden hurâfeciler hâlâ kaldı mı bilinmez ama, yıldıznâmeye (astroloji ve fallara) bakanlar ve baktıranlar, kahve içtikten sonra kapatıp fala bakarak bir şeyler uydurup söyleyenler ve onlara inananlar, baykuşun bir eve tüneyip ötüşünü, köpeğin uzun uzun ulumasını duyanların mahalle veya köyden bir kişinin öleceğini yorumlayıp buna inananlar, yılbaşı gelince noel baba olan, onun heykelini yapan, noeli kutlayan, hindi kesen, çam deviren ve benzeri hıristiyan taklitçiliğini çekinmeden işleyenlere hemen her zaman ve her yerde rastlamaktayız.
a- Ölüler ve Kabirlerle/Türbelerle İlgili Hurâfeler
Bu tehlikeli hurâfelerin içinde en yaygınları, türbe ve tekkelerde, yatır (ölü) ziyaretlerinde, ölü veya diri bazı kişilerin aşırı yüceltilip kutsallaştırılması, tanrılaştırılması, daha doğrusu putlaştırılmasında, bazı mubahların haram kabul edilmesinde, Kur’an’da emredilmediği ve Peygamber döneminde uygulanmadığı halde bazı yeni ibâdet şekillerinin kabulünde görüyoruz. Dinden olmadığı halde dinin içine katılan her türlü ilâveler, yama ve sentezler, bâtıl âdet ve sapık yorumlar, hurâfe ve bid’at kavramıyla ilgili cinâyetlerdir.
Daha çok kadınlar ve hastaların rağbet ettiği türbeler çevresinde kümelenen hurâfelerin başında, türbelere adak adamak, pencere demirlerine ve yakınındaki bir ağaca çaput bağlamak, türbe içinde veya çevresinde mum yakmak gelmektedir. Bunlar üzerinde kısaca duralım:
Türbelere adak: Adak ya da dinî ifadeyle nezir; Allah rızâsı için, insanın kendi kendini herhangi bir şarta bağlı olarak veya mutlak şekilde mubah olan bir konuda borçlandırmasıdır. Adak yerine getirilmediği müddetçe, adayan borçlu kalır. Adak, Allah’tan başkası adına adanamaz. Adanırsa adak olmaz. Adayan da şirk koşmuş olur. Ayrıca, iyice bilinmesi gerekli bir husus da adağın hiçbir şeyi değiştiremeyeceği, kaderi zorlayamaycağıdır. Kimse yapacağı vaatlerle -hâşâ- Allah Teâlâ’nın ezelî takdirini değiştirebileceğini sanmamalıdır. Peygamber Efendimiz konuyu şöyle dile getirmiştir: “Nezir (adak) hiçbir şeyi (şerri ve zararı) def etmez. Ancak nezir sebebiyle cimriden mal çıkarılmış olur.” 2887 Başka bir hadis-i şerif de şöyledir: “Kim, Allah’a itaati gerektiren bir hayır ve ibâdet adarsa, adağını yerine getirsin. Kim de Allah’a karşı günah işlemeyi gerektiren şer bir iş nezrederse, Allah’a âsi olmasın, adağını yerine getirmesin.” 2888
Allah’a karşı isyan olan bir adağın yerine getirilmesi, adanmasından daha büyük bir vebaldir. Allah’tan başkaları için adanan adaklar da yerine getirilmemesi gerekli nezirler cümlesindendir. O halde “falan türbeye bir koç adadım” diye söylenip gezenler ne yapmak istediklerini anlamalıdırlar. Bu sözden maksatları “adadığımı falan türbe civarında Allah için keseceğim” demek midir? Yoksa, “o türbede yatana adadım” mı demek istemektedirler? İkincisi ise, bu bir şirk koşmadır, terkedilmesi kesinlikle lâzımdır. Bir ölü için, yatır için kurban kesilmesi, ona adak adanması şirktir/küfürdür. Oralarda kurban adıyla hayvan kesenlerin hemen hepsi böyle bir şirk içine düşmektedir. Bunlar, besmeleyle de kesseler, kestikleri murdardır, yenilmez. Birincisi ise; câhilleri yanıltmamak ve hurâfeci duruma düşmemek için ve yer kaydı da adakta önemli olmadığından
2887] Buhârî, Kader 6
2888] Buhârî, Eymân 28
- 776 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dolayı, türbe çevresinde değil de istediği başka bir yerde Allah için adağını yerine getirmeli, hayvanını hurâfelere karıştırmadan kesmelidir.
Ölülere Yalvarıp Duâ Etmek: Yatırlardan bir şeyler beklemek, hastalığına şifa, derdine devâ, bahtına açıklık, kısırlığına çözüm... için ölüden yardım ve imdat beklemek; tümüyle şirk olan hurâfe ve bâtıl inanıştır. Bunları bir müslüman yapamaz.
Çaput Bağlamak: Mezar taşı, türbe ve tekke penceresine veya o civardaki ağaçlara düğümler, çaputlar bağlamak eski Türk câhiliyesinden devralınan hurâfe ve putperest özelliklerindendir. Türkler, müslüman olmadan önce sahip oldukları türbelere ve kutlu saydıkları ağaç ve çalılara paçavra bağlamak ve mezarlarda mum yakmak gibi câhiliyye âdetlerini, İslâm’ı kabul etmeleriyle birlikte yeni dinlerine katmışlar, hâlâ da bu hurâfe ve bâtıl inanışları terkedememişlerdir.
Mum Yakmak: Türbe, mezar, tekke vb. yerlere mum yakma âdeti, eski câhiliyye çağından kalma âdetlerindendir. Arkeologların çoğu bu âdetin en ilkel ateş kültü ile ilgili olduğuna kanidirler. Yani “ateşe tapınmak”tan kalma bir âdet olduğu söylenilmektedir. Eski çağlarda yalnız “aziz” sayılanların değil; başka ölülerin de mezarlarında yahut öldükleri yerde mum veya ateş yakmak bir nevi kurban sayılırdı. “Türbelerde kandil (mum) yakmak âdeti, Fenikelilerden intikal etmiş bir an’anedir. Fenikeliler Sur şehrinin koruyucusu ve tanrısı olan Melkâres’in heykeli önünde devamlı kandil (mum) yakarlardı.” 2889
Hıristiyanlıktan önceki Helenler ve Romalılar’ın da mezarlarında ve mezar taşları üzerinde meş’aleler yaktıkları bilinmektedir. Bunlar Hıristiyan olduktan sonra da bu âdetlerini bırakmamışlardır. Bu Paganizm kalıntısı âdet, daha sonraları hıristiyan din adamları tarafından kitaba uydurulup mum yakma şeklinde dinî âyinlere sokulmuştur. Hıristiyan din adamlarının izahlarına göre güya bu âdet, ilk hıristiyanların karanlık mağara ve Katakomplarda gizlice ibâdet ettikleri zaman yaktıkları mum ve meş’alelerin hâtırası imiş.2890 İslâm’da câmi duvarına, kabir taşına, mezar taşına, türbelere, yatırlara mum yakılır diye bir davranış kesinlikle yoktur. Bunlar Türklere de hıristiyanlar aracılığıyla müşrik ve mecûsilerden geçmiştir.
Kabir başına, mezar taşına mum yakan kişi, oradaki yatırla kendini bütünleşmiş, ondan bir parça olmuş gibi kabul ediyor ki, bu büyük bir hatadır ve şirktir. İslâm’a göre insan, ancak Allah’a ilticâ eder ve O’na sığınır. O’nun dışındaki varlıklardan medet ummak tevhide ters düşen büyük bir yanlıştır. Bu itibarla kabirlerde mum yakma âdeti, bâtıl bir inanç ve hurâfedir. Ayrıca, halk arasında yaygın olan bir yanlış inanç da, cenâze çıkan odada 40 gün ışık yakılmasıdır. Güya ölü çıkan odada 40 gün ışık yakılırsa, ölünün ruhu geldiği zaman karanlıkta kalmaz, evini ve odasını daha çabuk bulurmuş.
Malı israf etmek, başka ümmetlere benzemek gibi iki haramı birden işleten bu tür hurâfelerden kesinlikle uzak bulunmak gerekir. Tevhidi gölgeleyici, müslümanları tevhid inancından şirke sevkedici bu çirkin putperest âdetlerinden medet umanlar, putlardan fayda bekleyenler gibi kendilerini aldatmaktan ve
2889] Hurâfâttan Hakikate, M. Şemsettin Günaltay, s. 298
2890] Hurâfeler ve Menşeleri, Abdülkadir İnan, s. 43
ATALAR YOLU
- 777 -
etrafa, özellikle yeni yetişenlere kötü örnek olmaktan başka hiçbir iş yapmış olmazlar. Bu da vebal olarak onlara yeter de artar bile.
Mum yakarak, çaput bağlayarak, ölülere adaklar adayarak, murâdına nâil olacağını, hastalığından veya dertlerinden kurtulacağını, bahtının açılacağını, çocuk doğuracağını sananlar ve yeri geldiğinde de müslümanlığı kimselere bırakmayanlar, inandıklarını iddiâ ettikleri İslâm’a, Kur’an ve sünnete ne kadar ters düşmüşlerdir! “Yalnız Sana ibâdet eder, yalnız Senden yardım dileriz.” 2891 âyetini kıldığı namazın her rek’atında okuyanların, “gazaba uğramış ve sapıkların yoluna tâbi olmaktan”2892 Allah’a sığınanların, verdikleri bu söze ve yaptıkları duâya sâdık kalmalarından daha doğal ne olabilir?
Merhum Mehmed Âkif’in;
“Hurâfeler, üfürükler, düğüm düğüm bağlar,
Mezar mezar dolaşıp hasta baktıran sağlar!”
mısralarıyla çizdiği yakışıksız görünümden uzaklaşmaya, İslâm’ın sadeliğinde dinî kişiliği ve sadece Hakka kulluk yapan izzeti bulmaya çalışmalıdır. Çünkü kurtuluşa giden doğru yolun, böylesi hurâfelere tahammülü yoktur.
Cenâzeye Çelenk Götürmek ve Yeşil Düşmanlığı: İslâm hayat dinidir. Her şeyde canlılık ister. Bu sebeple de hayat sembolü olan yeşili, yeşilliği korur, geliştirilmesini teşvik eder. Rahmete, berekete, sıhhate ve çevre sağlığına yararlı ve yeşilliğin (her çeşit ot, bitki ve ağaçların) Allah’ı kendi halleriyle zikredip ibâdet ettiklerini kabul eder. Ne var ki, her güzel ve doğrunun düşmanı olan hurâfe ve bâtıl inanışlar, kör taklitçilik, amacı bilinmeden başka milletlerden devşirilen, kapılardan gümrüksüz geçirilen câhiliyye âdetleri yeşilin ve yeşilliğin de düşmanıdırlar.
İslâm ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan “hıdırellezde yeşil çiğnemek gerek” düşüncesi ve uygulaması, yılbaşı kutlamaları dolayısıyla çam kesmeler, vitrin süslemeler, bayramlarda mezarlara yeşil çalı götürmeler, kabirlere çiçek bırakmalar, büyük kentlerde salgın hale gelen cenâzeleri çelenklerle uğurlamalar gibi bir sürü uygulama, bize yabancı, zararlı ve başka milletlere benzeme girişimleri olarak sosyal ve dinî bünyeyi kemirip durmaktadırlar. Ölüm ve ölüm ötesi ile ilgili hurâfe ve bâtıl inanışlar, gün geçtikçe artmaktadır. Oysa çok dikkatli davranılması gerekli hayat olayı, ölüm ve sonrası ile ilgili muâmelelerdir. Ne ses, ne gürültü, ne bando, ne top arabası, hatta ne slogan... Sadece acele fakat telaşsız, üzgün fakat vakur, hayat kadar ölüme de râzı bir havada, duâlarla ve sürekli ölümü düşünerek ölü için duâ makamında kılınacak cenâze namazı ve yapılacak mütevâzi bir merâsim, ölene karşı son görevin yerine getirilmesi için kâfidir. Ötesi bir yığın hurâfe ve günahtır, israf ve yorgunluktur, cenâzeyi de rahatsız, huzursuz etmektir.
Bilinmelidir ki, cenâzeyi çelenklerle uğurlamak hıristiyan âdetidir. Çelenk, aslında hıristiyanların kutsal kabul ettiği haç taşıma aracıdır. Haçı çıplak taşımamak için onu çiçeklerle süslemekte ve öylece mezara kadar götürmekteler. Peki, bir müslüman, bu çelenk hurâfesiyle mezara ne götürmekte veya
2891] 1/Fâtiha, 5
2892] 1/Fâtiha, 7
- 778 -
KUR’AN KAVRAMLARI
göndermektedir? Hıristiyanın haçını mı, yoksa çiçek buketleri arasına sıkışmış, üzüntülerle harmanlanmış hurâfeleri mi? Yapmadığı duâları mı? Çelenk için, cenâze için çiçeği koparmak, onu zikirden/ibâdetten ve insanlara güzellikler veren özelliklerden mahrum etmektir. Ayrıca israftır, bu paralarla fakirlere sadakalar verilse daha iyi olmaz mı?
Dinimiz, kabir üzerine yığılmış kurumaya mahkûm çelenk ve çalı değil; büyümeye ve yeşil kalmaya lâyık fidanlar, çiçekler dikilmesinden yanadır. Peygamberimiz bizzat buna örnek vermişler, iki kabrin üzerine hurma fidanı dikerek, “bunlar yeşil kaldıkça, içeridekiler için rahmet vesilesi olmaları umulur” buyurmuşlardır. O halde ne yapılması gerektiğine dikkat edilmelidir? Allah’ı râzı etmek, cenâzeye rahmet vesilesi olmak veya hıristiyanları körü körüne taklit edip hurâfeyi çağdaşlık sanarak çeşitli zararları seçmek. Kararı inançlar belirleyecektir.
Bir de kurban olarak horoz adamak veya kesmek var ki, horozdan kurban olsa olsa, böyle sahte tanrılara olur dedirtiyor insana. Yine, yatırların yanlarına konulan tuz ve şekerlerden medet ummak, onları şifalı kabul edip almak veya dağıtmak, istismarcıların ekmeğine yağ süren hurâfelerdendir. Oraların toprağını kutsal kabul edip beraberinde götürmek, kabirlerin etrafında tavaf etmek... Bütün bunlar şirk unsuru olan hurâfelerdir.
b- Günlerle İlgili Hurâfeler
İki Bayram Arası Nikâh Kıyılmaz mı? Anadolunun birçok yöresinde hâlâ yaşatılmakta olan bir yanlış anlayış da “iki bayram arasında nikâh kıyılmaz” görüşüdür. Nereden çıktığı bilinemeyen bu asılsız sözün, toplumda giderek etkisini kaybetmesine rağmen, tamamen unutulmamış olması ve zaman zaman ortaya atılması, hurâfelerin yaygınlığı açısından düşündürücüdür.
Bilindiği gibi dinimize göre nikâh, ibâdet ve muâmele sıfatlarına sahip, şaka götürmeyen bir icraattır. Dinimizde “ruhbanlık” olmadığı için evlenmek teşvik ve evlenmemekten hayırlı kabul edilmiştir. Hatta ibâdet edebilmek için evlenmeme düşüncesine kapılanlar bizzat Peygamber Efendimiz tarafından uyarılmış, “Benim sünnetimi terkeden Benden değildir!” diye çok ciddî şekilde tehdit edilmişlerdir. Nikâhın şartları arasında “iki bayram arasında olmaması” gibi bir kayıt bulmak mümkün değildir. Dinimizde herhangi bir hüküm koyabilmek için bunun Kitab’dan veya Sünnet’ten bir delilinin olması gerekmektedir. Bu kaynaklardan delil bulunmayan bir görüş hakkında söylenecek sözler mesnetsiz, asılsız, uydurma olmaktan öte gidemez ve dinî açıdan en küçük bir değer taşımaz. Herhangi bir konunun haram/yasak olduğunu tesbit etmek için bu delillere ihtiyaç vardır. Kafadan atmakla bir helâl haram olmaz.
“İki bayram arası nikâh kıyılmaz” uydurması; delilsiz bir söz olmanın ötesinde bizzat Hz. Peygamber’in hareketiyle reddedilmiş bir görüştür de. Çünkü Hz. Peygamber’in Hz. Âişe ile evlenmesi Ramazan ayını tâkip eden Şevval ayı içinde gerçekleşmiştir. Yani iki bayram arasında meydana gelmiştir. Hem bir düşünelim: İki bayram arası olmayan gün var mı ki?! Ramazan Bayramı ile Kurban Bayramı arasında iki ay on günlük bir zaman varsa, Kurban Bayramı ile gelecek yılın Ramazan Bayramı arasında da kamerî yıl 354 gün olduğuna göre yaklaşık dokuz ay on gün vardır. Biri 2 ay 10 gün olduğu için “iki bayram arası” kabul edilirken; ötekisi 9 ay 10 gün olduğu için mi “iki bayram arası” kabul edilmez? Tabii bunun anlaşılır ve mantıklı bir tarafı yoktur.
ATALAR YOLU
- 779 -
Fıkıh kitaplarında nikâhın ibâdet niteliği dolayısıyla mescidlerde ve Cuma günü kıyılmasının güzel görüldüğü yani “müstahap” olduğu kaydedilmiştir. Bunun ötesinde zaman açısından herhangi bir kayda rastlamak mümkün değildir. O halde insanımız bu tür asılsız söylentilere iltifat etmemeli, nikâhın ne zaman kıyıldığına değil; hangi şartlarla kıyıldığına ve kurulan yeni yuvanın dinî açıdan aranılan şartlara sahip olup olmadığına dikkat etmelidirler. Çünkü “Allah’ın emri, Hz. Peygamber’in sünneti” üzere sözleriyle başlatılan evlilik hayatına başlama için uygulama ve törenlerin ve devamının da Allah’ın emri, Hz. Peygamber’in sünneti üzere olması gereklidir.
Salı Yola Çıkılmaz, Cuma İş Yapılmaz mı? Özellikle hanımlar arasında çok yaygın olan iki yanlıştan biri, “Salı günü bir işe başlanmaz, çamaşır yıkanmaz, yola çıkılmaz” anlayışı; ötekisi ise, kadınların Cuma günü iş yapmalarının doğru olmadığı inanışıdır. Tabii, her iki yanlışın/hurâfenin de dinî ve ma’kul bir gerekçesi yoktur. Bâtılın bâtıl/yanlış olmaktan başka gerekçesi olur mu?
Dinimizde haftanın günleri ile ilgili olarak, “şu yapılmaz, bu yapılır” şeklinde bir ayrım bulunmamaktadır. Zaman, sahne olduğu eylemlere göre kıymet kazanır veya tehlike arzeder. Salı günü ile ilgili söylentilerin asılsızlığı müslümanlar açısından İstanbul’un 29 Mayıs 1453 Salı günü fethedilmiş olması ile ortaya konmuş bulunmaktadır. Bu fetihden fevkalâde üzüntü duyan hıristiyanlar; İstanbul’u kaybettikleri gün olduğu için Salı gününü kendileri açısından uğursuz saymış, yas günü ilan etmiş ve bir süre o gün herhangi bir iş yapmamış olabilirler. Zamanla, onların bu -kendileri açısından- bir ölçüde haklı görülebilecek kanaat ve uygulamaları, işin farkında ve bilincinde olmayan hurâfeye düşkün müslüman halk arasına girmiş ve yerleşmiştir. Sonra da müslümanlığa ait bir görüş ve esasmış gibi yayılıp gitmiştir.
Yine, 13 sayısının hıristiyan Batılı halka göre uğursuzluğu da, fethin 1453 yılında gerçekleşmesi dolayısıyla olduğu şeklinde izah edilir. 1453 sayısının rakamları tek tek toplandığı zaman 13 sayısı çıkar; tabii bundan da önemlisi Batılılar açısından da rahmet olduğu halde, kendi sapık yollarının yanlışlığının isbat edildiği dönemin başlangıcı olan Peygamberimiz’in doğum yılı milâdî 571 yılının rakamları da toplandığı zaman 13 sayısı ortaya çıkmaktadır. Bu sebeplerle 13 sayısı hıristiyan Batılı halklar tarafından eskiden beri uğursuz sayılmıştır. Peki, müslümanlara ne oluyor da bu tür gün ve tarihleri uğursuz sayıyorlar?
Cuma günü kadınların iş yapmamasına gelince, bu da anlaşılması güç bir tutum ve bâtıl inanıştır. Zira Cuma günü, iç ezan dediğimiz câmi içinde okunan ezandan, Cuma namazının farzını kılıncaya kadar geçecek süre içinde işi, alış verişi terketmek bir vecîbedir, Kur’an emridir.2893 Ama tabii, Cuma namazıyla mükellef olan müslüman erkekler için. Kadınların Cuma namazı kılmak gibi bir mükellefiyetleri olmadığından işi bırakmak zorunlulukları da yoktur. Zaten erkekler de Cuma namazının farzı bittikten sonra işlerinin başına ve ticarete dönebileceklerdir. Konu ile ilgili âyetlerin mealini görelim: “Ey iman edenler, Cuma günü namaz için çağrıldığı(nız) zaman, Allah’ı anmaya koşun ve alış-verişi (işi-gücü) bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lutfundan (nasibinizi) arayın. Allah’ı çok zikredin; umulur ki kurtuluşa
2893] 62/Cum’a, 9
- 780 -
KUR’AN KAVRAMLARI
erersiniz.” 2894 Evet, tekrar belirtelim ki, bu âyetlerin muhâtabı, genelde mükelleflik çağında bulunan, özelde Cuma namazının edâ şartlarına sahip olan müslüman erkeklerdir, kadınlar değil. Öte yandan, Cuma günü kadınların iş yapmayı doğru bulmamaları, Cuma gününün hafta tatili olduğu günlerden kalma mânâ ve mâhiyet değiştirmiş bir uzantısı gibi değerlendirilebilir. Şöyle ki:
Kur’an o günü tatil günü kabul etmemesine, namaz saati dışında iş günü olduğunu ilan etmesine rağmen, müslümanlar ibâdetlerini daha rahat icrâ etsin diye, uygulama olarak Cuma günü Osmanlılarda ve günümüzdeki çokça müslümanların yaşadığı hemen her yerde tatil kabul edilmiştir. O yüzden evin erkeği genellikle evdedir. Cuma namazına gidecektir. Onu rahatsız etmemek ve özel hizmetlerinde bulunmak için genel temizlik ve çamaşır gibi işlerin yapılması belki uygun bulunmamıştır. Bu yüzden böyle bir gelenek yerleşmiş olmalıdır. Hafta tatilinin değiştirilmesinden sonra bu anlayış ve uygulamanın, Cuma gününün, gün olarak kendisine ait bir nitelikten ileri geldiği sanılmış ve böylece de bugünkü yanılgıya ve yanlışa düşülmüş olabilir. Ve bu anlayışın, yahûdilerin Cumartesi günü iş yapma yasağının müslümanların mübârek kabul ettiği Cuma gününe aktarılması gibi bir yahûdi taklitçiliğinden kaynaklandığı da düşünülebilir.
Kaynağı ne olursa olsun, Salı ve Cuma günleri hakkında hanımlar arasında dolaşıp duran bu ve benzeri sözlerin İslâmî bir ölçüyü ifade etmediği, hurâfe ve bâtıl inanış olduğu ortadadır.
c- Gaybdan Haber Vermeye Bağlı Hurâfeler
Gaybı Bilmek Mümkün mü? Yüce Yaratıcı’nın biz insanlara verdiği akıl, duyular ve benzeri öğrenme vâsıtaları ile hakkında kesin veya zannî bilgi edinebildiğimiz şeylerin tümüne “şehâdet âlemi” denir. İnsanın, bu kendine ait vâsıtalarla hakkında bilgi edinemeyeceği Allah, cennet, cehennem, yarın başına neyin geleceği, kıyâmetin ne zaman kopacağı gibi konuların hepsine de insan açısından “gayb âlemi” denir.
Eskiden beri gayb âlemi, insanoğlunun merakını çekmiştir. Bu âlem hakkında bilgi edinmek istemiştir. Tabii bu merak ve istek; gaybdan/gâipten haber verdiğini söyleyen kâhinler, arraflar, falcılar, müneccimler, cinciler tarafından istismar edildiği gibi günümüzde de bunlara ek olarak medyumlar, astrloglar, ruh çağıranlar tarafından kötüye kullanılmaktadır. Hurâfelerin, bâtıl inanışların toplumda yaygınlaşmasına ve bazı kişilerin asla kendilerinde bulunmayan birtakım üstün niteliklere sahip kabul edilmesine ve böylece menfaat sağlamasına yol açan “gaybı bildiği ve haber verdiği” yalanına ve çeşitli şekillerine dikkat çekmeden önce, meselenin dinimiz açısından nasıl ele alındığını açıklayalım:
İslâm’a göre gayb’ı sadece Allah bilir. “De ki: Göklerde ve yerde gaybı, Allah’tan başka bilen yoktur.”2895 Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarını insanlara duyurmak için içlerinden seçtiği peygamberler bile gaybı bilemezler. Kur’ân-ı Kerim’de Peygamber Efendimize hitâben şöyle buyrulmakta ve durum bize açıklanmaktadır: “De ki: ‘Size Allah’ın hazineleri yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmem; size ben meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum.” 2896; “De ki: ‘Ben,
2894] 62/Cum’a, 9-10
2895] 27/Neml, 65
2896] 6/En’âm, 50
ATALAR YOLU
- 781 -
Allah’ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim, elbette daha çok hayır/iyilik yapardım ve bana hiçbir kötülük dokunmazdı. Ben sadece iman eden bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeciyim.” 2897
“O bütün gaybı bilir. Gaybına/sırlarına kimseyi muttalî kılmaz. Ancak (bildirmeyi) dilediği peygamber bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önünden ve ardından gözcüler salar.”2898 Bu âyetlerde de Allah Teâlâ’nın ancak dilediği peygamberleri gaybdan dilediği bilgiye muttalî kıldığı belirtilmektedir. O halde Allah’tan bir bildirme olmadığı sürece gaybı kimsenin bilmesi ve haber vermesi mümkün değildir. Allah da bu bilgiyi sadece peygamberlerine bildirdiğine ve Hz. Muhammed’den (s.a.s.) sonra da peygamber gelmeyeceğine göre, ortalıkta gaybdan haber verdiğini söyleyip gezenlerin açık birer yalancı oldukları anlaşılmış olmaktadır. Her akıllı kişi kabul eder ki, hakikat, yalancıdan öğrenilmez. Ve gerçekler hiçbir zaman bu zavallıların hevâ ve heveslerine tâbi olmaz, onlar dedi diye İlâhî takdir değişmez. “Eğer gerçek, onların heveslerine uysaydı gökler, yer ve onlarda bulunanlar bozulup giderdi.” 2899
Hidâyet rehberimiz olan Peygamberimiz, gaybdan haber vermeye kalkışan kişilere inanmanın tehlikesine şöyle işaret buyurmaktadır: “Gayb habercisine (kâhin, arraf, falcı...) gidip onun dediğini doğrulayan kişi, Muhammed’e gönderileni (Kur’an’ı) inkâr etmiş olur.” 2900
Falcılık ve Fala Baktırmak: Fal ve falcılık; gaybdan haber verme, gelecek hakkında önceden fikir beyan etme temeline dayanmaktadır. Tarihin her devrinde, her toplumda istikbali öğrenme teşebbüslerine, bunun çeşitli şekillerine ve değişik araçlarına rastlanmaktadır. Câhiliyye Araplarında “ezlâm” denen fal okları, remiller, günümüzde yıldız, burç, kahve, bakla, iskambil kâğıdı, suya bakma, kitap açma vs. falcılığın şekil ve malzemesinin bir kısmıdır. Ayrıca çağdaş câhiliyyede falcılık, medya aracılığıyla modern insanın günlük hayatına da girmiş bulunmaktadır. Günlük fallar yanında, gazetelerin yıl başlarında, senelik fallar yayınlamaları, faldaki yalanın boyutlarını oldukça genişletmiştir.
Hurâfe ve bâtıl inanışların hepsine birden savaş açmış bulunan İslâm, bütün çeşitleriyle falcılığı yasaklamıştır. “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), ezlâm/fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.”2901 Bu âyet, fal oklarının şeytanın pis işlerinden olduğunu, kötülükte şarap içmeye, kumar oynamaya ve putlara tapmaya denk bir cürüm sayıldığını, kurtuluş için bunlardan uzak durulması gerektiğini çok açık bir şekilde bildirmektedir. Bir başka âyette de: “... Ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı.”2902 buyurulmuştur. Öte yandan “... Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını (başına neler geleceğini) bilemez. Yine hiçbir kimse nerede öleceğini de bilemez.”2903 buyurulmakta, gelecekten haber vermeye kalkışmaktan ibâret olan falcılığın İslâm’da
2897] 7/A’râf, 188
2898] 72/Cin, 26-27
2899] 23/Mü’minûn, 71
2900] Tirmizî, Tahâre 122
2901] 6/En’âm, 90
2902] 6/Mâide, 3
2903] 31/Lokman, 34
- 782 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yeri olmadığı belirtilmektedir. Peygamber Efendimiz de falcılıktan elde edilecek kazançtan mü’minleri nehyetmiştir. 2904
O halde fala bakmak, falcılık yapmak, fala inanmak, faldan kazanç temin etmek hiçbir sûrette müslümana yakışmayan hareketlerdir. Özellikle hanımların bu konuya daha bir dikkat etmeleri, böyle boş ve haram şeylerle kendilerini aldatmamaları gerekmektedir. Falcılar bir şey biliyorlarsa, önce kendilerini kötülüklerden korusunlar. Unutmayalım ki, aldatmak hâinlik, aldanmak da ahmaklıktır. Bir sürü yalan ve tahmin içinde birkaç tanesinin mevcut duruma, ya da ileride olacaklara uygun düşmesi, falcıların gaybı bilmesi anlamına gelmediği gibi, onlara inanıp İslâm’ın temiz inanç esaslarından vazgeçmeye, âyet ve hadislere ters düşmeye değmez. Kim böyle bir değişmeye rızâ gösterirse, dünyanın ve âhiretin büyük zararına uğramış demektir.
Ruh Çağırma: Son zamanlarda özellikle sosyete arasında yaygınlaşmış olan modern kâhinlik veya çağdaş cincilik diyebileceğimiz bir uygulama vardır: Ruh çağırma. Ruh çağırma seanslarında, eğer sahtekârlık, teknik hileler yoksa, madde ötesi bir varlıkla ilgi kurulduğu bilinmektedir. Ancak bu madde ötesi varlığın ruh olup olmadığı, söylediklerinin gerçeği yansıtıp yansıtmadığı ciddi şekilde üzerinde durulması gerekli bir konudur.
Beden kafesinden ayrılan ruhlar, berzah âleminde toplanırlar. Orada dünyadakine benzer birtakım faâliyetlerde bulunma, bazı noksanları telâfi etme imkânları yoktur. Artık amel safhası bitmiş, hesaplaşma için bekleme dönemi başlamıştır. Peygamberimiz kabir hayatını tarif ederken, onun iki durumda olabileceğini, ölenlerin bu iki durumda bulunacağını belirtimiştir: “Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur.”2905 Şimdi düşünmek gerekir; cennet hayatı lezzeti içindeki bir ruh, dünya ile, dünyadakilerle o güzel hayatı terkederek niçin meşgul olsun? Yine cehennem azâbı içinde kıvranan bir ruh da nasıl dünyadakilerin dâvetlerine icâbet edebilecektir? Ona bu izni kim verecektir?
Dolayısıyla ruhların, insanlarla ve dünyadiklerle haşir-neşir oldukları, ölmemiş gibi birtakım işler yaptıkları iddiâsına dayanan ruh çağırma girişimleri, ruhların durumuyla ilgili bu olaylara ters düşmektedir. Ruh çağırma iddiâsında bulunanların iddiâları geçersiz ve tutarsızdır, delilden yoksundur. Eğer ruhların dünyaya dönüp dünyadakiler gibi birtakım faâliyetlere katılma imkân ve şansları olsaydı, herhalde ruh çağırma seanslarıyla meşgul olmaktan çok daha önemli işleri olurdu. Nitekim bir âyet-i kerimeden bir kısım ruhların ne yapmayı arzu edeceklerine dair bilgi bulmaktayız: “Onlar (günahkârlar) orada, ‘Rabbimiz, bizi çıkar, yaptığımız amelden başkasını (daha iyisini) yapalım’ diye bağrışırlar.” Bu arzuya verilen cevap da âyette açıklanmakta, şöyle denilmektedir: “Öğüt alacak insanın öğüt alabileceği kadar bir zaman sizi yaşatmadık mı? Size uyarıcı da gelmişti. Öyle ise tadın (o azâbı). Zâlimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.”2906 Ruhların dünyaya dönüp dünyalılar gibi birtakım faâliyetlerde bulunamayacakları bir başka âyette şu şekilde belirtilmektedir: “Onlardan birine ölüm gelince; ‘Rabbim, beni geri çevir, belki yapmayıp (noksan) bıraktığımı tamamlar, iyi işler işlerim’ der. Hayır; bu kendi sözüdür.
2904] Buhârî, Büyû’ 25, 113; Müslim, Müsâkât 40
2905] Tirmizî, Kıyâme 26
2906] 35/Fâtır, 37
ATALAR YOLU
- 783 -
Tekrar diriltilecekleri güne kadar aralarında geriye dönmekten onları alıkoyan bir engel vardır.”2907 Medyumlara cevap verdiği söylenen ruhlar, bu engeli aşmayı beceren birtakım gözü açıklar mı dersiniz? İlâhî sınırları, Allah’ın beyanını, beşerî sınırlar ve insanın sözlerine benzetebilen câhiller/kâfirler ancak bunun böyle olabileceğini düşünebilirler ve tabii aldanırlar.
Denilebilir ki; “iyi ama, ruh çağırma seanslarına gelen, hatta içecek sigara bile isteyen görünmez varlıklar var. Peki bunlar ne? Verdikleri birtakım geçmiş olaylara uygun bilgiler var, bunlara ne diyeceğiz?” Ruh çağırma seanslarına mesajlar getiren madde ötesi varlıkların, gerçekten çağrılan ruhlar olmadığı, olamayacağı kesindir. Huddamcılık/cincilik/cin çağırma faâliyetleri ve bu esnâda edinilen bilgiler ve bunların açıkça cinler yoluyla elde edildiği eskiden beri bilinen ve hâlen de devam eden bir uygulamadır. Sosyete çevrelerinin buna “ruh çağırma” ismini takması, hiçbir şeyi değiştirmez. Bu, sadece modern cinciliktir o kadar.
Cinlerin varlığı Kur’an’la sâbittir ve cinler gaybı bilmezler 2908. Bununla beraber cinlerin insanlardan farklı bazı bilgilere sahip olabileceklerini, özellikle de ruh çağırma seanslarında kendisiyle görüşülmek istenen kişinin geçmiş hayatına dair birtakım bilgileri bilmelerinin onlar için mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Şunun ya da bunun ruhu olarak seanslara gelenlerin, sorulan soruların bir kısmına doğru cevap vermeleri, kendilerinin her söylediklerinin doğru olması için yeter sebep değildir. Cinlerin ömürlerinin uzun, niteliklerinin bizden çok farklı olması, kısa zamanda uzun mesafeleri dolaşabilmeleri sebebiyle insanlardan farklı bilgileri bulunmaktadır. Onların bizim bilmediğimiz bazı konularda bazı şeyler söylemeleri gaybı bildiklerini göstermez; onların bilgileri de çoğu kez noksan ve kasıtlı olarak yanlışla karıştırılmıştır. İnsanları yanıltmaya yöneliktir. Müslümanlar maddeye olduğu kadar melek, şeytan, cin gibi madde üstü varlıklara da inanırlar. Ancak bu inançların Kitap ve Sünnette yer alan bilgilere uygun olması gereklidir. Onların verdiği bilgilere bazı vehimler, zanlar karıştırılmasına müsaade edilmemelidir. Çünkü zan ve vehim hiçbir zaman ilim değildir. İman da en kesin ilme dayanmak zorundadır. O halde asılsız birtakım söylentilerin, aldatmacaların peşinde imanı süründürmenin anlamı yoktur.
Taş Yapıştırmak: Gaybdan haber almak ve gelecek konusunda bilgi sahibi olmak merakının en garip ve akıl almaz tezâhürlerinden biri de daha çok kadınların ilgi gösterdikleri taşa taş yapıştırma hurâfesidir. Bu da niceleri gibi türbeler çevresinde uygulanmaktadır. Genellikle türbe içinde veya yakınındaki herhangi bir taş veya duvar bu iş için kullanılmaktadır.
Taş yapıştırma hurâfesinde dikkat çeken husus; o türbedeki zat aracılığı ile tutulan niyetin Allah katında kabul görüp görmediğinin öğrenileceği zannı, hatta dileklerin bizzat türbede bulunandan dilendiğine inanılmasıdır. Bazen de taş yapıştırılan taşta/duvarda bir kutsiyet vehmedilmesinin bu eyleme vesile kılındığı görülür. Tabii bütün bunlar, putperestlik, yani kutsiyet izâfe ederek putlara tapınma sapıklığının bir uzantısı olmaktadır. İslâm’ın en ciddi mücâdele hedeflerinden birincisi olan putperestlik kalıntılarının, çağdaş müslümanın hayatında uygulama imkânı bulması ne kadar ters bir durumdur. Hz. Peygamber’in
2907] 23/Mü’minûn, 99-100
2908] 34/Sebe’, 14
- 784 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vefâtından sonra İslâm’dan ayrılan mürtedlerle en amansız mücâdeleyi/savaşı Hz. Ebu Bekir vermiştir. Bu yüzden çağdaş irtidat olaylarına İslâm mütefekkirleri “Ebu Bekir’i olmayan irtidat” demektedirler. Hz. Ömer de bid’at, hurâfe ve bâtıl inanışlara karşı pek büyük bir hassâsiyet içinde olmuştur. Bu yüzden çağdaş hurâfe ve bâtıl inanışlara da “Ömer’i olmayan hurâfeler” denilebilir.
Taş yapıştırmakla geleceği hakkında bilgi edindiğini, dileğinin kabul edilip edilmediğini öğrendiğini sanan câhillere Buhârî ve Müslim gibi sahih hadis kitaplarında, kendisinden nakledilen bir hadiste gördüğümüz Hz. Ömer’in şu tavrını hatırlatmakta büyük fayda olabilir: Hz. Ömer, bir haccında Haceru’l-Esved’e yaklaşıp öpmüş ve sonra kulaklara küpe şu sözleri söylemiştir: “Çok iyi biliyorum ki sen zararı ve faydası olmayan sade bir taş parçasısın! Eğer Rasûlullah’ın seni öptüğünü görmeseydim asla seni öpmezdim!”
Nerede ve ne şekilde olursa olsun herhangi bir taşa şu ya da bu şekilde taş yapıştırmakla tutulan niyetin gerçekleşeceğine inanmak gibi bir sapıklıktan vazgeçilmesi ve böyle hurâfelerle sevinen veya yerinenlerin ikaz edilmesi, akıl ve İslâm çizgisine gelmelerinin öğütlenmesi Tevhide hizmet noktasından önem arzetmektedir. “Allah bize kâfidir ve O, ne güzel vekîldir.” 2909
Uğursuzluk Var mıdır? Hurâfe ve bâtıl inanışların, yanlış kabullerin, doğrudan kaçışların cirit attığı tevhid bilincinden mahrum bir toplumda bazı şeylerin uğuruna, birçok şeyin de uğursuzluğuna hükmedileceği ve değer kargaşasına düşüleceği gayet doğaldır. İçinde yaşadığımız toplulumda ne uğursuzluk vehimleri yok ki?! Evden çıkınca kedi ya da köpek görmek, köpek uluması, baykuş ötmesi, 13 rakamı, elden sabun ve makas almanın ayrılık getireceği gibi nice anlayışlar, uğursuz yerler, zamanlar, kişiler ve eşyalar... Kuş uçurup veya ürkütüp gittikleri yöne göre hüküm çıkarmak, bacanın veya sigaranın dumanının çıkışına ve gidiş yerine göre yorumlara girmek ve daha neler neler...
Hatırladıkça, saydıkça insana bunaltı veren bu tevhide ters yanlış ve uydurmaların günümüzde de hatta tesirini artırarak yaşaması, toplumun çoğu kesimini etkisine alması karşısında, sığınılacak yer Kur’an ve Sünnet olacaktır. Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Uğursuzluk diye bir şey yoktur!” 2910 Kadın, ev ve binekte uğursuzluk bulunabileceğine dair bir rivâyeti Hz. Âişe vâlidemiz; “Câhiliyye Arapları bu üç şeyde uğursuzluk olduğuna inanırlardı” şeklindedir, diyerek katılmadığını kesin bir şekilde ortaya koymuştur. “Uğursuzluk vehmiyle hiçbir niyet edilen işten geri dönülmemesi gerektiği” Taberânî’nin rivâyet ettiği bir hadiste yer almaktadır. Halk arasında günlük konuşmalarda duyduğumuz “uğurlu geldi”, “uğursuz geldi”, “aramızda uğursuz biri var” gibi sözler ve hükümler birer zan ve vehimdir. O şeyin veya olayın aslında uğurlu veya uğursuz olduğunu göstermez. Hiçbir şey doğuştan uğursuz değildir. Uğursuzluk varsa, bu, kişilerin yorumunda ve anlayışında aranmalıdır.
Uğursuzluk anlayışı, birçokları gibi İslâm’a başka inanç sistemlerinden girmiştir. Dolayısıyla müslümanların İslâmî hiçbir esasa dayanmayan ve Peygamberimiz tarafından “yoktur!” diye beyan buyrulan uğursuzluk hurâfesine iltifat etmemeleri, aydınlık ufuklarını karartmamaları, hüsn-i zan ve iyimser özelliklerini
2909] 3/Âl-i İmrân, 173
2910] Buhârî, Tıb 19, 25, 43-45; Müslim, Selâm 102
ATALAR YOLU
- 785 -
yitirmemeleri, zihnî ve imanî sâfiyetlerini bozmamaları gerekir. Hurâfeler ve bâtıl inanışlarla sıkıntı ve evhamdan başka bir yere varılamaz.
d- Bazı Yanlış Kabuller
Dünya Kâfirin, Âhiret Mü’minin mi? Dünya Mü’mine Zindan mıdır?
Bazı saf ya da câhil müslümanlarca, tembelliğe mâzeret olarak ileri sürülen “dünya kâfirin, âhiret mü’minin” veya “dünya Mü’minin zindanıdır” yargısı; İslâm ve müslümanlar aleyhinde konuşulmasına vesile olan bir yanlış yorumdur. Neden yanlıştır? Açıklayalım:
Evet, “Dünya mü’minin zindanı, kâfirin cennetidir.”2911 şeklinde bir hadis-i şerif vardır. Bu hadis-i şerif birkaç çeşit yoruma tâbi tutulabilir. Kur’an ışığında ve hadislerin bütünlüğü içerisinde ve en aklî açıklaması şöyledir: Bu hadis, iman ve küfrün öteki dünyada sebep olacağı neticeye göre dünya hayatının değerlendirmesini yapmaktadır. Yani, “âhiretteki durumlarına göre dünya, mü’minin zindanı, kâfirin cenneti yerindedir” anlamını ifade etmektedir. Nitekim mü’minin ve kâfirin âhiretteki durumunu belirten âyetlerden de aynı mânâ anlaşılmaktadır: “Kitap ehlinden ve müşriklerden inkâr edenler, şüphesiz, içinde temelli kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte bunlar yaratıkların en kötüsüdürler. Fakat iman edip sâlih amel işleyenler, işte onlar da yaratıkların en hayırlısıdırlar. Onların Rableri katında mükâfatı, içinde temelli ve sonsuz kalacakları, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Allah onlardan râzı; onlar da Allah’tan râzıdır. Bu, Rabbinden korkan kimseyedir...” 2912
Mü’mine vaad olunan cennetin ve kâfirin varacağı yer olan cehennemin vasıflarını anlatan öteki Kur’an âyetleri; gerçekten âhiretteki duruma göre dünyanın, mü’min için nasıl bir zindan hayatı niteliği taşıdığını; yine kâfir açısından da ne ölçüde bir cennet hayatı görünümünde olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Konuyu şu tarihî hikâye, güzel bir şekilde açıklamaktadır: Kadı’lardan biri Bağdat’ta, yanında hizmetçisi olduğu halde gösterişli bir biçimde atıyla külhan sokağından geçer. Külhancı yahûdi, üstü başı simsiyah, cehennemî bir görünümle kadı’nın önüne çıkar, atının gemine yapışır ve: “Allah, kadı’ya kuvvet versin. Peygamberinizin, ‘dünya mü’mine zindan, kâfire cennettir’ sözünün mânâsı nedir? Görüyorsun ya, dünya -mü’min ve Muhammedî olduğun halde- sana cennet; -kâfir yahûdi olduğum halde- bana zindandır. Hadisin mânâsı, tam tersiyle ortada?!” der. Kadı şöyle cevap verir: “Şu üzerimde gördüğün dünyanın süsü ve heybetine rağmen dünya; Allah’ın cennette hazırladıklarına nisbetle benim için zindandır. Cehennemde seni bekleyen azaba nisbetle dünya (bu haliyle de olsa) senin için cennettir.” 2913
İşte din bütünlüğünden farklı ve yanlış yorumlanarak bu hadis gerekçe gösterilerek “dünya kâfirin, âhiret mü’minin” yargısıyla müslümanları dünyayı terke ve tembelliğe zorlamak, önce hadisin gerçek mânâsına, sonra da İslâm’ın özüne aykırı bir tutum olur. Unutulmamalıdır ki, temiz ve hoş rızıklar, dünya hayatında da öncelikle müslümanlar içindir: “De ki: ‘Allah’ın kulları için çıkardığı (yarattığı) ziyneti/süsü ve güzel rızıkları kim haram kılabilir?’ De ki: ‘Onlar, dünya hayatında
2911] Müslim, Zühd 1; Tirmizî, Zühd 16
2912] 98/Beyyine,6-8
2913] İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l Beyân Tefsiri, III/23
- 786 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(inanmayanlarla birlikte) mü’minlerindir. Kıyâmet gününde ise yalnız iman edenlerindir.’ İşte, bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklarız.” 2914 “Müjde, dünya hayatında da, âhiret hayatında da onlarındır. Allah’ın sözleri için bir değişiklik yoktur. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.” 2915
Bu konudaki sözümüzü Mehmed Âkif’ten mısrâlarla bağlayalım:
“Bizim muhîti, bizim halkı seyredince naza;
Görür ki; beyni bozulmuş yığın yığın kafa var.
Ne hükmü var ki, esâsen yalancı dünyânın?
Ölürse, yan gelecek cennetinde Mevlâ’nın.
Fenâ kuruntu değil! Ben derim, sorulsa bana;
‹Kabul ederse cehennem, ne mutlu, amca, sana!’
Dolaş da yırtıcı aslan kesil behey miskin!
Niçin yatıp, kötürüm tilki olmak istersin?
Elin kolun tutuyorken çalış, kazanmaya bak!
Ki artığınla geçinsin senin de bir yatalak.
Bekãyı hak tanıyan sa’yi bir vazîfe bilir;
Çalış, çalış ki bekã, sa’y olursa hak edilir.”
Dünya Öküzün Boynuzunda mı?
Halk arasında dolaşmakta olan “dünya sarı öküzün boynuzları üzerinde durmaktadır” sözü, özellikle deprem olduğu yer ve zamanlarda “sarı öküz yine kafasını salladı” gibi yarı şaka yarı ciddî söylenen sözler, kaba bir cehâletin akıl almaz delilleridir. Hatta “dünyanın öküz ile balığın üzerinde olduğuna dair hadisin mevcûdiyetinden bahsedilmesi işi iyice ciddîleştirmektedir. Gerçek durum şudur:
Dünyanın öküz ya da balık üzerinde bulunduğuna dâir güvenilir hadis kitaplarımızda hiç bir kayda rastlanmamaktadır. İbn Hacer’in el-Metâlibu’l-Âliye’sinde2916 yeryüzünün yaratılışıyla ilgili babta İsrâilî hikâyeler nakletmekle meşhur olan Kâ’bu’l-Ahbar’ın -Hz. Peygamber’e izâfe etmeksizin- balıkla dünya arasında ilişki kurduğu görülmektedir. Öte yandan el-Heysemî’nin Mecmûu’z-Zevâid’inde 2917 İbn Ömer’den naklen Hz. Peygamber’in dünyanın yeri ile ilgili bir dizi soruya “Arz su üzerindedir”, “Su, kaya üzerindedir”, “Kaya, iki tarafından arz’a temas eden bir balığın üzerindedir” şeklinde cevapladığı belirtilmektedir. Ancak el-Heysemî, bu zayıf hadisi rivâyet edenler arasında bulunan Abdullah bin Ahmed’in “zayıf bir râvi olduğu”nu belirterek, bu haberin doğruluğu konusundaki endişesini duyurur. Zaten adı geçen kitap, birçok zayıf, hatta uydurma hadisin de bulunduğu, bu rivâyetlerin yer yer kritiklerinin yapıldığı bir
2914] 7/A’râf, 32
2915] 10/Yûnus, 64
2916] c. 3, s. 265-266
2917] c. 7, s. 131
ATALAR YOLU
- 787 -
eserdir; sahih hadis kitabı da sayılmaz. El-Albânî ise, İbn Adî’nin el-Kâmil’inde ve İbn Mende’nin et-Tevhid’inde de gördüğü bu rivâyetin kesinlikle “uydurma” olduğunu ve böylesi İsrâil kıssalarının Rasûlullah’ın sözü imiş gibi nakledilmesinin vebâline işaret etmektedir. 2918
Abdüllatif Harputî, meşhur eseri Tenkîhu’l-Kelâm fî Akaid-i Ehl-i’l-İslâm’da bu öküz-balık uydurma ve hurâfesinin ehl-i kitaba âit olduğunu hatta bunun yahûdilik ve hıristiyanlık için bile bir leke olduğunu belirtmektedir. Bazı dikkatsiz veya hurâfelere düşkün müslümanların yazdığı eserlerde görülen öküz ve balığa dair acâyip ve akıl almaz hikâyeler ya İsrâiliyattandır veya (“bugün dünya kadınların üstünde duruyor”; “dünya, futbol topunun veya paranın üstünde durmaktadır” sözleri gibi) temsil/benzetme çeşidindendir ya da bazı rivâyetçilerin şahsî yorumlarıdır. Ancak bazı dikkatsizler bunları hadis zannederek Peygamber’e isnad etmişlerdir. 2919
Müslüman olmayan milletlerin eski hikâyelerinin uzantısı şeklinde halk arasında dolaşan bu dünyanın öküz veya balık üzerinde olduğu şeklindeki asılsız söz ve görüşler İslâm ile uzaktan yakından ilgili değildir. Müslümanların böyle boş laflara itibar etmemeleri gerekmektedir. Ve tabii hiç kimse de bu sözleri ileri sürerek İslâm düşmanlığı yapmaya yeltenmemelidir. Aksi halde körü körüne bir düşmanlıktan, zulmetmekten başka bir şey yapmış olmaz. Böyle kişilere Âkif gibi “Suç başkasınındır da, niçin başkası mahkûm?” diye sorma hakkı doğar... Şu âyet hakkında düşünelim: “Sen dağlara baksan, hareketsiz olduklarını sanırsın. Hâlbuki onlar bulut gibi kayar giderler. İşte sana her şeyi hesaplı ve sapasağlam yapan Allah’ın sanatı! Şüphesiz O, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.” 2920
Sorumluluktan Kurtulmak Mümkün mü?
Bazı câhillerin “bizim abdestimiz alınmış, namazımız kılınmıştır. Önemli olan kalp temizliği değil mi? O da bizde var. İbâdete ihtiyacımız yok” gibi sözleri, ya da “biz şeriatı aştık, hakikata ulaştık; artık mükellefiyet/sorumluluk kalmadı” yollu hezeyanları, saçmalıkları orada burada söyledikleri ve bu görüşleri savundukları -az da olsa- görülmektedir. Dâr-ı teklif (mükellefiyet sahnesi) olan dünyada, Allah’ın verdiği ömrü yaşarken İlâhî emir ve yasakların dışında kalmak ya da mükellefiyet sınırını aşmak mümkün değildir. Her akl-ı selim sahibi bunu böyle kabul eder. O halde mükellefiyet nedir? diyenlere, açıklayalım: Mükellefiyet: İlâhî emir ve yasaklardan sorumlu olmak demektir. Bu da müslüman olmak, akıllı olmak ve ergenlik çağına ulaşmış olmak şartlarına bağlıdır. Bunlar genel şartlardır. Ayrıca her emrin yerine getirilmesi için kendine has bazı özel şartlar da vardır. Meselâ; orucun farz olması için; Ramazan’a erişmiş ve mukîm olmak, oruç tutamayacak kadar hasta olmamak gibi.
Bu kısa açıklama göstermektedir ki, mükellefiyetten kurtulabilmek için, ya müslüman olmamak, ya bülûğa ermemiş çocuk olmak veya deli olmak yahut da ölmek lâzımdır. Bunun dışında, hiçbir sebeple, hiçbir görevle, hiçbir makamda bulunmakla, tasavvufta zirveye çıkıp zırvalamakla tekliften, yani Allah’a kulluk görevinden, sorumluluktan kurtulmak hiçbir insan için asla mümkün değildir.
2918] Silsiletu’l-Ahâdîsi’z-Zaîfe, 294 nolu hadis
2919] Lem’alar, s. 86
2920] 27/Neml, 88
- 788 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bir kere, düşünmek gerek; eğer mânevî mertebeler, mükellefiyetten kişiyi kurtaracak olsaydı, herkesten önce peygamberler bu teklif yükünden kurtulurlardı. Hâlbuki onlar, ümmetlerine neyi teklif etmişlerse, aynen kendileri de sorumlu olmuşlardır. “Gönderdiğimiz peygamberlere de, kendilerine peygamber gönderdiklerimize de soracağız.” 2921 Hatta onların sorumlulukları ümmetlerinden daha da ağır olmuştur. Çünkü bazı hususlar sadece onlardan istenmiştir. Teheccüd namazının Hz. Peygamber’e emredilip ona vâcip olması gibi.2922 “Onların işledikleri onlara, sizin yaptıklarınızın hesabı da size!” 2923 “O, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini denemek, imtihan etmek için ölümü ve hayatı yarattı...” 2924 Sonra, yalancı peygamberlerden ve sahtekârlardan başka hiçbir sahâbi, ve İslâm âlimi mükellefiyetinin bittiğini, emir ve yasaklara uyma zorunluluğunun kalmadığını söylememiştir. Tarih böyle bir şeye şâhit değildir. Hz. Peygamber’e hitâben “Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibâdet et” 2925 âyeti İslâm’da hiçbir kimse için dokunulmazlık, şeriat üstülük hakkı tanınmadığını bütün açıklığıyla ilân etmektedir.
Herhangi bir kimseye -peygamber de olsa- yakın olmak, şu ya da bu ırka veya cemaate mensup olmak da mükellefiyetten kurtulmaya gerekçe yapılamaz. Hz. Peygamber, akrabâlarına ayrı ayrı hitap ettiği bir konuşmasında en son kızı Fâtıma’ya hitabettikten sonra, “Benden bana âit şeyleri isteyin, vereyim. Ama Allah’ın azâbına karşı bana güvenmeyin. Allah’ın azâbından kendinizi kendiniz koruyun.” buyurmuştur. Yine dinin hükümlerinin uygulanması konusunda hiçbir kimseye ayrıcalık olamayacağını, aksi anlayışın kesin bir dalâlet/sapıklık olduğunu şu hadisiyle net bir şekilde açıklamıştır: “Ey insanlar, sizden öncekilerin sapıtmasının nedeni şu idi: İçlerinde üstün mevkiden biri hırsızlık yapınca, hadd (cezâ) uygulamadan onu serbest bırakıyorlar, ama güçsüz (arkası olmayan, fakir) birisi çalınca da hemen hadd tatbik ediyorlardı. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fâtıma hırsızlık yapsa, Muhammed, onun elini de keser.” 2926
Sorumluluğun kalktığını, sorumlu olmadığını iddia etmek büyük bir sorumsuzluk ve büyük bir sorunluluktur; çünkü sorumluluk imtihan dünyasında herkes için zorunluluktur. Sorumsuzluk iddiâ etmek, “namazımız kılınmış”, “biz şeriatı aştık, o kabuktur, avam içindir, biz hakikat(!) ehliyiz” demek, dünya şartlarında insan ve müslüman olarak mümkün değildir. Bu iddiâ, “lâ yüs’el ammâ yef’al -yaptığından sorumlu tutulmayan-” Allah’a ortaklık iddiâ etmek gibi bir hezeyandır, saçmalıktır. Asıl amacı da haram-helâl sınırını yıkarak her şeyin mubahlığı (ibâhiyye) görüşünü yaymaktır. Hem dâll, hem mudıll -hem sapık, hem saptırıcı- olan bu ve benzeri düşünce sahiplerini, düzeltmek, cezâlandırmak elimizden gelmiyorsa, kendi düşünceleriyle başbaşa bırakmak, ama hiç olmazsa onun etkisinde kalanlara hakikati anlatıp uyarmak ve bu sapıkları toplumdan soyutlamak onlara yapılacak en büyük iyilik olsa gerektir. Ola ki akıllarını başlarına devşirir ve kendilerine gelir de böyle saçmalıklardan vazgeçerler. “Rabbım, her köle âzâd edildiği gün sevinir; ben ise Sana gerçekten kul-köle olduğum gün sevineceğim.”
2921] 7/A’râf, 6
2922] 17/İsrâ, 79; 73/Müzzemmil, 2
2923] 2/Bakara, 134, 141
2924] 67/Mülk, 2
2925] 15/Hıcr, 99
2926] Buhârî, Hudûd 12; Tirmizî, Hudûd 7
ATALAR YOLU
- 789 -
Kul, Kusursuz Olur mu?
“Kusursuz kul olmaz”, “beşer şaşar”, “düşmez-şaşmaz bir Allah” gibi cümlelerin, günlük konuşmalarımız arasında bolca yer almasına ve gerçeğin de bu olmasına rağmen, bazı câhillerin, saygı duydukları kişileri “kusursuz” ilan ettiklerine -seyrek de olsa- rastlanmaktadır. Kusursuz kul anlayışı, Kur’an prensiplerine, tevhid anlayışına ters düşmektedir. Peygamberlerden bile “zelle” denen küçük hataların sudûr ettiği gerçeği -ki Kur’an, bunu Hz. Muhammed (s.a.s.) dâhil hemen bütün peygamberler için ısrarla vurgular- yanında, “şeyh efendi”nin veya “üstad”ın hatasızlığını iddiâ etmek, her şeyi ters yüz etmek, “hatayı sevap görmek” gibi bir sapıklığı sergilemek ve insanı aşırı yüceltip tanrılaştırmak demektir.
Herkesi gerçek mevkiinde ve doğal özellikleri ile değerlendirebilmek ya da buna rızâ gösterebilmek bir olgunluktur. Bu olgunluk, övgü ve yergi duygularındaki îtidâle, adâlet, denge ve ölçüye bağlıdır. Sevdiğini ölçüsüz/sınırsız seven, yerdiğini kararsız yeren tipler, haddini bilmeyen, aşırılıktan yana ve her an gaf yapmaya hazır kişilerdir. Kiminin yanlış zannettiği gibi, eğer varsa(?) kişideki keşifler ve kerâmetler, kusursuzluğun belgeleri değillerdir. Mûcize sahipleri bile insanî/beşerî özellikleri sebebiyle yanılgıya düşerlerse, kerâmet asla kusursuzluk beratı olarak değerlendirilemez. Kaldı ki, kerâmet hikâyelerinin, özellikle günümüz fesat ortamında tamamına yakını yalandan ibarettir. Halkın güzel ifadesiyle “şeyh uçmaz, onu müridleri uçurur.” “Kerâmeti zâhir” kabul edilen tüm kişilerin, kerâmetinden önce “hatâsı zâhir”dir. Bunun böyle olması da, pek tabii, çok normaldir. Çünkü ne kadar sâlih olursa olsun, bir kişi kusursuz olamaz. “Âdemoğlunun hepsi hata edici, günah işleyicidir. Ancak, günahkârların en hayırlısı, tevbe edip Allah’tan affını isteyendir.” 2927 İnsan kusurunu kabul edip affettirmesini bildiği ölçüde saygıdeğerdir, kıymetlidir. Zaten hüner, hiç kusur işlememekte de değildir. İşlenen hatayı affettirebilmektir hüner. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde: “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, siz hiç günah işlememiş olsanız, Allah sizi giderir, yok eder de, günah işleyip tevbe eden bir kavim getirir/yaratır. Onlar Allah’a istiğfâr ederler, Allah’tan af dilerler. O da kendilerini affederdi.” 2928 buyurarak, hataya müsâmaha etmemenin, onu affettirebilmek için gayret sarfetmenin İlâhî irâdeye daha uygun düştüğünü belirtmiş, kusursuzluğu değil; hatadan hemen dönmeyi, yani tevbeyi teşvik etmiştir.
Öte yandan, kusursuzluğu kabul edilen kişilerin genellikle, -varsa- eserlerinin de hatasızlığı ilan edilmekte, hataya bir hata daha eklenmektedir. Ve tabii bu hatasız(!) görüşleri ve eserleri tenkit etmek mesele olmakta, böyle bir saygısızlık, cür’et ve cürmü(!) işleyenler, dinlerinden, imanlarından bile uzaklaştırılmakta, en azından sapık ilan edilmekte, olmadık hakaret ve karalamalara muhâtap kılınmaktadırlar. İlmî tenkit faâliyeti ve dolayısıyla ilmin gelişmesi de böylece körü körüne kösteklenmektedir. Unutulmamalıdır ki, kusursuz kitap, sadece Kur’ân-ı Kerim’dir. Çünkü Allah kelâmıdır. O, Allah’ın hıfzı ve korumasındadır. Onun dışında her kitapta az-çok kusur, eksik, hata bulunmaması mümkün değildir. Dolayısıyla bazı câhillerin sevdikleri kişileri ve eserlerini kusursuz ilan etmeleri, bizzat bu iddiâ sahiplerinin en büyük kusurlarından biri olmaktadır. Buna göz yuman “kusursuzluğu ilan edilen kişi”nin, eğer hayatta ise bütün bu
2927] İbn Mâce, Zühd 30; Ahmed bin Hanbel, III/198
2928] Müslim, Tevbe 2; Tirmizî, Cennet 2, hadis no: 2526
- 790 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anlayışları düzeltmemesi, kusursuzluk isnâdından memnun olması, affedilemeyecek hatalardan biridir.
Kullara yaptıklarını güzel göstermek, şeytanın bir taktiğidir. Kimse hatasına sevap süsü vermeye ve hatalıları hatasız göstermeye kalkmamalıdır. Bilmelidir ki, bu tür bir eğilim, açıkça şeytanın tuzağına düşmek ve tam anlamıyla büyük bir hata işlemektir. Halk deyimiyle “dost için post olmak”tır. “Her günahın içki gibi sarhoşluğu olsaydı; sen o zaman görürdün, ayık kalan kimsenin olmadığını!”
Nazarlık Takmak Doğru mu?
“Göz değmesi” veya “nazar değmesi” diye bilinen, mikrobik olmayan ve âniden çoğunlukla baş ağrısı şeklinde beliren mânevî rahatsızlıkların varlığını bilmeyen veya duymayan yoktur. “Nazar değdi, nazara geldi, nazara uğradı” gibi cümlelerle hep aynı rahatsızlık anlatılmak istenir. Tıb da bu tür rahatsızlıkları kabullenmekte ve “insan gözünden çıkan şuaların/manyetik ışınların, dikkatle ve belki biraz da kıskançlıkla bakış esnâsında yoğunluk kazanması ve bu yoğun şuaların karşı organizmanın atomlarının çalışma düzenine etki etmesi” şeklinde açıklamaktadır.
Rasûlullah Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Nazar/göz değmesi gerçektir (vâkidir).” 2929. Hatta Peygamber Efendimiz, “dokunan her kötü gözden” Allah’a sığınmayı, Hz. İbrâhim’in bir duâsı olarak ümmetine ta’lim etmiştir.2930 “Nazardan Allah’a sığının; çünkü nazar haktır.”2931 Hz. Âişe vâlidemiz de Hz. Peygamber’in göz değmesine karşı okumayı emrettiğini haber vermiştir. 2932
Nazar değmesine karşı okuma sûretiyle uygulanan tedâvinin Hz. Peygamber ve ashâbı tarafından yapıldığı ve müsbet neticeler alındığı örnekleriyle sâbittir. Bu tedâvide daha çok Fâtiha, İhlâs, Felak ve Nâs sûreleri ve Âyetü’l-Kürsî’nin okunduğu da hadislerde yer alan bilgiler arasındadır. Yine 68/Kalem sûresinin 51 ve 52. âyetlerinin okunması tavsiye edilir. Elmalılı’nın belirttiği gibi2933 bu tedâvi çeşidinde aslolan hastanın bizzat kendisinin okumasıdır. İnsan, hoşuna giden bir şeye bakarken nazarı değmemesi için “Mâşâallah, lâ kuvvete illâ billâh” demelidir. Bu, Peygamber Efendimiz’in okuduğu bir duâdır.
Bu açıklamalardan sonra, göz değmesine karşı gûya tedbirmiş gibi, halk arasında dolaşan birtakım hurâfelerin mânâsızlığı kendiliğinden ortaya çıkmış olmalıdır. Çocukların elbiselerine mavi boncuklar, nazarlıklar, iğde çekirdekleri, kaplumbağa kabuğu vs. takmak; evlerin, binâların girişine, arabalara boynuz, at nalı, at kafası, çeşitli muskalar, cevşenler asmak, kurşun dökmek, tütsü yapmak, ceplere sarımsak koymak, arabalara ve dükkânlara göz resimleri yapıştırmak, acâyip heykeller monte etmek ve benzeri şeylerin hepsi, bu bâtıl inanışın zavallı âletleridir. Bunların tıb açısından en küçük bir faydası düşünülemeyeceği gibi, bâtıl inanışları yaygınlaştırması ve sürdürmesi noktasından büyük sakıncaları
2929] Buhârî, Tıb 36, Libas 86; Müslim, Selâm 41-42; Ebû Dâvud, Tıb 15; Tirmizî, Tıb 19; Ahmed bin Hanbel, I/294, II/222, IV/67, V/70
2930] Buhârî, Enbiyâ 10; Ebû Dâvud, Sünnet 20; İbn Mâce, Tıb 36
2931] İbn Mâce, hadis no: 3508
2932] Buhârî, Tıb 35
2933] Hak Dini Kur’an Dili, c. 9, s. 6394-6399
ATALAR YOLU
- 791 -
vardır. Bu yüzden de bunları bu niyetle kullanmak kesinlikle haramdır; bazı İslâm âlimleri, Allah’tan başka şifa veren, zararı def eden mânevî sığınak ve çözüm kaynağı kabul edildiğinden bunları nazar giderici olarak kullanmayı şirk kabul etmişlerdir. Bir tür koruyucu totem izlenimi veren ve hastalıklardan koruduğu yanlış kanısının zihinlere yerleşmesine vesile olan nazarlıkların, nazar boncuklarının kullanılmasını Peygamber Efendimiz kesin bir şekilde yasaklamıştır. Hatta böyle bir nazarlığı üzerinde taşıyan kişinin bey’atını kabul etmemiş ve onu çıkarıp atmasını emretmiştir.2934 Yine Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Efsun yapmak, nazar boncuğu takmak, kadınların kocalarına kendilerini sevdirmek için sihir yapmak şirktir.” 2935
Müslümana yakışan, basit birer madde olan nazarlıkların koruyuculuğu zannına kapılmak değil; her şeyini borçlu olduğu ve kulluğunu kendisine sunduğu Rabbine sığınmaktır. Şifâyı verecek olanın ilaç, doktor, okuma, üfürme, hoca değil; bizzat Allah olduğunu hiç unutmamaktır. Allah şifâ vermeyecek olduktan sonra, dünya bir araya gelse ne çıkar? Ma’kul ve meşrû yollarla hastalıklara çare aramak nasıl görev ise, şifâyı yalnız ve yalnız Allah’tan bilmek ve beklemek de aynı şekilde görevdir. Mânevî hastalıkların tedbiri de mânevîdir. Kur’an âyetlerinin ve sünnette geçen duâların okunması ve Allah’a sığınılması bu tedbirin en üst seviyede alınması demektir. Ötesi avunma, aldanma, gerçeği bırakıp bâtıla dalma, denize düşünce yılana sarılma demektir. “Allah’ım, her şeytan (tabiatlının şerrin)den, zehirli haşerâttan ve dokunan her kötü gözden Senin şifâ veren kelimelerine sığınırım.” 2936
Kurşun Dökmek: Nazar isâbetinden kurtulmak için uygulanan yöntemlerden biri de, kurşun veya mum döktürülmek, nefesi keskin hocalara(!) okutulmaktır. Bazı yörelerde de “tuz çatılmak”, “un yakılmak”, “üzerlik otu yakılarak dumanı ile tütsülenilmek” çare olarak görülmektedir. En yaygın olan uygulama, kurşun veya mum dökme âdetidir. Bu iş şöyle yapılmaktadır: Nazar isâbet eden hasta (genellikle çocuklar), kurşun dökücüsünün önüne oturtulur. Başı bir örtü ile kapanır. Çocuğun başı üzerinde tutulan ve içinde su bulunan kaba, ocakta eritilen kurşun dökülür. Kurşun döküldükten sonra oradakiler hep beraber: “Kem göz çatlasın, Nazar eden patlasın” diye bedduâ ederler. Bazı yerlerde de yaygın olarak nazarlık otu, üzerlik otu yakılır. Dumanı ile hasta tütsülenir. Bu esnâda çabuk çabuk şöyle söylenir: “Üzerliksin havâsın / Her dertlere devâsın / Ak göz, kara göz / Mavi göz, elâ göz / Hangisi nazar etmişse / Onların nazarını boz.” Şu tekerleme de söylenilmektedir: “Elemtere fiş / Kem gözlere şiş / Üzerlik çatlasın / Nazar eden patlasın!”
Bunların ne kadar gülünç, ama aynı zamanda trajik olduğu, insanımızın ne denli câhiliyye uygulamalarına kapılarını açtıklarını, kafalarını ve gönüllerini hurâfeyle kirlettiklerini gösteren uygulamalardır.
Muska ve Muskacılık
Muska ve Tılsımların Menşei: Muska ve tılsımların menşei, putperestliğin en ilkel şekli olan “fetiş”tir. Bu inançta olanlar, bazı nesnelerde uğur veya
2934] Nesâî, Ziynet 17; İbn Mâce, Tıb 39
2935] Fethu’l-Kebir, c. 1, s. 304
2936] İ. Lütfi Çakan, a.g. e. s. 11 vd.
- 792 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uğursuzluk bulunduğuna inanırlar. Kişi, uğurlu saydığı nesneyi boynuna asar veya yanında taşır. Bu nesne bir bitki, kurt dişi, ayı tırnağı, leylek kemiği, kartal tırnağı olduğu gibi, bazen kurumuş bir böcek hatta bazı taş parçaları vb. olabilir.
Bu nesneleri taşıyanlar, çeşitli hastalıklardan, belâ ve kazalardan korunacaklarına inanırlar. Hâlâ bazı nesneleri “uğur getiriyor” inancıyla boynunda ya da yanında taşıyanlar bulunmaktadır. İslâm’ın fıtrata, akla ve ilme uyan güzel esaslarına inanmamakta direnen nice insan, böyle safsatalara kolaylıkla inanabiliyor, dolayısıyla Kur’an’ın “onlar akıllarını kullanmayan akılsızlardır” ifadesini her an farkında olmadan doğruluyorlar. Günümüzde üniversite gençliği ve sosyete semtlerinin kültürlü geçinen kesimlerinde gittikçe bu tür “uğur taşları” vb. yaygınlaşmakta, İslâm’dan uzaklaşan insan ne kadar komik ve aşağılık olmaktadır!
Daha sonraki dönemlerde kâğıt parçaları üzerine yazılmış dinî formüller veya tuhaf işaretlerle çizilmiş muska ve tılsımlar, fetişlerin yerini aldı. Muska ve tılsımların en eski şeklinin Mısır’da bulunduğu belirtilir. Eski Romalılar da, hastalıklardan ve zehirlenmeden korunmak için acayip işaretlerle yazılmış veya çizilmiş muska tılsımları kullanmışlardır. İsrâiloğullarına gönderilen peygamberler de, putperest kavimlerden geçen, kendi dönemlerinde yaygın olarak kullanılan fetiş ve tılsımları yasaklamışlardı. Buna dair eski Ahid’de (Tevrat’ta) rivâyetler vardır.2937 Hırisitiyanlıkta da muska ve tılsımlara inanmak çok yaygındı. Hıristiyan din adamları muska taşıma âdetleriyle mücâdele etmişler, ama pek başarılı olamamışlardır. Milâdî 366 yılında toplanan “Laodice” dinî kurultayı, muska ve tılsım taşımaya yasaklayan bir karar çıkartıp ilân etmiştir. Fakat hıristiyanları bunları taşımaktan bir türlü vazgeçirememişlerdir. 8. Yüzyılda Papa II. Gregoare bu bâtıl inançlara karşı şiddetle karşı koydu. Ancak halk bildiğinden ve gördüğünden şaşmadı. Sonuçta hıristiyan din adamları bu hurâfeye tâviz vermeye mecbur kaldılar. Muskaların yerine “haç” hıristiyanlık sembolü olan balık resmi, “Agnus Dei” (Tanrı Kuzusu) yazılı levhacıkları taşımayı tavsiye ettiler, giderek halkı buna alıştırdılar. 2938
İslâm’ı kabulden evvel yaşamış Türk boylarında da muska-tılsım kullanma âdeti vardı. Sekiz ve dokuzuncu yüzyıllarda Budist ve Maniheist Türklerin yaşamış olduğu Doğu Türkistan’da yapılan arkeolojik araştırmalarda elde edilen malzemeler arasında “tılsım-muskalar”, çeşitli dinî formüller yazılı levhalar, tahtalar vs. eşya bulunmuştur. Budist Uygurların dinî kitaplarında da tılsım şekillerine rastlanmıştır. Bunlardan üç şekil Alman Türkologu F. W. K. Müller tarafından neşredilen eski Türkçe Uygur metinlerinden birinde açıklamalarıyla gösterilmiştir. Müslüman olduğunu iddiâ edenlerin de kullandıkları muskalardaki tılsımların bir benzeri olan bu şekillerin ifade ettikleri anlamlar olarak, bunlardan biri için, bir kadın bu muskayı vücudunda taşısa, kolay doğurur, rahat ve sevinç bulur; diğerinde, Pars yılı doğmuş olan (şimdiki burçların bir benzeri olsa gerek) kişi, bu tılsımı saklarsa çok mutlu olur; üçüncüsünde de, herhangi bir kişinin hayvanları çok ölüyorsa, bu tılsımı kapıya yapıştırsın denilmektedir. 2939
Günümüzde muska, tılsım ve sihir yapma işleriyle uğraşan bazı inanç
2937] Meselâ, bk. Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, Bab 35, s. 35
2938] Abdülkadir İnan, Hurâfeler ve Menşeleri, s. 44
2939] A. İnan, a.g.e., s. 46-47
ATALAR YOLU
- 793 -
sömürücüsü kişilerin ellerinde bulunan kitaplar, eski Babil, Asur, Mısır müşriklerinin, eski Budist ve Şamanist Türklerin kullandıkları kitaplardan yararlanılarak yazılmıştır. Bu kitaplara inandırıcılığı kuvvetlendirmek için Kur’ân-ı Kerim’den âyetler,Esmâü’l-Hüsnâ ve bazı duâlar da ilâve edilmiştir. Muska ve tılsımla ilgili kitaplarda yazılan muska ve efsunlar incelendiğinde görülüyor ki, birçoğunda bazı âyet ve duâlarla beraber, hiçbir dile benzemeyen kelimeler de bulunmaktadır. Tılsımcılar, mal ve mülkün tılsım-muska ile her türlü âfet ve kazalardan korunacağını da telkin ediyorlar. Bu tılsımlarda Esmâü’l-Hüsnâ, âyet-i kerime ve duâlar sû-i istimal edilmektedir. Bunların, câhil halkı kandırmak için kullanılmakta olduğu şüphesizdir. Bu hurâfeler, mü’minlerin inancına, sağlığına, malına ve canına zarar verecek zırvalardır. İmanı tam olan müslümanlar, bunlara inanamaz.
Tılsımlar, harfler ve rakamlar ile yapılmaktadır. Efsun ve tılsım kitaplarına göre harfler ve onların ifade ettikleri rakamlar tabiatüstü esrârengiz kudrete sahiptir. Harfler; “ebced, hevvez...“deki sıraya göre adet ifade ederler. Yazı tarihi araştırmalarıyla ispat edilmiştirki, “ebced, hevvez...“aslında hece harflerinin sırasını göstermek ve sırf harfleri hatırda tutmak için tertip edilmiş, mânâsız sözlerden (mühmelât) ibârettir. Her şeyde esrâr arayan uydurma meraklıları bu “ebced“deki mühmelât hakkında birçok hurâfe icad etmekte zorlanmamışlardır. Aslında bu “ebced...“Aramî alfabesindeki harflerin sırasını gösteren mânâsız sözlerdir. Bu alfabe sırası Aramîlerden Nabatilere, onlardan da câhiliyye çağı Araplarına geçmiştir. Aynı kaynaktan gelen İbrânî, Süryânî, Yunan ve latin alfabelerinde de bu sıra, gelenek olarak muhâfaza edilmiştir. Araplar, birbirine şekil bakımından benzeyen harfleri yanyana koymak maksadıyla bu “a, b, c...“sırasını bozmuşlarsa da, eski sırayı “abced hevvez“altı mühmelâtından muhâfaza etmişlerdir. Harfleri, rakam gibi kullanırken de bu “ebced“deki sıraya riâyet etmişler ve Arapçaya mahsus altı harf için de iki mühmel söz uydurup ilâve etmişlerdir. Üfürükçülük kitaplarında gördüğümüz harflerin büyük bir kısmı, Esmâü’l-Hüsnâ harfleri ve rakamları da, bu harflerin “ebced“hesabına göre ifade ettikleri sayıyı göstermektedir. Bazı tılsımlarda ise bu “ebced“hesabı tutmuyor.
Bu arada şu küçük açıklamayı da ifade edelim: Yazı işaretlerinin (hiyeroglif, harf, rakam) esrârengiz sihrî kuvvet içerdiğine inancın en eski kaynağı, tarihin karanlık devirlerine kadar uzanmaktadır. Zira yazının mâhiyetini bilmeyen kavimler, yazıyı keşfeden kavimlerin deri, tahta, tablet ve başka nesnelere çizdikleri çizgilerle konuşup gâipten haber aldıklarına ve bu acâyip çizgilerde tabiatüstü esrarlı kudret bulunduğuna inanıyorlardı. Bu inanç ve korkunun câhil halk arasında bugün bile tesirini sürdürdüğünü görüyoruz. Bazı okuma-yazma bilmeyen câhil kimseler, herhangi bir muskayı alıp atmak, ya da kâğıdını yırtmak istediğiniz zaman, “aman çarpılırsın!“diyerek size muskalarını vermek veya açtırmak istemezler. Muska ve tılsım kitapları incelendiğinde öyle anlamsız melek, cin, şeytan ve peygamber adlarına rastlarsınız ki anlamlarını hiçbir dil ve lügatta bulamazsınız. Bunların hiçbirisinin İslâm’la ilişkisi yoktur. Tümü uydurma ve hayali adlardır, hurâfedir. Bunların yahûdilerin Kabbalah denilen mistik ve skolastik felsefelerinden geçmiş olduğu belirtilir. Bu felsefeye göre yahûdi alfabesindeki 22 harfin ve ifade ettikleri rakamların mistik ve sihrî mâhiyetleri vardır. Bu yahûdi anlayışına göre, yahûdi din kitaplarında zikredilen Tanrı adları ve sıfatlarını iyi kullanmak şartıyla, her türlü hârikalar yaratmak mümkündür. Bu
- 794 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kabbalah mârifetleri nesilden nesle gözli bilgi olarak, seçkin çömezlere öğretildi. 13. y.y. dan sonra kitap halinde yazılmaya başlandı. İspanya yahûdilerinden de müslümanlara geçti.
Muskacıların Dayanağı: Her şeye bir dayanak, bir gerekçe arayan insanoğlu, kendi görüşünü kuvvetlendirmek için bazen kutsal değerleri bile istismar edebilmiştir. Nitekim muskacılardan bazıları İsrâ sûresindeki Kur’an’ın şifâ olduğunu belirten âyeti, muska yazmaya delil olarak göstermişlerdir. Oysa zikredilen âyette muska yazma için hiçbir işaret yoktur. Bu âyette Allah şöyle buyurmuştur: “Biz Kur’an’dan mü’minlere rahmet ve şifâ olan şeyler indiriyoruz. O, zâlimlerin ise sadece husrânını/kaybını arttırır.” 2940 Kur’an, ruhları terbiye ederek mü’minleri psikolojik problemlerden ve rûhî hastalıklardan korur. Mü’minler, o sâyede bâtıl akîdelerden, kötü huylardan kurtularak mânevî sıhhatlerini temin edebilirler. Yine, Fâtiha gibi sûreleri hüsnüniyetle okumak da bazı bedenî hastalıklar için bir şifâ vesilesi olabilir. Kur’an, beşeriyete yücelme sebeplerini, takip edilecek kurtuluş yolunu göstermiş, onları maddî ve mânevî helâka sebep olacak şeyleri yasaklamış, kendilerine dünya ve âhirette huzura götürecek şeyleri emretmiş rahmet kitabıdır. Fakat Kur’an, zâlim için, Kur’an’ı inkâr eden, onun hükümlerine karşı gelen kimseler için ise, zarardan başka bir şey arttırmaz. Çünkü bu kimseler Kur’an’ın beyanlarına karşı düşmanlıkta, hürmetsizlikte bulunur, her türlü ahlâksızlığı yaparak, kendileri için mânevî felâketleri çağırırlar. Elbette, tedâviye muhtaç olan insan, kendisine verilen en faydalı bir ilacı terkeder de midesini zehirli şeylerle doldurursa kendi hayatına kasdetmiş, kendisini helâka mâruz bırakmış olur. Kur’an hükümlerinin, yanlış yolda olanlara ve kötü huy sahiplerine gerçeği görme ve doğruyu bulma yolunda şifâ ve rahmet olduğunu, ama kötü niyetli zâlimler için ise, bir helâk sebebi olabileceğini anlıyoruz. Ancak, âyette ne sûretle olursa olsun, muska yazılacağına dair hiçbir işâret yoktur.
Kur’ân-ı Kerim, muska yazmak, büyü yapmak, fal bakmak için değil; “insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak” 2941 gönderilmiştir. Allah’ın Kitabının âyetlerini rastgele yerlere yazarak çöplüklere gitmesine sebep olmak veya beşerî çıkarlar için istismar etmek, İslâm’a ve İlâhî Kitaba ihânettir. Bu işi yapanlara fırsat vermek gaflettir, hıyânettir. Hatta mü’minlerin itikadını zedelemeye hizmettir. En üzücü tarafı ise bunu yapanların kendilerini “hoca” olarak lanse etmeleridir. Oysa İslâm’da “hoca” dinin hükümlerini bilen, ilmiyle amel eden, Allah’tan korkan, Allah’ın âyetlerini az bir dünya metâına satmayan örnek ve önder bir şahsiyettir. İslâm’ın yasak kıldığı işleri yapan ve bu tür davranışlara cevaz veren insan, hoca olamaz. Böyleleri ancak fâsık ve münâfık olur; bunlara dense dense cinci, üfürükçü, din tüccarı, hurâfe pazarlamacısı muskacı denilir.
Muskacıların Sonu: Ömrünü muska yazarak, fal açarak, sihir yaparak geçiren pekçok insanın sonu hüsran ile noktalanmıştır. Bunlardan kimisi hapishane köşelerinde, kimisi de feci hastalıklara yakalanarak fakr u zarûret içerisinde ölmüşlerdir. Vakitlerini muskacılıkla geçirenler, bu yoldan her ne kadar dünyevî menfaat temin ediyorlarsa da bu iş, dinen kınanmış olduğu için iflâh olmuyorlar. Daima hayatları sıkıntı ve sefâletle, beş kuruşa muhtaç olarak geçmekte olduğu
2940] 17/İsrâ, 82
2941] 2/Bakara, 184
ATALAR YOLU
- 795 -
müşâhede edilmektedir. Hayatlarının sonunda perişan bir vaziyette, miskinlik içinde yaşadıkları görülmektedir. Bunların hepsi yaptıklarının avans cinsinden dünyadaki küçük cezâsıdır. Esas cezaları, ceza gününde verilecektir. Çünkü bakılması haram olan nice göbeklere muskalar yazmışlardır. Nice genç kızları veya evli insanları muhabbet muskalarıyla aldatmışlar, ümitleriyle oynamışlardır. Allah’ın men ettiği şeyleri insanlara aşılamışlar, imanın temelini sarsmışlar, İslâm akîdesini bozmuşlardır. Böylelikle yahûdi ve hıristiyan âdetlerini canlandırarak ve bunları birkısım insanlara kabul ettirip onların itikadlarını bozarak imanlarını sarsmaları ile İslâm âleminde tedâvisi imkânsız olan yaralar açmışlardır.2942 Her aklı başında mü’min, insanları bu tür cinci, muskacı, üfürükçü sahtekârların tahribatından korumak için elinden gelen gayreti esirgememelidir. 2943
Unutmamak lâzım ki, dindarlık, dinî olanı işlemektir; dinde olmayanı değil. Nice insan, hem de din adına, dini de küçük düşürerek ve sevap yapıyorum zannıyla günaha girerek bu tür hurâfe ve bid’atler, bâtıl inançlar peşinde kendisine sıkıntı vermekte, hayatını daha da çekilmez hale getirmektedir. Bazı insanlar, Cumartesi ve Salı günleri çamaşır yıkamıyor, bazıları da kırılan bir ayna veya evinin yakınlarında öten bir baykuş nedeniyle kâbuslar görüyor. Bâtıl inanç, hurâfe ve bid’atlerden ancak sağlıklı ve doğru dinî bilgiyle, Kur’an’ın hayata geçirilmesiyle korunulabilir. Bu tür sapıklıklara yönelmenin nedeni, insandaki inanç ihtiyacının doğru ve gerçek bilgilerle doldurulamaması, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olması, câhiliye düzeni, medya ve çevre şartlarının doğruyu eğri, eğriyi doğru diye göstermesidir. Dini; bazı çıkarcı, istismarcı, cinci, câhil ve bağnazların elinden kurtarmadıkça, bu tür insanlara ilgi gösterilip “hoca” diye iltifat edildikçe bu sorunlar küçülmeyecek, aksine büyüyecektir.
Yukarıda açıklananlardan başka hâlâ yaşayan bazı bâtıl inanç ve hurâfeleri saymaya çalışalım:
“At, avrat ve silâh uğursuzdur.”
“Ayna kırılması uğursuzluktur, ayna kırılan ev yedi sene iflâh olmaz.”
“Ateşle oynayan çocuk altını ıslatır.”
“Ayın 13’ü uğursuzdur.”
“Gece tırnak kesilmez, ev süpürülmez.”
“Gece ev süpürülürse fakirlik gelir.”
“Geceleri aynaya bakılmaz.”
“Gece vakti, bir evden başka bir eve kazan, tencere ve tava verilirse mutlaka ölüm olur.”
“Gece, vaktinden önce öten horoz uğursuzluk getirir.”
“Pazar günü çalışmak uğursuzluktur.”
“Salı günü işe başlanırsa bitmez, sallanır.”
“Salı günü yeni elbise giyilirse yanar.”
2942] Recep Aktaş, Bâtıl İnanışlar, s. 39-40
2943] Kemalettin Erdil, Yaşayan Hurâfeler, s. 19-32
- 796 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Çarşamba gecesi işe başlanırsa, ‘Çarşamba karısı’nı kızdırı ve o eve kötülüğü dokunur.”
“Çarşamba günü yorgan kaplayan hastalanır.”
“Çarşamba günü süt içmek, ev satın almak iyi değildir.”
“Perşembe günü çamaşır yıkanırsa zengin olunur.”
“Cuma akşamı ev süpürülürse meleklerin kanadı kırılır.”
“Cuma günü ev süpüren veya çamaşır yıkamak, fakirlik getirir ve günahtır.”
“Çocuğu ölen kadın, Cuma günleri hiçbir iş yapmaz.”
“Cuma günleri çocuğun ayakları câmi kapısına bağlanır ve namazdan sonra çözülürse, hasta olmaz.”
“Henüz konuşamayan çocuğun ağzı, Cuma salâsı verilirken câmi anahtarıyla açılırsa, çocuk hemen konuşmaya başlar.”
“Cumartesi günü çamaşır yıkamak uğursuzluk getirir.”
“Arefe günü dikiş dikmek günahtır.”
“Arefe günü dikiş diken kadının ölmüş çocuğu varsa, onun derilerini diker.”
“Misafirin ardından ev süpürmek iyi değildir.”
“Makasın ağzı açık kalırsa, kefen biçmeye yarar.”
“Makasın açık kaldığı evde kavga çıkar.”
“Elden ele makas alınmaz, makas düşman sayılır.”
“Elden ele sabun alınmaz, uğursuzluk getirir.”
“Hapse giren biri, ölmüş birisinin yüzüğünü takarsa hapisten çabuk çıkar.”
“İnsanın önünden kara kedi geçmesi, uğursuzluk sayılır.”
“Tavşan, tilki, kara köpek birinin yoluna çıkarsa uğursuzluk getirir.”
“Kapı eşiğine basan, iftiraya uğrar.”
“Merdiven altından geçmek uğursuzluktur.”
“Başa pisleyen kuş, talih kuşudur; Kuş pisliği başına düşene para gelir.”
“Şimşek çakarken kırmızı giyilmez.”
“Terlik ve ayakkabının ters dönmesi iyi değildir.”
“Evliliğin ilk günü, gerdek gecesinde, erkek veya kadın, hangisi önce uyursa o daha evvel ölür.”
“Gerdek gecesi, karı ile kocadan hangisi daha evvel diğerine tokat vurursa, onun sözü daha çok dinlenir.
“Zifaf gecesi gelin ve dâmat sabunla yıkanırsa, sabun acı olduğundan, aralarına acı ve ayrılık girer.“
ATALAR YOLU
- 797 -
“Ev süpürülürken süpürge birine dokunursa uyuz olur. Süpürgeye tükürülürse hastalık bulaşmaz.“
“Gece tırnak kesilirse ömür kısalır.“
“Cenâze yıkanırken teneşirin altına dökülen su, bir şişeyekonup habersiz sarhoşa içirilirse içkiyi bırakır.“
“Nazara uğrayan kişi, kuşkulandığı insanın saçından, ayakkabısından veya elbisesinden habersiz bir parça kesip yakarak dumanı ile tütsülenirse nazarı geçer.“
“Kötü bir hastalıktan söz edilirken: ‹Değirmenden geldim unluyum’ denilmezse o hastalık, söyleyene bulaşır.“
“Sarılık hastalığına tutulan kişinin ‹izinli’ denilen biri tarafından alnı jilet ya da çakı ile çizilir. Akan kan alnına ve burnuna sürülür. Yaradan kan aktıkça hastalık da akar gider.“
“Dişi ağrıyan bir kişi mezarlığa gider, mezar taşını ısırır, arkasına bakmadan geri gelirse ağrısı kesilir.“
“Başı ağrıyan bir kadın câmiye gider, yazması (başörtüsü) ile câmiyi süpürür ve yazmayı tekrar başına örterse başının ağrısı gider.“
“Evden çıkan erkek, işine giderken önünü kadın keserse (kadın adamın önünden karşıya geçerse) adamın işi ters gider.“
“Kısa boylu kadınlar uğursuzdur.“
“Bir kız akşam ezanı okunurken merdiven altından geçerse kısır kalır.“
“Cuma günü ezan okuyan müezzine kızın başörtüsü veya mendili sallattırılırsa nasibi çıkar.“
“Evli birinin yüzüğünü bekâr kız takarsa kısmeti kesilir.“
“Bekâr kız, evli birinin gelinliğini giyerse kısmeti kesilir.“
“Gelin olanın duvağı evde kalmış kızın başında çözülürse kızın bahtı açılır.“
“Evde kilitlenen kilit, bayram sabahı veya Cuma günü, namazdan önce imam tarafından câmide açılırsa kızın bahtı açılır.“
“Ellerini birbirine bağlayanın kısmeti kesilir.“
“Ellerini kavuşturanın kısmeti kapanır, anası ölür.“
“Hâmile bir kadın yumurta yerse çocuğu terbiyesiz olur.“
“Hâmileyken anahtar açanın doğumu kolay olur.“
“Bir hâmile kadın ölü yıkanırken suyundan atlarsa çocuğu baygın doğar.“
“Aş yeren bir kadın, çirkin bir yere bakarsa çocuğu çirkin olur.“
“Doğum yapan kadın, yedi gün çocuğunun yanından dışarı çıkmaz. Çıkarsa cinniler gelir, çocuğu götürür. Başka bir çocukla değiştirir.“
“Çocuğu yaşamayan bir kadın bir yatıra ‹Bunu sana sattım’ der ve kurban
- 798 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kestirir. Çocuk dünyaya gelince eğer kız ise adını Satı, oğlan olursa Satılmış koyar. Aksi halde çocuk yaşamaz.“
“Çocuğu yaşamayan kadın, yeniden doğum yaptığında 40 evden topladığı parçalarla gömlek dikip çocuğuna giydirirse çocuğu yaşar ve ömrü uzun olur.“
“Çocuğu ölen bir kadın Cuma günü iş yapmaz.“
“Lohusa kadının ve çocuğun yastığı altına iğne, çuvaldız, kama, bıçak konulursa albasmaz.“
“Lohusa kadının bulunduğu yere süpürge, Kur’an, soğan, sarımsak asılırsa ‹alkarısı’ loğusa ve çocuğa zarar vermez.“
“Hayızlı kadın, sebze bahçesinden geçerse sebzeleri kurutur.“
“Hayızlı kadın akşam ezanından sonra küpten turşu çıkarırsa turşu bozulur.“
“Gelin eve ilk geldiğinde kaynanasının iki bacağı arasından içeri girerse saygılı olur.“
“Yeni doğan çocuğun ilk dışkısı, yattığı odanın eşiğine veya beşiğinin altına konursa cadı zarar vermez, nazar da değmez.“
“Yeni doğan çocuğun beşiği altına türbe ve kabirlerden toprak getirilip konursa çocuğu cadı boğmazmış.“(Buna bazı yerlerde cüher almak denilir.)
“Bebek fıtık doğarsa, külotu çalı ağacını bir dalı yarılarak arasından geçirilince fıtığı iyileşir.“
“Bebeğin kırkı çıkmadan tırnağı kesilirse, ya arsız ya da hırsız olur.“
“Yeni doğan çocuk, bayram günü bir dişi eşeğe ters bindirilip köyün etrafında dolaştırılırsa ömrü mutlu geçer.“
“Çocuğun doğduğu yerde elişi yapılırsa, göbeği düşmez.“
“Cuma günü çocuğun ayakları bir câmi kapısında bağlanır, Cuma namazından sonra çözülürse hastalığa tutulmaz.“
“Bebek ayakları altından öpülürse talihsiz olur.“
“Çocuk dünyaya geldikten sonra yıkanıp tuzlanır ve sofraaltı denilen beze sarılırsa tokgözlü olur.“
“Çocuğun göbeği, câmi duvarına veya avlusuna gömülürse dindar, medresenin (okulun) bahçesine veya avlusuna gömülürse âlim, ahıra gömülürse malcı olur. Ayrıca suya atılırsa huyu temiz, evin içinde bir yere gömülürse gözü dışarıda olmaz.“
“Boyu ölçülen çocuk kısa kalır.“
“Çocuğun boyu metre ile ölçülürse ömrü kısa olur.“
“Sünnetsiz ölen çocuğun parmaklarından birinin kırılması gerekir.“
“Çocuk sünnet olurken annesi oklava sallarsa, sünnet acısız ve kolay olur.“
“Küçük çocukların yüzünde yara çıkarsa, deniz kenarında yaşayan ve denize
ATALAR YOLU
- 799 -
giren biri tarafından okunup yüzü meshedilirse yaraları iyileşir.“
“Yürüyen çocuğun emeklemesi, misafir geleceğinin işaretidir.“
“At, öküz, inek, dana gibi büyükbaş evcil hayvanlar, eğer gece ahırda huzursuzsa, bağırıyor, kişniyor veya böğürüyorsa, o evden biri ölecektir.“
“Ölü yıkandıktan sonra kazan ters çevrilmezse bir başkası daha ölür.“
“Bir evden ölü çıkarsa o evdeki su kapları boşaltılır. Eğer boşaltılmazsa Azrâil suları ellediği için biri yine ölebilir.“
“Cenaze çıkan ev ile çevresindeki evlerin suları dökülmelidir. Çünkü Azrâil kılıcını o sularda yıkar. Sular bu kılıçla pislendiği için içilmez olur.“
“Gece vakti bir evden başka bir eve kazan, tava veya tencere verilirse ölümü celbeder.“
“Gece sandık açmak, kendi mezarını açmaktır. Yani ölümü çağırmaktır.“
“Bir evdeki eşyalardan herhangi biri kendi kendine düşer veya kırılırsa ölüme işarettir.“
“Ayakkabı çıkarılırken ters çevrilirse o evden cenâze çıkar.“
“Kefen diken iğne kırılmalıdır. Zira ölümü ve uğursuzluğu celbeder.“
“Saçakta baykuş ötmesi, ölüme işarettir.“
“Bir genç askere giderken evden çıkmadan önce bir dilim ekmeğin yarısını yer, yarısını da geri bırakırsa, artık ekmek onu çağıracağı için kazaya belâya uğramadan geri döner.“
“Biri yolculuğa çıkıp gurbete giderken arkasından yola su dökülürse, su gibi yolculuğu olur, kazaya uğramadan sağ sâlim yerine ulaşır, gurbetten çabuk döner.“
“Biri yolculuğa çıkarken arkasından aynaya su serpilirse kazaya uğramaz.“
“Bir kişi sabunu başka birine elden verirse, sabun acı olduğu için, acı olaylar görülür veya o iki kişi arasına düşmanlık girer.“
“Gök gürlerken buğday ambarına el ile vurulursa hasat çok olur.“
“Nar tanelerini yere düşürmeden bir bütün narı yiyip bitirebilen cennete girer.“
“Tarla veya bahçede bitkiler hastalanmış ise, tarla sahibinin güneş doğmadan önce, tarlasının etrafını koşarak dolaşması gerekir.“
“Çeltik ekilen arazinin etrafı eşeğe binmiş bir kimse tarafında Kur’an okunarak dolaşılırsa, o araziye dolu yağmaz.“
“At nalı asılan yere nazar isâbet etmez.“
“Önünde ‹beş taş’ oyunu oynanan eve fakirlik gelir.“
“Cezveden su içilirse zengin olunur.“
“Ayakkabılar ters dönerse şeytan üzerinde namaz kılar.“
- 800 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Daha neler neler... Saymakla bitmeyecek bir sürü bâtıl inanışlar...
Dikkat edilirse, hurâfe ve bâtıl inanış olarak kabul edilen haftanın hemen bütün günleri ya belâya, ya da günaha sebep gösterilmiştir. Sanki müslümanın temizlik yapması, çalışması suç kabul edilmiştir. Bu inanç, hem ibâdetlere, hem temizliğe, hem çalışıp kalkınmaya ihânettir.
“Yıldızname“ye baktırmak, “fal“açtırmak, “sevicilik“yaptırmak, “sihir“bozdurmak, “muska“yazdırmak, “tılsım“yaptırmak, “afsunlanmak“için diyar diyar, semt semt hoca(!) arayanlar, dileğinin yerine gelmesi için türbe ve evliya mezarlarını/yatırları dolaşanlar, kızının nasibini açtırmak için il il üfürükçü arayanlar azımsanmayacak kadar çoktur. Göğüse ve göbeğe muska yama cür’et ve ahlâksızlığına tevessül edenler ve bunların tuzağına düşüp pişmanlığını sineye çekenler de az değildir. Kimi yerde gelin, kocasının evine girerken “kaynanasının iki bacağı arasından geçerse saygılı olur“diye inanılmak, dolayısıyla insan onuru ayaklar altına alınmaktadır. Kimi yerde de “yeni doğan çocuğun ilk dışkısı, cin çarpmasın, nazar değmesin diye, yattığı odanın eşiği altına konulmakta, bazı yerlerde de bebeğin beşiğine mezarlıktan toprak getirilerek konulmaktadır.
Kurşun dökmek, muska ve nazar boncuğu takmak gibi eski hurâfe ve bâtıl inanışların yanında; modern hurâfe ve çağdaş bâtıl inanışların da sosyete çevreleri, üniversite öğrencileri ve Batı kültürüyle yetişmiş insanlar başta olmak üzere, toplumda giderek yaygınlaştı(rıldı)ğını belirtmek gerekiyor. Burç taşları, şans ve uğur getireceğine inanılan çeşitli taş, yüzük, kolye veya boncuklar, sinema filmleri veya tv. dizilerindeki kahramanlara ait resim ve aksesuarlar, muska yerine uğur ve şifa kolyeleri, taşları, nazar değmesin diye elini kulağına tutup tahtaya vurmalar, aksırınca “çok yaşa“demeler ilk sayabileceğimiz modern gereçler ve tavırlardır.
Tabii, bunların yanında cinciliğin modern şekli olan medyumluk, falcılığın bin bir çeşidi, burçların ve gök cisimlerinin insan kaderi üzerinde etkisi olduğuna/tanrılığına inanmanın bir yansıması olan burç falları, müneccimliğin modernize edilmiş şekli olan astroloji, felekle ve feleğin kadere etkisiyle ilgili inanış ve deyimler, ruh çağırma ve reenkarnasyon inanışları, insanın maymun soyundan geldiğine inanmak, İmanî hakikatlerin çoğunun bilimsel olmadığı, bilimin tek doğru ve gerçek mürşit olduğunu kabul, tabiat/doğa veya tesadüfe yaratıcılık atfetmek gibi bâtıl inanışlar ve modern hurâfeler...
Türbe ve yatırlardaki mantık dışı hurâfelerin çağdaş ve modern şekillerini de televizyon izleyen herkes görmekte, mâtem törenlerini, andiçmeleri... bilmekte. Simokinli resepsiyonlar, tuhaf, saçma ve İslâm dışı kuralları olan törenler, seromoniler, âyinler, tapınmalar... Kolej ve üniversite mezunlarının keplerini havaya fırlatmaları, kıyâfet dayatmaları vb. zorunluluklar da resmî hurâfeler olarak sayılabilir. Bütün bunların yanında kapitalizm, komünizm, kemalizm, laiklik gibi her türlü beşerî ideolojiler, İslâm’a ters dünya görüşleri ve felsefî anlayışlar, tâğutî yaklaşımlar, Bel’amca yorumlar çağdaş bâtıl inançlar ve modern hurâfelerdir.
Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakkın Dini
“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ denilse, ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!’ derler. Peki ama, ataları bir şey düşünmeyen, doğru yolu bulamayan
ATALAR YOLU
- 801 -
kimseler olsalar da mı (atalarının yoluna uyacaklar)?” 2944. Aklı olmayan kimsenin dini de yoktur: “Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz ve (Allah) pisliği (azâbı ve rezilliği), akıllarını kullanmayanlara verir.” 2945
Bizden önce yaşayan atalarımızdan bize intikal eden mirasın içinde hem doğruların, hem de yanlışların olabileceğini kabullenmek gerekir. Bize intikal eden miras, hem bazı doğruları, hem de bazı eksiklik ve yanlışları içermektedir. Bu miras, çeşitli siyasî ve itikadî tartışmaların yoğun olduğu bir ortamda doğup yine çeşitli siyasî entrikalardan geçmek sûretiyle bize ulaşmıştır. Bu mirasın intikalinde çok samimi kimseler olduğu gibi; çok bağnaz kimselerin de olduğunu unutmamalıyız. Bize intikal eden mirasın sahiplerinin de birer insan olduklarını, yanılabileceklerini kabul etmeliyiz. O halde bize intikal eden mirası analiz etmeden, araştırmadan, Kur’an ve sahih sünnet terazisinde tartmadan, nakil ve akıl sağlamalarından geçirmeden kabul etmemek gerekir.
İslâm dünyasında insanlara, müslümanlara yön veren kimselerin değişmeyen dinin temel esaslarıyla değişen ve değişmesi gereken özellikleri ayırt edebilmesi ve kendilerini sürekli yenilemeleri gerekir. Dengelerin kısa sürede değiştiği bir dünyada mü’minlerin pasif kalmaları, tamamıyla nakilci/taklitçi/şerhçi ve düşünemeyen kimseler olmaları, din açısından üzücü bir olaydır. Böylesi bir tablonun sorumlusu, bu insanların kendileridir. Çünkü Allah, Kur’an’da hayra doğru değişmenin mutlak sûrette gerçekleştirilmesi gerektiğini beyan etmektedir: “Bir toplum, kendi durumlarını değiştirmedikçe şüphesiz Allah da onların durumunu değiştirmez. Allah bir kavme kötülük murad ettimi artık onu geri çevirecek yoktur. Zaten onların, O’ndan başka koruyup kollayanları da yoktur.” 2946
Her konuda analizci, araştırıcı olmamız gerekir. Câhiliyye Araplarının yaptığı gibi hayra doğru değişmeye, yenilenmeye karşı olmak, ataların yolunu körü körüne taklit etmek demektir. Câhiliyye Araplarına tebliğ edilen gerçek dine karşı çıkanların tavrı, tamamıyla İslâm’a karşı mücâdele olmuştur. Âyet-i kerimelerde de sık sık atalar dinine körü körüne bağlılığın kötülüğünden söz edilir. Bu bağlılığın ne kadar tehlikeli olduğu vurgulanır. Bu tehlike, müslümanlar için de söz konusudur. Kur’an ve sünnete bağlı kalmakla birlikte, çağın dilini ve çağın gündemini kendi lehimize kullanmak zorundayız.
“Hayır, (ne bilgileri var, ne de kitapları.) Sadece: ‘Biz, babalarımızı bir din üzere bulduk; biz de onların izinden gidiyoruz’ dediler (Bütün delilleri bundan ibâret). İşte, böyle senden önce de hangi memlekete uyarıcı gönderdiysek, mutlaka oranın varlıklıları: ‘Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk; biz de onların izlerine uyarız’ derlerdi. Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem (yine mi bana uymazsınız)?’ deyince, dediler ki: ‘Doğrusu biz, sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz.’ Biz de onlardan intikam aldık. Bak, yalanlayanların sonu nasıl oldu?” 2947 “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: ‘Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti’ derler. De ki: ‘Allah kötülüğü emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” 2948
Hz. Peygamber (s.a.s.), müşrik Araplara yepyeni bir din sunmamıştı. Çağın
2944] 2/Bakara, 170
2945] 10/Yûnus, 100
2946] 13/Ra’d, 11
2947] 43/Zuhruf, 21-25
2948] 7/A’râf, 28
- 802 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ihtiyaçlarına cevap verecek bazı yenilikleriyle bu din; İbrâhim’in (a.s.) ve ondan önceki peygamberlerin getirdiği Tevhidin/hak dinin aynısı idi. Ancak müşrikler İbrâhim’in (a.s.) dininin kalıntıları ve kırıntıları üzerine atalarının hurâfe ve bâtıl inanışlarının inşâsı ile yeni bir din çıkarmış, onların tâkipçileri de araştırıp soruşturmadan aynı şeyi taklit etmişlerdi. Allah’ın dinine isnad edilen bu yanlışlıkları ortadan kaldırmak için Allah Teâlâ bir peygamber gönderdi. O’ndan sonra artık bir peygamber gelmeyecek ama, Hz. Muhammed (s.a.s.)’den bize kalan tertemiz ve dupduru iki kaynak var (Kur’an ve Sünnet). Bu iki kaynak, devamlı bulandırılmak istendi. İlkine kimse dokunamadı, çünkü onun her her şeye kaadir bir koruyucusu var. “Kur’an’ı kesinlikle Biz indirdik; elbette onu yine Biz koruyacağız.” 2949
Ancak, ikincisi için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Peygamberimiz (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurur: “Kim Benim adıma yalan söylerse (hadis uydurursa) cehennemdeki yerine hazırlansın.” 2950 Buna rağmen insanlar bu kaynağı devamlı bulandırmaya çalışmış ve O’nun adına zaman zaman hadis uydurulmuştur. İslâm toplumunun içinde bulunan münâfıklar, İslâm kisvesi altında müslümanların kafasına şüpheler sokmaya çalışmış; bunun yanında hadis uydurma cür’et ve cesâretinde bulunamayanlar da kanaatleri doğrultusunda hikâye, kıssa ve menkıbeler uydurarak kafalarına göre bir İslâm şekillendirmeye çalışmışlardır.
Hikâyecilerin İslâm tarihinde yaygın bir yeri vardır. Hz. Ali, bu kıssacıları câmiden kovmuş, onların bu yolla din kaynağını bulandırmasına izin vermemiş, ama ondan sonra yine bu olay devam edegelmiştir. Felsefecilerin, Kelâmcıların, tasavvufçuların kaynağa soktukları yanlışlar, halkın hikâye ve hurâfelere düşkünlüğü, İslâm’a vahiyden ayrı bir kimlik ortaya çıkardı. Her ne kadar, ana kaynakları bulandırmadan, dini eksiltme ve ona ilâvelerde bulunma gibi cinâyetleri işlemeden, sahih din anlayışı; her asırda az veya çok insan tarafından takip edilse de, genel halkın çoğunluğu vahyi yanlış anlamış insanlardı.2951 Bu konuda suçun büyüğü, halktan daha çok, onlara yanlış dini öğreten, ya da halkın yanlışlarını düzeltmeye çalışmayan etkili ve yetkililerde, şeyh, başkan, ağabey, hoca ve tebliğcilerdedir.
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ derler. Ya ataları bir şey düşünmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsa da mı?”2952 Bizim dinimiz, acezelerin, meczupların dini değildir. Geleceği beklerken bu gününü unutanlar da bize yabancıdır. Atalarının dinleri, yaptıkları ile övünmekle yetinenler de. Çünkü peygamber oğlu olmak bile kurtuluş için yeterli değildir. Dinimiz, geçmişin sanıkları ve tanıkları kaybolmuş dâvâlarının kavgasından da ibâret değildir. Din, Allah’ın, Peygamberi vâsıtasıyla bize bildirdiği, eksiği ve fazlası olmayan Kitapta yazılı olandır; Peygamber’in bize tebliğ ettiğinden ibârettir. Hz. Peygamber ve O’nun dostları, bize bu dinin pratiklerini göstermişler ve O’nun sahih sünneti tevârüs edilerek bize ulaşmıştır.
Toplumların câhiliyye dönemlerinden kalma gelenekleri dinimizin bir parçası
2949] 15/Hicr, 9
2950] Buhârî, İlim 38, Cenâiz 33, Enbiyâ, 50, Edeb 109; Müslim, Zühd 72; Ebû Dâvud, İlim 4; Tirmizî, Fiten 70, İlim 8, 13, Tefsir 1, Menâkıb 19; İbn Mâce, Mukaddime 4; Dârimî, Mukaddime 25, 46; Ahmed bin Hanbel, 2/47, 83, 133, 150, 159, 171
2951] Abdurrahman Çobanoğlu, İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, s. 47-52
2952] 2/Bakara, 170
ATALAR YOLU
- 803 -
değildir. Kuşkusuz onların, tevhide/vahdâniyete karşı olmayanlarını koruyabilir ve geliştirebiliriz. Ancak, kendi atalarımızdan, ırkımızın ve halkımızın geleneklerinden gelen her özellik dinimizin bir parçasını oluşturmayacaktır. Atalarımızın yaşadıkları zaman, mekân ve şartlar farklıdır. Geçmiş zamanı tekrar etmek mümkün değildir. Biz bu gün Kur’an’ı, burada ve bu şartlarda yaşamak, onun için de eskiyi tekrar etmek değil; yeniden, Kur’an’da belirtilen sorumluluğumuzu asrın idrâkine söyletmek zorundayız. Uzunca süren bir fetret döneminin, esâret, yoksulluk ve sapma döneminin ardından, bu gün dini anlama ve yaşama mücâdelesinde yığınla İsrâiliyat ve nefsimize kolay gelen, atalarımızın örflerinden yola çıkarak Kur’an’ı te’vil etmeye kalkışmak, bizi çok farklı mâceralara sürükleyebilir. Bugünkü iletişim akışı içinde, medyanın; uzun boyluları cüce, cüceleri uzun boylu gösteren, hâinleri kahraman, kahramanları hâin olarak tanıtan konkav ve konveks aynaları arasında gerçeği yakalamak için yoğun çaba göstermek zorundayız.
Eskilerin 32 ya da 54 farzdan ibâret din telakkileri ile bu günü açıklamak mümkün değildir. Daha önceki dönemlerin siyasal ve sosyal şartları içinde şekillenen din anlayışının, günümüzde dini yeniden aslî yapısına döndürme gayreti içindeki insanlar için kesin ve mutlak bir örnek teşkil etmesi düşünülemez. Ancak, tarihî bilgi ve belgeler, tarihî tecrübeler de hiçbir zaman görmezlikten gelinecek olaylar değildir. Gelenekleri aynı ile tekrarlamaya çalışmak gibi, geleneklerden kesin olarak koparak, geçmişi, geçmişin birikim ve tecrübelerini görmezlikten gelmek de bize bir şey kazandırmaz; çok şey kaybettirir.
Tarih, övgü ya da sövgü kitabı değildir. Sanıkları ve tanıkları kaybolmuş bir dâvâda kahramanlar ve hâinler üretmek, bize bir şey kazandırmaz. Onlar, bizden önce gelip geçen bir topluluktu, onların yaptıkları onlara, bizim yaptıklarımız bizedir. Tarihi, bugünümüzü inşâ ederken bir tecrübe alanı olarak ciddiye almamız gerekir. Kahramanlar üretmek adına ihânetleri görmezlikten gelmek, ihânetlerden söz ederken faziletleri görmezlikten gelmek, tarihte kalanlar için hiçbir şeyi değiştirmez; ama bize birçok şeyi kaybettirir. Tarihi, bu günlerini ispat için malzeme olarak kullananlar ve tarihî gerçekleri çarpıtanlar, hem kendi geleceklerini ve hem de toplumun geleceğini karartırlar. Zaman içinde doğruluğunu kanıtlamış, insanların ortak faziletini oluşturmuş, berraklaşmış değerlere elbette sahip çıkmak, dürüst herkes için ahlâkî bir görevdir.
“İnsanlardan kimi de vardır ki, ‘Allah’a ve âhiret gününe inandık’ derler; oysa inanmamışlardır. Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki yalnız kendilerini aldatırlar da farkında olmazlar. Onların kalplerinde hastalıkr vardır...” 2953 Nasıl, kimi zaman insanlar katil ruhlarının üstüne cihad elbisesi giyerek din adına cinâyetler işleyebiliyorsa, kimi zaman da şeytan aklımızı çelip bize birtakım fantezileri din gibi göstererek onları kafamıza sokmaya çalışmaktadır.
“Onlar kalbimiz temizdir” diyerek kendilerini aldatmaktadırlar. Hayatlarına, dinlerine göre yön vermek yerine, hayatın içinde buldukları şeyleri kendileri için din haline getirmektedirler. İslâm adına rasyonalizm, İslâm adına demokrasi, İslâm adına sağcılık, İslâm adına solculuk, İslâm adına Kemalizm, İslâm adına laiklik... İslâm’ın neyi kabul edip neyi kabul etmediğini nerede ise Allah’ın rızâsı değil; çağın icapları tayin etmekte ve çağın icaplarına göre te’vil edilmek
2953] 2/Bakara, 8-10
- 804 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sûretiyle sürekli değişen bir din anlayışı ortaya çıkmaktadır.
Elbette Kur’ân-ı Kerim, kıyâmete kadar bâki kalacağına göre, çağın getirdiği yeniliklere karşı İslâm’ın mesajı olacaktır. Müslümanların bilgileri ve tecrübeleri geliştikçe Kur’ânî anlayışları da gelişecektir. Ancak, burada çağın gereklerinden yola çıkarak Kur’an’ı te’vil etmek değil; Kur’an’dan yola çıkarak çağı yorumlayıp onu meşrû bir yoruma tâbi tutmak zorundayız. Reddettiğimiz şeyin doğrusunu, savunduğumuz şeyin delillerini ortaya koymamız gerekir.
Birinci yolda, yani çağın gereklerini din zannetmede bireyin aktif, entelektüel bir katılımı yoktur. Sadece dinini te’vil etmek sûretiyle edilgen bir yola girmektedir. Şuurlu bir müslüman ise, İslâmî sorumluluk şuuru ile olayı yeniden yorumlamak ve onu tashih ederek ona yeni bir biçim vermek durumundadır. Sağcılığın dine eklenmesi, ya da Arap ülkelerindeki ve özellikle Libya’daki solcu müslümanlık iddiaları, dini te’vil gayreti, dini moda akımlarla sentez etme gayretini belgelemektedir.
Demek ki sentezcilik modası, sadece dini ırkla sentez etmek değil; dini şahsî kanaatlerimiz, lider ve örgütlerimizle ve de aynı zamanda, birtakım çağdaş felsefî akımlar, moda ideolojilerle, kavramlarla sentez etme gayretleri de gözükmektedir. Bütün bunlara karşı uyanık olmak zorundayız. Eğer her şeyi bu kadar birbirine karıştıracak olursak, sonra bu işin içinden çıkamayan insanlar, bal peteğindeki lafza-i celâl yazısının hikmeti üzerinde gereğinden fazla kafa yorarak, imtihan olmak için geldikleri dünyanın gerçeklerinden koparlar ve sorumluluk duygusunu yitirerek inançlarını eyleme dönüştürme irâdesini kaybederler.
Hacca giden biri teraziye el sürmemeli imiş. Artık o, Allah adamı olduğundan, dünya menfaati ile işi olmazmış. Kim uydurmuşsa... İyi bir tüccar, nebîlerle birlikte haşrolmayacak mı? Bizim dinimiz, bu dünya ile ilgilidir. Bize âhiretin sırlarını açıklar; ama ve bu dünyada yaşanmak üzere, bu dünyadaki insanlar için inmiştir.
Câmide dünya kelâmı konuşulmazmış. “Din nasihattir (nasihatten ibârettir).” 2954 diyen bir dinin tebliği, anlaşılması için dünya kelâmı konuşmadan nasıl nasihatleşeceğiz? Câminin asr-ı saâdetteki hayatın hemen her alanıyla ilgili fonksiyonu, dünyayı ve dünya kelâmını dışlayarak nasıl icrâ edilecektir? Din ve dünya işlerini birbirine karıştırmayacakmışız. Gerçeğini bilmediğimiz âhiret işlerine bu dünyayı nasıl karıştırabiliriz ki!? Bizim dinimiz konuşmamızı, ticaretimizi, ekonomik ve sosyal ilişkilerimizi, her şeyi kapsar. Yaptığımız ve yapmamız gerekirken yapmadığımız, söylediğimiz ve söylememiz gerekirken söylemediğimiz her şeyi!
Kimine göre din sadece vicdan özgürlüğü gibi bir şey. Bunlar din ve vicdan özgürlüğünün ayrı ayrı şeyler olduğunu bile bilmeyecek kadar zekâ sorunu olan insanlar... Din Allah’la kul arasında imiş. Bu din, kimin dini ise, kim uydurdu ise... Her din, kendi bağlılarını birbirleri arasında hukuk sahibi kılar. Onlarınkisi şeytanın uydurduğu hayal âleminde olan bir din... Elbette kimsenin kalbini yarıp bakmadık ama, Allah’ın kitabı Kur’an, müslümanları kardeş yapmak sûreti ile birbirleri üzerinde hak sahibi yapmadı mı?
Dini dünya hayatının dışına itme iddiası, şeytanı bile güldüren bir komedi
2954] Müslim, İman 55; Ebû Dâvud, Edeb 67
ATALAR YOLU
- 805 -
olsa gerekir. Allah, peygamberlerini bizim gibi birer beşer olan insanlardan seçip gönderdi. Dinin bütün hükümleri, bu dünya içindir, bu dünyada uygulanır. Âhiret, sadece geleceğe ilişkindir; cennet ve cehennem, bu dünyadaki amellerimizin sonucu olarak varacağımız yerdir. Bu gün yaşanacak gerçek, bu dünya ile ilgilidir. Öbür kısmı, haber verilen gerçektir. Dini dünya hayatından soyutlamak, dini yok etmekle eş anlamlıdır. Bu bir inkârdır, küfürdür!
Onlar bilmedikleri bir dine iman ettiklerini sanıyorlar. Onu kendi gönüllerince süslüyor ve ona şeytanlarının söylediği şekilde bir muhtevâ kazandırıyorlar. Eski putperest toplumlarda zenginlerin kendi adlarına özel tanrılar, özel putlar edinmeleri gibi... Din, onlar için bir nazar muskası gibi bir şeydir. Kalplerinin temiz olduğunu sanıyorlar, ama şeytan kalplerine yuva yapmış. 2955
Bu Din Benim Dinim Değil!
Bugün okullarda öğretilen mecburî din ve aynı şekilde câmilerden halka empoze edilmeye çalışılan, yine dinde reform gayreti sahiplerinin yaymaya çalıştıkları sahte bir din sözkonusudur. Bu sahte dinle bırakın müslüman olmayı, hıristiyan olmak bile mümkün değil. Hatta dinsiz bile olunamaz, ancak din düşmanı olunabilir. Bugün hıristiyan misyonerliğinden daha korkunç olan radyodan, TV’den, kimi bürokratların, sözde aydınların ağzından kafasını uzatan şeytanın tebliğ etmeye çalıştığı bu sahte dindir.
Amaç, devletle uyumlu yeni bir müslüman(!) tip yetiştirmek. Yeni Türk müslümanının standartlarını düzen ve kemalist ilkelerle tesbit edip TSE damgalı bir din oluşturmak. Bu standartların dışındaki dine “irticâ” damgası/yaftası vurarak onu yasaklamak. Cumhuriyet çocuğu, demokrat, laik, Atatürk ilkelerini benimsemiş, Türk standartlarına uygun, düzenle uyum içinde, etliye sütlüye (tabii zâlimlere ve sömürücü tâğutlara) karışmayan müslüman(!) vatandaşlar yetiştirmek.
Laiklik, batı kökenli bir kelime... Batı şartlarında ortaya çıkmış ve o şartlarda mümkün olan bir şey. Kaldı ki, bugün birçok batılı ülke laiklik ilkesine bağlı değil. Hele Türkiye’deki laiklik, onlar için çok yabancı. Ama müslüman Türk halkı ille de laik olmak zorunda... Laikliği batı şartlarında bile mümkün kılmak sorunken, müslüman bir toplumda nasıl mümkün olabilir? 23’den beri bunun yolu aranıyor. Önce dini yasaklamak istediler, olmadı. Kaleyi içeriden fethetme yolunu denediler, tutmadı. Okullara zorunlu din dersi koyarken, maksatları, dini yaymak ve güçlendirmek değil; halkın elindeki kitabı almak mümkün olmadığına göre, dini öğreten kitabı kendileri yazıp öğretmek, dini yeniden yorumlamak ve standardize etmek.
Türkiye ille de laik olacaktı ya, devlet değişmeyeceğine göre, din devlete uymalıydı. Batılı anlamda bir laikliği mümkün kılmak için imamın papaza, caminin kiliseye, Kur’an’ın da İncil’e benzemesi gerekiyordu. Bütün gayret de onun için… Yani, hıristiyan gibi (hatta dinsiz gibi) yaşayacak, yine de müslüman gibi ölüp törenle müslümanca gömülecektiniz… Âhiret, dinin alanına girdiği için, öldükten sonra imama teslim olacaktınız; yaşarken Sezar’lara, tanrının tüzel kişilik kazanmış hali olan iktidar irâdesine! Bu, aslında laiklik filan değil; doğrudan
2955] A. Dilipak, Bu Din Benim Dinim Değil, s. 49-52
- 806 -
KUR’AN KAVRAMLARI
doğruya din düşmanlığı idi aslında.
Liselerde Din Dersi Eğitimi ve Ders Kitapları: Resmî anlayışa göre laiklik, kesin doğru olduğu için, laiklik müslümanlığa değil; müslümanlık laikliğe uydurulacaktı. İşte, zorunlu din dersleri bu irâdenin eseri idi. Elbette bu Din dersi de bu temel felsefenin ürünü olacaktır. Türk milli eğitiminin temeli ve alâmet-i fârikası “gökten indiği söylenen kitaplardan ilham almayacaktır!” Atatürk’ün müslümanlara hoş gelir gibi gözüken sözleri ise, icraatta ve pratik hayatta, o zamanın şartlarına göre söylenmesi gereken politikacı Atatürk’ün sözleri olarak mülâhaza edilerek, resmî belgelere geçen ve bizzat Atatürk’ün özel hayatında ve düşüncelerinde ifadesini bulan din telakkîsi esas alınacaktır.
İlköğretim ve Ortaöğretim kurumlarında okutulan Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi ders kitaplarında en fazla iktibas edilen görüş Atatürk’ün görüşleridir. Bunu âyet ve hadisler izlemektedir. Atatürk’ün görüşleri, hem metin aralarında, hem de ayrıca blok olarak geniş ve uzun bölümler halinde verilmektedir.
İlköğretim ve Liselerde (tabii İmam-Hatip Liselerinde de) okutulan Din derslerindeki konular: Biraz İnkılap Tarihi, biraz Yurttaşlık Bilgisi ve biraz da dinlerin ortak yönlerinden birkaç örnek; yalan söyleme, hırsızlık yapma, israf etme, âmirlerine itaat et. Taassup yasak. Meselâ kadınların cemiyete karışmalarına karşı çıkmak taassuptur. Atatürk taassubu reddeder, Kur’an da, peygamber de reddeder. Kur’an, “âmirlerinize itaat ediniz” der...
Meselâ, kitaplarda fâiz, cihad, başörtüsü, şarap gibi şeyler yok. Bir öğrenci, “mâdem namaz farz, namaz kılmak istiyorum” dese, disipline verilir: “Ne demek istiyorsun sen?! Din, kalp temizliğidir. İlim ibâdetten önemlidir. Nöbet ibâdetten önemlidir!...”
Hakikatin kaynağı ve ölçüsü, Atatürk’ün sözleri olduğu için, zorunlu din derslerinin kaynağı da bulunmuş. Atatürk diyor ki: “Her fert, dinini, dininin buyruklarına uymayı, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da okuldur.” Mâdem öyle, haydi dinin pratikleri için okullarda açsanıza mescidleri... İşleri geldiği yerde, işlerine geldiği kadar, işlerine geldiği zaman... İsterlerse kitaplarının bu sayfasını okurlar, isterlerse başka bir sayfasını. Herkese göre hazır sözleri vardır.
Ne diyordu Celal Bayar: “Atatürk’ü sevmek ibâdettir.” Bu adamların gözünde Atatürkçülük bir dindir. Sevgileri bir tapınmanın tezâhürüdür. Bu kişilerin kafasına göre Türkiye’de Kemalist teokrasi vardır. 1948’de basılan Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlüğündeki din maddesi de öyle değil mi idi: “Kemalizm: Türklerin dini.” Haydi öyle ise laiklik adına Atatürkçülüğü devletten ayırsanız ya! Türbeleri ziyaret gericilikti. En büyük anıt mezarı onun için yapıp mezar ziyaretini devlet töreni haline getirdiler.
Atatürk’ün din hakkındaki görüşleri ve dine konu olan olaylarla ilgili düşünceleri Din dersi kitaplarında çok geniş yer kaplamaktadır. Atatürk iyi bir müslüman mı, yoksa TSE damgalı bir dinin, Allah ve peygamberden önce ya da sonra gelen bir diğer şartı mı?... Burada öyle anlaşılıyor ki, asıl belirleyici olan Atatürk’tür. Çünkü Kur’ân-ı Kerim ya da peygamberin sözlerinden Atatürk ilke
ATALAR YOLU
- 807 -
ve inkılapları ile çelişenlerin bu kitaplarda yeri yoktur ve olamaz da. 2956
Modern Hurâfe ve Bâtıl İnanışlar İçin Diğer Bir Örnek
Kemalizm; Resmî Din mi? Atatürk’e Tanrı veya Peygamber Diyenler: Cumhuriyetin ilk yıllarında, devletin dine bakış tarzını öğrenebilmek için, önce, okullarda çocuklarımıza okutulan tarih kitaplarına, sosyoloji kitaplarına bakmak lâzım. İstanbul’da 1931 yılında, Devlet Matbaası’nda bastırılan Orta Zamanlar Tarihi’nde İslâmiyet ve Hz. Peygamber (s.a.s.) aleyhinde yazılanlar, en koyu münkirleri bile utandıracak seviyesizliktedir. Cumhuriyetin ilk yıllarında, devletin resmî ideolojisinde İslâmiyet’in yeri yoktur. Çünkü “İslâm birtakım zevâta göre eskimiştir!”, “Hz. Muhammed (s.a.s.) nihayet bir çöl bedevîsidir”, “İslâmiyet’in yerine yeni bir din koymak lâzımdır ki, o da Kemalizmdir.” Nitekim Edirne milletvekili Şeref Aykut’a göre Kemalizm dininin altı esası, altı oktan ibaretti. Yani “Kemalizm dini, cumhuriyetçilik, milliyetçilik, inkılâpçılık, devletçilik, laiklik ve halkçılık prensiplerine dayanmalıydı.”
Kemalizmin, yeni bir din olarak yayılmasında Şeref Aykut yalnız değildi. İyi ama bu dinin peygamberi kim olmalıydı? Bu sorunun cevabını Behçet Kemal Çağlar verdi: Mustafa Kemal Atatürk! Behçet Kemal, Süleyman Çelebi’nin meşhur Mevlid’ini Atatürk’e uydurmakta ve çıktığı Anadolu il ve ilçelerinde, başına topladığı kalabalıklara Atatürk Mevlidi’ni okutmakta hiçbir sakınca görmedi.
Kemalizm dininin yeni öncüleri ise, imanın altı şartı olan İslâm âmentüsü karşısına, Kemalizm’in yeni âmentüsünü çıkardılar. Bazı devlet kuruluşlarında bastırıp dağıttıkları bu devrimci(!) âmentüyü şöyle yazarak ilân ettiler:
“Kahramanlık örneği olan ve vatanın istikbâlini yoktan var eden Mustafa Kemal’e, onun cengâver ordusuna, yüce kanunlarına, mücâhit analarına ve Türkiye için âhiret günü olmayacağına iman ederim.”
Halk, “halkçı” Kemalistlerin bu dehşetli dalkavukluklarından nefret ediyordu. Din ve dünya işlerini birbirinden ayırmaya çalışan Atatürk ise, kendisine takılan bu dinî sıfatlar karşısında şaşırıp kalıyordu. 2957
Bid’at; Anlam ve Mâhiyeti
‘Bid’at’, ‘ibdâ’ kökünden türemiştir. İbdâ, önceden yapılmış bir şeyi örnek almaksızın yapma ve icat etme demektir. Buna göre ‘bid’at’ sözlükte, daha önceden bir örneği olmaksızın yapılan, sonradan icat edilen şey (muhdes) demektir.
Kavram olarak ‘bid’at’; Şeriata karşıt olması sebebiyle onunla ters düşen ve onda bir fazlalık ya da noksanlığa neden olan şeydir. Bid’at Sünnetin zıddı olarak kullanılmaktadır ki, Şârî’nin (din koyucunun) açık ya da dolaylı, sözlü ya da fiilî izni olmaksızın, dinde sahâbeden sonra ortaya çıkan eksiltme ya da fazlalaştırmadır.
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “(Dinde) Sonradan ortaya çıkan her şey bid’at’tır; her bid’at dalâlettir/sapıklıktır ve sapıklık insanı ateşe sürükler.”2958; “Allah
2956] Abdurrahman Dilipak, a.g.e. s. 52-62
2957] Yavuz Bülent Bakiler, İslâmiyat cilt 3, sayı 3, Temmuz-Eylül 2000
2958] Müslim, Cum’a 43, hadis no: 867, 2/592; Ebû Dâvûd, Sünne hadis no: 4606, 3/201; İbn Mâce, Mukaddime 7, hadis no: 45-46, 1/17; Nesâî, Iydeyn 22, 3/153
- 808 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(c.c.) bid’at sahibinin, orucunu, namazını, sadakasını, haccını, umresini, cihadını, (hayır yoluna) harcamasını, şâhidliğini kabul etmez. O, kılın yağdan çıktığı gibi dinden çıkar.” 2959
Bu kadar tehlikeli ve imandan ayırıcı olan bid’at konusunda müslümanların doğal olarak duyarlı olmaları gerekir. Allah (c.c.) kendi dini olan İslâm’ı peygamberinin tebliği ile insanlara ulaştırmış ve onu tamamlamıştır.2960 Hz. Muhammed (s.a.s.) yaşayarak ve uygulayarak İslâm’ın ne olduğunu ortaya koymuştur. Hiç bir insanın bu dine müdâhale hakkı yoktur; kimse ne dinden eksiltme yapabilir ne de ona bir şey ilâve edebilir. Sonradan ortaya çıkan ve yetkili ilim adamları tarafından yapılan ictihâd (fetvâ verme) ise, dine ilâve değil; dinî hükümleri sistemleştirme ya da yeni sorunlara Kur’an ve hadislerle cevap bulabilme gayretidir.
Ancak, değişen zamana göre, gelişen ilimler doğrultusunda yeni yeni şeyler icat edilir, yeni buluşlar ve teknikler, hatta yeni görüşler ortaya çıkabilir. Bid’at’ın sözlük anlamına takılarak, yeni ortaya çıkan her şeye bid’at demek mümkün değildir. Bu hem Din’i anlamamak, hem de Din’in mubah (helâl) alanını haksız olarak daraltmak, Din’in uygulanmasını zorlaştırmaktır.
Bid’at’ı bu şekilde anlayanlar günlük hayata biraz da zorunlu olarak giren yenilikleri bid’at kelimesiyle bağdaştırmanın yoluna gittiler ve bid’at’ı, ‘hasene-güzel’ ve ‘seyyie-kötü’ diye ikiye ayırdılar. Hatta bazı bilginler daha da detaya inerek bid’atleri; vâcip, haram, mendup, mekruh ve mübah olmak üzerer beş kısma ayırmışlardır.
Bid’at’ı dar kapsamlı olarak, yani kavram anlamıyla alanlar, onu inanç ve amellerde dine yapılan ekleme ve eksiltme olarak tanımlamışlardır. Böyle düşünenlere göre, dinî bir özelliği olmayan, insanların dünyalık işleriyle ilgili, İslâm’ın mubah dediği alana giren şeyler bid’at kapsamında değildir. İnsanların örf olarak yaşattıkları Din’e aykırı olmayan âdetler, sonradan gerek bir ihtiyacı karşılamak, gerekse ilmî araştırmalar sonucunda geliştirilen icatlar, üretimler, bazı kurumlar, ya da fikirler bid’at alanının dışındadır.
Kimileri, hasene (güzel) dedikleri bid’at’ı, Din’e bir ekleme olarak ele almazlar. Bunu Peygamberimizin haber verdiği ‘güzel bir çığır açma’ hadisine dayandırırlar. “Kim benden sonra terkedilmiş bir sünnetimi diriltirse, onunla amel eden herkesin ecri kadar o kimseye sevap verilir, hem de onların sevabından hiç bir şey eksiltmeden. Kim de Allah ve Rasûlünün rızâsına uygun düşmeyen bir sapıklık bid’at’ı icat ederse, onunla amel edenlerin günahları kadar o kişiye günah yüklenir, hem de onların günahlarından hiç bir şey eksilmeden.” 2961
Onlar, teravih namazını cemaatle ve yirmi rek’at kılınmasına bid’at diyenlere Hz. Ömer (r.a.)’in “ne güzel bid’at!” demesini delil olarak alırlar. Hâlbuki Hz. Ömer (r.a.) bid’ate güzel demedi, tam tersine; “teravihin bu şekilde kılınması bid’at değildir. Eğer siz kendi fikrinize göre ona bid’at diyorsanız, o zaman bu ne güzel bid’at’tır” demek istemişti.
“Her yeni uydurma bid’at’tir” hadisinden, Dinin esaslarına, Hz. Peygamber’in
2959] İbn Mâce, Mukaddime 7, hadis no: 49, 1/19
2960] 5/Mâide, 3
2961] İbn Mâce, Mukaddime 15, hadis no: 209-210, 1/76. Bir benzeri için bk. Müslim, İlim 16, hadis no: 2674, 4/2060; Tirmizî, İlim 16, hadis no: 2677, 5/45
ATALAR YOLU
- 809 -
ve O’nun ilk dört halifesinin yollarına uymayan şeyler anlaşılmalıdır. Bu bid’atler, Hz. Peygamber’in Sünnetinin ortaya koyduğu ilkelerle uyuşmaz, onlara aykırıdır. Hatta bu bid’atler, bir şer’î (dinî) hükmü kaldırırlar, yerine kendileri yerleşirler.
Bid’ati, iyi ve kötü diye ikiye ayırmayan, onu dar kapsamlı yani kavram anlamıyla alanlar bu yorumlara katılmayarak derler ki; Yukarıda geçen ‘Sünnetin diriltilmesi (ihyâ edilmesi)’ yeni bir şey icat etmek değildir. Unutulmuş bir sünneti yeniden hayata kazandırmaktır. Hz. Ömer’in (r.a.) terâvih namazıyla ilgili uygulaması da yeni bir ibâdet çeşidi veya sonradan ortaya çıkmış bir uydurma değil; örneği Peygamber’in hayatında görülen ve O’nun tavsiye ettiği bir ibâdetin sürekliliğini sağlama düşüncesidir.
Bid’at Din’de temeli olmayan inançları ve ibâdet şekillerini İslâmî bir kılıfla İslâm’a yamamaktır. İslâm dışı görüş, inanış ve tapınmaları İslâm’a mal etmektir. Bunları yapanlar yaptıkları işin Din’e aykırı olduğunu bile kabul etmezler. Bundan dolayı Süfyân-ı Sevrî ve bazı âlimler şöyle demişlerdir: “Bid’at, İblis’e, mâsiyetten (günâh işlemekten) daha sevimlidir. Çünkü bid’atin tevbesi olmaz, hâlbuki kişi günâhından dolayı tevbe edebilir.” “Bid’atin tevbesi olmaz” sözünün mânâsı şudur: Allah (c.c.) ve Rasûlünün (s.a.s.) ortaya koymadıkları bir şeyi din edinen kimseye amelleri süslü gösterilir. O yaptıklarını doğru zannetmeye başlar. Kötü amellerini güzel görmeye devam ettiği sürece de tevbe etmiş olmaz. Her şeyden önce tevbenin başlangıcı; kişinin işlediği fiilin tevbe etmesi gereken kötü bir amel olduğunu kabul etmesi, ya da tevbeyi gerektirecek denli vâcip veya müstehab bir dinî emri terkettiğini bilmesidir. Bir kişi, kendi yaptıklarını güzel görmeye devam ettikçe tevbeye ihtiyaç duymaz.
Bid’at ehlinin tevbe etmesi, Allah’ın ona hidâyeti göstermesi ile mümkündür. Bu da ancak kişinin bildiği Hakk’a uyması ile gerçekleşebilir. “Bildiği ile amel edene Allah (c.c.) bilmediği şeyleri de öğretir.”2962 Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Doğru yolu bulanların Allah hidâyetlerini artırmış ve onlara takvâlarını (Allah’tan korkup sakınmalarını) vermiştir.” 2963
Peygamberimiz’in deyişiyle bütün bid’atler merduttur (reddedilmiştir). Hiç birinin İslâm’a göre bir değeri ve hükmü yoktur. Çünkü böyle bir şey, İslâm’da eksiklik veya fazlalık olduğu düşüncesine dayanır. Hâlbuki Din Allah (c.c.) tarafından insanlar için beğenilip gönderilmiş ve tamamlanmıştır. Onda eksik veya fazla bir şey yoktur. Bid’atçıların bir kısmı Kur’an’a ve Sünnet’e aykırı inanç ve amelleri uydurup İslâm’a sokarlar, onları Din’denmiş gibi sunarlar. Bazıları da İslâm’ı daha iyi yaşamak, daha dindar bir müslüman olmak amacıyla yeni ibâdet ve inanış türleri uydururlar. Her iki tutum da yanlıştır. İnsanlara düşen görev, İslâm’ın, olmayan eksikliklerini bulup kendi akıllarınca o eksiklikleri gidermek değil; İslâm’a hakkıyla teslim olarak ellerinden geldiği kadar onu yaşamaktır. Unutmamak gerekir ki hiç kimse İslâm’ı Hz. Muhammed’den (s.a.s) daha güzel yaşayamaz, O’ndan fazla dindar olamaz.
‘Güzel bid’at, kötü bid’at’ tanımları net değildir. Hangi inanış, hangi amel ve âdet bid’attır, hangisi güzeldir, hangisi kötüdür? Bu gibi değerlendirmeler kişilere ve kültürlere göre değişebilir. Bid’atin sınırlarını kim ve nasıl çizecek?
2962] Ebu Nuaym, Enes b. Malik’ten, nak. İbn Teymiyye, Takvâ Yolu, s: 14
2963] 47/Muhammed 17; ayrıca bk. 4/Nisâ, 66-68; 57/Hadîd, 28; 5/Mâide, 16
- 810 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tarihte ve günümüzde hemen hemen her grup (hizip) kendi düşündüğünün ve yaptığının doğru, diğerlerinin yaptıklarını yanlış görmektedir. Herkes görüşlerini ve eylemlerini Kur’an ve Sünnete dayandırma iddiasındadır. Hiç kimse de yaptığının bid’at olduğunu kolay kolay kabul etmez.
Onun için bu konuda da dikkatli olmak ve her şeye bilmeden ‘bid’at’ demek, ya da o şey gerçekte bid’at ise onu da İslâm’dan sayma yanlışlığına düşmemek gerekir. Kur’an’ı ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) yaşayıp tebliğ ettiği Din’i iyi bilirsek; bid’atleri daha iyi tanıyabiliriz. Peygamberimiz’den sonra ortaya çıkan bütün fikirlere, icatlara, kurumlara, yani her şeye -kavram anlamında- bid’at demek yanlış olduğu gibi, din kılıfı geçirilmiş sonradan ihdas edilmiş şeyleri de kabul etmek mümkün değildir.
Meselâ, mezar ziyareti ibret verici ve sevaptır; ama, türbeye veya mezarın yanındaki bir şeye çaput bağlamayı, mezardaki ölüden bir şey dilemeyi nereye koyacağız? Zikir yapmak, Allah’ı her an ve bütün ibâdetlerle anmak, hatırlamak Kur’an’ın emridir; ama, kolkola girerek, yat��������������������������������������ıp kalkarak, ayılıp bayılarak, kendin-�����������������������������������kendinden geçerek, feryat ederek zikretme(!) davranışlarının delilini nerede bulacağız? Âlimleri dinlemek, derslerinden, sözlerinden, ahlâklarından ve ilimlerinden faydalanmak güzeldir, gereklidir de. Ancak “bir âlime, bir şeyhe bağlanılmadan, ömür boyu onun peşinden gidilmeden İslâm yaşanmaz“, “şeyhi olmayanın mürşidi şeytandır“ gibi iddiaları nereye koyacağız? Ölünün arkasından duâ etmek, onu hayırla anmak güzeldir. Ama onun arkasından yapılan kırkıncı, elli ikinci gece ve mevlid merasimlerini hangi âyete ve hadise dayandıracağız? İslâm’da biat (seçim), şûrâ, din hürriyeti, hoşgörü ilkelerinden hareketle; şirk ve zulüm düzenlerini, İslâm’a aykırı yapılanmaları İslâmî sayabilir miyiz? Hoşgörünün sınırları; sapıklıkları, isyanları, Din’e hakarete varan tavırları kabullenmek midir?
İslâmî olmadığı halde İslâm kılıfıyla sunulan bütün inanç, amel, tavır ve anlayışlara karşı duyarlı olmak zorundayız. Bunlar Din’den olmadığı halde ona sokulan bid’at ve hurafelerdir. Her bir bid’at, müslümanın hayatından bir sünneti alıp götürür. Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Sünnetini iyi tanıyanlar ve onu bir hayat olarak yaşayanlar bid’atlerin tuzağına düşmezler. 2964
Bid’at, bir nesneyi yeniden peydahlamak mânâsına gelir. Örneği ve benzeri olmayan bir şeyi ortaya çıkarmak, üretmek demektir. Yeniden vücuda getirmenin olumsuz yönlerini ifade için bid’at sözcüğü kullanılmaktadır. Türkçedeki “türedi” kelimesi, bunun tam karşılığıdır. Kur’an’da bid’at kelimesinin kavramsal ve kurumsal mâhiyette ele alındığı âyete bakarsak, konu daha iyi anlaşılacaktır: “Sonra bunların izinden ardarda peygamberlerimizi gönderdik. Meryem oğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik, ona İncil’i verdik; ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet vermiştik. Uydurdukları (ibtedeû, bid’at icat ettikleri) ruhbanlığa gelince, onu Biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızâsını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden çoğu da fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.”2965 Peygamberler tarihinde bid’ate/türediliğe örnek olarak hıristiyan ruhban sınıfının icat ettiği ve sonra da ilkelerine saygılı olmadıkları ruhbanlık gösterilmektedir. Bid’atin omurgasını tanımamızı sağlayan bu âyet gösteriyor ki, bid’atler:
2964] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 87-91
2965] 57/Hadîd, 27
ATALAR YOLU
- 811 -
1. İyi niyetle, Hak rızâsı kazanmak gâyesiyle icat edilebilirler; bu, onların bid’at olmasını engellemez.
2. Bid’at olarak ortaya çıkarılan şeye bir süre sonra bizzat onu icat edenler bile uyamazlar.
Böylece, dikkatler şu iki noktaya çekilmektedir: Bu dinin Peygamber(ler)i de,2966 kavramları ve kurumları da bid’at/türedi değildir. Bu bir dindir ki, Yaratıcı onu ilk insanla başlatmış ve asırlar boyunca insanı onun değişmez, zaman üstü ilkeleriyle eğitmiştir. Bu ilkeler tüm peygamberlerin mesajlarında aynıdır. Kur’an bu mesajları toplayan kitaptır. Kur’an’ın din dediğine, Peygamber’in din dediğine eklemeler yapan, bid’atçılık/türedilik yapar ve uydurma bir din icat eder. Tamamlanan, kemâle eren ve adına İslâm denilen bir dinin2967 bid’at/uydurma/türedi kişi, kurum ve kavramlara ihtiyacı yoktur. O yüzden bid’ati bazı âlimler şöyle tanımlar: “Kemâle erdirildikten sonra dinde ortaya çıkan nesneye denen bid’at, dinde Peygamber’den sonra ortaya çıkan tutku ve davranışlardır. Dinde ortaya çıkan eksiltme veya artırmalar için kullanılır.”
Bid’at, dinin vahye dayanan tespitlerine, buyruklarına, kabullerine yapılan ekleme veya bunlarda vücuda getirilen eksiltmedir. Buna göre bid’at, din bünyesinde sözkonusu olur. Hayatın diğer alanlarındaki yeniliklerin bid’at kavramıyla irtibatlandırılması tam bir saptırmadır. Hatta, diyânet denen ve dine getirilen beşerî yorumları içeren alandaki yenilikler de bid’at kavramı içine girmez. Bid’atin sözkonusu edilebilmesi için “din” bünyesinde yeni icatların olması gerekir. Bid’at, dinde olmayan şeyi dine sokmaktır. Bid’at, Allah’ın din olarak gönderdiğinde olmayan şeyi var göstermektir. Bid’at, vahyin oluşturduğu tevhid anlayışına aykırı kabuller icat etmektir.
Yine, bid’atin hasenesi/güzeli olduğunu ifade etmek, temelden yanlıştır. Güzel bid’at tâbiri, birçok olumsuzluğun gözden kaçmasına yol açan bir maske tâbirdir. Ortaya getirilen bir yenilik, dinde olmayan bir şeyi icat etmektedir; bunun güzeli olmaz. Dine ekleme yapmanın güzeli olacağını söylemenin kendisi bid’attır. Bir bid’ati ölçüt yaparak başka bir bid’ati tanımlayamayız. Ortaya getirilen yenilik, dinle iligil değil de hayatın başka alanlarıyla ilgili ise onun bid’at kavramıyla hiçbir ilgisi yoktur. Bid’at, eski örf ve âdetlerin yerine yeni örfler koymanın adı değildir; dinin tesbitlerinin yerine eski veya yeni herhangi bir âdeti koymanın adıdır. Bazıları ne hikmetse, eski âdetlere bağlılığı bid’at saymazken yeni âdetlere en küçük bir itibarı hemen bid’at ilan eder. Oysa ki âdetin dinleştirilmesi, her hal ve şartta bid’attır. Bunun birkısmı günah bid’ati olur, birkısmı şirk bid’ati. Ama güzel bid’at asla ve asla olmaz. Âdetler dinleştikçe din de âdetleşir. Bunun sonu, dinin tahribi ve saygınlığının yok olmasıdır.
Yaşadığımız toplumda bid’atler karşı çıkmak adına ortaya çıkıp en yıkıcı bid’atleri üreten kişi ve zümreler hayli çoktur. Bunlara göre bid’at, öncelikle eski kabullere aykırılıktır. Daha net bir çerçeveden bakılınca bid’at, bu insanların mensup oldukları fırkanın kabullerine ters her şeydir. Bunlar için olay “biz ve ötekiler” olayıdır. Din, bunun sadece dokunulmazlığını sağlayan bir araçtır. Bid’at suçlamalarında bulunanların çoğu, vahyin verilerini değil; kendi mezhep,
2966] 46/Ahkaf, 9
2967] 5/Mâide, 3
- 812 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tarikat, cemaat, ırk veya bölgelerinin âdetlerini esas alarak başkalarını bid’atle itham ettiler. Bid’ati Kur’an ve sahih sünnete aykırılık olarak asla tanıtmadılar. Yani bid’atle mücadele adı altında bir tür yozlaştırma yaptılar.
Allah’ın dininde eksiltme veya artırma yoluyla değiştirme olarak ortaya çıkan bid’atin en kötü yanı, genellikle iyi niyetle sergilenmesidir. Bu iyi niyet zemini, bid’atin toplumda revaç bulmasına sebep olmakta, bunun sonucunda da sapma sessizce yerleşmekte ve dine eklenen âdet ve alışkanlıklar dinleşmektedir. İman Süyûti bu konuda şunları söyler: “Bid’atlerin bir kısmını, halkın ibâdet ve Allah’a yaklaşma zannıyla yaptıkları oluşturmaktadır. Oysa ki esâsında bunların terk edilmesi ibâdettir. Câhiller bunların görüntüsünün ibâdeti andırmasına aldanarak esasında yasak olan fiilleri ibâdet yerine koymaktadır. Burada aldatıcı olan, ‘daha çok ibâdet etme’ hırsıdır. İşte bu hırs, insanları, ibâdet görüntüsü veren bu yasakları icrâya itmektedir. Bu tür ibâdetlerin haram olanı vardır, mekruh olanı vardır. Hz. Ömer, Cuma namazının ardından iki rekât ilâve namaz kılan bir adamı engelleyip mescidden uzaklaştırmıştır...” 2968
Bid’at yüzünden saparak beşerî âdetleri din gibi yaşamaya kalkışanların vücut verdikleri günah yükü, bid’ati icat edenlerin boynuna binecektir. Çünkü Kur’an, ilimsizlik yüzünden insanların sapmasına sebep olanların, saptırdıkları insanların günahlarına ortak olacaklarını çok açık bir biçimde bildirmiştir: “Onlar, kıyâmet günü, kendi günahlarını tamamen yüklendikten başka, ilimsizlik yüzünden saptırdıkları kişilerin günahlarının bir kısmını da yükleneceklerdir. Bakın, ne kötü şey yükleniyorlar.” 2969 Şâtıbî’ye göre bid’at, bir şirk kurumudur ve esası da Allah’a iftira ederek dine haram-helâl, iyi-kötü hükümleri eklemektir. Bu ilâve kabuller onları uyduranlar tarafından süslenip püslenmekte ve taklit bedavacılığında rahat arayanlar tarafından benimsenip hayata geçirilmektedir.2970 Şâtıbî’ye göre bid’atçılık, lânetlenmeyi gerektiren istisnâî cürümlerden biridir. 2971
Mescidlerdeki Bid’atler
Mescidlerle ilgili birçok bid’at, İslâm’a ve müslümanlara rağmen maalesef hâlâ yaşamaktadır. Câmilerde görülen bid’atlerin en önemli ve yaygınlarını saymaya çalışalım:
a- Mescidlere kadın-erkek her müslüman girebilmesi gerektiği halde, Asr-ı saâdette ve Peygamberimiz’in sünnetinde kadınların mescide devam etmelerinin kısmen veya tamamen engellenmesi diye bir şey olmadığı halde,2972 kadınların Cuma ve bayram namazlarında, teravih veya vakit namazlarında cemaatten, câmideki vaaz ve nasihatlerden, sosyal faâliyetlerden din adına mahrum bırakıldığı sözkonusudur. Dolayısıyla günümüzde kadınlara mescid yolunu göstermemek, onları mescidlerden uzaklaştırmak, en azından bid’at olacaktır. Onlar, özellikle Cuma günü ve benzeri özel günlerde câmideki hitâbe, öğüt ve vaazlardan hisse almalı, cehâlet karanlığından kurtulmalıdır.
2968] Celâleddin Süyûtî, el-Emru bi’l-İttibâ ve’n-Nehyu ani’l-İbtidâ (Bid’atlar), Beyrut, 1998, s. 55-57
2969] 16/Nahl, 25
2970] Şâtıbî, el-İ’tisâm, R. Rızâ Y. Mısır, c. 1, s. 126-139
2971] Şâtıbî, a.g.e., s. 117; İslâm Nasıl Yozlaştırıldı, s. 48 vd.
2972] Ahmed bin Hanbel, 6/66, 90, 154; Müslim, Salât 16, 137; Ebû Dâvud, Salât 13; Tirmizî, Cum’a 48, 64; Buhârî, Cum’a 13
ATALAR YOLU
- 813 -
b- Pis kokular yayanların mescide girmelerini Rasûlullah yasaklamıştır. Hatta helâl ve şifalı bitkiler olan soğan sarımsak gibi hoş olmayan kokulara sebep olan gıdaları yiyenlerin mescide gelmemelerini istemiştir.2973 Fosur fosur sigara içen ve sigarasını lütfen câmi kapısında söndürüp atan ve sigara içmeyenleri, soğan yiyenlerin kokusundan rahatsız olduğundan çok daha fazla etkileyen kişi, durum değerlendirmesi yapmalıdır. Tabii, birini tercih etmesi gerekiyorsa neyi tercih edeceğine de karar vermelidir.
c- Mescidler, imkânlar zorlanarak asr-ı saâdetteki fonksiyonlarına yaklaştırılmalı, faâliyet alanlarını genişletmelidir. Mescidlerin çok yönlü faâliyetlere merkezlik teşkil etmesi yüzünden, insanlar oraya daha fazla gelecektir; mescid, sosyal hayatın merkezi, en vazgeçilmezi olacaktır. Çok yönlü hizmetleri yüzünden cemaatle kılınan namaz, 25 veya 27 derece daha üstündür. Mescidin bu çok yönlü fonksiyonunun kalktığı, kardeşlik ve kaynaştırmanın yerini hizip ve politik çekişmelerin, dedikoduların aldığı için, günümüz cemaatlerinde bu derece sevap fazlalığının bulunduğunu söylemek zordur. Şimdi ne o takvâ mescidi, ne de bir namazı 27 derece yükselten erdem sahibi cemaat...
ç- Mescidlerde konuşulmayacağı, dünya kelâmı edilmesinin yasak olduğuna dair hiçbir şer’î hüküm yoktur. Yasak olan, lağvdır/boş söz, gereksiz lakırdıdır, mâlâyanidir, ki bir hayır amacına ulaştırmayan bu gereksiz söz, sadece mescidde değil; her yerde yasaktır 2974. Bütün evren secde halinde olduğundan arzın her yeri mescid hükmündedir. İnsanlık açısından mescid olma hali ise o mekânda secde edilmesine bağlıdır.
d- Belirli mekânları mescid edinip başka yerde namaz kılmamak veya kılınamayacağını iddia etmek de bid’attir, yanlıştır. Evleri de kabir haline getirmemek, oralarda özellikle farz dışındaki namazları edâ etmek Peygamber tavsiyesi ve uygulamasıdır.
e- Bugünkü câmiler, dolaylı yoldan da olsa devlet kanunlarıyla yönetildiğinden, imamlar bazı dinî emirleri de uygula(ya)mamaktadır. Örnek olarak, müslüman olmadığı bilinen, hatta din düşmanı olarak tanınan bir kimse öldüğünde hangi görevli, “ben bunun cenaze namazını kıldırmam!” diyebilir? Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın dininden hoşlanmayan fâsıkların, kâfir ve münâfıkların namazlarının kılınmamasını, mezarları başında durulmamasını isterken, tâğut ve zâlimler için duâlar edildiğini görüyoruz. “Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma; onun kabri başında durma. Çünkü onlar, Allah ve Rasûlünü inkâr ettiler de fâsık olarak öldüler.” 2975
f- Farz namazdan sonraki müezzinlik fasılları bid’attir. Müezzinin namaz esnasındaki görevi ezan ve kametle sınırlıdır. Farz namazlarından evvel veya Cuma namazında hutbe öncesinde İhlâs sûreleri veya başka âyetler okumak sünnette olmayan bir davranıştır.
g- Kur’an ve sünnetin belirlemediği uydurma ibâdet veya bereket unsuru kabul edilen şeylerin mescide sokulması bid’attir. Tesbih adı altında câmiye
2973] bk. Buhârî, Ezan 160; Müslim, Mesâcid 68, 69, 71; Ahmed bin Hanbel, 2/20, 266, 429; İbn Mâce, İkamet 58
2974] bk. Mü’minûn, 3
2975] 9/Tevbe, 84
- 814 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sokulan bazı araçlar, onların cemaat arasında ona buna atılması huzur bozan bir davranıştır. Câminin duvarlarına, kubbesine levhalar, yazılar yazmak, dikkat çekici süsler yapmak da bid’attir. İmam Mâlik gibi nice âlimler câminin mihrabına bir Kur’an âyetinin yazılmasına bile karşı çıkmıştır.
h- Namaz kılan cemaatin secde ettiği yerden daha yüksek ve câmide çıkıntı olacak şekilde mihrap yapmak da doğru değildir. Hatta mihrabın Emevîler döneminde câmiye konmaya başlandığından, Peygamber mescidinde bulunmadığından tümüyle bid’at olduğu değerlendirilir.
ı- Mescidlere para toplamak için konan “sadaka sandıkları”na İmam Mâlik karşı çıkmış, “Allah, mâbedleri dünyalık toplama yeri yapmadı” demiştir. Câmiler dilencilik yapılacak yerler olmamalı; imamlar ve vâizler de dilenci. Cuma’dan cumaya câmiye gelen adamdan para isteme ve fâsıkların, hatta müslüman oldukları şüpheli olan insanların, haram olduğu halde câminin îmârına katkıda bulunması2976 isteniyor; namazsızlar veren el olduklarından aziz, câmi ve görevliler isteyen ve alan el oldukları için altta ve zelil oluyor. Denilebilir ki, “efendim, ne yapalım, câminin halıları değişecek, süslü âvizeler alınacak, paraya ihtiyaç var...”
Hâlbuki Cuma ve bayram namazında câmiye gelenleri, kayıp çocuklarımız ve misafirlerimiz olarak kabul etmeli, onlara biz birşeyler verebilmeliyiz. Onlar ayakkabı çalınma riskinden veya yine para isterler anlayışından dolayı câmiden kaçma yolu arayan değil; câmide dağıtılacak hediyelerden ve sunulan imkânlardan yararlanmak için de olsa aramıza katılabilmeli. Câmiye çok nâdir gelen Cuma cemaatine kitaplar, broşürler, dergiler, kasetler, başka hediyeler verebilmeli, ondan bir şey kesinlikle istememeliyiz. Cebine değil, gönlüne hitap etmeli, gönlünü ve gözünü doyurabilmeliyiz. Hemen bütün peygamberlerin toplumlarına bir hitabı vardır: “Sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi (ecrimi, mükâfatımı) verecek olan ancak âlemlerin Rabbi Allah’tır.” 2977
i- Yine, bir câmi inşaatı için elde makbuz, çarşı pazar geziliyor, önüne çıkan dinli dinsiz herkesten câmi için yardım isteniyor. Bunun, dini ve câmileri küçülten bir tavır olduğu kadar, Kur’an’ın yasakladığı2978 bir tavır olduğunu belirtmek gerekiyor.
j- Mescidlerde ticaret yapılması da çirkin bir bid’attir. Özellikle Diyanet, kendi kasasını şişirmek için kendi memurlarına, kendi yayınlarını câmide pazarlamalarını emretmektedir. Takvim, dergi, kitap ve makbuzlarının satılması şeklinde örneklerini gördüğümüz ticaretle ilgili işler için mescidin kullanılması Hz. Peygamber’in bizzat yasakladığı hususlardandır.
k- Günümüzde, mescidlerle ilgili bir başka yanlışlık da, çoğu müslüman halk tarafından yapılıyor: Filan vilâyet veya uzak semtten Sultan Ahmet Câmiini veya câminin içindeki Konya’ya Mevlâna müzesini ya da başka bir câmiyi ziyaret etmeye gidiyorlar. Câmi ziyaret edince sevaba girdiklerini zannediyorlar. Hâlbuki câmi ziyareti kasdıyla yapılan bu davranışlar, yanlıştır, yasaktır, vebaldir. Çünkü yeryüzünde namaz kılmak ve ziyaret etmek maksadıyla yolculuğa çıkılabilecek ancak üç mescid vardır. “Üç mescidden başka bir yere (ibâdet ve ziyâret etmek için)
2976] 9/Tevbe, 17
2977] 26/Şuarâ, 109, 127, 145, 164, 180..
2978] 9/Tevbe, 17
ATALAR YOLU
- 815 -
özel olarak yolculuk yapılmaz; Mescid-i Haram, Mescid-i Aksâ ve Benim mescidim.”2979 Bugün müslümanlar, maalesef Mescid-i Aksâ’yı ziyaret edememektedirler. Hiç olmazsa hacca gidenlerin yol üzerinde uğrayıp ziyaret edebilecekleri ilk kıblelerine gitme yollarını bulmak bedel istiyor; insanımız da kolay sevap istediği için bedele yanaşmıyor.
l- Peygamberimiz’in her Ramazan’da mutlaka yaptığı mescidde i’tikâf sünneti unutulmuş, câmiler i’tikâfsız/coşkusuz kalmıştır. İtikâf, bilindiği gibi, dünya işlerinden arınıp bir mescidde özellikle Ramazan ayının son on günü ibâdete çekilme demektir. Bu kuvvetli sünnetin terk edilmesi, mescidlerimiz açısından önemli bir eksikliktir. İ’tikâfın ihyâ edilmesi gerekmektedir.
m- Bid’at unsurlarının bulaştığı mescidlere girmeme hakkı olan mü’minlerin, şirk unsurlarının bulaştığı mescidlere girmeme zorunluluğu vardır. 2980
n- Mescidin dırar olması/zararlı mescid haline gelmesi, mescidin sadece o niyetle yapılmasını gerektirmez. Mescid-i Dırarla ilgili âyet-i kerimede,2981 yapmak ve kurmak anlamında bir kelime kullanılmamış, “ittihaz (edinme)” kelimesi kullanılmıştır. Bu demektir ki, bir mescidin zarar vermesinden söz etmek için, daha yapılırken o niyetle yapılmış olması şartı aranmaz. İlk zamanda, hatta yüzyıllarca iyi hizmetler verdiği halde günün birinde “zarar veren mescid” haline dönüşen binalar olabilir.
o- Mü’minleri fırkalara bölmek, tefrika çıkartmak için mescid yapmak veya yapılmış mescidleri bu maksatla kullanmak, dırar mescidinin özelliğidir. Avrupa’da Türkler tarafından mescid haline getirilen yerlerde çok net sırıttığı gibi, her fırkanın kendine has bir câmisi vardır. Câmiler, sadece Allah’ın olması gerektiği2982 halde, falancıların mescidi, filancıların câmisi diye câmiler gruplarıyla bilinir ve çoğu mescidde ırklar ve uluslar arası ayrım özelliğine işaret anlamına gelecek tarzda Türk bayrakları, hem de mihrab veya minber civarında bulunur. Sadece kendi gruplarına ait mescidlerde toplanıp namaz kılanlar, öteki câmilerde namaz kılmaz ve o mesciddekilere müslüman gözüyle bakmaz. Hemen hepsi, birbirinin gıybetini etmeyi cihad zanneder.
ö- Rus işgali dönemindeki Afganistan’da ve günümüzde nice yerlerde örnekleri görüldüğü şekilde, câminin İslâm düşmanı olanlara, dini kullanmak ihtiyacı duyan ikiyüzlü kişilere barınak yapılması da bid’at olmaktan öte şirk unsurudur, dırar özelliğidir. Senelerce kahır ve zulüm altında inlettikleri müslümanların mâbedlerini, onları sömürmek, kontrol etmek ve birbirine düşürmek için kullanma alçaklığının İslâm tarihinde ilk temscilcileri Emevî hânedanıdır. Onlar, İslâm’ın zaferi önünde eğilmek zorunda kaldıklarında, müslüman kanı damlayan kılıçlarını kınlarına soktular ve o kılıçlarla dize getiremedikleri müslümanları, Musallat oldukları mâbedlerinden vurdular. Bu öyle bir vuruştu ki, en büyük kahrını, dinin tebliğcisi Peygamber’in evlâdı üzerinde gerçekleştirdi. Onları zehir ve kılıçla yok etmekle yetinmedi, tevhidin mâbedinden yaklaşık bir asır o aziz Rasûl evlâdına ezan ve hutbelerden lânet okuyarak o Peygamber’in ümmetine
2979] Buhârî, Fedâilu’s-Salât -Salâtu Mescid-i Mekke- 1, 6, Savm 67; Müslim, Hacc 74; Ebû Dâvud, Menâsik hadis no: 2033; Tirmizî, Salât 243, hadis no: 326
2980] Bk. 7/A’râf, 29; 9/Tevbe, 107-109; 72/Cinn, 18
2981] 9/Tevbe, 107
2982] 72/Cinn, 18
- 816 -
KUR’AN KAVRAMLARI
âmin dedirtti. Ömer bin Abdülaziz,2983 Rasûl evlâdına okunan bu lâneti mescidlerden kaldırdığında, kavramları tersine çevirmeye örnek olarak onu şu şekilde itham etme çarpıklığına gidebildiler: “Sünnete muhâlefet ediyor...”
p- Mescid yapımında, Allah rızâsı ve takvâ kaygısından başka herhangi bir kaygının rol oynaması da Dırar mescidinin temel özelliğidir. Kişisel menfaat, şöhret hırsı, grup ve parti çıkarı, ekonomik rant vb. bu özelliklerdendir.
r- Mescidlerde Allah’ın dışında herhangi bir kişiye sığınılması, yakarılması, herhangi bir kişinin Allah ile kul arasında vesîle ve aracı yapılması da, mescidin takvâ mescidi özelliğinin kalkması demektir.2984 Bu durum, ulûhiyet şânından olan özelliklerin Allah dışında bir varlığa verilmesini ifade ettiği için şirktir. Allah’ın dışında kişi veya kişiler için çağrıda bulunulması, övgüler dizilmesi, propaganda ve reklâm yapılması da mescidlerdeki çirkin davranışlardandır. İslâm’ın temel kabullerine zıt unsurların sokulduğu mescidlerdeki bu durumlara karşı çıkılmalı, tavır alınmalıdır.
s- Mescidlerin vazgeçilmez fonksiyonlarından biri, oradaki cemaatin birbirlerinin dertleriyle dertlenmesi ve istişâre etmesine zemin olmasıdır. Bu ibâdet ve meşveret yerlerinde müslümanlar, eşitlik kuralına uyarlar. Kimsenin kimseye meslek, maddî güç, makam vb. açıdan üstünlüğü olamaz. Bu ayrımlara göre saflar düzenlenip bazılarına ayrıcalık verilemez. Herkes aynı safta ve omuz omuzadır. Bu yüzdendir ki, imamın da cemaatten yüksek bir yerde namaz kıldırması doğru değildir; hatta bunu câiz görmeyenler bile vardır.2985 Hatta bazı ülkelerde günümüzde de uygulandığı şekilde, mihrabdaki imamın cemaatten daha yüksek yerde namaza durarak gurura kapılmaması için, mihrab câmideki cemaatin secde ettiği zeminden daha aşağıda olmasının daha faziletli olacağı değerlendirilebilir.
ş- Cemaatteki bu eşitlik, ancak bir noktada bozulur; o da ilim ve ibâdet noktasıdır. Mescidde, ilk safta ilim ve takvâ bakımında önde olanlar bulunur. Bunlar, imâmet ve riyâset namzedi oldukları gibi, müzâkere ve müşâverede de reylerinden en fazla yararlanılan kişilerdir. İmamın, namazdan sonra arkasını mihraba, yüzünü cemaate dönüp oturması, duâ için olmayıp, kendisini imam seçen veya imam olarak kabul eden cemaatle istişâre ve tartışmaya başkanlık etmek içindir. “Benim hemen arkama sizden dirâyet ve akıl sahipleri dursun! Sonra onları takip edenler, sonra da onları takip edenler dursun! Çarşıların karışıklığından sakının!”2986; “Üç kişinin namazları kabul olmaz; bunlardan birisi cemaat istemediği halde imamlık yapmak isteyen kişidir...” 2987
t- Bu ölçüler dahilinde câmilerde istişârenin terk edilmesi, cemaatin birbiriyle kaynaşmaması, imam-cemaat ilişkisinin sağlıklı olmaması ciddî problemlerden biridir. Takvâ ve ilim durumuyla öne çıkmadığı halde ön safı ve imamın arkasını âdetâ parselleyen kimselerin bu tavırları da sünnete uymaz. Aslında imamın cemaat tarafından seçilip öne çıkartılması gibi, imamın arkasına geçecek insanları da cemaat belirlemeli, lâyık olanları namaza durmadan oraya dâvet etmelidir.
2983] ölümü; 102/720
2984] 72/Cinn, 18
2985] Ebû Dâvud, Salât 67
2986] Müslim, Salât 123; Ebû Dâvud, Salât 96; Tirmizî, Salât 168
2987] Ebû Dâvud, Salât 63; Tirmizî, Salât 266
ATALAR YOLU
- 817 -
u- Vaaz ve hutbelerde, müezzinlik ve imamlıkta, normal olarak ses duyulduğu müddetçe, gereksiz yere hoparlör kullanmak ve kulağı tırmalayacak şekilde bağırmak da çok yanlıştır, çirkin bir bid’attir.
ü- Duânın kabulünün bir şartı, samimiyet ve sessizliktir. “Rabbinize tazarrû ile yalvara yakara, gizlice duâ edin. Bilin ki O, haddi aşanları sevmez.”2988 Duâ, tevâzu ve zillet ile, fakirane, gizlice ve çok yavaş sesle yapılmalıdır. Yoksa, duâ, tevâzunun tersine bağırma ile, yarış edercesine, edebiyat gösterişi şeklinde, kafiyeli ama samimiyetsiz sözlerden oluşan tarzda olduğu müddetçe o duâ, câmi kubbesinin dışına yükselmeyecektir. Hele bir de zâlim ve tâğutlar için de rahmet istenerek duâ edilmesi, duâda câiz olmayan vesîleler, ırk asabiyetine dair övünmeler de varsa, böyle duâya el açıp âmin diyenlerin de durumu, Akaid ilmini ilgilendirir.
v- Cuma namazlarında hutbeyi kısa, namazı uzun tutmak sünnet olduğu, aksi bid’at olduğu halde, hutbeler çok uzun ve namazlar çok kısa edâ ediliyor.
y- Mescidlerden yola çıkılarak, oradan İslâm’ın öğrenilip yaşanması, hâkim olması halka halka yayılarak toplumu hükmü altına alması gerektiği halde; bugünkü mescidler, aslî görevlerinin çoğunu yerine getirmemektedir. Tâğutlar ve onların rejimleri, çeşitli baskı ve dayatmalarıyla İslâm dünyasındaki mescidlerin çoğunu mahkûm etmiş, hapishaneye çevirmiştir.
Câmiler, müslümanların her çeşit ibâdet, buluşma ve görüşme, önemli meselelerini müzâkere etme, dinin emir veya tavsiye ettiği birtakım hizmetleri gerçekleştirmek üzere faâliyetlerde bulunma yerleridir. Bu kutsal mekânları laik devletin kontrol altına alması ve işlevlerini de yalnızca namaz ibâdetinden ibaret kılması; dine, sünnete, hukuka aykırıdır. Câmilerde yapılan vaazların ve hutbelerin devlet tarafından kontrolü, hele devlet tarafından hazırlanıp papağan yerine konanların eline tutuşturulması, kesinlikle din özgürlüğüne müdâhale anlamı taşır.
Câmiler ilk kuruluşundaki örnek uygulamaya göre birden fazla iş ve ihtiyaç için kullanılırdı. Eğer biri çıkar da “bunlar tarîhîdir, o günkü ihtiyaç ve imkânsızlıklara bağlıdır, bugün bu işler için ayrı mekânlar ve kurumlar vardır” diyecek olursa, kendisine şu cevap verilir: Bunlar doğru olabilir, ancak, bu tarihî uygulama iki şeye kesin delildir: 1- Câmiler yalnızca namaz kılmak için değildir. 2- Müslümanların din işleri, dünya işlerinden ayrı değildir; din ile dünya iç içedir. Kur’an ve Sünnet, hem din hayatını hem de dünya hayatını düzenlemek, yönlendirmek, yönetmek için gönderilmiştir.
z- Câmilerde; farzmış, namazdan bir parça imiş gibi, Haşr sûresinin son âyetlerinin sabah ve akşam namazlarında imam veya müezzin tarafından mutlaka okunması, tesbihlerin komutlarla ve hiç ihmal edilmeksizin ve mescidin dışındaki hayata yayılmaksızın câminin ve namazın olmazsa olmazı gibi okunması da bid’attir. Bakara sûresinin son iki âyetinin de yatsı namazından sonra, başka âyetler okunmaz veya hiç terkedilmemeli gibi kıraati için de aynı şey söylenebilir.
Aslında, okunan aşır veya sûrelerin meal ve tefsirleri verilmeli, hatta güncel konularla, câmi dışı hayatla ilgili hükümleri, tavsiyeleri içeren âyetler seçilmelidir
2988] 7/A’râf, 55
- 818 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ki, okunanlar yerini bulsun, gerçek sünnete ve istenilen sevaba ulaştırsın. Ezanın, müezzinliğin haydi neyse, hele Kur’an’ın namaz veya namaz dışı okunmasında teğannî, şarkı okur gibi gereksiz, yersiz ve hatta yanlış uzatmalar ve ses dalgalandırmaları, sesin alçaltılması gereken yerlerde yüksek sesle okunması ve tersi uygulamalar, cehâlet kaynaklı bid’atlerdendir. Kur’an kıraatinin ağlayarak, hiç olmazsa ağlar gibi yapılarak hüzünlü bir şekilde okunması gerekirken, ses sanatkârı gibi ve değişik makamlarda okumanın da doğru olmadığını belirtelim.
Yine, müezzinlik gereği zannedilen tesbih duâları için komutlarda ve mevlid vb. okuyuşlarda Kur’an makamıyla, Allah’ın âyetleri dışındaki şeylerin okunması büyük yanlışlardan ve bid’atlerden biridir.
Kamet getirilirken bazı müezzinlerin ellerini namazda imiş gibi bağladığı görülüyor; bu da bid’attir. Mevlid okunurken de, Peygamber’in doğum zamanı anlatılırken, namaza durur gibi cemaatin ayağa kalkması ve ellerini namazda bağlar gibi bağlamaları da yanlış üstüne yanlıştır.
Namazdan sonra veya câmiden çıkmak üzere cemaatin birbirleriyle sanki namazın bir tamamlayıcısı gibi her zaman tokalaşmaları, bunu âdet haline getirmeleri de bid’attir. Ama arada bir yapılyor, olmasa da olur deniliyor ve özellikle birbirlerini az görenlerin arasında uygulanıyorsa, bunda sakınca yoktur.
Ramazanlarda câmilerde kılınan teravih namazları, İstanbul boğazında sürat teknelerinin tehlikeli yarışlarına benziyor. Kıraat, rükû, secde hep yarım yapıldığı gibi, ta’dîl-i erkâna riâyet edilmiyor. Böyle, dostlar alışverişte görsün hesabı 20 rekât kılınacağına, sünnette olduğu gibi 8 veya 12 rekât kılınsa, ama hakkını vere vere kılınsa bid’at ve hatalardan uzaklaşılmış olur. Ama, Hz. Ömer devrinde sahâbe 20 rekât da kıldığından, usûlüne uygun şekilde isteyen elbette 20, hatta daha fazla kılabilir. Ama, tavuğun yem topladığı gibi kılınacaksa, 100 rekât da kılınsa, gerçek sünnet sevabı elde edilemez. Teravihlerin devamlı cemaatle ve câmide kılınması da Peygamberimiz’in sürekli yapmadığı bir davranıştır.
Sanırım câmide bizim görevimiz kısa sûreleri çabuk çabuk okuyarak işimizi bitirip câmiden ayrılmak olmamalı. İmamların görevi namaz kıldırmakla bitmiyor, eğer arkalarında cemaat var ise... Şöyle yapmamız gerekirdi: Özellikle câmilerin anlamı da burada gizlidir. İmamlar, bilen insanlar olarak Kur’an’dan öyle âyetler seçerek okumalılar ki, müslümanlar o günün çokça konuşulup tartışılan meselesini Kur’anî gözle görüp anlayabilsinler. Hz. Peygamber zamanında bu, temelde böyle idi. Çünkü âyetler, olaylar üzerine nâzil oluyor, Peygamberimiz onu okuyor ve sonra onu açıklıyordu. Biz de bugün yeniden olayların üzerine sanki Kur’an yeniden nâzil oluyormuş gibi namazda onları okumalıyız.
Evet, evet... Namazda okumamız gereken âyetler, o günün üzerinde tartıştığımız, konuştuğumuz ya da sorumluluk alanımıza giren şeyler olmalı. Müslümanlar bunu evrensel bir bildirinin ardından, yaklaşık iki milyar müslümanın mânevî huzuru ile Allah’ın evinde ve O’nun önünde kıyam, rükû ve sücûd aralarında okumalıdırlar. Böylece namaz, müslümanın sorumluluklarını kuşandığı bir mekân olacak. Müslümanlar günde beş defa Allah’ın evinden mânevî nitelikli dünyevî görevlerle ve bilgilerle donanmış olarak bir cemaat bilinci ile ayrılmış olacaklardır. Cemaat olmanın anlamı da budur. Katılan, karşı çıkan, konuşan ve sorumluluk yüklenen bir insan.
ATALAR YOLU
- 819 -
Tartışıp durduğumuz şey fâiz mi, zulüm mü, başörtüsü mü, haksızlıklar mı? Küfür mü, ahlâksızlık mı? Kur’an’ın hükmünü okur imam efendi ve namazdan sonra da oturur konuşuruz. Allah’ın hükmü üzerinde. Sorun ve çözüm yolları üzerinde düşünür, görüşlerimizi koyarız. Tartışmayız, ittifak etmişsek birlikte, ihtilâf etmişsek meşrû zeminde birbirimizi mâzur görerek herkes Allah’a vereceği hesabına göre sorumluluklarımızı kuşanırız. Ve namaz; donanma, namazlar arası zamanlar eylem vaktidir bizim için. Ve ibâdetimiz süreklidir. Sorumluluk şuuru ile hareket eden bir insan, âdeta bütün zaman namazdadır. Kıyamdadır, rükûdadır ve secdededir. Her yer mesciddir onun için.
İşte öyle olmasın diye, “câmilerde dünya kelâmı edilmez” diyorlar. Oysa din bu dünya içindir. Ve bizim dinimiz dünyayı ve hayatı kuşatır. Câmi, müslümanların cem’ olup toplandığı, namazda okudukları âyetleri Peygamberî bir metotla sorumluluğa dönüştürme mekânıdır.” 2989
Câmilerde Bir Büyük Bid’at; Mevlid
Mevlid, doğum zamanı ve doğum yeri anlamındadır. Zamanla doğum tarihini kutlamak anlamı kazanmıştır. Mevlid, bugün özellikle câmilerde kullanıldığı şekliyle, Peygamberimiz’in doğumunu anmak ve kutlamak şeklinde uygulanan tören ve okunan şiir anlamında kullanılmaktadır. Osmanlı şâiri Süleyman Çelebi’nin (ölümü, 1422) Vesîletü’n-Necât adlı şiir kitabı bu adla yapılan törenlerde özel bir makam ve usûlle okunduğu için, mevlid dendiği zaman o şiir kitabının okunduğu merâsim akla gelmektedir. Peygamberimiz’in doğumunu anma esprisi de unutulmuş, Peygamber için yazılan bu şiirin okunması kendi başına bir dinî törene, bir ibâdet kabulüne dönüşmüştür. Bugün birçok aile, ölüleri için sevap, hatta mutlaka yapılması gerekli dinî vecîbe gibi düşünmektedir.
İbâdetler, Allah’a nasıl yaklaşıp hangi uygulamalarla sevaba girileceği nassların hükmü ile belli olur. Yani ibâdetler, fıkhî deyimiyle “taabbudî alandır, tevkîfîdir, vahyîdir. Din tamamlanmıştır, artırma da eksiltme de yapılamaz. Rasûlün ve ashâbın hayatında mevlid diye bir uygulama kesinlikle mevcut değildir. Mevlidi savunanlar şöyle derler: “Mevlid bir vesîledir, biz bu vesîleyle Kur’an okuyoruz, salât ve selâm getiriyoruz, duâ ediyoruz; esas amaç da bunlardır.” Cevap olarak deriz ki: Mevlid dışında sayılanların kendi başlarına okunmaları halinde hangi zorluk ve eksiklik çıkıyor da Süleyman Çelebi’nin şiirine sığınılıyor? Süleyman Çelebi’den önce Kur’an okuyanların okudukları boşa mı gitti?
Kur’an ve sünnet, ibâdet anlayışı ile böyle şiir okuyarak sevap kazanılacağı bir ibâdetten bahsetmez. Ayrıca, mevlid şiir gibi değil; Kur’an okunur gibi Kur’an makamıyla okunmakta, Kur’an dinlenir gibi dinlenmektedir. Mevlid türünden kutlamalar, din kaynaklı değil; folklor ve âdet kaynaklıdır. Bu kutlamalar, câmide olmadığı sürece, ibâdet ve sevap kabul edilmemek şartıyla, Kur’an makamıyla ve kutsal metinmiş gibi icrâ edilmediği özelliklerde, salt şiir okur gibi okunursa bir sakıncası olmaz. Bugünkü şekliyle ise, en azından büyük bir bid’at ve hurâfedir. Bugün, bir şiir, ölülere rahmet ve cennete ulaşma vesilesi gibi kabul edildiğinden, Kur’an’dan öne çıkarıldığından, dinin temel ilkeleri açısından çeşitli sakıncalar içerir. Örf dinleşince, din de örfleşir. Örfün kutsallaşmasına seyirci kalmak, dinin tahribine seyirci kalmakla eş anlamlıdır.
2989] Abdurrahman Dilipak, A.g.e. s. 33-35; 48-49
- 820 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an şöyle buyuruyor: “Allah yalnız başına anıldığında, âhirete inanmayanların kalpleri nefretle ürperir; O’nun berisindeki ilâhlaştırılmış kişiler anıldığında ise hemen müjdelenmiş gibi sevinirler.”2990 Tevhid, ibâdet kasdıyla “Allah’ı da anmak” dini değil; “sadece Allah’ı anmak” dinidir. Câmiye sokulup ibâdet kasdıyla okunan mevlidin, sadece bid’at olarak kalmayacağı, bu anlayış ve kabulün şirk kapsamına girebileceğini bu riski taşıdığını belirtelim.
Bir Büyük Bid’at Daha; Mescidlerin Süse Boğulması
Mescidin meşrû ve makul süsü, orada bolca secde edilmesi, çokca insanın ibâdetle mescidi şenlendirmesidir. Asr-ı saâdette mescide biçilen roller, ne oranda uygulanabilirse onları icrâ etmekle mescidlerin yüzü gülecektir. Mescide gidenlerin süslenmeleri, temiz ve güzel giyinmeleri Kur’an’ın tavsiyesidir.2991 Ama mescidleri, hem de gözü meşgul edecek, ibâdetteki huşûya engel olacak şekilde süslemek, abartılı tarzda ziynetlere, desen ve boyalara boğmak din açısından yanlıştır. Konuyla ilgili hadis-i şeriflerde şöyle buyrulur: “Mescid yükseltmekle, mescid süslemekle emrolunmadım.”2992 “İnsanlar, mescid yapma yarışına girip bununla övünmedikçe kıyâmet kopmaz.”2993; “Sizin benden sonra, yahûdilerin havralarını, hıristiyanların da kiliselerini süsleyip püsleyerek yükselttikleri gibi, mescidlerinizi süsleyip püsleyeceğinizi görür gibiyim.”2994; “Bir topluluk, mâbedlerini süsleyip püsleme hastalığına tutulmadıkça, ameli çirkin ve zararlı hale asla gelmez.”2995 Sahâbî fakîhlerinden İbn Mes’ud (r.a.) Kûfe’ye ilk geldiğinde süslü, nakışlı bir câmi gördü ve şöyle dedi: “Bunu kim yaptıysa Allah’ın malını O’na isyanda harcamış.”
Olayın israf boyutu da önemlidir. Mescidin gereksiz süslerine, kubbelerine yatırılacak para ile cemaat bulunup, oluşturulan cemaatin seviyelerini arttırmaya, İslâm ve müslümanlar için zarûri ihtiyaçlara kullanmak çok daha faziletli olacaktır. Paraları gereksiz taşlara ve süslere yatırmak yerine; dâvâya, insana, cemaate yatırmak dinin maslahatı açısından önemlidir. Mescidleri çok görkemli yapmışsın, süslemişsin, cemaati olmadıktan sonra neye yarar? Sağlam yetişen cemaat ise, bulunduğu her yeri mescid yapabilir, her yerde ibâdetini yerine getirebilir.
İslâm hâkimiyetinde her yer, üzerinde namaz kılınabilecek temizlikte olacağı, yani mescide benzeyeceği gibi, küfrün egemenliğindeki günümüzde de her yer tapınaklara benziyor. Müzikholler, stadlar, borsalar, bankalar, nice kurumlar, okullar, meclisler, hatta kanallar, sokaklar, çarşılar... mâbed değil de nedir? Oradaki insanlar, ibâdet halinde değiller mi dersiniz?
Günümüz insanı, çok kıbleli, çok mâbedli, çok imamlı (önderli) ve çok dinli. Câmi, hayatımızın merkezi ve her şeyimiz câmiye uygun olmadıkça bu problemler azalmayacak, aksine gittikçe artacaktır.
Taklit ve Taklitçilik
İbn Hazm, İbn Teymiye, İbnu’l-Kayyim ve Şevkânî’nin de bulunduğu bazı
2990] 39/Zümer, 45
2991] 7/A’râf, 31
2992] Ebû Dâvud; et-Tâc, 1/243
2993] İbn Mâce, Mesâcid 2
2994] İbn Mâce, Mesâcid 2
2995] İbn Mâce, Mesâcid 2
ATALAR YOLU
- 821 -
İslâm bilginleri bid’at olarak niteledikleri taklidin haram olduğunu delillerle savunmuşlardır.
1. Allah Teâlâ’nın mukallidleri zemmetmesi,2996 Kitap ve Sünnet’in hâkim kılınmasını emretmesi ve ihtilâf çıkınca Kitap ile Sünnet’e başvurulmasını istemesi;2997 hükmün yalnız Kendisine âit olduğunu bildirmesi,2998 dinde Allah ve Rasûlünden başkasına dayanmayı yasaklaması,2999 Kendinden başkasının helâl ve haram kılacak rab ve velî ittihaz edilmesini yasaklaması,3000 Kitap ve Sünnet’e dâvet edilen bir kimse, hangi nedenle olursa olsun, onu terk ederse, kendisine büyük bir belâ/musîbet isâbet edeceğinin bildirilmesi3001 taklidin haramlığına delâlet eder.
2. “Bilmiyorsanız zikir ehlinden sorun.”3002 âyetindeki “zikir” Kur’an ve hadis, onun “ehli” de bunları bilen âlimlerdir. Meselesiyle ilgili âyet ve hadisi bilmeyen kimse, elbette bunları bilenlerden soracak ve nakledilen âyet ya da hadise uyacaktır. Selef, hiçbir zaman bunlar yerine bir kimsenin kişisel rey ve görüşünü sormamıştır.
3. Başı yaralı kişiye, bu konudaki delili bilmeden fetvâ veren ve onun ölümüne neden olanlara Hz. Peygamber, “... Allah canlarını alsın! Mâdem bilmiyorlar, bilenlere sorsalar ya! Cehâletin şifâsı sormaktır” buyurmuştur. Bu, ilimsiz fetvâ vermenin haram olduğuna delâlet eder. Taklit, ilim olmadığına göre, onunla fetvâ vermek de haramdır.
4. Hz. Ömer’in kelâle meselesinde Hz. Ebû Bekir’i taklit edişi, birkaç şekilde açıklanabilir: Hz. Ömer bu konuda ölene kadar kesin bir kanaate varamadığına göre, burada sözkonusu olan uyma, Hz. Ebu Bekir’in söylediği “Reyimle hükmediyorum, hata edebilirim” ilkesine âit olacaktır. Yoksa Hz. Ömer, mürted esirlerin reddi; savaşla fethedilen arazinin vakfı, hilâfette veliaht tâyin edilmesi gibi birçok konuda Hz. Ebu Bekir’e muhâlefet etmiştir.
5. Sahâbe, cemaatle kılınan namazın bir bölümünü kaçırınca, önce bu bölümü kılıyor, sonra imama uyuyorlardı. Hz. Muaz ise önce imama uydu, imam selâm verince, kalkıp kaçırdığı bölümü edâ etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber; “Muaz size yol gösterdi, artık öyle yapın” buyurdu. Hz. Peygamber’in Muaz’ın hareketini tasvip etmesiyle sünnet meydana gelmiş, sahâbe de bu sünnete uymuştur. Kitap ve Sünnet’e uymak taklit değildir.
6. Allah Teâlâ, Kendine, Rasûlüne ve ülü’l-emre itaati emretmiştir 3003. Ülü’l-emre itaat, dinin uygulayıcıları olmaları bakımındandır. Yoksa onların kendilerine itaat emredilmemiştir.
7. Allah Teâlâ, muhâcir ve ensâra iyi bir şekilde ittibâ edenleri övmüş,
2996] 5/Mâide, 104; 31/Lokman, 21; 43/Zuhruf, 22-23
2997] 4/Nisâ, 59
2998] 6/En’âm, 57; 12/Yûsuf, 40
2999] 9/Tevbe, 16
3000] 9/Tevbe, 35
3001] 24/Nûr, 63)
3002] 16/Nahl, 43
3003] 4/Nisâ, 59
- 822 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onlardan râzı olduğunu bildirmiştir.3004 Zayıf rivâyetle Hz. Peygamberin de “Ashâbım yıldızlar gibidir, hangisine uysanız doğru yolu bulursunuz” buyurduğu belirtilmiştir. Muhâcirûn ile ensâra uymaktan maksat, dinî hayatta onların yolundan yürümektir. Onlardan hiçbiri Kitap ve Sünnet’in nasslarını bir kişinin rey ve ictihadı için terketmemişlerdir. “Ashâbım yıldızlar gibidir...” sözü de sağlam yollardan gelmemiştir. Sahih olduğu kabul edilirse, mukallidlerin, kendi imamlarından önce ashâba uymaları gerekir. Bundan da önce ashâb gibi davranarak Kitap ve Sünnet delillerini öğrenip bunlara tâbi olmaları gerekirdi.
8. Müctehid imamların taklidi yasaklayan söz ve davranışlarını herkes bilir. Onların Kitap ve Sünnet’ten delilini bulamadıkları birkaç meselede daha âlim kimselerin ictihadlarına tâbi olmaları, herkes için vâcip olan taklittir ve zarûret halleriyle sınırlıdır.
9. Allah’ın insanları çeşitli yeteneklerde yarattığı, öğrenci ve çırağın hocalarını taklit etmelerinin doğal olduğu gerçektir. Ama, bununla taklidin bir ilgisi yoktur. Taklit, sözü hüccet olmayan bir kimsenin sözüne delilini sormadan uymaktır. Oysa Allah, kullarının fıtratına körü körüne taklidi değil; iddiâ sahibinden delil ve isbat isteme eğilimini yerleştirmiştir. 3005
Kur’an ve hadisler, taklitçiliği, ötekinin berikinin mukallitliğini, yani delilini bilmeksizin körü körüne herkesin söz ve davranışlarına uymayı yasaklıyor. Daima her şeyin vahiy ile, akıl ve mantık ile, delillere dayanan muhâkemelerle incelenmesi gerektiğini gösteriyor. Bir âyette: “Sözlerinizde doğru iseniz delillerinizi getirin.”3006 buyuruluyor. Diğer bir âyette de: “İlminin ulaşmadığı şey üzerinde durma!”3007 buyuruluyor.
Halk, her şeyden önce kasıtlı olarak câhil bırakılmış, halkı gerekli İslâmî bilgilerden mahrum bırakanlar, dünya ve âhirette lâzım olacak kültürden mahrum bırakanlar bununla yetinmeyip, nice dayatmalar ve yönlendirmelerle halkı saptırmışlar, doğruyu eğri ve eğriyi doğru olarak göstermişlerdir. Halk, kızılmaktan daha çok acınacak bir zavallı, düzen ve çevrenin kurbanı durumundadır. Onlara tevhid öğretilmeden, tevhidî bilinç ve ibâdet anlayışı kazandırılmadan, sahih bir din öğretilmeden bâtıl inançların ve hurâfelerin önünün alınamayacağı bilinmelidir. Bununla birlikte görülen bâtıllara müdâhale edilmeli, halkın hurâfeci yaklaşımları en güzel üslûpla önlenmeye çalışılmalıdır. Ama, bataklık kurutulmadan sivrisineklerle mücâdelede ciddîi bir mesafe kat edilemeyeceği unutulmamalıdır. Hurâfe üreten düzen ve çevre şartları değiştirilmeden eski ve yeni câhiliyye hurâfelerinin, bâtıl inanış ve bid’atlerin önünün alınamayacağı bir gerçektir.
Hakk’a ve hak dine inanmayan insanların bize din biçmelerine, kendi bâtıl dinlerini bize dayatmalarına, hak dini tahrif etmeye çalışmalarına, Allah’a ve Allah’ın dinine iftira etmelerine göz yumacak ve boyun eğecek değiliz. Onların ilâhlıklarını, rabliklerini reddedeceğiz; onların tuzaklarına düşmeyeceğiz. Onların (b)alıkları avlamak için oltalarına taktıkları “din”i yutmayacağız.
Allahumme erina’l-hakka hakkan ve’rzuknâ’l-ittibâa ileyh. Ve erinâ’l-bâtıle bâtılen ve’rzuknâ-l ictinâba anh. Ey Allah’ım, bize hakkı hak olarak göster ve hakka ittibâ etmeyi nasip et. Bâtılı bâtıl olarak görmeyi ve bâtıllardan kaçınmayı nasip et.
3004] 9/Tevbe, 100
3005] Ahmet Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 98-99
3006] 2/Bakara, 111
3007] 17/İsrâ, 36
ATALAR YOLU
- 823 -
Kur’ân-ı Kerim’de Atalar Yolu İle İlgili Âyetler
(Toplam 25 Yerde) (2/Bakara, 170-171; 5/Mâide, 104; 6/En’âm, 148; 7/A’râf, 28, 70-71, 172-173; 10/Yûnus, 78; 11/Hûd, 62, 87, 109; 12/Yûsuf, 39-40; 14/İbrâhim, 9-10; 16/Nahl, 35; 18/Kehf, 5; 21/Enbiyâ, 51-54; 23/Mü’minûn, 23-24, 81-83; 26/Şuarâ, 69-77; 27/Neml, 67-69; 28/Kasas, 36-37; 31/Lokman, 21; 34/Sebe’, 43; 37/Sâffât, 68-74; 43/Zuhruf, 21-25; 53/Necm, 23). Ayrıca, bu konuyla ilgili olarak bkz. 9/Tevbe, 23-24; 58/Mücâdele, 22; 11/Hûd, 45-46; 29/Ankebût, 8; 31/Lokman, 15)
Konu ile İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 482-483
2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 119
3. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 323-324
4. Kur’ân-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 335-336
5. Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, 677
6. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neş. c. 1, s. 286-287
7. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 4, s. 204-207
8. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 584-592
9. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 448-452
10. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 1, s. 277-279
11. Et-Tefsîru’l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 160-162
12. Muht. Taberî Tefsiri, İmam Taberi, Ümit Y. c. 1, s. 126
13. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 3, s. 147-151
14. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 210
15. El-Esâs fi’t-Tefsîr, Said Havva, Şamil Y. c. 1, s. 410-423
16. Ruhu’l-Furkan Tefsiri, Mahmud Ustaosmanoğlu, Siraç Kitabevi Y. c. 2, s. 197-200
17. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. Âdet: c. 1, s. 369-373, Atalar Kültü: c. 4, s. 42-43
18. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. (Gelenek) c. 2, s. 230-231, (Örf:) 5/179-182, (Taklit:) 6/98-99
19. Lâ, Mustafa Çelik, Ölçü Y. s. 66-90
20. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 279(Hurafe), 87-91 (Bid’at), Taklit
21. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 50-52
22. İman ve Tavır, Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 266-271
23. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 123-124
24. Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 206
25. Yokluğuna Düşülmüş Notlar, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 134-136
26. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, (Gelenek md.), Risale Y. c. 2, s. 87-94, (Örf ve Âdet), s. 201-203
27. Yahûdileşme Temayülü, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 176-253
28. Üç Muhammed, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 77-80
29. Kur’an’da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y. s. 198-200
30. İslâm Dininin Yasak Ettiği Bâtıl İnanışlar, Recep Aktaş, Bahar Y. 3
31. Hurâfeler ve Bâtıl İnanışlar, İsmail Lütfi Çakan, Marifet Y. / Büşra Y.
32. Yaşayan Hurâfeler, Kemalettin Erdil, T. Diyanet Vakfı Y.
- 824 -
KUR’AN KAVRAMLARI
33. İslâm’a Sokulan Bid’at ve Hurâfeler, Mustafa Uysal, Uysal Y.
34. Bid’at-ı Hasene Yanılgısı, Abdülkayyum es-Süheyhani, Ümmül Kura Y.
35. Yaşayan Câhiliyye, Aysel Zeynep Tozduman, İnkılâb Y.
36. Dilek Taşları, Sabiha Ünlü, İnkılâb Y.
37. Kavram ve Mâhiyet Olarak Sünnet ve Bid’at, Ali Çelik, Beyan Y.
38. Dünden Bugüne İbâdetlerde Bid’at, Abdülhay Leknevî, Vahdet Y.
39. Câhiliyye ve Ehl-i Kitab Örf ve Âdetleri, Ali Osman Ateş, Beyan Y.
40. İslâm’dan Önce Arap Tarihi ve Câhiliye Çağı, Ank. Ün. İlâhiyat Fak. Y.?
41. Hurâfeler ve Menşeleri, Abdülkadir İnan, Diyanet İşleri Başkanlığı Y.
42. İslâm Hukukunda Örf ve Âdet, Selâhattin Kıyıcı, İşaret Y.
43. Taklitlerin Çarpışması, Muhammed Kutub,
44. Kur’an ve Hadise Göre Bid’at, Harun Ünal
45. Kitabu’l-Esnâm: Putlar Kitabı, İbnü’l-Kelbî, Terc. Beyza Düşüngen, s. 28, 48, 62
46. Sosyal Âdet ve Gelenekler, Nermin Erdentuğ, Kültür Bakanlığı Y.
47. Geleneğin Direnişi, Beşir Ayvazoğlu, Ötüken Neşriyat
48. Geleneğin Dünyası – Yeniliğin Ufukları, Necmettin Türinay, Akçağ Y.
49. Gelenek, Mustafa Armağan, Ağaç Y.
50. Gelenek ve Modernlik Arasında, Mustafa Armağan, İnsan Y.
51. Osmanlı Halkının Geleneksel İslâm Anlayışı ve Kaynakları, Hatice Kelpetin Arpaguş, Çamlıca Y.
52. Eski, Yeni ve Ötesi, Orhan Şaik Gökyay, İletişim Y.
53. Eski Türk Dini Tarihi, Abdülkadir İnan, s. 1-4
54. Eski Türk Dini ve Alevilik-Bektaşilik, Mehmet Eröz, Türk Dünyası Araştırma Vakfı Y.
55. Eskiçağ Türkiye Tarihi, Ekrem Memiş, Selçuk Ün. Y,/Öz Eğitim Y.
56. Bu Din Benim Dinim Değil, Abdurrahman Dilipak, İşaret/Ferşat Y.
57. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu, İhtar Y. s. 54-69
58. Din İstismarı (Özel sayı), İslâmiyât, c. 3, sayı 3, Temmuz-Eylül 2000
59. Atalar Dini Üzerine, Mustafa Başbekleyen, Haksöz, sayı:12, Mart 92, s. 6-7
60. Anadolu Örf ve Âdetlerinde Eski Kültürlerin İzleri, A. Ü. İlâhiyat Fak. Sayı 17, yıl: 1969
61. İslâm Nasıl Yozlaştırıldı? s. 37-67
62. Uydurulan Din ve Kur’an’daki Din, s. 340-345
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK HEM DE UCUZA
- 825 -
Kavram no 13
Kitabımız 1
Bk. Kur’an; Te’vil ve Tefsir; Bel’am; Dünya ve Dünyevileşmek
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK
HEM DE UCUZA
• Âyet; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Âyet Kavramı
• Allah’ın Tabiattaki Âyetleri
• Kur'an Âyetleri (Cümleleri)
• Kur'ân Âyetlerinin Âyet (Delil ve Mûcize) Oluşu; Kur'an'ın İlmî İ'câzı
• Kur'an'ın Âyet Âyet İndirilmesi ve Hikmetleri
• Âyetler Topluluğu Anlamında Kitap
• Hz. Mûsâ (a.s.) ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Âyetü’l-Kübrâsı
• Âyetleri Doğru Okuyup Anlayabilme İçin Gerekli Şartlar
• Semâ Âyeti
• İnsan Denen Âyet
• Âyetleri Az Bir Karşılık ile (Ucuza) Satmak
• Yahudi ve Hıristiyanları Taklit Perspektifi
• Allah'ın Âyetlerini Ucuza Satmak Konusunda Âyetler
• Kur'an Okuma ve Hatta Öğretme Karşılığında Ücret Almayı Yasaklayan Hadis-i Şerifler
• Ücretle Kur'an Okumanın Fıkıhtaki Yeri
• Zaruret Açısından Kur'an Kıraatine Ücret
• Hiçbir Peygamber, Tebliğ Karşılığında İnsanlardan Ücret İstemez
• İslâm ve Basit Çıkar Gözetmek
• Allah'ın Âyetlerini Satan Karakter: Bel'am
• Allah'ın Âyetlerini Satmak; Dünyevîleşmek ve Dünyayı Âhirete Tercih Etmektir
• Allah'ın Âyetlerini Satmak, Çok Zararlı Bir Ticarettir
"Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah'ın varlığını ve birliğini isbatlayan) birçok âyetler/deliller vardır.” 3008
3008] 2/Bakara, 164
- 826 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“...Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız Benden korkun. Hakkı bâtıl ile karıştırmayın, bilip dururken hakkı gizlemeyin.” 3009
Âyet; Anlam ve Mâhiyeti
“Âyet” sözlükte, açık alâmet (belirti) demektir. Bir şeyin ve bir amacın varlığını gösteren alâmettir. Açıkça ortada görülmeyen şey, âyetiyle bilinir ve tanınır. Bir yolu bilmeyen, o yola âit alâmetleri bilirse, yolu tanır. Her şey kendi alâmetiyle bilinir. Bu açıdan âyet, duyuların, düşüncelerin veya akılla bilinen şeylerin dışa vurmuş şeklidir denilebilir. Yüzü kızaran bir kimsenin kızdığını anlarız. Yüzü kızarmak kızgınlığın âyetidir. Bir şeyin, bir nesnenin ayırt edici özelliklerine eskiden “alâmet-i fârika”, yani “ayırt edici belirti” denirdi. Bu belirtiler o nesneyi bize tanıtan, o şeyin ne olduğunu bilmemize yardım eden özelliklerdir. Âyet, bu şekilde, açık alâmet, nişan, belirti, iz, eser ve işaret anlamlarına gelmektedir. Âyet kelimesinin çoğulu “ây” ve “âyât”tır.
Kur’an ilimlerinde âyet; sûrelerin içinde, başı ve sonu belli bir veya birkaç cümleden meydana gelmiş İlâhî sözlerdir (kelâm’dır). Kur’an yüz on dört sûreden meydana gelmektedir. Sûreler ise âyetlerden oluşurlar. Sûrelerin içerisindeki âyetler kendilerine mahsus bir biçimdedirler. Belli kuralları yoktur. Bir kaç harften oluşan âyetler olduğu gibi, bir sayfa uzunluğunda da âyet vardır. Âyetlerin her biri birer Kur’an oldukları gibi, hepsi beraber Kur’an’ı meydana getirirler.
Kur’an âyetlerinin her biri Allah’a âit alâmetler, işaretlerdir. Bununla beraber Allah’a mahsus bir yüceliğe de işaret ederler. Bu yücelik onların bağlı oldukları Kudret’ı hatırlatır, O’nun büyüklüğünü tanıtır. Kur’an, âyetlerden meydana geldiği gibi kâinat da âyetlerden meydana gelir. Çevremizde gördüğümüz her şey, Allah’ın birer âyetidir. Bütün varlıklar, bütün olaylar Allah’ın ‘ol’ emriyle meydana çıkmış kelimeleridir. Bunlar, insana Allah’ı tanıtmaları açısından birer âyettirler.
Kur’ân-ı Kerim’de Âyet Kavramı
“Âyet” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de toplam 382 yerde geçer. Bunlardan 86’sı tekil olarak “âyet” şeklinde; 295’i ise çoğul olarak “âyât” şeklindedir. Bir yerde de tesniye olarak “âyeteyn” şeklinde kullanılır.
Âyet kavramı Kur’an’da birkaç anlamda kullanılmaktadır:
1- Delil anlamında: Allah’ın varlığına ve yüceliğine işaret eden deliller, âyet ismiyle anılmaktadır. Buna göre, göklerin ve yerin yaratılması, gece ile gündüzün peş peşe gelişi, insanların faydası için denizde yüzen gemiler, ölümünden sonra toprağı diriltmek üzere yağmurun indirilişi, canlıların var edilmesi, bulutların boyun eğmiş bir şekilde havada yüzmeleri birer âyettir. 3010
Güneş’in bir aydınlık, Ay’ın bir nur (ışık) kılınması, yılların sayısı bilinsin diye Güneş’e ve Ay’a durakların tesbit edilmesi birer âyettir.3011 Tanenin ve çekirdeğin yaratılması, sabahın gecenin içinden çıkıp gelmesi, gecenin dinlenme zamanı
3009] 2/Bakara, 41-42
3010] 2/Bakara, 164
3011] 10/Yûnus, 5
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK HEM DE UCUZA
- 827 -
yapılması, karanlığın derinliklerinde yol bulmak için yıldızların bir lamba gibi var edilmesi, insanların tek bir nefisten yaratılması, gökten inen su ile bitkilerin büyütülmesi, her türlü meyvenin var edilmesi birer âyettir.3012 Arının çeşitli çiçeklerden topladığı özlerle insanlar için şifa olan bal yapması, hayvanların çeşit çeşit yaratılması, hayvanlar tarafından insanlara süt hazırlanması birer âyettir.3013 “Ve O, yeri yayıp uzatan, onda sarsılmaz dağlar ve ırmakları var edendir. Orada ürünlerin her birinden ikişer çift yaratmıştır. Geceyi gündüze bürümektedir. Şüphesiz bunlarda düşünen bir topluluk için gerçekten âyetler vardır.” 3014; “Allah’ın gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin birbirine uymaması O’nun âyetlerindendir.” 3015
2- Mûcize anlamında: Kur’an, peygamberlerin Allah (c.c.) tarafından gönderilmiş elçiler olduklarını isbat etmek için gösterdikleri olağanüstü olaylara da ‘âyet’ demektedir. İnsanlar, peygamber olduğunu iddia eden kimselerden, bilinen tabiat olaylarını aşan ve ancak İlâhî kuvvet tarafından yapılabilecek alâmetler (isbatlar) istemişlerdir. Peygamberlerin gösterdiği bütün mûcizeler “âyet” adıyla anılmaktadır. Çünkü mûcizeler, peygamberlerin kendi işi değil; Allah’ın gücünün göstergeleridir. Hz. İsa’nın (a.s.) çamurdan kuş yapması, körün gözünü açması, alaca hastalığını iyi etmesi, ölüyü diriltmesi, saklanılan şeylerin yerini haber vermesi birer âyettir (mûcizedir).3016 Hz. İsa (a.s.)’ya gökten sofra indirilmesi,3017 Semûd kavmine deve verilmesi,3018 Hz. İsa’nın (a.s.) babasız dünyaya gelmesi,3019 Hz. Mûsâ’nın (a.s.) elinin Ay gibi parlaması3020 hep birer âyettir.
Peygamberlerin çabalarına ve gösterdikleri mûcizelere rağmen azgınlığa ve zulümlerine devam edenler, dünyada iken birtakım cezâlara çarptırıldılar. Arkadan gelenler ibret alsın diye onlardan bazı âyetler (alâmet ve izler) bırakılmıştır. “Kendilerinden önceki nesillerden nicelerini yıkıma uğratmamız, onları hidâyete yöneltmedi mi? (Oysa bugün kendileri) onların kaldıkları yerlerde (tarihî kalıntılar üzerinde) gezip durmaktadırlar. Şüphesiz bunda sağduyu sahipleri için âyetler vardır.”3021 Allah’ın peygamberleri eliyle gösterdiği âyetler/mûcizeler için şu âyetlere de bakılabilir:3022
3- Alâmet, nişan anlamında: İsrâiloğullarına başkan (hükümdar) olarak gönderilen Talût’un bu görevinin âyeti (alâmeti), Tâbût’un onlara getirilmesiydi. Burada âyet; alâmet, belirti, nişan anlamında kullanılmıştır. 3023
4- Acâyip iş anlamında: Hz. İsa (a.s.)’nın babasız olarak dünyaya gönderilmesi, Allah’ın kudretine işaret eden bir âyettir, acâyip bir iştir. Bir yönden mûcizedir,
3012] 6/En’âm, 95-99
3013] 16/Nahl, 65-69
3014] 13/Ra’d, 3
3015] 30/Rûm, 22
3016] 3/Âl-i İmrân, 49
3017] 5/Mâide, 114
3018] 17/İsrâ, 59
3019] 19/Meryem, 21
3020] 20/Tâhâ, 22
3021] 20/Tâhâ, 128; ayrıca bk. 11/Hûd, 103; 15/Hıcr, 74; 28/Kasas, 36; 29/Ankebût, 15 vd.
3022] 2/Bakara, 211, 248; 6/En’âm, 35; 7/A’râf, 73; 10/Yûnus, 92; 11/Hûd, 64; 20/Tâhâ, 22: 21/Enbiyâ, 5; 26/Şuarâ, 154
3023] 2/Bakara, 248
- 828 -
KUR’AN KAVRAMLARI
diğer yönden insanların görmediği, alışmadığı bir iştir. 3024
5- İbret anlamında: Tâlût’un İsrâiloğullarına hükümdar olması, bunun belgesi olarak Tâbût’u bularak onlara getirmesi, inananlar için gerçekten ibret verici bir durumdur. Buna benzer bütün olaylar hem mûcizedir, hem de ibret verici şeylerdir. 3025
6- Kıyâmet alâmeti anlamında: Birtakım kimseler ellerinde fırsat varken iman etmezler. Allah’ın bazı âyetleri geldiği zaman iman ederlerse bu imanları kabul olmaz. En’am Suresi 158. âyetinde çoğul olarak geçen ‘âyât’ (âyetler), Kıyâmet saatinin belirtisi, alâmeti şeklinde anlaşılmıştır.
7- Kur’an’ın tümü veya belli bölümleri anlamında: Kur’an’ın tümü âyet olduğu gibi, her sûrenin belli bölümleri de âyettir. Gerek Kur’an’ın tümü, gerekse her bir âyeti, insanların hepsi bir araya gelseler bile bir benzerini yazamayacakları bir mûcize (âyet)dir. Kur’an’ın, “âyet”i mûcize anlamında da kullandığını tekrar hatırlayalım. Öyleyse Kur’an, Peygamberimiz’in en büyük mûcizesi olmakla birlikte Allah’ın kudretine alâmet olan bir âyetidir. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) hak peygamber olduğuna delildir. Her bir âyet bir ifadeyi diğerinden ayırdığı, her bir Kur’an bölümü onun tümünü ve vahyin mûcize oluşunu hatırlattığı için âyet denmiştir.
Kur’an, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) indirilen Kitab’ın insanüstü olduğunu bildirdikten sonra, bundan şüphe edenleri, “haydi bakalım, bunun gibi bir kitap, ya da bunun sûrelerine benzer sûreler yazıp getirin” diye meydan okumaktadır. 3026 Öyleyse O’nun kendisi, sûreleri, âyetleri hem birer mûcizedir, hem de onları gönderen Rabbimizin Rabliğinin, büyüklüğünün, kudretinin alâmetleri (âyetleri)dir. Bütün bunlara rağmen Kuran’a inanmayan inkârcılar yine olacaktır 3027.
Peygamberimiz (s.a.s.) Güneş’in ve Ay’ın Allah’ın kudretinin iki âyeti olduğunu haber veriyor.3028 O ayrıca buyuruyor ki: “On âyet (alâmet) çıkmadıkça Kıyâmet kopmaz…” 3029
Evrendeki sayısız varlıklara, çeşitliliğe, sürekli bir oluşuma ve evrensel düzene “fiilî âyetler” denmiştir. Bu âyetler, yüce bir varlığın kudretini açıkça haber vermektedir. Bu âyetlere “kevnî âyetler -oluşun alâmetleri-” denmektedir. Bunlar bütün kâinatta bulunduğu gibi, insanın kendi bünyesinde de bulunmaktadır. Kur’an şöyle diyor: “Biz âyetlerimizi hem âfak’ta (insanın dışında), hem de enfüste (kendi nefislerinde) onlara göstereceğiz; öyle ki şüphesiz onun (Kur’an’ın) hak olduğu kendilerine apaçık belli olsun. Her şeyin üzerinde senin Rabbinin şâhit olması yetmez mi?”3030 İnsanın çevresinde ve bizzat kendi yapısında bulunan sayısız âyet yani Rabbimizin varlığına ve kudretine işaret eden sonsuz alâmet; onun inanması ve
3024] 23/Mü’minûn, 50
3025] 2/Bakara, 248
3026] 2/Bakara, 23-24; 29/Ankebût, 50-51; 17/İsrâ, 88; 11/Hûd, 13
3027] 2/Bakara, 145
3028] Buhârî, Bed’ü’l Halk 88, 4/251
3029] Müslim, Fiten 39-40, hadis no: 2901, 4/2225
3030] 41/Fussilet, 53
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK HEM DE UCUZA
- 829 -
Rabbine boyun eğmesi için yeter. 3031
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah’ın varlığını ve birliğini isbatlayan) birçok âyetler/deliller vardır.” 3032
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl sahipleri için şüphesiz âyetler (deliller) vardır. Onlar ayakta iken, otururken, yanları üstü yatarken Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler. ‘Ey Rabbimiz, Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen (bundan) pâk ve münezzehsin. Bizi ateş azâbından koru.” 3033
“Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri âyetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar her türlü âyeti görseler de yine inanmazlar. Doğru yolu görseler, onu yol edinmezler; ama azgınlık yolunu görseler, onu yol edinirler. Çünkü onlar âyetlerimizi yalanladılar ve onları umursamaz oldular.” 3034
“Mü’minler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğu zaman (o âyetler, onların) imanlarını artırır ve (onlar) Rablerine tevekkül ederler.” 3035
“Göklerde ve yerde nice âyetler var ki, onların yanından yüzlerini çevirerek (hiç aldırmadan, ilgilenmeden) geçip giderler.” 3036
“Şunlar Kitabın âyetleridir; Rabbinden sana indirilen haktır, fakat insanların çoğu inanmazlar.” 3037
“Ve O, yeri yayıp uzatan, onda sarsılmaz dağlar ve ırmakları var edendir. Orada ürünlerin her birinden ikişer çift yaratmıştır. Geceyi gündüze bürümektedir. Şüphesiz bunlarda düşünen bir topluluk için gerçekten âyetler vardır.” 3038
“Kendilerinden önceki kuşaklardan nicelerini yıkıma uğratmamız, onları hidâyete yöneltmedi mi? (Oysa bugün kendileri) onların kaldıkları yerlerde (tarihî kalıntılar üzerinde) gezip durmaktadırlar. Şüphesiz bunda sağduyu sahipleri için âyetler vardır.” 3039
“İnkâr edenler bilmediler mi ki, göklerle yer bitişik idi, Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık?! Hâlâ inanmıyorlar mı? Yer onları sarsmasın diye onun üstünde dağlar yarattık. Ve (işlerine) gidebilsinler diye orada geniş yollar açtık. Göğü, (düşmekten) korunmuş bir tavan yaptık; onlarsa hâlâ Bizim (varlığımıza ve gücümüze delâlet eden) âyetlerimizin yanından düşünmeden geçip gitmektedirler...” 3040
3031] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 51-54
3032] 2/Bakara, 164
3033] 3/Âl-i İmrân, 190-191
3034] 7/A’râf, 146
3035] 8/Enfâl, 3
3036] 12/Yûsuf, 105
3037] 13/Ra’d, 1
3038] 13/Ra’d, 3
3039] 20/Tâhâ, 128; ayrıca bk. 11/Hûd, 103; 15/Hıcr, 74; 28/Kasas, 36; 29/Ankebût, 15 vd.
3040] 21/Enbiyâ, 30-32
- 830 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Âyetlerimi size göstereceğim; acele etmeyin.” 3041
“Ve de ki: ‘Allah’a hamdolsun, O size âyetlerini gösterecek, siz de onları öğreneceksiniz...” 3042
“O’nun âyetlerinden (gücünün işaretlerinden) biri, sizi topraktan yaratmasıdır. Sonra siz, (yeryüzüne) yayılan insanlar oluverdiniz. O’nun âyetlerinden biri de, size nefislerinizden, kendileriyle sükûn bulacağınız eşler yaratması ve aranıza sevgi ve acıma koymasıdır. Şüphesiz bunda, düşünen bir toplum için ibretler vardır. O’nun âyetlerinden biri de, göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda, âlimler/bilenler için âyetler/ibretler vardır. O’nun âyetlerinden biri de, geceleyin ve gündüzün uyumanız ve O’nun lutfundan (nasîbinizi) aramanızdır. Şüphesiz bunda, işiten/dinleyen bir toplum için âyetler/ibretler vardır. O’nun âyetlerinden biri de, size, korku ve umut vermek için şimşeği göstermesi, gökten bir su indirip onunla ölümünden sonra yeri diriltmesidir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir toplum için âyetler/ibretler vardır. O’nun âyetlerinden biri de, göğün ve yerin, kendisinin emriyle durmasıdır. Sonra sizi yerden bir tek dâvetle çağırdığı zaman bir de bakarsınız ki çıkıyorsunuz.” 3043
“Ölü toprak, onlar için bir âyettir (ölüleri nasıl dirilteceğimize işarettir): Biz onu dirilttik, ondan dâne çıkardık da ondan yiyorlar. Orada hurma ve üzüm bahçeleri yarattık, çeşmeler akıttık. Ki o (suyun veya bahçe)nin ürününden ve ellerinin emeğinden yesinler. Hâlâ şükretmiyorlar mı? Ne yücedir O (Allah) ki toprağın bitirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden olan bütün çiftleri yaratmıştır. Gece de onlar için bir âyettir. Gündüzü ondan soyup alırız; birden onlar karanlıkta kalıverirler. Güneş de kendi müstakarrı (yörüngesi, istikrar bulacağı yeri) içinde akıp gider. Bu, üstün ve bilen (Allah)ın takdiridir. Aya da konaklar tâyin ettik. Nihayet o, eski urcuna (hurma salkımının sapına) benzer bir hale geldi. Ne güneş aya erişebilir, ne de gece, gündüzün önüne geçebilir. Hepsi bir felekte (yörüngede) yüzmektedirler. Onlar için bir âyet de, onların çocuklarını dolu gemide taşımamız ve kendilerine onun gibi binecekleri nice şeyler yaratmamızdır.” 3044
“Biz âyetlerimizi hem âfak’ta (insanın dışında, ufuklarda, çevrelerinde), hem de enfüste (kendi nefislerinde) onlara göstereceğiz; öyle ki şüphesiz onun (Kur’an’ın) hak olduğu kendilerine apaçık belli olsun. Her şeyin üzerinde senin Rabbinin şahit olması (her şeyi görmesi sana) yetmez mi?” 3045
“Yeryüzünde de kesin inanacak insanlar için (Allah’ın varlığını, birliğini ve kudretini gösteren) nice âyetler (işâret ve deliller) vardır. Bizzat kendinizde de. Görmüyor musunuz?” 3046
“Bakmıyorlar mı develere, nasıl yaratılmış? Göğe, nasıl yükseltilmiş? Dağlara, nasıl dikilmiş? Yere, nasıl yayılıp döşenmiş?” 3047
3041] 21/Enbiyâ, 37
3042] 27/Neml, 93
3043] 30/Rûm, 20-25
3044] 36/Yâsin, 33-42
3045] 41/Fussilet, 53
3046] 51/Zâriyât, 20-21
3047] 88/Ğâşiye, 17-20
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK HEM DE UCUZA
- 831 -
Allah’ın Tabiattaki Âyetleri
“Göklerde ve yerde nice âyetler var ki, onların yanından geçip giderler.” 3048 Görüldüğü gibi Yüce Allah, bu âyette yerde ve gökte pek çok âyeti olduğunu, fakat birçok kimsenin bu âyetleri görüp yanından geçip gittikleri halde onlardan istifâde edip bir kere olsun onlardaki inceliği, eşsiz denge ve düzeni düşünüp onları yaratana ulaşamadıklarına, ulaşsalar da O’nu hakkıyla idrâk edemediklerine işaret etmektedir.
Yukarıda ifade edildiği gibi, Kur’an’da âyet kelimesi değişik anlamlarda kullanılmaktadır. Bunlardan en önemlileri, Allah’ın peygamberleri eliyle gösterdiği mûcizeler, Kur’an’ın yazılı âyetleri (cümleleri) ve kendimiz de dâhil olmak üzere, tabiatta ve kâinatta gördüğümüz en küçüğünden en büyüğüne kadar canlı ve cansız bütün varlıklardır. Buna göre meselâ, bir çiçek bir âyettir, bir kuş bir âyettir, bir yaprak bir âyettir. Demek ki, Yüce Allah’ın Kur’an’da satırlara yazılı olarak bulunan âyetlerinin yanında, bir de tabiatta, canlı olarak karşımızda duran, keşfedilmeyi bekleyen pek çok âyeti vardır.
Bu üç türlü âyet de aslında bir yerde birleşmektedir. Zira, bunların üçü de neticede onları gereği gibi düşünüp değerlendirebilenleri Allah’a götüren, O’nun varlığını, birliğini, sınırsız güç, kudret ve ilmini açıkça gösteren birer işâret, alâmet ve nişan olmaktadırlar. Çünkü, bütün bunların elbette bir yapanı, edeni, planlayıcısı ve düzenleyicisi vardır ki o da Allah’tan başkası olamaz. O halde bunların hepsi de Allah’ın varlığının, birliğinin ve kudretinin apaçık delilleridir.
İnsanlar, sabah akşam, gece gündüz bunların önünden geçerler. Bu âyetler âdeta onları kendilerine çağırır. Kendilerinin okunmasını, yani görülüp incelenmesini, kalplere ve akıllara ilham kaynağı olmayı beklerler. Fakat insanlardan çoğu, ne onları görürler, ne de seslenişlerini duyarlar ve ne de derin ve mânâlı tesirlerini hissederler...
Hâlbuki, bir an güneşin doğduğu yerle battığı yeri düşünmek, bir gölgenin uzayıp kısalması üzerinde durmak, bir nehrin akışı, bir pınarın, bir şelâlenin çağlayışı, bir çiçeğin yavaş yavaş büyüyüşü, bir goncanın nazlı nazlı açılışı önünde bir an durup düşünceye dalmak, tefekkür etmek, onları, onların mesajlarını duyup okumak gerek... Havada uçan bir kuşa, denizde yüzen bir balığa, durmadan çalışan karıncaya, en usta Sanatkârın eliyle işlendiği her haliyle belli olan düzgün simetriği ve rengârenk kanatlarıyla uçan bir kelebeğe bir an ibret gözüyle bakmak gerek...
Evet, bütün bunları ve bunlar gibi çoğu insanın sık sık karşılaştığı halde görmezlikten geldiği âyetleri düşünüp tefekkür etmek, insan gönlüne kâinat sırlarının akması için yeterlidir. Bir an ibret gözüyle bakıp bu âyetleri okumanın kalpleri titreteceğine, şuurları harekete geçirip olumlu tesirler bırakacağına şüphe yoktur.
Bazı insanlar, gördükleri bu muhteşem yapı ve düzen karşısında yaratıcılarına teslim olup O’na olan şükran borçlarını yerine getirip O’na itaat ve ibâdete koyulurken; bazıları da, O Yüce Yaratıcı’yı farkedip bulduğu halde O’na, O’nun istediği gibi kulluk etmeyip içindeki diğer tanrıları söküp atamamaktadır. Pek
3048] 12/Yûsuf, 105
- 832 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çok insan da her zaman yüz yüze, göz göze geldikleri bu âyetlerin yanından gelip geçerler. Gördükleri bu pek çok canlı âyeti her gün göre göre kanıksâdıklarından veya bütün bu olan biteni sanki kendiliğinden oluyormuş gibi zannettiklerinden ya da inatçı inkârcılıklarından dolayı bunlara bir ibret gözü ile bakıp üzerinde düşünerek, onlardaki mûcizevî yapıyı görerek ders çıkarmak istemezler; yüzlerini başka tarafa çevirip geçerler. Daha doğrusu görürler de görmezlikten gelirler; bütün bunları kör bir tesâdüfe veya ne olup olmadığını tanımlayamadıkları tabiata/doğaya bağlayıp işin içinden sıyrılmaya çalışırlar. İşte şu âyet, bu durumu ne kadar açık bir şekilde ortaya koymaktadır: “Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri âyetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar her türlü âyeti görseler de yine inanmazlar. Doğru yolu görseler, onu yol edinmezler; ama azgınlık yolunu görseler, onu yol edinirler. Çünkü onlar âyetlerimizi yalanladılar ve onları umursamaz oldular.” 3049
Görüldüğü gibi bu âyette Yüce Allah, bazı kimselerin gördükleri halde yeryüzündeki çeşitli âyetlerden neden istifâde edemediklerini de izah etmektedir. Bunun sebebi, onların büyük bir kibir içinde olmaları ve etraflarındaki bu âyetleri umursamaz tavırlarıdır. Dolayısıyla bu mahrûmiyetleri bizzat kendilerinden kaynaklanmaktadır. Ama Yüce Allah her türlü fiilin bizzat yaratıcısı olduğundan bunu; “Ben uzaklaştıracağım” şeklinde ifade etmektedir. Kur’an’da daha pek çok yerde etraflarındaki âyetleri gereği gibi değerlendiremeyen kimselerden bahsedilmektedir. İşte bunlardan birkaçı:
“İnkâr edenler bilmediler mi ki, göklerle yer bitişik idi, Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık?! Hâlâ inanmıyorlar mı? Yer onları sarsmasın diye onun üstünde dağlar yarattık. Ve (işlerine) gidebilsinler diye orada geniş yollar açtık. Göğü, (düşmekten) korunmuş bir tavan yaptık; onlarsa hâlâ Bizim (varlığımıza, birliğimize ve gücümüze delâlet eden) âyetlerimizin yanından düşünmeden geçip gitmektedirler...”3050 Görüldüğü gibi Yüce Allah bu âyetlerde, önce göklerin ve yerin yaratılışı hakkında bilgiler verip koca koca dağların yaratılışının hikmetine işaret etmektedir. Bu ifâdeler, zamanındaki beşerî bilgilerin çok ötesinde olup modern araştırma sonucu bilgilerle de tamamen bir uyum arzetmektedir. Ve âyetler, insanların gözünün önünde duran, kâinattaki/doğadaki bu âyetlerin önünden umursamadan geçip gidenleri kınayarak sona ermektedir.
İşte, etrafımızda her zaman gördüğümüz olaylara dikkatimizi çeken bir âyet: “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah’ın varlığını ve birliğini isbatlayan) birçok âyetler/deliller vardır.”3051 Gerçekten de bu âyetin her bir ifadesi, üzerinde uzun uzun düşünmeye, araştırmalar yapmaya değer konularla doludur: Yüce Rabbimiz bu âyette önce, içinde yaşadığımız bu uçsuz bucaksız kâinâtın yaratılışına dikkatimizi çekmekte, sonra pek çok âyette geçtiği gibi, gece ile gündüzün birbiri ardına gelişini, ardından koca koca gemilerin denizde batmadan yüzmelerini (suya kaldırma gücü verdiğini), gökten su indirip onunla âdeta ölü gibi duran
3049] 7/A’râf, 146
3050] 21/Enbiyâ, 30-32
3051] 2/Bakara, 164
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK HEM DE UCUZA
- 833 -
toprağı yeniden diriltmesini, yeryüzüne küçük-büyük sayısız canlıyı yaymasını, bulutları ve rüzgârları oradan oraya evirip çevirmesini, böylece iklim değişikliği ve yağmurların dağıtılmasını gündeme getirmektedir. Ve âyet, aklını çalıştıran bir toplum için bütün bunlardan alınacak dersler, çıkarılacak neticeler olduğunu belirterek sona ermektedir.
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl sahipleri için şüphesiz âyetler (deliller) vardır. Onlar ayakta iken, otururken, yanları üstü yatarken Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler. ‘Ey Rabbimiz, Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen (bundan) pâk ve münezzehsin. Bizi ateş azâbından koru.”3052 Bu âyeti okuyan Peygamberimiz (s.a.s.) arkasından şöyle dehşetli bir tesbitte bulunmuştur: “Yazıklar olsun o kimseye ki, bu âyeti okuduğu halde onun üzerinde düşünmez!” 3053
İnsan Denen Âyet: Allah Teâlâ, bu çeşit canlı âyetlerin insanın sadece etrafındaki varlıklarda değil; bizzat kendisinin maddî ve mânevî yapısında da olduğuna şöyle işaret eder: “Yeryüzünde de kesin inanacak insanlar için (Allah’ın varlığını, birliğini ve kudretini gösteren) nice âyetler (işâret ve deliller) vardır. Bizzat kendinizde de. Görmüyor musunuz?”3054 Gerçekten de insanın bizzat kendisi esrârengiz bir âlemdir. Onun hakkında bilinenler, keşfedilmeyi bekleyen bilinmeyenler yanında hâlâ bir hiç hükmündedir. Onun için, Yüce Allah, bu tip âyetlerin sırrı hemen kavranılmasa bile zaman içinde keşfedileceğine şöyle işaret etmektedir: “O (Kur’an), ancak bütün âlemlere zikirdir/öğüttür. Onun haber(ler)ini(n doğruluğunu) bir süre sonra gâyet iyi anlayacaksınız!”3055; “Her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır. Bir müddet sonra öğreneceksiniz.”3056; “Ve (yine) de ki: ‘Allah’a hamdolsun, O size âyetlerini gösterecek, siz de onları öğreneceksiniz...” 3057; “Âyetlerimiz size göstereceğim; acele etmeyin.” 3058
Kur’an, bu gibi âyetleriyle insanların gözlerini kendilerine ve dış âleme/çevreye doğru çevirirken kendinden gâyet emindir. İlmin ilerlemesiyle kendisinin yanlışlarının ortaya çıkıp gözden düşeceği, bu sebeple insanların kendinden uzaklaşacağı gibi bir endişesi yoktur. Bilakis, insanlar kâinatın yapısındaki ince sırları keşfettikçe Yüce Allah’ın varlığının, birliğinin, gücünün ve ilminin sonsuzluğunu daha iyi kavrayacaklar ve imanları daha da kuvvetlenecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz âyetlerimizi hem âfak’ta (insanın dışında), hem de enfüste (kendi nefislerinde) onlara göstereceğiz; öyle ki şüphesiz onun (Kur’an’ın) hak olduğu kendilerine apaçık belli olsun. Her şeyin üzerinde senin Rabbinin şahit olması (her şeyi görmesi sana) yetmez mi?”3059 Görüldüğü gibi Yüce Allah bu âyetlerde, insana bu evrenin bazı sırlarını göstereceğini, kendi iç dünyasının kapalı noktalarını açacağını vaad etmektedir. Bütün bunların kendilerine seslenen bu kitabın hak bir kitap olduğunu anlayıncaya kadar devam edeceğini belirtmektedir. Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir?
3052] 3/Âl-i İmrân, 190-191
3053] Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, IV/310; İbn Kesir, I/440-441
3054] 51/Zâriyât, 20-21
3055] 38/Sâd, 87-88
3056] 6/En’âm, 67
3057] 27/Neml, 93
3058] 21/Enbiyâ, 37
3059] 41/Fussilet, 53
- 834 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah Teâlâ bu vaadini doğru çıkarmış ve insanlara yapmış oldukları araştırmalarla önceden bilinmeyen pek çok sırrını açmıştır. Evet, bu gün insanlık, aradan geçen on beş asır zarfında henüz bilebildikleri bilemediklerinin yanında çok az da olsa, pek çok şeyi öğrenmiştir. Kâinatın merkezi sandıkları dünyalarının aslında güneşe bağlı, onun etrafında dönen çok küçük bir zerre olduğunu, güneşin ve onun içinde yer aldığı sistemin de, milyarlarca benzerinden sadece birisi olduğunu, kâinat yaratılalı beri ışığı yola çıkmış ama henüz ışığı bize kadar ulaşamamış nice yıldızların bulunduğunu öğrenmiştir. İnsanlar, kendi dünyalarını da gittikçe daha iyi tanıdılar. Onun hem kendi ekseni etrafında ve hem de güneşin çevresinde döndüğünü keşfettiler. Karada ve denizde yer alan birçok bitki ve hayvanı tesbit ettiler. Son asırlarda Yüce Rablerinin kendileri için yerin derinliklerine gizlediği kömür ve petrol gibi çok büyük enerji kaynaklarını tesbit edip kullanmaya başladılar. Kendi vücutlarının maddî ve rûhî yönü ile ilgili de pek çok keşiflerde bulundular, ama araştırdıkça bilmediklerinin gittikçe daha da arttığını, çok esrârengiz, muhteşem bir sanat ve dehşetli bir yapı ile karşı karşıya olduklarını anladılar. Ve insanlar, Allah’ın yarattığı bu muhteşem evreni ve kendilerini keşfetmeye, onlarda geçerli olan kanunları tesbit etmeye hâlâ devam etmektedirler.
Hiç şüphesiz Allah Teâlâ’nın bu kâinat/tabiat/çevre ve insan kitaplarının âyetlerini okuyup anlayacak, bu canlı ve âdeta konuşan mûcizelerini en iyi bir şekilde değerlendirebilecek olanlar, ancak onlar üzerinde araştırma yapıp onlardaki sırrı, esrârengiz ve muhteşem yapıyı ortaya çıkarmaya çalışan âlimlerdir. Nitekim bu durum, Fâtır sûresi, 28. âyette açık bir şekilde ortaya konmuştur. Allah (c.c.) bu âyette, önce yine tabiattaki bazı âyetlere/tezâhürlere dikkatlerimizi çektikten sonra şöyle buyurur: “... Kulları içinde ancak âlimler Allah’tan (tam lâyıkı ile) korkarlar.”3060 Demek ki her âlim, ilmi genişledikçe ve Allah’ın bu varlıklardaki ince denge ve düzenini keşfettikçe Yüce Allah’ın güç, kudret, sanat ve ilmini daha çok görüp daha iyi takdir edecek, böylece Allah’a olan saygı, sevgi ve hayranlığı, huşû ve takvâsı da o derece artacaktır.
Demek ki, İslâm âlimlerine ve âlim adayı gençlere pek çok görevler düşmektedir. Böyle bir övgüye en lâyık âlimler, Kur’an, kâinat ve insan adlı kitapları birbirleriyle uyumlu, irtibatlı okuyan, araştırmalar yapan ve birinin tefsiri için diğer ikisinin gözardı edilmemesi gerektiğini bilen âlimler olmalı ve gece gündüz çalışıp bu yüksek dereceye ulaşıp böylece, pek çok kimsenin de hidâyetine vesile olmalıdır. 3061
Âyet, açık alâmet, inkârı mümkün olmayan mûcize demektir. Kur’an’ın cümleleri, Allah’ın varlığına, birliğine, Kur’an’ın Allah’ın kelâmı olduğuna delâlet eden âyetler olduğu gibi doğa olayları da Allah’ın varlığına ve birliğine delâlet eden âyetlerdir. Sözlü olan âyetlerin (vahyin) yanında, herkesin gözü önünde serili bulunan tabiat kitabının âyetleri olan sözsüz âyetler, tabiat olayları ve insan da besmeleyle, Allah’ın ismi ve izniyle, O’nu yücelterek okunmayı beklemektedir. “Oku!” emrinin muhâtabı olan insan için gösterilen nesnelerdir tüm bu âyetler. Aklını çalıştıran, iyi düşünen insanlar için bütün tabiat olayları, dillenip Allah’ın varlığını ve birliğini haykırır. Şu yeşillenen ağaçlar, şu uçan kuşlar, şu
3060] 35/Fâtır, 28
3061] Mevlüt Güngör, Kur’an Penceresinden Bakış, 203-212
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK HEM DE UCUZA
- 835 -
yüzen balıklar, şu gece gündüz, şu kâinattaki düzen, kendilerini yaratan çok akıllı, Rahmân ve Rahîm, her şeye gücü yeten muhteşem sanatını icrâ eden muazzam bir yaratıcı Allah’ın varlığını söyler. Bundan dolayı Kur’an, her vesile ile insanın dikkatini tabiat âyetlerini okumaya, onlardaki incelikleri düşünmeye dâvet eder. Gece ve gündüzün değişmesi, bize sonsuz görünen şu engin kâinatta aynı İlâhî kanunların bulunması, zerreden sonsuz evrene dek her şeyin ince yasalarla düzenlenmiş olması, bunların bir tesadüf/raslantı ile kendi kendine değil; büyük akıl, irâde ve kudret sahibi bir yaratıcı tarafından yaratıldığını kanıtlar. İşte bu kâinatı düşünen, tabiat varlıklarındaki ince hikmetleri, yasaları okuyan kimse derhal Rahmân ve Rahîm sıfatlarıyla niteli bir Allah’ın var olduğunu anlar, her şeyin O’na boyun eğdiğini görür. Kendisi de bilinçli olarak O’nun emrine boyun eğer, O’na kulluk eder.
“Biz âyetlerimizi hem âfak’ta (insanın dışında, ufuklarda, çevrelerinde), hem de enfüste (kendi nefislerinde) onlara göstereceğiz; öyle ki şüphesiz onun (Kur’an’ın) hak olduğu kendilerine apaçık belli olsun.”3062 Müfessirlerin çoğuna göre, bu âyette ifade edilen âfâktaki âyetler; güneş, ay, yıldızlar, gece-gündüz, rüzgâr, yağmur, gök gürültüsü, bitki, ağaç, dağlar, denizler ve benzeri doğa varlıkları ve tabiat olayları; enfüsteki âyetler de insan anatomisindeki ve rûhundaki hârika sanat, düzen ve hikmettir. Burada, Kur’an’ın gerçek vahiy olduğunun anlaşılması için doğa olaylarından ve insanın kendi yaratılışından kanıtlar sunulacağı belirtilmektedir. Âyette insanın bilgi edinme yollarına da dikkat çekilmekte ve insanların ibret almaları istenmektedir. Öyle ise, âfâk ve enfüs âyetleri, insana bilgi sunan, bilginin kaynağı olan âyetlerdir.
Kur’an, ilim ve hikmete çok değer vermiştir. İlimden söz eden âyet sayısı 750’ye varır. Kur’an, âlimi görür, câhili kör kabul eder 3063; “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak öz akıl sahipleri düşünüp ibret alır.”3064; “Ancak âlimler, Allah’a gereğince saygı gösterir, huşû duyup korkar.”3065 buyrulur. Fakat Kur’an’ın övgü ile söz ettiği ilim, ispatlanmamış teoriler, boş nazariyeler, kuru ve soyut entelektüel teoriler değil; insanın iç dünyasını aydınlatan din bilgisi ve dış dünyasını aydınlatan imanla irtibatlı müsbet ve hayırlı ilimdir. İşte kesin bilgiye ermek için insanlara Allah’ın âfâktaki ve enfüsteki âyetleri gösterilmektedir. Gerçekten âfâkta gösterilen âyetler, doğa varlıkları ve bunların bağlı bulunduğu yanlış anlaşılmaya müsait şekilde “tabiat yasaları” denilen, Allah’ın tabiattaki değişmez yasaları (sünnetullah); enfüste gösterilen âyetler de insan ruhunun derin aşamaları ve bunlara konulan İlâhî nurlardır. İşte her iki dünyadaki/kitaptaki Allah’ın yasalarını anlamak, bilgi ve hikmete bağlıdır. Kur’an, dikkatimizi, çevremizi ve bu doğa olaylarını inceleyip onlardaki İlâhî kanunları bulmağa yöneltir. 3066
Niçin Kur’an, insanın gözünü tabiat olaylarına çeviriyor? Çünkü Allah’ın yasaları, her an bu olaylarda görünmektedir. Bu yasaları keşfedenler, Allah’ın kudretini daha iyi anlayıp O’na gereğince saygı gösterecekleri gibi; doğaya da, çevreye de egemen ve halife olurlar. Doğanın büyük, hatta bazen yıkıcı güçlerini kendilerine boyun eğdirip hizmetlerinde kullanırlar. Zira Allah, denizleri,
3062] 41/Fussilet, 53
3063] 35/Fâtır, 19-21
3064] 39/Zümer, 9
3065] 35/Fâtır, 28
3066] Meselâ bk. 88/Ğâşiye, 17-20; 67/Mülk, 19
- 836 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dağları, güneşi, ayı, hayvanları, özetle her şeyi, tüm doğayı insanın buyruğuna vermiş, melekî güçler bile insana boyun eğmiştir. Ancak insanın aklını çalıştırması, doğanın gizlerini bilmesi lâzımdır ki tabiata egemen olabilsin. Çünkü doğaya hâkim olabilmek bilgi işidir. Bilgili olan, güçlü olur. İşte insanlığın yararına dönüşecek, amele/icraata çıkacak müsbet ilim, imanla beraber olursa Kur’an dilinde hikmet adını alır. Kur’an’ın hikmet dediği böyle hayırlı ilim, ruhsuz ve mâneviyatsız bilgi değil; Yaratana karşı sevgi ve saygı, kulluğu kamçılayan ilimdir. Bu ilim, insanı maddeye kulluğa değil; maddenin yaratıcısı Allah’a saygıya; imansızlığa değil, imana götürür. Bundan dolayı Allah’ın Elçisi: “Hikmetin başı Allah korkusudur.” 3067 buyurmuşlardır.
Kur’an, insanın ilim sahibi olmasını, doğayı incelemesini ve evrendeki ince düzeni, hârika yasaları keşfedip bunları yaratan Allah’a daha bir gönülden saygı ile bağlanıp kulluk etmesini istiyor. Eğer müslümanlar, din bilimlerinde yaptıkları gibi felsefe ve doğa bilimlerinde de birtakım kuru nazariyata dalmayıp Kur’an’ın yönelttiği doğrultuda gitmeyi sürdürselerdi, hiç kuşkusuz Avrupa’nın düzeyine, hem de onlardaki olumsuzluklara düşmeden onlardan çok önce varabilirlerdi. Çünkü başlangıçtaki gelişme, teorilerden çok eylem ve deneyim yönünde idi. Daha sonra tecrübe ve araştırma bırakılıp nazarî ayrıntılara dalındı, orijinal eserler yerine, şerhler ve şerhlere hâşiyeler yazılmağa başlandı ve böylece İslâm dünyasının bilim adamları, yararsız ayrıntılar içinde kaybolup gittiler.
Böyle olmakla beraber şunu da vurgulamak gerekir ki, İslâm’ın ilk feyzinden ilham alan müslüman bilim adamları, ilk beş-altı asır, ilme büyük hizmetler verdiler; bugünkü Avrupa bilim ve teknolojisine temel olacak altyapıyı hazırladılar. Müslümanların bu hizmetleri, dünya bilim adamlarınca kabul edilen bir gerçektir. İşte, Yûsuf sûresinin 105. âyetinde göklerde ve yerde bulunan nice âyetlerin yanından hiç düşünmeden, ibret almadan geçenler kınanmaktadır. Bunları düşünüp tefekkür eden insan, bunları sadece Allah’ın yarattığını, O’ndan başka kimsenin bunları var edecek güçte olmadığını anlar. Bir tek hücreyi dahi en gelişmiş laboratuvarlarda yaratmak mümkün değilken; bu kadar sayısız canlar, bu kadar çiçekler, yıldızlar, galaksiler, bu ince âhenk ve düzen kendi kendine olamaz. Herhangi bir yaratık da bunları yaratacak güçte olmadığına ve bunları sadece Allah yaratmış olduğuna göre O’ndan başkasına tapmanın, kulluk etmenin hiçbir anlamı yoktur. İşte bu tabiatı ve doğa olayları iyice düşünen, bu gerçeği anlar da Allah’a şirk koşmaz, itaat ve ibâdeti sadece O’na yapar, yaratıklara kulluk etmez.
Necm sûresinde de Peygamberimiz’in, Rabbinin âyetlerinden bir kısmını gördüğü anlatılmaktadır.3068 Burada kastedilen âyetler, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) melekle karşılaşması, hârikulâde mânevî haller görmesidir ki Kur’an, bunların ayrıntısını belirtmemiştir. Bu âyetler, Peygamber’in mîraçta gördüğü olağanüstü şeylerdir.
Peygamberlerin elinde zuhur eden olağanüstü şeyler, onlar vâsıtasıyla Allah’ın gerçekleştirdiği mûcizeler de birer âyettir. Çünkü bunlar, o insanın sıradan bir kimse olmadğını, ancak Allah’ın desteği ve yardımı ile bu hârikaların
3067] Tirmizî
3068] 53/Necm, 18
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK HEM DE UCUZA
- 837 -
olacağını anlatır. Bu olağanüstü şeyler (mûcizeler), elinde ortaya çıkan insanın peygamberliğini isbat eder. Mûcizeler çeşitlidir. Kur’ân-ı Kerim, Hz. Mûsâ’nın dokuz mûcizesinden söz eder.3069 Hz. İsa’nın da bazı gizli şeyleri bildiğini, ölüyü dirilttiğini, çamurdan yaptığı kuş heykellerini üfleyerek canlandırdığını, körün gözünü açtığını, alacalıyı iyileştirdiğini anlatır. 3070
Kur’an Âyetleri (Cümleleri)
Peygamberlere indirilen bütün İlâhî kitaplar da ‘kavlî’, yani sözlü âyetlerdir. Bu kitapların gönderiliş şekli olan vahy bir âyet olduğu gibi, bu kitapların anlattığı her şey de birer âyettir. Bu gün âyet deyince daha çok Kur’an’ın âyetleri akla gelmektedir. Tefsir ilminde âyet, sûrelerin içinde bulunan, iki durak arasındaki bir veya birkaç cümleden ibarettir. Kur’an âyetleri, Rabbimizin bize gönderdiği apaçık belgeler ve delillerdir. Bu belge ve deliller, bir yönden Rabbimizin ilâhlığının isbatlarıdır, bir taraftan da bizi doğru yola götürecek alâmetlerdir. Âyetlerin haber verdiği gerçekler ve sundukları hükümler; varlığın ve mutlak kurtuluşun işaretidir.
Kur’an âyetlerinin sıralanışı, uzunluğu ve kısalığı ve hangi sûrede yer alacağı kendine özgüdür. Bilindiği gibi Kur’an âyetleri Allah’ın Rasûlüne bir defada veya toplu bir kitap halinde gelmemiştir. Peygamber (s.a.s.), gelen Kur’an âyetlerinin hangi sûrelere ve hangi âyetten sonra veya önce yazılacağını Cebrâil’in bildirmesiyle, Kur’an’ı yazıya geçiren vahy kâtiplerine söyleyip yazdırıyordu. Şu anda Kur’an’da yer alan âyetler bizzat vahyin emri ile ait oldukları sûrenin içerisindedirler.
Kur’an’ın ilk gelen âyetleri Alak Sûresinin ilk beş âyeti, son gelen âyet ise, genel kabule göre Mâide Sûresinin üçüncü âyetidir. Kur’an âyetleri “Mekkî” (Mekke’de nâzil olanlar) ve “Medenî” (Medine’de gelenler) şeklinde ikiye ayrılırlar.
Kur’an’daki âyetleri birbirinden ayırmanın beşerî bir kuralı yoktur. Yani âyetlerin tâyini kıyâsî değil; tevkîfî olup vahiyle belirlenen ve Hz. Peygamber’in emrine bağlı olarak o şekilde yazıya geçirilen hususlardandır. Onun için “Elif Lâm Mîm”, “Elif Lâm Mîm Sâd” birer âyet olduğu halde; “Elif Lâm Râ” tam âyet değil; sonraki âyetin bir parçası sayılmıştır. Birkaç hüküm ve cümle içeren âyetler olduğu gibi, kendi başına hüküm ifade etmeyen, tek veya iki kelimeden ibâret âyetler de vardır. Bakara sûresinin 82. âyeti (Müdâyene âyeti), en uzun âyettir ki, tam bir sayfa (15 satır) tutar. Rahmân sûresindeki “Müdhâmmetân” âyeti ise tek kelimeden ibarettir ve en kısa âyetlerdendir. “Ve’l-Fecr” 3071, “Ve’l-Asr” 3072 en kısa âyetlerdir.
Âyetlerin Sayısı: Her ne kadar Zemahşerî’nin, bu sayının 6666 gibi bir rivâyeti halk arasında yaygın ise de, bu konuda değişik görüşler vardır. Yani, Kur’an’ın âyetlerini sayıp bu sayıyı bulamayan meraklılar olursa endişeye kapılmasınlar. Çünkü Yüce Allah’ın muhâfazasında bulunan Kur’ân-ı Kerim’den herhangi bir eksiltme yapmak mümkün değildir.
3069] 7/A’râf, 133
3070] 3/Âl-i İmrân, 49; Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 3, s. 258-260
3071] 89/Fecr, 1
3072] 103/Asr, 1
- 838 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âyetlerin toplam sayısı konusundaki farklı görüşler, herhangi bir âyetin ilâve edilmesi veya herhangi bir âyetin çıkarılmış olmasından ileri gelmiş değildir. Sayımdaki metod ayrılıklarından, başka bir ifade ile, sûre başlarındaki “besmele”leri her sûreden âyet kabul edip etmemekten, hurûf-ı mukattaaları tam âyet sayıp saymamaktan veyahut da bir cümleyi bir veya birkaç âyet kabul etmekten ileri gelmektedir. Bu konuda görüşleri farklı olan Kûfeliler ekolü ile Basralılar ekolüdür. Birincisine göre âyetlerin sayısı 6236, diğerine göre ise 6205’tir. İbn Abbas’tan bir rivâyette 6616 olan bu sayı, bazılarına göre 6214’tür. Ülkemizdeki Mushaf-ı Şeriflerde mevcut âyetlerin sayısı Kûfe ekolüne göredir; yani 6236’dır.
Bu sıralamaya göre 114 sûrede yer alan âyetlerin toplam sayısı ve sûrelerle ilgili diğer önemli hususlar şöyledir:
Sûre sıra no
Nüzul sıra no
Sûre adı
Âyet sayısı
Mekkî-Medenî
1
5
Fatiha
7
Medenî
2
87
Bakara
286
Medenî
3
89
Al-i Imran
200
Medenî
4
92
Nisa
176
Medenî
5
112
Maide
120
Medenî
6
55
En´am
165
Medenî
7
39
A´raf
206
Medenî
8
88
Enfal
75
Medenî
9
113
Tevbe
129
Medenî
10
51
Yunus
109
Mekkî
11
52
Hud
123
Mekkî
12
53
Yusuf
11
Mekkî
13
96
Ra´d
43
Medenî
14
72
İbrahim
52
Mekkî
15
54
Hicr
99
Mekkî
16
70
Nahl
128
Mekkî
17
50
İsra
111
Mekkî
18
69
Kehf
110
Mekkî
19
44
Meryem
98
Mekkî
20
45
Ta-ha
135
Mekkî
21
73
Enbiya
112
Mekkî
22
103
Hac
78
Medenî
23
74
Mü´minun
118
Mekkî
24
102
Nur
64
Medenî
25
42
Furkan
77
Mekkî
26
47
Şuara
227
Mekkî
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK HEM DE UCUZA
- 839 -
27
48
Neml
93
Mekkî
28
49
Kasas
88
Mekkî
29
85
Ankebut
69
Mekkî
30
84
Rum
60
Mekkî
31
57
Lokman
34
Mekkî
32
75
Secde
30
Mekkî
33
90
Ahzab
73
Medenî
34
58
Sebe
54
Mekkî
35
43
Fatır
45
Mekkî
36
41
Yasin
83
Mekkî
37
56
Saffat
182
Mekkî
38
38
Sad
88
Mekkî
39
59
Zümer
75
Mekkî
40
60
Mü´min
85
Mekkî
41
61
Fussilet
54
Mekkî
42
62
Şura
53
Mekkî
43
63
Zuhruf
89
Mekkî
44
64
Duhan
59
Mekkî
45
65
Casiye
37
Mekkî
46
66
Ahkaf
35
Mekkî
47
95
Muhammed
38
Medenî
48
111
Fetih
29
Medenî
49
106
Hucurat
18
Mekkî
50
34
Kaf
45
Mekkî
51
67
Zariyat
60
Mekkî
52
76
Tur
49
Mekkî
53
23
Necm
62
Mekkî
54
37
Kamer
55
Mekkî
55
97
Rahman
78
Medenî
56
46
Vakı´a
96
Mekkî
57
94
Hadid
29
Medenî
58
105
Mücadele
22
Medenî
59
101
Haşir
24
Medenî
60
91
Mümtehine
13
Medenî
61
109
Saf
13
Medenî
62
110
Cum´a
11
Medenî
63
104
Münafikun
11
Medenî
64
108
Tegabün
18
Medenî
- 840 -
KUR’AN KAVRAMLARI
65
99
Talak
12
Medenî
66
107
Tahrim
12
Medenî
67
77
Mülk
30
Mekkî
68
2
Kalem
52
Mekkî
69
78
Hakka
52
Mekkî
70
79
Mearic
44
Mekkî
71
71
Nuh
28
Mekkî
72
40
Cin
28
Mekkî
73
3
Müzzemmil
20
Mekkî
74
4
Müddessir
56
Mekkî
75
31
Kıyamet
40
Mekkî
76
98
İnsan
31
Medenî
77
33
Mürselat
50
Mekkî
78
80
Nebe
40
Mekkî
79
81
Naziat
46
Mekkî
80
24
Abese
42
Mekkî
81
7
Tekvir
29
Mekkî
82
82
İnfitar
19
Mekkî
83
86
Mutaffifin
36
Mekkî
84
83
İnsikak
25
Mekkî
85
27
Büruc
22
Mekkî
86
36
Tarık
17
Mekkî
87
8
A´la
19
Mekkî
88
68
Gasiye
26
Mekkî
89
10
Fecr
30
Mekkî
90
35
Beled
20
Mekkî
91
26
Şems
15
Mekkî
92
9
Leyl
21
Mekkî
93
11
Duha
11
Mekkî
94
12
Inşirah
8
Mekkî
95
28
Tin
8
Mekkî
96
1
Alak
19
Mekkî
97
25
Kadir
5
Mekkî
98
100
Beyyine
8
Medenî
99
93
Zilzal
8
Medenî
100
14
Adiyat
11
Mekkî
101
30
Kari´a
11
Mekkî
102
16
Tekasür
8
Mekkî
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK HEM DE UCUZA
- 841 -
103
13
Asr
3
Mekkî
104
32
Hümeze
9
Mekkî
105
19
Fil
5
Mekkî
106
29
Kureyş
4
Mekkî
107
17
Ma´un
7
Mekkî
108
15
Kevser
3
Mekkî
109
18
Kafirun
6
Mekkî
110
114
Nasr
3
Medenî
111
6
Tebbet
5
Mekkî
112
22
İhlas
4
Mekkî
113
20
Felak
5
Mekkî
114
21
Nas
6
Mekkî
Yukarıdaki listede görüldüğü gibi, Kur’an’daki 86 sûre Mekkî, 28 sûre ise Medenî’dir. Ancak, az olmakla beraber, bazı Mekkî sûreler içine Medenî âyetler konulduğu gibi, Medenî bazı sûreler içine de Mekkî âyetlerin konulduğu olmuştur. Kur’an’da 114 sûre ve 6236 âyet vardır. Kur’an’daki kelimelerin toplam sayısı 774393073 (kelime çeşidi 1776), harflerin sayısı ise, 321180 ilâ 340740 harftir. Harflerin sayısındaki bu iki farklı rakam, bazı kimselerin kelimelerde okunup da yazılmayan, ya da okunmadığı halde yazılan gizli harfleri de göz önünde tutup tutmamalarına göre değişmektedir.
Kur’ân Âyetlerinin Âyet (Delil ve Mûcize) Oluşu; Kur’an’ın İlmî İ’câzı
Kur’ân-ı Kerim, bir ilim kitabı olarak nâzil olmamıştır. Yani O, bir Fizik, Kimya, Coğrafya, Tarih kitabı, bir ansiklopedi değildir. O, her şeyden önce bir tevhid, ibâdet/eylem ve ahlâk kitabıdır. Hz. Peygamber’in insanları Rablerinin izni ile, karanlıklardan aydınlığa, her şeye gâlip ve hamde lâyık olan Allah’ın yoluna çıkarması için indirilmiş 3074 bir irşad 3075 kitabıdır. Onun dâvetine ve çizdiği yola uyanlar, iki dünyada da selâmet ve saâdete ererler. Ancak, “Kur’an’da hiç ilmî hakikat, bilimsel gerçek yok” şeklinde bir iddia da tümüyle bâtıldır, yanlıştır. “Kur’an’da her şey mevcuttur, bütün icatlar ondan alınmıştır” sözü ne kadar sakat ise, “Onda hiçbir bilimsel gerçeğin olmadığı” kanısı da ötekinden daha sakat ve gerçekten uzaktır.
Hakikat şudur ki, Kur’an’da birçok bilimsel gerçekler, birçok tabiat kanunları formüle edilmiştir. Ancak, Kur’an, bunlara sadece bir âyet/mûcize olarak işaret yapmış ve hiçbir zaman ilimle çatışmadığını göstermiştir. Seyyid Kutub’un da dediği gibi, ondaki kevnî hakikatler, ana prensipler halindedir. Öyle ki, hiçbir buluş onu nakzedememiştir ve nakzedemez. Yalnız, Kur’an’ın işaret ettiği hakikatleri
3073] Mekke’lilere göre 77437; Medine’lilere göre ise 77934 kabul edildiği, aradaki farkın imlâ farkından ileri geldiği Süyûtî’nin el-iİtkan’ında -c. 1, s. 184- belirtilir
3074] 14/İbrahim, 1
3075] 2/Bakara, 256
- 842 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anlayabilmek için, müsbet ilimlere iyice vâkıf olmak ve Kur’an’ı iyice düşünerek tetkik etmek gerekir. Bu nedenle, tabiatla ilgili ilimleri ilgilendiren birçok konuya, düşünmek sûretiyle Allah’ın varlığı ve birliği anlaşılsın, dolayısıyla imana ve doğru yola gelinsin diye Kur’an zaman zaman temas etmiştir. 3076
Kur’an’ın inzâl olan ilk ayeti “Oku” emriyle başlar; okumanın vâsıtası olan kalemden, öğretimden söz eder, ilmin önemli dallarından biri olan anatomiye bu ilk âyetlerde dikkati çeker: “Oku, Yaratan Rabbinin adıyla. O, insanı alaktan (embriyodan, aşılanmış yumurtadan) yarattı. Oku, insana bilmediklerini belleten, kalemle (yazmayı) öğreten Rabbin, en büyük kerem sahibidir.”3077 İlmin önemini vurgulayan nice âyet, bu konuda delil olarak belirtilebilir. İlme son derece kıymet veren Kur’an’ın ilimle çatışması asla tasavvur olunamaz. Ne var ki bazı yanlış tefsirler ve indî te’viller, onu bilime aykırı imiş gibi gösterebilmiştir. Bir de Kur’an’ın, bilimden, ilmî araştırma ve sonuçlarından çok önce haber vermiş bulunduğu bazı hakikatler, o zamanın âlimlerince anlaşılmamış ve ilme aykırı sanılmıştır. Hakikatte bunlar, ilmin ta kendisidir. Şimdi, Kur’an’ın, bilimden önce haber verdiği ve neticede bilimin de onun söylediklerini desteklediğini açığa vuran birkaç misal üzerinde durarak O’nun ne İlâhî bir mûcize olduğunu göstermeye çalışalım:
Onun Dünya, Güneş, Ay ve bütün gök cisimlerinin birleşik bir gaz kütlesinden koptuğunu,3078 arzın yuvarlaklığını,3079 Güneşin kendi yörüngesinde döndüğünü,3080 yer çekimi kanununu,3081 yıldızların yörüngeleri ve kara delikleri,3082, evrenin genişlemesi,3083 hava basıncının varlığı, 3084 insanın nasıl bir sudan yaratıldığı,3085 denizlerin kaynaması ve kıyâmetin kopması,3086 güneşin hararetini tazelemesi,3087 dünyanın dönüşünün yavaşlaması, 3088 insanın topraktan yaratılması,3089 ceninde nutfenin yeri,3090 insanın nasıl yaratıldığı,3091 anne karnındaki üç karanlık (üç sağır perde),3092 insanda cinsiyetin tayini3093 ve bunlara benzer birçok bilimsel gerçekleri, asırlar önce, bunlardan hiçbir bilim adamının haberi yokken anlatması ve özellikle bilginler, edebiyatçılar, filozoflar, kanun koyucular ve ahlâkçıların hep birden benzerini getirmeleri imkânsız iken, bütün bunların ümmî/okuma yazması olmayan bir kimseden sâdır olması, ancak mûcizeliğini ve İlâhî kaynaktan geldiğini gösterir.
3076] S. Ateş, İslâm’a İtirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar, s. 245
3077] 96/Alak, 1-5
3078] 21/Enbiyâ, 30
3079] 79/Nâziât, 30; 39/Zümer, 5
3080] 36/Yâsin, 38
3081] 13/Ra’d, 2; 31/Lokman, 10; 22/Hacc, 65
3082] 56/Vâkıa, 75-76
3083] 51/Zâriyât, 47
3084] 6/En’âm, 125
3085] 86/Târık, 5-7
3086] 54/Kamer, 50; 16/Nahl, 77; 81/Tekvir, 6
3087] 17/İsrâ, 97
3088] 28/Kasas, 71-72
3089] 30/Rûm, 20; 6/En’âm, 2; 55/Rahmân, 14
3090] 7/A’raf, 172
3091] 86/Târık, 5-8; 76/İnsan, 2; 23/Mü’minun, 11-13
3092] 39/Zümer, 6
3093] 31/Lokman, 34; 22/Hacc, 5, 77/Mürselât, 20-22; 75/Kıyâmet, 36-40
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK HEM DE UCUZA
- 843 -
Kur’an’ın i’caz yönleri sadece bunlardan ibaret değildir. Yukarıda temas edilenlerin dışında Kur’an’ın mûcizeliğini ispatlayan daha birçok delil bulmak mümkündür. Meselâ, birçok sebep varken, müslüman olmayan Arapların Kur’an’a muâraza edememeleri, her mûcizeye kıyas edilebilmesi, düşmanlarına menfi, dostlarına müspet etki etmesi, sanki bir tek söz imiş gibi âyetleri ve sûreleri arasında münâsebet bulunması, okuyana usanç vermemesi, kolay ezberlenebilmesi, hakikat, mecaz, teşbih, istiâre, kinâye, i’câz ve itnab, darb-ı mesel gibi edebî konuları ihtivâ etmesi, duyulduğu zaman kalplere nüfuz etmesi, ruhlara tesiri...
Özetle, Yüce Allah, insanlığın bilim ve düşünce yönünden pek gelişmediği ilk çağlarda, gönderdiği hak peygamberlerine gözle görülen ve açıkta meydana gelen mûcizeler ihsan etmiştir. Bu çağlarda insanlar, sadece gözleri ile gördükleri şeylere inanıyorlardı. Bu yüzden de Yüce Allah, insanlığın akıl ve düşünce bakımından kavrayabileceği ve gözleriyle gördüğü olağanüstü olaylardan iman etme yönünden kabulleneceği gerçekleri ihsan buyurmuştur. Yani, bu mûcizelerin çoğu, hissiyatla/duygularla açıktan açığa görülen ve kavranılan türdendi.
Ancak, insanlığın akıl, düşünce ve ilim yönünden hızla ilerlediği bir çağda, hiç şüphesiz gözle görülen hissî mûcizelerin yanında, ilim ve akılla kavranacak mûcizelerin de bildirilmesi gerekmekteydi. Bir hak peygamberin doğruluğuna inanmak için sadece gözle görülen mûcizelerin gösterilmesi yeterli değildi. Bunun yanı sıra, bütün çağlar boyunca her insanın rahatlıkla düşünüp anlayabileceği ilmî ve aklî mûcizeler de gerekliydi. İlim, akıl, düşünce ve mantık bakımından asla karşı konulmayacak büyük deliller getirmek, doğruluğunu aksi asla düşünülmeyecek belgelerle kanıtlamaya çalışmak, mûcizelerin en büyüğüdür. Böyle bir mûcizenin karşısında dağlar erir, akan sular durur.
Kur’ân-ı Kerim, inişi ile bozgunculuğu, inançsızlığı, sapıklığı, haksızlığı ve her türlü câhiliyye âdetlerini temelden söküp atmıştır. İnsanlığın yaratılışına, akıl ve düşünce kurallarına uymayan her türlü bâtıl inanışları ve hurâfeleri yasaklamıştır. Kur’an, kötülüğün kaynağını kurutmuş ve insanlığın zararına olacak her türlü çirkin âdet ve alışkanlıkların kapısını kapatmıştır. Böylece insanlığı olgunlaştırmıştır. Kur’an’ın ana hedefi, putlara ve tâğutlara kul olmaktan insanları kurtarıp sadece Allah’a ibâdeti ve O’na kulluk yapmayı gerçekleştirmek, ferdin nefsini ıslah etmek, sosyal dayanışmayı sağlamak, şûrâyı, adâleti ve bütün insanlar arasında Allah’ın hükmünü egemen kılmaktır. İnsanları hak dine çağırmak ve mü’minler arasında kardeşlik duygusunu ve inancını yaymaktır.
İşte, bütün bunlar, Kur’an’ın en büyük mûcize olduğunu göstermektedir. Çünkü saydığımız bu temel ilke ve kurallar, çağımız insanının şiddetle muhtaç olduğu ilke ve kurallardır. Kur’an, çağımızın bütün çaresizliklerine derman olmakta ve ona çözüm yollarını sunmaktadır. Kur’an, böylece eşsiz ve büyüleyici beyanı ile, çağdaş bilim adamlarının altından kalkamadığı çağımız sorunlarına çare olmaktadır. Çağımızın en büyük hastalığı, maddecilik illetidir. İnsanlığın huzur ve mutluluğuna hizmet için yaratılmış olan madde, çağımız insanı tarafından tapılan ve uğrunda kavga edilen bir duruma getirilmiştir. Madde, putlaştırılmış; insanlar da onun kulu ve kölesi haline gelmiştir. Oysa Kur’an, insanları maddeciliğin köleliğinden kurtulmaya ve Allah’a iman etmeye çağırmaktadır. Çünkü iman, huzur ve mutluluğun kaynağıdır. İnsanın yaratılış amacı, Allah’a
- 844 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iman edip kulluk görevini yerine getirmektir. Ancak bu amaç ile insanlık, gerçek huzur, saâdet ve barışa kavuşabilir.
Kur’an’ın mûcize oluşu, ölü kalplerin onun ulaştırdığı iman nuru ile dirilmesi, kör olan mânevî gözlerin Kur’an’ın sunduğu İslâm hakikatleri ile açılması ve câhil olan bir toplumun ilim ve irfan ışığı ile aydınlanmasıdır. O çağda, yapılması ve gerçekleşmesi hayal bile edilmeyen birçok olayın, muhteşem bir inkılabın, Kur’an’ın inzâliyle kendiliğinden oluşmasıdır. Hz. Mûsâ’nın, asası ile sert kaya parçasına vurup ondan suları akıtması nasıl bir mûcize ise, Kur’an’ın âyetleri de öylece vahşi, âsi ve câhil kimselerin kalplerini yumuşatmış ve bu paslı kalplere iman nurunu yerleştirmiştir. Bu, başlı başına bir mûcizedir. Hz. İsa, nasıl ölüleri bir İlâhî mûcize olarak diriltmiş ise, Kur’an da öylece küfrün, şirkin, vahşetin ve cehâletin bataklığında can çekişen bir milleti, hakka, hidâyete ve İslâm’ın nuruna erdirmekle diriltmiştir. Onları, uçurumun kenarından çekip kurtarmıştır. Çağlar boyunca bu millet, bütün dünya insanları için örnek alınacak bir ışık olmuştur.
Müslüman toplumlar, Kur’an’ın nûru ve hidâyeti sâyesinde yükselmişler, refah ve huzur içinde yaşamışlardır. Kur’an’a baş eğdikleri sürece bütün dünya da onlara baş eğmiştir. Onlar, Kur’an’ın dosdoğru yolunda yürüdükleri müddetçe, zaferi ve üstünlüğü ellerinde tutmuşlardır. Müslümanlar, Kur’an’ın bayrağı altında toplandıkları zaman, izzet ve şereflerini korumuşlardır. Bu bayrak altında, yüce Allah’ın emrettiği bütün hüküm ve emirleri yerine getirdiklerinde iki cihan saâdetine ulaşmışlardır. Bütün bunlar, Kur’an’ın mûcizeliğini isbatlar. 3094
Kur’an’ın Âyet Âyet İndirilmesi ve Hikmetleri
“Biz onu, Kur’an olarak, insanlara dura dura okuyasın diye (âyet-âyet, sûre-sûre) ayırdık ve onu peyderpey indirdik.”3095; “(Kur’an) yeri ve yüce gökleri yaratan Allah tarafından peyderpey indirilmiştir.”3096; “İnkâr edenler: ‘Kur’an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi?’ dediler. Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık (parça parça indirdik) ve onu tane tane (ayırarak) okuduk.” 3097
Bu âyet-i kerimelerin hikmetini kavrayabilmek için, Kur’an’ın indirildiği dönemin (câhilî hayatın) sosyal ve psikolojik tahlilinin iyi yapılması lâzımdır. İnanç bakımından şirkin, putperestliğin zirveye ulaştığı, fâizin insanların belini büktüğü, kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü, kadının bir metâ gibi alınıp satıldığı, ahlâksızlık ve içkinin yaygın olduğu bir dönemde köklü değişiklikler yaparak yepyeni bir sistemi yerli yerine oturtup âdil bir toplumu oluşturmak, ancak Yaratıcının yapacağı bir iştir. Böyle köklü bağımlılıkları olan bir toplumu, eğitici ve tahammül ölçülerinde kademe kademe tedâvi edip yeni bir hayata hazırlamak, insan fıtratına en uygun yöntem biçimidir. İşte âyetlerin peyderpey gelmesinin temel esprisi, alıştırarak, zorlamadan, hazmettirerek bu tarzı oturtmaktır.
İslâm’ın, köklü çözümlerini şok uygulamalarla değil; bu tarz üzerine binâ ederek, pedagojik açıdan bir ilke de adım atmış olması, onun her konudaki
3094] Muhammed Mahmud es-Savvaf, İslam’ın En Büyük Mucizesi Kur’an, s. 18-19
3095] 17/İsrâ, 106
3096] 20Tâhâ, 4
3097] 25/Furkan, 32
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK HEM DE UCUZA
- 845 -
erişilmezliğinin ifadesidir. Yoksa, inkârcıların kin ve hasetlerinden kaynaklanan, “bunlar gerçekse niçin toptan indirilmedi?” sözleri, insanı tanımamanın en bâriz örneğidir. Bu itibarla bakıldığında insanı en güzel tanıyanın, onun yaratıcısı olduğunu bilmek için de ayrıca üstün zekâ gerektirmiyordu. Kur’an’ın âyet-âyet, parça parça inmesisinin sebeplerini maddeleyecek olursak:
1- İnsanın aklı, kabiliyetleri, böyle köklü değişiklikleri bir anda kavrayabilecek güce sahip değildir.
2- İhtiyaç duyulan sosyal çözümlerin zamanından evvel veya sonra uygulanması, sonuç bakımından verimli değildir.
3- Yönetim endişesiyle müslümanlara yapılan işkencelere tahammül ve sabır gösterilmesi açısından âyetlerin zaman zaman inmesi, onlara güç ve ümit kaynağı olmuştur.
4- Hz. Peygamber’in, inen âyetleri yazılı değil de, ezberden topluma sunması.
5- İnen âyetlerin mesaj ve öğretileri, zihinlerde ve kalplerde iyice yerleşip uygulamayı hedeflemesi.
6- Ortaya koyduğu hayat tarzının tam bir inanç ve kararlılıkla tatbiki, âyetlerin 23 sene gibi bir zamana yayılmasının temel nedenleridir.
Hiç şüphesiz İslâm, fert ve toplumların ruhlarına işlemiş şeylerle, yüzeyde olan şeyleri birbirinden farklı olarak değerlendirmiştir. Fertlerin ruhlarına kök salmış bir mesele, şuurlu yapılan bir gelenek, toplumun derinliklerine inmiş bir mesele de sosyal bir gelenek veya devlet örfü haline bürünebilir. Bundan dolayı İslâm, bu gibi hususlarda ağır ve ihtiyatlı davranır. Burada planlama ile birlikte ağır davranmanın, plansızlıkla birlikte acele etmekten daha yararlı olduğuna inanır.
Oysa yüzeysel olarak ferdin ruhuna ve topluma sinmiş bulunan ve onların temiz fıtratını bozacak durumda olan her mesele, beşer hayatında bir suç olup ona karşı susmak da doğru değildir. İslâm bu gibi konularda kesin görüşünü ortaya koyup, tartışma götürmez sınırlar tâyin etmiştir. Bu sınırları fırtat çizgisinden sapmış bulunanlar ancak tartışma konusu yapabilirler.
Fert ve toplumun ruhuna kök salmış olan meselelerle sathî meseleler arasındaki bu ayrımın ışığında İslâm, cana kıyma, hırsızlık, yol kesme, gasb, insanların mallarını bâtıl yollarla yeme, fâiz ve diğer aldatma yollarına baktığı açıdan zinâya ve ahlâksız fiillere de bakmış, bu açıdan onu da bir defada yasaklamıştır.
İslâm’ın her ne kadar kanun koymada derece derece ve Kur’an âyetlerinin peyderpey inmesine önem verdiği açık ise de, ihtiyaç ânında açıklamayı geciktirmekle teşrîin tedrîcini birbirine karıştırmaya müsaade etmez. Allah, helâl ve haram ile emir ve nehiylerle ilgili birçok hükmü geciktirmiştir. Ancak onu açıklamayı dilediği zaman, hükmünü bir defada açıklamış ve onda tedrîce yer vermemiştir. Böylece mü’minleri dinî emirleri geciktirmeden uygulamaya alıştırmış ve onları şer’î teklifleri (ibâdetlerde olduğu gibi) yüklemeye hazır hale getirmiştir. O halde tedrîc, içki ve kumar gibi geleneklerle rûhî hastalıklarda ve esirleri köle edinme gibi sosyal ve devletler hukukunu ilgilendiren konularda olmuştur.
- 846 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Böylece İslâm, sosyal alanda bu ümmeti belli bir itidal ve ölçü üzere korumayı, inanç ve ahlâkında, ibâdet ve muâmelâtında onu orta yol üzere kılmayı dilemiştir. 3098
Âyetler Topluluğu Anlamında Kitap
Kur’an’ın âyetler topluluğu anlamına gelen “kitab”la ilgili ifadelerinden şunların kast edildiği anlaşılır:
Genel anlamda vahy, 3099
Son Peygamber’e gelmiş bulunan vahiyler toplamı, 3100
Bütün kâinat,
İnsan,
Levh-ı Mahfuz’daki Evrensel kayıt kitabı (evrensel kompütür), 3101
Her ferdin fiillerinin kaydedildiği bireysel disket. 3102
Kur’an’a göre insanın önüne, okunmak üzere konan üç temel kitap vardır: Kâinat kitabı, vahy kitabı (Kur’an) ve insanın bizzat kendisi. Kur’an, diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini kolaylaştıran bir nurdur (ışık). Evren ve insan adlı kitapların gerektiği şekilde okunabilmesi için, bizzat Allah, vahy kitabı aracılığıyla insana yardımcı olmak için devreye girmektedir. Kur’an, bu üç kitabın belirli pasaj ve parçalarını “âyet” olarak anmaktadır. Kur’an, bir âyetler topluluğu olduğu gibi, kâinat ve insan da âyetler topluluğudur. 3103
Ne vahy kitabı, insan ve eşyaya âit ilimler olmaksızın hakkıyla çözülebilir; ne de eşya ve insan, vahy kitabı olmadan lâyıkıyla anlaşılabilir. İnsan âyetini iyi anlayabilmek için Kur’an ve kâinat âyetleriyle irtibat zorunludur. Evreni, tabiatı ve içinde bulunduğumuz dünya âyetini doğru anlayabilmek için de diğer iki âyet olan Kur’an ve insan âyetlerinin anlaşılmasına ve yardımına kesin ihtiyaç olacaktır. Yine Kur’an âyetlerinin doğru anlaşılıp tefsir edilmesi için de, diğer âyetlerden (İnsan, kâinat ve Kur’an’ın diğer âyetleri -Kur’an bütünlüğü-) bağımsız ve kopuk olarak ele alınmaması gerekir. Bize düşen Allah’ın âyetlerini birbirinden koparmadan bir bütünlük içinde, birini anlamak için diğer âyetlerin tefsirine mürâcaatla değerlendirmek, anlamak, âyetlerin gölgesinde yaşamak ve tüm âyetleri insanlara sunabilmektir.
Vahyin son kitabının insanlık dünyasına inen ilk kelimesi “oku!” emriyle başlamaktadır. Yani iman, hayat ve tebliğ adamının ilk işi okumaktır. Ama, neyi okuyacaktır insan? Kur’an’ın ilk âyetinde “oku!” dendiğine ve okunacak Kur’an, henüz inmeye daha yeni başladığına göre, neyin okunması istenmektedir? Yeni vahyolunan Kitap’tan önce ve onunla birlikte âyetler topluluğu olan kâinat kitabı ve insan adlı kitaplar okunacaktır. Vahiy kitabı, yani genel anlamda bütün
3098] Afzalur Rahman, Siret Ans. İnkılab Y. c. 5, s. 222-230101-105; krş. M. Bayraktar, Kendi Dilinden Kur’an, s. 101-105
3099] 43/Zuhruf, 4; 13/Ra’d, 39
3100] 2/Bakara, 2; 38/Sâd, 29; 41/Fussılet, 3; 43/Zuhruf, 2; 44/Duhan, 2
3101] 18/Kehf, 47-49; 45/Câsiye, 29
3102] 17/İsrâ, 13-14
3103] 51/Zâriyât, 20-21; 41/Fussılet, 53
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK HEM DE UCUZA
- 847 -
peygamberlere gelmiş bulunan vahiy, özel anlamda da Kur’an, diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini kolaylaştıran bir ışıktır. O halde evren ve insan adlı kitapların gerektiği şekilde okunabilmesi için, Yaratıcı Kudret, vahiy kitabı aracılığı ile insana yardımcı olmak için devreye girmektedir. Zaten istisnâsız bütün ilimler, bu üç kitabın âyetlerinin izahından başka bir şey değildir. Ama, ya mutlak doğrunun kılavuzluğuyla doğru izahı veya eksik ya da çarpıtılmış, yozlaştırılmış, ideoloji ve hevâların kara gölgesi sinmiş şekilde. İnsan ve evren adlı kitaplar da O Kitab’ı daha iyi anlamak ve hayata geçirmek için okunmalı ki, ibâdet ve nur olsun, hayırlı ilim olsun.
Kur’an, bu üç kitabın, belirli pasaj veya parçalarını “âyet” olarak anmaktadır. Âyetler insanı Allah’a götüren işaretlerdir ve insan bu âyetleri okuyabileceği, anlayabileceği, tanıyabileceği ölçüde insandır.
“Yaratan’la yaratılan arası ilişkide anlamı olan her şey âyet demektir. Bütün bu varlıklar ve evrende meydana gelen olaylar, bir yandan Allah’ın “ol!” emrinin sonucunda ortaya çıkmış birer kelimesi, Allah’a işaret etmesi ve insanların Allah’ı tanıması bakımından da birer âyettir. Vahy aracılığı ile indirilen âyetler olduğu gibi, yaratılış yoluyla varlıklar dünyasına çıkarılan âyetler de vardır. Ve bu âyetlerin tümü Yaratıcı’yı gösterme bakımından delil niteliğindedir. Bu âyetler sergilenişinde şuurla maddeyi tek bünyede birleştiren insan; hem bir komplike âyetler topluluğu, hem de biricik âyet okuyucusudur.
Kur’ân-ı Kerim, insanın kuşattığı âlemdeki âyetlere “enfüsî (sübjektif)”, insanı kuşatan âlemdeki âyetlere de “âfâkî (objektif” âyetler demektedir. İnsan Kur’an’ın seyr (yürüyüş, sefer, dolaşma) dediği bir incelemeyle bu âyetlerin tamamını tetkik etmelidir. Seyr, insanın içindeki âyetlere yönelikse buna enfüsî seyir, dıştaki âyetlere yönelikse buna âfâkî seyir denir. Yine Kur’an’a göre bu iki âyet topluluğunun hedefi gerçeğin, Kur’an’ın deyimiyle Hakk’ın ortaya çıkmasıdır. 3104
Kur’an’ın her âyeti mûcizedir. Her âyet, onları tebliğ eden peygamberin doğruluğuna bir delil, düşünen ve kafasını yoranlar için birer ibret, mûcize oluşları ve değerleri itibarıyla da birer hayret ve hayranlık uyandıran sanattır. Âyet; harf, kelime ve cümlelerden oluştuğu için “cemaat” mânâsı da taşır ve nihayet her biri ilim ve hidâyet kaynağı olduklarından dolayı da Allah’ın kudretine, ilmine ve hikmetine, Allah’ın elçisinin de doğruluğuna birer delildir.
Kur’ân-ı Kerim’in tetkikinden anlaşılıyor ki, âyetleri gözlemleme insanlığın tekâmülüne paralel bir gelişme göstermiştir. Müşâhede etmemiz gereken âyetlerin türü ve müşâhede yoğunluk/derinlik, aşama aşama yüceltilmiştir. Peygamberlerin mûcizeleri, bunun en açık örneğidir. İlk peygamberlerin mûcizeleri/âyetler, daha çok dış dünya ile ilgili; göze, kulağa... kısaca beş duyuya hitabeden ve her seviyede insanın etkileneceği âyetlerdir. Bu âyetlerin bir özellikleri de onları yalanlayanların felâketlerine sebep olmalarıdır. Daha ilginci, bu felâket hemen ve apaçık gelmektedir. Bu âyetlere, “âyât-ı muktariha” dendiğini biliyoruz. Bu âyetler ve bunları yalanlayanları cezalandırma, doğal kuvvetler kullanılmak sûretiyle ortaya konmuştur. Emre uyan rüzgâr, eriyen demir, köpüren sular,
3104] 41/Fussılet, 53
- 848 -
KUR’AN KAVRAMLARI
alt-üst olan topraklar ve Nuh tûfânı, bunların en seçkin örnekleridir. 3105
Özelliklerine temas ettiğimiz bu tip âyetler, devirlerini Hz. Mûsâ’nın peygamberlik döneminde tamamlarlar. Ondan sonra Muhammedî (s.a.s.) dönemle kemâle erecek olan ikinci ve daha ileri devre başlar. Hz. Mûsâ (a.s.) ve Hz. Muhammed (s.a.s.), kendi devirlerinin en büyük âyetlerini müşâhede eden ve ettiren peygamberlerdir. Ancak, Mûsâ (a.s.), en büyük âyeti göstermiş, Hz. Muhammed (s.a.s.) ise görmüş fakat göstermemiştir. Çünkü âhir zaman nebîsinin müşâhede ettiği en büyük âyete (âyetü’l-kübrâ) kendinden başka hiç kimse tahammül edemezdi. O müşâhede yalnız, O’nun makamında mümkün olabilirdi. Nedir bu iki âyet-i kübrâ?
Hz. Mûsâ (a.s.) ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Âyetü’l-Kübrâsı
Hz. Mûsâ’nın (a.s.) en büyük mûcizesi, elindeki asâyı ejderhaya çevirmesidir ki Kur’an buna şöyle temas ediyor: “Hani Rabbin Mûsâ’ya mukaddes Tuvâ vâdisinde şöyle seslenmişti: ‘Firavun’a git. Çünkü o, pek azmıştır. Ona de ki: ‘(Küfürden, azgınlıktan) temizlenmende hevesin/meylin var mı senin? Seni Rabbini tanımaya yönelteyim mi ki O’ndan korkasın.’ Mûsâ gitti ve Firavun’a en büyük âyeti/mûcizeyi (âyetül-kübrâ) gösterdi. Fakat Firavun yalanladı ve (Allah’a) isyan etti.”3106 Âyet içerisinde yer alan “ayetü’l-kübrâ”, yani “büyük âyet” ifadesi ile, Hz. Mûsâ’nın asâsının yılan olmasına işaret olunmaktadır. Bu, ne kadar büyük bir mûcizedir ki, cansız bir baston, herkesin gözü önünde yılana çevriliyor ve sihirbazların sopa ve iplerinden yapay/sanal olarak yaptıkları yılanları yutuyor. Hz. Mûsâ onu eline aldığı zaman ise, normal bir asâ oluveriyor. Bu büyük mûcize, Hz. Mûsâ’nın Allah’ın gönderdiği bir peygamber olduğunun çok açık bir delilidir.
Hz. Mûsâ’nın göstermiş olduğu en büyük âyeti, büyün peygamberler bakımından bu niteliği taşımaz. Sadece âit olduğu kategorinin “en büyüğü” olarak belirir. Hz. Peygamber’in müşâhede ettiği en büyük âyet ise, kelimenin tam mânâsıyla en büyük ve zirvedir. Çünkü onun üstünde bir müşâhede başka bir insana nasip olmamıştır. Her âyet, bir öncekine göre daha gelişmiş bir seviyededir ve daha üstün bir müşâhede/inceleme/değerlendirme ve düşünce gerektirir: “Bizim onlara gösterdiğimiz her âyet, mutlaka öbürlerinden daha büyüktür.” 3107
Hz. İsa devri, “muktariha” dediğimiz, daha çok dış dünya ile ilgili, göze, kulağa hitabeden âyetlerle Kur’anî âyetler devri arasında bir köprüdür. İsa’nın (a.s.) büyük mûcizelerinden biri olan mâide (gökten inen sofra) mûcizesi konusunda, kavminin ısrarlı talebinden dolayı, böyle bir âyet/mûcize istenmesinden rahatsız olmuş ve Allah’tan sofranın indirilmesini dilemekle birlikte “ilk ve son” demeyi de ihmal etmemiştir. 3108
İnsanlık, her devirde bu göz alıcı, kaba idrâki doyurucu âyetlere/olağanüstülüklere hevesli tiplerle doludur. Bu günkü dünyanın, velîden kerâmet isteyen, efendilerini uydurma kerâmetlerle yarıştıran insanları da buna bir delildir. Kur’ân-ı Kerim’in şu beyanları, konumuz bakımından çok ilginçtir: “Dediler ki:
3105] Bk. 17/İsrâ, 50; 26/Şuarâ, 189, 190; 27/Neml, 51, 52; 29/Ankebût, 15, 34, 35; 54/Kamer, 15-16
3106] 79/Nâziât, 16-21; aynı konuyla ilgili bk. 20/Tâhâ, 9-97
3107] 43/Zuhruf, 48
3108] 5/Mâide, 112-116
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK HEM DE UCUZA
- 849 -
‘Bu nasıl peygamber? Bizim gibi yemek yiyor, çarşılarda yürüyor. Ona bir melek indirilip de, beraberinde bir korkutucu (olarak) bulunmalı değil miydi? Yahut O’na gökten bir hazine atılmalı veya O’nun meyvelerini yiyeceği (esrârengiz) bir bahçesi bulunmalı değil miydi?”3109 Burada sergilenen tavır, çok geri bir anlayıştır. Kur’ân-ı Kerim, tamamen kaba, muhâkeme ve düşünceden uzak bir dünyaya hitap edecek bu tür âyetler istenmesini, işte böyle kınıyor. Buna karşı, bizi başıboş sandığımız eşyayı, umursamayıp kenara attığımız olayları derinden incelemeye çağırıyor ve bize bu hususta anahtarlar veriyor. Sineğin kanadı, gecenin karanlığı, rüzgârın sesi, hatta cansız saydığımız maddelerin, farkına varamadığımız, anlayamadığımız tesbihi... Bütün bunlar, yüzlerce âyet taşımaktadır. Kısacası, Kur’an varlık ve oluşun bizzat kendisini bir mûcize halinde tanıtıyor. Kaba idrâke dayanan âyetler/olağanüstülükler istemek, bir geriye dönüştür. İnsanlığı getirildiği zirveden alıp çukura itmektir.
Son Rasûl devri, âyetlerde kemâl devridir. Bu dönemde âyetler tefekkür, taakkul (düşünme, aklı çalıştırma), ilim ve sanat konusu olmuşlardır. Enfüsî âyetlerin tetkiki ilk defa bu ümmete öğretilmiştir. Kur’an bu gerçeğe şöyle dikkat çeker: “Arzda kâmil bilgi sahipleri için nice âyetler vardır. Nefislerinizde de (âyetler/ibretler, deliller vardır). (Bunları) Görmüyor musunuz?”3110 Eski ümmetlerin, genellikle ölümleriyle/helâkleriyle sonuçlanan ve doğal âfetler şeklinde beliren âyetlerin değerlendirilmesi de, bizim için bir âyettir. Yani, eski ümmetlere maddesiyle âyet olan şeyler, biz ümmet-i Muhammed’e mânâlarıyla âyet oluyor: “İşte sana onların, işledikleri zulümler yüzünde çöküp ıssız kalmış evleri. Hiç kuşkusuz bunda, ilmi kullanan bir topluluk için kesin âyetler vardır.”3111; “(Ey Firavun!) Bugün senin bedenini kurtaracağız ki, arkandan gelenlere bir ibret olasın. İnsanların çoğu Bizim âyetlerimizden gerçekten habersiz bulunuyor.” 3112
Aslında Mekkelilerin ve yahûdilerin Hz. Peygamber’den özellikle istedikleri, önceki peygamberlerde olduğu gibi tabiatüstü mûcizeler idi. Meselâ, istiyorlardı ki, kendisine bir melek gönderilsin; birden peygamber zengin olsun veya büyük meyve bahçeleri olsun, gökleri yere indirsin, ya da göğe çıkıp oradan onların okuyabileceği bir kitap indirip getirsin vs.3113 Kur’an bu isteklere şu cevabı verir: Eğer vahyin gönderildiği kimseler melekler olsalardı, peygamber olarak melekler gönderilirdi. Hâlbuki Hz. Muhammed (s.a.s.) kendisinin sadece Allah’ın elçisi olduğunu ileri sürdü. Allah isteseydi, bütün bu işleri bir peygamberin ellerinden yaptırır, elçisinin eliyle mûcizeler yaratırdı. Fakat bir peygamberin kendi başına bunları yapmaya gücü yetmez, o vahiy almanın dışında sadece bir beşerdir 3114. Ama Kur’an’ın verdiği diğer cevaplar da var: Önceki kavimlere aynen istedikleri gibi mûcizeler peygamberler vâsıtasıyla gönderilmişti. Fakat, onlar yine de peygamberlerini inkâr ettiler. Şayet Hz. Muhammed (s.a.s.), Mekkelilere ve yahûdilere binlerce mûcize gösterseydi, yine de hiçbir faydası olmayacaktı. Eğer Peygamberimiz göklerden insanların görüp dokunacakları bir kitabı somut
3109] 25/Furkan, 7-9
3110] 51/Zâriyât, 20-21
3111] 27/Neml, 52
3112] 10/Yûnus, 92
3113] 6/En’âm, 8, 50; 11/Hûd, 31; 17/İsrâ, 90-95; 25/Furkan, 7
3114] 6/En’âm, 9, 36, 110; 7/A’râf,. 188; 11/Hûd, 12; 17/İsrâ, 95
- 850 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olarak indirseydi, onu yine de kabul etmeyeceklerdi. 3115
Hz. Peygamber’in önceki peygamberler gibi tabiat üstü türünden mûcizeler göstermemesinin bir sebebi de, artık bu çeşit mûcizelerin güncel olmaması ve devirlerinin kapandığı gerçeğiydi.3116 Son Rasûl devrinde, önce “kelâm” bir âyet olmuştur; hem de en büyük âyet. Bize âyetleri tanıtan ve bizi onları tetkike çağıran Kur’ân-ı Kerim’in bizzat kendisi en büyük âyetlerden biridir. Bu yüzden, onun küçük bölümlerine Cenâb-ı Hak, “âyet” adını vermiştir: “Andolsun ki Biz sana apaçık âyetler indirdik Onları fâsıklardan/sapıklardan başkası inkâr etmez.”3117; “İşte bunlar, hikmet dolu Kitabın âyetleridir.”3118 Bu âyetler, Kur’an’da âyet diye bilinen iki durak arası lafızlar da olabilir; bu lafızların işaret edip dikkat çektikleri mânâlar da; daha doğrusu her ikisi de âyettir. Kur’ân-ı Kerim, üslûbuyla da âyettir. Bu üslûp, en inatçı ve en kudretli Arap şâirlerine kalemini kırdırmış, tanıttığı Allah’ın kudreti önünde eğilmeyen bu katmerli putperestleri kendi huzurunda secdeye vardırmıştır. Tebliğcisi Peygamber’le mücâdelede son derece ısrarlı davrananlar, Kur’an’ın yüceliğine hemen teslim olmuşlardır. Çünkü insan kelâmının, onun ufkuna yaklaşamayacağı, ilk bakışta anlaşılıyordu: “De ki: ‘Andolsun, insanlar ve cinler şu Kur’an’ın benzerini meydana getirmek için bir araya toplansalar, birbirlerine yardımcı da olsalar, yine onun benzerini getiremezler.” 3119
Kur’an’ın üslûp ve muhtevâsı gibi, onun tertibi de âyettir. Bu tertip de Allah’ın işaretiyle gerçekleşmiş, âyetler ve sûrelerin dizilişiyle de mûcize mânâlar ortaya çıkarılmıştır. Bu tertip, bir sentezdir. Oranları, bizzat Allah tarafından tesbit edilmiş ve birçok hikmetle sonuçlanmış bir sentez. Aynı söz, filân sûrenin falanca yerinde bir mânâ, şu sûrenin burasında ayrı bir kâinat sergiler. Aynı kelimenin, muhtelif yerlerdeki durumu, Kur’an kadar hiçbir kelâmda farklı perspektifler ortaya koymaz.
Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Âyetü’l-Kübrâsı: Hz. Peygamber’in gördüğü ifâde edilen “âyetü’l-kübrâ” tanımlaması Necm sûresinde geçmektedir: “Andolsun o, Rabbinin en büyük âyetlerinden (âyât-ı kübrâdan) bir kısmını gördü.”3120 Ayrıca Kur’an’da, İsrâ olayı ile ilgili olarak da aynı ifade, benzer bir yaklaşımla İsrâ sûresinin ilk âyetinde de belirtilmiştir. Küçük bir farkla ki, bu âyette “kübrâ” sıfatı kullanılmamıştır: “Kuluna (Peygamber’e) âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye bir gece Mescid-i Haram’dan etrafını mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya kadar götüren (Allah) münezzehtir...” 3121
Gerçek şu ki, Hz. Peygamber’in gördüğü âyetü’l-kübrânın ne olduğu âyetten çıkarılamadığı gibi, Hz. Peygamber (s.a.s.) de gördüğünün ne olduğunu açık ve net bir şekilde ashâbına anlatmamıştır. Bu kapalılık nedeniyle olacak ki, bu âyetin içerdiği anlam üzerinde birbirinden farklı düşünceler ileri sürülmüştür. Bu görüşleri üç noktada toplamak mümkündür:
1- Âyette geçen “kübrâ”dan kastedilen Cebrâil’dir. Çünkü üzerinde durulan
3115] 3/Âl-i İmrân, 183, 184; 6/En’âm, 7
3116] Bk. 6/En’âm, 33-35
3117] 2/Bakara, 99
3118] 10/Yûnus, 2
3119] 17/İsrâ, 88
3120] 53/Necm, 18
3121] 17/İsrâ, 1
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK HEM DE UCUZA
- 851 -
Necm sûresindeki ilgili âyetin öncesinde yer alan ilk 17 âyetin konusu vahy ve Cebrâil merkezlidir.
2- Âyette geçen “kübrâ” yalnız Cebrâil’den ibâret değildir. Hz. Peygamber, miraç gecesi sayılamayacak kadar çok âyetler görmüş, Rabbinin mülk ve saltanatının acâipliklerinden kelâmın ifâde sınırına sığmayıp ancak müşâhede ile ulaşılabilecek olaylar yaşamıştır.
3- Hz. Peygamber’in gördüğü âyetü’l-kübrâ, yani en büyük âyet “rü’yet”tir. Yani Allah Rasûlü, rivâyete ve âyetin bir yorumuna göre miraçta Allah’ı görmüş ve Allah’a iki yay kadar ve hatta daha yaklaşmıştır. 3122
Peygamberimiz’in Âyetü’l Kübrâ Oluşu: “Kuluna (Peygamber’e) âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye bir gece Mescid-i Haram’dan etrafını mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya kadar götüren (Allah) münezzehtir...”3123 Bu âyetteki ilgili ifâde, “... onu âyetlerimizden biri olarak gösterelim diye...” şeklinde de meallendirilmiştir. İbn Atiyye gibi bazı müfessirler, konuyu bu paralelde açıklamışlardır: “O’nu, yani Hz. Muhammed’i (s.a.s.), âyetlerimizden göstermemiz için geceleyin yürüttük.
Bu şekilde miraç, Peygamber’e âyet göstermekten ibâret değil; Peygamberin kendisini bir âyet olarak kâinata göstermek olmuştur. Gerçekten Necm sûresinin inişi daha önce olduğuna göre, Peyamber hakkında; “Andolsun o, Rabbinin en büyük âyetlerinden (âyât-ı kübrâdan) bir kısmını gördü.”3124 anlamı, daha önce gerçekleşmiştir. Ve o, kendisi Allah’ın âyetlerinden en büyük bir âyettir. Ve İsrâ’nın hikmeti de O’na göstermekten çok, O’nu göstermeye yöneliktir.” 3125
Bizi Allah’a ulaştıracak her iz, her işâret ve her delil âyettir. Allah’a götüren en emin rehberler de peygamberler olduğuna göre, onların içinden seçilmiş, süzülmüş, “âlemlere rahmet olarak gönderilmiş”, zirveyi temsil eden son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) de âyetü’l-kübrâ, yani en büyük âyettir.
Âyetleri Doğru Okuyup Anlayabilme İçin Gerekli Şartlar
Kevnî âyetler, insanın duyularıyla müşâhede ettiği ve gördüğü âyetlerdir. Bir başka ifâde ile “kevnî âyetler” Allah’ın varlığa hâkim kıldığı şaşmaz, değişmez kanunlardır. İnsanlar yaratılışla ilgili bu yasaları/âyetleri bilseler de bilmeseler de onları görür ve onlardan yararlanırlar. Meselâ, milyonlarca kişi, yer çekimi kanuna dair bir bilgiye sahip değildir, ama bu kanunlardan yararlanmaktadır. Yine milyonlar, ana karnındaki ceninin hayatına dair bir bilgiye sahip olmadığı halde, bu bilgisizlik, çocuğun dünyaya gelmesine vesile olmalarına engel değildir.
Geçmiş peygamberlerin mûcizeleri de tabiat kanunlarını bozan ve onlara aykırı kevnî mûcizelerdi. Ve geçmiş mûcizeleri incelediğimiz zaman, onların Allah’ın fiillerinden olduklarını görürüz. Allah’ın fiili ise, Allah onu işledikten sonra son bulabilir. Hz. Mûsâ için deniz yarılmış ve sonra da eski özelliğine dönmüştür. Ateş, Hz. İbrâhim’i yakmamış ve sonra yakma konusunda eski özelliğine dönmüştür. Ama Hz. Peygamber’in (s.a.s.) mûcizesi, Allah’ın sıfatlarından biridir. O’nun kelâmıdır. Fiil, onu işleyenin kalıcı olması ile kalıcıdır. Sıfat da, işi
3122] 53/Necm, 9
3123] 17/İsrâ, 1
3124] 53/Necm, 18
3125] Elmalılı, c. 5, s. 282-283
- 852 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yapanın kalıcı olmasıyla kalıcıdır. Kur’an mûcizesinin geçmiş peygamberlerin mûcizelerinden farklı oluşunun bir özelliği de onun ilmî sürekliliğidir. Kur’an’da öyle bir îcâz vardır ki, akıl ancak kâinat ve kâinatın sırlarından birtakım şeyleri keşfettikten sonra onun farkına varabilir.
Kevnî âyetlerle ilmî âyetler arasındaki en önemli fark, “kevnî âyetler”i tetkikin ilim, kültür vs. gibi birtakım niteliklere ihtiyaç göstermemeleridir. İkinciler ise (ilmî âyetler), bazı yetenekler olmadan tetkik edilemezler. Demek oluyor ki, ikinci devir âyetleri daha gelişmiş insana hitap etmekle kalmaz, bazı farklı niteliklerle donanmış kaliteli insan ister. Bu özelliklerin, genel olanları, yani her âyet için gerekli görünenleri yanında, sadece bazı âyetler veya âyet grupları için arananları da vardır. Örneğin, ilim her âyet için bir müşâhede şartıdır. İlim olmadan Kur’an’ın sergilediği veya dikkatimizi çektiği âyetlerden bir şey anlayamayız. Bu inceliğe işaret için olmalı ki, ilk âyet “Oku!” diye inmeye başlamıştır. Buradaki ilmin, teknik ve terminolojik mânâda ilimden çok, kültür ve ileri seviyede mânâda olduğunu söyleyebiliriz. Hadis bunu şu yolda aydınlatıyor: “Âlim, öğrenci veya böylelerini dinleyen biri ol. Dördüncü gruptan olma. Yoksa mahvolursun!”
Şu muhakkak ki, basit bir dinleyici kültürüne sahip fertle, uzman bir âlimin âyetleri değerlendirmeleri aynı derecede verimli olmayacaktır. Meselâ, Kur’ân-ı Kerim, tarihi tetkike çok önem vermektedir. Ve tarih felsefesi üzerinde ilk sistemcilik müslümanların nasibi olmuştur. Sosyolojinin de bu yaklaşımın meyvelerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. İşte bu, İbn Haldun gibi bir hikmet adamının işidir. Fakat Kur’an bizi her zaman ve her şeye ibretle bakmaya çağırıyor. Bu ibretle bakış, asgarî mânâda, vurdumduymazlıktan, ilkellikten, uyuşukluktan kurtulmuş olmakla başlar, atomların, hücre ve genlerin araştırmasını yapabilecek seviyeyi elde etmeye kadar gider.
Âyetleri tetkikte bazı şartlar ve gereksinimler vardır. Bunları şöyle sayabiliriz: İlim, iman, akıl, tefekkür, tezekkür, tefakkuh, ittika, istimâ, tevessüm, yakîn, hikmet, lübb, sabır, şükür, zulüm ve kibre bulaşmamak, inâbe ve âhiret korkusu ve bilincidir.
İlim: Bütün âyetler ilme dayanarak tetkik edilebilir. Bunun aksi, âyetlere indî/sübjektif yakıştırmalar olur, tetkik olmaz. Hiçbir mukaddes metin, Kur’an kadar ilim, âlim, akıl, araştırma, inceleme, ibretle bakma, düşünme ile ilgili deyim ve ifâdeler kullanmamaktadır. Kur’an, en büyük düşmanı putperestliği/şirki de bir cehâlet olarak tanıtır. 3126
İman: Âyetleri isâbetle tetkik edebilmenin bir şartı da imana sahip bulunmaktır. İlimde yükseliş ve düşüncede derinleşme, imanda aydınlığın artışı demektir. Bir başka deyişle Kur’an; imanı, “kutsal” adı verilen bir kuvvet veya mekanizmaya bağlanarak dış dünyaya, aklın el attığı varlık ve oluşlara gözü kapatmak olarak görmemektedir.
Akıl: Kur’ân-ı Kerim’e göre insanı insan yapan, onun her türlü aksiyonuna anlam kazandıran ve İlâhî emirler karşısında insanın yükümlülük ve sorumluluk altına girmesini sağlayan akıldır. Kur’an’da akıl kelimesi hep fiil şeklinde geçmektedir. Bu âyetlerde “taakkul/akletme”nin, yani aklı kullanarak doğru düşünmenin önemi üzerinde durulmuştur.
3126] 10/Yûnus, 39
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK HEM DE UCUZA
- 853 -
Tefekkür: Kur’an bizi Allah’ın eseri, nimetleri üzerinde tefekküre çağırmaktadır. Bu, Allah’ın isim ve sıfatları üzerinde tefekkürdür. Çünkü varlık, bu isim ve sıfatların birer tecellîsinden ibârettir. Tefekkürde Kur’an’ın tavrı, “eserden müessire” gitmektir. Bu da bizi ilim ve delil çıkarmanın Kur’an nazarında ne büyük değer taşıdığını düşünmeye götürür.
Zikirle ulaşılmak istenen hedef, unutulan şeyi hatırlamadır. Tezekkür ise daha ileri bir boyut olup hatırlanan şeyi unutmamak, hatırında tutmak, aklından hiç çıkarmamak, bu şeyden sürekli öğüt ve ibret almak, düşünmenin de ötesinde bu eylemi bir hayat şekli haline getirmektir.
Tefakkuh, yani fıkh etmek, bilinenden bilinmeyene, görünenden görünmeyene ulaşmak demektir. Ayrıca, “iyi ve derin, ince anlayış” anlamında da kullanılır. Fıkh’ın ifâde ettiği anlayış, Arapça’da “fehm” kelimesinin ifâde ettiği anlayış gibi değildir. Birinin ne söylediğini anlarız, bu “fehm”dir; fakat söylenenin, olup bitenin “künhüne vâkıf olma”, gerçeğine erme, onu bütünüyle kavrayıp bir sonuca varma “tefakkuh”dur.
İttika; takvâ sahibi olmak, sâlih amel işlemek, günahlardan ve bütün kötülüklerden kendini çekmek demektir. Takvâyı kendilerine bir hayat tarzı olarak seçenlere Kur’ân-ı Kerim, “Allah dostu” demekte ve onlara hem dünyada, hem de sonsuz hayatta korku ve üzüntüden uzak bir yaşayışı müjdelemektedir. İttika, Allah’tan korkmaktan çok, Allah’ın emirlerini îfâ etmek hususunda titiz ve tâvizsiz olmak demektir.
İstimâ kelimesi, sözlük anlamı itibarıyla dinlemek, kulak vermek veya dinleyip kabul etmek anlamlarını taşır. Kur’an bu kelimeyi Rum sûresinin 23. âyetinde kullanmakta ve âyetlerin tetkikinde taşıdığı role dikkat çekmektedir.
Tevessüm; anlayış derinliği, görünüşten/işaretten mânâ çıkarmak, firâset, irfan zenginliği mânâlarına gelir. Firâset’i zanla karıştırmak doğru değildir. Çünkü zan bir sanmadır ve doğru da çıkabilir, yanlış da. Bundan dolayı Kur’an zannın çoğundan sakınmayı emretmiş, zannın bir kısmının günah olduğunu haber vermiştir. 3127
Yakîn, ilmin sıfatı olarak, artık kesinliğe ulaşmış, kendisinde teorik veya pratik olarak hiçbir şüphe kalmamış, olmuş olana uygun düşmüş, şimdi kesin olduğu gibi, gelecekte de kesinliğinde herhangi bir kuşkuya yer kalmamış ilimdir. İslâm düşüncesinde yakînin üç kısmından söz edilir:
1) İlme’l-yakîn (bilerek yakîne ulaşma),
2) Ayne’l-yakîn (görerek yakîn),
3) Hakka’l-yakîn (yaşayarak, içinde bulunarak yakîn).
Hikmet; Kur’an dilinin eşsiz lügatçisi Râğıb tarafından, İlâhî kitap terminolojisi adına şöyle tanımlanmıştır: “Gerçeği, ilim ve akılla yakalamak” veya “gerçeği, yakalama noktasında ilim ve akılla tesbitte bulunmak.” Râğıb, şöyle devam ediyor: “Hikmet Allah açısından, eşyanın bilinmesi ve tutarlı, anlamlı bir biçimde vücuda getirilmesidir. İnsan açısında bakıldığında ise hikmet, varlıkların bilinmesi ve hayır üretilmesidir.”
3127] 49/Hucurât, 12
- 854 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Lübb kelimesinin Türkçe’de karşılığı yoktur. Yaklaşık olarak, gönül, öz veya gönül gözü diye mânâlandırabiliriz. Bu kelimeyi, bazılarının yaptığı gibi, akıl diye çevirmek, bizce yanlıştır. Lübb, akıl ötesi, daha doğrusu aklın derûnunda bir gücü ifâde eder. Bazı âyetler, sadece lübb sahiplerince anlaşılabilir, bazıları da lübb sahiplerine (ulu’l-elbâb) farklı sonuçlar sunar.
Sabır: Nefsin zorluklara tahammülü diye tanımlanan sabır, zaferden emin olanların tavrıdır. Kur’ân-ı Kerim: “Sonuç takvâ sahiplerinindir”3128 diyerek mutlu bir son müjdelemektedir. O halde takvâ sahipleri zümresine dâhil her ferdin çarpıklık, zıtlık, çatışma ve kavgadan ürkerek feryad etmesi, ümitsizliğe düşmesi, Kur’an rûhuna aykırıdır.
Şükür: Kur’ânî bir terim olarak şükür, insanın kendisine ulaşan nimeti düşünmesi ve bunu birtakım dış belirtilerle ortaya koyması anlamındadır. Şükrün Kur’ansal yapısını değerlendiren müfessirler, onun üç yolla birlikte yerine getirilebileceğini tesbit ederler ve gerçek şükrün bunlardan birini ihmal etmeksizin ancak ortaya çıkabileceğini tesbit ederler: 1) Düşünme yolu, 2) Dil yolu, 3) Aksiyon yolu.
Zulümden uzak durmak, bize farklı bazı âyetleri müşâhede ettirecektir. Zulüm, Kur’ân-ı Kerim’in en önemli kavramlarından biridir. Türevleri ile birlikte 300’e yakın yerde geçer. Zulmün Kur’an terminolojisindeki anlamı şudur: “Bir şeyi âit olduğu yerin dışında bir yere koymak.” “Hak edene, hakkını hak ettiği oranda vermemek.” Bundan da anlaşılır ki zulüm, yaratılış düzeninde bozukluk ve dejenerasyona sebep olmaktadır. Zulüm, hem Kur’an âyetlerini, hem de diğer âyetleri hak ettiği gibi değerlendirmeye engeldir: “Biz Kur’an’dan öyle âyetler indirmekteyiz ki, mü’minler için şifâ ve rahmettir; zâlimlerin de ancak husrânını, sapıklığını artırır.” 3129
Kibirden uzak durmak, istikbârlığa meyletmemek: Kur’an, “istikbâr” dediği kibir illetini insanı tahrip eden en büyük belâlardan biri olarak belirtiyor. Bu tavrın insana sonsuzluğu, ruh güzelliğini ve âyetleri inceleme/araştırma yolunu kapattığını vurguluyor.
Tevbe: Beden su ile temizlenir, gönül gözyaşıyla. Ruhumuzu yıkamak için de bir “su” lâzım bize. İşte o su tevbedir. İnâbe ise tevbenin ileri bir merhalesi olarak mânevî yükselme ve gelişmenin şuuruna varmanın adıdır.
Âhiret bilinci: Her sonraki an, bir öncekinden daha ileri ve üstündür. Çünkü hayat geriye doğru adım atmaz. Gidiş sürekli iyiye ve güzeledir. O yüzden iki gününü eşit geçiren, devamlı ilerlemeyen, hayrını artırmayan kimse aldanmıştır. 3130
Semâ Âyeti
Kur’an’da göğün ve yerin yaratılışından, göğün ve yerin daha önce bitişik olduğundan, göğün yarılmasından ve ardındakini göstereceğinden, göğün açılıp kapılar haline gelmesinden, görünmez gök kapılarından, genişlemesinden, göktekilerden, göklerin ve yerin yaratılış hikmetlerinden, göklerin nasıl yükseltildiğinden, gök cisimlerinin birer yörüngede yüzdüklerinden, göktekilerin
3128] 28/Kasas, 83
3129] 17/İsrâ, 82
3130] Necmettin Şahinler, Âyetler ve Yetenekler, s. 7 ve devamı
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK HEM DE UCUZA
- 855 -
ve yerdekilerin Allah’ı tesbih etmelerinden, gökten yağmur indirenin Allah olduğundan... söz edilmektedir. Göklerin ve yerin Rabbi Allah’tır. Bu bakımdan, yaratılmış şeyler üzerinde iyice düşünmenin ve Yaratıcı’yı tesbih etmenin, mü’minlere has bir nitelik olduğundan söz edilmektedir.
Semâ da, Allah’ın kâinatta kurduğu İlâhî kanunlara, akıllara hayret verecek olağanüstü bir düzen ve âhenge, dolayısıyla Yaratıcı’nın tek Allah olduğuna bir âyet/delil olarak görülmüştür. Göğün “direksiz” olması (görünmeyen bir direk, eksen ile yükseltilmesi), yer üzerine düşmemesi veya yığılmaması, göğün bünyesindeki gezegenlerin zerre kadar düzensizlik yapmamaları; Ay’ın, Güneşin, yıldızların Allah’ı tesbih etmeleri, O’na secde etmeleri gibi konular ayetlerde insan idrakine sunulmuştur.
Kur’an, insanların yerdeki ve semâdakilere bakıp akıllarını kullanmalarını, iyice düşünmelerini, anlamaya çalışmalarını öğütlemektedir. Bunun yanında, yine düşünüp ibret almaya dâvet etmek amacıyla bir tehdit de söz konusu edilmektedir. “(Allah,) Semâyı da, izni olmadan yerin üzerine düşmemesi için tutuyor. Doğrusu Allah, insanlara çok şefkatli, çok merhametlidir.”3131; “Ve semâyı itaat dışına çıkan her türlü şeytandan korumak için yıldızlarla donattık.”3132; “Semâda olanın (meleklerin -Allah’ın izniyle-) sizi yere batırmayacağından emin misiniz? O zaman yer sarsıldıkça sarsılır. Yahut semâda olanın, üzerinize taş yağdıran bir fırtına göndermeyeceğinden emin misiniz? İşte (bu) tehdidimin ne demek olduğunu yakında bileceksiniz.” 3133
Allah, semayı yükseltmiş, evren bulutunu yer ve gök olarak ayırmış ve bir ölçü, bir denge koymuştur. “Gökleri, gözünüzün göremeyeceği bir direk (eksen ya da aks) ile yükseltmiştir.” 3134 Değirmenin mili (ekseni) vardır, bu elle tutulur ve gözle görünür; ama gök cisimlerinin santrfüj ekseni izafîdir, görünmez. Sonra tavaf edeceği yörüngeler tayin edilmiştir; bunlar fizik yasaları denilen Allah’ın evrendeki kanunları, sünnetidir. “Görmediniz mi Allah, yedi semêyı birbirine âhenktar olarak nasıl yaratmış!”3135 Hayat, iki zıt kararlı dengenin (Kur’an terimiyle “hunnes”: Merkezcil kuvvet; “künnes”: Merkezkaç kuvvet) ömrüdür. “Kuşkusuz Allah, semâları ve yeri kayıp gitmekten alıkoymaktadır. Eğer onlar, kayıp giderse, andolsun ki ondan sonra kimse bunları tutamaz.”3136 Ama o gün (kıyamet günü) semânın hızı öyle artar ki, dağlar yerinden kopup yürür savrulur.3137 Gök cisimleri yuvarlak olduğundan onları kuşatan semâlar da yuvarlaktır. Kur’an’da “küre biçimi vermek, yuvarlamak, küreleştirmek” anlamına gelen “Tekvîr” sûresinde yerlerin ve semâların dürülüp bükülmesinden söz edilmektedir.
Kur’an’da yedi yerde yedi kat semâdan bahsedilmiştir.3138 Yedi kat semâdan murat nedir, bunların mâhiyeti nedir? Bunu kesin olarak bilemiyoruz. Bu konu, henüz astronomi ilminin konuları arasına girmiş değildir. Feza konusunda keşifler için büyük gayretlerin sarfedildiği çağımızda bile, henüz keşfedilen ger3131]
22/Hacc, 65
3132] 37/Sâffât, 6-7
3133] 67/Mülk, 16-17
3134] 13/Ra’d, 2
3135] 72/Cinn, 15
3136] 35/Fâtır, 41
3137] 52/Tûr, 9
3138] 2/Bakara, 29; 17/İsrâ, 44; 23/Mü’minun, 86; 65/Talak, 12; 67/Mülk, 3; 71/Nuh, 15; 78/Nebe’, 12
- 856 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çekler, keşfedilemeyen uzayın içinde mukayese yapılamayacak kadar küçük yer tutar. Kim bilir, belki yedi kat gökle ilgili bilimsel gelişmelere insanoğlunun bilgisi ve kıyâmete kadar vakti yetmeyecektir; geleceği de, göklerin konumunu da yaratan bilir. O bize, göklerin yedi gök olduğunu söylüyor; biz de inanıyoruz. Elmalılı, bu konuda şunları söyler: Yedi kat semâ tabiri, yedi göğün varlığını kesin olarak ifade etmekle beraber, daha ötesi yok demek değildir, ziyadesini nefyetmez. Bütün yıldızların tezyin ettiği maddî âlemin hepsi bir semâdır. Bu da yedi semânın birincisidir. Bunun ötesinde daha altı semâ vardır. Bu semâlar, birinci semâ gibi maddî semâlar değil; mânevî semâlardır. “Biz dünya semâsını yıldız ziyneti ile süsledik.”3139 âyetiyle Miraç olayı, bu mânâya işaret etmektedir. 3140
Gök cisimlerinin, evrenin büyüklüğü, bize onları yaratanın büyüklüğünü, kudretini, ilmini... anlatmalı, yaratıklardan Yaratan’a urûc edip bağlanabilmeyi hatırlatmalıdır. “Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı zikredip anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler, derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) ‘Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azâbından koru.!”3141; “İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da yine böyle türlü renkte olanlar var. Kulları içinden ancak âlimler, Allah’tan (gereğince) korkar. Şüphesiz Allah, daima üstündür, çok bağışlayandır.”3142 İnsan, yaratılandan Yaratan’a nüfuz edemeyince, gözlemi tefekküre ulaşamayınca, ilmi imanla bütünleşemeyince; ibâdet etme ihtiyacını Allah’tan başka hayranlık duyduğu varlıklara yöneltip bazı cisim ve canlıları putlaştırma ahmaklığına düşmüştür.
İnsan Denen Âyet
“Biz insanı ahsen-i takvîm üzere/en güzel şekilde yarattık. Sonra onu aşağıların en aşağısı kıldık.”3143 Âyette geçen “takvîm” kelimesi, müfessirlerce değişik şekillerde yorumlanmış, kimi sûret ve duyu organlarının güzelliği, kimi boyunun doğruluğu ve ayakları üzerinde dik durması demiş, kimi de “ahsen-i takvîm” sözünü akıl, idrâk ve temyiz (ayırma yeteneği) ile ziynetlenmiş olmak şeklinde algılamıştır. Gençliğe, güç ve kuvvete yoranlar da olmuştur. Elmalılı, bu görüşleri sıraladıktan sonra takvîm kelimesini daha genel bir anlamda değerlendirmiş, insan için güzel olan her şeyi bu mânâya dâhil etmiştir. Bununla beraber, şekil ve sûretten çok, ahsen-i takvîmi insanın duygusunda, özellikle güzellik denen mânâyı anlamasında ve o duygudan güzellerin güzeli “ahsenu’l-hâlikıyn”i ve O’nun hüsn-i mutlakla en güzel olan kemal sıfatlarını tanıyıp O’nun istediği gibi güzel ahlâkla ahlâklanmakta aramıştır. Ona göre insan doğarken bu kemale sahip olarak değil; bu kıvama, bu kemale ve bu güzelliğe yeteneği olmak anlamında ahsen-i takvîmde yaratılmıştır. Aksi halde insanın hiçbir olumsuz özelliği bulunmazdı. Hâlbuki öyle olmadığı, insanın birtakım kötülüklerle iç içe bulunduğu görülmektedir. Elmalılı, bu süflîliklerden kurtularak kemale ermenin yolunu, ruh güzelliğine ve temizliğine ulaşmakta görüyor.
İnsanın Değeri: İnsanı yaratan Allah, onu kendisinden sonra en değerli varlık olarak yaratmıştır. Kur’an’dan öğrendiğimize göre onun değeri, daha
3139] 37/Sâffât, 6
3140] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 294
3141] 3/Âl-i İmran, 191
3142] 35/Fâtır, 28
3143] 95/Tîn, 4-5
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK HEM DE UCUZA
- 857 -
yaratılmadan önce belli olmuştur.
Bakara suresinin 30. âyetinde meleklere hitâben ifade edilen İlâhî beyan bunun açık delilidir: “Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim’ demişti...” Sonunda, yaratılmış olan bu halifenin adı insandı. Hayat sahnesinde imar ve ıslah görevini ifa ederek işleri düzenleyecek, Allah’ın kanunları ile nizâm-ı âlemi tanzim edecekti. Çünkü bu göreve lâyık biçimde, ahsen-i takvîm üzere, yani en güzel biçimde yaratılmıştı.
İnsanın her bakımdan en güzel biçimde yaratılmış olduğunu Tîn sûresindeki âyetle gördük. Onun değeri ile ilgili başka bir âyet de şudur: “Andolsun ki, Biz insanoğullarını şerefli kıldık. Karada ve denizde taşıtlara yükledik. Temiz şeylerle onları rızıklandırdık. Yarattıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık.”3144 İnsan, bundan daha değerli bir iltifâta da nâil olmuş, meleklerden, kendisine secde etmeleri istenmiştir. Bunlardan daha büyük bir şeref düşünülebilir mi? “Meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ demiştik. İblis müstesna hepsi secde ettiler. O ise kaçındı; büyüklük tasladı ve inkâr edenlerden oldu.” 3145 Bu konu, önemine binâen ve bilmediğimiz başka hikmetlerden dolayı Kur’an’da tekrar tekrar anlatılır.
Büyük âlemdeki her şeyin mutlaka insanın bedeni olan küçük âlemde bir benzeri vardır. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki Biz insanı ahsen-i takvimde (en güzel bir sûrette) yarattık.”3146; “Kendi nefislerinizde de (nice âyetler) vardır. Görmez misiniz?” 3147
Meselâ, insanın duyu organları, ışık veren yıldızlardan daha şereflidir. İnsanın görmesi ve işitmesi idrâk edilen şeyleri bunlar vâsıtasıyla idrâk etmesi açısından güneşi ve ayı andırır. İnsanın organları çürüdükten sonra yer cinsinden toprak olurlar. Yine insanda su cinsinden, ter ve bedende diğer ıslak âzâlar vardır. Hava türünden insanda ruh ve nefes vardır. Ateş türünden ise insanda harâret vardır. Damarları ise yeryüzündeki nehirleri andırır, ciğeri nehirleri besleyen pınarlar konumundadır. Çünkü damarlar ciğerden alacaklarını alırlar. İnsanın mesânesi denizi andırır. Çünkü bedende bulunan değişik bölgeler nehirlerin denize aktığı gibi, akıtacaklarını buraya akıtırlar. İnsanın kemikleri yeryüzünün kazıkları durumunda olan dağlar gibidir. Âzâları da ağaçları andırır. Herbir ağacın yaprakları ya da meyveleri olduğu gibi, her bir organın da bir fiili ya da etkisi vardır. İnsanın bedeni üzerindeki saç ve kıllar, yeryüzü üzerindeki bitki ve ot durumundadır. Diğer taraftan insan, dili ile bütün canlıların seslerini taklit edebilir. Âzâlarıyla da bütün canlıların yaptığının benzerini yapar. Buna göre bu küçük âlem, büyük âlemle birlikte aynı yaratıcının yarattığı ve sonradan var ettiği varlıktır. O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur.
İnsanın yaratılışındaki fevkalâdelik, ona verilen değeri göstermektedir. İnsan, ister biyolojik, ister fizyolojik, ister psikolojik açıdan hangi yönüyle incelenirse incelensin onun yaratılışındaki olağanüstülük hemen dikkatimizi çeker. Bunu konuyla ilgili bilim kitaplarında, ansiklopedilerde her zaman görmek mümkündür. Mesela, bir insanın DNA molekülü (deooksiribo nükleik asit)nün, 100000 ansiklopedi sayfasına eşit uzunlukta biyolojik bilgilere sahip evrensel bir hârika
3144] 17/İsrâ, 70
3145] 2/Bakara, 34; 17/İsrâ, 61; 38/Sâd, 71
3146] 95/Tîn, 4
3147] 51/Zâriyât, 21
- 858 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduğunu düşünebilir miyiz?3148 Bu sebepten dolayı olsa gerek ki, âlemin “büyük insan”, insanın da “küçük âlem” olduğu ifade edilmiştir. Bilim çağından uzay çağına geçilmiş olmasına rağmen, insanın keşfedilmeyen tarafının keşfedilene oranla çok daha büyük olduğunu söyleyebiliriz. İnsan, kendini keşfedememenin aczini yer yer itiraf etmek mecburiyetinde kalıyor ve kalacaktır. İnsan o kadar büyük, o kadar esrar dolu yaratılmıştır. Ona verilen akıl, güzeli çirkinden temyiz/ayırma gücü, insana verilen nimeti ve değeri göstermesi bakımından yeter de artar bile. Hz. Ali’ye izafe edilen şu beyitler, insanın değerini anlatmaktadır:
“İlacın sendedir de farkında olmazsın. Derdin de sendendir fakat görmezsin.
Sanırsın ki sen sâde, küçük bir cirimsin; Hâlbuki sende dürülmüş en büyük âlem.”
Allah, insanı yeryüzünde halife ilan etmiştir. İnsan, Allah’ın kanunlarıyla evrenin nizamını tesis edecektir. Bu, geçici bir görev olmayıp, kıyamete kadar sürecektir. Bir nesil, kendisine verilen görevi kendisinden sonraki nesillere intikal ettirecek, halifelik görevi, bir bayrak yarışı gibi sürüp gidecektir. İnsana böyle şerefli bir görevi veren Allah, tabiidir ki, görevini tam olarak yerine getirmesi için onu büyük imkânlarla donatacaktır. Öyle de olmuştur. “Allah’ın göklerde olanları da, yerde olanları da emrinz altına verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmez misiniz? İnsanlardan, Allah hakkında hiçbir bilgisi olmadan, doğruluk rehberi ve aydınlatıcı bir kitap bulunmadan tartışanlar var.” 3149; “Geceyi, gündüzü, güneşi, ayı sizin emrinize âmâde kılmıştır. Yıldızlar da O’nun buyruğuna boyun eğmiştir. Bunlarda akleden kimseler için dersler vardır.”3150; “Gökleri ve yeri yaratan, yukarıdan indirdiği su ile size rızık olarak ürünler yetiştiren, emri gereğince denizde yüzmek üzere gemileri, nehirleri, belli yörüngelerde yürüyen ay ve güneşi, gece ile gündüzü sizin buyruğunuza veren Allah’tır.”3151 İnsana verilen şeyler, saymakla bitmez. “Kendisinden isteyebileceğiniz her şeyi size vermiştir. Allah’ın nimetini sayacak olsanız bitiremezsiniz. Doğrusu insan pek zâlim ve çok nankördür.” 3152
“İlim, ilim bilmektir; İlim, kendin bilmektir.
Sen kendini bilmezsin; Ya nice okumaktır.” (Yunus Emre)
Rabbini bilen, ancak kendini bilebilir; kendini bilen de Rabbini. İnsanın kendi gerçeğini tam olarak tanıması, İslâm eğitiminin esasını teşkil eder.
Bize yakışan, Kur’an, hayatımıza yeniden ilk günkü berraklığıyla şimdi ve tek tek bize iniyor gibi heyecanla, aşkla, ilk müslümanlar gibi ona yönelmek, dirilmek için ilk emirden itibaren o sese kulak vermektir: “Oku, yaratan Rabbinin adıyla.”3153 Ve tüm âyetleri teker teker okumaya başlamak, O’nun ismi ve izniyle, O’nu yücelterek, okunması gerektiği gibi; Kur’an’ı, kâinatı ve kendimizi... Gerisi kendiliğinden gelecek, bizi öldürmeye gelenler bizde dirilecektir.
3148] Fethullah Han, Kur’an ve Kâinat Âyetleri, s. 157
3149] 31/Lokman, 20
3150] 16/Nahl, 12
3151] 14/İbrahim, 32-33
3152] 14/İbrahim, 34
3153] 96/Alak, 1
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK HEM DE UCUZA
- 859 -
Âyetleri Satmak, Hem de Çok Ucuza
“...Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız Benden korkun. Hakkı bâtıl ile karıştırmayın, bilip dururken hakkı gizlemeyin.” 3154
Âyetleri Az Bir Karşılık ile (Ucuza) Satmak
Âyetleri az bir paha ile (semenen kalîl karşılığında) satmayın ifadesinin, mefhûm-ı muhâlifi düşünülürse, “çok paha ile satın” anlamı çıkar. Ancak Kur’an naslarının mefhûm-ı muhâlifinin alınamayacağı bilinmelidir. “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın” ifadesinin anlamı, “açıklama, izah etme ve faydalı ilmi gizlemeyip insanlara yayma karşılığında bir şey almayın” demektir3155. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Her kim Allah’ın rızâsı için öğrenilmesi gereken bir ilmi, sadece bir dünya metaı elde etmek için öğrenirse, kıyamet gününde cennetin kokusunu duyamaz.”3156 Allah’ın bunu, “semenen kalîl” diye isimlendirmesi, bu karşılıkların ya aslında az olduklarından, ya da verdikleri zarara oranla az olduklarındandır.3157 Hasan el-Basrî’ye âyetteki “semenen kalîlen”in mânâsını sordular, o da, “her şeyiyle beraber dünyadan ibarettir” dedi. Said bin Cübeyr, “dünya lezzetlerinden ibarettir” diye açıkladı. Ebu’l-Âliye, “Âyetlerin karşılığında ücret almayın” demektir diye izah etti. 3158
“Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın.” Dünya ve içindeki altın, gümüş, dolar, mark, lira vb. kıymetli ne varsa, menkul veya gayrimenkul tüm hazineler hepsi terazinin bir kefesine konsa, öbür kefesine de Allah’ın bir tek âyeti konulsa ve satılsa yine de az para karşılığında satılmış demektir.
Zamanla papazlar ve hahamlar, krallardan aldıkları para karşılığında İncil ve Tevrat’ın içine krallara itaatle ilgili sözler sokmuş, bir kısım âyetleri de kaldırmıştır. Günümüzde Allah’a çok şükür ki, âyetleri yok etmek imkânı kaldırılmış, ama azıcık para, makam, mevki karşılığında âyetlerin mânâsını açıklamama yolu açık bırakılmıştır. Yıllardan beri ahkâmla ilgili âyetler, nice cami kürsüsü ve minberlerinde gündeme getirilememiştir. Devletin en üst tepesindeki şahıs, Kur’an’daki ahkâmla ilgili 230 civarındaki âyetin, lâik anlayışla bağdaşmadığı için, zaten uygulanmadığından tümüyle kaldırılmasını teklif edecek duruma gelinmiştir. Bazı gayretli müslümanlar, ahkâmla ilgili âyetleri açıklamaya başlayınca, bir kısım satılık kalem ve diller “o âyet, yahudilerle ilgilidir, bu âyet hıristiyanlarla ilgilidir, bunlar ise Mekke’li müşrikler hakkında nâzil olmuştur” diyerek bizi ilgilendirmediğini söylemeye başladılar. Ayetleri düzenin istediği şekilde tevil etmeye, kâfirlere ve küfre “hoşgörü”lü, müslümanlara ve gerçek İslâm’a “horgörü”lü bakmaya başladılar. “Sebeb-i nüzul, âyeti tahsis etmez” kuralını görmezlikten geldiler. Yani “Kur’an’daki âyetlerin bir kısmı yahudilere, bir kısmı hıristiyanlara, diğerleri de peygamberimiz zamanındaki Mekke’li ve Medine’li insanlara hitap ediyor, bizi ilgilendirmez” demeye getirdiler.
Ayetin devamının “yalnız Benden korkun.”3159 şeklindeki ifadesi de dikkat çe3154]
2/Bakara, 41-42
3155] İbn Kesir
3156] Ebû Dâvud, İlim 12; İbn Mâce, Mukaddime 23; Müsned, II/338
3157] Fahreddin Râzi
3158] İbn Kesir
3159] 2/Bakara, 41
- 860 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kicidir. Allah’ın âyetlerini satmak istemez ve paraya, makama boyun eğmezsen, boynunu eğmek için üzerine gelirler. “Sakın onlardan değil; yalnız Ben’den sakının” deniliyor. Onların gücü, kuvveti, azâbı nedir ki!? Cehennemleri mi vardır onların bizi atacak? Allah dilemedikçe zarar mı verebilirler ki bizi korkutabilsinler, Allah’ın takdir ettiği eceli mi öne alabilirler, O’nun vereceği rızkı mı kesebilirler? Şiddetli cehennemi, sonsuz azâbı olan, herkesi hesaba çekecek, gerçek anlamda güç ve kuvvet sahibi, korkulmaya lâyık Allah’tan başka kim vardır ki ondan korkacaksınız? Aynen, onların dünyayı verseler bile, bunun bir tek âyetin kıymetiyle, âhiretin değeriyle karşılaştırıldığında “az bir karşılık”, “çok ucuza satmak” olduğu gibi; onlardan korkmak da fobidir, gereksiz korkudur, yanlıştır ve müslümana yakışmaz.
Bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi ile ilgili bir rivâyet şöyledir: İbn Abbas diyor ki: “Bu âyet-i kerime, yahudi liderlerinden Kâ’b bin Eşref, Kâ’b bin Esed, Mâlik bin Sayf, Hayy bin Ahtab ve Ebû Yâsir bin Ahtab hakkında nâzil olmuştur. Bunlar, taraftarlarından hediyeler alırlardı. Hz. Muhammed (s.a.s.) peygamber olarak gönderilince bu menfaatlerinin kesilmesin-den korktular da, Allah rasûlünün ve getirdiği şeriatin mâhiyetini gizlediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.”3160 Bu gün de Kur’an tilâvetine ücret almanın haram olduğunu duyan/bilen bazı ücretli okuyucular, aldıklarına ücret değil de, “hediye” adı vermektedirler.
Yahudi ve Hıristiyanları Taklit Perspektifi
Kur’ân-ı Kerim, uslanmaz ruhun/nefsin temsilcisi ve her türlü değeri maddeye fedâ eden bir anlayış olarak İsrâiloğullarından sık sık bahseder ve ibret unsuru olarak, özellikle maddepe-restliklerini gözler önüne serer. Bu açıdan onlarla beraber hıristiyanlardan da söz eden bir âyet-i kerimede şöyle denir: “Ey iman edenler, (biliniz ki) hahamlardan (yahudi bilginlerinden) ve (hıristiyan) râhiplerden birçoğu insanların mallarını bâtıl/haksız yollarla yerler ve onları Allah’ın yolundan men ederler. Altın ve gümüşü yığıp biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlara hemen acıklı bir azâbı müjdele!”3161 Burada dikkati çeken bazı noktalar vardır:
Bâtıl yollarla insanların mallarını yiyenler, din bilginlerinin bazılarıdır ve bu iş için bu vasıflarından yararlanmaktadırlar. Bu yollarla insanların mallarını yemeleri, onları aynı zamanda Allah’ın yolundan da uzaklaştırmaktadır. Yani bu yolla malını kaybeden insan, yolunu da sapıtmaktadır. Din adamlarının bu yola girmelerine sebep, maddî ihtiraslarıdır; altın ve gümüş, yani para biriktirme arzularıdır. Hıristiyan ve yahudilerdeki bu anlayışların taklit edilmesiyle ilgili meşhur hadis-i şerifi hatırlatalım: “Sizden öncekilerin yollarına karış karış uyacaksınız. Hatta onlar bir keler/sürüngen deliğine girseler, siz de onların arkasından gireceksiniz.” Biz, Yâ Rasûlellah, yahudilerle hıristiyanlara mı? dedik. “Ya kime (olacak)!?” 3162
Bu takip ve taklid, Allah’ın kitabını kazanç konusu yapmada olduğuna göre, yahudiler, konumuzla ilgili âyet-i kerimeye yegâne muhatap olmaktan çıkmış olmalıdırlar. Hitap, aynı anda, takibi karış karış sürdüren müslümanlaradır da:
3160] Fahreddin Râzi, Mefâtihu’l Gayb
3161] 9/Tevbe, 34
3162] Buhârî, Enbiyâ 50, İ’tisâm 14; Müslim, İlm 6; İbn Mâce, Fiten 17; Ahmed bin Hanbel, II/325, 327, 336, III/83, 89, 94
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK HEM DE UCUZA
- 861 -
“Elinizdekinin (Tevrat’ın) aslını tasdik edici olarak indirdiğime (Kur’an’a) iman edin! Sakın onu inkâr edenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız benden korkun. Hakkı bâtıl ile karıştırmayın, bilip dururken hakkı gizlemeyin. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı hakkıyla verin, rükû edenlerle beraber rükû edin. (Ey bilginler!) Siz Kitab’ı okuyup gerçekleri bildiğiniz halde, insanlara iyiliği emrediyor, kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmayacak mısınız?”3163 Âyetleri az bir paha (semen-i kalîl) karşılığında satmak... Hakkı bâtıl ile karıştırmak... Gerçekleri gizlemek... Dosdoğru namaz kılmamak... Zekâtı vermemek (paraya hırslı olmak)... Başkasına doğruyu emrettiği halde, kendini (kendi çıkarı için) unutmak... Ve bunların hepsini Kitab’ı okuyup dururken yapmak da söz konusu takip ve taklidin tamamlayıcılarından sayılabilir.3164
“Enfâs-ı habîsiyle beş on rûh-ı leîmin
Solsun mu o parlak yüzü Kur’ân-ı Hakîm’in.
İbret olmaz bize, hergün okuruz ezber de,
Yoksa bir maksat aranmaz mı bu âyetlerde?
Lâfzı muhkem yalnız anlaşılan Kur’ân’ın
Çünkü kaydında değil, hiç birimiz mânânın.
Ya açar Nazm-ı Celîl’in, bakarız yaprağına,
Yahut üfler geçeriz, bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur’ân, bunu hakkıyla bilin
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.”3165
“Lânet ola ol mala ki, tahsiline ânın,
Ya din ola, ya ırz, ya nâmus ola âlet.” 3166
Allah’ın Âyetlerini Ucuza Satmak Konusunda Âyetler
“...Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız benden korkun. Hakkı bâtıl ile karıştırmayın, bilip dururken hakkı gizlemeyin.” 3167
“Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip de onu az bir paha ile değişenler (onu maddî karşılık ile satanlar) var ya, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet günü Allah ne onlarla konuşur ve ne de onları temize çıkarır. Orada onlar için acıtıcı bir azap vardır.” 3168
“Ey iman edenler, (biliniz ki) hahamlardan (yahudi bilginlerinden) ve (hıristiyan) râhiplerden birçoğu insanların mallarını bâtıl/haksız yollarla yerler ve onları Allah’ın yolundan men ederler. Altın ve gümüşü yığıp biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlara
3163] 2/Bakara, 41-44
3164] Faruk Beşer, Fıkıh Penceresinden Fetvâlarla Çağdaş Hayat, s. 64-65
3165] Mehmed Âkif Ersoy, Safahat, s. 170
3166] Ziya Paşa
3167] 2/Bakara, 41-42
3168] 2/Bakara, 174
- 862 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hemen acıklı bir azâbı müjdele!” 3169
“Ehl-i Kitap’tan öyleleri var ki, Allah’a, size ve kendilerine indirilene, tam bir samimiyet-le ve Allah’a boyun eğerek iman ederler. Allah’ın âyetlerini az bir paraya satmazlar. İşte onlar için Rableri katında ücretleri/ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk olandır.” 3170
“Onların ardından (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını alıp, ‘nasıl olsa bağışlanacağız’ diyerek Kitab’a vâris olan birtakım kötü kimseler geldi. Onlara ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Acaba Allah’a karşı hakdan/gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine dair kendilerinden, o Kitabın hükmü üzere mîsak/kuvvetli söz alınmamış mıydı ve onlar Kitab’ın içindekini ders edinip okumadılar mı? Hâlbuki âhiret yurdu, takvâ sahipleri/Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” 3171
“...İnsanlardan korkmayın, benden korkun. Âyetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” 3172
Kur’an Okuma ve Hatta Öğretme Karşılığında Ücret Almayı Yasaklayan Hadis-i Şerifler
Ahmed bin Hanbel’in Abdurrahman bin Şibl’den rivayet ettiği hadis: “Kur’an- Kerim’i okuyun, onu (dünya menfaatlerine vesile kılmak suretiyle) yemeyin!” 3173
“Kur’an okuyun, onunla amel edin, On(u okumak)dan asla uzaklaşmayın, onun hakkında haddi aşmayın; onun karşılığında ücret alıp yemeyin, onunla dünya menfaati artırmayı talep etmeyin.”3174 Übeyy bin Kâ’b: “Bir adama Kur’ân-ı Kerim öğrettiydim de, bana bir yay hediye etmişti. Durumu Rasûlullah’a söylediğimde: “Onu alırsan, ateşten bir yay almış olursun demektir” buyurdular, ben de sahibine geri verdim. 3175
Ubâde bin Sâmit: Ehl-i Suffe’den birçok kimselere Kur’an öğrettim. Bu öğrencilerimden birisi bana ok atılan bir yay hediye etti. -Kendi kendime- ‘Bu bir mal/para değildir. Özellikle bununla ben savaşlarda Allah yolunda ok atacağım’ dedim. Bununla beraber, Nebî (s.a.s.)’e bu olayı arz ettim. Rasûl-i Ekrem cevaben şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ’nın Kıyamet gününde boynuna ateşten bir halka takmasını arzu edersen kabul et!” 3176
“Kim Kur’an öğretmesi karşılığında bir kavs/yay alırsa, Allah ona ateşten bir yay kılâde yapıp boynuna takar.”3177 Bu hadislerin çoğunda Suffe talebelerinin, öğretmenlerine hep kavs, ok yayı hediye ettikleri zikredilmiştir. ‘Bunların hediye edecek başka şeyleri yok mu idi? Bunların hepsi de ok, yay sahibi mi idi?’ Evet, başka
3169] 9/Tevbe, 34
3170] 3/Âl-i İmran, 199
3171] 7/A’râf, 169
3172] 5/Mâide, 44
3173] Heysemî, M. Zevâid, VI/168
3174] Ahmed bin Hanbel, Müsned II/428; Heysemî, VI/167; Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, V/322; Aynî, Umdetü’l-Kaarî, XII/95; S. Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. VII/46
3175] İbn Mâce, II/157; S. Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. VII/47-48
3176] Ebû Dâvud; S. Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. VII/47
3177] Dârimî; S. Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK HEM DE UCUZA
- 863 -
şeyleri yoktu. Bunların tümü, fakir ve ihtiyaç sahibi kimselerdi. Ayrıca, bunların hepsi mücâhid idi. Hepsinin de mâlik olduğu dünya malı okla yaydan ibaret idi. Ekserisi bâdiye (çöl) halkından idi. En güzel yay bunlarda bulunurdu. Birbirini görerek hocalarına yay hediye etmek istedikleri anlaşılıyor. 3178
“Kim Kur’an okuyup Kur’an’ı insanların malını yemeye vesile edinirse, Kıyamet gününde yüzü etten soyulmuş bir kemikten ibaret olarak Arasat meydanına gelir.” 3179
“Kur’an okuyan, onunla Allah’tan istesin. Zira birtakım insanlar gelecek, Kur’an’ı okuyacaklar ve onunla insanlardan menfaat temin edeceklerdir.” 3180
İmam Buhârî, Sahih-i Buhârî’nin “Fedâilu’l-Kur’an” bölümünde “Kur’ân’ı; gösteriş, yeme ve övünme için okuyanlar” diye bir başlık açmış ve ilk olarak şu hadis-i şerifi almıştır:
“Dünyanın sonunda birtakım insanlar gelecek ki, onlar basit akıllıdırlar. Allah’ın kelâmını okurlar, ama okun yaydan çıktığı gibi İslâm’dan çıkarlar. İmanları gırtlaklarından öteye geçmez; onları bulduğunuz yerde öldürün. Çünkü onları öldürmek, Kıyamet gününde ecir olacaktır.”3181 Buhârî’yi şerheden âlimlerden Kirmânî, bu hadisle ilgili şu açıklamayı yapar: “Bu hadisin, konulan başlığın ikinci kısmıyla, yani Kur’an’ı yeme vesilesi yapmakla ilişkisi şudur: Kur’an okuma, Allah için olmazsa, elbette ya gösteriş, ya yeme vesilesi, ya da benzeri bir şey için olacaktır.” 3182
“Kim Allah’ın rızâsı için öğrenilmesi gereken bir ilmi, sadece bir dünya metaı/malı elde etmek için öğrenirse, kıyamet gününde Cennetin kokusunu duyamaz.” 3183
“Kim Allah (c.c.) rızâsından başka bir şey için ilim öğrenirse veya ilimle Allah rızâsından başka bir şeyi murâd ederse, Cehennemdeki yerine hazırlansın.” 3184
“İlim adamlarıyla boy ölçüşmek veya bilgisiz kimselerle tartışmak ya da halkın yüzünü kendine döndürmek amacıyla ilim edinen kimseyi Allah (c.c.) Cehenneme sokacaktır.” 3185
“Bir kimse, âhiret ameli ile dünyayı talep ederse, yüzü insan sûretinden çıkar, zikri de mahvolur. İsmi de ehl-i nâr (Cehennemlikler) siciline girer.” 3186
“Kapkaranlık gece parçaları gelmeden (fitnelerin karanlığında, nur/ışık temini için) amellere sür’atle koşun ki, o devirde insan sabah mü’min olduğu halde akşama kâfir olarak ulaşır. Mü’min olarak gecelediği halde kâfir olarak sabaha çıkar. Ve o günün adamları dinini, dünyadan az bir şeye karşılık satarlar.” 3187
“Sizin içinizde öyle zümreler türeyecektir ki, siz onların namazlarının yanında kendi namazlarınızı, onların oruçları yanında kendi oruçlarınızı, onların amelleri/iyi işleri yanında kendi sâlih amellerinizi küçük göreceksiniz. Onlar Kur’an da okuyacaklar. Fakat
3178] S. Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
3179] Aynî, Umdetü’l-Kaarî, XII/96; Beyhakî; S. Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
3180] Tirmizî, V/179, hadis no: 2917; S. Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48-49; Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, V/322; Aynî, Umdetü’l-Kaarî, XII/96
3181] Buhâri, Tecrid-i Sarih IX/301; XI/248
3182] Kirmânî, Şerhu’l-Buhârî XIX/49; Kastalânî, İrşâdü’s-Sârî, VII/388
3183] Ebû Dâvud, İlim 12, hadis no: 3664; İbn Mâce, Mukaddime 23; Müsned, III/338
3184] Tirmizî, hadis no: 2793; İbn Mâce, hadis no: 258
3185] İbn Mâce, hadis no: 259, 260; Tirmizî, hadis no: 2793
3186] Taberâni, Kebir; Ebû Nuaym; Râmûz el-Ehâdis, II/429
3187] Müslim, Tirmizi, Ahmed bin Hanbel; Râmûz el-Ehâdis, I/243
- 864 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’ân(ın feyzi) onların hançerelerinden (boğazlarından) öteye geçmeyecek. Onlar, okun avı delip geçtiği gibi dinden çıkacaklar...” 3188
“Birtakım dâîler, yani çığırtkan hatipler türeyecek, onlar bizim dilimizle (bizim aziz duygularımıza seslenerek) konuşurlar (Hâlbuki gönüllerinde hayırdan eser yoktur). Bizim dinî kaidelerimizle, bizim dinî hislerimize hitab edecekler ve ümmeti Cehenneme ve felâkete dâvet edecekler!” 3189
Peygamber (s.a.s.) ashâbından iki kişi bir gün bir mescide geldiler. İmam namazdan selâm verince, cemaatten biri, bir miktar Kur’an okudu; sonra da yardım istedi. Olaydan müteessir olan sahâbîlerden biri: ‘Hepimiz Allah içiniz, O’na aidiz ve O’na döneceğiz. Peygamber Efendimiz’i şöyle derken işitmiştim: “Pek yakın bir gelecekte bir grup insan türeyecek, bunlar Kur’an’ı âlet edip dilenecekler. Bu işi kimin yaptığını görürseniz, sakın ona bir şey vereyim demeyiniz.” 3190
“Kur’ân’ı Arap lâhnı ve üslûbu ile okuyun. Fâsıkların, yahûdi ve hıristiyanların lâhnı ve tavrı ile onu okumaktan sakının. Benden sonra bir kavim gelecek; onlar Kur’an’ı şarkıcıların, râhibelerin ve yas tutan kadınların üslûbu ile okurlar. Ama, okudukları hançerelerinden (boğazlarından) öteye geçmez. Onların da, bu okuyuşlarından hoşlananların da kalpleri fitne ile dolmuştur.” 3191
“Benden sonra birtakım emîrler (idareciler) olacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik eder, yaptıkları zulümde kendilerine yardımcı olursa benden değildir. Ben de onlardan değilim. O kimse benim ‘havz’ımın etrafına yaklaşamayacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik etmez, zulümlerinde onlara yardım etmezse bendendir. Ben de onunla beraberim. Ve o kimse havzımın kenarında bana ulaşacaktır.” 3192
“Benden sonra, yakında birtakım sultanlar peydah olur. Kapılarında fitneler develerin yatakları gibidir. Kimseye bir hayır göstermezler (ellerinden kimse hayır görmez). Bir şey verirlerse, ancak onların dinlerinden bir tâviz kopararak verirler.” 3193
Ücretle Kur’an Okumanın Fıkıhtaki Yeri
Allâme İmam Birgivî bu konuda şunları söyler: “Onlardan kim âhiret işini dünyalık için yaparsa, artık âhirette onun hiçbir payı yoktur.” O yüzden böyle bir okuyuşun sevabı olmadığına göre gerçekte sevabın satışı olan bu ücret nasıl câiz olabilir? Ma’dûmun (olmayan bir şeyin) satışı ise câiz değildir. Var olduğu kabul edilse bile, teslimi mümkün değildir.” Teslimin de mümkün olduğu kabul edilse bile, bu, menfaatin bir şey karşılığı temlik edilmesidir. Buradaki menfaat ise sevaptır, kıraat değildir. Zira ücret veren sevabın hâsıl olmadığını bilse, mücerred okuma karşılığı bir kuruş bile vermez. O yüzden sevap teslim edilmeden ücrete hak kazanılamaz. Verdiğinin kıraat şartına bağlı olmayan bir sıla (hediye) olması, okuyanın da sırf Allah için okumuş bulunması mümkün değildir. Çünkü veren verdiğini, ancak muradına göre okunması için verdiğindendir ki, okunup okunmadığını izlemektedir. Okuyan da bir şey verilmemesi halinde
3188] Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, XI/247; hadis no: 1783
3189] Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, IX/298; XI/248
3190] Fudayl bin Amr’dan, et-Tıbyân fî Âdâb-ı Hameleti’l-Kur’an, Muhyiddin Nevevî, s. 29
3191] Beyhakî, Şuabu’l-İman, I/429; Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I/43
3192] Sünen-i Tirmizî, 121, hadis no: 2360; Tâc Terc. III/106, hadis no: 168
3193] Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî, Râmûzu’l-Ehâdîs, I/302; Taberânî, Kebir; Hâkim, Müstedrek -Abdullah bin Hars’dan-
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK HEM DE UCUZA
- 865 -
okumayacaktır. 3194
“Ameller, ancak niyetlere göredir ve herkes için, neye niyet etmişse o(nun karşılığı) vardır.”3195 Bu meşhur hadîs-i şerife binâen, niyetsiz amelin olmayacağında tüm âlimler ittifak etmiştir; bahsini ettiğimiz bu meselede niyet yoktur. Okuyanın, ben sadece Allah rızâsı için okuyorum, ücret verenin de, ben sadece Allah için veriyorum demelerine de itibar edilmez. Zira riyanın (olduğundan başka türlü görünmenin) haramlığında da ittifak edilmiştir. Bunların böyle demeleri de riyadan başka bir şey değildir. Dolayısıyla bir masiyet karşılığında ücret almak nasıl câiz olabilir?
Kur’ân-ı Kerim okumak da, bedenî bir ibâdet olma bakımından, namaz ve oruç gibidir. Onun için, nasıl namaz ve oruca ücret almak câiz değilse, Kur’an okumaya ücret almak da câiz değildir. Bu, gerçekte bir sevap satma işidir ki, insanın geçmiş zamanlarda yaptığı amellerin sevabını satışa çıkarmasına benzer. Bunun da câiz olamayacağı nasıl ihtilâfsız bir gerçekse, berikinin de câiz olmadığı aynıdır.3196
İbn Âbidin, şu açıklamayı ilâve eder: Sevabın varlığı mâlûm değildir. Birisi sevabını kendinin, ya da ölmüş bir yakının ruhuna bağışlamak üzere birisine hatim okutup ücret verse, bu okuyuştan bir sevabın husûlü belli değildir ki, ücret vermesi gereksin. Hâsıl olsa bile, okuyan için hâsıl olmuş olur ve ücret karşılığı satılması yine câiz olmaz. Ya belli olmadığı zaman nasıl sahih olacaktır? Kaldı ki, böyle bir okuyuştan sevabın hâsıl olmayacağı açıktır. Zira sevabın bulunmasında amelin hâlis Allah için olma şartı vardır. Ücretle okuyan ise, dünyalık için okumuştur, Allah rızâsı için okumamıştır. Bunu şuradan da anlayabiliriz: Okutanın kendisine bir şey vermeyeceğini bilse -özellikle bu işi meslek haline getirenler- bir harf bile okumaz. 3197
İmam Nevevî de kitabında bu konuya özel bölüm açarak şunları söyler: Son derece kaçınılması emredilecek şeylerin en önemlilerinden birisi de, Kur’an’ın bir kazanç aracı haline getirilmesidir.3198
Tâcü’ş-Şerîa: “Ücretle Kur’an okumanın, ne okuyana, ne de ölüye sevabı dokunur.” Aynî: “Dünyalık için Kur’an okuyan, okumaktan alıkonulur. Bu durumda alan da veren de günah-kârdır.” 3199
Şeyhu’l-İslâm Ankaravî Mehmed Efendi: “Kıraat ya tâattir (sevaptır), ya ma’sıyettir (günahtır), ya da mubahtır. Bir dördüncü şık düşünülemez. Eğer Kur’ân-ı Kerim okumak, hadis-i şerif okumak gibi bir tâatse, bunların karşılığında ücret almak, tâate ücret almak olur ki, tâat üzerine ücret akdi yapmak sahih değildir. Eğer şarkı, türkü gibi bir ma’sıyetse, o zaman bu, ma’sıyete ücret almak olur. Bu ise bâtıldır. Yok eğer edebiyat vs. kitapları okumak gibi bir mubah okumaksa, o zaman da ücretle tutanın ücret vermeden bile sahip olduğu bir şeyi,
3194] İbn Âbidin, Şifâu’l-Alil, s. 182 Naklen F. Beşer, s. 77
3195] Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1; Müslim, İmâre 155
3196] Birgivî Muhammed; Şerh’u Hadis-i Erbaîn, s. 75; İbn Âbidin, Şifâu’l-Alil, s. 182
3197] İbn Âbidin, el-Ukûdü’d-Dürriye, II/115
3198] Nevevî, et-Tıbyân fî Âdâb-ı Hameleti’l-Kur’an, s. 42; İbn Âbidin, Şifâu’l-Alil, s. 175
3199] İbn Âbidin, Şifâu’l-Alil, s. 180; Reddü’l-Muhtar, VI/56
- 866 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ücretle yaptırması olur ki, bu mün’akid (geçerli) olmaz.” 3200
El-İhtiyâr ve Mecmau’l-Fetâvâ’da: “Kur’an için herhangi bir şey almak câiz değildir. Zira bu ücret gibidir” denmektedir. Ücrete benzeyen câiz olmazsa, ya ücret olarak alınan nasıl câiz olacaktır? 3201
İbn Teymiyye: “Kıraata ücret ve sevabını ölüye gönderme sahih değildir. Çünkü bu hususta hiçbir imamımızdan makul bir izin yoktur. Hatta ulemâ, okuyan, bir mal karşılığı okursa, bunun bir sevabı yoktur demişlerdir. Kur’an okuma karşılığı ücret alınamayacağında imamları-mız ittifak halindedir. İhtilâf, öğretmeye verilecek ücret konusundadır.” 3202
İmam Birgivî: “Bunun için vasıyette bulunmak bâtıldır. Alınan alana haramdır. Bu yolla Kur’an okuyan da, onu dünyanın bayağı metaına âlet ettiği için âsidir. Allah’tan da utanmazlar, bu Kur’an’ı birkaç değersiz dirhem (para) için, hayır, bilâkis tâlibi köpekler olan kazurat ve leşler için okurlar. Bu yolla insanları aldatabilirler ama, gaybın ve görünenlerin âlimi olan Allah’ı nasıl aldatacaklardır?!” 3203
Zaruret Açısından Kur’an Kıraatine Ücret
Müslümanın yapmakla mükellef olduğu bir ibâdet karşılığında ücret alması câiz değildir. Müslümana has her tâat karşılığında ücret almak bâtıldır/geçersizdir. Ama Hanefî fakihlerinin “müteahhirûn/sonraki” âlimleri, sonraları ortaya çıkan zaruret haline bakarak, bazı ibâdetler karşılığında ücret almanın câiz olduğuna fetva verdiler. Kur’an öğretme, ilim öğretimi, ezan, imamet ve va’z bu türdendir. Aslında önceleri bunlar karşılığında bile ücret almanın câiz olmadığında ümmet ittifak halinde idi. İlmin ve Kur’an okumanın zâyi olması korkusu, “sonraki” âlimlerin zaruret sayıp câiz görmesine mesnet teşkil etmiştir. Ancak Kur’an okumak, özellikle mezarlıklarda, hatim cemiyetlerinde ve vefâtının filan ya da falan gecelerinde okumak karşılığında ücret almaya zorlayan bir zaruret yoktur. 3204
İmam Şâfiî ve İmam Mâlik’ten yapılan bir nakle göre; Kur’an kıraati ve benzeri ibâdetlerde sevabın başkasına, ücret alınmasa bile ulaşmayacağı yolundadır. Dolayısıyla, ücret alınması halinde nasıl ulaşacaktır?3205 Diğer yönden Kemâleddin İbn Hümâm, eğitim, ezan ve imamette, zarurete binâen ücreti câiz görenlerin söylediklerinde bile düşünülmesi görüşündedir.3206 Ama, açık olan gerçek şu ki, Kur’an ve fıkıh öğretimi, ezan ve imamet karşılığında ücret almayı câiz kılan illet, zaruret ve insanların buna olan ihtiyacıdır ve sadece bunlara hastır. Binâenaleyh, bunlar dışındaki tâate ücret almak için bir zaruret yoktur.3207 Zira sevabını ücret verene hediye etmek için Kur’an okumaya ücreti men etmekte, Kur’an’ın kaybolması söz konusu değildir. Dolayısıyla okumayı öğretmeye
3200] Şeyhu’l-İslâm Muhammed Emin el-Ankaravî, Fetâvâ-yı Ankaravî. II/293
3201] İbn Âbidin, Şifâu’l-Alil, s. 179
3202] A.g.e. s. 175
3203] A.g.e. s. 174; Reddü’l-Muhtar, VII/57; İmam Birgivî, Şerhu Hadîs-i Erbaîn, s. 74
3204] El-Cezîrî, el-Fıkhu ale’l-Mezâbi’l-Erbaa, III/127-128; İbn Âbidin, Şifâu’l-Alîl, s. 169
3205] İbn Âbidin, Şifâu’l-Alil, s. 167
3206] Kemâlüddin İbn Hümam, Fethu’l-Kadir, IX/99
3207] İbn Âbidin, Reddü’l-Muhtâr, VI/56; Şifâu’l-Alil, s. 161
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK HEM DE UCUZA
- 867 -
kıyaslamak da sahih değildir. Asırlar boyu, birisi diğerine bunun için ücret vermese, bir zarar doğmuş olmaz. Aksine, Kur’an’ın bir kazanç kaynağı ve para kazanılan bir meslek edinilerek, ondan ücret almakta zarar vardır. 3208
Hayreddin Karaman, bu konuyla ilgili şu açıklamayı yapar: “Pazarlıklı veya pazarlıksız menfaat karşılığında başkalarına Kur’an okutmanın, Kur’an’a ve sünnete uygun ve faydalı telâkki edilmesine imkân yoktur. Çünkü dört mezhebin müctehid âlimleri ve mûteber kitapları şu noktalarda ittifak etmişlerdir:
1- İbadette ihlâs, yani ibâdeti Allah rızâsı için yapmak şart olduğu için menfaat karşılığı yapılanlar ibâdet değildir.
2- Menfaat karşılığı okumak ve okutmak câiz değildir. Alan ve veren günah işlemiş olur. Ruhuna Kur’an okunsun ve zikir yapılsın diye terikeden (miras olarak bıraktığı maldan) bir miktar vasiyette bulunmak bâtıl ve günahtır.
3- Aslında imamlık, müezzinlik, Kur’an öğreticiliği gibi ibâdetlerin menfaat karşılığı îfâsı da câiz değilken; bunlar zarûret sebebiyle tecviz edilmiştir. Ölü üzerine Kur’an okutmakta böyle bir zarûret yoktur. Her müslüman bildiğini okur ve dua edebilir. 3209
İnsanlarda, hak olsun, bâtıl olsun, din ile tatmin arayışı fıtrîdir. Kendisini müslüman olarak bulmuş, fakat İslâm’ı sağlam temelleriyle bilmeyen insanların hatim ve mevlit gibi dinî görünümlü uygulamalara başvurmaları, ya da sığınmaları, bu fıtrî duygunun eksik bilgi ile bütünleşmesi sonucudur. Âdetâ bir meslek olarak, para ile Kur’ân-ı Kerim, ya da mevlit okuma, ekonomik değil; psikolojik ve itikadî kökenlidir ve hadis-i şerifte sözü edilen yahudi ve hıristiyan din adamlarını taklid ve izleme cümlesinden sayılabilir. Buna zaruretlere binâen cevaz vermek de mümkün değildir. 3210
Hiçbir Peygamber, Tebliğ Karşılığında İnsanlardan Ücret İstemez
“(Hz. Nuh, kavmine şöyle dedi:) Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi (mükâfatımı) verecek olan, ancak âlemlerin Rabbi Allah’tır.” 3211
“(Hz. Hûd, kavmine şöyle dedi:) Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi (mükâfatımı verecek olan, ancak âlemlerin Rabbi Allah’tır.”3212. Aynı ifadeleri, Hz. Sâlih,3213 Hz. Lût,3214 Hz. Şuayb3215 kavimlerine söylerler.3216 Aynı ifadeleri Hz. Muhammed’in de (s.a.s.) kavmine belirtmesi istenir:
“(Ey Rasûlüm) de ki: ‘Ben bu yaptığım tebliğe karşı sizden bir ücret istemiyorum,
3208] İbn Âbidin, Ukûdü’d-Dürriyye, II/116; İbn Âbidin, Ukûdü Resmi’l-Müftî, s. 14
3209] Hayreddin Karaman, İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri, c. 1, s. 113
3210] Faruk Beşer, Fıkıh Penceresinden Fetvâlarla Çağdaş Hayat, s. 92 (Geniş bilgi için bk. s. 60-92)
3211] 26/ Şuarâ, 109
3212] 26/Şuarâ, 127
3213] 26/Şuarâ, 145
3214] 26/Şuarâ, 164
3215] 26/Şuarâ, 180
3216] Yine insanlardan tebliğ karşılığında ücret istememekle ilgili olarak, benzer ifadeler için bkz. 11/Hûd, 29, 50-51, 88; 10/Yûnus, 72; 26/Şuarâ, 109-110.
- 868 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ancak Rabbine bir iman ve itaat yolu tutmak isteyen kimseler istiyorum.” 3217
“Yoksa sen, onlardan bir ücret istiyorsun da, borçlu kalmaktan, yük altında ezilmişler midir?” 3218
“(Ey Rasûlüm) Buna karşı (yaptığın tebliğ ve imana dâvetten dolayı) onlardan bir ücret de istemiyorsun. O Kur’an, bütün âlemlere ancak bir nasihattir.”3219 Rasûlullah’ın tebliğine karşı ücret istememesi ile ilgili olarak benzer ifadeler içeren âyetler de vardır. 3220
“Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, onların sözlerine kulak verin; çünkü onlar hidâyete (doğru yola) ermiş kimselerdir.” 3221
“Ben Allah tarafından size gönderilmiş bir Rasûlüm” diyenlere kavimleri “acaba ne yapmak istiyor bu adam, nedir bunun maksadı?” diye şüphelerini dile getirmişlerdir. Allah, Rasûllerinin üzerindeki bu şüpheyi öncelikle kaldırmak için onların niyetlerinin dünya olmadığına dair güvence vermiştir. Zannettikleri gibi bu Rasûllerin maksatlarının dünya malı olmadığını, kadın olmadığını, makam ve mevki, yani riyâset olmadığını söylemiş ve söyletmiştir. Peygamberler, yaşadıkları hayat ile bunu bilfiil isbat etmişlerdir. Maksatlarının dünya menfaati, kadın ve makam-mevki olmadığını halka göstermişlerdir.
Buna bugün de gerek vardır; hem de çok. Rasûllerin kendilerini isbat ettikleri gibi, peygamberlerin mirasına sahip çıkanlar, çıkmak isteyenler, onların ümmetlerinin velâyetlerini devralacak olanlar, insanlara bu güveni vermek zorundadırlar. Maksatlarının Allah rızâsı olduğunu sözle değil; bilfiil yaşadıkları hayatlarıyla ortaya koymalıdırlar. Tebliğ faaliyetinde bulunanlar, ümmeti uyarma, müjdeleme ve korkutma görevini yüklenenler ücretlerini ümmetten almamalı, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan almalıdırlar; Özellikle bu görevlerinin karşılığını. Rasûllerin mirası olan ümmet için çalışıp çabalama karşılığında dünyalık elde etmeyi istemek, aslında ahmaklıkların en büyüğüdür. Çünkü çok kıymetli bir şeyi yok pahasına satmaktır. Hatta Cennet satın alınabilecek şeyle tutup Cehennem satın alma ahmaklığıdır.
Meselenin âhiret yönü elbette daha önemlidir; fakat orayı Allah’a havale ederek, biz dünyevî açıdan değerlendiriyoruz. Çünkü öncelikle ümmetin bu insanlar karşısında ümitlerinin kaybolmamasını, onlara karşı güvenlerinin sarsılmamasını istiyoruz. Elindeki çok kıymetli bir şeyi ucuza satın almak isteyenlere karşı uyanık davranan bir çocuk kadar olsun, ümmete olan hizmetini dünyevî yönde bozdurup harcamasını isteyen nefsine, şeytana veya buna teşvik eden insanlara karşı müslüman uyanık olmalıdır.
Müslüman olmayan kitleler dahi liderlerinde bu özellikleri aramaktadır. Toplumun kendisine teveccühünü kötüye kullananları daha sonra sırtından attığını göz önüne alırsak, mü’minlerin âlimlerine ve az çok isim yapmışlarına büyük yükümlülükler düşmektedir. Bunların başında sade bir yaşantı gelmektedir.
3217] 25/Furkan, 57
3218] 52/Tûr, 40; 68/Kalem, 46
3219] 12/Yûsuf, 104
3220] Bk. 42/Şûrâ, 23; 38/Sâd, 86; 34/Sebe’, 47; 6/En’am, 90.
3221] 36/Yâsin, 21
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK HEM DE UCUZA
- 869 -
Müslüman toplumun genelinin üstünde bir yaşantıya sahip olan kişiler, asla emniyet ve itimat telkin edemeyeceklerdir. Peygamberler bunun en muazzam örnekleriydi. Hatta Allah Teâlâ onlardan bahsederken “kendi içlerinden birisi” ifadesini kullanmıştır. Bu, kendileri gibi bir insan, tanıdıkları birisi vs. diye tefsir edilse bile, asıl anlamı; kendilerinden ayrı bir hayat yaşamayan, kendi hayat standartlarında, içini dışını bildikleri ve her yönüyle kendilerinden olan birisi, anlamındadır. 3222
İslâm ve Basit Çıkar Gözetmek
Bir insanın imanında samimi olduğunun, yalnızca Allah’ın rızâsını gözettiğinin en büyük göstergesi, basit çıkarlar peşinde koşmaması, ihlâslı, yani hâlis olarak Allah’ın rızâsı için çalışmasıdır. Her nimetin Allah’tan geldiğini kavramış, yalnızca O’nun rızâsını hedefleyen, O’ndan isteyen ve O’ndan korkan bir mü’min, elbette basit ve küçük bazı hesapların peşinde koşmayacaktır. Dolayısıyla yaptığı işlerde çıkar gözetip gözetmemek, bir insanın doğrudan imanıyla ilgilidir. Allah’ı ve âhireti kavramış olan bir insan, elbette bunların yanında basit çıkar hesaplarına itibar etmeyecek ve Kur’an’n fedâkârlık emri gereği kendi bencil hırslarını tatmin etmek için uğraşmayacaktır. Buna karşın Allah’ı ve âhireti kavrayamamış bir insanın bu büyük gerçekleri göremeyip basit ve ufak menfaatler peşinde koşması doğaldır. Son derece küçük bir dünyaya, son derece dar bir kafa yapısına sahip olacağı için, sürekli olarak “sahtekâr tüccar” tavrı ortaya koyacaktır.
Kur’an, mü’minlerin üstlendikleri iman görevinden hiçbir çıkar ummamaları gerektiğini sık sık hatırlatır. Tüm peygamber kıssalarında da, peygamberlerin üstlendikleri tebliğ ve cihad görevinden dolayı hiçbir “ücret/çıkar” aramadıkları haber verilir. Yapılan hizmet karşılığında makam ve mevki beklentisinde olmak, mü’minlere değil; inkârcılara yakışan bir tavırdır. Nitekim Kur’an, Hz. Mûsâ’ya karşı Firavun’a yardım eden sihirbazların bu tür bir tavır içinde olduğunu vurgulayarak bu konuya dikkat çeker: “Sihirbazlar Firavun’a gelip dediler ki: ‘Eğer biz galip olursak, herhalde bize karşılık (armağan) var, değil mi?’ ‘Evet’ dedi. ‘(O zaman) Siz en yakın kılınanlardan olacaksınız.”3223 Allah’ın rızâsını gözeten kişi, sürekli olarak O’na ibâdet halinde olur. Basit çıkarlardan geçtiği için, dünya hayatının süsü onu etkilemez. Nitekim Kur’an, mü’minlerle beraber olmayı ve dünya hayatının süsünü âhirete tercih etmemeyi emretmektedir: “Sabah akşam Rablerine, sırf O’nun rızâsını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya hayatının zînetini/süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini, bizi zikretmekten/anmaktan gâfil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme.” 3224
Burada çok önemli bir nokta vardır: İnsan dine yaklaşırken, “bu yapının/cemaatin içinde nasıl bir çıkar elde ederim?” gibi sapkın bir mantıkla değil; “nasıl Allah’a hakkıyla ibâdet/kulluk edebilirim, O’na itaat edip rızâsını kazanabilirim?” mantığıyla düşünmeli ve hareket etmelidir. Aksi bir tavır samimiyetsizlik, münâfıklık ve yahudileşme özelliği olur. Münâfık ve yahudi karakterli kişiler, dinin ancak kendi çıkarlarına uygun yönlerini kabul etmekte, diğer hükümlerini reddetmektedirler. 3225
3222] Mehmed Göktaş, Gençlerle Tevhid Dersleri, s. 58-60
3223] 7/A’râf, 113
3224] 18/Kehf, 28
3225] 24/Nûr, 47-49
- 870 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mü’minin hedefi, Allah’ın rızâsı, rahmeti ve cennetidir. Bunun dışında küçük dünyevî çıkarlar aramaz. Bu nedenle Allah mü’minleri tarif ederken “gerçekten biz onları, katıksızca (âhiretteki asıl) yurdu düşünüp anan ihlâs sahipleri kıldık”3226 demektedir. Gerçekten de ihlâs, yani hâlis, katıksız bir şekilde Allah rızâsını aramak, mü’mini mü’min yapan en önemli özelliktir. “De ki: ‘Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah’tan, O’nun Rasûlü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah, fâsıklar topluluğuna hidâyet vermez.” 3227
Mü’minlerin bu konuda yaptıkları yanlış hareket, Cuma suresinde şöyle uyarılır: “Onlar, bir ticaret ve eğlence gördükleri zaman hemen dağılıp oraya giderler ve seni ayakta bırakırlar. De ki:’Allah’ın yanında bulunan, eğlenceden ve ticaretten daha yararlıdır. Zira Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.” 3228
“Bir parça somuna iman mayasını satan;
Bir arpa tanesine maden ocağını bağışlayan;
Nemrud da Halil’e gönül vermedi de,
Gitti canını verdi bir sivrisineğe.” 3229
Allah’ın Âyetlerini Satan Karakter: Bel’am
Bel’am’la ilgili olduğu değerlendirilmesi yapılan âyet meali şudur: “Onlara, kendisine ayetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku. Dileseydik elbette onu ayetlerle yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı ve hevâ/hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Eğer üstüne varsan, dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte ayetlerimizi yalanlayan kavmin durumu budur. Bu kıssayı anlat, umulur ki düşünür, ibret alırlar.” 3230
Âyetlerde, Hz. Peygamber’den, geçmişte yaşanmış bir olayın kahramanını anlatması isteniyor. Olayın kahramanının adı geçmiyor. Onun yerine, tavır ve davranışı geçiyor. Kur’an’ın üslûbu budur. Nedeni de, dikkatler özel isimler, özel yerler, özel zamanlar ve toplumlar üzerinde değil de, tavırlar üzerinde yoğunlaşması içindir. Âyetin çizdiği hastalıklı tipin belirgin özellikleri şunlardır: Kendisine mucize, vahiy, kitap, ya da birtakım olağanüstü ve herkeste olmayan yetenekler verilen bir ulu, önder ve âlim kişi, daha önce bu ilâhî ödülü hak eden bir davranış içerisinde olduğu halde sonradan bozuluyor. Kendisine verilen âyetlerle amel etmeyip onlara sırtını dönünce, şeytanın askeri oluyor. Vahiyden uzaklaştıkça azgınlaşıyor. Âyetleri ihtirasları uğruna kullanıyor.
Azgınlığının temel sebebi makam-mevkî, mal-mülk, şöhret-servet sevdası. O, dünyalığı Allah’a tercih edip Allah’ın verdiği âyetleri menfaat temininde kullanınca, Allah da ona verdiği âyetleri, o âyetlerle gelen tüm meziyet ve faziletleri
3226] 38/Sâd, 46
3227] 9/Tevbe, 24
3228] 62/Cum’a, 11; Cavit Yalçın, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 123-129
3229] Celâleddin Rûmî
3230] 7/A’raf, 175-176
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK HEM DE UCUZA
- 871 -
alıyor. Adam şahsiyetini kaybederek, “köpek gibi”, bir çanak yal uğruna her türlü zillete eyvallah eder hale geliyor. Kovsan da, sevsen de, dövsen de onun için fark etmiyor. Tabiatı köpekleştiğinden, kendisini tutanla kendisini iten arasındaki farkı göremeyip, her ikisine de dilini sarkıtıp soluyor. Âyette yapılan bu keskin tasvir, “İşte âyetlerimizi yalanlayanların hali budur” cümlesiyle tamamlanıyor. Hz. Peygamber’e de bu kıssayı anlatması emrediliyor ki, bu âyetlerin nâzil olduğu Mekke döneminin sonlarında tıpkı bu adam gibi bilgi ve hikmet sahibi olup da ilmini şeytana satan kimseler “belki düşünür, öğüt alırlar” diye...
Âyette geçen şahsın gerçek kimliği hakkında farklı rivayetler var. Bel’am bin Baura (Eber), Ümeyye bin ebi’s-Salt es-Sakafî, Ebu Amir bin Sayfî bu isimlerin başında geliyor. Bel’am, âyette anlatılan kıssanın gerçek sahibi ve mâzideki sebeb-i nüzulü, Ümeyye bin ebi’s-Salt, haldeki sebeb-i nüzulü, Ebu Amir ise istikbaldeki sebeb-i nüzulüdür.
Hz. Ali, İbn Ömer, İbn Abbas, Mücahid, İkrime ve müfessirlerin büyük bir çoğunluğu, kıssası anlatılması istenen bu adamın, Benï İsrail bilginlerinden Bel’am bin Baura olduğunu kabul ederler. Tevrat ve İncil’de Bel’am, Boer oğlu Balam olarak geçer.3231 İslâmî kaynaklarda anlatılan rivayetler de, Tevrat’ta verilen Bel’am portresiyle uyuşmaktadır. Tevrat’ta anlatılanları biraz daha detaylandıran İslâmî rivayetler de Bel’am’ın resmî din adamı kimliğini tescil eder. Duası makbul bir bilgin olan bu kişi, kavminin ısrarı üzerine Hz. Mûsâ’ya beddua etmiş, o yüzden dili göğsüne kadar sarkmış.
Allah’ın Âyetlerini Satmak; Dünyevîleşmek ve Dünyayı Âhirete Tercih Etmektir
“...Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız benden korkun. Hakkı bâtıl ile karıştırmayın, bilip dururken hakkı gizlemeyin.” 3232
Bugünkü dünyevîleşme mantığıyla, Benî İsrâil ve benzerlerinin “ilkel” dünyevîleşme mantığı arasında şaşılacak kadar benzerlik buluyoruz. Aslında bu şaşılacak bir şey de değil. Çünkü insanın tabiatı, zaafları, zamanın değişmesiyle değişmiyor. İnsanın hakikat karşısında aldığı tavırlar, genellikle aynı. “Dünyevîleşmiş tip” dediğimiz bu insanın, tüm zamanlar ve mekânlarda bir tek dini vardır: Madde, para, ekonomi...
Dünyevîleşmiş çağdaş insan tipinin dini ekonomi, imanı para, kitabı çek koçanı, mâbedi bankadır. Dünyevîleşmiş tip, dindarsa dinini, ideolojisi varsa ideolojisini, dâvâsı varsa dâvâsını her fırsatta paraya çevirmenin yollarını arar. Karun’laşmış ve Bel’amlaşmış bu tip, “Allah rızâsı, hizmet, tebliğ, dâvet, ihlâs, cihad, bereket, tekbir, cihad” gibi dinin kavramlarını çok rahat kullanarak insanları sömürür. Menfaatini dininden, imanından, dâvâsından önde tutar. Çıkarı neyi gerektiriyorsa o boyaya giren bukalemundur. İktidar ve güç odağı etrafında pervanedir.3233
Allah’ın Âyetlerini Satmak, Çok Zararlı Bir Ticarettir
“İşte onlar, hidayete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti
3231] Sayılar, 22-23
3232] 2/Bakara, 41-42
3233] Yahudileşme Temayülü, s. 308
- 872 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kazançlı olmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir.”3234
Din tüccarları, hidayeti verdiler, karşılığında dalâleti satın aldılar. Cenneti verdiler; cehennemi satın aldılar. İzzeti verip zilleti satın aldılar. Sonunda her iki dünyada zararlı çıktılar. Kur’an’ın Bakara 16. ve konumuzla ilgili 41. âyetinde ve başka bazı ayetlerde kullandığı “satın alma” kavramı üzerinde biraz durmak gerekir. Ayetlerden anlaşıldığına göre satın alma, insanın işlediği iyilik ve kötülük sonuçlarına dayanan her türlü eylemini kapsamaktadır. Yani insanın tüm yaptığı işler, bir ticaret niteliğinde; özel ve genel yapısında kâr ve zarara elverişli birer eylemdir. İnsanın ortaya koyduğu her harekette, her sözde kâr-zarar söz konusudur. İnsan bazı eylemleriyle kendisini, hayatını, cenneti satın alabilir. İnsanın, canını ve malını feda ettiği durumlar da bu ticaret alanına girer. Çünkü bu durumlarda eylemler karşılıksız kalmaz. Karşılık, mü’minler için esas olarak ahirette verilecektir, ama bu veresiye satış da mü’mini psikolojik olarak daha dünyadayken bile rahatlatmaktadır.
“Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu, Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O halde, O’nunla yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” 3235 “Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlü’ne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur.” 3236
Böylece hayatın tamamı, tüm alanlarında ve tüm mücadelelerinde ya Allah’la; ya da şeytanla bir alışveriş eylemine dönüşür. İnsan ne yaparsa, ne verirse mutlaka onun bir karşılığı vardır. Eğer sonuçlar iyi, yararlı ise, alışveriş kâr; değilse zarar getir. Münafıkların, yahudileşenlerin, Bel’amların, din tüccarlarının, dini gerçekten sömüren, dinin sırtından geçinen satılık kalem ve dillerin, ne tür bir ticaret yaptıklarını bu konular ışığında anlayabiliriz. Onlar, hem dünyada hem de ahirette kendilerini zarara sokacak bir şeyi satın almışlardır. Yaptıkları ticaret, kendilerine umdukları kârı sağlamayacaktır.
Allah’la alışveriş yapan, çok kârlı ticareti seçenlere ne mutlu!
3234] 2/Bakara, 16
3235] 9/Tevbe, 111
3236] 61/Saf, 10-12
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK HEM DE UCUZA
- 873 -
Konu ile İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Kur’ân-ı Kerim’de Âyet Kelimesinin Geçtiği Âyetler (Toplam 382 Yerde): 2/Bakara, 39, 41, 61, 73, 99, 106, 118, 118, 129, 145, 151, 164, 187, 211, 219, 221, 231, 242, 248, 248, 252, 259, 266; 3/Âl-i İmrân, 4, 7, 11, 13, 19, 21, 41, 41, 49, 49, 50, 58, 70, 97, 98, 101, 103, 108, 112, 113, 118, 164, 190, 199; 4/Nisâ, 56, 140, 155; 5/Mâide, 10, 44, 75, 86, 89, 114; 6/En’âm, 4, 4, 21, 25, 27, 33, 35, 37, 37, 39, 46, 49, 54, 55, 65, 68, 93, 97, 98, 99, 105, 109, 109, 118, 124, 126, 130, 150, 157, 157, 158, 158; 7/A’râf, 9, 26, 32, 35, 36, 37, 40, 51, 58, 64, 72, 73, 103, 106, 126, 132, 133, 136, 146, 146, 146, 147, 156, 174, 175, 176, 177, 182, 203; 8/Enfâl, 2, 31, 52, 54; 9/Tevbe, 9, 11, 65; 10/Yûnus, 1, 5, 6, 7, 15, 17, 20, 21, 24, 67, 71, 73, 75, 92, 92, 95, 97, 101; 11/Hûd, 1, 64, 59, 96, 103; 12/Yûsuf, 1, 7, 35, 105; 13/Ra’d, 1, 2, 3, 4, 7, 27, 38; 14/İbrâhim, 5, 5; 15/Hicr, 1, 75, 77, 81; 16/Nahl, 11, 12, 13, 65, 67, 69, 79, 101, 101, 104, 105; 17/İsrâ, 1, 12, 12, 12, 59, 59, 98, 101; 18/Kehf, 9, 17, 56, 57, 105, 106; 19/Meryem, 10, 10, 21, 58, 73, 77; 20/Tâhâ, 22, 23, 42, 47, 54, 56, 126, 127, 128, 133, 134; 21/Enbiyâ, 5, 32, 37, 77, 91; 22/Hacc, 16, 51, 52, 57, 72, 72; 23/Mü’minûn, 30, 45, 50, 58, 66, 105; 24/Nûr, 1, 18, 34, 46, 58, 59, 61; 25/Furkan, 36, 37, 73; 26/Şuarâ, 2, 4, 8, 15, 67, 103, 121, 128, 139, 154, 158, 174, 190, 197; 27/Neml, 1, 12, 13, 52, 81, 82, 83, 84, 86, 93; 28/Kasas, 2, 35, 36, 45, 47, 59, 87; 29/Ankebût, 15, 23, 24, 35, 44, 47, 49, 49, 50, 50; 30/Rûm, 10, 16, 20, 21, 21, 22, 22, 23, 23, 24, 24, 25, 28, 37, 46, 53, 58; 31/Lokman, 2, 7, 31, 31, 32; 32/Secde, 15, 22, 24, 26; 33/Ahzâb, 34; 34/Sebe’, 5, 9, 15, 19, 38, 43; 36/Yâsin, 33, 37, 41, 46, 46; 37/Sâffât, 14; 38/Sâd, 29; 39/Zümer, 42, 52, 59, 63, 71; 40/Mü’min, 4, 13, 23, 35, 56, 63, 69, 78, 81, 81; 41/Fussılet, 3, 15, 28, 37, 39, 40, 44, 53; 42/Şûrâ, 29, 32, 33, 35, ; 43/Zuhruf, 46, 47, 48, 69; 44/Duhân, 33; 45/Câsiye, 3, 4, 5, 6, 6, 8, 9, 11, 13, 25, 31, 35; 46/Ahkaf, 7, 26, 27; 48/Fetih, 20; 51/Zâriyât, 20, 37; 53/Necm, 18; 54/Kamer, 2, 15, 42 ; 57/Hadîd, 9, 17, 19; 58/Mücâdele, 5; 62/Cum’a, 2, 5; 64/Teğâbün, 10; 65/Talâk, 11; 68/Kalem, 15; 74/Müddessir, 16; 78/Nebe’, 28; 79/Nâziât, 20; 83/Mutaffifîn, 13; 90/Beled, 19.
B- Âyetleri Ucuza Satmak Konusuyla İlgili Âyetler
2/Bakara, 41, 174-176; 3/Âl-i İmran, 199; 5/Mâide, 44; 6/En’am, 90; 7/A’râf, 169, 175-176; 9/Tevbe, 34; 10/Yûnus, 72: 11/Hûd, 29, 50-51, 88; 12/Yûsuf, 104; 25/Furkan, 57; 26/Şuarâ, 109, 110, 127, 145, 164, 180; 34/Sebe’, 47; 36/Yâsin, 21; 38/Sâd, 86; 42/Şûrâ, 23; 52/Tûr, 40; 68/Kalem, 46.
Konu ile İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
Âyet
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 469-471
2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 115
3. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 317-319
4. Kur’ân-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 321-324
5. Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, 647-667
6. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neş. c. 1, s. 276-279
7. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 4, s. 137-179
8. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 552-565
9. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 424-439
10. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 1, s. 276
11. Et-Tefsîru’l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 156
12. Muht. Taberî Tefsiri, İmam Taberi, Ümit Y. c. 1, s. 123
13. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 45
14. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 3, s. 122-131
15. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 202-206
16. El-Esâs fi’t-Tefsîr, Said Havva, Şamil Y. c. 1, s. 389-392
17. Ruhu’l-Furkan Tefsiri, Mahmud Ustaosmanoğlu, Siraç Kitabevi Y. c. 2, s. 163-175
- 874 -
KUR’AN KAVRAMLARI
18. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 3, s. 252-262
19. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. (Y. Şevki Yavuz, A. Çetin), c. 4, s. 242-245
20. Şâmil İslâm Ansiklopedisi (Cengiz Yağcı), Şamil Y. c. 1, s. 179-180
21. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 48-51
22. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 51-54
23. Kur’an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y. s. 94-103, 299-312
24. Kur’an Penceresinden Bakış, Mevlüt Güngör, Özel Y. s. 203-212
25. Kur’ânî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılâb Y. s. 28-29
26. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 51-76
27. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılâb Y. s. 53
28. Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Ömer Dumlu, Anadolu Y. s. 21-23
29. Kutsal Kitabımız Kur’ân-ı Kerim, Ahmet Okutan, Özel Y. s. 148-152
30. İslâm’a İtirazlar ve Kur’ân-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç Kitabevi Y. 191-305
31. İlmin Işığında İslâmîyet, Afif A. Tabbara, Kalem Y. s. 42-80
32. Âyetler ve Yetenekler, Necmettin Şahinler, Beyan Y.
33. Âyetü’l-Kübrâ, B. Said Nursi, Sözler/Yeni Asya/İhlâs-Nur/Envâr Y.
34. Kur’an ve Kâinat Âyetleri, Fethullah Han, İnkılab Y.
35. Âyet ve Slogan, Ruşen Çakır, Metis Y.
36. Müsbet İlimlerde Kur’an Mucizesi, Hikmet Özdemir, Gonca Y.
37. Kur’ân-ı Kerim Hakkında Bilmediklerimiz, Arif Arslan, Adım Y.
38. İlim ve Din Açısından Mucize, Osman Karadeniz, Marifet Y.
39. İslâm’ın En Büyük Mucizesi Kur’an, Muhammed Mahmud es-Savvaf, Emin Y.
40. Tefsir Usulü, İsmail Cerrahoğlu, D.İ.B. Y.
41. Kur’ân-ı Kerim Mucizesi, Mâlik bin Nebi, T. Diyanet Vakfı Y.
42. Kur’an Mucizesi, Muhammed M. Şaravi, Esra Y.
43. Mucizeler Mucizesi Kur’an, Ahmet Deedat, İnkılab Y.
44. Sonsuz Mucize Kur’an, İsmail Karaçam, Çağ Y.
45. Kur’an Mûcizeleri, Harun Yahya, Vural Y.
46. Kur’ân-ı Kerim ve Kur’an İlimlerine Giriş, Suat Yıldırım, Ensar Y.
47. Kur’an Tefsirinde Yeni Bir Metod, Emin Huli, Kur’an Kitaplığı
48. En Mühim Mesaj Kur’an, M. Abdullah Draz, Akçağ Y.
49. Kur’an’da Ölçü ve Ahenk, Abdürrezzak Nevfel, İnkılab Y.
50. Çağımızı Aydınlatan Kur’an Mucizeleri, Mehmet Eminoğlu, Hizmet Kitabevi Y.
51. Kur’an Mucizesi, Haluk Nurbaki, Damla Y.
52. Kur’an’ın ilmi Sırları, Süleyman Aksoy, Sır Y.
53. Kur’an’ın ve Peygamberimiz’in Çağımızı Aşan Mesajları, M. Avni Özmansur, Altınkalem Y.
54. Kur’ân-ı Kerim ve Fenni Keşifler, Suat Yıldırım, D.İ.B. Y.
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK HEM DE UCUZA
- 875 -
55. Kur’an’da Edebî Tasvir, Seyyid Kutub, Hilâl / Çizgi Y.
56. Kur’an’da Edebî Mucize, Abdullah Aymaz, Özel Y.
57. Siret Ansiklopedisi, Hzr. Afzalur Rahman, İnkılâb Y. c. 5, s. 222-230
58. Kendi Dilinden Kur’an, Muhammed Bayraktar, Ravza Y. s. 101-105
59. Kur’an Okulu Cüz Cüz Kur’an, Hanif Yay. Sayı 11, s. 522-526
Âyetleri Ucuza Satmak
1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 140-141
2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 71
3. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 285
4. Kur’ân-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 129
5. Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 320
6. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 110-112
7. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 469-470
8. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 221-222
9. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y. s. 103-107
10. Fıkıh Penceresinden Fetvalarla Çağdaş Hayat, Faruk Beşer, Nûn Y. s. 60-92
11. İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri, (1) Hayreddin Karaman, Kalem Y. s. 113-116
12. Yahudileşme Temayülü, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 241-247, 303-308
13. Resmî İdeolojinin Ücretli Köleleri, Mustafa Çelik, Misak Y.
14. Gençlerle Tevhid Dersleri, Mehmed Göktaş, İstişâre Y. s. 55-60
15. Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücâhede Y. s. 155-171, 254-259
16. Kur’ân-ı Kerim Hakkında Bilmediklerimiz, Arif Arslan, Adım Y. s. 120-124
17. Yüce Kitabımız Hz. Kur’an, Tayyar Altıkulaç, T. Diyanet Vakfı Y. s. 53-68
18. Kutsal Kitabımız Kur’ân-ı Kerim, Ahmet Okutan, Özel Y. s. 181-185
19. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 432-438
20. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. 63-65
21. Kur’an’da Temel Kavramlar, Cavit Yalçın, Vural Y. s. 123-129
22. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 283-293
AZİM VE TEVEKKÜL
- 877 -
Kavram no 14
Ahlâk 5
Bk. Ahlâk; Takvâ
AZİM VE TEVEKKÜL
• Azim; Anlam ve Mâhiyeti
• Tevekkül; Anlam ve Mâhiyeti
• Kader ve Rızık
• Tevekkül; “Kısmetimde Varsa, Rızkım Ayağıma Gelir” Demek midir?
• Kader ve Tevekkül
• Kur’ân-ı Kerim’de Azim ve Tevekkül
• Hadis-i Şeriflerde Azim ve Tevekkül
• Allah el-Vekîl’dir, Kendisine Dayanılıp Güvenilmesi Gereken Tek Zâttır
• İnsanın Tevekküle İhtiyacı
• Sebat ve Kararlılık; Azmin Açılımı
“Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şâyet kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; (umûma ait) işlerde onlarla istişâre et, onlara danış. Artık azmettiğin, kararını verdiğin zaman da Allah’a tevekkül et, O’na dayanıp güven. Çünkü Allah, tevekkül edenleri kendisine sığınanları sever.” 3237
Azim; Anlam ve Mâhiyeti
Azim (azm); Sözlükte “ısrarla istemek, kasdetmek, karar vermek, kesin karar, irâde, sabır” gibi anlamlara gelir. Kur’ân-ı Kerim’de beş âyette3238 “iyilikte sebat ve kararlılık”, dört âyette de3239 fiil şekliyle “kesin karar vermek” anlamında olmak üzere toplam dokuz yerde geçmekte, bunlardan birinde3240 Hz. Peygamber’e “azimli peygamberler” gibi sabırlı olması, acelecilikten sakınması emredilmektedir. Hadislerde azim ve bundan türemiş fiillerle “azme”, “azîme” veya “azâim” gibi müştakları “kararlılık, sabır, niyet, hayırlı iş, farz” gibi mânâlarda kullanılmıştır.
Bir işin yapılmasından önceki aklî teemmüllerle psikolojik arzu ve eğilimlerin doğurduğu tereddüt döneminden sonra o işi şu veya bu şekilde yapmak husûsunda bir tercihe ulaşılırsa bundan azim, ulaşılmazsa tereddüt ve şaşkınlık hali (tehayyür) doğar. Müslüman düşünürler, dinî ve ahlâkî davranışlar için, zihinde tasavvur edilmelerinden başlamak üzere, fiilen gerçekleşinceye kadar birtakım safhalar kabul ederler. Gazzâlî bunları hadis-i nefs (fiilin zihinde doğması),
3237] 3/Âl-i İmrân, 159
3238] 3/Âl-i İmrân, 186; 20/Tâhâ, 115; 31/Lokman, 17; 42/Şûrâ, 43; 46/Ahkaf, 35
3239] 2/Bakara, 227, 235; 3/Âl-i İmrân, 159; 47/Muhammed, 21
3240] 46/Ahkaf, 35
- 878 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tabii ilgi, hüküm, azim veya kasıt, amel şeklinde sıralamış ve incelemiştir.3241 İlk üç safhada henüz kesin bir karar ve niyet bulunmadığı ve bunlar irâde dışı olduğu için insan, bu safhalarda sorumlu tutulamaz. Azim, aynı zamanda niyet ve kasıt safhası olduğundan insanın sorumluluğu bu noktada başlar. Buna göre kötü bir işe azmetmekle birlikte iyi niyete dayanan bir sebeple bu işi yapmayan veya yapamayan kişi azminden dolayı sorumludur. Ancak, Allah korkusu, günah endişesi gibi dinî ve ahlâkî faktörlerle kötülük yapma kararından dönmek de yeni bir azimdir ve böyle bir kimse, önceki azminden dolayı sorumlu değildir.
Nazzâm, Allâf, Ca’fer bin Hâris gibi bazı Mu’tezile bilginleri irâdeyi azim ve kasıt olmak üzere iki mertebede değerlendirmişlerdir. Azim ile fiil arasında az çok bir zaman farkı bulunabilir ve kişinin bu zaman içinde azminden dönmesi muhtemeldir. Kasıt fiilin yapıldığı zamana tekabül ettiğinden (iktiran), kasıt halindeki irâde fiilin meydana gelmesini gerektirir; böylece insan fiilin “icat edicisi” olur. Buna karşılık özellikle müteahhir Mâturîdî kelâmcıları bu mânâdaki irâdeyi “azm-i Mûsâmmem” diye adlandırmışlar ve bunun Eş’arîler’in “kesb”i ile aynı şey olduğunu belirtmişlerdir. Onlara göre azm-i Mûsâmmem “kulun kudretinin tesir alanı”dır. İhtiyar, kudret, meyil gibi mânevî âmiller (ef’âlü’n-nüfûs) ile hâricî faâliyetlerden (ef’âlü’l-cevârih) hiçbiri insan gücünün tesir sahasına girmezken, azim insanın hâdis kudretinin eseridir.3242 Böylece fiiller yaratma açısından Allah’a, karar açısından insana nisbet edilir; bu sûretle dinî ve ahlâkî yükümlülük ve sorumluluklar geçerlilik kazanır. Gerçi şeytanın veya bencil arzu ve ihtirasların etkisinde kalan kula, iyilik yönünde kesin karara ulaşabilmesi için Allah tarafından hemen her zaman bir yardım sözkonusudur. Fakat bu yardım, asla cebrî bir müdâhale anlamına gelmez; dolayısıyla kul için İlâhî bir lütuf olan tevfîkın bulunmaması, onu azm-i Mûsâmmemden mahrum bırakmaz; böylece fâsıkların Allah’ın kazâ ve kaderini günahlarına mâzeret göstermelerinin de anlamı kalmaz.3243
Tasavvufta, “sâlikin Hakk’a ermesine (vüsûl) engel olan bağları koparıp atması, ilmi hale hâkim kılması, irâdeyi kendisinden bilme illetinden kurtulması” gibi anlamlarda kullanılan azim, müridin hak yola girmesinin başlangıcıyla ilgilidir. Herevî’ye göre Hakk’ın yolunu tutan bir sâlikin bu yolda ayak bağı olan her şeyi söküp atmasına, ne kadar zor ve acı olursa olsun, bu yolda kendisine yardımcı olan ve rehberlik eden her şeyle uyum halinde olmasına azim denir. Azim, bütün maddî-mânevî, bedenî-rûhî kuvvetleri toplayıp hedefe yöneltmektir. 3244
Sebat ve Kararlılık; Azmin Açılımı
Sebat: Kararlı olma, sözde durma, ahde vefâ etme; bir konuda iyi düşündükten sonra verilen karardan dönmeme demektir. Sebat, ahlâkî faziletlerden biridir. Sebat ve metânet; herhangi bir konuda iyice düşündükten sonra verilen karardan asla bir daha dönmemek demektir. Bu fazilete sahip kişiler, sözünde sâbit ve görüşlerinde kuvvetli, işlerinde cesur ve yürekli kimselerdir.
Sebat ve metânet sahipleri yapacakları işleri önceden iyi düşünür, lehinde
3241] İhyâ, III/41
3242] İbnü’l-Hümâm, el-Müsâyere, Kahire, 1317, s. 111-112
3243] İbnü’l-Hümâm, a.g.e., s. 133
3244] Mustafa Çağrı, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 328-329
AZİM VE TEVEKKÜL
- 879 -
ve aleyhinde olan bütün sebepleri karşılaştırıp ölçer, tercih sebeplerini bularak karar verir; böyle verilmiş karardan da artık dönmezler. İrâde ile ilgili olan bu fazilete sahip olmak büyük bir meziyettir. Ne sevinç, ne üzüntü, ne menfaat, ne heyecan, ne de başka bir bir şey metîn olan adamı kararından döndürebilir.
Önderler ve önemli mevkilerde bulunan kişiler sebat ve metânet sahibi olurlarsa, çevrelerindeki insanlar için cesaret ve güven kaynağı durumuna gelirler. Böyleleri, işlerinde daha başarılı olur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ey mü’minler, bir düşman topluluğu ile karşılaştığınız zaman, sebat edin ve Allah’ı çok anın ki, kurtulabilesiniz.”3245 Bu âyette, sebat ve metânetin, harpte zafere erişmek ve kurtuluşa ulaşmak hususundaki önemine işaret edilmiştir. Gerçekten de bu ahlâkî fazîlete sahip olmayanların doğru karar vermeleri, işlerinde başarılı olmaları, düşmana gâlip gelmeleri pek güçtür.
Sebat ve metânette âşırı gitmek inattır. Yokluğu da, kararsızlıktır. Her ikisi de terk edilmesi gereken kötü huylardandır. Bu konuda unutulmaması gereken bir husus da şudur. Sebat adını verdiğimiz kararlılığı insan, meşrû, faydalı ve helâl olan şeylerde göstermelidir. Allah’ın yasakladığı gayr-ı meşrû, zararlı ve haram işler için sebat gösterilemez. İnsanı kötülüklere sürükleyen konularda metîn olmanın bir mânâsı yoktur. Zaten bu iki ahlâkî kavram ancak müsbet davranışlarla birlikte varolabilir. 3246
Allah’ın Dini’nde sebat etmek, azimle ve tutarlılıkla sırat-ı müstakimde yürümek isteyen her sâdık müslüman için en başta gelen bir istektir. Müslümanların halen içerisinde yaşadığı toplumların durumu, ateşiyle yandıkları çeşitli fitneler ve tuzaklar, dini garip duruma düşüren türlü şüpheler ve şehvetler... Öyle ki dine sarılan, hayret verici bir konuma ulaşmıştır: “Dinine sarılan ateş parçasını elinde tutuyor gibidir.”
Müslümanın, sebâtı sağlayacak sebeplere bugünkü ihtiyacının, selef zamanındaki bir kardeşinin ihtiyacından daha fazla olduğu konusunda hiçbir akıl sahibinin şüphesi yoktur. Ahlâkın kötülüğü, kardeşliğin azlığı, yardımlaşma ve dayanışmanın zayıflığı nedeniyle bunu gerçekleştirmek için daha büyük gayret gerektirmektedir.
Dinden çıkma olaylarının çoğalması, İslâm için çalışanlar arasında dahi sapmaların başgöstermesi, müslümanı bu gibi sonuçlardan korkmaya ve güvenli bir neticeye ulaşmak için sebatı sağlayacak etkenleri aramaya itmektedir.
Konunun, kendisi hakkında Nebî’nin (s.a.s.) “Âdemoğlunun kalbi kaynadığı zaman tencereden daha çok altüst olur.”3247 buyurduğu kalp ile bağlantılı olması... Rasûlullah (s.a.s.) kalp ile ilgili bir başka benzetme daha yapar: “Kalp, ancak (takallubu) dönmesi dolayısıyla kalp olarak isimlendirilmiştir. Kalp, bir ağaç gövdesindeki tüy gibidir. Rüzgâr onun altını üstüne getirir.” 3248
Şehvetler ve şüpheler karşısında dönüveren kalbin sâbit hale getirilmesi, bu görevin büyüklüğüne ve zorluğuna uygun güçlü etkenlere ihtiyaç duyan
3245] 8/Enfâl, 45
3246] Şamil İslâm Ansiklopedisi, Sebat Maddesi
3247] Ahmed bin Hanbel, VI/4; Hakim, Müstedrek II/289; Bk. es-Silsiletu’s-Sahîha, 1772
3248] Ahmed bin Hanbel, Müsned IV/408
- 880 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tehlikeli bir iştir. 3249
Sebatı Sağlayan Etkenler
Allah azze ve celle, bizlere merhameti gereği; Kitabı’nda, Nebî’si aracılığıyla ve O’nun yaşantısında sebat için gerekli birçok etken bildirmiştir:
1. Kur’an’a Yönelmek: Kur’ân-ı Kerim, ilk sebat vasıtasıdır. Allah’ın sağlam ipidir. Aydınlatıcı nurdur. O’na sımsıkı sarılanı Allah korur. O’na tâbi olanı Allah kurtuluşa erdirir. O’na davet eden doğru yola yönlendirilir.
Allah, Kur’an’ın belirli bir aşamayla ayrıntılı olarak indirilmesindeki amacın kalpleri iyice sağlamlaştırmak olarak açıklar: Allah Teâlâ, kâfirlerin şüphelerini reddederek şöyle buyurur: “İnkar edenler, ‘Kur’an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi?’ dediler. Biz onunla senin kalbini sağlamlaştırmak için böyle yaptık ve onu tane tane okuduk. Onların sana getirdikleri hiçbir temsil yoktur ki, sana doğrusunu ve daha açığını getirmeyelim.” 3250
Kur’an Niçin Dinde Sebatın Kaynağıdır? Çünkü, imanı yeşertir. Allah ile bağını kurarak nefsi arındırır. Kur’an âyetleri, mü’minin kalbine serinlik ve esenlik indirir. Böylece, fitne rüzgârları onu sürükleyemez. Kalbi, Allah’ın zikri ile huzur bulur. Müslümanı, doğru değerler ve düşüncelerle donatır. Bununla, çevresinde olanları düzenleyebilir. Yine; kendisine olayları değerlendirme imkânı sağlayan ölçüler kazandırır. Olayların ve insanların değişmesine göre sözleri değişip birbiriyle çelişmez ve kararında tereddüt olmaz.
Kâfirler ve münâfıklardan oluşan İslâm düşmanlarının ortaya attığı şüphelere cevap verir. İslâm’ın ilk yıllarında yaşananlar, canlı örneklerdir:
Müşriklerin “Muhammed terk edildi”3251 demelerine karşı, Allah azze ve celle’nin “Rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı”3252 kavlinin Rasûlullah’ın (s.a.s.) nefsine etkisi nedir? Kureyş kâfirleri, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e öğretenin bir beşer olduğunu ve O’nun, Kur’an’ı Mekke’deki bir Rum marangozdan aldığını iddia edince Allah azze ve celle’nin “Kendisine nisbet ettikleri şahsın dili yabancıdır. Hâlbuki bu (Kur’an) apaçık bir Arapça’dır.”3253 buyurmasının etkisi nedir? Münâfığın “bana izin ver, beni fitneye düşürme!” demesi üzerine Allah azze ve celle’nin “Bilesiniz ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdir!”3254 buyurmasının mü’minlerin kalplerindeki etkisi nedir?
Destek üzerine destek ve iman etmiş kalpleri kuvvetlendirme, şüpheleri reddetme ve bâtıl ehlini susturma değil mi? Kesinlikle evet!
Hayret edilecek bir durum da Allah’ın mü’minlere, Hudeybiye’den dönüşlerinde çok ganimetler alacaklarını vaadetmesidir (Hayber ganimetleri). Bunu, kendileri için kısa bir süre sonra gerçekleştireceğini, oraya yalnız çıkacaklarını ve münâfıkların onlara katılmak isteyeceğini, müslümanların onlara kendilerine tâbi olmamalarını söyleyeceğini; münâfıkların, Allah’ın kelâmını değiştirmek
3249] Muhammed Sâlih el-Müneccid, Sebat, Tercüme: İsmail Yaşa
3250] 25/Furkan, 32-33
3251] S. Müslim, Nevevî Şerhi, c. 12, s. 156
3252] 93/Duhâ, 3
3253] 16/Nahl, 103
3254] 9/Tevbe, 49
AZİM VE TEVEKKÜL
- 881 -
isteyerek ısrar edeceklerini ve mü’minlere “Siz bizi çekemiyorsunuz” diyeceklerini bildirir. Allah azze ve celle onlara şöyle cevap verir: “Neredeyse hiç laf anlamıyorlar!”3255 Sonra bunların hepsi mü’minlerin gözleri önünde aşama aşama, adım adım ve kelime kelime gerçekleşir.
İşte bu noktada; hayatlarını Kur’an’a bağlayanlar; Kur’an’ı okumaya, ezberlemeye, anlamaya ve düşünmeye yönelenler, O’nunla hareket edip O’na boyun eğenler ile insanların sözünü tüm uğraşları ve meşguliyetleri haline getirenler arasındaki farkı anlayabiliriz.
2. Allah’ın Şeriatı’na Tutunup Salih Amel İşlemek: Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah, iman edenleri sağlam sözle hem dünya hayatında hem de âhirette sapasağlam tutar. Zâlimleri ise Allah saptırır. Allah dilediğini yapar.”3256 Katâde şöyle der: Dünya hayatında hayırla ve sâlih amel ile sâbit tutar. Âhirette ise kabirde sâbit tutar. 3257
Yüce Allah şöyle buyurur: “Eğer kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi, onlar için hem daha hayırlı hem de (imanlarını) daha pekiştirici olurdu.”3258 Yani hak üzerinde daha sağlam olurlardı. Bu apaçıktır. Fitne başgösterince, sâlih amellerden geri duran tembellerden sebat bekleyebilir miyiz? Oysa iman eden ve sâlih amel işleyenleri Rableri, imanları ile doğru yola yöneltir. Bu nedenle, Rasûlullah (s.a.s.) sâlih amellere ısrarla devam ederdi. Kendisine en sevimli amel az da olsa devamlı olanıydı. Sahâbîleri bir amel işlediklerinde onu sürekli hale getirdiler. Âişe (r. anhâ) bir amel işlediğinde ona devam ederdi. Rasûlullah (s.a.s.) farz namazlarının önünde veya sonunda kılınan revâtıb sünnetlerini kast ederek şöyle buyurur: “Oni ki rekâtı kılmaya ısrarla devam edene cennet vâcip olur.” 3259 Bir rivayette, “Kulum bana nafilelerle yaklaşmaya öyle devam eder ki, kendisini severim.”3260 buyurulur.
3. Peygamber Kıssalarını Düşünüp Örnek Almak İçin İncelemek: Allah Teâlâ’nın şu âyeti buna delâlet etmektedir: “Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini teskin edeceğimiz her haberi sana anlatıyoruz. Bunda sana gerçeğin bilgisi, mü’minlere de bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir.”3261 Bu âyetler, Rasûlullah (s.a.s.) zamanında oyun ve eğlence olsun diye inmedi. Bilakis yüce bir gâye için indi. Bu gâye, Rasûlullah’ın ve O’nunla birlikte mü’minlerin kalplerini sağlamlaştırma gâyesidir.
Allah azze ve celle’nin “Eğer iş yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza yardım edin!’ dediler. ‘Ey ateş! İbrahim için serinlik ve esenlik ol!’ dedik. Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat Biz onları, daha çok hüsrâna uğrayanlar durumuna soktuk.”3262 kavlini düşünsen... İbn Abbas şöyle der: “İbrâhim aleyhisselam ateşe atıldığında en son sözü ‘Hasbiyallahu ve ni’mel-Vekîl / Allah bana yeter ve O ne güzel bir vekildir’ idi.”3263 Bu kıssayı düşünürken, baskı ve işkence karşısında direnme
3255] 4/Nisâ, 78
3256] 14/İbrâhim, 27
3257] İbn Kesir, Tefsir 4/421
3258] 4/Nisâ, 66
3259] Tirmizî, 2/273; Nesâî, 1/388
3260] Buhârî, Bk. Fethu’l-Bârî, 11/340
3261] 11/Hûd, 120
3262] 21/Enbiyâ, 68-70
3263] Bk. Fethu’l-Bârî, 8/229
- 882 -
KUR’AN KAVRAMLARI
duygusunun iman edip imanın gereklerini hayatımıza geçirmenin kalbimize yerleştiğini hissediyoruz.
Mûsâ (a.s.) kıssasıyla ilgili Kur’an’da şöyle buyrulur: “İki topluluk birbirini görünce, Mûsâ’nın adamları: ‘İşte yakalandık!’ dediler. Mûsâ: ‘Asla!’ dedi. ‘Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir.”3264 Bu kıssayı düşünürken, zâlimlerle karşılaşınca kararlılığın özelliğini, sebat etme ve şiddet anında, ümitsizliğe kapılanların bağrışmaları arasında kararlılık gösterme şuurunu hissediyoruz.
Firavun’un sihirbazlarının hikâyesini gözönüne getirsek... Hani şu, hak kendilerine açıkça belli olunca, ölüm pahasına ondan dönmeyerek kararlılık gösteren bir avuç insanın ilginç hikâyesi... Zâlimin “Ben size izin vermeden önce ona inandınız öyle mi! Hakikat şu ki o, size büyü öğreten büyüğünüzdür. Şimdi elleriniz ile ayaklarınızı tereddüt etmeden çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım! Böylece hangimizin azâbının daha şiddetli ve sürekli olduğunu iyice anlayacaksınız”3265 tehditleri karşısında, sebat etmenin bir yüce örneğinin kalbe yerleştiğini görüyoruz.
İman eden azınlığın hiç tereddüt etmeden “Seni, bize gelen apaçık mûcizelere ve bizi yaratana tercih edemeyiz. Öyle ise yapacağını yap! Sen ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin”3266 diyerek gösterdiği kararlılık...
Yine; Yâsîn Sûresi’nde geçen mü’minin ve Firavun ailesindeki mü’minin, yine Firavun’un karısı olduğu halde ona kafa tutup imandaki sebatı için işkenceyle ölümü göze alan Âsiye anamızın kıssalarından, Ashâbu’l-Uhdûd’un hikâyesi ve benzerlerinden alınacak en büyük ders, neredeyse tamamıyla sebat üzerinedir.
4. Duâ: Allah’ın mü’min kullarının özelliklerinden biri de, kendilerini dinde sâbit kılması için duâ ile Allah’a yönelmeleridir: Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme.”3267; “Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve ayaklarımızı sabit kıl.” 3268
“Âdemoğullarının kalplerinin hepsi Rahman’ın parmaklarından iki parmağın arasında bir kalp gibidir. Onu dilediği gibi çevirir.”3269 Bu nedenle, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem çokça şöyle derdi: “Ey kalpleri çeviren! Kalbimi dinin üzerine sabit kıl.” 3270
5. Allah’ı Zikretmek: Bu, sebâtı sağlayan en büyük etkenlerdendir. Allah azze ve celle’nin “Ey iman edenler! Herhangi bir topluluk ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı çok zikredin.”3271 kavlinde cihad ve sebat ile zikir arasında kurulan bağı düşünmeliyiz: Kur’an Allah’ı zikretmeyi, cihadda kararlılık göstermeye yardımcı olacak en büyük sebeplerden biri olarak gösteriyor. İman edenlerin, sayılarının
3264] 26/Şuarâ, 61-62
3265] 20/Tâhâ, 71
3266] 20/Tâhâ, 72
3267] 3/Âl-i İmrân, 8
3268] 2/Bakara, 250
3269] Ahmed bin Hanbel ve Müslim, İbni Ömer’den merfû olarak rivâyet eder. Bk. Nevevî, Müslim Şerhi, 16/204
3270] Tirmizî, Enes’ten merfû olarak rivâyet eder. Bk. Tuhfetu’l-Ahvezî, 6/349, Sahihu’l-Câmi’, 7864
3271] 8/Enfâl, 45
AZİM VE TEVEKKÜL
- 883 -
azlığına rağmen Allah’ı çokça zikretmeleri nedeniyle nasıl kazandıklarını düşünebiliriz.
Güzellik ve makam sahibi kadın (först leydi) kendine çağırdığı zaman, onun fitnesine karşı koymak için Yusuf (a.s.) ne ile yardım diledi? “Maâzallah (Allah korusun)!”3272 kalesine sığınmadı mı? Bunun sonucu, şehvet dalgaları bu kalenin surlarına çarpıp yok olmadı mı? Mü’minlerin imanlarının sağlamlaştırılmasında Allahı’ zikredip hatırlamanın rolü işte böyle olur.
6. Müslümanın, Doğru Yolda Yürümeye Gayret Etmesi: Doğruda sâbit kalma konusunda sırât-ı müstakîmin önemini bilmek için, kendimize şu soruyu sormalıyız: Geçmişte ve günümüzdeki insanların birçoğu niçin saptı? Niye şaşkınlığa düştüler ve ayakları sırât-ı müstakim’den kaydı, doğru yol üzere ölemediler? Ya da ömürlerinin büyük bir kısmını tüketip hayatlarının değerli bölümlerini boşa geçirdikten sonra ancak doğruya ulaşabildiler?
Heraklius’un, Ebû Süfyan’a Muhammed’e (s.a.s.) tâbi olanlar hakkında sorduklarıdır: “Onlardan hiç kimse bu dine girdikten sonra, dinine kızarak ondan geri dönüyor mu?” der. Ebû Süfyan “Hayır” deyince Heraklius şöyle der: “İmanın sevinci kalplere karışınca böyle olur.”3273 Eğer hak üzere sâbit kalmak istiyorsak, peygamberlerin, sıddîkların, şehidlerin ve sâlihlerin yoluna, zamanımızdaki gerçek mü’minlerin yoluna koyulmamız gerekiyor.
7. Terbiye: Belirli bir aşamayla, anlayarak elde edilen imanî ve ilmî terbiye, sebâtı gerçekleştiren faktörler içerisinde temel bir faktör olarak yer alır.
İmanî terbiye; kalbe ve vicdana korku, ümit ve sevgi ile canlılık kazandırır. Kur’an ve Sünnet ifadelerinden uzak kalma ve insanların sözlerine tutunma neticesi ortaya çıkan donukluğu yokeder.
İlmî terbiye; sahih delil üzerinde durur. Bu da taklidi ve hoş olmayan fırsatçılığı ortadan kaldırır.
Şuurlu terbiye ile kişi kötülerin yollarını ve İslâm düşmanlarının planlarını öğrenir. Gündemi bilir ve olayları tam olarak kavrayarak ona göre hareket eder. Bu şekilde, sınırlı sayıda insanın bulunduğu küçük toplumlarda kabuğuna çekilme ve içine kapanma önlenir.
Kademeli terbiye ise, müslümanı aşama aşama ilerletir. Onu dengeli bir planlamayla, olgunlaşmanın basamaklarında yükseltir. Bununla; aklına geleni söylemenin, aceleciliğin ve zararlı çıkışların önüne geçilir.
Sebatı getiren bu unsurun önemini daha iyi anlamak için Rasûlullah’ın (s.a.s.) hayatına bakalım ve kendimize soralım: Nebî’nin (s.a.s.) sahâbîlerinin Mekke’de, kendilerine baskı uygulanan günlerde gösterdikleri sabrın kaynağı nedir? Bilal, Habbâb, Mus’ab, Yâsir ailesi ve diğer mazlumlar; hatta ashâbın önde gelenleri boykot sırasında ve diğer zamanlarda nasıl sebat ettiler? Onların bu kararlılıkları, kişiliklerini aydınlatan nübüvvet ışığının köklü terbiyesi olmadan gerçekleşebilir miydi?
Bir sahâbîyi ele alalım. Örneğin Habbâb ibnu’l-Eret (r.a.)... Efendisi, demir
3272] 12/Yusuf, 23
3273] Buhârî, Bk. Fethu’l-Bârî, I/32
- 884 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şişleri kor haline gelinceye kadar ısıtır, sonra onun çıplak sırtına koyardı ve sırtının yağı eriyip üzerlerine akınca ancak onları söndürürdü. Onu, bütün bunlara sabretmeye sevkeden neydi?
Bilal...Güneşten yanmış toprağın üzerinde, kayanın altında... Ve Sümeyye... Bağlar ve zincirler içerisinde... Medine döneminde yaşanan bir olay ve bir soru: Huneyn’de, müslümanların çoğu hezimete uğrayınca Nebî (s.a.s.) ile birlikte kim sebat gösterdi? İslâm’a yeni girenler mi? Henüz nübüvvet okulunda yeteri kadar terbiye görmemiş ve çoğu ganimet toplamak için çıkanlar mı? Sebat gösterenlerin çoğu, Rasûlullah’ın (s.a.s.) elinde uzun süre terbiye gören seçkin mü’minlerdi. Onlar, eğer bu terbiye olmasaydı sebat gösterebilirler miydi?
8. Üzerinde Bulunduğu Yola Güvenmek: Müslümanın üzerinde bulunduğu yola olan güveni arttıkça, o yolda yürümeye kararlılığı da şüphesiz daha büyük olur. Bu güveni sağlayan faktörlerden bazıları şunlardır:
Üzerinde bulunulan doğru yolun, bu asırda ve bu zamanda ortaya çıkmış yeni bir yol olmadığını hissetmek... O; bizden önce nebîlerin, sıddîkların, şehitlerin, sâlihlerin ve âlimlerin üzerinde yürüdükleri soylu bir yoldur. Bunu hissetmekle garipliğik yok olur ve yalnızlık dostluğa, üzüntüler sevinç ve mutluluğa dönüşür. Çünkü, onların hepsinin bu yolda şimdi yaşayan müslümana kardeş oldukları hissedilir.
Seçilmiş olmanın şuuruna varmak... Yüce Allah şöyle buyurur: “Hamdolsun Allah’a ve selam olsun seçkin kıldığı kullarına.”3274; “Sonra Kitab’ı, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik.”3275; “İşte böylece Rabbin seni seçecek, sana olayların yorumunu öğretecektir.” 3276
Allah, peygamberleri nasıl seçmişse, sâlihler için de bu seçimden bir pay vardır. Bu pay, peygamberlerin ilimlerinden kendilerine kalan mirastır ve o mirasın büyüklüğü oranında kendini gösterir. Allah bizi bir cansız, bir hayvan, bir kâfir, bir inkârcı, bir bid’at dâvetçisi, bir fâsık olarak yaratsaydı; İslâm’a çağırmayan günahkâr bir müslüman veya çeşitli hataları olan bir yola dâvet eden biri olarak yaratsaydı, o yollara yöneltseydi, bilincimiz nasıl olurdu?
Bu seçimin ve hayra dâvetçi kılmasının, üzerinde bulunulan dosdoğru yolda kararlılık göstermeye etki eden faktörlerden biri olduğunu görmek zorundayız.
9. Yüce Allah’a Dâveti Pratik Olarak Uygulamak: Nefis, hareket etmezse bozulur. Dışa açılmazsa çürür. Nefsin dışa açılabileceği en yüce alanlardan biri de Allah’a dâvettir. Bu, peygamberlerin görevidir ve nefsi azaptan kurtarır. Bu uğurda, kuvvetler harekete geçer ve önemli görevler yerine getirilir. Dolayısıyla dâvet aksatılmamalı ve emrolunduğu gibi dosdoğru olmalı. Nefsi sahibi ibâdetle meşgul etmezse, o insanı günahla meşgul eder.
Zaman harcayarak, kafa yorarak, çalışarak ve konuşarak doğru yola dâvet etmek, müslümanın en önemli uğraşı ve kaygısı olursa; bu, şeytanın saptırma ve fitneye düşürme uğraşının önünü keser. Buna; dâvet yolunda yürürken karşılaştığı engeller, inatçılar ve bâtıl ehli karşısında dâvetçinin nefsinde oluşan meydan
3274] 27/Neml, 59
3275] 35/Fâtır, 32
3276] 12/Yusuf, 6
AZİM VE TEVEKKÜL
- 885 -
okuma duygusunu da ilâve edebiliriz.
Bu şekilde dâvet, kendisiyle kazanılan büyük sevaba ilâve olarak sebatı sağlayan etkenlerden biri olur; gerilemeyi ve bozulmayı engeller. Çünkü hücüm eden, savunma ihtiyacı hissetmez. Allah, dâvetçilerle birliktedir, onları sağlamlaştırır ve hatalarını örter. Dâvetçi, doktor gibidir. Bilgisiyle ve tecrübesiyle mânevî hastalıklara karşı savaşır. Başkaları üzerindeki bu savaşıyla o, hastalığa yakalanmaktan diğer insanlara oranla daha uzaktır.
10. Sağlam İnsanların Etrafında Bulunmak: Bu insanların sıfatlarından birini Rasûlullah (s.a.s.) şu şekilde haber verir: “İnsanlar arasında öyleleri vardır ki, iyiliğin anahtarları ve kötülüğün kilididirler.” 3277
Âlim, sâlih ve insanları hakka dâvet eden kimseleri etrafında bulunmanın sebat etmeye büyük yardımı vardır. İslâm tarihinde gerçekleşen bazı fitnelerde, Allah müslümanları birtakım kişilerle sâbit kılmıştır. “Allah, dini mihnet günü Ahmed ile; riddet günü de Sıddîk ile aziz kıldı” İbnu’l-Kayyım rahimehullah’ın, Şeyhulİslâm İbn Teymiyye’nin kararlılık göstermedeki rolünü anlatırken söylediği şu sözleri düşün: “Korkumuz şiddetlenip kötü şeyler aklımıza gelmeye ve yeryüzü bize dar gelmeye başlayınca ona giderdik. Onu görüp sözünü işitir işitmez o hallerin hepsi üzerimizden kalkardı. Gönül rahatlığına, kuvvete, inanca ve sükûnete dönüşürdü. Kullarına, ona kavuşmadan cennetini gösteren; bu dünyada onlara cennetin kapılarını açan; ona olan arzularını ve onun için yarışmalarını kuvvetlendirecek şekilde cennetin kokusundan ve serinliğinden onlara hissettiren Allah’ı tüm noksanlıklardan tenzih ederim.” 3278
İşte burada İslâm kardeşliği, kararlılığı sağlamada ana unsur olarak ortaya çıkar. Sâlih kardeşler, örnek alınacak insanlar ve terbiye edici sıfatı bulunan kimseler, yürünülen doğru ama dikenli yolda yardımcıdır, kendileriyle teselli bulunulan kaynaklardır. Bildikleri İslâmî hakikat ve doğru yorumlarla ve hikmetli sözlerle müslümanı sağlamlaştırırlar. Onların arasında yaşamaya çalışmalı, onlardan uzak kalmaktan korkmalıdır. Şeytanlar yalnız kalan, kimsesizleri daha kolay kapar. Kurt, sürüden uzak kalanı yer.
11. Allah’ın Yardımına Ve Geleceğin İslâm’ın Olacağına Tamamen İnanmak: Sebata en çok, yardım geciktiği zaman, sâbit olan ayaklar kaymasın diye ihtiyaç duyarız. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da onlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever. Onların sözleri, sadece şöyle demekten ibâretti: ‘Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla; ayaklarımızı sâbit kıl; kâfirler topluluğuna karşı bizi muzaffer eyle!’ Allah da onlara dünya nimetini ve âhiret sevabının güzelliğini verdi. Allah güzel davrananları sever.” 3279
Rasûlullah (s.a.s.), işkence gören sahâbîlerinin inançlarını sağlamlaştırmak için onlara baskı ve işkence günlerinde, geleceğin İslâm’ın olacağını haber vermişti. Buhârî’de, Habbâb’dan (r.a.), Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğu rivâyet edilir: “Allah bu işi (dini) mutlaka tamamlayacaktır. Öyle ki, bir yolcu San’a’dan
3277] İbn Mâce 237; İbn Ebî Âsım; Kitabu’s-Sünne, 1/127; Bk. es-Silsiletu’s-Sahîha 1332
3278] el-Vâbilu’s-Sayyib, s. 97
3279] 3/Âl-i İmrân, 146-148
- 886 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hadramevt’e kadar Allah’tan ve sürüsü için kurttan başka hiçbir şeyden korkmadan gidecek”3280 Geleceğin İslâm’ın olacağı ile ilgili hadisleri İslâm dâvâsına yeni katılmış olanlara bildirmek onların kararlılık üzere terbiye edilmesi açısından önemlidir.
12. Bâtılın Gerçek Yüzünü Bilmek Ve Ona Kanmamak: Yüce Allah’ın (İnkarcıların diyar diyar dolaşması sakın seni aldatmasın.”3281 kavlinde müslümanlar için bir teselli ve inançlarını kuvvetlendirme vardır.
Allah’ın “Köpük ise atılıp gider”3282 âyetinde bâtıldan korkmama ve bâtıla teslim olmama konusunda akıl sahipleri için bir örnek vardır. Kur’ân-ı Kerim’in bir üslûbu da bâtıl ehlini ortaya çıkarmak, hedeflerini ve bunun için kullandıkları yolları açığa vurmaktır. “Böylece suçluların yolu belli olsun diye âyetleri iyice açıklıyoruz.”3283 Müslümanlar, gâfil yakalanmasın ve İslâm’a nereden zarar gelebileceğini bilsinler diye...
Düşmanlarını tanımadıkları için hesap etmedikleri yerden saldırıya uğrayınca sebat edemeyen ve ayakları kayan nice dâvetçiler ve dağılan hareketler görülmüştür.
13. Kararlı Davranmaya Yardımcı Olacak Huyları Edinmek: Bunların en başında sabır gelir. Buhârî ve Müslim’de rivâyet edilen bir hadiste Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Hiç kimse sabırdan daha hayırlı ve bol bir hediye ile ödüllendirilmedi”3284 Sabrın en zor ve en sevaplı olanı, musîbetle ilk karşılaşma anındadır. Kişi beklemediği bir felaketle karşılaştığında çöküntü yaşar ve sabrı yoksa kararlılığını kaybeder.
İbnu’l Cevzî’nin şöyle der: “Seksenine yaklaşmış bir adam gördüm. Cemaatle namaza devam ederdi. Kızının oğlu öldü. Şöyle dedi: ‘Kimsenin duâ etmesine gerek yok. Çünkü O (Allah), duâyı kabul etmiyor.’ Sonra şöyle dedi: ‘Allah Teâlâ inat ediyor ve bize bir çocuk dahi vermiyor.”3285 Allah, bu adamın söylediğinden elbette uzaktır.
Müslümanlar Uhud’da musîbete uğradıklarında bunu beklemiyorlardı. Çünkü Allah’ın onlara zafer vereceğini umuyorlardı. Allah onlara (ve dolayısıyla bizlere), kanla ve şehitlerle iyi bir ders verdi: “Bedir’de) iki katını (düşmanınızın) başına getirdiğiniz bir musîbet, (Uhud’da) kendi başınıza geldiği için mi ‘Bu nasıl oluyor?’ dediniz? De ki: O, kendinizden kaynaklanmaktadır.”3286 Kendilerinden nasıl kaynaklandığı da haber veriliyordu: “Allah arzuladığınız (gâlibiyeti) size gösterdikten sonra zaafa düştünüz; verilen emir konusunda tartışmaya kalkıştınız ve âsi oldunuz. İçinizde dünyayı isteyeniniz de vardı.” 3287
14. Sâlih Kimselerin Nasihati: Müslümanın, bir fitneye uğradığı ve Rabbi onu arındırmak için imtihan ettiği zaman sebat etmesini sağlayan faktörlerden biri
3280] Buhârî; Bk. Fethu’l-Bâri 7/165
3281] 3/Âl-i Imrân, 196
3282] 13/Ra’d, 17
3283] 6/En’âm, 55
3284] Buhârî, Kitabu’z-Zekât; Müslim, Kitabu’z-Zekât
3285] es-Sebât Inde’l-Memât, İbnu’l Cevzî, s. 34
3286] 3/Âl-i İmrân, 165
3287] 3/Âl-i İmrân, 152
AZİM VE TEVEKKÜL
- 887 -
de Allah’ın ona, kendisine nasihat eden ve inancını sağlamlaştıran sâlih bir insan göndermesidir. Allah’ın kendisini faydalandırdığı, hatasını örten nasihatlerdir. Bu öğütler; Allah’ı, O’na kavuşmayı, cenneti ve cehennemi hatırlatan sözlerle doludur.
15. Cennet Nimetlerini ve Cehennem Azâbını Düşünmek; Ölümü Hatırlamak: Cennet, mutluluklar diyarıdır. Acıların dindiği yerdir. Mü’minlerin son konaklama mekânıdır. Nefsin, karşılıksız fedâkârlıkta bulunmama, çalışmama ve sebat etmeme özelliği yaratılışındandır. Bu karşılık ona zorlukları kolaylaştırır. Yolundaki engelleri ve güçlükleri küçük gösterir.
Alacağı mükâfatı bilene çalışmanın zorluğu kolay gelir. Yolunda yürürken sebat göstermezse, genişliği gökler ve yer kadar olan cennete girme fırsatını kaçıracağını bilir. Sonra nefis, kendisini topraklıktan yükseltip ulvî âleme çekecek etkenlere muhtaçtır.
Peygamberimiz, sahâbîlerinin inancını sağlamlaştırmada cenneti hatırlatma faktörünü kullanırdı. Yâsir, babası Ammar ve annesi Sümeyye Allah yolunda işkence görürken Rasûlullah (s.a.s.) onların yanına uğrar ve şöyle der: “Sabredin ey Yâsir ailesi! Çünkü gideceğiniz yer cennettir.”3288 Yine, Rasûlullah (s.a.s.) Ensâr’a şöyle derdi: “Benden sonra zulüm göreceksiniz. Havz başında bana kavuşuncaya kadar sabredin.” 3289
Ayrıca; kabirdeki iki grup insanın halini, haşrı, hesaba çekilmeyi, mizanı, sırâtı ve diğer âhiret duraklarını düşünmek sebat açısından da çok faydalıdır. Ölümü hatırlamak, müslümanı kötülük ve günahlara karşı korur ve onu Allah’ın sınırları önünde durdurur; onları çiğnetmez. Çünkü o, ölümün kendisine ayakkabısının bağından daha yakın olduğunu ve birkaç dakika sonra vaktinin gelebileceğini bilirken, nefsi onu yanlış yapmaya ya da hatada ısrar etmeye nasıl sürükleyebilir? Bu gerekçelerle Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “(Haram) Lezzetleri yok eden (ölümü) çokça hatırlayın.” 3290
Sebat Gerektiren Durumlar: Bu durumları şöyle özetleyebiliriz:
Fitnelerde Sebat Göstermek: Kalplere isâbet eden dalgalanmanın sebebi fitnelerdir. Kalp, üzüntüye sebep olan fitneler gibi, sevince götüren fitnelerle de karşılaştığında sâbit kalmaz. Kalplerini iman dolduran basîret sahibi sebatkârlar bundan hâriçtir.
Fitne çeşitlerinden bazıları şunlardır:
Mal Fitnesi: “Onlardan kimi de, ‘Eğer Allah lütuf ve kereminden bize verirse, mutlaka sadaka vereceğiz ve elbette biz sâlihlerden olacağız’ diye andiçti. Fakat Allah lütfundan onlara verince, onda cimrilik edip yüz çevirerek sözlerinden döndüler.” 3291
Makam Fitnesi: “Sabah akşam Rablerine, O’nun rızâsını dileyerek duâ edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini Bizi anmaktan gâfil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan
3288] Hâkim, Müstedrek, 3/383; Hadis, hasen-sahihtir. Tahrici için Bk. Fıkhu’s-Siyre el-Elbâni tahkiki, s. 103
3289] Buhârî ve Müslim
3290] Tirmizî, 2/50
3291] 9/Tevbe, 75-76
- 888 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kimseye boyun eğme.” 3292
Bu iki fitnenin tehlikesi hakkında Rasûlullah şöyle buyurur: “Bir sürüye gönderilen iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin mala ve şerefe düşkünlüğünün dinine verdiği zarardan daha fazla değildir.”3293 Yani kişinin mala, şana ve şerefe düşkünlüğü dinine, iki aç kurdun bir sürüye verdiği zarardan daha fazla zarar verir.
Eş Fitnesi: “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının.” 3294
Çocukların Fitnesi: “Çocuk; korku, cimrilik ve hüzün kaynağıdır.” 3295
Baskı, İşkence ve Zulüm Fitnesi: Bu konuda en güzel örneği Kur’an verir: “Ateşle dolu hendeğe atılanlar (yakılarak) öldürüldü. Onlar (yakanlar) da başlarına oturmuşlar, mü’minlere yapmakta oldukları işkenceyi seyrediyorlardı. Onlardan; sadece, göklerin ve yerin mülkü kendisine ait olan, Aziz ve Hamîd olan Allah’a iman ettikleri için intikam aldılar. Oysa ki Allah, her şeyi görür.” 3296
Buhârî, Habbâb’dan (r.a.) şöyle dediğini rivâyet eder: Rasûlullah (s.a.s.) Kâbe’nin gölgesinde bürdesine sarınmış otururken O’na şikâyette bulunduk. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Sizden öncekiler arasında öyleleri vardı ki yakalanıp kendisi için kazılan çukura konulurdu. Bir testere getirilerek kafasının üzerine konulur ve kafası ikiye ayrılırdı. Etleri kemiklerinden ayrılıncaya kadar demir taraklarla taranırdı. Ve bu (işkenceler) onları dininden döndüremezdi.” 3297
Deccal Fitnesi: Bu fitne, dünyadaki fitnelerin en büyüğüdür. “Ey insanlar! Allah, Âdem’i yarattığından beri yeryüzünde deccal fitnesinden daha büyük bir fitne olmamıştır. Ey Allah’ın kulları! Ey İnsanlar! İnancınızda sebat gösteriniz...” 3298
Kalplerin, fitneler karşısında doğru yoldan sapma ve sebat gösterme dereceleri hakkında Rasûlullah şöyle buyurur: “Fitneler kalplere, hasır gibi dal dal tesir eder. Hangi kalp onu kabul ederse ona siyah bir nokta konulur. Hangi kalp de onu reddederse ona beyaz bir nokta konulur. Sonunda iki ayrı kalp ortaya çıkar: Gökler ve yer kaldığı müddetçe fitnelerin kendisine zarar veremeyeceği ak taş gibi beyaz bir kalp ve diğeri...” 3299 (Hasır gibi: Yani hasırın üzerinde uyuyan kişinin sırtına çizgi çizgi iz bırakması gibi.)
Cihadda Sebat Etmek: “Ey iman edenler! Herhangi bir topluluk ile karşılaştığınız zaman sebat edin.”3300 Dinimizdeki büyük günahlardan biri de ordular karşı karşıya geldiği anda savaş alanından kaçmaktır. Rasûlullah (s.a.s.) Hendek’te, sırtında toprak taşırken, mü’minlerle birlikte şu duâyı tekrarlıyordu: “(Düşmanla) karşılaşırsak ayaklarımızı sâbit kıl” 3301
3292] 18/Kehf, 28
3293] Ahmed bin Hanbel, Müsned III/460
3294] 64/Teğâbün, 14
3295] Ebû Ya’lâ, 2/305; Bu rivâyetin, başka şâhitleri de vardır. Bk. Sahîhu’l Câmi’ 7037
3296] 85/Bürûc, 4-9
3297] Buhârî, Bk. Fethu’l-Bârî, 12/315
3298] İbn Mâce, 2/1359
3299] Ahmed bin Hanbel, Müsned, 5/386; Müslim 1/127
3300] 8/Enfâl, 45
3301] Buhâri; Bk. Fethu’l-Bârî, 7/399
AZİM VE TEVEKKÜL
- 889 -
Doğru Yolda Sebat Göstermek: “Mü’minler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar, hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir).”3302 O yiğitlerin ilkeleri, canlarından daha değerlidir. Hiçbir geri adımı kabul etmeden sözlerinde ısrar ederler.
Ölüm Ânında Sebat Göstermek: Kâfirler ve fâcirler, en zor anlarında sebattan mahrum bırakılırlar. Ölüm anında şehâdet getiremezler. Bu, kötü sonun işaretlerindendir. Bir adama ölmek üzereyken “Lâ ilâhe illâllah de” denilir. Başını sağa sola oynatarak söylemeyi reddeder. Başka biri ölüm anında “Bu iyi bir parça. Bunun fiyatı ucuz” der. Bir diğeri satranç taşlarının isimlerini sayar. Bir başkası da şarkı sözlerini veya melodisini mırıldanır. Sevgilisinin adını tekrarlar. Çünkü bunlar, dünyada onu Allah’ı zikretmekten alıkoymuştur. Böylelerinin, yüzünün karardığı veya kötü koktuğu görülür. Ruhları çıkarken kıble yönünün tersine çevrilirler. Dışından belli olmayıp da içinde hangi acı halleri yaşadığını ve ölürken nasıl bir ölümle öldüğünü bilemediğimiz insanlar da işin ayrı bir yönü.
Sâlih insanlara gelince, Allah onları ölüm anında sebat göstermeye muvaffak kılar. Kelime-i şehâdet getirirler. Yüzlerinin parladığı ve güzel koku yaydıkları görülür. Ruhları çıkarken kendilerine bir şekilde müjde verilir.
Ölüm sıkıntısında, Allah’ın sebat etmeye muvaffak kıldığı insanlardan bir örnek... Ebû Zür’a er-Râzi, hadis ehlinin imamlarından biri... Şu da hayat hikayesinden bir kesit:
Ebû Zür’a’nın yazıcısı Ebû Cafer Muhammed b. Ali şöyle anlatır: “Meşheran’da (Rey şehrinin köylerinden biri) Ebû Zür’a’nın yanına gittik. Ölüm döşeğinde idi. Yanında Ebû Hatim, İbn Varrah, Münzir b. Şâzân ve başka insanlar vardı. “Ölülerinize (ölmek üzere olanlarınıza) Lâ ilâhe illâllah’ı söylemesini telkin edin” şeklindeki telkin hadisini zikrettiler. Kendisine telkinde bulunma konusunda Ebû Zür’a’dan utandılar. ‘Gelin, hadisi zikredelim’ dediler. İbni Varrah şöyle dedi: “Ebû Âsım bize şöyle bildirdi: Abdulhamid b. Cafer Salih’ten...” “İbnu Ebî” demeye başladı. Gerisini getiremedi. Bunun üzerine, Ebû Hatim şöyle dedi: “Bündâr bize şunu bildirdi: ‘Ebû Asım, Abdulhamid b. Cafer’den, o da Sâlih’ten şunu haber verdi.’ O da gerisini söyleyemedi. Diğerleri sustular. Ebû Zür’a ölüm döşeğinde, gözlerini açarak şöyle dedi: ‘Bize Bündâr şunu bildirdi: Ebû Âsım, bize Abdülhamid b. Cafer’in Salih b. Ebi Ureyb’den, onun da Kesir b. Murra’dan şöyle rivâyet ettiğini haber verdi: Muaz b. Cebel şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: “Son sözü Lâ ilâhe illâllah olan cennete girer” Ve ruhu çıktı. Allah rahmet eylesin. 3303
Onun gibiler hakkında Allah şöyle buyurur: “Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: ‘Korkmayın, üzülmeyin, size vaadolunan cennetle sevinin!’ derler.” 3304
Allah’ım! Bizleri de onlardan eyle. Allah’ım! İşlerimizde sebat ve doğruda kararlılık dileriz. 3305
3302] 33/Ahzâb, 23
3303] Siyeru A’lâmi’n-Nubelâ, 13/76-85
3304] 41/Fussilet, 30
3305] Muhammed Salih el-Müneccid, Sebat, Tercüme: İsmail Yaşa
- 890 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tevekkül; Anlam ve Mâhiyeti
Tevekkül; Âcizlik gösterme, başkasına güvenip dayanma, Allah’a güvenme, O’nun hükmünün mutlaka meydana geleceğine kesin olarak inanma ve alınması gereken tedbirleri alma anlamında Kur’anî bir terimdir.
“Müvekkil” vekil edinen, “tevkîl” ise vekil kılma, vekil edinme demektir. Aynı kökten olan “ittikâl” biraz da tembellik içeren ve boşa gidebilecek bir güvenme ve dayanmayı anlatır. Tevekkülde, kelimenin Arap dilindeki kalıbı gereği bir zorlama vardır. Bu da herhangi bir konuda aklî ve bedenî gücü, yani metot ve eylem fonksiyonunu kullanmayı, dayanılıp îtimat edilecek yere bunun sonucunda dayanmayı ifade eder.
Tevekkülün ıstılahî/terim anlamı ise: “Kişinin, şartlarını yerine getirerek, işlerini Allah Teâlâ’ya bırakması bir işe başlarken sebeplere yapıştıktan sonra O’na güvenmesi; kalbin, her işte Allah’a îtimat etmesi, güvenmesidir.” Tevekkül, dine veya dünyaya ait herhangi bir hususta, alınacak bütün tedbirler alındıktan, konu ile ilgili tüm girişimler yapıldıktan sonra, o işin neticesinin Allah’a bırakılmasıdır. Tevekkül, insanın kendine yüklenen bütün görevleri yaptıktan sonra işin sonucunu Allah’a bırakması, O’nun yaratacağı neticeyi güven ve rızâ ile karşılayıp, insanlardan bir beklenti içerisinde olmaması; kısaca Allah’a güvenip, âkıbetinden endişe etmemesidir. Tevekkül, kalbin Allah’a tam îtimat ve güveni, hatta başka güç kaynakları düşünmekten rahatsızlık duyması mânâsına gelir. Bu ölçüde bir güven ve îtimat olmazsa, tevekkülden söz edilemez; kalp kapıları Allah’tan başkasına açık kaldığı sürece de hakîkî tevekküle ulaşılmaz.
Tariften de anlaşıldığı gibi tevekkül; müslümanın, yapacağı işlerde tüm zâhirî sebeplere sarılması, alınması gereken tedbirleri alması, çalışıp çabalaması, ama gönlünü bunlara bağlamayıp sadece Allah’a dayanmasıdır. Tevekkül, hiç bir zaman, çalışmayı ve sebebe sarılmayı terkedip, “Allah’ın dediği olur” diyerek kenara çekilmek değildir. Nitekim Hz. Peygamber, devesini salıvererek Allah’a tevekkül ettiğini söyleyen bir bedeviye “Onu bağla da öyle tevekkül et.”3306 buyurmuştur.
İslâm inancına göre; yaratıkların bütün fiilleri, halleri ve sözleri Yüce Allah’ın kazâ ve takdîri ile meydana gelir. Onun için İslâm alınması gereken tedbirleri aldıktan sonra, insanlara ve aracılara değil, sadece Allah’a dayanma anlamındaki bir tevekkülü emreder. Bir âyette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Müslümanlar sadece Allah’a dayanıp güvensinler.”3307 Hz. Peygamber de şu sözleri ile müslümanlara tevekkülü tavsiye etmektedir: “Eğer siz Allah ‘a hakkıyla tevekkül ederseniz, o sizi kuşu rızıklandırdığı gibi rızıklandırır.” 3308
Hz. Ömer (r.a.), Medine’de boşta gezen bir gruba: “Siz necisiniz?” diye sordu. Onlar da: “Biz mütevekkilleriz” dediler. Bunun üzerine büyük halife: “Hayır, siz mütevekkil değil, müteekkil (yiyici)lersiniz. Siz yalancısınız, tohumunu yere atıp (toprağa ekip) sonra tevekkül edene mütevekkil denir” dedi.
Bu olay tevekkülden ne anlaşılması gerektiğini çok güzel ifade etmektedir. Gerçek tevekkül güzel bir davranış, ahlâkî bir fazilettir. Cenâb-ı Hak,
3306] Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme 60
3307] 3/Âl-i İmrân, 122
3308] İbn Mâce, Zühd 14
AZİM VE TEVEKKÜL
- 891 -
müslümanlara tevekkülü emretmiş ve mütevekkil olanları sevdiğini haber vermiştir: “Bir de, daima diri olup, hiçbir zaman ölmeyen Allah’a tevekkül et.”3309, “Kim Allah’a tevekkül ederse, O, ona yeter.”3310; “Mü’minler, ancak o kimselerdir ki Allah anılınca kalpleri ürperir, onlara Allah’ın âyetleri okunduğunda o âyetler onların imanlarını artırır ve Rablerine tevekkül ederler.” 3311
Tevekkül, müslümanların kadere olan inançlarının bir sonucudur. Tevekkül eden kimse, Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmuş, kaderine râzı kimsedir. Fakat, nasıl kadere inanmak tembel tembel oturmayı, her şeyden el etek çekmeyi gerektirmiyorsa, tevekkül de tembellik ve miskinliği gerektirmez. Gerçek mütevekkil, çalışmadan kazanılamayacağını, ekmeden biçilemeyeceğini, amelsiz Cennet’e girilemeyeceğini, ihlâsla ibâdet ve tâatte bulunmadan Allah’ın rızâsına kavuşulamayacağını bilir. 3312
Tevekkül ve Türevleri: ‘Tevekkül’, ‘vekâlet’ kökünden türemiş bir kelimedir. Sözlükte, kendi işini gördürmek üzere birini tayin etme, birine güvenip dayanma demektir. Aynı kökten gelen ‘vekil’, kişinin kendi işini gördürmek üzere tayin ettiği, güvenip dayandığı kimse demektir. ‘Tevkîl’ ise, vekil kılma işidir ki, birine güvenip dayanma ve onu kendi yerine ‘nâib/temsilci’ olarak tayin etmedir. ‘Tevekkül’ tevkîl etme, vekil kılma işidir. ‘Müvekkil’, hukuk dilinde, dâvâlının kendi yerine işini görmesi veya dâvâsını savunması için avukat tâyin eden, avukatı görevlendiren kimsedir. Müvekkilinin dâvâsını savunan veya onun işini gören avukat da ‘vekil’dir.
Allah’ın Vekil Olması: Kur’an, Allah’ın kulları için ‘vekil’ olarak yeteceğini açıklıyor. “Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şey üzerinde vekildir.”3313; “Göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) Allah’ındır. Vekil olarak Allah yeter.” 3314
Allah’ın güzel isimlerinden biri olarak ‘el-Vekil’; yarattığı her şey üzerinde gözetici ve Hafîz (koruyucu) olan, hepsinin idaresinin ve rızkının kendisine ait olduğu, onlardan zararları giderici, faydalı olanları onlara verici anlamına gelir. O, her şeyi düzenleyen olduğu gibi yönetendir de. Yarattıklarını gözetir, onların rızıklarını yaratır. Hiç bir şeyin bilgisi kendine gizli değildir, her şeyi korur, sevk ve idare eder.
Müslümanların “Allah bize yeter, O ne güzel Vekil’dir’3315 demeleri, bütün bu sıfatların Allah’a ait olduğunu söylemek, O’nun bütün yapıp etmelerinde güç sahibi ve bağımsız oluşunu ifade etmek içindir. Allah (c.c.) vekil olarak, mü’minlerin güvenip dayandığı, onların yapamayacağı işlerin en güzel idarecisidir. Vekil ismi bazı âyetlerde ‘şâhit’ anlamına da gelmektedir. Allah (c.c.) her an ve her yerde insanların yaptıklarına tanık olmaktadır, onların yaptıklarından haberdardır. 3316
İnsanlar Hakkında ‘Vekil’ Denilmesi: Kur’ân-ı Kerim’de ‘vekil’ sıfatı insanlar
3309] 25/Furkan, 58
3310] 65/Talâk, 31
3311] 8/Enfâl, 2
3312] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 211
3313] 39/Zümer, 62
3314] 4/Nisâ, 132; Ayrıca Bk. 4/Nisâ, 81, 171; 17/İsrâ, 65; 33/Ahzâb, 3, 48
3315] 3/Âl-i İmrân, 173
3316] 12/Yusuf, 66; 28/Kasas, 2
- 892 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hakkında da kullanılmaktadır. Bu kullanımlarda vekil kelimesinde, daha çok bekçi, gözetleyici, işlerin sorumlusu gibi anlamlar ağır basmaktadır. İnsanlar hakkında kullanılan ‘vekil’ sıfatının genellikle olumsuz olarak gelmesi dikkat çekmektedir. “De ki: ‘Ey insanlar! Şüphesiz size Rabbinizden hakk gelmiştir. Kim hidâyete ulaşırsa, o, ancak kendi nefsi için hidâyete ulaşmıştır. Kim de saparsa, o da, kendi aleyhine sapmıştır. Ben sizin üzerinize bir vekil değilim.” 3317
‘Vekil’ kelimesinin insanlar hakkında sözlük anlamıyla kullanılmasında bir sakınca yoktur. Ancak kavram anlamıyla kullanılması pek doğru değildir. Kur’an’ın ‘Allah vekil olarak yeter’ vurgusu buna işaret ediyor. Kıyâmet günü insanlara sorulacak olan şu soru da oldukça anlamlıdır: “İşte siz, dünya hayatında onlardan yana mücâdele ettiniz. Peki Kıyâmet günü onlardan yana Allah’la kim mücâdele edecek? Ya da onlara kim vekil olacaktır?” 3318
Tevekkülün Boyutları: ‘Vekil kılma’ anlamında ‘tevkîl’ sürekli Allah’ı ‘vekil’ kılma olarak geçmektedir. Yani kendsine ‘tevekkül’ edilen Allah (c.c.); Allah’ı vekil tutan da, O’na tevekkül eden de insandır. Tevekkülün hedefi hep Allah’tır. ‘Tevekkül’ fiil ve türevleriyle birlikte kırktan fazla âyette geçmektedir ki, hepsinde de ‘Allah’a tevekkül, O’nu Vekil bilme, O’na güvenip dayanma söz konusu edilmektedir. ‘Tevekkül’, kavram olarak, Allah’ı vekil bilme, O’na dayanmadır. Bunu iki şekilde anlamak mümkündür: Birincisi; birisini ‘veli’ bilmek, dost, yardımcı ve işine bakabilen bir kimse olarak güvenme, İkincisi ise; birisini kendi işi için vekil bilme ve ona güvenip dayanmadır.
Kavram olarak tevekkülü şöyle tanımlamak mümkündür: İnsanın, kendine yüklenilen veya kendine düşen bütün görevleri yaptıktan, bütün çalışmaları yerine getirdikten ve bütün tedbirleri aldıktan sonra, işin sonucunu Allah’a bırakmasıdır; Allah’a güvenip sonuçtan endişe etmemesidir.
Şüphesiz ki ‘tevekkül’ bazılarının anladığı gibi, havadan ekmek beklemek, gayret etmeden bir başarıya ulaşmak, yerinde oturarak Allah’tan bir şey beklemek değildir. Bu anlamda Allah (c.c.) kimsenin ‘vekil’i değildir. Bazı kimseler, insan olarak üzerlerine düşeni yapmazlar, gerekli çabayı göstermezler, emek sarfetmezler, sonra da işlerini Allah’a havâle ederler. Tâyin ettikleri ‘vekil’in, kendilerinin tüm işlerini görmesini beklerler. İslâm’da böyle bir tevekkül inancı yoktur. Kur’an şöyle diyor: “Allah’tan bir rahmet olarak, onlara yumuşak davrandın. Eger kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için mağfiret dile ve iş konusunda onlarla danış (müşâvere et). Bir kere azmettinmi (kesin karar verdinmi) de Allah’a tevekkül et. Çünkü Allah, tevekkül edenleri sever.” 3319
Görüldüğü gibi tevekkül’ün oluşum süreci açıktır. Yukarıdaki âyet belli bir konuda yapılması gerekenleri söyledikten sonra tevekkülün gereğine işaret ediyor. ‘Bir kere azmettinmi’ ifâdesi, gerekli kararlılığı ve yapılması gerekli çalışmaları haber veriyor. İman edenler, Rablerinin kendilerini ne ile sorumlu tuttuğunu bilirler. Bunun şuurundadırlar. Bütün kulluk görevlerinin yerine getirilmesi, bu işin şartıdır. Zaten insan bunun için yaratılmıştır. Görevler yerine gelmeden, sonucu büyük mükâfat ve kazanç olarak beklemek mümkün değildir. Mü’min, gerekeni
3317] 10/Yûnus, 108; Ayrıca Bk. 6/En’âm, 66, 107; 17/İsrâ, 68, 86; 25/Furkan, 43
3318] 4/Nisâ, 109
3319] 3/Âl-i İmrân, 159
AZİM VE TEVEKKÜL
- 893 -
yapar, sonuç konusunda Allah’a güvenip dayanır, O’nun vereceği karşılığa râzı olur. İslâm mü’minlere, ilim öğrenmelerini, emirlere uymalarını, rızıklarını aramalarını, Allah yolunda çalışma yapmalarını, düşmana karşı hazırlıklı olmalarını, din ve dünya işlerinde şûrâya başvurmalarını, işleri kolaylaştıracak metodları bulmalarını, haksızlıktan kaçınıp her işlerinde adâlete uymalarını ve bunlara benzer birçok güzel şeyi yapmalarını emrediyor. Elbette bu çalışmalar yapılırsa sonuç da güzel olacaktır.
Tevekkül bu anlamda, bütün çalışmaları yaptıktan, bütün görevleri yerine getirdikten sonra duyulan bir iç huzur ve doyumluluk, bir yönden de Allah’ın vereceğine râzı olma ahlâkıdır. ‘Tevekkül’, güçlü bir iman ve Allah’ın emrine uymada sürekli bir kararlılıktır. Tevekkül eden (mütevekkil), yaptığı tevekkülle bir faydayı elde eder, bir zarardan kurtulur. Onun hakkıyla yapacağı tevekkül ona böyle bir sonuç kazandırır ki, böyle bir sonucu başka bir şeyle elde etmek mümkün değildir.
Allah’a tevekkül, O’nun yardım ve desteğine güvenmedir, en uygun çalışmayı yapan, kulluk görevlerini yerine getirenlere iyi sonuç vereceğinden emin olmaktır. Kulun tevekkülü, Allah’ın o kuluna yeterli oluşunun bir sebebidir. Kur’an, mü’minleri tıpkı takvâda olduğu gibi, böyle bir tevekküle teşvik ediyor.3320 Tevekkül, hakka tam bağlılık, azimli ve kararlılık sahibi olma unsurları ile güçlenir, yerine getirilir. Mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül ederler.3321 Onlar sürekli olarak ‘Hasbuna’llahu ve ni’me’l-vekîl; Allah bize yeter, O ne güzel vekildir’ derler. 3322
Peygamberimiz (s.a.s.) de buyuruyor ki: “Siz Allah’a hakkıyla tevekkül edebilseydiniz, sizleri de kuşları rızıklandırdığı gibi rızıklandırırdı; sabahleyin aç çıkar, akşama tok dönerdiniz.”3323 Bu demektir ki kuşlar gibi çaba sarfedenler, bu gayretlerinin sonuçlarını en güzel şekilde görürler.
Her şey bir sebebe bağlıdır. İnsanın kaderi; hedefini, amacını ve bu amacı gerçekleştirecek olan sebebi de içerisine alır. Bu, toprağın mahsul verebilmesi için, onun sürülmesi, ekilmesi, gübrelenmesi ve sulanması gerektiği gibi bir sebep-sonuç ilişkisidir. “Duâ ve tevekkül, işlerin sonucuna etki etmez!” diyen, amel işlemekle emredilmeyi, sebeplere yapışmayı görmezlikten geliyor demektir. Bir amel işlemeden, bir amaca ulaşmak için bir çaba sarfetmeden, emredilen şeyleri yerine getirmeden bir başarıya veya Allah’ın insana vadettiklerine kavuşmak mümkün değildir. Allah (c.c.), mü’min kullarının yalnızca Kendisine tevekkül etmelerini emrediyor. 3324
Kader ve Rızık
Özellikle yiyecek ve içecek cinsinden Allah’ın canlıya ihsan ettiği her besleyici şey rızıktır. Kur’ân-ı Kerim’deki çeşitli açıklamalar bu tanımı kanıtlamaktadır:
“Allah’tır ki sizi yarattı; Sonra sizi besledi; Sonra sizi öldürecek; Sonra sizi
3320] 73/Müzzemmil, 8-9; 17/İsrâ, 2
3321] 3/Âl- i İmrân, 122, 160; 5/Mâide, 11; 9/Tevbe, 51; 12/Yusuf, 67 vd.
3322] 3/Âl-i İmrân, 173
3323] Tirmizî, Zühd, 33, Hadis no: 2344
3324] 5/Mâide, 11; 9/Tevbe, 51; 14/İbrâhim, 11 vd.; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 708-711
- 894 -
KUR’AN KAVRAMLARI
diriltecektir.”3325; “Nice canlı vardır ki rızkını taşıyamaz. Onları da sizleri de besleyen Allah’dır. O, tümü duyandır, tümü bilendir.”3326; “İnkâr edenlere dünya hayatı parlak gösterilmiştir. Onlar mü’minlerle alay ederler. Oysa sakınanlar, kıyamet gününde onlardan üstündürler. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.” 3327
Rızık da her olay gibi kaderin kapsamına girer. Çünkü canlının hangi şartlarda, nerede, nasıl, hangi yollarla ve ne gibi bir besin maddesini alacağı ve ondan nasıl yararlanacağı ezelde Allah tarafından bilinmektedir. Dolayısıyla onun, yiyecek ve içecek maddesi olarak bir şeyi alması, kazanması ve onu tüketmesi, yaşadığı diğer olaylardan farklı bir şey değildir. Ne var ki, insanın örneğin, ağzına koymak üzere eline aldığı bir lokmayı herhangi bir nedenle yiyememesi, insanlar arasında öteden beri çok farklı bir olay gibi algılanmış, bu nedenle de yiyilip içilen şeylerin rızık adı altında özel bir konu olarak işlenmesi âdet olagelmiştir. Bu konuda olup bitenler arasında gerçekten de insanı şaşkınlık içinde bırakan bazı olaylar yaşanmıştır.
Örneğin, bir çocuğun, tam ağzına koymak istediği et lokmasının, o sırada kedi tarafından kapılması, ya da elindeki süt bardağının devrilmesi belki pek şaşırtıcı değildir. Ama kazılar sırasında çıkarılan bir insan kafatasının dişleri arasında henüz çürümemiş bir darı tanesi şaşkınlık içinde seyredilirken, kenara konduktan az sonra bir kuş tarafından gagalanarak kapılması daha büyük bir şaşkınlığa yol açabilmiştir. Bu da rızık meselesinin kader olayları arasında özelleştirilmiş bir konu olarak işlenmesine neden olmuştur. Hâlbuki rızık da, yaşanan diğer bütün olaylar gibi kaderin sıradan bir parçasıdır. Öyle ki, haram lokma da rızıktır.
Örneğin hırsızlık malı bir yiyeceğin, gerek hırsız tarafından bilinçle yenmesi, gerekse -farkında olunmadan - diğer biri tarafından yenmesi arasında kader açısından hiç bir fark yoktur. Haram ya da helâl, ikisine de yedikleri nasip olmuştur. İkisi de kendi irâde ve seçimleriyle bu fiili işlemişlerdir. Aralarındaki fark: Hırsızın sorumlu, diğerinin ise mâsum olmasıdır. Bu ise yenen şeyin, kader ya da rızık olmasıyla çelişmez. Daha doğrusu böyle bir olayın, Kur’ân’ın üslûbu dışında “rızık” olarak adlandırılmasının hiç bir özelliği yoktur. Çünkü kişinin bir şey yiyip içmesi ile onun, giyinip kuşanması, yürümesi, okuması, ya da herhangi bir hareket yapması arasında kader bakımından hiç bir fark yoktur.
Mu’tezilîler bu noktada da Ehl-i Sünnet’ten farklı düşünmüşlerdir. Onlara göre haram lokma rızık değildir. Çünkü “Allah, kötülüğü ve yasaklamış olduğu davranışları yaratmaktan münezzehtir.” Bu nedenle rızık için “Allah’ın, insanı yararlanmaktan yasaklamadığı şeyler” diye spekülatıf bir tanım yapmışlardır. Hâlbuki insanlar, Allah’ın yasakladığı birçok şeyleri de yiyip içmekte ve bunlardan yasaklı yollarla yararlanmaktadırlar. Dolayısıyla bu tanımın tutarsız olduğu açıktır.
Aslında rızık meselesinin taşıdığı önemi, onu, kader zinciri içinde pek anlamı olmayan yorumlarla özel bir konu haline getirmekte aramamak gerekir. Fakat rızkın asıl başka yönden taşıdığı bir önem vardır. O da şudur: Allah (c.c.), rızkın yaratıcısıdır, kişi ise onu, kendi irâdesiyle arayıp kazanandır. Helâli de haramı da
3325] 30/Rûm, 40
3326] 29/Ankebût, 60
3327] 2/Bakara, 212
AZİM VE TEVEKKÜL
- 895 -
hikmetiyle yaratan Allah, insana neyin helâl, neyin haram, neyin iyi, neyin kötü, neyin serbest ve neyin yasak olduğunu açıklamış, ancak onu, istediğini seçmekte özgür bırakarak ileride kendisini hesaba çekmek üzere de sorumlu tutmuştur. 3328
Rızık hakkında bilinmesi gereken önemli bir nokta da şudur: Kişi, bilgisini, enerjisini ve imkânlarını seferber ederek, çalışıp didinmek, çabalayıp rızkını aramak ve bununla birlikte olanca dikkatiyle helâlinden kazanmak durumundadır. Bu, hem iman, hem ahlâk, hem de hayat açısından zorunludur. Yani kişi her şeyden önce helâla helâl, harama da haram olarak inanmalı, bu iki şeyi vicdanında asla bir tutmamalıdır; Buna bir toplum baskısı ya da bir gelenek diye değil, bir Kur’ân gerçeği olarak inanmalıdır.3329 İnsanın böyle bir inançla rızık arayışı içine girmesi ise hem bir ahlâk gereği hem de yaşayabilmek için kaçınılmaz bir zorunluluktur.
Çalışmakla rızık arasındaki ilişkiye gelince bu nokta, akılları durduran bir sırla örtülüdür. Bu gizemi sonsuza dek hiç kimse çözemeyecektir. Çünkü bu dünyada canının fedâ edercesine çalışıp çabalayan, akıllı, zeki, bilgili, atılgan, enerjik ve ahlâklı insanlar vardır ki, hayatları boyunca bir türlü iki yakaları bir araya gelmez. Aynı zamanda öyle tembel, sünepe, mendEbûr, geçimsiz ve ahlâktan yoksun kimseler de vardır ki, nimet ve servet içinde âdetâ yüzerler.
Öyle ise akıl, zekâ, enerji, disiplin, dürüstlük, ya da iman ve ahlâk ile rızık ilişkisinin arka planını deşmek veya merak etmek yerine, Allah’ın (c.c.), insanlara uyguladığı bu gizemli sınavdan ibret almak ve bu sınav için hazırlıklı olmak daha doğru olur. 3330
Tevekkül; “Kısmetimde Varsa, Rızkım Ayağıma Gelir” Demek midir?
“Kısmetimde varsa, rızkım ayağıma gelir” diyemeyiz. Kısmeti ayağına gönderilenler, kendi imkânlarıyla rızıklarını elde edemeyenlerdir. Mesela, hareketi sınırlı mikro organizmalar, insan ve hayvan yavruları ki bunlar anaları babaları tarafından beslenir. Yetişkin ve sağlıklı bir insan, çalışarak rızkını elde edecek yeteneğe sahip kılınmıştır. O yüzden kendi gayretiyle rızkını elde etmek zorundadır. Allah’ın koyduğu nizam budur. Peygamber Efendimiz: “Sizler, gereği gibi tevekkül etseydiniz, (sabahleyin) aç olarak gidip (akşam) tok olarak dönen kuşu rızıklandırdığı gibi, Allah elbette sizi de rızıklandırırdı.” buyurmuştur. Yani kuş, nasıl rızkını aramaya gidip bulmuş ve ondan yararlanmış ise, siz de Allah’a güvenip kuş gibi rızkınızı elde etmeye uğraşırsanız sizi de rızıklandırır buyurmaktadır. Demek ki rızkın temin edilmesi; aranıp bulunmasına, çalışıp elde edilmesine bağlıdır. Rızkı ayağına gönderilenler; bağırsaklarımızdaki saprofitler, vücudumuzdaki mikroplar, uzuvlarımızı oluşturan hücreler, yapraklarda yaşayan ufak böcekler gibi, kendi gayretiyle bunu elde edemeyecek olanlardır. Yoksa, bu imkâna sahip kılınmış olan canlılar; arayıp bulmak, kendi gayretiyle elde etmek zorundadır. Allah, işlerini koyduğu nizam ve kanunlar çerçevesinde yürütmekte olup hiçbir şeyi başıboş bırakmamıştır. Biz bunların tâbi olduğu nizam ve kanunları öğrenirsek,
3328] 5/Mâide, 4; 16/Nahl, 114-116
3329] 16/Nahl, 116
3330] Ferid Aydın, İslâm İnanç Sistemi,
- 896 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hareketlerimizi onlara uydururuz. Gerisi kendi bileceği iştir. O kısma bizim aklımız tümüyle ermez. Diler, rızkımızı çoğaltır; dilerse azaltır. İşte, bilmediğimiz; bunu nasıl yaptığıdır. Çalışma, ilk planda gelir, ondan sonrası tevekkülle Allah’a bağlanmaktır.
Rızık temin etme yollarını, meşru hudutlar içinde aramalıdır. Rızık elde etme yollarından herhangi birisinin ihmali, mü’minleri zor duruma düşürür. Zira her mü’min, kendi rızkını temin ederken, diğer mü’minlerin menfaatine olan hizmetleri de üretmek durumundadır. Ancak en efdal ve en temiz olan rızık elde etme yolunun cihad olduğu unutulmamalıdır. Nitekim Peygamberimiz: “Fâiz yemek için hileli yollara saptığınız, öküzlerin kuyruğuna yapışıp ziraatle geçindiğiniz ve cihadı terkettiğiniz zaman, Allah Teâlâ, üzerinize zilleti Musallat kılar. Dininize dönmedikçe o zilleti üzerinizden sıyırmaz.”3331 diyerek, cihadın asla terk edilmemesini ısrarla tebliğ etmiştir.
Rezzâk (Rızık Veren) Allah’tır: Rezzâk; Çok rızık veren, yeteri kadar rızıklandıran anlamında ra-ze-ka fiilinden türemiş mübâlağa ile ism-i fâildir. Rezzâk, Allah Teâlâ’nın Kur’an ve hadislerde zikredilen esmaü’l-hüsnasındandır. “Muhakkak Allah rezzak (gerçek rızık veren) dır. O pek çetin kuvvet sahibidir.” 3332
Beslenerek yaşamaları için bütün canlıların rızıklarını veren yalnız Allah Teâlâ’dır. O’ndan başka rızık veren yoktur. “Yeryüzünde bulunan bütün canlıların rızıkları ancak Allah’a aittir.”3333; “Nice canlı mahluk vardır ki rızkını kendisi taşımıyor. Ona da size de rızkı Allah veriyor.”3334; “Yerde ve gökte Allah’tan başka sizi rızıklandıran bir yaratıcı var mıdır?”3335
Gerçekde rızkı yaratan ve rızıkları kullarına ihsan eden Allah olduğu halde, Kur’an’da “Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”3336 buyrularak, bazı kimselere; fakirlere yiyecek vererek veya gıda alacakları parayı infak ederek onların rızıklanmalarına sebep oldukları için mecazen “râzık” (rızık veren) denilmiştir. Yüce Allah’ın hayru’r-râzikıyn (rızık verenlerin en hayırlısı) olması da şu anlamda kullanılmıştır: Rızık, Allah’tan istenmeli. O nasib etmeyince, sebeplerin hiçbir faydası olmaz. Ticaret ve en ileri seviyedeki teknik sebepler gibi esbabın ötesinde Yüce Allah’ın öyle rızık kapıları vardır ki bunlar kapanınca, bütün sebeplerin tesirleri de kapanır. Ancak o hakiki müessir, müsebbib ve rezzâktır. Ondan başka gerçek anlamıyla rızık verecek râzık yoktur.
Allah’a tevekkül edip O’ndan istemekle beraber, O’nun takdir ettiği rızkı elde etmek için bunu aramak, çalışmak ve yeryüzünde dolaşmak lazımdır. “O (Allah), yeri size Mûsâhhar kıldı (boyun eğdirdi). O halde onun omuzlarında (köşe ve bucağında) yürüyün. Allah’ın rızkından yiyin...” 3337
Rızık; bedenlere ait maddî rızık ve ruhlara ait manevî rızık olmak üzere iki çeşittir. İnsanlar dahil bütün canlı bedenlerinin rızıkları, yiyecek içecek gibi
3331] Ebû Dâvud, K. Büyû, c. 3, s. 740
3332] 51/Zâriyât, 58
3333] 11/Hûd, 6
3334] 29/Ankebût, 60
3335] 35/Fâtır, 3
3336] 62/Cum’a, 11
3337] 67/Mülk, 15
AZİM VE TEVEKKÜL
- 897 -
şeylerdir. Bunlar da Yüce Allah’ın yarattığı bitki ve hayvanlardan temin edilir. İnsan ve cin ruhlarının rızıkları ise, saadete eriştiren bilgilerdir. Bu manevî rızıkların en şereflisi de ma’rifetullah, yani Allah’ı bilmektir. Bundan sonra diğer iman esaslarına dair bilgiler, Allah’a ibâdet, kullarının haklarına riâyet ve güzel ahlâkı tanıma bilgileri gelir. Bütün bunların semeresi, ebedî hayat saadetidir. Bedenlerin rızkı olan zahirî rızkın semeresi, bedenlerin kuvvetlenmesi ve ölüm zamanına kadar yaşamanın sağlanmasıdır.
Rezzâk ism-i şerifinden kulun alacağı hazz ve nasibin önemlileri üç kısımda değerlendirilebilir:
1- Kulun, istediği rızıkları talep etmesi için, helâl yollardan sebeplerine yapıştıktan sonra, Rabbine müracaat etmesi lazımdır. Yani fiilî duasını yaptıktan (rızık aramak için çalıştıktan) sonra, kavlî duasını dille ve gönülle yapması gerekir. Hz. Mûsâ, “Rabbim, kendini bana göster, sana bakayım”3338 diyerek manevî makamların en büyüğünü Rabbinden istediği gibi; acıktığında bedeninin ihtiyacı olan rızkı da “Rabbim, bana hayırdan (mal ve rızıktan) hangi şeyi indirirsen, gerçekten ben ona muhtacım!”3339 diyerek Allah’tan maddî rızık talep etmiştir.
2- Sebeplerine yapıştıktan sonra, rızıkları taksim eden Allah’ın taksimine râzı olup kanaat etmek ve O’na şükür ve hamd etmek lazımdır. “O halde bütün rızkı Allah katında arayın. O’na kulluk edin ve O’na şükredin.” 3340
3- Allah’ın rızık hazinesinden kendisine verdiğini, emrettiği şu şekilde Allah yolunda infak etmelidir. “Onlar ki infak ettikleri vakit ne israf ederler, ne de cimrilik yaparlar. Allah yolunda infakları ikisi arasında ortalama olur.” 3341
Her insanın, kâfir de olsa müşrik de olsa rızkı Allah’a aittir. Allah bütün canlılara yetecek miktarda rızık yaratır. Ama bazan yeryüzündeki zâlim ve zorbalar, kapitalist sömürücüler, mustaz’af insanların haklarını gasbetmeye yeltenirler. Onların da esas cezası Allah’a aittir.
“Yeryüzünü size boyun eğdiren (istifadeniz için itaatli kılan) Allah’tır. O halde yeryüzünün sırtlarında dolaşın da Allah’ın size ihsan ettiği rızıklardan istifade edin.”3342 Yeryüzünün insana boyun eğmesi; işlenmeye ve verimli kılınmaya müsait oluşudur. Faydalı olan nimetlerin ortaya çıkarılmasını sağlamak ve Allah’ın ihsan ettiği rızıkları temin etmek, insanların önemli faâliyet sahalarıdır. Ziraat, ticaret, zanaat ve diğer faâliyetlerin sebebi, yeryüzünde mevcut olan nimetlerin ve rızıkların ortaya çıkarılmasıdır. Dolayısıyla rızık kavramı, insan hayatında önemli bir yere sahiptir.
Bazı müslümanlar rızkı, taleb edip sebeplerine yapışmaya lüzum kalmadan, önüne konacak şeyler zannetmektedir. Hâlbuki rızık, mahlukatının yararlanması için Allah’ın yarattığı şeyler olup, elde edilmesi sarf edilecek gayrete bağlıdır. Her canlının rızkının belli oluşu, onun ne yapıp, rızkını nasıl ve ne miktarda sağlayacağının bilmesinden dolayı kaydedilmesidir. Armut piş, ağzıma düş
3338] 7/A’râf, 143
3339] 28/Kasas, 24
3340] 29/Ankebût, 17
3341] 25/Furkan, 67
3342] 67/Mülk, 15
- 898 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anlamında değildir rızık. Kimsenin bir başkasının rızkını elinden alamayışı da bu kayda uygun düşmesi zorunluğundandır.
Rızık Kazanmak İçin Çalışmak: Allah’ın, kullarını rızıklandırmadaki sünneti’nin, kazanma sebeplerine tutunmalarıyla bu rızkı onlara ulaştırması ve bu sebeplere yapışmayı onlara emretmesi tarzında olduğunu belirtmiştik. Yeryüzünün çeşitli bölgelerine gitmek de bu sebeplerdendir. “O size yeri boyun eğer yaptı. Haydi onun omuzlarında yürüyün ve Allah’ın rızkından yiyin.”3343 Yani, yeryüzünün dilediğiniz değişik cihetlerine seyahat veya göç ederek yolculuğa çıkınız. Ticaret ve kazanç konularında çeşitli iklim ve bölgelerini dolaşınız. Allah, yeryüzünü yumuşak yaratmıştır. Öyle ki onda yürüyüşünüz, araçlarla yolculuğunuz çok kolay olmaktadır. Ve Allah’ın rızkından yiyin. Yani, Allah’ın sizi nimetlendirdiği şeylerden istifade edin. Rızık kazanmada sebeplere tutunmanın müstahap olduğuna bu âyet delildir. Bu konuda hadis-i şerif de şöyledir: “Gerçekten Allah, çalışıp kazanan mü’min kulunu sever.” 3344
Çalışmak, rızık kazanmak ve rızkın insanlara ulaşması için alışılagelen bir yoldur. Çalışmak, odun toplamak gibi her ne kadar zorlu bir gayret olsa da, müslümanın çalışmaya gücü oldukça, insanlardan sadaka istemesinden, dilenmesinden hayırlıdır. “Sizden birinin ipini alarak odun demetini sırtlanıp onu satması, -Allah onu dilencilikten korusun- versinler, vermesinler dilenmesinden daha hayırlıdır.” 3345
Rızık kazanmak için çalışmak ve sebeplerine sarılmak, tevekküle aykırı değildir. “Eğer hakkıyla Allah’a tevekkül etmiş olsaydınız, aç çıkıp tok dönen kuşlar gibi rızıklandırılırdınız.”3346 Ömer b. Hattab (r. a.) bir topluluğa uğradı ve onlara “siz kimsiniz?” diye sordu. Onlar da: “Biz mütevekkil (tevekkül edici)leriz” dediler. O da; “Hayır, siz müteekkil (yiyici)lersiniz. Mütevekkil, tohumunu saçan ve sonucunu Rabbine havale eden insandır.” buyurdu. 3347
Ahmed bin Hanbel, evinde veya mescidde oturup “ben çalışmam, nasıl olsa rızkım ayağıma geliyor” diyen adam hakkında sorulunca şöyle demişti: “O, ilimden yoksun cahil adamdır. Oysa Rasûlullah (s.a.s.) “Allah, rızkımı mızrağımın ucunda yaratmıştır.” buyurdu. 3348
Açgözlülük yapmadan, kimseye zulmetmeden ve insanlara yüzsuyu dökmeden mal ile rızıklandırılan kimsenin malı hakkındaki Sünnetullah, o mala bereket verilmesi tarzında cereyan eder. “Mal, yeşil (taze) ve tatlıdır. El açıklığıyla onu ele geçirenin malına bereket verilir. İnsanlara zulmetmek için kazananın malı ise bereketlenmez. Onun durumu, yiyip doymayan kimse gibidir. Üstteki el, alttaki elden hayırlıdır.”3349 Hadiste malı, mala rağbeti ve insanların ona olan hırsını, lezzetli yeşil bir meyveye benzetiş sözkonusudur. Çünkü kuruya nisbetle yeşil (taze), tek başına arzulanan niteliktedir. Hadisten anlıyoruz ki, mal elde edip de onu şerre alet etmeyenin, yani insanlardan istemeden, yüzsuyu dökmeden kazananın malına bereket verilir. İnsanlara sataşmak, üstünlük taslamak (müstekbir, kapitalist, sömürücü
3343] 67/Mülk, 15
3344] İbn Kesir, c. 4, s. 397
3345] Askalâni, S. Buhâri Şerhi, c. 3, s. 335
3346] Ahmed b. Hanbel
3347] Tefsir-i Âlûsi, 29/19
3348] Askalani, S. Buhâri Şerhi, c. 11, s. 305-306
3349] Askalani, a.g.e. 3/335
AZİM VE TEVEKKÜL
- 899 -
olmak) ve bu yönde aşırı istekli olmak ise malın bereketini kaçırır. “Bereket verilir” demek, bir şeyde İlâhî hayrın var olması demektir. Bereket; hiç umulmadık yerden, bilinmedik şekilde ve görülmedik biçimde İlâhî hayrın ulaşması demektir ki gözle görülenin de görülemeyen, hissedilemeyen artışı vardır. İşte o mübârektir, onda bereket vardır. Kur’an’ın belirttiği gibi zekâtı, sadakası verilen mal, gözle görülür biçimde azalmaz; aksine bereketlenir. 3350
Kader ve Tevekkül
“Tevekkül”, öteden beri amaçlı ve tek taraflı yorumlara konu olmuş bir kavramdır. Bunun nedenini, yalnızca tevekkül sözcüğünün verdiği esnek anlamda değil, bu anlamın insanlar tarafından çarpık algılanmasında aramak gerekir. Çünkü tevekkülü, kimileri kasıtlı, kimileri de kasıtsız olarak yanlış yorumlamışlardır. Böylece bu kavram hakkında ikisi yanlış, biri ise doğru olmak üzere üç ayrı düşüncenin var olduğunu söyleyebiliriz.
Bu çarpık yorumlardan birincisi, İslâm’a ve Kur’ân’a karşı önyargılı olanlara aittir. Daha çok şartlanmışlık etkisiyle İslâm’a karanlık bakanlara göre tevekkül, kelimenin tam anlamıyla; “her şeyi boşvermişlik demektir. Bu da tembel, miskin, amaçsız ve idealsiz insan tipinin hayat anlayışıdır. Bu anlayışın kaynağı ise Dindir.” Tabiatıyla dinden İslâm’ı amaçlamaktadırlar.
Bu görüşün doğruluk derecesini anlayabilmek için Kur’ân-ı Kerim’i incelemek yeterlidir. Gerçekte de Kur’ân-ı Kerim, bütün emir ve yasaklarıyla ve birçok öğütleriyle müslüman kişiye aktif, hareketli, dinamik ve üretken olması için ruh vermektedir. İslâm’ın ahlâk değerlerinden ilham alarak yola çıkan müslümanların tarihte elde ettikleri başarılar ve zaferler, sanat ve bilim alanında gerçekleştirdikleri eserler de onların tevekkül anlayışının böyle olmadığını ayrıca kanıtlamaktadır. Tevekkülü, her şeyi boşvermek gibi yorumlayanların yanıldığını kanıtlayan bir gerçek de onların bu kavramı yorumlarken hiç bir kaynağa dayanmamış olmalarıdır. Nitekim:
“Bu kelimenin mânâsı: Her şeyi kadere ve kısmete bağlayarak gayret harcamadan tam bir tevekkül içinde yaşamak demektir”3351 diyen bir yazar bu tanımı neye dayanarak yaptığını açıklamamıştır, Çünkü açıklayamamıştır. Ayrıca bu tanımda şöyle bir çelişki vardır: “Her şeyi kadere bağlamak” ile “gayret harcamadan yaşamak” birbirinden farklı şeylerdir. Çünkü her şeyi kadere bağlamak sanıldığı gibi boşvermişlik değil, bilakis Allah’ın ezelde her şeyi bildiğine inanmaktır. Bu ise, imanın şartlarındandır. Dolayısıyla Allah’ın (c.c.) ezelde her şeyi bildiğine inanmayan insan zâten mü’min değildir. “Gayret harcamadan yaşamanın” ise “her şeyi kadere bağlamak”la hiç bir ilişkisi yoktur. Bu olsa olsa bazı kimselerin bilgisizlikten kaynaklanan kişisel görüşüdür. Kişisel görüşlerin ise Kur’ân’ın evrensel değerlerini anlatmak için bir kaynak ya da bağlayıcı bir kanıt olamayacağı açıktır.
Tevekkül konusundaki yanlış görüşlerden ikincisi ise bazı mistiklere aittir. Bu görüşün temeli, eski stoacı Yunan filozoflarından Antistenes ve Sinop’lu Diogenes’in düşüncelerine kadar dayanmaktadır. Roma döneminde de Epiktetos’un ihyâ ettiği bu düşünce İslâm’ın gelişinden sonra bazı tasavvufçular
3350] Bk. 2/Bakara, 276
3351] Meydan Larousse, Tevekkül Maddesi, H. Rahmi Gürpınar’dan naklen
- 900 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tarafından benimsenmiştir. “Kinizm” denen bu felsefenin zâten adı üstündedir. Çünkü kinik yaşam tarzı, köpek gibi yaşamak demektir. Bu anlayışa göre: Nasıl ki köpeğin, çalışmak gibi bir gâilesi, bir endişesi ve geleceğe dönük bir amacı ve ideali yoksa -sözde- insan da böyle olmalıdır; Mutluluk böyle bir yaşam tarzıyla ancak elde edilebilir. Tabiatıyla bir kısım tasavvufçular Helen kökenli maddeci filozofların bu görüşünü İslâm toplumuna sunabilmek için onu kendilerince İslâmlaştırmış ve bunu da tevekkül kavramını yorumlayarak yapmışlardır.
Tevekkül hakkındaki bu anlayışın yabancı kaynaklardan sızdığı, İslâm’daki tevekkülün ise bu olmadığı noktasında İslâm âlimleri görüş birliği içindedirler. Tevekkül kavramının en doğru anlamını Kur’ân-ı Kerim vermektedir. Bunu, özellikle şu âyetten çok iyi anlıyoruz: “Eğer kaba, katı yürekli olsaydın (dava arkadaşların) çevrenden dağılacak gideceklerdi. Öyle ise onları bağışla, onlar için Allah’dan af dile (Bir iş için) karar verdiğinde Allah’a tevekkül et.” 3352
Bir iş için karar vermek, o konuda gerekli önlemleri almak ve ön hazırlıkları yapmakla olur. Bu zâten doğal bir şeydir. Nitekim insanların, işlerine güçlerine gitmeden önce yanlarına birtakım kanıtlayıcı belgeler almaları, araç ve gereçler, ihtiyaç duydukları para, malzeme, silâh, ilâç, koruyucu madde, yiyecek ve içecek gibi şeyleri taşımaları, iş yerlerinde güvenlik önlemleri almaları hep bu gerçeği kanıtlamaktadır. Herhangi bir konuda karar veren aklı başında bir insanın, o işten beklenen sonucu alabilmek için gerekli ön hazırlıkları yapmış olması en mantıklı şeydir.
Dikkat edilecek olursa, yukarıda sözü edilen âyet-i kerimede iki önemli nokta vardır. Bunlardan birincisi karar vermek, ikincisi ise Allah’a tevekkül etmektir. Ancak “tevekkül etmek” âyet-i kerimedeki ifade içinde karar vermeye, (hatta bir anlamda önlem almaya bağlanmış) ve ondan sonra söz konusu edilmiştir. Bu da kişinin boş yere, gaflet içinde ve bilinçsiz oalarak Allah’a tevekkül edemeyeceğini kanıtlamaktadır. İnsan elbette ki önce bir şey planlamış olmalı ve bunun için birtakım hazırlıklar yapmış, önlemler almış olmalıdır ki gerisini Allah Teâlâ’ya bırakması bir anlam ifade etsin. Bu ölçüler içindeki gerçek tevekkülün aykırı şekline ise “tevâkül” denir.
İnsanın bu dünyadan nasibini alabilmesi için sebeplere sarılması konusunda İlâhî öğüt vardır.3353 Ancak Allah Teâlâ mü’min kişiye, alacağı bütün önlemlerden ve yapacağı bütün hazırlıklardan sonra yine de işini O’na havâle etmesini emretmiş, “Eğer mü’minseniz Allah’a tevekkül ediniz.”3354 buyurmuştur. Çünkü şu bir gerçektir ki, insan ne kadar tedbirli ve hazırlıklı olursa olsun Allah eğer dilerse onun bütün tedbirlerini ve hazırlıklarını boşa çıkarıp işini gücünü altüst edebilir; Bunu, hikmetinin ve takdirinin bir sonucu olarak yapabileceği gibi, kendine ve aldığı önlemlere güvenen gâfil insana bir ceza olarak da yapabilir. Şu halde yapılacak bütün hazırlıklardan ve alınacak bütün tedbirlerden sonra Allah’a tevekkül etmek İlâhî bir emirdir. Mü’minin, gaflet içinde olmadığının da ayrıca kanıtıdır. İşte Kur’ân’ın bize öğrettiği ve öğütlediği tevekkül budur. 3355
3352] 3/Âl-i İmrân, 159
3353] 28/Kasas, 77; 53/Necm, 40; 67/Mülk, 15
3354] 5/Mâide, 23
3355] F. Aydın, İslâm İnanç Sistemi,
AZİM VE TEVEKKÜL
- 901 -
Kur’ân-ı Kerim’de Azim ve Tevekkül
Kur’ân-ı Kerim’de “azm” kelimesi ve türevleri toplam 9 yerde geçer. Tevekkül kelimesinin türediği “v-k-l” ve türevleri ise toplam 70 yerde kullanılır.
“(Rabbimiz!) Ancak Sana kulluk/ibâdet ederiz ve yalnız Senden medet umar, Senden yardım isteriz.” 3356
“Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah’a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.” 3357
“... Mü’minler, yalnızca Allah’a tevekkül etmelidir.” 3358
“Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şâyet kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; (umuma ait) işlerde onlarla istişâre et, onlara danış. Artık azmettiğin, kararını verdiğin zaman da Allah’a tevekkül et, O’na dayanıp güven. Çünkü Allah, tevekkül edenleri kendisine sığınanları sever.” 3359
“Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi ‘yapayalnız ve yardımsız’ bırakacak olursa, ondan sonra size yardım edecek kimdir? Öyleyse mü’minler, yalnızca Allah’a tevekkül etsinler. 3360
“Onlar (mükâfata erecek olan mü’minler) öyle kimselerdir ki, halk kendilerine: ‘(Düşmanlarınız olan) insanlar size karşı ordu hazırladılar, o halde onlardan korkun!’ dedi de, bu (söz) onların imanlarını arttırdı ve ‘Hasbuna’llahu ve ni’me’l-Vekîl; Allah bize yeter, O ne güzel Vekil’dir’ dediler.” 3361
“Sen de onlardan (münâfıklardan) yüz çevir ve Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.” 3362
“İşte siz, dünya hayatında onlardan yana mücâdeleye atıldınız. Peki, Kıyâmet günü onlardan yana Allah’la kim mücâdele edecek? Ya da onlara vekil olacak kimdir?” 3363
“Göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) Allah’ındır. (Güvenilip dayanılacak) Vekil olarak Allah yeter.” 3364
“Allah ancak bir tek ilâhtır. O çocuk sahibi olmaktan yücedir. Göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur. Vekil olarak Allah yeter.” 3365
“Ey iman edenler, Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani bir topluluk, size ellerini uzatmaya yeltenmişti de, (Allah,) onların ellerini sizlerden geri püskürtmüştü. Allah’tan korkup-sakının. Mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler.” 3366
3356] 1/Fâtiha, 5
3357] 2/Bakara, 45; benzer âyet için yine Bk. 2/Bakara, 153
3358] 3/Âl-i İmrân, 122
3359] 3/Âl-i İmrân, 159
3360] 3/Âl-i İmrân, 160
3361] 3/Âl-i İmrân, 173
3362] 4/Nisâ, 81
3363] 4/Nisâ, 109
3364] 4/Nisâ, 132; Ayrıca Bk. 4/Nisâ, 81, 171; 17/İsrâ, 65; 33/Ahzaâ, 3, 48
3365] 4/Nisâ, 171
3366] 5/Mâide, 11
- 902 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“...Eğer mü’minlerdenseniz, yalnızca Allah’a tevekkül edin.” 3367
“(Hz. Şuayb:) Allah bizi ondan (şirkten) kurtardıktan sonra, bizim tekrar sizin dininize dönmemiz Allah’a karşı yalan yere iftira düzmemiz olur. Rabbimiz olan Allah’ın dilemesi dışında, ona geri dönmemiz bizim için olacak iş değildir. Rabbimiz, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır. Biz Allah’a tevekkül ettik. ‘Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında ‘Sen hak ile hüküm ver,’ Sen ‘hüküm verenlerin en hayırlısısın’ (dedi).” 3368
“(Hz. Mûsâ’ya iman eden sihirbazlar, Firavun’a şöyle dediler:) ‘Sen sadece Rabbimizin âyetleri bize geldiğinde onlara inandığımız için bizden intikam alıyorsun.’ (Sonra şöyle niyaz ettiler:) ‘Ey Rabbimiz! Üstümüze sabır yağdır (Bize bol bol sabır ver), müslüman olarak canımızı al’ dediler.” 3369
“Firavun’un kavminden ileri gelenler dediler ki: ‘Mûsâ’yı ve kavmini, seni ve tanrılarını bırakıp yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar diye mi bırakacaksınız?’ (Firavun:) ‘Biz onların oğullarını öldürüp, kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz onları ezecek üstünlükteyiz’ dedi. Mûsâ kavmine dedi ki: ‘Allah’tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona vâris kılar. Sonuç müttakîlerin (Allah’tan korkup günahtan) sakınanlarındır.” 3370
“Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah zikredilip anıldığı zaman yürekleri ürperir. O’nun âyetleri okunduğunda imanlarını arttırır ve yalnızca Rablerine tevekkül ederler.” 3371
“Münâfıklar ve kalplerinde hastalık olanlar şöyle diyorlardı: ‘Bunları (Müslümanları) dinleri aldattı.’ Oysa, kim Allah’a tevekkül ederse, şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.” 3372
“Eğer onlar (müşrikler) barışa eğilim gösterirlerse, sen de ona eğilim göster ve Allah’a tevekkül et. Çünkü O, işitendir, bilendir.” 3373
“Ey Peygamber! Sana ve sana uyan mü’minlere Allah yeter.” 3374
“De ki: ‘Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isâbet etmez. O bizim mevlâmızdır. Ve mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler.” 3375
“Eğer onlar yüz çevirirlerse, de ki: ‘Bana Allah yeter. O’ndan başka hiçbir ilâh/tanrı yoktur. Ben O’na tevekkül ettim (O’na güvenip dayandım) O, büyük arşın Rabbi/sahibidir.” 3376
“Onlara Nûh’un haberini oku. Hani kavmine demişti ki: ‘Ey kavmim, benim makamım ve Allah’ın âyetleriyle hatırlatmalarım eğer size ağır geliyorsa ben, şüphesiz Allah’a tevekkül etmişim...” 3377
3367] 5/Mâide, 23
3368] 7/A’râf, 89
3369] 7/A’râf, 126
3370] 7/A’râf, 127-128
3371] 8/Enfâl, 2
3372] 8/Enfâl, 49
3373] 8/Enfâl, 61
3374] 8/Enfâl, 64
3375] 9/Tevbe, 51
3376] 9/Tevbe, 129
3377] 10/Yûnus, 71
AZİM VE TEVEKKÜL
- 903 -
“Mûsâ dedi ki: ‘Ey kavmim, eğer siz Allah’a iman edip Müslüman olmuşsanız artık yalnızca O’na tevekkül edin. (Kavmi) Dediler ki: ‘Biz Allah’a tevekkül ettik; Rabbimiz, bizi zulmeden bir kavim için bir fitne (konusu) kılma.” 3378
“De ki: ‘Ey insanlar! Şüphesiz size Rabbinizden hak gelmiştir. Kim hidâyete ulaşırsa, o, ancak kendi nefsi için hidâyete ulaşmıştır. Kim de saparsa, o da, kendi aleyhine sapmıştır. Ben, sizin üzerinize bir vekil değilim.” 3379
“(Hûd dedi ki:) ‘Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. O’nun, alnından yakalayıp denetlemediği hiçbir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır).” 3380
“(Şuayb) Dedi ki: ‘Ey kavmim görüşünüz nedir söyler misiniz? Ya ben Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem ve O da beni kendisinden güzel bir rızık ile rızıklandırmışsa? Ben, size yasakladığım şeylere (kendim sahiplenmek sûretiyle) size aykırı düşmek istemiyorum. Benim istediğim, gücüm oranında yalnızca ıslah etmektir. Benim başarım ancak Allah(’ın yardımı) iledir; O’na tevekkül ettim (güvenip dayandım) ve O’na içten yönelip dönerim.” 3381
“Göklerin ve yerin gaybı Allah’ındır, bütün işler O’na döndürülür; öyleyse O’na kulluk/ibâdet edin ve O’na tevekkül edin (güvenip dayanın). Senin Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.” 3382
“Ve (Yak’kub) dedi ki: ‘Ey çocuklarım, (Mısır’a) tek bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ben size Allah’tan hiçbir şeyi sağlayamam (gideremem). Hüküm yalnızca Allah’ındır. Ben O’na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnızca O’na tevekkül etmeli, O’na güvenip dayanmalıdırlar.” 3383
“(Ey Muhammed!) Böylece seni, kendilerinden önce nice ümmetlerin gelip geçtiği bir ümmete gönderdik ki, sana vahyettiğimizi onlara okuyasın. Onlar Rahman’ı inkâr ediyorlar. De ki: ‘O benim Rabbimdir. O’ndan başka tanrı yoktur. Sadece O’na tevekkül ettim ve dönüş sadece O’nadır.” 3384
“Rasûlleri onlara dediler ki: “Doğrusu biz, sizin gibi yalnızca bir beşeriz, ancak Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur. Allah’ın izni olmaksızın size bir delil getirmemiz bizim için olacak şey değil. Mü’minler, ancak Allah’a tevekkül etmelidirler.” 3385
“Bize ne oluyor ki, Allah’a tevekkül etmeyelim? Bize doğru olan yolları O göstermiştir. Ve elbette bize yaptığınız işkencelere/eziyetlere karşı sabredeceğiz. Tevekkül edenler yalnız Allah’a tevekkül etmeli, sadece O’na güvenip dayanmakta sebat etmelidir.” 3386
“Onlar (o muhâcirler) sabredenler ve Rablerine tevekkül edenler, ancak O’na güvenip dayanmakta olanlardır.” 3387
3378] 10/Yûnus, 84-85
3379] 10/Yûnus, 108
3380] 11/Hûd, 56
3381] 11/Hûd, 88
3382] 11/Hûd, 123
3383] 12/Yûsuf, 67
3384] 13/Ra’d, 30
3385] 14/İbrâhim, 11
3386] 14/İbrâhim, 12
3387] 16/Nahl, 42
- 904 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı gücü yoktur.” 3388
“Mûsâ’ya kitap verdik ve ‘Benden başka vekil edinmeyin’ diye onu İsrailoğullarına kılavuz (hidâyet rehberi) kıldık.” 3389
“(Allah şeytana dedi ki:) ‘Benim (gerçek) kullarım (var ya); senin onlar üzerinde hiçbir zorlayıcı gücün (hâkimiyetin) yoktur. Vekil olarak Rabbin yeter.” 3390
“Hiçbir şey için ‘Bunu yarın yapacağım!’ deme. Ancak, ‘inşâallah (Allah dilerse yapacağım de). Unuttuğun zaman Allah’ı zikret/an ve ‘umarım Rabbim beni, doğruya daha yakın olana eriştirir’ de.” 3391
“Andolsun Biz, daha önce de Âdem’e ahid (emir ve vahiy) vermiştik. Ne var ki o, (ahdi) unuttu. Onda azim de bulmadık.” 3392
“(Muhammed:) ‘Rabbim! (Onlar hakkında) adâletinle hükmünü ver. Bizim Rabbimiz Rahmân’dır. Sizin anlattıklarınıza karşı (yegâne) yardımı umulan, sığınılan O’dur’ dedi.” 3393
“Allah uğrunda, hakkını vererek cihad edin. O, sizi seçti; din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi; babanız İbrahim’in dininde (de böyleydi). Peygamberin size şâhit olması, sizin de insanlara şâhit olmanız için, O, gerek daha önce (gelmiş kitaplarda), gerekse bunda (Kur’an’da) size ‘müslümanlar’ adını verdi. Öyle ise namazı kılın; zekâtı verin ve Allah’a sımsıkı sarılın. O, sizin mevlânızdır. Ne güzel mevlâdır O, ne güzel yardımcıdır!” (3394
“Sen, asla ölmeyen ve daima diri olan (Allah)’a tevekkül et ve O’nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarından O’nun haberdar olması yeter.”
“Sen, O güçlü ve üstün, merhamet eden (Allah’)a tevekkül et.” 3395
“Sen, artık Allah’a tevekkül et; çünkü sen apaçık olan hak üzerindesin.” 3396
“Ki onlar (cennetlik mü’minler), sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir (O’na güvenip dayanmaktadırlar.” 3397
“(Lokman, oğluna nasihat ederek şöyle demişti:) Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer (farz edilen) işlerdir.” 3398
“Allah’a tevekkül et (O’na güvenip dayan); vekil (koruyucu) olarak Allah yeter.” 3399
“Kâfirlere ve münâfıklara itaat etme, eziyetlerine (şimdilik) aldırma ve Allah’a
3388] 16/Nahl, 99
3389] 17/İsrâ, 2
3390] 17/İsrâ, 65
3391] 18/Kehf, 23-24
3392] 20/Tâhâ, 115
3393] 21/Enbiyâ, 112
3394] 22/Hacc, 78
3395] 25/Furkan, 58
3396] 27/Neml, 79
3397] 29/Ankebût, 59
3398] 31/Lokman, 17
3399] 33/Ahzâb, 3
AZİM VE TEVEKKÜL
- 905 -
tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.” 3400
“Allah her şeyin yaratıcısıdır. O, her şey üzerinde vekildir (Her şeyi dilediği gibi tasarruf eder).” 3401
“Hakkında ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şey; artık O’nun hükmü Allah’ındır. İşte Rabbim olan Allah. Ben O’na tevekkül ettim ve yalnızca O’na dönüp yönelirim.” 3402
“Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının metaı (kısa süreli faydalanması)dır. Allah katında olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. (Bu da) iman edip Rablerine tevekkül edenler içindir.” 3403
“Kim sabreder ve affederse şüphesiz bu hareketi, yapılmaya değer işlerdendir (azmu’l-ümûr; mert, azimkâr adamların işidir).” 3404
“O halde (Rasûlum), peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret. Onlar hakkında acele etme, onlar vaad edildikleri azâbı gördükleri gün sanki dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kaldıklarını sanırlar. Bu, bir tebliğdir. Yoldan çıkmış topluluklardan başkası helâk edilir mi hiç?!” 3405
“Gizli konuşmalar şeytandandır. Bu, iman edenleri üzmek içindir. Oysa şeytan, Allah’ın izni olmadıkça, mü’minlere hiçbir zarar veremez. Mü’minler Allah’a tevekkül etsinler, O’na dayanıp güvensinler.” 3406
“İbrâhim ve onunla birlikte olanlarda size güzel bir örnek vardır. Hani kendi kavimlerine demişlerdi ki: ‘Biz, sizlerden ve Allah’ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız. Sizi (artık) tanımayıp inkâr ettik. Sizinle aramızda, siz Allah’a bir olarak iman edinceye kadar ebedî bir düşmanlık ve bir kin baş göstermiştir.’ Ancak İbrahim’in babasına: ‘Sana bağışlanma dileyeceğim, ama Allah’tan gelecek herhangi bir şeye karşı senin için gücüm yetmez’ demesi hâriç. (Siz şöyle deyin:) ‘Ey Rabbimiz, biz Sana tevekkül ettik ve Sana yöneldik. Dönüş de ancak Sanadır.” 3407
“Allah; O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur. Öyleyse mü’minler (yalnızca) Allah’a tevekkül etsi, yalnız O’na güvenip dayansınlar.” 3408
“... Kim Allah’tan korkarsa, takvâ sahibi olursa, Allah ona bir çıkış yeri (kurtuluş) ihsan eder. Ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim de Allah’a tevekkül eder, O’na güvenip dayanırsa, O, kendisine yeter/yetişir. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip gerçekleştirendir. Allah, her şey için bir ölçü kılmıştır.” 3409
“De ki: ‘O (Allah) Rahman olan (merhamet edip koruyan)dır; biz O’na iman ettik ve O’na tevekkül ettik. Artık siz kimin açık bir dalâlet/sapıklık içinde olduğunu pek yakında bileceksiniz.” 3410
3400] 33/Ahzâb, 48
3401] 39/Zümer, 62
3402] 42/Şûrâ, 10
3403] 42/Şûrâ, 36
3404] 42/Şûrâ, 43
3405] 46/Ahkaf, 35
3406] 58/Mücâdele, 10
3407] 60/Mümtehıne, 4
3408] 64/Teğâbün, 13
3409] 65/Talâk, 2-3
3410] 67/Mülk, 29
- 906 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hadis-i Şeriflerde Azim ve Tevekkül
“Siz Allah’a hakkıyla tevekkül edebilseydiniz, sizleri de kuşları rızıklandırdığı gibi rızıklandırırdı; sabahleyin aç çıkar, akşama tok dönerdiniz.” 3411
Hz. Peygamber, devesini salıvererek Allah’a tevekkül ettiğini söyleyen bir bedevîye “Onu bağla da öyle tevekkül et” buyurdu. 3412
“Ümmetimden yetmiş bin kişi (Mahşer’de) hesaba çekilmeden cennete girecektir” Kendisine: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bunlar kimlerdir?’ diye sual edildi. “Onlar, büyü yapmayan, yaptırmayan, uğursuzluğa inanmayan ve Rablerine tevekkül edip güvenenlerdir.” 3413
“Kuvvetli mü’min, Allah katında zayıf mü’minden daha hayırlı, (daha üstün) ve daha sevimlidir. (Bununla beraber) her ikisinde de hayır vardır. Sana yararlı olan şeyi elde etmeye çalış. Allah’tan yardım dile ve asla acz gösterme. Başına birşey gelirse, ‘Eğer (keşke) şöyle yapsaydım, şöyle olurdu!’ diye hayıflanıp durma. ‘Allah’ın takdiri bu. O, ne dilerse yapar’ de. Çünkü ‘eğer (keşke)’ kelimesi, şeytanı memnun edecek işlerin kapısını açar.” 3414
İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: Rasûlullah buyurdu ki: “Yâ Rab! Yalnız Senin hükmüne teslim oldum, yalnız Sana iman ettim, yalnız Sana tevekkül ettim, yalnız Sana döndüm, yalnız Senin için mücâdeleye girdim. Yâ Rab! Dalâlete/sapıklığa düşmekten izzetine sığınırım, Senden başka ilâh yoktur. Ölmeyecek diri yalnız Sensin. Cinler ve insanlar ise, hep ölümlüdürler!” 3415
İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: İbrahim (a.s.) ateşe atıldığı zaman “Hasbunallahu ve ni’mel-vekîl (Allah bize yeter. O ne güzel vekildir)” dedi. Muhammed (s.a.s.) de onu söyledi. Şöyle ki: (Kendisine) “İnsanlar size karşı ordular hazırladılar, o halde onlardan korkun.” dedikleri zaman, bu (söz) onların imanını artırdı ve: “Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir.” dediler.3416 İbn Abbas (r.a.), gelen bir diğer rivâyete göre şöyle demiştir: İbrahim (a.s.) ateşe atıldığı zaman son sözü “Allah bana yeter. O, ne güzel vekildir” olmuştur. 3417
“Cennete birtakım kavimler girer ki, bunların gönülleri (rızıklarını aramada Allah’a tevekkül etmiş) kuşların gönülleri gibidir (yani tevekkül sahibidirler).” 3418
“Yatağına yattığında şöyle duâ et: ‘Allah’ım kendimi Sana teslim ettim, yüzümü Sana yönelttim, işimi Sana bıraktım, Senden ümitvâr olarak, azâbından korkarak sırtımı Sana dayadım. Senden sığınacak ve korunacak yer yine Sanadır. İndirdiğin kitaba ve gönderdiğin peygambere iman ettim.’ Eğer bu duâyı yapıp yattığın gece ölürsen iman üzere ölürsün. Eğer sabaha çıkarsan hayra ulaşırsın.” 3419
3411] Tirmizî, Zühd 33, Hadis no: 2344; İbn Mâce, Zühd 14
3412] Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme 60
3413] Buhârî, Tıb 1, Rikak 50, Libas 18; Müslim, İman 371, 374, hadis no: 218; Tirmizî, Kıyâmet 16
3414] Müslim, Kader 34
3415] Müslim, Zikir 67, Müsâfirîn 199; Buhârî, Teheccüd 1, Tevhid 7, 8, 24, 35; Ebû Dâvud, Salât 119; Tirmizî, Deavât 29; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl 9; İbn Mâce, İkamet 180
3416] Buhârî ve Müslim rivâyet etmişlerdir
3417] Buhârî, Tersûru sûre 3, -13-
3418] Müslim, Cennet 27; Ahmed bin Hanbel, Müsned II/33
3419] Buharî, Vudû’ 75, Deavât 6; Müslim, Zikir 56-58; Ebû Dâvud, Edeb 98
AZİM VE TEVEKKÜL
- 907 -
Ebû Bekir (r.a.) şöyle demiştir: “Biz (Hicret esnasında) mağarada iken, başımız ucunda (bizi arayan) müşriklerin ayaklarını gördüm ve Rasûlullah’a: “Ey Allah’ın Rasûlü, eğer şunlardan biri eğilip aşağıya bakacak olsa mutlaka bizi görür” dedim. Bunun üzerine Rasûlullah şöyle buyurdu: “Ey Ebû Bekir, üçüncüleri Allah olan iki kişiyi sen ne zannediyor (ve haklarında neler düşünüyor)sun?” 3420
Ümmü Seleme (r.a.)’dan rivâyet edilmiştir: Rasûlullah evinden çıkarken şöyle derdi: “Bismillâh. Allah’ın adıyla çıkıyor, Allah’a tevekkül ediyor, O’na güveniyorum. Allah’ım! Dalâletten/sapmaktan, saptırılmaktan; (Senin yolundan) kaymaktan, kaydırılmaktan; haksızlık yapmaktan, haksızlığa uğramaktan; câhilce davranmaktan ve câhillerin davranışlarına muhâtap olmaktan Sana sığınırım.” 3421
“Kim, evinden çıkarken: ‘Allah’ın adıyla çıkıyor, Allah’a tevekkül ediyor, O’na güveniyorum. Günahlardan korunmaya güç yetirmek ve tâatte kuvvet bulmak, ancak Allah’ın tevfik ve yardımıyladır’ derse, kendisine: ‘Doğruya iletildin, ihtiyaçların karşılandı, düşmanlarından korundun’ diye cevap verilir. Şeytan da kendisinden uzaklaşır.” Ebû Dâvud’un rivâyetinde şu ilâve vardır: “Şeytan diğer şeytana: ‘Hidâyet edilmiş, ihtiyaçları karşılanmı ve korunmuş kişiye sen ne yapabilirsin ki?’ der.” 3422
Enes (r.a.) şöyle dedi: “Nebî (s.a.s.) zamanında iki kardeş vardı. Bunlardan biri (ilim öğrenmek için) Peygamber’e (s.a.s.) gelir, diğeri de (geçimlerini temin için) çalışırdı. (Bir gün) çalışan kardeş, ötekini Nebî’ye (s.a.s.) şikâyet etti. Peygamber de: “Belki de sen, onun yüzünden iş buluyor, rızıklandırılıyorsun” buyurdu. 3423
“Kim insanların en şereflisi olmak isterse Allah’tan korksun. Kim insanların en güçlüsü olmak isterse Allah’a tevekkül etsin. Kim de insanların en zengini olmak isterse, kendi elindekinden çok Allah’ın nezdindekine bel bağlasın.”
Abdullah İbn Abbâs’dan nakledildiğine göre o şöyle demiştir: Bir gün Hz. Peygamber’in terkisinde bulunuyordum. Bana: “Yavrucuğum, sana bazı kurallar öğreteyim” dedi ve şöyle buyurdu: “Allah’ın emirlerini gözet ki Allah da seni gözetip korusun. Allah’ın (rızâsını) her işte önde tut, Allah’ı önünde bulursun. Birşey istediğin zaman yalnız Allah’tan iste. Yardım dilediğin zaman Allah’tan dile. Şunu iyi bil ki, bütün yaratılmışlar toplanıp elbirliğiyle sana bir menfaat/fayda vermeye çalışsalar, ancak Allah’ın senin için takdir ettiği faydayı temin ederler, daha fazlasını veremezler. Yine eğer bütün halk elbirliği ile sana bir zarar vermek isteseler, ancak Allah’ın senin hakkında takdir ettiği zararı verebilirler. Çünkü artık kaderi yazan kalem yazmaz olmuş, yazıları değişmeyecek şekilde kesinleşmiştir. (Bundan sonra takdirde herhangi bir değişiklik sözkonusu değildir.)” 3424
“Allah’ın emir ve yasaklarını gözet, O’nu önünde bulursun. Bolluk içindeyken (emirlerine bağlı kalmakla) sen Allah’ı tanı ki O da darlığa düşünce (kurtarmak sûretiyle) seni tanısın. Bil ki senin hakkında yazılmamış olan şey başına gelmez. Sana takdir edilen de seni atlayıp (başkalarına) gitmez. Bil ki zafer sabırla, sevinç üzüntüyle, kolaylık da zorlukla birliktedir.” 3425
3420] Buhârî, Tefsîru Sûre (9), 9, Fezâilu’l-Ashâb 2; Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe 1
3421] Ebû Dâvud, Edeb 103; Tirmîzî, Deavât 34; İbn Mâce, Duâ 18
3422] Ebû Dâvud, Edeb 103; Tirmizî, Deavât 34
3423] Tirmizî, Zühd 33
3424] Tirmizî, Kıyâmet 59
3425] Ahmed bin Hanbel, I/307
- 908 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ey Ebû Hureyre! Allah’tan başka hiçbir şeye ümit bağlama. Allah’a tevekkül eyle. Bir arzun varsa Allah’tan iste. Allah Teâlâ’nın âdet-i İlâhiyyesi (işi, kânunu) şöyledir ki; her şeyi bir sebep altında yaratır. Bir iş için sebebine yapışmak ve sonra Allah Teâlâ’nın yaratmasını beklemek lâzımdır. Tevekkül de bundan ibârettir.”
“Yararlı işler görmekte acele ediniz. Zira yakın bir gelecekte karanlık geceler gibi birtakım fitneler ortalığı kaplayacaktır. O zamanda insan, mü’min olarak sabahlar, kâfir olarak geceler; mü’min olarak geceler, kâfir olarak sabahlar. Dinini küçük bir dünyalığa satar.” 3426
Câbir İbn Abdullah’dan (r.a.) rivâyet edildiğine göre o, Nebî (s.a.s.) ile birlikte Necid taraflarında bir gazvede bulunmuştu. Dönüşte Rasûlullah orada mola vermiş, mücâhidler ağaçlar altında gölgelenmek üzere çevreye dağılmışlardı. Rasûlullah ise, semûre denilen sık yapraklı bir ağaç altında istirahete çekilmiş, kılıcını da ağaca asmıştı. (Câbir dedi ki:) Birazcık kestirmiştik (uyumuştuk) ki, Rasûlullah’ın bizi çağırdığını işittik ve hemen yanına koştuk. Bir de baktık, Rasûlullah’ın yanında (müşriklerden) bir bedevî var. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Ben uyurken bu bedevî kılıcımı almış, uyandığımda kılıç kınından sıyrılmış vaziyette bunun elindeydi. Bana: ‘Seni benim elimden kim koruyup kurtaracak?’ dedi. Ben de üç defa: “Allah!” cevabını verdim.” (Câbir diyor ki:) Rasûlullah adamı cezalandırmamıştı, yanında oturuyordu.3427 Buhârî’deki bir başka rivâyette Câbir (r.a.) şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte Zâtü’r-Rika denilen gazvede bulunuyorduk. Gölgeli bir ağaç bulduğumuzda onu Rasûlullah’a (s.a.s.) bırakmayı âdet edinmiştik. (Bu defa da öyle yaptık.) Ancak, müşriklerden bir adam gelerek Rasûlullah’ın (ağaçta asılı olan) kılıcını alıp çekmiş ve ‘Benden korkuyor musun?’ diye seslenmiş. Nebî (s.a.s.): “hayır!” cevabını vermiş. Adam: ‘Peki seni benim elimden kim kurtaracak?’ demiş. Rasûlullah da: “Allah!” buyurmuştur.3428 Ebû Bekir el-İsmâilî’nin “Sahih”inde yer alan bir rivâyette olayın bundan sonraki kısmı şöyle anlatılmaktadır: Adam: ‘Seni benim elimden kim kurtarır?’ dedi. Nebî (s.a.s.): “Allah!” cevabını verdi. Bunun üzerine adamın elinden kılıç düştü. Rasûlullah (s.a.s.) kılıcı aldı ve: “Peki, şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?” buyurdu. Adam: ‘İyi bir cezâlandırıcı ol!’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.): “Allah’tan başka ilâh olmadığını ve benim Allah’ın rasûlü/elçisi olduğumu kabul ve itiraf eder misin?” dedi. Adam: ‘Hayır, kabul etmem! Ancak, seninle çarpışmamaya, seninle savaşacak herhangi bir topluluk içinde bulunmamaya söz veririm’ dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) adamı serbest bıraktı. O da arkadaşlarının yanına döndü ve onlara: ‘En hayırlı kişinin yanından geliyorum’ dedi.
“Kanaatkâr ol ki, insanların Allah’a en çok şükredeni olasın.” 3429
“İslâm hidâyeti nasip edilen ve yeterli miktarda maişeti olup, buna kanaat edene ne mutlu!” 3430
“Ey insanlar! Allah’a karşı muttakî olun ve (dünyevî) isteklerde mûtedil/ölçülü olun. Zira, hiçbir kimse yoktur ki, (Allah’ın kendisine takdir ettiği) rızkını eksiksiz elde etmeden ölmüş olsun. Rızkı gecikse bile ona mutlaka kavuşacaktır. Öyleyse Allah’tan korkun ve
3426] Müslim, İman 186; Tirmizî, Fiten 30, Zühd 3; İbn Mâce, İkame 78
3427] Buhârî, Cihad 84, 87, Meğâzî 31, 32; Müslim, Fezâil 13, 14, Müsâfirîn 311
3428] Buhârî, Meğâzî 31
3429] İbn Mâce, Zühd 24
3430] Tirmizî, Zühd 35, hadis no: 2350
AZİM VE TEVEKKÜL
- 909 -
talepte mûtedil olun, (gayr-ı meşrû yollara sapmayın) helâl olanı alın, haram olanı terkedin.” 3431
“Zenginlik mal çokluğuyla değildir. Bilâkis zenginlik göz tokluğudur, gönül zenginliğidir.” 3432
“Ey Âdemoğlu! Eğer fazla malını Allah yolunda harcarsan bu senin için daha hayırlıdır. Kendine saklarsan senin için zararlıdır. Kefâf (yeterli miktar) sebebiyle levm edilmez, kınanmazsın. (Harcamaya), bakımları üzerinde olanlardan başla. Üstteki el (yani veren), alttaki elden (yani alandan) daha hayırlıdır.” 3433
“Dünyada zâhidlik, helâl olanı haram etmek veya malı ziyân etmekle olmaz. Gerçek zâhidlik, Allah’ın elinde olana, kendi elinde olandan daha çok güvenmen ve bir müsîbete düştüğün zaman getireceği sevabı sebebiyle, onun devamına rağbet göstermendir.” 3434
“Kim gam ve tasalarını bire indirir ve sadece âhiret tasasına gönlünde yer verirse, onun dünyevî gamlarını Allah izâle eder. Kim de gam ve tasalarını dünya ahvâline dağıtacak olursa, Allah onun, vâdilerden hangisinde helâk olacağına aldırış etmez.” 3435
“Bana zayıflarınızı arayın. Zîra sizler, zayıflarınız sebebiyle (onların sabrı, duâsı, takvâsı bereketiyle) yardıma ve rızka mazhar kılınıyorsunuz.”3436 Nesâî’nin rivâyetinde: “Allah bu ümmete zayıfları sebebiyle, onların duâları, namazları ve ihlâsları hatırı için yardım eder.” Zayıfların ibâdet ve duâları çok daha hâlisânedir. Çünkü, kalpleri dünyevî süslerle meşgûl değildir. Himmetleri bir şeyde toplanmıştır. Bu sebeple duâları makbuldür, amelleri (riyâdan) pâktır.
“Yanımda bir mal olsa, bunu sizden ayrı olarak (kendim için) biriktirecek değilim. Kim iffetli davranır (istemezse), Allah onu iffetli kılar. Kim istiğna gösterirse Allah da onu gani kılar. Kim sabırlı davranırsa Allah ona sabır verir. Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir ihsanda bulunulmamıştır.”3437 Rezin şu ziyâdede bulunmuştur: “İslâm’a girip, yeterli miktarla rızıklandırılan ve verdiği bu miktara Allah’ın kanaat etmeyi nasip ettiği kimse kurtuluşa ermiştir.”
“(Hakiki) miskîn (yoksul), kapı kapı dolaşırken verilen bir iki lokmanın veya bir iki hurmanın geri çevirdiği kimse değildir. Fakat gerçek miskîn, ihtiyacını giderecek bir şey bulamayan ve halini anlayıp kendisine tasaddukta bulunacak biri çıkmayan, (buna rağmen) kalkıp halktan birşey istemeyen kimsedir.” 3438
“Sizden biri, mal ve yaratılışça kendisinden üstün olana bakınca, nazarını bir de kendisinden aşağıda olana çevirsin. Böyle yapmak, Allah’ın üzerinizdeki nimetini küçük
3431] Kütüb-i Sitte, 17/245
3432] Buhârî, Rikak 15; Müslim, Zekât 120, hadis no: 1051; Tirmizî, Zühd 40, h. no: 2374
3433] Müslim, Zekât 97, hadis no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344
3434] Tirmizî, Zühd 29, hadis no: 2341; İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4100
3435] Kütüb-i Sitte, 17/565
3436] Ebû Dâvud, Cihâd 77, hadis no: 2594; Tirmizî, Cihâd 24, h. no: 1702; Nesâî, Cihâd 43, -6, 45,46-
3437] Buhârî, Zekât 50, Rikak 20; Müslim, Zekât 124, hadis no: 1053; Muvattâ, Sadaka 7 -2, 997-; Ebû Dâvud, Zekât 28, h. no: 1644; Tirmizî, Birr 77, h. no: 2025; Nesâî, Zekât 85, -5, 95-
3438] Buhârî, Zekât, 53, Tefsir, Bakara 48; Müslim, Zekât 102, hadis no: 1039; Muvattâ, Sıfatu’n-Nebiyy 7, -2, 923-; Ebû Dâvud, Zekât 23, h. no: 1631, 1632; Nesaî, Zekât 76 -5, 85-
- 910 -
KUR’AN KAVRAMLARI
görmemeniz için gereklidir.” 3439
“İstemeler bir nevi tırmalamalardır. Kişi onlarla yüzünü tırmalamış olur. Öyle ise, dileyen (hayâsını koruyup) yüz suyunu devam ettirsin, dileyen de bunu terketsin. Şu var ki, kişi, zarûrî olan (şeyleri) iktidar sahibinden istemelidir.” 3440
“Kim kendisine gelen bir fakirliği hemen halka intikal ettirirse (yani onlara açarak dilenmeye kalkarsa), onun fakirliğinin önüne geçilmez. Kime de fakirlik gelir, o da bunu (sadece) Allah’a açarsa, Allah ona er veya geç rızkıyla imdat eder.” 3441
“Ben görmeyen birisiydim, Allah basiretimi açtı; fakirdim, beni zengin kıldı.” 3442
“Kim dünyaya çok önem verirse, Allah onun işini dağıtır (zorlaştırır). İki gözünün arasına fakirliği (aç gözlülüğü) koyar. (Hâlbuki) dünyadan ona ulaşacak olan kendisi için yazılandan başkası olamaz. Kimin de niyeti âhiret(i kazanma) ise Allah onun işini toparlar (kolaylaştırır). Onun kalbine zenginliği koyar. Ona dünyadan da ihtiyaç duyduğu şey ulaşır.” 3443
“Kişi mahzurlu olan şeyden korkarak mahzursuz olanı terketmedikçe gerçek takvâya ulaşamaz.” 3444
“Sizden kim nefsinden emin, bedeni sıhhatli ve günlük yiyeceği de mevcut ise sanki dünyalar onun olmuştur.” 3445
“Âdemoğlunun şu üç şey dışında (temel) hakkı yoktur. İkamet edeceği bir ev, avretini örteceği bir elbise, katıksız bir ekmek ve su.” 3446
“İki haslet vardır, bunlar kimde bulunursa Allah onu şükredenler ve sabredenler arasına yazar: Din hususunda kendinden üstün olana bakıp ona uymak; Dünyalıkta kendinden aşağı olana bakıp Allah’ın kendine vermiş olduğu üstünlüğe hamdetmek. İşte böyle olan kimseyi Allah şükredici ve sabredici olarak yazar. Kim de din konusunda kendinden aşağı olana bakar, dünyalıkta da kendinden üstün olana bakar ve elde edemeyeceğine üzülürse Allah onu şükreden ve sabreden olarak yazmaz.” 3447
“Himmet yönüyle insanların en yücesi, hem dünya hem de âhiret işine himmet gösteren mü’mindir.” 3448
“(Benî Âdem’den) Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir yiyeceği asla yememiştir. Allah’ın peygamberi Dâvud aleyhisselâm elinin emeğini yerdi.” 3449
“Öyle devir gelecek ki, insanoğlu, aldığı şeyin helâlden mi, haramdan mı olduğuna
3439] Buhârî, Rikak 30; Müslim, Zühd 8, hadis no: 2963; Tirmizî, Kıyâmet 59, h. no: 2515
3440] Ebû Dâvud, Zekât 26, hadis no: 1639; Tirmizî, Zekât 38, h. no: 681; Nesâî, Zekât 92 -5, 100-
3441] Tirmizî, Zühd 18, hadis no: 2327; Ebû Dâvud, Zekât 28, hadis no: 1645
3442] Buhârî, Enbiyâ, 51; 93/Duhâ, 7-8
3443] İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4104, 2/1378; Tirmizî, Kıyâmet 31, hadis no: 2467
3444] Tirmizî, Kıyâmet 20, hadis no: 2453
3445] Tirmizî, Zühd 34, h. no: 2347; İbn Mâce, Zühd 9, h. no: 4141
3446] Tirmizî, Zühd 30, hadis no: 2342
3447] Tirmizî, Kıyâmet 59, hadis no: 2514
3448] Kütüb-i Sitte, 17/245
3449] Buhârî, Büyû’ 15
AZİM VE TEVEKKÜL
- 911 -
hiç aldırmayacak.”3450 Rezîn şu ziyâdede bulunmuştur: “Böylelerinin hiçbir duâsı kabul edilmez.”
“Muhakkak ki yediğinizin en temizi kendi kesbinizden olandır. Muhakkak ki evlâtlarınız da kendi kesbinizdendir (çalışıp kazandığınızdandır).” 3451
“...Allah’a yemin olsun, sizler için fakirlikten korkmuyorum. Ben size dünyanın genişlemesinden korkuyorum. Sizden öncekilere dünya genişlemişti de hemen dünya için birbirleriyle boğuşmaya başladılar ve helâk oldular. Genişleyen dünyanın onlar gibi sizi de helak etmesinden korkuyorum.” 3452
“... Senin vârislerini zengin olarak bırakman, halka ihtiyaçlarını açan fakir olarak bırakmandan daha hayırlıdır. Sen azîz ve celîl olan Allah’ın rızâsını arayarak her ne harcarsan, -hatta bu, hanımının ağzına koyduğun bir lokma bile olsa-, mutlaka onun sebebiyle mükâfatlanacaksın...” 3453
Hâlid’in oğulları Habbe ve Sevâ (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir şey tamir etmekte iken yanına girdik. O işte kendisine yardım ettik. “Başlarınız kımıldadığı müddetçe rızık husûsunda yeise düşmeyin. Zira insanı annesi kıpkızıl, üzerinde hiçbir şey olmadığı halde doğurur, sonra Aziz ve Celil olan Allah onu her çeşit rızıkla rızıklandırır.” buyurdular.” 3454
“Sakın sizden kimse kararsız olup da: ‘Ben insanlarla beraberim, eğer insanlar iyilik yaparsa ben de iyilik yaparım; kötülük yaparsa ben de kötülük yaparım’ demesin. Aksine, nefsinizi sâbit tutun, halk iyilik yaptımı siz de iyilik yapın, kötülük yaparsa zulme yer vermeyin.” 3455
“Şüphesiz, her derede, Âdemoğlunun kalbinden bir parça bulunur (yani kalp her şeye karşı bir ilgi duyar). Öyleyse kimin kalbi bütün parçalara ilgi duyarsa, Allah onun hangi vâdide helâk olacağına hiç aldırmaz. Kim de Allah’a tevekkül ederse, kalbinin her şeye (ilgi kurarak dağılmasını önlemek için) Allah ona yeter.” 3456
Allah el-Vekîl’dir, Kendisine Dayanılıp Güvenilmesi Gereken Tek Zâttır
Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerden öğrendiğimiz Allah Teâlâ’nın mübârek isimleri bizim O’nu daha iyi tanımamıza yardımcı olurlar. Aslında, Esmâü’l-Hüsnâ’nın çoğu, biraz düşünüldüğünde tevekkül kavramıyla alâkası kurulabilir. Ama, bunlardan bazılarının tevekkül kavramıyla daha çok yakın ilgisi vardır. Konumuzla ilgisi bakımından Allah’ın isimlerinden el-Vekîl ism-i şerîfinin mânâsı: El-Vekîl ism-i şerîfi, Arapça’daki kelime yapısı bakımından tevekkül kelimesi ile aynı kökten gelmektedir. Kur’an’da on dört yerde el-Vekîl ismi zikredilmekte olup
3450] Buhârî, Büyû’ 7, 23; Nesâî, Büyû’ 2, -7, 243-
3451] Ebû Dâvud, Büyû’ 79; Tirmizî, Ahkâm 22, hadis no: 1358; Nesâî, Büyû’ 1, -7, 249-; İbn Mâce, Ticaret 1, hadis no: 2137, 64, -2290-
3452] Buhârî, Rikâk 7, Cizye 1, Meğâzî 11; Müslim, Zühd 6, hadis no: 2961; Tirmizî, Kıyâmet 29, hadis no: 2464
3453] Buhârî, Cenâiz 37, Vesâyâ 2, 3, Fezâilu’l-Ashâb 49, Meğâzî 77, Nafakat 1, Marzâ 13, 16, 43, Ferâiz 6; Müslim, Vesâyâ 5, hadis no: 1628; Tirmizî, 6, hadis no: 975; Ebû Dâvud, Vesâyâ 2, hadis no: 2864; Nesâî, Vesâyâ 3; Muvattâ 4 -2, 763-
3454] İ. Canan, Kütüb-i Sitte, c. 17, s. 595, hadis no: 1281
3455] Tirmizî, Birr 63, hadis no: 2008
3456] Kütüb-i Sitte, c. 17, s. 579
- 912 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bunun mânâsı: “İşlerini gerektiği şekilde kendisine bırakanların işini düzeltip, onların yapabileceğinden daha iyisini temîn eden.” şeklindedir. “...Allah’a tevekkül et; vekîl olarak Allah yeter.” 3457
Kendisine iş ısmarlanan kişiye vekil denir. Bilindiği gibi vekil yapılacak kişinin, vekil olacağı iş hakkında yeterli derecede bilgi sahibi olması, o işi yapmaya gücü yetmesi, kendisini vekil edenin her bakımdan güvenine lâyık olması gerekir. Şu halde tevekkül, emin ve kuvvetli bir vekile güvenerek, işlerini ona bırakmaktır.
Yüce Allah, kendisine hakkıyla tevekkül edenlerin işlerini en iyi bir neticeye ulaştırır. Gerçi O’na hiçbir şey vâcip değildir; O, hiçbir şeyi yapmaya veya yapmamaya mecbur değildir; O’nun irâdesi çerçevelenemez, isterse yapar; istemezse O’na bir işi zorla yaptıracak yoktur. Fakat O’nun râzı olacağı şekilde işler kendisine bırakılırsa, hayırlı ve kârlı olanı yapar; âdeti ve hikmeti budur. Gerçek vekil ancak Allah Teâlâ’dır. Çünkü her işi bütün sırlarıyla bilen ve her zorluğu açan yalnız O’dur. 3458
Konumuzla İlgisi Bulunan Diğer Esmâü’l-Hüsnâdan Bazı İsimler ve Mânâları
El-Veliyy: İyi kullarının, mü’minlerin dost ve yardımcısı anlamındadır. Kur’an’da bu anlamda, “veliyy” ve “Mevlâ” şeklinde geçmektedir. Bir âyette şöyle buyurulmaktadır: “...Namazı kılın, zekâtı verin ve Allah’a sımsıkı sarılın. O, sizin Mevlânızdır. O, ne güzel mevlâdır, ne güzel yardımcıdır.” 3459
El-Hasîb: Bu isim iki mânâya gelmektedir: 1- Kullarına yeten, 2- Kullarını hesaba çeken. Konumuzla ilgili olan; ilk mânâdır. “Bir kısım insanlar mü’minlere: ‘Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!’ dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve: ‘Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!’ dediler.” 3460
El-Kâfî: Allah, kendisine inanan, kendisine bağlanan ve kendisine güvenip dayananlara kâfî gelir, onlara yeter. Usûl ve kâidelerine uyularak Kendisine bırakılan işleri, hayırlı ve kul için en güzel ve en faydalı sonuca ulaştırır. İnsan için Allah’tan daha güzel ve sağlam bir dayanak ve vekil olamaz. “Allah kuluna kâfî değil mi?...” 3461
El-Vâfî: Kâfî, yeten, sözünün eri; vaadini mutlak yerine getiren anlamına gelir.
En-Nasîr: Yardım eden, te’yîd ve takviye eden anlamındadır. “...Bilin ki Allah sizin sahibinizdir. O ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır.” 3462
Hayru’n Nâsırîn: Yardım edenlerin en hayırlısı anlamına gelmektedir. “...Sizin yardımcınız Allah’tır ve O yardım edenlerin en hayırlısıdır.” 3463
3457] 4/Nisâ, 81; 33/Ahzâb, 3
3458] Ali Osman Tatlısu, Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi, Sehâ Neşriyat, 1993, s. 147
3459] 22/Hacc, 78
3460] 3/Âl-i İmrân, 173
3461] 39/Zümer, 36
3462] 8/Enfâl, 40
3463] 3/Âl-i İmrân, 150
AZİM VE TEVEKKÜL
- 913 -
El-Müsteân: Yardım kendisinden istenen anlamındadır. “...Bizim Rabbimiz Rahmân’dır. Sizin anlattıklarınıza karşı yardımı umulandır.” 3464
İnsanın Tevekküle İhtiyacı
Bir insanın gerek şahsıyla ilgili konularda, gerek aile işlerini idârede; çocukların terbiyesinde, sağlık konularında; bir tüccarsa ticârî ilişkilerinde veya bir memursa resmî işleri etrafında, kısacası hangi meslektense ona göre iş ve gücünün her gün çeşitlenen pürüzleri karşısında, kâr-zarar düşünülerek, işler ne kadar hesaplı tutulursa tutulsun, yine de insanın karşısına hiç hesapta olmayan şeylerin çıktığı görülür. Alınan tedbirler, yapılan istişâreler hatır ve hâyâle gelmedik nice sebepler yüzünden hükümsüz kalabilir. Yerden, gökten beklenmedik nice âfetler; insan gücünün, fen kudretinin önleyemeyeceği nice engeller belirir veya insanlarla olan ilişkilerimizde bizim düşündüğümüzün dışında, umulmadık gelişmeler meydana gelir ve böylece bütün hesaplar alt üst olabilir, bütün hayaller suya düşebilir.
İşte bu sebeplerden dolayı, isteklerimize ulaşmak için elimizden gelen bütün gayreti sarf ederek çalışıp çabaladıktan sonra, ilerisi için telaş ve heyecana kapılmayarak, bütün sebepleri emir ve fermânı altında tutan Yüce Allah’a tevekkül etmek gerekir.
Burada tevekkülün mânâsı, sarf ettiğimiz bu gayretlerin mahsûl vermesi, boşa gitmemesi için Allah’tan başarı ve yardım dilemek ve ancak O’na güvenmektir. Bu ise maddî kuvvetten sonra mânevî kuvveti de kazanmayı istemektir. Şu halde tevekkül, mânevî bir yardım isteme anlamına gelir ki, her işte her müslümanın buna ihtiyâcı vardır.
Tevekkül, görevlerini yerine getirdikten sonra duyulan bir iç huzur, itmînân ve güven olayıdır. Tamamen materyalist ve pozitivist bir bakışla dahi tevekkülün bulunması insana bir şey kaybettirmeyeceği gibi; bulunmaması durumunda moral ve psikolojik açıdan kesinlikle bir kayıp söz konusudur. Tevekkül eden kişi “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” 3465 kuralı karşısında aklî ve bedenî görevini yapacak, bundan öte Allah vekîlimdir deyip işini O’na havâle ederek, sonuç ne olursa olsun ona rızâ duygusuyla, iç yorgunluk çekmekten kurtulacaktır. Tevekkül etmeyenin de maddî olarak fazladan yapacağı bir şey yoktur. Hatta maddî vesîleleri bir emir telakkî etmediğinden, belki de sebeplere daha az sarılacaktır. Sonra da telaşlı, sıkıntılı bir bekleyişe girecek ve umduğu sonucu alamayınca da dövünecek, üzülecek, dayanacak bir teselli kaynağı bulamayacak, sinirleri gerginleşecek; sonuçta bunalıma girecektir. 3466
Tevekkül denilen mânânın bir gönülde yer tutması, sahibi için dünyanın en zengin hazinelerine sahip olmaktan daha kıymetlidir. Çünkü bir insan için gönlünün rahatlığı ve huzuru en büyük nimetlerdendir. Maddî, mânevî kazançlar, âfiyet ve huzur içinde gönül rahatlığına bağlıdır. Fikir selâmetini, gönül huzurunu öldüren başlıca sebepler şunlardır: Gereğinden fazla hırs, istek, rekabet gibi insanın huzur ve rahatını kaçıran haller; “iflâs edersem, kansere yakalanırsam, işimden atılırsam...” gibi kendi kendine zihinde kurulan mânâsız korku ve
3464] 21/Enbiyâ, 112
3465] 53/Necm, 39
3466] Faruk Beşer, Fıkıh Penceresinden Sosyal Hayatımız, Nûn Y. İst. 1994, s. 226
- 914 -
KUR’AN KAVRAMLARI
endişeler; başa gelen felâket ve musîbetlerin giderilemeyen ıstırapları...
Kendisinde bu haller bulunan insanlar, hayatlarında dünyalarına ve âhiretlerine yarar bir şeye sahip olamazlar, vesveselidirler, hiçbir iş beceremezler; ürkektirler, hiçbir işe girişemezler. Bunların günleri ah, vah ile; vesvese ve evhamla geçer gider. Bu hallerini birtakım maddî imkânlarla da gidermek mümkün olmaz. Ancak, gönlüne, Allah’a tevekkülü hakkıyla yerleştirebilmiş bir müslüman asla böyle değildir; o, her zaman mutlu ve rahattır. Çünkü o, kendine düşeni yaptıktan sonra bilir ki, sonsuz rahmet sahibi Allah Teâlâ sevdiği kulunu, kulun kendisini düşündüğünden daha fazla düşünür ve korur.
Onun için, gönüllerde kuvvetli bir tevekkülün, hem de gerçek mânâsıyla bir tevekkülün yer tutmuş olması lâzımdır. Bir müslümanın işini yoluna koyduktan sonra ötesini Allah’a havâle edip de O’na güvenmesi ve O’nun en iyisini, en güzelini, en doğrusunu, en hayırlısını nasîb edeceğine inanması, kalp için çok büyük bir kuvvettir. Günümüz insanının ve özellikle de günümüz Müslümanının bu inanca ve bu kuvvete çok fazla ihtiyacı vardır.
Tevekkül Nasıl Olmalıdır? Çalışmanın ve sebeplere yapışmanın ihmâli tembellik demek olduğuna göre, tevekkül ile tembellik arasında bir zıtlık vardır. İslâm dinînde tevekkül vâcib, tembellik haramdır. “Tevekkül demek, görevin îfâsını Allah’a havâle etmek değildir; emri ve kararı Allah’a bırakmaktır. Allah’ın emrini canla başla yerine getirmeye çalışmaktır. Kısacası tevekkül, “tefvîz-i vazife” (görevi havâle) değil; “tefvîz-i emr” (kararı havâle)dir. Birçokları bu konuda gaflete düşerek tevekkülü, vazifeyi terk etmek sanırlar. Yani kulluk görevlerinin yerine getirilmesini Allah’a havâle edip, emir ve komuta mercii olarak kendilerini görmek isterler. Sanki kul vazifesiz oturacakmış, namaz, oruç, zekât, cihad vs. gibi görevleri Allah Teâlâ ona emredip yaptırmayacakmış da (hâşâ) onun yerine Allah yapacakmış gibi bâtıl bir zihniyet taşırlar. İsrâiloğullarının vaktiyle Hz. Mûsâ’ya: “Git, sen ve Rabbin ikiniz savaşınız, işte biz burada oturup duracağız.”3467 dedikleri gibi demek isterler. Bu ise Allah’a tevekkül ve îtimat değil; O’nun emrine güvensizliktir, tevekkülsüzlüktür ve Allah korusun küfürdür. “Allah hakkında o çok yanıltıcı (şeytan) sizi yanılgıya düşürmesin.”3468 âyetinde de uyarıldığı gibi, bu olsa olsa şeytan yanıltmasıdır. İyi bilinmelidir ki, tevekkülün belirtisi; emre gönül vermek ile vazife sevgisidir.” 3469
Başta da belirttiğimiz gibi tevekkül kelimesinin anlamında Arap dilindeki kalıbı gereği bir zorlama vardır. Bu da herhangi bir konuda aklî ve bedenî gücü, yani metod ve eylem fonksiyonunu kullanmayı, dayanılıp îtimat edilecek yere bunun sonucunda dayanmayı ifâde eder. “...Bir kere azmettin mi artık Allah’a tevekkül et.”3470 âyeti buna açıkça işaret eder. Allah’ın sözleri arasında çelişki olmayacağına göre tevekkülün, hiçbir iş yapmadan Allah’tan birşey beklemekle ilişkisi olamaz. Allah kuluna çeşitli ibâdetler yüklemiş, çalışmasını, ilim öğrenmesini, rızkını aramasını, düşmanlarına karşı güç hazırlamasını, bilmediğini bilene sormasını, işlerinde istişâre etmesini, Kendisine yakarıp duâ etmesini, âdil olmasını, yani her şeyi en uygun yerine koymasını, bunun için metot ve yöntem bilmesi3467]
5/Mâide, 24
3468] 31/Lokman, 33
3469] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Dağıtım, 1992, c. IV, s. 362
3470] 3/Âl-i İmrân, 159
AZİM VE TEVEKKÜL
- 915 -
ni emretmektedir. Diğer yönden kendisine tevekkül etmesini istemekte ve tevekkül edenleri sevdiğini söylemektedir. Demek ki tevekkül, bütün bu emirleri yerine getirdikten sonra duyulan huzur ve güvendir. 3471
Tevekkül Konusunda Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar
1- Tembellik etmemek: Bir maksadın ele geçmesi için, insanlarca ötedenberi bilinen ve başvurulan sebepler, tedbirler ve çareler ne ise, onları tatbik etmek vâciptir. Çünkü Yüce Allah bu âlemde her şeyin, her hâdisenin meydana gelmesini birtakım sebeplerin ve çârelerin uygulanmasına bağlamıştır. Buna “tesbîb hikmeti” denir. Yâni birşeyin yaratılması, bir isteğin verilmesi, onunla ilgili sebeplerin meydana gelişinden sonra gerçekleşir diye Allah, bir düzen koymuştur. O’nun âdeti hep bu şekilde devam etmektedir. Allah’ın âdetinde de değişiklik olmayacağından; olumlu veya olumsuz, istediğini bulmak için, insanın sebeplere dikkat etmesi, kendine düşeni yerine getirmesi gerekmektedir.
Sebeplere sarılmadan Allah’a güvenmeye tevekkül değil, “ittikâl” denebilir. Bu kelime, Arapçadaki mânâsı itibarıyla pasifliği anlatır ve bu, yerilen bir durumdur. Onun için Rasûlullah (s.a.s.) “Lâ ilâhe illâllah diyen herkes Cennet’e girecektir.” deyince Hz. Ömer (r.a.): “Ey Allah’ın Rasûlu, bunu halka söylemeyelim; ittikâl ederler.” demişti ki; sebeplere sarılmadan ve Allah’ın diğer emirlerini yerine getirmeden Cennet’e girmeyi ümit ederler demektir. Bu konuyu en güzel açıklayan Rasûlullah Efendimizdir. “Devemi bırakıp tevekkül edeyim” diyene: “Bağla da öyle tevekkül et” buyurmuşlardır.
Sebeplere sarılmakla ilgili olarak İmam Gazâlî de şöyle demiştir: “İnsanı zarardan koruyan sebepler arasında tesiri kesin olan veya tesir ihtimâli yüksek olan sebepleri bırakmak tevekkülün şartı değildir. Hırsız girmesin diye evin kapısını kilitlemek, tehlikeli yerde silâh taşımak, düşmandan sakınmak tevekküle engel değildir.” Sebepleri ihmâl etmek, üzerine düşen görevi yapmamak kısacası tembellik etmek, bir bakıma Allah’ın koyduğu tesbîb hikmetini görmemezlikten gelmekle beraber, göz göre göre kendisini câhilliğin, hastalığın, fakirliğin dişleri arasına atmak demektir ki, bunların hepsi de dinen haramdır.
Eğer kişi, bu bahsettiğimiz şekilde sebeplere önem verir, üzerine düşeni yaparsa; bir isteğinin gerçekleşebilmesi için elinde mevcut bütün kuvvet ve araçlar ile Allah’a yönelmiş olur ki, bu durum elbette daha ciddî, daha samîmî ve daha kıymetlidir.
2- Sebeplerin gerçek kıymetini bilmek: Bunların kıymeti, Allah’a karşı birer dilek vâsıtası olmaktan ibârettir. Aslen tesir Allah’tandır. Yâni sebepler, İlâhî tesirin meydana gelmesi için, birer yol olmak üzere yine Allah tarafından bize öğretilmiş, düzenlenmiştir. Kendisinden ancak o yollarla yardım istemek gerekir. Fakat maksadın meydan gelmesini, -bir müslüman olarak- sebeplerden değil, onları yaratıp bize bildiren Yüce Allah’tan beklemek gerekir. Çünkü her şeyin yaratıcısı ve yönlendireni O’dur. Bu durumla ilgili olarak bazı âlimler derler ki: “Bir iş için ‘çalıştık, çabaladık; artık o ister istemez olacak’ demeyin. Tesiri Allah’tan bekleyin; ‘biz istedik, Allah da müsâade ederse olur’ deyin.” 3472
3471] Faruk Beşer, a.g.e. s. 225
3472] Ali Osman Tatlısu, a.g.e., s. 151
- 916 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Elmalılı M. Hamdi Yazır da sebeplerin kıymeti hakkında şöyle demektedir: “...Her durumda Allah emrini yerine getirir. Murâdını muhakkak yapar, hiçbir işinden geri kalmaz, hepsinin hakkından gelir. Hükmünü istediği gibi yürütür. Kendisine tevekkül edilse de edilmese de yürütür. Nihâyet her şeyin sonu gelir. Dünyada acı da geçer, tatlı da geçer; sıkıntı da geçer, refah da geçer. Ecel gelince, takdir edilen ölüm, dakika geçirmeksizin pençesini takar, âkibet gelir çatar. İyiler iyiliği ile, kötüler kötülüğü ile kalır. Herkes ameliyle toplanır. Ancak, Allah’a tevekkül de, O’nun emridir. Tevekkül edenin murâdı da, Allah’ın irâde ve rızâsına teslim olmaktan ibâret olursa, Allah da onun mükâfâtını büyütür. Hakîkat şudur ki; Allah her şey için bir ölçü takdir etmiştir, bir sınır ve miktar tahsis etmiştir ki, o şeyi ona göre yürütür. O sınır ve miktardan ileri geçirmez. Bu hüküm öyle bir kanundur ki, her şey hakkında geçerlidir. Ve her şeyin hükmü, kıymeti Allah’ın ona tahsis ettiği ölçü ile uygunluk arzetmektedir. Gerçekte birşeyi bilmek de onu, o ölçü ve sınırıyla seçmek demektir. Bu cihetle sebeplerin bir dereceye kadar kıymet ve îtibarı yok değilse de, bunlar, zâtî (aslî) değil, değişken ve sınırlıdır. Tesir ve hüküm sebebin değil, Allah’ındır. Asıl ilim ve kudretine itibâr edilecek; işler, hüküm ve irâdesine havâle edilecek hâkim, sebepler değil, sebepleri yaratan Allah’tır. Her şey geçer, leh ve aleyhte olan her sebep tükenir, takdir edilen kaderi biter, başında ve sonunda bütün kudretiyle Allah kalır. Hem Allah takdir buyurmamışsa hiçbir şey diğerine tesirini gösteremez. Takdir buyurmuş ise, Allah’tan başka hiçbir şey de onun önüne geçemez. Ateş, Allah’ın yak dediğini kendi miktarınca dediği kadar yakabilir. Rızık da Allah’ın doyur dediğini kendi miktarınca dediği kadar doyurabilir. Demek ki sebeplere îtimat sonlu, Allah’a îtimat sonsuzdur. O halde kuvvet ve kesin bilgi, sebeplere güvenmekte değil, Allah’a dayanmaktadır. Tevekkül de, gururla kendini sayıp koyuvermek değil, Allah’ın gösterdiği yolda gücü yettiği kadar vazîfesine önem vermek, takvâ sahibi olmak, kusurunu îtirâf ile berâber, Allah’ın kudretine îtimat edip netice hakkında telaşa düşmeksizin, O’nun irâdesine teslim olmaktır. 3473
Seyyid Kutub da sebepler konusunda şöyle demektedir: “...Allah’ın değişmez kâinat kanunu sebep ve netice düzeniyle yürüyor. Ancak neticeyi meydana getiren yalnız sebepler değildir. Asıl etki eden, fâil-i mutlak olan Allah Zülcelâl’dir. Allah, kendi takdiri ve istemesi ile sebep ve netîce düzenini sağlıyor. O yüzden Allah, insandan çalışıp çabalamasını, üzerine düşen vazifeleri îfâ etmesini istiyor. İnsan bu vazifeleri îfâ ettiği kadar, Allah netîceleri düzenleyip tahakkuk ettiriyor. Böylece sebep ve netice Allah’ın isteği ve takdirâtı ile ilgili olarak uzuyor. Yalnız O’dur ki, istediği zaman, istediği şekilde neticelerin meydana gelmesine izin verir. İşte bu şekilde müslümanın düşüncesiyle çalışması arasındaki birlik sağlanıyor. Müslüman gücünün yettiği kadar çalışıp çabalar. Fakat bu çalışmanın sonucunu Allah’ın takdirine ve isteğine bırakır. Ona göre sebep ve netice arasında mutlak kat’iyyet yoktur. O, hiçbir şeyde Allah’a kat’iyyet yüklemez. 3474
3- Her hususta Allah’tan başka hiçbir şeye güvenmemek: Nice insanlar vardır ki, ellerindeki servete, sahip oldukları mevkîye, büyük insanlarla olan yakınlıklarına veya yüksek tahsil görmüş oğluna veya kızına güvenmektedir. Onların varlığı gönlünü doldurmuş, yarına emniyetle bakıyor, Allah Teâlâ’dan gaflet halindedir. Her teşebbüsünü bu kuvvetlerle başaracağına inanmıştır. Hâlbuki
3473] Elmalılı Hamdi Yazır, a.g.e., c. 8, s. 27-28 -Talâk, 3. Âyetin tefsiri-
3474] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an, Hikmet Y., c. 2, s. 506, -3/159. Âyetin tefsiri
AZİM VE TEVEKKÜL
- 917 -
bütün bunlar ve sahip olduğu her şey, bir anda yok olabilir. O zaman yalnız bunlara dayanan insanın hâli ne olur?!3475 Müslüman ise böyle değildir; o, nelere sahip olduğunun farkında olup, şükrünü îfâ edecek, bunları akıllıca kullanacak; fakat her zaman yalnız Allah’a güvenecektir.
Bilindiği/bilinmesi gerektiği gibi; tevekkül meselesinde en tehlikeli durum, tevekkülü yanlış anlayarak tembelliğe düşmek, vazifesini yerine getirmemek ve bunun sonucunda da başarsızlığa uğramaktır. İlk emri “Oku!” olan İslâm dininin mensupları olarak, biz müslümanların en önemli görevlerinden biri, hangi meslekten olursak olalım çalışmak, bize düşen görevi en güzel şekilde yerine getirmek; bütün bunların sonucunda da büyük bir gönül huzuruyla Allah Teâlâ’ya güvenmek, O’na tevekkül etmektir. Tâbiri câizse, tembellik bizim lügatimızda yer almamalı; en çok korkmamız, en uzak kalmamız gereken bir vasıf olmalıdır. Öyle ki Peygamber Efendimiz: “Ümmetim adına en çok korktuğum şey göbek iriliği, uyku düşkünlüğü ve tembelliktir.” buyurmak sûretiyle, tembelliğin bizler için ne büyük bir tehlike olduğuna işaret etmiştir.
Tevekkülle ilgili âyetleri incelediğimizde, Allah’a tevekkül ettiğini belirten Peygamberlerin ve mü’minlerin, o sözleri söylerken bir mücâdele, çalışma, gayret içinde olduklarını görüyoruz. Hiçbiri oturdukları yerden, yorulmadan, belli bir zorluğa katlanmadan bu sözleri söylemiyorlar. İşte bu da bize gösteriyor ki; ancak çalışan müslümanın tevekkül etmeye, “Allah’a güvendim!” demeye hakkı vardır. Tembel ise, tevekkül ettiğini söylese bile ancak kendini kandırıyordur ve sonu hüsrân olacaktır.
Tevekkülle ilgili hadisler ve güzel sözler de bu durumu doğrular niteliktedir. Mehmet Âkif Ersoy’un şiddetle karşı çıktığı, yerden yere vurduğu tevekkül ve mütevekkil kavramı da işte bu tembel kişilerin sahte tevekkülleridir.
Tevekkül meselesinde diğer bir önemli husus da dünya hayatının müslüman için bir imtihan yeri olduğunun unutulmaması gerektiğidir. Çünkü bazı durumlarda insan bütün çabasını sarfetse de, elinden geleni yapsa da İlâhî takdir bazı hikmetler sebebiyle buna izin vermediği için başarılı olamayabilir, isteği gerçekleşmeyebilir. İşte burada tevekkülün diğer yönü ortaya çıkar: En umutsuz gibi görünen durumlarda bile Allah’a olan güveni kaybetmemek.
Allah Teâlâ, her şeyin teferruatını en ince ayrıntısına kadar bilir. Belki bizim istediğimiz, gerçekleşmesi için çalıştığımız bir şey, aslında bizim zararımıza; buna karşılık istemediğimiz bir şey ise aslında yararımızadır. Sonsuz rahmeti sebebiyle Allah Teâlâ da sevdiği kullarını, o kulların kendilerini düşündüğünden daha çok düşüneceğine; onlara kendilerine acıdıklarından daha çok acıyacağına göre müslümanlar olarak bizlerin -hem dinî, hem dünyevî görevlerimizi yaptığımız müddetçe- hiçbir şeyden dolayı tasalanmamıza gerek yoktur. İnşâallah sonuçta mutluluk bizim olacaktır.
Bir amacımıza, isteğimize ulaşamadıysak Vekîlimiz olan Allah Teâlâ bize olan sevgisiden dolayı, o istediğimiz şeyden her bakımdan bize daha hayırlısını nasîb edeceğini ummalıyız. En umutsuz gibi görünen durumlarda bile Allah’a olan güveni kaybetmemek şarttır.
3475] A. Osman Tatlısu, ag.e., s. 151
- 918 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Dünya, müslüman için bir imtihan yeri olduğundan dolayı unutulmaması gereken diğer bir nokta da; her şeyin sonucunun sadece bu dünyada alınmadığıdır. Biz Müslümanlar, âhiret inancına sahibiz ve zaten dünyada da âhiret için, o ebedî hayat için çalışırız. O halde, belki de yaşadığımız büyük bir üzüntü, yorgunluk veya sıkıntıya göstereceğimiz sabır; Allah katında derecemizin yükselmesine, öbür dünyada büyük mükâfatlar kazanmamıza sebep olacaktır. “...Biz dilediğimiz kimseye rahmetimizi eriştiririz. Ve güzel davrananların mükâfatını zâyî etmeyiz. Âhiret mükâfâtı ise, iman edip de (kötülüklerden) sakınanlar için daha hayırlıdır.” 3476
“...Kim Allah’tan (emirlerine uymak; yasaklarından kaçınmak sûretiyle) korkarsa, Allah ona (darlıktan genişliğe) bir çıkış yolu ihsan eder. Ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’a güvenirse Allah, ona yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” 3477; “Andolsun ki onlara: ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan, elbette ‘Allah’tır’ derler. De ki: ‘Öyleyse bana söyler misiniz? Allah bana bir zarar vermek isterse, Allah’ı bırakıp da taptıklarınız O’nun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut Allah bana bir rahmet dilerse, onlar O’nun bu rahmetini önleyebilirler mi?’ De ki: ‘Bana Allah yeter. Tevekkül edenler ancak O’na güvenip dayanırlar.” 3478
Tevekkül Hakkındaki Güzel Sözlerden Seçmeler
“...Sen yalnızca Allah’a ibâdet et. O’na kulluk eyle ve O’na tevekkül eyle. Her işte emir ve kumandayı, yetkiyi O’na verip O’na güvenip, O’nun emirlerine uygun hareket eyle! Yani, ibâdetsiz ve amelsiz kuru kuruya tevekkülün de faydası yoktur. Sen kulluğunu yap, O’nun emrini yerine getir ve öyle tevekkül eyle.” 3479
“Tevekkül, bazı câhillerin zannettiği gibi insanın kendini ihmal etmesi demek değildir. Böyle olsa idi, 3/Âl-i İmrân, 159. âyetinde belirtilen müşâvere emri tevekküle mâni olurdu. Tevekkül, insanın esbâb-ı zâhireye riâyet etmesi, ve lâkin kalbini onlara bağlamayıp Hak Teâlâ’nın ismetine dayanması demektir.” 3480
“Hakîkî mânâda tevekkül; Allah’tan başkasından korkmamak, O’ndan başkasına güvenmemektir.”
“Tevekkül, olan şey ile yetinmek, olmayan şeye râzı olmaktır.”
“Üç haslet evliyâ sıfatıdır: Allah’a tevekkül etmek, Allah’tan başkasına niyazda bulunmamak, kanaat eylemek.”
“Sebeplere yapışmak, tevekküle mânî değildir. Bilakis sebeplere yapışmak, sebepleri araya koymak, tevekkülün en yüksek derecesidir.”
“Tevekkül, iş yapmayıp tembel olmak için değildir. Bir işe başlamak ve başlanan işi başarmak için tevekkül olunur. Güç bir işi başaramamak korkusunu gidermek için tevekkül olunur.”
“Tevekkülün alâmeti üçtür: Kimseden birşey istememek (dilenmemek), verileni reddetmemek, ele geçeni biriktirmek.”
Allah Teâlâ’ya tevekkül ettim diyen kimsenin, Cenâb-ı Hak’ın, kendisi
3476] 12/Yusuf, 56-57
3477] 65/Talâk, 2-3
3478] 39/Zümer, 38
3479] Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 11/Hûd, 123. Âyetin tefsiri
3480] Fahruddin Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb, c. 9, s. 69-70
AZİM VE TEVEKKÜL
- 919 -
hakkındaki muamelesine, yani takdir ettiği şeylere de râzı olması lazımdır. Aksi takdirde yalan söylemiş olur.
“Bil ki tevekkülün mahalli kalptir. Zâhire göre hareket etmek kalpteki tevekküle zıt değildir. Yeter ki kul, güvenin Allah’a olacağını bilsin. Bir şey zorlaşırsa bu O’nun takdiriyledir; eğer kolaylaşırsa bu da O’nun kolaylaştırmasıyladır.”
“Tevekkül, kişinin kendisini Allah’ın dilediği şekle bırakmasıdır.”
“Tevekkül, Allah’a güvenle birlikte O’nunla iktifa etmektir.”
“Tevekkül azlığın ve çokluğun kişi nazarında müsâvi olmasıdır.”
“Tevekkül, kişinin kendisini Allah’ın dilediği şekle bırakmasıdır.”
“Tevekkül, Allah’a güvenle birlikte O’nunla iktifâ etmektir.”
“Tevekkelin (tevekküllünün) gemisi batmaz (eşeğini kurt yemez).” (Atasözü)
“Gelir elbet zuhûra ne ise hükm ü kader,
Hakk’a tefvîz-i umûr et, ne elem çek ne keder.” (Enderunlu Vâsıf)
“Hakk şerleri hayreyler / Zannetme ki gayreyler / Ârif ânı seyreyler.
Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler.
Sen Hakk’a tevekkül kıl / Tefvîz et ve rahat bul / Sabreyle ve râzı ol.
Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler.” (Erzurumlu İbrahim Hakkı)
“Kime şekvâ edeyim âh-ı sehergâhımdan
Kime feryâd edeyim tâli-i bedbâhımdan
Mâidi-zâre safâ bahşeder elbet bir gün
Kesmem ümmîdimi ben Hazret-i Allah’ımdan.” (Maide Hasibe Hanım)
Mehmet Âkif Ersoy’un Tevekkülle İlgili Bazı Mısrâları:
“Donanma, ordu yürürken muzafferen ileri,
Üzengi öpmeye hasretti garbın elçileri!
O ihtişâmı elinden niçin bıraktın da,
Bugün yatıp duruyorsun ayaklar altında?
“Kadermiş!” Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru;
Belânı istedin Allah da verdi... Doğrusu bu.
Taleb nasılsa, tabîî, netîce öyle çıkar,
Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimâli mi var?
“Çalış!” dedikçe Şeriat, çalışmadın, durdun,
Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun,
- 920 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sonunda bir de tevekkül sokuşturup araya,
Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!
Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,
Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!
Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,
Birer birer oku tekmîl edince defterini;
Bütün o işleri Rabbim görür; Vazîfesidir...
Yükün hafifledi... Sen şimdi doğru kahveye gir!
Çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak...
Hudâ vekîl-i umûrun değil mi keyfine bak!
Onun hazîne-i in’âmı kendi veznendir!
Havâle et ne kadar masrafın olursa... Verir!
Silâhı kullanan Allah, hudûdu bekleyen O;
Levâzımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O!
Çekip kumandası altında ordu ordu melek;
Senin hesâbına küffârı hâk-sâr edecek!
Başın sıkıldı mı, kâfî senin o nazlı sesin:
“Yetiş!” de, kendisi gelsin, ya Hızr’ı göndersin!
Evinde hastalanan varsa, borcudur: Bakacak;
Şifâ hazînesi derhal oluk oluk akacak.
Demek ki: Her şeyin Allah... Yanaşman, ırgadın O;
Çoluk çocuk O’na âit; Lalan, bacın, dadın O;
Vekîl-i harcın O; kâhyan, müdîr-i veznen O;
Alış seninse de, mes’ûl olan verişten, O;
Denizde cenk olacakmış... Gemin O, kaptanın O;
Ya ordu lâzım imiş... Askerin, kumandanın O;
Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı O;
Tabîb-i âile, eczâcı... Hepsi hâsılı O.
Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!
Biraz da saygı gerektir... Ne saygısızlık bu!
Hudâ’yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ;
Utanmadan da tevekkül diyor bu cür’ete... Ha?!
AZİM VE TEVEKKÜL
- 921 -
Yehûd Üzeyr’e, Nasârâ Mesîh’ ibnu’l-lah
Demekle unsur-ı tevhîd olur giderse tebâh;
Senin bu kopkoyu şirkin sığar mı îmâna?
Tevekkül öyle tahakküm demek mi Yezdân’a?
Kimin hesâbına inmiş, düşünmüyor, Kur’ân...
Cenâb-ı Hak çıkacak, sorsalar, muhâtab olan!
Bütün evâmire i’lân-ı harb eden şu sefîh,
Mükellefiyyeti Allah’a eyliyor tevcîh!
Görür de hâlini insan, fakat, bu derbederin;
Nasıl günâhına girmez tevekkülün, kaderin?
Sarılmadan en ufak bir işinde esbâba,
Muvaffakiyyete imkân bulur musun acaba?
Hamâkatin aşıyor hadd-i i’tidâli, yeter!
Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster!
“Kader” senin dediğin yolda Şer’a bühtandır;
Tevekkülün, hele, hüsrân içinde hüsrandır.
Kader ferâiz-i îmâna dâhil... Âmennâ...
Fakat yok onda senin sapmış olduğun ma’nâ.
Kader: Şerâiti mevcûd olup da meydanda,
Zuhûra gelmesidir mümkinâtın a’yânda.
Niçin, nasıl geliyormuş... O büsbütün meçhûl;
Biz ihtiyârımız sûretindeniz mes’ûl.
Kader nedir, sana düşmez o sırrı istiknâh;
Senin vazîfen itâat ne emrederse İlâh.
O, sokmak istediğin, şekle girmesiyle kader;
Bütün evâmiri Şer’in olur bir anda heder!
Neden ya, Hazret-i Hakk’ın Rasûl-i Muhterem’i,
Bu bahsi men’ ediyor mü’mînine, boş yere mi?
(...)
Tevekkülün, hele, ma’nâsı hiç de öyle değil.
Yazık ki: Beyni örümcekli bir yığın câhil,
Nihâyet oynayarak dine en rezîl oyunu,
- 922 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Getirdiler, ne yapıp yaptılar, bu hâle onu!
(...)
Tevvekkül öyle yaman bir şiâr-ı îmandı,
Ki kahramân-ı fezâil denilse şâyandı.
Yazık ki: Rûhuna zerk ettiler de meskeneti;
Cüzâma döndü, harâb etti gitti memleketi!
Tevekkül olmasa kalmaz fazîletin nâmı...
Getir hayâline bir kerre Sadr-ı İslâm’ı:
O bî-nihâye füyûzun yarım asırlık bir
Zamân içinde tecellîsi hangi sâyededir?
(...)
Nedir bu hârikanın sırrı? Hep tevekküldür;
Ki i’timâd-ı zaferden gelen tahammüldür.
Tevekkül olmaya görsün yürekte azme refîk;
Durur mu şevkıne pervâne olmadan tevfîk?
Cenâb-ı Hak ne diyor bak, Rasûl-i Ekrem’ine:
“Bütün serâiri kalbin ihâta etse, yine,
Danış sahâbene dünyâya âid işler için;
Rahîm ol onlara... Sen, çünkü, rûh-ı rahmetsin.
Hatâ ederseler aldırma, afvet, ihsân et;
Sonunda hepsi için iltimâs-ı gufrân et.
Verip karârı da azm eyledin mi... Durmıyarak,
Cenâb-ı Hak’a tevekkül edip yol almaya bak.”
Demek ki: Azme sarılmak gerek mebâdîde;
Yanında bir de tevekkül o azmi te’yîde.
Hülâsa, azm ile me’mûr olursa Peygamber;
Senin hesâbına artık, düşün de bul, ne düşer!
Şerîat’in ikidir en muazzam erkânı;
Kimin ki öyle müzebzeb değildir îmânı;
Ayırmaz onları, bir addedip tevessül eder...
Açıkça söyliyeyim: Azm eder, tevekkül eder.
Ne din kalır, ne de dünyâ, bu anlaşılmazsa...
Hem anlayın bunu artık, hem anlatın nâsa...
(...)
AZİM VE TEVEKKÜL
- 923 -
Ömer, tevekkülü elbet bilirdi bizden iyi...
Ne yaptı “Biz mütevekkilleriz” diyen kümeyi.
Dağıttı, kamçıya kuvvet, “Gidin, ekin!” diyerek.
Demek: Tevekkül eden, önce mutlakâ ekecek;
Demek: Tevekküle pek sığmıyormuş, anladın a,
Sinek düşer gibi düşmek şunun bunun kabına.” 3481
O îmân kuvvet ihzâriyle emretmişti... Lâkin, biz
Tevekkelnâ deyip yattık da kaldık böyle en âciz!
O îman, farz-ı kat’îdir diyor tahsîli irfânın...
Ne câhil kavmiyiz biz müslümanlar, şimdi, dünyânın! 3482
Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol...
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol. 3483
“Allah’a dayandım!” diye sen çıkma yataktan...
Mâ’nâ-yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nâdan!
Ecdâdını zannetme asırlarca uyurdu;
Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?
Üç kıt’ada, yer yer, kanayan izleri şâhid:
Dinlenmedi bir gün o büyük nesl-i mücâhid.
Âlemde tevekkül demek olsaydı “atâlet”,
Mîrâs-ı diyânetle yaşar mıydı bu millet?
Çoktan kürenin meş’al-i tevhîdi sönerdi;
Kur’ân duramaz, nezd-i İlâhî’ye dönerdi. 3484
3481] M. Âkif Ersoy, Safahat, Gonca Y. İst. 1989, Dördüncü Kitap, ‘Fâtih Kürsüsünde’, s. 233-240
3482] M. Âkif, a.g.e., Beşinci Kitap ‘Hâtıralar’, s. 280
3483] M. Âkif, a.g.e., Yedinci Kitap ‘Gölgeler’, ‘Yeis Yok’ isimli şiirden, s. 428
3484] M. Âkif, a.g.e., Yedinci Kitap ‘Azimden Sonra Tevekkül’ isimli şiirden, s. 430
- 924 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Azim ve Tevekkül Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- “Azm” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 9 Yerde): 2/Bakara, 227, 235; 3/Âl-i İmrân, 159, 186; 20/Tâhâ, 115; 31/Lokman, 17; 42/Şûrâ, 43; 46/Ahkaf, 35; 47/Muhammed, 21.
B- Tevekkül Kelimesinin Türediği “V-k-l” ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 70 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 122, 159, 159, 160, 173; 4/Nisâ, 81, 81, 109, 132, 171; 5/Mâide, 11, 23; 6/En’âm, 66, 89, 102, 107; 7/A’râf, 89; 8/Enfâl, 2, 49, 61; 9/Tevbe, 51, 129; 10/Yûnus, 71, 84, 85, 108; 11/Hûd, 12, 56, 88, 123; 12/Yûsuf, 66, 67, 67, 67; 13/Ra’d, 30; 14/İbrâhim, 11, 12, 12, 12; 16/Nahl, 42, 99; 17/İsrâ, 2, 54, 65, 68, 86; 25/Furkan, 43, 58; 26/Şuarâ, 217; 27/Neml, 79; 28/Kasas, 28; 29/Ankebût, 59; 32/Secde, 11; 33/Ahzâb, 3, 3, 48, 48; 39/Zümer, 38, 38, 41, 62; 42/Şûrâ, 6, 10, 36; 58/Mücâdele, 10; 60/Mümtehıne, 4; 64/Teğâbün, 13; 65/Talâk, 3; 67/Mülk, 29; 73/Müzzemmil, 9.
C- Azim, Sebat (Kararlı Olmak) Konusu:
a- Sebat Etmek: 11/Hûd, 115; 18/Kehf, 28.
b- Sebat İle Allah’tan Yardım İstemek: 2/Bakara, 45.
c- Dinde Sebat Etmek: 3/Âl-i İmrân, 144; 42/Şûrâ, 13; 49/Hucurât, 15.
d- Doğrulukta Sebat Etmek: 42/Şûrâ, 15.
e- Kötülüğü Terk Etmede Sebat Etmek: 74/Müddessir, 5, 7.
f- Savaşta Sebat Etmek: 2/Bakara, 250; 3/Âl-i İmrân, 144, 147; 8/Enfâl, 45; 47/Muhammed, 35.
g- Bir İşe Azmedip Karar Verince Allah’a Tevekkül Etmek: 3/Âl-i İmrân, 159.
h- Sebat Edenlerin Mükâfatı: 11/Hûd, 115.
D- Tevekkül (Allah’a Güvenmek) Konusu:
a- Allah’a Güvenmek: 3/Âl-i İmrân, 101, 122, 159, 160, 173; 4/Nisâ, 81, 132; 5/Mâide, 11, 23; 8/Enfâl, 2, 49, 61, 64; 9/Tevbe, 51, 129; 10/Yûnus, 85; 11/Hûd, 56, 123; 12/Yûsuf, 67; 14/İbrâhim, 11, 12; 22/Hacc, 78; 25/Furkan, 58; 26/Şuarâ, 217; 27/Neml, 79; 33/Ahzâb, 3, 48; 39/Zümer, 38; 58/Mücâdele, 10; 60/Mümtehıne, 4; 64/Teğâbün, 13; 65/Talâk, 3; 73/Müzzemmil, 9.
b- Allah’tan Yardım İstemek: 1/Fâtiha, 5; 2/Bakara, 45, 153; 7/A’râf, 126, 128; 12/Yûsuf, 18; 21/Enbiyâ, 112.
c- Bir İşe Azmedince Allah’a Tevekkül Etmek: 3/Âl-i İmrân, 159.
d- Tedbir Almak: 12/Yûsuf, 67.
e- Yapılacak İş Hakkında “İnşaallah Yaparım” Demek: 18/Kehf, 23-24; 68/Kalem, 17-19.
f- Âhiret Nimetleri Tevekkül Edenler İçindir: 42/Şûrâ, 36.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Tevekkül (Allah’a Güvenmek) ve İmtihan, Veysel Özcan, Mirfak Y.
2. Kazâ-Kader, Hayır ve Şer, Rızık, Ecel ve Tevekkül, M. Kenan Çığman, Şahsî Y. s. 241-248
3. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. Tevekkül: 20, s. 388-402; Azim: c. 3, s. 320-321
4. Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 211
5. TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Y. c. 4, s. 328-329
6. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 708-711
7. İslâm İnanç Sistemi, Ferid Aydın, Kahraman Y.
8. Sebat, Muhammed Sâlih el-Müneccid, Tercüme: İsmail Yaşa
BAKARA VE ICL (SIĞIR VE BUZAĞI)
- 925 -
Kavram no 15
Câhiliyye 2
Bk. Put ve Putçuluk; Câhiliyye
BAKARA VE ICL (SIĞIR VE BUZAĞI)
• Bakara ve Icl; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Bakara ve Icl
• Sığırın Kutsallaştırılıp Tanrılaştırılması
• Eski Türklerde Hayvanlarla İlgili İnançlar
• Arabistan Câhiliyyesinde Hayvanlarla İlgili İnançlar
• Günümüzde Hayvanları Kutsallaştırma
• Günümüzde Sığıra Tapma
“Mûsâ, kavmine: ‘Allah bir bakara/sığır kesmenizi emrediyor’ demişti de: ‘Bizimle alay mı ediyorsun?’ dediler. “Câhillerden olmaktan Allah’a sığınırım” dedi.” 3485
Bakara ve Icl; Anlam ve Mâhiyeti
“Bakara” kelimesi “bakar”dan gelir; “bakar” sığır demektir; mandaya da şâmil olmak üzere, sığır cinsinden hayvanlara bakara denilir. Bakara kelimesi aslında yarmak anlamındadır. Sığır cinsinden hayvanlar, toprağı sürüp yarmak için kullanıldığından bu ismi almışlardır. Kelimenin sonundaki “te” (latin alfabesiyle yazıldığında son “a” harfi), tekil için kullanıldığında bir tek sığır demek olur. Eğer te’nîs/dişilik için kullanılırsa “inek” demek olur. “Bakar”ın çoğulu bakarât’tır.
“Icl” kelimesi, buzağı, dana veya boğa anlamına gelir. Çoğulu “ucûl”dür. İsrâiloğullarının “icl”i/buzağıyı, kutsallaştırdıkları ve buzağı şeklinde temsil edilen heykele taptıklarını Kur’ân-ı Kerim’den öğreniyoruz. Kur’an, bu açık putperstlik ve şirkten bahsederek bu olayı şiddetle kınar.
Kur’ân-ı Kerim’de Bakara ve Icl
Bakara kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de 4 yerde;3486 bunun çoğulu olan bakarât, 2 yerde;3487 bakar kelimesi de 3 yerde geçer.3488 Dolayısıyla, sığır anlamına gelen bu kelimeler, Kur’ân-ı Kerim’de toplam olarak 9 yerde geçer.
Icl kelimesi, Kur’an’da 10 yerde geçer. 3489
Kur’ân-ı Kerim’de Benî İsrâil için emredilen sığır kesme olayı, İsrâiloğullarının itaatle ilgili tavır ve karakterlerini yansıtması bakımından hayli önemli bir örnektir. Bu olay vesilesiyle peygamberleri Hz. Mûsâ’ya gereksiz sorular sormuşlar,
3485] 2/Bakara, 67
3486] 2/Bakara, 67, 68, 69, 71
3487] 12/Yûsuf, 43, 46
3488] 2/Bakara, 70; 6/En’âm, 144, 146
3489] Bakara, 51, 54, 92, 93; 4/Nisâ, 153; 7/A’râf, 148, 152; 11/Hûd, 69; 20/Tâhâ, 88; 51/Zâriyât, 26
- 926 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Onu bir anlamda hesaba çekmişler ve çeşitli sorularla savsaklamak istemişlerdir. Tıpkı Hz. Mûsâ’ya yaptıkları gibi, yahûdiler, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) de böyle davranmışlar, gerekli gereksiz soru yağmuruna tutmuşlar, sorgulamaya çalışmışlar, bazı âyetlerle anlatılan olayların lüzumsuz teferruatını Allah Rasûlü’ne tevcih etmişlerdi. “Yoksa siz de (ey müslümanlar), daha önce Mûsâ’ya sorulduğu gibi peygamberinizi sorguya çekerek (gereksiz) sorular sormak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfre değişirse, şüphesiz dümdüz yoldan sapmış olur.” 3490
Benî İsrâilin Hz. Mûsâ’ya sordukları sorulara cevaplar sonunda çıka çıka tarif edilen inek, taklit ettikleri put ineğin aynısı çıkmıştır. Bu bakara kesiminin emredilmesindeki en önemli hikmet, kutsallaştırıp taptıkları ineklerin kendi elleriyle kesilip yok edilmesi olabilir. Bununla verilen mesaj, taklitçiliğin ve putçuluğun yasaklanmasıydı. Allah’tan başka hiçbir şeye tapınılmaması gerektiğini onların gönüllerine yerleştirip, sığıra tapınma inancını söküp atmak içindi bu emir. Bu soruların bir sebebi de, emredilen sığırı kesme/kurban etme işinin, putperest mantıklarına ve tanrılaştırdıkları hayvanı kutsal kabul eden inançlarına ters gelmesinden dolayı, ilâhî emri yerine getirmek istememeleridir. İsrâiloğullarının, kendilerine genel olarak herhangi bir inek kesmeleri emredilmiş iken, ineğin vasıflarını sora sora işlerinin güçleştiği; ayrıntısı belirtilen sığırı neredeyse bulamayacakları için de emri yerine getiremeyecek duruma geldikleri anlaşılmaktadır. Dinde gereksiz ayrıntıya dalmanın, işi güçleştireceği mesajı da bu vesileyle verilmektedir.
Yine, bu olayın anlatıldığı âyetlerde geçen, bakara kesme emri üzerine: Benî İsrâilin “bizimle alay mı ediyorsun?”3491 demeleri niçindi? Anlaşılıyor ki, Allah’ın bakara kesimini emretmesini akılları almadı. Buna bir münâsebet bulamadılar. Demek ki, Hz. Mûsâ’nın kavmi, bakaranın kurban edilebileceğini tasavvur edemiyorlardı. Bu da onların sığırı mukaddes görmelerinden kaynaklanıyordu. Firavun’un kavmi olan putperest Mısır’lıların, bakaraya taptıkları ve hatta boğanın en yüksek mâbutları olduğunu tarihten biliyoruz. Bakara kesmenin Benî İsrâil üzerinde egemen olan Firavun toplumunun tanrılarını boğazlamak demek olacağından, yahûdiler için eğer bu emir Mısır’dayken verildiyse Mısır’da ihtilâl ilânı gibi idi. Mısır’dan çıktıktan sonra olduysa, hurâfeler karışmış ve geleneğin bâtıl şirk unsurlarıyla mecz edilmiş inançlarında bir devrim niteliğindeydi. Böyle müthiş bir emrin icrâ edilmesi, o yüzden onlara zor gelmişti.
Mısır’dan çıktıktan sonra yine bu kavmin, Hz. Mûsâ Tur’da iken bir buzağı heykeli yapıp tapmaları da gösteriyor ki, yahûdileşen bu toplumun ruhu, bakaranın kesiminden henüz memnun olmayarak ve bu işin Allah tarafından bir hayır vesilesi olduğunu kolayca tasavvur edemeyecek bir halde bulunuyordu. Görüldüğü üzere bu emirde normal bir bakara kesilmesi teklif edilmişti. Ve derhal emre uyup istedikleri bir bakarayı kesiverselerdi, maksat hâsıl olacaktı. Fakat onlar, olamaz sandıkları bu emrin ciddiyetini anlayınca, işi büyüttüler. Gönüllerine sevgisi işlemiş, nâdir bulunan özel bir bakara tasavvur ettiler ve işte o bakara kestirildi.
“Mûsâ, kavmine: ‘Allah bir bakara/sığır kesmenizi emrediyor’ demişti de: ‘Bizimle alay mı ediyorsun?’ dediler. ‘Câhillerden olmaktan Allah’a sığınırım’ dedi.
3490] 2/Bakara, 108
3491] 2/Bakara, 67
BAKARA VE ICL (SIĞIR VE BUZAĞI)
- 927 -
‘Rabbine duâ et, bize o sığırı açıklasın’ dediler. Allah diyor ki, o, ne yaşlı ne de körpe; ikisi arası bir inek. Size emredileni hemen yapın’ dedi.
Tekrar, ‘Rabbine duâ et, bize onun rengini anlatsın’ dediler. ‘O diyor ki, sarı renkli, parlak tüylü bir inekti, bakanlara sevinç ve sürûr verir’ dedi.
‘Yâ Mûsâ! Rabbine duâ et de onun nasıl bir sığır olduğunu bize açıklasın; zira o, bizce karıştı (başka ineklere benzer oldu). Biz inşâallah emredileni yapmaya yol buluruz’ dediler.
Dedi ki: ‘Allah şöyle diyor: ‘O, henüz boyunduruk altına alınmayan, toprak sürmeyen, ekin sulamayan, serbest dolaşan (salma), renginde hiç alacası bulunmayan bir inektir. Bunun üzerine, ‘işte şimdi gerçeği anlattın’ dediler. Hemen ineği (güç belâ bulup) kestiler; amma az kalsın kesmeyeceklerdi.
(İnek kesildikten sonra Allah buyurdu:) ‘Hani sizden biriniz bir adam öldürtümüştü de onun katili hakkında birbirinizle atışmıştınız. Hâlbuki Allah gizlemekte olduğunuzu ortaya koyacaktır.
Haydi, şimdi (öldürülen) adama, (kesilen ineğin) bir parçasıyla vurun’ dedik. Böylece Allah ölüleri diriltir, size âyetlerini (Peygamberine verdiği mûcizelerini) gösterir. Umulur ki, düşünür de gerçeği anlarsınız.” 3492
Bakara Olayı: Bakara sûresine de bu adın verilmesine sebep olan “bakara olayı” yukarıdaki âyetlerde açıklandığı üzere, Hz. Mûsâ döneminde meydana gelmiştir. Tefsirlerde geçtiği şekilde olay şöyle gelişmiştir: İsrâiloğulları içinde zengin bir adam vardı. Bunun da bir kızı ve fakir bir yeğeni vardı. Yeğeni amcasından kızını istedi. Adam kabul etmedi. Genç de buna kızarak “yemin ederim, amcamı öldürüp malını da kızını da alacağım” dedi. Delikanlı amcasına gelerek; “amca, şuraya tâcirler/satıcılar gelmiş, onlara gidelim de bir şeyler satın alayım. Seni yanımda görürlerse bana mal verirler” dedi. Amcası da geceleyin yeğeni ile birlikte çıktı. Yeğeni yolda onu öldürüp evine döndü. Sabah olunca da, hiçbir şey bilmiyormuş gibi amcasını aramaya başladı. Bulamayınca akşamki yere doğru gitti. Birkaç kişi amcasının başında toplanmıştı. Onlara: “amcamı siz öldürdünüz” diyerek diyetini istedi. Ağlayıp üstünü başını yırtmağa başladı.
Durumu Hz. Mûsâ’ya arz etti. Hz. Mûsâ da onlara diyet vermelerini emretti. Onlar da; “Yâ Mûsâ, biz katil değiliz; Rabbine duâ et, katili meydana çıkarsın” dediler. Mûsâ (a.s.) da onlara bir inek kesmelerini, etinden bir parçayı maktûle dokundurmalarını söyledi. Onlar da “böyle şey olur mu?” diye garipsediler. Hz. Mûsâ’nın bu talebinden kurtulmak ve başlarından savmak için ineğin nasıl bir inek olduğunu sordular. Her seferinde Hz. Mûsâ’ya karşılık vererek bu emri hemen yerine getirmekten kaçındılar. Çok uzun tereddütlerden sonra vasıfları yukarıdaki ilgili âyetlerde belirtilen ineği bulup kestiler. Etinin bir kısmını maktûle dokundurunca maktûl dirilip kendisini yeğeninin öldürdüğünü söyledi ve tekrar düşüp öldü. Bunun üzerine katile miras vermediler; bu olaydan sonra da bu hüküm devam etti.
Tefsirlerde anlatılan bu olay, Kitab-ı Mukaddes’te de geçmektedir.3493 Bu olayda, öldükten sonra dirilmeye açık işaret olduğu gibi; yahudileşen
3492] 2/Bakara, 67-73
3493] Sayılar, 7/63-68; Tesniye, 21/1-9
- 928 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İsrâiloğullarının Mısırlılardan görerek benimsedikleri sığıra tapma olayının kaldırılması, tanrılaştırılan sığırın kesilip âcizliğinin vurgulanması vardır.
“Icl”in/Buzağının Putlaştırılması: Kur’an, İsrâiloğullarının “ıcl”e/buzağıya, daha doğrusu buzağı/dana şeklinde temsil edilen heykele taptıkları bir zamanın olduğunu bildirir. Buzağıya tapınma, eski dünyada geniş bir alana yayılmıştı. Hindistan’da İndra, Mısır’da Ammon, Sümerlerde ve Filistin’de Baal ismi verilen tanrı heykelleri boğa şeklindeydi. Babil’in ay tanrısı Sin “güçlü Enlîl buzağısı”, Ur’un ay tanrısı, Nannar ise “göğün güçlü genç boğası, Enlîl’in en üstün oğlu” diye nitelenirdi. Yunanistan’da Zeus da boğa şeklinde temsil edilmiştir. Kısaca, tanrıyı boğa şeklinde temsil etmek, Hindistan, İran, Sümer, Babil, Filistin, Fenike, Mısır ve dünyanın birçok yerinde görülür.
Allah, İsrâiloğullarını Hz. Mûsâ vasıtasıyla tevhide eriştirdiği halde, onlar civarın/çevrenin tesiriyle putçuluğa özenip meyletmişlerdi. “İsrîloğullarını denizden geçirdik, orada kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavme rastladılar. Bunun üzerine: ‘Ey Mûsâ! Onlara ait tanrılar gibi bizim için de bir tanrı yap!’ dediler. Mûsâ, ‘Gerçekten siz câhil bir toplumsunuz’ dedi. Şüphesiz bunların (Amalika kavminin) içinde bulundukları (din) yıkılmıştır ve yapmakta oldukları da bâtıldır. Mûsâ dedi ki: ‘Allah sizi âlemlere üstün kılmışken ben size Allah’tan başka bir tanrı mı arayayım?”3494 İsrâiloğulları, bu âyette belirtildiği gibi Firavun’un zulmünden apaçık bir mûcize ile kurtulup denizi geçtikten sonra, buzağıya tapan Amalika kavmine rastladılar, kendi peygamberlerinden, onların tanrıları gibi, buzağı şeklinde bir tanrı yapmasını istediler. Hz. Mûsâ onların teklifini reddetti ve onları cehâletle suçladı.
Henüz Hz. Mûsâ aralarında iken, altın buzağı heykeli yaparak ona tapmaya başlayıp tevhidden dönmüşlerdi. “(Tûr’a giden) Mûsâ’nın arkasından kavmi, zînet takımlarından, böğürmesi olan bir buzağı heykelini (yapıp tanrı) edindiler. Görmediler mi ki o, onlarla ne konuşuyor, ne de onlara yol gösteriyor? Onu (tanrı olarak) benimsediler ve zâlimler oldular.”3495 Hz. Mûsâ’nın Tûr’da Rabbi ile mülâkatı esnasında İsrâiloğullarından Sâmirî adında bir sanatkâr, zînet takımlarını toplayarak bir buzağı heykeli yaptı ve ‘sizin de Mûsâ’nın da tanrısı budur. Fakat Mûsâ tanrısını unuttu’ dedi. Sâmirî, buzağıyı öyle bir ustalıkla yapmıştı ki, İbn Abbas’ın rivâyetine göre, heykelin arkasından giren rüzgâr, ağzından ses çıkarıyor; rüzgâr estikçe böğürmeye benzer bir ses duyuluyordu. “Buzağıyı (tanrı) edinenlere, mutlaka Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir. İşte Biz iftiracıları böyle cezalandırırız.” 3496
Şimdiki muharref Tevrat, buzağıyı yapmayı Hz. Hârun’a nisbet eder.3497 Kur’an, bu işin doğrusunu söyleyerek bu peygamber hakkındaki iftirayı düzeltir. Allah’ın emriyle Hz. Mûsâ’nın İsrâiloğullarından bir sığır (buzağı, boğa vs.ye şâmildir) boğazlamalarını istemesi üzerine, onların gösterdiği mukavemet meşhurdur.3498 Bu emir, şu hikmete mebnî olmalıdır: Allah Hz. Mûsâ ümmetini çevrenin şirkinden temizlemek istiyordu. Fakat her şeye rağmen, yahûdilerin bundan kurtulamadıklarını, Kur’an belîğ bir şekilde ifade eder: “Küfürleri yüzünden buzağı
3494] 7/A’râf, 138
3495] 7/A’râf, 148; Benzer âyetler için bkz. 20/Tâhâ, 85-98
3496] 7/A’râf, 152
3497] Kitab-ı Mukaddes, Çıkış 32. bap
3498] 2/Bakara, 67-71
BAKARA VE ICL (SIĞIR VE BUZAĞI)
- 929 -
(sevgisi) kalplerine sindirildi.”3499 Apaçık âyetlerden, delillerden sonra, onların buzağıyı benimsemelerini takbih eder, kınar: “Eh-i Kitap senden, kendilerine gökten bir Kitap indirmeni istiyor. Onlar Mûsâ’dan, bunun daha büyüğünü istemişler: ‘Bize Allah’ı apaçık göster’ demişlerdi. Zulümleri sebebiyle hemen onları yıldırım çarptı. Bilâhare kendilerine açık deliller geldikten sonra buzağıyı (tanrı) edindiler. Sonra da onları affettik. Ve Mûsâ’ya apaçık delil (ve yetki) verdik.” 3500
İsrâiloğullarının, zaman zaman buzağıya tapınmaya döndüklerini, Kitab-ı Mukaddes’te de görüyoruz. Peygamber Hoşea, buzağıya tapan yahûdilerle mücadele eder. 3501 Sâmiriye bölgesinde 7. İsrâil kralı Ahab (M.Ö. 874-853) devrine ait bir kitâbe üzerinde, tanrı adı için çok mânidar bir isim bulunmuştur: Egelyo (Boğa); yani yahûdilerin tanrısı Yahova, bir boğadır. Kur’an’ın buzağıyı yapma işini Sâmirî’ye nisbet etmesiyle egel (icl) kelimesine, bu münasebetle dikkat çekmek gerekiyor. Yahova’nın bir boğa şeklinde temsil edilmesine de çok rastlandığı belirtilir.
Kur’an, bu sapmadaki manasızlığa ve mantıksızlığa temas etmektedir: “...O buzağının kendilerine söz söylemediğini ve yol da göstermediğini görmediler mi? Onu tanrı olarak benimseyip kendilerine yazık ettiler.”3502 Bir başka yerde, bu tanrının “fayda da zarar da vermediği”3503 bildirilir. Hz. Mûsâ’nın dilinden şöyle denilir: “Durup üzerinde titrediğin tanrına bak! Onu yakacağız, sonra da onu parça parça edip denize atacağız. Sizin tanrınız ancak kendisinden başka tanrı olmayan Allah’tır; ilmi her şeyi kuşatmıştır.” 3504
Deylemî’nin Müsned’inde Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğu rivâyet edilir: “Her ümmetin bir ıcl’i vardır; bu ümmetin ıcl’i de dînâr ve dirhemdir (küçük ve büyük paradır).” 3505
Hayvanlara Tapmanın Menşei
Özellikle muvahhid bir mü’minin selim aklı, insanın nasıl olup da Yaratıcısını bırakıp, basit bir maddeden ibaret taşa, demire, betona; bunlardan yapılmış heykele/puta ya da kendinden daha âciz, daha düşük yaratıklar olan hayvanlara taptığını anlamakta zorluk çekebilir. Anlayamamasında da haklıdır; ancak unutulan bir şey var, o da; müşriklerin müslümanlar gibi olmadıkları, akıllarını kullanmayıp hayvanlaştıkları ve hatta hayvandan daha aşağı seviye göstermeleri. Ancak Allah’a ibâdet/kulluk yapan kimse, aklını vahiy ve fıtrat istikametinde kullanıp Allah’tan başkası önünde eğilmez; izzetli, onurlu, şahsiyetli ve özgür olabilir. Ancak mü’min, yeryüzünde halife olduğunu, diğer yaratıkların insan için yaratılıp onun emrine boyun eğecek şekilde hizmetine verildiğini kabul ederek, buna teşekkür/şükür için sadece Allah’a ibadet ve itaat edilmesi gerektiğine inanır.
Allah’a teslim olup sadece O’na kulluk yapmamak için olmadık gerekçeler
3499] 2/Bakara, 93
3500] 4/Nisâ, 153
3501] K. Mukaddes, Hoşea, 8/5-6
3502] 7/A’râf, 148
3503] 20/Tâhâ, 89
3504] 20/Tâhâ, 97-98; Suat Yıldırım, Kur’an’da ulûhiyet, s. 363-364
3505] Hayâtu’l Hayevân, 2/16; naklen, S. Ateş, Kur’an Ans. 8/92
- 930 -
KUR’AN KAVRAMLARI
üretmeye kalkan insanın, fıtratındaki inanma ihtiyacını doğru yöne kanalize edemeyince ne kadar alçaldığının bir örneğidir hayvanlara tapmak. Sonu şirkle, hayvanlara tapmayla sonuçlanan bu tavır, tevhidin hayata yeterince aksettirilemediğinden, tavhidî bilinç ve yaşayıştan tâvizler verilerek giderek unutulmasından ve bu boşluğun başka şeylerle doldurulmasından oluşmuştur. Tabii ki, imtihan için verilen irâdenin şeytan, hevâ/kötü arzular gibi soyut ve zâlim/müşrik yöneticiler gibi, egemen güçler gibi somut saptırıcıların da rolü olmuştur, olacaktır.
En büyük ahmaklık ve aşağılık olan hayvana tapma ile sonuçlanacak yol, büyük bir ihtimalle, tevhidden önemsiz görülen sapmalarla, küçük tâvizlerle başlamıştır. Şirke meyil de, bazı varlıklara gerektiğinden fazla değer vermekle başlamış, tevhidden tâviz veren insanlar, görmedikleri için uzakta kabul ettikleri Allah’a böyle aracılarla ulaşabilecekleri saflığına kapılmıştır. Giderek bazı basit maddî varlıkları, elleriyle yaptıkları heykelleri, ya da değersiz bir hayvanı sevgi veya korkunun, ya da her ikisinin yöneltildiği bir kutsal varlık olarak düşünmüşlerdir. Başlangıçta sadece birer sembol olarak gördükleri totemlerini, kutsallaştırarak tanrısal bazı özellikleri olan, küçük tanrı, yarı tanrı ve tanrı kabul etmeye başlamışlardır. Sonu esfel-i sâfilîn olan çıkmaz yola insan, tevhidden ve selim akıldan küçük sapmalarla sürüklenmiştir. İnsan, animizm denilen cansız varlıklarda bir ruh kabul etme anlayışını, şeytanî teorilerle hayal ve zanna dayalı yorumlarla totemleştirip kutsallaştırmıştır. Bundan sonrası, kendiliğinden gelmiş ve insana gerçek anlamda hiçbir fayda ve zarar veremeyecek, yol gösteremeyecek basit varlıkların putlaştırılmasına geçilmiştir.
Bazı hayvanları kutsal kabul edip onlara tapmak, çok eskidir ve totem anlayışından türediği kabul edilir. Birçok ulus, farklı hayvanları kutsal saymış, nice ulus ve kavim de hayvanları tanrı kabul etmiştir. Özellikle eski Mısır, hayvana tapmanın bütün çeşitlerini yüzyıllar boyunca sürdürmüş bir ülkedir. Eski Mısır’da öküzlere, ineklere, kedilere, leyleklere, timsahlara, farelere, su aygırlarına tapılmıştır. Öyle anlaşılıyor ki, bazı hayvanların zararından kaçınmak ve korunmak için o hayvanlara tapınılmış, bazıları da üstün özellikler vehmedilerek kutsallaştırılmıştır. Ünlü tarihçi Herodotos, kulakları ve ön ayakları mücevherlerle süslü kutsal timsahlar gördüğünü yazmaktadır.
Bazı arkeologlar, yaptıkları kazılarda kutsal boğaların yerleştirilmiş olduğu sandukalar içinde özel mezarlar bulmuştur. Anlaşılıyor ki, tevhid dininden uzaklaşan eski insanlar için hayvan, insandan çok daha esrarlıydı. Milâttan önce 6. yüzyılda Mısır’a saldıran İranlılar, savaş taktiği olarak ordularının önüne kedilerle leylekleri yerleştirmişlerdi. Mısırlılar, karşılarında tanrılarını görünce onlara karşı silâh kullanma gücünü gösteremediler. Hindistan’da ineklere, timsahlara, fillere ve maymunlara; Finlandiya ve Kuzey Sibirya’da ayılara; Pasifik okyanusunda kertenkeleye; Afrika’da aslanlara ve yılanlara; Girit’te boğalara tapılmıştır. Birçok eski Yunan klanları hayvan adları taşımaktadır.
Tarihsel süreçte hayvan tapımı, hayvan-tanrılardan hayvan başlı tanrılara, onlardan da tanrıların arkadaşı hayvanlara geçildiğini göstermektedir. Mısır tanrıları çeşitli hayvanlarla simgelenmiştir. Ptah ve Osiris, Apis öküzünde belirmektedir. Hathor inek, Horus leylek, Ganeş fil, Toth maymun, Kepre bokböceği kafalıdır. Yunan tanrılarının yanlarından hiç ayırmadığı çeşitli hayvanlar vardır;
BAKARA VE ICL (SIĞIR VE BUZAĞI)
- 931 -
Zeus’un kartalı, Athena’nın baykuşu, Apollon’un kertenkelesi bu gibi tanrı arkadaşı-hayvanlara örnektir.
Yunan tanrılarının çoğu çeşitli serüvenlerinde çeşitli hayvan kılıklarına girerler. Meselâ, Zeus kuğu kuşu kılığına girerek Leda’yı, boğa kılığına girerek Europa’yı kaçırır; İo inek kılığına girerek dünyayı dolaşır. Hint tanrıları ve Buda, çeşitli avatar’larında değişik hayvan kılıklarına bürünürler. Mısır inançlarında tanrı Ra, bir yumurtadan kaz biçiminde çıkar ve uçmaya başlar, onun uçuşuyla göğün karanlığı aydınlanır ve yeryüzü canlanır. Slav inançlarında Vseslaviç kimi yerde kurt, kimi yerde kartal kılığına girer; bir savaşta da sansar kılığına girip düşmanın silâhlarını kemirir, bütün ordusunu karınca kılığına sokup düşmana saldırtır.
Çeşitli inançlarda tanrılık niteliğindeki gerçek hayvanların yanında, tasarlanmış mitolojik hayvanlar da vardır. Çinlilerin ejderleri, Hintlilerin naga adlı çok kafalı yılanları, makara adlı deniz canavarları, garuda adlı acaip kuşları bu hayal ürünü hayvanlardandır. 3506
Çok eski zamanlardan günümüze kadar çeşitli hayvan türleri, dinî açıdan ya ibâdet objesi ve aracı olarak saygı görmüş veya bir kütle ilgili kabul edilmiştir. Mitolojilerde bolca işlendiği gibi, hayvanların bilgeliğini, sihir veya kehânetteki fonksiyonlarını açıklamaya yönelik çok sayıda efsanenin bulunduğu bilinmektedir.
Hayvanlarla ilgili dinî inançların, tarihin çok eski devirlerinden beri var olduğu bilinmektedir. Özellikle tabiatüstü güç taşıdıklarına ilişkin inançlar Neolitik dönem öncesinde insanlarla aralarında geçen mücadelenin başlangıcına kadar çıkarılabilir. Tarih öncesi dönemlerdeki avlanmaya dayalı yaşama biçiminde insanların hayvanları yakından tanımaları bu konudaki dinî inançlar yönüyle hayvanlara saygı duyulması yolunun açılmasına sebep olmuştur. İnsan ve hayvan arasındaki bu ilk ilişkinin sonucunda oluşan inançlar, hayvanın kanı içerisinde bulunduğuna inanılan bir ruh (can) fikri etrafında biçimlenmiştir. Buna göre ruh bir anlamda kanda ikamet eden maddemsi bir varlıktır.
Özellikle Sâmî kavimlerde görüldüğü haliyle kan, ruh veya hayat bahşedici bir unsur olarak kutsaldır ve boş yere akıtılmaz veya ancak belli dinî amaçlarla akıtılabilir. Bundan dolayı kan serpme, törenlerin vazgeçilmez rüknüdür. Aynı şekilde Sâmî kavimlerle sınırlı kalmayan inşâ edilmiş bir mekânın, kutsal sayılan bir alanın, yeni inşâ edilen bir yapının veya bir nesnenin hayat kazanması ya da uğur getirmesi için hayvan kanı akıtılması geleneği de bu inançla yakından ilgilidir. Öte yandan kanın yeni bir hayat bahşettiği inancıyla (İslâm dışı) kurban fikri arasında da yakın bir bağ vardır ve kanlı kurban kavramının oluşmasına zemin hazırlayan başlıca unsurlardan biri budur. Hatta işlenen bir suçun, kan dökmekle, yani yeni bir hayat bahşetmekle telâfi edilebileceği inancı da hayvan kurban etme fikrini pekiştirmiştir denilebilir.
Günümüzde hâlâ geçerliliğini sürdüren, kültürlü kültürsüz hemen her ülkedeki câhiliyye insanını etkileyen fallara konu olan burçlar da, çoğunlukla hayvan adlarını alan burçlar aracılığıyla gündeme getirilmektedir. Günümüzde bazı
3506] Orhan Hançerlioğlu, İnanç Sözlüğü, s. 231
- 932 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ilkel topluluklarda da sıkça rastlanan bir başka inanç ise, hayvanın kehânet veya falcılıkta kullanılmasıdır. Genel olarak tarih boyunca hayvanların kehânette kullanılması ikiye ayrılmaktadır.
a) Hayvan hareketlerini gözlemek. Buna göre kuş, yılan, balık, bazen deve, koyun vb. hayvanların hareketlerine bakarak istenilen şeyin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği konusunda bir kehânette bulunulur. Özellikle totemlerden seçilen bu “kâhin hayvanlar”ın, tabiatüstü yetenekleriyle kabile fertlerine mesaj iletecekleri inancına dayanan bu kehânette bilhassa hayvanın gidiş istikameti, çığlığı veya izi değerlendirilmiştir. İnsanlara öğüt veren “bilge hayvanlar” mitosu da bu inançla ilgilidir.
b) Hayvanların iç organlarına bakarak gelecekte vuku bulacak şeyleri önceden kestirmek. Bedenin merkezî organı olarak düşünülen karaciğer, birtakım bölgelere ayrılarak bu bölgeler üzerinde görülen şekillerin hayalî yorumuna dayanılarak gelecekten haber vermeye çalışılmıştır. Bu tip kehânetlerde zaman zaman kalp, kemik, böbrek gibi başka organlar da kullanılmıştır. Bazen bu organlar kötü güçleri uzaklaştırma veya tılsım gibi sihrî amaçlar çerçevesinde de değerlendirilmiştir.
Bu bağlamda bir başka inanç biçimi de totem ve hayvan arasındaki münasebet sonucunda ortaya çıkmıştır. Kabilenin hayatını sürdürmesine katkıda bulunan veya kabilenin varlığını tehdit eden hayvanlar totem sayılmış, ayrıca bu hayvan totemler kabilenin veya fertlerin şahsî sembolleri haline getirilerek insanlar arasında bir nevi iletişim sistemi oluşturulmuştur. Diğer taraftan totem sayılan hayvanın gücüne kavuşabilmek için o hayvanın hareketlerine benzetilerek yapılan danslar da özellikle şaman konumundaki insanların öteki âleme geçmek için başvurdukları temel metodun dayanağını teşkil etmiştir.
Yakındoğunun zengin hayvan varlığı, dinî inançlara doğrudan doğruya yansımıştır. Batı İran ve Anadolu’dan Mısır’a, Mezopotamya’dan Kafkasya’ya kadar uzanan bu geniş coğrafyada geliştirilen hayvanlarla ilgili inançlar birbirine çok benzemektedir. Bunun en önemli sebebi, fauna içinde yer alan ortak hayvanların sayıca fazla olması ve bölgedeki göç güzergâhlarının aynı yolları izlemesidir. Bununla birlikte farklı coğrafyalarda aynı hayvanlara daima aynı rol ve sembolik değerlerin yüklendiği söylenemez.
Sığırın Kutsallaştırılıp Tanrılaştırılması
Bilindiği gibi, İsrâil oğulları, Mısır’dan çıktıktan sonra, çölde su içmek için indikleri bir vahada ineğe tapan bir toplumla karşılaştılar. Bu toplumun Amalika kavmi olduğu belirtilir. Tevhidi tebliğ eden Hz. Mûsâ’ya ve vahye inandıkları halde, onlar civarın/çevrenin tesiriyle putçuluğa özenip meylettiler. “İsrîloğullarını denizden geçirdik, orada kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavme rastladılar. Bunun üzerine: ‘Ey Mûsâ! Onlara ait tanrılar gibi bizim için de bir tanrı yap!’ dediler. Mûsâ, ‘Gerçekten siz câhil bir toplumsunuz’ dedi. Şüphesiz bunların (Amalika kavminin) içinde bulundukları (din) yıkılmıştır ve yapmakta oldukları da bâtıldır. Mûsâ dedi ki: ‘Allah sizi âlemlere üstün kılmışken ben size Allah’tan başka bir tanrı mı arayayım?”3507 Zaten, kendilerini köle edip ülkelerinden çıkaran Mısır’lıların tanrılarından biri
3507] 7/A’râf, 138
BAKARA VE ICL (SIĞIR VE BUZAĞI)
- 933 -
inek anlamına gelen Hotor’dur. Gözleriyle görüp şâhid oldukları asa ve özellikle deniz mûcizeleriyle kendilerini kölelikten ve her çeşit zulümden kurtaran Allah’a tapmak yerine; kendilerini köleleştiren Mısırlıların ilâhlarına tapmak gibi iğrenç bir nankörlük işlediler.
Boğa: Hayvanlara tapmanın en önemli örneklerinden biri olan boğayı kutsal ve ulûhiyetin simgesi saymak, hemen bütün tevhid dışı inançlara sahip ilkel inançlarda yer alır. Boğa, yaratıcı tanrının veya tanrının yaratıcılığının sembolü ve kutsal hayvanı olarak kabul edilirdi. Sümerler arasında güçlü yapısından dolayı boğa, fırtına tanrısının kutsal hayvanı ve aynı zamanda kozmik düzenin sembolü kabul edilmiştir. Sümerlerde boğa, erkek-insan başlı olarak da tasvir edilmiştir. Ayın hilâl şeklindeki görünüşü ile boğanın boynuzları birbirine benzediği için Sümerler bu hayvanla ay arasında da ilişki kurmuşlardır.
Bütün mitolojilerde olduğu gibi, Asur-Bâbil kültünde de boğa güç, bereket ve dölleyiciliğin, erkeklik gücünün sembolü olarak görülür; ayrıca büyük kapıların iki yanına koruyucu heykelleri konurdu. Bu heykellerle, Tevrat’ta cennetin yolunu bekledikleri söylenen Kerûbîler3508 arasında benzerlik bulunduğu ileri sürülmüştür. Tevrat’a göre boğa, güç ve kudret sembolü olarak kabul edilmekte,3509 ulûhiyeti temsil için seçilmektedir. Hz. Mûsâ Sina’da iken kavmi buzağı yapıp ona tapmış,3510 on kabilenin ayrılışında kral Yeroboam, Bethel ve Dan’da yaptığı mâbedlere birer boğa heykeli dikerek bu tapınmayı yeniden tesis etmiştir.3511 Mısır’da, boynuzları arasında bir güneş diski taşıyan boğa başının bereket sembolü ve Osiris’le ilintili olarak, ölüm ve yeniden doğuş tanrısı gibi kabullenildiği de bilinmektedir.
Hititler, boğaya hem tapıyor, hem de etini yiyorlardı; kanını da tanrılarına sunmaktaydılar. Hititler’de gök, Urartular’da savaş tanrısının kutsal hayvanı boğadır. Mısır’da ise bu küt, özellikle delta bölgesinde yaygındır ve Apis adı verilen boğa – tanrı, tanrı Ptah ile Osiris’in bedenleşmiş şekli kabul edilmiştir. Boğanın kutsallığı, bütün müşrik Sâmî dinlerinde süregelerek Antikçağ Yunan ve Roma inançlarına kadar gelmiştir. Boğa, eski Yunan’da Zeus’un, Roma’da Jupiter’in simgesidir. Eski İran’da da yaygın olan boğa kültü, Mitraizmde tanrı Mitra’nın kutsal hayvanı olarak görülürdü.
Genel olarak göçebe toplumlar, büyük baş hayvan besiciliği ile uğraşmaktaydılar. Onun üretim işlevindeki rolünün bilinci altında olmaları nedeniyle, boğa bir çoban tanrısı olarak tabulaştırılıyor ve sürünün tanrılaşmış önderi oluyordu. Yaratıcı gücün sembolü kabul edilen boğanın, bronzdan yapılmış başının, dinî törenlerde bir mızrak veya sopa üzerine takılarak taşınması olayı, ilk olarak M.Ö. 3. binden itibaren, Anadolu’da görülmüş ve dinsel amblemlerin prototipi olmuştur.
Neolitik çağdan itibaren, boğa ve şimşek ilişkisi, mutluluk göstergesi ve atmosferik tanrılarla ilişkili tutulan semboller arasına girmişlerdir. Bu bakımdan boğanın böğürmesi, tarıma dayalı toplumlarda, bereketin habercisi olan gök gürültüsü ve yağmur getiren fırtına ile eşdeğer tutulmuştu.
3508] Tekvin, 3/24
3509] Sayılar, 23/22; Tesniye, 33/17; Mezmurlar, 22/12
3510] Çıkış, 32/4
3511] 1. Krallar, 12/28-29
- 934 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Öküz: Eski Mısır inançlarındaki Apis öküzleri ilâhî gücü simgeler ve bu öküzün tanrı niteliğinde olduğuna inanılır. Yine Hz. Mûsâ döneminde Amalika kavminin sığır heykellerine taptıklarını Kur’an ve tefsirlerden öğrenmekteyiz. Amerika yerlilerinden İnka’lar da öküze tapmışlardır. Hititlerin tanrısal öküzü Hurris, İbrânîlerin kutsal boğaları, Hitit’lerden önce Anadolu’da yaşamış olan çeşitli ulusların Seris ve Hurra adını taşıyan boğaları, Girit boğası, sığıra tapmanın ne kadar yaygın olduğunu gösterir. Sığırı kutsal sayma anlayışının günümüz Anadolu’sunda bile hâlâ sürdüğü görülür. Anadolu’da pek çok evin kapılarına boynuzlu hayvan başları asılır ve o başın ya da boynuzun eve birçok kötülüklerin girmesine engel olacağına inanılır.
Apis Öküzü: Alnında ay biçiminde ak bir leke bulunan kara öküz. Eski Mısır’da güneş diski ve kıvrılmış kobra suretlerini taşıyan bir boğa şeklinde tasavvur edilen kutsal varlıktır. Eski Mısır’ın şirk inançlarından biri olarak, hayvanları tanrı sayma yerine, bazı hayvanların tanrıların ruhlarını taşıdığına inanılırdı. Apis öküzleri, bu inancın en gelişmiş örneğidir. Alnında beyaz bir ay, dil altında bir domuzlan ve sırtında akbabalardaki gibi lekeler bulunan bu kara öküze Mısır dilinde Hapi denirdi ve onun, tanrı Ptah’la tanrı Osiris’in ruhlarını taşıdığına inanılırdı. Yaşarken güneş tanrısı Ptah’ın ruhunu taşıyan Apis öküzü, ölünce Osiris-Apis oluyordu. Mumyalanır ve serapeum denilen özel bir mezara gömülürdü. Ölünce, yerine bu renklerde yeni bir Apis bulununcaya kadar yas tutulurdu. Sağken bir tapınakta özenle beslenen Apis öküzüne, özellikle Menfis’te tapılmıştır. Başlangıçta Nil tanrısı Hapi biçiminde olan Apis, muhtemelen bereketle ilişkili bir tanrı kabul edilirdi.
Eski İran’da Mazdeizmin çıkışı da öküz ve ineklere bağlanır. Göçebeler öküz ve ineklerin değerini bilmiyorlar, onları horluyorlardı. Öküzün ruhu, içine düştüğü kötü durumu gökyüzüne haykırmakta, bir koruyucu bulmak için yalvarmaktaydı. İşte Zerdüşt böyle bir ortamda bir tarım reformcusu olarak ortaya çıktı ve Mazdeizmi ekonomik ve toplumsal bir temele oturttu.
İnek: Üretkenliği ve besleyiciliği dolayısıyla eski dünyanın pek çok yerinde önemli bir kült hayvanı olan inek, özellikle Hindistan’da giderek bir inanç sistemine kaynaklık etmiştir. Veda’lar çağında tapılmıştır. Hindistan’da inek kültünde, inekle yeryüzü, gök, güneş şuaları, konuşma ve ilâhi söyleyen kişi arasında mistik bir ilişki kurulur. Yeryüzünün, ineğin altında bulunduğuna inanılmaktadır. Bazı efsanelerde yeryüzü inek şeklinde gösterilmiştir. Hint kültüründe ineğin öldürülmesi haram olup Mahabharata’da ineği öldüren kişinin hayvanın vücudundaki kıl sayısı yıl kadar cehennemde kalacağı belirtilmiştir. İnek tabusu, Hindistan’da varlığını hâlâ sürdürmektedir. Müslümanlarla mecûsîler arasındaki birçok savaş, ineğin kesilmesi yüzünden çıkmıştır. Eski Mısır’da da kutsal sayılmış, gökyüzü ayaklarını yeryüzüne dayamış bir inek olarak tasvir edilmiştir. Gökyüzü-tanrıçası Hathor ya da Nut da inek biçiminde tasarımlanırdı. İskandinav mitolojisinde de gece bir inektir.
İstanbul Boğazına Batılılar Bosphor (Bosfor) derler. Bosfor, Yunanca inek geçidi anlamına gelir. Kudurmuş hamamböceği şeklindeki Hera’dan kurtulmak için İo, bosfordan atlayarak asya topraklarına bu boğazdan geçmiştir. Yunan mitolojisine göre, Zeus’un Hera’nın kıskançlığından korumak için, beyaz bir inek veya öküz biçimine soktuğu sevgilisi İo, Bosfor’dan yani İstanbul boğazından
BAKARA VE ICL (SIĞIR VE BUZAĞI)
- 935 -
Anadolu kıyısına bir sıçrayışta aşıp geçtiği için boğaza Bosphoros (inek -veya öküz- geçidi) denilmiştir.
Boynuz: Boynuz, eski çağ kültür ve mitolojilerinde mânevî yükseliş ve güçlülüğün sembolü olmuştur. Aynı zamanda koç boynuzunun güneş; boğa boynuzunun ise ay benzeri bir özyapıya sahip olduğu varsayılmaktaydı. Yunan-Roma mitolojilerinde bereket ve mutluluğun bir sembolü olarak yerleştiğini gördüğümüz bu boynuzun içi, aşırı bolluk anlamında, buğday daneleri ve dışarıya taşmış meyvelerle doludur. Hitit tanrıları da boğa boynuzlu olarak gösterilmişlerdi.
Tarihte pek çok örneği bulunan ve adına Latince corniculum denilen boynuzlu miğfer, özellikle geç devirlerde Galyalılar’ın ve Vikingler’in sembolü haline gelmiştir. Büyük İskender Mısır’ı fethettiği zaman, halkın sevgi ve saygısını kazanabilmek için, baş tanrı Amon’un oğlu olduğunu iddia etmiş ve böylece, zaten binlerce yıldan beri firavunların tanrılığına inanmış olan Mısır halkına, kendisinde ilâhî bir güç bulunduğunu kolaylıkla kabul ettirmiştir. Tanrı Amon’un koç başlı olduğuna inanıldığı ve heykelleri boynuzlu yapıldığı için, İskender de mânen boynuzlu farzedilmiş ve ölümünden sonra adına bastırılan paralarda/sikkelerde koç boynuzlarıyla resmedilmişti.
Özellikle boğa boynuzu, tarihin ilk günlerinden beri güç kuvvet sembolü olarak kabul edilmiş ve bu sebeple eski uygarlıkların hemen hepsinde tanrı ve mukaddes yaratık tasvirleri boynuzlu yapılmıştır. Boynuzun güç sembolü olarak klasik müslüman kültürüne de girdiği görülmektedir. Nitekim Celâleddin Rûmî’nin Mesnevi’sinde, Hz. Mûsâ’nın ağzından Firavuna hitaben şöyle denilmektedir: “Sivri, keskin boynuzların nice ciğerler deldi; işte şu asam da senin küstah boynuzunu kırdı.”
Son asırlarda Avrupa’dan dünyaya yayılan karısı tarafından aldatıldığını bilen koca için kullanılan “boynuzlu” tâbirinin eski boynuz kültü ile herhangi bir münasebeti mevcut değildir. Bu tâbir, semizleşmelerini temin gayesiyle kısırlaştırılan horozların, diğerlerinden ayırt edilebilmeleri için ve artık döğüşemeyeceklerinden dolayı işlerine de yaramayacak olan mahmuzlarının kesilerek ibiklerine takılması (fes püskülü gibi) ve boynuza benzeyen bu mahmuzlar sebebiyle bu horozlara “boynuzlu horoz” denilmesinden (mahmuzlu horoz denilemez; çünkü o zaman mahmuzu kesilmemiş horozlar akla gelir) kaynaklanmakta olup “dişisini kıskanmayan, onun uğruna döğüşmeyen erkek” mânâsında kullanılmaktadır. Avrupa’daki bu “boynuzlu” tâbirinin fazla eskilere gitmemesi gerekir. Çünkü eskiden beri bilinse ve kullanılsaydı, Michelangelo (1475-1564), bu çirkin mânâyı göz önünde tutar ve ünlü Hz. Mûsâ heykelini boynuzlu yapmazdı.
Daha çok mitolojik metinlerde teşhis edilebildiği kadarıyla eski Yakındoğuda hayvanlarla ilgili diğer köklü inançlar şu şekilde sıralanabilir:
Aslan: Aslan, bütün Yakındoğu medeniyetlerinde koruyucu bir figür olarak kullanılmış ve şehir, saray veya tapınak girişlerine normal şekliyle yahut sfenks ve grifon (yarı kartal yarı aslan şeklinde mitolojik bir kuş) gibi karışık yaratıklar halinde yerleştirilmiştir.
Yılan: Yılan, Mezopotamya’da derisini değiştirmesi sebebiyle sürekli yenilenen sonsuz hayatı, gelişmiş içgüdüsü dolayısıyla da bilgeliği ve dişiliği sembolize eder; Mısır’da ise tanrı-kral firavunun simgesidir. Hindistan’da yılan canavar
- 936 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Vritra kaosu temsil eder.
At: Hindistan’da ilâhî atlar (asvin) güneşin taşıyıcısıdır. Eski Türk kültünde de atlar önemli bir yer tutar.
Ayı: Japonya’da Aynular arasında yaygın bir ayı kültü vardır. Bu ülkede hayvanlarla ilgili olarak sayılamayacak kadar çok ve çeşitli kehânet ve sihir sistemleri geliştirilmiştir.
Deve: Deve, dayanıklılığı dolayısıyla sabır ve irâdeyi temsil ederken özellikle Sâmî kavimler arasında kurban ve kehânet amacıyla kullanılmıştır.
Kedi: Mısır’daki önemli kült hayvanlarından bir de temizlik, özgürlük, egoizm ve şehvetin sembolü olan kedidir. Ana tanrıça Bast, kedi başlı bir kadın şeklinde tasvir edilir; mumyalanarak gömüldüğü bilinen kedi, ayrıca tanrıça İsis’in de kutsal hayvanıdır.
Maymun: Maymun, Mısır’da insan dilini anlayan kutsal bir hayvan olarak saygı görmüş, şafakta çıkardığı sesler güneş tanrısına duâ etmesi şeklinde yorumlanmıştır. Tasvirî sanatta bilgelik tanrısı Toth, bir maymun şeklinde yapılırdı. Maymun, hayvanlara tapmanın geçerli olduğu hemen bütün bölgelerde kutsal sayılıp tapınılan hayvanlardan biridir. Bununla birlikte, en çok eski Mısır’da kutsal kabul edilir. Bilgelik tanrısı Toth’un maymun biçiminde cisimleştirilmesi bunu göstermektedir.
Maymun kültünün en fazla Hindistan’da önem kazandığı görülür. Burada maymun, tanrı Hanuman adını almış ve özellikle Ârî öncesi yerli halklar arasında tapınılmıştır; en büyük tapınağının Benâres’te olduğu bilinmektedir. Ramayana destanının beşinci kitabında maymun, ilâhlar veya kahramanlar arasında aracılık yapan tabiatüstü güçlere sahip bir varlıktır; ayrıca Rama’ya karşı gösterdiği sadakatten dolayı dostluğu sembolize eder. Çin halk inançlarında ise maymun, uğur getirici bir hayvan olarak bilinir. Sun wu -K’ung adıyla tanınan bir maymun, kahramanlıkları dolayısıyla meşhurdur. Öte yandan maymun, çelişkili bir şekilde hilebazlığın ve çirkinliğin de sembolü sayılır. Java’da ve komşu bölgelerde kısırlığı iyileştirceği inancıyla maymunlara çeşitli takdimeler sunulur.
Kartal: Kartal, bütün Yakındoğuda kudreti ve hâkimiyeti sembolize eder. Bütün coğrafyalara yayılan ilkel kabullerden, câhiliyye inançlarından kartalla ilgili olanları şöyle özetleyebiliriz: Başlıbaşına kuvvet ve yücelik sembolü, göklerin hâkimi ve tüm gök yaratıklarının kralıdır. Kartal, göğün en üst katında bulunur ve onun kapısını korur. Diğer geniş kanatlı olan yırtıcı kuşlar gibi tanrısal bir güce sahiptir. Yeryüzünün üstünde uçarak onu kötülüklerden korur. Orta Asya Yakut Türkleri, kartal üzerine ant içiyorlardı. Türk büyüklerinin çoğunun ismi kartal benzeri yırtıcı bir kuş olmuştu. Kartal, gözlerini kırpmadan güneşe bakabilen bir kuş olduğundan, onun ateşin bile üstesinden geleceğine inanılmıştı. Hız ve kapıcılığından dolayı yıldırımla, uzun süre yaşaması sebebiyle sağlıklı hayatla da özdeşleştirilmiştir. Başı sola dönük olan kartal, kötülük ve faydasızlığı; sağa dönük olan ise iyilik ve verimlilik ifade etmektedir. Kartal, yılanın baş düşmanıdır. Kötü ruhları simgeleyen bu yaratıkları öldürücü gücünden dolayı, sevilen bir kuş olmuştur. İslâm öncesi Türklerde şamanların babası olarak nitelenirdi.
Çift başlı kartal: İlkin Hititlerde görülür. Orta Asya’da Gaznelilerin de
BAKARA VE ICL (SIĞIR VE BUZAĞI)
- 937 -
kullandığı bir amblemdir. Selçukluların bunu, bir imparatorluk amblemi olarak, Bizans’la temasa geçmeden çok önceleri kullanmakta oldukları kesindir. Bizans’a gelince, onların bazen tek, bazen çift başlı olan kartal motifini Selçuklulardan uyarlamış olmaları büyük bir ihtimaldir. Çift başlı kartalın toplumların birbirlerini etkileyen kültürleri sonucu ortaya çıkıp yayıldığı akla yakın gelmektedir. Ancak, kartal motifinin Hitit ve Selçuklularda diğerlerine oranla daha yaygın bir biçimde kullanıldığını görüyoruz. Çift başlı olan kartal, her iki yönden gelebilecek tehlikelere karşı uyanık olur ve onları zamanında önleyebilir; iki baş, kartala bu türden çoğaltılmış güç vermektedir. Hitit kartalında baş üzerinde kulak yoktur ve kanatları daima açık durumdadır. Selçuklu kartalı, başlara birer kulak eklemiş, böylece ona gecelerin yırtıcı kuşu olan puhu kuşunun en güçlü vasfı olan, geceleyin duyma yeteneğinin verilmesi amaçlanmıştır. Çünkü kartal, karanlıkta görme duygusundan yoksundur.
Roma’da imparator ölümlerinde yapılan gömü törenlerinde havaya bir kartal uçuruluyordu. Çünkü kartal, ölünün gökteki tanrılara giden ruhunu simgeliyordu. Vaftiz sembolü görüldüğünden, ilk hıristiyanlar, vaftiz yapılan teknelerin üzerine bir kartal motifi işlemekteydiler. Kartalın uçuşu, bazı fanatik zümrelere göre, Hz. İsa’nın göğe çıkışı ile özdeşleştirilir. Hıristiyanlıkta Elie (Hızır)’ye ithaf edilmiş kabul edilen kartal, hıristiyanlara göre adaletin güçlü olan erdemini simgeler. Uzaklara sabit bir şekilde bakışı ile, etrafında olup bitenlerden habersizmiş gibi görünür ama onun her şeyi gördüğü ve bildiği kabul edilir.
Güvercin: Güvercin, özellikle Yakındoğuda saflığı ve ruhu sembolize ediyordu. Güvercin, hemen her coğrafyada görülen anlayışa göre, suçsuz/günahsız mâsum insanların ruhu olduğuna inanılan bir kuştur. Tasavvuf inançlarında güvercin, evliyanın/ermişlerin ruhudur; her ermiş uyurken ruhu bir güvercin olarak bedeninden çıkar ve bütün kutsal yerleri dolaşır. Halk inançlarına göre Hızır, güvercin kılığına girer ve insanların karşısına çıkar. Hıristiyanlara göre güvercin, kutsal ruhtur.
Elimizdeki Tevrat’a göre, Nuh tûfanı sırasında, çevrede kara olup olmadığını anlamak için Hz. Nûh’un, gemisinden uçurduğu kuş güvercindir. Güvercin bir kara parçası bulduğunu belirtmek için ağzında bir zeytin dalıyla dönmüş, gemideki canlıların ve özellikle insanların karaya çıkıp hayatlarını sürdürebilmeleri de böylece sağlanabilmiştir. Bundan ötürü, güvercin, tûfanı gerçekleştiren Allah’la insanlar arasında bir barışı simgelediğine inanılır, ağzında zeytin dalı bulunan güvercin, uluslar arası barış simgesi kabul edilir.
Yakındoğuda kutsal sayılan veya bir kültle ilişkilendirilen diğer önemli hayvanlar şu şekilde sıralanabilir: Timsah (Mısır), inek (Sümer, Asur-Bâbil, Mısır), karga (Asur-Bâbil), keçi, geyik ve özellikle iri balıklar başta olmak üzere balık türleri, sinek, baykuş ve koyun (bütün Mezopotamya; Mısır’da büyük tanrı Amon koç başlı idi.
Zerdüştî gelenekte bütün hayvanlar iyi ve kötü olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Bündahişn’e göre iyi hayvanları yaratan Hürmüz, kötü hayvanları yaratan ise Ehrimen’dir. Starestan adlı geç dönemlere ait bir Zerdüştî eser, iyi hayvanları faydalı, kötü hayvanları ise zararlı olmalarına bağlar. Bu araştırmalar, zerdüştîlerin iyi hayvanları faydalı, kötü hayvanları ise zararlı olmalarından yola çıkarak sınıflandırdıklarını gösterir. Zerdüştîlikte gece cinlerini kovduğuna
- 938 -
KUR’AN KAVRAMLARI
inanılan horoz ve insanları her türlü kötülükten koruyan köpek en gözde hayvanlardır; ayrıca domuz ve kartal da kutsallığa sahiptir. Ehrimen’in yarattığı kötü hayvanların başında ise karınca, kertenkele ve yılan gelir.
Zerdüşt dininde inek ve köpek kutsaldır. Bazı Hindu dinlerinde hayvanı keserek veya başka şekilde öldürmek de yasaktır. Eski Mısır dini, hayvana tapma şeklinde idi: Apis öküzü bu konuda hayli meşhurdur. Mısır’da ayrıca timsah ve kartala da tapılırdı. Aşağı Mısır’da köpek aynı durumda idi. Tanrı sayılan bu hayvanları öldürmek, idamı gerektirirdi. Eski Yunan inancına göre “yer altı”nı üç başlı bir köpek (Cerberos) beklerdi.
Uzakdoğuda, Yakındoğudakine benzer biçimde ortak bir fauna coğrafyası vardır. Hayvan kurbanı fikri, Uzakdoğuda azalmış, fakat tamamen ortadan kalkmamıştır. Bununla birlikte Hindistan’da Budizm, Çin’de Taoizm ve Konfüçyanizm’in getirdiği tabiata yönelik hayat tarzı ve vejetaryen kültür, hayvan kurbanı fikrinin gelişmesini ciddi olarak engellemiştir. Bu bölgede tanrılara hayvan kurbanı yerine; daha çok meyve, çiçek ve sebze yemekleri sunulmakta, bunlar törenle heykellerin önüne veya kutsal mahallere bırakılmaktadır. Ayrıca hayvanla ilgili inançlar takvimde, hatta günün belli saatlerinin temsilinde kullanımına varıncaya kadar pratik hayatla bütünleşmiştir.
Uzakdoğuda dinî-sembolik değeri yüksek hayvanların başında fil gelir. Zekâsı dolayısıyla fil, Hindistan’da bilgelik tanrısı (Ganeş) olarak saygı görmüştür. Mahabharata’yı ilham eden de odur. Hindû folklorik inancında yeryüzü yedi filin üzerinde durmaktadır; bazı inançlara göre kuyruğundaki kılların koruyucu tılsım özelliği vardır. Budist kutsal metinlerinden Lalitavistara’da Buda’nın ana rahmine düştüğünde bir fil şeklinde olduğu nakledilmektedir; bundan dolayı fil, Buda’nın yeryüzüne gelişini sembolize eder. Çin’de ise bu hayvan güç, zekâ ve ölümsüzlüğün sembolüdür; Çin Hindi’nde de özellikle beyazı kutsal ve uğurlu sayılmaktadır.
Çin’de turnalar, uzak mesafelere uçabilme kabiliyetleri ve uçuş sırasındaki düzenlilikleri dolayısıyla hasret ve iletişimin, aralarındaki hiyerarşik yapıyı sürekli biçimde korudukları için de baba ile oğul arasındaki ilişkinin, Japon adalarında ise halkın güvenlik ve huzurunun sembolü olarak görülmüştür.
Köpek: Eski Çin coğrafyasında her şeyden önce kötü cinleri kovaladığına inanılan köpek, özellikle Güney ve Batı Çin’de uğurlu bir hayvan kabul edilmiştir. Korkutuculuğundan dolayı Japonya’da tapınak girişlerine köpek heykelleri konurdu. Hindistan’da ise köpeğin yağmur yağmasında fonksiyonu olduğu düşünülürdü. Grekler arasında en popüler kahramanlardan biri, öbür dünyayı koruduğuna inanılan üç başlı köpek Cerberus’tur.
Kaplumbağa: Uzakdoğunun dinî inançlar açısından önemli bir başka hayvanı olan kaplumbağanın Çin kozmolojisinde güçlü bacakları ve dayanıklı kabuğuyla dünyayı sırtında taşıdığına inanılmış, kabuğunun sertliğiyle evrenin sürekliliğinin, çok yaşamasıyla da uzun ve sağlıklı ömrün sembolü olmuştur. Çin’de erken tarihlerden beri kaplumbağanın kabuğu üzerindeki şekillere bakılarak kehânette bulunma geleneği yaygındır. Hindistan’da ise kaplumbağa tanrı Vişnu’nun ikinci enkarnasyonudur; ayrıca yerli geleneklerinde kaplumbağa kurbanı mevcuttur.
BAKARA VE ICL (SIĞIR VE BUZAĞI)
- 939 -
Grek ve Roma dinleri, büyük oranda yerli Avrupa halklarının öğretileriyle Doğu ve Mısır menşeli dinlerin karışımı mâhiyetindedir; bundan dolayı hayvanlar üzerine geliştirilen inançlar da aynı karışım sürecini yansıtır.
Fransa ve İspanya’daki mağaralarda tesbit edilen tarih öncesi duvar resimlerinden anlaşıldığı kadarıyla yerli Avrupa halkları arasında özellikle boğa, ayı, kurt, tilki ve yaban domuzu ile ilgili çok sayıda kült oluşturulmuş, Grek ve Roma dinleri de büyük oranda bu mirası devralmıştır. Domuz, Greklerde tanrıça Demeter’in ve kahraman Atalante’nin, Romalılar’da savaş tanrısı Mars’ın kutsal hayvanıdır. Ayı: Grek mitolojisinde Artemis, Arkadyalı Prens Callisto’yu ayıya çevirir.
Kuzey Avrupa’nın yerli mitolojisinde tanrı Odin, ayı suretine girer. Cermen kabilelerinde arı ölülerin ruhlarını taşır. Mısır’da kutsal kabul edilen kedi, Grek ve Roma topraklarına taşınmış ve tanrıça Diana’nın kutsal hayvanı olmuştur. Yunus Balığı, Grekler arasında sevgi ve yardımlaşmanın sembolü kabul edilmiştir; deniz tanrısı Poseidon’un kutsal hayvanı da yunustur. Grekler’de ilâhî bilginin tanrıçası olan Pellas Athena’nın ve Roma’daki bilgelik tanrıçası Minerva’nın kutsal hayvanı baykuştur. Ayrıca, gerek Grekler ve gerekse Romalılar arasında hayvan kurbanı ve hayvanla ilgili kehânetlerin hayli gelişmiş olduğu bilinmektedir. 3512
Eski Türkler’de Hayvanlarla İlgili İnançlar
Eski Türkler’de hayvanlarla ilgili inançlar, on iki hayvanlı takvimden şamanların vecd halinde yukarı âleme çıkmasına aracı olduklarına inandıkları hayvanların konumuna kadar uzanan geniş bir yelpazede yayılmıştır. Tarih öncesi dönemlerden beri göçebe Türk hayatının hayvancılığa dayalı olması, bu inançların oluşmasını derinden etkilemiş ve büyük bir kısmının İslâmiyet’i kabul ettikten sonra dahi özellikle sanatta ve folklorda yaşamasına yol açmıştır.
Eski Türk dünyasında geliştirilen hayvanlarla ilgili temel inançların totemizmle ilişkili olduğu kanaati yaygındır. Kabile mensuplarının kendisinden türediğine inanılan ve onları akrabalık bağlarıyla birbirine bağlayan totemler, tipik göçebe karakterini yansıtacak şekilde hayvanlardan seçilmiştir. Öte yandan animizme dayalı bir dinî yapı arzeden eski Türk inançları, hayvanla insan arasındaki farklılığı ya ortadan kaldırmış veya en aza indirmiştir. Bu homojen kozmolojik anlayışta insanlar ve hayvanlar kolayca birbirine dönüşebilmekte veya klasik şaman âyinlerinde olduğu gibi hayvanlar insanların bir başka âleme geçmesinde aracılık fonksiyonunu üstlenmektedir. Kabilenin toplumsal sembolü sayılan en gözde hayvanlar arasında kurt, kartal ve geyik yer almaktadır. Bu hayvanların klasik totem tanımına uyacak şekilde üstlendikleri bir başka fonksiyon da “rehber hayvan” olmalarıdır. Buna göre totem olan bu hayvanlar, kabilenin göç edeceği herhangi bir yere doğru onlara öncülük edip yol gösterir.
Kurt: Eski Türklerde ata ve kutsal kabul edilen hayvan, kurttur. Kurdun kutsallığı, bozkırların korkulu bir hayvanı olarak, özellikle hayvan sürüleri için büyük tehlike teşkil etmesi dolayısıyla, ona karşı duyulan korku ile karışık bir saygı hissinden ileri geldiği anlaşılıyor. Bozkurtun, Göktürk’lerin atası olduğuna
3512] Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. 17, s.81-83
- 940 -
KUR’AN KAVRAMLARI
inanılır. Orta Asya Türklerinde Boz renkli kurt inancı, ilkel totemciliğin kalıntısıdır. Hemen bütün Türk boyları bir bozkurttan türediklerine inanırlar. Değişik biçimleri bulunan bu inancın en yaygın olanı şudur: Çok eski çağlarda Türkler bir saldırıya uğramış, bu saldırıda sadece küçük bir erkek çocuk sağ kalmış. Dişi bir bozkurt, onu büyütmüş ve ondan gebe kalmış. Türkler bu yarısı insan yarısı kurt atadan türemişler. Türklerin kurt totemi, hem olağanüstü bir güçlülük, hem de ilâhî/kutsal bir nitelik taşıdıkları yolundaki inançlarını temellendirir.
Örnek olarak, kurt soyundan gelme Türk hakanı Asena, Yunan tanrıları gibi, yellere ve yağmurlara egemendir; onlara dilediğini yaptırabilecek ilâhî bir gücü vardır. Türklerin bu inancı, öteki Orta Asya ırklarına da yayılmıştır. Moğolların, soyundan geldiklerine inandıkları erkek bozkurta borte-çine adı verilir. Moğol inancı, ulusunun soyunu, bu bozkurtla dişi ak geyiğin çiftleşmesine bağlar. Bu birleşmeden doğan Bataçihan’ın ataları olduğuna inanırlar. Yine, bilindiği gibi Roma’nın kurucusu sayılın tanrı oğulları olan Remus ve Romulus adındaki ikiz kardeşleri bir kurt emzirip beslemiştir. Yerleşecek toprak arayan Samnit’lere de bir kurt kılavuzluk etmiştir. İskandinav mitolojisindeki Loki’nin oğlu Fenris de bir kurttur. Tanrı Votan’ın yanında da her zaman iki kurt gezer. Yine İskandinav mitolojisine göre, güneşle ay, peşlerine iki tane vahşi kurt takıldığından, uzayda durup dinlenmeden koşmak zorundaymışlar.
Eski Türklerde çok eskilerden beri bir kartal kültünün mevcut olduğunu biliyoruz. Selçukluların günümüze kadar ayakta kalmış birçok medrese, künbet ve câmii mimarisinde, özellikle kapı ve duvarlardaki motiflerde bazen aslanlarla birlikte çift başlı kartal motifine çokça rastlanır. Araştırıcılara göre, kartal, güneş (daha ziyade Gök) tanrının sembolü sayılmıştır. Yuvasını sarp vadilerde yalçın kayalar üzerine yapan ve çok yükseklerde uçabilen kartalın böyle telakki edilmesi, eski Türk bozkır hayatında büyük yeri olan avcılık dolayısıyla bazı kuşlara da yaygınlaşmıştır.
At: Hayvanların üstlendiği bir başka önemli görev de kurban inancıyla ilgilidir. Eski Türkler arasında en yaygın kurbanlık hayvan attır. Göktürk kağanı Bumin’in kardeşi İstemi öldüğünde at kurban edilmiştir. Atın insanları kötü ruhlardan ve büyülerden koruduğuna inanılır. Başkırtlar, Tulgar adını verdikleri mitolojik kanatlı atın kendilerine yukarı âlemden haber getirdiğini düşünürlerdi. Atın yukarı âlemle aşağı âlemi birleştirici fonksiyonu Anadolu Türkmen geleneklerinde uzunca bir zaman varlığını sürdürmüştür. Efsaneye göre Babaîler isyanının lideri Baba İlyas, Amasya Savaşında ölmemiş, atına binerek gökyüzüne çekilmiştir. Anadolu’da sıkça rastlanan at mezarları, bu inancın uzantısıdır.
Eski Türk inançlarında kuş motifi de çok yaygındır. Kartal, hem totem hem de gök tanrının sembolüdür. Macarlar arasında Turul adını alan kuş, Macar milletini kuran Arpad’a yol göstermiştir; aynı kuşa Tuğrul adıyla Orta Asya Türkleri arasında da rastlanmaktadır. Başkırt folklorunda semrük denilen mitolojik kuş, Hint-İran geleneğindeki simurgdur. Mitolojik bir sürüngen olan ejder motifi, eski Türkler’de kaosun ve bazı yörelerde aynı zamanda yeryüzünün sembolüdür. Çok eski zamanlardan beri bir ongun (totem) olarak saygı gören aslan ve kaplan ise, güç ve cesareti temsil etmiştir; ayı da aynı özelliğe sahip kabul edilir.
BAKARA VE ICL (SIĞIR VE BUZAĞI)
- 941 -
Arabistan Câhiliyyesinde Hayvanlarla İlgili İnançlar
Arabistan yarımadasında dişi ilâhların etkinliğine (Lât, Menât, Uzzâ, Aster/Zühre) ve uzak geçmişteki ana ağırlıklı aile yapısına bakılarak, ortak Semitik dinî kültürün ana soylu bir aile sistemiyle yakından ilişkili olduğu söylenebilir. Böylece câhiliyye toplumundaki “kızların tanrılara kurban edilmesi” ve adak merasimlerinde özellikle dişi hayvanların seçilmesi (bahîre, hâm, vasîle...) geleneği daha açık biçimde anlaşılır. Öte yandan bazı itirazlar olsa da ortak Sâmî mirasın bir başka önemli özelliği de totemizmdir. Buna göre her kabile özellikle hayvanlardan seçilen totemler etrafında yapılanmıştır. Bununla birlikte eski İbrânîler’de olduğunun aksine câhiliyye Araplarının bu totemlerden türediğine dair hiçbir inanç yoktur; bu totemler ortak hayvan-ata değil; daha ziyade bir işaret ya da kabile sembolü niteliğindedir. Bu tip totemik inançlara Kur’an da îmâda bulunur. Nûh kavminin önemli tanrılarından3513 Yeğûs (aslan), Yeûk (at) ve Nesr’e (kerkenez kuşu, kartal, akbaba) câhiliyye Arapları da tapıyorlardı. Bunlardan Nesr, Talmut ve bazı meşhur eserlerde Arap tanrısı Neshra diye geçer; Nesr, akbaba (Türkçe Kitab-ı Mukaddes’te “kartal”) anlamıyla Eski Ahid’de sıkça anılır. 3514
Bu inancın etkisiyle pek çok Arap kabilesinin totem hayvan adıyla adlandırıldığı görülmektedir. Benî Esed (aslan oğulları), Benî Kureyş (köpek balığı oğulları) gibi. Ayrıca Nabatîler arasında balıklardan seçilme çok sayıda totem mevcuttu ve özellikle bunların en çok sevileni olan yunus adına tapınaklar inşâ edilmişti. Ayrıca kişi adları arasında pek çok hayvan adı bulunuyordu.
Kur’an’da ve câhiliyye şiirinde rastlanan bilgilerden, kurban veya adak olarak kullanılan hayvanların başında deve ve koyunun geldiği öğrenilmektedir. İlk doğan hayvanların kurban edilmesine “fera’” adı verilirdi. Ayrıca receb ayında putlara “atîre” denilen bir kurban sunulurdu. Kur’an’da işaret edilen develer ve koyunlar adak özelliklerine göre bahîre (deve), sâibe (deve), vasîle (koyun) ve hâm (deve) adını alırdı.3515 İslâm öncesi şiirlerden anlaşıldığı kadarıyla hayvanlar bazı maddî ve mânevî değerlerin sembolü olarak düşünülüyordu. Meselâ baykuş ölümün habercisi veya intikam için yeryüzüne dönmüş bir insanın ruhu idi. Horoz cömertliğin, kertenkele ihânetin, toy kuşu aptallığın, aslan cesaretin, koç kahramanlığın, karga gecenin ve kederin, deve sabır ve dayanıklılığın, at savaşçılığın ve gücün sembolüydü. Deve, at, koyun, inek ve arıda bereket (uğur) vardı; köpek, kedi, karga ise uğursuz hayvanlardandı.
Câhiliyye döneminde pek çok hayvan, kehânet ya da falcılıkta kullanılıyordu. Câhiliyye Araplarının özellikle hayvan hareketlerinin gözlenmesi türünden kehânetlerde usta oldukları bilinmektedir. Mekke’de bu amaçla çok sayıda kuş yetiştirilirdi. Câhiliyye folklorunda belki de mesh inancının bir uzantısı olarak gûl veya cinlerle ilgili bazı hikâyeler bulunmaktadır. Buna göre bir nevi cin olan gûlün zaman zaman hayvan kılığına girerek ıssız yerlerde insanlara saldırdığına inanılırdı. Gûl (gûlyabâni) ile ilgili bâtıl inançlar, sonraları bazı müslümanların kültüründe de varlığını sürdürmüştür. 3516
3513] 71/Nûh, 23
3514] Meseller, 30/17; Hoşea, 8/1
3515] 5/Mâide, 103; 6/En’âm, 139, 143, 144
3516] Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. 17, s. 83-84
- 942 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Günümüzde Hayvanları Kutsallaştırma
Hayvanları kutsallaştırma ve hatta onlara tapma, eski câhiliyye dönemlerinde, insanlığın ilkel dönemlerinde mi kaldı zannediliyor? Okullarda ve “câhil”lerin eserlerinde, Dinler Tarihi diye resmî söylemlere uygun bazı ders kitaplarında yazılıp okutulduğu gibi; ilk insanların dini şirk değildi; insan kendi kendine din kavramını icat etmiş, yavaş yavaş geliştirmiş de değildi. Tabiat güçlerini kutsallaştırmakla din ihtiyacını tatmin etmeye başlamış, korkularını bununla yenmiş ve sonra hayvanları tanrı kabul etme aşamasına geçmiş, çok tanrılı dinlerden kademe kademe tek yaratıcı fikrine yönelmiş değildi. İlk insan, bilindiği ve tüm müslümanların inandığı gibi ilk İslâm peygamberi idi ve tevhid dinini Allah’tan aldığı vahiy doğrultusunda diğer insanlara bildirmiş ve uygulamıştı. İnsanlar, uzun dönem muvahhid olarak yaşadıktan sonra; tevhide gereken önemi vermekte ihmalkâr davranıp dünyevîleştikleri, yönetici ve varlıklı kişilerin saptırmaları karşısında gerekli tavrı gösteremedikleri için, yavaş yavaş putçuluğa kaymışlar ve halifesi olarak yaratıldıkları eşyanın ve hayvanların kulları haline gelmişlerdir.
Tarihte nasıl tevhid önemsenmeyip egemen çevrenin ve müşrik yöneticilerin etkisi ve yönlendirmesiyle, insan kendi şerefini unutup, basit maddeden ibaret heykellere ve kendinden çok zayıf hayvanlara tapmaya başladı ise, günümüz câhiliyyesinde de benzer durum söz konusudur. Küfür ve şirk cephesinde değişen bir şey yoktur. Savaş yaparken, ön safa karşıdaki düşmanın taptığı veya kutsal saydığı hayvanları koyarak, düşmanları kendi tanrılarına karşı silâh kullanma gücünü gösteremeyince kolaylıkla mağlûp eden açıkgöz savaş taktikleri tarihte kalmış olabilir. Ama günümüzde yine hayvanlar savaşlara konu olabilmektedir. Amerika’nın Irak’a saldırmasının haklılığı olarak Saddam’ın petrol kuyularını sabote etmesi sonucu petrole batmış karabatak kuşu, TV.lerde bıkılmadan onlarca defa gösterilir.
Ankara’nın en merkezî alanında Eti’lerin boynuzlu geyiğinin heykeli bulunur ve nice insana göre şehrin sembolü kabul edilir. İstanbul’da Kadıköy’ün göbeği Altıyol’da Apis öküzü şeklinde bir boğa heykeli vardır; hem de Sâmirî kadar usta olmayan bir heykeltraşın elinden çıkmıştır; yani böğürmesi bile olmayan dolayısıyla sanat eseri bile sayılamayacak basit bir heykel!
Toplumun en fazla ilgilendiği alanlardan birinin politika, diğerinin futbol olduğunu kabul etmeyen herhalde yoktur. Politik partilerin tamamına yakınının sembollerinin hayvan olduğunu görüyoruz. Futbol klüplerinin de çoğunun bir hayvanla sembolize edildiğine şahit oluyoruz. Bozkurt, hâlâ bazılarınca kutsal bir semboldür, Türklere çıkış yolunu göstermeye devam eder. At, eski Türklerin kutsadığı bir hayvan olduğu gibi, günümüzde nice fedâkârlıklara da kır at için katlanılır. İslâm’a irtica adıyla karşı çıkanlar, yahudi kültürünün açık etkisinin görüldüğü “barış güvercini”ni partileri için amblem ve sembol olarak kullanır. Bu arada arı ve yunus balığını unutmamak gerekiyor; eski partilerden birinin sembolü koç, bir diğerinin de horoz olduğunu da hatırlatalım. Tabii, bu kadar hayvanların sembollüğüyle sürüye dönen yere bir çoban gerekecektir; Çoban Sülü’ler sürüleri gütmek için otuz sene işbaşında kalır.
Aslan Galatasaray, Sarı Kanarya’yı yutmaya çalışır; derken Kara Kartal hücuma geçer. Bazı oyuncular, timsah yürüyüşüyle gol sevincini sembolize eder.
BAKARA VE ICL (SIĞIR VE BUZAĞI)
- 943 -
İstanbul Boğaları, Denizli Horozları ve Bursa Timsahları da birbirlerini yemeye/yenmeye çalışırlar. Olay, iş dünyasına da sıçrar; Uzakdoğunun aslanları varsa, bizim de Anadolu kaplanlarımız vardır. Cinciler, falcılar hâlâ hayvanlardan yararlanarak kehânetlerde bulunur. İşporta usûlü şans çekilişi yapan bazı tezgâhlar, şans çekilişi için güvercin ve tavşan gibi hayvanları kullanır. Baykuş, uğursuz kuş olma inancına konu olmaya devam ederken, bazılarının başına yine talih kuşu konar. Bazı ev ve işyeri kapılarına Anadolu’da hâlâ at nalı, koç başı veya boynuz asılır. Ev ve işyerinin kaza ve belâya uğramaması için kan akıtılması ve kanın binaya, insanın alnına sürülmesi gerektiği inancı devam eder.
Tasavvufta Kedi ve Köpek
Tasavvufî konuşmalarda kedi ve çoğunlukla köpek, müslüman için örnek alınması gereken onun özelliklerinin taşınması istenen hayvan özelliğini sürdürmeye devam eder. Tasavvufta, sûfî olmadığı halde sûfîlerin arasında bulunan kimseye kıtmîr denir. Kıtmîr, ashâb-ı Kehf’in, köpeğinin adı olarak meşhurdur. Dervişler ve müridler, bir köpek sadâkati ile şeyhlerinin kapısında beklemeyi ve ulumayı en büyük şeref bilirler.3517 Nakşîliğin kurucusu Bahâeddin Nakşbend, Abdülkadir Geylânî’nin türbesine şu ibarenin yazılmasını emretti: “Pirlerin kapısında köpek ol, eğer Hakk’a yakın olmak istersen. Zira aslanlardan daha şereflidir, Geylânî’nin kapısındaki köpek.”3518 Bazı gözü yaşlı hocalar, ismi Kıtmîr diye meşhur olmuş köpek olmayı arzuladığını sık sık vurgular. Fakir gariban vatandaşlardan bazıları çıkar, “doğuda insan olmaktansa, Hindistan’da inek olmayı tercih ederim” der. Avrupa’da hayvanlara verilen değerin burada insanlara verilmediğini görenlerden kimi, eğer reenkarnasyon gerçekse, ikinci olarak Avrupa’da bir ev köpeği olarak dünyaya gelmek istediğini belirtir. Çünkü sosyetenin Paris’ten getirttiği mama ile beslenen lüx salonlarda yaşatılıp özel kuaförlere götürülerek sık sık bakımı yaptırılan sosyete köpeği için harcanan parayı gariban rüyasında bile görememektedir.
Muhammed Bahauddin, tasavvuf meşhurlarından birinin şu sözünü nakletmektedir: “Köpek ve domuz ancak ilâhımızdır. Allah da kilisede ancak bir rahiptir.”3519 Bu beyti nakleden kişi, hiç eleştiride bulunma ihtiyacı duymuyor, derin bir sevgi ve ciddiyet içinde onu örnek alıyor ve mânâsıyla ruhunu dolduruyor.
Köpekler Mü’minlerin Velîleri Olabilir mi?
Karanlık devirlerinde ve putperest dönemlerinde bile insanlık köpekleri tanrılaştırmamışken, tasavvuf adına bazıları şirk şekillerinde bir açılım yaparak yeni putlar uydurmaya çalışmışlardır. Tarihte en çirkin putperestlerin bile tanrılaştırmadıkları köpekleri tanrılaştırmak istemişlerdir.
et-Tilimsani’nin, köpeğin çürümüş kemiklerinin mistik zihniyetin tanrısının kendisi olduğunu ifade ettiğini biliyoruz. Muhammed Bahauddin’in de şeyhlerinin köpeği nasıl tanrılaştırdığını ifade eden sözlerini aktardık. Şimdi de efendisi el-Acmi’nin kerametlerini anlatan eş-Şa’rânî’ye kulak verelim:
“Gözü bir köpeğe ilişti. Köpeklerin tümü ona boyun eğdi. Bütün insanlar
3517] Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, s. 315
3518] S. Uludağ, a.g.e., s. 315-316
3519] En-Nefahatu’l-Akdesiyye Şerhus’s-Salevâti’l-İdrisiyye, h. 1314 baskısı.
- 944 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ihtiyaçlarının giderilmesi için ona başvurur oldular. O köpek hastalanınca etrafına köpekler toplanıp ağladılar. Ölünce de uluma ve ağlamaya başladılar. Allah bazı insanlara ilham etti de onu defnettiler. Köpekler ölünceye kadar onun kabrini ziyaret ediyorlardı. Köpeği bir bakış bu duruma getirirse, insana yöneltilince neler yapmaz ki?!” 3520
eş-Şarani, sözünü ettiği el-Acmi’nin halvetinden çıkarken bakışı kime ilişirse özünün som altına dönüştüğünü nakletmeyi de ihmal etmiyor. 3521
eş-Şarani’nin ifadesine göre bu adam, diğer insanlar için çok tehlikelidir. İnsanların som altına dönüşüp görmelerine engel olan bir kişi nasıl veli olabilir? Böyleleri toplum için bir felâket olmaz mı?
Tasavvuf tarihi boyunca köpek, tasavvuf meşhurları arasında ideal bir örnek olup hepsinin hedefi onun gibi olmaktır. Gerekçeleri de Ashâb-ı Kehf’in köpeği Kıtmîr’in adının Kur’ân’da geçmiş olması ve o köpeğin sözkonusu insanlarla beraber bulunmasıdır. Sanki Kur’ân’da adı geçen bütün varlıklar mukaddesmiş gibi Kıtmîr adı da orada geçti diye tasavvufçular tarafından kutsallaştırılmaktadır. Firavn, Karun, Ebû Leheb ve daha başka kâfirlerin adları Kur’ân’da geçmesine rağmen İslâm nazarında hiçbiri kutsallaşmadığı gibi Kıtmîr’in de bundan dolayı kutsallaşması ve ideal bir örnek olması sözkonusu değildir. Ama ne hikmetse, tasavvuf meşhurları kendilerine Kıtmîr adını takmayı ve onun gibi bir köpek olmayı kendileri için en büyük ideal bilirler. Bu da köpeği kutsallaştırmaları ve ideal bir örnek saymalarından ileri gelmektedir. Daha önce Nakşibendiler’in şeyhinin köpeği nasıl bir veli gördüğünü ve dualarını nasıl aldığını kaydetmiştik. Bu nevi misaller menkıbe kitaplarının hemen çoğunda bulunmaktadır.
Tasavvufçuların eskileri böyle olduğu gibi yenileri de bu şekildedir. Günümüzden bir örnek verecek olursak, Ribat Dergisi’nin 1982 tarihli ikinci sayısında çıkan ve ideal bir mü’mini ve müridi köpeğe benzeten aşağıdaki yazısını gösterebiliriz. Şöyle diyor:
Köpekte Bulunan On Güzel Haslet
1- Sadakat: Köpek, sahibini terk etmez; kovsa da bırakmaz, küsmez, hizmet eder.
2- Kanaat: Ne verilirse râzı olur. Sofraya sokulmaz, bulduğu ile iktifa eder. Yerine biri gelse onu oradan kovmaz.
3- Tevazu: Yattığı ve gezdiği yer, alelâde yerlerdir. Kendi için yüksek yer aramaz. Ne yedirilirse yer.
4- Tevekkül: Yarını düşünmez, yerini yermez, erzak biriktirmez.
5- Teslimiyet: Sahibini bırakmaz. Dövse de, ayağını kırsa da yine çağırınca gelir. (Kuyruğunu sallayarak) teslimiyet gösterir. İyilik edeni bilir ve unutmaz.
6- Zühd: Kendisini umumi zuharata bırakmıştır. Gelecek için bir düşüncesi ve hazırlığı ve esaslı bir bakımı yoktur.
3520] eş-Şa’rani, et-Tabakatu’l-Kübra, 2/61, el-Acmi bölümü
3521] eş-Şarani, aynı yer
BAKARA VE ICL (SIĞIR VE BUZAĞI)
- 945 -
7- Miskinlik: Her yeri dolaşır. Bir şey verilirse alır, vermezlerse bakar geçer. Kendine dokunmazlarsa bir şey yapmaz, yoluna gider.
8- Uyanıklık: Çok az uyur. Şehirlerin, köylerin sokaklarında gece bekçisidir. Hırsızları tanır. Evleri, bağları, bahçeleri, sürüleri korur.
9- İstiğnâ: Çekingendir. Başkalarının nasibine tecavüz etmez. (Kedi gibi sofralara sokulmaz) kapları bulaştırmaz.
10- Edeb: Köpek haddini bilir. İnsanlar arasında ve hayvan cinsleri içinde insanlara en çok hizmet eden(ler)dir. Emredilen işi tutar. Terbiyeyi kabul eder.
Bu on güzel ahlâk köpekte bulunmaktadır. Hâlbuki bunlar hâlis mü’minlerin ve sâdık müritlerin sıfatlarındandır. 3522
Hâlis mü’minlerin ve sâdık müritlerin ideal örneğinin nasıl köpek olduğunu herhalde anlıyorsunuz değil mi? 3523
Kendini uyuz köpeklerden üstün gören bir sâlikin, büyüklerin kemâlâtına kavuşamayacağı da bir başka meşhur tasavvuf kitabında açıklanır. 3524
Süsleme sanatlarında çiçeklerle hayvanlar yine başrolü oynamaya devam ederler. İnsanlara yine Kumru, Ceylân, Âhu (ceylân), Dudu (papağan), Aslan, Alpaslan, Kartal, Şahin, Doğan, Tuğrul (ak doğan), Esed (aslan) gibi isimler konulmaya devam edilir. Soyadlarının önemli bir bölümünü hayvanlar teşkil eder. Aslan gibi cesur insanımız arı gibi, karınca gibi çalışkandır. Öyle değil mi ya, aslan yatağından belli olur. Sözü uzatmak ve ona buna sataşmak zararlıdır; Çünkü bülbülün çektiği dili belâsıdır. Katır gibi inatçı olmaktansa; kuzu gibi uysal olmak daha az zararlıdır. Bilindiği gibi yürük at, yemini kendi arttırır. Balık kavağa çıkınca doğan aslan parçası çocuğun, kaz gibi aptal değil; tilki gibi kurnaz olduğu, şahin bakışlarından anlaşılmaktadır.
Hümanizmin, insancıllığın modası geçti, şimdi insanlar, hayvancıl takılmaktadır. Hayvan hakları savunucuları sık sık medyaya konu olur. Koyunların kurban olarak kesilmesine barbarlık diyen barbarlar çıkıyor, hayvan hakları için sokağa dökülüyor. Denilebilir ki, akrabaların haklarını savunmak suç mudur? Doğru; onlar, maymundan türemişlerdir; Orta Asya Türkü gibi kurttan değil. Zaten insanı da, konuşan hayvan, düşünen hayvan diye tanımlamıyorlar mı? Vejetaryen modası genişleyeceğe benzemektedir; hayvancıllar, helâl et yerine haram birayı tercih etmekteler. Bazı hayvanlarca, maskara maymunun, insanın atası olarak kabul edilmesi, onu kutsallaştırmak kabul edilebilir.
Günümüzde Sığıra Tapma
Günümüzde hâlâ sığırlara tapıldığını, özellikle Hindistan’ın bazı bölgelerinde ineğin kutsal kabul edilip dokunulmazlığı olduğunu biliyoruz. Bir Hintli’nin inek ve onun ferci hakkında dört ciltlik bir kitap yazdığını söylersek, gerisini siz tahmin edebilirsiniz. İnsan, ancak bu kadar aşağılara yuvarlanabilir.3525
3522] Ribat Dergisi, yıl 1, sayı 2, 1982
3523] Köpekte bulunan bu on haslet için ayrıca bk. Ramazanoğlu Mahmud Sami, Musahabe, 6/87, Erkam Yayınları, İst. 1982
3524] Bk. Mektubat Tercemesi, 1/124. Terc. Hüseyin Hilmi Işık, 1968, Mektup no: 202; Tasavvuf ve İslâm, Abdurrahman el-Vekil, Tevhid Y.
3525] 95/Tîn, 5
- 946 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an, kalbi olduğu halde fıkhetmeyen, akletmeyen, kulakları olup da hakkı duymayan, gözleri olduğu halde hakkı görmeyen, yani iman etmeyen kimselerin hayvan gibi, hatta daha aşağı olduğunu haber verir.3526 İnsanlık şerefini unutup hayvanlara (ineğe, inek fercine, fareye, bokböceğine varıncaya kadar) tapan, dolayısıyla kendisini kutsallaştırdığı hayvanlardan daha aşağıda kabul eden canlıların varlığı, heykellerin ve hayvanların kullarının günümüzde bile bulunması, Kur’an’ı nasıl doğrulamakta, Kur’an’ın evrensel ve çağlar üstü kitap olduğunu nasıl ispatlamaktadır? Kur’an’ın en uzun sûresi olan Bakara sûresine bu adın verilmesine sebep olan bakara ve ıcl’e tapma olayının tarihsel ve güncel ve de evrensel boyutları değerlendirildiğine, olayın sadece Mısır civarında ve Hz. Mûsâ dönemine has tarihî bilgi olarak değil; her dönem ve her coğrafyaya şâmil bir problemin vurgulanması olarak görüyor ve Kur’an’a saygımızın bir kat daha arttığına inanıyoruz.
Hindistan’da, câmiiye giren ineği kovalayan müslümanların, dokunulmaz tanrıya dokunup onun rahatını bozdu diye öldürülmesine hâlâ devam edilmektedir. Tabii et ihtiyacı veya kurban için bir sığır kesmeye görsün bir müslüman; tanrıya uzanan eller kesilecektir. İneğin kutsallığı günümüzde de sürdürülür. İnek, ana yola çıkmışsa, trafiği altüst edebilir. Tren yoluna yatınca, ineğin özgür isteğine kimse müdâhale etmeden, seslenmeden insanlar, tanrılarının yoldan kalkmak için keyfini bekleyecektir. İnek tanrı, trafiğe, günlük hayata müdâhele etmektedir; gel de Hindistan’da laikliği uygula bakalım! Ama laikler Hindistan’daki ineğe müdâhale edilmesinin gerektiğini savunmazlar; onlara göre, ineğe ve inekliğe müdâhale eden müslümanlara tavır alınmalıdır sadece. Eski dönemlerde sığıra tapılmasında temel espri, onun bereketi, bolca süt ve et verdiği için rızkı/gıdayı temsil etmesidir. Günümüzde de sosyalistler emeği, kapitalistler ekmeği, eskilerin ineği sembol kabul etmesi gibi kutsallaştırırlar. Bu anlayışa göre dünya, sadece Allah’a kulluk için yaratıldığımız, âhiretin tarlası bir sınav alanı değil; geçim dünyasıdır. Ekmek parası için her yol mubahtır. Bu inanca göre elbette çalışmak ibâdettir; namaz gibi başka ibâdetlere gerek yoktur veya geçim endişesinden ona sıra gelmemektedir. İhtilâl paşası Evren, kendisini devlet başkanı seçtirdikten sonra yaptığı halka karşı bir konuşmasında şu örneği veriyordu: Bir rafta ekmek varsa, onu almak için boyu yetişmeyen bir kimse, başka bir şey yok ve sadece Kur’an varsa, onun üzerine basar ve ekmeği alır; ama yukarıdaki Kur’an’ı almak için ekmeğin üzerine ayağını basamaz. Çünkü ekmek, halkın da anlayışına göre kutsaldır, hem de Kur’an’dan daha kutsal! Ekmek, günümüzde rızkı, bereketi, maddî doyumu, materyalizmi simgelemektedir; eskiden sığırı kutsal sayanların da gerekçeleri bunlar idi. Ekmek parası kazanacağım diyerek her yolu mubah gören ekmeği/geçimi kutsallaştıran insanın durumu, ineği kutsal gören insandan pek farklı değildir.
“Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere! Hâlâ akıllanmaz mısınız?” 3527
3526] 7/A’râf, 79
3527] 21/Enbiyâ, 67
BAKARA VE ICL (SIĞIR VE BUZAĞI)
- 947 -
Kur’ân-ı Kerim’den Bakara ve Icl Konusunda Âyet-i Kerimeler
A- Bakara Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 4 Yerde): 2/Bakara, 67, 68, 69, 71.
B- Bakara Kelimesinin Çoğulu Bakarât Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 2 Yerde): 12/Yûsuf, 43, 46.
C- Bakar Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 3 Yerde): 2/Bakara, 70; 6/En’âm, 144, 146.
D- Icl Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 10 Yerde): 2/Bakara, 51, 54, 92, 93; 4/Nisâ, 153; 7/A’râf, 148, 152; 11/Hûd, 69; 20/Tâhâ, 88; 51/Zâriyât, 26.
E- Bakara ve Icl Konusundaki Âyet-i Kerimeler
a- Benî İsrâilin Hz. Mûsâ Döneminde, Saygı Duyup Kutsallaştırdıkları Sığırı Kesmekle Emrolunmaları: 2/Bakara, 67-73.
b- Sığır Etini Yemenin Haram Olmadığı: 6/En’âm, 144.
c- Yahûdilere Sığırın İç Yağlarının Haram Kılındığı: 6/En’âm, 146.
d- Hz. Yûsuf Zamanında Kralın Rüyasında Yedi İnek Görmesi: 12/Yûsuf, 43-46.
e- Icl, Yani Buzağı/Danayı Benî İsrâilin Kutsallaştırıp Putlaştırması ve Buzağı Heykeline Tapması: 2/Bakara, 51, 54, 92, 93; 4/Nisâ, 153; 7/A’râf, 148-152; 20/Tâhâ, 85-98.
f- Buzağı/Dana Sevgisi, Benî İsrâilin Kalbine İliklerine Kadar İşlemişti: 2/Bakara, 93.
g- Hz. İbrahim’e Müjde İçin Gelen Meleklere, İbrahim (a.s.)’in Kızartılmış Bir Buzağı Getirip İkram Etmesi: 11/Hûd, 69; 51/Zâriyât, 26.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 319-324
2. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, s. 375-387
3. Mefâtihu’l Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Râzi, Akçağ Y. c. 3, s. 72-97
4. Fî Zılâli’l Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 161-166
5. Tefhîmu’l Kur’an, Mevdûdi, İnsan Y. c. 1, s. 85-87
6. El Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an, İmam Kurtubî, Buruc Y. c. 2, s. 151-175
7. Kur’ân-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 146-154
8. El-Mîzân Fî Tefsîri’l Kur’an, Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 280-298
9. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 116-122
10. Bakara Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu Mahmud Sâmi, Erkam Y. s. 143-147
11. Hulâsatü’l Beyan Fî Tefsîri’l Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 147-154
12. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 153-161
13. Min Vahyi’l Kur’an, M. Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s. 78-83
14. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 8, s. 49-53; 77-79; 91-95
15. İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 17, s. 81-102
16. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Akit Y. c. 1, s. 262
17. Kur’an’da ulûhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y. s. 363-364
18. Yahudileşme Temayülü, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 256, 276-7, 311-312
19. S. Buhâri Tecrid-i Sarih Terc. 9/1436 nolu hadis; 6/414-421
- 948 -
KUR’AN KAVRAMLARI
20. Kur’an-ı Kerim’de Ehl-i Kitap ve İslâm, Remzi Kaya
21. Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Süleyman Uludağ, Marifet Y.
22. Din ve İnanç Sözlüğü, Şinasi Gündüz, Vadi Y.
23. İnanç Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitabevi Y.
24. Semboller ve Yorumları, Necmettin Ersoy, Özel Y.
25. İslâm’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları -Hicaz Bölgesi-, Ali Çelik, Beyan Y.
26. Eski Türk Dini, İbrahim Kafesoğlu, Kültür Bakanlığı Y.
27. Tarihte ve Buggün Şamanizm, Abdülkadir İnan, Türk Tarih Kurumu Y.
28. Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkabeleri, A. Yaşar Ocak, Kültür ve
Turizm Bk. Y.
29. Bektaşi Menâkıbnâmelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri, Ahmet Yaşar Ocak, Enderun
Kitabevi Y.
30. Türk İslâm Efsaneleri, M. Necati Sepetçioğlu, Yağmur Y.
31. Türk Destanları, M. Necati Sepetçioğlu, Toker Y.
32. Türk Mitolojisi, Bahaeddin Ögel, 1-2, M.E.B. Devlet Kitapları Y. Bin Temel Eser
33. Ortadoğu Mitolojisi, S. H. Hooke, İmge Kitabevi Y.
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 949 -
Kavram no 16
Câhiliyye 3
Bk. İlim; Hikmet; Emr-i Bi’l-Ma’ruf;
Âyet ve Âyetleri Satmak; Tahrif;
Dünya ve Dünyevîleşme
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE
RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
• Bel’am Kimdir
• Kitab Bilgisine Rağmen Azgınlaşan Kimse
• Bel’am; Bir “Devlet Âlimi” Prototipi
• Kimlikten Karaktere Bel’am ve Bel’amlık
• Bel’am; Bir Din Tüccarı
• Kur’ân-ı Kerim’de Bel’am Karakteri; Sorumlu ve Sorunlu Âlimler
• Hadislerde Bel’am Tipli Kötü Âlimler ve İlmin Sorumluluğu
• Bel’amların Râzı Olduğu Devlet Dini ve Diyânet
• Çağından Sorumlu Kişiler; Âlimler
• En Korkunç Felâket: Âlimlerin Dünyevîleşmesi
• İlme İhânet Edenler
• En Korkunç Felâket: Âlimlerin Dünyevîleşmesi
“Onlara (Yahûdilere) kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın tâkibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin (Bel’am’ın) haberini oku.”
Dileseydik elbette onu âyetlerle yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı ve hevâsınınn/hevesinin peşine düştü. Onun durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu budur. Bu kıssayı anlat, umulur ki düşünür, ibret alırlar.”
Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmetmekte olan kavmin durumu ne kötüdür!”
Allah kimi hidâyete erdirirse, doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa, işte onlar ziyana uğrayanlardır.” 3528
“Kendilerine Tevrat yükletilen, sonra onu, taşımayanların (Kitab’ın hükümleriyle amel etmeyenlerin) durumu, koca koca kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlamış olan kavmin durumu ne kötüdür! Allah, zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez.” 3529
3528] 7/A’râf, 175-178
3529] 62/Cum’a, 5
- 950 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bel’am Kimdir?
Bel’am; Hz. Mûsâ (a.s.) zamanında yaşamış ve sonradan irtidat etmiş olan ilim adamıdır. A’râf suresinin 175-176’ncı âyetleri münâsebetiyle ismi çeşitli tefsir ve tarih kitaplarına girmiş olan Bel’am İbn Bâura (veya Bel’am İbn Eber)’nın, İsrâiloğulları’ndan, Yemen diyarından veya Ken’an ilinden Allah’ın dinini öğrenmiş, ilim ve irfan sahibi, duâsı müstecap, yanında Allah’ın ismi a’zamı bulunan ve fakat sonradan itaatsizliğe düşmüş bir kimse olduğu şeklinde rivâyetler vardır. Her ne kadar Lût’un (a.s.) kızlarından biri ile evlenmiş olduğu söylenirse de, bunun yahûdiler tarafından müslümanlar aleyhine uydurulmuş bir iftira olduğu bilinmektedir. 3530
Bel’am’a konu teşkil eden âyet meâlleri şöyledir: “Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz âyetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat. Dileseydik, onu âyetlerimizle üstün kılardık; fakat o, dünyaya meyletti ve hevesine uydu. Durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalan sayan kimselerin hâli böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.” 3531
Bel’am’la ilgili olarak İslâmî kaynaklarda şunlar anlatılmaktadır: “Rivâyete göre Mûsa (a.s.), Ken’âniler’in Şam’daki topraklarına girmişti. Bu sırada Bel’am, el-Belkâ köylerinden Bal’â’da bulunuyordu. Ken’âniler’den bazıları Bel’am’ın yanına gelerek: “Ey Bel’am, Mûsa İbn İmrân İsrâiloğulları’nın başında olduğu halde bizi yurdumuzdan sürmek ve öldürmek üzere geldi. Bizim ülkemize İsrâiloğulları’nı yerleştirecek. Senin kavmin olan bizlerin ise yerleşecek bir yerimiz yok. Sen duâsı kabul edilen bir kimsesin. Onları defetmesi için Allah’a duâ et”, dediler. Bel’am: “Yazıklar olsun size! O Allah elçisidir; melekler ve mü’minler de onunla beraberdir; onlar aleyhine nasıl duâ edebilirim! Bildiğimi bana Allah öğretti” diye red cevabı verdi. Kavmi duâ etmesi hususunda ısrar ettiler. Bel’am da eşeğine binerek, İsrâiloğulları’nın çıkmakta olduğu dağa doğru ilerledi. Bu dağ, Husban dağıdır. Biraz gittikten sonra eşeği yere çöktü. Eşeğine binerek biraz ilerledikten sonra hayvan yine çöktü. Bel’am biraz evvelki gibi hareket ettikten sonra tekrar hayvanına bindi. Biraz yol alınca eşek yine çöktü. O, yine eşeği yerinden kalkıncaya kadar dövdü. Nihâyet eşek, Bel’am aleyhinde bir delil teşkil etsin diye, Allah’ın izni ile konuşarak şöyle dedi: “Ey Bel’am, nereye gidiyorsun? Meleklerin önümde durarak beni yolumdan çevirdiklerini görmüyor musun? Allah elçisi ile mü’minler senin kavmin aleyhinde duâ etmektedirler.” Fakat Bel’am, buna aldırış etmeden eşeğini döverek yoluna devam etti. Nihâyet eşek onu Husban dağına çıkardı, Mûsâ’nın (a.s.) ordusunun ve İsrâiloğulları’nın karşısına götürdü. Bel’am onlara bedduâ etmeye başladı; fakat İsrâiloğulları’na beddûa ederken Allah onun dilini kendi kavmi aleyhine çevirdi. Yanında bulunan halk, onun kendi aleyhlerine bedduâ etmekte olduğunu görünce: “Ey Bel’am! Ne yaptığını biliyor musun? Sen İsrâiloğulları’na hayır duâda, bize bedduâda bulunuyorsun” dediler. O: “Ben bunu kendi ihtiyarımla yapmıyorum, Allah dilime hâkim oldu” dedi. Bunun üzerine dili ağzından çıkarak göğsü üzerine sarktı. Sonra kavmine: Dünya ve âhiret benim elimden gitti, artık hileye başvurmaktan
3530] Taberî, Tefsiru’t-Taberî, Mısır, 1373/1954, IX, 119-120; Fahruddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Mısır, 1308, XV, 54; D. B. Macdonald, İA, “Bel’âm İbn Bâura” Mad.
3531] 7/A’râf, 175-176
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 951 -
başka çare yoktur...” dedi. 3532
Her ne kadar müfessirler âyetlerin nüzûl sebebi olarak daha çok Bel’am’ın ismi üzerinde durmuşlarsa da, sözkonusu âyetlerle anlatılmak istenenin Bel’am olduğu yolundaki rivâyetleri ve onunla ilgili olarak anlatılan kıssaları doğrulayacak -güvenilir- hiç bir eser yoktur. Aynı şekilde yalnız Bel’am’ın, âyetlerin nüzulüne sebep teşkil etmiş olması da doğru değildir. 3533
Öte yandan, âyetlerde bahsi geçen kişinin, Bel’am’ın dışında, Ümeyye İbn Ebi’s-Salt, er-Râhib Ebû Amr, İsrâiloğulları’ndan duâsı makbul bir kişi, münâfık olan her kişi veya yahûdi, hristiyan ve haniflerden olup da Hakk’tan ayrılan herkes olduğu şeklinde de rivâyetler vardır. 3534
Öyle anlaşılıyor ki âyetler, Bel’am ve hareketleri itibariyle onun gibi olan herkese şâmildir. Çünkü Allah’ın âyetlerini yalnız bir veya birkaç kişiye hasretmek doğru olmaz; onlar geniş kapsamlıdırlar. Burada asıl üzerinde durulması gereken konu; Bel’am’la ilgili olarak söylenen ve İslâmî kaynaklara girmiş olan bilgilerin büyük çoğunluğunun İsrâiliyyâta dayanmış olmasıdır.3535 Çünkü İslâmî kaynaklarda zikredilen bilgiler -bazı isim ve ifade değişiklikleri hâriç- Kitab-ı Mukaddes’te geçen bilgilerin tamamen aynısıdır. 3536
Ancak Bel’am, dünyevî çıkar ve hesaplar için Allah’ın dinini tahrif eden bir ilim ve din adamını küfür sistemlerine ve kâfir yöneticilere yaranmak maksadıyla Allah’ın hükümlerini çiğneyen ve asıl gayesinden saptıran kimseleri temsil etmektedir.
İnsanları “Allah (c.c.) adını kullanarak”’ aldatan, hevâ ve heveslerini tatmin için “Tevhid akîdesini” tahrip eden “Bel’am’ın” etkisi korkunçtur. İslâm topraklarında; kâfirlerin istilâsını hazırlayan güç, “Bel’am”dır.
Allah’ın (c.c.) indirdiği hükümlere karşı ayaklanan ve İslâm’a küfreden yönetimlerle yani tâğûtî güçlerle din adına uzlaşan ve müslümanları da “Allah (c.c.) adını kullanarak” aldatan, Kur’ân’daki ifâdeyle “köpek sıfatlı” kimselerin ortak ismi Bel’am’dır. Bu köpek sıfatlı kimseler de; Allah’ın (c.c.) indirdiği hükümlerin bir kısmını kabul, bir kısmını “zamanın değişmesi” gerekçesiyle sükûtla geçiştirirler. Günümüzde, başta resmî ideolojiyi kabul eden ve İslâm’ı o ideolojiye hizmetçi kılmaya çalışan müesseseler olmak üzere, çok sayıda Bel’am benzeri vardır. Bunlar “çok dindar” görünmekle birlikte, tâğut’a itikad ve iman etme noktasında titizdirler. “Ulü’l-Emr” kavramını İslâm’a karşı ayaklanan güçlere izâfe ederek, mü’minleri yanıltırlar. İşte bunlar çağdaş Bel’am’lardır. 3537
3532] Taberî, a.g.e., IX, 124-126; Râzî, a.g.e., XV, 54; İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, Beyrut 1385/1965, I, 200 vd; İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Riyad 1966, I, 322 vd.
3533] Kasımî, Mehâsinü’t-Te’vil, VII, 2906
3534] Taberi, a.g.e., IX, 119 vd; Râzî, a.g.e, XV, 54; Zemahşeri, el-Keşşaf, Beyrut 1366/1947, II, 78; Mes’üdî, Mürûcü’z-Zeheb, Mısır 1384/1964, I, 52; İbni Kesir, a.g.e., I, 322
3535] D. B. Macdonald, İ A, II, 464-465; Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, Ankara 1979, s. 242
3536] Kitabı Mukaddes, İstanbul 1981, Sayılar XXII, 2-41; XXIII 1-30; XXIV, 25; XXII, 16; Yeşu XXIV, 9
3537] Ahmed Güç, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 221-222
- 952 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kitab Bilgisine Rağmen Azgınlaşan Kimse
Bel’am, Tevrat ve İslâmî kaynaklarda, önceleri iyi bir mü’min iken, daha sonra Hz. Mûsâ ve kavmi aleyhine hile tertiplediği için cezâlandırıldığı rivâyit edilen kişidir. Müfessirlerın çoğunluğuna göre Kur’ân-ı Kerim’de ismi zikredilmeksizin, 7/A’râf, sûresinin 175-176. âyetlerindeki ifadelerde kendisinden söz edilen kişi Belam bin Bâûrâ’dır. Kaynaklarda Bel’am, Bel’âm, Bel’âm bin Bâurâ, Bel’am bin Eber veya Bel’âm bin Bâûrâ’ şeklinde kaydedilen bu kişi,3538 Tevrat’ta Beor’un oğlu Balaam olarak geçmektedir.3539 Ve peygamber3540 diye takdim edilen Bel’am’ın kehânetlerine büyük önem verilmektedir.3541 Bel’am’ın kıssası Tevrat’ta en az iki ayrı rivâyet halinde nakledilir ki, bu rivâyetler birbirinden farklıdır.3542 Elohist denilen rivâyete göre o Ârâmî veya Amorî bir kâhindir. Tanrı’ya inanmakta ve O’ndan ilham almaktadır. Moab Kralı Balak’ın İsrâiloğulları’na lânet etmesi husûsundaki ısrarlarını ancak Tanrı tarafından müsaade edilince kabul eder.3543 Yahvist denilen rivâyete göre ise o Midyanlı (Medyen’li) bir kâhin olup3544 Balak’ın dâvetine Tanrı’nın izni olmaksızın icâbet etmiştir.3545 Tevrat’taki kıssaya göre, Hz. Mûsâ başkanlığındaki İsrailoğulları’nın çölde Ken’an diyarına doğru ilerlediklerini gören Moab kralı endişeye kapılır. İsrâiloğulları’na karşı kendilerine yardım etmesi için Bel’am’ı dâvet eder. Zira Bel’am’ın mübârek kıldığı mübârek olmakta, lânetlediği ise lânetlenmektedir.3546 Bel’am ise Rabden alacağı emre göre hareket edeceğini bildirir; ne var ki bu konuda kendisine müsâade verilmez. Moab kralının ikinci defa ısrârı üzerine yine Rabbe danışan Bel’am’a bir rivâyete göre gitme izni verilir,3547 diğer bir rivâyete göre ise o, izin verilmeksizin yola çıkar.3548 Yolda eşeği melek tarafından durdurulur. Sonra yoluna devam eder ve Balak’a sadece, Allah’ın kendisine söyleteceği şeyleri söyleyebileceğini ifâde eder. Söylediği dört meselin hepsinde de kralın beklediğinin aksine, İsrâiloğulları’na lânet edeceğine onları mübârek kılar.3549 Bel’am, Allah’ın lânet etmediğine lânet edemeyeceğini, Rabbin bedduâ etmediğine bedduâda bulunamayacağını, O’ndan emir aldığını, Allah’ın sözlerini işittiğini, yüce olanın bilgisini bilen kişi olduğunu, Rabbin sözünden öteye geçemeyeceğini ifâde eder.3550 Bununla beraber Kitâb-ı Mukaddes’te Bel’am’ın İsrâil’e düşman olarak tasvir edildiği de görülür. İsrâiloğulları’nın Midyan kadınlarıyla zinâ ederek felâkete uğramaları Ruhban metninde Bel’am’ın bir hilesi olarak gösterilir.3551 Balak’a, İsrâiloğulları’nın Moablı kadınlarla zinâ etmelerini, putlara kesilen kurbanlardan yemelerini sağlamasını, böylece onların günahkâr olup cezâlandırılacaklarını öğreten Bel’am’dır.3552 Bel’am ile ilgili
3538] Taberî, Tefsir, IX/82; Kurtubî, Tefsir, VII/319
3539] Sayılar, 22/5), Kâhin (Yeşu), 13/22
3540] Petrus’un İkinci Mektubu, 2/15
3541] Sayılar, 22/6
3542] Sayılar, 22-24
3543] Sayılar, 22/5-21
3544] Sayılar, 31/8
3545] Sayılar, 22/22-34
3546] Sayılar, 22/6
3547] Sayılar, 22/20
3548] Sayılar, 22/22
3549] Sayılar, 23/7-10, 18-24; 24/3-9, 15-24
3550] Sayılar, 23/8, 20; 24/4, 12, 16
3551] Sayılar, 31/16
3552] Vahiy, 2/14
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 953 -
kıssada bu husûsa yer verilmez, ancak İsrâiloğulları’nın Moablı kızlarla zinâ ettikleri, onların ilâhlarına eğildikleri ifâde edilir.3553 Bel’am İsrâiloğulları tarafından öldürülmüştür. 3554
İslâmî kaynaklar umûmiyetle yukarıda meâli verilmiş olan 7/A’râf sûresinin 175 ve 176. âyetlerinde kastedilen kişinin Tevrat’ta da zikredilen Bel’am bin Bâûrâ olduğunu, söz konusu âyetlerden önce Hz. Mûsâ ve İsrâîloğulları’ndan bahsedilmesinin de bunu gösterdiğini belirtirler. Fakat bu kişinin Ümeyye bin Ebü’s-Salt es-Sekafî veya Nu’mân bin Sayfî er-Râhib olduğuna dâir görüşler de vardır. 3555
İslâmî kaynaklarda Bel’am bin Bâûrâ ile ilgili çeşitli rivâyetler yer almaktadır. Bu rivâyetlerden birine göre Hz. Mûsâ’nın, Kur’ân-ı Kerim’de “cebbar bir kavim” şeklinde nitelendirilen bir toplulukla savaşmak için hazırlanması üzerine Bel’am’ın kavmi ona durumu anlatarak Mûsâ’nın etkisiz kılınması için duâ etmesini isterler. Ancak Mûsâ’nın peygamberliğine inanan ve iyi bir mü’min olan Bel’am bu isteği reddeder. Allah’ın kendisine Mûsâ’ya bedduâ konusunda izin vermediğini belirterek öteki isteklerini de geri çevirirse de, kavmi onu hediyelerle kandırıp bedduâ etmesini sağlarlar. Ancak Allah bu bedduâyı onun kavmine çevirir; Bel’am’ın da Allah tarafından bir cezâ olmak üzere dili göğsüne doğru sarkar. Artık dünya ve âhiretinin yıkıldığını düşünen Bel’am, hiç olmazsa kavmini kurtarmak için onlara Hz. Mûsâ ve İsrâiloğulları’na karşı kullanılmak üzere bir hile öğretir. Buna göre bu kavim, kadınları süsleyerek Mûsâ’nın sefer halinde olan askerleri arasına gönderecek ve bu kadınlar onları baştan çıkaracaktır. Gerçekten Şimeonîler’in reisi Zimri, Sur kızı Kozbi ile zinâ etmiş ve bu yüzden İlâhî bir cezâ olmak üzere baş gösteren vebâ salgınında 70.000 kişi ölmüştür. 3556
Bir başka rivâyete göre ise Bel’am Hz. Mûsâ’ya bedduâ edemeyeceğini, çünkü aynı dine mensup olduklarını belirtmiş, çarmıha gerilerek öldürülme tehdidi üzerine ise ism-i a’zam’ı okuyarak Hz. Mûsâ’nın şehre girmemesi için duâ etmiş, duâsı kabul olunmuş ve böylece İsrâiloğulları çölde kalmışlardır. Bunun üzerine Hz. Mûsâ, Bel’am’dan ism-i a’zam ile imanın alınması için duâ etmiş ve ilgili âyette belirtildiği gibi Bel’am’a verilen “âyetler” geri alınmıştır. 3557
Bel’am’ın İsrâiloğulları’ndan, Ken’ânîler’den veya Yemenli olduğu, ona verilen âyetlerden maksadın ise “ism-i a’zam”, “suhuf” veya “kitap” olduğu da rivâyet edilmiştir. Hatta ona peygamberlik verildiği de söylenir. Ancak İslâm inancına göre kendisine peygamberlik verilen bir kişinin hak dini terketmesi mümkün olmadığından bu rivâyete itibar edilmemektedir. 3558 gerekmektedir.
Söz konusu âyetlerde kıssası anlatılan kişinin Bel’am bin Bâûrâ olduğuna dâir bir işaret yoktur. Burada hak ve hakikati gördükten sonra onu bırakıp şeytanın peşine düşenin kötü durumu ifade edilmektedir. Mutasavvıflar ise Bel’am bin Bâûrâ’yı, kibir ve dünyevî arzular sebebiyle sapıklığa düşenlerin bir örneği
3553] Sayılar, 25/1-3
3554] Sayılar, 31/8; Yeşu, 13/22
3555] Taberî, Tefsir, IX/83, Kurtubî, Tefsir, VII/320, İbn Kesîr, Tefsîr, III/507; Sa’lebî, Arâisu’l-Mecâlis, s. 182
3556] İbn Kesîr, Tefsir, III/511; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, IX/112
3557] Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, IX/112
3558] Kurtubî, Tefsir, VII/320; İbn Kesir, Tefsir, III/509
- 954 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olarak takdim etmektedirler. 3559
Bel’am; Bir “Devlet Âlimi” Prototipi
Bel’am’la ilgili olduğu değerlendirilmesi yapılan âyet meali şudur: “Onlara, kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku. Dileseydik elbette onu âyetlerle yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı ve hevâ/hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Eğer üstüne varsan, dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu budur. Bu kıssayı anlat, umulur ki düşünür, ibret alırlar.” 3560
Âyetlerde, Hz. Peygamber’den, geçmişte yaşanmış bir olayın kahramanını anlatması isteniyor. Olayın kahramanının adı geçmiyor. Onun yerine, tavır ve davranışı geçiyor. Kur’an’ın üslûbu budur. Nedeni de, dikkatler özel isimler, özel yerler, özel zamanlar ve toplumlar üzerinde değil de, tavırlar üzerinde yoğunlaşması içindir. Âyetin çizdiği hastalıklı tipin belirgin özellikleri şunlardır: Kendisine mûcize, vahiy, kitap, ya da birtakım olağanüstü ve herkeste olmayan yetenekler verilen bir ulu, önder ve âlim kişi, daha önce bu İlâhî ödülü hak eden bir davranış içerisinde olduğu halde sonradan bozuluyor. Kendisine verilen âyetlerle amel etmeyip onlara sırtını dönünce, şeytanın askeri oluyor. Vahiyden uzaklaştıkça azgınlaşıyor. Âyetleri ihtirasları uğruna kullanıyor.
Azgınlığının temel sebebi makam-mevkî, mal-mülk, şöhret-servet sevdâsı. O, dünyalığı Allah’a tercih edip Allah’ın verdiği âyetleri menfaat temininde kullanınca, Allah da ona verdiği âyetleri, o âyetlerle gelen tüm meziyet ve faziletleri alıyor. Adam şahsiyetini kaybederek, “köpek gibi”, bir çanak yal uğruna her türlü zillete eyvallah eder hale geliyor. Kovsan da, sevsen de, dövsen de onun için fark etmiyor. Tabiatı köpekleştiğinden, kendisini tutanla kendisini iten arasındaki farkı göremeyip, her ikisine de dilini sarkıtıp soluyor. Âyette yapılan bu keskin tasvir, “İşte âyetlerimizi yalanlayanların hali budur” cümlesiyle tamamlanıyor. Hz. Peygamber’e de bu kıssayı anlatması emrediliyor ki, bu âyetlerin nâzil olduğu Mekke döneminin sonlarında tıpkı bu adam gibi bilgi ve hikmet sahibi olup da ilmini şeytana satan kimseler “belki düşünür, öğüt alırlar” diye...
Âyette geçen şahsın gerçek kimliği hakkında farklı rivâyetler var. Bel’am bin Baura (Eber), Ümeyye bin ebi’s-Salt es-Sakafî, Ebû Amir bin Sayfî bu isimlerin başında geliyor. Bel’am, âyette anlatılan kıssanın gerçek sahibi ve mâzideki sebeb-i nüzûlü, Ümeyye bin Ebi’s-Salt, haldeki sebeb-i nüzûlü, Ebû Amir ise istikbaldeki sebeb-i nüzûlüdür.
Hz. Ali, İbn Ömer, İbn Abbas, Mücâhid, İkrime ve müfessirlerin büyük bir çoğunluğu, kıssası anlatılması istenen bu adamın, Benï İsrail bilginlerinden Bel’am bin Baura olduğunu kabul ederler. Mücâhid, Abdullah bin Amr, Kelbî ise Ümeyye bin Ebi’s-Salt’tır diyorlar. Said bin Müseyyeb ise Ebû Âmir’de karar kılıyor. 3561
Tevrat ve İncil’de Bel’am, Boer oğlu Balam olarak geçer. 3562 İslâmî
3559] Encyclopédie de l’İslam, Leiden, 1954, I/1014; Ömer Faruk Harman, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 389
3560] 7/A’raf, 175-176
3561] Taberî, Câmiu’l-Beyan, 6/118-121; Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 7/319-320
3562] Kitab-ı Mukaddes, Sayılar, 22-23
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 955 -
kaynaklarda anlatılan rivâyetler de, Tevrat’ta verilen Bel’am portresiyle uyuşmaktadır. Tevrat’ta anlatılanları biraz daha detaylandıran İslâmî rivâyetler de Bel’am’ın resmî din adamı kimliğini tescil eder. Duâsı makbul bir bilgin olan bu kişi, kavminin ısrârı üzerine Hz. Mûsâ’ya bedduâ etmiş, o yüzden dili göğsüne kadar sarkmış.
Moab’lılar, “onlara bedduâ et” dediler. O dedi ki: “Benim elimde olmayan bir şeyi bana emrediyorsunuz.” Onlar dediler: Eğer Rabb’in onlara bedduâ etmenden hoşlanmazsa daha önce olduğu gibi bundan seni alıkoyacaktır.” Başladı İsrâiloğullarına bedduâya. Lâkin onlara bedduâ ederken dili sürçüp kendi halkına bedduâ ediyordu. Kendi halkının zaferi için duâ etmek istediği zaman da, dili sürçerek Allah’ın izniyle Mûsâ ve ordusunun muzaffer olması için duâ ediyordu. Toplumu: “Sen onlara değil, bize bedduâ ediyorsun” dediklerinde, “Benim dilim bundan başkasına dönmüyor. Kaldı ki onlara bedduâ etseydim bile kabul olunmayacaktı” diye yakındı. “Lâkin” dedi, “size bir yol göstereyim. Eğer yaparsanız onları yenersiniz. Allah zinâya çok gazaplanır. Eğer onlar zinâya düşürülebilirse, helâk olurlar. Allah’ın onları bu şekilde helâk etmesini umuyorum. Kadınlarınızı çıkarıp onların üzerine gönderin. Onlar yılları yollarda geçmiş seferî bir toplumdur; bu yüzden zinâya meyledip helâk olmaları daha kolaydır. 3563
Bundan sonrası kolay oldu. İsrâiloğulları, peygamberlerini dinlemeyerek Moab’lı fahişelerle zinâya koştular. Moab’lı fahişelerin sunduğu putlara adanmış muhtemelen mikroplu etleri yedikleri için İsrâiloğulları içerisinde salgın bir hastalık çıkmış ve kitlesel ölümlere (Taberî’ye göre 70 bin) sebep olmuştu. Âyetteki “hevâsına uydu” ibâresini Kurtubî “mala çok düşkün olan hanımının müslüman İsrâiloğullarına bedduâ etmesi için yaptığı ısrarlı taleplere uymuştu” şeklinde açıklar. 3564
Tüm bu bilgiler, 7/A’râf 175-176. âyetleri desteklemektedir. Âyette sözü edilen kimsenin Bel’am olduğuna hükmetmek, -diğer şahısların âyette belirtilen tüm özelliklere sahip olmadığı için- en uygun görünmektedir.
Âyetlerin sebeb-i nüzûlü olarak görülen ikinci isim de Ümeyye bin Ebi’s-Salt es-Sekafî. Olumsuz bir prototip olan “Bel’am” tipini iyi tanımak için Ümeyye’den kısaca söz etmemiz gerekecek:
Tâif’teki Sakîf kabilesinin en ünlü şâiri olan Ümeyye bin Eb’s-Salt bi’setten önce hanîf olarak bilinenler arasındaydı. Rasûlullah onun şiirini dinlerdi. Hatta birgün onun şiirini dinledikten sonra “Onun şiiri müslüman olmuştu” buyurur. Hadisin bir başka varyantında şöyle bir ziyâde var: “Keşke kendisi de müslüman olsaydı.”3565 Müslim’deki bu ibâre, İbn Mâce’de temennî edâtıyla “neredeyse müslüman olmuştu” biçiminde gelir. 3566
İbn Kuteybe, eş-Şi’r ve’ş-Şuarâ adlı eserinde Ümeyye bin Ebi’s-Salt’ın şiirlerine üç sayfa ayırmış. Oradan öğreniyoruz ki Ümeyye câhiliyye Araplarından tamamen farklı bir inanca sahipti. “İlâhu’l-âlemîn” olarak andığı Allah’tan “ferdun ve muvahhadun: Bir başına ve tek” olarak söz eden Ümeyye; cennete,
3563] Taberî, Câmiu’l Beyân, 6/123
3564] Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an, 7/322
3565] Müslim, Kitâbu’ş-Şiir, 41-1
3566] İbn Mâce, Edeb 41, hadis no: 3757
- 956 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cehenneme, meleklere, peygamberlere inanmaktadır. “O yeryüzünün tamamına egemendir” dediği Allah’ı “göklerin ve yerin meliki” olarak anar. İbranca ve Süryanca’ya vâkıf olup Tevrat ve İncil’i asıllarından okuyabilmektedir.
Câhiliyye döneminde hiç puta tapmayıp içki içmemiştir. İslâm’ın zuhûrunda 8 yıl Bahreyn’de ikamet etmiştir. Rasûlullah’ın nübüvvetini haber alır-almaz Mekke’ye gelen Ümeyye, onun ağzından Kur’an’ı dinlemiş, Kureyş müşrikleri kendisine fikrini sorunca da “O hak üzeredir” demiştir. Kendisine “O halde niçin ona tâbi olmuyorsun?” denildiğinde “Onun işinin neticesini görünceye kadar bekleyeceğim” demiştir.3567 Dayısının iki oğlu Bedir’de Rasûlullah’a karşı savaşmış ve öldürülmüşlerdir. Kendisi için de sahâbe “aduvvullah: Allah’ın düşmanı” lakabını benimsemiştir. Hasta yatağında şöyle söylediği rivâyet edilir: “Bu hastalığın beni öldüreceği muhakkak. Ben Hanîf dininin doğru olduğunu biliyorum. Ama Muhammed’e karşı içimdeki kuşku beni bırakmıyor.” 3568
Ümeyye’ye herhangi bir kitap, vahiy ya da mûcize verilmediği konusunda herkes müttefik. O halde âyette “kendisine âyetlerimizi vermiştik” denilen kimse Ümeyye olamaz. Üçüncü ihtimal olan Ebû Âmir bin Sayfî, gündeme Medine’de girmiştir. Hâlbuki âyetler Mekkî’dir. Sonuçta âyette sözü edilen kimsenin Bel’am olduğuna hükmetmemiz
Kimlikten Karaktere Bel’am ve Bel’amlık
Bel’am tipi, tahrifin prototipidir. Kur’an, Tevrat, İncil ve İslâmî kaynaklarda yazılanlardan yola çıkacak olursak bu tipin temel özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:
1- Bel’am ırkçı bir tiptir: Müslüman İsrâiloğullarına ve Hz. Mûsâ’ya karşı putperest Moab’ lıları ve onların putçu yöneticisi Balak’ı sırf kendi kavmi ve ülkesi olduğu için destekledi. Hakka karşı, “bizden” gerekçesiyle bâtılın yanında yer aldı.
2- Dünyacı bir tiptir: Kendisine verilen İlâhî emânete ihânet ederek, şöhret, servet gibi geçici dünya nimetleri uğruna onları fedâ etti. Dinini satıp dünyasını aldı. Bir çanak yal uğruna, sahibinin onca itip kakmasına kuyruk sallayan köpek gibi, bir miktar dünyalık uğruna ilminin izzetini sattı.
3- İlmini zâlim/kâfir yöneticilerin hizmetine veren resmî ulemâ tipidir: Kendisine “yukardan” gelen emirleri, Allah’tan gelen emirlere karşı da olsa uygulayan, bu yüzden de âyette “tutsan da itsen de dilini sarkıtıp soluyan köpek” olarak tanımlanan yüzsüz ve onursuz, “evet efendim”ci bir tip. Şairin “Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî-insâfa hizmetten” mısraında ifâde ettiği gibi, sadâkati cinâyet derecesinde midesine bağlı bir tip.
4- İlkesiz, makyavelist bir tip: Ulusal birliği ve ülkenin bütünlüğünü korumak için, kendi kutsal değerlerini de hiçe sayarak, her yolu meşrû gördü. Bu cümleden, muhtemelen zührevî ve bulaşıcı hastalığa yakalanmış Moab’lı fâhişelerin İsrâiloğulları’yla zinâ yapması fikrini ortaya attı. Harp halinde dahi, yöneticileri, ilkeli, insan hak ve onuruna saygılı davranmaya dâvet edeceği yerde, önce o hak ve onuru kendisi çiğnedi. Kendisine verilen akıl âyetini, şeytanın hizmetinde
3567] Zirikli, el-A’lâm, 2/23
3568] Toshihiko İzutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 108
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 957 -
kullandı.
Bu sayılan özellikler, kimde bulunursa, o kendi yaşadığı çağın ve toplumun Bel’am’ıdır. Kur’an, onun için yer, zaman ve şahıs ismi vermez. Çünkü bu tipler, her yerde ve her zamanda bulunabilir. Onları görünce tanımamız için özelliklerini sıralar. 3569
Bel’am; Bir Din Tüccarı
Sahip bulunduğu ilim hazinelerine karşılık, “dünya” için “din”ini satan, âhiretini dünyaya değişen ve bu doğrultuda azgın yöneticiler ve tâğutlarla işbirliği yapan, onlara hizmet veren, dini ve bilimi âlet edip kullanarak insanları zâlimlerin buyruğuna ve boyunduruğuna sokan kimliği simgeleyen bir addır Bel’am.
Tâbiri câizse, Allah’ın peygamberine, Allah’ın dinine karşı, Allah adına mücâdele veren ve halk katındaki itibarını bahane ederek tevhid mücâdelesine karşı direnen bir azgın! Bir kısım müfessirler, bu âyetin, Ümeyye bin Ebi’s-Salt hakkında nâzil olduğunu beyan etmişlerdir. Bu kişinin de, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) nübüvvet görevi verilmeden önce “hanif”lerden olduğu, Allah’ın kısa bir süre içerisinde peygamber göndereceğini söyleyip durduğu halde, gurura kapılıp ona iman etmediği bilinmektedir. Rivâyetlerdeki ortak yön, muayyen bir şahsı tariften çok, onun prototip karakterini ortaya koymasıdır. Nüzul sebebinin husûsî olması, hükmün umûmî olmasına engel değildir. Kıyâmete kadar Bel’am’ın vazifesini yapan “Bel’am” tipi, bu karakterin yapısı ortaya konulmaktadır. İnsanları “Allah adını kullanarak” aldatan, hevâ ve heveslerini tatmin için tevhid akidesini tahrip eden Bel’am’ın etkisi korkunçtur.
Bel’am; Firavun’un ilkelerini Allah’ın dini adına muhâfaza eden bir mel’undur. Her düzenin bir sâdık bekçisi vardır. Tâğûtî düzenin sâdık bekçisi ise hiç şüphesiz Bel’am’dır. Câhiliyye düzeninde Bel’am sadece bir kişi değil; bir çetedir. Evet, Bel’amlar çetesi tâğûtî düzen tarafından örgütlenmiş bulunan bir haydutlar çetesidir. Bel’amlar çetesi, tâğûtî düzen içerisindeki kiralık din bezirgânlarıdır. Tabii ki bunları kiralayan tâğûtî düzenin kendisidir. Bu Bel’amlar çetesinin kökü Firavun düzenine dayanır. Bel’amlar çetesinin ilk reisi Bel’am bin Baura’dır.
7/A’râf sûresindeki âyetleri dikkate alarak Bel’am’ın vasıflarını şöyle sıralamak mümkündür:
Bel’am, Allah’ın âyetlerini bilen bir âlimdir.
Bel’am, Bildiği Allah’ın âyetleriyle amel etmekten vazgeçip, bunların yerine şeytanın rehberliğine sığınan kimsedir.
Bel’am, Allah’ın rızâsı yerine, gazâbına müstahak olmuştur.
Bel’am, dünyevî menfaat için imanını ve ilmini satan bir din hâinidir.
Bel’am, Firavunî düzeni devirmeye çalışan muvahhidlere hırlayan bir köpektir.
Bel’am, Allah’a tâbi olmak yerine kendi hevâsına tâbi olmuştur.
3569] Mustafa İslâmoğlu, Yahûdileşme Temayülü, s. 241-247
- 958 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bel’am, Allah’ın yasalarını yalanlaması nedeniyle köpeğe benzetilmiştir.
Bel’am, sadece Firavun dönemine mahsus bir şahsiyet değildir. Aksine ümmet-i Muhammed içerisinde de ortaya çıkmış ve daha da çıkacak olan bir şahsiyettir.
Bel’am, ümmet-i Muhammed’e düşman, ümmet-i Muhammed de Bel’am’a düşmandır.
Bel’am, Hz. Muhammed (s.a.s.) tarafından kötülüğü beşeriyete bildirilen bir fitne ve fesad odağıdır.
Bu vasıflar kimde bulunursa o bir Bel’am’dır. Câhiliyye düzeninin kuşatması altındaki toplumlarda devlete bağlı bir din vardır. Bu devlete bağlı dinin mümessilleri Bel’amlardır. Bu Bel’amlar, her yerde ve her zaman dine bağlı devlet anlayışına karşı savaşırlar. Tâğûtî düzenin her türlü icraatını İslâm’ın mührüyle mühürlemeye çalışırlar. Tâğûtî düzenin kapılarında ev sahibinden kemik bekleyen köpekler gibi kuyruk sallarlar. Tâğûtî düzenin hatırı için İslâm dinine eklemede ve çıkarmada bulunurlar.
Bel’amlar çetesi, İslâm coğrafyasında küfrün iktidar olması ve iktidarının devam etmesinin en büyük destekçisidir. Bugün İslâm coğrafyasının siyasî iktidarı İslâm’ın elinde değildir. Devlete bağlı din serbest, dine bağlı devlet yasaktır. Dine bağlı devletin zarûretinden bahsedenler zindanlarda, devlete bağlı dini anlatanlar ise kürsülerdedir.
Kur’an, Bel’amları köpeğe benzetir. Köpek, ev sahibinin itikadî yapısına bakmadan sadece kendisine verilen kemikler karşılığında evi bekler ve eve girmek isteyen yabancılara/aileden sayılmayanlara karşı direnir.
Câhiliyye düzeni için Bel’amlar büyük bir silâhtır. Her ne zaman câhiliyye bir kanun uydurursa Bel’amlar bu kanunun İslâm dinine uygun olduğunu iddia ederek halkı itaate mecbur etmeye çalışırlar. Câhiliyye düzeninde tâğutlar kanun uydururlar; Bel’amlar ise bu uydurulan kanunları müslüman halka kabul ettirler. Tâğutlar emir verirler, Bel’amlar emre itaati sağlarlar. Câhiliyye düzeni için Bel’amlara duyulan ihtiyaç, düşman sahibi bir kişinin kapısını bekleyen bir yırtıcı köpeğe olan ihtiyaç gibidir. Yani, câhiliyye düzeninin ayakta kalması için, bu düzenlerde Bel’amların bulunması zarûridir.
İslâm coğrafyasında siyasî otoriteyi elinde bulunduran müşrik otoriteler, bu otoritelerini Bel’amlara borçludurlar. Bazen topun, tüfeğin yapamadığını Bel’amlar yapar. Çünkü Bel’am, Firavun’un siyasî ihtirasını ve Karun’un câhilî sermayesini; insanları Allah adına aldatarak koruyan mel’undur. Bel’am, bir anlamda bilimin mücessem put haline gelmesidir. Çünkü Bel’am, Hz. Mûsâ ile karşı karşıyadır. Allah’ın peygamberi ile, Allah adını kullanarak mücâdele etmekten çekinmemiştir. Bu işin mâhiyeti düşünülürse; hem Karun, hem Firavun, kitleler üzerindeki gücünü Bel’am’dan almıştır denebilir. Câhiliyye düzenine karşı savaşan muvahhidlerin önündeki en büyük engel, köpek sıfatlı Bel’amlardır. Bu gün tâğûtî düzeni devirmeye çalışan muvahhidlere “ehl-i fitne” sıfatını verenler Bel’amlardır. Hâlbuki tâğûtî düzenin kendisi bir fitnedir. Bu fitneyi muhâfaza etmeye çalışan Bel’am ise başlı başına bir pisliktir. Bu konuda bir tâğutun katili Muhammed bin Mesleme (r.a.) şöyle diyor: “Zâlim idarecilerin kapısındaki
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 959 -
âlimlerden, pislik üzerindeki sinek daha güzeldir.” 3570
Kur’ân-ı Kerim’de Bel’am Karakteri; Sorumlu ve Sorunlu Âlimler
“...Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız Benden korkun. Hakkı bâtıl ile karıştırmayın, bilip dururken hakkı gizlemeyin.” 3571
“(Ey bilginler!) Siz Kitab’ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” 3572
“Ey iman edenler, onların (yahûdilerin) size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysaki onlardan bir zümre, Allah’ın kelâmını işitirler de iyice anladıktan sonra, bile bile onu tahrif ederlerdi/değiştirirlerdi.” 3573
“Elleriyle Kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için ‘Bu Allah katındandır’ diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü yazıklar olsun onlara!” 3574
“Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında ancak rezilliktir. Kıyâmet gününde ise (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 3575
“İşte onlar, âhireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir. Onlardan azap hiç hafifletilmez ve onlara hiç yardım edilmez.” 3576
“İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti Biz kitap’da insanlara açıkça belirttikten sonra gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet edebilenler lânet eder. Ancak, tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıklayanlar başkadır; onları bağışlarım. Çünkü Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça merhamet edenim.” 3577
“Allah’ın indirdiği Kitap’tan bir şeyi gizleyip onu az bir paha ile değişenler yok mu, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyâmet günü Allah, ne kendileriyle konuşur ve ne de onları temize çıkarır. Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır. Onlar doğru yol karşılığında sapıklığı, mağfiret bedeli olarak da azâbı satın almış kimselerdir. Onlar, ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar! O azâbın sebebi, Allah’ın, Kitabı hak olarak indirmiş olmasıdır. (Buna rağmen farklı yorum yapıp) Kitap’ta ayrılığa düşenler, elbette derin bir anlaşmazlığın içine düşmüşlerdir.” 3578
“Ey ehl-i kitap! Neden hakka bâtılı karıştırıyor ve bile bile hakkı/gerçeği gizliyorsunuz?” 3579
“Allah, kendilerine Kitap verilenlerden, ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız,
3570] Zemahşeri, Keşşâf II/434; Mustafa Çelik, Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, s. 103-107
3571] 2/Bakara, 41-42
3572] 2/Bakara, 44
3573] 2/Bakara, 75
3574] 2/Bakara, 79
3575] 2/Bakara, 85
3576] 2/Bakara, 86
3577] 2/Bakara, 159-160
3578] 2/Bakara, 174-176
3579] 3/Âl-i İmran, 71
- 960 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onu gizlemeyeceksiniz’ diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alışveriş ne kadar kötü!” 3580
“Ehl-i Kitap’tan öyleleri var ki, Allah’a, size ve kendilerine indirilene, tam bir samimiyet-le ve Allah’a boyun eğerek iman ederler. Allah’ın âyetlerini az bir paraya satmazlar. İşte onlar için Rableri katında ücretleri/ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk olandır.” 3581
“...İnsanlardan korkmayın, Benden korkun. Âyetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” 3582
“Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna hidâyet etmez/rehberlik yapmaz.” 3583
“İsrâiloğullarından kâfir olanlar, Dâvud ve Meryem oğlu İsa diliyle lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı aşmalarıdır. Onlar, işledikleri münkerden/kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun, yaptıkları ne kötüdür!” 3584
“Âyetlerimiz hakkında (ileri geri konuşmaya) dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak ol (meclislerini terket). Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra (hemen kalk), o zâlimler topluluğu ile oturma.” 3585
“İçlerinden bir topluluk, ‘Allah’ın helâk edeceği yahut şiddetli bir şekilde azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?’ dedi. (Öğüt verenler de) dediler ki: ‘Rabbinize mâzeret (beyan etmek) için, bir de belki sakınırlar diye (öğüt veriyoruz). Onlar, kendilerine verilen öğütleri unutunca, Biz de kötülükten men edenleri kurtardık, zulmedenleri yapmakta oldukları kötülüklerden ötürü şiddetli bir azap ile yakaladık.” 3586
“Onların ardından (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını alıp, ‘nasıl olsa bağışlanacağız’ diyerek Kitab’a vâris olan birtakım kötü kimseler geldi. Onlara ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Acaba Allah’a karşı haktan/gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine dair kendilerinden, o Kitabın hükmü üzere mîsak/kuvvetli söz alınmamış mıydı ve onlar Kitab’ın içindekini ders edinip okumadılar mı? Hâlbuki âhiret yurdu, takvâ sahipleri/Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” 3587
“Onlara (Yahûdilere) kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın tâkibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin (Bel’am’ın) haberini oku.
Dileseydik elbette onu âyetlerle yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı ve hevâsınınn/hevesinin peşine düştü. Onun durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu budur. Bu kıssayı anlat, umulur ki düşünür, ibret alırlar.”
3580] 3/Âl-i İmran, 187
3581] 3/Âl-i İmran, 199
3582] 5/Mâide, 44
3583] 5/Mâide, 67
3584] 5/Maide, 78-79
3585] 6/En’âm, 68; yine bk. 4/Nisâ, 140
3586] 7/A’râf, 164-165
3587] 7/A’râf, 169
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 961 -
Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmetmekte olan kavmin durumu ne kötüdür!”
Allah kimi hidâyete erdirirse, doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa, işte onlar ziyana uğrayanlardır.” 3588
“Ey iman edenler, (biliniz ki) hahamlardan (yahûdi bilginlerinden) ve (hıristiyan) râhiplerden birçoğu insanların mallarını bâtıl/haksız yollarla yerler ve onları Allah’ın yolundan men ederler. Altın ve gümüşü yığıp biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlara hemen acıklı bir azâbı müjdele!” 3589
“(Sizden olduklarına dair yemin eden) Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar (sizden değil), birbirlerindendir. Çünkü onlar münkeri/kötülüğü emreder, ma’rûftan/iyilikten alıkorlar (siz ise iyiliği emreder, kötülükten alıkorsunuz) ve onlar ellerini sıkı tutarlar (Allah için infak edip harcamak husûsunda cimrilik gösterirler). Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu. Çünkü münâfıklar fâsıkların ta kendileridir.” 3590
“Dediler ki ‘Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terketmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın.’ Dedi ki: ‘Ey kavmim! Eğer benim, Rabbim tarafından (verilmiş) apaçık bir delilim varsa ve O bana tarafından güzel bir rızık vermişse buna ne dersiniz? Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na döneceğim.” 3591
“(Ey Rasûlüm) Buna karşı (yaptığın tebliğ ve imana dâvetten dolayı) onlardan bir ücret de istemiyorsun. O Kur’an, bütün âlemlere ancak bir nasihattir.” 3592
“(Müşrikler,) sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere Bize isnat etmen için seni, neredeyse sana vahyettiğimizden saptıracaklar ve ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi. Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten, neredeyse onlara birazcık meyledecek-tin. O takdirde hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra Bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.” 3593
“Sabah-akşam Rablerine, sırf O’nun rızâsını dileyerek duâ edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya hayatının zînetini/süsünü isteyerek gözlerini onlara çevirme. Kalbini, Bizi zikretmekten/anmaktan gâfil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme.” 3594
“(Ey Rasülüm) de ki: ‘Ben bu yaptığım tebliğe karşı sizden bir ücret istemiyorum, ancak Rabbine bir iman ve itaat yolu tutmak isteyen kimseler istiyorum.” 3595
“Onlar ki, Allah’ın gönderdiği emirleri duyururlar, Allah’tan korkarlar ve O’ndan
3588] 7/A’râf, 175-178
3589] 9/Tevbe, 34
3590] 9/Tevbe, 67
3591] 11/Hûd, 87-88
3592] 12/Yûsuf, 104; Rasûlullah’ın tebliğine karşı ücret istememesi ile ilgili olarak benzer ifadeler için bk. 42/Şûrâ, 23; 38/Sâd, 86; 34/Sebe’, 47; 6/En’am, 90.
3593] 17/İsrâ, 73-75
3594] 18/Kehf, 28
3595] 25/Furkan, 57
- 962 -
KUR’AN KAVRAMLARI
başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah (herkese) yeter.” 3596
“Kim izzet ve şeref istiyorsa, (bilsin ki) izzet ve şerefin hepsi Allah’ındır (onu dilediğine verir). O’na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da Allah’a amel-i sâlih ulaştırır...” 3597
“Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, onların sözlerine kulak verin; çünkü onlar hidâyete (doğru yola) ermiş kimselerdir.” 3598
“Onların bu konuda ilmi yok; sadece atıp tutuyorlar.” 3599
“Hevâsını ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim üzere sapıtıp, kulağını ve kalbini mühürleyip gözü üzerine de perde çektiği kimseyi gördün mü?” 3600
“Yoksa sen, onlardan bir ücret istiyorsun da, borçlu kalmaktan, yük altında ezilmişler midir?” 3601
“Onların hiç ilimleri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise, hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.” 3602
“Ey iman edenler, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanan en sevilmeyen bir şeydir.” 3603
“Kendilerine Tevrat yükletilen, sonra onu, taşımayanların (Kitab’ın hükümleriyle amel etmeyenlerin) durumu, koca koca kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlamış olan kavmin durumu ne kötüdür! Allah, zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez.” 3604
“Asra yemin olsun ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip sâlih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hâriçtir.” 3605
Hadislerde Bel’am Tipli Kötü Âlimler ve İlmin Sorumluluğu
“İlim aramak, her müslüman üzerine farzdır. Ehil olmayan insanlara ilim öğretmeye kalkan kimse, domuzların boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık takan adama benzer.” 3606
“Ne âlimlere karşı iftihar edip övünmek için, ne câhillerle münakaşa etmek ve ne de meclislerin seçkin köşelerinde yer almak için ilim talep edin. Bu yasağa rağmen kim böyle yaparsa ateşe (müstahaktır), ateşe (müstahaktır).” 3607
“Allah’ım, huşûu olmayan (korkmayan) kalpten, kabul olmayan duâdan, doymayan nefisten ve fayda vermeyen ilimden Sana sığınırım.” 3608
3596] 33/Ahzâb, 39
3597] 35/Fâtır, 10
3598] 36/Yâsin, 21
3599] 43/Zuhruf, 20
3600] 45/Câsiye, 23
3601] 52/Tûr, 40; 68/Kalem, 46
3602] 53/Necm, 28
3603] 61/Saff, 2-3
3604] 62/Cum’a, 5
3605] 103/Asr, 1-3
3606] İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 224
3607] İbn Mâce, Mukaddime 23; hadis no: 254
3608] Tirmizî, Kitabu’d-Deavât 68, hadis no: 3711
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 963 -
“İlmin kaldırılması, câhilliğin kökleşmesi, şarabın içilmesi, zinânın çoğalması kıyâmet alâmetlerindendir.” 3609
“Şüphesiz Allah, ilmi kullardan silmek sûretiyle değil, âlimlerin ruhlarını kabzetmek sûretiyle giderecektir. Nihâyet hiçbir âlim bırakmayınca insanlar, câhil kişileri başlarına geçireceklerdir. Bunlara meseleler sorulacak; onlar da bilgileri olmadığı halde fetvâ verecekler. Onlar bu sûretle hem kendileri sapıklığa düşerler, hem de halkı sapıtırlar.” 3610
“Kendisine bir ilim sorulup da bunu gizleyen kimseye kıyâmet gününde ateşten bir gem vurulacaktır.” 3611
“Kıyâmet gününde bir adam getirilir ve cehenneme atılır da cehennem değirmen merkebinin taşlarıyla (buğday) öğütmesi gibi onu öğütür. Bunun üzerine cehennem halkı onun başına toplanır da: ‘Ey filan, sen ma’rufla emrediyor ve münkerden nehyediyor değil miydin?’ derler. O da: ‘Evet, ben ma’rufla emrederdim de onu kendim yapmazdım ve yine ben, münkerden nehyederdim de, onu kendim işlerdim’ der.” 3612
“Allah’ın benim vâsıtamla gönderdiği hidâyet ve ilim, bol yağmura benzer. Bu yağmur bazen öyle verimli bir toprağa düşer ki, onun bir kısmı toprağı suya doyurur ve çayırda bol ot yetişir. Bir kısım toprak kurak olur, suyu üstünde tutar, gölcük olur da Allah onunla insanları yine faydalandırır; ondan hem kendileri içerler, hem de hayvanlarını sularlar, ekin ekerler. Bu yağmur bir de diğer bir çeşit toprağa isâbet eder ki, kıraç ve kaygandır; ne suyu üstünde tutar, ne de ot bitirir. İşte Allah’ın dinini anlayıp da Allah’ın benim vâsıtamla gönderdiği hidâyet ve ilimden faydalanan ve bunu bilip de başkasına bildiren kimse ile; bunu duyduğu vakit kibrinden başını bile kaldırmayan ve Allah’ın benimle gönderilen hidâyetini kabul etmeyen kimse böyledir.” 3613
“İyiliği emir ve kötülüğü yasaklamaktan ve Allah’ı zikirden başka insanoğlunun her sözü aleyhinedir.” 3614
“Cihâdın en faziletlisi, zâlim idarecinin karşısında doğru ve adâletli sözü, hakkı haykırmaktır.” 3615
Peygamber (s.a.s.) ayağını bineceği hayvanın üzengisine koymuş vaziyette iken bir adam: “Hangi cihadın sevabı daha çoktur?” diye sordu. Peygamberimiz: “Zâlim idârecinin karşısında doğru ve adâletli sözü haykırmaktır” buyurdular. 3616
“Allah’ın çizdiği sınırları aşmayarak onları koruyanlarla yasaklarını hiçe sayarak hudûdu çiğneyenlerin durumu aynen şöyledir: Bir gemideki yerlerini almak üzere bir toplum aralarında kur’a çektiler. Bunlardan bir kısmı geminin alt katına bir kısmı da üst katına yerleşmişlerdi. Alt kattakiler su almak istediklerinde üst kattakilerin yanından geçiyorlardı. Alt katta oturanlar hissemize düşen alt kattan bir delik açsak da, üst katımızda oturanlara su almak için eziyet etmemiş olsak, dediler. Eğer üstte oturanlar bu isteklerini
3609] Buhâri, İlm 22, hadis no: 22; Müslim, İlm 5, hadis no: 8 -2671-
3610] Buhâri, İlm 35, hadis no: 41; Müslim, İlm 5, hadis no: 13 -2673-
3611] İbn Mâce, Mukaddime 24, hadis no: 261; Tirmizi, İlm 3, hadis no: 2651, 2787; Ebû Dâvud, İlm 9, hadis no: 3658
3612] Buhâri, Fiten, 17, hadis no: 46, Bed’u’l-Halk 10; Müslim, Zühd 7, hadis no: 51 -2989-; Ahmed bin Hanbel, Müsned, V/205, 206, 207, 209
3613] Buhâri, İlm 21, hadis no: 21; Müslim, Kitabu’l-Fedâil 5, hadis no: 15 -2282-
3614] İbn Mâce, Fiten 12
3615] Ebû Dâvud; Melâhim 17; Tirmizî, Bey’at 37
3616] Nesâî, Bey’at 37
- 964 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yerine getirmek için alttakileri serbest bırakırlarsa hepsi birlikte batar, helâk olurlar. Eğer buna engel olurlarsa hem kendileri kurtulur, hem de onları kurtarmış olurlar.” 3617
Kendisine: “Ey Allah’ın Rasûlü, içimizde iyiler de olduğu halde felâkete uğrar mıyız?” denildi. Rasûlullah (s.a.s.) de şöyle cevap verdi: “Kötülükler ve fenâlıklar çoğaldığı vakit evet.” 3618
“Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki; ya iyilikleri emreder, kötülüklerden sakındırırsınız ya da Allah size yakında üzerinize bir belâ gönderir de sonra Allah’a duâ edersiniz de duânız kabul edilmez.” 3619
“İsrâiloğullarının dindeki bozuklukları şöyle başlamıştır. Bir adam başka birine rastlar ve: ‘Hey arkadaş, Allah’tan kork ve yapmakta olduğun şeyi terket, zira o işi yapmak sana helâl değildir’ derdi. Ertesi gün aynı işi yaparken tekrar o adamla karşılaşır ve onu yaptığı kötülükten yasaklamadığı gibi onunla yiyip içmekten ve birlikte olmaktan da çekinmezdi. Onlar böyle yapınca Allah, onların kalplerini birbirine benzetti.” Sonra Rasûlullah (s.a.s.) şu âyeti okudu: “Allah’tan gelen gerçekleri örtbas etmeye şartlanmış olan şu İsrâiloğulları Dâvud ve Meryemoğlu İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdir. Bu, onların isyan etmeleri ve hak, adâlet sınırlarını aşmalarındandır. Onlar birbirlerini işledikleri kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmadılar. Yaptıkları şey gerçekten ne kötü idi ve şimdi onlardan birçoğunun Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenlerle dost olduklarını görebilirsin. Nefislerinin onlar için önceden hazırladığı şey ne kadar kötüdür ki Allah onlara gazap etmiştir, onlar azapta ebedî kalacaklardır. Eğer onlar Allah’a ve kendilerine gönderilen peygambere ve ona indirilen her şeye gerçekten inansalardı bu; Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenleri dost edinmezlerdi. Ama onların çoğu İlâhî sınırları aşan kimselerdir.”3620 Bu âyeti okuduktan sonra Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Hayır Allah’a yemin ederim ki ya iyiliği emreder kötülüklerden sakındırır, zâlimin elini tutup zulmünden el çektirir, hakka döndürüp hak üzerinde tutarsınız, ya da Allah kalplerinizi birbirine benzetir de İsrâiloğullarına lânet ettiği gibi size de lânet eder.” 3621
Tirmizî’nin rivâyeti ise şöyledir: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “İsrâiloğulları günahlara daldıklarında âlimler onları sakındırdılarsa da onlar izledikleri günahlara devam ettiler. Bu sefer âlimleri de onlarla birlikte oturdular, beraberce yediler, içtiler. Bunun üzerine Allah da onların kalblerini birbirine benzetti de Dâvud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle onlara lânet etti. Bu, onların isyan etmeleri ve sınırları aşmaları sebebiyle idi.” Rasûlullah (s.a.s.) dayanmakta olduğu yerden doğrulup oturdu ve: “Hayır, canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, dil ile yasaklama yetmez, siz onları hakka boyun eğdirip hak üzere tutmadıkça bu lânetleme de devam edecektir.” 3622
Ebû Bekir es-Sıddık (r.a.) şöyle demiştir: “Ey insanlar şüphesiz siz şu âyeti okuyor (fakat yanlış anlıyor)sunuz: “Ey iman edenler! Siz yalnız kendinizden sorumlusunuz. Eğer siz doğru yolda iseniz sapıklığa düşenler size hiçbir zarar vermezler. Hepinizin dönüşü Allah’a olacaktır ve o zaman Allah size hayatta yapmış oluğunuz şeyleri bildirecektir.”3623 Zira ben Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyururken işittim: “Şüphesiz ki
3617] Buhârî, Şirket 6
3618] Buhârî, Fiten 4; Müslim, Fiten 1
3619] Tirmizî, Fiten 9
3620] 5/Mâide, 78-81
3621] Ebû Dâvud, Melâhim 17
3622] Tirmizî, Tefsiru Sûre-i Mâide 6
3623] 5/Mâide, 105
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 965 -
insanlar zâlimi görüp de onun zulmüne engel olmazlarsa Allah’ın bütün insanları gazâba uğratması pek yakındır.” 3624
“Kıyâmet gününde azâbı insanlar arasında en çetin olacak kimse Yüce Allah’ın kendisini bilgisiyle faydalandırmadığı ilim adamı olacaktır.” 3625
“Cenâb-ı Hakk’ın benden önce, ümmetler arasında gönderdiği her peygamberin ashâbı ve havârileri (kendi sünnetine uyan ve emrine sarılan samimi ve seçkin çevresi) vardır. Bunlar o peygamberin sünnetine ittibâ eder, emirlerine uyarlar. Fakat onlardan sonra öyle nesiller gelir ki yapmadıklarını söyler ve emr olunmadıklarını işlerler. Kim onlara karşı eliyle mücâhede ederse mü’mindir, kim diliyle mücâhede ederse mü’mindir. Bunun ötesinde ise zerre kadar iman yoktur.” 3626
“Şu muhakkak ki sizin üzerinize birtakım âmirler/yöneticiler tâyin olunacak da siz onların yaptıklarından bazısını mâruf ve güzel göreceksiniz. Kim münker işi çirkin görürse onun günahından berî (uzak) olur. İnkâr edip ondan sakındıran, (günaha katılmaktan) uzak olur. Ancak kim ona râzı olur ve (onu işleyenlere) uyarsa günahından kurtulamaz.” (Sahâbîler) dediler ki: ‘O idarecilerle savaşmayalım mı?’ Buyurdu ki: “Namaz kıldıkları müddetçe hayır!” 3627
“İnsanları doğru yola çağıran kimseye kendisine uyanların sevabı gibi sevap verilir. Ona uyanların sevaplarından da hiçbir şey eksilmez. Başkalarını dalâlete/sapıklığa çağıran kimseye de kendisine uyanların günahı gibi günah yazılır, ona uyanların günahlarından da hiçbir şey eksilmez.” 3628
“İslâm’da iyi bir çığır açan kimseye, açtığı o çığırın sevâbı verileceği gibi, o yolda gidenlerin sevabı da verilir ve onların sevabından da hiç bir şey eksilmez. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o kimseye açtığı çığırın günahı yükletildiği gibi, kendisinden sonra o yoldan gidenlerin günahı da yükletilir. Fakat onların günahlarından da hiçbir şey noksanlaşmaz.” 3629
“Mü’min dil uzatıcı değildir, lânet okuyucu değildir, kötü iş yapan değildir, kötü, kaba ve çirkin söz söyleyen değildir.” 3630
“Bir kimse, başka bir kimseyi fıskla veya küfürle itham etmesin. Aksi takdirde, itham edilen arkadaşında bunlar yoksa, kelime (itham ettiği sıfat) kendine döndürülür.” 3631
“Bir mü’mine şer olarak, müslüman kardeşine hakaret etmesi kâfidir.” 3632
“Kendisinin yapmadığı bir davranışa veya söze insanları çağıran kişi ya vazgeçinceye veya çağırdığı şeyi yapıncaya kadar Allah’ın azâbının gölgesi altındadır.” 3633
“Cehennemde, cehennem ehlinin kokusundan bîzâr/şikâyetçi oldukları bir adam vardır.” Denildi ki: “O kimdir ey Allah’ın Rasûlü?” Hz. Peygamber (s.a.s.) de:
3624] Ebû Dâvud, Melâhim 17; Tirmizî, Fiten 8
3625] İbn Mâce, Sünen; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid I/185
3626] Müslim, İman 80; Ahmed bin Hanbel, I/458, 461
3627] Müslim, İmâre 63
3628] Müslim, İlim 16; Tirmizî, İlm 15; Ebû Dâvud, Sünnet 6
3629] Müslim, Zekât 69
3630] Tirmizî, Birr 48, hadis no: 1978
3631] Buhârî, Edeb 44
3632] Riyâzu’s-Sâlihîn, III/156
3633] Taberânî, naklen İbn Kesir, II/325-326
- 966 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“İlminden kendisi istifâde etmeyen âlimdir” buyurdu. 3634
“Kendisi yapmadığı halde insanlara hayrı (iyiliği) öğreten kimse tıpkı insanları aydınlatırken kendisini yakıp tüketen bir kandil gibidir.” 3635
“Muhakkak ki Allah sığır cinsinin otu yerken ağzında evirip çevirdiği gibi sözü ağzında evirip, çevirerek lugat parçalayan kimselere buğzeder.” 3636
“İçinizden en çok sevdiklerim ve kıyâmet gününde bana en yakın olacak olanlar güzel ahlâk sahibi olanlarınızdır. Güzel konuşuyor dedirtmek için uzun uzun ve edebiyat yaparak konuşanlar, sözünü beğendirmek için avurdunu şişire şişire laf edenler, bilgiçlik taslayarak lügat parçalayanlar ise hiç sevmediğim ve kıyâmet günü bana en uzak olan kimselerdir.” 3637
“Şâyet Nebînizin Sünnetini terkederseniz sapıtırsınız.” 3638
“Benim Sünnetimle amel etmeyen, benden değildir.” 3639
“Kur’an- Kerim’i okuyun, onu (dünya menfaatlerine vesile kılmak sûretiyle) yemeyin!” 3640
“Kur’an okuyun, onunla amel edin, On(u okumak)dan asla uzaklaşmayın, onun hakkında haddi aşmayın; onun karşılığında ücret alıp yemeyin, onunla dünya menfaati artırmayı talep etmeyin.” 3641
Übeyy bin Kâ’b: “Bir adama Kur’ân-ı Kerim öğrettiydim de, bana bir yay hediye etmişti. Durumu Rasûlullah’a söylediğimde: “Onu alırsan, ateşten bir yay almış olursun demektir” buyurdular, ben de sahibine geri verdim. 3642
Ubâde bin Sâmit: Ehl-i Suffe’den birçok kimselere Kur’an öğrettim. Bu öğrencilerimden birisi bana ok atılan bir yay hediye etti. -Kendi kendime- ‘Bu bir mal/para değildir. Özellikle bununla ben savaşlarda Allah yolunda ok atacağım’ dedim. Bununla beraber, Nebî (s.a.s.)’e bu olayı arz ettim. Rasül-i Ekrem cevaben şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ’nın Kıyâmet gününde boynuna ateşten bir halka takmasını arzu edersen kabul et!” 3643
“Kim Kur’an öğretmesi karşılığında bir kavs/yay alırsa, Allah ona ateşten bir yay kılâde yapıp boynuna takar.” 3644
Bu hadislerin çoğunda Suffe talebelerinin, öğretmenlerine hep kavs, ok yayı hediye ettikleri zikredilmiştir. ‘Bunların hediye edecek başka şeyleri yok mu idi? Bunların hepsi de ok, yay sahibi mi idi?’ Evet, başka şeyleri yoktu. Bunların tümü,
3634] Tefsir-i Kebir, II/482
3635] Tefsir-i Kebir, II/482
3636] Ebû Dâvud, Edeb 94; Tirmizî, Edeb 72
3637] Tirmizî, Birr 71
3638] İbn Mâce, Mesâcid 14
3639] Buhârî, Nikâh I ; Müslim, Nikâh 5
3640] Ahmed bin Hanbel, Müsned; Heysemî, M. Zevâid, VI/168
3641] Ahmed bin Hanbel, Müsned II/428; Heysemî, VI/167); Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, V/322; Aynî, Umdetü’l-Kaarî, XII/95; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/46
3642] İbn Mâce, II/157; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/47-48
3643] Ebû Dâvud; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/47
3644] Dârimî; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 967 -
fakir ve ihtiyaç sahibi kimselerdi. Ayrıca, bunların hepsi mücâhid idi. Hepsinin de mâlik olduğu dünya malı okla yaydan ibaret idi. Ekserisi bâdiye (çöl) halkından idi. En güzel yay bunlarda bulunurdu. Birbirini görerek hocalarına yay hediye etmek istedikleri anlaşılıyor. 3645
“Kim Kur’an okuyup Kur’an’ı insanların malını yemeye vesile edinirse, Kıyâmet gününde yüzü etten soyulmuş bir kemikten ibaret olarak Arasat meydanına gelir.” 3646
“Kur’an okuyan, onunla Allah’tan istesin. Zira birtakım insanlar gelecek, Kur’an’ı okuyacaklar ve onunla insanlardan menfaat temin edeceklerdir.” 3647
İmam Buhârî, Sahih-i Buhârî’nin “Fedâilu’l-Kur’an” bölümünde “Kur’ân’ı; gösteriş, yeme ve övünme için okuyanlar” diye bir başlık açmış ve ilk olarak şu hadis-i şerifi almıştır: “Dünyanın sonunda birtakım insanlar gelecek ki, onlar basit akıllıdırlar. Allah’ın kelâmını okurlar, ama okun yaydan çıktığı gibi İslâm’dan çıkarlar. İmanları gırtlaklarından öteye geçmez; onları bulduğunuz yerde öldürün. Çünkü onları öldürmek, Kıyâmet gününde ecir olacaktır.” 3648
Buhârî’yi şerheden âlimlerden Kirmânî, bu hadisle ilgili şu açıklamayı yapar: “Bu hadisin, konulan başlığın ikinci kısmıyla, yani Kur’an’ı yeme vesilesi yapmakla ilişkisi şudur: Kur’an okuma, Allah için olmazsa, elbette ya gösteriş, ya yeme vesilesi, ya da benzeri bir şey için olacaktır.” 3649
“Kim Allah’ın rızâsı için öğrenilmesi gereken bir ilmi, sadece bir dünya metâı/malı elde etmek için öğrenirse, kıyâmet gününde Cennetin kokusunu duyamaz.” 3650
“Kim Allah (c.c.) rızâsından başka bir şey için ilim öğrenirse veya ilimle Allah rızâsından başka bir şeyi murâd ederse, Cehennemdeki yerine hazırlansın.” 3651
“İlim adamlarıyla boy ölçüşmek veya bilgisiz kimselerle tartışmak ya da halkın yüzünü kendine döndürmek amacıyla ilim edinen kimseyi Allah (c.c.) Cehenneme sokacaktır.” 3652
“Bir kimse, âhiret ameli ile dünyayı talep ederse, yüzü insan sûretinden çıkar, zikri de mahvolur. İsmi de ehl-i nâr (Cehennemlikler) siciline girer.” 3653
“Kapkaranlık gece parçaları gelmeden (fitnelerin karanlığında, nur/ışık temini için) amellere sür’atle koşun ki, o devirde insan sabah mü’min olduğu halde akşama kâfir olarak ulaşır. Mü’min olarak gecelediği halde kâfir olarak sabaha çıkar. Ve o günün adamları dinini, dünyadan az bir şeye karşılık satarlar.” 3654
“Sizin içinizde öyle zümreler türeyecektir ki, siz onların namazlarının yanında kendi namazlarınızı, onların oruçları yanında kendi oruçlarınızı, onların amelleri/iyi işleri
3645] S. Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
3646] Aynî, Umdetü’l-Kaarî, XII/96; Beyhakî; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
3647] Tirmizî, V/179, hadis no: 2917; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48-49; Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, V/322; Aynî, Umdetü’l-Kaarî, XII/96
3648] Buhâri, Tecrid-i Sarih, IX/301; XI/248
3649] Kirmânî, Şerhu’l-Buhârî XIX/49; Kastalânî, İrşâdü’s-Sârî, VII/388
3650] Ebû Dâvud, İlim 12, hadis no: 3664; İbn Mâce, Mukaddime 23; Müsned, III/338
3651] Tirmizî, hadis no: 2793; İbn Mâce, hadis no: 258
3652] İbn Mâce, hadis no: 259, 260; Tirmizî, hadis no: 2793
3653] Taberâni, Kebir; Ebû Nuaym; Râmûz el-Ehâdis, II/429
3654] Müslim, Tirmizi, Ahmed bin Hanbel; Râmûz el-Ehâdis, I/243
- 968 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yanında kendi sâlih amellerinizi küçük göreceksiniz. Onlar Kur’an da okuyacaklar. Fakat Kur’ân(ın feyzi) onların hançerelerinden (boğazlarından) öteye geçmeyecek. Onlar, okun avı delip geçtiği gibi dinden çıkacaklar...” 3655
“Birtakım dâîler, yani çığırtkan hatipler türeyecek, onlar bizim dilimizle (bizim aziz duygularımıza seslenerek) konuşurlar (Hâlbuki gönüllerinde hayırdan eser yoktur). Bizim dinî kaidelerimizle, bizim dînî hislerimize hitab edecekler ve ümmeti Cehenneme ve felâkete dâvet edecekler!” 3656
Peygamber (s.a.s.) ashâbından iki kişi bir gün bir mescide geldiler. İmam namazdan selâm verince, cemaatten biri, bir miktar Kur’an okudu; sonra da yardım istedi. Olaydan müteessir olan sahâbîlerden biri: ‘Hepimiz Allah içiniz, O’na âidiz ve O’na döneceğiz. Peygamber Efendimiz’i şöyle derken işitmiştim: “Pek yakın bir gelecekte bir grup insan türeyecek, bunlar Kur’an’ı âlet edip dilenecekler. Bu işi kimin yaptığını görürseniz, sakın ona bir şey vereyim demeyiniz.” 3657
“Kur’ân’ı Arap lâhnı ve üslûbu ile okuyun. Fâsıkların, yahûdi ve hıristiyanların lâhnı ve tavrı ile onu okumaktan sakının. Benden sonra bir kavim gelecek; onlar Kur’an’ı şarkıcıların, râhibelerin ve yas tutan kadınların üslûbu ile okurlar. Ama okudukları hançerelerinden (boğazlarından) öteye geçmez. Onların da, bu okuyuşlarından hoşlananların da kalpleri fitne ile dolmuştur.” 3658
“Benden sonra birtakım emîrler (idareciler) olacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik eder, yaptıkları zulümde kendilerine yardımcı olursa benden değildir. Ben de onlardan değilim. O kimse benim ‘havz’ımın etrafına yaklaşamayacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik etmez, zulümlerinde onlara yardım etmezse bendendir. Ben de onunla beraberim. Ve o kimse havzımın kenarında bana ulaşacaktır.” 3659
“Benden sonra, yakında birtakım sultanlar peydah olur. Kapılarında fitneler develerin yatakları gibidir. Kimseye bir hayır göstermezler (ellerinden kimse hayır görmez). Bir şey verirlerse, ancak onların dinlerinden bir tâviz kopararak verirler.” 3660
“Ben bir müşrikten yardım almam!” 3661
“Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayınız.” 3662
“İsrâ’ya götürüldüğüm (Mi’râca çıkarıldığım) gece, dudakları ateşten makaslarla kesilen birtakım kimselerin yanından geçtim. ‘Bunlar kimlerdir ey Cebrâil’ dedim. Bana şu cevabı verdi: ‘Bunlar dünya ehlinden olan hatiplerdir. İnsanlara iyiliği emrettikleri ve Kitab’ı okudukları halde bizzat kendilerini unutanlardır. Bunlar hiç akıl etmezler mi?” 3663
“Kendisinin yapmadığı bir davranışa veya söze insanları çağıran kişi ya vazgeçinceye
3655] Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, XI/247; hadis no: 1783
3656] Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, IX/298; XI/248
3657] Fudayl bin Amr’dan, et-Tıbyân fî Âdâb-ı Hameleti’l-Kur’an, Muhyiddin Nevevî, s. 29
3658] Beyhakî, Şuabu’l-İman, I/429; Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I/43
3659] Tirmizî, 121, hadis no: 2360; Tâc Terc. III/106, hadis no: 168
3660] Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî, Râmûzu’l-Ehâdîs, I/302; Taberânî, Kebir; Hâkim, Müstedrek -Abdullah bin Hars’dan-
3661] Müslim, hadis no: 151
3662] Nesâi, Kitab: 48, bab 52
3663] Ahmed bin Hanbel, III/120, 231, 239
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 969 -
veya çağırdığı şeyi yapıncaya kadar Allah’ın azâbının gölgesi altındadır.” 3664
Hz. Peygamberimiz’e “ilim nedir?” diye sorulunca, “amelin kılavuzudur” 3665 buyurdu.
“Ümmetimin helâkı (fâsık) âlimlerden ve câhil âbidlerden olacaktır.” 3666
Ebû Hüreyre’nin, şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Eğer Allah’ın Kitabındaki şu iki âyet olmasaydı, size hiç bir hadis rivâyet etmezdim” Ebû Hüreyre, ilmi gizlemeyle ilgili yukarıdaki iki âyeti3667 okumuştur.3668
Hasan Basri: “İnsanlara uygulamanla, fiilinle nasihat et; sadece sözlerinle değil.”3669 Yine Hasan Basri’nin diğer bir nasihati: “Mârufu emreden birisi olduğun zaman, onu kendisi yaşayıp uygulayanlardan ol; yoksa helâk olursun. Münkeri de sakındıranlardan olduğunda ise, ondan kendisi sakınanlardan ol; yoksa helâk olursun.” 3670
Ebû ’l Velid Ubâde İbn-i Sâmit (r.a.) şöyle demiştir: “Biz zorlukta ve kolaylıkta, sevinçli ve kederli anlarda söz dinlemeye ve boyun eğmeye ve başkalarının bize tercih edildiği zamanlarda bile ses çıkarmaksızın itaat etmeye, elimizde bulunan kesin delillere göre açık küfür sayılan bir şey görmedikçe iş başındakilerin işlerine karışmamaya, nerede olursak olalım kimseden çekinmeksizin hakkı söylemeye Allah yolunda ve Allah’ın rızâsı için hiçbir kınayanın kınamasından korkmayacağımıza dair Rasûlullah’ın (s.a.s.) siyasî otoritesini kabul edip bey’at ederek elini sıktık.” 3671
Âişe (r. anhâ) şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s.) iki şeyden birini yapma konusunda serbest bırakıldığı zaman günah olmadığı sürece mutlaka en kolay olanını tercih ederdi. Yapılacak iş günah ise ondan daima en uzak kalan kendisi olurdu. Allah’ın yasakladığını çiğnemediği sürece şahsı adına hiç bir şeyden intikam almamış; Allah’ın yasağı çiğnenmiş ise onun cezasını mutlaka Allah için vermiştir.” 3672
Fahreddin Râzi’ye göre; ilmiyle amel etmeyen ve ilminden yararlanmayan kimselerin hali; sırtında su kapları olduğu halde çölde susuzluktan ölen devenin durumu gibidir. Amelsizlik bir fitnedir. “Fi’lü’l-ulemâ, delîlü’l-cühelâ” (âlimlerin yaptıkları, câhillerin delîlidir) sözünde belirtildiği gibi; ilim adamları halkın örneğidirler. Âlim ilmiyle amel etmediğinde câhil de öğrenmekten kaçınır. Amelsiz ilim de yağmursuz bulut gibidir. 3673
İmam Gazali; Bildiği ile amel etmeyenler, sayfaları ilimle dolu defter veya kitap gibidir; başkasına kârı olsa da kendisi ondan yararlanamaz. Bileyi taşı gibidir; bıçağı biler, fakat kendisi kesmez. İğne gibidir; başkasını giydirir, fakat
3664] Taberânî, naklen İbn Kesir, II/325-326
3665] F. Râzi, Tefsir-i Kebir Terc. II/296
3666] Aliyyül Kari, Esrâru’l-Menfûa, 364
3667] 2/Bakara, 159 ve 160
3668] Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. ve Şerhi, c. 1, s. 115
3669] Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 273
3670] Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 360
3671] Buhârî, Ahkâm 42; Müslim, İman 41
3672] Buhârî, Menâkıb 23; Müslim, Fezâil 77
3673] Fahreddin Râzî, Tefsîr-i Kebir Terc. c. 2, s. 283
- 970 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendisi daima çıplak durur. Lâmba fitili gibidir; başkasına ışık verir, fakat kendisi yanmaktan kurtulamaz. 3674
Bel’amların Râzı Olduğu Devlet Dini ve Diyânet
“Din” kelimesinden türeyen “diyânet” kelime olarak; “din, dine ait, dinî emirlere riâyet etmek, gereğini yerine getirmek ve dindarlık” mânâsına gelir. Fıkıh eserlerinde bu kelime, “muâmelât”a karşılık ibâdetleri belirtmek için kullanılır. Günümüzde ve yaşadığımız coğrafyada terim olarak, başta anayasa olmak üzere laik yasalarla yetkisi çizilen ve Başbakanlığa (ilgili devlet bakanlığına) bağlı olarak çalışan, resmî devlet kurumu olan “Diyanet İşleri Başkanlığı” teşkilâtı için kullanılmaktadır. Biz de bu anlamda kullanacağız.
İslâm’a göre insan, yeryüzünün halîfesidir. Allah, insanı yeryüzünde meşrû icrâatta bulunması için, yani Allah’a kulluk için yaratmıştır. Bu anlamda halifelik; sadece namaz kılma, oruç tutma, zekât verme, hacca gitme gibi ibâdetleri yerine getirmekle sınırlı olmayıp, her hususta Allah’ın rızâsına uygun hareket edilmesini zorunlu kılar. Yani, Kur’an’ın hayat ve hüküm kitabı kabul edilerek tatbik edilmesi gerekir.
Kur’an’da bu gerçek, apaçık belirtildiği halde, müslümanların yaşadığı ülkelerdeki rejimler, “din”i kendi kontrolleri altına almak, dinin emir ve yasaklarından kendilerini soyutlamak; devletin dinsiz olmadığını göstermek için “Diyânet” teşkilât kurdular. Bu kurum vâsıtasıyla halka belli konularda serbestlik verilirken, “hak din”in temel/asıl konularından haberdar edilmemesine özen gösterdiler.
Yetkililer, Diyânet teşkilatını başbakanlığa bağlayınca ve kendilerine uygun gördükleri bir başkanı da o makama atayınca, dinle ve dolayısıyla hayatla ilgili bütün ipleri ellerine almış oldular. İşi daha da sağlama almak için imamların, müezzinlerin, vâiz ve müftülerin maaşını laik devletin bütçesinden ödemeye başladılar. Böyle yapmakla, kendilerinden maaş alanların kendilerine hesap sorma yolunu da kapatmaya çalıştılar. Bu durumda din, artık ortada oyuncak haline gelmiş oluyordu.
Kim başa gelirse gelsin; ister solcu, ister sağcı, ister sözde dindar, ister laik dinsiz; din bu yetkililerin menfaatlerine hizmet eden güçlü bir araç olarak kullanılmaya başlandı. Kim iktidarda ise din, yani Diyânet, o şahsın istekleri doğrultusunda hareket etmek zorundadır. Bu durum, müslümanların yaşadığı işgal edilmiş bütün İslâm topraklarında geçerlidir. Yani, her ülkede devletin kontrolünde olan bir Diyânet teşkilâtı vardır. Diyânet kurumu, devletin dini kendi emelleri için kullanmasına destek veren bir kuruluştur. Diyânet için dinin tümüne riâyet edip etmemek mesele değildir. Çünkü devlet ne derse Diyânet yetkilileri, kendilerini emir kulu kabul ederek öyle hareket etmek zorunda hissederler. Allah’ın hükmü ise açıktır: “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında ancak rezilliktir. Kıyâmet gününde ise (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 3675
Diyânet teşkilâtı, Türkiye’de 3 Mart 1924 tarihinde Atatürk’ün isteğiyle
3674] Gazâlî, İhyâi Ulûmi’d Din, c. 1, s. 82
3675] 2/Bakara, 85
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 971 -
meclisin kabul ettiği 429 sayılı kanunla kuruldu. Bu tarihten itibaren tekke ve zâviyeler kapatıldı. Câmilerin bazısına kilit vuruldu. Bütün bu yerler çok değişik maksatlar için kullanıldı. Bir kısmı depo, ambar, işyeri olarak kullanılmaya başlandı. Bazı câmi, medrese ve vakfiyeler de Cumhuriyetin ilk yıllarında torpilli bazı azınlıklara satıldı. 15 Kasım 1935 tarihinde çıkarılan bir kanunla eskiden câmi olarak kullanılan kiliseler, tekrar kiliseye çevrildi. Bunun yanında, 3 Şubat 1932’de “ezan”ın Türkçeleştirilmesi kanunlaştırılarak Arapça aslıyla okunması yasaklandı.
Diyanetin kuruluş amacı, tamamıyla devletin hizmetinde olan, devletin istediği şekilde bir din oluşturma için kurulmuş bir teşkilât olmasıdır. Devlet, kendi içerisinde kendi aleyhine oluşacak bir güç olgusuna şiddetle karşı olduğundan, din ile devletin birbirinden tamamen ayrı olduğu söylenmeye başlandı. Aynı zamanda dine ve vicdana saygılı olduklarını söylemeyi de ihmal etmediler. Yetkili ve etkili güçler, halkın tepkisini çekmemek için dinsiz olmadıklarını söylediler. Bunun için de dini kontrol altına alan bir teşkilât kurmaları gerekiyordu.
Resmî ideolojinin kontrolünde ve onun prensiplerine göre çalışan her kurum, bağlı olduğu devletin değerlerine hizmet etmek zorundadır. Bu anlamda müslümanların Diyanet’ten bir beklentileri olamaz. Çünkü böylesi bir kuruluştan beklenti içinde olmak abesle uğraşmak olur. Aksine, bu kurum hem İslâm’ın anlaşılmasına, hem de müslümanların ciddi çalışmalarına engel teşkil etmektedir. Bu kurumun kitleler üzerindeki tesiri düşünülürse bu sözümüz daha iyi anlaşılır. Câhil insanlar Diyanet’i, Dini muhâfaza eden kurum olarak gördüklerinden farklı kurum ve kuruluşlara şüpheyle bakmaktadırlar. Diyanet, bütün câmileri kendi kontrolünde tuttuğundan, dolayısıyla bu yerlere devletin hâkim olmasından ötürü, zaman zaman resmiyete uygun yapılmayan bazı icraatlar, hutbe ve vaaz veren yetkililer hakkında hemen soruşturma açılıp cezalandırılmaktadır. Hutbelerin kalitesi; çiçeklerden, böceklerden, veremden, ormandan bahsetmekle ölçülmekte. Hatta bazen verginin faydalarından, kalkınmak için verginin kutsallığından bahsedilmektedir. Çünkü Diyanette, her şeyin Allah için yapılmasından önce, her şeyin devlet için yapılması önceliklidir. Tabii bu kurumun içinde yine de insaflı ve samimi insanların, dinini devlete/maaşa/az bir bedele satmayan müslümanların bulunduğu da bir gerçek. Fakat kargaların sesleri/gürültüleri bülbülleri bastırmaktadır.
Diyanet teşkilâtında çalışanların büyük çoğunluğu Diyanet’in esaslarına uygun bir kafa yapısına sahip olduklarından, kendilerine dikte ettirilen devlet dinini anlatmaktan (bazı istisnâlar hâriç) herhangi bir rahatsızlık duymamaktalar. Ancak, zaman zaman hasbel-kader oralarda şu veya bu sebeple görev almış tevhid eri müslümanlar bulunabilmektedir. Bunlar da kendilerine dayatılmak istenen İslâm dışı hutbe ve vaazları okumadıkları ve İslâm’ın sosyal ve siyasal yönünü esas alan hutbeler irad ettikleri için soruşturma geçirmekte, bazen de görevlerinden uzaklaştırılmaktadır.
Diyanet kurumu, öylesine devletçidir ki, iktidarda, hükümette kim olursa olsun fark etmez; memur olmanın gereğini yapar, âmirlerinin emirlerini harfiyyen yerine getirir, Allah’ın kulu olduğunu unutarak emir kulu olur. Onlarca benzeri bulunan bir örnek verelim. Aşağıya alıntılayacağımız örnek metinde görüldüğü gibi, müslümanlara her durumda devletin yanında yer almayı tavsiye
- 972 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etmektedirler. Bu tavsiyeye uymayanlar Diyanet’e göre müslüman bile sayılmazlar. Çünkü onlar, hâin olarak târif edilmekte. Diyânet Vakfı’nca yayınlanan İslâm’a ters nice unsurlar içeren bir kitabı beraberce okuyalım. Bu kitap, câmi görevlilerince cemaatlere ısrarla tavsiye edildiğinden olsa gerek, tam 25 baskı yapmış bir kitaptır:
“1- Milletimize ve Yurdumuza Karşı Vazifelerimiz: İnsan, toplu yaşama istidadında yaratılmıştır. İnsanın bu haline “medenî ve ictimaî vasfı” denir. Dünyadaki her topluluk, belirli sınırlar içinde siyasî bir cemiyet kurmuştur. Bunun adına “devlet”, devletin hâiz olduğu kudreti temsil eden kuvvete “hükümet”, yurt içinde yaşayan devlet ve hükümeti kuran insanların hepsine “millet” denir. Bizim devletimizin adına Türk Devleti; hükümetimize: Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti; milletimize de Türk milleti denir.
Müslüman Türk milleti, beşer tarihinin en eski, en ünlü, şerefli ve yüce bir milletidir. Türk tarihi ise insanlığın yüzünü ağartan, başka milletlere az nasip olan, idârede, askerlikte, medeniyette ve insanlık faziletlerinde yüce kahramanlıklarla doludur. Bu emsalsiz kahramanlıkların kaynağı, gıdası; imandır. Geçmişte böyle olduğu gibi bugün de mümtaz mevkimizi imanımıza borçluyuz. Yurt sevgisi de imandan gelir, imansızın kalbinde yurt sevgisi yer tutmaz. Her devletin bekası, o devleti meydana getiren milletle hükümeti arasındaki karşılıklı vazifelerin hakkıyla, yoluyla yapılmasına bağlıdır.
2- Milletin Hükümete Karşı Vazifeleri: Her insan için memleket ve milletini sevmek, onun saâdetine ve yükselmesine çalışmak, hükümetin kanunlarına, emirlerine boyun eğmek bir vazifedir. Bizim Kitabımız Kur’ân-ı Kerim böyle emreder. Yurdun içten ve dıştan korunması, millet işlerinin lâyıkıyla başarılması için herkes, malıyla, canıyla hükümete yardım etmek zorundadır. Malla yapılan yardıma, vergi; canla yapılan yardıma da askerlik denir.
Memleketimizi düşman saldırılarından korumak, memleket içinde halkın rahat ve sükûnunu sağlamak için hükümetin kurduğu orduda hizmete koşmak, asker olmak, her vatandaşa düşen vazifedir. Bu vazife de dinin emridir. Askerlik, düşmanlara karşı yurdumuzu, ırz, namus ve şerefimizi koruma hizmetidir. Bu şerefli hizmeti ifa eden ordu, icabında canını fedâya hazır olan silahlı bir kuvvettir. Askerlik vazifesi, yurdumuza ve hükümetimize yaptığımız vazifelerin en şereflisidir. Çünkü askerlik, kan ve can vergisidir.
Bizim dinimizde askerlik mertebesi çok yücedir. Asker savaşta ölürse şehitlik; kalırsa, gâzilik mertebesine erer. Şehitlik mertebesi, âhirette peygamberlik mertebesinden sonra gelir. Fahr-i âlem efendimiz; “karada şehit olanların kul borcundan başka günahları affolunur. Denizde şehit olanların ise bütün günahlarıyla kul borçları da affolunur” buyurmuşlardır. Türlü bahaneler icad ederek askere gitmemek veya gittikten sonra kaçmak, hâinliktir, alçaklıktır, büyük günahtır.” 3676
Allah’ın dinine ayarlı olmayan bir kurumda çalışmak sûretiyle O’nun dininin esaslarını gerçek mânâda anlatmak mümkün değildir. Bu metot, fevkalâde yanlış bir usûldür. Dünyalık geçimini elde etmek için sadece insanların önüne geçip namaz kıldırma memurluğu yapan nice insan vardır ki, namazın ne anlama
3676] Cep İlmihali, Mehmet Soymen, Diyanet Vakfı Yayınları, s. 95-96
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 973 -
geldiğinden bile habersizdir. Bırakın tefsirleri, mealiyle birlikte Kur’an’ı baştan sona okuyanların sayısı yok denecek kadardır. Bu görevi yapan kimselere, yani namaz kıldırma gibi önemli bir görevi yapana İslâmî ıstılahta “imam” denir. İmamın taşıdığı özellikler kendisinde bulunmayan bu zavallı kimseler nasıl olur da cemaate lider olabilir? Hâlbuki imam; lider, yön veren, örnek olan, iyiliği emreden, kötülükten sakındıran, Allah’ın dinini gerçek mânâda insanlara anlatan kişi demektir. Diyanette çok sayıda namaz kıldıran sözde imam vardır ki, endişeleri sadece geçimleridir. Bu da sistemin ayarladığı sihirli değnek hükmündedir. Zira maaş adlı sihirli değnekle, istediği zaman bu kurumu ve insanları kendi lehine çalıştırabilmektedir. Maaş endişesiyle, dinin bazı gerçeklerini anlatmaktan korkan görevli sayısı, çok büyüktür. Hâlbuki aynı imamlar, insanlara rızkın Allah’tan olduğunu da anlatıp dururlar.
Televizyon veya radyo programlarında rastlamışsınızdır. İnanç dünyası veya kandil gecelerinde yapılan programlarda hiç yeri değilken bazı kimselere duâ edilir. Ölmüş gitmiş ve dine de pek inanmayan kimselere duâ edip dururlar. Bu duâları yapanların çoğu da, yağcılığı ve dalkavukluğu meslek edinmiş, kravatlı, göbekli Diyanet memurlarıdır. Aslında, hoca denilen bu görevliler, devletin temel ilkesi olan laikliğe ters düştüklerinin, ona leke sürdüklerinin farkında bile değildirler. Ama alan memnun, satan memnun; laiklik de, acıkınca yenilen helvadan bir put değil mi?
Ne acıdır ki, halen müslümanlara yönelik sürmekte olan baskılara, müslümanların başörtülerine yönelik zulümlere, Diyânet resmî bir kınamada bile bulunmaktan âcizdir. Haksızlığa, dinsizliğe ve dine düşmanlığa sessiz kalmanın fetvâsını hangi dinden aldıklarını sormak lâzım. Hem Diyanet içinde Din İşleri Yüksek Kurulu diye bir kurul kuracaksınız, hem de bu kurul, birileri Hak dine kürfretse hiç ses çıkarmayacak. İyi niyetle halk tarafından büyük fedâkârlıklarla yapılan câmilere Diyanet hemen el koyar. Maksat, orada kendisinin anlattığı devletin dininden farklı bir dinin anlatılmasına, yaşanmasına engel olmaktır. İşgal edilen bu mekânlar, devlet için öylesine faydalı yerlerdi ki laik devlet bu yerlerin kendi kontrolünde olmak şartıyla sayılarının artmasından fevkalâde memnun oluyor.
Haftada bir gün, o kadar insana Cuma günü anlatacağı mesajları neden fırsat bilmesin? O kadar insan, zorla toplanmaya çalışılsa bu kadar başarılı olunmaz. Devlet, Diyanet’in eliyle hiç çaktırmadan yapmak istediğini güzelce yapmaktadır. Devletin dinsizliğine (daha doğrusu laiklik inancıyla çok dinliliğine), düzenin despotluğuna ses çıkarmayan, onun ikiyüzlü yönetimine hizmet eden bir Diyanet, neden olmasın, değil mi? Üstelik bu kurum, düzene, polis ve jandarmadan daha iyi hizmet etmektedir.
Bizim için, Diyanet’in karşı olunacak en önemli tarafı, onun kuruluş amacı ve İslâm adına yaptığı tahrifat ve tahribatlardır. Çünkü Diyanet, sırf Allah’ın râzı olduğu dine karşı laik ve gayri İslâmî bir devletin râzı olduğu bir dini yaygınlaştırmak için kurulmuştur. Yani dine karşı yeni bir dinle mücâdele etmek. Maksat, mevcut potansiyeli, yani halkı kontrol altına almaktır. Onlara göre halka verilecek İslâmî anlamda/alanda her serbestlik, sürdürdükleri saltanata son vermek olacaktır. Bu durumu bilen düzen, Diyanet aracılığıyla kendi konumunu sağlama almış olmaktadır.
- 974 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yine Diyanet; eğitimden kişinin dünya görüşüne kadar her şeyine müdâhale etmiş bulunuyor. Başta kendi personeli olmak üzere, onun eğitiminden geçen çoğu kimse devletçi ve düzencidir. Devletin uygun görmediği her anlayış, bunlara göre de yanlıştır, zararlıdır. Bu inançla hareket eden Diyanet personeli, devlete ve onun yanlış icraatlarına tepki gösteren kimselere bölücü, hâin demekten çekinmezler. Kulaklarını, gözlerini ve kalplerini düzene kiralayan bu kimseler âyet ve hadislere karşı gelmek adına da olsa devletçidirler. Aralarında marangoz hatası cinsinden bazı istisnâlar olmasına rağmen herkes tâğuta karşı çıkmayan bir tavırdan yanadır. Her personel, bu çarkın dişlisi olarak görev yapmaktadır. En ücrâ köylere bile devletin öğretmeninden, jandarmasından önce Diyanet ulaşabilmekte. Bir karın tokluğuyla ya da bir maaşla satın alınan bu kadroların bir zamanlar Afganistan’daki mevcut komünist rejime karşı mücâdele eden mücâhidlerin anarşist, bölücü olarak câmilerde tanıtıldığı günlerin diğer ülkelerde de olmasına şaşmamak lâzım. Bilindiği üzere Afganistan’da Allah için kıyam eden mücâhidler Ruslara bağlı Diyanet personeli tarafından halka bölücü, hâin ve anarşist diye tanıtılıyordu. Demek ki Rus keferesi bile ülkelerindeki Diyanet teşkilatının varlığından memnunluk duyuyor. Çünkü İslâm dışı rejimler kendi kontrollerinde bir Diyanet teşkilatının olmasını kendileri için faydalı görmektedirler.
Yaşadığımız topraklarda da, etkili ve yetkili çevrelerin İslâm’a saldırmalarına karşı Diyanet’in sesini hiç çıkarmaması, üzerinde düşünülmesi gereken husustur. Eski müftü mürted Turan Dursun, kitaplarında İslâm’a açıktan saldırırken Diyanet ve oluşturduğu heyet, Din İşleri Yüksek Kurulu, bu konuda neden bir açıklamada bulunmuyor, cevap vermiyor? Haydi, ülke içinde İslâm’a açıkça hakaret edenlere bir şey diyemiyorsa, ülke dışında meselâ, Hint asıllı mürted Salman Rüştü, aynı şekilde İslâm’a saldırdığı, Hz. Peygamber’in hanımları olan annelerimize hakaret ettiği zaman neden onu tel’in etmemiştir? Bazı resmî ve yarı resmî kuruluşların, kimi yetkililerin ve bir kısım medyanın herhangi bir olayı bahane ederek İslâm’a topyekün savaş açmalarına üç maymunu oynaması, görmemeyi, duymamayı, söylememeyi tercih etmesi başka neyle izah edilebilir? “İrtica” denilerek İslâm’a ve müslümanlara olmadık iftiralar atan, Hak Dini karalayan ve onunla en çirkin yöntemlerle savaşan medya ve diğer kesime karşı, Diyânet, Hak Dini müdâfaa etme ihtiyacı bile hissetmemekte ve “dilsiz şeytan” rolünü üstlenmektedir.
Tabii, Diyanet, hak karşısındaki bu sessizliğe/tepkisizliğe kılıf uydurmayı da ihmal etmiyor. Çünkü demokrasiyle(!) idare edilen bir ülkede her şey tartışılmalı. Gerekirse halkın en kutsal değerleri bile tartışılabilir; ama rejimin temel ilkeleri ve heykelleri tartışılamaz. Çünkü tartışılması Kemalist anlayışa ve Devlet dinine göre câiz değildir, demokrasi dininin kurallarını ihlâl etmektir.3677 “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden dininizi eğlence ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Eğer mü’min iseniz Allah’tan korkun.” 3678
İslâm’ın, sosyal ve siyasal hayatı hayra doğru değiştirip dönüştürmesinin önünde en büyük engellerden biri, resmî/laik İslâmizasyon anlayışları ve bu işlevi gören kurumlar, en başta da Diyanet kuruluşlarıdır. Diyanet teşkilâtları, işgal
3677] Abdurrahman Çobanoğlu, İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, s. 55-69
3678] 5/Mâide, 57
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 975 -
altındaki bütün İslâm dünyasında büyük bir kambur, ayak bağı ve pranga durumundadır. İslâm dışı düzenler açısından ise, bir koltuk değneği, bir emniyet sibobu, bir drenaj kanalıdır. Diyanet görevlilerine “Din görevlisi” denilmektedir. Bu deyimdeki “din”den İslâm kast ediliyorsa, bu yanlış bir adlandırma olur. Çünkü İslâm’da, herkes dininin görevlisidir. İslâm’da, hıristiyanlıkta olduğu gibi ruhbanlık, ruhbanlar (din adamları) sınıfı yoktur. Bütün müslümanlar, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, dinlerini yaşayıp başkalarına yaşatmak için dinin kendilerini görevlendirdiğini kabul eden insanlardır. Onun için her müslüman, dininin vazifelisi, din görevlisidir. Ama, bu “Din görevlisi” tâbiriyle düzenin resmî dini kast ediliyorsa, diğer memurlar gibi, hatta onlardan öncelikli olarak Diyânet görevlilerine bu ismin/ünvanın verilmesinde sakınca yoktur. Kendilerine görev veren, nerede, hangi câmide ve hangi türde, hangi kanun ve yönetmelikler çerçevesinde görev yapacağını bildiren/emreden devlet olduğuna göre, bunların, her şeyden önce devlet görevlileri, devletin din için görevlendirdikleri, devlet dininin görevlileri olduğu daha mantıklı çıkarım olmaktadır. İslâm dışı güçlerin desteği/maaşı olmadan ayakta duramayacak olan bu grup, çoğu zaman kendilerini hak dinin temsilcileri olarak görürler. Bu da müslümanların cezâsı olarak yetmektedir.
Dünyadaki tüm küfür sistemleri, açık cephe alıp fertlerin içinden sökemedikleri Allah inancını köreltmek, saptırmak ve bu yolla insanları dalâlete düşürüp köleleştirmek için kendilerine Bel’amlar bulmak zorunda hissetmişlerdir. Tarihin çok eski devirlerinden itibaren, Kur’an’ın bildirdiğine göre meselâ Hz. Mûsâ döneminden bu yana, küfürle hükmeden düzenler, edindikleri bu yardımcılara para ve makam vererek onları toplumun önüne sürmüşlerdir. Bir taraftan da, dinî konularda bunların yetkili olduklarını yaymaya ve bu imajı toplumun kafasında yaşatmaya çalıştılar. Böylece, bu yolla halkın onlara tâbi olmasını sağlayarak, halk üzerinde kendi egemenliklerini ve baskılarını kurdular. Dünyadaki tüm küfür sistemlerinin İslâmî gerçekleri müftü, vâiz ve namaz memurları sâyesinde nasıl saptırdıklarına dair nice örnekler içinden birkaçına değinelim:
Bir taraftan dini afyon kabul ederek, insanları dinsizleştirmek için elinden geleni ardına koymayan Rusya’daki sosyalist düzen, diğer taraftan resmî müftüler atayarak, yıllarca insanları bu müftüler vâsıtasıyla saptırmağa çalışmıştır. Hac mevsimlerinde, bu kiralık müftüleri hacca göndererek, o kutsal topraklarda kendi propagandasını yaptıran sosyalist sistem, aynı zamanda ülkesindeki muvahhid mü’minleri kurşuna dizmiştir. Bu yaptıklarıyla sosyalist düzenin, müftü atamakta ne kadar samimi olduğu gözükmekte ve asıl amacının ne olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu gerçekler, yıllarca tüm dünyanın gözleri önünde cereyan etmiştir.
Yunanistan gibi hıristiyan çoğunluğa mensup bir ülke, sömürgesi altındaki Batı Trakya’nın Gümülcine’sinde resmî müftü atamaya çalışmış, halkın seçtiği müftüyü kabul etmemiştir. Bu durum, laik bir ülke olan Türkiye tarafından eleştirilmiş, İslâm düşmanı medya tarafından da Yunanistan’ın bu tutumuna karşı çıkılmıştır. Hıristiyan bir ülke, neden kendini İslâm’a nisbet eden halkın, kendisine seçtiği müftüyü kabul etmeyerek kendisi müftü atasın? Niçin müftü seçmekte bu kadar hassâsiyet göstersin? Bunun cevabı gâyet açıktır. Hıristiyan Yunanistan, eğer bir kişiyi kiralayarak müftü tâyin ediyorsa, bunun sebebi; diğer küfür rejimlerinde olduğu gibi, o şahıs ve kuruluş aracılığıyla müslüman halkı kendisine
- 976 -
KUR’AN KAVRAMLARI
boyun eğdirmek, itaat ettirmektir.
Orta doğuda, Asya ve Afrika’da da durum pek farklı değildir. Dünyanın hemen her yerinde, İslâm dışı düzenler, kendilerinin İslâm’la hiçbir ilgileri bulunmadığı halde, müslüman gördükleri halklara müftü, vâiz ve namaz memuru tâyin etmişlerdir. Bu kiralık görevliler de, ücret aldıkları küfür rejimlerine hizmeti ibâdet telakki ederek görevlerini lâyıkıyla yapmışlar, halklarını din adına aldatmışlardır. Zaten İslâm dışı düzenler de bunu yapmaları için kendilerine ücret ödüyorlar. Bunlardan birçoğu da toplum içinde oldukça ün salmış, meşhur edilmiş kişiler olarak ortaya çıkarlar. İşin en tuhaf yönü ise, bu kiralık görevlilerin, İslâm dışı rejimlerin uşakları ve hizmetkârı olduklarını unutarak, kendilerini gerçekten İslâm âlimi, İslâmî konularda söz sahibi olduklarını zannetmeleridir.
Diyanet İşleri teşkilatını niçin kurduklarını açık bir şekilde anlatan, laik sistemin akıl hocası ve düşünürü, 1961 anayasasının mimarlarından biri olan Prof. Mümtaz Soysal’ın “Yüz Soruda Anayasanın Anlamı” adlı kitabındaki ifadeleri, bu söylediklerimize ışık tutmaktadır. Soysal, laikliğin tarifini ve Batı toplumlarında geçirdiği evreleri tanımladıktan sonra, laikliğin önünde engel teşkil eden İslâm dininin, nasıl etkisiz hale getirilerek devre dışı bırakıldığını şöyle anlatıyor:
“Dinin toplum işlerinden, toplumsal görevlerinden sıyrılıp ‘vicdanlara itilmesi’, kişilerin iç dünyalarından dışarıya taşmayan bir inançlar bütünü sayılabilmesi. Bu, aynı zamanda, dünya işleriyle çok yakından ilgili olan müslümanlığın kendi içinde de bir reforma girişmek demek. Bir bakıma, Atatürk’ün uygulamak istediği laiklik politikası, dini ‘toplumsal’ olmaktan çıkarıp ‘kişisel’leştirirken, müslümanlığın temel niteliklerinden birine de dokunmuş oluyordu. Laik devlet, yalnız mezhepler arasında ayrım gütmeyen, resmî bir dini olmayan, dinsel kurallarla iş görmeyen bir devlet olmakla kalmamalı, aynı zamanda dinin vicdanlara itilmesi için gerekli tedbirleri de alabilen devlet olmalıydı.” 3679
Prof. Soysal’a göre devlet, laikliğin öngördüğü tedbirini aldı. Aldı almasına da, ancak İslâm dini, büyük bir engel olarak laikliğin karşısında, olduğu gibi duruyordu. Çünkü İslâm’da, hıristiyanlıktaki gibi din ve devlet işleri ayrı ayrı değildi. Soysal bu gerçeği şu ifadelerle dile getiriyor: “İslâm dini, din ile devlet işlerini ayırmak şöyle dursun, bunlarda tam bir kaynaşma getiriyor. Din, insanların iç dünyaları kadar, devlet konusundaki davranışları da kurallara bağlamak amacını gütmektedir. Bu alanda laikleşmeğe doğru atılan her adım, eninde sonunda dinin kendisiyle çatışmaya kadar varıyor.” 3680
Laik rejim İslâm’la çatışmayı göze alamadı. Ancak, bu engel kaldırılmalı, ama çatışma olmadan bu iş halledilmeliydi. Çünkü böyle bir çatışma laik rejimin sonu demekti. O halde, laikliğe zarar verilmeden bu iş gerçekleştirilmeliydi. Ve formül bulundu: İslâm isim olarak var olmalıydı, ancak, hüküm/uygulama olarak kaldırılmalıydı. Laik rejimin çok güveneceği bir teşkilat kurulmalı, bu kuruluş, dinin vicdanlara hapsedilme işini en iyi şekilde yerine getirmeliydi. Diyanet İşleri Teşkilatı böylece kuruldu. Diyanetin laik sistem içindeki yerini ve görevini istenildiği gibi nasıl yerine getirdiğini de Soysal şöyle ifade ediyor:
“Laik bir devlette ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içinde yer alması,
3679] Mümtaz Soysal, Yüz Soruda Anayasanın Anlamı, Gerçek Y., s. 171
3680] Mümtaz Soysal, a.g.e., s. 172
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 977 -
Türk devriminin özelliklerine uygun bir laikliğin, yani dini toplum işlerinden kişisel vicdanlara itebilme işinin daha sağlam ve emin yollardan gerçekleştirilmesi dışında herhangi bir anlam taşıyamaz.” 3681
Soysal, çok açık bir şekilde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş amacını ortaya koymaktadır. Buna göre, Diyanet’in görevi, dünya ve âhiret nizamı olan İslâm nizamının, devletle ve dünya ile ilgili olan kurallarını gizleyerek onu ruhbanlık dini haline getirmeye ve böylece onu vicdanlara hapsetmeye çalışmaktır. Bunun için; müftüler, vâizler ve namaz memurları yetiştirmek, bunların nasıl hareket edecekleriyle ilgili esasları belirlemek, bu esaslar doğrultusunda hareket edip etmediklerini, laik sisteme uygun konuşup konuşmadıklarını kontrol etmek üzere, müfettişler görevlendirmek Diyanetin temel görevidir.
Laik sistem, kendi emniyeti için kurduğu ve emniyet sibopluğu yaptırdığı Diyanet örgütüne yalnızca eleman yetiştirmekle kalmamış, aynı zamanda bu yetiştirdiği elemanlarına işleyecekleri dinî cinâyetleri (dini vicdanlara hapsetmeye çalışmaları) karşılığında, bütçesinden her yıl düzenli olarak ve miktarı laik rejimin birçok bakanlığın bütçelerinin 10-15 katı kadar parayı rüşvet olarak vermiştir. Laik rejim, protokolda, Tapu Kadastro Müdürlüğü kadar bir yere sahip olan Diyanet Teşkilatına, devletin çok önemli altı bakanlığının toplam bütçesinden daha fazla bir parayı ayırıyordu. Ayrıca, yıl ortasındaki ek ödenekler ve Diyanet Vakfının gelirlerinin de eklenmesi ile bir müdürlük seviyesindeki Diyanet örgütünün bütçesi, devlet içinde devlet bütçesi haline geliyor.
Bütün bu rakamlar çok büyük, hatta korkunç gelse de; aslında, Diyanet teşkilatının işlediği dinî katliamlar karşılığında az bile kalmaktadır. Çünkü Rusya, büyük askerî gücüne ve onca imkânına rağmen, bir avuç Çeçen’in kafasından din duygusunu, gönlünden cihad ve şehitliği, onca propaganda, saldırı ve işkenceye rağmen kaldırmayı başaramazken, Diyanet, kan dökmeden ve baskı yapmadan personeli vâsıtasıyla yaptığı propagandalarla, dini toplumsal hayattan kaldırma ve toplumu hak dinden kopararak devlete tâbi kılma açısından Rusya ile karşılaştırılamayacak büyük başarı elde etmiştir. Konuyu bir de nüfus açısından ele alacak olursak, sonuç daha büyük boyutlara ulaşmaktadır. Yani Rusya, 250 milyonu geçen nüfusu, süper askerî ve malî gücü, sosyalist ideolojisi, baskı ve saldırılarıyla, bir milyon Çeçen’in kalbinden ve kafasından imanı sökmeye muvaffak olamazken; diyanet örgütü, 88 bin çalışanı ile 70 milyon insanın kalbindeki ve kafasındaki imanı geçersiz hale getirerek onları birer uydu/köle haline getirebilmiştir. Rusya 250 milyon nüfusuyla bir milyona yapamadığını, Diyanet örgütü 88 bin çalışanıyla 70 milyona yaptı. Bu nedenle, Diyanet’in aldığı ücret/rüşvet az bile kalmaktadır. Diyanet şebekesinin zavallı elemanları rejime yaptıkları hizmetleri bir bilselerdi, generallerin rejime yaptıkları hizmetlerden çok daha fazla olduğunu ve rejimi nasıl koruduklarını görürlerdi. Çünkü Diyanet örgütü, içerideki dinsel düşmanı (irticâyı) etkisiz hale getirmekte, generallerin dış düşmanı etkisiz hale getirmelerinden daha başarılıdırlar. Diyanet teşkilatının her elemanı, yaptıkları üstün ve başarılı görevleri için aslında mareşallikle ödüllendirilmelidir.
Ancak, her işte olduğu gibi, bu konuda da insanların bir hesabı varsa, Yüce Allah’ın da bir hesabı var ve Allah, hesabında daima üstün gelendir. “Kâfirler
3681] M. Soysal, a.g.e. s. 174
- 978 -
KUR’AN KAVRAMLARI
istemese de Allah dinini üstün kılacaktır.”3682 İşte bu Diyanet şebekesi konusunda da laik sistemin hesabı yine tutmadı. Tıpkı İmam-Hatip Liselerinde ve İlâhiyat Fakültelerinde tutmadığı gibi. Çünkü düzen, onca rüşvet vererek kiraladığı dinsel suçlu müftü, vâiz ve namaz kıldırma memurlarından kimileri, işledikleri cinâyetin farkına vardılar. Allah korkusunun ağır basması sonucunda, laik rejimin ellerine tutuşturduğu, rejimi öven kâğıtları bir kenara fırlatıp ellerine Kur’an’ı alarak aslına uygun bir şekilde hak dini halka anlatmaya çalıştılar. Ancak, rejimden onca rüşvet alan Diyanet ve bağlı olduğu yetkililer boş durur mu? Hemen harekete geçerek namaz memurlarından halka Kur’an’ın anlamlarını anlatan ve okutanları araştırmaya başladılar ve Kur’anî gerçekleri insanlara ulaştırmaya çalışanlardan tespit edebildiklerinin işine son verdiler.
Diyanet İşleri, dinin bir vicdan meselesi olduğunu halka kabul ettirmek için, sürekli olarak bu tarzda hutbeler hazırlar ve namaz kıldırma memurlarına da bu hutbeleri okutur. Bu hutbeleri okumayanları uyarır, cezalandırır, hatta gerekirse görevine son verir. Diyanetin bağlı bulunduğu yasa, dinin bir bölümünü anlatmaya, bir bölümünü gizlemeye görevlileri zorlamaktadır. Aynı yasa, laiklikle çatışan, Kur’an’ın devlet ve egemenlikle ilgili hükümlerini gizlemeleri gerekirken bunları açıklayan görevlilerin işlerine son verileceğini de ortaya koymaktadır.
İslâm dini, devlet ve hüküm/egemenlik esasını ilk plana almaktadır. “Lâ ilâhe illâllah” kelimesi, bu gerçeği ifade etmektedir. Hz. Âdem’den (a.s.) Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar süregelen risâlet zinciri, sadece bu gerçeğin anlaşılması içindi:
“Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan kaçının’ diye (emretmeleri için) her ümmete/topluma bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan bir kısmına hidâyet edip onları doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı için de sapıklığa düşmek hak/gerekli oldu. Yeryüzünde gezin de görün; inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!”3683 Kur’ân-ı Kerim, hâkimiyet konusunu, sürekli olarak işlemekte, baştan sona kadar bu konuya işaret etmektedir. “Hüküm, yalnız Allah’ındır. O, yalnız kendisine ibâdet/kulluk etmenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Ama insanların çoğu bilmezler.” 3684
Hâkimiyetin ancak kendisine ait olduğunu bildiren Yüce Allah, indirdiği hükümlerle hükmetmeyenlerin kâfir, zâlim ve fâsık olduklarını, hükümleri gizleyenlerin de aynı kategoriye girdiklerini bildirdikten sonra, Kur’an’la mutlaka hükmedilmesi gerektiğini emretmektedir. “Sana da, daha önceki Kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere Kitabı (Kur’an’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da onların hevâlarına/keyiflerine/arzularına uyma... Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et.” 3685
Yüce Allah’ın indirdiği hükümlerin bir kısmını gizleyerek saklayanların ve hükümleri istemeyenlerin câhil olduğunu bildiren Kur’an, en güzel hükmedenin Allah Teâlâ olduğunu haber vermektedir: “Yoksa câhiliyye hükmünü/idaresini mi istiyorlar? İyice bilen bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?”3686 Yüce Allah’ın indirdiği hükümleri gizlemek ve bunlarla hükmetmemek, ya da
3682] 9/Tevbe, 33
3683] 16/Nahl, 36
3684] 12/Yûsuf, 40
3685] 5/Mâide, 48-49
3686] 5/Mâide, 50
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 979 -
İslâmî esasların günümüzde geçerli olmadığını düşünmek ve söylemek; dini yalanlamak, inkâr etmektir: “Artık bundan sonra hangi şey, sana dini yalanlatabilir? Allah hükmedenlerin en güzel hükmedeni değil mi?” 3687
Aldıkları birkaç kuruş için İslâmî hakikatleri örtbas edenler, aslında İslâmî esaslardan ne kadar uzak olduklarını ortaya koymaktadırlar. Hakkı ortaya koymanın yolu, başta câhilî bütün sistemleri reddetmekten, daha sonra İslâmî esasları çok iyi öğrenmekten geçer. Bunun için hakkın ve bâtılın net olarak ortaya konulması gerekmektedir. “Dinde ikrâh/zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık ve eğrilikten ayrıt edilmiştir. O halde, kim tâğutu (Allah’tan başka hüküm koyanı) reddedip Allah’a iman ederse, kopması mümkün olmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah (her şeyi) işitir ve bilir.” 3688
İşte, Diyânet teşkilâtı, bu hakikatlerin gün yüzüne çıkmaması için müftü, vâiz ve namaz kıldırma memurlarına ücret vermekte ve bu gerçekleri topluma duyuranları ise hiç bekletmeden kovmaktadır. Diyanet teşkilatının başına, dinin bir vicdan işi olduğu felsefesini kabul etmiş ve bu felsefe doğrultusunda hareket edeceğine dair güvence vermiş başkanlar getirilmektedir. Bu başkanlar, görevlerini laik düzenin emirleri doğrultusunda yapmaktadırlar. Bunların emrindeki câmi görevlileri de kendilerine yasalarla emredilenleri yerine getirmektedir. Bu görevliler, kendilerine verilen görev gereği, Kur’an’ın bütününü Arapça aslıyla okudukları halde, bir kısmını gizleyerek, kalan diğer kısımlarının anlamını halka ulaştırırlar. Bu ücretli görevlilerin, dinin ancak bu kadarını bildikleri söylenemez. Çünkü bir âyeti okuyup onun altındaki veya üstündeki âyetleri görmemek mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerim’deki iyilik, güzellik, yardım severlik konularındaki âyetleri sürekli okuyarak; içki, kumar, zinâ, fâiz ve hâkimiyetin Allah’a ait olduğuyla ilgili âyetleri toplumdan gizleyen görevliler, ancak kendilerine verilen Bel’amlık görevini ifa etmektedirler. Bu görevlilerin böyle yapmasını isteyen, Diyanet teşkilatını kuran laik düzendir. Ancak şu unutulmamalı ki, Yüce Allah, indirdiği açık delillerin tümünün açıklanmasını istemekte ve bir kısmını gizleyenlere lânet edileceğini bildirmektedir:
“İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti, Biz Kitap’ta insanlara açıkça belirttikten sonra, gizleyenler (var ya), işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet edebilenler lânet eder.”3689; “Allah’ın indirdiği Kitap’tan bir şey gizleyip onu az bir paraya satanlar var ya, işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyâmet günü Allah onlarla ne konuşacak ve ne de onları temize çıkaracaktır. Orada onlar için acı bir azap vardır. Onlar hidâyeti/doğru yolu bırakıp sapıklığı, mağfirete karşılık olarak da azâbı satın almış kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdırlar!” 3690
Oysa Kitab’a vâris olanlar, Kitab’ı açıp okuyanlar, onu açıklamakla mükellef tutulmuşlardır. Diyanetin maaşlı elemanlarının çoğu ise, aldıkları birkaç kuruş için, onu gizlediler, hükümlerini saptırdılar ve böylece Kitab’ın hükümlerini arkalarına attılar. “Allah, kendilerine Kitap verilenlerden: ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz!’ diye söz almıştı. Fakat onlar, verdikleri sözü kulak ardı
3687] 95/Tîn, 7-8
3688] 2/Bakara, 256
3689] 2/Bakara, 159
3690] 2/Bakara, 174-175
- 980 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alışveriş ne kadar kötü!” 3691
Diyanet görevlileri, dinin toplum tarafından anlaşılmasını, dinin sosyal ve siyasal yönlerini, iyilikleri emretmek ve kötülüklerle mücâdele etmenin her müslümanın görevi olduğunu anlatmayarak, kötülüklerin toplum hayatına egemen olmasına destek oldular. Bu görevliler, kötülüklerin toplum hayatına hâkim olması için, elbette ki kötülüğü övüp halkı teşvik etmediler; zaten onlara bu görev de verilmemişti. Kötülükleri başkaları, rejimin bizzat kendisi toplumun önüne çıkardı; fakat toplumdaki dinî inanç, bu kötülüklerin yayılmasını engelliyordu. Bu dinî inanç toplumdan kalkmadıkça kötülük yayılmayacaktı. Öyleyse bu dinî inanç kalkmalıydı, ya da vicdanlara hapsedilmeliydi ki, kötülüklere meydan açılabilsin ve her çeşit şer ortalıkta özgürce işlenebilsin. Dini vicdanlara itebilme işi, toplum içinden çıkan, toplumun güveneceği kişilere verilmeliydi ki, toplum uyanıp laik rejime, şerlerin egemen olduğu düzene ve yapıya karşı gelmesin.
Evet, Diyanet görevlileri, büyük çoğunlukla, dini vicdanlara hapsederek gerçekleri gizlemişler, hakkın toplum tarafından anlaşılmasına engel olmuşlardır. Bu ise, yapılabilecek en kötü işti: “Onlar, işledikleri kötülükten, birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı. Andolsun yaptıkları ne kötüdür!”3692; “Allah’ın âyetlerini az bir paraya sattılar da O’nun yoluna engel oldular. Onların yaptıkları, gerçekten ne kötüdür!”3693 Bu görevliler, bunu ister bilerek yapsınlar, isterse bilmeden; bâtılı emretmeleri, bundan da kötüsü, hakla bâtılı karıştırmaları, cinâyet olarak yeter! “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın; yalnız Benden (Benim azâbımdan) korkun. Hakkı bâtıl ile karıştırmayın; bilerek hakkı gizlemeyin.” 3694
Yine, hangi sebeple olursa olsun, hakkı gizleyerek belli konuları işlemeleri, onların Kur’an’ı böldüklerinin açık bir delilidir. Bunun hesabı, elbette sorulacaktır. “Onlar ki Kur’an’ı bölük bölük ettiler. Senin Rabbin hakkı için Biz onların hepsine, yaptıkları şeylerden soracağız. O halde sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklere aldırma!”3695 Kur’an’ı parça parça ederek bir bölümü ile hareket edenler için Kur’an’ın öngördüğü ceza, dünya hayatında laik düzenlerin isteklerine göre hareket ettiklerinden dolayı rezillik, rezillerin âhiret cezası ise, azâbın en şiddetlisine atılmaktır. “...Yoksa siz Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka nedir? Kıyâmet gününde de (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızı bilmez değildir.” 3696
Diyânetin memurları, bu itaatkâr tavırlarıyla, bilerek veya farkında olmadan; Diyanetin, dolayısıyla laik düzenin emir ve yasaklarını Allah ve Rasûlünün emir ve yasaklarının üstüne çıkarmış oluyorlar. Bu nedenle, Kur’ânî emirler bunlar için pek bir şey ifade etmeyebiliyor. Bunun en açık örneği, cenâze namazları ile ilgili tutumlarıdır. Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın dininden hoşlanmayanların, fâsıkların ve münâfıkların namazlarının kılınmamasını, mezarları başında durulmamasını isterken, bu namaz memurları, bırakın münâfıkları, Allah’ın dinine ve müslümanlara düşman olan dinsizlerin (daha doğrusu, farklı din mensupları
3691] 3/Âl-i İmrân, 187
3692] 5/Mâide, 79
3693] 9/Tevbe, 9
3694] 2/Bakara, 41-42
3695] 15/Hicr, 91-94
3696] 2/Bakara, 85
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 981 -
müşriklerin) bile namazlarını kılmakta, onlar için duâ etmektedirler. Namazdan sonra da bu müşriklerin ölüsünü almaya gelenlerin bazılarınca, “kahrolsun şeriat!” diye İslâm’a saldırdıkları durumlar bile olabilmektedir. “Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma, onun kabri başında da durma. Çünkü onlar, Allah ve Rasûlünü inkâr ettiler de fâsık olarak öldüler.”3697 Şimdi, bir tarafta Yüce Allah’ın emri, diğer tarafta Diyanet ve laik sistemin emri var. Namaz memurları laik düzenin emrine tâbi olduklarını ortaya koyarak, Yüce Allah’ın bu emrinin tersine hareket ediyorlar. Bu davranışlarıyla da Kitab’ın hükümlerini arkalarına atmış oluyorlar.
Diyanete, daha doğrusu laik düzene hizmeti ibâdet kabul eden müftü, vâiz ve namaz kıldırma memurlarından oluşan bu grup, tevbe ederek Allah’a ve O’nun yüce Kitabına tam teslim olmadıkları ve Kur’ânî gerçekleri insanlara olduğu gibi anlatmadıkları sürece, ne müslümanlarla beraber olabilirler ve ne de Yüce Allah tarafından bağışlanırlar. “İşte onlar, âhireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir. Onlardan azap hiç hafifletilmez ve onlara hiç yardım edilmez.”3698; “Ancak, tevbe edip düzeltenler, (Hakkı) açıklayanlar başka. Onları bağışlarım. Çünkü Ben tevbeyi çok kabul eden ve merhametli olanım.”3699; “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında ancak rezilliktir. Kıyâmet gününde ise (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 3700
Hamdolsun, bu âyete göre durumlarını düzeltenler, günden güne çoğalmakta ve birçok Diyânet görevlisi, yalnızca Yüce Allah’a kul olma şerefine ulaşmak için çalışmaktadırlar. Ancak, rızık endişesiyle hâlâ gerçekleri gizleyen büyük bir grup Diyanet görevlisi bulunmaktadır. 3701
Diyanetin Hutbelerinden Küçük Birer Kesit: 1973’te basılan, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarından “Hutbeler” adlı kitaptaki hutbe konularından bazıları şunlar: “Hâkimiyet Milletindir”, “Hürriyet ve Adâlet Sevgisi”, “Yurt Sevgisi ve Vatana Bağlılık”, “Vatan Sevgisi”, “Askerlik Sevgisi”, “Dinimiz Kaçakçılığın Her Çeşidini Yasaklamıştır”, “Millî ve Dinî An’anelerimize Bağlı Kalalım”, “Ormanların Korunması ve Ağaç Yetiştirilmesi”, “Dinimizin Zenaat ve Tekniğe Verdiği Önem”.
Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarından, 1981 yılında basılan ve kapağında “Atatürk’ün Doğumunun 100. Yılı Dolayısıyla” diye not düşülmüş, câmilerde İmam-Hatiplik yapanlara hutbe olarak yararlanmaları için hazırlanan “İmam-Hatipler İçin Örnek Metinler” adlı kitaptan birkaç konu/hutbe başlığını sayalım: “Yurtta ve Cihanda Sulh”, “Türk Devleti, Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bir Bütündür”, “Türklük ve Müslümanlık”, “Çalışmak Bir İbâdettir”, “Vatan ve Millet Sevgisi”, “Askerlik ve Yurt Savunması”, “Cumhuriyet Fazilettir”, “Milli Hâkimiyet Bayramı”, “Çanakkale Zaferi”, “30 Ağustos Zaferi”, “Vergi Vermek Çok Önemli Bir Vatandaşlık Görevidir”, “Ağaç ve Orman Sevgisi”, “Yerli Malı Kullanalım”, “Kaçakçılık ve Karaborsacılık”, “Anarşi, Terör ve Bozgunculuk”,
3697] 9/Tevbe, 84
3698] 2/Bakara, 86
3699] 2/Bakara, 160
3700] 2/Bakara, 85
3701] Ramazan Yılmaz, Tevhidin Düşmanı Tefrika, s. 155-171
- 982 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Turizmin Önemi”.
Hakk’a ve hak dine inanmayan insanların bize din biçmelerine, kendi bâtıl dinlerini bize dayatmalarına, hak dini tahrif etmeye çalışmalarına, Allah’a ve Allah’ın dinine iftira etmelerine göz yumacak ve boyun eğecek değiliz. Onların ilâhlıklarını, rabliklerini reddedeceğiz; onların tuzaklarına düşmeyeceğiz. Onların (b)alıkları avlamak için oltalarına taktıkları “din”i yutmayacağız. Dinimizi, düzenin resmî kurumlarından ve din tüccarı Bel’amlardan değil; temiz kaynağından; Kur’an’dan, sahih sünnetten ve takvâ sahibi âlimlerden öğreneceğiz.
Çağından Sorumlu Kişiler; Âlimler
İlim vahyin kendisidir. Vahyin önüne geçen, ya da vahiyle sağlaması yapılamayıp ona ters düşen bilgi ilim değildir. İlim, bütün peygamberlerin ortak mirasıdır. İlim, söz ve amelin sıhhati için şarttır. Söz ve amel, ancak ilimle itibar kazanırlar. İlim, amelden önce gelir. İlim, amelin rahberi ve mürşidi konumundadır. İlmin amelden önce gelmesinin nedeni, akîdede hak ve bâtılı, ibâdetlerde sünnet ile bid’ati, ahlâkta güzel ile çirkini, sözlerde doğru ve yanlışı, ilişkilerde sahih ile müfsidi, ölçülerde makbul ile makbul olmayanı birbirinden ayırt ediyor oluşudur. İlim, inançtan bile önce gelir. Neye, nasıl inanacağını bilmeden sağlam bir akîdenin oluşması mümkün değildir. Şeriatın gaye ve hedeflerini anlama, dinî hakikatleri kavrama sorunu, ancak ilim merkezli bir gayret ile elde edilebilir. İlim, her türlü İslâmî çalışmada şarttır.3702 Her ne kadar Yüce Kur’an, anlaşılması kolay; açık ve berrak hükümler içeriyor olsa da, Kur’an’ın ve Sünnetin hayata aktarılmasında ihtisas gerektiren ilmî bir disiplinin rolü inkâr edilemez. Yüce Kitabımız Arapça inmiştir ve Arapça ilmine vâkıf olmak âyetlerin hedef ve maksatlarını kuşkusuz daha iyi anlamada yarar sağlamaktadır.
Yine, bunun yanı sıra sebeb-i nüzul bilgisi, tefsir ve hadis usûlü, hüküm istinbat etme yolu (Fıkıh usûlü) gibi alanlar, inkâr edilemeyecek şekilde Kur’an’ı ve Hz. Peygamber’i daha derinlikli ve hikmete uygun bir şekilde anlamamızı kolaylaştırmaktadır. Ancak, bu ilmî disiplinler, belli birikim gerektiren ihtisas alanlarıdır. Bu ilmî birikimlere sahip olan “ulemâ”nın, İslâmî bir yürüyüşe öncülük etmedeki rolü, hem daha etkin hem daha kuşatıcıdır. Peygamberlerin vârisleri olarak sorumlulukları bildirilip taltif edilen “ulemâ”, tevhidî gerçekleri, peygamberlerin topluma ulaştırdığı yol ve yöntemlerle topluma ulaştırma gayreti içinde olan “ulemâ”dır. İslâmî hareket içinde tevhidî şuura sahip muttakî âlimlerin yerini alması ve sahip oldukları ilmî birikimlerini hareketin güçlenmesi yolunda harcamaları gerektiği, inkâr edilemez bir gerçektir. Çünkü ilim adamlarının sahip oldukları ilmî birikimin onları toplumda daha fazla dikkat ve câzibe merkezi haline getirdiği bilinen bir husustur.
Bu bağlamda şunu da belirtmeliyiz ki, İslâm nokta-i nazarında ilim belli bir kesimin tekelinde bir metâ olarak görülmez. İslâm, başta ruhbanlık olmak üzere, her türlü sınıf sistemine karşıdır. “Her ilim sahibinin üstünde bir âlimin bulunması3703 Kur’an’da işaret edilen bir vâkıadır. Mesleği, ilgi alanı ve sorumluluğu ne olursa olsun, her müslümanın kendi konumunun gerektirdiği vahyî ilimle donanması gereklidir. Her Müslüman bildiğinin âlimi, bilmediğinin de talebe3702]
12/Yusuf, 44, 45
3703] 12/Yusuf, 76
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 983 -
si olmak zorundadır. Bildiği doğruları sadece kültür zenginliği olarak üzerinde taşımaz; bildiği doğrularla amel ederek ilmi hayatına geçirir ve başkalarına da dâvet, tebliğ, nasihat ve emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar. Tarih boyunca ulemânın toplum üzerindeki gücü, özellikle kritik dönemlerde, bâriz bir şekilde hissedilmiştir. Buna, Moğollara karşı, kalemi ve lisanıyla Müslümanlara kahramanlık ve cesaret aşılayan Ahmed İbn Teymiyye ile İslâm akîdesini koruma uğruna “Mihne” döneminde her türlü işkenceye katlanan Ahmed İbn Hanbel örnek olarak verilebilir. İlim adamlarının Allah katında sorumlulukları diğerlerine göre çok daha ağırdır. Hele günümüzde parçalanmışlık içinde bulunan ümmetin bu vahim tablosu karşısında, tevhid ehli hiçbir âlimin yerinde oturup kalması veya ümmet sorunlarına duyarsız kalması düşünülemez. Böyle ise, o âlim değildir. İlmî seviye oranında bu mes’ûliyet artar.
Parçalanmış, zaafa uğramış ümmetin elinden tutup ümmetin kalkınması ve yeniden yapılanmasında, en fazla öncülük yapma görevi, ulemâya aittir. Yığınlarla bilgisi olmakla birlikte, bilgisini, öngörülen sorumluluk içinde kullanmayan ve bu bilinçle hareket etmeyen ulemâ, büyük bir vebal altında kalacaktır. Dâvetin topluma ulaşmasında rehberlik görevini görecek ulemânın, birtakım kısır veya cüz’î tebliğ faâliyetleriyle kendilerini sınırlandırmaları, onları bu vebalden kurtaramaz. “Toparlayıcılık” misyonu ya da ümmetin önündeki engelleri kaldırma misyonu, onların eliyle gerçekleşmelidir. Ancak, yaşadığımız toplumda, anlaşılmaktadır ki, tevhidî duyarlılığa sahip ilim adamlarının tek başına bu işin altından kalkmaları imkânsız gibi görünmektedir. Onların birçoğu, birtakım ârızî sebeplerle, halktan uzak kalmışlar ve toplumun sosyolojik analiz ya da tahlili, egemen sistemin işleyişi, toplumsal hastalıkların keşfi, Müslümanların ayağa kalkış yöntemi gibi konularda yeterlilik sahibi olamadıkları görülmektedir.
Dolayısıyla, ilim adamlarımızın, toplum içinden gelen entelektüel birikimin sahibi, tevhidî şuura sahip aktivist Müslüman öncülere de ihtiyacı vardır. Her iki birikimin bütünleşmesi, öncü kadro misyonu açısından, zorunlu ve vazgeçilmez gözükmektedir. Aslında, aydın ve hareket adamı aktivist muvahhidlerin belirli oranda da olsa ilim sahibi olma zorunluluğu gibi; gerçek ulemânın aynı zamanda entelektüel yetiye sahip, çağı ve insanları her yönüyle tanıyan aydın kimliğinin de bulunması gerekir.
Diğer bir tâbirle, ümmete öncülük yapacak kadrolar içinde, ulemâ var olan bilgisiyle, diğer aktivist Müslümanlarda var olan ilmiyle, diğer aktivist Müslümanlar da var olan tecrübe ve yetenekleriyle yerini almalı ve bu iki tâife, sorumluluklarının bilincinde ve istişare içinde birbirleriyle bütünleşebilmelidir. Bununla birlikte her ulemânın aktivist, her aktivistin de belli oranda ilimle kuşanması gerekir.
Ulemânın rolü ve sorumluluğu İslâm’ın egemen olduğu bir toplumda farklıdır; İslâm’ın egemen olduğu bir toplumda farklıdır. Küfrün egemen olduğu bir toplumda, ulemânın, sanki İslâm devletinde yaşıyormuş gibi davranması, çok ciddi bir zâfiyet, çok ciddi bir açmazdır. Böyle bir toplumda ulemânın öncelikli ve en âcil görevi, toplumu İslâm’a doğru dönüştürecek İlâhî yasaları harekete geçirmede rehberlik yapması, örnek yaşayışıyla öne düşmesidir.
Kur’an’ın itikadda hedefi iki şey üzerinde yoğunlaşır: 1- İlmî tevhid, 2- Amelî tevhid. (Faydalı ilim ve sâlih amel).
- 984 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ulemânın ayrıca, İlâhî programa uygun İslâmî bir yürüyüşü denetleme gibi bir görevi de vardır. Yürüyüşün İlâhî maksatlara uygun bir şekilde yürümesini kontrol etme, hareketin ifrat ve tefrite sapmasını engelleme, hareket önderlerinin fevrî ya da usûle aykırı davranmalarını tespit ve murâkabe etme gibi fonksiyonları da icrâ etmeleri gerekir. Bu noktada, İslâm hukukunda yerini alan bir kavram olan, “ehl-i hal ve’l-akd” kurumunun yürütücü işlevlerini muttakî ulemâ üstlenir. Ulemâ, ümmet içinde var olan her türlü potansiyeli bir harekete dönüştürme sorumluluğunu üstüne almalıdır. Bu kadar hayatî görevlere hâiz olan ulemâ kadrosunun, dar, cüz’î ve kısıtlı tebliğ ya da eğitim faaliyetleriyle kendilerini sınırlandırması, cidden şaşılacak bir durumdur. Bir toplumda “ulemâ” acziyet içinde ise, diğer Müslümanların halini varın siz düşünün. Allah, onlara şu âyette, verdiği bilgiyi gizlememeleri konusunda şiddetle ikaz etmiştir: “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti Biz kitap’da insanlara açıkça belirttikten sonra gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet edebilenler lânet eder. Ancak, tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıklayanlar başkadır; onları bağışlarım. Çünkü Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça merhamet edenim.” 3704
Yahya b. Muaz şöyle diyor: “Âlimler, Muhammed’in (s.a.s.) ümmetine anne ve babalarından da şefkatlidirler. Çünkü anne ve babaları onları, dünya ateşinden, âlimler ise âhiret ateşinden korurlar.” 3705
Merhametli, vicdanlı, şefkatli, imanlı ve sâlih amel sahibi bir anne ve baba çocukları için neleri düşünüyor, neleri istiyor, neleri yapıyorlarsa, muttakî âlimler, onlardan daha çok şeyleri ümmet için istiyor ve yapıyorlar... Muvahhid ve mücâhid İslâm ulemâsı, peygamberlerin varisleri olduklarının şuurunda ve idrakindedirler... Onların her biri, ümmet için çoban olduklarının ve kendilerine vacib olan sorumluluklarının farkındadırlar...
Abdullah İbn Ömer (r.anhuma)’nın rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.): “Hepiniz çobansınız ve her biriniz elinizin altındakinden sorumlusunuz.” 3706
Bir anne ve babanın evladından sorumluluğundan daha çok âlim, ümmetten sorumludur... Bir anne ve baba nasıl ki, çocuklarının sıhhatinden, hasta olduğunda tedavisinden ve ameliyatından, eğitim ve öğretiminden, edeb, terbiye ve güzel ahlakından, iktisadî hayatından, meslek ve işinden, ayrıca istikbalinden sorumlu ise, âlim de ümmet için aynı sorumluluğu taşımaktadır... Çünkü ümmetin genel velayeti, muttakî ve mücâhid ulemâdadır... İslâmın âlimleri, ümmetin sağlığından, hastalığının sıhhatli tedavisinden, ekonomisinin helâl üzere devam etmesinden, yabancı unsurlardan temizlenmesinden, düşman saldırısından korunmasından, eğitim ve öğretim, edeb ve güzel ahlâklı olmasından sorumludurlar... Ümmet hayatının Allah’ın hükümlerine ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) Sünnetine uygun olmasından muttakî ulemâ sorumludur... Eğer bu konularda herhangi bir noksanlık var ise, âlimler tarafından tesbit edilip giderilmesine çalışılmalıdır... Her şeyden önce İslâm ulemâsı hür ve bağımsız olmalıdır... İslâm topraklarını işgal eden müstekbir egemen tağutlardan tamamen uzaklaşmış ilişkisini kesmiş
3704] 2/Bakara, 159-160
3705] Gazâlî, İhyâ, Çev. A. Serdaroğlu, Bedir Y., c. 1, s. 37
3706] Buhârî, Kitabu’l-Cuma, B. 11, Hds. 18, Kitabu’l-Ahkâm, B. 1, Hds. 2; Müslim, Kitabu’l-İmâre, B. 5, Hds. 20; Ebû Dâvud, Kitabu’l-Harac, B. 1, Hds. 2928; Tirmizî, Kitabu’l-Cihad, B. 27, Hds. 1757; İmam Buhârî, Edebü’l-Müfred, B. 108, Hds. 212
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 985 -
ve onlarla asla uzlaşmayan taviz vermeyen ulemâ ancak çağın problemlerini İslâm ölçülerince çözebilir... Çözülen problemlerin hayatta uygulanışının örneğini yine muvahhid ulemânın ortaya koyması icab eder... Eğer bilgi yüklü kişiler, ümmete rehberlik yapmıyor ve onların dertleriyle ilgilenmiyorlarsa, onlar, gerçekten âlim olamazlar... Âlimler, Allah’dan gereği şekilde korkar ve kendilerine yükletilen sorumluluğunun idrakinde oldukları için vazifelerini yerine getirirler... İmanı sağlam bir şekilde ilmiyle âmil olmayan kişiler, sadece bilmekten dolayı âlim olamazlar...
Ebû’d Derda (r.a.) şu tesbitte bulunmuştur: “Öğrenci olmadıkça ilim sahibi olamazsın. Kendisiyle amel etmedikçe ilimden dolayı da âlim olamazsın.”3707 İbn Mübarek (rh. a.) ise şöyle der: “Âlim, okumaya devam ettiği müddetçe âlimdir. Ne zaman âlim olduğunu zanneder ve ilmini arttırmaktan vazgeçerse, işte o zaman câhil olur. 3708
Kendisini sorumlu olarak kabul eden muttakî âlim, kendisine yalnız ve yalnız Rasûlullah’ı (s.a.s.) önder ve hayat örneği edinmiş,3709 Rabbi Allah’ı sevdiği için O’nun emriyle Rasulüne (s.a.s.) uymuş,3710 zamanın en uyanığı olan bir kişidir. Yalnızca Allah’dan korkan ve ne olursa olsun, neye malolursa olsun, Allah’ın ayetlerini dosdoğru okuyup beyan eden,3711 onları asla dünya malına ve menfaatına değişmeyen izzetli ulemâ, okudukları Rabbleri Allah’ın kitabına göre “Rabbânîler” olmuşlardır...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur: “Öğrendiğiniz ve ders verdiğiniz Kitaba göre Rabbanîler olun.”3712 Bu âyeti açıklayan İslâm ulemâsı şunları demişlerdir: ed-Dahhâk (rh.a.): “Kur’ân’ı okuyan herkese fakîh olmak bir borçtur” der. Hasan (rh. a.): “Hâkimler ve âlimler” demiştir. Said b. Cübeyr (rh. a.) ise, rabbanîler için: Âlimler, fakîhler, demiştir. 3713
İbn Abbas (r. anhumâ): “Rabbânîler olunuz” demek, hâkimler ve fakîhler olunuz demektir, dedi ve: “Rabbânî, insanlar üzerinde ilim ile siyaset icrâ eden ve büyük ilimden evvel, küçük bilgilerle terbiye eyleyen kimseye denir, demiştir.3714 İmam Taberî, “Rabbâniyyîn” kelimesi hakkında şunları söylemiştir: “Rabbaniyyîn kelimesi, ‘Rabbâniyyun’ kelimesinin çoğuludur. Bunun mânâsı ise, insanları yetiştiren, işlerini düzene koyan ve onları sevk ve idâre eden, demektir. Bu nedenle, âlimler de, fakîhler de, hikmet sahipleri de, liderler de, eğiticiler de, “Rabbaniyyîn” kelimesinin ihtiva ettiği mânâya girmektedirler. Çünkü bunlardan her biri, kendi ihtisasları alanında insanları yetiştirirler, eğitirler, işlerini düzeltirler, sevk ve idare ederler. 3715
Rabbimiz Allah, rabbânîlerin durumlarını ve vazifelerini şöyle beyan buyurur:
3707] Dârimî, Mukaddime, B. 29, Hbr. 299
3708] Gazâlî, a.g.e., c. 1, s. 152
3709] Bk. 33/Ahzâb, 21
3710] 3/Âl-i İmrân, 31
3711] 2/Bakara, 41
3712] 3/Âl-i İmrân, 79
3713] Dârimî, Mukaddime, B. 32, Hbr 334-336; İmam Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 4, s. 259
3714] Buhârî, Kitâbu’l-Ilm, B. 11, -Bab başlığında-
3715] et-Taberî, a.g.e., c. 2, s. 301
- 986 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Nice Peygamberlerle birlikte birçok Rabbânî (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isâbet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne de boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever. Onların söyledikleri: ‘Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kâfirler topluluğuna karşı yardım et’ demelerinden başka bir şey değildi. Böylece Allah, dünya ve âhiret sevabının güzelliğini onlara verdi. Allah iyilikte bulunanları sever.”3716; “Onların çoğunun günahta, düşmanlıkta ve haram yiyicilikte çabalarına hız kattıklarını görürsün. Yapmakta oldukları ne kötüdür. Bilgin-yöneticileri (rabbâniyyun) ve yüksek bilginleri (ahbâr) onları, günah söylemelerinden ve haram yiyiciliklerinden sakındırmalı değil miydi? Yapmakta oldukları ne kötüdür.” 3717
Bütün izzetin Allah Teâlâ’ya âit olduğunu3718 ve Allah’a gerçekten iman edip sâlih amel işleyen mü’minlerin de izzet sahibi şahsiyetler olduklarını3719 bilen ilim sahipleri, her ne olursa olsun hakkı ve adâleti savunmaları, bâtılı ve zulmü ortadan kaldırmaları gerekir... Kesinlikle bâtılı hakka, zulmü adâlete karıştırmamalıdırlar... Ak, ak olmalı, kara da kara olmalı bilenlerin katında ak ile kara karıştırılacak olursa, ne ak kalır, ne de kara kalır... İkisinin karışımından ne ak, ne de kara olan gri ve grinin tonları meydana gelmiş olur... Bu, hak ile batılı karıştırmaktır... Hak ile bâtılı birbirine karıştıranlar ve bu ihâneti hak olarak gösterenler, ya cidden câhildirler, ya da korkunç hâindirler...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur: “Ey Kitab Ehli, niçin hakkı bâtıl ile karıştırıyor ve bildiğiniz hâlde hakkı gizliyorsunuz?”3720; “Hakkı, bâtıl ile örtmeyin ve hakkı gizlemeyin. (Kaldı ki,) siz (gerçeği) biliyorsunuz.”3721 Muttakî âlimler, hakka karıştırılmış bâtılı, hakkın içinden söküp çıkaran ve hakkın üstüne atılan bâtıl perdesini kaldırıp hakkın apaçık ortaya çıkmasını sağlayan mücâhid kişilerdir... Ümmet-i Merhumenin içinde kıyâmete kadar bu şahsiyetlerden birçokları bulunacak ve hiç noksan olmayacaktır...
Muğire b. Şu’be’nin (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.): “Ümmetimden bir tâife, kendilerine Allah’ın emri gelinceye (yani kıyâmet kopuncaya) kadar hak üzerinde birbirine yardımcı olmakla devam edecek ve bunlar, (muhâlefet edenlere) daima galib olacaklardır.”3722 İmam Buhârî: Bunlar, ilim sahipleridir, demiştir;3723. İmam Tirmizî şöyle diyor: Muhammed b. İsmail (Buhârî), Ali el-Medinî’den naklen: Onlar hadisçilerdir, dedi.
Bu hadisin şerhinde şunlar beyan olmuştur: İmam Ahmed b. Hanbel: “Bunlar, ehl-i Hadis değilseler, kimler olacağını ben de bilmiyorum, demiştir. İmam Nevevî şöyle der: “İhtimal ki, bu tâife, muhtelif mü’minler arasına dağılmıştır. Bazıları cengâver yiğitler, birtakımları fukahâ ve hadis ulemâsı, kimisi zahid,
3716] 3/Âl-i İmrân, 146-148
3717] 5/Mâide, 62-63
3718] bk. 4/Nisâ, 139
3719] bk. 63/Münâfıkun, 8
3720] 3/Âl-i İmrân, 71
3721] 2/Bakara, 42
3722] Buhârî, Kitabu’l-İ’tisam, B. 10, Hds. 42, Kitâbu’t-Tevhid, B. 29, Hds. 85, Kitâbu’l-Menâkıb, B. 28, Hds. 141
3723] Müslim, Kitâbu’l-İmâre, B. 53, Hds. 170-171; Kitâbu’l-İman, B. 71, Hds. 247; Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Fiten, B. 1, Hds. 4252; İbn Mace, Mukaddime, B. 1, Hds. 10, Kitabu’l-Fiten, B. 9, Hds. 3952; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 25, Hds. 2287
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 987 -
kimisi emr-i bi’l-ma’rûfu yapan zevattır. Hepsinin bir yerde toplu bulunmaları lazım gelmez. Bilâkis muhtelif yerlerde bulunurlar.” 3724
Çağından ve toplumdan sorumlu olduğunun idrakinde olan mücâhid âlim şahsiyet, dünyevîleşmemek için elindeki bütün gayreti sarfeder... O ilmini Allah yolunda kullanmak isteyen, gayesi Allah’ın rızâsını kazanmak ve insanların iman üzere olmaları için hidayetlerine vesile olmayı arzu eden bir kişiliğe sahibdir... Onun tek gayesi, Rabbi Allah’ın kendisinden razı olacağı gibi bir hâl ve tavır içinde olup gerekli kulluk vazifelerini yerine getirmektir... Allah’ın rızâsını kazanmak için kullandığı ilmiyle, bütün insanlık âlemine hizmet edip onlara hidayet rehberi ve hidayet vesilesi olmak ister... İlmiyle âmil olan âlimler, bu iyi niyet ve bu ihlâs ile hareket ettikçe kıymetleri artar...
Abdullah İbn Mes’ud (r.a.), bu konuya dikkat çekerek şunları beyan ediyor: “Eğer ilim ehli, ilmi(n değerini) koruyup onu liyakatli olanların yanına koymuş olsalardı, ilim sayesinde zamanlarındaki insanların büyükleri olacaklardı. Lakin âlimler, ilim vasıtasıyla dünya ehlinden birtakım menfaatler sağlamak için ilmi, değerlendirmeden dünya ehline mebzulen vermeye giriştiler. Bu sebeble dünya ehli yanında âlimlerin değeri de düştü. Ben, Peygamberiniz (s.a.s.)’den şöyle buyururken işittim: “Kim çok arzuları tek arzu -âhirete ait arzu- hâline döndürürse Allah, onun dünyaya aid arzusu için yeterlidir. Ve kim ki, dünya ahvali hakkındaki arzuları dağılırsa veya arzular kendisini dağıtırsa, onun dünyanın hangi deresinde helâk olduğuna Allah, iltifat etmeyecektir.” 3725
Çağının problemlerini çözmekten ve toplumları maddî veya manevî krizlerden kurtarıp istikamet üzere olmalarına yardımcı olmaktan sorumlu olan muttakî ulemâ, bu sorumluluğunu her zaman ilk planda tutmalıdır... O, bunca bilgisiyle bilmezler gibi davranmamalı ve dünyevîleşmemelidir... Onun tek gâyesi Allah olmalıdır... Murâdı, Allah’a kul olup O’nun rızâsını kazanmaktır... Ebû Osman Said b. İsmail el-Hîrî (rh.a.) şöyle demiştir: “Her bir şeyde muradı Allah olmayan kimsenin, her işte var olan ilâhî hazdan nasibi eksik olur. Bu sebeble, nihâî düşünce ve maksat, hep yüce Allah olmalıdır. Her şeyde gayesi ve hedefi Allah Teâlâ olan insan, sadece yüce Allah ile sükûna erer ve iç huzuru bulur. Çünkü Allah Teâlâ’nın eşi ve benzeri yoktur ki, bir başkasında sükûna ersin. O’ndan daha yüce bir zat yoktur ki, nihâî düşünce ve arzularını bir başkasına çevirsin. İşte bu sebeblerden dolayı, gerçek ve en güzel kalb huzuru ve sükûnu sadece yüce Allah ile bulunur.” 3726
Çağından sorumlu olan âlim, bu inanç ve bu duygularla hareket etmesi gerekir... O, yüksek bir vicdana, kuvvetli bir imana sahib olan bir kişidir... Bundan dolayı hiçbir haksızlığa, zulme ve sömürüye rızâ gösteremez... Hak çiğnenirken seyirci olamaz!.. Her zaman ve her mekânda, yeryüzünün zorba güçlerine rağmen hakkın gereğini yerine getirir, adâletle davranır ve hep mazlumun yanında yer alıp zâlime karşı çıkar...
Bu kesin inançtan dolayı ashâb-ı kiramdan Ebû Zerr (r.a.) ensesini göstererek şöyle demiştir. “(Beni öldürmek için) kılıcı şuraya koysanız, ben de Rasûlullah’dan
3724] Ahmed Dâvudoğlu, S. Müslim Terc. ve Şerhi, İst. 1983, c. 9, s. 141
3725] İbn Mâce, Mukaddime, B. 23, Hds. 257, Kitâbu’z-Zühd, B. 2, Hds. 4306
3726] Beyhakî, Kitâbu’z-Zühd, s. 81, no: 119
- 988 -
KUR’AN KAVRAMLARI
işitmiş olduğum bir sözü, siz işinizi tamamlayıncaya kadar infaz edebileceğimi, yani ilân edeceğimi bilsem yine infaz ederim.” 3727
Ebû Hüreyre şöyle demiştir: “İnsanlar: ‘Ebû Hüreyre, çok hadis rivâyet ediyor’ deyip duruyorlar. Hâlbuki Allah’ın kitabın’da şu iki âyet olmasaydı hiçbir hadis nakletmezdim: “Gerçekten, apaçık belgelerden indirdiklerimizi ve insanlar için Kitab’da açıkladığımız hidayeti gizlemekte olanlar, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de (bütün) lânet ediciler. Ancak tevbe edenler, (kendilerini ve başkalarını) düzeltenler ve (indirileni) açıklayanlar(a gelince;) artık onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri kabul edenim, bağışlayanım.”3728 Muhâcir kardeşlerimizi, çarşılarda alış-veriş etmek meşgul ederdi. Ensar kardeşlerimizi de mallarında çalışmak meşgul ederdi. Ebû Hüreyre ise, karın tokluğuna Rasulul-lah’dan ayrılmazdı da, onların hazır bulunmadığı meclislerde hazır bulunur ve onların belleyemedikleri sözleri bellerdi.” 3729
Çağın problemlerini ve toplumun sıkıntılarını bilen muvahhid âlim, problemleri çözerken, toplumun sıkıntısını giderirken, insanların ihtiyacı olan şeyleri beyan etmeye çalışır... Onları ilgilendirmeyen, hatta duyduklarında kendileri için fitne olabilecek hakikatları “Bir hakikattır, gizli kalmamalı” iyi niyetinden hareketle açıklaması gerekmez... Her doğrunun kabul göreceği bir zamanı ve bir mekânı vardır... Zamansız ve mekânsız, yani yersiz söylenen doğru, muhatabta herhangi bir yankı uyandırmaz, hatta onun için bir fitne olur... Onun için doğruları, doğruların kabul edilecek yerlerde ve onun kıymetini bilen toplumlarda söylemek gerekir... Söylenen doğruyu, eğri anlayacak ve yanlış değerlendirecek bir toplumda söyleyen kişi, sözünde hata etmez fakat yeri müsaid olmadığı için yanlış anlaşılır... Bundan dolayı, bazı hakikatların söylenecek zaman ve mekânı iyi ayarlanması gerekir... Bu da, âlim için bir sorumluluktur... Eğer toplumun, kulluk vazifesini yaparken bu hakikata ihtiyacı yok ise, bu hakikat ziyade bir şey ise ve muhâtabın bunu anlayacak kabiliyeti yok ise, o hakikatın söylenmesine ihtiyaç yoktur!..
Bundan dolayı Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle demiştir: “Rasûlullah’dan (s.a.s.) iki kap ilim belledim. Bunlardan birisini neşrettim. Diğerine gelince, onu neşretseydim, benim şu boğazım kesilirdi.3730 Yaşadığı çağın önderleri ve içinde bulundukları toplumun hidayet rehberi olan muttakî ulemâ, maddî ve manevî sorumluluğundan dolayı hakikatları gizleyemezler... Yalnız hangi hakikatı, nerede ve kimlere beyan edeceklerinin çok iyi hesabını yaparlar... Faydalı olan şeyleri anlatır ve yayarlar...
Mücâhid ve muvahhid İslâm ulemâsı, tarih boyu yüklenmiş olduğu ağır vazifesinin sorumluluğunu idrak etmiş ve üzerine düşeni yerine getirmeye gayret etmişlerdir... Âlimlerin kıymeti, ilimlerinin gereği olan sâlih ameli işlemek ve istikamet üzere olmaktan ileri gelmektedir.
Enes b. Mâlik (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
3727] Buhârî, Kitâbu’l-Ilm, B. 11 -Bab başlığında-; Dârimî, Mukaddime, B. 46, Hbr. 551
3728] 2/Bakara, 2/159-160
3729] Buhârî, Kitâbu’l-İlm, B. 43, Hbr. 59, Kitabu’l-Muzâra’a, B. 21, Hds. 29; Müslim, Kitâbu Fedâilu’s-Sahâbe, B. 35, Hds. 2492; İbn Mâce, Mukaddime, B. 24, Hbr. 262; Zubeyr bin Harb, Kitâbu’l-İlm, s. 176, Hbr. 96 ve 107
3730] Buhârî, Kitâbu’l-Ilm, B. 42, Hbr. 61
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 989 -
“Kıyâmette âlimlerin mürekepleri ile şehidlerin kanları tartılır. Âlimlerin mürekkepleri ağır gelir.” 3731
Muttakî âlim, kendisine ve diğer insanlara faydalı ilmi elde eder, ilmini hayır yolunda sarf ederek toplumuna faydalı olmaya çalışır... Faydasız olan şeylerin peşine düşmez ve insanlara fayda vermeyecek şeyleri beyan etmez... Sadece konuşmuş olmak için konuşmaz, her konuştuğu şey bir hikmet ve hayırdır... Eğer hikmet ve hayır konuşulacak ortam yok ise, susar ve onun bu susması da başlı başına bir hayırdır...
Abdullah İbn Abbas (r. anhumâ), Rasûlullah’ın (s.a.s.) iman ve cihad mektebinde eğitim ve öğretim görüp her biri bir insan-ı kâmil olan ashâb-ı kiram’ı şöyle anlatıyor: “Rasûlullah’ın (s.a.s.) ashâbı kadar hayır olan hiçbir topluluk görmedim. (Rasûlullah) vefat edinceye kadar O’na hepsi Kur’ân’da bulunan sadece on üç mes’ele sormuşlardı: “Sana, haram olan o ayı sorarlar.” 3732 Ve: “Sana, kadınların ay hâlini de sorarlar.” () âyeti bunlardandır. (İbn Abbas, sözünün devamında) şöyle dedi: “Onlar, başkasını değil, sadece kendilerine fayda verecek şeyleri sorarlardı. 3733
Ammar b. Yâsir’den (r. anhumâ) bir mes’ele soruldu. O da: Bu, henüz meydana geldi mi? diye sordu. (Soranlar:) Hayır, dediler. (Ammar, o zaman) şöyle dedi: “(O halde) meydana gelinceye kadar bizi (rahat) bırakın! Sonra meydana geldiğinde sizin için onu (hâlletme) zahmetine gireriz.” 3734
es-Salt b. Rasîd (rh.a.) anlatıyor: Ben, Tâvus’a bir mes’ele sordum. Bana: “Bu, meydana gelmiş mi?” dedi. “Evet” dedim. “Vallahi mi?” dedi. “Vallahi!” dedim. Bunun üzerine şöyle dedi: “Arkadaşlarımız, Muaz b. Cebel’den bize haber verdiler ki, o şöyle demiştir: “Ey insanlar, belânın (hükmünde) başınıza gelmesinden önce acele etmeyiniz. Çünkü siz, şayet onun (hükmünde), başınıza gelmesinden önce acele etmezseniz, müslüman-ların içinde (kendilerine bir şey) sorulduğu zaman (cevabı) isâbetli kılacak, söz söylediği zaman doğruya ulaştıracak, kimseler bulunmaya devam edecektir.” 3735
İlmiyle âmil olan muvahhid âlimler, mes’eleleri tartışma ortamına getirmez ve onu ehli olmayanlarla konuşup ayağa düşürmezler... Onlar, insanlara hangi mes’eleyi arzedecekler ise, onun Kur’ân’dan, Sünnet’ten, İcmâ’dan ve Kıyas’tan delilini beyan eder, bu deliller sonucu şu görüşü benimsediklerini açıklarlar... Buna, herhangi bir itiraz olursa, yine delillerle konuyu aydınlatırlar... Hele hele ilmi olmayan ve usûlden anlamayanlarla ilmi herhangi bir mes’eleyi, tartışmak şöyle dursun konuşmaya bile yanaşmazlar. İlmî mes’eleler, ancak ehli olan ve takvâ sahibi ilim adamlarıyla konuşulup görüşülür... Ehli olmayanlarla ilmî mes’eleleri konuşmak, ilme büyük bir saygısızlık ve zulüm olur...
3731] Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c. 2, s. 400, Hds. 3281. Şirazî, İbn Abdi’l-Berr ve İbn Cevzî rivâyet etmişlerdir. Munâvî: “Hadisin senedleri zâiftir” derken, İbn Ğaras da hadisin zâif olduğu görüşündedir. -Aliyyu’l-Karî, Zayıf Hadisleri Öğrenme Metodu, çev. Ahmed Serdaroğlu, İst. 1986, s. 105; İmam Gazalî, İhyâ, c.1, s. 25; İmam Hasan el-Basrî (rh.a)’ın sözü olarak.
3732] 2/Bakara, 217
3733] Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c. 2, s. 400, Hds. 3281. Şirazî, İbn Abdi’l-Berr ve İbn Cevzî rivâyet etmişlerdir. Munâvî: “Hadisin senedleri zâiftir” derken, İbn Ğaras da hadisin zâif olduğu görüşündedir. -Aliyyu’l-Karî, Zayıf Hadisleri Öğrenme Metodu, çev. Ahmed Serdaroğlu, İst. 1986, s. 105; Gazalî, İhyâ, c.1, s. 25; İmam Hasan el-Basrî (rh.a)’ın sözü olarak.
3734] Dârimî, Mukaddime, B. 18, Hbr. 125
3735] Dârimî, Mukaddime, B. 19, Hbr. 155, B. 17, Hbr. 118
- 990 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Muttakî âlimin, ehli olmayanlarla ilmî mes’eleleri konuşmayı reddetmesi, onları küçük gördüğünden veya gururlu-kibirli oluşundan değil, ilmin kıymetini bilip ilme karşıki hürmetinden ileri gelir... Âlim şahsiyetin, ehil olmayan kişilerle ilmî bir mes’elenin görüşülmesini uygun görmemeleri, muvahhid mü’minlerin önderi Rasûlullah’ın (s.a.s.) bir emrinden dolayıdır...
Enes b. Malik (r.a.)’ın rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.): “Ehil olmayan insanların yanına ilim bırakan kimse, domuzların boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık takan adama benzer.” 3736
Bundan dolayı âlimler, ilmî mes’eleleri uygun olmayan ortamlarda beyan etmekten çekinirler... Ve kendileriyle tartışmak isteyen ehil olmadıkları gibi haddlerini de bilmeyen kişilerle muhatab olmaz, onlarla tartışmazlar!..
Enes b. Malik’den (r.a.); Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Bâtıl ve haksız yolda iken mücâdeleyi bırakana cennetin kenarında, hak yolda iken cidalı (tartışmayı) terk edene cennetin ortasında ve huyunu güzelleştirene cennetin en yüce mevkiinde köşk yapılır.” 3737
İbn Abbas’dan (r.anhumâ); Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Kardeşinle münâkaşa etme, onunla (kırıcı şekilde) şaka etme ve ona, yerine getiremeyeceğin vaadde bulunma!”3738 Ebû Umâme’den (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Hiçbir kavim hidayete erdikten sonra, batılı hak ve hakkı batıl göstermek sûretiyle mücâdele ve çekişmelerde bulunmadıkça dalâlete gitmemiştir.” Sonra Rasûlullah (s.a.s.) şu âyeti okudu: “Onu, yalnızca bir tartışma konusu olsun diye (örnek) verdiler. Hayır, onlar tartışmacı ve düşman bir kavimdir.” 3739
Ehil olmayan insanların yanında ilmî hakikatların konuşulması bir fitneye yol açar konusunda, önderimiz Rasûlullah (s.a.s.) bir ibretli örnek vermektedir... Ebû Hüreyre’nin rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.): “(Bir yerde) oturup hikmetli konuşmayı dinledikten sonra (konuşmacı) arkadaşından işittiği (sözlerin) yalnız şerr (yani yanılma, unutma veya dil sürçmesi eseri) olanı anlatan kişinin durumu, şu adamın durumuna benzer ki, çobanın yanına varır ve: ‘Ey çoban, bana, koyunlardan kesilmeye elverişli (semiz) bir koyun ver!’ diye talepte bulunur. Çoban da: ‘Git de, koyunların en iyisinin kulağından tut (götür)!’ der. Bunun üzerine adam, gidip sürünün köpeğinin kulağından tutar.” 3740
Bu tipte ve bu düşüncede olan kişiler, her zaman ve her toplumda bulunması ihtimal dâhilindedir... Bunun için bu konuda hassas olmak gereklidir... Sorumlu âlimin görevi çok ağırdır... Bir yandan nefsiyle cihad ederken, diğer yanda her türlü kötülük ve kötülerle mücâdele içinde olmalıdır... Muttakî âlim, hiçbir zaman “Bana ne!” dememeli ve vazifesini ihmal etmemelidir... Her zaman ilmiyle
3736] İbn Mâce, Mukaddime, B. 17, Hds. 224
3737] İbn Mâce, Mukaddime, B. 7, Hds. 51; Tirmizî, Kitâbu’l-Birr ve’s-Sıla, B. 57, Hds. 2961; Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Edeb, B. 8, Hds. 4800
3738] Tirmizî, Kitâbu’l-Birr ve’s-Sıla, B. 57, Hds. 2063
3739] 43/Zuhruf, 58; İbn Mâce, Mukaddime, B. 7, Hds. 48; Tirmizî, Kitâbu Tefsîri’l-Kur’an, B. 44, Hds. 3468
3740] İbn Mâce, Kitâbu’z-Zühd, B. 15, Hds. 4172; Rûdânî, Cem’u’l-Fevâid, c. 1, s. 60, Hds. 256; Ebû Ya’lâ’dan. Aynı eserin, c.1, s .412, Tahric: 256’da aynı hadisin, Ahmed bin Hanbel, Müsned, c. 2, s. 405, ve 508’de olduğu beyan edilmiştir.
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 991 -
âmil olan ihlâs sahibi olma şahsiyetinde bir kusur etmemelidir...
Merhamet olunmuş ümmetin müctehid âlimlerinden İmam Hasan el-Basrî (rh.a.), şu ibretli tesbitte bulunmuştur… Şöyle diyor İmam Hasan el-Basrî (rh.a.): “İlim sahibleri dışında olan insanların tümü helâke uğramışlardır. İlim sahibi olanların da amel edenleri dışındakileri helâke uğramışlardır. Amel edenlerin de ihlâslıları dışında kalanlar, helâke uğramışlardır. İhlâslılar ise, büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar.” 3741
Sehl (rh.a.) şöyle demiştir: İlmin hepsi dünyalıktır. Âhiret için olanı, kendisiyle amel edilendir. Amelin hepsi havadır. Ancak Allah rızâsı için olan başka. İnsanlar hep ölüdürler, yalnız âlimler ölü değil. Âlimler de sarhoşturlar, yalnız amel edenler müstesnâ. Amel edenler de aldanmıştır, yalnız ihlâs ile amel edenler başka. İhlâs ile amel edenler de neticeyi bilinceye kadar korkudadır. 3742
İmam Hasan el-Basrî (rh.a.), sorumluluğunun ve vazifesinin şuurunda olan muttakî âlim şahsiyet için şunları beyan ediyor: Akıllı ve âlim kişi odur ki, dünyasını harab eder ve harab ettiği dünyanın enkazı üzerine âhiretini inşâ eder. Âhiretini harab edip de bunun enkazı üzerine dünyasını inşâ etmez.3743 Başka bir beyânında şöyle diyordu İmam Hasan el-Basrî (rh.a.): Hakikaten kişi, ilimden bir konuyu elde edip, onunla amel ederdi de bu, onun için dünya ve içindekilerinin kendisinin olması, sonra da bunları âhiret (yoluna) vermesinden daha hayırlı olurdu. (Önceleri) adam, ilim tahsil ettiği zaman bunun (te’sirinin) onun basiretinde, huşû’unda, dilinde, elinde, namazında ve zühdünde görülmesi gecikmezdi. 3744
Fudayl b. Iyaz (rh.a.), sorumlu ulemânın vazifesinin ne kadar çetin olduğunu ve vazifesini hakkıyla yapanların azınlıkta kaldığını beyan ile şunları söylemiştir: Şimdiki zamanda üç şeyi aramayınız, zirâ bulamazsınız: İlmi, ameline mutabık olan âlim aramayınız, zirâ böyle birini bulamaz ve âlimsiz kalırsınız. Ameline muvâfık ihlâsı bulunan bir âmil aramayınız, zirâ böylesini bulamaz ve amelsiz kalırsınız. Kusursuz dost aramayınız, zirâ böyle birini bulamaz ve dostsuz kalırsınız. 3745
Ümmetin derdiyle dertlenen ve zulme uğramış, toprakları işgal edilmiş mustaz’af mü’min müslümanlara rehberlik eden muttakî ulemâ böyle ciddî beyanlarla yolumuzu aydınlatmakdadır. İlim, amel etmek ve dünya-âhiret faydası için öğrenilir... Dünyada iman üzere, izzet ve şeref üzere bir hayat sürmek için ilme ihtiyaç vardır... Kendisiyle amel edilen ilim, âmil olan kişiyi ebedî saâdete ulaştırır, âhiretini ma’mur yapar...
3741] Said Havva, el-Esas Fi’s-Sünne - İslâm Akaidi, çev. M. Ahmed Varol, Vdğ., İst.1992, C.10, Sh.11. Not: İmam Hasan el-Basrî (rh. a.)’ın bu sözleri, bazı kitaplarda veya bazı kişiler tarafından hadis olarak rivâyet edilmişse de, hadis olmadığı ve hiçbir mûteber hadis kaynağında bulunmadığı ehil olan âlimler tarafından beyan olunmuştur. Sağanî (rh.a.) bunun için: İftira edilmiş/uydurulmuş bir hadistir/sözdür, demiştir. Bkz. Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c. 2, s. 312, no: 2796; Şevkânî, el-Fevâidu’l-Mecmua fi’l-Ehâdisi’l-Mevzûa, Kahire, 1960, s. 257; Sâğanî, Risâle fi’l-Mevzuat, Mısır, T.Y., s. 5
3742] Gazâlî, a.g.e., c. 1, s. 156; Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, çev. Prof. Dr. Yakup Çiçek, İst. 1999, c. 2, s. 201; Fahruddin er-Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 2, s. 296 (Kısmen
3743] Ferideddin Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ, çev. Doç. Dr. Süleyman Uludağ, İst. 1991, s. 83
3744] Dârimî, Mukaddime, B. 34, Hbr. 391
3745] Feridüddin Atar, a.g.e, s. 136
- 992 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Safvan b. Assal el-Muradî (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanına geldim. O, kırmızı bürdesine yaslanmış vaziyetteydi. O’na: ‘Yâ Rasûlullah, ben, ilim öğrenmeye geldim’ deyince, Rasûlullah (s.a.s.): “Merhaba, ilim öğrenmek isteyen kişi. İlim öğreneni melekler, kanatlarıyla kuşatırlar. Sonra onun öğreneceği şeye olan sevgilerinden dolayı, dünya göğüne ulaşıncaya kadar birbirlerinin üzerlerine yığılırlar.” 3746
İlmiyle âmil olan ve sorumluluğunun şuurunu idrak eden muvahhid ve mücâhid âlimler, hep beraber Allah’ın ipine sarılıp3747 Rabbimiz Allah’ın şu emirlerini yerine getirmeye çalışmışlardır... Bu günün İslâm ulemâsı, selefleri olan muttakî âlimler gibi, sorumluluğu kuşanmış, vazifesini idrak ederek ümmetin kurtuluşu için var gücüyle çalışmaktadır. Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:“Sizden hayra çağıran, iyiliği (ma’rufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.”3748; “Allah’a çağıran, sâlih amellerde bulunan ve: ‘Gerçekten ben müslümanlardanım.’ diyenden daha güzel sözlü kimdir?” 3749
Zulme ve Zâlime Karşı Ulemâ
Emirü’l-mü’minin İmam Ali İbn Ebi Talib (r.a.) şöyle demiştir: Mazlûma yardımcı ol, zâlime düşman kesil! Bâtıla yardım eden, hakka zulmeder!3750 Yegâne hayat nizamı İslâm’a katıksız iman eden ve imanın gereği olan hayat tarzını yaşayan her muvahhid mü’min müslüman, Emirü’l-mü’minin İmam Ali’nin (r.a.) beyan ettiklerine gönülden inanmış ve beyan etmiştir... Kıyâmete kadar da aynı ilkeye inanır ve beyan etmeye devam eder... Bu hakikat, muvahhid mü’minlerin var olma sebebidir. Yegâne Rabbimiz Allah’a gerçek kul olanlar, yani yalnızca O’na ibâdet edenler, zulme ve zâlime karşı mazlum ve adâletin yanındadır... Batılın her türlüsü olan câhiliyye âdetlerini ayakların altına almıştır... Haktan ve hakikattan yana bütün imkânlarıyla çaba gösteren mü’min müslümanlar, haksızlığa karşı susmamış, her zamanda ve her mekânda hakkı haykırmıştır... Haksızlığa karşı susmak, zulme ve sömürüye rızâ göstermek, muvahhid mü’minlerin var oluşlarına aykırıdır... Bir yerde bir muvahhid mü’min var ise, orada hakkın, adâletin ve hayrın temsilcisi var demektir... Muvahhid mü’min bulunduğu yerde Allah’ın şahidi ve İslâm’ın temsilcisidir...
Üstad Ebû Ali Dakkak (rh.a.) şöyle söyler: “Hak çiğnenirken susan, dilsiz şeytandır.” 3751
Bâtıla, zulme, haksızlığa ve hayrın ortadan kaldırılmasına ses çıkarmayan, buna razı olanın, şeytana tabi olduğu apaçıktır... Bu kişi ya cinlerden, ya da insanlardan şeytan olanların3752 emrine girmiş ve onlarla beraber hakka ve adâlete
3746] Hâfız el-Munzirî, Terğîb ve Terhîb, çev. A. Muhtar Büyükçınar vdğ., c. 1, s. 128, Hds. 9; Ahmed bin Hanbel, Taberânî, İbn Hıbban ve Hâkim rivâyet etmişlerdir. Hâkim: Senedi sahihtir, demiştir
3747] Bk. 3/Âl-i İmrân, 103
3748] 3/Âl-i İmrân, 104
3749] 41/Fussılet, 33
3750] Nehcü’l-Belâğa, s. 431
3751] Abdulkerim Kuşeyrî, Kuşeyrî Risalesi, çev. Süleyman Uludağ, 3. baskı, İst. 1991, s. 258. Not: Ebû Ali Dakkak’ın bu sözü, halk arasında: “Haksızlığa karşı susan, dilsiz şeytandır” şeklinde ve hadis olarak söyleniyorsa da, hadis değildir. Rasûlullah (s.a.s.)’in hadisleri arasında böyle bir söz yoktur ve hiçbir mûteber kaynakta yer almadığı beyan olunmuştur.
3752] bk. 114/Nâs, 6
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 993 -
karşı çıkıp hakikata ihânet etmiştir...
Muvahhid mü’minlerden hiçbiri böyle bir zillete düşemez... Hele hele muttakî âlimler, böyle bir zelil durumu asla kabul edemezler... Onlar, mallarını ve canlarını verirler de, hak din olan İslâm’dan asla taviz vermezler... Onlar, Allah’ın dini olan İslâm’ı canlarından daha kıymetli bilir ve her zamanda, her mekânda onu savunurlar... Onlar, İslâm’ı savunurken, İslâm düşmanları veya adâletten sapan zâlimler tarafından öldürülmenin, en yüce mertebe olan şehadet olduğuna katıksız iman etmişlerdir... Muttakî âlimler, Allah’dan gereği şekilde korktukları için, başkalarından asla korkmazlar!..
Câbir (r.a.)’ın rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.): “Kıyâmet günü Allah katında şehidlerin efendisi, Hamza bin Abdulmuttalib ile zâlim bir idareciye ayağa kalkarak ona iyiliği emredip kötülükten sakındıran ve bu yüzden o idarecinin öldürdüğü kimsedir.” 3753
Ebû Said el-Hudrî (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Cihadın en efdalı, zâlim sultanın veya zâlim emirin yanında söylenecek adâletli sözdür.” 3754
Muvahhid ve muttakî âlimler, peygamberlerin gerçek vârisleridirler... Peygamberler (Allah’ın salât ve selâmı cümlesinin üzerine olsun), nasıl davranmışlar ise, onların varisleri olan âlimler de o şekilde davranmalıdırlar... Bu, onların devraldığı mukaddes mirasın vazgeçilmez şartıdır!.. Amr İbn Abese es-Sülemî (r.a.) anlatıyor: Ben, câhiliyye devrinde iken, bütün insanlığın dalalette bulunduğunu ve hiçbir doğru yolda olmadıklarını biliyordum. (Çünkü) insanlar, putlara taparlardı. Derken işittim ki, Mekke’de bir zat (çıkmış) birtakım haberler veriyormuş. Hemen devemin üzerine atlayarak, O’na geldim. Bir de baktım Rasûlullah (s.a.s.) gizlenmiş. Kavmi, O’nun aleyhinde cüretkâr bir vaziyette... Bunun üzerine kalbim yumuşadı.
Mekke’de O’nun yanına girerek, kendisine: ‘Sen, nesin?’ dedim. “Ben, Peygamberim” cevabını verdi. ‘Peygamber ne demektir?’ dedim. Rasûlullah (s.a.s.): “Beni, Allah gönderdi” buyurdu. ‘Seni, ne ile gönderdi?’ dedim. “Allah beni, akrabaya yardım edilmesi, putların kırılması, Allah’ın bir tanınması, O’na, hiçbir şeyin şirk/ortak koşulmaması (vazifesi) ile gönderdi.” buyurdu. 3755
İşte yegâne önderimiz Rasûlullah’ın (s.a.s.) mirası budur!.. Ve işte Rasûlullah (s.a.s.) ve diğer peygamberlerin varisleri olan muttakî ve mücâhid İslâm ulemâsının bu mirasa sahib çıkarken ortaya koydukları tavır!..
Zulme ve zâlime karşı muttakî ulemânın tavrından, örnek olmak üzere birkaç tanesini burada kaydediyoruz...
1) Esma’î anlatıyor: Atâ b. Ebi Rabah (rh.a.), Emevîlerden Abdulmelik b. Mervan’ın huzuruna çıktı. Abdulmelik, muhteşem bir vaziyette kürsüsünde oturuyordu. Her kabilenin ileri gelenleri etrafında toplanmış, bu da Mekke’de hacc
3753] Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 2, s. 476, Hds. 2380 -4747-, Hakim’in Müstedrek’inden; el-Munzirî, a.g.e., c. 4, s. 506, Hds. 8
3754] Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Melâhim, B. 17, Hds. 4344; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 12, Hds. 2265; İbn Mâce, Kitâbu’l-Fiten, B. 20, Hds. 4011-4012; Nesâî, Kitâbu’l-Biât, B. 37, Hds. 4191; Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr, c. 1, s. 164, Hds. 100; Kuzâî, a.g.e., s. 231, Hds. 791; Suyûtî, a.g.e., c. 1, s. 347, Hds. 724 -1246-, Ahmed bin Hanbel, Müsned, c. 3, s. 19’dan
3755] Müslim, Kitâbu Sıfati’l-Musâfirîn, B. 52, Hds. 294
- 994 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mevsimine tesadüf etmişti. Atâ’yı görünce, hemen O’nu yanına alarak köşküne oturttu ve ne istediğini kendisinden sordu. O da: ‘Ey mü’minlerin emiri, Allah’ın ve Rasûlü’nün hareminde Allah’dan kork ve bu harem-i şerifleri imar eyle! Muhâcir ve Ensar çocukları hakkında da Allah’dan kork! Zirâ sen, bu mecliste onların sayesinde oturdun. Ayrıca sınır boylarında bulunanların da haklarına riâyet et! Zirâ onlar, müslümanların kal’asıdır. Müslümanların idaresini araştır. Çünkü onlardan yegâne mes’ûl olan sensin. Kapındakilerin hakkına riâyet et! Kapına gelenlere kapını kapama!’ dedi.
Abdulmelik: ‘Başüstüne, senin dediklerini yerine getireceğim!’ dedi. Sonra oradan kalktı ve giderken Abdulmelik kendisini yakalayarak: ‘Senin, bizden istediklerinin hepsi başkaları nâmınadır. Biz, bunlara söz verdik, fakat kendi nâmına bir istekde bulunmadın. Kendin için ne istiyorsun?’ dedi. O da: ‘Hayır, ben, insanlardan bir şey istemem!’ dedi ve oradan ayrıldı. Abdulmelik: ‘Zâten seni şereflendiren ve yücelten bu hâlindir’ dedi.
Bir gün Velid bin Abdulmelik, kapıcısına: “Kapıda dur ve oradan ilk geçen zatı huzuruma getir, onunla konuşalım” dedi. Kapıcı, bir müddet bekledikten sonra oradan Atâ bin Rabah’ın geçmekte olduğunu gördü. Fakat kapıcı bunu tanımıyordu. Ona: “İhtiyar, Emiru’l-mü’minin seni çağırıyor, içeri buyur!” dedi ve Atâ da içeri girince “Ey Velid, sana selâm!” dedi. Velid, kapıcıya kızdı: “Ben sana, bir adam gönder, sohbet edelim” dedim. Sen ise, Allah’ın bana revâ gördüğü “Emirü’l-mü’minin” unvânını bile çok gören bir adamı huzuruma getirdin” dedi. Kapıcı da: “Başka bir gelen olmadı, ne yapayım?” dedi. Sonra da Atâ ile sohbete başladı. Atâ, sohbeti esnasında Velid’e: “Cehennemde “Hebheb” adında bir vâdi var, zâlim hükümdarlar orada yanacaklar” dedi. Bunu duyan Velid, kapının eşiği önünde oturuyordu, hemen bayıldı ve yere düştü. Ömer b. Abdulaziz: “Emir’i öldürdün!” diye şaka yaptı. Bunun üzerine Atâ, Ömer’in bileğini sıkıca kavradı ve: “Ey Ömer, iş ciddidir, şakaya gelmez” dedi ve oradan ayrıldı. Ömer, diyor ki: “Elimi öyle kuvvetli sıkmıştı ki, bir sene acısı elimden çıkmadı.” 3756
2) Ebû Câfer Mansur, (tabiîn’den) asrının büyük âlimi Tâvus’u huzuruna dâvet etti. Tâvus, Mâlik b. Enes’le (rh. aleyhim) onun yanına gittiler. Bir müddet beklediler. Sonra Ebû Câfer Mansur, Tâvus’a döndü ve: “Bana, baban İbn Keysan’dan rivâyette bulun” dedi. Tâvus: “Ben, babamın Rasûlullah’tan (s.a.s.) şu hadisi rivâyet ettiğini duydum: “Kıyâmet günü azap yönünden insanların en şiddetlisi, Allah’ın mülkünde idarecilik yapıp adâletine zulüm karıştıran kişidir.” Bir müddet bekleştiler. Mâlik bin Enes: “Elbisemin eteklerini, Tâvus’un kanıyla kirlenmesinden korkarak topladım. Sonra Ebû Cafer, O’na döndü ve: “Bana öğüt ver, ey Tâvus” dedi: Tâvus: “Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Rabbinin Ad (kavmin)e ne yaptığını görmedin mi? Yüksek sütunlar sahibi İrem’e? Ki şehirler içinde onun bir benzeri yaratılmış değildir. Ve vâdilerde kayaları oyup biçin Semud’a? Ve kazıklar (ehramlar) sahibi Fir’avn’a? Ki onlar, şehirlerde azgınlaşmışlardı. Böylece oralarda fesâdı yaygınlaştırıp arttırmışlardı. Bundan dolayı, Rabbin, onların üzerine bir azap kamçısı çarpıverdi. Çünkü senin Rabbin, gerçekten gözetleme yerindedir.” 3757
Malik b. Enes: “Tâvus’un kanının bana bulaşması endişesiyle elbisemin eteklerini topladım.” Devamla, “Ebû Câfer Mansur, bir müddet daha konuşmadan
3756] Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Din, çev. Ahmed Serdaroğlu, İst.1987, c. 2, s. 839-840
3757] 89/Fecr, 6-14
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 995 -
durdu. Sonra dönerek: “Bana hokkayı veriniz” dedi. Bir müddet daha durdu. Hava iyice elektriklenmişti. Tâvus’a dönerek: “Ey Tâvus, şu hokkayı bana ver” dedi. Tâvus vermekten çekindi. Ebû Câfer: “Niçin onu bana vermiyorsun?” Tâvus: “Onunla Allah Teâlâ’ya karşı günah olacak bir iş yapmandan korkuyorum. O takdirde ben, o günahta senin ortağın olmuş olurum” dedi. Ebû Câfer bu sözü işitince: “Yanımdan kalkınız” dedi. Tâvus: “Bugüne kadar emrine karşı gelmemiştim” dedi. Mâlik bin Enes şöyle devam ediyor: “Bu zamana kadar Tâvus’un bu derece büyüklüğünü bilmiyordum. Bu şiddetli öğüde karşı Mansur’un cevabı sadece “Kalkıp gidiniz” oldu. 3758
3) Haccac, Hasan el-Basrî’yi çağırttı ve: “Allah, onları mahvetsin, para uğrunda müslümanları öldürdüler’ diyen sen misin?” deyince, Hasan (rh.a.): “Evet, ben söyledim!” dedi. Haccac: “Niçin söyledin?” diye sordu. Hasan: “Çünkü Allah Teâlâ, bildiklerini söyleyip gizlemeyeceklerine dair âlimlerden söz almıştır” dedi. Bunun üzerine Haccac: “Sesini kes, diline sahip ol! Bir daha senden böyle sözler duymayayım, yoksa kelleni vücudundan ayırırım” dedi.
Hâlid ez-Ziyad’ı (rh.a.) Haccac’a getirdiler. Haccac: “Hâlid sen misin?” “Evet, benim. Ne soracaksan sor! Çünkü ben Makaam denen mevkide üç hususta Allah’a söz verdim. Birincisi: Sorulana doğru cevab vereceğim. İkincisi: Belâya sabredeceğim. Üçüncüsü de: Âfiyete şükredeceğim” dedi. Haccac: “Benim hakkımdaki görüşün nedir?” “Sen, Muhakkak ki, yeryüzünde Allah’ın bir düşmanısın. Haramın perdesini yırtan ve bâtıl töhmet üzerine kan akıtan bir zâlimsin!” “Hükümdar Abdulmelik bin Mervan hakkındaki görüşün nedir?” “O, senden daha büyük bir mücrimdir. Sen ise, onun günahlarından birisin.”
Bunun üzerine Haccac: “Buna, şiddetli bir işkence yapın!” dedi. Ve şiddetli işkenceler neticesinde kamışı yukarıdan aşağı ikiye bölerek etlerinin arasına sıkıştırdı ve kamçı ipi ile sıkıca bağlayarak vücudunu didik didik ederek etlerini parça parça kopardılar. Artık nefes saymakta olduğunu Haccac’a haber verdiklerinde, o: “Atın onu sokağa!” dedi. Kendisi, bu işkenceye karşı kat’iyyen sesini çıkarmadı. Bu manzarayı haber veren Câfer diyor ki: “Yanına gittim. Benden, bir yudum su istedi ve suyu içince öldü ki, kendisi henüz 18 yaşında idi. Allah rahmet etsin. 3759
4) Ümmetin mutlak müctehidlerinden İmam Şâfiî (rh.a.) anlatıyor: Amcam Muhammed b. Ali bana anlattı ve dedi ki: Abbasî halifelerinden Ebû Câfer Mansur’un sohbetinde bulunuyordum. Mecliste İbn Ebi Züeyb de vardı. Hz. Ali’nin torunlarından Hasan bin Zeyd de Medine valisi idi. Gıfârîlerden bazıları, vali hakkında şikâyette bulunmak üzere Halifeye müracaat ettiler. Hasan bin Zeyd: “Bunları, İbn Ebi Züeyb’den sor, ey mü’minlerin emiri” dedi. Halife de O’na: “Ne diyorsun bunlar hakkında?” diye sordu. Bu zât ise: “O adamlar, insanlara eziyet eden ve insanlar için bolca dedikodu yapan kimselerdir” dedi. Bunun üzerine Halife, Gıfârîlere: “Dediğini duydunuz ya!” dedi. Gıfârîler: “Ona bir de Hasan bin Zeyd’i sor” dediler.
Halife ona: “Hasan bin Zeyd hakkında ne diyorsun?” diye sordu. O da:
3758] Abdulaziz el-Bedrî, İslâm’da Devlet Adamı ve Âlim, çev. Mehmet Bıyıklı - Kemal Solak, İst. 1989, s. 114-116
3759] Gazâlî, a.g.e., c. 2, s. 842-843
- 996 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Hasan hakkında, haksız hüküm verip nefsinin arzularına uyan bir kimse olduğuna şehâdet ederim” dedi. Bunun üzerine Halife, Hasan’a: “Söylediğini duydun mu? Bu iyi bir insandır” deyince, Hasan halifeye: “Ondan bir de kendini sor” dedi. Halife de, ona: “Benim hakkımda görüşün nedir?” diye sordu. O zât: “Beni affet! Bunu, benden sorma!” deyince, Halife: “Allah adına soruyorum, bildiğini söyle!” dedi. O zât: “Sanki kendini bilmiyormuşsun gibi bana Allah adına yemin verdirerek, soruyorsun” dedi. Halife de: “Allah adına bildiğini haber ver!” diye ısrar edince, O da: “Ben şehâdet ederim ki, kapında zulüm gözle görülecek şekildedir” deyince, Ebû Câfer, yerinde doğruldu ve kalkarak İbn Ebi Züeyb’in kafasına elini koydu, kendisine doğru çekti ve: “Ben bu makamda oturmasam, Fars, Rum, Deylem ve Türk’ün intikamını senden alırdım” dedi.
İbn Ebi Züeyb: “Ey Mü’minlerin Emiri, Ebû Bekr ve Ömer de (Allah onlardan razı olsun) bu makamda oturdu, hakkı aldı ve onu müsâvî olarak taksim ettiler. Fars ve Rum’un son şehirlerine kadar zaptettiler, onların burunlarını kırdılar” deyince, Ebû Cafer, İbn Ebi Züeyb’in başını bıraktı ve: “Vallahi, senin doğru konuştuğunu bilmesem senin kelleni vururdum!” dedi. İbn Ebi Züeyb: “Ey mü’minlerin emîri, vallahi ben, oğlun Mehdî’den daha çok senin iyiliğini isteyen bir kimseyim” dedi. İbn Ebi Züeyb, oradan ayrıldıktan sonra Süfyân-ı Sevrî ile karşılaştı. Süfyan: Senin, bu zâlime söylediklerinden çok memnun oldum. Fakat “Oğlun Mehdi” sözünden üzüldüm, dedi. İbn Ebi Züeyb: “Allah, seni mağfiret etsin, hepimiz hidâyette değil miyiz?” diye cevap verdi. 3760
5) Zâhir, Şam’da Tatarlara karşı savaşa çıkmak istediğinde âlimlerden harpte kullanmak üzere halktan mal almanın câiz olduğu hakkında fetvâ istedi. Bunu Şam İslâm hukukçularına yazdı. Onlar, câiz olduğuna dâir fetvâ verdiler. Bunun üzerine Zâhir: “Görüşünü almadığımız başka bir âlim kaldı mı?” diye sordu. Ona: “Evet, Üstad Muhyiddin Nevevî görüşünü açıklamadı” dediler. Zâhir, onu istedi. Muhyiddin Nevevî, Zâhir’e geldi. Zâhir, ona: “Sen de, diğer İslâm hukukçuları gibi görüşünü açıkla!” dedi. Üstad Nevevî, görüşünü açıklamaktan çekindi. Zâhir: “Görüşünü açıklamamanın sebebi ne?” dedi. İmam Muhyiddin Nevevî (rh.a.): “Ben senin Emir Bunduktar’ın kölesi olduğunu bilirim. Senin hiçbir şeyin yoktu. Sonra Allah Teâlâ, sana mal-mülk ihsan eyledi. Seni, padişah yaptı. Şu an senin, bin tane kölen, her bir kölenin altın sırmalı elbiseleri ve ayrıca senin iki yüz câriyen ve her bir câriyenin de bir sürü mücevherâtı olduğunu işittim. Şimdi sen, bunların hepsini harcar, sadece bukağılarıyla kölelerini ve mücevherâtsız elbiseleriyle câriyelerini bırakırsan, ben de o zaman halktan mal toplamanın câiz olduğuna dâir fetvâ veririm.”
Zâhir, Muhyiddin Nevevî’nin (rh.a.) bu cevabına çok kızdı: “Yurdum (Şam)’dan çık!” diye haykırdı. Nevevî: “Baş üstüne!” deyip Neva’ya gitti. Fakîhler: “O bizim büyük âlimlerimizden, sâlihlerimizden ve kendisine uyulması gerekenlerdendi” dediler. Zâhir onun Şam’a geri gelmesini istedi. Ona, dönmesi için mektup yazdı. Fakat Üstad Nevevî dönmedi ve: “Orada Zâhir olduğu müddetçe oraya girmem!” dedi. Bir ay sonra da vefat etti. Halife, özrünün kabülünü istedi. Çünkü o, ilim ve takvâ yönünden Muhyiddin Nevevî’nin kim olduğunu ve ne derece büyük âlim olduğunu öğrendi. Fakat Nevevî, direterek halifenin özrünü kabul etmedi. Bununla, açıkca halifeye bir ders vermek istedi. Âlimler, yöneticilerin
3760] Gazâlî, a.g.e., c. 2, s. 845-846
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 997 -
hiçbir müslümana kötülük yapmamalarını istiyorlar. 3761
6) “Âlimlerin Ahlâkı” adlı kitabın yazarı şöyle anlatıyor: Bana, saygıdeğer arkadaşım Muhammed Fehmi Nadur Paşa, Ahmed Bedevi Efendi’den, o da babasından, babası da dedesinden nakletti. Dedesi, Hidiv İsmail zamanında Ezher Üniversitesi’nin profesörlerindendi. Mısır’la Habeşistan arasında harp başladığında ordu komandaları arasındaki ihtilaftan dolayı Mısır ordusu ardı ardına mağlub oldu. Hidiv İsmail’in buna canı çok sıkıldı. Sıkıntısını gidermek için bir gün Şerif Paşa ile birlikte çıktı. Şerif Paşa: “Senin başına bir musibet geldiğinde bu belâyı gidermek için ne yaparsın?”
Hidiv İsmail: “Ey Efendimiz, başıma bir musibet geldiğinde, Allah Teâlâ bana, en muttakî âlimlerin duâ etmesini tavsiye ediyor. Böylece Allah Teâlâ, musibetimi giderir. Hidiv İsmail, Ezher Üniversitesi’nin rektörü ile konuştu. Rektör, O’nun için ilmi ile âmil muttakî âlimleri topladı. Ezher Üniversitesi binasındaki eski kubbenin altında duâ etmeye başladılar. Fakat bütün bu olanlar yanında yenilgiler devam edip gidiyordu. Yanında Şerif Paşa olduğu hâlde Hidiv İsmail, âlimlerin yanına gitti ve onlara kızarak şöyle dedi. “Bu yaptığınız ya duâ değil veya siz ilmi ile âmil âlimlerden değilsiniz. Allah Teâlâ, ne sizin sebebinizle, ne de duânızla belâları ve yenilgiyi giderecek değildir.
Âlimler, bu hitap karşısında çok üzüldüler ve mahcup oldular. O anda cemaatin arkasında bir âlim, ona şöyle hitap etti: “Senin yüzünden bu belâlar, ey İsmail!... Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğu bize naklonuldu: “Ya iyilikle emreder ve kötülükten nehyedersiniz veya Allah Teâlâ, size en şerrlilerinizi musallat eder. İyileriniz Allah’a duâ eder, fakat duâları kabul olunmaz.” 3762
Diğer âlimler, korkudan titremeye başladılar. Şerif Paşa ile Hidiv İsmail, bir tek kelime söylemeden çıkıp gittiler. Âlimler, bunu söyleyen âlimi kınamaya ve azarlamaya başladılar. Onlar, bu hâldeyken Şerif Paşa geri göndü: “Hidiv İsmail’e o sözleri söyleyen âlim kimdir?” diye sordu. O âlim: “Benim!” diyerek ayağa kalktı. Şerif Paşa, onu aldı ve götürdü. Âlimler onu kınamadan vazgeçip kendisiyle vedâlaşmaya başladılar. Dönmesini ummuyorlardı bile. Onun, geri gelmesi için duâ ediyorlardı. Şerif Paşa ile o, Hidiv İsmail’in sarayına gittiler. Hidiv İsmail, selâmlığında oturuyordu. Ön tarafında bir koltuk vardı. Âlim, o koltuğa oturdu.
Hidiv İsmail: “Bana, Ezher Üniversitesi’nde söylediğin sözleri tekrar et!” dedi. Âlim, söylediği sözleri ve hadisi tekrar etti. Ayrıca hadisin açıklamasını da yaptı. Hidiv İsmail, ona: “Ne yaptık ki, bu belâlar başımıza geldi?” diye sordu. Âlim: “Efendim, kanunlarınız Şer’î ve Medenî diye birbirine karışmadı mı? Fâizin helâllığına dair kanun çıktı. Zinâ, ruhsatlı değil mi? İçki, serbest değil mi? Ve değil mi?... Değil mi?... İnkârı gayr-ı kabil haramları ona bir bir saydı ve devamla: “Nasıl Allah’tan yardım beklersin?!” dedi. Hidiv İsmail: “Ne yapalım? Avrupalılarla karıştık. Bu ise, onların medeniyetidir.
Âlim: “O takdirde, âlimlerin mahâreti ne olabilir ki?!” Hidiv ismail, uzun zaman başını eğerek kaldı, konuşmadı. Sonra âlime: “Doğru söyledin, doğru söyledin!” dedi. Ayrıca Hidiv İsmail, o âlime ayda 30 Mısır Lirası maaş bağlanmasını
3761] Abdulaziz el-Bedrî, a.g.e., s. 140-142
3762] Hadisi, Evsat’ta Taberânî ve Bezzar rivâyet etti. Benzer bir hadis için bk. Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 9, Hds. 2259; İbn Mâce, Kitâbu’l-Fiten, B. 20, Hds. 4004
- 998 -
KUR’AN KAVRAMLARI
emretti. Daha sonra âlim, Ezher Üniversitesi’ne döndü. Ondan ümit kesen arkadaşları, sanki yeniden dünyaya gelmiş gibi sevindiler... 3763
En Korkunç Felâket: Âlimlerin Dünyevîleşmesi
Muvahhid ve muttakî âlimler, Ümmet içinde hayra çağıran, iyiliği emreden, kötülükten sakındıran, Allah’a davet edip sâlih amellerde bulunan izzetli şahsiyetlerdir... Onlar, Rabbimiz Allah’ın kendilerine vermiş olduğu ilim nimetiyle âhiret yurdunu arayan, dünyadaki sorumlu oldukları vazifelerini unutmayanlardır... İlmin felâketi, onu unutmak ve terk edip amel etmemektir... İlim, ehli olmayana rivâyet edilip öğretildi mi kaybolup gider... Böyle bir hareket ilmi zayi eder...3764 Ehli olmayanların yanında oldukça hayra değil, şerre kullanılır... İnsanlığın faydasına değil, zararı için harcanır... Sanki gözü dönmüş ve insan öldürmekten şeytanî zevk alan katilin eline en sağlam silâh vermeye benzer, ehli olmayana ilim öğretmek!...
Elde etmiş olduğu ilmin ehli olan ve sorumluluğunu idrak eden muttakî ulemâ, Allah’dan gereği gibi korkan, ilimlerini Allah yolunda insanlığın hidâyeti ve selâmeti için kullanan kişilerdir... Onlar, ilimlerini dünya menfaatı karşılığında satmayan, bu hatâya düşmeyen, her zaman haktan ve adâletten yana olanlardır... Kalbleri iman dolu ve dipdiri!.. Çünkü onların bütün gayesi, Allah’dır... Âhiret ameli karşılığında, asla dünya malını tercih etmeyenlerdir... Onlar, helâl kazanç sonu elde edilen mal ve mülkü, âhiret yatırımı olarak Allah yolunda sarf edenlerdir...
Malik b. Dinar (rh.a.) anlatıyor:
Âlime verilen ceza hakkında el-Hasanu’l-Basrî’ye sordum. “Kalbinin ölümüdür” dedi. “Kalbinin ölümü nedir?” diye sordum. “Âhiret ameli karşılığı dünyayı istemektir” dedi. 3765
Âhiret ameli karşılığında dünya malı ve dünya menfaatı elde etmeye çalışan ilim sahibi kişilerin kalpleri ölür... Kalbleri ölünce de, sahib oldukları ilimden herhangi bir hayır görmezler... Böylece hayırsızlaşır ve topluma faydaları dokunmadığı gibi kötü örnek de olurlar... Bunca ilimleriyle dünyevîleşen, dünyayı âhirete tercih edenler, kim ki, kendilerine arzuladıkları dünya malı ve hedefledikleri makamı verirse, onun emrine girerler... İşgal edilmiş İslâm topraklarında egemen olan müstekbir tağutî yönetimlerin emrine âmâde olan “din adamı” lakablı ve sıfatlı birçok insanın bu durumda olduğunda hiç şüphe yoktur... Bu tip insanlar, tahsil etmiş oldukları İslâmî ilimlerden dolayı mustaz’af ve mazlum halk arasında belli bir itibarı olan kişilerdir... Bilgilerinden dolayı bazı akademik ünvanlara da sahib olmuşlardır... Bütün bunlara rağmen işgal kuvvetleri olan egemen tağutların emrine girmiş, müstekbir zâlim yönetimlere göbek ve mide bağıyla bağlanmışlardır... Egemen işgalci tağutlar, bunların vasıtasıyla sömürdüğü ve esir ettiği İslâm topraklarındaki mazlum müslümanları çok daha rahat bir şekilde ezmekte ve kanlarını emmektedirler...
3763] Abdulaziz el-Bedrî, a.g.e., s. 142-144; Âlimlerin Ahlâkı, s. 101-102’den
3764] Bk. Dârimî, Mukaddime, B. 51, Hds. 630; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muhtasarı Terc. Ve Şerhi, c. 1, s. 25, Hds. 7 -12-; İbn Ebî Şeybe –İbn Mesûd’dan-
3765] Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 331, Hbr. 1514; Ahmed bin Hanbel, Kitâbu’z-Zühd, c. 2, s. 376, Hbr. 1503
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 999 -
Dinlerini ve âhiretlerini, dünya menfaatı karşılığında hebâ edenlerin durumlarını, Rasûlullah (s.a.s.) net bir şekilde bildirmiştir... Abdullah İbn Abbas (r.anhumâ)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Şüphesiz benim ümmetimden bazı insanlar, dinde fıkıh bilgisine sahib olduğunu iddia edecekler, Kur’ân okuyacak ve diyecekler ki:‘Biz, emir (yönetici)ler sınıfına varıyor, dünyalıklarından yararlanıyoruz. Fakat dindarlığımız hususunda onlardan uzak durup (bu yönden bize bir zarar ilişmiyor)’ derler. Hâlbuki onların dediğinin gerçekleşmesi mümkün değildir. Katad (adındaki dikenli ve meyvesiz ağaç)dan geven dikenlerinden başka (bir meyveyi) toplamak mümkün olmadığı gibi, emir (yönetici)lere yaklaşmaktan bir şey toplanamaz. Ancak...” 3766
Önderimiz Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu hadislerinde beyan buyurdukları dünyevîleşen ilim adamları, bugünün işgal altındaki İslâm topraklarında yaşayan ve egemen tağutların emri altına girip hizmet ettikleri iddiasıyla kendilerini savunanlardan başkası mıdır?.. Onların, “her ne kadar egemen tağutî sistemlerin memuru olmuşlarsa da, bu yol ile halka hizmet edip onların yetişmesine çalıştıklarını” beyan etmelerine karşı önderimiz Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyuruyorlar: “Hâlbuki onların dediğinin gerçekleşmesi mümkün değildir!” Bu hadisin şerhinde şunlar beyan olunmuştur: Miftâhu’l-Hâce yazarı diyor ki: “Hadisten kasdedilen mânâ şudur: Kur’ân okuyan, fıkıh bilgisi olduğunu iddia eden bazı kimseler, zarurî ihtiyaçları ve önemli bir işleri olmadığı hâlde emirler sınıfının yanına giderek, fazilet ve ilim sahibi olduklarını açıklar, birtakım mal ve makam koparmak isterler. Bu tip kimselere: ‘İlim ile bu nevi davranışlar birbiri ile bağdaşmaz, niçin böyle hareket ediyorsunuz?’ denildiği zaman, şöyle cevaplarlar: ‘Biz, emirlere varıp onların dünyalıklarından yararlanırız. Ama dinî vecibelerimiz bakımından onlardan uzak dururuz...’ Hâlbuki yekdiğerine zıt iki şeyi toplamak imkânsızdır. Katad, dikenden başka meyvesi olmayan bir ağaçtır. Bu ağaçtan meyve olarak dikenden başka bir şey toplamak mümkün değildir. Emirlere yakınlıktan bir semere beklenemez. Beklenen şey, ne olabilir?
Hadiste Peygamber’in (s.a.s.) sözünde, emirlerden alınabilen şey, yani müstesnâ anılmamıştır. Ravî: ‘Anılmak istenen şeyin, “hatâlar” olduğunu sanıyorum, diyor. Şu hâlde onlara yaklaşmaktan beklenebilen semere, hatâlar ve günahlar olmuş olur. Sindî (rh.a.) diyor ki: “Emirlere yaklaşmanın, Katad ağacından diken toplamaya benzetilmesi ile onlara yaklaşmaktan dinî yönden zarar etmekten başka bir sonuç alınmayacağına işaret ediliyor. Çünkü, kişi için Allah tarafından takdir edilmiş olan rızık ve menfaatlar, behemhâl sahibini bulacaktır. İster emirlerin kapısına gidilsin, ister gidilmesin netice değişmez. O hâlde onların kapılarına gidilmekle, yeni bir kazanç sağlanacak değildir. Ama bununla beraber dinî yönden zarara uğramak da vardır. Şöyle de söylenebilir: İlâhî takdir, meçhulumuz olup dış görünüşe göre emirlerin sohbetinde bulunmak ve onlarla ihtilat yapmak sûretiyle elde edilen dünyalık menfaat, bu ilişkilerle uğranılan zarar muvacehesinde çok cüz’i olduğu için yok gibidir. Dolayısı ile zarardan başka bir şey kalmamış sayılır.” 3767
Ubey İbn Kâ’b’ın (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.):
“Bu ümmete, yükseleceklerini, mal-mülk ve kuvvet sahibi olacaklarını, zâlim
3766] İbn Mâce, Mukaddime, B. 23, Hds. 255; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 164, Hds. 7
3767] Haydar Hatipoğlu, S. İbn Mâce Terc. ve Şerhi, ist. 1982, c. 1, s. 420-421
- 1000 -
KUR’AN KAVRAMLARI
krallarının kendilerine boyun eğeceklerini ve yeryüzüne hâkim olacaklarını müjdele. Artık kim âhiret için yapmış olduğu amelleri dünya çıkarlarına âlet yaparsa, o kimsenin âhirette nasibi yoktur.” 3768
Ebû Hüreyre’den (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kim kendisi ile Allah’ın rızâsı aranan ilimlerden bir ilmi, dünya malından bir şey elde etmek için öğrenirse, kıyâmet gününde cennetin kokusunu alamaz.” 3769
İbn Ömer (r.a.) dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Kim Allah’dan başka bir şey için ilim taleb ederse veya o ilimle Allah rızâsından başka bir maksad edinirse, cehennemden olan üzerine hazırlansın.” 3770
Yegâne önderimiz Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu beyanları, bu apaçık ikazları karşısında her vicdan sahibi elini vicdanına koysun ve Rabbimiz Allah’ın verdiği akıl nimetini kullanabilen her akıl sahibi kişi aklını kullanıp düşünsün! İslâm topraklarını işgal etmiş ve şirk ideolojisinin mensubları olan egemen tağutların hizmetinde, müstekbir zâlimlerin emrinde bulunan ilim ehli insanların durumu nedir? Onların, dünya menfaatı karşılığında itaat ettikleri hükümlerin onlardan istedikleri nelerdir? Onlar, bu gayr-ı İslâmî hükümlere boyun bükerken neler kaybediyorlar? Buna karşılık onların ellerine ne geçiyor? Onlar, bu tavırlarıyla İslâm’a ve mü’min müslümanlara ne fayda sağlıyor, ümmetin kurtuluşu için ne katkıda bulunabiliyorlar?... Acaba mü’min müslümanların esaretten kurtulmalarına mı yarıyor onların böyle davranmaları, yoksa işgalci egemen tağutların halk üzerindeki zulme dayalı egemenliklerinin daha sağlamlaşmasına mı yarıyor?
Bütün bu soruların cevaplarını, iman sahibi, vicdan sahibi ve akıl sahibi olanların ciddî ciddî düşünüp araştırıp doğru bir şekilde verirlerse, ancak hakikat apaçık anlaşılacaktır!... Doğru cevab verebilmek için doğru bir ölçü ile ölçmek gerekir... Dosdoğru ölçü ve adâlet terazisi, İslâm’dır... Rabbimiz Allah’ın Kitabı Kur’ân-ı Kerim ve önderimiz Rasûlullah’ın (s.a.s.) Sünneti değişmez, eskimez ve zamanı geçmez, bütün çağları kapsayan bir ölçüdür... Eğer Kur’ân ve Sünnet ölçüsünce olaylar değerlendirilecek ve mazlum ümmetin meselesi topyekün düşünelecek olursa, hayırlı bir sonuç elde edilir... İşte o zaman ilmini kötüye kullanan âlimlerden dolayı yazık olmuş ümmet3771 esâretten kurtulur, hürriyetine kavuşur...
İlim adamlarının kalbini öldüren, onların âhiretini hebâ eden dünyevîleşmek konusunda selef ulemâsı ümmet-i merhumeyi uyarmıştır! Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir: “Sizi, gençleri ihtiyarlatan, ihtiyarları çökerten ve adet hâline gelen bir fitne (zulüm, taşkınlık ve İslâm’a uymayan kötülükler) kaplar ve bir gün daha da ileri giderse ne yaparsınız?” Dinleyenler: “Bu, çok çirkin bir şeydir” dediler. İbn Mes’ud da: “Bu, ne zaman olacak biliyor musunuz?” dedi ve şöyle devam etti: “Bu fitne, aranızda güvenilir kişilerin azaldığı, amirlerinizin çoğaldığı, anlayışlı âlimlerin azaldığı, okuyucularınızın çoğaldığı, ilimler, din için
3768] el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 69, hds. 4; Ahmed bin Hanbel, Hakim, Beyhakî ve İbn Hıbbân’dan. Hakim: Hadisin isnâdı sahihtir, demiştir.
3769] Ebû Dâvud, Kitâbu’l-İlm, B. 12, Hds. 3664; İbn Mâce, Mukaddime, B. 23, Hds. 252; Dârimî, Mukaddime, B. 27, Hds. 263; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 161, Hds. 1; İbn Hıbban ve Hakim’den
3770] İbn Mâce, Mukaddime, B. 23, Hds. 258; Tirmizî, Kitâbu’l-Ilm, B. 6, hds. 2793
3771] Suyûtî, a.g.e., c. 3, s. 422, Hds. 3838 -9654-; Hâkim’in Müstedrek’inden
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 1001 -
değil de dünya menfaati için öğrenildiği ve âhiret amelleri ile dünya menfaatı kazanılmağa çalışıldığı zaman çıkacaktır. 3772
Emirü’l-mü’minin İmam Ali b. Ebi Tâlib (r.a.), âhir zamanda olacak fitneleri anlatırken, İmam Ömer (r.a.): “Bu fitneler ne zaman, belirtileri nedir yâ Ali?” diye sordu. İmam Ali: “İlim, din için değil, dünya menfaatleri için öğrenildiği ve âhiret amelleriyle dünya malı kazanılmağa çalışıldığı zaman!” diye cevap verdi, 3773
Süfyan (rh.a.) şöyle diyor: “Hiçbir kulun ilmi artıp, sonra da dünyaya karşı isteği artmamıştır ki, onun, Allah’tan uzaklığı artmış olmasın.”3774 İmam Hasan el-Basrî (rh.a.) de şunları beyan ediyor: “Bu ilimden bir şeyin peşine düşüp de onunla Allah katında olanı isteyen kimse, inşaallah (isteğine) kavuşur. Kim de onunla dünya(lık) isterse, işte vallahi, onun bundan nasibi (sadece) budur.” 3775
Dünyanın serveti, şöhreti, malı, mülkü, makam ve mevkileri ayaklarının altına serildiği hâlde dünyevîleşmeyen, aksine âhireti tercih ettikleri için dünyayı ellerinin tersiyle reddeden muttakî âlimler, bu ümmet içinde her zaman var olmuşlardır... Onlar, dinlerini ve ilimlerini dünya menfaatı karşılığı zâlim yöneticilerin emrine vermemiş, aksine o zâlimlere karşı bütün imkânlarıyla mücâdele etmişlerdir...
Bu muvahhid, mücâhid ve muttakî âlimlerden birisi, tabiin ulemâsından Said b. Müseyyeb’dir (rh.a.). Devrinin Emevî halifelerinden Abdulmelik b. Mervan’ın adâletten sapan yönetimini reddetmiş zulme dayalı uygulamalarının karşısına dikilmişti... Abdulmelik b. Mervan’ın O’na karşı sunduğu birçok dünyalık tekliflerinin hiçbirini kabul etmemiş, ilmini, gaye edindiği Allah yolunda sarf etmişti...
İmam İbn Kesir kaydediyor: “Abdulmelik, Said’in kızını oğlu Velid’e istedi. Ancak Said, kızını Velid’e vermek istemedi. Abdulmelik de bir yolunu bulup O’na tuzak kurdu ve onu kırbaçladı. Bu olay şöyle olmuştur: Abdulmelik’in zamanında Velid, bey’at için Medine’ye geldiğinde Said, bey’ata yanaşmamıştı. Bunun üzerine Medine Valisi Hişam b. İsmail, onu kırbaçlıyarak, Medine sokaklarında dolaştırmış, kılıç çekmiş ve tehdit etmişti. Ancak o, yine de kendisini eziyete maruz bırakıp sarstıklarında bir kadın görmüş ve ona: ‘Ey Said, bu ne rezâlet?’ diye sormuş, Said de, ona şu cevabı vermişti: ‘Aslında biz, rezâletten kaçıp şu gördüğün hâle mâruz kaldık.’ Yani, Abdulmelik’i ve adamlarını sevseydik, o zaman hem dünya, hem de âhiret rezaletine mâruz kalırdık.
Said, sırtına koyun postu giyerdi. Elinde ticaret için kullandığı bir mikdar sermayesi vardı ve şöyle derdi: ‘Allahım, sen de biliyorsun ki, ben cimrilikten veya hırstan ötürü bu sermayeyi edinmedim. Dünya sevgisi ve şehvetlerine kavuşmak arzusuyla da bu sermayeye sahib olmadım. Ancak ben, Allah’ın huzuruna varıncaya kadar Mervan oğullarına yüzsuyunu dökmemek için bu sermayeyi edindim ki, âhirette Cenâb-ı Allah, benimle Mervan oğulları arasında hükmünü versin ve
3772] el-Munzirî, a.g.e., c. 1, sh. 165, Hbr. 9; Abdurrezzak, kitabında mevkuf olarak rivâyet etmiştir
3773] el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 166, Hbr. 10; Abdurrezzak, kitabında mevkuf olarak rivâyet etmiştir.
3774] Dârimî, Mukaddime, B. 34, Hbr. 392
3775] Dârimî, Mukaddime, B. 27, Hbr. 260
- 1002 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu para ile de akrabalarıma yardımcı olayım, yoksulların hukukunu ödeyeyim. Dullara, fakirlere, düşkünlere, yetimlere ve komşulara bu maldaki haklarını vereyim. İşte bu maksatla bu sermayeyi edindim.” 3776
Bütün hayatını Allah yolunda fedâ eden, Allah’ın rızâsından başka bir gayesi olmayan, zâlim iktidarlara karşı boyun bükmeyip onlarla amansız mücâdeleyi girişen ve hep mazlumun yanında, İslâm milletinin hizmetinde olan muttakî âlimlerden birisi de Şehid İmam Ebû Hanife Numan b. Sâbit’tir (rh.a.)...
Emevîler ve Abbasîler döneminde yaşayan Şehid İmam Ebû Hanife (rh.a.) her iki iktidar döneminde de zulme ve işkenceye maruz kalmıştı... Devlet, İslâm Devleti olmasına rağmen iktidarda bulunan hükümetler ve başlarındaki sultanlar, adâletten sapmış, iktidarlarını zulümle, fısk ve fucurla devam ettiriyorlardı... Şehid imamımız İmam Ebû Hanife (rh.a.) onların bu zülum idarelerine karşı çok sert tavır almış, onların uygulamalarının İslâm’a uymadığını beyan etmiştir.
İktidarda bulunanlar, Şehid İmam Ebû Hanife’nin (rh.a.) bu sert tavırlarını yumuşatmak O’nu kendilerine bağlayıp hizmet ettirmek için devletin en üst makamlarında görev teklifinde bulunmuşlardı... Şehid İmam’a bu görevlerden herhangi birisini kabul ettirecek olurlarsa, ümmetin nezdinde meşru bir hükümet olduklarını isbat edeceklerdi... Şehid İmam Ebû Hanife (rh.a.), onların bu ihânet planlarını bildiği için hiçbir görevi kabul etmedi...
Mekkî, “Menakıb-ı Ebû Hanife” adlı eserinde aynen şöyle diyor: “Emevîler zamanında İbn Hübeyre, Kûfe valisi idi. Irak’da kaynaşmalar baş gösterdi. Irak fukahasını kendi ka-pısında topladı. Aralarında İbn Ebi Leylâ, İbn Şübrüme, Davud b. Ebi Hind gibi ulemâ vardı. Her birini mühim devlet vazifeleri başına geçirdi. Ebû Hanife’yi de davet etti. Mührü, onun eline vermek istedi. Ebû Hanife’nin elinden geçmeyince hiçbir emir ve fermanın hükmü olmayacak, Beytu’l-mal’den çıkan her mal, Ebû Hanife’nin elinden çıkmış olacaktı.
Ebû Hanife, bunu kabul etmedi. İbn Hübeyre: ‘Eğer kabul etmezse O’nu döverim!’ diye yemin etti. Fukahâ arkadaşları, Ebû Hanife’ye: ‘Allah aşkına, kendini tehlikeye atma, şu işi kabul et. Biz, senin kardeşleriniziz. Hepimiz bu işlerden nefret ediyoruz, fakat kabulden başka çare bulamadık, ister istemez vazife aldık’ dediler. Ebû Hanife şu cevabı verdi: ‘Vâsıt Mescidi’nin kapılarını saymayı bana teklif etse ona, onu da yapmam. Nasıl olur da bu ağır işi kabul ederim. O, boynunu vuracağı bir adamın ölüm fermanını yazacak, ben de ona mühür basacağım ha! Vallahi, böyle bir işe katiyyen girmem!’ İbn Ebî Leylâ: ‘Arkadaşımızı bırakalım! O, haklıdır, hatâ başkasının’ dedi.
Ebû Hanife’yi hapse attılar. O’na, her gün dayak atıyorlardı. Cellât, İbn Hübeyre’ye gelerek: ‘Bu adam, kırbaçtan ölecek’ dedi. İbn Hübeyre: ‘Söyle O’na, bizi yeminimizden kurtarsın’ dedi. O da, Ebû Hanife’ye bunu söyleyince: ‘Câminin kapılarını saymamı istese yine yapmam’ dedi. Sonra Cellât, İbn Hübeyre ile görüştü: ‘Bu mahpusa bir nasihatçı yok mu? Mühlet istesin ki, vereyim’ dedi. Ebû Hanife’ye haber gönderdiler: ‘Arkadaşlarımla istişâre yapayım, bakayım’ dedi. İbn Hübeyre, tahliyesini emretti. Ebû Hanife, hapisten çıkınca atına bindi, Mekke’ye kaçtı. Bu hâdise, 130 senesinde idi. Mekke’de yerleşti. Hilâfet Abbâsîlere geçinceye kadar orada kaldı. Ebû Cafer Mansur zamanında Kûfe’ye
3776] İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye -Büyük İslâm Tarihi-, c. 9, s. 168-169
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 1003 -
döndü.” 3777
Şehid İmamımız İmam Ebû Hanife (rh.a.), Emevîlerin iktidarında vazife almadığı gibi, Abbasîlerin iktidarında da hükümetin herhangi bir kademesinde vazife almayı reddetmişti... Şehid İmam (rh.a.) ile O’na kadılık vazifesi vermek isteyen Abbasî Halifesi Ebû Cafer Mansur arasında geçen şu ibretli tarihî olayı burada aktarmakta fayda umarız...
“Ebû Hanife, Mansur tarafından çağrılarak, kadılık teklif edilmişti. İmam, kabul etmedi. Halife de: ‘Seni, bu makama getireceğim, diye yemin etmişti. Halifenin teşrifat memuru Rabi’ (ki, Ebû Hanife için iyi niyet beslemeyen bir kimseydi), İmama: ‘Görmüyor musun? Halife yemin etti’ dedi. Ebû Hanife: ‘Mü’minlerin emiri, yemin kefâretini vermeye benden daha kadirdir’ dedi. Bunun üzerine İmam, hapse atılmıştı. Hapisten tekrar çıkarılarak aynı teklif yapıldı. Ebû Hanife, şöyle diyordu: ‘Allah’tan kork! Ben, kendime güvenemiyorum. Kadılık emânetini de Allah’tan korkan birisine ver. Ben, buna lâyık değilim, yapamam.’ Halifenin canı sıkılmıştı. ‘Yalan söylüyorsun! Sen, bu işe lâyıksın’ dedi. (Ebû Hanife, bunu bekliyormuş gibi:) ‘İşte hükmü kendiniz verdiniz. Yalan söylediğini ikrar ettiğiniz bir kimseye kadılık emânetini nasıl verebilirsiniz? Bununla beraber ben, Arab değilim. Arab olmayan bir kimsenin kadılık makamına getirilmesine râzı olurlar mı?’ dedi. İmam, bütün bu teklifleri reddetmesi üzerine hapse atılmıştı. Hapishanede Hakk’ın rahmetine kavuştu. Hapishanede, dayaktan mı, yoksa zehirlenerek mi vefat etti?...” 3778
İşte şehid imamımız İmam Ebû Hanife’nin (rh.a.) tavrı ve işte çağımızda O’nun mezhebine bağlı olduğunu beyan eden ve İslâm topraklarını işgal etmiş müstekbir egemen tağutların emrine âmâde olan ilim ehli olanların tavrı!? Müstevlî ve müstekbir gayr-ı İslâmî iktidarların emrine giren, onların memuru olan ve kendilerine verilen maaşlarla zor geçinen din adamları ile ilim adamlarının durumu nerede, her ne olursa olsun zulüm iktidarların emrine girmeyi reddeden İmam Said b. el-Müseyyeb (rh.a.) ile Şehid İmam Ebû Hanife (rh.a.) nerede?...
İbn Mes’ud (r.a.)’ın rivâyetiyle Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “İnsanoğluna beş şeyden hesab sorulmadıkça, onun ayakları kıyâmet gününde Rabbinin katından ayrılmayacaktır. (Bunlardan biri de şudur:) öğrendiği ilimde nasıl davrandığından.” 3779
İlim ehli olan bir kişi, dünya hayatında ilmini nerelerde harcadığının ve bunca ilim ile nasıl davrandığının hesabını, âhirette Rabbinin huzurunda verecektir... Eğer dünya hayatında iken sorumluluğunu yüklendiği ilmini gereği gibi kullanıp onunla amel etmiş ve Allah’ın rızâsını kazanmış ise, elbette çok iyi bir mükâfat ile karşılığını görecektir... Eğer sahib olduğu ilim ile dünya menfaatını hedeflemiş ve yeryüzünün müstekbir egemen tağutlarının emrine girerek,
3777] Mekkî, Menâkıb-ı Ebû Hanife, c. 2, s. 23-24’den; Muhammed Ebû Zehra, Ebû Hanife, çev. Osman Keskioğlu, Ank. 1997, s. 46-47; İbn Haceri’l-Heysemî, Menâkıb-ı İmam-ı Azam, çev. Ahmet Karadut, Ank. 1983, s. 159-160
3778] İbn Haceri’l-Heysemî, Menâkıb-ı İmam-ı Âzam, çev. Ahmet Karadut, Ank, 1983, s. 161-162; Hatib Bağdadî, Tarih-i Bağdad, c. 13, s. 328-329’dan; Muhammed Ebû Zehra, Ebû Hanife, s . 66
3779] Tirmizî, Kitâbu Sıfati’l-Kıyâme, B. 1, Hds. 2531-2532; Taberânî, Mu’cemu’s-Sağir Tercümesi, c. 2, s. 205, Hds. 522; Beyhakî, Kitâbu’z-Zühd, s. 72, Hds. 76; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 180-181, Hds. 6; Zubeyr bin Harb, Kitâbu’l-İlm, s. 174, Hds. 89
- 1004 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mazlum insanların ezilmesine, sömürülmesine ve uyutulmasına yardımcı olmuş ise, elbette ilme yaptığı bu ihâneti, âhirette İlâhî adâletin tecelli ettiği Rabbinin huzurunda cezâsız kalmayacaktır!...
el-Avas b. Hakim, babası Hakim’den (r.a.): Bir adam, Rasûlullah’a (s.a.s.) şerri (kötüyü ve kötülüğü) sormuş. Bunun üzerine O, üç defa olmak üzere şöyle buyurmuş: “Bana şerri sormayınız, bana hayrı sorunuz.” Sonra da şöyle buyurmuş: “İyi bilin ki, kötünün en kötüsü, âlimlerin kötüleridir. İyinin en iyisi de, âlimlerin iyisidir.” 3780
Toplum içindeki iyiliğin egemen olması, ya da kötülüğün galib gelmesi, o toplumdaki bilen ilim adamlarının durumuna bağlıdır... Çünkü ilim adamları, doğruyu ve yanlışı iyice tanıyan, onları birbirinden ayırabilen kişilerdir... Doğrunun ve iyiliğin hayrını, faydasını, yanlışın ve kötülüğün şerrini, zararını çok iyi bilenler oldukları için onlar hangi tarafı tercih eder, onu yaşar ve topluma örnek olurlarsa, toplumda egemen olan o hâl olur...
İlmi elde etmeye çalışan ve ilim sahibi olanlar, imanlı, akıllı ve ibâdet ehli olurlarsa, ancak ilmin hakkını verir, hem kendileri hem de diğer insanların faydalandıkları bir durum sergilerler. Muvahhid ve muttakî âlimler, ilmin, aklını kullanmayan ve ibâdet ehli olmayanların eline geçmesinden çok korkmuşlardır... Zeki ve fasık insanların ilmi öğrenmeleri, toplum içinde korkunç bir tehlike arzeder... Onlar, aklını kullanamayan fakat zeki kişilerdir, aynı zamanda fısk ehli olmaları, ilimlerini dünya menfaatı için kullanmalarını gündeme getirir... Dünyevîleşen bu ilim adamları, her şeyde kendilerine bir menfaat sağlamaya çalışırlar... Böylece hem kendilerini, hem de diğer insanları ifsad ederler...
Tabiîn’in büyük müctehid âlimlerinden eş-Şa’bî (rh.a.) şöyle demiştir: “Bu ilmi, ancak kendisinde iki haslet, yani akıl ve ibâdet birleşmiş olan kimseler tahsil ederdi. Çünkü (öğrenci) ibâdetli olup akıllı olmazsa: ‘Bu sadece akıllıların ulaşabileceği bir iştir’ der ve tahsili bırakır. Şayet (öğrenci) akıllı olup ibâdetli olmazsa: ‘Bu, sadece ibâdetlilerin ulaşabileceği bir iştir’ der ve tahsili bırakır. eş-Şa’bî, sonra şöyle dedi: “Yemin olsun ki, ben onu (yani ilmi) bugün, kendisinde bunlardan hiçbiri, ne akıl, ne ibâdet bulunan kimselerin tahsil etmekte (öğrenmekte) olmasından korkmuşumdur.” 3781
Akıllı, şuurlu ve gerçeği idrak eden kişilerin, ilim tahsil etmesi ve onu elde etmeleri sonucu âlim olmaları, içinde bulundukları toplumun faydasınadır... Bu şahsiyetlerin muttakî mü’minler olması, bu faydayı kat kat arttırır... Çünkü faydalı ilim, imanın emrine girdiği zaman vicdan ile kaynaşır... İmanlı ve vicdanlı bir muttakî âlim veya âlimler, toplum için hidayet ve saadet rehberleri olurlar... İlmiyle âmil olanlar, insanlık âlemini, maddî ve manevî her türlü krizden kurtarır, selâmete ulaştırıp istikamet üzere hayat sürmelerine vesile olurlar...
Eğitim ve öğretim yoluyla elde ettikleri ilmi, ya terk etmek, ya da gereğini yapmamakla ondan uzaklaşmak, büyük bir felâkettir... Böyle olanlar, hüsranda oldukları gibi, kendilerini örnek edinen insanları da felâkete sürüklerler...
Cerir İbn Hazim (rh.a.) anlatıyor: Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) insanları öğrenir
3780] Dârimî, Mukaddime, B. 34, Hbr. 376; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 183, Hds. 10, Bezzar’dan (Bazı lafız değişiklikleriyle); Ebû Nuaym el-Isfahânî, Hilyetu’l-Evliyâ - Sahâbe’den Günümüze Allah Dostları-, çev. Said Aykut, Vdğ., İst. 1995, c. 1, s. 391
3781] Dârimî, Mukaddime, B. 34, Hbr. 377
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 1005 -
ve öğretir vaziyette gördüğü zaman, el-Hâris İbn Kays’a (r.a.): ‘Ey Hâris, insanların tatbik etmek için öğrendiklerini mi zannediyorsun?’ diye sordu. el-Hâris: ‘Hayır, vallahi, öyle zannetmiyorum. Fakat onları, öğreniyor ve terk ediyorlar, zannediyorum’ dedi. Bunun üzerine İbn Mes’ud: ‘Vallahi, zannedersem doğru söylüyorsun’ buyurdu. 3782
Dünyevîleşmek için yegâne hayat nizamı ve Allah katında yalnızca tek din olan İslâm’dan3783 herhangi bir şeyi terk edenlerin içine düşmüş oldukları buhranı şöyle beyan ediyor Emirü’l-mü’minin İmam Ali bin Ebi Tâlib (r.a.): “İnsanlar, dünyalarını düzene sokmak için dinlerine aid bir şeyi terk ettiler mi Allah onları, ondan daha zararlı bir şeye uğratır.” 3784
Yegâne önderimiz Rasûlullah (s.a.s.), ilmin kaldırılması veya ilimle amel edilmeyip terk edilmesini kıyâmet alametlerinden olduğunu beyan buyurmuştur... Hak din olan İslâm ilimle bilinir, ilimle tanınır... İlmin kaldırılması, İslâm’ın gerek ferd, gerekse toplum hayatının üstündeki yaptırım gücünün zorba tağutlar tarafından kaldırılması demektir... İlmin terk edilmesi, İslâm’ın terk edilmesi ile sonuçlanır... İslâm, terk edildi mi ilim de terk edilmiştir!.. İlim ve İslâm beraberdirler... Birisi gitti mi, diğeri de onun peşinden gider... İkisi, bir bütündür ve asla parçalanmazlar... Parçalandıkları takdirde, yani ilim İslâm’sız ve İslâm ilimsiz bırakıldı mı, gerek ferde, gerekse topluma câhiliyye egemen olur ve bu durum, hem ferd, hem de toplum için korkunç bir felâket hâline gelir...
Tâbiîn’in meşhur âlimlerinden Muhammed b. Sirin (rh.a.) şöyle diyor: “Şüphesiz ki, bu ilim dindir. Öyle ise, dininizi kimlerden aldığınıza dikkat edin!” 3785
Enes b. Malik’in (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyurdu Rasûlullah (s.a.s.): “İlmin kaldırılması, cahilliğin meydana çıkıp kökleşmesi, şarabın içilmesi, zinânın aşikâre olup çoğalması, erkeklerin azalıp kadınların çoğalması, kıyâmet alâmetlerindendir.” 3786
Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu hadislerindeki “ilmin kaldırılması” gerçeği, ilmiyle âmil muttakî âlimlerin ölümü olarak da beyan olunmuştur...3787 Muvahhid ulemânın ölümüyle yerlerini dolduracak yeni âlimler yetişmezse, onların boş kalan yerlerini cahiller doldurur... İnsanlar, onları âlim zanneder... Onlar da, heva ve heveslerine göre insanlara fetvâ verip onları sapıtırlar... Böylece cehâlet topluma hâkim olur ve toplumun kıyâmeti kopar!...
Ebû Hüreyre’nin (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.): “Âhir zamanda birtakım kişiler çıkacaklardır ki, dini, dünyaya alet edecekler ve insanlara yumuşak görünmek için kuzu postuna bürüneceklerdir. Dilleri, şekerden tatlı, fakat kalbleri kurt kalbidir. Allah şöyle buyurur: ‘Benim hilmim (genişliğim)e mi mağrur oluyor, yoksa bana karşı cüretkârlık mı gösteriyorsunuz? Kendi adıma yemin ederim ki onlara, kendilerinden bir fitne göndereceğim ki, içlerinden halim (geniş) olanı (bile) şaşkına
3782] Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 207, Hbr. 820
3783] 3/Âl-i İmrân, 19
3784] Nehcu’l-Belâğa, s. 390
3785] Müslim, Mukaddime, B. 5; Dârimî, Mukaddime, B. 34, Hbr. 391; Bkz. Ahmed Davudoğlu, a.g.e., c. 1, s. 39, Dipnot: 133
3786] Buhârî, Kitâbu’l-Muharribîn, B. 5, Hds. 7, Kitâbu’l-İlm, B. 22, Hds. 22-23; Müslim, Kitâbu’l-İlm, B. 5, Hds. 9; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 30, Hds. 2301; İbn Mâce, Kitâbu’l-Fiten, B. 25, Hds. 4045; Bkz. Ahmed Davudoğlu, a.g.e., c. 10, s. 665
3787] Bk. Ahmed Davudoğlu, a.g.e., c. 10, s. 665
- 1006 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çevirecektir.”3788 Dini, dünyaya alet edip dünyevîleşen, böylece dünya menfaatını âhirete tercih eden ve bunca bilgisiyle sorumluluğunu bir yana bırakarak egemen müstevli tağutların emrine giren ilim adamlarının korkunç hâlini beyan buyuran Rasûlullah’ın (s.a.s.) hadislerinden sonra şu ikaza kulak verelim!...
Yahya b. Muaz er-Râzî (rh.a.) dünya âlimlerine şöyle hitab ediyor: “Ey âlimler, köşkleriniz Kayser’lerin sarayı, evleriniz Kisra’nın evi, elbiseleriniz Vezir Tahir’in elbiseleri, ayakkabılarınız Câlut’un ayakkabıları, binitleriniz Karun’un binitleri, kap-kacak mefruşatınız Fir’avn’ın mefruşatı, yeyip içmeniz câhiliyye devrinde olduğu gibi, tuttuğunuz yol, şeytanet yolu! Nerede kaldı İslâmiyet!?” 3789
İlme İhânet Edenler
İlim sahibleri dünyevîleştikleri, bildikleriyle amel etmedikleri ve ilimlerini çok değersiz dünya menfaatına sattıkları zaman, ilme en korkunç ihâneti yaparlar... Onların bu ihânetinden dolayı karada ve denizde fesad olur, büyük felâketler ortaya çıkar... Hem kendileri sapar, hem de peşlerine takılan insan kitlelerini saptırırlar... Bu ihânet, ilmi, cehâlete çevirir... Bir cahilin yapacaklarını, bir ilim sahibine yaptırır... İlim sahibi olan kişi, ancak cahillerin yapabileceği yanlış ve zararlı işler yapmaya başlar bu ihânet sonucu!...
Büyük bilginlerden birine: “Bilgi, ne vakit cehâletten kötü olur?” diye soruldu. Âlim de cevap olarak şöyle demiş: “Bilginin gereğine göre amel edilmediği vakit, cehâletten daha kötü olur.” Mü’minlerin emiri İmam Ali’nin de (r.a.), şöyle dediği anlatılır: “Hakkı bilip tasdik ettikten sonra sapıklığa dönen bir kimse, Cenâb-ı Hakk’ın mağfiretine mazhar olmaktan çok uzak bulunmaktadır. 3790
İlim ehli olanlar, ilimlerini dünya menfaatını elde etmek için kullanacak olurlarsa, ya halkın emrine, ya da müstevli müstekbir tağutî yönetimlerinin emrine girer ve onların kendilerine verdikleri dünyalık maaşlarla, makam ve ünvanlarla oyalanır haktan uzaklaşırlar... Onlar, bu inanç ve tavırlarıyla Allah Teâlâ’yı mutlak Rezzak olarak kabullenme konusunda çok büyük bir hatânın içine düşer ve gerek egemen zâlim tağutların maaş vermelerine, gerekse halkın sadakası, zekâtı ve diğer yardımları onlar için bir rızık kapısı olmaktadır... Bu rızık kapısının kapanmaması için, kendilerine bu kapıyı açıp onları menfaat-landıranların her isteklerine boyun eğen ilim adamları, zulmün, cehâletin, fısk ve fucurun yayılmasına hem yardımcı olur, hem de göz yumarlar... Onların aralarında her şeye rağmen vicdan azâbı çektikleri için bazı doğruları söyleyenler ve halka nasihatta bulunanlar varsa da, kendi sorumluluğunu unuttuğundan, Allah’a kulluk vazifesini yerine getirmediğinden, onun nasihatı yerine bulmayan, hiç tesiri olmayan bir nasihattır... Konuşan vaiz ve dinleyen cemaat, günlük vakitlerinin bir miktarını tatlı bir sohbete ayırmışlardır. Allah’ın ayetlerini ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) hadislerini dinler, sahte bir manevî hava kendilerini bürür, camiiden veya sohbet yerinden ayrıldıktan sonra o güzel sözler orada kalır, yine herkes eski hâline döner... Çünkü görülen ve bilinen hakikat odur ki, ne konuşan, ne de dinleyenlerin bir inkılab istekleri yoktur... Onların, içinde bulundukları câhiliyye değerlerini,
3788] Tirmizî, Kitâbu’z-Zühd, B. 46, Hds. 2515; Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 25, Hds. 50
3789] Gazâlî, a.g.e., c. 1, s. 155
3790] Ebu’l-Kasım Rağıb el-Isfahânî, Tafsîlu’n-Neş’eteyn ve Tahsîlu’s-Saâdeteyn, Mutluluğun Kazanılması, çev. Lütfi Doğan, İst. 1974, s. 178
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 1007 -
İslâm değerleriyle değiştirme gibi bir çabaları gündeme gelmiş değildir... Hayatlarındaki câhiliyye değerlerini giderip onların yerine İslâmî değerleri hakim kılma diye bir arzu oluşmamıştır kendilerinde!...
Vâiz, alacağı maaşı hak etmek, memur olan ilim adamı maaş kademesini yükseltmek için konuşur, anlatır... Dinleyenler ise, kendisiyle amel etmeyecekleri ve edemeyecekleri tatlı ve güzel sözler işitir, kendilerini iyi saran bir sohbet dinlemiş oluyorlar... Çünkü anlatılan ayet ve hadisleri amel hâline getirecek herhangi bir karar vermiş değiller... İslâm’ı hayata egemen kılacak bir birlik ve beraberlikleri oluşmuş değil... Aralarında İslâm kardeşliği, akide birliği, usûl ve hedef bütünlüğü meydana gelmemiştir... Camiler ve mes-cidler, belli vakitlerde birbirini tanımayan, aralarında akidevî ve sosyal irtibat bulunmayan insanların yalnızca namaz kılmak için dolup, geldikleri gibi boşalıp gittikleri yerler hâline gelmiştir... Camilerde ve mescidlerde görevli olanlar maaşlarını almaya hak kazanırken, namaz için gelen diğer insanlar da adet edindikleri bir ameli işlemiş ve dağılmışlardır... Böyle mi olmalıydı?!...
Kulluk vazifesini yerine getirmeyen, yaratılış gayesini unutan ilim ehli olanlar, Rasûlullah’ın (s.a.s.) hadislerinde şöyle beyan olunmuşlardır... Enes b. Mâlik’den (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Mi’rac gecesi bir kavme uğradım. Ellerinde ateşten makaslar vardı ve dudaklarını parçalıyorlardı. ‘Kim bunlar?’ dedim. ‘Bunlar, yeryüzünde kitabı okudukları hâlde, insanlara vaz-u nasihat edip, iyiliği emreden, kendilerini unutan kimseler (hatibler)dir. Hiç akıllarını kullanmıyorlar mı? denildi.” 3791
Usâme bin Zeyd’den (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kıyâmet gününde bir kişi getirilir, cehennemin içine atılır da, cehennemde onun barsakları derhâl karnından dışarı çıkar. Sonra o kişi, (barsak etrafında) değirmen eşeğinin değirmende dönüşü gibi döner. Bunun üzerine cehennem ahalisi, o kişinin başına toplanır da: ‘Ey filan, senin hâlin nedir? Sen, bize (dünyada) iyilikle emreder ve bizleri kötülükten nehyeder değil miydin?’ derler. O da: ‘(Evet) ben, size iyilik emrederdim, fakat onu kendim yapmazdım. Yine ben, sizleri kötülükten nehy ederdim de onu, kendim işlerdim, diye cevab verir.” 3792
Velid b. Ukbe’den (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Cennetlik olan bazı insanlar, (dünyada kendilerine va’z ve nasihat eden) cehennemlik olmuş insanların yanına giderler ve onlara: ‘Ne yaptınız da cehenneme girdiniz? Vallahi biz, cennete sırf sizden öğrendiklerimizle girdik’ derler. Onlar da: ‘Biz söylerdik, ama dediklerimizi yapmazdık’ derler.” 3793
Cündüb b. Abdullah el-Ezdî (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “İnsanlara hayrı öğretip de kendisini unutan âlimin durumu, insanları aydınlatıp da kendisini
3791] Ahmed İbn Hanbel, Kitâbu’z-Zühd, c. 1, s. 76, Hds. 244; Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 206, Hds. 819; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 178, Hds. 2; İbn Ebî Dünya, İbn Hıbban ve Beyhakî’den
3792] Buhârî, Kitâbu Bed’i’l-Halk, B. 10, Hds. 76, Kitâbu’l-Fiten, B. 17, Hds. 46; Müslim, Kitâbu’z-Zühd ve’r-Rikak, B. 7, Hds. 51; Ahmed bin Hanbel, Müsned, c. 5, s. 205-207 ve 209
3793] el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 181, Hds. 7; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir’den; Şâtibî, el-Muvâfakat -İslâmî İlimler Metodolojisi-, çev. Dr. Mehmet Erdoğan, İst.1990, c. 1, s. 53 (Ebû Hüreyre’den; Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 27, Hbr. 64 -İmam eş-Şa’bî’nin beyanı olarak-)
- 1008 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yakan kandilin durumuna benzer.” 3794
Ebû Hüreyre’den (r.a.); Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kıyâmet günü, insanlardan azâbı en şiddetli olan, ilmi kendisine fayda vermeyen âlimdir.”3795 Mansur b. Zazan’dan (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Cehennemde azab görenler, bazılarının pis kokusundan rahatsız olunca: ‘Kahrolasın! Ne yaptın ki, pis kokunla bizi rahatsız ediyorsun? Azâbımız bize yetmez mi?’ derler. O da: ‘Ben, âlimdim, fakat ilmimden faydalanmadım’ der.” 3796
Bildikleriyle amel etmeyen, ümmet-i merhûmenin derdiyle dertlenmeyen, tek vücud olan mü’minlerin arasında yerini alamayan, takvâ ve iyilikte müslümanlarla yarışa çıkamayan ilim sahibi kişiler, bildikleri ile dünyalığa yönelip dünyayı âhirete değiştikleri zaman bu hâle düşmektedirler... Önderimiz Rasûlullah (s.a.s.), hem onları, hem de ümmeti uyarmaktadır... Âlimlere, bildiklerini yanlış yerde kullanmasınlar, kendilerinin ve ümmetin kurtuluşu yolunda ilimleriyle çaba göstersinler diye tavsiyede bulunan Rasûlullah (s.a.s.) ümmete de yanlışlıkları, hatâları ve isyanları, elleriyle, dilleriyle, kalpleriyle düzeltmelerini emretmiştir... 3797
Her tavsiyesi, ümmetinin faydasına, iyiliğine bir emir olan Rasûlullah’ın (s.a.s.) iman ve ilim mektebinde yetişmiş olan ashâb-ı kiram (Allah cümlesinden râzı olsun,) âlimin sorumluluğunu hakkıyla kavramış ve ilmin gereğini yerine getirmeye en son imkânlarını kullanarak çaba göstermişlerdir...
Ebû’d-Derdâ (r.a.) şöyle diyor: “Kıyâmet günü insanların Allah katında makamca en şerlisi, ilminden faydalanmayan âlimdir.”3798 Mâlik b. Dinar (rh.a.) anlatıyor: Ebû’d-Derdâ (r.a.) dedi ki: “Kimin ilmi artarsa, ağrısı (korkusu) artar.” Yine Ebû’d-Derdâ şöyle dedi: “Bana (hesab gününde): ‘Ne bildin?’ denilmesinden dolayı nefsime karşı endişe etmiyorum. Fakat bana: ‘Ne amel ettin?’ denilmesinden endişe ediyorum. 3799
Muaz İbn Cebel (r.a.) şöyle diyor: “İstediğiniz kadar biliniz! Allah Teâlâ, (bildiğinizi) yapıncaya kadar, ilim karşılığında asla size ecir vermeyecektir.”3800 Emîru’l-mü’minin İmam Ömer b. el-Hattab (r.a.) şu nasihatta bulunmuştur: “Üç şey için ilim öğrenme ve üç şey için de ilmi terk etme! Mücâdele, övünmek ve
3794] el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 184, Hds. 13; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir’de isnâdı, “Hasen”dir der; Aynı eser, c. 1, s. 183, Hds.11; Bezzar’dan Ebû Berze, r.a.)’ın rivâyetiyle; İmam Suyûtî, a.g.e., c. 3, s. 295, Hds. 3467 -8134-; Ayrıca c. 1, s. 220, Hds. 417 -761-; İbn Kanî’nin Mu’cemi’nden; İmam er-Rûdânî, a.g.e., c. 1, s. 61, Hds. 262; Ahmed İbn Hanbel, Kitâbu’z-Zühd, c. 2, s. 296, Hbr. 1122 -Basra ulemâsından Cundeb’in sözü olarak-
3795] Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr, c. 1, s. 479, Hds. 357; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 184, Hds. 15, Beyhakî’den; Kuzâî, Şihâbu’l-Ahbâr Tercümesi, s. 210, Hds. 708; İmam Suyûtî, a.g.e., c. 1, s. 297, Hds. 606 -1053-, İbn Adiyy, el-Kâmil’den
3796] el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 187, Hds. 21, Ahmed bin Hanbel ve Beyhakî’den
3797] Bk. Müslim, Kitâbu’l-İman, B. 20, Hds. 78; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 10, Hds. 2263; Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Melâhim, B. 17, Hds. 4340
3798] Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 23, Hbr. 40; Dârimî, Mukaddime, B. 27, Hbr. 268
3799] Dârimî, Mukaddime, B. 27, Hbr. 269; Abdulah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 23, Hbr. 39; Ahmed İbn Hanbel, Kitâbu’z-Zühd, c. 1, s. 199, Hbr. 730; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 182, Hbr. 9, Beyhakî’den
3800] Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitabü’z-Zühd, s. 27, Hbr. 62; Ahmed İbn Hanbel, Kitâbu’z-Zühd, c. 1, s. 265, Hbr. 1009; Ebû Nuaym el-Isfahânî, a.g.e., c. 1, s. 385
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 1009 -
riya için ilim öğrenme! Öğrenmekten utanarak, veya lüzumu yok ya da bilmesem de olur, demek sûretiyle de ilmi terk etme!..” 3801
İşgal edilmiş İslâm topraklarında egemen tağutî güçlere karşı mazlum ve mustaz’af müslümanların yanında yerini almadıkça hiçbir ilim ehli sorumluluktan kurtulamaz!.. Bu dünyada onlar için bir zillet ve âhirette ise, Allah’ın azâbı vardır!... Onlar, ilimleriyle ümmet potasında bulunmalı ve üzerlerine düşen vazifelerini hakkıyla yerine getirmelidirler... Bunu yapmayacak olurlarsa, onların ilimlerinin kendilerine ve diğer insanlara hiçbir faydası olmayacağı gibi, felâkete götüren zararlı olur... Onların ilimleri, İmam Ömer (r.a.)’ın beyan ettiği gibi yalnızca mücâdele, övünmek ve riya için elde edilmiş ilim hâline gelir... Bu yanlışlığın maddî ve manevî sorumluluğu çok ağırdır...
Ebû Hüreyre’nin (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyurur Rasûlullah (s.a.s.): “Kıyâmet gününde insanların üzerine ilk hüküm verilecek olanı, şehid düşen bir adamdır... Bir de ilmi öğrenip öğreten ve Kur’ân’ı okuyan bir adamdır. Bu da, getirilerek (Allah) kendisine nimetlerini tarif edecek, o da onları tanıyacaktır. ‘Bunlar hakkında ne yaptın?’ diye soracak. O adam: ‘İlmi öğrendim ve öğrettim. Senin rızân için Kur’ân’ı da okudum’ diyecek. Hak Teâlâ: ‘Yalan söyledin! Lâkin sen, ilmi, âlim desinler diye öğrendin. Kur’ân’ı da ‘O, kaarîdir’ denilsin diye okudun. Gerçekten denildi de’ buyuracak. Sonra onun hakkında emir verecek ve yüzü üstü sürüklenecek, nihayet cehenneme atılacaktır.” 3802
İlmiyle amel etmeyip sahib olduğu ilimle dünya malı ve menfaatını tercih ederek zulmün, fısk ve fucurun yapılmasına katkıda bulunan ilim sahibleri için şöyle buyuruyor Rabbimiz Allah:
“Onlara, kendisine ayetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat. O, bundan sıyrılıp uzaklaşmış, şeytan, onu peşine takmıştı. O da sonunda azgınlardan olmuştu.
Eğer Biz dileseydik, onu, bundan yükseltirdik. Ama o, yere meyletti (veya yere saplandı), hevasına uydu. Onun durumu, üstüne varsan dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına bıraksan dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte ayetlerimizi yalanlayan topluluğun durumu böyledir. Artık gerçek haberi onlara aktar ki, düşünsünler.
Ayetlerimizi yalanlayanlar ve yalnızca kendi nefislerine zulmedenlerin örneği ne kötüdür.
Allah kime hidayet verirse o, artık hidayeti bulmuştur. Kimi şaşırtıp saptırırsa, artık onlar da hüsrana uğrayanlardır.” 3803
İmam İbn Kesir bu âyetlerin tefsirinde şöyle der: “Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Âyetlerimizi yalanlayan kavmin misali ne kötüdür. Yiyecek ve şehvetini giderecek şeyleri elde etmekten başka bir düşüncesi olmayan köpeklere benzetilmiş olmaları, onlar için ne kadar kötüdür. İşte kim ilim ve hidayet sahasından çıkar, nefsinin arzusuna yönelir ve şehvetlerine tabi olursa, o köpeğe benzer.
3801] Gazâlî, a.g.e., c. 3, s. 266
3802] Müslim, Kitâbu’l-İmâre, B. 43, Hds. 152; Tirmizî, Kitâbu’z-Zühd, B. 35, Hds. 2489; Nesâî, Kitâbu’l-Cihad, B. 22, Hds. 3123; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 2, s. 322; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 63, Hds. 1, İbn Hıbban’dan s. 66, Hds. 2; İbn Huzeyme, Sahih’inden; İmam Buhârî, Halku Ef’ali’l-İbâd -Hadis-i Şerifler Işığında İlâhî Kelâmın Müdafaası-, çev. Yusuf Özbek, İst. 1992, s. 104, Hds. 335
3803] 7/A’râf, 175-178
- 1010 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Onun hâli ne kadar kötüdür.” 3804
Rabbimiz Allah, bildiğiyle amel etmeyen ve ilmini yanlış yerlere kullanıp zararlı olan ilim adamları hakkında şöyle buyuruyor: “Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu (içindeki derin anlamları, hikmet ve hükümleriyle gereği gibi) yüklenmemiş olanların durumu, koskoca kitab yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlayan kavmin durumu ne kötüdür. Allah, zâlim bir kavmi hidâyete erdirmez.” 3805
İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.), bu âyetin tefsirinde şöyle demiştir: “Yahûdîler, Tevrat’takilerle, yani Hz. Muhammed’e (s.a.s.) iman etmeleri gerektiğini bildiren hükümlerden istifâde etmeyince, ilmî kitabları taşıyan ama o kitablarda ne var-ne yok bilmeyen eşeğe benzetilmişlerdir. Me’ânî âlimleri şöyle demişlerdir: Bu benzetme, Kur’ân’ın mânâsını anlayıp da onunla amel etmeyen ve Kur’ân’dan, ona ihtiyacı olmayanların yüz çevirişi gibi, yüz çeviren kimseler için yapılmıştır. İşte bundan ötürü, Meymûn b. Mihran: ‘Ey Kur’ân ehli Kur’ân sizin peşinize düşmezden (sizden hesab sormazdan) önce, Kur’ân’ın peşine düşün, ona tâbi olun!’ demiş, sonra da bu âyeti okumuştur.” 3806
Önderimiz Rasûlullah (s.a.s.), zâlim, fâsık ve fâcir yöneticilerin kapılarına giden, onların emrine giren, ilimleriyle onların zulmüne destek olup fısk ve fucurlarına ortak olan ilim ehli kişilerin içine düştüğü kötü durumu şöyle beyan buyuruyor: İbn Abbas (r.anhuma)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Çölde oturan kimse(nin huyu) sertleşir. Av peşinde gezen gafilleşir. (Fâsık) sultan(ların kapısın)a giden fitneye düşer.” 3807
Peygamber’den (s.a.s.) (rivâyet edilen bu) müsedded hadisi bir de mânâ olarak Ebû Hüreyre’den (r.a.) (rivâyet olunmuştur. Ebû Hüreyre (r.a.) bu hadisi:“Kim (devamlı olarak zâlim) idareci ile düşer-kalkarsa, fitneye düşer.” (anlamına gelen lafızlarla) rivâyet etti. (Daha sonra bu rivâyetine şu mânâya gelen cümleyi de) ilâve etti: “Kul, (zâlim) sultana yaklaşmakla Allah’tan uzaklaşmaktan başka bir şey kazanmaz.” 3808
Bu hadisin şerhinde şu açıklamalar yapılmıştır: “Ulemânın zâlim ve fâsık idarecilerin kapılarına gidip, onlarla düşüp kalkmaları yasaklanmıştır. Çünkü zâlim sultanlar veya idareciler, zulümlerine devam ederlerken ulemânın onlarla düşüp kalkması, bu zulmü onların da tasvib etmesi anlamına gelir ki, bu durum, zâlim idarecilerin ve zulümlerinin halkın tümü tarafından benimsenip tasvib edilmesine sebep olur. Oysa ulemâ, hakkı ve adâleti koruyup yaşatmakla, halk da, hakkı ve hakikatı öğrenmek için onlara müracaat etmekle mükelleftir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de: “(Allah), kendilerine kitab verilenlerden: ‘Onu, mutlaka insanlara açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz’, diye söz almıştı.”3809 buyurarak ulemâya, “Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (mes’eleyi bilenlere) sorun.”3810 buyurmak sûretiyle de ulemânın dışındaki halka bu mükellefiyetlerini bildirmiştir.
3804] İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, c. 7, s. 3167
3805] 62/Cum’a, 5
3806] Fahruddin er-Râzî, a.g.e, c. 21, s. 480
3807] Ebû Dâvud, Kitâbu’s-Sayd, B. 24-25, Hds. 2859; Neseî, Kitâbu’s-Sayd ve’z-Zebâih, B. 24, Hds. 4289; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 59, Hds. 2357
3808] Ebû Dâvud, Kitâbu’s-Sayd, B. 24-25, Hbr. 2860
3809] 3/Âl-i İmran, 187
3810] 21/Enbiyâ, 7
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 1011 -
Ebû Zerr Gifârî (r.a.), Hz. Seleme’ye şöyle demiştir: “Ey Seleme, (zâlim) sultanların kapısına gitme! Çünkü sen, onların dünyalığından bir şey elde edemezsin. Fakat onlar senin, onların dünyalığından daha faziletli olan dinini alırlar.” 3811
Kâ’b b. Ucra’dan (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Dinleyin! Benden sonra (zâlim) idareciler çıkacağını işittiniz mi? Kim onlara yaklaşır, yalanlarını doğrular, zulümlerine yardımcı olursa, o kimse, benden değildir, ben de onunla değilim. (Âhirette de) Havz’ın başında yanıma gelemez. Kim onlara katılmaz, yalanlarını doğrulamaz, zulümlerine yardımcı olmazsa, o kimse, bendendir, ben de onunlayım. Havz’ın başında da yanıma uğrayacaktır.” 3812
Yegâne hayat nizamı İslâm, yeryüzündeki zulmün her türlüsünü kökten söküp kaldırmak ve onun yerine adâleti yerleştirmek için inzâl olmuştur... İslâm’ın hedefi budur!... İslâm Dini’nin hedefi zulmü ortadan kaldırmak ve zâlimi ıslah etmek iken, kendisini İslâm’a mal etmeye çalışan, müslüman olduğunu beyan eden ilim ehli, nasıl oluyor ki, zâlim egemenlerin ve ezici zulmün yanında yer olabilir?... Yer alanların, durumu ve hükmü nedir?... Ümmü Seleme’nin (r.anhâ) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.): “Sizin üzerinize birtakım emirler tayin edilecektir. Siz, onları bilip itiraz edeceksiniz. O hâlde her kim kerih görürse beraat etti, her kim itirazda bulunursa kurtuldu demektir. Lâkin kim rızâ gösterir de tâbi olursa (günaha girer ve cezâ görür).” Ashâb: “Ya Rasûlullah, onlarla savaşmayalım mı?” demişler. (Rasûlullah:) “Hayır, namaz kıldıkları müddetçe!” buyurmuş. 3813
Zâlimin her türlü zulmünü kerih görüp ona itiraz eden, eliyle, diliyle ve kalbiyle değiştirmeye çalışanlar kurtulurlar... Fakat kim ki, zâlimin zulmüne karşı çıkmaz, itiraz etmez ve onu değiştirmeye çaba harcamaz, aksine zâlime zulmünde yardımcı olursa, o kimse de zâlim gibidir, zulme ortaktır... İslâm, bu tip zâlimlere ortak olan, dolayısıyla zulüm işleyen kimseleri, kim ve ne olursa olsun reddeder... Özellikle bunlar, ilim ehli kişiler iseler, onları asla kabul etmez ve suçlarının çok daha korkunç, cezalarının çok daha ağır olduğunu beyan eder...
Ebû Hüreyre’den (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Cübbü’l-Hüzn (veya) Cübbü’l-Hazan’dan Allah’a sığınınız!” Sahâbîler: ‘Yâ Rasûlallah, Cübbü’l-Hüzn (veya) Cübbü’l-Hazen nedir? diye sordular. Rasûlullah (s.a.s.), onlara cevaben: “Cehennemde öyle bir deredir ki, cehennem her gün dört yüz defa ondan (Allah’a) sığınır.” buyurdu. Sahâbîler: ‘Yâ Rasûlallah, kimler bu dereye girer?’ diye sordular. Rasûlullah (s.a.s.): “O dere, amelleri ile riyâkârlık eden Kur’ân okuyucuları için hazırlanmıştır. Allah’ın en çok öfkelendiği kurrâlardan (Kur’ân bilen âlimlerden) bir kısmı da, şüphesiz emirleri (yöneticileri) ziyâret eden kurrâlardır.” buyurdu. (Râvî) el-Muhâribî dedi ki: “Emirlerden maksat, zâlim olan emirlerdir. 3814
el-Hasanü’l-Basrî’den (rh.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
3811] Ebû Davud Terceme ve Şerhi, Hzr. Necati Yeniel - Hüseyin Kayapınar, İst. 1991, c.11, s. 38-39
3812] Nesâî, Kitâbu’l-Biat, B. 36, Hds. 4190; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 61, Hds. 2360; Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr, c. 1, s. 398, Hds. 115; el-Munzirî, a.g.e., c. 4, s. 451, Hds. 5, Ahmed bin Hanbel’den c. 4, s. 452, Hds. 6-7; Taberânî, İbn Hıbban, Ahmed bin Hanbel ve Ebû Ya’lâ’dan
3813] Müslim, Kitâbu’l-İmâre, B. 16, Hds. 63
3814] İbn Mâce, Mukaddime, B. 23, Hds. 256; Tirmizî, Kitâbu’z-Zühd, B. 36, Hds. 2490
- 1012 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Bu ümmet, Kur’ân okuyanları emirlerine (idarecilerine) meyletmedikçe, sâlihleri, facirlerini ‘temizsiniz’ diyerek tezkiye etmedikçe, hayrı, yani iyi işleri bol olanları, şerri bol olanları batıl zanlara sevk etmedikçe, Allah’ın eli ve himayesi altındadırlar. Fakat bunları yaptıkları zaman Allah elini onlardan kaldırır ve onların üzerine zorba olanlarını musallat eder ve bunlar da onlara, azâbın en kötüsünü tattırırlar ve Allah da onlara, ihtiyaç ve fakirlik de vurur. Ve kalblerini korkuyla doldurur.” 3815
Muttakî ulemâ, halktan ve egemen yöneticilerden müstağnî olmalıdır... Eğer halka ve egemen yöneticilere maddî bir bağ ile bağlanacak olursa, onlara boyun büker, ihtiyaçlarından dolayı onların emirlerine girer... Bundan dolayı adâletli davranamaz!.. Halkın ve egemen yöneticilerin arzularına göre hareket eder... Verdiği fetvâlar, halkın ve egemen yöneticilerin menfaatlarına aykırı olamaz... Halk facir, egemen yöneticiler de zâlim tağutlar oldukları bölgelerde, onlara muhtaç olup emirlerine giren ilim ehli olan kişiler, hatâ üstüne hatâ yapar, zilletin en aşağılık olanına düşerler...
Şu apaçık bir hakikattir ki, ümmet içinde iki sınıf insanın düzelmesi, ümmetin düzelmesidir... Onların bozulması, ümmetin bozulup bozguna uğramasıdır... Bunlar: Umerâ ve ulemâdır... Yani egemen yöneticiler ve âlimler...3816 Egemen yöneticiler ve âlimler, katıksız iman ehli ve sâlih amel işleyenler olduğu müddetçe ümmet, adâlet üzere olur, huzur ve saadet bulur... Eğer egemen yöneticiler, adâleti, ihsanı, vicdanı terk eder, İslâm’dan uzaklaşır ve Kur’ân’dan saparlarsa, o bölgenin âlimleri de onların memurları olur, zulümde onlara yardımcı olurlarsa, ümmet, bozguna uğrar... Son yüz yıldan bu yana ümmet, bu korkunç felâketi yaşamaktadır... Bu felâket ve bu bozgunun bitmesi için, umerâ ve ulemânın tekrar İslâm’a dönmesi gerekir... Bütün gayr-ı İslâmî işlerden, yöntemlerden, ideolojilerden vazgeçip katkısız bir şekilde İslâm’a teslim olunca, zulüm, felâket ve bozgun biter...
Bu konuda ilim ehline çok büyük görevler düşmektedir... Onlar, bir yanda halkı eğitip şuurlandırırken, diğer yanda zulüm eden zâlim yöneticilerin ıslahına çalışacaklardır... Zâlimlerin zulmünü gidermeye çalışacak, adâletin tekrar hâkim olması için çaba göstereceklerdir... Muvahhid ve muttakî âlimin ölümü, âlemin ölümü olduğu gibi, âlimin yanılması da insan kitlelerinin yanılması ve hatâ etmesi demektir...
Ebû Hüreyre (r.a.)’ın rivâyetiyle Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“(Bir âlimin verdiği) yalnız fetvâ yüzünden hatâya düşen kişiye günah yoktur. Bütün vebal, yalnız fetvâ veren (âlim)in boynunadır.” 3817
Muaz b. Cebel (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Sizin için üç şeyden korkuyorum: Âlimin hatâsı (zellesi), münâfığın Kur’ân’ı âlet ederek mücâdeleye kalkışması, dDünya nimetlerinin size açılması.” 3818
Ziyad b. Hudayr (r.a.) anlatıyor: “Bana, Ömer (r.a.): ‘Biliyor musun İslâm’ı ne yıkar?’ diye sordu. ‘Hayır’ dedim. Şöyle açıkladı: Onu, âlimin hatâsı (sürçmesi),
3815] Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 207, Hds. 821
3816] Bk. Gazâlî, a.g.e., c. 1, s. 20, Dipnot: 19
3817] İbn Mâce, Mukaddime, B. 8, Hds. 53; Ebû Dâvud, Kitâbu’l-İlm, B. 8, Hds. 3657; Dârimî, Mukaddime, B. 20, Hds. 161-162
3818] Taberânî, Mu’cemus-Sağîr, c. 2, s. 395, Hds. 690; Kuzâî, a.g.e., s. 211, Hds. 712
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 1013 -
münâfığın Kur’ân vâsıtasıyla mücâdelesi, saptırıcı önderlerin hükmü!” 3819
İmam Ömer (r.a.), Temimü’d-Dârî’ye (r.a.) gelip: “Âlimin kayması nedir?” diye sordu. O da, şu cevabı verdi: “Âlim, insanlarla birlikte kayar. Fakat insanlar da ona tutunurlar. Âlimin, o hatâsından dönüp tevbe etmesi mümkündür. Fakat insanlar, o yanlış harekete tutunmaya devam ederler.” 3820 Emirü’l-mü’minin İmam Ali (r.a.) şöyle der: “Hikmet sahibi kişilerin sözleri doğruysa devâdır, yanlışsa hastalık. İlim ikidir: Yaratılıştan olan, duyup bellenen. Duyulup bellenen bilgi, yaratılışta bilgi kabiliyeti yoksa fayda vermez.” 3821
Sorumluluğunun ve vazifesinin farkında olan âlim, çağındaki her mes’ele ile ilgilenir, kendisindeki İslâmî ilimlerle çağın ilimlerini ve teknolojisini birleştirmeye gayret eder... Sorumlu muttakî âlim, çağının insanlarını ilgilendiren her türlü ilimle ve problemlerle ilgilenir, bu konularda problemlere çözümler üretir... Siyasetten ekonomiye, eğitimden hukuka ve sanayiden teknolojiye bütün sosyal ve insanî mes’eleler muttakî âlimlerin mes’eleleridir. Onların ilgi alanlarına girmeyen hiçbir hayatî ve insanî mes’ele yoktur... Muvahhid ulemâ, bütün bu hayatî ve insanî mes’eleleri yaratılış gayesi doğrultusunda, İslâmî ölçülerle ele alır ve en doğrusunu ortaya koyarak adâletin sağlanmasına çaba gösterirler...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur: “De ki: ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Şübhesiz, temiz akıl sahibleri öğüt alıp düşünürler.”3822; “Peki, sana Rabbinden indirilenin gerçekten hak olduğunu bilen kişi, o görmeyen (âmâ) gibi midir? Ancak temiz akıl sahipbleri öğüt alıp düşünebilirler. Onlar, Allah’ın ahdini yerine getirirler ve verdikleri kesin sözü (misakı) bozmazlar.” 3823
Peygamberlerin gerçek varisleri olan muttakî âlimler, peygamberlerin yolundan giderek içinde bulundukları toplumlarda hidayet rehberi olurlar... Hakka davet ettikleri toplumlara, varisleri olduğu peygamberler gibi seslenir ve onları hakikatı beyan ederler: “Ey kavmim, ben sizden, buna karşılık, bir mal istemiyorum. Benim ecrim, yalnızca Allah’a aiddir.” 3824; “De ki: ‘Ey kavmim, görüşünüz nedir söyler misiniz? Ya ben, Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem ve O da beni kendisinden güzel bir rızık ile rızıklandırmışsa? Ben, size yasakladığım şeylere (kendim sahiblenmek sûretiyle) size aykırı düşmek istemiyorum. Benim istediğim, gücüm oranında yalnızca ıslah etmektir. Benim başarım, ancak Allah iledir. O’na tevekkül ettim ve O’na içten yönelip dönerim.” 3825
Sorumluluğun şuurunda olan ve vazifesini gereği gibi yapmaya son imkanına kadar çaba gösteren muttakî âlimler, bu şekilde davranırken, ilme ihânet edip ilimlerini dünya menfaatı karşılığında satan ve Allah’ın apaçık ayetlerini gizleyenlerin durumu nedir?.. Allah’ın ayetlerinde bu ilim hainlerinin durumu şu şekilde beyan olunmuştur: Rabbimiz Allah şöyle buyuruyor: “Gerçekten apaçık belgelerden indirdiklerimizi ve insanlar için kitabta açıkladığımız hidayeti gizlemekte
3819] Dârimî, Mukaddime, B. 23, Hbr. 220; Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 327, Hbr. 1475
3820] Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 321, Hbr. 1449
3821] İmam Ali, Nehcü’l-Belâğa, s. 417
3822] 39/Zümer, 9
3823] 13/Ra’d, 19-20
3824] 11/Hûd, 29
3825] 11/Hûd, 88
- 1014 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olanlar, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de (bütün) lânet ediciler. Ancak tevbe edenler, (kendilerini ve başkalarını) düzeltenler ve (indirileni) açıklayanlar(a gelince) artık onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri kabul edenim, esirgeyenim.”3826; “Allah’ın indirdiği kitabtan bir şeyi gözardı edip saklayanlar ve onunla değeri az (bir şeyi) satın alanlar, onların yedikleri karınlarında ateşten başkası değildir. Allah, kıyâmet günü onlarla konuşmaz ve onlar için acı bir azap vardır. Onlar, hidâyete karşılık sapıklığı, bağışlanmaya karşılık azâbı satın almışlardır. Ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar. Bu, Allah’ın kitabı şübhesiz hak olarak indirmesindendir. Kitab konusunda anlaşmazlığa düşenler ise, uzak bir ayrılık içindedirler.”3827; “Hani kendilerine kitab verilenlerden: ‘Onu, mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve onu, gizlemeyeceksiniz’ diye kesin söz almıştı. Fakat onlar, bunu, arkalarına attılar ve ona karşı az bir değeri satın aldılar. O aldıkları şey, ne kötüdür.” 3828
İmam Kurtubî (rh.a.) tefsirinde, Bakara Sûresinin 174. âyetini tefsir ederken şöyle der: Bu ayet-i kerime her ne kadar yahudî âlimleri hakkında ise de, elde edeceği dünyalık sebebiyle kendi isteğiyle hakkı gizleyen müslümanları da kapsamına alır.3829 İmam Taberî diyor ki: Âyet, her ne kadar bu özel kişilere işaret etmekte ise de hükmü, Allah’ın insanlara açıklamasını farz kıldığı bilgileri saklayan herkesi içine almaktadır. İslâm Dini, Allah’ın insanlara gönderdiği bilgileri onlardan gizlemeyi yasaklamış ve bunu yapanların lânetleneceklerini beyan etmiştir. 3830
İbn Kesir (rh.a.) Âl-i İmrân Sûresi’nin 187. âyet-i kerimesini tefsir ederken şunları kaydediyor: “Bu ifâde, Ehl-i Kitab’ı azarlama ve tehdiddir. O Ehl-i Kitab ki, Allah Teâlâ, peygamberlerinin dilinden Muhammed’e (s.a.s.) iman edeceklerine, insanlar arasında O’nun adını anıp yücelteceklerine ve Peygamber olarak Allah Teâlâ kendisini gönderdiğinde O’na uyacaklarına dair söz almıştı. Onlar ise, bunu gizlediler, basit dünyevî bir haz, alçak ve boş bir karşılık ile O’nun dünya ve âhirette va’d etmiş olduğu hayra karşı çıktılar. Verdikleri söz ve biat ne kötü oldu. Bu âyette aynı zamanda bilginler uyarılmakta ve Ehl-i Kitab’ın gittiği yoldan giderek, onların başlarına gelen akibetin kendi başlarına gelmesinden ve bu sebeble insanların onların yoluna girmesinden sakındırılmaktadır. Âlimlere düşen sahib oldukları, faydalı ve salip amellere ileten ilmi, etraflarında bulunanlara bolca vermeleri ve bilgilerini saklamamalarıdır.” 3831
İlmi gizleyip halka anlatmayanlar veya İslâm topraklarını işgal eden müstevli egemen tağutların emriyle ve onların zâlim yönetimlerine zarar vermeyecek şekliyle ilmi yorumlayarak halka açıklayıp onları yanıltanlar, ayet-i kerimelerde böyle anlatılmıştır... Önderimiz Rasûlullah da (s.a.s.), ilmî hakikatları, dünya menfaatı karşılığında saklayanların kıyâmetteki azablarının çetin olacağını beyan buyurmuştur...
Ebû Hüreyre (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdular: “Hıfz ettiği bir ilim
3826] 2/Bakara, 159-160
3827] 2/Bakara, 174-176
3828] 3/Âl-i İmrân, 187
3829] Kurtubî, a.g.e., c. 2, s. 479
3830] Ebû Câfer Muhammed bin Cerir et-Taberî, a.g.e., c. 1, s. 384; Ayrıca bk. Fahruddin er-Râzî, a.g.e., c. 4, s. 109
3831] İbn Kesir, a.g.e., c. 4, s. 1502-1503
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 1015 -
kendisine sorulup da onu gizleyen bir adam, kıyâmet günü ateşten bir gem onun ağzına vurulmuş olduğu hâlde (mahşere) getirilir.” 3832
Eyyüb (rh.a.) anlatıyor: el-Kasım (b. Muhammed b. Ebû Bekr)’e (bir şey) sorulduğunu işitmiştim (de) o, şöyle cevab vermişti: “Vallahi biz, sorduğunuz her şeyi bilmiyoruz. Bilseydik ne (bunu) sizden saklardık, ne de (bunu) sizden saklamamız bize helâl olurdu.” 3833
İman ve vicdan sahibi olan ilim sahibi bir kişi, ilmini saklayamaz!.. İlmiyle, hem kendi amel eder, hem de diğer insanların ondan faydalanmasını ister... Her şeye rağmen ilmini yayan ve toplumun rehberliğinde bulunan âlimler çağlar boyu var olmuş ve var olmaya devam edecektir de!... Her ne kadar ilme ihânet edenler olmuşsa da, ilme sadakat gösterenler de azınlık da değildirler... Onlar, birer hazine olan ilimlerini, Allah yolunda her muhtaç olana sarf etmişlerdir...
Ebû Hüreyre (r.a.)’ın rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.): “Kendisinden istifâde edilmeyen bir ilmin misali, kendisinden Allah yolunda harcama yapılmayan bir hazinenin misali gibidir.” 3834
Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur: “Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar... Onlara, acı bir azâbı müjdele.” 3835
“Kendilerine kitab verdiklerimiz, O’nu (Peygamberi) çocuklarını tanır gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir bölümü bildikleri hâlde mutlaka gerçeği gizlerler.” 3836
“Onlar cimrilikte bulunurlar, insanlara da cimriliği emreder(önerir)ler ve Allah’ın, fazlından kendilerine verdiğini gizli tutarlar. Biz, o kâfirlere aşağılatıcı bir azab hazırlamışızdır.” 3837
Yezid b. Ebi Habib (r.a.) şöyle anlatır: Âlim ve fakîh bir kimsenin imtihanı, kendisinin yerine konuşacak biri olduğu hâlde, dinlemekten daha çok konuşmanın ona hoş gelmesidir. Çünkü dinlemekte, selâmet ve ilimce artma vardır. Kulak veren, zaten konuşmanın ortağıdır. Konuşmakta ise, Allah’ın koruması müstesna şaşırmak, zînetlenmek, fazlalaştırmak veya eksiltmek vardır. Bu âlimlerin bir kısmı, insanların bir kısmını, “şerefleri ve ileri gelmeleri sebebiyle” kendisiyle konuşmaya daha çok hak sahibi sayar da, miskinleri hakir görür, onları ilme layık görmez. Âlimlerden, ilmini saklayan ve öğretmeyi kayıp görenler de vardır. İlmin, ancak kendisinde bulunmasını arzu eder. Onlardan bir kısmı, ilimde sultan gibi davranır ve bir sözünün reddolunmasına kızar. Onlardan bir kısmı, kendini fetvâ makamına tayin eder de şayet ona, bilmediği bir mes’ele getirilirse, “bilmiyorum” demekten utanır, atar ve böylece lüzumsuz külfete girenlerden yazılır. Onlardan bir kısmı, her işittiğini rivâyet eder. O kadar ki, sözünün desteklenmesi
3832] İbn Mâce, Mukaddime, B. 24, Hds. 261; Tirmizî, Kitâbu’l-İlm, B. 3, Hds. 2787; Ebû Dâvud, Kitâbu’l-İlm, B. 9, Hds. 3658; Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr, c. 1, s. 169, Hds. 105; Zubeyr İbn Harb, Kitâbu’l-İlm, s. 182, Hds. 142; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 172-173, Hds. 1-4, İbn Hıbban, Beyhakî ve Hakim’den
3833] Dârimî, Mukaddime, B. 17, Hbr. 113; Zubeyr İbn Harb, Kitâbu’l-İlm, s. 182, Hbr. 139
3834] Dârimî, Mukaddime, B. 46, Hds. 562; İbn Hacer el-Askalânî, Metâlibu Âliye, c. 3, s. 63, Hds. 3026; Ayrıca bk. Ahmed bin Hanbel, Müsned, c. 2, s. 499
3835] 9/Tevbe, 34
3836] 2/Bakara, 146
3837] 4/Nisâ, 37
- 1016 -
KUR’AN KAVRAMLARI
için yahudî ve hristiyanların sözlerini rivâyet ederler. 3838
Yezid b. Ebi Habib’in (r.a.) bu beyanları, ilme ihânet eden ilim ehlini çok güzel bir şekilde açıklamaktadır!..
Rabbimiz Allah’ın: “Kulları içinde ise, Allah’dan ancak âlim olanlar içleri titreyerek korkar.”3839 diye vasıflandırdığı muttakî âlimlerden sunulan birkaç örnekte görüldüğü gibi, yalnızca Allah’dan korkan âlimler, topluma hidayet rehberleri olabilirler... Onlar, hakikatları apaçık izah edebilirler... Onlar, Allah’dan başkasından korkmadan, gerek egemen yöneticilerde, gerekse yönetilen halk kitlelerindeki noksanlıkları görür, teşhisini kor ve tedâvi yöntemlerini beyan ederler...
Şehid imamımız İmam Ebû Hanife (rh.a.) korkunun psikolojik ve sosyolojik yönlerini şöyle beyan eder, “el-Âlim ve’l-Müteallim” adlı eserinde: “Talebe: “Ne kadar güzel söylediniz. Fakat acaba bir şeyden korkan yahut bir şeyden menfaat uman kimse, kâfir olur mu?” Âlim (rh.a.): “Bir insanın korkması ve umması, iki değişik durumda bulunur. Bir kimseden uman yahut korkan kimse, onun Allah’ın izni olmadan kendisine zarar veya fayda vermeye muktedir olduğu görüşünde ise, kâfir olur. Diğer durumda ise, bir kimse, hayrı Allah’tan umduğu yahut Allah’ın kendisini başkalarının eline düşürmek, veya bir şeyi sebep kılmakla vereceği belâdan endişe ettiği için başkasından korkar veya umarsa bu kimse, kâfir olmaz. Çünkü baba, evlâdının kendisine faydalı olmasını, kişi hayvanının kendisini taşımasını, komşusunun kendisine iyilik etmesini, devlet başkanının kendisini korumasını umar. Bu durumda kâfirlik bahis konusu olmaz. Çünkü umduğunu Allah’tan ummaktadır. Kendisini, evlâdından ve komşusundan faydalandırmasını, içtiği ilaç vesilesiyle şifâ ihsan etmesini Allah’tan ümit eden kimse kâfir olmaz.
İnsan bazen şerrden korkar. Allah’ın kendisini kötü şeylerle mübtelâ kılmasından korkarak kaçar. Meselâ, Allah’ın Rasul seçtiği ve kelâmı ile mümtaz kıldığı Hz. Mûsâ (a.s.), Allah ile arasında hiçbir elçi olmadan: “Beni, öldürmelerinden korkarım.”3840 demişti. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), (hicret esnâsında) mağaraya saklanmıştı. Bu durumda, onlar için küfür, kat’iyyen bahis mevzuu olamaz. Kezâ insan, yırtıcı hayvanlardan, yılan yahut akrepten veya evinin yıkılması, sel âfeti ve zarar verecek yiyecek ya da içeceklerden korkar. Bütün bu durumlarda insana küfür veya şüphe hâli değil, ancak korkmak ârız olmuş olur.
Talebe: “Şüphesiz bildiklerimizi söylediniz. Fakat bu mahlûklardan, Allah’tan korktuğundan daha çok korkan mü’minin durumu nedir? Bunu açıklayın.” Âlim (rh.a.): “Mü’minin, Allah’tan daha çok korktuğu hiçbir varlık yoktur. Zirâ mü’min şiddetli bir şekilde hastalandığı yahut Allah’tan gelen kötü bir musîbete uğradığı zaman bile gizli veya açık olarak: ‘Yâ Rabbi, ne kötü yaptın!’ demez. Bunu, içinden de söylemez. Buna mukabil Allah’ı daha çok zikreder. Eğer bu musîbetin yüzde biri, dünya hükümdarlarından birisinden gelmiş olsa idi, o kimse, güvendiği kimselere hükümdarın duymadığı yerde onun zulmünü, kalbi ve lisanı ile ifâdeden çekinmezdi. Hâlbuki mü’min, gizli, âşikâr, sıcak, soğuk her yerde Allah’ın emrini gözetir. Dünya hükümdarlarının emirleri ise, gizli,
3838] Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 24, Hbr. 48
3839] 35/Fâtır, 28
3840] 28/Kasas, 33
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 1017 -
açık, isteyerek, ya da istemeyerek her hâl ve kârda gözetilmez. Meselâ, bazen mü’minin soğuk bir gecede yıkanması gerekir. Hoşuna gitmese de uykusundan uyanır, Allah’tan başkasının bilmediği bir durum için ve sırf Allah’tan korktuğu için gusleder. Kezâ, şiddetli sıcakta, susuzluktan yanıp kavrulduğu hâlde orucunu tutar. Yanında kimse bulunmadığı hâlde Allah’ın emrini gözetir, sabreder. Allah’tan korktuğu için feryad etmez. Buna mukabil bir kimse, bir hükümdarın huzurunda bulunduğu müddetçe ondan korkar, fakat uzaklaşınca korkmaz. Bütün bunlardan anlıyoruz ki, mü’minin, Allah’tan daha çok korktuğu hiçbir varlık yoktur.” 3841
Enes b. Malik’in (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.): “Âlim, ilmiyle Allah rızâsını aradığında her şey kendisinden saygıyla karışık bir korku duyar. Fakat ilmiyle mal yığmak istediğinde kendisi, her şeyden korkar.” 3842
Muttakî ve muvahhid İslâm ulemâsı, tarih boyunca icrâ ettiği ve ümmet için başarılı olduğu asil vazifesini, bugünde yerine getirmekle mükelleftir... Dünyanın neresinde olursa olsun, sorumlu muttakî âlimler, mutlaka hep beraber Allah’ın ipi olan Kur’ân’a sarılarak, Sünnet üzere yaşamaları ve bir araya gelip, bir bilek bir yürek olarak ümmetin velâyet hakkı gereği “Ehl-i Hâl ve’l-Akd”i oluşturmaları gerekir... Yetkili muttakî âlimlerden meydana gelen ümmetin “Ehl-i Hâl ve’l-Akd”i “önderliği” gündeme getirerek, koparılmış olan başı, çırpınan başsız gövdeyle birleştirecektir... Böylece, bir vücudun organları olarak, Rasûlullah (s.a.s.) tarafından tarif edilen muvahhid mü’minlerin her biri, ümmet vücudundaki aslî yerini almış olacaktır...
Abdullah b. Amr’ın (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.): “Müslümanlar, kendilerinin dışındaki kimselere karşı bir el (tek yumruk hükmünde)dirler.” 3843
Ümmetin velâyetini ehline teslim edecek ve hidâyet önderleri konumunda olan muttakî ulemâ, İslâmî ilimlerini çağın sosyal ve fen ilimleriyle birleştirip teknoloji ile barışık bir hayatı gündeme getirmeleri gerekir... Hayatî her konuda ilerinin ilerisinde birer önder olan muvahhid âlimler, bulundukları toplumlarda her yönleriyle örnek şahsiyetler olup her biri birer hidâyet rehberleridir... Allah’ın izni ve yardımıyla ulemânın tevhid ve sâlih amel üzere insanlara önder olmaları, karanlığa gömülmüş çağı aydınlatacak ve câhiliyyenin insan fıtratına aykırı bütün değerlerinden insanları kurtaracaktır!... Kalplerdeki, beyinlerdeki ve yaşanan hayattaki bütün câhilî değerler yerlerini, insan fıtratına uygun fıtrat dini olan İslâmî değerlere bırakacaktır... İslâmî değerler, hayata egemen olacak ve insanlık İslâm’ın aydınlığında, Kur’ân ve Sünnet rehberliğinde huzur, barış ve saâdete kavuşacaktır...
Yaşadıkları çağda ve toplumda, toplumsal önderlik vazifesini yüklenmiş olan şuurlu ulemâ, çağından sorumlu olduğu idrâkiyle hareket edip, her şeye ve herkese karşı görevlerini hakkıyla yerine getirmeye çalışmalıdır... Görevin şuurlu ve hakkıyla yapılması, özlenen, arzulanan ve beklenen hayırlı sonucu verecektir. Çağın ve ümmetin problemlerini, İslâmî ölçülerde çözmeye ve hayırlı bir sonuca
3841] İmam-ı Âzam’ın Beş Eseri, çev. Mustafa Öz, İst. 1981, s. 36-38
3842] Suyûtî, a.g.e., c. 3, s. 8, Hds. 2739 -5667-; Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs’den. Hadis, zâiftir. Geniş bilgi için bkz. Münâvî, Feyzu’l-Kadir, c. 4, s. 371, Hds. 5657
3843] Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Cihad, B. 147, Hds. 2751; İbn Mâce, Kitâbu’d-Diyet, B. 31, Hds. 2683; Neseî, Kitabu’l-Kasâme, B. 8, Hds. 4707-4708; Kuzâî, a.g.e., s. 59, Hds. 118
- 1018 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bağlamaya ehil (Ehl-i Hâl ve’l Akd) olan muttakî ulemânın, mü’min müslümanlara önder olup her türlü krizden kurtulmaya ve kurtarmaya çalışması gerekir... Ümmetin velâyeti, tabii olarak muttakî ulemâ’ya aittir... Üstlendikleri velâyet hakkını gereği gibi yerine getirmeleri ve önderlik konusunu asla ihmal etmemeleri lâzımdır... Dünya barışının ve insanlık huzurunun şartı budur!.. 3844
Tefsirlerden İktibaslar
Mevdûdi der ki:
“Onlara kendisine âyetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat. O, bundan sıyrılıp-uzaklaşmış, şeytan da onu peşine takmıştı. O da sonunda azgınlardan oluvermişti.
“Eğer biz dileseydik, onu bununla yükseltirdik. Ama o yere meyletti (veya yere saplandı), hevâsına uydu. Onun durumu üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalanlayan topluluğun durumu böyledir. Artık gerçek olan haberi onlara aktar. Umulur ki düşünürler.” 3845
“Onlara kendisine âyetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat..”: Âyet metninin ifadesine göre, âyette geçen kişi misal olsun diye uydurulmuş hayali bir şahsiyet değil, aksine gerçekten yaşamış birisidir. Allah ve Rasûlü, o kimsenin ismini anmadılar, zira olayın aktarılmasından umulan gaye isim zikredilmeden de gerçekleşmektedir. Böylece, adını zikrederek ona lüzumsuz bir şöhret sağlamaktan kaçınmak için, o kimsenin adı gizlenmiştir. Gerek Kur’an ve gerekse hadis-i şeriflerde genellikle nezih ifade üslubuna sık sık rastlanmaktadır. Bundan dolayı Kur’an ve Sünnet, ibret alınması için, kötü bir örnek olarak naklettikleri şahsın ismini zikretmemişlerdir. Mamafih, yine de bazı müfessirler, eski zamanlarda veya Hz. Peygamber (s.a.s.) devrine ait bazı hususî isimler zikretmişlerdir. Mesela bazıları, Baura’nın oğlu Bel’am’ın ismini, diğer bir kısmı da Ümeyye bin Essalt ve Seyf ibn er-Rahib’in ismini zikrederler. Fakat gerçek şu ki, Kur’an ve Hadis, âyette geçen şahsın kimliğini tanıtmamıştır. Bu yüzden, bu hâlâ sırdır, ama bu örnek aynı davranışı sergileyen herkes için geçerlidir.
“…Onun durumu üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir.”: Bu paragraf çok önemli bir konuyu içerdiği için, geniş izahlar gerektirir. Kötü örnekler olarak gösterilmiş olan şahsın, Allah’ın vahyi hakkında malumatı vardı ve Hakikati de bizzat tanıyordu. Bundan dolayı, haklı olarak sahip olduğu bilginin onu, bâtıl olduğunu bildiği yoldan koruması ve doğru olduğunu bildiği yola sevk etmesi beklenmişti. Sonra, vahye uygun hareket etmesi icabınca Allah da onu, üstün insan mevkiine çıkartacaktı. Fakat o, dünya menfaatlerine, hırs ve rahatına yönelip çeşitli günahlara kapılarak bu behimî arzuların hırsına öyle yenik düştü ki, sonunda bütün yüce olan şeyleri bir kenara iterek tüm aklî ve ahlakî terakki yetilerini boşa harcadı. Böylece bilgisinin isteklerine uygun gözetmesi gereken bütün sınırları aştı. Hemen yanı başında hazır beklemekte olan Şeytan da, ahlakî zaafları nedeniyle kasden ve amden Hakk’tan yüz çevirdiğini görünce, derhal onu kendi azdırma ve saptırması altında tümüyle iradesini ve aklını yitirmiş insanların arkadaşlığına katılıncaya, onu bu dereceye düşürünceye kadar kovalar.
3844] Kul Sadi Yüksel, Çağ ve Ulemâ, Misyon Y., s. 75-151
3845] 7/A’râf, 175-176
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 1019 -
Allah böyle bir kimseyi, hırs ve şehvette tıpkı bir köpeğe benzetmiştir. Zira köpek bu tip karakteriyle meşhurdur. Dışarıya sarkan dili ve akan salyası, onun doymak bilmeyen oburluğunu gösterir, kendisine bir taş parçası atıldığında bile yer koklayarak o yöne doğru süratle koşar ve belki bir kemik olabilir umuduyla, onu dişler. Kendisi gibi daha birçok köpeğin doymasına yetecek bir leşe rastladığı zaman da onun bencilliği, bu son derece güçlü sahip olma hırsı açıkça ortaya çıkar ve başka hiçbir köpeği buna ortak yapmak istemez. Köpeğin diğer bir belirgin özelliği de şehvete aşırı düşkün olmasıdır. Bu yüzden iman ve bilginin kendisine telkinde bulunduğu yasakları çiğneyen dünyaperest insan işte böyle bir köpeğe benzetilmiştir. Tıpkı bir köpek gibi o da sadece midesini dolduracak ve şehvetini tatmin edecek yolların peşine düşecektir.
Yine Mevdûdi, 62/Cum’a sûresi, 5. âyetin tefsirinde şöyle der:
“Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu (içindeki derin anlamları, hikmet ve hükümleriyle gereği gibi) yüklenmemiş olanların durumu, koskoca kitap yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalan saymakta olan kavmin durumu ne kadar kötüdür. Allah, zâlim olan bir kavmi hidâyete erdirmez.” 3846
“Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu (içindeki derin anlamları, hikmet ve hükümleriyle gereği gibi) yüklenmemiş olanların…”: Bu cümle biri umumi, diğeri hususi iki anlamı birden tazammun eder. Umûmi anlamı şu şekildedir: “Kendilerine Tevrat verilmesine ve ona göre amel etmekle sorumlu tutulmalarına rağmen, bu sorumluluklarının bilincinde olmamış ve bunu yerine getirmemişlerdir.” Hususi anlamı ise şöyledir: “Tevrat” yüklenmiş kimseler olmaları nedeniyle, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) herkesten önce uymalıydılar. Çünkü Tevrat’ta açıkça Hz. Peygamber’in (s.a.s.) geleceği müjdesi verilmiştir. Ancak buna rağmen Yahûdiler, Tevrat’ın mesajına aldırmaksızın, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) herkesten daha fazla karşı çıkmışlardır.
“…Yüklenmemiş olanların durumu, koskoca kitap yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir.”: Yani, tıpkı ne taşıdığını bilmeyen üzerine kitaplar yüklü merkep gibidirler. Yahûdiler de, adeta bir merkep gibi Tevrat’ı yüklenmişlerdir ve o kitabın kendilerine ne tür sorumluluklar tevdi ettiğini bilmemektedirler.
“Allah’ın âyetlerini yalan saymakta olan kavmin durumu ne kadar kötüdür.”: Yani onların durumu merkepten daha beterdir; zira merkep kendisine şuur verilmediği için mazurdur. Ancak onlara şuur verildiği gibi ayrıca Tevrat’ı okuyor ve anlıyorlar. Fakat buna rağmen, yine de bu öğretiyi uygulamaktan kaçınmakta ve Hz. Peygamber’i (s.a) bile bile reddetmektedirler. Oysa bu peygamberler, Tevrat’a göre hak bir peygamberdir, ayrıca Tevrat’ı anlamadıkları şeklindeki iddiaları da mazeret değildir, aksine onu anlıyor ama Allah’ın âyetlerini bile bile yalanlıyorlar. 3847
Elmalılı der ki:
175: Ey Resulüm, onlara hatırlat ve kendilerine şu alçağın kıssasını da oku ki, o alçağa âyetlerimizi vermiştik, ilmî ve dinî haysiyeti vardı. İşte o alçak, âyetlerimizden sıyrıldı çıktı da onu şeytan kendisine uydurdu, o da sapıklardan
3846] 62/Cum’a, 5
3847] Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an
- 1020 -
KUR’AN KAVRAMLARI
biri oldu.
176: “Ve eğer dileseydik hiç şüphesiz Biz onu o âyetlerle yükseltirdik. Lâkin o alçak, yere saplandı, dünya ve sefâlete meyletti, kendi hevâ ve hevesine uydu da o âyetlerden sıyrıldı, dinden çıktı, alçaldıkça alçaldı. Demek ki, yükselmesine İlâhî irâde meydan vermedi, kendi haline bırakıldı da bu düşüşten kurtulamadı. Bunun Hz. Mûsâ zamanında İsrâiloğulları âlimlerinden Bel’am b. Ebr veya Ken’anîler’den Bel’am b. Baura namında birisi olduğuna veya Araplar’dan Ümeyye b. Ebissalti Sakafî hakkında nazil olduğuna dair birkaç rivâyet vardır. Bel’am’ın bazı ilâhî kitaplara bilgisi vardı, duâsı makbul bir veli iken Arz-ı Mukaddes’e girme meselesinde Hz. Mûsâ’nın veya Yûşâ’nın aksine dünya sevgisi ile zorbalara arka çıkmıştı. Ümeyye b. Ebissalt da bazı din kitaplarını okumuş ve bir peygamberin geleceğine inanmıştı, o gelecek peygamberin kendisi olması ümidine kapılmıştı. O sırada Hz. Muhammed’e peygamberlik verilince hasedinden dolayı küfre sapmıştır. Diyebiliriz ki, asıl kıssa Bel’am olduğu halde nüzul sebebi Ümeyye olmuştur. Fakat âyet şunu gösteriyor ki, kıssadan maksat herhangi bir şahsın tarifi değil, onun halini dile getirmek ve karakterini söz konusu etmektir. Mademki, o hevâ ve hevesine uydu, dinden sıyrılıp çıktı ve insanlık bakımından alçaldı, işte artık onun temsili bir köpek temsili gibidir, sen onu sevk etsen de kehler, bıraksan da kehler, yani onu yorsan da dilini çıkarıp solur, kendi haline bıraksan da dilini çıkarıp solur, hiçbir zaman ıstıraptan, acıdan kurtulamaz. Köpeğin en aşağılık hali de başka hiçbir hayvanda bulunmayan bu soluyuştur. İşte o kimsenin halindeki düşüş, köpeğin mesel olmuş olan bu aşağılık hali gibidir. Yani alçalmanın en son kertesidir. “Onları uyarsan da, uyarmasan da birdir.”3848 İşte bu mesel âyetlerimizi inkâr eden o kavmin meselesidir ki onlar, “Tevrat’ı miras alan ve onu şu alçak dünyanın çıkarlarına değişen o bozuk nesildir.” O inkârcı kavimdir. İşte sen onlara bu kıssayı anlat ki, belki biraz düşünürler. İçlerinde bundan ders alacaklar bulunur. Yani sen, bu ihtimali de hesaba katarak anlat. 3849
Yine Elmalılı, 62/Cum’a sûresi, 5. âyetin tefsirinde der ki:
Bu âyette ilmiyle amel etmeyenlerin kınanması için buyruluyor ki; kendilerine Tevrat yükletilmiş, öğretilip mânâsıyla amel etmeleri teklif edilmiş olup da sonra onu yüklenmemiş; içindekini anlayıp gereğince istifade ve amel etmemiş bulunanların meseli yani mesel haline gelmiş tuhaf halleri ki, bilginiz, kendimizi Allah’a adamışız ve okur-yazarız diye yüklerle kitap sırtlanmış oldukları halde, Tevrat’ın ve Beni İsrail peygamberlerinin, o Allah’ın bir fazlı olan ümmi Nebî’si son peygamber hakkındaki haberlerine itibar etmemiş, ahkâm ve ahlâkıyla doğruluk dairesinde amel etme cihetine gitmemişlerdir. Böyle kimselerin hali o eşeğin haline benzer ki sifirler, yani koca koca kitaplar taşır da içindekinden hiç haberi olmaz, istifade etmez. Burada zikredilen “esfâr” tâbirinde Tevrat’ın kısımlarına esfâr denildiğine işaret vardır. Bak Allah’ın âyetlerini yalanlayan kavmin meseli ne çirkindir! Burada ilmiyle amel etmeyenlerin hepsinin hâl ve mesellerinin böyle çirkin olduğuna bir uyarı vardır. Allah da zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez. Doğru yola çıkarmaz. Kendilerine hakkın delilleri gösterildiği halde onlara inanmayıp da tasdik yerine tekzibi koyan haksızların, o doğru
3848] 2/Bakara, 5
3849] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 1021 -
yolu bulmaları, murada ermeleri mümkün olur mu? 3850
Seyyid Kutub, 7/A’râf sûresinin 175-176. âyetlerinin tefsirinde der ki:
Bu sahne gerçekten hayret verici bir sahnedir. Bu dilin düşünce ve tasvir yönünden zenginliğine dayalı, son derece yeni bir manzara tasvir etmektedir. Burada yüce Allah bir insana âyetlerini veriyor, üstün nimetleriyle onu donatıyor, ilminden ona bir pay veriyor. Doğru yolu seçmesi, kendisi ile bağ kurması ve yükselmesi için gereken en güzel fırsatı sağlıyor. Fakat o, bunların hepsine rağmen, görüyorsunuz ya, bu işten sıyrılmak istiyor. Sanki o, etine yapışık bulunan deriden sıyrılır gibi bu âyetlerden sıyrılıyor. Çırpınarak, zorlanarak ve büyük bir çabayla ancak bunu üzerinden atabiliyor. Bedenine yapışık halde bulunan derisinden bir canlının yüzülmesi gibi bir sıyrılıştır bu. İnsanın bünyesi derinin bedeni sarması gibi Allah’a iman duygusuyla sarılmış değil miydi? İşte o, buna rağmen gördüğünüz gibi Allah’ın âyetlerinden sıyrılıyor, kendisini koruyan örtüyü, bedenini muhafaza eden zırhı atıyor, arzu ve isteklere uymak için doğru yoldan sapıyor, aydınlık ufuklardan yuvarlanıyor, kapkaranlık çamura gömülüyor. Ve artık şeytanın bir oyuncağı durumuna düşüyor. Şimdi artık hiçbir koruyucu onu korumuyor. Kimse şeytandan onu muhafaza etmiyor. Ve o, şeytana uyuyor. Şeytana bağlanıyor. Şeytan ona egemen oluyor. Sonra bir de bakıyoruz ki, biz uğursuz, çirkin ve korkunç bir sahne ile karşı karşıyayız. İşte şimdi biz bu tuhaf yaratık ile karşı karşıyayız. Yeryüzüne çakılıp kalmış, çamura batmış bir yaratıktır bu. Bir de bakıyoruz ki, bu yaratık köpek şekline girmiş, kovulsa da kovulmasa da solumasını sürdüren bir köpek şekline. Bu hareketli manzaraların hepsi birbirini izliyor, arka arkaya geliyor. İnsanın hayatı burada olayı somut bir şekilde izliyor. Zaman zaman tepki gösteriyor, hayret ediyor, heyecana kapılıyor. Bu sahnelerin sonuna yani ardı arkası gelmeyen solumalar sahnesine gelindiğinde, sahnenin tamamını kuşatan gizli direktiflerle dolu bulunan yorum geliyor:
“İşte âyetlerimizi yalanlayanların durumu budur. Bu hikâyeyi onlara anlat, ola ki, üzerinde düşünürler. Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmeden toplumun durumu ne kötü bir örnektir!” İşte onların örneği budur. İnsanı doğru yola ileten âyetler, imanı aşılayan direktifler onların fıtratlarına ve bünyelerine ayrıca çevrelerini kuşatan bütün varlıkların yapılarına da yerleştirilmiştir. Buna rağmen onlar bunların hepsinden sıyrılmışlar. Sonra onların şekilleri değişmiş, hayvanlaşmışlar. Bünyeleri çirkinleşmiş “insan”lık konumundan hayvanların düzeyine düşmüşler... Çamurda debelenen köpeğin seviyesine inmişler. Hâlbuki onların imandan kanatları vardı. Bunlarla yüce âlemlere açılabilirlerdi. Ne var ki, onlar bu güzel makamdan alçakların alçağı bir dereceye yuvarlanıyorlar!
“Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmeden toplumun durumu ne kötü bir örnektir.” Bu örnekten daha kötü bir durum düşünebilir mi? Doğru yoldan ayrılıp haktan uzaklaşmaktan daha çirkin bir şey var mıdır? Yeryüzüne çakılıp kalmaktan, arzu ve isteklere bağlanmaktan daha kötü ne olabilir? Bu hareketleriyle kendi nefislerine zulmeden insandan daha fazla nefsine zulmeden birisi düşünebilir mi? Kendisini koruyan örtüyü çıkarıp atan, bedenini muhafaza eden zırhtan sıyrılan, böylece kendisini şeytanın oyuncağı haline getiren ve ona bağlayan, şeytana binek yapan, onu yeryüzüne çakılıp kalan şaşkınlık ve kararsızlık içindeki hayvanlar âlemine sürükleyen ve sürekli köpeklerin soluyuşu gibi soluyan bir
3850] Elmalılı, a.g.e.
- 1022 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hayvan haline getiren kişiden daha zâlim kim vardır?
Bu durumun nitelendirilmesi ve tasviri konusunda Kur’ân-ı Kerim’in eşsiz, hayret verici ifade tarzından başka hangi söz bu kadar eşsiz ve hayret verici ifade gücüne sahip olabilir? Sonra... Bu sadece okunan bir haber midir? Yoksa çoğu zaman bir realite olarak gerçekleştiğinden dolayı haber şeklinde verilen bir örnek midir? Bu açıdan aktarılan bir haber midir?
Bazı rivâyetlerin kayıtlarına göre bu İsrailoğulları’nın Filistin’e girmelerinden önce orada yaşayan iyi bir insanın haberidir. Rivâyetler, bu adamın şaşkınlığa ve sapıklığa düşüşünü detaylarına varıncaya kadar verirler. Bu rivâyetlerde olay öyle bir üslûpla dile getirilmiştir ki, onun yahûdi kültürünün bir parçası olmadığını söylemek çok zordur. En azından olayın tüm detaylarının kesinliği sözkonusu değildir. Ayrıca bu rivâyetlerde birtakım farklılıklar ve çelişkiler de vardır ki, bunlar aynı konuda daha fazla dikkatli olmamızı gerektirmektedir. Rivâyete göre bu kişi İsrailoğulları’ndan biri olan Bel’am b. Bâûrâ’dır. O’nun Filistin’in zorba yerlilerinden biri olduğu da rivâyet edilmiştir. Araplar’dan Ümeyye b. Sait olduğu da gelen rivâyetler arasındadır. Bu rivâyete göre ise, bu adam Peygamberimiz’in (s.a.s.) çağdaşı olan, fâsık olan Ebû Amir idi. Mûsâ’nın (a.s.) çağdaşı olduğu da rivâyet edilmiştir. Bir rivâyete göre ise İsrâiloğulları’nın şehre girmeyi reddetmelere üzerine, kırk yıllık çöl hayatından sonra İsrâiloğulları’nın zâlimleriyle savaşan Yûşâ bin Nûn zamanında yaşayan bir adamdı. Hatırlanacağı gibi Kur’ân-ı Kerim’de bildirildiğine göre, onlar peygamberleri Hz. Mûsâ’ya (a.s.) şöyle demişlerdi: “Git sen Rabbin ile birlikte savaş, biz burada kalıyoruz.” 3851
Ona verilen bu âyetlerin tefsirinde, onların kendisiyle duâ edildiğinde kabul edilen “Allah’ın İsm-i A’zamı (en yüce adı) olduğu da rivâyet edildiği gibi, Allah tarafından gönderilen bir kitap olduğu ve onun da bir peygamber olduğu bildirilmiştir... Bundan sonra haberin detayları birçok açıdan farklılık göstererek uzayıp gider.
Bu nedenle biz “Fî Zılâl’il Kur’an’da” izlediğimiz metoda bağlı olarak bu rivâyetlerin hiç birine dalmayı uygun görmedik. Ayrıca Kur’an’ın metninde bunların hiçbiri yer almıyor. Bu konuda Peygamber’e (s.a.s.) kadar varan sağlıklı bir hadiseye rastlayabilmiş değiliz. Dolayısıyla biz bu haberin ötesini araştırmaya gerek görmedik. Burada Allah’ın âyetlerini apaçık olarak gördükleri halde, bu âyetlerin gösterdiği yolda yürümeyip onları yalan sayanların durumu gözler önüne serilmektedir. Bu olay insanın hayatında ne de çok gerçekleşiyor. Allah’ın dininin bilgisi kendilerine bağışlandığı halde bu bilgiler doğrultusunda hareket etmeyenler ne de çoktur! Onlar bu dini bilgiyi, hükümlerin yerini değiştirmek ve onunla arzu ve isteklerine uymayı sağlamak için vasıta kılıyorlar. Onlar bu bilgilerini kendi hevâ ve hevesleri ve dünya hayatının nimetlerine sahip olduklarını zannettikleri efendilerinin arzu ve istekleri doğrultusunda kullanırlar.
Nice din bilgini tanıyoruz ki, Allah’ın dinini gerçek anlamda öğrendiği halde ondan sapar. Onu olduğundan başka türlü açıklar. Bu bilgisini bilinçli tahrifler, yeryüzünün geçici hükümdarlarının keyfine göre fetvâlar için kullanır! Bu tahrifler ve fetvâlarla Allah’ın hâkimiyetini ve O’nun yeryüzündeki bütün mukaddeslerini çiğneyenlerin saltanatını sağlama almaya çalışır!
3851] 5/Mâide, 24
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 1023 -
Biz bu bilginler içinden; yasama Allah’ın haklarından biridir, bu hakka kendisinin sahip olduğunu iddia edenlerin ilâhlık iddiasında bulunmuş olacaklarını, ilâhlık iddiasında bulunanların ise kâfir olduklarını, ayrıca o kişilere bu hakkı verenlerin ve onların peşinden gidenlerin de kâfir sayılacaklarını bilen ve söyleyen kimseler gördük. Bununla beraber bu gerçeği bilmelerine ve dinde bu gerçeği bir zarûret olarak öğrenmelerine rağmen bu din bilginleri, yasama hakkını kendinde gören ve bu hakkı iddia etmekle ilâhlık iddiasında bulunan zâlim idarecilere duâ ederler. Bizzat kendilerinin küfürlerine hüküm verdikleri bu insanlara duâ ederler ve onlara “müslüman” adını yakıştırırlar!... Onların bu yaptıklarım, en ideal İslâm olarak gösteriyorlar. Yine bunların bazılarını gördük ki; bir sene faizin bütün çeşitlerinin haram olduğunu yazdıkları halde, başka bir sene onun helâl olduğunu yazmaya başlarlar. Yine bunların öylelerine rastladık ki, insanlar arasında fuhşun ve ahlâksızlığın yayılmasına ön ayak oldukları gibi, bu çirkefin üzerine din örtüsünü, dini unvanları ve alâmetleri çekmeye çalışırlar.
Bu ise: “Ona âyetlerimizi sunduk, fakat o onların içinden sıyrılıp çıktı. Arkasından şeytan onu peşine taktı da, azgınlardan oldu.” âyetini doğrulayan bir delilden başka bir şey değildir. Bu yüce Allah’ın kendisinden söz ettiği haber sahibinin hayvanlaşmasından başka nedir ki?: “Eğer dileseydik, bu âyetler aracılığı ile onun düzeyini yükseltirdik, fakat o, yere saplandı kaldı. Onun durumu üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp horlayarak soluyan köpeğin durumu gibidir.” Eğer Allah dileseydi, kendisine verdiği âyetlerin bilgisiyle onu yükseltirdi. Ne var ki, Yüce Allah bunu istememiştir. Çünkü âyetleri bilen bu adam, dünya hayatının rahatını tercih etmiş, âyetlere değil de arzu ve isteklerine uymuştur.”
Bu, Allah’ın kendi bilgisinden bir miktarını verdiği halde, bu bilgiden yararlanmayan, iman yolu üzerinde doğru bir istikamete yönelmeyen, horlanmış bir biçimde şeytanın peşine düşmek ve sonuçta şekil değiştirerek hayvanların mertebesine inmek için Allah’ın nimetinden sıyrılan herkesi kapsamına alan bir örnektir!
Sonra ardı arkası kesilmeyen köpek solumaları nedir acaba? Kur’an’ın arzettiği manzaranın tasvir gücünden ve haberin vurgularından da anlaşıldığı gibi, bu solumalar dünya hayatının geçici güzellikleri peşinde koşarken yaşanan solumalardır... İşte dünyanın bu geçici zevklerine takılanlar, Allah’ın kendilerine verdiği âyetlerden sıyrılmak isteyenlerdir. Dünya malının peşine düşen bu insanlara öğüt verilse de verilmese de, onlar bu solumalarından vazgeçmeyecekler ve onlar sürekli olarak bu hal üzere devam edip gidecekler.
Dünya hayatı her yerde, her zaman ve her toplumda bu örneği sürekli olarak gözlerimizin önüne getirir. Hatta birçok zaman geçmesine rağmen insanın gözleri hangi bilgine takılsa, onun durumunun da aynı olduğunu görür. Allah’ın âyetlerinden sıyrılmayan, dünya hayatının rahatına dalmayan, arzu ve isteklerin peşinde sürüklenmeyen, şeytanın boyunduruğuna râzı olmayan, egemenliği ellerinde bulunduranların sahip oldukları dünya malının peşinden ha bire solumayan, Allah’ın kendilerini koruduğu çok az bir kesim hâriç!
Bu varlığı ve meydana gelişi hiçbir zaman kopukluğa uğramayan bir örnektir. Belli bir kuşakta meydana gelen bir olayla asla sınırlı değildir! Yüce Allah, Peygamberimize -salât ve selâm üzerine olsun- bu örneği Allah’ın âyetlerinin kendilerine gönderildiği kavmine okumasını istiyordu ki, onlarda bu âyetler
- 1024 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendilerine verildikten sonra ondan sıyrılmasınlar. Sonrakiler için de ders olsunlar. Ardarda gelen nesiller tarafından okunsunlar. Allah’ın ilminden bir şey öğrenenler bu çirkin âkıbete uğramaktan sakınsınlar, Ardı arkası kesilmeyen bir soluyuş içine girmesinler. Hiçbir düşmanın düşmanına dahi reva görmediği biçimde kendi kendilerine zulüm etmesinler. Çünkü bu uğursuz akıbet ile kendi kendilerinden başka kimseye zulmetmiş olmazlar!
Günümüzde bu tip âlimlerden öylelerini gördük ki, Allah korusun kendi kendilerine zulmetmek için büyük bir ihtirasla ortaya atılıyorlar veya cehennem çukurundaki yerlerini kendileriyle beraber yarış halindekilerden birinin almasından korkan adamın hali gibi, bu işe dört elle sarılıyorlar! Cehennem’deki bu yerini garantiye almak için her sabah biraz daha ilerliyorlar! Bu dünya hayatının sonuna kadar bitmek tükenmek nedir bilmeyen salyalı solumaları ile bu emellerinin peşinde koşup duruyorlar!
Allah’ım sen bizleri koru! Ayaklarımızı kaydırma! Üzerimize sabır yağdır! Ve müslüman olarak canımızı al!
İman ve Hayat Düzeni: Bu İlâhî haberin ve bu haberi bildiren Kur’an’ın ifade tarzı üzerinde bir başka açıdan durmak istiyoruz. Bu örnek sahibini şehevi arzu ve isteklerin ağırlığından korumayan, dünya hayatının ağırlığından ve cazibesinden onu kurtarmayan, hevâ ve hevesine uymaktan şeytana bağlanmaktan, onun yolunu izlemekten, bu hevâ-heves yolları ile onun peşinde sürüklenmekten alıkoymayan bilginin örneğidir.
İşte ilim insanı korumadığından dolayı, Kur’an’ın yolu, müslüman nefisleri ve islâmi hayatı oluşturmak için kendisine has bir metot izler. Bu metot, ilmi sırf bilmek şeklinde ele almaz. Aksine, ilmi vicdan âleminde ve pratik hayatta hedefini gerçekleştirmek için hareketli, itici ve sıcak bir inanç sistemi olarak ele alır.
Kur’an’ın hayat sistemi akideyi, ilmi araştırmalar şeklinde hazırlanmış bir “teori” olarak ele almaz. Böyle bir inanç sistemi sırf bilgiden ibarettir. Vicdan dünyasında ve hayat alanında etkili olamaz. Bu kuru bir ilimdir. Sahibini keyfi arzularının peşine düşmekten korumaz, Şehevi arzuların baskısından hiçbir şeyi hafifletmez. Şeytanı da kovmaz. Aksine onun yolunu açar ve insanı ona köle haline getirir!
Aynı şekilde Kur’an’ın hayat yolu bu dini, “İslâm Nizamı”, “İslâm Fıkhı”, “İslâm İktisadı”, “Tabiat Bilimleri”, “Psikolojik Bilimler” alanında yapılan etütler şeklinde sunmuyor. Bu dini kültürel etütlerin hiçbiri şeklinde takdim etmiyor!
Kur’an’ın hayat sistemi dini, itici, harekete geçirici, diriltici, yükseltici bir inanç sistemi şeklinde sunuyor. Kalbe ve akla yerleştikten sonra pratik uygulamasını gerçekleştirmek için harekete iten bir güç kaynağı olarak görür akideyi. Bu akide ölü kalpleri diriltiyor, canlandırıyor, harekete geçiriyor ve ilerletiyor. İnsanın fıtratındaki alıcı-verici cihazları uyarıyor. İnsanı Allah’a verdiği ilk söze döndürüyor. İnsanın hedeflerini ve değerlerini yüceltiyor. Artık çamurun cazibesi onu üzerine bindirmiyor ve onu asla dünya malına bağlamıyor.
Kur’an’ın hayat yolu, bu akideyi teori ve düşünce için bir metot olarak takdim ediyor. Bu insanların düşüncelerinden apayrı ve tamamen farklı bir metottur. Çünkü bu metot insanları, arzu ve isteklerin oyuncağı ve bedenlerin ağırlığı
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 1025 -
ve şeytanın aldatmaları altında oluşturdukları metotların kusurlarından, yanlışlıklarından, sapıklıklarından kurtarmak için gönderilmiştir!
Kur’an’ın hayat yolu, bu akideyi gerçeğin bir ölçüsü olarak sunuyor. İnsanların akıllarını ve duygularını bununla bir sisteme bağlıyor. İnsanların yönelişlerini, hareketlerini ve düşüncelerini bununla kontrol ediyor ve ölçüye vuruyor. Artık buna göre, bu ölçünün kabul ettiği şeyler doğrudur. Onları sürdürmek gerekir. Yine bu ölçünün reddettiği şeyler yanlıştır. Onlardan vazgeçmek gerekir.
Kur’an’ın hayat yolu, bu akideyi bir hareket metodu olarak takdim eder. Bu metot, insanları kendi programına ve kendi ölçülerine göre adını adım yücelerin yücesine doğru yükseltir, ilerletir. Realiteye dayalı bu hareket esnasında insanların hayat sistemini ve hukuklarının temellerini, iktisatlarının, sosyal yapılarının ve siyasetlerinin ilkelerini belirler. Bu ilkelere göre şekillenmiş akılları ile kanunî ve fıkhî yasalarını tespit eder. Fizik ve psikolojik bilimlerine bu ölçülere göre biçim verir. Realiteye dayalı pratik hayatları neyi gerektiriyorsa onları düzene koyar. Onlar, detaylara ilişkin kanunları ve hükümleri belirlerken içlerinde akidenin sıcaklığını ve itici gücünü, şeriatın ciddiyetini ve realitesini, hayatın gerçek ihtiyaçlarını ve direktiflerini derinden hisseder!
İşte Kur’an’ın hayat yolu, müslüman nefisleri ve İslâmî hayatı bu metot ile şekillendiriyor. Sırf etüd etme amacına yönelik teorik araştırmalara gelince bu ilim, sahibini yeryüzünün ağırlıklarından arzu ve isteklerin itici gücünden ve şeytanın aldatmasından koruyamaz. Beşer hayatı için yararlı bir şey takdim edemez! 3852
Burada âyetin akış seyri, bu manzarada tasvir edilen örnek üzerinde bir değerlendirmede bulunmak için kısaca duruyor. Allah’ın kendisine âyetlerini verdiği halde, onlardan sıyrılan adamın hareketi üzerine hidâyetin Allah’ın hidâyeti olduğunu, Allah’ın kendisini hidâyete ilettiği kimsenin gerçekten hidâyet üzere bulunduğunu, Allah’ın saptırdığı kimsenin ise hüsrana uğradığını ve hiçbir şey kazanmadığını belirtiyor.
“Allah kimi doğru yola iletirse o doğru yolda olur, kimleri saptırırsa işte onlar, hüsrana uğrayanlardır.” 3853 Yüce Allah aşağıdaki âyetlerde belirttiği gibi doğru yolu bulmak için çalışanları hidâyete erdirir: “Bizim uğrumuzda çaba sarf edenleri biz, elbette yollarımıza iletiriz.”3854; “Bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe, Allah onların durumlarını değiştirmez.”3855; “Nefse ve onu şekillendirene, ona kötülüğünü ve korunmasını ilham edene andolsun ki; nefsini temizleyen kurtulmuş, onu kirletip örten ziyana uğramıştır.” 3856
Aynı şekilde kendisi için sapıklık yolunu seçen, doğru yolun delillerinden ve imanın direktiflerinden yüz çeviren, kalbini, kulaklarını ve gözlerini onlara karşı kapayanları da yüce Allah sapıklığa iter. Âyetlerin devamında bu noktaya ışık tutan bir âyet vardır: “Andolsun ki, birçok cini ve insanı cehennemlik olarak yarattık. Onların kalpleri vardır, fakat anlamazlar, gözleri var, fakat görmezler,
3852] En’âm Sûresinin girişine bk.
3853] 7/A’râf, 178
3854] 29/Ankebût, 65
3855] 13/Ra’d, 11
3856] 91/Şems, 7-10
- 1026 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kulakları var, fakat işitmezler. Onlar hayvanlar gibidirler, hatta hayvanlardan da daha sapıktırlar. Onlar gaflet içindedirler.” 3857
Ayrıca: “Onların kalplerinde hastalık vardır, Allah da bu hastalıklarını arttırmıştır.”3858; “Allah kâfirleri ve zâlimleri ne bağışlayacak, ne de doğru yola iletecektir. Onların iletilecekleri tek yol cehennem yoludur. Orada ebedî olarak kalacaklardır...”3859 âyetleri de bununla ilgilidir.
Hidâyet ve sapıklığa değinen bütün âyetleri göz önünde bulundurup bunların anlamları arasındaki ahenge dikkat edersek, önümüzde tek bir yol netleşir. Hiç şüphesiz önümüzde netleşen bu yol, hem İslâmî fırkaların kelâmcıları, hem hristiyan teolojisi, hem de bir dizi felsefi akımlar tarafından genel olarak kaza ve kader konusunda körükledikleri tartışma ortamından tamamen uzaktır.
Yüce Allah’ın insan denen varlığın kaderini sürüklenmeyi dilemesi, yüce Allah’ın bu insanı hem hidâyeti hem de sapıklığı kabul edebilecek iki yönlü bir yetenek üzere yaratmasıdır. Bununla beraber insanın fıtratına, tek olan ilâhlık gerçeğini kavrayabilme ve ona yönelebilme yeteneği yerleştirmiştir. Sapıklığı ve hidâyeti birbirinden ayırıcı nitelikteki aklı ona vermiştir. Buna ilave olarak bozulduğunda fıtratını uyarmak, saptığında aklına doğru yolu göstermek için, apaçık delillerle peygamberler göndermiştir. Şu kadar var ki, tüm bunlardan sonra insanın kendisi ile yaratıldığı hem hidâyet hem sapıklık niteliğine sahip olan bu iki yönlülük, bu iki yetenek, Allah’ın dilemesine uygun biçimde işler.
Aynı şekilde yüce Allah’ın dilemesi O’nun takdirine hükmeder. Buna bağlı olarak doğru yola ulaşmak isteyen ve bu yolda çaba sarf edenleri hidâyete erdirir. Kendilerine verilen akıllarını, peygamberin mesajlarına serpiştirilen hidâyete iletici âyetleri kavramayan, görme ve işitme cihazlarının aktif bir biçimde kullanmayanları da sapıklığa iter, saptırır.
Her hal u kârda Allah’ın dilediği olur, ondan başkası olmaz. Meydana gelen her olay, O’nun takdiri ile olur. Başkasının kuvveti ile değil. İşlerin bu şekilde düzenlenmesi Allah’ın böyle olmasını dilemiş olmasındandır. Allah’ın takdiri bir şeyin olmasını gerektirmedikçe, hiçbir şey olmaz. Buna göre varlık âleminde, işlerin kendisine uygun olarak meydana geldiği başka bir irade yoktur. Olayları meydana getiren Allah’ın takdirinden başka bir kuvvet yoktur ortada. İşte bu gerçeğin çerçevesinde insan kendi isteğine göre hareket eder. Doğru yola ulaşması veya sapıklığa düşmesi de bu çerçevede meydana gelir.
İşte Kur’ân-ı Kerim’in bütün âyetlerini karşılaştırarak ve onların arasındaki ahengi göz önünde bulundurarak elde edilen İslâmî düşünce budur. Pek tabii olarak bu düşünceye varabilmek için, âyetleri ayrı ayrı ekollerin ve akımların isteklerine uygun biçimde ele almamalı, onların bir kısmını diğer bir kısmına karşı delil olarak ileri sürmemeli ve onları çarpıştırma yolu bırakılmamalıdır.
Şimdi incelediğimiz âyet-i kerimede deniyor ki: “Allah, kimi doğru yola iletirse o doğru yolda olur, kimleri saptırırsa, işte onlar hüsrana uğrayanlardır.” Bu âyete ve Allah’ın az önce açıkladığımız yasasına göre,.hidâyete erdirdiği kimse gerçekten
3857] 7/A’râf, 179
3858] 2/Bakara, 10
3859] 4/Nisâ, 168-169
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 1027 -
hidâyete kesin bir şekilde erişmiş, yolu bilen, yol üzerinde yürüyen ve âhiret gününde kurtuluşa eren biri olmuştur. Allah’ın yine bu yasalara göre saptırdığı kimse de hüsrana uğramıştır. Her şeyi kaybetmiştir. Hiçbir şey kazanmamıştır. Ne kadar mala, mülke sahip olsa da, ne kadar imkân elde etse de bunların hepsi boşa gidecek veya bunların hepsi boştur! Bu sapık yola giren adamın, özünü kaybetmiş olması açısından meseleye baktığımızda da durumun böyle olduğunu görürüz. Kendi kendisini kaybeden adam ne elde edebilir, neyi kazanabilir!
Yine Seyyid Kutub, 62/Cum’a, 5. âyetin tefsirinde der ki:
Kitap Yüklü Eşekler: Bundan sonra yahûdilerin Allah’ın emânetini taşıma hususundaki görevlerinin sona erdiğini ifade ediyor. Çünkü onların artık bu emâneti yüklenecek kalpleri yoktur. Zira bu emâneti ancak diri, keskin anlayış ve kavrayış sahibi, bilinçli, duyarlı kendini yüklendiği göreve adayan kalpler taşıyabilirler.
“Kendilerine Tevrat öğretildiği halde, onun gereğini yapmayanların durumu, sırtına kitap yüklü eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlayanların durumu ne kötüdür. Allah zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez.” 3860
İsrailoğulları Tevrat’ı yüklendiler. Şeriat ve akidenin emâneti ile yükümlü oldular. “Sonra O’nu taşımadılar.” Zira emâneti yüklenmek; anlamak, öğrenmek ve kavramakla başlar. Emânetin gereğini hem iç dünyada hem de dış dünyada gerçekleştirmek için çalışmakla sona erer. Ne varki İsrail oğullarının Kur’ân-ı Kerim tarafından aktarılan ve tarihi gerçeğinden de ortaya çıktığı gibi, hayatları onların bu emâneti takdir ettiklerini, onun gerçek yüzünü kavradıklarını ve onu pratik hayatlarında yaşadıklarını göstermemektedir. Bu nedenle onlar koca koca kitaplar taşıyan eşeklere dönmüşlerdir. Sadece onların ağırlığını taşımışlar, onlara sahip çıkmamışlardır. Onun amacına katkıda bulunmamışlardır.
Bu tablo çirkin ve iğrenç bir tablodur. Kötü ve çirkin bir örnektir. Bununla beraber doğru bir gerçeği dile getiren bir tablodur. Allah’ın âyetlerini yalanlayan topluluğun durumu örneği ne kötüdür: “Allah zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez.” İnanç emânetini yüklenip sonra onun gereğini yerine getirmeyenler, pek çok nesiller boyunca bozulan ve bu zamanda yaşayanlar, müslümanların adlarını taşıdıkları halde onların yaptıklarını yapmayanlar, özellikle Kur’an’ı ve kitapları okudukları halde içindekilerle amel etmeyenler, gereğini yerine getirmeyenler, evet bunların hepsi önce Tevrat’ı yüklenip sonra gereğini yerine getirmeyenler gibidirler. Tıpkı koca koca kitapları taşıyan eşekler gibi. Bu tür insanlar çok hem de pek çoktur! Çünkü mesele taşınan ve okunan kitaplar meselesi değildir. Önemli olan bu kitaplardakini güzelce kavramak ve gereğini yerine getirmektir, anlamak ve yaşamaktır. Yahûdiler, -bugün de kendilerini öyle kabul ettikleri gibi- Allah’ın seçkin milleti olduklarını iddia ediyorlardı. Kendilerinin dışında kalanlara ise “Cuyim” yani diğer milletler veya bilgisizler diyorlardı. Bu nedenle diğer milletlere karşı dinlerinin hükümlerine uymalarının gerekmediğini ileri sürüyorlardı. “Ümmîlere (kendi dinimizden olmayanlara) karşı hiçbir sorumluluğumuz yoktur.”3861 Yahûdilerin buna benzer hiçbir delile dayanmadan Allah adına uydurdukları yalana dayalı nice iddialar vardır. Bu nedenle surenin burasında
3860] 62/Cum’a, 5
3861] 3/Âl-i İmrân, 75
- 1028 -
KUR’AN KAVRAMLARI
karşılıklı bedduâlaşma gündeme geliyor. Bu karşılıklı bedduâlaşma hem onlara, hem hristiyanlara hem de Mekke’deki müşrik Araplara yöneltilmişti. 3862
Ali Küçük der ki:
“Ey Muhammed! Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz âyetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat.”3863 Bu bölümde Rabbimiz Allah’ın âyetleri kendisine verilmiş, Allah’ın âyetlerine ulaşmış, âyet bilgisine, kitap bilgisine ulaşmış bir insan tipini anlatıyor. Kendisine âyetlerimiz ulaşmış bir kimsenin haberini de anlat peygamberim. Onun haberini de oku, onun durumunu da anlat insanlara. Bu oku emri Rasûlullah’a vahyen gelen Kur’an’ın Peygamber tarafından tebliğini emreden bir ifâdedir. Rasûlullah’a emredilen bu hususun aynı zamanda onun şahsında bizim için de bir emirdir. Öyleyse Peygamber tarafından bize nakledilen bu kitabın âyetlerini biz de hem kendimize hem de çevremize okumakla, duyurmakla mükellefiz. Hele hele şu anda haber peşinde koşan haber meraklılarına daha çok duyurmak zorundayız.
Evet, bir adam ki Allah’ın âyetleri kendisine ulaşmış, âyetlerle ilgi kurmuş, anlamış ama ne yazık ki bu insan bildiği, tanıdığı o Allah âyetlerinden sıyrılmış. Bu adam âyetlere sahipti. Allah’ın âfâkî ve enfüsi âyetlerini çok iyi biliyordu. Ama ne yazık ki bu adam bildiği âyetleri terk etti, âyetlerden sıyrılıp çıktı da şeytana tâbi oldu. Şeytan da onu peşine taktı ve o kimse sonunda azgınlardan oluverdi. Demek ki burada çok önemli bir haber var. Rabbimiz bize çok önemli bir haberden söz ediyor. Çünkü “Nebe’” çok büyük bir haber demektir. Rabbimizin bu konuyu anlatmak için seçtiği bu kelimenin yapısından da anlıyoruz ki demek ki bu konu sürekli hâfızalarımızda canlı tutmamız gereken, ciddi ciddi kulak vermemiz ve sürekli kendisiyle meşgul olmamız gereken bir haberdir. Kendimiz bu haberi okuyacağız, bu haberden haberdar olacağız ve sürekli çevremizi bu haberden haberdar edeceğiz. Karımıza, kızımıza, eşimize dostumuza bu haberi götürecek ve onların gündemlerini de bu haberle oluşturmaya çalışacağız. Çünkü bizim her anımızı ilgilendiren bu büyük haber yanında gazete haberlerinin, kanalizasyon haberlerinin hiç bir önemi yoktur. Eğer biz bize düşmanlığa soyunmuş bu şeytan vahiylerinin haberlerine zaman ayıracak olursak bilelim ki Rabbimizin bu haberlerini tanımaya zamanımız da kalmayacaktır gücümüzde. Hâlbuki direk bizim imanlarımızla, bizim Cennetimizle, bizim dünya ve ukbâ saâdetimizle ilgili olan bu haberleri öğrenmeden başka haberlerin peşinde koşmak câiz de değildir.
Evet, işte bakın Rabbimizin okuyun dediği büyük bir haber. Bir adam ki Allah’ın âyetleri kendisine ulaşmış, âyet bilgisini elde etmiş, kitabı tanımış, sünneti tanımış ama o âyetlerin içinden sıyrılıp çıkmış adam. Peki, kim bu adam denilmiş. Bu kimse için Bel’am denilmiş. Bel’am bin Baura Hz Mûsâ (a.s.) ümmetinden, İsrail oğullarından âlim bir kimseydi. Kitap bilgisine, Tevrat bilgisine sahip bir kimse olmasına rağmen kendisini düzene angaje ettiği için, sırtını düzene dayadığı için düzenin keyfine göre ya da kendi hevâ ve heveslerine göre, dünyevî menfaatlerine göre Allah âyetlerini istediği gibi, ya da düzenin istediği gibi yorumlama ve âyetlerin içinden sıyrılıp çıkma cinnetine kapılmış bir adam.
3862] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’ân
3863] 7/A’râf, 75
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 1029 -
Kimileri de burada anlatılan kişinin Ümeyyetübn Ebî Salt olduğunu söylemişler. Bu adam da Rasûlullah döneminde yaşamış bir adamdı. Bu adam da Rasûlullah’ı tanıyordu, bekliyordu, hatta peygamberimizin özellikleri konusunda şiirler yazarak nerede kaldı? Beklenen Nebi geç kaldı diyerek onun özlemini terennüm ediyordu. Nihâyet Allah’ın Rasulü Mekkede Kureyş içinden zuhur edince de Rasûlullah hakkındaki tüm bu bilgilerinden sıyrılarak gurura, kibire kapılarak ona imandan vazgeçiverdi. Hatta bu kimse hakkında Rasûlullah Efendimiz’in: “Şiiri iman eden, ama kendisi iman etmeyen adam” diye söz ettiğini biliyoruz.
Bakın dikkat ediyorsanız âyet-i kerimede “ Seleha, inseleha” kelimesi kullanılmış. Seleha kelimesi aslında derinin vücuttan yüzülmesi sıyrılıp çıkarılması anlamına gelmektedir. Bu mânâ içinde düşündüğümüz zaman adam böyle bildiği Allah âyetlerinden topyekün sıyrılıp çıkıyor. Tıpkı derisi yüzülen beden gibi. Derisi yüzülmüş, kendisini dış etkenlerden koruyacak deri desteğini kaybetmiş bir vücut gibi Allah âyetlerinden sıyrılıp çıkmış. Öyle değil mi? Derisi yüzülmüş bir vücut dış etkenlere karşı kendisini koruyabilme özelliğini kaybetmiş demektir. İşte tıpkı böyle bir vücut gibi kendisini tehdit eden tüm tehlikelere karşı, tüm şerlere karşı kendisini koruyacak âyetlerin desteğini kaybetmiştir. Kendisini azaptan, ateşten ve Cehennemden koruyacak olan âyetlerin içinden sıyrılıp çıkmış, âyetlerin korumasını kaybetmiştir.
Tabii adam böyle yapınca da, bildiği tanıdığı Allah âyetlerinden soyutlanınca da, hayatını Allah âyetleriyle düzenlemekten vazgeçip âyetlerden habersiz bir hayat yaşamaya yönelince, Allah yasalarını bir kenara bırakıp kendi hevâ ve hevesleri istikametinde bir program izlemeye başlayınca da şeytan onu ayartıp peşine takıverdi ve azgınlardan oluverdi. Elbette böyle bir adamın başka yapabileceği bir şey yoktu. Hani bir söz vardır; “şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” diye. Birileri bunu hadis diye kendi sistematiklerinde kullanmaya çalışsalar da hadis değildir bu söz, ama şöyle anlarsak yerinde bir sözdür her halde: Yani şeyh olarak, mürşid olarak kılavuz olarak Allah’ın Kitabıyla tanışamamış birisinin şeytana tâbi olmaktan başka yapabileceği bir şey yoktur.
Bakın Rabbimiz Kitabının başka bir yerinde bunu şöyle anlatır: “Rahman olan Allah’ı anmayı görmezlikten gelene, yanından ayrılmayacak bir şeytanı arkadaş veririz.” 3864 Kim Rahmân’ın zikrinden yüz çevirir, Rahmân’ın zikrine karşı kör davranırsa. Kim Rahmân’ın zikrine karşı körlük ederse. Rahmân’ın zikri Kur’an demektir, Rahmân’ın zikri, Rahmân’ın hayatın her bir kademesinde bizden istediği kulluk demektir. Evet, kim Rahmâ’ın hayatın her bir kademesinde kendisinden istediği kulluğa karşı kör ve ilgisiz davranırsa vahye karşı Kur’an’a karşı körlük ederse. “Aşâ” Esasen gözde meydana gelen bir çeşit zayıflık ve hastalık demektir. Bir çeşit görme bozukluğu demektir. Kim ki Rahmân’ın zikri olan Kitabını görmezlikten gelir gözünü ona karşı kör yapar ve kitaptan habersiz bir hayat yaşamaya kalkışırsa, Kur’an’a göz yumar Kur’an’ı gözardı ederse. Ya da Kitaba karşı gözünü bozar, bakışını bozarsa. “Biz kim bu kitabı anlamak kim! Biz nerede bu Kitabı anlamak nerede? Bu Kitabı ancak büyük zâtlar anlar! Onu anlamak şöyle dursun onu elimize almaya bile lâyık değiliz!” diyerek kim ki Kitaba karşı bakışını bozarsa biz de ona bitişik, ona yapışık, onun yanından hiçbir zaman ayrılmayan bir
3864] 43/Zuhruf, 36
- 1030 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şeytanı arkadaş yaparız diyor Rabbimiz.
Ona bir şeytanı Musallat kılarız ki o ondan asla ayrılmaz. Bu şeytan onun ayrılmaz arkadaşı oluverir. Hem de böyle “nukayyız” yaparız. Yani ona bitişik, ona yapışık olarak o şeytanı onun üzerine kabuk bağlatırız. Âdetâ şeytan bir kabuk gibi onu çepe çevre sarıverir. Hani tohumlar, yavrular kendilerini çepeçevre saran kabuğu yırtarak, bu esâretten kurtularak dünyaya gelirler ya, işte bu adamlar da böyle kendilerini şeytana esir ediyorlar, onun esiri olarak sıkıntılı bir hayata râzı oluyorlar sonunda. Yani şeytan onların etraflarını sararak onları esir ediyor, onlar üzerinde sulta kuruyor, onları hâkimiyetleri altına alıyor.
Allah’la beraber olmayan, Rahmân’ın zikrinden i’râz eden, vahye karşı kör davranan vahiyle hareket etmeyen kişinin sonucu budur işte. Yani Kur’an’ın vahyin alternatifi budur. Rahmân’ın vahyiyle beraber olmayan kişi elbette şeytanın esiri olacaktır. Çünkü o kişi Allah’la beraber olmamayı istemiştir. Allah’ın âyetleriyle beraber olmak istememiştir. Rahmanın zikrinden yüz çevirmiştir. Rahmanın rahmetinin gereği kendisi için açtığı rahmet kapısını örtmüş, vahyi örtmüş, güneşe karşı körlük etmiş kişidir. Basîreti kapanmış artık böylece Kur’an’dan uzaklaşan bir kişinin şeytana yaklaşması da kaçınılmaz olacaktır.
Kur’an’ı tanımayan Kur’an’la beraber olmayan bir adam ne yapar da başka? Hayatında amel edecek kitabı olmayan bir adam ne yapar? Ya bizzat şeytanın ya da yeryüzündeki iki ayakları şeytanların kulu kölesi olur. Nisâ suresinde bu husus şöyle anlatılır: “Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamberden ayrılıp, inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir!” 3865
Yine, Saff suresinde: “Onlar yoldan sapınca, Allah da onların kalblerini saptırmıştı. Allah, yoldan çıkan milleti doğru yola eriştirmez.”3866 Fussılet sûresinde de bu saptıranların sadece şey-tanlar olmadığını iki ayaklı şeytanların da insanlara Musallat kılınıp onları hak yoldan saptırdıkları anlatılır. 3867
Allah’ın âyetlerini bildiği halde onlarla ilgilenmeyip onlardan sıyrılıp, onlardan habersiz bir hayat yaşamaya çalışan bu adam üzerinde şeytan hâkimiyet kurdu. Boşlukta yakaladığı bu adamın boğazına bir ip takıp onu gemledi. Boynundaki kulluk ipinin ucunu Allah’a vermeyen kişi elbette onu birilerine vermek zorunda kalacaktı. Allah’a kulluktan kaçan kişi elbette birilerinin kucağına düşecekti. Allah vahyine teslim olup hayatını onlarla düzenlemeye yanaşmayan kişi elbette birilerinin âyetlerine teslim olmak zorunda kalacaktı. Evet, Allah’tan kaçan kişi mutlaka ya cin şeytanlarının ya da insan şeytanlarının ağına düşmek zorunda kalacaktır. İşte Allah âyetlerinden sıyrılan, Allah âyetlerinin desteğini kaybeden bu adam sonunda ipinin ucunu şeytanlara kaptırarak azgınlaşarak onların gideceği yere doğru, ateşe doğru, Cehenneme doğru hızla ilerlemeye başladı. Allah diyor ki: “Dileseydik, onu âyetlerimizle üstün kılardık; fakat o, dünyaya meyletti ve hevesine uydu. Durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalan sayan kimselerin hali böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.” 3868
3865] 4/Nisâ, 115
3866] 61/Saff, 5
3867] 41/Fussılet, 25
3868] 7/A’râf, 176
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 1031 -
Eğer isteseydik biz onu o âyetlerle yükseltirdik. Biz dilemiş olsaydık, o kişi kendisi adına bunu dilemiş ve tercih etmiş olsaydı, adam gibi ilgi kurduğu tanıdığı âyetlerle yükselmeyi düşünseydi Biz hem bu dünyada hem öbür tarafta onun derecelerini ve şânını şerefini yüceltirdik. Eğer o Allah âyetlerine yapışıp hayatını onlarla düzelseydi Biz de onu onlarla yüceltirdik.
Demek ki âyetin ifadesinden anlıyoruz ki bu Kitabın âyetleri yükselme sebebidir, rif’at sebebidir. Yeryüzünde insanlara yükseklik kazandıran, insanları yücelten, insanlara incelik ve yücelik kazandıran Allah’ın Kitabıdır. Allah’ın kitabını tanıyan en yücedir, Allah’ın Kitabından haberdar olan en şereflidir. Allah’ın Rasulü de bu hususta şöyle buyurur: “Oku ve yüksel! Oku ve yücel!” Evet, Kitabı okuyan, Kitabı tanıyan, Kitapla hareket eden, Kitapla hayatını düzenlemeye çalışan kişi yeryüzünün en üstünü, en şereflisi ve en izzetlisidir. Evet işte bu adam da dileseydi, isteseydi bildiği tanıdığı kitabın âyetleriyle yücelecekti, şeref kazanacaktı ama ne yazık ki bu adam:
Lâkin o arza çakılıp kalmayı, yere çakılıp kalmayı, arzla bütünleşmeyi, toprakla öpüşüp yerlerde sürünmeyi, izzetini, şerefini, değerini ayaklar altına düşürmeyi tercih etti. Kendini yere atmayı tercih etti. Hem dünyada hem de ukbâda şeref ve haysiyetini ayaklar altına düşürmeyi yeğledi. Çünkü onun tüm derdi, tüm arzusu, tüm hemmi ve kıblesi dünya idi. Tüm plan ve programı dünya ve dünyalık üzerine kurulmuştu. Dünya malına mülküne tamah ederek dinini dünyasına feda ediverdi. Dünyası adına dinini satıverdi. Allah âyetleriyle yücelmeyi terk etti de dünyaya çakılı kalıverdi. Dünyaya kazık çakma sevdâsına kapıldı da Allah âyetlerinin kendisinden istediği kulluktan vazgeçiverdi. Elbette gözünde dünya kıble olmuş bir adamın Allah dinine de Allah âyetlerine de ayıracak zamanı kalmayacaktı. Dünyayı kıble edindi de ona ulaşabilmek için dinini de, izzetini de şerefini de satıverdi.
Hevâsına tabi oldu. Hevâ ve heveslerini putlaştırdı. Allah’ın âyetlerinin içinden sıyrılıp çıktığı için, Allah’ın âyetlerinin korumasından mahrum kaldığı için, sap gibi ortada ve boşlukta kaldığı için, hayatını düzenleyecek Allah âyetleri güdümlü vahiy kaynaklı bir programı kalmadığı için elbette artık onun yapabileceği başka bir şey yoktur. Artık böyle bir adam Şeytanların maskarası olmaktan hevâsına takılmaktan kurtulamayacaktır. Alçak dünyanın alçak makamlarını elde edeceğim diye, filanlar bana biraz makam verecekler diye, zengin olacağım diye, şöhrete ulaşacağım diye, toprakla bütünleşeceğim diye, evim, apartmanım, arsam, dükkânım, tezgâhım olacak diye bir ömür boyu çırpınıp duracaktır artık. Arzusu, hevesi, hevâsı, keyfi kendisine neyi fısıldamışsa, nefsi neyi istemişse onların peşinde kendi kendisini helâk edecek bir hayatın içinde yuvarlanıp gidecektir artık Cehenneme kadar. Allah diyor ki:
İşte böylelerinin meseli, misali köpek misali gibidir. Bunlar tıpkı köpek gibidirler. Üzerine gitsen de üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalan sayan kimselerin hali böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.
Bunlar köpek tabiatlı insanlardır. Burada Rabbimizin bu tip insanları köpeğe benzetmesini bir kaç vecihte anlamaya çalışıyoruz:
Bildiğimiz gibi köpek hiç bir zaman doyuma ulaşamayan, bir türlü doyma
- 1032 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bilmeyen, sürekli ciğeri açlıkla yanan bir hayvandır. Doyumsuzluğu simgeleyen bir hayvan tipidir köpek. Şehvetine ve boğazına düşkünlüğü yüzünden başına gelmedik kalmaz köpeğin. Bu doyumsuzluğundan ötürü onun üzerine bir taş atsanız bile acaba yiyecek bir şey mi atıldı diye onun peşinde koşturur.
“Yelhes” diyor Rabbimiz. Yani, zirve noktasında zilletin ve sıfırı tüketmenin ifadesi. Üzerine varsan da solur, serbest bıraksan da. Üzerine gidilip zor durumda bırakıldıklarında da solurlar, kendilerine herhangi bir baskı yapılmayıp serbest bırakıldıkları zaman da solurlar. Yani o kadar hoş anlatıyor ki Rabbimiz zamanımızda Allah’ın âyetlerini bilen, kitabın âyetlerini tanıyan, dinden diyanetten haberdar olan kimi prof, kimi doktor, kimi doçent, kimi müdür ve amirler görüyoruz ki bugün tıpkı burada anlatılan köpek gibi din adına türlü türlü naneler yemektedirler. Allah’ın lutf u keremiyle kitap ve sünnet bilgisine ulaştıkları halde kitabın âyetlerinden sıyrılarak köpekliğe özenmektedirler. Üzerlerine varsan da solurlar varmasan da solurlar. Üzerlerine gidilip baskı yapılsa da pes ifadesi gösterirler kendi kendilerine iken de. Yani zorlanmadıkları zaman da aynı tavrı sergilerler. Yani mecbur değillerken bile teslimiyet izhar edip el kaldırırlar. Hani bir soruşturma, bir sıkıştırma söz konusu olduğu zaman neyse de hiç bir baskıya maruz değillerken bile yine düzen adına, yine güçlüler adına dini yamultmadan yana, dini zâlimler lehine bozmadan yana bir tavır sergiliyorlar. Dinlerini dünyaları adına satmış, üç kuruşluk dünya menfaati için dinlerini dünyaları haline getirmiş, dinlerini dünyalarına yama yapmış, dünyalık bir kısım makamlar adına Allah âyetlerinden uzaklaşmış, konumlarımız sarsılacak endişesiyle Allah âyetlerini her yerde gündeme getirmekten korkan, bu korkularından ötürü gündeme getirmedikleri âyetlerden kopmuş, uzaklaşmış, Allah âyetlerini kendileri için işlemez hale getirmiş bu insan tiplerinin böylece köpekleştiklerine şâhid oluyoruz bu gün.
Ne atarsan kendilerine onu yiyecek bir şey zannederler. Daima kendi çıkarlarını düşünürler. Herhangi bir kapıdan kendilerine bir şeyler geldimi belki ileride bunun devamı gelecektir diye o kapıya sadık kalmaya özen gösterirler. Başka bir kapıdan biraz fazlası geldiği zaman önceki kapıyı unutup bu defa da oraya sadık kalırlar. İşte Allah kapısını unutmuş, Allah âyetlerinden uzaklaşmış başka kapılarda kemik arayan materyalist insan tipleri. Hangi kapıdan ne atılacak diye o kapılar hatırına dini gündeme getirmeyerek ya da o kapıların istediği biçimde Allah’ın âyetlerini yorumlayarak bekleşip dururlar. Devletten bir makam koparabilme hatırına Allah’ın dinini eğip bükerler. Zâlim iktidarların bozuk düzen düşüncelerine, İslâm dışı hayatlarına Kur’an’dan ve sünnetten destekler bulmaya çalışırlar. Allah âyetleriyle zâlimleri desteklemeye çalışıyorlar.
Bu köpeklerin bir özelliği de Allah’ın dini gündeme geldiği zaman, Allah’ın yüce âyetleri okunduğu zaman, Allah’ın sistemi ortaya konulduğu zaman, sistem için bir tehlike söz konusu olduğu zaman her birinin bir inden ulumaya, ürmeye başladığını görürsünüz. Birisi çıkıp Allah âyetlerini gündeme getirdiği zaman buna tepki olarak bu köpeklerden bir tanesinin ürmesiyle ötekilerin de hep bir ağızdan onu takıp ettiklerini ve o müslümanın sesini soluğunu boğmaya ve meydana getirdiği tesiri silmeye çalıştıklarını görüyoruz.
İşte bizim âyetlerimizi yalanlayan bir toplumun misali budur. Evet, Allah’ın âyetlerinin bilgisine sahip oldukları halde, kitap sünnet bilgisini elde etmiş
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 1033 -
oldukları kalde onları bir kenana bırakıp, onları yalan sayıp, yok farzedip, onların defterini dürüp kendi hevâ ve hevesleriyle bir hayat yaşayan insanların durumu budur. Hayatlarını Allah’a ve peygambere sormadan yaşayan insanların durumu budur. Allah için bu âyetlerle kendimizi bir sorgulayalım. Eğer şu anda müslümanız diyen bizler Allah’ın kitabıyla ve Rasulünün sünnetiyle ilgisiz bir hayatın içindeysek, hayatımızı kitap ve sünnete sormadan yaşıyorsak veya kitabı bildiğimiz tanıdığımız halde, Allah’ın âyetlerinin bilgisine sahip olduğumuz halde yine de kitap kaynaklı bir hayata yanaşmıyorsak o zaman bilelim ki bizler de bildiğimiz o âyetlerle yücelmek yerine, dünya ve âhirette şerefli bir hayata talip olmak yerine dünya ve âhirette rezil bir hayatın mahkûmu olanlardan olacağız demektir. Allah âyetlerini bırakır da hevâ ve heveslerimiz istikametinde bir hayat yaşamaya kalkışırsak o zaman bilelim ki biz de köpekliğe râzıyız demektir Allah yâr ve yardımcımız olsun. Allah bize basîret ve şuur versin inşallah.
“Âyetlerimizi yalan sayan, kendine zulmeden millet ne kötü bir misaldir!”3869 Bizim âyetlerimizi yalanlayan, yalana çıkaran, boşa çıkaran, âyetleri yok farzeden, âyetlerimizi geçersiz hale getiren, işlemez hale getiren âyetlerimizden habersiz bir hayat yaşayan böylece nefislerine zulmeden, kendi kendilerine yazık eden, kendi kendilerini boşa harca-yan kimselerin ne kötü bir misali vardır. Bunlar kendi kendilerine yazık eden insanlardır. Kendilerini olmamaları gereken makamda tutan ve Cehenneme götürüp atan insanlardır bunlar. Kendi kendilerini götürüp uçuruma atan insanlardır.
“Allah’ın doğru yola sevkettiği kimse doğru yolda olur. Saptırdığı kimseler ise, işte onlar mahvolanlardır.” 3870 Kim hidâyette olmayı dilemiş, tercihini hidâyete kullanmış Allah da ona hidâyet etmişse onu hidâyete erdirmiş, kim de dalâleti, sapıklığı tercih etmiş Allah da onu saptırmışsa işte onlar kaybedenler mahvolanlardır, hüsrana mahkûm olanlardır.
Rabbimiz önce henüz onları yaratmadan onlardan söz alıyor sonra onları semî’ ve basîr kılıyor, hidâyeti anlamaya ve kabule hazır hale getiriyor, mayalarını hidâyetle yoğuruyor, sonra onlara yaratılış öncesi verdikleri misaklarını hatırlatıcı kitaplar ve peygamberler gönderiyor. Kâinatta kendilerine Allah’a verdikleri bu misaklarını ilân edici, onları kulluğa teşvik edici binlerce görsel âyet yaratıyor. Bu âyetlere intikal edebilecek göz, kulak, kalp, akıl veriyor. Adeta onları bu misaklarına zorluyor, kul olmaları için lehlerinde bu kadar imkânları hazırlıyor. Bütün bu hazırlanmış imkânlara rağmen yine de onlar hidâyeti değil de sapıklığı tercih etmişlerse o zaman da hem dünyada hem de âhirette hüsrâna uğrayanlardan olduklarını, kaybedenlerden olduklarını, kendilerini boşa harcadıklarını haber veriyor Rabbimiz.
Evet, Allah kime hidâyet edip yol göstermişse onu hidâyete erdirmiştir. Allah hâdîdir. Allah yol göstericidir. Kitaplar ve peygamberler de yol göstericidirler bu mânâda. Cenâb-ı Hak kitaplar ve peygamberler göndererek kullarına hidâyetini ulaştırır. Rabbimizin kulların gönderdiği kitap ve peygamberler Onun kullarına açtığı rahmet kapılarıdır. Bu anlamda hidâyet herkese açıktır. Yani Allah’ın kullarına gönderdiği kitapları “ Hüden linnas” Bütün insanlık için hidâyet kaynağıdır. Aslında Kur’an herkese genel manada hidâyeti göstermek için inmiştir.
3869] 7/A’râf, 177
3870] 7/A’râf, 178
- 1034 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ama herkes bu kitabın hidâyetini kabul etmede, isteyerek bunun hidâyetini seçmede eşit olmayacaktır. Kimileri bununla hiç ilgilenmeyecek, bunu anlamaya yanaşmayacaktır. Bakıyoruz hâdi kelimesi, hüden kelimesi Kur’anda onbeş ayrı manada kullanılmıştır. Allah hüdendir, Tevrat hüdendir, Kur’an hüdendir, Kâbe hüdendir, Peygamberimiz hüdendir, başka hüdenler de vardır Kur’an’da. Buna göre hüden olarak ne Peygamberimiz’in, ne Kâbe’nin ne de Kur’an’ın bizzat kendisi birinin elinden tutup dini kabul ettirici olma derecesine vardıramaz meseleyi. Yani gerek Kur’an ve gerekse Peygamberimiz bizzat insanların kalplerine imanı sokmakla değil bu imanı insanlara tanıtmak-la mükelleftirler. Öyleyse kimse Kur’an’a yanaşmadı mı Kur’an kimseye hidâyet edemez. Kur’an’a yaklaşan kişi eğer onunla yol bulmak isterse ancak o, o zaman hidâyet edebilir. Çünkü “Hüden linnas” dır Kur’an. Ama “Hüden lil müttakin” dir de aynı zamanda. Ne demek o? Yani herkese yol gösterecek kapasitede değil. Yani herkes bununla yol bulmak istemez, herkes buna yol sormaya gelmezse o zaman, o sadece takvâlılara yol gösterecek, sadece onlara hidâyet edecektir. Ötekiler için hatta yine Kur’an’ın ifadesiyle bu kitap kimilerinin zararını, ziyanını arttıracaktır.
“Kur’an zâlimlerin ancak zararını artırır.”3871 Demek ki Allah hidâyeti isteyenlere kitapları, peygamberleri ve diğer hidâyet vesileleriyle hidâyet eder. Allah kullarının kalplerine hidâyete yönelik inşirah verir, hidâyetine karşı onların kalplerini, zihinlerini açar, onların ellerinden tutar, küfre ve kâfirlere karşı gönüllerine tiksinti yerleştirir, şeytan ve ordularına karşı onların kalplerindeki korkuyu kaldırıp onun yerine cesaret koyar, Cenneti sevdirir, Cehennemden nefret ettirir, rızâsıyla hoşnut eder, razı olduklarını sevdirir, namazı, orucu, zekâtı, helâlleri sevdiklerini sevdirir sevmediklerine karşı kalplerine tiksinti verir. Bütün bu tasarruflar da Rabbimizin hidâyet cümlelerindendir. İşte kendileri kendi özgür iradeleriyle hidâyeti istemiş olan kullarına böylece hidâyetini ulaştırır Rabbimiz. Ama ötekilere, yani sıfırı tüketenlere, iflâs edenlere gelince bunlar iradelerini sapıklıktan yana kullanan kimselerdir. Allah’ın kendilerine açtığı kitap ve peygamberler gibi hidâyet kapılarından girmek istemeyen, rahmet kapılarından istifade etmek istemeyenler, kitapla beraber olmayanlar, peygamberle tanışmak istemeyenler, Allah’ın hidâyet vesileleriyle ilgi kurmayanlar kendi fiilleriyle, kendi iradeleriyle sapıklığı tercih ettikleri için Allah da onlar için tüm dalâlet yollarını açıvermiş ve artık böyleleri şeytanların, hevâ ve heveslerinin peşine takılıp dünyada da ukbâda da kaybedenlerden olmuştur.
Fahreddin Yıldız der ki:
Yüz yetmiş beş ve yüz yetmiş altıncı âyetlerde, aklını ve iradesini yanlış yönde kullanıp inanma ihtiyacına kulak tıkayan insanın durumu tasvir edilir. Allah’ın âyetlerini göz ardı eden insan, ciddi hataya düşer. Zira şeytan yetişip onu yakalar; o da vahim bir sapışla ciddi hataya düşen kimselerden olur.
Âyetlerde tasvir edilen insan tipi, ilahî mesajı anlayan fakat ona yanaşmayan kimsenin durumunu anımsatır. O, hep dünyaya sarılıp yalnızca kendi heves ve arzularının peşinden gittiği için, kışkırtılan köpeğe benzer; kendi haline bırakıldığında da, üzerine varıldığında da hemen hırlar. Aslında bu benzetmeyle, inkârcı insanın bunalımlı hali gözler önüne serilmektedir. Çünkü inanmamış
3871] 17/İsrâ, 82
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 1035 -
insan, harici şartlar ne olursa olsun, dâima ruhsal huzursuzluğun, aklı ile bedensel güdüleri arasındaki çatışmanın kaosunu yaşar. Bu yüzden inkârcı tipler, inanmış bir insanın eriştiği zihinsel berraklıktan ve ruhsal dengeden yoksundurlar. Sonuçta inanmış insan yücelir, maddeci değerlere gömülüp ruhen yoksullaşan kimse de kendi kendini tüketmiş olur.
178’inci âyette de, Allah’ın âyetlerini yalanlayıp işledikleri haksızlıklarla kendilerini yıkıma götüren toplumların vahim durumu dile getirilir. Bu âyet, Allah’ın dinini hayatın dışında tutan kişi ve toplumların, sürekli bunalım içinde olacakları ve çöküşü yaşayacakları mesajını verir. Bu mesaj, Allah’ın kitabı kendisine geldiği halde ondan yüz çeviren ve kendi değerini düşüren her fert ve toplum için geçerlidir.
178 ve 179’uncu âyetlerde, hidâyet ve dalâlet gerçeğine; insan olmanın gereklerini yerine getirmeyen kimselerin, hayvanlardan daha aşağı dereceye düşeceklerine dikkat çekilir. Kâinatta her şey, Allah’ın yasaları doğrultusunda gerçekleşir. Allah, insanları doğru yola veya sapıklığa zorlamaz; aksine özgür bırakır. Bunun için âyetlerde cebre delâlet eden herhangi bir işaret yoktur. Zira insan irâdesinin özgürlüğü tartışma dışıdır. Aksi halde insanın tüm sorumlulukları düşer ve varlık sebebi anlamsızlaşır. Şu halde, aklını ve iradesini doğru kullanan insan hidâyete erer; yanlış kullanan da sapıklığa düşüp şaşkın ve perişan olur.
Burada, insan olmanın icaplarını yerine getiremeyen kimseler kınanır. Bunların, kalpleri olduğu halde anlamadıkları, gözleri olduğu halde görmedikleri, kulakları olduğu halde işitmedikleri belirtilir. Aslında her canlının gözü görüp kulağı işittiğine göre âyetin asıl maksadı, insana yakışır biçimde anlamak, görmek ve işitmektir. Öyleyse kurtuluşu isteyen her insan, kalbini ve gözünü açıp hakkın sesine kulak vermelidir. Zira kalbi ve gözü kapalı, kulağı da hakikate tıkalı olan insan, yaratılış gayesini gerçekleştiremez ve Allah’ın kendinden istediği onur burcuna yükselemez; aksine esfel-i sâfilîn yolcusu olur ve en derin çukurlara yuvarlanır.
Muhammed Esed der ki:
175 / Ve kendisine mesajlarımızı lütfettiğimiz halde onları bir kenara atan kimsenin başına gelecek olanı anlat onlara: Şeytan yetişip yakalar onu ve o da, başka niceleri gibi, vahim bir sapışla sapıp gider.
176 / İmdi, Biz eğer dileseydik, onu âyetlerimizle yüceltir, üstün kılardık: fakat o hep dünyaya sarıldı ve yalnızca kendi arzu ve heveslerinin peşinden gitti.
Bu bakımdan, böyle birinin durumu (kışkırtılan) bir köpeğin durumu gibidir: öyle ki, onun üzerine korkutarak varsan da dilini sarkıtıp hırlar, kendi haline bıraksan da. Bizim âyetlerimizi yalanlamaya kalkan kimselerin hali işte böyledir. Öyleyse, bu kıssayı anlat, ki belki derin derin düşünürler.
177 / Âyetlerimizi yalanlamaya kalkan toplumun hali ne kötüdür: çünkü işledikleri haksızlıklar (sadece) kendilerini yıkıma götürür.
178 / Allah kime yol gösterirse, gerçekten doğru yola erişen işte odur: O’nun sapıklık içinde bıraktığı kimselere gelince, büyük kayıp içinde olanlar da işte böyleleridir!
“Ve kendisine mesajlarımızı lütfettiğimiz halde onları bir kenara atan kimsenin başına gelecek olanı anlat onlara”: Lafzen, “onun haberini/durumunu onlara ilet.”
- 1036 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Şeytan yetişip yakalar onu ve o da, başka niceleri gibi, vahim bir sapışla sapıp gider.”: Lafzen, “ciddî bir hataya düşen kimselerden oldu”. Metnin aslında bu âyetin tamamı geçmiş zaman kipindedir; fakat âyetin açık anlamı genel bir gerçeğin ifadesi durumunda olduğu3872 ve bazı müfessirlerin ileri sürdüğü gibi, bilinen belirli bir kişiyi îma etmediği için, onu geniş zaman kipiyle aktarmak daha uygun geldi bize. Burada sözü edilen insan tipi, ilahî mesajı anlayan ama buna rağmen, bir sonraki âyette işaret edildiği gibi, “dünyaya fazla sarılması”, yani hayata maddeci, “dünyevî” bir açıdan bakması yüzünden hakkı kabule yanaşmayan kimsedir. 3873
“Bu bakımdan, böyle birinin durumu (kışkırtılan) bir köpeğin durumu gibidir: öyle ki, onun üzerine korkutarak varsan da dilini sarkıtıp hırlar, kendi haline bıraksan da.”: Tutum ve davranışları yalnızca dünyaya bağlı/dünyaya bağlayıcı arzularının ona günübirlik “fayda” ya da “zarar” olarak gösterdiği şeyler tarafından belirlendiği için, bu bölümde anlatılan insan tipi, haricî şartlar ne olursa olsun, daima aklıyla bedensel güdüleri arasındaki çatışmanın ve dolayısıyla içsel huzursuzluğun, hayalî korku ve kuruntuların kurbanı durumundadır. Bunun için de, inanmış bir kişinin inanç yoluyla eriştiği zihnî berraklıktan, ruhî dengeden yoksundur. 3874
Muhammed Esed, 62/Cum’a sûresi, 5. âyetin tefsirinde de şunları söyler:
“Tevrat’ın yükü ile onurlandırılmış iken bu yükü taşıyamamış olanların durumu, sırtına kitaplar yüklenmiş (ama onlardan habersiz bulunan) merkebin durumuna benzer.
Allah’ın mesajlarını yalanlamaya şartlanmış olanların durumu ne acıdır, çünkü Allah rehberliğini böyle zâlim bir halka ihsan etmez!” 3875
“Tevrat’ın yükü ile onurlandırılmış iken bu yükü taşıyamamış olanların durumu...” Daha önceki pasajda işaret edilen, Allah’ın vahyinin hem kutsal bir emânet hem de bir lütuf olduğu düşüncesiyle bağlantılı olarak söylem, şimdi de, Yahûdilerin Tevrat sonrası dönemde gösterdikleri, bu emânete ihânet problemine geçmektedir.
Onlara, Allah tarafından, O’nun birliği ve benzersizliği mesajını bütün dünyaya ulaştırma görevi emânet edilmişti. Ama onlar, Hz. İbrahim, İshâk ve Yakub soyundan gelmiş olmaları sebebiyle kendilerini “Allah’ın seçilmiş toplumu” olarak gördüklerinden ve dolayısıyla, ilahî mesajın başka bir toplum için değil yalnız kendileri için geldiğine inandıklarından bu görevi yerine getiremediler. Bundan dolayı, peygamberliğin İsrâiloğullarına mensup olmayan herhangi bir kimseye verilmiş olması ihtimalini inkâr ettiler 3876 ve böylece Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliğini, bizzat Tevrat’ta bile o’nun gelişi ile ilgili açık bir haber bulunmasına rağmen, reddettiler.3877 Onlar, Hz. Mûsâ’ya indirilen ilahî kelâmın temel anlamını böylece çarpıtmak suretiyle, bizzat kendileri ondan gerçek bir manevî fayda elde etmeyi ve onun öğretilerine uygun şekilde yaşamayı sağlayamadılar.
3872] Karş. Katâde, ‘İkrime ve Ebû Müslim’in beyanına dayanarak Râzî
3873] Karş. 27:82’deki “yerden çıkarılan yaratık” temsîli.
3874] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı
3875] 62/Cum’a, 5
3876] Karş. 2:90 ve 94 ve dipnotlar 75 ve 79
3877] Bk. 2:42, not 33
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 1037 -
3878
“İnsanlara karşı muktedir ve şerefli olan kimseler, güçleri yettiği halde kötülüğü men etmezlerse, muhakkak Allah Teâlâ onları zelil ve perişan eder.” 3879
“Ya emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yaparsınız, ya da Allah üzerinize zâlim bir sultanı Musallat kılar.” 3880
“Bu ümmet içinden bazı kimseler mahşer gününde kabirlerinden maymun ve domuz sûretinde kalkacaklardır. Bunların günahları, günahkârlarla beraber oturup kalkmak, güçleri yettiği halde onları kötülüklerden men etmemektir.” 3881
“İnsanlar kötülüğü görüp önlemedikleri zaman, Allah Teâlâ’nın, onların hepsini azâba uğratmasından korkulur.” 3882
“Öyle zamanlar gelecek ki, kötülükten sakındıranların sayısı, insanların onda birinden daha az olacaktır. Sonra bunlar da gider ve artık kötüyü yasaklayan tek kimse bulunmaz.” 3883
“Randevuya daima vaktinde gelmek, ötekinin gecikmesini yüzüne vurma sanatıdır.”
“Nasihat, dünyanın en pahalı hazineleri kadar kıymetli olduğu halde, ekseriyâ pek ucuza satılır.” 3884
“Dostlarının, yerinde nasihatlerine kulak asmayanlar düşmanlarını memnun ederler.”
“Verdiği öğüdü biraz tutan, bunu başkalarına da dinletebilir.”
“İnsan, hayvandan konuşmakla üstündür. Ama doğru konuşmazsan hayvanlar senden üstün olurlar.” 3885
“Bir sözün ardından koşmamalıyız; söz bizim ardımızdan koşmalı, bize hizmet etmeli.”
“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” (Ebû Ali Dakkak)
“Ve susmak altın olmadı hiçbir zaman; Sözün bir anlamı oldukça.”
“İki şey insanı çileden çıkarır; Söylenecek yerde ağız açmamak, susacak yerde lâkırdı etmek. 3886
“Bilirken susmak, bilmezken söylemek kadar çirkindir.”
“Konuşma sanatını bilen adam, düşündüklerinin hepsini söylemez; fakat söylediklerini düşünür de söyler.”
3878] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı
3879] Cerir bin Abdillah
3880] Ebû ‘d-Derdâ
3881] Ebû Ümâme
3882] Hadis-i şerif rivâyeti
3883] Hz. Ali
3884] Hz. Ali
3885] Şeyh Sâdi
3886] Şeyh Sâdi
- 1038 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Konuşmaların en önemlisi, kendi kendimizle konuşmamızdır; ama bunu her zaman ihmal ederiz.”
“Dinini paraya satan, dininden de olur, paradan da.” 3887
“Dünya için din fedâ olunmaz.”
“Dinsiz (Hak dini kabul etmeyen) insan, en bedbaht, en huzursuz mahlûktur.”
“Günümüzde dine hizmet için lisan-ı hal, lisan-ı kalden daha tesirlidir.”
“Din incelir, ama yine de kopmaz. Onun sahibi Allah’tır. Bir koruyucusunu gönderir, yeniden hak dini ihyâ eder.”
“Hak din, güneş gibidir; üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar.”
“Ey dalâlete dalmış gâfiller! Dünyadan ölümü, insandan âcizlik, muhtaçlık ve fakirliği kaldırmanın çaresi varsa, dine ve dinin hayata yansımasına gerek duymayabilirsiniz. Yoksa, susun! Zira ölüm, âcizlik, zeval, fakirlik gibi tabiî âyetler, yüksek sesleriyle dine çağırıyorlar ve Hak dinin hayata geçirilişinin lüzumunu ilân ediyorlar.”
3887] Atasözü
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 1039 -
Konuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- İlim Konusunda Dikkat Edilecek Hususlarla İlgili Âyet-i Kerimeler
a- Allah’tan Başkasının Bilgisi Sınırlıdır: Bakara, 30-33, 255; Yusuf, 76; Lokman, 34.
b- İnsana Bilmediğini Öğreten Allah’tır: Bakara, 32; Nisa, 113; Mâide, 110; Haakka, 51; Alak, 5.
c- Firâset: Hıcr, 75; Nahl, 68; Muhammed, 17.
d- İlim ile Amel Etmek (Bilgiyi Hayata Uygulamak): Mâide, 105; Cum’a, 5.
e- Bildiğini Öğretmek: Bakara, 129, 151; Tevbe, 122; Abese, 2-4.
f- Bildiğini Gizlemekten Sakınmak: Bakara, 159, 174.
g- Bilmeden Hüküm Vermenin Kötülüğü: En’am, 119, 144; Hacc, 8; Lokman, 20; Mü’min, 83.
h- İnsanın Bilemeyeceği Şeyler: Ra’d, 8; Lokman, 34.
i- Bilinmeyen Bir Şeyin Ardına Düşmekten Sakınmak: İsra, 36.
j- Kitap Yüklü Eşekler: 62/Cum’a, 5
k- Kitap Bilgisine Rağmen Azgınlaşan Kimse (Bel’am): 7/A’râf, 175-178
B- HakaBâtılı Karıştırma ve Hakkı Ketm Etme (Gizleme) Konusuyla İlgili Âyetler
a. Allah, Takvâ Sahiplerine Hak ile Bâtılı Ayıracak Anlayış Verir: 8/Enfâl, 29; 92/Leyl, 5-7.
b. Hak ile Bâtıl Karşılaştırması: 2/Bakara, 42, 159-160, 174; 3/Âl-i İmran, 71, 187.
c. Hakkı Gizlemek: 2/Bakara, 42.
d. Bildiğini Gizlemekten Sakınmak: 2/Bakara, 159, 174.
C- İyiliği Emretmemek, Hakkı Gizlemek, Başkasına Emrederken Kendini Unutmak Konusunda
Âyet-i Kerimeler
a- İyiliği Açıklamak ve Gizlemek: 4/Nisâ, 149.
b- Hayra Engel Olmak: 2/Bakara, 217; 68/Kalem, 12.
c- İyilikleri Başa Kakmak: 2/Bakara, 262-264, 266; 26/Şuarâ, 22; 49/Hucurât, 17;
73/Müzzemmil, 20; 74/Müddessir, 6.
d- İyiliği Emredip Kendisini Unutmak: 2/Bakara, 44; 7/A’râf, 175-176; 11/Hûd, 88;
41/Fussılet, 33; 61/Saff, 2-3; 62/Cum’a, 5. Kitap Verilenlerden İman Edenler, İyiliği Emretmek
ve Kötülükten Sakındırmak Görevini Yapardı: 3/Âl-i İmran, 114.
e- İsrâiloğullarından Kâfir Olanlar, İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Görevini
Yapmazdı: 5/Mâide, 79.
f- Kötülüklere Önder Olmak: 4/Nisâ, 85; 16/Nahl, 25; 39/Zümer, 15.
D- Tahrif Konusunda Âyet-i Kerimeler
a- Tevrat, Yahûdilerin Tahrifine Uğramıştır: 2/Bakara, 75, 79, 95, 174; 3/Âl-i İmrân, 65,
78, 93; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41-43.
b- İncil, Hıristiyanların Tahrifine Uğramıştır: 3/Âl-i İmrân, 65, 78; 5/Mâide, 110.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Bel’am md., Ahmed Güç, Şamil Y., c. 1, s. 221-222
2. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, Bel’am md., Ömer Faruk Harman, TDV Y., c. 5, s. 389
3. Tefsirde İsrâiliyât, Abdullah Aydemir, DİB Y., Ank. 1979, s. 237-244
4. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılâb Y., 16. bs. İst. 1997, s. 63-65
- 1040 -
KUR’AN KAVRAMLARI
5. Bel’am, Zübeyir Yetik, Beyan Y., İst. 1986
6. Her Nemruda Bir İbrahim, Zübeyir Yetik, Beyan Y., İst. 1990, s. 129-140
7. İmamlar ve Sultanlar, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y., 13. bs. İst. 2002
8. Yahûdileşme Temayülü, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y., İst. 1995, s. 51-58, 241-247
9. Hadislere Göre Yahûdi ve Hıristiyanlara Uymak, Mirza Tokpınar, İnsan Y., İst. 2003
10. İslâm’da Bâtıla Benzemenin Hükmü, Ali Rızâ Demircan, Eymen Y., İst. 1980
11. İlmi Kuşanmak, Kul Sâdi Yüksel, Misyon Yl, İst. 2001
12. Çağ ve Ulemâ, Kul Sâdi Yüksel, Misyon Y., İst. 2002
13. Lâ, Mustafa Çelik, Ölçü Y., İst. 1989, s. 192-102
14. İslâmî Hareket Fıkhı, Mustafa Çelik, Yenda/Ölçü Y., İst. s. 369-379
15. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y., İst. 1990, s. 103-107
16. Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitne Odakları, Sâlih Asğar, Hanif Y., İst, 1994, s. 166-176
17. İman ve Tavır, Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 161-261
18. Bilgiden Tevhide Yükseliş, Ekrem Sağıroğlu, Timaş Y., İst. 1993
19. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu, İhtar Y., 2. bs.
Erzurum, 1994, s. 55-69
20. Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y., Ankara 1997, s. 155-171,
254-261
21. İslâm Ülkelerinde İdeolojik Savaş, Çev. Akif Nuri, Çığır Y., İst. 1977
22. Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi, İsmail Kara, Risale Y., İst. 1987
23. Cumhuriyet Dönemi Din-Devlet İlişkileri, I-III, Hasan Hüseyin Ceylan, Rehber Y., 20.Bs.
İst. 1993
24. Cumhuriyet Dönemi Aydınlarının İslâm’a Bakışı, Ahmet İshak Demir, Yayınlanmamış
Doktora Tezi, Mrm. Ün. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2000
25. Türk Aydınının Din Anlayışı, Necdet Subaşı, Yapı Kredi Y. İst. 1996
26. Son Asır Türk Aydınının Kur’an’a Bakışı, Yitik Masumiyet, Ahmed Bedir, Merkür Y., İst. 2003
27. Yeni Türkiye’de İslâmlık, Gotthard Jaschke, Türkçesi: Hayrullah Örs, Bilgi Y., Ankara 1972
28. Osmanlı’da Modernleşme Sancısı, H. A. Ubicini, çev. Cemal Aydın, Timaş Y., İst. 1998
29. Türkiye’de Cemaatçi Milliyetçilik ve Nurettin Topçu, Süleyman Seyfi Öğün, Dergâh Y.,
İst. 1992
30. Türkiye’de Anti-Materyalist Felsefe, Neşet Toku, Beyan Y., İst. 1996
31. Modern Türkiye İçin Din’de Reform: Kemalizm I-II, Osman Nuri Çarman, Tan Matbaası, İst. 1958
32. Türküm Diyenler İçin: Arapça Kur’an Okunamaz: Okunacağını İleri Sürenlere Reddiye,
Osman Nuri Çarman, İst.
33. Yükseliş Savaşımızda Jüpiter: Kur’an’da Atatürk ve Rus-Çin İşkencesinde Türklük,
Engin Arın, Atatürkçülük Kültür Y. İst. 1971
34. Dinde Değil; Kur’an’da Reform, Nuray Pekdemir, Su Y., İst. 2000
35. Türk İnkılâbına Bakışlar, Peyami Safa, Ötüken Y., 5. Bs. İst. 1999
36. Türk İnkılabı, Celal Nuri İleri, Hazırlayan: Recep Durmaz, Kaknüs Y., İst. 2000
37. Atatürk Devri Fikir Hayatı, Mehmet Kaplan, Kültür Bakanlığı Y., Ank. 1992
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 1041 -
38. Atatürk ve Din, İsmail Yakıt, Süleyman Demirel Ün. Y. İsparta 2000
39. Atatürk ve Din Eğitimi, Ahmet Gürtaş, D.İ.B. Y., Ankara
40. Kemalizm, Abdurrahman Dilipak, Beyan Y.
41. Hutbeler, D.İ.B. Y., Ankara 1973
42. İmam-Hatipler İçin Örnek Metinler, D.İ.B. Y., Ankara 1981
43. Hümanizm ve Atatürk Devrimleri, Yümni Sezen, Ayışığı Kitapları, İst.
44. Türkçe İbadet, M. Enes Ergene, Feza Gazetecilik A. Ş. İst. 200
45. Din’de Reform Mes’elesi, Kemal Edib Kürkçüoğlu, Güzel Sanatlar Matbaası, Ank. 1957
46. Kur’an’la Uyarmak, Orhan Tutar, Kardeşlik Y. İst. 2004, s. 240-245
47. Resmî İdeolojinin Ücretli Köleleri, Mustafa Çelik, Misak Y., Ankara 1997
48. Hilâfet ve Saltanat, Mevdudi, Hilâl Y., Terc. Ali Genceli, İst. 1972
49. Osmanlıda Karşı Düşünce ve İdam Edilenler, Rızâ Zelyut, Alan Y., İst. 1986
50. Şerait’ten Laikliğe, Sadık Albayrak, Sebil Y., İst. 1977
51. Türkiye’de Din Kavgası, Sadık Albayrak, Şahsi Y., İst. 1973
52. Devrimler Cinâyeti, Şapka Devrimi, Dil Devrimi, Burhan Bozgeyik, İttihad Y., İst. 1993
53. Devrimlerin Deviremediği, A. Vehbi Vakkasoğlu, Yeni Asya Y., İst. 1980
54. Devrimler ve Gerici Tepkiler, Sadık Albayrak, Araştırma Y., İst. 1990
55. Bazen Hazin, Bazen Rezil; Bu Vatanı terk edenler, Vehbi Vakkasoğlu, Yeni Asya Y., İst. 1975
56. Önce Alkışladılar, Sonra Öldürdüler, Vehbi Vakkasoğlu, Yeni Asya Y., 4. bs. İst. 1976
57. Uzlaşma Tehdidi Karşısında İslâmî Hareketler, Heyet, Terc. İslâm Özkan, Ekin Y., İst. 1996
58. Dini Tamir Dâvâsında Din Tahripçileri, Ahmed Davudoğlu, Sağlam Kitabevi Y., 4. bs. İst. 1980
59. Doğru Yolun Sapık Kolları, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Y., İst. 1978
60. Tarih Boyunca Din Mazlumları, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Y., İst. 1977
61. Son Devrin Din Mazlumları, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Y., 5. bs. İst. 1977
62. Tarihte ve Günümüzde Bağnazlık ve Yobazlık, Mustafa Özçelik, Şahsi Y., İst. 1995
63. Davet Yolunda Dökülenler, Fethi Yeken, Terc. Bilal Çakmaklı, Seçkin Y., 2. bs. İst. 1988
64. Din Bürokrasisi, Davut Dursun, İşaret Y., İst. 1992
65. Türkiye’de Din-Devlet İlişkileri ve Diyanet İşleri Başkanlığı, Şahsi Y., İsmail Kaya, İst. 1998
66. Ulema ve Dinî Otorite, Derleme, Heyet, Türkçesi: Kutlukhan Eren, İnsan Y., İst. 1995
67. Osmanlı ve Safevilerde Din-Devlet İlişkisi, Vecih Kevserânî, Terc. Muhlis Canyürek,
Denge Y., İst. 1992
68. İslâm’da Devlet Adamı ve Âlim, Abdülaziz El-Bedrî, Kültür Basın Yayın Birliği, İst. 1989
69. Tuğyana Karşı Ulema, M. Recep el-Beyyûmî, Terc. Nureddin Demir, Eksen Y., İst. 1990
70. Din ve İdeoloji, Şerif Mardin, İletişim Y., 4. Bs. İst. 1990
71. Türkiye’de Din ve Siyaset, Şerif Mardin, İletişim Y., 7. bs. İst. 2000
72. Efendilik, Şarkiyatçılık, Kölelik, Jale Parla, İletişim Y., İst. 1985
73. Modernizme Geçiş Sürecinde İslâm Dünyası, İra M. Lapidus, çev. İ. Safa Üstün, Mrm.
Ün. İlâhiyat Fk. Vakfı Y., İst. 1996
- 1042 -
KUR’AN KAVRAMLARI
74. Oryantalizm ve Oryantalistler: Yararları, Zararları, Mustafa Sibai, Terc. Mücteba Uğur,
Beyan Y. İst. 1993
75. Oryantalizm, Edwvard Said
76. Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. İst.
77. Vahiyden Kültüre, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y., İst. 1991
78. İslâm Nasıl Yozlaştırıldı, Vahyin Dininden Sapmalar, Hurafeler, Bid’atler, Y. N. Öztürk,
Yeni Boyut Y., 3. bs. İst. 2000
79. Hilâfetin İlgâsının Arka Planı, Mustafa Sabri Efendi, çev. Oktay Yılmaz, İnsan Y., İst. 1996
80. İslâmî Hareket ve Özeleştiri Üzerine, Halis Çelebi, Terc. Metin Parıldı, Rey Y., Kayseri
81. İslâmî Harekette Fikrî Hastalıklar, Fethi Yeken, Terc. A. Osman Kara, Ravza Y., İst.
82. Bu Din Benim Dinim Değil, Abdurrahman Dilipak, İşaret/Fersat Y.. 2. bs. 1990
83. İslâmî Hareket ve Problemleri, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y., İst. 1996
84. İslâm Tarihinin İlk Asrında İktidar Mücâdelesi, Adnan Demircan, Beyan Y., İst. 1996
85. Din İle Maddecilik Arasında Ezelî Savaş, Ebû’l-Hasan Ali el-Hasanî en-Nedvî, İslâmî Neşriyat
86. Din-İnkılâp-İrtica, Peyami Safa, Ötüken Neşriyat
87. Din-Siyaset-Laiklik, Mehmet Emin Gerger, Nehir Y.
88. Dine Karşı Din, Ali Şeriati, çev. Hüseyin Hatemi, İşaret Y.
89. Dindar Olmak Zorunda mıyız? Ahmet Vural, Türdav A.Ş. Y.
90. Laik Düzende Dini Yaşamak 1-2, Hayreddin Karaman, İz Y.
91. Kutsala, Tarihe ve Hayata Dönüş, Ali Bulaç, İz Y.
92. Sosyal Değişme ve Dinî Hayat, Heyet, İlmî Neşriyat
93. Sosyoloji Açısından Din, Yümni Sezen, Marm. Ün. İl. Fak. Vkf. Y.
94. Türkiye’de Dinî Hayat, M. Emin Köktaş, İşaret Y.
95. Dinlerin Dejenerasyonu, Kürşat Demirci, İnsan Y.
96. 4 Dinden 4 Adam ve Bir Dinsizin Konuşmaları, Burhaneddin Mirza, Sönmez Neşriyat
97. İbrahimî Dinlerin Diyalogu, İsmail Farukî, Pınar Y.
98. Din Eğitim Bilimi ve Türkiye’de Din Eğitimi, Suat Cebeci, Akçağ Y.
99. İlahlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
100. Günümüz Din ve Fikir Hareketleri Ansiklopedisi, Komisyon, Risale Y.
101. Modern Dünyada Din, Lord Northobourne, İnsan Y.
102. Aydınların Din Saptırması, Fehmi Huveydî, İşaret Y.
103. Türkiye’de Manevî Buhran, Din ve Laiklik, Osman Turan, Boğaziçi Y.
104. Türklerin ve Moğolların Eski Dini, Jean Paul Raux, İşaret Y.
105. Türkiye’de Yanlış Din Anlayışı, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
106. İlim ve Din, Adnan Adıvar, Remzi Kitabevi Y.
107. Devletin Dini Olur mu? Seyyid Ahmet Arvasi, Burak Y.
108. Din-Devlet İlişkileri Sempozyumu Bildirileri, Heyet, Beyan Y.
109. Sapmalara Karşı Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
- 1043 -
110. Çağdaş Dâvetin Problemleri, Fethi Yeken, İlim Y.
111. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, A. Mustafa Nevin, İz Y.
112. Türkiye’de Vâizlik (Tarihçesi ve Problemleri), Mehmet Faruk Bayraktar, İFAV Y.
113. Va’z Edebiyatında Hadisler, Mahmut Yeşil, T. Diyanet Vakfı Y.
114. Halkın İslâm Anlayışının Kaynakları, Vaaz ve Kıssacılık, Hasan Cirit, Çamlıca Y., İst. 2002
115. Osmanlı Halkının Geleneksel İslâm Anlayışı ve Kaynakları, Hatice Kelpetin Arpaguş,
Çamlıca Y. İst. 2001
116. Tasavvuf Kültüründe Hadis, Tasavvuf Kaynaklarındaki Tartışmalı Rivâyetler, Muhittin
Uysal, Yediveren Y., Konya 2001
117. Yürek Fethi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
118. Kur’ân-ı Kerim’de Yahûdiler ve Hıristiyanlar, M. Fatih Kesler, T. Diyanet V. Y.
119. Kur’an ve Sünnete Göre Yahûdilik ve Münâfıklık, Mustafa Özçelik, Sabır Y.
120. Din Anlayışımızdaki Dehşet Yanılgılar, Naci Çelik, Nedret Y., İst. 1998
121. Kemalist Eğitim ve Din Düşmanlığı, Burhan Bozgeyik, İttihad Y., İst. 1993
122. Çağdaş Bilimin Saplantısı, Zübeyir Yetik, Akabe Y.
123. Batılı Bilginin Eleştirisi Üzerine, Korkut Tuna, İst. Ün. Ed. Fak. Y.
124. Batıda İlmî Skandallar, Ali Çankırılı, Adım Y. / Feza Y.
125. İlim Uğrunda, Abdülfettah Ebû Ğudde, Ebru Y.
126. İlim ve Âlim, Heyet, Ankara Fazilet Y. İlimlerin Özü, Nevî Efendi, İnsan Y.
127. Âlim, Mehmet Zahit Kotku, Seha Neşriyat
128. Din Anlayışı ve Müslüman Sorumluluğu, İbrahim Turhan, Haksöz sayı 20, Kasım 92
129. Din İstismarı (Özel sayı), İslâmiyât, c. 3, sayı 3, Temmuz-Eylül 2000
130. İslâmizasyon, İslâm’a Karşı İslâm (Özel Sayı) Kitap Dergisi, sayı 23, Ocak 89
131. Müsteşriklerin Kur’ân-ı Kerim ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’e Yaklaşımları, Sâlih
Akdemir, Ank. Ün. İlâhiyat Fak. Dergisi, sayı 31, sayfa 180-210, 1989
132. Yarım Fakih Din Yıkar, Ali Suavi, Hazırlayan: Mehmet Görmez, İslâmiyat, 1, 1,
Sayfa 87-98, Ocak-Mart 1998
133. Kur’an’a Karşı Suikasd, Eşref Edip, Sebilürreşad, 11, 252, sayfa: 18-22, Eylül 1957
134. Kur’an Çevirmeleri Neden Yanlışlarla Doludur, İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Yeni Adam
Dergisi, 758, s. 4-5, Eylül 1957
135. İki Müslümanlık, Hüseyin Cahit, Fikir Hareketleri 66, sayfa 211-212, 24 Kanunu Sânî 1935
BESMELE
- 1045 -
Kavram no 17
Görevlerimiz 1
Bk. Allah; İstiâze
BESMELE
“Besmele: Tâğutun adıyla değil; Allah’ın ismiyle ve izniyle”
• Besmele: Tâğutun Adıyla Değil; Allah’ın İsmiyle ve İzniyle
• Kur’an ve Besmele
• Besmelenin Anlam Derinlikleri
• Besmele, Allah’la Yapılan Bir Sözleşme Gibidir
• Besmele, Her Peygamber ve Ümmetinin Kullandığı Bir Şifredir
• Besmele, Allah’tan İzin ve Onay İstemektir
• Besmele, Laik Mantığı Protestodur
• Besmele Çekmenin Hükmü
• Fâtiha ve Sûrelerin Başında Geçen Besmele Kur’an’dan Bir Âyet midir?
• Besmelenin Namazda Okunmasının Hükmü Nedir?
• Besmele Şuurunun Mü’mine Kazandırdıkları
Rahim: Rahman: Allah’ın adıyla:
“Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla (başlarım)”
“Besmele: Tâğutun Adıyla Değil; Allah’ın İsmiyle ve İzniyle”
Besmele: “Bismillâhirrahmânirrahîm” sözünün kısaltılmış şekli. Hayırlı ve helâl bir işe başlarken, Allah’ın adını anmak ve bu adla işe başlamak için besmele çekilir. Bismillâhirrahmânirrahîm: “Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla (başlarım)” anlamına gelir. Besmeleyi “esirgeyen, bağışlayan Tanrı’nın adıyla” gibi yanlış; yanlış olduğu kadar gaflet ve cehâlet kokan tercümeyi kabul etmek mümkün değildir. “Allah” lafzı, özel isim olduğu ve Yaratıcımızın tüm güzel isimlerini içinde barındıran bir anlam taşıdığı için başka bir dile tercüme edilemez. Ayrıca “esirgeyen” tâbiri çok yanlış bir tercümedir. Türkçede “esirgemek”, daha çok olumsuz bir sıfat anlamında kullanılır. Saklamak, korumak gibi anlamlarından daha çok; kıyamamak ve cimrilik yapmak mânâlarında kullanılır ki Allah’ın Rahmân sıfatının kesinlikle karşılığı değildir.
Kur’ân-ı Kerim’in ilk nâzil olan âyet-i kerimesi, “Yaratan Rabbinin adıyla (bes-
1046 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mele çekerek) oku!”3888 mealindeki âyettir. Bu “Rabbinin ismiyle oku” emri, sadece Önderimiz, Peygamberimiz için değil; bütün mü’minleredir. Mü’minler, meşrû (şer’î, mubah) herhangi bir işe başlarken besmeleyi unutmazlar. Çünkü bilirler ki, “besmeleyle başlanmayan herhangi bir işte bereketsizlik ortaya çıkar.” 3889 Kur’an okurken, hayvan keserken, abdest alırken, namaz kılarken, avcılık yaparken... besmeleyi ihmal etmezler.
Kur’ân-ı Kerim’de “Fir’avn” kıssası haber verilirken, sihirbazların “bi-izzet-i Fir’avn” (Fir’avn’ın izzeti için) diyerek asalarını yere bıraktıkları beyan edilir.3890 Fir’avn, Mısır’ı tanrı kabul ettikleri “Ra” adına yönetirdi. Tabii bu, bugünkü çağdaş ideolojilerden farklı bir tutum değildi. Sosyalist ülkelerin yöneticileri, başta Karl Marx olmak üzere, Lenin ve diğer teorisyenler adına sistemi sürdürürler(di). Kapitalizmde de durum bundan farklı değildir. Genel olarak her ülkede iktidar durumunda olan ideoloji, aynı metodla ayakta tutulur. Her işe başlarken, o ideolojinin kurucusunun adını anmak zarurettir. Dolayısıyla Fir’avn’a bağlı olan sihirbazların kıssasında bu hususun beyan edilmesi, sürekliliğinin bir belgesidir. 3891
İslâm’dan önce Araplar, işlerine “bismi’l- Lât ve’l-Uzzâ” diye putlarının adıyla başlarlardı. Hanifler ise, Tevhid dininin kalıntısı olarak, “bismikellahümme” derlerdi. Haniflerin bu âdeti İslâmiyet’in ilk yıllarında da devam etmiştir. Neml sûresindeki besmele âyeti3892 nâzil olduktan sonra besmele son şeklini almıştır. Hz. Peygamber, hayatının sonuna kadar hep bu ibareyi kullanmış, besmelenin yazıldığı ilk satıra başka hiçbir şeyin yazılmamasını da emretmiştir. “Besmele ile başlanmayan her iş bereketsiz ve güdüktür.”3893 buyuran Efendimiz’in, günlük hayatındaki birçok iş münasebetiyle besmele çektiği ve besmeleyi tavsiye ettiği bilinmektedir.
Bir müslüman besmele çekmekle, “nefsim veya başka bir varlık adına, tâğut adına değil; Allah adıyla, O’nun rızâsı için ve O’nun izniyle başlıyorum.” demek ister. O’nun Rahmân ve Rahîm isimlerinin tecellî etmesini beklediğini, böylece hem dünya hem de âhiret saâdeti dilediğini ifade etmiş olur. Giriştiği işe güç yetirebilmesi için gerekli olan kudretin yüce Allah tarafından ihsan edilmesini temenni ettiğini belirtmiş olur. Kendisinin devamlı olarak O’nun yardımına muhtaç olduğunu bildirmiş, böylece ezelî kudretin yardımını celbetmiş olur. Besmele çeken mü’min, “O’nun müsaadesiyle bu işi yapıyorum. Çünkü, bu başladığım işin tamamlanmasında gerekli olan kuvvet O’nun tarafından bana verilmiştir. O bana bu kuvveti vermezse, ben bu işi tamamlayamam” demek ister. 3894
Kur’an ve Besmele
Bismillâh ifadesi, Kur’an’da 3 yerde geçer.3895 Bilindiği gibi, bismillâh
3888] 96/Alak, 1
3889] İbn Mâce, Hadis no: 1894
3890] 26/Şuarâ, 44
3891] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler, Kavramlar, İnkılâb Y., 1/41
3892] 27/Neml, 30
3893] İbn Mâce, hadis no: 1894
3894] Şâmil İslam Ansiklopedisi, Şamil Y., c. 1, s. 226, 227
3895] Bismillâh İfâdesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 3 Yerde:) 1/Fâtiha, 1; 11/Hûd, 41;
BESMELE
- 1047 -
“Allah’ın ismiyle demektir. Bu anlamdaki ifâdeler Kur’an’da toplam 18 yerde kullanılır.3896 Besmele’yi oluşturan kelimeler Kur’an’da en çok tekrar edilen kelimelerdir. “Bismillâhirrahmânirrahîm” cümlesini meydana getiren kelimelerden “ism” (isim) kelimesi, türevleriyle birlikte 71 yerde geçer; aynı kökten gelen semâ ve çoğulu semâvât kelimelerini de ilâve edersek, isim kelimesinden türeyen kelimeler toplam olarak 381’e çıkar.
Besmeleyi meydana getiren ikinci kelime olan “Allah” lafzı ise, Kur’an’da tam 2697 yerde kullanılır; ayrıca “ey Allah’ım” anlamına gelen “Allahümme” kelimesi de 5 yerde geçer. Üçüncü kelime olan “Rahmân” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 57, “Rahîm” kelimesi ise 115 yerde tekrar edilir. Rahmân ve Rahîm kelimelerinin kendisinden türediği “rahmet” ve türevleri ise Kur’an’da toplam 339 yerde geçer.
Helâl ve hayırlı bir işe başlarken Allah’ın adını anmak, her müslümanın üzerinde titizlikle durması gereken görevlerindendir. Kur’ân-ı Kerim’de buna işaret eden pek çok emir vardır.3897
İlk inen âyette besmele çekmek emredildiği gibi, mushaf olarak tertip edilen Kur’ân-ı Kerim’in ilk âyeti de besmeledir. Besmele, Kur’ân-ı Kerim’in 114 sûresinden 113’ünün giriş cümlesi olarak yer almaktadır. 27/Neml sûresin 30. âyetinin de bir bölümüdür. Dolayısıyla Kur’an’da 114 yerde “bismillâhirrahmânirrahîm” vardır.
“O (mektup) Süleyman’dandır, ve o “bismillâhirrahmânirrahîm”le (Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla) (başlamakta)dır.” 3898
“(Nuh) dedi ki: ‘Gemiye binin! Onun yüzüp gitmesi de, durması da bismillâh ile/Allah’ın adıyladır. Şüphesiz ki Rabbim çok bağışlayan, pek merhamet edendir.” 3899
“Atalarınızı andığınız gibi, hatta daha çok, daha kuvvetli bir şekilde Allah’ı zikredin/anın.” 3900
“Namazı kıldıktan sonra da, ayakta, otururken ve yanlarınız üzerinde yatarken (daima) Allah’ı zikredin/anın.” 3901
“Rabbinin adını an. Bütün varlığınla, ihlâsla O’na yönel.”3902
“Sabah akşam Rabbinin adını an.” 3903
Besmeleye vücut veren 4 kelime (isim, Allah, Rahmân, Rahîm) ‘den 3’ü Allah’ın isimleri olup, bunların 2’si bağış, merhamet, cömertlik, affetmek gibi anlamlar taşımaktadır. Kur’an’ın ilk cümlesine bunları koyarak, temel konusu 27/Neml, 30.
3896] İsmullah veya İsmu Rabbike Terkiplerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 18 Yerde:) 5/Mâide, 4; 6/En’âm, 118, 119, 121, 138; 22/Hacc, 28; 34, 36, 40; 55/Rahmân, 78; 56/Vâkıa, 74, 96; 69/Haakka, 52; 73/Müzzemmil, 8; 76/İnsân, 25; 87/A’lâ, 1, 15; 96/Alak, 1.
3897] 2/Bakara, 200; 4/Nisâ, 103; 73/Müzzemmil, 8 gibi
3898] 27/Neml, 30
3899] 11/Hûd, 41
3900] 2/Bakara, 200
3901] 4/Nisâ, 103
3902] 73/Müzzemmil, 8)
3903] 76/İnsan, 25
- 1048 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ülûhiyet ve insan - Allah ilişkisi olan Kur’an’da hâkim olan ögenin rahmet ve merhamet olduğuna Rabbimiz dikkat çekmektedir. Rahmân ve Rahîm’in kökü olan rahmet kelimesi Kur’an’ın açık beyanlarına göre Allah’ın hâkim niteliğidir. 21/Enbiyâ sûresi 107. âyette Son Peygamber’i de Kur’an “âlemlerin rahmeti” olarak nitelendirmektedir. O halde, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Kur’an’ın tanıttığı Allah, yarattığı mahlûkata, her şeyden önce rahmet sıfatıyla tecellî etmektedir.3904 İslâm’ı korku dini, Allah’ı sadece korkulacak bir zât olarak göstermeye çalışan besmelesizlere en büyük darbe, besmeledeki rahmet ve merhamet ifadeleridir.
Besmelenin Anlam Derinlikleri
İslâm ahlâkı, incitme, öldürme ifade edecek davranışlarda ve bu davranışlara müsaade eden sözlerde besmeleyle başlamayı yasaklamıştır. Savaşmaya müsaade eden ve putperestlere ültimatom içeren Tevbe sûresi, besmelesiz başlayan tek sûredir. Eti yenen hayvanların kesimi ve avlanması sırasında besmeledeki Rahmân ve Rahîm sıfatlarının anılması uygun görülmemiştir. Hayvan keserken “bismillâh” veya “bismillâhi Allahu Ekber” denilir.
Kur’ân-ı Kerim’in konusunun; Allah ile evren, özellikle de insanlık âlemi arasındaki münasebeti bildirmekten ibâret olduğunu söylemek mümkündür. Besmelenin başındaki “ba” edatı (“b” harfi) bu münasebeti ortaya koymakta ve kulun, Yaratanından yardım isteyerek hep O’na bağlı kalışını ifade etmektedir. Hz. Ali’ye atfedilen meşhur bir söz vardır: “Kur’an’ın tümü Fâtiha sûresinde eksiksiz özetlenmiştir. Fâtiha’nın özeti de besmeledir. Besmele de “b” harfinde özetlenmiştir. Dolayısıyla besmele’nin b’si Kur’an’ın özetidir.” İlk planda abartılı gibi gelen bu ifade doğrudur. Arapçada harf-i cer olan “b” ilsak içindir. Türkçe tam karşılığını, “..... ile .....” şeklinde gösterebiliriz. Kendi başına bir anlamı olmayan bu harf, en az iki kişi arasındaki bir ilişkiyi belirten bağlaçtır. “Ahmed ile Mehmed” örneğinde olduğu gibi. Aralarında bir münasebet, bir bağ olmadan bu bağlaç kullanılmaz. Besmele’de deki “B” aralarında alâka olan iki tarafı belirtir. Bu tarafların biri, besmeleyle işe başlayan kul; diğeri Allah’tır. “B” Allah ile kul arasındaki ilişki ve bağı anlatır. Kur’an’ın ana konusu ve temel vurgusu, insanla Rabbi arasındaki kulluk-ilâhlık münasebetidir. Rubûbiyet ve ubûdiyet alâkasıdır. “B” harfi de bu ilişki ve bağı içerdiği için Fâtiha ve Kur’an’ın özeti olmuş olur.
Arapça cümle yapısı itibariyle besmeleden önce “ba”nın ilgili bulunduğu mahzuf bir fiil vardır. Bu, besmele ile başlanacak herhangi bir fiildir: “Bismillâh diye başlıyorum”, “Allah’ın ismiyle kalkıyorum, okuyorum, hayvan kesiyorum...” gibi. Böylece Allah ile kul arasında sevgiye dayalı olan derûnî münasebeti ifade eden besmele, İslâm’ın bir sembolü ve her iyiliğin anahtarıdır. Kişi ile Allah arasındaki bu ilişki, sadece Allah’tan yardım istenip O’ndan medet umulacağını3905 idrâk etmektir. Kendisi âciz olan, korunmaya muhtaç kimselerin başkalarını koruması mümkün olmadığını bilip her şeye kaadir Allah’ın kapısını çalmaktır besmele. Besmele, bütün iyiliklerin, tüm güzelliklerin O’ndan olduğunu kabul edip O’nun müsaade ettiği şeylerin O’nun adıyla yapılması sâyesinde daha da güzelleşeceğini anlamaktır.
3904] Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 66
3905] 1/Fâtiha, 5
BESMELE
- 1049 -
Besmele, Allah’la Yapılan Bir Sözleşme Gibidir
Evet, Besmele, Allah’la yapılmış bir sözleşme gibidir. Allah, Rahmân ve Rahîm sıfatlarıyla bize merhametle muâmele edeceğini vaadediyor; biz de, imtihan için bize verilen irâdeyi istismar etmeyeceğimizi ve O’nun ilkelerine bağlı kalacağımızı besmeleyle kabullenmiş oluyoruz. Besmele, Allah’ın tesbit ettiği kulluk programını kabul etmektir. Besmele çeken kul, şöyle demiş olur: “Yâ Rabbi, şu an, kulluk maddelerinden birini işleyeceğim. Senin ismini anıyor ve iznini istiyorum.”
O yüzden haramlara besmele çekilmez. Besmeleden maksat, yapılan işte bereketin artmasını taleptir. Haram veya mekruh bir fiilin çoğalması ve bereketi istenemez. Haram meclislerde, meyhane ve kumarhane görevi yapan kahvehanelerde otururken, faizli işlemlerde bulunurken, yalan ve kandırma içeren ticari ilişkilerde, haram sayılan programlar izlerken besmele çekilmez. Haram olduğu tartışmalı olan hususlarda ve harama yakın mekruhlarda da besmelenin çekilmesi, vebali büyütür.
En doğrusu, Allah’ın isminin anılamayacağı bu tür davranış ve eylemleri terk etmektir. Unutulmamalıdır ki, haram olan eylemlerde besmele çekilmez. Kâmil bir müslüman da, besmele çekemeyeceği bir işi yapmamaya özen gösterir. O yüzden, besmele insanı eğitir, terbiye eder, kötülüklerden uzak tutar. Çünkü besmele çeken bir kimse, ağzından çıkan ifade ile yaptığı eylem arasında bir paralellik kurmak zorunda olduğunu, eliyle dilinin birbirini yalanlamaması gerektiğini düşünür. Besmele, kötülük ve haramları işlemeye hakkımız olmadığını bize hatırlatır.
Besmele, “Allah’ın adı ile” demektir; “Allah’ın adına” değil. Bu ikisi arasında önemli fark bulunmaktadır. Müslüman her yaptığı şeye, her söylediği söze Allah’ın adı ile başlar. Allah’tan izin alarak; Ama Allah adına değil. İnsan beşer ve âciz olduğu için hatalar yapabilir. Allah adına demek; yapılana bir anlamda ilâhî özellik, günahsızlık, hatasızlık iddiası atfetmektir. O’nun adına iş iddiası, Allah’ın temsilcisi olma anlayışını, bu da ruhban sınıfını oluşturur. Tarihte Allah adına nice zulümler işlenmiştir. Teokrasi de budur. Kulun yaptığı iş, müslümanca olmalıdır ama beşerî özellik taşıdığından iddiasız olmalıdır.
Besmeledeki “isim” kelimesi; ad, ad vermek anlamına geldiği gibi, -bi harf-i cerri ile de- yüceltmek, yükseltmek anlamına gelmektedir. Nitekim gökyüzü anlamında “semâ” kelimesi aynı kökten gelmektedir. O yüzden, “bismillâh”ın anlamı, “Allah’ı yücelterek” şeklinde de anlaşılabilir. 3906
Besmele, Her Peygamber ve Ümmetinin Kullandığı Bir Şifredir
Besmele, sadece Muhammed (s.a.s.) ümmetine has bir anahtar değil; önceki ümmetlerin de kullandığı bir şifredir. Besmele’nin Hz. Muhammed (s.a.s.)’den önceki peygamberler döneminde de kullanıldığını Kur’ân-ı Kerim’den anlıyoruz: Hz. Süleyman’ın, Saba kraliçesi Belkıs’a yazdığı İslâm’a dâvet mektubu bu cümleyle başlamaktadır. “O (mektup) Süleyman’dandır ve o bismillâhirrahmânirrahîm
3906] İhsan Eliaçık, İslâm ve Sosyal Değişim, Bengisu Y., s. 24
- 1050 -
KUR’AN KAVRAMLARI
-Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla- (başlamakta)dır.”3907 Hz. Nuh da tufandaki gemi yolculuğuna bu ifadeyle başlıyor. Gemiyi bu cümleyle hareket ettiriyordu: “(Nuh) dedi ki: ‘Gemiye binin! Bismillâhi mecrâhâ ve mürsâhâ -Onun yüzüp gitmesi de, durması da Allah’ın adıyladır.-”3908 Bu vesileyle ifade edelim ki, ister sürücü ve ister yolcu olarak bindiğimiz tüm araçlara binerken besmele çekmek, Kur’an’ın işaret yollu tavsiyesidir.
İnsanlık tarihi boyunca İslâm peygamberlerinin tümü tarafından bir şifre, bir anahtar olarak kullanılmıştır besmele. O yüzden, değişmez evrensel değerlerin öbür ismi olan İslâm’ın, değişmez değerlerinden biri de besmelenin verdiği bakış açısıdır. Bu bakış açısı, bize şu gerçekleri gösterir: Allah, insanın her işine karışır. İnsan, eğer Allah’ın yardımını istiyorsa, her hayırlı işine Allah ile başlamak durumundadır. İnsan yaptığı her bir şeyde Allah’a olan borcunu hatırlamak ve O’na teşekkür etmek durumundadır. İşte bunlar, insanlığın değişmez değerlerinin değişmez göstergesidir.
Her değerli iş gibi, Kur’an okumaya başlarken de Eûzü Besmele çekmek gerekir. “Kur’an okuduğun zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın (Eûzü çek).”3909 diye emreden Allah, okumaya besmeleyle başlamamızı da emretmektedir: “Yaratan Rabbinin adıyla oku.” 3910
Kur’an’a başlarken, besmeleden önce istiâze gelir. Çünkü istiâze’yi aşmadan besmeleye geçilmez. Eûuzü ile Allah’ı yardıma çağırdıktan, O’nun yardımı ile şeytanları etkisiz hale getirdikten sonra, şirki ve şirke götüren şeytanî isyanları kendimizden uzaklaştırarak Allah’ı lâyıkı ile anabileceğimizi düşünüyoruz.
Gönlümüzde ve düşüncemizdeki, dilimizde ve davranışlarımızdaki şeytanî pisliklerden temizlenerek tertemiz bir şekilde Allah’la beraber oluyoruz. Eûzü süpürgesiyle temizlediğimiz gönül ve dil sarayımıza Allah’ın ismini yazıyoruz. Tıpkı kelime-i tevhidde önce “lâ ilâhe” (hiçbir ilâh yok) deyip Allah dışındaki ilâh taslaklarını kaldırıp atarak gerçekleştirdiğimiz tevhidî temizlikten sonra, “illâllah” (ancak Allah var) dediğimiz gibi.
Kur’an’a besmele ile başlarken, kullarına rahmet, acıma, lütuf ve bağışlaması sonsuz olan Allah’ı hatırlıyoruz. Kur’an’ın nüzûlünün bu sonsuz rahmetin bir yansıması olduğunu düşünüyor ve bu büyük nimeti anarak O’na hamdimizi, şükrümüzü vurguluyoruz. O’nun Rahmân sıfatıyla dünyada mü’min-kâfir herkese merhametine şahid oluyor, dünya hayatında bu nimetlerin kadrini bilerek verene teşekkür edip kulluğa/ibâdete, Kur’an’a yöneliyoruz. Rahîm sıfatının ise, âhirette adâleti gereği sadece mü’minlere merhamet edip, kâfirlere azab etmesi olduğunun bilincine vararak âhireti, cennet ve cehennemi hatırlayıp ümit ve korku arasında Kur’an okumaya, tefekküre başlıyoruz.
Sadece Kur’an okurken değil; insan ve evren kitaplarını okurken, hayat mektebinde öğrencilik ve öğretmenlik yaparken de besmele şuuruna uygun davranmalıyız. Tüm eylemlerimizin dünyada O’na yaraşır, âhirette de O’nun rızâsını kazandırır özelliklerde olmasına gayret etmeliyiz. Kur’an, besmeleyle başlıyor,
3907] 27/Neml, 30
3908] 11/Hûd, 41
3909] 16/Nahl, 98
3910] 96/Alak, 1
BESMELE
- 1051 -
biz de Allah’ın Kitabını Allah’ın ismiyle okuyoruz.
Eğitimle ilgili eserler başta olmak üzere nice kitaplar, gazeteler, dergiler, besmele ile mi başlıyor? Öğrenciler için hazırlanan bazı din kültürüyle ilgili kitaplar, bir müslümanı “bu, benim dinim değil!” diye isyan ettirecek modern hurâfe ve tuğyanla dolu olabiliyor. Peki, İslâm’a ters içeriği kalarak yayınların besmele ile başlamasını tercih edebilir miyiz?
Laiklik, resmî din kabul edilmediği için ve bazı İslâmî âdetlere ses çıkarılmadığından Arap ülkelerinin çoğunda televizyonlarda sunucular besmele ve hamdele ile başlıyor programlarına. Besmele ile başlanan programda ise Allah’ın yasakladığı neler yok ki?! Düşünün bir kere, İslâm düşmanlığını her fırsatta en rezil şekilde gösteren bir tv. kanalı, programlarını sunarken besmele ile başlıyor. İslâm’a her gün hakaretler yağdıran, ahlâksız bir gazetenin ilk satırında besmele yazıyor. Bu Allah ile, din ile alay olmaz mı? Haram katmerleşmez mi bu tavırlarla? Peki, “onlar besmele ile başlamasınlar da biz onlara bakarken besmele çekelim” diyebilir misiniz?
“Yaratan Rabbinin ismiyle oku.” 3911 âyeti bizden sadece şekil ve lafızla değil; muhtevâ ile ilgili tavır beklemektedir öncelikle. Okuduklarımızın Allah’ın ismiyle okunması; Allah’ın izniyle, O’nun rızâsı için, O’nun yolunda, O’nu unutturmayan, O’na yaklaştıran yapıda olmasını gerektirir. Okumak gibi, artısı büyük olan bir eylemde besmele bilinci bunu gerektiriyorsa, diğer eylemlerimizde bu özelliklerin aranma zorunluluğu daha fazla olmaz mı?
Besmele, Allah’tan İzin ve Onay İstemektir
Bismillâh, “Evvel Allah (önce Allah)” deyip, O’na danışmak, yapacağımız herhangi bir işte Allah’ın onayını istemektir. Allah’ın adını her şeyin önüne geçirip yüceltmektir. Müşriklerin putlar adına yaşamaları ve onlar adına iş yapmalarına karşılık, biz Allah adına yaşayacağımıza, O’nun adıyla iş yapacağımıza söz vermiş oluyoruz. Bu yüzden, dilimiz “Allah’ın adıyla” derken, diğer organlarımız da aynı şeyi söyleyebilmelidir. Bu ise, her şeyimizle O’nun ölçülerine uygun olarak yaşamakla mümkündür. Aksi takdirde dilimiz “Allah’ın adıyla” derken; elimiz, ayağımız şeytan veya Allah’ın dışında başkaları adına iş yaparsa bu, tevhidle bağdaşmaz.
“Bismillâh” diyor ve sonra ekliyoruz “Rahmân, Rahîm” sıfatlarını. Aslında “Allah” ismi, Cenâb-ı Hakkın tüm isim ve sıfatlarıyla birlikte Rahmân ve Rahîm sıfatlarını da içermektedir. Ama bunlar özellikle hem besmelede, hem Fâtiha sûresinin ilk âyetlerinde özel yer alır. Kur’an, Allah’ın rahmetle ilgili sıfatlarını öncelikle ve ısrarla vurgular. O’nun başka isim ve sıfatları değil de, özellikle Rahmân ve Rahîm sıfatları! Çünkü varlığımızı O’nun Rahmân ve Rahîm oluşuna borçluyuz. O’nun üzerimizdeki merhametiyle varız ve varlığımızı bu sâyede sürdürüyoruz. O’nun merhameti olmadan, nefes alıp vermemiz bile imkânsız. Bedenimiz, aklımız, ruhumuz hep O’nun rahmetinin birer eseri. Peygamberimiz’in ve vahyin bize gelişi de O’nun rahmetiyledir. İşte bunları hatırlamak için “Rahmân” diyoruz, “Rahîm” diyoruz.
Rahmet, her çeşit âfetlerden kurtulup her türlü hayra ermektir. Rahmân,
3911] 96/Alak, 1
- 1052 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mü’min-kâfir ayırt etmeden tüm herkese hayat hakkı tanıyan, yaşaması için gereken şartları hazırlayıp nimetleri veren demektir. Rahîm ise, hak edenlere ve lâyık olanlara nimetini bol bol, sürekli olarak veren demektir. Bu yüzden Rahmân sıfatı, O’nun dünyadaki tecellîsi; Rahîm ise âhiretteki tecellîsidir. Rahmân ve Rahîm derken, hem dünyayı, hem âhireti hatırlıyoruz. Dünyanın âhiretten ayrı değil; âhiretin tarlası, hazırlık safhası olduğunun bilincinde dünyada da O’nunla, O’nun ölçüleriyle olmaya gayret ediyoruz. 3912
Besmele, Laik Mantığı Protestodur
Bir mü’min, her eyleminin başına besmeleyi yerleştirmekle laik mantığa en büyük protestoyu yapmış olur. Besmele, insanın Allah’la iş yapması, Allah’ı işine karıştırmasıdır. Dolayısıyla besmele; ateizmi, materyalizmi, laisizmi reddir. Bu mânâda besmele, İslâmî dünya görüşünün anahtarı mesabesindedir. Laik dünya görüşü “besmelesiz” olmaktır. Laik olmakla olmamak arasındaki fark, besmeleli olmakla olmamak arasındaki fark kadardır. Besmeleli yapılan iş, meşrûiyetini Allah’tan alır ve meşrû işlere besmele çekilir. Besmelesiz işlerse şeytana lâyıktır.
Besmelesizlik demek olan laisizm, aynı zamanda şeytanî bir dünya görüşüdür. Bunun için Allah Rasûlü her eylemine “Rahmân, Rahîm Olan Allah’ın adıyla” başlayarak bu sapkınlığı mahkûm etmiştir. 3913
Besmele, müslümanın alâmet-i fârikalarından (ayırıcı özelliklerinden) birisidir. Mü’min, her vesileyle ve sık sık besmele çeker. Günümüzde “müslümanım” diyen insanların çoğu, yemek vb. bir iki şeyin dışında besmele çekme gereği duymuyor, her hayırlı şeye başlarken besmele çekmek, tarihe karışıyor. Yine, günümüzdeki insanların ağızlarından çıkan besmele, formalite icabı, âdet ve alışkanlık gereği söylenmiş gibi, ruhsuz ve cansız kelimelerden ibâret kalıyor. Mekanik bir telaffuzdan ibâret, şuursuzca dudaklardan dökülüveriyor. Adını andığı Allah’a isyanla meşgul bir işyerinin açılışında besmele okunarak kurdela kesilmesi, örneklerden sadece biri. Günlük hayatımızın her zaman diliminde Allah’ın ilkelerine ve hükümlerine bağlı olduğunu göstermek için her çeşit hayırlı işlere besmele ile başlar. Besmele ile Allah’a ilticâ eder, şeytânî düşünce ve eylemlerden O’na sığınarak, O’nun yüceliğini itiraf eder ve O’ndan yardım ister. Allah’ın rahmân sıfatını düşünerek, her çeşit nimetin Allah tarafından kendisinin istifadesine sunulduğunu düşünür, O’na şükürde bulunur. Rahîm sıfatını düşünerek de ümitsizliğe giden yolu tıkar, dünyada başına gelen musîbet ve zorlukların geçici olduğunu, esas ve sonsuz rahmetin âhirette tecelli edeceğini değerlendirir.
Besmele Çekmenin Hükmü
Besmelenin yerine göre farz, vâcip, sünnet, mendup, haram ve mekruh gibi hükümleri vardır. “Üzerlerine Allah’ın adı anılmayan hayvanların etinden yemeyin. Çünkü bunu yapmak Allah’ın yolundan çıkmaktır.” 3914 mealindeki âyet, hayvan keserken besmelenin farz olduğunu gösterir. “Yetiştirdiğiniz avcı hayvanların size tutuverdiklerinden de yiyin ve üzerine Allah’ın adını anın.” 3915 âyeti de av üzerine hayvanı gön3912]
Ali Akpınar, Namaz Duaları ve Sûreleri, Suffe Y., s. 23-24
3913] Mustafa İslâmoğlu, İman Risalesi, Denge Y., s. 180
3914] 6/En’âm, 121
3915] 5/Mâide, 4
BESMELE
- 1053 -
derirken veya av için silâh kullanırken, yani avcılık yaparken besmele çekmenin farz olduğunu belirtmektedir. Hayvan keserken besmelenin kasten terkedilmesi halinde, o hayvanın etinden yemek haramdır. Namaz dışında Kur’an okumaya başlarken sûrenin başında istiâze ve besmele âlimlerin çoğuna göre sünnettir. Namazda ise, Hanefî mezhebine göre her rekâtta Fâtiha’dan önce besmele sünnet; Şâfiî mezhebine göre farzdır.
Önemli sünnetlerden ve yaygın muâşeret kurallarından biri de yemek yemeye başlarken besmele çekmektir. Konu ile ilgili hadis-i şerifte belirtildiği üzere3916 başlanırken unutulduğu takdirde hatırlandığı zaman, “Başında da sonunda da Allah’ın adıyla” anlamında “Bismillâh fî evvelihî ve âhirihî” demek gerekir. Herhangi bir işe başlarken besmele çekmenin hükmü işin mâhiyetine göre değişir. Meselâ içki içmek, gasbedilen veya çalınan bir şeyi yemek gibi yasak fiillere besmele ile başlamak, onları meşrû saymak anlamına geleceği veya dinle alay hükmüne gireceği için haram kabul edilmiştir.
Abdest almak, duâ okumak gibi ibâdetlerle, yenilmesi helâl olan gıdaları yemek, helâl şeyleri içmek gibi fiillere besmele ile başlamak sünnettir. Besmele, Allah’ı hatırlattığı, zikr olduğu, kul-ilâh ilişkisi ve kurallarını düşündürdüğü için, her meşrû eylemimize besmeleyle başlamak, sürüden ayrılıp seviye kazanmak ve işimize bereket katıp ibâdet sevâbı almaktır. Necâset mahallerinde besmele çekmek ise mekruh sayılmıştır. Cünüp ve âdetli olanların duâ ve senâ maksadıyla besmele çekmesinde bir sakınca yoktur. 3917
Fâtiha ve Sûrelerin Başında Geçen Besmele Kur’an’dan Bir Âyet midir?
Sûre başlarında yazılı bulunan besmelenin, Kur’ân’dan bir âyet olup olmadığı üzerinde ihtilâf edilmiştir. el-Mushafu’l-imâm (ilk ve esas Kur’ân nüshası) yazıldığı zaman Berâe Sûresi dışında kalan sûrelerin başına besmele yazılmıştı. O ana nüshadan İstinsah edilen bütün nüshalarda da sûre başlarına besmele yazılmıştır. Sahâbîler, Mushaftan olmayan bir şeyi Mushafa yazmazlardı. O zaman Kur’ân’da nokta ve öteki işaretler de yoktu. Daha sonra konulan nokta ve diğer işaretler, Kur’ân’ın metninden ayrılsın diye, metin mürekkebinden ayrı mürekkeple yazılmıştı.
Ebû Dâvud’un ibn Abbâs’tan rivayetine göre: “Peygamber (s.a.s.), kendisine ‘Bismillahirrahmanirrahim’ ininceye dek bir sûreyi diğerinden ayırmayı veya bir rivayete göre sûrenin bittiğini bilmezdi.”3918 Ümmü Seleme’nin de “Peygamber’in (s.a.s.), besmeleyi Fâtiha’dan bîr âyet olarak okuduğunu söylediği rivayet edilir.3919 Ebû Hüreyre’nin rivayetinde ise Peygamber (s.a.s.): “Fâtiha’yı okuduğunuz zaman ‘bismillâhirrahmânirrahîm’i de okuyun. Çünkü Fâtiha Kur’ân’ın anası, Kitabın anası, yedişerli iki (es-Seb’u’l-mesânî)dir. Bismillâhîrrahmânirrahîm de onun âyetlerinden biridir.” 3920
İbn Abbas’ın (r.a.) nakline göre Rasûlullah (s.a.s.), namaza besmele ile baş3916]
Ebû Dâvud, Et’ıme 15; Tirmizî, Et’ıme 47
3917] İslam Ansiklopedisi, Diyanet Vakfı Y. c. 5, s. 531
3918] Ebû Dâvud, Salât 122
3919] el- Fethurrabbani, 3/189
3920] Dârekutnî, Salât, Bâbu Vucûbi Kırâat-i Bismillâh
- 1054 -
KUR’AN KAVRAMLARI
lardı. 3921
Enes’den (r.a.), Rasûlullah’ın (s.a.s.) namazda nasıl okuduğu soruldu. O da, Rasûllah (s.a.s.), namazda çok uzun okurdu, diyerek besmele ile başladı ve: Fâtiha sûresini okuduktan sonra da ‘Rasûlullah’ın (s.a.s.) okuduğunu ben de size aynen okudum’ dedi. 3922
Enes (r.a.): “Birgün Rasûlullah’ın (s.a.s.) huzurundaydık. Rasûlullah bir ara hafifçe uyudu. Uyanınca tebessüm etti. Biz, ‘seni tebessüm ettiren nedir?’ diye sorunca Rasûllah (s.a.s.): “Şu anda bana bir sûre nazil oldu” diyerek, “Bismillâhirrahmânirrahîm İnnâ a’taynâke’l-kevser…” (Kevser) sûresini okudu.”3923 der.
Şâfiîlere göre bu hadis, besmelenin bütün sûrelerden bir âyet olduğuna işaret eder. Çünkü Resullah (s.a.s.), onu Kevser sûresi ile beraber okumuştur.
Şâfiîlerin naklî delilleri kadar aklî delilleri de vardır, imam Şâfiî’nin yazmış olduğu Kur’an-ı kerimde besmele, Fâtiha’nın başında yazıldığı gibi, Berâe sûresinin dışında bütün sûrelerin başında da yazılmıştır. Bu nüshanın çoğaltılarak diğer şehirlere gönderilen sûretlerinin hepsinde de sûrelerin başında besmele yazılıdır.
İmam Şâfiî (r.a.) ve benzeri büyüklerin Kur’ân-ı Kerim’den olmayan şeyleri sûre aralarına yazmayacakları bilinmektedir. Hatta onlar, Rasûlullah’ın (s.a.s.) zamanında olmayan bir şeyin Kur’an’da bulunmasını istemedikleri için Kur’an’ı aşır halinde, sûreleri ve isimlerini harekeli olarak yazmazlardı.
Böyle bir titizlikle yazılan Kur’an-ı Kerim’lerde besmelenin Fâtiha’nın ve diğer sûrelerin başlarında yazılması, onun her sûreden bir âyet olduğunu gösterir.
İşte bu kanıtlara dayanan İmam Şâfiî, Besmele’yi Fâtiha’dan bir âyet saydığı gibi, diğer sûrelerdeki besmeleleri de Kur’an’dan birer âyet kabul etmiştir.3924
Hz. Peygamber’in, Besmele çekmeden Fâtiha okuduğu hakkında da hadisler vardır. Hz. Âişe’nin: “Allah’ın Elçisi (s.a.s.) namaza tekbir ile, okumaya da (Elhamdu lillâhi rabbi’l-âlemîn) ile başlardı”3925 sözleridir. Enes İbn Mâlik de şöyle demiştir: “Peygamber’in (s.a.s.), Ebû Bekir’in, Ömer’in ve Osman’ın arkasında namaz kıldım. Bunlar (Elhamdu lillâhi rabbi’l-âlemîn) ile başlardı, namazın ne önünde, ne de sonunda (Bismillâhirrahmânirrahîm) demezlerdi.”3926 “Onlardan hiçbirinin, (bismillâhirrahmânirrahîm) dediğini duymadım.”3927 “Onlar okumaya (elhamdülillâhi rabbi’l-âlemîn) ile başlardı. 3928
Ebû Hureyre, Peygamberimiz’den şu hadisi nakletmiştir: “Yüce Allah buyurdu ki: Namazı benimle kulum arasında ikiye ayırdım. Yarısı benim için, yarısı kulum içindir.
3921] Timizî
3922] Buhârî, Enes’den rivâyet etmiştir.
3923] Müslim; Nesâî; Tirmizî ve İbn Mâce. Tirmizî: “Sahih ve hasen hadistir” demiştir. Cem’u’1-Fevâid, c. 2, s. 285
3924] Muhammed Ali Sabuni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Y., c.1, s. 29
3925] Müslim. Hz. Aişe’den.
3926] Müslim, Salât 52; Nesâ’î, Iftitâh 20
3927] Buhârî; Müslim, Salât 51, Enes bin Mâlik’ten.
3928] Dârimî, Salât 34
BESMELE
- 1055 -
Kulumun dilediği, kendisine verilecektir. Kul, ‘Elhamdu lillâhi rabbi’l âlemin’ dediği zaman Allah: Kulum bana hamdetti, der. Kul, ‘er-Rahmâni’r-rahîm’ dediği zaman Allah: Kulum benim şerefimi andı, der. Kul, ‘mâliki yevmi’d-dîn’ dediği zaman Allah: Kulum işini bana havale etli, der. Kul, ‘iyyâke na’budu ve iyyâke neste’în’ dediği zaman Allah: Bu, benimle kulum arasında (bir sır)dır. Kulumun istediği kendisine verilecektir, der. Kul, ‘ihdinâ’s-sırâta’l-mustakîm...’ dediği zaman Allah: Kuluma dilediği verilecektir, der.”3929 Burada Hz. Peygamber (s.a.s.), Fâtiha’nın âyetlerini sayarken besmeleyi zikretmemiştir.
Malîkilere göre hadisteki “Namazı ikiye ayırdım” cümlesinde geçen “namaz”dan maksat, Fâtiha sûresidir. Fâtiha sûresi okunmadan kılınan namazın sahih olmaması sebebiyle hadiste ona namaz ismi verilmiştir. Eğer besmele, Fâtiha sûresinden bir âyet olsaydı, bu hadiste zikredilirdi.
Malîkilere göre, Besmele Fâtiha sûresinden bir âyet olsaydı, Fâtiha sûresindeki “Rahmân ve Rahîm” kelimelerinin tekrarlanmaması lâzım gelirdi. Bu sûrenin “Rahmân ve Rahîm Allah’ın ismiyle. Hamdolsun âlemlerin Rabbi olan Allah’a. Rahmân ve Rahîm...” şeklinde dizilişi demek olurdu ki, bu da Kur’an’ın edebî üslûbuna aykırı olurdu.
Besmelenin sûrelerin başında yazılması ve herhangi bir şeyin başlangıcında okunması, Rasûlullah’ın (s.a.s.) sünnetine uymak ve bereket içindir. Onun sûrelerin başında tevatürle yazılması Kur’an’dan olduğuna tevatürî bir delil sayılmaz.
Kurtubî, bununla ilgili olarak: “Şâfiî ve Mâlik’in görüşlerinden en sahihi, İmam Mâlik’indir. Zira Kur’an âyetleri âhad haberlerle tespit olunamaz. Kur’an âyetlerinin tespit yolu, ihtilaf kabul etmeyen kâfi tevâtürle olur.” der.
Ahkâmu’l Kur’an sahibi İbnu’l-Arabî ise: “Âlimlerin besmelenin Kur’an’dan sayılıp sayılmayacağı hakkındaki münakaşaları, onun Kur’an’dan sayılmayacağına kâfi bir delildir. Zira Kur’an âyetleri münakaşa kabul etmez. Nitekim sahih haberler besmelenin Neml sûresinin dışında Fâtiha’dan da, herhangi bir sûreden de bir âyet olmadığına işaret eder. Bizim mezhebimiz (Mâlikî) diğer mezheplere aklın kabul edeceği bir tarzda tercih edilir. Medine-i Münevvere’de, Rasûlullah (s.a.s.) zamanından İmam Mâilk (r.a.) dönemine kadar besmeleyi Peygamber (s.a.s.) Efendimiz’in sünnetine ittibâen hiçbir şahıs okumamıştır. Bu da diğer mezheplerin görüşünü redde kâfidir. Bizim mezhebin görüş sahipleri, besmelenin nafile namazlarda okunmasına müstehab demişlerdir. Besmelenin okunması hakkında vârit olan hâdis ve rivâyetler, nâfile namazlarda kıraatinin müstahab olduğuna işaret eder.”3930 demektedir.
İmam Mâlik, bu delillere dayanarak Neml suresinin 30’uncu âyeti dışındaki besmelenin, âyet olmadığı kanâatine varmıştır. Ona göre besmelenin sûre başlarına yazılması, Hz. Peygamber’in böyle emretmesi ve her işe besmele ile başlanmasını buyurması yüzünden olabilir. Gerçi besmelenin, sûre başlarına yazılması mütevatir olarak nakledilmişse de sûre başlarındaki besmelenin Kur’ân’dan bi3929]
Ebû Dâvûd, Salât 132; Tirmizî, Tefsir; Nesâî, İftitâh 23; İbn Mâce, Edeb 52; Müslim, Süfyan bin Üyeyne’den, o da Ulâ bin Abdurrahman’dan, o da Ebû Hüreyre den nakletmiştir. Geniş bilgi için: Kurtubî, Tefsir. c. 1, s. 94; Cessas, Ahkâmu’l-Kur’âniyye, c. 1, s. 9
3930] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l Kur’an, c. 1, s. 103
- 1056 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rer âyet olduğuna dair tevâtür yoktur.
Peygamberimizin, namazda besmeleyi okumadığına dair hadisler de, okuduğuna dair hadisler de vardır. Fakat okuduğuna dair hadisler daha kuvvetlidir. Kendisinin ve sahâbîlerinin, namazda besmeleyi gizli okuduğuna dair hadisler de mevcuttur. Bu rivâyetlerden, Hz. Peygamber’in, namazlarında bazen besmeleyi açık, bazen gizli okuduğu anlaşılır.
Hanefîlere göre besmelenin Kur’ân’a yazılması, onun Kur’ân olduğunu gösterirse de her sûreden bir âyet olduğunu göstermez. Besmelenin, namazda Fâtiha ile bareber açıktan okunmadığına dair hadisler de onun, Fâtiha’dan bir âyet olmadığına delildir. Sûre başlarında bulunan besmele, müstakil bir âyettir, sûreye dâhil değildir. Yalnız Neml Sûresinin ortasında geçen besmele, o sûrenin bir âyetidir.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Mülk Sûresinin otuz âyet olduğunu söylemiştir. Kurrâ’ ve âyet sayıcılar, “Mülk Sûresinin, besmele hâriç otuz âyet olduğunda birleşmişlerdir. Yine Hz. Peygamber, Kevser Suresinin üç âyet olduğunu söylemiştir. Kevser Sûresi de besmele hâriç, üç âyettir. Eğer besmele bu sûrelere dâhil olsaydı, Mülk Sûresinin otuz bir, Kevser Sûresinin de dört âyet olması lâzım gelirdi.
Besmelenin âyet olup olmadığı, âyet ise sûrenin bir parçası olup olmadığı hakkındaki bu görüş farkları yüzünden besmelenin namazda okunması meselesinde de görüş ayrılıkları doğmuştur:
İmam Mâlik, besmeleyi âyet kabul etmediği için farz namazlarda ne açıktan, ne de gizli olarak besmele okunmasını câiz görmemiştir. İmam Şâfiî ve İmam Ahmed de besmeleyi, her sûreye dâhil bir âyet gördükleri için açık okunan namazlarda açıktan, gizli okunan namazlarda gizliden besmele okunmasının farz olduğunu söylemişlerdir. Ebû Hanife ise besmeleyi müstakil âyet kabul ettiği için Fâtiha’dan önce gizli olarak besmele çekmenin sünnet olduğunu söylemiştir.
Hanefilerin Delilleri
Hanefilere göre besmelenin Kur’an’da yazılışı ve ondan bir âyet oluşu, her sûreden bir âyet oluşuna işaret etmez. Nitekim besmelenin gece namazlarında sesli okunmamasını emreden hadisler, onun Fâtiha’dan olmadığını gösterir. Hanefiler, Neml sûresinin dışında Kur’ân-ı Kerim’den tam bir âyet olduğuna ve sûreleri birbirinden ayırmak için nâzil olduğuna hükmetmişlerdir.
Hanefîlerin görüşünü teyid eden delillerden bir kısmı şunlardır:
Ashâb-ı kiramdan nakledilen: “Biz, besmele nâzil olana kadar sûrelerin başlangıcını ve sonunu bilmiyorduk.”3931 sözleri ile İbn Abbas’dan (r.a.) rivâyet edilen: “Rasûlullah (s.a.s.), besmele nâzil olana kadar sûrelerin birbirinden ayırılmasını bilmiyordu. Ancak, besmele nâzil olunca bildi.” 3932 sözleri Hanefîlerin görüşünü takviye ediyor.
İmam Ebû Bekr er-Râzi 3933 ise bu konuda şöyle demektedir: “Âlimler, bes3931]
Ebû Dâvud; el-Camiu li Ahkâmi’l Kur’an, c. 1, s. 95
3932] Hâkimin Müstedrek’inde Ebû Dâvud’un İbn Ayaş’tan sahih bir senetle rivâyet ettiği yazılıdır.
3933] Ebû Bekr er-Râzi, Ahkâm Âyetlerinin müfessiri Cessas’tır.
BESMELE
- 1057 -
melenin Fâtiha’dan bir âyet olup olmadığı konusunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Kûfe kıraat âlimleri onu Fâtiha’dan bir âyet sayarken, Basra kıraat âlimleri saymamışlardır. İmam Şâfiî, besmelenin Fâtiha’dan bir âyet olduğuna, onu terkedenin namazını iâde etmesi gerektiğine hükmetmiştir. Ebu’l Hasan el-Kerhî ise, besmelenin namazlarda açıktan okunamayacağını söyler. Şeyhin bu sözü, besmelenin Fâtiha’dan bir âyet olmadığına işaret eder. Bizim mezheb âlimlerinin görüşüne göre besmele, sûrelerin başında bir âyet değildir. Çünkü onu namazlarda açıktan okumuyorlar. Besmelenin Fâtiha sûresinden olmaması, başka sûrelerden de olmadığına da işaret eder kanaatindedirler.
“Yalnız İmam Şâfiî, besmelenin her sûreden bir âyet olduğunu söylemiştir. Bu görüşü İmam Şâfiî’den başka hiçbir âlim söylememiştir. Zira selef arasındaki görüş ayrılığı da besmelenin Fâtiha sûreninden bir âyet olup olmadığı şeklindedir. Nitekim hiçbir âlim, besmelenin sûrelerin başından bir âyet olduğunu kabul etmemiştir.” diyerek sözlerine şöyle devam eder: “Rasûlullah’dan (s.a.s.) rivâyet edilen “Kur’an’da 30 âyetli bir sûre vardır ki, okuyucu affolununcaya kadar şefaat eder. Bu sûre Tebarekellezî bi yedihil mülk’tür” hadis-i şerifi, besmelenin sûrelerin başından bir âyet olmadığına işaret eder. Kıraat âlimleri ile diğer âlimler Tebâreke sûreninin besmele dışında 30 âyet olduğu konusunda görüş birliği içindedirler. Eğer besmele sûreden bir âyet olsaydı, Tebareke’nin 31 âyet olması lâzım gelirdi. Bu da, Rasûlullah’tan (s.a.s.) rivâyet edilen hadise aykırı düşerdi. Yine bütün beldelerin kıraat ve Fıkıh âlimleri Kevser sûresinin 3, İhlâs sûresinin 4 âyet olduğunda ittifak etmişlerdir. Eğer besmele bu sûrelerden bir âyet olsaydı, Kevser sûresinin 4, İhlâs sûresinin 5 âyet olması lâzım gelirdi.” 3934
Yukarıda naklettiğimiz mezheb görüşlerinden tercih edilecek olan Hanefî’nin görüşüdür. Zira baştan sona birbirine muârız olan iki görüşün (Şafiî-Mâlikî) ortasıdır. Şafiîier, besmelenin Fâtiha’dan, hatta her sûreden bir âyet olduğunu savunurlarken Mâlikîler de, Fâtiha’dan da Kur’an’dan da bir âyet olmadığını iddia ederler.
Dikkatli bir gözle, sâlim bir zekâ ile besmelenin Kur’an-ı kerimde tevâtüren yazılışına baktığımız zaman, hiçbir âlimin bugüne kadar ona karşı çıktığı ve inkâr ettiği görülemez. Nitekim ashâb-ı kirâmın Kur’ân-ı Kerim üzerinde nasıl titizlikle durdukları, hatta her harfi üzerinde dahi inceden inceye araştırma yaptıkları bilinmektedir. Bu da göstermektedir ki, besmele, Kur’ân-ı Kerim’den bir âyettir. Her sûreden ve Fâtiha’dan bir âyet değildir. Sûrelerin arasını ayırmak için gönderilmiştir. Bu görüşü Abdullah bin Abbas’dan (r.a.) “Rasûlullah (s.a.s.), besmele gönderilene kadar sûrelerin başlangıç ve sonlarını bilmiyordu. Ancak besmele gönderilince bildi.” hadisi de teyid etmektedir.
Besmelenin her sûrenin başından bir âyet olmadığını. Belâgat kaidelerinden de çıkarmak mümkündür. Çünkü Araplar sözlerinin çok belîğ olması için ifade ve imlâlarının başında değişik üslublar kullanırlardı. Eğer besmele her sûrenin başından bir âyet olsaydı, bütün sûreler tek bir üslubla başlardı. Bu ise Kur’an’ın edebî üslûbunun mûcizellğine ters düşerdi.
Mâlikîlere göre, besmelenin Kur’an’dan bir âyet olduğu tevâtüren sâbit değildir. Öyleyse Kur’an’dan değildir. Bu görüş imam Cessas’ın dediği gibi açık
3934] Cessas, Ahkâmü’l-Kur’an, c. 1, s. 9-11
- 1058 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve tercih olunabilecek bir görüş değildir. Zira “bir âyetin Kur’an’dan oluşunun tevatüren rivâyet edilmesi gerekir” şeklindeki delil geçersizdir. Bizim için Rasûlullah’ın (s.a.s.) yazılmasını emretmesi ve emrinin tevâtüren bize ulaşması kâfidir. Ümmet, “Kur’an’da yazılı olan her şey Kur’andır” diye ittifak etmiştir. Besmele, Kur’an’da müstakil bir âyettir. Sûrelerin ve kitapların başında yazılması ve okunması hayır ummak içindir. Bütün bu açıklamalar, besmele hakkında gelen bütün nassların mânâlarını toplar.3935
Besmelenin Namazda Okunmasının Hükmü Nedir?
Fakihler besmelenin namazda okunması konusunda birkaç görüşe ayrılmışlardır.
a) İmam Mâlik’e göre besmele yalnız farz namazlardaki Fâtiha ve diğer sûrelerin başında gizli ve açık olarak okunmaz. Farz dışındaki sünnet ve nâfile namazlarda isteyen okuyabilir.
b) Ebû Hanife’ye göre besmele namazlardaki her rekâtta Fâtiha sûresinden önce okunur. Diğer sûrelerin başında okumak ise güzeldir. 3936
c) İmam Şâfiî’ye göre besmelenin gizli okunacak yerde gizli, açık okunacak yerde açık okunması farzdır.
d) İmam Ahmed bin Hanbel’e göre besmele namazda gizli okunur Açık okunması sünnet değildir.
Adı geçen imamların besmele hakkındaki görüş ayrılıklarının sebepleri birinci hükümde delilleriyle beraber açıklanmıştır. Bu hususta selefin görüşleri arasında da ayrılık vardır.
İbn Cevzi, Zâdü’l Mesir’inde: Âlimler arasında besmelenin Fâtiha’dan olup olmadığı konusunda görüş ayrılıkları vardır. Bununla ilgili olarak Ahmed bin Hanbel’den rivâyet edilen iki görüş bulunmaktadır. Birisi, besmelenin Fâtiha’dan olduğunu, dolayısıyla namazda okunmasının farz olduğunu söyleyenlerin görüşüdür. Diğeri ise Fâtiha’dan olmadığını, bundan dolayı namazda okunmasının sünnet olduğunu söyleyenlerin görüşüdür. Bu görüşe yalnız İmam Mâilk (r.a.) karşıdır. Hatta ona göre besmelenin farz namazlarda okunması müstehab bile değildir.
“Besmelenin namazda açıktan okunması da âlimler arasında ihtilâf konusu olmuştur. Âlimlerin bir kısmı Ahmed bin Hanbel’in “Besmelenin namazda açıktan okunması sünnet değildir” görüşünü nakletmişlerdir. Bu görüş Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali ve İbn Mes’ud’un (radıyallahu anhum) sözlerine dayanır. İmam Sevri ve İmam-ı Azam’ın görüşleri de bu yoldadır. İmam Şâfiî’ye göre de besmelenin namazda açıktan okunması sünnettir. Bu da Muaviye, Âtâ ve
3935] Daha fazla bilgi edinmek isteyenler Ibnü’l Arabî’’nin Ahkâmü’l Kur’an’ına, Kurtubî’nin tefsirine, Fahreddin er-Râzi’nin Mefâtihu’l Gayb’ına ve Cessâs’ın Ahkâmu’l Kur’an’ına bakabilirler. Ed-Dâru Kutnî de besmelenin Kur’anda bir âyet olduğunu gösteren bütün delilleri bir araya toplamıştır. Muhammed Ali Sabuni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Y., c. 1, s. 32-38
3936] Cessas, age, c. 1, s. 15; Kurtubî, age., c. 1, s. 98
BESMELE
- 1059 -
Tâvûs’un rivâyetine dayanır.”3937 demektedir.3938
Besmele Şuurunun Mü’mine Kazandırdıkları
Besmele şuuru, bize şu anlayış ve davranışları kazandırır (kazandırmalıdır):
Müslümanın her işi Allah’ın adıyla ve O’nun emir ve müsaadeleri doğrultusunda olmalı.
Müslümanın her işinde ‘evvel Allah’ olmalı. Yani mü’min, başlayacağı işi yapıp yapmama konusunda önce Allah’a danışmalı.
Harama besmele çekilmeyeceği için, besmele çekemeyeceğimiz hiçbir işe girişmemeliyiz.
“Besmelesiz iş ebterdir, yok olmaya mahkûmdur”3939 hadisinden anlıyoruz ki besmelesizler ve onların düzenleri devrilip yıkılmaya mahkûmdur.
Kesilirken besmele çekilmeyen her hayvan murdardır, pistir. Besmeleyle ve besmele doğrultusunda olmayan her düşünce, fikir, iş ve düzen de murdar ve leş hükmündedir.
Besmele Allah’tan yardım dilemedir. Allah ise, ancak Kendi yolunda olanlara yardım eder. 3940
Müslüman, her türlü davranışa İslâmî ölçüler ışığında başlamalı, eylem, hizmet ve faâliyet yaparken İlâhî rahmet ve merhamet üzere bulunmalıdır. Besmele bu bilinci yansıtmalıdır.
Müslüman, bütün düşünce ve davranışlarında merhametle hareket etmek zorunda olduğunu besmeledeki rahmetle ilgili iki sıfatla idrâk etmelidir.
Müslüman, besmeleyi hayatının tamamına yansıtmalıdır. Şuursuz bir şekilde söylenen besmelenin, istenen faydayı sağlamayacağını bilmelidir.
Besmele, müslümanın elini attığı her işte, adımını attığı her yolda Allah ile beraber olduğunun, O’nun yardımıyla iş yaptığının şuurunda olmasını sağlar/sağlamalıdır.
Besmelenin her işte sürekli tekrar edilmesi, Allah’ı zikir olduğu gibi, müslümanın Allah’la rahmet üzerine iş yapacağına, O’nun izin verdiği şekilde davranacağına dair sözleşme yenilemesidir.
Besmele, her işte Allah’tan yardım istemenin gerekliliğini, başarı ve zaferin Allah’a ait olduğunu unutmamak demektir. 3941
Besmeleyle, yapılan işi kendi adımıza, fakat Allah’ın ismi ve izniyle, Allah’tan yardım dileyerek yaptığımızı belirtiyoruz.
Allah’ı yücelterek başladığımızda o iş, Allah için oluyor. O’nun dini için yapı3937]
İbni Cevzî, age., c. 1, s. 7-8
3938] Muhammed Ali Sabuni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Yayınları, c. 1, s. 38-39.
3939] İbn Mâce, hadis no: 1894
3940] Ali Akpınar, a.g.e. s. 28
3941] Abdullah Büyük, Müslümana Mesajlar, Suffe Y., s. 19
- 1060 -
KUR’AN KAVRAMLARI
lan bir gayret şeklini alıyor.
Şeytanın iğvâsına karşı direnme bilinci yenileniyor. Her işe besmeleyle başlamak hayatı anlamlandırıyor.
Allah’ın sözünü toplum hayatının dışına iten kökten laik anlayış reddedilmiş, tüm müşrikler ve putperestlere muhâlefet etmiş oluyor. 3942
Mü’minler istiâze ve besmelenin şuuruna erdikleri gün, yeryüzünde hiçbir tâğutî iktidar gücünü muhafaza edemez. Çünkü eûzü-besmeleyi duyan şeytan ve tâğut çılgına döner, mahvolur. 3943
3942] İhsan Eliaçık, a.g.e. s. 22
3943] Yusuf Kerimoğlu, a.g.e. 1/42
BESMELE
- 1061 -
Besmele ile İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Bismillâh İfâdesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 3 Yerde:) 1/Fâtiha, 1; 11/Hûd, 41; 27/Neml, 30.
B- İsmullah veya İsmu Rabbike Terkiplerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 18 Yerde:) 5/Mâide, 4; 6/En’âm, 118, 119, 121, 138; 22/Hacc, 28; 34, 36, 40; 55/Rahmân, 78; 56/Vâkıa, 74, 96; 69/Haakka, 52; 73/Müzzemmil, 8; 76/İnsân, 25; 87/A’lâ, 1, 15; 96/Alak, 1.
Besmele ile İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
Sünen-i İbn-i Mace, Hadis no: 1894;
Müsned-i Ahmed b. Hanbel, 2, 259
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Tefsir-i Kebir (Mefâtihu’l-Gayb), Fahreddin Râzi, Akçağ Y. c.1, s. 139-241
2. Hak Dini Kur’an Dili, Muhammed Hamdi Yazır, Eser Y. c. 1, s. 15-49
3. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c.1, s. 57-61
4. Ahkâm Tefsiri, M. Ali Sabuni, Şamil Y. C. 1 s. 13-14
5. Fi Zılali’l- Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 34-36
6. Tefhimü’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. C. 1 s. 40-41
7. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Çağrı Y. C. 2, s. 35-73
8. Fatiha Suresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. s. 23-27
9. İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Y. C. 5 s. 529-540
10. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. C. 1 s. 226-229
11. Sorularla Fatiha Suresi, Zabit Ali Durmuş, Ali İçipak, YendaY. S. 36-59
12. Fatiha Üzerine Mülahazalar, Hikmet Işık, Nil Y. S. 75-104
13. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. C. 1 s. 41
14. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. S.180
15. Cahiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y. S. 21-24
16. Namaz Duaları ve Sureleri, Ali Akpınar, Suffe Y. S. 21-26
17. İslâm ve Sosyal Değişim, İhsan Eliaçık, Bengisu Y. S. 20-24
18. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 135-136
19. Müslümana Mesajlar, Abdullah Büyük, Suffe Y. s. 15-26
20. Kendimizi Tartışmak, Selâmi Çekmegil, Timaş Y. s. 200-201
21. Besmele Şuuru, Mustafa Çelik, Fütüvvet Y.
22. Besmele ve Fatiha Tefsiri, Ebulleys Semerkandi, Sezgin Neşriyat
23. Besmelenin Şerhi, Abdülkerim b. İbrahim Cili, Kitsan Kitap Kırtasiye Y.
24. Besmele Tefsiri, Hacı Bektaş Veli, Kültür Bakanlığı Y.
25. Besmele Albümü, Ziya Bilgiç, Osmanlı Y.
Hz. Adem
ÂDEM (A.S.)
• Âdem Kelimesi
• Hz. Âdem’in Yaratılışı
• Hz. Âdem’e Ruh Verilmesi
• Hz. Âdem’e İsimlerin Öğretilmesi
• Hz. Âdem’in Cennete Yerleştirilmesi; Âdem’in Cennetinin ve Yasak Ağacın Mâhiyeti
• İsrâiliyât ve Kitab-ı Mukaddes’e Göre Hz. Âdem
• Hz. Âdem’in Peygamberliği
• Âdem Olmak / Adam Olmak
• Hz. Âdem’in Kur’an’da Anlatılan Kıssasından Ders ve İbretler
“Allah Âdem’e bütün isimleri, (eşyanın adlarını ve ne işe yaradıklarını) öğretti. Sonra onları önce meleklere arzedip, ‘Eğer siz sözünüzde sâdık iseniz; şunların isimlerini Bana bildirin’ dedi.“1
Âdem Kelimesi
“Âdem” kelimesinin hangi dilden geldiği ve hangi kökten türemiş olduğu konusu müslüman dilciler arasında tartışmalıdır. Arap dilcilerinin çoğu, bu kelimenin Arapça asıllı olduğunu, “esmerlik” ve “ülfet” anlamına gelen “üdme” veya “tip, örnek” anlamına gelen “edeme” kökünden türediğini savunurlar. Başka bir görüşe göre, “bir şeyin dış yüzü” anlamına gelen “edîme” kelimesinden türetilmiştir. Âdem kelimesinin Arapça’ya Süryânîce veya Ârâmîce’den geçtiğini savunanlar da olmuştur.
İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’e İslâmî kaynaklarda insanlığın atası olması sebebiyle “Ebu’l-Beşer”, Kur’an’da Allah’ın seçkin kulları arasında sayılmış olduğundan2 “safiyyullah” ünvanlarıyla da anılmaktadır. Âdem kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 25 yerde geçmektedir.
Hz. Âdem’in Yaratılışı
Kur’ân-ı Kerim’e göre Hz. Âdem’in yaratılışının diğer insanlarınki gibi olmadığı kesindir. “Allah nezdinde (yaratılış bakımından) İsa’nın durumu Âdem’e benzer. Allah, onu topraktan yarattı; sonra ona ‘ol!’ dedi ve o da oluş sürecine girdi.”3 Bu âyet, bu iki peygamberin yaratılışlarındaki olağan üstü duruma işaret eder. Allah, Hz. Âdem’i topraktan yarattı.4 Yüce Allah yeryüzünde bir halife yaratacağını meleklerine bildirdiği zaman; ilim, irâde ve kudret sıfatlarıyla donatacağı bu varlığın
1] 2/Bakara, 31
2] 3/Âl-i İmran, 33
3] 3/Âl-i İmran, 59
4] 11/Hûd, 61; 20/Tâhâ, 55; 71/Nuh, 18
- 2 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yeryüzüne uyum sağlaması için maddesinin de yeryüzü elementlerinden olmasını dilemiştir. “Sizi (aslınız Âdem’i) topraktan yaratmış olması O’nun âyetlerindendir. Sonra siz (her tarafa) yayılır bir beşer oldunuz.” 5
Genellikle sahih kabul edilen bir hadis-i şerife göre Allah, Âdem’i yeryüzünün her tarafından alınan toprak örneklerinin birleşiminden yaratmıştır. Bu toprağın çeşitliliğinden dolayı da Âdem’in nesli değişik karakterler taşır. “Allah Teâlâ Âdem’i yeryüzünün her tarafından avuçladığı bir avuç topraktan yarattı. Bunun için Âdemoğulları kendilerinde bulunan toprak miktarına göre, kimi kırmızı, kimi beyaz, kimi siyah, kimi bunların arasında bir renkte; (tabiat/huy bakımından da) kimi yumuşak, kimi sert, bazıları kötü, bazıları da iyi olarak geldiler.” 6
Allah Teâlâ, Hz. Âdem’i yaratırken maddesi olan toprağı çeşitli hal ve safhalardan geçirmiştir:
1- Türâb (toprak) safhası “Sizi (aslınız Âdem’i) topraktan yaratmış olması O’nun âyetlerindendir.” 7
2- Tîn safhası. Tîn: Toprağın su ile karışımıdır ki, buna çamur ve balçık denilir. Bu safha insan ferdinin ilk teşekkül ettirilmeğe başlandığı merhaledir: “O (Allah) her şeyi güzel yaratan ve insanı başlangıçta çamurdan yaratandır.” 8
İnsan hayatının ruh üflenmesinden/candan sonra iki temel unsuru su ve topraktır. “Allah her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürüyor, kimi iki ayağı üstünde yürüyor, kimi de dört ayağı üzerinde yürüyor. Allah ne dilerse yaratır. Çünkü Allah her şeye hakkıyla kaadirdir.” 9; “O (Allah) sudan bir beşer (insan) yaratıp da onu soy-sop yapandır. Rabbin her şeye kaadirdir.” 10 Yeryüzünün 3/4’ü su ile kaplıdır. İnsan vücudunun da % 75’i sudur. Demek ki dünyadaki bu düzen, aynen insana da intikal ettirilmiştir. “Andolsun Biz insanı (Âdem’i) çamurdan süzülmüş bir hülâsadan yarattık.” 11 İşte ilk insan, yaratılışının mertebelerinde, önce böyle bir çamurdan sıyrılıp çıkarılmış, sonra hülâsadan (bir soydan) yaratılmıştır.
3- Tîn-i lâzib: Cıvık ve yapışkan çamur demektir. Toprağın su ile karıştırılıp çamur olmasından sonra, üzerinden geçen merhalelerden birisi de “tîn-i lâzib” yani yapışkan ve cıvık çamur safhasıdır. Hz. Allah, bu süzülmüş çamuru cıvık ve yapışkan bir hale getirdi. “Biz onları (asılları olan Âdem’i) bir cıvık ve yapışkan çamurdan yarattık.” 12
4- Hame-i Mesnûn: Sûretlenmiş, şekil verilmiş, değişmiş ve kokmuş bir haldeki balçık demektir. “Andolsun Biz insanı kuru bir çamurdan, sûretlenmiş ve değişmiş bir çamurdan yarattık.” 13 Böylece Allah, Âdem’i topraktan yaratmaya başlıyor. Bunu da su ile karıştırarak tîn-i lâzib yapıyor. Sonra bunu da değişikliğe uğratarak kokmuş ve şekillenmiş hame (balçık) haline getiriyor.
5] 30/Rûm, 20
6] bk. Ebû Dâvud, Sünnet 16; Tirmizî, Tefsir 1, 3; Müsned-i Ahmed, IV/400, 406
7] 30/Rûm, 20
8] 32/Secde, 7
9] 24/Nur, 45
10] 25/Furkan, 54
11] 23/Mü’minun, 12
12] 37/Saffat, 11
13] 15/Hicr, 26-28
ÂDEM
- 3 -
5- Salsâl: Kuru çamur demektir. Cenâb-ı Hak, kokmuş ve sûretlenmiş çamuru da kurutarak “fahhâr” (kiremit, saksı, çömlek, porselen) gibi tamtakır kuru bir hale getir. “O Allah insanı bardak gibi (pişmiş gibi) kuru çamurdan yaratmıştır.” 14
Hz. Âdem’in hangi günde yaratıldığı Kur’an’da belirtilmemekte, ancak hadislerde onun Cuma günü yaratıldığı, o günde cennete konulduğu, yine Cuma günü cennetten çıkarıldığı, aynı günde tevbesinin kabul edildiği ve yine bir Cuma günü vefât ettiği haber verilmektedir. 15
Hz. Âdem’e Ruh Verilmesi
Cenâb-ı Allah, Hz. Âdem’i yaratırken, maddesi olan çamuru, çeşitli mertebelerde değişikliğe uğratarak, canın verilmesi ve ruhun nefh edilmesine müsait bir hale getirdi. Nihâyet şekil ve sûretinin tesviyesini/düzenlemesini tamamlayınca ona can vermiş ve ruhundan üflemiştir. “Rabbin o zaman meleklere demişti ki: ‘Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Artık onu düzenleyerek (hilkatini) tamamlayıp ona da rûhumdan üfürdüğüm zaman kendisi için derhal secdeye kapanın.’ Bunun üzerine İblis’ten başka bütün melekler secde etmişlerdi. O (İblis) büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu. Allah: ‘Ey İblis, iki elimle (bizzat kudretimle) yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa yücelerden mi oldun?’ buyurdu. İblis dedi: ‘Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın.” 16
Cenâb-ı Allah, böylece Hz. Âdem’i en mükemmel bir şekilde yarattı. Yaratılışı tamamlandıktan sonra Allah ona, haydi şu meleklere git, selâm ver ve onların selâmını nasıl karşıladıklarını dinle! Çünkü bu, hem senin, hem de zürriyetinin selâmlaşma örneğidir, buyurdu. Bunun üzerine Hz. Âdem meleklere: “Es-selâmü aleyküm” dedi. Onlar da “Es-selâmü aleyke ve rahmetullah” diye karşılık verdiler. Âdem, insanların büyük atası olduğu için, Cennete giren her kişi, Âdem’in bu güzel sûretinde girecektir. Hz. Âdem’in torunları, onun güzelliğinden birer parçasını kaybetmeye devam etti. Nihâyet bu eksiliş şimdi (Peygamberimiz zamanında) sona erdi. 17
Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Âdem’le ilgili âyetlerde üç nokta dikkatimizi çekmektedir. Öncelikle Âdem’in, önemsiz bir madde olan topraktan başlamak üzere bedenî ve ruhî yönleriyle tam ve kâmil bir insan haline gelinceye kadar geçirdiği safhalardan söz edilir ve bu sûretle Allah’ın kudretinin üstünlüğü vurgulanmış olur. İkinci olarak Âdem’in varlık türleri arasındaki mevkiinin yüksekliğine işaret edilir. Bu âyetlerde hem Âdem’in hem de onun soyunun yeryüzünün halifeleri olduğu, Allah’ın kendilerine verdiği aklî, zihnî, ahlâkî meziyetlerden, dolayısıyla Allah’a ibâdet hükümlerinin yerine getirilmesini sağlayan, ayrıca diğer birçok varlık türlerini kendi hizmetinde kullanabilen varlık olduğuna dikkat çekilir. Çeşitli âyetlerde Allah’ın emri uyarınca meleklerin Âdem’e secde ettikleri bildirilmektedir.
Buna göre Allah, Âdem’i meleklerden daha üstün ve onların saygısına lâyık bir mertebede yaratmıştır. Bu meziyet yalnız Âdem’e ait olmayıp aynı zamanda bütün insanlığa şâmil bir şereftir. Kur’an’da başka vesilelerle de insanoğlunun
14] 55/Rahman, 14
15] bk. Ebû Dâvud, Salât 207; Tirmizî, Cum’a 1; İbn Mâce, İkametü’s-Salât 79, Cenâiz 65
16] 38/Sâd, 71-76
17] Buhârî, Halk-ı Âdem 2 (IV/102); Tecrîd-i Sarih Terc. IX/76, hadis no: 1367
- 4 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu meziyetine işaret edilmiştir.18
Kur’ân-ı Kerim’in Âdem’le ilgili olarak ele aldığı üçüncü konu onun peygamberliğidir. Hz. Âdem’in nebî veya Rasûl olduğunu açık ve kesin olarak ifade eden âyet yoksa da yine Kur’an’ın açıkladığına göre, Âdem Rabbi’nden vahiy (kelimât) almıştır.19 Allah ona hitap etmiş, yükümlülük ve sorumluluğunu bildirmiştir.20 Başka bir âyette de Allah’ın Nuh, İbrahim hânedanı ve İmran’ın ehli ile birlikte Âdem’i de âlemlere üstün kıldığı belirtilmekte,21 böylece dolaylı olarak onun peygamber olduğuna işaret edilmektedir.
Hz. Âdem’e İsimlerin Öğretilmesi
Allah, Hz. Âdem’i yarattıktan sonra, dünyaya yerleşip kendilerinden faydalanabilmeleri için ona eşyanın isimlerini ve özelliklerini öğretti. İsimlerin delâlet ettiği varlıkları anlama yeteneği verdi. “Hatırla ki Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ dedi. Onlar: ‘Biz hamdinle Seni tesbih ve Seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’ dediler. Allah da onlara: ‘Sizin bilemeyeceğinizi Ben bilirim’ dedi. Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretmişti. Sonra onları (onların delâlet ettikleri âlemleri ve eşyayı) meleklere gösterip sâdıklar iseniz (her şeyin içyüzünü biliyorsanız) bunları isimleriyle bana haber verin’ demişti. (Melekler de:) ‘Seni tenzih ederiz; Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Çünkü her şeyi hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan şüphesiz ki Sensin Sen’ demişlerdi.” 22
Allah, Âdem’i yeryüzünün halifesi yapacağını meleklerine tebliğ etmiş, Âdem’i yarattıktan sonra ona eşyanın isimlerini öğretmiş, eşyanın bilgisini edinme ve beyan etme kabiliyetini vermiştir. Meleklerin devamlı olarak tesbih ve takdis vazifesiyle meşgul olmaları ve nefislerinin olmaması sebebiyle yeryüzünde halifelik ve imtihan keyfiyetlerine Âdem ve evlâtlarının lâyık olacaklarını Allah, Âdem ile melekleri bir imtihandan geçirerek göstermiştir.
Hz. Âdem ve onun soyunun diğer birçok varlıktan daha üstün ve değerli sayılmasının23 temelinde, Allah’ın onlara verdiği bilgi gücü bulunduğu söylenebilir. Nitekim Kur’an’da meleklerin, insanoğlunu “yeryüzünde fesat çıkaran ve kan döken” varlık olarak nitelendirmeleri üzerine Allah’ın Âdem’e bütün isimleri öğrettikten sonra bunları meleklere sorduğu, onlar bilemeyince Âdem’e “Ey Âdem, onlara eşyanın isimlerini bildir!” dediği ve Âdem’in isimleri onlara bildirdiği açıklanmıştır.24 Tefsirlerde genellikle bu âyetlerdeki “isimler”in kavram bilgisi olduğu ve meleklerin bilmedikleri şeyler hakkında Hz. Âdem’in bilgili kılındığı, böylece onun ilimde meleklerden daha üstün nitelikte yaratıldığı yine bu âyetlerden anlaşılmaktadır. Söz konusu âyetlerin birinde, “Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti” denilerek Âdem’in bilgisinin genişliğine işaret edilmiştir. Bilgi gibi bir meziyet ve imtiyaza sahip olmak, meleklerin bile Âdem’e secde etmesini gerektirdiğine göre, insanoğlu aynı meziyet sayesinde tabiattaki birçok varlığa ve güçlere
18] bk. 17/İsrâ, 70; 95/Tîn, 4
19] 2/Bakara, 37
20] 2/Bakara, 33, 35; 7/A’râf, 19; 20/Tâhâ, 117
21] 3/Âl-i İmran, 33
22] 2/Bakara, 30-32
23] bk. 17/İsrâ, 70
24] bk. 2/Bakara, 30-33
ÂDEM
- 5 -
hâkim olup eşyaya şekil verme ve onları kendi yararına kullanma kabiliyetinde yaratılmıştır.
Kur’an’da belirtildiğine göre, Allah Âdem’i yarattığı ve ona ruh verdiği zaman meleklere, “Âdem’e secde edin!” diye emretmiş, bütün melekler bu emre uymuşlar,25 ancak İblis kendisinin ateşten, Âdem’in ise topraktan yaratıldığını, dolayısıyla ondan üstün olduğunu ileri sürerek emre karşı gelmiş26 ve bu yüzden lânetlenerek Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılmıştır.27 Bunun üzerine, Allah’tan kıyamete kadar, düşmanı olan Âdem soyunu doğru yoldan ayırmak, kendi dostlarını çoğaltmak için mühlet istemiş,28 Allah da ona bu fırsatı vermiştir. İslâm’da Allah’tan başkasına ibâdet maksadıyla secde etmek küfür olduğundan, meleklerin Hz. Âdem’e secdesi İslâm âlimlerince ibâdet secdesi değil; saygı secdesi ve bir nevi biat olarak yorumlanmıştır.
Hz. Âdem’in Cennete Yerleştirilmesi; Âdem’in Cennetinin ve Yasak Ağacın Mâhiyeti
Allah, Âdem ve eşini cennete yerleştirdi: “Ey Âdem, sen ve eşin cennette yerleş, otur. Ondan (cennetin yiyeceklerinden) istediğiniz yerden ikiniz de bol bol yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa ikiniz de kendinize zulmedenlerden olursunuz.” 29; “Muhakkak bu (İblis) sana ve zevcene düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra zahmet çekersin. Çünkü senin acıkmaman ve çıplak kalmaman ancak burada mümkündür ve sen burada susamazsın ve sıcaktan bunalmazsın.” 30
Yasak Ağaç
Hz. Âdem ve eşine yasaklanan bu ağacın ne olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Çünkü Allah, bu ağacın adını bize bildirmemiştir. Âyetlerde, “yasak ağaç” genel olarak zikredilir, fakat bu ağacın mâhiyeti hakkında bilgi verilmez. Onun iyiyi kötüyü bilme, cinsel bilince erme durumu veya üzüm, asma, buğday ve incir ağacı olduğunu belirten rivayetler ise, kesin gerçeği yansıtmaz. Çünkü Kur’an, bu ağacın gerçek mâhiyeti hakkında, ondan “ölümsüzlük ağacı” olarak söz edenin, şeytan olduğuna işaret etmenin ötesinde bir şey belirtmez. Şu halde “yasak ağaç”, insana harama ihtiyaç duymayacak derecede sayısız nimetler bahşeden Allah’ın, kişinin arzu ve eylemleri için belirlediği sınırlara; irâdesini sınamak için koyduğu haramlara işaret etmektedir.31 Sadece şeytanın Âdem ve Havva’ya çirkin yerlerini göstermek için, hangi sözlerle kandırıp vesvese verdiği ifade edilmiştir: “Rabbiniz başka sebepten dolayı değil; sırf melek olursunuz yahut ebedî kalıcılardan olursunuz diye şu ağacı size yasakladı”32 ve “Ey Âdem! Sana ebedîlik ağacını ve yok olmayacak bir hükümranlığı göstereyim mi?”33 diyerek şeytanın onları yanılttığı belirtilmektedir. Bu ağacın mâhiyeti konusunda sahih hadislerde de başka bilgi yoktur. Âyetlerden anlaşılmaktadır ki, Cenâb-ı Hak cennette Âdem’e
25] bk. 2/Bakara, 34; 7/A’râf, 11; Hıcr, 29-31
26] bk. 7/A’râf, 12; 15/Hıcr, 33; 17/İsrâ, 61
27] bk. 38/Sâd, 74-78
28] bk. 7/A’râf, 13-18; 15/Hıcr, 34-43; 17/İsrâ, 61, 65
29] 2/Bakara, 35; 7/A’râf, 19
30] 20/Tâhâ, 117-119
31] Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları, A’râf Sûresi, 19. Âyetin Tefsiri
32] 7/A’râf, 20
33] 7/A’râf, 20
- 6 -
KUR’AN KAVRAMLARI
büyük bir hürriyet vermekle beraber yine de buna bir sınır koymuştur. Bu sınırı aştıkları takdirde, kendilerine zulüm edeceklerdir. Cennete bu yasak ağaç, yenilmek için değil; insanın hayatını disipline etmek ve bir sınırlama ve kulluk için konulmuştur.
Âdem’in Cennetinin Mâhiyeti
Âlimler, Hz. Âdem ve eşinin yerleştirildiği cennet hakkında görüş ayrılıklarına düşmüşlerdir. Âyette geçen “cennet” kelimesi, filolojide “bitki ve ağaçları ile toprağı örten bahçe”; İslâmî terminolojide ise, “ölümden veya kıyâmetin kopmasından sonra, mü’minlerin sonsuz mutluluk içinde yaşayacakları yer” anlamına gelir. Acaba Hz. Âdem’in ve eşinin iskân edildiği bu cennet, yeryüzünün bağlık, bahçelik ve ağaçlık köşelerinden bir köşe midir; yoksa dünyadan ayrı âhirette mü’minlere vaad edilen cennet midir? Kur’an’da buna dair açık ve kesin bir bilgi verilmemiştir. Kur’an’da bu kelimenin hangi anlamda kullanıldığı açıkça belirtilmediğinden, İslâm bilginleri bu ve benzeri âyetlerdeki “cennet” kelimesini farklı yorumlamışlardır.
1- İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre Hz. Âdem’in eşiyle yerleştirildiği ve içinde yasak ağacın bulunduğu cennet, âhirette mü’minlere ve iyilik yapanlara vaad edilen, mükâfat yurdu olan cennettir. Çünkü:
a) “Allah dedi ki: ‘Kiminiz kiminize (nesilleriniz birbirlerine veya mü’minlerle şeytan birbirlerine) düşman olarak inin. Arz’da sizin için bir zamana kadar yerleşip kalmak ve geçinmek vardır. Orada (yeryüzünde) yaşayacaksınız, orada öleceksiniz, yine oradan diriltilip çıkarılacaksınız.”34 Bu âyetlerde “hubût” (inmek) tâbiri ve inilecek yer de arz (yeryüzü) olarak zikredilmiştir. İlk yerleşme noktası yeryüzü dışında bir yer olmalıdır ki, buradan yeryüzüne iniş söz konusu edilebilsin. Eğer Hz. Âdem ve Havva’nın yerleştikleri yer, arzdaki bir bahçe olsaydı “hubût”tan, inişten söz etmek mümkün olmazdı.
b) Tâhâ sûresi 118-119’uncu âyetlerde Hz. Âdem’in yerleştiği cennetin anlatılan vasıfları, yani acıkmamak, susamamak, çıplak kalmamak, güneşte yanmamak, sevap ve mükâfat yurdu olan, mü’minlere vaad edilen cennete ait niteliklerdir. Bu özellikte olan bir cennet (bahçe) dünyada yoktur. Öyle ise Hz. Âdem’in yerleştirildiği cennet, âhirette mü’minlere vaad edilen cennettir.
c) Bu “cennet” lafzının başındaki elif lâm, umum için değil; ahid içindir. Bu da göstermektedir ki, cennetin mânâsı, müslümanlar arasında bilinen ve mükâfat yurdu olan cennete delâlet eder.
d) Yine bazı hadis rivâyetlerine göre, Allah meleklerden birine dünyanın her yerinden topraklar getirterek Hz. Âdem’i cennette yaratmıştır.35 Hz. Âdem ile Hz. Mûsâ’nın ruhlarının münakaşa ettiğini bildiren hadis 36 de bu cennetin sevab yurdu olan cennet olduğunu açıklar.
2- Âlimlerden diğer bir kısmı ise, söz konusu âyetlerde yer alan “cennet” kelimesini sözlük anlamıyla “bahçe” olarak yorumlamışlar ve bunun yeryüzünde
34] 20/Tâhâ, 120
35] bk. Ebû Dâvud, Sünnet 16; Tirmizî, Tefsir 1, 3; Müsned-i Ahmed, IV/400, 406
36] et-Tâc, I, hadis no: 40
ÂDEM
- 7 -
olması gerektiğini savunmuşlardır. Meselâ, Ubey bin Kâ’b, İbn Abbas, Süfyan bin Uyeyne, Ebû Hanife ve Mâturîdî bu cennetin yeryüzünde bulunan bir bahçe olduğunu söyleyenlerdendir.37
Böyle düşünenler, şu delilleri getirirler:
a- Eğer Âdem ve eşinin konulduğu cennet, âhiret cenneti olsaydı, onlara yasak konulmaması gerekirdi, çünkü ebedîlik yurdu olan cennette yasak yoktur.
b- Cennette günah ve isyan da söz konusu olamaz; hâlbuki ayetlerde geçen cennette Âdem ve eşi günah işlemişlerdir.
c- Eğer burası asıl cennet olsaydı, orada kâfirin de bulunmaması gerekirdi. Oysa İblis, cennetteyken kâfir olmuş ve bu yüzden oradan kovulmuştur.
d- Âhiret cenneti, ebedîlik yurdudur. Oraya giren bir daha çıkmaz; Hâlbuki Âdem ve eşi, konuldukları cennetten çıkarılmışlardır.
Bütün bunlarla birlikte, Hz. Âdem’in yaratılıp yerleştiği cennetin mükâfat yurdu olan cennet veya yeryüzü bahçesi olması mümkündür. Çünkü bu konudaki naklî deliller kesin değildir ve Kur’an’da buna dair kesin bir hüküm yoktur. Bunu Allah’tan başka kimse bilemediğine göre, şu cennettir veya bu cennettir diye kestirip atmamak en uygunudur.
Bazı âlimler de, Âdem ve eşinin bulunduğu cennetin gökte olduğunu söylemişler; bahis konusu ayetlerde geçen ve “ininiz” anlamına gelen “ihbitû” fiilinin kullanılmış olmasını da, buna kanıt göstermişlerdir. Hâlbuki h b t kökü, lafzan “yokuş aşağı inmek ve yüksekten düşmek.” Mecâzen de “onurunu yitirip düşkün ve sefil hale gelmek” anlamını taşır. Bu yüzden “habita” fiili Kur’an’da gökten inmek mânâsından ziyâde, “yeryüzünde bir yerden diğer bir yere gitmek; daha iyi bir konumdan aşağı bir duruma düşmek” anlamında kullanılır. Gökten inme veya indirme gibi durumlar, Kur’an’da daha çok n z l kökünün değişik kullanım biçimleriyle dile getirilir ve h b t kökünün aksine, indirilen şeyin şerefine dikkat çekilir.
İsrâiliyât ve Kitab-ı Mukaddes’e Göre Hz. Âdem
Müslümanların kültürüne etki eden Hz. Âdem ve onunla ilgili olarak yaratılış, zelle, cennetten çıkarılma kıssası halka mal olduğu şekliyle maalesef büyük çapta Tevrat ve İsrailiyât kaynaklıdır. Kısâs-ı Enbiyâ gibi bazı kitaplarda da bu İsrâiliyât, İslâmî rivâyetler gibi takdim edilebilmiştir.
Kur’an, Âdem kıssasının şekil yönü ve ibret için lüzumlu olmayan teferruatı üzerinde durmamış; aksine onun, insanlık tarihi ve insan varlığı bakımından dikkate değer noktalarını belirtmiştir.
Nice insanımızın, Kur’an’ın daha çok ders ve ibret almamız için anlattığı doğruları bilmediği ve öğrenmek istemediği halde, efsane ve masal karışımına biraz da yahudilerin uydurmalarını ilâve ederek dinî kıssa diye öğrenip başkalarına aktarması cidden gülünmekten öte ağlanacak hâlimizi yansıtmaktadır. Faydalı ilim sınıfına girmeyen, kulluğumuz ve imtihanımız ile hiçbir çıkarımı olmayan, mesaj içermeyen, Kur’an’ın gereksiz görüp anlatmadığı konulara halkımız
37] İbn Kayyim, Hâdi’l-Ervah, Dımaşk 1419; s. 25
- 8 -
KUR’AN KAVRAMLARI
merak duyabiliyor ve bu meraklarını uydurmalarla tatmin ediyorlarsa, bilen insanlara çok büyük görev düşüyor demektir. İnsanları, masal ve efsane yığını, İsrâiliyâttan nice katmalarla dejenere edilmiş, aslındaki nice hakikatlerin de yok sayıldığı bir din, dünyada da âhirette de kurtaramaz.
İsrâiliyât dediğimiz daha çok yahudi kaynaklarına ve hıristiyanların da kabullerine göre, kır hayvanlarının en hilekârı olan yılan, Aden’deki bahçede yaşamakta olan Havva’ya yaklaşmış, “Allah bilir ki ondan yediğiniz gün, gözleriniz açılacak, iyiyi ve kötüyü bilerek Allah gibi olacaksınız” diyerek onu yasak ağacın meyvesinden yemeye ikna etmiş, daha sonra Havva, yasak meyveden Âdem’e de yedirmiştir.38 Kur’ân-ı Kerim’de ve hadislerde yılandan söz edilmez. Bazı İslâm tarihi kitaplarında geçen bu yılan unsuru tamamen İslâm dışı kaynaklara dayanmaktadır.
Yine bugünkü Kitab-ı Mukaddes’e göre yasağı çiğnemelerinin sonucu olarak ikisinin de gözleri açılır, çıplaklıklarının farkına varırlar ve incir yapraklarından kendilerine örtü yaparlar.39 Kur’ân-ı Kerim’e göre de yasağı çiğnemenin hemen ardından utanılacak yerleri kendilerine görünmüş ve cennet yapraklarını üst üste yamayıp üzerlerine örtmeye başlamışlardır.40 Bundan sonra, müslüman halk arasında da yer etmiş Kur’an’a ters yorumlar daha önemlidir: Elimizdeki Tevrat’a göre esas suçlu kadındır, yani şeytan Havva’yı kandırmıştır; o da Âdem’i. Bundan yola çıkılarak kadınların kötülüğü ve şeytana meyli vurgulanır. Bu yüzden tüm kadınlar Allah tarafından cezayı hak eder. Eldeki Tevrat’a göre kadın için asıl ceza gebelik sıkıntıları, çocuk doğurma sancıları ve erkeğin hâkimiyetinde olmak şeklindedir. Erkek için de kadının sözünü dinleyip suç işlediğinden cezalar vardır: Geçim temini için toprakla uğraşmak, toprağa dönünceye kadar alın teriyle yiyeceğini sağlamak ve sıkıntılı bir hayat geçirme ceza olarak erkeğe yazılmıştır.41 Kur’an’a göre ilk suçlu, esas suçlu olarak Havva validemiz gözükmez. Şeytan her ikisini kandırmış, her ikisi aynı suçu işlemişler, sonra beraber tevbe etmişler ve affedilmişlerdir. Âdem ve eşi, içinde bulundukları cennetten, belirli bir müddet yaşamaları için yeryüzüne indirilmişlerdir.42 Zaten insan, yeryüzü için yaratılmıştır; arzda kendileri için apaçık düşman olan şeytanı ve aldatıcılığını tanıtmak için cennetteki olay yaşanmıştır.
Hıristiyanlar Âdem’in yasak ağaca yaklaşmakla büyük bir günah işlediğine, Allah’ın gadabına uğradığına, onun bu günahının kıyamete kadar her yeni doğan çocuğa geçtiğine, dolayısıyla onların da günahkâr olarak doğduklarına, ancak vaftiz edilmek sûretiyle cehennemlik olmaktan kurtulabileceklerine inanırlar. Bu aslî günah inancı, hıristiyan kültür ve felsefesinin ana fikridir. Hıristiyanlıkta insan, kötülüğün içinde rehbersiz bırakılmış, günahı ile baş başa kalmıştır. Hıristiyanlıkta insan, dünyaya artılarla (fıtrat üzere ve en şerefli varlık olarak) değil; eksilerle başlamaktadır, daha doğuştan günahkârdır. Dünyaya gözlerini açar açmaz sırtında, utanıp ezilmesine sebep olan bir kambur bulunmaktadır. Bundan daha kötüsü, bu kambur bazı insanların aracılığı olmadan insanın sırtından düşmemekte, Allah’a kendi başına tevbe ederek temizlenememektedir.
38] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 1-6
39] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 7
40] bk. 7/A’râf, 22; 20/Tâhâ, 121
41] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 16-19
42] bk. 2/Bakara, 36, 38; 7/A’râf, 24, 20/Tâhâ, 123
ÂDEM
- 9 -
Bu demektir ki, insan hiçbir zaman kendi imkânlarını kendisi kullanabilen hür bir benlik olamayacaktır. Bu kapı ona ezelden kapatılmıştır. Batı insanının dine açtığı savaş sebepleri arasında birinci sırayı, insan yaratılışına ters düşen ve insanı sahip bulunduğu soyluluğundan mahrum bırakan bu anlayış gelmektedir.
İslâm’a göre ise Allah yol gösterici, bağışlayıcı ve yardım edicidir. Zaten Âdem de cennetten çıkarıldıktan sonra birtakım kelimeler almış ve tevbesi kabul edilmiştir.43 İslâm’a göre suç ve ceza ferdî/kişiseldir; kimse kimsenin günahından sorumlu değildir.44 Kur’an’da, hıristiyan itikadının aksine, Âdem’in hatasının ve cezasının ferdîliği/kişiselliği, Allah’ın insanlara yönelttiği şu hitapla da belirtilmiştir: “Yalnız size benden bir hidâyet geldiği zaman, kimler benim hidâyetime uyarsa artık onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir; inkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlar ise ateş ehlidir, orada ebedî kalacaklardır.” 45
İslâm âlimleri Âdem’in yasak ağaçtan uzak durması yönündeki İlâhî emre uymamasının Allah’a bir isyan ve büyük günah sayılıp sayılmayacağı konusunu tartışmışlardır. Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğunluğu, bunun bir günah olduğunu, yani Âdem ile Havva’nın yasağı çiğnemek sûretiyle emre karşı geldiklerini ve bu yüzden âsi olduklarını kabul etmişlerdir. Ancak bazı âlimler, “Andolsun ki Biz daha önce Âdem’e emir vermiştik; ancak o unuttu ve biz onu azimli bulmadık.” 46 mealindeki ifadeyi göz önüne alarak, Âdem’in yasaklanmış ağaca günah işleme azmi olmaksızın dalgınlıkla yaklaştığını belirtmişlerdir.
Nitekim Tefsir-i Kebir’de Fahreddin Razi’nin aktarmasıyla Hasan-ı Basrî, “Vallahi, o unuttuğu için âsi oldu” demiştir. Ayrıca İslâm âlimlerinin kanaatine göre bu olay, Âdem cennette iken, yani peygamber olmadan önce cereyan etmiştir. O zaman ne ümmet, ne de cemaat vardı. Âdem’in kasıtsız olarak işlediği bu hata, tevbe etmesi üzerine Allah tarafından bağışlanmış, yeryüzüne indikten bir müddet sonra da kendisine peygamberlik verilmiş, böylelikle o ilk insan, ilk baba ve ilk peygamber olmuştur. Aslında Hz. Âdem ve eşinin şeytanın iğvâsına kapılmaları, pişmanlık duymaları gibi hâdiseler, onların soyunun dünya hayatına ait macerasının bir özeti gibidir. Bu ilk günah ve daha sonraki gelişmelerin, yeryüzünde insanlar da haramlara yaklaştıktan sonra ataları Âdem gibi tevbe ederlerse tevbelerinin kabul edileceğini, günah karşısında insan için bir tevbe ve af müessesesinin daima işleyeceğini, insanın böylelikle kemale ereceğini gösterdiği düşünülebilir. 47
Hz. Âdem’in Peygamberliği
Hz. Âdem, ilk insan olduğu gibi aynı zamanda ilk peygamberdir. Hz. Âdem, yeryüzüne indirildikten sonra, Cenâb-ı Allah, insan nesillerinin hepsini onunla eşi Havva’dan türetmiştir. “Ey insanlar! Sizi tek bir candan (Âdem’den) yaratan, ondan da yine onun zevcesini (Havva’yı) yaratan ve ikisinden pek çok erkekler ve kadınlar türetip yayan Rabbiniz’e ittika edin, O’na karşı gelmekten sakının.” 48
43] bk. 2/Bakara, 37
44] bk. 6/En’âm, 164
45] 2/Bakara, 38-39; 20/Tâhâ, 123
46] 20/Tâhâ, 115
47] T. Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 362
48] 4/Nisâ, 1
- 10 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah, insanı nefsinin şehvet ve şeytanın vesveselerine mâruz kalacak şekilde yaratmış, ona bunlara karşı koyacak akıl ve vicdan (kalp gözü) vermiştir. Cenâb-ı Allah böylece insanı bu dünyada imtihan alanına koyduğu için, hikmet ve rahmetinin gereği olmak üzere hayır ve kemâl yollarına irşad edecek peygamberler göndermiştir. Cenâb-ı Hak peygamberler göndermekle, insanın tabiatına ve halifeliğine uygun imtihan şartlarını tamamlamıştır. Neticede insan bu dünyada yaptıklarının hesabını öldükten sonra diriltilince verecek, imanlı olan, iyilik ve sevap terazileri ağır gelenler cennete girecektir. Bunları kendilerine öğretip ikaz etmek için peygamberlere ihtiyaç vardır. İlk insanlara peygamber olmaya en lâyık olan zât, Allah’ın doğrudan doğruya vâsıtasız konuştuğu ataları Hz. Âdem’di.
Hz. Âdem’in peygamberliği, Kur’an âyetleriyle sâbittir. Kur’an, Âdem’e Allah’ın emir ve nehiylerini haber verir. Kendisine gelen o emir ve yasaklar, vahiy vasıtasıyla bildirilmiştir. Yine Kur’an’da geçen Hz. Âdem’in iki oğlunun Allah’a kurban takdim etmeleri, ikisinden birinin kurbanının kabul olunduğunun bildirilmesi49 Hz. Âdem’e vahiy ile bildirilmiştir. Kur’an’da Hz. Âdem’in peygamberliğe seçildiğinin anlatılması için “ıstafâ” -seçti-50 kelimesi ile “ictebâ” -seçkin kıldı-51 kelimeleri kullanılıyor. Bu kelimeler Kur’an’da diğer peygamberler için de kullanılmaktadır. Hz. Âdem’in peygamber olduğunu açıkça bildiren hadisler de vardır. Ebû Zerr, Peygamberimiz’e “Yâ Nebiyyallah, peygamberlerden ilk peygamber kimdir?” diye sorduğunda, Peygamberimiz (s.a.s.): “Âdem’dir.” dedi. Ebû Zerr, “Ya Rasûlallah, o nebî oldu mu?” diye sorunca, Hz. Peygamber: “Evet o mükellem bir nebî (Allah’ın kendisiyle vâsıtasız konuştuğu peygamber) idi” dedi.52 Diğer bir hadis-i şerifte de Kıyâmet gününde, diğer nebîler gibi Hz. Âdem’in de bir peygamber olarak Rasûlullah’ın sancağı altında bulunacağı haber verilmiştir.53 Hz. Âdem’in peygamberliği hususunda (istisnâ dışında) bütün müslümanlar ittifak etmişlerdir.
Hz. Âdem’in evlâtları onun irşâdı ile Allah’a iman etmiş, zamanlarındaki maddî ve manevî ihtiyaçlarını temin eden hükümleri ondan öğrenmişlerdi. Ebû Zerr’den rivâyet edilen (sıhhati tartışılan) bir hadis-i şerifte Hz. Peygamberimiz (s.a.s.) Hz. Âdem’e on sahifelik bir kitap indirildiğini söylemiştir.
İnsanların dinden ayrılarak ihtilâf etmeleri, hak dinin izini kaybederek bâtıl itikadlara saplanmaları, sonradan çeşitli sebeplerle meydana gelen kötü bir durumdur. Böylece beşeriyetin başlangıcının bir vahşet devri olmadığı anlaşılır. Hz. Âdem’den sonra yeryüzünün çeşitli bölgelerine dağılan insanlar doğru yoldan ayrılmışlardır. Allah, onlara zaman zaman peygamberler göndermiştir. “İnsanlar (ilk önce) bir tek ümmetti. Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları da gönderdi...” 54
Vahyi inkâr eden, bilimin kaynakları arasında Allah’ın kitabını kabul etmeyen
49] 5/Mâide, 27
50] 3/Âl-i İmran, 33
51] 20/Tâhâ, 122
52] Müsned-i Ahmed bin Hanbel, V/265
53] Tirmizî, II/202
54] 2/Bakara, 213; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 35 ve devamı
ÂDEM
- 11 -
câhiliyye anlayışına göre ilk insan, yarı hayvan yarı insan ilkel mağara adamıdır. O ne konuşma, ne ateş yakma, ne dünya rızıklarından yeterince yararlanabilme ve tabii ne de okuma yazma biliyordu. Bütün bu özellikler, insanın tekâmülü ve gelişmesi sonucu çok sonraları insan tarafından keşfedildi... vs.
“Allah, yaratma, peygamberlik, halifelik, meleklerin bile saygı duyduğu yaratıkların en şereflisi...” gibi kavram ve ifadeler yoktur bu câhiliyyenin bilim diye takdim ettiği tarih kitaplarının, sosyal bilgilerin bilimsel(!) hükümlerinde. Hz. Âdem’le ilgili olarak bir müslümanın tartışmasız kesin doğru kabul ettiği Kur’an’a dayanan ilimle; müslümanlara, müslümanların çocuklarına bilim diye öğretilen câhiliyyenin bu tavrı arasında cennetle cehennem kadar fark vardır. Vahye tümüyle ters düşen bu anlayışlara ve dayatmalara tepkisiz kalması müslümanların ihmal, gaflet ve hatta ihânetiyle ilgilidir. Kâfirler, müslüman mahallesinde salyangoz satabilmekte, hatta dolma yaparak bu salyangozları müslüman çocuklarına yutturabilmektedirler. Kur’an’a dayalı ilim ile, câhiliyyenin bilim anlayışlarının arasındaki uçurum için küçük bir örnektir ilk insan konusu. Bir de bilim seviyesinde olmadığı kendilerince de kabullenildiği halde insanımızın inancını zehirlemesine göz yumulan ilk insanın menşei ile ilgili nazariye/teori var ki evlere şenlik!
Yukarıda âyetlerle ifade edildiği gibi Yüce Allah, ilk insan Hz. Âdem’i bizzat doğrudan doğruya çeşitli safhalardan geçirerek yaratmıştır. Darwin’ci tekâmülcülerin iddia ettiği gibi, insan maddenin kendiliğinden gelişerek tek hücreli canlı olması ve bunun da gelişerek çeşitli hayvanlar ve maymunlar oluşması ve maymunların da insana dönüşmesi yoluyla meydana gelmemiştir. Uydurma ve yakıştırmadan ibaret olan bu nazariye/teorinin doğruluğuna, deney ve gözlemlerde, delil olarak kabul ettikleri materyal fosillerinde en ufak bir ipucu bile yoktur. Bunun aksini ispat edecek fosil ve deliller ise pek çoktur. Mendel ve Pastör kanunları bunlardan sadece iki örnektir.
Evrim teorisi, ya da eski adıyla tekâmül nazariyesi, vahy terazisinde tümden bâtıl olduğu gibi; bilim ve akıl ölçülerinde de imkân dışıdır. Şöyle ki: Madde ve enerjide “emtropi” vardır. Yani gözlenen bütün doğal sistemlerde düzensizliğe, dağılıp saçılmaya doğru bir eğilim vardır. Bu gerçek, hem mikro ve hem de makro seviyelerde geçerlidir. Madde parçacıkları dağılıp saçılır gider. Enerji de akıllı birisi tarafından plânlı ve düzenli olarak kapalı duvarlar arasında ve borular içerisinde kontrol altına alınmazsa dağılır gider. Dışarıdan gelen güneş enerjisi de, bunu alıp kullanacak çok muazzam bir makine sistemi yoksa, boşlukta dağılır. Bu bir fizik kanunudur (Allah’ın evrendeki yasalarından, tabiattaki kanunlarındandır). Aklı başında hiçbir bilgin bu kanuna karşı fikir ileri sürme cesareti gösteremez.
Madde âtıldır (eylemsizdir), kendiliğinden bir gücü yoktur (fizikteki atâlet/eylemsizlik prensibi). Allah’tan başka hiçbir şeyin kendiliğinden hiçbir gücü, düzen ve nizamı yoktur (lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh). Akıllı ve şuurlu birisi tarafından plânlı düzenli bir makine sistemiyle kontrol edilmeyen enerji de her şeyi dağıtır, yakar ve yıkar. Meselâ nükleer bir santralde kontrol altına alınamayan bir atom enerjisi her şeyi yakar ve yıkar, dağıtır ve boşlukta dağılır gider. Öyle ise basit bir otomobilin bir yapıcı mühendisi olmadan demir yığınları arasından güneş enerjisi veya herhangi bir enerji ile meydana gelmesi imkânsızdır. Deney
- 12 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve gözlem de akıl da bunu kabul etmez.
En basit bir canlının organizmasının (cesedinin) yanında, mükemmel bir otomobil veya en ileri seviyede yapılmış bir bilgisayar, çocuk oyuncağı gibi kalır. Bir elektronik beyin bozulduğu vakit kendi kendisini tamir edemez, kendi mislini ve benzerini, maddelerini dışarıdan toplayarak yapamaz. Çünkü âtıldır/eylemsizdir, şuuru yoktur. Bunlar akıllı birisinin yapacağı hesap ve plân işidir. Akılsız ve cansız madde kendiliğinden bir makine veya bir bilgisayarı yapamayınca, ya bunların yapıcısı olan insanı nasıl yaratabilir? İnsanın yaptığı en mükemmel bir bilgisayar, insan tarafından tamir edilip kontrol edilmezse, kendisini tekâmül/evrim ettirmek şöyle dursun, madde yığınları arasında dağılıp gider.
Bir eser, müessirinden (yaratıcısından) üstün olamaz. Bir eser de yapıcısında bulunmayan vasıflar bulunamaz. Netice, sebebinden üstün olamaz. Taş sebep olursa, parçacıkları taşın eseri (neticesi) olur. Maddede can yoktur; insanî ruh ve bunun özellikleri olan şuur ve akıl hiç yoktur; vicdan ve bunun özellikleri olan sevgi, nefret ve üzüntü de yoktur. Bir maddenin, pek çok mükemmel makine sistemi olan bir canlının vücudunu meydana getirmesi ve ona kendisinde hiç bulunmayan canı, hele akıl, irâde ve vicdanın kaynağı olan ruhu vermesi ne kadar akıl ve imkân dışıdır. Can enerji değildir. Can, canlının duyup görmesini ve gayeli hareket etmesini sağlayan, vücudunu tamir etme, kendisini koruma ve neslini devam ettirme görevini üstlenen manevî bir cevherdir.
Bir canlı sisteminin meydana gelebilmesi için mutlaka şu şartlar gereklidir:
1- Sistemin gelişigüzel değil; enerji ve besinleri dönüştürecek mükemmel mekanizması ve makine sistemi olmalıdır.
2- Otomobilin çalışması için nasıl petrol lazımsa, bunun da kullanılabileceği bir enerji kaynağı, yani besinler bulunmalıdır. Canlıların besinleri, bitki ve hayvan organizmalarıdır.
3- Bu enerjinin dönüşüm mekanizmalarını idare edip devam ettirmek ve çoğaltmak için bir kontrolcü bulunmalıdır. Çünkü Termodinamiğin ikinci kanunu olarak ifade edilen ve kâinatta geçerli İlâhî kanuna göre sistemlerin düzensizliğe doğru tabii bir kaymaları vardır. Otomobilde bu kontrolcü şoför, elektronik beyinde kontrol mühendisidir. Otomobilin şoförü veya elektronik beynin kontrolcüsü ölmüşse bunlar kendi kendilerine gayeli ve düzenli çalışamazlar. Kendilerinin benzerlerini meydana getiremezler ve kendilerini tamir edemezler. Az bir zaman sonra çürür, dağılır ve saçılıp giderler. Canlıların mekanizma ve makinelerinin kontrolcü ve idarecisi canlıdır. Canlının canı çıkmışsa, bunca muazzam zekâsına rağmen insan dahi ona canı veremez.
4- Canlı bir sistemin mutlaka akıllı ve âlim bir yaratıcısı olmalıdır. O da Allah’tır. Otomobilin yapıcısı akıllı bir insandır. Öyle ise canlıların organizmalarını, o akıllara durgunluk verecek çok muazzam makine sistemlerini, oksijen - hidrojen (yani su), fosfor, kükürt, azot, karbon, kalsiyumdan yaratan ve bunlara canı veren Allah’tır.
İnsanla hayvan arasında mâhiyet farkı vardır. İnsanlarda akıl, irâde ve vicdan vardır. Hayvanlarda bunlar yoktur. Bunların kaynağı da Allah’ın insana verdiği ruhtur. Bu insanî ruh hayvanda yoktur. Buna göre evrim teorisi/Darwinizm
ÂDEM
- 13 -
imkânsızdır. Darwinizme inananların, insanın maddeden kendiliğinden tekâmül ederek/evrimleşerek meydana gelişini “Akılları mı emrediyor, yoksa bunlar, azgın kimseler midir?” 55
Kur’an, sahih hadisler ve bunlara dayanan diğer güvenilir İslâmî kaynakların Hz. Âdem hakkında verdiği bilgilerden çıkan sonuca göre Hz. Âdem topraktan yaratılmıştır. Konuyla ilgili âyetlerden, bu yaratılışın belli bir gelişme seyri takip ettiği ve süresi bilinmemekle birlikte belli bir zaman içinde tamamlandığı sonucu da çıkarılabilir. Ancak bu gelişme, hiçbir zaman İlâhî irâde ve kudretin tesiri olmaksızın doğal bir evrim şeklinde anlaşılamaz. Bütün ilgili âyetlerde Hz. Âdem’in herhangi bir başka canlıdan tekâmül sûretiyle değil; topraktan ve tamamıyla bağımsız bir canlı türün atası, öteki bütün canlı ve cansız varlıkların aksine, yeryüzünde halife kılınarak, yükümlü ve sorumlu tutulan ve bunun için gerekli manevî, ahlâkî, zihnî ve psikolojik kabiliyetlerle donatılmış bir varlık olarak yaratıldığı, tartışmaya yer vermeyecek şekilde açıklanmıştır. Bu sebepledir ki insanın yaratılışının bu özel yanını bütünüyle reddederek onu bayağı canlılar seviyesine indiren teorileri İslâm inançları ile bağdaştırmak mümkün değildir. 56
Âdem Olmak
Âdem (adam) olmak, bir iddiadır. Her iddia da bir ispat/bir bedel ister. Âdem olmanın bedeli, Arapça yazılışında âdeta simge hâlinde gösterilmiştir. Bu yazılışı mercek altına aldığımızda, bu hakikati daha yakından görürüz. Âdem bir elif, bir dal ve bir mim harfinden oluşur. Birçoğumuzun bildiği gibi bu harfler, Âdem kelimesinde namazın simgesidirler.
Elif; kıyamı, dal; rükûyu ve mim de secdeyi simgeler. Bu basit yazılımın bize gösterdiği hakikat şudur: Ey Âdemoğlu! Âdem (adam) olmak istiyorsan, kul olmak zorundasın. Allah’ın karşısında esas duruşa geçmek zorundasın.
Kıyam, rükû ve secde… İşte insan (Âdem/adam) olmanın anahtarları… Allah karşısında esas duruşa geçmek, eğilmek ve secdeye gitmek… İblis, bunları yapmadığı için şeytan oldu. Sûreta (şekil olarak) insan olanlar da bunlardan kaçındığı için Âdem olamıyorlar/olamayacaklar…
Âdem olduğunu söyleyen her kişi, önce esas duruşa geçecek, sonra eğilecek, sonra secdeye kapanacak ve insanlığa (er kişiliğe) adımını atacaktır. Burada eğilmek, alçalmanın değil, yücelmenin işaretidir. Bunlar da semboldür ve bunların da içinin hakkıyla doldurulması gerekir. Her kıyam, rükû ve secde ferdî hayatta doğruluk ve dürüstlüğe, güvene, şefkate, vicdana, merhamete, sevgiye vb.; cemiyet hayatında da dayanışmaya, yardımlaşmaya, kardeşliğe, adalete, özgürlüğe vb. değerlere karşılık gelmelidir.
İçi boş bir kıyam, bir rükû ve bir secdenin de bir anlamı ve karşılığı olmayacaktır. Âdem olma iddiası, hayat boyu ispat edilmesi gereken zor bir iddiadır. Hatta dünya hayatını Âdemleşme veya Âdemleşememe serüveni olarak da adlandırabiliriz. Kimi, iddiasını ispatlayacak, kimisi böyle bir iddianın farkına bile varamayacaktır.
Görünen o ki, birçoğu bu iddiayı kaybetmekle karşı karşıyadır. Rabbimizin
55] 52/Tûr, 32; Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 40
56] İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 1, s. 359
- 14 -
KUR’AN KAVRAMLARI
birçok ayetinde de belirttiği gibi insanların birçoğu akıllarını kullanmamaktadır.
Âdem (adam-insan) olma meselesi, söylem planında kolay, eylem planında zor bir mesele olarak karşımızda hayatiyetini sürdürmeye devam ettirmektedir. 57
Hz. Âdem’in Kur’an’da Anlatılan Kıssasından Ders ve İbretler
Hz. Âdem topraktan yaratılmıştır. İnsanın topraktan yaratılması, bir yönüyle Allah’ın yüce kudretine delil olurken, bir yönden de insana bir hatırlatmadır: “İşte senin aslın, hakir/âdi bir çamurdur. Büyüklenmeye hakkın yoktur.” O yüce kudret olmasaydı, çamur nasıl insan haline gelebilirdi? O çamura üflenen İlâhî ruh onu canlandırıyor, hareketli ve şuurlu hale getiriyor. Bu, insanın iki boyutlu olduğunu da gösterir: Topraktan meydana gelen maddî ve beşerî boyutu, İlâhî ruhtan üflenen ve Allah’ın isimleri öğretmesinden oluşan manevî, ruhî ve ilmî yönü, halifelik boyutu. İnsan, kendine verilen yetenekler sayesinde mayasındaki çamurluğu, yani değersizliği, düşük bir seviyeyi de seçebilir; kendisine üflenen İlâhî ruh yönüne meylederek yüceliği, üstünlüğü, İlâhî ahlâkı da seçebilir.
Çamur, durağanlığı, hantallığı, bir yerde çöküp kalmayı; ruh ise hareketi, canlılığı, çabayı ve gayreti işaret eder. İnsan mayasındaki çamur alçaklığa, ruhu ise yüceliğe meyillidir. İnsanı ancak İlâhî ruhtan gelen bilinç, olgun harekete yöneltebilir.58 İnsanlar arasındaki mesafe, çamur ile İlâhî ruh arasındaki mesafe kadar olabilir.
Meleklerin Hz. Âdem’e secdesi, insana verilen değerin göstergesidir. Başta melekler olmak üzere yeryüzünde hemen her şey insanın hizmetine verilmiştir. Her şey, insanın önünde âdeta melekler gibi secde etmektedir. Bu hizmetten ise yalnızca İblis kaçınmaktadır. O, bu evrensel değerleri ve nizamı inkâr ederek bu âhengin dışında kalmıştır. Avrupa’da ortaya çıkan Hümanizm, insana verilen bu ulvî değerin yanında hiçbir anlam ifade etmez.
Hz. Âdem’in Kur’an’da anlatılan kıssası, bütünüyle yaratılışın ve insanlığın hikâyesidir. İnsan hayatının nasıl başladığını, nasıl devam etmesi gerektiğini ve nereye varacağını haber veriyor. Âdem kıssası, insanın yüksek mertebesini, kendisine melekler dahil bütün yerdeki varlıkların hizmet ettiği yeryüzü halifeliğini ve bunun sorumluğunu hatırlatıyor. Yeryüzünde halife kılınan insan, ancak emanet yükünü hakkıyla taşırsa bu görevini hakkıyla yerine getirebilir. Âdem kıssası, insanı Allah’ın emrine uymaya, yasaklarından kaçmaya alıştırıyor, İblis’in düşmanlığını hatırlatıyor.
Eşyanın isimlerini insan kendiliğinden bilip öğrenmiş değildir. Meleklerin ve insanın Allah’ın öğrettikleri ve öğrenme kabiliyeti verdiklerinin dışında kendiliklerinden bir ilimleri yoktur.59 İnsana, Allah ilim öğrenme yeteneği vermemiş, onu vahiyle desteklememiş, ona eşyanın isimlerini öğretmemiş olsaydı, insan dünyada hiçbir ilerleme gösteremez, yeryüzünün efendisi, halifesi de olamazdı. Öğretilen isimler sayesinde bilgiye, bilince, adlandırmaya, bilmeye, idrâk ve ifade etmeye kavuşmuş bulunuyoruz. Bunlar olmadan hayat olur mu?
İlimlerin kaynağı olan Kur’an’ı öğreten O olduğu gibi Beyanı, açıklama
57] Eyüp Yıldırım
58] Ali Şeriati, İnsan, s. 15-16
59] bk. 2/Bakara, 30-33
ÂDEM
- 15 -
yeteneğini de Allah öğretmiştir. “Rahmân, Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı/açıklamayı öğretti.”60
Meleklerin Allah’ın öğrettiğinden başkasını bilmemeleri, gaybın Allah’a ait bir sır olduğunu ortaya koyar. Rabbimiz, bizim bilmemizin faydalı olmadığı gaybı kendine saklamıştır. Bu anlamda gaybı bildiği zannedilenler, falcılar, kâhinler, medyumlar, cinciler, üçkâğıtçı sihirbazlar yalancıdır.
Hz. Âdem’in cennete konulmasının hikmetini en iyi Rabbimiz bilir. Onun cennet hayatının, Allah’ın nimetlerinin büyüklüğünü görme, O’nun koyduğu sınırları tanıyıp onlara uyma, insana kötülük yapabileceklere karşı dikkatli olma amacı taşıdığı söylenebilir. Bu cennet, insanlar için bir örnektir ya da dünyayı nasıl cennet gibi yapabileceklerinin metodunu göstermedir. Kişi kendi hayatını dilerse cennet gibi ve ölümden sonrasını da cennet yapar; dilerse hayatı kendisi ve çevresi için cehenneme çevirir. Allah’ın bir emrine isyan insanın Cennetten uzaklaşmasına sebep olmaktadır. Yapılan isyana, hatayı kabul edip tevbe edilmez ve Allah’ın emrine karşı bir mantık yürütülmeye, hataya te’vil bulup kılıf uydurmaya kalkılırsa Allah’ın lânetine uğranılan şeytanlaşma söz konusu olacaktır. Hz. Âdem’in cennet hayatı bu esprileri hatırlatıyor.
Kaybedilen cenneti yeniden bulmanın yolu, İslâm’ın tanımını yaptığı takvâ elbisesini kuşanıp müttakîlerden olmaktır. Bu ahlâk, yeryüzünü de insan için cennet haline getirecektir. Müttakîlerden kurulu bir toplum, saadet/mutluluk toplumudur. Takvâ sahibi mü’minler, her devirde asr-ı saadeti yaşayan, saadeti asra taşıyan kutlu insanlardır. Müttakîler için hazırlanmış olan ebedîlik cenneti, geçici olan dünya cennetinde kazanılır. Dünyayı kendisi ve çevresi için cennet gibi yapanlar, Âhiret cennetine adaydırlar. Ebedîlik cenneti, ancak bir bedel karşılığı kazanılır. Bu bedeli mü’minler nefisleriyle, İblisle ve Allah’ın düşmanlarıyla, her şartta ve her imkânda mücadele ederek, hiç kimsenin kınamasına aldırmadan Allah’ın emrini yerine getirerek öderler. Hz. Âdem’in cennet hayatı, bu gerçeklerin işaretlerini vermektedir.
Hz. Âdem, cennette olmasına rağmen yasak ağaca yaklaşmama emri ile denendi. İnsan orada bile başıboş, kuralsız ve sorumsuz değildi. İnsan yeryüzünde, İblis’in serbestçe faaliyet yapabildiği, nefislerin hoşuna gidecek sayısız çekici zevklerin olduğu, saptırıcıların kol gezdiği bir ortamda başıboş olabilir mi? Kuralsız ya da şeriatsiz kalabilir mi? Sorumluluk, hayatın anlamıdır ve devamını sağlayan en önemli ilkedir. Sorumsuzluk kişi için yokluktur. İnsanın yokluktan kurtulup var olmasını isteyen Yaratıcı, onu yaptıklarından ve emaneti taşıma görevinden sorumlu tutmuştur. Bu, ona değer vermedir, bir başka deyişle adam yerine koymadır.
Yasak ağaç -Allah daha iyi bilir- yeryüzündeki yasakları/haramları sembolize etmektedir. Rabbimiz bununla insanları kendi haram sınırları konusunda duyarlı olmaya davet ediyor. Yasak ağaçtan yemek, Hz. Âdem’in şekavetine/bedbahtlığına sebep oldu.61 İnsan tıpkı atası Âdem gibi, ister bilerek, ister unutarak Rabbinin yasak ağaçlarından yerse, O’nun sınırlarını çiğnerse ya da hükmüne uymazsa; şekavete düşer, mutsuz olur, hüsrâna uğrar, çok şey kaybeder.
60] 55/Rahmân, 1-4
61] bk. 20/Tâhâ, 117
- 16 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Günümüzde ne yazık ki İblis’in yandaşları yeryüzünün her tarafını, işledikleri şerler, sebep oldukları fesatlar, yapa geldikleri günahlar yüzünden yasak ağaçlarla doldurdular. Onlar, sürekli yasak ağaç üretmekte ve onu reklâmlayarak pazarlamaktadırlar. Şimdilerde asıl mesele, yasak olmayan ağaçları bulup onların meyvesinden yemek ya da cennetin helâl ağaçlarını yeryüzünde yetiştirmek ve diğer insanlara sunmaktır.
İnsan, diğer varlıklardan üstün kılınmasına rağmen,62 hem unutkan ve zayıftır, hem de yaratılışında olan çamurluğa ve İlâhî ruha meyillidir.63 Hz. Âdem, cennette olmasına ve Rabbinin uyarılarına rağmen yasağı unuttu.64 İnsan, unutarak veya aldanarak hata yapabilir. Mü’min insana düşen, hatasını İblis gibi savunmak değil; Âdem ve eşi gibi hatasını anlayıp Allah’tan bağışlanma dilemektir. Çünkü Allah, şirkin dışında bütün günahları affeder. 65
Hz. Âdem ve Hz. Havva, hatalarını anladıktan sonra şu duayı yapmışlardı: “(Âdem ile eşi) dediler ki: ‘Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”66 Yaptıkları bu dua, tevbe edilmeyen küçük günahların bile karşılık göreceğinin, cezaya sebep olacağının delilidir. Öyleyse bütün günahlara tevbe etmeli, sürekli Allah’a istiğfârda (bağışlanma dileğinde) bulunmalı. Peygamberimiz bile her gün sayısız çoğunlukta istiğfâr ederdi. 67
İblis, Âdemoğluna duyduğu haset yüzünden iğvâsını, her zaman ve her şartta sürdürecektir. İblis de, onun askerleri ve yardımcıları da tatil yapmayacaklar.68 İblis ve yandaşları en çok müslümanlarla uğraşırlar. Onları Allah’tan, O’na ibâdetten, O’nun yolunda harcama yapmaktan alıkoymaya çalışırlar. Onlar, müslümanların bütün hayırlı işlerine engel olmaya gayret ederler.
Allah, Âdem’i ve eşini affetti. Çünkü onlar günahlarını itiraf ettiler, hatalarının bağışlanmasını istediler. Yaptıkları yanlışı savunmadılar, Allah’ın emrini beğenmezlik etmediler, O’na karşı kibirlenmediler. İblis ise af dilemediği gibi hatasını da kabullenmedi, Allah’ın emrine karşı istikbar etti. Allah’ın İslâm’la gönderdiği hükümlere/ölçülere teslim olduğu ve onları kabul ettiği halde hata edenler, sonra da günahlarına tevbe edenler, tıp Hz. Âdem gibi affedilirler. İmanda, İlâhî yasaklarda, Allah’ın hükümleri konusunda pazarlık yapanlar, sonra kendi görüşlerini daha doğru ve üstün görenler, İblisin arkadaşıdırlar.
Hataya düşmenin, günah işlemenin sebebi, başkasının teşviki olsa bile, insanın bizzat kendisi esas suçludur; esas sebep, insanın kendi arzusu, kendi hevâ ve hevesidir. Kimse kimsenin günahından sorumlu olmadığı gibi, kimse bir başkasının yerine kulluk da yapamaz. Herkesin yaptığı kendisine aittir.
Kadın, insanın asırlar boyu çektiği çilenin sebebi değil; onun yaratılışta kardeşi, insan olmada eşi veya annesidir. Üstünlük cinsiyette veya rütbelerde
62] 17/İsrâ, 70
63] 4/Nisâ, 28
64] 20/Tâhâ, 115
65] 4/Nisâ, 116; 5/Mâide, 40; 39/Zümer, 53 vd.
66] 7/A’râf, 23
67] bk. İbn Mâce, Edeb 57, hadis no: 3815-3817
68] bk. 36/Yâsin, 60; 7/A’râf, 16-17; 17/İsrâ, 64 vd.
ÂDEM
- 17 -
aranmamalıdır.
Çıplaklık şeytandandır. O, Hz. Âdem’i ve eşini cennette kandırarak onları elbiselerinden soydu, ayıp yerlerini ortaya döküp onları utandırdı. Bu olay, aynı zamandan hem günah işlemenin insanı sıkıntıya sokacağına, hem de şeytanın insanı elbiselerinden soyarak ona daha rahat hâkim olabileceğine işaret etmektedir. Bu nedenle Kur’an insanları bu konuda uyarmaktadır: “Ey Âdemoğulları, şeytan, anne-babanızın ayıp yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de bir belâya uğratmasın.” 69
Bilinmeli ki, avret yerlerini örtmek ve namusu korumak ölçüsü, insana verilmiş önemli nimetlerden ve yüceliklerden biridir. Değerini anlayanlar için böyledir ama, hayvanlar örtünme gereği duymazlar. Hz. Ömer’in rivâyetine göre Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Kim (uygun) bir elbise bulursa onunla (gereği gibi) örtünsün. (Giyerken), elbise köprücük kemiğine gelince; ‘Beni giydiren, kendisiyle avret yerimi örten ve hayatıma (o elbise ile) güzellik kazandıran Rabbime hamdolsun’ desin.” 70
İblis, çıplaklığı insanları avlamak için bir tuzak olarak kullanıyor; ağına düşürdüğü kurbanlarının da takvâ elbisesinden sıyrılıp ayıplarının ortaya dökülmesine çalışıyor. Onları Rablerinin huzurunda, insanların içerisinde rezil ediyor. Mü’min, takvâ elbisesi ile ruhunu, hayatını ve edebini koruma altına alır. İman ve takvâ ile Allah’ın istediği gibi bedenini örtüp, haysiyetini, iffetini, şerefini ve fıtrattaki yüceliğini korur.71 İblis ve yandaşları İslâm’ın getirdiği tesettür/örtünme ölçüleriyle savaşırlar. Çünkü örtüsüzlük, insanları, toplumları ve nesilleri bozmaya götüren önemli yollardan biridir. Günümüzdeki İblis askerlerinin de belirttiği doğru olabilir; “tesettür siyasal ve dinsel bir simgedir.” Tamam da, açıklık ve çıplaklık da şeytanî bir simge ve haram tanımazlığın, ahlâksızlığın simgesidir/alâmetidir. 72
Âdem kıssasında cennette iskân, yasak ağaçtan yeme ve tevbe”den oluşan üç aşama, Abduh’a göre insanın yaratılışındaki üç evreye tekabül eder. Âdem kıssası Âdemoğlunun kıssasıdır. Âdem’in adının anılması, kavmi, büyüğünün adıyla anmak kabilindendir. Cennette iskân, üzüntü ve kederin olmadığı, “kederden kaç hazza koş” sözünde ifadesini bulan çocukluk evresine delâlet eder. Ağacın meyvesinin yasaklanması ve bu yasağı çiğnemek irâdenin ortaya çıkma evresine, pişman olarak Allah’a yönelmek ise olgunluk evresine tekabül eder. Allah’tan kelimelerin verilmesi insan aklının hakikati bulmaya yetmediği, mutlaka nübüvvete ihtiyaç duyduğuna delâlet eder.73 İnsanlığın atası Âdem’in yaşadığı bu süreçle, her bir insanın anne karnında yaşadığı embriyolojik gelişim süreci arasında, “tedebbür” için bazı paralellikler kurulabilir mi? Anne rahmi, Âdemoğlunun zahmetsizce yaşadığı bir tür “cennet”; Âdem’in kovuluşu, insanın dünyaya gelişini; Âdem’in yasak ağaçtan yedikten sonra cinselliği keşfetmesi, insanın âkıl-bâliğ olarak cinselliği keşfetmesini çağrıştırır. İnsanın dünya hayatının âhirete nisbeti, ana rahmindeki sürenin dünya hayatındaki süreye nisbeti
69] 7/A’râf, 27
70] Tirmizî, İbn Mâce ve Ahmed bin Hanbel, naklen: İbn Kesir, 2/12
71] 7/A’râf, 26
72] Hz. Âdem, Hüseyin K. Ece, s. 243 ve devamı
73] El-Menâr, c. 1, s. 282-284
- 18 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gibidir. Allahu a’lem. 74
Hz. Âdem Kıssasından Çıkarılabilecek Dersler ve İbretler
1- Bu kıssada üç yaratıktan söz edilmektedir. Bunlar: Teslimiyet örneği melekler; kibir, öfke, isyan ve günahta ısrar eden nankörlük örneği İblis ve iyiliğe de kötülüğe de yönelme hissini içinde barındıran, her iki yöne de gidebilme gücüne sahip olan insan.75 İnsan bu haliyle hem meleklerle hem de İblis’le aynı yerde bulunabilecek ve yarışabilecek durumdadır. Yani hem meleklerden de yüce, hem de İblis’ten de aşağılık olabilir. 76
2- Hz. Âdem kıssası, bütünüyle yaratılışın ve insanlığın hikâyesidir. Onun var edilmesiyle yeryüzündeki hayat olgunluğa ulaşmıştır. Bu kıssa, insanın yeryüzü sınav alanına inmesinden Allah’a dönüşüne kadar geçen zamanın açık bir sahnesidir.
3- İnsanın dünyadaki hayatı tesadüfen başlamamıştır. Onu Allah yaratmış ve yaratılışını da belli ölçüler içinde ve kâinatın işleyişiyle uyumlu bir şekilde yapmıştır.
4- Allah, yüce gücü bilinsin diye varlıkları ve insanı yarattı. O kendisine ibâdet edilmesini sevdiği için, ibâdet edici kullar var etti. O aynı zamanda az bir amele çok karşılık vermeyi, suç işleyeni affetmeyi sever. Bu da insanın yaratılışı ile gerçekleşti. Allah’ın bir adı da Muhsin’dir. O kullarına ihsan etmeyi sever. Âdemoğullarını yarattı ve onlara bol bol ihsan etti.
5- Kur’an’da Hz. Âdem’in topraktan yaratılışının yedi yerde tekrar edilmesi, aynı zamanda ölümden sonra diriliş olacağına bir işarettir. İnsanı topraktan yaratan, çürümüş ve toprağa karışmış kemiklere de can verebilir. 77
6- Yüce Allah, yoktan varlık, zayıftan güçlü, sâkinden hareket, cansızdan canlı yaratır. Onun izniyle su ve toprak hareket eder, konuşur hale gelir.78 İnsan, kendisini böyle yaratan zâta karşı sorumlu değil midir?
7- İnsanın topraktan yaratılması, bir yönüyle Allah’ın yüce kudretine delil olurken; bir yönden de insana bir hatırlatmadır: “İşte senin aslın, hakir/âdi bir çamurdur. Büyüklenmeye hakkın yoktur.” O Yüce Kudret sayesinde çamur insan haline geldi. O çamura üflenen İlâhî ruh onu canlandırıyor, hareketli hale getiriyor. Bu insanın iki boyutlu olduğunu da göstermektedir.
8- İnsan, kâinatta üstün, eşsiz bir varlık olarak yaratılmış, bu eşsiz ve üstün konumuyla uyumlu bir vazifeyle görevlendirilmiştir. Onun bu dünyadaki sıfatı “halife”dir. Halife, başkasının yerine geçmek anlamına gelmektedir. İnsan ya yeryüzüne ya da başka toplulukların yerine vâris kılınmıştır.79 İnsan dünyada kendi başına buyruk olarak yaratılmamıştır. İnsan, Allah’ın ölçülerini unutmamalı, halife olduğunu hatırından çıkarıp kendini hâkim zannetmemelidir. Eğer
74] Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Düşün Y., s. 17
75] 76/İnsan, 2-3; 91/Şems, 8
76] 95/Tîn, 4-5
77] 36/Yâsin, 78-81
78] 30/Rûm, 20
79] 6/En’âm, 165; 7/A’râf, 69
ÂDEM
- 19 -
haddini aşıp böyle bir iddiada bulunursa kâfir, zâlim ve fâsıklardan olacaktır. 80
9- Âdem’e isimlerin öğretilmesi, hem insanın değerinin yüce olduğuna bir işarettir; hem de kullar için muazzam bir nimettir. Öğretilen isimler sayesinde bilgiye, bilince, adlandırmaya, bilmeye, idrak ve ifade etmeye kavuşmuş bulunuyoruz. Bunlarsız hayat nasıl olurdu?
10- Meleklerin Allah’ın öğrettiğinden başkasını bilmemeleri; gaybın Allah’a ait bir sır olduğunu ortaya koyar. Rabbimiz, meleklerin ve bizim bilmemizin faydalı olmadığı ‘gayb’ı kendine saklamıştır. Bu anlamda gaybı bildiği zannedilenler, falcılar, medyumlar, kâhinler yalancıdırlar.
11- Meleklerin “yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek halife mi yaratacaksın?” diye sormaları ve Allah’ın cevap olarak “sizin bilmediğinizi Ben bilirim,” demesi göstermektedir ki, bilmeden hüküm vermek yanlıştır, hele dinî konularda rastgele fetvâ vermek kötüdür.
12- Allah, Âdem’e isimleri öğreterek eşya hakkında temel bilgiyi vermiştir. İnsana bilgi ve yetki (irâde) birlikte verilmiş ve ondan bazı isteklerde bulunulmuştur. O hilâfetini bu verilen bilgi ve yetkiyle sürdürecektir. Hilâfeti adâlet sınırları içinde olmalı; hevâsına uymamalı ve Allah’a teslim olması gerektiğini unutmamalıdır.81 “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” sözü aynı zamanda insanların tümüne verilen nimetlerin hatırlatılmasıdır.
13- Yeryüzünde halife kılınan insan, ancak “emanet” yükünü taşırsa bu görevini hakkıyla yerine getirebilir. Dağların, yerin ve göklerin taşıyamamaktan korktukları82 “emanet” nedir? Gerçek mü’min olmak, insanlar arasında emîn/güvenilir sıfatı kazanmak, Allah’tan gelen İlâhî vahiyden emin olarak, İlâhî hükümleri tereddütsüz kabul etmek, kulluk emaneti, Kur’an ve Kur’an’la bildirilen İlâhî yasalar, insana yeryüzünde yön veren serbest irâde... Bütün bunlar, emanetin değişik açılardan görünüşüdür. İrâdesini Allah’ın hükmüne tâbi kılanlar, halifelik görevini yaparlar; irâdelerini İblis’e ve nefislerine teslim edenler ise emanete ihanet ederler.
14- Meleklerin Hz. Âdem’e secdesi, insana verilen değerin göstergesidir. Başta melekler olmak üzere yeryüzündeki hemen her şey, insanın hizmetine verilmiştir. “O, arzda/yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı.”83 Her şey, insanın önünde melekler gibi âdeta secde (bey’at/hizmetinde olma yemini) etmektedir. Bu hizmetten ise yalnızca İblis kaçınmaktadır. O, evrensel değerleri ve düzeni inkâr ederek bu âhengin dışında kalmıştır.
15- İblis’in üstünlük ölçüsü geçersizdir. Kişiye değerini kendi hammaddesi veya soyu değil; Allah’ın koyduğu ölçü verir. Irkçılık ve soy üstünlüğü iddiası, şeytanî mantıktır. Kur’an’a göre üstünlük takvâda,84 ilimde85 ve cihaddadır.86 Kim, kendi aslını, soyunu, ırkını başkalarına karşı bir üstünlük sebebi sayarsa,
80] 5/Mâide, 44, 45, 47
81] 2/Bakara, 30; 38/Sâd, 20
82] 33/Ahzâb, 72
83] 2/Bakara, 29
84] 49/Hucurât, 13
85] 39/Zümer, 9
86] 4/Nisâ, 95
- 20 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onda iblis anlayışı var demektir. İblis, bu yanlış çıkarım sonucu Rabbine istikbâr edip isyan ettiği gibi, her çeşit ırkçılık da istikbâra ve isyana yol açan tehlikedir.
16- Allah, Âdem’e kendi ruhundan üflemiş, tüm eşyanın isimlerini öğretmiş, onu yeryüzüne halife tayin etmişti. İblis bunu görünce kıskandı ve secde etmedi. İblis, Allah’ın Âdem’e verdiği bu halifelik emanetini anlamadı, kibri ve bilgisizliği yüzünden secde etmedi. İblis, Allah’ın gelecek zamanlara ait planlarını ve hikmetlerini göremeyip kör nefsinin arzusuna uydu ve isyan etti. Kim nefsinin arzularına hiçbir sınır tanımadan uyarsa, onda İblis ahlâkı var demektir. İblis’i isyana sevk eden haset/kıskançlık, kibir ve cehalet, şeytanî özelliklerdir. Kimde bu özellikler varsa, o şeytanî karaktere sahiptir.
17- İblis, Âdem’in varlığının dış görünüşüne bakıp kendini üstün görmüştür ve yaratılışın iç yüzünü, sırrını, hikmetini anlamamıştır. Hâlbuki Allah’ın bütün işlerinin hikmetleri vardır, her birinin kendine ait sırları vardır. Âdem’i sırf toprak zanneden İblis mantığı, kendi maddesini ondan üstün sanmıştır. Materyalizm/maddecilik şeytanî bir felsefedir. Ona göre ateşten yaratılmak, bir üstünlük sebebiydi.87 Böylece o, ateşin topraktan üstünlüğü gibi iki madde arasında, aslında olmayan bir fark görmüştü. Her iki maddenin yaratıcısının da Allah olduğunu itiraf etmesine rağmen, Âdem’in halifelik ve İlâhî ruh taşıması, eşyanın isimlerini bilmesi gibi üstünlüklerini bilmezden gelmişti.
Âdem’de toprak, kendisinde ateşten başka bir mâhiyet görmemiş; ölüden diri, diriden ölü yaratan ve bütün meziyetleri bahşeden Allah’ı maddeye mahkûm saymıştı. Bu, İlâhî hükümleri, kendi nefsine ve aklına göre değerlendirip mantığına ters gelen bir hükmü reddeden bir akılcılık olduğu gibi; ırkçılığın da temeli idi. Yaratıkları, ruhî yapısıyla değerlendirmeyip, sadece maddî özellikleriyle, asâletiyle değerlendiren ırkçı anlayışın temeli de İblis tarafından böyle atılıyordu. Maddeyi tek ve gerçek ölçü sanmakla şeytanca bir yanılgıya düşmüştü. His ve duygularıyla hareketi sonucu kendi nefsinden kaynaklanan yanılgısını Allah’ın emrine tercih etmekle insanın üstünlüğü gerçeğini kabul etmemişti.
18- İblis’in belki en önemli hatası, yanlış şekilde kıyas etmesi, Allah’ın hükmüne rağmen akıl yürütmesidir. Bu akıllılık değil; akılcılıktır. Bu şeytanî anlayışa göre ölçü, Allah’ın hükmü değil; akıldır. Böylece akıl putlaştırılmıştır. Aklın Allah’ın hükmüne teslim olması, kulun yaratıcısına itaat etmesi gerektiği halde,88 kendi görüşünü/hevâsını ilâhlaştırmasıdır. Yani kendi aklınca ateş topraktan üstündür; dolayısıyla kendisi de Âdem’den üstündür. Hâlbuki o durumda Allah’ın kesin secde emri vardı. İtaat eden bir kula yakışan, mutlak Yaratıcı karşısında emri dinlemekti. Aklına çok güvenip Âdem’i kıskanan İblis isyan etti ve lânetlendi. O, ölçüleri tersyüz etti, Allah’ın yarattığı akılla Allah’ın hükmünü tartmaya çalıştı. Allah’a teslim olması, hükmüne itaat etmesi gerekirken alternatif üretmeye kalktı. “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, iman etmiş bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüş olur.” 89
19- Şeytanın ateşin topraktan üstün olduğuna dair hükmü de yanlıştır.
87] 38/Sâd, 71-85
88] 33/Ahzâb, 36
89] 33/Ahzâb, 36
ÂDEM
- 21 -
Toprak, nimetleri, bereketi, üremeyi temsil eder. Toprağın bu üreticiliğine, besleyiciliğine karşılık, ateş; yakıcı, yıkıcı, mahvedicidir. Bu, toprağın ateşe mânevî üstünlüğüdür. Maddî üstünlük ve galibiyete gelince, ateş toprağı yakamaz; ama toprak ateşi söndürür. Ateş geçicidir, yanan ateş, bir müddet sonra sönüp kaybolur gider. Toprak ise çağlar boyu, nesilden nesile hem de çeşit çeşit verir de verir. Ateşin, yani yakıcı ve yıkıcı şeylerin, meselâ ateşli silâhların, atom bombası vb. araçların güç kaynağı, büyüklük ve üstünlük vasıtaları olduğunu iddia etmek şeytânî bir değerlendirmedir. Şeytan, bu tür yakıcı ve yıkıcı şeyleri, dostlarının gözünde büyüterek, bu sahte güçleri elinde bulunduranlardan insanları korkutur. Ayrıca toprak tevâzunun, secdenin timsalidir; ateş ise isyanın.
20- Kibir/büyüklük taslamak, insanı alçaltan şeytanî bir huydur. Bu huy, insanı Allah’ın hükümleri karşısında istikbâr etmeye ve istiğnâ duygusuna götürür. Kibir, istikbâr, istiğnâ (kendini Allah’a karşı muhtaç hissetmeme) duyguları, şeytanın önemli araçlarındandır. Tarih boyunca gelmiş geçmiş bütün azılı inkârcıların tavrı istikbârdı. Bu çirkin huy yüzünden insanlar Rablerine secde etmekten, O’nun emirlerini dinlemekten yüz çevirirler.
İnsanın topraktan yaratılmasının bir hikmeti de, toprağın tevâzu (alçak gönüllülük) ve haddini bilme halini hatırlatmasıdır. Böylece insan, Allah karşısında haddini bilmeye çağrılıyor. Peygamberimiz şöyle buyurur: “Kim Allah için tevâzu gösterirse, Allah onu yüceltir; kim de kibirlenirse Allah onu alçaltır.” 90
21- Allah, meleklere “bir halife yaratma” iradesinden söz etti. Bu âyetten, bir şey yapmadan önce akıllı ve işin ehli insanlara danışma (istişâre etme) ahlâkına işaret çıkarılabilir.
22- Hz. Âdem’in cennet hayatının, Allah’ın nimetlerinin büyüklüğünü görme, O’nun koyduğu sınırları tanıyıp onlara uyma, insana kötülük yapabilecek düşmanlarına karşı dikkatli olma bilincine sahip olma amacı taşıdığı söylenebilir. Bu cennet, insanlar için bir örnektir. Dünyayı nasıl cennet gibi yapabileceklerinin metodunu gösterir. Kişi kendi hayatını cennet gibi ve ölümden sonrasını dilerse cennet yapar; dilerse hayatı kendisi ve çevresi için cehenneme çevirir. Hz. Âdem’in cennet hayatı bu espriyi hatırlatıyor.
Allah’ın başlangıçta insan için uygun gördüğü yer cennettir. İnsan, Allah’ın hidâyetine uyar ve hatalarında ısrar etmeyip tevbe yolunu seçerse yine cennete kavuşacaktır. Ancak bu defa kazanarak, yani dünyada iken şeytanın yolunu reddedip Allah’ın emri istikametinde yol almanın mükâfatı olarak cennete girecektir. 91
23- Allah, Âdem’in hayatının bir bölümünde fiilen gösterdiği, sayısız nimetlerle donattığı, gözlerin görmediği huld cennetini, müttakîler için, Allah’tan hakkıyla korkup sakınanlar için hazırlamıştır.92 Kaybedilen cenneti yeniden bulmanın yolu, Kur’an’ın tanımını yaptığı takvâ elbisesini kuşanıp müttakîlerden olmaktır. Bu ahlâk, yeryüzünü de insan için cennet haline getirir. Müttakîlerden kurulu bir toplum, saâdet/mutluluk toplumudur. Günümüzde de insan “asr-ı saâdet”i yaşayabilir; “saâdet”i “asr”a taşıyabilir. Nasıl mı? Cevabı “Asr” sûresinde.
90] İbn Mâce, Zühd 16; hadis no: 4176
91] 7/A’râf, 43; 24/Nûr, 38; 31/Lokman, 8; 32/Secde, 19; 16/Nahl, 32
92] 3/Âl-i İmran, 133; 15/Hıcr, 45; 26/Şuarâ, 90 vd.
- 22 -
KUR’AN KAVRAMLARI
24- Hz. Âdem’i şekavete (bedbahtlığa/mutsuzluğa) düşüren şey, İblis’e aldanıp Rabbinin tenbihini/uyarısını unutmaktır. Onun ve soyunun şekavetten kurtulması da Allah’tan gelen “hidâyet”e uymasıdır.93 İlâhî hidâyette yaratılışın cevabı, saadetin formülü, kurtuluşun reçetesi vardır. Bu hidâyette fıtratın ihtiyaç duyduğu ilkeler ve ölçüler, fazilet, en olgun düzen ve dosdoğru bir yol vardır. İnsan, sapmamak ve sıkıntıya uğramamak için Allah’ın hidâyetine tâbi olmalıdır. O daima bu hidâyete muhtaçtır. Bu hidâyetten ve Allah’ın zikrinden yüz çevirenler, kendi bedbahtlığını kendileri kazanırlar, gündüzleri geceye ve nurları zulumâta (karanlıklara) çevirirler. 94
25- Müttakîler için hazırlanmış olan ebedîlik cenneti, geçici olan dünya cennetinde kazanılır. Dünyayı kendisi ve çevresi için cennet gibi yapanlar, âhiret cennetine adaydırlar. Huld (ebedîlik) cenneti, ancak bir bedel karşılığı kazanılır. Bu bedeli, mü’minler, nefisleriyle, şeytanla, şeytanlaşanlarla her şartta ve imkânda mücadele ederek, hiç kimsenin kınamasına aldırmadan Allah’ın emrini yerine getirerek öderler. Cennet, kul için üstün bir makam olduğundan, orayı hak etmenin bedeli de ona göredir. Orayı arzu edenler, gereken bedeli ödemek zorundadır.
26- Hz. Âdem, cennette olmasına rağmen “yasak ağaca yaklaşmama” emri ile denendi. İnsan orada bile başıboş, kuralsız ve sorumsuz değildi. İnsan, yeryüzünde, şeytanın serbestçe faaliyet yapabildiği, nefislerin hoşuna gidecek sayısız çekici zevklerin olduğu, devlet eliyle haramların kolaylaştırılıp Allah’a itaatin önüne sayısız engeller konulduğu, saptırıcıların kol gezdiği bir ortamda başıboş olabilir mi? Kuralsız ya da şeriatsiz kalabilir mi? Bunca şeytânî yollar içinde kılavuzsuz sırât-ı müstakimi bulabilir mi?
27- Sorumluluk, hayatın anlamıdır ve devamını sağlayan en önemli ilkedir. Sorumsuzluk kişi için “yok”luktur. İnsanın yokluktan kurtulup “var” olmasını isteyen Yaratıcı, onu yaptıklarından ve emaneti taşıma görevinden sorumlu tutmuştur. Bu, ona değer vermedir, bir başka deyişle “adam yerine koyma”dır. Yasak ağaç, ihtimal ki yeryüzündeki haramları sembolize etmektedir. Rabbimiz bununla insanları kendi haram sınırları konusunda duyarlı olmaya davet ediyor.
28- Yasak ağaçtan yemek, Hz. Âdem’in şekavetine (bedbahtlığına) sebep oldu.95 İnsan, tıpkı atası Âdem gibi, ister bile bile, ister unutarak Rabbinin yasak ağaçlarından yerse, O’nun sınırlarını çiğnerse veya hükmüne uymazsa, şekavete düşer, mutsuz olur, hüsrâna uğrayıp çok şey kaybeder.
Günümüzde tâğûtî düzenlerin ve düzenbazların egemenliği sayesinde şeytanın yandaşları yeryüzünün her tarafını işledikleri şerler, sebep oldukları fesatlar, yapa geldikleri günahlar yüzünden “yasak ağaçlar”la doldurdular. Onlar sürekli “yasak ağaç” üretmekte ve şeytânî vesvese ve kandırmaca ile insanları o ağaçlara yaklaştırmaktadırlar. Müslümana yakışan, yasak olmayan ağaçlar bulup onların meyvesinden yemek, ya da cennetin helâl ağaçlarını yeryüzünde yetiştirmektir.
29- Âdem ve eşi cennetteyken Allah tarafından denenmiş ve eğilimleri
93] 2/Bakara, 38; 20/Tâhâ, 123
94] 20/Tâhâ, 124
95] 20/Tâhâ, 117
ÂDEM
- 23 -
ortaya çıkmıştır. Dünyada da benzer bir imtihan vardır. Her iki imtihanda da Allah’ın sınırsız mubah alanı ve çok az haram alanı vardır. Mubah alan, insanın tüm ihtiyaçlarını sonuna kadar karşılamaya yeterlidir. Helâl/mubah nimetler, keyfe kâfidir. Bundan dolayı haram sınırını aşan kimselerin kendilerini savunabilecekleri hiçbir gerekçeleri olmaz. Savunma çabaları, temelsiz görüşlerden (hakkı göremeyişlerden) başka bir şey değildir; tıpkı şeytanın demagojileri gibi.
30- İnsan, diğer varlıklardan üstün kılınmasına rağmen,96 hem unutkan ve zayıftır, hem de İlâhî ruha yatkınlığı yanında, yaratılışında olan çamura/çamurluğa da meyillidir. 97
31- Hz. Âdem, Rabbinin uyarılarına rağmen yasağa uymayı unuttu.98 İnsan unutarak veya aldanarak hata yapabilir. İman eden insana yakışan, hatasını İblis gibi savunmak değil; Âdem ve eşi gibi yanlışını anlayıp Allah’tan bağışlanma dilemektir. Çünkü Allah, şirkin dışında bütün günahları affeder.99 Hz. Âdem ve Hz. Havvâ’nın, hatalarını anladıktan sonra yaptıkları dua; tevbe edilmeyen küçük günahların bile karşılık göreceğinin delilidir. Öyleyse, bütün günahlara tevbe etmeli, sürekli Allah’a istiğfarda (bağışlanma dileğinde) bulunmalıdır.
32- Çıplaklık şeytandandır. O, Hz. Âdem’i ve eşini cennette kandırarak onları elbiselerinden soydu, ayıp yerlerini ortaya döküp onları utandırdı. İnsan, fıtrî olarak hayâ duygusuna, çıplaklıktan utanma hissine sahiptir. Hayâsız insanlar, fıtratları bozulmuş, insanlıktan uzaklaşmış kimselerdir. Bu olay, aynı zamanda hem günah işlemenin insanı sıkıntıya sokacağına ve hem de şeytanın insanı elbiselerinden soyarak ona daha rahat hâkim olabileceğine işaret etmektedir. Bu nedenle Kur’an insanları; “Ey Âdemoğulları, şeytan, anne-babanızın ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini sıyırarak onları cennetten çıkardığı gibi, sakın sizi de bir belâya uğratmasın.”100 diyerek uyarıyor.
Şeytan, çıplaklığı insanları avlamak için bir tuzak olarak kullanıyor. Ağına düşürdüğü kurbanlarının da takvâ elbisesinden sıyrılıp ayıplarının ortaya dökülmesine sebep oluyor. Onları Rablerinin huzurunda, insanların içerisinde rezil ediyor. Mü’min, takvâ elbisesi ile ruhunu, hayatını ve edebini koruma altına alır. Takvâ imanıyla da Allah’ın istediği gibi bedenini örtüp, haysiyetini, iffetini, şerefini ve fıtrattaki yüceliğini korur.101 Şeytan ve yandaşları İslâm’ın getirdiği tesettür/örtünme ölçüleriyle savaşırlar. Çünkü örtüsüzlük, insanları, toplumları ve nesilleri bozmaya götüren önemli yollardan biridir. Bilinmeli ki, avret yerlerini örtmek ve korumak ölçüsü, insana verilmiş önemli nimetlerden ve yüceliklerden biridir.
33- Fıtratı bozulmamış insanlar, kötülüğü kolay kolay kabul etmezler. İblis, insanın bu özelliğini bildiği için ona öğüt veriyormuş edasıyla sokulur, doğrulardan olduğuna inandırmak için yemin eder, yasakları çiğnetmek için bunu yapınca elde edeceği çok güzel sonuçlardan bahseder ve böylece onu kandırabilir. Şeytan ve onun yardımcıları, insanı kandırmak için daima hoşa gidecek şekilde
96] 17/İsrâ, 70
97] 4/Nisâ, 28
98] 20/Tâhâ, 115
99] 4/Nisâ, 116; 5/Mâide, 40; 39/Zümer, 53; 61/Saff, 12 vd.
100] 7/A’râf, 27
101] 7/A’râf, 26
- 24 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yaldızlı ve süslü sözler söylerler. İddialarını ispatlamak için inandırıcı ve kandırıcı -kendilerine göre- deliller getirirler, ikna odaları kurarlar, her türlü ikna yöntemlerini kullanırlar. Allah tarafından yasaklanan şeyleri, çeşitli yorumlarla güzel/normal göstermeye çalışırlar. Bütün bu nefse hoş gelen söz ve tavırlar, aslında saptırıcı, istikameti şaşırtıcı ve çarpık içeriklidir. Bu câzip yöntemler, avlarını tuzağa düşürmeye yarayan hilelerdir. 102
34- İnsanda mevcut hali yeterli görmeme, bulunduğu mevkiden daha üstün konuma geçme arzusu vardır. Bazan insan bunun için haramları da çiğneyebilir. Şeytan, Âdem ve eşini üstün bir mevki göstererek ve buna inandırarak kandırmış, yasağı çiğnemelerini sağlamıştır.
35- Şeytan, Âdemoğluna duyduğu haset yüzünden iğvâsını, her zaman ve her şartta sürdürecektir. Ne şeytan, ne de onun yardımcıları tatil yapmayacaklardır.103 Şeytan ve dostları en çok müslümanlarla uğraşırlar. Onları Allah’tan, O’na ibâdetten, O’nun yolunda harcama yapmaktan, cihaddan, her türlü hayırlı işlerden alıkoymaya çalışırlar.
36- “Kahrolsun İblis!” demenin, “şeytana uydum”, “şeytanın vesvesesi, kandırması olmasaydı...” demenin faydası yoktur. Kişi kendi arzusuyla ve nefsinin isteğiyle şeytanın aldatmalarına kanar, onun adımlarını izler. Çünkü şeytanın ve yandaşlarının sâlih mü’minler üzerinde bir gücü yoktur. O yalnızca vesvese verir, davet eder, günahları ve dünya tutkularını çekici gösterir, yanlış yapmaya özendirir.104 O, hiç kimseyi kendi emrine uymaya zorlayamaz. Üstelik, şeytanın hilesi, oldukça zayıftır.105 Ama ne yazık ki insanların çoğu bu zayıf hilelere aldanır. Şeytanın davet ettiği veya söz verdiği şey de aldanmadan, yanılmadan, yani seraptan ve ümniyyeden (boş hayalden) başka bir şey değildir. 106
37- İblis’in lânete uğrama meselesi, sadece Allah’ın bir emrini yerine getirmemekle oluşan bir isyan değildi; Mü’min insan da yanılarak, unutarak isyan edebiliyor, ama lânetlenmiyor, şeytanlaşmıyordu. Çünkü tevbe çeşmesi ile tekrar arınabiliyor, hatasından dönebiliyordu. İşte şeytanî isyanın farkı burada düğümleniyordu: İblis, günahını itiraf ve tevbe etme, özür dileme yerine itirazı ve rezil bir hayatı tercih etti. İnsanın kendi hatasını savunması, te’vil etmesi, suçunu Allah’a karşı itiraf edip kabullenmemesi şeytanî özelliktir.
Allah, Âdem’i ve eşini affetti. Çünkü onlar, günahlarını Allah’a itiraf ettiler, hatalarının bağışlanmasını istediler. Yaptıkları yanlışı savunmadılar, Allah’ın emrini beğenmezlik etmediler, ona karşı kibirlenmediler. İblis ise af dilemediği gibi hatasını da kabul etmedi. Allah’ın emrine karşı istikbâr etti. İnsanın önünde iki yol vardır. Birisi, İblis’in itaatten çıkma ve Allah’a isyan yolunda ısrar yolu; diğeri, Âdem’in hatasından dönüp tevbe etme yolu. Allah’ın İslâm’la gönderdiği hükümlere (ölçülere) teslim olduğu ve onları kabul ettiği halde hata edenler, sonra da günahlarına tevbe edenler, tıpkı Hz. Âdem gibi affedilirler. İmanda, farz ve haramlarda (Allah’ın hükümleri konusunda) pazarlık yapanlar, sonra kendi görüşlerini daha doğru ve üstün görenler, şeytanın arkadaşıdırlar.
102] 6/En’âm, 112-113
103] 36/Yâsin, 60; 7/A’râf, 16-17; 17/İsrâ, 64; 2/Bakara, 268 vd.
104] 17/İsrâ, 65
105] 4/Nisâ, 67
106] 14/İbrahim, 22; 4/Nisâ, 120; 15/Hicr, 42; 17/İsrâ, 64 vd.
ÂDEM
- 25 -
38- Hataya düşmenin, günah işlemenin sebebi, üçüncü şahısların teşviki olsa bile, esas suçlu, insanın bizzat kendi arzusu, kendi hevâ ve hevesidir. Kimse kimsenin günahından sorumlu olmadığı gibi, kimse bir başkasının yerine kulluk da yapamaz. Herkesin yaptığı kendisine aittir.
39- Allah, yasak sınırını aşan Âdem ve eşini affetmiş, dünya imtihanını günahsız olarak başlatmıştır. Tüm insanlar da dünyaya günahsız olarak gelecekler, dünya hayatları boyunca sayısız imtihanlar geçireceklerdir.
40- Kadın, tüm insanların asırlar boyu çektiği çilenin sebebi değil; onun yaratılışta kardeşi, insan olmada eşidir. Üstünlük, cinsiyette veya rütbelerde aranmamalıdır. Bu kıssaya göre, şeytanın ilk saptırdığı kadındır veya erkektir denilemez. Kadının, şeytanın görevini üstlenip kocasını saptırdığı da iddia edilemez. Kadın ve erkek (Âdem ve eşi), yasağı birlikte çiğnemişler; yine birlikte tevbe etmişlerdir.
Yine bu kıssaya göre, insanoğlunun hangi şeyden yaratıldığı gâyet açıktır. Kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığı gibi iddialar, Kur’an’dan dayanak alamaz. Kadın ve erkeğin ortak adı insandır ve insan topraktan yaratılmıştır. 107
41- Allah, hâlis (ihlâs sahibi) kullarını meleklerle de destekleyecektir. Melekler, muhâfızlık yaparak, haber (vahy) getirerek, mü’minleri müjdeleyerek, cihadda mü’minlerle birlikte yer alarak ve onlar için Allah’a dua ederek mü’minleri destekleyeceklerdir. 108
Şeytan melek değil; cinlerdendir.109 Dolayısıyla melekler, Allah’a isyan etmezler. Melekler, bazı müşriklerin iddia ettikleri gibi Allah’ın kızları da değildir. Allah’a tamamen teslim olmuş, Allah’ı hamd ile tesbih eden kullardır.
42- İblis, Allah’a inanmakta, O’nun sıfatlarını bilmektedir. Ancak Allah’a itaat etmeyip büyüklenen ve yüz çeviren biridir. Bu yüz çevirmesi ve büyüklenmesinden dolayı lânetlenmiştir. İnsanlardan da kim büyüklük taslar, Allah’ın emirlerinden yüz çevirirse Allah’ı tanısa ve O’na inandığını söylese de İblis gibi nankörlerden sayılacak ve lâneti hak edecektir. İsyan eden, büyüklenen ve Allah’ın yolundan alıkoymaya çalışanlar, İblis ile birlikte cehennem halkı olarak orayı dolduracaklardır.
43- İnsan, şeytanın kendisine düşman olduğunu ve daima kendisinin felâketini istediğini unutmamalıdır. Şeytanın ve dostlarının tuzağına düşerek günah işlemesi, onun şeytan tarafından zavallı duruma düşürülmesi demektir. Günaha devam ettikçe hareket yönü, alçalmaya doğru olacaktır. Tevbe etmemek ve şeytanın süslediği hayallere dalmak, zaafın ve alçaklığın en derinine doğru yol almak demektir. İnsanın şerefli olabilmesi için el-Aziz olan Allah’a dayanıp teslim olması, isyandan ve şeytandan uzak durması gerekir.
44- Kur’an, şeytanın velî (dost-yardımcı) tutulmamasını ihtar ediyor.110 Şeytanla dost olmak, yılanla yatağa girmekten çok daha tehlikelidir. Akıllı insan,
107] 55/Rahmân, 14; 6/En’âm, 2; 23/Mü’minûn, 12; 32/Secde, 7; 37/Saffat, 11
108] 35/Fâtır, 37; 3/Âl-i İmran, 39, 42, 45 124, 125; 8/Enfâl, 9, 12; 16/Nahl, 32 vd.
109] 18/Kehf, 50
110] 18/Kehf, 50-51
- 26 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendine zararlı dost tutmaz. İnsan, ya Allah’ın hizbi, ya şeytanın hizbidir (yandaşı, taraftarıdır).111 İnsan savaşçıdır; ya Allah yolunda ya da tâğut uğrunda.112 İnsanın her davranışı bir ibâdettir; Allah’a veya şeytana ibâdet!113 Yolların ayrılış noktası; insanın ya Allah’ın emirlerine kulak verip hakka itaat etmesi yahut da şeytana uyup onun emirlerine itaat etmesidir. Üçüncü bir yol yoktur. Ya Allah yahut şeytan. Ya hidâyet yahut dalâlet. Ya hak, ya bâtıl. Ya kurtuluş ya hüsran. Kur’an’ın bütünüyle anlattığı hakikat işte budur. Diğer bütün düşünceleri ve insanları ilgilendiren halleri Kur’an, bu hakikat üzerine bina eder.
Şeytan ve yandaşlarına karşı mücadele ciddî ve sürekli bir iştir. İnsan güçlü bir iman ve şeytanın istekleri yerine Allah’a şartsız itaat ile mücadeleyi başarı ile bitirebilecek ve şeytanın alçaltmasından kurtulmuş olacaktır. İnsan, sürekli olarak şeytanî hilelere karşı uyanık olmalı, onlarla savaşmalı, tuzakları sezmeye ve açığa çıkarmaya çalışmalıdır. Ancak her şeye rağmen tuzağa düşebilir. Tuzağa düşünce de tevbe ederek toparlanmalıdır. İnsan fıtratına uygun davranış, hatalarda ısrar değil; tevbedir. 114
Âdem kıssası, tüm insanlığın tarihidir. Bu kıssa, insanı Allah’ın emrine uymaya, yasaklarından kaçınmaya alıştırıp teşvik ediyor, İblis’in düşmanlığını hatırlatıyor. Adam olmak; Âdem olmak, Âdem gibi olmak, onun gibi yaşamak demektir. Âdem, yeryüzünde halife olarak yaratılmıştı. Âdem kelimesi elif, dal ve mim harfiyle yazılır. Âdem’in elif’i kıyâmı, dal’ı rukûyu, mim’i de secdeyi çağrıştırır. Adam olmak, Allah için kıyâm etmek, belimizi sadece O’nun huzurunda bükmek, O’nun huzurunda eğilip başkalarının önünde eğilmemek ve sadece O’na secde etmekle, ibâdet edip kulluk yapmakla mümkün olur. Âdem gibi/Adam gibi adam olanlara selâm olsun!
111] 58/Mücâdele, 19, 22
112] 4/Nisâ, 76
113] 51/Zâriyât, 56; 36/Yâsin, 60
114] Adnan Adıgüzel, Âdem Kıssası ve Düşündürdükleri, Haksöz 44, s. 44-45; H. K. Ece, Hz. Âdem, s. 243-254
ÂDEM
- 27 -
Âdem (a.s.) ile İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Âdem İsminin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 25 Yerde)
2/Bakara, 31, 33, 34, 35, 37; 3/Âl-i İmrân, 33, 59; 5/Mâide, 27; 7/A’râf, 11, 19, 26, 27, 31, 35,
172; 17/İsrâ, 61, 70; 18/Kehf, 50; 19/Meryem, 58; 20/Tâhâ, 115, 116, 117, 120, 121; 36/Yâsin, 60.
B- Âdem (a.s.) Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
a- İlk İnsan ve İlk Peygamber Hz. Âdem: Bakara, 30-31, 33, 37; Al-i İmran, 33, 59; Nisâ, 1, 116,
120; En’am, 2; A’raf, 12, 23, 189; Hıcr, 26, 28, 43; İsrâ, 61, 64; Kehf, 50; Tâhâ, 115,
123; Mü’minun, 12; Rûm, 21; Secde, 7; Sâd, 71, 85; Zümer, 7; Rahmân, 3-4, 14; İnsan, 1.
b- Âdem A.S.’ın Yaratılışı: Bakara, 30; Al-i İmran, 59; Nisâ, 1; A’raf, 189; Mü’minun, 12; Furkan,
54; Secde, 7; Fâtır, 11; Saffat, 11; Sâd, 71-74; Mü’min, 67; Necm, 32; Rahmân, 15; Nûh, 19.
c- Hz. Havvâ’nın Yaratılışı: Nisâ, 1; A’raf, 189; Rûm, 21; Zümer, 6.
d- Âdem A.S.’ın Bilgisi: Bakara, 31, 33.
e- Âdem A.S. ile Şeytan: Bakara, 34-36; A’raf, 19-24; İsrâ, 61-62; Kehf, 50; Tâhâ, 116-119.
f- Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın Cennetten Çıkarılışları: Bakara, 35-36, 38; A’raf, 19-24; Tâhâ,120-121.
g- Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın Dünyaya İnişleri: A’raf, 24-25; Tâhâ, 122-124.
h- Âdem A.S.’ın Tevbesi: Bakara, 37.
i- Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın, Nesillerinden Peygamberler Gönderilmesi: Al-i İmran, 33-34.
j- Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın, Allah’ın Salih Çocuk Vermesi İçin Duâları: A’raf, 189-190.
k- Hz. Âdem’in Çocuklarından Hâbil ile Kabil’in Allah’a Kurban Sunmaları: Mâide, 27.
l- Kabil’in Hâbil’i Öldürmek İstemesi: Mâide, 27-29.
m- Kabil’in Hâbil’i Öldürmesi: Mâide, 30, 32.
n- Kabil’in, Kardeşinin Cesedini Gömmesi ve Pişmanlığı: Mâide, 31.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 111-124
2. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 265-283
3. Hadislerle Kur’ân-ı KerimTefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 255-290
4. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 262-268; 334-337; 386-436
5. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 163-178
6. Min Vahyi’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s. 151-170
7. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, Kuba Y. c. 1, 105-145
8. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 1, s. 358-363
9. İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 1, s. 35-40
10. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 240-244
11. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 32-34
12. Kur’an’da Anlamı Kapalı Âyetler, Hüseyin Yaşar, Beyan Y. s. 260-262
13. Hz. Âdem Kıssası ve Düşündürdükleri, Adnan Adıgüzel, Haksöz sayı 44, Kasım 94
14. İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Abdullah Aydemir, T. Diyanet Vakfı Y. s. 19-41
15. Kur’an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y. s. 235-275
- 28 -
KUR’AN KAVRAMLARI
16. Ana Konularıyla Kur’an, Fazlur Rahman, Fecr Y. s. 67-103
17. Hz. Âdem, Hüseyin K. Ece, Denge Y.
18. Hz. Âdem (İlk İnsan) Mustafa Erdem, T. Diyanet Vakfı Y.
19. Âdem’in Vârisi Hüseyin, Ali Şeriati, Akademi Y.
20. Âdem ile Havva, Naci Kasım, İstanbul Maarif Kütüphanesi Y.
21. Peygamberler Tarihi, İsmail Yiğit, Kayıhan Y.
22. Peygamberler Aydınların Önderleri, Abdülkerim Süruş, Kıyam Y.
23. Peygamberler Tarihi, M. Âsım Köksal, T. Diyanet Vakfı Y.
24. Peygamberler Tarihi, İlhami Ulaş, Osmanlı Y.
25. Peygamberler Tarihi, Bünyamin Ateş, Nesil Basım Yayıyn
26. Peygamberler Tarihi, Mustafa Necati Bursalı, Ölçü Y.
27. Peygamberler Tarihi, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
28. Peygamberler Tarihi, 1, 2, 3, Ahmet Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
29. Peygamberler Tarihi, Ahmet Behçet, Uysal Kitabevi Y.
30. Peygamberlerden Kıssalar, Muhammed el-Habeş, İklim Y.
31. Peygamberlerin Hayatı, Seyyid Kutub, Ravza Y.
32. Peygamberlerin Hayatı, S. Kutub-Abdülkadir Cûde es-Sahhar, İslâmoğlu Y.
33. Peygamberlerin Hayatı, Ebû’l Hasan en-Nedvî, Risale Y.
34. Peygamberlerin Kıssaları, Ebû’l Hasan en-Nedvî, Arslan Y.
35. Peygamberlerin Mucizeleri, H. İbrahim Acıpayamlı, Tuğra Y.
36. Peygamberlik ve Peygamberler, Muhammed Ali Sâbûni, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
37. Peygamberler, Safvet Senih, Nil A.Ş.Y.
38. Kur’ân-ı Kerim’e Göre Peygam. ve Tevhid Mücadelesi, 1, 2, 3, M. Solmaz, İ. L. Çakan,
Nesil/Ensar
39. Kur’an’da Peygamberler ve Peygamberimiz, Afif Abdülfettah Tabbara, Gonca Y.
40. Rasûllerimiz Diyor ki, Harun Yahya, Vural Y.
41. Rasûllerin Mücadelesi, Harun Yahya, Vural Y.
42. Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber’in Hayatı, Mevdudi, Pınar Y.
43. Kur’an Kıssaları, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
44. Kur’an Kıssaları Üzerine, İdris Şengül, Işık Y.
45. Kur’an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y.
46. Kur’an Kıssaları Üzerine Bir Araştırma, Mehmet Faruk Bayraktar, Mar. Ün.
İlahiyat Fak. Vakfı Y.
47. Kur’an’ın Tanıttığı Peygamberler, A. Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
48. İnsanın Yaratılışı, M. A. el-Bâr, Çev. A. Öztürk, T. Diyanet Vakfı Y.
49. Kur’an’da Yaratma Kavramı, Veli Ulutürk, İnsan Y.
50. Yaratılış Olayı, M. Sait Şimşek, Beyan Y.
ÂDEM
- 29 -
51. Kur’an Işığında Yaratılış Konuları, Sakıp Yıldız, D.İ.B. Y.
52. Yaratılış ve Ötesi, Gazi Ahmed Muhtar Paşa; Sadeleştiren: Ali Turgut
53. Yaratılış ve Kader, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
54. Yaratılış ve Darwinizm, Abdullah Aymaz, T.Ö.V. (Akyol Neşriyat)
55. Yaratılış ve Evrim Teorileri, H. Mustafa Genç, Beyan Y.
56. Evrim Anaforu ve Gerçek, Heyet, Çağlayan Y.
57. İsmet İnancı, Mehmet Bulut, Risale Y.
58. İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, Beşir İslâmoğlu, Denge Y.
Hesap ve Hesaba Çekilme
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR -24-
HESAP ve HESABA ÇEKİLME
Yazarı:
Ahmed Kalkan
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2012
Baskı:
İSTANBUL MATBAACILIK
Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
Tel: 0 212 482 52 66
HESAP ve HESABA ÇEKİLME
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR
-24-
Ahmed KALKAN
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
İTHAF
Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
Önsöz
Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
Her istediğini yapan, istemediği durumla karşılaşır. İnsan hürriyeti ile hayvan özgürlüğü arasında ciddi farklar vardır. Hayvan, istediği yeri pisler, istediği yerde sesi çıktığı kadar bağırır. İnsan, hayvan gibi özgür değildir. O, önce Rabbinin koyduğu kurallara, sonra çevresinin rahatsız olup olmayacağına, daha sonra da kendisine (ahlâkî ölçülerine, toplum değerlerine, kendi saygınlığına) uygun olup olmayacağına bakarak bir işi yapar veya yapmaz. Yoksa hesaba çekilir, sorgulanır.
İnsanoğlu, dünyada geçirdiği ömürden, sıhhat ve âfiyetten, kazanıp harcadığı mal-mülk ve servetten, harcadıklarından, harcamayıp geride bıraktıklarından, birer birer hesap verecektir. Buhârî’nin rivâyet ettiği hadis-i şerifte buyrulduğu gibi, “İki nimet vardır ki insanların çoğu bunların değerinden habersizdir: Sağlık ve boş vakit.” Zira kazanmak ve hayır yapmak bunlara bağlıdır. İnsan, yapması gerekirken yapmadıklarından ve yapmaması gerekirken yaptıklarından, söylemesi gerekirken söylemediklerinden ve söylememesi gerekirken söylediklerinden sorulacaktır. “O gün, dünyada kazanıp harcadığınız nimetlerden hesaba çekileceksiniz.” 1 ; “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (onun karşılığını) görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” 2
İnsan, sorumludur. İnsan yeryüzünün halifesidir; seçme hakkına sahip irâdeli bir varlıktır. Âhirette, dünyada işlediklerinden tek tek sorulacağı gibi, dünyada da sorumsuzca davranışının karşılığını görür. Dilediğini yapan, dilemediği karşılığı alır. Elbette, dünya ceza ve ödül yeri değil; imtihan yeri olduğundan, nice suçlar dünyada cezasız kalabilir. Allah imhâl eder ama ihmâl etmez. Hiçbir suçun ve hayrın karşılığını ihmâl etmez, ama dilediğini sonraya erteler; bu “sonra”, bazen “ahret” olur.
İrâde sahibi olup seçme hakkına sahip olmak; sorumluluk doğurur, sonuçlarına katlanmayı gerektirir. İnsan nelerden ve neye karşı sorumludur? Esas sorumluluk Allah’ın emir ve yasaklarına karşı O’na olan sorumluluktur. Allah’a kulluk ve ibâdet için yaratılan insan 3 , bu kulluğu ne oranda yapıp yapmadığıyla ilgili
1 102/Tekâsür, 8
2 99/Zilzâl, 7-8
3 51/Zâriyât, 56
sorguya çekilecektir. Ruhlar âleminde Rabbini tanıyıp 4 O’na kulluk yapmaya söz veren insan, bu ahdinden sorumludur. Dünyada bu sorumluluğu unutan bir tavırla yaşayınca, esas olarak âhirette sorguya çekilecek, bunun karşılığını görecektir. Allah’a karşı sorumluluk; öncelikle itikadî konularda olur. Allah’ın en büyük hakkı, hiçbir şeyi kendisine şirk/ortak koşmadan O’nu bir’leyip ibâdet/kulluk yapmaktır. 5 Sonra bu imanın gereği olarak itaat etmek, sâlih amel dediğimiz kulluk görevlerini yapmak, her davranışını Allah’a ibâdet bilinciyle ve O’nu görür gibi yerine getirmektir. İnsan O’nu görmüyor olsa da O kendisini her an görmekte, her yaptığı yazılmakta ve tek tek hesabının sorulacağı gün için kayda geçirilmektedir. Bu sorumluluk içinde aynı zamanda ahlâkî ilkeler de yer almaktadır.
Dünya keyfi, rahat ve zevkleri, eğer hesap günü olmasaydı, belki önemli olabilirdi. Ama her şeyden hesaba çekileceğimiz bir durum, ölüm ve ölüm ötesi, tercihlerimizi belirlemelidir. Unutmayalım ki; sorumsuzluk sorunluluktur. Sorunlu olmamak için sorumlu olduğumuzu unutmayan bir yaşayışımız olmalıdır.
“Akıllı kimse, nefsini muhâsebe eden ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz de, nefsini hevâsının peşine takan ve Allah’tan temennide bulunan kimsedir.” 6 Ölmeden evvel, büyük hesap günü gelmeden, her şeyin hesabı sorulmadan önce kendini hesaba çeken, bu muhâsebeyi yeterli sıklıkta yapanlara ne mutlu!
Ahmed Kalkan
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
Kasım 2012, Ümraniye
4 7/A’râf, 172
5 Buhârî
6 Tirmizî, Kıyâmet 26, hadis no: 2461
İÇİNDEKİLER
HESAP VE
ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ / 9
Hesap; Anlam ve Mâhiyeti / 9
Hesap Günü ve Allah’ın Hesaba Çekmesi / 13
Esmâü’l-Hüsnâ’dan Hasîb; Allah Hesaba Çekendir / 17
Sorumluluk / 18
Mes’ûliyet / 21
Teklif / 23
Teklîf-i Mâ Lâ Yutak/Güç Yetirilemeyecek Emir ve Yasaklar / 26
Mükellef / 33
Güç-Tâkat / 37
Hata ve Hataların Örtülmesi / 40
Kur’ân-ı Kerim’de Hesap, Allah’ın Hesaba Çekmesi ve Sorumluluk / 45
Hadis-i Şeriflerde Allah’ın Hesaba Çekmesi ve Sorumluluk / 54
İnsan Bu Mes’ûl... / 71
- 9 -
HESAP VE
ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ
•
Hesap; Anlam ve Mâhiyeti
•
Hesap Günü ve Allah’ın Hesaba Çekmesi
•
Esmâü’l-Hüsnâ’dan Hasîb; Allah Hesaba Çekendir
•
Sorumluluk
•
Mes’ûliyet
•
Teklif
•
Teklif-i Mâ Lâ Yutak/Güç Yetirilemeyecek Emir ve Yasaklar
•
Mükellef
•
Güç-Tâkat
•
Hata ve Hataların Örtülmesi
•
Kur’ân-ı Kerim’de Hesap, Allah’ın Hesaba Çekmesi ve Sorumluluk
•
Hadis-i Şeriflerde Allah’ın Hesaba Çekmesi ve Sorumluluk
•
İnsan Bu Mes’ûl...
“Göklerde ve yerde bulunanların hepsi Allah’ın mülküdür. Gönlünüzde olanları açığa vursanız da gizleseniz de (farketmez), Allah onunla sizi hesaba çeker, sorgudan sonra dilediğini affeder, dilediğine de azap eder. Allah her şeye kaadirdir.
Gönderilen peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, mü’minler de iman ettiler. Onlardan her biri Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. (Biz de onun için) “mağfiretini niyaz ederiz. Dönüş yalnızca Sanadır’ dediler.
Allah her şahsa, ancak gücü yettiği kadar sorumluluk yükler. Herkesin kazandığı, kendi lehine veya aleyhinedir. (Bundan sonra şöyle duâ edin:) ‘Ey Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi hesaba çekme (mağfiret et). Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bizim gücümüzün yetmediği işlerden bizi sorumlu tutma, bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et. Çünkü Sen, bizim mevlâmızsın/dostumuz ve yardımcımızsın. Kâfir kavimlere karşı bize yardım et.” 1
Hesap; Anlam ve Mâhiyeti
Hesap: Mükellef insanların dünyadaki inanç ve davranışlarından dolayı âhirette hesaba çekilmeleri anlamında bir
1 2/Bakara, 284-286
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 10 -
terimdir. Sözlükte “saymak, hesap etmek”, ayrıca hesaba çekmek
mânâsında masdar olan hesap (hisâb) kelimesi, “sayma, sayım”
anlamında isim şeklinde de kullanılır. Terim olarak, insanların hesaba
çekilecekleri âhiret safhalarından birini ifâde eder.
Kur’ân-ı Kerim’de hemen her zaman terim anlamında kullanılmıştır.
Kur’an terminolojisinde hesap, genellikle kötü davranışların
dünya2 ve özellikle âhiretteki yansımaları ve sahiplerinin
cezalandırılması mânâsına gelmektedir. Bununla birlikte, iyi davranışların
âhirette mükâfatlandırılması anlamı da vardır. Kıyâmet
gününde insanların Allah tarafından hesaba çekileceğini haber
veren âyetler genellikle hesap konusunun mânevî-ahlâkî olacağını
ifâde eder. Kur’ân-ı Kerim’in ilk sûresi olan Fâtiha başta olmak
üzere, on üç âyette tekrarlanan “yevmü’d-dîn” (ceza günü) tamlaması
da hesap kavramını pekiştirmektedir. “Hükmetmek, bilgisi
ve mahâretiyle son hükmü vermek” anlamındaki hüküm (hukm)
kavramı da çeşitli fiil ve isim sıgalarıyla kırk iki âyette Allah’a izâfe
edilmiştir.
Kur’ân-ı Kerim’de âhiretin vukuunu tasvir eden âyetler, ilgili
hadislerin de yardımıyla bir sıralamaya tâbi tutulduğu takdirde bir
sual-kitap-mîzan-hesap tertibinin ortaya çıkabileceğini söylemek
mümkündür. Buna göre önce peygamberler İlâhî tebliği ulaştırıp
ulaştırmamaktan, bütün mükellefler de onu benimseyip benimsememekten
sorguya çekilecek, ardından herkese kitabı (amel defteri)
verilecek, kitapta kayıtlı iyilik ve kötülükler değerlendirilecek
(mîzân), böylece mükellefin hesabı görülmüş olacaktır.3 Bununla
beraber, kıyâmetteki bu hesaplaşma işlemi uzun sürmeyecektir.
Çünkü “Allah hesabı çok süratli olandır.” 4
“Gönlünüzde olanları açığa vursanız da gizleseniz de (farketmez), Allah
onunla sizi hesaba çeker, sorgudan sonra dilediğini affeder, dilediğine
de azap eder. Allah her şeye kaadirdir.”5 meâlindeki âyet ashâb döneminden
itibaren âlimleri düşündürmüştür. Müfessir Taberî’nin
konuyla ilgili olarak naklettiği dört görüşün ilkine göre bu İlâhî
beyan, şâhitlikle ilgilidir. Zira bir önceki âyette anlatıldığı gibi bir
konuda bilgisi ve görgüsü bulunan kişinin bunu gizlemesi kalbinin
günahkâr olmasına sebep teşkil eder. Birçok taraftarı bulunan
ikinci telakkiye göre, âyetin hükmü, şâhitliğe münhasır olmayıp
umûmîdir; fakat aynı sûrenin son âyetinde yer alan, “Allah her
2 65/Talâk, 8
3 7/A’râf, 6-9; 17/İsrâ, 13-14
4 2/Bakara, 202
5 2/Bakara, 284
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 11 -
kişiyi, ancak gücü yettiğiyle mükellef kılar o kadar sorumluluk yükler.”6
beyanıyla hükmü kaldırılmıştır. Üçüncü telakkiye göre, samimi
mü’minlerin zihninde ve gönlünde sürekli olarak bulunan fakat
eylem haline gelmeyen, ayrıca küfür ve nifak dışında kalan duygu
ve düşünceler de kıyâmet gününde hesaba tâbi tutulacaktır.
Ancak bu hesaba çekme işi, çeşitli hadis rivâyetlerinde belirtildiği
üzere bizzat Allah tarafından gizli olarak yürütülecek ve kul tarafından
itiraf edildikten sonra affa mazhar olacaktır. Küfür, nifak
ve dinin temel hükümleri hakkında beslenen sürekli şüphe af
kapsamına girmediği gibi, böyle bir İlâhî lütuftan kâfirlerin faydalanması
da sözkonusu değildir. Bu âyet hakkında öne sürülen
dördüncü anlayışa göre ise İlâhî beyanda yer alan hesaba çekilme
hükmü mensuh olmayıp geçerlidir. Ancak özellikle Hz. Âişe’den
gelen ve Rasûlullah’a nisbet edilen rivâyete göre, hesaba çekme
işi dünya gerçekleşmektedir. Şöyle ki, bu tür duygu ve düşüncelere
sahip bulunan mü’minlerin dünyada hissedecekleri vicdan
azâbı, pişmanlık, karşılaşacakları maddî ve mânevî sıkıntılar onların
muhâsebesini sağlayacak ve fiil haline gelmeyen günah işleme
duygusunun doğurduğu günaha keffâret olacaktır. Taberî bu
dört görüşü sıraladıktan sonra âyette nesih olmadığını, Allah’ın
mü’minleri niyetlerinde sakladıkları günahlardan dolayı da hesaba
çekeceğini söyler. Ancak bu niyetler fiil haline dönüşmediğinden
cezaya konu teşkil etmeyecek ve yukarıda üçüncü şıkta anlatıldığı
üzere affa mazhar olacaktır. 7
Âhiret hallerinden biri olara nasslarda açıkça yer alan hesabın,
fiil haline gelip amel niteliği taşımayan duygu ve düşünceleri
de kapsadığı Bakara Sûresindeki âyetle 8 sâbittir. Bu hükmün neshedilmiş
olduğu iddiası isâbetli görünmemektedir. Zira bu husus
neshin sözkonusu olamayacağı akaid esaslarındandır. Aynı âyetin
devamında, Allah’ın böylelerinden dilediğini affedip dilediğini
cezalandıracağını beyan eden kısım da nesih ihtimalini ortadan
kaldırmaktadır. İnsanın zihninde bulunan şey, eğer hukuku ilgilendiren
bir bilgi ise bunun gizlenmesi günahtır ve cezayı gerektiricidir.
Bu nitelikte olmayan duygu ve düşünceler, yukarıda üçüncü
ve dördüncü şıklarda anlatılan şekillerden biri statüsünde affa
mazhar olabilecektir. Nitekim Fahreddin er-Râzî ile Kurtubî’nin de
kanaatleri bu çerçevededir.
Bazı Şiî ve Mu’tezilî kelâmcıları dışında hemen hemen
bütün İslâm âlimleri, âhiret hallerinden biri olan hesabın
6 2/Bakara, 286
7 Kurtubî, Câmiu’l-Beyân, III/94-100
8 2/Bakara, 284
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 12 -
gerçekleşeceğine iman etmenin her müslümana farz olduğu
görüşünü benimsemişlerdir. Zira hesap kitap, sünnet ve icmâ ile
sâbit olduğu gibi, aklen de mümkün, hatta gereklidir. Bununla
birlikte hesabın keyfiyeti, süresi ve kimleri kapsadığı hususunda
farklı görüşler ileri sürülmüştür. İlk dönem âlimleri, bazı hadis
rivâyetlerinin zâhirine bakarak9 hesabın hayvanları da kapsayacağını
söylerken müteahhir dönem âlimleri hisabın mükellef tutulan
yaratıklarla sınırlı olduğu görüşündedir. Dirilişten sonra mahşerde
bekleme, amel defterinin verilmesi, sorguya çekilme, her
kula âit organların, amellerin işlendiği mekânların ve meleklerin
şâhitlikte bulunması ile amellerin tartılıp sonucunun belirlenmesi
safhalarından oluştuğu kabul edilen geniş anlamıyla hesap;
Kurtubî, Âlûsi, Reşid Rza gibi âlimlere göre bütün mükellefler için
aynı anda gerçekleşecek ve bizzat Allah tarafından yürütülecektir.
Zira Allah’ın bir kulunu hesaba çekmesi aynı zamanda başkalarının
hesabını görmesine engel teşkil etmez. Bu görüşü savunanlara
göre hesap, göz açıp kapayıncaya kadar veya yarım günden az
bir sürede tamamlanır. Bir grup âlime göre Allah kâfirleri değil;
sadece mü’minleri hesaba çekecektir. Başka bir gruba göre ise
her mükellefi Allah adına bir melek hesaba çeker. Çünkü hesabı
bizzat Allah yürütecek olsaydı kâfirlerle de konuşması gerekirdi.
Hâlbuki bu husus Kur’an’da yer alan bilgilere aykırıdır. 10
İbn Teymiye, hesabı iki kısma ayırır. Birincisi, kullara âit bütün
amellerin tesbit edildiği sayfaların sahiplerine verilmesi şeklinde
olup mü’min-kâfir herkes için sözkonusudur. İkincisi, ağır gelen
tarafı belirlemek üzere iyilik ve kötülüklerin tartılması anlamında
kullanılan hesaptır. Kâfirlerin kötülükleri iyiliklerini boşa çıkardığından
cennetlik veya cehennemlik olduklarını tesbit etmek amacıyla
onlar hakkında bu tür bir hesap sözkonusu değildir. Bununla
birlikte kötülüklerinin sınırını tâyin edip buna göre cezalandırılmaları
için ikinci tür bir hesaba çekilebileceklerini söylemek mümkündür.
11
Müslüman filozoflar, insanların organlarıyla gerçekleştirdikleri
fiillerin iyi veya kötü oluşuna göre ruhları üzerinde etkiler
yaptığını, bunların da âhirette herkesçe fark edilebileceğini öne
sürerek hesap esnâsında organların dile gelmesinin bundan başka
bir anlam taşımadığını ileri sürmüşlerdir. 12
Âlûsî’nin de belirttiği gibi, dünyadan farklı bir âlemde gerçekleşecek
olan hesabın mâhiyetini akıl yürütmek sûretiyle belirlemek
9 İbn Kesir, II/113-117
10 bk. 2/Bakara, 174; 3/Âl-i İmrân, 77
11 Mecmûu Fetâvâ, IV/305-306
12 Fahreddin er-Râzî, XIII/20; XVIII/19
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 13 -
mümkün değildir. Bu hususta en isâbetli yol, nassların bildirdiğini
kabul etmekten ibârettir. Âdil olan Allah’ın kullarına asla zulmetmeyeceği
gerekçesiyle hesabın gereksizliğini öne sürenlerin aklî
dayanakları bulunmadığı gibi, bu iddiayı hesabın vuku bulacağını
açıkça bildiren nasslarla bağdaştırmak da mümkün değildir.
Hesapta, bütün kulları sorguya çekip yaptıklarını onlara ikrar ettirmek,
peygamberleri, melekleri ve diğer bazı varlıkları şâhit tutarak
ileri sürülebilecek mâzeretleri ortadan kaldırmak, Allah’ın
iyi kullarına karşı lütufkârlığını gösterip affediciliğini fiilen ispat
etmek, cezalandırdığı kullarına karşı ise âdil davrandığını ortaya
koymak, bu vesile ile itaat eden kullarını aziz kılıp isyankârları
zelil kılmak, böylece yaratıkları bekleyen âkıbete dikkat çekerek
dünyada yararlı işler yapmaya teşvik edip kötülükten sakındırmak
gibi hikmetlerin bulunduğu unutulmamalıdır. Hesabın alenî bir
şekilde yapılmasında, tartışmacı bir karaktere sahip bulunan13 insana
dünyada işlediği amelleri açıkça gösterip onun itirazda bulunmasına
imkân vermemek, ayrıca göreceği ceza veya mükâfatta
herhangi bir haksızlığa uğratılmayacağını, dünyadakinin aksine
âhiretteki muhâsebede hiçbir ihmalin sözkonusu olmayacağını,
hiç bir tesir altında kalınmayacağını ortaya koymak gibi başka
hikmetler de düşünülebilir. 14
Hesap Günü ve Allah’ın Hesaba Çekmesi
Hesap Günü: Allah tarafından insanların bu dünyada iken
yaptıkları iyilik ve kötülüklerden dolayı âhirette hesaba çekileceklerine
dair dikkat çekilen günün adı “Din günü - Ceza günü-” ile
hemen hemen aynı anlama gelir.
“Hesap günü”ne iman etmek, İslâmiyet’in inanç esaslarından
birini teşkil eder. Bu günün hak olduğu, bir gün mutlaka gerçekleşeceği
Kitap (Kur’ân)la sâbittir. “Allah herkesi kazandığının karşılığını
vermek üzere (diriltecektir). Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir”15
buyrulmaktadır. Diğer bir âyette Hak Teâlâ şöyle buyurur: “Elbette
kendilerine peygamber gönderilenlere de gönderilmiş olan peygamberlere
de soracağız. Ve onlara olup bitenleri tam bir bilgi ile mutlaka anlatacağız.
Zaten Biz onlardan uzak değiliz.” 16
Âyetlerden açıkça anlaşılıyor ki, sorguya çekilmesi gereken
herkesin, “Hesap günü”, ifâdesi alınacaktır. Kendilerine peygamber
gönderilen her ümmete peygamberlere itaat edip etmedikleri;
13 18/Kehf, 54
14 Emrullah Yüksel, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 17, s. 240-242
15 14/İbrâhim, 51
16 7/A'râf, 6
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 14 -
peygamberlere de, tebliğ vazifelerini ne dereceye kadar yaptıkları
ve nelerle karşılaştıkları sorulacaktır. Şu kadar var ki: “Biz bir
rasûl göndermedikçe azap edecek değiliz”17 âyet-i celîlesi hükmünce,
kendilerine “rasûl” gönderilmeyenler bu hesap ve azaptan muaf
olacaklardır. Diğer insanlar da dünyadaki amellerine göre hesaba
çekileceklerdir:
“O gün insanlar, yaptıkları kendilerine gösterilmek için bölük bölük
dönerler.” 18; “Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık
yoktur. Doğrusu Allah, hesabı çabuk görendir.”19; “Herkesin yaptığı
her hayrı ve işlediği her kötülüğü, önünde hazır bulacağı gün yaklaşmaktadır.
O gün kişi, kendisiyle yaptığı kötülükler arasında uzak bir mesafe
bulunmasını ister. Allah sizi, kendisinden korkmanız için uyarıyor.” 20
Gerçekten öyle zamanlar olur ki, insanın yaptığının yüzüne
vurulması veya yaptıklarıyla yüzleştirilmesi her çeşit cezadan daha
ağır gelir. Ne var ki, böyle bir cezayı hak etmişse bundan kurtuluş
da yoktur. “Hesap günü”, kişi yaptıklarıyla yüzleştirildikten sonra,
tartıya vurulmayan, cezâsı verilmeyen zerre miktarı hayır ve şerrin
bırakılmadığı ince hesap ânına geçilir. Artık o gün: “Kim zerre miktarı
bir hayır işlemişse, onu görecektir ve her kim de zerre miktarı kötülük
işlemişse onu görecektir.” 21
O dehşetli “hesap günü”nde Allah’ın mü’min kullarına korku
yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır. Dünyada iken yaptıklarına
karşılık Rablerinin kendilerine hazırladığı nimetlere sevinç
içinde kavuşacaklardır. Cenâb-ı Hak bu gibi mü’minler için şöyle
buyurur: “Şüphesiz iman edenlerle, yahûdilerden, hıristiyanlardan ve
sâbiîlerden Allah’a ve âhiret gününe hakkıyla inanıp sâlih amel işleyenler
için Rabları katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku
olmadığı gibi üzülmeyecekler de.”22 Onlara: “İşte bu, hesap günü için
size söz verilenler.” 23 denilecek ve kolay bir hesaptan geçirileceklerdir:
“Kimin kitabı sağından verilirse, kolay bir hesapla hesaba çekilecek
ve sevinçli olarak ailesine dönecek.”24; “Kitabı sağ tarafından verilen; ‘Alın
kitabımı okuyun, doğrusu ben hesabımla karşılaşacağımı zaten bekliyordum’
der.” 25 Böylece hak ettiği cennete girer.
17 17/İsrâ, I5
18 99/Zilzâl, 6
19 40/Mü'min, 17
20 3/Âl-i İmrân, 30
21 99/Zilzâl, 7-8
22 2/Bakara, 62
23 38/Sâd, 53
24 84/İnşikak, 7-9
25 69/Haakka, 19-20
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 15 -
Rasûlüllah (s.a.s.) mü’minlerin “hesap günü”nündeki durumunu
şöyle dile getirir: “Mü’min kıyâmet günü Rabbine öyle yaklaştırılır ki,
artık Rabbi onun sırrını mahşer ehlinden saklamış olur. Sonra ona bütün
günahlarını ikrar ettirir: ‘Şunu işlediğini sen bilir misin?’ diye sorar. O da:
‘Yâ Rabbi bilirim’ der. Sonunda, mü’minin işlediği günahlar hakkındaki
itirafları Allah’ın dilediği miktara ulaşınca Allah Teâlâ ona: ‘Şüphesiz Ben
senin işlediğin günahları dünyada senin için örttüm. Bu gün de senin için
günahlarını mağfiret ediyorum’ buyurur.” 26
Bu delillerden açıkça anlaşılıyor ki, dünyada iken Allah’a ve
âhiret gününe iman ederek O’nun emirlerine uyan, yasakladıklarından
sakınan ve sâlih amel işleyen mü’minler, kolay bir hesaptan
sonra Allah’ın kendilerine mükâfat olarak hazırladığı nimetlere
kavuşacaklardır. Ancak müslüman olduğu halde, mutlak sûrette
cezayı hak edecek davranışlarda bulunan kimselerin hesabı zor
olacaktır.
Hz. Peygamber bir gün ashâbına şöyle sorar: “Müflis kimdir, bilir
misiniz?” Ashâb: ‘Bizim aramızda müflis, hiç bir dirhemi ve malı
olmayandır’ dediler. Bunun üzerine Rasûl (s.a.s.); “Benim ümmetimden
gerçek müflis; kıyâmet gününde namaz, oruç ve zekâtla gelip de
şuna sövmüş, buna iftirada bulunmuş, şunun malını yemiş, bunun kanını
dökmüş, başkasını da dövmüş olarak gelendir. Şuna buna hasenâtından
verilecek. Şâyet dâvâsı görülmeden hasenâtı biterse, onların günahlarından
alınarak kendisinin üzerine yüklenecek, sonra cehenneme atılacaktır”
27 buyurur.
Günahkâr mü’minin durumu böyle olunca; inkârcıların ve
başkalarına zulüm yapanların, daha büyük sıkıntılara düşeceklerinde
şüphe yoktur. Onlar, “Hesap günü”nden söz eden âyetleri
işittiklerinde alaylı bir şekilde: “Dediler ki: Rabbimiz, hesap gününden
önce (bize vaad ettiğin) hissemizi şimdiden ver.” 28 Müşrikler böyle
söylemekle; “hesap gününe kadar beklemeye ne gerek var, o
cezadan bizim payımıza düşeni şimdiden ver” diyerek alay etmek
istiyorlardı. Cenâb-ı Hak da: “Şüphesiz onların dönüşü Bizedir. Sonra
onların hesaba çekilmesi de Bize âittir.” 29 buyurarak, hem Rasûlünü
teselli etmiş, hem de onları tekrar uyarmıştır. Bu uyarılara kulak
asmayıp sapık yollarına devam edenler için de şöyle buyurmuştur:
“Doğrusu Allah yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarından
dolayı çetin bir azap vardır.” 30
26 Müslim, Tevbe 52; İbn Mâce, Mukaddime 13
27 Müslim, Birr, 59
28 38/Sâd, 16
29 88/Ğâşiye, 25-26
30 38/Sâd, 26
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 16 -
O dehşetli gün gelip de insanlar hesaba çekilmeye başlanınca
pişmanlık duymanın hiçbir yararı olmayacaktır. “Kimlerin tartısı ağır
basarsa, işte asıl kurtuluşa erenler onlardır. Kimlerin de tartıları hafif gelirse,
artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir, ebediyyen cehennemdedirler”
31; “Kitapları sol taraflarından verilenlere gelince, o: Keşke bana
kitabım verilmeseydi de, hesabımın ne olduğunu bilmeseydim, der” 32
Cenâb-ı Hak onlara: “Âyetlerim okunurken onları yalanlayanlar siz değil
miydiniz?” 33 diye sorunca, sanıyorlar ki konuşmalarına izin verilmiş,
kendilerine ümit kapıları açılmış belki suçluluklarını itiraf ederlerse
istedikleri kabul görür: “Derler ki: Rabbimiz, bize kötülüğümüz
gâlip geldi. Biz, sapık bir kavim olduk. Rabbimiz, bizi buradan çıkar, eğer
tekrar inkâra dönersek gerçekten zâlimler oluruz.” 34 Onların bu sözlerine
karşılık: “Allah da buyurur: Kesin sesinizi. Artık Benimle konuşmayın.
Çünkü kullarımdan bir zümre vardı ki bunlar, ‘Rabbimiz, inandık;
artık bağışla bizi, acı bize. Sen acıyanların en hayırlısısın’ diyorlardı. Siz ise
onları alaya alıyordunuz, bunlar size Beni anmayı unutturuyordu. Ve hep
gülüyordunuz onlara” 35 denilerek cehenneme gönderilecekler. Bu
arada kendilerinin bu acı hallerini gören mü’minler, cehenneme
giriş nedenlerini sorarlar: “Kitapları sağdan verilenler suçlulara: Sizi bu
yakıcı ateşe sürükleyen nedir? diye sorarlar. Onlar derler ki; ‘Namaz kılanlardan
değildik, düşkünü doyurmuyorduk. Bâtıla dalanlarla beraber biz
de dalardık. Ceza gününü yalanlardık. Bu durumumuz, ölüm bize gelinceye
kadar devam etti’ derler.” 36
Akaid kitapları, “hesap günü” ile ilgili âyet ve hadislere dayanarak,
bu günün gerçek olduğunu şu şekilde açıklarlar:
a) Amellerin tartılması haktır: Çünkü Cenâb-ı Allah “O gün tartı
(vezn) haktır.” 37 buyurmuştur. Mu’tezile ise amellerin tartılmasını
inkâr etmiş ve bu konudaki nasları tevil etmiştir.
b) Amel defteri haktır: Bu defterden maksat, insanlara ait sevap
ve günahların üzerinde tesbit edildiği şeydir. Mü’minlere sağ,
kâfirlere sol ve arka taraflarından verilir.38
Mu’tezile, bu konudaki nassları da te’vil ederek amel defterini
gereksiz görür.
c) Öldükten sonra sorguya çekilme haktır: 39
31 23/Mü'minûn, 102-103
32 69/Haakka, 25-26
33 23/Mü'minûn, 105
34 23/Mü'minûn, 106-107
35 23/Mü'minûn, 108-110
36 74/Müddessir, 42-47
37 23/Mü'minûn, 108-110
38 69/Haakka, 25-26; 84/İnşikak, 10; 17/İsrâ, 13
39 7/A'râf, 6; 14/İbrâhîm, 51; 3/Âl-i İmrân, 30; Müslim, Tevbe 52; Buhârî,
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 17 -
Esmâü’l-Hüsnâ’dan Hasîb;
Allah Hesaba Çekendir
Hasîb; Hesap gören anlamında Allah’ın isimlerinden biridir.
“Ki onlar (o peygamberler) Allah’ın risaletini tebliğ edenler, O’ndan içleri
titreyerek korkanlar ve Allah’ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır.
Hesap görücü olarak Allah yeter.” 40
Allah insanı yaratır ve henüz o döl yatağındayken ona sûret
verir. Her insanı özenle ve bambaşka bir yaratılışla dünyaya getirir.
Annesinin rahmindeyken ve o daha hiçbir şeyin şuurunda değilken
onu korur, beslenmesini ve gelişmesini sağlar. Anne karnında
geçen dokuz aylık süre insan için karanlık bir devredir. Hiçkimse
bu dönemi ve dokuz ay içinde Allah’ın kendisi için nasıl inanılmaz
mucizeler gerçekleştirdiğini bilmez. Fakat Allah, daha insan tek
bir hücreyken bile onun ilk haline şâhittir. Çocukluk dönemi de
aynı şekildedir. İnsanın hâfızasında çocukluğuyla da ilgili yalnızca
birkaç anı kalır. Ama Allah, o bilmezken bile her an yanındadır,
her yaptığına şahittir.
Allah’ın şâhit olduğu yalnızca insanın amel olarak yaptıkları
değil aynı zamanda içinden de geçirdikleridir. Çünkü Allah insanın
hem içine hem dışına, hem rûhuna hem organlarına tam
anlamıyla hâkimdir. O, nefsini koruyarak neyi, ne için yaptığını
bilmezken Allah onun her hareketini ne amaçla yaptığını bilir.
İnsan gizlenmiş tek bir hücre halindeyken de, ölmek üzere son
nefesini verirken de Allah onun yaptıklarına şâhittir. Dünyada yaşadığı
süre boyunca otururken, konuşurken, yemek yerken, uyurken,
gece gündüz her saniye işlediklerini tüm ayrıntılarıyla bilir,
ağzından çıkan her konuşmayı, her lafı işitir, aklından geçirdiği
her düşünceyi tespit eder. Hiçbir şey O’ndan gizli kalmaz.
Oysa insan, hayatı boyunca yaptığı işleri, söylediği sözleri unutur.
Yıllar geçtikçe zihnindeki anılar bulanıklaşır. Geçmişte yaşadıklarını
saymaya kalksa ancak çok az şey sayabilir. On yıl önce
yaşadığı bir olay kendisine hatırlatılıp o an ne düşündüğü sorulsa
hiçbir şey hatırlayamaz. Sanki bütün yaşadıkları zihninden silinmiş
gibidir, geriye çok az bir kalıntı kalmıştır. Allah ise bütün insanların
hayatları boyunca yaptıklarını, her saniye kafalarından neler
geçtiğini bilir. Hiçbir şeyi unutmaz. Hesap günü herkesin önüne
kötülüklerini, iyiliklerini, sâlih amellerini ve günahlarını eksiksiz
getirir. Bu yüzden insanın yapması gereken, Allah’ın kendisine
şâhit olduğunu asla unutmamasıdır.
Mezâlim 2; Halid Erboğa, Şamil İslam Ansiklopedisi, c. 2, s. 395-397
40 33/Ahzâb, 39
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 18 -
“Bir selâmla selâmlandığınızda, siz ondan daha güzeliyle selâm verin
ya da aynıyla karşılık verin. Şüphesiz, Allah her şeyin hesabını tam olarak
yapandır.”41; “Yetimleri, nikâha erişecekleri çağa kadar deneyin; şâyet
kendilerinde bir (rüşd) olgunlaşma görürseniz, hemen onlara mallarını
verin. Büyüyecekler diye israf ile çarçabuk yemeyin. Zengin olan iffetli
olmaya çalışsın, yoksul olan da artık mâruf (ihtiyaca ve örfe uygun) bir
şekilde yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, onlara karşı şâhit
bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeter.” 42
Sorumluluk
Sorumluluk: Kişinin kendi istek ve irâdesi ile yaptığı ve yüklendiği
işlerin hesabını vermesi bundan dolayı hesaba çekileceği
bilincine denir. İslâm, her insanın bir irâdesi ve seçme hürriyeti bulunduğunu
ve bu irâdesini kullanmak sûretiyle yapacağı işlerin tamamından
sorumlu olduğunu bildirmiştir. Bundan dolayı insanlar
ve özellikle müslümanlar, yapacakları her işte söyleyecekleri her
sözde dikkatli olmak durumundadırlar. Kur’ân-ı Kerîm’de Yüce
Rabbimız şöyle buyurur: “De ki; herkes kendi (hali) ne uygun yolda
hareket eder. Rabbimız, kimin en doğru yolda olduğunu daha iyi bilir.” 43
Şâyet insan yaptığı her işten ve davranıştan, söylediği her sözden
sorumlu olmasaydı, dinimizdeki farzlar, haramlar, mubahlar
olmaz ve emirlerle yasakların bir anlamı kalmazdı. İyi işler yapanlarla,
kötü işler yapanların aralarında bir fark olmazdı. İslâm’da
insan, kendi hür irâdesini kullanarak yapacağı işlerden sorumlu
tutulmuştur: “Her kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür, kim de zerre
kadar kötülük yapmışsa onu görür.”44; “O (Allah) yaptığından sorumlu
değildir. Onlar ise, sorumlu tutulacaklardır.” 45
Dînimiz, insanlara iyi yolu da kötü yolu da göstermiştir.46 İnsan
kendi yolunu kendisi seçer ve belirler. Fakat yapacağı her iyi ve
kötü hareketin sorumlusu kendisidir. Çünkü yaptığı her fiili kendi
niyeti ve isteğiyle yapmıştır. İnsanları hayvanlardan ayıran başlıca
fark, insanların akıl sahibi oluşu, bunun tabii neticesi olarak
da sorumluluk yüklenmiş olmasıdır. Çünkü Cenâb-ı Allah, verdiği
akıl sayesinde insanları diğer varlıklardan üstün ve güçlü kılmış,
onların idaresini insanlara vermiştir. İdareci durumunda sorumlu
olması ise kaçınılmazdır.
41 4/Nisâ, 86
42 4/Nisâ, 6
43 17/İsrâ, 84
44 99/Zilzâl, 7-8
45 21/Enbiyâ, 23
46 90/Beled, 10
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 19 -
Dünya ve âhiret sorumluluğu: İslâm hem dünya ve hem de
âhiret nizamı olduğu için insanların, yaptıkları işlerinden dolayı
yalnız bu dünyada değil, âhiret hayatında da sorumlu olacaklarını
bildirmiştir. Ölmekle her şeyin sona ermeyeceğini, aksine yeni ve
sonsuz bir hayatın başlayacağını ve Allah’ın huzurunda hesaba
çekileceğini düşünen ve buna inanan bir insan, dünyanın geçici
zevklerine kanmaz. Âhiret için hazırlığını, dünyada iken yapar.
Çünkü o, âhiret hayatında yalnız kendi çalışma ve gayretinin karşılığını
bulacağına inanır. İyi ve kötü yapacağı her işten sorumlu
olacağını aklından çıkarmaz.
İslâm’ın sorumluluk anlayışına göre her insan, hattâ peygamberler
bile yaptıklarından sorumludurlar. Kur’ân-ı Kerim’de Yüce
Rabbimız buyuruyor ki: “Andolsun ki, kendilerine peygamber gönderilenlere
soracağız. Peygamberlere de soracağız.”47 Peygamber Efendimiz
ise, Vedâ hutbesinde yer yer konuşmasını keserek, kendisini
dinleyen ashâbına üçer defa: “Tebliğ ettim mi?” diye sorarak, her
defasında “Evet!” cevabını aldıkça: “Şâhid ol yâ Râb!” demiştir. Peygamber
Efendimiz bu ifade ve tavrıyla, âyette belirtilen sorumluluktan
kurtulma arzusunu izhar etmiştir.
Dînimize göre insan bir imtihan dünyasındadır. Başıboş ve sorumsuz
olarak bırakılmamıştır. Dünyada ektiğini, âhirette biçecektir.
Sağlığından, gençliğinden, gücünden, güzelliğinden, zenginliğinden,
fakirliğinden... kısaca her şeyinden sorumluluk altındadır.
Kendisine bahşedilen nimetleri nerelerde ve nasıl kullandığından,
elde ettiği serveti nereden ve nasıl elde ettiğinden, nerelere ve
nasıl sarfettiğinden sorguya çekilecektir.48 Onun için sorumluluk,
bir bütün olarak düşünülmelidir. Çünkü İslâm hem dünya, hem
âhiret nizamı olmakla birlikte bir bütün teşkil etmekte ve dünya
hayatıyla, âhiret hayatı birbirlerinden ayrı düşünülmemektedir.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.): “İnsan öldüğü zaman amelinin arkası
kesilir; yalnız şu üç şeyden dolayı kesilmez: Biri; sadaka-i câriye (yani
uzun süre ayakta kalan bir hayır eseri), diğeri; kendisinden faydalanılan
ilim, üçüncüsü ise; kendisine hayır duâ eden sâlih bir çocuk...”49 hadisi
önemli bir gerçeği yansıtır. Demek ki, bu dünyada yapılan işlerin
sorumluluğu, âhiret âleminde de devam edecektir. O halde dünya
sorumluluğu ile âhiret sorumluluğunu kesin çizgilerle birbirinden
ayırdetmek mümkün değildir.
İnsanın dünya ve âhiretteki sorumluluğu birkaç yönde olur:
47 7/A'râf, 6
48 Tirmizî, Kıyâme 9
49 Müslim, Kitâbu’l-Vasıyye 3
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 20 -
İnsan, yaratanına karşı, kendi cinsine yani insanlığa karşı, emri altındakilere,
âmirlerine ve topluma karşı sorumluluklar yüklenen
bir yaratıktır. Bu durumu Peygamber Efendimiz şöyle açıklar: “Her
biriniz bir yöneticisiniz ve her biriniz yönetiminizdekilerden sorumlusunuz:
Devlet adamı bir yöneticidir ve halkından sorumludur; erkek, ailesinin
yöneticisidir ve onları gözetmekten sorumludur; kadın, kocasının
evinin muhâfızıdır ve bundan sorumludur; hizmetçi efendisinin malının
bekçisidir ve bundan sorumludur. Her biriniz bir yöneticisiniz ve yönetiminizdekilerden
sorumlusunuz.” 50
Kişisel ve toplumsal sorumluluğa gelince; İslâm dini, öncelikle
şahsî (kişisel) sorumluluğu benimseyen bir dindir. İslâm dinine
göre her fert, kendi yaptıklarından sorumludur. Başkalarının yaptıklarından
sorumlu değildir. Hâlbuki hıristiyanlık inancına göre,
“bütün insanlar Hz. Âdem’in işlediği ilk suçun cezasını çekecektir.
Hz. İsa kendi kanını fedâ etmek sûretiyle bu lânet ve azaptan insanları
kurtarmıştır.” İşte İslâm dîni, atalarının günâhlarından çocuklarını
sorumlu tutan bu Hıristiyanlık inancını reddederek ortadan
kaldırmış, onun yerine şahsî sorumluluk prensibini koymuştur.
“Hiç bir günahkâr, başkasının günahını çekmez. Eğer yükü ağır gelen
kimse onu taşımak için (başkalarını çağırsa) onun yükünden hiç bir şey
(alınıp) taşınmaz. Akrabası dahi olsa (kimse onun yükünü taşımaz)” 51;
“De ki; Allah’a itaat edin! Peygambere itaat edin! Eğer yüz çevirirseniz,
bilin ki o peygamber; kendisine yükletilenden ve siz de kendinize yükletilenden
sorumlusunuz.”52; “Ey iman edenler! Rabbinize karşı gelmekten
sakının! Babanın oğlu, oğlun da babası için bir şey ödeyemeyeceği günden
korkun!...” 53 hükümleri bu sorumluluk prensiplerini yansıtmaktadır.
Ancak bazı durumlarda sorumluluğun -iyilik yahut kötülük olsun-
başkalarına da geçtiği olur. Yapılan amel (iş) hayır ve iyilik
ise, bunun sevabı; şer veya kötülük ise, günâhı, hem o işi yapana,
hem de onu yapmasına sebep olduğu kimselere ulaşır. Bir âyette
Yüce Rabbimiz (c.c.) şöyle buyuruyor: “Böylece kıyamet günü kendi
günahlarını tam olarak, bilmeden saptırdıkları kimselerin günahlarını (ise)
kısmen yüklenirler. Dikkat edin, yüklendikleri yük ne kötüdür!” 54
Peygamber Efendimiz ise, hadislerinin bazılarında şöyle buyuruyor:
“Her kim İslâm içinde güzel bir çığır açarsa ve bu güzel çığır
50 Buhârî, Cenâiz 32, Ahkâm 1
51 35/Fâtır, 18
52 24/Nûr, 54
53 31/Lokman, 33
54 16/Nahl, 25
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 21 -
kendisinden sonra da tatbik edilip sürdürülürse, kendi sevaplarından
hiçbir şey eksilmeksizin, onu sürdürenlerin sevaplarının benzeri, kendisi
lehine yazılır. Ve her kim de İslâm içinde kötü bir âdet çıkarır ve bu kötü
âdet kendisinden sonra da sürdürülürse, kendi günahlarından hiçbir şey
eksilmeksizin onu sürdürenlerin günahlarının benzeri de o kimse üzerine
yazılır.”55 İslâmî anlayışta sorumluluk her yaş, her mevki ve seviyedeki
insan için söz konusudur.
Demek ki, İslâm’a göre insanların yaptıkları işler, ya sadece
kendilerini ilgilendirmekte veya yapılan işin özelliğine ve
mâhiyetine göre, o işten başkaları da faydalanmakta veya zarar
görmektedirler. Bu duruma göre, başkalarının yaptıkları işlerden
sevap veya günâh kazanacak kimselerin olması da tabiidir. Çünkü
bu şahıslar, her şeyden önce kendi sorumlulukları altında kalan
iyilik veya kötülük cinsinden bir şeyler yapmaktadırlar. Yapılan bu
işlerin etkileri ise, bazen uzun süre devam etmektedir.
İşte bu anlayış doğrultusunda hareket eden mü’min, bütün
organları ile yaptıklarından sorumlu tutulacağını bilir. Bu inancı,
onu daha kontrollü bir hayat yaşamaya zorlar. Nitekim Hz. Peygamber
(s.a.s.) şöyle buyurur: “Mü’min, günahı tepesine çökecek
bir dağ gibi hisseder; münâfığa gelince, o da günahını, burnunun
üzerine konmuş ve hemen uçabileceği bir sinek gibi kabul eder.” 56
Mes’ûliyet
Kişinin davranışlarından hesap verme yükümlülüğü altında
bulunması durumuna Türkçe’de sorumluluk denir. Hesap yükümlülüğü
kişinin davranışları nedeniyle ödül ya da ceza biçiminde
bir karşılık görmesi sonucunu doğurur. Bu karşılık, maddî ya da
mânevî olabileceği gibi, bu dünyada ya da âhiret hayatında da
olabilir.
İslâm’a göre insan sorumlu bir varlıktır. Çünkü kendine iyi ile
kötü, doğru ile yanlış açık biçimde gösterilmiş, ikisinden birisini
seçme hakkı tanınmış, seçimini yapabilmesi, gereğini yerine getirebilmesi
için gereken akıl, irâde ve yapabilme gücü gibi niteliklerle
donatılmıştır. Kişi özgür irâdesi ile dilediği seçimi yapabilir,
istediği işi işleyebilir. Fakat bu özgürlüğü onu seçiminden, yaptıklarından
sorumlu kılar, seçim ve davranışlarının sonuçlarına katlanma
zorunda bırakır. Seçim ve davranışlarının niteliği, iyi ya da
kötü oluşu, bunların sonuçlarının da niteliğini, başka bir deyişle
göreceği karşılığın ödül ya da ceza oluşunu belirler.
55 Müslim, İman 15; Tirmizî, İlm 14
56 Tirmizî, Kıyâmet 9; Mustafa Öcal, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 430-432
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 22 -
İslâm’da kişinin sorumluluk alanı Allah’ın emir ve yasaklarınca
belirlenir. Sorumlulukların sonuçlarına, karşılıklarına ilişkin düzenlemeler
de yine Allah tarafından yapılır. Sorumluluk alanı içinde
kalan davranışların bir bölümü için dünyada çeşitli karşılıklar,
yaptırımlar öngörülür. Bu tür sorumluluklar ve yaptırımlar İslâm
hukukunun başlıca konularından birisini oluşturur. Bununla birlikte
sorumluluklar konusunda İslâm’ın öngördüğü asıl karşılıklar
âhiret hayatına ilişkindir. İnsanın bu dünyadaki tüm davranışları
âhirette hesap konusu olacaktır. Yazılı bir kitap biçiminde insanın
eline verilecek olan hesap işlemi, son derece ayrıntılı ve âdilâne
biçimde yapılacak, kim bir zerre kadar kötülük işlemişse cezasını,
kim de bir zerre kadar iyilik yapmışsa ödülünü görecektir. Çeşitli
nimetlerle dolu sonsuz cennet hayatı ödülü; çeşitli süre ve derecelerdeki
azapla cehennem hayatı ise cezâyı oluşturacaktır.
İnsanın sorumluluğu Allah’ın emir ve yasaklarına göre belirlendiğinden,
bu emir ve yasakların bilinmediği toplumlarda sorumluluk
yoktur. Başka bir ifâdeyle sorumluluk için Allah’ın bir
peygamber aracılığı ile emir ve yasaklarını bildirmesi gerekir. Peygamber
gönderilmiş, Allah’ın emir ve yasakları tebliği edilmemiş
toplumlar sorumlu değildirler ve yaptıkları kötülükler nedeniyle
cezalandırılmazlar. Bu nedenle sorumluluk tebliğle başlar; ödül
ve ceza Allah’ın koyduğu hükümler doğrultusunda verilir. Ancak
son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)’in gelişinden sonra durum
değişmiştir. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.s.), önceki peygamberler
gibi yalnız belli bir zaman ve toplum için değil, tüm toplumlar ve
Kıyâmet’e kadar sürecek tüm zamanlar için gönderilmiştir.
İslâm’a göre sorumluluk kişinin teklife muhâtap oluşuyla başlar.
Mükellef ya da yükümlü sayılmayan kişilerin sorumluluğu da
yoktur. Buna göre sorumluluğun temel şartları ergenlik, akıl ve
özgür irâdedir. Çocuklar yükümlü sayılmadıklarından sorumlu değildirler.
Akıl ve ruh sağlığı yerinde olmayan kişiler yükümlü, dolayısıyla
sorumlu tutulamazlar. Ergenlik ve akıl şartına sahip oldukları
halde irâde özgürlüğü bulunmayan herhangi bir zor altında
davranan kişiler de sorumluluktan uzaktırlar. Burada zor, doğal
bir zarûret olabileceği gibi, diğer bir insan ya da gücün zorlaması
da (ikrah) olabilir. Fakat her iki durumda da sonuç değişmez.
Genel kural olarak İslâm’da sorumluluk kişiseldir. Her insan
yalnız kendi davranışından sorumlu tutulabilir. Hiç kimse, yakını
da olsa, bir başkasının davranışlarından sorumlu değildir. Herkesin
kazandığı hayır kendi yararına, yaptığı kötülük de kendi zararınadır.
Bununla birlikte, özellikle kimi kişiler için medenî hukuk alanına
giren bazı konularda dolaylı bir sorumluluk söz konusudur.
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 23 -
İnsanın dünyevî sorumluluğu İslâm hukukunca incelenir. İslâm
hukukuna göre dünyevî sorumluluk, kişinin Allah, toplum ve kendi
vicdanı önünde duyacağı pişmanlık, üzüntü ve acıdır. Toplum
düzeninin sağlanması açısından mânevî sorumluluk en az hukukî
sorumluluk kadar önemlidir. Hukukî sorumluluk ise kişinin kusurlu
ve haksız fiili ile başkasına verdiği zararı toplum gücüyle ödemek
zorunda bırakılmasıdır.
Hukukî sorumluluk da biri ceza hukuku alanına giren cezâî
sorumluluk, diğeri özel hukuk alanına giren medenî sorumluluk
olmak üzere ikiye ayrılır. Cezâî sorumluluk İslâm kanunlarının
suç saydığı ve yasakladığı fiiller için sözkonusudur. Ancak, belli
bir cezayı gerektiren bu fiillerin öldürme, yaralama, hırsızlık gibi
bir bölümü aynı zamanda medenî sorumluluk içine girer. Medenî
sorumluluk, hukukî bir sözleşmeden (akit) dolayı olabilecek zarardan
doğabileceği gibi, böyle bir sözleşme olmadan verilen zararlardan
da doğabilir. Birinci durumdan doğan sorumluluğa akdî
sorumluluk; ikinci durumdan doğan sorumluluğa da cürmî, gayrî
ya da haksız fiilden doğan sorumluluk denir.
Hukukî sorumluluk, kişinin kendi fiilinden doğrudan doğabileceği
gibi, sorumlu olduğu kişi ya da varlıkların fiillerinden de
doğabilir. Buna göre kişinin kendi fiilinden doğan sorumluluğa
doğrudan sorumluluk; sorumlu olduğu kişi ve varlıkların fiillerinin
neden olduğu sorumluluğa da dolaylı sorumluluk adı verilir. Dolaylı
sorumluluk, babanın çocuğunun, işverenin işçinin, sahibinin
hayvanın fiillerinin yol açtığı zararları ödeme yükümlülüğüdür. 57
Teklif
Teklif: Zor olanı istemek demektir. Fıkıh Usûlü ıstılahında,
Şâri’in bir fiilin yapılıp yapılmamasını talep etmesine denir. Eğer
bir şeyin yapılmasını isteyiş kesin olursa, teklifî hüküm “vâcip”,
kesin olmazsa “mendup” olur. Bir şeyin yapılmamasını isteyiş
kesin olursa, teklifî hükmün muhtevâsı “haram”; kesin olmazsa
“mekruh” olur. Bir de tahyîr’in hükmü vardır ki, bu da “mubahtır”.
Buna göre teklifî hükümler: 1- Vâcip, 2- Mendup, 3- Haram,
4- Mekruh, 5- Mubah olmak üzere beş kısma ayrılır.
Bu taksim fakîhlerin çoğunluğuna göredir. Hanefîler ise, teklifî
hükümleri yedi kısma ayırırlar: 1- Farz, 2- Vâcip, 3- Mendup, 4- Haram,
5- Tahrîmen mekruh, 6- Tenzîhen mekruh, 7- Mubah. 58
57 Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 162-163
58 Muhammed Şakir Garbal, el-Mevsûâtü'l-Arabiyye el-Müyessere, teklif maddesi;
Muhammed Ebû Zehra, İslâm Hukuk Metodolojisi, terc. Prof. Dr. Abdülkadir
Şener, Ankara, 1973, 42
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 24 -
Teklifin esasını akıl ve idrâk teşkil eder; yani akıl ve idrâk, teklifin
temel şartıdır. Bu konuda el-Âmidî şöyle diyor: “Akıl erbâbı,
mükellefin akıl ve kavrayış sahibi olması gerektiğinde ittifak etmiştir;
çünkü teklif, bir hitaptır. Hayvan ve cansız madde gibi akıl
ve idrâki olmayana hitapta bulunmak muhaldır. Deli ile temyiz
kudretine sahip olmayan çocuk gibi hitabın aslını anlama potansiyeline
sahip olan; fakat onun emir, nehiy, sevap ve ceza ile ilgili
bulunduğunu, onu emredenin Allah olduğunu ve O’na itaat gerektiğini
tafsilâtıyla bilmeyen kimse de, hitabın aslını tafsilâtlı olarak
anlamama bakımından hayvan ve cansız madde mesâbesinde
olduğu için, teklife muhâtap olamaz. Çünkü teklif ile kasd edilen
şey, hitâbın aslını anlamaya dayandığı gibi, onun tafsilâtını
da idrâk etmeye dayanmaktadır. Temyiz kudretine sahip olan çocuğa
gelince; bu, her ne kadar temyiz kudretine sahip olmayan
çocuğun anlamadığı şeyleri idrâk ederse de, tam akıllı kimse gibi
Allah’ın varlığını, kullara hitapta bulunacağını, Allah’tan gelen
buyrukları tebliğ eden gerçek Peygamberin bulunduğunu gereği
kadar kavrayamaz. Oysa teklif ile kast edilen şey, bunlara bağlıdır.
Gerçi arada çok kısa bir zaman kalacak şekilde ergenlik çağına
yaklaşınca, onu bu andaki idrâki, biraz sonra teklifi gerektiren
şeyi idrâkinden farklı olmayabilir; ancak akıl ve idrâk birer gizli
vasıf olup yavaş yavaş ortaya çıktığından ve bunları gösteren belli
bir ölçü bulunmadığından Şâri’, bunlar için buluğ çağına girmeyi
bir sınır olarak koymuş ve bu çağa ermeyenlerden teklifi kaldırmıştır.
Bunun delili de, Hz. Peygamber’in (s.a.s.), “Üç kimseden
kalem kaldırıldı (yani onlar tekliften muaf tutuldu); buluğa erene kadar
çocuktan, uyanıncaya kadar uykudakinden ve ayılıncaya kadar mecnundan”
hadisidir. 59
Bu ifadeden şu üç husus anlaşılmaktadır:
1- Teklifin direği akıldır; çünkü teklif Allah’ın hitabıdır. Buna
da ancak aklıyla idrâk eden kimse muhâtap olabilir.
2- Akıl yavaş yavaş gelişmekte, çocukluktan itibaren olgunlaşma
seyrine devam etmektedir. O, teklif haddine ancak gelişmesini
tamamladıktan sonra ulaşmaktadır.
3- Aklın yavaş yavaş gelişmesi gözle görülmeyen bir husustur;
çünkü o, bir zaman süreci içerisinde adım adım kemâl noktasına
ulaşmaktadır. Elbette bu noktayı gösteren maddî bir ölçünün bulunması
gerekir. O da buluğ çağıdır. İşte bu çağ, aklın noksanlık
ve kemâli arasındaki sınırı teşkil etmektedir. Kişi bu çağa ulaşınca
ona teklif terettüb etmektedir.
59 Buhârî, Hudûd 22, Talâk 11; el-Âmidî, el-İhkâm fî Usûli'l-Ahkâm, I/199, 200
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 25 -
Hatıra gelebilir ki mecnun (deli) ve mümeyyiz olmayan çocuğun
temyiz kudreti bulunmadığı halde, malî tekliflere muhâtap
olduğunu görüyoruz. Bunlar, başkasına ait bir şeyi telef ederlerse
tazmin etmeleri, bir cinâyet işlerlerse diyet vermeleri gerekmektedir.
Fakîhlerin cumhuruna göre bunların, mallarından zekât
vermeleri gerekir. Meyve ve tahıl gibi toprak ürünleri için öşür
vermeleri icap ettiğini de fakîhler icmâ ile kabul etmişlerdir. İşte
bunlar birer tekliftir. Bu durumda onların tekliften muaf tutuldukları
nasıl düşünülebilir?
Buna, usûl bilginleri şöyle cevap verirler: Her ne kadar deli
ve mümeyyiz olmayan çocuk, temyiz kudretleri bulunmadığı için
teklifî hükümlere muhâtap değil iseler de, onlar da insandırlar ve
bu insanlık kendileri için bir kısım haklar sağlamış ve bu hakları
taşıyacak bir zimmet tanımıştır. Meselâ, onların mülkiyet hakları
vardır; bu teklifler de, kendilerinin mal ve mülkiyetleriyle ilgili
vecîbelerdir.
Bundan anlaşılıyor ki, deli ile mümeyyiz olmayan çocuk, insan
olmaları hasebiyle bir kısım haklara ve bu yüzden bir kısım da
vecîbelere sahiptirler. Bu konunun daha iyi anlaşılması için sırf insanlık
icabı olarak sâbit bulunan ehliyet ile aklın eseri olarak sâbit
bulunan ehliyet konusu da incelenmelidir. 60
Teklif konusu her ne kadar doğrudan doğruya Fıkıh Usûlünü
ilgilendiren bir mesele ise de Kelâm ilminin de incelediği konular
arasına girmiş ve insanın fiillerinin bir parçası sayılmıştır.
Kelamî mezheplerin değişik teklif anlayışları vardır. Biz burada
kelâmcıların teklifi nasıl tarif ettiklerine temas ederek mezhepler
arasında sadece mâturîdîliğin görüşü ile yetineceğiz:
Seyyid Şerif Cürcânî’ye göre, teklif, muhâtaba külfet yüklemektir.
61 El-Bağdadî’ye göre teklif, külfetten (güçlük, zorluk, zahmet)
alınmıştır. Bu da yorgunluk ve meşakkattir. Şeriatta emre ve
neyhe ıtlak olunmuştur. O halde teklif hitabın emir ve nehiy olarak
muhâtaba yönelmesidir. 62
Mâturîdî’nin teklif anlayışına gelince, şöyle özetlemek mümkündür:
Teklif, ancak vukuu kudret dâhilinde olana bağlıdır ve
bu şekilde bir emrin ifadesi olur. Teklif yerine getirilirse, mükâfatı
gerektirir; yerine getirilmezse, cezayı dâvet eder. Fakat teklifin bu
tarzda icrâya konması insanın irâde ve gücü ile olur. 63
60 Abdülkadir Şener, a.g.e., 320-321
61 Ta'rîfât, 58
62 Usûlü'd-Din, İstanbul, 1928, s. 270
63 el-Beyâdî, İşarâtü'l-Merâm, Kahire, 1368, 250
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 26 -
Mâturîdî kelâm okulunda önemli olan, teklifin insanın irâde
ve gücüyle ilgili oluşudur. Eğer insan fizik anlamda sakat ise bu
insanın fizik yönünden istitâa’ya, güce sahip olmadığı ortadadır.
Dolayısıyla böyle insana teklif akıl hâricidir. Her yönden sağlam
olan insanın teklife muhâtap olması ve bu teklife göre fiillerini
yapması insanın irâdesi ile ilgilidir. Bu takdirde insan, fiillerinin
nitelik kazanışında sorumlu olur ve böylece teklif anlam taşır. 64
Mâturîdî okulunda güç yetmeyen işte teklif kabul edilmemektedir.
65 Bu konuda okulun dayandığı mesned “Allah bir kimseye
ancak gücü yettiği kadar teklif eder.” 66 âyetidir. Çünkü Allah hikmete
uygun olanı yapar; hikmet de kendisinde güzellik, iyilik olanı düşünmeyi
gerektirir.
Mâturîdîlikte mesele, insanın gücü ve bu gücün imkânlarının
Allah’ın ezelî ve mutlak ilmince bilinmesi açısından ortaya konmaktadır.
67 İnsan teklif edilenden birini kendi gücü, meyli ve ihtiyarını
kullanarak seçer. 68 İnsanın bu tür hareketini Allah bilir.
Teklifin ceza ve mükâfat haline gelmesi, insana ahlâkî nitelikte bir
fiil olması ve neticede insanın yaptığından sorumlu olması böylece
vuku’ bulmaktadır. 69
Allah’ın insanlara yapmaları mümkün olmayanı teklif etmesi
ve gücü yetmeyene teklif, câiz ve mümkün değildir. 70
Teklîf-i Mâ Lâ Yutak/Güç
Yetirilemeyecek Emir ve Yasaklar
Teklîf-i mâ lâ yutak, güç yetirilemeyecek emir ve nehiyler demektir.
Teklif; lugatte, güçlük zorluk ve zahmet anlamlarını taşımaktadır.
Bu da yorgunluk ve meşakkati beraberinde getirmektedir.
Istılahta ise; emre ve neyhe taalluk etmektedir. Buna göre
teklif, emir ve nehyin muhâtaba yönelmesidir. Bir başka açıdan da,
teklif; akıl sahibi kullarına dinî ve hukukî yükümlülükler koyan
Allah’ın fiilidir.
Teklif meselesinin itikad açısından ele alınmasının esas nedeni;
bu konunun insan fiilleriyle doğrudan doğruya ilgili olması
ve adâlet-zulüm meselesiyle yakınlığı yönüyledir. Kısacası bu
64 Şerafettin Gölcük, Kelâm, Konya 1988, 222
65 Ebû Mansur el-Mâtürîdî, Kitabü't-Tevhid, Beyrut 1970, 266
66 2/Bakara, 286
67 el-Beyâdî, a.g.e., 250
68 Mâturîdî, a.g.e., 266
69 Şerafettin Gölcük ve S. Toprak, Kelâm, 222
70 Nurettin es-Sâbûnî, el-Bidâye fî Usûli'd-Dîn, Tah. Bekir Topaloğlu, Dimaşk
1979, 118; Ahmed Yaşar, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 170-171
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 27 -
konunun esas hareket noktası, insan fiilleri ve bunun uzantılarıdır.
Burada şu sorular konunun çerçevesini belirtmektedir: Allah
tarafından söz konusu edilen İlâhî teklif karşısında insanın durumu
nedir? Teklife daha çok hangi açıdan bakılmalıdır? Teklifin, insan
fiilleri açısından nitelik kazanması ve adâlet-zulüm konularıyla
ilişkisi nasıl anlaşılacak, insanın irâde ve sorumluluğu nasıl izah
edilecektir? İşte bu ve benzeri sualler insan zihnini başlangıçtan
beri meşgul etmesi bakımından İslâm Kelâmında da önemli yer işgal
etmiş ve bu konuda bir hayli değişik fikirler ortaya konulmuştur.
Aynı zamanda itikadî fırkalar arasında da hayli değişik fikir
ve anlayışlara yol açmıştır. Bunları derli toplu bir şekilde şöylece
sıralamak mümkündür.
a- Ehl-i Sünnet Anlayışına Göre Teklif
Bilindiği üzere itikadî açıdan Ehl-i Sünnet anlayışı denilince
Matüridî ve Eş’arî alimlerinin görüşleri akla gelmektedir. Bunları
da kendi düşünce ve anlayışlarına göre ayrı ayrı ele alarak bu görüşleri
daha detaylıca ele almaya çalışalım.
1- Mâturîdîlere Göre: Teklif, makdur olana bağlıdır. Ancak bu
şekilde bir emrin ifadesi olur. Teklif yerine getirilirse mükâfatı, yerine
getirilmezse cezayı gerektirir. Ancak, bu tarzdaki bir teklifin
meydana gelmesi insanın irâde ve gücüyle olur. 71
Mâturîdî anlayışına göre önemli olan, teklifin insanın irâde
ve gücüyle ilgili olmasıdır. Eğer insan, fizikî olarak sakat ise, bu
insanın fizik yönünden bir güce sahip olmadığı açıktır. Dolayısıyla
böyle insana teklif akıl hâricidir. Her yönden sağlam olan insanın
teklife muhâtap olması ve bu teklife göre fiillerini yapması insanın
irâdesiyle ilgilidir. Bu takdirde insan, fiillerinin nitelik kazanışında
sorumlu olur ve böylece teklif bir anlam taşımış olur. 72
İmam Mâturîdî’ye göre, teklif-i mâ lâ yutak, yani güç yetirilemeyen
şeyin insana yüklenmesi câiz değildir; bu kabul edilmez.
Bu hususta “Allah bir kimseye ancak gücü yettiği adar teklif eder.”73
âyetini delil olarak alır. Zira Yüce Allah yaptığı işleri bir hikmete
göre yapar, hikmet ise, bunu gerektirir, yani güzellik ve iyilik olanı
beraberinde getirir.
Mâturîdî ekolünde bu meseleye, insanın gücü ve bu gücün
imkânlarının Allah’ın ezelî ve mutlak ilmince bilinmesi açısından
71 Beyâdî, İşarâtu'l-Meram, 250
72 Bk. Şerafettin Gölcük, Süleyman Toprak, Kelâm, 220-23, Konya, 1988
73 2/Bakara, 286
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 28 -
bakılmaktadır. İnsan, kendisine yüklenilen şeylerden birisini kendi
gücü, o yöne meyli ve kendi ihtiyarını kullanmak sûretiyle seçer.
İnsanın bu tür hareketini de Yüce Allah bilir. Öyleyse insana ancak
kaldırabileceği kadar şey yüklenmiş demektir. Teklifin ceza ve
mükâfat haline gelmesi, insana ahlâkî nitelikte bir fiil olması ve
sonuçta insanın yaptığından sorumlu olması işte bu şekilde meydana
gelmektedir. 74
Yüce Allah’ın insanlara yapmaları mümkün olmayan şeyleri
teklif etmesi câiz ve mümkün değildir.75 Sonuç olarak şu söylenebilir;
Mâturîdî anlayışına göre, güç yetirilemeyen işi, Allah’ın insanlara
teklif etmeyeceği ve insanın da, kendi gücünü kullanarak
bu teklifi kendisine sıfat yapacağı görüşü yaygın bir şekilde kabul
edilir.
2. Eş’arîlere Göre: Eş’arî ekolüne göre, güç yetmeyen işin
teklifi mümkündür. Buna delilleri de “Onlar hakkı işitmezler, gerçeği
görmezler”76 âyeti ile “Kelâmını işitmeye de tahammülleri yoktur”77
âyetidir. Bu duruma göre, teklif meselesi esas itibarıyla temel
olarak insanın kudretine bağlıdır. Ancak bu kudret Eş’arî anlayışı
çerçevesinde Allah’tan gelmektedir. Diğer taraftan Eş’arî aczi, bir
şeyin kendisini ve karşıtını yapmamak olarak anlamaktadır. Acz
halinde, emrolunanla birlikte, bir şeyi almak da terk etmek de
bulunmaz.
Eş’arî’nin bu görüşü şu şekilde açıklanmaktadır: Allah’ın insana
gücü yetmediği şeyi yüklemesi, teklif etmesi câizdir. Bu, şeriat
yönünden de doğrudur. Zira, Ebû Leheb’e iman emredilmiştir.
Peygamber’i tasdik ve bütün haber verdiklerine iman etmesi bildirilmiştir.
Bununla birlikte onun iman etmeyeceğini de Rabbimiz
haber vermiştir. Güç yetmeyen işin teklifinin mümkün oluşuna “Ey
Rabbimiz, güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme.” 78 âyeti de delil
olarak alınabilir. 79
b- Mu’tezile Anlayışına Göre Teklif
Mu’tezile’ye göre teklif; kendisinde kişiye yük olan bir iş olarak
tanımlanmaktadır. Teklif, kendisinde yükümlüye güçlük ve
zorluk bulunan bir işi yapma irâdesidir. Böyle bir teklif ise, ancak
Allah tarafından yapılır.
74 Ş. Gölcük-S. Toprak, Kelâm, 222
75 Sâbûnî, el-Bidâye, 118
76 11/Hûd, 20
77 18/Kehf, 101
78 2/Bakara, 286
79 Bk. Ş. Gölcük S. Toprak, Kelâm, 223
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 29 -
Mu’tezileye göre, diğer meselelerde olduğu gibi teklif de ana
dünya görüşüne bağlıdır. Mu’tezile’nin tek endişesi Allah’ın bir
tek olduğu keyfiyetine halel getirmemektir. Bunun için “tevhid”
meselesi onların hareket noktası olmuştur. 80 Gerek Mu’tezile’de
ve gerekse diğer itikadî fırkalarda esas ve temel olan bir prensip
vardır. Diğer bütün görüşler bu temel espri çevresinde cereyan
eder ve bu doğrultuda fikirler ileri sürülür. Bu bakımdan öncelikle
o fırkanın esas görüşü iyice bilinmeli ve dikkate alınmalıdır.
Teklif konusu da esas itibariyle tevhid görüşüne bağlıdır. Yüce
Allah yegâne birdir ve O her şeyde olduğu gibi fiillerde de bir
ve tekdir, âdildir. O’nun âdil olması fiillerinde çirkin ve kötü olan
fiillere yer vermemesiyle anlaşılır. O’nun fiillinden kötü bir şeyin
meydana gelmesi doğru değildir. Öyleyse, bütün fiillerinde âdil
olan ve kötü iş yaratmayan Yüce Allah’ın insanların faydasına
olan tekliflerde bulunması gerekir. Çünkü bu konu, daha önce de
geçtiği üzere, Allah’ın yegâne tek oluşu ve O’nun adâleti konusuna
girer. Âdil olan Allah’tan ise, insanların zararına olan, dolayısıyla
kaldıramayacakları bir teklifin yüklenmesi beklenemez. Zira
bu, zulüm olarak telâkki edilmektedir.
Bu farklı görüşlere rağmen, Mu’tezile, teklife külfet ve meşakkat
mânâlarını vermekle Ehl-i Sünnetle bir yakınlık ortaya çıkarmakta,
bir nevi aynı görüşü paylaşmaktadır.
Buraya kadar sayılan teklif ile ilgili görüşlerin sıralanmasından
sonra; bu konuda şöyle genel bir değerlendirmede bulunmak
mümkündür:
İnsana güç verip vermeme doğrudan doğruya Yüce Allah’ın
kudreti dâhilindedir. Bu konuda da Allah’ın bir mecbûriyeti yoktur.
Allah insana yapılması imkânsız olan bir şeyi yüklemekte
tamamen kendi irâdesine sahiptir. İnsana yapılan teklif insanın
yapabileceği ölçüdedir. Bu durum ise, Allah’ın adâleti, sünneti
doğrultusundadır. Bunları yaparken tamamen mutlak ve hür iradesiyle
yapıyor olup, bir zorunlulukla karşı karşıya değildir. İşte
Mûtezile ile temelde ayrılan nokta burasıdır. Onlar Yüce Allah’ın
insana ancak kaldırabileceği kadar bir teklifi yüklemesini zorunlulukla
izah edip, bunu tevhid anlayışlarına bağlamaktadırlar. Ehl-i
Sünnet ise, meselenin sonucunda yani teklifinin ancak kapasiteye
göre olacağında birleşip, bunun zorunlulukla değil hür irâde ile
Yüce Allah’ın sünnetine göre olduğunu kabul etmektedirler. 81
80 Ş. Gölcük-S. Toprak, Kelâm, 221
81 Abdurrahim Güzel, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 171-172
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 30 -
Teklif kelimesinin kökü olan “kelef” bir şeyi sevmek, bir şeye
düşkünlük anlamındadır. Teklif ise, bir insanı sevdiği şeyi elde etmede
bazı zorlukları göğüslemekle yükümlü tutmaktır. O halde
teklifin esâsında yine insanın hür irâdesi ve içten sevip benimsemesi
vadır. Aynı kökten gelen külfet, zorluk anlamında, tekellüf
ise külfete meydan verme, bir işin olmasını külfete bağlama anlamında
kullanılır. Kur’an’da teklif, daima fiil şeklinde 7 yerde, tekellüf
de bir yerde kullanılmıştır.
Teklif konusunda Kur’an’ın temel anlayışı şudur: “Allah hiçbir
benliği gücünü, kapasitesini aşacak şekilde teklife muhâtap kılmaz.” 82
Bu ilke, değişik cümle yapılarıyla, fakat hep aynı kelimeler kullanılarak
birkaç kez tekrarlanır. 83 Bunların hepsinde “kişinin güç ve
kapasitesini ifâde eden “vüs’at” kelimesi kullanılır ki, esas anlamı
genişliktir. Vüs’ etimolojik gelişimi içinde zamanla, güç ve kapasite
anlamını almış bulunuyor ki Kur’an da onu aynı anlamda kullanmaktadır.
Aynı kökten se’a kelimesi de Kur’an’da ekonomik-mâlî
genişlik anlamında, yine teklif prensibine yer veren bir âyette
kullanılmıştır. Bu âyet, teklifin ekonomik-mâlî yönünü prensibe
bağlarken de şöyle diyor: “Genişliği olan, genişliğinden, bağışta bulunsun...
Allah hiçbir benliği, ona verdiği nimet dışında bir şey vermekle
yükümlü tutmaz. Allah, bir güçlükten sonra bir kolaylık sunacaktır.” 84
Kur’an’ın teklif konusundaki bu kabulü şöyle formüllendirilmiştir:
“Güç yetirilemeyen şeyle yükümlü kılmak yoktur.” Allah’ın
kanunu bu olduğuna göre, O’nun güvenilir elçileri nebîler de
aynı prensibe uymak zorundadırlar. Kur’an, peygamberlere şu
emri veriyor: “De ki... Ben tekellüfe (külfete, zorluğa) yol açanlardan
değilim.”85 Peygamber, tekellüfe ancak kendi benliğinde gidebilir.
O alan, onun hür irâdesiyle kayıtlar ve zorluklar getirebileceği
tek alandır. Hitap ettiği kitleye ise tekellüf getiremez, onları sadece
teşvik eder, özendirir. Şu âyet, Kur’ânî espriyi Rasûlullah’a
hitap ederken şöyle ifâdeye koyuyor: “Allah yolunda çarpış. Sen
ancak kendi nefsini külfet altına sokabilirsin. Mü’minlere gelince onları
teşvik et, özendir.” 86
Kapasite üstünde yükümlülük (teklif mâ lâ yutak) fıtrata,
Allah’ın irâde ve kanunlarına terstir. Allah, dine bu sakatlığın girmemesi
için Kur’an’da gerekli önlem-prensipleri getirmiştir. Bu
prensipleri çiğneyenler kendi arzuları yönünde insanları saptıran
82 2/Bakara, 286
83 2/Bakara, 233; 6/En'âm, 152; 7/A'râf, 42; 23/Mü'minûn, 62
84 65/Talâk, 7
85 38/Sâd, 86
86 4/Nisâ, 84
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 31 -
bilgisiz azmış-zâlimler olarak tanıtılıyor.87 Bunlar, Allah’ın açık
açık bildirdiği haram ve helâllere ilâvelerde bulunanlardır. Bunlar,
Allah için iş yapmanın güzelliği yerine, Allah adına iş yapmaya
kalkıp sonunda örtülü bir biçimde tanrılık iddiâ etme durumuna
düşen karanlık ruhlulardır. Allah’ın, tekelinde tuttuğu haram
kılma yetkisini kullanmaya kalkarak, gâfil bir biçimde şirke düşerler
de hâlâ Allah için iş yaptıklarını sanır, hiyânet ve sapıklıklarını
da Allah’ın dinine fatura ederler. Böylelerinin dine ve Allah’a en
büyük hizmetleri, dinden uzak durmalarıdır, ama çıkarları ve kurdukları
menfaat tezgâhları buna müsâade etmez. Allah’ın dinine
iftira ederler de hâlâ kendilerine mücâhid, ehl-i takvâ, sünneti
ihyâ edenler vs. gibi sıfatlar vermekten çekinmezler. Eğer bunların
iddiâlarında zerre kadar doğruluk olsaydı Kur’an’ın dinine
bağlı olanlar bugün böylesi perişan duruma düşerler miydi?
Teklifin işaret edilen Kur’anî boyutlarını destekleyen birkaç
prensibi daha verelim: “Allah sizin için hafifletme ister. İnsan zayıf
yaratılmıştır.”88; “Allah sizin için kolaylık ister, sizin için güçlük istemez.”89;
“Allah sizin için dinde zorluk yaratmak istemez. O’nun istediği sizi temizleyip
arıtmaktır.”90; “O size din içinde zorluk getirmemiştir.” 91; Allah’ın kendisine
farz kıldığı hususlarda nebî üzerine herhangi bir zorluk yoktur.” 92
“Allah hiçbir nefse gücünün yeteceğinden fazla yük yüklemez.”93 Güneşe
çevirebileceği kadar gezegen, ağaca kaldırabileceği kadar
dal, insana taşıyabileceği sayıda el takmış. Devenin yükü ayrı, karıncanınki
ayrı. Balığa uçmayı, aslana yüzmeyi teklif etmemiş.
İnsanlara da bu imtihan meydanında kuvvetleri oranında hatta
bir lütuf olarak, güçlerinin çok altında teklifte bulunmuştur.
Allah’ın bütün emirlerini işlemek bütün yasaklarından sakınmak
her insanın gücü dâhilinde. Bizim gücümüz için son hudut, namazı
beş vakit kılmak, orucu bir ay tutmak mı? Elbette hayır! İnsanlar
bu hakikati iyi değerlendirseler, sabretmesini bilip irâdelerini
hırpalayıp zaafa uğratmasalar ve en önemlisi birbirlerine yük olmasalar,
hepsi de yüklerini rahatlıkla taşıyabilecek ve bu imtihan
meydanından yüzlerin akıyla ayrılıp gidecekler.
Zengin olmayan kişinin zekât vermekten sorumlu olmayacağı,
kezâ eli yahut ayağı kesik bir insanın abdest alırken bu organlarını
87 Bk. 6/En'âm, 119
88 4/Nisâ, 28
89 2/Bakara, 185
90 5/Mâide, 6
91 22/Hacc, 78
92 33/Ahzâb, 38; Kur'an'ın Temel Kavramları, s. 584-586
93 2/Bakara, 286
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 32 -
yıkamaktan sorumlu olmadığı Bakara, 286. âyetten çıkarılan hükümlerden.
Akaid ilimleri ise “güç yetirme” meselesini “akıl” yönüyle
ele almış ve sıkça sorulan bir soruya şöyle açıklık getirmişler:
“Dünyanın ıssız bir köşesinde yaşayan ve toplum hayatından habersiz
olan bir insan, mücerret aklıyla hangi hakikatleri bilmeye
güç yetirebilirse, sadece onlardan sorumlu!” Mücerret aklı, “kendisine
İlâhî emirler ulaşmamış, peygamberlik nûruna muhâtap
olamamış, rehbersiz bir akıl” şeklinde târif edebiliriz.
“Dünyanın ıssız bir köşesinde yaşayan bir insanın İslâm Dinini
bilmesi mümkün değildir. Bu adam, âhirette nasıl sorumlu tutulabilir?”
Mâsum bir soru gibi gözüken bu sorunun arkasındaki anlayışı
doğru değerlendirmek gerekir. Annesine hakaret, babasına
isyan eden, en yakın dostlarını dar zamanlarında yüzüstü bırakan,
“benden sonra tûfan” felsefesiyle yaşayan bir adam; bakıyorsunuz,
dünyanın öte ucundaki, tanımadığı birinin imanını dâvâ etmeye
kalkışıyor! Hemen kararınızı veriyorsunuz: Bu adamın derdi başka!...
Kendisiyle biraz konuşuyor, iç âlemini kurcalıyorsunuz. Karşınıza
sinsi ve menhus bir gâye çıkıyor: “Allah’ın adâletine itiraz!”
Aslında, bu sanıldığı gibi, yeni bir mesele değil. Asırlar önce tartışılmış,
halledilmiş, rafa kaldırılmış bir konu. Şu kadar var ki, “dünyanın
öbür ucu” denmemiş de, “ıssız bir dağda, toplum hayatından
habersiz yaşayan bir adam” denmiş. Yahut buna benzer bir
başka tip üzerinde konuşulmuş.
“Allah, hiçbir nefse gücünün yettiğinden fazlasını teklif etmez.”94 Yani,
her şeye taşıyabileceği kadarını yükler. Fertleri güç yetirebilecekleri
işlerle mükellef kılar. Her gövdenin üzerine, götürebileceği
kadar bir baş yerleştirir. Allah, dağına göre kış verir. Atom çekirdeğine
gezegenleri bağlamaz. Âlimlerimiz bu âyeti çeşitli yönlerden
tefsir etmişler. Fıkıh âlimleri, bu âyeti fıkıh yönünden, kelâm
âlimleri ise itikat yönünden incelemişler. Bu ikinciler, âyette geçen
“güç yetme” meselesini akıl yönüyle ele almış ve şu mânada birleşmişler:
“Dünyanın ıssız bir köşesinde yaşayan ve toplum hayatından
uzak bir insan, mücerret aklıyla, hangi hakikatleri bilmeye
güç yetirebilirse, sadece onlardan sorumludur.”
Mücerret akıl denilince, “bir peygambere muhâtap olmamış,
kendisine İlâhî emirler ulaşmamış, rehbersiz kalmış” bir aklı anlıyoruz.
İşte, böyle bir aklın ulaşabileceği saha konusunda, değişik
görüşler ileri sürülmüş: İtikat imamlarından İmam Mâturîdi, “insanın,
kendi aklını kullanarak bir yaratıcının olduğunu bilmeye
94 2/Bakara, 286
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 33 -
güç yetirebileceği” görüşündedir. Ve böyle bir insanın Allah’a
inanmaktan sorumlu tutulacağını, diğer iman rükünlerinden ve
ibâdetlerden ise sorumlu olmayacağını ifâde eder. Bir diğer itikat
imamı olan Eş’arî ise, böyle bir insanın, peygamber olmaksızın,
Allah’ı bilmesinin de mümkün olamayacağı fikrini savunur ve bu
adamın bir taşa bile tapsa “necat ehli” yani kurtuluşa erenlerden
olacağını söyler.
Görüldüğü gibi, her iki imamın da ittifak ettikleri esas nokta
şu: Kişi, içinde bulunduğu şartlarda, neyi bilmeye güç yetirebiliyorsa
ondan sorumlu. Şüphesiz, hakikati en iyi bilen Allah’tır.
O’nun ilmine havâle ederiz. 95
Mükellef
Mükellef: Yükümlülük sahibi kişi, yükümlü kılınan kişi; Arapça
“teklîf” mastarından ism-i mef’ûldür. Bir Fıkıh terimi olarak;
“İslâmî emir ve yasakların muhâtabı olan ve bunlara uymakla yükümlü
bulunan kimse” demektir. “Allah bir kimseye gücünün yeteceğinden
fazlasını yüklemez” 96 âyeti sorumluluğu gücün yetmesi ile
sınırlar.
Dinî emir ve yasaklara muhâtap olabilmesi için kişinin akıl ve
fizik bakımından belli olgunluğa ulaşması gerekir. Kişinin, insan
varlığına ait hak ve borçlara ehil olma vasfına “ehliyet” denir. Bu
ehliyet anne karnındaki ceninden itibaren rüşd yaşına kadar çeşitli
safhalar geçirir. Ehliyet, vücub ve edâ ehliyeti olmak üzere ikiye
ayrılır.
1. Vücub ehliyeti: Kişinin lehine ve aleyhine olan hakların
sübûtuna elverişli olmasıdır. Bu, borçlanma ve borçlandırma ehliyetidir.
Bunun dayanağı insanlık sıfatıdır. Yaş, akıl ve rüşd ile ilişkisi
yoktur. Eksik ve tam olmak üzere ikiye ayrılır.
a. Eksik vücub ehliyeti: Bu ana karnındaki cenine ait bir ehliyet
olup, doğuma kadar devam eder. Cenin, yalnız lehine olan
haklardan yararlanır. Aleyhine olan haklar onun hakkında sabit
olmaz. Cenin sağ doğmak şartıyla mirasçı olur, lehine vasiyet edilen
mala sahip bulunur, yine lehine vakıf geçerlidir, babası cihetinden
nesebi sabit olur. Aleyhine olan medeni haklar ise sâbit olmaz.
Meselâ, babasının cenin adına bir şey satın alması veya cenine ait
bir malı başkasına hibe etmesi geçerli değildir. Yine cenin, nafaka
vb. malî yükümlülüklere muhâtap olmaz.
95 Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, c. 1, s. 106-107; c. 3, s. 187-189
96 2/Bakara, 286
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 34 -
b. Tam vücub ehliyeti: Şahsın lehine ve aleyhine olan hak ve
borçlara ehil olmasıdır. Akıl hastaları ile yedi yaşından küçük olan
gayri mümeyyiz küçükler tam vücub ehliyetine sahiptirler. Henüz
idrâk ve muhâkeme teşekkül etmediği için bunlarda edâ ehliyeti
yoktur. Lehine yapılan hibe, vasiyet ve vakıf geçerlidir. Ayrıca onu
borç ve yükümlülük altına sokan satım, kiralama, karz ve rehin
gibi medenî akitler velî veya vasî tarafından onun adına yapılır.
Bunların semere ve sonuçları akıl hastası veya gayr-i mümeyyiz
küçüğe ait olur.
Diğer yandan gayri mümeyyiz küçük, haksız fiillerinden veya
velî yahut vasîsinin onun adına yapacağı tasarruflardan doğan
borçlardan bizzat sorumludur. Ancak bu bedenî değil yalnız malî
bir sorumluluktur. 97
Akıl hastası ve gayri mümeyyiz küçükler malî bütün borçları
öderler. Ancak bunlar ibâdetle yükümlü olmadıkları için Ebû
Hanîfe’ye göre zekâtla yükümlü bulunmazlar. İmam Şâfiî, Mâlik
ve Ahmed b. Hanbel’e göre ise zekât mal nimetinin külfeti kabilindendir.
Böyle olunca bunların da zekâtta sorumlu tutulmaları
gerekir. Ancak bunu velî veya vasî, onun adına öder.
2. Edâ ehliyeti: Kişinin medenî hakları kullanma ehliyetidir. Bu,
her insanda tabîî bir vasıf değil akıl ve fizik gelişmeye paralel olarak
kazanılan bir vasıftır. Bunun varlığı, temyiz kudreti, belli bir
yaşa ulaşma gibi bazı şartlara bağlanmıştır. Kısaca vücup ehliyeti,
her şahısta bulunan pasif bir ehliyet iken, edâ ehliyeti aktif ehliyet
halidir. Edâ ehliyeti de eksik ve tam olmak üzere ikiye ayrılır.
a. Eksik edâ ehliyeti: Bu ehliyet mümeyyiz küçük ve bunamışda
(ma’tuh) söz konusu olur. Yedi yaşla büluğ çağı arasındaki
ehliyeti ifade eder. Mümeyyiz küçük iyi ile kötüyü, alma ile vermeyi,
satmayla satın almayı birbirinden ayırt edebilen fikrî, zihnî
ve beden olgunluğuna ulaşan kimsedir. İslâm hukukçuları uygulamada
kolaylık olsun diye yedi yaşın tamamlamasını temyiz çağının
başlangıcı olarak kabul etmişlerdir. Bu yaşın tercih edilmesi
Hz. Peygamberin şu hadisine dayanır: “Yedi yaşına girdikleri zaman
çocuklarınıza namazı emredin.”98 Bu hadis yedi yaşına giren çocuğun
namazın ve ibâdetin mânâsını anlayabilecek bir fikir olgunluğuna
ulaştığını gösterir. Bu duruma göre; Mümeyyiz küçüğün namaz,
oruç, hac gibi ibâdetleri yapması büluğdan önce farz değilse de,
edâsı sahihtir ve sevâbı ana-babaya gider.
97 bk. el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Mısır 1327-28/1909-1910, VII,172; İbnü'l-
Hümâm, Fethu'l-Kadîr; Bulak 1315-1317 H., VIII, 324 vd.
98 Ebû Dâvud, Salât 26; Ahmed bin Hanbel, II/180, 187
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 35 -
Hibe ve sadakayı kabulü, mubah malları mülk edinmesi gibi
tamamen lehine olan tasarrufları geçerlidir. Bu konuda velî veya
vasîsinin izni de aranmaz. Yine başkasına vekil olarak alış veriş,
nikâh, talâk, dâvâ ve kabz gibi işlemleri de geçerlidir. Çünkü
bunlarda muhtemel zararlar müvekkile âittir. Üstelik bu gibi
muâmeleler çocuğun yetişmesine yardımcı olur. Tamamen zararına
olan tasarruflar bâtıldır. Bağış, sadaka, vakıf, âriyet verme, borca
kefil olma ve boşama gibi tasarrufları geçersizdir. Bunlar, onun
adına velî veya vasîsi tarafından da yapılamaz.
Alış-veriş, kiraya vermek, kiralamak, rehin vermek ve almak
gibi hem menfaate, hem de zarara ihtimali bulunan tasarruflar
velînin icâzetine bu gibi iki yönlü olabilen tasarruflar geçerlidir.
Velisinin izin verdiği mümeyyiz küçük “me’zûn”; izin vermediği
ise “mahcûr” adını alır.
b. Tam edâ ehliyeti: Kişinin bütün hak ve borçlara ehil olması
ve ibâdetlerle yükümlü bulunmasıdır. Bu ehliyet, büluğ çağı
ile başlar, rüşd yaşı ile en son şeklini alır. Kişi, lehine ve aleyhine
her türlü hukukî tasarrufu yapma ehliyetine erişmiş olur. Büluğ,
kişide erkek çocuğun ihtilâm olması, kız çocuğunun aybaşı hali
veya gebe olması gibi birtakım fizikî belirtilerin görülmesiyle başlar.
Bazen bu belirtilerde gecikme olabilir. Bu takdirde, çoğunluk
fakihlere göre büluğ çağının başlangıcı kız çocuklarda 9, erkek
çocuklarda 12, sonu ise her iki cinste de 15 yaştır. Ebû Hanîfe’ye
göre ise, büluğ çağının sonu erkek çocukları için 18, kız çocukları
için 17 yaştır. Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve Şâfiî ise, ergenlik
belirtisi görülmeyen erkek ve kız 15 yaşını tamamlamakla büluğ
çağına ermiş sayılır. 99
Büluğ çağının asgarî ve âzamî sınırları arasında bulunan erkeğe
“mürâhik”, kadına “murâhika” denir. Akıl ve bâliğ olan kimse
malî tasarruflar dışında diğer iman, ibâdet, hukukî ve sosyal nizamın
gerektirdiği bütün görevleri ve sorumlulukları yüklenir ve
malı olanlar dışında tam edâ ehliyetine sahip olur. Kendisine namaz,
oruç, hacc ve zekât farîzaları gerektiği gibi, haksız fiillerden
hem malen hem de bedenen sorumludur. Birisini öldürse kısas
uygulanır, zina etse had cezasına muhâtap olur. Ancak had cezalarının
uygulanması için suçun işlendiği beldede İslâmî yönetimin
iş başında olması gerekir. Çünkü fert olarak hadleri uygulama
imkânı ve gücü bulunmaz.
99 el-Kâsânî, a.g.e., VII, 172; el-Cezîrî, Kitâbü'l-Fıkh ale'l-Mezâhibi'l-Erbaa,
Kahire 1392, II, 350 vd.; Mecelle, madde, 978; Hamdi Döndüren, Delilleriyle
İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 122 vd.; Muhammed Ebû Zehra, Usûlü'l-
Fıkh, Kahire, (t.y.), s. 331
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 36 -
Rüşd sözlükte mâkul davranmak, doğru yolu bulmak demektir.
Mecelle’deki tarifi şöyledir: “Rüşd, malın muhâfazası hususunda
takayyüd ederek sefeh ve tebzirden tevakkî eden kimsenin vasfıdır.
Bu vasfı taşıyana “reşid” denir. Reşidin zıddı “sefih’’tir. Sefih
malını boş yere sarf ile masarifinde tebzir ve israf ile İzaa ve itlaf
eden kimsedir.” 100
Rüşd, temyizden farklıdır. İnsan iyiyi kötüden, hayrı şerden
ayırır da, malını ve servetini iyi bir şekilde idare etmeyi beceremez.
Çünkü malın idaresi ve işletilmesi ayrı bir tecrübe ve yetenek
gerektirir. Rüştle büluğ aynı şeyler değildir. Rüşd yaşı eğitim,
kültür, iklim şartları ve benzeri etkenlerin altında büluğdan önce
teşekkül edebilir. Ancak çoğu zaman büluğdan sonra bu olgunluk
hali ortaya çıkar.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Evlenme çağına gelinceye kadar yetimleri
deneyin. Eğer rüşde erdiklerini açıkça görürseniz mallarını kendilerine
verin.”101 Bu âyete göre, mümeyyiz küçük büluğ çağına erişince hemen
malı kendisine teslim edilmez ve reşid olup olmadığı araştırılır.
İslâm rüşd yaşını belirleme hususunu yöneticilere bırakmıştır.
Ebû Hanîfe’ye göre büluğa eren şahıs sefih ve israfçı da olsa
üzerinden malî velâyet kalkar ve tasarruf özgürlüğüne kavuşur.
Ancak malı, bir ihtiyat ve tedbir amacıyla reşid oluncaya veya yirmibeş
yaşını dolduruncaya kadar kendisine teslim edilmez. Çünkü
yirmi beş yaşındaki kimse dede olabilecek bir yaşa gelmiş, bedenî
ve fikrî olgunluğa erişmiştir.102 Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e
göre ise, kişi reşid oluncaya kadar malı kendisine verilmez. Osmanlı
devrindeki uygulamada 1288 tarihli bir irâde, yirmi yaşını
doldurmamış şahısların rüşd dâvâlarının reddedilmesi kuralını getirmiştir.
103
İşte akıl ve fizik bakımından gelişmesini rüşdle tamamlayan bir
müslüman artık İslâm’daki bütün emir ve yasakların, malî, bedenî
ve cezaî her çeşit hükmün muhâtabı olur. Artık onun fiilleri farz,
vâcip, sünnet, müstehap, mubah, haram, mekruh veya müfsit olmak
üzere sekiz maddede değerlendirilir. Bu fiillere ef’âl-i mükellefin
(yükümlülerin fiilleri) adı verilir. 104
100 Mecelle, mad., 946-947; İbn Abidin, Reddü'l-Muhtar, V, 95
101 4/Nisâ, 6
102 el-Kâsânî, a.g.e., V,169 vd.; el-Cezîrî, a.g.e., II, 352
103 bk. Ali Haydar, Düraru'l-Hukkâm Şerhu Mecelleti'l-Ahkâm, 989. mad. şerhi
104 Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 338-339
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 37 -
Güç-Tâkat (ve Kolaylık)
Güç: Fizik, düşünce ve ahlâk yönünden bir etki yapabilme
veya bir etkiye direnebilme yeteneği, kuvvet ve kudret demektir.
Sınırsız ve mutlak güç Allah’ın gücüdür. Esas anlamıyla O’ndan
başka güç ve kuvvet kaynağı yoktur. “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ
billâh = Güç ve kuvvet ancak Allah’a aittir.” İnsan ve diğer yaratıklar,
Allah’ın verdiği kadar, sınırlı ve geçici bir güce sahiptir; onlardaki
gücün kaynağı, kendileri değil; Allah’tır.
İnsan, zayıf yaratılmıştır; âcizdir. “Allah sizden (yükünüzü) hafifletmek
ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır.”105 Dinî teklifler ve vazifeler,
birer yük ve zorluk değildir; tam aksine, insanı dünya ve âhiret
hayatında çıkmaza düşmekten, altından kalkamayacağı veya kendisine
fayda yerine zarar getirecek olan iş ve davranışlara girmekten
alıkoyan, böylece yükünü hafifleten temrinler, düzenlemeler
ve irşadlardır. “Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan fakirler sizsiniz. Zengin
ve övülmeye lâyık olan ancak O’dur.”106 Zâlim ve nanköler, görmek
istemeseler de tüm güç sadece Allah’a âittir. “... Keşke zâlimler azâbı
gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a âit olduğunu
ve Allah’ın azâbının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.”
107 İnsana zayıflık ve güç veren Allah’tır: “Sözi güçsüz yaratan, sonra
güçsüzlüğün ardından kuvvet veren ve sonra kuvvetin ardından güçsüzlük
ve ihtiyarlık veren, Allah’tır. O, dilediğini yaratır. O, hakkıyla bilendir,
üstün kudret sahibidir.”108; “Âd kavmine gelince, yeryüzünde haksız
yere büyüklük tasladılar ve: ‘Bizden daha kuvvetli kim var?’ dediler. Onlar
kendilerini yaratan Allah’ın, onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler
mi? Onlar Bizim âyetlerimizi (mûcizelerimizi) inkâr ediyorlardı.” 109; “Senin
şehrinden -ki ora (nın halkı) seni çıkardı- daha kuvvetli nice şehirleri
yok ettik; onlara bir yardım eden de çıkmadı.” 110; “Şüphesiz rızık veren,
güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.” 111 İnsana kuvvet veren
Allah olduğu gibi, tevbe edip Allah’tan bağış dilemesiyle insan,
O’nun gücünden yardım almış olur. Yağmur vermesiyle O, insanın
kuvvetine kuvvet katandır.112 “Allah güçlüdür, kuvvetlidir. O’nun
cezâsı şiddetlidir.” 113; “Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla bilemediler. Hiç
105 4/Nisâ, 28
106 35/Fâtır, 15
107 2/Bakara, 165
108 30/Rûm, 54
109 41/Fussılet, 15
110 47/Muhammed, 13
111 51/Zâriyât, 58
112 11/Hûd, 52
113 8/Enfâl, 52
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 38 -
şüphesiz Allah, çok kuvvetlidir, çok üstündür.”114; “Allah: ‘Elbette Ben ve
rasüllerim/elçilerim gâlip geleceğiz’ diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür,
gâliptir.”115; “Şimdi Allah, yükünüzü hafifletti; sizde zayıflık olduğunu
bildi...”116 İnsan, bazen kendini yeterli zanneder ve Allah’a ihtiyaç
duymadığı anlayışıyla tuğyan eder (azar, taşkınlık yapar). “Gerçek
şu ki, insan kendini kendine yeterli görerek tuğyan eder/azar.” 117
Bakara Sûresi 286. âyette geçen “ısr=zorluk” kelimesi, önceki
dinlerde bulunan bütün zor hükümlerdir. O zorluklar, ağır yükler,
İslâm’dan kaldırılmıştır. İşte Hz. Muhammed (s.a.s.), insanlar
üzerindeki bu ağır yükleri kaldırmak, kolay dini yerleştirmek için
gönderilmiştir. “O (Peygamber) kendilerine iyiliği emreder, kendilerini
kötülükten men eder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar,
üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar...”118; “Allah
size dinde bir güçlük yüklemedi.” 119 âyeti de dinde zorakî, güç bir
görev olmadığını; gönülsüz yapılan eylemin din olmayacağını vurgulamaktadır.
Allah, kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmez. 120
İmtihan için yaratılan insanoğlu, denemenin gereği olarak birtakım
yükümlülükleri yerine getirecek, bazı güçlükleri göğüsleyecek,
bazı zor gibi görünen ibâbetleri yapacak, nefsinin çok arzu
etmesine rağmen, sınavın bir gereği olarak bazı isteklerinden vazgeçecektir
.
Dünyada insan nefsinin hoşuna giden çok şey vardır. Nefis
onlara sahip olmak ister. Hatta onlara sahip olmak uğruna yanlış
yollara sapabilir, meşrû olmayan işlere meyledebilir. Nefis çoğu
zaman Din’in tekliflerini ağır bulur, onları yerine getirme noktasında
tembellik yapar. Nefsin, dünyalıklar peşine düşüp daha da
azgınlaşması, Din’in tekliflerinden uzaklaşıp kendi hoşuna gideceği
şeyleri yapması için şeytan sürekli kışkırtıcı bir rol üstlenir.
İmtihanın gereği bazı zorlukların, daha doğrusu nefsin ağır
bulduğu birtakım güçlüklerin olması doğaldır. Aslında Din’in
teklifleri insanın yapısına, tabiatına uygundur. Rabbimiz insana
taşıyamayacağı hiçbir yük yüklemez.121 Ancak, yeryüzünde bulu-
114 22/Hacc, 74
115 58/Mücâdele, 21
116 8//Enfâl, 66
117 96/Alak, 6-7
118 7/A'râf, 157
119 22/Hacc, 78
120 2/Bakara, 233, 286; 6/En'âm, 152; 40/Mü'min, 62; 65/Talâk, 7; 7/A'râf, 42
121 2/Bakara, 286
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 39 -
nuşunun, var olmasının sebebini anlamayıp, kendi hevâsına göre
yaşamayı seçmiş kimseler; Din’in tekliflerini ağır bulurlar. Nitekim
müşrikler, kendilerinin Kur’an’a dâvet edilmelerini çok ağır bir
teklif olarak kabul etmektedirler. 122
Dinde Kolaylık Esastır: Allah’ın gönderdiği ölçülere göre yaşayan,
yani İslâm’a uyanlar; hem dünya hayatını düzene koyarlar,
hem hayat sınavını başarırlar, hem de Allah’ın muttakî kullar
için hazırladığı hesapsız nimetlere ve mükâfatlara kavuşurlar.
Kullarının bu güzelliklere kendi çabalarıyla kavuşmalarını isteyen
Rahmân ve Rahîm olan Rabbimiz, zayıf bir yapıda yaratılmış insan
için tekliflerini yumuşatmış, kolaylaştırmış ve onun sırtındaki ağır
yükleri indirmiştir. Rabbimiz bu konuda buyuruyor ki: “…Allah size
kolaylık (yüsr) ister, sizin için zorluk (usr) istemez.” 123
İslâm’ın amacı insanları ağır yüklerle zorluğa bırakmak değil,
aksine her türlü kolaylığı göstererek, onların iyi birer insan olup
İlâhî mükâfatları hak etmelerini sağlamaktır. “Allah (ağır yükleri)
sizden hafifletmek ister. İnsan zayıf olarak yaratılmıştır.”124 İslâm, fıtrat
(yaradılış) dinidir, yani insanın yaratılışına uygun, tabiî bir yaşama
biçimidir. İnsanı yaratan Rabbimiz, onun fıtratına uygun tekliflerini
İslâm adıyla ona göndermiştir. Bunu Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle
açıklıyor: “Şüphesiz ki bu Din kolaylıktır. Her kim, (kolay olan) bu dini
zorlaştırırsa altında kalır. Onun için orta bir yol tutun ve Dini en uygun bir
biçimde uygulayın.” 125
İslâm’ın prensibi her işte kolaylıktır; zorluk çıkarmak, insanları
yokuşa sürmek, zor tekliflerle onlara güçlük vermek, yapamayacaklarını
emredip de onları bunaltmak değildir. Allah (c.c.)
-hâşâ- kullarına işkence etmez, onlardan intikam almaya kalkmaz.
İslâm’ın bu kolaylık prensibini birçok konuda görmemiz mümkündür.
Allah (c.c.), Kur’an’ı, okunup anlaşılsın, öğüt alınsın diye kolaylaştırmıştır.
126 Kur’an, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in dilinde de kolaylaştırılmıştır
ki, takvâ sahiplerini müjdelesin, inatçı toplulukları
da uyarsın. 127
Mü’minler gerek namazda gerekse günlük hayatlarında
Kur’an’dan kolaylarına gelen kısmı okurlar, bu konuda bir sınırlama
yoktur.128 Peygamberimize hitâben söylenmiş şu gerçek,
122 42/Şûrâ, 13
123 2/Bakara, 185
124 4/Nisâ, 28
125 Buhârî, İman 29
126 54/Kamer, 17, 22, 32, 40
127 19/Meryem, 97; ayrıca Bk. 44/Duhân, 58
128 73/Müzzemmil, 20
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 40 -
Kur’an’ın asıl amacını ortaya koyması bakımından dikkat çekicidir:
“Tâ Hâ. Biz sana bu Kur’an’ı güçlük çekmen için indirmedik. ‘İçi titreyerek
korku duyanlara’ ancak öğüt ve hatırlatma olsun (diye indirdik).”129
Allah (c.c.), Peygamber tebliğini güzel yapsın diye O’nun işini
kolaylaştırır, önündeki engelleri aşması için O’na yardım eder. 130
Kur’an, ödeme güçlüğü çeken borçluya kolaylık sağlanmasını tavsiye
ederken,131 Kıyâmet günü ameli iyi olanların hesabının çok
kolay, ameli kötü olanların ise hesabının çok zor olacağını haber
vermektedir.132 Allah (c.c.) takvâ sahiplerine işlerinde kolaylık göstereceğini
müjdeliyor.133 Demek ki, Din’in ve ona ait tekliflerin insana
kolay gösterilmesinin sebebi takvâdır ve Allah (c.c.) bu İlâhî
bağışı da muttakîlere vermektedir.
Bir başka deyişle takvâ sahibi mü’minler, Allah’a ihlâslı bir şekilde
ibâdet ettikleri, Allah’a hakkıyla teslim oldukları için, Din’in
tekliflerini kolaylıkla yerine getirirler, onlarda bir zorluk görmezler.
Diğer taraftan İslâm karşısında inatçılık edip, Allah’a boyun
eğmeyen kibirliler, İslâm’ın emir ve yasakları karşısında sıkıntı duyarlar,
bocalarlar; deyim yerinde ise soğuk ter dökerler, zorluğundan
bahsederler, kendi statülerine ve zamana uymadığından dem
vururlar ve onun hükümlerini tartışmaya açmaya yeltenirler. İnsan,
Allah’tan hakkıya korkup sakınabilse, şüphesiz Din’in emirleri
ona çok kolay ve çok sevimli gelir. Çünkü onları yerine getirdiği
zaman ölçülemeyecek kadar çok karşılığa kavuşacaktır.
Hata ve Hataların Örtülmesi
Hata: İnsanın düşünüşünde ve amelî bir işinde yaptığı yanlış
hareket; sehiv; dikkatsizlik yüzünden yapılan sehiv; hedefe erişemeyiş
demektir. Bir terim olarak hatâ, kasıt unsuru taşımayan bir
söz veya fiil olup, asıl iradeye aykırı olarak vukû bulur. Hatâ kelimesi
ve türevleri Kur’ân’da yirmi iki kadar âyette kullanılır. Çoğulu
hatâyâ’dır.
İslâm ceza hukuku ile ilgili olarak âyette; “Hatâ dışında bir
mü’min diğer bir mü’mini öldüremez. Kim bir mü’mini hatâ ile öldürürse,
bir mü’min köle âzâd etmesi, bir de ölünün ailesine diyet vermesi
gerekir”134 buyurulur. Günlük hayatta kişinin söz ve fiillerindeki
hatâları için Allah’a duâ etmesi istenir: “...Ey Rabbimız, eğer unutacak
129 20/Tâhâ, 1-3
130 92/Leyl, 7-10
131 2/Bakara, 280
132 84/İnşikak, 7-13
133 65/Talak, 4
134 4/Nisâ, 92
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 41 -
veya yanılacak olursak, bizi sorumlu tutma...”135 Şu âyette, kişinin yanlışlıktan
sorumlu olmadığına işaret edilir: “Çocukları yanlışlıkla babalarından
başka birinin adıyla çağırmanız hâlinde size bir günâh yoktur.
Fakat bunu kasten yaparsanız günaha girersiniz.”136 Hatâ ile günâh birbirinden
farklı terimlerdir. Âyette: “Kim bir hatâ yapar veya günâh
işler de sonra onu suçsuz birinin üzerine atarsa, şüphesiz o, iftira ve apaçık
bir günâh yüklenmiş olur”137 Çeşitli âyetlerde hatâya düşmenin
ağır bir günâh olmamakla birlikte çirkin bir hal olduğuna da yer
verilmiştir. Âyetlerde şöyle buyurulur: “Yûsuf’a dönerek: “Yusuf, sen
bu olayı görmemiş ol”; Karısına da, “Sen de işlediğin günâhtan ötürü
tevbe et. Şüphesiz sen günâh işleyenlerden (hatâ edenlerden) oldun” 138;
“Onun irinden başka yiyeceği de yoktur. Onu ancak, günahkârlar (hatâ
edenler) yer.” 139
Hadiste şöyle buyurulur: “Şüphesiz Allah, ümmetimden, hatâ,
unutma ve yapmaya zorlandıkları şeyi (n hükmünü) kaldırmıştır.” 140
Hatâ hâlinde Allah hakkı ile ilgili günâhın kalktığında görüş
birliği vardır. Meselâ, kıble yönünü araştırdığı halde, isâbet edemeyip
namazını başka yöne doğru kılan kimse, daha sonra namazını
yeniden kılmaz ve günahkâr da olmaz. Müctehid ictihadında
yanılsa bile sevâba nâil olur. Hadiste şöyle buyurulur: “Hâkim
ictihad yaparak hükmedip, bunda isabet ederse, onun için iki mükâfat
vardır. İctihadla hükmedip de yanılırsa, onun için bir mükâfat vardır.”141
Yalnız peygamberler mâsûmdur. Günâh işlemez söz ve fiillerinde
yanılmazlar; daha doğrusu beşer olarak onlar da hata edebilir,
ancak Peygamber söz ve fiillerinde yanılırsa Allah ona doğruyu
gösterir. Peygamberlerden başkası için böyle bir teminat yoktur.
Bir müctehidin ictihadı yanılma ihtimali ile birlikte gâlip zanna
dayanır. Müctehid mutlaka kendi görüşünün doğru olduğunu iddia
edemez. Onun devamlı olarak isabet etmesi gerekmez. Hatâ
etmesi de mümkün ve muhtemeldir. Bu yüzden, Ebû Hanife; “Bu
bizim ulaştığımız en iyi sonuçtur. Kim bundan daha iyisine ulaşırsa
ona uysun” demiştir. İmam Şâfiî’nin de şöyle dediği nakledilir:
“bir hadis görürseniz ona sarılın ve benim görüşümü terk edin.”142
Mu’tezile’ye göre, her müctehid ictihadında isâbet etmiş sayılır.
Çünkü Allah nezdinde hüküm müctehidin ictihadına tâbidir. Aksi
135 2/Bakara, 286
136 32/Secde, 5
137 4/Nisâ, 112
138 12/Yûsuf, 29
139 69/Haakka, 36-37
140 Buhârî, Talâk 2, İlim 44, Şurût 12, Enbiyâ 27; İbn Mâce, Talâk 16-20
141 Buhârî, İ'tisâm 21; Müslim, Akdiye 15; Ahmed bin Hanbel, Müsned, III/187
142 M. Ebû Zehrâ, Usûlü'l-Fıkh, s. 400, 401
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 42 -
halde insanların güç yetirilemeyecek yükümlülüklerle karşı karşıya
bulunması gerekir.143 İmamiyye, Mutezile’nin bu görüşünü takip
ederek kendi müctehidlerinin yanılmadığını söylerler ve onları
mâsum (günâhsız günâh işlemez) sayarlar. 144
Hatâ, kul haklarını düşürmeye elverişli değildir. Bu yüzden
bir kimse başkasının malını yanlışlıkla telef veya istihlâk etse tazmin
etmesi gerekir. Yanılarak yapılacak boşama geçerlidir. Çünkü
boşama arzusu kalple ilgili olup başkasının buna muttalî olması
güçtür. İmam Şâfiî’ye göre, hatâ ile boşama geçerli olmaz. Çünkü
yanılanın kastı yoktur. Hatâ yolu ile suç işleyene yalnız mâlî
sorumluluk vardır. Bedenî ceza gerekmez. Hatâ ile bir mü’mini
öldürene diyet ve keffâret cezası gerekir;145 kısas gerekmez. Hatâ
ile yaralamalarda da kısas değil maddî tazminat uygulanır.
Hatâ üçe ayrılır. Fiilde hatâ: Belli bir hedefe atıp, yanlışlıkla
bir şahsı öldürmek veya yaralamak gibi. Kasıtta hatâ; Av hayvanı
zannederek ateş edilmesi, sonradan insan olduğunun anlaşılması.
Bu iki kısma giren hatâ mâlî yükümlülükleri kaldırmaz. Fakat
bedenî cezaları kaldırır. Takdirde hatâ: Buna örnek olarak doktorların
yaptığı bazı hatâlar zikredilebilir. Teşhiste hatâ ile verilen
ilaç, hastanın ölümüne sebep olsa; yanlış teşhisle bir uzuv kesilse;
ameliyat sırasında yapılan bir hatâ sonucu hasta ölse, bütün
bunlar takdirde hatâ sayılır. Doktor o hastalığın mütehassısı ise ve
elinden gelen bütün gayret ve ihtimamı göstermişse sorumluluk
terettüb etmez.146 Hanefîlere göre hatâ ile yapılan akitler geçerlidir.
Ancak yanılma, karşı tarafın yalan ve hilesi sonucu meydana
gelmişse akdi bozma imkânı olabilir. 147
Hataları Örtmek: İnsan, hata işlemeye müsait bir şekilde yaratılmıştır.
Onun bu zaâfı, nefsi aklına galebe çaldığı zaman daha
belirgin bir şekilde ortaya çıkar. Bazen de insan farkında olmaksızın,
bilmeyerek hata işler. Kısacası insan, beşeri özellikleri sebebiyle,
zaman zaman kusur ve hatalar işleyebilir. Ancak, farkına vardığı
zaman hemen Allah Teâlâ’dan af veya hakkına tecavüz ettiği
kişiden özür dilemesi, güzel bir ahlâk örneğidir. Çünkü “hatadan
dönmek de bir fazilettir.”
143 Ö. N. Bilmen, İstilâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, I, 243
144 Seyyid Hüseyin Tabatabâî, Shi'ite İslâm, Houston, Inc.1979, s. 190-211; İran
Anayasası, madde, 12; Said İsmâîl, Hakîkatü'l-Hılâf beyne Ulemâi'l-Şîa ve
Cumhur Ulemâi'l-Müslimîn, Carbondale, s. 12, 13
145 4/Nisâ, 92
146 M. Ebû Zehrâ, a.g.e, 354-355
147 Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 365-366
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 43 -
İsimlerinden biri de “Settâr” olan Allah Teâlâ, kullarının kusur
ve hatalarını, günahlarını örterek gizler ve diğer kulların bilmesine
engel olur. Bu itibarla Cenâb-ı Hakk’ın bir sıfatı da “Settâru’l-
Uyûb” (ayıpları örten, gizleyen) dur. Eğer O’nun bu ismi kulları
üzerinde tecelli etmeseydi, insanlar birbirlerinin kusurlarına muttali
olur ve birbirlerine karşı rezil olurlardı. Böylece toplum içinde
çeşitli huzursuzluklar meydana çıkardı.
Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’in birçok âyetinde, mü’minlerin
kusur ve hatalarını örttüğünü ifade buyurmaktadır. “İman ederek
salih amel işleyenlerin hatalarını andolsun ki, örteriz ve onları yaptıkları
amellerden daha güzeli ile mükâfatlandırırız.” 148
Allah Teâlâ’nın, kullar tarafından işlenen hataları örttüğünü
bildiren bu gibi âyetlerde bazı ön şartlar vardır. Yani kişinin,
Allah’ın affına ve hatalarını gizlemesine ulaşabilmesi için, bazı
özelliklere sahip olması lâzımdır. Bu özellikler ise sözkonusu ettiğimiz
âyetlerde açıkça görülmektedir. Bunların başında “iman”
gelmekte ve hemen ardından “sâlih amel” şartı zikredilmektedir.
Konuyla ilgili âyetler şöyledir:
“(Allah) İman eden erkek ve kadınları, içinde temelli kalacakları, altlarından
ırmaklar akan cennetlere koyar ve onların hatalarını örter. Allah
katında büyük kurtuluş işte budur.” 149; “Allah’a iman eden ve salih amel
işleyenlerin ve Muhammed’e Rablerinden bir gerçek olarak indirilene inanan
kimselerin hatalarını Allah örter ve durumlarını düzeltir.” 150; “Sizi
toplanma gününde bir araya getirdiği gün, işte o gün, kimin aldandığını
ortaya çıkaracağı bir gündür. Kim Allah’a inanmış ve salih amel işlemişse,
Allah onun hatalarını örter, onun içinde ebedi kalacağı, altlarından ırmaklar
akan cennetlere koyar. Büyük kurtuluş işte budur.” 151
Allah Teâlâ hataları örtmeyi iman şartına bağlamaktadır:
“Şâyet Ehl-i kitâb (Hıristiyan ve Yahûdiler) iman edip de Allah’a karşı gelmekten
sakınsalardı, kötülüklerini örterdik ve onları ni’met cennetlerine
koyardık.” 152
Konuyla ilgili diğer âyetlerde göze çarpan bir diğer özellik de
“takvâ” şartıdır.
“Bu Allah’ın size indirmiş olduğu buyruğudur. Kim Allah’ın buyruğuna
karşı gelmekten sakınırsa, Allah da onun kötülüklerini diğer ve mükâfatını
148 29/Ankebût, 7
149 48/Feth, 5
150 47/Muhammed, 2
151 64/Teğâbun, 9
152 5/Mâide, 65
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 44 -
yüceltir.” 153; “Zira Allah (takvâ sahibi) mü’minlerin yaptıkları hataları örter
ve onlara işledikleri amellerin en güzeliyle karşılık verir.” 154
Allah’ın haram kıldığı günahlardan kaçınmak da bir takvâ işaretidir.
“Size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız,” kusurlarınızı
örter ve sizi şerefli bir yere yerleştiririz.” 155 Bu âyetlerin yanında, “Ey
mü’minler! Yürekten tevbe ederek Allah’a dönün ki, Rabbiniz de sizin
kötülük ve hatalarınızı örtsün, sizi içlerinden ırmaklar akan cennetlere
koysun” 156 âyetinden “tevbe” nin de bir şart olduğunu anlıyoruz.
Kişinin, Allah’ın af ve müsamahasına ulaşabilmesi için, tamamlayıcı
bir şartın da “ihlâs” olduğu sâbittir. “Sadakalarınızı açıktan verirseniz
ne güzel! Eğer onları gizlice verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.
Bununla Allah hatalarınızı örter. Allah işlediklerinizden haberdardır.”157 Allah
Teâlâ tarafından “akıl sahipleri” olarak nitelendirilen mü’min
kulların duası, bu konuda mü’minler için en güzel örnektir: “Onlar
ki şöyle derler: Ey Rabbimiz! Doğrusu biz, “Rabbinize iman edin’ diye
inanmaya çağıran bir davetçiyi işittik ve iman ettik. Rabbimiz! Sen de
bizim günahlarımızı bağışla, hatalarımızı ört ve canımızı iyilerle birlikte
al.” 158 Bu âyetin devamında da duâlarının kabul edildiği bildirilmektedir:
“Rableri duâlarını kabul etti. Sizden kadın olsun, erkek olsun,
yaptığınız ameli boşa çıkarmam (dedi). Hicret edenlerin, memleketinden
zorla çıkarılanların, benim yolumda savaşan ve öldürülenlerin kusurlarını
elbette örteceğim. Andolsun ki, Allah katından bir nimet olarak onları içlerinden
ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Nimetin en güzeli ise Allah
katındadır.” 159
Zikredilen âyetlerin ışığında denilebilir ki, insan gerçek anlamda
iman edip, sâlih amel işler, takvâ üzere bulunur ve hatalarından
dolayı pişman olup tevbe ederek Allah’a yönelirse, bu kişi
Allah’ın affına ve müsamahasına hak kazanır. Dünyada olduğu
gibi âhirette de hataları, Allah tarafından gizlenir. Hataları örtmek
hususunda, Hz. Peygamber (s.a.s.) mü’minleri teşvik etmektedir:
“Kim, dünyada müslüman kardeşinin ayıbını örterse, Allah da
onun ayıbını âhirette gizleyip kapatır.” 160
Buna karşılık, Hz. Peygamber (s.a.s.) “Din kardeşini, bir suçundan
dolayı ayıplayan kimse, o suçu kendisi de işlemedikçe
153 65/Talâk, 5
154 39/Zümer, 35
155 4/Nisâ, 31
156 66/Tahrîm, 8
157 2/Bakara, 271
158 3/Âl-i İmrân, 193
159 3/Âl-i İmrân, 195
160 Müslim, Birr 58, 72
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 45 -
ölmez.”161 buyurarak, müslümanların, hatalarından dolayı birbirlerini
kınamaları ve hor görmelerinin, kendileri için ne derece
kötü bir sonuca yol açtığına dikkat çekmiştir. “Kusursuz dost
arayan dostsuz kalır” sözü gereği, insan başkalarının kusurlarıyla
uğraşmamalı ve hataları örten kişi olmalıdır. Bu konuda mü’minin
rehber edineceği prensip Allah Teâlâ tarafından şu âyetle açıklanmıştır:
“İyilikle kötülük bir değildir. Sen kötülüğü en güzel olan iyi
bir hareketle önle. O vakit bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık
bulunan biri yakın bir dost gibi olmuştur.” 162
Kur’ân-ı Kerim’de Hesap, Allah’ın
Hesaba Çekmesi ve Sorumluluk
Kur’an’da, muhâsebe anlamında “hısâb” kelimesi ve türevleri,
48 âyette geçer. Hesaba çekmek, sorgulamak anlamında “Suâl”
kelimesi ve türevleri ise 22 âyette kullanılır.
Güç yetirebilmek anlamında “Tâkat” kelimesi ve türevleri
3 âyette geçer: 2/Bakara, 184, 249, 286. Güç, kapasite anlamında
“Vüs’at” kelimesi de 5 âyette zikredilir: 2/Bakara, 233, 286;
6/En’âm, 152; 7/A’râf, 42; 23/Mü’minûn, 62. İş, vazife yüklemek,
mükellef kılmak anlamında “Teklîf” kelimesi ve türevleri 8 âyette
geçer: 2/Bakara, 233, 286; 4/Nisâ, 84; 6/En’âm, 152; 7/A’râf, 42; 23/
Mü’minûn, 62; 38/Sâd, 86; 65/Talâk, 7. Yüklenmek, ağır yük olan
günahlar anlamında “Haml” ve türevlerinin geçtiği âyetler ise
şunlardır: 2/Bakara, 286; 6/En’âm, 146; 20/Tâhâ, 87, 111; 24/Nûr,
54; 33/Ahzâb, 72; 62/Cum’a, 5 (toplam yedi âyet).
Hesap günü olan din/ceza günü; kıyâmetle ilgili âyet-i kerimelerde
kıyâmet gününde kimseden kimseye fayda gelmeyeceği
belirtilir: 2/Bakara, 48, 123, 254; 14/İbrâhim, 31; 26/Şuarâ, 88-89;
31/Lokman, 33; 44/Duhân, 41; 55/Rahmân, 35; 70/Meâric, 10-15;
82/İnfitâr, 17-19). Herkesin kendi derdine düşeceği vurgulanır: 14/
İbrâhim, 31; 16/Nahl, 111, 39/Zümer, 56-58; 42/Şûrâ, 47; 43/Zuhruf,
67; 80/Abese, 33-37.
Hesap günü mahşerde vücut organları dile gelerek neler yaptıklarını
Kur’an şu âyetlerde dile getirir: 24/Nûr, 24; 36/Yâsin, 65;
41/Fussılet, 20-22; 50/Kaf, 21; 75/Kıyâme, 14-15. Hesap gününün
bir ayırdetme günü olduğu vurgulanır: 77/Mürselât, 13-15, 38-40;
78/Nebe’, 17. Hesap gününde amel defterleri çıkarılır: 25/Furkan,
25; 39/Zümer, 7, 69; 45/Câsiye, 29; 81/Tekvîr, 10. Hesap gününde
dünyada yapılan bütün işler açıklanır: 68/Kalem, 42; 69/Haakka,
161 Tirmizî, Kıyâmet 53
162 41/Fussilet, 34; Mehmet Emin Ay, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 366-367
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 46 -
18; 75/Kıyâme, 13; 86/Târık, 9; 100/Âdiyât, 9-11. Hesap gününde
ameller, sevap ve günah yönünden tartılır: 7/A’râf, 8-9; 17/İsrâ, 13-
14; 18/Kehf, 49; 21/Enbiyâ, 47; 23/Mü’minûn, 102-103; 45/Câsiye,
29, 33; 101/Karia, 6-9. Hesap gününde hesap vermekten kurtuluş
olmadığı bildirilir: 55/Rahmân, 31, 33, 35. Hesap gününde herkese
kazandığı verilecektir: 2/Bakara, 281; 3/Âl-i İmrân, 30, 185, 195;
17/İsrâ, 13-14; 18/Kehf, 49; 36/Yâsin, 54; 40/Mü’min, 16-17; 45/
Câsiye, 28; 55/Rahmân, 31; 78/Nebe’, 40; 81/Tekvîr, 14; 82/İnfitar,
1-5; 84/İnşikak, 6; 99/Zilzâl, 6-8.
Hesap gününde kişi, kötü amelinden kaçmak isteyecek, ama
tabii ki kaçamayacaktır: 3/Âl-i İmrân, 30; 18/Kehf, 49; 69/Haakka,
25-27; 75/Kıyâme, 10-11. Hesap gününde günahkârlar yüzlerinden
tanınacaktır: 55/Rahmân, 39, 41. Hesap gününde kitabı (amel
defteri, karnesi) sağdan verilenler, kurtuluşa erip Cennetle ödüllendirilir:
17/İsrâ, 71; 56/Vâkıa, 8, 27, 90-91; 69/Haakka, 19-24; 74/
Müddessir, 39-40; 84/İnşikak, 7-9; 90/Beled, 12-18. Kitabı (amel
defteri) soldan verilenlerin feci durumundan şu âyetlerde bahsedilir:
56/Vâkıa, 9, 41; 69/Haakka, 25-37; 84/İnşikak, 10-15; 90/Beled,
19-20. Hesap gününden korkmak ve dünyada iken ona göre
tedbir almak gerekir: 13/Ra’d, 21; 76/İnsan8, 7. Hesap gününde
peygamberler de sorulacak, sorguya çekilecektir: 7/A’râf, 6-7.
Kur’ân-ı Kerim’de sorumluluktan bahseden âyetler de yeterli
açıklıktadır. Herkesin kazandığı amel, kendisinindir: 2/Bakara, 134,
286; 4/Nisâ, 84; 6/En’âm, 132, 164; 22/Hacc, 9, 10; 33/Necm, 39-42;
74/Müddessir, 38. Kimse kimsenin günahından sorumlu olmayacak,
her insan, ancak kendi günah yükünü çekecektir: 5/Mâide,
105; 6/En’âm, 31, 52, 164; 10/Yûnus, 108; 16/Nahl, 25; 17/İsrâ, 15;
34/Sebe’, 25, 50; 35/Fâtır, 18; 39/Zümer, 7; 53/Necm, 38. Çünkü
dünyada iken işlediği amellerle günah kazanan, kendi aleyhine
kazanmış olur: 2/Bakara, 81; 4/Nisâ, 111, 123; 6/En’âm, 120; 30/
Rûm, 44.
İnsanlar sorumlu olarak yaratılmıştır; bu sorumluluk ruhlar
âleminde verilmiştir: 7/A’râf, 172-174. O yüzden insanlar sadece
“inandık” demekle sorumluluktan ve imtihana çekilmekten
kurtulamazlar: 29/Ankebût, 2-4. Çünkü insan, başıboş bir varlık
değildir: 23/Mü’minûn, 115; 75/Kıyâme, 36. Vücut organları, yaptıklarından
sorumludur: 17/İsrâ, 36; 33/Ahzâb, 15; 37/Sâffât, 24.
Allah, peygamber ve şeriat göndermeden kullarına sorumluluk
yüklememiştir: 39/Zümer, 71. Allah, kimseye gücünün yettiğinden
başkasını yüklemez: 2/Bakara, 286; 6/En’âm, 152; 7/A’râf, 42; 23/
Mü’minûn, 62; 65/Talâk, 7. Bazı ameller insana zor gelebilir. Bunun
için de insan, gücünün dışında bir şeyle sorumlu tutmaması
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 47 -
için Allah’a duâ etmelidir: 2/Bakara, 286. Yine insan, unutarak ve
yanılarak işlenecek hatadan sorumlu tutmaması için de Allah’a
duâ etmesi gerekir: 2/Bakara, 286. İnsan, göklerin, yerin ve dağların
yüklenmekten kaçındığı emâneti yüklenerek sorumluluğa
tâlip (istekli) olmuştur: 33/Ahzâb, 72-73; 59/Haşr, 21.
İnsan, sadece kendinden değil; çevresinden ve özellikle
âilesinden de sorumludur. Kendini ve âilesini ateşten koruma sorumluluğu
ve görevi vardır: 66/Tahrîm, 6. Kur’an, insanın kendini
devamlı gözden geçirmesini, nefis muhâsebesi yapmasını emreder:
3/Âl-i İmrân, 39; 29/Ankebût, 6, 69; 79/Nâziât, 40-41. İstiğnâ
duygusu, sorumluluktan kaçmaktır, sorumsuzluktur: 64/Teğâbün,
33, 6; 80/Abese, 5; 92/Leyl, 8; 96/Alak, 7.
“İleride gelecek bir günden korkun ki, o günde hiçbir kimse, başkası
için herhangi bir ödemede bulunamaz. Hiç kimseden (Allah izin vermedikçe)
şefaat kabul olunmaz ve fidye (bedel) de alınmaz. Onlara asla yardım
yapılmaz.” 163
“Doğrusu Biz seni hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Cehennemliklerden
sen sorumlu değilsin.” 164
“Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin
kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorulmazsınız.” 165
“Onlardan bir kısmı da: ‘Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir hasene/güzellik,
iyilik, âhirette de hasene ver. Bizi ateş azâbından koru’ derler. İşte onlar
için, kazandıklarından (âhirette) büyük bir nasip/hisse vardır. Şüphesiz
Allah’ın hesaba çekmesi sür’atlidir.” 166
“... Bir insan, ancak gücü yettiğinden sorumlu tutulur. Hiçbir anne
çocuğu sebebiyle zarara uğratılmamalı, hiçbir baba da çocuğu yüzünden
zarara girmemeli...” 167
“Ey iman edenler! Kendisinde artık alış-veriş, dostluk ve iltimas bulunmayan
gün (kıyâmet) gelmeden önce, size verdiğimiz azıklardan hayır
yapın (zekât ve sadaka verin). Gerçekleri inkâr eden kâfirler elbette
zâlimlerdir.” 168
“Göklerde ve yerde bulunanların hepsi Allah’ın mülküdür. Gönlünüzde
olanları açığa vursanız da gizleseniz de (farketmez), Allah onunla sizi
hesaba çeker, sorgudan sonra dilediğini affeder, dilediğine de azap eder.
Allah her şeye kaadirdir.” 169
163 2/Bakara, 48
164 2/Bakara, 119
165 2/Bakara, 134/141
166 2/Bakara, 201-202
167 2/Bakara, 233
168 2/Bakara, 254
169 2/Bakara, 284
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 48 -
“Gönderilen peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman
etti, mü’minler de iman ettiler. Onlardan her biri Allah’a, O’nun meleklerine,
kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. (Biz de onun için) mağfiretini
niyaz ederiz. Dönüş yalnızca Sanadır’ dediler.” 170
“Allah her şahsa, ancak gücü yettiği kadar sorumluluk yükler. Herkesin
kazandığı, kendi lehine veya aleyhinedir. (Bundan sonra şöyle duâ
edin:) ‘Ey Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi hesaba çekme
(mağfiret et). Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır
yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bizim gücümüzün yetmediği işlerden bizi sorumlu
tutma, bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et. Çünkü Sen, bizim
mevlâmızsın/dostumuz ve yardımcımızsın. Kâfir kavimlere karşı bize yardım
et.” 171
“... Allah’ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok
çabuktur.” 172
“De ki: ‘İçinizdekileri gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir.
Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye kaadirdir. Herkesin, iyilik
ve kötülük olarak yaptığı her şeyi karşısında hazır bulduğu günde (insan)
isteyecek ki kötülükleri ile kendisi arasında uzun bir mesâfe bulunsun.
Allah, kendisine (karşı gelmekten) sizi sakındırıyor. Allah kullarına oldukça
şefkatlidir.” 173
“...Şüphesiz Allah, hesabı çabuk olandır.” 174
“...Hesap sorucu olarak Allah yeter.” 175
“Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu
tutulmazsın...” 176
“... Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını arayandır.” 177
“...Onların (Kâfirlerin) hesabından sana bir sorumluluk; senin hesabından
da onlara herhangi bir sorumluluk yoktur...” 178
“(Allah’ın azâbından) korunanlara, onların (kâfirlerin) hesabından bir
sorumluluk yoktur. Fakat, onlara doğruyu hatırlatın. Umulur ki korunup
sakınırlar.” 179
170 2/Bakara, 285
171 2/Bakara, 286
172 3/Âl-i İmrân, 19
173 3/Âl-i İmrân, 29-30
174 3/Âl-i İmrân, 199
175 4/Nisâ, 6
176 4/Nisâ, 84
177 4/Nisâ, 86
178 6/En’âm, 52
179 6/En’âm, 69
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 49 -
“... Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz...” 180
“Elbette kendilerine peygamber gönderilenlere de, gönderilen peygamberlere
de soracağız. Ve onlara olup bitenleri tam bir bilgi ile mutlaka
anlatacağız; çünkü Biz, onlardan (onların yaptıklarından) uzak değiliz. O
gün (amelleri tartacak) terazi haktır. Kimin (sevap) tartıları ağır gelirse,
işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kimin de (sevap) tartıları hafif gelirse, işte
onlar, âyetlerimizi inkâr ettiklerinden dolayı kendilerini ziyana sokanlardır.”
181
“İman edip de sâlih amel işleyenler -ki hiç kimseye gücünün üstünde
bir şey teklif etmeyiz- işte onlar cennet ehlidir. Orada onlar ebedî kalacaklardır.”
182
“İşte Rablerinin emrine uyanlar için (mükâfatın) en güzeli vardır. Ona
uymayanlara gelince, eğer yeryüzünde olanların tümü ile bunun yanında
onun bir misli daha kendilerinin olsa, (kurtulmak için) onu mutlaka fidye
verip fedâ ederler. İşte onlar var ya, hesabın en kötüsü onlaradır. Varacakları
yer de cehennemdir. O ne kötü yataktır!” 183
“...Onlar (akıl sahibi mü’minler) Rablerinden huşû duyup sakınan ve
kötü hesaptan korkan kimselerdir.” 184
“Allah herkese kazandığıyla cezâ vermek için (onları diriltecektir). Kuşkusuz
Allah, hesabı çabuk görendir.” 185
“O bölücülere (azap) indirmişizdir. Onlar, Kur’an’ı parça parça edenlerdir.
Rabbin hakkı için, mutlaka onların hepsine yaptıklarından soracağız.” 186
“Allah dileseydi, hepinizi bir tek ümmet kılardı. Fakat O, dilediğini saptırır,
dilediğini de doğru yola iletir. Yaptığınız işlerden mutlaka sorumlu
tutulacaksınız.” 187
“Her insanın amel defterini boynuna astık. İnsan için kıyâmet gününde,
açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız. Kitabını oku! Bugün
sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.” 188
“... Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu
gerektirir.” 189
180 6/En’âm, 152
181 7/A’râf, 6-9
182 7/A’râf, 42
183 13/Ra’d, 18
184 13/Ra’d, 21
185 14/İbrâhim, 51
186 15/Hıcr, 90-93
187 16/Nahl, 93
188 17/İsrâ, 13-14
189 17/İsrâ, 34
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 50 -
“Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz
ve gönül, bunların hepsi yaptığından sorumludur.” 190
“Kitap ortaya konmuştur: Suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş
olduklarını görürsün. ‘Vay halimize!’ derler, bu nasıl kitapmış! Küçük
büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmü!’
Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye
zulmetmez.” 191
“İnsanların hesap günleri yaklaştı. Hal böyle iken onlar, gaflet içinde
yüz çevirmekteler.” 192
“Allah, yaptığından sorumlu tutulmaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.”
193
“Biz kıyâmet günü için adâlet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir
şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş) bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu
(adâlet terazisine) getiririz. Hesap gören olarak Biz (herkese) yeteriz.” 194
“Biz, hiç kimseyi, gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız.
Yanımızda hakkı söyleyen bir kitap vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.”
195
“Sûr’a üflendiği zaman artık ne aralarında soy sop (çekişmesi) vardır,
ne de birbirlerini soruşturacaklardır. Böylece kimlerin tartıları ağır basarsa,
işte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık
bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir; (çünkü onlar) ebedî cehennemdedirler.”
196
“İnkâr eden kâfirlere gelince, onların amelleri, ıssız çöldeki serap gibidir
ki susayan onu su zanneder; nihâyet ona vardığında orada herhangi
bir şey bulamamış, üstelik yanı başında da (inanmadığı, kendisinden sakınmadığı)
Allah’ı bulmuştur. Allah ise, onun hesabını tastamam görmüştür.
Allah, hesabı çok çabuk görür.” 197
“De ki: ‘Allah’a itaat edin, Peygamber’e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz
şunu iyi bilin ki, Peygamber’in sorumluluğu kendisine yüklenen
(tebliğ görevini yapmak), sizin sorumluluğunuz da size yüklenen (görevleri
190 17/İsrâ, 36
191 18/Kehf, 49
192 21/Enbiyâ, 1
193 21/Enbiyâ, 23
194 21/Enbiyâ, 47
195 23/Mü’minûn, 62
196 23/Mü’minûn, 101-103
197 24/Nûr, 39
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 51 -
yerine getirmeniz)dir. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz.
Peygamber’e düşen, sadece açık-seçik tebliğdir/duyurmaktır.” 198
“O gün ne mal, ne de evlât fayda verir. Ancak Allah’a sağlam ve temiz
(iman etmiş) bir kalple gelenler o günde (kurtuluşa erer).” 199
“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece ‘iman ettik’ demeleriyle
bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, Biz onlardan öncekileri de
imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları
da mutlaka ortaya koyacaktır. Yoksa, günahları/kötülükleri yapanlar
Bizden kaçabileceklerini mi sandılar? Ne kadar kötü (ve yanlış) hüküm
veriyorlar!” 200
“Kâfirler, iman edenlere; ‘bizim yolumuza uyun, sizin günahlarınızı biz
yüklenelim’ derler. Hâlbuki onların hiçbir günahını yüklenecek (onlardan
günahı kaldıracak) değillerdir. Gerçekte onlar, kesinlikle yalan söylemektedirler.
(Fakat gerçek şu ki,) elbette kendi yüklerini, kendi yükleriyle birlikte
nice yükleri taşıyacaklar ve uydurup durdukları şeylerden kıyâmet
günü mutlaka sorguya çekileceklerdir.” 201
“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın evlâdı ve
evlâdın da babası için bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki,
Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan,
Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” 202
“... Allah’a verilen ahid/söz, mes’ûliyet gerektirir.” 203
“...Hesap görücü olarak Allah herkese yeter.” 204
“Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten
çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi;
(bununla beraber onun hakkını tam yerine getirmedi). Çünkü o, çok
zâlim, çok câhildir. 205
“De ki: ‘Bizim işlediğimiz suçtan siz sorumlu değilsiniz; biz de sizin
işlediğinizden sorulacak değiliz. De ki: Rabbimiz (kıyâmet günü), hepimizi
bir araya toplayacak, sonra aramızda hak ile hükmedecektir. O, en âdil
hüküm veren, (her şeyi) hakkıyla bilendir.” 206
198 24/Nûr, 54
199 26/Şuarâ, 88-89
200 29/Ankebût, 2-4
201 29/Ankebût, 12-13
202 31/Lokman, 33
203 33/Ahzâb, 15
204 33/Ahzâb, 39
205 33/Ahzâb, 72
206 34/Sebe’, 25-26
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 52 -
“Artık bugün hiçbir kimse en ufak bir haksızlığa uğramaz. Siz orada
ancak dünyada yaptıklarınıza karşılık alırsınız.” 207
“O gün, onların ağızlarını mühürleriz. Kazandıklarını (yaptıkları iyi ya
da kötü amelleri) bize elleri anlatır. Ayakları da şehâdet eder.” 208
“De ki: ‘Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Ben, kendimden
bir şey teklif edenlerden de değilim. Bu Kur’an, ancak âlemler için
bir öğüttür.” 209
“O gün onlar (kabirlerinden) meydana çıkarlar. Onların hiçbir şeyi
Allah’a gizli kalmaz. (Allah onlara sorar ve cevabını verir:) ‘Bugün hükümranlık
kimindir?’ ‘Kahhâr olan tek Allah’ındır!’ Bugün herkese kazandığının
karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı
çok çabuk görendir. Onlara yaklaşan günün tehlikesini anlat. O zaman
gamla dolu ve yutkunur oldukları halde, yürekleri gırtlaklara dayanmıştır.
Zâlimlerin ne dostu, ne de dinlenecek şefaatçisi vardır. Allah, gözlerin
hâin bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir.” 210
“Allah’ın düşmanları ateşe sürülmek üzere toplandıkları gün, hepsi bir
araya getirilirler. Nihâyet oraya geldikleri zaman kulakları, gözleri ve derileri,
işledikleri şeye karşı onların aleyhine şâhitlik edecektir. Derilerine,
‘niçin aleyhimize şâhitlik ettiniz?’ derler. Onlar da, ‘her şeyi konuşturan
Allah bizi de konuşturdu. İlk defa sizi o yaratmıştır. Yine O’na döndürülüyorsunuz’
derler. Siz, kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin, aleyhinize
şâhitlik etmesinden sakınmıyordunuz, yaptıklarınızdan çoğunu
Allah’ın bilmeyeceğini sanıyordunuz. İşte Rabbinizi böyle sanmanız, sizi
mahvetti ve ziyana uğrayanlardan oldunuz. Şimdi eğer dayanabilirlerse,
onların yeri ateştir. Ve eğer tekrar dünyaya dönüp memnun olmak isterlerse,
memnun edilecek değillerdir.” 211
“Doğrusu Kur’an, sana ve kavmine bir ikaz ve öğüttür; yakında ondan
sorguya çekileceksiniz.” 212
“Andolsun insanı Biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz
ve Biz ona şah damarından daha yakınız. Çünkü onun sağında ve
solunda oturan, her davranışı yakalayıp tesbit eden iki melek vardır. İnsan
hiçbir söz söylemez ki yanında gözetleyen, dediklerini zapteden (bir) melek
hazır bulunmasın. Ölüm sarhoşluğu bir gün gerçekten gelir de, ‘İşte
(ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir’ denirl. Sûr’a üfürüldümü,
işte bu, geleceği vaat edilen gündür. Herkes, yanında bir sürücü ve bir de
şâhitle beraber gelmiştir.” 213
207 36/Yâsin, 54
208 36/Yâsin, 65
209 38/Sâd, 86-87
210 40/Mü’min, 16-19
211 41/Fussılet, 19-24
212 43/Zuhruf, 44
213 50/Kaf, 16-21
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 53 -
“... Allah hiç kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez. Allah,
daima bir zorluktan sonra bir kolaylık yaratır.” 214
“Rabbinin ve O’nun elçilerinin emrinden uzaklaşıp azmış nice memleketler
halkı vardır ki, Biz onları çetin bir hesâba çekmiş ve onları şaşkınlık
verecek azâba çarptırmışızdır.” 215
“O gün (hesap için) huzura alınırsınız; size âit hiçbir sır gizli kalmaz.
Kitabı sağ tarafından verilen, ‘alın, kitabımı okuyun; doğrusu ben,
hesâbımla karşılaşacağımı zâten biliyordum’ der.” 216
“Kitabı sol tarafından verilene gelince; o, ‘keşke, der, bana kitabım verilmeseydi
de, hesabımın ne olduğunu bilmeseydim! Keşke onunla (ölümümle)
her iş olup bitseydi! Malım bana hiç fayda sağlamadı; Saltanatım
da benden (koptu) yok olup gitti.” 217
“Göz kamaştığı, ay tutulduğu, güneşle ay bir araya getirildiği zaman!
(İşte) o gün insan, ‘kaçacak yer neresi?’ diyecektir. Hayır, hayır! (Kaçıp)
sığınacak yer yoktur! O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur.
O gün insana, ileri götürdüğü ve geri bıraktığı ne varsa bildirilir.
Artık insan, kendi kendinin şâhididir. İsterse özürlerini sayıp döksün.” 218
“Tuğyan eden azgınlar, orada (cehennemde)çağlar boyu kalırlar, orada
serinlik ya da bir içimlik meşrûbat tatmazlar, ancak dünyada yaptıklarına
uygun karşılık olarak kaynar bir su ve irin tadarlar. Çünkü onlar, bir
hesap günü olduğunu ummazlardı (buna inanmazlardı).” 219
“Kulakları patlatan gürültü geldiğinde, İşte o günde kişi kardeşinden,
annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. O gün, onlardan
her birinin, başından aşan işi (ve derdi) vardır. O gün birtakım yüzler
sevinçli, güleç ve müjdelidir. Birtakım yüzlerin de üzerini toz kaplamış ve
karanlıklar örtmüştür. İşte onlar kefere-i feceredir/günahkâr kâfirlerdir.” 220
“Güneş dürülüp ışığı kalmadığı zaman; Yıldızlar düşüp söndüğü zaman;
Doğurması yaklaşmış develer başıboş bırakıldığı zaman; Yabanî
hayvanlar bir araya toplandığı zaman; Denizler kaynatıldığı zaman; Canlar
bedenlerle birleştirildiği zaman; Kız çocuğun hangi suçtan ötürü öldürüldüğü
kendisine sorulduğu zaman; Amel defterleri açıldığı zaman; Gök,
yerinden oynatıldığı zaman; Cehennem alevlendirildiği zaman; Cennet
yaklaştırıldığı zaman; İnsanoğlu ne yaptığını görecektir.” 221
214 65/Talâk, 7
215 65/Talâk, 8
216 69/Haakka, 18-20
217 69/Haakka, 25-29
218 75/Kıyâme, 7-15
219 78/Nebe’, 23-27
220 80/Abese, 33-42
221 81/Tekvîr, 1-14
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 54 -
“Cezâ günü nedir, bilir misin? Nedir acaba o cezâ günü? Hiç kimsenin
başkasına hiçbir hususta fayda ya da zarar vermeye mâlik olmadığı gündür.
O gün, herkesin işi Allah’a kalmıştır (O gün emir Allah’ındır, yalnız
Allah emreder).” 222
“Kimin kitabı sağından verilirse, kolay bir hesapla hesaba çekilecek.
Ve sevinçli olarak âilesine dönecek. Kimin kitabı arkasından verilirse, derhal
yok olmayı temenni edecek ve alevli ateşe girecek. Bilinsin ki, dünyada
âilesi içinde (mal-mülk sebebiyle) şımarıktı. O, hiçbir zaman Rabbine
dönmeyeceğini sandı.” 223
“Gizlenen işlerin ortaya döküldüğü hesap gününde insan için Allah’tan
başka ne güç veren vardır, ne de yardım eden.” 224
“Sen hatırlatıp öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde
bir zorba değilsin. Ancak, yüzçevirip inkâr eden kâfir hâriç. İşte öylesini
Allah en büyük azap ile cezâlandırır. Şüphesiz onların dönüşü Bizedir.
Sonra onların hesabı/sorguya çekilmesi de Bize âittir.” 225
“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (onun karşılığını) görür. Kim de
zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” 226
“Kabirlerde bulunanlar diriltilip dışarı atıldığı, kalplerde ve gönüllerde
olanlar ortaya konduğu vakit düşünmez mi o insan? Acaba hali nice olur?
Şüphesiz Rableri o gün onların her halini bilir.” 227
“Kimin tartılan ameli ağır gelirse işte o, hoşnut edici bir yaşayış içinde
olur. Ameli hafif olana gelince, işte onun anası ağlamıştır! Nedi o, bilir
misin? Kızgın ateş!” 228
“O gün, dünyada kazanıp harcadığınız nimetlerden hesaba çekileceksiniz.”
229
Hadis-i Şeriflerde Allah’ın Hesaba
Çekmesi ve Sorumluluk
Hesap kelimesi, çeşitli hadislerde sözlük ve terim anlamıyla
zikredilmiştir. Cibrîl hadisi diye bilinen hadisin bazı rivâyetlerinde
Hz. Peygamber iman esasları içinde âhireti zikrettikten sonra
222 82/İnfitâr, 17-19
223 84/İnşikak, 7-14
224 86/Târık, 9-10
225 88/Ğâşiye, 26
226 99/Zilzâl, 7-8
227 100/Âdiyât, 9-11
228 101/Karia, 6-11
229 102/Tekâsür, 8
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 55 -
hesabı ayrıca vurgulamış,230 diğer bir hadiste de akıllı kimsenin,
kıyâmette hesaba çekilmeden önce dünyada kendini hesaba çekmesini
bilen ve davranışlarına ölümden sonrasını göz önünde bulundurarak
yön veren kimse olduğunu bildirmiştir.231 Dünyanın bir
iş görme (amel), âhiretin ise karşılık bulma (ceza) yurdu olduğu
şüphesizdir. Karşılık, yapılan işin türüne göre nimet veya azap şeklinde
olacak, bunun da tesbiti hesap ilkesi çerçevesinde yapılacaktır.
Kur’an’da yer alan hesap kavramına ve hadislerin açık ifadesine
göre kıyâmet gününde inceden inceye hesaba çekilecek kimse
hüsrâna ve azâba mâruz kalacaktır.232 Çünkü yaratana karşı kulluk
görevini, yaratılmışlara karşı insanlık vazifesini hakkıyla yerine getirip
bunun hesabını vermek imkânsız denecek kadar zordur.
Bununla birlikte gönlü Allah’a bağlı olup genel yönelişi hak
çizgisi üzerinde bulunan bir mü’minin yaşı ilerledikçe rûhen erginlik
kazanıp Allah’a yaklaşacağı, elli ile yetmiş yaşları arasında
kalbindeki İlâhî muhabbet ateşinin alevlenip Allah’ın kendisini
seveceği ve hesabını kolaylaştıracağı Enes bin Mâlik’ten rivâyet
edilen bir hadiste belirtilmiştir.233 Bütün mükelleflerin hesabını
görme yetkisi şüphesiz ki hesap gününün mâliki olan Allah’a âittir.
Allah kulların hesabını çabuk görecektir. Ancak hadiste de belirtildiği
üzere234 kıyâmet gününde hesap öncesi bekleyiş uzun sürecek
ve insanlar bundan büyük bir ıstırap duyacaktır. Nihâyet son peygamber
Hz. Muhammed’in (s.a.s.) niyazı üzerine başlayacak olan
hesaba onun ümmeti çağrılacaktır.235 Birçok hadis rivâyetinde Muhammed
ümmetinden yetmiş bin kişinin hesaba tâbi tutulmadan
cennete gireceği haber verilmiştir. Bu rivâyetlerin bazılarında yer
alan ve her bin kişi ile birlikte bin kişinin daha bulunacağı, hatta
bunun da ilâvelerinin olacağı tarzındaki nakillere bakılırsa bu ifadelerin
çokluktan kinâye olup gerçek sayının bilinmediği anlaşılır.
Hesaba tâbi tutulmayacak veya hesabı hafif geçecek olan kişilerin
başında Allah yolunda savaşıp şehid düşenler gelir.236 Buna karşılık
zenginlerin çetin bir muhâsebeden geçirileceği ifâde edilir.237
İslâm dininde namaz, en çok tekrar edilen, bu sebeple de îfâsı
sürekli azim ve irâde isteyen, dinî hayatın en belirgin göstergesi
konumunda bulunan bir ibâdet niteliği taşıdığı için olmalıdır ki,
230 Ahmed bin Hanbel, I/27, 28; IV/129, 164
231 Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 25
232 Buhârî, İlim 35, Rikak 49; Müslim, Cennet 79, 80
233 Ahmed bin Hanbel, II/89, III/217-218
234 Müslim, İman 327
235 Ahmed bin Hanbel, I/282, 296; İbn Mâce, Zühd 34
236 Ahmed bin Hanbel, V/287
237 Ahmed bin Hanbel, V/259, 427
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 56 -
imandan sonra en değerli amellerden kabul edilmiş238 ve kıyâmet
gününde hesabın namazdan başlayacağı haber verilmiştir. 239
“Akıllı kimse, nefsini muhâsebe eden ve ölümden sonrası için çalışandır.
Âciz de, nefsini hevâsının peşine takan ve Allah’tan temennide bulunan
kimsedir.” 240
Açıklama: Akıllı diye tercüme ettiğimiz keyyis, “işlerini iyi çeviren”,
“işlerini rıfkla, tatlılıkla yürüten”, “hayra ulaşmakta en
iyi kararı veren” gibi mânâlara da gelmektedir. Şu halde nefis
muhâsebesi bu vasıflara uyan bir davranış olmaktadır. İbn Arabî
der ki: “Büyüklerimiz, konuştuklarını ve yaptıklarını bir deftere
yazarak, yatsıdan sonra kendilerini muhâsebeden geçirirlerdi.
Deftere bakıp kendilerinden sadır olan söz ve fiil hepsini gözden
geçirirlerdi. Bunlardan tevbe gerekenler için tevbe, istiğfar gerekenler
için de istiğfar, şükür gerekenler için de şükrederlerdi.
Onlar bu muhâsebeyi yaptıktan sonra uyurlardı. “Acizin Allah’tan
temennisi bazı kuruntulardır. Yani, nefsine uyup, günahlarda ısrar
ettiği, tevbe edip dönüş yapmadığı halde, Allah’ın kendisini
affedeceği, cennetine koyacağı hususundaki temenni ve ümiddir.
“Biz, ümmetlerin sonuncusuyuz ve hesabı ilk görülecek olanlarız. Orada:
‘Ümmî ümmet ve peygamberi nerededir?’ denilir. Bilesiniz, biz sonuncu
olan ilkleriz (yani, dünyaya gelişte sonuncuyuz, kıyâmet günü hesabı
verip cennete girmede ilkleriz.)” 241
Zübeyr bin Avvâm, şöyle der: “O gün, naîmden (dünyada kazanıp
harcadığınız, yediğiniz nimetlerden) hesâba çekileceksiniz.” 242 âyeti indiği
zaman dedim ki: “Ey Allah’ın Elçisi, biz hangi nimetten sorulacağız?
Elimizde olan şu iki siyah: Hurma ile su’dur (başka nimetimiz
yoktur). Buyurdu ki: “İşte o olacaktır (onlardan sorulacaktır).” 243
“Kıyâmet gününde, kula sorulacak ilk nîmet sorusu şöyledir: ‘Biz senin
bedenine sağlık vermedik mi, sana su içirmedik mi?” 244
“Kıyâmet günü şu dört şeyden sorulmadıkça kul bırakılmaz: Ömrünü
ne işte geçirdiği, malını nereden kazandığı, nereye harcadığı ve ne iş
yaptığı sorulur.” 245
238 Müslim, İman 140
239 Ahmed bin Hanbel, II/290, 475; Tirmizî, Salât 188; Ebû Dâvud, Salât 145
240 Tirmizî, Kıyâmet 26, hadis no: 2461
241 Kütüb-i Sitte, Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 604
242 102/Tekâsür, 8
243 Tirmizî, Tefsir b. 89, sûre 102, hadis no: 3357
244 Tirmizî, Tefsir b. 89, sûre 102, hadis no: 3357
245 Tirmizî, Kıyâmet 1
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 57 -
“Allah, sizin sûretlerinize ve mallarınıza bakmaz; fakat kalplerinize ve
amellerinize bakar.” 246
“Kötülük yapmak isteyen bir kimse, onu yapmazsa (içindeki kötülük
dürtüsünü uygulamayıp içinden atarsa), ona bir iyilik yapmış gibi sevap
yazılır.” 247
“Dikkat edin, vücutta bir et parçası vardır ki o düzeldimi bütün vücut
düzelir. O bozuldumu bütün vücut bozulur. Dikkat edin, o kalptir.” 248
Bir gece, Allah’ın Elçisi (s.a.s.), evinden çıktı. Ebû Bekir ve
Ömer’e rastladı: “Sizi bu saatte evinizden çıkaran nedir?” dedi. “Açlık
yâ Rasûlallah” dediler. “Nefsimi elinde bulunduran hakkı için sizi çıkaran
şey, beni de çıkardı, kalkın!” dedi. Birlikte ensârdan bir adamın
(Ebu’l-Heysem Mâlik bin Teyyehân’ın (r.a.) evine vardılar. Ebu’l-
Heysem: “El-hamdü lillâh, bugün benden daha şerefli konukları
olan yoktur!’ dedi. Gidip onlara, üzerinde yeni kızarmış, yarı ve
tam olgunlaşmış hurmalar bulunan bir hurma dalı getirdi: “Buyurun,
bundan yiyin” dedi. Bıçağı aldı, Peygamber (s.a.s.) ona: “Sakın
sağılı hayvan kesme!” dedi. Ensârlı onlara (bir koyun veya oğlak)
kesti. Koyundan ve hurmalardan yediler, su içtiler. Yemekten doyup
suya kanınca, Rasûlullah Ebû Bekir ve Ömer’e: “Nefsimi elinde
bulunduran hakkı için kıyâmet gününde size bu nîmetlerden sorulacaktır.
Açlık sizi evlerinizden çıkardı, bu nîmet size erişmeden dönmediniz.”
buyurdu.249 Ardından da şu âyeti okudu: “O gün, muhakkak bütün
nimetlerden hesaba çekileceksiniz” 250
“Dünya nimetlerinden istifadeyi nasıl düşünebilirim ki, İsrâfil sûru eline
almış, Cenâb-ı Hakk’ın emrini beklemektedir. Böyle bir durumda olan
insan, gelişigüzel, dünya nimetlerinden nasıl istifâde eder ki?” 251
“Kim hidâyete/doğru yola çağırırsa, kıyâmet gününe kadar o yola gidenlerin
savapları kadar sevap alır. Ötekilerin sevâbından da bir şey eksilmez.
Kim de sapıklığa çağırırsa kıyâmet gününe kadar o yola gidenlerin
günahları kadar günah alır. Ötekilerin günahından da bir şey eksilmez.” 252
“Allah, yanılarak, unutarak yaptıkları veya zorla kendilerine yaptırılan
şeyleri ümmetimden affetti.” 253
246 Müslim, Birr 32; İbn Mâce, Zühd 9; Ahmed bin Hanbel, II/285, 539
247 Buhârî, Rikak 31
248 Buhârî, İman 39; Müslim, Müsâkat 107; İbn Mâce, Fiten 14; Dârimî, Büyû' 1
249 Müslim, Eşribe 140, hadis no: 2038; Muvattâ, Sıfatu'n-Nebî 28, h. no: -2,
932; Tirmizî, Zühd 39, h. no: 2370
250 102/Tekâsür, 8
251 Tirmizî, Kıyâme 8; Ahmed bin Hanbel, I/36; III/7
252 Müslim, İlim 6, 16; Buhârî, İ'tisâm 15; Ebû Dâvud, Sünnet 6; Tirmizî, İlim 15;
İbn Mâce, Mukaddime 14; Ahmed bin Hanbel, II/397; Dârimî Mukaddime
44
253 İbn Mâce, Talâk 16
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 58 -
“Kalem üç kişiden kaldırılmıştır (artık onlar yaptıklarından sorumlu değildirler):
Büluğa erinceye kadar çocuktan, uyanıncaya kadar uyuyandan,
şifâ buluncaya kadar bunamıştan.” 254
Açıklama: 1- İslâm fıkhında büyük bir ehemmiyet taşıyan bu
hadis, bütün fukahâca benimsenmiştir. Bu hadis, kişiyi fiilinden
sorumlu kılmada aklı ve irâdeyi vazgeçilmez bir şart kabul eder.
Aklî kemâle ermeyen çocuğun hukuka ehil olmaması, onlar hakkında
himâye edici pek büyük bir rahmet olmuştur. Çağlar boyu
Avrupa dahi, bütün cemiyetlerde çocuklar ezilirken, İslâm dünyasında
hukukî ehliyetsizlik sebebiyle büluğ çağına kadar sorumlu
sayılmamış, mal ve can yönüyle velînin himâyesine tevdî edilmiştir.
İslâm âleminde çocuklar mahkemeye bile nadir hallerde ve
belli yaşlardan sonra celbedilirken, Batı’da, işlenen suç sebebiyle
büyüklerle aynı cezaya çarptırılarak gerekiyorsa idam bile edilmiş,
büyüklerle birlikte aynı hapishanelere atılmıştır. Bu durumun çocuk
fıtratına uygun gelmediğini Batı, ilk defa 19. asrın sonlarında
anlamaya başlamış, çocukların hukukî ehliyetsizliği, ayrı mahkemelerde
muhakemesi, hapisten ziyâde ıslah evlerine, koruyucu
ailelerin yanına verilmesi gibi fikir ve müesseseleri geliştirmiş ve
bu paralelde bir hayli yol almıştır. Oradan bize de “çocuk mahkemeleri”
fikri gecikerek geçmiştir.
2- Âlimler, bu hadise dayanarak çocukların şer fiillerinin yazılmadığını
kabul ederken, başka hadislerden hareketle hayırlı
fiillerin yazıldığını, bu fiillerin, hem çocuğun terbiyecileri durumundaki
anne ve babasına ve hem de kendisine uhrevî faydalar
sağlayacağını belirtirler. Nitekim Rasûlullah (s.a.s.), “çocuğun haccının
makbul olduğunu, ona hacc yaptıran annesine de sevab geleceğini”
beyan etmiştir. Keza bir başka hadiste “Çocuklara namazı emredin”
buyurulmuştur. Kısacası çocuklar hakkında hayır kaleminin yazmaya
başladığını gösteren rivâyetler mevcuttur. 255
“İnsanlar kıyâmet günü öylesine ter akıtırlar ki, bu terler yerin içinde
yetmiş zira’lık derinliğe kadar iner ve bu ter (yer üstünde de birikerek
insanları konuşamaz hale getirmek üzere ağızlarına) gem vurur ve kulaklarına
kadar ulaşır.” 256
Açıklama: Kıyâmet günü, hesap verme esnâsındaki ahvalle ilgili
olarak muhtelif hadisler gelmiştir. Bunların birkısmı ter hâdisesi ile
ilgilidir. Sadedinde olduğumuz hadis, insanların, hesap vermenin
254 Ebû Dâvud, Hudûd 16, h. no: 4399, 4400, 4401, 4402
255 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/223-224
256 Buhârî, Rikak 47; Müslim, Cennet 61, hadis no: 2863
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 59 -
sıkıntısıyla yerin dibine yetmiş arşın inecek ve yerin üstünde de
kulaklara kadar yükselip insanları konuşamaz hale getirecek bir
derya teşkil edecek kadar çok terleyeceklerini ifade etmektedir.
Âlimler, bu ter herkesin kendi teri midir, müşterek terleri midir, bu
konuda ihtilâf ederler. İyâz: “Bundan kişinin müşâhede ettiği korkunç
haller nisbetinde salacağı terin kastedilmiş olması muhtemel
olduğu gibi, hem kendi, hem başkasının teri kastedilmiş olması da
muhtemeldir. Böylece bir kısmına çok şiddetli, bir kısmına daha
hafif sıkıntı verir. Bütün bunlar, insanların izdiham ve birbirlerine
sıkışmasından terin yerin altına yetmiş arşın nüfuz etmesinden
sonra, yer üstünde akıp birikmesinden meydana gelir. Tıpkı suyun
toprak tarafından emilmesinden sonra bir vadide akması gibi”
der. İbn Hacer, bu terleme hâdisesini, bir başka hadisin yardımıyla
daha güzel açıklar. Hadis şudur: “Kıyamet günü güneş arza (bir mil
kadar] yaklaşır. İnsanlar terlerler. Kimi vardır, teri ökçesine kadar yükselir,
kimi vardır ayağının yarısına kadar yükselir; dizine kadar yükselenler, uyluğuna
kadar yükselenler, böğrüne kadar yükselenler, omuzuna kadar
ve hatta ağzına kadar -ve eliyle işaret eder- yükselenler, vardır. Ağzına
kadar yükselen ter, sahibine gem vurmuş olur. Bazılarını ter tamamen
bürür -ve bunu söylerken elini başının üzerine vurur.-” Bazı rivâyetlere
göre hesap gününün sıkıntısı o kadar şiddetlidir ki, insanlar: “Ey
Rabbimiz, cehenneme giderek de olsa bizi bundan kurtar!” diye
talepte bulunurlar. Müslim’in bir rivâyetinde tere batmanın, kişinin
ameliyle mütenâsip olacağı belirtilmiştir.
Bir başka hadiste bu bekleme müddetinin kırk yıl olacağı; bir
diğerinde bir günün yarısının, dünya zamanına göre elli bin yıl
olacağı, ancak mü’mine bu günün, güneşin batma anı gibi hafif
geleceği belirtilmiştir. Beyhakî’nin bir hadisinde bu sıkıntılı halin
kâfirlere mahsus olduğu açıklanmıştır.
“O günün sıkıntısı kâfire çok şiddetlenir. Öyle ki ter onu gemler!” Denildi
ki: “Ey Allah’ın Rasûlü mü’minler nerede olurlar?” Buyurdular
ki: “Onlar altın kürsüler üzerindedirler, onlara bulutlar gölge yapar.”
Bazı rivâyetlerde de “amelleri gölge yapar”, bazı rivâyetlerde de
“güneşin, insanların başlarına iki yay boyu yaklaşacağı” ifade edilmiş ise
de, (imanda kemal sahibi) mü’minlere bu harâretin zarar vermeyeceği
belirtilmiştir.
Özetle, hesap günü uzun bir müddettir, sıkıntısı çok büyüktür.
Ancak mü’minler, amellerine göre o günün sıkıntısını az veya çok
az bir derecede atlatacaklardır. İbn Ebî Cemre: “Sadedinde olduğumuz
hadis bu sıkıntının bütün insanlara şâmil olacağını ifâde
ederse de; başka hadisler, bunun onlar çoğunluk da olsa birkısım
insanlara mahsus olduğunu açıklar; peygamberler, şehidler ve
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 60 -
Allah’ın diledikleri bundan istisnâ edilmiş, en şiddetli ter sıkıntısının
da kâfirlere, sonra kebâir (büyük günah) ehline, sonra bunları
tâkip edenlere olacağı, mü’minlerin kâfirlere nisbetle az oldukları
belirtilmiştir. “İbn Ebî Cemre, bu hadislerden akla gelebilecek:
“İnsanlar muhtelif bazda oldukları halde hepsi nasıl kulaklarına
kadar tere banar, bu arada ter bir kısmının ayağını bürümez...?”
gibi sorulara: “Bunlar uhrevî, gaybî ihbarlardır, aklî izahı yoktur,
kuvvetli iman sahipleri tasdik eder...” mânâsında cevap verdikten
sonra der ki: “Bu durumu haber vermenin maksadı dinleyenleri
uyarmak, mü’minleri bu korkunç hallere düşmekten koruyacak
amellere teşvik etmek, günahlardan tevbeye sevketmek, kerim ve
bağışlayıcı olan Rab Teâlâ’ya ilticâ etmeye, bu hallerden ve ateşten
koruyup, rahmet ve cennetine dâhil etmesini talep etmeye bir
sevktir.”
“Kimin üzerinde kardeşine karşı ırz veya başka bir şey sebebiyle hak
varsa, dinar ve dirhemin bulunmadığı (kıyâmet ve hesaplaşmanın olacağı)
gün gelmezden önce daha burada iken helâlleşsin. Aksi takdirde o gün,
sâlih bir ameli varsa, o zulmü nisbetinde kendinden alınır. Eğer hasenâtı
(sevapları) yoksa, arkadaşının günahından alınır, kendisine yüklenir.” 257
Açıklama: Hadis, mü’minleri, mü’min kardeşine karşı haksızlık
yapmamaya, şâyet yapmış ise helâlleşmeye tevşik etmektedir. Bu
haksızlık, “ırz”la ifade edilen mânevî varlığına karşı olabilir. “Başka
bir şey” tâbiriyle de “bütün çeşitleriyle mal”, “yaralama”, hatta
“tokat”a varıncaya kadar her şey kastedilmiştir. Nitekim Tirmizî’nin
rivâyetinde “ırz ve mal nevinden...” denmiştir. Müslim’de bu
mânâ bir başka üslûpla ifâde edilmiştir: “Ümmetimden müflis olan
o kimsedir ki: Kıyamet günü namazı, orucu ve zekâtı olduğu halde gelir.
Ancak birine küfretmiş, diğerinin kanını dökmüş, bir diğerinin de malını
yemiştir. Hasenâtı, buna, öbürüne, diğerine dağıtılır. Üzerindeki borçlar
bitmeden hasenâtı tükenmişse öbürlerinin günahlarından alınır, üzerine
yüklenir ve böylece ateşe atılır.” Bu hadis, “Bir günahkârın günahı diğerine
yüklenmez” 258 âyetine muhâlif düşmez. Zira bu kimse, kendi fiili
ve zulmü sebebiyle cezalandırılmıştır. Çünkü hasenâtı, Allah’ın
kullar hakkındaki adâleti gereği, seyyiâti mukabilinde alınmıştır.
Humeydî, Kitabu’l-Muvâzene’de demiştir ki: “İnsanlar üç kısımdır:
Hasenâtı seyyiâtına üstün gelenler. Seyyiâtı, hasenâtına üstün gelenler.
Hasenâtı ve seyyiâtı eşit olanlar.
Birinciler, Kur’an’ın nassı ile kurtuluşa ereceklerdir. İkinciler,
sevâbından fazla olan günahı sebebiyle, nefhadan (İsrafil’ in sûra
257 Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48; Tirmizî, Kıyâmet 2, hadis no: 2421
258 6/En'âm 164
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 61 -
üflemesinden) ateşten çıkanların sonuncusuna kadar, şerrinin azlığı
çokluğu nisbetinde azap edilecektir. Üçüncüler, a’raftakilerdir
(A’raf cennet ve cehennem arası bir yerdir). “Bu görüşü bazı
âlimler: “Allah’ın azâb etmeyi murad ettikleri” diye kayıtlaması,
keza üçüncü kısım için de: “Üç görüşten en kuvvetli olanı” diye
açıklaması gerekirdi diye tenkit etmişlerdir. Ayrıca Humeydî,
“Seyyiâtı hasenâtına galebe çalanlar da iki kısımdır: “Azap çekip
şefaatle ateşten kurtulanlar, günahı affedilip, hiç azap çekmeyenler”
demiştir.
“Kıyâmet günü hak sahiplerine haklarını mutlaka edâ edeceksiniz.
Öyle ki kabış (boynuzsuz) koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacak,
taşa (niye bir başka) taş üzerine yüklenip kaldığından; adamın adamı niye
yaraladığından sorulacak.” (Râvî Ebû Hureyre) der ki: “Biz şunu da
işitirdik: “Kıyâmet günü, kişiyi tanımadığı birisi yakalar ve der ki: “Sen
beni hata ve münker işlerken görüyordun, fakat ondan men etmiyordun!”
259
Açıklama: Nevevî, hadisi açıklama sadedinde der ki: “Bu hadis,
hayvanların da kıyâmet günü haşredileceği ve tıpkı teklif ehli
insanların, çocukların, delilerin ve kendilerine tebliğ ulaşmayanların
iadesi (yeniden diriltilmesi) gibi, onların da iade edileceği
hususunda bir açıklamadır. Bu hususta Kur’an ve sünnette deliller
mevcuttur. Âyet-i kerimede Rab Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Vahşi
hayvanlar haşredildiği zaman” 260 Âyet ve hadiste gelen bir kelimenin
zâhirini esas almaya aklî veya şer’î bir engel yoksa onu zâhirine
hamletmek vâcip olur. Âlimler derler ki: “Kıyâmet günü, yeniden
diriltilme ve haşredilmek için mücazât, mükâfat veya sevap şart
değildir. Boynuzlu keçinin kabış/boynuzsuz keçi için kısas olması,
teklif kısası değil, mukabele kısasıdır.”
Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: “Rasûlulullah (s.a.s.): “Âhirette kimin
hesabı münâkaşa edilirse, azaba mâruz kalacak demektir!” buyurmuşlardı.
Ben: “Nasıl olur? Allah Teâlâ (meâlen): “O vakit kimin kitabı
sağ eline verilirse; kolay bir hesabla muhâsebe edilecek ve ehline sevinçli
olarak dönecek”261 buyurmadı mı, (bu hesap münâkaşası değil mi)?”
dedim. “Hayır! buyurdular, bu (münâkaşa değil) arzdır. Kıyâmet günü
hesâba çekilen herkes mutlaka helâk olmuş demektir!” 262
259 Müslim, Birr 6, hadis no: 2582; Tirmizî, Kıyâmet 2, h. no: 2422
260 81/Tekvîr, 5
261 84/İnşikak 7-9
262 Buhârî, İlim 35, Tefsir, İnşikak 1; Rikak 49; Müslim, Cennet 80, h. no: 2876;
Ebû Dâvud, Cenâiz 3, h. no: 3093; Tirmizî, Kıyâmet 6, h. no: 2428
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 62 -
Açıklama: Burada geçen münâkaşatü’lhesâb tâbiri, hesâbın
tahkik ve tedkikini ifâde eder. Zemahşerî, Fâik’te “hesap
münâkaşası”nı “hesapta zorluk çıkarmak, az çok hepsini ortaya
dökmek, sayıya dâhil etmek” şeklinde açıklar. Kişinin helâk olması,
burada “yapılan ince hesap sonucu, fazla gelen günahları sebebiyle
azap çekmesi”dir.
Rasûlullah’ın arz diye ifade buyurduğu âyet-i kerime, inceden
inceye yapılan bir hesabın sonucunu bildirmemiş olmakta,
amelin arzını ifade etmektedir. Tîbî der ki: “Hadiste geçen “bu
arzdır” ifadesinin mânâsı şudur: “Âyette mezkür olan hesap, kulun
eksikliklerine rağmen Allah’ın dünyadaki lütfunu ve bu eksikliklerin
âhiretteki affını bilmesi için mü’minin amellerinin bir
arzıdır. “Rasûlullah, bu hadislerinde “hiçbir kimsenin ameliyle cennete
gidemeyeceğini” ifade ettiğine göre, ebedî cennet, insanların
dünyada yaptıkları amellerin neticesi değildir. Şu halde inceden
inceye, amellerimiz üzerine yapılacak hesabın sonucu olarak cennete
gitmek mevzûbahis olamaz. Cennet, lutf-u İlâhînin neticesidir.
Allah’ın lütfu tecelli edenlerin kitapları sağından verilmiş
olacaktır. Şüphesiz ki, İlâhî rahmetin tecellîsinde amel defterinin
muhtevâsı etkendir.
“Kıyâmet günü, kişi amelleri arasında önce namazın hesabını verecek.
Bu hesap güzel olursa kurtuluşa erdi demektir. Bu hesap bozuk olursa,
hüsrana düştü demektir. Eğer farzında eksiklik çıkarsa Rab Teâlâ: ‘Bakın,
kulumun (defterinde yazılmış) nâfilesi var mı?’ buyurur. Böylece, farzın
eksikleri nâfile (namazları) ile tamamlanır. Sonra, bu tarzda olmak üzere
diğer amelleri hesaptan geçirilir.” 263
Açıklama: Hadis, kişinin Allah’a karşı borçları arasında en
önemlisinin namaz olduğunu ifade etmektedir. Bu hadis, insanlar
arasında kıyâmet günü hesabı görülecek ilk şeyin kan olacağı
hususundaki hadise ters düşmez. Çünkü bu ikinci hadis, insanlar
arasındaki hukuktan; öbürü ise Allah’a karşı olan hukuktan bahsetmektedir.
Âlimler bu iki hukuktan hangisi öncelik kazanır, sorusu
üzerinde de durmuş ve önceliğin Allah’a karşı olan hukuk
olduğunu belirtmiştir. Deliller bunu göstermektedir.
Hadis, hesap sırasında farzlarda çıkacak eksikliklerin, kulun
sünnet ve nâfile nevinden kılmış bulunduğu namazlarla tamamlanacağını,
onların da hesaba gireceğini belirtiyor, yeter ki kişinin
amel defterinde bu çeşitten ibâdetler yapılmış olsun. Farzdaki eksiklik
nedir, sorusu farklı ihtimaller getirmiştir; Bir ihtimale göre,
263 Tirmizî, Salât 305, h. no: 413; Nesâî, Salât 9, h. no: 1232
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 63 -
bununla farz namazların miktarca noksanlığı değil, farz namazlarda
yerine getirilmesi gereken huşû, zikirler, duâlar gibi farz
sevabını arttıran bazı sünnetler ve meşrû heyetlerin noksanlığı
kastedilmiş olabilir. Bu duruma göre, kişi bu sünnetleri farzda ihmal
etmiş ve fakat tatavvu (nâfile) namazlarda yerine getirmişse,
burada oraya aktarma sûretiyle oradaki eksiklik tamamlanılacak
demektir.
Yine; “bu ifade ile farz namazların farzları ve şartlarında ortaya
çıkacak eksikliklerin kastedilmiş olması da muhtemeldir”
denmiştir. “Bizzat farz namazlarının terki ile hâsıl olan eksikliğin
sünnetlerle telâfi edileceği de kastedilmiş olabilir” de denilmiştir.
Öyleyse, hadiste, diğer farzlarda bu muhtevada yapılacak eksiklikler,
nâfilelerle tamamlanacaktır. Cenâb-ı Hak vaad edince, o,
yerine mutlaka gelir. Rasûl-i Ekrem’i de, O’nun nâmına haber verir.
“Kıyamet günü, insanlar arasında hükmedilecek ilk şey kandır.” 264
Bu hadis, insanlarla ilgili hukukta ilk hesaba çekilecek meselenin
“kan”la ilgili meseleler olduğunu ifade etmektedir. Bir önceki
hadiste ise, ilk hesabın namazla ilgili olduğu belirtilmiştir. Zâhirde
bir zıtlık görülür ise de, aslında yoktur. Çünkü biri Allah hakkına
ait meselelerde ilkle; diğeri ise kul hakkına ait meselelerde ilkle
ilgilidir. Nitekim Nesâi’de gelen bir rivâyet ikisini birlikte zikretmektedir:
“Kulun ilk hesaba çekileceği şey namazdır. İnsanlar arasında
(cereyan edenlerden) ilk hesabı yapılacak şey de, kandır.” İbn Hacer:
“En mühim olanla başlamak, prensip olması sebebiyle, bu hadis,
kan meselesinin ehemmiyetini nazarlarımıza arzediyor” der. Bazı
âlimler: “Kazâ (hüküm) insanlara hastır, hayvanlarla ilgili olarak
kazâ yoktur” demiş ise de, İbn Hacer, “Bunun hatalı olduğunu,
hadisin insanlar arasındaki kazânın önceliğinden bahsettiğini;
bu ifadede, meselâ insanlar arasındaki hükümden sonra hayvanlar
arasında da hüküm olacağının nefyedilmediğini” belirtir. Yeri
gelmişken kanın ehemmiyetini ifade eden bir başka hadis daha
kaydetmek isteriz: “Dünyanın zevali, Allah indinde mü’min bir kulun
(haksız yere) öldürülmesinden daha hafif kalır” veya “Mü’minin katli Allah
indinde dünyanın zevalinden daha büyük (bir cürüm)dür.” Dünyanın
zevâlinde, pek çok mü’minin helâki de bulunması sebebiyle hadisin
ifadesinde müşkillik bulunduğu ifade edilmiş ise de, daha önce
de açıklandığı üzere, burada “Allah nazarında” tâbiri meseleyi
halleder: Hadislerde Allah nazarında sinek kadar değeri olmadığı
belirtilen dünya, ehl-i hevânın dünyasıdır, dünyanın isyanlarla,
264 Buhârî, Diyat 1, Rikak 48; Müslim, Kasâme 28, h. no: 1678; Tirmizî, Diyât 8,
h. no: 1396; Nesâî, Tahrîm 2, h. no: 7, 83
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 64 -
cinâyetler ve haksızlıklarla dolu olan yönüdür, nefs-i emmâreleri
tatmin eden yönüdür. Bu yönüyle dünyanın Allah nazarında sinek
kanadı kadar değeri yoktur. Öyleyse hadiste, Cenâb-ı Hakk’ın
esmâsının tecelligâhı veya âbid kullarının ibâdet edip, âhiret için
ekim yaptıkları dünya maksut değildir.
“Kıyamet günü, dört şeyden sual edilmedikçe, kulun ayakları (Rabbinin
huzurundan) ayrılamaz: Ömrünü nerede harcadığından, ne amelde
bulunduğundan, malını nerede kazandığından ve nereye harcadığından
ve vücudunu nerede çürüttüğünden.” 265
Açıklama: Bu hadis, başka tariklerden de gelmiştir. Yine
Tirmizî’de gelen bir başka veçhine göre “Kişiye beş şey sorulacaktır:
Ömrünü nerede tüketti, gençliğini nerede çürüttü, malını nerede kazandı,
nereye harcadı ve bildiği ile ne derece amel etti?” Bu rivâyette, gençliğin
ayrıca mevzubahis edilmesi, insan hayatı içerisinde onun ayrı
bir ehemmiyet taşıdığını ifade eder. Ehemmiyetlidir, çünkü ibâdet
vs.yi yapmada güç kuvvet bulunan bir devredir. Bu devrede yapılan
ibâdetler daha kıymetlidir.
Yine Tirmizî’nin bir hadisi, kişinin Allah huzurunda tek başına
hesap vereceğini daha açık olarak ifade eder: “Sizden herbirinize
mutlaka, arada herhangi bir tercüman bulunmadan Rabbi, kıyâmet günü
konuşacaktır. Kişi sağına bakacak, hayatta göndermiş olduğu (sâlih)
amelden başka bir şey göremeyecek. Sonra soluna bakacak, yine dünyada
iken gönderdiği (kötü) amelden başka bir şey görmeyecek. Sonra karşısına
bakacak, ateşin kendisini beklediğini görecek.” Rasûlullah (s.a.s.)
bu noktada şu tavsiyede bulunur: “Sizden her kim kendini ateşe karşı,
bir yarım hurmayla da olsun, koruyabilirse onu yapsın.”
“Kıyâmet günü kul (hesap vermek üzere huzûr-ı İlâhî’ye) getirilir. Allah
Teâlâ: ‘Ben sana kulak, göz, mal ve evlat vermedim mi? Sana hayvanları
ve ekimi musahhar kılmadım mı? Seni bunlara baş olmak, onlardan istifade
etmek üzere serbest bırakmadım mı? Acaba, Benimle bugünkü şu
karşılaşmanı hiç düşündün mü?’ diye soracak. Kul da: ‘Hayır’ diyecek. Allah
Teâlâ: ‘Öyleyse bugün Ben de seni unutacağım, tıpkı senin (dünyada)
Beni unuttuğun gibi!’ buyuracak.” 266
Açıklama: Hadis, sayılan nimetlere mazhar olan bir kimsenin,
nimetlere şükürle mukabele etmemesi halinde kıyamet günü,
Cenâb-ı Hakk’ın da onu nisyâna (unutulmaya) mahkûm edeceğini
bildirmektedir. Allah’ın kulu unutması, onu azâba terketmesi,
rahmetini tecelli ettirerek azabtan kurtarmaması demektir.
265 Tirmizî, Kıyâmet 1, h. no: 2419
266 Tirmizî, Kıyâmet 7, h. no: 2430
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 65 -
Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: “(Ashâb, Rasûlullah’a): ‘Ey
Allah’ın Rasûlü! Kıyâmet günü Rabbimizi görecek miyiz?’ diye
sordular. Allah’ın Rasûlü: “Bulutsuz bir günde, öğle vaktinde güneşi
görme hususunda bir itişip kakışmanız olur mu?” diye sordu. Ashab:
‘Hayır!’ deyince: “Bulutsuz (dolunaylı) gecede ayı görmekte itişip kakışmanız
olur mu?” diye tekrar sordu. Ashab yine: ‘Hayır!’ deyince:
“Nefsim yed-i kudretinde olan Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun, Rabbinizi
görme hususunda da hiçbir itişip kakışmanız olmayacak. Tıpkı güneş ve
ayı görmede itişip kakışmanız olmadığı gibi. Böylece kul, Rabbiyle karşı
karşıya gelecek. Rab Teâlâ: ‘Ey filan! Ben sana ikram etmedim mi? Seni
efendi yapmadım mı? Sana zevce vermedim mi? Atı, deveyi sana musahhar
(hizmetçi) kılmadım mı? Reislik yapmana, ganimet malından dörtte
bir almana müsaade etmedim mi?’ diye soracak. Kul: ‘Evet ey Rabbim!’
diyecek. Rab Teâlâ: ‘Benimle karşılaşacağını hiç düşünmedin mi?’ diyecek.
Kul bu soruya: ‘Hayır!’ karşılığını verecek. Rab Teâlâ da: ‘Öyleyse
şimdi de ben seni unutuyorum. Tıpkı (dünyada) sen beni unuttuğun gibi!’
diyecek. Sonra ikinci kul Allah’ın karşısına çıkar. Rab Teâlâ ona da aynı
şeyleri söyler. Sonra üçüncüye de birinciye söylediklerinin aynısını söyler.
Kul: ‘Evet! ey Rabbim!’ der. Rab Teâlâ da: ‘Benimle karşılaşacağını hiç
aklından geçirdin mi?’ diye sorar. Kul: ‘Ey Rabbim, sana, kitaplarına ve
peygamberlerine inandım. Namaz kıldım, oruç tuttum, sadaka verdim!’
der ve elinden geldiğince (Hak Teâlâ hakkında) hayır senada bulunur. Rab
Teâlâ: “Bu hususta lehine şehadet edecek biri var mı?” diye soracak. Kul:
‘Hayır, yok!’ diyecek. Rab Teâlâ: ‘Şimdi senin aleyhine bir şahit gönderilecek!’
der. Kul kendi kendine: ‘Benim aleyhime şâhitlik yapacak da kim?’
diye içinden düşünür. Kulun ağzı mühürlenir. Uyluğuna: ‘Haydi konuş!’
denir. Uyluğu, eti, kemiği konuşup, onun amelini haber verirler. Bu, onun
kendisi için bir özür aramaması içindir. Bu kimse, Allah’ın gadabına uğrayan
münâfıktır.” 267
“Mü’min Rabbine yaklaştırılır. Öyle ki, (Allah onun) üzerine himâyesini
indirir ve günahlarını itiraf ettirir. Ona sorar: ‘Şu şu günahlarını biliyor
musun?’ Mü’min kul, iki kere: ‘Evet ey Rabbim, biliyorum!’ der. Rab Teâlâ
da: ‘Dünyada iken bunları örterek seni teşhir etmemiştim. Bugün de onları
senden affediyorum!’ buyurur. Sonra ona hasenât defteri verilir. Ama
kâfirlere ve münâfıklara gelince, bunlarla ilgili olarak, bütün mahlûkatın
huzurunda: ‘Bunlar Allah namına yalan söylemişler (böylece büyük bir zulümde
bulunmuşlardır). Haberiniz olsun! Allah’ın lâneti zâlimleredir’ diye
nidâ olunur.” 268
267 Müslim, Zühd 16, h. no: 2968
268 Buhârî, Mezâlim 2, Tefsir, Hûd 4, Edeb 60, Tevhid 36; Müslim, Tevbe 52, h.
no. 2768
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 66 -
Açıklama: Daha önce de temas edildiği gibi, her kul Allah’ın
karşısına çıkarılıp, birer birer hesaptan geçirilecektir. Bu
muhâsebede Allah mü’min kuluna bir rahmet olarak hususi şekilde
hitap edecek, kusurlarını, başkaları duymayacak şekilde sayıp
dökecektir. İşte bu hitap necva kelimesiyle ifade edilmiştir. Necvâ,
fısıldamak, başbaşa konuşmak, gizli konuşmak gibi mânâlara gelir.
Kirmânî: “Bu hitaba necvâ denmesi, kâfire olan hitabın alenî
olması sebebiyledir” der.
Hadiste, kişinin gizli yaptığı günahları başkasına açmamasına
bir telmih mevcuttur. Çünkü Cenâb-ı Hak dünyada gizli kalan
günahları kıyamet günü affettiğini ifade etmektedir. Bu ifadenin
mânâ-yı muhâlifinden, alenî yapılan veya aleniyet kazanan günahların
affı hususunda garanti olmadığı mânâsı çıkar. Şârihler bu
sadedde gelen hadislere dayanarak, kıyâmet günü âsi mü’minlerin
iki kısım teşkil edeceğini söylemişlerdir.
Birinci kısım: Günahı kendisi ile Rabbi arasında kalanlar. İbnu
Ömer hadisi, bunların da iki kısma ayrıldığını ifade eder: 1- Günahı
dünyada örtülenler, Allah kıyamet günü bu günahları onlara
karşı örtecektir. 2- Günahları âşikâr olanlar. Hadis bunların
kıyâmet günü öncekilerin hilâfına muâmele göreceğini ifade eder.
İkinci kısım: Günahı kendisi ile kullar arasında olanlar. Bunlar
da iki kısımdır: 1- Günahları, sevaplarına galebe çalanlar: Bunlar
ateşe girerler, şefaatle tekrar çıkarlar. 2- Günah ve sevapları eşit
olanlar: Bunlar da aralarında kısaslaşmadan cennete giremezler.
Hz. Aişe (r.a.) anlatıyor: “Bir adam gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü!
Benim kölelerim var, bana yalan söylüyorlar ve bana ihânet ediyorlar,
bana isyan ediyorlar. Ben de onlara şetmediyor ve dövüyorum.
Onlar yüzünden (Allah yanında) durumum ne olacak?’ diye
sordu. Rasûlullah (s.a.s.): “Kıyâmet günü onlar, sana olan ihânetleri,
isyanları ve yalanları sebebiyle muhâsebe olacaktır. Senin onlara verdiğin
ceza ise, eğer cezan onların günahları nisbetinde ise, başabaştır; ne lehine
ne de aleyhine olur. Eğer onlara verdiğin ceza günahlarından az ise
bu senin için bir fazilet olur. Eğer onlara verdiğin ceza günahlarından çok
olursa, bu fazla kısım sebebiyle onlar lehine sana kısas yapılır” buyurdular.
Bunun üzerine adam huzurdan çekildi, ağlamaya ve dövünmeye
başladı. Bunun üzerine Allah’ın Rasûlü dedi ki: “Sen Allah’ın
kitabını okumuyor musun? (Bak ne diyor!) (Mealen): “Biz kıyamet gününe
mahsus adalet terazileri koyacağız. Artık hiçbir kimse hiçbir şeyle haksızlığa
uğratılmayacaktır. (O şey) bir hardal tanesi kadar bile olsa, onu getiririz
(mizana koyarız). Hesapçılar olarak da Biz yeteriz.”269 Adam tekrar:
269 21/Enbiyâ, 47
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 67 -
‘Allah’a yemin olsun, ey Allah’ın Rasûlü! Ben hem kendim ve hem
de onlar için, ayrılmalarından daha hayırlı bir şey göremiyorum.
Seni şâhid kılıyorum, hepsi hürdür, (âzâd ettim)’ dedi.” 270
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) (bir gün) güldüler
ve: “Neye güldüğümü biliyor musunuz?” buyurdular. Biz: ‘Allah ve
Rasûlü daha iyi bilir!’ dedik. “Kulun Rabbine olan hitabından!” buyurdular
ve şöyle devam ettiler: “Kul şöyle der: ‘Ey Rabbim, Sen beni
zulümden korumadın mı?’ Rab Teâlâ: ‘Evet korudum’ buyurur. Kul da:
‘Fakat ben bugün, kendime, kendimden başka bir kimsenin şâhit olmasını
asla istemiyorum’ der. Rab Teâlâ: ‘Bugün sana tek şâhid olarak nefsin,
çok şâhid olarak da kirâmen katibîn kâfidir’ buyurur. Rasûlullah devamla
dedi ki: “Ağzına mühür vurulur ve diğer organlarına: ‘Konuş!’ denilir.
Onlar adamın amelini haber verirler. Sonra konuşma hususunda serbest
bırakılır. Adam organlarına: ‘Yazıklar olsun size! Buradan defolun! Ben
sizin için mücâdele etmiştim’ der.” 271
“Aziz ve celil olan Allah (kıyâmet günü), ümmetimden bir adamı
mahlûkatın üstünden seçer ve onun için doksan dokuz büyük defter açar.
Her defter, gözün alabildiği kadar büyüktür. Rab Teâlâ adama sorar: “Bu
defterde yazılı olanlardan bir şey inkâr ediyor musun? Muhâfız kâtiplerim
(olmadık şeyler yazarak sana) zulmetmişler mi?” Kul: “Ey Rabbim! Hayır!
(Hepsi doğrudur!)” der. Rab Teâlâ sorar: “(Bunları yapmada beyan
edeceğin) bir özrün var mı?” Kul der:”Hayır! Ey Rabbim!” Aziz ve celil
olan Allah: “Evet! Senin bizim yanımızda (makbul, büyük) bir de hasenen
var. Bugün sana zulüm yapmayacağız!” buyurur. Hemen bir etiket
çıkarılır. Üzerinde “Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden
rasûlallah (şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve şehâdet
ederim ki Muhammed Allah’ın elçisidir)” yazılıdır. Sonra, Rab Teâlâ der:
“Ağırlığını (yani amellerinin ağırlığını) hazırla!” Kul sorar: “Ey Rabbim! Bu
defterlerin yanındaki bu etiket de ne?” Rab Teâlâ der: “Sana zulmedilmeyecek!
Hemen defterler Mizan’ın bir kefesine konur, etiket de diğer
kefesine. Tartılırlar. Sonunda defterler hafif kalır, etiket ağır basar. Esasen
Allah’ın ismi yanında hiçbir şey ağır olamaz.” 272
Ebu Mes’ud el-Bedrî (r.a.) anlatıyor: “Ey Allah’ın Rasûlü,
dendi, biz câhiliye devrinde yaptıklarımızdan hesaba çekilecek
miyiz?” Şu cevabı verdiler: “Müslüman olduktan sonra iyi olana,
Câhiliye devrinde yaptıklarından sorulmayacaktır. Kötü amel işleyene,
hem İslâm’daki ameli hem de önceki ameli sebebiyle hesap sorulacaktır.”
273
270 Tirmizî, Tefsir, Enbiyâ, h. no: 3163
271 Müslim, Zühd 17, hadis no: 2969
272 Tirmizî, İman 17, (2641)
273 Buhârî, İstitâbe 1; Müslim, İman 189, hadis no: 120
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 68 -
Açıklama: Hadis, daha önceleri kâfir iken, sonradan Müslüman
olan bir kişinin daha önceki hayatından suale mâruz kalıp kalmama
meselesine kayıtlı ve şartlı olarak cevap getirmektedir. İslâm
olduktan sonra amel-i sâlih sahibi ise sual yok, değilse var. Hattâbi
der ki: “Bu hadisin zahiri, ümmetin icma ettiği “İslâm, öncesini siler”
hükmüne muhalefet eder. Allah Teâlâ: “O küfredenlere söyle ki:
Eğer (sana düşmanlıktan) vazgeçerlerse geçmiş (günahları) affedilecektir”
274 buyurmuştur.” Hattâbî devamla der ki: “Bu hadisin mânâsı
şöyle olmalıdır: “Kâfir, Müslüman oldu mu geçmişinden muaheze
olunmaz. İslâm’da çok fazla günah işler ve Müslümanlığına devamla
birlikte, aşırı, şiddetli masiyetlere girerse, İslâm’da işlediği
cinâyeti sebebiyle muaheze olunur ve küfür sırasında yaptığı başına
kakılır. Sanki şöyle denir: “Sen şu kötü işleri kâfirken yapmadın
mı? Müslümanlığın seni bunlardan men etmedi mi?” İbn
Hacer, bu görüşü: “Önceki amelinden yapılacak evvelki muâheze,
başa kakma sûretiyle, sonraki günahların muahezesi, cezalandırma
suretiyle olacaktır” diye özetler. Hadiste geçen “isâe” (günah,
kötülük) kelimesinden murad küfürdür, çünkü “küfür”, “isâe”nin
nihâyeti, günahların en şiddetlisidir. Adam irtidat eder ve küfrü
üzerine de ölürse, sanki Müslüman olmamış gibidir ve hayatı
boyunca yaptığı bütün amellerden muaheze olunur. Buhârî, bu
hadisi “Büyük günahların en büyüğü şirktir” hadisinden hemen sona
zikretmek sûretiyle, bu söylediğimiz açıklamaya işaret etmiş olmaktadır.”
“Bir kimseyi (küfür veya günah gibi) bir şeye çağıran hiç kimse yok ki
kıyâmet günü, o çağırdığı şeyle birlikte tevkif edilmemiş olsun. Mutlaka
onunla ayrılmaz şekilde beraberdir. Bir adam bir adamı (bir şeye) davet
etmiş olsa dahi!” Sonra şu âyeti okudu. (Meâalen): “Onları hapsedin,
çünkü onlar mes’uldürler” 275
Açıklama: Burada kişinin, propagandasını yaptığı şeyden sorumlu
olduğu ifade edilmektedir. İnsanları, bir kişi bile olsa her
neye davet etmişse ondan ayrılmayacak ise, kötülüğe çağıran kimse,
kötülüklerin yer aldığı cehennemde olacak demektir. Âyetteki
“mes’uldürler” ifâdesini müfessirler, “akidelerinden, sözlerinden ve
hareketlerinden” diye açmışlardır.
Ebu Zerr (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ey Allah’ın Rasûlü dedim,
Kevser havzının kapları nedir?” Şu cevabı lutfettiler: “Nefsimi
kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelal’e yemin olsun, onun kapları açık ve karanlık
bir gecede gökteki yıldızlardan daha çoktur. Cennetin kaplarından
274 8/Enfâl, 38
275 37/Sâffât, 24; Tirmizî, Tefsir Saffat, hadis no: 3226
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 69 -
kim içerse artık ömrünün sonuna kadar hiç susamaz. Havzın cennetten
çıkan iki oluğu gürül gürül akar. Genişliği uzunluğuna denktir. Bu da
Amman’dan Eyle’ye olan mesâfe kadardır. Suyu sütten daha beyaz, baldan
daha tatlıdır.” 276
İbn Mes’ud (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki:
“Ben havzın başına sizden önce geleceğim. Bana sizden bazı kimseler
yükseltilip (gösterilecek). O kadar ki, eğilsem onları tutarım. Ama hemen
geri çekilecekler.”Ey Rabbim! Bunlar benim ashâbım!” derim. Ama
bana:”Senden sonra bunların ne bid’atlar yaptıklarını sen bilmezsin!” denilir.
Ben de:”Dini benden sonra değiştirenler rahmetten uzak olsun, rahmetten
uzak olsun!” derim.” 277
Müslim’in bir diğer rivâyetinde Ebu Hureyre’den şöyle rivâyet
edilmiştir: “Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
“Ümmetim havzın başında yanıma gelecek. Ben, tıpkı devesinden
başkasının devesini kovan bir kimse gibi, havzımdan (bazı) insanları
kovarım!” Yanındakiler: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bizi tanıyacak
mısınız?” dediler.”Evet buyurdu. Sizin, başkasında olmayan bir
alâmetiniz olacak. Sizler yanıma alın ve abdest uzuvlarında, abdestin
eseri olan bir nurla geleceksiniz. Ancak sizden bir grup benden
engellenecek, onlar bana ulaşamayacaklar. Ben: “Ey Rabbim
onlar benim ashabım, onlar benim ashabım!” diyeceğim. Ama bir
melek bana cevap verip:”Senden sonra onlar ne bid’alar ortaya çıkardılar
biliyor musun?” diyecek.”278 Bir diğer rivâyette şöyle buyrulmuştur:
“Havuzum Eyle ile Aden arasınaki mesâfeden daha geniştir.
Onun rengi kardan daha beyaz, baldan daha tatlıdır. Onun maşrabaları
yıldızlardan daha çoktur.”
Yezid İbn Erkam (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular
ki: “Siz (ashâbım), havzın başında yanıma gelenlerin yüz bin cüzünden
sadece bir cüzünü teşkil edeceksiniz!” Yezid’e: “O gün siz ne kadardınız?”
diye soruldu da: “Yedi yüz veya sekiz yüz kadardık!” diye
cevap verdi.” 279
Açıklama: Hadisin Ebû Dâvud’daki aslında şu ziyâde var: “Biz
(bir seferde) Rasûlullah (s.a.s.)’la beraber idik. Bir yerde mola verdik.
(Bu sırada) buyurdular ki: “...Kaydedilen bu ziyade, Yezid
İbn Erkam’ın “Kaç kişi idiniz?” sorusuna verdiği cevaptaki isabetlilik
hususunda kanaat verir. Aksi takdirde: “O sıralarda bütün
Müslümanların sayısı ne kadardı?” gibi bir muhtevâda anlamak
276 Müslim, Fezâil 36, l hadis no: 2300; Tirmizî, Kıyâmet 16, hadis no: 2447
277 Buhârî, Rikak 53, Fiten 1; Müslim, Fezâil 32, hadis no: 2297
278 Müslim, Tahâret 37, hadis no: 247
279 Ebu Davud, Sünnet 26, hadis no: 4746
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 70 -
gerekir ki, buna verilen cevap daha az yakin hasıl eder. Ancak
Rasûlullah’ın (s.a.s.) burada rakamın hakikatını değil de, kesrette
mübâlağa kasdetmiş olması da muhtemeldir.
Son hadisler, âhiretteki havuzla ilgili farklı bilgiler sunmaktadır.
Havuz, Kevser havzı diye de adlandırılır. Kur’an-ı Kerim’de
Kevser Sûresinde bahsedilen kevserle de bu havzın kastedildiği
kabul edilmiştir. Kevser, mütevatir denecek kadar çok sayıda
sahâbî tarafından zikredilmiş gaybî bir hakikattır, inanılması şarttır.
Bazı tahkiklerde kevserle ilgili rivâyette bulunan sahabilerin
sayısı elliden fazladır. Rasûlullah (s.a.s.), Kevser sebebiyle de diğer
peygamberlere bir üstünlüğe sahip olacaktır. Rivâyetler, cennetteki
kevserin, cennet kapılarının yanında ve el’an mahlûk olduğunu
ifade eder. Makbul görüşe göre iki adet kevser mevcuttur. Biri
cennetin içindedir, diğeri sırattan öncedir ve mahşer yerindedir.
Bir hadis, her peygamberin bir kevseri olduğunu belirtiyor. Ancak
onlar Rasûlullah’ın kevseri kadar büyük değildir.
Kevser, sırattan sonra ümmetin bir toplanma yeridir. Rasûlü
Ekrem’le bir buluşma, görüşme yeridir. Rasûlullah, oraya kadar
gelebilen bir kısım kimselerin oradan kovulacağını belirtmiştir. Bu
kovulanlar kimlerdir, bu hususta ihtilaf vardır. Bunlara: “Münafıklar
ve mürtedler” diyen olmuş. “Rasûlullah zamanında mü’min
olup da sonradan irtidat edenler” diyen olmuştur. Ancak Hattâbî:
“Ashâb-ı Kiram’dan irtidat eden yoktur, irtidat edenler çöl Araplarıdır”
demiştir. Bazıları: “Bunlar, mü’min olarak ölen büyük günah
sahipleri ile bid’atları küfür derecesine ulaşmayan ehl-i bid’attır”
demiştir. Bunların cehenneme gitmeleri kat’î değildir. Günahları,
kusurları sebebiyle havzın yanından kovulmuş olsalar da, Allah’ın
rahmetine mazhar olarak cennete girmeleri de muhtemeldir. İbn
Abdilberr: “Havuzdan kovulacaklar zümresini, ehl-i bid’at ile dinde
bid’at çıkaranlar, zulümde ileri gidenler, haksız yere mal yiyenler,
günah-ı kebireyi alenî işleyenler teşkil edecek” der. Bunların
havza kadar yaklaşmalarının, kıldıkları namazların tesiriyle, abdest
uzuvları ve alınlarında zuhur eden nur ve parlaklık sayesinde
olduğu belirtilmiştir.
Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: “Ateşi hatırlayıp ağladım.
Rasûlullah (s.a.s.): “Niye ağlıyorsun?” diye sordu.”Cehennemi hatırladım
da onun için ağladım! Siz, kıyâmet günü, ailenizi hatırlayacak
mısınız?” dedim.”Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz: Mizan
yanında; tartısı ağır mı geldi hafif mi öğreninceye kadar, sahifelerin uçuştuğu
zaman; kendi defterini nereye düşecek, öğreninceye kadar: Sağına
mı soluna mı; yoksa arkasına mı? Sıratın yanında; cehennemin iki yakası
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 71 -
ortasına kurulunca; bunu geçinceye kadar.” 280
Açıklama: Gaybî olan hakikatlerden biri mizandır. Ahirete
imanın bir cüz’üdür. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, bi’l-icmâ “Mizan
haktır” demiştir. Hadislerden başka, Kur’an’la da sâbittir. Âyet-i
kerimede: “Biz kıyâmet gününe mahsus adâlet terazileri koyacağız. Artık
hiçbir kimse hiçbir şeyle haksızlığa uğratılmayacaktır. (O şey) bir hardal
tanesi kadar bile olsa onu getiririz (mizana koyarız). Hesapçılar olarak da
Biz yeteriz” 281 buyurulmuştur. Mizan, kıyâmet günü kurulur. Kulların
amellerinin yazılmış olduğu defterler mizanda tartılır. Bu
mizanın iki kefesi vardır; biri hasenatın tartılması için, diğeri de
seyyiatın. Hasan Basrî’den gelen bir rivâyete göre mizanın bir de
dili vardır. 282
İnsan Bu Mes’ûl...
İnsanoğlu, dünyada geçirdiği ömürden, sıhhat ve âfiyetten,
kazanıp harcadığı mal-mülk ve servetten, harcadıklarından, harcamayıp
geride bıraktıklarından, birer birer hesap verecektir.
Buhârî’nin rivâyet ettiği hadis-i şerifte buyrulduğu gibi, “İki nimet
vardır ki insanların çoğu bunların değerinden habersizdir: Sağlık
ve boş vakit.” Zira kazanmak ve hayır yapmak bunlara bağlıdır.
İnsan, yapması gerekirken yapmadıklarından ve yapmaması gerekirken
yaptıklarından, söylemesi gerekirken söylemediklerinden
ve söylememesi gerekirken söylediklerinden sorulacaktır. “O gün,
dünyada kazanıp harcadığınız nimetlerden hesaba çekileceksiniz.”283;
“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (onun karşılığını) görür. Kim de
zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” 284
İnsan, sorumludur. İnsan yeryüzünün halifesidir; seçme hakkına
sahip irâdeli bir varlıktır. Âhirette, dünyada işlediklerinden tek
tek sorulacağı gibi, dünyada da sorumsuzca davranışının karşılığını
görür. Dilediğini yapan, dilemediği karşılığı alır. Elbette, dünya
ceza ve ödül yeri değil; imtihan yeri olduğundan, nice suçlar dünyada
cezasız kalabilir. Allah imhâl eder ama ihmâl etmez. Hiçbir
suçun ve hayrın karşılığını ihmâl etmez, ama dilediğini sonraya
erteler; bu sonra bazen âhiret olur.
İrâde sahibi olup seçme hakkına sahip olmak; sorumluluk doğurur,
sonuçlarına katlanmayı gerektirir. İnsan nelerden ve neye
karşı sorumludur? Esas sorumluluk Allah’ın emir ve yasaklarına
280 Ebû Dâvud, Sünen 28, hadis no: 4755
281 21/Enbiyâ 47
282 Kütüb-i Sitte, Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 604
283 102/Tekâsür, 8
284 99/Zilzâl, 7-8
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 72 -
karşı O’na olan sorumluluktur. Allah’a kulluk ve ibâdet için yaratılan
insan,285 bu kulluğu ne oranda yapıp yapmadığıyla ilgili
sorguya çekilecektir. Ruhlar âleminde Rabbini tanıyıp286 O’na kulluk
yapmaya söz veren insan, bu ahdinden sorumludur. Dünyada
bu sorumluluğu unutan bir tavırla yaşayınca, esas olarak âhirette
sorguya çekilecek, bunun karşılığını görecektir. Sorumlu tutulmanın
temel şartları: Ergenlik, akıl ve hürriyettir. Allah’a karşı sorumluluk;
öncelikle itikadî konularda olur. Allah’ın en büyük hakkı,
hiçbir şeyi kendisine şirk/ortak koşmadan O’nu bir’leyip ibâdet/
kulluk yapmaktır.287 Sonra bu imanın gereği olarak itaat etmek,
sâlih amel dediğimiz kulluk görevlerini yapmak, her davranışını
Allah’a ibâdet bilinciyle ve O’nu görür gibi yerine getirmektir.
İnsan O’nu görmüyor olsa da O kendisini her an görmekte, her
yaptığı yazılmakta ve tek tek hesabının sorulacağı gün için kayda
geçirilmektedir. Bu sorumluluk içinde aynı zamanda ahlâkî ilkeler
de yer almaktadır.
Kimlere karşı sorumlu olduğumuz şu âyet-i kerimede belirtilmektedir:
“De ki: ‘Yapın (yapacağınızı); yaptığınız işleri Allah da görecek,
Rasûlü de, mü’minler de. Sonra görülmeyeni ve görüleni bilene (Allah’a)
döndürüleceksiniz. O size yaptıklarınızı bir bir haber verecektir.”288 Bu
âyette sorumlu olduğumuz ilk ve esas mercînin Allah olduğu
vurgulanır. Yani O’nun mahkemesi, ceza günü, âhirette hesaba
çekilmek. Sonra Rasûl ile ifâdelendirilen İslâmî otorite, şeriat
mahkemesi. Diğer bir sorumluluğun “mü’minler” şeklinde ifadelendirildiği
görülür, yani kamuoyu mahkemesi. Ve nihâyet kendimize
karşı sorumluyuz, yani vicdan mahkemesinde yargılanmamız
sözkonusudur.
İnsan, kendine karşı da sorumludur. İnsanın hangi çeşit olursa
olsun günah işlemesi, öncelikle kendine karşı bir zulümdür, sorumsuzca
davranıştır. Zulüm, hak edene hakkını vermemek demek
olduğundan, vücudumuz, organlarımız Allah’a itaat etmek için
yaratılmıştır. Allah’a her isyanda insan öncelikle kendisine, kendi
organlarına zulmetmiş olmaktadır. Bu zulüm, âhirette cezalandırılarak
insan kendine ve organlarına yazık etmiş olacaktır. “Vücut
benim değil mi, istediğimi yapar, dilediğime satar, istediğimle yatarım”
diyen insan, sorumsuz ve akılsız bir zâlimden başkası değildir.
Müslüman bilir ve inanır ki, kalbi, aklı ve vücut organları dâhil,
gerçek anlamıyla hiçbir şeyin sahibi değildir. Her şeyin gerçek
285 51/Zâriyât, 56
286 7/A’râf, 172
287 Buhârî
288 9/Tevbe, 105
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 73 -
sahibi, mülkün sahibi Allah’tır. İnsan sadece emânetçidir. Allah
dilediği kadar nimeti dilediği kimselere emânet olarak vermiş ve
her nimeti nereye kullanması gerektiğini bildirmiş ve bunu yerine
getirip getirmediğinden de insanı sorumlu tutacağını açıklamıştır.
İnsan, sahip olduğunu zannettiği her şeyin sadece bekçisi ve
emânetçisidir, esas sahibi emânetlere ihânet edip etmediğinden
onu hesaba çekecektir. Bir veznedar kendisine emânet olarak teslim
edilmiş olan paraları istediği şekilde kullanırsa, ne tür bir şeyle
karşılaşacaksa; her insanın, emânet edilen imkânları da istediği
gibi kullanması aynıdır. Mal, ömür, sağlık, zaman, emrimiz altında
bulunanlar, aile üyeleri, el-ayak, göz-kulak, dil-dudak, bilek ve yürek,
kısaca tüm nimetler bizden sorulacaktır. İnsanoğlu, hem nefsinin/
hevâsının ve hem de emânet olarak verilenlerin çobanıdır.
“Ey iman edenler! Allah’a ve Peygamber’e hâinlik etmeyin. Bile bile kendi
emânetlerinize hâinlik etmeyin.”289 İnsan için toplam kalite, sorumluluk
bilincine sahip müttakî bir mü’minlikle mümkündür. Dünyanın
imtihan dünyası olması, bu sorumlulukla, her şeyden sorguya
çekilecek olmasıyla ilgilidir. İmtihanda gülüp oynamak, gafletle
vakit öldürmek, herkesin gözü önünde birçok hata yapmak ne
kadar yanlışsa; bu dünyadaki Allah’tan uzaklaştıran oyalayıcı şeylerle
çocuk gibi oynayıp durmak da o kadar yanlıştır.
İnsan; beden, akıl ve ruhtan meydana gelmiş bir varlıktır. İnsanın
kendine karşı vazifeleri de: Bedenî, aklî ve rûhî olmak üzere
üçe ayrılır. Hepsine hak ettiği kadar hakkını vermek, emânet bilincine
sahip sorumlu bir şahsiyet olmak demek olduğu gibi, aynı
zamanda bu üç gücü dengelemek, uyumlu ve huzurlu bir insan
olmanın dünyadaki güzelliğini tatmak için de şarttır.
Temizlik, sağlığı korumak ve bu konuda tedbirler almak, temiz
ve güzel/helâl yiyecek ve giyecekle donanmak, çevre temizliğine
dikkat etmekle insan bedenine karşı sorumluluğunu yerine getirir.
Akıl ve ruh sağlığı için sağlam bir imanın şart olduğunu belirtelim.
Fıtrat olarak sağlam bir şekilde emânet edilen akıl ve ruhun sağlığını
korumak için ana kaynak iman ve takvâdır. İlme, yönelmek,
ibâdetlere devam etmek, ahlâkî özelliklere riâyet etmek akıl ve
ruh sağlığı açısından da çok önemlidir. Akla ve ruha zarar verecek
her şeyden sakınmak, içki, kumar, tembellik, ibâdetsiz bir hayat,
sorumsuzca bir yaşayıştan kaçınmak bu açıdan da önemlidir. Güzel
bir çevre seçmek, çevre şartlarını güzelleştirmek, akla ve ruha
gıda verebilecek arkadaşlık ve cemaat tercihinde bulunmak, şahsiyet,
özgüven ve güçlü bir irâde, cihad rûhu da akıl ve ruh sağlığı
konusunda çok önemlidir. Özgürlük çığlıklarıyla nefsini/hevâsını
289 8/Enfâl, 27
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 74 -
putlaştıran, günümüz insanı sorumluluklarından kaçmak istiyor.
Görev bilincinden, ne yapması gerektiğinden önce, özgürlüklerinden
ve haklarından yola çıkıyor. Kendine kimsenin karışmasını
istemiyor. Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin kendisine
yapılmasını da, kendisinin bu görevleri başkalarına yapmasını da
istemiyor. “Özgürlük var” diyerek, kendi nefis putuna toz kondurmuyor.
İnsan, bunun dışında nelerden sorumludur? Yaptıklarından:
Yapmaması gerektiği halde yaptıklarından. Terkettiklerinden:
Yapması gerektiği halde yapmadıklarından. Kötü örnek olduklarından:
Özellikle kendisini örnek alan kişilere güzel örnek olması
gerektiği, hal diliyle iyiliği tavsiye etmesi gerektiği halde,
kötü örnek olduğu her durumdan. Sebep olduğu şeylerden, iş
veya olaylardan. Vesîle olduklarından. Emrettiklerinden ve yasakladıklarından.
Seyirci kalıp değiştirmeye çalışmadığı kötülük ve
zulümlerden. Kısaca; tüm eylemlerinden, ömrünü nerelerde tükettiğinden,
ilminden, malından (nasıl kazanıp nerelere sarfedip
etmediğinden) sorumludur. Ehlinden, çoluk çocuğundan, eşinden,
sözünü dinleyebilecek akrabâlarından, idâresi altında iş yapanlardan,
yöneticiyse yönettiklerinden ve yönetiminden, çevresinden
ve değiştirmek için ne tür gayret sarfettiği konusunda düzenden
sorumludur. Dünya keyfi, rahat ve zevkleri, eğer hesap günü olmasaydı,
belki önemli olabilirdi. Ama her şeyden hesaba çekileceğimiz
bir durum, ölüm ve ölüm ötesi, tercihlerimizi belirlemelidir.
Unutmayalım ki; sorumsuzluk sorunluluktur. Sorunlu olmamak
için sorumlu olduğumuzu unutmayan bir yaşayışımız olmalıdır.
“Akıllı kimse, nefsini muhâsebe eden ve ölümden sonrası için çalışandır.
Âciz de, nefsini hevâsının peşine takan ve Allah’tan temennide
bulunan kimsedir.”290 Ölmeden evvel, büyük hesap günü gelmeden,
her şeyin hesabı sorulmadan önce kendini hesaba çeken, bu
muhâsebeyi yeterli sıklıkta yapanlara ne mutlu!
‘Ey Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi hesaba çekme
(mağfiret et). Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır
yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bizim gücümüzün yetmediği işlerden bizi sorumlu
tutma, bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et. Çünkü Sen, bizim
mevlâmızsın/dostumuz ve yardımcımızsın. Kâfir kavimlere karşı bize yardım
et.” 291
290 Tirmizî, Kıyâmet 26, hadis no: 2461
291 2/Bakara, 286
HESAP VE HESABA ÇEKİLME
- 75 -
Hesap ve Allah’ın Hesaba Çekmesi, Mes’ûliyet Konusuyla
İlgili Âyet-i Kerimeler
A Kur’an’da, Muhâsebe Anlamında “Hısâb” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği
Âyetler: 2/Bakara, 202; 3/Âl-i İmrân, 19, 199; 4/Nisâ, 6, 86; 5/Mâide, 4;
6/En’âm, 52, 69; 13/Ra’d, 18, 21, 40, 41; 14/İbrâhim, 51; 17/İsrâ, 14; 21/
Enbiyâ, 1; 23/Mü’minûn, 117; 24/Nûr, 39; 26/Şuarâ, 113; 33/Ahzâb, 39; 40/
Mü’min, 17; 65/Talâk, 8; 69/Haakka, 20, 26; 78/Nebe’, 27, 36; 84/İnşikak, 8;
88/Ğâşiye, 26.
B Hesaba Çekmek, Sorgulamak Anlamındaki “Sual” Kelimesi ve Türevlerinin
Geçtiği Âyetler: 2/Bakara, 119, 134, 141; 7/A’râf, 6, 7/A’râf, 6; 15/Hıcr,
92; 16/Nahl, 56, 93; 17/İsrâ, 34, 36; 21/Enbiyâ, 13, 23; 25/Furkan, 16; 28/
Kasas, 78;29/Ankebût, 13; 33/Ahzâb, 8, 15; 34/Sebe’, 25; 37/Sâffât, 24; 43/
Zuhruf, 19, 44; 55/Rahmân, 39; 102/Tekâsür, 8.
C Güç Yetirebilmek Anlamında Tâkat Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği
Âyetler: 2/Bakara, 184, 249, 286.
D Güç, Kapasite Anlamında “Vüs’at” Kelimesi: 2/Bakara, 233, 286; 6/En’âm,
152; 7/A’râf, 42; 23/Mü’minûn, 62.
E (İş, Vazife) Yüklemek, Mükellef Kılmak Anlamında “Teklîf” Kelimesi ve
Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler: 2/Bakara, 233, 286; 4/Nisâ, 84; 6/
En’âm, 152; 7/A’râf, 42; 23/Mü’minûn, 62; 38/Sâd, 86; 65/Talâk, 7.
F Yüklenmek, Ağır Yük Olan Günahlar Anlamında “Haml” ve Türevlerinin
Geçtiği Âyetler: 2/Bakara, 286; 6/En’âm, 146; 20/Tâhâ, 87, 111; 24/Nûr, 54;
33/Ahzâb, 72; 62/Cum’a, 5.
G Hesap ve Hesap Günüyle İlgili Âyet-i Kerimeler
a Kıyâmet Gününde Kimseden Kimseye Fayda Gelmez: 2/Bakara, 48, 123,
254; 14/İbrâhim, 31; 26/Şuarâ, 88-89; 31/Lokman, 33; 44/Duhân, 41; 55/
Rahmân, 35; 70/Meâric, 10-15; 82/İnfitâr, 17-19.
b Hesap/Kıyâmet Günü Herkes Kendi Derdine Düşer: 14/İsrâhim, 31; 16/
Nahl, 111, 39/Zümer, 56-58; 42/Şûrâ, 47; 43/Zuhruf, 67; 80/Abese, 33-37.
c Hesap/Kıyâmet Günü Mahşerde Vücut Organları Dile Gelerek Neler Yaptıklarını
Anlatacaktır: 24/Nûr, 24; 36/Yâsin, 65; 41/Fussılet, 20-22; 50/Kaf,
21; 75/Kıyâme, 14-15.
d Hesap Günü Bir Ayırdetme Günüdür: 77/Mürselât, 13-15, 38-40; 78/Nebe’, 17.
e Hesap Günü Mahşerde Amel Defterinin Çıkarılması: 25/Furkan, 25; 39/
Zümer, 7, 69; 45/Câsiye, 29; 81/Tekvîr, 10.
f Hesap Gününde Bütün İşlerin Açıklanması: 68/Kalem, 42; 69/Haakka, 18;
75/Kıyâme, 13; 86/Târık, 9; 100/Âdiyât, 9-11.
g Hesap Gününde Amellerin Tartılması: 7/A’râf, 8-9; 17/İsrâ, 13-14; 18/Kehf,
49; 21/Enbiyâ, 47; 23/Mü’minûn, 102-103; 45/Câsiye, 29, 33; 101/Karia, 6-9.
h Hesap Gününde Mahşerde Hesap Vermekten Kurtuluş Yoktur: 55/
Rahmân, 31, 33, 35.
i Hesap Gününde Herkese Kazandığı Verilecektir: 2/Bakara, 281; 3/Âl-i
İmrân, 30, 185, 195; 17/İsrâ, 13-14; 18/Kehf, 49; 36/Yâsin, 54; 40/Mü’min,
16-17; 45/Câsiye, 28; 55/Rahmân, 31; 78/Nebe’, 40; 81/Tekvîr, 14; 82/İnfitar,
1-5; 84/İnşikak, 6; 99/Zilzâl, 6-8.
j Hesap Gününde Kişi, Kötü Amelinden Kaçmak İsteyecektir: 3/Âl-i İmrân,
30; 18/Kehf, 49; 69/Haakka, 25-27; 75/Kıyâme, 10-11.
k Hesap Gününde Günahkârlar Yüzlerinden Tanınacaktır: 55/Rahmân, 39, 41.
l Hesap Gününde Kitabı Sağdan Verilenler: 17/İsrâ, 71; 56/Vâkıa, 8, 27, 90-91;
69/Haakka, 19-24; 74/Müddessir, 39-40; 84/İnşikak, 7-9; 90/Beled, 12-18.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 76 -
m Hesap Gününde Kitabı Soldan Verilenler: 56/Vâkıa, 9, 41; 69/Haakka, 25-
37; 84/İnşikak, 10-15; 90/Beled, 19-20.
n Hesap Gününden Korkmak: 13/Ra’d, 21; 76/İnsan8, 7.
o Hesap Gününde Peygamberler de Sorulacaktır: 7/A’râf, 6-7.
H Sorumluluk
a Herkesin Kazandığı Kendisinindir: 2/Bakara, 134, 286; 4/Nisâ, 84; 6/En’âm,
132, 164; 22/Hacc, 9, 10; 33/Necm, 39-42; 74/Müddessir, 38.
b Her İnsan Kendi Günah Yükünü Çeker: 5/Mâide, 105; 6/En’âm, 31, 52, 164;
10/Yûnus, 108; 16/Nahl, 25; 17/İsrâ, 15; 34/Sebe’, 25, 50; 35/Fâtır, 18; 39/
Zümer, 7; 53/Necm, 38.
c Günah Kazanan, Kendi Aleyhine Kazanmış Olur: 2/Bakara, 81; 4/Nisâ, 111,
123; 6/En’âm, 120; 30/Rûm, 44.
d Sorumluluk Ruhlar Âleminde Verilmiştir: 7/A’râf, 172-174.
e İnsanlar Sadece İnandık Demekle Kurtulamazlar: 29/Ankebût, 2-4.
f İnsan, Başıboş Bir Varlık Değildir: 23/Mü’minûn, 115; 75/Kıyâme, 36.
g Vücut Organları, Yaptıklarından Sorumludur: 17/İsrâ, 36; 33/Ahzâb, 15;
37/Sâffât, 24.
h Allah, Şeriat Göndermeden Kullarına Sorumluluk Yüklememiştir: 39/Zümer,
71.
i Allah, Kimseye Gücünün Yettiğinden Başkasını Yüklemez: 2/Bakara, 286;
6/En’âm, 152; 7/A’râf, 42; 23/Mü7minûn, 62; 65/Talâk, 7.
j Gücün Dışında Bir Şeyle Sorumlu Tutmaması İçin Allah’a Duâ: 2/Bakara,
286.
k Unutarak ve Yanılarak İşlenecek Hatadan Sorumlu Tutmaması İçin
Allah’a Duâ: 2/Bakara, 286.
l İnsanın Sorumluluğa Tâlip (İstekli) Olması: 33/Ahzâb, 72-73; 59/Haşr, 21.
m Nefsi ve Âileyi Ateşten Koruma Sorumluluğu: 66/Tahrîm, 6.
İ Nefis Mücâdelesi: 3/Âl-i İmrân, 39; 29/Ankebût, 6, 69; 79/Nâziât, 40-41.
J İstiğnâ (Sorumluluktan Kaçma, Sorumsuzluk): 64/Teğâbün, 33, 6; 80/Abese,
5; 92/Leyl, 8; 96/Alak, 7.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. TDV İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Y. c. 17, s. 240-242
2. Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 395-397; c. 4, s. 162-163, 338-339; c. 5,
s. 430-432; c. 6, s. 170-172
3. Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, Zafer Y. c. 1, s. 106-107; c. 3, s. 187-189
4. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 8, s. 212-224; c. 19, s.
97-119; c. 20, s. 238-240
5. Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y. s. 695-697
6. Esmâu’l-Hüsnâ Konusuyla İlgili Kitaplar
Sonsöz
Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…
Ecel ve Ölüm
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR -23-
ECEL ve ÖLÜM
Yazarı:
Ahmed Kalkan
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2012
Baskı:
İSTANBUL MATBAACILIK
Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
Tel: 0 212 482 52 66
ECEL ve ÖLÜM
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR
-23-
Ahmed KALKAN
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
İTHAF
Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
Önsöz
Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
Tarihten bugüne, nice insan ölümsüzlük iksiri peşinde koşmuş, bu serâbın peşinde hâlâ ömür tüketenler olmuştur. Halkın bâtıl inanç kabilinden kabulüne göre, “âb-ı hayat” ve “bengisu” da denilen ölümsüzlük suyunu bulmak uğruna nice insan ömrünü tüketse de, Lokman Hekim, ölümsüzlüğün ilacını bulmuş, Hızır karada, İlyas da denizlerde ölümsüzlüğü keşfetmiştir. Hâlbuki Allah’ın hükmü nettir, çok açıktır: “Her nefis/can ölümü tadacaktır. Sonunda Bize döndürüleceksiniz.” 1 ; “Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; burçlarda, sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!” 2
Ölmemenin tek çaresi vardır, o da doğmamaktır. Ama canlı cenâze şeklinde, hayat süren leş gibi yaşamanın tercih edilebildiği gibi; ölümsüzleşmek, yani güzel ölümden sonra çok güzel bir hayata terfî etmek de mümkün. Ölüm meleğinin bizi nerede beklediği belli değil; iyisimi biz onu her yerde bekleyelim. Ama elbette ona hazır bir vaziyette. “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın.” 3 Yolculuğa hazır mıyız? Yanımızda götürebileceğimiz ne var? Asıl önemli olan bu. Dünkü yediğimiz çok lezzetli yiyeceklerin veya zevkli saatlerin bugüne bir faydası yok; yarına kalacak olan da sadece sevaplar veya günahlar. Dünya bir oyun ve eğlenceden, bir masaldan ibâret. Âhiret ise daha hayırlı ve devamlı.
Korkunun ecele faydası yoktur, ölümden kaçmak mümkün değildir:
“(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise,) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.” 4
“Her canlı ölümü tadacaktır. Kıyâmet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konulursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise, aldanma metâından başka bir şey değildir.” 5
1 29/Ankebût, 57
2 4/Nisâ, 78
3 59/Haşr, 18
4 33/Ahzâb, 16
5 3/Âl-i İmrân, 185
İnsanoğlu, ölümü unutmak, hatırına getirmemek için çeşitli uyutucu ve uyuşturucular icat edip oyalanmayı tercih ediyor. Televizyon programları, internet, atari ve play station oyunları, arabalar, eğlenceler… tam ölümü zihninden yok eder, tümüyle unuturken ölüm gelip çatıveriyor. Ölümü hatırlamak istemiyor insan. Helâl-haram demeden hevâsını tatmin etmeye çalışması, ölüm ve ölüm ötesi güzellikleri hesaba katmadığının bir göstergesidir. İnsan açısından ölüm, Allah’ın mümît isminin tecellî etmesiyle, ecel denilen belirli bir zamanda, ruhun bedendeki tasarrufuna son verip vücuttan ayrılması olayıdır. Ölüm, insan için yok olmak değil; bir âlemden diğerine intikal etmektir, bir hicrettir, fânî/ölümlü dünyadan ebedî hayata göç etmektir.
Ölüm, hiçbir zaman, anladığımız şekilde “ölmek” değil; gerçekte “dirilme”dir, hayat bulmadır, uykudan uyanmaktır. Hayatın kaynağını örten maddî perdelerden sıyrıldıktan sonra, insanın gerçeği en çıplak şekliyle tanıması nasıl ölmek olabilir? Ölmek, geçici ve gölge bir hayat olan dünyadan göçmekten ibarettir. Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe kavuşur ve “sıla”sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların sevincini yaşar, özlemlerini giderirken, dünyada ölü olanlar ise, ölmekle acı bir dirilmeyi tatmakta ve gerçek hayatın ne olduğunu görmektedirler. Peygamberlerin getirdiği hayat verici nefeslerle 6 dirilemeyenler, Kur’an’ın deyişiyle, akılları çalışmayan, gözleri görmeyen, kulakları işitmeyen, gerçek hayata sahip olmayan “ölüdürler.”
İnsanın hayatı nasıl anlamlandırdığı, her şeyden önce ölümü nasıl anladığına bağlıdır. Eğer siz ölümü bir bitiş ve yok olma şeklinde anlarsanız, hayatı da “nasıl olsa ölüm var; o halde ölmeden önce ne yaparsam kârdır” anlayışıyla değerlendirir ve öyle yaşarsınız. Ama ölümü bir bitiş değil de, aksine bir diriliş ve gerçek hayat olarak anlarsanız, o zaman hayatı; “en ince teferruatına kadar hesabının verileceği bir olay” olarak kabul eder ve o şekilde yaşarsınız. Herhangi bir şey yapmadan önce, onun hesabını yapar, hesaba çekileceğiniz bilinciyle hesaplı ve ölçülü davranırsınız. İkinci anlam olarak, doğru bir gözlükle baktığımızda görürüz ki, hepimiz misafir hayatı yaşadığımız dünya otelinden ayrılmak için sıramızı bekliyoruz.
Allah’ın yaratma fiili her an faâliyet gösterdiği, Allah devamlı yarattığı gibi; imâte fiili, öldürme sıfatı da aralıksız işlemektedir. Günde ortalama 300 bin kişi ölmekte, her gün bir koca şehrin nüfusu kadar insan, dünyasını değiştirmektedir. Her saniye
6 59/Haşr, 18
dünyadan dört kişi hayattan göçmektedir. Bu rakam, insanlık âlemi için. Buna hayvanlar âlemi de katıldığında, bu İlâhî fiilin nasıl aralıksız faâliyet gösterdiği daha iyi anlaşılır. Her sâniye, ölen hücrelerin, alyuvarların, akyuvarların, hele mikropların haddi hesabı yok. Bütün bu işler imâte fiiliyle, sonsuz bir ilim ve hikmetle icrâ edilmektedir.
Dünya Sağlık Örgütü’nün istatistiklerine göre, her günde ortalama 300.000 kişi ölmekte. Evet, her yaşta ölenlerin toplamı bu... Bu sayının içinde nice ölmeyeceğini sananlar veya ölümü bekleyenler, beklemeyenler veya başkasına “vah vah”, kendisine ise “Allah gecinden versin” diyenler de mevcut. Ama hepsi yolcu. Bunlar arasında ölümü unutanlar yok muydu dersiniz? Ama ölümün onları unutmadığı bir gerçek. Evet ölüm, hiç umulmadık bir anda kapımızı çalıyor. Ya bir kalbi sıkıyor, ya bir damarı tıkıyor. Ya da yeni elbisesini giyerken bir ayna karşısında veya otomobilini sürerken yakalıyor unutkan ve gâfil insanı. Kısacası, âhirete giden yollar o kadar çok ki, saymakla bitmez, neticede hepsi oraya çıkar. “Ölüm gelmiş cihâne, baş ağrısı bahâne!” Mezarın yeri ve dış konforu nerede ve nasıl olursa olsun, âhiret, her yerden aynı uzaklıkta. Önümüzdeki günlerde de yine yüz binlerce insan ölecek, bir yandan da ölüm meleği vazifesi gereği can almaya devam edecek. Ömrümüzün uzatılması için yapılan çalışmalar da devam edecek. Geçen günler de gösteriyor ki, hayat var olduğu müddetçe, dünya hayatı açısından ölümün sonu gelmeyecek ve ölüm öldürülemeyecek.
Ölümü unutmak, ondan kaçmak çare değil. En yakın ve candan bir dostumuzun cenazesinden bile yeterli ibret alamaz olmuşuz. Ne kazmayı sallayan, ne tabutu taşıyan ve ne de ölüyü yıkayan haberdar değil yaptığından. Hareketlerimiz hep ezberden, mekanik bir şekilden ibaret. Eskiler ölümü o kadar uzakta tutmamış ve günlük yaşamlarından kapı dışarı etmemişlerdi. Doğrusu pek de bir şey kaybetmemişler, bilâkis kazanmışlardı. Çünkü zaman ve mekân tanımayan o dâvetsiz misafire karşı biraz olsun hazır bulunmakla, ona ansızın yakalanmaktan kurtulmuşlardı.
Mademki ölüm var, ölümden kaçış yok; öyleyse nasıl ölümle ölmek bize daha kolay, daha güzel gelir? Sonra, ölümün şeklini seçme hak ve imkânımız var mı? Ölümün şekli, hayatın nasıllığına bağlıdır. Kutlu vaad veya acı gerçek öyle: “Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle haşr olunursunuz.” İmanla, müslümanca, insanca ölmek… Ya secdede, Allah’a ibâdet ederken; ya cephede, Allah yolunda cihad ederken veya kürsüde, Allah
yolunda dâvet ve tebliğ ederken. Bunun için de mü’mince yaşamak şart. Kimin yolunda, hangi gâye uğruna yaşanılırsa, onun yolunda ve o amaç için ölüm gelecektir. Allah yolunda O’nun rızâsı doğrultusunda yaşayanlar, elbet O’nun yolunda ve O’nun istediği gibi öleceklerdir. Ölüm meleğinin bizi nerede beklediği belli değil; iyisimi biz onu her yerde bekleyelim. Ama elbette ona hazır bir vaziyette.
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın.” 7 Yolculuğa hazır mıyız? Yanımızda götürebileceğimiz ne var? Asıl önemli olan bu. Dünkü yediğimiz çok lezzetli yiyeceklerin veya zevkli saatlerin bugüne bir faydası yok; yarına kalacak olan da sadece sevaplar veya günahlar. Dünya bir oyun ve eğlenceden, bir masaldan ibâret. Âhiret ise daha hayırlı ve devamlı.
Güzel ölümler ve ölüm ötesi güzellikler duasıyla…
Ahmed Kalkan
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
Kasım 2012, Ümraniye
7 59/Haşr, 18
İÇİNDEKİLER
ECEL VE ÖLÜM / 11
Ecel; Anlam ve Mâhiyeti / 11
Ecel ve Kader / 16
Kur’ân-ı Kerim’de Ecel ve Ölüm / 22
Hadis-i Şeriflerde Ecel ve Ölüm / 33
Ölüm; Ecelin Kapıyı Çalması / 43
Allah Mümît’tir; Eceli Takdir Eden, Ölümü Yaratan Allah’tır / 47
Ölüm Meleği ve Azrâil / 48
Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır, Köprüdür / 51
Ölüm de Bir Nimettir / 53
Ölüm Korkusu / 55
Ölüm Gerçeği ve Âhiret İnancının Ruh Sağlığı Açısından Önemi / 56
Ölümü Düşünerek Dirilmek / 59
Ölümü Beklenen Hastaya Karşı Görevlerimiz / 70
- 11 -
ECEL VE ÖLÜM
•
Ecel; Anlam ve Mâhiyeti
•
Ecel ve Kader
•
Kur’ân-ı Kerim’de Ecel ve Ölüm
•
Hadis-i Şeriflerde Ecel ve Ölüm
•
Ölüm; Ecelin Kapıyı Çalması
•
Allah Mümît‘tir; Eceli Takdir Eden, Ölümü Yaratan Allah’tır
•
Ölüm Meleği ve Azrâil
•
Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır, Köprüdür
•
Ölüm de Bir Nimettir
•
Ölüm Korkusu
•
Ölüm Gerçeği ve Âhiret İnancının Ruh Sağlığı Açısından Önemi
•
Ölümü Düşünerek Dirilmek
•
Ölümü Beklenen Hastaya Karşı Görevlerimiz
“Allah’ın emir ve kazâsı (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O (ölüm), belli bir ecele/süreye göre yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini isterse, kendisine ondan veririz; kim de âhiret sevabını isterse ona da bundan veririz. Biz, şükredenleri mükâfatlandıracağız.” 1
Ecel; Anlam ve Mâhiyeti
Ecel; Belli bir zaman parçası ve bu parçanın sonu; vakit ve son demektir. Bir şey için belirlenmiş zaman dilimine ecel denir. İnsanın veya herhangi bir canlının eceli, kendisine tâyin edilen ömürdür. “Ecelin gelmesi” ise, tâyin edilmiş bulunan ömrün son bulması, yani ölümdür.
Allah indinde her canlı için tâyin edilmiş bir ecel vardır. Eceli geldiğinde dünya hayatı son bulur. “Eğer Allah, insanları, yaptıkları her haksızlıkta cezalandırsaydı, yeryüzünde tek canlı bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir süreye kadar erteler. Ecelleri (süreleri) geldiği zaman da bir an dahi ne geri kalırlar, ne de ileri geçerler.” 2
“Eceli geldiği zaman bir kimsenin ölümünü Allah geciktirmez”3 Ecel, kazâ ve kaderle ilgili bir meseledir. Nasıl diğer olayları Allah, geçmiş ve geleceği kuşatan ilmiyle belirlemişse, eceli de ilmiyle tak1
3/Âl-i İmrân, 145
2 16/Nahl, 61
3 63/Münâfikun, 11
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 12 -
dir etmiştir. “Öldürülen kişi de eceliyle mi ölmüştür? Öldürülmüş
olmasaydı daha bir müddet yaşayacak mıydı, yaşamayacak mıydı?”
gibi sorular ister istemez akla gelmektedir. Nitekim bu hususta
kimi âlimler farklı kanaat ileri sürmüşlerdir. Mu’tezile’den
bir kısım âlimlere göre öldürülen kişi eceliyle ölmemiştir. Öldürülmemiş
olsaydı, daha bir müddet yaşayacaktı. Ehl-i Sünnet ile
diğer Mu’tezilelere göre ise, eceliyle ölmüştür. Aksini ileri süren
Mu’tezilîler, kulların fiillerinin yaratılmasıyla ilgili görüşlerinden
dolâyı bu görüşe vârmışlardır. Çünkü onlara göre fiilin fâili, bizzat
kulun kendisidir. O halde öldürme işi, öldüren katilin kendi işidir.
Ehl-i Sünnet’in tamamına göre öldürülen kişi de eceliyle ölmüştür.
Ancak katil bu fiilinden dolayı ceza görür. Eceliyle ölmediğini
söylemek yanlıştır. Allah o kişinin öldürüleceğini önceden
bilmektedir ve ecelini de ona göre tâyin etmiştir. Allah onda ölümü
yaratmasından dolayı ölmüştür. Öldürülerek ölen kimse için,
“öldürülmeseydi yaşayacaktı” gibi sözler söylemek doğru değildir.
Hattâ “öldürülmemiş olsaydı, ne olurdu?” gibi bir varsayım üzerinde
birtakım görüşler ileri sürmek bile yanlıştır. Çünkü bütün
bunlar Allah’ın takdiriyle olmaktadır ve aksi sözkonusu olamaz. 4
“Bir canlıya ömür verilmesi de, ömründen kısaltılması da mutlaka bir
kitapta (yazılı)dır.”5 âyetinde “Ömrünün kısaltılması “ ifâdesiyle ilgili
olarak İmâmu’l-Haremeyn el-Cüveynî (öl. 478/1085) şöyle demektedir:
Bu âyetle iki durum kastedilmiştir ki, onlardan biri: Bir
kimsenin benzerlerine nazaran ömrünün eksiltilmesidir. Yoksa,
Allah’ın ilminde mevcut olan ömrünün eksiltilmesi anlamında
değildir. Bu nasıl mümkün olsun ki, Allah, ilminde onun ecelini
takdir etmiştir. İkinci durum ise: Eksiltme ve arttırmanın, melekler
indindeki sahifelerde gerçekleşmesidir. Onların sahifelerinde
bir şey mutlak olarak yazılıdır ama, Allah’ın ilminde kayıt altına
alınmıştır. Vuku bulacak olan da, bu kayıt altına alınan şekildir.
Âlimler, “Allah, dilediğini siler, dilediğini bırakır. (Bütün) kitapların anası,
O’nun yanındadır.”6 âyetini de buna hamletmişlerdir. 7
O halde Allah indindeki ilim, yani kader, kesinlikle değişmez.
Levh-i Mahfûz’da ne yazılmışsa mutlaka olur. Ancak meleklerin
yanında da olayların yazılı bulunduğu sayfalar vardır ve bu sayfalarda
yazılanlar, değişikliğe maruz kalabilir. Bu gibi konular
gayb âlemini ilgilendirdiği için tabiatıyla onların mâhiyetlerini
4 İmâmu’l-Harameyn el-Cüveynî, Kitâbu’l-İrşâd ilâ Kavâti’i ‘l-Edilleti fî Usûli’lİ’tikad,
Mısır 1950, 363
5 35/Fâtır, 11
6 13/Ra’d, 39
7 el-Cüveynî, a.g.e., 363
ECEL VE ÖLÜM
- 13 -
bilemeyiz. Meleklerin yanında bulunan sayfaların değişmesinin
elbette bir hikmeti vardır. Belki de bunun hikmeti, meleklerin
gayba tam olarak vâkıf olmalarını engellemektir. Allah neyi diler
ve murad ederse mutlaka onda bir hikmet vardır. 8
Ashâbın anlayışına göre eceli gelmeyen insanın bir hastalıktan
ölmesi veya herhangi bir kimse tarafından öldürülmesi, buna
karşılık eceli gelen kimsenin de ölümden kurtulup yaşamaya devam
etmesi mümkün değildir. Nitekim düşmanlarıyla korkutulan
Hz. Ali, ecelin insanı ölümden koruyan sağlam bir kalkan olduğunu
söylemiş ve insanın eceli gelince de düşmanı tarafından atılan
okun hedefinden sapmayıp o insana isâbet edeceğini, yaralanması
halinde ise iyileşmeden öleceğini belirtmiştir.
Ecel meselesi kader problemine bağlı olarak kelâm âlimleri
arasında tartışılan önemli konulardandır. İlk defa Mu’tezile
âlimleri eceli tartışma konusu haline getirmişler ve farklı şekillerde
açıklamışlardır. Onlara göre ecel, hayat süresi ve ölüm vaktinden
ibârettir. İster herhangi bir dış etki olmadan tabiî bir şekilde
olsun, ister bir kaza veya katil sonucu olsun, her insan tek bir ecelle
ölür. Ancak kaza sonucu ölen veya öldürülen insanın bu olaylarla
karşılaşmaması halinde yine de ölüp ölmeyeceği hususunda
Mu’tezile âlimleri farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Erken devir
âlimlerinden Ebu’l-Huzeyl el-Allâf ile Ebû Hâşim el-Cübbâî ve ona
uyan Behşemiyye grubu, ne şekilde olursa olsun ölen her insanın
ömrünü tamamladığı ve eceli geldiği için öldüğü görüşündedirler.
Mu’tezile’nin Bağdat ekolü, En’âm sûresinin ikinci âyetini de
dikkate alarak insanın “ecel-i kazâ” ve “ecel-i müsemmâ” denilen
iki eceli bulunduğunu ileri sürmüştür. Buna göre insan, herhangi
bir dış müdâhale olmadan ölürse ecel-i müsemmâya, kaza veya
katil sebebiyle ölürse ecel-i kazâya göre ölmüş olur. İkinci durumda
ölen kişi kazaya uğramasaydı veya öldürülmeseydi ecel-i
müsemmâsına kadar yaşayacaktı. Aksi takdirde onu öldürenin cezalandırılması
veya kendisine ait olmayan bir hayvanı kesen kimsenin
tazminat ödemesi anlamsız olurdu. Mu’tezile’den Kâ’bî de
bu görüşü benimseyenlerdendir. Kadı Abdülcebbar’a göre ise katil
yoluyla ölen kişinin bu olaya mâruz kalmaması durumunda yaşayacağını
kesin olarak söylemek mümkün değildir. Böyle bir kimsenin
ölmesi de yaşaması da ihtimal dâhilindedir. Mu’tezile’nin
müteahhir âlimlerinden Zemahşerî Bağdat ekolünün görüşünü
savunarak insanın tutum ve davranışlarına göre ömrünün uzatılıp
kısaltılabileceğini belirtir. Nitekim ona göre Kur’an’da ömrü
8 M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 33
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 14 -
uzatılan ve kısaltılanların bir kitapta bulunduğunun bildirilmesi,9
ayrıca Hz. Ömer’in hançerle yaralanması sırasında Kâ’b el-
Ahbar’ın, “Ömer Allah’a duâ etseydi, ecelini tehir ederdi” demesi
bu görüşü teyit etmektedir. 10
Selefiyye, Mâturidiyye ve Eş’ariyye’den oluşan Ehl-i Sünnet
âlimlerine göre ecel daha çok, “Allah’ın canlıların öleceğini bildiği
zaman” diye tarif edilir. Buna göre ecel, hayat süresi ve ölüm
için takdir edilen zamanı ifade ettiğinden kaderle ilgili bir konudur.
Bu sebeple canlıların her birinin yaşayacağı ecel, tek olup kesinlikle
değişmez. Hiçbir canlı kendisi için takdir edilen zamandan
önce hayat bulamayacağı gibi, hakkında takdir edilen ölüm vakti
gelmeden de ölmez. İlgili âyetteki “ecel-i müsemmâ” kıyâmetin
kopmasına dair olup bununla insanın değil, kâinatın eceline işaret
edilmiştir. Tabii yolla da olsa, kaza ve katil yoluyla da olsa herkes
kendi eceliyle ölür. “Maktul öldürülmeseydi yaşardı” demek
vâkıaya aykırıdır, ecel ise vâkıanın ifadesidir. Kur’ân-ı Kerim’de
Allah’ın izni olmadıkça hiçbir nefsin ölmeyeceği, ölümün vakti
tâyin edilmiş bir yazıya göre vuku bulduğu bildirilmiştir.11 Ayrıca
eceli gelen hiçbir nefsin yaşatılmayacağı kesin bir şekilde anlatılarak
herkesin eceliyle öldüğüne işaret edilmiştir.12 İlâhî ilim, mümkünü
mümkün olarak, vuku bulanı da gerçekte olduğu gibi ihâta
eder. İki ecel kabul etmek veya ecelin değişebileceğini savunmak
İlâhî ilimde değişikliğin meydana gelebileceğini benimsemek anlamına
gelir ki bu husus, Allah’ın kullarının âkıbetlerini önceden
bilmeye muktedir olmamasını ve dolayısıyla O’na bedâ görüşünün
nisbet edilmesini gerekli kılar; bu ise, ulûhiyet makamıyla
bağdaşmaz.
Mu’tezile’nin, maktûlün eceliyle ölmediğini ispatlamak için
dayandığı deliller de geçerli değildir. Çünkü katilin adam öldürmekten
dolayı Kur’an’da kötülenmesi ve kısas cezasına çarptırılması,
maktûlün Allah tarafından tayin edilen ecel-i müsemmâsına
ulaşmasını engellediğinden değil, yasaklanan katil fiilini işleyip
İlâhî emre aykırı davranmak sûretiyle maktûlün ölümüne zâhiren
sebep olması sebebiyledir. Ölümü gerçekleştirmek (imâte), İlâhî
bir fiil olmakla birlikte, öldürmeye teşebbüs edip ölüm hâdisesinin
meydana gelmesine sebebiyet vermek katile ait bir fiildir.
Ehl-i Sünnet âlimlerine göre insan ömrü uzamaz ve kısalmaz.
Kur’ân-ı Kerim’de ve bazı hadislerde ilk bakışta ömrün uzatılması
9 35/Fâtır, 111
10 El-Keşşâf, III/303
11 3/Âl-i İmrân, 145J
12 63/Münâfıkun, 11
ECEL VE ÖLÜM
- 15 -
veya kısaltılması anlamına gelebilecek naslar varsa da bunların,
mânâsı apaçık olan ecelle ilgili muhkem nasların ışığında açıklanması
gerekir. Kur’an’da bazı insanların ömürlerinin uzatılmasının,
bazılarının ise kısaltılmasının apaçık bir kitapta bulunduğu ifade
edilmektedir.13 Burada kastedilen şey, sağlık kurallarına uyup gerekli
tedbirleri almak sûretiyle uzun müddet yaşayacak olanlarla
hastalık, tedbirsizlik, kaza, katil vb. sebeplerle ömrü kısaltılanların
Allah tarafından bilindiği, bunun da bir kitapta yazılmış olduğu
husûsudur. Bundan, dünyaya gelip yaşamaya başladıktan sonra
insanlar için -İlâhî bilgi dışında kalan- ömür uzatılması veya kısaltılması
sonucunu çıkarmak isâbetli değildir.14 Ayrıca ilgili âyetteki
“ziyâde” ve “noksan” ile diğer bir âyetteki15 “mahv” ve “isbât”ın,
“ümmü’l-kitâb”da (levh-i mahfûz) değil, meleklerin ellerinde bulunan
kitapta meydana gelmesi ihtimal dâhilindedir. Akrabaları
ziyâret edip gözetmenin, komşularla iyi geçinmenin ve sadaka
vermenin ömrü uzatacağına ilişkin hadislere gelince, her şeyden
önce bunlar âhad rivâyetlerdir ve zâhirî mânâları itibarıyla kesin
anlamlı âyetlere aykırı olduklarından muhkem âyetleri bunların
ışığında açıklamak doğru değildir. Bu hadislerde belirtilen ömrün
uzaması, yapılan iyilikler veya yetiştirilen hayırlı evlât sebebiyle
insanın öldükten sonra hayırla anılarak adının yaşatılması anlamına
gelebileceği gibi, güzel amellerle dolu bir hayatın bereketlenip
mutlu bir şekilde geçirilmesi ve dolayısıyla ömrün psikolojik
olarak uzun algılanması anlamını da ifade etmiş olabilir.
Ecel konusunda mezhepler arasında görülen ihtilâflar, daha
çok iki ecelin bulunup bulunmadığına ve dolayısıyla ömrün uzayıp
uzamayacağına ilişkindir. Genel olarak Mu’tezile ve Şia insanların
iki eceli olduğunu ve ömürlerinin uzayıp kısalabileceğini savunurken
Ehl-i Sünnet umûmiyetle muhkem âyetlere dayanarak
insanların bir tek ecelleri bulunduğunu, bunun da ölümleriyle
gerçekleşen vakit olduğunu kabul etmiştir. Ecelin kaza ve kadere
imanın bir parçasını teşkil eden itikadî bir mesele olduğu ve
bunun daha ziyade İlâhî ilim ve irâdeyi ilgilendirdiği dikkate alınırsa,
insanlar için önceden belirlenen değişmez bir ecelin takdir
edildiğini benimseyen görüşün daha isâbetli olduğunu söylemek
mümkündür. Zira kişilerin sağlık kurallarına uyup uymayacakları,
bu konuda ne gibi gelişmelerin ortaya çıkacağı, herhangi bir
kaza veya katil hâdisesiyle karşılaşıp karşılaşmayacakları hususu
İlâhî bilgi ve irâdenin kapsamı dışında değildir. İnsanların ecelleri
13 35/Fâtır, 11
14 Cüveynî, s. 363
15 13/Ra’d, 39
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 16 -
sadece Allah tarafından bilindiğine ve kendilerince keşfedilmesi
mümkün olmadığına göre yaşamak için gerekli tedbirleri almaları
kulluk vazifelerinin bir gereğidir. 16
Allah (c.c.) herkes için bir ömür belirlemiştir. Her canlı kendisi
için belirlenmiş olan o ömrü bitirecektir. Ölümü de dirilmeyi de
Allah (c.c.) yaratır. “O Allah ki, amelce hanginiz daha güzeldir diye, sizi
imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O güçlüdür, bağışlayıcıdır.”
17
Her insan eceliyle ölür, hiçbir kimse ölüme müdahale edemez.
Ancak Allah’ın yazmış olduğu ecele göre ölür. “Allah’ın izni olmadıkça
hiçbir kimseye ölüm yoktur. O, vâdesiyle yazılmış bir yazıdır.” 18
Ecelin ileri alınması ya da geriye bırakılması mümkün değildir.
“Bir canlının eceli gelip çatınca, Allah onu asla geri bırakmaz; Allah
işlediklerinizden haberdardır.”19 Her insanın bir eceli olduğu gibi her
ümmetin (topluluğun) de bir eceli vardır. “... Her ümmetin bir eceli
vardır. Ecelleri geldimi, bir an ne geri kalırlar, ne de ileri giderler.” 20
Ecel ve Kader
Ecel; Arapça’da belirlenmiş sürenin bitimi demektir. Başlıca iki
ayrı anlamı
vardır. Bunlardan biri, Türkçedeki “vâde”nin karşılığı
olmak üzere genelde senet ve borç mevzuatında kullanıldığı anlamdır;
21 diğeri
ise ölüm ânı demektir. Yani insanın hayatının sona
erdiği saniyeler
anlamına
gelir.
Ecel de, insanın hayatında yaşadığı sıradan herhangi bir olay
gibi, rızık gibi kaderin bir parçasıdır. Allah Teâlâ her canlının, ne
kadar yaşayacağını,
nerede ve nasıl öleceğini kesinlikle ve ezelî
ilmiyle bilir. Dolayısıyla canlının
öleceği saatlerde onun hayatının
sona ermesi için gerekli
olan bütün nedenler bir araya gelir. Öyle
ki bu nedenler onun yaşamını
durdurmak için âdetâ birbirlerini
tamamlarlar.
Örneğin çok yaşlanmış bazı insanların, hiçbir hastalık belirtisi
göstermeden
bir mumun yavaş yavaş sönmesi gibi öldükleri bir
gerçektir.
Bu demektir
ki, vücutta bulunan sistemler çok eskimiş
ve yıpranmış
olmaktan
dolayı artık normal görevlerini yapamazlar.
Bu sistemlerden
bazıları bir süre daha çalışabilecek durumda
16 Cihat Tunç, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. s. 381-382
17 67/Mülk, 2
18 3/Âl-i İmran, 145
19 63/Münâfikun, 11
20 10/Yunus, 49
21 2/Bakara, 282
ECEL VE ÖLÜM
- 17 -
olsa bile, diğerleri
fonksiyonlarını
yerine getiremediklerinden,
kısa bir süre için bir tür direnip faâliyetine
devam eden sistem
de bu genel duraklamadan
olumsuz yönde etkilenerek
o da durur.
Böylece ezelden beri Allah’ın bilgisi içinde olan yaşama
süresi
bitmiş olur ki işte ecel, pek olağan gibi göremediğimiz ancak bu
son derece doğal nedenlere
bağlı olarak zamanında
gerçekleşir.
Bundan şu sonucu çıkarmalıyız: Bir tek olan ecelin, bir değil;
bilâkis
aynı zamanda birçok zincirleme nedeni vardır. Bunlar Allah’ın
ezeldeki
takdirine ve O’nun kurmuş bulunduğu kâinât disiplinine
bağlı olarak
sebep-
sonuç zincirinin akışı içinde birbirlerini
farklı ölçülerde
etkiler ve ecel saati yaklaştıkça yoğunlaşırlar.
Örneğin, bir trafik kazasında sürücünün, gideceği yere bir
an önce ulaşmak
istemesi, ecel için bir ilk neden oluşturabilir;
bu psikoloji içerisinde
yapacağı
aşırı hız, onu bir an gelir ki -bir
riski atlatmak için- hatalı
sollamaya
iter. Bu da nedenlerin ikincisi
olur; Hatalı sollama kaçınılmaz
bir kaza ile sonuçlanırsa
bu
üçüncü bir neden olur; Çarpışma ya da devrilme
gibi bir olaydan
sonra vücutta meydana gelen
ezilme, kırılma ve yaralanmalar
dördüncü bir nedeni oluşturur; Eğer kan kaybı ya da hastaneye
geç ulaşmak gibi bir durum
yaşanırsa bu da elbetteki
başka bir
neden
olur ve böylece bir hayatın sona ermesi, âdetâ eceli hazırlayan
sebeplerin
birbirini izlemesiyle
gerçekleşir.
Ölüm hâdisesi
dâhil, ard arda meydana gelen bu olayların
hiçbiri, aslında
diğerinden
farklı değildir. Çünkü bunların her biri, aynı doğrultudaki
kaderin
birer halkasıdır. Buna rağmen insanlar, ecel için genellikle
(kalp krizi, trafik kazası, zehirlenme,
boğulma, intihar ve sûikast)
gibi bir tek neden
üzerinde dururlar.
Bu, ezelî kaderin
bir çeşit
özetlenmesidir.
Dikkatlerin ecel kavramı üzerinde yoğunlaşması ölüm olayından
ötürüdür.
Çünkü ecel demek ölümün başlaması demektir.
Ölüm ise, birçok
insan
için ürkütücüdür. Özellikle İlâhî vahiylerin
haber verdiği
“gaybî” gerçekler
hakkında tereddütlü olan insanlar,
hayatlarının
en risksiz günlerinde bile ölümü hatırladıkça gizli
panikler yaşarlar.
Onlar için hayat -bu açıdan- âdetâ bir ıstıraptır.
Dolayısıyla, sportif faâliyetler, güzellik yarışmaları ya da çeşitli
adlar altında düzenlenen
dev müsabakalar,
faşingler, festivaller
ve baş döndürücü eğlenceler,
aslında derinden
yaşanan bu gizli
ıstırâbın, bu içsel
paniğin biraz olsun dindirilmesi
amacını gütmektedir.
Ölümle ecel, birçok kimse tarafından özdeşleştirilmiştir. Ancak,
ikisi birbirinden farklı olaylardır. Ecel, canlıdaki hayatın sona
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 18 -
ereceği
saniyelerin
gelip çatması; ölüm ise canlıdaki dünyevî hayatın
sona ermesi
ya da ruhun bedenden ayrılması demektir.
Ecel ve Ömür: Ömür, canlının bu dünyada var olmasıyla
başlayan ve ecelinin gelip
çatmasıyla ya da canlının ölmesiyle son
bulan belirli süredir. Bu tanımdan
hareket
ederek, “öyle ise her
canlının ömrü biçilmiştir” demek doğrudur;
ancak
bu, yeterli ve
doyurucu bir açıklama değildir. Önce şunu düşünmeliyiz:
Değil
yalnız canlılar, Allah’tan başka her şey sürelidir, fânîdir, sonludur.
Çünkü her şey Allah Teâlâ’nın ezelî ve kuşatıcı bilgisine, O’nun
kurmuş bulunduğu
kâinat disiplinine ve bu disiplini ayakta tutan
evrensel yasalara
bağlı olarak (fizik sınırlarda) sebep-sonuç ilişkisi
içinde değişikliğe uğrar.
Her şey, kendi temel niteliklerinin çizdiği sınırlar içinde
bağımsız bir bütünlükle ortaya çıkar ve Allah’ın sünneti dediğimiz
kâinattaki sistemlerinden birine bağlı olarak aşamalarla
gelişir,
yıpranır, eskir ve sonunda köklü bir değişikliğe daha uğrar.
İşte ilk var oluştan sonraki bu iki değişim arasında
geçen süre her
varlığın kesin ömrünü
ifade eder.
Örneğin toprağa atılan bir tohumun, ekildiği andan itibaren
yeşerip bir zaman sonra kurumasıyla ya da kesilip biçilmesiyle
sona eren süre o bitkinin
ömrüdür. Keza bir sanatkâr tarafından
yapılan herhangi bir eserin
gerçekleştirildiği
andan itibaren kullanımdan
kaldırıldığı saate kadar geçen süre yine o eserin ömrüdür.
Ancak ömür ve ecel kavramları
bu basit
ve soyut
açıklamayı
aşarak insan idrâkinin ulaşamayacağı İlâhî irâdeye bağlı
özel bir anlam taşırlar. Bu da, ecel ve ömür, birbirlerinden
pek
soyutlanamayan
(ancak materyalıstlerin ileri sürdüğü gibi bir evrim
olarak değil), Allah’ın izni ve ezelî irâdesiyle
birbirini doğuran,
birbirini tamamlayan
devr-i dâim içindeki hayat ve kâinât olaylarının
birer parçasıdırlar.
Ecel Değişir mi? Allah Teâlâ, insanın ne zaman doğacağını ve
ne zaman öleceğini ezelî ve kuşatıcı ilmiyle kesin olarak bildiği
için ömrün uzaması ya da kısalması
mümkün değildir. “Allah’ın
her şeye gücü yeter, binâenaleyh
daha fazla yaşamak
için kulun
yapacağı duâyı kabul etmek O’nun için zor ya da imkânsız değildir”
demek bir çelişkidir. Çünkü Allah Teâlâ, tüm geleceği olduğu
gibi, her insanın ne zaman öleceğini de önceden
ve kesin olarak
bilir. Bu bakımdan duâ ile değişerek ileri bir zamana
ertelendiği
sanılan ecel, aslında, Allah tarafından
kesin şekilde belirlenmiş
olan eceldir.
Şu halde Allah’ın bir kimse için takdir buyurduğu
ölüm tarihini bu kişinin duâsıyla değiştirmesi demek, O’nun bu
ECEL VE ÖLÜM
- 19 -
olayı sonra düşünmesi ve iki şey arasında tercih yapması gibi ezelî
bilgisine
ters düşen bir durumdur.
Buna “Bedâ” denir. Bedâ ise
Şiîlikte bir inançtır ve Allah’ın sıfatlarına,
kemal ve kuşatıcılığına
aykırıdır.
“Allah dilediğini siler, dilediğini de (olduğu gibi) bırakır.”22 mealindeki
âyet-i kerimeye dayanarak ömrün artıp eksilebileceğine, ya da
başka bir ifade ile ecelin değişebileceğine inanmak da bir yanılgıdır.
Gerçekte Allah’ın, dilediğini silmesi; O’nun başlangıcı ve sınırı
olmayan
bilgisiyle, -yok olmasını belirlediği şeyi- zamanı geldiğinde
ortadan
kaldırması ve devam
edecek olan şeyi de vâdesine
kadar bekletmesi
demektir.
Burada şöyle bir soru ile karşılaşmak mümkündür: “Mâdem
ki her şey önceden kesin olarak belirlenmiştir ve her şey zamanı
gelince olup bitmektedir, öyle ise kulun duâ etmesi, örneğin, şer
ve belâların def olması, barışın, huzur ve mutluluğun gelmesi için
dilekte
bulunması
bir anlam taşımamaktadır. Hâlbuki Allah Teâlâ:
“Rabbiniz buyurdu,
Bana duâ edin, Benden dilekte bulunun, sizin için kabul
edeyim.”
23 diyor. Bu nasıl açıklanabilir?”
Önce şu gerçeği anlamaya çalışmak gerekir ki, Allah’ın kesin
yasaları
arasındaki ilişkilerde insanın ruhsal ve psikolojik yönlenmesini
sağlayan
etkiler vardır. Şer, kötülük, sıkıntı ve huzursuzluk,
ya da hayır,
huzur, sevinç
ve bereket göreceli kavramlardır. Bunlar
herkese göre değişir.
Nitekim aynı olayın, birini sevindirirken,
bir diğerini acılara boğduğu
bilinen
bir gerçektir.
Örneğin Allah
Teâlâ, kullarından birinin duâsını kabul
ederek amacını
gerçekleştirmekle
onu sevindirmeyi, buna karşın o kimseden nefret eden
bir diğerini de dolayısıyla aynı anda üzmeyi ezelî ilminde takdir
etmiş olabilir. Şu halde bir kimsenin,
örneğin: “Allah’ım beni mutlu
kıl!” diye duâ etmesi üzerine o insanın
gerçekten de herhangi
bir nedenle mutluluk duymaya başlaması
Allah’ın ezelde böyle bir
olayı bilmiş olmasındandır.
Ecel ve ömür meselelerine gelince bunlarda hiçbir izâfîlik yoktur.
Bilâkis ömür, ecel ve ölüm çok somut hayat olaylarıdır. Bunların
kesin
ve pozitif açıklamaları vardır. Her insana göre farklı
anlamlarda yorumlanamazlar.
Ölüm olayı, her insanın kanaat ve
yargısında yine ölümdür. Ecel ve ömür de böyledirler. Dolayısıyla
ölümü hazırlayan nedenlerle; değişken, izâfî psikolojik olayları
karıştırmamak gerekir.
22 13/Ra’d, 39
23 40/Mü’min, 60
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 20 -
Bedâ ve Kader: Bedâ, bir kimsenin, önceden sonunu bir türlü
kestiremediği
bir şey hakkında, daha sonra kesin bir karara varması
anlamına gelen Arapça bir sözcüktür.
Bu sözcük, bazılarının, Allah’ın ilim, irâde ve tekvin sıfatlarına
ilişkin bir inanışlarına verilen addır. Onlardaki bu inanış: Sözde,
Allah Teâlâ’nın, daha önce belli şartlarda meydana geleceğini bildiği
bir olayı daha sonra değiştirmesi anlamına gelir.
Tabiatıyla bu, Allah’ın (hâşâ) yanılmak, önceden bir şeyi
kestirememek,
ya da birtakım hesaplar yaparak görüş ve karar
değiştirmek gibi -yaratıklara
mahsus- bir bocalama ve çelişki içine
düşmesi demektir ki Allah Teâlâ böyle bir eksiklikten münezzehtir.
Kesinlikle ifade etmek gerekir ki “Bedâ” kavramının İslâm
inancında
hiç bir yeri yoktur. Allah Teâlâ her şeyi ezelî ilmiyle
önceden bilmektedir
ve geleceği nasıl biliyorsa olayların tümü,
istisnâsız O’nun bildiği
şekilde, buyurduğu
ve belirlediği doğrultuda
cereyan eder ve olup biter. 24
Ölüm bir sünnetullah, Allah’ın evrendeki değişmez İlâhî kanunu
olduğundan, ondan kaçılamaz. Eğer Yüce Allah ölümü yaratmayıp
da insanlar ölmeseydi, ihtiyarlayıp ölümü nimet sayanların
hali ve şimdiden dünyanın insanlara dar gelmeye başlaması
karşısında durumumuz ne olurdu, bir düşünün! Bunu düşününce
ölümde büyük bir hikmet ve isâbet bulunduğunu anlarız. Bununla
birlikte, Yüce Allah intiharı yasaklayarak, hayatımızı korumakla
mükellef kıldığı gibi, başkasının hayatına kast etmeyi de men
ediyor. Öldürmek Allah’a mahsustur verdiği canı O alır. Öldürülen
kimsenin katiline cezâ verilmesi, öldürdüğü için (öldürme fiilini
yarattığı için) değil, Allah’ın haram kıldığı bir fiili işlediği için verilir.
Ölümü yaratan Allah’tır. Ölenin eceli gelip hayatı sona ereceği
an yaklaşınca katil onun ölümüne sebep olur. El-Muhyî, er-Razzâk,
el-Mü’mît olan yalnız Allah’tır. Her şeyi yaratan ve yarattıkları
tüm canlıların rızkını veren Allah Teâlâ olduğu gibi onları yok
edip öldüren de O’dur. Diriltmek ve öldürmek O’nun takdir ve
yaratmasıyladır. Her canlının belli ve takdir edilmiş bir eceli vardır.
Tabiat varlıklarının belli bir ömrü, bir işlev süresi vardır.25 Bütün
doğa varlıklarının olduğu gibi, insanların ve tüm canlıların belli
bir yaşama süresi vardır. O süreden ne az, ne de çok yaşamak
mümkündür. Buna ecel diyoruz.
24 Ferit Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Y. s. 304-308
25 13/Ra’d, 2; 31/Lokman, 29; 35/Fâtır, 13; 39/Zümer, 5
ECEL VE ÖLÜM
- 21 -
Öldürülmüş olan bir insan, Allah yanında mukadder olan eceli
ile ölür. İnsan, kazâ ve kader olarak Allah’ın ilminin ezelde ne
sûretle takdir edildiğini bilmez. Ona düşen görev, Allah’ın emrettiği
şekilde hayatını koruyup kendi ecelinin gelmesine sebep
olmamak ve başkasının hayatına tecâvüz etmemektir. Allah’ın
verdiği canı almak, yine Allah’a aittir. Bunun içindir ki, bir insanın
canına kıymış olan insan cezâsını görür. Çünkü kendi irâde ve tercihi
ile onun ecelinin gelmesine, o adamın ölmesine sebep olmuş
ve Allah’ın râzı olmadığı çirkin bir işi yapmış ve Allah’ın emrine
karşı gelmiştir.
“Allah’ın emir ve kazası (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur.
O (ölüm), belli bir süreye/ecele göre yazılmıştır...”26 İnsan, kendisine tanınan
süreden eksik veya fazla yaşayamayacağına göre, ölmemek
için savaştan kaçmakla ölümden kurtulamaz. 27
“...Şöyle de: ‘Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir
edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp
giderlerdi...”28; “Ey iman edenler! Siz, inkâr edenler gibi, yeryüzünde sefere
çıkan veya savaşan kardeşleri hakkında, ‘eğer bizim yanımızda kalsalardı
ölmezler, öldürülmezlerdi’ diyenler gibi olmayın. Allah bu kanaati
onların kalplerine (kaybettikleri yakınları için onulmaz) bir hasret (yarası)
olarak koydu. Hayatı veren de, alan da Allah’tır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla
görür.”29; “(Evlerinde) Oturup da kardeşleri hakkında, ‘bize uysalardı
öldürülmezlerdi’ diyenlere, ‘eğer doğru sözlü insanlarsanız, canlarınızı
ölümden kurtarın bakâlim!’ de. Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü
sanmayın! Bilâkis onlar diridirler.” 30
Çeşitli bahanelerle Uhud Savaşından kaçıp çekilmiş olan
münâfıklar, savaşta ölmüş olan akrabâ ve tanıdıklarının haberini
alınca: “Eğer bizim yanımızda olsalardı, ölmezler, öldürülmezlerdi”
demişlerdi. Bu tür sözler, onların yüreklerindeki derdi arttırmaktan
başka bir şey sağlamaz. Çünkü Allah’ın takdirini inkâr,
her işi insanın kendi kusuruna bağlamak, insanı bunalıma sokar.
Gerçekte her şey Allah’ın takdirine bağlıdır. Ecel gelmedikçe insan
ölmez. Savaşta ölen, eceli sona erdiği ve cephede öleceği takdir
edildiği için ölür. Eceli dolmamış insanı Yüce Allah, kurşunlar,
bombalar arasından kurtarıp yaşatır. Allah’ın kaderine böyle iman
eden, tesellî ve huzur bulur. Korkunun ecele faydası yoktur, ölümden
kaçmak mümkün değildir. “(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer ölümden veya
26 3/Âl-i İmrân, 145
27 3/Âl-i İmrân, 145, 156, 185; 4/Nisâ, 78; 33/Ahzâb, 16
28 3/Âl-i İmrân, 154
29 3/Âl-i İmrân, 156-158
30 3/Âl-i İmrân, 168-170
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 22 -
öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz
gelmemiş ise,) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.” 31
Toplumların Eceli: Bireylerin belli bir ömrü olduğu gibi, toplumların
da belli bir ömrü vardır. İnsan gibi toplum ve devletler
de doğar/kurulur, büyür/yükselir ve ölür. Sürelerini dolduran ümmetler
ve uluslar, tarih sahnesinden silinir ve egemenliklerini kaybeder,
başka ulus ve yönetimlerin egemenliği altına girerler. “Her
ümmetin (takdir edilmiş) bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geriye
atabilirler, ne de bir an ileriye alabilirler (Allah’ın takdir ettiği vakitte yok
olup giderler).” 32
Yükselme ve egemenlik sürelerini dolduran uluslar, ahlâkî dejenerasyona
uğrayınca Allah’ın cezasını hak eder, ya tamamen
helâk edilip tarih sahnesinden silinir veya egemenliklerini yitirirler.
33
Ecel meselesini Allah’ın bilgisi açısından ele alacak olursak;
Allah’ın her şeyi nasıl olacaksa öyle bildiğinden; “eceli de, meydana
geliş şartları nasıl olacaksa olsun, bütün mâhiyeti ile bilip
takdir etmiştir” diyebiliriz.
Ecele inanç, insanları korkaklıktan, haklarının gasbedilmesine
karşı tepkisiz olmaktan, zulme seyirci kalmaktan kurtardığı
için, sosyal hayat için de çok faydalı bir unsurdur. Kişileri tembelliğe
ve tedbirsizliğe değil; aksine, daha cesur ve atak çalışmaya
ve gayrete yöneltir. Sebepleri putlaştırmanın önüne geçer.
Yakınlarından biri öldüğünde kişinin “keşke”ler içinde boğulmasına,
başkalarına ve kendine gereksiz suçlamalar yapmasına engel
olur. Ölüm gibi doğal ama ölünün yakınlarına acı veren bir olayı
daha rahat kabullenip Allah’a, O’nun kaderine teslim olmayı sağlar.
Dolayısıyla ecel inancı, insanın dünya ve âhiret mutluluğuna
engel olacak yanlışlıklardan kurtulmasına sebep olur.
Kur’ân-ı Kerim’de Ecel ve Ölüm
Kur’ân-ı Kerim’de “ecel” kelimesi, toplam 52 yerde geçer. Ayrıca,
iki âyet-i kerimede “ecel” kelimesi fiil halinde kullanılır;34 bir
âyette de mef’ûl ismi olarak müeccel şeklinde kullanılır.35
31 33/Ahzâb, 16
32 7/A’râf, 34; Aynı konuyla ilgili âyetler için bk. 10/Yunus, 49; 15/Hicr, 5; 23/
Mü’minûn, 43.
33 7/A’râf, 135, 185; 10/Yûnus, 11; 11/Hûd, 104; 13/Ra’d, 38; 14/İbrâhim, 10,
44; 16/Nahl, 61; 17/İsrâ, 99; 20/Tâhâ, 128-129; 29/Ankebût, 5; 35/Fâtır, 45;
42/Şûrâ, 14
34 6/En’âm, 128; 77/Mürselât, 12
35 3/Âl-i İmrân, 145
ECEL VE ÖLÜM
- 23 -
Yaşama süresi anlamında kullanılan ömür (“umr”) kelimesi
ise 7 âyette geçer. Ayrıca 5 yerde de bu anlamdaki umr kelimesi,
fiil halinde kullanılır. Kur’ân-ı Kerim’de ölüm anlamındaki “mevt”
kelimesi ve türevleri 165 yerde geçer. Vefat gibi değişik kelime ve
ifadelerle ölümden 190 yerde söz edilen Kur’ân-ı Kerim’de, bütün
âyetlerin yaklaşık üçte biri; ölümle, öldükten sonra dirilmeyle,
âhiret ve oradaki ödül ve cezayla ilgilidir.
Âyet-i kerimelerde, insanların ve toplumların Allah tarafından
takdir edilmiş ecelleri, yani yaşama süreleri olduğu ısrarla belirtilir.
Bu ecel/süre, ne bir saat (an) öne alınır, ne de bir an geciktirilir.
Kur’an’da; yaratan ve öldürenin Allah olduğu, O’nun insanları
tekrar diriltip hesaba çekeceği, ölümden sonra insanların O’na
döneceği belirtilir. Sahte tanrıların kimseyi öldürüp diriltemeyeceği,
kendilerine bile fayda ve zarar veremeyecekleri vurgulanır.
Yaşayanların ömürlerinin Allah katında belli bir eceli/süresi olduğu,
o süre dolup ecelleri geldiğinde canlıların bir an bile geciktirilmeden
veya öne alınmadan ölüm acısını tadacakları ifade edilir.
Bazı âyetlerde ay, güneş ve diğer gezegenlerin düzenli hareketlerinin
süresinin belirlenmiş olduğu ifade edilirken,36 bir kısmında
göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin tâbi olduğu kozmik
düzenin bozulacağı bir vaktin bulunduğu anlatılır.37 Ecelle ilgili
âyetlerde, Allah’ın her insan için bir yaşama süresi ve bir ölüm
vakti belirlediği ifade edilmiş,38 kendilerine uzun ömür verilenlerin
de, ömrü kısaltılanların da mutlaka bir kitapta yazılı olduğu
bildirilmiştir.39 İlâhî emirlere uyanların tâyin edilmiş ölüm vaktine
kadar güzel bir şekilde yaşatılacakları müjdelenirken,40 zâlimlerin
de ecelleri gelinceye kadar cezâlandırılmayacağı, ancak zamanı
gelince bir anlık öne alış veya erteleme yapılmayacağı belirtilmiştir.
41 Bazı insanların hayatlarının ihtiyarlamadan önce sona
erdirildiği, bazı kişilerin ise kendileri için belirlenen süreye kadar
yaşatıldığı anlatılmıştır. 42
Kur’ân-ı Kerim’e göre toplumlar da bireyler gibi birer organizmadırlar.
Bireylerin belli bir ömrü, süresi olduğu gibi, toplumların
da belli bir ömrü, süresi vardır. Hiçbir nefis, kendisi için belirlenen
36 13/Ra’d, 2; 30/Rûm, 8; 31/Lokman, 29
37 6/En’âm, 2, 128; 14/İbrâhim, 10; 29/Ankebût, 5, 53
38 6/En’âm, 2, 60
39 35/Fâtır, 11
40 11/Hûd, 3
41 16/Nahl, 61; 29/Ankebût, 53
42 40/Mü’min, 67
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 24 -
süreden az ya da çok yaşayamayacağı gibi,43 hiçbir toplum ve ulus
da sürelerinden fazla yaşayıp egemen olamaz. Toplumların eceli,
yani yıkılış zamanı gelince bunun bir anlık süre için öne alınmayacağı
gibi, geriye bırakılmayacağı da bildirilir. 44
“Ey kâfirler! Siz ölü (henüz yok) iken sizi dirilten (dünyaya getirip hayat
veren) Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Şunu bilin ki, sonra sizi (eceliniz
gelince) O, öldürecek, tekrar sizi O diriltecek ve tekrar O’na döndürüleceksiniz
(orada hesap vereceksiniz).” 45
“(Ey Muhammed, onlara:) ‘Şayet (iddiâ ettiğiniz gibi) âhiret yurdu Allah
katında diğer insanlara değil de yalnızca size aitse ve bu iddianızda
doğru iseniz, haydi ölümü temenni edin (bakâlim)’ de. Onlar, kendi elleriyle
önceden yaptıkları işler (günah ve isyanları) sebebiyle hiçbir zaman
ölümü temenni etmeyeceklerdir. Allah zâlimleri iyi bilir. “Yemin olsun ki,
sen onları yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Şirk
koşan müşriklerden/putperestlerden her biri de arzular ki, bin sene yaşasın.
Oysa yaşatılması hiç kimseyi azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların
yapmakta olduklarını eksiksiz görür.” 46
“Allah yolunda öldürülenlere (şehitlere) ‘ölüler’ demeyin. Bilâkis onlar
diridirler, lâkin siz onu hissedemez, anlayamazsınız. Andolsun ki sizi biraz
korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik)
ile imtihan ederiz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele! O sabredenler,
kendilerine bir belâ geldiği zaman: ‘Biz Allah içiniz ve biz O’na döneceğiz’
derler.” 47
“Bir zamanlar İbrahim de Rabbine ‘Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini
bana göster’ dedi. Rabbi ona: ‘Yoksa inanmadın mı?’ deyince, ‘Hayır!
İnandım. Lâkin kalbimin mutmain olması için görmek istedim’ dedi.
Bunun üzerine ‘Öyleyse kuşlardan dört tanesini yakala, onları yanına al,
sonra (kesip parçala), her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra
onları kendine çağır, koşarak sana gelirler. Bil ki Allah azîzdir, hakîmdir’
buyurdu.” 48
“Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak
müslümanlar olarak can verin.” 49
“Allah’ın emir ve kazası (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur.
43 63/Münâfıkun, 11
44 7/A’râf, 34; 10/Yûnus, 49; 14/İbrâhim, 10; 15/Hicr, 5; 16/Nahl, 61; 23/Mü’minûn,
43; 71/Nûh, 4
45 2/Bakara, 28
46 2/Bakara, 94-96
47 2/Bakara, 154-156
48 2/Bakara, 260
49 3/Âl-i İmrân, 102
ECEL VE ÖLÜM
- 25 -
O (ölüm), belli bir süreye/ecele göre yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini
isterse, kendisine ondan veririz; kim de âhiret sevabını isterse ona da
bundan veririz. Biz, şükredenleri mükâfatlandıracağız.” 50
“...Şöyle de: ‘Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş
olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi...”
51
“Ey iman edenler! Siz, inkâr edenler gibi, yeryüzünde sefere çıkan veya
savaşan kardeşleri hakkında, ‘eğer bizim yanımızda kalsalardı ölmezler,
öldürülmezlerdi’ diyenler gibi olmayın. Allah bu kanaati onların kalplerine
(kaybettikleri yakınları için onulmaz) bir hasret (yarası) olarak koydu.
Hayatı veren de, alan da Allah’tır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görür. Eğer
Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, şunu bilin ki, Allah’ın rahmet ve
mağfireti, onların elde edecekleri bütün şeylerden daha hayırlıdır. Andolsun,
ölseniz de, öldürülseniz de Allah’ın huzurunda toplanacaksınız.” 52
“(Evlerinde) Oturup da kardeşleri hakkında, ‘bize uysalardı öldürülmezlerdi’
diyenlere, ‘eğer doğru sözlü insanlarsanız, canlarınızı ölümden
kurtarın bakâlim!’ de. Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın!
Bilâkis onlar diridirler; Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri
ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından
gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine
de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesini vermenin sevincini duymaktadırlar.”
53
“Her canlı ölümü tadacaktır. Kıyâmet günü yaptıklarınızın karşılığı
size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konulursa
o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise, aldanma
metâından başka bir şey değildir.” 54
“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; burçlarda, sarp ve sağlam
kalelerde olsanız bile!” 55
“Sizi bir çamurdan yaratan, sonra eceli/ölüm zamanını takdir eden
ancak O’dur. Bir de O’nun katında ecel-i müsemmâ/muayyen bir ecel
(kıyâmet günü) vardır. Hal böyle iken siz hâlâ şüphe (mi) ediyorsunuz(?)” 56
“Sizi geceleyin öldüren (öldürür gibi uyutan) ve gündüzün güç yetirip
etkilemekte (yapıp işlemekte) olduklarınızı bilen, sonra adı konulmuş
50 3/Âl-i İmrân, 145
51 3/Âl-i İmrân, 154
52 3/Âl-i İmrân, 156-158
53 3/Âl-i İmrân, 168-170
54 3/Âl-i İmrân, 185
55 4/Nisâ, 78
56 6/En’âm, 2
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 26 -
ecel doluncaya kadar onda (gündüzde) sizi dirilten (uykudan uyandıran)
O’dur. Sonra dönüşünüz yine O’nadır. Sonra yapmakta olduklarınızı size
O haber verecektir.” 57
“O, kullarının üstünde yegâne kudret ve tasarruf sahibidir. Size koruyucular
gönderir. Nihayet birinize ölüm geldimi elçilerimiz (can almakla
görevli melekler) onun canını alırlar. Onlar (bu hususta verilen vazifeyi
yapmakta) kusur etmezler.” 58
“De ki: ‘Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm;
hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun ortağı yoktur. Bana öyle emrolundu
ve ben müslümanların ilkiyim.” 59
“Her ümmetin (takdir edilmiş) bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir
an geriye atabilirler, ne de bir an ileriye alabilirler (Allah’ın takdir ettiği
vakitte yok olup giderler).” 60
“Onlar, göklerin ve yerin ‘bağımlı olduğu egemenliğe ve sünnete’
(melekûta), Allah’ın yarattığı şeylere ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine
bakmıyorlar mı? Bundan sonra artık hangi söze inanacaklar?” 61
“Eğer Allah, onların hayra ulaşmak için çarçabuk davrandıkları gibi,
insanlara şerri de çabuklaştırsaydı, mutlaka ecellerine hüküm verilirdi (ve
hepsi de helâk olurlardı). İşte Bize kavuşmayı ummayanları Biz böylece
taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda (kendi başlarına) bırakırız.”
62
“De ki: ‘Ben kendime bile Allah’ın dilediğinden başka ne bir zarar ne
de bir menfaat verme gücüne sahibim.’ Her ümmetin (takdir edilmiş) bir
eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman artık ne bir saat geri kalırlar ne de ileri
giderler.” 63
“Ve Rabbinizden mağfiret dilemeniz, sonra da O’na tevbe etmeniz
için (Bu Kitap indirildi. Eğer bu emrolunanları yaparsanız), Allah sizi, tâyin
edilmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde yaşatır, faziletli olan/fazlasını yapan
herkese de iyiliğinin karşılığını kendi lütfundan verir. Eğer yüz çevirirseniz,
ben sizin başınıza gelecek büyük bir günün azabından korkarım.” 64
“Biz onu (kıyâmet gününü) sadece sayılı bir müddetin sona ermesine
kadar bekletir, erteleriz.” 65
57 6/En’âm, 60
58 6/En’âm, 61
59 6/En’âm, 162-163
60 7/A’râf, 34
61 7/A’râf, 185
62 10/Yûnus, 11
63 10/Yûnus, 49
64 11/Hûd, 3
65 11/Hûd, 104
ECEL VE ÖLÜM
- 27 -
“... Her ecel (tesbit edilmiş süre) için bir kitap (yazı, hüküm, son) vardır.” 66
Her vakit ve müddetin Allah katında ayrı ayrı bir yazısı, hikmet
gereği verilmiş özel bir hükmü vardır. Bu müddet içerisinde
kurtuluşa ermek veya azâba müstahak olmak için insanlara mühlet
ve müsâade verilmiştir.
“İnsanları, kendilerine azâbın geleceği gün (kıyâmet) hakkında uyar/
korkut ki, sonra zâlimler; ‘Ey Rabbimiz! Yakın bir ecele/müddete kadar
bize süre ver de Senin dâvetine uyalım ve peygamberlere tâbi olalım’ derler.
(Onlara denilir ki:) ‘Daha önce, sizin için bir zevâl olmadığına yemin
etmemiş miydiniz?” 67
“Helâk ettiğimiz hiçbir ülke yoktur ki, hakkında (Bizce) bilinen bir yazı/
yazgı olmasın.” 68
Gerek arâzisini yere batırmak ve gerekse halkını yok etmek
sûretiyle veya başka âfetlerle helâk edilen memleketlerin hiç biri,
körü körüne, tesâdüfî olarak helâk edilmiş değildir. Allah tarafından
tâyin ve takdir edilip Levh-i Mahfûz’da yazılmış şaşmaz,
unutulmaz ve gaflet edilmez bir yazı gereğince helâk olmuşlardır.
Demek ki, devlet ve toplumların da fertler gibi takdir edilmiş
belli ömürleri vardır. Bireyler doğduğu, geliştiği, ihtiyarladığı
ve nihâyet öldüğü gibi, devletler de kurulur, gelişir ve nihâyet
Allah’ın takdir ettiği gün gelince, yıkılıp tarihe karışırlar. Fertler
gibi bunların da bazıları uzun ömürlü, bazıları ise kısa ömürlü
olur.
“Hiçbir millet, ecelinin önüne geçemez ve onu geciktiremez.” 69
“Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden cezâlandıracak olsaydı, yeryüzünde
hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları ecel-i müsemmâya/takdir
edilen bir müddete kadar erteliyor. Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir
saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.” 70
“Sizi Allah yarattı; sonra sizi vefat ettirecek. Daha önce bilgili iken hiçbir
şeyi bilmez hale gelsin (bilgisizliğin ne demek olduğunu anlasın) diye
sizden bazı kimseler erzel-i ömre/ömrün en kötü çağına kadar yaşatılır.
Şüphesiz ki Allah alîmdir/bilgilidir, kadîrdir/kudretlidir.” 71
“Şurası muhakkak ki, kim Rabbine günahkâr olarak varırsa, cehennem
sırf onun içindir. O ise orada ne ölür, ne dirilir.” 72
66 13/Ra’d, 38
67 14/İbrâhim, 44
68 15/Hicr, 4
69 15/Hicr, 5
70 16/Nahl, 61
71 16/Nahl, 70
72 20/Tâhâ, 74
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 28 -
“Eğer Rabbinden, daha önce sâdır olmuş bir söz ve ecel-i müsemmâ/
tâyin edilmiş bir vâde olmasaydı, (cezâ ve helâk onlar için de dünyada)
gerekli ve kaçınılmaz olurdu.” 73
“Biz, senden önce de hiçbir beşere ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen,
sanki onlar ebedî mi kalacaklar? Her canlı, ölümü tadacaktır. Bir deneme
olarak sizi hayırla da şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak Bize
döndürüleceksiniz.” 74
“Evet, onları da, atalarını da barındırdık. Nihâyet ömür kendilerine (hiç
bitmeyecek gibi) uzun geldi. Oysa onlar, bizim gelip (kâfirlere âit) arâziyi
çevresinden eksilteceğimizi görmezler mi? Şu halde, üstün gelen onlar
mı?” 75
“Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki,
Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan),
sonra uzuvları (önce) belirsiz, (sonra) belirlenmiş canlı et parçasından
(uzuvları zamanla oluşan ceninden) yarattık ki size (kudretimizi) gösterelim.
Ve dilediğimizi, ecel-i müsemmâya/belirlenmiş bir süreye kadar
rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız. Sonra
güçlü çağınıza ulaşmanız için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi vefat eder;
yine içinizden kimi de erzel-i ömre/ömrün en verimsiz çağına kadar götürülür;
tâ ki bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hale gelsin.
Sen, yeryüzünü de kupkuru ve ölü bir halde görürsün; fakat Biz, üzerine
yağmur indirdiğimizde o kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten (veya çiftten)
iç açıcı bitkiler verir. Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. O, ölüleri diriltir.
Yine O, her şeye hakkıyla kaadirdir. Kendisinde şüphe olmayan kıyâmet
vakti de gelecek; Allah, kabirlerdeki kimseleri diriltip kaldıracaktır. “ 76
“O, (önce) size hayat veren, sonra öldürecek, sonra yine diriltecek
olandır. Gerçekten insan, çok nankördür!” 77
“Hiçbir ümmet, ecelini ne öne alabilir, ne de erteleyebilir.” 78
“(Kâfirler) O’nu bırakıp hiçbir şey yaratmayan, bilâkis kendileri yaratılmış
olan, bizzat kendilerine bile ne zarar ne de fayda verebilen, öldürmeye,
hayat vermeye ve ölüleri yeniden diriltip kabirden çıkarmaya güçleri
yetmeyen tanrılar edindiler.” 79
73 20/Tâhâ, 129
74 21/Enbiyâ, 34-35
75 21/Enbiyâ, 44
76 22/Hacc, 5-7
77 22/Hac, 66
78 23/Mü’minûn, 43
79 25/Furkan, 3
ECEL VE ÖLÜM
- 29 -
“Sen, ölümsüz ve daima diri olan Allah’a güvenip dayan. O’nu hamd
ile tesbih et. Kullarının günahlarından haberdar olarak O yeter.” 80
“Bil ki sen, ölülere işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olana sağırlara
da dâveti duyuramazsın.” 81
“Kim Allah’a kavuşmayı umuyorsa, bilsin ki Allah’ın eceli/O’nun tâyin
ettiği o vakit, elbet gelecektir. O, her şeyi işiten ve bilendir.” 82
“Senden, azâbı çarçabuk (getirmeni) istiyorlar. Eğer ecel-i müsemmâ
(adı konulmuş bir ecel, önceden tâyin edilmiş bir vakit/vâde) olmasaydı,
elbette onlara azap gelip çatmış olurdu. Fakat kendileri şuurunda olmadan
(hiç farkına varmadıkları bir sırada) o, onlara kuşkusuz âniden geliverecektir.”
83
“Her nefis/can ölümü tadacaktır. Sonunda Bize döndürüleceksiniz.” 84
“Kendi kendilerine, Allah’ın, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları
ancak hak olarak ve ecel-i müsemmâ (muayyen bir süre) için yarattığını
hiç düşünmediler mi? İnsanların birçoğu, Rablerine kavuşmayı gerçekten
inkâr etmektedirler.” 85
“Allah (o yüce varlıktır) ki, sizi yaratmış, sonra rızıklandırmıştır; sonra
O, hayatınızı sona erdirecek, daha sonra da sizi (tekrar) diriltecektir. Peki,
sizin (Allah’a eş tuttuğunuz) ortaklarınız içinde bunlardan birini yapabilecek
var mı? Allah onların şirk/ortak koştuklarından münezzehtir ve yücedir.”
86
“Bilmez misin ki Allah, geceyi gündüze ve gündüzü geceye katmaktadır.
Güneşi ve ayı da buyruğu altına almıştır. Bunların her biri ecel-i
müsemmâya/belli bir vâdeye kadar hareketine devam eder. Ve Allah, yaptıklarınızdan
tamamen haberdardır.” 87
“Kıyâmet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah’ın katındadır. Yağmuru
O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez.
Yine hiç kimse nerede öleceğini bilmez. Şüphesiz Allah, her şeyi
bilendir, her şeyden haberdardır.” 88
“De ki: ‘Size vekil kılınan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize
döndürüleceksiniz.” 89
80 25/Furkan, 58
81 27/Neml, 80
82 29/Ankebût, 5
83 29/Ankebût, 53
84 29/Ankebût, 57
85 30/Rûm, 8
86 30/Rûm, 40
87 31/Lokman, 29
88 31/Lokman, 34
89 32/Secde, 11
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 30 -
“(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız,
kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise,) o takdirde de,
yaşatılacağınız süre çok değildir.” 90
“Allah sizi (önce) topraktan, sonra menîden yarattı. Sonra sizi çiftler
(erkek-dişi) kıldı. O’nun bilgisi olmadan hiç bir dişi ne gebe kalır ne de
doğurur. Bir canlıya ömür verilmesi de, onun ömründen azaltılması da
mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Şüphesiz bunlar, Allah’a kolaydır.” 91
“Allah, geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar;
güneş ve ayı emri altına almıştır. Her biri ecel-i müsemmâya/belirtilmiş
bir süreye kadar akıp gider. İşte (bütün bunları yapan) Rabbiniz Allah’tır.
Mülk O’nundur. O’nu bırakıp da kendilerine taptıklarınız ise, bir çekirdek
kabuğuna bile sahip değillerdir.” 92
Gecenin gündüze, gündüzün geceye girdirilmesi, gecenin
gündüzün yerini, gündüzün de gecenin yerini almasıdır. Başka bir
ifâdeyle; birinin kısalmasıyla diğerinin uzamasıdır. Güneş ve ayın
belirtilen süreye kadar akıp gitmesi, kendi yörüngeleri etrafında
dönüşlerini kıyâmete kadar sürdürmeleri veya güneşin bir yılda,
ayın da bir ayda dönüşünü tamamlamasıdır. Bütün bunlar Allah
tarafından takdir edilip belirlenmiş bir süreye, yani müsemmâ bir
ecele kadar böyle devam edecektir.
“İnkâr edenlere de cehennem ateşi vardır. Öldürülmelerine hükmedilmez
ki ölsünler. Cehennem azâbı da biraz olsun hafifletilmez. İşte Biz, küfürde
ileri giden her nankörü böyle cezâlandırırız. Onlar orada: Rabbimiz!
Bizi çıkar, (önce) yaptığımızın yerine sâlih ameller/iyi işler yapalım! diye
feryat ederler. Size düşünecek kimsenin düşünebileceği, öğüt alabileceği
kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmemiş miydi? (Niçin inanmadınız?)
Şimdi tadın (azâbı)! Zâlimlerin yardımcısı yoktur.” 93
Gelen uyarıcıdan maksat, peygamberler ve kitaplardır. Bazıları;
akıl, ihtiyarlık ve yakınların ölüm gibi özellikleri de uyarıcı
olarak açıklar.
“Eğer Allah, kazandıkları dolayısıyla insanları (azap ile hemen) yakalayıverip
cezâlandıracak olsaydı, (yerin) sırtı üzerinde hiçbir canlıyı bırakmazdı.
Ancak, onları, ecel-i müsemmâya/adı konulmuş bir süreye kadar
ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman (gerekeni yapar). Zira
şüphesiz Allah, kendi kullarını görmekte/gözetlemektedir.” 94
90 33/Ahzâb, 16
91 35/Fâtır, 11
92 35/Fâtır, 13; bak. Benzer âyet: 39/Zümer, 5
93 35/Fâtır, 36-37
94 35/Fâtır, 45
ECEL VE ÖLÜM
- 31 -
“Kime uzun ömür verirsek Biz onun yaratılışını (gençliğini, güzelliğini,
gelişmesini) bozar, tersine çevirir, beli bükük hale getiririz. Onlar bunu hiç
düşünmezler mi?” 95
“Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Sonra şüphesiz siz de,
kıyâmet günü, Rabbinizin huzurunda muhâkeme olacaksınız.” 96
“Allah, ölenin ölüm zamanı gelince; ölmeyenin de uykusunda ruhları
alır. Bu sûretle hakkında ölümle hükmettiği (rûhu) tutar, ötekini belirli
bir vakte kadar (bedene) salıverir. Şüphe yok ki bunda, iyi düşünecek bir
kavim için kesin ibretler vardır.” 97
“Sizi topraktan, sonra menîden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan)
yaratan sonra bebek olarak çıkaran, sonra sizi güçlü kuvvetli bir çağa
erişmeniz, sonra da yaşlanıp ihtiyar olmanız için yaşatandır. İçinizden kimi
de daha önce vefat ettirilmektedir. Allah yaşatmayı ecel-i müsemmâya/
belli bir vakte ulaşmanız ve olur ki aklınızı kullanıp düşünmeniz için yapar.”
98
Âyette, ilk insan Âdem’in (a.s.) topraktan yaratıldığına işâret
edildikten sonra, insanın ana rahminden ihtiyarlığına kadar çeşitli
safhaları tasvir ediliyor. Erken çağlardaki ölümle gençlik ve
yaşlılık devrelerindeki ölümün sebepleri, ecel ve hikmet kavramlarıyla
izah ediliyor.
“Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, sadece aralarındaki çekememezlik
dolayısıyla ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden, adı konulmuş bir
ecele/belli bir süreye kadar erteleme sözü geçmiş (verilmiş) olmasaydı,
muhakkak aralarında hüküm verilmiş (iş bitirilmiş)ti...” 99
“(Mü’minler) Orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Ve Allah
onları cehennem azâbından korumuştur.” 100
“(Müşrikler) dediler ki: ‘Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. (Kimimiz)
ölürüz, (kimimiz) yaşarız. Bizi ancak zaman helâk eder. Bu hususta
onların hiçbir bilgisi de yoktur. Onlar sadece zannediyorlar.” 101
“Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları ancak hak ve adı konulmuş
bir ecel (belli bir süre) için yarattık...” 102
95 36/Yâsin, 68
96 39/Zümer, 30-31
97 39/Zümer, 42
98 40/Mü’min, 67
99 42/Şûrâ, 14
100 44/Duhân, 56
101 45/Câsiye, 24
102 46/Ahkaf, 3
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 32 -
“Ölüm sarhoşluğu bir gün gerçekten gelir de, ‘işte (ey insan) bu, senin
öteden beri kaçtığın şeydir’ denir.” 103
“Yeryüzünde bulunan her canlı fânîdir, yok olacaktır.” 104
“Aranızda ölümü takdir eden Biziz. Ve Biz, önüne geçilebileceklerden
değiliz. Böylece, sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz
bir yaratılışta tekrar var edelim diye (ölümü takdir ettik).” 105
“De ki: ‘Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır.
Sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allah’a döndürüleceksiniz, O size
bütün yaptıklarınızı haber verecektir.” 106
“Herhangi birinize ölüm gelip de ‘Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar
geciktirsen de sadaka/zekât verip iyilerden olsam!’ demesinden önce,
size verdiğimiz rızıktan infak edin (Allah için harcayın). Allah, eceli gelince
hiçbir nefsi geri bırakmaz. Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.” 107
“O (öyle Yüce Allah) ki, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak
için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak gâliptir, çok bağışlayıcıdır.”
108
“Ki günahlarınızı bağışlasın ve sizi ecel-i müsemmâya (adı konulmuş
bir ecele, belli bir vâdeye) kadar ertelesin. Elbette Allah’ın eceli (tâyin ettiği
vâde) geldiği zaman, artık o ertelenmez. Keşke bilseydiniz!” 109
“Allah’ın emir ve kazâsı (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O
(ölüm), belli bir ecele/süreye göre yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini isterse,
kendisine ondan veririz; kim de âhiret sevabını isterse ona da bundan
veririz. Biz, şükredenleri mükâfatlandıracağız.” 110
Belirlenmiş bir yazıya, tâyin edilmiş bir ecele göre, Allah’ın
izni olmadan, eceli gelmeden hiçbir nefis için ölmek yoktur. Ölüm
şekli nasıl olursa olsun, kişi öldüğü zaman ecelinin bittiği anlaşılır.
Her kim dünya menfaatini isterse ona ondan veririz, her kim
de âhiret nimetini isterse ona da ondan veririz. Müslüman olsun,
kâfir olsun kişinin yiyeceği, içeceği, giyeceği her şey yazılmıştır.
Kimse rızkını tamamlamadan ölmez. Rızkının bitmesi ecelinin gelmesi
demektir. Cihada katılmak ölümü çabuklaştırmadığı gibi, cihaddan
geri kalmak veya kaçmak da ölümü geciktirmez. Öyleyse
103 50/Kaf, 19
104 55/Rahmân, 26
105 56/Vâkıa, 60-61
106 62/Cum’a, 8
107 63/Münâfıkûn, 10-11
108 67/Mülk, 2
109 71/Nûh, 4
110 3/Âl-i İmrân, 145
ECEL VE ÖLÜM
- 33 -
neden hezimete uğradınız? Hezimet ölümü defedemez, sebat da
hayatı kesemez. Elbette ki verdiğimiz nimetlerden dolayı nankörlük
etmeyip şükredenleri, emir ve yasaklarımıza riâyet edenleri
Cennet nimetleriyle mükâfatlandıracağız!..
Mevdûdi diyor ki: “Burada müslümanlara ölüm korkusundan
kaçmanın anlamsız olduğu öğütleniyor. Çünkü hiç kimse Allah’ın
belirlediği zamandan bir dakika bile önce veya belirlenen zamandan
bir dakika bile fazla yaşayamaz. Bu nedenle insanın dikkat
etmesi gereken konu, ölümden nasıl kaçılacağı değil, bu dünyada
kendisine verilen zamanı nasıl en iyi bir şekilde değerlendirebileceği
olmalıdır. Önemli olan nokta şudur: İnsan kendisine verilen
zamanı bu dünya hayatı için mi, yoksa ölümden sonraki hayat için
mi harcayacaktır? 111
Hadis-i Şeriflerde Ecel ve Ölüm
Ecel kelimesi, Kur’an’daki kullanılışlarına benzer şekilde çeşitli
hadislerde de yer almaktadır. Bazı hadislere göre eceli gelmeyen
hastalar şifâ bulur; bu sebeple ziyâretçiler hastalar için şifâ dileğinde
bulunmalıdır.112 Bir kısım hadislerde ecelin insanın emellerine
ulaşmasına engel olduğu, her insanın ecelinin önceden
takdir edildiği bildirilirken,113 diğer bir kısmında, çok uzun ömürlü
olmaktan (erzel-i umr’den) Allah’a sığınan Hz. Peygamber’in
kendisine hizmet edenlere uzun ömürlü olmaları için duâ ettiği,
akrabâyı ziyâret edip onları gözetmenin, komşulara karşı güzel
davranmanın ve sadaka vermenin ömrü uzattığı ifade edilmiştir.
114
İbn Mes’ud (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) bir gün
yere çubukla, kare biçiminde bir şekil çizdi. Sonra, bunun ortasına
bir hat çekti, onun dışında da bir hat çizdi. Sonra bu hattın ortasından
itibaren bu ortadaki hatta istinat eden bir kısım küçük çizgiler
attı. Rasûlullah (s.a.s.) bu çizdiklerini şöyle açıkladı: “Şu çizgi
insandır. Şu onu saran kare çizgisi de eceldir. Şu dışarı uzanan çizgi de
onun emelidir. (Bu emel çizgisini kesen) şu küçük çizgiler de musîbetlerdir.
Bu musîbet oku yolunu şaşırarak insana değemese bile, diğer biri değer.
Bu da değmezse ecel oku değer.”115 (İnsanın, ecel ve ölümün elinden
kurtulamayacağı burada somut bir şema ile ifâde edilmiştir.)
111 Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’an, Âl-i İmrân, 145. âyetin tefsiri
112 Ahmed bin Hanbel, I/239
113 Ahmed bin Hanbel, V/197; Tirmizî, Tefsir 2
114 Ahmed bin Hanbel, III/156, VI/159; Buhârî, Deavât 26; İbn Mâce, Mukaddime
10; Tirmizî, Deavât 113
115 Buhârî, Rikak 3; Tirmizî, Kıyâmet 23, h. no: 2456; İbn Mâce, Zühd 27, h. no:
4231
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 34 -
“Dikkat ediniz! Emel ve arzularınız uzayıp size ecelinizi unutturmasın.
Aksi takdirde kalpleriniz katılaşır.” 116
Enes (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) yere bir çizgi çizdi ve:
“Bu, insanı temsil eder” buyurdu. Sonra bunun yanına ikinci bir çizgi
daha çizerek: “Bu da ecelini temsil eder” buyurdu. Ondan daha
uzağa bir çizgi daha çizdikten sonra: “Bu da emeldir” dedi ve ilâve
etti: “İşte insan daha böyle iken (yani emeline kavuşmadan) ona daha
yakın olan (eceli) ansızın geliverir.” 117
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) omzumdan tuttu
ve: “Sen dünyada bir garib veya bir yolcu gibi ol” buyurdu. Tirmizî’nin
rivayetinde, “yolcu gibi ol” sözünden sonra şu ziyâde var: “Kendini
kabir ehlinden say.” 118
İbn Ömer (r.a.) şöyle diyordu: “Akşama erdinmi, sabahı bekleme,
sabaha erdinmi akşamı bekleme. Sağlıklı olduğun sırada hastalık halin
için hazırlık yap. Hayatta iken de ölüm için hazırlık yap.” 119
1- Yukarıda kaydedilenler dışında başka kaynaklarda da
rivâyet edilmiş olan hadiste Rasûlullah (s.a.s.) kendisini gerçek
kulluğa veren kimseyi, önce evi, meskeni olmayan garibe (gurbette
olan kimseye), sonra hareket hâlinde olan yolcuya benzetiyor.
Çünkü yolcu bir yere haz almak için inmez, yolculuğuna devam
edebilmek için dinlenmek ve yolculuğu sırasında lâzım olacak eksiklikleri
tamamlamak üzere konaklar.
Ayrıca garîb, yabancı yerde tanıdığı ve güvenebileceği kimselerin
azlığı sebebiyle emniyetsizlik duyar ve belli bir korku içerisindedir.
Yolcu da öyle. Fazla olarak yolcu, taşıyabileceği zarurî
eşyayı sırtına yükler. Zarurî olmayan, lüks ve güç getiremeyeceği
yükü almaz. Şu halde âbide: “Garib ve yolcu gibi ol” şeklinde yapılan
tavsiyenin içinde “Dünyaya bağlanma, ölümden sonrası için
hazırlan, ebede giden yolculukta gerekli olan azığı yani ibâdeti
hazırla”, yani “zühd’ü elden bırakma” tavsiyesi mevcuttur. Nevevî
merhum şöyle demiştir: “Hadisin mânâsı şudur: Dünyaya dayanma,
ona sâbit kalacağın bir vatan gözüyle bakıp bağlanma, dünyada
bâkî kalacağın içinden geçmesin, yolcunun vatanında olmadıkça
bağlanmadığı şeylere sakın dünyada bağlanıp kalma.”
116 İbn Mâce, Mukaddime 7
117 Buhârî, Rikak 4; Tirmizî, Zühd 25, h. no: 2335; İbn Mâce, Zühd 27, h. no:
4232
118 İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 2/471
119 Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, h. no: 2334
ECEL VE ÖLÜM
- 35 -
Hadisi şöyle anlayan da olmuştur: “Yolcu, vatanına giden,
onun peşinde olan kimsedir. Kul, dünyada, efendisi tarafından
bir ihtiyacı görmek üzere yabancı bir yere gönderilmiş kimse gibidir.
Ona düşen verilen hizmeti bir an önce görüp dönmektir,
kendisine verilen hizmet dışında bir şeye bağlanıp kalmaz. Öyle
ise mü’min, vatan-ı aslîsi olan âhireti düşünmeli, ibâdet, kulluk
hizmetiyle geldiği dünyada bu hizmetin dışına çıkarak dünyaya
bağlanıp kalmamalı, gönlünden, fikrinden döneceği asıl yurdunu
çıkarmamalıdır.
2- Rivâyetin ikinci kısmı İbn Ömer (r.a.)’in şahsî sözü, yani
mevkuf hadis gözükmektedir. Ancak, aynı mânaya gelen merfû
rivâyetler mevcuttur. Hâkim’in tahric ettiği bir rivâyet şöyledir:
Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Beş şey gelmeden evvel beş şeyin
kıymetini bilin. İhtiyarlık gelmeden evvel gençliğin, hastalık gelmeden
evvel sağlığın, fakirlik gelmeden evvel zenginliğin, sıkıntı gelmeden evvel
rahatlığın, ölüm gelmeden evvel hayatın.”
Bazı âlimler İbn Ömer (r.a.)’in yukarıdaki sözleri merfû hadisten
aldığını söylemiştir. Nitekim onun nasihati tûl-i emeli kırmaya
tazammum etmekte, ömrünü ibâdet cihetinden içinde bulunduğu
gün bilmesini (yarına çıkamayabileceğini düşünmeyi) kişiye
tavsiye etmektedir. Zira, akıllı kişi akşama erdimi yarını beklemez,
(o günkü kulluk vazifelerini eksiksiz tamamlar). Sabaha erince de
akşamı beklemez, her saatin işini saatinde yapar, ecelinin sabaha
veya akşama ulaşmadan gelebileceğini düşünür.
3- “Sağlıklı olduğun sırada hastalık halin için hazırlık yap” sözü
“ölümden sonra sana faydası olacak amelde bulun, sıhhatli iken
hayırlı işler yapmada acele et, böyle işleri başka zaman yaparım
diye te’hir etme, mevcut fırsatı bu yoldan hemen değerlendir, zira
âniden hastalık gelir ve sâlih amel yapmana mâni olur ve “sonra
yaparım” kuruntusuyla, âhirete azıksız gidiverirsin...” demektir.
İbn Hacer der ki: Bu hadis “Kul hastalanır veya sefere çıkarsa sıhhatli
ve mukim (evinde) iken yaptığı ibâdeti Cenâb-ı Hak aynen kendisi
için yazar.” hadisine muhâlefet etmez. Çünkü bu hadis, amel eden
kul hakkında vârid olmuştur. Şu halde mü’min sağlığında ve normal
şartlarda hangi amele ve hangi niyete kendini alıştırıp adapte
etmişse, hastalık, yolculuk, yaşlılık gibi ibâdet ve sâlih amellerine
mâni olan durumlar sebebiyle onları yapamaz hâle gelse
Cenâb-ı Hak niyetine binâen sevabını eksiltmeksizin yazmaktadır.
Musîbete, belâya gösterdiği sabır ve tahammülün derecesine
göre kazanacağı sevaplar bundan hâriç.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 36 -
İbn Ömer (r.a.)’in hadisindeki tahzîr (korkutma), hiçbir şey
yapmayan kimse hakkındadır. Zira böyle birisi hastalandığı zaman,
sağlık hâlinde hayırlı amelleri terk etmiş olmaktan pişman olur.
Hastalık halinde de yapamayacak hale gelir ve pişmanlığı fayda
vermez.
4- Hadiste Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Abdullah İbn Ömer (r.a.)’in
omzundan tutması -söyleyeceklerine dikkatini çekmek için- uyarma
ve aradaki muhabbet ve samimiyeti arttırmaya yöneliktir.
Rasûlullah (s.a.s.)’ın bu çeşit davranışları öğreticilere metod da
vermiş olmaktadır. Tebliğde etkiyi arttırmak için bunlara da riâyet
edilmelidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bütün ümmeti kastederek tek
bir ferde hitap etmiştir. Bu rivâyette Rasûlullah (s.a.s.)’ın hayrın
ümmete ulaşması, onların dünyayı terkederek, zarurî şeylerle yetinmeye
teşvikleri hususunda büyük bir arzu içinde olduğu görülmektedir.
120
“Ana rahminde, Allah tarafından bir melek gönderilerek dört şey teszbit
ettirilir: Kişinin rızkı, eceli, ameli ve şakî veya saîd mi olacağı.” 121
“Nutfe ana rahminde kırk yahut kırk beş gece kaldıktan sonra melek
gelir ve: ‘Yâ Rabbi! Şakî mi, saîd mi olacak? Erkek mi, dişi mi olacak?’ der
ve Allah’ın dediğini yazar. Bundan sonra, yapacağı işleri (amel), rızkı ve
eceli de yazılır. Nihâyet sayfa, artık ona hiçbir şey ilâve ve eksiltme olmaksızın
dürülür, kapanır.” 122
Büreyde (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) elindeki iki
çakıl(dan birini yakına, diğerini uzağa) atarak: “Şu ve şu neye
delâlet ediyor biliyor musunuz?” dedi. Cemaat: “Allah ve Rasûlü
daha iyi bilir” dediler. Buyurdu ki: “Şu (uzağa düşen) emeldir, bu
(yakına düşen) de eceldir (Kişi emeline ulaşmak için gayret ederken ulaşmadan
ölüverir).”123
“Ecelini altmış yaşına kadar uzattığı kimselerden Cenab-ı Hakk, her
çeşit özür ve bahâneyi kaldırmıştır.”124 -Metin Buhârî’den alınmıştır.-
Tirmizî’nin metni şu şekildedir: “Ümmetimin vasatî ömrü 60-70 yıldır.
Bunu aşabilenler azınlıkta kalacaklardır.”
120 İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 2/471-473
121 Buhârî, Kader 1-2, Enbiyâ, 1, Bed’u’l-Halk 6, Tevhid 28; Müslim, Kader 1-5;
Tirmizî, Kader 4; Ebû Dâvud, Sünne 16; İbn Mâce, Mukaddime 10; Ahmed
bin Hanbel, I/382
122 Müslim, Kader 1
123 Tirmizî, Emsâl 7, h. no: 2874
124 Buhârî Rikak 4; Tirmizî, Deavât 113, h. no: 3545, Zühd 23 h. no: 2332; İbn
Mâce, Zühd 27, h. no: 4236
ECEL VE ÖLÜM
- 37 -
Rezîn der ki: “Çoklukla ölümün cereyan ettiği dönem 60-70
yaş arasıdır. Allah, kime ömründe 40’ına kadar mühlet verdi ise,
ondan özrü kaldırmıştır.”125 -Metin Buhâri’den alınmıştır.-
Müşâhedemiz de gösteriyor ki, altmış yaşına varmadan da
ölenler var, 60-70 yaşlarını aşarak ölenler de var. Ancak, ümmetin,
âlimlerden, sâlihlerden ve hatta halifelerden çoğunluğu 60-
70 arasında vefat etmiştir. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) de bu devrede
vefat edenlerdendir. Bu sebeple hadisin şerhini yapan âlimler
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bu sözlerinde öncelikle ümmeti temsil
durumunda bulunan bu ekâbir kısmını (halifeler, âlimler, ârifler,
sâlihler...) kastetmiş olabileceğini belirtirler. “60-70 arasında kuvvetlerde
noksanlık ve gerileme başlar. Bu yaşa gelenlerin tam olarak
âhirete yönelmeleri gereklidir, tâ ki, bidâyette olduğu üzere
kuvvet ve canlılığı yeniden bulsun.” Âlimlerimiz böylece dünyevî
meseleleri tahsîl faâliyetlerinde zaaf ve geriliğe düşen kimsenin,
uhrevî maksatlarla yapacağı ibâdet ve zikir gibi faâliyetlerde
-gençken dünyevî işlerdeki başarısına denk- bir başarıya erişeceğini,
böylece, ağırlık verdiği bu yeni sahadaki başarılarını görerek
kişinin yenileneceğini -ve bilhassa zamanımızda çok görülen- rûhî
çöküntüden kendisini kurtararak daha dinç, daha mukavim bir
yaşlılık geçireceğini ifade etmiş oluyorlar.
Nitekim, Nasr sûresi geldiği zaman Hz. Peygamber (s.a.s.) de
ölümünün yaklaştığını anlayarak, ibâdet ve zikrini daha da arttırmıştır.
Şu halde yaşlılıkta, dindarlığını arttırmak mü’min ihtiyarların
âdâbıdır. Ancak şunu da belirtelim ki, dindarlığını arttırmak,
dünyevî faâliyetleri tamamen terk etmek demek değildir. Belki
gençlikteki aşırılıklarını terk etmek demektir. 126
“Lezzetleri yok eden ölümü çok anın.” 127
Ensardan bir adam Peygamberimiz’e sordu: “Mü’minlerin
hangisi en akıllıdır?” Peygamberimiz (s.a.s.): “Ölümü en çok hatırlayandır
ve ölümden sonra en iyi hazırlığı yapandır. İşte bunlar en akıllı
kimselerdir.” buyurdular. 128
“Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın.
Âhiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk eder.” 129
125 Buhârî, Rikak 4; Tirmizî, Deavât 113, h. no: 3545, Zühd 23, h. no: 2332; İbn
Mâce, Zühd 27, h. no: 4236
126 İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 2/474
127 Tirmizî, Zühd 4, Kıyâme 26; Nesâî, Cenâiz 3; İbn Mâce, Zühd 31
128 Kütüb-i Sitte Terc. 17/598
129 Tirmizî, Kıyâme 24; Ahmed bin Hanbel, I/387
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 38 -
Berâ (r.a.) anlatıyor: “Biz Rasûlullah (s.a.s.)’la birlikte bir
cenâzede beraberdik. Peygamberimiz, kabrin kenarına oturup
ağladılar, öyle ki (gözyaşlarıyla) toprak ıslandı. Sonra da: “Ey kardeşlerim!
İşte (başımıza gelecek) bu aynı (ölüm hâdisesi) için iyi hazırlanın!”
buyurdular. 130
“Ey insanlar! Ölmezden önce Allah’a tevbe edin. (Musîbet, hastalık,
yaşlılık gibi) ağır meşgûliyetlere düşmezden önce sâlih ameller işlemede
acele edin. Çok zikir ederek, gizli ve açık çok sadaka vererek Allah’a karşı
üzerinizdeki borcu ödeyin ki bol rızka, İlâhî yardım ve zafere, halinizin
ıslâhına mazhar olasınız...” 131
“Allah bir kulunun bir memlekette ölmesini takdir ettimi, onu oraya
-veya ‘orada bulunan bir şeye’ dedi- muhtaç kılar.” 132
“Ölülerinize (ölmek üzere olanlara) ‘lâ ilâhe illâllah’ demeyi telkin edin.” 133
“Ölülerinize (ölmek üzere olanlara) Yâsîn sûresini okuyun.” 134
“Sakın hiçbiriniz ölümü temennî etmesin. Çünkü o, hayırlı ve ihsan
sahibi ise, (yaşamak sûretiyle) hayır ve ihsânını arttırması umulur. Kötü bir
kimse ise, belki günahından tevbe eder de, azaptan kurtulur.” 135
“Sizden biriniz, kendisine hastalık ve zarar isâbet ettiğinden dolayı sakın
ölümü temenni etmesin! Eğer temenni etmek zorunda kalırsa şöyle
desin: ‘Allah’ım! Yaşamak benim için hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat;
ölmek benim için hayırlı ise canımı al!” 136
“Mü’min kişinin ömrü, onu hayırca ziyâdeleştirir.” 137
Mekke’li müşrikler tarafından ateş üzerine yatırılmak gibi çok
ağır işkencelerden aldığı yaralar vücudunda hayat boyu devam
eden eser bırakmış olan, zaman zaman bu yaraları tekrar iltihaplanan
ve açılan yaralardan akan iltihapları gidermek için vücudunu
arada sırada dağlatmak zorunda kalan Habbâb İbn Eret
(r.a.), karnından yedi yeri dağlatmıştı. Ve şöyle diyordu: “Eğer
Rasûlullah (s.a.s.) ölüm talep etmekten bizi men etmeseydi, mutlaka
onu talep ederdim.” 138
130 Kütüb-i Sitte Terc. 17/584
131 Kütüb-i Sitte Terc. 17/49
132 Tirmizî, Kader 11, hadis no: 2148
133 Müslim, Cenâiz, 1, 2; Tirmizî, Cenâiz 7; Ebû Dâvud, Cenâiz 20; Nesâî, Cenâiz 4
134 Ebû Dâvud, Cenâiz 24; İbn Mâce, Cenâiz 4; Kütüb-i Sitte Terc. 15/238
135 Buhârî, Temennî 6
136 Buhârî, Deavât 30, Merdâ 19; Müslim, Zikir 4, 10; Tirmizî, Cenâiz 3; Ebû
Dâvud, Cenâiz 13; İbn Mâce, Zühd 31; Nesâî, Cenâiz 1
137 Kütüb-i Sitte Terc. 5/7
138 Buhârî, Merdâ 19, Deavât 30, Rikak 7, Temennî 6; Müslim, Zikr 12; Nesâî,
Cenâiz 2
ECEL VE ÖLÜM
- 39 -
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) hasta oğlu
İbrâhim’i aldı, öptü ve kokladı. Daha sonra İbrâhim can çekişiyordu.
Bu manzara karşısında Efendimiz’in gözlerinden yaş boşandı.
Abdurrahman bin Avf (r.a.): ‘Sen de mi (ağlıyorsun) ey Allah’ın
Rasûlü?’ dedi. Aleyhissalâtu ve’sselâm: “Ey İbn Avf! Bu merhamettir!”
dedi ve ağlamasına devam etti. Sonra şöyle buyurdu: “Gözümüz
yaş döker, kalbimiz hüzün çeker, fakat Rabbimizi râzı etmeyecek söz sarfetmeyiz.
Ey İbrâhim! Senin ayrılmanda bizler üzgünüz!”139 Tirmizî’nin
bu konudaki rivâyetinde şu ilâve vardır: Abdurrahman bin Avf:
“Yâ Rasûlallah! Ağlıyor musun? Ağlamaktan bizi sen men etmedin
mi?” dedi. Peygamberimiz: “Hayır! (Ağlamaktan değil,) iki ahmak,
fâcir sesten yasakladım: Musîbet sırasındaki (isyankâr) ses; yüzleri tırmalamak,
cepleri yırtmak ve şeytan mâtemi. -Ağlamak ise rahmettir; merhamet
etmeyene rahmet edilmez.-” 140
Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) mâtemci
(ağıt yakan) kadına da, onu dinleyene de lânet etti.” 141
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Sa’d bin Ubâde’ye
geçmiş olsun ziyaretinde bulundu. (Yanına gelince) onu baygın
buldu ve “ölmüş olmalı!” dedi. Yanındakiler: “Hayır” deyince,
Aleyhissalâtu ve’sselâm ağladılar. Rasûlullah’ın ağladığını gören
halk da ağladı. “İşitmiyor musunuz?” buyurdular. “Allah Teâlâ ne gözyaşı
sebebiyle ne de kalbin hüznüyle azab vermez. Ancak şunun sebebiyle
azab verir!” -dilini işaret ettiler.- yahut da merhamet eder.” 142
“(Istırap ve mâtemi sebebiyle) Yanaklarını yolan, üst başını yırtıp dövünen,
câhiliyye duâsıyla duâ eden bizden değildir!” 143
Ümmü Seleme (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (a.s.) Ebû Seleme
(r.a.)’nin (ölümü ânında) yanına girdi. Ebû Seleme’nin gözleri açık
kalmıştı; onları kapattı. Sonra: “Ruh kabzedildimi göz onu tâkip eder.”
buyurdu. Ehlinden bazıları feryat koparmaya başlamıştı. “Kendinize
kötü temennîde bulunmayın; hayır duâ edin! Çünkü melekler, söylediklerinize
âmin derler.” buyurdu. Sonra ilâve etti: “Allah’ım, Ebû
Seleme’ye mağfiret buyur! Derecesini hidâyete erenler arasında yükselt.
Arkasında kalanlar arasında ona Sen halef ol! Ey âlemlerin Rabbi! Ona
da bize de mağfiret buyur! Ona kabrini geniş kıl, orada ona nur ver!” 144
139 Buhârî, Cenâiz 44; Müslim, Fezâil 62; Ebû Dâvud, Cenâiz 28
140 Tirmizî, Cenâiz 25, hadis no: 1005
141 Ebû Dâvud, Cenâiz 20; hadis no: 3128
142 Buhârî, Cenâiz 45; Müslim, Cenâiz 12
143 Buhârî, Cenâiz 36, 39, 40, Menâkıb 8; Müslim, İman 165; Tirmizî, Cenâiz 22;
Nesâî, Cenâiz 19
144 Müslim, Cenâiz 7; Tirmizî, Cenâiz 7; Ebû Dâvud, Cenâiz 19, 21; Nesâî,
Cenâiz 3
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 40 -
“Bir müslüman muhtazar olduğu (can çekişme ânına girdiği) zaman
rahmet melekleri, beyaz bir ipekle gelirler ve şöyle derler:
‘Sen râzı ve senden de (Rabbin) râzı olarak (şu bedenden) çık. Allah’ın
rahmet ve reyhânına ve sana gazabı olmayan Rabbine kavuş!’
Bunun üzerine ruh, misk kokusunun en güzeli gibi çıkar. Öyle ki melekler
onu birbirlerine verirler, tâ semânın kapısına kadar onu getirirler ve:
‘size arzdan gelen bu koku ne kadar güzel!’ derler. Sonra onu mü’minlerin
ruhlarının yanına getirirler. Onlar, onun gelmesi sebebiyle sizden birinin
kaybettiği şeyinin kendisine geldiği zamanki sevincinden daha çok sevinirler.
Ona:
‘Falanca ne yaptı? Filânca ne yaptı?’ diye (dünyadakilerden haber) sorarlar.
Melekler:
‘Bırakın onu, onda hâlâ dünyanın tasası var!’ derler. Bu gelen (kendisine
dünyadan soran ruhlara):
‘Falan ölmüştü, yanınıza gelmedi mi?’ der. Onlar:
‘O, annesine, Hâviye cehennemine götürüldü!’ derler. Aleyhissalâtu
vesselâm devamla der ki:
“Kâfir, muhtazar olduğu (can çekişme ânına girdiği) vakit, azap melekleri
mish (denen kıldan kaba bir elbise) ile gelirler ve şöyle derler: ‘Bu
cesetten kendin öfkeli, Allah’ın da öfkesini kazanmış olarak çık ve Allah’ın
azâbına koş!’
Bunun üzerine ruh, cesetten, en kötü bir cîfe kokusuyla çıkar. Melekler
onu arzın kapısına getirirler. Orada:
‘Bu koku ne de pis!’ derler. Sonunda onu kâfir ruhların yanına getirirler.”
145
“Âni ölüm, kâfir için gazab-ı İlâhî’nin bir yakalamasıdır; mü’min için
de bir rahmettir.” 146
“Cennet ehli cennete, cehennem ehli cehenneme girince, bir münâdî
(çağırıcı) aralarında: ‘Ey ateş ehli ölüm yoktur; ey cennet ehli asla ölüm
yoktur, hulûd (ebedîlik) vardır’ diyecektir.” 147
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ölüm ânına yaklaştığı
zaman, sık sık ıstıraplar bürümeye başladı. Kerîmeleri Hz.
Fâtıma (r.a.) ‘Vay babacığım, ne çok ıstırap çekiyor!’ diye yakınmaya
başladı. Peygamberimiz, kızını şöyle teselli ediyordu: “Bugünden
sonra baban ıstırap çekmeyecek!” 148
145 Nesâî, Cenâiz 9
146 Ebû Dâvud, Cenâiz 14
147 Buhârî, Rikak 50
148 Buhârî, Megâzi 83; Nesâî, Cenâiz 13; İbn Mâce, Cenâiz 65
ECEL VE ÖLÜM
- 41 -
Ümmü Seleme (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’ı ölüme götüren
hastalığı sırasında: “Namaza ve sağ ellerinizin mâlik olduğu şeylere
dikkat edin!” diyordu. Öyle ki, mübârek lisanları bunu söyleyemeyecek
hale gelinceye kadar tekrara devam ettiler.” 149
Hz. Âişe (r.a.)’nin anlattığına göre: “Rasûlullah (s.a.s) bir gün
yanına girdiği sırada, bir yakınımın nefesini ölüm kesmek üzere
idi. Peygamberimiz, Hz. Âişe’nin üzüntüsünü görünce kendisine:
“Şu akraban için üzülme. Zira onun şu ıstırabı, hasenâtındandır.” buyurdu.
150
“Ölülerinizin yanında hazır bulunduğunuz takdirde (ölünce) gözlerini
kapayıverin. Çünkü göz, ruhu takip eder (ve açık kalır). Ayrıca hakkında
hayır söyleyin. Çünkü melekler ev halkının söylediklerine ‘âmin!’ derler.” 151
“Sizden biri ölünce, kendisine akşam ve sabah (cennet ve cehennemdeki)
yeri arzedilir. Cennet ehlinden ise, (yeri) cennet ehlinin (yeridir), ateş
ehlinden ise (yeri) ateş ehlinin (yeridir). Kendisine: ‘Allah seni kıyâmet
günü diriltilinceye kadar senin yerin işte budur!’denilir.” 152
Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir kabirden bir ses
işitmişti: “Bu ne zaman öldü? (Bileniniz var mı?)” diye sordu. “Câhiliye
devrinde!” dediler. Bu cevaba sevindi ve şöyle buyurdular: “Eğer
birbirinizi defnetmemenizden korkmasaydım kabir azabını size de işittirmesi
için duâ ederdim.” 153
“Kul kabrine konulup yakınları da ondan ayrılınca -ki o, geri dönenlerin
ayak seslerini işitir- kendisine iki melek gelir. Onu oturtup:
‘Muhammed (s.a.s.) denen kimse hakkında ne diyorsun?’ diye sorarlar.
Mü’min kimse bu soruya:
‘Şehâdet ederim ki O, Allah’ın kulu ve Rasûlüdür!” diye cevap verir.
Ona:
‘Cehennemdeki yerine bak! Allah orayı cennette bir mekâna tebdil
etti’ denilir. (Adam bakar) her ikisini de görür. Allah da ona, kabrinden
cennete bakan bir pencere açar.
Eğer ölen kâfir ve münâfık ise (meleklerin sorusuna):
‘(Sorduğunuz zâtı) bilmiyorum. Ben de herkesin söylediğini söylüyordum!’
diye cevap verir. Kendisine:
149 Kütüb-i Sitte Terc. 17/152
150 Kütüb-i Sitte Terc. 17/111
151 Kütüb-i Sitte Terc. 17/112
152 Buhârî, Cenâiz 90, Bed’ü’l-Halk 8, Rikak 42; Müslim, Cennet 65, Tirmizî,
Cenâiz 70; Nesâî, Cenâiz 116
153 Müslim, Cennet 68; Nesâî, Cenâiz 114
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 42 -
‘Anlamadın ve uymadın!’ denilir. Sonra kulaklarının arasına demirden
bir sopa ile vurulur. (Sopanın acısıyla) öyle bir çığlık atar ki, onu (insan
ve cinlerden ibâret olan) iki ağırlık dışında ona yakın olan bütün (kulak
sahipleri) işitir.” 154
“Cenâzede çabuk olun. Eğer sâlih biri ise, kendisine iyilik yapmış olursunuz.
Böyle biri değilse, belâyı bir an önce sırtınızdan atmış olursunuz.” 155
“Ölüyü (mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan
ikisi geri döner, biri bâki kalır: Ailesi ve malı geri döner, ameli kendisiyle
bâki kalır.” 156
“Ölüp de pişman olmayan yoktur; mutlaka herkes nedâmet duyar:
Muhsin (İyi yolda) olan hayrını daha çok arttırmadığı için pişman olur,
nedâmet duyar. Kötü yolda olan da nefsini kötülükten çekip almadığına
pişman olur, nedâmet duyar.” 157
“Bir insan ölünce üç kişi hâriç herkesin ameli kesilir: Sadaka-i câriye
(bırakan) veya istifade edilen bir ilim (bırakan) veya kendine duâ edecek
sâlih evlât (bırakan).” 158
“Mü’min kul (ölünce), dünyanın yorgunluk ve ağrılarından kurtulur.
Fâcir (ölünce) ondan da kullar, memleket, ağaçlar ve hayvanlar kurtulur.”
159
“Mü’minin ruhu, cennet ağacında beslenen bir kuş olur. Yeniden dirilme
gününde Allah onu cesedine döndürünceye kadar orada beslenir.” 160
“Ölüm için bir korku vardır. Öyleyse cenâze gördünüzmü ayağa kalkın.”
161
“Kim cenâzeyi takip eder ve önce üç kere taşırsa (ölen kardeşine karşı
olan) borcunu ödemiş olur.” 162
“Ölülere sövmeyin (sebbetmeyin). Çünkü onlar (sağken hayırdan ve
şerden) gönderdiklerine kavuştular.” 163
“Ölülerinizin iyiliklerini zikredin; kötülüklerini zikretmeyin.” 164
154 Buhârî
155 Buhârî, Cenâiz 52; Müslim, Cenâiz 51; Ebû Dâvud, Cenâiz 50; Tirmizî,
Cenâiz 30; Nesâî, Cenâiz 44; Muvattâ, Cenâiz 56
156 Buhârî, Rikak 42, Zühd 5; Tirmizî, Zühd 46
157 Tirmizî, Zühd 59, hadis no: 2405
158 Müslim, Vasıyyet 14; Ebû Dâvud vesâyâ 10; Tirmizî, Ahkâm 36; Nesâî vesâyâ 8
159 Buhârî, Rikak 42; Cenâiz 61; Nesâî, Cenâiz 48, 49; Muvattâ, Cenâiz 54
160 Nesâî, Cenâiz 117; İbn Mâce, Zühd 32; Muvattâ, Cenâiz 49
161 Kütüb-i Sitte Terc. 15/275
162 Tirmizî, Cenâiz 50, hadis no: 1041
163 Buhârî, Cenâiz 97, Rikak 42; Ebû Dâvud, Edeb 50; Nesâî, Cenâiz 51
164 Ebû Dâvud, Edeb 50; Tirmizî, Cenâiz 34
ECEL VE ÖLÜM
- 43 -
Ebu’l-Heyâc el-Esedî anlatıyor: “Bana Hz. Ali (r.a.): ‘Rasûlullah
(s.a.s.)’ın beni göndermiş olduğu şeye ben de seni göndereyim
mi?’ diye sordu ve Rasûlullah’ın kendisine: “Haydi git, kırıp dökmedik
put, düzlemedik yüksek kabir bırakma!” buyurduğunu söyledi.” 165
Hz. Câbir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) kabrin kireçlenmesini,
üzerine bina (kubbe, türbe) yapılmasını, üzerine oturulmasını,
üzerine yazı yazılmasını ve ayakla basılmasını yasakladı.” 166
“Ben sizi kabirleri ziyâretten men etmiştim. Artık onları ziyâret edebilirsiniz.
Çünkü onlar size âhireti hatırlatır.” 167
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.), Medine ehlinin
mezarlarına uğramıştı. Mezarlara yüzünü çevirerek: “Esselâmu
aleyküm (selâm üzerinize olsun) ey kabir halkı! Allah sizi de bizi de mağfiret
buyursun. Sizler bizim seleflerimizsiziniz. Biz de arkadan geleceğiz.”
buyurdular.” 168
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir mezarlığa
uğramıştı. Mezarlara karşı şöyle buyurdu: “Selâm üzerinize
olsun ey mü’minler cemaatinin mahalle halkı! İnşâallah biz de sizlere
kavuşacağız!”169 Müslim ve Nesâî’deki rivâyette şu ziyâde vardır:
“Allah’tan bizim için de sizin için de âfiyet dilerim.” 170
“Allah kabirleri çok ziyâret eden kadınlara ve kabirlerin üzerine mescidler
yapanlara, kandiller takanlara lânet etsin!” 171
“Kim çocuğunu kaybeden bir anneye tâziyede bulunursa, cennette
ona bir bürde (hırka, kaftan) giydirilir.” 172
Ölüm; Ecelin Kapıyı Çalması
Ölüm, hayatın zıddıdır. Bitkilerde üremenin ve solunumun
durması, hayvanlarda ve insanlarda duyuların çalışmaz hale gelmesidir.
İnsanda, ayrıca düşünme, akletme, hatırlama gibi iç melekelerin
fonksiyonlarını yitirmesidir.
İnsan açısından ölüm, ruhun bedendeki tasarrufuna son verip
bedenden ayrılması olayına denir. Ölüm, insan varlığı için bir
165 Müslim, Cenâiz 93; Ebû Dâvud, Cenâiz 72; Nesâî, Cenâiz 99
166 Müslim, Cenâiz 94; Ebû Dâvud, Cenâiz 76; Tirmizî, Cenâiz 58; Nesâî, Cenâiz 96
167 Müslim, Cenâiz 106; Ebû Dâvud, Cenâiz 81; Tirmizî, Cenâiz 60; Nesâî,
Cenâiz 100
168 Tirmizî, Cenâiz 59, hadis no: 1053
169 Ebû Dâvud, Cenâiz 83, hadis no: 3237
170 Kütüb-i Sitte Terc. 15/296
171 Tirmizî, Cenâiz 61
172 Tirmizî, Cenâiz 74, hadis no: 1076
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 44 -
âlemden diğerine intikal etmektir. Bu anlamda ölüm yok olmak
değildir. Ruh, bâkîdir, yok olmaz. Her canlı varlık için ölüm kaçınılmaz
bir gerçektir. Canlılar doğar, büyür ve ölürler.
Var olanın biyolojik yapısının sonsuzluğa elverişsiz olması, ölümü
ister istemez ortaya çıkarmaktadır. Allah’ın diriliği ve ölümü
yaratmasının sebebi, Kur’an’da şöyle açıklanır: “O, hanginizin daha
güzel amel yapacağınızı denemek için ölümü de hayatı da takdir edip
yaratandır.”173 Ölüm, ancak Allah’ın belirlediği zaman, yani ecel geldiğinde
vuku bulur. Ölüm konusundaki kader yazgısı, Kur’an’da
şöyle belirtilir: “Allah’ın emir ve kazası olmadıkça hiçbir kimseye ölmek
yoktur. O (ölüm), belli bir süreye/ecele göre yazılmıştır.” 174
Hiçbir kimsenin ölümden kaçıp kurtulma imkânı yoktur. “...
Şöyle de: ‘Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş
olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi...”175
“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; burçlarda, sarp ve sağlam kalelerde
olsanız bile!” 176
Ruh, dünya hayatına bir imtihan devresi geçirmek üzere doğum
yoluyla gelen insan oğluna anne karnında dört aylık cenin
döneminde üflenir ve böylece dünya hayatı başlamış olur. Ruhun
bedenden ayrılması ile de kabir hayatı başlar. Kıyâmet koptuktan
sonra da âhiret hayatına yeni bir yaşam için geçecek olan insanoğlu,
dünyadaki inanç ve amel durumuna göre Cennet veya Cehennemdeki
ebedî hayatta yerini alacaktır. İman sahibi olup da
amel eksikliği bulunanlar ise, Cenâb-ı Hakk’ın bileceği sürelerde
cezalarını çektikten sonra Cennet tarafına geçebileceklerdir. 177
Kâinat için esas olan hayattır. Varlıklar, varlık sahasına çıkmadan
önce ölü idiler. Nitekim, Kur’an’da “Allah’a karşı nasıl küfr içinde
olursunuz ki, siz ölüydünüz, size hayat verdi; sonra sizi öldürür, sonra
da diriltir.”178 buyurulmaktadır. Ölüm yok oluş değildir. Varlıkların
özleri Allah’ın ilminde olmaları açısından, yokluk söz konusu
olamaz. Aksi halde, dünya hayatının gerçek hayat ve bu hayattan
göçmeyi de yok olma kabul etmek gerekir; biz inanıyoruz ki,
ölüm yok oluş değil; sadece bir hicrettir, fânî/ölümlü dünyadan
ebedî hayata göç etmektir.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Bedir Savaşında bir çukura doldurulan
173 67/Mülk, 2
174 3/Âl-i İmrân, 145
175 3/Âl-i İmrân, 154
176 4/Nisâ, 78
177 Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 5/166
178 2/Bakara, 18
ECEL VE ÖLÜM
- 45 -
müşrik ileri gelenlerine, “Ben Rabbimin bana vaad ettiğini gerçek
buldum; siz de Tanrınızın size vaad ettiğini gerçek buldunuz mu?” diye
sormuş, yanındakilerin, “Yâ Rasûlallah, bunlar ölü, işitirler mi ki?”
demesi üzerine, “Bunlar sizden iyi işitirler, fakat buna cevap veremezler”
buyurmuştur. 179
Kur’an, özellikle insanın ruhunun Allah’tan olduğunu vurgular.
180 Şu halde, Allah’tan olan bir şeyin yok olması mümkün değildir.
Ruh, melekî bir varlıktır. Kur’an, ölümden söz ederken, hep
“nefs” kelimesini kullanır. Yani, bitkisel ve hayvansal hayat yok
olacak, ama öz bâki kalacaktır. Ölümden sonra dirilme, yani ba’s
arasında geçen döneme “berzah” denilir. İnsan, dünya hayatında
Âhiretini hazırlar. Öldükten sonra, dünyada iken amelleriyle
yazdığı kitabını karşısında görür. Bu görme olayı, ölümle birlikte
kendini gösterir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kabir,
ya Cennet bahçelerinden bir bahçe; ya da Cehennem çukurlarından
bir çukurdur.”181 Bu bakımdan, sevinci ve üzüntüyü, acıyı ve tatlıyı
duyan beden olmadığı için, kabir azabı veya mükâfatının rûhî
mi cismânî mi olacağı tartışması bir bakıma yersiz görünmektedir.
Kıyâmet hâdisesi, adından da anlaşılacağı gibi, bir kalkış, bir değişimdir,
bir yok oluş değildir. Kıyâmetle, ruhlar yeniden ceset giyecek,
âhiret hayatına göre oluşacak evrende Cennet ve Cehennem
şeklinde yeni bir hayata başlayacaklardır.
Kur’an’da zaman zaman “canı alma vefat ettirme” mânâsında
“teveffâ” kelimesi kullanılır. Bu kelime vefâ’dan gelir; “yerine getirme,
süresi dolduğunda gereğini yapma, söze bağlı kalma” demektir.
Nitekim dünya hayatı belli bir süreye (ecel) kadardır ve bu süre
gelince ölüm kendini gösterir. Şu halde, ölüm bir son olmak şöyle
dursun, bir hakikatin gölgesi olan dünya hayatındaki en önemli
gerçektir; gölgeden hakikate, uykudan uyanıklığa geçmektir.
Kur’an’da uyku, ölümle eş anlamlı gibi kullanılır. Bir âyet-i
kerimede, “Allah ölümleri ânında nefsleri vefat ettirir; ölmeyenleri de
uykularında; üzerlerine ölüm hükmünü verdiğini tutar ve diğerini belli bir
ecele kadar salar. Düşünen bir kavim için bunda âyetler vardır.” 182 buyurulmaktadır.
Bu yüzden, “uyku, ölümün yarısıdır.” İşte vefat da,
“süresine erdirmek, vakti gelince sözü yerine getirmek, bütünüyle
îfâ etmek” demek olduğundan mevt/ölüm, insan ruhu için yeryüzündeki
sürenin dolması ve ruhun bedenden sıyrılmasıdır.
179 İbn Hişam 2/292
180 15/Hıcr, 29; 32/Secde, 9
181 Tirmizî, hadis no: 2578
182 39/Zümer, 42
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 46 -
Ölümün tersi de hayattır. Hayatın aslı, ruhun hayatıdır; mânevî
hayattır. Bitkisel ve hayvansal hayat, dünya hayatıdır; ama bu hayat
içinde ruhun hayatı da yaşanabilir. Bu ise, kalbi günahlardan
uzak tutma, tefekkür ve ibâdetlerle mümkün olur. Rûhî hayattan
uzak olup yalnızca dünya hayatını yaşayanlar aslında birer ölüdürler.
Eşyanın dış yüzüne ve hayatın zâhirine takılıp kaldıkları
için, olayların ve eşyanın gerisindeki hakikati göremedikleri için,
kâinatta her bir şeyde açık seçik olan İlâhî tecellîleri göremedikleri,
İlâhî mesajı alamadıkları için ölüdürler. Peygamberler, bunlara
diriltici nefeslerle gelirler. Bu yüzden, Kur’ân-ı Kerim’de, “Ey
iman edenler! (Rasûlullah,) sizi size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman,
Allah’a ve Rasûlü’nün çağrısına koşun ve bilin ki, Allah kişi ile kalbi arasına
girer ve muhakkak O’nun huzurunda toplanacaksınız.”183 buyurulur.
Âyette, iman edenlere seslenilmesi, imanın bir hayat emâresi olmakla
birlikte, asıl hayatın “ruhun ve kalbin hayat derecesi” olduğunu,
buna ulaşmanın ise iman içre iman gerektirdiğini hatırlatmak
için olsa gerektir.
Hayat, asıl itibarıyla kalbin hayatıdır, ruhun hayatı olduğu
gibi; insanın asıl ölümü ve dirimi dünyadadır. Ölüm, hiçbir zaman,
anladığımız şekilde “ölmek” değil; gerçekte “dirilme”dir, hayat
bulmadır. Hayatın kaynağını örten maddî perdelerden sıyrıldıktan
sonra, insanın gerçeği en çıplak şekliyle tanıması nasıl ölmek olabilir?
Ölmek, geçici ve gölge bir hayat olan dünyadan göçmekten
ibarettir. Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe
kavuşur ve “sıla”sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların
sevincini yaşar, özlemlerini giderirken, dünyada ölü olanlar ise,
ölmekle acı bir dirilmeği tatmakta ve gerçek hayatın ne olduğunu
görmektedirler. Bu gerçek hayatta artık yeni bir değişme, yani
ölüp yeniden dirilme gibi şeyler söz konusu değildir. Dünyada ölü
kaldıktan sonra ölümle dirilme, azaba, ateşe dirilmedir; dünyada
diri olanlar ise, daha bir diriliğe, daha güzel, sürekli, kalıcı bir canlılığa
adım atarlar. Kur’an bunu, “Muhakkak ki âhiret yurdu, gerçekten
baştanbaşa hayattır, eğer bilselerdi.”184 şeklinde ifade etmektedir.
Peygamberlerin getirdiği hayat verici nefeslerle dirilemeyenler,
Kur’an’ın deyişiyle, “ölüdürler”, “kabirdedirler”. Kur’an’da:
“Sen ölülere duyuramazsın!”;185 “Sen kabirdekilere duyaracak değilsin!”186
buyrulur. Böylelerinin ruhları silinmiş, kalpleri kararmış, dolayısıyla
kalplerinin duyma (sem’a) ve görme (basar) güçleri yok
183 8/Enfâl, 24
184 29/Ankebût, 94
185 30/Rûm, 52
186 35/Fâtır, 20
ECEL VE ÖLÜM
- 47 -
olmuştur. Peygamber (s.a.s.)’in çağrılarını duymadıkları gibi, çevrelerinde
mutlak gerçeğin işaretleri ve görüntüleri olarak cilvelenen
sayısız âyetleri de görmezler; olanlardan ders almazlar, dünya
hayatına nasıl gelinip bu hayattan nasıl göçüldüğüne dikkat
etmezler; yeryüzünde gezip öncekilerin bıraktıkları konusunda
düşünmezler, kâinatın muhteşem âhenk ve düzeni onlar için hiçbir
şey ifade etmez. Böylesi diriltici unsurlar karşısında kaskatı ölü
kesilenler için son dirilme çaresi, artık ölümdür. 187
Allah Mümît’tir; Eceli Takdir Eden,
Ölümü Yaratan Allah’tır
Allah’ın 99 esmâü’l-hüsnâsından biri, “el-Mümît”tir. El-Mümît,
canlı mahlûkların ölümünü yaratan anlamına gelir. Hayatı nasıl
Allah veriyorsa, ölümü de yine O yaratmaktadır. “O (öyle Yüce Allah)
ki, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için ölümü ve hayatı
yaratmıştır. O, mutlak gâliptir, çok bağışlayıcıdır.” 188
Ölümü de dirilmeyi de Allah (c.c.) yaratır.189 Her insan eceliyle
ölür, hiç kimse ölüme müdâhale edemez. Ancak Allah’ın yazmış
olduğu ecele göre ölür. 190
Bir insan, kalp krizi geçirirken, aynı anda bir diğeri kanserden,
bir başkası akciğer yetmezliğinden hayata veda ediyor. Trafik
kazalarında insanlar can verirken, kaldırımlarda nice karıncalar
eziliyor. Kombinalarda sığırlar boğazlanıyor, çiftliklerde tavuklar
kesiliyor. Teknelerde balıklar, örümcek ağlarında sinekler son çırpınışlarını
yapıyorlar. O anda ölen hücrelerin, alyuvarların, akyuvarların,
hele mikropların haddi hesabı yok. Bütün bu işler imâte
fiiliyle, sonsuz bir ilim ve hikmetle icrâ edilmektedir.
İmâte, yok etme değil; varlığı daha mükemmel hale getirmedir.
İmâte, kabir âlemine doğuştur. İmâte, insan için, dünyaya
gönderilmesinden çok daha ileri bir rahmet tecellîsidir. Çekirdeklerin
ölümleriyle, bitkiler sümbül hayatına geçtikleri gibi, ölüm de
en az hayat kadar bir nimettir. Her ölümü bir diriliş takip etmekte
ve ikinci safhaların birincilerden daha mükemmel olduğu gözlenmektedir.
Bir müslüman, ölümün daha güzele doğru bir değişim
olduğunu idrâk eder; kabir âleminin dünyadan, âhiretin de kabir
âleminden daha güzel ve mükemmel olduğunu bilir. O yüzden
ölüm, yeni bir mükemmelliğe, güzel bir değişim ve dönüşüme
187 Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 235-239
188 67/Mülk, 2
189 67/Mülk 2
190 3/Al-i İmran, 145
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 48 -
atılan adımın adıdır. Ölümü kabir hayatı takip edecek ve dirilişle
insan yeniden beden-ruh beraberliğine kavuşacak; dünyadakinden
daha ileri bir yaratılışla. Ölümü ve imâteyi böylece değerlendiren
insan, ölümü severek gülerek karşılar. 191
Ölüm Meleği ve Azrâil
Allah’ın kendisine verdiği emirle canlıların ruhlarını almakla
görevli olan ölüm meleğinin adının Azrâil olduğu rivâyet edilir.
Kur’an-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde bu ad geçmez; bunun yerine,
doğrudan anlamı olan Melekü’l-Mevt (ölüm meleği) terimi kullanılır.
“De ki; üzerinize memur edilen ölüm meleği, canınızı alır. Sonra
Rabbinize döndürülürsünüz.” 192
Azrâil (a.s.), Cenâb-ı Hakk’ın emrindeki öteki melekler gibidir.
Dört büyük melekten birisidir. O, yalnızca kendisine verilen emri
yerine getirir ve eceli tamam olmuş kulların ruhlarını alıp bu rûhu
isteyene götürür. Onun emrinde de bazı melekler vardır. Bu melekler
de kendilerine Allah Teâlâ tarafından ulaştırılan emirleri
yerine getirirler.
“... Nihayet birinize ölüm gelince elçilerimiz onun canını alırlar, onlar
hiç geri kalmazlar.”193 Kur’ân-ı Kerîm’de, meleklerin kâfir olan bir
kul ile mü’min olan bir kulun canlarını alışları tasvir edilmektedir.
Kâfirlerin can verişleri şöyle târif edilmektedir: “Melekler, kâfirlerin
canlarını alırken onları görseydin... Onların yüzlerine ve arkalarına vuruyorlar;
‘Haydi, yangın (Cehennem) azâbını tadın’ diyorlardı.”194 Nâşitât
meleklerinin mü’minlerin canlarını da tatlılıkla alışları şöyle ifâde
edilmektedir: “Melekler iyi insanlar olarak canlarını aldıkları kimselere
de; ‘Selâm size, yaptıklarınıza karşılık Cennet’e girin’ derler.” 195
Azrâil kelimesi, muhtemelen İbrânîce asıllı olup Kur’ân-ı
Kerim’de ve sahih hadislerde geçmemektedir. Secde sûresinde;
insanların canını almakla görevli olan melekten “melekü’l-mevt
(ölüm meleği)”196 diye bahsedilir. Hadislerde de “melekü’l-mevt”
tâbiri geçmektedir.197 Ancak, ilk iki halife döneminde müslüman
olan Kâ’b el-Ahbâr ile Vehb bin Münebbih gibi şahıslardan nakledilen
İsrâiliyyât arasında Azrâil ile ilgili bazı rivâyetler de tefsir
191 Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, 2/72-73
192 32/Secde, 11
193 6/En’âm, 61
194 8/Enfâl, 50
195 16/Nahl, 32; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s.189
196 32/Secde, 11
197 Buhârî, Cenâiz 69, Enbiyâ 31; Müslim, Fezâil 157, 158; Tirmizî, Tefsir 7; İbn
Mâce, Cihad 10; Ahmed bin Hanbel, Müsned II/269, 351; IV/287; V/395
ECEL VE ÖLÜM
- 49 -
kitaplarına girmiştir. Secde sûresinde ve öteki bazı âyetlerde can
almakla görevli melekten tekil sîgasıyla bahsedildiği halde, diğer
âyetlerde198 çoğul şekliyle (melâike) bahsedilir. Bu sebeple Azrâil’in
ruhları almakla görevli melekler topluluğunun reisi olduğunu
veya meleklerden yardımcıları bulunduğunu söylemek mümkündür.
79/Nâziât sûresinin baş tarafında geçen “nâziât (çekip çıkaranlar)”
ve “nâşitât (incitmeden alanlar)” kelimelerinin ölüm melekleri
(nâziât, kâfirlerin ve günahkârların; nâşitât da mü’minlerin canlarını
almakla görevli melekler) mânâsına geldiği görüşü kesin değildir.
Çünkü müfessirlerin kanaatine göre aynı kelimelerin ruhları,
yıldızları, gâzîleri veya onların atlarını nitelendirmiş olması da
mümkündür.
Kur’an’da ölüm meleğinin can almakla görevli olduğu açıkça
belirtilmekle birlikte,199 bu fiil, her işin gerçek fâili olan Allah’a
da nisbet edilir.200 Nitekim başka âyetlerde201 ölüm meleklerinden
“elçilerimiz (rusulünâ)” diye bahsedilmektedir. Bir hadis-i şerife göre
ise, ölüm meleği bütün ruhları almakla görevlendirilmiştir.202 Yine
Kur’ân-ı Kerim’de belirtildiği üzere ölüm melekleri, kötülüklerden
korunan mü’minlerin ruhlarını alırken şefkat ve nezâketle
hareket ederler ve kendilerine selâm verirler;203 kötülük işlemek
sûretiyle kendilerine zulmedenlerin canlarını alırken de yüzlerine
ve arkalarına vurarak onlara karşı sert ifâdeler kullanırlar. 204
Kur’an ve sahih hadislerde Azrâil hakkında ayrıntılı bilgi yoktur.
Bundan dolayı bazı (M.E.B. Yayınlarından İslâm Ansiklopedisine
Azrâil maddesi yazan Wensinck gibi) bilgin ve yazarların
ölüm meleğini tasvir biçimi, onun gücü, bulunduğu yer, canlıların
rûhunu alış şekli ve zamanı hakkındaki iddiâları İslâmî değildir.
Ölüm gibi çok önemli bir hâdise etrafında insanlık tarihi
boyunca oluşan ortak yorum ve yakıştırmalardan ve kısmen de
İsrâiliyattan ibâret olan bu tür rivâyetler bazı müslüman müellif
ve ediplerin eserlerine de girmiştir. Nitekim Türk edebiyatında ve
halk hikâyelerinde de Azrâil motifi aynı unsurlarla işlenmiştir. 205
Azrâil’in bu kadar kalabalık bir dünyada kıtalar ve ülkeler arasındaki
büyük mesafeleri nasıl aştığı ve aynı anda birçok insanın
198 8/Enfâl, 50; 16/Nahl, 32-33
199 32/Secde, 11
200 39/Zümer, 42
201 6/En’âm, 61; 7/A’râf, 37
202 İbn Mâce, Cihad 10
203 16/Nahl, 32
204 8/Enfâl, 50; 47/Muhammed, 27; 4/Nisâ, 97; 7/A’râf, 37
205 TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 350-351
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 50 -
ruhunu nasıl alabildiği bazı kimseler tarafından daima merak konusu
olmuştur. Mânevî âlemi, maddî durumlara bire bir uydurmanın
getirdiği yanlıştır bu. Eski çağların insanları için düşünce ve
teknik açılımları yönüyle bu soru, bir yönüyle makul olsa bile; günümüzün
baş döndürücü açılımları, dünyanın bir ucundan bilgisayarlara
bilgi aktarılabildiği veya virüsler ulaştırılabildiği bir zaman
diliminde bu tür soruların cevap vermeye değmeyecek yersizlikte
olduğunu vurgulamak gerekmektedir.
Ölüm meleği olduğu için Azrâil’in adı insanlar arasında âdetâ
korku sembolü haline gelmiştir. Dolayısıyla bazı kimselerin bu meleğe
karşı duyguları olumsuzdur. Ancak bu düşünce hem yersizdir,
hem de iman gerçeğiyle uyuşmaz. Çünkü iman, ayrıca sevgi, saygı,
bağlılık ve teslimiyet ister. Azrâil, Allah’ın, can almak için görevlendirdiği
bir melektir. Dolayısıyla can almak onun görevidir. Her
şey gibi, canımızın da sahibi Allah’tır. Can, Allah’ın bize bir çeşit
ödünç olarak verdiği bir emânetidir. Emânet, bir gün gelir, asıl
sahibine iâde edilir. “Her nefis, ölümü tadacak, her emânet sahibini
bulacaktır. Azrâil, bu konuda sadece görevini yapmaktadır.
Onun hiç kimseye karşı özel bir düşmanlığı da yoktur. Bu nedenle,
Allah’ın bütün elçileri gibi Azrâil’i de saygıyla anmak imanımızın
gereğidir. Allah’ın selâmı O’nun ve diğer bütün elçilerinin üzerine
olsun.
Ölüm meleği olması itibarıyla Azrâil’e hakaret etmek, onu
eleştirmek, eli tırpanlı çirkin bir insan şeklinde onu resmetmek,
“zamansız öldü” gibi sözler sarfetmek, imanla bağdaşmayacak büyük
yanlışlardır.
Azrâil ve ölümden sonraki hayat hakkında, çevrede nice elfâz-ı
küfür, yani söyleyeni şirke düşürmesinden korkulan, bir müslümanı
mürted yapmasından endişe edilen çirkin söz vardır. Bunların
birkaç tanesini sayalım:
“Azrâil onun canını yanlış yere aldı”, “Azrâil’le savaşıyor” gibi
sözler, Azrâil’e hakaret etmek, onu eleştirmek anlamında).
“Eşek cennetini boyladı” (Cenneti küçümsemek, cenneti yakışıksız
bir şeyle vasıflandırmak anlamında).
“Sensiz cennet kötü, seninle cehennem bana ödül” gibi sözler
(Cenneti, cehennemi önemsiz görmek veya âşık olduğu bir insanı
bunlardan daha önemli kabul etmek anlamında).
Bir müslüman, bu ve buna benzer çirkin sözleri kesinlikle kullanmamalı,
bilinçsizce bu tür sözler sarfedenlere tepkisini mutlaka
ECEL VE ÖLÜM
- 51 -
belirtmelidir.
Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır, Köprüdür
Ölümü, yok oluş, bitiş ve netice olarak gören insan, hayatın
mânâsından da uzaktır. Onun için hayat, tesadüfler oyuncağıdır,
kabir karanlıklara açılan bir kapı, ecel bütün sevdiklerinden bir
daha kavuşmamak üzere bir ayrılıştır. Bunun için âhirete inanmayan
kimsenin ruhu acı ve ıstırap içindedir; dehşet ve vahşet içindedir,
mânen kıvranmaktadır. Böyle bir insana hangi şey teselli
verebilir?
Her mevsim yaşanan olaylar gösteriyor ki, ölüm yeni bir hayatın
başlangıcıdır ve o hayata ulaşabilmek için geçirilmesi gereken
bir arınma hareketidir. Diğer bir ifadeyle, dünyanın ağırlıklarından
kurtulma faâliyetidir. Sonbaharda çürüyen, kuruyan ve
kendisinde hayattan eser kalmayan kökler, dallar ve tohumlar,
ilkbaharın o her yerden hayat fışkıran bayramına hazırlanır ve
vakit geldiğinde yeni bir hayata kavuşurlar. İşte bir gün biz de, o
tohumlar gibi toprağa düşeceğiz. Her ne kadar bir müddet için
toprağa karışsak bile, bizim de ebedî bir baharımız vardır ve gelecektir.
Evet, doğumla bu âleme kavuşulduğu gibi, ölümle de bir başka
âleme kavuşulacaktır. Ve tohum, toprakta çürümesine rağmen
oradan nasıl bir başka hayata kavuşup gökyüzüne doğru dal budak
salıyorsa, insanın cesedi de ölümle çürüyecek, fakat ölümsüz
ruhuyla ebedî bir âlemde hayat bulacaktır. Yer altındaki tohum,
nasıl yer üstündeki ağaç halini ve güneşli dünyayı idrâk edemez,
onu önceden düşünemez ve bilemezse, biz de bu kayıtlı ve sınırlı
hâlimizle, ebedî hayatı ölümden önce anlayamayız.
İnsan için ölüm, ipek böceğinin koza içindeki krizalit dönemi
gibidir. İpek böceğine, kabir gibi daracık kozasından çıktıktan
sonra kelebek olacağı ve kendisine birer kanat ihsan edileceği
bildirilse, böcek ona inanmakta zorluk çekecektir. İşte insan da,
ebedî âlemdeki hayatını anlamak noktasında o ipek böceği kadar
âcizdir. Çünkü bütün duyguları, bu dünya ölçülerine göre çalışmaktadır.
Ancak içinden gelen bir ses, ona ebedî âlemlerin var
olduğunu haykırır durur.
İlim adamları tarafından da doğrulanan ve bütün insanların
yaratılışında var olan bu sonsuzluk arzusu, bize ebedî âlemlerin
varlığını bildiren en kuvvetli bir psikolojik delil olarak kabul edilmektedir.
Tıpkı açlık ve susuzluk gibi. İnsanın susaması, suya işaret
eder ve onun varlığını gösterir. Bu, su ile insan arasındaki özel ve
içten bir alâkadır. İnsanın âhiret âleminin varlığını iç dünyasında
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 52 -
sezmesi âhiretin varlığına en büyük delillerden biridir. Veya en
azından böyle bir âlemin olmasını ve yaratılmasını gerektirir.
En küçük bir canlıyı, karıncayı dahi mükemmel bir şekilde besleyen
ve istediğini veren Rabbimiz, bize de bütün duygularımızla
istettiği âhireti, elbette verecektir. Zaten âhireti vermek istemeseydi,
onu istemek duygusunu da biz insanlara vermezdi. Bütün
insanlığı etkileyen ve kuşatan bu gerçeğin, boş ve kuru bir iddia
olmadığı açıktır. Bu arzuyu insanın kalbine koyan kim ise, onu verecek
olan da ondan başkası olmayacaktır elbette.
“Her nefis ölümü tadacak!” Bunu herkes biliyor, ama pek az
insan, üstünde düşünüyor. Nefis, kendini bu kesin hükmün dışında
tutmak istiyor. Ölümü hatırlasa bile başkaları için hatırlıyor.
Unutmak için de elinden geleni yapıyor. Nereye kadar?! Ölümü
düşünmek zorundayız. Ölmeyi öğrenmek, onun öğrencisi olmak
zorundayız. Ömrün sonudur belki, ama hayatın da sonu mudur?
Elbette hayır! Hayat, bedensiz bir biçimde yaşamaya devam edecek.
Ölümle yüzleşenler, ölmeyi bilenler farkındadır bunun. Ölümü
hatırlamak acı vermez onlara. Ölüm bir başlangıçtır çünkü.
Aslında ölümü kendimize biz düşman yapıyoruz. Zamana ve
mekâna sığmayan arzularımızı, duygu ve düşüncelerimizi kırk elli
yıllık dar bir şeride sığdırma gayretimiz, bizim için ölümü tatsız
kılıyor. Susuzluğu isteyen akıl ve kalbimizi, bir gün işlemez olacak
vücudumuzun emrine verdiğimiz; kabirden öteye geçemeyecek
sevdaların, ancak kabre kadar sürecek dostlukların ağına kendimizi
hapsettiğimiz an, iç dünyamızda bir bocalamadır başlıyor.
Her şeye endişeyle baktıran, hayatın tadını kaçıran bir bocalama.
Ebediyet arzusu; yaratılış toprağımıza ekilen en kudretli tohum
bu olsa gerek. Gelip geçici şeyler, bize huzur vermiyor. Her
ayrılık bizi acıya boğuyor. Asırlardır ebedî bir hayatın
Formülünü arıyor insanlık. İnsan ruhu, sonsuzluğa meftun olduğu
içindir ki, bütün peygamberler, tebliğ ettikleri âhiret inancı,
yani ebedî bir hayat müjdesiyle, ölümün dehşet veren yüzünü aydınlığa
çevirmişlerdi.
Batıda özellikle son iki asırda ortaya çıkan ve daha ziyâde bir
kargaşa şeklinde göze çarpan fikrî ve sosyal hareketliliğin ebedî
hayatın inkârından kaynaklandığını söylemek fazla zor olmamalı.
Ölümün bir yok oluş olarak kabulüyle insanın mutlaka öleceği
gerçeğinin yol açtığı çelişki, Batı insanını ve Batı düşüncesini benimseyen
dünya insanlarını birtakım yollara sevketti. Bir kere, intihara
yeni bir kapı açıldı. İnkârcı düşünceler içinde bocalamaktan,
kurtuluşu intiharda arayan insanlar görüldü.
ECEL VE ÖLÜM
- 53 -
Özellikle 19. asır şiirlerinde olmak üzere nice mısrâlarda sonsuzluk
iştiyakının yanında, ölüm korkusu sık sık konu edilir. Yok
olma acısının olmadığı huzurlu bir ölüm arzusu dile getirilir. Fakat,
korkusunu kendine bile itiraf edemeyen pekçok insan, hayalî
oyuncaklar formülünü bulmuştur. Servetlere servetler eklenir.
Huzur, istatistik rakamlarındaki büyüme özelliklerinde aranırken,
yeni yeni oyuncaklar piyasaya sürülür. Radyo, sinema, otomobil,
televizyon, bilgisayar, internet oyuncaklarıyla eğlenir, gezer. Gününü
gün eder, gündelik yaşar. Alkol ve uyuşturucu gibi “unutturma”
âletleriyle ne dünü, ne yarını düşünüp hatırlamamaya çalışır.
Bazı insanlar ise, geride bıraktıkları eserlerle yok olmaktan kurtulmuş
olacağı ümitleriyle tesellî bulur.
Âhiretin varlığını öldükten sonra anlamak, insanoğlunun ne
dünya huzurunu, ne de ebedî hayatın kurtuluşunu neticelendirecek.
Bizi bekleyen sonsuz hayat için açılan imtihanı başarmak,
ömrümüzü hesap gününün sahibinin emrettiği istikamette geçirmemizi
gerektiriyor. İşte o zaman, ölüm bir darağacı, bir ebedî
ayrılış, hiçliğe, yokluğa, çürümeye, unutulmaya, kopkoyu bir karanlığa
açılan kapı hüviyetinden çıkıp, ölümün olmadığı, gelmiş
ve gelecek bütün sevdiklerimizin toplandığı, Allah’ın emirlerine
uymuş olmanın mükâfatının verildiği âleme geçmek için bir basamak
haline gelecek. Ancak bu sâyede ölüm, hayatımıza bir mânâ,
huzur ve mutluluk katacak.
Kimler yok ki orada?! Dede ve ninelerimiz, gönülden sevdiğimiz
anne, baba ve kardeşlerimiz... Nice büyük insanlar, Allah
dostları, sıddîklar, şehidler, sâlihler, peygamberler ve en önemlisi,
iki cihan güneşi Efendimiz (s.a.s.) hep orada... Sevdiklerimizle
dolu olan âleme geçmek için, bir başka doğuş olan ölüm, tek
çare... 206
Ölüm de Bir Nimettir
Ölüm, hem de birkaç yönden insan için bir nimettir. Her şeyden
önce, ölüm bir kurtuluştur. Omzumuza yüklenmiş olan hayat
külfetinden bir kurtuluş. Bir derece hürriyete, serbestliğe varıştır.
Meselâ, üzerimizde olan bir vazifeyi, yapmakla yükümlü olduğumuz
bir işi hakkıyla yaptığımız veya bir engel çıkıp da yapma
imkânımız olmadığı zaman, o iş üzerimizden kalkmış olur ve
biz de rahatlayarak, “üzerimden dağ gibi bir yükün, bir ağırlığın
kalktığını hissediyorum” deriz. İşte ölüm de böyledir. Hiç ummadığımız
ve beklemediğimiz bir anda geliverir ve artık taşımaktan
âciz kaldığımız hayat yükünden bizi kurtarıverir.
206 Selim Gündüzalp, Ölüm Son Değildir, s. 12 vd.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 54 -
Bu gerçek, hadis-i şerifte şöyle dile getirilir: Rasûlullah’ın yanından
bir cenâze geçti. Ona baktı ve şöyle dedi: “Bu, ya kendi
kurtulmuştur veya kendisinden kurtulunmuştur.” Sahâbiler sordular:
“Yâ Rasûlallah! Kendi kurtulmuş veya kendisinden kurtulunmuş
ne demek?” Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle açıkladı: “Mü’min ölünce
dünyanın eziyet ve sıkıntılarından kurtulur; fâsık ölünce de onun şerrinden
insanlar, beldeler, ağaç ve canlılar kurtulur.” 207
Dünya hayatı, yapısı itibarıyla sıkıntılı, problemli, dert ve ıstıraplarla
doludur. Bazen gelir bir zindan oluverir, insanı boğmaya
başlar. Hayat çekilmez bir hal alır. Fakat ölüm geldiği zaman bütün
bu sıkıntıları ve dertleri silip süpürüverir. Sürurlu, geniş, ıstırapsız,
sonsuz, dertsiz ve gamsız bir hayat başlar. Zaten hadiste
“Dünya mü’minin zindanı; kâfirin cennetidir” buyrulmuyor mu? Yani
bu dünya, âhirete nisbetle mü’min için bir zindan; kâfir için de
cennettir. Çünkü mü’min imanı sâyesinde âhirette daha geniş nimetlere
kavuşacak, âhiretin yanında dünya hayatı bir zindan gibi
kalacaktır. Kâfir de dünyadaki rahatlığı ve nimetleri âhirette bulamadığı
için, âhiretine oranla bu dünya ona cennet gibi olacaktır.
İnsanın yaşı ilerledikçe, altmışı-yetmişi geçtikçe hayat ağırlaşır,
yaşamak zorlaşır. Kulağı az duyar, gözü az görür; hastalıklar,
ağrılar birbiri peşi sıra gelmeye başlar. Bütün bu dertler insanı
ölüme biraz daha yaklaştırır. Ve yaşlı insan bu dertlerden ancak
ölüm sâyesinde kurtulacağını bilmektedir. Ölümün, kendisi için
bir nimet olduğuna iyice inanır ve kabul eder. O kadar dengeli bir
manzara ki, insan hemen yerini arıyor. Demek ki dünyadaki acı
vaziyetler, hastalıklar, hatta bir yerde ihtiyarlığın ölümden önce
gelmesi sebepsiz değil. Bu durumlarla iç dünyamızda âhirete göçmek
ve dostlara kavuşmak üzere bir arzu uyandırılıyor. Ağırlaşan
hayat yükü ve hayat şartları karşısında ölümün nimet oluşu hissedilirken,
bütün kâinata hükmeden o Zat’ın sonsuz merhametini
de anlamış oluyoruz.
Hayat, ölüm olmadan sürüp gitse ne olurdu, bilinmez. Ama,
bugünkünden kat kat kalabalık bir dünyada ve yedi, on yedi...
nesil öncesiyle beraber yaşamak zorunda kalacağımız düşünülürse,
en değişmez gerçeğe olan düşmanca bakışımızı bir ölçüde
yumuşatmak gerekiyor. Dedemiz, onun dedesi ve sayılamayacak
kadar dedeler ve nineler... Her biri ayrı bir dert ve hastalık içinde
inleyip dursalar, hayat onlar için, hem de bizim için ne kadar ağır
ve çekilmez olacak ve ölüm ne kadar arzu edilecekti. İşte sadece
bu cihetten bakılsa dahi ölümün büyük bir nimet olduğu ortaya
çıkar. Eflâtun, ölüme “nimetlerin en büyüğü” derken, hiç de
207 Nesâî, Cenâiz 48
ECEL VE ÖLÜM
- 55 -
haksız bir hükmü dile getirmiyordu.
Ölümü bir an için yok farz ederek tahmin yürüten İbn Sina
şöyle diyor: “Yeryüzünün hacmi ve kapasitesi belli. Ölmeselerdi
bu kadar insan nereye sığacaktı? Birbirine bitişik ve sımsıkı durmaları
halinde bile bunlar dünyaya sığmazdı. Nerede kaldı ki,
oturdukları ve dağınık halde bulundukları zaman bunlar sığabilsin?
Bunlardan artabilecek ne barınacak bir yer, ne bir bina, ne
ekip biçilecek bir arazi ve ne de gezecek bir yer kalmazdı. Bu durum
az bir zaman için böyledir. Zaman geçtikçe hal ve keyfiyet nasıl
olacaktır? Ebedî hayatı arzu edip ölmeyi istemeyen ve bunun
mümkün olabileceğini zannedenin hali işte budur. Bu zan ve arzu,
cehâletin sonucudur. Ölüm, İlâhî bir ihsan olunca; o, kötü bir şey
olmaz. Kötü olan şey, ondan korkmaktır. Ölümden korkan da
onun gerçek yüzünü bilmeyendir.” 208
Ölümle uyku arasında çok yakın bir benzerlik vardır. Başta
hasta ve musîbet çekenler olmak üzere, herkes için uyku nasıl ki
bir istirahat ve rahmettir; uykunun büyük kardeşi olan ölüm de
dert çekenler ve intiharı düşünenler için de bir nimet ve rahmettir.
Kendi ihtiyaçlarını göremeyecek kadar âciz bir duruma düşen
felçli ve yatalak bir insan veya derdine çare ve ilaç bulamayan bir
hasta ölümü o kadar bir iştiyakla ister ki, onun tek arzusu varsa, o
da bir an önce ölüm nimetine kavuşmaktır. İntihara kalkışan kimse
de aynı durumdadır. Böyle bir insanın imdadına ölüm yetişecek
olsa, hem büyük bir günaha girmekten kurtulur, hem de ebedî
hayatını berbat etmemiş olur. 209
Ölüm Korkusu
Ölüm korkusu, insanlar arasında yaygın olan korku çeşitlerindendir.
Kur’an, şu ifadesi ile insanların ölüm korkusuna işaret
etmiştir: “De ki: ‘Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, sizi mutlaka
bulacaktır.”210 Savaşlarda ölüm korkusu, bütün açıklığı ile ortaya
çıkmaktadır. Özellikle bu, savaş alanına gönderilen muhâriplerde
daha belirgindir. Kur’an’da münâfıkların savaştaki ölüm korkusuna
temas edilmektedir: “Kendilerine savaş farz kılınınca, içlerinden bir
grup, insanlardan, Allah’tan korkar gibi, hatta daha fazla korkmaya başladılar.
‘Rabbimiz, savaşı bize niçin yazdın (farz kıldın)? Bizi yakın bir süreye
kadar ertelesen (daha bir müddet savaşı farz kılmasan) olmaz mıydı?’
dediler. Onlara de ki: ‘Dünya menfaati önemsizdir. Allah’tan korkanlar
208 İbn Sina, Ölüm Korkusundan Kurtuluş Risâlesi, s. 21
209 Mehmet Paksu, Ölüm ve Sonrası, s. 30-32
210 62/Cum’a, 8
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 56 -
için âhiret daha hayırlıdır ve size kıl kadar haksızlık edilmez.” 211
Allah’a sağlam bir iman, insanı ölüm korkusundan kurtarır.
Çünkü mü’min, kesin olarak ölümün kendisini, Allah’ın rahmeti
sayesinde en güzel nimetlere kavuşacağı sonsuz âhiret hayatına
götüreceğine inanır. Mü’min ölümden korktuğu takdirde, bu
sadece Allah’ın mağfiretinden nasiplenememek ve rahmetine
ulaşamamak endişesinden dolayıdır. Hiç şüphesiz ölüm korkusu,
tevbe etmeden evvel öleceklerinden korkan günahkârlarda fazla
olmaktadır. Realitede ölüm korkusu, sadece tevbe etmeye engel
olması cihetiyledir. Bu yüzden, ölüm korkusunun Allah korkusuyla
sağlam bir şekilde sımsıkı bir bağı bulunmaktadır. Kâfirler, dirilişe
de âhirete de inanmadıklarından, varlıklarını çürüttüğü ve yok
ettiği için ölümden korkarlar. Bazıları da kendilerini nasıl bir meçhule
götüreceğini bilmediklerinden dolayı ölümden korkarlar. Bu
gibi kişilerin gidecekleri son yeri bilmemeleri, ölümden korkma ve
endişelenme sebebi olmaktadır.
Ölüm korkusunun doğurduğu kaygı, endişe ve bunalımlara
çözüm arayışı içine giren insanın imdadına gerçek anlamda yetişecek
olan imandır, yeniden dirilmeye ve âhirete inanmaktır.
Âhirete yakînî bir şekilde iman eden kimse için ölüm; korkutucu,
ürkütücü ve acı veren bir olay olmaktan çıkar, zorlukların bitip her
türlü güzelliklere, sonsuz nimetlere açılan bir kapı olur. İnsandaki
ölümsüzlük arzusunu doyurup tatmin edebilecek olan da ancak
âhiret inancıdır. Eğer insan için her şey bu hayattan ibaret olsaydı,
bir yandan akıl almaz rûhî eğilim ve arzuları, diğer taraftan sınırlı
güç ve yetenekleri arasında bocalayıp duracaktı. İşte insanın bu
duygu ve ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayacak husus Allah’a ve
âhirete imandır. Allah’a ve âhirete yakînî bir şekilde inanan kimse,
Allah’ın azâbından korkar. Bunu Allah’ın hududuna riâyet ederek
yaşantısında gösterir, takvâ yoluna girer.
Ölüm Gerçeği ve Âhiret İnancının
Ruh Sağlığı Açısından Önemi
İnsan olarak dünyaya gelen birey, varoluşunun anlamını kavradığı
oranda hayata olumlu bakabilecek ve olayları daha rahat
kavrayabilecektir. Nitekim 23/Mü’minûn Suresi 115212 ve 75/
Kıyâme Suresi 36’da213 insanın başıboş yaratılmadığı belirtilerek
211 4/Nisâ, 77
212 “Sizi boşuna yarattığımızı ve bize tekrar döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?”
213 “İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder.”
ECEL VE ÖLÜM
- 57 -
yaratılışının anlamına vurgu yapılmaktadır. 51/Zâriyât Suresi, 56.
âyette de214 insanın yaratılış amacının kulluk olduğu belirtilerek
konuya açılım sağlanmaktadır.215
İnsanın varoluşunun anlamı bu şekilde belirtilirken 21/Enbiyâ
Sûresi 35’de216 bu dünyanın bir imtihan yeri olduğu ve sonunda
herkesin ölümü tadacağı belirtilerek ölüm gerçeğine vurgu yapılmaktadır.
“Ölüm bu dünyadaki yaşamı tamamlayan bir noktadır.217 Fakat
varlığın son noktası değil, bilakis ebedi hayatın başlangıcıdır. İslam
inancında insanın ölümü, dünya ile âhiret arasındaki bir geçişi
teşkil etmektedir.218 Nitekim ‘Bireyin, ölümün hayatın bir gerçeği
olduğunu gözönüne alarak hayat ile ölüm arasında sıkı bir bağ
olduğunu düşünmesi, Yalom’a göre kişiyi korku ya da kasvetli kötümserlik
varoluşuna mahkum etmekten çok, onu daha otantik
hayat tarzına yöneltmek için bir katalizör olarak hareket eder ve
hayattan alınan zevki arttırır.’219 Fakat burada şunu da hemen belirtmek
gerekir ki ölüm korkusu gerek her insanda varlığını hissettirmesi,
gerekse şiddet ve etkisinin gücü bakımından diğer bütün
korkulardan ayrılır. Hatta yaşadığımız bütün korkuların temelinde
sadece ölüm korkusunun yattığını iddia edenler vardır.220
Birbirinden farklı izah tarzları getirmiş olsalar da tarih boyunca
ölümden sonraki hayata atıfta bulunmayan hiçbir din yoktur.
221 Ölümü felsefi bir problem olarak ilk defa ele alan Sokrat’tır.
Sokrat’tan önce bu konuda kayda değer bir açıklama yoktur. Sokrat,
insanların hayatları boyunca devam eden korkularının başında
ölüm korkusu olduğunu söyler222…
İslam inancına göre ise bu dünya bir sınav yeridir ve insan bu
dünyada yaptığı her hareketinin karşılığını öbür dünyada görecektir.
Böyle bir âhiret inancı hem ölüm düşüncesinin kabullenilmesini
214 “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”
215 Kula, “Bedenî Özürlü Gençlerin Din Eğitiminde Dikkat Edilmesi Gereken
Psikolojik Hususlar”, s., 193-194.
216 “Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de
deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.”
217 Özcan Köknel, İnsanı Anlamak, Altın Kitaplar, 6. Baskı, İstanbul 1997, s. 406.
218 Toshihiko Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, çev; Süleyman Ateş, Ankara, s. 24.
219 Naci Kula, Gençlerde Izdırap Tecrübesine Bağlı Dini Krizle Başa Çıkmaya
Yönelik Öneriler, (Yayınlanacak Çalışma), s. 19.
220 Hayati Hökelekli, “Ölüm ve Ölüm Ötesi Psikolojisi”, U.Ü. İlâhiyat Fak. Dergisi,
Yıl: 1991, S:3, c: 3, s:156.
221 Faruk Karaca, Ölüm Psikolojisi, Beyan Yay., İstanbul 2000, s. 15.
222 Ruhattin Yazoğlu, “Ölüm Korkusuyla İlgili Bazı Felsefi Tavırlar”, Akademik
Araştırmalar, Bahar 1997, Yıl:1, Sayı:4, s. 120.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 58 -
hem de bu dünyada karşılaşılan birtakım sıkıntı ve meşakkatlerin
karşılığının öbür dünyada kat kat alınacağı düşüncesiyle kişiyi
karşılaşabileceği kaygı ve stresten kurtarabilecektir.223 ‘Zira âhiret
inancı bir taraftan insanlara zulüm ve sıkıntılar karşısında büyük
bir teselli kaynağı sunarken, diğer taraftan ölümsüzlük arzusuna
sahip insan için ebediyetin kapılarını açmakta, insanın ruhi dengelerinin
bozulmaması hususunda büyük rol oynamaktadır. Araştırmalarda
ümitsizlik vb. durumlarda âhiret inancının iman edenlera
bir ümit sunduğu ve endişeyi azalttığı, insanlara vicdan azabı
ve korkularını yatıştıracak teselliler oluşturduğu tespit edilmiştir.
Ayrıca âhiret inancı, ölümden sonra insanın hayatının devam edeceğini,
esas olanın âhiret hayatı olduğu fikrini insanın dikkatine
sunarak onun yaşantısını daha bilinçli bir şekilde geçirmesine,
kendisini otokritik etmesine de yardımcı olacağından olumlu bir
değişim ve kaliteli bir yaşam sürmesine imkân sağlar.’224
‘Netice olarak ölümü hayatın temel gayesi olarak gören inanan
insanlar, bir gün ölecekleri gerçeğini şuurlarının bir köşesinde
canlı tutarak zevk ve metanetle yaşayabilmenin imkânını araştırırlar.
Onlara göre ölümün berisindeki ve ötesindeki hayat birbirini
tamamlayan iki unsur olarak görülür. Nitekim onlar kendilerini
nihayetsiz bir istikbalin yolcuları olarak görürler.’ 225
Dolayısıyla bu şekilde güçlü bir ölüm ve âhiret inancına sahip
bireyler karşılaşmış oldukları olumsuz durumlarla çok daha rahat
bir şekilde baş edebileceklerdir.
İnanan insanın hayatta karşılaştığı çeşitli zorluklarla mücadele
edebilmesinde ona yardımcı olan bir diğer destek de kader inancıdır.
Nitekim İslam inancına göre insanın doğumundan ölümüne
kadar geçen süreçte başına gelebilecek her şey Allah katında bilinmektedir
ve onun dilemesine göre cereyan etmektedir. 226
Kaza-kader konusunda bilgi verilirken olaylar karşısında insanın
sorumluluğunun ve iradesinin önemine dikkat çekildikten
sonra daha geniş bir çerçevede her şeyi varedenin Allah olduğu
ve her olayın kendi içerisinde bir mantalitesinin olduğu vurgulanabilir.
Böylece kişi Allah’ın takdiri ve insanın iradesinin rolü
çerçevesinde olayların meydana geldiğini dikkate alabilir. 227
223 Hüseyin Peker, Din Psikolojisi, Sönmez Matbaası, Samsun 1993, s. 167
224 Kula, a.g.ç., s. 19-20.
225 Karaca, a.g.e., s. 267-268; Muammer Cengil, “Depresyonu Önlemede Dini
İnancın Koruyucu Rolü” Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, III,
(2003), Sayı:2, s., 141
226 Kur’an, 57/22
227 Kula, “Bedenî Özürlü Gençlerin Din Eğitiminde Dikkat Edilmesi Gereken
ECEL VE ÖLÜM
- 59 -
Böyle bir inanca sahip olan bir kimse üzerine düşen görevleri
yaptıktan sonra işin gerisini Allah’a bırakarak tevekkül eder ve
böyle bir inanç ile yaşamda karşılaştığı çeşitli sıkıntıların yıkıcı etkisinden
psikolojik olarak kendisini korumuş olur. 228
Ayrıca yaşanılan olayların mutlak anlamda olumsuzluk olarak
değerlendirilmemesi gerektiğine de vurgu yapılmalıdır. Çünkü
bize göre iyi olan bir şeyde bir olumsuzluğun veya olumsuz gibi
gözüken bir olayda da iyi bir durumun olabileceği vurgulanmalıdır.
Nitekim bir âyet-i kerimede229 insanların hoşuna giden bir
olayda şer, hoşuna gitmeyen bir olayda da hayır olabileceği vurgulanmaktadır.
230
Ölümü Düşünerek Dirilmek
İnsan açısından ölüm, Allah’ın mümît isminin tecellî etmesiyle,
ecel denilen belirli bir zamanda, ruhun bedendeki tasarrufuna
son verip vücuttan ayrılması olayına denir. Ölüm, insan için yok
olmak değil; bir âlemden diğerine intikal etmektir, bir hicrettir,
fânî/ölümlü dünyadan ebedî hayata göç etmektir.
Ölüm, hiçbir zaman, anladığımız şekilde “ölmek” değil; gerçekte
“dirilme”dir, hayat bulmadır, uykudan uyanmaktır. Hayatın
kaynağını örten maddî perdelerden sıyrıldıktan sonra, insanın
gerçeği en çıplak şekliyle tanıması nasıl ölmek olabilir? Ölmek,
geçici ve gölge bir hayat olan dünyadan göçmekten ibarettir.
Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe kavuşur
ve “sıla”sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların sevincini
yaşar, özlemlerini giderirken, dünyada ölü olanlar ise, ölmekle acı
bir dirilmeyi tatmakta ve gerçek hayatın ne olduğunu görmektedirler.
Peygamberlerin getirdiği hayat verici nefeslerle231 dirilemeyenler,
Kur’an’ın deyişiyle, akılları çalışmayan, gözleri görmeyen,
kulakları işitmeyen, gerçek hayata sahip olmayan “ölüdürler.”
Allah’ın 99 esmâü’l-hüsnâsından biri, “el-Mümît”tir. El-Mümît,
canlı mahlûkların ölümünü yaratan anlamına gelir. Hayatı nasıl
Allah veriyorsa, ölümü de yine O yaratmaktadır. Allah’ın hayatı/
diriliği ve ölümü yaratmasının sebebi, Kerîm Kitapta şöyle
Psikolojik Hususlar”, s., 195.
228 Muammer Cengil, a.g.m., s., 141.
229 “… Olur ki, bir şey sizin için hayır iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur
ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”
(2/Bakara, 228)
230 Kula, ““Bedenî Özürlü Gençlerin Din Eğitiminde Dikkat Edilmesi Gereken
Psikolojik Hususlar”, s., 197; Dr. Muammer Cengil
231 8/Enfâl, 24
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 60 -
açıklanır: “O (Allah), hanginizin daha güzel amel işleyeceğini denemek
için ölümü ve hayatı yarattı.”232 Ölüme göre hayatı/dünyayı önceleyen
ters gözlüklü insan, bu âyetteki ifadede bir terslik varmış gibi
görebilir. Çünkü diğer canlılar gibi insanlar da, önce yaşar sonra
ölürler; ama âyette önce ölüm, sonra hayat denilmiş. Burada Allah
bize işaret yoluyla şunu anlatıyor: “Hayatı anlamak, doğru ve
güzel yaşamak istiyorsanız, önce ölümü anlamalısınız!” İnsanın
hayatı nasıl anlamlandırdığı, her şeyden önce ölümü nasıl anladığına
bağlıdır. Eğer siz ölümü bir bitiş ve yok olma şeklinde anlarsanız,
hayatı da “nasıl olsa ölüm var; o halde ölmeden önce ne
yaparsam kârdır” anlayışıyla değerlendirir ve öyle yaşarsınız. Ama
ölümü bir bitiş değil de, aksine bir diriliş ve gerçek hayat olarak
anlarsanız, o zaman hayatı; “en ince teferruatına kadar hesabının
verileceği bir olay” olarak kabul eder ve o şekilde yaşarsınız. Herhangi
bir şey yapmadan önce, onun hesabını yapar, hesaba çekileceğiniz
bilinciyle hesaplı ve ölçülü davranırsınız. İkinci anlam
olarak, doğru bir gözlükle baktığımızda görürüz ki canlılar, varlık
sahasına çıkmadan önce ölü idiler. Yani, ölüm hayattan önce var
kılınmış, daha önce yaratılmıştı. Hayat Kitabımız, bu gerçeği şöyle
vurgular: “Allah’a karşı nasıl küfr içinde olursunuz ki, siz ölüydünüz, size
hayat verdi; sonra sizi öldürür, sonra da diriltir.” 233
Allah’ın İmâte/Öldürme Faâliyeti: Allah’ın yaratma fiili her an
faâliyet gösterdiği, Allah devamlı yarattığı gibi; imâte fiili, öldürme
sıfatı da aralıksız işlemektedir. Günde ortalama 300 bin kişi
ölmekte, hergün bir koca şehrin nüfusu kadar insan dünyasını
değiştirmektedir. Her saniye dünyadan dört kişi hayattan göçmektedir.
Bu rakam, insanlık âlemi için. Buna hayvanlar âlemi de
katıldığında, bu ilâhî fiilin nasıl aralıksız faâliyet gösterdiği daha
iyi anlaşılır. Her sâniye, ölen hücrelerin, alyuvarların, akyuvarların,
hele mikropların haddi hesabı yok. Bütün bu işler imâte fiiliyle,
sonsuz bir ilim ve hikmetle icrâ edilmektedir.
İmâte, yok etme değil; varlığı daha mükemmel hale getirmedir.
İmâte, kabir âlemine doğuştur, ileri bir rahmet tecellîsidir.
Çekirdeklerin ölümleriyle, bitkiler sümbül hayatına geçtikleri gibi,
ölüm de en az hayat kadar bir nimettir. Her ölümü bir diriliş takip
etmekte ve ikinci safhaların birincilerden daha mükemmel
olduğu gözlenmektedir. Ölüm, yeni bir mükemmelliğe, güzel bir
değişim ve dönüşüme atılan adımın adıdır. Ölümü kabir hayatı
takip edecek ve dirilişle insan yeniden beden-ruh beraberliğine
kavuşacak; dünyadakinden daha ileri bir yaratılışla. Ölümü böyle
232 67/Mülk, 2
233 2/Bakara, 18
ECEL VE ÖLÜM
- 61 -
değerlendiren insan, onu severek gülerek karşılar.
Kur’ân-ı Kerim’de ölüm anlamındaki “mevt” kelimesi ve türevleri
165 yerde geçer. Vefat gibi değişik kelime ve ifadelerle
ölümden 190 yerde söz edilen hayat veren Kitabımızda, bütün
âyetlerin üçte biri öldükten sonra dirilmeyle, âhiret ve oradaki
ödül ve cezayla ilgilidir. Âyet-i kerimelerde yaratan ve öldürenin
Allah olduğu, O’nun insanları tekrar diriltip hesaba çekeceği,
ölümden sonra insanların O’na döneceği belirtilir. Sahte tanrıların
kimseyi öldürüp diriltemeyeceği, kendilerine bile fayda ve
zarar veremeyecekleri vurgulanır. Yaşayanların ömürlerinin Allah
katında belli bir eceli/süresi olduğu, o süre dolup ecelleri geldiğinde
canlıların bir an bile geciktirilmeden veya öne alınmadan
ölüm acısını tadacakları ifade edilir.
Kur’an’da uyku, ölümle eş anlamlı gibi kullanılır.234 Demek
ki ölümle uyku bir bakıma aynıdır; çünkü uykuda, nefs/ruh, bedenden
kısmen ayrılır; en azından, şuur olarak bedenin farkında
değildir. Ölümde ise bu kopuş, bütün bütündür. Uyku, ölümün
yarısıdır. “Neylersin ölüm herkesin başında / Uyudun uyanmadın
olacak, / Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında? / Bir namazlık saltanatın
olacak / Taht misali o Mûsâlla taşında.” Başta hasta yatan
ve musîbet çekenler olmak üzere, herkes için uyku nasıl ki
bir istirahat ve rahmettir; uykunun büyük kardeşi olan ölüm de
dert çekenler ve intiharı düşünenler için de bir nimet ve rahmettir.
Her gece bir ölüm, her sabah bir diriliştir. Uyku, ölmenin provasıdır.
Mezara benzeyen yatağa girdikten belirli bir zaman sonra
uyanırız. Yani ölümden dirilişe geçeriz. Bunu her gün tekrarlarız.
Gündüz yaşar, gece ölür, sabah diriliriz. Uyku, kardeşi olan ölümü
unutturmaya değil; hatırlatmaya vesile olmalı; insan, yatağa girerken
mezara da gireceğini unutmamalı, uyuduğunda uyanma
garantisinin olmadığını düşünmeli ki, dört elle dünyaya sarılmasın
ve ölüme hazırlanabilsin.
Ölüm, bir nimettir, ilâhî bir ihsandır. Dolayısıyla o, kötü bir
şey olamaz. Kötü olan şey, ondan korkmaktır. Ölümden korkan
da onun gerçek yüzünü bilmeyendir. “Ölümden korkusu olanlar
ölür / Hayatı maddede bulanlar ölür / Gidenlere öldü diye ağlarız
/ Aslında geride kalanlar ölür.” Ölüm! Güzel gerçeğimiz bizim!
“Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber / Hiç güzel olmasaydı
ölür müydü Peygamber?”
Nasıl bir ölüm isteriz? Mademki ölüm var, ölümden kaçış yok;
öyleyse nasıl ölümle ölmek bize daha kolay, daha güzel gelir?
234 39/Zümer, 42
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 62 -
Sonra, ölümün şeklini seçme hak ve imkânımız var mı? Ölümün
şekli, hayatın nasıllığına bağlıdır. Kutlu vaad veya acı gerçek öyle:
“Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz.”
Örneğin Hz. Ali gibi, bir çöl ortasında, hiçbir şeye dayanmadan
dimdik ayakta ölmeye ne dersiniz? Ya da Hz. Süleyman gibi Mescid
inşâsında cinleri kullanırken, çaktırmadan ölüvermek; ölüvermek
ama dimdik; ölüvermek ama devrilmemek, sürünmemek! Halkın
deyimiyle, “elden ayaktan düşmeden”, “Üç gün yatak; dördüncü
gün toprak”, ama imanla, ama müslümanca, ama insanca ölmek!
Bunun için de mü’mince yaşamak şart. Kimin yolunda, hangi gâye
uğruna yaşanılırsa, onun yolunda ve o amaç için ölüm gelecektir.
Allah yolunda O’nun rızâsı doğrultusunda yaşayanlar, elbet
O’nun yolunda ve O’nun istediği gibi öleceklerdir.
Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır, Köprüdür. Ölümü, yok oluş,
bitiş ve neticesiz olarak gören insan, hayatın mânâsından da
uzaktır. Onun için hayat, tesadüfler oyuncağıdır, kabir karanlıklara
açılan bir kapı, ecel bütün sevdiklerinden bir daha kavuşmamak
üzere bir ayrılıştır. Bunun için âhirete inanmayan kimsenin
ruhu acı ve ıstırap içindedir; dehşet ve vahşet içindedir, mânen
kıvranmaktadır. Böyle bir insana hangi şey teselli verebilir? Cansız
ve şuursuz cisimlerin bir zerresi bile kaybolmaz iken ve dağılan
yıldızların atomlarından yeniden bir başka yıldız yaratılırken; büyük
emânete tâlip, yeryüzünün efendisi/halîfesi insanın ölümden
sonra bir avuç toprak olacağını düşünmek, insafsızlık olsa gerek.
O, ölümünün ardından, sahip olduğu nimetlerden, yüklendiği
emânetten hesaba çekilecek, mükâfat veya ceza için Cennet ya
da Cehenneme gönderilecektir.
Ölmemenin tek çaresi, doğmamaktır. Ama canlı cenâze şeklinde,
hayat süren leş gibi yaşamanın tercih edilebildiği gibi; ölümsüzleşmek,
güzel ölümden sonra çok güzel bir hayata terfî etmek
de mümkün. Ölüm meleğinin bizi nerede beklediği belli değil;
iyisimi biz onu her yerde bekleyelim. Ama elbette ona hazır bir
vaziyette. “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına
baksın.”235 Yolculuğa hazır mıyız? Yanımızda götürebileceğimiz
ne var? Asıl önemli olan bu. Dünkü yediğimiz çok lezzetli
yiyeceklerin veya zevkli saatlerin bugüne bir faydası yok; yarına
kalacak olan da sadece sevaplar veya günahlar. Dünya bir oyun
ve eğlenceden, bir masaldan ibâret. Âhiret ise daha hayırlı ve devamlı.
Ölüme Hazır Olmak: Allah’ın dışında tüm canlılar için ölümün
235 59/Haşr, 18
ECEL VE ÖLÜM
- 63 -
kaçınılmaz bir gerçek olduğunu unutmamak ve ölüme hazırlıklı
olmak her insanın gayreti ve özelliği olmalıdır. Ölümü anmak ve
hazırlıklı bulunmak müslüman olarak ölmek isteyen her mü’min
için gereklidir. Hz. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Lezzetleri
yok eden ölümü çok anın.”236 Başka bir hadiste, kabir içinde olanların
hatırlanması istenir: “Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin
çürümesini hatırlayın. Âhiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk
eder.”237 Ensardan bir adam Peygamberimiz’e sordu: “Mü’minlerin
hangisi en akıllıdır?” Aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm: “Ölümü en çok hatırlayan
ve ölümden sonrası için en iyi hazırlığı yapanlar; İşte bunlar en
akıllı kimselerdir.” buyurdular. 238
Kabir ziyaretinin orada yatan ölü için değil; ziyaret eden dirinin
ibret alması, ölümü hatırlaması için meşrû kılındığını hatırlamakta
fayda var. Tevhidi zedeleyecek davranışlardan uzak
durmak şartıyla kabirleri ziyaret etmek, insana âhiret bilinci verir.
İslâm’da yasak olan kabrin üzerine bina yapmak, kubbe koymak,
yani türbe, kabirleri mescit veya tapınak hale getirmenin, şiddetle
yasaklanmış hurâfe ve bu konudaki aşırılıkların şirk unsuru olduğu
bilinmelidir. Ölümle ilgili küfür sözlerinden de cehennemden
korkar gibi sakınmak gerektiğini unutmamalıyız.
Ölümle başlayan esas hayatı dünya görüşünün merkezine alamayan
tek dünyalı insanın ufku, sadece bu geçici âlemle sınırlıdır.
Ölümü düşünmek, hatırlamak istemez; yatırımını sadece dünyaya
yapan, mutluluğu salt dünyevî ölçülere göre tanımlayan insan. Yaşayışından
ölümü kovmaya çalışır; çünkü adına ölüm dedikleri şey
dünyevîleşmiş insan için, gerçeği tokat vurur gibi haykıran uyarıcı
bir vâiz, sorgulayıp itham edici bir yargıç ve fâni zevklerini kemiren
korkunç bir canavardır. Modernleşen şehirlerde artık mezarlıklar,
bu tür insanları “rahatsız” etmeyecek kadar uzak yerlere
yapılır oldu. Mezarın içini cennet bahçesine çevirmeyi düşünmeyenler,
mezarlarını anıt gibi süslemeyi tercih ediyor. Hâlbuki İslâm,
kendi insanlarına ölümle dost olarak, onunla içli dışlı yaşamayı
öğretmişti. Ölümün korkulup kaçılacak bir şey değil; gereğinde
baş tâcı edilecek bir şey olduğuna inandırmıştı.
“Güzel ölüm”ün şefkatli kollarından “çirkin hayat”ın merhametsiz
kucağına terkedildi insanımız. Ölümün kronik korkusunu
da yenemedi, hemen tüm filmlerde o işlendi, çoğu rüyaları o böldü,
bunalımların kaynağının o olduğu söylendi. Ölümü unutmaya
236 Tirmizî, Zühd 4, Kıyâme 26; Nesâî, Cenâiz 3; İbn Mâce, Zühd 31
237 Tirmizî, Kıyâme 24; Ahmed bin Hanbel, I/387
238 Kütüb-i Sitte Terc. 17/598
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 64 -
çalışmak, başka güzellikleri de unutturdu. Sadece dünyayı düşündüğü
halde, ona da sahip olamadı; “hırsızı yakaladım” derken,
yakasını yavuz hırsız dünyanın elinden kurtaramadı. İslâm’ın
insanındaki ölüm sevgisi, yerini; dünyevîleşmiş insanda “ölüm
korkusu”nun stresine terk etti. Ölümü hatırlamamak için çeşitli
eğlencelere, uyutucu ve uyuşturuculara yönelen modern insan,
60-70 yaşlarında hükmü infaz edilecek olan (konforlu da olsa
dünya zindanında yatan) müebbet hapisteki bir idam mahkûmu
gibidir.
Her ne kadar ölüm, geride kalanlar için acı ve hasret dolu bir
olay ise de, imanlı gönüller için fânîlikten ebedîliğe geçişi sağlayan
bir vâsıtadır. O yüzden birçok ayette ölüm ve âhiret hayatı
“buluşmak, sevdiğine kavuşmak” anlamındaki “lika (likaullah,
likau’l-âhire) kelimesiyle ifade edilmiştir. Asıl hayatın ikinci
âlemde başlayacağına iman edenler, ölümün ebedî yokluk olmadığını
kabul ederler. Henüz hayattayken, bu gerçek vatanın, baba
yurdunun, sonsuz mutluluk hayatının özlemini duyar ve ona göre
yaşarlar. Ölümün korkulmayacak, aksine can atılacak güzelliklerin
anahtarı olduğuna şâhitlik eden, ölümü öldürerek ölümsüzleşen
şehâdet erleri ise, şehidlerdir.
Hayata birkaç damla su ile başlayıp ölümden sonra sonsuzluğa
uzanan biz insanların ölüm sonrası hakkında ciddi endişe ve
gayretlerimiz yoksa; bu, hem dünyevî hayatımız, hem de uhrevî
hayatımız için büyük bir tehlikedir. Bugün insanların uğraşlarına,
şikâyetlerine bakınca; hemen tamamının dünyevî endişeler olduğunu
görüyoruz. Çağdaş insan, kendi kapısını yüzde yüz çalacak
ölüm dâvetini ve hesaba çekilmeyi düşünmeden, ot gibi yaşamayı;
fıtratına, aklına, dinin diriltici çağrısına rağmen başarabilmek(!)
için, kendi yaptığı putların, paranın, sporun, müziğin, sinemanın,
eğlencenin, teknolojinin... kulu olmayı kabullenmiş, tersine ve
olumsuz anlamda ölmeden önce ölmeyi, yani intiharı ve katliâmı
ebedî hayata tercih edebilmiştir.
Müslüman, hayata tevhid penceresinden bakmak zorundadır.
Tevhid, birlemek demek olduğuna göre, laik bir anlayışla hayatı
ve ölüm ötesini, dünya ile âhiret arasını ayırmak bu inanca zıt
olacaktır. Âhiretten ayırdığımız dünyayı, tekrar ebedî ve gerçek
hayatla birleştirmek zorundayız. Sadece ölüme kadar olan süre
olarak algıladığımız istikbâl (gelecek) kavramını, ölümden sonrasını
da içine alacak şekilde anlamaya ve bu anlayışı gündelik yaşayışa
geçirmek, kulluk görevimizdir.
Her şeyin bir anlamı vardır. Hayatın, ölümün, ağaçların, dağların,
insanların, hayvanların... Ölümü anlamlandırdığımız zaman,
ECEL VE ÖLÜM
- 65 -
her şey bir anlam kazanacaktır. Ölüm, bir yok olma değil; yeni
bir hayatın başlangıcıdır. Ölümlü, fâni sıkıntılarla dolu bir diyardan,
ölümün olmadığı, ebedî, mükâfatlarla dolu, zahmet ve sıkıntının
bulunmadığı, sevdiğimiz her şeyin bulunduğu bir diyara
yolculuktur. Onun için müslüman ölümden korkmaz; sadece ona
hazır olur. Hatta yeri geldiğinde seve seve canını verir, âhiret karşılığında
dünyayı satar. “Ölüm yok olmak değil; bir diriliştir, yeni
bir hayata geçiştir” cümlesinden hareketle, yaşadığımız hayatı ve
varlıkları seyredelim:
Güneşin her batışı bir ölüm, her doğuşu bir diriliştir. Her gece,
bir ölüm, her sabah bir dirilişi yaşar güneş altındaki bütün canlılar.
Bakmasını bilenler, baktıklarında görenler için güneşin doğuş ve
batışı, her an ölümün ve hayatın yaratılışını ispatlayan, âhirete
imanı seslendiren bir âyettir. Mevsimler de bize ölüm ve ardından
dirilişi anlatır. Her kış bir ölüm, her bahar bir diriliştir. Kışın, nice
sineklerin kaybolması bir ölüm, baharla ortaya çıkması bir diriliştir.
Kışın odun haline gelen ağaç için bu bir ölüm, baharla çiçek
açıp meyve vermesi bir diriliştir. Tabiat, kendi diliyle haykırır: “Ey
insan! Bir gün sen de böyle ölecek ve dirileceksin!” Rabbimiz, kış
ve bahar mevsimlerini yaşatırken aynı zamanda ölümleri ve dirilişleri
de aylarca seyrettirir. Tohumların toprağa atılışı bir ölüm,
günler sonra topraktan çıkışı bir diriliştir. Tohumun toprağın içinde
yok olduğunu zannederiz; hâlbuki yokluk yoktur. O, toprağın
altında diriliş sürecini yaşamaktadır. Nihayet bir müddet sonra,
bahar rüzgârı borusunu öttürecek, tohum, kıyameti yaşayarak
kıyam edecek, yeşillikler içinde yeni bir hayata kalkacaktır. İnsan
da böyle bir tohum gibidir. Yaşarken bir gün toprağın altına düştüğünü
görürüz. İnsanın düştüğü yer, onun kabridir. Tohum gibi
o da bir gün düştüğü yerden kalkacaktır. Kıyamet günü, zaten
kalkış günü demektir.239 Doğum da bir diriliştir. Doğum, ölü gibi
olan bebeklerin ana rahminde dirilişe geçip dünyaya adım atmasıdır.
Bakmasını ve görmesini bilenler için bir damla suyun (atılan
pis suyun milyonlarca parçasından birinin) dirilişe geçmesidir. 240
Sadece bu dünyada yaşayacağınızı düşünerek yaşarsanız ölü
yaşarsınız. Ama öleceğinizi düşünerek yaşarsanız diri yaşarsınız.
Çevremizdeki insanlar hep dirilişin etkisiyle, âhiret şuuruyla
yaşasalar!.. Seyredin o zaman hayatın güzelliğini. İkinci asr-ı
saâdet olur çağımız. İnanın, iman ettiğimiz cenneti daha burada
iken yaşamaya başlarız. Fakat biz, tüm yatırımlarımızı bu dünyaya
yönlendirerek yaşadığımız hayatı ve yeri sahte cennet haline
239 Bk. 50/Kaf, 9-11; 30/Rûm, 19
240 Bk. 2/Bakara, 28; 36/Yâsin, 77-79
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 66 -
getirmeye koyulunca cenneti de unuttuk.
İmam Gazali diyor ki: “Mezardakilerin pişman oldukları şeyler
yüzünden dünyadakiler birbirlerini kırıp geçiriyor.” Ölüm öncesindeki
kavgaların ölümden sonra pişmanlık getireceğini hissederek
yaşayan insan, hiç pişman olacağı şeyin kavgasını verir mi? Hırsla
hayatın ve eşyaların, burada kalacak şeylerin ardına bir ömür
boyu düşer mi?.241 Ölümü tefekkür ederek yaşamak, hayatta “gidici”
olarak yaşama sonucunu doğurur. Böyle yaşayan insan da
hesabını ve yatırımını gideceği yere göre yapar. Aksi halde, insan
gideceği saate kadar kalacakmış gibi yaşar ve tercihini ona göre
yapar. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha
hayırlı ve daha kalıcıdır.” 242
Hayatı güzelleştirmek istiyorsak, ölümü güzelleştirmek, ölümötesi
güzelliklere lâyık hayat sürmek gerektiğini unutmamalıyız.
Ölmeden evvel ölmeye çalışmalı, ama öldükten sonra yaşamanın
sırrını bulmaya gayret etmeli. Ölümü ancak bu iki şekilde öldürebiliriz.
Ölümün korkusu, ölmenin kendisinden çok daha beterdir.
Ölümü bu iki şekilden biriyle öldüren “bir gün” ölür; ölümden
korkup kaçmaya çalışan ise “her gün” ölür. Âhiret yanında dünya
bir gün kadar kısadır. Hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba
çekmek için geceler büyük fırsattır. Gündüzü dünya hayatının,
geceyi ölümün, yatağı kabrin karşılığı kabul ederek her yatağa
girdiğimizde, günlük amel defterimizin kâr ve zarar hânelerini
önce kendimiz değerlendirmeli, zararımız fazla ise, onu tevbe
ve gözyaşı silgisiyle silmeli ve daha hatasız ticaret için kararlar
alıp eyleme geçirmeliyiz. Yeniden bir dirilişi yaşayacağımız ertesi
günü, önceki günden daha güzel yapma gayreti içinde olmalıyız.
Her gün ve her gece, namaz sonlarında, işimizin arasında,
her fırsatta; tefekkür edelim, özellikle ölümü, dirilişi, kıyâmeti,
mahşeri, cenneti, cehennemi, günahlarımızı, Allah’ın nimetlerine
teşekkürdeki kusurlarımızı derin derin düşünelim. Oralarda
ölümle kolkola yaşayacağımız günleri düşünmek amacıyla, hele
gece karanlığında mezarlığa gidip şu ölümcül yaşayıştan silkinip
dirilelim. Ölüm ve şehâdet râbıtası yapalım. Allah’ın dinini yaşayamıyor,
müslümanca hayat süremiyorsak müslümanca ölmenin
de zor olduğunun bilincine varâlim. Mezarlarda ve hayalinde
düşünerek canlandırdığın kabir hayatında düşün ki, bir-iki metrelik
çukur, içinde birkaç kemik parçası ve mezar taşında da senin
adın, evet senin adın, benim adım yazılı. Artık Rabbinle karşı
241 Bk. 44/Duhân, 25-28; 9/Tevbe, 38
242 87/A’lâ, 16-17
ECEL VE ÖLÜM
- 67 -
karşıyasın. Büyük kıyâmetin kopmasını bekliyordun veya beklemiyordun.
Ama öldün, yani senin kıyâmetin koptu. İşte bu kıyâmete
hazırlandın mı? Yaptın mı yapacaklarını? Sakındın mı yapmaman
gerekenlerden? Hazır mısın ölüme? Borçların-harçların, ümitlerin,
beklentilerin, yatırımların... neresi için? Ölüm... Ne zaman? Evet,
ey insan! Tohumun toprağın üstüne yeni bir hayatla çıktığı gibi
bir gün kabrinden çıkartılacağını, Rabbinin huzuruna gidip yaptıklarının
ve yapmadıklarının hesabını vereceğini düşün ve hayatını
ona göre düzenle. Çünkü ölüm bir yok oluş değil; diriliştir.
Ölüm uzakta değil; çok yakınımızdadır. “Ölümse / Gel dese / Tak
tak tak / Mu-hak-kak.” ?
Ölüm! Güzel gerçeğimiz bizim! Ölüm! Allah’ın bir “hikmet”i,
bir “tecellî”si! Hikmetinden sual olunmadığı gibi, ne zaman
tecellî edeceği de bilinmez. “Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın
ölüm / Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm?!” Ölümsüzlüğü
tatmak! İşte ölümün dehşetini etkisiz kılan iksir! Ölümünü düğün
ve bayram ilân eden, o heyecanla ölüm adlı sevgiliyi bekleyen
canlı şehidlerin mesajı! “O mübârek, aziz şehitler ki / Hepsi seçmişler
en güzel ölümü! / Allah için, din için, şehitlik için / Döğüşüp
müslümanca ölmüşler! /Törensiz ölmüşler / Kefensiz ölmüşler
/ İsimsiz ölmüşler / Ruh olup hep, cisimsiz ölmüşler / Bürünüp sade
bir şehid adına / Öyle çıkmışlar, alnı pak, yüzü ak / Allah’ın katına!”
Mezar, zıtların kenetlendiği noktadır. Yokta varlığa yol veren
geçittir. Hayat ve ölümün, varlık ve yokluğun, bu dünya ve öte
dünyanın buluştuğu çizgidir. Mezar, yok olunduğu sanılan bir
noktada gerçek varlığın bulunduğu bir “geçit” oluverir. Ölümsüz
hayata geçmek için ölüm tek geçit! Dünya yalan, ölüm yalansız!
İnsan, bu gerçeği bilir; bilir bilmesine ama, bilmez gibi yaşar.
Ölümden korkmak, her gün binlerce kez ölmek demek.
Ölümden korkmak, hayatı bu maddî dünyadan ibaret sananların
çıkmazıdır. Ölümden korkmak, öte dünyaya imanın zayıflığının
göstergesi. Ölümden korkmak, ölümü yok etmez, ertelemez, hafifletmez,
“korkunun ecele faydası yoktur.”
Dünya bir han; konan göçer. Can ise, tıpkı bir kafesteki kuştur;
o da zamanı, vakti geldimi durmaz, uçar. Ölüm, öyle bir
yoldur ki, bir kez ve tek başına yürünür. Tekrarı yoktur; dönüşü
yoktur; tek yönlü bir yoldur; mecburî istikamettir. Ölüm âdildir;
ölüm herkes içindir; fakiri-zengini, beyazı-zenciyi, kadını-erkeği,
genci-yaşlıyı ayırmaz.
Ölüm, insan için güzel bir son ve aynı zamanda güzel bir başlangıç
demek! Bir hayata “vedâ” deyip, öte hayata “merhaba”
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 68 -
demek! Onun için güzel bir olay! Ölüm, dünya hayatının muhtaç
olduğu bir ihtiyaçtır. Yeri göğü titretse de, varlığı dengede tutmaktadır
ölüm. Ölüm, hayatın, varlığın, yaratılmışlığın dengesi ve
güzelliği için vardır. Hayat, sınanma için verildiği gibi ölüm de aynı
amaç için yaratılmıştır.243 İnsana düşen; ölüm korkusunu öldürmek,
ölümün bir denge ve güzellik olduğuna inanmak ve hayat
sınavında başarılı olmaktır. 244
Beşerî bilim, insanın dünyaya nasıl geldiğini anlatsa bile niçin
geldiğini bildiremez. Bu dünyaya her gelenin öleceğini bildirir,
fakat nereye gideceğini kestiremez. Bilim, olayın şeklinden bahseder,
felsefe ise, sebebini açıklamaya çalışır. Ancak felsefenin de
sınırı akıldır. Aklın bulamayacağı konular, felsefenin de dışında
kalır. O zaman söz “din”in olur/olmalıdır. Yüce Yaratıcımız, insan
aklının idrakten âciz kaldığı hakikatleri, Peygamberleri vasıtasıyla
öğretmiştir. Beşerî bilimin dışında kalan, onun sınırına girmeyen,
felsefeyi âciz bırakan konular, sadece dinin alanı içine girer. Ve
ancak bu sahada çözülebilir. Alex Carrel: “Ölümün esrârı karşısında
insanın duyduğu endişeye imanın verdiği cevap, bilimin verdiği
cevapla kıyaslanmayacak kadar tatminkârdır” diyor.
Nereden gelip nereye gittiğimizi, bizi nasıl bir geleceğin beklediğini
ve ölümün anlamını ancak vahiy aydınlatabilir. Vahyi kabul
etmeyen insan, tatminsizlik ve huzursuzluğu bu konudada da
derinden yaşayacak, bu soruların ve ölümün her insan için ayrı
mânâsı veya anlamsızlığı olacaktır. Çünkü ölüm, hayata göre, hayatın
mânâsı da onu yaşayan kişilere göre değişmekte ve sahip
olduğu inanç, insanı şekillendirmektedir. Ama ortak olan bir şey
vardır. O da, bu sorulara sadece bilim veya kuru bir akılla cevap
verilemeyeceği gerçeğidir.
İnsanın yeri ve konumu gerçekten çok yüksektir. Çünkü şu
koca dünya, ona bir ev, hayvanlar ona bir hizmetçi, güneş onun
ısınması için bir soba, ay ise aydınlanması için ona bir lâmba olarak
yaratılmıştır. Bu yüzden insanın görevi de büyüktür. Vazifesi, kendini
yaratanı tanıyıp O’nun emir ve izni dâhilinde hareket etmesi
şeklinde tarif edilebilir. Yine de imtihan dünyasında yaşadığımızı
ve dileyenin istediği yolu seçmekte serbest olduğunu da unutmamalıyız.
Ancak, cansız ve şuursuz cisimlerin bir zerresi bile kaybolmaz
iken ve dağılan yıldızların atomlarından yeniden bir başka
yıldız yaratılırken, insanın ölümden sonra bir avuç toprak olacağını
düşünmek, insafsızlık olsa gerek. O halde insan toprağa girip
ebediyyen yatamaz ve saklanamaz. Sahip olduğu nimetlerden
243 67/Mülk, 2
244 Hasan Ali Kasır, Ölüm Şiirleri, s. 21 vd.
ECEL VE ÖLÜM
- 69 -
hesaba çekilecek, mükâfat ve ceza için âhiret konakları olan Cennet
ve Cehenneme gönderilecektir.
Dünya Sağlık Örgütü’nün istatistiklerine göre, her günde ortalama
300.000 kişi ölmekte. Evet, her yaşta ölenlerin toplamı
bu... Bu sayının içinde nice ölmeyeceğini sananlar veya ölümü
bekleyenler, beklemeyenler veya başkasına “vah vah”, kendisine
ise “Allah gecinden versin” diyenler de mevcut. Ama hepsi yolcu.
Bunlar arasında ölümü unutanlar yok muydu dersiniz? Ama ölümün
onları unutmadığı bir gerçek. Evet ölüm, hiç umulmadık bir
anda kapımızı çalıyor. Ya bir kalbi sıkıyor, ya bir damarı tıkıyor. Ya
da yeni elbisesini giyerken bir ayna karşısında veya otomobilini
sürerken yakalıyor unutkan ve gâfil insanı. Kısacası, âhirete giden
yollar o kadar çok ki, saymakla bitmez, neticede hepsi oraya
çıkar. “Ölüm gelmiş cihâne, baş ağrısı bahâne!” Mezarın yeri ve
dış konforu nerede ve nasıl olursa olsun, âhiret, her yerden aynı
uzaklıkta. Önümüzdeki günlerde de yine yüz binlerce insan ölecek,
bir yandan da ölüm meleği vazifesi gereği can almaya devam
edecek. Ömrümüzün uzatılması için yapılan çalışmalar da devam
edecek. Geçen günler de gösteriyor ki, hayat var olduğu müddetçe,
dünya hayatı açısından ölümün sonu gelmeyecek ve ölüm
öldürülemeyecek.
Ölümü unutmak, ondan kaçmak çare değil. En yakın ve candan
bir dostumuzun cenazesinden bile yeterli ibret alamaz olmuşuz.
Ne kazmayı sallayan, ne tabutu taşıyan ve ne de ölüyü
yıkayan haberdar değil yaptığından. Hareketlerimiz hep ezberden,
mekanik bir şekilden ibaret. Eskiler ölümü o kadar uzakta
tutmamış ve günlük yaşamlarından kapı dışarı etmemişlerdi. Doğrusu
pek de bir şey kaybetmemişler, bilâkis kazanmışlardı. Çünkü
zaman ve mekân tanımayan o dâvetsiz misafire karşı biraz olsun
hazır bulunmakla, ona ansızın yakalanmaktan kurtulmuşlardı.
Yahya Kemal’e İstanbul’un nüfusu sorulduğu zaman 50 milyon
demiş, bunu abartı gibi görenlere de; “ne yapalım, biz ölülerle
dirilerimizi birbirinden ayrı düşünmüyoruz” cevabını vermişti.
Aslında, bu bir şahsın değil; uzun bir devrin ve köklü bir düşüncenin
eseriydi. Eski semtler, ölümle hayatı hâlâ beraber yaşıyor. İşte
İstanbul’un Eyüp Sultan, Üsküdar, Karacaahmet ve Topkapı kabristanları
ve diğerleri. Ölümle hayat iç içe. Ölmeden önce hayatımızın
kıymetini bildiren birer ibret taşları, yoldaki işaretler olmuş
kabirler.
Câmiler, minareler, kabristanlar, mezar taşları iki dünyayı ayıranın
bir ses değil; bir nefes olduğunu haykırıyorlar. Bırakın ölüleri,
yaşayanların bile dirilip döndüğü bir Eyüp kabristanı ile çevresini,
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 70 -
bir de şimdiki mezarsız ve ezansız semtleri düşünün. Ölüm gerçeği
konusunda ne değişti sanki? Ama, ölümü algılayış ve hatırlayış
hususunda insanımız, yarına hazırlığı defterinden silgi izleri
sırıtacak şekilde sildi veya defterini karaladı. Ölümü hatırlamayı
modern çağın yüz karasıymış gibi düşünenler, kimseyi değil; sadece
kendilerini aldatmışlardı. Belki asrımızda çok şey değişmiş
olabilir, ama ölüm gerçeği değişmemiştir. Tam aksine, kazalar ve
hastalıklar sayesinde âni göçüşler, hızlı yaşamaya ayak uydurarak
sayı ve sürat kazanmıştır.
Bırakalım artık yarınların hayaliyle oyalanmayı. Bu gün için
elde olan ne? Yolculuğa hazır mıyız? Yanımızda götürebileceğimiz
ne var? Asıl önemli olan bu. Dünyaya bir daha gelip de eksik
ve hatalarımızı telâfi etme şansımız olmadığına göre, yaşadığımız
günün her ânını değerlendirmeli ve “gün bu gündür!” diyerek,
ebedî saâdeti kazanmaya çalışmalıyız. 245
Ölüme Hazır Olmak: Allah’ın dışında tüm canlılar için ölümün
kaçınılmaz bir gerçek olduğunu unutmamak ve ölüme hazırlıklı
olmak her insanın gayreti ve özelliği olmalıdır. Ölümü anmak
ve hazırlıklı bulunmak her mü’min için müstehap sayılmıştır. Hz.
Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Lezzetleri yok eden ölümü çok
anın.”246 Başka bir hadiste, kabir içinde olanların hatırlanması istenir:
“Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın.
Âhiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk eder.” 247
Ölümü Beklenen Hastaya Karşı Görevlerimiz
Hasta ziyareti sünnettir. Bir hadis-i şerifte, müslümanın müslüman
üzerindeki hakları sayılırken, bunlardan birinin, hastalanınca
hasta ziyaretine gitmek, diğerinin de ölünce, cenazesine gitmek
olduğu belirtilir.248 Ölümcül hastaya ecel konusunda hoşuna gidecek,
sevindirecek sözler söylemelidir. Çünkü Allah’ın hükmünü
hiçbir şey geri çeviremez. Sadece gönlü hoş olmuş olur.249 Hasta
tevbe etmeye ve vasiyetlerini yapmaya teşvik edilir. Çünkü Allah
Rasûlü şöyle buyurur: “Vasiyet edeceği bir şey olup da, yanında
yazılı vasiyeti bulunmaksızın iki gece geçirmek müslümanın işi
değildir.”250 Sıkıntı, belâ ve hastalığa mâruz kalan kimsenin sabretmesi,
Allah’ın yardımı ile olur. “Sabret! Çünkü senin sabrın ancak
245 Selim Gündüzalp, a.g.e. s. 23 vd.
246 Tirmizî, Zühd 4, Kıyâme 26; Nesâî, Cenâiz 3; İbn Mâce, Zühd 31
247 Tirmizî, Kıyâme 24; Ahmed bin Hanbel, I/387
248 Buhârî, Libâs 36, 45, Cenâiz 2, Nikâh 71; Eşribe 28
249 Tirmizî, Tıbb 35
250 Buhârî vesâyâ 1; Müslim, Vasiyye 1, 4
ECEL VE ÖLÜM
- 71 -
Allah’ın yardımı iledir.” 251
Ölüm halindeki kişiyi sağ yanına yatırıp kıbleye döndürmelidir.
Çünkü Hz. Peygamber, Beytullah için “Ölü ve dirilirenizin kıblesidir.”252
buyurmuştur. Eğer yer darlığı yüzünden hastayı kıbleye çevirmek
mümkün olmazsa, sırt üstü yatırılır ve yüzü ile ayakları kıbleye
doğru çevrilir. Bu da yapılamazsa, olduğu hal üzere bırakılır.
Ölüm sırasında kişinin ağzına bir kaşık veya pamukla su verilir.
Hasta can çekişirken ona yardımcı olmak, yakınları için bir görev
ve sevap bir ameldir. Bu yüzden onun yanında kelime-i şehâdet
getirmek ve söylemesine yardımcı olmak sünnettir. Çünkü Allah
Rasûlü şöyle buyurmuştur: “Ölülerinize; ‘Lâ İlâhe illâllah’ı telkin edin.
Çünkü ölüm halinde onu söyleyen bir mü’mini bu kelime, Cehennemden
kurtarır.” “Son sözü Lâ ilâhe illâllah olan kimse Cennete girer.” 253
Hastanın yanında şehâdet getirilir ki, o da hatırlayıp şehâdet
getirsin. Yoksa, ısrarla; ‘sen de söyle’ denilmez. Zira o anda zor bir
durumdadır. Ona yeni bir zorluk çıkarmamalıdır. Bir defa da söylese
yeterli olur. Buna “telkin” denir. Bu telkini, hastanın sevdiği
birisi yapmalıdır. Amaç, hastada isteksizlik uyandırmamaktır. Hayatını
tevhide ters inanç ve davranışlarla geçirip tevbe etmeyenlerin
ölüm döşeklerinde bunu kolayca söyleyebilmesi, pek nasip
olacak iş değildir. Çünkü bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Nasıl
yaşarsanız, öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz, öyle haşrolursunuz.”
Kişi vefat edince ağzı kapatılır, bir bez ile çenesi başından bağlanır.
Gözleri yumulur. Eller yanlarına getirilir. Sonra ölünün üstüne
bir örtü çekilir. Öldüğü iyice anlaşılınca hemen yıkanır. İnsan ne
zaman ve nerede öleceğini bilmez. 254
Ölüm ve sonrası için düşünülmesi ve o oranda çalışılması
gereken asıl mesele, son nefesi imanlı olarak verip verememe
sorunudur. Bir insan, bütün varlığıyla, bütün gücüyle ve bütün
imkânlarıyla bu meseleyi halledip gerçekleştirmeye çalışmalıdır.
Mü’minin isteği, bu dünyadan ancak müslüman olarak, şirk karışmamış
bir imana sahip bulunarak ayrılmak olmalıdır.255 Bunu
gerçekleştirmek için de, devamlı müslümanca bir yaşayışın gerekli
olduğu, nasıl ölmek istiyorsak öyle yaşamanın icap ettiği unutulmamalıdır.
Kabir ziyaretinin orada yatan ölü için değil; ziyaret eden
251 16/Nahl, 127
252 Ebû Dâvud vesâyâ, 10
253 Müslim, Cenâiz 1, 2; Ebû Dâvud, Cenâiz 16
254 31/Lokman, 34; Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 5/167
255 3/Âl-i İmrân, 102
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 72 -
dirinin ibret alması, ölümü hatırlaması için meşrû kılındığını hatırlamakta
fayda var. İslâm’da yasak olan kabrin üzerine bina
yapmak, kubbe koymak, yani türbe, kabirleri mescit veya tapınak
hale getirmenin, şiddetle yasaklanmış hurâfe ve bu konudaki
aşırılıkların şirk unsuru olduğu bilinmelidir. Ölümle ilgili küfür
sözlerinden de cehennemden korkmak gibi sakınmak gerektiğini
unutmamalıyız. Ölüm meleği olması itibarıyla Azrâil’e hakaret
etmek, onu eleştirmek, eli tırpanlı çirkin bir insan şeklinde onu
resmetmek, “Azrâil onun canını yanlış yere aldı” , “Azrâil’le savaşıyor”
, “zamansız öldü” gibi sözlerin insanı küfre götürebilecek
büyük yanlışlar olduğunu değerlendirmek zorundayız.
“...Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da âhirette de benim sahibimsin.
Beni müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat!” 256
“Ecel geldi cihâne, baş ağrısı bahâne.” (Atasözü)
“Sana nasihat edici olarak ölüm yeter.” (Hadis-i Şerif)
“Ölenin kıyâmeti kopmuştur.” (Hadis-i Şerif)
“Nasıl yaşıyorsanız öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz, öyle de dirilirsiniz.”
(Hadis-i Şerif)
“Kabirleri ziyaret edin; çünkü kabir ziyareti size âhireti hatırlatır.”
(H. Ş.)
“İnsanların en akıllısı, ölümü en çok hatırlayıp onun için en fazla
hazırlıklı olandır.” (H. Ş.)
“İnsanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar.” (H. Ş.)
“Ölümü çok hatırlayın; zira günahları giderir de sizi dünyada
zâhid yapar.” (H. Ş.)
“İnsanların, karşılaşmayı en uzak gördüğü şey, ölümdür!” (H. Ş.)
“Günahlarını azalt ki, ölüm sana kolay gelsin!” (H. Ş.)
“Her kul hangi amel üzerine ölürse o amel üzerine dirilir.” (H. Ş.)
“Kabre hazırlıksız giren, denize kayıksız açılmış gibidir.” (Hz.
Ebûbekir r.a.)
“İnsanların öleceklerini yakiynen bilmelerine rağmen ondan
gaflet etmeleri kadar yalana benzeyen başka bir şey yoktur.”
“Allah Teâlâ, kuluna, ruhunun bedeninden çıkmasını, Allah
için çektiği gam ve kederler oranında kolaylaştırır.”
256 12/Yûsuf, 101
ECEL VE ÖLÜM
- 73 -
“Bir kimsenin evinden veya yakınından bir cenaze çıkar da o
kimse bundan ibret almazsa, ona, ne ilmin, ne hikmetin, ne de
va’z ve nasihatın bir faydası dokunur.”
“Cenazelerde hazır bulunmak suretiyle kalbin hastalıklarını
tedâvi etmek bir vecîbedir.”
“Ölümü istemek güzel değildir. Ölüme hazırlıklı olmak güzeldir.”
“En uzun ömrün en kısa ömürden pek fazla uzun olmadığını
anlamak için, ikisini de çevreleyen sonsuzluğu göz önüne getirin!”
“Hey, ne yapıyorsun? Sen, Rabbine gönderilecek bir kitabı yazmakla
meşgulsün. Ona doldurduğun cümlelere dikkat et! Her hareketin
filme alınıyor; ne biçim sanatçısın sen?!”
„Ayakta ölmek, diz üstü yaşamaktan iyidir.“
“Korkaklar, ecelleri gelmeden kimbilir kaç kere ölürler; cesurlar
ölümü bir kere tadarlar.”
“Ölüm, daima gözünün önünde olsun, o zaman asla âdî endişelere
düşmezsin ve hiçbir şeyi fazla hırsla arzu etmezsin.”
„Hayattan önce ölüme hazırlanmalıyız.“
“Ölüme gülen, iyi bir insandır.”
“Ağa olsa, paşa olsa, bey olsa; Yakasız gömleğe sarılır bir gün.”
“Ölüm ne hükümdar tanır, ne soytarı; herkesi aynı iştahla yutar.”
“Geçiyor birer birer bu daracık köprüden
Bir tabut daha geçti, kimdir acaba giden?”
“Bir gün de senin için ağlanacak ardından;
Sen de ayrılacaksın, doymadığın yurdundan.
Madem ki ölüm vardır, ne diye korkuyorsun?
Bu yalancı hayata ölüm teselli olsun!”
“Geldi geçti ömrüm benim; şol yel esip geçmiş gibi.
Hele bana şöyle geldi; şol göz yumup açmış gibi.
İşbu söze Hak tanıktır; bu can gövdeye konuktur.
Bir gün ola çıka gide kafesten kuş uçmuş gibi.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 74 -
Miskin âdemoğlanını benzetmişler ekinciye
Kimi biter, kimi yiter; yere tohum saçmış gibi.
Bu dünyada bir nesneye yanar içim, göynür özüm
Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi.
Bir hastaya vardın ise; bir içim su verdin ise,
Yarın anda karşı gele Hak şarabın içmiş gibi.” (Yunus Emre)
“Rabbim, nihayet sana itaat edeceğiz...
Artık ne kin, ne haset, ne de yaşamak hırsı,
Belki bir sabah vakti, belki gece yarısı,
Artık nefes almayı bırakıp gideceğiz...
Gece değmemiş semâ, dalga bilmeyen deniz,
En güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz
Ümitler içindeyim; çok şükür öleceğiz.”
“Ne kötü bir dünya bu; sevgisiz, acımasız
Yaşarken dolu dizgin, ölüvermek apansız
Sen, en güzel yerinde olsan bile yaşamın
Alırlar, götürürler bir yerlere zamansız
Bütün o sevdiklerin, dostların, yakınların
Koyup giderler seni oraya yapayalnız
Çalkalanır gidersin kapkara bir boşlukta
Ne sevinç, ne de keder; artık her şey anlamsız.
hakkın yok üşümeye, ağlamaya, gülmeye
Unutma! Ölüsün sen, boş bir kalıpsın cansız
Her şey geride kaldı, ne sandın yalan dünya
Gördüğün gibi işte; bir ölüm var yalansız.”
“Öleceğiz, müjdeler olsun, müjdeler olsun.
Ölümü de öldüren Rabbe, secdeler olsun.”
“Ölüm muhakkak
ECEL VE ÖLÜM
- 75 -
Ve ölüm mutlak
Tek kapısıdır ölümsüzlüğün.”
“Yerin altında devam etmesidir bence ölüm,
Yerin üstünde görüp geçtiğimiz rü’yânın.”
“Bir gün çağrıyı duyar, insan ölür çaresiz;
Ölür kuşlar, ağaçlar, ölür sahil ve deniz.
Er geç kulağımızın dibinde çınlayacak
Ölümün soğuk sesi; “biraz gelir misiniz?”
“Ölümse / Gel dese / Tak tak tak / Muhakkak!”
“Hiç durmadan hayât öğütür devreden bu çark;
Ölmek sırayladır, sıralanmakta varsa fark!”
“Yaprak nasıl düşerse akıp kaybolan suya
Ruh öyle yollanır uyanılmaz bir uykuya.”
“Ölmek değildir ömrümüzün en fecî işi;
Müşkil budur ki ölmeden evvel ölür kişi.”
“Ömrüm geçti, hayfâ ki geç uyandım;
Bu dünya bana bâki kala sandım.”
“Öleceği gün meçhul olmalı insanların!
O gün uzak olsa da, değil mi günü belli,
Yoktur günü bilinen ölümlere teselli.”
“Neylersin ölüm herkesin başında
Uyudun uyanmadın olacak,
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak
Taht misali o Mûsâlla taşında.”
“Sorun insanlar sorun, biliyor şu minare
Neymiş ölüme çare, neymiş ölüme çare?”
“Ömür, eser yeldir yahut akar su; Sakın yele suya dayanmayı
ko.”
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 76 -
“Ömür, temmuz güneşi karşısında kardır.”
“Ömür, kıymeti bilinmeyen aziz bir misafirdir.”
“Kimi insan derbeder; Ömrünü hebâ edip gider.”
“İnsan, ne idrâksiz mahlûktur! Herkes kimsenin sağ kalmadığını
bilir de, kendinin öleceğine inanmak istemez.”
“Zengin ve yoksul, ölüme doğru aynı zamanda gider.”
“Mezar, sonsuzluğun kapısıdır.”
“Ölümün pençesi, gerçi karanlık, siyah, çirkin ise de; fakat
mü’min için asıl siması nûrânîdir, güzeldir.”
“Sonsuz yaşamaya karar veren ölümden korkmaz.”
“Şerefli bir ölüm, şerefsiz bir ömürden daha iyidir.”
“Ölümün eşiğini herkes yalnız aşar.”
“Ölüm olmasaydı, hayat bütün güzelliğini kaybederdi.”
“İnsanların bazısı yaşayıp bazısı ölseydi, ölüm dayanılmaz bir
acı olurdu.”
“Ey hayat! Ölüme (cennete) şükret. Seni onun sayesinde seviyorum.”
“Düşünsek biz, ölümden korkmamamız gerekir; zira yerin altında,
üstünden çok akrabamız var.”
“Müslümanca yaşayamadığını kabul eden her insan için bile,
müslümanca ölme imkânı vardır.”
“Açmamak olmaz ölüm kapıyı çalınca.”
“Ne ölümden kork, ne de ölümü iste.”
“Ölümün bizi nerede beklediği belli değil; iyisimi biz onu her
yerde bekleyelim.”
“Ölümün acılığını sevdiklerimizin ölümünde tadarız.”
“Bütün günler ölüme gider; son gün varır.”
“Dünyada, bir gerçek vardır; o da ölüm! Ölümden başkası yalan”
“Ölüm, Allah’a giden yolun tek kapısıdır.”
“Bir sen değil, olsa hasmı âlem
Merdâne ölür, ölürse âdem.”
“Dostunu hemen ölüverecekmiş gibi sev; düşmanını hiç ölmeyecekmiş
gibi telâkki et.”
“İyi bir şekilde ölmesini bilmeyen, kötü yaşamış demektir.”
“Her doğum müjdesi, bir vefat haberinin öncüsüdür.”
ECEL VE ÖLÜM
- 77 -
“Dünyaya geldiğimiz gün, bir yandan yaşamaya, bir yandan
ölmeye başlarız.”
“Daha doğar doğmaz, ölmeye başlarız.”
“Ölümün ilk işareti doğumdur.”
“Ölüm yoktur! Yıldızlar, başka bir kıyıda doğmak için batarlar.”
“İnsan ölümü düşündükçe hayattan daha az tat duyabilir; ama
daha sâkin ve huzurlu yaşar.”
“Ölümü, ancak ölmeye değer bir şeyi olmayan gözünde büyütür.”
“Ölmemek için kaçan, bacaklarını beyhude yormuş olur.”
“Öyle habersizce geliyor ki ölüm, Rüyalar tamamlanamıyor.”
“General olsan da derler: ‘Er kişi niyetine!”
“Ölüm eski bir şeydir ama, her insana yeni görünür.”
“Ölüm, bazen bir ceza, bazen bir armağan, çoğu zaman da bir
lütuftur.”
“Ölüler başka, ölüm hep birdir.”
“Ölüm! O sonsuz kurtuluş!”
“Arkada bıraktıklarımızın kalplerinde yaşamak, ölmemektir.”
“Ölüm, insanın fitnelerden âzâd oluşu, gafletten kurtuluşu,
uykudan uyanışıdır.”
“Ölüm, tüm mutsuzlukları iyileştiren en acı bir ilâçtır.”
“Ölüme karşı herkesten açık göğüs beklenmez.”
“Azrâil, bizim kullandığımız takvimi kullanmaz, onun takvimi
farklıdır.”
“Azrâil’e bahane bulunmaz.”
Ölümden korkmayan, ölümü sevebilen, ölümle dostluk kurabilen,
ölüm ötesine hazırlanıp canlı şehid gibi yaşayarak ölümsüzleşenlere
selâm olsun!
“Ey Rabbimiz! Gerçek şu ki, biz ‘Rabbinize iman edin!’ diye seslenen
bir dâvetçiyi (Peygamber’i, Kur’an’ı) işittik; hemen iman ettik. Artık bizim
günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle beraber
al! Rabbimiz! Bize, peygamberlerin vasıtasıyla vaad ettiklerini de ikram
et ve kıyâmet gününde bizi perişan etme; şüphesiz Sen, vaadinden
caymazsın!”257
“Ey Rabbimiz! Üstümüze sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür.”258
257 3/Âl-i İmrân, 193-194
258 7/A’râf, 126
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 78 -
Ecel Konusunda Âyet-i Kerimeler
A Ecel Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 52 Yerde): 2/Bakara,
231, 232, 234, 235, 282, 282; 3/Âl-i İmrân, 145; 4/Nisâ, 77; 6/En’âm, 2, 60,
128; 7/A’râf, 34, 34, 135, 185; 10/Yûnus, 11, 49, 49; 11/Hûd, 3, 104; 13/Ra’d,
2, 38; 14/İbrâhim, 10, 44; 15/Hicr, 5; 16/Nahl, 61, 61; 17/İsrâ, 99; 20/Tâhâ,
129; 22/Hacc, 5, 33; 23/Mü’minûn, 43; 28/Kasas, 28, 29; 29/Ankebût, 5, 53;
30/Rûm, 8; 31/Lokman, 29; 35/Fâtır, 13, 45, 45; 39/Zümer, 5, 40/Mü’min,
67; 42; 42/Şûrâ, 14; 46/Ahkaf, 3; 63/Münâfıkun, 10, 11; 65/Talâk, 2, 4; 71/
Nûh, 4, 4. Ayrıca, iki âyet-i kerimede “ecel” kelimesi fiil halinde kullanılır
(6/En’âm, 128; 77/Mürselât, 12); bir âyette de mef’ûl ismi olarak müeccel
şeklinde kullanılır (3/Âl-i İmrân, 145).
B Yaşama Süresi Anlamında Kullanılan Ömür (Umr) Kelimesinin Geçtiği
Âyet-i Kerimeler (Toplam: 7 Yerde): 10/Yûnus, 16; 16/Nahl, 70; 21/Enbiyâ,
44; 22/Hacc, 5; 26/Şuarâ, 18; 28/Kasas, 45; 35/Fâtır, 11) Ayrıca 5 Yerde de
Bu Anlamdaki Umr Kelimesi, Fiil Halinde Kullanılır: (2/Bakara, 96, 96; 35/
Fâtır, 11, 37; 36/Yâsin, 68)
C Ölüm Anlamındaki Mevt Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(Toplam 165 yerde): 2/Bakara, 19, 28, 28, 56, 73, 94, 117, 132, 133, 154,
161, 164, 173, 180, 243, 243, 258, 259, 259, 260; 3/Âl-i İmrân, 27, 27, 49,
91, 102, 119, 143, 144, 145, 156, 156, 157, 158, 168, 169, 185; 4/Nisâ, 15,
18, 18, 78, 100, 159; 5/Mâide, 3, 106, 106, 110; 6/En’âm, 36, 61, 93, 95, 95,
111, 122, 139, 145, 162; 7/A’râf, 25, 57, 57, 158; 8/Enfâl, 6; 9/Tevbe, 84, 84,
116, 125; 10/Yunus, 31, 31, 56; 11/Hûd, 7; 13/Ra’d, 31; 14/İbrâhim, 17, 17;
16/Nahl, 21, 38, 65, 115; 17/İsrâ, 75; 19/Meryem, 15, 23, 33, 66; 20/Tâhâ,
74; 21/Enbiyâ, 34, 35; 22/Hacc, 6, 58, 66; 23/Mü’minûn, 15, 35, 37, 80, 82,
99; 25/Furkan, 3, 49, 58; 26/Şuarâ, 81; 27/Neml, 80; 29/Ankebût, 57, 63;
30/Rûm, 19, 19, 19, 24, 40, 50, 50, 52; 31/Lokman, 34; 32/Secde, 11; 33/
Ahzâb, 16, 19; 34/Sebe’, 14, 14; 35/Fâtır, 9, 9, 22, 36; 36/Yâsin, 12, 33; 37/
Sâffât, 16, 53, 58, 59; 39/Zümer, 30, 30, 42, 42, 42; 40/Mü’min, 11, 68; 41/
Fussılet, 39; 42/Şûrâ, 9; 43/Zuhruf, 11; 44/Duhân, 8, 35, 56, 56; 45/Câsiye, 5,
21, 24, 26; 46/Ahkaf, 33; 47/Muhammed, 20, 34; 49/Hucurât, 12; 50/Kaf, 3,
11, 19; 53/Necm, 44; 56/Vâkıa, 47, 60; 57/Hadîd, 2, 17; 62/Cum’a, 6, 8; 63/
Münâfıkun, 10; 67/Mülk, 2; 75/Kıyâme, 40; 77/Mürselât, 26; 80/Abese, 21;
87/A’lâ, 13.
D Vefat Ettirmek, Hayatına Son Vermek Anlamındaki Vefat Kelimesi ve
Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 22 Yerde): 2/Bakara, 234,
240; 3/Âl-i İmrân, 55, 193; 4/Nisâ, 15; 5/Mâide, 117; 6/En’âm, 60; 7/A’râf,
37, 126; 8/Enfâl, 50; 10/Yûnus, 46, 104; 12/Yusuf, 101; 13/Ra’d, 40; 16/Nahl,
28, 32, 70; 22/Hacc, 5; 32/Secde, 11; 39/Zümer, 42; 40/Mü’min, 67, 77.
E Ecel ve Ömür Konusu:
a Her Ümmetin Bir Eceli Vardır: 7/Arâf, 34; 10/Yûnus, 49; 15/Hıcr, 4-5, 8; 16/
Nahl, 61; 23/Mü’minûn, 43.
b Ömrü Tâyin ve Takdir Eden Allah’tır: 56/Vâkıa, 60.
c Ecel Geri Kalmaz: 63/Münâfıkun, 11.
d Uzun Ömür: 2/Bakara, 96; 21/Enbiyâ, 44; 28/Kasas, 23, 45; 35/Fâtır, 11, 37;
36/Yâsin, 68; 40/Mü’min, 67.
e Kısa Ömür: 35/Fâtır, 11.
f Ömrün Uzaması ve Kısalması: 35/Fâtır, 11.
g İhtiyarlık ve Bunaklık: 12/Yûsuf, 94; 16/Nahl, 70; 22/Hacc, 5; 36/Yâsin, 68;
91/Şems, 10; 95/Tîn, 5.
ECEL VE ÖLÜM
- 79 -
F Ölüm:
a Öldüren Allah’tır: 2/Bakara, 28, 258; 3/Âl-i İmrân, 27, 156; 6/En’âm, 2, 95;
7/A’râf, 158; 9/Tevbe, 116; 10/Yûnus, 31, 56; 15/Hıcr, 23; 16/Nahl, 70; 22/
Hacc, 66; 23/Mü’minûn, 80; 30/Rûm, 19, 27, 40; 40/Mü’min, 68; 44/Duhân,
8; 45/Câsiye, 26; 50/Kaf, 43; 53/Necm, 44; 56/Vâkıa60; 57/Hadîd, 2.
b Her Nefs Ölecektir: 3/Âl-i İmrân, 185; 17/İsrâ, 99; 21/Enbiyâ, 34-35; 23/
Mü’minûn 15; 29/Ankebût, 57; 55/Rahmân, 26-27.
c Son Dönüş Allah’adır: 5/Mâide, 18, 105; 6/En’âm, 61, 62; 7/A’râf, 29; 10/
Yûnus, 4; 11/Hûd, 4; 19/Meryem, 40; 24/Nûr, 42; 28/Kasas, 70, 88; 29/
Ankebût, 17, 21, 57; 36/Yâsin, 83; 53/Necm, 42.
d Allah Dilemedikçe Hiç Kimseye Ölüm Yoktur: 3/Âl-i İmrân, 145.
e Ölümden Kaçılmaz: 2/Bakara, 243; 3/Âl-i İmrân, 145, 154; 4/Nisâ, 78; 50/
Kaf, 19.
f Ölüm Allah İçindir: 6/En’âm, 162.
g İnsan Nerede Öleceğini Bilmez: 31/Lokman, 34.
h Ölüm Karşısında Mü’min: 2/Bakara, 155-157.
i Müslüman Olarak Ölmek: 2/Bakara, 132; 3/Âl-i İmrân, 102, 193; 7/A’râf,
126; 12/Yûsuf, 101; 27/Neml, 19, 89-90.
j Ölüm ile Uyku İlişkisi: 6/En’âm, 60; 39/Zümer, 42.
k Ölüm Gelince Melek, Ruhu Bedenden Alır: 6/En’âm, 61.
l Mü’minlerin Ölümü: 16/Nahl, 28-29, 32-33; 56/Vâkıa, 88-91; 79/Nâziât,
2-3; 89/Fecr, 27-30.
m Kâfirlerin Ölümü: 16/Nahl, 28-29, 33-34; 56/Vâkıa, 83-87, 92-94; 79/Nâziât,
1, 4.
n Münâfıkların Ölümü: 37/Muhammed, 27.
o Ölüm Hali: 75/Kıyâme, 26-30.
G Kabir:
a Mü’minlerin Kabir Hayatı: 14/İbrâhim, 27.
b Kâfirlerin Kabir Hayatı: 14/İbrâhim, 27; 40/Mü’min, 46; 60/Mümtehine, 13.
c Münâfıkların Kabri: 9/Tevbe, 84.
d Kabir Azâbı: 20/Tâhâ, 124; 40/Mü’min, 46.
e Kabir Hayatı Belli Bir Zaman İçindir: 6/En’âm, 98; 80/Abese, 21.
f Soy-Sopla Öğünmek İçin Kabir Ziyareti: 102/Tekâsür, 1-2.
g Kabirden Kalkış: 22/Hacc, 7; 36/Yâsin, 51-52; 54/Kamer, 7; 70/Meâric, 43;
71/Nûh, 18; 82/İnfitâr, 4; 100/Âdiyât, 9.
h Kabirden Kalkışta Mutlu Kişilerden Olmak İçin Duâ: 26/Şuarâ, 87.
Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Ecel Üzerine, Osman Karadeniz, Şahsî Y.
2. Ecel, Kıyâmet, Âhiret, Ali Eren, Çile Y./Merve Yayın Pazarlama
3. Kazâ-Kader, Hayır ve Şer, Rızık, Ecel ve Tevekkül, M. Kenan Çığman,
Şahsî Y. , s. 231-241
4. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 4, s. 350-351; c. 10, s. 380-382
5. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 1, s. 189; c. 2, s. 33
6. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 397-408
7. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risâle Y. c. 3, s. 197-198
8. Kur’an’da Allah ve İnsan, Toshihiko İzutsu, Çev. S. Ateş, Kevser Y. s. 117-125
9. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y. s. 304-308
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 80 -
10. İslâm Düşüncesinde Kader ve Kaza, Halife Keskin, Beyan Y. s. 194-197
11. Kur’an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 94
12. Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 45-
48, 144-146
13. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. 235-239
14. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, c. 2, s. 70-78
15. İman ve İslâm Atlası, Necip Fâzıl Kısakürek, Büyük Doğu Y. s. 331-333
16. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 81-86
17. İhyâi Ulûmi’d-Din, İmam Gazali, Bedir Y. c. 4, s. 806-833
18. Kaderin Efendisi Kim? Said Ramazan el-Bûtî, Çev. Ramazan Tuğ, Madve Y.
19. Kader Nedir, Mehmet Kırkıncı, Zafer Y./Cihan Y.
20. Yaratılış ve Kader, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
21. Kadercilik Suçlaması ve Cihad, Muhammed Picthall, Çev. Tâhâ Dinçer,
Akabe Y.
22. Kadere İnanıyorum, M. Yaşar Kandemir, Damla Y.
23. Kaderin Cilvesi, M. Yaşar Kandemir, Erkam Y./Çelik Y.
24. Bir Kader Sohbeti, Alaaddin Başar, Zafer Y.
25. Ezelî Sır Kader, Ömer Sevinçgül, Zafer Y.
26. İnsan ve Kader, Mustafa Sabri Efendi, Kültür Bas. Yay. Birl Y.
27. İslâm’da Kazâ ve Kader, Muhammed İhsan Oğuz, Oğuz Y.
28. Kitap ve Sünnet Perspektifinde Kader, M. Fethullah Gülen, Işık Y.
29. Badiiüzzaman’ın Görüşleri Işığında Kadere İman, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
30. Âhirete Giden Yol, Ali Rıza Altay, Sönmez Neşriyat
31. Âhiret Hazırlığı, Sadık Dânâ, Erkam Y.
32. Ecel, Kıyâmet, Âhiret, Ali Eren, Çile/Merve Y.
33. Gözle Görülen Kıyâmet, Muhammed Mahmud Savvaf, Çelik Y.
34. Kabir Âlemi, Celâleddin Suyûtî, Kahraman Y.
35. Kırık Tayflar, Şemseddin Nuri, T.Ö.V. Y.
36. Mezar Notları, Muammer Özkan, İnsan Dergisi Y.
37. Ölüm Psikolojisi, Faruk Karaca, Beyan Y.
38. Ölüm, Mehmed Zâhit Kotku, Sehâ Neşriyat
39. Ölüm, Kıyâmet ve Âhiret, Sıddık Naci Eren, Demir Kitabevi Y.
40. Ölüm Ötesi Hayat, M. Fethullah Gülen, Nil Y.
41. Ölüm ve Ölümden Sonraki Hayat, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi
42. Ölüm ve Ötesi, Hüseyin S. Erdoğan, Çelik Y.
43. Ölüm ve Ötesi, Heyet, Sağlam Y.
44. Ölüm Yokluk mudur? Hekimoğlu İsmail, Timaş Y.
45. Ölüm ve Sonrası, İmam Gazali, Vural Y.
46. Ölümden Sonraki Hayat, Süleyman Toprak, Esra Y.
47. Bediüzzaman’ın Görüşleri Işığında Ölüm, Cenaze, Kabir, İsmail Mutlu,
Mutlu Y.
48. Bediüzzaman’ın Görüşleri Işığında Ölümden Sonra Diriliş, İsmail Mutlu,
Mutlu Y.
49. Ölüm ve Diriliş, Safvet Senih, Nil A.Ş.
50. Kabir Âlemi, Âlemü’l-Berzah Tercümesi, Celâleddin Süyûtî, Kahraman Y.
51. Batılının Ölüm Karşısında Tavrı, Philippe Arise, Gece Y.
ECEL VE ÖLÜM
- 81 -
52. Ölümsüzlük Düşüncesi, Turan Koç, İz Y.
53. Ölümü Yaşamak, Betty J. Eadie, Form Y.
54. Ölüm Her An Gündemde, Feridun Yılmaz Yüceler, Akçağ Y.
55. Kaçınılmaz Gerçek Ölüm, Yusuf Şensoy, Furkan Dergisi Y.
56. Âhirete Açılan Kapı Kabir, Yusuf Şensoy, Furkan Dergisi Y.
57. Ölüm, Kıyâmet, Âhiret ve Ötesi, Abdullah Aydın, M. İzci, Mehdi Y.
58. Ölüm, Kıyâmet, Cehennem, Cavit Yalçın, Vural Y.
59. Meşhurların Son Anları, Burhan Bozgeyik, Türdav A.Ş.
60. Ölüm Cezası, Jean Imbert, İletişim Y.
61. Ölüm İstatistikleri, 1990 D.İ.E. , Devlet İstatistik Enstitüsü Y.
62. Ölüm İstatistikleri, İl ve İlçe Merkezlerinde 1993 D.İ.E. , Devlet İstatistik
Enstitüsü Y.
63. Ölüm, Kabir, Kıyâmet, Mustafa Necati Bursalı, Erhan Y.
64. Ölüm, Kıyâmet, Âhiret ve Âhir Zaman Alâmetleri, İmam Şârânî, Bedir Y.
65. Ölüm, Kıyâmet ve Diriliş, İmam şârânî, Pamuk Y.
66. Ölüm Ötesi Hayat, Abdülhay Nâsıh, Nil A.Ş.
67. Ölüm Son Değildir, Selim Gündüzalp, Zafer Y.
68. Ölüm Sonrası Cennet ve Cehennem, Selim Al, Furkan Dergisi Y.
69. Ölüm ve Âhiret, İmam Gazali, Arslan Y.
70. Ölümden Sonra Diriliş, Subhi Salih, Kayıhan Y.
71. Ölümden Sonra Dirilmek ve Reenkarnasyon, Naim Erdoğan, Fatih Enes
Kitabevi
72. Sentez (Ölüm Son Değildir), Yusuf Mirdoğan, İshak Basımevi
73. Ölüm Şiirleri Antolojisi, Hasan Ali Kasır, Denge Y.
74. Ölüm Şiirleri Antolojisi, Ahmet Sezgin, Cengiz Yalçın, Ünlem Y.
75. Felsefe Tarihinde Ölüm Meselesi, Ernst Von Aster, Resimli Ay Matbaası
76. Ölüm Korkusundan Kurtuluş, İbn Sînâ, Burhaneddin Matbaası
77. Kitâbu’r-Rûh, İbn Kayyım el-Cevziyye, İz Y.
78. Ruhî Olaylar ve Ölümden Sonrası, Sinan Onbulak, Dilek Y.
79. Hüvel Baki, Mustafa Özdamar, Kırk Kandil Y.
80. Sevmek, Ölmekle Başlar, 1-2; Murat Başaran, Zafer Y.
81. Ölümü Yaşarken, Gülay Atasoy, Türdav Y.
82. Ölüm Sonrası Hayat, Burhan Bozgeyik
83. Ah Şu Ölüm Dedikleri, Abbas Yunal, Uysal Kitabevi Y.
84. Ölümü Özlemeyen Aşkı Anlayamaz, İsmail Acarkan, Vural Y.
85. Modern Fizik ve Tasavvuf Karşısında Ruh ve Ölüm, Cemal Bardakçı,
Akdem Y.
86. Stres ve Dinî İnanç, Necati Öner, T.D.Vakfı Y.
87. Ebediyet Yolcusunu Uğurlarken, Hayreddin Karaman, T. Diyanet Vakfı Y.
88. Kur’an’da İnsan, İman ve Âhiret, Murtaza Mutahhari, Endişe Y.
89. Anadolu Folklorunda Ölüm, Sedat Veyis Örnek, Ank. Ün. Basımevi
90. Kur’an’da ve Kitab-ı Mukaddes’te Âhiret İnancı, Nun Y.
91. Dünya Ötesi Yolculuk, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
92. Ölüm ve Ötesi Bilimsel İncelenimi, Haluk Egemen ve Suat Bergil, Taş
Matbaası, İst.
93. Çağdaş Filozoflarda Ölümün Anlamı, R. Schaerez
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 82 -
94. Ölüm, Louis-Vincent Thomas, İletişim Y.
95. Ölümün Sıcak Yüzü, Ölümün Soğuk Yüzü, Ölümün Yüzsüzlüğü, M. Ali
Kılıçbay, Gece Y.
96. Korkular, Takıntılar, Saplantılar, Özcan Köknel, Altın Kitaplar Y.
97. Ölümden Sonra Hayat, A. Raymond Moody, İnkılap ve Aka Kitabevi Y.
98. İnsanların Ölüm Karşısındaki Tutumları, Murat Yıldız, Dokuz Ey. Ü. S. Bil.
Enst. İzmir
99. Aile İçindeki Ölüme Karşı Çocukların Tepkileri, Atalay Yörükoğlu, Nöro
Psik. Araşt. 5, 7
100. Uyku ve Ölümün Tabiatıyla İlgili Çağdaş Müslüman Yorumları, İ. Jane
Smith, At. Ün.İ.F.Der.S.13
101. Ölüm Gerçeği ve Allah İnancı, Dokuz Eylül Ün. İ.F. Dergisi, c.1, sayı 1,
sayfa 303-312
102. Ölümle İlgili Dinî Sosyal Davranış Örüntülerinin Değişmesi, Ank. Ün.
Sosyal B. Enst.
103. Mutasavvıflara Göre Ölüm, Mehmet Demirci, İslâmî Araştırmalar Dergisi,
sayı, 3, 1987
104. Ölüm Üzerine, B. Ziya Egemen, Ank. Ü. İ.F.D. c. 11, 1983
105. Ölümle İlgili Tutumlar ve Dinî Davranış, Hayati Hökelekli, İslâmî
Araştırmalar, c. 5, sayı, 2, 1991
106. Ölüm ve Ölüm Ötesi Psikolojisi, Hayati Hökelekli, Uludağ Ün. İ.F. Dergisi,
c.3, sayı 3, 1991
107. Ölümle İlgili Tutumların Dinî Davranışla İlişkisi, H. Hökelekli, Uludağ Ün.
İ.F. Der, c.4, s.4, 1992
Sonsöz
Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…
Melek, Cin ve Şeytan
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR -22-
MELEK, CİN ve ŞEYTAN
Yazarı:
Ahmed Kalkan
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2012
Baskı:
İSTANBUL MATBAACILIK
Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
Tel: 0 212 482 52 66
MELEK, CİN ve ŞEYTAN
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR
-22-
Ahmed KALKAN
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
İTHAF
Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
Önsöz
Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
Mü’minler, meleklerin, cinlerin ve şeytanın var olduğuna inanırlar. Bunlar gaybî varlıklardır, gözümüzle görmemiz mümkün değildir. Yüce Allah, Kitab’ında bunların varlığından bahsettiği halde, bunlara inanmamak, Allah’ı yalanlamaktır.
Vahye ve peygamberliğe, hatta âhirete ve gaybiyyât denilen âhiret hallerine, cennet ve cehenneme inanmak, ancak meleklere iman etmekle mümkün olur. O halde peygamberlere ve onlara indirilen semâvî kitaplara inanmadan önce, onlara peygamberliği getiren, vahyi ve kitapları indiren “meleklerin varlığı”na kesin olarak inanmak şarttır. Meleklere gerektiği şekilde iman etmeyen, diğer tüm iman esaslarını kabul etse bile mü’min vasfını kaybeder. Zaten böyle bir kimse, melekler aracılığıyla gerçekleşen diğer iman esaslarına da ister istemez inanmamış olacaktır. Melekleri inkâr eden kimse, dolayısıyla vahyi, İâhî kitapları, peygamberleri ve kıyâmeti de inkâr etmiş olur.
İman, ibâdetten önce geldiğine ve gerçek anlamda iman etmeyen kimsenin ibâdetleri de geçersiz olacağına göre, müslümanlar için meleklere iman, diğer tüm inanç esaslarıyla birlikte öncelikli bir öneme sahiptir.
Melekler, cin ve şeytanlar, gaybiyyât denilen görülmeyen âlemde, yani farklı boyutta yaşayan latif varlıklar olduklarından; biz onları göremezsek de, var oldukları, dinî-naklî delillerle sâbit olduğundan, insan aklı da onların varlığını inkâr edemez. Akl-ı selim, gözle görülmeyen bu gibi varlıkların mevcudiyetinin imkânsız olmadığını, aksine onların da, varlığı câiz olan şeylerden olduğunu kabul eder. Çünkü meleklerin ve cinlerin varlığını inkâr edebilmek için, aklî, felsefî veya ilmî verilere dayanan hiçbir delil ortaya konulamaz. Aksi halde; gözümüzle göremediğimiz ve bugün ilmin mâhiyet ve hakikatini tespit edemediği hayat cevherinin, insan ruhunun ve aklımızın da varlığını inkâr etmemiz gerekir. Fakat göremiyoruz veya mâhiyetini bilemiyoruz diye ne ruhu, ne aklı, ne hayat gerçeğini ve ne de görünmeyen, fakat varlığı ilmen bilinen kuvvet ve enerji gibi gerçekleri inkâr edemeyiz. İlmimizi, gücümüzü, ahlâkımızı, namusumuzu gözle görüp gösteremediğimiz halde kabul ediyoruz. Rüzgârı, elektriği inkâr eden yok. O halde, ruh ve akıl gibi maddî olmayan ve maddeden mücerret soyut, gözlem ve tecrübeye dayanan müsbet ilmin sınırları dışında kalan fizik ötesi, manevî, gaybî varlıklara da inanmaya mecburuz.
Meleklere iman gaybîdir. Gayb: Hislerle veya akılla bilinmeyen, görülmeyen şeydir. Mü’min gayb âlemine inanmakla yükümlüdür (Bk. 2/Bakara, 3). Allah’ın ve Rasûlünün bildirdikleri ister zâhirî, isterse gaybî olsun mü’min ona inanandır. Bazı kâfirlerin gaybe iman etmediklerini, “ben gözümle göremediğim varlıklara inanmam; melek, cin gibi varlıklar uydurmadan ibarettir” dediklerini biliyoruz. Gaybe iman büyük bir imtihandır. Çünkü insanlar gördükleri şeylere inanmak zorundadırlar; Bunları inkâr edemezler; o yüzden iman konusu değildirler. Fakat Hz. Allah’ın imtihanı öyle değildir. İnsanların görmediği ve göremediği şeyleri yaratması ve sonra da bunlara ‘inanın’ demesi büyük bir imtihandır. Mü’min, sadece Allah’ın ve Rasûlünün haber vermesiyle onlara inanır ve teslim olur. Mü’minlere düşen ‘dinledik ve itaat ettik.’ demeleridir. Zaten, gözüyle göremediğinin varlığını kabul etmeyenlere; akıllarını, duygularını, düşüncelerini, rüzgârı, elektrik akımını... göremedikleri halde varlıklarını nasıl kabul edip kendileriyle çelişkiye düştükleri sorulabilir. Böylece görülecektir ki, onlar görmedikleri için inkâr etmiyorlar, görseler bile hakkı kabul etmeyecek sapıklar olduklarından şeytana ve nefislerine uyarak küfrü tercih ediyorlar.
Allah insanı şerre ve kötülüğe çağırmak üzere şeytanı, iyilik ve hayra dâvet etmek üzere de melekleri yaratmıştır.
Meleklere inanan bir müslüman, meleklerin kendisini takip ettiğini, gözetlediğini, iyilik ve kötülüklerini yazdığını bilir. Ve bu bilinçle davranışlarına çeki düzen verir. Böylece, meleklere olan inancımız bizi kötülük ve günah yapmaktan vazgeçirir.
İman, insanı güzel ameller işlemeye, imansızlık da insanı kontrol edilemeyen bir canavara dönüştürür. Güzel işler yapan güzel insanlardan olmanız duâsıyla…
Ahmed Kalkan
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
Kasım 2012, Ümraniye
İÇİNDEKİLER
MELEK / 11
Melek; Tanımı ve Mâhiyeti / 11
Meleklerin Mâhiyetleriyle İlgili Kur’an’daki Tasvirler / 14
Meleklerin Özellikleri / 17
Meleklerin Görevleri / 18
Meleklerin Sayıları ve Çeşitleri / 21
Melekler İnsanlardan Daha Faziletli midirler? / 26
Gayba ve Meleklere İman / 27
Melek İnancının Etkileri / 28
Melekler Hakkında Düzeltilmesi Gereken Bazı Yaklaşım ve Bâtıl İnançlar / 29
CİN / 33
Cinn; Anlam ve Mâhiyeti / 33
Kur’ân-ı Kerim’de Cin Kavramı / 57
Hadis-i Şeriflerde Cin Kavramı / 60
Cin Konusuyla İlgili Bazı Meseleler / 63
Cin Konusunda Şirke Düşmek / 70
Fetişizm; Büyü ve Korku Dini / 71
Cin Sûresi / 75
Cinnet/Cünûn / 81
Melek, Cin, Şeytan Gibi Rûhânî Varlıkları Allah’a Şirk/Ortak Koşanlar / 85
İfrît / 91
Peri / 93
Gûl ve Gûlyabaniler / 94
Nazar Değmesi / 98
Sihir/Büyü / 107
Kehânet ve Arâfet/Arrâflık / 127
Tütsüleme inancı / 131
Rukye İnancı / 133
Muskalar (Temâim) / 137
ŞEYTAN – İBLİS / 145
İblis ve Şeytan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti / 145
İblis/Şeytan ve Özellikleri / 146
İblis’in Allah İçin Secde Etmemesi / 148
Şeytana Mühlet Verilişi / 151
İblis ve Faâliyet Alanı / 152
İblis’in Başvurduğu Yöntemler / 154
Şeytanın insana Dört Bir Yandan Yaklaşması / 156
Şeytanın Görevi / 159
Şeytanın Zarar Veremeyeceği Kimseler / 160
Her insana Bir Şeytan Verilişi / 161
İnsanı Şeytana Tutsak Eden Nefsî Hastalıklar / 161
Şeytana Uyanların Durumu ve Âhirette Hesaplaşma / 162
Şeytanın Yaratılış ve insanlara Mûsâllat Olmasının Hikmeti / 162
- 11 -
MELEK
•
Melek; Tanımı ve Mâhiyeti
•
Meleklerin Mâhiyetleriyle İlgili Kur’an’daki Tasvirler
•
Meleklerin Özellikleri
•
Meleklerin Görevleri
•
Meleklerin Sayıları ve Çeşitleri
•
Melekler İnsanlardan Daha Faziletli midirler?
•
Gayba ve Meleklere İman
•
Melek İnancının Etkileri
•
Melekler Hakkında Tashih Edilmesi Gereken Bazı Yaklaşım ve Bâtıl İnançlar
“Hatırla ki; Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ dedi. Onlar, ‘Biz hamdinle Sana tesbih ve Seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’ dediler. Allah da onlara ‘Sizin bilemeyeceğinizi Ben bilirim’ dedi.” 1
Melek; Tanımı ve Mâhiyeti
Melek kelimesi, “elûk”, “elûke” veya “mülk” kelimesinden türemiş Arapça bir kelimedir. Türediği bu kelimeler, risâlet, yani elçilik, (postacılık, aracılık) ve kudret, kuvvet anlamlarına gelir. Dolayısıyla “melek” de, elçi, güçlü, kuvvetli idare eden anlamındadır. Bundan dolayı Allah, bu kelimeyi; kulları, peygamberleri ve diğer yaratıkları ile kendi arasında elçilik-habercilik görevini yapan ve evrendeki olayların meydana gelmesi için verilen görevleri yerine getiren güçlü-kuvvetli yaratıklarına isim olarak vermiştir. Çoğulu “melâike”dir. Istılahta melekler, Allah tarafından yaratılmış, çeşitli şekillerde peygamberlere görünebilen, zor işlere gücü yeten, yemeyen içmeyen, erkeklik ve dişilikleri olmayan, Allah’a devamlı ibâdet ve itaatten ayrılmayan lâtif varlıklar olup İslâm’da iman esaslarından birini oluşturmaktadır.
Kur’ân-ı Kerim’de tekil ve çoğul olarak 88 yerde melek kavramı geçmektedir. “Melek” kelimesi yanında Kur’ân-ı Kerim’de, çoğu âyette, meleklerden aynen peygamberler gibi, “rasûl” ve bunun çoğulu olan “rusul” diye de söz edilmektedir. Bu kelimeler, elçi ve elçiler mânâsındadır. Aynı zamanda bu kelimeler, meleklerin esas vazifelerinin, elçilik olduğunu da gösteriyor. Bu elçilik, bazen Allah ile peygamberler arasında, bazen de Allah ile diğer varlıklar
1 2/Bakara, 30
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 12 -
arasında oluyor. Onlar, vahiy getiriyor, kâinattaki hadiseleri, Allah
Teâlâ’dan aldıkları emirler çerçevesinde yürütüyor ve böylece
aracılık-elçilik görevini çok değişik şekillerde yerine getiriyorlar. 2
Allah, bir âyet-i kerimede iman edilmesi gerekli olan esasları
özlü bir şekilde bildirerek şöyle buyurur: “Peygamber de, mü’minler
de kendilerine Rablerinden indirilene iman ettiler. Herbiri Allah’a, O’nun
meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman etti.”3 İman edilmesi
gereken şeylerin âyetteki sıralanışı içinde meleklerin yeri, onlara
imanın önemini göstermektedir. Bu sıranın, Allah isminden
sonra, kitaplar ve peygamberler’den önce oluşu, meleklerin Allah
ile peygamberler arasında elçilik-habercilik yaptıklarına, Allah’ın
kitaplarını getirmede aracı olduklarına, yani vahiy getirme görevlerine
işaret eder mâhiyettedir. Melekler, Allah’ın insanlara
bir lutfu ve keremi sayılan “peygamberlik müessesesi”nin temeli
olan Allah’ın İlâhî vahyini, görülmeyen gayb âleminden insanlara,
onlar arasından seçilen peygamberlere indiren Allah’ın İlâhî elçileridir.
İman konusunda, Rasûlullah’tan Hz. Ömer’in (r.a.) rivâyet ettiği
meşhur hadiste, peygamberimiz (s.a.s.), vahiy meleği Cibril (a.s.)
ile konuşmuş, kendisine Cebrâil “İman nedir?” diye sorduğunda
Rasulullah (s.a.s.) şöyle cevap vermiştir: “İman; Allah’a, meleklerine,
kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayriyle şerriyle kadere
inanmaktır.” 4 Kur’an’da meleklerin varlığını kabul etmeyenler açık
bir şekilde kâfir ve sapık olarak nitelendirilmiştir: “Kim Allah’ı, meleklerini,
kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederek kâfir
olursa, hiç şüphesiz ki uzak bir dalâletle sapıp gitmiştir.” 5
Vahye ve peygamberliğe, hatta âhirete ve gaybiyyât denilen
âhiret hallerine, cennet ve cehenneme inanmak, ancak meleklere
iman etmekle mümkün olur. O halde peygamberlere ve onlara
indirilen semâvî kitaplara inanmadan önce, onlara peygamberliği
getiren, vahyi ve kitapları indiren “meleklerin varlığı”na kesin
olarak inanmak şarttır. Meleklere gerektiği şekilde iman etmeyen,
diğer tüm iman esaslarını kabul etse bile mü’min vasfını kaybeder.
Zaten böyle bir kimse, melekler aracılığıyla gerçekleşen diğer
iman esaslarına da ister istemez inanmamış olacaktır. Melekleri
inkâr eden kimse, dolayısıyla vahyi, İâhî kitapları, peygamberleri,
ruhları ve kıyâmeti inkâr etmiş olur.
2 Lutfullah Cebeci, Kur’an’da Göre Melek Cin Şeytan, s. 25
3 2/Bakara, 285
4 Müslim, İman 1; ayrıca Buhâri, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Nesâî de benzerini
rivâyet etmişlerdir.
5 4/Nisâ, 136
MELEK
- 13 -
İman, ibâdetten önce geldiğine ve gerçek anlamda iman etmeyen
kimsenin ibâdetleri de geçersiz olacağına göre, müslümanlar
için meleklere iman, diğer tüm inanç esaslarıyla birlikte
öncelikli bir öneme sahiptir.
Melekler, gaybiyyât denilen görülmeyen âlemde mevcut
nuranî latif varlıklar olduklarından; biz onları göremezsek de,
var oldukları, dinî-naklî delillerle sâbit olduğundan, insan aklı da
onların varlığını inkâr edemez. Gerçi akıl, meleklerin ne varlığını,
ne de yokluğunu kesin delillerle ispat edemez. Fakat akl-ı selim,
gözle görülmeyen bu gibi latif varlıkların varlığının imkânsız olmadığına,
aksine onların da, vücudu câiz olan şeylerden olduğuna
delâlet eder. Çünkü meleklerin varlığını inkâr edebilmek için, aklî,
felsefî veya ilmî verilere dayanan hiçbir delil ortaya konulamaz.
Aksi halde; gözümüzle göremediğimiz ve bu gün ilmin mâhiyet
ve hakikatini tesbit edemediği hayat cevherinin, insan ruhunun
ve aklımızın da varlığını inkâr etmemiz gerekir. Fakat göremiyoruz
veya mâhiyetini bilemiyoruz diye ne ruhu, ne aklı, ne hayat
gerçeğini ve ne de görünmeyen, fakat varlığı ilmen bilinen kuvvet
ve enerji gibi gerçekleri inkâr edemeyiz. O halde, ruh ve akıl gibi
maddî olmayan ve maddeden mücerret soyut, manevî, gaybî varlıklara
da inanmaya mecburuz. Bu gibi soyut varlıklar, gözlem ve
tecrübeye dayanan müsbet ilmin sınırları dışında kalan fizik ötesi,
gaybî, manevî yaratıklardır.
Nitekim özellikle Sokrat ve Eflatun gibi birçok eski filozof, fizik
ötesi ruhanî varlıkların var olduğuna inanmak zorunda kalmıştır.
Bu günkü müsbet bilimlerle uğraşan meşhur bilginlerin büyük çoğunluğu,
fizik ötesi birtakım kuvvet ve varlıkların bu maddî-kevnî
âlemde görülen bazı olayların meydana gelmesine sebep olduğunu
kabul ve itiraf etmektedirler. Bütün bu gerçekler ve ilmî veriler,
meleklerin varlığının aklen câiz ve mümkün görüldüğüne kesin
olarak delâlet etmektedir. Özet olarak diyebiliriz ki, melekler de,
aklımız ve ruhumuz gibi vardır. Gerçi biz onları göremiyoruz ama
peygamberler görmüşler ve büyük bir melek olan Cebrâil (a.s.)’in
elçiliği ile Allah Teâlâ’nın vahyine mazhar olmuşlardır. Onlar, vahiy
meleği aracılığı ile Allah’ın emir ve yasaklarını alıp öğrenmişler
ve insanlığı hidâyete ve saadete yöneltmişlerdir. Nitekim Kur’ân-ı
Kerim de, Peygamberimiz’e aynı şekilde indirilmiş ve bize meleklerin
varlığını haber vermiştir. Onun içindir ki bütün müslümanlar,
Kur’an’ın haber verdiği ve aklın da varlığını inkâr edemediği meleklere
iman ederler.
Kur’an’da geçen pek çok âyette meleklerin çeşitli görevleri belirtilmiş,
yaptıkları işlerin önemine ve özelliğine göre aldıkları özel
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 14 -
isimler beyan olunmuştur. Yerlerde ve göklerde, Kürsî’de ve Arş
etrafında, Beytu’l Ma’mur ve Sidre-i Müntehâ’da, cennet ve cehennemde
sayısız melekler vardır. Bütün melekleri çok çeşitli olan
görevlerine ve yaptıkları işlerin mâhiyetine göre tanzim edip bunları
yöneten dört büyük melek, meleklerin başları ve âmirleridir.
Başta Cebrâil olmak üzere, Mikâil, Azrâil ve İsrâfil meleklerin en
büyükleri ve peygamberleridir.
Meleklerin Mâhiyetleriyle İlgili
Kur’an’daki Tasvirler
Meleklerin hangi şeyden yaratıldığına dair Kur’ân-ı Kerim’de
herhangi bir bilgi yoktur. Fakat bir hadis-i şerifte “cinlerin ve şeytanların
ateşten, Hz. Âdem’in Kur’an’da bildirildiği gibi toprak ve çamurdan,
meleklerin ise nurdan yaratıldığı”6 bildirilmektedir. Kur’an’dan,
meleklerin insanlardan önce yaratıldıkları,7 güçlü ve kuvvetli
oldukları,8 Allah’ın hitabına muhatap olup O’nunla konuştukları,9
Hz. İbrahim, Lût, Zekeriyyâ ve Meryem ile konuştukları10 ve
âhirette cehennemliklerle konuşacakları,11 arşın etrafında tavaf
ettikleri,12 iri gövdeli ve sert tabiatlılarının bulunduğu13 kanatlarının
ve ellerinin mevcut olduğu14 anlaşılmaktadır. Kur’an ve hadislerde
yer alan bu ve benzeri ifadeler yanyana konulduğu zaman
meleklerin farklı ve özel varlıklar oldukları anlaşılmaktadır.
Kur’ân-ı Kerim’de meleklerin “kanatlı” oldukları belirtilir.
“Gökleri ve yeri yoktan var eden, melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı
elçiler yapan Allah’a hamd olsun. O, yaratmada dilediğine artırır. Muhakkak
ki Allah her şeye kaadirdir.”15 Bu âyetten anlıyoruz ki, meleklerin,
nurânî mâhiyetlerine uygun (yaptıkları iş ve vazifelerine
göre) ikişer, üçer, dörder kanatları vardır. Ancak; gayb (görülmeyen)
âlemden olan, maddî kesâfetten soyutlanmış, mâhiyeti bilinmeyen
melekleri kuşlar gibi kanatlı, maddî varlıklar olarak tasavvur
etmek, yanlış bir anlayıştır. Çünkü onlar Allah Teâlâ’nın irâde
ve takdiri ile bizim gözlerimizle görülecek şekilde yaratılmamış,
Kur’ân-ı Kerim’de bu konuda açık bilgi verilmemiştir. Sözü edilen
6 Müslim, Zühd 10; Ahmed bin Hanbel, VI/168
7 2/Bakara, 30-34
8 53/Necm, 53
9 2/Bakara, 30; 7/A’râf, 11
10 15/Hicr, 59-69; 11/Hûd, 77-82; 3/Âl-i İmran, 39, 42-45
11 4/Nisâ, 97
12 39/Zümer, 75
13 66/Tahrim, 6
14 35/Fâtır, 1; 6/En’âm, 93
15 35/Fâtır, 1
MELEK
- 15 -
kanat, meleğin yaratılış gayesi ve nurânî mâhiyeti ile bağdaşan,
vazifelerini en süratli bir şekilde yerine getirmelerine delâlet eden
mânevî bir kanat, bir kuvvet ve iktidar sembolüdür. Bu söz, temsilî
ve mecazî bir ifade tarzıdır.
Kur’an’da kanat anlamına gelen “cenah” kelimesi, kuşların
kanatları gibi somut ve maddî varlık anlamına alınabileceği gibi,
mânevî varlıkların görevlerini en serî şekilde yapabilmelerini sağlayan
kudretin sembolü olarak da anlaşılabilir. Kuşlar için kanat,
nesneler için taraf anlamına gelen “cenah” kelimesi, insan için kullanıldığında
“el” ve “yardım” gibi anlamlara gelir. Nitekim Cenâb-ı
Hakk’ın Hz. Peygamberimiz’e “Mü’minlere kanat ger.”16 emri, onları
“himaye et” anlamındadır. Din ve dünya ilimlerine sahip olan bir
kimseye, mecazen “zü’l-cenâhayn/iki kanat sahibi” dendiği gibi,
anaların çocukları için şefkat ve merhamet kanatlarından bahsedilir.
“Çocukların ana babaları üzerlerine kanat germeleri”17 istenir.
Hıristiyanlar ise melekleri, bir kuş gibi kanatlı olarak düşünür ve
tasvir ederler. Onların İslâm itikadından ayrıldıkları bir husus da
budur.
Kur’an ve hadis metinlerinde yer alan bazı ifadelerde meleklerden
tabiat kanunlarının kast edildiğini söyleyenler yanında,
onları maddenin mikrodalga boyutundan salt enerji boyutuna
kadar uzanan kuantsal bir yapı olarak niteleyenler de bulunmaktadır.
Bu yorumlar, çağın teknik terimlerini kullanarak melekleri
tanımlama çabaları ve bilinmeyen şeyleri merak edip gaybın sınırlarını
zorlama gayretleridir. Hâlbuki kaynaklardaki melek kavramına
dikkatli ve doğru bir çerçeve içinde bakıldığında onların
vahiy getirme, suçluları cezalandırma, eylemleri yazma, insanlara
yardım etme, canları alma, cehennemi koruma, cenneti yönetme
gibi görevleri bulunduğuna ilişkin ifadeler bir araya getirilince,
mâhiyetlerinin böyle çağdaş bilimsel yaklaşımlar doğrultusunda
olmadığı, gerçek yapılarının hiçbir zaman şimdiye kadar bilinemediği
ve bundan sonra da keşfedilemeyeceği ortaya çıkar.
Meleklerin Görülüp Görülmemesi
Meleklerin mâhiyetiyle ilgili farklı görüşler, beraberinde onların
görülüp görülemeyeceği tartışmasını getirmiştir. Kur’ân-ı
Kerim’de meleklerin önce Hz. İbrahim’e gelip onu bir erkek evlat
ile müjdeledikleri, ardından Lût’a (a.s.) giderek adamları ile şehri
terketmesini söyledikleri,18 Cebrâil’in Hz. Meryem’e insan şeklinde
16 15/Hıcr, 88; 26/Şuarâ, 285
17 17/İsrâ, 24
18 15/Hicr, 59-69; 11/Hûd, 77-82
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 16 -
görünerek ona tertemiz bir erkek çocuk bağışlaması için Allah’ın
elçisi olduğunu söylediği19 ve Hz. Peygamber’in onu apaçık ufukta
ve sidretü’l-müntehânın yanında gördüğü haber verilmektedir. 20
Bununla birlikte Kur’an, Peygamber’e itiraz ederek bir melek
görmek istediklerini yahut peygamber/elçi olarak melek gönderilmesinin
gerektiğini söyleyenlere cevap olarak meleklerin görünür
varlıklar olmadığını, eğer dünyada insanlar değil de melekler yaşasaydı
ancak o zaman elçi olarak gönderilebileceğini, meleklerin
fermân-ı İlâhî ile indirildiği zaman onlara mühlet verilmeyeceğini
ve meleklerin görüleceği gün günahkârlara hiçbir sevinç haberinin
olmayacağını vurgular.21 İnsanlara, görmedikleri askerler
gönderildiğini,22 aynı türden varlıklar olan cin ve şeytanların da
insan gözüyle görülmediğini beyan eder. 23
Ancak, yukarıda ismi geçen zatların meleklerle yaptıkları görüşmelerin
keyfiyeti bilinmemektedir. Bu olaylar, tartışmayı meleklerin
görülüp görülmemesinden çıkarıp, peygamber olmayan
kişilerin onları görüp göremeyeceği noktasına getirmiştir. Zira
peygamber, meleği görmekle kalmaz, sesini de işitir. Bu sebeple
melek onun için elle tutulur, gözle görülür bir realitedir. Melek,
gayr-i maddî bir varlık olduğu için peygamber onu bazen insan
şeklinde, bazen de başka şekillerde görür. Cebrâil, ekseriya insan
şeklinde görülmüştür. Fakat Peygamber’in onu kendi şekliyle
gördüğü de olmuştur.24 Ancak bunun nasıl gerçekleştiği belirtilmemiştir.
Belki de bu mânevî gözle ve tasviri imkânsız bir şekilde
olmuştur. Bir defasında da Peygamber, Cebrâil’i altı yüz kanadı ile
birlikte görmüştür.25 Bu da meleğin muazzam kudretine bir işarettir.
Bir başka seferinde ise melek, bulutun içinde görülmüştür. 26
Bu rivâyetlere temas eden bazı âlimler, Cebrâil’i Hz. Peygamber
dışındaki insanların göremedikleri yorumunu yapmaktadırlar.
Bizce, melekler mâhiyet itibariyle bizim görme duyumuzun sınırları
dışında bir yapıda yaratılmış varlıklardır. Zaten bu özellikleri
dolayısıyladır ki onlara iman, bir âmentü esası olmuştur. Duyularımızın
gayb âlemine ait varlıkları müşâhedesi bir kenara, madde
âlemine ait birçok varlığı görme eşiği dışında olması dolayısıyla
19 19/Meryem, 17-21
20 81/Tekvir, 23; 53/Necm, 13-17
21 17/İsrâ, 92-95; 15/Hicr, 8; 25/Furkan, 21-22; 6/En'âm, 8
22 9/Tevbe, 26; 33/Ahzâb, 9
23 7/A'râf, 27
24 Buhâri, Bed'ü'l-halk 7
25 Buhâri, Bed'ü'l-halk 7
26 Buhâri, Bed'ü'l-halk 6
MELEK
- 17 -
müşâhede edemediğini bildiğimize göre, “görememe” gibi bir
savunma ile onları inkâra kalkışmak tutarlı ve ilmî değildir. Aksi
takdirde görülemeyen şeylerin hepsini inkâr etmek gerekir ki bu
müşâhede ettiğimiz fizik âlemin kat kat fazlasını inkâr demektir.
Gaybî konularda akîdenin kaynağı Kur’an ve mütevâtir sünnet
olup melek inancı da Kur’an’ın kesin bildirimleri ile sâbit bir
konudur. Temel itibariyle melekler, insanoğlunun beşerî idrâk vasıtalarıyla
tanınamayacak yapıda varlıklardır. Bu nedenle onların
yaratılış biçimleri, cevherleri, görünme şekilleri gibi konulara dalmamak
gerekir. Böyle teferruatlardan sorumlu olmadığımız gibi
sâdık haber dışında geliştirilecek bütün yorumların herhangi bir
yararı ve dinî değeri de yoktur. 27
Meleklerin Özellikleri
Meleklerin kendilerine has yapı ve özelliklerini şu şekilde sıralamak
mümkündür:
1. Nurdan yaratılmış olup erkeklik-dişilik, yeme-içme, yorulma,
usanma gibi maddî özelliklerden arınmış varlıklardır. 28
2. İtaatkâr varlıklar olup Allah’ın kendilerine verdiği görevleri
yaparlar, O’nun emrinin dışına çıkmazlar. 29
3. Son derece güçlü, kuvvetli ve süratle hareket edebilen varlıklardır.
30
4. Allah’ın emir ve izni ile çeşitli şekillere girebilmektedirler. 31
5. Normal şartlarda gözle görülmezler. Peygamberler onları
aslî sûretleri ve büründükleri biçimleri ile görebilirler. 32
6. Gaybı, bilgisi sadece Allah’a ait bulunan konuları bilemezler.
Onlar, Allah’ın tâlim ettiği hususları, öğrettiği kadarıyla bilebilirler.
Kur’ân-ı Kerim mutlak gayb bilgisinin Allah’a has olduğunu
beyan etmekte ve O, bu bilgileri meleklerle bile paylaşmamaktadır.
Nitekim Hz. Âdem’in yaratılışını dile getiren âyetlerde melekler
“Bizim, Senin bize öğrettiklerinden başka bilgimiz yoktur.” demek
sûretiyle acziyetlerini itiraf etmişlerdir. 33
27 B. Topaloğlu, Y. Ş. Yavuz, İ. Çelebi, İslâm'da İnanç Esasları, İFAV Y., s. 234 ve
devamı
28 Bk. 11/Hûd, 70; 21/Enbiyâ, 19-20; 37/Sâffât, 149-153; 43/Zuhruf, 19; Müslim,
Zühd 10; Ahmed bin Hanbel, IV/168
29 Bk. 16/Nahl, 50; 21/Enbiyâ, 27; 66/Tahrim, 6
30 Bk. 35/Fâtır, 1; 69/Hâkka, 17; 70/Meâric, 4
31 11/Hûd, 69-70; 19/Meryem, 16-17; 15/Hicr, 51-52; 51/Zâriyât, 24-28; Buhâri,
İman 37; Müslim, İman 1
32 Bk. 7/A'raf, 27; 17/İsrâ, 92-95; 9/Tevbe, 26; 33/Ahzâb, 9; Buhâri, İman 37;
Müslim, İman 1; Ebû Dâvud, Sünnet 15
33 Bk. 2/Bakara, 30-33
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 18 -
“Onlar, Allah’ın şerefli kullarıdır. Onlar, Allah’ın sözünden önce söz
söylemezler ve O’nun emrettiklerini (hemen) yaparlar.” 34
“Onlar, Allah’ın emirlerine (isyan edip) karşı gelmezler ve emr olundukları
şeyleri (aynen) yaparlar.” 35
“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O’nun katındakiler O’na
ibâdet etmekte (asla) kibir göstermezler ve (asla) yorulmazlar. Gece ve
gündüz durmadan (yorulmadan) O’nu tesbih (ve takdis) ederler.” 36
“Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Biz de Ruhumuzu (Cebrâil’i)
ona gönderdik. (O,) ona düzgün bir insan şeklinde göründü.” 37
Meleklerin Görevleri
Melekler, Allah tarafından verilen görevleri eksiksiz yerine getiren
itaatkâr varlıklardır. İnsanlarla ilgili görev alanlar ise, onların
ruhî ve mânevî hayatı ile ilgilenmektedirler. Bazıları ortak, bazıları
da müstakil olmakla beraber, Allah tarafından meleklere verilen
görevler şöyle sıralanabilir:
1. Allah’ı hamd ile tesbih etmek, O’na secdede bulunmak,38
Allah’ı gece gündüz övmek39 ve takdis etmek,40 emr olundukları
diğer şeyleri yapmak. 41
2. Peygamberlere vahiy getirmek. Allah Teâlâ insanlar gibi
meleklerden de elçiler seçtiğini,42 Nuh’a ve ondan sonraki peygamberlere
vahiy indirildiği gibi Hz. Muhammed’e de vahiy gönderildiğini43
ve Cebrâil’in, Kur’an’ı Peygamber’in kalbine indirdiğini44
haber vermektedir.
3. Peygamberleri salât ve selâm ile yüceltmek, mü’minlere
âhirette şefaat etmek ve bütün insanlara dünyada hayır duâda
bulunmak. “Allah ve melekleri Peygamber’e salevat getirirler. Ey iman
edenler! Siz de O’na salât ve selâm getirin.”45 Şefaat, kıyâmet gününde
günahkârlar hesabına Allah’a yalvarmak olup Kur’an’da,
34 21/Enbiyâ, 26-27
35 66/Tahrim, 6
36 21/Enbiyâ, 19-20
37 19/Meryem, 17
38 42/Şûrâ, 5; 7/A'râf, 206
39 21/Enbiyâ, 19
40 2/Bakara, 30
41 16/Nahl, 50; 66/Tahrim, 6
42 22/Hacc, 75
43 4/Nisâ, 163
44 2/Bakara, 97; 26/Şuarâ, 193-194
45 33/Ahzâb, 5-6
MELEK
- 19 -
“Göklerde nice melekler vardır ki Allah dilemedikçe onların şefaatleri hiçbir
fayda vermez.”46 buyrulmakta, hadiste de meleklerin şefaatlerinden
söz edilmektedir.47 Bunun yanında meleklerin bu dünyada
da insanlar için duâ ettikleri ifade edilmektedir: “Melekler yerde
bulunanlar için mağfiret dilerler. ‘Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin
her şeyi kapsamıştır. Artık tevbe edip Senin yolundan gidenleri bağışla.
Ey Rabbimiz! Onların babalarından, zevcelerinden, zürriyetlerinden salâh
halde bulunanlara vaad ettiğin cennete sok. Onları kötülüklerden koru’
derler.” 48
Onların duâlarının sonucu olarak sâlih kulların her çeşit karanlıktan
aydınlığa çıkarıldığı bildirilmektedir: “Sizi zulumâttan
nûra (karanlıklardan aydınlığa) çıkarmak için lutuf ve inâyette bulunan
O’dur. Melekler de sizin için salât getirir, rahmet ve merhamet dilerler.”49
Ayrıca melekler, şeytanların aksine insanları iyi işlere sevkederler.
Her insanın biri melek, biri de şeytan olmak üzere iki arkadaşı bulunmakta
olup, Kur’an, birincisine “şâhid”, ikincisine “sâik” (sevkeden)
demektedir.50 Hadiste ise insana refakat eden bir melek ve
bir de şeytanın olduğu ve her ikisinin de insana telkinde bulunduğu51
beyan edilmektedir. Ayrıca hem Kur’an’da52 hem de hadislerde
insanı takip eden bir refakatçinin (“karîn”in) bulunduğundan
söz edilmektedir.
4. Peygamberlere ve mü’minlere destek olup mânevî güç
vermek, onları sıkıntılı ve üzüntülü anlarında teselli etmek,
kâfirleri ise sıkıntıya sokmak.53 Kur’an’da Hz. İsa’nın Rûhulkudüs
ile desteklendiği,54 meleklerin Allah’a inanıp doğru yolda istikametle
yürüyenlerin üzerine inerek onlara moral ve mânevî güç
verecekleri,55 Allah’ın, kendisine ve âhiret gününe inananları katından
bir ruh ile desteklediği,56 melekler göndererek düşmanlarına
karşı mü’minleri takviye ettiği,57 iman edenlere destek
olmalarını, kâfirlerin boyunlarına ve parmaklarına vurmalarını
emrettiği58 haber verilmektedir.
46 53/Necm, 26
47 Buhari, Tevhid 24
48 40/Mü'min, 7-9)
49 33/Ahzâb, 43
50 50/Kaf, 21
51 Tirmizî, Tefsir 2, 364
52 50/Kaf, 23
53 16/Nahl, 28, 32
54 2/Bakara, 253; 5/Mâide, 110
55 41/Fussılet, 30-32
56 58/Mücadele, 22
57 3/Âl-i İmran, 124-125
58 8/Enfâl, 12
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 20 -
5. İnsanı koruyup, ona bir anlamda hizmet ederler. Kur’an’da
önünde ve arkasında insanı koruyan takipçilerin bulunduğu bildirilmektedir.
59
6. İnsanların fiillerini kaydederler. Kur’an’da, üzerinde bir koruyucu
ve denetleyici bulunmayan hiçbir kimsenin bulunmadığı,60
insanların üzerinde muhâfızlık eden değerli kâtiplerin mevcut olduğu
ve onların yapmakta olduklarını bilip yazdıkları61 haber verilmektedir.
İki melek, kişinin yaptıklarını yazmaktadır. İnsan hiçbir
söz söylemez ki yanında gözetleyen, yazmaya hazır bir melek
bulunmasın.62 “Sizden söz gizleyen ile onu açığa vuran, geceleyin gizlenen
ile gündüzün yürüyen eşittir. Onun önünde ve arkasında Allah’ın
izniyle kendisini koruyan takipçileri vardır.” 63
7. Kâinatın idaresi ve İlâhî kanunların icrâsıyla görevlidirler.
Kur’an’da çeşitli fonksiyonlarıyla âlemi idare edenlere yemin
edilmesi,64 insanların canını alan “ölüm meleği”nden söz
edilmesi,65 meleklerin yalancı peygamberlerin ve kâfirlerin canını
pençelerini onlara uzatarak,66 yüzlerine ve arkalarına vurarak ve
“tadın yakıcı cehennem azabını” diyerek67 alacaklarının bildirilmesi;
hadiste ana rahminde teşekkül eden her canlı için bir doğum meleğinin
mevcut olduğundan söz edilmesi,68 Cenâb-ı Hakk’ın insanı
yaratacağı zaman bu irâdesini meleklere açması ve yarattığında
ona secde etmelerini istemesi69 onların dünya ile irtibatlarının bulunduğunu
ve İlâhî irâdenin yerine getirilmesinde vasıta olarak
kullanıldıklarını gösterir. Aksi takdirde kendilerine insanın yaratılacağı
isteğinin açıklanmasının bir anlamı olmaz. Ayrıca arşı taşıyan
ve arşın etrafında dolaşan meleklerin70 fonksiyonları da düşünüldüğünde
meleklerin tabiat kanunlarının yerine getirilmesinde
çok etkili oldukları görülür. Çünkü arş, kâinatın İlâhî varlık tarafından
idaresini gösteren bir semboldür ve bunu taşıyan melekler de
bu idarenin temini hususunda kullanılan vasıtalardır.
59 13/Ra'd, 11
60 86/Târık, 4
61 82/İnfitar, 10-12
62 50/Kaf, 17-18
63 13/Ra'd, 10-11
64 79/Nâziât, 5
65 32/Secde, 11
66 6/En'âm, 93
67 8/Enfâl, 50
68 Buhâri, Bed'ü'l-halk 6
69 2/Bakara, 30-34; 15/Hicr, 28-31
70 39/Zümer, 75; 40/Mü'min, 7
MELEK
- 21 -
8. Melekler, İlâhî cezaları icrâ eden elemanlardır. Mü’minlere
destek oldukları gibi; kâfirler hakkında takdir edilen cezaları da
icrâ etmektedirler. Kur’an, kendilerine elçi olarak melek gönderilmesini
isteyen kâfirlere71 şöyle cevap vermektedir: “Gökyüzünün
beyaz bulutlar ile yarılıp meleklerin bölük bölük indirildikleri gün, gerçek
mülk, çok merhametli olan Allah’ındır. O gün kâfirler için de pek
çetin bir gündür.”72 Bu âyet, meleklerin inmesi ile sözkonusu olan
şeyin günahkâr kulların başına geleceği söylenen ceza olduğunu
gösterir. Başka bir yerde ise, “Meleklerin, kâfir olanların canlarını aldıkları
zaman, yüzlerine, arkalarına vurup ‘cayır cayır yakıcı ateş azabını
tadın’ dediklerini”,73 onların yüzlerine, arkalarına vurarak canlarını
alacakları,74, “meleklerin ancak hak ile indirileceği ve o zaman onlara
mühlet verilmeyeceği”75 bildirilmektedir. 76
Meleklerin Sayıları ve Çeşitleri
Meleklerin sayısını ancak Allah Teâlâ bilir. Kur’ân-ı Kerim’de
cehennem işleri ile görevli melekler bulunduğu belirtildikten
sonra onların sayısının on dokuz diye belirlenmesinin sadece bir
imtihan vesilesi olduğu beyan edilmekte ve “Rabbinin ordularını,
kendisinden başkası bilemez”77 buyrulmaktadır. Bu ifadelerden meleklerin
sayısının çok fazla olduğunu anlamakla beraber herhangi
bir rakam vermenin mümkün olmadığını ve onların sayısını ancak
Allah Teâlâ’nın bildiğini anlamaktayız.
Meleklerin çeşitlerine gelince, Kur’an, göklerin ve yerin ordularının
Allah’a ait olduğunu,78 mü’minleri görünmeyen ordularla
desteklediğini79 beyan etmekte; göklerde ulular meclisi anlamına
gelen “mele-i a’lâ”nın bulunduğunu,80 cin ve şeytanların burada
olup bitenleri ve meleklerin kendi aralarındaki konuşmaları dinlemelerine
mâni olmak üzere göklerin muhâfaza altına alındığını81
kaydetmektedir. Bununla beraber naslarda çeşitli görevlerle
vazifeli meleklerin bulunduğu beyan edilmiş, bunların bir kısmı
özel adlarla isimlendirilirken (Cebrâil, Mikâil gibi), bir kısmı da görevleri
ile zikredilmiştir (Ölüm meleği, arşı taşıyanlar gibi). Şimdi
bunları sıralayarak kısaca görev ve özelliklerinden söz edelim:
71 25/Furkan, 21; 2/Bakara, 210
72 25/Furkan, 25-26
73 8/Enfâl, 50
74 47/Muhammed, 27
75 15/Hicr, 7-8
76 B. Topaloğlu, Y. Ş. Yavuz, İ. Çelebi, a.g.e., s. 239 ve devamı
77 74/Müddessir, 31
78 48/Fetih, 4, 7
79 9/Tevbe, 26, 40; 33/Ahzâb, 9
80 37/Sâffât, 8; 38/Sâd, 69
81 37/Sâffât, 6-10; 15/Hicr, 18; 67/Mülk, 5
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 22 -
Cebrâil: Vahiy meleğinin özel adıdır. Kur’ân-ı Kerim’de üç yerde
Cibrîl şeklinde geçmektedir.82 Ayrıca Cibrîl kast edilmek üzere er-
Rûh,83 Rasûlün kerîm,84 Rasûlü rabbik,85 er-Rûhu’l-emîn86 ve Rûhu’lkuds87
isimleri de zikredilmektedir. Hadiste ise Cebrâil, bunlara
ilâveten “en-Nâmus” diye isimlendirilmektedir. 88
Mîkâil: Kur’ân-ı Kerim’de sadece bir âyette Mîkâil ismi geçmekte
olup şöyle buyrulmaktadır: “Kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine,
Cibrîl’e ve Mîkâil’e düşman olursa bilsin ki Allah da kâfirlerin
düşmanıdır.” 89
Azrâil: Ölüm meleğinin özel adı olduğu rivâyet edilir. Kur’ân-ı
Kerim’de Azrâil ismi geçmez. Bunun yerine ölüm meleği anlamında
melekü’l-mevt,90 eceli gelen ve vadesi yetenlerin ruhunu kabzeden
meleklerden söz edilir. 91
İsrâfil: Kur’an’da İsrâfil adı da geçmemektedir. Birçok yerde,
sûra üfleneceği haber verilmektedir.92 Kıyâmetin kopması ve yeniden
diriliş ve mahşerde toplanılması için sûra iki defa üfleyecek
olan melek olduğu hadis rivâyetlerinden anlaşılmaktadır. Hadis-i
şeriflerde onun adı dört büyük melek içinde zikredilmiştir.93 Bu
dört melek, meleklerin “rasulleri”dir.
Mukarrabûn Melekleri: Bunlara “illiyyûn” ve “kerûbiyyûn”
melekleri de denilmektedir. Nisâ sûresinin 172. âyetinde Mesih
ve Allah’a yakın meleklerin (el-melâiketü’l-mukarrabûn) Allah’ın
kulu olmaktan çekinmedikleri bildirilmektedir. Enbiyâ sûresinde
ise göklerde ve yerde bulunanların O’nun hizmetinde oldukları
beyan edildikten sonra; O’nun huzurunda bulunanların O’na
ibâdet hususunda kibirlenmedikleri, ibâdetten usanmadıkları,
gece gündüz O’nu tesbih ettikleri bildirilmektedir.94 Kur’an’da arşı
taşıdıkları ve onun çevresinde bulundukları95 ifade edilen, Allah’ı
hamd ve tesbih eden melekler de bunlar içinde sayılmaktadır.
82 2/Bakara, 97, 98; 66/Tahrim, 4
83 70/Meâric, 4; 78/Nebe', 38; 97/Kadr, 4; Rûhunâ: 19/Meryem, 17
84 81/Tekvir, 19
85 19/Meryem, 19
86 26/Şuarâ, 193
87 2/Bakara, 87, 253; 5/Mâide, 110; 16/Nahl, 102
88 Buhâri, Bed'ü'l-vahy 3
89 2/Bakara, 98
90 32/Secde, 11
91 4/Nisâ, 97; 6/En'âm, 61, 93; 8/Enfâl, 50; 47/Muhammed, 27
92 6/En'âm, 73; 18/Kehf, 99; 20/Tâhâ, 102...
93 Müslim, Müsâfirîn 200; Ebû Dâvud, Salât 119
94 21/Enbiyâ, 19-20
95 40/Mü'min, 7-8; 69/Haakka, 17
MELEK
- 23 -
Hafaza ve Kirâmen Kâtibîn Melekleri: İnsanların iyi ve kötü fiillerini
kaydeden, onları koruyan meleklerdir. Kur’an’da “hafaza”,96
“muakkıbât”,97 “rusulünâ... yektubûn”,98 “el-mütelekkıyân”,99 “rakıybun
atîd”,100 “hâfizıyn”,101 “kirâmen kâtibîn”102 kelimeleri ile ifade edilmektedirler.
Cennet ve Cehennemde Görevli Melekler: Kur’an’da meleklerin
cennetlikleri “İşte bu, size vaad edilmiş olan (mutlu) gününüzdür”103
diye karşılayacakları, müttakîler bölük bölük cennete sevkedilip
kapılar kendilerine açıldığında, “Onun bekçileri (hazenetuhâ): Selâm
size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya!”104 diyecekleri,
meleklerin adn cennetlerine babalarından, eşlerinden
ve çocuklarından sâlih olanlarla beraber gireceklerin yanına her
kapıdan vararak, “Sabrınıza karşılık size selâm olsun! Dünya yurdunun
sonu ne güzeldir!”105 diyecekleri haber verilmektedir.
İnkâr edenleri ise bölük bölük cehenneme sürülecekleri, kapıların
açılacağı ve cehennem bekçilerinin onlara, “Size, içinizden
Rabbinizin âyetlerini okuyan ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler
gelmedi mi?”106 diyecekleri, cehennemin başında iri gövdeli,
sert tabiatlı, Allah’ın buyruklarına karşı gelmeyen ve emredildiklerini
yapan meleklerin bulunacağı107 ifade edilmektedir.
Hazene-i Cennet ve Cehennem de denilen bu melekler cennet
ve cehennemin bekçileri durumundadır. Cennet meleklerinin başındaki
meleğin adı “Rıdvan”dır. Cehennem meleklerine “Zebânî”
denir. Başındakine ise “Mâlik” adı verilir.
Hârût - Mârût: Bunlar hakkında farklı görüşler olmakla beraber,
“Babil’de insanlara bilgi öğretmek sûretiyle onları imtihan etmek
üzere gönderilen iki melek” oldukları, en yaygın görüştür. Kur’ân-ı
Kerim, bu olayla ilgili daha başka bilgi vermemektedir. Mûteber
hadis kitaplarından Buhari’de Kitabu’t-Tıbb’ın sihre tahsis edilen
47. babının başlığında Bakara sûresinin 102. âyeti zikredilmekte,
bu münâsebetle âyet içinde Hârût ve Mârût adı geçmektedir.
96 6/En'âm, 61
97 13/Ra'd, 11
98 43/Zuhruf, 80
99 50/Kaf, 17
100 50/Kaf, 18
101 82/İnfitar, 10
102 82/İnfitar, 12
103 21/Enbiyâ, 103
104 39/Zümer, 73
105 13/Ra'd, 23
106 39/Zümer, 71
107 66/Tahrim, 6; 43/Zuhruf, 77; 40/Mü'min, 49-50; 96/Alak, 18
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 24 -
Bunun dışında sözkonusu isimlerle ilgili bir bilgiye rastlanmamaktadır.
Ahmed bin Hanbel’de ise insanlar gibi birtakım arzu ve istekleri
bulunan varlıklar olarak tasvir edildiği görülmektedir.108
Fakat bu rivâyeti, müfessirler bozuk ve merdûd kabul edip reddederler.
109 Kur’an, bu iki melekle ilgili olarak yahûdiler arasında
meşhur olan hikâyeleri onaylamaz.
Münker - Nekir: Kabirde sorgu-sual işi ile görevli olan meleklerdir.
Kur’an’da adları geçmemektedir. Hadislerde ise ölü defnedildiği
zaman ona, birine Münker, diğerine Nekir denilen siyah
tenli mavi gözlü iki meleğin geldiği, ölüyü kabrinde oturtup sorular
sorduğu, verdiği cevaplara göre kabrini genişlettiği veya daralttığı
rivâyet edilmektedir. 110
İmam Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde naklettiği uzunca
bir hadiste Rasûlullah (s.a.s.), ensardan bir adamın kabri başında,
iki veya üç defa “Kabir azabından Allah’a sığının!” dedikten sonra, bir
mü’min için ölüm ve sonrasını şöyle anlatır: “Mü’min kulun dünyadan
kopup, âhirete gitme zamanı geldiği zaman, gökten ona, yüzleri
sanki güneş gibi beyaz melekler iner. Beraberlerinde cennet kefenlerinden
bir kefen ve cennet kokularından birtakım kokular bulunmaktadır.
Mü’minin göz mesafesine otururlar. Sonra ölüm meleği yaklaşır ve başucuna
oturup ‘Ey güzel ve hoş can, haydi Allah’tan bir bağış ve hoşnutluğa
çık gel!’ der. O can, ağızdaki suyun aktığı gibi akıp kolayca çıkar. Azrâil
de onu alır ve elinde bir an bile bekletmeden, o kefene ve kokuların
içine sarar. Bu esnada o candan, yani ruhtan, yeryüzünde bulunan misk
kokularının en güzeli gibi bir koku çıkar. Ölüm melekleri onu alıp, birlikte
yükselirler. Uğradıkları her melek topluluğu, ‘Bu güzel ruh kimdir?’ diye
sordukça, onlar, hayatta iken insanların ona verdiği en güzel ismi ile ‘bu,
falan oğlu falandır’ diye cevap verirler. Böylece birinci göğe ulaşırlar ve
kapının açılmasını isterler. Onun için göğün kapısı açılır. Her gökte, o
göğün en kıymetli melekleri, bu ruhu bir sonraki göğe kadar teşyî ve ona
refakat ederler. Neticede yedinci göğe gelinir.
Allah Teâlâ, ‘Bu kulumun kitabını, “illiyyîn”e yazın ve onu yeryüzüne
geri götürün! Çünkü ben onları, yerden-topraktan yarattım, oraya geri
çeviriyorum, tekrar oradan çıkaracağım’ buyurur. Bunun üzerine onun
ruhu kabirdeki bedenine iade edilir, yani yeniden diriltilir ve ona iki melek
gelip yanına oturur. ‘Rabbin kim?’ diye sorarlar. O, ‘Rabbim Allah!’
der. ‘Dinin nedir?’ diye sorarlar, o, ‘Dinim İslâm!’ der. ‘Size peygamber
olarak gönderilen kim?’ diye sorarlar, o, ‘Rasûlullah!’ der. ‘Bilgin nedir?’
108 Ahmed bin Hanbel II/134
109 Bk. Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, 2/Bakara, 102. âyetin tefsiri
110 Tirmizî, Cenâiz, 70; Ahmed bin Hanbel III/126; IV/140
MELEK
- 25 -
derler, o, ‘Allah’ın kitabını okudum, ona inandım ve onun doğru olduğunu
kabul ettim’ der. Bunun üzerine gökten bir ses, ‘Kulum doğru söyledi.
Binâenaleyh onun için cennetten bir döşek serin, ona cennetten bir elbise
giydirin ve ona cennetten bir kapı açın!’ der.
Böylece cennetin esintisi ve güzel kokusu ona gelir, kabri göz alabildiğine
genişletilir. Derken yanına güzel yüzlü, güzel elbiseli, güzel kokulu
bir adam gelir ve der ki: ‘Seni sevindirecek şeylerle müjdelen, yani müjdeler
olsun, sevineceğin şeylere ulaşacaksın. İşte bu, vaad olunduğun gündür.’
Ona, ‘Sen kimsin? Yüzün, uğur getiren bir yüz’ diye sorar. O, ‘Ben
senin sâlih amelinim’ der. Kul o anda, ‘Ey Rabbim! Kıyâmeti hemen kopar,
kıyâmeti hemen kopar ki aileme ve malıma, yani benim için cennette
hazırladığın evlere ve yüce makamlara kavuşayım’ der.
Dünyadan ayrılıp, âhirete gitme zamanı geldiğinde, kâfir kula da
gökten, beraberlerinde kalın ve sert kumaşlar bulunan siyah yüzlü melekler
gelirler ve gözünün göreceği yere otururlar. Sonra Azrâil yaklaşıp
başucuna oturur ve ‘Ey pis can, haydi Allah’ın kızgınlığına ve gazabına
çık gel!’ der. Böylece o can, bedeninden ayrılır. Azrâil, onu, çok parçalı
bir şişi ıslak yünden çekip kopardığı gibi çeker çıkarır. Onu aldığı zaman,
elinde bir an bile tutmadan hemen o sert ve kalın kumaşa sarar. O zaman
ondan, yeryüzünde bulunan leş kokularının en kötüsüne benzer bir
koku çıkar. Melekler onunla beraber yükselirler ve uğradıkları her melek
topluluğu: ‘Bu pis ruh kimdir?’ diye sorarlar. Onlar, hayatta iken insanların
ona verdiği en çirkin ismini kullanarak derler ki: ‘Bu, falan oğlu falandır.’
Böylece birinci göğe gelinir ve kapının açılmasını isterler, ama ona göğün
kapısı açılmaz. Allah Teâlâ, ‘Onun kitabını en aşağı yer tabakasındaki
“siccîn”e yazın!’ der. Böylece onun ruhu aşağılara atılır. Derken cesedine
döndürülür ve iki melek gelip yanına oturur ve ona, ‘Rabbin kim?’ diye
sorarlar, o, ‘Haa, haa. Bilmiyorum’ der. Ona, ‘dinin nedir?’ diye sorarlar, o,
‘haa, haa… Bilmiyorum’ der. ‘Size peygamber olarak gönderilen kimdir?’
derler, o, ‘haa, haa… Bilmiyorum’ der.
Bunun üzerine gökten bir ses, ‘O kulum yalan söylüyor. Dolayısıyla
ona ateşten bir döşek hazırlayın ve cehennemden bir kapı açın!’ der.
Böylece ona cehennemin sıcaklığı ve zehirli yakıcılığı gelir; kabri de, kaburgalarını
birbirine geçirecek kadar daraltılır. Derken çirkin yüzlü, kötü
elbiseli ve pis kokulu bir adam gelir ve ona, ‘Hoşuna gitmeyen şeyleri
sana müjdelerim! İşte bu, tehdit olunduğun gündür’ der. O, ‘Sen kimsin?
Suratından şer akıyor’ diye sorar. O, ‘Ben senin kötü işlerinim’ der. Bunun
üzerine o kul, kabrine açılan kapıdan, cehennemde kendisi için hazırlanmış
gördüğü azaptan korkarak ‘Ey Rabbim, kıyâmeti koparma!’ der...” 111
111 Ahmed bin Hanbel, IV/287
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 26 -
Bu uzun hadis-i şerif, ayrıca Ebû Dâvud’un ve İbn Mâce’nin
Sünenlerinde; İbn Kesir’in Tefsirinde yer almakta, hasen bir hadis
kabul edilmekte, delil kabul edilen güvenilir râviler tarafından
rivâyet edildiği bildirilmektedir. Görüldüğü gibi bu hadiste,
ölüm meleği ve yardımcılarının yanı sıra, kabirde insanı ilk hesaba
çeken iki melekten bahsedilmektedir. Kur’an’da bu iki melekten
bahsedilmese de, bu hadis dışında sahih birçok hadiste kabirdeki
bu meleklerden bahsedilmiştir.
Hem Buhârî, hem de Müslim’in Sahihlerinde yer alan bir hadiste,
Rasûlullah şöyle buyurur: “Kul kabrine konup da ailesi ve arkadaşları
onu orada bırakıp gittikleri ve o kul, çekip gidenlerin ayak seslerini
duyduğu zaman, iki melek gelip onu oturturlar ve derler ki: ‘Sen
şu zat, yani Muhammed (s.a.s.) hakkında ne der idin?’ O kişi mü’min
ise, ‘Şehâdet ederim ki O, Allah’ın kulu ve peygamberidir’ der. Bunun
üzerine ona, ‘cehennemdeki şu yerine bak! İşte onu, cennetten bir yer ile
değiştiriyoruz’ , yani ‘Eğer sen mü’min olup da bu soruya doğru cevap
veremeseydin, o cehennemdeki yere girecektin’ denilir. Mü’min, bunların
her ikisini de görür. Ama kabre konan kişi münâfık ve kâfir ise, ona, ‘Sen
şu zat hakkında ne der idin?’ denildiğinde, ‘bilmiyorum, insanlar ne derlerse
ben de onu derdim’ cevabını verir. Bunun üzerine, ‘Ne bildin, ne de
uydun!’ denilip, ona demirden bir topuz ile öyle bir vurulur ki, insan ve
cinlerden başka bütün varlıkların duyduğu bir çığlık atar.”112 Bu konuyla
ilgili bir diğer hadiste bu iki melekten birinin adının “Münker”;
diğerininse “Nekir” olduğu bildirilmiştir. 113
Anlaşılıyor ki Allah Teâlâ’nın, her işle görevlendirdiği çeşit
çeşit melekleri bulunmaktadır ve Kur’an da bunların sadece bir
kısmından bahsetmiştir; bir kısmını peygamberine ayrıca bildirmiş
ve dolayısıyla o da hadislerinde bize bildirmiştir. Elbette bunların
dışında da kim bilir daha nice melekler vardır.
Melekler İnsanlardan Daha Faziletli midirler?
Bütün peygamberler, meleklerin rasulleri sayılan dört büyük
melek dâhil tüm meleklerden efdal; yani Allah katında dereceleri
daha yüksek ve daha faziletlidir. İnsanlardan takvâ sahibi olan
mü’minler de, meleklerin rasulleri hâriç tamamından daha faziletli,
dereceleri daha yüksek sayılmıştır. Çünkü melekler, yaratılış bakımından
günah işleyemezler. Allah’a itaat ve ibâdet etmek onlar
için fıtrî ve zorunludur. Onları böyle olmaktan alıkoyacak hiçbir
iç ve dış tesir yoktur. Hâlbuki insan, akıl ve nefis sahibi olup, her
türlü iç ve dış etkiler altındadır. Buna rağmen insan, bütün menfî
112 Buhâri, Cenâiz 68, 87; Müslim, Cennet 70
113 Tirmizî, Cenâiz 70
MELEK
- 27 -
engelleri aşar, Allah’a itaatli ve takvâ sahibi bir kul olursa, elbette
meleklerden daha faziletli olur.
Gayba ve Meleklere İman
Meleklere iman gaybîdir. Gayb: Hislerle veya akılla bilinmeyen,
görülmeyen şeydir. Mü’min gayb âlemine inanmakla yükümlüdür.
114 Allah’ın ve Rasûlünün bildirdikleri ister zâhirî, isterse gaybî
olsun mü’min ona inanandır. Bazı kâfirlerin gaybe iman etmediklerini,
“ben gözümle göremediğim varlıklara inanmam; melek,
cin gibi varlıklar uydurmadan ibarettir” dediklerini biliyoruz.
Gaybe iman büyük bir imtihandır. Çünkü insanlar gördükleri şeylere
inanmak zorundadırlar; Bunlara karşı gözlerini yumamazlar.
Fakat Hz. Allah’ın imtihanı öyle değildir. İnsanların görmediği ve
göremediği şeyleri yaratması ve sonra da bunlara ‘inanın’ demesi
büyük bir imtihandır. Mü’min, sadece Allah’ın ve Rasûlünün haber
vermesiyle onlara inanır ve teslim olur. Mü’minlere düşen ‘dinledik
ve itaat ettik.’ demeleridir. Zaten, gözüyle göremediğinin varlığını
kabul etmeyenlere; akıllarını, duygularını, düşüncelerini, rüzgârı,
elektrik akımını... göremedikleri halde varlıklarını nasıl kabul edip
kendileriyle çelişkiye düştükleri sorulabilir. Böylece görülecektir ki,
onlar görmedikleri için inkâr etmiyorlar, görseler bile hakkı kabul
etmeyecek sapıklar olduklarından şeytana ve nefislerine uyarak
küfrü tercih ediyorlar.
Mü’minler gaybe inanmakla yükselme ve ilerleme yolundaki
ilk adımlarını atmış olacaklardır. İnsanlar, hevâ ve hevesinden,
hayvanlık mertebesinden ancak bu ilk adımla kurtulabilir ve gerçek
insanlık mertebesine yükselirler. Bir hayvana gaybı anlatamazsınız.
O daha kıymetli de olsa göremediğini tercih etmez; önündeki
otları her şeye tercih eder. Kâinat, mevcut olan, bilinen ve
görünen varlıklardan ibaret değildir. Bu görünüp bilinen şeylerden
daha başka varlıklar da mevcuttur; ki biz bunları görmeden
sadece doğru haber üzerine verilen bilgiyle bilir ve kabul ederiz.
İnsan aklının bilinmeyen âlemleri/evrenleri idrâk edememesi,
onların mevcûdiyetinin inkârını gerektirmez. Bu konuda mü’mine
düşen; işi, akıl kuvvetinin üstündeki diğer kudrete (doğru habere)
bırakmasıdır. Mü’min, öğrenmek istediklerini Alîm ve Habîr
olan, görüneni ve görünmeyeni, gizli ve âşikârı bilen Allah’tan
ve O’nun Rasûlünden öğrenmesi lâzımdır. Fakat eskiden olduğu
gibi, bugün de materyalist kafalılar Allah’ın ilmini önemsemeyerek,
insanoğlunu gerilere, hayvanlık mertebesine götürmek
114 Bk. 2/Bakara, 3
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 28 -
istemektedirler. Mü’min, sadece meleklere değil, gaybî olan ne
varsa hepsine Allah ve Rasûlünün bildirdiği şekilde iman eder.
“Onlar ki, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılar ve kendilerine rızık olarak
verdiğimiz şeylerden de infak ederler.” 115
Melek İnancının Etkileri
İnsan, yeryüzündeki diğer canlılardan farklı olarak irâde sahibi
bir varlık şeklinde yaratılmıştır. İrâde, “farklı seçeneklerden
birini tercih etmek” demektir. Allah, insana irâdî fiillerinde farklı
alternatifler sunmuş ve onun dünyaya gelişinin gayesini “imtihan
olmak”116 şeklinde tespit etmiştir. İnsan, bu imtihana giren alanda
kendisini iyilik veya kötülüğe teşvik eden, irâdesini daha özgürce
kullanmasını sağlayan mânevî menajerlerle (yardımcı, düzenleyici)
karşı karşıyadır. Allah insanı şerre ve kötülüğe çağırmak üzere
şeytanı, iyilik ve hayra dâvet etmek üzere de melekleri yaratmıştır.
İnsanın meleklere inanması demek, önünde şeytan ve meleklerin
sunduğu seçeneklerle dolu ruhî bir hayat olduğunu, meleklerin
telkin ve teşviklerine göre hareket edip mevcut yeteneklerini bu
yönde yükseltmesi gerektiğini kabul etmesi, Allah’ın görevlendirdiği
meleklerin kendisini daima gözetlediğini ve yaptıklarını kaydettiklerini
unutmaması demektir. İnsana iyi düşünceler aşılayan
meleklerin yanı sıra, ona vesveseler telkin eden şeytanın varlığı da
bir gerçek olmakla beraber, Kur’an, şeytana değil; meleklere imanı
öne çıkarmak,117 tâğutu inkâr edip Allah’a iman edenin sağlam
bir kulpa sarılmış olacağını bildirmek sûretiyle118 şeytanın varlığını
ikinci dereceye almış, onunla hemhal olmayıp aksine meleklere
kulak vermeyi öngörmüştür.
“Onu (insanı), önünden ve ardından izleyiciler vardır; Onu Allah’ın
emrinden (kazalarından, belâlarından ve musîbetlerinden) korurlar.”119
Gerçekten de insan, risklerle ve tehlikelerle dolu bir dünyada yaşamaktadır.
Bunlara, ayrıca kötülüklerin karşılığı olarak Allah’tan
her an gelebilecek intikam darbelerinin ihtimallerini de ekleyecek
olursak, onun, yaşadığı yıllar boyu ne büyük bir mânevî koruma
altında bulunduğunu kestirebiliriz. Bu girift olayın içyüzünü daha
derinlemesine bilmek bizim için mümkün değildir.
Ancak bu kadarıyla bile Rabbimizin bizi ne çetin bir sınavdan
geçirdiğini, bizzat hayatımıza karşı yaratmış bulunduğu
115 2/Bakara, 3
116 67/Mülk, 2
117 2/Bakara, 177, 285
118 2/Bakara, 256
119 13/Ra’d, 11
MELEK
- 29 -
tehlikelerin bile gelip bizi bulmasına melekleri engel yaparak bu
sınavda bize nasıl süre tanıdığını bu âyetlerden ibretle öğreniyoruz.
Doğrusu bu bize bir İlâhî lutuf ve bir müjde olsa gerektir.
Dolayısıyla insanın, bu hârika nöbetçilerini her zaman hatırlayarak
özellikle kuytu köşelerde, zifiri karanlıklarda ve tehlikelerle
burun buruna olduğu anlarda onların kendisini korumaya devam
etmeleri için Allah’a dilekte bulunması, Allah’ın izniyle belâların
bertaraf olmasına bir vesile oluşturabilir. Bu, aynı zamanda insanın,
Rabbiyle olan irtibatının güçlülüğünü ve sürekliliğini kanıtlamış
olur. Kur’an’da “Kesinlikle üzerinizde koruyucular vardır. Onlar
değerli yazıcılardır. Yaptığınız her şeyi bilirler.”120 diye kendilerinden
söz edilen melekler vardır ki, bunlar söylediğimiz her sözü yazarlar.
Dolayısıyla insanoğlunun havada kaybolup giden tek kelimesi
bile yoktur.
Evren öyle kesin bir disiplin içindedir ki, bu disiplinin gözümüzle
görebildiğimiz veya daha doğrusu ilmin ve aklın kanıtlayabildiği
bir cephesi vardır, bir de ilmin ve aklın asla ulaşamayacağı,
açıklayıp tanımlayamayacağı diğer bir cephesi daha vardır. İşte bu
görünmeyen cepheyi melekler ordusu oluşturmaktadır. Mü’min
olabilmenin olmazsa olmaz şartlarından biri de bu gerçeğe inanmaktır.
Dolayısıyla meleklere inanmamak, Allah’a, peygamberlere,
kitaplara ve âhiret gününe inanmamakla eş değerdedir.
Meleklere inanan bir müslüman, meleklerin kendisini takip
ettiğini, gözetlediğini, iyilik ve kötülüklerinin yazıldığını bilir. Ve
bu bilinçle davranışlarına çeki düzen verir. Böylece, meleklere
olan inancımız bizi kötülük ve günah yapmaktan vazgeçirir.
Melekler Hakkında Düzeltilmesi Gereken
Bazı Yaklaşım ve Bâtıl İnançlar
Müşrikler Allah’a şirk koşarlarken, bazıları görünen maddî
cisimleri, bazıları da görünmeyen mânevî cisimleri Allah’a eş tutuyorlardı.
İşte, mü’minin melek kabul ettiği varlığı müşrikler tanrı,
tanrı çocukları veya tanrı kızları olarak kabul edebilmektedir.
Mü’min, meleklerin dişi veya erkek olmadığına inandığı gibi, o
meleklerin kendi nam ve hesaplarına hiçbir yetkiye sahip bulunmadığına
da inanır. Onlara tapmak, onlardan yardım istemek, yani
onlara duâ etmek insanlar için küçüklük olur. Çünkü ilk insanın
yaratılışında Allah, onları Âdem’in (a.s.) önünde secde ettirdi. Ve
Hz. Âdem’e onlardan fazla bilgi verdi. Sonra da Hz. Âdem’i yeryüzüne
halife yaptı. İnsan için, kendisine secde etmiş bir mahlûktan
120 82/İnfitar, 10-12
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 30 -
yardım istemek ve ona tapmaktan daha büyük bir zillet olur mu?
Meleklerin erkeklik ya da dişilik gibi bir özellikleri sözkonusu
değildir. Buna rağmen câhiliyye döneminde meleklerin dişi
olduğu ileri sürülüyor, hatta onlara -hâşâ- Allah’ın kızları deniliyordu.
Allah, bu yakışıksız isnadları şu âyetlerle reddetmiştir:
“Onlar Rahmân’ın kulları olan melekleri dişi sayıyorlar. Yoksa nasıl
yaratıldıklarını mı gördüler?! Bu (yalan) şâhitlikleri yazılacak ve onlar
sorgulanacaklardır.”121; “Şimdi de sor onlara: ‘Rabbine kızlar da onlara
oğlanlar mı?!”122 Günümüzde de batılılardan esinlenerek melekleri
bayan gibi düşünen, kızlarına “Melek” ismi veren, güzel bir
bayanın meleğe benzediğine dair şiirler yazıp söyleyen, şarkılar
mırıldanan insanlara rastlayabilmekteyiz. Bunlar, İslâm itikadı açısından
çok vahim manzaralardır.
Ölüm meleği olduğu için Azrâil’in adı insanlar arasında âdeta
korku sembolü haline gelmiştir. Dolayısıyla bazı kimselerin bu meleğe
karşı duyguları olumsuzdur. Ancak bu düşünce hem yersizdir,
hem de iman gerçeğiyle uyuşmaz. Çünkü iman, ayrıca sevgi, saygı,
bağlılık ve teslimiyet ister. Azrâil, Allah’ın, can almak için görevlendirdiği
bir melektir. Dolayısıyla can almak onun görevidir. Her
şey gibi, canımızın da sahibi Allah’tır. Can, Allah’ın bize bir çeşit
ödünç olarak verdiği bir emanetidir. Emanet, bir gün gelir, asıl
sahibine iade edilir. Her nefis, ölümü tadacak, her emanet sahibini
bulacaktır. Azrâil, bu konuda sadece görevini yapmaktadır.
Onun hiç kimseye karşı özel bir düşmanlığı da yoktur. Bu nedenle,
Allah’ın bütün elçileri gibi Azrâil’i de saygıyla anmak imanımızın
gereğidir. Allah’ın selâmı O’nun ve diğer bütün elçilerinin üzerine
olsun.
Azrâil’in bu kadar kalabalık bir dünyada kıtalar ve ülkeler arasındaki
büyük mesafeleri nasıl aştığı ve aynı anda birçok insanın
ruhunu nasıl alabildiği bazı kimseler tarafından daima merak konusu
olmuştur. Mânevî âlemi, maddî durumlara bire bir uydurmanın
getirdiği yanlıştır bu. Eski çağların insanları için düşünce ve
teknik açılımları yönüyle bu soru, bir yönüyle mâkul olsa bile; günümüzün
baş döndürücü açılımları, dünyanın bir ucundan bilgisayarlara
bilgi aktarılabildiği veya virüsler ulaştırılabildiği bir zaman
diliminde bu tür soruların cevap vermeye değmeyecek yersizlikte
olduğunu vurgulamak gerekmektedir.
121 43/Zuhruf, 19
122 37/Sâffât, 149
MELEK
- 31 -
Melek Konusuyla İlgili Ayet-i Kerimeler
A Melek, Tesniyesi Melekeyn ve Çoğulu Melâike Kelimelerinin Geçtiği
Âyet-i Kerimeler (Toplam 88 Yerde): 2/Bakara, 30, 31, 34, 98, 102, 161,
177, 210, 248, 285; 3/Âl-i İmrân, 18, 39, 42, 45, 80, 87, 124, 125; 4/Nisâ, 97,
136, 166, 172; 6/En’âm, 8, 8, 9, 50, 93, 111, 158; 7/A’râf, 11, 20; 8/Enfâl, 9,
12, 50; 11/Hûd, 12, 31; 12/Yûsuf, 31; 13/Ra’d, 13, 23; 15/Hıcr, 7, 8, 28, 30;
16/Nahl, 2, 28, 32, 33, 49; 17/İsrâ, 40, 61, 92, 95, 95; 18/Kehf, 50; 20/Tâhâ,
116; 21/Enbiyâ, 103; 22/Hacc, 75; 23/Mü’minûn, 24; 25/Furkan, 7, 21, 22,
25; 32/Secde, 11; 33/Ahzâb, 43, 56; 34/Sebe’, 40; 35/Fâtır, 1; 37/Sâffât, 150;
38/Sâd, 71, 73; 39/Zümer, 75; 41/Fussılet, 14, 30; 42/Şûrâ, 5; 43/Zuhruf, 19,
53, 60; 47/Muhammed, 27; 53/Necm, 26, 27; 66/Tahrîm, 4, 6; 69/Haakka,
17; 70/Meâric, 4; 74/Müddessir, 31; 78/Nebe’, 38; 89/Fecr, 22; 97/Kadr, 4.
B Meleklere İman Etmekle İlgili Âyetler
1. Meleklere İman Etmek: Bakara, 97-98, 177, 285.
2. Meleklere Düşmanlık Edenler: Bakara, 97-98.
3. Melekleri İnkâr: Nisa, 136.
4. Meleklerin Mâhiyeti
5. Melekler ve Yaratılışları: Bakara, 30, 32; 34, 255; Al-i İmran, 39; En’am,
93; Ra’d, 11; Enbiya, 22, 26; Hacc, 75; Furkan, 25, 59; Fâtır, 1; Zümer, 76;
Mü’min, 15; Zuhruf, 16-17; Hadîd, 4; Kalem, 1; Meâric, 3-4; Müddessir, 31;
Mürselât, 1-6; Tekvir, 20-21. 23.
6. Melekler, Allah’ın Kuludurlar: Enbiya, 23.
7. Meleklerin Erkeklik ve Dişilikleri Yoktur: Zuhruf, 19; Necm, 27-28.
8. Meleklerin Kanatları: Fâtır, 1.
9. Mele-i A’lâ: Saffat, 8-9, Sâd, 69, Nebe’, 38.
10. Meleklerin Makamları: Saffat, 164; Mü’min, 7.
11. Meleklerin Yaptıkları İşler
12. Melekler, Savaşta Mü’minlere Yardım Eder: Al-i İmran, 123-126; Enfal,
9-13, 50; Tevbe, 25-26; Ahzab, 9; Feth, 4, 7.
13. Melekler, İnsanların Amellerini Yazarlar: En’am, 61; Kaf, 17-18; İnfitar, 10-
11.
14. Melekler, Allah’ı Zikrederler: A’raf, 206; Nahl, 49-50; Enbiya, 19-20; Saffat,
165-166; Mü’min, 7; Fussılet, 38; Şûrâ, 5.
15. Melekler, Allah’a İtaat Ederler: Enbiya, 27-28.
16. Melekler, Peygamber’e Salevat Getirirler: Ahzab, 56.
17. İnsanı Gözetleyen Melekler Vardır: Târık, 1-4.
18. Melekler, İş Bölümü İle Görev Yaparlar: Zâriyat, 4.
19. Meleklerin Mü’minler İçin Duaları: Mü’min, 7-9; Şûrâ, 5.
20. Meleklerin Şefaati: Enbiya, 28; Sebe’, 23; Necm, 26.
21. Büyük Melekler
22. Cebrail İle İlgili Ayetler: Bakara, 87, 253; Nisa, 171; Maide, 110; Nahl, 2,
102; İsra, 85; Meryem, 17, 19; Enbiya, 91; Şuarâ, 193; Mü’min, 15; Şûrâ,
193; Mü’min, 15; Şûrâ, 52; Necm, 5-6.
23. Kur’an’ı Cebrail İndirmiştir: Bakara, 97; Nahl, 102; Şuarâ, 193-194; Tekvir,
15-24.
24. Kur’an’ı Peygamber’e Cebrail Öğretmiştir: Necm, 5.
25. Cebrail’in Peygamber’e Görünerek Vahiy Getirmesi: Necm, 6-15.
26. Cebrail’e Ruhu’l-Emin Denilmesi: Şuarâ, 193; Nebe’, 38.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 32 -
27. Cebrail’in Görünüşü Güzeldir: Necm, 6.
28. Cebrail, Allah Yanında Şereflidir: Tekvir, 19-21.
29. Cebrail’e Düşmanlık Edenler: Bakara, 97.
30. Azrail, Eceli Gelenlerin Ruhlarını Alır: En’am, 61; Nâziât, 1-4.
31. Mikâil, Tabiat Olaylarını İdare Eder: Nâziât, 5.
32. (İsrâfil) Sûrun Üfürülmesi: En’am, 73; Kehf, 99; Tâhâ, 102; Mü’minun, 101;
Neml, 87; Yasin, 49-51; Zümer, 68; Kaf, 20, 41-43; Hakka, 13-15; Müddessir,
8; Nebe’, 18.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Kur’an’a Göre Melek, Cin, Şeytan, Lutfullah Cebeci, Şûle Y. s. 1-183
2. Kur’an-ı Kerim’e Göre Melekler, Lutfullah Cebeci, İstişare Y.
3. Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 4, s. 126-132
4. TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Y. (Al i Erbaş, M. Sait Özervarlı), c. 29, s.
37-42
5. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y., c, 13, s. 155-224
6. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 260-271
7. Mefâtihu’l-Ğayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Râzi, c. 2, s. 231-262; 342- 382
8. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 260-265
9. Kur’an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y. s. 276-288
10. El-Melâike, Bediüzzaman Said Nursi, Sözler Y.
11. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 125-134
12. Melek Girmeyen Evler, Ebû Huzeyfe İbrahim, Uysal Kitabevi Y.
13. Meleklere İnanıyorum, M. Yaşar Kandemir, Damla Y.
14. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 121-129
15. Kur’an’da Anlamı Kapalı Ayetler, Hüseyin Yaşar, Beyan Y. s. 213-224
16. İnsan ve İnsanüstü, Süleyman Ateş, Dergâh/Yeni Ufuklar Y.
17. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s.
133-153
18. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 197-209
19. İslam’da İnanç Esasları, B. Topaloğlu, Y. Ş. Yavuz, İ. Çelebi, İFAV Y. s. 231-
250
20. İslam’ın İnanç İlkeleri, Mevlüt Uyanık, Esin Y. s. 77-86
21. İslam’da İman ve Esasları, Ali Arslan Aydın, Hikmet-Dâvâ-Çağ Y. s. 135-
143
22. İslam’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y. s. 235-248
23. İslam Akaidi, A. Lütfi Kazancı, Marifet Y. s. 91-113
24. Müslümanın Akaidi, Ahmed Kalkan, Rağbet Y., s. 132-1
CİN
- 33 -
C İN
• Cinn; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Cin Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Cin Kavramı
• Cin Konusuyla İlgili Bazı Meseleler
• Fetişizm; Büyü ve Korku Dini
• Cin Sûresi
• Cinnet/Cünûn
• Melek, Cin, Şeytan Gibi Rûhânî Varlıkları
Allah’a Şirk/Ortak Koşanlar
• İfrît, Peri
• Gûl ve Gûlyabaniler
• Nazar Değmesi
• Sihir/Büyü
• Kehânet ve Arâfet/Arrâflık
• Tütsüleme inancı
• Rukye İnancı
• Muskalar (Temâim)
“(Rasûlüm!) De ki: Cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum
Kur’an’ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: ‘Gerçekten
biz, doğru yola ileten hârikulâde güzel bir Kur’an dinledik. Biz de ona
iman ettik. (Artık) Kimseyi Rabbimize asla şirk/ortak koşmayacağız.” 123
Cinn; Anlam ve Mâhiyeti
Cin Kelimesinin Lügat ve Terim Anlamı: “Cin” ismi, Arapça
“cenne” kelimesinden gelir. Cenne: Örttü, gizledi, gölgeledi demektir.
Kelimenin aslı, bir şeyi duyulardan gizlemek anlamındadır.
Nitekim toprağı örtülmüş bağ ve bahçeye, aynı kökten gelen
cennet adı verilir. Cenin, ana rahminde saklı kalan çocuk, cenan,
göğüs içinde gizlenen kalp, cinnet ve cünûn, nefis ile akıl arasında
perde olan delilik anlamına gelir. Bu kelimelerin hepsinde histen
gizleme anlamı vardır. Gizlenmek, gizli kalmak, gözle görülmeyen
gizli kuvvetler anlamına gelen cin, bu esasa göre, izli yaratıklar
cinsine delâlet eden bir cins isimdir.
Cinlere gizlendiklerinden dolayı cin adı verilmiştir. Çünkü “ictinas”
gizlenmek anlamındadır. Cennet de ehlini ağaçlarıyla gizlediğinden
bu adı almıştır.
123 72/Cinn, 1-2
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 34 -
Kur’ân-ı Kerim’de cinn, cânn ve cinnet adlarıyla anılmışlardır.
Erkeklerine cinnî, dişilerine ise cinniyye adı verilir. Cinlerin bir tek
ferdine “cinnî” denir. “cânn” kelimesi cin ile eşanlamdır. Ğûl ve
ifrit cinlerin değişik türleridir.
İslâm’dan önce Arabistan’da cinler, çölün “satyre” ve
“nymphe”leri idi. Tabiat hayatının, insanların hükmü altına girmemiş
ve düşman kalmış tarafını temsil ediyorlardı. Fakat Hz. Peygamber
(s.a.s.)’in bey’ati esnasında cinler önemli ve bilinmeyen
ilâhlar arasına girmekte idiler. Mekke Arapları cinler ile Allah arasında
bir nesep yakınlığı bulunduğunu söylerler,124 onları Allah’ın
ortakları mertebesine çıkarırlar125 ve onlardan yardım dilerlerdi.126
Cinin varlığı Kur’an ve sünnet ile sabittir. Hatta cinler hakkında
başlı başına bir sûre mevcuttur. Hayat sahibi yaratıklar yalnız şu
madde dünyasındaki insanlarla, çeşitlerini bilemediğimiz hayvanlardan
ibaret değildir. Melekler Allah’a itaattan asla ayrılmazlar.
Göklerde bulunurlar, ancak Allahu Teâlâ’nın emriyle yeryüzüne
iner, tekrar göklere yükselirler. Cinler ise, insanlar gibi yeryüzünde
bulunurlar. Mü’minleri ve kâfirleri vardır. Meleklerin ve cinlerin
varlığı, Kur’an ve sünnetle sabit olduğundan, bunları inkâr etmek,
İslâm akîdesini zedeler.127
Bütün metafizik, metapsişik ve spiritüel değerler ve gerçekler
konusunda olduğu gibi cin ve şeytan konusunda da tek kaynağımız
Kur’ân-ı Kerim’dir. Bilindiği üzere ruh, melek, cin ve şeytan
gibi bazılarını beş duyumuzla asla algılayamadığımız, bazılarını
ise çok nâdir olarak duyumsar gibi olduğumuz varlıklara ilişkin
bilgiler ancak vahiy sayesinde insana ulaşmıştır.
Kur’ân-ı Kerim’de “Cin” kelimesi 22 kez, “Cinler” demek olan
(cinin çoğulu) “Cann” kelimesi 7 kez; Yine cinin çoğulu olan “Cinneh”
kelimesi de 10 kez geçmektedir. Bu âyetlerde cinler hakkında
verilen bilgiler, onları bize yeteri kadar tanıtmaktadır ve bir
kısmı ilginçtir. Bu bilgileri şu şekilde özetleyebiliriz:
1- Cinler, insanlardan önce ve (deri gözeneklerinden içeriye işleyebilecek
özellikte kavurucu ve zehirleyici özel bir) ateşten yaratılmışlardır.
128 Âyette “Nâru’s-Semûm” olarak adlandırılan bu ateşin
radyoaktif bir madde olabileceği akla gelmektedir. Ancak her
radyoaktif maddenin cin olduğunu kabul etmek güçtür. Örneğin
124 37/Sâffât, 158
125 6/En'âm, 128
126 62/Cumua, 6
127 Şâmil İslam Ansiklopedisi, 1/314-315
128 15/Hicr, 27
CİN
- 35 -
insan topraktan yaratılmıştır. Ancak insan vücudu (biyolojik özellikleri
içinde) toprak olmadığı gibi, toprak da insan bedenini oluşturan
et, kan ve kemik gibi unsurların hiç biri cinsinden değildir.
Binaenaleyh denebilir ki ilâhî bir sistemle meydana gelmiş olan
bu dönüşümün geriye doğru uzayan halkalarından ilki topraktır.
Bir karşılaştırma ile cinler için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Yani cinler
de büyük olasılıkla mevcut özellikleri içinde radyoaktif madde değildirler.
Ancak yaratılmış oldukları temel madde “Nar’is-Semûm”
dur. Çünkü cinlerle haşir neşir olan insanlar vardır ki aralarında
süren sıkı ilişkilere rağmen bu kimseler ne kavrulmakta, ne de zehirlenmektedirler.
Ayrıca kötülük yapmış ve suç işlemiş cinlerin de
cehenneme girecekleri, yani ateşle cezalandırılacakları Kur’ân-ı
Kerim’de ifade edilmiştir.129 Bu da onların mevcut bedenleriyle
ateş olmadıklarını kanıtlamaktadır.
2- Allah (c.c.)’ın gönderdiği elçilere karşı düşmanlık eden insan
ve cinlerden şeytanların bulunduğu, Kur’ân-ı Kerim’de haber
verilmektedir.130 Unutulmamalıdır ki “Şeytan” adı, din terminolojisinde:
Vesvese veren, yoldan çıkaran, ayak kaydırmaya çalışan
ve daima suç işlemeye özendiren bir kişiliği sembolize eder. Bütün
bu nitelikler ancak akıl ve bilinçle birlikte söz konusu olabilir.
Âyetten çıkarılan bu sonuç ise cinlerin de aynen insanlar gibi akıllı
ve bilinçli olduklarını kanıtlamaktadır. Ayrıca, “Ben, cinleri ve insanları
ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”131 mealindeki âyet-i
kerime de bu gerçeği teyid etmektedir. Çünkü akıl ve bilince sahip
olmayan varlıkların kullukla mükellef tutulması düşünülemez.
Kur’ân-ı Kerim’de cinlerin akıl ve bilinç sahibi olduklarına ilişkin
daha başka kanıtlar da vardır.
3- Cinlerden bir grubun Kur’ân dinledikleri, hatta o sırada
birbirlerine: “Susun, dinleyin!” diye uyarıda bulundukları, okuma
sona erince de kendi topluluklarına dönerek bu olayı anlatıp onları
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) dâvetine uymaya çağırdıkları yine
Kur’ân-ı Kerim’de anlatılmaktadır.132 Bundan anlaşılıyor ki cinlerin
de mü’minleri ve kâfirleri vardır. Elbett ki buna bağlı olarak iyileri
ve kötüleri de vardır. Nitekim Cin Sûresi’nin 11-15. âyetlerinde
bu konu gâyet açık bir şekilde anlatılmıştır. Bu bilgiler sayesinde
cinlerin de aynen insanlar gibi mükellef olduklarını, Allah’ın (c.c.)
emir ve yasaklarına uyanlarının ödüllendirileceğini, suçlularının
ise cezaya çarptırılacağını anlıyoruz.
129 32/Secde, 13
130 6/En’âm, 112
131 51/Zâriyât, 56
132 46/Ahkaf, 29, 30, 31
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 36 -
4- Cinler insanları görür, Fakat insanlar cinleri göremezler “...
Sizin onları görmediğiniz yerlerden o (şeytan) ve yandaşları sizi görürler.”.
133 Yapıları bakımından sahip bulundukları ayrıcalıklar sayesinde
insanların yapamayacağı olağanüstü işleri başarırlar. Örneğin,
çok uzak mesafelere anında ulaşırlar. 134
Cinlerin gizliyi bildiklerine ilişkin kanaat doğru değildir. Gizliyi,
Allah’dan ve O’nun haberdar ettiği kimselerden başkası bilemez.
135 Bazı kimselerin, ilişki kurdukları cinler aracılığıyla gizli
şeyleri öğrendiklerine ilişkin kanaatin iç yüzü şöyledir:
Gizlilik, göreceli bir meseledir. Örneğin, birinin zihnindeki düşünce
ve inançlar, Allah’dan başka ne insan, ne de cin tarafından
asla bilinemez. Herhangi bir yerde gizli ya da saklı bir şeyi keşfetmeye
gelince bu, imkânlara ve şartlara bağlıdır. Araştırmak ve
araç kullanmakla gizli bir maddeyi, bir rezervi, ya da bir bilgiyi
elde etmek, yerine göre mümkün olabilir. Örneğin bir defineyi
ortaya çıkarmak için insan hangi yollara başvuruyor ise cin de aşağı
yukarı aynı yolları izlemek durumundadır. Şu varki cin, yapısı
itibariyle daha seri ve daha esnektir. Bu sayede insanın giremediği
dehlizlere, karanlık, dar, sarp ve çetin mevkilere cin rahatlıkla girebilir;
Yüksek, kuytu, derin, uzak ve elverişsiz arazilere ulaşabilir.
Fakat insanın, cinleri öyle her istediği konuda kullanabileceğine,
dilediğini onlara yaptırabileceğine ya da cinlerin, her istedikleri
şeyi yapabileceklerine ihtimal vermemek gerekir. Aksi halde onlarla
ilişki kuranlar, başta stratejik merkezler, devlet arşivleri, hazineler,
borsalar ve bankalar olmak üzere dünyadaki zenginlik ve
sır kaynakları üzerinde istedikleri gibi tasarrufta bulunabilecek ve
insanlığın nizam ve düzenini altüst edecek, dünyayı oyuncak haline
getireceklerdi. Cinler gerçekten aramızda dolaşıyor olsalar bile
onların da mutlak sûrette uymak zorunda oldukları kesin kayıtlar
ve kurallar, ya da asla aşamayacakları doğal engeller vardır.
5- Cinlerde üreme vardır, onlar da çoğalırlar.136 Ancak nasıl yaşadıklarını
ve nasıl çoğaldıklarını bilemiyoruz. Cinlerle evlilik kurduklarını
ileri süren insanlara inanmak güçtür. Özellikle Allah’ın
emir ve yasaklarına uymayan insanların hemen hepsi de şeytanların
etkisi altındadırlar ki şeytanlar cinlerin, ahlâksız, suçlu ve
günahkârlarıdır. Bunu Kur’ân-ı Kerim de doğrulamktadır. Ezcümle
133 7/A’râf, 27
134 27/Neml, 39
135 3/Âl-i İmran, 179; 6/En’âm, 50, 59; 7/A’râf, 188; 10/Yûnus, 20; 11/Hûd, 31,
123; 16/Nahl, 77; 18/Kehf, 26, 27/Neml, 65; 34/Sebe’, 14; 52/Tûr, 41, 53/
Necm, 35, 68/Kalem, 47, 72/Cinn, 26
136 18/Kehf, 50
CİN
- 37 -
En’âm Sûresi’nin 128’inci âyet-i kerimesi’nde: Allah Teâlâ’nın, bütün
cinleri ve insanları bir araya toplayacağı kıyamet gününde
cinlere, birçok insanları elde ettiklerini açıklayacağı ifade edilmektedir.
Yine aynı âyette onlarla dostluk kuran insanların da “Ey
Rabbimiz! -gerçekten- karşılıklı olarak birbirimizden yararlandık ve bize
verdiğin sürenin de sonuna ulaşmış bulunuyoruz.” diye itirafta bulunacakları,
o sırada Allah Teâlâ’nın da: “(öyle ise) Durağınız ateştir!”
diyeceği anlatılmaktadır.
Bu âyetin ışığında diyebiliriz ki birçok kimsenin insanlık kaydından
sıyrılmasında, çeşitli suç ve günahların işlenmesinde, vahşetlerin,
tecavüz ve katliamların arka planında cinlerin rol oynadıkları
ihtimali vardır.137
Cinlerin Varlıkları ve Bunun Delilleri:Cinlerin varlıkları Kitap
ve Sünnetle sâbittir.
1) Kitaptan Delili: Cin sûresine ek olarak, Kur’ân-ıKerim’in birçok
yerinde onlardan bahsetmiştir. Onlardan birkaçı:
“Ben cinleri ve insanları sadece bana ibâdet etsinler diye yarattım.”138
“Hani cinlerden bir grubu Kur’ân-ıdinlemeleri için sana yöneltmiştik.”139
2) Sünnetten Delili: Sünnet-i Nebeviye’de de cinlerin varlıklarını
isbat eden ve onlardan haber veren birçok hadis-i şerif vardır.
Onlardan bir kaçı:
“Rasûlullah (s.a.s.) ashâbından bir cemaatle birlikte Ukaz panayırına
gitmeğe kastederek yola çıktılar. O tarihte şeytanlara gökten
haber almak yasaklanmış; üzerlerine göktaşları atılmış, bunun
üzerine şeytanlar kavimlerinin yanına dönmüşler. Kavimleri onlara:
“Size ne oldu?” demişler. Şeytanlar: “Semadan haber almaktan
men edildik. Üzerimize göktaşları gönderildi.” diye cevap vermişler.
Kavimleri: “Bu mutlaka yeni meydana gelmiş birşeyden olacak.
Siz hemen yeryüzünün doğusunu batısını dolaşın da bakın semadan
haber almamıza mâni olan bu şey nedir?” demişler. Tıhame
taraflarını tutan takım Ukaz panayırına gitmekte olan peygamber
(s.a.s.) Nahle denilen yerde ashâbına sabah namazını kıldırırken
onun yanına uğramışlar. Cinler Kur’an’ı işitince onu dinlemişler ve
(birbirlerine) semadan haber almanızı engelleyen işte budur.” demişler.
Sonra kavimlerine dönerek: “Ey kavmimiz! Biz doğru yolu
gösteren şaşılacak bir kıraat dinledik. Ve ona iman ettik, bundan
137 Ferit Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları, 321-325
138 51/Zâriyât, 56
139 46/Ahkaf, 29
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 38 -
sonra Rabbimize asla hiçbir şeyi şirk koşmayacağız.” demişler. Bunun
üzerine Allah Azze ve Celle Peygamberimize (s.a.s.): “De ki:
Bana cinlerden bir takımının (okuduğu) Kur’an’la dinledikleri vahiy olundu.”
âyetini inzâl etti. 140
Cinlerin Mükellef Oluşu: Cinler de dünya ve âhiret ahkâmı itibariyle
insanlar gibi mükellef olup onlara da peygamberler gönderilmiştir.
“Ben insanları ve cinleri ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.” 141
“Ey cin ve insan topluluğu; size, içinizden, âyetlerimi anlatan ve şu
(korkunç haşr) gününüzün geleceğini haber verip sizi korkutan peygamberler
gelmedi mi?” 142
“Doğrusu biz (cinler) o hidâyet rehberi (olan Allah’ın Peygamberini)
dinlediğimizde hemen O’na inandık. Her kim bu sûretle Rabbi’ne iman
ederse o, ne hakkı eksilmekten, ne de zulme uğramaktan korkmaz.” 143
“Şu vakti de hatırla ki, cinlerden bir kısmını Kur’an dinlesinler diye
sana sevketmiştik. Onlar (Peygamber’in huzurunda) Kur’an dinlemeye
hazır olunca (birbirlerine): “Susunuz (dinleyiniz)” dediler. Kur’an okunması
bitirilince de döndüler ve inzâr etmek üzere kavimlerine gittiler. Ey
kavmimiz, dediler: Biz bir kitap dinledik. Mûsâ’dan sonra indirilmiş. O,
kendisinden öncekini tasdik ile hakka ve doğru bir yola hidâyet ediyor.
Ey kavmimiz, Allah’ın dâvetçisine icabet ve ona iman edin ki, Allah günahlarınızdan
bir kısmını mağfiret etsin ve sizi elem verici bir azaptan
korusun ve her kim Allah’ın dâvetçisi (Peygamberi)ne icabet eylemezse
arzda aciz bırakacak değildir. Ve ona ondan başka sahip olacak veliler de
yoktur. Öyleleri açık bir dalâlet içindedirler.” 144
“Ey insan ve cinn sizin de hesabınızı ele alacağız. Hal bu iken Rabbinizin
nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz? Ey cinn ve insan toplulukları
göklerin ve yerin çevresinden geçmeğe gücünüz yetiyorsa geçin. Ama
Allah’ın verdiği bir güç olmadan geçemezsiniz. Öyleyse Rabbinizin hangi
nimetini yalanlıyorsunuz?”145
Bu âyetler her iki varlığın yaratılış gayesinin Allah’a ibâdette
bulunmak olduğunu ve âhirette sorumlu tutulacaklarını bildirir.
Peygamberimizi Kur’an okurken dinleyen bir kısım cinlerin,
kavimlerine vardıklarında şu sözleri söyledikleri haber verilir: “Biz
140 Ahmed Muhammed Davud, Akidetu’t-Tevhid, Ravza Y., 66-67
141 51/Zâriyât, 56
142 6/En'âm, 130
143 72/Cinn, 13
144 46/Ahkaf, 29-32
145 55/Rahmân, 31-34
CİN
- 39 -
hakiki hayranlık veren bir Kur’an dinledik ki o, hakka ve doğruya götürüyor.
Bundan dolayı biz de ona iman ettik. Rabbimize bundan sonra hiç
bir şeyi asla ortak tutmayacağız.”146 Bir başka âyet-i kerimede, peygamber
efendimizi dinleyen cinlerin bir kısmının salih müslümanlar
olduğu, bir kısmının böyle olmadığını söyledikleri beyan edilir.
“Gerçekten kimimiz müslümanlar, kimimiz ise zulmedenlerdir. Müslüman
olanlar, işte onlar doğru yolu arayıp bulanlardır. Zulmedenlere gelince
onlar da cehenneme odun oldular.”147
İmam müslim’in rivâyet ettiği bir hadis-i şerif’in meali şöyledir:
İbn Mesud diyor ki: “Bir gece Rasûlullah ile beraberdik, derken
aramızdan kayboldu. Vadilerde, dağlarda aradık, bulamadık. Bu
yüzden bütün geceyi endişe içinde geçirdik. Nihâyet sabaha erdik.
Bir de baktık ki o Hira’dan geliyor. Ya Rasûlallah dedik, sizi kaybettik,
aradık bulamadık. Bu yüzden bütün gecemiz endişe içinde
geçti. Şöyle buyurdu: “Bana cinden dâvetçi geldi. Onunla beraber gittim,
onlara Kur’an okudum.” 148
Cinlerin mü’min olanları mü’minlerle beraber cennette, kâfir
olanları kâfirlerle beraber cehennemdedir.
Cinler Gaybı Bilebilirler mi? Cinler gaybı bilemezler. Çünkü
gaybın bilgisi sadece Allah’a aittir. Ancak Allah, peygamberlerden
bazı seçkin kullarına bunun bilgisini verebilir: “...Gaybı bilen
ancak O’dur... Ancak dilediği peygamber bunun dışındadır.”149 “...Eğer
cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.” 150
Bazı sihirbaz ve büyücüler, cinlerin kâfir olanlarını kullanarak
kendilerine has bir yolla sihir ve büyü yaparlar. Sihir ve büyü yapmak
İslâm’a göre haramdır, büyük günahlardandır.
Rasûlullah Cinleri Gördü mü? Hadis râvileri Rasûlullah’ın (s.a.s.),
cin’i görüp görmediği konusunda farklı görüştedirler. Müslim’de,
Abdullah İbn Mes’ud’dan (r.a.) rivâyete göre, Peygamber Efendimiz
cinni’lerin dâvetine icabet buyurmuş, onları görmüş ve irşad
etmiştir. Buhârî ve Müslim’in, İbn Abbas’tan rivâyetlerine göre ise,
Hz. Peygamber ashâbıyla “Ukaz” panayırına giderken “Nahle”de
sabah namazını kıldırmış, bir grup cin gelip Kur’an dinlemiş ve
müslüman olmuştur. Bu durumu Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber
Efendimize Cin sûresinin ilk âyetlerinde haber vermiştir. 151
146 72/Cinn, 1-2
147 72/Cinn, 14-15
148 Hasan Basri Çantay, Meal-i Kerim, 7/A’râf, 20: 3/1075
149 72/Cinn, 26-27
150 34/Sebe’, 14 ; bk. 72/Cinn, 8-10
151 72/Cinn, 1-3
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 40 -
Müfessir İmam Kurtubî, bu iki rivâyeti şu şekilde yorumlar: İbn
Abbas’ın rivâyetine göre, Hz. Peygamber o olayda, cinni görmemiş;
onların Kur’an dinleyip müslüman olduklarını, Cenâb-ı Hak
daha sonra haber vermiştir. Fakat bu olayla İbn Mes’ud’un rivâyet
ettiği olay farklıdır. Nitekim İbn Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir: “Bir
gece Hz. Peygamber (s.a.s.) ile beraberdik. Derken aramızdan kayboldu.
Vadilerde, dağlarda aradık bulamadık. O geceyi hep endişe
içinde geçirdik. Nihâyet sabah olunca bir baktık ki Hîra tarafından
geliyor. “Ya Rasûlallah dedik, sizi kaybettik. Aradık bulamadık. Bu
yüzden bütün gecemiz endişe içinde geçti.” şöyle buyurdu: “Bana
cin(ler)den bir dâvetçi geldi. Onunla beraber gittim. Onlara Kur’an okudum.”
152
Cinlerin Yaratılışları, Özellikleri ve Mâhiyetleri: Cinler insanlar
gibi mükellef ve akıllı yaratıklardır. Fakat insan yapısından farklıdırlar.
Duyu organlarıyla anlaşılmazlar. Tabiatları üzere ve gerçek
şekilleriyle görünmezler.
Cinler insanlardan önce yaratılmışlardır, Kur’ân-ı Kerîm’de
çok zehirli, dumansız alevli bir ateşten yaratıldıkları haber verilir:
“Cânnı da, daha önce çok zehirli ateşten yarattık.” 153
Cinlerin erkek ve dişi olanları vardır. “İnsanlardan bazı kimseler,
cinlerden bazı kişilere (ricâle) sığınırlar…”154 âyeti bunu ifade eder.
Cinler de insanlar gibi evlenirler, çoğalırlar, zürriyetleri de olur,
yerler, içerler. İhtiyarı, genci vardır. Cinler de mükellef olup insanlar
gibi Allah’ın emir ve yasaklarına uymak zorundadırlar:
Cinlerin yaratılışları türlü şekillere girmeye, ağır işler görmeye
elverişlidir. Nitekim Kur’an’da ifade olunduğuna göre,155 Hz.
Süleyman Belkıs’ın tahtını Yemen’den getirmek isteyince, bir cin,
daha sen makamından kalkmadan ben sana onu getiririm, benim
herhalde buna yetecek gücüm var demiştir. Süleyman (a.s.)
Kudüs’te, getirilecek taht Yemen’deydi. Onu bir saniyede getirmek
büyük bir hız ve güce sahip olmak demekti. Aslında görünmeyen
cinnin Hz. Süleyman’la karşılıklı konuşması ise onun gözle
görülebilecek bir sûrete girdiğini ifade eder. Süleyman peygamber,
cinleri ağır ve güç işlerde çalıştırmıştır. Cinler bir keresinde
Süleyman’a (a.s.) mahkûm olmuşlardı. “Süleyman (a.s.)’ın önünde,
Rabbı’nın izniyle iş gören bazı cinler de vardı. İçlerinden kim bizim em-
152 Kurtubî, el-Câmî'li-Ahkâmi'l-Kur'an, Beyrut 1967, 19/2 vd ; Şâmil İslam Ansiklopedisi,
1/315
153 15/Hicr, 27
154 72/Cinn, 6
155 27/Neml, 39
CİN
- 41 -
rimizden ayrılıp saparsa ona çılgın azabdan tattırdık. Onlar Süleyman’a
kalelerden, heykellerden havuzlar kadar (geniş) leğenlerden, sabit kazanlardan
ne dilerse yaparlardı.” 156
Cinlerin mü’minleri ve kâfirleri vardır. Mü’minleri cennete;
kâfirleri cehenneme gidecektir. Cinlerin mü’minleri insanlara faydalı,
kâfirleri de zararlı olurlar. Cinler de insanlar gibi Allah’ın emir
ve yasaklarına uymak zorundadırlar. Kur’ân-ıKerim onların da kitabıdır,
onlar da Kur’ân-ıKerim’i dinlerler. “Ey cin ve insan topluluğu!
İçinizden size âyetlerimi okuyan ve bu karşı karşıya geldiğiniz gününüzle
sizi uyarıp korkutan peygamberler gelmedi mi?”157 “(Rasûlüm!) De ki:
‘cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum Kur’an’ı) dinleyip de şöyle
söyledikleri bana vahyolunmuştur: ‘Gerçekten biz, doğru yola ileten harikulade
güzel Kur’an’ı dinledik. Biz de ona iman ettik. (Artık) kimseyi
Rabbımıza asla ortak koşmayacağız. Doğrusu bizim beyinsiz olanımız
(İblis veya azgın cinler), Allah hakkında pek aşırı yalanlar uyduruyormuş.
Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı
da, onların (şımarıklıklarını ve) azgınlıklarını arttırırlardı. Doğrusu,
biz cinler, göğe erişmeye çalıştık; fakat onu sert bekçilerle, alevler ve
meş’alelerle doldurulmuş bulduk. Gerçekten biz, -kimimiz sâlih kişiler,
kimimiz ise bunlardan aşağıda- türlü türlü yollar tutmuştuk. İçimizde,
(Allah’a) teslimiyet gösterenler de var, hak yoldan sapanlar da var.” 158
Cin ve Şeytanın İnsan ile Olan Münâsebetleri: İnsanları aldatarak,
küfre ve sapıklığa yöneltmeğe ve onların ahlakını bozmaya
çalışan şeytan, insanın açık bir düşmanıdır. 159
Eskiden müşrikler, ilahî sırları bildiğini sandıkları ve bu sebeple
korktukları cinleri ilâhlık derecesine çıkarırlardı. Dev, gulyabani,
şeytan, peri, cin ve melek adıyla andıkları, hayra veya şerre kaadir
sandıkları esrarengiz ruhanî yaratıkları ilah kabul ederek, onlara
tapınırlardı. Her birine çeşitli tılsımlar, sihirler yapan Sabiîler,
câhiliyye Arapları ve diğer müşrikler, görülmeyen gizli yaratıklar
olan cin ve şeytanları Allah’a ortak koşar, O’na oğullar ve kızlar
uydururlardı.
Bazı insanların zannettiği gibi cinler ve şeytanlar, ne göklere
yükselirler, ne İlahî sırları kulak hırsızlığı yapıp öğrenerek yeryüzüne
inerler. Bu, onların ne görevidir, ne de buna güçleri yeter. Bununla
birlikte, insanların görmediği ve bilmediği bir çok manevî
156 34/Sebe’, 12-13; Şâmil İslam Ansiklopedisi, 1/314 ; A. Lütfi Kazancı, İslam
Akaidi, Marifet Y., 101; Ahmed Muhammed Davud, Akidetu’t-Tevhid, Ravza
Y., 65
157 6/En’âm, 130
158 72/Cinn, 1-2, 4, 6, 8, 11, 14
159 2/Bakara, 168; 5/Mâide, 91; 36/Yâsin, 60-61
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 42 -
ve âdi olayları görür ve bilirler. Fakat, cinlerin şeytanlıklarına kapılarak
ve gaipten sırlar öğrenmek sevdasıyla onların istilasına düşmemeli,
kötü tasarrufuna girmemelidir. Cinlere verilen tasarruf
kudreti, insanlara verilen idrâk kuvvetinden daha yüksek değildir
ve bunların hepsi ilahî kudret önünde bir hiçtir. Onun içindir ki,
Allah’a ihlâsla iman eden gerçek mü’minler onlardan korkmazlar
ve istilalarına uğramazlar. Çünkü Kur’ân-ıKerim’in nuru onları
yakar.
Cin ve Şeytanın Varlığı Akla Ters Değildir: Saf ateşten yaratılan
ve insan gözüyle görülemeyen cinler ile, aynı cinsten olduğu
Kur’an’da haber verilen şeytanın gizli varlıklar oldukları, varlıkları
Kur’an’la sabittir. Bu konuda birçok âyet ve Kur’an’da “Cin
sûresi” adıyla anılan müstakil bir sûre vardır. Cinlerin varlığını Hz.
Peygamber de haber vermiştir. O halde, bizim müslüman olarak,
muhkem âyetler ve sahih hadislerle var olduğu bildirilen cin ve
şeytanın, Allah’ın görülmeyen gizli yaratıkları olduğuna inanmamız
gerekir.
Şer’an sâbit olan meleklerin varlığını inkâr etmeyen insan aklı,
aynı sebepten, varlığı şer’an sabit olan cin ve şeytanı da inkâr edemez.
Çünkü bu husus, aklen muhal değildir. Cinlerin de cismanî bir
bünyesi olabilir. Fakat bizim her bünyeyi görmemiz zaruri olmadığı
gibi, gördüğümüz cisimlerin de her cüz’ünü göremediğimiz
bilinen bir gerçektir. O halde, gözlerimizin önünde, bir bünyeye
sahip birçok varlıklar olduğu halde, biz onları görmeyebiliriz. Nitekim
mikroplar var olduğu halde, onları çıplak gözle göremeyiz.
Bu bakımdan, hava içinde hiç hissetmediğimiz dalgalar ve ışınlar
bulunduğu gibi, araç ve âletle bile hissedemeyeceğimiz gizli varlıklar
bulunabilir.
Esasen, bütün cismanî ve fizikî kuvvetleri henüz keşfedemediğimiz
bir gerçektir. O halde çok geniş olan kâinatta, duyularımızdan
gizli ve görme gücüne sahip olmadığımız ruhanî varlıkların
bulunduğunu inkâr etmek doğru olmaz. Her türlü varlığı yaratmaya
kaadir olan Allah’ın yarattıklarının, yalnız gözümüzle veya
âletlerle görüp bildiğimiz şeylerden ibaret olduğunu sanmak, büyük
gaflet olur. Bu ise, yüce Allah’ın ilahî kudretini ve evrenin kapladığı
alanı bilmemekten başka bir şey değildir.
Şeytan-Cin İlişkisi: Şeytan da cinlerdendir. Allahu Teâlâ kendisini
Hz. Adem’e (a.s.) secde etmekle mükellef tutmuş; şeytan ise,
kendisinin ateşten, Adem’in topraktan yaratıldığını ileri sürerek
secde etmemiştir. Bunun üzerine Allahu Teâlâ onu rahmetinden
CİN
- 43 -
kovmuş o da kâfir olmuştur.160 Şeytanların amiri durumundaki
şeytana İblis denir. Şeytan, insanları azdırmak için çeşitli yollara
başvurur. Ondan sakınmak gerekir: “Ey Âdemoğulları, Şeytana tapmayın.
Çünkü o sizi Rabbınız’dan ayıran bir düşmandır, diye size emretmedim
mi?”161 “Şeytan sizin için yaman bir düşmandır. Bu sebeple siz de
onu düşman edinin.” 162
Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle buyurmuşlardır: “Allah sizden
her biri için, bir cinni arkadaş kılmıştır.” Ashâb: “Size de mi yâ
Rasûlallah?” diye sorduklarında, Rasûlullah: “Bana da ancak Allah
ona karşı bana yardım etti de, o (cin) müslüman oldu, artık o, bana ancak
hayır emrediyor.” Buyurdu.163
Cinleri Kabul ve Reddedenler: Felsefecilerin çoğu, özellikle
İbn Sina ve Farabî cinlerin varlığını kabul etmezken; bazıları bunu
kabul etmişlerdir. Bunlar cinlere süflî ruhlar adını vermektedirler.
Bunların ervâh-ı felekiyyeden daha süratli cevap verdiklerini fakat
onlardan daha zayıf olduklarını iddia etmişlerdir.
Buna karşılık peygamberlere inanan ve belli şerîatlara sahip
olan milletler, cinlerin varlığını tereddütsüz kabul etmişler; ancak
mâhiyetleri hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Kimileri;
cinler, havâî, yani rüzgârdan yaratılmış, çeşitli şekillere girebilen
canlılardır, demişlerdir. Bazıları ise bunların, cevher olduklarını;
â’râz ve ecsâm olmadıklarını söylemişlerdir. Bu cevherleri de
mâhiyetleri muhtelif bazı kısımlara ayırmışlardır: Bazıları iyi, salih
ve hayırseverdirler. Bazıları ise kötü, aşağılık ve kötülükseverdirler.
Sayılarını ancak Allah bilir.
Bazı fırkalar da cinlerin cisim olmakla beraber, mâhiyetlerinin
farklı, sıfatlarının bir olduğunu söylemişlerdir. Sıfatları ise uzayda
yer kaplamaları; uzunluk, genişlik ve derinlik gibi üç boyutlu olmalarıdır.
Cinler; latif, kesif, ulvî ve süflî kısımlara ayrılırlar. Hevâî
cism-i latîflerin, mâhiyet itibariyle, diğer cisim türlerine benzemesi
imkânsız bir olay değildir. Binaenaleyh bunların, kendilerine özgü
ilimleri vardır, insanların yapamayacakları acaip ve zor işleri yapabilir,
çeşitli şekillere girebilirler. Bu da Cenâb-ı Allah’ın onlara bu
gücü vermesi sayesinde olur. Bazı fırkalar da, cisimlerin mâhiyet
itibariyle birbirine eşit olduğunu, hayat için bünyenin şart olmadığını
söylemişlerdir. İmam Ebu’l-Hasan el-Eş’arî ile izleyicileri bu
görüştedirler.
160 2/Bakara, 34
161 36/Yâsin, 60
162 35/Fâtır, 6
163 et-Tâc, 5/233
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 44 -
Mu’tezile ise bu görüşü ve buna paralel olarak cinlerin varlığını
kabul etmemiştir. Bunlar, hayat için bünyenin şart olduğunu,
zor işler yapabilmek için bünyenin katı olmasını bir şart olarak
ileri sürmüşlerdir. Bu görüş, çoğunluk tarafından reddedilmiştir.
Çünkü bu görüşte olanlar, harikulâde olayları inkâr, varlığı kitap
ve sünnet ile sâbit olan şeyleri reddetmiş oluyorlar. 164
Şeytan ile Cin Hakkında Söylenenler: Zaman zaman şeytan ve
cin hususlarında çeşitli sorular sorulup, münâkaşalar yapıldığına
şahid oluruz. Cin ve şeytanı mikrop, bakteri gibi gözle görülmeyen
maddî küçük mahlûkatla te’vil etmeye çalışan imânı nâkıs dar
anlayışlar olduğu gibi, külliyen reddetme cihetine giden münkir
imansızlar da vardır. Hemen belirtelim ki, cin ve şeytanı mikrop,
bakteri, virüs gibi maddî varlıklarla karşılaştırmak, onlarla izah etmek
büyük hatadır, şahsî, beşerî, arzî bir te’vildir, dinî dayanaktan
mahrumdur. Yapılan açıklamaların semâvî ve mûteber olabilmesi
için Kur’ân veya sünnetten bir dayanağa sahip olması gerekir.
Cin ve şeytanın varlığını inkâr etmek küfürdür. İmanla bağdaşamaz.
Mâhiyetleri ile alâkalı açıklamalara gelince, bazı hususlarda
nas mevcut ise de, bazı hususlar kapalıdır ve âlimler de farklı
görüşler ileri sürmüşlerdir. Bir kısım merakı izâle edecek kadar
bazı açıklamaları kaydediyoruz:
Şeytan kelimesi, “salâh ve hayırdan uzak oldu” manasına gelen
şatane fiilinden müştak olduğu kabul edilir. Arap dilinde şer
ve kötülükte ileri giderek mensub olduğu sınıfta temayüz eden,
benzerlerinin dışına çıkan herşey için kullanılmıştır. Bu sebeple,
insan, hayvan vb. görünen mahlûkatın şerirlerine şeytan dendiği
gibi, görünmeyen mahlûkatın şerirlerine de şeytan denmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm’de insanî ve cinnî şeytanlardan muhtelif âyetlerde
söz edilmiştir. Hadislerde bir kısım kötülükler de şeytana teşbih
edilmiştir. Hz. Ömer (r.a.) Şam’a geldiklerinde bindirildiği bir at,
altında çalım yapmaya başlayınca, hemen inmiş ve: “Beni bir şeytana
bindirdiniz” buyurmuştur.
Görünmeyen ve insanlara kötü telkînatlarda bulunarak onları
azıtan mahluk manasındaki şeytan, cin sınıfındandır. Bir başka
ifâdeyle bu mânâda şeytan cinlerin asi takımına denir. Ataları,
“Ben ateşten yaratıldım. Âdem ise topraktan yaratıldı, ateş topraktan
üstündür, dolayısiyle ben Âdem’den üstünüm” kuruntusuna
düşerek Cenâb-ı Hakk’ın “Âdem’e secde et!” emrine isyan eden
iblistir. Âlimler çoğunlukla “Şeytanlar cinlerin asi ve şer olanlarıdır”
demekte müttefiktirler.
164 Şâmil İslam Ansiklopedisi, 1/315-316
CİN
- 45 -
Bazılarına göre cinlerin birçok sınıfı vardır: Mutlak zikredilince
cins sınıfı kastedilir, insanlarla beraber yaşayan cinnî’ye âmir, çocuklara
Musallat olan cinnîlere ervâh, bunların habis olanlarına
şeytan denilir. Kötülüğü bir derece artarsa mârid, daha da artarsa
ifrit denir.
Hadislerde, cin ve şeytan iki ayrı sınıfmış gibi ifâde edilmiştir.
Ancak meseleyi yakından tahlil eden muhakkık ulemâ, her ikisinin
de esâs itibâriyle bir nev’ olduğunu, biri kâfir kalarak şeytan, diğeri
iman ederek cin adını aldığını söylemiştir.
İblis’in lügat olarak iblâs kelimesinden geldiği kabul edilmiştir.
İblâs hayırdan me’yusiyet, pişmanlık ve mahzuniyet mânâsına gelir.
İblis de hayırdan son derece me’yus demektir. Çünkü Cenab-ı
Hakk, masiyeti sebebiyle bütün hayırdan mey’us, kovulmuş bir
şeytan kılmıştır. Şu halde iblisi de cinnîlerin bir sınıfı kabul etmek
gerekmektedir.
Ancak, cinlerin asılları hususunda da ihtilâf edildiğini belirtmemiz
gerekir. İbn Abbas (r.a.)’tan yapılan bir rivâyete göre, cinlerle
şeytanlar başka başka mahlûklardır. Cinlerin babası Cânn’dır.
İçlerinde mü’min ve kâfirleri vardır. Cinler ölürler. Şeytanların atası
ise İblis’tir, onlar ölmezler. Zamanı gelince ataları olan İblis’le
öleceklerdir.
Cinlerin asıllarıyla ilgili bir ihtilâf, âhirette hallerinin ne olacağı
hususuna da sirâyet etmiştir. “Cinler Cânn’ın neslidir” diyenlere
göre, onların mü’minleri cennete; kâfirleri cehenneme gidecektir.
“Cinler İblis’in zürriyetidir” diyenlerden Hasan Basrî’ye göre
mü’minleri cennete gidecektir; Mücâhid’e göre mü’minleri de
cennete gidemeyecektir. Âhirette onlara tıpkı hayvanlara denildiği
gibi, “Toprak olun” denecektir. İmam Âzam’ın da bu görüşte
olduğu söylenmiştir, ancak onun hiçbir beyanda bulunmadığı da
söylenmiştir.
Şâfiî, Malik, İbn Ebi Leylâ gibi sâir ulemâ ise iyilerinin
mükâfaat, kötülerinin de azab göreceklerini söylemişlerdir. Cinlerin
mâhiyetini açıklama sadedinde yukarıda kaydettiğimiz, çeşitlerine
dikkat çekildikten sonra: “Nevilerin sayısını Allah Teâlâ’dan
başkası bilmez” de denmiştir. Bazıları: “Mâhiyetleri muhtelif cisimlerdir,
ancak onları müşterek bir sıfat birleştirir, o da mekânda
hâsıl olmaları, uzunluk, genişlik, derinlik gibi üç buuda sahip bulunmaları,
lâtif, kesif, ulvî, süflî kısımlarına inkisam etmeleridir”
demiştir.
Cinler hakkında ileri sürülen ilâve bir açıklama da şöyledir:
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 46 -
“Latif ve hevâî bazı cisimlerin mâhiyet itibariyle diğer cisim nevilerine
muhâlif olmaları, onların, insanların mislini yapmaktan âciz
olacakları bazı acîb, yahud meşakkatli işler için hususi bir ilme ve
kudrete mâlik bulunmaları imkânsız değildir. Onlar muhtelif şekillere
bürünebilirler. Bütün bunlar, bu hususta Cenâb-ı Hakk’ın
kendilerine verdiği kudret sayesindedir.”
Cinlerin bu insanüstü gücünden insanların istifâde edebileceğine
Kur’ân-ı Kerim’de işaret vardır. Nitekim Hz. Süleyman (aleyhisselam)
cinlerden istifade etmiş, emrinde istihdâm etmiş, onları
asker olarak165 müşâvir olarak,166 kullanmıştır.167
İslâm’dan önce Arabistan’da cinler, çölün “satyre” ve
“nymphe”leri idi. Tabiat hayatının, insanların hükmü altına girmemiş
ve düşman kalmış tarafını temsil ediyorlardı. Fakat Hz.
Peygamber’in (s.a.s.) bey’ati esnasında cinler önemli ve bilinmeyen
ilâhlar arasına girmekte idiler. Mekke Arapları cinler ile Allah
arasında bir nesep yakınlığı bulunduğunu söylerler,168 onları
Allah’ın ortakları mertebesine çıkarırlar169 ve onlardan yardım dilerlerdi.
170
Cinin varlığı Kur’an ve sünnet ile sâbittir. Hatta cinler hakkında
başlı başına bir sûre mevcuttur. Hayat sahibi yaratıklar yalnız şu
madde dünyasındaki insanlarla, çeşitlerini bilemediğimiz hayvanlardan
ibaret değildir. Bir de ancak peygamberlerin ve asfiyâ (dinde
yüksek mertebe sahibi kimseler)’nın gördüğü varlıklar vardır
ki, bunlar melekler ile cinlerdir. Bunlar çeşitli şekillere girecek vaziyette
yaratılmışlardır. Melekler Allah’a itaattan asla ayrılmazlar.
Göklerde bulunurlar, ancak Allahu Teâlâ’nın emriyle yeryüzüne
iner, tekrar göklere yükselirler. Cinler ise, insanlar gibi yeryüzünde
bulunurlar. Mü’minleri ve kâfirleri vardır. Meleklerin ve cinlerin
varlığı, Kur’an ve sünnetle sabit olduğundan, bunları inkâr etmek,
İslâm akîdesini zedeler. 171
Kâinatta hayat sahibi olan varlıklar, yalnızca insanlar ile çeşitlerini
dahi tam bilemediğimiz hayvanlardan ibâret değildir. Uzun
yıllar scientisme’i (bilimciliği) savunan ve “gözümüzle görmediğimize
inanmayız” diyen aydınlarda garip bir değişim başlamıştır.
Son yıllarda, uzayda canlıların bulunduğunu savunmak ve
165 27/Neml, 17
166 27/Neml, 38-39
167 İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y., 4/347-349
168 37/Sâffât, 158
169 6/En'âm, 128
170 62/Cumua, 6
171 Şâmil İslam Ansiklopedisi, 1/314-315
CİN
- 47 -
“ufo”ların marifetlerini gündeme getirmek moda hâline gelmiştir:
Televizyon kanalları “ufo” olduğu iddia edilen cisimleri yayınlamak
için birbirleriyle yarışmaktadır. Bazıları da cinlerin fotoğraflarını
çekmek için, sağa-sola koşmaya başlamıştır. Kendi mantıklarına
göre “sınır-ötesi” ilân ettikleri ve hayrete düştükleri bir âlemi
zorlamaktadırlar.
Gözle görülmeyen varlıkların başında cinler gelir. Cinlerin varlığı
kitap ve sünnet ile sabittir. Cinler de (tıpkı insanlar gibi) mükellef
olup onlara da peygamberler gönderilmiştir: “Ey cin ve insan
topluluğu; size içinizden, âyetlerimi anlatan, hesap gününün geleceğini
haber veren ve sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” 172
Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.), cinleri görüp görmediği konusunda
muhaddisler farklı görüştedirler. Müslim’de, Abdullah İbn
Mes’ud’dan (r.a.) rivâyete göre, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) cinnîlerin
dâvetine icabet buyurmuş, onları görmüş ve irşâd etmiştir. Buharî
ve Müslimin İbn Abbas’tan rivâyetlerine göre ise Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.) ashâbıyla Ukaz panayırına giderken Nahle’de sabah namazını
kıldırmış, bir grup cin gelip Kur’ân dinlemiş ve müslüman
olmuştur. Müfessir İmam Kurtubî, bu iki rivâyeti şu şekilde yorumlamaktadır:
“İbn Abbas’ın rivâyetine göre, Hz. Peygamber o olayda
cinni görmemiş, onların Kur’ân dinleyip müslüman olduklarını
Cenab-ı Hakk daha sonra haber vermiştir. Fakat bu hâdise, İbn
Mes’ûd’un rivâyet ettiği hâdiseden farklıdır. Nitekim İbn Mes’ûd
şöyle demiştir: Bir gece Rasûl-i Ekrem ile beraberdik. Derken aramızdan
kayboldu. Vâdilerde, dağlarda aradık, bulamadık. O geceyi
hep endişe içinde geçirdik. Nihâyet sabah olunca bir baktık ki
Hîra tarafından geliyor. Yâ Rasûlallah dedik, sizi kaybettik. Aradık
bulamadık. Bu yüzden bütün gecemiz endişe içinde geçti. Bunun
üzerine şöyle buyurdu: “Bana cin(ler)den bir dâvetçi geldi. Onunla beraber
gittim. Onlara Kur’ân okudum.” 173
İnsanlarla cinler arasındaki münasebet süreklidir. Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.) bu hakikati şöyle ifade buyurmuştur: “Allah sizden her
biri için, bir cinni arkadaş kılmıştır.” Ashâb: “Siz de mi yâ Rasûlallah?”
diye sorduğunda, Rasûl-i Ekrem: “Bana da aynıdır. Ancak Allah ona
karşı bana yardım etti de, o (cin) müslüman oldu, artık o bana ancak
hayrı söylüyor.”.174 Ehl-i sünnet akidesine göre, şeytan, insanın vücuduna
da, aklına da zarar verebilir. Tarih boyunca, değişik sebeplerle,
mecnun (cinlenmiş) diye vasıflandırılan ve aklî melekelerini
kullanamayan insanlara rastlanmıştır.
172 6/En' âm,: 130
173 İmam-ı Kurtubî, el-Câmiü 1i Ahkâmi'I-Kur'ân, Beyrut 1967, c. XIX, sh. 2 vd.
174 Mansur Ali Nâsıf, et-Tâc, c. V, sh. 233
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 48 -
Kâinatta hayat sahibi olan varlıklar, insanlar ile hayvanlardan
ibaret değildir. Gözle görülemeyen veya akıl ile idrâk edilemeyen,
gaybî varlıklar da vardır. Scientisme’in iflasından sonra, televizyon
kanalları (medyumları ön plâna çıkararak) zûlme ve sömürüye
vesile olmaya başlamışlardır. Vesvese boyutunu aşan bu macera,
birçok aileyi perişan etmektedir. 175
Cin toplumlarına da, tıpkı insan toplumları gibi peygamberler
gönderilmiştir.176 Cinler son peygamber Hz. Muhammed
(s.a.s.)’e vahyedilen Kur’an’ı da dinlemişlerdir.177 Bu dinleyiş, Hz.
Peygamber’e vahiy ile bildirilmiştir; Hz. Peygamber cinleri bizzat
gözüyle görmemiştir.178
Cinler bazı nebîler tarafından iş yapıp değer üretmek üzere
çalıştırılmışlardır. Bu çalışmalar içinde bazı cisimleri çok uzak mesafelere
anında gönderme faaliyeti de vardır. Tam bu noktada cevabının
ne olacağını bilemediğimiz şu ilginç soru akla gelebilir:
Acaba Kur’ân-ıKerim’de cin, başka gezegenlerden dünyaya gelen
veya gelecek olan varlıkların ortak adı olarak da kullanılıyor mu?
Hz. Süleyman’ın hizmetinde çalışan ve bir tür ışınlama gerçekleştiren
“cin ifriti” ile Süleyman Peygamber arasındaki konuşma179 bu
bakımdan çok dikkat çekicidir.
Cinlerin insana doğrudan musallat olabileceğine inanmak:
Cinlerin insana tasallutları, yine bir insan aracılığı iledir. Allah’a
inanan insanın cinlerin hiçbir kötülüğünden korkmaması gerekir.
180 Cin tasallutu diye andığımız şey, esasında, bu tasallutu bahane
ederek insanları cin hayalleriyle perişanlığa iten insan şerirlerinin
işidir. Bu hayallere kapılarak cinlerden kurtulmak için birtakım
insanlara sığınanlar, başlarına sarılmış belayı artırmaktan başka
bir şey yapmazlar.181 Yani, cin tasallutu yoktur ama cinleri bahane
ederek insanları sömürenlerin tasallutu vardır. Kur’an işte bu ikinci
tasalluttan korunmamızı istiyor.
Peygamberlerin bile her devirde hem insan şeytanlarından
hem de cin şeytanlarından düşmanları olmuştur.182 Bunlar, o elçiler
aleyhine birbirlerine yaldızlı sözlerle destek verirler. Ama bunu
kendi aralarında yaparlar, insana Musallat olamazlar. Cinler her
175 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler ve Kavramlar, İnkılap Y., 88-91
176 bk. 6/En'âm, 130
177 46/Ahkaf, 29; 72/Cinn, 1
178 72/Cinn, 1
179 27/Neml, 39
180 72/Cinn, 13
181 bk. 72/Cinn, 6
182 bk. 6/En'âm, 112
CİN
- 49 -
türden insana vesvese verirler,183Yani insanın içine kötü fikirler
sokabilirler. Peygamberler bu vesveselerden, Allah’ın gönderdiği
vahiyle kurtulurlar. Diğer insanların bu vesveselerden kurtuluşu
ise peygamberlerin insanlığa ulaştırdığı vahiy ürünleri sayesinde
olacaktır. Yani cin hezeyanlarıyla rahatsız olup dengeyi bozmaktan
kurtulmanın en güvenli yolu, sağlam bilgi ve sağlam inançtan
geçer. Bu yolun yerine üfürük, muska ve tılsım yolunu seçenlerse
belâdan kurtulamazlar. 184
Cinlerin gaybı bilebileceğine ve bazı kişilere de bildirebileceğine
inanmak: Kur’an bu konuda son derece sert bir uyarıda
bulunmaktadır: “Eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı o alçaltıcı azap içinde
bekleyip durmazlardı.”185 Cinlerin durumu bu olunca, cinlerle ilişkiye
girip onlardan gayba ilişkin bilgiler aldığını söyleyerek halkı kandıran
üfürükçü, yıldızcı ve bir kısım spiritüalist-medyum vs. kişilerin
hangi halde olduklarını iyi düşünmek lâzım...
Gaybdan haber verme pazarı, sömürü sektörünün en verimli
pazarlarından biridir. Bu pazarcılığın çok değişik görünümleri
vardır. Medyumluk, şeyhlik, cincilik, astroloji, değişik türde falcılık,
ruh çağırma vs. bu pazarın belli başlı vitrinleridir. Her biri kendi
vitrininde oturmuş, câhil ve duygusal halktan bir grubu başına
toplayarak onların ceplerini boşaltmaktadır. 186
İnsan, tek başına bu kâinatın sakini değildir; onun dışında
kâinatı canlandıran ve anlamlandıran başka varlıklar da mevcuttur.
O, şuurlu bir bakışla evrendeki bu varlıkları ve sırları anlamaya
çalışmalıdır. İşte görünmeyen varlık kategorilerinden birini de
cinler oluşturmaktadır. Cinlerin insanlarla müşterek yönleri olsa
da onlar ontik temeli insandan farklı, melekle insan arası bir çeşit
varlıklardır.
Doğruluğun kesin ve sabit kaynağı olan Kur’an, cinlerin hakikatini
ifrat ve tefrite düşmeden beyan etmiş; böylece insanları,
onların vehmedilen sultasından kurtarmıştır. Kur’an açısından cinlerin
de kendilerine özgü bir varlık yapıları mevcuttur.
Cin telâkkisi insanlık tarihinin her döneminde ve bütün kültürlerde
mevcuttur. Eski Asurlular ve Bâbilliler’de kötü ruh ve cinlere
inanılırdı. Sâmî kökenli kavimlerde cinlerin değişik sınıfları bulunduğu
kabul edilirdi. Eski Mısır’da cinler çoğunlukla yılan, kertenkele
gibi sürüngenlere benzetilirdi. Eski Yunanlılar’da da inıon adı
183 bk. 114/Nâs, 6
184 Y. N. Ö., İslâm Nasıl Yozlaştırıldı? s. 141
185 34/Sebe', 14
186 Y. N. Ö, a.g.e., s. 223
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 50 -
verilen insanüstü varlıklar bulunduğu kabul edilir, bunlar İyi ve
kötü olarak ikiye ayrılırdı. Eski Romalılar’da da insanlara zarar verebilen
kötü ruhlar telâkkisi mevcuttu. Çinliler cinlerin her yerde
bulunduğu, iyilerinin ve kötülerinin olduğu kabul edilirdi. Özellikle
taoist rahipleri cinlerin zararlarından korunmak için muska
yazar, efsun yaparlar. Hintliler’de de iyi ve kötü cin telâkkisi mevcuttur.
İran kültüründe cin telakkisi Zerdüşt öncesinden gelir. Eski
Türkler’de cinler bütün hastalıkların kaynağı kabul edilir, bu cinler
Şaman tarafından hasta bedenlerden uzaklaştırılırdı.
İsrail kültüründe, daha çok İran’ın düalist sisteminin tesiriyle
kötü ruh ve cin anlayışı belirginleşmişti. Yahudiler cinlerin çöllerde
ve harabelerde yaşadığına inanırlardı. Yahudi kutsal kitaplarında
ağrı ve felaket veren, kan emen cinlerden söz edilir.187 Hıristiyan
kültüründe cin telakkisi daha çok Yahudilik etkisinde gelişmiştir.
Yeni Ahid, cinleri putperestlerin tanrıları188 bedensel ve ruhsal
hastalıkların kaynağı189 olarak gösterir. Bilhassa XII. Yüzyıldan itibaren
cin telakkisi hıristiyan sanatının önemli bir teması haline
germiştir. Avrupa’da ve daha sonra Amerika’da cadı ve büyücülük
büyük ilgi görmüştür.
İslâm’dan önce Araplar cinlere bazı tanrısal güç ve yetenekler
yükler, onlar adına kurban keserlerdi. Cinlerin kâhinlere gökten
haberler getirdiğine inanırlar; böylece Allah ile bu gizli varlıklar
arasında bir bağ kurarlardı.190 Câhiliye Araplan’nın bir kısmı şeytanın
şer tanrısı olduğuna inanır, melekleri Allah’ın askerleri, cinleri
de şeytanın askerleri sayarlardı.191 Kur’ân-ı Kerîm bu bâtıl inançları
reddetmiş, cinlerin de insanlar gibi Allah’a kulluk etmeleri için yaratıldıklarını
haber vermiştir.192 Onlara da peygamber gönderilmiş,
içlerinden iman edenler olduğu gibi inkâr edenler de olmuştur.193
Hz. Peygamber ilâhî emirleri cinlere de tebliğ etmiştir. 194
Kur’an’ı Kerîm’de, Hz. Süleyman’la ilgili anlatılanlar dışında,
cinlerin insanlarla ilişki kurduğuna, insanlar üzerinde etkili olduğuna,
cinci, büyücü gibi bazı kişilerin cinlerin etkisini önlediklerine
dair hiçbir bilgi yoktur. Bazı âlimler, faiz yiyenlerin kıyamet
gününde mezarlarından şeytan çarpmış gibi kalkacağını bildiren
187 II. Samuel, 1/9; Süleyman'ın Meselleri, 30/15
188 meselâ bk. Rasûllerin İşleri, 17/18
189 Matta, 12/28; Luka, 11/20
190 bk. İbn Âşûr, VII, 405
191 bk. 6/En'âm, 100
192 51/Zâriyât, 56
193 6/En'âm, 130
194 46/Ahkaf, 29
CİN
- 51 -
âyete195 dayanarak cinlerin insanları etkileyeceğini ileri sürmüşlerse
de bunun temsilî bir anlatım olduğu açıktır. Cinlerin etkisini
önlemek için Felâk ve Nâs sûrelerini okumayı tavsiye eden bazı
hadisler196 dolayısıyla da cinlerin insanlar üzerinde etkili olduğu
yönünde görüşler ileri sürülmüştür. Ancak bu tür hadislerin, aslında
fizyolojik sebeplerden kaynaklanan bazı hastalıklar veya bunalımlar
için psikolojik bakımdan bir yatıştırma ve terapi amacı
taşıdığı düşünülebilir. 197
Âlem, görünen ve görünmeyen varlıklardan oluşur. Duyular
vasıtasıyla idrâk edilebilen varlıklar âlemine “görünen âlem–
âlemü’ş-şehâde” adı verilir. Bu âlem cansız maddi nesneler, bitkiler,
hayvanlar ve insanlardan meydana gelir. Ancak görünen âlem
bile tümüyle maddi bir dünya değildir; o, maddi yapısının yanında
manevi olanı da içeren bir nitelik taşımaktadır.
Duyular vasıtasıyla idrâk edilemeyen ve insanın bilgi alanı dışında
kalan âleme de “görünemeyen âlem-âlemu’l ğayb” denir.
Bu âlemi oluşturan varlık kategorilerinin başında, iyi yönelimlerin
kişileştirilmiş, kusursuz bir güç ve mükemmellikle donatılmış
aktörleri olan meleklerle, kötü güç ve içsel yönelimlerin kişileştirilmiş
aktörleri olan cinler gelir. Hemen belirtelim ki âlemin bu
şekilde ikiye ayrılması, kozmosun kendi yapısı gereği değil, insana
göredir.
Tarih boyunca insanlar, cinlerin varlıkları, mâhiyetleri, iyi veya
kötü tesirleri gibi konularda farklı inanç ve anlayışlara sahip olmuşlardır.
Ancak burada değinilen inanç ve anlayışların hepsine
yer verilmeyecek, sadece İslâm öncesi Arap toplumunun cinlerle
ilgili inanç ve anlayışlarına kısaca değinilip konu Kur’an açısından
incelenecektir.
Câhiliye Arapları, bazı yerlerde insan hayatına tesir eden gizli
varlıkların mevcudiyetine inanırlar; cinleri, çölde özel bir vadide
yaşayan kabileler olarak tasavvur ederler ve bu vadiye “Abgar
Vadisi” adını verirlerdi. Cinleri yeryüzünde oturan ilahlar olarak
kabul eden Araplar, onlarla Allah arasında soy birliğinin olduğunu
ileri sürerek cinleri Allah’a ortak koşarlar ve onlara taparlardı.
Yani onlar, görünmeyen ama etkileriyle kendilerini hissettiren bu
varlıkları, yaratıcı bir güçle esrarlı bir şekilde donatılmış olarak görürlerdi.
195 2/Bakara, 275
196 meselâ bk. Tirmizî, Tıb 16; Nesâî, İstiâze 37; İbn Mâce, Tıb 33
197 H. Karaman, M. Çağrıcı, İ.K. Dönmez, S. Gümüş, Kur’an Yolu, V/397-399
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 52 -
Yine Araplara göre cinler, kabileler halinde yaşayan, birbirleriyle
savaşan, insana özgü fiziksel yapıya sahip olmadıklarından
yer ile gökyüzünü birbirinden ayıran sınırları geçen, gaybdan haber
veren, gizli olanı bilen ve bazı tabii olayları meydana getiren
varlıklardı. Ayrıca cinlerin başta yılan olmak üzere çeşitli hayvanların
sûretine girdiklerine, genellikle tenha, kuytu ve karanlık
yerlerde yaşadıklarına, insanlar gibi yiyip içtiklerine ve çoğaldıklarına
inanılırdı. Kısaca, cin kelimesi câhiliye döneminde “bütün
şer güçleri” gösteren kültürel bir kod haline gelmişti. İşte Kur’an,
Arapların zihinlerinde yer eden bu anlayıştan yola çıkarak cinleri
doğrudan görünmeyen, ancak kendilerini etkileriyle hissettiren,
genelde korku ve ürperti vererek insanların düşünce ve davranışlarını
olumsuz yönde etkileyen varlıklar olarak tanıtmıştır.
Kur’an’a göre, cinler de insanlar gibi Allah’a kulluk etmek için
yaratılmışlardır. Bunun için cinler, melekler gibi masum olmayıp
insanlar gibi Allah’a iman ve ibâdetle yükümlüdürler. Onlar, bu
yönleriyle insana benzerler.
Cinler, insan türünün mevcudiyetinden çok önce “dumansız
ateş–nâr-ı semûm”den yaratılmışlardır. Cinlerin yakıcı ve her şeye
nüfuz edici dumansız bir ateşten yaratıldığını bildiren bu tabirler,
onların varlıklarının fiziksel olmadığına işaret eden temsili ifadeler
olarak değerlendirilebilir. Nitekim bazı İslâm âlimleri, cinlerin
gayr-i maddi (maddi olmayan) gaybi varlıklar olduğunu söylemişlerdir.
Fakat bazı düşünürlere göre cinler, fiziksel yapıları bulunan,
ancak biyolojik unsurları insanlarınkinden tamamen farklı olan
canlı ve gizli varlıklardır. Özellikle çağımızda, cinlerin mâhiyetinin
dumansız ateşten (karbon asidinden) yaratıldıkları göz önüne
alınarak canlılığını ruhtan alan ve ezelde var edilen ışınlardan,
ufolardan veya enerjiden yahut bazı hastalıklara sebebiyet veren
mikroplardan ibaret olduğu şeklinde bir takım görüşler ileri
sürülmüşse de bunlar ispatlanamamış birer teori olmaktan öteye
gidememiştir.
Âyetlerde, cinlerin mâhiyeti hakkında ateşten yaratıldıklarının
ötesinde bir bilgi verilmemiştir. Hz. Peygamber’in bir hadisinde de
“Meleklerin nurdan, cinlerin dumansız ateşten, Adem’in de topraktan
yaratıldığı” bildirilmiştir. Ancak cinler, Allah’a ibâdetle yükümlü
tutulduklarına göre; onların akıl, irade, şuur ve idrâk gibi
güçlere sahip varlıklar oldukları düşünülebilir.
Cinler, cins ve mâhiyet bakımından meleklerden ve insanlardan
ayrı yaratıklardır. İnsan için ulaşılmaz olan melekliğe karşı
cin, insanın dünyasına daha yakın bir varlık türüdür. Ama buna
CİN
- 53 -
rağmen cin, yine de insan değildir. Şu halde cin, ontik temeli insandan
farklı, fakat melekle insan arası bir çeşit varlık türünü oluşturmaktadır.
Cinler, gaybî varlıklardır. Bu tür varlıklar sadece vahiyle bilinip
ispatlanabilir; aynı şekilde onlara, vahyi verilerin teklifiyle inanılır.
Kur’an, cinlerin mevcudiyetini açık bir şekilde bildirdiğine göre,
cinlerin varlığını inkâr etmemek gerekir. Ne var ki, filozoflardan
bazıları, duyu ve akıl yoluyla idrâk edilemedikleri gerekçesiyle cinlerin
varlığını kabul etmemişlerdir.
Kur’an’da belirtildiğine göre, cinler arasında kendilerine teklif
edilen dini sorumlulukları yerine getirenler kadar getirmeyenler
de vardır. Bu yüzden onların bazıları inkârcı bazıları da mü’mindir.
Cinlerin mü’min olmayanlarına cin şeytanları denir. Bunların en
önde geleni İblis’tir. O, inkârın, şerrin, fesadın ve her türlü kötülüğün
temsilcisidir.
İblis’in nesli, zürriyeti vardır. Âdem insanların atası olduğu
gibi İblis de cinlerin atasıdır. Bu yüzden cinler de insanlar gibi yer,
içer, kendi aralarında evlenip ürer, çoluk çocuk sahibi olabilirler
ve ölürler. Kâfir cinlerin ve onların atası olan İblis’in asıl rolü, insanları
aldatarak sapıklığa ve inkâra sevk etmek, insanların dünya
sınavında başarısız olmaları için çalışmaktır. Cinlerin doğaları gereği
kötü oldukları veya kötüye hizmet etmek için yaratıldıkları
söylenemez. Onlar da tıpkı insan gibi Şeytan’ın ayartılarına uyarak
isyan ve kötülüğe hizmet etmiş olurlar. Aslına bakılırsa İslâm’a
göre hiçbir varlık yaratılıştan kötü değildir. Şeytan bile kötü olarak
yaratılmamış, Allah’ın kendisine yaptığı teklifi kibri nedeniyle
reddettiği için ilâhi lânete uğramıştır.
Cinlerin, insanlarla çok yönlü münasebetleri vardır. Çünkü
bazı âyet ve hadisler, böyle bir ilişkinin olabileceğine işaret etmektedir.
Cinlerin inanmışları insanlara yararlı, inkârcıları da zararlı
olurlar. Cinler, özellikle kötü niyetli insanların Allah’a isyan
niteliği taşıyan eylemlerinde yardım aldıkları varlıklardır. Bu yüzden
halk arasında, büyücü veya cinci denen kimselerin insanların
kötülüğüne yol açacak şeyleri, cinlerle işbirliği yaparak manipüle
etmek sûretiyle başardıklarına inanılır. Aynı şekilde, kâfir cinlerin
etkisiyle ortaya çıkan kötü sonuçların önlenmesi için mü’min cinlerle
işbirliği yapılması da mümkün görülür. Fakat bu yol da fazla
tekin sayılmaz. Bu hususta, Kur’an okuma dışında herhangi bir
yola başvurmak doğru olmaz.
Cinler, insanların bilmediği bazı hususları bilebilirler; ama gaybı
onlar da bilemezler. Ayrıca cinler, insanlara nisbetle daha üstün
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 54 -
bir güce sahip olduklarından kısa sürede uzun mesafeleri kat edebilir,
insanlar tarafından görülmedikleri halde onlar insanları görebilirler.
Kur’an âyetlerinden, cinlere de peygamber gönderildiği anlaşılmaktadır.
Ancak, onlara gönderilen peygamberlerin insan
veya cin türünden olup olmadığı tartışmalıdır. İslâm âlimlerinin
çoğu, cinlere kendi türünden peygamber gönderilmediği, insanlara
gönderilen peygamberlerin aynı zamanda cinlerin de peygamberi
olduğu görüşünü paylaşırlarsa da, onlar arasında cinlere
kendi türünden peygamber geldiğini savunanlar da vardır. Cin
ve insan topluluklarına kendi içlerinden peygamberler geldiğine
işaret eden âyete198 bakarak, cinlere gönderilen peygamberlerin
kendi türlerinden geldiğini savunan görüşün daha isabetli olduğunu
söylemek mümkündür. Hz. Muhammed’in insanlarla birlikte
cinlere de gönderilmiş bir peygamber olması ve Rasûlü’s-sakaleyn
ünvanı alması ise, ona has bir meziyet olarak algılanabilir. 199
“Duyularla doğrudan idrâk edilemeyen, insanlar gibi ilâhi buyruklara
uymakla yükümlü tutulan varlık türüne cin denir.” Ayrıca
“cin” kelimesi, melekleri de kapsayacak şekilde insan türünün
karşıtı olan ve görünmez varlıklar için kullanılan genel bir anlam
da taşır. Şu halde görünmeyen varlık anlamında her melek cindir,
fakat her cin melek değildir. Bu yüzden İslâm âlimleri, meleklerin
cinlerden ayrı bir tür olduğunu, cin kelimesinin insan ve melek
dışında üçüncü bir varlık türünün adı olarak kullanıldığını söylemişlerdir.
Kuran’da cin kelimesi, çeşitli anlamlara gelmektedir. Bunlardan
en çok kullanılanı, “insanın bedensel duygularının kavrayış
alanı dışında kalan ruhsal güçler veya varlıklar” anlamıdır. Bu anlam,
hem şeytani hem de melekî güçleri ihtiva etmektedir. Çünkü
onların tümü, duygularımıza kapalı olan varlıklar veya güçlerdir.
Kuran’da “cin” terimi bazen “duygularımıza kapalı bulunan,
ancak kendilerini bize tezahürleriyle duyuran temel tabiat güçlerini”
göstermek için de kullanılır. Ayrıca bu kelime, “insanın
şeytani güçlerle ilişkisinin sembolik olarak kişileştirilmesine”, yahut
“bir insanın esrarlı güçlerin etkisi altına girmesine” de işaret
eder. Cin kelimesi birkaç yerde de, “bizatihi görünmez olmayan,
ama o zamana kadar hiç görülmeyen ve bilinmeyen varlıkları da
ifade eder.” Son olarak cin kelimesi, “Kuran’ın ilk muhataplarının
bilincinde derin şekilde nüfuz etmiş bulunan bazı efsaneleri
198 6/En’am, 130
199 Fahrettin Yıldız, Kur’an Tefsiri, Cin Sûresi
CİN
- 55 -
hatırlatmak” maksadıyla da kullanılır. Kuran’ın bu kelimeyi kullanmaktaki
asıl amacı, cinler hakkında abartılmış bilgi ve inançların,
yanlış ve asılsız olduğuna dikkat çekmektir.
Çünkü câhiliye Arapları, bazı yerlerde insan hayatına tesir
eden gizli varlıkların mevcudiyetine inanırlar, cinleri de yeryüzünde
oturan ilâhlar olarak kabul ederlerdi. Onlar, cinlerle Allah
arasında soy birliğinin olduğunu ileri sürerek cinleri Allah’a ortak
koşarlar ve onlara taparlardı.
Yine Araplara göre cinler, kabileler halinde yaşayan, birbirleriyle
savaşan, bazı tabii olayları meydana getiren varlıklardı. Ayrıca
cinlerin başta yılan olmak üzere çeşitli hayvanların sûretine
girdiklerine, genellikle tenha, kuytu ve karanlık yerlerde yaşadıklarına,
insanlar gibi yiyip içtiklerine ve çoğaldıklarına inanılırdı.
Kısaca, cin kelimesi câhiliye döneminde “bütün şer güçleri” gösteren
kültürel bir kod haline gelmişti.
İşte Kuran, Arapların zihinlerinde yer eden bu anlayıştan yola
çıkarak cinleri doğrudan görünmeyen, ancak kendilerini etkileriyle
hissettiren, genelde korku ve ürperti vererek insanların düşünce
ve davranışlarını olumsuz yönde etkileyen varlıklar olarak
tanıtmıştır.
Kuran’da yer alan cin konusunun, rasyonel bir tarzda yorumlanması
mümkündür. Ama bu, Kuran’ın temel amacı bakımından
gerekli değildir. Bu yüzden Kuran cin terimini, onların efsanevi
mâhiyetlerini doğrulama ya da yalanlama yönünde bir değerlendirme
ortaya koymadan, muhataplarının zihnine her türlü gücün
ve üstünlüğün tek sahibinin Allah olduğu fikrini yerleştirmek için
bir “ifade aracı” olarak kullanmıştır.
Kuran’da edindiğimiz bilgilere göre, cinler de insanlar gibi
Allah’a ibâdet etmeleri için yaratılmışlar, fakat onlar, insan türünün
mevcudiyetinden çok önce “yakıcı ve her şeye nüfuz edici
ateşten” var edilmişlerdir. Kuran’da varlıkları bildirildiği, akıl da
bunu imkânsız görmediği için, cinlerin varlığına inanmak gerekir.
Cinlerin mâhiyetine dair bilgilerin özeti ise şudur: Cinlerin “yakıcı
ve her şeye nüfuz edici ateşten” yaratıldığını bildiren tabirler,
onların varlıklarının fiziksel olmadığına işaret eden temsili ifadelerdir.
Ancak bazı düşünürlere göre cinler, fiziksel yapıları bulunan,
fakat biyolojik unsurları insanlarınkinden tamamen farklı
olan canlı varlıklardır. Özellikle çağımızda cinlerin mâhiyetinin,
dumansız ateşten (karbon asidinden) yaratıldıkları göz önüne
alınarak, canlılığını ruhtan alan ve ezelde var edilen ışınlardan,
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 56 -
ufolardan veya enerjiden, yahut bazı hastalıklara sebebiyet veren
mikroplardan ibaret olduğu şeklinde bir takım görüşler ileri
sürülmüşse de, bunlar ispatlanamamış birer teori olmaktan öteye
gidememiştir.
Kur’an’da, cinlerin mâhiyeti hakkında ateşten yaratıldıklarının
ötesinde bir bilgi mevcut değildir. Ancak cinler mükellef yaratıklar
olduklarına göre, onların şuur, idrâk ve irade gücüne sahip
varlıklar olmaları gerekir.
Kuran’daki âyetlerden, cinlere peygamber gönderildiğini de
anlıyoruz. Ancak onlara gönderilen peygamberlerin insan veya
cin türünden olup olmadığı tartışmalıdır. İslâm âlimlerinin çoğu,
cinlere kendi türünden peygamber gönderilmediği, insanlara
gönderilen peygamberlerin aynı zamanda cinlerin de peygamberi
olduğu görüşünü paylaşırlarsa da, cinlere gönderilen peygamberlerin
kendi türlerinden olduğunu kabul etmek de mümkündür.
Hz.Muhammed’e gönderilen vahiylerin, cinleri de kapsaması, ona
has bir meziyet olarak algılanabilir.
Cinler, insanlara nisbetle daha üstün bir güce sahiptirler. Bu
yüzden onlar, uzun mesafeleri kısa sürede alabilir, insanların bilmediği
bazı hususları bilebilirler. Fakat gaybı onlar da bilemezler.
Cinlerin insanlarla ilişkileri ve birbirlerine etkileri konusunda
da farklı görüşler vardır. Âlimlerin bir kısmı, insanlarla cinlerin birbirlerine
tesir etmelerini mümkün görürken, büyük bir kısmı, cinlerin
insanlar üzerinde hiçbir etkisinin bulunmadığı görüşündedir.
Yine, cinlerin insanlara etkili olabileceği görüşünü paylaşanların
çoğu, cinlerin tesirinden kurtulmak veya ona maruz kalmamak
için, Kuran okuma dışında herhangi bir yola başvurulmasını tasvip
etmemişlerdir. 200
“Doğrusu insanlardan bazı kişiler, bazı cinlere sığınırlardı da onların
azgınlıklarını artırırlardı.”201 Bu âyette, insanlardan bazı kişilerin
cinlerden bazılarına sığındıkları; böyle yapmakla cinlerin kibir ve
taşkınlıklarını artırdıkları haber verilir. Cinlere sığınmak, onlardan
yardım veya himaye yahut maddî ve manevî ihtiyaçları karşılama
talebinde bulunmak demektir. Âyetin sonunda yer alan rehak kelimesi
ise, “taşkınlık, kibir ve büyüklenme” anlamında kullanılmıştır.
Çünkü câhiliye döneminde bazı müşrik Araplar, bir takım tılsım ve
efsunlarla cinlere sığınıp onları şımartıyorlardı. Bu anlayış, fazla
değişiklik göstermeden günümüzde de varlığını sürdürmektedir.
200 Fahrettin Yıldız, Kur’an Tefsiri, Cin Sûresi
201 72/Cin, 6
CİN
- 57 -
Zira bugün cincilere, falcılara ve medyumlara avuç dolusu para
akıtanlar ve falcılığı bir kazanç kapısı haline getirenler vardır. Bu
da, insanlardan bazılarının, cinlerin şerrinden yine bazı insanlara
yani cincilere sığındıklarını ortaya koymaktadır. Hâlbuki insanlar,
cinlerin şerrinden cincilere sığınacaklarına Allah’a sığınsalar, hem
daha doğru bir iş yapmış hem de paralarını cincilere kaptırmamış
olurlar. Ayrıca insan, başka birisinin kendisine üflemesiyle değil,
bizzat Kur’an’ı okuyup yaşayarak şifa bulabilir.
Kur’ân-ı Kerim’de Cin Kavramı
C-n-n kelimesi, değişik türevlerle Kur’ân-ı Kerim’de toplam
olarak 201 yerde geçer. “Cinn” kelimesi, toplam 22 yerde zikredilir:
6/En’âm, 100, 112, 128, 130; 7/A’râf, 38, 179; 17/İsrâ, 88; 18/
Kehf, 50; 27/Neml, 17, 39; 34/Sebe’, 12, 14, 41; 41/Fussılet, 25, 29;
46/Ahkaf, 18, 29; 51/Zâriyât, 56; 55/Rahmân, 33; 72/Cinn, 1, 5, 6.
Yine, cinler anlamına gelen “Cânn” kelimesi ise toplam 7 yerde
zikredilir: 15/Hıcr, 27; 27/Neml, 10; 28/Kasas, 31; 55/Rahmân, 15,
39, 56, 74.
Cinler ve cinnet/delilik anlamına gelen “Cinnet” kelimesi de
Kur’an’da toplam 10 yerde geçer: 7/A’râf, 184; 11/Hûd, 119; 23/
Mü’minûn, 25, 70; 32/Secde, 13; 34/Sebe’, 8, 46; 37/Sâffât, 158,
158; 114/Nâs, 6. Aslında cinlenmiş demek olan ve mecnûn, deli,
akılsız anlamında kullanılan “Mecnûn” kelimesi ise toplam 11
yerde kullanılır: 15/Hıcr, 6; 26/Şuarâ, 27; 37/Sâffât, 36; 44/Duhân,
14; 51/Zâriyât, 39, 52; 52/Tûr, 29; 54/Kamer, 9; 68/Kalem, 2, 51; 81/
Tekvîr, 22.
Ayrıca aynı kökü paylaşan örtmek anlamındaki “cenne” kelimesi
bir yerde202 kalkan anlamına gelen “Cünnet” Kelimesi
Kur’an’da iki yerde203 kullanılır. Örtülü olan, cenîn (anne karnındaki
bebek) kelimesinin çoğulu olan “ecinne” kelimesi bir yerde.
204 Yine, aynı kökü paylaşan “(ağaçlarla veya duygulara) örtülü
ve bahçe anlamındaki “Cennet” kelimesi, Kur’an’da tekil ve çoğul
olarak toplam 147 yerde geçer.
“Böylece Biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık.
(Bunlar) aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi
onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa
bırak.” 205
202 6/En’âm, 76
203 58/Mücâdele, 16; 63/Münâfıkun, 2
204 53/Necm, 32
205 6/En'âm, 112
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 58 -
“Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bu
günle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?’ Derler
ki: ‘Kendi aleyhimize şâhitlik ederiz.’ Dünya hayatı onları aldattı ve
kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şâhitlik ettiler.” 206
“Sizin onları görmediğiniz yerlerden o (şeytan) ve yandaşları sizi
görürler.”207
“Andolsun ki Biz cehennem için cin ve insanlardan çok kimseler yaratmışızdır.”
208
“Âdem’e secde edin” demiştik. Secde ettiler, yalnız İblis etmedi. O,
cinlerdendi, Rabbinin buyruğu dışına çıktı. Şimdi siz Benden ayrı olarak
onu ve onun neslini dostlar mı ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır.
Bu, zâlimler için ne kötü bir değiştirmedir!” 209
“Cinleri de daha önceden (deri gözeneklerinden) içeriye giren yakıcı
ateşten yarattık.” 210
“...Eğer cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.”
211
“Sabah gidişi bir aylık, akşam dönüşü de bir aylık yol alan rüzgârı
da Süleyman’ın buyruğuna verdik ve O’na katran kaynağını akıttık.
Rabb’inin izniyle cinlerden kimseler O’nun huzurunda çalışırdı. Onlardan,
kim emrimizden sapsa ona harlı işkenceden tattırırdık.” 212
“Allah’la cinler arasında bir soy bağı icâd ettiler. Andolsun ki, cinler de
kendilerinin (hesap yerine) götürüleceklerini bilirler.” 213
“Hatırla ki, cinlerden bir grubu Kur’ân’ı dinlesinler diye sana yöneltmiş
idik. Onun huzuruna geldiklerinde: ‘Susup dinleyin’ dediler. (Okunması)
bitirilince de kavimlerine uyarıcılar olarak döndüler. Dediler ki: ‘Ey kavmimiz,
biz Mûsâ’dan sonra indirilmiş olup, kendinden öncekileri doğrulayan,
hakka ve dosdoğru yola ileten bir kitap dinledik. Ey kavmimiz!
Allah’ın dâvetçisinin çağrısını kabul edin ve ona iman edin, ta ki Allah
günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acıklı bir azaptan kurtarsın.
Kim Allah’ın dâvetçisinin çağrısını kabul etmezse o yeryüzünde (Allah’ı)
âciz bırakıcı değildir. Onun ondan başka dost ve yardımcıları da olmaz.
İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.’” 214
206 6/En’âm, 130
207 7/A’râf, 27
208 7/A’râf, 179
209 18/Kehf, 50
210 15/Hicr, 27
211 34/Sebe’, 14
212 34/Sebe', 12
213 37/Sâffat, 158
214 46/Ahkaf, 29-32
CİN
- 59 -
“Cinni de dumansız ateşten (mâric) yarattık.” 215
“Ey insan ve cinn sizin de hesabınızı ele alacağız. Hal bu iken Rabbinizin
nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz? Ey cinn ve insan toplulukları
göklerin ve yerin çevresinden geçmeğe gücünüz yetiyorsa geçin. Ama
Allah’ın verdiği bir güç olmadan geçemezsiniz. Öyleyse Rabbinizin hangi
nimetini yalanlıyorsunuz?”216
“Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibâdet/kulluk etsinler diye yarattım.”
217
“(Rasûlüm!) De ki: ‘cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum
Kur’an’ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: ‘Gerçekten
biz, doğru yola ileten hârikulâde güzel Kur’an’ı dinledik. Biz de ona
İman ettik. (Artık) Kimseyi Rabbimıza asla şirk/ortak koşmayacağız. Doğrusu
bizim beyinsiz olanımız (İblis veya azgın cinler), Allah hakkında pek
aşırı yalanlar uyduruyormuş. Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler,
cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da, onların (şımarıklıklarını ve) azgınlıklarını
arttırırlardı. Doğrusu, biz cinler, göğe erişmeye çalıştık; fakat
onu sert bekçilerle, alevler ve meş’alelerle doldurulmuş bulduk. Gerçekten
biz, -kimimiz sâlih kişiler, kimimiz ise bunlardan aşağıda- türlü türlü
yollar tutmuştuk. İçimizde, (Allah’a) teslimiyet gösterenler de var, hak
yoldan sapanlar da var.” 218
“Doğrusu biz (cinler) o hidâyet rehberi (olan Allah’ın Peygamberini)
dinlediğimizde hemen O’na inandık. Her kim bu sûretle Rabbi’ne iman
ederse o, ne hakkı eksilmekten, ne de zulme uğramaktan korkmaz.” 219
“ ...Gaybı bilen ancak O’dur... Ancak dilediği peygamber bunun dışındadır.”
220
“De ki: ‘Sabahın Rabbine sığınırım… Düğümlere üfüren üfürükçülearin
şerrinden.” 221
“İnsanların kalplerine vesvese sokan, (insan Allah’ı andığında) pusuya
çekilen cin ve insan şeytanının şerrinden, insanların Rabbine, insanların
Melikine (mutlak sahip ve hâkim ve yöneticisine), insanların İlâhına sığınırım.”
222
215 55/Rahmân, 15
216 55/Rahmân, 31-34
217 51/Zâriyât, 56
218 72/Cinn, 1-2, 4, 6, 8, 11, 14
219 72/Cin, 13
220 72/Cinn 26-27
221 113/Felak, 1, 4
222 114/Nâs, 1-6
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 60 -
Hadis-i Şeriflerde Cin Kavramı
“Melekler nurdan yaratıldı. Cinler de dumansız ateşten yaratıldı.
Âdem de size anlatılan şeyden (topraktan) yaratıldı.” 223
“Şu bir gerçek ki üfürük, muskacılık, şirinlik büyüsü, kısmet açma
muskası gibi şeyler şirkin görünümleridir.” 224
“Korunma ve kurtulma ümidiyle üstüne giysisine bir şey asan, şirke
bulaşmış olur.”
“Üstünde muska taşıyanın Allah hiçbir işini tamamlamasın; üstünde
nazarlık boncuk taşıyanı Allah korumasın!” 225
“Her birinizin melekten ve cinden bir arkadaşı vardır.” ‘Senin de cinden
arkadaşın var mı yâ Rasûlallah?’ dediler. “Benim de var, fakat
Allah yardım edip beni ona galip getirdi de müslüman oldu. Bana iyilikten
başka bir şey emretmez” buyurdu. 226
“Hz. Peygamber, Ebuzer’e: “Cin ve insan şeytanlarından Allah’a sığındın
mı?” diye sormuş, Ebuzer: ‘İnsandan da şeytan var mı?’ diye
sorunca, Peygamber (s.a.s.) şöyle demiştir: “Evet, onlar cin ve şeytanlardan
daha şerlidirler.” 227
Alkame anlatıyor: “İbn Mes’ud’a (r.a.) dedim ki: “Sizden kimse,
cin gecesinde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e refakat
etti mi?” “Hayır, dedi, bizden kimse ona refakat etmedi. Ancak
bir gece O’nunla (aleyhissalâtu vesselâm) beraberdik. Bir ara onu
kaybettik. Kendisini vadilerde ve dağ yollarında aradık. Bulamayınca:
“Yoksa uçurulmuş veya kaçırılmış olmasın?” dedik. Böylece,
geçirilmesi mümkün en kötü bir gece geçirdik. Sabah olunca,
bir de baktık ki Hira tarafından geliyor. “Ey Allah’ın Rasûlü, biz
seni kaybettik, çok aradık ve bulamadık. Bu sebeple geçirilmesi
mümkün en fena bir gece geçirdik” dedik. “Bana cinlerin dâvetçisi
geldi. Beraber gittik. Onlara Kur’ân-ıKerim’i okudum” buyurdular. Sonra
bizi götürerek cinlerin izlerini, ateşlerinin kalıntılarını bize gösterdi.
Cinler kendisine yiyeceklerini sormuşlar. O da: “Elinize geçen, üzerine
Allah’ın ismi zikredilmiş her kemik, olabildiği kadar bol etli olarak sizindir.
Her deve ve at mayısı da hayvanlarınızın yemidir” buyurmuşlar. Sonra
Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize şu tenbihte bulundu: “Sakın
bu iki şeyle (kemik ve kuru hayvan mayısı) abdest bozduktan sonra
223 Müslim, Zühd 60
224 İbn Mâce, Tıb 39; Elbânî; Sahîha, 1/648
225 Heytemî; Zevâcir, 1/130
226 Müslim, Münâfikîn 69; Dârimî, Rikak 25; Ahmed bin Hanbel, Müsned 1/385,
397, 401, 460
227 Nesâî, İstiâze 48; Ahmed bin Hanbel, Müsned 5/178
CİN
- 61 -
istinca etmeyin, çünkü onlar (cinnî olan) din kardeşlerinizin yiyecekleridir.”
228
İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.s.), cinlere
Kur’ân okumadığı gibi, onları görmedi de. Rasûlullah (s.a.s.) bir
grup ashâbıyla Ukâz panayırına gitmek niyetiyle yola çıktı. Bu esnada,
şeytanlarla, semâdan gelen haber arasına engel konmuş idi.
(Bundan dolayı, mutad olarak semâdan haber getiren) şeytanlar
üzerine şahâblar (Şahâb: Geceleyin görülen ve yıldız kayması tabir
ettiğimiz, kozmoğrafyacıların da “atmosfere düşüp yanan göktaşı”
dedikleri şeydir.) gönderildi. Böylece şeytanlar kavimlerine (eli
boş ve habersiz) döndüler. Kavmi: “Ne var, niye (boş) döndünüz?”
diye sordular. Onlar: “Bizimle semâvî haber arasına mânia kondu,
üzerimize şahablar gönderildi. (Biz de kaçıp geri geldik)” dediler.
“Bu, dediler, yeni zuhur eden bir şey sebebiyle olmalı, arzın doğusunu
ve batısını dolaşın, (bu engel hakkında bir haber getirin).”
(Yeryüzünü taramak üzere gruplar halinde yola çıktılar. Bunlardan)
Tihâme tarafına giden bir grup, (Ukâz panayırına giderken
yolda ashâbıyla sabah namazı kılmakta olan Hz. Peygamber
(s.a.s.)’e (Nehle denen yerde) rastladı. Kur’ân-ı Kerim’in tilâvetini
duyunca durup kulak kabarttılar. “Bizimle semâvî haber arasına
engel olan şey işte bu!” deyip kavimlerine döndüler. Onlara şöyle
dediler: “Biz hakikkaten hayranlık veren bir Kur’ân dinledik ki o, Hakk’a
ve doğruya götürüyor. Bundan dolayı biz de ona imân ettik. Rabbimize
(bundan sonra) hiçbir şeyi asla ortak tutmayacağız.” 229
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak Peygamberine (s.a.s.) vahyederek
durumu bildirdi: “De ki: Bana şu hakikatler vahyolunmuştur: “Cinden
bir zümre (benim Kur’ân okuyuşumu) dinlemiş de (şöyle) söylemişler:
“Bize, hakiki hayranlık veren bir Kur’ân dinledik ki o, Hakk’a ve doğruya
götürüyor...” 230
Zührî (r.a.)’dan rivâyet edilmiştir: “Dediler ki, biz (yıldız kaymalarına
dayanarak); “bugün büyük bir adam doğdu, bugün büyük
bir adam öldü” derdik. Hz. Peygamber (s.a.s.) şu açıklamayı
yaptı: “Yıldızlar hiç kimsenin hayatı veya ölümü için atılmazlar. Ancak
Rabbimiz, bir işe hükmetti mi, semâvat ehli birbirine haber verir. Böylece
haber dünya semâsına kadar gelir. Burada cinler haberi kapmak için kulak
kabartırlar ve onu dostlarına ulaştırırlar.” 231
228 Müslim, Salât 150 h. no: 450; Tirmizî, Tefsir, Ahkaf, h. no: 3254; Ebû Dâvud,
Tahâret 42, h. no: 85
229 72/Cin, 1-2
230 72/Cin 1-...; (Cin'in sözü 15. âyette biter); Buhârî, Tesfir Cinn 1, Ezan 105;
Müslim, Salât 149, h. no: 449; Tirmizî, Tefsir, Cinn, h. no: 3320
231 Müslim
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 62 -
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: “Cinler semâya yükselip, orada vahyi
dinliyorlardı. Bir tek kelime işitince, ona doksan dokuz tane de
(kendilerinden) ilâve ediyorlardı. O tek kelime hak, ilave edilenler
bâtıldı. Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) gönderilince, semadaki
yerlerine yükselmeleri şihablarla (göktaşları) önlendi. Bundan
önce gökte şihablar (bu kadar çok) atılmazdı. İblis onlara: “Nedir
bu? Herhalde mühim bir hâdise var!” dedi. Askerlerini gönderdi.
Onlar Rasûlullah’ı (s.a.s.) Mekke’de iki dağın arasında namaz kılyor
buldular. İblis’e tekrar dönüp gördüklerini haber verdiler. O
da: “Arzda meydana gelen hâdise işte bu! (Sizin semâdan haber
almanız bu sebeple engelleniyor)” dedi.” 232
“Cinlerden bir ifrit, dün akşam, namazımı bozdurmak için üzerime
atıldı. Allah ona galebe çalmama imkân verdi. Ben de onu boğazından
yakaladım. Hatta onu, mescidin direklerinden birine bağlamayı
arzu ettim, ta ki sabah olunca hepiniz onu göresiniz. Ancak, kardeşim
Süleyman’ın (a.s.) şu sözünü hatırladım: “...Ve benden sonra kimseye
nasib olmayacak bir mülkü bana ihsan et”233. Allah da onu hor ve hakir
olarak geri çevirdi.” 234
Hz. Aişe’nin rivâyetine göre bazı kimseler, Peygamber’e (s.a.s.)
kâhinlerden sorduğunda, “Onlar bir şey değildir” dedi. “Ama ey
Allah’ın Elçisi, demişler, onların söyledikleri çıkıyor? Peygamber
(s.a.s.) şöyle buyurdu: “O söz doğrudur. Cinni o sözü kapar, tavuğun
ötmesi gibi insan dostunun kulağına onu öter. Fakat şeytanlar duydukları
gerçek söze yüzden fazla da yalan katarak söylerler.” 235
“Allah gökte bir işe karar verirse O ‘nun kararına itaatle melekler, yalçın
kaya üzerindeki zincir (sesi) gibi kanatlarını çırparlar. Yüreklerinden
korku gidince: ‘Rabbiniz ne dedi?’ derler. ‘Gerçeği söyledi, O yücedir,
uludur’ derler. Onların sözlerini, kulak hırsızı (cinni) işitir. Kulak hırsızları
da şöyle birbirleri üzerine binmiştir -hadisi anlatan Süfyân, bu sırada parmaklarını
birbirine geçirmiştir-. Her duyan, sözü kendi altındakine ulaştırır.
Nihâyet söz düşe düşe büyücünün, ya da kâhinin diline düşer. Kâh
kulak hırsızı, duyduğu sözü, henüz atmazdan şihâbe/ışına yakalanır. Kâh
da şihâb/ışın yetişmeden sözü atar. Ama duyduğuna yüz tane de yalan
katar. Sonra ‘Falan falan gün, size şöyle şöyle demedi mi?’ denilir. Kulak
hırsızının gökten işit(ip kâhinin kulağına attığı söz doğru çıkar, (kattığı
yalanlar değil).” 236
232 Tirmizî, Tefsir, Cin h. no: 3321
233 34/Sâd, 35
234 Buhârî, Salât 75, Amel fi's-Salât 10, Bed'ül-Halk 11, Enbiyâ 40, Tefsir, Sâd;
Müslim, Mesâcid 39, h. no: 541
235 Buhâri, Tıb 46, Edeb 117, Tevhid 57; Müslim, Selâm 123; Ahmed bin Hanbel,
Müsned 6/87
236 Buhâri, Tevhid 32, Tefsir, Sûre 15, 34; Tirmizi, Sûre 34; İbn Mâce, Mukaddime
CİN
- 63 -
Rukyeden Nehiy
İmran İbn Husayn (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.): “Ümmetimden
yetmişbin kişi (Mahşer’ de) hesaba çekilmeden cennete girecektir!”
buyurdular. Kendisine: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bunlar kimlerdir?”
diye soruldu. Şöyle buyurdu: “Onlar, kendilerini dağlatmayanlar, rukyeye
başvurmayanlar, teşâüm’e (uğursuzluğa) inanmıyanlar ve Rabblerine
tevekkül edenlerdir!” 237
İbn Mes’ud (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s)’ı işittim, diyordu
ki: “Rukyelerde, temîmelerde (muskalarda), tivelelerde (muhabbet
muskası) bir nevi şirk vardır.” Bunu işiten bir kadın atılarak, (İbn
Mes’ud’a): “Böyle söylemeyin, benim gözüm ağrıyordu. Falan yahudiye
gittim geldim. O bana rukye yaptı. Ağrım kesildi” dedi.
Abdullah İbn Mes’ud tereddüt etmeden, “Bu (ağrı) şeytanın işiydi,
o eliyle dürtüyordu, sana rukye yapılınca vazgeçti. Bu durumda
sana Rasûlulullah (s.a.s.) gibi, şöyle söylemen kafidir: “Ezhibi’lbe’se
Rabbe’nnâs eşfi ente’ş-Şâfi, Lâ şifâe illâ şifâuke, şifâen lâ yuğâdiru sakamen.
(Ey insanların Rabbi, acıyı gider, şifa ver, sen Şâfisin. Senin şifandan
başka bir şifa yoktur, hiçbir hastalık bırakmayan bir şifa istiyorum.” 238
Câbir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’tan (s.a.s.) nüşre hakkında
sorulmuştu: “O şeytan işidir!” buyurdu.” 239
(Nüşre rukye’nin bir çeşididir. İbnu’l-Esîr, bunu “Cin değmesine
mâruz kaldığı sanılan kimsenin tedavisi için başvurulan bir
rukye ve ilaç” olarak tarif eder ve bu rukyenin nüşre diye isimlenmesini,
onunla kişiyi kapayıp örten hastalığın çözülüp dağıtıldığına
(neşredildiğine) inanılması ile izah eder. Daha açık bir ifade ile
nüşre, cine tutulduğu zannedilen kimsenin cinlerini dağıtmak için
yapılan rukyeye denmektedir. Görüldüğü üzere bir sihir çeşididir.
Nüşre denmesi de, hastalığın onunla dağıtılması, belanın onunla
inkişaf ettirilip açılmasından dolayıdır.)
İsa İbn Hamza anlatıyor: “Abdullah İbn Ukeym (r.a.)’ın yanına
girdim. Kendisinde kızıllık vardı. “Temîme (muska) takmıyor musun?”
diye sordum. Bana şu cevabı verdi: “Bundan Allah’a sığınırım.
Zira Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştu: “Kim bir şey takınırsa,
ona havale edilir (şifâsız kalır, umduğuna eremez).”240
Cin Konusuyla İlgili Bazı Meseleler
el-Cin adıyla müstakil bir sûrenin bulunduğu Kur’ân-ı Kerim’de
237 Müslim, İman, 371, h. no: 218
238 Ebû Dâvud, Tıbb 17, h. no: 3883
239 Ebû Dâvud, Tıbb 9, h. no: 3868
240 Tirmizî, Tıbb 24, h. no: 2073
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 64 -
“cinne”, “cân” ve “cin” kelimeleri geçmektedir. Bunlardan “delilik”
anlamındaki “cinne” üç yerde “cin topluluğu”; “cân” iki yerde
“yılan”, beş yerde “cin” anlamına gelmektedir. Yirmi iki yerde
geçen cin kelimesi de melek ve insan dışındaki üçüncü varlık türü
karşılığında kullanılmıştır. Cin kelimesi sözlük ve terim mânalarıyla
çeşitli hadislerde de yer almaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm’de verilen bilgilere göre cinler de insanlar gibi
Allah’a kulluk etmeleri için yaratılmıştır. Cân, insan türünün mevcudiyetinden
önce yakıcı ve her şeye nüfuz edici ateşten (nâr-ı
semüm, mâric) halkedilmiştir. Cinlere de peygamber gönderilmiş,
bir kısmı iman etmiş, bir kısmı kâfir olarak kalmıştır. Cinler insanlara
nisbetle daha üstün bir güce sahiptirler. Meselâ kısa sürede
uzun mesafeleri katedebilir, insanlarca görülmedikleri halde onlar
insanları görür, insanların bilmediği bazı hususları bilirler; fakat
gaybı onlar da bilemezler. Gökteki meleklerin konuşmalarından
gizlice haber almak isterlerse de buna imkân verilmez. Evlenip
çoğalırlar. İblis de cinlerdendir ve insanların yanı sıra cinlerden de
yardımcıları vardır. Bazı cinler Hz. Süleyman’ın emrine girerek ordusunda
hizmet görmüş, mâbed, heykel, büyük çanak, kazan gibi
nesnelerin yapımında insanlarla beraber çalışmışlardır.
Hadislerde de cinlerle ilgili bazı bilgilere rastlanmaktadır. Her
insanın yanında bir cin bulunduğunu, cinlerin mü’minlere vesvese
vermeye çalıştıklarını, ancak Kur’an okunan yerde etkilerini kaybettiklerini
ifade eden hadislerdeki cinler, Kur’ân-ı Kerîm’de “cin
şeytanları”241 olarak kendilerinden söz edilen kötü cinler olmalıdır.
Kulak hırsızlığı yapmak sûretiyle gökten haber alan ve doğru-yanlış
öğrendiklerini arkadaşları vasıtasıyla sihirbaz veya kâhinlerin
kalplerine ulaştıran cinler de aynı grupta mütâlaa edilebilir. Hz.
Peygamber cinlerle konuşmuş, hatta rivâyete göre namazını bozmaya
çalışan bir cini yakalamış ve onu ashâba göstermek için bir
yere bağlamak istemişse de daha sonra bundan vazgeçip serbest
bırakmıştır. Diğer bir rivâyete göre Rasûl-i Ekrem geceleyin
bir grup cinle bir arada bulunmuş, onlara Kur’an okumuş, sabah
olunca da durumu ashâbına anlatıp yaktıkları ateşin kalıntılarını
kendilerine göstermiştir. 242
Cinlerle ilgili âyet ve hadislerin yorumu İslâm literatüründe
kendine has bir yer işgal etmiş, ayrıca cinlere ve şeytanlara tesir
241 el-En'âm 6/112
242 Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI/153, 168; Buhârî, Menâkıbül-Ensâr 132,
Salât 75, Ezan 105, Tefsir 72/1-2, Tevhîd 7; Müslim, Zühd 60, Salât 149,
150, 260, Zikr 67, Mesâcid 39; Tirmizî, Tefsir 47
CİN
- 65 -
edip onları itaat altına alma yollarını konu edinen ve “ilmü’lazâim”
adı verilen bir bilim dalı da teşekkül etmiştir. Bu işlerle
meşgul olanlara Türkçe’de “cinci” denilir. İslâm kaynaklarında
cinlerin mâhiyeti ve mevcûdiyeti, özellikleri, insanlarla ilişkileri,
peygamberleri, âhiretteki durumları gibi hususlar onlarla ilgili
tartışmaların ana konularını oluşturmuştur. Yine bu kaynakların
bazılarına göre cinlerin mevcûdiyeti konusunda eski filozoflar
da fikir beyan etmişler, bir grubu duyu ve akıl yoluyla idrâk edilemeyen
her şey gibi cinleri de inkâr ederken; bir kısmı cinlerin
varlığını kabul etmiş ve onlardan “ervâh-ı süfliyye” veya “ervâh-ı
mücerrede” diye söz etmiştir. İslâm filozoflarından Fârâbî, insanların
aksine, cinleri konuşmayan ve ölmeyen canlılar olarak kabul
eder. İbn Sînâ da cin kelimesine “çeşitli şekillere girebilen, şeffaf
yapılı ve konuşan latif canlı” anlamını verir. Ancak filozofa göre
bu tarif, cinin varlık olarak mâhiyetini açıklığa kavuşturmayıp sadece
cin isminin kavram olarak ne anlama geldiğini göstermektedir.
243 Fahreddin er-Râzî ile onun görüşüne katılan bazı âlimler
İbn Sina’nın bu açıklamasından hareketle onun, cinin sadece adını
kabul edip dış dünyadaki varlığını inkâr ettiği sonucuna varmışlardır.
244 Buna karşılık Elmalılı Muhammed Hamdi, haklı olarak, İbn
Sînâ’nın, mâhiyetleri hakkında ayrıntılı bilgiye sahip olunamadığı
için cinlere ait gerçek bir tarifin yapılamayacağına işaret etmek
üzere söylediği bu sözden cinlerin varlığını inkâr ettiği sonucunun
çıkarılamayacağını belirtmiştir. 245
Kelâm âlimlerine göre cinlerin varlığı sadece vahiy yoluyla bilinip
ispat edilebilir, akıl da bunu imkânsız görmez. Mevcûdiyetleri
tartışma götürmeyecek şekilde Kur’an’la sabit olduğundan cinleri
inkâr edenlerin küfrüne hükmeden kelâm âlimleri cinlerin
mâhiyeti konusunda farklı görüşler benimsemişlerdir. Bunları iki
noktada toplamak mümkündür.
1. Cinler kendi başına kaim olan gayri maddî cevherlerden oluşur.
Bu görüşü benimseyenlerden biri olan Gazzâlî’ye göre melekler,
cinler ve şeytanlar gayri maddî cevherden oluşmaları açısından
birbirlerine benzemekle birlikte -âraz oluş noktasında aralarında
benzerlik bulunan renk, ilim ve kudretin tür olarak birbirlerinden
ayrı oluşları gibi- farklılık arzederler.246
2. Cinler maddî cevherlerden oluşur. Ebu’l-Hasan el-Eş’arî ve
Bâkıllânî başta olmak üzere bu görüşü benimseyen Eş’arîler’in
243 Tis’u Resâil, s. 62
244 Tehânevî, Keşşaf, "cin" md.; Mefâtîhu'l-Ğayb, XXX, 148
245 Hak Dini, VII, 5387
246 el-Madnûnü'l-Kebîr, s. 16
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 66 -
çoğunluğuna göre hayat için bünye şart olmadığından her şeye
gücü yeten Allah cinleri duyularla idrâk edilebilen bünyeleri olmaksızın
yaratmıştır. Hayat için bünyeyi şart koşan Mutezile
âlimleri ile Ebû Ya’lâ el-Ferrâ ise cinlerin basit cisimlerden ibaret
olduğunu kabul etmişlerdir. İbn Haldun, duyularla algılanamadıklarından
ve neye delâlet ettikleri bilinemediğinden Kur’an’da
geçen melek, ruh, cin gibi kavramların müteşâbihattan kabul edilmesi
gerektiğini söyler.
Çağımızda cinlerin mâhiyetlerinin, “ateşe karışan” (mâric) varlıklar
olmaları247 dikkate alınarak karbon asidinden, “dumansız
ateşten yaratıldıkları göz önüne alınarak canlılığını ruhtan alan
ve ezelde var edilen ışınlardan, ufolardan veya enerjiden yahut
bazı hadislerde hastalıkların sebebi olarak gösterilmeleri dikkate
alınarak mikroplardan ibaret olduğu tarzında birtakım görüşler
ileri sürülmüşse de248 bunlar ilmî bakımdan temellendirilememiş
bazı teoriler niteliğindedir. Zira duyular ötesi varlıklardan olmaları
sebebiyle sadece nakil yoluyla doğru bilgi edinebileceğimiz cinlerin
mâhiyeti hakkında naslarda ateşten yaratıldıklarının ötesinde
bir bilgi mevcut değildir. Bazı Haşviyye mensupları hâriç İslâm
âlimlerinin hemen hepsine göre mükellef yaratıklar olan cinlerin
mükellefiyetin üstesinden gelebilmeleri için şuur, idrâk ve irâde
gücüne sahip olmaları gerekir ki bu hususu çağımızda ileri sürülen
görüşlerle bağdaştırmak mümkün görünmemektedir.
Kur’an’da verilen bilgilere dayanılarak cinlere peygamber
gönderildiği noktasında İslâm âlimleri arasında ittifak bulunmasına
rağmen bu peygamberlerin insan veya cin türünden oluşu
hususunda görüş ayrılıkları vardır. Bir görüşe göre cinlere gönderilen
peygamberin melek olması gerekir; diğer bir grup âlim
de gönderildiği topluluğun meleklerden değil insanlardan oluşması
sebebiyle insan topluluklarına yine kendi türlerinden peygamber
gönderildiğini bildiren âyetle249 insan ve cin topluluklarına
içlerinden peygamberler gönderildiğine işaret eden âyeti250
dikkate alarak cinlere gönderilen peygamberlerin cin türünden
olduğunu savunmuşlardır. Âlimlerin çoğunluğu ise cinlere kendi
türlerinden peygamber gönderilmediği, insanlara gönderilen
peygamberlerin aynı zamanda cinlerin de peygamberleri olduğu
görüşündedir. Bir başka görüşe göre cinler arasından uyarıcılar
247 55/Rahmân, 15
248 Reşîd Rızâ, III, 96; VII, 319; VIII, 364; Evrin, I, 254; Ahmed Hulusi, s. 61-72;
Ayberg, II, 69-72; Ateş, s. 19-20
249 17/İsrâ, 94-95
250 6/En'âm, 130
CİN
- 67 -
seçilmiş, onlar da insanlara gelen peygamberlerden aldıkları bilgileri
cinlere tebliğ etmişlerdir.251 Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli milletlere
gönderilen peygamberlerin kendi içlerinden seçildiği ve kendi
dillerini konuştuğu önemle vurgulandığına252 ve “Ey cin ve insan
toplulukları! Size içinizden peygamberler gelmedi mi?”253 mealindeki
âyetlerin mevcûdiyetine bakarak cinlere gönderilen peygamberlerin
kendi türlerinden olduğu tarzındaki görüşü tercih etmek
daha isâbetlidir.
İslâm âlimlerine göre cinler mutlak gaybı bilmemekle birlikte
uzun süre yaşadıkları ve meleklerden haber sızdırabildikleri için
insanların bilemediği bazı hususlara vâkıf olmaları mümkündür.
Bunun dışında cinlere ilişkin âyetleri yorumlayarak cinlerin insanlar
gibi doğan, yiyip içen, evlenip çoğalan, ölen ve hatta insanlarla
ilişki kurabilen varlıklar olduğu âlimlerin çoğunluğu tarafından
kabul edilir. Bazı kaynaklar, cinlerin yemek kokularıyla veya kemik
vb. yemek artıklarıyla yahut hayvan dışkısıyla beslendiğini naklederse
de tercih edilen görüşe göre kendilerine özgü bir tarzda
beslenirler. (Hadis rivâyetlerinde belirtilen kemik, yemek artıkları
ve hayvan dışkısıyla beslenenler, gözle görülmeyen gizli varlık anlamında
cin, yani “mikrop”tur, esas cinle ilgisi yoktur.) Yine kaynaklar
cinlerin insan şeklini alabildikleri gibi hayvanlardan yılan,
kedi, köpek ve inek şekline de girebildiklerini, dünyanın çeşitli
bölgelerinde özellikle dağlık yerlerde, harabelerde, denizlerde,
çöllerde, çöplüklerde ve mezarlıklarda yaşadıklarını da kaydeder.
Bu tür rivâyetlerin uydurma olup insan muhayyilesinin bir sonucu
olduğunu iddia etmek mümkündür.
İnsanların cinleri görüp göremeyecekleri hususu tartışmalıdır.
İbn Abbas’a atfedilen bir rivâyeti delil kabul edenlere göre Hz.
Peygamber dahi cinleri görmemiş, İbn Mes’ûd’a atfedilen rivâyete
göre ise Rasûl-i Ekrem cinleri görmüş ve onlarla beraber bulunmuştur.
Şafiî’nin, cin gördüğünü söyleyen birine ta’zîr cezasının
uygulanması gerektiğini söylediği, bazı hadisçilerin de böyle bir
iddia sahibinin adâlet (dürüstlük) sıfatını kaybettiğine hükmettikleri
nakledilir. Mu’tezile âlimleri, latif cisimlerden oluşmaları
sebebiyle cinlerin fiilen görülemeyeceğini, ancak görülmelerinin
teorik olarak imkânsız olmadığını kabul etmişlerdir. Cinlerin insanlarla
ilişkileri ve birbirlerine karşı etkileri hususunda da âlimler
arasında görüş birliği yoktur. Ehl-i sünnet âlimlerine göre insanlarla
cinlerin birbirlerine tesir etmeleri mümkündür. Zira Kur’an’da,
251 Râzî, XIII, 195
252 2/Bakara, 129, 151; 14/İbrâhim, 4
253 6/En'âm, 130
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 68 -
faiz yiyenlerin kıyamet günü şeytanın çarptığı kimselerin kalkışı
gibi kalkacakları belirtilmiş,254 bir hadiste de şeytanın insan bedeninde
kanın dolaştığı gibi dolaştığı ifade edilmiştir.255 Bu tür
nakiller yoruma tâbi tutulmadan zahiriyle benimsendiği takdirde
şeytanlar gibi cinlerin de insanları etkileyebileceği ve meselâ onları
saralı hale getirebileceği sonucuna varılabilir. Hz. Peygamber’in,
cinlerin insanlar üzerindeki etkilerinden kurtulmak ve onları tesirsiz
hale getirmek için Felak ve Nâs sûrelerinin, ayrıca Âyetü’lkürsî’nin
ve Bakara sûresinden bazı âyetlerin okunmasını tavsiye
etmesi de256 insanların cinlerin faaliyetlerine karşı kendilerini
savunabilecekleri şeklinde yorumlanmıştır. Ebu’1-Yüsr el-Pezdevî
gibi bazı sünnî âlimler, cinlerin sadece vesvese vermek sûretiyle
insanlara etkili olabileceğini kabul ederler.257 Cinlerin insanlar
üzerinde etkili olabileceğini benimseyenlerin bir kısmı bunun
daha çok sihir ve büyü faktörlerinde ortaya çıktığını söyleyerek
cinlerin bu nevi işlerde kullanılabileceğini ileri sürerler. Mânaları
anlaşılmayan “havas” ve “azâim” türünden bazı metinlerin okunması
yoluyla cinlerden faydalanma girişiminde bulunulmasına
huddâmcılık, bu işte kullanıldığı söylenen cinlere de huddâm denilir.
Ancak önde gelen âlimlerin çoğunluğu, cinlerin tesirinden
kurtulmak veya ona mâruz kalmamak için Kur’an okuma dışında
herhangi bir yola başvurulmasını tasvip etmemişlerdir. İslâm dininin
ana kaynaklarında bulunmayan azâim ve havassa dair bilgiler
daha çok Mısır, İran, Türk ve Hint bölgelerinde yaşayan eski kültürlerden
müslümanlara intikal etmiş ve halk arasında yaygın bir
şekilde benimsenen inançlar halini almıştır. Mu’tezile’den Amr b.
Ubeyd ve Kadı Abdülcebbâr gibi âlimler bu hususta sünnî görüşü
paylaşırken, büyük bir kısmı da cinlerin insanlar üzerinde hiçbir
etkisinin bulunmadığı kanaatini ifade eder. (Biz de cinlerin vesvese
verme dışında insanlar üzerinde hiçbir etkisinin bulunmadığı
kanaatini taşıyoruz.)
İslâm âlimleri, cinlerden kâfir olanların cehennemde zemherîr
(şiddetli soğuk) türünden veya daha başka azap çeşitleriyle cezalandırılacağını
kabul etmelerine karşılık mü’min olanlarının
cennetle mükâfatlandırılması konusunda farklı görüşler ileri
sürmüşlerdir. Çoğunluğa göre İlâhî buyruklara itaat eden
mü’min cinler cennete girecektir. Ebû Hanîfe başta olmak üzere
diğer bazı âlimler ise mü’min cinlerin cehennemden kurtulmak
254 2/Bakara, 275
255 Buhârî, Ahkâm 21, Bed'ü'1-halk 11
256 Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/144, 146; Buhârî, Vekâle 10; Tirmizî,
Fezâ'ilü'l-Kur'ân 1, 2, 3
257 Usûlü'd-dîn, s. 226
CİN
- 69 -
sûretiyle mükâfatlandırılmış olacağı, fakat cennete giremeyeceği
ve nihâyet hayvanlar gibi yok edileceği görüşündedirler. A’rafta
bulunacaklarını söyleyenler de vardır. Cennetle ilgili olarak
Kur’an’da ve hadislerde yer alan birçok nass, cinlere dair herhangi
bir ifade içermemektedir. 258
Bütün metafizik, metapsişik ve spiritüel değerler ve gerçekler
konusunda olduğu gibi cin ve şeytan konusunda da tek kaynağımız
Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bilindiği üzere ruh, melek, cin ve şeytan
gibi bazılarını beş duyumuzla asla algılayamadığımız, bazılarını
ise çok nâdir olarak duyumsar gibi olduğumuz varlıklara ilişkin
bilgiler ancak vahiy sâyesinde insana ulaşmıştır.
Şeytanlara gelince bunlar, cinlerin anarşistleri ve bozguncularıdır.
İnsanları yoldan çıkaranlar işte bunlardır. En büyükleri olan
İblis, vaktiyle Allah Teâlâ’ya karşı küstahlık etmiş, O’nun meleklere:
“Âdeme secde edin!” diye verdiği emre karşı gelmiş,259 bu
sûretle de kâfir (nankör)260 ve âsî261 olmuştur.
Cin ve Şeytan da Kur’ân-ı Kerîm’in bize bildirdiği diğer varlıklar
gibi birer gerçektirler. Orijinleri ve özellikleri nedeniyle insanlar
tarafından görülememeleri bazı kimselerde kuşku doğurmuş,
birçok kimselerde de bu yaratıklar daima merak konusu olmuştur.
Esasen bu merak normaldir. Çünkü insan, bizzat göremediği herhangi
bir şey hakkında haber aldığı zaman kesin olarak inansa bile
genelde onu doğrudan duyularıyla algılamak ister. Onun gerçek
olup olmadığını ancak bu şekilde anlayabileceğini sanır. Hâlbuki
bir şeyin gerçekte mevcut bulunması, onun mutlaka gözle görülmesine
ya da diğer duyularla algılanabilir olmasına bağlı değildir.
Nitekim normal insan gözü, 400 ila 700 milimikron arasındaki
ışık dalgalarını ancak fark edebilmekte, bu limitlerin dışında
kalan dalgaları ise değerlendirememektedir. Keza normal insan
kulağı 16 ilâ 20000 titreşimi duyabilmekte, bu limitlerin dışındaki
frekansları ise duyamamaktadır. Bununla birlikte sözkonusu ölçülerin
dışında kalan gerçeklerin birçoğuna inanabilmektedir.
İnanabilmek, akla bağlı olarak bir yeti olsa gerektir. Fıtratlarında
bu yetiye sahip bulunmayan insanlar ne kadar zeki ve
okumuş olurlarsa olsunlar vahyin haber verdiği gerçeklere inanmakta
sıkıntı çekerler. Bu nedenledir ki bazı kimseler melek, cin
258 Ahmet Saim Kılavuz, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 8, s. 5-10
259 2/Bakara, 34, 7/A’râf, 11; 15/Hicr, 31; 17/İsrâ, 61; 18/Kehf, 50; 20/Tâhâ, 116;
38/Sâd, 74, 75
260 17/İsrâ, 27
261 19/Meryem, 44
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 70 -
ve şeytan gibi sırlı varlıklara bir türlü inanmak istemezler. Ancak
hemen kaydetmek gerekir ki bunlar, Yüce Kur’ân’ın haber verdiği
gerçek varlıklardır. Dolayısıyla imanın bir şartı olan meleklere
inanmak ne kadar önemli ise, cinlerin ve şeytanların varlığına da
inanmak o kadar önemlidir. Cin ve şeytana inanmak, “Kitaplara
İnanmak” şartının ayrıntılarındandır. Onun için cinlerin ve şeytanların
varlığını inkâr eden kimse İslâm Dini’nden çıkmak gibi imânî
bir tehlikenin içinde bulunduğunu bilmelidir! 262
Cin Konusunda Şirke Düşmek
Cinleri inkâr şirke düşürdüğü gibi, cinleri Allah’a şirk/ortak koşmak
da şirktir. Ayrıca, cinlerle uğraşan ya da cin konusunu istismar
eden bazı kimselerin de şirk içine düştükleri görülmektedir. Şirk
suçunun gerçekleşmesine neden olan sözler, eylem ve tavırlardan
konumuzla dolaylı da olsa ilgili olanları şöyle değerlendirebiliriz:
a) Her türlü büyü:
Bütün tılsımlar; tütsüler; kurşun dökmek ve ipliklere üfleyip
düğümlemek gibi şarlatanlıklar; (çeşitli baharat, mum, kıl, kemik,
tırnak ve dışkı gibi) atık ve necis maddelerle yapılan maksatlı ve
gizli işler; Havâs denilen okuma, şekil, şema, yazı ve heykelcikler
bu bölüme girerler. Bu uğraşlar, sayılamayacak kadar çeşitlidir.
Kenzu’l-Havas (Gizli İlimler Hazinesi), Şemsu’l-Maarif ve El-Lu’lu’
ve’l-Mercan gibi büyü kitaplarında bunların uygulama şekilleri ve
sözde sırları(!) anlatılmaktadır. Câhil insanların sırtından kolayca
geçinmek için cinci üfürükçü birtakım açıkgözler tarafından yapılan
bu büyülerin, geçici bir psikolojik yönlendirmeden başka gerçek
anlamda hiçbir etkileri yoktur.
b) Fal ve her türlü kehanet:
Gerek günümüzde sosyete falı olarak bilinen tarot ve eskiden
müneccimlik denilen astroloji (burçlar ya da yıldız falı), gerek daha
çok çingeneler tarafından yarıdilencilik amaçlarıyla bakılan su, el
ve ayna falı, gerekse şehir halkı arasında yaygın olan kahve falı bu
kısma girmektedir.
Bazı kimselerin “Fala inanma, falsız da kalma” sözü açık bir
çelişkidir. Şirk riskini ortadan kaldırmaz. İmânî açıdan son derece
tehlikeli olan tüm eylem, söz ve tavırlar mizah konusu yapılamazlar.
Nitekim ciddî anlamda olmasa bile bu tür sözleri sarfedenlerin
yeniden Kelime-i Şahadet getirmeleri gerekir. 263
262 Ferit Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Y., s. 321-327
263 F. Aydın, a.g.e., s. 146-147
CİN
- 71 -
Fetişizm; Büyü ve Korku Dini
İnsanoğlu maddî çarelerle hedeflerine ulaşamadığı ya da sorunlarını
çözemediği zaman bu kez gizli ya da gizemli yollara başvurur.
Bu tercihler eskiden beri insanlar arasında genel bir eğilimdir.
Gizliliğin mazeretleri ve her zaman bir açıklaması vardır. Ancak
gizemlilik daima karmaşıklığını koruyacaktır. Bu nedenledir ki
Kur’ân-ı Kerîm’in onayladığı, hatta mü’minleri dâvet ettiği “duâ”
hâriç, İslâm, büyü ve fal gibi gizemli yolların bazılarını en ağır suç
olan “küfür” diye nitelemiş ve kâfirlere lânet etmiştir. 264
İnsanoğlu, geniş bilgi birikimlerine sahip bulunmakla birlikte,
yaşadığı olaylar içinde henüz çözümleyemediği ve sırlarına
bir türlü erişemediği o kadar çok şeyler vardır ki bunlar hakkında
bilginler, uzmanlar ve ilim adamları hâlâ susmayı tercih etmektedirler.
Nitekim telepatinin, hipnotizmanın, spiritüel enerjinin,
meditasyonun ve çeşitli alternatif tıp sistemlerinin içyüzleri hâlâ
bilinememektedir.
Gizemli konular, gerek kaynak ve temelleri yönünden, gerekse
amaçları itibariyle birbirinden son derece farklıdırlar. O kadar
ki bunların bazıları, hayat ve kâinât olaylarının, şimdiye kadar
çözülememiş, belki de çözülemeyecek olan şifreleridir. Dolayısıyla
bilinsin ya da bilinmesin bunlar esasen birer realitedir. Ancak
gerçekle hiçbir ilişkisi olmayan, buna rağmen yarı uygar toplumlarda,
genellikle basit düşünen insanlardan çıkar sağlamak amacıyla
-sözde- gizemli nitelikte yapılan büyü, fal, müneccimlik ve
medyumluk gibi bazı işler daha vardır ki bunlar tamamen spekülatif
muâmelelerdir. İslâm bunları hurâfe ve bâtıl inanç olarak
değer(siz)lendirmiş, bunları yasaklamış ve bu işlerle uğraşanların
cezalandırılmasını öngörmüştür. Çünkü bu insanlarda fetişist
(müşrikâne) yaklaşımlar vardır.
Örneğin büyü yapan ve yaptıran insanlar (özellikle yaptıranlar),
büyüye, amacı kestirme ve gizemli yollarla gerçekleştiren bir çare
olarak inanırlar. Medyumlara ve kâhinlere başvuranların da inancı
böyledir.
Düşmanını perişan etmek, başına dertler ve belâlar yağdırmak
için silâh yerine büyüyü tercih eden insanın esasen ne istediğini
şöyle açıklamak mümkündür:
Eğer silâh ya da herhangi bir şiddet yolunu kullanırsa
264 2/Bakara, 189, 161
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 72 -
yakalanacak ve ağır cezalara çarptırılacaktır. Hâlbuki büyüye başvurursa
-kendince- hiç kimsenin sezinleyemeyeceği gizemli bir yolla
bu amacını gerçekleştirmiş olacaktır(!) Öyle ise büyüye inanan
insana göre hayat ve kâinat olaylarını büyü ile yönlendirmek
mümkündür. Bu ise Allah’ın (c.c.) kâinat üzerindeki mutlak egemenliğini
tanımamak, daha doğrusu, büyü gibi bir araçla İlâhî
egemenlik sınırlarının delinebileceğine inanmak demektir. Bu
ise açık bir şirktir. Çünkü Allah’ın kâinât üzerindeki egemenliği
mutlaktır. Hiçbir şey bu egemenliğin dışında değildir, hiçbir olay
bu hâkimiyetten bağımsız olarak cereyan edemez. Her şeyi Allah
Teâlâ yönetmektedir.
Yarattığı ve yönettiği kâinat olaylarının, -gerek etki-tepki, gerek
sebep-sonuç, gerekse nötrleşme gibi- bilinen ve bilinmeyen fenomenleriyle
son derece karmaşık olan kozmozunu birbiriyle ilintili
yasalar zinciri çerçevesinde disipline eden yine Allah Teâlâ’dır. Şu
halde bu yasalara göre hareket edilmedikçe büyü ve fal gibi gizemli
çareler olduğuna inanılan hayalî yollarla amaca ulaşılabileceğine
inanmak, her şeyden önce çok yanlış bir şartlanma ve büyük
bir bilgisizlik örneğidir. Ondan sonra da Allah Teâlâ’ya karşı
bir başkaldırı sayılır ki bir anlamda bunun adı şirktir.
Örneğin define arayan bir insan, eğer elde ettiği bir krokiye
dayanarak, pusula ve dedektör gibi birtakım araçlar kullanarak
amacına ulaşmak istiyorsa bu insan, itikadî bakımdan herhangi
bir suç işlememektedir. Çünkü her şeyden önce aklını kullanmaktadır.
Akıl ise Kur’ân-ı Kerîm’e göre gerçekleri yakalamada başvurulacak
ilk ve en büyük araçtır. Çünkü akıl, sağlam, olgun ve
reşit insanın, (Allah Teâlâ tarafından belli kanunlarla çalıştırılan) beyin
mekanizmasında üretilmektedir. Bu açıdan define arayan Müslüman
insan, Allah’ın kâinât üzerindeki mutlak egemenliğini kabul
etmiş demektir. Onun kullandığı pusula ve dedektör de yine Allah
Teâlâ tarafından insanoğluna sunulmuş çeşitli fizik, manyetik ve
elektronik bilimlerinin tespit ettiği İlâhî kanunlarla çalışmaktadır.
Dolayısıyla mü’min defineci, pusula, dedektör ve benzeri araçlar
kullanmakla yine Allah’ın mutlak egemenliğini tanımış demektir.
Hâlbuki bu araçların yerine fala başvuran insan, falcının bütün
bu kanunları delebilecek ve Allah’ın kâinât üzerindeki mutlak
egemenliğinde O’na ortak olabilecek bir güce sahip bulunduğunu
bilerek veya bilmeyerek kabul etmektedir. Bu sûretle de şirk
koşmaktadır.
İnsan, itikadî yönü olmayan en ağır suçları bile işlerken son
derece büyük vebal ve günahların altına girmesine rağmen yine
CİN
- 73 -
de küfre ya da şirke saplanmaz. Hâlbuki itikadî yönü olan büyü
ve fal gibi fetişist anlamda öyle suçlar vardır ki, kişi onları, hiç
kimseye zarar vermeden, hiç kimsenin göremeyeceği yerlerde ve
yalnız başına işlese bile Allah Teâlâ’ya ortak koşmuş olur ki bu
sûretle cinâyet işleyen bir kimseden daha çok Allah’ın öfkesini
hak etmiş olur. Bunun mantıklı sebebi acaba ne olabilir? Sebebi
gâyet açıktır.
Cinâyet işleyen bir insan, bu suça girişirken bile Allah tarafından
yaratılmış bulunan ve yine O’nun koyduğu belli yasalarla işlevini
yerine getiren akıl, silâh, tasarı ve planlı komplo projeleri
gibi araçlara başvurarak amacını gerçekleştirmeye çalışmaktadır.
Bu insan, en çirkin, en korkunç ve en vahşi bir amacın peşinde
olmasına rağmen Allah’ın kâiinat üzerindeki mutlak egemenliğini
doğrularcasına O’nun koyduğu hayat kanunlarına göre davranmaktadır.
Hâlbuki büyüye veya fala başvuran insanın yargısı bundan
çok farklıdır ve Yüce Allah’ı daha çok öfkelendirici bir anlam taşımaktadır.
Büyü yaparak veya yaptırarak birini kazanmak ya da
birine zarar vermek isteyen insan, keza büyü veya fal aracılığıyla
bilinmeyeni keşfetmeye çalışan insan, aslında Allah’a ait otorite
sınırları dışında çözüm arayan insan demektir, Bu ise bir anlamda
Allah’ın (hâşâ!) egemen olamadığı bazı bağımsız güçlerin
ve alanların bulunduğunu bilerek veya bilmeyerek kabul etmek
demektir. Belki bu nedenledir ki büyü, Kur’ân-ı Kerîm’de açıkça
küfür olarak nitelenmiştir.265 Küfür ise Allah’ın (c.c.) otoritesini
tanımamak anlamını taşır.
Müslüman toplumlarda fetişist eğilimler (Büyü, fal, havas,
astroloji, râbıta, meditasyon vs.): Fetişist inançlara, Müslümanlar
arasında “Hurâfeler” ya da “Bâtıl inançlar” denir. Hurâfe: Uydurulmuş,
abartılmış, akla ve vicdana sığmayan asılsız inanç demektir.
Bâtıl da, geçersiz, hükümsüz ve bağlayıcılığı olmayan şey anlamına
gelir.
Ne yazık ki Müslümansı toplumlar, hatta Müslümanlar (daha
doğrusu bilgisiz ve eğitimsiz mü’minler) arasında bile bâtıl inanışların
tutunabildiği, inkâr edilemeyen bir gerçektir. İlginçtir ki
sahâbîlerden büyük şahsiyetler hâriç, diğerlerinin de zaman zaman
bâtıl inançlara kapıldıkları ve Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından
şiddetle uyarıldıkları bazı eserlerde nakledilmektedir.266 Ancak
sahâbîler, Rasûlullah’ın (s.a.s.) uyarıları üzerine hemen tevbe
265 2/Bakara, 102
266 Hâfız bin Ahmed el-Hakemî, Meâricu’l-Kabûl, 1/273-274
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 74 -
etmiş ve kanaatlerini düzeltmişlerdir.
Yukarıda da açıklandığı üzere bâtıl inanç: Kulluk anlamını
taşıyan imânî bir mesele olmaktan çok, insanın, ya ürküntü duyduğu
şeylere karşı aklı sıra mânevî çare diye başvurduğu birtakım
şarlatanlıklardır veya hayatta karşılaştığı sorunların çözümlenmesinde
yardımlarını almak üzere evliyalar ve rûhâniler gibi
“yarıtanrı”lardan medet ummalar ve onlara yapılan duâ ve niyazlardır.
Elbetteki Müslümanlar arasında da, bu şarlatanlıklara meyledecek
ve ölülerden yardım dileyecek kadar basit düşünceli insanlar
vardır. İşin ilginç tarafı, bu insanların hepsinin de eğitimsiz olmadıklarıdır.
Medyumlardan medet uman, falcılara başvurup geleceğini
onlardan öğrenmek isteyen nice okumuş devlet adamlarının
yaşadığı skandallar, toplumu zaman zaman meşgul etmiştir. Evet,
insanlar baş edemeyecekleri güçlere ve nereden geleceğini tahmin
edemedikleri kaza ve belâlara karşı daima tedirginlik duyar.
Bu psikolojik durum, yalnızca inançlı insanlarla da sınırlı değildir.
Hemen herkes herhangi bir nedenle ve herhangi bir yerden gelebilecek
risk ve tehlikelere karşı önlem alma ihtiyacını duyar. Bu,
her insanın, ortama göre haklı olarak kapıldığı endişelerden kaynaklanmaktadır.
Ancak, örneğin sağlam kilitler kullanmak, değerli
eşyaları güvenilir kasalarda korumak, trafik kurallarına uymak,
aşı olmak ve bütün bunlardan sonra da duâ etmek ve Allah’a tevekkülde
bulunmak gibi endişeleri giderebilecek akılcı ve meşrû
önlemler varken; bazı kimseler, evlerinin, araç ve cihazlarının üzerine
nazar boncuğu, bebek pabucu ve nalçacıklar asmak, üstlerinde
çeşitli muskalar taşımak sûretiyle aklın ve Kur’ân’ın ölçülerine
sığmayan yollara başvurarak sözde mânevî önlem(!) almaya çalışmaktadırlar.
Bunlar bâtıl inançlardır ve şirktir!
Ne ilginçtir ki Kur’ân’ın feyiz ve nurundan yoksun bazı kimseler,
hayattaki muhtemel risklere karşı -duâ ve tevekkül hâriç- dindarlardan
daha akılcı ve daha meşrû yollara başvurarak önlemlerini
almaktadırlar. Nitekim Müslümansı topluluklar arasında yaygınlaşan
hurâfe ve bâtıl inançlar yüzünden, gerçek Müslümanlar her
münasebette, akılcı geçinen müşrikler tarafından küçümsenmekte
ve alay konusu olmaktadırlar.
Tekrar kaydetmek gerekir ki hastalığa ya da nazara karşı kurşun
döktürmek, tütsü yapmak, sıtma için el bileğine, okunup düğümlenmiş
iplik bağlamak, eve, arabaya, ya da dikiş makinesi ve
bilgisayar gibi cihazlara (kaza belâdan koruması için) nazar boncuğu,
nalça, bebek pabucu gibi tılsımlı sanılan şeyler takmak bâtıldır,
CİN
- 75 -
çirkindir, şirktir. Çünkü bu yollara başvuran insan aslında nalın,
pabucun, nazar boncuğunun, muskanın ve benzeri büyü araçlarının,
Allah’ın egemenlik sınırları dışında birer güç olduğunu kabul
etmiş sayılır ki bu, Allah’a açıkça ortak koşmaktan başka bir şey
değildir. Eğer bu insanlar yukarıda bir kısmı söz konusu edilen
büyü araçlarının, Kur’ân-ı Kerîm’de yerleri olduğuna inanırlarsa
bu takdirde de Allah’ın kitabında bulunmayan şeyleri ona mal etmekten
dolayı kâfir olurlar!
Başta eğitimsizlik olmak üzere çeşitli çıkar odaklarının gayret
ve propagandalarıyla şartlanan insanlar arasında, özellikle bâtıl
inanışlar daha çok yayılır. Şirke götüren bu tehlikeli anlayış ve kanaatler
o kadar çok ve yaygındır ki hepsini örneklerle sıralayıp
anlatmak imkânsızdır. Bunları, “nazar” gibi hak ve gerçek olan
inançlardan ayırt edebilmek için Müslümanın iki ölçüsü vardır.
Bunlar Kitap ve Sünnettir. Yani mânevî değer olarak tanıtılan herhangi
bir şeyin öyle olup olmadığı, ancak onun Kur’ân-ı Kerîm’e
ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hayatına uyup uymamasına göre anlaşılır.
Dolayısıyla Müslümanların her konuda olduğu gibi bu noktada
da başvuracakları mihenk taşları işte bu iki şeydir. 267
Cin Sûresi
Cin sûresi, Kur’ân-ı Kerîm’in yetmiş ikinci sûresidir. Mekke’de
nâzil olmuştur. Yirmi sekiz âyet, iki yüz seksen beş kelime ve yedi
yüz elli dokuz harften ibarettir. Fâsılası “elif”tir. Cinlerden bahsettiği
için bu adı almıştır. Buna “Kul ûhiye” sûresi de denir.
Sûrenin ana konusu cinlerdir. Hemen ilk âyette şöyle denmektedir:
“(Ey Muhammed!) De ki; Cinlerden bir topluluğun Kur’an’ı dinlediği
bana vahyolundu;’ Onlar şöyle demişlerdir; ‘Doğrusu biz, doğru
yola götüren, hayrete düşüren bir Kur’an dinledik de ona inandık; biz
Rabbimiz’e hiçbir şeyi ortak koşmayacağız.”
Eskiden beri insanlar cinlerin varlığı hususunda ihtilâfa düşmüşlerdir.
Duygulara hitap eden bir zâhirî kısımdan, sûrenin
mevzûuna, mânâlarına, gösterdiği hedeflere baktığımızda, birçok
işaret ve ilhamlarla karşılaşırız.
Önce; müşriklerin inkâr ettikleri, bu hususta çetin mücadelelere
giriştikleri, ellerinde hiçbir delilleri olmaksızın ileri geri konuştukları
ve bazen de Muhammed’in (s.a.s.) onlara bahsettiği şeyleri
cinlerden aldığına dair yaygın kanaatlerini içine alan bilgiler
ve çoğu öteki âlemle ilgili, akaide dair meseleler yer almaktadır.
267 F. Aydın, a.g.e., s. 138-144
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 76 -
İnkâr edip mücâdele ettikleri meselelerden birine bizzat cinlerin
şehadet edinceye ve bu olay Muhammed’den (s.a.s.) duyuluncaya
kadar, Kur’an’dan haberleri yoktu. Kur’an’ı onlar işitince sarsılmış,
hayrete ve dehşete düşmüşlerdi. Gönülleri dolup taşmış; işittiklerini
saklamayacak, bildiklerini toparlayamayacak, hissettiklerini
hülâsa edemeyecek duruma gelmişlerdi. Tesiri altında kaldıkları
bu büyük hâdiseden, bütün kâinatta izlerini ve neticelerini bırakan
olaydan korku ve dehşet içinde kalmışlardı. Bu, bütün beşeriyetin
ruhunda derin izler bırakacak derecede, değerli bir şehâdet
idi.
İkinci olarak bu sûre ile cinler âlemi hakkında, önce muhataplarının
sonra da gelecek ve geçmiş bütün insanların ruhlarındaki
birçok vehimler düzeltilmekte; bu görünmeyen varlıkların hakikati
ortaya konulmaktadır.
Bu sûre Arap müşriklerinin ve başkalarının bu kâinatta cinlerin
kudreti ve hareket kabiliyetlerine dair inançlarını da düzeltmeyi
üstlenmektedir. Bu yaratıkların varlığını gelişigüzel inkâr edenlerin
durumuna gelince; bunların, bu derece kat’iyyetle inkârlarını
ve cinlerin varlığına inanmayla alay etmelerini ve hurâfe diye
isimlendirmelerini hangi esasa dayandırdıkları konusuna burada
eğilmek gerekmektedir.
Acaba bu inkârcılar kâinattaki bütün mahlûkatı biliyorlar da,
aralarında cinleri bulamadıklarından dolayı mı böyle söylüyorlar?
Şüphesiz bugün dahi hiçbir âlim bunu iddia edemez. Zira yeryüzünde
varlığı daha yeni keşfedilen canlılar pek çoktur. Ve hiçbir
kimse de iddia edemez ki bugün yeryüzündeki canlıların artık keşif
zincirinin halkaları kopmuştur veya yakında kopacaktır.
Bu sûre-i celile geçen sûrelere nispetle, ulûhiyyet ve ubûdiyet’in
hakikatini mevzu ederek İslâmî tasavvurun inşâsına büyük yer verip,
daha sonra da, kâinat ve mahlûklardan ve bunların arasındaki
sıkı alâkadan bahseder.
Cinlere ait sözlerde Allah’ın vahdaniyetine, zevce ve
evlât edinmesinin reddine, âhirette cezanın isbatına, Allah’ın
mahlûkâtından hiçbirinin O’nu yeryüzünde âciz bırakamayacağına,
O’nun elinden hiçbir kimsenin kurtulup kaçamayacağına ve
âdil cezasının erişemeyeceği hiç kimsenin bulunmadığına delâlet
ve şehadetler bulunmaktadır. Rasûlullah’a (s.a.s.) hitaplarda bu
hakikatlerin bazısının tekerrür ettiği görülmektedir! “De ki; ‘Ben
sadece Rabbime yalvarır ve O’na hiç kimseyi ortak koşmam.’ De ki ‘Ben
size zarar vermeye de iyilik yapmaya da kadir değilim.” De ki; ‘Beni
hiç kimse Allah’a karşı savunamaz ve ben O’ndan başka bir sığınak
CİN
- 77 -
bulamam.” Bunlar, cinlerin bu gerçekleri tam ve açık bir şekilde
şehadetle kabul etmelerinden sonra zikredilir.
Nitekim bu şehâdetler, ulûhiyetin sadece Allah’a mahsus olduğunu,
ubûdiyetin de beşerin erişebileceği en yüksek derece olduğu
beyan buyurulmaktadır: “Allah’ın kulu Muhammed, O’na ibâdete
kalkınca, neredeyse çevresinde keçeleşirler, birbirlerine girerlerdi...”
Tâkip eden âyette, Rasûlullah’a (s.a.s.) tevcih edilen hitapla,
bu hakikat tekid edilmektedir: De ki: “Ben size zarar vermeye de
iyilik yapmaya da kadir değilim.” “Gayb sadece Allah’a bırakılmıştır.
Cin tâifesi onu bilmemektedir. Yeryüzünde onlara kötülük mü
murad edildi yahut Rableri onlara bir iyilik mi dilemiş ki, doğrusu
biz bilemeyiz...” Peygamberler de gaybı, ancak Allahu Teâlâ’nın
bir hikmete mebni bildirdiği kadar bilebilirler: Ey Habibim! De ki;
“Size vaad olunan yakın mıdır, yoksa Rabbim onu uzun süreli mi kılmıştır
ben bilemem. Gaybı bilen Allah, gayba kimseyi muttali kılmaz. Ancak
peygamberlerden bildirmek istediği müstesna. O, her peygamberin
önünden ve ardından gözcüler salar.”
Sûrede işaret edilen olay, bir grup cinin Kur’an’ı dinlemeleri
olayıdır. Bu husustaki rivâyetler farklılık göstermektedir. İmam
Ebû Bekr el-Beyhâki “Delâilü’n-Nübüvve” adlı kitabında şöyle der:
Bize, Ebû Hasan Ali b. Ahmed b. Abdan, Ahmed b. Abid, İsmail
el-Kadı, Müsedded, Ebû Avane’nin Ebû Bişir’den, Said bin Cubeyr
İbn Abbas’tan naklettiklerine göre İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir:
Rasûlullah (s.a.s.) cinlere Kur’an okumadığı gibi onları da görmemiştir.
Rasûlullah, yanında bir kısım ashâbı olduğu halde Ukaz çarşısına
gitmek üzere ayrılmışlardır. (Nahle denilen mevkide, sabah
namazını kıldıkları sırada okuduğu Kur’an’ı cinler dinlemişti). O
sırada şeytanların gökyüzünden almaya çalıştıkları haberler kesilmiş
ve üzerlerine de şihablar (alev) gönderilmişti. Bunun üzerine
şeytanlar kavimlerine dönerek: “Size ne oluyor?” demişlerdi.
Onlar da “gökyüzü haberi ile aramıza perde gerildi, İlâhî haberi
alamaz olduk. Ve üzerimize de şihablar gönderildi...” Gökyüzü
haberi ile aramıza giren mutlaka yeni bir hâdisedir. “Doğuya ve
batıya gidip araştırın bakalım” demişler; doğuya ve batıya giderek
gökyüzü ile aralarına giren şeyin ne olduğunu aramaya koyulmuşlardı.
Tihâme tarafına gidenleri, Ukaz pazarına gitmekte olan
Peygamber’i, Nahle denilen yerde ashâbıyla sabah namazını kılarken
buldular. Ve okuduğu Kur’an’ı işitip dikkatlice dinlemeye koyuldular.
“Allah’a yemin ederiz ki işte gökyüzü haberi ile aramıza
giren şey budur” dediler. Buradan da kavimlerine dönünce şöyle
dediler: “Ey kavmimiz biz şüphesiz, doğru yola götüren, hayrete düşüren
bir Kur’an dinledik de ona inandık. Biz Rabbimiz’e hiç bir kimseyi
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 78 -
ortak koşmayacağız...” Bu hâdise üzerine de Allah Teâlâ, Rasûlûne:
“De ki, cinlerden bir topluluğun Kur’an’ı dinlediği bana vahyolundu... “
ve Allah ona cinlerin sözlerini vahyetmiş oldu. 268
Diğer rivâyet ise şöyledir. Müslim Sahih’inde Âmir’den şöyle
rivâyet eder. Âmir dedi ki: Alkame’ye sordum: “İbn Mes’ud cin
gecesinde Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte mi idi?” Bu soru üzerine
Alkame şöyle cevap verdi!” Ben de İbn Mes’ud’a “Cin gecesinde
Rasûlullah ile birlikte sizden bir kimse var mıydı?” diye sordum.
İbn Mes’ud “Hayır” dedi fakat biz Rasûlullah’la birlikte bir gece
bulunurken birdenbire yanımızdan kayboldu. Yolları ve vadileri
aradığımızda; “her halde kaçırıldı “veya” öldürüldü” denildi. Böylece
çok korkulu bir gece geçirdik. Sabah olunca bir de baktık ki
Hira tarafından geliyor. İbn Mes’ud devamla, biz “yâ Rasûlallah!
Seni aramızda göremeyince aradık bulamadık böylece çok korkulu
bir gece geçirdik” dedik. Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Bana
cin dâvetçileri geldiler. Onlarla beraber gittim ve onlara Kur’an
okudum.”
İbn Mes’ud der ki: “Bizi de oraya götürdü, onlardan kalan
bâkiyeleri ve ateş kalıntılarını gösterdi. Peygamber’e cinlerin yediklerini
sordular o da “üzerine Allah’ın ismi zikredilen ve sizin
yiyip de üzerlerinde fazla miktar et bıraktığınız bütün kemikler,
bütün deve ve at gübreleri... Bundan sonra Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
buyurdular: “Artık bu ikisi ile taharetlenmeyin, zira onlar kardeşlerinizin
yediği şeylerdir.” 269
“İbn İshak’ın rivâyetine göre, hâdise, Rasûlullah’ın (s.a.s.) Sakif
ileri gelenlerinin üzerine musallat ettiği ayak takımından gördüğü
eziyetlerle, gönlü kırık olarak Taif’den dönüşünden sonra olmuştur.
Onun Rabbi’ne karşı yapmış olduğu bu hüzünlü ve sevgi
dolu duâdan sonra cinlerle karşılaşması hakikaten düşündürücü
ve ibret vericidir. Allah’ın cinlerden bir bölüğünü onunla karşılaştırmasında
ondan işittiklerini kavimlerine bildirmelerinde son
derece hikmetler vardır. Zamanı ve alâkası ne olursa olsun, bu büyük
bir hâdisedir. Muhtevâsı ve işaretleri bakımından da büyüktür.
Müteâkiben cinlerin Kur’an’dan ve dinden bahsedişleri de dikkati
çekmektedir. Biz bütün bunlara Kur’an’ı Kerîm’in bildirdiği gibi
iman etmekteyiz.
“(Ey Rasûlüm!) De ki: “Cinlerden bir topluluğun Kur’an’ı dinlediği
bana vahyolundu. Onlar Şöyle demişlerdi. Doğrusu biz, doğru yola
götüren, hayrete düşüren, bir Kur’an dinledik de hemen O’na iman
268 Buhârî, Tefsir Sure, 72
269 Müslim, Salât, 150
CİN
- 79 -
ettik; biz Rabbimiz’e hiçbir şeyi ortak koşmayacağız.” (1-2)
Doğrusu Rabbimiz’in yüceliği her yücelikten üstündür. O, zevce ve
çocuk edinmemiştir. (3)
Doğrusu aramızdaki beyinsiz, Allah’a karşı yalanlar uyduruyordu. (4)
Doğrusu insanların ve cinlerin Allah a karşı yalan uydurabileceklerini
sanmazdık. (5)
Gerçekten, birtakım insanlar cinlerin bazısına sığınırlardı da onların
azgınlıklarını artırırlardı. (6)
“Doğrusu onlar da sizin Allah’ın kimseyi yeniden diriltmeyeceğini sandığınız
gibi zanda bulunmuşlardı. “ (7)
Bu başlangıcın, Rasûlullah’ı (s.a.s.) cinlerin kendisini dinlediklerini
bildiğini ve onlardan bir bölüğünün kendisinden Kur’an’ı
işittikten sonra vaki olduğunu da göstermektedir. Rasûlullah’ın
(s.a.s.) bu bilgisi, Allahu Teâlâ’nın vahyi ve olanlardan haberdar
etmesi ile mümkün olmuştur. Zira daha önce Rasûlullah (s.a.s.)
bundan haberdar değildi. Anlaşılan bu şekliyle bir defa vaki olmuş,
bilâhare aynı yerde onun bilgisi ve istemesiyle Kur’an’ı cinlere
okuması bir veya birkaç defa gerçekleşmiştir.
“Doğrusu biz hayrete düşüren bir Kur’an dinledik.” Onlarda bıraktığı
ilk tesir, şimdiye kadar alışık olmadıkları “hayrete düşüren” bir
şey olmasıydı. O, kalplerinde bir ürperme meydana getirmişti. İşte
bu hal, onu açık bir kalple, incelmiş duyguyla, derin bir zevkle dinleyip
duyan kimselerde Kur’an’ın bıraktığı bir tesirdir. Evet, hayrette
bırakır, zira ruhlara ve kalplerin derinliklerine işleyen güce,
fevkalâde bir câzibeye, büyük bir etkiye sahiptir. Hayrete düşürür.
Bu, cin topluluğu üzerinde bıraktığı tesirden fiilen de anlaşılmıştır
ki, onlar hakikaten bundan zevk almışlardır.
“Doğru yola götüren...” Bu da Kur’an’ın ikinci açık bir sıfatıdır.
Ve Kur’an’da bu özellik mevcuttur. Bunu cinlerden bir topluluk,
hakikatini kalplerinde buldukları anda hissetmişlerdi. “Rüşd” kelimesi,
geniş manası olan bir kelimedir. Kur’an bu sıfatıyla hidâyete,
hakka ve doğruya götürmektedir. Rüşd kelimesi bunlardan başka,
şu mânâları da ihtiva etmektedir. Olgunluk, üstünlük; hidâyete,
hakka ve doğruya ileten bir bilgi ve bu hakikatleri kalp gözüyle
görebilme idrâki... İşte bu vasıflarıyla kalpte öyle bir hal meydana
getirir ki; bu hal, sahibini hayra ve doğruya götürür.
“Ve biz O’na inandık.” Bu, Kur’an’ı dinledikten sonra sâlim bir
idrâkin gerektirdiği şey; yaratılışa uygun dosdoğru bir kabulden
ibarettir. Âyette zikredilen cinler ise, Kur’an’ı dinleyince hayrete
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 80 -
düşmüşler, büyülenmişçesine tesir altında kalmışlar; kendilerinden
geçecek kadar ruhî sarsıntı içine düşmüşlerdi. Sonra da bunlar
hakkı tanımış, kabul etmişler ve şuurlu bir şekilde “biz ona
inandık” diyerek imanlarını ilân etmişler; müşriklerin yaptığı gibi
ona karşı, ruhlarına tesiri sebebiyle, inad ve inkâr yoluna sapmamışlardı.
“Biz, Rabbimiz’e hiç bir şeyi ortak koşmayacağız.” İmanları açık,
sağlam ve hâlisâne idi. Vehme, şirke ve hurafeye bulaşmış değildi.
Kur’an’ın hakikatini idrâkten fışkırmış bir imanın da vasfı budur.
Kur’an’ın dâvet ettiği hakikat; şirke bulaşmayan bir tarzda Allahu
Teâlâ’nın vahdaniyetinden ibarettir.
Bundan sonra da cinler, Allah’ın hidâyeti karşısında kendi durumlarını
izah etmeye çalışmaktadırlar. Bundan onların da insanlar
gibi hidâyet ve dalâlet olmak üzere ikili kabiliyete sahip olduklarını
anlıyoruz. Bu topluluk, mü’minler olarak Rableri hakkındaki
inançlarından ve hidâyete eren ve dalâlete düşenler hakkında
besledikleri kanaatlerden söz etmektedirler.
“Doğrusu aramızda iyiler de vardır, bundan aşağı bulunanlar da vardır.
Bizler çeşitli yollarda olan topluluklardık. Yeryüzünde kalsak da Allah’ı
aciz bırakamayacağımız, başka yere kaçsak da O’nu aciz kılamayacağımız
gerçeğini şüphesiz anladık. Şüphesiz, doğruluk rehberi olan Kur’an’ı
dinlediğimizde ona inandık. Kim Rabbi’ne inanırsa, o ecrinin eksiltileceğinden
ve kendisine haksızlık edileceğinden korkmaz. İçimizde, kendini
Allah’a vermiş olanlar da yazık edenler de vardır. Kendini Allah’a veren
kimseler, işte onlar, doğru yolu arayanlar, ona lâyık olanlardır. Kendilerine
yazık edenlere gelince, onlar Cehennem’in odunları oldular.” (11-15)
Cinlerin bu açıklaması gösteriyor ki, içlerinde sâlihler de var,
sâlih olmayanlar da. İtaatkârı da var, zalimi de. Bunlar, cinlerin çifte
kabiliyette olduğunu; insanlar gibi hayra ve şerre kabiliyetleri
bulunduğunu göstermektedir.
“Mescidler şüphesiz Allah’a mahsustur. Öyleyse oralarda Allah’a
yalvarırken başkasını katmayın.” (18) Secdelerin veya secde mahalli
olan mescidlerin sadece Allah’a mahsus olacağı beyan buyurulmaktadır.
Böyle olursa gerçek tevhid mümkün olabilir, herkesin
mübtelâ olduğu her alâka, her kıymet ve her meyil geriye atılmış
ve hâlis ibâdetin sadece Allahu Teâlâ’ya mahsus olduğu gerçeği
ortaya çıkmış olur. Allah’a ibâdet ederken bazen insan, O’ndan
başkasına iltica ve kalbini açma durumuna girer.
Âyet, cinlerin sözü olduğu takdirde önceden geçen şu sözlerini
tekid etmiş olur: “Şüphesiz biz Rabbimiz’e hiçbir ortak koşmayacağız...”
CİN
- 81 -
Yani ibâdet ve secde yerinde ortak koşmayacağız. Bu, doğrudan
doğruya Allah’ın kelâmı ise cinlerin sözleri, Rablerine yönelmeleri
ve O’nu tevhîd etmeleri münâsebetiyledir. Bu da Kur’an üslûbuna
göre yerinde gelmiştir.
“De ki: ‘Size söz verilen yakın mıdır, yoksa Rabbim onu uzun süreli mi
kılmıştır, ben bilemem.’ Gaybı bilen Allah, gayb’a kimseyi muttali kılmaz.
Ancak peygamberlerden, bildirmek istediği bunun dışındadır. Rablerinin
emirlerini tebliğ etmelerinden haberdar olmak için, her peygamberin
önünden ve ardından gözcüler salar, onların yaptıklarını ilmiyle kuşatır
ve her şeyi bir bir sayar.” Böylece ürpertici bir ifadeyle sûre son buluyor.
Başlangıcı da cinlerin uzun tafsilatlı ve büyük bir hayret ihtiva
eden sözlerinde ifadesini bulan korku, titreme, ürperme ve hayret
vericilikte olmuştu. Yirmi sekiz âyeti geçmeyen bu sûre şu gibi
esas hakikatleri ortaya koymaktadır: Bir müslümanın akîdesini
kuvvetlendirmeye yarayan şey; ona doğru, açık, ölçülü düşüncesini
hiçbir ifrat ve tefrite düşmeden, ruhunu bilgi ufuklarına kapamadan,
efsanevi vehimler peşinde koşmadan kendini inşa ve
tespit etme fırsatını vermektir. Kur’an’ı işitir işitmez iman eden ve
şu sözleri söyleyen cinler topluluğu ne kadar doğru söylemiştir:
“Doğrusu biz, doğru yola götüren, hayrete düşüren bir Kur’an dinledik
de hemen ona inandık... “ 270
Cinnet/Cünûn
Cin tutma, delilik, çılgınlık, davranış uyumsuzluğu, aklın zâil
olmasına cinnet diyoruz. Buna cünûn da denir. Cinnet Kur’ân-ı
Kerîm’de bu mânâda birkaç yerde geçer: “Yoksa O’nda Cinnet mi
vardır?”271 Diğer bir mânâsıyla; cin ve bu kelimenin çoğulu olarak
cinler veya cin taifesi demektir: “Cinlerden ve insanlardan.”272 Cinnet,
örtü ve gizlilik mânâsında değerlendirildiğinde; Cennet, cenân
(kalp), cünnet (koruyucu), cenîn ve mecnûn ile alâkalıdır.
Cinnet, dilimizde delilik mânâsına kullanılmaktadır. Cin çarpması
olarak da tanımlanmaktadır. Gözle görülmeyen varlık olan
cinlerin, insan vücuduna girerek, zarar verdiklerine inanan kimseler
vardır.
Cünûn (cinnet) hali, İslâm hukukunda önemli bir yer tutar.
Çünkü İslâm akıl dînidir. Ahkâmı da akılla anlaşılır. Cenâb-ı Hak
herkesi gücü yettiğince mükellef tuttuğundan İslâm fıkhı bu konu
üzerinde belli bir bölüm tahsis etmiştir. Fıkıhta bu konu ehliyete
270 Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 316-318
271 34/Sebe', 8
272 114/Nâs, 6
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 82 -
ârız olan haller diye adlandırılır. Bunlar, kişinin aklını gideren veya
azaltan hallerdir. İki kısma ayrılır:
1- Semâvî ârızlar: İnsanın kendi elinde olmayan: bunaklık, delilik,
unutkanlık gibi ârızlardır. 2- Mükteseb ârızlar: İnsanın kendi
elinde olan; cehâlet, sarhoşluk, zorlama gibi ârızlardır.
Semâvî ârızlardan olan delilik (cünûn) iki kısma ayrılır: 1-
Cünûn-ı mutbık: Kesilmeksizin sürüp giden akıl hastalığıdır. 2-
Cünûn-ı gayr-ı mutbık: Sürekliliği olmayan akıl hastalığına denir.
Cinnet; aklı örten, sağlam idrâki yok eden bir hastalıktır, demiştik.
Hasta, heyecan ve sarsıntı içindedir. Mecnun denilen hasta,
daima gayr-ı mümeyyiz çocuk hükmündedir. Kendisinden bedenî
teklifler düşer; fakat malî tekliflere muhâtap olur.
Ancak akıl hastalığının süreklilik miktarı ibâdetlerin cinsine
göre değişmektedir. Namaz yükümlülüğünün düşmesi için bunun
bir günden (24 saatten) fazla devam etmesi gerekir. Oruç için ise
tam bir ay devam etmesi şarttır. Ramazan ayı içerisinde geçici olarak
ayılıp kendine gelen kimse, daha sonra iyileşince Ramazan
orucunun hepsini kaza etmesi gerekir. Zekât yükümlülüğünün
düşmesi için ise akıl hastalığının bir sene devam etmiş olması şarttır.
Aksi takdirde zekâtını vermek durumundadır. Akıl hastalarının
sözlü tasarrufları mûteber değildir. Ancak hastalık nöbetlerinin
yokluğunda vâki tasarrufları geçerlidir.
Cinnet, atehle de alâkalıdır. Ateh; aklı örten ve sağlam idrâke
engel olan bir hastalıktır. Bu hastalığa tutulan Ma’tûh, temyiz gücüne
sahip değilse, mecnûn hükmündedir.273
Cünûn, edâ ehliyetini ortadan kaldırdığından, melankolik,
nevrastenik ve sar’alı kimseler, temyiz kudretine sahip olduklarında
tasarrufları geçerlidir.274 Mecnun ve ma’tuh ile ilgili hükümler
Mecelle’de geçmektedir.275
Tasavvuf dilinde cünûnun (cinnetin) cezbe ile bir yakınlığı vardır.
Halk indinde cezbe ve cünûn aynı şeyler telâkki edilmesine
rağmen, durum öyle değildir. Cünûn, kişinin yükselme yerine alçalması;
mânâsız ve olumsuz bir şekle düşmesidir.276
Kur’ân-ı Kerîm’de, peygamberlerin dâvetinden ve özellikle Hz.
273 M. Ebu Zehra, Fıkıh Usûlü, İslâm Hukuku Metodolojisi, çev. Abdülkadir Şener,
Ankara 1973, 330; Ö. Nasuhî Bilmen, Istılâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul
1967, I, 231
274 Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, İstanbul 1978, 191
275 Ali Himmet Berki, Açıklamalı Mecelle, İstanbul 1982, s.192, mad. 978, 979, 980
276 Hasan Fehmi Kumanlıoğlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 319
CİN
- 83 -
Muhammed’in tevhid inancına yaptığı çağrıdan rahatsız olanların
bu seçkin kişilere yönelttikleri iftiralardan söz edilirken on bir
âyette mecnun kelimesi kullanılmıştır. Cünûnun terim anlamıyla
ilgili olarak yapılan değişik tarifler arasında yaygın olanı, Seyyid
Şerif el-Cürcânî’nin ef-Ta’rîfât’ında yer alan, “söz ve fiillerin nâdir
haller dışında normal cereyan etmesini engelleyen akıl bozukluğu”
şeklindeki tanımdır. Fıkhî sonuçları bakımından bir zihnî rahatsızlığın
cünûn kapsamında sayılmasını belirleyen unsur ise bu
hastalığın kişiyi temyiz gücünden yoksun kılıcı nitelikte olmasıdır.
Kur’ân-ı Kerîm’e göre insanı insan yapan ve onu İlâhî buyruk
ve yasakların muhatabı kılan akıldır. Bu sebeple İslâm âlimleri
peygamberlerin özelliklerini açıklarlarken onların cünûndan
sâlim oldukları hususuna önemle işaret etmişlerdir. Akıl hastalığının
kaynağı, zekâ ile ilişkisi ve tedavisi konusuna insanlık tarihinin
çok eski dönemlerinden beri ilgi gösterilmiş, özellikle eski Yunan
fılozoflarınca bu hususta tarihî seyri içinde farklılıklar taşıyan değişik
görüşler ileri sürülmüştür. Ancak müslümanların konuya gerek
teorik gerekse pratik alanda gerçekçi ve insanî açıdan yaklaşma
noktasında önceliğe sahip oldukları kolayca söylenebilir. Daha
İslâm’ın İlk asırlarında akıl hastalığı ve hastaları hakkında seviyeli
eserlerin kaleme alınmış olması (fıkıh literatürü çerçevesindeki
incelemelerden ayrı olarak Ebü’l-Kâsım en-Nisâbûrî’nin ‘ükalâ’ü’lmecânîn
adlı eseri, bu konuda günümüze ulaşan güzel bir örnek
olarak zikredilebilir) ve akıl hastalarının tedavisine tahsis edilen
hastahaneler kurulmuş olması bu tesbiti doğrulayan delillerdir.
Akıl hastalığı ile İlgili hükümlere fıkıh kitaplarının değişik
bölümlerinde temas edilmesinin yanı sıra fıkıh usulü eserlerinde
“Semavî (insanların iradesi dışında oluşan) Ehliyet ârızaları” başlığı
altında cünûn hali özel olarak incelenmiştir.
Günümüz hukuklarında hâkim olan yaklaşım, tıbbın akıl hastalığı
kabul ettiği her rahatsızlığın kişinin fiil ehliyetini (özellikle
işlem ehliyetini) mutlaka ortadan kaldırmış sayılmaması yönündedir.
Buna göre akıl hastalığının bu anlamdaki ehliyeti etkileyebilmek
için temyiz gücünü, yani mâkul şekilde hareket edebilme
iktidarını, hastanın fiillerinin sebep ve sonuçlarını idrâk edebilme
kabiliyetini ortadan kaldıracak nitelikte olması gerekir. Meselâ
sara ve şizofreni tıp ilmi yönünden akıl hastalığı olmakla birlikte
kişinin sırf bu sebeple fiil ehliyetine sahip olmadığı söylenemez;
hukuken akıl hastalığı hükümlerinin uygulanabilmesi, bu hastalıkların
kişinin hukukî değerlendirmeye tâbi tutulan fiili işlediği
sırada temyiz kudretini ortadan kaldırmış olmasına bağlıdır. Bu
yaklaşım ile İslâm hukukundaki cünûn-ı mutbik ve cünûn-ı gayr-i
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 84 -
mutbik ayırımının temelindeki düşünce ve cünûna bağlanan fıkhî
sonuçlar arasında paralellik bulunduğu görülmektedir. Öte yandan
İslâm hukukunun, akıl hastalarının işlem ehliyeti bakımından
tam ehliyetsiz sayılması ve kural olarak bütün işlemlerinin geçersiz
kabul edilmesi noktasında Kara Avrupası hukuk çevresine dâhil
hukukların çoğunluğu ile birleştiği, akıl hastalarının yaptığı sözleşmeleri
hükümsüz değil, feshedilebilir nitelikte sayan ve fesih
imkânını da sadece kötü niyetli (akıl hastalığını bilen) kişiye karşı
tanıyan İngiliz hukukundan ise ayrıldığı tesbit edilebilmektedir.
Cünûn bir tasavvuf terimi olarak dervişliğin ilk, sekr halinin
son basamağını ifade eder.277
“Düşünmediler mi ki arkadaşları (Muhammed)de hiçbir cinnet yoktur,
o apaçık bir uyarıcıdır?”278 Cinnet, cin cemâati anlamına geldiği
gibi,279 cinin etkisi ile düşünce yetisinin örtülmesi, yani delilik anlamına
da gelir.
Müşrikler, Hz. Muhammed’i (s.a.s.), cinin etkisinde kalıp delirmiş
bir insan sanıyorlardı: “(İnkârcılar, Muhammed (s.a.s.) hakkında)
“Allah’a yalan mı uydurdu, yoksa kendisinde cinnet mi var?” (dediler).”
280; “O, kendisinde cinnet bulunan bir adamdır, başka bir şey değildir.
Hele bir süreye kadar onu gözetleyin.” 281
Hz.Muhammed’in (s.a.s.), öldükten sonra bedensel dirilmekten
söz etmesini, bir deli saçması sanıyorlardı: “O, size öldüğünüz,
toprak ve kemik haline geldiğiniz zaman yeniden hayata çıkarılacağınızı
mı söylüyor, bununla mı sizi tehdit ediyor? Heyhat, heyhat, tehdit edildiğiniz
şey ne kadar uzak (ne olmayacak bir tehdit)!” 282
Aşağıdaki âyetler, Hz. Muhammed’i cinlerle ilişkili, onların etkisiyle
aklı karışmış sanan müşrikleri reddetmekte ve onun açık
anlatımlı bir peygamber olduğunu vurgulamaktadır: “De ki: “Size
bir şey öğütleyeyim: Allah için ikişer ikişer ve teker teker durup düşününüz!
Arkadaşınızda hiçbir cinnet yoktur. O, çetin bir azabın arefesinde
sizin için bir uyarıcıdır.” 283; “Yoksa ‘Onda bir cinnet var’ mı diyorlar? Hayır,
o, kendilerine gerçeği getirdi, fakat çokları haktan hoşlanmıyorlar.” 284
Birinci âyette, bu savın sahiplerine, ikişer ikişer, teker teker
277 İbrahim Kâfi Dönmez, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 8, s. 125-129
278 7/A’râf, 184
279 11/Hûd, 119; 37/Sâffât, 158; 32/Secde, 13
280 34/Sebe’, 8
281 23/Mü’minûn, 25
282 23/Mü’minûn, 35, 36
283 34/Sebe’, 46
284 23/Mü’minûn, 70
CİN
- 85 -
durup Hz. Muhammed’in (s.a.s.) durumunu iyice düşünmeleri,
onda delilik bulunmadığı, onun ileride bulunan şiddetli bir
azaba karşı uyaran bir peygamber olduğu; ikinci âyette de Hz.
Muhammed’in kendisinde cinnet bulunan bir şaşkın olmadığı, insanlara
gerçeği getiren bir uyarıcı olduğu, fakat hitabettiği insanların
çoğunun gerçekten hoşlanmadığı vurgulanıyor.
Evet, düşünenler, Hz. Muhammed’de delilik olmadığını, onun
cinlerle bir ilişkisi bulunmadığını anlar. Bir delinin ağzından bu
hikmetler çıkar mı? Bunu söyleyen, apaçık bir uyarıcıdan, bir Hak
elçisinden başkası olamaz.
Araplar, Peygamberimiz’in cinle ilişki kurduğunu, cinin etkisinde
bulunduğunu, söylediği sözlerin, kendisini hükmü altına alan
cinin sözleri olduğunu iddia ediyorlardı. İşte âyetlerde onların bu
iddiaları reddedilmekte, çokları hoşlanmasa da insanlara hakkın,
yani gerçek vahiy sözlerinin geldiği vurgulanmaktadır. Araplar,
Hz. Muhammed’i, bir şâir veya kâhin gibi görüyorlardı. Oysa ne
Hz. Muhammed, abartmacı bir şâ’ir, ne de Kur’ân hayallerle dolu
şâir sözleriydi:
“Biz ona şiir öğretmedik, zaten şiir ona yakışmaz da. O(na vahyedilen),
sadece bir öğüt ve apaçık bir Kur’ân’dır.” 285
“Muhakkak ki o (Kur’ân), âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Güvenilir
Ruh indirdi; Senin kalbine, uyarıcılardan olman için. Apaçık Arapça
bir dil ile. O, evvelkilerin Kitâblarında da vardır.” 286
“Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi? Her yalancı,
günahkâr kimseye iner. O yalancılar, (şeytanlara) kulak verirler, çokları
da yalan söylerler (yahut şeytanlar, meleklerin konuşmalarına kulak
verirler, fakat çoğunluğu da yalan söyler). Şâirlere gelince onlara da azgınlar
uyar.”287 âyetlerinde, Hz. Muhammed’e şiir öğretilmediği, şiirin
ona uygun olmadığı, ona vahyedilenin, şiir değil, bir öğüt ve
açık anlamlı bir okuma olduğu, bu vahiyleri, Güvenilir Rûh’un, Hz.
Muhammed’in kalbine, açık Arapça bir dille indirdiği vurgulanmaktadır.
288
Melek, Cin, Şeytan Gibi Rûhânî Varlıkları
Allah’a Şirk/Ortak Koşanlar
İslâm’ın ortaya çıktığı dönemde, Hicaz bölgesinde bir kısım
285 36/Yâsin, 69
286 26/Şuarâ, 192-196
287 26/Şuarâ, 221-224
288 S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Y., 4/ 439-441
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 86 -
Araplar da Melek-Cin ve Şeytan gibi rûhânî varlıklara ibâdet
ediyorlardı. Bunlardan, meleklerin Allah katında saygın bir yeri
olduğuna, bu yüzden kendilerinden daha şanslı olduklarına inanıyorlardı.
Eğer onlara ibâdet eder, hürmette kusur etmezlerse
onların, Alah katında kendilerine şefaat edeceklerini düşünüyorlardı.
“Câhiliye Araplarına göre melek, bir parça Tanrı niteliğinde
yahut Cin’in üstü olan, saygıya, hatta tapılmaya lâyık, fakat gözle
görülmez bir varlık idi. Fakat tabiatüstü varlıklar hiyararşisinde,
meleğin yeri belirlenmişti. O da: Câhiliye inancında bazen melek,
Allah ile insanlar arasında bir şefaatçi, ya da aracı idi. Çok kere de
kendisi tapınma objesi olarak kabul edilirdi.” 289
Melekleri tanrılaştıranlar, onlar adına yeryüzünde timsaller/
heykeller yapmışlardı.290 Yapılan bu timsaller, meleklerin yeryüzündeki
birer sembolleriydiler. “Biz onların sûretlerini yapıp, onlara
dişi isimler vererek tapındığımız zaman, Alah’ın katında bize
şefaatçi olurlar” diyorlardı.291 Hâlbuki bu düşüncelerinde dalâlet
içindeydiler. Kur’ân-ı Kerim’de bu husus dile getirilerek reddedilmiştir:
“Ve size: (Allah) melekleri ve peygamberleri ilâhlar edinin diye
emretmez...” 292
Câhiliye Arapları, cinleri de ulûhiyet derecesine çıkarıyorlar,
onları ilah ediniyorlardı. Kur’ân-ıKerim, onların cinler hakkındaki
inançlarını şöyle dile getirir: “Allah ile cinler arasında soy bağı icad
ettiler.”293 “Cinleri Allah’a ortak koştular, bilgisizce O’na oğullar ve kızlar
yakıştırdılar. Hâşâ O, onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve yücedir.”294
Cinlerin gaybı bildikleri, insanlara zarar vermeye kadir oldukları,
hastalıkların çoğunun onlardan geldiği, tedavilerinin de ancak
cinlere yakın olmakla mümkün olacağı inancı da câhiliye halkı
arasında yaygındı. Bir kimse bir ev aldığı veya bir mal sattığı zaman,
evvela cinler için kurban keserdi. Bunu aldığı evde mutlu olmak,
sattığı maldan da hayrın azalmaması için yapardı.295 Cinlere
tapınma, ilâhî dinlerin tahrifinden geriye kalan bozuk bir inançtır.
Şeytana tapma, onu Allah’a ortak koşma konusundaki inançları
da, cinler hakkındaki inançlarından farksızdı. Câhiliyyeye göre
şeytanlar da cinlerde olduğu gibi, putların veya kutsal bildikleri
289 3/Âl-i İmran 80; İbn Kesir, Tefsir IV, 377; Yazır, M.H., a.g.e., VIII, 5381; İzutsu,
T., Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 19
290 Âlûsi, Bulûğu'l-Erab, II, 197
291 Yazır., M.H., Hak Dini Kur’an Dili, VII, 4594; 39/Zümer, 3
292 3/Âl-i İmran, 80
293 37/Sâffât, 158
294 6/En’âm, 100
295 M.N. el-Câhız, Edyânu’l-Arab, s. 125-126
CİN
- 87 -
şeylerin içinde ikamet ederler, insanlara oradan hitap ederler, bazı
gaybî bilgileri onlara haber verirler, birtakım gizli konularda kendilerine
yol gösterirlerdi. Bu sebeple de ibâdet edilmeye saygı duyulmaya
lâyık varlıklar olarak görünüyorlardı. 296
Melek-Cin-Şeytan ve rûhânî varlıkları tanrılaştırma inancı,
aslında içinde bulundukları ortamın, kendileri üzerinde meydana
getirdiği menfi baskının neticesi olarak düşünülebilir. Hanif
dînînin gerçeklerinden uzaklaşan insanlar, geride bıraktıkları
kültürel mirasın izlerim, başka başka varlıklar üzerinde görme ve
böylece tatmin olma yoluna girişmişlerdi. Bu varlıklar bazen korku
ve dehşet saçan varlıklar, bazen de kendilerinden yardım ve
dostluk umulan varlıklar olarak ortaya çıkmaktadır. Pek tabiidir
ki, bu tür inançlar, beraberinde kehânet ve arâfet gibi düşüncelerin
doğmasını da mümkün kılmıştır. Bu işlerle uğraşan kimseler,
yegâne sığınak kabul edilmiştir.297
Yukarıda ifade edildiği gibi, bütün bunlar Kur’an ve Sünnet
tarafından reddedilmiş inançlardır. Şirk koşma en büyük günah
sayılmıştır.298
Câhiliyede Cin ve Şeytan İnancı: Câhiliye Araplarının cinler
hakkındaki inançları ise, melekler hakkında sahip oldukları inançların
zıddı idi. “Tabiat hayatının, insanların hükmü altına girmemiş
ve düşman kalmış tarafını (cinler ve şeytanlar) temsil ediyorlardı.
Hz. Peygamber’in bi’seti esnasında, cinler müphem ve gayr-ı
müşahhas ilahlar arasına girmekte idi.”299 Mekke Arapları, cinler
ile Allah arasında neseft karabati bulunduğunu söylüyorlar 300
ve onları Allah’ın şerikleri mertebesine çıkarıyorlardı.301 Cinlere
adaklar adayıp kurbanlar kesiyorlar302 ve onlardan yardım talep
ediyorlardı. 303
Câhiliye Araplarının bu konudaki inançları incelendiği zaman,
onların cinleri, muhtelif sûretlere girebilen varlıklar olarak telakki
ettikleri görülür. Bu cümleden olarak mesela, “Gûl”, onlar için
bir çeşit cindir. “Suûlat”, cindir. Bazı yılanlar (Engerek yılanı) ve ev
yılanları, cindir. Siyah köpek, şeytandır (cin nevinden) hırçın deve
296 Âlûsî, a.g.e., II, 197
297 İbn İshak, Sîre, s. 13; Mesûdî, Mürûcu'z-Zeheb, II, 173
298 4/Nisâ, 48; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y.,
75-77
299 Macdonald, B.D., "Cin" maddesi, İ.A., III, 192
300 37/Sâffât, 158
301 6/En’âm, 100
302 6/En’âm, 128
303 72/Cinn, 6
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 88 -
(hecin devesi) cindir gibi. Câhiliye Araplarına göre, cinler mutlak
olarak zararı dokunan, korkunç yaratıklardır. “Esas itibariyle
Tanrılar dost, cinler düşmandırlar.”304 Bu sebepten, kötülüklerin,
hastalıkların kaynağı cinlerdir. Aynı zamanda cinler, şairlerin ve
kâhinlerin de bilgi kaynağıdır.”305 Bir kimsenin şair olabilmesi için
görünmeyen dünya hakkında ilk elden bilgi sahibi olması gerekir.
Bu bilgi de kendi şahsî görüşü ile değil, cin denilen -onlara göreüstün
varlıkla derûni münasebetler kurmak sûretiyle elde edilir.” 306
Cinler ve şeytanlar hakkında garip akidelere sahip olan câhiliye
Arapları, bunları hep aynı cinsten sayıyorlardı. İblis-şeytan ve cin
kavramları, onların zihninde daha çok, kötülük, düşmanlık, korku
ve felaket çağrıştıran kelimelerdir. Bu korku ve endişe, onları,
bu tür varlıkların zararından korunmak için çeşitli sebeplere başvurmaya,
sevketmiştir. Bunlar arasında, büyüler, tılsımlar, onların
tasvirlerini yapmalar ve onları ilahlaştırmalar, onlara adaklar ve
kurbanlar kesmeler sayılabilir.307 Câhiliye Araplarının, cinler-şeytanlar
hakkındaki inançları, ülkemizde de hemen hemen aynıdır.
“Şeytan çarpmak”, “cin çıkarmak” gibi deyimler buna işaret etmektedir.
Cinlerin-şeytanların vereceği zarardan korunmak için
başvurdukları sebeplerden; onların tasvirlerini, timsallerini yapmak
ve onları ilahlaştırmak konusu ile kurban ve adak konusu
hâriç, büyü yapmak, tılsımlar yapmak gibi koruyucu çarelere -onlara
göre- başvurmak hemen aynıdır. 308
Hadislerde Cin ve Şeytan İnancı: Kur’an ve Sünnette, cin ve
şeytandan bahsedilmektedir. Kur’an’da cin kavramı, başlı başına
bir sûreye isim olarak verilmiş ve orada cinler konu edilmiş olduğu
gibi, ayrıca değişik yerlerde 22 yerde geçmektedir. Şeytan
kelimesi ise, gerek tekil olarak gerekse çoğul olarak Kur’an’da
88 yerde geçmektedir. Hz. Peygamber’in hadislerinde ise, her iki
kelime çok yerde konu edilmiştir. Yani Kur’an ve Sünnet, cin ve
şeytanın varlığını kabul etmektedir. Hatta onların yaratılış özelliklerinden
bahseder: Bu, Kur’an’da şöyle geçer: “Cinleri dumansız
ateşten yarattık.”309 Fahruddin Râzi, “Mükellef varlıklar dört gruptur;
Melekler, insanlar, cinler ve şeytanlar” şeklinde açıklamada
bulunduktan sonra, başka bir rivâyeti de naklederek: “Cinlerin iyi
ve kötü olanları vardır. Şeytanlar, cinlerin kötü olanlarına verilen
304 Hitti, P., Siyâsî ve Kültürel İslâm Tarihi, I, 147-148
305 Âlûsî, Bulûğu'1-Erab, III, 269; Ateş. S., Yüce Kur'an'm Çağdaş Tefsiri, X, 98
306 İzutsu, T, Kur'an'da Allah ve İnsan, 159
307 6/En’âm, 100; Alûsî, a.g.e., III, 197
308 Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 83-85
309 15/Hıcr, 27
CİN
- 89 -
isimdir” der.310 Kur’an ve hadislerde, şeytan, kötülük timsâli olarak
ele alınır.311 Cinlerden bahsedilirken ise, onların müslüman olanlarından,
Kur’an dinleyenlerinden söz edilmektedir.312 Fakat bununla
birlikte, cinlerin, câhiliye Araplarının korku ve dehşet saçan
varlıklar olarak kabul edilişleri şeklindeki inançlar da, bir kısım
hadislerde çok açık olarak görülmektedir. Yani Sünnet, cinlerin
korku, dehşet ve zarar veren yaratıklar oluşundan bahsetmektedir.
Bir iki örnek görelim:
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Gece karanlık olduğu
zaman yahut akşama girdiğiniz vakit- çocuklarınızı (dışarı çıkmaktan)
yasaklayın. Çünkü şeytanlar, o sırada dağılırlar. Geceden bir saat
geçince (dışarıdaki) çocuklarınızı (evlerinize) koyun. Allah’ın ismini
anarak -Bismilllâhirrahmânirrahîm- diyerek kapıları kapatın. Çünkü
şeytan kilitlenmiş kapıyı açamaz. Yine sizler Allah’ın ismini anarak
-Bismilllâhirrahmânirrahîm diyerek- kaplarınızın ağızlarını bağlayın.
Bismillâh diyerek üzerlerine enlemesine bir şey koymak sûretiyle de olsa
kaplarınızın ağızlarını örtün. Kandillerinizi söndürün.” 313
Kur’an ve Sünnet’e göre cinler de mükellef varlıklardandır. Bu
husus Kur’an’da “Ben insanları ve Cinleri bana ibâdet etsinler diye yarattım”
314 âyetiyle anlatılmıştır. Konuyla ilgili diğer bir âyet şöyledir:
“Ey muhammed, Kur’an’ı dinleyecek Cinlerden bir kısmını sana yöneltmiştik.
Onlar, Kur’an’ı dinlemeye hazır olunca birbirlerine: “Susun!”
dediler. Kur’an okunması bitince, her biri birer uyarıcı olarak milletine
döndüler.” 315
Yaratılış keyfiyeti ihtilaflı olmakla birlikte Kur’an ve Sünnet,
cin ve şeytanın varlığını kabul etmektedir. Cinler, öyle tamamen
korku timsâli değil, ama zararları da olabilen, Allah’ın yaratmış
olduğu, insanların göremediği bir çeşit varlıklardır.
Cinlerle İblis arasındaki ilişki konusunda ihtilâf vardır. İbn Abbas,
İbn Mesud, İbn Müseyyeb, Katâde, İbn Cerir gibi sahâbî ve
tabiîlere göre, cinler meleklerin bir çeşididir. İblis de bunlardan
gelmiştir. Bu görüşe göre cinler, meleklerden bir zümredir. Said
bin Cübeyr ve Hasan Basrî ise, İblis’in meleklerden olmadığını, Hz.
Âdem nasıl insanların aslı (atası) ise, İblis’in de, cinlerin aslı (atası)
310 F. Râzi, Mefâtihu'1-Gayb, I, 82
311 4/Nisâ, 120; 17/İsrâ, 64; 47/Muhammed, 25; 4/Nisâ, 60; 27/Nemi, 24; 29/
Ankebût, 38; 58/Mücâdele, 19
312 72/Cinn, 1-2
313 Müslim, Eşribe 15, 95
314 51/Zâriyât, 56
315 46/Ahkaf, 29
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 90 -
olduğunu ileri sürmektedir.316 İkinci görüş, daha sahih kabul edilmektedir.
Cinlerin, yırtıcı hayvanların yaratıcısının İblis olduğu
inancı, müşrikler arasında yaygın olduğu sanılmaktadır. Bu inanç
mecusi görüşüne yakındır.317
Görüldüğü gibi cin ve şeytan hakkındaki gerek Kur’an ve gerekse
Hadisler, Câhiliye Araplarının inançlarının yanlış olduğunu
beyan ederek, doğrusunun nasıl olması gerektiğini ortaya koymuş,
onların bu konudaki inançlarını ıslah ederek kabul etmiştir.
Melek, cin, şeytan gibi varlıklar hakkındaki Câhiliye inançlarına
benzer inançlar, eski Türkler arasında da görülmektedir. Hâlâ
bunların bir kısmı geçerliliğini devam ettirmektedir. Eski Türklerde
“İye” kavramı önemli bir yer işgal eder. “İye” Tanrının emri
dışına çıkmayan varlık demektir. İyeler çoktur. Yardımcı iyeler ve
kara iyeler diye kısımlara ayrılır. Yardımcı İye’ler, bir anlamda, Meleklere
tekabül eder. Kara iyelerin başında gelen “Erlik”, Şeytanın
fonksiyonunu icra eder. İnsanlara her türlü kötülük vermeyi ve
tuzak kurmayı amaç edinmiştir. Issız yerlerde, ırmak kenarlarında
ağıl, samanlık gibi yerlerde iskân eden kara iyelerden “Al karası”
(Al bastı da denir), Türk dünyasının hemen her yöresinde bilinmektedir.
Doğum yapan kadınlara, yeni doğan çocuklara musallat
olarak onlara zarar verir. O, insanları bunun kötülüğünden ancak
“Kam” adı verilen, Kâhin ve Büyücüler kurtarabilir. Bu inanca ülkemizde
hemen her yörede rastlanmaktadır. 318
Türklerdeki bu iye kavramının, kendilerinin sahip oldukları ve
muhtemelen de, tek Tanrılı bir dînî inançtan gelmiş olabileceğini
düşünüyoruz. Ancak bu inanç sisteminin keyfiyetinin ne olduğu,
meçhûlümüzdür. Bununla beraber, gerek İbrahim Kafesoğlu,
“Eski Türk Dînî” isimli eserinde, gerekse Hikmet Tanyu, Türklerde
Tek Tanrı İnancı” eserinde bu konuda ciddi araştırmalar yapmışlardır.
319 Fakat yine de kesin olarak “şöyle bir dînin inanç esaslarındandır.”
diyemiyoruz. Ne olursa olsun, hangi kelime ve kavramlarla
açıklanırsa açıklansın inaçlar arasındaki benzerlik, çok açık
olarak görülmektedir.
İslâm’da cin ve şeytan’ın zarar verebileceği kabul edilmiştir.
Ancak bunların zararlarından korunmak için, kâhin, büyücü,
kam gibi kimselere yahut onların yaptıkları tılsımlara güvenme
316 Ateş Süleyman, İslam’a İtirazlar Kur'an-ı Kerim'den Cevaplar, s. 47
317 Kurtûbî, el-Câmi li-Ahkâmi’l-Kur'an, IV, 2488
318 Kalafat, Y., Doğu Anadolu'da Eski Türk İnançlarının İzleri, s. 20-27
319 Kafesoğlu, İ. "Eski Türk Dini"; Tanyu, H. "Türklerde Tek Tanrı İnancı,
A.Ü.İ.F.Y.
CİN
- 91 -
reddedilmiş, gerçek sığınılacak gücün Allah olduğu her zaman
özellikle vurgulanmıştır. Bunun için gerek Kur’an’da320 ve gerekse
Hz. Peygamber’in hadislerinde sığınma (istiâze) örnekleri
verilmiş,321 o şekilde yapılarak Allah’a sığınılması istenmiştir.322
İfrît
İfrît, cinlerin reisi veya en güçlü, zeki, kurnaz ve zararlı olanına
verilen isimdir. İfrit kelimesinin menşei hakkında farklı görüşler
olmakla beraber ağırlıklı görüşe göre “bir kimseyi yere serme,
toza toprağa bulama; çok istenen bir nesnenin zihinde hayal
edilip göze bu şekilde gözükmesi” anlamlarına gelen Arapça ‘afr
kökünden türetilmiş olup, “kurnaz, şerir, çetin, yaratılışı güçlü,
kızgın ve öfkeli kimse” mânasındadır. İfrit, bu anlamları dolayısıyla
cin ve şeytanlar için olduğu gibi mecâzî anlamda kötülük
ve şeytanlıkta aşırı giden insanlar için de kullanılır. İbn Kuteybe,
Zemahşerî, Râgıb el-İsfahânî ve İbnü’1-Esîr gibi müellifler kelimenin
taşıdığı “habîs, çetin, güçlü kuvvetli” anlamlarına dikkat çekerek
bunun hem şeytanı hem de bu karaktere sahip insan ve hayvanları
ifade edebileceğini belirtmektedirler. Nitekim Zü’r-rumme
bir şiirinde yaban öküzünü tasvir ederken, “O, gecenin karanlığında
ifritin izinde parlayan yıldız gibidir” diyerek ifrit kelimesini
cin için kullanır. Kisâî de Mesleme b. Abdül-melik’i överken onu
ifrite benzetip, “Onların şeytanı olan ifrit, sizin için bir mülkün
ve bir yerleşim yerinin olmadığını söylemiştir” der.323 İfrite bazan
nifrit ile beraber ikileme biçiminde de rastlanır. Bir hadiste, “Allah,
malı ve ehli konusunda belâ ve musibete uğramayan ifrit nifrit
kişiye buğzeder” şeklinde geçmektedir. 324
Ahd-i Atîk’te Hz. Süleyman ve Sebe melikesinden söz edilmesine,
Süleyman’ın şöhretini duyan melikenin ona büyük bir alayla
ve çeşitli hediyelerle geldiği, Süleyman’ın yanında çok sayıda ordunun
bulunduğu bildirilmesine rağmen325 cinlerden ve ifritten
bahsedilmemektedir. Eski Mısırlılar, kötü bir ölümle ölen kimsenin
ifrite dönüştüğüne ve onun ruhunun sık sık öldüğü yeri ziyaret ettiğine
inanırlardı. Câhiliye Arapları ise gözle görülmeyen varlıkları
“hin” ve “cin” olarak iki gruba ayırırlardı; cinlerin insanlarla beraber
oturanına “âmir”, çocuklara musallat olanına “ruh”, bunların
zâlim, bozguncu ve azgınlarına “şeytan”, kötülükte daha
320 72/Cinn, 6, 22; 114/Nâs, 6
321 Buhârî, Deavât 163; Tirmizî, Deavât 467, 473
322 Tirmizi, Deavât 490, 508; Ali Çelik, a.g.e., s. 85-90
323 Kurtubî, XIII. 203
324 İbnü'1-Esîr, "afr" md.; Lisânu'l-'Arab, "afr" md.
325 I. Krallar 10/1-4; II. Tarihler, 9/1-12
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 92 -
aşırı gidenlerine “mârid”326 ve en güçlü, en kötü olanlarına da
“ifrit” adını verirlerdi.327 Buna göre ifrit “kötülük ve şeytanlıkta
çok aşırı gitmiş, tuttuğunu koparan; kuvvetli, becerikli, ele avuca
sığmaz bir hilekâr” demektir. İfritin asıl adının İbn Abbas’a göre
Sahr, Abdurrahman b. Abdullah es-Süheylî’ye göre Zekvân, Şuayb
el-Cübbâî ve Nehhâs’a göre Kuzen olduğu rivâyet edilirse de ifrit
kelimesi özel isim olmayıp bir varlık türünün belirtilen niteliklere
sahip olanlarını ifade ettiği için Kur’ân-ı Kerîm’de yer aldığı gibi
çoğunlukla “cinden”, “insandan” vb. açıklamalarla kullanılmaktadır.
Bununla birlikte cin kavramındaki belirsizlik sebebiyle ifritin
mâhiyetini tam olarak tesbit etmek zordur. Bir taraftan gûl
ve sil’ât gibi ifritin de cinlerin bir türü olduğu belirtilirken, diğer
taraftan Kur’an’daki ifritin cinlerden bir taifenin özel adı olmayıp
Neml sûresinin 39. âyetinin baş tarafında da ima edildiği üzere
“âsi, mağrur” anlamına geldiği ileri sürülmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm’de ifrit kelimesi bir defa geçmektedir.328 Burada
Hz. Süleyman’ın emrinde insan, kuş ve cinlerden orduların
bulunduğu bildirilmekte, Belkıs’tan haberdar olan Süleyman’ın
Belkıs’ın tahtını kısa zamanda kimin getirebileceğini sorması üzerine
“cinlerden bir ifrif’in, “Sen daha yerinden kalkmadan onu sana
getirebilirim” dediği haber verilmektedir. Aynı yerde ifrit, kendini
Süleyman’a tanıtırken güçlü ve güvenilir olduğunu belirtmiştir.
Kur’an’ın cinler arasında yer aldığını bildirdiği ifrit, Taberî’ye göre
cinlerin reisi veya onların en güçlüsü, Mücâhid ve Katâde’ye göre
en azgını, Ma’mer’e göre en zeki ve kurnazıdır. 329
“Cinlerden bir ifrit” ifadesi bazı hadislerde de geçmektedir. Ebû
Hüreyre’den gelen bir rivâyette cinlerden bir ifritin namazını ifsat
etmek için Hz. Peygamber’e musallat olduğu, Rasûlullah’ın onu
yakalayarak mescidin direklerinden birine bağlamak istediği, fakat
Hz. Süleyman’ın bir duasını hatırlayınca ifriti köpek kovar gibi
kovduğu bildirilmektedir.330 Bu hadisin farklı bir rivâyetinde ifritin
kedi sûretinde Hz. Peygamber’in karşısına çıkıp yüzüne bir ateş
parçasıyla çarpmaya kalkıştığı ifade edilmiştir. Hz. Âişe’ye atfedilen
rivâyete göre Rasûl-i Ekrem onu yakalayıp yere yatırarak hırpalamıştır.
Yahya b. Saîd’den nakledilen bir rivâyette Rasûlullah’ın
İsrâ gecesi cinlerden bir ifriti gördüğü kaydedilmektedir. 331
326 37/Sâffât, 7
327 Câhiz, I, 291; Cevâd Ali, VI, 709
328 27/Neml, 39
329 Taberî, XIX, 161-162; Fahreddin er-Râzî, XXIV, 197
330 Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/298; Buhârî, Salât 75, Enbiyâ 40, Tefsir 38/2;
Müslim, Mesâcid 39
331 İmam Mâlik, el-Muvatta, Şi’r 10
CİN
- 93 -
Bazı İslâmî kaynaklarda anlatıldığına göre cinlerden olan ifrit
diğer cinlerdeki özellikleri taşıyan, onlar gibi irade sahibi, erkeği-
dişisi bulunan, çeşitli şekillere girebilen bir varlıktır. Câhiliye
dönemine ait bir kısım telakkilerin aksine Kur’an’da cinlerin güçlerinin
sınırlı olduğuna işaret etmek için “kitaptan ilmi olan kişinin”
332 Belkıs’ın tahtını ifritten daha çabuk getireceği vurgulanmıştır.
Halk edebiyatında ifrit dumandan yaratılmış dev gibi bir cin
olarak tasvir edilir ve bu özelliği sebebiyle onun sıkıştırılmış olarak
bir şişe içerisine konulup hapsedilebileceğine inanılır. Kur’an’da
yer alan, cinlerin “hâlis ateşten” yaratıldığı bilgisiyle333 halk edebiyatındaki
ifritin dumandan yaratıldığı inancı arasında bir ilgi
kurulabilir. İfritin kanatlı bir mahlûk olduğu, büyük bir güce sahip
bulunmasına rağmen bazı büyü vasıtalarıyla emir altına alınabildiği
yine halk edebiyatında rastlanılan telakkilerdir. Halk
kültüründe ifritin şekli, gücü ve yaptığı işler çerçevesinde oluşan
inançlar İslâmî kaynaklardan çok İslâm öncesi din, kültür ve medeniyetlere
dayanmaktadır.334
Peri
Peri, pek güzel olduğu kabul edilen bir cin tayfası ve özellikle
bunların dişi olanı hakkında kullanılır. Cin tayfasından olduklarından,
lâtif varlıklardır, görünmezler. İnsanların çok güzel olanları
hakkında da zaman zaman bu kelime kullanılır ve “peri yüzlü,
peri gibi” denilir. Halk arasında, bâzı ortamlarda yaşadıklarına
inanılır.
Cinlerin pek güzel olarak tasavvur edilen dişisi olarak kabul
edilen “peri” terimi, Türk Edebiyatında mecâzen çekici, güzel ve
akıllı kadın için kullanılır. Eski Türk Edebiyatında peri, ancak sihir
ve büyük yolu ile elde edilebileceği; çeşme, pınar ve hamamlarda
bulunabileceği, insanlarla ünsiyete gelmemesi, onlardan kaçması,
göze görünmemesi, son derece güzel ve tesirli oluşu, görenin
aklını başından alması, bazen insanları kendisine âşık edip
bağlaması, çeşitli kılıklara girmesi gibi inanışlar ile ele alınmıştır.
Daha çok sevgilinin güzelliğini anlatmak için kullanılır. Şairler genellikle
sevgililerinin güzelliğini dile getirmek için onları peri ile
kıyaslarlar. Peri, divan edebiyatında ve halk edebiyatında olduğu
gibi, Türk masal dünyasında da geniş yer tutmaktadır. Dede
Korkut Hikâyeleri’nden Tepegöz’de, Sarı Çoban, pınar başında
bir peri kızı ile birleşir. Masalların çoğunda peri, güzelliği kadar
332 27/Neml, 40
333 55/Rahmân, 15
334 Ali Erbaş, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 21, s. 516-517
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 94 -
iyilikseverliği ile dikkati çeker. Bütün bu özellikleri peri’nin modern
edebiyatta da kullanılan bir unsur olmasını sağlamıştır.
Gûl ve Gûlyabaniler
a) Câhiliyede Gûl İnancı: Câhiliye Araplarınca, tenha ve ıssız
yerlerde bulunduklarına inandıkları, değişik sûret ve renkli şekillerde
görünerek onları yoldan saptırıp helâk ettiklerini kabul
ettikleri, cin yahut şeytanlardan bir cins olarak bilinen hayâlî varlıklara
“Gûl” denir.335 Bunların dişilerine ise, “Suulât” adı verilir.336
İbn Sikkit (ö. 244/848) “insanı helâk eden her şey Gûl’dür.”der.337
Bunların bir yolcuya görünmesi, uğursuzluk kabul edilirdi. Bu
yüzden câhiliye Arapları, tenha ve ıssız yerlerin tekin olmadığına
her an karşılarına bir şeyin (Gûl) çıkabileceğine inandıklarından,
bu tür yerlerden geçerken “Bu vâdînin sahibine sığınıyorum” diyerek,
bir nevi onlardan, zarar vermemeleri için izin isterlerdi.338
Eğer yolda bir Gûl’a rastlanacak olsa, ne yapılacağı konusundaki
inançları ise şöyleydi: “Gûl’a rastlanınca onu bir darbede öldürmek
gerekir. Eğer ikinci darbe indirilirse, Gûl tekrar canlanır.” Bir
Arap şairi bunu şöyle dile getirir: “Gûl, bana dedi ki: İkinci defa
vur. Ben de ona yavaş ol, yerinde bekle hele. Zira ben (kılıcımı)
kalbe yerleştirirdim.” 339
Bir başka şair el-Behrânî, rastladığı bir Gûl ile mücadelesini
şöyle anlatır: “Ayın son günlerinde, gece zifiri karanlıkta Gûle bir
darbe indirdim, sanki toz duman oluverdi. İkinci defa darbemi
indirmiştim ki, (sanki bir) kuvvet onun ehlini koruyordu da (canlanıverdi).
Keşke o sağ elim kurusaydı da (o ikinci darbeyi indirmeseydim).”
340
Câhiliye Araplarının Gûl hakkındaki inançları o kadar ileri
gitmiştir ki, hatta Gûl ile evlenenler, onlardan çoluk çocuk sahibi
olanların varlığına dahi inanırlardı. Mesala, Amr bin Yerbu’ bunlardandı.
341
Amr bin Yerbu’ hakkında şöyle bir rivâyet vardır: “Amr bin Yerbu’
Gûl ile evlendi. Ondan çocukları oldu. Onun yanında uzun zaman
kaldı. Gûl memleketi tarafından şimşek çaktığı zaman, Amr’a
335 Kamus, III, 307; Alûsî, Bulûğu'1-Erab, II, 340; Nevevî, Minhâc (Şerhu Müslim),
XIV, 216-217
336 Nedvî, İslâm Tarihi, Hazırlayan: E. Edib, I, 304
337 İbn Manzur, Lisân, XI. 507
338 İbn İshak, Sîre, s. 92; İbn Hişâm, Sîre, I, 201; İbn Manzur, a.g.e., XI, 508
339 Âlûsî, a.g.e., II, 343
340 Âlûsî, Bulûğu'1-Erab, II, 344
341 Âlûsî, a.g.e., II, 340
CİN
- 95 -
şöyle derdi: “Onu bana gösterme (onu benden gizle). Eğer onu
bana gösterirsen, çocuklarını bırakır, memleketime -kavmimin
bulunduğu yere- doğru uçarım.” Bundan böyle ne zaman şimşek
çaksa Amr, ridasıyla onun gözünü örter ve ona şimşeğin çakmasını
göstermezdi. Derler ki bir defasında Amr bin Yerbu’ gaflet etti.
Gece şimşek çakmasına rağmen Gülün yüzünü ridasıyla örtmedi o
da uçup gitti. Uçarken şöyle diyordu: Amr çocuklarını sıkı tut. Ben
çakan şimşeğin yeryüzüne kaçan kıvılcımıyım... 342
Gûl ile evlenme, yani cinlerle evlenme inancı ülkemizde de
yaygındır. Ne var ki böyle bir olayı ispat etmek çok güçtür. Cinlerle
evlendiğini (Gûl de cin taifesinden kabul edildiğinden o da
buna dâhildir) iddia eden kimseler de bunu ispat edememekteler,
sadece bir iddiadan ibaret kalmaktadır. Onun için bu tür iddia sahiplerinin
ruhî bir rahatsızlıkları olduğu akla gelmektedir.
Türkçemizde Gûl’e, “Gûlyabâni” denildiği gibi, câdu (cadı),
hortlak da denilir. Bütün bunlar, Gûl cinsinden korkunç yaratıklar
kabul edilir.343 Câhiliye Araplarının sahip oldukları Gûl inancının
varlığı, Gûlyabâni şekliyle hemen aynı kabul edilmiştir. Bunun
içindir ki, ıssız, tenha, harabe ve çöplüklerden geçerken, Câhiliye
Araplarının yaptıklarına benzer şekilde “Tû destur!..” denilerek
geçilir ve böylece Gûlyabanilerin zarar vermesinden korunulacağına
inanılır (Türk Edebiyatında da konu edilmiş olan Gulyabânîler
hakkında H. Rahmi Gürpınar’ın “Gulyabânî” isimli eserini de
hatırlıyoruz).344
b) Hadislerde “Gûl” İnancı: Câhiliye Arapları arasında yaygın
olan “Gûl” inancının Hz. Peygamber’in hadislerinde hem müsbet
hem de menfi yönleriyle konu edildiğini görmekteyiz. Yani bir kısım
hadislerde zahiren “Gûl”ün varlığı kabul ediliyor gibi anlaşılıyor
ise de, diğer bir kısım hadislerde onun tamamen reddedildiği
ifade edilmektedir. Konu ile ilgili hadislerden örnekler görmeye
çalışalım.
Ebû Eyyüb el-Ensârî’den yapılan rivâyette “Gûl” ile yapılan
bir mücadeleden bahsedilmektedir. Ebû Eyyüb el-Ensârî’nin
içinde hurma bulunan bir duvar bölmesi vardı. “Gûl” gelir ondan
alırdı. Bundan Hz. Peygamber’e şikâyet etti. Bunun üzerine
Rasûlullah şöyle buyurdu: “Git, onu gördüğün zaman, ‘Bismillâh,
Peygambere icabet et!’ de.” Sonra Ebû Eyyüb, “Gûl”ü yakaladı.
Fakat bir daha dönmeyeceğine yemin etmesi üzerine onu bıraktı.
342 Alûsî. a.g.e., II, 340, 341
343 Ozon, M.N. Osmanlıca Türkçe Sözlük, s. 237
344 Ali Çelik, a.g.e., s. 133-136
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 96 -
Müteakiben Hz. Peygamber’e geldi, Rasûlullah ona: “Esirin ne
yaptı?” diye sordu. Ebû Eyyüb, “bir daha dönmeyeceğine yemin
etti” dedi. Rasûlullah: “o yalan söyledi ve esasen yalan söylemeye
de alışıktır.” buyurdu. Ebû Eyyüb, “Gûl”ü bir kere daha yakaladı,
o bir daha dönmeyeceğine yemin edince, onu yine serbest
bıraktı. Sonra Rasûlullah’a geldiği vakit; “Esirin ne yaptı?” diye
sordu. Ebû Eyyüb, “bir daha dönmeyeceğine yemin etti. (bıraktım)”
dedi. Daha sonra “Gûl”ü üçüncü kez yakalayınca, ona “seni
Rasûlüllah’a götürmeden bırakmayacağım.” dedi. Bunun üzerine
“Gûl” mukabelede bulundu. “Ben sana bir şey söyleyeceğim...
Âyet’el-kürsî; Evinde bunu oku, ne şeytan ne de başkası sana yaklaşamaz.”
Ebû Eyyüb, Hz. Peygamber’e geldi. Rasûlullah ona: “Esirin
ne yaptı?” diye sordu. Ebû Eyyüb, “Gûl”ün dediklerini anlattı.
Rasûlüllah: “Doğru söyledi, fakat kendisi yalancıdır” buyurdu.345
Tirmizi’nin346 “Bu hadis hasen-gariptir” diyerek naklettiği bu
hadise benzer, çok sayıda hadis nakledilmiştir. Muaz bin Cebel,
Ubey bin Kâ’b, Ebû Useyd ve Zeyd bin Sâbit’in de bu konuda benzer
rivâyetleri vardır.347 Ancak hadis metinleri ayrı ayrı incelendiği
zaman farklı ifadelere rastlanmaktadır. Şöyle ki: Bu rivâyetlerden
Ebû Eyyûb el-Ensârî ile Ebû Useyd’in rivâyetlerinde geceleri hurma
çalan varlık için “Gûl” tabiri kullanılırken, Muaz bin Cebel bunun
için “Şeytan” kelimesini kullanmış, Ubey bin Kâ’b ise, yeni buluğa
ermiş delikanli biri olduğunu anlatarak ona “Sen cin misin, insan
mısın?” diye sorduğunu, Onun cin olduğunu söylediğini, çalmış
olduğu hurmaları elinden almak isteyince, ellerini uzattığında,
elinin köpek ayağına benzediğini, üzerindeki tüylerinin de köpek
tüyü gibi olduğunu belirtmektedir. Bu konudaki Ebû Hüreyre’nin
rivâyetinde ise: “Birisi geldi”, şeklinde meçhul bir şahıstan bahsedilmektedir.
348 Hadislerde anlatılan ortak konu ise, biriktirilmiş
zekât hurmalarının çalınması, çalanın yakalanarak Rasûlullah’a
götürülmek istenmesi sırasında onun, Âyet el-Kürsi’nin faziletini
haber vermesidir.
Tirmizi’nin naklettiği Ebû Eyyüb el-Ensârî’nin rivâyeti hakkında
“Bu hadis Hasen-Garibtir” denilmiştir.349 “Garip hadislerin ise, metin
yönünden tek kalmış yahut isnadı tek kalmış hadisler olduğunu
biliyoruz.”350 “Garip hadisler içinde makbul olanları bulunmakla
345 Tirmizî, Sevâbu'l-Kur’an 158; Mübârekfûrî, Tuhfetü'l-Ahvezî, VIII, 183-184
346 279/892
347 Aynî, Umdetü'1-Kâri, XII, 144-148
348 Aynî, a.g.e., XII, 144-148
349 Tirmizi, Sevâbu'l-Kur'an 158
350 Uğur, M., Hadis Terimleri Sözlüğü, s. 102
CİN
- 97 -
beraber, ekseriyeti zayıftır. Bu sebepten tâbiîler, etbau’t-tâbiîn ve
daha sonraki nesillerin hadiscileri, garib hadislere pek rağbet etmemişlerdir.
351
Buhârî’nin zikrettiği Ebû Hüreyre hadisinin muallak olduğu
(Muallak Hadis: Hadisin baş tarafından bir veya peşpeşe birkaç
râvinin ismi söylenmeden, söylenmeyen sonuncu kişinin üst tarafındaki
kişiden rivâyet edilen hadistir.), hatta İbn Arabi’ye göre
Munkatı olabileceği ifade edilmiştir.352 Gerek Muallak ve gerekse
Munkatı Hadisler, zayıf hadisler grubundandır. 353
Hadisin rivâyet farkından doğan değişik ifadeler, râvilerin hurmaları
çalan hırsızın tayin ve tesbitinde kendi anladıkları gibi olayı
aktardıklarını anlıyoruz. Çünkü hurmaları çalan, kimine göre,
“Gûl” dür. Kimine göre, şeytandır. Kimine göre elleri köpek ayağına
benzeyen genç bir delikanlıdır, kimine göre de meçhul bir
şahıstır. Bu farklı ifadeler, her râvinin ya kendi hatırladığı veya
kafasında öyle şekillendirdiği bir varlık olarak anlatıldığına işaret
etmektedir.
Mezkûr hadislerin gerek ifade ettiği mânâdaki garabet gerekse
sened yönünden illetli olmaları, hatta Buhârî’nin naklettiği
Ebû Hüreyre rivâyetinde hadisin müdreç olduğunu hadis otoritelerinin
tesbit etmiş olmaları354 bu hadisleri daha ihtiyatlı olarak
ele almamızı gerektirmektedir. Yine Hz. Peygamber’in “Hastalığın
bizatihi sirâyeti yoktur, eşyada uğursuzluk yoktur, Gûl denilen
bir şey de yoktur” 355 hadisi de, kanaatimizi te’yid etmektedir.
Sünnet, Gûl inancını reddetmiştir.” Gûller sizi aldattığı zaman hemen
ezan okuyunuz.” 356 hadisi ise, daha çok sizin zihninize bu
tür düşünceler geldiği zaman onların vesvesesinden kurtulmak
için ezan okuyarak Allah’ı hatırlayınız, onların uyandıracağı kötü
duygulardan uzaklaşınız manasındadır. Yoksa Gûllerin varlığını
kabul etmek değil, bilakis yanlış düşüncelerden doğru düşüncelere
bir dâvet vardır. Bu hadis bize, ülkemizde yaygın olan ve halk
arasında Albastı veya Alkarası olarak bilinen ve çok kere de ezan
okumakla kendisinden kurtulunduğuna inanılan bir inancı da hatırlatmaktadır.
357
351 Uğur, M., a.g.e s. 139
352 Aynî, a.g.e., XII, 144-148
353 Uğur, M., a.g.e., s. 139
354 İbn Hacer, Fethu'1-Bârî, IV, 185
355 Müslim, Selâm, 107-108
356 Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/305-382
357 Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 136-140
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 98 -
Nazar Değmesi
“Nazar” Arapça’da bakış demektir. Türkçe’de de aynı mânâda
kullanılır. Bu umumi mânâsının dışında, yaygın bir inanışı dile
getiren terim olarak “Nazar değmesi”, az çok herkeste bulunan,
mavi gözlü kimselerde daha fazla bulunduğuna inanılan ve böyle
kimselerin bakışlarından fırlayan zarar verici, çarpıcı ve öldürücü
güç anlamındadır. 358
1- Câhiliyede Nazar Değmesi: Câhiliye Arapları arasında “Nazar
Değmesi” son derece yaygın bir inanıştı. Nazarının değmesi
konusunda bazı kimseler çok mâhir idiler. Bilhassa Benî Esed içinde
bu özellikteki insanlar çoktu. Hatta onlardan biri, semiz bir
deve veya yağlı bir sığır gördüğü zaman, cariyesinde: “Ey cariye,
Evden ölçeği ve paraları al, şu hayvanın etinden bize et getir” der.
(O sırada) hayvana nazar değer. Cariye, efendisinin dediklerini
evden alıp ayrılmadan hayvan, yere düşer, boğazlanır. Cariye de
onun etinden satın alır, getirirdi.359 Câhiliye Arapları, bir kimse hasedlikle
ve düşmanlıkla birine bakınca, o, bu bakış sebebiyle hasta
olurdu. Onlar bunun için: “Falana nazar değdi” derlerdi.360
Rivâyete göre Araplardan bir kimse, iki veya üç gün yemek yemez,
aç kalır. Sonra çadırının perdesini kaldırır, beklerdi. Oradan
bir deve veya bir koyun geçerken görürse: “Bu gün bu deveden
daha güzel bir deve görmedim” derdi. Böyle dediği hayvan, bir
kaç adım atar ve hemen düşer ölürdü.361 Bir Arap şairi şöyle der:
Bir (toplantı) mahal(lin)de karşılaşınca karşılıklı nazar ederek bakışınca,
basılan yer ayaklarının altından kayıverir. 362
İbn Abbas, bir topluluğa uğrayınca bakışlarıyla kendisini tehdit
edenler için şu şiiri söylemiştir: (Onlar) bana kızarmış gözlerle,
keçinin kasabın (elindeki) bıçağına baktığı gibi bana keçi bakışıyla
baktılar (yani korkak ve ürkek şekilde.) 363
Bunlardan açıkça anlıyoruz ki, “Nazar Değmesi”, Câhiliye
Araplarının çok yakından ilgilendikleri ve tesirinden korktukları,
öldürücü ve çarpıcı bir güçtür. Onlar bunu sadece bilmekle
kalmıyorlar, onun etkisinden korunmak için de birtakım tedbirlere
başvuruyorlardı. Bunların başında “Temâim” adı verilen 364
358 Yeni Türk Ansiklopedisi, VII/2607; Meydan Larousse, IX, 257
359 Bursevî, Rûhu'l-Beyân, X, 127; Emiroğlu, T., Esbâb-ı Nüzul, 38-39
360 İbn Manzur, Lisân, XIII, 301
361 Bursevi, a.g.e.. göst. yer; Emiroğlu, T., a.g.e. göst. Yer
362 Râzî, Mefatihu'1-Gayb, XXX, 1000
363 Râzî, a.g,e., göst. yer
364 Âlûsî, Bulûğu'1-Erab, II, 7-9
CİN
- 99 -
nazarlıklar geliyordu. Ayrıca nazarı dokunan kimseye bir kap içinde
ellerini, ayaklarını ve izarının altını yıkamasını söylerler, o da
yıkar, bu yıkantı suyu, nazara uğrayan kimsenin üzerine dökerek,
böylece nazardan kurtulunulacağına inanıyorlardı.365 Ayrıca Rukye
(okumak) de yapılıyordu. 366
Nazar değmesi inancı hemen bütün ülkelerde, kendine has
özellikler içinde görülmektedir. Dün olduğu gibi, bu gün hâlâ
Avrupa’da özellikle İtalya’da, Balkanlarda ve Rusya’da rastlanmaktadır.
367 Hatta Schwab’larda (Güney Almanya) çocukların alınlarına,
nazar değmesin diye insan pisliği sürüldüğü kaydedilmektedir.
368
Ülkemizde de, her bölgede nazar inancı yaygındır. Gök mavisi
rengindeki gözün, bakışının değmesi ihtimalinin daha büyük olduğuna
inanılır. Bunun içinde gök mavisi şeylerle nazar değmesinden
korunulacağı düşünüldüğünden, mavi boncuğa önem verilir.
Mavi boncuk, nazarlık olarak kullanılır. Bundan başka ülkemizde
nazar değmesinden korunmak için, yeşil kahve tanesi, eski para,
kurşun, çitlenbik kabuğu ve at nalı gibi şeyler de nazarlık olarak
kullanılır. Bu nazarlıklar, kullanıldıkları yere göre değişik şekillerde
asılır ve dikilir. Mesela, çocukların omuzlarına dikilir, hayvanların
alınlarına yahut boyunlarına asılır, evlerin veya binaların giriş
kapılarına konur. Yine ülkemizde nazardan korunma âdetleri arasında
sıkça görüleni, nazar uğrayana kurşun dökülmesi, başının
üstünden dua ile çevrilmiş tuzun ateşe atılarak patlatılması, üzerlik
otunun yakılarak dumanıyla tütsülenmesi gelir, bunlar yapılırken,
kendilerine has özel tekerlemeleri de unutulmaz. Şöyle ki:
Tuz patlatılırken: “Nazara bozara/Nazar edenin iki gözü bozara”
denir. Üzerlik otu tütsülenirken de: “Elemtere fiş/ Kem gözlere şiş;
Üzerlik otu çatlasın/Nazar eden patlasın.” 369
Bazı yörelerde nazar değmesinden korunmak için, nazarından
korkulan kişi, çocuğu gördükten sonra, hemen çocuğun yüzü
yıkanır, elbiseleri değiştirilir. Hatta dışarı giderken çocuğa siyah
lekeler sürülür. 370
365 Sofuoğlu, M., Sahih-i Müslim Terc, VIII, 37 -Dipnotta-
366 Müslim, Selâm hadis no: 1725
367 Tanyu, H. Türklerde Taşla İlgili İnançlar, s. 213
368 Tanyu, H. a.g.e. s. 213, -Eduarda Seliğman Der Böse Blyick Und Vermandes,
s. 219'dan naklen-
369 Yeni Türk Ansiklopedisi, Nazar mad.; Halıcı, Feyzi, Türk Halk Edebiyatı ve
Folklorunda Yeni Görüşler, (248-52). Mehmet Aydın'ın, "Konya'daki Manevi
Halk İnançlarının Dînler Tarihi açısından Tetkiki" isimli makaleden
alınmıştır
370 Ali Çelik, a.g.e., s. 192-195
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 100 -
2) Kur’ân-ı Kerim’de Nazar Değmesi: “O küfretmekte olanlar,
zikri/Kur’an’ı işittikleri zaman, seni neredeyse gözleriyle yıkıp devireceklerdi.
‘O gerçekten bir delidir’ diyorlar. Oysaki o zikir/Kur’an, âlemler için
bir öğütten başka şey değildir.” 371 Müşrikler Hz. Peygamber’i gördüklerinde,
ona karşı duydukları kıskançlık ve düşmanlık sebebiyle
gözleriyle onu oklayıp öldüreceklermiş gibi bakarlardı. Bu âyet
onların bu psikolojik durumunu tasvir etmektedir. Bu âyetin nazar
(göz değmesi) ile ilgili olduğu yolunda yaygın bir kanaat bulunmakla
birlikte bu kanaat kesin bir bilgiye dayanmamaktadır. Nitekim
Şevkânî’nin aktardığına göre,372 çok yönlü bir âlim olan İbn
Kuteybe de âyette müşriklerin Rasûlullah’a nazar değdirmelerinden
söz edilmediğini, Rasûlullah Kur’an okuduğunda inkârcıların
ona kinle ve düşmanlık duygularıyla baktıklarının anlatıldığını
ifade etmiştir. Buna göre âyetin nazarla ilgisi yoktur.373
Allah Rasûlünü Gözleri ile Yıkmak İsteyenler: İbn Abbas, İbn
Mesud, el-A’meş, Ebu Vâil ve Müeahid: “le yuzlikûneke / Seni devireceklerdi”
anlamındaki buyruğu: “Canının çıkmasına sebep
olacaklardı” yani seni helâk edeceklerdi, öldüreceklerdi diye okumuşlardır.
el-Herevî dedi ki: Onlar gözleriyle sana bakıp duruyorlar.
Böylelikle sana besledikleri düşmanlıkları sebebiyle Allah’ın
seni yerleştirmiş olduğu o üstün makamından kaydırmak, devirmek
istiyorlar, demek istemektedir. el-Kelbî: Seni yere yıkıyorlar,
diye açıklamıştır. Yine ondan es-Süddî ve Said b. Cübeyr’den şöyle
açıkladıkları nakledilmiştir: Seni risâleti tebliğ etmek görevinden
alıkoymak istiyorlar; el-Avfî: Seni yere yıkıyorlar; el-Müerric: Seni
yerinden kaydırıyorlar; en-Nadr b. Şumeyl ve el-Ahfeş: Seni fitneye
düşürüyorlar; Abdu’1-Aziz b. Yahya: Sana ileri derecede hiddetle,
yan yan bakıyorlar; İbn Zeyd: Sana dokunuyorlar (delirtmek
istiyorlar); Cafer es-Sadık: Seni yiyorlar; el-Hasen ve İbn Keysan:
Seni öldürüyorlar diye açıklamışlardır. Bu da göz ucuyla beni devirdi,
gözüyle beni öldürdü, tabirlerine benzemektedir.
Bu âyete nazar âyeti demek ve özellikle nazar duâsı olarak
kabul etmek doğru değildir. Kâfirler, peygamberimize o kadar kin
duyuyorlardı ki, Kur’ân’ı işittikleri zaman ona yiyecekmiş gibi bakıyorlardı.
Âyetin halk kültüründeki “nazar” denilen inanışla herhangi
bir ilgisi yoktur. Bu nedenle âyetin nazar duası diye okunması
temelsiz ve yanlış bir davranıştır. Çünkü dua, Allah’tan bir şey
istemektir. Bu âyette ise Allah’tan istenen herhangi bir şey yoktur.
371 68/Kalem, 51-52
372 Şevkânî, a.g.e., c. 5, s. 319
373 Hayrettin Karaman, Mustafa Çağrıcı, İbrahim Kafi Dönmez, Sadrettin Gümüş,
Kur’an Yolu, DİB Y., c. 5, s. 359-362
CİN
- 101 -
Allah’ın peygamberimize yaptığı bir açıklamayı içermektedir.
Âyette “leyuzlikune bi-ebsârihim / Neredeyse gözleriyle seni devireceklerdi”
ifâdesinin, göz değmesi anlamına geldiği görüşünde
olanlar, görüşlerini hadislerle desteklemişlerdir. Fakat burada kastedilen,
Hz. Peygamber’e göz değeceği değil, kâfirlerin ona çok
kızgınlıkla, onu yiyecek, devirecek gibi bakmaları anlatılmaktadır.
Kelbî kelimesini “Neredeyse seni, mesajın tebliğ edilmesi görevinden
çevireceklerdi”, Hasan-ı Basrî: “Neredeyse seni gözleriyle
öldüreceklerdi” şeklinde mânâlandırmış, İbn Kuteybe ise: “Allah,
gözü değen kimsenin, beğendiği şeye gözünün değmesi gibi
onlar da sana göz değdireceklerdi” mânâsını kast etmiştir. “Sen
Kur’an okuduğun zaman onlar sana öyle bir düşmanlık ve öfke
ile bakıyorlardı ki neredeyse seni devireceklerdi, demektir” demiştir.
İbn Abbâs, İbn Mes’ûd, A’meş ve Mücâhid ise bu kelimeyi
“leyuzhikuneke” şeklinde okumuşlardır ki “seni helâk edeceklerdi”
demektir. 374
İbn Kuteybe de bunu şu sözleriyle kabul etmemektedir: Nazar
değen bir kimsenin beğendiği bir şeye nazarının değmesi gibi,
onların nazarının peygamberimize değeceğini Yüce Allah kastetmiyor.
Kastettiği şundan ibarettir: Sen Kur’an okuduğun zaman
onlar az kalsın seni düşürecek noktaya varacak kadar düşmanlık
ve kin ile sert ve keskin bakışlarla bakıyorlar.
Kuşeyrî nazar konusundaki hadis rivâyetlerinin bir kısmını pek
isabetli bulmamış ve şöyle demiştir: “İsâbet-i ayn (nazar değmesi),
ancak nazar edilen şeyin çok beğenilmesi ve nazar edenin içinden
gelen bir hayretle ona bakmasıyla gerçekleşebilir. Bir şeyden tiksinmek,
bir şeye kızmak ve öfkelenmek sûretiyle nazar değmesi
olmaz. Hz. Peygamber’e kin ve nefret dolu gözle bakıyorlar ve ‘bu,
herhalde delinin biridir’ diyorlardı. O bakımdan Rasûlullah (s.a.s.)
Efendimiz hakkında bu bapta bir göz değmesi arzusu söz konusu
değildir.
İbn Kesir’in görüşüne göre de anlam şudur: Onlar sana olan
kinlerinden ötürü seni kıskanırlar. Allah’ın seni koruması ve onlara
karşı seni himaye etmesi olmasaydı sana zarar vermeye kalkışırlardı.
“Gözleriyle seni yıkacaklar” ifâdesine Kelbî, “seni, risaletini
tebliğ görevinden çevireceklerdi”, Hasan Basri: “Neredeyse seni
gözleriyle öldüreceklerdi”, İbn Kuteybe: “Allah, gözü değen kimsenin,
beğendiği şeye gözünün değmesi gibi onlar da sana göz
374 Fethu'l-Kadîr: 5/277
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 102 -
değdireceklerdi mânâsını kast etmemiştir. Sen Kur’an okuduğun
zaman onlar sana öyle bir düşmanlık ve öfke ile bakıyorlardı ki
neredeyse seni devireceklerdi” mânâsını vermişlerdir.
Mevdudi, bu âyetin tefsirinde şöyle der: “Sanki bakışlarıyla yiyecekler”
Mekke kâfirleri o kadar kızgındılar ki, Kur’an’ı işittikleri
zaman Peygamber’i sanki gözleriyle yiyeceklerdi. Onların bu hali
İsra Sûresi 73. ve 77. âyetler arasında beyan edilmektedir.
Seyyid Kutub, bu âyetin tefsirinde şunları söyler: Bu bakışlar
neredeyse Hz. Peygamber’in adımlarını etkileyeceklerdi. Sarsılmasına,
sürçmesine, dengesini ve gücünü kaybedip yıkılmasına
neden olacaklardı. Hiç kuşkusuz bu, onların bakışlarının taşıdığı
kin, kıskançlık, çekememezlik, kötülük, intikam, hırs, kızgınlık ve
zehirden çok daha etkin anlatımlı bir ifadedir. Bu zehirli ve kızgın
bakışlar, beraberinde iğrenç küfürler, âdi sövgüler ve aşağılık iftiralar
da taşıyor: “O delidir’ diyorlardı.”
Hârikalar saçan fırça bu sahneyi Mekke’deki genel davet sahnelerinin
arasından olağanüstü bir maharetle çizip evrensel perdede
tescil ediyor. Böyle bir sahne, ancak kalplerinden ve gözlerinden
böylesine kızgın ve aşağılık bir kin akan ileri gelen inatçı ve
suçluların yer aldığı bir halkada yaşanabilirdi.
“Oysaki o zikir/Kur’an, âlemler için bir öğütten başka şey değildir.” 375
Kâfirler, gözleriyle bile Peygamberimizi yok etmek istiyorlardı.
Bu Kur’ân’ın âyetlerini işittiklerinde gözleriyle Peygamberimizi
yemek istiyorlardı.
Bu günde aynısı değil mi? Allah’ın kelâmı her yerde okunmaya
başlıyor. Böyle olunca, birilerinin gözleri belermeye başlamıştır.
Gözleriyle müslümanları yok etmeye yöneliyorlar, ama Allah (c.c)
diyor ki; bu belirli grubun, belirli yörenin, belirli bir ırkın kitabı
değil, bütün âlemlere indirilmiş bir zikirdir, bir nasihattir, bir yol
göstericidir. İnsanların gönüllerini etkileyecek kelimeler ve iman
esasları canlı ve taze olarak hayata tümüyle yansıtılmasını beklerken,
yeryüzünü ıslah edip dünyanın ihtiyaç duyduğu huzur ve
İslâmî sistem bu Kur’an sayesinde mutlaka bir gün kurulacaktır.
Nazarın etkisini kabul etmeyenler, Kur’ân-ı Kerim’den yola çıkarak
önemli deliller ileri sürerler:
1- Allah, bizi haketmediğimiz bir nedenden dolayı, sırf birisi
baktı (nazar etti) diye cezalandırmaz. Cezalandırması, O’nun
375 68/Kalem, 52
CİN
- 103 -
adâlet anlayışına ters düşer.376
2- İnsanın başına gelenler, kişinin kendi yapıp ettiklerindendir.
377
3- Birisine (bir çocuğa) veya bir eşyaya sevgiyle baktık diye
onun başına gelenlerden biz soumlu tutulamayız.378
4- Birisine (bir çocuğa) veya bir eşyaya sevgiyle bakmak kınanmamıştır.
379
5- Allah isteyip uygun görmedikçe kimse sıkıntı ve zarar veremez.
380
6- Kötülüğü ve zararı başkasından bilmek Kur’ân’ın öğretisine
aykırıdır.381
7- Kur’ân’da nazara (bakışlardaki yıkıcılık) olur veren bir ifade
ve nesnel (somut) olarak kanıtlanmış ilmi bir bulg yoktur. 68/Kalem
Sûresi 51. âyeti de, İslâm düşmanlarının vahiy elçisi Muhammed’e
(s.a.s.) olan öfkelerini ve onu doğru yoldan kaydırma isteklerini
anlatmaktadır. Nitekim benzer ifadeler başka ayetlerde de vardır.
382
8- Nazara (bakışlardaki yıkıcılığa) inanmak; sorumsuzluklarımızı,
başarısızlıklarımızı, eksikliklerimizi, hatalarımızı, kusurlarımızı
başkalarına yüklemektir.
9- Nazara (bakışlardaki yıkıcılığa) inanmak, toplum içinde insanları
birbirine düşürmek, dedikodu ve bölücülük yapmak, dertlerimiz,
sorunlarımız, sıkıntılarımızın kaynağını yanlış yerde aramak
ve böylece sorunların katlanarak sürmesine neden olmaktır.
Nazara diğer bir kanıt olarak Kur’ân’dan Felak ve Nas sûreleri
getirilir. Bu iki sûrede de nazara doğrudan bir vurgu yapılmaz.
Felak sûresinde; kötülüklerden Allah’a sığınmadan söz edilirken,
kıskancın yapabileceği kötülüklerden de Allah’a sığınılır. İnsanların
birbirine yaptığı yüzlerce kötülük varken, nazarın akla
gelmesi dinin mantık dışına itilmek istenmesinden kaynaklannmaktadır.
376 11/Hûd, 101; 16/Nahl, 118; 43/Zuhruf, 76
377 42/Şûra, 30; 4/Nisâ, 79
378 52/Tûr, 21; 74/Müddesir, 38
379 3/Âl-i İmrân, 14
380 6/En’âm, 17-71; 7/A’râf, 191-198; 10/Yûnus, 18, 106-107; 21/Enbiyâ, 6; 22/
Hacc, 12-13; 33/Ahzâb, 17; 39/Zümer, 38; 46/Ahkâf, 4-5; 48/Fetih, 44
381 4/Nisâ, 78-79
382 17/İsrâ, 73-76
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 104 -
Kıskançlığa en somut örnek, eşlerin veya sevgililerin birbirlerini
kıskanmasıdır. Bu kıskançlıkta eşler, acaba gözleriyle mi, yoksa
sözleriyle ve davranışlarıyla mı birbirlerini rahatsız ederler?
Hiçbir hasetçinin kıskanç bakışları (nazarı) insana uğursuzluk
getiremez. Eğer böyle bir imkân olsaydı, nazarı en fazla ideolojik
alanda kullanmak fonksiyonel olurdu. Silahsız sopasız, düşmanlarımızı
nazarla yere sermek oldukça keyif verici olurdu herhalde...
İktidar kavgasında muhalefet liderler de sanırım nazardan çokça
yararlanabilirlerdi.
Bunun da ötesinde, örneğin, zenginin malı züğürdün çenesini
yorar da nazarı oana bir zarar veremez! Nazar, ne hikmetse genelde
orta halli ailelerde ve özellikle günahsız yeni doğan çocuklara
değer!
Cenâb-ı Allah Âl-i İmrân sûresinin 110-120. âyetlerinde kıskanç/
kindar insanların şahsiyeletlerinden bir kesit sunmaktadır.
Bizim dışımızdaki inkârcıların bize olan kin ve kıskançlıklarından
dolayı parmaklarını ısırdıklarını bu âyetler bildirmektedir. Ama
sabreder ve Allah’tan korkarsak bunların hilesinin bize hiçbir zarar
veremeyeceği -çok şükür ki- müjdelenmektedir!
İslâmî kardeşliğin olmadığı dünyada insan insanın kurdudur.
Fakat insan hayatı, bir diğer insanın gözlerinden çıkacak “ nazar
manyetik dalgalarıyla”(!) tehlikeye düşecek kadar da pamuk ipliğiyle
bağlı olamaz, olmamalıdır.
Bu arada, eğer nazar varsa, Müslüman olmayanlar, Felak ve
Nas sûresi gibi duaları bilmediklerine göre, nazarla ilgili sorunlarını
nasıl çözecekler? Yoksa sadece Müslümanlara mı nazar değmektedir?
Müslüman olmayanları nazar etkilemez mi?
Allah dilemedikçe hiçbir kimse hiçbir kimseye zarar veremez.
Bu konuda 10/Yûnus,102; 48/Fetih, 11 ve 72/Cinn, 21 gibi âyetlerin
dikkatlice okunması yararlı olur kanısındayız.
İnsanları, Allah’ın dışında, anlamsız korkularla zapt u rapt altına
almak, onlara yapılacak en büyük zulûmdür, diye düşünüyoruz.
Müslüman, Allah’ın izin vermediği bir biçimde, yani öyle bir
imkân tanımadığı halde, nazar gibi mevhum korkularla endişeye
kapılmamalıdır.
Bir kasabanın, bir ilçenin veya bir ilin tüm insanlarını incelemeye
alalım. Bakışlarıyla, bir binayı, bir ağacı, bir insanı deviren
kaç kişi bulabiliriz? Bakışlarıyla televizyonu yerinden indiren, arabayı
durduran, insanın kolunu-bacağını kıran, gözünü çıkaran, bir
elbiseyi yırtan, üzerimize taş fırlatan, altımızdan koltuğu çeken
kaç kişi vardır? Bu ve benzeri inançlar, halkı uyutan ve uyuşturan,
kendisinden ve kendi gölgesinden bile korkutan inançlardır.
CİN
- 105 -
Böylesi inancın yaygarasını koparanlar; nazar ve büyü teraneleriyle,
evinde eşya bozulunca faturayı komşuya, çocuk başarısız
olunca faturayı bir başkasına çıkararak halkı farkına varmadan
birbirine düşürmektedir. Çünkü onlara göre, nazarın kimde olacağı
belli olmaz, kimin kime zarar vereceği de belli olmaz. Onlar,
nazar, büyü vb. inançlarla insanların başarısızlıklarını, sıkıntılarını,
hastalıklarını ve zararlarını gizemli bir şekilde başkalarına yıkmakta,
sorumluluğu başkalarına yüklemekte ve insanları birbirlerine
düşman etmektedirler.
3) Hadislerde Nazar Değmesi: Hadislerde, nazar değmesi bir
vâkıa olarak anlatılmış ve onun, hak (gerçek) olduğu belirtilmiştir.
383 Konuyla ilgili hadislerden bazı örnekler görelim:
“Nazar değmesi haktır. Eğer kaderin önüne geçen bir şey olsaydı,
onun önüne nazar değmesi geçerdi.” 384
“Nazar, kişiyi kabre, deveyi tencereye sokar.” 385
“Nazar değmesi haktır. Eğer kaderin önüne geçen bir şey olsa idi, nazar
değmesi geçerdi. Sizden yıkanmanız istendiğinde vücudunuzu yıkayın.”
386
Son hadiste geçen “Sizden yıkanmanız istenince (vücudunuzu) yıkayın”
sözünden maksad, yukarıda zikrettiğimiz, Câhiliye Arapları
arasında uygulanan ve kendisine “nazar abdesti” de denilen bir
çeşit, nazardan korunma âdetidir. Sünnetin de kabul ettiği anlaşılan
bu âdetin, nasıl yapıldığı hakkında değişik rivâyetler vardır. Bu
rivâyetlerden biri şöyledir: Bir kap içinde su doldurulur. Kap yere
konmaz, (ondan nazarı değen kimse) bir avuç alarak mazmaza
yapar ve suyu yine kabın içine püskürtür. Sonra aynı sudan alarak
yüzünü yıkar. Sonra sol eliyle su alır, sağ elini; sağ eliyle su alarak,
sol elini yıkar. Dirsekleriyle topuklarını yıkamaz, sonra bu şekilde
sağ ayağını sol ayağını yıkar. Sonra izarının altını (bazıları bunu
avret mahalli diye anlamışlardır) yıkar. Böylece yıkama işini bitirir.
Yıkantı suyu, nazara uğrayan kimsenin arkasından döker. Nevevî
diyor ki bu mânâyı tahlil etmek ve hakikatini anlamak mümkün
değildir. Bizce bilinen şeylerin hepsinin sırlarına ermek aklın kuvveti
dâhilinde değildir. Onun mânâsını akıl almıyor diye de reddedilmez.”
387
Bununla beraber, nazarı değen kimsenin bu şekilde abdest
almaya mecbur edilip edilmeyeceği hakkında ihtilaf edilmiştir.
383 Müslim, Selâm, 41/11, 1719
384 Müslim, Selâm, 42/11, 1719
385 İbn Kesir, Tefsir, IV/411
386 Müslim, Selâm 42/11, 1719
387 Nevevî, el-Minhac, XIV, 172
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 106 -
Bazıları: Bir kimsenin nazarı değdiği anlaşılırsa, ondan korunmak
icap eder. O yerin halkı, onun nazarından korunmalıdır388 şeklinde
görüş ileri sürmüşlerdir. Hatta “Onun evine kapanmasını temin etmeli,
fakirse yetecek rızık vermeli” tarzında yorumlar yapılmıştır.
Fakat nazardan korunmanın en mâkul ve uygun olanı, bu konudaki
me’sûr duaları okumaktır.389 Bu duaların okunması, Hz. Peygamber
tarafından bizzat istenmiş390 ve öğretilmiştir. 391
Öğretilen ve okunması tavsiye edeline bu dualar, Allah’ın varlığını,
birliğini yani Tevhidi içeren ve sadece O’na sığınmayı anlatan
metinlerdir. Yoksa Câhiliye Araplarının yaptığı gibi, birtakım
“temâim ve nazarlıklarla, kâhinlerin, arrafların, afsuncuların, sihirle
uğraşanların, cinlerle irtibat halinde olduklarını iddia edenlerin
okudukları tekerlemeler değildir. Çünkü sünnetin koyduğu her
şey, Tevhid’i korumaya daima özen göstermiştir.
Nazar değmesi inancı, hemen her toplumda görüldüğünden,
kendine has karakter ve yorumlarıyla, yeni şekilleriyle bürünmüş
olarak ortaya çıktığından, menşeinin hangi toplum olduğunu
tesbit etmek oldukça zordur. Ancak psikolojik temelleri olduğu
muhakkaktır. Hatta şöyle de denilebilir: Belli bazı renklere karşı
hassas olan kimselerin, o renge sahip gözleri olan kimselerin bakışlarının
etkisinde kalabileceklerini düşünerek tedirgin olmaları
halidir. Olay, şuur altındaki hissiyatın açığa çıkması olarak da anlaşılabilir.
Hadiste geçen “Nazar Haktır” ifadesi de, bize böyle bir
etki altında kalmanın mümkün olduğunu anlatmak için söylenmiş
olabilir. 392
Bir şeye bakmak anlamına gelen nazar tasavvufta şeyhin,
mürşidin müridine, salikine, manevi yolla bakması, feyiz vermesi;
Türk kültüründe ise göz değmesi, bir olayı ve belli bir biçimde ele
alma demektir.
İslâmî kaynaklarda “isabet-i ayn” olarak geçen ve kültürümüzde
daha çok “nazar değmesi”, nazara gelmek, nazara uğramak,
göz değmek tabirleri kullanılan “nazar”, özellikle açık mavi
gözlü, keskin bakışlı kimselerin bir insana, hayvana veya güzel
bir eşyaya, âlete, işe vb. şeye bakması ile ona etki etmesi, zarar
vermesi, insanın hastalanması, eşlerin, ailenin, ortak iş yapanların
huzursuz ve geçimsiz olması, düzenin bozulması, işlerin kötüye
388 Davudoğlu, A. Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi, IX/607
389 Müslim, Selâm 172; Buhârî, Tıb 24
390 Müslim, Selâm 1725
391 Müslim, Selâm 46-47/11, 1723
392 Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 192-198
CİN
- 107 -
gitmesi anlamında kullanılmaktadır. Kötü gözle, kıskançlıkla bakmanın
etkili olduğu, insanın olumsuz yönde etkilendiği, hatta
hastalığa sebep olduğu yaşanan, bilinen, görülen, gözlenen bir
olgudur. Peygamber (s.a.s.) “Göz değmesi gerçektir”393 buyurmuştur.
Fâtiha, İhlâs, Felâk ve Nâs sûreleri okunmak, Allah’a dua etmek
sûretiyle, nazar değmesinden kurtulmak mümkündür. Göz değmesi
ve psikolojik hastalıklara karşı rukye ile (okuyup dua ederek)
tedavi edebileceğine dair hadisler vardır.394 Peygamberimiz (s.a.s.),
“Allah’ım! Ey insanların Rabbi! Ey acıyı, sıkıntıyı, hastalığı gideren Allah,
bu hastaya şifa ver, çünkü sen şifa verensin, Senden başka kimse şifa
veremez. Bu hastaya öyle bir şifa ver ki, onda hiçbir hastalık kalmasın.”
diye dua etmiştir.395 Yine Peygamberimiz kötülüklere, kötü insanların
şerlerine karşı, “Yarattıklarının şerrinden tam kelimeleriyle
Allah’a sığınırım” şeklinde dua edilmesini, Allah’a sığınılmasını
tavsiye etmiştir. 396
Maddî manevî her türlü hastalık için, tedaviye başvurmak,
doktora gitmek asıldır. Ancak şifayı verenin, ilaçlarda devayı var
edenin Allah olduğu unutulmamalıdır. Göz değmesi, korkma vb.
psikolojik hastalıklarda kişi dua ederek, Allah kelâmı olan Kur’ân
âyetlerini ve sûrelerini okuyarak kurtulmaya çalışabilir. Ancak nazar
değmesin diye muska, nazar boncuğu denilen gök boncuk,
ağaç parçası, at nalı, kafatası vb. şeyler takmak, nazardan kurtulmak
için kurşun döktürmek, tütsü yapmak doğru değildir. Bunların
din ile tedavi ile bir ilgisi yoktur. Peygamberimiz bu tür şeyleri
hoş görmemiş, nazarlık takılmasını men etmiştir.397
Sihir/Büyü
Sihir, yapılış şekli ve meydana getirdiği etki açısından, uzmanlık
gerektiren bir sanattır, inanç değil de sanat olan bu olayı, halk
inançları içinde görmek her ne kadar, ilk anda yadırganacak bir
husus ise de, meydana getirdiği etkinin şiddetinden dolayı, halkta
uyandırdığı tepki, ona âdeta inanç hüviyyeti kazandırmıştır. Biz
meseleye bu yönü itibariyle yaklaşarak sihri, halk inançları arasında
incelemeyi uygun bulduk.
Sihir, lügatte, “ne olursa olsun sebebi gizli olan şey” demektir.
Şer’î örfte ise, “sebebi gizli olmakla, hakikatin hilafına tahayyül
olunan yaldızcılık, şarlatanlık, hilekârlık yolunda cereyan
393 Buhârî, Tıb 36; Ebû Dâvûd, Tıb 15
394 Ebû Dâvud, Tıb 18
395 Ebû Dâvud, Tıb 19; Buhârî, Tıb 38
396 Ebû Dâvud, Tıb 19
397 Nesâî, Zînet 17; İbn Mâce, Tıb 39); Dini Kavramlar Sözlüğü, D.İ.B. Y.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 108 -
eden herhangi bir şey” demektir. “Esrarengiz gizli sebeple incelik,
zahirî cazibe, hud’a kötü maksat, sihrin mâhiyetini teşkil eder. İnsafsızlık
ve ahlâksızlık sihrin köküdür.398
Türkçemizde sihir: “Büyü, cadılık, gözbağcılık olarak bilinir.”399
Bu işin bir çeşit illizyon (illustion) olayı olduğu da düşünülebilir. 400
1) Câhiliyede Sihir: Sihir, Câhiliye Araplarının inanç dünyasında,
etkin bir yere sahiptir. Onlar, görmedikleri bir şeyden ya da
alışmadıkları, duymadıkları şeylerden sözeden, konuştuğu konularda
birtakım gizli kapalı ya da şaşırtıcı yeni şeyler söyleyen birini
gördüklerinde onu, büyünün (sihrin) etkisine girmiş kabul ediyor,
onun büyülenmiş olduğunu söylüyorlardı. Duydukları bu yeni şeyler
onlar için, sanki sihirden başka bir şey değildi.401 Onlarda, şeytanlarla
büyü ve büyücüler arasında öğrenci-öğretmen ilişkisine
benzer bir ilişkinin olduğuna dair anlayış vardı. Büyücünün, kişi
ile hanımı arasını ayırabilme gücüne sahip olduğuna inanıyorlardı.
402 Cinlerin, dâhî kimselerle ilişki kurdukları şeklindeki Câhiliye
inancı, sihirbazların da tıpkı kâhinler gibi, cinlerle ilişki kurduklarını,
onları kendi işlerinde kullandıklarını ifade ederek insanlar
üzerinde etkili olmaya çalışmaları, Câhiliye Araplarını cinlerin, sihirbazlara
yardımcı olduklarını zannetmeye sevketmiştir. 403
Birtakım rivâyetlerden öğrendiğimiz gibi, sihir denilince ilk
akla gelen, Beni Züreyk’li bir Yahudi olan Lebid bin A’sam’ın Hz.
Peygambere sihir yaptığı rivâyetidir.404 Bu olayın varlığı tartışmalı
olmakla birlikte, anlaşılan şudur ki, sihir olayı Câhiliye Arapları
arasında yaygındı. Bu işi bilen, sanat edinmiş kişiler, o devirde çok
sayıda bulunuyordu. Kur’an’da: “Büyü, büyücü, büyülenmiş ve büyücüler”
kavramlarının, defalarca tekrar edilmiş olması, kâfirlerin,
Hz. Peygamber’i büyücülükle itham eden sözlerinin hikâye edilişi,
Arapların İslâm’dan önce, sihir ve sihirbazları bildiklerine ve onlarla
sıkı münasebet halinde olduklarına güçlü bir delildir. 405
398 Râğıb, Müfredat, s. 331; Yazır, M. H., Hak Dini
399 Kamus, I, 887-888
400 Redhause, English-Turkish Dictionary s. 483
401 7/A’râf, 132; 5/Mâide, 110; 10/Yunus, 76; 11/Hûd, 7; 27/Neml, 13; 26/ Şuarâ,
34; 38/Sâd, 4; 51/Zâriyât, 52
402 2/Bakara, 102
403 Taberî, Tarih, I, 445; İzzet Derveze, Asrun-Nebî, s. 294-298
404 Buhârî, Tıb 47, 49, 50, VII, 28-30; Cizye 14, IV 68, Edeb 56, VII, 88; Müslim,
Selâm 43, II, 719
405 İzzet Derveze, a.g.e., s. 271; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk
İnançları, Beyan Y., 199-201
CİN
- 109 -
2) Hadislerde Sihir: Büyü, afsun, nirenk ve füsun gibi tabirlerle
de ele alınan sihir,406 değişik münasebetlerle Kur’an’da iştikakıyla
birlikte 80’den fazla yerde geçmektedir.407 Hz. Peygamber’in hadislerinde
zikri geçen sihir, hüküm itibariyle, reddedilmiş, bu, “sihir
yahpmak şirktir”;408 “Sihre inanan cennete giremez” 409 şeklindeki hadislerle
ifade edilmiştir.
Ebû Hüreyre’nin rivâyetinde, Hz, Peygamber’in kaçınılmasını
istediği yedi şeyden biri de büyüdür (sihirdir).410 Hadiste geçen diğer
altı şey ise: “Allah’a şirk koşmak, zina yapmak, faiz yemek,
yetim malı yemek, savaştan kaçmak, namuslu kadına iftira atmak).
Başka bir hadiste ise: “Kim düğüm bağlar, sonra da ona üflerse sihir
(büyü) yapmış olur. Sihir (büyü) yapan da şirke girmiş olur.” 411
Bu ve benzeri hadislerden de anlaşıldığı gibi, sihir yapmanın,
bununla meşgul olmanın haram olduğu, günah-ı kebâirden sayıldığı
görülmektedir. Bununla beraber konuya daha geniş açıdan
bakarak bu konuda farklı görüşler de ileri sürülmüştür. Bunlar genel
hatlarıyla şöyle hülasa edilebilir:
Farklı görüşler ileri sürenlerden biri Nevevî’dir.412 Şöyle der:
“sihir yapmak haramdır. Kebâirden olduğu hususunda icmâ vardır.
Rasûlullah (s.a.s.), sihir yapmayı yedi büyük günahtan biri saymıştır.
Bazı sihir vardır ki, onu yapmak küfürdür, bazısını yapmak ise
günahtır. Söz gelimi, içinde küfrü gerektiren söz ve fiil bulunan
sihir, küfürdür, bu şekilde olmayanlar için küfür hükmü verilmez.
Ancak sihrin öğrenilmesi de öğretilmesi de haramdır. Şâyet,
mâhiyetinde küfrü gerektiren bir şey varsa, bunu öğrenip öğretene
tevbe teklif edilir, tevbe etmezse öldürülür. Küfrü gerektiren
şey olmadığı takdirde, azarlanır (ta’zir edilir).” 413
Sihir konu edilince, Hz. Peygamber’e Lebid bin A’sam ve kızlarının
sihir yaptıkları rivâyeti hemen akla gelmektedir. Bu meselenin
aslı nedir? Konu ile ilgili rivâyetlerin durumu nasıldır? Bu
konuda kısaca durmak yerinde olacaktır.
406 Pakalın, M.Z., Osmanlı Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, III., 211-217
407 7/A’râf, 115-116, 132; 20/Tâhâ, 55-56, 71; 5/Mâide, 110; 6/En’âm, 7; 10/Yunus,
76-77, 81; 11/Hûd, 7; 21/Enbiyâ, 3; 26/Şuarâ, 40
408 Nesâî, Tahrim, 9/VII, 112
409 Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 339; III, 33
410 Buhârî, Vesaya, 23/111, 195; Hudud, 44/VIII, 33; Tıb; 48/VII, 29; Müslim,
İman, 145/1, 92
411 Nesâî, Tahrim 19/VII, 112
412 ö. 676/1277
413 Nevevî, Minhâc, XIV, 176
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 110 -
Hz. Peygamber’e Sihir Yapılmış mıdır?
Buhârî ve Müslim’in Hz. Âişe’den yaptıkları bir rivâyette şöyle
denilmektedir: “Hz. Peygamber’e (Yahudiler tarafından sihir yapıldı.
Öyle ki Rasûlullah (s.a.s.), yapmadığı bir şeyi yaptım vehmine
düşüyordu. Bir gün benim yanımda iken, Allah’a dua etti. Sonra
tekrar dua etti ve dedi ki:
-Ey Aişe, hissettin mi? Sorduğum hususta Allah bana bilgi verdi.
-Hangi hususta Ey Allah’ın Rasûlü? dedim.
-İki kişi bana gelip biri baş tarafıma diğeri ayak tarafımda oturdu.
Biri diğerine:
-Bu zatın rahatsızlığı nedir? dedi.
-Büyüdür, dedi. Önceki tekrar sordu: Kim yapmış?
-Lebid bin A’sam adındaki Beni Züreyk’li bir Yahudi, diye cevap
verdi. Öbürü:
-Büyüyü ne yaptı? dedi. Arkadaşı:
-Bir tarakla saç döküntüsünü, bir erkek hurma tomurcuğunun
içine (koyarak sihir yaptı) dedi. Diğeri:
-Pekâlâ, şimdi nerede? diye sordu. Arkadaşı; ‘Zervan kuyusunda’
cevabını verdi.
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.), ashabdan bir grupla birlikte
kuyuya gitti. Ona baktı, kuyunun üzerinde bir hurma vardı. Sonra
benim yanıma dönüp:
-Ey Âişe, Allah’a yemin olsun ki, kuyunun suyu, sanki kına ile
ıslatılmış gibi (bulanık,) ve (o kuyunun suyu ile sulanan) hurma
ağaçlarının başları da, sanki şeytanların başları gibiydi, dedi. Ben:
-Ey Allah’ın Rasûlü, onu (kuyudan) çıkardın mı? diye sordum.
-Hayır, dedi ve ilâve etti: Bana gelince, Allah bana afiyet lutfetti
ve ilâve verdi. Ben ondan halka bir şey gelmesine sebep olmaktan
korktum, kuyunun kapatılmasını emrettim de kuyu kapatıldı.414
Bu konuda başka bir rivâyet şöyledir: Zeyd bin Erkam naklediyor:
Rasûlullah’a (s.a.s.) sihir yapıldı. Bu yüzden günlerce hasta
düştü. Sonra Cebrail (a.s.) gelerek: “Seni Yahudilerden bir adam
zehirledi. Yaptığı sihir düğümünü falanca kuyuya attı.” dedi.
414 Buhârî, Tıb 47, 49, 50 VII, 28-30; Cizye 14/IV, 68, Edeb 56/VII, 88; Müslim,
Selâm 43/11, 1719
CİN
- 111 -
Rasûlullah (s.a.s.), Hz. Ali’yi gönderdi. O, düğümü oradan çıkarıp
çözdü. (Sihir çözülünce) Rasûlullah (s.a.s), bağdan kurtulmuş
gibi kendine geldi. Rasûlullah (s.a.s.) bunu Yahudiye söylemedi ve
onun yüzünü hiç görmedi.415
Bazı rivâyetlerde, vak’a daha teferruatlı anlatılmaktadır.
Bunlardan birinde gelen ziyade, burada kayda değer. “Hurma
tomurcuğunun içerisinde mumdan bir timsal/heykel vardı. Bu
Rasûlullah’ın timsâli idi Timsale batırılmış iğneler vardı. Ayrıca
üzerinde on bir adet düğüm vurulmuş bir de kiriş vardı. Bunun
üzerine Cebrail (a.s.) Muavvizeteyn sûrelerini indirdi, bunlardan
bir âyet okundukça, bir düğüm çözüldü, bir iğne çıkarıldıkça onun
elemini hissetti, bunlar tamamlanınca rahatladı.”416
Bu olayın, hicretin yedinci senesinde Medine’de cereyan ettiği
ifade edilir. Bu konudaki rivâyetler, Buhârî ve Müslim’in dışındaki
başka kaynaklarda da yer almaktadır. Tartışmaya konu olan tarafı
ise: Hz. Peygamber’e gerçekten sihir yapılmış mıdır? Yapılmışsa,
bunun peygamberlik müessesesiyle bağdaşıp bağdaşmıyacağı hususudur.
Mâzirî (ö. 536/1142), Hz. Peygamber’e sihir yapılıp yapılmadığı
konusunda şu görüşleri savunur: “Rasûlullah’ın Cenâb-ı Hak’tan
naklettiği meselelerdeki sıdkı (doğruluğu) hususunda ve tebligatında
ismet’e (İlâhî korunmaya) mazhar olduğu hususunda delil
ikame edilmiştir. Pek çok mucize, O’nun tasdik edildiğine kesin
deillerdir. Aksine delil tecviz etmek bâtıldır. Ancak asıl gönderiliş
gayesinin dışında kalan ve peygamberliği de ilgilendirmeyen
bir kısım dünyevî işlere, bir insan olarak Hz. Peygamber dahi
mâruzdur, hastalıklar gibi. Öyleyse herhangi dünyevî bir meselede,
hakikat olmayan bir zanna düşürülmesi akıldan uzak değildir.”
Mâzirî ilaveten der ki: “Esasen Rasûlullah’ın zanna düşürülmesi
hususu, bazı rivâyetlere göre, zevceleriyle beraber olmadığı halde
beraber oldu zannına düşmüş olmasıdır. Bu çeşit zanlara, rüyada
insanlar sıkça düşer. Uyanık halde iken düşmesi de imkândan uzak
değildir.417
Muhammed Ebû Şehbe bu konuda, “Difâun ani’s-Sünne”418
isimli eserinde İbn Kayyım’ın (ö.751/1350) şu sözlerini kaydeder:
“Buhârî ve Müslim (sihirle ilgili) hadisin sahih olduğunda ittifak
415 Nesâî, Tahrîm 20/VII, 112
416 İbn Hacer, Fethu’l-Bâri, X, 188
417 İbn Hacer, Fethü'l-Bâri, X, 185
418 Türkçeye Mehmet Görmez ve M. Emin Özafşar tarafından "Sünnet Müdafaası"
adıyla 2 cilt halinde tercüme edilmiştir.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 112 -
etmişlerdir. Ayrıca hadisçilerden hiç bir kimse, bu hadis hakkında
ileri geri laf etmemiştir. Hadis, tefsir, tarih ve fıkıh ehli tarafından
bilinen meşhur bir hadistir. Bu kimseler, böyle konuları Kelamcılardan
daha iyi bilirler. Sonra Rasûlullah’ın başına gelen sihir, gelip
geçici, Allah’ın kendisine şifâ verdiği bir hastalıktı. Bunda ise
ne bir ayıp vardır ne de bir kusur. Çünkü peygamberler de pekâlâ
hastalanabilirler, hatta bayılabilirler de...” 419
Kadi Iyaz konuya daha değişik açıdan bakarak, ‘’Sihir Hz.
Peygamber’in sadece vücudu ve âzâları üzerinde tesirini gösterdi,
onun temyiz gücünde ve düşüncesinde (yani aklında) göstermedi”
der. 420
Görüldüğü gibi görüşlerini sunduğumuz İslâm bilginleri, Hz.
Peygamber’e sihir yapıldığını, fakat onun peygamberlik görevini
etkilemediğini, sadece bir çeşit hastalık niteliğinde olduğunu belirtmektedirler.
İbn Kuteybe de aynı kanaattedir. 421
“Hz. Peygamber’e sihir yapılmıştır ve O da sihrin etkisinde kalmıştır”
şeklindeki bir inanç-etkilenme ister sadece bedenî yönden
olsun, isterse aklî yönden olsun peygamberlik müessesesi ile bağdaşmaz
diyen İslâm bilginlerinin başında Nazzam (ö. 221/835) gelmektir.
Mu’tezile, Hz. Peygamber’e sihir yapıldı demenin, Kur’an
âyetlerine aykırı olacağını savunarak “bu fikirde ısrar etmiş, sihirden
teessürün (etkilenmenin) mansıb-ı nübüvvete yakışmayacağını”
söylemişlerdir.422 İmam Maturidi’den (ö. 331/942) nakledildiğine
göre Ebû Bekir Esam burada merviy olan (rivâyet edilen) sihir
hadisi metruktür. Metruk Hadis: Hadiste yalan söylemek ithamına
mâruz kalan yahut söz veya fiilinde fıskı açığa çıkan yahut da çok
yanılma ya da gafleti fazla olan zayıf bir râvînin tek başına rivâyet
ettiği hadise denir.423 Çünkü bundan, kâfirlerin Hz. Peygamber’e
meshûr (sihirlenmiş) demelerinin sıdkı (tasdik edilmesi) lâzım gelecektir.
Bu ise Kur’ân-ı Azimü’ş-şân’ın nassına muhâliftir”424 der.
“Ancak şundan gaflet edilmemek lâzım gelir ki, (sihir yapıldı
ve Hz. Peygamber ondan etkilendi şeklinde nakledilen)
bu rivâyetlerin hepsinin sıhhati kabul edildiği takdirde bile,
Rasûlullah’a velev bir an için olsun bir sihir yapılmış olduğuna mutlaka
itikadın vücûbunu ifade edecek kuvveti hâiz değildirler. Zira
esas itibariyle haber-i âhad hududunu geçmiş değildirler. Haber-i
419 M. Ebu Şehbe, Sünnet Müdafaası, II, 157-158; İbn Kayyım, et-Tefsir, 5 64-5
72'den naklen
420 İbn Hacer, a.g.e., X, 185
421 İbn Kuteybe, Te'vîlü Muhtelifi'l-Hadis, s. 177
422 Yazır, M. H., Hak Dini Kur'an Dili, XI, 6356
423 Kemalü'ddin et-Tai, Rîsâletün fi Ulûmi'l-Hadis ve Usûlihi, s. 91; Uğur, M.,
Hadis Terimleri Sözlüğü, s. 222
424 Yazır, M. H. a.g.e., IX., 356
CİN
- 113 -
âhad: Bir nesilde bir tek râvi tarafından rivâyet edilen habere,
haber-i vâhid; birkaç nesilde birer râvi tarafından rivâyet edilene
haber-i âhad denir.425 Haber-i ahad’ın sıhhati ise, itikadın cevazını
ifade etse bile, vücûbunu ifade eylemez. Hâlbuki bunda itikadın
vücûbu şöyle dursun, Kur’an’ın nassına muhâlif olduğundan dolayı
câiz bile olamayacağına dahi kail olanlar vardır.426 Muhammed
Abduh da konuya benzer ifadelerle temas ederek şu açıklamayı
yapar: “Nübüvvetin ne olduğunu ve onun gereklerini idrâk edemeyen
mukallidlerin büyük bir bölümü şöyle derler: “Rasûlulah’ın
büyülendiğine dair bize ulaşan rivâyetler sahihtir... Kuşkusuz bu
haberde geçen sihir, Kur’an’da varlığına işaret edilen sihir türlerinden
biridir.” Bakın, sahih din ve açık bir gerçek, mukallidlerin
nazarında nasıl bid’ate dönüşüveriyor. Bundan Allah’a sığınırız.
Sihrin sübûtu hususunda Kur’anla ihticac edip, Rasûlullah’ın sihirden
berî (uzak) olduğunu ifade eden mutlak âyetlerden nasıl yüz
çevirebiliyorlar?427
Bu âyetleri te’vil edip de, sihrin varlığını ispat ettiği söylenen
âyetleri neden te’vil etmezler? Kaldı ki müşriklerin maksatları ortadadır.
Onlar, Rasûlullah’ın şeytanla ilişkide olduğunu söylüyorlardı.
Bu ise oların nazarında sihir türlerinden biriydi. Rasûlullah’ı
büyülediği söylenen Lebid bir el-A’sam’m büyüsü de bu büyünün
aynıydı ve müşriklerin iddialarına göre Rasûlullah, bu büyünün
tesiriyle aklını ve idrâk gücünü karıştırmıştı.
İtikad edilmesi gereken husus; Kur’ân-ı Kerim’in kati olduğu
ve Allah Rasûlünden tevatüren bize kadar geldiğidir. Gerçekten
itikada lâyık olan onun ispat ettiği; îtikad edilmemesi gereken de
onun nefyettiğidir. Rasûlullah’ın sihirden ve büyülenmekten emin
olduğunu Kur’an ifade etmekte olup, onun büyülendiğine dair
iddiaları da, düşmanları olan müşriklere isnad etmekte ve onları
bu iddialarından dolayı kınamaktadır. Öyleyse, o kati sûrette büyülenmemiştir.
Sahih olduğunu varsaysak dahi, bu, âhad bir hadistir.
Akideye taalluk eden meselelerde ise âhad haberle amel
edilmez.428
Bununla beraber bu meseleyi Ehl-i Sünnet, Ehl-i Bid’at ve İ’tizal
meselesi gibi tasvir etmek de, sihri haddinden fazla büyütmek gibi
425 Kemalüddin et-Tâî, a.g.e.; s. 67; Uğur, M-, a.g.e. s. 1; Koçkuzu A.O., Rivâyet
İlimlerinde Haber-i Vâhidlerin İtikad ve Teşri Yönlerinden Değeri, s. 78-80
426 Yazır M. H., a.g.e., IX 6356
427 O âyetler: 17/İsrâ, 47; 25/Furkan, 8 -Âyetlerin meali: "Biz onların seni dinlerken,
ne sebeble dinlediklerini, kendi gizli konuşurken de zâlimlerin 'Siz
büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz" dediklerini gayet iyi
biliyoruz.” -17/İsrâ, 47-“...Ve zâlimler "Siz başka değil, sadece büyülenmiş
bir adama uymuyorsunuz" dediler" -25/Furkan, 8-
428 Mahmud Ebû Reyye, Advâ Ala's-Sünnetil-Muhammediye, terc. Muhammedî
Sünnetin Aydınlatılması, s. 3790-380, Muharrem Tan
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 114 -
bir ifrattan hâlî olmaz.429 Ancak bahsimize konu olması hasebiyle,
“Hz. Peygamber’e sihir yapılmış mıdır?” sualine cevap olarak sunduğumuz
bu açıklamalarda varılan sonuç, Muhammed Abduh’un
da gâyet açık olarak ifade ettiği gibi Rasûlullah’a büyü yapılmamış
olduğu kanaatinin daha makul olacağı yönündedir. Bu konudaki
hadisler te’vile muhtaçtır.
Felak ve Nâs sûrelerinin nüzul sebebi olarak, bazı müfessirler
bu konudaki hadis rivâyetlerini gösterirler. Peygamberimiz’in,
kendisine yapıldığı ileri sürülen büyüden kurtulması için bu iki
sûrenin indiği iddia edilir. Bu âlimlere göre bu sûreler Medine’de
nâzil olmalıdır. Çünkü Peygamberimiz’e büyü yaptığı ileri sürülen
Lebîd bin el-A’sam, Medine’li bir yahûdidir ve meydana geldiği ileri
sürülen bu olayın, hicretten çok sonra olduğunu rivâyet sahipleri
belirtir. Ancak, Felak ve Nâs sûreleri Mekkîdir, Fîl sûresinden
sonra Mekke’de nâzil olmuştur. Bu durumda Hz. Peygamber’e
sihir yapıldığından bahseden mezkûr rivâyetlerin bu sûrelerin inmesiyle
herhangi bir ilgisi söz konusu değildir.
Mu’tezile, bu konuyla ilgili rivâyetleri Hz. Peygamber’in ismetine
aykırı olduğu gerekçesiyle tamamen reddetmiştir. Ehl-i
sünnet’e mensup bir kısım âlimler, sihrin hakikatinin olmadığını,
büyü adına görülen şeylerin bâtıl birtakım hayaller olduğunu
söylemişlerdir. Bunlar arasında Ebû Ca’fer Esterebâzî ile hanefî
âlimlerden Ebû Bekr er-Râzî de vardır. Zâhirîlerden İbn Hazm’ın
da bu görüşte olduğu kaydedilmektedir. Dolayısıyla bu âlimler de,
bu rivâyetlerin sahih olmadığını kabul etmektedirler.
Peygamberimiz’e Sihir Yapılmadığına,
Yapılmışsa Tesir Etmediğine Dair Deliller
Müşriklerin Peygamberimiz’e “meshûr;büyülenmiş” dediklerini
ve bu ithamların kesinlikle yanlış olduğunu Kur’an vurgular:
“...Zulmedenler dediler ki: ‘siz olsa olsa, ancak büyülenmiş
(meshûr) bir adama uymaktasınız.’ Bir bakıver; senin için nasıl örnekler
verdiler de böylece saptılar. Artık onlar hiçbir yol da bulamazlar.” 430;
“Biz onların seni dinlediklerinde ne için dinlediklerini, gizli konuşmalarında
da o zâlimlerin ‘siz büyülenmiş (meshûr) bir adamdan başkasına
uymuyorsunuz’ dediklerini çok iyi biliriz.” 431
Peygamberimiz, bir kâhin olmadığı gibi, mecnûn (cinlenmiş,
cinler tarafından deli edilmiş) de değildir: “ (Ey Muhammed!) Sen
429 Yazır, M. H. Hak Dini Kur’an Dili, IX, 6357
430 25/Furkan, 8-9
431 17/İsrâ, 47
CİN
- 115 -
öğüt ver. Rabbinin nimetiyle sen ne bir kâhinsin, ne de cinlenmiş bir deli.
Yoksa onlar ‘Muhammed bir şâirdir; onun, zamanın felâketlerine çarpılmasını
gözetliyoruz’ mu diyorlar?” 432; “(Rasûl’üm), sen -Rabbinin nimeti
sâyesinde- mecnun değilsin.”433; “(Sizin yakînen tanıdığınız) arkadaşınız
(Muhammed) mecnun değildir.” 434
Kur’an, Peygamberimiz’i insanların şerlerinden Allah’ın koruyacağını
net biçimde ifade ediyor. “...Allah seni insanlardan korur.” 435
Sihir ve büyü yapanlar iflâh olmaz, başarılı olamaz: “...Yaptıkları,
sadece bir büyücü hilesidir. Büyücü nereye varsa iflâh olmaz” 436;
“Mûsâ, ‘size hak geldiğinde onun için (hep böyle) mi dersiniz? Bu bir
sihir midir? Hâlbuki sihirbazlar/büyücüler iflâh olmazlar’ dedi.”437; “Onlar
(iplerini) atınca, Mûsâ dedi ki: ‘Sizin getirdiğiniz sihirdir. Allah onun bâtıl
olduğunu mutlaka açığa çıkaracaktır. Çünkü Allah fesatçıların/bozguncuların
işini düzeltmez.”438 Hz. Peygamber’e büyü yapılıp bunun tesir
ettiğiyle ilgili rivâyetler, büyücülerin başarılı olamayacağını ifade
eden âyetlere ters düşmektedir. Hz. Mûsâ karşısında başarısızlıkları
ortaya serilen büyücülerin Peygamber’e karşı başarılı olmaları
da düşünülemez.
Cinlerin ve büyük cin şeytanın gücü ve egemenliği yoktur:
Büyünün en etkin şekilde ve insana zarar verecek tarzda kullanılmasının
(kara büyü), kötü ve kâfir cinlerle yapılan büyü olduğu
söylenir. Hâlbuki kâfir ve şerli cinlerin lideri İblis’tir, şeytandır.
Onun, tüm insanlara ve özellikle mü’minlere karşı ne yapıp yapamayacağını
Kur’an tartışmaya gerek bırakmayacak kadar net bir
şekilde açıklar. “Kur’an okuduğun zaman, (önce) o kovulmuş şeytandan
Allah’a sığın! Gerçek şu ki: İman edip de yalnız Rablerine tevekkül
edenler üzerinde onun bir saltanatı/hâkimiyeti yoktur.”439 Allah, İblis’in
kıyâmet günü, kendisine uyanlara söyleyeceğini haber verdiği ifade
şöyledir: “Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir hükmüm ve nüfûzum
da yoktu. Yalnız, ben sizi (bâtıla) çağırdım (size vesvese verdim), siz de
bana hemen icâbet ettiniz.”440; “Doğrusu o Benim kullarım yok mu, ey
şeytan senin onlar üzerinde hiçbir hâkimiyetin yoktur. (Çünkü onlar için)
vekil olarak Rabbin yeter.” 441; “Benim hâlis kullarıma karşı senin bir gü-
432 52/Tûr, 29-30
433 68/Kalem, 2
434 81/Tekvîr, 22
435 5/Mâide, 67
436 20/Tâhâ, 69
437 10/Yûnus, 77
438 10/Yûnus, 81
439 16/Nahl, 98-99
440 14/İbrâhim, 22
441 17/İsrâ, 65
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 116 -
cün yoktur. (Senin gücün) ancak sana uyan azgınlara (yeter).”442; “Şeytanların
kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar, günaha, iftiraya
düşkün olan herkesin üstüne inerler. Bunlar (şeytanlara) kulak verirler ve
onların çoğu yalancıdır.” 443
Seyyid Kutub, bu konuda şöyle der: “Peygamberimiz (s.a.s.)
hakkında -sahih, fakat mutevâtir olmayan- bazı hadisler rivâyet
edilmiştir... Evet, bu türlü rivâyetler var. Fakat bu zayıf rivâyetler
peygamberliğin fiil ve tebliğlerindeki “ismet” sıfatına muhâlif
düşmektedir. Peygamber’in (s.a.s.) her sözü ve her hareketi birer
sünnettir ve şeriattır. Bu itikat esasıyla o hadislerin bağdaştırılması
mümkün değildir. Müşrikler Peygamberimiz’e büyülenmiş, sihir
yapılmış bir kimse gözüyle bakınca Allah Teâlâ derhal âyet inzal
buyurarak onda sihir ve büyü gibi şeylerin bulunmadığını haber
verdi. Mezkûr hadisler Kur’an’daki bu habere de muhâlif düşmektedir.
Onun için bu rivâyetler uzak görülmektedir. İnanç ve akîde
ile ilgili meselelerde bu türlü “âhad” hadislerle hükmolunamaz.
Akaidde yegâne kaynak Kur’an’dır. Hadis kaynaklarına gelince;
inanç mevzûunda sadece “mütevâtir” olan hadislerle amel edebiliriz.
Mezkûr hadisler ise mütevâtir değildir. Bütün bunların dışında
şunu da belirtelim ki, Felak ve Nâs sûrelerinin Medine’de nâzil
olduğuna işaret eden zayıf rivâyetlerin yanında, Mekke’de nâzil
olduğuna dair çok daha kuvvetli rivâyetler vardır; tercih edilen
rivâyetler de bunlardır.” 444
Mevdûdi de, Felak ve Nâs sûrelerinin Peygamberimiz’e yapıldığı
iddia edilen sihirle ilgisinin olmadığı kanaatini taşır. Bu konuda
şunları söyler: “Muavvizeteyn (Felak ve Nâs) sûrelerinin Mekkî
olduğu çok kuvvetle muhtemeldir. Hasan Basrî, İkrime, Atâ, Câbir
bin Zeyd ve İbn Abbas’dan bir kavle göre Mekke’de nâzil oldu.
Bu sûrelerin sadece sihir hakkında nâzil olduğunu düşünmeye;
Felak sûresinde sadece bir tek âyetin “Ve düğümlere üfleyip büyü
yapan üfürükçüleri şerrinden” 445 âyetinin sihirle ilgili olması, diğer
âyetlerin ise sihirle ilgili olmaması engeldir. Ayrıca Nâs sûresinin
bütününün de sihirle ilgisi yoktur. Dolayısıyla Mekkî olduğunu
söyleyenlerin sözü daha kuvvetlidir.” 446
Elmalılı Hamdi Yazır ise, Hz. Peygamber’e sihir yapılmasıyla
ilgili rivâyetler hakkında şunları söyler: “Bu rivâyetlerin hepsinin
sıhhati kabul edildiği takdirde bile Rasûlullah’a velev bir an için
442 15/Hıcr, 42
443 26/Şuarâ, 221-223; yine bk. 16/Nahl, 100
444 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Hikmet Y. c. 16, s. 445-446
445 113/Felak, 4
446 Mevdûdî, Tefhîmu’l Kur’an, c. 7, s. 312
CİN
- 117 -
olsun bir sihir yapılmış olduğuna mutlaka itikadın vücûbunu ifade
edecek kuvveti hâiz değildir. Zira esas itibarıyla haber-i âhad
hudûdunu geçmiş değillerdir. Haber-i âhadin sıhhati ise itikadın
cevâzını ifade etse bile vücûbunu ifade eylemez. Hâlbuki bunda
itikadın vücûbu şöyle dursun, Kur’an’ın nassına muhâlif olduğundan
dolayı câiz bile olamayacağına kaail olanlar vardır. Nitekim
İmam Mâturidî’den nakledildiğine göre Ebû Bekir Esam, “burada,
rivâyet edilmiş olan sihir hadisi metrûktür, çünkü bunda kâfirlerin
Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’a meshûr demelerinin doğru olması gerekecektir.
Bu ise, Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân’ın nassına muhâliftir” demiştir.
447
Müfessir M. İzzet Derveze de, “Şeyhayn’ın Hz. Âişe’den naklettikleri
bu hadis rivâyeti karşısında hayret ediyoruz” 448 demektedir.
Hamdi Yazır, bu konuda, “Peygamber’e ‘sihirbaz’ ve nübüvveti
yönünden ‘sihirlenmiş’ diyenin küfründe şüphe yoktur. Burada
üç mesele vardın: Birincisi sihrin vukuu, ikincisi Peygamber’in bu
sihirden etkilenmesinin vukuu, üçüncüsü bu sûrelerin (Felak ve
Nâs) nüzûl sebebi olup olmaması... Peygamber’e bir sihir yapıldığına
ve O’nun hasbelbeşeriyye ondan biraz müteessir ve müteellim
(etkilenmiş ve acı duyup rahatsızlanmış) olduğuna itikad
etmek câiz olabilirse de, vâcip değildir” 449 demektedir.
Bu konudaki hadis rivâyetleri doğru olsa; büyücülerin, bütün
peygamberlere, sâlihlere zarar vermeye, kendilerine büyük mülk
sağlamaya güç yetirebilmeleri gerekir. Allah, Peygamber’e “büyülenmiş”
diyenleri reddetmektedir. Bu rivâyet doğru olsa, müşriklerin
Hz. Peygamber hakkındaki bu sözlerinin doğru olması gerekir
ve kendisi bu kusurla illetli olur. Bu ise Peygamberlik makamı için
câiz değildir. Peygamber’e büyü yapıldığı kabul edilirse, Peygamberin
getirdiği tüm şeriatten şüpheye düşülebilir. Muhâlifleri, cin
ve büyü aracılığıyla Rasûlullah’a istediklerini söyletip yaptırabilir.
Rasûlullah’ın getirdiklerinin ne kadarının Allah’a ait olduğu, ne
kadarının sihir etkisiyle söyletene ait olduğu bilinemez.
Felak sûresinin âyetleri, bir tek âyet hâriç, büyücülerle ilgili
değildir. Bu sûredeki âyetler, karanlıktan, hasetçilerden, her türlü
yaratıkların şerrinden Allah’a sığınmayı emretmektedir. Bundan
sonra gelen Nâs sûresinde de insanlara kötülük aşılayan,
onları kötü yollara sürmeğe çalışan insan ve cin vesvecilerinden
447 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. c. 9, s. 6356
448 İzzet Derveze, et-Tefsîru’l-Hadîs c. 1, s. 199-200
449 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y., c. 9, s. 6358
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 118 -
Allah’a sığınmak emredilmektedir. Bütün rivâyetler, Felak ile Nâs
sûrelerinin beraber indiğini söylemektedir. Cin ve insan vesvesecilerinden
Allah’a sığınmayı emreden Nâs sûresinin bu rivâyetlerde
anlatılan büyü olayıyla bir ilgisi yoktur.
Bu, özellikle Mekke’de müslümanları kandırıp İslâm’dan döndürmeğe
çalışan Mekke müşriklerinin telkinlerine, fiskoslarına işarettir.
Orada bir avuç müslüman, bir yandan her biri birer şeytan
gibi kendilerini dinlerinden döndürmek için kandırmağa çalışan
müşrik insanların, bir yandan da görünmez cin şeytanlarının kötü
vesvese ve telkinleriyle karşı karşıya idiler. Onun için Nâs sûresinde
müslümanlara cin ve insan şeytanlarının vesveselerinden Allah’a
sığınmaları emredilmektedir. Bu, Mekke şartlarında bir yandan
müşrik telkinleri, bir yandan da görünmez şeytan vesveselerinin
tesiri altında kalan bazı müslümanların durumlarını yansıtmaktadır.
“Böylece Biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık.
Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar...” 450 âyeti,
insan ve cin şeytanlarının, insanlara kötü düşünceler aşıladıklarını
bildirmekte, “Ne zaman şeytandan bir kötü düşünce seni dürtüklerse
Allah’a sığın.”451 âyeti de bu gibi telkinlerden Allah’a sığınmayı emretmektedir.
Bu âyetlerin hepsi Mekke şartlarında inmiştir.
Ayrıca bu konudaki hadis rivâyetleri çelişkilerle doludur. Çünkü
birinde büyü yapan Lebîd’in yahûdi, ötekinde yahûdilerin
antlısı (onlarla antlaşmalı) bir münâfık olduğu; bir başkasında ise
Peygamber’e hizmet eden bir yahûdi çocuğunun, Peygamber’in
tarağındaki kılları ve tarağının dişlerini alıp yahûdilere verdiği,
yahûdilerin de bunları Lebîd’e verdiği anlatılır.
Hz. Peygamber’e hangi yahûdi çocuğu, ne zaman hizmet
etmiştir? Gâyet ihtiyatlı hareket eden, kendisine gelen İbrânîce
mektupları dahi, güvenmediğinden dolayı yahûdilere okutmamak
için Zeyd bin Sâbit’e İbrânîceyi öğrenmesini emreden Peygamber
(s.a.s.) bir yahûdi çocuğunu nasıl harîm-i ismetine alır?
Ona hizmet edecek pek çok müslüman evlâdı varken -ki bunlardan
biri de Enes bin Mâlik’tir- yahûdi çocuğunun hizmetine ne
gerek vardır?
Tarihte Peygamber’e hizmet eden bir yahûdi çocuğu bilinmediği,
siyerle ilgili hiçbir kitapta bundan bahsedilmediği gibi,
Peygamber’in altı ay hasta yattığı, hâşâ ne yaptığını bilmez bir
şaşkınlık içine düştüğü de bilinmemektedir. Bu rivâyetlerin, büyünün
etkisini desteklemek ve insanları bundan korkutmak amacıyla
450 6/En’âm, 112
451 7/A’râf, 200
CİN
- 119 -
ortaya atıldığında şüphe yoktur. Verilmek istenen temel düşünce
şudur: Büyü Peygamber’e bile tesir etmiştir; onun için büyücülerden
çekinmek lâzımdır.
Allah, Peygamberini insanların zarar ve şerlerinden koruyacağını
vaad etmiştir.452 Peygamber (s.a.s.), eğer yapılan büyünün
etkisinde kalıp, yapmadığını yaptı, yaptığını yapmadı zannedecek
kadar bir aklî denge bozukluğuna uğrarsa, ne onun mâsumluğu,
ne de vahiylerin korunma garantisi kalır. Peygamber (s.a.s.) elbette
böyle kusurlardan uzaktır, münezzehtir. Kur’an, Peygamber’e
büyülenmiş diyenleri “zâlimler” diye nitelendirmektedir. “O
zâlimlerin, ‘siz büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz!’ dediklerini biliyoruz...”
453; “O zâlimler: ‘Siz, sadece büyülü bir adama uyuyorsunuz’
dediler...” 454 Peygamber’e meshûr, yani büyülü, büyüye uğramış
diyen kimseler zâlim olduklarına göre, Peygamber’e büyü yapıldığı
hakkındaki bu rivâyetlerin hepsi zâlimlerin anlatımıdır. Bunu
çıkarıp uydurdukları senet zinciriyle Peygamber’in (s.a.s) seçkin
bir sahâbesine dayandıranlar, müslüman görünseler de, gerçekte
Peygamber düşmanı yalancılardır. Bir müslüman, Kur’an’a tamamen
ters olan, Peygamber’in mâsumluğunu/korunmuşluğunu dinamitleyen
bu yalanlara nasıl inanır?
Sihrin etkisini kabul eden bilginlerin anlatımına göre esas
büyü, cinlerin etkisiyle olur. Büyücü, yaptığı tılsımlarla kötü cinleri
etkisi altına alıp büyülemek istediği kişiye kötülük yaptırır,
aklını çeldirir, sağlığını bozar ve benzeri kötü işler yapar. Yani,
büyünün tesirini kabul edenlere göre, büyünün kötü etkisini
yapan, cinlerdir. Büyülü kişi, cinlerin etkisi altına girer. İsrâ
sûresinin 47, Furkan sûresinin 8-9. âyetleri Peygamber’in büyülü
olmadığını, ona büyü yapılmadığını, onun bu tür iftiralardan
uzak olduğunu belirttiği gibi; Peygamber’in asla cinli olmadığını,
cinnin etkisi altına girmediğini bildiren birçok âyet de 455 bu
büyü yalanını reddetmektedir. 456
Kadı Iyâd ve benzeri bazı İslâm âlimleri, Peygamberimiz’e
yapılan büyünün Peygamber’in aklına, kalbine, itikadına değil
de bedenine, dış uzuvlarına tesir ettiğine dair iddialar sunar ve
bunların Peygamber’in diğer fizikî hastalıklardan sâlim olmaması
gibi, mâsumluğuna ve peygamberlik makamına zarar vermediğini
söyler. Bu görüş, tutarlı değildir. Çünkü hadis rivâyetlerindeki
452 5/Mâide, 67
453 17/İsrâ, 47
454 25/Furkan, 8
455 52/Tûr, 29-30; 68/Kalem, 2; 81/Tekvîr, 22
456 S. Ateş, Gerçek Din Bu, s. 174-177; Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, c. 11, s. 194-195
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 120 -
büyünün etkisiyle ilgili en hafif ifade olarak, “kadınlarına varmadığı
halde vardığını, yapmadığı şeyi yaptığını sandığı ve bu halin
altı ay böyle sürdüğü” anlatılıyor. Bu, altı ay Peygamber’in hayal
gördüğü anlamına gelir. Bu, bir beden hastalığı değil; hâşâ
O’nun akıl gücünün zayıflaması, işlevini yapamaması demektir. Bu
esnâda O’nun, -hâşâ-gelen vahiyleri zaptedememesi, başka şeylerle
karıştırma ihtimali gündeme gelebilir. Hadis rivâyetlerinde yer
alan “Sihirlenmesi dolayısıyla, Hz. Peygamber’e, bir şeyi yapmadığı
halde onu yaptığı hayali gelirdi” gibi “hayal görme” lafızlarından
anlaşılan bu olayın akıl ve zihinle ilgili bir husus olduğunu
tespit edebilmek için derin bir psikoloji bilgisine ihtiyaç olmadığı
ortadadır. Bugün, bir insanın hayal görme olayını kaslarıyla, kollarıyla,
bacaklarıyla değil; aklıyla, zihniyle, beyniyle gerçekleştirdiğini
herkes bilir.
Tüm rivâyetlerdeki ifadelere göre, bir yahûdi Hz. Peygamber’e
sihir yaparak, halk arasındaki deyimiyle O’nun erkekliğini bağlamış,
hanımlarına yaklaşamamasını temin etmiştir. Büyü yoluyla,
Hz. Peygamber üzerinde böyle bir etki meydana getirilebildiğini
kabul etmek mümkün görünmüyor. Bu hususu doğru kabul etmek,
yahûdi, kâfir ya da müşriklerin sihir/büyü yoluyla Hz. Peygamber
üzerinde istedikleri etkiyi meydana getirebildikleri düşüncesine
kapı açar. Büyü yoluyla Hz. Peygamber altı ay boyunca
iktidarsızlaştırılabildiği durumda O’nun mübârek hanımları olan
annelerimize kocalık haklarını yerine getiremiyor, onların cinsel
arzu ve ihtiyaçlarını gideremiyordu gibi iftiralara varacak yanlış
düşünce ve ithamlara yol açabilecek tehlikede bir bühtandır.
Ne Hz. Peygamber’in cinsel gücünün abartılmasına, insanüstü
boyutlara çıkartılmasına hizmet eden rivâyetlere, ne de O’nun
sihir yoluyla cinsel yönden iktidarsızlaştırılabileceği fikrine zemin
teşkil eden rivâyetlere itibar edilmelidir. O’nu değerlendirmek için
ifrat ve tefritlerden arınıp en doğru ve dengeli yolu tutmak gerekir.
Hz. Peygamber’e büyü yapıldığından bahseden bu rivâyetleri
toptan reddetmek, kanaatimize göre doğru değildir. Bunlar Hz.
Peygamber’in hayatı, mûcizesi, Allah’ın Onu düşmanlarının şerrinden
koruması açısından tarihî bir değere sahiptirler. Bu hadisler
bize, Hz. Peygamber’e, kimliği ne olursa olsun bir düşmanı tarafından
zarar vermek maksadıyla sihir yapıldığını haber veriyor.
Bu husus, tarihî açıdan doğru olabilir, kanaatimizce de doğrudur.
Çünkü sihir, çok eski çağlardan beri var olagelmiş bir uygulamadır.
Yahûdilerin bununla fazlaca meşgul oldukları, düşmanlarından
bu yolla intikam almaya çalıştıkları da bir gerçektir. Bu sebeple
Hz. Peygamber’e de zarar vermek kasdıyla Lebîb bin el-A’sam’a
CİN
- 121 -
başvurarak sihir yaptırtmış olabilirler. Bu rivâyetler olayın bu yönüne
işaret etmektedir. Bu durum, hadis rivâyetlerinin incelenmesinden
de anlaşılacağı gibi Allah tarafından Cebrâil vâsıtasıyla Hz.
Peygamber’e bildirilmiştir. Rasûlullah üzerinde bu sihrin bir etkisi
söz konusu değildir.
Allah (c.c.), bunu Hz. Peygamber’e bildirmek ve o büyüyü
atıldığı kuyudan çıkarttırmak sûretiyle, büyüyü yapan ve bundan
medet uman İslâm düşmanlarını rezil, rüsvay ve mağlûp etmeyi
arzu etmiş ve bunu gerçekleştirmiştir. Hz. Peygamber, Allah tarafından
durum kendisine bildirilince, yanına ashâbından bir grubu
almış, ya da bir ekiple Hz. Ali’yi göndermiş ve sihri yapan Lebîd
bin el-A’sam adlı yahûdinin arazisi içinde olduğu kaydedilen Zû
Ervân kuyusundan o büyüyü bulup çıkartmıştır. Bu büyüyü imhâ
için, halk arasında yaygın olan inanç doğrultusunda da hareket
etmemiş, buna gerek görmemiştir. Böylece sihirden medet uman,
ondan bir silâh olarak yararlanmak isteyen İslâm düşmanlarına,
maksatlarına eremeyeceklerini, bu tür şeylerin kendisine ve müslümanlara
herhangi bir tesir yapamayacağını, Allah’ın kendilerini
koruyacağını göstermiştir. Büyüyü yapan şahsı cezalandırmaya da
(onu kahramanlaştırmamak için) gerek görmemiş, böylece iyice
rezil olmasını, yahûdi ve müşrikler arasında itibardan düşmesini
sağlamıştır.
Bu rivâyetler bu yönüyle doğru olabilir. Ancak, bunlarda zabt
kusuru olduğu, bu sihrin etkisi konusundaki farklı ve çelişkili anlatımlardan
da anlaşılmaktadır. Rivâyetin metnini problemli hale
sokan ve âlimler arasında münakaşalara yol açan sihrin, Hz. Peygamber
üzerinde nasıl bir tesir meydana getirdiğine dair ifadeler,
kanaatimizce daha sonra râvîlerin yaptığı açıklamalardır. Nitekim
râvîlerden Süfyan’ın, bu konudaki bir açıklaması, bu rivâyetlerden
birinin içinde yer almaktadır. Buna göre Süfyan, “İşte bu, sihirden
olabilecek rahatsızlığın en şiddetlisidir”457 demektedir.
Ayrıca İslâm âlimlerinden Ebû Bekr Ahmed bin Ali el-Cessâs da
aynı görüşte olup, rivâyetleri problemli hale sokan bu ilâvelerin
aslının olmadığını, bunların sonradan râviler tarafından hadislerin
metnine eklendiğini söylemiştir.458 Büyünün Hz. Peygamber’e
tesiri konusundaki “Sihirlenmesi dolayısıyla, Hz. Peygamber’e, bir
şeyi yapmadığı halde onu yaptığı hayali gelirdi. Kendisi hanımlarına
yaklaşmadığı halde, onlara yaklaşır durumda olduğunu zannederdi”
tarzındaki bu ifâdelerin râvî Hişam bin Urve’den, ya da
457 Buhârî, Tıb 49
458 Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’an I/60
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 122 -
babası Urve’den kaynaklanmış olması çok muhtemeldir. Urve’nin
veya Hişam’ın bu açıklamaları Hz. Âişe’ye mal edilmiş, onun sözlerinin
arasına dâhil edilmiş olabilir. Bu konularda ihtiyatlı davranmakta
yarar vardır.
Hz. Peygamber’e sihrin etki ettiğini kabul ettiğimizde karşımıza
çıkacak bir problem de şudur: Sihrin bir kısmının cinlerle irtibat
yoluyla, onları kullanarak yapıldığı ileri sürülmektedir. Bu iddiada
bulunanlara göre cin, sihir yapılan kimseye gelerek onu etkilemekte,
çarpmakta, hastalandırmaktadır ki, bunun isbâtı mümkün
değildir. Geriye diğer bir yol kalıyor ki, o da, cin ya da şeytanların
vesvese/telkin yoluyla bir kimseyi etki altına almalarıdır. Her iki
yolla da Hz. Peygamber’e, sihir yapılarak, cinler kullanılarak sihirbazlarca
tesir edilmesi söz konusu olamaz. Rasûlullah’a, cinlerin
ya da şeytanların çarpmasını, ya da telkinde bulunmasını, kendilerinin
bundan etkilenmelerini kabul etmek mümkün değildir.
Buna peygamberlik makamı engeldir, bunu tartışmaya gerek yoktur;
yukarıda zikredilen konuyla ilgili âyetlere aykırıdır. Yine bazı
sahih hadislerde de, Hz. Peygamber’in Allah’ın izniyle şeytanın
şerrinden emin olduğu haber verilmektedir. 459
Sihrin Menşei/Kaynağı
Sihrin menşei konusunda ilk bilgileri Kur’ân-ı Kerim’den öğrenmekteyiz.
Kur’an’ın verdiği bilgi, Hz. Süleyman’ın (a.s.) peygamberliği
zamanında sihrin çok yaygın olduğu, şeytanlar tarafından
insanlara öğretildiği şeklindedir. 460
Sihrin kaynağı, şeytanlardır: İslâm Ansiklopedisi’nde, “Sihir”
maddesini yazan, D.B.Macdonald, sihrin kaynağı konusunda aynı
şeyleri ifade ettikten sonra, bu konuda daha geniş bilgiler vererek
sihrin menşeine, ruhlar ve cinler fikrini de eklemekte ve konuyu
uzun uzun tahlil etmektedir. Hemen her toplumda, Grekler’de
(Eski Yunan), Bâbil’de, Mısır’da, İran’da, Keldâniler’de, Hintlilerde
ve İbn İshak’a dayandırarak eski Türklerde (Meselâ, orduları yenmek,
düşmanları öldürmek, nehirleri geçmek ve kısa bir zamanda
uzak mesafelere gitmek vb. şekillerde) sihir olayının bulunduğuna
işaret eder.”461
İslâm öncesi Arabistan’da sihir, Arapların kendileriyle yakın
ilişki içinde bulundukları Yahudiler, İranlılar ve Yunanlılar gibi
459 Müslim, Münâfıkîn 69-70; Tirmizî, Radâ’ 17, hadis no: 1172; Nesâî, İşretü’n-
Nisâ 4, hds no: 3958; Ahmed bin Hanbel, 3/309; A.Osman Ateş, Kur’an ve
Hadislere Göre Cinler-Büyü, Beyan Y., s. 268-291
460 2/Bakara, 101
461 D.B. Macdonald "Sihir" maddesi, İ.A., X: 599-611
CİN
- 123 -
halklardan alınmış, aynı çeşitten anlayışların bir karışımıdır. Bunlar,
tütsüleme, tılsım, muska, okuyup üflemek (tabii ki sünnette
meşrû kılınan okuma şekli rukye, bunun dışındadır), yıldızlara
bakarak geleceği haber verme, içine yerleştirilen sayılar, yatay ve
dikey olarak toplandığı zaman hep aynı sayıyı ve harflerin gizli
değerlerinden yararlanarak geleceği okumak demek olan Cifir,
bu konuda kitaplar yazılmasına yol açmıştır.462
Büyü sözcüğü Türkçedir. Kur’ân-ı Kerîm’de, bu anlamı veren
“Sihir”den söz edilmiştir. Batı literatüründe ise “Magi ; Maji”,
“Magic ; Mãcik” olarak geçer. Büyü -gizemli sanılan- ilkel bir çözüm
arayışıdır. Bu kısa tanımdan da anlaşılacağı üzere büyünün temelinde
üç şey vardır: a) Gizemlilik iddiası, b) ilkellik, c) çözüm arayışı.
Bunlardan birincisinin açıklaması şöyledir:
Büyünün gizemli olduğu sanılır. Yani büyünün, herkes tarafından
anlaşılamayan, herkes tarafından bilinemeyen ve yapılamayan
birtakım esrarengiz ilişkilerden ve bu ilişkilere dayanan
formüllerden oluştuğu sanılır. Bu sanı, birçok kimselerde kesin
bir inanış ve kanaat olarak vardır. Ancak büyü, çeşitli şarlatanlıkların
bazı şekilleridir. Çünkü büyünün gerçek olduğunu kanıtlayan
bir kimseye rastlanmamıştır. Ayrıca büyünün bir aldatmaca
olduğunu Kur’ân-ı Kerîm açık şekilde ortaya koymaktadır. Tâhâ
Sûresi’nin 57-72. âyetlerinde Hz. Mûsâ ile Mısır Firavun’u arasında
olup biten bir mûcize ile büyü mücadelesi canlandırılmıştır.
Bunlardan özellikle 66-69’uncu âyetlerde büyünün içyüzü bütün
çıplaklığıyla ortaya serilmiştir. Bu âyet-i kerimelerde özet olarak
şöyle bir açıklama vardır:
Firavun’un büyücüleri Hz. Mûsâ’ya, önce hangi tarafın gösteriye
başlamasını sorunca Hz. Mûsâ: “Hayır, siz atın.” yani elinizdeki
sicimleri ve değnekleri atarak büyü gösterisine önce siz başlayın
dediği kaydedilmektedir. 66. ve 67’nci âyetler gösteriyi ve onu şaşkınlık
içinde seyreden Hz. Mûsâ’nın ruh halini anlatmaktadır. Bu
âyetlerin meâli şöyledir: “Bir de ne görsün, -büyücülerin- şarlatanlığından
ötürü, sicimlerinin ve değneklerinin yürüdüğü onun hayalinde
canlandırılıyordu.” “Bu yüzden Mûsâ, içinde bir ürperti duydu.”
66’ncı âyet-i kerime, bu olaydaki büyünün bir dereceye kadar
içyüzünü ortaya koymakta, en azından bu işlemin hayalde canlandırılan
asılsız birtakım kımıldayışlar olduğunu ifade etmektedir. Sicimlerin
ve değneklerin, Hz. Mûsâ’nın hayalinde hareket eder gibi
göründüklerini kaydeden bu âyetlerden iki farklı anlam çıkarmak
mümkündür. Birincisi: Büyüde kullanılan bu araçların gerçekte
462 Meydan Larousse, "Büyü" Mad. II 685; Ali Çelik, a.g.e., s. 201-211
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 124 -
hareket ettikleridir. İkincisi ise, hareket eder gibi göründükleridir.
Bilindiği üzere iplik ve sopa gibi cansız şeylerin -hele büyü gibi
asılsız bir işlemde- kendi kendine hareket etmesi olanak dışıdır. Ama
bunu illüzyonistlerin yaptığı gibi bazı hilelere başvurarak yapmak
elbetteki mümkündür. Özellikle ilâhlık iddiasında bulunmuş mağrur
ve çağının en kudretli hükümdarı olarak Firavun’un, sahip bulunduğu
güç ve imkânlarla devrin profesyonel ve en mâhir büyücülerini
bularak bu hileleri yaptırması zor değildi. Kur’ân-ı Kerîm,
büyünün bir gözbağcılık, bir şaşırtma ve duyuları spekülatif yöntemlerle
aldatma olduğunu yine bu olayı anlatan A’râf Sûresi’nin
116’ncı Âyet-i Kerime’sinde açıklamaktadır.
Hz. Mûsâ tarafından, büyücülerden hünerlerini göstermeleri
istenince onların, seyirciler üzerinde nasıl psikolojik bir etki uyandırdıklarını
Allah Teâlâ aynen şöyle ifade buyurmaktadır: “Mûsâ:
‘Siz atın.’ dedi. Onlar da hünerlerini ortaya atınca insanların gözlerini büyülediler.
Onları ürperttiler ve muazzam bir büyü ortaya getirdiler.” 463
Âyet-i kerime’deki: “İnsanların gözlerini büyülediler.” ifadesi çok
açıktır ve bu olaydaki büyünün, gerçek değil, bilakis psikolojik bir
etki yaptığını ortaya koymak bakımından da en büyük kanıttır. Bu
ilâhî açıklamadan kolayca anlıyoruz ki büyünün birtakım hileler
olarak izahı vardır. Bununla birlikte hiçbir gizemli yanı da yoktur.
Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de sicim diye geçen şeylerin -söylentilere
göre - içleri birtakım kimyasal maddelerle doldurulmuş hayvan
bağırsakları olduğu ve gösteri sırasında bu maddelerin reaksiyona
girerek bağırsakların hareket etmesine neden oldukları ihtimali
bulunduğu gibi, büyücüler benzer bazı spekülatif işler de yapmış
olabilirler.
İpliklerin ve sicimlerin gerçekte değil, fakat Hz. Mûsâ’nın hayalinde
hareket eder gibi görünmüş olabileceği ihtimali de vardır.
Şöyle ki:
Hz. Mûsâ, Firavun’un ve avanelerinin yanı sıra, kalabalık seyirci
karşısında ve belki de tek başına bulunmak gibi -peygamber
bile olsa- insan moralini olumsuz etkileyen bir konumda idi. Allah
Teâlâ’ya açıkça kafa tutacak kadar küstahlaşan Firavun’un, bu şedid
ve kanlı diktatörün karşısında bulunmuş olmak ve hele moral
verecek bir taraftar kitlesinden yoksun olmak gibi etkenler hesap
edilirse Hz. Mûsâ’nın bu olayda ne kadar zor dakikalar yaşadığını
tahmin etmek güç değildir. Aslında bu ihtimali araştırmak yersizdir.
Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, bu gerçeği de çok berrak şekilde ortaya
463 7/A’râf, 116
CİN
- 125 -
koymakta ve Tâhâ sûresinde şunları kaydetmektedir: “Bu yüzden
Mûsâ, içinde bir ürperti duydu.” “Biz O’na, korkma dedik, asıl üstün
gelecek olan sensin sen!” 464
İşte gizemli sanılan büyünün özet olarak aslı esası budur. Onun
için büyü/sihir tamamen bir hile ve safsatadır.
Büyünün ikinci niteliği, onun hem amaç, hem de araç bakımından
ilkelliğidir. Evet, büyü, hem kaynakları, hem de yapılış ve
uygulaması bakımından ne vahye, ne de akla dayanır. Bilakis vahyi
ve aklı hiçe sayan rezil bir düşünce ürünüdür. Bu gerçeği anlayabilmek
için hiçbir incelemeye ve araştırmaya bile gerek yoktur.
Sadece bir tek büyücü görmek bile büyünün her bakımdan ne olduğunu
anlamak için yeterlidir. Bu sefil insanlar her türlü faziletten
yoksun oldukları gibi onlara inanan ya da tuzaklarına düşen
zavallılarda bile sağlıklı bir moral yapı ve güçlü bir iman yoktur.
Allah Teâlâ, yine Tâhâ Sûresinde: “Çünkü onların yaptığı bir büyü
hilesidir. Büyücü ise nereye varsa asla başarıya ulaşamaz!”465 buyurmaktadır.
Büyünün, etki yapmak bakımından bir “hiç” olduğunun,
bundan daha büyük bir kanıtı olamaz.
Büyü, amaç bakımından ilkel ve zararlıdır. Çünkü:
a) Akılcı bir yol değildir. Bilakis büyü, aklı küçümsemekte, hatta
onu inkâr etmektedir. Birçok saf ve câhil insan, gerçekleri anlayabilecek
bilgi ve basirete sahip bulunmadıkları için, onların basit
düşünce yapıları büyücüler tarafından kullanılmaktadır. Bu ise insan
aklının küçümsenmesi demektir.
b) Büyü, akla dayanmadığı gibi vahye de dayanmamaktadır. Bilakis
vahiy, sihri “küfür” olarak mahkûm etmekte ve sihirbazı kâfir
olmakla suçlamaktadır. Büyü yapan insanın, İslâm Hukuku’nda cezası
pek ağırdır.
c) Büyü, insanların aldatılmasına ve kötü yönlendirilmelerine
neden olmaktadır. İnsanları karşılıksız, hatta günah karşılığında
zarara uğratmaktadır.
Büyü, araç bakımından da ilkel ve zararlıdır: Türüne göre büyüde
kullanılan araçlar son derece iğrençtir. Katır toynağından,
karga beynine, kıldan dışkıya kadar, büyüde en pis ve en necis
maddeler kullanılır. Ne yazık ki bunların bir kısmı da insanlara şu
veya bu şekilde yedirilir.
464 20/Tâhâ, 67-68
465 20/Tâhâ, 69
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 126 -
Bu ilkelliğin bir örneği de kutsal değerlere karşı bilinçli saygısızlıktır.
Çünkü bazı büyü türlerinde -özellikle harap olması istenen
mekânlar ve zarar görmesi istenen insanlar için yapılan büyülerde-
Allah’ın yüce adları ve âyet-i kerimeler pis sıvılarla yazılmakta ve
ayakkabı topuklarına, eşiklerin altına ve benzeri yakışıksız yerlere
gizli şekilde yerleştirilmektedir.
Büyünün üçüncü niteliği ise onun, talihsiz bir çözüm arayışı olmasıdır.
Çünkü büyü ile derdine derman arayan insan, eğer sorunun
çözümü için akılcı ve legal bir yol varsa bu yola inanmayacak
ya da güvenmeyecek kadar rüşdünü yitirmiş biridir. Eğer tamamen
çaresizlik içinde ise bunu, ikinci bir çaresizlikle birleştirecek
kadar Allah’ın feyiz ve nurundan uzak, bilakis dalâlet karanlığına
saplanmış biridir.
Bazı akaid yazarları tarafından, “Sihir haktır” şeklinde kullanılmış
olan sözden amaç şudur: Sihir (yani büyü) Kur’ân-ı
Kerîm’de sözü edilmiş ve işlenmiş bir konu olarak vardır. Elbette
ki büyü tarih boyunca insanları meşgul etmiş bir hâdisedir. En
uygar sanılan toplumlar içinde bile sihir yapan ve sihre inanan
insanlar bulunmuştur. Onun için sihrin bir toplum gerçeği olarak
var olduğunu inkâr etmek imkânsızdır.
İlginçtir ki bazı yazarlar da “Sihir haktır” sözüne, farklı bir
yorum getirmiş ve büyünün gerçek anlamda etki yaptığına inanmışlardır.
Eğer büyünün gerçek anlamda etkisi olsaydı, büyücülerin
açamadıkları kapı, çözümleyemedikleri sorun kalmayacaktı.
Tarihte büyücülerden ve şarlatanlardan medet uman nice krallar
olmuştur ki bunların hepsi de sonunda hayal kırıklığına ve hüsrana
uğramışlardır. Büyünün bir tek kere dahi başarıya ulaştığı
kanıtlanamamıştır. Kaldı ki büyücülere meydan okuyan insanlar
hiçbir zaman onların büyü yoluyla tertip ettikleri bir kötülüğe
uğramamışlardır! Bu bile büyünün ne büyük bir yalan olduğunu
ortaya koyan başlıbaşına bir kanıttır.
Bazı kimseler eğer Kur’ân-ı Kerîm’in 113’üncü Sûresi olan Felak
Sûresi’nin 4’üncü Âyet-i Kerime’sini göstererek büyünün şerri
hakkında bir kanaat ortaya koymak istemişlerse, hemen ifade
etmek gerekir ki bu âyet-i kerime’de şerrinden söz edilen büyü
değil, tam tersine “Düğümlere üfleyip tüküren” büyücü kadınlardır.
Binâenaleyh bu kimseler, büyü ile büyücüyü birbirine karıştırmışlardır!
Hiç kuşku yok ki her devirde bu gibi gayrı meşrû işlere kendini
vererek duygusal insanların psikolojisini olumsuz yönde etkileyen
kadınlar (veya erkekler) bulunmuştur. Genelde câhil topluluklar
CİN
- 127 -
arasında faaliyet gösteren bu kimseler, iplik düğümlemek, bu
düğümlere üflemek, muska ve tütsü yapmak, kurşun dökmek ve
kehânetlerde bulunmak gibi bâtıl şeylerle bir yandan geçinmeye
çalışırken, bir kısım insanların iç dünyaları üzerinde etkili olabilmektedirler.
Aslında bunlardan yararlanmak isteyenler, onların
şerrine daha çok uğrayanlardır. Çünkü büyücüye inanmak küfürdür.
Yani İslâm Dini’nden çıkmak için yeterli bir sebeptir. Bu ise
şer ve kötülüğün en tehlikelisidir. Ayrıca büyücüye, yapmış olduğu
büyü karşılığında ücret vermek, hem işlediği bu ağır günaha
karşılık onu ödüllendirmek, hem zararlı bir faaliyete değer biçmiş
olmak, hem de böyle bir faaliyeti cesaretlendirmek bakımından
elbette ki bu yapılanların hepsi şerdir, kötüdür. Rabb’imiz işte bütün
bu kötülükleri işleyen kadınların şerrinden kendisine sığınmamızı
istemiştir.
Büyü, hiçbir reşit toplum içinde legal bir meslek niteliğini kazanamamış,
vicdanlarda mahkûm olduğu için hep gizli yapılmış
ve büyü yapanların da yaptıranların da sonu daima pişmanlık olmuştur.
466
Kehânet ve Arâfet/Arrâflık
Kehânet, gâibden haber vermek, falcılık, bakıcılık etmek demektir.
Bu işle uğraşan kimselere de kâhin denir.467 Kâhin, gizli,
geçmiş haberleri bir nevi kendi zannı ile (tahmini) haber veren
kimsedir. Geleceğe ait haberleri, yine zanna dayanarak haber veren
kimseye de Arrâf denir. Bu iki uygulama, bazen hata eder bazen
isabet eder.468 Kâhin lafzı, daha umumi olup, Arrâf lafzının
mânâsını da içine alır.469
1. Câhiliyede Kehânet ve Arâfet: Câhiliye Arapları arasında
kâhin, olağanüstü güçleri olduğuna inanılan, bu güçleri meslek
halinde kullanan ve hizmetlerine karşılık ücret alan kimselerdir.470
Gelecekte olacak şeyler hakkında haber veren ve sırları bilme
iddiasında olan, bu kimselerden bazıları, kendilerine haber getiren
cinlerden yardımcılarının olduğunu zannederler.471 Bazıları
da gaybî şeyleri bir kısım sebeplerin mukaddimâtı ile bildiklerini
iddia ederler. Muhtelif çeşitleri olan kehânetin bir kısmı cinlerle
466 Ferit Aydın, a.g.e., s. 311-317
467 Kamus, IV, 266; Fischer. F. "Kehânet" maddesi, İ.A. VI, 71
468 İbn Manzur, Lisan, XIII, 362-363; IX, 237; Râğıb, Müfredat, 265
469 Âlûsî, Bulûğul-Ereb, III, 269; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk
İnançları, Beyan Y., 211
470 İzutsu, T. Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 163
471 Alûsî, a.g.e., III, 269-270
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 128 -
ilgilenmekle, bir kısmı tecrübe ile, bir kısmı da yıldızlarla uğraşmak
sûretiyle olur.472 Câhiliye Arapları özellikle kâhinlere saygıyla
bakıyorlar, onların sözlerini takdirle karşılıyorlar. Onları, ruhî hastalıkların
doktorları olarak görüyorlardı. Psikolojik sıkıntıların ve
ruhî problemlerin hepsinde onlara koşuyorlardı. Sarsıldıklarında,
sıkıntıya düştüklerinde dertlerini onlara anlatıyorlar, onların katında
huzur ve marifet olduğunu söylüyorlardı.473
Tarihî kaynaklar, bu inancın Araplar arasında yaygın olduğunu,
her mahalleye ait bir kâhinin bulunduğunu474 anlatarak Hicaz bölgesinde
bulunan meşhur kâhinlerin isim listelerini vermektedirler.
Bunlar arasında: İzzi Selemetü’l-Kâhin, Şıkk bin Enmar, Satıh
bin Mazin, Tureyfetü’l-Kâhin, Zebra, Hunafîr bin Te’em, Mûsâ bin
Mezür, Seleme el-Hemedânî, Sevad bin Kaarib, Fatma binti Mürri
Has’amiyye zikredilmiştir. 475
Araplara ait rivâyetlere dayanarak kâhinler ve kehânet hakkında
şu noktaları tesbit edebiliriz:
a) Araplar arasında kâhinliğin dînî bir özelliği yoktur.
b) Kâhinler, soru sahiplerinin sorunları üzerinde, sözlerini ve
cevaplarını, sıcak, coşturucu bir üslup içinde söylerler. Konuşmalarının
arasına birtakım imâlar yerleştirirlerdi ki, dinleyiciler, bunların
içinden kafalarındaki soruların cevaplarını bulabilirlerdi.
c) Gizli kapalı, secîli imâlar içeren sözleriyle, insanlara gaybî
olan şeyler hakkında bahsediyorlardı.
d) Onlar, insanları uyutarak ya da insanların kendileri, kuruntuya
kapılarak, hatta bizzat kâhinlerin kendilerinin de dillerinden
dökülen seciler ve tevriyeler nedeniyle, onlara tâbi olan
cinlerin olduğunu, kendilerine düşen görevde yardımcı oldukları
zehâbına kapılıyorlardı. Kendilerini izleyen bu cinlerin, göklere
kulak verip oradan haber çaldıklarını, getirip bu haberleri söylediklerine
inanıyorlardı.476
Görüldüğü gibi, kâhinlerin ilham kaynağı, cinler ve şeytanlar
idi. Buna bazı Kur’an âyetleri de delâlet etmektedir.477 Şöyle ki:
472 Âlûsî, a.g.e., III, 270
473 Derveze, İ. Asru'n-Nebî, s. 294; Ebû Ubeyde, Eyyâmu'l-Arab Kable'l-İslâm, I,
229
474 Ebû Ubeyde, Eyyâmu’l-Arab I, 229; İbn Hişâm, Sîre, I, 204; İzzet Derveze.
a.g.e. s. 293
475 Âlûsî, Buluğu'1-Ereb, III, 269-288
476 İbn İshak, Sîre, s. 13; Süheylî, Ravdu’l-Unuf, II, 295; Mesûdî, Murûru’z-
Zeheb, II, 173; Fischer, A.. İ.A., VI, 71-72
477 15/Hıcr, 16-18; 37/Sâffât, 6-10; 72/Cinn, 8-9
CİN
- 129 -
“Andolsun ki, gökte burçlar meydana getirdik, onları bakıp temâşâ edenler
için süsleyip donattık. Onları, kovulmuş her şeytandan koruduk. Fakat
kulak hırsızlığı yapan olursa parlak/alevli bir ateş onu kovalar.”478; “Onu
inatçı her türlü şeytandan koruduk. Onlar, o yüce âlemi asla dinleyemezler.”
479
Müslim, Abdullah bin Abbas’tan rivâyet edilen bir hadisi şöyle
anlatır: Peygamber’in Ensar’dan olan sahâbîlerinden biri, bana
haber verdi ki; kendileri bir gece Rasûlullah ile beraber otururken
bir yıldız kaymış da ortalık aydınlanmış. Rasûlullah da onlara:
“Câhiliye devrinde bunun gibi bir yıldız atıldığı/kaydığı zaman
sizler ne derdiniz?” diye sordu. Oradakiler: Allah ve Rasûlü en iyi
bilendir. Bizler, bu gece büyük bir kimse doğdu veya büyük bir
kimse öldü der idik, dediler. Rasûlullah: “şüphesiz ki bu yıldız hiçbir
kimsenin ölümü ve hayatı için atılmaz. Lâkin ismi çok mübarek
ve âlî olan Rabbimiz bir işe hükmettiği zaman Arşı taşıyan melekler
tesbih ederler. Sonra onların arkasından gelen semâ ehli tesbih
eder. Nihâyet bu tesbih şu dünya semâsının ehline ulaşır. Sonra
Arşı taşıyan meleklerin ardından gelenler, onlara: ‘Rabbimiz ne
buyurdu?’ diye sorarlar. Onlar da berikilere Rabbin buyurduğu
şeyi haber verirler. Böylece semâlar ahâlisinin bir kısmı diğerinden
haber ister. Nihâyet o haber şu dünya semâsına ulaşır. Bu esnada
cinler kulak hırsızlığı yapıp süratle bir şey kaparlar da bunu kendi
dostlarına ulaştırırlar. Ve bu yıldızla kendileri taşlanır. İşte bu vecih
üzere, yani kendisinden hiçbir tasarruf yapmadan getirdikleri şey
sabittir ve vâkidir. Lâkin onlar buna yalan karıştırırlar ve artırma
yaparlar.” 480
Bu hadiste de açıkça anlatıldığı gibi cinlerin/şeytanların kulak
hırsızlığı yaparak getirdikleri bilgileri, kendileriyle ilişki kuran
kâhinlere vermektedirler.
Kehânet ve arâfette bulunma vasıtaları; daha çok yıldızlara
bakma (Astroloji), kuş uçurma, fal okları çekme, problemleri
kâhin’e anlatma, çizgiler çizme, afsun yapma, dualar okuma (kendilerine
has tekerlemeler) gibi işlerdir. Bunun yanında tecrübî bilgiler
ve bazı tılsımlardan da faydalanmaktadırlar. 481
Kehânet ve arâfet inancı, farklı ifadelere bürünerek ülkemizde
de aynı muhtevâyı kapsar tarzda devam etmektedir. Halk
478 15/Hicr, 16-18
479 37/Sâffât, 6-10
480 Müslim, Selâm 124, 11/1450; Ayrıca bk. Süheylî, Ravdu'l-Umıf; I. 303; Aynî.
Ümdetü’l-Kari, VII
481 Âlûsî, Bulûğul-Erab, III, 269-306
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 130 -
arasında bu tür inançlara fazla rağbet edilmekte, cinci, muskacı,
afsuncu, üfürükçü gibi isimler altında faaliyet gösteren kişilere gidilmekte
ve problemlere çözüm aranmaktadır. Ülkemizde bu işle
uğraşan kişiler, halka güven telkin etmek için kendilerine “hoca”
ismi vermek sûretiyle bu işleri dînî bir iş gibi takdim ederek, halkın
mânevî duygularını istismar etmektedirler. 482
2. Hadislerde Kehânet ve Arâfet/Arraflık: Kâhin kelimesi,
Kur’an’da iki yerde geçmektedir. Bu âyetlerle Arap kâfirlerinin Hz.
Peygamber’e nisbet ettikleri, kâhinlik vasfı reddedilmektedir.483
Hz. Peygamber’in hadisleri de kehânet ve kâhinliği yermiş, yasaklamış
ve reddetmiştir. Kâhinlik yapmak, içki içmekle, sihir yapmakla
günah açısından eşit tutulmuştur.484 Bazı hadislerde kâhine gitmenin,
onu tasdik etmenin, Hz. Muhammed’e indirileni (Kur’an’ı)
inkâr etmek demek olduğu belirtilerek, küfürle nitelendirilmiştir.
485 Ayrıca “Hulvanul-Kâhin” adıyla, alınan kâhinlik üceretinin
de haram olduğu, özellikle vurgulanmıştır. 486
Câhiliye Arapları arasındaki yaygın inançlardan teşe’üm, sihir,
fal okları gibi, kehânet ve arâfet de Kur’an’ın temel espirisine
zıt düşmektedir. Bu açıdan Kur’an ve Sünnet, bu tür inançları ve
Allah’ın birliği ve mutlak hâkimiyeti konusunda şüpheye düşürecek
her davranışı yasaklamıştır.
Kaynaklar bize kehânetin Nuh Tufanı öncesine kadar uzandığını
haber vermektedir.487 Yunan, Mısır, Yemen ve Hicaz gibi
beldelerde kâhinlik ve kehânet biliniyordu. Kuzey Asya halkları
arasında da yaygındı. Şâmân diye bilinen kâhinler, eski Türk kavimleri
arasında kam diye de anılırdı. Kam, kâhin, sâhir (sihirbaz)
mânâlarını ifade ettiği gibi, hâzık doktor, âlim, filozof mânâlarına
da gelir. Şâmânın birinci görevi kehânette bulunmak, büyü ve afsun
yapmak gibi işlerdi. Onların bu işleri, yardımcı ruhlar vasıtasıyla
yaptığına inanılırdı. Ruhlar şâmâna yol gösterirler, kuvvet verirlerdi.
Kuş şeklinde tasavvur edilen yardımcı ruhlar, göklere çıkan
Şâmâna yardım ederlerdi.488
482 Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 212-215
483 69/Haakka, 43; 52/Tûr, 29
484 Ahmed bin Hanbel, Müsned III, 14
485 Ahmed bin Hanbel, Müsned. II, 408. 429, 476; İbn Mâce, Taharet 122/1,
209; Ebû Dâvud, Tıb 21/IV, 22-226; Dârimi, Vûdu’ 1140 I/259; Nesai, Sehv 20/
III, 4-19
486 Buhârî, Büyû’, 113-III, 43; Müslim, Musâkat 39/11, 1198; Tirmizî, Nikâh 37/
III, 438; Nesâî, Buyû’ 91/VII, 309
487 İbn Hacer, Fethu'1-Bâri, X. 182
488 Kafesoğlu, Türk Bozkır Kültürü, s. 88-89
CİN
- 131 -
Görüldüğü gibi, eski Türklerde de değişik isimlerde, ama tamamen
kâhinlerin ve arrâfların fonksiyonunu yüklenmiş, cinler ve
şeytanlar yerine, yardımcı ruhlardan bilgi ve yardım aldığına inanılan
şahıslar bulunmaktadır.489
Kehânet, genel anlamda gelecekten haber vermek demektir.
Eskiden Tevhid Dininin, yozlaşarak asıllarını kaybeden ve birer
bâtıl din haline gelen uzantılarında din adamlarının yürüttüğü bir
meslek olmuştu. Tıpkı bazı tarikat şeyhlerinin “İstihâre Namazı”nı
rüya falı haline dönüştürüp bir kehânet aracı haline getirdikleri
gibi. Bu mesleği icrâ edenlere, literatürda “kâhin” denir. Genellikle
kurbanların parçalanan organları üzerinde çeşitli yorumlar
yapılarak bu meslek icrâ edilirdi.
Ayrıca fala bakılarak geleceği okumaya da kehânet denilmiştir.
Bu iş çok eski çağlardan beri yapılmaktadır ve yukarıda sözü edilen
kehânetten farklıdır. Bunu bir hobi olarak yapanların yanı sıra
ücretle fala bakanlar da vardır. Hatta gelecekte yaşanacağını ileri
sürdüğü olaylar hakkında kitap yazanlar bile olmuştur. Yahudî kökenli
Fransız tıp doktoru Nostradamus gibi.
İslâm’ın bu konudaki yargısı kesindir: Gelecekten haber vermek
bâtıldır ve yasaktır. Falcı ve kâhin de aynen büyücü gibi
kâfirdir. Bunlara, yani bunların verdikleri gaybî haberlere inanan
da kâfirdir.
Hava raporları, uzay raporları ve sismik öngörüler gibi ilmî
tahminleri elbette ki kehânet’in dışında tutmak gerekir. Çünkü
bunlar, hem birtakım araçlara ve ince hesaplara dayanmaktadır;
hem önceden hayat ve tabiat hakkında bazı sonuçlar elde ederek
insanlığı bundan yararlandırmak gibi olumlu amaçlar gütmektedir;
hem de adı üstündedir: “Tahmin”den ibarettir. 490
Tütsüleme inancı
Câhiliyede Tütsüleme: Hastalıkların tedavisinde uygulanan
usullerden biri de Tütsüleme’dir. Hastanın, ancak tütsülenirse iyileşeceğine
inanılır. Câhiliyede bilinen tütsülemelerin başında Ûdu
Hindî gelmektedir.
Bu, Ûdu Hindî yahut Kust adı ile bilinen, buhur ya da ilaç olarak
kullanılan bir çeşit ot köküdür. İki türlüdür: Birisine, Kustu
Hindî, diğerine de Kustu Arabî derler. Kustu Hindî; siyaha meyilli,
hafif, galiz kokusu az, tadı acı olur. Kustu Arabî; lezzetli, ak, hafif
489 Ali Çelik, a.g.e., s. 216-217
490 Ferit Aydın, a.g.e., s. 317
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 132 -
kokulu olur. Mutlak olarak zikredilince anlaşılan Arabî olan cinsidir.
İçilmek yahut tütsülemek şeklinde kullanılır.491
Ûdu Hindî denilen ot kökü ile tütsülemenin Câhiliyedeki uygulaması
hakkındaki bilgilerimiz, bu konudaki Hz. Peygamber’in
hadislerine dayanmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Ûdu Hindî kullanmaya
devam ediniz, Çünkü bunda yedi türlü şifa vardır...”492 buyurmuştur.
Bu hadis, Câhiliyede Ûdu Hindî’nin kullanıldığına açık bir
şekilde delâlet etmektedir. 493
Hadislerde Ûdu Hindî ile Tedavi Olmak: Bu konudaki rivâyetler
hemen hemen aynı mânâdaki rivâyetlerdir. Hz. Peygamber (s.a.s.),
bu hadisinde Ûdu Hindî’nin hangi hastalığa nasıl kullanılacağı
hakkında bizlere bilgi vermektedir:
“Ûdu Hindî kullanmaya devam ediniz. Çünkü bunda yedi türlü şifa
vardır. Uzre hastalığı (bademcik iltihabı) için buruna çekilir. Zâtü’1-cenb
(plorozi: Göğüs ve akciğeri birbirinden ayıran zarın iltihaplanması sonucu
oluşan hastalık) hastalığı için de su ile hastaya içirilir.” 494
Bu bitkinin Hicaz bölgesinde yetişip yetişmediğini bilmiyoruz.
Ancak lügat kitaplarımız bunun tarifini yaparken, Hindistan’dan
getirildiğini, buhur ve ilaç olarak kullanıldığını bildirmektedir. 495
Ümmü Kays binti Mıhsan şöyle demiştir: Ben küçük bir oğlumla
Rasûlullah’ın huzuruna girdim. Ben oğlumu, bademcik iltihabından
dolayı tedaviye tâbi tutmuştum. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu: “Niçin bademcik iltihapları için böyle tedavi uygulamak
sûretiyle, çocuklarınızın boğazını elle sıkıştırıp acıtıyorsunuz? Şu
Ûdu Hindiyi kullanmaya devam edin. Çünkü bu Hind bitkisinde
yedi türlü şifa vardır...”496 “Zâtu’l-cenb’ten Kustu bahri ile ve zeytinyağı
ile tedavi olunuz.”497 Asr-ı Saâdette Arap kadınları eski bir
göreneğe göre parmaklarına bir bez parça sararak uzre (bademcik
iltihabı) hastalığına tutulan çocukların ağzına sokup bademciği
çıkarırlar ve kanını alırlardı. Fakat bu ameliyat en nazik tıbbî bir
müdahale olduğu cihetle Rasûl-i Ekrem bunu men edip: çocuklarınızı
bu yolla tedavi ederek azap etmeyin, Ûdu Hindî ile tedavi
edin, buyurmuştur.498
491 Kamus, Mucemü'l-Vasit, s. 734; İbn Esir, Nihâye, III, 317; İbn Hacer, Fethu'1-
Bâri, X, 121
492 Buhârî, Tıb 10/VII, 14
493 Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 261-262
494 Buhârî, Tıb 10/VII, 14
495 Kamus, Mucemü'l-Vasit, s. 734; İbn Esir, a.g.e., III, 317; İbn Hacer, a.g.e., X,
121
496 Buhârî, Tıb 21/VII, 17
497 Müslim, Selâm, 87-88/11, 1735; Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI, 356/IV,
369; Müstedrek, IV, 208; Tirmizî, Tıb 28, Hadis No: 2079/IV, 407
498 Miras, K. Tecrid-i Sarih Tere, XII, 79-80; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya RedCİN
- 133 -
Rukye İnancı
Rukye, kelime mânâsı itibariyle okuyarak tedavi etmek
mânâsında kullanılmıştır. Câhiliye Arapları arasında Rukye uygulaması
hem hastalık öncesi, hastalığa yakalanmamak maksadıyla
yapılırdı; hem de eğer herhangi bir hastalığa tutulunmuşsa bunun
tedavisinde kullanılırdı. Koruyucu hekimlik yönü, hastalık
gelmeden önce yapılır ve bir nevi ön tedbir olarak düşünülürdü.
Câhiliye Araplarına göre, hastalık nedenlerinin başında cinler, şeytanlar
ve kötü ruhlar gelmekteydi. İşte bunların vereceği zarardan
korunmak için, onların iskân ettikleri yerler olabileceği düşünülen
mekânlardan geçerken, “nazardan” korunmak için, zarar vermesinden
korkulan şeylerin zararından emin olmak için ve daha bir
çok konuda özel, belli duâlar okumak sûretiyle rukye yapılırdı.
Hz. Peygamber, hastalıkların gerçek sebebinin Allah’ın yaratması
ile olduğunu, görünen sebeplerin ise, O’nun koyduğu sünnetullahın
yerine getirilmemesinin bir ifadesi olarak anlaşılması gerektiğini,
bazen doğrudan bazen de dolaylı olarak anlatmışlardır.
Temizlik kurallarına riâyet edilmezse, pislikten dolayı meydana
gelecek hastalıklara yakalanırız. İşte bu bir sünnetullahtır. Bunun
ihlâli ise, kişiyi hastalığa düşürür. Ama hastalığın gerçek yaratıcısı
Allah’tır. Bu temel düşünce mahfuz olmak şartıyla, içinde şirk unsuru
olmayan, şirki ihsas ettirici bir nitelik taşımayan rukyeler için
beis görülmemiştir.499
“Rukye”, bir işin meydana gelmesi için tabiatüstü güce başvurmak
mânâsına gelir. Eski türkçemizde kısmen Afsun kelimesiyle
karşılanır.500 İbnü’l-Esir, hastanın (şifa bulmak için) kendisiyle ilticada
bulunduğu afsun olarak açıklar.501 Rukyenin müsbet ve menfi
çeşidi bulunmaktadır. Onun müsbet yönü, “okuma, dua yoluyla
tedavi” şekli, menfi yönü ise Afsun olup daha ziyade büyücü ve
cadıların nâhoş işleri olarak görülmektedir. Öyleyse Arapçadaki
Rukye’yi hem afsunlama hem de dua ile tedavi diye anlamamız
daha uygun olacaktır.502
Câhiliyede Rukye: Rukye, Câhiliye devrinde mevcut olan bir
tedavi usûlüdür. Birçok hastalık ve zehirlenmelere karşı rukye yapıldığı,
bunu meslek edinen kimselerin bulunduğu bilinmektedir.
Câhiliye Arapları arasında Rukye’nin nasıl uygulandığı konusunda
dettiği Halk İnançları, Beyan Y., 262-263
499 Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 287-288
500 Canan, İ. Kütüb-i Sitte Muhtasarı Terceme ve Şerhi, XI, 330
501 İbn Esir, en-Nihâye, II, 254
502 Canan, İ, a.g.e., XI, 330
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 134 -
Mücâhid ve İkrime’den yapılan rivâyetlerde bunun, daha çok iplik
üzerine yapılan rukye (okumalar) ve atılan düğümler şeklinde
olduğunu Taberî nakletmektedir.503 Câhiliyedeki Rukyelerin sihir
karışmış, şirki ihtivâ eden lafızlardan oluşmuş bir özellik arzettiğini,
bu konudaki hadislerin delâletinden anlamaktayız. Avf bin
Mâlik el-Eşca’nın şu rivâyeti bunu açıkça ortaya koymaktadır: Biz
Câhiliyede rukye yapardık. Daha sonra biz: “Yâ Rasûlallah, bunun
hakkında ne buyurursunuz?” diye sorduk. Rasûlullah (s.a.s.): “Rukyenizi
bana gösterin. Şirk olmadığı müddetçe beis yoktur.”504 buyurdu.
Câhiliye Rukyeleri sadece düğümlere yapılan üflemelerden ibaret
değildir. Bunun dışında bizzat hastanın kendisine, ağrı hissedilen
yere yapılacak okuma, üfleme ve benzeri başka şekiller de bulunmaktadır.
Teshir için Afsunlamak, büyüden kurtulmak için nüşre
yapmak, boncuk ve nazarlıklar kullanmak gibi rukye ile doğrudan
ilgili konular da burada zikredilebilir.505
Hadislerde Rukye: Hz. Peygamber’in hadislerinde rukye ile
ilgili farklı ifadeler bulunmaktadır. Bir kısım hadisler, bunu, tevekkül
inancına aykırı olması sebebiyle yasaklarken,506 diğer bir
kısım hadisler de Hz. Peygamber’in göz değmesine,507 her türlü
zehirli hayvan ısırmasına,508 yılan ve akrep sokmasına,509 vücudun
herhangi bir yerinde hissedilen ağrılara karşı510 rukye yapılmasını
(okuyarak şifa dilemek) tavsiye ettiği görülmektedir. Hz. Peygamber,
bu tür tavsiyeleriyle câhiliye Arapları arasında da yaygın olan
rukyeyi, onların anladığı mânânın dışında, yani Allah’tan başkasına
tevekkülü ve O’na şirk koşmayı ihsas etmemesi şartıyla tavsiye
etmiş511 ve kendileri de bizzat uygulamışlardır. Bu konuda bazı
hadisler şöyledir:
Rasûlullah, zevcesi Ümmü Seleme’nin (r.a.) evinde, yüzü sapsarı
kesilmiş bir kız çocuğu gördü ve onun için: “Bunda nazar vardır,
binaenaleyh bunun için rukye tedavisi yapın.”512 buyurdu. Enes
bin Malik: “Rasûlullah (s.a.s.) göz değmesinden, zehirli şeylerden,
503 İbn Cerir et-Taberi, Tefsir -Bk. Felak suresi
504 Müslim, Selâm 64/11,1727
505 Alûsî, Buluğu'1-Erab, III, 5 vd.; Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI, 372; Ebû
Davud, Tıb, 6, 18; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları,
Beyan Y., 264-265
506 Buhârî, Tıb 17/VII, 16; Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 251-252; Hakim,
Müstedrek, IV 217
507 Müslim, Selâm 55-56, 59/11, 1725
508 Müslim, Selâm 52-53/11, 1724
509 Müslim, Selâm 61-63/11, 1726
510 Müslim, Selâm 54, 57-5/II, 1724-1725
511 Müslim, Selâm 64/11, 1727
512 Müslim, Selâm 64/11, 1727
CİN
- 135 -
yan tarafta çıkan sivilce ve yaralardan dolayı rukye yapmaya izin
verdi.”513 der.
Görüldüğü gibi, hadislerde, şirk olmadıkça, gerçek mânâsı itibariyle
tevekkülü ihlâl etmediği müddetçe, rukye yapmaya cevaz
verildiği anlatılmaktadır. Nevevî, ulema âyetlerle, zikirle rukye
yapmanın câiz olduğu konusunda icmâ bulunduğunu kaydeder.514
Bununla beraber “Sihir şâibesi olmamak üzere rûhî veya bedenî
salah için me’sûr duâlarla rukye câiz olmakla birlikte; istirka, yani
kendisini başkasına okutmak, rukye talep etmek, Allah’a sığınmak
ve duâ etmek için başkasının tavassutunu dilenmek mânâsını
tazammun etmek itibariyle şer’an memduh değildir. Allah’ın bilahesap
velâ-azap (hesapsız ve azapsız) Cennete girecek has kulları
ondan sakınırlar. Bundan dolayı Hanefi fikhında bu mesele şu
şekliyle yazılıdır: “Şâfî (şifa veren) ancak Allah Teâlâ olduğuna ve
devâyı ona sebep kıldığına îtikad ettiği takdirde tedavi ile iştigalde
beis yoktur. Ama şâfî (şifa verici) devâdır (ilaçtır, rukyedir vs.)
diye îtikad ederse, değil. Rukye, dindarlığın icabı, Şer’in emrettiği
bir şey değil, nihâyet bir müsaadedir. Asıl dindarlığın gereği, onu
terk ile Allah’a mütevekkil olmak ve ancak Allah’a sığınıp O’na,
kendisi, doğrudan doğruya duâ ve ibâdet ile O’na sığınmayı bırakıp,
“ben o kapıya gidemem, ne isteyeceğimi de bilemem” diye
duâ dellalı aramaya ve onun nefesinden medet ummağa kalkışmak,
dindarlığın icabı değil, câhiliye âdetidir.” 515
Bu konuda uzun uzun açıklamalarda bulunan merhum Elmalılı,
tefsirinde daha sonra şu görüşlere yer verir: “Sihir karışmayan,
yani şerr ü şeytanet için olmayıp da ondan tehaffüz (korunmak)
ve bir maraz veya âfete Allah’tan şifa niyazı için, kendine veya
başkasına hulûs-i kalp ve niyyyet-i salâh ile duâ veya âyet okuyup
üflemek kabilinden olsa nefeslerin cevazına işaret (vardır).
Çünkü bunda kimseyi izrar (zarara sokma) veya iğfal (kandırma)
veya Allah’tan başkasına teavvüz (sığınma) ve iltica mânâsı yoktur.
Rasûlullah’ın kendisine ve başkalarına bu sûretle okuyup üflediği
ve böyle hayır için rukyeye müsade eylediği sabit ve bu seseple
gerek rûhânî ve gerek cismâni nice hastaların şifâyâb olduğu da
vâki ve meşhuddur. Ancak, okuyuculukla sihirbazlık edenlerin de
şerrinden korunmak için bu âyeti516 hükmü ile sihir karışan rukyelerden
sakınılması lüzumu ihtar olunmuş (hatırlatılmış), Ukdeleri
(âyette geçen Ukad kelimesiyle ilgili), iplik düğümleri diye tahsis
513 Müslim, Selâm 58/11, 1725
514 Nevevi, Minhac, Şerhu Müslim
515 Yazır, M. H., Hak Dini Kuran Dili, IX, 6396-6399
516 Felak sûresi, 4. âyet
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 136 -
edenler de, böyle düğümlere üflemenin sihir kabilinden olduğunu
anlatmak istemişlerdir.” 517
Ülkemizde de yaygın olan rukye şekli, Hz. Peygamber’in tavsiye
edip cevaz verdiği değil de belki de sihir karışmış, Allah’a tevekkülü
bırakarak, bu işi yapanlara güvenme gibi duyguları ihsas
eder şekliyle görülmektedir. Hoca adı verilen, aslında hocalıkla
yani din dâvet ve tebliğiyle hiç bir ilgisi bulunmayan, sadece vicdanları
sömüren kötü niyetli kişiler tarafından icrâ edilmektedir.
Halk da bunların tuzağına düşerek sömürülmektedir. Ülkemizdeki
uygulama şekilleri itibariyle rukye, bazen muska, bazen mücerred
okuma, bazen üzerlik otu ve benzeri şeyler üzerine bazı tekerlemeler
söyleyerek hastayı onunla tütsülemek, suya, yumurtaya
üfleyerek onu hastaya içirip yedirmek yahut eğer hasta hayvan
ise, o okunmuş yumurtayı onun alnına çarpmak şeklinde olmaktadır.
Bütün bunlar, folklorik türden kültürel geleneklerdir. Dînî
hiçbir değeri yoktur. Din adına yapılıyorsa, en azından bid’at ve
hurâfedir.518
İnancın Menşei: İnanç olmaktan ziyade, daha çok tıb ve sağlık
açısından bir çeşit halk tedavi metodları arasında görülen ve gelenek
olarak devam eden bu tedavi şekli, halk üzerinde uyandırdığı
etki açısından, halk inançları arasında zikredilmiştir. Çünkü halk
dediğimiz insan katmanları: “eğer şöyle şöyle yaptırırsam şifa bulurum...”
şeklinde değişmez bir inanca sahip bulunmaktadırlar. Bu
inancın menşei ise, çok eskidir. Hemen her millette değişik türlerden,
ama esas itibariyle aynı temayı muhafaza eder şekliyle görülmektedir.
Eski Mısır’da, Bâbil’de, câhiliye Araplarında519 birtakım
fetişlerin muska, nazarlık olarak kullanılması şekliyle eski Türklerde520
kuzey Afrika uluslarında521 ve Avrupa ülkelerinde522 farklı
özelliklerde de olsa taşıdığı mânâ itibariyle aynen görülmektedir.
Burada Rukye başlığı altında câhiliye Arapları arasında yaygın
olarak gerek uğur bekleme, gerekse bir çeşit tedavi metodu
olarak, özellikle koruyucu hekimlik açısından kullanılan muska,
nazarlık yahut temâim adı verilen uygulama çeşitlerinden bahsetmeyi
uygun görüyoruz.
517 Yazır, M.H., a.g.e., IX, 6388
518 Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 265-268
519 İnan, Afet, Eski Mısır Tarihi ve Medeniyeti, s. 245; Corci Zeydan, İslam Medeniyeti
Tarihi, II, 36-38; Dr. Ahmed Taha, Tıbbu'l-İslamî, s. 15, 23
520 Tanyu, Hikmet, İslamlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı, s. 105
521 Prof. Ad. Westermarck, İslam Medeniyetinde Putlara Tapma Devri Kalıntılarından
Nazar Değmesi İnancı, Terc. Şahap Nazmi Coşkunlar, s. 9-10
522 Tanyu, Hikmet, a.g.e., s. 206, 213
CİN
- 137 -
a) Akrep ve yılan gibi zehirli hayvanların sokmalarına karşı zil
veya süs takınmak. Bununla zehirli hayvanların zararından korunacaklarına
inanılıyordu.523
b) Bir kimsenin kötü ruhların etkisinde kaldığından korkulduğu
zaman o kişiyi bazı şeylerle kirletmek sûretiyle, kötü ruhların
ondan uzaklaşacağını zannederlerdi. Bu kirleticiler arasında ölü
kemikleri, kadınların hayız kanlarını silip attıkları bezler bulunurdu.
524
c) Avâmiru’l-büyût olarak bilinen ev yılanları ile cinlerin zararından
korunmak için tavşan ayağını muska gibi takınırlar (veya
çocuklara asarlardı).525
d) Çocukları nazardan korumak için tilki ve kedi dişi takarlardı.
526 Yine çocuklardan nazarı defetmek için (Kahle) adı verilen
siyah boncuk da takarlardı.527
Muskalar (Temâim)
Bu da, özellikle psikolojik temelli hastalıklardan korunma,
sihir ve büyü tılsımlarının etkisinde kalmama, nazar değmesine
uğramama gibi rûhî mânevî hastalıklardan korunma amacıyla yapılan,
muhtelif şekilleri olan masgotlardır. Bunların bir kısmı, özel
bazı duâları yazma şeklinde olabilir. Bir kısmı da ilk anda dikkati
kendi üzerine çekmek sûretiyle zararlı bakışların veya tesirli sözlerin
etkisini kırmak amacıyla hazırlanmış boncuk, tavşan ayağı,
kurbağa kabuğu ve benzeri şeylerdir.528
Muskaların bir başka özelliği de sadece koruyucu hekimlikte
kullanılmış olmamasıdır. Bunun dışında kendisinden ve şerrinden
korktuğu kimsenin kötülüğünden emin olmak, sevip hoşlandığı
kimselerin de hoşnudluğuna ermek için yapılır. Boyna asılabileceği
gibi, parmağa takılabilir, evin, arabanın belli yerlerine konabilir.
Hayvanların alınlarına, boyunlarına bağlanabilir. Hemen her konuda
bir muska, bir boncuk kullanılmaktaydı.529 Yolculuğa çıkan
bir Arap, eğer hanımının kendisine ihanet etmesinden korkarsa
(Retm) adı verilen bir işlemi yapardı ki o da, yolda bir yerde ulu
ağaca bir ip bağlar, düğüm atardı. Dönüşünde o ip çözülürse ha-
523 Âlûsî, Buluğu’l-Erab, II, 304
524 Âlûsî, a.g.e., II, 319
525 Âlûsî, a.g.e., II, 324
526 Âlûsî, Bulûğu'l-Erab, II, 325
527 Âlûsî, a.g.e., II, I, 7; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları,
Beyan Y., 268-270
528 Âlûsi, Buluğu'1-Erab, II, 315-316; III, 5-7
529 Âlûsî, a.g.e., III. 5-7
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 138 -
nımının kendisine ihanet ettiğine inanırdı.530 Bahsettiğimiz gibi
muskalar hastalıklara yakalanmamak, cinlerin perilerin zararından
emin olmak için de kullanılmaktaydı. Doğu toplumlarında
yaygın olan muska inancı ülkemizde de her bölgede kullanılmaktadır.
531
Hz. Peygamber’in sünnetinde muska ve temâim yasaklanmış,
buna inanan kimselerin şirk koşmakta oldukları ifade edilmiştir.
Çünkü Tevhid düşüncesi ihlâl edilmektedir. Şifayı da hastalığı da
veren Allah’tır. Allah inancı gölgede bırakılarak muska ve benzeri
şeylere önem vermek, tevhid ilkesine zıt, içinde şirk unsuru taşıyan
bir inançtır. 532
Üfürük ve muskadan medet ummak, Hz. Peygamber tarafından
şirk olarak tanıtılmıştır. Rasûlullah şöyle buyurur: “Şu bir
gerçek ki üfürük, muskacılık, şirinlik büyüsü, kısmet açma muskası gibi
şeyler şirkin görünümleridir.” 533
Şu sözler de onun: “Korunma ve kurtulma ümidiyle üstüne, giysisine
bir şey asan, şirke bulaşmış olur.”; “Üstünde muska taşıyanın Allah
hiçbir işini tamamlamasın; üstünde nazarlık, boncuk taşıyanı Allah korumasın!”
534
Son Söz:
Kur’ân-ı Kerim, cinlerle ilgili olarak bize ihtiyaç duyacağımız
kadar bilgiler vermiştir. Onlarla daha geniş ve farklı şekilde ilişkilerimiz
sözkonusu olsaydı, bu konularla ilgili hukuku da Kur’an
bize tâlim ederdi. İnsanoğlu meraklarıyla da imtihan olmaktadır.
Gerek cin ve gerekse şeytan konusunda merak edilen birçok soru
bulunmaktadır. Bunların bir kısmına yukarıdaki açıklamalarda cevap
bulmuş olabilirsiniz; ama çoğuna, o sorulardan bahsettiğimiz
ve kendilerine işaret ettiğimiz halde tam bir cevap bulamayacak
veya âlimlerin ihtilâf ettiğine şâhit olacaksınız. Bu tür sorulara cevap
bulunabilecek kitaplar varsa da, bu cevapların ne kadar doğru
olduğu şüphelidir.
Mü’minler için gerçeğin taa kendisi olan Kur’ân, bu konularda
akla gelebilen soruların çoğu hakkında bir cevap vermez. Çünkü
her ne kadar insanın sınırsız merakı bu soruları doğuruyor ise de,
530 Âlûsî, a.g.e., II, 316
531 Yeni Türk Ansiklopedisi, VII, 2607
532 Ebû Dâvud, Tıb 9/IV, 201; Hâkim, Müstedrek, IV, 217; Ali Çelik, İslam’ın Kabul
veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 288-289
533 İbn Mâce, Tıb 39; Elbânî; Sahîha, 1/648
534 Heytemî; Zevâcir, 1/130
CİN
- 139 -
bunları mutlaka bilmek insan için gerekli değildir. Kur’ân, konuları,
insana yetecek sınırlar içinde ele alıp, merak edilen her şeye
cevap vermediği için, konuyla ilgili her şeyi anlatmamıştır. Ama bu,
Kur’ân’da olanların dışında bir bilgi ve gerçek olmadığı mânâsına
gelmez. Ama gerçek diye sunulanların hangilerinin doğru olduğunun
tesbiti çok zordur. Bu yüzden Kur’ân’da olanla yetinmek,
Kur’ân dışındaki bilgilere ihtiyatlı yaklaşmak, Kur’ân’da olanı da
doğru anlamaya çalışmak gerekir.535 Özellikle gaybla ilgili konularda
merakımızı dizginlemek ve yanlış inançlardan korunmak
için Kur’an’da bilgi verilmeyen konularda susmak veya en azından,
Kur’an’a ters düşebilecek yorumlardan kesinlikle kaçınmak
en doğrusudur.
En Son Söz: Her şeyin en doğrusunu Allah bilir.
535 Lütfullah Cebeci, Kur’an’a Göre Melek Cin Şeytan, Şule Yayınları, İstanbul
1998, s. 398
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 140 -
Cin Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
C-n-n Kelimesi, Değişik Türevlerle Toplam 201 Yerde Zikredilir:
A “Cinn” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 22 Yerde): 6/En’âm,
100, 112, 128, 130; 7/A’râf, 38, 179; 17/İsrâ, 88; 18/Kehf, 50; 27/Neml, 17,
39; 34/Sebe’, 12, 14, 41; 41/Fussılet, 25, 29; 46/Ahkaf, 18, 29; 51/Zâriyât,
56; 55/Rahmân, 33; 72/Cinn, 1, 5, 6.
B Cinler Anlamına Gelen “Cânn” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam
7 Yerde): 15/Hıcr, 27; 27/Neml, 10; 28/Kasas, 31; 55/Rahmân, 15, 39,
56, 74.
C Cinler ve Cinnet/Delilik Anlamına Gelen “Cinnet” Kelimesinin Geçtiği
Âyet-i Kerimeler (Toplam 10 Yerde): 7/A’râf, 184; 11/Hûd, 119; 23/
Mü’minûn, 25, 70; 32/Secde, 13; 34/Sebe’, 8, 46; 37/Sâffât, 158, 158; 114/
Nâs, 6.
D Aslında Cinlenmiş Demek Olan, Mecnûn, Deli, Akılsız Anlamında Kullanılan
“Mecnûn” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 11 Yerde):
15/Hıcr, 6; 26/Şuarâ, 27; 37/Sâffât, 36; 44/Duhân, 14; 51/Zâriyât, 39, 52; 52/
Tûr, 29; 54/Kamer, 9; 68/Kalem, 2, 51; 81/Tekvîr, 22.
E C-n-n Kökünden Gelen Diğer Kelimeler:
a Örtmek Anlamındaki “Cenne” Kelimesi 1 Yerde (6/En’âm, 76)
b Kalkan Anlamına Gelen “Cünnet” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(Toplam 2 Yerde): 58/Mücâdele, 16; 63/Münâfıkun, 2.
c Örtülü Olan, Cenîn (Anne Karnındaki Bebek) Kelimesinin Çoğulu Olan
“Ecinne” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 1 Yerde): 53/
Necm, 32.
d (Ağaçlarla veya Duygulara) Örtülü ve Bahçe Anlamındaki “Cennet” Kelimesinin
Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 147 Yerde).
F Cin Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
a Cinler: 6/En’âm, 100, 112, 113, 128; 7/A’râf, 27, 179; 15/Hıcr, 17, 18, 27; 26/
Şuarâ, 212, 221, 223; 27/Neml, 39; 34/Sebe’, 12, 14; 37/Sâffât, 7-10; 46/
Ahkaf, 29-31; 51/Zâriyât, 56; 55/Rahmân, 15; 72/Cinn, 1-15, 19, 25; 114/
Nâs, 1-6.
b Cinlerin Yaratılışı: 6/En’âm, 100; 55/Rahmân, 15.
c Cinler ve İnsanlar, İbâdet İçin Yaratılmıştır: 51/Zâriyât, 56-57; 72/Cinn, 16-
17.
d İman Eden ve Etmeyen Cinler: 72/Cinn, 11-14.
e Mü’min Cinler: 46/Ahkaf, 29-31; 72/Cinn, 1-15.
f Kâfir Cinler: 72/Cinn, 4-7, 15.
g Cinlerin Kur’an Dinlemeleri: 46/Ahkaf, 29-31; 72/Cinn, 1-2, 13, 19.
h Gökte Kulak Hırsızlığı Yapan Cinler ve Yıldızlarla Koğulmaları: 15/Hıcr, 17;
26/Şuarâ, 212; 37/Sâffât, 7-10; 67/Mülk, 5; 72/Cinn, 8-9.
i Cinler Gaybı Bilmezler: 34/Sebe’, 14; 72/Cinn, 10.
k Cinlere Sığınmak ve Onlardan Yardım Beklemek: 72/Cinn, 6.
l Cinlerin Birçoğu Cehennemliktir: 7/A’râf, 179.
m İfrît: 27/Neml, 39.
CİN
- 141 -
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Cin, Şeytan ve Büyüden Korunma, Halil b. İbrahim Emin, Uysal Kitabevi Y.
2. Kur’ân-ı Kerim’e Göre Cin-Şeytan, Lutfullah Cebeci, İstişare Y.
3. Cin ve Şeytanlardan Nasıl Korunmalıyız? Vahid Abdüsselâm Bali, Uysal
Kitabevi Y.
4. Cinler ve Kötülüklerinden Korunma Yolları, Abdu’l-Hamid b. Abdu’r-
Rahman es-Suheybânî, Guraba Yayınları
5. Cin, Şeytan ve Büyüden Korunma, Halil bin İbrahim Emin, Uysal Kitabevi Y.
6. Kur’an ve Hadislere Göre Cinler Büyü, Ali Osman Ateş, Beyan Y.
7. Cinlerin Esrarı, İmam Şiblî, terc. Muhammed Ferşad, Ferşat/Merve Y.
8. Kur’an’a Göre Melek Cin Şeytan, Lütfullah Cebeci, Şûle Y.
9. İnsan ve İnsanüstü Ruh, Melek, Cin, İnsan, Süleyman Ateş, Dergâh Y.
10. Ruh İnsan Cin, Ahmed Hulûsi, Kitsan Y.
11. Cinlerin Âlemi, Ahmet Cemil Akıncı, Demir Kitabevi Y.
12. Cinler Âlemi, Sırları ve Gizlilikler, M. Aşur, Pamuk Y.
13. İslâm’a Göre Sihir, Cin Çarpması Teşhis ve Tedavi Usulleri, Arif Coşkun,
Enes/Yâsin K.Evi
14. Vesvese Sebepleri ve Kurtuluş Yolları, Mehmed Paksu, Nesil Y.
15. Âyet ve Hadislerin Işığında Nazar-Göz Değmesi, Bayram Altan, Altın
Kalem Y.
16. Nazar ve Büyü (Etkileri Korunma Yolları), Bayram Altan, Veli Y.
17. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y.
18. İslâm medeniyetinde Putperestlik Devrinden Kalma İtikadlar: Cin ve Kötü
Göz, Westormorek, çev. Şahab Nazmi Coşkunlar, Doğan Güneş Y.
19. Ruhçu Yanılgı, René Guénon, çev. Lütfi Fevzi Topaçoğlu, İz Y.
20. Kitâbu’r-Rûh, İbn Kayyim el-Cevziyye, İz Y.
21. İğâsetü’l-Lehfân min Mesâyidi’ş-Şeytan, İbn Kayyim el-Cevziyye, tahkik:
Muhammed Seyyid Keylânî, Matbaatü Mustafa el-Bâbî, Mısır, 1381
22. İslâm Kültür Tarihinde Maji, Manfred Ullman, çev. Yusuf Özbek, İz Y.
23. TDV İslâm Ansiklopedisi: Azâim md. (Süleyman Uludağ)
24. Şamil İslâm Ansiklopedisi
25. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y. s. 276-284
26. Şeytan, A. Osman Ateş, Beyan Y.
27. Şeytan ve Yoldaşları, Kemal Çinel, Alem Y.
28. İslâm İtikadında Şeytan, İlyas Çelebi
29. Şeytanca Protokoller, Adil Gökburun, Şahsi Y.
30. Şeytanın Tuzakları: İnsanın Kurtuluş Yolları 1-2, İbn Kayyim El-Cevziyye,
Uysal Kit. Y.
31. Şeytanın Tuzakları, S. Ahmet Uzun, Mektup Y.
32. Şeytanın Hileleri ve Kurtuluş Çareleri, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
33. Şeytanın Varlığı ve Mâhiyeti, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
34. Şeytanizme Rağmen İslâmi Uyanış, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y.
35. Şeytanla Münazara, Ümit Şimşek, Zafer Y.
36. Şeytanlardan Korunma Yolu, Abdülhamid Bilali, Şafak Y. / Büruc Y.
37. Şeytan Girmeyen Evler, Muhammed Efsayim, Uysal Kitabevi Y.
38. İnsanın Ezelî Düşmanı Şeytan, Osmanlı Y.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 142 -
39. Şeytanla Münazara, Ümit Şimşek, Zafer Y.
40. Şeytanın Enâniyeti, Hârun Yahya, Vural Y.
41. Satanizm -Şeytana Tapınmanın Yeni Adı-, Ahmet Güç, Alfa Y.
42. Nefis ve Şeytan, Mehmet Hulusi İşler
43. Kur’an’a Göre Melek, Cin, Şeytan, Lütfullah Cebeci, Şûle Y.
44. Kötülük Odakları, Şeytan, Zübeyir Yetik, Beyan Y.
45. İstiâze Şeytan, Yakup Çiçek, Fâhirettin Yıldız, Bir Y.
46. Dünden Bugüne Şeytan ve Dostları, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
47. Şeytandan Korunma Yolu, Abdülhamid Bilalî, Buruc Y.
48. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 209-216
49. Tefsirde İsrâiliyyat, Abdullah Aydemir, D.İ.B. Y. s. 136-161
50. İslâm’da Helâl ve Haram, Yusuf el-Kardavi, Hilâl Y. s. 248-257
51. Günlük Hayatımızda Helâller ve Haramlar, Hayreddin Karaman, İz Y. s.
137-145
52. İlim ve Din Açısından Mûcize, Osman Karadeniz, Marifet Y. s. 48-85
53. Olağanüstü Olaylar ve Aralarındaki Farklar (Mûcize, Kerâmet, Sihir),
Bakıllânî, Rağbet Y. s. 97-129
54. Bâtıl İnanışlar, Recep Aktaş, Bahar Y. s. 13-36
55. Yaşayan Hurâfeler, Kemalettin Erdil, T. Diyanet Vakfı Y. s. 34-49; 58-67
56. Yaşayan Câhiliyye, Aysel Zeynep Tozduman, İnkılâb Y. s. 89-98
57. Kur’an ve İnsan, Celâl Kırca, Marifet Y. (Nazar:) s. 247-263; (Ruh, Cin,
Reenk.)160-186
58. Gerçek Din Bu, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat
59. İslâm Açısından Sihir, Yusuf Özbek, İz Y.
60. Kur’ân-ı Kerime Göre Sihr (Büyü), Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat
61. Büyü, Sihir, Fal, Yıldızname, Kehanet, Nazar, Sevim Asımgil, İpek Y.
62. Nazar Değme Hakkında Bir Risâle, Süheyl Ünver
63. Psiko-Sosyal Sağlığın Korunması, Koruyucu Ruh Sağlığı, Kemal Çakmaklı,
Seha Neşriyat
64. Doğu ve Batı Kaynaklarına Göre Büyü, Giovanni Scognamillo - Arif Arslan,
Karizma Y.
65. Doğu ve Batı Kaynaklarına Göre Fal, Giovanni Scognamillo - Arif Arslan,
Karizma Y.
66. Doğu ve Batı Kaynaklarına Göre Cinler, Giovanni Scognamillo - Arif
Arslan, Karizma Y.
67. Doğu ve Batı Kaynaklarına Göre Kehânet, Arif Arslan – Hakan Yılmaz,
Karizma Y.
68. Falcılık ve Kehânet (Dünü, Bugünü ve İslâmî Hükmü), Bayram Altan, Çelik Y.
69. Kehânetler ve Kâhinler, Elvan ve Gündüz Öğüt, Ege Meta Y.
70. İslâm’da ve Eski Ortadoğuda Cin ve Ruh İnançları, Ernest Zbinden, Yeni
Ufuklar Neşriyat
71. Varlığın Metafizik Boyutları, I, II, M. Fethullah Gülen, Feza Gazetecilik A.Ş. Y.
72. Büyük Günahlar, Hafız Zehebi, Temel Neşriyat
73. Altıncı Duyu (Duyu Ötesi Algı), Brian Ward, Remzi Kitabevi Y.
74. Sihirbaz, Büyücü ve Ruh Çağıran Ehl-i Bid’at’a Reddiye, Es-Seyyid Ali
Göleli, Şüheda Y.
75. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, A. Kasapoğlu, 80-87
CİN
- 143 -
76. Sihir, Tılsım, Büyü, Cemal Anadol, Kamer Neşriyat
77. Sihirbazlık Kılavuzu, Herbert L.Becker, Gün Y.
78. Her Yönüyle Sihirbazlık Öğretiyoruz, Ali Özoğlu, İlgi Y.
79. Büyü Nasıl Yapılır, Nasıl Hissedilir, Nasıl Bozulur; Hanife Tezer, Ataman Elk. Y.
80. Büyü, Bilim ve Din, Bronislaw Malinowski, Kabalcı Y.
81. Gizli İlimler Hazinesi 1-8, Mustafa İloğlu, Özel Y.
82. Yıldızname, Câfer-i Sâdık, Esma Y.
83. Yıldızname ve Büyü, Robert Fleury, Kıbele Y.
84. Doğu Büyüsü, İdris Şah, Gizem/Say Y.
85. 100 Soruda İlkellerde Din, Büyü, Sanat, Efsane, Sedat Veyis Örnek, Gerçek Y.
86. Anadolu Büyüleri, İsmet Zeki Eyüboğlu, Der Y.
87. Sevgi Büyüleri, İsmet Zeki Eyüboğlu, Der Y.
88. Din ve Büyü, Claude Levi-Straus, Yol Y.
89. Hintlilerde Ak ve Kara Büyü, Paul Dare, Ruh ve Madde Y.
90. Psişik Gücünüz, Carl Rider, Say Y.
91. Psişik Becerinizi Geliştiriniz, Enid Hoffman, Ruh ve Madde Y.
92. Psikiyatri, Ayhan Songar
93. Psikiyatri, Özcan Köknel, Nobel Tıp Kitabevleri Y.
94. Psikiyatri ve Düşünce Dünyası Arasında Geçişler, Erol Göka, Vadi Y.
95. Psikanaliz ve Psikoterapi, Orhan Öztürk, Alfa Basım Yayım
96. Ruh İnsan Cin, Ahmed Hulûsi, Ferşat Y.
97. Parapsikoloji Dersleri, Paul Krafchik, Ruh ve Madde Y.
98. Ruhsal Deneyleri Uygulama Kitabı, Sheila Ostrander, Ruh ve Madde Y.
99. Çağdaş Ruhçuluğun Maske ve Yüzleri, Julias Evola, İnsan Y.
100. Hipnotizma, Recep Doksat, Kader Basımevi
101. Hipnotizma, Vural Okur, Şahsî Y.
102. Hipnotizma, Cemil Sena Ongun, Dün ve Bugün Y.
103. Hipnoz Sayesinde Mucize Tedaviler, Hikmet Saim, Venüs Y.
104. Ruh ve Kâinat, Bedri Ruhselman, Gayret Kitabevi Y.
105. İpnotizma ve Telkinle Tedavi, Alfred Brauchle, Bozak Y.
106. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y.
107. Medyum ve Medyumluk: Haksöz s. 138-139
108. Vesvese, Mehmet Paksu, Nesil Y.
109. Binlerce Senedir İnsanların İgisini Çeken Burçlar Nedir? Sevim Asımgil,
Furkan Bas. Y.
110. Saatlerin Hazinesi, İslâm’da Burçlar ve Yıldızlar, Muhyiddin İbn Arabî,
Sümer Kit.
111. A’dan Z’ye Astroloji, Nuran Tuncel, Kitsan Kitap Kırtasiye Y.
112. Şeytan Girmeyen Evler, Muhammed es-Sâyim, Mütercim: Doç. Dr. M. Ali
Kapar, Uysal Kitabevi, Konya 1994
113. Şeytanın Tuzakları, İbn Kayyim el-Cevziyye, Uysal Kitabevi
- 145 -
ŞEYTAN – İBLİS
•
İblis ve Şeytan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
•
İblis/Şeytan ve Özellikleri
•
İblis’in Allah İçin Secde Etmemesi
•
Şeytana Mühlet Verilişi
•
İblis ve Faaliyet Alanı
•
İblis’in Başvurduğu Yöntemler
•
Şeytanın insana Dört Bir Yandan Yaklaşması
•
Şeytanın Görevi
•
Şeytanın Zarar Veremeyeceği Kimseler
•
Her insana Bir Şeytan Verilişi
•
İnsanı Şeytana Tutsak Eden Nefsî Hastalıklar
•
Şeytana Uyanların Durumu ve Âhirette Hesaplaşma
•
Şeytanın Yaratılış ve insanlara Mûsâllat Olmasının Hikmeti
“Ve o zaman meleklere (ve cinlere): “Âdem’e secde edin!“ dedik, hemen secde ettiler. Yalnız İblis dayattı, kibrine yediremedi, inkârcılardan oldu.“ 536
İblis ve Şeytan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
‘İblis’, kelime anlamı yönünden, hayırsız olan, zarara uğrayan, şaşkınlığa düşen manalarına gelmektedir. İblis kelimesi Kur’an-ı Kerim’de 11 yerde geçer. Şeytana, işlediği hatanın onu sonsuza kadar hüsrana (zarara) uğratması sebebiyle ‘İblis’ denmiştir. İblis, Şeytanın Kur’an’daki özel adıdır. İblis, insanı kıskanması yüzünden Allah’a karşı gelen ve O’nun huzurunda küstahlık yapıp kibirlenen ve bu yüzden de kovulan (racim olan), insanın en önemli düşmanıdır.
“Şeytan“ ise, uzaklaştı mânâsındaki “şatane“ fiilinden türemiştir. Yandı anlamındaki “şâta“ fiilinden türediğini öne süren bazı âlimler de vardır. Şeytan kelimesinin aslının “Satan“ olup, bunun İbrânîce olduğu, rakip, muhalif gibi anlamlara geldiği, Tevrat’ta da bu anlamda kullanıldığı da ileri sürülür. Şeytan, cinlerden ve insanlardan en şerli (en kötü) yaratıkları nitelemek için kullanılan bir kavramdır. “Şeytan“ ve çoğulu olan “şeyâtîn“ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de toplam 88 yerde geçmektedir. Şer’î istılâhta,
536 2/Bakara, 34
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 146 -
Yüce Allah’ın Hz. Âdem’e secde emrine karşı gelip isyan ettiği için
ilâhî rahmetten kovulan ve insanların amansız düşmanı olan cinlerin
inkârcılarından gizli bir varlıktır.
Kur’an, şeytanla İblis’in fonksiyon bakımından aynı olduklarını
gösteriyor. Şeytan, İblis’in faal hale geçişinde aldığı ad, kuvvetlerinin
tümüne verilen ad; İblis de şeytan denen şer kuvvetin
kaynağı, babası olan varlığın özel adıdır. Hz. Âdem’in cennetten
çıkmasına sebep olan şeytanın, İblis’ten başka ‘Azâzil’, ‘Adüvvullah’
gibi adları da vardır. İblis, şeytanî bütün faaliyetlerin beyni ve
babası konumundaki varlıktır.
İblis/Şeytan ve Özellikleri
İblis ateşten yaratılmıştı ve cinlerdendi.537 Hz. Âişe (r.anha)’nin
rivâyetine göre Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Melekler
nurdan yaratıldılar. Cinler zehirli ateşten. Âdem ise, size özellikleri söylenen
şeyden (topraktan) yaratıldı.“ 538
Evrende Hz. Âdem’den önce yaratılmış melek ve cin adında
iki varlık mevcuttu. 539
Ruhanî varlıklar üç kısımdır. Birinci kısma girenler, Allah’a itaat
ve ibâdet eden meleklerdir ki, bunlar Allah’a hiç isyan etmezler,
yanlış iş yapmazlar ve insanı aldatmazlar.
İkinci kısımdakiler, şerir ve isyankâr olan şeytanlardır. Bunlar,
insanları aldatırlar, şer ve kötülük için çalışırlar. Üçüncü nevi
ruhanî yaratıklar ise, ikisi ortası olan gizli yaratıklardır. Bunların
hayırlıları ve Allah’a itaat edenleri olduğu gibi; şerlileri ve Allah’a
isyan edenleri de vardır. Özel anlamıyla cin, bunlara denir. Cin denince,
mü’mini de kâfiri de olan ruhanî varlıklar anlaşılır.
Hz. Âdem’e secde emrine kadar, hissiyatına/nefsine dokunan
bir teklif yapılmamış ve imtihan olunmamıştı. Onun bu âna kadar,
Allah’ın emirlerine göre mi, yoksa öz nefsinin isteklerine göre
mi hareket ettiği bilinmiyordu. İlk imtihanında kaybetti; Âdem’e
secde emri, onun hissiyâtına ters düştü. Emri yerine getirmekten
kaçındı.
Eski adı Azâzil olan olan şeytan, Hz. Âdem’e secdeyi kabul
etmediği andan itibaren, “hayırdan ümidini kesmiş, pişmanlık ve
üzüntü duyan“ anlamında İblis; secde etmeyiş sebebi olarak da
537 18/Kehf, 50; 15/Hıcr, 27; 55/Rahman, 15
538 Müslim, Zühd 10, Hadis no: 2294, 4/2294
539 Bkz. 2/Bakara, 31; 15/Hicr, 26-29). Şeytan, cin denen varlık grubuna mensup
idi (18/Kehf, 50
ŞEYTAN
- 147 -
“beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın“ diyerek hükümsüz bir bahane
ve kendisince geçerli bir gerekçe gösterdiği ve Hz.Âdem’i cennetten
çıkarmaya çalıştığı andan itibaren de Şeytan adını almıştır.
Dolayısıyla İblis ve Şeytan, davranışlarına paralel olarak, ona sonradan
verilen iki isimdir. Kur’an’da Hz. Âdem’e secde söz konusu
olan bütün âyetlerde özellikle “İblis“ kelimesinin kullanılmış olması,
bu görüşü desteklediği gibi, âyetlerde kullanılan kelimelerin
yerli yerince seçilişi ve Kur’an’ın yüce üslûbu hakkında bir fikir
de vermektedir.
“Şeytan“ kelimesi; azgınlıkta, şer ve kötülükte emsalsiz olan,
şerir ve inatçı anlamına gelen her azgına verilen bir cins isimdir.
Şeytan kelimesinden, daha çok, cin cinsinden olan cin şeytanı anlaşılırsa
da, kötü ruhlu insanlara da bu ad verilir. Dolayısıyla, kötü
ruhla alakası olan, görülen veya görülmeyen her kötü ve haktan
uzak ve insanları sapıttıran şeylere şeytan ismi verilir. Cin şeytanı
olduğu gibi, insanlardan da şeytanlar vardır. İnsan ve insan şeytanı
görüldüğü halde, ruhta gizlenen kötülük görülmez; eserleri ile
bilinir. Bu sebeple, şeytan isminden, genel olarak, gizli ve kötü bir
kuvvet, kötü ve habis ruh anlaşılır.
İnsan şeytanı, cin şeytanına tâbi, ona bağlıdır. Yaratılışta her
cins, bir “ilk fert“ ile başladığından, “şeytan“ denilince, bu cinsin
ilk ferdi olan ve atası sayılan ilk şeytan, yani “İblis“ akla gelir. İblis,
şeytanın özel ismidir. Allah’a isyan ederek kibirlenip böbürlenen
ve insan neslinin ilk ferdi Âdem’e (a.s.) secde etmeyen İblis, ilk şeytandır,
şeytanların atasıdır. Şeytan cinlerdendir. “Hani Biz meleklere,
‘Âdem’e secde edin’ demiştik de, İblis’ten başkası hemen secde etmişti.
O, cin’den idi. Rabbinin emrine karşı gelmişti.“540 Şeytan, kötülüğün,
küfrün, zulmün, şirkin temsilcisidir. Allah’a ilk isyan eden varlık
şeytandır. Allah şeytana kıyamete kadar yaşama hakkı vermiştir.
Yani kıyamete kadar ölmeyecek, devamlı olarak Allah’ın kullarını
doğru yoldan çıkarmak için çalışacaktır.
Şeytan, insanı hak yoldan, selim fıtrattan aldatma ve çarpık
gösterme sayesinde uzaklaştırabilmektedir. İnsanı gurura, hayale,
çirkini güzel görmeye sevk eden şeytan iç dengeleri alt üst eder
ve gerçeğin çehresini değiştirir. İnsanın doğruyu-yanlışı, hakkıbâtılı
fark edememesi böyle başlar ve bu gidiş, sapma, uçuruma
yuvarlanmayla son bulur. Şeytanın kullandığı en büyük silâh, insanı
gurura sevketmektir. Gururun esas anlamı, aldanmak ve bu
aldanışla eşya ve olayları çarpık görmektir. O halde şeytanın başarısı,
onun kuvvetinde değil; insanın kuvvetlerini, insanın aleyhine
540 18/Kehf, 50; 2/Bakara, 34
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 148 -
kullanabilmesinden kaynaklanıyor. “Şeytan insanlara, vaatlerde bulunur,
onları hayale sevk eder. Ve şeytan insanlara gururdan/aldanmadan
başka bir şey vaad etmez.“541 Şeytanın bu gururu istismar etmesine,
daha ilk insanın sürçmesi anlatılırken dikkat çekilmiştir. 542
Şeytan, insanı Allah yolunda infak etmekten fakirlikle korkutarak
caydırdığı gibi 543; bâtıl yolda saçıp savurmayı, israfı körükler.
“Şu bir gerçek ki, israfla saçıp savuranlar, şeytanın kardeşleridir ve şeytan,
Rabbine karşı çok nankördür.“544 Aynı şekilde şeytan her türlü haramı
ve aşırılığı, fahşâyı, sosyo-psikolojik bozuklukları emreder.545 Şeytanın
yaydığı bozukluklardan biri de fâizdir. Fâiz yiyenler, şeytanın
çarpmasına uğramış kişilerdir. 546
İblis’in Allah İçin Secde Etmemesi
Allah, Hz. Âdem’i yarattı ve ona kendi ruhundan üfledi.
Âdem’in yaratılışı bitince Allah, meleklere ‘Âdem’in önünde secde
edin’ diye emretti. Hepsi secde ettiler ama İblis secde etmedi. Secde
etmeyişinin sebebini de şöyle açıkladı : ‘Ben ateşten yaratıldım,
Âdem ise topraktan yaratıldı. Ateş topraktan üstündür.’ Allah, bu
isyanından dolayı İblis’i kovdu. İlâhî rahmetten ve huzurdan kovulan
İblis, insanları saptırmak, kandırmak ve ‘hidâyet’ yolundan
şaşırtmak üzere Allah’tan izin istedi. İblis’e bu izin verildi. İblis, kıyamete
kadar gücü yettiği ölçüde insanları kandırıp kendi emrine
çekmeye, onlara günah işletmeye devam edecekti. Bu konuyu
Kur’an’dan takip edelim:
“Bir zamanlar Biz, meleklere (ve cinlere) ‘Âdem’e secde edin’ dedik.
İblis hâriç hepsi secde ettiler. O, yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece
kâfirlerden oldu.“ 547
“Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere
‘Âdem’e secde edin’ diye emrettik. İblis’ten başka hepsi secde ettiler. Fakat
o secde edenlerden olmadı.
Allah (şeytana) buyurdu ki: ‘Sana emrettiğim vakit seni secde etmekten
alıkoyan nedir? (İblis:) ‘Ben ondan daha hayırlıyım. Çünkü beni
ateşten yarattın, onu da çamurdan yarattın’ dedi.
Allah, ‘Öyle ise, dedi. Oradan (cennetten veya meleklerin içinden)
541 4/Nisâ, 120; 17/İsrâ, 64
542 Bkz. 7/A'râf, 20
543 2/Bakara, 268
544 17/İsrâ, 27
545 2/Bakara, 268; 24/Nur, 21
546 2/Bakara, 275
547 2/Bakara, 34
ŞEYTAN
- 149 -
in. Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık, çünkü sen aşağılıklardansın!’
İblis, ‘Bana, (İnsanların) tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver’
dedi.
Allah ‘Haydi sen mühlet verilenlerdensin’ buyurdu.
İblis: ‘Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları
(İnsanları) saptırmak için senin doğru yolunun üstünde tuzak kuracağım.
Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından
sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın!’
dedi.
Allah buyurdu: ‘Haydi sen, yerilmiş ve kovulmuş olarak çık oradan!
Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım.’
(Allah buyurdu ki:) Ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşin, dilediğiniz
yerden (bol bol) yiyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın, sonra zâlimlerden
olursunuz.
Derken şeytan çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese
verdi ve ‘Rabbiniz, sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz
diye sizi bu ağaçtan men’etti, başka bir sebepten değil’ dedi.
Ve onlara, ‘Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim’ diye yemin etti.
Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini taddıklarında çirkin
yerleri, avret mahalleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından
üst üste yamayıp üzerlerine örtmeye başladılar. Rableri onlara: ‘Ben sizi o
ağaçtan men’ etmedim mi ve şeytan size apaçık bir düşmandır demedim
mi?’ diye nidâ etti.
(Âdem’le eşi) dediler ki: ‘Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer
bizi bağışlamaz ve bize merhamet edip acımazsan mutlaka ziyan edenlerden
oluruz.’
Allah buyurdu: Birbirinize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde
bir süreye kadar yerleşip kalma ve yaşayıp faydalanma vardır.
‘Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan (diriltilip) çıkarılacaksınız’
dedi.
Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek
elbise indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın
âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi).
Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı (Âdem ile Havvâ’yı), çirkin
yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 150 -
çıkardığı gibi sizi de şaşırtıp bir belâya düşürmesin. Çünkü o ve kabilesi,
sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz Biz şeytanları,
iman etmeyenlerin dostları kıldık.“ 548
Allah, Hz. Âdem’e kendi ruhundan üflemiş, tüm eşyanın isimlerini
öğretmiş, onu yeryüzüne halife tâyin etmişti. İblis bunu görünce
kıskandı ve secde etmedi. İblis, Allah’ın Hz. Âdem’e verdiği
bu ilâhî emaneti, yani insan olarak yeryüzündeki ‘halifelik’ emanetini
anlamadı, kibri ve bilgisizliği yüzünden Âdem’e secde etmedi.
İblis, aynı zamanda Allah’ın gelecek zamanlara ait planlarını
göremeyip, kör nefsinin arzusuna uydu ve isyan etti. Öyleyse kim
nefsinin arzularına hiçbir sınır tanımadan uyarsa, onda İblis ahlâkı
var demektir. İblis, Allah’ın iradesini sevgi planında da görememiştir.
O Allah’ı hakkıyla sevebilseydi, Allah’ın severek yarattığı
Âdem’e secde ederdi. İblis, sevgiyi nefrete çevirmenin ilk örneğidir.
İblis, Âdem’in varlığının dış görünüşüne bakıp kendini üstün
görmüştür ve yaratılışın iç yüzünü, sırrını, hikmetini anlamamıştır.
Hâlbuki Allah’ın bütün işlerinin hikmetleri vardır, herbirinin kendine
ait sırları vardır. Âdem’i sırf toprak zanneden İblis mantığı,
kendi maddesini ondan üstün sanmıştır. Bugün, kendini mal, yüz
güzelliği, makam, ırk, soy, sınıf veya ülke olarak üstün görenlerin
mantığı İblis mantığıdır.
İblisin en önemli hatası Allah’ın hükmüne aykırı şekilde kıyas
etmesidir. Yani kendi aklınca, ‘ateş topraktan üstündür; dolayısıyla
kendisi de Âdem’den üstündür.’ Hâlbuki o durumda Allah’ın
kesin secde emri vardı. İtaat eden bir kula düşen, mutlak Yaratıcı
karşısında emri dinlemekti. Aklına çok güvenip Âdem’i kıskanan
İblis isyan etti ve sonsuza kadar lânetlendi. İblis, bu kıyası hangi
ölçüye göre yaptı? Kendi aklına, kendi küçük mantığına göre
mi, yoksa Allah’ın ona verdiği ölçüye göre mi? Allah ona öyle bir
ölçü ve kıyas etme görevi vermemişti. O, boyundan büyük bir işe
kalkıştı; Âdem’i küçük görüp secde etmek istemezken, aslında
Allah’a karşı böbürlendi ve O’nun apaçık emrine karşı geldi. 549
Ona göre ateşten yaratılmak, bir üstünlük sebebiydi.550 Böylece
o, ateşin topraktan üstünlüğü gibi iki madde arasında, aslında
olmayan bir fark görmüştü. Her iki maddenin yaratıcısının da Allah
olduğu itiraf etmesine rağmen, Âdem’in halifelik ve ilâhî ruh
548 7/A’râf, 11-27
549 Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 284-285
550 38/Sâd, 71-85
ŞEYTAN
- 151 -
taşıması, eşyanın isimlerini bilmesi gibi üstünlüklerini bilmezden
gelmişti. Âdem’de toprak, kendisinde ateşten başka bir mâhiyet
görmemiş; ölüden diri, diriden ölü yaratan ve bütün meziyetleri
bahşeden Allah’ı maddeye mahkûm saymıştı. Bu, ilâhî hükümleri,
kendi nefsine ve aklına göre değerlendirip mantığına ters gelen
bir hükmü reddeden bir akılcılık olduğu gibi; ırkçılığın da temeli
idi. Yaratıkları, ruhî yapısıyla değerlendirmeyip, sadece maddî
özellikleriyle, asâletiyle değerlendiren ırkçı anlayışın temeli de İblis
tarafından böyle atılıyordu.
Bu anlayış, şeytana Allah’ın huzurundan kovulma, rahmetinden
ümit kesme ve kıyamete kadar Allah’ın lânetini hak etme
dışında hiçbir şey kazandırmadı. Çünkü o dar görüşlüydü, maddenin
ötesini görememişti. Maddeyi tek ve gerçek ölçü sanmakla
şeytanca bir yanılgıya düşmüştü. His ve duygularıyla hareketi
sonucu kendi nefsinden kaynaklanan yanılgısını Allah’ın emrine
tercih etmekle insanın üstünlüğü gerçeğini kabul etmemişti. Mesele,
sadece Allah’ın bir emrini yerine getirmemekle oluşan bir isyan
değildi; Mü’min insan da yanılarak, unutarak isyan edebiliyor,
ama lânetlenmiyor, şeytanlaşmıyordu. Çünkü tevbe çeşmesi ile
tekrar arınabiliyor, hatasından dönebiliyordu. İşte şeytanî isyanın
farkı burada düğümleniyordu: İblis, günahını itiraf ve tevbe etme,
özür dileme yerine itirazı ve hayatı tercih etti.
Ateş ve toprak karşılaştırması bize gösteriyor ki, varlık sırrı,
toprakta ve onun sembolleştirdiği çile alçak gönüllülük, ezilmişlik,
hizmet ve didinmededir.
Şeytana Mühlet Verilişi
Hz. Âdem’e secde emri karşısında büyüklük taslaması sonucu
ilâhî rahmetten ümidini kesen ve tamamen yalnız kalan şeytan,
helâk edilebileceğini düşünmeye başladı; hayatından endişe etmeye
başladı. “İnsanların tekrar dirilecekleri güne kadar bana mühlet
ver.“551 diye Allah’a yalvardı. İnsanların tekrar dirilecekleri günden
maksat, sûr’a ikinci üfürülüş zamanıdır552. Bu şekilde mühlet
istemekle tekrar dirilmeden sonra artık ölümün olmayacağını
biliyor ve böylece ölümden kurtulacağını sanıyordu. Onun bu
ölümsüzlük isteği, “...belirli bir zamana kadar“ kaydıyla, “Sen mühlet
verilenlerdensin!“553 şeklinde cevaplandırıldı. Belirli bir zamandan
maksat ise, sûr’a birinci üfürülüş zamanıdır.554 Bununla o, zillet ve
551 7/A'râf, 14
552 39/Zümer, 68; 83/Mutaffifîn, 6
553 7/A'râf, 15
554 27/Neml, 87
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 152 -
hakaret dolu bir hayatı ölüme tercih etti. Onun için esas düşüş de
bu oldu.
Buradan da anlaşılacağı gibi, şeytan aslında Allah’ı ve öldükten
sonra dirilmeyi inkâr etmediği gibi Âdem’in nesli ve zürriyeti
olacağını, dünyada bir müddet yaşayıp sonra öleceklerini ve bir
gün gelip tekrar diriltileceklerini de biliyordu. Şu halde onun küfrü,
Allah’ı ve âhireti inkâr şeklinde değil; teklif edilen emrin gereğini
yerine getirmeyi kabul etmeme ve itiraz şeklindedir.
Belirli bir zamana kadar mühlet verilen şeytan, hatasını anlayıp
tevbe ederek suçunu affettirme yoluna gitmedi. Bilakis daha
da azgınlaştı. Kendisine, kıyamete kadar meşgul olabileceği bir
hedef seçti. Bu hedef, ilâhî rahmetten uzaklaştırılmasına sebep
olan insandı. Gönlünü intikam duyguları bürümüştü. Cüretkâr bir
edâ ile bu duygularını Yüce Allah’a şöyle açıkladı: “Beni azdırdığın
için yemin ederim ki, yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim
ve onların hepsini saptıracağım.“555
Görüldüğü gibi, Yüce Allah, isyanından dolayı şeytanı hemen
huzurundan kovmamış, önce ona konuşma fırsatı vermiş, hatasını
anlayıp tevbe imkânı tanımış; fakat o inat ve küfründe ısrar edince,
bulunduğu makamdan indirmiş ve tasarladığı plânlarını şöylece
sıralayıvermişti: “Hâlis kullarım üzerinde senin bir nüfuzun olamaz.
Ancak sana uyan sapıklar bunun dışındadır.“556 “Yerilmiş ve koğulmuş
olarak defol! Yemin olsun ki, insanlardan sana kim uyarsa, sizin hepinizi
cehenneme dolduracağım.“ 557
Şu halde şeytana uyan ondan, onun tebasından olup onun
âkıbetine uğrayacaktır. Bu âyetlerden de anlaşılacağı gibi şeytana,
Allah’ın hâlis kulları üzerinde etkili olabilecek hiçbir güç verilmemiştir.
Dolayısıyla düşüncesinde, yaşayışında ve huyunda şeytana
karşı olan insan, “Allah’ın kulu“ sıfatını koruyacaktır. Şeytana âit
bir vasfı taşıyan kimsede ise, şeytandan bir haslet var demektir. 558
İblis ve Faâliyet Alanı
İblis, Allah’ın doğru yolunun üzerine oturup, insanlara her
yönden yaklaşıp onları kandırmaya çalışacağına söz verdi.559 İblis
böylece düşmanını seçti, faaliyet alanını belirledi. Onun düşmanı,
yaratılmasıyla ve secde emriyle kendisinin racîm olup
555 15/Hıcr, 39
556 15/Hıcr, 42
557 7/A'râf, 18
558 Elmalılı, c. 3, s. 2138
559 7/A'râf, 17
ŞEYTAN
- 153 -
kovulmasına sebep olan insanın bizzat kendisi, gönlü, kafası, nefsi
ve onun bulunduğu her yerdi. İblis, bütün gücünü kullanarak,
bütün imkânlarını seferber ederek, düşmanlarını azdırmaya, isyana
sürüklemeye ve kendine bağlamaya gayret edecektir. Kabilesini
(askerlerini), dostlarını, cinlerden ve insanlardan yardımcılarını
devreye sokacak, bu iş için kullanacaktır.
insanın iç dünyası, bu anlamda bir mücadele, bir savaş alanıdır.
Onun içinde iyiliğe de kötülüğe de meyil vardır. İblis, sürekli
kötülüğe olan meyilleri ön plâna çıkarmaya çalışacak, ona
sürekli kötülükleri telkin edecektir. Ona bu faâliyet iznini veren
Rabbimiz şöyle buyurur: “Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sarsıntıya
uğrat, atlıların ve yayalarınla onların üstüne yaygara kopar, mallarda ve
çocuklarda onlara ortak ol ve onlara vaadlerde bulun (söz ver). Şeytan,
onlara aldatmadan başka bir şey vaad etmez.“560 Bu İblise verilmiş olan
bir emir değil; ‘haydi elinden geleni ardına koyma, yapabileceğini
yap, serbestsin’ demektir.
Hayatımızla, ibâdet ve inançla, haram ve helâl hükümleriyle
ilgili kesin söz Allah’a aittir. Bu gibi konularda kendine göre dinler
ve inanışlar uyduranlar İblisin arkadaşları, dostları ve askerleridirler.
Allah’tan insanları kandırmak için izin alan İblis, işe ilk defa
Âdem’i ve onun eşini kandırmakla başladı. Âdem’i, ‘yasak ağacın
meyvesinden yerseniz cenette ölümsüz olursunuz’ fitnesiyle ve Allah
adına yemin ederek kandırdı. Yasak meyveyi yiyen ilk insanlar
Cennetten çıkarıldılar ve dünyaya gönderildiler.
Âdem tevbe etti ve bağışlandı.561 Âdem’in günahı nefsine aldanması
idi. Bir anlık kanma sebebiyle işlenen günahları Allah bağışlardı.
Ama şeytanın günahı nefse aldanmanın ötesinde Allah’ın
emrini beğenmemek, kendini O’nun karşısında güçlü görmek,
Allah’ın emrini bilerek dinlememek idi. Bu hata bağışlanmazdı.
İblis, Kur’an’da ‘şeytan´olarak da anılıyor. Şeytan, bütün kandırmaların,
bütün kötülüklerin, bütün hak yoldan saptırmaların
ortak adı olmaktadır. Bu mânâda birçok şeytan olabilmektedir.
İblisin dünyada insanları kandırıp günaha ve isyana götürme faaliyetlerine
artık şeytanî işler dememiz mümkündür.
Şeytan, itaat etmeye de isyan etmeye de, yani hayır işlemeye
de şer işlemeye de meyilli yaratılan Âdemoğlunu, kendi tarafına
çekmeye, ona günah işletmeye çalışır. Ancak onun Allah’a hakkıyla
560 17/İsrâ, 64
561 2/Bakara, 37
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 154 -
teslim olmuş kullar üzerinde bir hâkimiyeti, bir gücü yoktur:
“Meleklere, Âdem’e secde edin! Demiştik. İblisin dışında hepsi secde
ettiler. İblis, ‘Ben, dedi, çamurdan yarattığın bir kimseye secde mi ederim?’
Dedi ki: ‘Şu benden üstün kıldığına da bir bak! Yemin ederim ki, eğer
beni kıyâmete kadar yaşatırsan, pek azı dışında, onun neslini kendime
bağlayacağım!
Allah buyurdu: ‘Git! Onlardan kim sana uyarsa, iyi bilin ki cehennem
hepinizin cezasıdır. Mükemmel ve tam bir ceza!
‘Onlardan, gücünün yettiği kimseleri dâvetinle şaşırt; süvarilerinle, yayalarınla
onları yaygaraya boğ; mallarına, evlâtlarına ortak ol; kendilerine
vaadlerde bulun.’
Şeytan, insanlara, aldatmadan başka bir şey va’detmez.
Şurası muhakkak ki, benim (ihlâslı) kullarım üzerinde senin hiçbir ağırlığın
(hâkimiyetin) olmayacaktır. (Onları) koruyucu olarak Rabbin yeter.“ 562
İblis’in Başvurduğu Yöntemler
İblis insanları kandırmak için yaklaşırken birçok yöntem kullanır.
Bunlardan bazıları şunlardır:
1- Şeytan her şeyden önce bir vesvesecidir. Vesvese; fısıltı, hışırtı
gibi gizli seslere denir. Gönülde birbiri arkasından gelip tekrar
eden gizli söze vesvese denir. Şeytan insana sokulur ve tıpkı nefis
gibi ona sinsi bir şekilde vesvese verir, onu kandırır, ona telkinde
bulunur. 563
2- İblis insanları Allah’ın rahmetinin ve affının geniş olması ile
aldatır ve onları günah işlemeye teşvik eder. Onlara sanki ‘yiyin,
için, zevkinize bakın, ibâdeti sonra yaparsınız, Allah nasıl olsa affedicidir,
sizi de affeder’ der. Kur’an, bizi bu noktada da uyarmaktadır:
“...Sizi ğarûr/aldatıcı, sakın Allah’a güvendirerek aldatmasın.“ 564
3- İblis’in bir diğer yöntemi insanlara Allah’ın adını ve O’nu
hatırlamayı unutturmasıdır.565 Allah’ı unutanlar, kuşkusuz O’nun
hükümlerini kulak arkası ederler, emirlerini kaale almazlar, nefislerinin
isteklerine karşı çıkmazlar; âhiret azabını hatırlamazlar,
cennetteki nimetleri akıllarına getirmezler. Ne Allah’ın azabından
korkarlar, ne de O’nun vereceği mükâfatları beklerler.
562 17/İsrâ, 61-65
563 114/Nâs, 4-6
564 31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5
565 58/Mücadele, 19
ŞEYTAN
- 155 -
4- İnsanları özelllikle mal ve dünyalıklar konusunda korkuya
düşürür. Onların dünyalıklara hırslarının artması için fakirliği silâh
olarak kullanır, cimriliği ve aç gözlülüğü teşvik eder. Maldan ve
dünyalıklardan başka bir kutsal tanımayan insanlar elbette İblis’in
istediği noktaya gelen kimselerdir. İblis, bu gibi kimseleri çok rahat
güdebilir. Onlara çok rahat kötülükleri yapmalarını emreder.
566
5- İnsanların aralarını açmaya çalışır. Sürekli kavga, savaş, anlaşmazlık,
fitne, güvensizlik, birbiri hakkında kötü düşünme tam
da İblis’in arzu ettiği şeydir. İblis, insanlar arasında fitne çıkarmaktan
asla vazgeçmez. 567
6- İblis, kendine bağladığı, Hakk’tan yüz çeviren kimselerin
yaptıklarının doğru, üzerinde bulundukları yolun sağlam olduğunu,
inançlarında, sözlerinde ve işlerinde bir yanlışlık bulunmadığını
onlara telkin eder. Onların yanlış ve sapık işlerini allayıp pullar.
Böylece onların bu kötülüklere devam etmelerini sağlar. 568
7- Şeytan ve onun yardımcıları olan cinler ve insanlar, diğerlerini
kandırmak için süslü ve yaldızlı sözler söylerler. İddialarını
ispatlamak için inandırıcı ve kandırıcı kendilerine göre deliller getirirler,
her türlü ikna yöntemlerini kullanırlar. Çekici, hoşa giden,
gönle rahatlık veren, ama aslında saptırıcı ve çarpık sözler kullanırlar.
Avlarını bu yöntemle avlamaya çalışırlar. 569
8- İblis, insanları kendi yoluna davet etmek için birtakım araçlardan
yararlanır. Bu araçların başında içki, kumar ve putlara tapmak
gibi şeyler gelir.570 Bu gibi şeyler, esasen şeytanın pis işlerindendir.
Bunlardan sakınmak, şeytanın aldatmasından kurtulmak
anlamına gelir. İçki ve kumar gibi alışkanlıklara dalanların akıl ve
şuurları yerinde olmadığı için şeytanın oltasına kolay takılırlar. Bütün
kötülüklerin anası olan içki şeytanın işini kolaylaştırır. 571
Şüphesiz ki İblis’in en önemli tuzaklarından biri de içki ve
uyuşturucudur. Günümüzde içkinin ve uyuşturucunun çokça tüketildiği
toplumlarda şeytanın saltanatı ve düzeni hâkimdir. O
toplumlarda yaşayan insanların çoğu, şeytanın iki ayaklı askerleri
haline gelmişlerdir.
9- Büyüklenme, istikbâr etme, kendini müstağnî görme, yani
566 2/Bakara, 268
567 17/İsrâ, 53
568 27/Neml, 24; 16/Nahl, 63
569 6/En'âm, 112-113
570 5/Mâide, 90-91
571 A. Osman Ateş, Şeytan, s. 214
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 156 -
Allah’ a muhtaç olmama duyguları da şeytanın önemli araçlarından
biridir. Şüphesiz büyüklenmek, İblis’in ahlâkıdır. O bu duygu
ile insanları Allah’ın huzurunda boyun eğmekten, O’nun emirlerine
uymaktan uzaklaştırır. Aldatıcı bir gururla onlara istiğnâ, yani
Allah’a ihtiyaç duymama duygusu telkin eder.
İblis bunlara benzer kendine ait tuzaklarla, verdiği vaadlerle,
söylediği yalanlarla, süslediği zevk ve tutkularla, kendine bağlı
olanları Allah’ın yolundan uzaklaştırmaya çabalar. 572
Unutmamak gerekir ki İblis’in Allah’ın sâlih kulları üzerinde
bir gücü yoktur. O ancak kendine bağlı olanları yönlendirir, istediğini
yaptırır. İblis yalnızca davet eder, özendirir, teşvik eder. Ona
aldananlar, onun yolunu izler. 573
Şeytanın insana Dört Bir Yandan Yaklaşması
Allah tarafından kıyametin kopmasına kadar kendisine mühlet
verilen İblis, insana nasıl yaklaşacağını yemin ederek şöyle dillendiriyordu:
“İblis: ‘Beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları
(insanları) saptırmak için senin sırât-ı müstakimin/doğru yolunun üstünde
tuzak kuracağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından,
sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden
bulamayacaksın.’ dedi.“574
Şeytan, insanları kandırıp saptırmak için bütün yolları deneyeceğini
açıkça söylemektedir. “Bütün cephelerden, her taraftan,
yani gücümün yettiği her yerden, insanın hangi tarafını, hangi
duygusunu zayıf bulursam; o taraftan sokulacağım. Vesvese vereceğim,
kendime dâvet edeceğim. Benim dâvetime uymazsa hiç
olmazsa Allah’a isyan etmesini ona fısıldayacağım, yani günahkâr
olması için elimden geleni yapacağım.“ diye söz vermiştir. Şeytan
bunu yapabilecek mi? Buna gücü yetecek mi?
Aslında onun zorlayıcı bir gücü yoktur.575 Ama o nereden öğrenmişse;
insanın karakterini, kötülüğe ve iyiliğe, hayra ve şerre
meyilli olarak yaratıldığını biliyordu. Ondaki kötü meyillere, aşırı
isteklere hitap edecekti. Aklını kullanmayanlar ile sonunu düşünmeden
zevklerinin peşinden gidenler, onun süslü sözlerine kanacaklardı.
İbn Abbas’tan (r.a.) gelen bir rivâyete göre, “önlerinden
572 Zübeyir Yetik, Şeytan, s. 97-107
573 H. K. Ece, Hz. Âdem, s. 139-141
574 7/A'raf, 16-17
575 15/Hıcr, 41-42
ŞEYTAN
- 157 -
yaklaşacağım“ demek, onları dünyaya düşkün edeceğim; “sağlarından
yaklaşacağım“ demek, din işlerinde, ibâdet ve amellerinde
onlara şüphe vereceğim; “sollarından yaklaşacağım“ demek, onlara
günah işlerinde azgın bir iştah (şehvet) vereceğim, anlamına
gelir. 576
Katâde de diyor ki: “Onlara önlerinden gelecek ve âhiret yok,
yeniden diriliş yok, cehennem yok, cennet yok diyeceğim. Arkalarından
gelip; dünya tutkularını süsleyip, allayıp pullayıp onları
bu gibi zevklere dâvet edeceğim. Sağlarından gelip, ibâdetleri
(hasenâtı) zor göstereceğim, geciktirmeye çalışacağım. Sollarından
da yaklaşıp, günahları zevkli ve süslü gösterip onlara günah
işlemelerini tavsiye edeceğim.“ 577
Şeytan ve dostları, insanlara (özellikle müslümanlara) daha çok
sağdan yaklaşırlar, onları din ile din motifleriyle aldatırlar. Nice
zâlim sömürücü ve diktatörler, kitleler üzerindeki hâkimiyetlerini
sürdürebilmek için dindar görünürler, dinî motifleri kullanırlar.
İslâm’a bağlılık ve saygıları olmadığı halde kitleleri susturabilmek
için dinî sloganlara başvururlar. Allah’ın âyetlerini çıkarları, düzenlerinin
devamı için kullanmaktan çekinmezler.
Şeytan ve dostları, insanlara önlerindeki âhireti mümkün olduğu
kadar unuttururlar. Hayatın yeme-içme ve zevklenmek olduğunu
aşılarlar. Birkaç günlük dünyayı boş geçirmemek için nefsin
istediklerini ona vermek gerektiğini iddia ederler. Onları dünyaya
ve bitmez tükenmez tutkulara bağlarlar. O tutkuların peşinden
bir ömür sürmelerini temin ederler. Ölümü ve ölümden sonrasını
unutturmaya, boş hayaller peşinde koşturmaya çaba gösterirler.
İblis ve yandaşları insana soldan yaklaşarak, küfrü, şirki, isyanı
zararsız göstermeye çalışırlar. İslâm’ın kötü (münker) dediklerini
insanlara sevimli, câzip olarak sunarlar. İçki, kumar, uyuşturucu,
zina, hak yeme, çılgınca eğlenmeyi, hayatın gayesi olarak sunarlar.
Allah’ı hatırlamayı unuttururlar. O’na ibâdet etmeyin, yasaklarından
kaçmayı zor ve ağzın tadını kaçırıcı, eğlenme ve zevki
engelleyici olarak gösterirler. Akla gelmedik şeytanî metodlarla,
hile ve tuzaklarla insanları Allah yolundan uzaklaştırmak için gayret
ederler.578
İblis ve dostlarının aldatma ve tuzaklarından, kandırma ve
şerlerinden kurtulmanın yolu, dinde ihlâs sahibi olmak, İslâm’ı
576 İbn Kesir, 2/9
577 İbn Kesir, 2/9
578 M. Alagaş, Şeytan ve Dostları, s. 27-52
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 158 -
samimi bir şekilde yaşamak ve Allah’a sığınmaktır.
İnsan, imtihan için yaratılmıştır. Ya hayr işleyerek râzı olunan
kulların arasına katılacak; ya da şer işleyip cezayı hak edecek. Nefsi
onu kötülüğe de iyiliğe de götürebilir. Şeytanın ve nefsin faaliyetleri
imtihan olmanın bir gereğidir. Sıkıntı, meşakkat olmadan
imtihan olmaz. İşte bu noktada Allah’ın hikmeti ortaya çıkmaktadır.
Allah dileseydi ne şeytan olurdu, ne de kullar günah işleyebilirlerdi.
Ancak, dünya hayatı imtihan içindir. İnsan, birtakım
denemelerden geçecek ve makamını kendisi kazanacaktır.
Şeytan, yani İblis; insanın içine fısıldar, vesvese verir, insanı
hayallere sürükler, hayırlı işleri yapmamaya, şerli işleri yapmaya
davet eder. İnsanın içinde kötülüğe dâvet eden her çağrı, her
duygu şeytandandır. O ve kabilesi insanları, onların görmeyecekleri
yerden gözetlerler. Ancak o ve kabilesi, inkârcıların dostudurlar.
579
O, insanlara sağlarından, sollarından, önlerinden, arkalarından
sokulur; onların Allah’a şükredici olmamaları için çalışır.580 Bu
amacına ulaşmak üzere atlılarını ve yayalarını seferber eder, onlara
karşı yaygara koparır, onlara mal ve çocuklarında ortak olmaya
kalkışır. 581
Şeytan, müslümanları hayır yapmaktan alıkoymaya çalışır.
Zekât ve sadaka verenleri ‘fakir olacaksınız’ diye korkutur582.
Şeytan, insanlara her türlü ahlâksızlığı emreder583. Onlara içkiyi,
kumarı, zinayı süslü gösterir, böylece insanları Allah’ı anmaktan
uzaklaştırır.
Şeytan, insanlara Allah’ı ve O’nun kitabını hatırlamayı unutturur.
Böylece onları daha iyi kontrol altına alır ve hata yaptırır.
Şeytan, Allah’ın gücünü ve kaderini unutturarak evrendeki olayları,
insan hayatında olanları tesadüflere bağlar ve insanları bunlara
inanmaya çağırır. Böylece Allah’ı hatırlarına getirtmez. Şeytan,
kendi yolundan gelenlere; başkaları üzerine haksızlık yapmaya,
onların elindekine göz dikmeye dâvet eder. İnsanlar arasında anlaşmazlıkların
kavgaların çıkmasına sebep olur. 584
Şeytanın işi fesat ve fitnedir. O, insanlar içinden kendine
yandaşlar (veliler) bulur ve birçok işini onlara yaptırır. “Şeytanın
579 7/A'râf, 27
580 7/A’râf, 17
581 17/İsrâ, 64 ve Müslim, Münafikûn 66, 68, Hadis no: 2813, 4/2167
582 2/Bakara, 268
583 2/Bakara, 288
584 H. K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 286
ŞEYTAN
- 159 -
evliyâsına/dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı
zayıftır.“585 Aslında şeytanın hilesi zayıftır. “Şeytanın dostlarına karşı
savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.“586 Onun insan
üzerinde herhangi bir gücü yoktur: “Benim (ihlâslı) kullarım üzerinde
senin hiçbir ağırlığın (hâkimiyetin) olmayacaktır. (Onları) koruyucu olarak
Rabbin yeter.“587 Fakat insan, şeytanın fısıltılarına, kandırmacalarına,
vesveselerine; hoşuna gittiği için kanmaktadır.
Yeryüzünde şeytana tâbi olup da Allah’ın dininden yüz çevirenlere
Allah; ‘Hizbü’ş şeytan-şeytan taraftarı’ demektedir: “Şeytan
onları istilâ etmiş, onlara Allah’ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar,
hizbü’ş-şeytan/şeytanın taraftarıdırlar. İyi bilin ki hizbü’ş-şeytan mutlaka
kaybedenlerdir.“588 Demek ki, yeryüzünde tâbi tutulduğu imtihanı
başarıp başaramamasına göre, insan ya şeytanın, ya da Allah’ın
hizbinden olmak durumundadır.
Şeytanın Görevi
Âyet-i kerimeden net olarak anlaşıldığı gibi, şeytan, insanları
doğru yoldan, Allah’ın yolundan saptırmaya çalışacaktır; bu onun
görevidir. İnsanlar içerisinde ona uyanlar olacağı gibi, ona uymayıp
reddedenler de olacaktır.
Allah Teâlâ Kur’an’da, şeytanın bizim düşmanımız olduğunu
bizlere defalarca bildirmiştir. Bu düşmanlık kıyamete kadar devam
edecektir. Biz mü’minler, devamlı olarak şeytandan uzak durmalıyız
ve kesinlikle ona uymamalıyız. Aksi halde biz de onun gibi
Allah’a isyan edenlerden oluruz.
“Ey insanlar! Yeryüzündeki temiz ve helal şeylerden yiyin, şeytana
ayak uydurmayın, zira o sizin için apaçık bir düşmandır. Muhakkak size,
kötülüğü, hayâsızlığı, Allah’a karşı da bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.“
589
Şeytan insanları kötülüğe ve isyana çağırırken “Ben şeytanım“
dememekte, bunu saklamaktadır. Bu işi başka bir kimlikle yapmaktadır.
“Allah onu (şeytanı) lânetledi; o da: ‘Yemin ederim ki kullarından bir
pay edineceğim’ dedi. Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş
kuruntulara boğacağım, kesin olarak onlara emredeceğim de hayvanların
kulaklarını yaracaklar (putlar için nişanlayacaklar), şüphesiz onlara
585 4/Nisâ, 76
586 4/Nisâ, 76
587 17/İsrâ, 65
588 58/Mücâdele, 19
589 2/Bakara, 168-169
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 160 -
emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler’ (dedi). Kim Allah’ı bırakır
da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür. Şeytan
onlara söz verir, vaadde bulunur, onları ümitlendirir ve kuruntulara düşürür.
Ancak bu vaad sadece aldatmadan ibarettir. Onların varacağı yer
cehennemdir; ondan kaçıp kurtulacak bir yer de bulamayacaklardır.“ 590
Bu âyetler, aynı zamanda insanın, şeytanın fitnesinden sakınmasının
mümkün olduğunu da gösterir. Yine bu âyetler, imansızlıkla
şeytanlık, imansızlarla şeytanlar arasında bir yakınlık olduğunu
ve şeytanın imansızların velîleri, âmirleri, işverenleri, başlarına
Mûsâllat yakınları ve arkadaşları olduğunu gösterir.
Allah’ın gösterdiği doğru yoldan uzaklaşan ve O’nun koyduğu
yasakları çiğneyen kimselerin eninde sonunda mutlaka şeytanın
tuzağına düşecekleri591, şeytanın tuzağına düşen bu azgın kimselerin,
sonunda şeytanın kendilerini istilâ etmesine ve kayıtsız
şartsız şeytanın esiri olmalarına engel olamayacakları bildirilmiş592
ve “...eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz siz müşrik olursunuz.“593 buyrulmuştur.
Şeytanın Zarar Veremeyeceği Kimseler
Şeytanın kendilerine tesir edemeyeceği kimseler de Kur’an’da
şöyle belirtilmiştir: “Şeytan seni dürtecek olursa Allah’a sığın, doğrusu
O işitir ve bilir. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, şeytan tarafından bir
vesveseye uğrayınca, Allah’ı anarlar ve hemen gerçeği görürler.“ 594
“Kur’an okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın. Doğrusu
şeytanın, iman edenler ve yalnız Rablerine güvenenler üzerinde bir
nüfûzu yoktur. Onun nüfûzu sadece, onu dost edinenler ve Allah’a ortak
koşanlar üzerindedir.“ 595
Allah’ın hâlis kullarına tesir edemeyeceğini, şeytan, bizzat
kendisi de itiraf etmiştir.596
Âyetlerden de anlaşılıyor ki, Allah’a içtenlikle iman ederek
ibâdet eden insanlar üzerinde, tabanca kurşununa karşı çelik
yelek giyilmiş gibi şeytanın hiçbir etkisi olamamaktadır. Allah’a
iman edip emirlerine uyan ve Peygamberimiz’in (s.a.s.) gösterdiği
yoldan giden kişiler, şeytana galip gelmişler demektir. O halde,
590 4/Nisâ, 117-121) Ayrıca bkz. 18/Kehf, 50; 35/Fâtır, 6
591 43/Zuhruf, 39
592 58/Mücadele, 19
593 6/En'âm, 121
594 7/A'râf, 200-201
595 16/Nahl, 98-100
596 15/Hıcr, 28-43; 17/İsrâ, 61
ŞEYTAN
- 161 -
şeytana boyun eğmemenin tek yolu, Allah’a samimi olarak inanmak
ve ibâdetleri tam yapmak, Peygamber’in gösterdiği yoldan
ayrılmamaktır. Her işimize başlarken de şeytandan Allah’a sığınıp,
Allah’ın ismini anmalı; “eûzü besmele“ ile başlamalıyız.
Her insana Bir Şeytan Verilişi
Yüce Allah insanı, yol gösteren bir melekle desteklediği gibi,
onun yanına, kendisine vesvese veren, kötülüğü süslü gösteren,
münkere teşvik eden ve fitneye çağıran bir şeytan da vermiştir.
Bu konuda peygamberlerle diğer insanlar arasında hiçbir ayırım
yapılmamıştır. Şöyle ki: “Böylece biz, her peygambere insan ve cin
şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı (içi
bozuk, dışı süslü ve aldatıcı) sözler söylerler.“597 Yani ima ve işaretlerle
öyle süslü, yaldızlı sözler telkin ederler ki, bunların sade dışındaki
süsüne bakanlar aldanır ve onların şeytanlıklarına meftûn olurlar.
Hz. Peygamber de bir soru üzerine: “Her insanın yanında bir şeytan
vardır.“ buyurmuş, “Senin de mi ey Allah’ın elçisi?“ diye sorulduğunda,
“Evet, fakat Rabbim ona karşı bana yardım etti de, o da bana
teslim oldu.“ Cevabını vermiştir. 598
Günümüzde birçok insan farkına varmadan ya da bile bile
şeytanın tavırlarını sergilemektedir. İnsanları medeniyet adına
şeytanî metodlarla hayâsızlığa götürenler günümüz dünyasının
birer şeytanlarıdırlar. Ayrıca çoğu iletişim araçları da aynı görevi
üstlenmiş durumdadır. Allah, her insanı, yol gösteren bir melekle
desteklediği gibi; ona vesvese veren bir de şeytan vermiştir. Müslümana
düşen görev, şeytana değil meleğe uymaktır.
İnsanı Şeytana Tutsak Eden Nefsî Hastalıklar
İman ve amel yönünden zayıflık, Allah’ın affı ve merhametinden
ümitsizlik, emelsizlik, şımarıklık, aşırı sevinç, kendini beğenmişlik,
yerli yersiz övünme, zulüm, azgınlık, inkâr, nankörlük, acelecilik,
başıboşluk, serserilik, cimrilik, açgözlülük, hırs, münakaşa,
gösteriş, şüphe, kararsızlık, cehalet, gaflet, düşmanlara haddinden
fazla katılık, aldatma, yalan iddia, sabırsızlık, şikâyet ve yakınma,
infak etmeme, isyankârlık, inatçılık, tahakküm, haddi aşma, mala
düşkünlük ve dünyaya dört elle sarılma... Nefis bu hastalıklardan
kurtulup mutmain olunca, içini Allah’ın zikri, şeytandan sakınma,
güç ve gayretin Allah ile mümkün olduğunu itiraf etme, Allah’a
yönelme gibi insanın mâneviyatını güçlendiren ve rûhî kalitesini
597 6/En'âm, 112-113
598 Müslim, Münâfikun 11; Ahmed bin Hanbel, VI/115; Şâmil İslâm Ansiklopedisi,
6/ 40-41
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 162 -
yükselten faziletlerle dolar. Bu duruma yükselen insandan şeytan
artık çekinmeye başlar ve onunla karşılaştığı yolunu değiştirir. Nitekim
Hz. Ömer bunun en güzel örneğidir. Hz. Peygamber ona
hitaben şöyle demiştir: “Ey Hattâb oğlu Ömer, şeytan asla seninle karşılaşmaz.
Sen bir yoldan giderken, o muhakkak senin yolundan başka bir
yola yönelir gider.“ 599
Şeytana Uyanların Durumu ve
Âhirette Hesaplaşma
Hz. Âdem’in yaratılışı ile meydana gelen bu imtihanda, şeytanın,
nefsânî hislerine tâbi olarak melekler arasındaki makamdan
şekavetin en aşağı mertebesine düşmesi ne kadar acıklı ise; hiç
şüphe yok ki, meleklerin secde ettiği varlık olmak şerefine mazhar
olan insanın, apaçık düşmanı olan şeytanın izine ve huyuna
uyarak o ulvî makamdan düşüşü ve onun âkıbetine iştirak edişi
ondan daha acıklı olacaktır. Allah kıyamet günü, insanları doğru
yoldan uzaklaştıran kötü gruba hitaben şöyle der: “...Ey cin topluluğu!
insanların çoğunu yoldan çıkardınız...’ insanlardan onlara uymuş
olanlar, ‘Rabbimiz! Bir kısmımız bir kısmımızdan faydalandık ve bize tayin
ettiğin sürenin sonuna ulaştık’ derler. Allah, ‘Cehennem, Allah’ın dilemesine
bağlı olarak, temelli kalacağınız durağınızdır’ der.“600 İnsanlara
hitaben de: “...Ey insanoğulları! Ben size, şeytana tapmayın, o sizin
için apaçık bir düşmandır, Bana kulluk edin, bu doğru yoldur, diye bildirmedim
mi? And olsun ki, o sizden nice nesilleri saptırmıştı, akletmez
miydiniz? İşte bu, size söz verilen cehennemdir. Bu gün, inkârcılığınıza
karşılık oraya girin.“601 buyurmuştur. Diğer bir kıyamet sahnesinde
de şeytan, kendisine uyanları kınayacak ve şöyle diyecektir: “İş
olup bitince şeytan: ‘doğrusu Allah size gerçeği söz vermişti. Ben de size
söz verdim ama sonra caydım; esasen sizi zorlayacak bir nüfûzum yoktu;
sadece çağırdım, siz de geldiniz. O halde, beni değil; kendinizi kınayın.
Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Beni Allah’a ortak
koşmanızı daha önce kabul etmemiştim; doğrusu zâlimlere can yakan bir
azâb vardır’ der.“ 602
Şeytanın Yaratılış ve insanlara
Mûsâllat Olmasının Hikmeti
İnsanın apaçık düşmanı olduğu bildirilen ve gayesi insanı
doğru yoldan çıkararak küfre ve dalalete sevke çalışmak olduğu
599 Buhârî, Fedâilü'l-ashâb 6; Müslim, Fedâilü's-sahabe 2; Ahmed bin Hanbel,
I/171, 182
600 6/En'âm, 128
601 36/Yâsin, 59-64
602 14/İbrâhim, 22
ŞEYTAN
- 163 -
anlaşılan şeytan, acaba niçin yaratılmıştır? Bu konuda şu hikmetler
sayılabilir:
a- Allah, eşyayı zıdlarıyla birlikte yaratmıştır ki, biri diğerinden
ayırt edilebilsin ve aralarındaki fark insanlar tarafından anlaşılabilsin.
Şeytan da yaratıkların en temiz ve en şereflilerinden
biri olan, hak ve hayrı tavsiye eden meleklerin varlığına mukabil
yaratılmıştır.
b- Şeytanın yaratılmasındaki bir başka hikmet de, Allah’ın
üstünlük ifade eden Kahhâr, Müntakîm, Adl, Dâll, Şedîdü’l-ıkab,
Serîu’l-hisâb, Hâfid, Râfi’, Muizz, Müzill gibi isimlerinin tecellî
edecekleri bir varlığın gerekli olmasıdır. Zira bu isimler, taalluk
edecekleri bir varlığı gerektiren kemâl sıfatlarıdır. Şâyet ins ve cin,
melek tabiatında olsaydı, bu isimlerin eseri ve neticesi ortaya çıkamazdı.
c- Eğer şeytan yaratılmamış olsaydı, Allah’ın hıfz, afv, mağfiret,
rahmet, günahları örtme ve bağışlama gibi hususları ihtivâ eden
kemâl sıfatlarının ve isimlerinin tecellî etmesi mümkün olmazdı.
Peygamberimiz, bunu veciz bir şekilde şöyle dile getirmektedir:
“Eğer sizler, hiç günah işlemeseydiniz, Allah muhakkak ki sizleri giderirdi
de, fertleri günah işleyip mağfiret dileyecek ve Allah’ın kendilerine mağfiret
edeceği bir kavim getirirdi.“ 603
d- Şeytan yaratılmamış olsaydı, insan için Allah’a ibâdet ve itaattan
söz etmek mümkün olmazdı. Zira belli fiillerin ibâdet, tâat,
hayır ve hasen oluşu ancak zıdlarının varlığı ile bilinebilir ki, insanlara
şer ve çirkin fiillerde yol gösteren şeytandır.
Şüphe yok ki, süflî duygu ve arzular, insanın fiziksel varlığı için
şarttır. Fakat bunlar çığırından çıkıp kontrol edilmez bir hale gelirse,
insanın iyi ve yüce bir hayata doğru yönelmesine ve yükselmesine
engel olur. İslâm, bu duygu ve arzuları görmezlikten gelmez;
ama bunlara istikamet ve sınır çizer. İnsanın bu cins duygu ve arzularını
kontrol etmesi, yöneleceği yeri helal olanlara göre belirlemesi
ve haddi aşmaması gerekir. Eğer bunu yapmakta başarıya
ulaşırsa, ne bu fizikî arzular, ne de onu tahrik eden şeytan insana
zarar verebilir. Tam aksine, bu beşerî duygu ve arzular, manevî
cephesinin emrine girer ve onun yükselmesine hizmet eder. İnsan
için bir sınanma alanı olan bu dünyada insanı iyiliğe sevketmek
için melek, vicdan, fıtratın varlığı nasıl lüzumlu ise; fizikî varlığı
için de onun süflî arzularını kamçılayan kuvvetler, kontrol altına
603 Müslim, Tevbe 2; Tirmizî, Cennet 2, Deavât 98; Ahmed bin Hanbel, I/289,
II/309
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 164 -
alınmak şartı ile zararsız; hatta faydalı olabilir.
Aslında şeytan, önce insana itaati kabul etmez. Babamız
Âdem’e vesvese verdiği gibi, hepimizi yoldan çıkarmaya çalışır.
Onun niyeti, insanoğlunu parlak sözlerle ve yalanla süflî arzularını
uyandırarak, onu yanlış yola sevketmektir. İnsan, ruhî gelişmesinin
ilk aşamasında, şeytanın içinde uyandırdığı süflî ve kötü arzuları
susturmak için onunla savaşmak zorundadır. Fakat insan, bu
mücadelede azimli olursa, ilâhî vahiy sayesinde sonunda şeytanı
yenecektir. İnsan, bu safhayı atlatıp galip çıkar, ihlâs sahibi samimi
mü’min olursa, artık yükselir. Şeytan, vesvese vermeye çalışsa da
kâmil imana sahip ihlâslı insanlara güç yetiremez. Artık, şeytanla
imtihan edildiği ve onu sürekli yendiği için, şeytan böyle bir insanın
–istemese de- takvâsını, derecesini artırmış olur. Bu düşman
sayesinde insan, meleklerden de üstün seviyeye çıkar. Şeytan ve
onun içimizdeki vesvesesi olmamış olsaydı, insanın bu yücelmesi
de mümkün olmayacaktı. “Benden size bir hidâyet rehberi geldiğinde
kim ona uyar, yolundan giderse, onlar için artık korku yoktur, onlar mahzun
da olmayacaktır.“ 604
Allah’ın sevgi ve rahmetinden uzak kalan İblis (şeytan) kıyamete
kadar düşmanı olduğu Âdem’i, yani insanı kandırmaya ve
saptırmaya devam edecektir.
İnsana yakışan, düşmanına karşı uyanık olmasıdır. Allah’ım!
Senin dostlarını ve bizim gerçek dostlarımızı bize sevdir. Düşmanlarımızın
peşinden gitmeyecek kararlılık, ihlâs ve basiret ver!
604 2/Bakara, 38
ŞEYTAN
- 165 -
İblis-Şeytan Konusunda Âyet-i Kerimeler
A İblis Kelimesinin Geçtiği Âyetler (Toplam 11 Yerde): 2/Bakara, 34; 7/A’râf,
11; 15/Hıcr, 31, 32; 17/İsrâ, 61; 18/Kehf, 50; 20/Tâhâ, 116; 26/Şuarâ, 95; 34/
Sebe’, 20; 38/Sâd, 74, 75.
B Şeytan Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 70 Yerde): 2/Bakara,
36, 168, 208, 268, 275; 3/Âl-i İmrân, 36, 155, 175; 4/Nisâ, 38, 60, 76, 76,
83, 117, 119, 120; 5/Mâide, 90, 91; 6/En’âm, 43, 68, 142; 7/A’râf, 20, 22,
27, 175, 200, 201; 8/Enfâl, 11, 48; 12/Yûsuf, 5, 42, 100; 14/İbrâhim, 22; 15/
Hıcr, 17; 16/Nahl, 63, 98; 17/İsrâ, 27, 53, 53, 64; 18/Kehf, 63; 19/Meryem,
44, 44,45; 20/Tâhâ, 120; 22/Hacc, 3, 52, 52, 53; 24/Nûr, 21, 21; 25/Furkan,
29; 27/Neml, 24; 28/Kasas, 15; 29/Ankebût, 38; 31/Lokman, 21; 35/Fâtır, 6;
36/Yâsin,60; 37/Sâffât, 7; 38/Sâd, 41; 41/Fussılet, 36; 43/Zuhruf, 36, 62; 47/
Muhammed, 25; 58/Mücâdele, 10, 19, 19, 19; 59/Haşr, 16; 81/Tekvîr, 25.
C Şeytan Kelimesinin Çoğulu Şeyâtîn Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(Toplam 18 Yerde): 2/Bakara, 14, 102, 102; 6/En’âm, 71, 112, 121; 7/A’râf,
27, 30; 17/İsrâ, 27; 19/Meryem, 68, 83; 21/Enbiyâ, 82; 23/Mü’minûn, 97;
26/Şuarâ, 210, 221; 37/Sâffât, 65; 38/Sâd, 37; 67/Mülk, 5.
D İblis Konusunda Âyet-i Kerimeler
a İblis: 2/Bakara, 34; Nisâ, 118-119; A’raf, 11-18; Hıcr, 28-38; İsrâ, 61-63; Kehf,
50; Tâhâ, 116; Sebe’, 21; Sâd, 71-81.
b İblis’in Kibri: Bakara, 34; A’raf, 11-13; Hıcr, 28-33; İsrâ, 61-62; Kehf, 50;
Tâhâ, 116; Sâd, 71-76.
c İblis’in Cennetten Koğuluşu: A’raf, 11-18; Hıcr, 34-35; İsrâ, 62-63.
d İblis Lânetlenmiştir: Hıcr, 35; Sâd, 78;
e İblis’e Mühlet (Süre) Verilmesi: A’raf, 14-15; Hıcr, 36-38; İsrâ, 62; Sâd, 79-
81.
f İblis’e Verilen Fırsatın Hikmeti: Sebe’, 21.
g İblis Allah’ın Rahmetinden Koğulmuştur: Nisâ, 118-119; A’raf, 18; İsrâ, 62-
63; Sâd, 77.
B Şeytan Konusunda Âyet-i Kerimeler
a Şeytanın Ateşten Yaratılışı: A’raf, 12; Hıcr, 27; Sâd, 76.
b Şeytan, insan ve Cin’den Olabilir: En’am, 112-113; Nâs, 6.
c Kulak Hırsızlığı Yapan Şeytanlar: Hıcr, 17-18; Şuarâ, 212; Saffat, 7-10;
Mülk, 5; Cin, 8-9.
d Şeytan, insanlara Düşmandır: Bakara, 168, 208-209; En’am, 142; A’raf,
16-17, 27; Yusuf, 5; Hıcr, 39 40; Tâhâ, 116-117; Hacc, 52; Fâtır, 6; Yâsin,
60-61; Zuhruf, 62.
e Şeytan Kötülüğü, Hayâsızlığı ve Allah’a Karşı Gelmeyi Emreder: Bakara,
169; Nisâ, 14, 118-119; En’am, 128; A’raf, 200; Nûr, 21; Sâd, 82-83.
f Şeytan, insanların Kalbine Vesvese Verir: Nâs, 5.
g Takvâ Sahipleri, Şeytanın Aldatmasını İdrak Ederler: A’raf, 201; Hıcr, 39-
40; İsrâ. 65.
h Şeytan, insanları Kuruntulara Düşürür: Nisâ, 119-120; A’raf, 20-21; İsrâ,
63-64.
i İnsan ve Cin Şeytanları, Düşmandır: En’am, 112.
j İnsan ve Cin Şeytanları, Aldatmak İçin Yaldızlı Lâflar Söyler: En’am, 112-113
k Şeytana Uymak: Bakara, 208-209; Nisâ, 38, 119-120; En’am, 128, 142;
A’raf, 18; Hıcr, 41-44; İsrâ, 63-64; Kehf, 50-51; Nur, 21; Şuarâ, 221-223;
Lokman, 33; Fâtır, 5; Sâd, 84-85; Fussılet, 36; Zuhruf, 36-39.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 166 -
l Şeytanın, Mü’minler Üzerinde Hiçbir Hâkimiyeti Yoktur: Hıcr, 42; Nahl, 99-
100; İsrâ, 65; Sâd, 82-83.
m Şeytanın Arkadaşlığı: Nisâ, 38; Fussılet, 25; Zuhruf, 36-38; Kaf, 27.
n Şeytanın Aldatmasının Etkili Olduğu Kişiler: Hacc, 52-55.
o Şeytan, Kâfirlerin Dostudur: Bakara, 257; Nisâ, 38, 76; En’am, 71; A’raf, 27,
201-202; Enfâl, 48; Meryem, 83; Furkan, 55; Şuarâ, 221-223; Fussılet, 25.
p Şeytan, Münafıkların Dostudur: Mücadele: 19-20; Haşr, 16-17.
r Şeytandan Allah’a Sığınmak: A’raf, 200; Nahl, 98; Mü’minun, 97-98;
Fussılet, 36; Nâs, 1-6.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 117-118
2. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 272-277
3. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, insan Y. c. 1, s. 64-65
4. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 123-124
5. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 284-290
6. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s.
96-99
7. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 337-342;
380-386
8. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1,
s. 176-178
9. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 2, s. 505-506; c. 3, s. 1335-1336
10. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s. 173-
181
11. Ana Konularıyla Kur’an, FazlurRahman, Fecr Y. s. 249-265
12. Kur’an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y. s. 235- 275
13. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 3, s. 58-59; c. 6, s. 38-42
14. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y. s. 276-284
15. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 133-
153
16. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 209-216
17. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 284-287
18. Hz Âdem, Hüseyin K. Ece, Denge Y. s. 111-144
19. Kur’an’a Göre Melek, Cin, Şeytan, Lütfullah Cebeci, Şûle Y.
20. Şeytanlardan Korunma Yolu, Abdülhamid Bilâlî, Şafak Y. / Büruc Y.
21. Kötülük Odakları, Şeytan, Zübeyir Yetik, Beyan Y.
22. İstiâze Şeytan, Yakup Çiçek, Fahrettin Yıldız, Bir Y.
23. Dünden Bugüne Şeytan ve Dostları, Mehmed Alagaş, insan Dergisi Y.
24. Şeytanizme Rağmen İslâmî Uyanış, Mehmed Alagaş, insan Dergisi Y.
25. Şeytandan Korunma Yolu, Abdülhamid Bilalî, Buruc Y.
26. Vesvese -Sebepleri ve Kurtuluş Yolları, Mehmed Paksu, Nesil Basım Yayım
27. Şeytan, A. Osman Ateş, Beyan Y.
28. Şeytan Girmeyen Evler, Muhammed Efsayim, Uysal Kitabevi Y.
29. Şeytan ve Yoldaşları, Kemal Çinel, Alem Y.
30. Şeytanın Varlığı ve Mâhiyeti, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
31. Şeytanın Hileleri ve Kurtuluş Çareleri, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
ŞEYTAN
- 167 -
32. Şeytanın Tuzakları: insanın Kurtuluş Yolları 1-2, İbn Kayyim el-Cevziyye,
Uysal Kitabevi Y.
33. Şeytanın Tuzakları, S. Ahmet Uzun, Mektup Y.
34. İnsanın Ezelî Düşmanı Şeytan, Osmanlı Y.
35. Şeytanla Münazara, Ümit Şimşek, Zafer Y.
36. Şeytanın Enâniyeti, Harun Yahya, Vural Y.
37. Satanizm -Şeytana Tapınmanın Yeni Adı-, Ahmet Güç, Alfa Y.
38. Nefis ve Şeytan, Mehmet Hulusi İşler
39. İnsan ve insanüstü, Süleyman Ateş, Dergâh Y.
Sonsöz
Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…
Sevgi İtaat ve İsyan
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR -21-
SEVGİ, İTAAT ve İSYAN
Yazarı:
Ahmed Kalkan
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2012
Baskı:
İSTANBUL MATBAACILIK
Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
Tel: 0 212 482 52 66
SEVGİ, İTAAT ve İSYAN
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR
-21-
Ahmed KALKAN
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
İTHAF
Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
Önsöz
Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
İman sevgi ve buğzdur. “Lâ ilâhe illâllah” red ve kabul olduğu kadar nefret ve sevgidir. Rahmet, af, mağfiret, tevbelerin ve duaların kabulü gibi özellikler Allah’tan kullara sevgiyi gösterdiği gibi, hiçbir şeyi Allah’a şirk koşmamak ve ibâdeti sadece O’na tahsis edip kulluk yapmak da sevginin tezahürüdür. Demek ki sevgilerin en temeli, en yücesi, Allah sevgisidir. Allah’ı sevmek ve Allah tarafından sevilmek. Allah’tan râzı olmak ve Allah’ı râzı etmek. Diğer sevgiler, bu sevgiyi gölgelendirmeyecek, geri plana attırmayacak.
Sevgi itaat ister. Sevgi varsa itaat de vardır: “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhametlidir. De ki: ‘Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” 1 İmanı sevdiğimiz gibi imanlıyı da sevmek zorundayız. Birbirimizi sevmeden cennete giremeyeceğimizi belirtmiş Rasûl; bütün mü’minleri Allah için sevmeliyiz.
“Lâ”sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; itaat ve isyanı olmayan, mevcut düzene her yönüyle uygun bir din dayatılıyor. Her şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle ve onların rab ve hâkimiyet anlayışlarıyla uzlaşan, Allah’ın hor gördüklerini hoş görmek için bin dereden su getiren, tepkisiz, laik müslümanlık (!) hâkim kılınmak isteniyor. Allah’a inanan, ama tâğuta itaatten ayrılmayan, Allah’a iman eden, ama tâğutların ilke ve hükümlerini kabul ettiğini ifade eden bir din, ilâhî olmaktan öte beşerî bir din!..
İtaat ve isyan yönüyle şirk, günümüzde en çok gördüğümüz şirk çeşidi. “Ey iman edenler! Kâfirlere itaat ederseniz, sizi eski dininize geri çevirirler; o takdirde büsbütün kaybedersiniz.” 2 İtaat edilen Allah ise, kişi, yüce mertebe olan “Allah’ın kulu” olmayı tercih etmiş; O’na isyan edenlere itaati tercih edince de, “emir kulu”, “kapı kulu” olmayı, yani iki dünyada rezillik ve zilleti seçmiş olur.
İman, itaat ve teslimiyet ile birlikte varlığını korur. “Allah’a ve Peygamber’e iman ve itaat ettik derler. Sonra da onlardan bir grup, bunun ardından yüz çevirir, bunlar mü’min değillerdir.” 3
1 3/Âl-i İmrân, 31-32
2 3/Âl-i İmrân, 149
3 24/Nur, 47
Sevgi ve itaat, imanın test edilmesi, imanın ispat edilmesidir. Yine, Allah’a itaatle birlikte Allah’ın itaat için izin vermediği, itaat etmemizi istemediği ilke ve şahıslara itaat, birbiriyle bağdaşmaz. Biri varsa, öteki yok demektir. Tâğutu reddetmeden Allah’a imanın geçerli olmadığı gibi, tâğuta isyan olmadan, tâğuta kayıtsız şartsız itaatle birlikte Allah’a itaat de gerçekleşmez. Kayıtsız şartsız itaat edilecek mercî olarak kişi neyi tercih ediyorsa, ilâh olarak onu kabulleniyor demektir.
İsyanınız kâfirlere, tâğutlara, zâlimlere ve hevânıza; itaatiniz Rabbinize olsun!
Ahmed Kalkan
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
Kasım 2012, Ümraniye
İÇİNDEKİLER
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ / 9
Sevgi; Anlam ve Mâhiyeti / 9
Allah Sevgisi / 11
Sevginin Dereceleri / 15
Allah’ın Kulu Sevmesi / 16
Allah’ın Kulu, Kulun Allah’ı Sevmesinin Belirtileri / 18
Sevginin Esası ve Sebepleri / 19
Allah Sevgisi İçin “Aşk“ Kavramının Kullanılması Doğru mudur? / 20
Sevgi İmanın Göstergesidir / 28
Kur’ân-ı Kerim’de Sevgi Kavramı / 29
Allah Kimleri Sever? / 34
Allah Kimleri Sevmez? / 35
Hadis-i Şeriflerde Sevgi Kavramı / 37
Sevgi, Gönlün Ölümsüz Meyvesi / 43
Allah Vedûd’dur; Çok Seven ve Çok Sevilendir / 43
Sevginin Zirvesi: Takvâ / 51
Sevgi Toplumu / 58
Tutku (Çarpık Sevgi) / 61
İSYAN - İTAAT / 79
İsyan; Anlam ve Mâhiyeti / 79
İsyanın İki Yönü / 80
Ma’siyet Ne Demektir? / 82
İtaat; Anlam ve Mâhiyeti / 84
Tâat Ne Demektir? / 85
Kur’ân-ı Kerim’de İtaat ve İsyan Kavramı / 86
Hadis-i Şeriflerde İtaat ve İsyan / 89
İtaat Edilmesi Gereken Kimseler / 92
İtaat Edilmesi Yasak Olan Kimseler / 99
Küfürde Önderler ve Onların İzinden Giden Uyduları / 104
İtaat ve İsyan Yoluyla Düşülen Şirk / 107
Allah’a İtaat ve İsyanın Boyutları / 111
Bütün Evren Allah’a İtaat Etmektedir / 113
Nerdesin Ey Güzel İsyan? / 116
- 9 -
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
•
Sevgi; Anlam ve Mâhiyeti
•
Allah Sevgisi
•
Sevginin Dereceleri
•
Allah’ın Kulu Sevmesi
•
Allah’ın Kulu, Kulun Allah’ı Sevmesinin Belirtileri
•
Sevginin Esası ve Sebepleri
•
Allah Sevgisi İçin “Aşk“ Kavramının Kullanılması Doğru mudur?
•
Sevgi İmanın Göstergesidir
•
Kur’ân-ı Kerim’de Sevgi Kavramı
•
Allah Kimleri Sever?
•
Allah Kimleri Sevmez?
•
Hadis-i Şeriflerde Sevgi Kavramı
•
Sevgi, Gönlün Ölümsüz Meyvesi
•
Allah Vedûd’dur; Çok Seven ve Çok Sevilendir
•
Sevginin Zirvesi: Takvâ
•
Sevgi Toplumu
•
Tutku (Çarpık Sevgi)
“İnsanlardan bazıları, Allah’tan başkasını Allah’a endâd/denk tanrılar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zâlimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azâbının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.“ 1
Sevgi; Anlam ve Mâhiyeti
Mahabbet (Türkçe söylenişiyle muhabbet), sevmek demektir. Mahabbetullah da, Allah’ı sevmek anlamındadır. Mahabbet, “hubb“ (h-b-b) kökünden gelir. Hubb saf sevgiye denir. Araplar, dişlerin parlaklığı için aynı kelimeyi kullanırlar. Kaynamak üzere olan suyun üstüne çıkmağa başlayan kabarcıklara da habâb denir. Buna göre mahabbet, susamışlıktan (fazla arzudan) kalbin kaynaması, taşması, sevilene ulaşmak için çırpınmasıdır. Habâbu’l-mâ’, suyun fazlasına denir. Mahabbet de kalpteki düşüncelerin en baskını olduğundan h-b-b ile ifade edilmiştir. Türkçede mahabbetin (muhabbetin) karşılığı sevgidir. Bunun da normaline sevgi, aşırısına aşk, daha aşırısına sevdâ/tutku denir. Sevgi anlamına gelen bu
1 2/Bakara, 165
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 10 -
terim, aynı zamanda çekirdek, tohum, öz, nüve (habb) anlamlarına
da gelmektedir. Bu mânâlarıyla Kur’an’da da kullanılmıştır.2
Bu ikinci anlamını da gözönünde tutarak rahatlıkla diyebiliriz ki
sevgi varoluşun tohumudur, çekirdeğidir, özüdür.
Sevgi; Sevme duygusu, bir kimseye veya bir şeye muhabbet
besleme hissi. Sevgi, insanlarda doğuştan bulunan fıtrî bir duygudur.
Sevgi, topluma huzur ve barışı getiren birleştirici bir unsurdur.
Kur’an, kalplerin sevgi ile birleşmesine önem verir. Mü’minin gönlü
sevgi ile doludur. Kin ve düşmanlık, kâfirlerin özelliklerindendir.
Allah Teâlâ, iman edenlerin kalplerini sevgi ile birleştirmiş, onları
bu sevgi ve bağlılıkla güçlendirmiştir: “Ve kalplerinin arasını sevgi ile
birleştirdi. Yoksa yeryüzünde ne varsa hepsini harcasaydın, yine onların
kalplerini birleştiremezdin. Fakat Allah, onların arasını sevgi ile birleştirdi...“
3
Dinde sevgi iki türlüdür: Kulun Allah’ı sevmesi, Allah’ın kulu
sevmesi. Allah’ı sevmek, yani mahabbetullah, herkesin, elde etmek
için ardından koştuğu yüce bir mertebedir. Makamların en
yücesi, derecelerin en yükseğidir. Kalplerin azığı, ruhların gıdası,
gözlerin bebeğidir. Mahabbet, bir hayattır, onsuz insan ölülerden
sayılır; bir nurdur, onu kaybeden karanlıklarda kalır. İnsan için en
büyük mutluluk, Allah sevgisine ulaşmaktır. Allah Teâlâ; zâlimleri,
fesatçıları, kâfirleri, israfçıları, haddi aşanları, kibirlenip böbürlenenleri
sevmez. Buna karşılık, takvâ sahiplerini, tevbe edenleri,
sabredenleri, ihsan sahiplerini, adâletle iş görenleri, ibâdetlerini
yapanları, tevekkül edenleri sever. Yüce Allah; “De ki: ‘Eğer Allah’ı
seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.“
4 buyurmuş ve Allah sevgisine ancak O’nun emirlerine uymak, Peygamberinin
yolundan gitmekle ulaşılabileceğini haber vermiştir.
Müslümanın görevi, sevgisini iyiye, güzele ve meşrû olana yöneltmektir.
Sevdiğini Allah için sevmeli, sevmediğini de yine Allah
için sevmemelidir. Allah’ın sevdiklerini sırf Allah rızâsı için sevmek,
sevmediklerinden yine O’nun rızâsını umarak kaçınmak gerekir.
Peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ, kıyâmet gününde:
‘Benim için birbirlerini sevenler nerede? Onları gölgemden başka
gölge bulunmayan bir günde Arş’ın gölgesinde gölgelendireceğim.’ buyurur.“
5
2 6/En’âm, 95; 55/Rahmân, 12
3 8/Enfâl, 63
4 3/Âl-i İmrân, 31
5 Müslim, Birr ve Sıla, 161
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 11 -
Abdullah bin Ömer şöyle söyler: “Allah için sev, Allah için buğzet,
Allah için dost ol ve yine O’nun için düşman ol. Çünkü Allah’ın
dostluğuna ancak bu şekilde erişilir.“ Müslüman, sevilmesi gereken
her şeye ve herkese karşı, her türlü çıkar düşüncesinden uzak,
sırf Allah rızâsı için, samimi bir sevgi beslemelidir. İnsan ruhunu
olgunlaştıran mânevî gıdalardan biri olan sevgi, özellikle çocuklardan
esirgenmez. Çocuk ruhunda her türlü iyiliği filizlendirecek
olan şey sevgidir. Sevgiden mahrum olarak yetişen çocuklar katı
yürekli ve zâlim olmaya daha yatkındırlar. Bu mahrûmiyet, onların
ruhunu kesinlikle olumsuz yönde etkiler. 6
Allah Sevgisi
Muhabbetullah, yani Allah sevgisi; nefsin, zât ve sıfatlarıyla
mükemmel olan Allah’a meyletmesidir. Sevginin meydana gelmesinde
ön şart, sevilen varlığın tanınmasıdır. Allah’ın künhünü
(nitelik ve niceliğini) akıl ile idrâk mümkün değil ise de, zâtının
kendini vasıflandırdığı kadarıyla da olsa O’nu tanımak, O’na inanmayı
ve sevmeyi gerektirir. İslâm düşünürü İmam Gazâlî, kişiyi Allah
sevgisine götüren beş sebepten bahseder:
a) İnsan kendi varlığını, varlığının kemâlini ve devamını sever;
yokluğunu, kemâlinin azlığını ise sevmez, ondan nefret eder. Bu
durum, insanı Allah’ı sevmeye götürür. Çünkü kendisini ve Rabbinı
bilen, varlığının devam ve kemâlinin kendinden değil; Allah’tan
olduğunu bilir. İnsanı yoktan var eden, yaşatan, kemâl sıfatlarını
yaratmakla kendisini olgunluğa ulaştıran ve güzelliğe ulaşma sebeplerini
yaratan, bu sebepleri kullanmaya hidâyet eden Allah’tır.
Yoksa insanın kendi başına ne varlığı, ne de devam ve kemâli
olabilir. Varlıklar arasında kendi kendine var olan yalnız Allah’tır.
O’ndan başka her şey, O’nun kuvvet ve kudretiyle vardır. Başkasından
meydana gelen kendi zâtını seven bir ârif, onu meydana getireni
ve (inanıyorsa) kendini yoktan var edip yaşatan ve bizâtihî
kaim olup başkalarını da yaşatanı elbette sever. O’nu sevmemesi,
kendine ve Rabbine olan cehâletinden ileri gelir. Muhabbet,
mârifetin meyvesidir, onun için mârifetten sonra gelir. Mârifet
(Allah’ı tanıma) olmazsa muhabbet de olmaz. Mârifet zayıf olursa
muhabbet de zayıf olur. Bunun için Hasan-ı Basrî: “Rabbini bilen
O’nu sever; dünyayı bilen ondan nefret eder“ demiştir.
b) İnsan, malını koruyan, kendisiyle güzel bir şekilde tatlı tatlı
konuşan, kendisine yardımda bulunan, düşmanlarına karşı savunan,
kendisine, ailesine, çoluk-çocuğuna iyilik yapan ve ihsanda
6 Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 393-394
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 12 -
bulunanı sever. Bu sevgi, Allah’ı sevmeyi gerektirir. Çünkü bütün
bu iyilikleri kendisine yapan ve yaptıran Allah’tır. Bunlara ilâveten
insanlara her çeşit nimetleri veren yine Allah’tır. “Allah’ın verdiği
nimetleri sayacak olsanız, sayıp bitiremezsiniz.“7 Çok kere Allah’ın nimetleri
bir insan kanalıyla diğerine intikal eder. Nimetin gerçek
sahibi ise Allah’tır. Ayrıca iyilik eden adamı, iyilik olarak kullanılan
malı yaratan, o maldaki tasarrufun kudret ve irâdesini o adama
nasip eden, kişiyi nimet verene karşı sevdiren, O’nu da diğerine
karşı meylettiren muhakkak ki yine Allah’tır. Allah’ın bu sebepleri
onda yaratması ve malını ona vermesinin kendi hakkında hayırlı
olmasını bildirmekle onu bu işi yapmaya mecbur etmiş ve adamın
da muhâlefet etme imkânı kalmamıştır. Demek ki; asıl ihsanda bulunan,
onu bu işe mecbur edendir. Onun eli ise ihsânı yapmakta
bir vâsıtadır. Demek ki; kişinin kendisine iyilik edeni sevmesi, o
adamı iyiliğe muvaffak kılan Allah’ı sevmeyi gerektirir.
c) İnsan, yapılan iyilikten şahsî bir faydası olmazsa bile iyiliği
yapanı sever, yapmayandan nefret eder. Kendisi ile ilgili olmasa
bile adâleti ve insanlara merhamet ve yumuşaklıkla muâmele etmesiyle
tanınan bir idâreci insanların sevgisini kazanırken, bunun
zıddına zulmü ve acımasızlığıyla tanınan bir yönetici de nefret kazanır.
Bu, ihsanda bulunan kimseyi sırf ihsanı yüzünden sevmektir.
Bu sevgi, ihsandan bir fayda görmeyende de görülür. Bu üçüncü
sebep de yalnız Allah’ı sevmeyi gerektirir. Zira O, kendi fazlından,
önce bütün mahlûkatı yarattı. Onların zarûrî ihtiyaçları olan organlarını
tamamladığı gibi, zarûrî olmadığı halde ihtiyaç olduğu
sanılan sebepleri yaratmakla onları nimet ve refaha kavuşturdu.
Sonra ihtiyaçlarından fazla olan birtakım süs ve ziynetlerle onları
güzelleştirdi. İnsan hayatı için zarûrî olmayan gerek fizikî güzellikleri
ve gerekse tabiatta olan dış güzellikleri yaratan Allah, bu
yönüyle de sevilmeye en lâyık olandır.
d) Sevmenin dördüncü sebebi, bir fayda ummak için değil; yalnız
güzelliğinden ve kemâlinden ötürüdür. Allah zât ve sıfatları
itibarıyla güzeldir. Çirkinlik, bir noksanlıktır. Noksanlık Allah’a yakışmaz.
Allah’ın her sıfatı kemâl noktasındadır. Âlim, bilgili, kudretli,
cömert insan; şahsî menfaati olmasa bile diğer insanlar tarafından
sevilir. Kişileri sevdiren, onlardaki bu güzel sıfatlardır. Oysa
sevgi sebebi olan bu sıfatlar, Allah’ın aynı kemâl sıfatlarıyla mukayese
dahi edilebilecek olgunlukta değildir. Hâlbuki bu sıfatları
da insana bahşeden yine Allah’tır. Eksik güzelliklerle sevilmeye
hak kazanan bir varlığa mukabil Allah’ın daha çok sevilmesi gerekir.
Çünkü Allah herkesten daha çok âlim, daha kudretli, daha
7 16/Nahl, 18
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 13 -
cömerttir. Eşi, benzeri, ortağı, dengi yoktur. Ezelî ve ebedîdir. Her
şeyi yoktan var eden, varlığında başkasına muhtaç olmayan, fazl,
celâl, cemâl, kudret ve kemâl sahibidir. Şâyet ilminden dolayı bir
âlimin, kudretinden dolayı bir kaadirin, olgunluğundan dolayı bir
kâmilin, bağışlayıcılığından dolayı bir bağışlayanın, ihsanından
dolayı bir varlığın sevilmesi gerekiyorsa bütün bu sıfatlar en kâmil
derecede Allah’ta vardır. Dolayısıyla bu yönü itibarıyla da en çok
sevilmeye lâyık olan yine Allah’tır.
e) İki kişi arasındaki münâsebet ve benzerlik, sevginin sebebidir.
Aynı cinsler birbirleriyle münâsebet kurarlar. Bu münâsebet
zamanla sevgiye dönüşür. Her ne kadar cins, şekil ve sûret sözkonusu
değilse de, kul ile Allah arasında gizli bir münâsebet
vardır. İnsanın, Allah’ın güzel vasıflarıyla vasıflanması emredilir:
“Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanın“ gibi. Bu ahlâk da ilim, iyilik, ihsan, lütuf,
hayırda bulunmak, insanlara merhametli olmak, onlara öğüt
verip doğru yola getirmek, bâtıldan uzaklaştırmak ve benzeri
dînî faziletlerdir. Allah ile kul arasında, anlaşılması güç olan özel
münâsebetler de vardır. “Ona şekil verip rûhumdan üflediğimde...“8
Bu üstün münâsebetten dolayı melekler bile insana secde etmekle
emrolunmuşlardır. Yine insan, özel münâsebet neticesi, yeryüzünde
halîfe9 olarak yaratılmıştır. Bu tür münâsebetler de insanın
Allah’ı sevmesini gerektiren sebeplerdir. Bütün bunların dışında
kul Allah’ı, O’ndan gelecek bir nimet karşılığı değil; O yalnızca
Allah olduğu için sevmelidir. O’nu sevmenin ilk alâmeti O’na inanmak
ve kayıtsız şartsız emirlerine itaat etmektir. “De ki: ‘Eğer Allah’ı
seviyorsanız bana (Hz. Muhammed’e) uyun ki Allah da sizi sevsin...“10 Bu
âyet, Allah’ı sevmenin ve Allah tarafından sevilmenin şartı olarak
Hz. Peygamber’e mutlak itaati öngörüyor.
Hz. Muhammed’e (s.a.s.) itaat, esasta onu elçi olarak gönderen
Allah’a itaattir. Ona isyan ise Allah’a isyandır. İsyan ile sevgi
bir arada bulunamaz. Allah’ı sevmek, diğer varlıkları sevmemeyi
gerektirmez. Ancak, yaratılanı yaratan gibi, yaratanı da yaratılan
gibi sevmek küfürdür. Hristiyanlar Hz. İsa’yı Allah gibi, Allah’ı
sever gibi sevdiklerinden küfre girmişlerdir. “İnsanlardan bazıları,
Allah’tan başkasını Allah’a endâd/denk tanrılar edinir de onları Allah’ı sever
gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden)
çok daha fazladır...“ 11
8 15/Hıcr, 29
9 2/Bakara, 30
10 3/Âl-i İmrân, 31
11 2/Bakara, 165
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 14 -
Allah’ı sevmenin ve Allah tarafından sevilmenin özelliği; O’na
iman, mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve
şiddetli olmak, Allah yolunda cihad etmek, iman ve İslâm’ından
dolayı kınayıcının kınamasından korkmamaktır.12 Hiç kimsenin
sevgisi Allah sevgisinden daha ileri olamaz: “De ki: ‘Eğer babalarınız,
oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar,
kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size
Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise,
artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu
hidâyete erdirmez.“ 13
Allah’ı sevmek, zamanla O’nun tarafından sevilme nimetini
kazandırır. Allah’ın sevdiği kullar ise âhiretin korku ve üzüntüsünden
kurtulmuş olur. “İyi bil ki Allah’ın dostlarına/sevdiklerine korku
yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.“ 14 Kul, sevgisiyle Allah’a itaat eder,
farz ibâdetlerin yanında nâfile ibâdetlerle de Allah’a mânevî yakınlık
kazanmaya çalışır. Nihâyet İlâhî lütuf ile Allah’ın sevgisine
lâyık olur. Eşyaya benzemekten münezzeh olan Allah bir kulunu
sevdimi onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli ve yürüyen ayağı
olur. Yani kul, Allah’ın görmesini istediği şeyi görür, işitmesini
istediği şeyi işitir, tutmasını istediği şeyi tutar... Daha açık ifadeyle
Allah sevdiği kuluna daima râzı olduğu işleri yapmayı nasip eder.
Allah sevgisinin, diğer mahlûkatı sevmeye engel olmadığını
söylemiştik. Ana, baba, eş, evlât, dünya ve dünya nimetleri de sevilir.
Ancak bu sevgi, Allah sevgisinden daha üstün olmamalıdır.
Sevgi, insanı sevdiğine bağlar. Ondan ayrılmak ise en büyük ızdırap
kaynağıdır. Aşırı derecede dünyayı seven ve ona bağlanan
insan, bir gün ondan ayrılacağını düşündükçe kahrolur. Allah’a ve
âhirete inanmayan ve hayat olarak sadece dünya hayatını kabul
eden kâfir için, ölüm en büyük felâkettir. Ölümü inkâr, Allah’ı ve
âhireti inkâr kadar kolay değildir.
Kâfir için sevdiklerinden ayrılma ve ızdırap kaynağı olan
ölüm, mü’min için sevdiğine kavuşma ânıdır. İman; sadece mârifet
ile olmaz, sevgi de gerekir. Sevgi; imanı olgunlaştırır. Allah’ı ve
Rasûlullah’ı her şeyden daha çok sevmek, mü’minin imanının
kemâlini gösterir. “Nefsim hâriç, seni her şeyden daha çok seviyorum
ya Rasûlallah!“ diyen Hz. Ömer’e, Peygamberimiz (s.a.s.):
“Beni nefsinden/kendinden de çok sevmedikçe kâmil mü’min olamazsın, ey
Ömer!“ demişti. Hz. Ömer de: “Seni kendimden de çok seviyorum
12 5/Mâide, 54
13 9/Tevbe, 24
14 10/Yûnus, 62
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 15 -
ey Allah’ın Rasûlü“ deyince Peygamber Efendimiz “Şimdi oldu ey
Ömer!“ buyurmuştu.
Yukarıda işaret edildiği gibi Peygamber’i sevmek, insanlığının
ötesinde, Allah’ın elçisi olduğu içindir, yani Allah onu sevdiği içindir.
Yine, cihada çıkacak olan İslâm askerlerine maddî yardımda
bulunmak üzere her şeyini bağışlayan Hz. Ebû Bekir’e Peygamberimiz:
“Geride ailene ne bıraktın?“ diye sorunca, “Allah ve Rasûlünün
sevgisini bıraktım, ey Allah’ın Rasûlü“ diyerek imanın sevgi ile
doruk noktaya çıktığının numûnesini vermiştir. Hz. Peygamber
(s.a.s.) de şöyle duâ etmiştir: “Allah’ım, Seni sevmeyi ve Seni seveni
sevmeyi ve Senin sevgine beni yaklaştıracak şeyi sevmeyi bana nasip et
ve Senin sevgini bana kendimden, âilemden ve (sıcak ve harâretli günde)
soğuk sudan bana daha sevimli kıl.“ 15
Sevginin Dereceleri
Sevgi, kalpteki kuvvet ve zaaf derecesine göre çeşitli isimler
alır. Mahabbetin ilk derecesi “alâka“dır. Kalp, sevilene yapışıp bağlandığı
için, sevginin bu düzeyine alâka denmişir. Sevginin ikinci
derecesi “irâde“, yani kalbin sevdiğini istemesi, ona yönelmesidir.
Üçüncüsü: “sabâbet“ yani sargın eğilim; kalbin, uzakta olan sevgiliye
doğru, suyun tepeden aşağı akması gibi akmasıdır. Dördüncüsü
“ğarâm“dır. Bu da kalpten hiç ayrılmayan, alacaklının borçluya
yapışması gibi sahibine yapışan sevgidir. Suçluya yapışacak cehennem
ateşine de ğarâm denmiştir: “Onun azâbı ğarâmdır.“16 Beşincisi:
“Vedâd“dır. Bu da sevginin çok temiz ve hâlisine denir. Bunun için
Allah’ın en güzel isimlerinden biri de el-Vedûd’dur. Çünkü en hâlis
sevgi, O’nun yaratıklarını sevmesidir. Altıncısı “şeğaf“tır. Şeğaf,
kalbi istilâ eden, yahut kalbin içinden ta dış zarına kadar taşan
sevgiye denilir. Yedincisi “ışk“tır ki sahibinin sonucundan endişe
edilen bir sevgidir. Türkçede buna sevdâ, daha ileri derecesine
kara sevdâ denilir. Sekizincisi “teteyyüm“dür. Teteyyüm, tapmak,
küçüklenmek, daha doğrusu taparcasına sevmek demektir. Dokuzuncusu:
“Teabbüd“dür. Teabbüd, teteyyümün üstünde bir sevgidir.
Bu sevgi, taparcasına sevmek değil, sevdiğine fiilen tapmaktır.
Sevgilisi, onu tamamen kendisine kul yapar. Artık onun, kendisine
ait bir şeyi kalmaz. Açık ve gizlide ne varsa hepsi sevgilisinin olur.
İşte kulluğun hakikati, bu tür bir sevgidir. Onuncusu, “hullet“dir.
Bu da sevenin ruhunun içine, kalbinin hücrelerine işleyen, orada
sevgiliden başkasına hiç yer bırakmayan sevgidir.
15 Tirmizî, Deavât 72, 73; Cengiz Yağcı, Şamil İslam Ans. c. 1, s. 120-121
16 25/Furkan, 65
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 16 -
Allah’ın Kulu Sevmesi
Kul, Allah’ı sevdiği gibi, Allah da kulunu, yarattığını sever.
Özellikle insanın, öteki yaratıklar içinde ayrı bir yeri vardır. Çünkü:
“Biz gerçekten Âdemoğullarına çok ikram ettik, onlara çok değer
verdik...“17 âyeti ile Allah, insanoğlunu değerli yarattığını, ona çok
ikramda bulunduğunu bildirmiştir. Allah’ın kulunu sevdiğini belirten
çokça âyet vardır. Allah’ın, takvâ sahibi, iyilik eden, tevbe
eden, içini dışını temizleyen, âdil, sâlih kullarını sevdiğini Kur’an
vurgulamaktadır. Bazı âyetler de Allah’ın fesâd, fısk, kibir, zulüm,
saldırganlık gibi kötü işleri yapan kullarını sevmediğini belirtmektedir.
Âl-i İmrân sûresinin 31. âyetinde de Allah’ın kulu sevmesi,
kulun, Peygamberine uyması şartına bağlanmıştır.
Peygamberimiz (s.a.s.) de: “Kim Allah için tevâzu ederse Allah onu
yükseltir. Kim de kibirlenirse Allah onu alçaltır. Kim Allah’ı çok zikreder/
anarsa, Allah onu sever.“18 buyurmuştur. Bir rivâyette de: “Kulum
Bana, en çok, farz ibâdetlerle yaklaşır. Kulum, nâfile ibâdetlerle de Bana
yaklaşmağa devam eder. O kadar yaklaşır ki onun işiten kulağı Ben olurum,
Benimle işitir. Gören gözü Ben olurum, o Benimle görür. Tutan eli
Ben olurum, o Benimle tutar. Yürüdüğü ayağı Ben olurum, o Benimle
yürür.“ 19 buyrulmuştur. Yine birçok hadiste Allah’ın sevdiği işler
anlatılmış; “Allah’ın en çok sevdiği işler şu, şudur“ denilmiştir. Bütün
bunlar, Allah’ın, kullarını sevdiğini kanıtlamakta ve vurgulamaktadır.
Muhabbet yüce bir haldir. Allah, kulunun kendisini sevdiğini;
kendisinin de kulunu sevdiğini bildirmiştir. Allah, kulunu sever,
kul da Allah’ı sever. Sevgi hali, kulu, Allah’a saygıya, O’nun rızâsını
üstün tutmağa, O’nun yolunda sabra, Allah’a kavuşmağa, O’nsuz
kararının kalmamasına, kalbi sürekli Allah’ı anmağa ve onunla
kaynaşmağa sevk eder.
Gazâlî şöyle diyor: “Kulun Allah’ı sevmesi, mecâz değil; gerçektir.
Çünkü dilde muhabbet, nefsin, kendisine uygun bir şeye
duyduğu eğilimdir. Işk (Türkçe’de aşk) ise, bu eğilimin aşırı derecesidir.
İyilik ve güzellik nefse uygunluktur; güzellik ve iyilik, bazen
baş gözüyle, bazen de basîretle (gönül gözüyle) algılanır. Sevgi
ise, her ikisi ile algılanabilir, sadece söze mahsus değildir. Fakat
Allah’ın kulu sevmesi, bu anlamda olamaz. Bütün bu kavramlar
da öyledir. Allah’tan başkası hakkında bir mânâ ifade eden
kavramlar, Allah hakkında başka bir mânâ ifade eder. Yaratanla
17 17/İsrâ, 70
18 İbn Mâce, Zühd 16
19 Buhârî, Rikak 38; Ahmed bin Hanbel, VI/256
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 17 -
yaratıklar arasında en ortak isimlerden olan “varlık“ bile Yaratan
ile yaratıklar hakkında aynı anlamı vermez, herbiri için ayrı bir
anlam kazanır. Çünkü yaratıkların varlıkları, Allah’tan alınmıştır.
Tâbi’ varlık ile tâbi olunan varlık bir olamaz. Ortaklık, sadece kelimededir,
anlam farklıdır.“ 20
Genel olarak Yaratanla yaratıklar arasında, özellikle de Yaratanla
insan arasında sevgi, kâinatın temel yasalarından biridir.
Yüce Allah, eserlerini, fiillerini görmek, isim ve sıfatlarıyla görünmek
için kâinatı yaratmıştır. O, yaratıcıdır, rızık verendir, kısandır,
açandır, yükseltendir, azîz edendir, alçaltandır, zelîl edendir; diğer
isim ve sıfatların sahibidir. Eğer yarattığı kimse yoksa yaratması,
kuru bir isimden ibaret kalır. Rızık verdiği kimse yoksa rızık verici
sıfatı eyleme çıkmaz, potansiyel bir güçten ibaret kalır. Öteki isim
ve sıfatları da böyle, ancak tatbikatla, eyleme çıkmakla kuvveden
fiile geçmiş, görünmüş olur. İşte Yüce Allah, isimlerinin ve sıfatlarının
görünmesi için âlemleri yaratmıştır. “Ben, cinleri ve insanları sadece
Bana kulluk etmeleri için yarattım“ 21 âyetinde bu gerçeğe işaret
edilmiştir. Çünkü ibâdet edilmek, bilinmenin en ileri sonucudur.
Demek ki Allah, şânının bilinmesi için evreni yaratmıştır. Hakk’ın
bilinme ve ibâdet edilme irâdesi, parça parça her yaratığında görünen
sevgiyi içermektedir.
Maddî yaratıkların en küçük parçası -bildiğimize göre- atomdur.
Atomun yapısını bilen insan, merkezdeki çekirdek ile onun
çevresinde korkunç sür’atle dönen elektronlar arasındaki câzibeyi
yani sevgi bağını anlar. Şimdi sevgi, kâinatın en küçük parçasına
hâkim olduğuna göre, o zerrelerin birikiminden oluşan kâinat cisimlerinin
hepsine de hâkimdir. Demek ki kâinatın yapısı, isim ve
sıfatlarını seven Allah’ın sevgisinden taşan bir sevgi üzerine kuruludur.
Akıl, nakil, fıtrat, ibret, zevk ve vicdan kalıntıları hep kul ile
Rab, yaratılan ile Yaratan arasında iki yönlü muhabbetin varlığını
gösterir. Allah’ın yaratması, doğru yolu göstermek için emirler
vermesi, peygamberler göndermesi, davranış ve eylemlere sevap
ve ceza belirlemesi hep muhabbetinin, yaratıkları kollamasının
eseridir. Yaratıcının, yarattığını sevmesi, kendi zâtını ve fiillerini
sevmesi demektir. Yaratılanın, yaratanı sevmesi ise, eksiğin
kemâle eğilimidir; Elektronun çekirdeğe, gezegenlerin güneşe;
güneşin sistemiyle birlikte tâbi olduğu galaksi merkezine çekimi
gibi. Çünkü yaratığın varlığı, hayatı ve eylemleri hep Yaratan’a
20 İhyâu Ulûmi'd-Dîn, IV/302-303
21 51/Zâriyât, 56
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 18 -
bağlıdır. Yaratanın sevgisi, yaratılanın, özellikle de tam bilinç sahibi
insanın hücrelerine, ruhuna karıştırılmıştır. Mahlûkatın hamuru,
Hâlik sevgisiyle yoğrulmuştur. Allah cinleri ve insanları Kendisine
kulluk etmeleri için yaratmıştır.22 İbâdet, sevginin en son derecesidir.
Kulluğun gerçeği sevgidir. Sevgisiz inâbe, rızâ, hamd ve şükür,
havf ve recâ mümkün değildir. “Allah, İbrâhim’i halîl edinmiştir.“23
Âyette geçen hullet de sevginin en olgunudur. Sevgi, kalpte şevk,
üns, inbisât ve rızâ gibi haller doğurur.
Allah’ın Kulu, Kulun Allah’ı
Sevmesinin Belirtileri
Allah’ın, kulunu sevdiğinin ilk belirtisi, onu yaratması, ona varlık,
sağlık vermesi, hayatını sürdürebileceği nimetleri lutfetmesidir.
Ayrıca kulunu doğru yola iletmek, dünyada ve âhirette mutsuzluğa
düşmesini önlemek için ona verdiği akıl gücü, irâde özgürlüğü
yanında peygamberler, ıslahatçılar göndermesi de Allah’ın sevgisinin
bir sonucudur.
Dünyada yaratıkların en değerlisi ve şereflisi olarak yaratılan
insanın asıl yaratılış nedeni, yükselip kemal kazanmasıdır.
Kul, kazandığı kemâl ölçüsünde sonsuz âhiret hayatında mutlu
olur. Kemâl kazanmak da olayların sınavlarından geçmekle mümkündür.
İşte Allah, sevdiği kulunu çeşitli meşakkatlerle, belâlarla
sınavlardan geçire geçire olgunlaştırmak ister. Peygamberimiz
(s.a.s.): “Allah bir kulu severse onu dener. Kul, sabrederse onu seçer;
râzı olursa tertemiz yapar.“24 buyurmuştur. Âlimlerden biri de: “Sen
kendini, O’nu sever; O’nu da seni sınar görüyorsan, anla ki O seni
temizlemek istiyor“ demiştir.
Allah kulunu çeşitli belâlarla, zorluklarla, musîbetlerle dener.
Kul, çeşitli belâlarla denendiği halde sabreder, Allah’a sığınırsa
temizliği artar, Allah katında derecesi yükselir. Dünya, başlı başına
bir imtihan alanıdır: “Allah, sizin hanginizin daha güzel iş yapacağınızı
denemek için ölümü ve hayatı yarattı.“25; “Andolsun, sizi korku,
açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme gibi şeylerle deneriz;
sabredenleri müjdele. Ki onlara bir belâ eriştiği zaman: ‘Biz Allah içiniz
ve biz O’na döneceğiz!’ derler. İşte Rablerinden bağışlama ve nimet hep
onlaradır ve doğru yolu bulanlar da onlardır.“ 26
22 51/Zâriyât, 56
23 4/Nisâ, 125
24 Deylemî, Müsnedu'l-Firdevs
25 67/Mülk, 2
26 2/Bakara, 155-157
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 19 -
Allah’ın, kulu çeşitli belâlarla, sıkıntılarla sınaması, kulun değersizliğine
değil; tersine Allah katındaki değerine işaret olabilir.
Zira çekilen güçlük oranında yüksek dereceler elde edilir. Belâlar
Allah’ın sınavı olduğu gibi, nimet bolluğu da O’nun sınavıdır. O,
kimini bolluk ile kimini darlık ile dener. Kulun nimetlere şükretmesi,
sıkıntılara, darlıklara katlanıp sabretmesi, Allah’ın kendisini
sevdiğinin belirtilerindendir.
Allah sevgisinin belirtilerinden biri de kulun, Allah’ın murâdını,
kendi isteklerine üstün tutması; Allah’ı, kendi canından fazla
sevmesi, gerektiğinde canını Allah yolunda fedâ etmekten kaçınmamasıdır.
Çünkü “Allah, harçla kaynatılmış binâlar gibi kendi yolunda
saf bağlayarak çarpışanları sever.“27; “Allah, cennet karşılığında,
mü’minlerden canlarını ve mallarını satın almıştır. Allah yolunda çarpışırlar,
öldürürler ve öldürülürler.“ 28
Allah sevgisinin belirtilerinden biri de kulun, Allah’tan başka
her şeyi, O’nun uğrunda fedâ etmesidir. Sevginin alâmeti, sevdiğini,
nefsinden üstün tutmandır. Allah’a ibâdet eden herkes seven
değildir. Seven, yasaklardan kaçınandır. 29
Sevenin gönlü, sevgiliden başkasıyla huzura eremez. Nitekim
Yüce Allah: “Onlar ki inandılar ve kalpleri Allah’ı zikredip anmakla huzur
bulur. İyi bilin ki kalpler, ancak Allah’ı zikirle mutmain olur.“30 buyurmuştur.
Ebû Bekir Sıddık (r.a.) da: “Allah’ın hâlis sevgisini tatmak, kişiyi
dünya peşinde koşmaktan alıkor. İnsanlar içinde yalnız bırakır
(bedeni halk içindedir, ama gönlü yalnız Allah iledir)“ demiştir.
Allah sevgisinin belirtilerinden biri, dünyanın elden çıkmasına
üzülmemek, Allah’ın zikri dışında geçen saatlere üzülmek,
ibâdetleri yüksünmemek, zevk alarak yapmak, Allah’ın yaratıklarına
şefkatli, acımalı olmaktır. Yine belirtilerden biri de, sevgilisinin
rızâsından başka bir kaygısı, düşüncesi olmamaktır. Çünkü
Allah’ın rızâsı, nimetlerin en büyüğüdür.
Sevginin Esası ve Sebepleri
İnsan ancak bildiğini, tanıdığını sever. Sevgi sebepleri çeşitlidir.
Şöyle ki:
1) Nefsi Koruma: Canlının ilk sevgilisi, kendi canı ve organlarının
sağlığıdır. Sonra malını, çocuklarını, akrabasını ve dostlarını sever.
27 61/Saff, 4
28 9/Tevbe, 111
29 bk. 5/Mâide, 54; 48/Fetih, 29
30 13/Ra'd, 28
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 20 -
2) İyilik Görme: İnsan, ihsânın (iyiliğin) kölesidir. Yalnız insan
değil; hayvanların çoğu da öyledir. Kendisine iyilik edeni sever,
kötülük edenden hoşlanmaz.
3) Güzellik: Sevginin gerçek sebebi güzelliktir. Güzelliği algılayan
herkes, ondan yararlanamaz, ama güzeli, sırf güzelliği için
sever ve yanında bulunmak ister. Güzelliği algılamak, lezzetin ta
kendisidir, bizâtihî istenen bir şeydir. Güzellik, başka bir nedenle
değil; sırf kendisi için sevilir. Yüce Allah, bütün güzelliklerin kaynağıdır.
Bütün güzellikler O’nun zâtında toplanmıştır. O’nun güzelliği,
gerçek güzelliktir. Başkasının güzelliği, izâfî (göreceli)dir.
Bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber: “İnnallahe cemîlun yuhıbbu’lcemâl
-Allah güzeldir, güzeli sever-.“ 31 buyurmuştur.
4) Sevenle Sevilen Arasındaki Gizli İlişki: Bazen iki kişi birbirini
sever de bu sevginin sebebi güzellik ya da haz (pay alma, zevk)
olmaz. Bu iki kişi, ruhları arasındaki bağ dolayısıyla birbirlerini
severler. Peygamber (s.a.s.) buna şöyle işaret buyurmuştur: “Ruhlar
bir arada bulunan topluluklardır. Tanışanlar kaynaşır, tanışmayanlar
ayrılır.“ 32
Allah Sevgisi İçin “Aşk“ Kavramının
Kullanılması Doğru mudur?
Arapça aslı ışk olan “aşk“, sözlükte “şiddetli ve aşırı sevgi“ anlamındadır.
Aşk, bir kimsenin kendisini tamamen sevdiğine vermesi,
sevgilisinden başka güzel görmeyecek kadar ona düşmesi“ demektir.
Lügat kitaplarında aşk kelimesinin sözlük anlamının, aynı
kökten olup “sarmaşık“ anlamına gelen “aşeka“ ile yakından ilgili
olduğu belirtilir. Buna göre sarmaşığın kuşattığı ağacın suyunu emmesi,
onu soldurup zayıflatması ve bazen kurutması gibi aşırı sevgi
de sevenin sevdiğinden başkasıyla ilgisini kestiği, onu sarartıp soldurduğu
için bu duyguya aşk denilmiştir. Ayrıca hem tatlı hem de
ekşi olan bir meyve çeşidine de “uşuk“ denilir.
Müslümanların literatüründe aşk, İlâhî ve beşerî olmak üzere
başlıca iki anlamda kullanılmış, İlâhî aşka genellikle “hakiki aşk“,
beşerî aşka da “mecâzî aşk“ denilmiştir. İlâhî aşk, geniş ölçüde
tasavvufta işlenmiştir. Kelâma dair bazı kaynaklarda, tasavvuftaki
aşk anlayışı tenkit edilmiştir.
Kur’an ve sahih hadislerde “aşk“ kelimesi geçmez. Sevgi,
Kur’an ve Sünnette çoğunlukla “hubb“ ve “muhabbet“, bazen
31 Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10; Ahmed bin Hanbel, IV/133, 134, 151
32 Buhârî, Enbiyâ 2; Müslim, Birr 159, 160; Ebû Dâvud, Edeb 16; Ahmed bin
Hanbel, II/295, 527, 537; Süleyman Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 13, s. 8-17
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 21 -
de “meveddet“ kelimeleriyle ifade edilir. Allah sevgisiyle ilgili
olarak Peygamberimiz gibi. Sahâbe ve ilk zâhidler de “aşk“tan
kesinlikle söz etmemişler, bu kelimeyi İlâhî sevgi anlamında hiç
kullanmamışlardır. İlk defa hicrî II. (milâdî VIII.) y.y.da Allah ile kul
arasındaki sevgiyi anlatmak üzere nâdiren de olsa “aşk“ kelimesinin
kullanılmaya başlandığını gösteren rivâyetler vardır. Baklî’nin
naklettiğine göre mutasavvıflardan Ebu’l-Hüseyin en-Nûrî, “Ben
Allah’a âşığım, O da bana âşıktır“ dediği için kâfir olduğuna hükmedilerek
memleketinden kovulmuş, daha sonra idam edilmek
üzere cellâdın önüne çıkarılmış ve son anda asılmaktan kurtulabilmiştir.
33 Bu rivâyetten de anlaşılacağı üzere âlimler, hatta ilk dönemlerde
mutasavvıfların büyük çoğunluğu, Allah sevgisini ifade
etmek üzere Kur’an ve Sünnette yer alan hub ve muhabbet yerine
“aşk“ kelimesinin kullanılmasına karşı çıkmışlar; Râbia el-Adeviyye,
Bâyezîd-i Bistâmî, Cüneyd-i Bağdâdî, Hallâc-ı Mansur gibi sevgi temasını
işleyen ilk sûfiler, aşk yerine, “hubb“ kelimesi ve türevlerini
kullanmayı tercih etmişlerdir.
Hâris el-Muhâsibî, es-Sülemî, Ebû Tâlib el-Mekkî, Hakîm et-
Tirmizî, Ebû Nasr es-Serrâc, el-Kelebâzî, Ebû Nuaym, el-Kuşeyrî,
Hücvirî, Gazzâlî gibi mutasavvıf yazarlar da eserlerinde aşk kelimesine
ya hiç yer vermemişler veya nâdiren kullanmışlar, bunun
yerine Allah sevgisi konusunu hubb ve muhabbet terimleriyle
anlatmayı tercih etmişlerdir. Bunlardan Kuşeyrî’nin naklettiğine
göre Allah ile kul arasındaki sevginin aşk kavramıyla ifade edilmesine
karşı olan şeyhi Ebû Ali ed-Dekkâk bu görüşünü şöyle açıklamıştı:
Aşk aşırı sevgi, yani sevgide ölçüyü aşma anlamına gelir.
Allah için böyle bir aşırılık düşünülemeyeceğinden O’nun kuluna
olan sevgisine aşk denemez. Öte yandan kulun Allah’a duyduğu
sevgi ne kadar güçlü olursa olsun yine de O’nu yeterince ve
lâyık olduğu ölçüde sevemeyeceğinden kulun Allah sevgisi de
aşk diye adlandırılamaz. 34
Hücvirî, tasavvuf şeyhlerinin aşk konusunda farklı görüşler taşıdıklarını
belirterek başlıca görüşleri şöyle açıklar: Bir zümreye
göre aşk, sevgilisinden ayrı düşenin bir nitelidir. Kul da Allah’tan
ayrı kaldığına göre onun Allah sevgisine aşk demek câizdir. Buna
karşılık Allah hiçbir şeyden ayrı ve uzak bulunmadığına göre
O’nun sevgisi aşk kelimesiyle ifade edilemez. Başka bir görüşe
göre aşk sınırı aşma demek olduğu, Allah da sınırsız varlık olduğu
için O’na duyulan sevgi hiçbir şekilde aşırı olamaz; dolayısıyla
aşk diye adlandırılamaz. Hücvirî, dayandıkları çeşitli gerekçeleri
33 Baklî, Şerh-i Şathiyyât, s. 165
34 Kuşeyrî, Risâle, s. 615
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 22 -
de sıralayarak müteahhirînin, Allah’a duyulan sevginin muhabbet
terimiyle ifade edilmesi gerektiği, bunun yerine aşk kelimesini
kullanmanın câiz olmadığı görüşünü benimsediklerini belirtir. 35
Muhyiddin İbü’l-Arabî, ibâdetin aslının da sevgi olduğunu
söyler. Onun içindir ki sevgisiz ibâdet makbul olmaz. Çünkü sevgi
en yüce ibâdettir. Aşk makamı mâbud olma makamıdır. Bir “sevgi
dini“nden de bahseden İbnü’l-Arabî, dinin de kıblesinin de sevgi
olduğunu ifade etmiştir. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, açıkça “aşk
dini“nden bahsederek aşktan başka din ve mezhep tanımadığını
ifade etmiştir. (O yüzden Mevlânâ’nın bağlıları, Mevlânâ için “aşk
peygamberi“ -ki, bu ifade, Mevlâna müzesinin kapısında da yazılıdır-,
mezarı için de “aşk kâbesi“, “âşıkların kıblegâhı“ derler.)
İbnü’l-Arabî’den önce de başta “Sultânu’l-Âşıkîn“ (Âşıklar Sultanı)
diye meşhur olan İbnü’l-Fârız ve Ebû Saîd-i Ebu’l-Hayr olmak
üzere birçok büyük mutasavvıf, peygamberlerinin ve kıblelerinin
aşk olduğunu açıkça ifade etmişlerdir. Bu inanç, Yunus Emre
ve Niyazi-i Mısrî gibi mutasavvıf Türk şâirleri tarafından da dile
getirilmiştir. İnanç farkı gözetmeden yetmiş iki millete bir gözle
bakmayı, herkesi aşk dergâhına dâvet etmeyi sağlayan mânâdaki
sevgi anlayışıdır.
Ahmed el-Gazzâlî, Aynülkudât el-Hemedânî, Senâî, Attâr,
Rûzbihân-ı Baklî, İbnü’l-Fârız ve Celâleddin-i Rûmî gibi mutasavvıflarda
aşk çok ağırlıklı konudur. Hatta bunlar nazarında her şey
aşktan ibârettir. Varlık hakkındaki açıklamaları tamamıyla aşka
dayanır. Bunlar bir çeşit aşk metafiziği kurmuşlardır.
Mutasavvıflar, baştan beri akılla Allah’a varılamayacağını,
O’na ermenin ancak sevgiyle olacağını savunmuşlardır. Onlara
göre; Mirac’da sözkonusu edilen Cebrâil aklı, Refref aşkı temsil
eder. Cebrâil Hz. Peygamber’i bir noktaya kadar götürebilmiş,
daha ileri götürmesi için onu Refref’e teslim etmişti. Demek ki
Allah’a giden yolda akıl, belli bir yerde durmak zorundadır; bu
noktadan itibaren insanı Allah’a götüren aşktır. Mutasavvıflar,
aşk ile mânevî miraç yapılabileceğini söyler, kendilerinin böyle
miraçları bulunduğunu ileri sürerek buna “mi’râc-ı aşk“ adını
verirler. Mecnun ve Leylâ gibi aşk hikâyelerini İlâhî aşkın değişik
bir biçimi olarak gören, bu âşıkları bir bakıma örnek alan Allah
âşığı mutasavvıflara göre bütün âlem, aşk esasına göre kurulduğuna
ve çalıştığına göre bu esasla uyuşmayan İblis’in ve cehennem
telâkkîlerinin değişik bir yorumu olması gerekir. Hallâc ile
başlayan ve Ahmed el-Gazzâlî, Aynülkudât el-Hemedânî, Senâî
35 Keşfü'l-Mahcûb, s. 401
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 23 -
ve Attâr gibi mutasavvıflar tarafından geliştirilen bu yeni yaklaşımda
İblis’in bütün hal ve hareketleri onun Allah’a olan aşkıyla
izah edilmiştir. Buna göre eğer mâşuku uğrunda en büyük azaba
katlanmak aşk ise, bunu en iyi şekilde İblis yapmıştır.36 Peşinden
cebirciliği (Cebriyyeciliği, kaderin elinde oyuncak olunduğu anlayışı)
de getiren bu aşk çerçevesinde İblis’in Allah’a âşık olduğunu
iddiâ etmek, mutasavvıflar için fazla zor olmamıştır. (Zaten daha
önceden, Hallâc-ı Mansûr gibi nice mutasavvıflar tarafından İblis
en büyük tevhid eri kabul ve ilân edilmişti. Çünkü o, Âdem’e secde
etmeyi Allah’ın emrine rağmen reddetmiş, cennetten kovulma
pahasına Allah’tan başkasına secde etmeyi kabullenmemişti.)
Tasavvufta Allah aşkını herkesin anlayacağı bir tarzda anlatmak
için birtakım benzetmeler yapılmış ve duyular âleminden
misaller verilmiştir. Bunlardan en önemlileri kadın, pervane-mumateş,
gül-bülbül ve bâde misalleridir. Baştan beri mutasavvıflar
ya konusu kadın ve beşerî aşk olan şarkı ve gazelleri İlâhî aşka
uygulamışlar veya Attâr, Abdurrahmân-ı Câmî ve Mevlânâ’da
olduğu gibi İlâhî aşkı doğrudan beşerî aşk şeklinde tasvir etmişlerdir.
Fuzûlî’nin Leylâ vü Mecnûn’u bunun en güzel örneklerinden
biridir. Bu sebeple konusu Allah aşkı olan gazel, kaside ve
mesnevîlerde dilberlerin yüz, göz, kaş, yanak, zülüf, gamze, boş,
işve ve cilve gibi hoşa giden yanları, hal ve hareketleri sembolik
ve mecâzî anlatım unsurları olarak bol bol kullanılmıştır. Gül ve
bülbül de mutasavvıfların en çok kullandığı misallerden biridir.
Bülbül âşık, gül mâşuktur. Güldeki diken aştaki ızdırabı, bülbülün
yanık nağmeleri âşığın feryat ve figânıdır. Pervane ve mum misali
de önemlidir. Mum ışığına âşık olan pervane bunun etrafında
durmadan döner, en sonunda kendisini ateşe atar, yanar ve böylece
ateşte fâni olur. Âşık da aşk ateşinde pervane gibi yanar ve
sevgilisi uğrunda kendini fedâ ederek fenâ mertebesine ulaşır. İnsanı
kendinden geçiren ve aklı baştan alan özelliğiyle şarap (mey,
bâde) da aşk bahçesinde mutasavvıflar tarafından çok kullanılmış,
kadeh, sâkî ve meyhane gibi şarapla ilgili kelimelere geniş yer verilmiştir.
Mutasavvıflar, İlâhî aşkla ilgili duygu ve düşüncelerini daha
çok teşbih ve temsillerle anlattıklarından tasavvuf edebiyatı bir
mecazlar ve rumuzlar edebiyatı haline gelmiştir. Bazı hallerde bir
manzûmenin İlâhî aşka mı, yoksa beşerî aşka mı dâir olduğunu
anlamak çok zordur.
36 bkz. Abdülhüseyin Zerrînkûb, s. 106-109
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 24 -
Aşk Güzel Bir Duygu mudur?
Ebu’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, İbn Teymiyye ve İbn Kayyim gibi
âlimler, bir taraftan mutasavvıfların bu konudaki görüşlerini ciddî
şekilde tahlil ve tenkit etmişler, diğer taraftan konu ile ilgili kendi
görüşlerini geniş olarak ortaya koymuşlardır. Genellikle onlar kelime
ve kavram olarak “aşk“ı reddeder, yerine “muhabbet“i koyarlar.
Onlara göre aşk, şer’an da aklen de kötü, muhabbet ise hem
din hem akıl yönünden faydalı ve güzel bir duygudur. İbnü’l-Cevzî,
Zemmü’l-Hevâ adlı eserinde en basit arzudan başlayıp aşka kadar
varan bütün his ve heyecan hallerini geniş bir tahlil ve tenkide
tâbi tutmuş, bunlardan dinî ve İslâmî olanlarla olmayanları tesbit
edip şer’î hükümlerini tâyin etmeye çalışmıştır. Ona göre aşk güzel
sûretlere meftûn olmaktır. Câzip ve güzel sûretlere düşkün ve
tutkun olana “sûrî âşık“ denir. Sûretler fâni olduğu gibi onlara
bağlı olan aşk da fânidir. Nitekim çocuklar resim ve oyuncakları
yetişkinlerden daha çok severler, eğitimle olgunlaştıkları zaman
bu türlü şeylere fazla ilgi duymazlar. Eğitilen ve olgunlaşan insanlar,
sûretleri sevme mertebesini geçerek zatları sevme mertebesine
ulaşırlar. Bedenin güzelliğinden çok aklî ve ruhî güzelliği
severler. Mücerret güzelliğe duyulan sevgiyi müşahhas güzellikle
alâkalı sevgiye tercih ederler. Şekil ve sûretten ziyade ilim ve
mârifetten hoşlanırlar.
İbnü’l-Cevzî, İbn Teymiyye ve İbn Kayyim’e göre aşk insanı
insan yapan aklı, fikri ve muhâkemeyi yok eder. Çünkü aşk bir
çeşit cinnet halidir. Bu sebeple aşk yolunu tutan mutasavvıflar
çoğunlukla akıl ve mantığa meydan okumuşlar, düşüncenin ürünü
olan ilmi hiçe saymışlardır. Düşünce haliyle aşk hali birbirine
zıttır. Düşünce yok olduğu nisbette aşk hâkim olur. Onun için
şuur ve idrâk halini yok eden aşk bir fazilet olamaz. Aklın duyguya
hâkim olmasına fazîlet, duygunun akla hâkim olmasına
rezîlet denir. Şuuru yok eden ve hissî bir hal olan aşk bu bakımdan
makbul bir şey değildir. Gerek irâdelerine hâkim olamayıp
arzuların esiri olmaları bakımından, gerekse şuur ve idrâk halini
kaybetmeleri bakımından âşıklar hayvanların seviyesine, hatta
daha da aşağılara düşerler. Aşk bir ifrat halidir. Hâlbuki fazîlet
ifratla tefrit arasında bulunan itidâl halidir. Şu halde aşk bir fazilet
değildir. Aşk ölçüsüzlüktür, âşık da dengesizdir. Ölçüsüzlük
ve dengesizlik hiçbir zaman iyi bir şey değildir.
Tasavvufî aşkın karşısında olan âlimler aşkı elem, ızdırap,
uykusuzluk, iştahsızlık gibi patolojik tezâhürlerle kendini belli
eden, cinnet ve intihara kadar götüren rûhî ve bedenî hastalıklara
yol açtığını dikkate alarak selim fıtrata da aykırı bulmuşlardır.
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 25 -
İbnü’l-Cevzî aşk yüzünden intihar eden veya cinâyet işleyen kimseler
bulunduğunu belirterek çeşitli isimler sayar ve örnekler verir.
37 Telbîs İblîs’te mutasavvıfların aşk anlayışını tenkit eden İbnü’l-
Cevzî’ye göre muhabbet, iyi bir duygu olmakla birlikte, onun aşırı
şekli olan aşk kötüdür. Zira aşk insanın gözünü kör, kulağını sağır
eder. Bu sebeple aşkla başlayan ve gerçekleri görmeme esasına
dayanan birleşme ve beraberlikler ayrılık ve hüsranla neticelenir.
Aşkı uğurunda katil olanlar, intihar edenler bulunduğu gibi, bu
yolda din değiştirenler de az değildir.
Aşkı, “nefsin kendisine zarar veren şeyi sevmesidir“ diye tarif
eden İbn Teymiyye’ye göre aşk, rûhî ve kalbî bir hastalıktır. Beden
üzerindeki tesiri arttıkça cismânî bir hastalığa da dönüşebilir.
Kendini aşka kaptıran hüsrâna uğrar. Aşk bir irâde bozukluğu
ve hastalığıdır. Aşkı, mâşuku tasavvur etmekten hâsıl olan mahayyile
bozukluğu olarak görenler de vardır. Aşk bir kimal hali
olmadığı için Allah’ın vasfı değildir. Allah âşıktır veya mâşuktur
denemez. Bu durumda kulun Allah sevgisi ancak muhabbet diye
adlandırılabilir. İbn Teymiyye sûrî aşka (beşerî aşka) da şiddetle
karşı çıkmıştır. Zira aşk, önce kişinin dinini ve nâmusunu, sonra
aklını ve sıhhatini tahrip eder. Ona göre kalp Allah’ı sevmek için
yaratıldığından O’ndan başkasını kayıtsız şartsız olarak sevemez.
Allah’ı ihlâsla sevdiği için Hz. Yûsuf, Züleyhâ’ya âşık olmamıştı.
Züleyha müşrik olduğu için Hz. Yusuf’a âşık olmuştu. Aşkın
yegâne sebebi tevhid ve imandaki eksikliktir. Allah’tan korkmak
ve O’na gönül vermek, O’ndan başkasına gönül vermeye engeldir.
Sevginin önem ve gereğine işaret eden İbn Kayyim, aşk konusunda
İbn Teymiyye’yi tâkip eder. Ona göre konusu şekil ve sûret
olan olan sûrî (beşerî) aşk, büyük bir belâ, korkunç bir âfettir, kalbi
tahrip eder. Ruhu Allah’tan başkasının kulu ve kölesi haline getirir,
esârete düşürür. Bunun için âşık mâşukuna “kulun kölen olayın,
kurbanın olayım“ diye hitap eder. Böylelikle aşkını ve mâşukunu
ilâhlaştırarak ona tapar. Bir şeyi taparcasına sevmek, kişiyi o şeye
bağımlı kılar, hürriyetini elinden alır. Sadece Allah’ın kulu olan ve
yalnız O’nun huzurunda boyun eğen bir kimseyi kendisi gibi bir
insanın kölesi haline getiren ve kayıtsız şartsız onun irâdesinin ve
hâkimiyetinin altına sokan aşkın hiçbir faydası yoktur. Hak Teâlâ,
“Hevâsını (aşkını) ilâhlaştıran kişiyi görmedin mi?“38 diyerek aşkın sapıklık
olduğuna işaret etmiştir. Ona göre, “Mü’minler Allah’ı şiddetle
37 Zemmü'l-Hevâ, s. 458-465
38 45/Câsiye, 23
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 26 -
severler.“39 meâlindeki âyet, “mü’minler, Allah’ı müşriklerin putları
sevdiklerinden çok daha fazla severler“ mânâsına gelir. Müşriklerin
putları sevmeleri sahte, mü’minlerin Allah’ı sevmeleri samimi
ve hakiki bir sevgidir. Âyette bu husus belirtilmiş olup bunun aşkla
bir ilgisi yoktur. Ebû Ya’lâ el-Mevsılî, Ebu’l-Hüseyin en-Nûrî’nin,
“Ben Allah’a âşığım, O da bana“ sözü hakkında, “Bu, Hulûliye’nin
sözüdür“ demişti. İbn Kayyim de Nûrî’ye şiddetle hücum ederek
aşk kelimesinin sadece cinsî sevgi ile ilgili hususlar için kullanıldığını,
ayrıca Allah’ın sıfatlarının nakle dayandığını ve tevkıfî olduğunu
belirtmiştir. Buna göre, “O sever“ denilebilir ama “âşık
olur“ denilemez. Übnü’l-Cevzî, Gazzâlî’nin, “İlâhîler Allah’a âşık
olanın aşkını pekiştirir“ sözüne temas ederek, “Bu çirkin bir sözdür.
‘Allah’a âşık oldum’ demek, vehim ve vesveseden başka bir
şey değildir“ demiştir.
İbnü’l-Cevzî, İbn Teymiyye ve İbn Kayyim gibi müelliflerin
tasavvufî aşka hücum ederek onu şiddetle reddetmeleri sırf bir
tepkiden ibâret kalmamış, aşkı reddederken muhabbet unsurunu
bütün genişliği ve derinliğiyle işlemişler ve İslâm dininin bir
sevgi dini olduğunu naklî delillere bağlı kalarak izah etmişlerdir.
Öte yandan tabii bir şekilde cereyan eden beşerî aşkı da anlayışla
karşılamışlar, ancak bunun ifrâta götürülmemesi ve tabii sınırları
içinde bırakılması lâzım geldiğini ifade etmişlerdir.
Zemahşerî, Mâide sûresinin 54. âyetini tefsir ederken, kulun
Allah’ı sevmesini O’na itaat etmesi, rızâsını gözetmesi, gazabını
ve azabını gerektirecek hal ve hareketlerden sakınması şeklinde
izah eder. Ona göre Allah’ın kulunu sevmesi ise, amel ve ibâdete
karşılık olarak onu en güzel şekilde mükâfatlandırması, böyle
kullarına yüksek makamlar vermesi, onları övmesi ve kendilerinden
râzı olması mânâsına gelir. Mu’tezile mutasavvıfların anladığı
mânâdaki dinî ve İlâhî aşkı Hanbelîller gibi şiddetle reddeder.
Büyük müfessir Zemahşerî, İlâhî aşktan bahseden mutasavvıfları
insanların en câhili, ilmin ve âlimlerin azılı düşmanı, şeriat yolunun
en menfur ve en rezil kişileri olarak tavsif eder. Ona göre aşk
ve muhabbeti kendi dinleri olarak ilân eden mutasavvıflar, vaaz
meclislerinde ve raks meydanlarında “şâhid“ adını verdikleri oğlanlar
hakkında söylenen birtakım şarkılar okunursa vecde gelmiş
gibi kendilerinden geçerek nâralar atarlar. Zemahşerî bunlara,
“Allah, meclislerini ve raksettikleri yerleri târumar ederek virâneye
çevirsin!“ diye bedduâ eder. 40
39 2/Bakara, 165
40 el-Keşşâf, I/647
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 27 -
Şîî âlimlerden Ahmed el-Ahsâî, sevgide en ileri ve aşırı noktaya
kadar götürülen ve aşk adı verilen şeyin şeytanca bir çılgınlıktan
ibaret olduğunu belirtir. Ona göre Yüce Allah’ı en kuvvetli ve
en harâretli bir şekilde seven Hz. Muhammed (s.a.s.) ile Ehl-i beyti
olduğu halde, onlar bu sevgilerini ifade etmek için hakikat, ne de
mecaz olarak aşk kelimesini kullanmamışlardır. Çünkü o zaman
aşk sadece aşırı cinsî sevgiyi ifade ediyordu, hatta mala ve dünyaya
âşık olmak gibi ifadelere bile rastlanmıyordu. Ahsâî’ye göre
aşk, sûfîlere has bir ibâdet olup Allah bundan münezzehtir. Hz.
Muhammed (s.a.s.) ve Ehl-i beyti bundan tenzih etmek gerekir. 41
Hem İlâhî, hem de mecâzî anlamda aşk, edebiyatın ana temalarından
birini oluşturmuş, bu kavram etrafında geniş bir aşk
edebiyatı meydana gelmiştir. Edebiyatta ve tasavvufta “aşk“, bazen
her iki anlamda ve birbirine karıştırılarak sunulmuş, İslâm’ın
en temel konusu olan “tevhid“ hassâsiyetiyle ilgili zihinlerin ve
gönüllerin bulandırılmasına sebep olmuştur. İslâm’ın çok kesin
olarak yasakladığı ve büyük günahlardan saydığı içki, mubah gibi
de değil, bir fazîlet unsuru olarak sunulmuş ve İlâhî aşk anlamında
kullanılmıştır. Tasavvufî kitaplarda, tasavvufî şiirlerde “şarap“,
“bâde“, “mey“, “meyhane“, “sâkî“ gibi kelimeler İlâhî aşkı anlatmak
için kullanılan en güzel kelimeler olarak değerlendirilmiştir.
“Aşk“ ve “âşık olmak“ denilince, insan zihninde tümüyle dünyevî
ve nefsî/hevâî özellikler çağrıştığı halde, bunu yaratıklara hiçbir
yönüyle benzemeyen Allah için hiç tereddüt etmeden kullanabilmişlerdir.
Sonra, bu edebiyatın adına da İslâm edebiyatı diyebilmişlerdir.
Süleyman Çelebi, Mevlid diye bilinip ibâdet kasdıyla ve kutsal
kitap gibi okunan Vesiletü’n Necat adlı kitabında, Cenâb-ı Hakk’ın
Hz. Peygamber’e; “Ben sana âşık olmuşam ey Nebî“ şeklindeki
ifadesi, Divan edebiyatına tasavvufun bu tür etkilerinden biri olarak
değerlendirilir. Samed olan Allah’ın bir kuluna âşık olmasını
düşünmek, bunu dillendirmek İslâm’ın Allah ve tevhid inancıyla
nasıl ve ne kadar bağdaşır? Bir kadının yanağından, dudağından,
saçından, belinden... bahsedeceksiniz, sonra bunların Allah
aşkını ifade eden mazmumlar, mecâzî ifadeler olduğunu kabul
edeceksiniz. Peygamber ve ashâbı Allah sevgisini bu şekilde mi
dile getiriyorlardı? Böyle dile getirenleri duymuş olsalardı ne yaparlardı?
Allah sevgisini belirtmek için lügatlarda şaraptan, kadın
yanağı ve dudağından başka kelime mi kalmadı? Bunun faydası,
gereği nedir, zararı ve sakıncası nedir? Ve “atalarımız ne yaptıysa,
bir hikmeti vardır, biz de o yoldan yürümeliyiz, en azından
41 Süleyman Uludağ, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 11-16
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 28 -
bunları eleştirmemeli, yaptıklarına İslâmî sıfatı yakıştırmalıyız“ mı
denilmelidir? “O (şeytan) size ancak kötülüğü, çirkini ve Allah hakkında
bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder. Onlara (müşriklere): ‘Allah’ın
indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde
bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu
da bulamamış idiyseler?“ 42
Sevgi İmanın Göstergesidir
Rasûlullah (s.a.s.), Allah’ı her şeyden çok sevmeyi, imanın şartı
saymıştır. Ebû Rezîn el-Akîl, kendisine: “Ey Allah’ın elçisi, iman nedir?“
diye sorunca: “Allah ve Rasûlünün, sana, her şeyden daha sevgili
olmasıdır“ 43 buyurmuştur. Yine sevgi ile iman arasındaki ayrılmaz
bağı şu şekilde vurgulamıştır: “Hiçbiriniz, Allah ve Rasûlü, kendisine
her şeyden daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.“44; “Kul beni
âilesinden, malından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman
etmiş olmaz.“45; “İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve
Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup
buğzetmektir.“46; “Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna
dikkat etsin!“ 47
Bu hadisler, “Peygamber, mü’minlere, canlarından daha evlâdır/ileridir.“
48 Ve “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz,
hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz
ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah
yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye
kadar bekleyin...“ 49 âyetlerine uygundur.
Bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulmaktadır: “Allah bir kulu sevince,
Cebrâil’i çağırıp: ‘Ben falanı sevdim, sen de sev!“ der. Cebrâil de
onu sever. Sonra onun için yer (halkın)da kabul konulur (İnsanlar da onu
severler).“50 Bu hadis-i şerifin bir benzeri Kur’an’da şöyle ifade edilir:
“Rahmân, iman edip sâlih amel işleyenler için (gönüllere) bir sevgi
koyar.“51 Bu âyet de, yukarıdaki hadisi teyid etmektedir.
42 2/Bakara, 169-170
43 Ahmed bin Hanbel, IV/11
44 Nesâî, İman 2-4; İbn Mâce, Fiten 23; Ahmed bin Hanbel, IV/11
45 Buhârî, İman 8, Eymân 3; Müslim, İman 69, 70; Nesâî, İman 19; İbn Mâce,
Mukaddime 9; Ahmed bin Hanbel, III/170, 207, 275
46 Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî,
El-Kebîr
47 Tirmizî, Zühd 45 hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
48 33/Ahzâb, 6
49 9/Tevbe, 24
50 Buhârî, Bed'ü'l-Halk 6, Edeb 41, Tevhid 33; Müslim, Birr 157; Tirmizî, Tefsîru
Sûre 19; Muvattâ, Şi'r 15; Ahmed bin Hanbel, II/267, 341, 413
51 19/Meryem, 96
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 29 -
Mü’minler Arası Sevgi: Mü’minler, sevgide, dostluk ve kardeşlikte,
tıpkı parçaları birbirine geçmiş mükemmel ve sapasağlam
bir bina gibidirler veya bütün unsurları ve zerreleriyle birbirine
bağlı bir vücut gibidirler. Bir vücudun herhangi bir âzâsı rahatsız
olduğunda nasıl ki bütün vücut aynı rahatsızlığı, aynı acıyı duyarsa,
bir tek mü’minin -dünyanın ta öbür ucunda bile olsa- çektiği
acıyı, duyduğu ızdırabı diğer mü’min kardeşleri derinden hisseder.
Mü’minlerin bu denli birbirlerine bağlı olduklarını Peygamber
(s.a.s.) şöyle ifade etmektedir: “Mü’minin mü’mine bağlılığı, parçaları
birbirini bütünleyen bir binâ gibidir.“ 52
Kur’ân-ı Kerim’de Sevgi Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de sevgi anlamında daha çok “Hubb (H-b-b)“
kelimesi kullanılır. Bu kelime ve türevleri, toplam 83 yerde geçer.
Bunun yanında, yine sevgi anlamında “meveddet (v-d-d)“ kelimesi
28 yerde ve “ülfet (e-l-f)“ kelimesi ise 8 yerde kullanılır.
“İnsanlardan bazıları, Allah’tan başkasını Allah’a endâd/denk tanrılar
edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan
sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zâlimler azabı gördükleri
zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu
ve Allah’ın azâbının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.“ 53
“Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Hoşlanmadığınız
nice şeyler vardır ki, sizin için daha hayırlıdır. Sevdiğiniz nice şeyler de
vardır ki, o da sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.“ 54
“Nefsânî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş
altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı
sevgi/düşkünlük, insanlara ziynetlendirildi, çekici kılındı. Bunlar, dünya
hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.
De ki: ‘Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için
Rableri yanında, içinden ırmaklar akan, ebediyyen kalacakları cennetler,
tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah’ın rızâsı/hoşnutluğu vardır. Allah
kullarını çok iyi görür.“ 55
“De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve
günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhametlidir.
De ki: ‘Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki
Allah kâfirleri sevmez. “ 56
52 Buhârî, Salât 88, Mezâlim 5; Müslim, Birr 65; Tirmizî, Birr 18; Nesâî, Zekât 67
53 2/Bakara, 165
54 2/Bakara, 216
55 3/Âl-i İmrân, 14-15
56 3/Âl-i İmrân, 31-32
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 30 -
“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) infak edip harcamadıkça “iyi“ye
eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, Allah onu hakkıyla bilir.“ 57
“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.
Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman
kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sâyesinde
kardeş olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan
da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru
yolu bulasınız.“ 58
“İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar (kâfirler/müşrikler, münâfıklar) sizi
sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz, bütün kitaplara inanırsınız;
onlar ise, sizinle karşılaştıklarında ‘inandık’ derler; kendi başlarına kaldıklarında
da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar.
De ki: ‘Kininizde (kahrolup) geberin! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini
hakkıyla bilmektedir.“ 59
“...İyilik ve takvâ (Allah’ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın;
günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü
Allah’ın cezası çetindir.“ 60
“Yahûdiler ve hristiyanlar ‘Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz’ dediler.
De ki: ‘Öyleyse günahlarınızdan dolayı size niçin azap ediyor? Doğrusu siz
de O’nun yarattığı insanlardansınız. O, dilediğini bağışlar ve dilediğine
azap eder. Göklerde, yerde ve ikisinin arasında ne varsa mülkiyeti Allah’a
aittir. Sonunda dönüş de ancak O’nadır.“ 61
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği
ve Kendisini seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere
karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad
ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına
aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın
lütfu ve ilmi geniştir.“ 62
“Allah ve Rasûlüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya
kapılırsınız da rüzgârınız/kuvvetiniz/devletiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü
Allah sabredenlerle beraberdir.“ 63
“Ve kalplerinin arasını sevgi ile birleştirdi. Yoksa yeryüzünde ne varsa
hepsini harcasaydın, yine onların kalplerini birleştiremezdin. Fakat Allah,
onların arasını sevgi ile birleştirdi...“ 64
57 3/Âl-i İmrân, 92
58 3/Âl-i İmrân, 103
59 3/Âl-i İmrân, 119
60 5/Mâide, 2
61 5/Mâide, 18
62 5/Mâide, 54
63 8/Enfâl, 46
64 8/Enfâl, 63
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 31 -
“Kâfirler, inkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost
olmazsanız yeryüzünde büyük fesat/kargaşa, büyük bozgun ve fitne çıkar.“
65
“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa (istahabbû
-küfrü imandan çok seviyorlarsa-), babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) velî/
dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir.“
66
“De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız,
kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret,
hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad
etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin.
Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.“ 67
“Onun içinde (Mescid-i Dırârda) asla namaz kılma! İlk günden takvâ
üzerine kurulan mescid (Kuba Mescidi) içinde namaz kılman elbette daha
doğrudur. Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri
sever.“ 68
“(Yusuf:) ‘Rabbim! Bana zindan, bunların benden istediklerinden
daha sevimlidir! Eğer onların hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder
ve câhillerden olurum!’ dedi.“ 69
“Dünya hayatını âhirete tercih edenler (yestehıbbûne -dünyayı
âhiretten daha fazla sevenler-), Allah yolundan alıkoyanlar ve onun eğriliğini
isteyenler var ya, işte onlar (haktan) uzak bir dalâlet/sapıklık içindedirler.“
70
“Rahmeti bütün canlıları kuşatan (Allah) iman eden ve güzel ameller
yapanlar için (kalplerde) sevgi yaratacaktır.“ 71
“Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene (şöyle) vahyetmiştik: ‘Mûsâ’yı
sandığa koy; sonra onu denize (Nil’e) bırak; deniz onu kıyıya atsın da, Benim
düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu alsın. (Ey Mûsâ! Sevilmen)
ve Benim nezâretimde yetiştirilmen için sana Kendimden sevgi verdim.“ 72
“İşte o gün, gerçek hükümranlık, çok merhametli olan Allah’ındır.
Kâfirler için ise, o pek çetin bir gündür. O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp
şöyle der: ‘Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun
65 8/Enfâl, 73
66 9/Tevbe, 23
67 9/Tevbe, 24
68 9/Tevbe, 108
69 12/Yûsuf, 33
70 14/İbrâhim, 3
71 19/Meryem, 96
72 20/Tâhâ, 38-39
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 32 -
bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken
o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan, insanı (uçuruma sürükleyip
sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakmakta.“ 73
“(Rasûlüm!) Sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine
hidâyet verir ve hidâyete girecek olanları en iyi O bilir.“ 74
“O’nun âyetlerinden biri de kendileriyle kaynaşmanız için size kendi
nefislerinizden (cinsinizden) eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet
koymasıdır.“ 75
“Süleyman: ‘Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi zikretmek/anmak
için istedim’ dedi...“ 76
“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O
zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki
yakın bir dost oluverir. Bu (haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna
ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.“ 77
“Muhammed Allah’ın Rasûlü/elçisidir. Beraberinde bulunanlar da
kâfirlere karşı çetin (şiddetli), kendi aralarında ise merhametlidirler...“ 78
“Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu
araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra
yaptığınıza pişman olursunuz. Bilin ki, içinizde Allah’ın elçisi vardır. Şâyet
o, birçok işte size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirmiş
ve onu gönüllerinize sindirmiş/süslemiştir. Küfrü, fıskı ve isyânı da
size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır. Bu, Allah’tan
bir lütuf ve nimettir. Allah alîmdir, hakîmdir. Eğer mü’minlerden iki grup
birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını ıslah edip düzeltin. Şâyet biri ötekine
saldırırsa, Allah’ın emrine dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer
dönerse artık aralarını adâletle düzeltin ve (her işte) adâletli davranın.
Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever. Mü’minler ancak kardeştirler.
Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki merhamete
ulaşasınız. Ey mü’minler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın.
Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya
almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın,
birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne
kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zâlimlerdir. Ey iman
edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin
kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin.
73 25/Furkan, 26-29
74 28/Kasas, 56
75 30/Rûm, 21
76 38/Sâd, 32
77 41/Fussılet, 34-35
78 48/Fetih, 29
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 33 -
Biriniz, ölmüş kardeşinin etinin yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz.
O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul
edendir, çok merhametlidir. Ey İnsanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkekle bir
dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere
ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, en takvâlı
olanınız/O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz ki Allah bilendir, her şeyden
haberdardır.“ 79
“Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları,
kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla
dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı yazmış ve
katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan
cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş,
onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır, Allah’ın tarafında
olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah’ın tarafında
olanlardır.“ 80
“Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş
olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler ve onlara
verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zarûret
içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden
korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.“ 81
“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları
dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken, onlara
sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan
dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz Benim yolumda
savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi
gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim.
Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur. Şâyet onlar sizi
ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle
uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir olmanızı istemektedirler.“ 82
“Olur ki Allah sizinle düşman olduklarınız arasında yakında bir dostluk
meydana getirir. Allah, her şeye gücü yetendir. Allah çok bağışlayan,
çok merhamet edendir. Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi
yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı
yasaklamaz. Çünkü Allah, adâletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle
din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için
onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa
işte zâlimler onlardır.“ 83
79 49/Hucurât, 6-13
80 58/Mücâdele, 22
81 59/Haşr, 9
82 60/Mümtehine, 1-2
83 60/Mümtehıne, 7-9
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 34 -
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim
mi? Allah’a ve Rasûlüne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah
yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte
bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan
cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük
kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve
yakın bir fetih. Mü’minleri (bunlarla) müjdele.“ 84
“Hayır! Doğrusu siz, çarçabuk geçeni (dünya hayatını ve nimetlerini)
seviyor, âhireti bırakıyorsunuz.“ 85
“Şu insanlar, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar da önlerindeki çetin
bir günü (âhireti) ihmal ediyorlar.“ 86
“Onlar, kendi canları çekmesine rağmen, Allah sevgisiyle yemeği yoksula,
yetime ve esire yedirirler.“ 87
“Hayır! Doğrusu siz malı aşırı biçimde seviyorsunuz.“ 88
“... Andolsun ki insan, Rabbine karşı pek nankördür. Şüphesiz buna
kendisi de şâhiddir ve o, mal sevgisine de aşırı derecede düşkündür.“ 89
Allah Kimleri Sever?
İhsan Sahibi Muhsinleri (Güzellik Sergileyen, Allah’ı Görür
Gibi O’na Kulluk Yapanları): “Allah yolunda infak edin, mal ve paralarınızı
harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü
hareketinizde ihsan/güzellik sergileyin, dürüst davranın, çünkü Allah
muhsinleri (dürüstleri, Allah’ı görür gibi O’na kulluk yapanları) sever.“ 90
“O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için infak edip harcarlar;
öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da muhsinleri, güzel
davranışta bulananları sever.“ 91
Tevbe Edenleri ve Temizlenenleri: “... Allah çokça tevbe edenleri
de sever, çokça temizlenenleri de sever.“ 92
“... Onda (Takvâ mescidi olan Mescid-i Kubâ’da) temizlenmeyi seven
adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever.“ 93
84 61/Saff, 10-13
85 75/Kıyâme, 20-21
86 76/İnsan, 27
87 76/İnsan, 8
88 89/Fecr, 20
89 100/Âdiyât, 6-8
90 2/Bakara, 195
91 3/Âl-i İmrân, 134). Yine bkz. (3/Âl-i İmrân, 148; 5/Mâide, 13, 93
92 2/Bakara, 222
93 9/Tevbe, 108
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 35 -
Rasûlullah’a Tâbi Olup Uyanı: “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız
bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son
derece bağışlayıcı ve merhametlidir.“ 94
Takvâ Sahibi Muttakîleri, Sakınanları: “Hayır! (Gerçek onların
dediği değil.) Her kim sözünü yerine getirir ve kötülükten sakınır, takvâ
sahibi olursa, bilsin ki Allah müttakîleri sever.“ 95
“... Allah (haksızlıktan) sakınan müttakîleri sever.“ 96
“... Allah (ahdi bozmaktan) sakınan müttakîleri sever.“ 97
Sabredenleri: “Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah
erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına
gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah
sabredenleri sever.“ 98
Tevekkül Sahiplerini, Kendisine Dayanıp Güvenenleri: “O vakit
Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şâyet sen kaba,
katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde
onları affet; bağışlanmaları için duâ et; iş hakkında onlara danış. Kararını
verdiğin zaman da artık Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, mütevekkilleri,
Kendisine dayanıp güvenenleri sever.“ 99
Âdil Olanları: “... Eğer hüküm verirsen, aralarında adâletle hükmet.
Allah âdil olanları sever.“ 100
“Her işte adâletli davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever.“ 101
“... Allah, adâletli olanları sever.“ 102
Kendi Yolunda, Kenetlenmiş Gibi Saf Bağlayarak Savaşanları:
“Allah, Kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları
sever.“ 103
Allah Kimleri Sevmez?
Aşırı gidenleri: “Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş
açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez.“ 104
94 3/Âl-i İmrân, 31
95 3/Âl-i İmrân, 76
96 9/Tevbe, 4
97 9/Tevbe, 7
98 3/Âl-i İmrân, 146
99 3/Âl-i İmrân, 159
100 5/Mâide, 42
101 49/Hucurât, 9
102 60/Mümtehıne, 8
103 61/Saff, 4
104 2/Bakara, 190
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 36 -
Fesâdı/Bozgunculuğu: “... Allah fesâdı/bozgunculuğu sevmez.“ 105
Fâsidleri/Bozguncuları: “... Allah fesadçıları/bozguncuları sevmez.“ 106
“... Yeryüzünde fesâdı/bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah,
müfsidleri (bozguncuları) sevmez.“ 107
Günahlarda Israr Eden Nankörleri, Fâizle Uğraşanları: “Allah
fâizi (ondan gelen kârı) tüketir/mahveder (fâiz karışan malın bereketini
giderir); sadakaları ise arttırır/bereketlendirir. Allah, nankörlükte ve günahta
ısrar eden hiç kimseyi sevmez.“ 108
Kâfirleri, Allah’a ve Rasûlüne İtaat Etmeyenleri: “De ki: ‘Allah’a
ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.
“ 109
“... Şüphesiz O (Allah), kâfirleri sevmez.“ 110
Zâlimleri: “... Allah zâlimleri sevmez.“ 111
“... Doğrusu O (Allah), zâlimleri sevmez.“ 112
Şımarıkları: “... Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez.“ 113
Kendini Beğenip Böbürlenen Kimseleri: “... Allah kendini beğenen
ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.“ 114
“Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek
yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez.“
115
“... Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.“ 116
Müstekbirleri, Büyüklük Taslayanları: “Hiç şüphesiz Allah, onların
gizleyeceklerini de açıklayacaklarını da bilir. O, müstekbirleri/büyüklük
taslayanları asla sevmez.“ 117
105 2/Bakara, 205
106 5/Mâide, 64
107 28/Kasas, 77
108 2/Bakara, 276
109 3/Âl-i İmrân, 32
110 30/Rûm, 45
111 3/Âl-i İmrân, 57, 140
112 42/Şûrâ, 40
113 28/Kasas, 76
114 4/Nisâ, 36
115 31/Lokman, 18
116 57/Hadîd, 23
117 16/Nahl, 23
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 37 -
Hâin Günahkârları: “Kendilerine hıyânet edenleri savunma; çünkü
Allah hâinliği meslek edinmiş günahkârları sevmez.“ 118
“... Allah, hâin ve nankör olan herkesi sevgisinden mahrum eder, onları
sevmez.“ 119
“... Allah hâinleri sevmez.“ 120
Kötü Sözün Açıkça Söylenmesini: “Allah kötü sözün açıkça söylenmesini
sevmez; ancak haksızlığa uğrayan başka. Allah her şeyi işiten
ve bilendir.“ 121
Sınırı Aşanları: “Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri (siz kendinize)
haram kılmayın ve sınırı aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez.“ 122
“Rabbinize yalvara yakara ve gizlice duâ edin. Bilesiniz ki O, haddi
aşanları sevmez.“ 123
İsrâf Edenleri: “... İsrâf etmeyin; çünkü Allah müsrifleri/isrâf edenleri
sevmez.“ 124
Hadis-i Şeriflerde Sevgi Kavramı
“El-mer’ü mea men ehabbe (Kişi sevdiği ile beraberdir.)“ 125
“Bir kişi, beni anne ve babasından daha fazla sevmedikçe iman etmiş
olmaz.“ 126
“Kişi, Allah ve Rasûlünü, o ikisi dışında kalan her şeyden daha çok
sevmedikçe imanın tadını bulamaz.“ 127
“Nefsim yedinde olan Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete
giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız.“ 128
“Mü’minin mü’mine karşı durumu (bağlılığı), bir parçası diğer parçasını
sımsıkı kenetleyip tutan/bütünleyen binâ gibidir.“ Hz. Peygamber,
bunu açıklamak için, iki elinin parmaklarını birbiri arasına geçirerek
kenetledi. 129
118 4/Nisâ, 107
119 22/Hacc, 38
120 8/Enfâl, 58
121 4/Nisâ, 148
122 5/Mâide, 87
123 7/A'râf, 55
124 6/En'âm, 141, 7/A'râf, 31
125 Buhâri, Edeb 96, Ahkâm 10; Müslim, Birr 161, 165
126 Buhâri, İman 8; Müslim, İman 69
127 Buhârî, İman 9; Müslim, İman 67; Tirmizî, İman 10
128 Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66; Kütüb-i Sitte Terc. 10/133
129 Buhârî, Salât 88, Mezâlim 5; Müslim, Birr 65; Tirmizî, Birr 18; Nesâî, Zekât 67
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 38 -
“Mü’minler birbirini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta
bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer
organlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.“ 130
“Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.“
“Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de
sevip arzu etmedikçe (gerçek anlamda) iman etmiş olmaz.“ 131
“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz,
onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren
kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir müslümandan bir sıkıntıyı
giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyâmet günündeki sıkıntılarından birini
giderir. Kim bir müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da o
kimsenin ayıp ve kusurunu örter.“ 132
“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona hıyânet etmez, yalan söylemez
ve yardımı terketmez. Her müslümanın, diğer müslümana ırzı, malı
ve kanı haramdır. (Kalbini işaret ederek:) Takvâ buradadır. Bir kimseye şer
olarak müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi yeter.“ 133
“Birbirinizle hasetleşmeyin. Almayacağınız bir malın fiyatını müşteri kızıştırmak
için arttırmayın. Birbirinize kin ve nefret beslemeyin. Birbirinize
darılıp yüz çevirmeyin. Birinizin satışı üzerine başka biriniz satış yapmasın.
Ey Allah’ın kulları, böylelikle kardeş olun. Müslüman, müslümanın kardeşidir.
Ona zulüm ve haksızlık yapmaz, yardımı kesmez ve onu hakir
görmez. -Peygamberimiz üç defa göğsüne işaret ederek buyurdular ki-
Takvâ buradadır. Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi, bir kimseye
şer olarak yeter. Her müslümanın kanı, malı ve ırzı başka müslümana
haramdır.“ 134
“Sakın zanna yer vermeyin; zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs
etmeyin (gizli kusurları araştırmayın), rekabet etmeyin, hasetleşmeyin,
birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları,
Allah’ın emrettiği şekilde kardeş olun. Müslüman müslümanın kardeşidir.
Ona zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahrik etmez. Kişiye kötülük
olarak, müslüman kardeşini hakir görmesi yeterlidir. Her müslümanın
canı, malı, kanı ve ırzı diğer müslümanlara haramdır. Allah sizin sûret ve
130 Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66
131 Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71-72; Tirmizî, Kıyâmet 59; Nesâî, İman 19,
33; İbn Mâce, Mukaddime 9
132 Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58; Ebû Dâvud, Edeb 38, 60; Tirmizî, Hudûd
3, Birr 19; İbn Mâce, Mukaddime 17
133 Tirmizî, Birr 18
134 Müslim, Birr 32; Buhârî, Edeb 57; Ebû Dâvud, Edeb 47; Tirmizî, Birr 24; İbn
Mâce, Duâ 5
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 39 -
kalıplarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar. Sakın ha,
birbirinizin satışı üzerine satış yapmayın. Ey Allah’ın kulları kardeş olun.
Bir müslümanın kardeşine üç günden fazla küsmesi helâl olmaz.“ 135
“Din kardeşin zâlim de olsa, mazlum da olsa ona yardım et.“ Bir
adam: “Yâ Rasûlallah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim;
ama zâlimse nasıl yardım edeyim, söyler misiniz?“ dedi. Peygamberimiz:
“Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki
bu ona yardım etmektir“ buyurdu. 136
“Bir kul, bu dünyada başka bir kulun ayıbını örterse, kıyâmet gününde
Allah da onun ayıbını örter.“ 137
“Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların zarar görmediği kimsedir.
Muhâcir ise, Allah’ın yasakladığı şeylerden uzak duran kimsedir.“ 138
“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm
varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden
önce o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsa, yaptığı
zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şâyet iyilikleri
yoksa kendisine zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun
üzerine yükletilir.“ 139
“(Ancak) Allah için seven, Allah için buğz eden/nefret duyan, Allah
için veren ve Allah için sıkılık yapıp vermezlik yapan kişi imanını kemâle
erdirmiş, olgunlaştırmıştır.“ 140
“Sevdiğini ölçülü sev; bir gün düşmanın olabilir. Sevmediğine de ölçülü
buğz et; bir gün dostun olabilir.“ 141
“Birbirinizle kinleşmeyin, haset etmeyin, birbirinizden yüz çevirmeyin.
Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz...“ 142
“Bir kişiye, müslüman kardeşine hakaret etmesi kötülük olarak yeter.“ 143
“Allah’ım, Seni sevmeyi ve Seni seveni sevmeyi ve Senin sevgine beni
135 Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34; Ebû Dâvud,
Edeb 40; Tirmizî, Birr 18
136 Buhârî, Mezâlim 4, İkrâh 6; Tirmizî, Fiten 68
137 Müslim, Birr 72; Buhârî, Mezâlim 3; Ebû Dâvud, Edeb 38; Tirmizî, Birr 19;
İbn Mâce, Mukaddime 17
138 Buhârî, İman 4-5, Rikak 26; Müslim, İman 64-65; Ebû Dâvud, Cihad 2;
Tirmizî, Kıyâmet 52, İman 12; Nesâî, İman 8, 9, 11
139 Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48
140 Et-Tâc, c. 5, s. 78
141 Tirmizî, Birr 60
142 Buhârî, Edeb 57, Ferâiz 2; Müslim, Birr 23; Tirmizî, Birr 24
143 Müslim, 1, 32
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 40 -
yaklaştıracak şeyi sevmeyi bana nasip et ve Senin sevgini bana kendimden,
âilemden ve (sıcak ve harâretli günde) soğuk sudan bana daha sevimli
kıl.“ 144
Ebû Rezîn el-Akîl, kendisine: “Ey Allah’ın elçisi, iman nedir?“
diye sorunca, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle cevap vermiştir: “Allah ve
Rasûlünün, sana, her şeyden daha sevgili olmasıdır.“ 145
“Hiçbiriniz, Allah ve Rasûlü, kendisine her şeyden daha sevgili olmadıkça
iman etmiş olmaz.“ 146
“Kul beni âilesinden, malından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe
iman etmiş olmaz.“ 147
“İnnallahe cemîlun yuhıbbu’l-cemâl -Allah güzeldir, güzeli sever-.“ 148
“İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için
düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.“
149
“Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna dikkat
etsin!“ 150
“Ruhlar bir araya getirilmiş gruplar gibidir; tanışıp uyuşanlar birleşir,
uyuşmayanlar ayrılır.“ 151
“Allah bir kulu sevince, Cebrâil’i çağırıp: ‘Ben falanı sevdim, sen de
sev!“ der. Cebrâil de onu sever. Sonra onun için yer (halkın)da kabul konulur
(İnsanlar da onu severler).“ 152
“Allah, bir kulu sevdiğinde, o kulu meleklere de insanlara da sevdirir. Bir
kula buğzedince de meleklere ve insanlara da o kula karşı buğzettirir.“ 153
“Kim Allah için tevâzu ederse Allah onu yükseltir. Kim de kibirlenirse
Allah onu alçaltır. Kim Allah’ı çok zikreder/anarsa, Allah onu sever.“ 154
144 Tirmizî, Deavât 72, 73
145 Ahmed bin Hanbel, IV/11
146 Nesâî, İman 2-4; İbn Mâce, Fiten 23; Ahmed bin Hanbel, IV/11
147 Buhârî, İman 8, Eymân 3; Müslim, İman 69, 70; Nesâî, İman 19; İbn Mâce,
Mukaddime 9; Ahmed bin Hanbel, III/170, 207, 275
148 Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10; Ahmed bin Hanbel, IV/133, 134, 151
149 Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî,
El-Kebîr
150 Tirmizî, Zühd 45, hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
151 Buhârî, Enbiyâ 2, 3; Müslim, Birr 159, 160; Ebû Dâvud, Edeb 16; Ahmed bin
Hanbel, II/295, 527, 537
152 Buhârî, Bed'ü'l-Halk 6, Edeb 41, Tevhid 33; Müslim, Birr 157; Tirmizî, Tefsîru
Sûre 19; Muvattâ, Şi'r 15; Ahmed bin Hanbel, II/267, 341, 413
153 Buhârî, Tevhid 33, Edeb 41; Müslim, Birr 157
154 İbn Mâce, Zühd 16
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 41 -
“Kulum Bana, en çok, farz ibâdetlerle yaklaşır. Kulum, nâfile ibâdetlerle
de Bana yaklaşmağa devam eder. O kadar yaklaşır ki onun işiten kulağı
Ben olurum, Benimle işitir. Gören gözü Ben olurum, o Benimle görür.
Tutan eli Ben olurum, o Benimle tutar. Yürüdüğü ayağı Ben olurum, o
Benimle yürür.“ 155
“Allah bir kulunu sevdimi onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen
ayağı olur. Bu kul Allah’tan bir şey dilese dileği kabul edilir. Allah’a
sığındığında da Allah onu korur. Allah, velîsine düşman olan kimselere
harb ilân eder.“ 156
“Onlar (Allah’ın velîleri) öyle kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah
hatırlanır, zikredilir.“ 157
“Üç konuda müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyânet etmez: Amellerde
ihlâs, devlet adamlarına nasihat, cemaatten ayrılmama“ 158
“Kim, insanların kızması pahasına Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı
ederse Allah o kimseyi insanların nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gazabına
rağmen insanları râzı ederse, artık onu Allah’ın azâbından hiçbir
şekilde kurtarmak mümkün olmaz.“ 159
Nebî (s.a.s.) Ali’nin (r.a.) oğlu Hasan’ı öpmüştü. O sırada Akra
İbn Hâbis de Peygamberimiz’in yanında bulunuyordu. Akra: “Benim
on tane çocuğum var, onlardan hiç birini öpmedim“ dedi.
Rasûlullah (s.a.s.) ona hayretle bakıp:“Merhamet etmeyen kimseye
merhamet olunmaz“ buyurdular. 160
Çölde yaşayan bedevîlerden bir grup Rasûlullah (s.a.s.)’ın huzuruna
geldiler ve “Siz çocuklarınızı öpüyor musunuz?“ diye sordular.
Peygamberimiz: “Evet“ buyurdu. Onlar: “Fakat biz, Allah’a
yemin ederiz ki, onları öpmüyoruz“ dediler. Rasûlullah (s.a.s.):
“Allah sizin kalplerinizden merhamet duygusunu çıkarıp almışsa, ben ne
yapabilirim ki!“ buyurdu. 161
“İnsanlara merhamet göstermeyen kimseye Allah da merhamet etmez.“
162
155 Buhârî, Rikak 38; Ahmed bin Hanbel, VI/256
156 Buhârî, Rekaik 38; İbn Mâce, Fiten 16
157 Dürrü’l Mensur, 4/370; naklen Elmalılı, 4/495
158 İbn Mâce, Mukaddime, 18; Ebû Dâvud, İlim 10; Tirmizî, İlm 7; Ahmed bin
Hanbel, 3/225
159 Tirmizî, Zühd 64
160 Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fezâil 65; Ebû Dâvud, Edeb 145; Tirmizî, Birr 12
161 Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fezâil 164; İbn Mâce, Edeb 3
162 Buhârî, Edeb 18; Tevhid 2; Müslim, Fezâil 66; Tirmizî, Birr 16, Zühd 48
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 42 -
“Bana dünyanızdan kadın ve güzel koku sevdirildi. Gözümün nûru da
namazdır.“ 163
“Birbirlerini seven (erkek ve hanım)ler için, nikâh/evlilik gibisi görülmedi.“
164
“Ben, müşrikler arasında ikamet eden her müslümandan berîyim/uzağım.“
Ashâb; “Niçin yâ Rasûlallah?“ diye sorunca, şöyle buyurdu:
“Çünkü o ikisinin ateşi birbirini görmez.“ 165
“Kim bir müşrikle ittifak yapar ve onunla birlikte ikamet ederse, o da
onun gibidir.“ 166
“Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı beştir. Selâmını almak, hasta
ziyaretine gitmek, cenâzesine katılmak, dâvetine icâbet etmek, aksırınca
‘yerhamukelllah’ demek.“ 167
“Aziz ve celil olan Allah Teâlâ, kıyâmet gününde şöyle diyecek; ‘Benim
celâlim adına birbirlerini sevenler nerede? Gölgemden başka hiçbir gölgenin
bulunmadığı şu günde onları gölgemde gölgelendireyim.“ 168
“Allah Teâlâ buyuruyor ki: ‘Benim celâlim adına birbirini sevenler var
ya! Onlar için orada öyle minberler vardır ki, peygamberler ve şehidler
bile onlara gıpta ederler.“ 169
“Allah’ın kulları arasında bir grup var ki, onlar ne peygamberlerdir, ne
şehidlerdir. Üstelik kıyâmet günü Allah indindeki makamlarının yüceliği
sebebiyle peygamberler ve şehidler onlara gıpta ederler.“ Orada bulunanlar
sordu: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, onlar kimdir, bize haber verir
misin?’ “Onlar, aralarında kan bağı ve dünya menfaati için birbirlerine
bağlı olmadıkları halde, Allah’ın nûru (Kur’an) adına birbirlerini sevenlerdir.
Allah’a yemin ederim ki, kesinlikle onların yüzleri nurdur. Onlar
bir nur üzeredirler. Halk korkarken onlar korkmazlar; İnsanlar üzülürken
onlar üzülmezler.“ Ardından da şu âyeti okudu: “İyi bilin ki, Allah’ın
velîlerine/dostlarına korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.“ 170
“Din nasihatten (samimiyetten) ibarettir!“ Yanında bulunanlar; ‘kim
için ey Allah’ın Rasûlü?’ diye sormaları üzerine, şöyle buyurdu: “Allah
için, Peygamber için, müslümanların imanları ve hepsi için! Müslüman,
163 Nesâî, İşretü’n-Nisâ 1; Ahmed bin Hanbel, III/128, 199, 285
164 İbn Mâce, Nikâh 1
165 Ebû Dâvud, III/45, hadis no: 2645
166 Ebû Dâvud, III/93, hadis no: 2787
167 Buhârî, Cenâiz 2; Müslim, Selâm 4; Ebû Dâvud, Edeb 98
168 Müslim, Birr 37, hadis no: 2566
169 Tirmizî, Zühd 53, hadis no: 2391; Kütüb-i Sitte Terc. 10/139
170 10/Yûnus, 62; Ebû Dâvud, Büyû’ 78, hadis no: 3527; Kütüb-i Sitte Terc.
10/142
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 43 -
müslümanın kardeşidir. Ona yardımını kesmez; ona yalan söylemez; ona
zulmetmez. Herbiriniz, kardeşinin aynasıdır. Onda bir rahatsızlık görürse
bunu onda izâle etsin (gidersin).“ 171
Sevgi, Gönlün Ölümsüz Meyvesi
Sevgi, varlık sorusunun cevabı. Sevgi, mahlûkat ağacının tohumu.
Sevgi, yüreğin ölümsüz meyvesi. Sevgi, Yaratan ve yaratılanıyla
varlığın ortak sesi. Sevgi, insanın, harcadıkça çoğalan tek
sermayesi.
Sevgi, varlık sorusuna nasıl cevap olabilir? Şöyle ki: Olmayan
bir şeye sevgi duyulmaz, sevmekten söz edebilmek için “diğeri“
gerekli. Süje olmadan objeyi kim bilir? Sevginin sözkonusu olduğu
bir yerde elbette sevenlerle sevilenlerin varlığı kaçınılmazdır.
Ortada olmayan bir şeye sevgi duymak abes olur.
İşte bunun için sevgi, varlık sorusunun cevabıdır. Sevgiyi bilen,
sevecek, onu paylaşacak birini arar. Çünkü sevginin en güçlü
tezâhürüdür paylaşmak. Sevgiyi paylaşmak isteyen yaratmak gibi
bir güce sahip değilse eğer, varlık içerisinden bir “diğeri“ni bulup
sevgiyi onunla paylaşacaktır. Yok, bu zat yaratma gücünü elinde
tutan Allah ise, elbette sevilen ve seven birilerini yaratıverecektir.
“O’nun işi, bir şeyin olmasını istediği zaman ona sadece ‘ol’ demektir, hemen
oluverir.“ 172
Allah Vedûd’dur; Çok Seven ve Çok Sevilendir
Her şeyin olduğu gibi sevginin kaynağı da Allah’tır. Sevgi çağlayanının
kaynağında O vardır. Yeryüzünde gelmiş geçmiş en büyük
sevgi okulları (din) O’nundur. Dünyanın görüp göreceği en
yetenekli sevgi öğretmenleri (peygamberler) O’nun okulunun
mezunlarıdır. Sevginin ölümsüz kitabını yine O yazmıştır. Çünkü
O; Vedûd’dur, yani “çok seven.“ Yalnız o kadar mı? Elbette değil;
aynı zamanda O “çok sevilen“dir. Nedeni yine aynı: Çünkü O;
“Vedûd“dur. Kendi dilinden, kendisini öyle tanıtmaktadır; kendisini
tanıyabileceğimiz en sağlam kaynakta, Kur’an’da: “Rabbinizden
mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin! Doğrusu Rabbim çok merhamet
eden, çok sevendir.“173; “O (Allah) bağışlayandır, sevendir.“ 174
O’nun sevmesinin öbür adı “cennet“tir. Sevginin çözülüp eşyaya
dönüşmesidir cennet. O yalnız seven, yalnız sevdiren değil;
171 Tirmizî, Birr 17, 18, hadis no: 1928; Müslim, İman 95
172 36/Yâsin, 82
173 11/Hûd, 90
174 85/Bürûc, 14
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 44 -
aynı zamanda sevindirendir de. Neyle olacak, cennetle elbette.
Hem, çok sevenin, çok sevilenin, çok sevindirmemesi düşünülebilir
mi? O hem çok seven, hem de çok sevilendir. “Vedûd“ ism-i
celîlinin gramatik özelliğidir bu. Feûl vezninden mübâlağa sîgası,
anlam olarak hem etken hem de edilgen bir yapısı var. Yani fâil
olarak “çok seven“ anlamına geldiği gibi, mef’ûl olar olarak “çok
sevilen“ anlamına da gelir. Allah’ın Vedûd olması demek, O’nun
çok seveceği ve O’nu çok seven birilerinin olması demektir. İşte
bunun içindir ki, sevgi varlık sorusunun cevabıdır.
Sevgi, üflenen ruh gibi, özü İlâhî olan değerlerden biridir. Sözkonusu
değerlerin çok azı Yaratanla yaratılan arasında paylaşılır.
Paylaşılan bu değerlerin başında gelir sevgi. Yaratıcımızı tanıma
hususunda bize kılavuzluk eden diğer sıfatlara benzemeyen farklı
bir boyutu vardır Vedûd sıfatının. Örneğin Merhamet Edendir
(Rahmân), Bağışlayandır (Rahîm), fakat merhamet edilmeye ve
bağışlanmaya muhtaç değildir. Affeder (Ğafûr), affedilmez; Hükmeder,
hükmolunmaz; Doyurur (Râzık), doyurulmaz... Bu gibi
sıfatlar hem fâil hem mef’ul anlamıyla Allah için kullanılamaz.
Bunları böyle kullanmak, kişinin imanını tehlikeye sokacak küfür
sözler arasına bile girebilir. O’nun kendisi için seçip beğendiği
“Vedûd“ isminin işte bu açılardan farklılığı vardır. Allah, sevgiyi
kullarıyla paylaşmakta “O onları, onlar da O’nu sevmektedir.“ 175
Diğer nimetlerine karşılık olarak “ûbûdiyet (kulluk)“ isterken,
sevgi nimetine aynı cinsten karşılık beklemektedir. Bu mânâda bir
başka örneği daha yoktur sevginin ve sevgi rakipsizdir. Yaratan
onu varlığın ortak değeri kılmıştır. Doyurmuş, doyurulmayı istememiş;
vermiş, almayı istememiş; yaşatmış, yaşatılmayı istememiş;
korumuş, korunmayı istememiştir. Fakat sevgiye gelince iş değişmiş,
onu tüm varlığa şâmil kılarak, sevmiş ve sevilmeyi istemiştir.
Sevgi Mahlûkat Ağacının Çekirdeğidir: Kur’an’da sevgi üç ayrı
terimle ifade edilir: Muhabbet, meveddet, ülfet. En çok kullanılan
da birinci sıradaki “hubb (ha-be-be)“ kökünden türetilen terimlerdir.
Sevgi anlamına gelen bu terim, aynı zamanda çekirdek, tohum,
öz, nüve (habb) anlamlarına da gelmektedir. Bu mânâlarıyla
Kur’an’da da kullanılmıştır.176 Bu ikinci anlamını da gözönünde
tutarak rahatlıkla diyebiliriz ki sevgi varoluşun tohumudur, çekirdeğidir,
özüdür. Varlığın yaratılış hikmeti, insanın varoluş illetidir.
Her şey değerini ve ömrünü illetinden alır. İlleti ölümsüz olan
değerlerin kendisi de ölümsüzdür; Allah için sevmek gibi. İlleti
175 5/Mâide, 54
176 bk. 6/En’âm, 95; 55/Rahmân, 12
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 45 -
ölümlü olan değerlerin mâlûlü de ölümlüdür; kul için sevmek gibi.
Ancak seven (Vedûd) var oldukça sevgi de var olacak; O, bu ölümsüz
illetle yaratmasına devam edecektir. “O her an yeni bir iştedir
(Hayatı her an tazelemekte, yaratmaya devam etmektedir).“ 177
Mahlûkatın sebebi olan sevgi tohumunun ekilebileceği en verimli
toprak gönüldür. Adını sevgi koyduğumuz çandır tohumlar
değil de Vedûd olan Allah’ın bağışladığı cins tohum; hamı alınıp
nadaslanmış, taşı ayıklanıp keseği kırılmış, emek ve işçilikle sürülüp
gözyaşıyla sulanmış selîm bir kalbe ekilirse, gönül harcadıkça
çoğalan bitmez tükenmez bir sevgi ambarına dönecek; bu tohum,
bire on değil; bire bin, bire yüz bin veren gönül toprağının ölümsüz
hazinesi olacaktır. İnsan gönlünün bu ölümsüz meyvesinden
tam verim alabilmek için üç şey gerekli: Cins bir tohum (sevgi),
bakımlı bir tarla (kalp), fedâkâr bir bahçıvan.
En kötü kalpazanlık, sevgi kalpazanlığıdır. Karşılıksız çek kesen
türedi tüccar gibi karşılıksız sevgi imal eden türedi sevgi tâcirleri
yaptıkları kalpazanlığın adını “insanlık sevgisi“ ya da “hümanizm“
koyabilirler. Nasıl olsa bir faturası yok bu “kalp sevgi“nin. Kalpazanlığın
bir başka türü de sevgiyi donun içinde aramaz, ya da
günümüzde olduğu gibi fuhşun adını sevginin zirvesi olan “aşk“
koymak.
Ortalığı sahte sevgilerin ve sevgi sahtekârlarının kapladığı
bir çağda gerçek sevgiyi ancak vahyin kılavuzluğunda bulabiliriz.
Çünkü vahiy, hem sevenlerin ve hem sevilenlerin en yücesi olan
Allah’ın kelâmıdır; sevgiyi sevgiyle yaratan Allah’ın...
Sevgi Mihenk taşıdır: Evrenin yaratılış hikmeti, insanın ölümsüz
devleti, mü’minin dünyadaki cenneti, varlığın tek ortak serveti
olan sevgi, aynı zamanda İlâhî vahyin de çatısını oluşturur. Bu
çatı “sevmek“ ya da “sevmemek“ üzerine kurulmuştur. Bu İlâhî
üslûp, sevginin “belirleyici“ olduğu sonucuna götürüyor bizi. Sevgi,
Allah’ın kişiyi vurduğu mihenk taşıdır. Evrenin sahibi, kendisine
karşı isyan etme, karşı gelme yetisiyle donattığı insanı kahretmekten,
ateşe atmaktan, azab etmekten daha çok “sevmemek“le korkutup
uyarıyor. Allah’a itaatin illeti sevgi olarak belirirken, itaatsizliğin
illeti de sevgisizlik olarak ortaya çıkıyor.
Korku mu? O var, olmalı da; ancak illeti azap, gazap ya da
cehennem olmak yerine, yine “sevgi“ olmalı. Bu sayılanlar O’nun
sevmemesinin bir sonucu değil midir? Allah’a duyulan korkunun
temelinde cezaya çarptırılma korkusu değil de O’nunla kendisi
177 55/Rahmân, 29
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 46 -
arasındaki sevgiyi yıpratma korkusu, illeti sevgi olan korkudur ki,
istenilen de budur ve “takvâ“ bunun adıdır.
Allah, kitabını sevmek ve sevmemek üzerine binâ etmiştir. Şu
âyetlerde sevginin insanın amellerinin belirleyicisi olarak nasıl
kullanıldığına bakalım:
“Allah hâinleri sevmez.“ 178
“Allah tevbe edenleri sever.“ 179
“Allah fesatçıları sevmez.“ 180
“Allah müttakîleri sever.“ 181
“Allah haddi aşanları sevmez.“ 182
“Allah dengeli (âdil, kıst) olanları sever.“ 183
“Kuşkusuz Allah ihânette ilerlemiş günahkârı sevmez.“ 184
“Allah, yolunda kurşunla kaynatılmış sağlam duvar gibi saf halinde savaşanları
sever.“ 185
“Çünkü Allah büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.“ 186
“Allah (her türlü pislikten) temizlenip arınanı sever.“ 187
Hepsi bu kadar değil elbet. Sevgi ekseni etrafında dönen
bu âyetleri çoğaltmak mümkün. Bunlardan başka sevginin belirleyiciliğine,
sevginin başöğretmeni ve insan sevgisinin ufku
Rasûlullah’ın ve ashâbının hayatından da çarpıcı örnekler bulabiliriz.
Kişinin niteliğinin tesbitinde sevginin belirleyici bir unsur
olduğunu Allah Rasûlünde de görüyoruz. O, dışarıdan bakınca
sahibini negatif konumlara oturtacak kimi davranış sahiplerini,
sözkonusu olumsuz davranışlarıyla değil de sevgileriyle değerlendirmiştir.
Ashâbı arasında olumsuz davranış sergileyen kimilerine
karşı oluşan muhâlefeti dengelemek ve aşırı gidenlere unutulan
bir boyutu daha hatırlatmak için birçok olayda “Hayır! O kardeşiniz
Allah ve Rasûlünü seviyor“ buyurmuştur. Rasûlullah’ın sevgiyi
178 8/Enfâl, 58
179 2/Bakara, 222
180 5/Mâide, 54
181 3/Âl-i İmrân, 76
182 3/Âl-i İmrân, 57
183 5/Mâide, 42
184 4/Nisâ, 107
185 61/Saff, 4
186 4/Nisâ, 36
187 9/Tevbe, 108
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 47 -
belirleyici olarak gösterdiği birçok örnekten Buhârî ve başkalarının
naklettiği yalnızca birini aktarmakla yetinelim. Hz. Ömer anlatıyor:
“Allah Rasûlü zamanında Abdullah isminde “eşek“ lakaplı biri
vardı. Hareketleri ile Peygamberimizi güldürürdü. İçki içtiği için
Efendimiz ona sopa attırmıştı. Yine bir defasında içki içerken yakalanmış
ve sopa yemişti. Onun birkaç kez sopa yediğini gören
biri: “Allah lânet etsin! Ne kadar da çok içiyor“ dedi. Allah Rasûlü:
“Sus, ona lânet etme! Bilmiyorsun ki o, Allah ve Rasûlünü seviyor“ buyurdu.
Bu tavır, ameli hiçe sayan ters yönde bir dengesizliğe delil olamaz
elbet. Çünkü bu örneğin kendisi, bir ifrâtın, bir dengesizliğin
Allah Rasûlü eliyle önlenmesidir. İnsanları zaaflarından dolayı
mahkûm ederek kimi çok güzel hasletlerini görmezden gelmeyi
reddediyordu. Lâneti hak etmemiş birine lânet etmeyi hoş görmemişti
Rasûlullah. Belki bununla onun duâya ihtiyacı olduğunu,
affa ve rahmete ihtiyacı olduğunu îmâ etmişti. Elbette böylesi örnekler
ameli sıfıra çıkaran Mürcie dengesizliğine delil olamazlar.
“De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve
günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayan, merhamet edendir.“188 Sevginin
belirleyiciliğine güzel bir örnek de bu âyet-i kerime. Kişi sevmediğine
de itaat eder; ama eğer seviyorsanız itaat edin, yani itaatinizin
illeti Allah sevgisi olsun.
İtaat edin ki sevginiz lafta kalmasın, ödeyin onun bedelini.
Sevdiğiniz Zat’ın hatırı için Rasûl’e itaat etmekle sevginizi yürek
ülkenizde iktidara geçirin; iktidarsız sevgi olmaktan kurtulup iktidarlı
sevgiye dönüşsün. O zaman ne mi olacak? Sevginizi Allah’a
ispatlamış olacaksınız, onun bedeli olan itaati ödeyerek yapacaksınız
bunu. İşte o dem Allah da sizi sevecek; yalnızca o kadar mı?
Değil elbet, o da sevdiğini sana ispatlayacak, silecek günahlarını,
bağışlayacak seni. Senin Allah’a olan sevginin ispatı “itaat“ iken
Allah’ın sana olan sevgisinin ispatı da “mağfiret“ olacak. Bu sevgi
sürdükçe senin itaatin artacak, senin itaatin arttıkça onun bağışı
ve rahmeti artacak. İşte sana müthiş bir formül. Bu formülden haberi
olmayan insanların yakalarından tutarak sars onları ve onlara
“De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız...“ Ve yine de ki onlara: Kim Allah’a
sahip, o neden mahrum? Kim Allah’tan mahrum, o neye sahip?
Sevmek ve Adamak: “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse
(bilsin ki) Allah, sevdiği ve Kendisini seven, mü’minlere karşı alçak
188 3/Âl-i İmrân, 31
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 48 -
gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir.
(Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından
korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine
verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.“ 189
Allah’ın yolundayken O’ndan yüz çevirenlerin ilk yitirdiği şeyin
“sevgi“ olduğunu anlıyoruz. Önce sevgiyi kaybediyorlar, Allah
onları sevmiyor, onlar da Allah’ı. Ve arkası geliyor. Çünkü sevgi
diğer eylemlerin illeti. İllet yok olunca mâlûlün durması için hiçbir
sebep kalmıyor. Mü’minlere karşı yumuşak başlı olması gerekirken
tam tersi bir tavra giriyor: Sebebi sevgisizlik. Kâfirlere karşı
izzetli olması gerekirken, tam tersi bir tavır alıyor; sebebi yine
aynı. Sevginin, Allah’a olan sevginin en yüksek ifadesi olan cihadı
terkediyor. Bedeli “can“ ve “kan“ olan bir sevgiden yoksun kalınca,
o bedeli ödeyecek güç bulamıyor kendinde. Çünkü artık “Beni
seven ve benim sevdiğim Allah ne der?“ yerine, “falan ne der?“
sorusu geçiyor. O güne kadar sevdâsı uğruna kınayıcının kınamasından
korkmazken, o sevginin yok oluşuyla kınanmak korkusu
gibi aşağılık bir duyguya teslim oluyor. Dün sevgi sâyesinde özgürken
bugün sevgisizlik çukurunda nefsin, şeytanın, eşyanın ve çevrenin
esiri oluyor. Dün sevgi sâyesinde üreten ve veren biriyken
bugün sevgisizliğin pençesinde sürekli tüketen ve alan derekesine
düşüyor.
Sevmek vermektir, sahip olduğunuz en değerli varlığı, yüreğinizi
vermek... Vermek denilince, öyle çıkarıp sunmak değil;
paylaşmak anlamında vermek. Kişi, başkasına veremediğinin,
“diğeri“yle paylaşamadığının sahibi değildir. Ya da kişinin sahip
olduğu şey başkasına verebildiği şeydir. Bundan dolayı yüreğine
sahip olamayanlar sevemezler. Yüreği işgale uğramış bir insanın
sevebilmesi düşünülemez. Çünkü orası işgal edilmiştir, yüreğinin
iktidarı kendi ellerinde değildir, onu bir başkasıyla paylaşamaz.
Böylesine işgale uğramış bir yüreğin sahibi sevmekten söz ediyor,
“sevdim“ diyorsa, sevdiğine sahte adresli dâvetiye çıkartıyor demektir.
Vereceğiniz şey ne kadar değerliyse, onu vereceğiniz yer de o
kadar yüce olmalı. Daha doğru bir deyişle, verdiğinizin kıymetini
bildiğiniz ölçüde seçersiniz verilecek yeri. Sevginin adanabileceği
en büyük kapı Allah’ın kapısıdır. Sevgiyi o kapıya adamak, ona en
yüksek değeri biçmektir. Sizden olan bir şeyi ölümsüzleştirmektir.
Çünkü bir adağın sorumluluğu, adandığı andan itibaren, adandığı
kapıya geçer.
189 5/Mâide, 54
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 49 -
Sevmek adamaktır. Adağın tasarrufu, adandığı kapıya aittir.
Eğer sevginizi bir ölümsüze adamışsanız onu da ölümsüzleştirmişsiniz
demektir. Allah’ı sevmek, sevgiyi ölümsüzleştirmektir. İlleti
ölümlü olan sevginin kendisi de ölümlüdür. İlleti ölümsüz olanın
kendisi de ölümsüzdür.
Söz buraya gelmişken, yanlış bir kanaate değinmek istiyorum.
Bu kanaatte sevgi, şahsiyet geliştirici ve kişiye varlığını duyumsatıcı
bir üretim aracı değil; seveni sevdiğinde yok edici (fenâ) bir
tüketim aracıdır. Kişiyi olgunlaştıran ve ona şahsiyet kazandıran,
sevgiyi sevgi olmaktan çıkarıp tutkuya dönüştüren ve onu bir can
kurdu gibi insanı yiyip bitiren bir heyûlâ olarak tarif eden bu anlayışın
vardığı son durak vahdet-i vücut dengesizliğidir. Hintli bilge
Tao Tse’de görüldüğü gibi pisliğin içinde bile (hâşâ) tanrının görüldüğünü
söylemeye kadar vardırılan bu yamuk felsefe, Kur’an’ın
öngördüğü “Hâlık-mahlûk“ ikilemine taban tabana zıttır.
Sevmek, bazılarının iddiâ ettiği gibi yok olmak (fenâ) değil;
aksine “sevmek, var olmaktır“, varlığından haberdar olmaktır, kişinin
kendi varlığını ispatlamasının en kestirme yoludur. Çünkü
sevgi, şahsiyeti koruyarak bütünleşmektir. Birbirinde yok olmak
değil; birbirinde var olmaktır. Yok olma (fenâ) faraziyeleri, sevgiyi
tek yönlü kabul ederek sevenin sevdiğinde yok olacağını iddiâ
eder. Hâlbuki sevgi çift yönlüdür. Bu gerçek Allah’la kul arasındaki
sevgide bile geçerlidir: “Allah onları sever, onlar da Allah’ı.“190 Sevgi
bir başkasına hulûl (girme, onda yok olma) değil; bir başkasında
kişinin benliğini duyumsaması, varlığının farkına varmasıdır.
Bir sevgi ki ferde kendi kimliğini kaybettiriyorsa o sevgi, sevgi
değil girdaptır, karşıdaki de sevgili değil üzerine konan canlıyı
eritip sindiren ve canavar bitki olarak bilinen Nepentes çiçeğidir.
Kişiyi sevdiğinde kaybeden bir sevgi üretici değil; tüketici bir sevgidir;
Züleyha’nın Yusuf’a (a.s.) olan sevgisi gibi. Hem kendisi tükenir
hem de karşısındakini tüketir. Çünkü o sevdâya kara çalınmıştır;
kontrolden çıkmış, “ak sevdâ“ iken “kara sevdâ“ olmuştur.
Kur’an’da Züleyha için geçtiği gibi yakıp tüketen bir şey olmuştur:
“Sevda onun bağrını yakmış, dediler.“191 Evet, onu tüketmiş, o da kendisini
tüketenden intikam almak istemiştir. Tabii bu intikam dönüp
onu tüketmek biçiminde gösterecektir kendini. Onca sevgisine
rağmen mi? Evet, onca sevgisine rağmen yapmak isteyecektir
bunu.
190 5/Mâide, 54
191 12/Yusuf, 30
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 50 -
Böylesine bir sevgi kimse için meşrû değildir. Meşrû sevgi, aklı
baştan almaz; tersine aklı lâyık olduğu yere koyar. Bazılarının
iddiâ ettiği gibi Allah sevgisinden dolayı akıl yitirilmez. Allah’ı
seven O’nun yerli yerinde yarattığı ve hikmetle yerleştirdiği aklı
nasıl yerinden eder? Nasıl sevdiğini söylediği Zat’ın hikmetine
müdâhale edebilir? Böylesi bir şey, Züleyha’nın Yusuf’a sopa çektirmesi
ve bunu da, sevgi adına, sevginin üst sınırı olan aşk adına
yaptığını iddiâ etmesi kadar abestir. Evet, bu tüketiciliğin de bir
sevgi çeşidi olduğunda şüphe yok. Fakat normal ve üretici değil,
anormal ve tüketici bir sevgidir bu. Eğer istediğini elde etseydi
Züleyha, o sevgi hem kendisini hem karşısındakini yakacaktı.
Allah’ı sevmek adına, Allah’ın sevdiği gibi yarattığı insanın
dengesini bozmak, imrenilecek bir şey olsaydı, bu işi öncelikle
Allah’ı onun kadar hiç kimsenin sevemeyeceği Rasûlullah ve ashâbı
yapardı. Rasûllerin bizden çok daha bilip tanıdıkları Allah Teâlâ’yı
gereği gibi sevmemeleri düşünülemez. Allah’ın kendilerinden râzı
olduğu, kendilerinin de Allah’tan râzı olduğu sahâbe için de geçerli
aynı şey. Sevdikleri Allah ve Rasûlü yoluna sevginin en büyük
bedeli olan can ve kanlarını koyan sahâbe içerisinden belki her
türlüsü çıkmıştır, ama Allah aşkından deli-divâne olduğu söylenen,
çok sevdiklerini bildiğimiz bu iki varlığa karşı duydukları aşk
yüzünden aklını kaçırıp “meczup“laşan biri çıkmamıştır. Kimdir
Allah’ı Rasûlullah’tan (s.a.s.) daha çok sevdiğini iddiâ eden? Bunu
söylemeye kimin dili varabilir? Hem en güzel örneğimiz olan Allah
Rasûlü’nün ve onun ellerinde yetişen neslin bu konudaki tavrı
bizler için takip edilecek en doğru yol değil midir?
Allah’ı ruhuyle sevenlerin, kalbiyle sevenlerin aklını başında
bırakır sevgi. Allah’ı aklıyla sevenlerin aklı ise başlarından gider.
Çünkü sevgi, “bilmek“ değil; “tanımak“tır, akıl bunu kaldıracak
kapasitede değildir: “İdrâk-i meâlî bu küçük akla gerekmez. Zira
bu terâzi bu kadar sıkleti çekmez.“ Evet, akıl terazisi bu kadar
ağırlığı kaldıramayacak, ince bir yerinden kırılıverecektir.
Adresleri doğru tesbit etmek gerek. Sevginin yerini, adresini
de doğru tesbit etmek gerek. Bildiğimiz bir şey var: Allah sevgisini
en üst düzeyde yaşayan Rasûl ve ashâbı arasından mecnun
ve meczubun çıkmadığı. Yine bildiğimiz bir şey var: Allah
Rasûlünün ve ashâbının Allah’ı çok, hem de pek çok sevdiği ve
sevginin yüksek bedelini ödemekten bir an bile kaçınmadığı.
İslâm’daki cihad farîzası, kulun Allah’a olan sevgisinin en yüksek
tezâhürüdür. Çünkü sevginin büyüklüğü fedâkârlıkla orantılıdır.
Kişinin sahip olabildiği en büyük değer “can“dır. Sahip olduğu
o değeri en çok sevdiğini iddiâ ettiği Zat’ın yoluna sevgisinin
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 51 -
bedeli olarak koyar, O’na bu şekilde ispat eder sevgisini. Değilse
ispat edilmemiş sevgi kof bir sevgidir, kuru bir iddiâdan öte bir
değeri yoktur. Onu ne Yaratan ve ne yaradılan ciddiye alır.
Bu durumda varacağımız en doğru hüküm şudur: Allah’ı çok
sevenler kendini Allah’a, O’nun yoluna adayanlardır. Bu yüzden
şehâdet en büyük sevgidir, şehid ise sevgisini/coşkusunu kanıyla
ve canıyla ispat etmiş ölümsüz sevendir. Bu sevgi, öyle bir sevgidir
ki; bu sevgi uğruna bir kez değil; bin kez ölünür. Bu sevgi
insana: “Gül yüzlü güzel ölüm / Seni bin kez ölürüm.“ dedirtir.
Bu sevginin Peygamber dilindeki ifadesi budur; sevgisini kanıyla
ispat eden şehidin, bu eylemi dönüp dönüp tekrarlama isteğidir.
Hem, doğrusu da öyle değil mi?
Sevgini ispatlamak için gerekirse İbrâhim gibi ateşin ortasına
kaldırıp atacaksın kendini. Senden istenildiğinde böyle ispat
edeceksin sevgini. Elbet O da ispat edecek, seni sevdiğini, kabzasından
tuttuğu ateşe emrederek: “Yâ nâru kûnî berden ve selâmen
alâ İbrâhîm.“192 diyecek. Ateş de sahibinin bu emrini tutup sevgiyi
yakmaya güç yetiremeyecek; seven ve sevilene soğuk ve serin
olacaktır. Fakat buna rağmen bu sevgiyi yıpratırım diye tir tir
titreyeceksin. Hem canını adayacak, hem korkacaksın; hem ateşe
atlayacak, hem de sevgiyi kaybetmekten korkacaksın; işte budur
takvâ. 193
Sevginin Zirvesi: Takvâ
Takvâ kelimesi, “sakınmak“ biçiminde çevrilir Türkçeye.
Takvânın ne olduğunu bilmek, ancak yaşamakla mümkün. Ama
takvânın salt korku demeye gelmediği rahatlıkla söylenebilir. Bu
kavramın içerdiği anlamlar içinde, tabii korku da var. Ancak bu
korku; ateşten, cehennemden, azabdan, kahrdan korkmak değil.
Bu tür korkuya “havf“ derler ki, onda sevgi aranmaz.
Ya nedir? Takvâdaki korku, kulun Rabbiyle arasındaki sevgiyi
yıpratma korkusudur. O yakacak diye değil; O sevmeyecek
diye korkmaktır. Yanmanın en büyüğü O’nun sevmemesidir. İşte
takvâ, kişinin Allah’la arasında oluşturduğu sevgiyi yıpratmamak
için tetikte durması, o sevgiyi gözbebeği gibi korumasıdır. Bu durumda
vedûd olan Allah’ın değil yasaklarını; O’nun hoşlanmama
ihtimali olan şeyleri bile terkeder. Değil O’nun emirlerini; O’nu
hoşnut edeceğini sandığı tüm eylemlere sarılır. Bütün bunları yaparken
de başka hesaplar yapmaz. Yalnızca sevgiyi korumayı, onu
192 21/Enbiyâ, 69
193 M. İslamoğlu, Yürek Devleti, s. 83-96
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 52 -
yıpratmamayı amaçlar. Takvâda, titreyişin illeti ödül ya da ceza
değil; sevgidir.
Takvâ sevginin zirvesidir. Sevgi, umut, korku... Bu üçlünün
insan ruhunda meydana getirdiği hâlettir. Sevgi, umut, korku;
üçü birlikte yalnızca Allah için duyulur. Bunların üçünü birden
Allah’tan başkasına tahsis etmek, tahsis edilen o şeyi “ilâh“ edinmektir.
İnsan birini yalnız sevebilir, bu akîdevî bir mesele teşkil
etmez. Ya da birine umut besleyebilir veyahut birinden korkabilir.
Ancak bu üçünü birden Allah’tan başkasına tahsis edemez. Bunu
yapmak O’na eşler (endâd) bulmak demeye gelir. Fakat bunları
tümüyle Allah’a tahsis etmek kişiyi övgüye en lâyık makama ulaştırarak
“müttakî“ yapar. Bu üç ayrı ruh hali insandaki üç farklı
bilincin dinamiğidir; ulûhiyet, rubûbiyet ve ubûdiyet bilincinin...
Değil bunların üçünü birden Allah’tan gayrıya tahsis etmek,
mü’minin bir başkasını Allah’ı sever gibi sevmesine bile Allah’ın
rızâsı olmamaktadır. Böyle bir durumu “kendisine ortak koşmak“
olarak adlandırmaktadır. Cenâb-ı Hak, “İnsanlardan kimi Allah’tan
korkar gibi, hatta daha fazla İnsanlardan korkmaya başladılar: ‘Rabbimiz
niçin bize savaşı farz kıldın? Bize biraz daha süre tanısaydın olmaz
mıydı?’ dediler. De ki: ‘Dünya geçimi azdır; takvâ sahibi için âhiret daha
iyidir. Size kıl kadar haksızlık edilmez.“194 Evet, Allah’ı sever gibi sevenlerin
durumunu belirten âyetin üslûbuyla, Allah’tan korkar gibi
korkanların durumunu belirten âyetin üslûbu arasında çok açık
bir fark vardır. Yanlış sevginin cezası, yanlış korkunun cezasından
kıyas götürmeyecek kadar büyük. Allah’ı sever gibi sevmek
adeta şirkle tanımlanırken, Allah’tan korkar gibi korkmak sadece
yeriliyor. Bu da sevginin azametine çarpıcı bir örnek.
Sevgiye tanınan bu ayrıcalık da gösteriyor ki, o, duyguların
en yücesidir. Yerini bulduğunda sahibini de yüceltir. Tersi de geçerli
elbet; yerini bulmadığında ise sahibini aynı oranda alçaltır.
Onu yerli yerinde harcamayan harcanacaktır.
Alçak gönüllülük, sevginin yücelttiği kişilerde görülen bir erdemdir.
Bunun tersi olan kibir ve gurur ise sevgi yoksulluğunun
doğal sonucudur. Kerim âyetteki sıralama bunun en güzel delilidir:
“O onları sever onlar da O’nu. Mü’minlere karşı alçak gönüllü,
kâfirlere karşı izzetlidirler.“ Evet, mutlak alçaklık anlamına gelen “zillet“
bile sevginin yanına gelince kanatlanıp yükseliyor ve sahibini
de yükseltip övülen bir erdeme dönüşüyor; rezîletken fazîlet oluyor.
Aynen alçaklık gibi. O da öyle değil mi? Tek başına alçaklık iğrenç
bir durumken, gönlün, sevginin toprağı olan gönlün yanına
194 4/Nisâ, 77
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 53 -
gelince birden kanatlanıp fazîlete dönüşüyor, alçak+ gönül, yani
alçak gönüllülük bir meziyet oluyor. Asıl alçaklık tevâzu gösterilecek
yerde tevâzu göstermemek oluyor, mü’mine karşı kibirlenmek,
gururlanmak oluyor. Bunun temeli de sevgisizliğe dayanıyor.
Yine âyetin devamından anlıyoruz ki kâfirlere karşı gösterilen
şecaat ve cesaretin kaynağı da sevgidir. Sevgi insanı taraftar
yapar. Kimin olacak, elbette sevdiğinizin taraftarı. Eğer sevdiğiniz
Allah ise, siz de Allah taraftarı (hizbullah) olacaksınız. Bu
durumda sevdiğinizin dostlarına dost, düşmanlarına düşman
olacaksınız. Kâfirler karşısında ödleklik ve pısırıklık sergilemenin
illeti de sevgisizlik olarak ortaya çıkıyor bu durumda. En büyük
alçaklık, illeti sevgisizlik olan korkudur. Özetle sevmek cesarettir.
En iyisi sen başka şeyden değil; sevmemekten, sevememekten
kork. Tabii bir de sevgiyi yerli yerine koyamamaktan, her
derde devâ olan bu ilacı bir intihar âleti olarak kullanmaktan
kork. Sevgi gibi kökü İlâhî olan bir duyguyu yanlışa âlet ettiğinde
Allah’ı karşında bulacaksın. İşte bu noktada Allah kıskançtır.
Rasûlullah’a dayandırılan bir haberde: “Saad kıskançtır, ben
Saad’dan daha kıskancım, Allah da benden daha kıskançtır“ buyrulur.
Allah’ın güzel isimlerinden biri de “Ğayûr“dur, yani “kıskanç“.
Kulunu ulûhiyet ve rubûbiyet noktasında başkasından kıskanma
olayı. Salt kendisi için yaratıp herbir şeyi emrine verdiği kullarının
kendisi dışında ya da kendisiyle birlikte başka ilâh edinmelerini
(şirk) işte bu yüzden affetmemektedir. Ğayûr olduğu için,
Vedûd olduğu için çok sevdiği kullarının bu konudaki yanılgılarını
kat’iyyen affetmemekte, bunun dışındakilerini affedebileceğini
söylediği halde sırf bunu (şirki) affetmeyeceğini bildirmektedir.
Rabb-i Rahîm’in bu gayretine rağmen insanın kendisine vesenden,
sanemden, tâğuttan, canlıdan, cansızdan, ideolojiden,
teknolojiden, özetle O’nun dışındaki herhangi bir şeyden ortaklar
bulmasını affetmez. Affetmemekle kalmaz; çok şiddetli bir biçimde
cezalandırır. Sevgi (iman) yükselmektir, öyle yükselmek ki
gökleri geçmek, zamanı ve mekânı geçmek. İşte budur Allah’ın
kuluna olan sevgisi. Kul O’na ortak koşmakla bu sevgiye ihânet
ederse bu, o kulun, o muazzam yükseklikten düşmesi anlamına
gelir ki, bu düşüşün dehşetini haber vermekten diller âciz kalır.
Sevgiyi yitirenin halini güzel özetlemiş Seyrânî:
“Zor gönülden düşme gökten düşmenden, ben bilirim.
Kalb-i sultandan düşen kul parçasından pâre bul.“
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 54 -
Cibt gibi insanın kendi cinsinden birini, sanem gibi elleriyle
yaptığını, vesen ve tâğut gibi özel ya da tüzel kişilik sahibi otoriteleri,
hevâ gibi düşünce, sistem, ideoloji ve ekolleri “rab“ edinmenin
Allah’ı nasıl gazaba getirdiğini doğrudan Rasûlullah’ı
muhâtap alan ve insanı iliklerine kadar titreten şu âyette görebiliriz:
“Sakın Allah ile beraber başka tanrı edinme! Sonra rezil bir şekilde
kovularak cehenneme atılırsın.“195 Ömründe puta tapmamış ve daha
sonra da tapmayacağı kesin olan Rasûlullah’ın gönlünü sâbit tutması
için büyük sevgisine halel getirmemesi için bir uyarıydı bu.
Uyarı üslûbunun sertliği aynı zamanda sevginin de büyüklüğünü
gösteriyordu.
Kimi, Nasıl Sevmek? “Kimi sevmek“ sorusuna doğru cevap
bulmak yetmiyor, “kim için sevmek“ sorusunu da doğru cevaplamak
gerekiyor. Eğer birincisini doğru cevaplamak yetseydi şeytan
kovulmazdı. O Allah’ın rabliğini hiçbir zaman inkâr etmedi, lâkin
o Allah’ın sevdiğini sevmedi, hatta onu (Âdem) hasetledi, Allah’ı
ondan kıskandı. Bu kıskançlıkla diğerini karıştırmayalım. İkisi arasında
illet farkı var; yine “sevgi“. Ğayûr’un kıskançlığının illeti sevgi
iken, “ğarûr“un (şeytanın) kıskançlığının illeti “sevgisizlik“tir.
Sevgisizlik ise hasedin öbür adıdır. O’nu sevmek yetmez, sevdiğini
de O’nun için seveceksin. O’nun sev dediklerini seveceksin. O neyi,
ne kadar seveceğimizi vahy ile belirlemiş, çizmiş sınırları. Bu sınırları
iyi bilecek ve tecâvüz etmeyeceksin. O’nun, sevginden başkalarına
da pay ayırmana bir dediği yok. Yeter ki dozajını kaçırma.
Sevginin kontrolünü elden bırakma, ne ne kadar pay ayıracağını
iyi bil. Buyurun sevginin İlâhî taksîmâtına:
“De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız,
kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret,
hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad
etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini (gazabını) getirinceye
kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.“196 “Babalar“
diye başlıyor âyet ve sıralıyor kişinin Allah’tan, Rasûlünden ve
Allah yolunda cihaddan daha fazla sevebileceği şeyleri, kendisini
bu üç sevgiliden alıkoyabilecek olan engelleri ya da sevgi kantarının
topuzunu kaçırma ihtimali olan değerleri. Kur’an’ın dilinde,
bu sayılanları Allah’tan, Rasûlünden ve O’nun yolunda cihaddan
daha fazla sevmek fâsık olmanın yeterli delilidir. Bu âyet, sevgide
dengenin nasıl sağlanacağını öğretiyor bize, bu dengeyi bozanları
tehdit ediyor.
195 17/İsrâ, 39
196 9/Tevbe, 24
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 55 -
Allah bu saydığı isimleri imtihan aracı kılarak nebîlerini sevgi
sınavından geçirdi. İbrâhim’i, hem babası ve hem de oğluyla sınadı.
Nuh’u oğlu ve karısıyla sınadı. Lût’u eşiyle sınadı. Rasûlullah’ı
yakınlarıyla sınadı. Eyyub’u malıyla sınadı. Bütün bu nebîler
(Allah’ın selâmı tümünün üzerine olsun!) alınlarının akıyla verdiler
sınavlarını. Bazıları için belki biraz zor oldu. Nuh’un oğlu için,
Rasûlullah’ın amcası Ebû Tâlip için duyduğu hislerde olduğu gibi.
Ama sonunda oldu. İbrâhim’e gelen koç, doğru adresten şaşmayan
sevgiye verilmiş bir ödüldü.
İnce bir nokta var: Babayı, kardeşi, kadını, hısım akrabayı saydığı
halde anneyi saymıyor âyet. Babayı saydığı halde anneyi saymamasının
nedeni, baba sevgisinin şartlı sevgi oluşundan. Baba
sevgisi, kazanılan bir sevgidir, umutlar gerçekleşmediği zaman
yiter. Evlâdından beklentileri vardır babanın, kendisinin gerçekleştiremediklerini
o gerçekleştirecektir, babasının kutsallarını
koruyacak bir haleftir. Gereğinde çocuğunu Allah’tan ve O’nun
yolundan alıkoyar. Eğer yukarıda sayılan emellerinin gerçekleşmesine
evlâdının Allah yolunda oluşunu engel olarak görüyorsa
gözünü kırpmadan yapar bunu. Hatta daha ileri gider, kendi kutsalları
ve atasının kutsalları adına Allah’a karşı, Rasûl’e karşı savaştırır
onu. Baba evlâdıyla arasındaki sevgiyi emellerinin gerçekleşmesi
uğrunda kullanamazsa sevgisi azalır, hatta tümden yitebilir.
Fakat anne sevgisi öyle değildir. O kazanılmış değil; verilmiş
bir sevgidir. O sevgide kayıt ve şart yoktur, baba gibi birtakım beklentileri
sevgisine temel yapmaz. Eğer birtakım şartlar ileri sürmüşse,
bu şartlar babada olduğu gibi “atalık“ hesapları yüzünden
değil; tamamen onun iyiliğine olacağını sandığı içindir. Babada
“ben“ ağır basarken anada “o“ ağır basar.
Günümüzde birçok ana baba farkında olarak ya da olmayarak
evlatlarının katili oluyorlar. Evlatlarını Allah’tan kıskanıyorlar.
Allah’ın dininden kıskanıyorlar. Ve Allah’tan daha çok seviyorlar
onları. Daha doğru bir deyişle Allah’ı onlardan daha az seviyorlar.
Elbet Gayûr olan Allah da buna râzı olmuyor, yalnız kendisi
için yarattığı bir şeyin yine yarattıklarınca kendisinden (Yaratanından)
esirgenmesine, kıskanılmasına râzı olmuyor ve sonunda
alıyor ellerinden. Onun gerçekte kime ait olduğunu böylesine sert
bir ihtarla hatırlatıyor bazen ebeveynlere. Anne babalar Allah’tan
kıskanarak, onlar Allah’ı sever gibi severek evlâtlarının sonunu
hazırlıyorlar. Bu yanlışı bazen de eşler yapıyor. Eşler Allah yolunda
birbirleriyle yarışa çıkmış iki atlet gayreti içerisinde olması gerekirken
o yola dikilen birer engel oluyorlar. Böyle olunca da Allah
kendi koyduğu sevgi ve merhameti alıyor, yani kendi yuvalarını
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 56 -
kendi elleriyle yıkıyorlar, kendi huzurlarını kendi elleriyle kaçırıyorlar.
Evet, Allah’ın koyduğu sevgiyi... Âyete buyurun; hem de
sevgiye “âyet“ diyen âyete: “O’nun âyetlerinden biri de kendileriyle
kaynaşmanız için size kendi nefislerinizden (cinsinizden) eşler yaratması
ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır.“ 197
Allah’ın âyetlerinden bir âyet olan sevgi’yi O’nun yolunda kullanmak
varken o sevginin sahibine karşı silâh olarak kullanmak ne
hamâkat! Ailelerin yanlışı, kendilerini önce eş sonra kul saymalarında.
Genellikle babaların hoşuna gitmekte önce evlat sonra kul
tavrı. Bu ise, Allah’ın râzı olmayacağı bir durum; dahası inanan
birinin almaması gereken bir tavır:
“İnsanlardan bazıları, Allah’tan başkasını Allah’a endâd/denk tanrılar
edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri
ise (onlarınkinden) çok daha fazladır.“198 Çağdaş insanın Allah’a
inanışı câhiliye müşriklerinin Allah’a inanışına nitelik yönünden
çok benziyor. Çünkü sevgi değil ihtiyaç belirliyor Rable olan ilişkileri.
Çünkü insan “Ey Allah’ım, Sana muhtacım, çünkü Seni seviyorum“
deme yerine; “Seni seviyorum, çünkü Sana ihtiyacım var“
demeye getiriyor.
Câhiliyyede de, müşrikler kendilerini Allah’a yaklaştırdığını
iddiâ ettikleri putlarını savaş, kıtlık ve salgın hastalık zamanlarında
hatırlarlardı. O sıkıntı geçince, dün ölürcesine yalvardıkları
tanrılarını ertesi gün unuturlar, hayatın akıntısına tekrar dalarlardı.
Allah’a taptığını iddiâ eden günümüz insanının da yaratıcısıyla
ilişkisi buna benzemiyor mu? Bu ilişkinin temeli sevgiye değil;
ihtiyaca dayanmıyor mu? Dahası açınız çağdaş insanın gönlünü,
onu kaptırdığı şeyler arasında Yaratıcı’nın kaçıncı sıraya geldiğine
bakınız. Hatta gönlüne tıkıştırdığı bir yığın dünyalık arasında
Yaratıcı’ya bir yer ayırıp ayırmadığına bakınız.
Bir Meş’ale Ki Mevlâ Yaka, Üflemekle Sönmez: Sevgi, verilen
bir şey mi, kazanılan bir şey mi? Bu soruya “her ikisi de“ biçiminde
cevap vermek mümkün. İhlâs da öyle değil mi? Kitab’ta her
iki anlamıyla birden kullanılır: Muhlisîn (ihlâsı kazananlar), muhlasîn
(ihlâs verilenler). Elbet sevginin en garantilisi Allah tarafından verilen
sevgidir. Bu çok çeşitli alanlarda kendini gösterir. Meselâ iman
konusunda: “... Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu sizin kalplerinizde
süsledi ve size küfrü, fıskı ve isyânı çirkin gösterdi. İşte doğru yolda olanlar
bunlardır.“199 Sevgi, bu anlamda hidâyetin öteki adı olmuştur. Bir
197 30/Rûm, 21
198 2/Bakara, 165
199 49/Hucurât, 7
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 57 -
şeye sahip olmakla, sahip olunan bir şeyi sevmek arasında fark
olmalı. İmanı sevmek, imanlı olmaktan öte bir olay olsa gerek.
İmanı seven biri, onun üzerinde titreyecek, hatırını sürekli hoş
tutacak, uğrunda büyük fedâkârlıklara katlanacaktır. İmanı sevmek,
imanın düşmanları olan küfürden, fısktan, isyandan nefret
etmeyi gerekli kılıyor. İlkini sevdiren Allah bu sonuncusundan da
kulunu nefret ettiriyor. Bu durumda nefret de sevginin kaçınılmaz
unsuru oluyor.
“Her şey zıddıyla kaim“ ilkesine göre zaten sevmeyenin nefret
etmesi, nefret etmeyenin sevmesi düşünülemez. Ancak nefretin
meşrûlaşması illetinin “sevgi“ olmasıyla mümkündür. Süsleme
olayının sevmekle doğrudan ilgili olduğunu bu âyetten anlıyoruz.
Obje (iman)’yi süsleyip güzelleştirmek yetmiyor, subjenin de güzel
olması gerekiyor. Daha açık bir deyişle, baktığımız güzel olmalı,
fakat bakışımız da güzel olmalı. İşte bunun için Allah imanı süsleyip
güzelleştirirken bakışı da ihmal etmiyor. Yamuk bir bakış eğriyi
doğru, doğruyu eğri gösterecektir sahibine. Kötülüklerin çirkin
gösterildiği bir bakış doğru bir bakış demektir. İşte bunu yapıyor
Allah.
İman için sevgiden belirleyici olarak söz eden Kur’an, küfür
için de aynı ölçüyü koyuyor: “Küfrü sevmek...“ “Ey iman edenler!
Eğer imana karşı küfrü seviyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi velîler/
dostlar edinmeyin. Sizden kim onları velî tanır, dost tutarsa işte zâlimler
onlardır.“200 Çifte standardı tabiat haline getiren günümüz insanının
yaşadığı vahim çelişkiyi ortaya koyan bu âyet gerçekte yaygın
bir ikiyüzlülüğe parmak basıyor. İnandığını iddiâ ettiği halde imana
karşı küfrü sevenlerin, küfrü destekleyenlerin, küfrü savunanların
baba-kardeş de olsalar, imanı sevenler tarafından velî ve dost
edilmemelerini tavsiye ediyor.
Sadece imanı sevip küfrü sevmemek yetmiyor, imanlıyı sevmek,
kâfiri ve onların dostlarını da sevmemek gerekiyor. Onlar
isterse inandıklarını iddiâ etsinler, imana ve imanlıya dost olamazlar,
velî olamazlar. Çünkü imanlı olmak yetmiyor, imanı sevmek
de gerekiyor. Bu da yetmiyor, onun düşmanları olan inkâr,
günah ve Rasûlüne isyanı sevmemek gerekiyor; karanlıkla aydınlığı
birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Verilen sevgiden söz ediyorduk. Daha önce sevgiyi Allah’ın
kendinden üflediği ruha benzetmiştim. Bakınız âyete, âdetâ
O’ndan bir parça olarak söz ediyor sevgiden: “Gözümün önünde
200 9/Tevbe, 23
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 58 -
büyütülesin diye senin üzerine Benden bir sevgi bıraktım.“201 Rûhu herkes
taşırken sevgi daha özel bir ilişki gerektiriyor ve onu bazıları
taşıyor. İnsanın erebileceği en büyük saâdet O’ndan bir sevgiyi
üzerinde taşımasıdır. Sözkonusu bu sevgiyi taşıyacaklarda aranan
özellikler, yani O’ndan bir sevgi taşımaya lâyık olabilmek şartları
şöyle tesbit ediliyor: “İman eden ve sâlih amel işleyenler için Rahmân
bir sevgi yaratacak.“202 Bir şey dikkatimizi çekiyor; Kur’an’da nerede
Allah’ın sevmesinden söz edilse, bu âyette olduğu gibi, hemen
yanı başında rahmetten, bağıştan söz ediliyor.203 Sevgi Allah’ın
rahmet kalemleri içerisinde baş sırayı oluşturuyor. Bu nedenle de
sevgiden mahrum olmak, rahmetten mahrum olmak anlamına
geliyor.
Sevgi barıştır, üstelik barışın en büyük teminatıdır. Elbette sevginin
de bir teminatı olması gerek. İşte teminatı da Rabbimiz veriyor:
“Ve onların kalplerinin arasını (sevgi ile) uzlaştırdı. Sen yeryüzünde
bulunan her şeyi verseydin yine onların kalplerinin arasında ülfeti oluşturamazdın,
fakat Allah onların kalplerinin arasını uzlaştırdı.“204 Gönül
ferman dinlemiyor ve sevgi henüz borsalara düşmedi. İki insan
birbirini kaç para verseniz sever? Ya da seven iki insan hangi bedeli
ödeyince terkeder bu sevgiyi? Fiyatı nedir kalbin ve onun en
soylu meyvesi olan sevginin?
Gönüllere söz geçirecek olan sultanlar ve fermanlar değil;
yalnızca o gönlün sahibi olan Allah’tır. O’nun bir vasfı da
“Mukallibu’l-Kulûb (Kalpleri evirip çeviren)“dir. Eğer o gönüllerde
sevgi meş’alesini tutuşturmuşsa bir, dünya bir araya gelse,
söndüremeyecektir o meş’aleyi. Şair de öyle demiyor mu: “Bir
şem’a ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez.“ 205
Sevgi Toplumu
“Hani siz birbirinize düşman idiniz. Allah kalplerinizi birleştirdi, O’nun
nimeti sâyesinde kardeşler oldunuz. Siz (ülfet yokken) ateşten bir çukurun
kenarındaydınız, Allah sizi (illeti sevgi olan bir topluluk içine katarak)
ondan kurtardı.“206 Sevgisizliğin İlâhî lisandaki tasviri “ateş çukurunun
kenarında olmak.“ Öyle ki yarım adım daha atınca kendinizi
yalnızlık ve sevgisizlik çukurunda bulabilirsiniz. Allah sâyesinde
yalnızlıktan kurtulup sevgiyi tattınız. Sevginin vazgeçilmez
201 20/Tâhâ, 39
202 19/Meryem, 96
203 Bkz. 11/Hûd, 90; 85/Bürûc, 14
204 8/Enfâl, 63
205 M. İslâmoğlu, Yürek Devleti, s. 96-107
206 3/Âl-i İmrân, 103
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 59 -
unsurunun “diğeri“ olduğunu konuya girerken söylemiştik. En
büyük toplumsal rahmet olan “ülfet“in (kelime anlamı olarak
birbirine geçirmek, aradaki boşlukları doldurmak demeye gelir.
İman edenlerin kalplerine Allah’ın yerleştirdiği kardeşlik sevgisidir.)
önşartı nedir, biliyor musunuz? Birlikte olmaktır, topluca sarılmaktır,
yani cemâdât değil; cemaat olmaktır. Aynı âyetin girişini
okuyalım: “Ve Allah’ın ipine hep birlikte sarılın, bölünmeyin. Allah’ın
size olan nimetini hatırlayın.“207 Evet, Allah’ın hatırlamamızı istediği
nimetin ülfet olduğunu âyetin devamında gördük. İşte sevgi nimetinin
şükrü öncelikle sevgide birliğin sağlanmasıdır. Herhalde
kimse sevginin olmadığı bir yerde vahdetten söz edemez.
Cemaat, sevginin bir araya topladığı ülfet adlı yürek devletini
kurabilmiş insanlar topluluğudur; yüreklerini paylaşanların,
ülfet kimliğiyle vizesiz gümrüksüz birbirlerinin gönlüne özgürce
yol bulanların topluluğudur. Ümmet işte bu toplulukların oluşturduğu
okyanusun adıdır. Böyle bir topluluğun fertleri yürek ülkelerinde
muhabbeti iktidar etmişlerdir. Sevgi toplumunda fertler
birbirlerinin gönlünü, hayat denizinde kopan ya da kopacak olan
fırtınalara karşı, emin bir liman, selâmetli bir sığınak, bereketli bir
barınak bilirler.
Sevgi toplumunda insan insanın kurdu değil; insan insanın
cennetidir. Sevgi iksirinin cennet haline getirdiği yüreklerinde
konuklarlar birbirlerini. Öyle bir yürek ki, çarşılarında sevgi satılır,
terazilerinde sevgi tartılır, ancak karşılığında para değil yine sevgi
alınır. Sevgilerinin faturası yine sevgidir. Çok kere severler ve sevgilerini
bezlederler, fedâ ederler. Sevgi toplumunda insanlar yeni
tanıdıkları her “insan“a yeni nâzil olmuş bir âyet gibi bakarlar.
Sevgi toplumunun fertleri, yüreğin işlevini iyi bilirler, onu nükleer
bir güç merkezi gibi kullanırlar. Sorunlarını sevgiyle çözmeye
çalışırlar. Kendi aralarındaki kavgaları sevgiden, tokatları ise şefkattendir.
Olağanüstü durumlarda sevgilerini tümden silmezler,
parantez içine alırlar. Bu da üç günü geçmez, geçemez. Dövmeleri
gerekiyorsa nefret ettikleri için değil; sevdikleri için döverler. Birbirlerini
tezgâhlarına koyup tüketmezler, gönüllerine ekip o münbit
toprakta üretirler.
Sevgi toplumunda yüreklere asılan “sevgili pankart“ta şu yazılıdır:
“Vallahi birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız, iman etmedikçe
de cennete giremezsiniz.“208 Bu sözün sahibi olan sevginin
başöğretmeni, ashâbına ara ara sevgi dersi veriyordu. Bir gün Hz.
207 3/Âl-i İmrân, 103
208 Buhârî, İman
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 60 -
Ömer’in elini eline almış, “tamam, şimdi oldu“ deyinceye kadar
onun yüreğine sevgi akıtmıştı. 209
Sevgi, peygamberlerin ve onların dâvet mirasını üstlenenlerin,
dâvetlerine muhâtap olanlardan istedikleri tek karşılık idi. Tüm
nebîlerin dâvetleri karşılığında bir ücret istemedikleri Kur’an dilinden
sık sık vurgulanır. Çünkü maddî karşılığı olmayan bir eylem,
fedâkârlık ve samimiyetin en büyük delilidir. Peygamberler kendilerini
çağırdıkları şeyde samimi olduklarını insanlara hatırlatmak
için ücret almadıklarını, ecri yalnızca Allah’tan beklediklerini sık
sık vurgulamışlardır. Bütün bunlara karşın insanlardan bir tek şeyi
istemelerine izin verilmiş. Ne demek “izin verilmiş“; istemeleri
Allah tarafından tavsiye ve teşvik edilmiş, bu mükteseb bir hak
olarak görülmüş. Nedir o bir tek şey? Tahmin edeceğiniz gibi yine
“sevgi“: “De ki: ‘Ben buna karşılık sizlerden bir ücret istemiyorum. İstediğim
yalnızca yakın bir sevgidir.“ 210
Sevmek kaynaşmaktır. İnsanların birlikte olmalarının illeti
sevgi olursa o birlikteliğin ömrü de sevginin ömrüne eş olacaktır.
Sevmek vahdetin ta kendisidir. Seven insan, cemaat ırmağına
dökülen bir katre olmayı kabullenmiş demektir. Çokta yok olmaz,
teki çoğa karıştırarak çokta var olur, kendinden olanların içinde
kendini bulur. Değil mi ki balık gölde yetişir? O sevgi çağlayanları
ümmet okyanusuna dökülür. O okyanusta bir damlanın hükmü
ne mi olacak? İşte öyle değil. O öyle bir damla ki aynı zamanda
bağrında okyanusu, yani ümmeti taşımaktadır.
Sevmek çoğalmaktır; artmak, üremektir. Tarihte sevgiyi katleden
birçok düşünce, yaşam biçimi ve sistem gelmiş geçmiştir, fakat
insanlığın değişmez değerlerini paraya tahvil eden, fazîlete dayalı
bir ahlâkı yıkıp üretim ve tüketime dayalı bir “ahlâk“ı ikame
eden; sevgi, fedâkârlık, samimiyet gibi erdemlerin yerine, gösteriş
ve ikiyüzlülüğe dayalı diplomasiyi yerleştiren kapitalizm gibisi
gelmemiştir.
Reklâm ve propagandaya dayanan çağdaş dünya sistemi,
sevgi gibi paraya dönüştürülemeyen değerlere hasımdır. Onu
tahrip etmeyi, bunu beceremezse tahrif etmeyi amaçlar. Onu
yok etmeyi beceremez, çünkü sevgi yok edilemez. Ne ki ikincisinde,
yani sevginin tahrif edilip sahte sevgileri, bol reklamla
pazarlama işinde başarılı olmuşlardır. Fuhşun, çarpık ilişkilerin,
putperestliğin adını aşk ve sanat koymayı başarmışlardır. Bu
209 Müslim
210 42/Şûrâ, 23
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 61 -
sâyede sevgi, tüketime elverişli bir hale getirilmiştir. Artık insanlığın
yüce değerlerinden biri olan sevgiyi tutsaklık aracı olarak
kullanmak mümkün olacaktır. 211
Tutku (Çarpık Sevgi)
Gerçekte sevgi, özgürlüğün üst sınırıdır. İnsanı mahkûm eden
duyguya sevgi denmez, tutku denir. Bu ikisini birbirine karıştırmamak
gerek. Sevgi ile tutku birbirinden tamamen farklı şeyler.
Sevmek bir şeyin içinde olmaktır. Tutku ise bir şeye kapılmaktır; bir
sele, bir kalabalığa, bir rüzgâra kapılır gibi kapılmak...
Sevmek özgür kılar, tutku tutuklar. Tutkusunu sevgi zannedenlere
söylüyorum: Elinizi kolunuzu bağlayan, irâdenize söz
hakkı tanımayıp onu teslim alan, aklınızın dizginlerini eline geçiren,
sizi uysal bir binek gibi istediği tarafa sürükleyen şey en
büyük özgürlük demek olan sevgi olabilir mi?
Tutkunun bir türü de tiryâkiliktir. Bir tiryâki, bana tiryâkisi olduğu
şeyi sevdiğini söylüyorsa ben bunu “tutku“ olarak anlarım
ve onun tutkuyu sevgi sandığı sonucuna varırım. Bu tiryâkilik her
zaman aynı şeyde ortaya çıkmaz, farklı farklı şeylerde tezâhür
edebilir. Kadın ya da erkek, bir zombi gibi kendisini esir edip ardından
sürükleyen şeyin adını aşk koymaktan gizli bir haz duyarlar.
Gerçek aşkın, saf aşkın iyi şöhretinden böyle istifade ederler.
Hâlbuki bu aşk değil; tutkunun ta kendisidir. Çünkü gerçek aşk
insanı kendi cinsinin elinde oyuncak etmez, insana özgürlük bahşeder
ve aşkınlık kazandırır.
Gerçek aşkı tanımayanlar iki kişilik divâneliklerin adını aşk
koymakta ısrarlıdırlar. Bu durum psiko-patolojik bir vak’adır. Aslında
tutku olan bu tip “aşk“lar çoğunlukla yalnızlığı yüksek dozda
yaşayan fertlerde görülür. Bu tipler çektikleri aşırı rûhî yalnızlığı
hafifleten birini bulduğu zaman, ilk anda kronik yalnızlığını
hafifleten o kişiye karşı duydukları minnet hissini aşk zannederler.
Uzun zamandır uçsuz bucaksız yüreğinde bastırdığı yalnızlık acısını
dindiren bu unsura karşı duyulan minnet ve şükran hissidir bu.
Aşk zannedilen bu hissin güçlü olması, sevginin şiddetinin ölçüsü
değil; daha önceki yalnızlığın derecesinin büyüklüğüdür. Yeni
durumda, yalnızlık açısından değişen pek bir şey yoktur aslında.
Evvelce tek kişilik olan yalnızlık, şimdiki durumda çift kişilik yalnızlığa
dönüşmüştür. Tabii, bu tutku platonik (tek yanlı) değilse.
211 M. İslâmoğlu, a.g.e., s. 107-111
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 62 -
Platonik aşklar genelde hayal gücüyle orantılı olarak büyürler.
Bu tip sevgilerin çoğu hayalî sevgidir. Sevgi hayal olduğu sürece
katlanılır. Fakat sevgi insanlar arasında yaşanılan bir olgu haline
gelince, aradığını bulmuşluğun korkusuyla donar kalır kahramanımız.
Çünkü gerçekte onun aradığı, sevginin kendisi değil şöhretidir.
Onu bir avuntu aracı olarak kullanmaktadır. Deniz kartpostallarında
hayalî geziye çıkan adam gibi sevgilinin kendisine değil,
fotoğrafına tutkundur. Bu tip sevgilerin diğer bir boyutu da, insanın
kendi sorunlarını çözmek yerine, kendinden, kendi gerçeklerinden
kaçmak için başkalarıyla ilgileniyor görünmeyi seçmesi.
Kendi sorunlarının tümü yüzüstü dururken sevdiğini zannettiği
insanın sorunlarını çözmeye çalışır ve bunun adını da “fedâkârlık“
koyar. İşte bu, insanın kendisinden kaçışıdır. Tabii, sonuçta hiçbir
sorun da çözülmüş olmaz.
Cinsellik, alkol, uyuşturucu, mecnunluk ve serserilik aşkın doğal
birer sonucu gibi gösterilir çarpık sevgide. Bu kocaman bir aldatmacadır.
Bunlar olsa olsa doyumsuz birinin, kendisini içine atıp
kaybolacağı bir girdap arama çabasıdır. Bu tip sevgilerde sevilen
bir “girdap“ görevi görür. O âdeta bir intihar ağacıdır. Bütün bunlar,
sevgi ve aşk değil; tutkunun farklı yansımalarıdır. Böyle birinin
mâşûkuna bakması bir tiryâkinin tiryâkisi olduğu şeye bakması
gibidir. Yalnızlığını, içki şişesinde balık olma düşüncesiyle gideren
bir ayyaşla, yalnızlığını bir kadının cinselliğinde giderme düşü gören
bir tutkun’un ruh halleri birbirinden farklı değildir.
Hâlbuki sevginin dinamiği ruhtur ve ruhun cinselliği yoktur.
İnanan ruhuyla sever. O sevgide, ön planda olan cinsellik değil;
ruhun, yani “üflenen öz“lerin birbirlerine karşılıklı olarak duydukları
iştiyaktır. Saf (rûhânî) sevginin altında buzağı (cinsellik)
arayan tipler ruhuyla değil; aklıyla, ya da daha başka yerleriyle seven
tiplerdir. Sevgiyi hep cinsellik olarak algılayanlar, rûhânî sevgilere
de “libido“ gözlüğünden bakarlar. İman edenlerin birbirine
kardeş kılınması, işte o “üflenen öz“ün bedendeki egemenliğini
kabul etmek (iman)tir. Bu egemenliği kabul edenler kardeş kılınmış
olurlar.
Birçok kişi cinsel arzuyu kafalarında sevgi ile özdeşleştirdikleri
için birbirlerine duydukları bedensel isteği kolayca “sevgi“ ya da
“aşk“ sanabilmektedirler. Öyle olduğunu kabul etsek bile illeti cinsel
arzu olan bir sevginin ömrünü ve değerini varın siz hesaplayın.
Kaldı ki bu, sevgi değil; iki kişilik bencilliktir; çift kişilik yalnızlıktır.
Bencil kişi, aslında değil başkasını, kendisini bile sevemez. Yaygın
kanaatte olduğu gibi, bencillik kişinin kendisini sevmesi değildir.
Belki kendi kalbî beceriksizliğinin üzerine egosunu giydirmektir.
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 63 -
O üretememenin acısını, ilgisini kendi şahsına tahsis ederek çıkarır.
Yalnızca tek bir kişi tarafından tüketilecek kadar kısır bir yüreğin
ürününe, nasıl “sevgi“ diyebiliriz?
Sevgi bir ummandır; yüzölçümü sınırsız olan bir yüreği bir kişiye
tahsis etmek sevgiyi hadım etmektir. Benliğinin dikenli tellerinden
kurtulup o yüreğin kıyılarına gelip dayanan herkesin girme
hakkı vardır oraya. Sevginin sadece kendisine tahsis edilmesini Allah
bile kullarından istememiştir. Onun istediği, sevgide başka bir
şeyin kendisine denk tutulmaması, en çok kendisinin sevilmesidir:
“İman edenler ise en çok Allah’ı severler.“ 212
Çağdaş insanın aşk adını verdiği yalnızlıkta, iki kişi dünyayı,
Allah’ı, Rasûlü karşılarına alıp bir ltd. şirket kurarlar. Bu iki kişilik
şirketin adına da sevgi derler. Çağdaş insanın hastalıklarından
biri de sevmeye değil; sevilmeye, beğenilmeye çalışması. Bunun
için olmadık kılıklara girmesi, bir yığın maskeler edinip; insanlara
gerçek yüzünü değil; maskeli yüzünü göstermesi ve sonunda
maskesini kendi gerçek yüzü sanması. Sen oradan geçiver. Sevgiyi
üretecek olan yine sevginin kendisidir. Etken ol, önce sev, sonra
ne yaparsan yap.
Romanlara, filmlere konu olan ve adına “büyük aşk“ denilen
çarpık sevgi bir tür tapınışa kapı aralıyor. Tutkuda taraflar birbirlerini
sevme değil; birbirlerine tapınma yarışına girince, aşk bir fetişizme
dönüşüyor. İnsanoğlu tarih boyunca putunu hep kendisi
yapmış ve dönüp kendisi tapmıştır. Bu kadim tutkunun bir devamı
oluyor bu iş. Put edinilen sevgilinin kendisi değil; bizzat tutku
yani “hevâ“ oluyor. Tutkusunu (hevâ) tanrı edinmekten Kur’an’da
da söz ediliyor: “Tutkusunu tanrı edinen kimseyi görüyor musun?“213
Gerçek sevginin yüceltici gücü olduğu gibi, çarpık sevginin de aynı
oranda alçaltıcı özelliği vardır. Birincisinde insan kendisini bulurken,
ikincisinde kendisini yitirir. Sevdiğini ilâh edinen, onu tefekkür
eder, onu zikreder, onu tesbih eder, onu görür, onu yaşar. O
artık sevgili olmaktan çıkıp bir çeşit “ilâh“ olur. Ve zaten bu sayılanlar
da bir tür tapınış yöntemleri değil midir?
Kahramanımız en büyük yanlışı sevgi dağılımında yapmıştır.
Yalnızca Allah’a verilebilecek payı kendi cinsine ayırmış, tutkusunu
tanrı edinmiş ve onu “Allah’ı sever gibi sevmiş“tir. Böyle bir
tavra karşı Ğayûr olan Allah’ın muâmelesi biraz farklıdır: “Allah
onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinde de bir perde
212 2/Bakara, 165
213 25/Furkan, 43
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 64 -
vardır.“214 Burada bir noktayı hatırlatmak gerek: Tutkusu insana
olan biri, tutkusu eşyaya olan birinden çok daha ehvendir. Hiç değilse
insan mahlûkatın şereflisidir. Ya mahlûkatın şerefsizine vurgun
olup onu “ilâh“ edinenler? Çoğu kez, çarpık da olsa, su katılmadığı
zaman sevgi, insana doğru adresi buldurabilir. Sevmeyi
öğrenmiş bir yürek, yanılgısını anlayıp gerçek sevgiliyi farkedince
O’na yönelecektir. O zaman geçmiş acı tecrübe mükemmel bir iç
zenginliğin kazanılmasında başrolü oynayacaktır. Gerçeğiyle, sahtesiyle
sevgiyi hiç tanımayan insanın sözünü etmeye bile hâcet
yok, çünkü onun “insan“lığı tartışılır.
Bu konuda son söz yine âyetin: “Rabbiniz sadece kendisine
tapmanızı emretti.“215 Putlaştırılan sevgide sevgililer birbirlerinde
olağanüstü şeyler görmeye başlarlar. Tıpkı Kur’an’ın dediği gibi:
“Belki yardım olunurlar diye Allah’tan başka tanrılar edindiler.“216 Sonunda
ne mi olacak? Onu da aynı kaynaktan öğrenelim: “(O putlaştırdıkları)
kendilerine yardım edemezler, tersine kendileri onlar için hazır
kıta askerdirler.“217 Hele tek taraflı tutkularda bu gerçek kendini
ne kadar açık bir biçimde gösteriyor. Sevgili adını verdiği ikonu
memnun etmek için yaptıklarının yarısını Allah için yapsa, belki
de O’nu râzı edecek. Bu serüven bazen tarafların birbirlerinden
yok oluşuyla son bulur. Maddî ya da mânevî intihar...
Çağdaş sistem insana ruh açlığını fark ettirmemek için ha bire
oyuncak üretiyor. Aile bağlarını, toplum bağlarını, sosyal erdemleri
zayıflatıp yok ederek bireyi önce yalnızlığa itiyor. Ardından
yalnızlığını hatırlayıp onu yenmeye çalışanların rotasını saptırıyor,
ona yaşına göre oynayacağı oyuncaklar imal ediyor. O zavallı
da bunları değiştire değiştire oynuyor, oyalanıyor. Bu oyuncaklar
ona yalnızlığını geçici bir süre unutturabilir, bir uyuşturucu etkisi
yapabilir. Asıl tehlike, bu oyuncakların ardındaki gizli maksadı
göremeyip onlara güvenerek, insanın, sevebilecek yerlerini yok
etmesidir. Bir kez toplumu bu hale getirirlerse gerisi kolay. Böylesi
bir toplumda insanlararası ilişkilerin illeti sevgi değil; menfaattir.
Herkes ikiyüzlü değil; iki yüz yüzlüdür. Olanca münâfıklığıyla sergilenen
çağdaş ilişkilerdeki yapmacı “kibarlık“a budalaca katlanmak
zorundadırlar. “Katlanmak“ ne kelime, kendisi de aynı oyunu
karşısındakine karşı oynamak zorundadır. Belirleyici gücünü
sevginin oluşturmadığı çağdaş ilişkiler tüketim, gösteriş, reklam
ve sahtekârlık üzerine kurulmuştur. Bireyi makinenin bir parçası
214 2/Bakara, 7
215 12/Yusuf, 40
216 36/Yâsin, 74
217 36/Yâsin, 75
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 65 -
haline getiren sistem, onun şahsiyetini hedeflemiştir. Onu en şerefli
yaratık makamından indirip eşyalaştırma ve eşyayı da onu
indirdiği makama geçirmek ister. Senden kutsadığı eşyayı tüketmeni,
yalnızca tüketmeni ister.
Bu bir yabancılaştırmadır; her şeyden önce insanın kendisine
karşı yabancılaştırılması, öz benliğine karşı yabancılaştırılmasıdır.
Böyle biri için sevgi, karın doyurmayan bir ayrıntıdır. Yabancılaşmış
tip, her şeye midesinden baktığı için, her şey orayı doldurduğu
oranda ya da bir eşya gibi tepe tepe kullanıldığı oranda kıymetlidir.
Ruhun varlığından haberi olmayanlar, ruhun açlığını nereden
bilsinler? Çağdaş sistemin bu sapıklığına bilimsel bir temel
hazırlamaya çalışan kapitalizm dininin sahtekâr peygamberleri,
kendilerine ilk hedef olarak sevgiyi seçmişlerdir. Bunlardan biri
olan Freud’a göre, tüm içgüdüsel arzular hiçbir engelleme ile karşılaşmadan
tatmin edilince mutluluk ve ruh sağlığı kendiliğinden
sağlanacaktır. Hiçbir ahlâk kuralı tanımayacaksınız, tüm toplumsal
değerleri reddedeceksiniz, dinin ilkelerini rafa kaldıracaksınız,
tüm eylemlerinizin itici gücü şehvet olacak, her türlü arzunuzu
her çeşit yoldan tatmin ederek mutlu olacaksınız.
Bu tezin bilimsel olup olmadığı üzerinde durmuyorum; ne olduğu
ortada zaten. Fakat bunun hiç de böyle olmadığını Freud’u
yetiştiren toplum bile anlamış durumda. İnsanı mutlu eden, şehvet
ve cinsel arzularının engellenmeden tatmini değil; bir dâvâya inanarak
inancını hayatında yaşayabilmesidir. O dâvâ eğer dünyevî
ise dünyada mutlu olur, eğer iki cihan mutluluğu istiyorsa o dâvâ
İslâm olmalıdır. Bu tez, kimin ekmeğine yağ sürüyordu? Elbette
kapitalizmin. Bu sömürü düzeninin insanın maddî ve mânevî tüm
ihtiyaçlarını karşılayıp onu mutlu etmeye yeteceği ispatlanmaya
çalışılıyordu. Ağababaların dünyayı daha iyi sömürebilmesi için
insanların aklını fikrini uçkuruna takması isteniyordu. Patronlar
bunu Freud aracılığıyla gerçekleştirmeye çalıştılar. Böylelikle kapitalizmin
insan sorunlarını çözmede daha kapsayıcı bir hale geldiği
vurgulanacaktı. Freud’a göre; insan doğuştan yarışmayı sever ve
birbirlerine karşılıklı nefretle doludur. Erkekler ise hep birbirlerini
kıskanırlar.
Darwin de bu bilimsel sömürü korosuna en güçlü olanın yaşamını
sürdürdüğü ve geliştiği teziyle katıldı. Hayatı tesadüfle
açıklayınca başka türlüsünü söylemesi de mümkün değildi zaten.
Böylelikle hayatın dinamiği, hak değil; güç olmuş oluyordu. Kaba
kuvvet, yaşamın kaynağına kocaman cüssesiyle gelip kuruluveriyordu.
Freud kapitalizmi psiko-sosyal alana taşırken, Darwin de
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 66 -
bu sömürü dinini biyolojik alana taşıdı. Sonuçta ikisi de aynı hedefe
ateş ettiler, sevgiye...
Putperest Batı medeniyetinin (Batı, toplum ve sistem olarak
tarihinin hiçbir döneminde muvahhid olmamış, aldığı hakikatleri
tahrif ederek almıştır) üzerinde yükseldiği felsefe budur. G. Leonard
kendi toplumunu şöyle değerlendiriyor: “Bu toplum, dünyayı
bir yörüngeye sokabilir, aya ulaşabilir, ama iki insan için birbirini
boğazlama isteği duymadan bir hafta süreyle birbirleriyle uyum
içinde yaşamanın yolunu henüz bulamadı.“
Onların bu hastalığı hangi topluma bulaşmadı ki? Şimdi nefreti
insanın değişmez karakteri olarak tanımlayan Batı her yerde;
Batı içimizde, çünkü nefret içimizde. Onun girdiği yerde sevgi yaşayamaz,
zaten o da yaşamadı. Sevginin sahibi, kendisinden yüz
çevirenden aldı, onu tanıyanlara verdi. Tarih boyunca böyle olmuştur
bu. “Ey iman edenler, sizden kim yolundan dönerse Allah öyle
bir toplum getirecek ki O onları sever, onlar da O’nu.“ 218
Sevmek fedâkârlıktır, verdikçe, harcadıkça çoğalır. Kimi harcamaların
sonu tükeniş ve yoksulluk olabilir. Fakat sevginin bizzat
kendisi zenginliktir. Bu yüzden sevebilen insan iki dünyanın
en zengin insanıdır. Çünkü gerçek zenginlik vermektir, veren el
olmaktır. Üreterek vermekten kazanılan ruh olgunluğu başka bir
şeyden kazanılamaz, hele tüketerek harcamaktan hiç.
Züleyha alıyordu, tüketici bir sevgiydi onunkisi, zaten arzusu
da buydu: Yusuf’u tüketmek. Yakub (a.s.) veriyordu, üreticiydi
onun sevgisi. Seviyor ve veriyordu. Gözlerini verdi, değerli bir varlığı
olan gözlerini. Sevginin bedeli olmuştu bir çift göz, onun karşılığında
sevgi de kendi bedelini Yakub’a ödedi; gözün göremediğini
gören bir burun vererek. Sevginin, sevip fedâ edene ödediği
bir bedeldi bu.
Tüketici sevgiyle üretici sevgi arasında bir fark vardı: Şefkat.
Birinin illeti şehvet iken, diğerinin illeti şefkat idi. Allah’a olan
sevgisini öz yavrusunu gözünü kırpmadan fedâ ederek ispatlayan
İbrâhim’e, sonunda sevgi aracı olan İsmâil’in iâde edildiği gibi,
Yakub (Allah’ın selâmı tümünün üzerine olsun)’un bedel olarak
ödediği gözleri de sonunda kendisine iâde edildi.
Şehvete dayalı cinsel sevgi aslında arzunun aklı ve duyuları
hükmü altına alıp kalbi yanıltmasıdır. Bunun benzeri hayvanlarda
da görülür. Bu tip bir arzu tatmin edilmezse ihtirasa dönüşür.
Sadistçe duygular işte bu tatmin edilmeyen ihtirasın insanı teslim
almasının sonucudur.
218 5/Mâide, 54
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 67 -
Sevginin Tezâhürleri: Sevgiyi besleyen yan kaynaklar vardır.
Bunlar olmadan sevgi tek başına uzun süre ayakta duramaz. Sevginin
saçakları bu kaynaktan beslenirse o sevgi sağlam ve uzun
ömürlü olur. Bunlar emek, ilgi, tanıma, sorumluluk ve saygıdır.
Emek: En doğal sevgi, emeğe dayanan sevgidir. Çünkü bu
tür sevginin içerisinde ilk kalemi şefkat oluşturur. Allah’ın kuluna,
ananın evlâdına, bahçıvanın çiçeklerine, mimarın eserine olan
sevgisi de bu tür bir sevgidir. Seven sevdiğine emek vermiş, kendisinden
bir şeyler katmıştır. İnsanlar ekmekle doyar, emekle büyür,
sevgiyle yaşarlar.
İlgi: İlgi de sevginin tezâhürlerindendir. Bir şeyi sevip de ona
ilgi göstermemek düşünülemez. Meselâ Allah’ı sevdiğinizi söylüyorsun
ama O’nun emirlerine ilgisiz kalıyorsanız, bu sevgi kupkuru
bir iddiâ olur. “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah
da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayan, merhamet
edendir.“219 Evet, yaratıcınız sevginizi ispatlamanızı istiyor, bunu
sevdiklerini de severek yapmanızı, onlara uyarak yapmanızı istiyor.
O’nun sevdiklerine itina göstererek, O’nun koyduğu kuralları
hayata hâkim kılarak yapmanızı istiyor. Unutanların unutulacağını
bilmenizi istiyor: “Onlar Allah’ı unuttular; Allah da onları unuttu.“ 220
Tanıma: Sevginin tezâhürlerinden biri de tanımadır. Tanıma
yöntemlerinin içinde en kolayı sevgiyle tanımaktır. Bunlar içiçe
eylemler. Sevdiğiniz kadar tanırsınız; tanıdığınız kadar seversiniz.
Fakat toplum tanımadan sevenlerle, sevdiğini iddiâ edenlerle
dolu. Bunu nasıl beceriyorlar, bilemiyorum doğrusu. Zaten bu tip
sevgilerin ömrü de olmuyor, tanıyıncaya kadar sürüyor. Buna şıp
sevdilik derler. Bir de tanıdıkça artan sevgi vardır ki, böyle biri
olmak büyük bir lütuftur. Allah da tanındıkça sevilir. Sevgi, tanımanın
en kestirme yoludur, demiştik. Çünkü sevmek, sevilmeyi
gerektirir. Bu eylemin karargâhı yürektir ve sevmek insanın kırkıncı
odası olan yürekte birini konuk etmektir. İnsanın sırrı işte o
odadadır. İnsanı tanımak için orayı görmek gerekli, yani sevilmek
gerekli. İnsana tanınmak içinse orada görmek, yani sevmek gerekli.
Elinde sevginin giriş kartını taşımayan, o odaya orduyla gelse
dahi giremeyecektir, göremeyecektir, tanıyamayacaktır.
Sorumluluk: Sevgi sorumluluk ister. Zaten sevmek, başlı başına
bir sorumluluk değil midir? Sorumsuz insanlar tutulabilir, vurulabilir,
lâkin sevemezler. Çünkü sevgi kazanılması zor, muhâfazası
ise daha zor bir olaydır. Onu korumak ve kollamak insana birtakım
219 3/Âl-i İmrân, 31
220 9/Tevbe, 67
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 68 -
ek yükümlülükler getirir. Yani engin bir sabır işidir sevgi. Sorumluluğun
zıddı yetersizliktir. Bir insana, sırf kendi kendine yetmediğin
için bağlıysan, o sevgi bir gün bir yerlerinden dökülüverir.
Sorumluluk en fazla eşler arasındaki sevginin çimentosudur. O
giderse aile binası ikisinin de başına yıkılacaktır.
Saygı: Kişi sevdiğini saymıyorsa ona bir gün sevginin faturasını
çıkartabilir, hatta sevdiği kişiyi tezgâhına koyup pazarlayabilir. Bu
ona duyduğu sevginin sırtından geçinmektir ki, pek hoş karşılanmaz.
Sevmek, sevilenin özgürlüğüne, şahsiyetine saygıyı gerektirir.
Dengesizliğe varan saygısız sevgi, içerisinde sevileni esir alma,
onu tutsak etme arzusunu barındırır. İşte bu yamuk arzu, ancak
saygıyla önlenebilir. Sevdiğini nesneleştirmekten kaçınabilen çok
az insan vardır. Sevilenin nesneleştirilmesinin en etkili tedbiri saygıdır.
Çünkü insan bir nesneyi sevebilir, fakat bir nesneye saygı
duyamaz. İşte bu nedenle saygı, sevginin kişisel bir sömürüye dönüşmesini
önleyen yegâne unsurdur.
Sevgi öğretilebilir mi? Ne münâsebet, elbette öğretilemez, fakat
yaşanır. Ancak, insanın sevme yeteneğini keşfetmesi, bu gizli
hazineyi ortaya çıkarması için, içinde taşıdığı mükemmel donanımı
görmesi, belki eğitimle sağlanabilir. Sevgiyi öğretmenin en
garantili yöntemi sevmek ve sevgi temelleri üzerinde yükselen
model bir toplum oluşturmaktır.
Kur’an sevgiden bu kadar çok söz ederken, sevgi bizim hayatımızda
ne kadar yer tutmakta? Sevebilecek yerlerimizi ellerimizle
hâlâ yok etmemişsek, haydi, hep birlikte sevgi oluğunun altına tutalım
başlarımızı. Bilelim ki, İslâm’ın ve insanın ortak düşmanları
önce sevgiyi katlettiler ve yerine nefret tohumları saçtılar. Bombalarını
coğrafyamızdan önce yüreklerimize attılar ve oradan başladılar
işgale. Yaşadığımız bu diz boyu sefâlet neyin sonucudur
sanıyorsunuz? Sevginin kanı dökülmüşse bir yüreğe, o yüreğe bir
daha bahar gelir mi hiç? Sevgi güllerini yolan eller kurumaz mı
hiç? Ondan geriye buğz, hased, kin, sûizan, kapris, ihtiras kalacaktır.
Sevginin yerini bu sayılanlar aldığı zaman gelsin gıybetler,
gelsin iftiralar, dahası gelsin hamâkatten kaynaklanan ihânetler
ve acımasızca kıyımlar.
Evet, yakıtı tükenmiş bir yürekle bu dünyanın en zor yokuşunda
nereye kadar çıkabilirsiniz ki? Kalp öyle bir taşıyıcı ki, taşıdıkları
arasında iman var, Kur’an var, basîret var, firâset var, cemaat
var -kırıp bitirmemişse tabii- ümmet var. Nüfusu milyarları bulan
bu ülkenin yüzölçümü henüz hesaplanabilmiş değil. Bütün bunlar
bir yana, orası Mekânsız’a mekân olacak kadar, O’nu orada
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 69 -
ağırlayacak kadar büyük. Bu sınırsız coğrafyada, bu sınırsız yükü
çekebilecek taşıtın yakıtı da sınırsız olmak gerek. İşte o yakıt
“sevgi“dir. Değilse, o muazzam yüke yürekten başka hangi araç,
sevgi’den başka hangi yakıt dayanabilir? Bir sonsuz’u taşıyan sonsuz
bir araca, sonsuz bir yakıttır sevgi.
Onun için diyoruz ki “önce sev...“ Kardeşini sevdin mi bir kez,
kötülük yapamazsın ona. Eğer mü’minler elimizden, dilimizden
emin olamıyorlarsa, sevgisizlik yüzündendir. Sevginin “cennet“
demeye geldiğini, sevginin “iman“ demeye geldiğini bir daha
dinleyelim Rasûl’ün dilinden: “Vallahi birbirinizi sevmedikçe iman etmiş
olamazsınız; iman etmedikçe cennete giremezsiniz.“
İnsanın insana sunabileceği en ölümsüz hediyedir sevgi. Bir
asrı asr-ı saâdet eden işte budur. Onlar sevgiyi öyle yüksek dozda
yaşadılar ki, sonraki nesiller onların bu sevgi stoğunu yüzyıllardır
harcaya harcaya bitiremedi. Buyurun, kuşağımızla biz bu sevgiyi
tüketen değil; üreten olalım. Öyle üretelim ki, sonraki kuşaklara
bile yetsin bu sevgi. Eğer dünyadaki insana ve insandaki dünyaya
varlığın harcadıkça çoğalan ortak sermâyesi sevgi hâkim olmayacaksa,
nasıl sağlanacaktır insanın mutluluğu? Ve yüreklerin işgal
altında olduğu bir toplumda sevmeyi neyle, nasıl becerecektir insanlar?
221
Sevginin Tezâhürü; Dostluk
ve Dostun Nitelikleri
Kur’an’ın haber verdiği velîde/dostta bulunan nitelikleri,
Kur’an’dan yola çıkarak belirleyebiliriz. Zira dostu tanımadan istenilen
hedefe ulaşmak mümkün değildir.
a- Dost, dostunun sıkıntılarını gideren ve gelecek belâları önleyebilendir.
Böyle bir dost, sadece Yüce Yaratıcı’dır. Zira, bütün
ümitlerin kesildiği bir anda yardım etme imkânına sahip olan sadece
O’dur. 222
b- Dost, Yüce Yaratıcı’yı tanıtan, dünya ve âhiretle ilgili doğru
bilgiler veren, lehimize ve aleyhimize olanları tanıtarak doğru karar
vermede yardımcı olan, insanların sıkıntıya düşmesine üzülen,
yaratılanlara acıyan ve hatalarını affedendir.223 Böyle bir dost, rahmet
peygamberi ve diğer nebîler olabilir. 224
221 M. İslâmoğlu, Yürek Devleti, s. 111-125
222 Bkz. 58/Mücâdele, 22; 2/Bakara, 107, 120, 257; 3/Âl-i İmrân, 150; 4/Nisâ, 45;
6/En’âm, 51; 7/A’râf, 196
223 5/Mâide, 55; 9/Tevbe,16
224 9/Tevbe, 61, 128; 21/Enbiyâ, 107; 28/Kasas, 46; 44/Duhân, 6
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 70 -
c- Allah’a ve Peygamberine gönülden bağlı olup Allah’ın
rızâsının dışına çıkmayan225 ve her konuda örnek olarak insanların
hayrını düşünen, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaya çalışan,
sevgisini ve buğzunu Allah için yapan, kötülüğü iyilikle önleyendir.
Böyle insanlar Allah’ın dostluğunu kazananlardır. Zira onların
hedefi, Allah’ın rızâsı ve sevgisini kazanmaktır. Bunlar, Kur’an diliyle
velî olanlar, Allah’ın velî kullarıdır.
d- İmanda birlik içinde bulunarak Allah’a, Peygamber’e ve
mü’minlere karşı gelebilecek tehlikeleri önlemede can ve mallarıyla
yardım içinde olabilenlerdir.226 Kur’an, bu durumda olanları
mü’min olarak değerlendirir.
e- Dostun dostluğu dünya menfaati ile sınırlı olmamalıdır.227
Dostların, birbirlerini Allah için sevmeleri gerekir. Böyle insanların
birbirleriyle olan sevgileri geçici bir menfaate dayanmaz. 228
Allah’ın velîsi/dostu olmanın da birtakım özellikleri belirtilir.
Allah dostu (velî ve evliyâ) olmanın birtakım özellikleri ve şartları
da vardır. Onları şöyle sayabiliriz:
a- Müslüman olmak,
b- Allah’a ve Peygamberine İslâm’ın istediği şekilde inanmak,
c- Namaz kılmak,
d- Zekât vermek,
e- Yaptıklarının hesabını verecek şekilde ihsan sahibi olmak. 229
Bu maddelerde özetlenen müslümanın vasfı dostluktur. Ondan
dosta yaraşacak hareketler beklenir. Müslümanın görevi, insanlara
Allah ve Rasûlünün yaklaştığı şekilde ve ölçüde yaklaşmaktır.
İslâm’ın tüm insanlara da tanıtılması gerekmektedir. Bir
müslüman, Allah’a vereceği hesabı ikinci plana alarak, maddî
çıkarlara öncelik verirse, Allah’ın istediği dostluğu ve kardeşliği
oluşturması mümkün değildir. Âyetlerin ortaya koyduğu dostluğu
ve kardeşliği sağlayacak insanlarda iman olmadan, sâlih amel
ve ihsan; amel olmadan da diğerlerinin istenen şekilde olması
düşünülemez. İnsanlar arasında istenilen dostluğun oluşması
için, Allah’ın aradığı takvâ özelliklerinin bulunması gerekir. Bu
225 3/Âli- İmrân, 110; 41/Fussılet, 34; 2/Bakara, 112; 6/En’âm, 4; 3/Âl-i İmrân,
150; 22/Hacc, 78
226 60/Mümtehıne, 1, 8, 9; 8/Enfâl, 60; 9/Tevbe, 71; 3/Âl-i İmrân, 118
227 Bkz. Ebû Dâvud, Büyû’, 78; krş. 10/Yûnus, 62
228 Remzi Kaya, Kur’an’da Dostluk İlişkileri, s. 65-66
229 5/Mâide, 55-56; 2/Bakara, 112
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 71 -
özelliklere sahip olanların ellerinden ve dillerinden, yaratılanlara
ancak fayda gelir. İslâm’ın istediği budur.
“Kişi, sevdiğiyle beraberdir.“ 230
“Bir şeyi aşırı sevmek, insanı o şeye karşı kör ve sağır yapar.“ 231
“Allah için sevişen iki din kardeşi buluştukları zaman, biri diğerini
yıkayan iki el gibidirler. Ne zaman iki mü’min bir araya gelirse,
Allah Teâlâ, birini diğerinden faydalandırır.“ 232
“Allah için birbirlerini sevip dost olanlar, kıyâmet gününde arşın
gölgesinde, nurdan minberlere kurulup oturacaklardır.“ 233
“Din kardeşinin ayıplarını örten kimsenin, Allah Teâlâ dünya ve
âhirette kusurlarını örter.“ 234
“Büyüklerimize saygı göstermeyen, küçüklerimize şefkat göstermeyen
Bizden değildir.“ 235
“Allah için sev, Allah için buğzet, Allah için dost ol ve yine
O’nun için düşman ol. Çünkü Allah’ın dostluğuna ancak bu şekilde
erişilir.“ 236
“Zâlimi seven kimse, Kâbe’de duânın mutlaka kabul olunduğu
yer olan makam-rükün arasında 70 yıl kalıp ibâdet etse dahi,
kıyâmet günü, Allah onu sevdiği zâlim ile beraber kılacaktır.“ 237
“Kul, aslında cehennemlik bir adamı, Allah’ın rızâsına uygun,
hayırlı bir iş yaptığını gördüğü için sevmiş olsa, bu yüzden Allah
onu mükâfatlandırır. Yine kul, aslında cennetlik olan bir adamı,
Allah’ın rızâsına aykırı, kötü bir iş yaparken görüp buğzetmiş olsa,
bundan dolayı da yine Allah onu mükâfatlandırır.“ 238
“Allah için dost olanların sevgisi, sebebi devamlı olduğu için
devam eder. Dünya için dost olanların sevgisi ise, sebebi fâni ve
devamsız olduğu için kısa sürer. Bir an gelir ki son bulur.“
“Allah sevgisinin alâmeti, muvâfakat, yani emredilene uyup,
peki demektir.“
230 Hadis-i Şerif rivâyeti
231 Hadis-i Şerif rivâyeti
232 Hadis-i Şerif rivâyeti
233 Hadis-i Şerif rivâyeti
234 Hadis-i Şerif rivâyeti
235 Hadis-i Şerif rivâyeti
236 Abdullah bin Ömer
237 Abdullah İbn Mes'ûd
238 Muhammed bin Hanefiyye
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 72 -
Bir zat, Muhammed bin Vâsi’ye: “Ben seni Allah rızâsı için seviyorum“
demişti. O da şu karşılığı verdi: “Madem O’nun için beni
seviyorsun. O da seni sevsin!“ Sonra şöyle duâ etti: “Ey Allah’ım!
Senin için halk tarafından sevilirken, aynı zamanda Senin sevmediğin
bir kulun olmaktan Sana sığınırım.“
Mü’min mü’mine mü’mince bakarsa nice güzellikler, sevilecek
pekçok yönler görecek ve sevecektir. Her şeyden önce güzellik,
bakan gözde; sevgi, seven gönüldedir.
“İnsanoğlu böyledir işte, hep sevilmek ister. Fakat sevilmek için
önce sevmek ve sevilmeyi hak etmek gerek.“
“Bir insanın iki sevgisi olamaz; Allah bir göğüste iki kalp yaratmamıştır.“
“Temiz ve berrak bir sevgi, ruhtaki bütün korkuları filtre eder.“
“Mıknatısın demiri çektiği gibi, insanoğlu da kendisini sevene
karşı muhabbet etmektedir. Çocuğun annesine olan muhabbeti,
dünya zevklerinden, onu yedirip içirmesinden dolayı değildir.
Aralarındaki bu bağ, Allah’ın kalbe koyduğu akrabalık, annelik
sevgisi sebebiyledir.“
“Allah sevgisi, itaate sarılmak, aykırılıklardan ayrılmaktır.“
“Sevilmek için önce sev ve sevimli ol.“
“Seviniz, insan hayatında bundan güzel bir şey yoktur, Sevilmesi
gereken zâtı gereği gibi sevmek, devamlı bir mutluluktur.“
“Eğer bir kimseyi, kimse sevmiyorsa, bunun sebebini araştırmalıdır;
eğer bir kimseyi herkes seviyorsa, bunun sebebini de araştırmalıdır.“
“Ana babalar, çocuklarından yedikleri tokatların sebebini, onları
çok fazla, yani ölçüsüz sevmelerinde aramalıdır.“
“Büyük işlerden hiçbiri sevgisiz başarılamamıştır.“
“İnsanlara giriş yolu gönül yoludur. Sevmeyen, insanlara kendisini
sevdirmeyen bir insan, insanlara bir şey anlatamaz.“
“Sevgiyle bakılan her şey güzeldir.“
“Gerçek sevgi, iyilik gördüğünde artmayan ve kötülük gördüğünde
eksilmeyendir.“
“Sevgi, rûhun güzelliğidir.“
“Çok şeyi sevmezsen, çok şeye üzülmezsin. Fâni şeyleri aşırı sevmek,
boş şeyler için üzülmek demektir.“
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 73 -
“Her şeyden bıkılabilir, ama sevgiden asla!“
“Sevginin karşılığı yine sevgidir.“
“Sevgi, bir çeşit savaştır.“
“Sevgi, kalbin göklere yükseldiği altın merdivendir.“
“Beşerî aşk, insanın her şeyini kilitleyen anahtar olabilir; İlâhî
sevgi, insanın her şeyini açan/çözen anahtardır.“
“Kendi isteğiyle sevilmek kolay değildir, ama saygı uyandırmak
kolaydır.“
“Sevgi, güneş gibidir; kör bile hisseder.“
“Dünya sevgisi, insanın kalbinden imanın tadını çıkarır.“
“Sevgi, insanı sürükleyip götüren eşi bulunmaz bir taşıttır.“
“Güzel değil batmakla kaybolan mahbûb/sevgili. Çünkü zevâle/
yokluğa mahkûm, gerçek güzel olamaz. Ebedî sevgi için yaratılan
ve İlâhî ayna olan kalp ile sevilmez, sevilmemeli.“
“Dünya için sevişenlerin araları, zamanla bozulur; Mevlâ için
sevişenlerin araları ise hiç bozulmaz.“
“Niçin başın göklerde, ne arslansın ne devsin;
Mü’minleri sev, Allah da seni sevsin.“
“Her kime nasib olsa Kâbe, Hüdâ dâvet eder,
Herkes sevdiğini hânesine dâvet eder.“
“İlâhî! Sevdir bize hep, sevdiklerini. Yerdir bize hep, yerdiklerini.
Yâr et bize erdirdiklerini.“
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 74 -
Sevgi Konusunda Âyet-i Kerimeler
A Sevgi Anlamında Hub (H-b-b) ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(Toplam 83 Yerde): 2/Bakara, 165, 165, 165, 177, 190, 195, 205, 216, 222,
222, 276; 3/Âl-i İmrân, 14, 31, 31, 32, 57, 76, 92, 119, 119, 134, 140, 146,
148, 152, 159, 188; 4/Nisâ, 36, 107, 148; 5/Mâide, 13, 18, 42, 54, 54, 64, 87,
93; 6/En’âm, 76, 141; 7/A’râf, 31, 55, 79; 8/Enfâl, 58; 9/Tevbe, 4, 7, 23, 24,
108, 108; 12/Yûsuf, 8, 30, 33; 14/İbrâhim, 3; 16/Nahl, 23, 107; 20/Tâhâ, 39;
22/Hacc, 38; 24/Nûr, 19, 22; 28/Kasas, 56, 76, 77; 30/Rûm, 45; 31/Lokman,
18; 38/Sâd, 32, 32; 41/Fussılet, 17; 42/Şûrâ, 40; 49/Hucurât, 9, 12; 57/Hadîd,
23; 59/Haşr, 9; 60/Mümtehıne, 8; 61/Saff, 4, 13; 75/Kıyâme, 20; 76/İnsân, 8,
27; 89/Fecr, 20, 20; 100/Âdiyât, 8.
B Sevgi Anlamında “Meveddet“ (V-d-d) ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(Toplam 28 Yerde): (2/Bakara, 96, 105, 109, 266; 3/Âl-i İmrân 30, 69,
118; 4/Nisâ, 42, 73, 89, 102; 5/Mâide, 82; 8/Enfâl, 7; 11/Hûd, 90; 15/Hıcr, 2;
19/Meryem, 96; 29/Ankebût, 25; 30/Rûm, 21; 33/Ahzâb,20; 42/Şûrâ, 23; 58/
Mücâdele, 22; 60/Mümtehine, 1, 1, 2, 7; 68/Kalem, 9; 70/Meâric, 11; 85/
Bürûc, 14.
C Sevgi Anlamında “Ülfet“ (E-l-f) ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(Toplam 8 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 103; 8/Enfâl, 63, 63, 63; 9/Tevbe, 60; 24/
Nûr, 43; 106/Kureyş, 1, 1.
D Allah Sevgisi
a Mü’minlerin Allah Sevgisi: 2/Bakara, 165, 177, 186; 3/Âl-i İmrân, 31; 21/
Enbiyâ, 90.
b Allah’ın Kullarını Sevmesi: 3/Âl-i İmrân, 31; 5/Mâide, 54.
E Rasûlullah Sevgisi
a Peygamberimiz, Mü’minler İçin Nefislerinden daha İleridir: 33/Ahzâb, 6.
b Peygamberimiz’e Salevât Getirmek: 33/Ahzâb, 56
c Peygamberimiz’e Saygı Göstermek: 49/Hucurât, 1-5; 58/Mücâdele, 12-13.
d Peygamberimiz, Ümmetinin Üzerine Düşkündür: 5/Mâide, 118; 9/Tevbe,
128.
F Mü’minlerin Birbirini Sevmesi
a Mü’minler Kardeştir: 11/Hûd, 45-47; 49/Hucurât, 10, 13.
b Din Kardeşliği Allah’ın Nimetidir: 3/Âl-i İmrân, 103.
c Mü’min Kardeşi Kendine Tercih Etmek: 59/Haşr, 9.
d Mü’minlerine Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 9/Tevbe, 16, 71,
119; 5/Mâide, 55.
e Mü’minlere Tevâzu Göstermek: 15/Hucr, 88; 26/Şuarâ, 215-217.
f Dargınları Barıştırmak: 2/Bakara, 182, 224, 228; 4/Nisâ, 35, 114, 128; 8/
Enfâl, 1; 11/Hûd, 88; 49/Hucurât, 9-10.
g Savaşan Mü’minleri Barıştırmak: 49/Hucurât, 9.
G Mal Sevgisinde Aşırılık
a Mal Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14; 9/Tevbe, 35; 89/Fecr, 20.
b Mal Sevgisini Allah’tan, Peygamber’den ve Allah Yolunda Cihaddan Üstün
Tutmanın Kötülüğü: 9/Tevbe, 24, 34-35; 63/Münâfıkun, 9; 92/Leyl,
8-11; 96/Alak, 6-8.
c Münâfıklar, Mal Sevgisi ile Doludurlar: 9/Tevbe, 58-59, 67, 75-76; 48/Fetih,
15, 49/Hucurât, 14, 16-17.
d Karun’un Mal Sevgisinin Sonu: 28/Kasas, 76-84; 29/Ankebût, 39-40.
H Kadın Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14.
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 75 -
İ Karı-Koca Arasındaki Sevgi: 30/Rûm, 21.
K Evlât Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14; 34/Sebe’, 37.
L Evlâdı Allah’tan, Peygamber’den ve Allah Yolunda Cihaddan Üstün Tutmanın
Kötülüğü: 9/Tevbe, 24; 60/Mümtehine, 3; 63/Münâfıkun, 9.
M Ana-Babayı ve Diğer Akrabayı Allah’tan, Peygamber’den ve Allah Yolunda
Cihaddan Üstün Tutmanın Kötülüğü: 9/Tevbe, 24.
N Kâfir Ana-Babanın Dostluğu: 9/Tevbe, 23; 31/Lokman, 15.
O Dost ve Dostluk
a Allah En Güzel Dost ve En Güzel Yardımcıdır: 22/Hacc, 78; 42/Şûrâ, 9.
b Mü’minlerin Allah’tan Başka Dost ve Yardımcıları Yoktur: 2/Bakara, 107,
120, 286; 3/Âl-i İmrân, 150; 4/Nisâ, 45; 5/Mâide, 55; 6/En’âm, 51; 7/A’râf,
196; 9/Tevbe, 16, 116; 29/Ankebût, 22; 32/Secde, 4; 42/Şûrâ, 31.
c Allah İman Edenlerin Yardımcısıdır: 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 139, 160;
6/En’âm, 127; 9/Tevbe, 40; 30/Rûm, 47; 45/Câsiye, 19; 47/muhammed, 11.
d Savaşta Allah’ın Yardımı ve Dostluğu: 2/Bakara, 214; 3/Âl-i İmrân, 125-127,
139, 148; 8/Enfâl, 9-13, 17-18, 39-40; 9/Tevbe, 25; 22/Hacc, 40, 60, 47/Muhammed,
7.
e Allah’ın Velîleri/Dostları Kimlerdir: 10/Yûnus, 63.
f Allah’tan, Peygıamber’den ve Mü’minlerden Başka Dost Yoktur: 5/Mâide,
55; 9/Tevbe, 16.
g Peygamberimiz’in Dostluğu: 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16, 128.
h Mü’minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 5/Mâide, 55; 9/Tevbe,
16, 71, 119.
i Sıddîklarla ve Sâlihlerle Beraber Olmak: 4/Nisâ, 69; 9/Tevbe, 119; 26/Şuarâ,
83.
k Sâlihlerle Dostluk İçin Duâ: 26/Şuarâ, 83; 27/Neml, 19.
l Zâlimlerin Dostluğu: 11/Hûd, 113.
m Kâfirlerin Dostluğu: 2/Bakara, 105, 217; 3/Âl-i İmrân, 28, 118-120, 149-
150; 4/Nisâ, 44-45, 101, 140, 144; 5/Mâide, 57; 6/E.n’âm, 68; 9/Tevbe, 23;
13/Ra’d, 37; 28/Kasas, 86; 58/Mücâdele, 22; 60/Mümtehine, 13.
n Kâfir Akrabanın Dostluğu: 9/Tevbe, 23; 11/Hûd, 45-47; 58/Mücâdele, 22.
o Münâfıkların Dostluğu: 2/Bakara, 204; 4/Nisâ, 89, 139-140; 5/Mâide, 41,
52; 9/Tevbe, 50-51; 58/Mücâdele, 14; 63/Mümtehine, 1-2, 6-9.
p Yahûdilerin Dostluğu: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 80-82; 60/
Mümtehine, 13.
r Hristiyanların Dostluğu: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 82.
s Ehl-i Kitab’ın Dostluğu: 2/Bakara, 105, 109, 120; 3/Âl-i İmrân, 100; 4/Nisâ,
44-45; 5/Mâide, 57-59.
P Arkadaş ve Arkadaşlık
a Arkadaşa İyilik Etmek: 4/Nisâ, 36.
b Peygamberlerin, Sıddîkların ve Şehidlerin Arkadaşlığı: 4/Nisâ, 69; 9/Tevbe,
119; 26/Şuarâ, 83.
c Şeytanın Arkadaşlığı: 4/Nisâ, 38; 41/Fussılet, 25; 43/Zuhruf, 36, 38; 50/Kaf, 27.
R Kardeşlik ve Barış
a Din Kardeşliği Allah’ın Nimetidir: 3/Âl-i İmrân, 103.
b Mü’minler Kardeştir: 11/Hûd, 45-47; 49/Hucurât, 10, 13.
c Mü’minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 9/Tevbe, 16, 71, 119.
d Mü’min Kardeşi Kendine Tercih Etmek: 59/Haşr, 9.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 76 -
e İnsanların Arasını Düzeltmek: 4/Nisâ, 114; 8/Enfâl, 1; 49/Hucurât, 9-10.
f Sulh (Barış) Daha Hayırlıdır: 4/Nisâ, 128.
g Dargınları Barıştırmak: 2/Bakara, 182, 224, 228; 4/Nisâ, 35, 114, 128; 8/
Enfâl, 1; 11/Hûd, 88; 49/Hucurât, 9-10.
h Savaşan Mü’minleri Barıştırmak: 49/Hucurat, 9.
Konu ile İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 471-478
2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 117-118
3. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 319-320
4. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 324-328
5. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, 668-675
6. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neş. c. 1, s. 280-
281
7. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 4, s. 179-190
8. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s.
565-580
9. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 439-442
10. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 1, s. 276
11. Et-Tefsîru’l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 157-158
12. Muht. Taberî Tefsiri, İmam Taberi, Ümit Y. c. 1, s. 123-124
13. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 45
14. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 3, s. 135-
142
15. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 204-205
16. El-Esâs fi’t-Tefsîr, Said Havva, Şamil Y. c. 1, s. 393-398
17. Ruhu’l-Furkan Tefsiri, Mahmud Ustaosmanoğlu, Siraç Kitabevi Y. c. 2, s. 175-
179
18. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 13, s. 5-27
19. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. (S. Uludağ, İ. Kutluer, M.Uzun), c. 4, s. 11-21
20. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c.5, s. 393-394; c. 1, s. 120-121; c. 3, s. 302-
305
21. Yeni Ansiklopedi, Timaş Y. c. 3, s. 1217-1224
22. İslâm’da Nefis Tezkiyesi, Said Havva, Petek Y. s. 531-556, 438-441, 313-317
23. Allah Erinin Ahlâk ve Kültürü, Said Havva, Petek Y. s. 506-513
24. Müslüman Şahsiyeti, M. A. Haşimi, Risale Y. s. 137-164
25. Müslümanın Ahlâkı, Muhammed Gazali, Vahdet Y. s. 201-224, 249-265, 17-21
26. Hak Yolda Yürürken, Mustafa Meşhur, Fecr Y. s. 199-206
27. Yürek Devleti, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
28. Dağarcık, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 19-20
29. Kur’an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 67-
30. Hadis ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 77-97
31. Kur’an ve Sünnette Kalbî Hayat, Âdem Ergül, Altınoluk Y. s. 243-256
32. Kur’an’da Dostluk İlişkileri, Remzi Kaya, Ayışığı Kitapları Y. s. 43-45
33. Kur’ân-ı Kerim’de Sosyal Münasebetler, Âdâb-ı Muâşeret, M. Zeki Duman,
Özel Y. s. 37-53
34. Kur’an Işığında Evrensel Dengeler ve İnsan, Yaşar Düzenli, İFAV Y. s. 325-331
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 77 -
35. Kur’an’da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y.
s. 232-237
36. Kur’ân-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor? Veli Ulutürk, Nil A.Ş. Y. s. 225-229
37. Takvâ Bilinci, Hüseyin K. Ece, Denge Y. s. 134-136, 255-257
38. Ahlâk Bilinci, Hüseyin Caneri, Denge Y. s. 37-42, 49-82
39. İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 1, s. 205-208
40. Musâhabe, Mahmud Sami Ramazanoğlu, Erkam Y. c. 1, s. 11-32; c. 2, s. 149-
164, 97-110
41. İnsan Psikolojisi Üzerine, Muhammed Kutub, İşaret Y. s. 113-130
42. Hayâtü’s-Sahâbe, M. Yusuf Kandehlevi, İslâmî Neşriyat, c. 3, 100-117 ; c. 2, s.
474-664
43. İlmihal, İslâm ve Toplum, İSAM Y. c. 2, s. 523-531
44. İhyâu Ulûmi’d-Din, İmam Gazâli, Bedir Y. c. 4, s. u533-648
45. Medâricu’s Sâlikîn, İbn Kayyim el-Cevziyye, c. 3
46. Kur’an’da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 158-159
47. Işığın Göründüğü Yer, Fethullah Gülen, Nil Y. s.34-38, 102-107
48. Gafletten Kurtuluş, Tenbihu’l-Ğâfilin, Ebulleys Semerkandi, Bedir Y. s. 553-
559
49. Sevgi Nedir, Alaaddin Başar, Zafer Y.
50. Sevgi Medeniyeti, Raşid Küçük, Rehber Y.
51. Sevgi Zaferdir, Mahir Duman, Gençlik Y.
52. Sevgi Atmosferi, Servet Engin, Adım Y.
53. İslâm’da Sevgi ve Kardeşlik, Hüsnü Ethem Cerrar, Dünya Y.
54. Başarı Yolunda Sevginin Gücü, M. Esad Coşan, Seha Neşriyat
55. Muhabbetulllah (Allah’ı Sevme), Şahver Çelikoğlu, Marifet Y.
56. Sevmek Ölmekle Başlar, Murat Başaran, Zafer Y.
57. Sevgi Yumağı, Nurcan Sevinç, Nesil Basım Yayın
58. Sevgi Yolu, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
59. Aşk Estetiği, Beşir Ayvazoğlu, Ötüken Neşriyat
60. Yavrularımıza Peygamber Sevgisi, M. Abdullah Yemani, Erkam Y.
61. Sevgili Kasidesi, Fatih Okumuş, Denge Y.
62. Sevgi, Leo Buscaglia, Çev. Nejat Ebcioğlu, İnkılap Kitabevi Y.
63. Sevgi İçin Doğmak, Leo Buscaglia, Çev. Mehmet Harmancı, İnkılap Kitabevi Y.
64. Sevgi Dünyasına Giden Yol, M. Scott Peck, Çev. Azize Bergin, Altın Kitaplar Y.
65. Sevgi Korkudan Özgürleşmektir, Gerald Jampolsk, Çev. Salih Serin, Kuraldışı Y.
66. Sevgi: Özgürlüğe Giden Yol, Peter Lauster, Çev. Nurettin Yıldırım, Doruk Y.
67. Sevginin ve Şiddetin Kaynağı, Ercih Fromm, Çev. Yurdanur Salman, Payel Y.
68. Sevme Sanatı, Erich Fromm, Akış Y./Payel Y./Say Y./Star Yaprak Y.
69. Vahdet Ama Nasıl, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
70. İslâm Cemaatine Doğru, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
71. Uhuvvet Risalesi, B. Said Nursi, Envâr Y./Sözler/Yeni Asya/İhlas-Nur Neşriyat
72. İslâm Kardeşliği, Abdullah Ulvan, Uysal Kitabevi Y.
73. Kardeşlik ve Hoşgörü, Muhammed M. Pickthall, Akabe Y.
74. Kardeşlik Çağrısı, Ramazan Kayan, Bakış Y.
75. Kardeşlik Çağrısı, Mehmet Metiner, Risale Y.
76. Müslümanların Kaynaşması, Selâmet Y.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 78 -
77. İslâm’da Müsamaha, İmam Gazali, Marifet Y.
78. İslâm’da Hoşgörü ve Sınırı, Taner Akçam, Başak Y.
79. Nebevî Hoşgörü, Yusuf Ziya Keskin, Timaş Y.
80. Müsamahada Ölçü, Heyet, İttihad Y.
81. Sulh Çizgisi, İbrahim Canan, T.Ö.V. Y.
82. Vahdete Yedi Adım, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
83. Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
84. İnsanları Tefrikaya Düşüren Faktörler, Mahmut Balcı, İhtar Y.
85. İhtilâftan Rahmete, Ebu’l Feth el-Beyânûnî, Risale Y.
86. İhtilâflar Karşısında İslâmî Tavır, Yusuf el-Kardavî, İlke Y.
87. İslâm’da İhtilâf Usûlü, Câbir Alvânî, Risale Y.
88. Meşreb mi Tefrika mı? Mustafa Akgün, Özel Y.
89. Münakaşalar ve İhtilâf Sebepleri, Zekeriya Güler, T.D.V. Y.
90. İslâm ve İnsan Hakları, Muhammed Umara, Denge Y.
91. İslâm’da Şahsiyet Hakları, Hüseyin Tekin Gökmenoğlu, T.D.V. Y.
92. İslâm’da Karşılıklı Haklar ve Vazifeler, Mehmet Talu, Şelâle Y.
93. Cihan Sulhü ve İslâm, Seyyid Kutub, Arslan Y.
94. İyi Müslüman, İsmail Lütfi Çakan, T.D.V. Y. s. 75-83, 90-95
95. Kur’an’da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y.
s. 232-237
96. Bu Böyledir, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. c. 1, s. 139-160
97. Risâle-i Nur’dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 436-444
98. Unutulmaz Sözler ve Nükteler Antolojisi, Mehmet Dikmen, Cihan Y. s. 334-
339, 330-331, 58-65
99. Hoşgörü: Nereye Kadar? Din ve Zorlama Veysel Kasar, Köprü, Kış 97
100. Din ve Fıtrat, s. 170-191
101. Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 188-199
- 79 -
İSYAN - İTAAT
•
İsyan; Anlam ve Mâhiyeti
•
İsyanın İki Yönü
•
Ma’siyet Ne Demektir?
•
İtaat; Anlam ve Mâhiyeti
•
Tâat Ne Demektir?
•
Kur’ân-ı Kerim’de İtaat ve İsyan Kavramı
•
Hadis-i Şeriflerde İtaat ve İsyan
•
İtaat Edilmesi Gereken Kimseler
•
İtaat Edilmesi Yasak Olan Kimseler
•
Küfürde Önderler ve Onların İzinden Giden Uyduları
•
İtaat ve İsyan Yoluyla Düşülen Şirk
•
Allah’a İtaat ve İsyanın Boyutları
•
Bütün Evren Allah’a İtaat Etmektedir
•
Nerdesin Ey Güzel İsyan?
“Hatırlayın (ey İsrâil oğulları!) Verilen nimetlere karşılık, ‘Ey Mûsâ! Bir tek yemekle dayanamayız, bizim için Rabbine duâ et de yerin bitirdiği şeylerden; sebzesinden, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından bize çıkarsın’ dediniz. Mûsâ ise (onlara): ‘Daha iyiyi daha kötü ile değiştiriyor musunuz?! O halde mısıra (şehre) inin. Herhalde istedikleriniz sizin için orada vardır.’ dedi. İşte (bu hâdiseden sonra) üzerlerine zillet (alçaklık) ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah’ın gazabına uğradılar. Bu musîbetler (onların başına), Allah’ın âyetlerini inkâra devam etmeleri, haksız olarak nebîleri/peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi. Onların hepsi, sadece isyanları ve düşmanlıkları sebebiyledir.” 239
İsyan; Anlam ve Mâhiyeti
“İsyan”ın sözlük anlamı, bir şeyi asa (değnek/sopa) ile engellemek demektir. Bu kelime zamanla, her türlü karşı çıkma, itaatsizlik etme, karşı koyma anlamlarını kazanmıştır. İsyan edene “âsi” denir. Allah’ın emirleri ve ilkeleri çerçevesinde üzerine düşeni yapmaktan kaçınmak, Allah’ı dinlemeyerek itaatsizlik yapmak, İslâmî literatürde “isyan”dır.
Meşrû (dine uygun) bir yönetime itaat etmeyerek karşı çıkan, İslâmî kanunlara uymayan kimselerin yaptığı da bir isyandır. Bu çeşit isyankâra “bağî” denilir. Hz. Musa’nın değneğinin adı da “asâ” idi. Yani “isyan” kelimesinin kökü olan kelime. Hz. Musa’nın
239 2/Bakara, 61
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 80 -
asası hem bilinen değnek idi, hem de o günün tâğutu Firavuna
karşı O’nun haklı isyanını sembolize ediyordu. Allah’a ve O’nun
peygamberine itaat etmeyip isyanla damgalanan Firavun’a 240 isyan,
Hz. Mûsa’nın mucizesi olmaktadır. Hz. Mûsa’nın asâ mûcizesi,
aynı zamanda, zâlim ve âsilere karşı kıyamı, onlara sopa göstermeyi
ve isyanı da içermektedir.
Bilindiği gibi, Hz. Musa, Firavun’un tanrılığına ve saltanatına
isyan etmişti. Çünkü Firavun, yoldan çıkmış ve tanrılık iddiasına
kalkışmıştı. Bir zulüm düzeni kurmuş ve o düzen ile insanlara haksız
yere hükmediyordu. Hz. Musa ise Allah’tan aldığı emirle ona
karşı gelmiş, ona itaat etmemişti. İşte Hz. Mûsa’nın elindeki asa,
zâlim yönetici Fir’avn’a isyanın sembolüydü.
Şeytan, Allah’ın ”Âdem’e secde edin” 241 emrine karşı gelerek ilk
isyan eden oldu. Yani Allah’a karşı geldi, itaat etmedi. O yüzden
olumsuz anlamda isyanın piri/duayeni şeytandır. Hz. Mûsa’nın isyanı
ise müspet ve güzel bir isyandı. Demek ki isyan kavramı hem
olumlu bir manaya, hem de olumsuz bir manaya gelebilir.
Hz. Âdem’in yasak meyveyi yemesi de bir itaatsizlikti. Bu, beşer
olmanın sonucu idi. O, hatasında direnmedi ve tevbe etti. Hâlbuki
şeytan isyanını sürdürdü, inatlaştı, hatta isyanını, isyana yönelten
hevâsını/kötü duygularını ilâh haline getirdi.
İsyanın İki Yönü
İsyan kavramının özünde hem yapma ve hem de yıkma anlayışı
vardır. Günahkârlar ve isyankârlar yıkmak için, Allah’a ve O’nun
ilkelerine, müslüman yöneticilere karşı çıkarlar ve yıkıcı olurlar.
Peygamberler ve onların izinden giden mü’minler, kötülüklere ve
Allah’a itaatsizlik eden zâlimlere itaat etmezler, onlara ve onların
zulüm düzenlerine karşı çıkarlar ve müfsitlerin yıktıklarını yapmaya
çalışırlar; onların isyanları ıslah içindir, yapıcı isyandır.
İnsanların yapmaya devam ettikleri yanlış âdetlere, mevcut
yönetimlerin uyguladıkları yanlış ilkelere karşı çıkmamak, isyan
etmemek, korkaklıktır, zillettir, teslimiyetçiliktir. Ortada olan kötülükleri
ve yanlışları kabul edip ses çıkarmamak, ilerlemeyi, olgunlaştırmayı
durdurur. Peygamberlerin en temel özelliklerinden
birini ve birincisini tevhid mesajını tebliğ ve onu hâkim kılma
mücadelesi oluşturmaktadır. Kelime-i tevhid, “lâ” ile yani isyanla
başlar. Tüm sahte ilâhlara, tâğuta isyan sözkonusudur tevhid mesajında.
Yani, Allah’a isyan edenlere isyan. Bütün peygamberler
240 Bk.10/Yûnus, 91; 79/Nâziât, 21
241 2/Bakara, 34
İSYAN - İTAAT
- 81 -
bu anlamda kutsal isyan ateşini tutuşturan isyan önderleridir. Firavun
da Hz. Mûsa da isyan eden âsi idiler. Hz. Mûsa, esas isyan
edene karşı şanlı bir isyan içindeydi, devrimci/inkılâpçı bir ruh ve
mûcizevî özellik taşıyordu; Firavun’un isyanı ise sonu helâkle biten,
zararı hem kendine hem çevresine bulaştıran bir isyandı.
Hz. Mûsâ ve asasından, Firavun’a isyandan söz açılmışken, kocası
Firavun’a değil de Allah’a itaat eden Âsiye Hanım’ı hatırlamamak
eksiklik olur. Âsiye, “isyan eden kadın” demektir. O, Allah’a
itaat etmeyen birisine kocası da olsa, devlet başkanı da olsa isyan
ediyor, âsiye oluyor. “Allah, iman edenlere de Firavun’un karısını misal
gösterdi. O, ‘Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap; beni Firavun’dan
ve onun işinde çalışmaktan koru ve beni zâlimler topluluğundan kurtar!’
demişti.” 242
Âsiye annemiz, Firavun’a isyan edip Allah’a ve peygamberi
Mûsâ’ya iman ederek itaat ettiği için, bunun bedelini ödemiştir.
Ellerinden ve ayaklarından kazıklara bağlanmış, güneş altında
bırakılarak ona işkence edilmiştir. İman edip Allah’ı itaat edilecek
tek mercî kabul ettiği için işkencelere mâruz kalan Âsiye,
Kur’an’da mü’minlere iman ve kararlılık örneği olarak zikredilmiştir.
Hadislerde de Âsiye’den övgüyle söz edilmiş ve Hz. Meryem’le
birlikte o da en yüksek kemâle ermiş bir kadın olarak gösterilmiştir.
243 İsyan edilmesi gerekenlere, sıf bedel ödemenin dünyevî
zorluklarından dolayı itaatte kusur etmeyenler, Âsiye gibi zâlim
ve tâğutlara isyan edemeyenin erkek mi ürkek mi olduğunu değerlendirmelidirler.
İsyan kelimesinin olumsuz anlamı, Allah’a ve O’nun peygamberlerinin
yoluna karşı çıkıştır. Allah’a kulluk yapması için yaratılan
insanlardan bir kısmı, Allah’ın emirlerine, bile bile karşı gelmekte
ve isyan etmekteler. Bundan dolayı da günah kazanmaktalar. Bu
tür isyan, şeytanî isyandır.
Mü’minler, Allah’tan kendilerine bir emir geldiği zaman şöyle
derler:“Ey Rabbimiz! Dinledik ve itaat ettik (ediyoruz). Senin mağfiretine
(bağışlamana) sığınıyoruz. Ey Rabbimiz, dönüş Sanadır.”244 Allah’ın emirleri
karşısında alaycı bir tavır takınan, yahudileşenler de “dinledik
ve isyan ediyoruz.”245 derler ve seviyelerinin ne kadar alçak olduğunu
ortaya koyarlar. Mü’min, Allah’a itaat konusunu, geleceğe,
umut ve temennilere bırakamaz. Bilir ki, Peygamber’in ifadesiyle
242 66/Tahrim, 11
243 Bk. Buhâri, Enbiyâ 32, 46; Müslim, Fezâilu's-sahâbe 70
244 2/Bakara, 285
245 2/Bakara, 93
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 82 -
“heleke’l müsevvifûn, sevfe’ciler/yarıncılar (itaati yarınlara bırakanlar) helâk
oldu.” Şeytan, bâtılı sevdiremediği kişiye, hakkı yarınlara bıraktırarak
onun günü kaybetmesine uğraşır. Ertesi gün de kaldığı yerden
devam eder: Yarınlar bitmedi ya... Büyük hedefler ve idealler
uğruna, yarın çok büyük eylem ve faâliyetler yapacağı ümit
ve temennisiyle günler şeytana itaatle geçer gider. Ama gerçek
mü’min Allah’ın emri kendine ulaşır ulaşmaz ‘dinledim, duydum
ve itaat ettim’ der, hemen o saniye eyleme geçmiştir bile. Az sonraya
bırakamaz, “az sonra” kendisi için olmayabilir çünkü.
Mü’min, kendi görüş, davranış ve seçme tercihini Rabbinden
yana kullanır, Rabbinin doğru hükümlerine teslim olur. Her konuda
O’nun ölçüsüyle hareket eder, O’nun emirlerine boyun eğer.
Peygamberi aracılığıyla gönderdiklerine itaat eder. “Allah ve Rasûlü
bir işte hüküm verdiği zaman, artık mü’min erkekle mü’min kadına, o işte
kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlüne isyan
ederse (karşı gelirse) apaçık bir sapıklığa düşmüştür.” 246
Aldanan, unutan, gaflete düşen ve inanmayan kimseler,
Allah’a itaat etmezler, O’nun ilkelerine isyan ederler. Bunlar,
Allah’ın ilâhlığını ve Rabliğini yeterince takdir edemeyen ve aklını
yerli yerinde kullanmayanlardır. Bunlar, dünyada huzurdan
mahrum yaşadıkları gibi, âhirette de azap içinde olacaktır. Allah’a
ve peygambere isyan edenler, kendi arzularını (hevâlarını) üstün
görüp Allah’ın Rabliğini ve büyüklüğünü takdir edemeyenlerdir.
İsyan edenler, yanlışlar içinde yüzen, kendine ve başkalarına zulmeden
ve yeryüzünde sürekli fesat/bozgunculuk çıkaran kimselerdir.
İlk isyancı şeytandır. Öyleyse kim aynen onun gibi kibirlenerek
Rabbine itaatsızlık ederse, onda şeytan ahlâkı var demektir.
Allah ve O’nun peygamberine isyan, O’nu tanımamak, O’nun
koyduğu kanunları hiçe saymak demektir. Bu da insanın İslâm’dan
uzaklaşmasına sebep olur. Mü’minler, ancak zararlı, yanlış, bâtıl
ve sapık fikirlere, inançlara, sistemlere isyan ederler veya en azından,
itaat etmezler. Allah’a hiç isyan etmeyen melekleri 247 düşünürler.
Her anlarını Allah’a ibâdet ve itaat içinde değerlendiren ve
toplumlarındaki zâlim ve tâğutlara baş kaldıran peygamberleri 248
örnek alırlar.
Ma’siyet Ne Demektir?
“Ma’siyet”, isyan kökünden türemiş bir kavramdır. “Ma’siyet”,
baş kaldırmak, isyan etmek, sınırları çiğnemek, Allah’ın ve
246 33/Ahzâb, 36
247 66 Tahrim/6
248 16/Nahl, 36
İSYAN - İTAAT
- 83 -
Rasûlü’nün emrini dinlememek demektir. En geniş anlamıyla
“ma’siyet” günahlara dalmayı, Allah ve Rasûlüne karşı gelmeyi,
helâl ve haram sınırlarını aşmayı ifade eder.
İnanması, teslim olması ve itaat etmesi gereken insanın, inkârcı
olması ve Allah’ın emirlerini dinlememesi ma’siyet olduğu gibi;
inandıktan sonra da birtakım haramları işlemesi yine ma’siyettir.
Kur’an, bu kelimeyi isyan edenler, haddi aşanlar, sınırları çiğneyenler
hakkında kullanır. Onların yaptıkları fiiller, itaat emrinin
dışındadır. İtaatı terkedip, emirlere karşı gelene âsi oldu denir.
Onun bu yaptığı karşı gelme, emri dinlememe, konulan kurala
aykırı hareket etme fiiline de ma’siyet denilir.
Kur’an, ma’siyet sahiplerini uyarıyor ve tehdit ediyor. Onları
bu davranışlarından vazgeçirmeye davet ediyor. Çünkü her türlü
ma’siyet insana iki dünyada da zarar verecektir. Kur’an-ı Kerim,
ma’siyet kelimesini iki yerde kullanır ve ‘peygambere karşı gelme’
şeklinde bir ifadeyi dile getirir. 249
Dinin kötü dediği fiiller, nüanslarına ve işlevlerine göre
Kur’an’da farklı kelime ve kavramlarla anlatılmaktadır. Ma’siyet
kelimesinin bunların birçoğu ile yakından ilgisi vardır. İnsanların
yaptığı zulüm, fücur, fısk, zenb (günah), kibir, tekzib (yalanlama),
ism (günah), hata ve seyyie (günah ve kötülük) gibi yanlış davranışlar
ma’siyet kategorisine girer. Bütün bunlar kötü davranışlardır.
Bu ma’siyetleri işleyen kimseler, dünyada zararlarını gördükleri
gibi; esas olarak âhirette büyük cezayı hak ederler.
Ma’siyete düşmek, isyan hali üzere olmak, bunu bir ahlâk haline
getirmek müslümana yakışmaz. Müslüman, İslâm’a inanan ve
Allah’a itaat sözü veren ve bunu amelleriyle gösteren insandır; o
ma’siyetin her türlüsünden kaçınmaya gayret eder.
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor:“Ma’siyet konusunda
kullara itaat edilmez. İtaat, mârufadır.” 250 Ana-babaya itaat Allah’ın
emridir. Ancak ana-baba günah işlemeyi, Allah’a isyanı emrederse
onlara bu konuda itaat edilmez. Yine müslümanları yönetenler
onlara günah işlemeyi emrederlerse, ya da Kur’an’a aykırı bir
hükmü kabul etmelerini isterlerse onlara itaat edilmez. Bir başka
deyişle “Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez.” 251
249 Bk. 58/Mücâdele, 8-9
250 Buhârî, Cihad 107, 4/60; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2863-2865, 2/955
251 Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839, 3/1469
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 84 -
İtaat; Anlam ve Mâhiyeti
“İtaat”, kulun yaratıcı karşısında olması gereken durumunu
açıklayan önemli bir kavramdır. İnsan, kul olarak Yaratıcısının
karşısında ne yapacaktır? Onun rolü nedir? Rabbi ondan ne gibi
tavırlar beklemektedir? İtaat, sözlükte inkıyad etmek, yani boyun
eğmek demektir. Emre uyma, sözü dinleme, alınan emri yerine
getirme, verilen emre göre hareket etme anlamlarına da gelir.
Türkçede kullanılan itaat kelimesi de aynı anlamdadır.İtaat eden
kimseye “mutî” denilir. Aynı kökten gelen “tâat” kelimesi, emredileni
yerine getirme, denileni yapma demektir. İtaat’ın karşıtı
“isyan”dır. Ayrıca serkeşlik ve muhalefet de onun zıddıdır.
Allah, yarattığı ve nimet verdiği kullarının kendisine isyan değil;
itaat etmelerini istemektedir. Eğer insan, tek ve gerçek ilâh
olarak âlemlerin Rabbine itaat etmezse; başka ilâhlara itaat edecektir.
Bu da onu sapıklığa ve zarara uğratacaktır. Allah, kendisine
itaatı emrettiği gibi, kendi adına bazı kimselere de itaat etmeyi
kullarına emretmektedir: “Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine
ve sizden olan emir sahiplerine (sizin gibi mü’min olan yetkililere) itaat
edin.…” 252
Peygambere itaat, O’nun yolunu takip etmek, Allah’a itaat gibidir;
O’na karşı gelmek de Allah’a isyan gibidir.253 Allah’ın adıyla
ve O’nun emirleri doğrultusunda iş yapan bütün yetki sahiplerine,
dinin sınırları içerisinde kalmak şartıyla itaat edilir. 254Müslümanları
yönetenler onlara günah işlemeyi emrederlerse, ya da Kur’an’a
aykırı bir hükmü kabul etmelerini isterlerse onlara itaat edilmez. 255
Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez.256 Peygamberimiz
(s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Kim bana itaat etmişse mutlaka
Allah’a itaat etmiştir. Kim de bana isyan etmişse, mutlaka Allah’a isyan
etmiştir. Kim emîr’e (meşru yöneticiye) itaat ederse mutlaka bana itaat
etmiş olur. Kim de emîre isyan ederse mutlaka bana isyan etmiş olur.” 257
Müslümanlar, “ülü’l emr” bile İslâm’ın hükümlerine aykırı,
yani günah bir şeyi emrederse onlara uymayacaklarına göre;
kâfir ve müşriklerin hükümlerine ve dinlerine hiç itaat edemezler.
Onların yollarına uymazlar, İslâm’a aykırı işlerini örnek almazlar.
252 4/Nisâ, 59
253 4/Nisâ, 80
254 Buharî, Ahkâm 4, 9/79; İbn Mâce, Cihad 39, hadis no: 2859-2862, 2/954
255 İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2863-2865, 2/955
256 Buhâri, Cihad 109, 4/60; Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839, 3/1469
257 Buhâri, Ahkâm 1, 9/77; Müslim, İmâre 32-33, hadis no: 1835, 3/1466; Nesâi,
Bey’at 27, 7/138
İSYAN - İTAAT
- 85 -
Kâfir ve müşriklere itaat; onları takip etmek, onların izleri üzerinden
gitmek, din ve dünya görüşü noktasında onların görüşlerini
benimsemek, ya da onların emrettiklerini Allah’ın rızasına uymasa
bile yerine getirmektir. Kur’an, mü’minleri şöyle uyarıyor: “Ey
iman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba
itaat edecek olursanız, sizi imanınızdan sonra kâfir yaparak (dininizden)
geri çevirirler.” 258
Son asırlarda müşrikleri ve Kur’an’ın kâfir dediklerini izleyen,
onların hükümlerini ve görüşlerini üstün kabul eden, İslâm’ın
ölçüleri yerine -çağdaşlık kılıfıyla- onların ilkelerini ve ölçülerini
alan kimseler bu tehlikeyi yaşamaktadırlar. Özellikle batıdan gelen
bâtıl ilkelere, ölçülere, anlayışlara -Kur’an’ın ölçülerine rağmen-
sarılanların iman iddiası ne kadar gerçekçidir?
Mü’minler kâfirlere itaat ederlerse, kâfirler onları dinlerinden
döndürürler, kendileri gibi yaparlar. O zaman da müslümanlar
büsbütün kaybetmiş olurlar.259 Şeytanın dostlarına itaat edenler
şirke düşerler.260 Müşrikler, inkâr edenler, iki kimlikli münâfıklar,
ehli kitap olanlar, itaat edilmeye lâyık değillerdir. Onların din görüşü,
hayata bakışları, hükümleri yanlıştır; gittikleri yol bâtıldır,
dalâlettir.
İnkârcılar Cehennem azabı ile yüz yüze geldikleri zaman, “ah
keşke Allah’a ve O’nun Rasûlüne (dünyada iken) itaat etseydik”
diyecekler.261 Dünyada iken kim Allah’a ve O’nun son Rasûlü Hz.
Muhammed’e (s.a.s.) itaat ederse, O’nun getirip tebliğ ettiği Din’e
uygun yaşarsa; şüphesiz o büyük bir kurtuluşla kurtulacaktır. 262
Tâat Ne Demektir?
“Tâat”, emredileni yerine getirme, denileni yapma, boyun
eğme, özellikle ilâhî emirlere uyma, takvâ, ibâdet anlamlarına gelir.
Tâat kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 3 âyette geçer. 263
“(Münâfıklar) Sen hakikaten kendilerine emrettiğin takdirde
mutlaka (savaşa) çıkacaklarına dair, en ağır yeminleri ile Allah’a
yemin ettiler. De ki: ‘Yemin etmeyin. Tâat (itâatiniz) mâlûmdur!
Bilin ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”264Âyetten anlaşıldığına
göre, itaat edeceğine en ağır yeminlerle söz vermek, fakat
258 3/Âl-i İmran,100
259 3/Âl-i İmran, 143
260 6/En’âm, 121
261 33/Ahzâb, 66
262 33 Ahzab/71; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 320-323
263 4/Nisâ, 81; 24/Nûr, 53; 47/Muhammed, 21
264 24/Nûr, 53
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 86 -
sözlerini yerine getirmemek münâfıkların özelliğidir. Nitekim
hadis-i şerifte, münâfıklığın belirtilerinden birinin de sözünde
durmamak olduğu açıklanmıştır. “(Onların vazifesi) tâat (itaat) ve
güzel sözdür. İş ciddiye bindiği zaman, Allah’a sadâkat gösterselerdi,
elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.”265 Âyette, vazifeleri
itaat ve güzel söz söyleme durumunda olanların isteklerinde
samimi olmaları gerektiği vurgulanır. Peygamberimiz, “Allah’a
isyanda tâat yoktur.” buyurmuştur. Burada, ma’siyet olan şeyi emrettikleri
zaman, emir sahiplerine itaat edilmemesi kast edilmektedir.
Kur’ân-ı Kerim’de İtaat ve İsyan Kavramı
İtaat kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 129 yerde geçer. İsyan kelimesi
ise 32 yerde kullanılır. İtaatın Kur’an’da bu kadar yerde bahsedilmesi
de gösteriyor ki, bu çok önemli bir ibâdettir. Kur’an’ın
bildirdiğine göre itaat, Allah’tan gelecek rahmet ve merhametin
vesilesi olduğu gibi,266 cennetin267 ve inkârcılara karşı kazanılacak
zaferin de anahtarıdır. Allah’a ve Rasûlü’ne isyan da, dünyevî zarar
ve ziyanların sebebi olduğu gibi, esas olarak da sonu pişmanlıkla268ve
cehennemle269 sonuçlanan âdiliktir.270 Allah’a ve Rasûlüne
itaatten yüz çevirmek, mü’minlik iddasına ters düşer.271 Kalabalığa,
çoğunluğa itaat de Allah’ın yolundan sapmayı sonuçlandıran
bir tehlikedir. 272
İtaat kavramı, Kur’an’da bütün temel boyutlarıyla ele alınır.
İtaat edilmesi gerekenler, itaat edilmeyecekler, itaatin ve isyanın
sonuçları, âyetlerde çok açık bir şekilde izah edilir.
“Sen onların dinine uyuncaya kadar ne yahûdiler, ne de hıristiyanlar
senden râzı olurlar. De ki, ‘doğru yol, ancak Allah’ın yoludur.’ Sana gelen
ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki
Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.” 273
“Onlara (müşriklere) ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar,
‘hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ dediler. Ya ataları
bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” 274
265 47/Muhammed, 21
266 3/Âl-i İmrân, 132
267 4/Nisâ, 13
268 25/Furkan, 27-29; 33/Ahzâb, 66
269 4/Nisâ, 14, 115
270 11/Hûd, 59
271 24/Nûr, 47
272 6/En’âm, 116
273 2/Bakara, 120
274 2/Bakara, 170
İSYAN - İTAAT
- 87 -
“Ey Rabbimiz! Dinledik ve itaat ettik (ediyoruz). Senin mağfiretine (bağışlamana)
sığınıyoruz. Ey Rabbimiz, dönüş Sanadır.” 275
(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da
sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet
edicidir. De ki: Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse
bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” 276
“Gökte ve yerde her ne varsa hepsi de isteyerek veya istemeyerek
Allah’a teslim olmuşlardır.” 277
“Ey iman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir
gruba itaat edecek olursanız, sizi imanınızdan sonra kâfir yaparak (dininizden)
geri çevirirler.” 278
“Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin ki size merhamet edilsin.” 279
“Ey iman edenler! Kâfirlere uyarsanız, sizi eski dininize geri çevirirler; o
takdirde büsbütün kaybedersiniz.” 280
“Bunlar, Allah’ın (koyduğu) sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Peygamberi’ne
itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır;
orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur. Kim Allah’a ve
Peygamberi’ne karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı
kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azâb vardır.” 281
“Küfür yoluna sapıp Peygamber’i dinlemeyenler o gün yerin dibine
batırılmayı temenni ederler ve Allah’tan hiçbir haberi gizleyemezler.” 282
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan emir
sahiplerine (müslüman yöneticilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa
düşerseniz -Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu
Allah’a ve Rasûl’e götürün (onların tâlimatına göre halledin); bu hem hayırlı,
hem de netice bakımından daha iyidir.” 283
“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine (Kitab’a) ve Rasûl’e gelin (onlara başvuralım)’
denildiği zaman, münâfıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.”
284
“Biz her peygamberi, ancak Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesi
için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler
275 2/Bakara, 285
276 3/Âl-i İmrân, 31-32
277 3/Âl-i İmrân, 83
278 3/Âl-i İmran,100
279 3/Âl-i İmrân, 132
280 3/Âl-i İmrân, 149
281 4/Nisâ, 13-14
282 4/Nisâ, 42
283 4/Nisâ, 59
284 4/Nisâ, 61
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 88 -
de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Rasûl de onlar için istiğfar etseydi
Allah’ı ziyadesiyle affedici, merhamet edici bulurlardı. Hayır! Rabbine andolsun
ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra
da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla
kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” 285
“Kim Allah’a ve Rasûl’e itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet
verdiği (lütufta bulunduğu) peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlih
kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” 286
“Kim Rasûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince,
seni onların başına bekçi göndermedik.” 287
“Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber’e karşı çıkar
ve mü’minlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yolda bırakırız
ve cehenneme sokarız; o, ne kötü bir yerdir.” 288
“Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma.
Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına
dikkat et.” 289
“Yeryüzünde bulunanların çoğuna itaat edecek olursan, seni Allah’ın
yolundan saptırırlar. Onlar, zandan/tahminden başka bir şeye tâbi olmaz,
yalandan başka (söz de) söylemezler.” 290
“(Hâlâ) bilmediler mi ki: Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı çıkarsa elbette
onun için, içinde ebedî kalacağı cehennem ateşi vardır. İşte bu büyük
rüsvaylıktır.” 291
“...Kalbini bizi anmaktan gâfil kıldığımız, hevâsına/kötü arzularına uymuş
ve işi gücü aşırılık olan kimseye itaat etme.” 292
“(Bazı insanlar) ‘Allah’a ve Peygamber’e iman ettik ve itaat ettik’ diyorlar;
ondan sonra da içlerinden bir grup yüz çeviriyor. Bunlar mü’min
değillerdir.” 293
“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasûlüne dâvet edildiklerinde,
‘işittik ve itaat ettik’ demek, sadece mü’minlerin söyleyeceği sözdür.
İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Kim, Allah’a ve Rasûlüne itaat eder,
Allah’a huşû/saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, işte asıl bunlar bedbahtlıktan
kurtulanlardır.” 294
285 4/Nisâ, 64-65
286 4/Nisâ, 69
287 4/Nisâ, 80
288 4/Nisâ, 115
289 5/Mâide, 49
290 6/En’âm, 116
291 9/Tevbe, 63
292 18/Kehf, 28
293 24/Nûr, 47
294 24/Nûr, 51-52
İSYAN - İTAAT
- 89 -
“...Onun (Peygamber’in) emrine aykırı davranlar, başlarına bir belâ gilmesinden
veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.”
295
“O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke o peygamberlerle
birlikte bir yol tutsaydım! Yazık bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim!
Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı.”
296
“Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdiği zaman, artık mü’min erkekle
mü’min kadına, o işte kendi isteğine göre seçme hakkı yoktur. Kim
Allah’a ve Rasûlüne isyan ederse (karşı gelirse) apaçık bir sapıklığa düşmüştür.”
297
“Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, ‘eyvah bize! Keşke Allah’a itaat
etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ derler. ‘Ey Rabbimiz! Biz reislerimize
ve büyüklerimize itaat ettik de onlar bizi yoldan saptırdılar’ derler.
‘Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle rahmetinden
kov.” 298
“Sonra seni din konusunda bir şeriat (ve düzen) sahibi kıldık. Sen ona
uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma.” 299
“...Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da
sakının. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.” 300
“...Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı gelirse, bilsin ki ona, (kendi gibilerle
birlikte) içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır.” 301
Hadis-i Şeriflerde İtaat ve İsyan
“Kim bana itaat etmişse mutlaka Allah’a itaat etmiştir. Kim de bana
isyan etmişse, mutlaka Allah’a isyan etmiştir. Kim emîr’e (meşru yöneticiye)
itaat ederse mutlaka bana itaat etmiş olur. Kim de emîre isyan ederse
mutlaka bana isyan etmiş olur.” 302
“Ümmetimin hepsi Cennet’e girecektir. Ancak kaçınanlar hâriç, onlar
giremeyecektir.” Ashâb: “Kim Cennet’e girmekten kaçınır yâ
Rasûlallah?” diye sordular. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kim
295 24/Nur, 63
296 25/Furkan, 27-29
297 33/Ahzâb, 36
298 33/Ahzâb, 66-68
299 45/Câsiye, 18
300 59/Haşr, 7
301 72/Cin, 23
302 Buhâri, Ahkâm 1, 9/77; Müslim, İmâre 32-33, hadis no: 1835, 3/1466; Nesâi,
Bey’at 27, 7/138; İbn Mâce, Cihad 39
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 90 -
bana itaat ederse, Cennete girer. Kim de bana âsi olursa (emirlerime
itaat etmezse) o Cennete girmekten çekinip kaçınmış olur (ve Cennete
giremez).” 303
“Bir müslümanın, bir günah işlemekle emrolunması dışında, hoşlandığı
ve hoşlanmadığı her hususta müslüman emîrine itaat etmesi gerekir.
Bir günah işlemekle emrolunduğu zaman dinlemek ve itaat etmek yoktur.”
304
“Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez.” 305
“Ma’siyet/Allah’a isyan konusunda kullara itaat edilmez. İtaat,
mârufadır (meşrû ve iyi olanadır).” 306
“İçinizde Allah’ın Kitabını ayakta tuttuğu (onunla amel ettiği) ve sizi
Allah’ın kitabı ile sevk ve idare ettiği müddetçe, başınızdaki emîr, başı
simsiyah üzüm tanesi gibi olan Habeşli bir köle de olsa dinleyin ve itaat
edin.” 307
“Başınızdakilerden kim size Allah’a isyan etmeyi emrederse, sakın o
hususta ona itaat etmeyin.” 308
“Ubâde bin Sâmit’ten (r.a.): Rasûlullah’a (s.a.s.) kolaylıkta ve zorlukta,
hoşumuza giden ve gitmeyen hususlarda, onun korunup kollanmasında,
Allah katından bir burhanla apaçık bir küfrünü görmediğimiz sürece
verilmiş olan emirde/işte çekişmeyeceğimize ve kınayanın kınamasından
çekinmeksizin nerede, nasıl olursa olsun hakkı söylemek üzere işitip itaat
etmeye bey’at ettik.” 309
İbn Abbas’dan (r.a.) rivâyet olunmuştur. O der ki: Bir münâfık
ile bir yahudi arasında husûmet vardı. Yahudi, ‘haydi gel,
Muhammed’e gidelim’ derken, münâfık, ‘hayır, gel Kâ’b bin el-
Eşref’e gidelim’ demişti. Ancak, yahudinin ısrar etmesi üzerine
münâfık Hz. Peygamber’in huzurunda muhâkeme olunmayı kabul
etti ve onunla birlikte Hz. Peygamber’in huzuruna vardı. Hz. Peygamber,
yahudinin lehine hüküm verdi. Rasûlullah’ın huzurundan
çıkarlarken münâfık; ‘ben bu hükme râzı değilim. Haydi, gel Ebû
303 Buhârî, İ’tisâm, 12
304 İbn Mâce, Cihad 40
305 Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839, 3/1469
306 Buhârî, Cihad 107, Ahkâm, 4; Tecrid- Sarih Terc. 12/294; Müslim, İmâre 38-
40; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2863-2865, 2/955
307 Buhâri, Ahkâm, 4; S. Buhâri Tecrîd-i Sarih Terc. 12/314, Fethu’l Bâri, 13/108
308 İbn Mâce, Cihad 40
309 Buhârî, Ahkâm, S. Buhâri Tecrid-i Sarih Terc. c. 12, s. 293-294, Fethu’l Bâri,
13/5; Müslim, hadis no: 1709
İSYAN - İTAAT
- 91 -
Bekir’e gidelim’ dedi. O da yahudi lehine hüküm verdi. Münâfık
buna da râzı olmayarak; ‘haydi gel, Ömer’e gidelim’ dedi. Hz.
Ömer’in yanına gittiler. Yahudi, Hz. Ömer’e; ‘Peygamber’e gittik,
O’nun verdiği hükme râzı olmadı. Sonra Ebû Bekir’e gittik, onun
verdiği hükme de râzı olmadı’ diyerek durumu anlattı. Hz. Ömer,
münâfığa ‘öyle mi?’ diye sordu. Münâfık ‘evet’ dedi. Hz. Ömer
(r.a.); ‘öyleyse ikiniz, ben yanınıza gelinceye kadar biraz bekleyin.
Şimdi hemen gelip aranızda hükmedeceğim’ diyerek eve girdi. Kılıcını
alarak münâfığın boynunu vurup onu öldürdü ve dedi ki:
‘Allah’ın hükmüne ve O’nun Rasûlü’nün hükmüne râzı olmayanın
hakkında işte ben, böyle hüküm veririm!’ Yahudi kaçtı. Bunun
üzerine şu âyet nâzil oldu: “Hayır; Rabbine andolsun ki aralarında çıkan
anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden
içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe
iman etmiş olmazlar.”310 Bu olay üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) Hz.
Ömer’e hitâben buyurdu ki: “Sen fâruk’sun! (Hakla bâtılı ayıransın)”
İşte Hz. Ömer, o günden itibaren “el-Fâruk” diye isimlendirildi. 311
“Bir kere Nebî (s.a.s.) uyurken yanına birtakım melekler gelerek bunlardan
bazıları: ‘Bu zat uyuyor’ dedi; bazıları da: ‘Gözü uyuyor, fakat kalbi
uyanıktır’ dedi. Bunun üzerine bu melekler (birbirlerine) ‘bu dostunuzun
üstün sıfatı vardır, haydi siz de bunun yüce mevkiini hârici bir örnekle
temsil edin’ dediler. Fakat bazıları; ‘iyi ama bu zat uyuyor’ dediler. Bazıları
da: ‘Hayır, O’nun gözü uyuyor, fakat kalbi uyanıktır’ dediler. Bunun
üzerine melekler; ‘Bu zâtın hâricî benzeri, şu kimsenin misali gibidir ki, o
kimse yeni bir ev yaptırır, o evde bir velîme ziyafeti tertip edip (bu ziyafete)
insanları dâvet etmek için bir dâvetçi gönderir; bu dâvetçinin dâvetine
kim icâbet ederse, o (mükemmel) eve girer ve (mükellef) ziyafeti yer. Kim
de dâvetçinin dâvetine icâbet etmezse o eve giremez, ziyafet yemeklerini
de yiyemez.’ Bunun üzerine melekler, yine birbirlerine: ‘Haydi bu temsili
bu zâta izah edin de anlasın’ dediler. Fakat yine bunlardan bazıları, ‘iyi
ama bu zat uyuyor’ dediler. Bazıları da ‘hayır, gözleri uyuyor, fakat kalbi
uyanıktır’ dediler. Bunun üzerine melekler (kendi aralarında temsili izah
ederek): ‘O ev cennettir; dâvetçi de Muhammed (s.a.s.)’dir. Kim O’na itaat
ederse Allah’a itaat etmiştir. Kim de O’na âsi olur, baş kaldırırsa Aziz
ve Celil olan Allah’a âsi olmuştur. Hz. Muhammed insanların arasını ayırt
etmiştir (itaat ve isyan şiarını bildirip inananları, inanmayanları birbirinden
ayırt etmiştir).” 312
310 4/Nisâ, 65
311 Müslim, A. Dâvudoğlu Terc. 10/146; Ebû Dâvud, Sünnet 6, hadis no: 4607;
Tirmizî, İlm, 16, hadis no: 2815; İbn Mâce, Mukaddime 6, hadis no: 42, 43;
İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, 4/1753-1754
312 Buhâri, İ’tisâm 2; Tedrîc-i Sarih Terc. c. 12, s. 403-404
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 92 -
İtaat Edilmesi Gereken Kimseler
Kur’an’da itaat edilmesi gerekenler; Allah, peygamberler ve
müslüman ülü’l emr olarak belirlenir.
a- Allah’a İtaat: Kâinatı yoktan var eden ve yöneten Allah’a
kayıtsız şartsız itaat edilmelidir. Mü’min, Allah’a ve O’ndan gelen
hayat kanunlarına itaat etmek için iman eden insandır. O’nun
emirleri ve yasaklarına itaat edilmedikçe iman, en küçük bir sarsıntıda
yıkılmaya mahkûm olacak şekilde zayıftır. Allah’a itaat,
emrettiği her konuda yerine getirilmelidir. Kişisel, sosyal, ailevî ve
siyasî, vs. bütün konularda Allah’ın emirlerine itaat, Allah’a iman
etmenin zarurî gereğidir.
Evet, Allah vardır, birdir, yaratandır. Ezelî ve ebedî olandır.
Gören, işiten, dilediğini istediği anda ve şekilde yapmaya gücü
yetendir. Mâziyi, hali, istikbali ve yarattığı insanların hayatlarını
tanzim edecek kanunları en iyi bilen, emirler ve yasaklar koymaya
yegâne yetkili olandır. Mü’min olabilmek için Allah’a bütün bu
ölçüler çerçevesinde inanmak gerekir. Allah’ı en bilgili ve kudretli
Rab kabul edip de, tatbik olunması için koyduğu emirleri ve yasaklarını,
uygulanmasına gerek olmayan yasalar dizisi olarak görmek
veya çevremize bu tür bir görüşün insanı olduğumuz fikrini
verdirebilecek yaşantı biçimlerinin içine düşmek, fiilen O’na inanmamaktır.
O yüzden gerçek anlamıyla Allah’a iman, ancak Allah’a
itaatle gerçekleşir. Bunun içindir ki, O’nun emirleri ve yasaklarına
kayıtsız şartsız itaat etmek mecburiyetindeyiz. “Gücünüzün yettiği
kadar Allah’tan korkun/sakının. (Emirlerini) dinleyin ve itaat edin. Kendi
iyiliğiniz için infak edin/Allah için harcayın. Nefsinin cimriliğinden korunan
kimseler kurtuluşa ererler.” 313
b- Rasûl’e İtaat: Bilindiği gibi, peygamberlere iman, temel
iman esaslarındandır. Tevhid kelimesinin, şehadet andının ikinci
bölümü Hz. Muhammed’i Allah’ın peygamberi olarak kabul etmektir.
Onu peygamber kabul etmek de, hayatımızda hiçbir fonksiyonu
olmayan kuru bir vicdan işi değildir. Hz. Muhammed’e
(s.a.s.) iman, ona itaat etmek içindir. “Biz her peygamberi, ancak
Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesi için gönderdik...”314 Çünkü O,
yalnız inanılmak için değil; fiilen önder edinilip itaat edilmek için
gönderilmiştir. Ona itaat etmedikçe gerçekten O’nu rehber tanımış
olmayız. Çünkü O’na inandığımızı ifade ettiğimiz halde, nefsî
arzularımıza tâbi olmak, toplumun olumsuz akışını izlemek, çeşitli
bâtıl düzenlerin kurucuları ve temsilcilerine itaat ederek onların
313 64/Teğâbün, 16
314 4/Nisâ, 64
İSYAN - İTAAT
- 93 -
izlerini takip etmek, fiilen Hz. Muhammed’in (s.a.s.) mukaddes
önderliğini yalanlamaktır. Bunun içindir ki, Peygamberimiz şöyle
buyurmuştur: “Sizden birinizin nefsi, getirip tebliğ ettiğim İslâm dinine
(ve benim hayat önderliğime) istekle tâbi olmadıkça gerçekten iman etmiş
olamaz.”
Mü’min olarak vazifemiz, Allah’a ve elçisine kayıtsız şartsız
itaat etmek, bunun için de İslâm’ı aşkla şevkle yaşamaktır. Biz,
O’na, sevmek ve itaat etmek için iman ettik. Eğer kişisel hayatımızı,
âilevî yaşantımızı, iş ve davranışımızı peygamberimizin yaşayışına
uygun hale getirmezsek, sosyal ve siyasal hayatımızı O’nun
tebliğ ettiği ve bizzat yaşayarak örneklerini sergilediği sisteme
göre tanzim etmezsek, O’na inanmamızın ne anlamı olacaktır?
Kendi arzularımızı mâbutlaştırdıktan, şunun bunun ardından sürüklendikten,
toplumun olumsuz etkilerine tâbi olduktan sonra,
aziz peygamberimize iman etmenin pratik hayatta elbette ki hiçbir
önemi kalmayacaktır. 315
Rasûlullah’a itaat etmeyip, O’nun dâvetine icâbet etmeyenler,
hevâlarına/kötü arzularına tâbi olan kimselerdir ve sapıktırlar. 316
Kur’an’da Allah’a ve peygambere itaat, çoğu yerde birlikte ele
alınmakta veya birbiriyle ilgisi gündeme gelmektedir. Kur’an’da
açıkça belirtilmektedir ki, peygamber’e itaat, Allah’a itaat demektir.
Allah’a olduğu gibi, peygambere itaat de imanın bir göstergesi
ve sonucudur. Mü’minler, Allah’a ve Rasûlü’ne kayıtsız şartsız ve
gönülden itaat ederken, münâfıklar, iman konusunda olduğu gibi,
itaat konusunda da kaypak ve çifte standartlıdır. İtaat, merhamet
kaynağıdır.
“Kim Allah’a ve Rasûl’e itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet
verdiği (lütufta bulunduğu) peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlih
kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” 317
“Kim Rasûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince,
seni onların başına bekçi göndermedik.” 318
“(Hâlâ) bilmediler mi ki: Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı çıkarsa elbette
onun için, içinde ebedî kalacağı cehennem ateşi vardır. İşte bu büyük
rüsvaylıktır.” 319
“(Bazı insanlar) ‘Allah’a ve Peygamber’e iman ettik ve itaat ettik’
315 Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, 2/173-174
316 28/Kasas, 50
317 4/Nisâ, 69
318 4/Nisâ, 80
319 9/Tevbe, 63
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 94 -
diyorlar; ondan sonra da içlerinden bir grup yüz çeviriyor. Bunlar mü’min
değillerdir.” 320
“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasûlüne dâvet edildiklerinde,
‘işittik ve itaat ettik’ demek, sadece mü’minlerin söyleyeceği sözdür.
İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Kim, Allah’a ve Rasûlüne itaat eder,
Allah’a huşû/saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, işte asıl bunlar bedbahtlıktan
kurtulanlardır.” 321
“...Onun (Peygamber’in) emrine aykırı davranlar, başlarına bir belâ gilmesinden
veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.”
322
“O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke o peygamberlerle
birlikte bir yol tutsaydım! Yazık bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim!
Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı.”
323
“Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdiği zaman, artık mü’min erkekle
mü’min kadına, o işte kendi isteğine göre seçme hakkı yoktur. Kim
Allah’a ve Rasûlüne isyan ederse (karşı gelirse) apaçık bir sapıklığa düşmüştür.”
324
“Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, ‘eyvah bize! Keşke Allah’a itaat
etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ derler.” 325
“...Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da
sakının. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.” 326
“...Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı gelirse, bilsin ki ona, (kendi gibilerle
birlikte) içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır.” 327
Rasûlullah’a itaatin önemiyle ilgili hadis-i şeriflere bakarsak,
bu itaatin imanla direkt bağlantılı olduğunu, peygambere itaatin
Allah’a itaatin gereği olduğunu görürüz:
“Kim bana itaat etmişse mutlaka Allah’a itaat etmiştir. Kim de bana
isyan etmişse, mutlaka Allah’a isyan etmiştir. Kim emîr’e (meşru yöneticiye)
itaat ederse mutlaka bana itaat etmiş olur. Kim de emîre isyan ederse
mutlaka bana isyan etmiş olur.” 328
320 24/Nûr, 47
321 24/Nûr, 51-52
322 24/Nur, 63
323 25/Furkan, 27-29
324 33/Ahzâb, 36
325 33/Ahzâb, 66
326 59/Haşr, 7
327 72/Cin, 23
328 Buhâri, Ahkâm 1, 9/77; Müslim, İmâre 32-33, hadis no: 1835, 3/1466; Nesâi,
Bey’at 27, 7/138
İSYAN - İTAAT
- 95 -
“Ümmetimin hepsi Cennet’e girecektir. Ancak kaçınanlar hâriç, onlar
giremeyecektir.” Ashâb: “Kim Cennet’e girmekten kaçınır yâ
Rasûlallah?” diye sordular. Rasûllah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kim
bana itaat ederse, Cennete girer. Kim de bana âsi olursa (emirlerime
itaat etmezse) o Cennete girmekten çekinip kaçınmış olur (ve Cennete
giremez).” 329
c- Ulu’l-emr’e İtaat: İtaat edileceklerin üçüncüsü, mü’minlerden
olan emir sahibi, mü’minlerin ulu’l-emridir. “Ey iman edenler! Allah’a
itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan emir sahiplerine (müslüman yöneticilere)
de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a
ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah’a ve Rasûl’e götürün (onların
tâlimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından
daha iyidir.” 330Ulu’l-emre itaat, ilk iki itaat gibi kayıtsız şartsız değil;
ulu’l-emrin Allah’a ve Rasûle itaatiyle kayıtlı ve şartlı bir itaattir.
Emir sahipleri Allah’a itaat sınırını aşıyorlarsa ma’siyettedirler.
Ma’siyette olana da itaat değil; itaatsizlik vaciptir. Ayrıca, herhangi
bir “emir sahibi” değil; müslüman bir ulu’l-emre itaat emredilmektedir.
Bu âyette emredilen itaatle ilgili dikkat edilecek bazı hususlar:
a) Allah’a ve Rasûlüne itaat emri verilirken; Allah ile Peygamber
hakkında “itaat edin” anlamına gelen “etîû” emri tekrarlanmış;
“ulu’l-emr/emir sahipleri” hakkında bu emir tekrarlanmamıştır.
Müfessirlere ve fukahâya göre bunun anlamı ve sebebi şudur:
Allah’a ve Peygambere itaat, kayıtsız şartsızdır. O bakımdan onlar
hakkında bu emir tekrarlanırken; “emir sahipleri” hakkında bu
emir tekrarlanmamıştır. Çünkü ulu’l-emre itaat, şeriatin çerçevesinde,
mâruf ölçüler içerisinde sözkonusudur. Bu ölçü ve çerçevenin
dışında kalan emir ve hükümlere, itaat etmemekten başlayarak,
gerektiğinde ve şartların uygun olması halinde ayaklanarak
karşı çıkmak ise; bir hak değil; bir görevdir.
b) Kendilerine itaat edilmesi bu ölçü ve çerçeve içerisinde
sözkonusu olan ulu’l-emr hakkında ikinci kayıt, “minküm = sizden”
kaydıdır. Yani ulu’l-emriniz müslüman olup sizinle onlar arasında,
yani yönetilen olarak sizlerle, yöneten olarak onlar arasında
herhangi bir anlaşmazlık ortaya çıkacak olursa, çözüm için başvuracağınız
mercî, Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’ nün sünneti olacaktır.
Câhilî hüküm, gelenekler, görenekler vs. olmayacaktır. “Sizden”
yani mü’min olmayanların ise, esasen sizin üzerinizde velâyet hak
329 Buhârî, İ’tisâm, 12
330 4/Nisâ, 59
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 96 -
ve yetkileri olmadığından,331 onları “ulu’l-emr/emir sahibi” olarak
kabul etmeniz, hiçbir şekilde düşünülemez. Dolayısıyla bu tür
gâsıb, fâsık ve fâcir yönetim ve yöneticilerle ilişkiler, bu âyetten
başka muhtevâya sahip âyetler tarafından ele alınmıştır; onlara
göre düzenlenmelidir.
c) Bu tür anlaşmazlık halinde âyet-i kerimede dile getirilen
yolu izlemenin Allah’a ve âhiret gününe imanın bir gereği olduğunu
görüyoruz. Dolayısıyla kim Allah’a ve âhiret gününe iman
ettiğini söylüyorsa, anlaşmazlıklarının çözümü için âyetin zikrettiği
mercîlerden başkasına müracaat edemez. 332
Allah’a, Rasûlü’ne itaati ve onlara itaat üzere olan müslümanlardan
olan ulu’l-emre itaati emreden bu âyetin yorumunda
Mevdûdî, şu açıklamaları yapar:
Bu âyet, İslâm’ın bütün dinî, kültürel ve siyâsî sisteminin temelini
teşkil ettiği gibi, sistemin kurulması için de, ilk ve en önemli
düsturdur. Bu âyetten, aşağıdaki prensipler çıkarılabilir:
1- İslâm sisteminde, tek gerçek otorite olan Allah’a itaat edilmelidir.
Bir müslüman, her şeyden önce Allah’ın kuludur, diğer
bütün özellikleri, bu niteliğinden sonra gelir. Bu nedenle bir fert
veya toplum olarak bütün müslümanlar, ilk olarak Allah’a bağlıdırlar,
tüm diğer bağlar bu bağa boyun eğmek zorundadır. Çünkü
tüm insanlar Allah’a verdikleri söze/ahde sâdık kalmak zorundadır.
Başka birisine bağlılık ve itaat, ancak Allah’a itaati engellemeyecekse
kabul edilir. Bu aslî bağlılık ve ahde aykırı olan tüm
öteki bağlılık ve ahitler geçersizdir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bunu
bir hadisinde şöyle açıklamıştır: “Yaratıcıya isyan (itaatsizlik) olan yerde,
yaratıklardan hiçbirine itaat edilmez.”
2- İslâm dininin ikinci önemli prensibi Hz. Peygamber’e (s.a.s.)
itaat ve bağlılıktır. Bu itaat, sadece peygamberlik kurumunun bir
gereği değil; Allah’a itaat etmenin de tek çıkar yoludur. Allah’ın
Rasûlü’ne itaat edilmelidir. Çünkü O, Allah’tan gelen emir ve
direktiflerin elde edilebileceği tek kaynaktır. O halde biz ancak
O’nun Rasûlü’ne itaat ederek Allah’a itaat edebiliriz. Çünkü itaatin
başka bir yolu yoktur. Bunun aksine Rasûl ile aradaki bağı
koparmak, O’nu gönderen Allah’a başkaldırmak demektir. Bir
hadis-i şerif, bu konuyu şöyle açıklar: “Kim bana itaat ederse Allah’a
itaat etmiş olur, kim de bana isyan ederse Allah’a isyan etmiş olur.”
3- Bu birinci ve ikinci bağlılıktan sonra, bunlardan daha aşağı
331 3/Âl-i İmrân, 118
332 M. Beşir Eryarsoy, İman ve Tavır, 80-81
İSYAN - İTAAT
- 97 -
derecede yer alan bir bağlılık daha vardır. Bu, müslümanların kendi
aralarında seçip yetki verdikleri yöneticilere bağlılıktır. “Ülülemr”
(kendilerine yetki verilenler) kelimesi çok geniş kapsamlıdır.
Müslümanların herhangi bir işinin başında olan herkesi kapsar.
Din âlimleri, düşünürler, politik liderler, yöneticiler, mahkemelerdeki
kadılar, kabile başkanları ve buna benzer kimseler. Kısacası,
müslümanlar arasından seçilip kendilerine yetki verilen herkese
itaat edilmelidir. Onlar a) Müslümanlardan oldukları, b) Allah’a
ve Rasûlü’ne itaat ettikleri sürece, onlara karşı gelip, müslümanların
toplum hayatındaki barışı bozmak doğru değildir. Bu iki şart,
onlara itaat edilmesinin ön şartını oluşturur. Bunlar, hem Kur’ân-ı
Kerim’de açıkça ortaya konmuş, hem de Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından
açıklanmıştır. Aşağıda şartların gerekliliğini belirten Hz.
Peygamber’den birkaç hadis zikrediyoruz:
a) “Emrettiği şey günah olmadığı sürece, bir müslümanın kendilerine
yetki verilen yöneticilerin emirlerine, hoşlansın veya hoşlanmasın, itaat
etmesi gerekir. Eğer emîr, ona günah olan bir şeyi yapmasını emrederse,
o yöneticiyi dinlememeli ve emirlerine de itaat etmemelidir.” 333
b) “Günah olan bir konuda bir kimseye itaat etmek haramdır; itaat,
ancak doğru olan şeylerde zorunludur.” 334
c) Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sizin başınızda
doğru olduğu kadar yanlışı da uygulayan yöneticiler bulunacaktır. (Böyle
bir durumda) kim yanlış olan şeylerden nefret ederse, sorumluluktan kurtulacaktır.”
Ashâbdan bazıları: “Böyle yöneticilere karşı savaşmayacak
mıyız?” diye sorunca Hz. Peygamber (s.a.s.): “Namazı kıldıkları
müddetçe, hayır!” diye cevap vermiştir.335 Yani, eğer namazı terkederlerse,
bu onların Allah’a ve Rasûlü’ne isyan ettiklerinin açık bir
göstergesi olacaktır.
d) Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sizin en kötü yöneticileriniz,
sizin nefret ettiğiniz ve sizden nefret eden ve sizin bedduâ
ettiğiniz ve size bedduâ eden yöneticilerdir.” Ashâbdan bazıları: “Ey
Allah’ın Rasûlü, böyle yöneticilere karşı başkaldırmayacak mıyız?”
diye sorunca, Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Aranızda namazı
ikame ettiği müddetçe, hayır!”
Bir öncekinde koşulan namaz şartı, bu hadiste daha açık bir şekilde
belirlenmektedir. “c” hadisinde, ferdî olarak namaz kılan bir
yöneticiye karşı ayaklanılmaması gerektiği hükmü çıkıyor. Fakat
333 Buhâri, Müslim
334 Buhâri, Müslim
335 Müslim
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 98 -
“d” hadisinde yöneticilerin İslâm toplumunda namazı ikame edip
onu temel direklerden biri yapmaları şart koşuluyor. Bu bir başka
hadiste de şöyle ifade ediliyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) bizden bazı
şeylerle ilgili olarak bağlılık yemini aldı. Bunlardan biri de, başımızdaki yöneticilerde
apaçık küfür alâmetleri görmeden onlara karşı gelmememizdi.
O (küfür alâmetlerini gördüğümüz) zaman Allah huzurunda (başkaldırmamız
için) geçerli bir nedene sahip olabiliriz.” 336
4- Mutlak ve sürekli bir prensip olarak konulan dördüncü husus
ise, Allah’ın emirlerinin ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sünnetinin,
(yani Kitap ve Sünnetin) hükümlerin tespitinde ve İslâm dininde
tek ve nihâî otorite olduğu noktasıdır. O halde müslümanlar arasında
veya yönetici ile yönetilenler arasında herhangi bir mesele
ortaya çıktığında, hepsi birden Kur’an ve Sünnet’e başvurmalı ve
O’nun verdiği karara boyun eğmelidirler. Bu nedenle İslâm’ı, diğer
İslâm dışı sistemlerden ayıran ana sebebin, Allah’ın Kitabı’nı ve
Rasûlü’nün sünnetini nihâî otorite olarak kabul edip, bu ikisine
başvurulması ve onların hükmüne boyun eğilmesi olduğunu söyleyebiliriz.
Âyetin ilk bölümünde Kur’an, İslâmî bir yapının dört asıl ilkesini
ilân eder ve ikinci bölümde bu ilkelerin altında yatan hikmeti
öğretir. Müslümanlara, gerçekten mü’min iseler bu dört ilkeye
uymaları emredilir; aksi takdirde onların şehâdetleri şüpheli olur.
Daha sonra onlara hayat sistemlerini, refahlarının dayanağını teşkil
eden bu dört temel ilkeye dayandırmaları öğretiliyor. Çünkü
sadece bu ilke, onları bu dünyada doğru yola götürüp âhirette de
mutlu bir hayata ulaştırabilir.
Bu tavsiyenin, yahûdilerin ahlâkî ve dinî durumlarını eleştiren
pasajdan sonra geldiğine ve müslümanları belirsiz bir şekilde onların
kötü durumlarına karşı uyardığına dikkat edilmelidir. Bu, şu
anlama gelir: Ne zaman bir toplum Allah’ın Kitab’ı ve Rasûlü’nün
Sünnet’ini fırlatıp atar, Allah ve Rasûlü’ne isyan eden lidere
uyar, Kitap ve Sünnet’in hüküm vermesini istemeksizin yönetici
ve dinî liderlere düşüncesizce itaat ederse, İsrâiloğullarının kötü
âkıbetine uğramaktan kurtulamaz. 337
Tefsirlerde Kur’an’daki “ulu’l-emr” (emir sahibi) kavramıyla
kast edilen anlamın şu insanlar olduğu ifade edilmiştir: 1- Âmirler,
2- Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer, 3- Hulefâi Râşidin, 4- Bütün ensâr
ve muhâcirler, 5- Bütün ashâb, 6- Sahâbe ve tâbiîn, 7- Halkı idare
eden müslüman ve akıllı kimseler, 8- Ulemâ ve fukahâ (İslâm
336 Buhâri, Müslim
337 Mevdûdî, Tefhimu’l Kur’an, 1/370-373
İSYAN - İTAAT
- 99 -
âlimleri, müctehid ve fıkıhçıları), 9- Seriyye kumandanları (cihad
emirleri), 10- İlim ehli ve Kur’an ehli olanlar, 11- Bütün iş başında
bulunanlar (yöneticiler). Genel kabul gören anlayış, sonuncu şıktır.
İbn Münzir şöyle der: “Sözü dinlenir bütün ilim ehli, kâfir bir
kimsenin hiçbir suretle müslümanlara hükmetmesinin câiz olmadığı
hususunda icmâ halindedirler.”338 Kadı Ebû Ya’lâ şöyle der:
“İmam (yönetici), müslüman iken dinden çıkıp kâfirleşirse, imamlıktan
da çıkar. Bu konuda âlimler arasında ihtilâf yoktur.”339 Kadı
Iyâz şöyle der: “Kâfir bir kimseye verilen imamlık (yöneticilik)
bey’atının geçerli olmadığı, önce müslüman olan imam (yönetici)
kâfirleşirse, imamlığının düşeceği, bu durumda ona itaat etmenin
gerekmediği ve kendisini düşürmenin vacip olduğu konularında
âlimler arasında icmâ vardır.” 340
İbn Hacer de şöyle der: “İmam (yönetici) kâfirleşirse, imamlık
ehliyeti düşer. Bu durumda müslümanların gücü yeterse, onu indirmeleri
vaciptir. Buna güçleri yetmezse, o yerden hicret etmeleri
lâzımdır. Bu ikisinden hiç birini yapmayıp umursamazlık gösterirlerse
günahkâr olurlar.”341 el-Kirmânî şöyle der: Namazların cemaatle
kılınmasını ve gerektiği zaman cihad yapılmasını temin ettiği
müddetçe, zorbalık yapan imama, günahların dışında kalan hususlarda
itaat etmek fakihlerin (fıkıh âlimlerinin) icmâıyla lâzımdır.
İllâ ki, kendisi açık bir şekilde küfre kaysın. Bu takdirde, ona hiçbir
konuda itaat câiz değildir. Bundan da ötesi, gücü yetenlerin
onunla mücadele etmesi vaciptir.” 342
İtaat edilmesi ve uyulması gereken konularla ilgili olarak
Kur’an’ın emrettiği hususlardan biri “vahy”e uymak,343 diğeri
“şeriat”e344 tâbi olmaktır ki, bu iki itaat, Allah’a itaat etmenin kapsamına
girmektedir.
İtaat Edilmesi Yasak Olan Kimseler
a- Kâfirlere: “Kâfirlere itaat etme ve bununla (Kur’an ile) onlara karşı
olanca gücünlü büyük bir savaş ver (büyük cihad yap).” 345
Allah’a itaat, nasıl iman gereği ise, kâfirlere itaat de küfre yol
açacak bir isyandır: “Ey iman edenler! Eğer kâfirlere itaat ederseniz,
338 İbnü’l Kayyim, Ahkâmu Ehli’z Zimmeh, 237
339 Ebû Ya’lâ, el-Mu’temed fî Usûli’d-Din, 243
340 Nevevî, Şerhu Sahih-i Müslim, 12/229
341 İbn Hacer, Fethu’l Bârî, 13/123
342 Nevevî, Şerhu Sahih-i Müslim, 10/169; A. el-Luveyhık, Dinde Ölçülü Olmak, 426
343 33/Ahzâb, 2
344 45/Câsiye, 18
345 25/Furkan, 52
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 100 -
sizi eski dininize geri çevirirler; o takdirde büsbütün kaybedersiniz.”346 Bu
âyetin yorumunda, kâfirlere ve tâğutlara ölümü pahasına itaat
etmeyen şehid müfessir Seyyid Kutub, şunları söyler:
Allah; iman edenleri kâfirlere itaat etmekten nehyediyor.
Allah’a küfredenlere itaatin âkıbeti, acıklı bir hüsrandır. Bunda,
hiçbir kâr ve fayda yoktur. Böyle bir hareket, ökçelerin üstünden
gerisin geri küfre dönmektir. Mü’min, ya küfür ehli kâfirlerle cihad
ederek, bâtıl ve bâtıl yolunda olanlarla kavga ederek, yolunda
yürür; yahut da -neûzü billâh- ökçesi üstünde gerisin geri
küfre döner. Tabii ki, her ikisinin arasında durup hem durumunu
muhâfaza etmek, hem dinini korumak muhaldir (mümkün değildir).
Küfürle, şerle, dalâletle, bâtılla, putçulukla çarpışmayan kimse,
horlanıp zelil olacak, mağlûp olup gerisin geri küfre, şerre,
dalâlete, bâtıla, putçuluğa mutlaka dönecektir! İtikadı ve imanı,
onu kâfirlere itaatten, onların sözünü dinlemekten, onlara güvenmekten
alıkoymayan kimse, ilk andan itibaren -hakikatin- itikadından
ve imanından sıyrılıverir. Bir itikad sahibinin itikadının
düşmanlarına dayanması, onların vesveselerini dinleyip emirlerine
itaat etmesi, rûhî hezimetten başka bir şey değildir. Bu ilk başlangıçta
bir hezimettir; en sonunda onu bu hezimetten, gerisin
geri küfre dönmekten hiçbir şey alıkoyamaz. İsterse ilk adımlarında
bu çirkin sonuca doğru yol aldığını hissetmesin... Mü’min itikadı,
teslim olduğu kumanda mevzuunda, dininin ve kumandanının
düşmanlarıyla meşveret edemez. Şâyet onları bir kerecik olsun
dinlerse, ökçesi üstü küfre dönmenin yolunu tutmuş demektir...
Fıtrî ve pratik bir hakikat... Allah, mü’minlere bu hakikati tenbih
ediyor. Allah, onlara iman adına sesleniyor...
“Ey iman edenler, kâfirlere itaat ederseniz, ökçelerinizin üstünden sizi
geriye çevirirler de hüsrana uğrayanlardan olursunuz.” 347Ökçesi üstü
imandan küfre dönme ziyanından daha büyük hasar olur mu?
İman ziyanından sonra, ne kazanç olabilir? Şâyet küfredenlere itaate
meyletmeye sevk eden âmil, onların himayesini temenni edip,
yanlarından nusret (yardım ve zafer) dilemekse, işte bunlar, işte
onlar... Âyet o safhayı da açıklıyor, nusret ve himayenin hakikatini
onlara hatırlatıyor: “Hâlbuki Mevlânız Allah’tır. Ve O, yardımcıların en
hayırlısıdır.”348 İşte mü’minin, yanından zafer dileyeceği, himayesini
talep edeceği yön burasıdır... Sahibi Allah olan kimsenin, Allah’ın
346 3/Âl-i İmrân, 149
347 3/Âl-i İmrân, 149
348 3/Âl-i İmrân, 150
İSYAN - İTAAT
- 101 -
yaratıklarından sahip aramaya ne ihtiyacı vardır? Yardımcısı Allah
olan kimse, kulların yardımına hiç muhtaç olur mu? 349
b- Ehl-i Kitaba: “Ey iman edenler! Kendilerine Kitap verilenlerden
bir gruba itaat ederseniz, imanınızdan sonra sizi çevirip kâfir olmaya çevirirler.”
350
c- Münâfıklara: “Ey Peygamber! Allah’tan kork, kâfir ve münâfıklara
itaat etme. Elbette Allah her şeyi bilmekte ve her şeyi yerli yerince yapmaktadır.”
351
d- Kendisini Allah Yolundan Uzaklaştıran ve Saptıran Liderlere
ve Büyüklere: “Allah, kâfirlere/inkârcılara lânet etmiş ve onlara içinde
sonsuz olarak temelli kalacakları çılgın alevli cehennemi hazırlamıştır. Onlar,
bir dost ve yardımcı bulamazlar. Yüzleri ateşte çevrildiği gün, ‘keşke
Allah’a itaat etseydik, keşke peygambere itaat etseydik’ derler. Şöyle derler:
‘Rabbimiz! Biz yöneticilerimize (efendilerimize) ve büyüklerimize itaat
etmiştik, fakat onlar bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz! Onlara iki kat azap
ver, onları büyük bir lânetle rahmetinden kov.” 352
e- Şeytana ve Şeytanın Dostlarına: Şeytanın dostlarına itaat,
şirke kapı açar, insanı müşrik yapar: “Üzerine Allah’ın adı anılmadan
kesilen hayvanlardan (onların etlerinden) yemeyin. Çünkü onu yemek
fısktır/Allah yolundan çıkmaktır, günahtır. Gerçekten şeytanlar dostlarına,
sizinle mücadele etmeleri için fısıldarlar/telkin ederler. Eğer onlara itaat
ederseniz şüphesiz siz de müşrik/Allah’a ortak koşanlardan olursunuz.” 353
İnsanın şeytana uyması ve onun adımlarını takip etmesi,354
ona itaat ederek onun çağırdığı yola gitmesi demektir. Şeytanın
emrine uyarak Allah’tan başka tanrılar edinmenin bizzat şeytana
ibâdet/kulluk olarak adlandırılması,355 ona itaat edip uymanın
tehlikesi için yeterlidir.
f- Günahkârlara ve Nankörlere: “Rabbinin hükmüne sabır göster.
Onlardan günahkâr veya nankör olana itaat etme.” 356
g- Yalancılara: “Yalancılara (hakikati yalan sayanlara) itaat etme.
Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.”
357
349 Seyyid Kutub, Fî Zılâlil Kur’an, 2/482-483
350 3/Âl-i İmrân, 100
351 33/Ahzâb, 1
352 33/Ahzâb, 64-6
353 6/En’âm, 121
354 2/Bakara, 102, 168, 208; 4/Nisâ, 83 vd.
355 19/Meryem, 44; 36/Yâsin, 60
356 76/İnsan, 24
357 68/Kalem, 8-9
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 102 -
h- Ahlâksızlara: “Çok yemin eden, diliyle iğneleyen, kusur arayıp
devamlı kusur arayıp kınayan, kovuculuk eden/durmadan laf götürüp getiren,
iyiliği daima engelleyen, mütecâviz/aşırı giden, suç işleyen/günaha
bulanmış, kaba, haşin ve alçak zorbaya, bütün bunlar dışında bir de soysuzlukla
damgalanmış kimselerden hiçbirine, mal ve oğulları (yandaşları)
vardır diye sakın itaat etme.” 358
i- Gâfillere, Zikirden (Allah’ı anmaktan ve Kur’an’dan) Gaflette
Olanlara: “...Kalbini zikirden/Bizi anmaktan (ve Kur’an’dan) gâfil
kıldığımız (unutturduğumuz), hevâsına/kötü arzularına uymuş ve işi gücü
aşırılık olan kimseye itaat etme.” 359
j- Namaza Engel Olanlara: “Namaz kılmaktan men edene asla
itaat etme. Sen secde et ve Rabbine yaklaş.” 360
k- Aşırılara, İsrafçı ve Fesatçılara: “Yeryüzünde fesad çıkarıp/
bozgunculuk yapıp da ıslah etmeyen/dirlik düzenlik vermeyen müsriflerin
(aşırıların ve beyinsizlerin) emrine itaat etmeyin.” 361
l- Şirke Zorlayan Ana-Babaya: “Biz insana ana-babasına iyi davranıp
iyilik yapmasını tavsiye ettik. Eğer onlar, seni, hakkında bilgin olmayan
bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara
itaat etme.”362; “...Önce Bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede
bulunduk. Dönüş ancak Banadır. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan
bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara
itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy.” 363
m- Halka, İnsanların Çoğuna, “Çoğunluğun İstediği Olmalı”
Anlayışına ve Zanna: “Yeryüzünde bulunanların çoğuna itaat edecek
olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan (kesin olmayan
bilgiden) başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan da başka (söz) söylemezler.”
364; “Bilin ki içinizde Allah’ın peygamberi bulunmaktadır. Eğer o, birçok işlerde
size itaat etseydi, şüphesiz sıkıntıya, kötü/zor duruma düşerdiniz.” 365
Hakikat adına hiçbir şey ifade etmeyen zannın366 peşine düşmek,
insanı Allah’a şirk/ortak koşmaya367 kadar götürür. Allah’a
şirk koşmanın ve sahte tanrılara tapınmanın, zanna tâbi olmanın
dışında hiçbir dayanağı yoktur.
358 68/Kalem, 10-14
359 18/Kehf, 28
360 96/Alak, 19
361 26/Şuarâ, 151-152
362 29/Ankebut, 8
363 31/Lokman, 14-15
364 6/En’âm, 116
365 49/Hucurât, 7
366 10/Yûnus, 36; 53/Necm, 2
367 6/En’âm, 116, 148; 10/Yûnus,35-36, 66
İSYAN - İTAAT
- 103 -
n- İnsanların ve Bilmeyenlerin Hevâlarına/Kötü Arzu ve İsteklerine:
“(Sana şu tâlimatı verdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet
ve onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin
bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüz çevirirlerse
bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına
belâ etmek ister. İnsanların çoğu da zâten fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.
Yoksa, onlar (İslâm öncesi) câhiliyye yönetimini mi istiyorlar? İyi anlayan
bir topluma göre, hüküm/kanun ve yönetim yönünden Allah’tan daha
güzel kim vardır?”368; “Sonra seni din konusunda bir şeriat (ve düzen)
sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin hevâlarına/isteklerine uyma.” 369
Allah’ın yolundan sapmanın en büyük sebeplerinden biri olan
hevâya 370 tâbi olmayı Kur’an, şirkin temel etkenlerinden biri olarak
görmektedir. “Hevâsını ilâh edineni gördün mü?”371. Allah’ı bırakıp
sahte tanrılar edinmenin, aslında hevâyı ilâh edinme olduğunu
görmekteyiz. Müşrikler, zanna uymanın yanında hevâlarına
uyan kimseler olduğu için372, Kur’an, onların hevâlarına itaat edilip
uyulmaması gerektiğini sık sık tekrar eder373.
o- Allah’a ve Rasûlüne İsyanı (Haram Olan Bir Şeyi) Emreden
Kim Olursa Olsun, Ona: “Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat
edilmez.”374 “Ma’siyet (Allah’a isyan, haram ve günah) konusunda kullara
itaat edilmez. İtaat, ancak mârufadır (meşrû ve iyi olanadır).” 375Hz.
Ebûbekir’in halife seçildiğinde ashâba seslenişi: “Allah’a ve Rasülüne
itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Allah’a âsi olursam,
bana itaatiniz gerekmez!”
Hz. Ali bin Ebî Tâlib (r.a.): “Peygamber (s.a.s.), Ensar’dan bir
kişiyi seriyye emîri yaptı. Seriyyedekiler emîri kızdırdılar. O da
şöyle dedi: ‘Bana odun toplayın’, onlar da topladılar ve tutuşturmalarını
emretti; onlar da tutuşturdular. Sonra emîr şöyle dedi:
‘Rasûlullah (s.a.s.) “dinleyip itaat etmenizi” emretmedi mi?’ Onlar
da ‘evet’ dediler. O da, ‘o zaman ateşe girin’ dedi. (Râvi şöyle) diyor:
Birbirlerine baktılar ve ‘Muhakkak ki biz Rasûlullah’a (s.a.s.)
ateşe düşmemek için sığındık’ dediler. O zaman emîrin kızgınlığı
geçti ve ateşi söndürdü. Peygamber’ in yanına geldiklerinde
O’na durumu anlattılar. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Ateşe girmiş
368 5/Mâide, 49-50
369 45/Câsiye, 18
370 38/Sâd, 26
371 25/Furkan, 42; 45/Câsiye, 23
372 7/A’râf, 126; 18/Kehf, 28; 20/Tâhâ, 16
373 2/Bakara, 120, 145; 5/Mâide, 48, 49, 77; 6/En’âm, 56, 150 vd.
374 Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839, 3/1469
375 Buhârî, Cihad 107, Ahkâm, 4; Tecrid- Sarih Terc. 12/294; Müslim, İmâre 39;
İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2863-2865, 2/955)
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 104 -
olsaydınız, ebediyyen oradan çıkamazdınız. Muhakkak ki itaat mârufta/
iyilik ve meşrûluktadır.” 376
Rasûlullah burada itaatın sınırını belirlemektedir. O da, itaatın
mârufta olduğu sürece geçerli olacağıdır. Mâruf dairesi dışına
çıktığında emredilen iş, Allah’ın gazabına çevrilmiştir ve Allah’a
isyanda yaratılana itaat yoktur. İtaat etmemiz gereken birçok şey
vardır. Bunlar: İslâm devletinde halifeye ve valilere, anne babaya,
hanım kocasına, köle efendisine, hizmetçinin hizmetini gördüğü
kimseye, İslâm askerinin müslüman komutanına, öğrencinin hocasına,
işçinin mükellef olduğu işverene... Hz. Ebûbekir’in hilâfete
geldiğinde söylediği sözde halife; halkın, başkanlığına itaat sınırını
belirlemiş, körü körüne bir itaat emretmemişti. Şüphesiz itaat
Allah’ın emrettiği şeylere yahut mârufun içeriğindeki şeyedir. Fakat
mâruf mefhumunun dışına çıkana itaat yoktur.
Halife veya devletin birinci sorumlusu, halka te’vili olmayan
bir ma’siyet emrederse buna itaat edilmez. Allah’tan sonra itaati
en çok hak eden anne babaya itaat gelmektedir: “Rabbin yalnızca
kendisine itaat etmeyi ve anne babaya iyiliği emretti.”377 Anne babaya
büyük itaati tavsiye ettikten sonra, çocuklarına ma’siyeti emretmeleri
durumunu istisna ediyor ve şöyle diyor: “Annen ve baban;
hakkında bir bilgin olmayan şeyi Bana şirk koşman için sana karşı bir çaba
harcarlarsa bu durumda onlara itaat etme.” 378
Küfürde Önderler ve Onların
İzinden Giden Uyduları
İnsan psikolojisi, etkileşime açıktır; insanın diğer insanlardan,
çevrelerinden etkilenmesi sosyolojik bir vâkıadır. Toplumların, kitlelerin
de önderlerine tâbi oldukları gerçeğini de hemen herkes
gözlemleyebilir. Halk, bazen onlara hayran olur, taklit eder, bazen
emir alır, itaat eder ve isteyerek veya istemeyerek yönetilir, yönlendirilir.
Halkın kendi kendini yönetimi gibi aldatıcı slogana rağmen,
demokrasilerde bile itaat edenler ve itaat edilenler, uyanlar
ve uyulanlar diye toplum iki sınıftan ibarettir.
İşte bu yığınların hem dünyevî hem de uhrevî sorumluluğunu
büyük çapta önderler yüklenecektir. “Bir fenalığa sebep olan, onu
işleyen gibidir” hükmünce, kötülüğe önder olup çığır açan kimseler,
öncülük yaptıkları toplumların günah yüklerinden de pay alacaklardır.
Tarihin her döneminde dalâlet ehlinden, milletleri saptıran,
376 S. Buhâri, Fethu’l Bâri, 7145; el-Bidâye ve’n-Nihâye, 4/226
377 17/İsrâ, 23
378 31/Lokman, 15; Abdülhamid Bilali, Eğitici Dersler, 75-76
İSYAN - İTAAT
- 105 -
ideolojik bâtıl inançlarını otoriteleri ve yönetimleri sayesinde toplumların
bütün kesimlerine derece derece empoze eden önderler
ve elebaşılar çıkmıştır. Bazı gafil toplumlar da bu dalâlet öncülerini
gözlerinde büyütmüş, kahraman yaftası altında yücelttikçe
yüceltmiş, onlara büyük bir coşku ile itaat edip tâbi olmuştur.
Bazı uluslar, uyanıp akıllarını başlarına alarak o sahte kahramanları
yerle bir etseler ve bir zamanlar taptıkları heykellerini devirseler
de, bazı toplumların uyanışı bu dünyada olmayıp âhirete
kalmaktadır. Fakat oradaki uyanışları da, “Ey Rabbimiz, biz önderlerimize
ve büyüklerimize itaat ettik, onlar da bizi hak yoldan saptırdılar”379
demekten ileriye gitmeyecek, dünyadayken itaat edip peşinden
gittikleri önderlerine kendilerine verilen azabın iki katını vermesi
ve lânet etmesi için Allah’a yalvaracaklardır.380 Bu fâni dünyada,
kendilerine ümit bağlayarak siyasî, idarî ve ekonomik bakımdan
itaat edip uydukları, müslümanlara rağmen tercih ettikleri, “bizi
kurtardı”, ya da “kurtaracak” dedikleri, âdeta takdis edip dokunulmaz
ve hata etmez saydıkları, ilkelerini, görüşlerini ilâhî ve
nebevî bildirinin üstünde tutarak ilahlaştırdıkları o önderleri, büyük
hesap gününde en büyük düşmanları haline gelecektir.
Kalabalıkların şuursuzca itaat edip izini takip ettikleri reislerine,
“Siz olmasaydınız elbette biz mü’min olurduk!”381 şeklinde suçladıkları
zaman, o itaat ettiklerinden alacakları karşılık da: “Size
hidâyet geldiği zaman, sizi ondan biz mi çevirdik? Hayır, siz kendiniz suç
işliyordunuz!”382 cümlesinden ibarettir. Toplumlara tahakküm eden
bu müstekbirlerle itaatkâr uyduları arasındaki bu tartışma, uyduların
şöyle demesiyle sona erecek: “Hayır, öyle değil! Gece gündüz
(sizin işiniz) hile ve tuzak kurmaktı. Allah’ı inkâr etmemizi, O’na eşler koşmamızı
bize emrederdiniz!” 383
İşte beşerî düzenlerin hepsinde görüldüğü üzere, âdeta bir
sürü gibi yönetilenler, hak nizama gözlerini ve gönüllerini kapayanlar,
yanlışlık ve haksızlık karşısında hiçbir tepki göstermeyip
kalabalığa uyanlar, hakka karşı olduğu halde otoriteye itaat edip
boyun eğenler... sonunda yönetici önderlerine, şöyle diyecekler:
“biz size uymuştuk, şimdi bize gelen bu ateş azabından küçük bir parçayı
olsun bizden savabilir misiniz?” 384
379 33/Ahzâb, 67
380 7/A’râf, 38
381 34/Sebe’, 31
382 34/Sebe’, 32
383 34/Sebe’, 33
384 14/İbrahim, 21
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 106 -
Toplumlar, genellikle meliklerinin dini üzeredirler. Meliklerin
gidişatı, dünya görüşleri, tercihleri, değer yargıları, tebaalarına
da yansımaktadır. “Ennâsü alâ dîn-i mülûkihim: İnsanlar meliklerinin
dini üzeredir” hadis-i şerifi bunu ifade etmektedir. Bilindiği gibi, insanlar
İslâm fıtratıyla doğuyor; dünyaya doğuştan inkârcı olarak
gelmiyorlar. Sonradan aile, çevre, ortam, eğitim ve yönetim, onların
mü’min kalmalarında ya da münkir olmalarında az veya çok
etkili oluyor. Bütün bunlar gösteriyor ki, itaat konusu, dünyada
onurlu bir şekilde yaşamanın, âhirette ateşten korunmanın temel
dinamiklerindendir. Allah, Firavun ve adamları hakkında, “Biz onları,
insanları ateşe çağıran önderler yaptık.”385 buyuruyor. Bu liderlerin
insanları ateşe çağırması demek, onları cehenneme götürecek
fiilleri yapmaya dâvet etmeleri ve buna vesile olmaları demektir.
“Günü geldiğinde, her sınıf insanları önderleri ile birlikte çağıracağız.”386
O gün, her insan topluluğu, ilâhî ya da şeytânî önderlerine nisbet
edilerek çağrılacak. Meselâ “ey Firavun itaatkârları” , “ey Nemrut
uyduları”... diye dâvet edilecek. Ayrıca, dinlerine, kitaplarına, taraftarlıklarına
nisbet edilerek çağrılacaktır.
Allah Rasûlü’nün, “Kişi dostunun dini üzeredir; onun için her biriniz
kime dostluk ettiğine iyi baksın” sözünden de anlıyoruz ki, insanlar,
önderlerinin sadece şahsına değil; görüşlerine de dost oluyorlar,
itaat edip bağlanıyorlar. Onların yollarını kendilerine izlenilecek
yol edinmek suretiyle, bâtıl dinlerini kendilerine din ediniyorlar.
Dünyadaki ideolojik veya hevâî temele dayalı işbirlikleri, kesinlikle
görüş beraberliğine delâlet ediyor. Bunun için Yüce Hakk’ın
fermanı, “toplayın o zâlimleri ve onlarla beraber işbirliği edenleri, aynı
yoldaki arkadaşlarını ve Allah’tan başka tapmış oldukları putları”387 şeklinde
tecelli edecek.
Dünyadaki etkileme, tahakküm vâkıası ve itaat anlayışı o derece
açık ve enteresandır ki, ilâhî adâlet gününde bunu mütegallibelerin
(haksız olarak ve zor kullanarak hükmedenler) yüzüne
çarpan taklitçi ve itaatkâr uyduları, sanki bugün yaşanan “oyun”u
dile getiriyor gibidir. Şöyle diyor, itaat edip tâbi olanlar, itaat ettiklerine:
“Siz bize sağdan gelirdiniz (suret-i haktan görünüp vesvese
verir, telkinde bulunurdunuz) derler.”388 Güvendiğimiz yönden bize
sokulup propaganda yapardınız. Siz bize hak cihetinden gelir,
bâtılı bize süslü gösterirdiniz. Bizi hidâyet yoluna uymaktan alıkoyardınız.
Bize din taraflısı görünerek yaklaşır, sahte delillerle
385 28/Kasas, 41
386 17/İsrâ, 71
387 37/Saffât, 22-23;
388 37/Saffâft, 28
İSYAN - İTAAT
- 107 -
aldatırdınız diyecekler. Zamanlar, metodlar ve imkânlar değişse
bile, aldatmadaki asıl unsurun nasıl her devirde birbirine benzediği
hayret vericidir. Yöneteni ve yönetileniyle, itaat edileni ve edeniyle,
yönlendireni ve kandırılanıyla hepsi “o gün azabda müşterek/
ortaktırlar.” 389
İtaat ve İsyan Yoluyla Düşülen Şirk
İnsanımıza abdesti bozan şeyler kadar olsun imanı bozan şeyler
anlatılamadığı, anlatılmasına izin verilmediğinden, tam tersine,
her çeşit günah ve isyan için, “bunlar imanı bozmaz, bunlar
olmadan da müslümanlık olur” diyerek insanları her çeşit isyana
rağmen Allah’ın affına güvendirerek kandıran kimselerin 390aldattığı
insanımızın mü’mine benzeyen ne kadar vasfı kaldı değerlendirilmez.
Olayın iman boyutu, kabul ve itaat sözü olan “illâ Allah”
tan önce gelmesi gereken red ve isyan sözü “lâ ilâhe” ile ilgili
tevhid penceresinden bakışla uzun bir ufuk turu ile çağdaş yaşam
değerlendirilebilir.
Biz olayın bir başka yönünü vurgulamış olalım: İbadette esas
olan itaattir. Bir başka deyişle Allah’a ibâdet, O’nun emir ve yasaklarında
sadece O’na itaat etmektir. Allah’ın emrine boyun eğmeğe
yanaşmayan, itaatte Allah’tan başkasına yönelerek onların
icad ettiği helâl ve haramlara uyan kişilerin inançlarında –her ne
kadar aksini iddia etseler de- Allah’ın rubûbiyet ve ulûhiyetine
yer yoktur. O, eylemleri ve isyanlarıyla mutlak otorite anlayışına,
ilâhlık ve rablik makamına Allah’tan başkasını koyarak kullukta
ona yöneliyor. Mü’min olmak ve mü’min kalmak için mutlak anlamda,
kayıtsız ve şartsız itaatin yalnız Allah’a yapılması gerekir.
Âlemlerin rabbı olan Allah evrende mutlak tasarruf sahibidir.
Yaratıklar arasında yalnızca insan teşrii alanda bu rabliğe karşı çıkabilir.
Yeryüzündeki tasarrufunu Allah’ın hükmüne göre değil;
kendi iradesi doğrultusunda yapmaya kalkışabilir. Bu zâlim insan,
yeryüzündeki hayatı, istediği biçimde yönlendirmeye kalkar.
Bunun için Allah’ın kurallarına rağmen kendinden kurallar koyar.
Böylece insan, kendi arzularını ilahlaştırmış olur. Arzularının
doğrultusunda yeryüzüne şekil vermeğe kalkınca da yeryüzünde
rableşmiş olur. Bunun sonucunda, böylesi insanlara isteyerek itaat
edenler de, Allah’ı değil; bu insanları rab kabul etmiş olurlar.
Günümüz insanlığının rab anlayışını, onların inançlarında ve
pratik hayatlarında çok açık bir şekilde görmek mümkündür. Dinin
389 37/Saffât, 33; Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, 92-97
390 31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5; 57/Hadîd, 14
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 108 -
ilk şartı, Allah’a, O’nun emirlerine teslim ve tâbi olmaktır. Allah’a
rağmen Allah’tan başkalarının koyduğu gayrı meşru hükümlerine
seve seve uyup itaat edenlerin, “Allah’ın rablığına ve ilahlığına
inandık” demeleri kendilerini kurtarmaz. Çünkü İslâm; rab olarak
sadece Allah’a inandıktan ve O’na karşı kulluk vecibelerini yerine
getirdikten sonra, O’nun koyduğu hüküm ve kurallara itaat
edilmesini de ister. Bunun için, insanlar, Allah’ın kesin olarak bildirdiği
hükümleri bırakıp, ilâhî emirlere ters olarak başkalarının
ortaya koyduğu hükümlerine isteyerek itaatleri halinde, her ne
kadar dâvâları Allah’a iman olsa da, bu imanları geçerli olamaz.
Günümüzde, insanların, vicdanlarında inanıp kabul ettikleri
ilâhla, yaşantılarında, hükümlerine teslim oldukları ilâhlar aynı değildir.
Teorik olarak inandıklarını ifade ettikleri Allah’ın ilâhlığını
ve rablığını, vicdanlarına hapseden günümüz insanlarının pek
çoğu, pratik hayatlarında Allah’tan başka rabların emirlerine ve
hükümlerine teslim olmaktadırlar. İnsanların pek çoğunun maruz
kaldığı en büyük tehlike; Allah’ı günlük yaşantılarında rab kabul
edemeyişleridir. Onlar, bir yandan mü’min ve müslüman olduklarını
söylerlerken, diğer yandan da Allah’ın emir ve yasaklarını bir
tarafa atarak çeşitli varlıkların ve rehber edindikleri önderlerinin
emirlerine uyarlar. Onların koyduğu gayri meşru hükümlere gönüllü
olarak itaat ederler; böylece Allah’tan başkalarını rab edinmiş
olurlar.
“Lâ”sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; itaat ve isyanı olmayan,
mevcut düzene her yönüyle uygun bir din dayatılıyor. Her
şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle ve onların rab ve hâkimiyet
anlayışlarıyla uzlaşan, Allah’ın hor gördüklerini hoş görmek için
bin dereden su getiren, tepkisiz, laik müslümanlık (!) hâkim kılınmak
isteniyor. Allah’a inanan, ama tâğuta itaatten ayrılmayan,
Allah’a iman eden, ama tâğutların ilke ve hükümlerini kabul ettiğini
ifade eden bir din, ilâhî olmaktan öte beşerî bir din!..
Rabliğin birkısım özelliklerini Allah’tan başkalarında görmeleri,
ahlâkî, sosyal ve kişisel hayatları için gerekli olan emir ve kuralları,
Allah’tan başkalarından almalarıdır. Bunun için, insanların
pek çoğu, ya doğrudan doğruya Allah’tan başka rabblar olduğuna
inanıyorlar veya Allah’ın rabblığına teorik olarak inansalar da
pratik hayatlarında Allah’tan başkalarının rabblığına teslim oluyorlar.
İşte rabb konusunda, peygamberlerin her asırda yıkmak istedikleri
asıl sapıklık budur. Hükmü sadece göklerde geçen, dünyaya,
insanlara, yönetime, sosyal ve siyasal hayata... karışmayan
bir Allah inancı. Yani göklerin rabbı. Hâlbuki Allah, göklerin, yerin,
bütün âlemlerin rabbıdır.
İSYAN - İTAAT
- 109 -
Önceden hıristiyan olan Adiyy b. Hatem, boynunda altından
bir haç olduğu halde Rasülüllah’ın huzuruna geldi. Peygamberimiz
ona: “Ya Adiyy, boynundan şu putu çıkar.” buyurdu. Bu sırada
Rasülüllah “Yahudiler ve hıristiyanlar, haham ve rahiplerini Allah’tan
başka rabblar edindiler.”391 mealindeki âyeti okuyordu. Adiyy: “Ey
Allah’ın Rasûlü, hıristiyanlar, rahiplere ibâdet etmediler ki (onları
rab edinmiş olsunlar)” dedi. Peygamberimiz: “Evet ama onlar (hıristiyan
rahipleri ve yahudi hahamları) Allah’ın helal kıldığını haram; haram
kıldığını da helal saydılar. Onlar da bunlara uyup itaat ettiler. İşte onların
bu tutumları, onlara ibâdet etmeleri ve onları rab edinmeleridir.” buyurdu.
392 Bu hadis-i şerif açık olarak gösterir ki, herhangi birini rab
edinmiş olmak için ona hemen rab adını vermiş olmak şart değildir.
Bu rab edinme, tabii ki onların önünde secde etmek, onlara
doğrudan ibâdet etmek biçiminde gerçekleşmiyordu. Allah’tan
başkalarının emrine, Allah’ın dinine uyup uymadığı hiç hesaba
katılmaksızın isteyerek itaat etmek, hükümle ilgili konularda
Allah’tan başkalarının sözünü dinleyip kabullenmek, Allah’tan
başkasına itaat ederek O’nun dininin emir ve hükümlerine başkasını
tercih ederek muhalefet etmek, Allah’tan başkalarını rab
edinmek ve onlara tapmak demektir.
Putlara, şeytanlara ve tâğutlara tapmak nasıl şirk ise, Allah’ın
emrine, Hakk’ın hükmüne uymayan kişilerin ortaya attıkları görüşleri
benimsemek ve onları Allah’a tercih edip onlara uyup itaat
etmek de öylece bir şirktir. Bu durum, onlara kulluk mertebesinden
fazla değer vermek, Allah’ın ilâhî hükümlerine uymayan görüş
ve fikirlerini benimsemek olduğu için, bir şirk çeşididir. Onların
sözlerine itaat edip, Allah’ın emirlerini terketmenin puta ve
tâğuta tapmakla aynı olmasının sebebi açıktır. Hakkı batıl, batılı
da hak yapmaya çalışıp, insanlara helali haram, haramı da helal
tanıtarak Allah’ın hükümlerini değiştirmeye çalışanlar, ilmi haysiyetten
uzak birer tâğutturlar. Bunlara uyup itaat etmek de onları
rabb kabul etmektir. Çünkü bu duruma düşenler, Allah’ın hükmüne
değil de onların isteklerine itaat ederek onlara Allah’a tapar
gibi tapmış olanlardır.
Günümüzde şirkin her çeşidinin yaygın olduğunu görüyoruz.
Müslüman mahallede pazarlanan bin bir çeşit şirk içinde, çok yaygın
olmasından ötürü, belki en önemli örneklerinden biri itaat
ve isyan konusuyla ilgili şirktir. Hani meşhur fıkradaki ifadeyle,
taşlar beşerî yasalarla bağlı ve itler de “özgürlük tanrısı”nın salıvermesiyle
her önüne gelene saldırmak için ortalıkta koştururken,
391 9/Tevbe, 31
392 Tirmizî, Tefsir 9
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 110 -
fincancı katırları ürkütme riskini göze alamayanlarca bu çeşit şirke
vurgu yapılamamakta, hatta bu şirk canavarı, ehlîleştirilmiş ve
mâsum gösterilmektedir. Müslümanların sırât-ı müstakim’i şaşırıp
yanlış işaretlerle mecburi istikamet diye gösterilen cehennem
yolu üzerinde “dur!” diye ellerini makas gibi açanlar çıkmadıkça
ve yoldaki işaretleri doğrusuyla değiştirme çabasına yeterli sayıda
insan girmedikçe, uçurumlara yuvarlananlara ağıt yakacaklar bile
kalmayacaktır.
“Ey iman edenler! Kâfirlere uyarsanız, sizi eski dininize geri çevirirler;
o takdirde büsbütün kaybedersiniz.”393; “Rabbinizden size indirilene
(Kur’ân’a) uyun. Ondan başkasını evliyâ/dostlar edinip peşlerine düşmeyin.
Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!”394; “Bunlar, Allah’ın (koyduğu)
sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Peygamberi’ne itaat ederse Allah onu, zemininden
ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte
büyük kurtuluş budur. Kim Allah’a ve Peygamberi’ne karşı isyan eder ve
sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için
alçaltıcı bir azâb vardır.” 395
İtaat edilen Allah ise, kişi, yüce mertebe olan “Allah’ın kulu”
olmayı tercih etmiş; O’na isyan edenlere itaatı tercih edince de,
“emir kulu”, “kapı kulu” olmayı, yani iki dünyada rezillik ve zilleti
seçmiş olur.
Kuru bir “iman ettim” sözü elbette yeterli değildir. İmanın
gerçeği de bu değildir. Söz, kalbin tasdiki ve beynin kabulü ile
bağlılığın ifadesi olmalıdır. Bu da yaşamayı gerekli kılar. İman sözünün
verildiği anda, kişi “ben, Allah’tan başka ilâh olmadığına
şahit olarak, bütün benliğimle Allah’a bağlanıyorum. O’nun otoritesine
giriyorum.” demiş olur. Sonra da O’nun otoritesini hiçe
sayıp, hevâ ve hevesleri doğrultusunda hayatını sürdürürse, bu
kişi imanı anlamamış ve benimsememiş demektir. Aslında onun
imanı, kendi arzularının otorite olarak kabulü yönündedir. Çünkü
o Allah’ın isteklerini değil; kendi isteklerini kayıtsız şartsız yerine
getiriyor. Kim, kimin isteklerini kayıtsız şartsız yerine getirirse, o,
onun kuludur. İmanı, yani bağlılığı onadır.
İman, itaat ve teslimiyet ile birlikte varlığını korur. “İnsanlardan
öyle kimseler vardır ki: ‘Allah’a ve ahiret gününe iman ettik’ derler; hâlbuki
onlar, mü’min değillerdir.”396 “Allah’a ve Peygamber’e iman ve itaat ettik
derler. Sonra da onlardan bir grup, bunun ardından yüz çevirir, bunlar
393 3/Âl-i İmrân, 149
394 7/A’râf, 3
395 4/Nisâ, 13-14
396 2/Bakara, 8
İSYAN - İTAAT
- 111 -
mü’min değillerdir.”397; “Ey iman edenler, Allah’a ve Peygamberi’ne itaat
ediniz. İşitip dururken, itaatten yüz çevirmeyin. İşitmedikleri halde ‘işittik’
diyenler gibi olmayın. Zira Allah katında hayvanların en şerlisi, akıl etmeyen
sağırlar ve dilsizlerdir.” 398
Görüldüğü gibi âyet, Allah’a itaat etmeyenleri işitmeyen ve
görmeyen, aynı zamanda akılsız, en aşağılık mahlûklar olarak tanımlıyor.
İmanının gerçek olup olmadığı ortaya çıksın diye mü’min,
Allah tarafından imtihan edilir: “İnsanlar, ‘iman ettik’ demekle bir
imtihana çekilmeden bırakılıvereceklerini mi zannediyorlar? Hâlbuki Biz,
kendilerinden öncekileri de denemiştik. Allah, elbette imanlarında doğru/
sâdık olanları ortaya çıkaracaktır ve elbette yalancı olanları da belirleyecektir.”
399
Allah’a İtaat ve İsyanın Boyutları
İtaat ve isyan, insanlar için imtihan konuları olduğundan,
nefse zor gelir. Bâtıla isyan, irâde gücünün göstergesidir. Nefsin
hevâsına, kötü arzularına isyan etmek, yani olumlu isyan da savaş
kadar zor olduğundan, geleneksel İslâmî kültürde “büyük cihad”
sayılmıştır. İnsan, hevâsını/kötü arzularını mı, yoksa gerçek ilâh
Allah’ı mı ilah kabul ediyor; bu itaat ettiği mercî ile ilgilidir. İtaatin
her türlü şartta, her çeşit zorlukta ve kayıtsız şartsız, pazarlıksız
uygulanması gerekir. Bazı küçük zorluklara göğüs gererek yapılan
itaat, belki münâfıklar tarafından da gösterilebilir; oysa zorluk ve
sıkıntıya rağmen itaat, mü’minlere hastır. Kur’an’da münâfıkların
Allah yolunda girişilecek mücadeleyi zor görerek geride kaldıkları
bildirilir. Ancak, eğer “yakın bir yarar ve orta (zorlukta) bir sefer
olsa, geleceklerdir400. Mü’minin sahip olduğu en önemli özelliklerden
biri, itaatini her durumda korumasıdır. Rasûlullah bir hüküm
koymuş, bir karar vermişse, mü’min, kendi basit çıkarlarına aykırı
da olsa buna itaat eder. Kur’an, münafıklarla mü’minleri itaat konusunda
farklı davranışlarıyla bize tanıtır. 401
İtaat ve isyan bir bütündür. Yani, Allah’a itaat eden, O’na isyandan
da kaçar. Hem itaat hem isyan birlikte barınamaz; beraber
bulunurlarsa her ikisi de eksiktir, yok sayılır. Bazı insanlar,
övülürken, “kumarı yok, içkisi yok, kötü alışkanlıkları yok” diye
bazı isyan türü davranışlarının olmadığı, o yüzden iyi insan olduğu
vurgulanır. Bu “yok”ların yanında, nelerin “var” olup olmadığı
397 24/Nur, 47
398 8/Enfâl, 20-22
399 29/Ankebut, 2-3
400 9/Tevbe, 41-42
401 24/Nûr, 47-54
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 112 -
önemsenmez. Ancak, Allah’a itaat olarak tüm emirlere uyup uymadığı
değerlendirilince, onun isyankâr olup olmadığı açığa çıkacaktır.
Yani, itaatsizlik de bir isyandır. Allah’a tam itaat etmeyen
biri, isyan içinde demektir, isterse bazı isyan türünden kötü alışkanlıkları
olmasın.
Yine, Allah’a itaatla birlikte Allah’ın itaat için izin vermediği,
itaat etmemizi istemediği ilke ve şahıslara itaat, birbiriyle bağdaşmaz.
Biri varsa, öteki yok demektir. Tâğutu reddetmeden
Allah’a imanın geçerli olmadığı 402 gibi, tâğuta isyan olmadan,
tâğuta kayıtsız şartsız itaatle birlikte Allah’a itaat de gerçekleşmez.
Kayıtsız şartsız itaat edilecek mercî olarak kişi neyi tercih
ediyorsa, ilâh olarak onu kabulleniyor demektir.
İtaat, imanın test edilmesidir. Allah’ı tek ilâh kabul eden
kimse, O’na kulluğunu, O’na kayıtsız şartsız itaat etme zorunluluğu
duyarak gösterecektir. İtaat olmadan cennet yoktur.403
Allah ve Peygamber, mü’minleri kurtaracak, onlara hayat verecek
şeylere çağırmaktadır. Bu dâvete icabet etmektir itaat. “Ey
iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve
Rasûlü’ne icâbet edin.” 404
Allah’a itaati terkeden isyankâr ve kendine zulüm/yazık
edenlere dünyevî cezalardan biri, kendileri gibilerin onları yönetmesidir.
“Zâlimlerin bir kısmını, bir kısmının başına geçiririz.”405 İnsanlar
bozuldukları, Allah’a âsi oldukları zaman, onların kötüleri
başlarına getirilir: “Nasılsanız, öyle yönetilirsiniz.” 406
Allah’a ve Rasûlü’ne itaat, namaz ve zekâtla da yakından ilgilidir:
“Namaz kılın, zekât verin, Peygamber’e itaat edin ki size merhamet
edilsin.”407; “...Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin.
Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.” 408
Allah’a gerçekten iman etmiş kimse, yaratılış amacının sadece
Allah’a ibâdet olduğu409 bilincindedir. O, namazını, ibâdetlerini,
hayatını ve ölümünü hep âlemlerin Rabbi için,410 O’nun rızâsı
doğrultusunda geçirmeye söz vermiştir. Mü’minin hayatı, tümüyle
ibâdet olduğundan/olması gerektiğinden, itaat ve isyanı da
402 2/Bakara, 256; 16/Nahl, 36
403 4/Nisâ, 14
404 8/Enfâl, 24
405 6/En’âm, 129
406 Aclûnî, Keşfu’l Hafâ, 2/126-127
407 24/Nûr, 56
408 58/Mücâdele, 1
409 51/Zâriyât, 56
410 6/En’âm, 162
İSYAN - İTAAT
- 113 -
namazına benzeyecektir. Namazı, Allah’ın istediği gibi kılmakla
nasıl ibâdet yapılmış oluyorsa, Allah’a herhangi bir konuda itaat
de ibâdettir. Namaz kılarken imama uyup itaat ettiği gibi, büyük
imam olan müslüman yöneticiye, yani ülü’l emre de öyle itaat
edecektir. Namaz kılarken, kendinden daha âlim ve takvalı olsa
da imamın yanlışına uymadığı, onu gerektiği şekilde düzelttiği
gibi, yöneticisinin de yanlışlarını ikaz edecek, düzeltecektir.
Hz. Ömer’in, “ben Allah’a ve Rasûlü’ne itaatten ayrılırsam, ne
yaparsınız?” diye sorduğunda, cemaatten herhangi bir genç, ayağa
kalkıp “Allah’a ve Rasûlüne azıcık muhâlefet etsen, itaatten
kıl kadar ayrılsan, seni kılıçlarımızla düzeltiriz!” diye cevaplaması,
Hz. Ömer’in de bu cevaba şükretmesi, örnek alınma gereği duyulmadan,
sadece tarihî bir vaka olarak değerlendirilemez.
Bilindiği gibi, Hz. Ebu Bekir, halife seçildikten sonra yaptığı
konuşmada şunları söyledi: “İnsanlar! Sizin en iyiniz olmadığım
halde başınıza getirildim. İyi davranırsam bana yardımcı olun;
saparsam düzeltin beni. Doğruluk emanet, yalan hıyânettir. İçinizdeki
güçsüz, hakkını alıncaya kadar benim yanımda güçlüdür.
İçinizdeki güçlü de, Allah’ın izniyle hakkı ondan alınıncaya kadar
benim yanımda zayıftır. Sizden kimse cihadı terketmesin; çünkü
onu terkeden bir kavmi, muhakkak Allah zillete düşürmüştür.
Allah’a ve Rasülüne itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Allah’a
âsi olursam, bana itaatiniz gerekmez!”
Bütün Evren Allah’a İtaat Etmektedir
Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor:“Gökte ve yerde her ne varsa
hepsi de isteyerek veya istemeyerek Allah’a teslim olmuşlardır. Böyle olduğu
halde onlar, Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Hâlbuki O’na
döndürüleceklerdir.”411 Âyette “isteyerek” kelimesi “itaat” kelimesiyle
ifade edilmektedir. Bunun anlamı yerde ve gökte olan şeyler,
ister Allah’a gönülden teslim olarak itaat edici olsunlar, isterse
bundan hoşlanmasınlar; her şey O’na teslim olmak zorundadır.
Peki, gökler ve yeryüzü, gönül rızası ile severek ve isteyerek mi;
yoksa istemeyerek, zoraki ve mecburen mi Allah’a ve O’nun yasalarına
uyuyorlar? Cevabını, onları sadece dış görünüşüyle ve çok
yüzeysel ve de kısmî olarak tanıyan bizim verebilmemiz beklenmez.
Tüm yarattıklarını en iyi tanıyan O’dur. “Hiç yaratan bilmez
mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.”412
Öyleyse cevabı O’ndan öğrenelim: “Sonra buhar halinde olan göğe
yöneldi, ona ve yerküreye: ‘İsteyerek veya istemeyerek, gelin!’ dedi. Her
411 3/Âl-i İmrân, 83
412 67/Mülk, 14
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 114 -
ikisi de: ‘İsteyerek/itaat ederek (tâiîn) geldik’ dediler.”413 Burada dünyanın
ve göklerin Allah tarafından kendilerine yüklenen görevlerin
gereğini isteyerek, seve seve yerine getirdikleri vurgulanmaktadır.
Bu âyette geçen “kerhen = istemeden, zorla” ifadesinin karşıtı,
itaat kelimesinin kökü olan “tav’an = isteyerek” kelimesi olduğu
gibi; aynı zamanda “isteyerek” anlamı verilen “tâiîn = gönülden
itaat ederek” kelimesinin kullanılışıdır. Bu kullanım, Kur’an’ın
itaat kavramı hakkındaki mantığını gösterir: İçlerinde, hoşlanmadıklarını
gösteren bir sıkıntı duyarak, gönülsüz bir şekilde uyar
gözükmenin “itaat” olarak kabul edilmediği; ancak, gönülden
boyun eğerek, tam bir teslimiyetle414 boyun eğmeye “itaat” dendiğidir.
Bu özellikleri taşımayan, yani gönülden ve severek yapılmayan
bir uymanın/zarurî teslimiyetin, itaatkâr mü’minlerin değil;
münâfıkların tavrı olduğudur.
Allah’a itaat, evrenle uyum içinde ve onlarla kardeş olup bütünleşmedir.
İnsan dışında bütün varlıklar Allah’a itaat etmektedirler.
Bütün evren, gökler, yer ve buralarda bulunanlar, Allah’a
teslim olmuşlar, O’na secde etmişler ve O’nun emrine itaat edip
uymuşlardır 415. “Sonra yine kalpleriniz katılaştı. İşte onlar (kalpleriniz)
şimdi katılıkta taş gibi, hatta daha da katı. Çünkü taşlardan öylesi var
ki, içinden ırmaklar fışkırır. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır/
kaynar(gözyaşı döker). Taşlardan bir kısmı da haşyetle, Allah korkusuyla
yukarıdan aşağı düşer. Allah, yapmakta olduklarınızdan asla gâfil
değildir.”416;“Eğer Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu,
Allah korkusundan huşû ile baş eğerek parça parça olmuş görürdün. Bu
misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.”417 İnsan kadar yüce vasıflarla
donatılmamış, yer ve gök Allah’a isteyerek itaat ettiği, bu
coşkusunu sergilediği halde, insanın itaat etmemesi uygun olur
mu? O takdirde en güzel biçimde yaratılan418 insanın, yeryüzüne
halife419 olması mümkün olur mu? O zaman esfel-i sâfilîn/aşağıların
en aşağısına420, en alçak yere/cehenneme lâyık olmaz mı?
Âyetlerde açıkça görüldüğü gibi itaat, Allah’ın ve Rasûlü’nün
verdiği hükme rızâ göstererek gönülden bir teslimiyetle boyun
eğme anlamını taşımaktadır. Allah’a ve Peygamber’e gösterilecek
itaatin; zoraki, yapmacık, gösteriş için, istemeye istemeye
413 41/Fussılet, 11
414 4/Nisâ, 65
415 3/Âl-i İmrân, 83; 13/Ra’d, 15; 41/Fussılet, 11
416 2/Bakara, 74
417 59/Haşr, 21
418 95/Tîn, 4
419 2/Bakara, 30
420 95/Tîn, 5
İSYAN - İTAAT
- 115 -
yapılması itaat sayılmaz. İtaatin içten, gönülden gelmesi gerekir.
Mü’min, peygamberin yolunun, onun sünnetinin doğru olduğuna
kesin olarak kanaat etmeli ve itaatinde hiçbir şüphe ve sıkıntı
duymamalıdır. Gönülsüz bir itaat, Kur’an’da imansızlık göstergesi
olarak değerlendirilir: “Hayır! Rabbine andolsun ki aralarında çıkan
anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden
içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânâsıyla kabullenmedikçe
iman etmiş olmazlar.” 421
Allah’a ve Rasûlü’ne itaatten yüz çevirmek, insanın küfrünü
gerektiren bir durumdur: “De ki: ‘Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer
yüz çevirirlerse, bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” 422 Mutlak otorite
Allah’tır. O’nun izni, bir şeyi meşrû, helâl, mubah kılar; izin vermediği,
yasakladığı bir şeyi de meşrû ve normal kabul etmek, mutlak
ve nihâî otorite olan Allah’ın bu yetkisini başkalarına vermektir.
“Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşrû kılacak ortakları
mı vardır?” 423 Allah’ın emrine boyun eğmeğe yanaşmayan, itaatte
Allah’tan başkasına, Allah’ın kendilerine itaati yasakladıklarına
yönelerek onların icat ettiği İslâm’a ters kuralları benimseyerek
onlara itaat eden kimse, diliyle farklı iddiada bulunsa da, şirk içindedir.
Allah’tan başkasına ve O’nun izin vermediği kişi ve ilkelere itaatin,
insana huzur vermediği nice acı tecrübelerle görülmektedir.
Allah’a ve Allah rızâsı için O’nun müsaade ettiklerine itaat, hayat
verici, mutlu edici, iki cihanda aziz eden bir itaattir. Dünyada huzur
ve âhirette kurtuluş ancak bu itaatle gerçekleşir. Çünkü itaat,
imanın gereğidir. Allah’a itaat etmeyen, Rasûlullah’tan, müslüman
emir sahiplerinden, ya da kâmil mü’minlerden ayrı bir yola
sapan kimsenin varacağı yer, cehennemdir: “Kendisi için doğru yol
belli olduktan sonra, kim Peygamber’e karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan
başka bir yola giderse, onu o yolda bırakırız ve cehenneme sokarız; o,
ne kötü bir yerdir.” 424 “Kim Allah’a ve Peygamberi’ne karşı isyan eder ve
sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için
alçaltıcı bir azâb vardır.” 425
Toplum halinde yaşamak zorunda olan insanların fesat ve
kargaşadan kurtulmaları için, düzen ve âdil otoriteye, sadakat ve
itaate zaruret vardır. İnsanlar toplum halinde tâatsiz yaşayamaz.
Problem, kime ve niçin itaat edilmesi konusunda düğümlenir.
421 4/Nisâ, 65
422 3/Âl-i İmrân, 32
423 42/Şûrâ, 21
424 4/Nisâ, 115
425 4/Nisâ, 14
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 116 -
İnsanların, kendileri gibi zaaflara sahip, bazı konularda kendilerinden
daha kötü bir insana itaat etmeleri, kısmî faydaları yanında
daha büyük zararlara yol açmaz mı?
Tarihten günümüze binlerce defa görülmüştür ki, zulmün,
diktatörlüğün, tuğyanın, müstekbirliğin, sömürünün, yani şirk ve
küfrün bütün farklı çizgilerinin temel sebebi, otorite hususu, emir
ve itaat konusundaki gayr-ı meşrû/bâtıl ve yanlış anlayışlardır. İnsanın
insana ilâhlık taslamasına, onu emir kulu kabul edip istediği
gibi yönetip yönlendirmesine kim izin vermektedir? Özgürlük ve
demokrasi taraftarları da bu konuda, insanın şerefini koruyan ve
zulmü önleyen tatmin edici cevaplar verememektedir. İtaatsiz yaşanmıyor
ve insana itaat de nice probleme sebep oluyorsa, çözüm
nedir?
Tartışılmaz üstünlüğü olan, tüm insanlardan daha yüce, insandaki
eksiklik ve yetersiz bilgi, zulmetme eğilimi gibi hiçbir zaafı
olmayan, insanın her yönünü insandan daha iyi bilen Allah’a itaatin
dışında bir çözüm olamaz. O, hem insanları, hem tüm evreni
yaratan ve onlara hükmedendir. İtaat edilmeye lâyık tek varlıktır.
Allah’ın dışında mutlak itaat edilmeye lâyık kimse yoktur; O’ndan
başkasına itaat, ancak O’na itaat sayıldığı yerlerde, yani yetkisini
ve sınırını O’nun belirlediği ve O’na itaat edenlere itaat ölçüsünde
doğru olacaktır. O’nun dışında kimse kimseye rablik yapamaz,
ilahlık taslayamaz. İnsanların insanlara haksız hükmü tahakkümü
doğurur. İnsanların Allah’a itaati ise adâlet, huzur ve saâdeti neticelendirir.
Şu bunalım çağını saâdet asrıyla barıştırıp bağdaştırmak,
saâdeti bu asra taşımak, asr-ı saâdeti güncelleştirmek için
bundan başka çözüm yoktur.
Nerdesin Ey Güzel İsyan?
Olumlu İsyan: Olumlu anlamda isyan, gerekli şekilde ve gereken
yerlere gösterildiğinde cihad farîzasını içerir. Küçüğüyle
büyüğüyle, silâhlısı ve silâhsızıyla, dış düşmanlara, iç düşmanlara,
şeytana veya nefse karşı olanıyla, kâfire veya münâfığa, yani her
çeşidiyle cihad, bir isyandır. Dinin müsaade etmediği durumlardaki
isyan ise, fesattır, fitne ve terördür. İsyanın gerektiği yerleri tespit,
İslâm’a göre farklı; câhiliyyeye göre farklı olduğundan, nice
cihad eylemi, câhiliyye bakış açısına göre isyan, ayaklanma, terör
ve fundamentalizm yaftası yiyebilmektedir. Müslümana göre de,
namaz kılmayan veya tesettüre uymayan, ya da içki içen birisi
Allah’a isyankâr, yani fesatçı, terörist bir kimse kabul edilir.
Tevhidî çevre içinde, toplumun ve yönetimin Allah’a itaati
şiar edindiği yerde mü’mine yakışan “işittik ve itaat ettik” demek
İSYAN - İTAAT
- 117 -
olduğu gibi; şirkin ve Hakka isyanın hâkim olduğu yönetim ve çevre
şartlarında mü’mine yakışan “ne işittik, ne de itaat ettik” , yani
“dinlemiyoruz, itaat etmiyoruz!” demek, kutsal isyanı öne çıkarmaktır.
İslâm’ın hâkim olduğu yerdeki müslümanın temel tavrı ile
İslâm’ın mahkûm olduğu konumdaki tavrı elbette aynı değildir.
Bunu Âsiye ismi ile örneklendirebiliriz: Peygambermiz, câhiliyye
döneminde müşrik babaları tarafından çocuklarına verilmiş olan,
manası şirki çağrıştıran isimleri; anlamı kötü ve ahlâksızlığı hatırlatan
adları değiştirirdi426. Bu kabilden olmak üzere “isyankâr, isyan
eden kadın” anlamına geldiği için “Âsiye” ismini değiştirmiştir.
Müslüman olmuş bir kadının ismi Âsiye idi. Rasûlullah (s.a.s.)
onun adını Cemile olarak değiştirdi ve ona: “Sen Cemile’sin” dedi.
427. Ama aynı Rasûl, Kur’an’da ismi belirtilmeyen “Firavun’un
hanımı” nın “Âsiye” olduğunu bildirmiş ve ondan övgüyle söz
etmiştir 428. Bundan şöyle bir çıkarım yapmak herhalde yanlış olmaz:
İslâm’ın hâkim olduğu, yönetimin ve çevrenin Allah’a itaat
edenlerden teşekkül ettiği ortamda Âsiye/isyankâr olmak büyük
bir yanlıştır. Ama Firavunların hâkim olduğu ve Allah’a itaat etmeyenlerin
egemen olduğu ortamlarda Âsiye/isyankâr olmak;
dünyevî açıdan riskli olsa da en temel, kurtuluş için en emin tavır,
Rasûlullah’ın övgüsüne mazhar olan en doğru yoldur.
Müslüman; ıslah adına, tebliğ adına dininden ve dâvâsından
her çeşit tâvizi verebilen, Allah’ın hor gördüklerini hoş gören,
“gelene ağam, gidene paşam” diyen, tepkisiz, buğzsuz, nefretsiz,
dolayısıyla kişiliksiz insan değildir. Düşünmeyen, hakkı yaşamayan
bir çevrede, mü’min boyun eğen, sesini çıkarmayan, tepki göstermeyen,
silik bir şahsiyet olamaz. “Münkerler” etrafını kuşattığından,
en azından kendini kurtarmak, bulaşıcı mikroplara karşı mücadele
ederek koruyucu hekimlik tedbirlerini almak, yani “nehy-i
anilmünker” yapmak mecburiyetindedir. Tevhid eri olabilmek için;
Allah’ın dışında politik, medyatik, sosyal, sanatsal, sportif, maddî,
fikrî, nefsî... alanlardaki tüm ilâhları reddetmek, putların ve putçuluğun
her tezâhürüne, endâdın her görüntüsüne, fanatikliğin
her çeşidine tavır almak olmazsa olmaz bir zarûrettir. Muvahhid
olmak, mü’mince yaşamak ve müslümanca ölmek için tâğutlara,
zorbalara, ilahlık taslayan şahıs, ilke ve kurallara, kısacası Allah’a
itaat etmeyenlere “lâ” isyan bayrağını çekmek şarttır. Bu tavır takınılmadan,
izzet ve onurunu korumak da, mü’min kalıp mü’min
426 Bk. Buhâri, Edeb 108; Ebû Dâvud, Edeb 62; İbn Mâce, Edeb 32
427 Müslim, Âdâb 14, 15; İbn Mâce, Edeb, hadis no: 3733; Tirmizî, Edeb, hadis
no: 2840; Ahmed bin Hanbel, Müsned II/18; Dârimî, Sünen, İsti’zân 62
428 Buhâri, Enbiyâ 32, 46; Müslim, Fezâilu's-sahâbe 70
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 118 -
ölmek de mümkün değildir429. Trafik ışığı olarak kırmızı lamba konusunda
itaatsizliğin cezası değerlendirilir de, Allah’ın koyduğu
helal-haram hududuna itaatsizlik, her iki dünyada cezasız mı kalır
dersiniz?
İsyan, kıyam, ayaklanma, savaş ayrı şeylerdir; itaatsizlik ayrı.
Küfre isyan edemeyen müslüman, en azından itaatsizlik yapmalıdır.
Zâlim otoritelere karşı sivil tepki ve sivil itaatsizliğin en güzel
destanlarını tevhid yolunun önderleri yazmıştır. Nemrutlara itaat
etmeyip putlarını kıran İbrahim, Firavunlara başkaldıran Mûsâ,
câhiliyye şirkine karşı en şanlı direniş, en anlamlı tepki ve en güzel
savaş sayfalarını yazan Hz. Muhammed...
Yeşiller, çevreciler, hayvan severler, sendikalar, spor fanatikleri...
kadar bile tepkilerini dillendiremeyen dâvâ adamları(!); sayıları
kırkı bulur bulmaz sivil itaatsizlik ve tepkilerini sokağa taşıran,
sloganlar atıp tevhidi gülle gibi meydanlara savurarak kutsal isyana
giden yolu açanları sadece tarihte yaşanıp bir daha tekrarlanamayacak
masal gibi değerlendirirler. Onların çoğu, zenginliğin
ihtiraslı rüyalarının mahmurluğu içinde dünyevîleşme çarkında
veya hor gördüğü müslümanları bırakıp müşriklere hoşgörüler
dağıtmakta, bazıları da tâğutları, kâfirleri darıltmamaya özen
göstermekte, hatta kimse inanmasa da büyük putları sahiplendiğini
ilân etmede veya etliye sütlüye karışmadan gününü gün edip,
suya sabuna karışmadan temizlik(!) peşinde.... Allah’a iman ettiği
halde tâğuta kulluk yapmak, küfre dolaylı da olsa hizmet etmek,
Allah’a itaat etmeyene muhâlefet bile yapamadan ot gibi yaşayıp
gitmek, her konumdaki ve her zihniyetteki âmire itaat edip emir
kulu olmak, bütün bunlar Allah’a hakkıyla kul olmak isteyen bir
müslümandan, cehennem kadar uzak olması gereken hususlardır.
İbâdetin üç unsuru (kulluk, itaat ve sadâkat) üzerinde dururken,
üstad Mevdûdî, belki bazılarımızın biraz abartılı ve karikatürize
edilmiş bulabileceği bir örnekleme ile ibâdet-itaat ilişkisini ve
bu dengenin kayboluşunu şöyle açıklar:
“Önce ibâdet’in bu anlamını kafanızda tutun, sorularıma ondan
sonra cevap verin: Efendisinin kendisinden yapmasını istediği
işleri yapmayıp daima elleri bağlı, efendisinin önünde duran ve
onun ismini anan bir köle hakkında ne düşünürsünüz? Efendisi
ona, ‘git şu şu işleri yap’ diyor; köle bulunduğu yerden kımıldamıyor,
eğilip efendisini on kez selâmlıyor, tekrar ayağa kalkıp elleri
bağlı öylece duruyor. Efendisi ona, ‘git falan yanlışlıkları düzelt’
diye tâlimat veriyor; ama adam yine yerinden kıpırdamıyor, efendisinin
önünde eğilmeye devam ediyor. Efendisi ‘hırsızın elini bu
429 2/Bakara, 256
İSYAN - İTAAT
- 119 -
kötü işten kes’ diye emrediyor. Bunu duyan köle, hırsızın elini keseceği
yerde efendisinin söylediklerini tekrarlamaktan başka bir
şey yapmıyor ve ‘hırsızın elini bu işten kes’ emrini yüzlerce kez
tekrarlıyor. Şimdi bu kölenin efendisine gerçekten hürmet ettiğini
söyleyebilir miyiz? Sizin kölelerinizden bir tanesi böyle davransaydı
ne yapardınız Allah bilir! Allah’ın kullarından böyle davrananların
kendilerini Allah’a ibâdete adamış olarak kabul etmelerine
şaşmıyorum! Böyleleri sabahtan akşama kadar Allah bilir, kaç kere
Kur’an’daki ilâhî emirleri okurlar, ama bunları yerine getirmek için
kıllarını bile kıpırdatmazlar. Diğer taraftan ha bire nâfile namaz
kılar, ellerine binlik bir tesbih alır ve Allah’ın adını anarlar. Çok
acıklı bir makamla Kur’an okurlar! Onları bu halde gördüğünüz
zaman; ‘ne kadar müttakî, ne kadar dindar adamlar’ dersiniz. Bu
yanlış anlamanın temelinde ibâdetin gerçek anlamını bilmemek
yatar. 430
Bir örnek de M. İslâmoğlu hoca’dan: Allah’a inandığını söylediği
halde O’na itaat etmeyenlerin durumu, şu askerin durumu
gibidir: Komutan kendisine hayatî önemi olan bir planı verdikten
sonra planın yerine getirilmesi için gerekli emirleri de vermiştir. O
planın doğru olduğunu bilen, buna kalbiyle de inanan ve diliyle
komutanın emirlerine uyacağını taahhüd eden bu adamın verilen
emir ve tâlimatların hiçbirini tutmamasının iki sebebi olur: Ya
inanmamıştır, ya da inandığı halde zaafları yüzünden emri aksatmıştır.
İki halde de cezaya çarptırılır; Birinci durumda inanmayanların
cezasına, ikinci durumda da âsilerin cezasına.431
Allah ve O’nun peygamberine isyan, O’nu tanımamak, O’nun
koyduğu kanunları hiçe saymak demektir. Bu da insanın İslâm’dan
uzaklaşmasına sebep olur. Her tarafından küfrün her çeşidiyle her
şekilde kuşatılan günümüzün müslümanı, müslüman kalmak ve
müslüman ölmek için ateşten gömlek giymeye hazır olmalıdır.
“Müslüman” ismini benimsemek, ciddî ve büyük bir iddiadır. Bu
iddianın isbatı, tüm iç ve dış zorluklara rağmen, itaat ve isyan sınavlarını
başarmaktır. Cennetin bedeli itaat; cehennemin sebebi
isyandır.
Allah’ın emirlerini öğrenir öğrenmez “dinledik ve itaat ettik”
deyip hemen eyleme geçen; Allah’ın itaati yasakladığı ilke, görüş,
kural ve kişilere karşı da “ne dinliyoruz, ne de itaat ediyoruz!”
deyip sözünün eri olan cihad erlerine selâm olsun.
İsyanınız kâfirlere, tâğut ve zâlimlere ve hevânıza; itaatiniz
Rabbinize olsun!
430 Ebu’l Hasan Ali Nedvî, İslâm’ın Siyasi Yorumu, s. 77, Mevdûdi’nin Fundamentals
Of İslâm adlı eserinden naklen
431 M. İslâmoğlu, İman Risâlesi, 345
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 120 -
İsyan ve İtaatle İlgili Âyet-i Kerimeler
A İsyan Kelimesinin Kökü Olan A-s-y ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(Toplam 32 Yerde:) 2/Bakara, 61, 93; 3/Âl-i İmrân, 112, 152; 4/Nisâ, 14,
42, 46; 5/Mâide, 78; 6/En’âm, 15; 10/Yûnus, 15, 91; 11/Hûd, 59, 63; 14/
İbrâhim, 36; 18/Kehf, 69; 19/Meryem, 14, 44; 20/Tâhâ, 93, 121; 26/Şuarâ,
216; 33/Ahzâb, 36; 39/Zümer, 13; 49/Hucurât, 7; 58/Mücâdele, 8, 9; 60/
Mümtehıne, 12; 66/Tahrîm, 6; 69/Haakka, 10; 71/Nûh, 21; 72/Cinn, 23; 73/
Müzzemmil, 16; 79/Nâziât, 21.
B İtaat Kelimesinin Kökü Etâa Fiili ve Değişik Çekimlerinin Geçtiği Âyet-i
Kerimeler (Toplam 74 Yerde:) 2/Bakara, 285; 3/Âl-i İmrân, 32, 50, 100, 132,
149, 168; 4/Nisâ, 13, 34, 46, 59, 59, 64, 69, 80, 80; 5/Mâide, 7, 92, 92; 6/
En’âm, 116, 121; 8/Enfâl, 1, 20, 46; 9/Tevbe, 71; 18/Kehf, 28; 20/Tâhâ, 90;
23/Mü’minûn, 34; 24/Nûr, 47, 51, 52, 54, 54, 54, 56; 25/Furkan, 52; 26/
Şuarâ, 108, 110, 126, 131, 144, 150, 151, 163, 179; 29/Ankebût, 8; 31/
Lokman, 15; 33/Ahzâb, 1, 33, 48, 66, 66, 67, 71; 40/Mü’min, 18; 43/Zuhruf,
54, 63; 47/Muhammed, 26, 33, 33; 48/Fetih, 16, 17; 49/Hucurât, 7, 14, 17;
58/Mücâdele, 13; 59/Haşr, 11; 64/Teğâbün, 12, 12, 16; 68/Kalem, 8, 10; 71/
Nûh, 3; 76/İns3an, 24; 96/Alak, 19.
C İsyan Konusunda Âyet-i Kerimeler
a Allah’a İsyan: 4/Nisâ, 14; 5/Mâide, 56; 8/Enfâl, 27; 9/Tevbe, 63; 13/Ra’d, 18;
72/Cin, 23.
b Peygamber’e İsyan: 4/Nisâ, 14, 42, 80, 115; 5/Mâide, 56; 8/Enfâl, 27; 9/Tevbe,
61, 63; 22/Hacc, 78; 33/Ahzâb, 36; 72/Cin, 23.
c Şeytan İsyanı Emreder: 2/Bakara, 169; 4/Nisâ, 14, 118-119; 6/En’âm, 128;
7/A’râf, 200 24/Nûr, 21; 38/Sâd, 82-83.
d Haksız İsyan ve Haksız Tecavüz: 7/A’râf, 33.
D İtaat Konusunda Âyet-i Kerimeler
a Allah’a İtaat Etmek: 3/Âl-i İmrân, 32, 132; 4/Nisâ, 13, 59, 69-70; 5/Mâide,
92; 8/Enfâl, 1, 20, 46; 9/Tevbe, 71; 13/Ra’d, 18; 24/Nûr, 52, 54; 33/Ahzâb,
71; 42/Şûrâ, 38; 47/Muhammed, 33; 48/Feth, 17; 58/Mücâdele, 13; 64/
Teğâbün, 12.
b Peygamber’e İtaat Etmek: 3/Âl-i İmrân, 31-32, 132; 4/Nisâ, 13, 59, 64, 69-
70, 80; 5/Mâide, 92; 7/A’râf, 157-158; 8/Enfâl, 1, 20, 46; 9/Tevbe, 71; 24/
Nûr, 51-52, 54, 56; 33/Ahzâb, 36, 71; 47/Muhammed, 33; 48/Feth, 17; 58/
Mücâdele, 13; 59/Haşr, 7; 64/Teğâbün, 12.
c Müslüman Emir Sahiplerine İtaat: 4/Nisâ, 59; 6/En’âm, 165.
d Mü’minlerin İtaati: 2/Bakara, 285; 3/Âl-i İmrân, 16-17; 6/En’âm, 165; 24/
Nûr, 51.
e İtaat Edenlerin Özellikleri ve Mükâfatı: 22/Hacc, 34-35.
f Kâfirlere İtaatten Sakınmak: 3/Âl-i İmrân, 149; 18/Kehf, 28; 25/Furkan, 52;
28/Kasas, 86; 33/Ahzâb, 1-3, 48; 42/Şûrâ, 15; 76/İnsan, 24; 96/Alak, 19.
g Münâfıklara İtaatten Sakınmak: 33/Ahzâb, 1-3, 48.
E Biat (İtaat Sözü Vermek)
a Peygamber’e Biat Etmek: 48/Feth, 10, 18.
b Biatı Bozmak: 48/Feth, 10.
c Rıdvan Biatı: 5/Mâide, 7; 48/Feth, 10, 18-21.
d Mekke’nin Fethi Günü, Peygamberimiz’e Kadınların Biatı: 60/Mümtehine, 12.
İSYAN - İTAAT
- 121 -
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 2, s. 342-345
2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 370-373
3. Fî Zılâlil Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 2, s. 481-484
4. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 3, s. 234-235; 244-245
5. Hayâtü’s- Sahâbe, M. Yusuf Kandehlevî, İslâmî Neşriyat Y. c. 2, s. 521-557
6. Peygamberimizin Yaşantısından Eğitici Dersler, Abdülhamid Bilâli, Buruc Y. s.
69-79
7. Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 206-216; 267-274
8. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 320-323, 386-387
9. Kur’an’da Temel Kavramlar, Cavit Yalçın, Vural Y. s. 94-101
10. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 337-342
11. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman bin el-Luveyhık, Kayıhan Y. s. 425-519
12. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y. s. 32-35
13. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y. s. 160-176
14. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. c. 1, s. 331-340
15. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 70-75, 80
16. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 10, s. 528-536
17. Kur’an’da Kulluk, Zekeriya Pak, Kayıhan Y. s. 89-99
18. Kur’an’da Denge, Faruk Gürbüz, Denge Y. s. 221-244
19. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 342-353
20. Kur’an’da İnsan ve Toplumu, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 91-98, 249-259
21. İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 2, s. 173-177; 178-182
22. İslâm’a Bağlılığım Neyi Gerektirir, Fethi Yeken, Özgün Y.
23. Evet Adım İsyan, Nazrul İslâm, Fide Y.
24. İsyan Ahlâkı, Nurettin Topçu, Dergâh Y.
25. İtaatsizlik Üzerine Denemeler, Erich Fromm, Yaprak Y.
26. Kur’an’da Toplumsal Çöküş, Ejder Okumuş, İnsan Y.
27. Kur’an’da Sünnetullah ve Helâk Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y.
28. İslâm’ın Siyasi Yorumu, Ebu’l Hasan Ali Nedvî, Akabe Y.
Sonsöz
Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…
Bel'am
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR -20-
BEL’AM
Yazarı:
Ahmed Kalkan
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2012
Baskı:
İSTANBUL MATBAACILIK
Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
Tel: 0 212 482 52 66
BEL’AM
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR
-20-
Ahmed KALKAN
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
İTHAF
Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
Önsöz
Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
Âlimler ve âmirler… Sağlam olurlarsa bütün toplumun sağlam olacağı iki ana direk. Sorumlu olduklarını unutup sorunlu olurlarsa, toplumlarının sorunları bitmeyecek, feci sonları yaklaşacaktır. Âlimler âmirlerin emrine girdiklerinde hem kendileri, hem âmirleri ve hem de toplum ifsad olur. Karşılığında alınan ücret, âhirette kaybettiklerinin yanında semenen kalîlâ, çok az bir karşılık olur. Ahmakça bir tercihtir bu. Ama maalesef tarihten günümüze bu ahmaklıkları yapmayanlar yok denecek kadar az olmuştur. Kur’an’da ismi geçmemesine rağmen, özellikleri anlatılan Kitab bilgisine rağmen azgınlaşan kimse için Tevrat’taki isim meşhur olmuştur: Bel’am. Bel’am, bir şahıs olmaktan ziyade bir karakter, bir tip rolü üstlenir. Her devirde dünyevîleşen, dünyayı âhirete değişip tercihini fânîden yana yapan zihniyetin adı Bel’am veya Sâmirî’dir.
Devletin gönüllü kölesi, esiri olan Bel’am, A’râf sûresinde köpeğe benzetilir. Önüne atılan bir kemik uğruna zâlim sultanlara bekçiliği ve sâlih insanlara hırlamayı sürdüren köpektir onlar. Cuma sûresinde eşeğe benzetilen tip de yine taşıdığı ilimden yararlanmayan benzer özellikleri gösteren karakterdir.
Devlet yöneticileri, pek severler kendilerine ve düzenlerine hizmette kusur etmeyen bu yalaka tipleri. Eskiden saray mollası denilen şimdiki ifade ile devlet âlimi, daha doğrusu emir kulu olan bu devlet memurları, Allah’ın seçkin kulu olmak yerine, zâlim rejimin askeri, bekçisi, hizmetçisi olmayı tercih etmiş bir din tüccarıdır. Günümüzde hazır Yâsin, okunmuş Kur’an hatmi satan, mevlitçi, menfaatçi tipler, düzenin dinine hizmet ederken Allah’ın dinine ne kadar ihanet ettiklerini düşünmüyorlar bile.
Allah’ın (c.c.) indirdiği hükümlere karşı ayaklanan ve İslâm’a küfreden yönetimlerle yani tâğûtî güçlerle din adına uzlaşan ve müslümanları da “Allah (c.c.) adını kullanarak” aldatan, Kur’ân’daki ifâdeyle “köpek sıfatlı” kimselerin ortak ismidir Bel’am. Bu köpek sıfatlı kimseler de; Allah’ın (c.c.) indirdiği hükümlerin bir kısmını kabul etseler de, bir kısmını “zamanın değişmesi” gerekçesiyle sükûtla geçiştirirler. Tarihselciliği savunurlar, dinin ahkâmının günümüzde uygulanma zarûretini görmezlikten gelirler. Günümüzde, zâlim devleti güçlendirecek tarzda resmî ideolojiyi kabul eden ve İslâm’ı o ideolojiye hizmet ettirmeye
çalışan çok sayıda Bel’am benzeri vardır. Bunlar, tâğut’a itikad ve iman etme noktasında titizdirler. Kraldan fazla kralcıdırlar. Hakla bâtılı karıştırıp sentez yapmaktan çekinmezler. Tevhid, şirk, irtidâd, tâğut gibi itikadî; demokrasi, anayasa, meclis, parmak hesabıyla kanun koyma, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeme gibi şirk ahkâmı; fâiz, kredi, borsa gibi ekonomik; okullardaki tören denilen âyinler ve vahyi reddeden müfredat ve müşrik insan yetiştirme sistemi gibi eğitim konularında bu alanlarla ilgili İslâm’ın kırmızı çizgilerini açıklamaktan korkarlar, ketm etmenin lânetlik suçunu işlemekte bir beis görmezler.
İşte bu gaflet cephesinin içyüzü, bu kitabın sayfalarında…
Ahmed Kalkan
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
Kasım 2012, Ümraniye
İÇİNDEKİLER
BEL’AM:
Bel’am Kimdir? / 10
Kitab Bilgisine Rağmen Azgınlaşan Kimse / 12
Bel’am; Bir “Devlet Âlimi” Prototipi / 15
Kimlikten Karaktere Bel’am ve Bel’amlık / 18
Bel’am; Bir Din Tüccarı / 19
Kur’ân-ı Kerim’de Bel’am Karakteri; Sorumlu ve Sorunlu Âlimler / 22
Hadislerde Bel’am Tipli Kötü Âlimler ve İlmin Sorumluluğu / 26
Bel’amların Râzı Olduğu Devlet Dini ve Diyânet / 35
Çağından Sorumlu Kişiler; Âlimler / 52
En Korkunç Felâket: Âlimlerin Dünyevîleşmesi / 72
İlme İhânet Edenler / 83
- 9 -
BEL’AM:
KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
•
Bel’am Kimdir
•
Kitab Bilgisine Rağmen Azgınlaşan Kimse
•
Bel’am; Bir “Devlet Âlimi” Prototipi
•
Kimlikten Karaktere Bel’am ve Bel’amlık
•
Bel’am; Bir Din Tüccarı
•
Kur’ân-ı Kerim’de Bel’am Karakteri; Sorumlu ve Sorunlu Âlimler
•
Hadislerde Bel’am Tipli Kötü Âlimler ve İlmin Sorumluluğu
•
Bel’amların Râzı Olduğu Devlet Dini ve Diyânet
•
Çağından Sorumlu Kişiler; Âlimler
•
En Korkunç Felâket: Âlimlerin Dünyevîleşmesi
•
İlme İhânet Edenler
“Onlara (Yahûdilere) kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın tâkibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin (Bel’am’ın) haberini oku.”
Dileseydik elbette onu âyetlerle yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı ve hevâsınınn/hevesinin peşine düştü. Onun durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu budur. Bu kıssayı anlat, umulur ki düşünür, ibret alırlar.”
Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmetmekte olan kavmin durumu ne kötüdür!”
Allah kimi hidâyete erdirirse, doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa, işte onlar ziyana uğrayanlardır.” 1
1 7/A’râf, 175-178
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 10 -
“Kendilerine Tevrat yükletilen, sonra onu, taşımayanların
(Kitab’ın hükümleriyle amel etmeyenlerin) durumu, koca koca
kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlamış
olan kavmin durumu ne kötüdür! Allah, zâlimler topluluğunu
doğru yola iletmez.” 2
Bel’am Kimdir?
Bel’am; Hz. Mûsâ (a.s.) zamanında yaşamış ve sonradan irtidat
etmiş olan ilim adamıdır. A’râf suresinin 175-176’ncı âyetleri
münâsebetiyle ismi çeşitli tefsir ve tarih kitaplarına girmiş olan
Bel’am İbn Bâura (veya Bel’am İbn Eber)’nın, İsrâiloğulları’ndan,
Yemen diyarından veya Ken’an ilinden Allah’ın dinini öğrenmiş,
ilim ve irfan sahibi, duâsı müstecap, yanında Allah’ın ismi a’zamı
bulunan ve fakat sonradan itaatsizliğe düşmüş bir kimse olduğu
şeklinde rivâyetler vardır. Her ne kadar Lût’un (a.s.) kızlarından
biri ile evlenmiş olduğu söylenirse de, bunun yahûdiler tarafından
müslümanlar aleyhine uydurulmuş bir iftira olduğu bilinmektedir.
3
Bel’am’a konu teşkil eden âyet meâlleri şöyledir: “Onlara, şeytanın
peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz âyetlerden sıyrılarak azgınlardan
olan kişinin olayını anlat. Dileseydik, onu âyetlerimizle üstün kılardık;
fakat o, dünyaya meyletti ve hevesine uydu. Durumu, üstüne varsan
da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir.
İşte âyetlerimizi yalan sayan kimselerin hâli böyledir. Sen onlara bu
kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.” 4
Bel’am’la ilgili olarak İslâmî kaynaklarda şunlar anlatılmaktadır:
“Rivâyete göre Mûsa (a.s.), Ken’âniler’in Şam’daki topraklarına
girmişti. Bu sırada Bel’am, el-Belkâ köylerinden Bal’â’da bulunuyordu.
Ken’âniler’den bazıları Bel’am’ın yanına gelerek: “Ey
Bel’am, Mûsa İbn İmrân İsrâiloğulları’nın başında olduğu halde
bizi yurdumuzdan sürmek ve öldürmek üzere geldi. Bizim ülkemize
İsrâiloğulları’nı yerleştirecek. Senin kavmin olan bizlerin ise
yerleşecek bir yerimiz yok. Sen duâsı kabul edilen bir kimsesin.
Onları defetmesi için Allah’a duâ et”, dediler. Bel’am: “Yazıklar
olsun size! O Allah elçisidir; melekler ve mü’minler de onunla
beraberdir; onlar aleyhine nasıl duâ edebilirim! Bildiğimi bana
Allah öğretti” diye red cevabı verdi. Kavmi duâ etmesi hususunda
2 62/Cum’a, 5
3 Taberî, Tefsiru’t-Taberî, Mısır, 1373/1954, IX, 119-120; Fahruddin er-Râzî,
Mefâtîhu’l-Gayb, Mısır, 1308, XV, 54; D. B. Macdonald, İA, “Bel’âm İbn
Bâura” Mad.
4 7/A’râf, 175-176
BEL’AM
- 11 -
ısrar ettiler. Bel’am da eşeğine binerek, İsrâiloğulları’nın çıkmakta
olduğu dağa doğru ilerledi. Bu dağ, Husban dağıdır. Biraz gittikten
sonra eşeği yere çöktü. Eşeğine binerek biraz ilerledikten
sonra hayvan yine çöktü. Bel’am biraz evvelki gibi hareket ettikten
sonra tekrar hayvanına bindi. Biraz yol alınca eşek yine çöktü.
O, yine eşeği yerinden kalkıncaya kadar dövdü. Nihâyet eşek,
Bel’am aleyhinde bir delil teşkil etsin diye, Allah’ın izni ile konuşarak
şöyle dedi: “Ey Bel’am, nereye gidiyorsun? Meleklerin önümde
durarak beni yolumdan çevirdiklerini görmüyor musun? Allah
elçisi ile mü’minler senin kavmin aleyhinde duâ etmektedirler.”
Fakat Bel’am, buna aldırış etmeden eşeğini döverek yoluna devam
etti. Nihâyet eşek onu Husban dağına çıkardı, Mûsâ’nın (a.s.)
ordusunun ve İsrâiloğulları’nın karşısına götürdü. Bel’am onlara
bedduâ etmeye başladı; fakat İsrâiloğulları’na beddûa ederken
Allah onun dilini kendi kavmi aleyhine çevirdi. Yanında bulunan
halk, onun kendi aleyhlerine bedduâ etmekte olduğunu görünce:
“Ey Bel’am! Ne yaptığını biliyor musun? Sen İsrâiloğulları’na hayır
duâda, bize bedduâda bulunuyorsun” dediler. O: “Ben bunu kendi
ihtiyarımla yapmıyorum, Allah dilime hâkim oldu” dedi. Bunun
üzerine dili ağzından çıkarak göğsü üzerine sarktı. Sonra kavmine:
Dünya ve âhiret benim elimden gitti, artık hileye başvurmaktan
başka çare yoktur...” dedi. 5
Her ne kadar müfessirler âyetlerin nüzûl sebebi olarak daha
çok Bel’am’ın ismi üzerinde durmuşlarsa da, sözkonusu âyetlerle
anlatılmak istenenin Bel’am olduğu yolundaki rivâyetleri ve
onunla ilgili olarak anlatılan kıssaları doğrulayacak -güvenilir- hiç
bir eser yoktur. Aynı şekilde yalnız Bel’am’ın, âyetlerin nüzulüne
sebep teşkil etmiş olması da doğru değildir. 6
Öte yandan, âyetlerde bahsi geçen kişinin, Bel’am’ın dışında,
Ümeyye İbn Ebi’s-Salt, er-Râhib Ebû Amr, İsrâiloğulları’ndan duâsı
makbul bir kişi, münâfık olan her kişi veya yahûdi, hristiyan ve
haniflerden olup da Hakk’tan ayrılan herkes olduğu şeklinde de
rivâyetler vardır. 7
Öyle anlaşılıyor ki âyetler, Bel’am ve hareketleri itibariyle
onun gibi olan herkese şâmildir. Çünkü Allah’ın âyetlerini
5 Taberî, a.g.e., IX, 124-126; Râzî, a.g.e., XV, 54; İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-
Târih, Beyrut 1385/1965, I, 200 vd; İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Riyad
1966, I, 322 vd.
6 Kasımî, Mehâsinü’t-Te’vil, VII, 2906
7 Taberi, a.g.e., IX, 119 vd; Râzî, a.g.e, XV, 54; Zemahşeri, el-Keşşaf, Beyrut
1366/1947, II, 78; Mes’üdî, Mürûcü’z-Zeheb, Mısır 1384/1964, I, 52; İbni Kesir,
a.g.e., I, 322
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 12 -
yalnız bir veya birkaç kişiye hasretmek doğru olmaz; onlar geniş
kapsamlıdırlar. Burada asıl üzerinde durulması gereken konu;
Bel’am’la ilgili olarak söylenen ve İslâmî kaynaklara girmiş olan
bilgilerin büyük çoğunluğunun İsrâiliyyâta dayanmış olmasıdır.8
Çünkü İslâmî kaynaklarda zikredilen bilgiler -bazı isim ve ifade
değişiklikleri hâriç- Kitab-ı Mukaddes’te geçen bilgilerin tamamen
aynısıdır. 9
Ancak Bel’am, dünyevî çıkar ve hesaplar için Allah’ın dinini
tahrif eden bir ilim ve din adamını küfür sistemlerine ve kâfir yöneticilere
yaranmak maksadıyla Allah’ın hükümlerini çiğneyen ve
asıl gayesinden saptıran kimseleri temsil etmektedir.
İnsanları “Allah (c.c.) adını kullanarak”’ aldatan, hevâ ve heveslerini
tatmin için “Tevhid akîdesini” tahrip eden “Bel’am’ın”
etkisi korkunçtur. İslâm topraklarında; kâfirlerin istilâsını hazırlayan
güç, “Bel’am”dır.
Allah’ın (c.c.) indirdiği hükümlere karşı ayaklanan ve İslâm’a
küfreden yönetimlerle yani tâğûtî güçlerle din adına uzlaşan
ve müslümanları da “Allah (c.c.) adını kullanarak” aldatan,
Kur’ân’daki ifâdeyle “köpek sıfatlı” kimselerin ortak ismi
Bel’am’dır. Bu köpek sıfatlı kimseler de; Allah’ın (c.c.) indirdiği
hükümlerin bir kısmını kabul, bir kısmını “zamanın değişmesi”
gerekçesiyle sükûtla geçiştirirler. Günümüzde, başta resmî ideolojiyi
kabul eden ve İslâm’ı o ideolojiye hizmetçi kılmaya çalışan
müesseseler olmak üzere, çok sayıda Bel’am benzeri vardır. Bunlar
“çok dindar” görünmekle birlikte, tâğut’a itikad ve iman etme
noktasında titizdirler. “Ulü’l-Emr” kavramını İslâm’a karşı ayaklanan
güçlere izâfe ederek, mü’minleri yanıltırlar. İşte bunlar çağdaş
Bel’am’lardır. 10
Kitab Bilgisine Rağmen Azgınlaşan Kimse
Bel’am, Tevrat ve İslâmî kaynaklarda, önceleri iyi bir mü’min
iken, daha sonra Hz. Mûsâ ve kavmi aleyhine hile tertiplediği için
cezâlandırıldığı rivâyit edilen kişidir. Müfessirlerın çoğunluğuna
göre Kur’ân-ı Kerim’de ismi zikredilmeksizin, 7/A’râf, sûresinin
175-176. âyetlerindeki ifadelerde kendisinden söz edilen kişi Belam
bin Bâûrâ’dır. Kaynaklarda Bel’am, Bel’âm, Bel’âm bin Bâurâ,
Bel’am bin Eber veya Bel’âm bin Bâûrâ’ şeklinde kaydedilen bu
8 D. B. Macdonald, İ A, II, 464-465; Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, Ankara
1979, s. 242
9 Kitabı Mukaddes, İstanbul 1981, Sayılar XXII, 2-41; XXIII 1-30; XXIV, 25;
XXII, 16; Yeşu XXIV, 9
10 Ahmed Güç, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 221-222
BEL’AM
- 13 -
kişi,11 Tevrat’ta Beor’un oğlu Balaam olarak geçmektedir.12 Ve peygamber13
diye takdim edilen Bel’am’ın kehânetlerine büyük önem
verilmektedir.14 Bel’am’ın kıssası Tevrat’ta en az iki ayrı rivâyet
halinde nakledilir ki, bu rivâyetler birbirinden farklıdır.15 Elohist
denilen rivâyete göre o Ârâmî veya Amorî bir kâhindir. Tanrı’ya
inanmakta ve O’ndan ilham almaktadır. Moab Kralı Balak’ın
İsrâiloğulları’na lânet etmesi husûsundaki ısrarlarını ancak Tanrı
tarafından müsaade edilince kabul eder.16 Yahvist denilen rivâyete
göre ise o Midyanlı (Medyen’li) bir kâhin olup17 Balak’ın dâvetine
Tanrı’nın izni olmaksızın icâbet etmiştir.18 Tevrat’taki kıssaya
göre, Hz. Mûsâ başkanlığındaki İsrailoğulları’nın çölde Ken’an
diyarına doğru ilerlediklerini gören Moab kralı endişeye kapılır.
İsrâiloğulları’na karşı kendilerine yardım etmesi için Bel’am’ı dâvet
eder. Zira Bel’am’ın mübârek kıldığı mübârek olmakta, lânetlediği
ise lânetlenmektedir.19 Bel’am ise Rabden alacağı emre göre hareket
edeceğini bildirir; ne var ki bu konuda kendisine müsâade
verilmez. Moab kralının ikinci defa ısrârı üzerine yine Rabbe
danışan Bel’am’a bir rivâyete göre gitme izni verilir,20 diğer bir
rivâyete göre ise o, izin verilmeksizin yola çıkar.21 Yolda eşeği melek
tarafından durdurulur. Sonra yoluna devam eder ve Balak’a
sadece, Allah’ın kendisine söyleteceği şeyleri söyleyebileceğini
ifâde eder. Söylediği dört meselin hepsinde de kralın beklediğinin
aksine, İsrâiloğulları’na lânet edeceğine onları mübârek kılar.22
Bel’am, Allah’ın lânet etmediğine lânet edemeyeceğini, Rabbin
bedduâ etmediğine bedduâda bulunamayacağını, O’ndan emir
aldığını, Allah’ın sözlerini işittiğini, yüce olanın bilgisini bilen kişi
olduğunu, Rabbin sözünden öteye geçemeyeceğini ifâde eder.23
Bununla beraber Kitâb-ı Mukaddes’te Bel’am’ın İsrâil’e düşman
olarak tasvir edildiği de görülür. İsrâiloğulları’nın Midyan kadınlarıyla
zinâ ederek felâkete uğramaları Ruhban metninde Bel’am’ın
bir hilesi olarak gösterilir.24 Balak’a, İsrâiloğulları’nın Moablı ka-
11 Taberî, Tefsir, IX/82; Kurtubî, Tefsir, VII/319
12 Sayılar, 22/5), Kâhin (Yeşu), 13/22
13 Petrus’un İkinci Mektubu, 2/15
14 Sayılar, 22/6
15 Sayılar, 22-24
16 Sayılar, 22/5-21
17 Sayılar, 31/8
18 Sayılar, 22/22-34
19 Sayılar, 22/6
20 Sayılar, 22/20
21 Sayılar, 22/22
22 Sayılar, 23/7-10, 18-24; 24/3-9, 15-24
23 Sayılar, 23/8, 20; 24/4, 12, 16
24 Sayılar, 31/16
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 14 -
dınlarla zinâ etmelerini, putlara kesilen kurbanlardan yemelerini
sağlamasını, böylece onların günahkâr olup cezâlandırılacaklarını
öğreten Bel’am’dır.25 Bel’am ile ilgili kıssada bu husûsa yer verilmez,
ancak İsrâiloğulları’nın Moablı kızlarla zinâ ettikleri, onların
ilâhlarına eğildikleri ifâde edilir.26 Bel’am İsrâiloğulları tarafından
öldürülmüştür. 27
İslâmî kaynaklar umûmiyetle yukarıda meâli verilmiş olan
7/A’râf sûresinin 175 ve 176. âyetlerinde kastedilen kişinin
Tevrat’ta da zikredilen Bel’am bin Bâûrâ olduğunu, söz konusu
âyetlerden önce Hz. Mûsâ ve İsrâîloğulları’ndan bahsedilmesinin
de bunu gösterdiğini belirtirler. Fakat bu kişinin Ümeyye bin
Ebü’s-Salt es-Sekafî veya Nu’mân bin Sayfî er-Râhib olduğuna dâir
görüşler de vardır. 28
İslâmî kaynaklarda Bel’am bin Bâûrâ ile ilgili çeşitli rivâyetler
yer almaktadır. Bu rivâyetlerden birine göre Hz. Mûsâ’nın, Kur’ân-ı
Kerim’de “cebbar bir kavim” şeklinde nitelendirilen bir toplulukla
savaşmak için hazırlanması üzerine Bel’am’ın kavmi ona durumu
anlatarak Mûsâ’nın etkisiz kılınması için duâ etmesini isterler.
Ancak Mûsâ’nın peygamberliğine inanan ve iyi bir mü’min olan
Bel’am bu isteği reddeder. Allah’ın kendisine Mûsâ’ya bedduâ
konusunda izin vermediğini belirterek öteki isteklerini de geri
çevirirse de, kavmi onu hediyelerle kandırıp bedduâ etmesini sağlarlar.
Ancak Allah bu bedduâyı onun kavmine çevirir; Bel’am’ın
da Allah tarafından bir cezâ olmak üzere dili göğsüne doğru sarkar.
Artık dünya ve âhiretinin yıkıldığını düşünen Bel’am, hiç olmazsa
kavmini kurtarmak için onlara Hz. Mûsâ ve İsrâiloğulları’na
karşı kullanılmak üzere bir hile öğretir. Buna göre bu kavim, kadınları
süsleyerek Mûsâ’nın sefer halinde olan askerleri arasına
gönderecek ve bu kadınlar onları baştan çıkaracaktır. Gerçekten
Şimeonîler’in reisi Zimri, Sur kızı Kozbi ile zinâ etmiş ve bu yüzden
İlâhî bir cezâ olmak üzere baş gösteren vebâ salgınında 70.000
kişi ölmüştür. 29
Bir başka rivâyete göre ise Bel’am Hz. Mûsâ’ya bedduâ edemeyeceğini,
çünkü aynı dine mensup olduklarını belirtmiş, çarmıha
gerilerek öldürülme tehdidi üzerine ise ism-i a’zam’ı okuyarak Hz.
Mûsâ’nın şehre girmemesi için duâ etmiş, duâsı kabul olunmuş ve
25 Vahiy, 2/14
26 Sayılar, 25/1-3
27 Sayılar, 31/8; Yeşu, 13/22
28 Taberî, Tefsir, IX/83, Kurtubî, Tefsir, VII/320, İbn Kesîr, Tefsîr, III/507; Sa’lebî,
Arâisu’l-Mecâlis, s. 182
29 İbn Kesîr, Tefsir, III/511; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, IX/112
BEL’AM
- 15 -
böylece İsrâiloğulları çölde kalmışlardır. Bunun üzerine Hz. Mûsâ,
Bel’am’dan ism-i a’zam ile imanın alınması için duâ etmiş ve ilgili
âyette belirtildiği gibi Bel’am’a verilen “âyetler” geri alınmıştır. 30
Bel’am’ın İsrâiloğulları’ndan, Ken’ânîler’den veya Yemenli olduğu,
ona verilen âyetlerden maksadın ise “ism-i a’zam”, “suhuf”
veya “kitap” olduğu da rivâyet edilmiştir. Hatta ona peygamberlik
verildiği de söylenir. Ancak İslâm inancına göre kendisine peygamberlik
verilen bir kişinin hak dini terketmesi mümkün olmadığından
bu rivâyete itibar edilmemektedir. 31 gerekmektedir.
Söz konusu âyetlerde kıssası anlatılan kişinin Bel’am bin Bâûrâ
olduğuna dâir bir işaret yoktur. Burada hak ve hakikati gördükten
sonra onu bırakıp şeytanın peşine düşenin kötü durumu ifade
edilmektedir. Mutasavvıflar ise Bel’am bin Bâûrâ’yı, kibir ve
dünyevî arzular sebebiyle sapıklığa düşenlerin bir örneği olarak
takdim etmektedirler. 32
Bel’am; Bir “Devlet Âlimi” Prototipi
Bel’am’la ilgili olduğu değerlendirilmesi yapılan âyet meali
şudur: “Onlara, kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan
sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan
olan kimsenin haberini oku. Dileseydik elbette onu âyetlerle yükseltirdik.
Fakat o, yere saplandı ve hevâ/hevesinin peşine düştü. Onun
durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Eğer üstüne varsan, dilini çıkarıp
solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin
durumu budur. Bu kıssayı anlat, umulur ki düşünür, ibret alırlar.” 33
Âyetlerde, Hz. Peygamber’den, geçmişte yaşanmış bir olayın
kahramanını anlatması isteniyor. Olayın kahramanının adı geçmiyor.
Onun yerine, tavır ve davranışı geçiyor. Kur’an’ın üslûbu budur.
Nedeni de, dikkatler özel isimler, özel yerler, özel zamanlar
ve toplumlar üzerinde değil de, tavırlar üzerinde yoğunlaşması
içindir. Âyetin çizdiği hastalıklı tipin belirgin özellikleri şunlardır:
Kendisine mûcize, vahiy, kitap, ya da birtakım olağanüstü ve herkeste
olmayan yetenekler verilen bir ulu, önder ve âlim kişi, daha
önce bu İlâhî ödülü hak eden bir davranış içerisinde olduğu halde
sonradan bozuluyor. Kendisine verilen âyetlerle amel etmeyip
onlara sırtını dönünce, şeytanın askeri oluyor. Vahiyden uzaklaştıkça
azgınlaşıyor. Âyetleri ihtirasları uğruna kullanıyor.
30 Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, IX/112
31 Kurtubî, Tefsir, VII/320; İbn Kesir, Tefsir, III/509
32 Encyclopédie de l’İslam, Leiden, 1954, I/1014; Ömer Faruk Harman, TDV
İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 389
33 7/A’raf, 175-176
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 16 -
Azgınlığının temel sebebi makam-mevkî, mal-mülk, şöhretservet
sevdâsı. O, dünyalığı Allah’a tercih edip Allah’ın verdiği
âyetleri menfaat temininde kullanınca, Allah da ona verdiği
âyetleri, o âyetlerle gelen tüm meziyet ve faziletleri alıyor. Adam
şahsiyetini kaybederek, “köpek gibi”, bir çanak yal uğruna her
türlü zillete eyvallah eder hale geliyor. Kovsan da, sevsen de, dövsen
de onun için fark etmiyor. Tabiatı köpekleştiğinden, kendisini
tutanla kendisini iten arasındaki farkı göremeyip, her ikisine
de dilini sarkıtıp soluyor. Âyette yapılan bu keskin tasvir, “İşte
âyetlerimizi yalanlayanların hali budur” cümlesiyle tamamlanıyor. Hz.
Peygamber’e de bu kıssayı anlatması emrediliyor ki, bu âyetlerin
nâzil olduğu Mekke döneminin sonlarında tıpkı bu adam gibi bilgi
ve hikmet sahibi olup da ilmini şeytana satan kimseler “belki
düşünür, öğüt alırlar” diye...
Âyette geçen şahsın gerçek kimliği hakkında farklı rivâyetler
var. Bel’am bin Baura (Eber), Ümeyye bin ebi’s-Salt es-Sakafî, Ebû
Amir bin Sayfî bu isimlerin başında geliyor. Bel’am, âyette anlatılan
kıssanın gerçek sahibi ve mâzideki sebeb-i nüzûlü, Ümeyye
bin Ebi’s-Salt, haldeki sebeb-i nüzûlü, Ebû Amir ise istikbaldeki
sebeb-i nüzûlüdür.
Hz. Ali, İbn Ömer, İbn Abbas, Mücâhid, İkrime ve müfessirlerin
büyük bir çoğunluğu, kıssası anlatılması istenen bu adamın,
Benï İsrail bilginlerinden Bel’am bin Baura olduğunu kabul ederler.
Mücâhid, Abdullah bin Amr, Kelbî ise Ümeyye bin Ebi’s-Salt’tır
diyorlar. Said bin Müseyyeb ise Ebû Âmir’de karar kılıyor. 34
Tevrat ve İncil’de Bel’am, Boer oğlu Balam olarak geçer. 35
İslâmî kaynaklarda anlatılan rivâyetler de, Tevrat’ta verilen Bel’am
portresiyle uyuşmaktadır. Tevrat’ta anlatılanları biraz daha detaylandıran
İslâmî rivâyetler de Bel’am’ın resmî din adamı kimliğini
tescil eder. Duâsı makbul bir bilgin olan bu kişi, kavminin ısrârı
üzerine Hz. Mûsâ’ya bedduâ etmiş, o yüzden dili göğsüne kadar
sarkmış.
Moab’lılar, “onlara bedduâ et” dediler. O dedi ki: “Benim
elimde olmayan bir şeyi bana emrediyorsunuz.” Onlar dediler:
Eğer Rabb’in onlara bedduâ etmenden hoşlanmazsa daha önce
olduğu gibi bundan seni alıkoyacaktır.” Başladı İsrâiloğullarına
bedduâya. Lâkin onlara bedduâ ederken dili sürçüp kendi halkına
bedduâ ediyordu. Kendi halkının zaferi için duâ etmek istediği
34 Taberî, Câmiu’l-Beyan, 6/118-121; Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an,
7/319-320
35 Kitab-ı Mukaddes, Sayılar, 22-23
BEL’AM
- 17 -
zaman da, dili sürçerek Allah’ın izniyle Mûsâ ve ordusunun muzaffer
olması için duâ ediyordu. Toplumu: “Sen onlara değil, bize
bedduâ ediyorsun” dediklerinde, “Benim dilim bundan başkasına
dönmüyor. Kaldı ki onlara bedduâ etseydim bile kabul olunmayacaktı”
diye yakındı. “Lâkin” dedi, “size bir yol göstereyim. Eğer
yaparsanız onları yenersiniz. Allah zinâya çok gazaplanır. Eğer
onlar zinâya düşürülebilirse, helâk olurlar. Allah’ın onları bu şekilde
helâk etmesini umuyorum. Kadınlarınızı çıkarıp onların üzerine
gönderin. Onlar yılları yollarda geçmiş seferî bir toplumdur;
bu yüzden zinâya meyledip helâk olmaları daha kolaydır. 36
Bundan sonrası kolay oldu. İsrâiloğulları, peygamberlerini
dinlemeyerek Moab’lı fahişelerle zinâya koştular. Moab’lı fahişelerin
sunduğu putlara adanmış muhtemelen mikroplu etleri
yedikleri için İsrâiloğulları içerisinde salgın bir hastalık çıkmış ve
kitlesel ölümlere (Taberî’ye göre 70 bin) sebep olmuştu. Âyetteki
“hevâsına uydu” ibâresini Kurtubî “mala çok düşkün olan hanımının
müslüman İsrâiloğullarına bedduâ etmesi için yaptığı ısrarlı taleplere
uymuştu” şeklinde açıklar. 37
Tüm bu bilgiler, 7/A’râf 175-176. âyetleri desteklemektedir.
Âyette sözü edilen kimsenin Bel’am olduğuna hükmetmek, -diğer
şahısların âyette belirtilen tüm özelliklere sahip olmadığı için- en
uygun görünmektedir.
Âyetlerin sebeb-i nüzûlü olarak görülen ikinci isim de Ümeyye
bin Ebi’s-Salt es-Sekafî. Olumsuz bir prototip olan “Bel’am” tipini
iyi tanımak için Ümeyye’den kısaca söz etmemiz gerekecek:
Tâif’teki Sakîf kabilesinin en ünlü şâiri olan Ümeyye bin Eb’s-
Salt bi’setten önce hanîf olarak bilinenler arasındaydı. Rasûlullah
onun şiirini dinlerdi. Hatta birgün onun şiirini dinledikten sonra
“Onun şiiri müslüman olmuştu” buyurur. Hadisin bir başka varyantında
şöyle bir ziyâde var: “Keşke kendisi de müslüman olsaydı.”38
Müslim’deki bu ibâre, İbn Mâce’de temennî edâtıyla “neredeyse
müslüman olmuştu” biçiminde gelir. 39
İbn Kuteybe, eş-Şi’r ve’ş-Şuarâ adlı eserinde Ümeyye bin Ebi’s-
Salt’ın şiirlerine üç sayfa ayırmış. Oradan öğreniyoruz ki Ümeyye
câhiliyye Araplarından tamamen farklı bir inanca sahipti. “İlâhu’lâlemîn”
olarak andığı Allah’tan “ferdun ve muvahhadun: Bir
başına ve tek” olarak söz eden Ümeyye; cennete, cehenneme,
36 Taberî, Câmiu’l Beyân, 6/123
37 Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an, 7/322
38 Müslim, Kitâbu’ş-Şiir, 41-1
39 İbn Mâce, Edeb 41, hadis no: 3757
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 18 -
meleklere, peygamberlere inanmaktadır. “O yeryüzünün tamamına
egemendir” dediği Allah’ı “göklerin ve yerin meliki” olarak
anar. İbranca ve Süryanca’ya vâkıf olup Tevrat ve İncil’i asıllarından
okuyabilmektedir.
Câhiliyye döneminde hiç puta tapmayıp içki içmemiştir.
İslâm’ın zuhûrunda 8 yıl Bahreyn’de ikamet etmiştir. Rasûlullah’ın
nübüvvetini haber alır-almaz Mekke’ye gelen Ümeyye, onun ağzından
Kur’an’ı dinlemiş, Kureyş müşrikleri kendisine fikrini sorunca
da “O hak üzeredir” demiştir. Kendisine “O halde niçin ona
tâbi olmuyorsun?” denildiğinde “Onun işinin neticesini görünceye
kadar bekleyeceğim” demiştir.40 Dayısının iki oğlu Bedir’de
Rasûlullah’a karşı savaşmış ve öldürülmüşlerdir. Kendisi için de
sahâbe “aduvvullah: Allah’ın düşmanı” lakabını benimsemiştir.
Hasta yatağında şöyle söylediği rivâyet edilir: “Bu hastalığın beni
öldüreceği muhakkak. Ben Hanîf dininin doğru olduğunu biliyorum.
Ama Muhammed’e karşı içimdeki kuşku beni bırakmıyor.” 41
Ümeyye’ye herhangi bir kitap, vahiy ya da mûcize verilmediği
konusunda herkes müttefik. O halde âyette “kendisine âyetlerimizi
vermiştik” denilen kimse Ümeyye olamaz. Üçüncü ihtimal olan Ebû
Âmir bin Sayfî, gündeme Medine’de girmiştir. Hâlbuki âyetler
Mekkî’dir. Sonuçta âyette sözü edilen kimsenin Bel’am olduğuna
hükmetmemiz
Kimlikten Karaktere Bel’am ve Bel’amlık
Bel’am tipi, tahrifin prototipidir. Kur’an, Tevrat, İncil ve İslâmî
kaynaklarda yazılanlardan yola çıkacak olursak bu tipin temel
özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:
1- Bel’am ırkçı bir tiptir: Müslüman İsrâiloğullarına ve Hz.
Mûsâ’ya karşı putperest Moab’ lıları ve onların putçu yöneticisi
Balak’ı sırf kendi kavmi ve ülkesi olduğu için destekledi. Hakka
karşı, “bizden” gerekçesiyle bâtılın yanında yer aldı.
2- Dünyacı bir tiptir: Kendisine verilen İlâhî emânete ihânet
ederek, şöhret, servet gibi geçici dünya nimetleri uğruna onları
fedâ etti. Dinini satıp dünyasını aldı. Bir çanak yal uğruna, sahibinin
onca itip kakmasına kuyruk sallayan köpek gibi, bir miktar
dünyalık uğruna ilminin izzetini sattı.
3- İlmini zâlim/kâfir yöneticilerin hizmetine veren resmî ulemâ
tipidir: Kendisine “yukardan” gelen emirleri, Allah’tan gelen
40 Zirikli, el-A’lâm, 2/23
41 Toshihiko İzutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 108
BEL’AM
- 19 -
emirlere karşı da olsa uygulayan, bu yüzden de âyette “tutsan
da itsen de dilini sarkıtıp soluyan köpek” olarak tanımlanan yüzsüz
ve onursuz, “evet efendim”ci bir tip. Şairin “Köpektir zevk alan
sayyâd-ı bî-insâfa hizmetten” mısraında ifâde ettiği gibi, sadâkati
cinâyet derecesinde midesine bağlı bir tip.
4- İlkesiz, makyavelist bir tip: Ulusal birliği ve ülkenin bütünlüğünü
korumak için, kendi kutsal değerlerini de hiçe sayarak,
her yolu meşrû gördü. Bu cümleden, muhtemelen zührevî ve bulaşıcı
hastalığa yakalanmış Moab’lı fâhişelerin İsrâiloğulları’yla
zinâ yapması fikrini ortaya attı. Harp halinde dahi, yöneticileri,
ilkeli, insan hak ve onuruna saygılı davranmaya dâvet edeceği
yerde, önce o hak ve onuru kendisi çiğnedi. Kendisine verilen akıl
âyetini, şeytanın hizmetinde kullandı.
Bu sayılan özellikler, kimde bulunursa, o kendi yaşadığı çağın
ve toplumun Bel’am’ıdır. Kur’an, onun için yer, zaman ve şahıs
ismi vermez. Çünkü bu tipler, her yerde ve her zamanda bulunabilir.
Onları görünce tanımamız için özelliklerini sıralar. 42
Bel’am; Bir Din Tüccarı
Sahip bulunduğu ilim hazinelerine karşılık, “dünya” için
“din”ini satan, âhiretini dünyaya değişen ve bu doğrultuda azgın
yöneticiler ve tâğutlarla işbirliği yapan, onlara hizmet veren, dini
ve bilimi âlet edip kullanarak insanları zâlimlerin buyruğuna ve
boyunduruğuna sokan kimliği simgeleyen bir addır Bel’am.
Tâbiri câizse, Allah’ın peygamberine, Allah’ın dinine karşı,
Allah adına mücâdele veren ve halk katındaki itibarını bahane
ederek tevhid mücâdelesine karşı direnen bir azgın! Bir kısım
müfessirler, bu âyetin, Ümeyye bin Ebi’s-Salt hakkında nâzil olduğunu
beyan etmişlerdir. Bu kişinin de, Hz. Muhammed’e (s.a.s.)
nübüvvet görevi verilmeden önce “hanif”lerden olduğu, Allah’ın
kısa bir süre içerisinde peygamber göndereceğini söyleyip durduğu
halde, gurura kapılıp ona iman etmediği bilinmektedir.
Rivâyetlerdeki ortak yön, muayyen bir şahsı tariften çok, onun
prototip karakterini ortaya koymasıdır. Nüzul sebebinin husûsî
olması, hükmün umûmî olmasına engel değildir. Kıyâmete kadar
Bel’am’ın vazifesini yapan “Bel’am” tipi, bu karakterin yapısı
ortaya konulmaktadır. İnsanları “Allah adını kullanarak” aldatan,
hevâ ve heveslerini tatmin için tevhid akidesini tahrip eden
Bel’am’ın etkisi korkunçtur.
42 Mustafa İslâmoğlu, Yahûdileşme Temayülü, s. 241-247
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 20 -
Bel’am; Firavun’un ilkelerini Allah’ın dini adına muhâfaza
eden bir mel’undur. Her düzenin bir sâdık bekçisi vardır. Tâğûtî
düzenin sâdık bekçisi ise hiç şüphesiz Bel’am’dır. Câhiliyye düzeninde
Bel’am sadece bir kişi değil; bir çetedir. Evet, Bel’amlar
çetesi tâğûtî düzen tarafından örgütlenmiş bulunan bir haydutlar
çetesidir. Bel’amlar çetesi, tâğûtî düzen içerisindeki kiralık
din bezirgânlarıdır. Tabii ki bunları kiralayan tâğûtî düzenin
kendisidir. Bu Bel’amlar çetesinin kökü Firavun düzenine dayanır.
Bel’amlar çetesinin ilk reisi Bel’am bin Baura’dır.
7/A’râf sûresindeki âyetleri dikkate alarak Bel’am’ın vasıflarını
şöyle sıralamak mümkündür:
Bel’am, Allah’ın âyetlerini bilen bir âlimdir.
Bel’am, Bildiği Allah’ın âyetleriyle amel etmekten vazgeçip,
bunların yerine şeytanın rehberliğine sığınan kimsedir.
Bel’am, Allah’ın rızâsı yerine, gazâbına müstahak olmuştur.
Bel’am, dünyevî menfaat için imanını ve ilmini satan bir din
hâinidir.
Bel’am, Firavunî düzeni devirmeye çalışan muvahhidlere hırlayan
bir köpektir.
Bel’am, Allah’a tâbi olmak yerine kendi hevâsına tâbi olmuştur.
Bel’am, Allah’ın yasalarını yalanlaması nedeniyle köpeğe
benzetilmiştir.
Bel’am, sadece Firavun dönemine mahsus bir şahsiyet değildir.
Aksine ümmet-i Muhammed içerisinde de ortaya çıkmış ve daha
da çıkacak olan bir şahsiyettir.
Bel’am, ümmet-i Muhammed’e düşman, ümmet-i Muhammed
de Bel’am’a düşmandır.
Bel’am, Hz. Muhammed (s.a.s.) tarafından kötülüğü beşeriyete
bildirilen bir fitne ve fesad odağıdır.
Bu vasıflar kimde bulunursa o bir Bel’am’dır. Câhiliyye düzeninin
kuşatması altındaki toplumlarda devlete bağlı bir din vardır.
Bu devlete bağlı dinin mümessilleri Bel’amlardır. Bu Bel’amlar, her
yerde ve her zaman dine bağlı devlet anlayışına karşı savaşırlar.
Tâğûtî düzenin her türlü icraatını İslâm’ın mührüyle mühürlemeye
çalışırlar. Tâğûtî düzenin kapılarında ev sahibinden kemik bekleyen
köpekler gibi kuyruk sallarlar. Tâğûtî düzenin hatırı için İslâm
BEL’AM
- 21 -
dinine eklemede ve çıkarmada bulunurlar.
Bel’amlar çetesi, İslâm coğrafyasında küfrün iktidar olması
ve iktidarının devam etmesinin en büyük destekçisidir. Bugün
İslâm coğrafyasının siyasî iktidarı İslâm’ın elinde değildir. Devlete
bağlı din serbest, dine bağlı devlet yasaktır. Dine bağlı devletin
zarûretinden bahsedenler zindanlarda, devlete bağlı dini anlatanlar
ise kürsülerdedir.
Kur’an, Bel’amları köpeğe benzetir. Köpek, ev sahibinin
itikadî yapısına bakmadan sadece kendisine verilen kemikler karşılığında
evi bekler ve eve girmek isteyen yabancılara/aileden sayılmayanlara
karşı direnir.
Câhiliyye düzeni için Bel’amlar büyük bir silâhtır. Her ne zaman
câhiliyye bir kanun uydurursa Bel’amlar bu kanunun İslâm dinine
uygun olduğunu iddia ederek halkı itaate mecbur etmeye çalışırlar.
Câhiliyye düzeninde tâğutlar kanun uydururlar; Bel’amlar ise
bu uydurulan kanunları müslüman halka kabul ettirler. Tâğutlar
emir verirler, Bel’amlar emre itaati sağlarlar. Câhiliyye düzeni için
Bel’amlara duyulan ihtiyaç, düşman sahibi bir kişinin kapısını bekleyen
bir yırtıcı köpeğe olan ihtiyaç gibidir. Yani, câhiliyye düzeninin
ayakta kalması için, bu düzenlerde Bel’amların bulunması
zarûridir.
İslâm coğrafyasında siyasî otoriteyi elinde bulunduran müşrik
otoriteler, bu otoritelerini Bel’amlara borçludurlar. Bazen topun,
tüfeğin yapamadığını Bel’amlar yapar. Çünkü Bel’am, Firavun’un
siyasî ihtirasını ve Karun’un câhilî sermayesini; insanları Allah
adına aldatarak koruyan mel’undur. Bel’am, bir anlamda bilimin
mücessem put haline gelmesidir. Çünkü Bel’am, Hz. Mûsâ ile
karşı karşıyadır. Allah’ın peygamberi ile, Allah adını kullanarak
mücâdele etmekten çekinmemiştir. Bu işin mâhiyeti düşünülürse;
hem Karun, hem Firavun, kitleler üzerindeki gücünü Bel’am’dan
almıştır denebilir. Câhiliyye düzenine karşı savaşan muvahhidlerin
önündeki en büyük engel, köpek sıfatlı Bel’amlardır. Bu gün
tâğûtî düzeni devirmeye çalışan muvahhidlere “ehl-i fitne” sıfatını
verenler Bel’amlardır. Hâlbuki tâğûtî düzenin kendisi bir fitnedir.
Bu fitneyi muhâfaza etmeye çalışan Bel’am ise başlı başına bir
pisliktir. Bu konuda bir tâğutun katili Muhammed bin Mesleme
(r.a.) şöyle diyor: “Zâlim idarecilerin kapısındaki âlimlerden, pislik
üzerindeki sinek daha güzeldir.” 43
43 Zemahşeri, Keşşâf II/434; Mustafa Çelik, Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası,
s. 103-107
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 22 -
Kur’ân-ı Kerim’de Bel’am Karakteri;
Sorumlu ve Sorunlu Âlimler
“...Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız Benden korkun. Hakkı
bâtıl ile karıştırmayın, bilip dururken hakkı gizlemeyin.” 44
“(Ey bilginler!) Siz Kitab’ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde,
insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor
musunuz?” 45
“Ey iman edenler, onların (yahûdilerin) size inanacaklarını mı umuyorsunuz?
Oysaki onlardan bir zümre, Allah’ın kelâmını işitirler de iyice
anladıktan sonra, bile bile onu tahrif ederlerdi/değiştirirlerdi.” 46
“Elleriyle Kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için
‘Bu Allah katındandır’ diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından
ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü yazıklar olsun onlara!”
47
“Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında ancak rezilliktir.
Kıyâmet gününde ise (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yapmakta
olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 48
“İşte onlar, âhireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir. Onlardan
azap hiç hafifletilmez ve onlara hiç yardım edilmez.” 49
“İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti Biz kitap’da insanlara açıkça belirttikten
sonra gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lânet eder, hem
de bütün lânet edebilenler lânet eder. Ancak, tevbe edip durumlarını
düzeltenler ve gerçeği açıklayanlar başkadır; onları bağışlarım. Çünkü
Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça merhamet edenim.” 50
“Allah’ın indirdiği Kitap’tan bir şeyi gizleyip onu az bir paha ile değişenler
yok mu, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten
başka bir şey değildir. Kıyâmet günü Allah, ne kendileriyle konuşur ve ne
de onları temize çıkarır. Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır. Onlar
doğru yol karşılığında sapıklığı, mağfiret bedeli olarak da azâbı satın
almış kimselerdir. Onlar, ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar! O azâbın
sebebi, Allah’ın, Kitabı hak olarak indirmiş olmasıdır. (Buna rağmen farklı
yorum yapıp) Kitap’ta ayrılığa düşenler, elbette derin bir anlaşmazlığın
içine düşmüşlerdir.” 51
44 2/Bakara, 41-42
45 2/Bakara, 44
46 2/Bakara, 75
47 2/Bakara, 79
48 2/Bakara, 85
49 2/Bakara, 86
50 2/Bakara, 159-160
51 2/Bakara, 174-176
BEL’AM
- 23 -
“Ey ehl-i kitap! Neden hakka bâtılı karıştırıyor ve bile bile hakkı/gerçeği
gizliyorsunuz?” 52
“Allah, kendilerine Kitap verilenlerden, ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız,
onu gizlemeyeceksiniz’ diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu
kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alışveriş ne
kadar kötü!” 53
“Ehl-i Kitap’tan öyleleri var ki, Allah’a, size ve kendilerine indirilene,
tam bir samimiyet-le ve Allah’a boyun eğerek iman ederler. Allah’ın
âyetlerini az bir paraya satmazlar. İşte onlar için Rableri katında ücretleri/
ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk olandır.” 54
“...İnsanlardan korkmayın, Benden korkun. Âyetlerimi az bir bedel
karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar
kâfirlerin ta kendileridir.” 55
“Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan
O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır.
Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna hidâyet etmez/rehberlik yapmaz.” 56
“İsrâiloğullarından kâfir olanlar, Dâvud ve Meryem oğlu İsa diliyle
lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı aşmalarıdır.
Onlar, işledikleri münkerden/kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı.
Andolsun, yaptıkları ne kötüdür!” 57
“Âyetlerimiz hakkında (ileri geri konuşmaya) dalanları gördüğünde,
onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak ol (meclislerini terket).
Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra (hemen kalk), o
zâlimler topluluğu ile oturma.” 58
“İçlerinden bir topluluk, ‘Allah’ın helâk edeceği yahut şiddetli bir şekilde
azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?’ dedi. (Öğüt
verenler de) dediler ki: ‘Rabbinize mâzeret (beyan etmek) için, bir de
belki sakınırlar diye (öğüt veriyoruz). Onlar, kendilerine verilen öğütleri
unutunca, Biz de kötülükten men edenleri kurtardık, zulmedenleri yapmakta
oldukları kötülüklerden ötürü şiddetli bir azap ile yakaladık.” 59
“Onların ardından (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını
alıp, ‘nasıl olsa bağışlanacağız’ diyerek Kitab’a vâris olan birtakım
52 3/Âl-i İmran, 71
53 3/Âl-i İmran, 187
54 3/Âl-i İmran, 199
55 5/Mâide, 44
56 5/Mâide, 67
57 5/Maide, 78-79
58 6/En’âm, 68; yine bk. 4/Nisâ, 140
59 7/A’râf, 164-165
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 24 -
kötü kimseler geldi. Onlara ona benzer bir menfaat daha gelse onu da
alırlar. Acaba Allah’a karşı haktan/gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine
dair kendilerinden, o Kitabın hükmü üzere mîsak/kuvvetli söz
alınmamış mıydı ve onlar Kitab’ın içindekini ders edinip okumadılar mı?
Hâlbuki âhiret yurdu, takvâ sahipleri/Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır.
Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” 60
“Onlara (Yahûdilere) kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan
sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın tâkibine uğrayan ve sonunda
azgınlardan olan kimsenin (Bel’am’ın) haberini oku.
Dileseydik elbette onu âyetlerle yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı
ve hevâsınınn/hevesinin peşine düştü. Onun durumu, üstüne varsan da,
kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir.
İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu budur. Bu kıssayı anlat, umulur
ki düşünür, ibret alırlar.”
Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmetmekte olan kavmin durumu
ne kötüdür!”
Allah kimi hidâyete erdirirse, doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa,
işte onlar ziyana uğrayanlardır.” 61
“Ey iman edenler, (biliniz ki) hahamlardan (yahûdi bilginlerinden) ve
(hıristiyan) râhiplerden birçoğu insanların mallarını bâtıl/haksız yollarla
yerler ve onları Allah’ın yolundan men ederler. Altın ve gümüşü yığıp
biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlara hemen acıklı bir azâbı
müjdele!” 62
“(Sizden olduklarına dair yemin eden) Münâfık erkekler ve münâfık
kadınlar (sizden değil), birbirlerindendir. Çünkü onlar münkeri/kötülüğü
emreder, ma’rûftan/iyilikten alıkorlar (siz ise iyiliği emreder, kötülükten
alıkorsunuz) ve onlar ellerini sıkı tutarlar (Allah için infak edip harcamak
husûsunda cimrilik gösterirler). Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu.
Çünkü münâfıklar fâsıkların ta kendileridir.” 63
“Dediler ki ‘Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız
hususunda dilediğimizi yapmayı terketmemizi sana namazın mı
emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın.’ Dedi ki: ‘Ey kavmim!
Eğer benim, Rabbim tarafından (verilmiş) apaçık bir delilim varsa
ve O bana tarafından güzel bir rızık vermişse buna ne dersiniz? Size
yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum.
Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat
60 7/A’râf, 169
61 7/A’râf, 175-178
62 9/Tevbe, 34
63 9/Tevbe, 67
BEL’AM
- 25 -
başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız
O’na döneceğim.” 64
“(Ey Rasûlüm) Buna karşı (yaptığın tebliğ ve imana dâvetten dolayı)
onlardan bir ücret de istemiyorsun. O Kur’an, bütün âlemlere ancak bir
nasihattir.” 65
“(Müşrikler,) sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere Bize isnat
etmen için seni, neredeyse sana vahyettiğimizden saptıracaklar ve
ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi. Eğer seni sebatkâr
kılmasaydık, gerçekten, neredeyse onlara birazcık meyledecek-tin. O
takdirde hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık;
sonra Bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.” 66
“Sabah-akşam Rablerine, sırf O’nun rızâsını dileyerek duâ edenlerle
birlikte candan sebat et. Dünya hayatının zînetini/süsünü isteyerek gözlerini
onlara çevirme. Kalbini, Bizi zikretmekten/anmaktan gâfil kıldığımız,
kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme.” 67
“(Ey Rasülüm) de ki: ‘Ben bu yaptığım tebliğe karşı sizden bir ücret
istemiyorum, ancak Rabbine bir iman ve itaat yolu tutmak isteyen kimseler
istiyorum.” 68
“Onlar ki, Allah’ın gönderdiği emirleri duyururlar, Allah’tan korkarlar
ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah (herkese)
yeter.” 69
“Kim izzet ve şeref istiyorsa, (bilsin ki) izzet ve şerefin hepsi Allah’ındır
(onu dilediğine verir). O’na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da
Allah’a amel-i sâlih ulaştırır...” 70
“Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, onların
sözlerine kulak verin; çünkü onlar hidâyete (doğru yola) ermiş kimselerdir.”
71
“Onların bu konuda ilmi yok; sadece atıp tutuyorlar.” 72
64 11/Hûd, 87-88
65 12/Yûsuf, 104; Rasûlullah’ın tebliğine karşı ücret istememesi ile ilgili olarak
benzer ifadeler için bk. 42/Şûrâ, 23; 38/Sâd, 86; 34/Sebe’, 47; 6/En’am, 90.
66 17/İsrâ, 73-75
67 18/Kehf, 28
68 25/Furkan, 57
69 33/Ahzâb, 39
70 35/Fâtır, 10
71 36/Yâsin, 21
72 43/Zuhruf, 20
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 26 -
“Hevâsını ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim üzere sapıtıp, kulağını ve
kalbini mühürleyip gözü üzerine de perde çektiği kimseyi gördün mü?” 73
“Yoksa sen, onlardan bir ücret istiyorsun da, borçlu kalmaktan, yük
altında ezilmişler midir?” 74
“Onların hiç ilimleri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise, hiç şüphesiz
hakikat bakımından bir şey ifade etmez.” 75
“Ey iman edenler, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmayacağınız
şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanan
en sevilmeyen bir şeydir.” 76
“Kendilerine Tevrat yükletilen, sonra onu, taşımayanların (Kitab’ın
hükümleriyle amel etmeyenlerin) durumu, koca koca kitaplar taşıyan
eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlamış olan kavmin durumu
ne kötüdür! Allah, zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez.” 77
“Asra yemin olsun ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak
iman edip sâlih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler
hâriçtir.” 78
Hadislerde Bel’am Tipli Kötü
Âlimler ve İlmin Sorumluluğu
“İlim aramak, her müslüman üzerine farzdır. Ehil olmayan insanlara ilim
öğretmeye kalkan kimse, domuzların boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık
takan adama benzer.” 79
“Ne âlimlere karşı iftihar edip övünmek için, ne câhillerle münakaşa
etmek ve ne de meclislerin seçkin köşelerinde yer almak için ilim talep
edin. Bu yasağa rağmen kim böyle yaparsa ateşe (müstahaktır), ateşe
(müstahaktır).” 80
“Allah’ım, huşûu olmayan (korkmayan) kalpten, kabul olmayan
duâdan, doymayan nefisten ve fayda vermeyen ilimden Sana sığınırım.” 81
“İlmin kaldırılması, câhilliğin kökleşmesi, şarabın içilmesi, zinânın çoğalması
kıyâmet alâmetlerindendir.” 82
73 45/Câsiye, 23
74 52/Tûr, 40; 68/Kalem, 46
75 53/Necm, 28
76 61/Saff, 2-3
77 62/Cum’a, 5
78 103/Asr, 1-3
79 İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 224
80 İbn Mâce, Mukaddime 23; hadis no: 254
81 Tirmizî, Kitabu’d-Deavât 68, hadis no: 3711
82 Buhâri, İlm 22, hadis no: 22; Müslim, İlm 5, hadis no: 8 -2671-
BEL’AM
- 27 -
“Şüphesiz Allah, ilmi kullardan silmek sûretiyle değil, âlimlerin ruhlarını
kabzetmek sûretiyle giderecektir. Nihâyet hiçbir âlim bırakmayınca
insanlar, câhil kişileri başlarına geçireceklerdir. Bunlara meseleler sorulacak;
onlar da bilgileri olmadığı halde fetvâ verecekler. Onlar bu sûretle
hem kendileri sapıklığa düşerler, hem de halkı sapıtırlar.” 83
“Kendisine bir ilim sorulup da bunu gizleyen kimseye kıyâmet gününde
ateşten bir gem vurulacaktır.” 84
“Kıyâmet gününde bir adam getirilir ve cehenneme atılır da cehennem
değirmen merkebinin taşlarıyla (buğday) öğütmesi gibi onu öğütür.
Bunun üzerine cehennem halkı onun başına toplanır da: ‘Ey filan, sen
ma’rufla emrediyor ve münkerden nehyediyor değil miydin?’ derler. O
da: ‘Evet, ben ma’rufla emrederdim de onu kendim yapmazdım ve yine
ben, münkerden nehyederdim de, onu kendim işlerdim’ der.” 85
“Allah’ın benim vâsıtamla gönderdiği hidâyet ve ilim, bol yağmura
benzer. Bu yağmur bazen öyle verimli bir toprağa düşer ki, onun bir
kısmı toprağı suya doyurur ve çayırda bol ot yetişir. Bir kısım toprak kurak
olur, suyu üstünde tutar, gölcük olur da Allah onunla insanları yine
faydalandırır; ondan hem kendileri içerler, hem de hayvanlarını sularlar,
ekin ekerler. Bu yağmur bir de diğer bir çeşit toprağa isâbet eder ki, kıraç
ve kaygandır; ne suyu üstünde tutar, ne de ot bitirir. İşte Allah’ın dinini
anlayıp da Allah’ın benim vâsıtamla gönderdiği hidâyet ve ilimden faydalanan
ve bunu bilip de başkasına bildiren kimse ile; bunu duyduğu
vakit kibrinden başını bile kaldırmayan ve Allah’ın benimle gönderilen
hidâyetini kabul etmeyen kimse böyledir.” 86
“İyiliği emir ve kötülüğü yasaklamaktan ve Allah’ı zikirden başka insanoğlunun
her sözü aleyhinedir.” 87
“Cihâdın en faziletlisi, zâlim idarecinin karşısında doğru ve adâletli
sözü, hakkı haykırmaktır.” 88
Peygamber (s.a.s.) ayağını bineceği hayvanın üzengisine koymuş
vaziyette iken bir adam: “Hangi cihadın sevabı daha çoktur?”
diye sordu. Peygamberimiz: “Zâlim idârecinin karşısında doğru ve
adâletli sözü haykırmaktır” buyurdular. 89
83 Buhâri, İlm 35, hadis no: 41; Müslim, İlm 5, hadis no: 13 -2673-
84 İbn Mâce, Mukaddime 24, hadis no: 261; Tirmizi, İlm 3, hadis no: 2651,
2787; Ebû Dâvud, İlm 9, hadis no: 3658
85 Buhâri, Fiten, 17, hadis no: 46, Bed’u’l-Halk 10; Müslim, Zühd 7, hadis no:
51 -2989-; Ahmed bin Hanbel, Müsned, V/205, 206, 207, 209
86 Buhâri, İlm 21, hadis no: 21; Müslim, Kitabu’l-Fedâil 5, hadis no: 15 -2282-
87 İbn Mâce, Fiten 12
88 Ebû Dâvud; Melâhim 17; Tirmizî, Bey’at 37
89 Nesâî, Bey’at 37
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 28 -
“Allah’ın çizdiği sınırları aşmayarak onları koruyanlarla yasaklarını
hiçe sayarak hudûdu çiğneyenlerin durumu aynen şöyledir: Bir gemideki
yerlerini almak üzere bir toplum aralarında kur’a çektiler. Bunlardan bir
kısmı geminin alt katına bir kısmı da üst katına yerleşmişlerdi. Alt kattakiler
su almak istediklerinde üst kattakilerin yanından geçiyorlardı. Alt
katta oturanlar hissemize düşen alt kattan bir delik açsak da, üst katımızda
oturanlara su almak için eziyet etmemiş olsak, dediler. Eğer üstte
oturanlar bu isteklerini yerine getirmek için alttakileri serbest bırakırlarsa
hepsi birlikte batar, helâk olurlar. Eğer buna engel olurlarsa hem kendileri
kurtulur, hem de onları kurtarmış olurlar.” 90
Kendisine: “Ey Allah’ın Rasûlü, içimizde iyiler de olduğu halde
felâkete uğrar mıyız?” denildi. Rasûlullah (s.a.s.) de şöyle cevap
verdi: “Kötülükler ve fenâlıklar çoğaldığı vakit evet.” 91
“Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki; ya
iyilikleri emreder, kötülüklerden sakındırırsınız ya da Allah size yakında
üzerinize bir belâ gönderir de sonra Allah’a duâ edersiniz de duânız kabul
edilmez.” 92
“İsrâiloğullarının dindeki bozuklukları şöyle başlamıştır. Bir adam başka
birine rastlar ve: ‘Hey arkadaş, Allah’tan kork ve yapmakta olduğun
şeyi terket, zira o işi yapmak sana helâl değildir’ derdi. Ertesi gün aynı
işi yaparken tekrar o adamla karşılaşır ve onu yaptığı kötülükten yasaklamadığı
gibi onunla yiyip içmekten ve birlikte olmaktan da çekinmezdi.
Onlar böyle yapınca Allah, onların kalplerini birbirine benzetti.” Sonra
Rasûlullah (s.a.s.) şu âyeti okudu: “Allah’tan gelen gerçekleri örtbas
etmeye şartlanmış olan şu İsrâiloğulları Dâvud ve Meryemoğlu İsa’nın diliyle
lânetlenmişlerdir. Bu, onların isyan etmeleri ve hak, adâlet sınırlarını
aşmalarındandır. Onlar birbirlerini işledikleri kötülüklerden vazgeçirmeye
çalışmadılar. Yaptıkları şey gerçekten ne kötü idi ve şimdi onlardan birçoğunun
Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenlerle dost olduklarını görebilirsin.
Nefislerinin onlar için önceden hazırladığı şey ne kadar kötüdür
ki Allah onlara gazap etmiştir, onlar azapta ebedî kalacaklardır. Eğer
onlar Allah’a ve kendilerine gönderilen peygambere ve ona indirilen her
şeye gerçekten inansalardı bu; Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenleri
dost edinmezlerdi. Ama onların çoğu İlâhî sınırları aşan kimselerdir.”93
Bu âyeti okuduktan sonra Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Hayır Allah’a yemin ederim ki ya iyiliği emreder kötülüklerden sakındırır,
zâlimin elini tutup zulmünden el çektirir, hakka döndürüp hak üzerinde
tutarsınız, ya da Allah kalplerinizi birbirine benzetir de İsrâiloğullarına
lânet ettiği gibi size de lânet eder.” 94
90 Buhârî, Şirket 6
91 Buhârî, Fiten 4; Müslim, Fiten 1
92 Tirmizî, Fiten 9
93 5/Mâide, 78-81
94 Ebû Dâvud, Melâhim 17
BEL’AM
- 29 -
Tirmizî’nin rivâyeti ise şöyledir: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“İsrâiloğulları günahlara daldıklarında âlimler onları sakındırdılarsa
da onlar izledikleri günahlara devam ettiler. Bu sefer âlimleri de onlarla
birlikte oturdular, beraberce yediler, içtiler. Bunun üzerine Allah da onların
kalblerini birbirine benzetti de Dâvud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle
onlara lânet etti. Bu, onların isyan etmeleri ve sınırları aşmaları sebebiyle
idi.” Rasûlullah (s.a.s.) dayanmakta olduğu yerden doğrulup
oturdu ve: “Hayır, canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin
ederim ki, dil ile yasaklama yetmez, siz onları hakka boyun eğdirip hak
üzere tutmadıkça bu lânetleme de devam edecektir.” 95
Ebû Bekir es-Sıddık (r.a.) şöyle demiştir: “Ey insanlar şüphesiz
siz şu âyeti okuyor (fakat yanlış anlıyor)sunuz: “Ey iman edenler! Siz
yalnız kendinizden sorumlusunuz. Eğer siz doğru yolda iseniz sapıklığa
düşenler size hiçbir zarar vermezler. Hepinizin dönüşü Allah’a olacaktır
ve o zaman Allah size hayatta yapmış oluğunuz şeyleri bildirecektir.”96
Zira ben Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyururken işittim: “Şüphesiz ki
insanlar zâlimi görüp de onun zulmüne engel olmazlarsa Allah’ın bütün
insanları gazâba uğratması pek yakındır.” 97
“Kıyâmet gününde azâbı insanlar arasında en çetin olacak kimse Yüce
Allah’ın kendisini bilgisiyle faydalandırmadığı ilim adamı olacaktır.” 98
“Cenâb-ı Hakk’ın benden önce, ümmetler arasında gönderdiği her
peygamberin ashâbı ve havârileri (kendi sünnetine uyan ve emrine sarılan
samimi ve seçkin çevresi) vardır. Bunlar o peygamberin sünnetine
ittibâ eder, emirlerine uyarlar. Fakat onlardan sonra öyle nesiller gelir
ki yapmadıklarını söyler ve emr olunmadıklarını işlerler. Kim onlara
karşı eliyle mücâhede ederse mü’mindir, kim diliyle mücâhede ederse
mü’mindir. Bunun ötesinde ise zerre kadar iman yoktur.” 99
“Şu muhakkak ki sizin üzerinize birtakım âmirler/yöneticiler tâyin
olunacak da siz onların yaptıklarından bazısını mâruf ve güzel göreceksiniz.
Kim münker işi çirkin görürse onun günahından berî (uzak) olur.
İnkâr edip ondan sakındıran, (günaha katılmaktan) uzak olur. Ancak
kim ona râzı olur ve (onu işleyenlere) uyarsa günahından kurtulamaz.”
(Sahâbîler) dediler ki: ‘O idarecilerle savaşmayalım mı?’ Buyurdu
ki: “Namaz kıldıkları müddetçe hayır!” 100
95 Tirmizî, Tefsiru Sûre-i Mâide 6
96 5/Mâide, 105
97 Ebû Dâvud, Melâhim 17; Tirmizî, Fiten 8
98 İbn Mâce, Sünen; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid I/185
99 Müslim, İman 80; Ahmed bin Hanbel, I/458, 461
100 Müslim, İmâre 63
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 30 -
“İnsanları doğru yola çağıran kimseye kendisine uyanların sevabı gibi
sevap verilir. Ona uyanların sevaplarından da hiçbir şey eksilmez. Başkalarını
dalâlete/sapıklığa çağıran kimseye de kendisine uyanların günahı gibi
günah yazılır, ona uyanların günahlarından da hiçbir şey eksilmez.” 101
“İslâm’da iyi bir çığır açan kimseye, açtığı o çığırın sevâbı verileceği
gibi, o yolda gidenlerin sevabı da verilir ve onların sevabından da hiç bir
şey eksilmez. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o kimseye açtığı
çığırın günahı yükletildiği gibi, kendisinden sonra o yoldan gidenlerin
günahı da yükletilir. Fakat onların günahlarından da hiçbir şey noksanlaşmaz.”
102
“Mü’min dil uzatıcı değildir, lânet okuyucu değildir, kötü iş yapan
değildir, kötü, kaba ve çirkin söz söyleyen değildir.” 103
“Bir kimse, başka bir kimseyi fıskla veya küfürle itham etmesin. Aksi
takdirde, itham edilen arkadaşında bunlar yoksa, kelime (itham ettiği
sıfat) kendine döndürülür.” 104
“Bir mü’mine şer olarak, müslüman kardeşine hakaret etmesi kâfidir.” 105
“Kendisinin yapmadığı bir davranışa veya söze insanları çağıran kişi
ya vazgeçinceye veya çağırdığı şeyi yapıncaya kadar Allah’ın azâbının
gölgesi altındadır.” 106
“Cehennemde, cehennem ehlinin kokusundan bîzâr/şikâyetçi oldukları
bir adam vardır.” Denildi ki: “O kimdir ey Allah’ın Rasûlü?” Hz.
Peygamber (s.a.s.) de: “İlminden kendisi istifâde etmeyen âlimdir” buyurdu.
107
“Kendisi yapmadığı halde insanlara hayrı (iyiliği) öğreten kimse tıpkı
insanları aydınlatırken kendisini yakıp tüketen bir kandil gibidir.” 108
“Muhakkak ki Allah sığır cinsinin otu yerken ağzında evirip çevirdiği
gibi sözü ağzında evirip, çevirerek lugat parçalayan kimselere buğzeder.” 109
“İçinizden en çok sevdiklerim ve kıyâmet gününde bana en yakın
olacak olanlar güzel ahlâk sahibi olanlarınızdır. Güzel konuşuyor dedirtmek
için uzun uzun ve edebiyat yaparak konuşanlar, sözünü beğendirmek
için avurdunu şişire şişire laf edenler, bilgiçlik taslayarak lügat
101 Müslim, İlim 16; Tirmizî, İlm 15; Ebû Dâvud, Sünnet 6
102 Müslim, Zekât 69
103 Tirmizî, Birr 48, hadis no: 1978
104 Buhârî, Edeb 44
105 Riyâzu’s-Sâlihîn, III/156
106 Taberânî, naklen İbn Kesir, II/325-326
107 Tefsir-i Kebir, II/482
108 Tefsir-i Kebir, II/482
109 Ebû Dâvud, Edeb 94; Tirmizî, Edeb 72
BEL’AM
- 31 -
parçalayanlar ise hiç sevmediğim ve kıyâmet günü bana en uzak olan
kimselerdir.” 110
“Şâyet Nebînizin Sünnetini terkederseniz sapıtırsınız.” 111
“Benim Sünnetimle amel etmeyen, benden değildir.” 112
“Kur’an- Kerim’i okuyun, onu (dünya menfaatlerine vesile kılmak
sûretiyle) yemeyin!” 113
“Kur’an okuyun, onunla amel edin, On(u okumak)dan asla uzaklaşmayın,
onun hakkında haddi aşmayın; onun karşılığında ücret alıp yemeyin,
onunla dünya menfaati artırmayı talep etmeyin.” 114
Übeyy bin Kâ’b: “Bir adama Kur’ân-ı Kerim öğrettiydim de,
bana bir yay hediye etmişti. Durumu Rasûlullah’a söylediğimde:
“Onu alırsan, ateşten bir yay almış olursun demektir” buyurdular, ben
de sahibine geri verdim. 115
Ubâde bin Sâmit: Ehl-i Suffe’den birçok kimselere Kur’an öğrettim.
Bu öğrencilerimden birisi bana ok atılan bir yay hediye
etti. -Kendi kendime- ‘Bu bir mal/para değildir. Özellikle bununla
ben savaşlarda Allah yolunda ok atacağım’ dedim. Bununla beraber,
Nebî (s.a.s.)’e bu olayı arz ettim. Rasül-i Ekrem cevaben şöyle
buyurdu: “Allah Teâlâ’nın Kıyâmet gününde boynuna ateşten bir halka
takmasını arzu edersen kabul et!” 116
“Kim Kur’an öğretmesi karşılığında bir kavs/yay alırsa, Allah ona ateşten
bir yay kılâde yapıp boynuna takar.” 117
Bu hadislerin çoğunda Suffe talebelerinin, öğretmenlerine
hep kavs, ok yayı hediye ettikleri zikredilmiştir. ‘Bunların hediye
edecek başka şeyleri yok mu idi? Bunların hepsi de ok, yay sahibi
mi idi?’ Evet, başka şeyleri yoktu. Bunların tümü, fakir ve ihtiyaç
sahibi kimselerdi. Ayrıca, bunların hepsi mücâhid idi. Hepsinin de
mâlik olduğu dünya malı okla yaydan ibaret idi. Ekserisi bâdiye
(çöl) halkından idi. En güzel yay bunlarda bulunurdu. Birbirini görerek
hocalarına yay hediye etmek istedikleri anlaşılıyor. 118
110 Tirmizî, Birr 71
111 İbn Mâce, Mesâcid 14
112 Buhârî, Nikâh I ; Müslim, Nikâh 5
113 Ahmed bin Hanbel, Müsned; Heysemî, M. Zevâid, VI/168
114 Ahmed bin Hanbel, Müsned II/428; Heysemî, VI/167); Şevkânî, Neylü’l-Evtâr,
V/322; Aynî, Umdetü’l-Kaarî, XII/95; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/46
115 İbn Mâce, II/157; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/47-48
116 Ebû Dâvud; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/47
117 Dârimî; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
118 S. Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 32 -
“Kim Kur’an okuyup Kur’an’ı insanların malını yemeye vesile edinirse,
Kıyâmet gününde yüzü etten soyulmuş bir kemikten ibaret olarak Arasat
meydanına gelir.” 119
“Kur’an okuyan, onunla Allah’tan istesin. Zira birtakım insanlar gelecek,
Kur’an’ı okuyacaklar ve onunla insanlardan menfaat temin edeceklerdir.”
120
İmam Buhârî, Sahih-i Buhârî’nin “Fedâilu’l-Kur’an” bölümünde
“Kur’ân’ı; gösteriş, yeme ve övünme için okuyanlar” diye bir
başlık açmış ve ilk olarak şu hadis-i şerifi almıştır: “Dünyanın sonunda
birtakım insanlar gelecek ki, onlar basit akıllıdırlar. Allah’ın kelâmını
okurlar, ama okun yaydan çıktığı gibi İslâm’dan çıkarlar. İmanları gırtlaklarından
öteye geçmez; onları bulduğunuz yerde öldürün. Çünkü onları
öldürmek, Kıyâmet gününde ecir olacaktır.” 121
Buhârî’yi şerheden âlimlerden Kirmânî, bu hadisle ilgili şu
açıklamayı yapar: “Bu hadisin, konulan başlığın ikinci kısmıyla,
yani Kur’an’ı yeme vesilesi yapmakla ilişkisi şudur: Kur’an okuma,
Allah için olmazsa, elbette ya gösteriş, ya yeme vesilesi, ya da benzeri
bir şey için olacaktır.” 122
“Kim Allah’ın rızâsı için öğrenilmesi gereken bir ilmi, sadece bir dünya
metâı/malı elde etmek için öğrenirse, kıyâmet gününde Cennetin kokusunu
duyamaz.” 123
“Kim Allah (c.c.) rızâsından başka bir şey için ilim öğrenirse veya ilimle
Allah rızâsından başka bir şeyi murâd ederse, Cehennemdeki yerine hazırlansın.”
124
“İlim adamlarıyla boy ölçüşmek veya bilgisiz kimselerle tartışmak ya
da halkın yüzünü kendine döndürmek amacıyla ilim edinen kimseyi Allah
(c.c.) Cehenneme sokacaktır.” 125
“Bir kimse, âhiret ameli ile dünyayı talep ederse, yüzü insan
sûretinden çıkar, zikri de mahvolur. İsmi de ehl-i nâr (Cehennemlikler)
siciline girer.” 126
119 Aynî, Umdetü’l-Kaarî, XII/96; Beyhakî; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
120 Tirmizî, V/179, hadis no: 2917; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48-49;
Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, V/322; Aynî, Umdetü’l-Kaarî, XII/96
121 Buhâri, Tecrid-i Sarih, IX/301; XI/248
122 Kirmânî, Şerhu’l-Buhârî XIX/49; Kastalânî, İrşâdü’s-Sârî, VII/388
123 Ebû Dâvud, İlim 12, hadis no: 3664; İbn Mâce, Mukaddime 23; Müsned, III/338
124 Tirmizî, hadis no: 2793; İbn Mâce, hadis no: 258
125 İbn Mâce, hadis no: 259, 260; Tirmizî, hadis no: 2793
126 Taberâni, Kebir; Ebû Nuaym; Râmûz el-Ehâdis, II/429
BEL’AM
- 33 -
“Kapkaranlık gece parçaları gelmeden (fitnelerin karanlığında, nur/
ışık temini için) amellere sür’atle koşun ki, o devirde insan sabah mü’min
olduğu halde akşama kâfir olarak ulaşır. Mü’min olarak gecelediği halde
kâfir olarak sabaha çıkar. Ve o günün adamları dinini, dünyadan az bir
şeye karşılık satarlar.” 127
“Sizin içinizde öyle zümreler türeyecektir ki, siz onların namazlarının
yanında kendi namazlarınızı, onların oruçları yanında kendi oruçlarınızı,
onların amelleri/iyi işleri yanında kendi sâlih amellerinizi küçük göreceksiniz.
Onlar Kur’an da okuyacaklar. Fakat Kur’ân(ın feyzi) onların hançerelerinden
(boğazlarından) öteye geçmeyecek. Onlar, okun avı delip
geçtiği gibi dinden çıkacaklar...” 128
“Birtakım dâîler, yani çığırtkan hatipler türeyecek, onlar bizim dilimizle
(bizim aziz duygularımıza seslenerek) konuşurlar (Hâlbuki gönüllerinde
hayırdan eser yoktur). Bizim dinî kaidelerimizle, bizim dînî hislerimize
hitab edecekler ve ümmeti Cehenneme ve felâkete dâvet edecekler!” 129
Peygamber (s.a.s.) ashâbından iki kişi bir gün bir mescide geldiler.
İmam namazdan selâm verince, cemaatten biri, bir miktar
Kur’an okudu; sonra da yardım istedi. Olaydan müteessir olan
sahâbîlerden biri: ‘Hepimiz Allah içiniz, O’na âidiz ve O’na döneceğiz.
Peygamber Efendimiz’i şöyle derken işitmiştim: “Pek yakın
bir gelecekte bir grup insan türeyecek, bunlar Kur’an’ı âlet edip dilenecekler.
Bu işi kimin yaptığını görürseniz, sakın ona bir şey vereyim demeyiniz.”
130
“Kur’ân’ı Arap lâhnı ve üslûbu ile okuyun. Fâsıkların, yahûdi ve hıristiyanların
lâhnı ve tavrı ile onu okumaktan sakının. Benden sonra bir
kavim gelecek; onlar Kur’an’ı şarkıcıların, râhibelerin ve yas tutan kadınların
üslûbu ile okurlar. Ama okudukları hançerelerinden (boğazlarından)
öteye geçmez. Onların da, bu okuyuşlarından hoşlananların da kalpleri
fitne ile dolmuştur.” 131
“Benden sonra birtakım emîrler (idareciler) olacaktır. Kim onların yalanlarını
tasdik eder, yaptıkları zulümde kendilerine yardımcı olursa benden
değildir. Ben de onlardan değilim. O kimse benim ‘havz’ımın etrafına
yaklaşamayacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik etmez, zulümlerinde
onlara yardım etmezse bendendir. Ben de onunla beraberim. Ve o kimse
havzımın kenarında bana ulaşacaktır.” 132
127 Müslim, Tirmizi, Ahmed bin Hanbel; Râmûz el-Ehâdis, I/243
128 Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, XI/247; hadis no: 1783
129 Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, IX/298; XI/248
130 Fudayl bin Amr’dan, et-Tıbyân fî Âdâb-ı Hameleti’l-Kur’an, Muhyiddin
Nevevî, s. 29
131 Beyhakî, Şuabu’l-İman, I/429; Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I/43
132 Tirmizî, 121, hadis no: 2360; Tâc Terc. III/106, hadis no: 168
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 34 -
“Benden sonra, yakında birtakım sultanlar peydah olur. Kapılarında
fitneler develerin yatakları gibidir. Kimseye bir hayır göstermezler (ellerinden
kimse hayır görmez). Bir şey verirlerse, ancak onların dinlerinden
bir tâviz kopararak verirler.” 133
“Ben bir müşrikten yardım almam!” 134
“Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayınız.” 135
“İsrâ’ya götürüldüğüm (Mi’râca çıkarıldığım) gece, dudakları ateşten
makaslarla kesilen birtakım kimselerin yanından geçtim. ‘Bunlar kimlerdir
ey Cebrâil’ dedim. Bana şu cevabı verdi: ‘Bunlar dünya ehlinden olan
hatiplerdir. İnsanlara iyiliği emrettikleri ve Kitab’ı okudukları halde bizzat
kendilerini unutanlardır. Bunlar hiç akıl etmezler mi?” 136
“Kendisinin yapmadığı bir davranışa veya söze insanları çağıran kişi
ya vazgeçinceye veya çağırdığı şeyi yapıncaya kadar Allah’ın azâbının
gölgesi altındadır.” 137
Hz. Peygamberimiz’e “ilim nedir?” diye sorulunca, “amelin kılavuzudur”
138 buyurdu.
“Ümmetimin helâkı (fâsık) âlimlerden ve câhil âbidlerden olacaktır.” 139
Ebû Hüreyre’nin, şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Eğer Allah’ın
Kitabındaki şu iki âyet olmasaydı, size hiç bir hadis rivâyet etmezdim”
Ebû Hüreyre, ilmi gizlemeyle ilgili yukarıdaki iki âyeti140 okumuştur.
141
Hasan Basri: “İnsanlara uygulamanla, fiilinle nasihat et; sadece
sözlerinle değil.”142 Yine Hasan Basri’nin diğer bir nasihati:
“Mârufu emreden birisi olduğun zaman, onu kendisi yaşayıp uygulayanlardan
ol; yoksa helâk olursun. Münkeri de sakındıranlardan
olduğunda ise, ondan kendisi sakınanlardan ol; yoksa helâk
olursun.” 143
133 Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî, Râmûzu’l-Ehâdîs, I/302; Taberânî, Kebir;
Hâkim, Müstedrek -Abdullah bin Hars’dan-
134 Müslim, hadis no: 151
135 Nesâi, Kitab: 48, bab 52
136 Ahmed bin Hanbel, III/120, 231, 239
137 Taberânî, naklen İbn Kesir, II/325-326
138 F. Râzi, Tefsir-i Kebir Terc. II/296
139 Aliyyül Kari, Esrâru’l-Menfûa, 364
140 2/Bakara, 159 ve 160
141 Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. ve Şerhi, c. 1, s. 115
142 Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 273
143 Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 360
BEL’AM
- 35 -
Ebû ’l Velid Ubâde İbn-i Sâmit (r.a.) şöyle demiştir: “Biz zorlukta
ve kolaylıkta, sevinçli ve kederli anlarda söz dinlemeye ve boyun
eğmeye ve başkalarının bize tercih edildiği zamanlarda bile
ses çıkarmaksızın itaat etmeye, elimizde bulunan kesin delillere
göre açık küfür sayılan bir şey görmedikçe iş başındakilerin işlerine
karışmamaya, nerede olursak olalım kimseden çekinmeksizin
hakkı söylemeye Allah yolunda ve Allah’ın rızâsı için hiçbir kınayanın
kınamasından korkmayacağımıza dair Rasûlullah’ın (s.a.s.)
siyasî otoritesini kabul edip bey’at ederek elini sıktık.” 144
Âişe (r. anhâ) şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s.) iki şeyden birini
yapma konusunda serbest bırakıldığı zaman günah olmadığı
sürece mutlaka en kolay olanını tercih ederdi. Yapılacak iş günah
ise ondan daima en uzak kalan kendisi olurdu. Allah’ın yasakladığını
çiğnemediği sürece şahsı adına hiç bir şeyden intikam almamış;
Allah’ın yasağı çiğnenmiş ise onun cezasını mutlaka Allah
için vermiştir.” 145
Fahreddin Râzi’ye göre; ilmiyle amel etmeyen ve ilminden yararlanmayan
kimselerin hali; sırtında su kapları olduğu halde çölde
susuzluktan ölen devenin durumu gibidir. Amelsizlik bir fitnedir.
“Fi’lü’l-ulemâ, delîlü’l-cühelâ” (âlimlerin yaptıkları, câhillerin
delîlidir) sözünde belirtildiği gibi; ilim adamları halkın örneğidirler.
Âlim ilmiyle amel etmediğinde câhil de öğrenmekten kaçınır.
Amelsiz ilim de yağmursuz bulut gibidir. 146
İmam Gazali; Bildiği ile amel etmeyenler, sayfaları ilimle dolu
defter veya kitap gibidir; başkasına kârı olsa da kendisi ondan yararlanamaz.
Bileyi taşı gibidir; bıçağı biler, fakat kendisi kesmez.
İğne gibidir; başkasını giydirir, fakat kendisi daima çıplak durur.
Lâmba fitili gibidir; başkasına ışık verir, fakat kendisi yanmaktan
kurtulamaz. 147
Bel’amların Râzı Olduğu Devlet Dini ve Diyânet
“Din” kelimesinden türeyen “diyânet” kelime olarak; “din,
dine ait, dinî emirlere riâyet etmek, gereğini yerine getirmek
ve dindarlık” mânâsına gelir. Fıkıh eserlerinde bu kelime,
“muâmelât”a karşılık ibâdetleri belirtmek için kullanılır. Günümüzde
ve yaşadığımız coğrafyada terim olarak, başta anayasa
olmak üzere laik yasalarla yetkisi çizilen ve Başbakanlığa (ilgili
144 Buhârî, Ahkâm 42; Müslim, İman 41
145 Buhârî, Menâkıb 23; Müslim, Fezâil 77
146 Fahreddin Râzî, Tefsîr-i Kebir Terc. c. 2, s. 283
147 Gazâlî, İhyâi Ulûmi’d Din, c. 1, s. 82
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 36 -
devlet bakanlığına) bağlı olarak çalışan, resmî devlet kurumu olan
“Diyanet İşleri Başkanlığı” teşkilâtı için kullanılmaktadır. Biz de bu
anlamda kullanacağız.
İslâm’a göre insan, yeryüzünün halîfesidir. Allah, insanı yeryüzünde
meşrû icrâatta bulunması için, yani Allah’a kulluk için yaratmıştır.
Bu anlamda halifelik; sadece namaz kılma, oruç tutma,
zekât verme, hacca gitme gibi ibâdetleri yerine getirmekle sınırlı
olmayıp, her hususta Allah’ın rızâsına uygun hareket edilmesini
zorunlu kılar. Yani, Kur’an’ın hayat ve hüküm kitabı kabul edilerek
tatbik edilmesi gerekir.
Kur’an’da bu gerçek, apaçık belirtildiği halde, müslümanların
yaşadığı ülkelerdeki rejimler, “din”i kendi kontrolleri altına
almak, dinin emir ve yasaklarından kendilerini soyutlamak; devletin
dinsiz olmadığını göstermek için “Diyânet” teşkilât kurdular.
Bu kurum vâsıtasıyla halka belli konularda serbestlik verilirken,
“hak din”in temel/asıl konularından haberdar edilmemesine özen
gösterdiler.
Yetkililer, Diyânet teşkilatını başbakanlığa bağlayınca ve kendilerine
uygun gördükleri bir başkanı da o makama atayınca, dinle
ve dolayısıyla hayatla ilgili bütün ipleri ellerine almış oldular.
İşi daha da sağlama almak için imamların, müezzinlerin, vâiz ve
müftülerin maaşını laik devletin bütçesinden ödemeye başladılar.
Böyle yapmakla, kendilerinden maaş alanların kendilerine hesap
sorma yolunu da kapatmaya çalıştılar. Bu durumda din, artık ortada
oyuncak haline gelmiş oluyordu.
Kim başa gelirse gelsin; ister solcu, ister sağcı, ister sözde dindar,
ister laik dinsiz; din bu yetkililerin menfaatlerine hizmet eden
güçlü bir araç olarak kullanılmaya başlandı. Kim iktidarda ise din,
yani Diyânet, o şahsın istekleri doğrultusunda hareket etmek zorundadır.
Bu durum, müslümanların yaşadığı işgal edilmiş bütün
İslâm topraklarında geçerlidir. Yani, her ülkede devletin kontrolünde
olan bir Diyânet teşkilâtı vardır. Diyânet kurumu, devletin
dini kendi emelleri için kullanmasına destek veren bir kuruluştur.
Diyânet için dinin tümüne riâyet edip etmemek mesele değildir.
Çünkü devlet ne derse Diyânet yetkilileri, kendilerini emir kulu
kabul ederek öyle hareket etmek zorunda hissederler. Allah’ın
hükmü ise açıktır: “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını
inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında ancak
rezilliktir. Kıyâmet gününde ise (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler.
Allah, yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 148
148 2/Bakara, 85
BEL’AM
- 37 -
Diyânet teşkilâtı, Türkiye’de 3 Mart 1924 tarihinde Atatürk’ün
isteğiyle meclisin kabul ettiği 429 sayılı kanunla kuruldu. Bu tarihten
itibaren tekke ve zâviyeler kapatıldı. Câmilerin bazısına kilit
vuruldu. Bütün bu yerler çok değişik maksatlar için kullanıldı. Bir
kısmı depo, ambar, işyeri olarak kullanılmaya başlandı. Bazı câmi,
medrese ve vakfiyeler de Cumhuriyetin ilk yıllarında torpilli bazı
azınlıklara satıldı. 15 Kasım 1935 tarihinde çıkarılan bir kanunla
eskiden câmi olarak kullanılan kiliseler, tekrar kiliseye çevrildi.
Bunun yanında, 3 Şubat 1932’de “ezan”ın Türkçeleştirilmesi kanunlaştırılarak
Arapça aslıyla okunması yasaklandı.
Diyanetin kuruluş amacı, tamamıyla devletin hizmetinde
olan, devletin istediği şekilde bir din oluşturma için kurulmuş bir
teşkilât olmasıdır. Devlet, kendi içerisinde kendi aleyhine oluşacak
bir güç olgusuna şiddetle karşı olduğundan, din ile devletin
birbirinden tamamen ayrı olduğu söylenmeye başlandı. Aynı
zamanda dine ve vicdana saygılı olduklarını söylemeyi de ihmal
etmediler. Yetkili ve etkili güçler, halkın tepkisini çekmemek için
dinsiz olmadıklarını söylediler. Bunun için de dini kontrol altına
alan bir teşkilât kurmaları gerekiyordu.
Resmî ideolojinin kontrolünde ve onun prensiplerine göre çalışan
her kurum, bağlı olduğu devletin değerlerine hizmet etmek
zorundadır. Bu anlamda müslümanların Diyanet’ten bir beklentileri
olamaz. Çünkü böylesi bir kuruluştan beklenti içinde olmak
abesle uğraşmak olur. Aksine, bu kurum hem İslâm’ın anlaşılmasına,
hem de müslümanların ciddi çalışmalarına engel teşkil etmektedir.
Bu kurumun kitleler üzerindeki tesiri düşünülürse bu
sözümüz daha iyi anlaşılır. Câhil insanlar Diyanet’i, Dini muhâfaza
eden kurum olarak gördüklerinden farklı kurum ve kuruluşlara
şüpheyle bakmaktadırlar. Diyanet, bütün câmileri kendi kontrolünde
tuttuğundan, dolayısıyla bu yerlere devletin hâkim olmasından
ötürü, zaman zaman resmiyete uygun yapılmayan bazı
icraatlar, hutbe ve vaaz veren yetkililer hakkında hemen soruşturma
açılıp cezalandırılmaktadır. Hutbelerin kalitesi; çiçeklerden,
böceklerden, veremden, ormandan bahsetmekle ölçülmekte.
Hatta bazen verginin faydalarından, kalkınmak için verginin kutsallığından
bahsedilmektedir. Çünkü Diyanette, her şeyin Allah
için yapılmasından önce, her şeyin devlet için yapılması önceliklidir.
Tabii bu kurumun içinde yine de insaflı ve samimi insanların,
dinini devlete/maaşa/az bir bedele satmayan müslümanların bulunduğu
da bir gerçek. Fakat kargaların sesleri/gürültüleri bülbülleri
bastırmaktadır.
Diyanet teşkilâtında çalışanların büyük çoğunluğu Diyanet’in
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 38 -
esaslarına uygun bir kafa yapısına sahip olduklarından, kendilerine
dikte ettirilen devlet dinini anlatmaktan (bazı istisnâlar hâriç)
herhangi bir rahatsızlık duymamaktalar. Ancak, zaman zaman
hasbel-kader oralarda şu veya bu sebeple görev almış tevhid eri
müslümanlar bulunabilmektedir. Bunlar da kendilerine dayatılmak
istenen İslâm dışı hutbe ve vaazları okumadıkları ve İslâm’ın
sosyal ve siyasal yönünü esas alan hutbeler irad ettikleri için soruşturma
geçirmekte, bazen de görevlerinden uzaklaştırılmaktadır.
Diyanet kurumu, öylesine devletçidir ki, iktidarda, hükümette
kim olursa olsun fark etmez; memur olmanın gereğini yapar,
âmirlerinin emirlerini harfiyyen yerine getirir, Allah’ın kulu olduğunu
unutarak emir kulu olur. Onlarca benzeri bulunan bir örnek
verelim. Aşağıya alıntılayacağımız örnek metinde görüldüğü gibi,
müslümanlara her durumda devletin yanında yer almayı tavsiye
etmektedirler. Bu tavsiyeye uymayanlar Diyanet’e göre müslüman
bile sayılmazlar. Çünkü onlar, hâin olarak târif edilmekte.
Diyânet Vakfı’nca yayınlanan İslâm’a ters nice unsurlar içeren bir
kitabı beraberce okuyalım. Bu kitap, câmi görevlilerince cemaatlere
ısrarla tavsiye edildiğinden olsa gerek, tam 25 baskı yapmış
bir kitaptır:
“1- Milletimize ve Yurdumuza Karşı Vazifelerimiz: İnsan, toplu
yaşama istidadında yaratılmıştır. İnsanın bu haline “medenî ve
ictimaî vasfı” denir. Dünyadaki her topluluk, belirli sınırlar içinde
siyasî bir cemiyet kurmuştur. Bunun adına “devlet”, devletin hâiz
olduğu kudreti temsil eden kuvvete “hükümet”, yurt içinde yaşayan
devlet ve hükümeti kuran insanların hepsine “millet” denir.
Bizim devletimizin adına Türk Devleti; hükümetimize: Türkiye
Cumhuriyeti Hükümeti; milletimize de Türk milleti denir.
Müslüman Türk milleti, beşer tarihinin en eski, en ünlü, şerefli
ve yüce bir milletidir. Türk tarihi ise insanlığın yüzünü ağartan,
başka milletlere az nasip olan, idârede, askerlikte, medeniyette
ve insanlık faziletlerinde yüce kahramanlıklarla doludur. Bu emsalsiz
kahramanlıkların kaynağı, gıdası; imandır. Geçmişte böyle
olduğu gibi bugün de mümtaz mevkimizi imanımıza borçluyuz.
Yurt sevgisi de imandan gelir, imansızın kalbinde yurt sevgisi yer
tutmaz. Her devletin bekası, o devleti meydana getiren milletle
hükümeti arasındaki karşılıklı vazifelerin hakkıyla, yoluyla yapılmasına
bağlıdır.
2- Milletin Hükümete Karşı Vazifeleri: Her insan için memleket
ve milletini sevmek, onun saâdetine ve yükselmesine çalışmak,
hükümetin kanunlarına, emirlerine boyun eğmek bir vazifedir.
BEL’AM
- 39 -
Bizim Kitabımız Kur’ân-ı Kerim böyle emreder. Yurdun içten ve
dıştan korunması, millet işlerinin lâyıkıyla başarılması için herkes,
malıyla, canıyla hükümete yardım etmek zorundadır. Malla yapılan
yardıma, vergi; canla yapılan yardıma da askerlik denir.
Memleketimizi düşman saldırılarından korumak, memleket
içinde halkın rahat ve sükûnunu sağlamak için hükümetin kurduğu
orduda hizmete koşmak, asker olmak, her vatandaşa düşen
vazifedir. Bu vazife de dinin emridir. Askerlik, düşmanlara karşı
yurdumuzu, ırz, namus ve şerefimizi koruma hizmetidir. Bu şerefli
hizmeti ifa eden ordu, icabında canını fedâya hazır olan silahlı bir
kuvvettir. Askerlik vazifesi, yurdumuza ve hükümetimize yaptığımız
vazifelerin en şereflisidir. Çünkü askerlik, kan ve can vergisidir.
Bizim dinimizde askerlik mertebesi çok yücedir. Asker savaşta
ölürse şehitlik; kalırsa, gâzilik mertebesine erer. Şehitlik mertebesi,
âhirette peygamberlik mertebesinden sonra gelir. Fahr-i
âlem efendimiz; “karada şehit olanların kul borcundan başka günahları
affolunur. Denizde şehit olanların ise bütün günahlarıyla
kul borçları da affolunur” buyurmuşlardır. Türlü bahaneler icad
ederek askere gitmemek veya gittikten sonra kaçmak, hâinliktir,
alçaklıktır, büyük günahtır.” 149
Allah’ın dinine ayarlı olmayan bir kurumda çalışmak sûretiyle
O’nun dininin esaslarını gerçek mânâda anlatmak mümkün değildir.
Bu metot, fevkalâde yanlış bir usûldür. Dünyalık geçimini elde
etmek için sadece insanların önüne geçip namaz kıldırma memurluğu
yapan nice insan vardır ki, namazın ne anlama geldiğinden
bile habersizdir. Bırakın tefsirleri, mealiyle birlikte Kur’an’ı baştan
sona okuyanların sayısı yok denecek kadardır. Bu görevi yapan
kimselere, yani namaz kıldırma gibi önemli bir görevi yapana
İslâmî ıstılahta “imam” denir. İmamın taşıdığı özellikler kendisinde
bulunmayan bu zavallı kimseler nasıl olur da cemaate lider
olabilir? Hâlbuki imam; lider, yön veren, örnek olan, iyiliği emreden,
kötülükten sakındıran, Allah’ın dinini gerçek mânâda insanlara
anlatan kişi demektir. Diyanette çok sayıda namaz kıldıran
sözde imam vardır ki, endişeleri sadece geçimleridir. Bu da sistemin
ayarladığı sihirli değnek hükmündedir. Zira maaş adlı sihirli
değnekle, istediği zaman bu kurumu ve insanları kendi lehine çalıştırabilmektedir.
Maaş endişesiyle, dinin bazı gerçeklerini anlatmaktan
korkan görevli sayısı, çok büyüktür. Hâlbuki aynı imamlar,
insanlara rızkın Allah’tan olduğunu da anlatıp dururlar.
149 Cep İlmihali, Mehmet Soymen, Diyanet Vakfı Yayınları, s. 95-96
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 40 -
Televizyon veya radyo programlarında rastlamışsınızdır. İnanç
dünyası veya kandil gecelerinde yapılan programlarda hiç yeri
değilken bazı kimselere duâ edilir. Ölmüş gitmiş ve dine de pek
inanmayan kimselere duâ edip dururlar. Bu duâları yapanların
çoğu da, yağcılığı ve dalkavukluğu meslek edinmiş, kravatlı, göbekli
Diyanet memurlarıdır. Aslında, hoca denilen bu görevliler,
devletin temel ilkesi olan laikliğe ters düştüklerinin, ona leke
sürdüklerinin farkında bile değildirler. Ama alan memnun, satan
memnun; laiklik de, acıkınca yenilen helvadan bir put değil mi?
Ne acıdır ki, halen müslümanlara yönelik sürmekte olan baskılara,
müslümanların başörtülerine yönelik zulümlere, Diyânet
resmî bir kınamada bile bulunmaktan âcizdir. Haksızlığa, dinsizliğe
ve dine düşmanlığa sessiz kalmanın fetvâsını hangi dinden
aldıklarını sormak lâzım. Hem Diyanet içinde Din İşleri Yüksek Kurulu
diye bir kurul kuracaksınız, hem de bu kurul, birileri Hak dine
kürfretse hiç ses çıkarmayacak. İyi niyetle halk tarafından büyük
fedâkârlıklarla yapılan câmilere Diyanet hemen el koyar. Maksat,
orada kendisinin anlattığı devletin dininden farklı bir dinin anlatılmasına,
yaşanmasına engel olmaktır. İşgal edilen bu mekânlar,
devlet için öylesine faydalı yerlerdi ki laik devlet bu yerlerin kendi
kontrolünde olmak şartıyla sayılarının artmasından fevkalâde
memnun oluyor.
Haftada bir gün, o kadar insana Cuma günü anlatacağı mesajları
neden fırsat bilmesin? O kadar insan, zorla toplanmaya
çalışılsa bu kadar başarılı olunmaz. Devlet, Diyanet’in eliyle hiç
çaktırmadan yapmak istediğini güzelce yapmaktadır. Devletin
dinsizliğine (daha doğrusu laiklik inancıyla çok dinliliğine), düzenin
despotluğuna ses çıkarmayan, onun ikiyüzlü yönetimine hizmet
eden bir Diyanet, neden olmasın, değil mi? Üstelik bu kurum,
düzene, polis ve jandarmadan daha iyi hizmet etmektedir.
Bizim için, Diyanet’in karşı olunacak en önemli tarafı, onun
kuruluş amacı ve İslâm adına yaptığı tahrifat ve tahribatlardır.
Çünkü Diyanet, sırf Allah’ın râzı olduğu dine karşı laik ve gayri
İslâmî bir devletin râzı olduğu bir dini yaygınlaştırmak için kurulmuştur.
Yani dine karşı yeni bir dinle mücâdele etmek. Maksat,
mevcut potansiyeli, yani halkı kontrol altına almaktır. Onlara
göre halka verilecek İslâmî anlamda/alanda her serbestlik, sürdürdükleri
saltanata son vermek olacaktır. Bu durumu bilen düzen,
Diyanet aracılığıyla kendi konumunu sağlama almış olmaktadır.
Yine Diyanet; eğitimden kişinin dünya görüşüne kadar her
şeyine müdâhale etmiş bulunuyor. Başta kendi personeli olmak
BEL’AM
- 41 -
üzere, onun eğitiminden geçen çoğu kimse devletçi ve düzencidir.
Devletin uygun görmediği her anlayış, bunlara göre de yanlıştır,
zararlıdır. Bu inançla hareket eden Diyanet personeli, devlete ve
onun yanlış icraatlarına tepki gösteren kimselere bölücü, hâin
demekten çekinmezler. Kulaklarını, gözlerini ve kalplerini düzene
kiralayan bu kimseler âyet ve hadislere karşı gelmek adına
da olsa devletçidirler. Aralarında marangoz hatası cinsinden bazı
istisnâlar olmasına rağmen herkes tâğuta karşı çıkmayan bir tavırdan
yanadır. Her personel, bu çarkın dişlisi olarak görev yapmaktadır.
En ücrâ köylere bile devletin öğretmeninden, jandarmasından
önce Diyanet ulaşabilmekte. Bir karın tokluğuyla ya da bir
maaşla satın alınan bu kadroların bir zamanlar Afganistan’daki
mevcut komünist rejime karşı mücâdele eden mücâhidlerin anarşist,
bölücü olarak câmilerde tanıtıldığı günlerin diğer ülkelerde
de olmasına şaşmamak lâzım. Bilindiği üzere Afganistan’da Allah
için kıyam eden mücâhidler Ruslara bağlı Diyanet personeli tarafından
halka bölücü, hâin ve anarşist diye tanıtılıyordu. Demek
ki Rus keferesi bile ülkelerindeki Diyanet teşkilatının varlığından
memnunluk duyuyor. Çünkü İslâm dışı rejimler kendi kontrollerinde
bir Diyanet teşkilatının olmasını kendileri için faydalı görmektedirler.
Yaşadığımız topraklarda da, etkili ve yetkili çevrelerin İslâm’a
saldırmalarına karşı Diyanet’in sesini hiç çıkarmaması, üzerinde
düşünülmesi gereken husustur. Eski müftü mürted Turan Dursun,
kitaplarında İslâm’a açıktan saldırırken Diyanet ve oluşturduğu
heyet, Din İşleri Yüksek Kurulu, bu konuda neden bir açıklamada
bulunmuyor, cevap vermiyor? Haydi, ülke içinde İslâm’a açıkça
hakaret edenlere bir şey diyemiyorsa, ülke dışında meselâ, Hint
asıllı mürted Salman Rüştü, aynı şekilde İslâm’a saldırdığı, Hz.
Peygamber’in hanımları olan annelerimize hakaret ettiği zaman
neden onu tel’in etmemiştir? Bazı resmî ve yarı resmî kuruluşların,
kimi yetkililerin ve bir kısım medyanın herhangi bir olayı bahane
ederek İslâm’a topyekün savaş açmalarına üç maymunu oynaması,
görmemeyi, duymamayı, söylememeyi tercih etmesi başka
neyle izah edilebilir? “İrtica” denilerek İslâm’a ve müslümanlara
olmadık iftiralar atan, Hak Dini karalayan ve onunla en çirkin
yöntemlerle savaşan medya ve diğer kesime karşı, Diyânet, Hak
Dini müdâfaa etme ihtiyacı bile hissetmemekte ve “dilsiz şeytan”
rolünü üstlenmektedir.
Tabii, Diyanet, hak karşısındaki bu sessizliğe/tepkisizliğe kılıf
uydurmayı da ihmal etmiyor. Çünkü demokrasiyle(!) idare edilen
bir ülkede her şey tartışılmalı. Gerekirse halkın en kutsal değerleri
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 42 -
bile tartışılabilir; ama rejimin temel ilkeleri ve heykelleri tartışılamaz.
Çünkü tartışılması Kemalist anlayışa ve Devlet dinine göre
câiz değildir, demokrasi dininin kurallarını ihlâl etmektir.150 “Ey
iman edenler! Sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden dininizi eğlence
ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Eğer mü’min
iseniz Allah’tan korkun.” 151
İslâm’ın, sosyal ve siyasal hayatı hayra doğru değiştirip dönüştürmesinin
önünde en büyük engellerden biri, resmî/laik
İslâmizasyon anlayışları ve bu işlevi gören kurumlar, en başta da
Diyanet kuruluşlarıdır. Diyanet teşkilâtları, işgal altındaki bütün
İslâm dünyasında büyük bir kambur, ayak bağı ve pranga durumundadır.
İslâm dışı düzenler açısından ise, bir koltuk değneği,
bir emniyet sibobu, bir drenaj kanalıdır. Diyanet görevlilerine
“Din görevlisi” denilmektedir. Bu deyimdeki “din”den İslâm kast
ediliyorsa, bu yanlış bir adlandırma olur. Çünkü İslâm’da, herkes
dininin görevlisidir. İslâm’da, hıristiyanlıkta olduğu gibi ruhbanlık,
ruhbanlar (din adamları) sınıfı yoktur. Bütün müslümanlar, iyiliği
emretmek, kötülükten sakındırmak, dinlerini yaşayıp başkalarına
yaşatmak için dinin kendilerini görevlendirdiğini kabul eden insanlardır.
Onun için her müslüman, dininin vazifelisi, din görevlisidir.
Ama, bu “Din görevlisi” tâbiriyle düzenin resmî dini kast
ediliyorsa, diğer memurlar gibi, hatta onlardan öncelikli olarak
Diyânet görevlilerine bu ismin/ünvanın verilmesinde sakınca yoktur.
Kendilerine görev veren, nerede, hangi câmide ve hangi türde,
hangi kanun ve yönetmelikler çerçevesinde görev yapacağını
bildiren/emreden devlet olduğuna göre, bunların, her şeyden
önce devlet görevlileri, devletin din için görevlendirdikleri, devlet
dininin görevlileri olduğu daha mantıklı çıkarım olmaktadır. İslâm
dışı güçlerin desteği/maaşı olmadan ayakta duramayacak olan bu
grup, çoğu zaman kendilerini hak dinin temsilcileri olarak görürler.
Bu da müslümanların cezâsı olarak yetmektedir.
Dünyadaki tüm küfür sistemleri, açık cephe alıp fertlerin
içinden sökemedikleri Allah inancını köreltmek, saptırmak ve bu
yolla insanları dalâlete düşürüp köleleştirmek için kendilerine
Bel’amlar bulmak zorunda hissetmişlerdir. Tarihin çok eski devirlerinden
itibaren, Kur’an’ın bildirdiğine göre meselâ Hz. Mûsâ
döneminden bu yana, küfürle hükmeden düzenler, edindikleri
bu yardımcılara para ve makam vererek onları toplumun önüne
sürmüşlerdir. Bir taraftan da, dinî konularda bunların yetkili
150 Abdurrahman Çobanoğlu, İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, s.
55-69
151 5/Mâide, 57
BEL’AM
- 43 -
olduklarını yaymaya ve bu imajı toplumun kafasında yaşatmaya
çalıştılar. Böylece, bu yolla halkın onlara tâbi olmasını sağlayarak,
halk üzerinde kendi egemenliklerini ve baskılarını kurdular. Dünyadaki
tüm küfür sistemlerinin İslâmî gerçekleri müftü, vâiz ve
namaz memurları sâyesinde nasıl saptırdıklarına dair nice örnekler
içinden birkaçına değinelim:
Bir taraftan dini afyon kabul ederek, insanları dinsizleştirmek
için elinden geleni ardına koymayan Rusya’daki sosyalist düzen,
diğer taraftan resmî müftüler atayarak, yıllarca insanları bu müftüler
vâsıtasıyla saptırmağa çalışmıştır. Hac mevsimlerinde, bu kiralık
müftüleri hacca göndererek, o kutsal topraklarda kendi propagandasını
yaptıran sosyalist sistem, aynı zamanda ülkesindeki
muvahhid mü’minleri kurşuna dizmiştir. Bu yaptıklarıyla sosyalist
düzenin, müftü atamakta ne kadar samimi olduğu gözükmekte
ve asıl amacının ne olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu gerçekler, yıllarca
tüm dünyanın gözleri önünde cereyan etmiştir.
Yunanistan gibi hıristiyan çoğunluğa mensup bir ülke, sömürgesi
altındaki Batı Trakya’nın Gümülcine’sinde resmî müftü atamaya
çalışmış, halkın seçtiği müftüyü kabul etmemiştir. Bu durum,
laik bir ülke olan Türkiye tarafından eleştirilmiş, İslâm düşmanı
medya tarafından da Yunanistan’ın bu tutumuna karşı çıkılmıştır.
Hıristiyan bir ülke, neden kendini İslâm’a nisbet eden halkın,
kendisine seçtiği müftüyü kabul etmeyerek kendisi müftü atasın?
Niçin müftü seçmekte bu kadar hassâsiyet göstersin? Bunun cevabı
gâyet açıktır. Hıristiyan Yunanistan, eğer bir kişiyi kiralayarak
müftü tâyin ediyorsa, bunun sebebi; diğer küfür rejimlerinde olduğu
gibi, o şahıs ve kuruluş aracılığıyla müslüman halkı kendisine
boyun eğdirmek, itaat ettirmektir.
Orta doğuda, Asya ve Afrika’da da durum pek farklı değildir.
Dünyanın hemen her yerinde, İslâm dışı düzenler, kendilerinin
İslâm’la hiçbir ilgileri bulunmadığı halde, müslüman gördükleri
halklara müftü, vâiz ve namaz memuru tâyin etmişlerdir. Bu kiralık
görevliler de, ücret aldıkları küfür rejimlerine hizmeti ibâdet
telakki ederek görevlerini lâyıkıyla yapmışlar, halklarını din adına
aldatmışlardır. Zaten İslâm dışı düzenler de bunu yapmaları için
kendilerine ücret ödüyorlar. Bunlardan birçoğu da toplum içinde
oldukça ün salmış, meşhur edilmiş kişiler olarak ortaya çıkarlar.
İşin en tuhaf yönü ise, bu kiralık görevlilerin, İslâm dışı rejimlerin
uşakları ve hizmetkârı olduklarını unutarak, kendilerini gerçekten
İslâm âlimi, İslâmî konularda söz sahibi olduklarını zannetmeleridir.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 44 -
Diyanet İşleri teşkilatını niçin kurduklarını açık bir şekilde
anlatan, laik sistemin akıl hocası ve düşünürü, 1961 anayasasının
mimarlarından biri olan Prof. Mümtaz Soysal’ın “Yüz Soruda
Anayasanın Anlamı” adlı kitabındaki ifadeleri, bu söylediklerimize
ışık tutmaktadır. Soysal, laikliğin tarifini ve Batı toplumlarında
geçirdiği evreleri tanımladıktan sonra, laikliğin önünde engel
teşkil eden İslâm dininin, nasıl etkisiz hale getirilerek devre dışı
bırakıldığını şöyle anlatıyor:
“Dinin toplum işlerinden, toplumsal görevlerinden sıyrılıp ‘vicdanlara
itilmesi’, kişilerin iç dünyalarından dışarıya taşmayan bir
inançlar bütünü sayılabilmesi. Bu, aynı zamanda, dünya işleriyle
çok yakından ilgili olan müslümanlığın kendi içinde de bir reforma
girişmek demek. Bir bakıma, Atatürk’ün uygulamak istediği
laiklik politikası, dini ‘toplumsal’ olmaktan çıkarıp ‘kişisel’leştirirken,
müslümanlığın temel niteliklerinden birine de dokunmuş
oluyordu. Laik devlet, yalnız mezhepler arasında ayrım gütmeyen,
resmî bir dini olmayan, dinsel kurallarla iş görmeyen bir devlet
olmakla kalmamalı, aynı zamanda dinin vicdanlara itilmesi için
gerekli tedbirleri de alabilen devlet olmalıydı.” 152
Prof. Soysal’a göre devlet, laikliğin öngördüğü tedbirini aldı.
Aldı almasına da, ancak İslâm dini, büyük bir engel olarak laikliğin
karşısında, olduğu gibi duruyordu. Çünkü İslâm’da, hıristiyanlıktaki
gibi din ve devlet işleri ayrı ayrı değildi. Soysal bu gerçeği
şu ifadelerle dile getiriyor: “İslâm dini, din ile devlet işlerini
ayırmak şöyle dursun, bunlarda tam bir kaynaşma getiriyor. Din,
insanların iç dünyaları kadar, devlet konusundaki davranışları da
kurallara bağlamak amacını gütmektedir. Bu alanda laikleşmeğe
doğru atılan her adım, eninde sonunda dinin kendisiyle çatışmaya
kadar varıyor.” 153
Laik rejim İslâm’la çatışmayı göze alamadı. Ancak, bu engel
kaldırılmalı, ama çatışma olmadan bu iş halledilmeliydi. Çünkü
böyle bir çatışma laik rejimin sonu demekti. O halde, laikliğe zarar
verilmeden bu iş gerçekleştirilmeliydi. Ve formül bulundu:
İslâm isim olarak var olmalıydı, ancak, hüküm/uygulama olarak
kaldırılmalıydı. Laik rejimin çok güveneceği bir teşkilat kurulmalı,
bu kuruluş, dinin vicdanlara hapsedilme işini en iyi şekilde yerine
getirmeliydi. Diyanet İşleri Teşkilatı böylece kuruldu. Diyanetin
laik sistem içindeki yerini ve görevini istenildiği gibi nasıl yerine
getirdiğini de Soysal şöyle ifade ediyor:
152 Mümtaz Soysal, Yüz Soruda Anayasanın Anlamı, Gerçek Y., s. 171
153 Mümtaz Soysal, a.g.e., s. 172
BEL’AM
- 45 -
“Laik bir devlette ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare
içinde yer alması, Türk devriminin özelliklerine uygun bir laikliğin,
yani dini toplum işlerinden kişisel vicdanlara itebilme işinin daha
sağlam ve emin yollardan gerçekleştirilmesi dışında herhangi bir
anlam taşıyamaz.” 154
Soysal, çok açık bir şekilde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş
amacını ortaya koymaktadır. Buna göre, Diyanet’in görevi,
dünya ve âhiret nizamı olan İslâm nizamının, devletle ve dünya
ile ilgili olan kurallarını gizleyerek onu ruhbanlık dini haline getirmeye
ve böylece onu vicdanlara hapsetmeye çalışmaktır. Bunun
için; müftüler, vâizler ve namaz memurları yetiştirmek, bunların
nasıl hareket edecekleriyle ilgili esasları belirlemek, bu esaslar
doğrultusunda hareket edip etmediklerini, laik sisteme uygun
konuşup konuşmadıklarını kontrol etmek üzere, müfettişler görevlendirmek
Diyanetin temel görevidir.
Laik sistem, kendi emniyeti için kurduğu ve emniyet sibopluğu
yaptırdığı Diyanet örgütüne yalnızca eleman yetiştirmekle
kalmamış, aynı zamanda bu yetiştirdiği elemanlarına işleyecekleri
dinî cinâyetleri (dini vicdanlara hapsetmeye çalışmaları) karşılığında,
bütçesinden her yıl düzenli olarak ve miktarı laik rejimin
birçok bakanlığın bütçelerinin 10-15 katı kadar parayı rüşvet olarak
vermiştir. Laik rejim, protokolda, Tapu Kadastro Müdürlüğü
kadar bir yere sahip olan Diyanet Teşkilatına, devletin çok önemli
altı bakanlığının toplam bütçesinden daha fazla bir parayı ayırıyordu.
Ayrıca, yıl ortasındaki ek ödenekler ve Diyanet Vakfının
gelirlerinin de eklenmesi ile bir müdürlük seviyesindeki Diyanet
örgütünün bütçesi, devlet içinde devlet bütçesi haline geliyor.
Bütün bu rakamlar çok büyük, hatta korkunç gelse de; aslında,
Diyanet teşkilatının işlediği dinî katliamlar karşılığında
az bile kalmaktadır. Çünkü Rusya, büyük askerî gücüne ve onca
imkânına rağmen, bir avuç Çeçen’in kafasından din duygusunu,
gönlünden cihad ve şehitliği, onca propaganda, saldırı ve işkenceye
rağmen kaldırmayı başaramazken, Diyanet, kan dökmeden
ve baskı yapmadan personeli vâsıtasıyla yaptığı propagandalarla,
dini toplumsal hayattan kaldırma ve toplumu hak dinden kopararak
devlete tâbi kılma açısından Rusya ile karşılaştırılamayacak
büyük başarı elde etmiştir. Konuyu bir de nüfus açısından ele alacak
olursak, sonuç daha büyük boyutlara ulaşmaktadır. Yani Rusya,
250 milyonu geçen nüfusu, süper askerî ve malî gücü, sosyalist
ideolojisi, baskı ve saldırılarıyla, bir milyon Çeçen’in kalbinden ve
154 M. Soysal, a.g.e. s. 174
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 46 -
kafasından imanı sökmeye muvaffak olamazken; diyanet örgütü,
88 bin çalışanı ile 70 milyon insanın kalbindeki ve kafasındaki
imanı geçersiz hale getirerek onları birer uydu/köle haline getirebilmiştir.
Rusya 250 milyon nüfusuyla bir milyona yapamadığını,
Diyanet örgütü 88 bin çalışanıyla 70 milyona yaptı. Bu nedenle,
Diyanet’in aldığı ücret/rüşvet az bile kalmaktadır. Diyanet şebekesinin
zavallı elemanları rejime yaptıkları hizmetleri bir bilselerdi,
generallerin rejime yaptıkları hizmetlerden çok daha fazla
olduğunu ve rejimi nasıl koruduklarını görürlerdi. Çünkü Diyanet
örgütü, içerideki dinsel düşmanı (irticâyı) etkisiz hale getirmekte,
generallerin dış düşmanı etkisiz hale getirmelerinden daha başarılıdırlar.
Diyanet teşkilatının her elemanı, yaptıkları üstün ve
başarılı görevleri için aslında mareşallikle ödüllendirilmelidir.
Ancak, her işte olduğu gibi, bu konuda da insanların bir hesabı
varsa, Yüce Allah’ın da bir hesabı var ve Allah, hesabında daima
üstün gelendir. “Kâfirler istemese de Allah dinini üstün kılacaktır.”155
İşte bu Diyanet şebekesi konusunda da laik sistemin hesabı yine
tutmadı. Tıpkı İmam-Hatip Liselerinde ve İlâhiyat Fakültelerinde
tutmadığı gibi. Çünkü düzen, onca rüşvet vererek kiraladığı dinsel
suçlu müftü, vâiz ve namaz kıldırma memurlarından kimileri,
işledikleri cinâyetin farkına vardılar. Allah korkusunun ağır basması
sonucunda, laik rejimin ellerine tutuşturduğu, rejimi öven
kâğıtları bir kenara fırlatıp ellerine Kur’an’ı alarak aslına uygun
bir şekilde hak dini halka anlatmaya çalıştılar. Ancak, rejimden
onca rüşvet alan Diyanet ve bağlı olduğu yetkililer boş durur mu?
Hemen harekete geçerek namaz memurlarından halka Kur’an’ın
anlamlarını anlatan ve okutanları araştırmaya başladılar ve
Kur’anî gerçekleri insanlara ulaştırmaya çalışanlardan tespit edebildiklerinin
işine son verdiler.
Diyanet İşleri, dinin bir vicdan meselesi olduğunu halka kabul
ettirmek için, sürekli olarak bu tarzda hutbeler hazırlar ve namaz
kıldırma memurlarına da bu hutbeleri okutur. Bu hutbeleri okumayanları
uyarır, cezalandırır, hatta gerekirse görevine son verir.
Diyanetin bağlı bulunduğu yasa, dinin bir bölümünü anlatmaya,
bir bölümünü gizlemeye görevlileri zorlamaktadır. Aynı yasa, laiklikle
çatışan, Kur’an’ın devlet ve egemenlikle ilgili hükümlerini
gizlemeleri gerekirken bunları açıklayan görevlilerin işlerine son
verileceğini de ortaya koymaktadır.
İslâm dini, devlet ve hüküm/egemenlik esasını ilk plana almaktadır.
“Lâ ilâhe illâllah” kelimesi, bu gerçeği ifade etmektedir.
155 9/Tevbe, 33
BEL’AM
- 47 -
Hz. Âdem’den (a.s.) Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar süregelen
risâlet zinciri, sadece bu gerçeğin anlaşılması içindi:
“Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan kaçının’ diye (emretmeleri
için) her ümmete/topluma bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan
bir kısmına hidâyet edip onları doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı
için de sapıklığa düşmek hak/gerekli oldu. Yeryüzünde gezin de görün;
inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!”156 Kur’ân-ı Kerim, hâkimiyet
konusunu, sürekli olarak işlemekte, baştan sona kadar bu konuya
işaret etmektedir. “Hüküm, yalnız Allah’ındır. O, yalnız kendisine
ibâdet/kulluk etmenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Ama insanların
çoğu bilmezler.” 157
Hâkimiyetin ancak kendisine ait olduğunu bildiren Yüce Allah,
indirdiği hükümlerle hükmetmeyenlerin kâfir, zâlim ve fâsık olduklarını,
hükümleri gizleyenlerin de aynı kategoriye girdiklerini
bildirdikten sonra, Kur’an’la mutlaka hükmedilmesi gerektiğini
emretmektedir. “Sana da, daha önceki Kitabı doğrulamak ve onu korumak
üzere Kitabı (Kur’an’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği
ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da onların hevâlarına/keyiflerine/
arzularına uyma... Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından
seni saptırmamalarına dikkat et.” 158
Yüce Allah’ın indirdiği hükümlerin bir kısmını gizleyerek saklayanların
ve hükümleri istemeyenlerin câhil olduğunu bildiren
Kur’an, en güzel hükmedenin Allah Teâlâ olduğunu haber vermektedir:
“Yoksa câhiliyye hükmünü/idaresini mi istiyorlar? İyice bilen
bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?”159 Yüce
Allah’ın indirdiği hükümleri gizlemek ve bunlarla hükmetmemek,
ya da İslâmî esasların günümüzde geçerli olmadığını düşünmek
ve söylemek; dini yalanlamak, inkâr etmektir: “Artık bundan sonra
hangi şey, sana dini yalanlatabilir? Allah hükmedenlerin en güzel hükmedeni
değil mi?” 160
Aldıkları birkaç kuruş için İslâmî hakikatleri örtbas edenler, aslında
İslâmî esaslardan ne kadar uzak olduklarını ortaya koymaktadırlar.
Hakkı ortaya koymanın yolu, başta câhilî bütün sistemleri
reddetmekten, daha sonra İslâmî esasları çok iyi öğrenmekten
geçer. Bunun için hakkın ve bâtılın net olarak ortaya konulması
gerekmektedir. “Dinde ikrâh/zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık
156 16/Nahl, 36
157 12/Yûsuf, 40
158 5/Mâide, 48-49
159 5/Mâide, 50
160 95/Tîn, 7-8
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 48 -
ve eğrilikten ayrıt edilmiştir. O halde, kim tâğutu (Allah’tan başka hüküm
koyanı) reddedip Allah’a iman ederse, kopması mümkün olmayan sağlam
kulpa yapışmıştır. Allah (her şeyi) işitir ve bilir.” 161
İşte, Diyânet teşkilâtı, bu hakikatlerin gün yüzüne çıkmaması
için müftü, vâiz ve namaz kıldırma memurlarına ücret vermekte
ve bu gerçekleri topluma duyuranları ise hiç bekletmeden kovmaktadır.
Diyanet teşkilatının başına, dinin bir vicdan işi olduğu
felsefesini kabul etmiş ve bu felsefe doğrultusunda hareket edeceğine
dair güvence vermiş başkanlar getirilmektedir. Bu başkanlar,
görevlerini laik düzenin emirleri doğrultusunda yapmaktadırlar.
Bunların emrindeki câmi görevlileri de kendilerine yasalarla
emredilenleri yerine getirmektedir. Bu görevliler, kendilerine verilen
görev gereği, Kur’an’ın bütününü Arapça aslıyla okudukları
halde, bir kısmını gizleyerek, kalan diğer kısımlarının anlamını
halka ulaştırırlar. Bu ücretli görevlilerin, dinin ancak bu kadarını
bildikleri söylenemez. Çünkü bir âyeti okuyup onun altındaki
veya üstündeki âyetleri görmemek mümkün değildir. Kur’ân-ı
Kerim’deki iyilik, güzellik, yardım severlik konularındaki âyetleri
sürekli okuyarak; içki, kumar, zinâ, fâiz ve hâkimiyetin Allah’a
ait olduğuyla ilgili âyetleri toplumdan gizleyen görevliler, ancak
kendilerine verilen Bel’amlık görevini ifa etmektedirler. Bu görevlilerin
böyle yapmasını isteyen, Diyanet teşkilatını kuran laik
düzendir. Ancak şu unutulmamalı ki, Yüce Allah, indirdiği açık
delillerin tümünün açıklanmasını istemekte ve bir kısmını gizleyenlere
lânet edileceğini bildirmektedir:
“İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti, Biz Kitap’ta insanlara açıkça
belirttikten sonra, gizleyenler (var ya), işte onlara hem Allah lânet
eder, hem de bütün lânet edebilenler lânet eder.”162; “Allah’ın indirdiği
Kitap’tan bir şey gizleyip onu az bir paraya satanlar var ya, işte onlar
karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyâmet günü Allah
onlarla ne konuşacak ve ne de onları temize çıkaracaktır. Orada onlar
için acı bir azap vardır. Onlar hidâyeti/doğru yolu bırakıp sapıklığı, mağfirete
karşılık olarak da azâbı satın almış kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne
kadar da dayanıklıdırlar!” 163
Oysa Kitab’a vâris olanlar, Kitab’ı açıp okuyanlar, onu açıklamakla
mükellef tutulmuşlardır. Diyanetin maaşlı elemanlarının
çoğu ise, aldıkları birkaç kuruş için, onu gizlediler, hükümlerini
saptırdılar ve böylece Kitab’ın hükümlerini arkalarına attılar.
161 2/Bakara, 256
162 2/Bakara, 159
163 2/Bakara, 174-175
BEL’AM
- 49 -
“Allah, kendilerine Kitap verilenlerden: ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız,
gizlemeyeceksiniz!’ diye söz almıştı. Fakat onlar, verdikleri sözü
kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alışveriş ne
kadar kötü!” 164
Diyanet görevlileri, dinin toplum tarafından anlaşılmasını, dinin
sosyal ve siyasal yönlerini, iyilikleri emretmek ve kötülüklerle
mücâdele etmenin her müslümanın görevi olduğunu anlatmayarak,
kötülüklerin toplum hayatına egemen olmasına destek oldular.
Bu görevliler, kötülüklerin toplum hayatına hâkim olması
için, elbette ki kötülüğü övüp halkı teşvik etmediler; zaten onlara
bu görev de verilmemişti. Kötülükleri başkaları, rejimin bizzat
kendisi toplumun önüne çıkardı; fakat toplumdaki dinî inanç, bu
kötülüklerin yayılmasını engelliyordu. Bu dinî inanç toplumdan
kalkmadıkça kötülük yayılmayacaktı. Öyleyse bu dinî inanç kalkmalıydı,
ya da vicdanlara hapsedilmeliydi ki, kötülüklere meydan
açılabilsin ve her çeşit şer ortalıkta özgürce işlenebilsin. Dini vicdanlara
itebilme işi, toplum içinden çıkan, toplumun güveneceği
kişilere verilmeliydi ki, toplum uyanıp laik rejime, şerlerin egemen
olduğu düzene ve yapıya karşı gelmesin.
Evet, Diyanet görevlileri, büyük çoğunlukla, dini vicdanlara
hapsederek gerçekleri gizlemişler, hakkın toplum tarafından anlaşılmasına
engel olmuşlardır. Bu ise, yapılabilecek en kötü işti:
“Onlar, işledikleri kötülükten, birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı.
Andolsun yaptıkları ne kötüdür!”165; “Allah’ın âyetlerini az bir paraya
sattılar da O’nun yoluna engel oldular. Onların yaptıkları, gerçekten ne
kötüdür!”166 Bu görevliler, bunu ister bilerek yapsınlar, isterse bilmeden;
bâtılı emretmeleri, bundan da kötüsü, hakla bâtılı karıştırmaları,
cinâyet olarak yeter! “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın;
yalnız Benden (Benim azâbımdan) korkun. Hakkı bâtıl ile karıştırmayın;
bilerek hakkı gizlemeyin.” 167
Yine, hangi sebeple olursa olsun, hakkı gizleyerek belli konuları
işlemeleri, onların Kur’an’ı böldüklerinin açık bir delilidir. Bunun
hesabı, elbette sorulacaktır. “Onlar ki Kur’an’ı bölük bölük ettiler.
Senin Rabbin hakkı için Biz onların hepsine, yaptıkları şeylerden soracağız.
O halde sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklere aldırma!”168
Kur’an’ı parça parça ederek bir bölümü ile hareket edenler için
164 3/Âl-i İmrân, 187
165 5/Mâide, 79
166 9/Tevbe, 9
167 2/Bakara, 41-42
168 15/Hicr, 91-94
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 50 -
Kur’an’ın öngördüğü ceza, dünya hayatında laik düzenlerin isteklerine
göre hareket ettiklerinden dolayı rezillik, rezillerin âhiret
cezası ise, azâbın en şiddetlisine atılmaktır. “...Yoksa siz Kitabın bir
kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın
cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka nedir? Kıyâmet gününde
de (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızı bilmez değildir.”
169
Diyânetin memurları, bu itaatkâr tavırlarıyla, bilerek veya
farkında olmadan; Diyanetin, dolayısıyla laik düzenin emir ve yasaklarını
Allah ve Rasûlünün emir ve yasaklarının üstüne çıkarmış
oluyorlar. Bu nedenle, Kur’ânî emirler bunlar için pek bir şey ifade
etmeyebiliyor. Bunun en açık örneği, cenâze namazları ile ilgili
tutumlarıdır. Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın dininden hoşlanmayanların,
fâsıkların ve münâfıkların namazlarının kılınmamasını, mezarları
başında durulmamasını isterken, bu namaz memurları, bırakın
münâfıkları, Allah’ın dinine ve müslümanlara düşman olan dinsizlerin
(daha doğrusu, farklı din mensupları müşriklerin) bile namazlarını
kılmakta, onlar için duâ etmektedirler. Namazdan sonra
da bu müşriklerin ölüsünü almaya gelenlerin bazılarınca, “kahrolsun
şeriat!” diye İslâm’a saldırdıkları durumlar bile olabilmektedir.
“Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma, onun kabri başında da durma.
Çünkü onlar, Allah ve Rasûlünü inkâr ettiler de fâsık olarak öldüler.”170
Şimdi, bir tarafta Yüce Allah’ın emri, diğer tarafta Diyanet ve laik
sistemin emri var. Namaz memurları laik düzenin emrine tâbi olduklarını
ortaya koyarak, Yüce Allah’ın bu emrinin tersine hareket
ediyorlar. Bu davranışlarıyla da Kitab’ın hükümlerini arkalarına
atmış oluyorlar.
Diyanete, daha doğrusu laik düzene hizmeti ibâdet kabul
eden müftü, vâiz ve namaz kıldırma memurlarından oluşan bu
grup, tevbe ederek Allah’a ve O’nun yüce Kitabına tam teslim olmadıkları
ve Kur’ânî gerçekleri insanlara olduğu gibi anlatmadıkları
sürece, ne müslümanlarla beraber olabilirler ve ne de Yüce
Allah tarafından bağışlanırlar. “İşte onlar, âhireti verip dünya hayatını
satın alan kimselerdir. Onlardan azap hiç hafifletilmez ve onlara hiç
yardım edilmez.”171; “Ancak, tevbe edip düzeltenler, (Hakkı) açıklayanlar
başka. Onları bağışlarım. Çünkü Ben tevbeyi çok kabul eden ve merhametli
olanım.”172; “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr
mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında ancak
169 2/Bakara, 85
170 9/Tevbe, 84
171 2/Bakara, 86
172 2/Bakara, 160
BEL’AM
- 51 -
rezilliktir. Kıyâmet gününde ise (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah,
yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 173
Hamdolsun, bu âyete göre durumlarını düzeltenler, günden
güne çoğalmakta ve birçok Diyânet görevlisi, yalnızca Yüce
Allah’a kul olma şerefine ulaşmak için çalışmaktadırlar. Ancak, rızık
endişesiyle hâlâ gerçekleri gizleyen büyük bir grup Diyanet
görevlisi bulunmaktadır. 174
Diyanetin Hutbelerinden Küçük Birer Kesit: 1973’te basılan,
Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarından “Hutbeler” adlı kitaptaki
hutbe konularından bazıları şunlar: “Hâkimiyet Milletindir”,
“Hürriyet ve Adâlet Sevgisi”, “Yurt Sevgisi ve Vatana Bağlılık”,
“Vatan Sevgisi”, “Askerlik Sevgisi”, “Dinimiz Kaçakçılığın Her Çeşidini
Yasaklamıştır”, “Millî ve Dinî An’anelerimize Bağlı Kalalım”,
“Ormanların Korunması ve Ağaç Yetiştirilmesi”, “Dinimizin Zenaat
ve Tekniğe Verdiği Önem”.
Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarından, 1981 yılında basılan
ve kapağında “Atatürk’ün Doğumunun 100. Yılı Dolayısıyla” diye
not düşülmüş, câmilerde İmam-Hatiplik yapanlara hutbe olarak
yararlanmaları için hazırlanan “İmam-Hatipler İçin Örnek Metinler”
adlı kitaptan birkaç konu/hutbe başlığını sayalım: “Yurtta ve
Cihanda Sulh”, “Türk Devleti, Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bir
Bütündür”, “Türklük ve Müslümanlık”, “Çalışmak Bir İbâdettir”,
“Vatan ve Millet Sevgisi”, “Askerlik ve Yurt Savunması”, “Cumhuriyet
Fazilettir”, “Milli Hâkimiyet Bayramı”, “Çanakkale Zaferi”,
“30 Ağustos Zaferi”, “Vergi Vermek Çok Önemli Bir Vatandaşlık
Görevidir”, “Ağaç ve Orman Sevgisi”, “Yerli Malı Kullanalım”,
“Kaçakçılık ve Karaborsacılık”, “Anarşi, Terör ve Bozgunculuk”,
“Turizmin Önemi”.
Hakk’a ve hak dine inanmayan insanların bize din biçmelerine,
kendi bâtıl dinlerini bize dayatmalarına, hak dini tahrif etmeye
çalışmalarına, Allah’a ve Allah’ın dinine iftira etmelerine göz
yumacak ve boyun eğecek değiliz. Onların ilâhlıklarını, rabliklerini
reddedeceğiz; onların tuzaklarına düşmeyeceğiz. Onların (b)
alıkları avlamak için oltalarına taktıkları “din”i yutmayacağız. Dinimizi,
düzenin resmî kurumlarından ve din tüccarı Bel’amlardan
değil; temiz kaynağından; Kur’an’dan, sahih sünnetten ve takvâ
sahibi âlimlerden öğreneceğiz.
173 2/Bakara, 85
174 Ramazan Yılmaz, Tevhidin Düşmanı Tefrika, s. 155-171
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 52 -
Çağından Sorumlu Kişiler; Âlimler
İlim vahyin kendisidir. Vahyin önüne geçen, ya da vahiyle sağlaması
yapılamayıp ona ters düşen bilgi ilim değildir. İlim, bütün
peygamberlerin ortak mirasıdır. İlim, söz ve amelin sıhhati için şarttır.
Söz ve amel, ancak ilimle itibar kazanırlar. İlim, amelden önce
gelir. İlim, amelin rahberi ve mürşidi konumundadır. İlmin amelden
önce gelmesinin nedeni, akîdede hak ve bâtılı, ibâdetlerde
sünnet ile bid’ati, ahlâkta güzel ile çirkini, sözlerde doğru ve
yanlışı, ilişkilerde sahih ile müfsidi, ölçülerde makbul ile makbul
olmayanı birbirinden ayırt ediyor oluşudur. İlim, inançtan bile
önce gelir. Neye, nasıl inanacağını bilmeden sağlam bir akîdenin
oluşması mümkün değildir. Şeriatın gaye ve hedeflerini anlama,
dinî hakikatleri kavrama sorunu, ancak ilim merkezli bir gayret
ile elde edilebilir. İlim, her türlü İslâmî çalışmada şarttır.175 Her ne
kadar Yüce Kur’an, anlaşılması kolay; açık ve berrak hükümler içeriyor
olsa da, Kur’an’ın ve Sünnetin hayata aktarılmasında ihtisas
gerektiren ilmî bir disiplinin rolü inkâr edilemez. Yüce Kitabımız
Arapça inmiştir ve Arapça ilmine vâkıf olmak âyetlerin hedef ve
maksatlarını kuşkusuz daha iyi anlamada yarar sağlamaktadır.
Yine, bunun yanı sıra sebeb-i nüzul bilgisi, tefsir ve hadis usûlü,
hüküm istinbat etme yolu (Fıkıh usûlü) gibi alanlar, inkâr edilemeyecek
şekilde Kur’an’ı ve Hz. Peygamber’i daha derinlikli ve hikmete
uygun bir şekilde anlamamızı kolaylaştırmaktadır. Ancak, bu
ilmî disiplinler, belli birikim gerektiren ihtisas alanlarıdır. Bu ilmî
birikimlere sahip olan “ulemâ”nın, İslâmî bir yürüyüşe öncülük
etmedeki rolü, hem daha etkin hem daha kuşatıcıdır. Peygamberlerin
vârisleri olarak sorumlulukları bildirilip taltif edilen “ulemâ”,
tevhidî gerçekleri, peygamberlerin topluma ulaştırdığı yol ve yöntemlerle
topluma ulaştırma gayreti içinde olan “ulemâ”dır. İslâmî
hareket içinde tevhidî şuura sahip muttakî âlimlerin yerini alması
ve sahip oldukları ilmî birikimlerini hareketin güçlenmesi yolunda
harcamaları gerektiği, inkâr edilemez bir gerçektir. Çünkü ilim
adamlarının sahip oldukları ilmî birikimin onları toplumda daha
fazla dikkat ve câzibe merkezi haline getirdiği bilinen bir husustur.
Bu bağlamda şunu da belirtmeliyiz ki, İslâm nokta-i nazarında
ilim belli bir kesimin tekelinde bir metâ olarak görülmez. İslâm,
başta ruhbanlık olmak üzere, her türlü sınıf sistemine karşıdır.
“Her ilim sahibinin üstünde bir âlimin bulunması176 Kur’an’da işaret
edilen bir vâkıadır. Mesleği, ilgi alanı ve sorumluluğu ne olursa
175 12/Yusuf, 44, 45
176 12/Yusuf, 76
BEL’AM
- 53 -
olsun, her müslümanın kendi konumunun gerektirdiği vahyî ilimle
donanması gereklidir. Her Müslüman bildiğinin âlimi, bilmediğinin
de talebesi olmak zorundadır. Bildiği doğruları sadece kültür
zenginliği olarak üzerinde taşımaz; bildiği doğrularla amel
ederek ilmi hayatına geçirir ve başkalarına da dâvet, tebliğ, nasihat
ve emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar. Tarih boyunca
ulemânın toplum üzerindeki gücü, özellikle kritik dönemlerde,
bâriz bir şekilde hissedilmiştir. Buna, Moğollara karşı, kalemi ve lisanıyla
Müslümanlara kahramanlık ve cesaret aşılayan Ahmed İbn
Teymiyye ile İslâm akîdesini koruma uğruna “Mihne” döneminde
her türlü işkenceye katlanan Ahmed İbn Hanbel örnek olarak verilebilir.
İlim adamlarının Allah katında sorumlulukları diğerlerine
göre çok daha ağırdır. Hele günümüzde parçalanmışlık içinde
bulunan ümmetin bu vahim tablosu karşısında, tevhid ehli hiçbir
âlimin yerinde oturup kalması veya ümmet sorunlarına duyarsız
kalması düşünülemez. Böyle ise, o âlim değildir. İlmî seviye oranında
bu mes’ûliyet artar.
Parçalanmış, zaafa uğramış ümmetin elinden tutup ümmetin
kalkınması ve yeniden yapılanmasında, en fazla öncülük yapma
görevi, ulemâya aittir. Yığınlarla bilgisi olmakla birlikte, bilgisini,
öngörülen sorumluluk içinde kullanmayan ve bu bilinçle hareket
etmeyen ulemâ, büyük bir vebal altında kalacaktır. Dâvetin topluma
ulaşmasında rehberlik görevini görecek ulemânın, birtakım
kısır veya cüz’î tebliğ faâliyetleriyle kendilerini sınırlandırmaları,
onları bu vebalden kurtaramaz. “Toparlayıcılık” misyonu ya da
ümmetin önündeki engelleri kaldırma misyonu, onların eliyle
gerçekleşmelidir. Ancak, yaşadığımız toplumda, anlaşılmaktadır
ki, tevhidî duyarlılığa sahip ilim adamlarının tek başına bu işin
altından kalkmaları imkânsız gibi görünmektedir. Onların birçoğu,
birtakım ârızî sebeplerle, halktan uzak kalmışlar ve toplumun
sosyolojik analiz ya da tahlili, egemen sistemin işleyişi, toplumsal
hastalıkların keşfi, Müslümanların ayağa kalkış yöntemi gibi konularda
yeterlilik sahibi olamadıkları görülmektedir.
Dolayısıyla, ilim adamlarımızın, toplum içinden gelen entelektüel
birikimin sahibi, tevhidî şuura sahip aktivist Müslüman öncülere
de ihtiyacı vardır. Her iki birikimin bütünleşmesi, öncü kadro
misyonu açısından, zorunlu ve vazgeçilmez gözükmektedir. Aslında,
aydın ve hareket adamı aktivist muvahhidlerin belirli oranda
da olsa ilim sahibi olma zorunluluğu gibi; gerçek ulemânın aynı
zamanda entelektüel yetiye sahip, çağı ve insanları her yönüyle
tanıyan aydın kimliğinin de bulunması gerekir.
Diğer bir tâbirle, ümmete öncülük yapacak kadrolar içinde,
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 54 -
ulemâ var olan bilgisiyle, diğer aktivist Müslümanlarda var olan
ilmiyle, diğer aktivist Müslümanlar da var olan tecrübe ve yetenekleriyle
yerini almalı ve bu iki tâife, sorumluluklarının bilincinde
ve istişare içinde birbirleriyle bütünleşebilmelidir. Bununla
birlikte her ulemânın aktivist, her aktivistin de belli oranda ilimle
kuşanması gerekir.
Ulemânın rolü ve sorumluluğu İslâm’ın egemen olduğu bir
toplumda farklıdır; İslâm’ın egemen olduğu bir toplumda farklıdır.
Küfrün egemen olduğu bir toplumda, ulemânın, sanki İslâm
devletinde yaşıyormuş gibi davranması, çok ciddi bir zâfiyet, çok
ciddi bir açmazdır. Böyle bir toplumda ulemânın öncelikli ve en
âcil görevi, toplumu İslâm’a doğru dönüştürecek İlâhî yasaları harekete
geçirmede rehberlik yapması, örnek yaşayışıyla öne düşmesidir.
Kur’an’ın itikadda hedefi iki şey üzerinde yoğunlaşır: 1- İlmî
tevhid, 2- Amelî tevhid. (Faydalı ilim ve sâlih amel).
Ulemânın ayrıca, İlâhî programa uygun İslâmî bir yürüyüşü
denetleme gibi bir görevi de vardır. Yürüyüşün İlâhî maksatlara
uygun bir şekilde yürümesini kontrol etme, hareketin ifrat ve tefrite
sapmasını engelleme, hareket önderlerinin fevrî ya da usûle
aykırı davranmalarını tespit ve murâkabe etme gibi fonksiyonları
da icrâ etmeleri gerekir. Bu noktada, İslâm hukukunda yerini alan
bir kavram olan, “ehl-i hal ve’l-akd” kurumunun yürütücü işlevlerini
muttakî ulemâ üstlenir. Ulemâ, ümmet içinde var olan her
türlü potansiyeli bir harekete dönüştürme sorumluluğunu üstüne
almalıdır. Bu kadar hayatî görevlere hâiz olan ulemâ kadrosunun,
dar, cüz’î ve kısıtlı tebliğ ya da eğitim faaliyetleriyle kendilerini
sınırlandırması, cidden şaşılacak bir durumdur. Bir toplumda
“ulemâ” acziyet içinde ise, diğer Müslümanların halini varın siz
düşünün. Allah, onlara şu âyette, verdiği bilgiyi gizlememeleri
konusunda şiddetle ikaz etmiştir: “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti
Biz kitap’da insanlara açıkça belirttikten sonra gizleyenler var ya; işte
onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet edebilenler lânet eder.
Ancak, tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıklayanlar başkadır;
onları bağışlarım. Çünkü Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça
merhamet edenim.” 177
Yahya b. Muaz şöyle diyor: “Âlimler, Muhammed’in (s.a.s.)
ümmetine anne ve babalarından da şefkatlidirler. Çünkü anne
ve babaları onları, dünya ateşinden, âlimler ise âhiret ateşinden
korurlar.” 178
177 2/Bakara, 159-160
178 Gazâlî, İhyâ, Çev. A. Serdaroğlu, Bedir Y., c. 1, s. 37
BEL’AM
- 55 -
Merhametli, vicdanlı, şefkatli, imanlı ve sâlih amel sahibi bir
anne ve baba çocukları için neleri düşünüyor, neleri istiyor, neleri
yapıyorlarsa, muttakî âlimler, onlardan daha çok şeyleri ümmet
için istiyor ve yapıyorlar... Muvahhid ve mücâhid İslâm ulemâsı,
peygamberlerin varisleri olduklarının şuurunda ve idrakindedirler...
Onların her biri, ümmet için çoban olduklarının ve kendilerine
vacib olan sorumluluklarının farkındadırlar...
Abdullah İbn Ömer (r.anhuma)’nın rivâyetiyle şöyle buyuruyor
Rasûlullah (s.a.s.): “Hepiniz çobansınız ve her biriniz elinizin altındakinden
sorumlusunuz.” 179
Bir anne ve babanın evladından sorumluluğundan daha çok
âlim, ümmetten sorumludur... Bir anne ve baba nasıl ki, çocuklarının
sıhhatinden, hasta olduğunda tedavisinden ve ameliyatından,
eğitim ve öğretiminden, edeb, terbiye ve güzel ahlakından,
iktisadî hayatından, meslek ve işinden, ayrıca istikbalinden
sorumlu ise, âlim de ümmet için aynı sorumluluğu taşımaktadır...
Çünkü ümmetin genel velayeti, muttakî ve mücâhid ulemâdadır...
İslâmın âlimleri, ümmetin sağlığından, hastalığının sıhhatli tedavisinden,
ekonomisinin helâl üzere devam etmesinden, yabancı
unsurlardan temizlenmesinden, düşman saldırısından korunmasından,
eğitim ve öğretim, edeb ve güzel ahlâklı olmasından
sorumludurlar... Ümmet hayatının Allah’ın hükümlerine ve
Rasûlullah’ın (s.a.s.) Sünnetine uygun olmasından muttakî ulemâ
sorumludur... Eğer bu konularda herhangi bir noksanlık var ise,
âlimler tarafından tesbit edilip giderilmesine çalışılmalıdır... Her
şeyden önce İslâm ulemâsı hür ve bağımsız olmalıdır... İslâm topraklarını
işgal eden müstekbir egemen tağutlardan tamamen
uzaklaşmış ilişkisini kesmiş ve onlarla asla uzlaşmayan taviz vermeyen
ulemâ ancak çağın problemlerini İslâm ölçülerince çözebilir...
Çözülen problemlerin hayatta uygulanışının örneğini yine
muvahhid ulemânın ortaya koyması icab eder... Eğer bilgi yüklü
kişiler, ümmete rehberlik yapmıyor ve onların dertleriyle ilgilenmiyorlarsa,
onlar, gerçekten âlim olamazlar... Âlimler, Allah’dan
gereği şekilde korkar ve kendilerine yükletilen sorumluluğunun
idrakinde oldukları için vazifelerini yerine getirirler... İmanı sağlam
bir şekilde ilmiyle âmil olmayan kişiler, sadece bilmekten dolayı
âlim olamazlar...
Ebû’d Derda (r.a.) şu tesbitte bulunmuştur: “Öğrenci
179 Buhârî, Kitabu’l-Cuma, B. 11, Hds. 18, Kitabu’l-Ahkâm, B. 1, Hds. 2; Müslim,
Kitabu’l-İmâre, B. 5, Hds. 20; Ebû Dâvud, Kitabu’l-Harac, B. 1, Hds. 2928;
Tirmizî, Kitabu’l-Cihad, B. 27, Hds. 1757; İmam Buhârî, Edebü’l-Müfred, B.
108, Hds. 212
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 56 -
olmadıkça ilim sahibi olamazsın. Kendisiyle amel etmedikçe ilimden
dolayı da âlim olamazsın.”180 İbn Mübarek (rh. a.) ise şöyle
der: “Âlim, okumaya devam ettiği müddetçe âlimdir. Ne zaman
âlim olduğunu zanneder ve ilmini arttırmaktan vazgeçerse, işte o
zaman câhil olur. 181
Kendisini sorumlu olarak kabul eden muttakî âlim, kendisine
yalnız ve yalnız Rasûlullah’ı (s.a.s.) önder ve hayat örneği edinmiş,182
Rabbi Allah’ı sevdiği için O’nun emriyle Rasulüne (s.a.s.) uymuş,183
zamanın en uyanığı olan bir kişidir. Yalnızca Allah’dan korkan ve
ne olursa olsun, neye malolursa olsun, Allah’ın ayetlerini dosdoğru
okuyup beyan eden,184 onları asla dünya malına ve menfaatına
değişmeyen izzetli ulemâ, okudukları Rabbleri Allah’ın kitabına
göre “Rabbânîler” olmuşlardır...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur: “Öğrendiğiniz ve ders verdiğiniz
Kitaba göre Rabbanîler olun.”185 Bu âyeti açıklayan İslâm
ulemâsı şunları demişlerdir: ed-Dahhâk (rh.a.): “Kur’ân’ı okuyan
herkese fakîh olmak bir borçtur” der. Hasan (rh. a.): “Hâkimler
ve âlimler” demiştir. Said b. Cübeyr (rh. a.) ise, rabbanîler için:
Âlimler, fakîhler, demiştir. 186
İbn Abbas (r. anhumâ): “Rabbânîler olunuz” demek, hâkimler
ve fakîhler olunuz demektir, dedi ve: “Rabbânî, insanlar üzerinde
ilim ile siyaset icrâ eden ve büyük ilimden evvel, küçük bilgilerle
terbiye eyleyen kimseye denir, demiştir.187 İmam Taberî,
“Rabbâniyyîn” kelimesi hakkında şunları söylemiştir: “Rabbaniyyîn
kelimesi, ‘Rabbâniyyun’ kelimesinin çoğuludur. Bunun mânâsı ise,
insanları yetiştiren, işlerini düzene koyan ve onları sevk ve idâre
eden, demektir. Bu nedenle, âlimler de, fakîhler de, hikmet sahipleri
de, liderler de, eğiticiler de, “Rabbaniyyîn” kelimesinin ihtiva
ettiği mânâya girmektedirler. Çünkü bunlardan her biri, kendi ihtisasları
alanında insanları yetiştirirler, eğitirler, işlerini düzeltirler,
sevk ve idare ederler. 188
180 Dârimî, Mukaddime, B. 29, Hbr. 299
181 Gazâlî, a.g.e., c. 1, s. 152
182 Bk. 33/Ahzâb, 21
183 3/Âl-i İmrân, 31
184 2/Bakara, 41
185 3/Âl-i İmrân, 79
186 Dârimî, Mukaddime, B. 32, Hbr 334-336; İmam Kurtubî, el-Câmiu li-
Ahkâmi’l-Kur’an, c. 4, s. 259
187 Buhârî, Kitâbu’l-Ilm, B. 11, -Bab başlığında-
188 et-Taberî, a.g.e., c. 2, s. 301
BEL’AM
- 57 -
Rabbimiz Allah, rabbânîlerin durumlarını ve vazifelerini şöyle
beyan buyurur:
“Nice Peygamberlerle birlikte birçok Rabbânî (bilgin)ler savaşa girdiler
de, Allah yolunda kendilerine isâbet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı
ne gevşeklik gösterdiler, ne de boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever.
Onların söyledikleri: ‘Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı
bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kâfirler topluluğuna
karşı yardım et’ demelerinden başka bir şey değildi. Böylece
Allah, dünya ve âhiret sevabının güzelliğini onlara verdi. Allah iyilikte
bulunanları sever.”189; “Onların çoğunun günahta, düşmanlıkta ve haram
yiyicilikte çabalarına hız kattıklarını görürsün. Yapmakta oldukları
ne kötüdür. Bilgin-yöneticileri (rabbâniyyun) ve yüksek bilginleri (ahbâr)
onları, günah söylemelerinden ve haram yiyiciliklerinden sakındırmalı
değil miydi? Yapmakta oldukları ne kötüdür.” 190
Bütün izzetin Allah Teâlâ’ya âit olduğunu191 ve Allah’a gerçekten
iman edip sâlih amel işleyen mü’minlerin de izzet sahibi
şahsiyetler olduklarını192 bilen ilim sahipleri, her ne olursa olsun
hakkı ve adâleti savunmaları, bâtılı ve zulmü ortadan kaldırmaları
gerekir... Kesinlikle bâtılı hakka, zulmü adâlete karıştırmamalıdırlar...
Ak, ak olmalı, kara da kara olmalı bilenlerin katında ak
ile kara karıştırılacak olursa, ne ak kalır, ne de kara kalır... İkisinin
karışımından ne ak, ne de kara olan gri ve grinin tonları meydana
gelmiş olur... Bu, hak ile batılı karıştırmaktır... Hak ile bâtılı birbirine
karıştıranlar ve bu ihâneti hak olarak gösterenler, ya cidden
câhildirler, ya da korkunç hâindirler...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur: “Ey Kitab Ehli, niçin hakkı bâtıl ile
karıştırıyor ve bildiğiniz hâlde hakkı gizliyorsunuz?”193; “Hakkı, bâtıl
ile örtmeyin ve hakkı gizlemeyin. (Kaldı ki,) siz (gerçeği) biliyorsunuz.”194
Muttakî âlimler, hakka karıştırılmış bâtılı, hakkın içinden söküp
çıkaran ve hakkın üstüne atılan bâtıl perdesini kaldırıp hakkın
apaçık ortaya çıkmasını sağlayan mücâhid kişilerdir... Ümmet-i
Merhumenin içinde kıyâmete kadar bu şahsiyetlerden birçokları
bulunacak ve hiç noksan olmayacaktır...
Muğire b. Şu’be’nin (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah
(s.a.s.): “Ümmetimden bir tâife, kendilerine Allah’ın emri gelinceye (yani
kıyâmet kopuncaya) kadar hak üzerinde birbirine yardımcı olmakla devam
189 3/Âl-i İmrân, 146-148
190 5/Mâide, 62-63
191 bk. 4/Nisâ, 139
192 bk. 63/Münâfıkun, 8
193 3/Âl-i İmrân, 71
194 2/Bakara, 42
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 58 -
edecek ve bunlar, (muhâlefet edenlere) daima galib olacaklardır.”195
İmam Buhârî: Bunlar, ilim sahipleridir, demiştir;196. İmam Tirmizî
şöyle diyor: Muhammed b. İsmail (Buhârî), Ali el-Medinî’den naklen:
Onlar hadisçilerdir, dedi.
Bu hadisin şerhinde şunlar beyan olmuştur: İmam Ahmed b.
Hanbel: “Bunlar, ehl-i Hadis değilseler, kimler olacağını ben de
bilmiyorum, demiştir. İmam Nevevî şöyle der: “İhtimal ki, bu tâife,
muhtelif mü’minler arasına dağılmıştır. Bazıları cengâver yiğitler,
birtakımları fukahâ ve hadis ulemâsı, kimisi zahid, kimisi emr-i
bi’l-ma’rûfu yapan zevattır. Hepsinin bir yerde toplu bulunmaları
lazım gelmez. Bilâkis muhtelif yerlerde bulunurlar.” 197
Çağından ve toplumdan sorumlu olduğunun idrakinde olan
mücâhid âlim şahsiyet, dünyevîleşmemek için elindeki bütün gayreti
sarfeder... O ilmini Allah yolunda kullanmak isteyen, gayesi
Allah’ın rızâsını kazanmak ve insanların iman üzere olmaları için
hidayetlerine vesile olmayı arzu eden bir kişiliğe sahibdir... Onun
tek gayesi, Rabbi Allah’ın kendisinden razı olacağı gibi bir hâl
ve tavır içinde olup gerekli kulluk vazifelerini yerine getirmektir...
Allah’ın rızâsını kazanmak için kullandığı ilmiyle, bütün insanlık
âlemine hizmet edip onlara hidayet rehberi ve hidayet vesilesi
olmak ister... İlmiyle âmil olan âlimler, bu iyi niyet ve bu ihlâs ile
hareket ettikçe kıymetleri artar...
Abdullah İbn Mes’ud (r.a.), bu konuya dikkat çekerek şunları
beyan ediyor: “Eğer ilim ehli, ilmi(n değerini) koruyup onu
liyakatli olanların yanına koymuş olsalardı, ilim sayesinde zamanlarındaki
insanların büyükleri olacaklardı. Lakin âlimler, ilim vasıtasıyla
dünya ehlinden birtakım menfaatler sağlamak için ilmi,
değerlendirmeden dünya ehline mebzulen vermeye giriştiler. Bu
sebeble dünya ehli yanında âlimlerin değeri de düştü. Ben, Peygamberiniz
(s.a.s.)’den şöyle buyururken işittim: “Kim çok arzuları
tek arzu -âhirete ait arzu- hâline döndürürse Allah, onun dünyaya aid
arzusu için yeterlidir. Ve kim ki, dünya ahvali hakkındaki arzuları dağılırsa
veya arzular kendisini dağıtırsa, onun dünyanın hangi deresinde helâk
olduğuna Allah, iltifat etmeyecektir.” 198
195 Buhârî, Kitabu’l-İ’tisam, B. 10, Hds. 42, Kitâbu’t-Tevhid, B. 29, Hds. 85,
Kitâbu’l-Menâkıb, B. 28, Hds. 141
196 Müslim, Kitâbu’l-İmâre, B. 53, Hds. 170-171; Kitâbu’l-İman, B. 71, Hds. 247;
Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Fiten, B. 1, Hds. 4252; İbn Mace, Mukaddime, B. 1, Hds.
10, Kitabu’l-Fiten, B. 9, Hds. 3952; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 25, Hds. 2287
197 Ahmed Dâvudoğlu, S. Müslim Terc. ve Şerhi, İst. 1983, c. 9, s. 141
198 İbn Mâce, Mukaddime, B. 23, Hds. 257, Kitâbu’z-Zühd, B. 2, Hds. 4306
BEL’AM
- 59 -
Çağının problemlerini çözmekten ve toplumları maddî veya
manevî krizlerden kurtarıp istikamet üzere olmalarına yardımcı
olmaktan sorumlu olan muttakî ulemâ, bu sorumluluğunu her
zaman ilk planda tutmalıdır... O, bunca bilgisiyle bilmezler gibi
davranmamalı ve dünyevîleşmemelidir... Onun tek gâyesi Allah
olmalıdır... Murâdı, Allah’a kul olup O’nun rızâsını kazanmaktır...
Ebû Osman Said b. İsmail el-Hîrî (rh.a.) şöyle demiştir: “Her bir
şeyde muradı Allah olmayan kimsenin, her işte var olan ilâhî hazdan
nasibi eksik olur. Bu sebeble, nihâî düşünce ve maksat, hep
yüce Allah olmalıdır. Her şeyde gayesi ve hedefi Allah Teâlâ olan
insan, sadece yüce Allah ile sükûna erer ve iç huzuru bulur. Çünkü
Allah Teâlâ’nın eşi ve benzeri yoktur ki, bir başkasında sükûna
ersin. O’ndan daha yüce bir zat yoktur ki, nihâî düşünce ve arzularını
bir başkasına çevirsin. İşte bu sebeblerden dolayı, gerçek ve
en güzel kalb huzuru ve sükûnu sadece yüce Allah ile bulunur.” 199
Çağından sorumlu olan âlim, bu inanç ve bu duygularla hareket
etmesi gerekir... O, yüksek bir vicdana, kuvvetli bir imana
sahib olan bir kişidir... Bundan dolayı hiçbir haksızlığa, zulme ve
sömürüye rızâ gösteremez... Hak çiğnenirken seyirci olamaz!..
Her zaman ve her mekânda, yeryüzünün zorba güçlerine rağmen
hakkın gereğini yerine getirir, adâletle davranır ve hep mazlumun
yanında yer alıp zâlime karşı çıkar...
Bu kesin inançtan dolayı ashâb-ı kiramdan Ebû Zerr (r.a.) ensesini
göstererek şöyle demiştir. “(Beni öldürmek için) kılıcı şuraya
koysanız, ben de Rasûlullah’dan işitmiş olduğum bir sözü, siz işinizi
tamamlayıncaya kadar infaz edebileceğimi, yani ilân edeceğimi
bilsem yine infaz ederim.” 200
Ebû Hüreyre şöyle demiştir: “İnsanlar: ‘Ebû Hüreyre, çok hadis
rivâyet ediyor’ deyip duruyorlar. Hâlbuki Allah’ın kitabın’da şu iki
âyet olmasaydı hiçbir hadis nakletmezdim: “Gerçekten, apaçık belgelerden
indirdiklerimizi ve insanlar için Kitab’da açıkladığımız hidayeti
gizlemekte olanlar, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de (bütün)
lânet ediciler. Ancak tevbe edenler, (kendilerini ve başkalarını) düzeltenler
ve (indirileni) açıklayanlar(a gelince;) artık onların tevbelerini kabul
ederim. Ben, tevbeleri kabul edenim, bağışlayanım.”201 Muhâcir kardeşlerimizi,
çarşılarda alış-veriş etmek meşgul ederdi. Ensar kardeşlerimizi
de mallarında çalışmak meşgul ederdi. Ebû Hüreyre
ise, karın tokluğuna Rasulul-lah’dan ayrılmazdı da, onların hazır
199 Beyhakî, Kitâbu’z-Zühd, s. 81, no: 119
200 Buhârî, Kitâbu’l-Ilm, B. 11 -Bab başlığında-; Dârimî, Mukaddime, B. 46, Hbr.
551
201 2/Bakara, 2/159-160
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 60 -
bulunmadığı meclislerde hazır bulunur ve onların belleyemedikleri
sözleri bellerdi.” 202
Çağın problemlerini ve toplumun sıkıntılarını bilen muvahhid
âlim, problemleri çözerken, toplumun sıkıntısını giderirken,
insanların ihtiyacı olan şeyleri beyan etmeye çalışır... Onları ilgilendirmeyen,
hatta duyduklarında kendileri için fitne olabilecek
hakikatları “Bir hakikattır, gizli kalmamalı” iyi niyetinden hareketle
açıklaması gerekmez... Her doğrunun kabul göreceği bir
zamanı ve bir mekânı vardır... Zamansız ve mekânsız, yani yersiz
söylenen doğru, muhatabta herhangi bir yankı uyandırmaz, hatta
onun için bir fitne olur... Onun için doğruları, doğruların kabul
edilecek yerlerde ve onun kıymetini bilen toplumlarda söylemek
gerekir... Söylenen doğruyu, eğri anlayacak ve yanlış değerlendirecek
bir toplumda söyleyen kişi, sözünde hata etmez fakat yeri
müsaid olmadığı için yanlış anlaşılır... Bundan dolayı, bazı hakikatların
söylenecek zaman ve mekânı iyi ayarlanması gerekir... Bu
da, âlim için bir sorumluluktur... Eğer toplumun, kulluk vazifesini
yaparken bu hakikata ihtiyacı yok ise, bu hakikat ziyade bir şey
ise ve muhâtabın bunu anlayacak kabiliyeti yok ise, o hakikatın
söylenmesine ihtiyaç yoktur!..
Bundan dolayı Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle demiştir:
“Rasûlullah’dan (s.a.s.) iki kap ilim belledim. Bunlardan birisini
neşrettim. Diğerine gelince, onu neşretseydim, benim şu boğazım
kesilirdi.203 Yaşadığı çağın önderleri ve içinde bulundukları
toplumun hidayet rehberi olan muttakî ulemâ, maddî ve manevî
sorumluluğundan dolayı hakikatları gizleyemezler... Yalnız hangi
hakikatı, nerede ve kimlere beyan edeceklerinin çok iyi hesabını
yaparlar... Faydalı olan şeyleri anlatır ve yayarlar...
Mücâhid ve muvahhid İslâm ulemâsı, tarih boyu yüklenmiş olduğu
ağır vazifesinin sorumluluğunu idrak etmiş ve üzerine düşeni
yerine getirmeye gayret etmişlerdir... Âlimlerin kıymeti, ilimlerinin
gereği olan sâlih ameli işlemek ve istikamet üzere olmaktan
ileri gelmektedir.
Enes b. Mâlik (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Kıyâmette âlimlerin mürekepleri ile şehidlerin kanları tartılır. Âlimlerin
mürekkepleri ağır gelir.” 204
202 Buhârî, Kitâbu’l-İlm, B. 43, Hbr. 59, Kitabu’l-Muzâra’a, B. 21, Hds. 29; Müslim,
Kitâbu Fedâilu’s-Sahâbe, B. 35, Hds. 2492; İbn Mâce, Mukaddime, B.
24, Hbr. 262; Zubeyr bin Harb, Kitâbu’l-İlm, s. 176, Hbr. 96 ve 107
203 Buhârî, Kitâbu’l-Ilm, B. 42, Hbr. 61
204 Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c. 2, s. 400, Hds. 3281. Şirazî, İbn Abdi’l-Berr ve İbn
BEL’AM
- 61 -
Muttakî âlim, kendisine ve diğer insanlara faydalı ilmi elde
eder, ilmini hayır yolunda sarf ederek toplumuna faydalı olmaya
çalışır... Faydasız olan şeylerin peşine düşmez ve insanlara fayda
vermeyecek şeyleri beyan etmez... Sadece konuşmuş olmak için
konuşmaz, her konuştuğu şey bir hikmet ve hayırdır... Eğer hikmet
ve hayır konuşulacak ortam yok ise, susar ve onun bu susması
da başlı başına bir hayırdır...
Abdullah İbn Abbas (r. anhumâ), Rasûlullah’ın (s.a.s.) iman ve
cihad mektebinde eğitim ve öğretim görüp her biri bir insan-ı kâmil
olan ashâb-ı kiram’ı şöyle anlatıyor: “Rasûlullah’ın (s.a.s.) ashâbı kadar
hayır olan hiçbir topluluk görmedim. (Rasûlullah) vefat edinceye
kadar O’na hepsi Kur’ân’da bulunan sadece on üç mes’ele sormuşlardı:
“Sana, haram olan o ayı sorarlar.” 205 Ve: “Sana, kadınların ay hâlini
de sorarlar.” () âyeti bunlardandır. (İbn Abbas, sözünün devamında)
şöyle dedi: “Onlar, başkasını değil, sadece kendilerine fayda verecek
şeyleri sorarlardı. 206
Ammar b. Yâsir’den (r. anhumâ) bir mes’ele soruldu. O da: Bu,
henüz meydana geldi mi? diye sordu. (Soranlar:) Hayır, dediler.
(Ammar, o zaman) şöyle dedi: “(O halde) meydana gelinceye kadar
bizi (rahat) bırakın! Sonra meydana geldiğinde sizin için onu
(hâlletme) zahmetine gireriz.” 207
es-Salt b. Rasîd (rh.a.) anlatıyor: Ben, Tâvus’a bir mes’ele sordum.
Bana: “Bu, meydana gelmiş mi?” dedi. “Evet” dedim. “Vallahi
mi?” dedi. “Vallahi!” dedim. Bunun üzerine şöyle dedi: “Arkadaşlarımız,
Muaz b. Cebel’den bize haber verdiler ki, o şöyle
demiştir: “Ey insanlar, belânın (hükmünde) başınıza gelmesinden
önce acele etmeyiniz. Çünkü siz, şayet onun (hükmünde), başınıza
gelmesinden önce acele etmezseniz, müslüman-ların içinde
(kendilerine bir şey) sorulduğu zaman (cevabı) isâbetli kılacak,
söz söylediği zaman doğruya ulaştıracak, kimseler bulunmaya devam
edecektir.” 208
Cevzî rivâyet etmişlerdir. Munâvî: “Hadisin senedleri zâiftir” derken, İbn
Ğaras da hadisin zâif olduğu görüşündedir. -Aliyyu’l-Karî, Zayıf Hadisleri
Öğrenme Metodu, çev. Ahmed Serdaroğlu, İst. 1986, s. 105; İmam Gazalî,
İhyâ, c.1, s. 25; İmam Hasan el-Basrî (rh.a)’ın sözü olarak.
205 2/Bakara, 217
206 Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c. 2, s. 400, Hds. 3281. Şirazî, İbn Abdi’l-Berr ve İbn
Cevzî rivâyet etmişlerdir. Munâvî: “Hadisin senedleri zâiftir” derken, İbn
Ğaras da hadisin zâif olduğu görüşündedir. -Aliyyu’l-Karî, Zayıf Hadisleri
Öğrenme Metodu, çev. Ahmed Serdaroğlu, İst. 1986, s. 105; Gazalî, İhyâ,
c.1, s. 25; İmam Hasan el-Basrî (rh.a)’ın sözü olarak.
207 Dârimî, Mukaddime, B. 18, Hbr. 125
208 Dârimî, Mukaddime, B. 19, Hbr. 155, B. 17, Hbr. 118
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 62 -
İlmiyle âmil olan muvahhid âlimler, mes’eleleri tartışma ortamına
getirmez ve onu ehli olmayanlarla konuşup ayağa düşürmezler...
Onlar, insanlara hangi mes’eleyi arzedecekler ise, onun
Kur’ân’dan, Sünnet’ten, İcmâ’dan ve Kıyas’tan delilini beyan eder,
bu deliller sonucu şu görüşü benimsediklerini açıklarlar... Buna,
herhangi bir itiraz olursa, yine delillerle konuyu aydınlatırlar...
Hele hele ilmi olmayan ve usûlden anlamayanlarla ilmi herhangi
bir mes’eleyi, tartışmak şöyle dursun konuşmaya bile yanaşmazlar.
İlmî mes’eleler, ancak ehli olan ve takvâ sahibi ilim adamlarıyla
konuşulup görüşülür... Ehli olmayanlarla ilmî mes’eleleri konuşmak,
ilme büyük bir saygısızlık ve zulüm olur...
Muttakî âlimin, ehli olmayanlarla ilmî mes’eleleri konuşmayı
reddetmesi, onları küçük gördüğünden veya gururlu-kibirli oluşundan
değil, ilmin kıymetini bilip ilme karşıki hürmetinden ileri
gelir... Âlim şahsiyetin, ehil olmayan kişilerle ilmî bir mes’elenin
görüşülmesini uygun görmemeleri, muvahhid mü’minlerin önderi
Rasûlullah’ın (s.a.s.) bir emrinden dolayıdır...
Enes b. Malik (r.a.)’ın rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah
(s.a.s.): “Ehil olmayan insanların yanına ilim bırakan kimse, domuzların
boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık takan adama benzer.” 209
Bundan dolayı âlimler, ilmî mes’eleleri uygun olmayan ortamlarda
beyan etmekten çekinirler... Ve kendileriyle tartışmak
isteyen ehil olmadıkları gibi haddlerini de bilmeyen kişilerle muhatab
olmaz, onlarla tartışmazlar!..
Enes b. Malik’den (r.a.); Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Bâtıl ve haksız yolda iken mücâdeleyi bırakana cennetin kenarında,
hak yolda iken cidalı (tartışmayı) terk edene cennetin ortasında ve huyunu
güzelleştirene cennetin en yüce mevkiinde köşk yapılır.” 210
İbn Abbas’dan (r.anhumâ); Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Kardeşinle münâkaşa etme, onunla (kırıcı şekilde) şaka etme ve ona,
yerine getiremeyeceğin vaadde bulunma!”211 Ebû Umâme’den (r.a.):
Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Hiçbir kavim hidayete erdikten
sonra, batılı hak ve hakkı batıl göstermek sûretiyle mücâdele ve çekişmelerde
bulunmadıkça dalâlete gitmemiştir.” Sonra Rasûlullah (s.a.s.)
şu âyeti okudu: “Onu, yalnızca bir tartışma konusu olsun diye (örnek)
209 İbn Mâce, Mukaddime, B. 17, Hds. 224
210 İbn Mâce, Mukaddime, B. 7, Hds. 51; Tirmizî, Kitâbu’l-Birr ve’s-Sıla, B. 57,
Hds. 2961; Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Edeb, B. 8, Hds. 4800
211 Tirmizî, Kitâbu’l-Birr ve’s-Sıla, B. 57, Hds. 2063
BEL’AM
- 63 -
verdiler. Hayır, onlar tartışmacı ve düşman bir kavimdir.” 212
Ehil olmayan insanların yanında ilmî hakikatların konuşulması
bir fitneye yol açar konusunda, önderimiz Rasûlullah (s.a.s.)
bir ibretli örnek vermektedir... Ebû Hüreyre’nin rivâyetiyle şöyle
buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.): “(Bir yerde) oturup hikmetli konuşmayı
dinledikten sonra (konuşmacı) arkadaşından işittiği (sözlerin) yalnız şerr
(yani yanılma, unutma veya dil sürçmesi eseri) olanı anlatan kişinin durumu,
şu adamın durumuna benzer ki, çobanın yanına varır ve: ‘Ey çoban,
bana, koyunlardan kesilmeye elverişli (semiz) bir koyun ver!’ diye talepte
bulunur. Çoban da: ‘Git de, koyunların en iyisinin kulağından tut (götür)!’
der. Bunun üzerine adam, gidip sürünün köpeğinin kulağından
tutar.” 213
Bu tipte ve bu düşüncede olan kişiler, her zaman ve her toplumda
bulunması ihtimal dâhilindedir... Bunun için bu konuda
hassas olmak gereklidir... Sorumlu âlimin görevi çok ağırdır... Bir
yandan nefsiyle cihad ederken, diğer yanda her türlü kötülük ve
kötülerle mücâdele içinde olmalıdır... Muttakî âlim, hiçbir zaman
“Bana ne!” dememeli ve vazifesini ihmal etmemelidir... Her zaman
ilmiyle âmil olan ihlâs sahibi olma şahsiyetinde bir kusur etmemelidir...
Merhamet olunmuş ümmetin müctehid âlimlerinden İmam
Hasan el-Basrî (rh.a.), şu ibretli tesbitte bulunmuştur… Şöyle diyor
İmam Hasan el-Basrî (rh.a.): “İlim sahibleri dışında olan insanların
tümü helâke uğramışlardır. İlim sahibi olanların da amel edenleri
dışındakileri helâke uğramışlardır. Amel edenlerin de ihlâslıları
dışında kalanlar, helâke uğramışlardır. İhlâslılar ise, büyük bir tehlike
ile karşı karşıyadırlar.” 214
Sehl (rh.a.) şöyle demiştir: İlmin hepsi dünyalıktır. Âhiret için
olanı, kendisiyle amel edilendir. Amelin hepsi havadır. Ancak
212 43/Zuhruf, 58; İbn Mâce, Mukaddime, B. 7, Hds. 48; Tirmizî, Kitâbu Tefsîri’l-
Kur’an, B. 44, Hds. 3468
213 İbn Mâce, Kitâbu’z-Zühd, B. 15, Hds. 4172; Rûdânî, Cem’u’l-Fevâid, c. 1, s.
60, Hds. 256; Ebû Ya’lâ’dan. Aynı eserin, c.1, s .412, Tahric: 256’da aynı hadisin,
Ahmed bin Hanbel, Müsned, c. 2, s. 405, ve 508’de olduğu beyan
edilmiştir.
214 Said Havva, el-Esas Fi’s-Sünne - İslâm Akaidi, çev. M. Ahmed Varol, Vdğ.,
İst.1992, C.10, Sh.11. Not: İmam Hasan el-Basrî (rh. a.)’ın bu sözleri, bazı kitaplarda
veya bazı kişiler tarafından hadis olarak rivâyet edilmişse de, hadis
olmadığı ve hiçbir mûteber hadis kaynağında bulunmadığı ehil olan
âlimler tarafından beyan olunmuştur. Sağanî (rh.a.) bunun için: İftira edilmiş/
uydurulmuş bir hadistir/sözdür, demiştir. Bkz. Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c.
2, s. 312, no: 2796; Şevkânî, el-Fevâidu’l-Mecmua fi’l-Ehâdisi’l-Mevzûa, Kahire,
1960, s. 257; Sâğanî, Risâle fi’l-Mevzuat, Mısır, T.Y., s. 5
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 64 -
Allah rızâsı için olan başka. İnsanlar hep ölüdürler, yalnız âlimler
ölü değil. Âlimler de sarhoşturlar, yalnız amel edenler müstesnâ.
Amel edenler de aldanmıştır, yalnız ihlâs ile amel edenler başka.
İhlâs ile amel edenler de neticeyi bilinceye kadar korkudadır. 215
İmam Hasan el-Basrî (rh.a.), sorumluluğunun ve vazifesinin şuurunda
olan muttakî âlim şahsiyet için şunları beyan ediyor: Akıllı
ve âlim kişi odur ki, dünyasını harab eder ve harab ettiği dünyanın
enkazı üzerine âhiretini inşâ eder. Âhiretini harab edip de bunun
enkazı üzerine dünyasını inşâ etmez.216 Başka bir beyânında
şöyle diyordu İmam Hasan el-Basrî (rh.a.): Hakikaten kişi, ilimden
bir konuyu elde edip, onunla amel ederdi de bu, onun için dünya
ve içindekilerinin kendisinin olması, sonra da bunları âhiret (yoluna)
vermesinden daha hayırlı olurdu. (Önceleri) adam, ilim tahsil
ettiği zaman bunun (te’sirinin) onun basiretinde, huşû’unda, dilinde,
elinde, namazında ve zühdünde görülmesi gecikmezdi. 217
Fudayl b. Iyaz (rh.a.), sorumlu ulemânın vazifesinin ne kadar
çetin olduğunu ve vazifesini hakkıyla yapanların azınlıkta kaldığını
beyan ile şunları söylemiştir: Şimdiki zamanda üç şeyi aramayınız,
zirâ bulamazsınız: İlmi, ameline mutabık olan âlim aramayınız,
zirâ böyle birini bulamaz ve âlimsiz kalırsınız. Ameline
muvâfık ihlâsı bulunan bir âmil aramayınız, zirâ böylesini bulamaz
ve amelsiz kalırsınız. Kusursuz dost aramayınız, zirâ böyle
birini bulamaz ve dostsuz kalırsınız. 218
Ümmetin derdiyle dertlenen ve zulme uğramış, toprakları
işgal edilmiş mustaz’af mü’min müslümanlara rehberlik eden
muttakî ulemâ böyle ciddî beyanlarla yolumuzu aydınlatmakdadır.
İlim, amel etmek ve dünya-âhiret faydası için öğrenilir... Dünyada
iman üzere, izzet ve şeref üzere bir hayat sürmek için ilme
ihtiyaç vardır... Kendisiyle amel edilen ilim, âmil olan kişiyi ebedî
saâdete ulaştırır, âhiretini ma’mur yapar...
Safvan b. Assal el-Muradî (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah’ın (s.a.s.)
yanına geldim. O, kırmızı bürdesine yaslanmış vaziyetteydi. O’na:
‘Yâ Rasûlullah, ben, ilim öğrenmeye geldim’ deyince, Rasûlullah
(s.a.s.): “Merhaba, ilim öğrenmek isteyen kişi. İlim öğreneni melekler,
kanatlarıyla kuşatırlar. Sonra onun öğreneceği şeye olan sevgilerinden
215 Gazâlî, a.g.e., c. 1, s. 156; Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, çev. Prof. Dr.
Yakup Çiçek, İst. 1999, c. 2, s. 201; Fahruddin er-Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 2,
s. 296 (Kısmen
216 Ferideddin Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ, çev. Doç. Dr. Süleyman Uludağ, İst.
1991, s. 83
217 Dârimî, Mukaddime, B. 34, Hbr. 391
218 Feridüddin Atar, a.g.e, s. 136
BEL’AM
- 65 -
dolayı, dünya göğüne ulaşıncaya kadar birbirlerinin üzerlerine yığılırlar.”
219
İlmiyle âmil olan ve sorumluluğunun şuurunu idrak eden muvahhid
ve mücâhid âlimler, hep beraber Allah’ın ipine sarılıp220
Rabbimiz Allah’ın şu emirlerini yerine getirmeye çalışmışlardır...
Bu günün İslâm ulemâsı, selefleri olan muttakî âlimler gibi, sorumluluğu
kuşanmış, vazifesini idrak ederek ümmetin kurtuluşu için
var gücüyle çalışmaktadır. Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:“Sizden
hayra çağıran, iyiliği (ma’rufu) emreden ve kötülükten (münkerden)
sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.”221;
“Allah’a çağıran, sâlih amellerde bulunan ve: ‘Gerçekten ben müslümanlardanım.’
diyenden daha güzel sözlü kimdir?” 222
Zulme ve Zâlime Karşı Ulemâ
Emirü’l-mü’minin İmam Ali İbn Ebi Talib (r.a.) şöyle demiştir:
Mazlûma yardımcı ol, zâlime düşman kesil! Bâtıla yardım eden,
hakka zulmeder!223 Yegâne hayat nizamı İslâm’a katıksız iman
eden ve imanın gereği olan hayat tarzını yaşayan her muvahhid
mü’min müslüman, Emirü’l-mü’minin İmam Ali’nin (r.a.) beyan ettiklerine
gönülden inanmış ve beyan etmiştir... Kıyâmete kadar da
aynı ilkeye inanır ve beyan etmeye devam eder... Bu hakikat, muvahhid
mü’minlerin var olma sebebidir. Yegâne Rabbimiz Allah’a
gerçek kul olanlar, yani yalnızca O’na ibâdet edenler, zulme ve
zâlime karşı mazlum ve adâletin yanındadır... Batılın her türlüsü
olan câhiliyye âdetlerini ayakların altına almıştır... Haktan ve hakikattan
yana bütün imkânlarıyla çaba gösteren mü’min müslümanlar,
haksızlığa karşı susmamış, her zamanda ve her mekânda
hakkı haykırmıştır... Haksızlığa karşı susmak, zulme ve sömürüye
rızâ göstermek, muvahhid mü’minlerin var oluşlarına aykırıdır...
Bir yerde bir muvahhid mü’min var ise, orada hakkın, adâletin
ve hayrın temsilcisi var demektir... Muvahhid mü’min bulunduğu
yerde Allah’ın şahidi ve İslâm’ın temsilcisidir...
Üstad Ebû Ali Dakkak (rh.a.) şöyle söyler: “Hak çiğnenirken
susan, dilsiz şeytandır.” 224
219 Hâfız el-Munzirî, Terğîb ve Terhîb, çev. A. Muhtar Büyükçınar vdğ., c. 1, s.
128, Hds. 9; Ahmed bin Hanbel, Taberânî, İbn Hıbban ve Hâkim rivâyet etmişlerdir.
Hâkim: Senedi sahihtir, demiştir
220 Bk. 3/Âl-i İmrân, 103
221 3/Âl-i İmrân, 104
222 41/Fussılet, 33
223 Nehcü’l-Belâğa, s. 431
224 Abdulkerim Kuşeyrî, Kuşeyrî Risalesi, çev. Süleyman Uludağ, 3. baskı, İst.
1991, s. 258. Not: Ebû Ali Dakkak’ın bu sözü, halk arasında: “Haksızlığa
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 66 -
Bâtıla, zulme, haksızlığa ve hayrın ortadan kaldırılmasına ses
çıkarmayan, buna razı olanın, şeytana tabi olduğu apaçıktır... Bu
kişi ya cinlerden, ya da insanlardan şeytan olanların225 emrine
girmiş ve onlarla beraber hakka ve adâlete karşı çıkıp hakikata
ihânet etmiştir...
Muvahhid mü’minlerden hiçbiri böyle bir zillete düşemez...
Hele hele muttakî âlimler, böyle bir zelil durumu asla kabul edemezler...
Onlar, mallarını ve canlarını verirler de, hak din olan
İslâm’dan asla taviz vermezler... Onlar, Allah’ın dini olan İslâm’ı
canlarından daha kıymetli bilir ve her zamanda, her mekânda
onu savunurlar... Onlar, İslâm’ı savunurken, İslâm düşmanları veya
adâletten sapan zâlimler tarafından öldürülmenin, en yüce mertebe
olan şehadet olduğuna katıksız iman etmişlerdir... Muttakî
âlimler, Allah’dan gereği şekilde korktukları için, başkalarından
asla korkmazlar!..
Câbir (r.a.)’ın rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.):
“Kıyâmet günü Allah katında şehidlerin efendisi, Hamza bin Abdulmuttalib
ile zâlim bir idareciye ayağa kalkarak ona iyiliği emredip kötülükten
sakındıran ve bu yüzden o idarecinin öldürdüğü kimsedir.” 226
Ebû Said el-Hudrî (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Cihadın en efdalı, zâlim sultanın veya zâlim emirin yanında söylenecek
adâletli sözdür.” 227
Muvahhid ve muttakî âlimler, peygamberlerin gerçek
vârisleridirler... Peygamberler (Allah’ın salât ve selâmı cümlesinin
üzerine olsun), nasıl davranmışlar ise, onların varisleri olan âlimler
de o şekilde davranmalıdırlar... Bu, onların devraldığı mukaddes
mirasın vazgeçilmez şartıdır!.. Amr İbn Abese es-Sülemî (r.a.) anlatıyor:
Ben, câhiliyye devrinde iken, bütün insanlığın dalalette
bulunduğunu ve hiçbir doğru yolda olmadıklarını biliyordum.
(Çünkü) insanlar, putlara taparlardı. Derken işittim ki, Mekke’de
bir zat (çıkmış) birtakım haberler veriyormuş. Hemen devemin
üzerine atlayarak, O’na geldim. Bir de baktım Rasûlullah (s.a.s.)
karşı susan, dilsiz şeytandır” şeklinde ve hadis olarak söyleniyorsa da, hadis
değildir. Rasûlullah (s.a.s.)’in hadisleri arasında böyle bir söz yoktur ve
hiçbir mûteber kaynakta yer almadığı beyan olunmuştur.
225 bk. 114/Nâs, 6
226 Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 2, s. 476, Hds. 2380
-4747-, Hakim’in Müstedrek’inden; el-Munzirî, a.g.e., c. 4, s. 506, Hds. 8
227 Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Melâhim, B. 17, Hds. 4344; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten,
B. 12, Hds. 2265; İbn Mâce, Kitâbu’l-Fiten, B. 20, Hds. 4011-4012; Nesâî,
Kitâbu’l-Biât, B. 37, Hds. 4191; Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr, c. 1, s. 164, Hds.
100; Kuzâî, a.g.e., s. 231, Hds. 791; Suyûtî, a.g.e., c. 1, s. 347, Hds. 724
-1246-, Ahmed bin Hanbel, Müsned, c. 3, s. 19’dan
BEL’AM
- 67 -
gizlenmiş. Kavmi, O’nun aleyhinde cüretkâr bir vaziyette... Bunun
üzerine kalbim yumuşadı.
Mekke’de O’nun yanına girerek, kendisine: ‘Sen, nesin?’ dedim.
“Ben, Peygamberim” cevabını verdi. ‘Peygamber ne demektir?’
dedim. Rasûlullah (s.a.s.): “Beni, Allah gönderdi” buyurdu. ‘Seni, ne
ile gönderdi?’ dedim. “Allah beni, akrabaya yardım edilmesi, putların
kırılması, Allah’ın bir tanınması, O’na, hiçbir şeyin şirk/ortak koşulmaması
(vazifesi) ile gönderdi.” buyurdu. 228
İşte yegâne önderimiz Rasûlullah’ın (s.a.s.) mirası budur!..
Ve işte Rasûlullah (s.a.s.) ve diğer peygamberlerin varisleri olan
muttakî ve mücâhid İslâm ulemâsının bu mirasa sahib çıkarken
ortaya koydukları tavır!..
Zulme ve zâlime karşı muttakî ulemânın tavrından, örnek olmak
üzere birkaç tanesini burada kaydediyoruz...
1) Esma’î anlatıyor: Atâ b. Ebi Rabah (rh.a.), Emevîlerden Abdulmelik
b. Mervan’ın huzuruna çıktı. Abdulmelik, muhteşem bir
vaziyette kürsüsünde oturuyordu. Her kabilenin ileri gelenleri
etrafında toplanmış, bu da Mekke’de hacc mevsimine tesadüf etmişti.
Atâ’yı görünce, hemen O’nu yanına alarak köşküne oturttu
ve ne istediğini kendisinden sordu. O da: ‘Ey mü’minlerin emiri,
Allah’ın ve Rasûlü’nün hareminde Allah’dan kork ve bu harem-i
şerifleri imar eyle! Muhâcir ve Ensar çocukları hakkında da
Allah’dan kork! Zirâ sen, bu mecliste onların sayesinde oturdun.
Ayrıca sınır boylarında bulunanların da haklarına riâyet et! Zirâ
onlar, müslümanların kal’asıdır. Müslümanların idaresini araştır.
Çünkü onlardan yegâne mes’ûl olan sensin. Kapındakilerin hakkına
riâyet et! Kapına gelenlere kapını kapama!’ dedi.
Abdulmelik: ‘Başüstüne, senin dediklerini yerine getireceğim!’
dedi. Sonra oradan kalktı ve giderken Abdulmelik kendisini yakalayarak:
‘Senin, bizden istediklerinin hepsi başkaları nâmınadır.
Biz, bunlara söz verdik, fakat kendi nâmına bir istekde bulunmadın.
Kendin için ne istiyorsun?’ dedi. O da: ‘Hayır, ben, insanlardan
bir şey istemem!’ dedi ve oradan ayrıldı. Abdulmelik: ‘Zâten
seni şereflendiren ve yücelten bu hâlindir’ dedi.
Bir gün Velid bin Abdulmelik, kapıcısına: “Kapıda dur ve oradan
ilk geçen zatı huzuruma getir, onunla konuşalım” dedi. Kapıcı,
bir müddet bekledikten sonra oradan Atâ bin Rabah’ın geçmekte
olduğunu gördü. Fakat kapıcı bunu tanımıyordu. Ona: “İhtiyar,
Emiru’l-mü’minin seni çağırıyor, içeri buyur!” dedi ve Atâ da içeri
228 Müslim, Kitâbu Sıfati’l-Musâfirîn, B. 52, Hds. 294
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 68 -
girince “Ey Velid, sana selâm!” dedi. Velid, kapıcıya kızdı: “Ben
sana, bir adam gönder, sohbet edelim” dedim. Sen ise, Allah’ın
bana revâ gördüğü “Emirü’l-mü’minin” unvânını bile çok gören
bir adamı huzuruma getirdin” dedi. Kapıcı da: “Başka bir gelen
olmadı, ne yapayım?” dedi. Sonra da Atâ ile sohbete başladı. Atâ,
sohbeti esnasında Velid’e: “Cehennemde “Hebheb” adında bir
vâdi var, zâlim hükümdarlar orada yanacaklar” dedi. Bunu duyan
Velid, kapının eşiği önünde oturuyordu, hemen bayıldı ve yere
düştü. Ömer b. Abdulaziz: “Emir’i öldürdün!” diye şaka yaptı. Bunun
üzerine Atâ, Ömer’in bileğini sıkıca kavradı ve: “Ey Ömer, iş
ciddidir, şakaya gelmez” dedi ve oradan ayrıldı. Ömer, diyor ki:
“Elimi öyle kuvvetli sıkmıştı ki, bir sene acısı elimden çıkmadı.” 229
2) Ebû Câfer Mansur, (tabiîn’den) asrının büyük âlimi Tâvus’u
huzuruna dâvet etti. Tâvus, Mâlik b. Enes’le (rh. aleyhim) onun
yanına gittiler. Bir müddet beklediler. Sonra Ebû Câfer Mansur,
Tâvus’a döndü ve: “Bana, baban İbn Keysan’dan rivâyette bulun”
dedi. Tâvus: “Ben, babamın Rasûlullah’tan (s.a.s.) şu hadisi
rivâyet ettiğini duydum: “Kıyâmet günü azap yönünden insanların en
şiddetlisi, Allah’ın mülkünde idarecilik yapıp adâletine zulüm karıştıran
kişidir.” Bir müddet bekleştiler. Mâlik bin Enes: “Elbisemin eteklerini,
Tâvus’un kanıyla kirlenmesinden korkarak topladım. Sonra
Ebû Cafer, O’na döndü ve: “Bana öğüt ver, ey Tâvus” dedi: Tâvus:
“Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Rabbinin Ad (kavmin)e ne yaptığını
görmedin mi? Yüksek sütunlar sahibi İrem’e? Ki şehirler içinde onun bir
benzeri yaratılmış değildir. Ve vâdilerde kayaları oyup biçin Semud’a? Ve
kazıklar (ehramlar) sahibi Fir’avn’a? Ki onlar, şehirlerde azgınlaşmışlardı.
Böylece oralarda fesâdı yaygınlaştırıp arttırmışlardı. Bundan dolayı, Rabbin,
onların üzerine bir azap kamçısı çarpıverdi. Çünkü senin Rabbin,
gerçekten gözetleme yerindedir.” 230
Malik b. Enes: “Tâvus’un kanının bana bulaşması endişesiyle
elbisemin eteklerini topladım.” Devamla, “Ebû Câfer Mansur, bir
müddet daha konuşmadan durdu. Sonra dönerek: “Bana hokkayı
veriniz” dedi. Bir müddet daha durdu. Hava iyice elektriklenmişti.
Tâvus’a dönerek: “Ey Tâvus, şu hokkayı bana ver” dedi. Tâvus vermekten
çekindi. Ebû Câfer: “Niçin onu bana vermiyorsun?” Tâvus:
“Onunla Allah Teâlâ’ya karşı günah olacak bir iş yapmandan korkuyorum.
O takdirde ben, o günahta senin ortağın olmuş olurum”
dedi. Ebû Câfer bu sözü işitince: “Yanımdan kalkınız” dedi.
Tâvus: “Bugüne kadar emrine karşı gelmemiştim” dedi. Mâlik bin
Enes şöyle devam ediyor: “Bu zamana kadar Tâvus’un bu derece
229 Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Din, çev. Ahmed Serdaroğlu, İst.1987, c. 2, s. 839-840
230 89/Fecr, 6-14
BEL’AM
- 69 -
büyüklüğünü bilmiyordum. Bu şiddetli öğüde karşı Mansur’un cevabı
sadece “Kalkıp gidiniz” oldu. 231
3) Haccac, Hasan el-Basrî’yi çağırttı ve: “Allah, onları mahvetsin,
para uğrunda müslümanları öldürdüler’ diyen sen misin?”
deyince, Hasan (rh.a.): “Evet, ben söyledim!” dedi. Haccac: “Niçin
söyledin?” diye sordu. Hasan: “Çünkü Allah Teâlâ, bildiklerini
söyleyip gizlemeyeceklerine dair âlimlerden söz almıştır” dedi.
Bunun üzerine Haccac: “Sesini kes, diline sahip ol! Bir daha senden
böyle sözler duymayayım, yoksa kelleni vücudundan ayırırım”
dedi.
Hâlid ez-Ziyad’ı (rh.a.) Haccac’a getirdiler. Haccac: “Hâlid sen
misin?” “Evet, benim. Ne soracaksan sor! Çünkü ben Makaam
denen mevkide üç hususta Allah’a söz verdim. Birincisi: Sorulana
doğru cevab vereceğim. İkincisi: Belâya sabredeceğim. Üçüncüsü
de: Âfiyete şükredeceğim” dedi. Haccac: “Benim hakkımdaki görüşün
nedir?” “Sen, Muhakkak ki, yeryüzünde Allah’ın bir düşmanısın.
Haramın perdesini yırtan ve bâtıl töhmet üzerine kan
akıtan bir zâlimsin!” “Hükümdar Abdulmelik bin Mervan hakkındaki
görüşün nedir?” “O, senden daha büyük bir mücrimdir. Sen
ise, onun günahlarından birisin.”
Bunun üzerine Haccac: “Buna, şiddetli bir işkence yapın!”
dedi. Ve şiddetli işkenceler neticesinde kamışı yukarıdan aşağı ikiye
bölerek etlerinin arasına sıkıştırdı ve kamçı ipi ile sıkıca bağlayarak
vücudunu didik didik ederek etlerini parça parça kopardılar.
Artık nefes saymakta olduğunu Haccac’a haber verdiklerinde, o:
“Atın onu sokağa!” dedi. Kendisi, bu işkenceye karşı kat’iyyen sesini
çıkarmadı. Bu manzarayı haber veren Câfer diyor ki: “Yanına
gittim. Benden, bir yudum su istedi ve suyu içince öldü ki, kendisi
henüz 18 yaşında idi. Allah rahmet etsin. 232
4) Ümmetin mutlak müctehidlerinden İmam Şâfiî (rh.a.) anlatıyor:
Amcam Muhammed b. Ali bana anlattı ve dedi ki: Abbasî
halifelerinden Ebû Câfer Mansur’un sohbetinde bulunuyordum.
Mecliste İbn Ebi Züeyb de vardı. Hz. Ali’nin torunlarından Hasan
bin Zeyd de Medine valisi idi. Gıfârîlerden bazıları, vali hakkında
şikâyette bulunmak üzere Halifeye müracaat ettiler. Hasan
bin Zeyd: “Bunları, İbn Ebi Züeyb’den sor, ey mü’minlerin emiri”
dedi. Halife de O’na: “Ne diyorsun bunlar hakkında?” diye sordu.
Bu zât ise: “O adamlar, insanlara eziyet eden ve insanlar için
231 Abdulaziz el-Bedrî, İslâm’da Devlet Adamı ve Âlim, çev. Mehmet Bıyıklı -
Kemal Solak, İst. 1989, s. 114-116
232 Gazâlî, a.g.e., c. 2, s. 842-843
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 70 -
bolca dedikodu yapan kimselerdir” dedi. Bunun üzerine Halife,
Gıfârîlere: “Dediğini duydunuz ya!” dedi. Gıfârîler: “Ona bir de
Hasan bin Zeyd’i sor” dediler.
Halife ona: “Hasan bin Zeyd hakkında ne diyorsun?” diye sordu.
O da: “Hasan hakkında, haksız hüküm verip nefsinin arzularına
uyan bir kimse olduğuna şehâdet ederim” dedi. Bunun üzerine
Halife, Hasan’a: “Söylediğini duydun mu? Bu iyi bir insandır”
deyince, Hasan halifeye: “Ondan bir de kendini sor” dedi. Halife
de, ona: “Benim hakkımda görüşün nedir?” diye sordu. O zât:
“Beni affet! Bunu, benden sorma!” deyince, Halife: “Allah adına
soruyorum, bildiğini söyle!” dedi. O zât: “Sanki kendini bilmiyormuşsun
gibi bana Allah adına yemin verdirerek, soruyorsun” dedi.
Halife de: “Allah adına bildiğini haber ver!” diye ısrar edince, O
da: “Ben şehâdet ederim ki, kapında zulüm gözle görülecek şekildedir”
deyince, Ebû Câfer, yerinde doğruldu ve kalkarak İbn Ebi
Züeyb’in kafasına elini koydu, kendisine doğru çekti ve: “Ben bu
makamda oturmasam, Fars, Rum, Deylem ve Türk’ün intikamını
senden alırdım” dedi.
İbn Ebi Züeyb: “Ey Mü’minlerin Emiri, Ebû Bekr ve Ömer de
(Allah onlardan razı olsun) bu makamda oturdu, hakkı aldı ve
onu müsâvî olarak taksim ettiler. Fars ve Rum’un son şehirlerine
kadar zaptettiler, onların burunlarını kırdılar” deyince, Ebû Cafer,
İbn Ebi Züeyb’in başını bıraktı ve: “Vallahi, senin doğru konuştuğunu
bilmesem senin kelleni vururdum!” dedi. İbn Ebi Züeyb: “Ey
mü’minlerin emîri, vallahi ben, oğlun Mehdî’den daha çok senin
iyiliğini isteyen bir kimseyim” dedi. İbn Ebi Züeyb, oradan ayrıldıktan
sonra Süfyân-ı Sevrî ile karşılaştı. Süfyan: Senin, bu zâlime
söylediklerinden çok memnun oldum. Fakat “Oğlun Mehdi” sözünden
üzüldüm, dedi. İbn Ebi Züeyb: “Allah, seni mağfiret etsin,
hepimiz hidâyette değil miyiz?” diye cevap verdi. 233
5) Zâhir, Şam’da Tatarlara karşı savaşa çıkmak istediğinde
âlimlerden harpte kullanmak üzere halktan mal almanın câiz
olduğu hakkında fetvâ istedi. Bunu Şam İslâm hukukçularına
yazdı. Onlar, câiz olduğuna dâir fetvâ verdiler. Bunun üzerine
Zâhir: “Görüşünü almadığımız başka bir âlim kaldı mı?” diye sordu.
Ona: “Evet, Üstad Muhyiddin Nevevî görüşünü açıklamadı”
dediler. Zâhir, onu istedi. Muhyiddin Nevevî, Zâhir’e geldi. Zâhir,
ona: “Sen de, diğer İslâm hukukçuları gibi görüşünü açıkla!” dedi.
Üstad Nevevî, görüşünü açıklamaktan çekindi. Zâhir: “Görüşünü
açıklamamanın sebebi ne?” dedi. İmam Muhyiddin Nevevî (rh.a.):
233 Gazâlî, a.g.e., c. 2, s. 845-846
BEL’AM
- 71 -
“Ben senin Emir Bunduktar’ın kölesi olduğunu bilirim. Senin hiçbir
şeyin yoktu. Sonra Allah Teâlâ, sana mal-mülk ihsan eyledi. Seni,
padişah yaptı. Şu an senin, bin tane kölen, her bir kölenin altın
sırmalı elbiseleri ve ayrıca senin iki yüz câriyen ve her bir câriyenin
de bir sürü mücevherâtı olduğunu işittim. Şimdi sen, bunların
hepsini harcar, sadece bukağılarıyla kölelerini ve mücevherâtsız
elbiseleriyle câriyelerini bırakırsan, ben de o zaman halktan mal
toplamanın câiz olduğuna dâir fetvâ veririm.”
Zâhir, Muhyiddin Nevevî’nin (rh.a.) bu cevabına çok kızdı:
“Yurdum (Şam)’dan çık!” diye haykırdı. Nevevî: “Baş üstüne!”
deyip Neva’ya gitti. Fakîhler: “O bizim büyük âlimlerimizden,
sâlihlerimizden ve kendisine uyulması gerekenlerdendi” dediler.
Zâhir onun Şam’a geri gelmesini istedi. Ona, dönmesi için mektup
yazdı. Fakat Üstad Nevevî dönmedi ve: “Orada Zâhir olduğu müddetçe
oraya girmem!” dedi. Bir ay sonra da vefat etti. Halife, özrünün
kabülünü istedi. Çünkü o, ilim ve takvâ yönünden Muhyiddin
Nevevî’nin kim olduğunu ve ne derece büyük âlim olduğunu
öğrendi. Fakat Nevevî, direterek halifenin özrünü kabul etmedi.
Bununla, açıkca halifeye bir ders vermek istedi. Âlimler, yöneticilerin
hiçbir müslümana kötülük yapmamalarını istiyorlar. 234
6) “Âlimlerin Ahlâkı” adlı kitabın yazarı şöyle anlatıyor:
Bana, saygıdeğer arkadaşım Muhammed Fehmi Nadur Paşa, Ahmed
Bedevi Efendi’den, o da babasından, babası da dedesinden
nakletti. Dedesi, Hidiv İsmail zamanında Ezher Üniversitesi’nin
profesörlerindendi. Mısır’la Habeşistan arasında harp başladığında
ordu komandaları arasındaki ihtilaftan dolayı Mısır ordusu
ardı ardına mağlub oldu. Hidiv İsmail’in buna canı çok sıkıldı.
Sıkıntısını gidermek için bir gün Şerif Paşa ile birlikte çıktı. Şerif
Paşa: “Senin başına bir musibet geldiğinde bu belâyı gidermek
için ne yaparsın?”
Hidiv İsmail: “Ey Efendimiz, başıma bir musibet geldiğinde,
Allah Teâlâ bana, en muttakî âlimlerin duâ etmesini tavsiye
ediyor. Böylece Allah Teâlâ, musibetimi giderir. Hidiv İsmail, Ezher
Üniversitesi’nin rektörü ile konuştu. Rektör, O’nun için ilmi
ile âmil muttakî âlimleri topladı. Ezher Üniversitesi binasındaki
eski kubbenin altında duâ etmeye başladılar. Fakat bütün bu
olanlar yanında yenilgiler devam edip gidiyordu. Yanında Şerif
Paşa olduğu hâlde Hidiv İsmail, âlimlerin yanına gitti ve onlara
kızarak şöyle dedi. “Bu yaptığınız ya duâ değil veya siz ilmi ile
âmil âlimlerden değilsiniz. Allah Teâlâ, ne sizin sebebinizle, ne de
234 Abdulaziz el-Bedrî, a.g.e., s. 140-142
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 72 -
duânızla belâları ve yenilgiyi giderecek değildir.
Âlimler, bu hitap karşısında çok üzüldüler ve mahcup oldular.
O anda cemaatin arkasında bir âlim, ona şöyle hitap etti: “Senin
yüzünden bu belâlar, ey İsmail!... Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğu
bize naklonuldu: “Ya iyilikle emreder ve kötülükten nehyedersiniz
veya Allah Teâlâ, size en şerrlilerinizi musallat eder. İyileriniz Allah’a
duâ eder, fakat duâları kabul olunmaz.” 235
Diğer âlimler, korkudan titremeye başladılar. Şerif Paşa ile Hidiv
İsmail, bir tek kelime söylemeden çıkıp gittiler. Âlimler, bunu
söyleyen âlimi kınamaya ve azarlamaya başladılar. Onlar, bu
hâldeyken Şerif Paşa geri göndü: “Hidiv İsmail’e o sözleri söyleyen
âlim kimdir?” diye sordu. O âlim: “Benim!” diyerek ayağa kalktı.
Şerif Paşa, onu aldı ve götürdü. Âlimler onu kınamadan vazgeçip
kendisiyle vedâlaşmaya başladılar. Dönmesini ummuyorlardı
bile. Onun, geri gelmesi için duâ ediyorlardı. Şerif Paşa ile o, Hidiv
İsmail’in sarayına gittiler. Hidiv İsmail, selâmlığında oturuyordu.
Ön tarafında bir koltuk vardı. Âlim, o koltuğa oturdu.
Hidiv İsmail: “Bana, Ezher Üniversitesi’nde söylediğin sözleri
tekrar et!” dedi. Âlim, söylediği sözleri ve hadisi tekrar etti. Ayrıca
hadisin açıklamasını da yaptı. Hidiv İsmail, ona: “Ne yaptık ki, bu
belâlar başımıza geldi?” diye sordu. Âlim: “Efendim, kanunlarınız
Şer’î ve Medenî diye birbirine karışmadı mı? Fâizin helâllığına dair
kanun çıktı. Zinâ, ruhsatlı değil mi? İçki, serbest değil mi? Ve değil
mi?... Değil mi?... İnkârı gayr-ı kabil haramları ona bir bir saydı ve
devamla: “Nasıl Allah’tan yardım beklersin?!” dedi. Hidiv İsmail:
“Ne yapalım? Avrupalılarla karıştık. Bu ise, onların medeniyetidir.
Âlim: “O takdirde, âlimlerin mahâreti ne olabilir ki?!” Hidiv
ismail, uzun zaman başını eğerek kaldı, konuşmadı. Sonra âlime:
“Doğru söyledin, doğru söyledin!” dedi. Ayrıca Hidiv İsmail, o
âlime ayda 30 Mısır Lirası maaş bağlanmasını emretti. Daha sonra
âlim, Ezher Üniversitesi’ne döndü. Ondan ümit kesen arkadaşları,
sanki yeniden dünyaya gelmiş gibi sevindiler... 236
En Korkunç Felâket: Âlimlerin Dünyevîleşmesi
Muvahhid ve muttakî âlimler, Ümmet içinde hayra çağıran,
iyiliği emreden, kötülükten sakındıran, Allah’a davet edip sâlih
amellerde bulunan izzetli şahsiyetlerdir... Onlar, Rabbimiz Allah’ın
235 Hadisi, Evsat’ta Taberânî ve Bezzar rivâyet etti. Benzer bir hadis için bk.
Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 9, Hds. 2259; İbn Mâce, Kitâbu’l-Fiten, B. 20, Hds.
4004
236 Abdulaziz el-Bedrî, a.g.e., s. 142-144; Âlimlerin Ahlâkı, s. 101-102’den
BEL’AM
- 73 -
kendilerine vermiş olduğu ilim nimetiyle âhiret yurdunu arayan,
dünyadaki sorumlu oldukları vazifelerini unutmayanlardır... İlmin
felâketi, onu unutmak ve terk edip amel etmemektir... İlim,
ehli olmayana rivâyet edilip öğretildi mi kaybolup gider... Böyle
bir hareket ilmi zayi eder...237 Ehli olmayanların yanında oldukça
hayra değil, şerre kullanılır... İnsanlığın faydasına değil, zararı için
harcanır... Sanki gözü dönmüş ve insan öldürmekten şeytanî zevk
alan katilin eline en sağlam silâh vermeye benzer, ehli olmayana
ilim öğretmek!...
Elde etmiş olduğu ilmin ehli olan ve sorumluluğunu idrak
eden muttakî ulemâ, Allah’dan gereği gibi korkan, ilimlerini Allah
yolunda insanlığın hidâyeti ve selâmeti için kullanan kişilerdir...
Onlar, ilimlerini dünya menfaatı karşılığında satmayan, bu
hatâya düşmeyen, her zaman haktan ve adâletten yana olanlardır...
Kalbleri iman dolu ve dipdiri!.. Çünkü onların bütün gayesi,
Allah’dır... Âhiret ameli karşılığında, asla dünya malını tercih etmeyenlerdir...
Onlar, helâl kazanç sonu elde edilen mal ve mülkü,
âhiret yatırımı olarak Allah yolunda sarf edenlerdir...
Malik b. Dinar (rh.a.) anlatıyor:
Âlime verilen ceza hakkında el-Hasanu’l-Basrî’ye sordum.
“Kalbinin ölümüdür” dedi. “Kalbinin ölümü nedir?” diye sordum.
“Âhiret ameli karşılığı dünyayı istemektir” dedi. 238
Âhiret ameli karşılığında dünya malı ve dünya menfaatı elde
etmeye çalışan ilim sahibi kişilerin kalpleri ölür... Kalbleri ölünce
de, sahib oldukları ilimden herhangi bir hayır görmezler... Böylece
hayırsızlaşır ve topluma faydaları dokunmadığı gibi kötü örnek
de olurlar... Bunca ilimleriyle dünyevîleşen, dünyayı âhirete
tercih edenler, kim ki, kendilerine arzuladıkları dünya malı ve hedefledikleri
makamı verirse, onun emrine girerler... İşgal edilmiş
İslâm topraklarında egemen olan müstekbir tağutî yönetimlerin
emrine âmâde olan “din adamı” lakablı ve sıfatlı birçok insanın
bu durumda olduğunda hiç şüphe yoktur... Bu tip insanlar, tahsil
etmiş oldukları İslâmî ilimlerden dolayı mustaz’af ve mazlum halk
arasında belli bir itibarı olan kişilerdir... Bilgilerinden dolayı bazı
akademik ünvanlara da sahib olmuşlardır... Bütün bunlara rağmen
işgal kuvvetleri olan egemen tağutların emrine girmiş, müstekbir
zâlim yönetimlere göbek ve mide bağıyla bağlanmışlardır...
237 Bk. Dârimî, Mukaddime, B. 51, Hds. 630; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muhtasarı
Terc. Ve Şerhi, c. 1, s. 25, Hds. 7 -12-; İbn Ebî Şeybe –İbn Mesûd’dan-
238 Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 331, Hbr. 1514; Ahmed bin
Hanbel, Kitâbu’z-Zühd, c. 2, s. 376, Hbr. 1503
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 74 -
Egemen işgalci tağutlar, bunların vasıtasıyla sömürdüğü ve esir
ettiği İslâm topraklarındaki mazlum müslümanları çok daha rahat
bir şekilde ezmekte ve kanlarını emmektedirler...
Dinlerini ve âhiretlerini, dünya menfaatı karşılığında hebâ
edenlerin durumlarını, Rasûlullah (s.a.s.) net bir şekilde bildirmiştir...
Abdullah İbn Abbas (r.anhumâ)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
buyurur: “Şüphesiz benim ümmetimden bazı insanlar, dinde fıkıh bilgisine
sahib olduğunu iddia edecekler, Kur’ân okuyacak ve diyecekler
ki:‘Biz, emir (yönetici)ler sınıfına varıyor, dünyalıklarından yararlanıyoruz.
Fakat dindarlığımız hususunda onlardan uzak durup (bu yönden bize bir
zarar ilişmiyor)’ derler. Hâlbuki onların dediğinin gerçekleşmesi mümkün
değildir. Katad (adındaki dikenli ve meyvesiz ağaç)dan geven dikenlerinden
başka (bir meyveyi) toplamak mümkün olmadığı gibi,
emir (yönetici)lere yaklaşmaktan bir şey toplanamaz. Ancak...” 239
Önderimiz Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu hadislerinde beyan buyurdukları
dünyevîleşen ilim adamları, bugünün işgal altındaki İslâm
topraklarında yaşayan ve egemen tağutların emri altına girip
hizmet ettikleri iddiasıyla kendilerini savunanlardan başkası mıdır?..
Onların, “her ne kadar egemen tağutî sistemlerin memuru
olmuşlarsa da, bu yol ile halka hizmet edip onların yetişmesine
çalıştıklarını” beyan etmelerine karşı önderimiz Rasûlullah
(s.a.s.) şöyle buyuruyorlar: “Hâlbuki onların dediğinin gerçekleşmesi
mümkün değildir!” Bu hadisin şerhinde şunlar beyan olunmuştur:
Miftâhu’l-Hâce yazarı diyor ki: “Hadisten kasdedilen mânâ şudur:
Kur’ân okuyan, fıkıh bilgisi olduğunu iddia eden bazı kimseler,
zarurî ihtiyaçları ve önemli bir işleri olmadığı hâlde emirler
sınıfının yanına giderek, fazilet ve ilim sahibi olduklarını açıklar,
birtakım mal ve makam koparmak isterler. Bu tip kimselere: ‘İlim
ile bu nevi davranışlar birbiri ile bağdaşmaz, niçin böyle hareket
ediyorsunuz?’ denildiği zaman, şöyle cevaplarlar: ‘Biz, emirlere
varıp onların dünyalıklarından yararlanırız. Ama dinî vecibelerimiz
bakımından onlardan uzak dururuz...’ Hâlbuki yekdiğerine
zıt iki şeyi toplamak imkânsızdır. Katad, dikenden başka meyvesi
olmayan bir ağaçtır. Bu ağaçtan meyve olarak dikenden başka bir
şey toplamak mümkün değildir. Emirlere yakınlıktan bir semere
beklenemez. Beklenen şey, ne olabilir?
Hadiste Peygamber’in (s.a.s.) sözünde, emirlerden alınabilen
şey, yani müstesnâ anılmamıştır. Ravî: ‘Anılmak istenen şeyin,
“hatâlar” olduğunu sanıyorum, diyor. Şu hâlde onlara yaklaşmaktan
beklenebilen semere, hatâlar ve günahlar olmuş olur. Sindî
239 İbn Mâce, Mukaddime, B. 23, Hds. 255; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 164, Hds. 7
BEL’AM
- 75 -
(rh.a.) diyor ki: “Emirlere yaklaşmanın, Katad ağacından diken
toplamaya benzetilmesi ile onlara yaklaşmaktan dinî yönden zarar
etmekten başka bir sonuç alınmayacağına işaret ediliyor. Çünkü,
kişi için Allah tarafından takdir edilmiş olan rızık ve menfaatlar,
behemhâl sahibini bulacaktır. İster emirlerin kapısına gidilsin,
ister gidilmesin netice değişmez. O hâlde onların kapılarına gidilmekle,
yeni bir kazanç sağlanacak değildir. Ama bununla beraber
dinî yönden zarara uğramak da vardır. Şöyle de söylenebilir: İlâhî
takdir, meçhulumuz olup dış görünüşe göre emirlerin sohbetinde
bulunmak ve onlarla ihtilat yapmak sûretiyle elde edilen dünyalık
menfaat, bu ilişkilerle uğranılan zarar muvacehesinde çok cüz’i
olduğu için yok gibidir. Dolayısı ile zarardan başka bir şey kalmamış
sayılır.” 240
Ubey İbn Kâ’b’ın (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.):
“Bu ümmete, yükseleceklerini, mal-mülk ve kuvvet sahibi olacaklarını,
zâlim krallarının kendilerine boyun eğeceklerini ve yeryüzüne hâkim
olacaklarını müjdele. Artık kim âhiret için yapmış olduğu amelleri dünya
çıkarlarına âlet yaparsa, o kimsenin âhirette nasibi yoktur.” 241
Ebû Hüreyre’den (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kim
kendisi ile Allah’ın rızâsı aranan ilimlerden bir ilmi, dünya malından bir
şey elde etmek için öğrenirse, kıyâmet gününde cennetin kokusunu alamaz.”
242
İbn Ömer (r.a.) dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Kim
Allah’dan başka bir şey için ilim taleb ederse veya o ilimle Allah rızâsından
başka bir maksad edinirse, cehennemden olan üzerine hazırlansın.” 243
Yegâne önderimiz Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu beyanları, bu apaçık
ikazları karşısında her vicdan sahibi elini vicdanına koysun ve
Rabbimiz Allah’ın verdiği akıl nimetini kullanabilen her akıl sahibi
kişi aklını kullanıp düşünsün! İslâm topraklarını işgal etmiş
ve şirk ideolojisinin mensubları olan egemen tağutların hizmetinde,
müstekbir zâlimlerin emrinde bulunan ilim ehli insanların
durumu nedir? Onların, dünya menfaatı karşılığında itaat ettikleri
hükümlerin onlardan istedikleri nelerdir? Onlar, bu gayr-ı
İslâmî hükümlere boyun bükerken neler kaybediyorlar? Buna
240 Haydar Hatipoğlu, S. İbn Mâce Terc. ve Şerhi, ist. 1982, c. 1, s. 420-421
241 el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 69, hds. 4; Ahmed bin Hanbel, Hakim, Beyhakî ve
İbn Hıbbân’dan. Hakim: Hadisin isnâdı sahihtir, demiştir.
242 Ebû Dâvud, Kitâbu’l-İlm, B. 12, Hds. 3664; İbn Mâce, Mukaddime, B. 23,
Hds. 252; Dârimî, Mukaddime, B. 27, Hds. 263; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 161,
Hds. 1; İbn Hıbban ve Hakim’den
243 İbn Mâce, Mukaddime, B. 23, Hds. 258; Tirmizî, Kitâbu’l-Ilm, B. 6, hds. 2793
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 76 -
karşılık onların ellerine ne geçiyor? Onlar, bu tavırlarıyla İslâm’a
ve mü’min müslümanlara ne fayda sağlıyor, ümmetin kurtuluşu
için ne katkıda bulunabiliyorlar?... Acaba mü’min müslümanların
esaretten kurtulmalarına mı yarıyor onların böyle davranmaları,
yoksa işgalci egemen tağutların halk üzerindeki zulme dayalı
egemenliklerinin daha sağlamlaşmasına mı yarıyor?
Bütün bu soruların cevaplarını, iman sahibi, vicdan sahibi ve
akıl sahibi olanların ciddî ciddî düşünüp araştırıp doğru bir şekilde
verirlerse, ancak hakikat apaçık anlaşılacaktır!... Doğru cevab
verebilmek için doğru bir ölçü ile ölçmek gerekir... Dosdoğru ölçü
ve adâlet terazisi, İslâm’dır... Rabbimiz Allah’ın Kitabı Kur’ân-ı
Kerim ve önderimiz Rasûlullah’ın (s.a.s.) Sünneti değişmez, eskimez
ve zamanı geçmez, bütün çağları kapsayan bir ölçüdür... Eğer
Kur’ân ve Sünnet ölçüsünce olaylar değerlendirilecek ve mazlum
ümmetin meselesi topyekün düşünelecek olursa, hayırlı bir sonuç
elde edilir... İşte o zaman ilmini kötüye kullanan âlimlerden dolayı
yazık olmuş ümmet244 esâretten kurtulur, hürriyetine kavuşur...
İlim adamlarının kalbini öldüren, onların âhiretini hebâ eden
dünyevîleşmek konusunda selef ulemâsı ümmet-i merhumeyi
uyarmıştır! Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir: “Sizi, gençleri
ihtiyarlatan, ihtiyarları çökerten ve adet hâline gelen bir fitne
(zulüm, taşkınlık ve İslâm’a uymayan kötülükler) kaplar ve bir gün
daha da ileri giderse ne yaparsınız?” Dinleyenler: “Bu, çok çirkin
bir şeydir” dediler. İbn Mes’ud da: “Bu, ne zaman olacak biliyor
musunuz?” dedi ve şöyle devam etti: “Bu fitne, aranızda güvenilir
kişilerin azaldığı, amirlerinizin çoğaldığı, anlayışlı âlimlerin azaldığı,
okuyucularınızın çoğaldığı, ilimler, din için değil de dünya
menfaati için öğrenildiği ve âhiret amelleri ile dünya menfaatı
kazanılmağa çalışıldığı zaman çıkacaktır. 245
Emirü’l-mü’minin İmam Ali b. Ebi Tâlib (r.a.), âhir zamanda
olacak fitneleri anlatırken, İmam Ömer (r.a.): “Bu fitneler ne zaman,
belirtileri nedir yâ Ali?” diye sordu. İmam Ali: “İlim, din için
değil, dünya menfaatleri için öğrenildiği ve âhiret amelleriyle
dünya malı kazanılmağa çalışıldığı zaman!” diye cevap verdi, 246
Süfyan (rh.a.) şöyle diyor: “Hiçbir kulun ilmi artıp, sonra
da dünyaya karşı isteği artmamıştır ki, onun, Allah’tan uzaklığı
244 Suyûtî, a.g.e., c. 3, s. 422, Hds. 3838 -9654-; Hâkim’in Müstedrek’inden
245 el-Munzirî, a.g.e., c. 1, sh. 165, Hbr. 9; Abdurrezzak, kitabında mevkuf olarak
rivâyet etmiştir
246 el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 166, Hbr. 10; Abdurrezzak, kitabında mevkuf olarak
rivâyet etmiştir.
BEL’AM
- 77 -
artmış olmasın.”247 İmam Hasan el-Basrî (rh.a.) de şunları beyan
ediyor: “Bu ilimden bir şeyin peşine düşüp de onunla Allah katında
olanı isteyen kimse, inşaallah (isteğine) kavuşur. Kim de onunla
dünya(lık) isterse, işte vallahi, onun bundan nasibi (sadece) budur.”
248
Dünyanın serveti, şöhreti, malı, mülkü, makam ve mevkileri
ayaklarının altına serildiği hâlde dünyevîleşmeyen, aksine âhireti
tercih ettikleri için dünyayı ellerinin tersiyle reddeden muttakî
âlimler, bu ümmet içinde her zaman var olmuşlardır... Onlar, dinlerini
ve ilimlerini dünya menfaatı karşılığı zâlim yöneticilerin
emrine vermemiş, aksine o zâlimlere karşı bütün imkânlarıyla
mücâdele etmişlerdir...
Bu muvahhid, mücâhid ve muttakî âlimlerden birisi, tabiin
ulemâsından Said b. Müseyyeb’dir (rh.a.). Devrinin Emevî halifelerinden
Abdulmelik b. Mervan’ın adâletten sapan yönetimini
reddetmiş zulme dayalı uygulamalarının karşısına dikilmişti... Abdulmelik
b. Mervan’ın O’na karşı sunduğu birçok dünyalık tekliflerinin
hiçbirini kabul etmemiş, ilmini, gaye edindiği Allah yolunda
sarf etmişti...
İmam İbn Kesir kaydediyor: “Abdulmelik, Said’in kızını oğlu
Velid’e istedi. Ancak Said, kızını Velid’e vermek istemedi. Abdulmelik
de bir yolunu bulup O’na tuzak kurdu ve onu kırbaçladı. Bu
olay şöyle olmuştur: Abdulmelik’in zamanında Velid, bey’at için
Medine’ye geldiğinde Said, bey’ata yanaşmamıştı. Bunun üzerine
Medine Valisi Hişam b. İsmail, onu kırbaçlıyarak, Medine sokaklarında
dolaştırmış, kılıç çekmiş ve tehdit etmişti. Ancak o, yine de
kendisini eziyete maruz bırakıp sarstıklarında bir kadın görmüş
ve ona: ‘Ey Said, bu ne rezâlet?’ diye sormuş, Said de, ona şu cevabı
vermişti: ‘Aslında biz, rezâletten kaçıp şu gördüğün hâle mâruz
kaldık.’ Yani, Abdulmelik’i ve adamlarını sevseydik, o zaman hem
dünya, hem de âhiret rezaletine mâruz kalırdık.
Said, sırtına koyun postu giyerdi. Elinde ticaret için kullandığı
bir mikdar sermayesi vardı ve şöyle derdi: ‘Allahım, sen de biliyorsun
ki, ben cimrilikten veya hırstan ötürü bu sermayeyi edinmedim.
Dünya sevgisi ve şehvetlerine kavuşmak arzusuyla da bu
sermayeye sahib olmadım. Ancak ben, Allah’ın huzuruna varıncaya
kadar Mervan oğullarına yüzsuyunu dökmemek için bu sermayeyi
edindim ki, âhirette Cenâb-ı Allah, benimle Mervan oğulları
arasında hükmünü versin ve bu para ile de akrabalarıma yardımcı
247 Dârimî, Mukaddime, B. 34, Hbr. 392
248 Dârimî, Mukaddime, B. 27, Hbr. 260
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 78 -
olayım, yoksulların hukukunu ödeyeyim. Dullara, fakirlere, düşkünlere,
yetimlere ve komşulara bu maldaki haklarını vereyim.
İşte bu maksatla bu sermayeyi edindim.” 249
Bütün hayatını Allah yolunda fedâ eden, Allah’ın rızâsından
başka bir gayesi olmayan, zâlim iktidarlara karşı boyun bükmeyip
onlarla amansız mücâdeleyi girişen ve hep mazlumun yanında,
İslâm milletinin hizmetinde olan muttakî âlimlerden birisi de Şehid
İmam Ebû Hanife Numan b. Sâbit’tir (rh.a.)...
Emevîler ve Abbasîler döneminde yaşayan Şehid İmam Ebû
Hanife (rh.a.) her iki iktidar döneminde de zulme ve işkenceye
maruz kalmıştı... Devlet, İslâm Devleti olmasına rağmen iktidarda
bulunan hükümetler ve başlarındaki sultanlar, adâletten sapmış,
iktidarlarını zulümle, fısk ve fucurla devam ettiriyorlardı... Şehid
imamımız İmam Ebû Hanife (rh.a.) onların bu zülum idarelerine
karşı çok sert tavır almış, onların uygulamalarının İslâm’a uymadığını
beyan etmiştir.
İktidarda bulunanlar, Şehid İmam Ebû Hanife’nin (rh.a.) bu
sert tavırlarını yumuşatmak O’nu kendilerine bağlayıp hizmet ettirmek
için devletin en üst makamlarında görev teklifinde bulunmuşlardı...
Şehid İmam’a bu görevlerden herhangi birisini kabul
ettirecek olurlarsa, ümmetin nezdinde meşru bir hükümet olduklarını
isbat edeceklerdi... Şehid İmam Ebû Hanife (rh.a.), onların
bu ihânet planlarını bildiği için hiçbir görevi kabul etmedi...
Mekkî, “Menakıb-ı Ebû Hanife” adlı eserinde aynen şöyle
diyor: “Emevîler zamanında İbn Hübeyre, Kûfe valisi idi. Irak’da
kaynaşmalar baş gösterdi. Irak fukahasını kendi ka-pısında topladı.
Aralarında İbn Ebi Leylâ, İbn Şübrüme, Davud b. Ebi Hind
gibi ulemâ vardı. Her birini mühim devlet vazifeleri başına geçirdi.
Ebû Hanife’yi de davet etti. Mührü, onun eline vermek istedi. Ebû
Hanife’nin elinden geçmeyince hiçbir emir ve fermanın hükmü olmayacak,
Beytu’l-mal’den çıkan her mal, Ebû Hanife’nin elinden
çıkmış olacaktı.
Ebû Hanife, bunu kabul etmedi. İbn Hübeyre: ‘Eğer kabul etmezse
O’nu döverim!’ diye yemin etti. Fukahâ arkadaşları, Ebû
Hanife’ye: ‘Allah aşkına, kendini tehlikeye atma, şu işi kabul et.
Biz, senin kardeşleriniziz. Hepimiz bu işlerden nefret ediyoruz,
fakat kabulden başka çare bulamadık, ister istemez vazife aldık’
dediler. Ebû Hanife şu cevabı verdi: ‘Vâsıt Mescidi’nin kapılarını
249 İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye -Büyük İslâm Tarihi-, c. 9, s. 168-169
BEL’AM
- 79 -
saymayı bana teklif etse ona, onu da yapmam. Nasıl olur da bu
ağır işi kabul ederim. O, boynunu vuracağı bir adamın ölüm fermanını
yazacak, ben de ona mühür basacağım ha! Vallahi, böyle
bir işe katiyyen girmem!’ İbn Ebî Leylâ: ‘Arkadaşımızı bırakalım!
O, haklıdır, hatâ başkasının’ dedi.
Ebû Hanife’yi hapse attılar. O’na, her gün dayak atıyorlardı.
Cellât, İbn Hübeyre’ye gelerek: ‘Bu adam, kırbaçtan ölecek’ dedi.
İbn Hübeyre: ‘Söyle O’na, bizi yeminimizden kurtarsın’ dedi. O da,
Ebû Hanife’ye bunu söyleyince: ‘Câminin kapılarını saymamı istese
yine yapmam’ dedi. Sonra Cellât, İbn Hübeyre ile görüştü: ‘Bu
mahpusa bir nasihatçı yok mu? Mühlet istesin ki, vereyim’ dedi.
Ebû Hanife’ye haber gönderdiler: ‘Arkadaşlarımla istişâre yapayım,
bakayım’ dedi. İbn Hübeyre, tahliyesini emretti. Ebû Hanife,
hapisten çıkınca atına bindi, Mekke’ye kaçtı. Bu hâdise, 130 senesinde
idi. Mekke’de yerleşti. Hilâfet Abbâsîlere geçinceye kadar
orada kaldı. Ebû Cafer Mansur zamanında Kûfe’ye döndü.” 250
Şehid İmamımız İmam Ebû Hanife (rh.a.), Emevîlerin iktidarında
vazife almadığı gibi, Abbasîlerin iktidarında da hükümetin
herhangi bir kademesinde vazife almayı reddetmişti... Şehid
İmam (rh.a.) ile O’na kadılık vazifesi vermek isteyen Abbasî Halifesi
Ebû Cafer Mansur arasında geçen şu ibretli tarihî olayı burada
aktarmakta fayda umarız...
“Ebû Hanife, Mansur tarafından çağrılarak, kadılık teklif edilmişti.
İmam, kabul etmedi. Halife de: ‘Seni, bu makama getireceğim,
diye yemin etmişti. Halifenin teşrifat memuru Rabi’ (ki, Ebû
Hanife için iyi niyet beslemeyen bir kimseydi), İmama: ‘Görmüyor
musun? Halife yemin etti’ dedi. Ebû Hanife: ‘Mü’minlerin emiri,
yemin kefâretini vermeye benden daha kadirdir’ dedi. Bunun üzerine
İmam, hapse atılmıştı. Hapisten tekrar çıkarılarak aynı teklif
yapıldı. Ebû Hanife, şöyle diyordu: ‘Allah’tan kork! Ben, kendime
güvenemiyorum. Kadılık emânetini de Allah’tan korkan birisine
ver. Ben, buna lâyık değilim, yapamam.’ Halifenin canı sıkılmıştı.
‘Yalan söylüyorsun! Sen, bu işe lâyıksın’ dedi. (Ebû Hanife, bunu
bekliyormuş gibi:) ‘İşte hükmü kendiniz verdiniz. Yalan söylediğini
ikrar ettiğiniz bir kimseye kadılık emânetini nasıl verebilirsiniz?
Bununla beraber ben, Arab değilim. Arab olmayan bir kimsenin
kadılık makamına getirilmesine râzı olurlar mı?’ dedi. İmam, bütün
bu teklifleri reddetmesi üzerine hapse atılmıştı. Hapishanede
250 Mekkî, Menâkıb-ı Ebû Hanife, c. 2, s. 23-24’den; Muhammed Ebû Zehra,
Ebû Hanife, çev. Osman Keskioğlu, Ank. 1997, s. 46-47; İbn Haceri’l-Heysemî,
Menâkıb-ı İmam-ı Azam, çev. Ahmet Karadut, Ank. 1983, s. 159-160
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 80 -
Hakk’ın rahmetine kavuştu. Hapishanede, dayaktan mı, yoksa zehirlenerek
mi vefat etti?...” 251
İşte şehid imamımız İmam Ebû Hanife’nin (rh.a.) tavrı ve
işte çağımızda O’nun mezhebine bağlı olduğunu beyan eden ve
İslâm topraklarını işgal etmiş müstekbir egemen tağutların emrine
âmâde olan ilim ehli olanların tavrı!? Müstevlî ve müstekbir
gayr-ı İslâmî iktidarların emrine giren, onların memuru olan ve
kendilerine verilen maaşlarla zor geçinen din adamları ile ilim
adamlarının durumu nerede, her ne olursa olsun zulüm iktidarların
emrine girmeyi reddeden İmam Said b. el-Müseyyeb (rh.a.) ile
Şehid İmam Ebû Hanife (rh.a.) nerede?...
İbn Mes’ud (r.a.)’ın rivâyetiyle Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“İnsanoğluna beş şeyden hesab sorulmadıkça, onun ayakları kıyâmet gününde
Rabbinin katından ayrılmayacaktır. (Bunlardan biri de şudur:)
öğrendiği ilimde nasıl davrandığından.” 252
İlim ehli olan bir kişi, dünya hayatında ilmini nerelerde harcadığının
ve bunca ilim ile nasıl davrandığının hesabını, âhirette
Rabbinin huzurunda verecektir... Eğer dünya hayatında iken sorumluluğunu
yüklendiği ilmini gereği gibi kullanıp onunla amel
etmiş ve Allah’ın rızâsını kazanmış ise, elbette çok iyi bir mükâfat
ile karşılığını görecektir... Eğer sahib olduğu ilim ile dünya menfaatını
hedeflemiş ve yeryüzünün müstekbir egemen tağutlarının
emrine girerek, mazlum insanların ezilmesine, sömürülmesine ve
uyutulmasına yardımcı olmuş ise, elbette ilme yaptığı bu ihâneti,
âhirette İlâhî adâletin tecelli ettiği Rabbinin huzurunda cezâsız
kalmayacaktır!...
el-Avas b. Hakim, babası Hakim’den (r.a.): Bir adam,
Rasûlullah’a (s.a.s.) şerri (kötüyü ve kötülüğü) sormuş. Bunun üzerine
O, üç defa olmak üzere şöyle buyurmuş: “Bana şerri sormayınız,
bana hayrı sorunuz.” Sonra da şöyle buyurmuş: “İyi bilin ki, kötünün
en kötüsü, âlimlerin kötüleridir. İyinin en iyisi de, âlimlerin iyisidir.” 253
251 İbn Haceri’l-Heysemî, Menâkıb-ı İmam-ı Âzam, çev. Ahmet Karadut, Ank,
1983, s. 161-162; Hatib Bağdadî, Tarih-i Bağdad, c. 13, s. 328-329’dan; Muhammed
Ebû Zehra, Ebû Hanife, s . 66
252 Tirmizî, Kitâbu Sıfati’l-Kıyâme, B. 1, Hds. 2531-2532; Taberânî, Mu’cemu’s-
Sağir Tercümesi, c. 2, s. 205, Hds. 522; Beyhakî, Kitâbu’z-Zühd, s. 72, Hds.
76; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 180-181, Hds. 6; Zubeyr bin Harb, Kitâbu’l-İlm,
s. 174, Hds. 89
253 Dârimî, Mukaddime, B. 34, Hbr. 376; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 183, Hds. 10,
Bezzar’dan (Bazı lafız değişiklikleriyle); Ebû Nuaym el-Isfahânî, Hilyetu’l-
Evliyâ - Sahâbe’den Günümüze Allah Dostları-, çev. Said Aykut, Vdğ., İst.
1995, c. 1, s. 391
BEL’AM
- 81 -
Toplum içindeki iyiliğin egemen olması, ya da kötülüğün galib
gelmesi, o toplumdaki bilen ilim adamlarının durumuna bağlıdır...
Çünkü ilim adamları, doğruyu ve yanlışı iyice tanıyan, onları
birbirinden ayırabilen kişilerdir... Doğrunun ve iyiliğin hayrını,
faydasını, yanlışın ve kötülüğün şerrini, zararını çok iyi bilenler
oldukları için onlar hangi tarafı tercih eder, onu yaşar ve topluma
örnek olurlarsa, toplumda egemen olan o hâl olur...
İlmi elde etmeye çalışan ve ilim sahibi olanlar, imanlı, akıllı
ve ibâdet ehli olurlarsa, ancak ilmin hakkını verir, hem kendileri
hem de diğer insanların faydalandıkları bir durum sergilerler.
Muvahhid ve muttakî âlimler, ilmin, aklını kullanmayan ve ibâdet
ehli olmayanların eline geçmesinden çok korkmuşlardır... Zeki ve
fasık insanların ilmi öğrenmeleri, toplum içinde korkunç bir tehlike
arzeder... Onlar, aklını kullanamayan fakat zeki kişilerdir, aynı
zamanda fısk ehli olmaları, ilimlerini dünya menfaatı için kullanmalarını
gündeme getirir... Dünyevîleşen bu ilim adamları, her
şeyde kendilerine bir menfaat sağlamaya çalışırlar... Böylece hem
kendilerini, hem de diğer insanları ifsad ederler...
Tabiîn’in büyük müctehid âlimlerinden eş-Şa’bî (rh.a.) şöyle
demiştir: “Bu ilmi, ancak kendisinde iki haslet, yani akıl ve ibâdet
birleşmiş olan kimseler tahsil ederdi. Çünkü (öğrenci) ibâdetli
olup akıllı olmazsa: ‘Bu sadece akıllıların ulaşabileceği bir iştir’
der ve tahsili bırakır. Şayet (öğrenci) akıllı olup ibâdetli olmazsa:
‘Bu, sadece ibâdetlilerin ulaşabileceği bir iştir’ der ve tahsili bırakır.
eş-Şa’bî, sonra şöyle dedi: “Yemin olsun ki, ben onu (yani ilmi)
bugün, kendisinde bunlardan hiçbiri, ne akıl, ne ibâdet bulunan
kimselerin tahsil etmekte (öğrenmekte) olmasından korkmuşumdur.”
254
Akıllı, şuurlu ve gerçeği idrak eden kişilerin, ilim tahsil etmesi
ve onu elde etmeleri sonucu âlim olmaları, içinde bulundukları
toplumun faydasınadır... Bu şahsiyetlerin muttakî mü’minler
olması, bu faydayı kat kat arttırır... Çünkü faydalı ilim, imanın
emrine girdiği zaman vicdan ile kaynaşır... İmanlı ve vicdanlı bir
muttakî âlim veya âlimler, toplum için hidayet ve saadet rehberleri
olurlar... İlmiyle âmil olanlar, insanlık âlemini, maddî ve manevî
her türlü krizden kurtarır, selâmete ulaştırıp istikamet üzere hayat
sürmelerine vesile olurlar...
Eğitim ve öğretim yoluyla elde ettikleri ilmi, ya terk etmek, ya
da gereğini yapmamakla ondan uzaklaşmak, büyük bir felâkettir...
254 Dârimî, Mukaddime, B. 34, Hbr. 377
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 82 -
Böyle olanlar, hüsranda oldukları gibi, kendilerini örnek edinen
insanları da felâkete sürüklerler...
Cerir İbn Hazim (rh.a.) anlatıyor: Abdullah İbn Mes’ud (r.a.)
insanları öğrenir ve öğretir vaziyette gördüğü zaman, el-Hâris İbn
Kays’a (r.a.): ‘Ey Hâris, insanların tatbik etmek için öğrendiklerini
mi zannediyorsun?’ diye sordu. el-Hâris: ‘Hayır, vallahi, öyle zannetmiyorum.
Fakat onları, öğreniyor ve terk ediyorlar, zannediyorum’
dedi. Bunun üzerine İbn Mes’ud: ‘Vallahi, zannedersem
doğru söylüyorsun’ buyurdu. 255
Dünyevîleşmek için yegâne hayat nizamı ve Allah katında yalnızca
tek din olan İslâm’dan256 herhangi bir şeyi terk edenlerin içine
düşmüş oldukları buhranı şöyle beyan ediyor Emirü’l-mü’minin
İmam Ali bin Ebi Tâlib (r.a.): “İnsanlar, dünyalarını düzene sokmak
için dinlerine aid bir şeyi terk ettiler mi Allah onları, ondan daha
zararlı bir şeye uğratır.” 257
Yegâne önderimiz Rasûlullah (s.a.s.), ilmin kaldırılması veya
ilimle amel edilmeyip terk edilmesini kıyâmet alametlerinden
olduğunu beyan buyurmuştur... Hak din olan İslâm ilimle bilinir,
ilimle tanınır... İlmin kaldırılması, İslâm’ın gerek ferd, gerekse toplum
hayatının üstündeki yaptırım gücünün zorba tağutlar tarafından
kaldırılması demektir... İlmin terk edilmesi, İslâm’ın terk
edilmesi ile sonuçlanır... İslâm, terk edildi mi ilim de terk edilmiştir!..
İlim ve İslâm beraberdirler... Birisi gitti mi, diğeri de onun peşinden
gider... İkisi, bir bütündür ve asla parçalanmazlar... Parçalandıkları
takdirde, yani ilim İslâm’sız ve İslâm ilimsiz bırakıldı mı,
gerek ferde, gerekse topluma câhiliyye egemen olur ve bu durum,
hem ferd, hem de toplum için korkunç bir felâket hâline gelir...
Tâbiîn’in meşhur âlimlerinden Muhammed b. Sirin (rh.a.) şöyle
diyor: “Şüphesiz ki, bu ilim dindir. Öyle ise, dininizi kimlerden
aldığınıza dikkat edin!” 258
Enes b. Malik’in (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyurdu Rasûlullah
(s.a.s.): “İlmin kaldırılması, cahilliğin meydana çıkıp kökleşmesi, şarabın
içilmesi, zinânın aşikâre olup çoğalması, erkeklerin azalıp kadınların çoğalması,
kıyâmet alâmetlerindendir.” 259
255 Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 207, Hbr. 820
256 3/Âl-i İmrân, 19
257 Nehcu’l-Belâğa, s. 390
258 Müslim, Mukaddime, B. 5; Dârimî, Mukaddime, B. 34, Hbr. 391; Bkz. Ahmed
Davudoğlu, a.g.e., c. 1, s. 39, Dipnot: 133
259 Buhârî, Kitâbu’l-Muharribîn, B. 5, Hds. 7, Kitâbu’l-İlm, B. 22, Hds. 22-23;
Müslim, Kitâbu’l-İlm, B. 5, Hds. 9; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 30, Hds. 2301;
BEL’AM
- 83 -
Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu hadislerindeki “ilmin kaldırılması”
gerçeği, ilmiyle âmil muttakî âlimlerin ölümü olarak da beyan
olunmuştur...260 Muvahhid ulemânın ölümüyle yerlerini dolduracak
yeni âlimler yetişmezse, onların boş kalan yerlerini cahiller
doldurur... İnsanlar, onları âlim zanneder... Onlar da, heva ve
heveslerine göre insanlara fetvâ verip onları sapıtırlar... Böylece
cehâlet topluma hâkim olur ve toplumun kıyâmeti kopar!...
Ebû Hüreyre’nin (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah
(s.a.s.): “Âhir zamanda birtakım kişiler çıkacaklardır ki, dini, dünyaya
alet edecekler ve insanlara yumuşak görünmek için kuzu postuna bürüneceklerdir.
Dilleri, şekerden tatlı, fakat kalbleri kurt kalbidir. Allah şöyle
buyurur: ‘Benim hilmim (genişliğim)e mi mağrur oluyor, yoksa bana karşı
cüretkârlık mı gösteriyorsunuz? Kendi adıma yemin ederim ki onlara,
kendilerinden bir fitne göndereceğim ki, içlerinden halim (geniş) olanı
(bile) şaşkına çevirecektir.”261 Dini, dünyaya alet edip dünyevîleşen,
böylece dünya menfaatını âhirete tercih eden ve bunca bilgisiyle
sorumluluğunu bir yana bırakarak egemen müstevli tağutların
emrine giren ilim adamlarının korkunç hâlini beyan buyuran
Rasûlullah’ın (s.a.s.) hadislerinden sonra şu ikaza kulak verelim!...
Yahya b. Muaz er-Râzî (rh.a.) dünya âlimlerine şöyle hitab ediyor:
“Ey âlimler, köşkleriniz Kayser’lerin sarayı, evleriniz Kisra’nın
evi, elbiseleriniz Vezir Tahir’in elbiseleri, ayakkabılarınız Câlut’un
ayakkabıları, binitleriniz Karun’un binitleri, kap-kacak mefruşatınız
Fir’avn’ın mefruşatı, yeyip içmeniz câhiliyye devrinde olduğu
gibi, tuttuğunuz yol, şeytanet yolu! Nerede kaldı İslâmiyet!?” 262
İlme İhânet Edenler
İlim sahibleri dünyevîleştikleri, bildikleriyle amel etmedikleri
ve ilimlerini çok değersiz dünya menfaatına sattıkları zaman,
ilme en korkunç ihâneti yaparlar... Onların bu ihânetinden dolayı
karada ve denizde fesad olur, büyük felâketler ortaya çıkar... Hem
kendileri sapar, hem de peşlerine takılan insan kitlelerini saptırırlar...
Bu ihânet, ilmi, cehâlete çevirir... Bir cahilin yapacaklarını, bir
ilim sahibine yaptırır... İlim sahibi olan kişi, ancak cahillerin yapabileceği
yanlış ve zararlı işler yapmaya başlar bu ihânet sonucu!...
İbn Mâce, Kitâbu’l-Fiten, B. 25, Hds. 4045; Bkz. Ahmed Davudoğlu, a.g.e.,
c. 10, s. 665
260 Bk. Ahmed Davudoğlu, a.g.e., c. 10, s. 665
261 Tirmizî, Kitâbu’z-Zühd, B. 46, Hds. 2515; Abdullah İbnü’l-Mübârek,
Kitâbu’z-Zühd, s. 25, Hds. 50
262 Gazâlî, a.g.e., c. 1, s. 155
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 84 -
Büyük bilginlerden birine: “Bilgi, ne vakit cehâletten kötü
olur?” diye soruldu. Âlim de cevap olarak şöyle demiş: “Bilginin
gereğine göre amel edilmediği vakit, cehâletten daha kötü
olur.” Mü’minlerin emiri İmam Ali’nin de (r.a.), şöyle dediği anlatılır:
“Hakkı bilip tasdik ettikten sonra sapıklığa dönen bir kimse,
Cenâb-ı Hakk’ın mağfiretine mazhar olmaktan çok uzak bulunmaktadır.
263
İlim ehli olanlar, ilimlerini dünya menfaatını elde etmek için
kullanacak olurlarsa, ya halkın emrine, ya da müstevli müstekbir
tağutî yönetimlerinin emrine girer ve onların kendilerine verdikleri
dünyalık maaşlarla, makam ve ünvanlarla oyalanır haktan
uzaklaşırlar... Onlar, bu inanç ve tavırlarıyla Allah Teâlâ’yı mutlak
Rezzak olarak kabullenme konusunda çok büyük bir hatânın içine
düşer ve gerek egemen zâlim tağutların maaş vermelerine, gerekse
halkın sadakası, zekâtı ve diğer yardımları onlar için bir rızık
kapısı olmaktadır... Bu rızık kapısının kapanmaması için, kendilerine
bu kapıyı açıp onları menfaat-landıranların her isteklerine
boyun eğen ilim adamları, zulmün, cehâletin, fısk ve fucurun yayılmasına
hem yardımcı olur, hem de göz yumarlar... Onların aralarında
her şeye rağmen vicdan azâbı çektikleri için bazı doğruları
söyleyenler ve halka nasihatta bulunanlar varsa da, kendi sorumluluğunu
unuttuğundan, Allah’a kulluk vazifesini yerine getirmediğinden,
onun nasihatı yerine bulmayan, hiç tesiri olmayan bir
nasihattır... Konuşan vaiz ve dinleyen cemaat, günlük vakitlerinin
bir miktarını tatlı bir sohbete ayırmışlardır. Allah’ın ayetlerini ve
Rasûlullah’ın (s.a.s.) hadislerini dinler, sahte bir manevî hava kendilerini
bürür, camiiden veya sohbet yerinden ayrıldıktan sonra o
güzel sözler orada kalır, yine herkes eski hâline döner... Çünkü görülen
ve bilinen hakikat odur ki, ne konuşan, ne de dinleyenlerin
bir inkılab istekleri yoktur... Onların, içinde bulundukları câhiliyye
değerlerini, İslâm değerleriyle değiştirme gibi bir çabaları gündeme
gelmiş değildir... Hayatlarındaki câhiliyye değerlerini giderip
onların yerine İslâmî değerleri hakim kılma diye bir arzu oluşmamıştır
kendilerinde!...
Vâiz, alacağı maaşı hak etmek, memur olan ilim adamı maaş
kademesini yükseltmek için konuşur, anlatır... Dinleyenler ise,
kendisiyle amel etmeyecekleri ve edemeyecekleri tatlı ve güzel
sözler işitir, kendilerini iyi saran bir sohbet dinlemiş oluyorlar...
Çünkü anlatılan ayet ve hadisleri amel hâline getirecek herhangi
bir karar vermiş değiller... İslâm’ı hayata egemen kılacak bir birlik
263 Ebu’l-Kasım Rağıb el-Isfahânî, Tafsîlu’n-Neş’eteyn ve Tahsîlu’s-Saâdeteyn,
Mutluluğun Kazanılması, çev. Lütfi Doğan, İst. 1974, s. 178
BEL’AM
- 85 -
ve beraberlikleri oluşmuş değil... Aralarında İslâm kardeşliği, akide
birliği, usûl ve hedef bütünlüğü meydana gelmemiştir... Camiler
ve mes-cidler, belli vakitlerde birbirini tanımayan, aralarında
akidevî ve sosyal irtibat bulunmayan insanların yalnızca namaz
kılmak için dolup, geldikleri gibi boşalıp gittikleri yerler hâline
gelmiştir... Camilerde ve mescidlerde görevli olanlar maaşlarını
almaya hak kazanırken, namaz için gelen diğer insanlar da adet
edindikleri bir ameli işlemiş ve dağılmışlardır... Böyle mi olmalıydı?!...
Kulluk vazifesini yerine getirmeyen, yaratılış gayesini unutan
ilim ehli olanlar, Rasûlullah’ın (s.a.s.) hadislerinde şöyle beyan
olunmuşlardır... Enes b. Mâlik’den (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.)
şöyle buyurur: “Mi’rac gecesi bir kavme uğradım. Ellerinde ateşten
makaslar vardı ve dudaklarını parçalıyorlardı. ‘Kim bunlar?’ dedim.
‘Bunlar, yeryüzünde kitabı okudukları hâlde, insanlara vaz-u nasihat
edip, iyiliği emreden, kendilerini unutan kimseler (hatibler)dir. Hiç akıllarını
kullanmıyorlar mı? denildi.” 264
Usâme bin Zeyd’den (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Kıyâmet gününde bir kişi getirilir, cehennemin içine atılır da, cehennemde
onun barsakları derhâl karnından dışarı çıkar. Sonra o kişi, (barsak
etrafında) değirmen eşeğinin değirmende dönüşü gibi döner. Bunun
üzerine cehennem ahalisi, o kişinin başına toplanır da: ‘Ey filan, senin
hâlin nedir? Sen, bize (dünyada) iyilikle emreder ve bizleri kötülükten
nehyeder değil miydin?’ derler. O da: ‘(Evet) ben, size iyilik emrederdim,
fakat onu kendim yapmazdım. Yine ben, sizleri kötülükten nehy ederdim
de onu, kendim işlerdim, diye cevab verir.” 265
Velid b. Ukbe’den (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Cennetlik
olan bazı insanlar, (dünyada kendilerine va’z ve nasihat eden) cehennemlik
olmuş insanların yanına giderler ve onlara: ‘Ne yaptınız da
cehenneme girdiniz? Vallahi biz, cennete sırf sizden öğrendiklerimizle
girdik’ derler. Onlar da: ‘Biz söylerdik, ama dediklerimizi yapmazdık’ derler.”
266
264 Ahmed İbn Hanbel, Kitâbu’z-Zühd, c. 1, s. 76, Hds. 244; Abdullah İbnü’l-
Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 206, Hds. 819; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 178,
Hds. 2; İbn Ebî Dünya, İbn Hıbban ve Beyhakî’den
265 Buhârî, Kitâbu Bed’i’l-Halk, B. 10, Hds. 76, Kitâbu’l-Fiten, B. 17, Hds. 46;
Müslim, Kitâbu’z-Zühd ve’r-Rikak, B. 7, Hds. 51; Ahmed bin Hanbel, Müsned,
c. 5, s. 205-207 ve 209
266 el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 181, Hds. 7; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir’den; Şâtibî,
el-Muvâfakat -İslâmî İlimler Metodolojisi-, çev. Dr. Mehmet Erdoğan,
İst.1990, c. 1, s. 53 (Ebû Hüreyre’den; Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-
Zühd, s. 27, Hbr. 64 -İmam eş-Şa’bî’nin beyanı olarak-)
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 86 -
Cündüb b. Abdullah el-Ezdî (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu: “İnsanlara hayrı öğretip de kendisini unutan âlimin durumu,
insanları aydınlatıp da kendisini yakan kandilin durumuna benzer.” 267
Ebû Hüreyre’den (r.a.); Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Kıyâmet günü, insanlardan azâbı en şiddetli olan, ilmi kendisine fayda
vermeyen âlimdir.”268 Mansur b. Zazan’dan (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.)
şöyle buyurdu: “Cehennemde azab görenler, bazılarının pis kokusundan
rahatsız olunca: ‘Kahrolasın! Ne yaptın ki, pis kokunla bizi rahatsız
ediyorsun? Azâbımız bize yetmez mi?’ derler. O da: ‘Ben, âlimdim, fakat
ilmimden faydalanmadım’ der.” 269
Bildikleriyle amel etmeyen, ümmet-i merhûmenin derdiyle
dertlenmeyen, tek vücud olan mü’minlerin arasında yerini alamayan,
takvâ ve iyilikte müslümanlarla yarışa çıkamayan ilim sahibi
kişiler, bildikleri ile dünyalığa yönelip dünyayı âhirete değiştikleri
zaman bu hâle düşmektedirler... Önderimiz Rasûlullah (s.a.s.),
hem onları, hem de ümmeti uyarmaktadır... Âlimlere, bildiklerini
yanlış yerde kullanmasınlar, kendilerinin ve ümmetin kurtuluşu
yolunda ilimleriyle çaba göstersinler diye tavsiyede bulunan
Rasûlullah (s.a.s.) ümmete de yanlışlıkları, hatâları ve isyanları, elleriyle,
dilleriyle, kalpleriyle düzeltmelerini emretmiştir... 270
Her tavsiyesi, ümmetinin faydasına, iyiliğine bir emir olan
Rasûlullah’ın (s.a.s.) iman ve ilim mektebinde yetişmiş olan
ashâb-ı kiram (Allah cümlesinden râzı olsun,) âlimin sorumluluğunu
hakkıyla kavramış ve ilmin gereğini yerine getirmeye en son
imkânlarını kullanarak çaba göstermişlerdir...
Ebû’d-Derdâ (r.a.) şöyle diyor: “Kıyâmet günü insanların Allah
katında makamca en şerlisi, ilminden faydalanmayan âlimdir.”271
Mâlik b. Dinar (rh.a.) anlatıyor: Ebû’d-Derdâ (r.a.) dedi ki: “Kimin
ilmi artarsa, ağrısı (korkusu) artar.” Yine Ebû’d-Derdâ şöyle dedi:
267 el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 184, Hds. 13; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir’de isnâdı,
“Hasen”dir der; Aynı eser, c. 1, s. 183, Hds.11; Bezzar’dan Ebû Berze, r.a.)’ın
rivâyetiyle; İmam Suyûtî, a.g.e., c. 3, s. 295, Hds. 3467 -8134-; Ayrıca c. 1, s.
220, Hds. 417 -761-; İbn Kanî’nin Mu’cemi’nden; İmam er-Rûdânî, a.g.e., c.
1, s. 61, Hds. 262; Ahmed İbn Hanbel, Kitâbu’z-Zühd, c. 2, s. 296, Hbr. 1122
-Basra ulemâsından Cundeb’in sözü olarak-
268 Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr, c. 1, s. 479, Hds. 357; el-Munzirî, a.g.e., c. 1,
s. 184, Hds. 15, Beyhakî’den; Kuzâî, Şihâbu’l-Ahbâr Tercümesi, s. 210,
Hds. 708; İmam Suyûtî, a.g.e., c. 1, s. 297, Hds. 606 -1053-, İbn Adiyy, el-
Kâmil’den
269 el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 187, Hds. 21, Ahmed bin Hanbel ve Beyhakî’den
270 Bk. Müslim, Kitâbu’l-İman, B. 20, Hds. 78; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 10, Hds.
2263; Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Melâhim, B. 17, Hds. 4340
271 Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 23, Hbr. 40; Dârimî, Mukaddime,
B. 27, Hbr. 268
BEL’AM
- 87 -
“Bana (hesab gününde): ‘Ne bildin?’ denilmesinden dolayı nefsime
karşı endişe etmiyorum. Fakat bana: ‘Ne amel ettin?’ denilmesinden
endişe ediyorum. 272
Muaz İbn Cebel (r.a.) şöyle diyor: “İstediğiniz kadar biliniz! Allah
Teâlâ, (bildiğinizi) yapıncaya kadar, ilim karşılığında asla size
ecir vermeyecektir.”273 Emîru’l-mü’minin İmam Ömer b. el-Hattab
(r.a.) şu nasihatta bulunmuştur: “Üç şey için ilim öğrenme ve üç
şey için de ilmi terk etme! Mücâdele, övünmek ve riya için ilim öğrenme!
Öğrenmekten utanarak, veya lüzumu yok ya da bilmesem
de olur, demek sûretiyle de ilmi terk etme!..” 274
İşgal edilmiş İslâm topraklarında egemen tağutî güçlere karşı
mazlum ve mustaz’af müslümanların yanında yerini almadıkça
hiçbir ilim ehli sorumluluktan kurtulamaz!.. Bu dünyada onlar
için bir zillet ve âhirette ise, Allah’ın azâbı vardır!... Onlar, ilimleriyle
ümmet potasında bulunmalı ve üzerlerine düşen vazifelerini
hakkıyla yerine getirmelidirler... Bunu yapmayacak olurlarsa,
onların ilimlerinin kendilerine ve diğer insanlara hiçbir faydası
olmayacağı gibi, felâkete götüren zararlı olur... Onların ilimleri,
İmam Ömer (r.a.)’ın beyan ettiği gibi yalnızca mücâdele, övünmek
ve riya için elde edilmiş ilim hâline gelir... Bu yanlışlığın maddî ve
manevî sorumluluğu çok ağırdır...
Ebû Hüreyre’nin (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyurur Rasûlullah
(s.a.s.): “Kıyâmet gününde insanların üzerine ilk hüküm verilecek olanı,
şehid düşen bir adamdır... Bir de ilmi öğrenip öğreten ve Kur’ân’ı okuyan
bir adamdır. Bu da, getirilerek (Allah) kendisine nimetlerini tarif edecek,
o da onları tanıyacaktır. ‘Bunlar hakkında ne yaptın?’ diye soracak. O
adam: ‘İlmi öğrendim ve öğrettim. Senin rızân için Kur’ân’ı da okudum’
diyecek. Hak Teâlâ: ‘Yalan söyledin! Lâkin sen, ilmi, âlim desinler diye
öğrendin. Kur’ân’ı da ‘O, kaarîdir’ denilsin diye okudun. Gerçekten denildi
de’ buyuracak. Sonra onun hakkında emir verecek ve yüzü üstü
sürüklenecek, nihayet cehenneme atılacaktır.” 275
272 Dârimî, Mukaddime, B. 27, Hbr. 269; Abdulah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-
Zühd, s. 23, Hbr. 39; Ahmed İbn Hanbel, Kitâbu’z-Zühd, c. 1, s. 199, Hbr.
730; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 182, Hbr. 9, Beyhakî’den
273 Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitabü’z-Zühd, s. 27, Hbr. 62; Ahmed İbn Hanbel,
Kitâbu’z-Zühd, c. 1, s. 265, Hbr. 1009; Ebû Nuaym el-Isfahânî, a.g.e., c.
1, s. 385
274 Gazâlî, a.g.e., c. 3, s. 266
275 Müslim, Kitâbu’l-İmâre, B. 43, Hds. 152; Tirmizî, Kitâbu’z-Zühd, B. 35, Hds.
2489; Nesâî, Kitâbu’l-Cihad, B. 22, Hds. 3123; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c.
2, s. 322; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 63, Hds. 1, İbn Hıbban’dan s. 66, Hds. 2; İbn
Huzeyme, Sahih’inden; İmam Buhârî, Halku Ef’ali’l-İbâd -Hadis-i Şerifler Işığında
İlâhî Kelâmın Müdafaası-, çev. Yusuf Özbek, İst. 1992, s. 104, Hds. 335
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 88 -
İlmiyle amel etmeyip sahib olduğu ilimle dünya malı ve menfaatını
tercih ederek zulmün, fısk ve fucurun yapılmasına katkıda
bulunan ilim sahibleri için şöyle buyuruyor Rabbimiz Allah:
“Onlara, kendisine ayetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat. O,
bundan sıyrılıp uzaklaşmış, şeytan, onu peşine takmıştı. O da sonunda
azgınlardan olmuştu.
Eğer Biz dileseydik, onu, bundan yükseltirdik. Ama o, yere meyletti
(veya yere saplandı), hevasına uydu. Onun durumu, üstüne
varsan dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına bıraksan dilini sarkıtıp
soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte ayetlerimizi yalanlayan
topluluğun durumu böyledir. Artık gerçek haberi onlara aktar ki,
düşünsünler.
Ayetlerimizi yalanlayanlar ve yalnızca kendi nefislerine zulmedenlerin
örneği ne kötüdür.
Allah kime hidayet verirse o, artık hidayeti bulmuştur. Kimi şaşırtıp
saptırırsa, artık onlar da hüsrana uğrayanlardır.” 276
İmam İbn Kesir bu âyetlerin tefsirinde şöyle der: “Allah Teâlâ
şöyle buyuruyor: Âyetlerimizi yalanlayan kavmin misali ne kötüdür.
Yiyecek ve şehvetini giderecek şeyleri elde etmekten başka
bir düşüncesi olmayan köpeklere benzetilmiş olmaları, onlar için
ne kadar kötüdür. İşte kim ilim ve hidayet sahasından çıkar, nefsinin
arzusuna yönelir ve şehvetlerine tabi olursa, o köpeğe benzer.
Onun hâli ne kadar kötüdür.” 277
Rabbimiz Allah, bildiğiyle amel etmeyen ve ilmini yanlış yerlere
kullanıp zararlı olan ilim adamları hakkında şöyle buyuruyor:
“Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu (içindeki derin anlamları, hikmet
ve hükümleriyle gereği gibi) yüklenmemiş olanların durumu, koskoca
kitab yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlayan
kavmin durumu ne kötüdür. Allah, zâlim bir kavmi hidâyete
erdirmez.” 278
İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.), bu âyetin tefsirinde şöyle demiştir:
“Yahûdîler, Tevrat’takilerle, yani Hz. Muhammed’e (s.a.s.)
iman etmeleri gerektiğini bildiren hükümlerden istifâde etmeyince,
ilmî kitabları taşıyan ama o kitablarda ne var-ne yok bilmeyen
eşeğe benzetilmişlerdir. Me’ânî âlimleri şöyle demişlerdir: Bu
benzetme, Kur’ân’ın mânâsını anlayıp da onunla amel etmeyen
276 7/A’râf, 175-178
277 İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, c. 7, s. 3167
278 62/Cum’a, 5
BEL’AM
- 89 -
ve Kur’ân’dan, ona ihtiyacı olmayanların yüz çevirişi gibi, yüz
çeviren kimseler için yapılmıştır. İşte bundan ötürü, Meymûn b.
Mihran: ‘Ey Kur’ân ehli Kur’ân sizin peşinize düşmezden (sizden
hesab sormazdan) önce, Kur’ân’ın peşine düşün, ona tâbi olun!’
demiş, sonra da bu âyeti okumuştur.” 279
Önderimiz Rasûlullah (s.a.s.), zâlim, fâsık ve fâcir yöneticilerin
kapılarına giden, onların emrine giren, ilimleriyle onların zulmüne
destek olup fısk ve fucurlarına ortak olan ilim ehli kişilerin
içine düştüğü kötü durumu şöyle beyan buyuruyor: İbn Abbas
(r.anhuma)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Çölde oturan
kimse(nin huyu) sertleşir. Av peşinde gezen gafilleşir. (Fâsık) sultan(ların
kapısın)a giden fitneye düşer.” 280
Peygamber’den (s.a.s.) (rivâyet edilen bu) müsedded hadisi
bir de mânâ olarak Ebû Hüreyre’den (r.a.) (rivâyet olunmuştur.
Ebû Hüreyre (r.a.) bu hadisi:“Kim (devamlı olarak zâlim) idareci ile
düşer-kalkarsa, fitneye düşer.” (anlamına gelen lafızlarla) rivâyet etti.
(Daha sonra bu rivâyetine şu mânâya gelen cümleyi de) ilâve etti:
“Kul, (zâlim) sultana yaklaşmakla Allah’tan uzaklaşmaktan başka bir şey
kazanmaz.” 281
Bu hadisin şerhinde şu açıklamalar yapılmıştır: “Ulemânın
zâlim ve fâsık idarecilerin kapılarına gidip, onlarla düşüp kalkmaları
yasaklanmıştır. Çünkü zâlim sultanlar veya idareciler, zulümlerine
devam ederlerken ulemânın onlarla düşüp kalkması, bu
zulmü onların da tasvib etmesi anlamına gelir ki, bu durum, zâlim
idarecilerin ve zulümlerinin halkın tümü tarafından benimsenip
tasvib edilmesine sebep olur. Oysa ulemâ, hakkı ve adâleti koruyup
yaşatmakla, halk da, hakkı ve hakikatı öğrenmek için onlara
müracaat etmekle mükelleftir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de:
“(Allah), kendilerine kitab verilenlerden: ‘Onu, mutlaka insanlara açıklayacaksınız,
gizlemeyeceksiniz’, diye söz almıştı.”282 buyurarak ulemâya,
“Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (mes’eleyi bilenlere) sorun.”283 buyurmak
sûretiyle de ulemânın dışındaki halka bu mükellefiyetlerini
bildirmiştir.
Ebû Zerr Gifârî (r.a.), Hz. Seleme’ye şöyle demiştir: “Ey Seleme,
(zâlim) sultanların kapısına gitme! Çünkü sen, onların
279 Fahruddin er-Râzî, a.g.e, c. 21, s. 480
280 Ebû Dâvud, Kitâbu’s-Sayd, B. 24-25, Hds. 2859; Neseî, Kitâbu’s-Sayd ve’z-
Zebâih, B. 24, Hds. 4289; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 59, Hds. 2357
281 Ebû Dâvud, Kitâbu’s-Sayd, B. 24-25, Hbr. 2860
282 3/Âl-i İmran, 187
283 21/Enbiyâ, 7
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 90 -
dünyalığından bir şey elde edemezsin. Fakat onlar senin, onların
dünyalığından daha faziletli olan dinini alırlar.” 284
Kâ’b b. Ucra’dan (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Dinleyin!
Benden sonra (zâlim) idareciler çıkacağını işittiniz mi? Kim onlara
yaklaşır, yalanlarını doğrular, zulümlerine yardımcı olursa, o kimse, benden
değildir, ben de onunla değilim. (Âhirette de) Havz’ın başında yanıma
gelemez. Kim onlara katılmaz, yalanlarını doğrulamaz, zulümlerine
yardımcı olmazsa, o kimse, bendendir, ben de onunlayım. Havz’ın başında
da yanıma uğrayacaktır.” 285
Yegâne hayat nizamı İslâm, yeryüzündeki zulmün her türlüsünü
kökten söküp kaldırmak ve onun yerine adâleti yerleştirmek
için inzâl olmuştur... İslâm’ın hedefi budur!... İslâm Dini’nin hedefi
zulmü ortadan kaldırmak ve zâlimi ıslah etmek iken, kendisini
İslâm’a mal etmeye çalışan, müslüman olduğunu beyan eden ilim
ehli, nasıl oluyor ki, zâlim egemenlerin ve ezici zulmün yanında
yer olabilir?... Yer alanların, durumu ve hükmü nedir?... Ümmü
Seleme’nin (r.anhâ) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.):
“Sizin üzerinize birtakım emirler tayin edilecektir. Siz, onları bilip itiraz
edeceksiniz. O hâlde her kim kerih görürse beraat etti, her kim itirazda
bulunursa kurtuldu demektir. Lâkin kim rızâ gösterir de tâbi olursa (günaha
girer ve cezâ görür).” Ashâb: “Ya Rasûlullah, onlarla savaşmayalım
mı?” demişler. (Rasûlullah:) “Hayır, namaz kıldıkları müddetçe!”
buyurmuş. 286
Zâlimin her türlü zulmünü kerih görüp ona itiraz eden, eliyle,
diliyle ve kalbiyle değiştirmeye çalışanlar kurtulurlar... Fakat kim
ki, zâlimin zulmüne karşı çıkmaz, itiraz etmez ve onu değiştirmeye
çaba harcamaz, aksine zâlime zulmünde yardımcı olursa, o
kimse de zâlim gibidir, zulme ortaktır... İslâm, bu tip zâlimlere
ortak olan, dolayısıyla zulüm işleyen kimseleri, kim ve ne olursa
olsun reddeder... Özellikle bunlar, ilim ehli kişiler iseler, onları asla
kabul etmez ve suçlarının çok daha korkunç, cezalarının çok daha
ağır olduğunu beyan eder...
Ebû Hüreyre’den (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Cübbü’l-Hüzn (veya) Cübbü’l-Hazan’dan Allah’a sığınınız!”
284 Ebû Davud Terceme ve Şerhi, Hzr. Necati Yeniel - Hüseyin Kayapınar, İst.
1991, c.11, s. 38-39
285 Nesâî, Kitâbu’l-Biat, B. 36, Hds. 4190; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 61, Hds.
2360; Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr, c. 1, s. 398, Hds. 115; el-Munzirî, a.g.e., c.
4, s. 451, Hds. 5, Ahmed bin Hanbel’den c. 4, s. 452, Hds. 6-7; Taberânî, İbn
Hıbban, Ahmed bin Hanbel ve Ebû Ya’lâ’dan
286 Müslim, Kitâbu’l-İmâre, B. 16, Hds. 63
BEL’AM
- 91 -
Sahâbîler: ‘Yâ Rasûlallah, Cübbü’l-Hüzn (veya) Cübbü’l-Hazen
nedir? diye sordular. Rasûlullah (s.a.s.), onlara cevaben: “Cehennemde
öyle bir deredir ki, cehennem her gün dört yüz defa ondan
(Allah’a) sığınır.” buyurdu. Sahâbîler: ‘Yâ Rasûlallah, kimler bu dereye
girer?’ diye sordular. Rasûlullah (s.a.s.): “O dere, amelleri ile
riyâkârlık eden Kur’ân okuyucuları için hazırlanmıştır. Allah’ın en çok
öfkelendiği kurrâlardan (Kur’ân bilen âlimlerden) bir kısmı da,
şüphesiz emirleri (yöneticileri) ziyâret eden kurrâlardır.” buyurdu.
(Râvî) el-Muhâribî dedi ki: “Emirlerden maksat, zâlim olan
emirlerdir. 287
el-Hasanü’l-Basrî’den (rh.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Bu ümmet, Kur’ân okuyanları emirlerine (idarecilerine) meyletmedikçe,
sâlihleri, facirlerini ‘temizsiniz’ diyerek tezkiye etmedikçe, hayrı,
yani iyi işleri bol olanları, şerri bol olanları batıl zanlara sevk etmedikçe,
Allah’ın eli ve himayesi altındadırlar. Fakat bunları yaptıkları zaman Allah
elini onlardan kaldırır ve onların üzerine zorba olanlarını musallat eder
ve bunlar da onlara, azâbın en kötüsünü tattırırlar ve Allah da onlara,
ihtiyaç ve fakirlik de vurur. Ve kalblerini korkuyla doldurur.” 288
Muttakî ulemâ, halktan ve egemen yöneticilerden müstağnî
olmalıdır... Eğer halka ve egemen yöneticilere maddî bir bağ ile
bağlanacak olursa, onlara boyun büker, ihtiyaçlarından dolayı
onların emirlerine girer... Bundan dolayı adâletli davranamaz!..
Halkın ve egemen yöneticilerin arzularına göre hareket eder...
Verdiği fetvâlar, halkın ve egemen yöneticilerin menfaatlarına
aykırı olamaz... Halk facir, egemen yöneticiler de zâlim tağutlar
oldukları bölgelerde, onlara muhtaç olup emirlerine giren ilim
ehli olan kişiler, hatâ üstüne hatâ yapar, zilletin en aşağılık olanına
düşerler...
Şu apaçık bir hakikattir ki, ümmet içinde iki sınıf insanın düzelmesi,
ümmetin düzelmesidir... Onların bozulması, ümmetin bozulup
bozguna uğramasıdır... Bunlar: Umerâ ve ulemâdır... Yani
egemen yöneticiler ve âlimler...289 Egemen yöneticiler ve âlimler,
katıksız iman ehli ve sâlih amel işleyenler olduğu müddetçe ümmet,
adâlet üzere olur, huzur ve saadet bulur... Eğer egemen yöneticiler,
adâleti, ihsanı, vicdanı terk eder, İslâm’dan uzaklaşır ve
Kur’ân’dan saparlarsa, o bölgenin âlimleri de onların memurları
olur, zulümde onlara yardımcı olurlarsa, ümmet, bozguna uğrar...
287 İbn Mâce, Mukaddime, B. 23, Hds. 256; Tirmizî, Kitâbu’z-Zühd, B. 36, Hds.
2490
288 Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 207, Hds. 821
289 Bk. Gazâlî, a.g.e., c. 1, s. 20, Dipnot: 19
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 92 -
Son yüz yıldan bu yana ümmet, bu korkunç felâketi yaşamaktadır...
Bu felâket ve bu bozgunun bitmesi için, umerâ ve ulemânın
tekrar İslâm’a dönmesi gerekir... Bütün gayr-ı İslâmî işlerden, yöntemlerden,
ideolojilerden vazgeçip katkısız bir şekilde İslâm’a teslim
olunca, zulüm, felâket ve bozgun biter...
Bu konuda ilim ehline çok büyük görevler düşmektedir... Onlar,
bir yanda halkı eğitip şuurlandırırken, diğer yanda zulüm
eden zâlim yöneticilerin ıslahına çalışacaklardır... Zâlimlerin zulmünü
gidermeye çalışacak, adâletin tekrar hâkim olması için çaba
göstereceklerdir... Muvahhid ve muttakî âlimin ölümü, âlemin
ölümü olduğu gibi, âlimin yanılması da insan kitlelerinin yanılması
ve hatâ etmesi demektir...
Ebû Hüreyre (r.a.)’ın rivâyetiyle Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“(Bir âlimin verdiği) yalnız fetvâ yüzünden hatâya düşen kişiye günah
yoktur. Bütün vebal, yalnız fetvâ veren (âlim)in boynunadır.” 290
Muaz b. Cebel (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Sizin için üç şeyden korkuyorum: Âlimin hatâsı (zellesi), münâfığın
Kur’ân’ı âlet ederek mücâdeleye kalkışması, dDünya nimetlerinin
size açılması.” 291
Ziyad b. Hudayr (r.a.) anlatıyor: “Bana, Ömer (r.a.): ‘Biliyor
musun İslâm’ı ne yıkar?’ diye sordu. ‘Hayır’ dedim. Şöyle açıkladı:
Onu, âlimin hatâsı (sürçmesi), münâfığın Kur’ân vâsıtasıyla
mücâdelesi, saptırıcı önderlerin hükmü!” 292
İmam Ömer (r.a.), Temimü’d-Dârî’ye (r.a.) gelip: “Âlimin
kayması nedir?” diye sordu. O da, şu cevabı verdi: “Âlim, insanlarla
birlikte kayar. Fakat insanlar da ona tutunurlar. Âlimin, o
hatâsından dönüp tevbe etmesi mümkündür. Fakat insanlar, o
yanlış harekete tutunmaya devam ederler.” 293 Emirü’l-mü’minin
İmam Ali (r.a.) şöyle der: “Hikmet sahibi kişilerin sözleri doğruysa
devâdır, yanlışsa hastalık. İlim ikidir: Yaratılıştan olan, duyup
bellenen. Duyulup bellenen bilgi, yaratılışta bilgi kabiliyeti yoksa
fayda vermez.” 294
290 İbn Mâce, Mukaddime, B. 8, Hds. 53; Ebû Dâvud, Kitâbu’l-İlm, B. 8, Hds.
3657; Dârimî, Mukaddime, B. 20, Hds. 161-162
291 Taberânî, Mu’cemus-Sağîr, c. 2, s. 395, Hds. 690; Kuzâî, a.g.e., s. 211, Hds.
712
292 Dârimî, Mukaddime, B. 23, Hbr. 220; Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-
Zühd, s. 327, Hbr. 1475
293 Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 321, Hbr. 1449
294 İmam Ali, Nehcü’l-Belâğa, s. 417
BEL’AM
- 93 -
Sorumluluğunun ve vazifesinin farkında olan âlim, çağındaki
her mes’ele ile ilgilenir, kendisindeki İslâmî ilimlerle çağın ilimlerini
ve teknolojisini birleştirmeye gayret eder... Sorumlu muttakî
âlim, çağının insanlarını ilgilendiren her türlü ilimle ve problemlerle
ilgilenir, bu konularda problemlere çözümler üretir... Siyasetten
ekonomiye, eğitimden hukuka ve sanayiden teknolojiye
bütün sosyal ve insanî mes’eleler muttakî âlimlerin mes’eleleridir.
Onların ilgi alanlarına girmeyen hiçbir hayatî ve insanî mes’ele
yoktur... Muvahhid ulemâ, bütün bu hayatî ve insanî mes’eleleri
yaratılış gayesi doğrultusunda, İslâmî ölçülerle ele alır ve en doğrusunu
ortaya koyarak adâletin sağlanmasına çaba gösterirler...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur: “De ki: ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler
bir olur mu? Şübhesiz, temiz akıl sahibleri öğüt alıp düşünürler.”295;
“Peki, sana Rabbinden indirilenin gerçekten hak olduğunu bilen kişi, o
görmeyen (âmâ) gibi midir? Ancak temiz akıl sahipbleri öğüt alıp
düşünebilirler. Onlar, Allah’ın ahdini yerine getirirler ve verdikleri
kesin sözü (misakı) bozmazlar.” 296
Peygamberlerin gerçek varisleri olan muttakî âlimler, peygamberlerin
yolundan giderek içinde bulundukları toplumlarda
hidayet rehberi olurlar... Hakka davet ettikleri toplumlara, varisleri
olduğu peygamberler gibi seslenir ve onları hakikatı beyan
ederler: “Ey kavmim, ben sizden, buna karşılık, bir mal istemiyorum.
Benim ecrim, yalnızca Allah’a aiddir.” 297; “De ki: ‘Ey kavmim, görüşünüz
nedir söyler misiniz? Ya ben, Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem
ve O da beni kendisinden güzel bir rızık ile rızıklandırmışsa? Ben, size
yasakladığım şeylere (kendim sahiblenmek sûretiyle) size aykırı düşmek
istemiyorum. Benim istediğim, gücüm oranında yalnızca ıslah etmektir.
Benim başarım, ancak Allah iledir. O’na tevekkül ettim ve O’na içten
yönelip dönerim.” 298
Sorumluluğun şuurunda olan ve vazifesini gereği gibi yapmaya
son imkanına kadar çaba gösteren muttakî âlimler, bu şekilde
davranırken, ilme ihânet edip ilimlerini dünya menfaatı karşılığında
satan ve Allah’ın apaçık ayetlerini gizleyenlerin durumu
nedir?.. Allah’ın ayetlerinde bu ilim hainlerinin durumu şu şekilde
beyan olunmuştur: Rabbimiz Allah şöyle buyuruyor: “Gerçekten
apaçık belgelerden indirdiklerimizi ve insanlar için kitabta açıkladığımız
hidayeti gizlemekte olanlar, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de
(bütün) lânet ediciler. Ancak tevbe edenler, (kendilerini ve başkalarını)
295 39/Zümer, 9
296 13/Ra’d, 19-20
297 11/Hûd, 29
298 11/Hûd, 88
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 94 -
düzeltenler ve (indirileni) açıklayanlar(a gelince) artık onların tevbelerini
kabul ederim. Ben, tevbeleri kabul edenim, esirgeyenim.”299; “Allah’ın
indirdiği kitabtan bir şeyi gözardı edip saklayanlar ve onunla değeri az
(bir şeyi) satın alanlar, onların yedikleri karınlarında ateşten başkası değildir.
Allah, kıyâmet günü onlarla konuşmaz ve onlar için acı bir azap
vardır. Onlar, hidâyete karşılık sapıklığı, bağışlanmaya karşılık azâbı satın
almışlardır. Ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar. Bu, Allah’ın kitabı şübhesiz
hak olarak indirmesindendir. Kitab konusunda anlaşmazlığa düşenler
ise, uzak bir ayrılık içindedirler.”300; “Hani kendilerine kitab verilenlerden:
‘Onu, mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve onu, gizlemeyeceksiniz’ diye
kesin söz almıştı. Fakat onlar, bunu, arkalarına attılar ve ona karşı az bir
değeri satın aldılar. O aldıkları şey, ne kötüdür.” 301
İmam Kurtubî (rh.a.) tefsirinde, Bakara Sûresinin 174. âyetini
tefsir ederken şöyle der: Bu ayet-i kerime her ne kadar yahudî
âlimleri hakkında ise de, elde edeceği dünyalık sebebiyle kendi
isteğiyle hakkı gizleyen müslümanları da kapsamına alır.302 İmam
Taberî diyor ki: Âyet, her ne kadar bu özel kişilere işaret etmekte
ise de hükmü, Allah’ın insanlara açıklamasını farz kıldığı bilgileri
saklayan herkesi içine almaktadır. İslâm Dini, Allah’ın insanlara
gönderdiği bilgileri onlardan gizlemeyi yasaklamış ve bunu yapanların
lânetleneceklerini beyan etmiştir. 303
İbn Kesir (rh.a.) Âl-i İmrân Sûresi’nin 187. âyet-i kerimesini
tefsir ederken şunları kaydediyor: “Bu ifâde, Ehl-i Kitab’ı azarlama
ve tehdiddir. O Ehl-i Kitab ki, Allah Teâlâ, peygamberlerinin
dilinden Muhammed’e (s.a.s.) iman edeceklerine, insanlar arasında
O’nun adını anıp yücelteceklerine ve Peygamber olarak Allah
Teâlâ kendisini gönderdiğinde O’na uyacaklarına dair söz almıştı.
Onlar ise, bunu gizlediler, basit dünyevî bir haz, alçak ve boş bir
karşılık ile O’nun dünya ve âhirette va’d etmiş olduğu hayra karşı
çıktılar. Verdikleri söz ve biat ne kötü oldu. Bu âyette aynı zamanda
bilginler uyarılmakta ve Ehl-i Kitab’ın gittiği yoldan giderek,
onların başlarına gelen akibetin kendi başlarına gelmesinden ve
bu sebeble insanların onların yoluna girmesinden sakındırılmaktadır.
Âlimlere düşen sahib oldukları, faydalı ve salip amellere ileten
ilmi, etraflarında bulunanlara bolca vermeleri ve bilgilerini
saklamamalarıdır.” 304
299 2/Bakara, 159-160
300 2/Bakara, 174-176
301 3/Âl-i İmrân, 187
302 Kurtubî, a.g.e., c. 2, s. 479
303 Ebû Câfer Muhammed bin Cerir et-Taberî, a.g.e., c. 1, s. 384; Ayrıca bk.
Fahruddin er-Râzî, a.g.e., c. 4, s. 109
304 İbn Kesir, a.g.e., c. 4, s. 1502-1503
BEL’AM
- 95 -
İlmi gizleyip halka anlatmayanlar veya İslâm topraklarını işgal
eden müstevli egemen tağutların emriyle ve onların zâlim yönetimlerine
zarar vermeyecek şekliyle ilmi yorumlayarak halka açıklayıp
onları yanıltanlar, ayet-i kerimelerde böyle anlatılmıştır...
Önderimiz Rasûlullah da (s.a.s.), ilmî hakikatları, dünya menfaatı
karşılığında saklayanların kıyâmetteki azablarının çetin olacağını
beyan buyurmuştur...
Ebû Hüreyre (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdular:
“Hıfz ettiği bir ilim kendisine sorulup da onu gizleyen bir adam, kıyâmet
günü ateşten bir gem onun ağzına vurulmuş olduğu hâlde (mahşere)
getirilir.” 305
Eyyüb (rh.a.) anlatıyor: el-Kasım (b. Muhammed b. Ebû Bekr)’e
(bir şey) sorulduğunu işitmiştim (de) o, şöyle cevab vermişti: “Vallahi
biz, sorduğunuz her şeyi bilmiyoruz. Bilseydik ne (bunu) sizden
saklardık, ne de (bunu) sizden saklamamız bize helâl olurdu.” 306
İman ve vicdan sahibi olan ilim sahibi bir kişi, ilmini saklayamaz!..
İlmiyle, hem kendi amel eder, hem de diğer insanların ondan
faydalanmasını ister... Her şeye rağmen ilmini yayan ve toplumun
rehberliğinde bulunan âlimler çağlar boyu var olmuş ve var
olmaya devam edecektir de!... Her ne kadar ilme ihânet edenler
olmuşsa da, ilme sadakat gösterenler de azınlık da değildirler...
Onlar, birer hazine olan ilimlerini, Allah yolunda her muhtaç olana
sarf etmişlerdir...
Ebû Hüreyre (r.a.)’ın rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah
(s.a.s.): “Kendisinden istifâde edilmeyen bir ilmin misali, kendisinden Allah
yolunda harcama yapılmayan bir hazinenin misali gibidir.” 307
Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur: “Altını ve gümüşü biriktirip
de Allah yolunda harcamayanlar... Onlara, acı bir azâbı müjdele.” 308
“Kendilerine kitab verdiklerimiz, O’nu (Peygamberi) çocuklarını tanır
gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir bölümü bildikleri hâlde mutlaka
gerçeği gizlerler.” 309
305 İbn Mâce, Mukaddime, B. 24, Hds. 261; Tirmizî, Kitâbu’l-İlm, B. 3, Hds. 2787;
Ebû Dâvud, Kitâbu’l-İlm, B. 9, Hds. 3658; Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr, c. 1, s.
169, Hds. 105; Zubeyr İbn Harb, Kitâbu’l-İlm, s. 182, Hds. 142; el-Munzirî,
a.g.e., c. 1, s. 172-173, Hds. 1-4, İbn Hıbban, Beyhakî ve Hakim’den
306 Dârimî, Mukaddime, B. 17, Hbr. 113; Zubeyr İbn Harb, Kitâbu’l-İlm, s. 182,
Hbr. 139
307 Dârimî, Mukaddime, B. 46, Hds. 562; İbn Hacer el-Askalânî, Metâlibu Âliye,
c. 3, s. 63, Hds. 3026; Ayrıca bk. Ahmed bin Hanbel, Müsned, c. 2, s. 499
308 9/Tevbe, 34
309 2/Bakara, 146
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 96 -
“Onlar cimrilikte bulunurlar, insanlara da cimriliği emreder(önerir)
ler ve Allah’ın, fazlından kendilerine verdiğini gizli tutarlar. Biz, o
kâfirlere aşağılatıcı bir azab hazırlamışızdır.” 310
Yezid b. Ebi Habib (r.a.) şöyle anlatır: Âlim ve fakîh bir kimsenin
imtihanı, kendisinin yerine konuşacak biri olduğu hâlde,
dinlemekten daha çok konuşmanın ona hoş gelmesidir. Çünkü
dinlemekte, selâmet ve ilimce artma vardır. Kulak veren, zaten
konuşmanın ortağıdır. Konuşmakta ise, Allah’ın koruması müstesna
şaşırmak, zînetlenmek, fazlalaştırmak veya eksiltmek vardır.
Bu âlimlerin bir kısmı, insanların bir kısmını, “şerefleri ve ileri gelmeleri
sebebiyle” kendisiyle konuşmaya daha çok hak sahibi sayar
da, miskinleri hakir görür, onları ilme layık görmez. Âlimlerden,
ilmini saklayan ve öğretmeyi kayıp görenler de vardır. İlmin, ancak
kendisinde bulunmasını arzu eder. Onlardan bir kısmı, ilimde
sultan gibi davranır ve bir sözünün reddolunmasına kızar. Onlardan
bir kısmı, kendini fetvâ makamına tayin eder de şayet ona,
bilmediği bir mes’ele getirilirse, “bilmiyorum” demekten utanır,
atar ve böylece lüzumsuz külfete girenlerden yazılır. Onlardan bir
kısmı, her işittiğini rivâyet eder. O kadar ki, sözünün desteklenmesi
için yahudî ve hristiyanların sözlerini rivâyet ederler. 311
Yezid b. Ebi Habib’in (r.a.) bu beyanları, ilme ihânet eden ilim
ehlini çok güzel bir şekilde açıklamaktadır!..
Rabbimiz Allah’ın: “Kulları içinde ise, Allah’dan ancak âlim olanlar
içleri titreyerek korkar.”312 diye vasıflandırdığı muttakî âlimlerden
sunulan birkaç örnekte görüldüğü gibi, yalnızca Allah’dan korkan
âlimler, topluma hidayet rehberleri olabilirler... Onlar, hakikatları
apaçık izah edebilirler... Onlar, Allah’dan başkasından korkmadan,
gerek egemen yöneticilerde, gerekse yönetilen halk kitlelerindeki
noksanlıkları görür, teşhisini kor ve tedâvi yöntemlerini beyan
ederler...
Şehid imamımız İmam Ebû Hanife (rh.a.) korkunun psikolojik
ve sosyolojik yönlerini şöyle beyan eder, “el-Âlim ve’l-Müteallim”
adlı eserinde: “Talebe: “Ne kadar güzel söylediniz. Fakat acaba
bir şeyden korkan yahut bir şeyden menfaat uman kimse, kâfir
olur mu?” Âlim (rh.a.): “Bir insanın korkması ve umması, iki değişik
durumda bulunur. Bir kimseden uman yahut korkan kimse,
onun Allah’ın izni olmadan kendisine zarar veya fayda vermeye
muktedir olduğu görüşünde ise, kâfir olur. Diğer durumda ise, bir
310 4/Nisâ, 37
311 Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 24, Hbr. 48
312 35/Fâtır, 28
BEL’AM
- 97 -
kimse, hayrı Allah’tan umduğu yahut Allah’ın kendisini başkalarının
eline düşürmek, veya bir şeyi sebep kılmakla vereceği belâdan
endişe ettiği için başkasından korkar veya umarsa bu kimse, kâfir
olmaz. Çünkü baba, evlâdının kendisine faydalı olmasını, kişi hayvanının
kendisini taşımasını, komşusunun kendisine iyilik etmesini,
devlet başkanının kendisini korumasını umar. Bu durumda
kâfirlik bahis konusu olmaz. Çünkü umduğunu Allah’tan ummaktadır.
Kendisini, evlâdından ve komşusundan faydalandırmasını,
içtiği ilaç vesilesiyle şifâ ihsan etmesini Allah’tan ümit eden kimse
kâfir olmaz.
İnsan bazen şerrden korkar. Allah’ın kendisini kötü şeylerle
mübtelâ kılmasından korkarak kaçar. Meselâ, Allah’ın Rasul seçtiği
ve kelâmı ile mümtaz kıldığı Hz. Mûsâ (a.s.), Allah ile arasında
hiçbir elçi olmadan: “Beni, öldürmelerinden korkarım.”313 demişti.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), (hicret esnâsında) mağaraya saklanmıştı.
Bu durumda, onlar için küfür, kat’iyyen bahis mevzuu olamaz.
Kezâ insan, yırtıcı hayvanlardan, yılan yahut akrepten veya
evinin yıkılması, sel âfeti ve zarar verecek yiyecek ya da içeceklerden
korkar. Bütün bu durumlarda insana küfür veya şüphe hâli
değil, ancak korkmak ârız olmuş olur.
Talebe: “Şüphesiz bildiklerimizi söylediniz. Fakat bu
mahlûklardan, Allah’tan korktuğundan daha çok korkan
mü’minin durumu nedir? Bunu açıklayın.” Âlim (rh.a.): “Mü’minin,
Allah’tan daha çok korktuğu hiçbir varlık yoktur. Zirâ mü’min
şiddetli bir şekilde hastalandığı yahut Allah’tan gelen kötü bir
musîbete uğradığı zaman bile gizli veya açık olarak: ‘Yâ Rabbi, ne
kötü yaptın!’ demez. Bunu, içinden de söylemez. Buna mukabil
Allah’ı daha çok zikreder. Eğer bu musîbetin yüzde biri, dünya
hükümdarlarından birisinden gelmiş olsa idi, o kimse, güvendiği
kimselere hükümdarın duymadığı yerde onun zulmünü, kalbi ve
lisanı ile ifâdeden çekinmezdi. Hâlbuki mü’min, gizli, âşikâr, sıcak,
soğuk her yerde Allah’ın emrini gözetir. Dünya hükümdarlarının
emirleri ise, gizli, açık, isteyerek, ya da istemeyerek her hâl ve
kârda gözetilmez. Meselâ, bazen mü’minin soğuk bir gecede yıkanması
gerekir. Hoşuna gitmese de uykusundan uyanır, Allah’tan
başkasının bilmediği bir durum için ve sırf Allah’tan korktuğu için
gusleder. Kezâ, şiddetli sıcakta, susuzluktan yanıp kavrulduğu
hâlde orucunu tutar. Yanında kimse bulunmadığı hâlde Allah’ın
emrini gözetir, sabreder. Allah’tan korktuğu için feryad etmez.
Buna mukabil bir kimse, bir hükümdarın huzurunda bulunduğu
müddetçe ondan korkar, fakat uzaklaşınca korkmaz. Bütün
313 28/Kasas, 33
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 98 -
bunlardan anlıyoruz ki, mü’minin, Allah’tan daha çok korktuğu
hiçbir varlık yoktur.” 314
Enes b. Malik’in (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah
(s.a.s.): “Âlim, ilmiyle Allah rızâsını aradığında her şey kendisinden saygıyla
karışık bir korku duyar. Fakat ilmiyle mal yığmak istediğinde kendisi,
her şeyden korkar.” 315
Muttakî ve muvahhid İslâm ulemâsı, tarih boyunca icrâ ettiği
ve ümmet için başarılı olduğu asil vazifesini, bugünde yerine getirmekle
mükelleftir... Dünyanın neresinde olursa olsun, sorumlu
muttakî âlimler, mutlaka hep beraber Allah’ın ipi olan Kur’ân’a
sarılarak, Sünnet üzere yaşamaları ve bir araya gelip, bir bilek bir
yürek olarak ümmetin velâyet hakkı gereği “Ehl-i Hâl ve’l-Akd”i
oluşturmaları gerekir... Yetkili muttakî âlimlerden meydana gelen
ümmetin “Ehl-i Hâl ve’l-Akd”i “önderliği” gündeme getirerek,
koparılmış olan başı, çırpınan başsız gövdeyle birleştirecektir...
Böylece, bir vücudun organları olarak, Rasûlullah (s.a.s.) tarafından
tarif edilen muvahhid mü’minlerin her biri, ümmet vücudundaki
aslî yerini almış olacaktır...
Abdullah b. Amr’ın (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah
(s.a.s.): “Müslümanlar, kendilerinin dışındaki kimselere karşı bir el (tek
yumruk hükmünde)dirler.” 316
Ümmetin velâyetini ehline teslim edecek ve hidâyet önderleri
konumunda olan muttakî ulemâ, İslâmî ilimlerini çağın sosyal ve
fen ilimleriyle birleştirip teknoloji ile barışık bir hayatı gündeme
getirmeleri gerekir... Hayatî her konuda ilerinin ilerisinde birer
önder olan muvahhid âlimler, bulundukları toplumlarda her yönleriyle
örnek şahsiyetler olup her biri birer hidâyet rehberleridir...
Allah’ın izni ve yardımıyla ulemânın tevhid ve sâlih amel üzere
insanlara önder olmaları, karanlığa gömülmüş çağı aydınlatacak
ve câhiliyyenin insan fıtratına aykırı bütün değerlerinden insanları
kurtaracaktır!... Kalplerdeki, beyinlerdeki ve yaşanan hayattaki
bütün câhilî değerler yerlerini, insan fıtratına uygun fıtrat dini
olan İslâmî değerlere bırakacaktır... İslâmî değerler, hayata egemen
olacak ve insanlık İslâm’ın aydınlığında, Kur’ân ve Sünnet
rehberliğinde huzur, barış ve saâdete kavuşacaktır...
314 İmam-ı Âzam’ın Beş Eseri, çev. Mustafa Öz, İst. 1981, s. 36-38
315 Suyûtî, a.g.e., c. 3, s. 8, Hds. 2739 -5667-; Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs’den. Hadis,
zâiftir. Geniş bilgi için bkz. Münâvî, Feyzu’l-Kadir, c. 4, s. 371, Hds. 5657
316 Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Cihad, B. 147, Hds. 2751; İbn Mâce, Kitâbu’d-Diyet, B.
31, Hds. 2683; Neseî, Kitabu’l-Kasâme, B. 8, Hds. 4707-4708; Kuzâî, a.g.e., s.
59, Hds. 118
BEL’AM
- 99 -
Yaşadıkları çağda ve toplumda, toplumsal önderlik vazifesini
yüklenmiş olan şuurlu ulemâ, çağından sorumlu olduğu idrâkiyle
hareket edip, her şeye ve herkese karşı görevlerini hakkıyla yerine
getirmeye çalışmalıdır... Görevin şuurlu ve hakkıyla yapılması,
özlenen, arzulanan ve beklenen hayırlı sonucu verecektir. Çağın
ve ümmetin problemlerini, İslâmî ölçülerde çözmeye ve hayırlı bir
sonuca bağlamaya ehil (Ehl-i Hâl ve’l Akd) olan muttakî ulemânın,
mü’min müslümanlara önder olup her türlü krizden kurtulmaya
ve kurtarmaya çalışması gerekir... Ümmetin velâyeti, tabii olarak
muttakî ulemâ’ya aittir... Üstlendikleri velâyet hakkını gereği gibi
yerine getirmeleri ve önderlik konusunu asla ihmal etmemeleri
lâzımdır... Dünya barışının ve insanlık huzurunun şartı budur!.. 317
Tefsirlerden İktibaslar
Mevdûdi der ki:
“Onlara kendisine âyetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat. O,
bundan sıyrılıp-uzaklaşmış, şeytan da onu peşine takmıştı. O da sonunda
azgınlardan oluvermişti.
“Eğer biz dileseydik, onu bununla yükseltirdik. Ama o yere meyletti
(veya yere saplandı), hevâsına uydu. Onun durumu üstüne varsan da
dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan
köpeğin durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalanlayan topluluğun durumu
böyledir. Artık gerçek olan haberi onlara aktar. Umulur ki düşünürler.” 318
“Onlara kendisine âyetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat..”:
Âyet metninin ifadesine göre, âyette geçen kişi misal olsun diye
uydurulmuş hayali bir şahsiyet değil, aksine gerçekten yaşamış birisidir.
Allah ve Rasûlü, o kimsenin ismini anmadılar, zira olayın
aktarılmasından umulan gaye isim zikredilmeden de gerçekleşmektedir.
Böylece, adını zikrederek ona lüzumsuz bir şöhret sağlamaktan
kaçınmak için, o kimsenin adı gizlenmiştir. Gerek Kur’an
ve gerekse hadis-i şeriflerde genellikle nezih ifade üslubuna sık sık
rastlanmaktadır. Bundan dolayı Kur’an ve Sünnet, ibret alınması
için, kötü bir örnek olarak naklettikleri şahsın ismini zikretmemişlerdir.
Mamafih, yine de bazı müfessirler, eski zamanlarda veya Hz.
Peygamber (s.a.s.) devrine ait bazı hususî isimler zikretmişlerdir.
Mesela bazıları, Baura’nın oğlu Bel’am’ın ismini, diğer bir kısmı
da Ümeyye bin Essalt ve Seyf ibn er-Rahib’in ismini zikrederler.
Fakat gerçek şu ki, Kur’an ve Hadis, âyette geçen şahsın kimliğini
317 Kul Sadi Yüksel, Çağ ve Ulemâ, Misyon Y., s. 75-151
318 7/A’râf, 175-176
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 100 -
tanıtmamıştır. Bu yüzden, bu hâlâ sırdır, ama bu örnek aynı davranışı
sergileyen herkes için geçerlidir.
“…Onun durumu üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına
bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir.”: Bu paragraf
çok önemli bir konuyu içerdiği için, geniş izahlar gerektirir.
Kötü örnekler olarak gösterilmiş olan şahsın, Allah’ın vahyi hakkında
malumatı vardı ve Hakikati de bizzat tanıyordu. Bundan
dolayı, haklı olarak sahip olduğu bilginin onu, bâtıl olduğunu bildiği
yoldan koruması ve doğru olduğunu bildiği yola sevk etmesi
beklenmişti. Sonra, vahye uygun hareket etmesi icabınca Allah da
onu, üstün insan mevkiine çıkartacaktı. Fakat o, dünya menfaatlerine,
hırs ve rahatına yönelip çeşitli günahlara kapılarak bu behimî
arzuların hırsına öyle yenik düştü ki, sonunda bütün yüce olan
şeyleri bir kenara iterek tüm aklî ve ahlakî terakki yetilerini boşa
harcadı. Böylece bilgisinin isteklerine uygun gözetmesi gereken
bütün sınırları aştı. Hemen yanı başında hazır beklemekte olan
Şeytan da, ahlakî zaafları nedeniyle kasden ve amden Hakk’tan
yüz çevirdiğini görünce, derhal onu kendi azdırma ve saptırması
altında tümüyle iradesini ve aklını yitirmiş insanların arkadaşlığına
katılıncaya, onu bu dereceye düşürünceye kadar kovalar.
Allah böyle bir kimseyi, hırs ve şehvette tıpkı bir köpeğe
benzetmiştir. Zira köpek bu tip karakteriyle meşhurdur. Dışarıya
sarkan dili ve akan salyası, onun doymak bilmeyen oburluğunu
gösterir, kendisine bir taş parçası atıldığında bile yer koklayarak
o yöne doğru süratle koşar ve belki bir kemik olabilir umuduyla,
onu dişler. Kendisi gibi daha birçok köpeğin doymasına yetecek
bir leşe rastladığı zaman da onun bencilliği, bu son derece güçlü
sahip olma hırsı açıkça ortaya çıkar ve başka hiçbir köpeği buna
ortak yapmak istemez. Köpeğin diğer bir belirgin özelliği de şehvete
aşırı düşkün olmasıdır. Bu yüzden iman ve bilginin kendisine
telkinde bulunduğu yasakları çiğneyen dünyaperest insan işte
böyle bir köpeğe benzetilmiştir. Tıpkı bir köpek gibi o da sadece
midesini dolduracak ve şehvetini tatmin edecek yolların peşine
düşecektir.
Yine Mevdûdi, 62/Cum’a sûresi, 5. âyetin tefsirinde şöyle der:
“Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu (içindeki derin anlamları,
hikmet ve hükümleriyle gereği gibi) yüklenmemiş olanların durumu, koskoca
kitap yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalan
saymakta olan kavmin durumu ne kadar kötüdür. Allah, zâlim olan bir
kavmi hidâyete erdirmez.” 319
319 62/Cum’a, 5
BEL’AM
- 101 -
“Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu (içindeki derin anlamları,
hikmet ve hükümleriyle gereği gibi) yüklenmemiş olanların…”: Bu
cümle biri umumi, diğeri hususi iki anlamı birden tazammun eder.
Umûmi anlamı şu şekildedir: “Kendilerine Tevrat verilmesine ve
ona göre amel etmekle sorumlu tutulmalarına rağmen, bu sorumluluklarının
bilincinde olmamış ve bunu yerine getirmemişlerdir.”
Hususi anlamı ise şöyledir: “Tevrat” yüklenmiş kimseler olmaları
nedeniyle, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) herkesten önce uymalıydılar.
Çünkü Tevrat’ta açıkça Hz. Peygamber’in (s.a.s.) geleceği müjdesi
verilmiştir. Ancak buna rağmen Yahûdiler, Tevrat’ın mesajına aldırmaksızın,
Hz. Peygamber’e (s.a.s.) herkesten daha fazla karşı
çıkmışlardır.
“…Yüklenmemiş olanların durumu, koskoca kitap yükü taşıyan eşeğin
durumu gibidir.”: Yani, tıpkı ne taşıdığını bilmeyen üzerine kitaplar
yüklü merkep gibidirler. Yahûdiler de, adeta bir merkep
gibi Tevrat’ı yüklenmişlerdir ve o kitabın kendilerine ne tür sorumluluklar
tevdi ettiğini bilmemektedirler.
“Allah’ın âyetlerini yalan saymakta olan kavmin durumu ne kadar
kötüdür.”: Yani onların durumu merkepten daha beterdir; zira
merkep kendisine şuur verilmediği için mazurdur. Ancak onlara
şuur verildiği gibi ayrıca Tevrat’ı okuyor ve anlıyorlar. Fakat buna
rağmen, yine de bu öğretiyi uygulamaktan kaçınmakta ve Hz.
Peygamber’i (s.a) bile bile reddetmektedirler. Oysa bu peygamberler,
Tevrat’a göre hak bir peygamberdir, ayrıca Tevrat’ı anlamadıkları
şeklindeki iddiaları da mazeret değildir, aksine onu anlıyor
ama Allah’ın âyetlerini bile bile yalanlıyorlar. 320
Elmalılı der ki:
175: Ey Resulüm, onlara hatırlat ve kendilerine şu alçağın kıssasını
da oku ki, o alçağa âyetlerimizi vermiştik, ilmî ve dinî haysiyeti
vardı. İşte o alçak, âyetlerimizden sıyrıldı çıktı da onu şeytan
kendisine uydurdu, o da sapıklardan biri oldu.
176: “Ve eğer dileseydik hiç şüphesiz Biz onu o âyetlerle yükseltirdik.
Lâkin o alçak, yere saplandı, dünya ve sefâlete meyletti,
kendi hevâ ve hevesine uydu da o âyetlerden sıyrıldı, dinden çıktı,
alçaldıkça alçaldı. Demek ki, yükselmesine İlâhî irâde meydan vermedi,
kendi haline bırakıldı da bu düşüşten kurtulamadı. Bunun
Hz. Mûsâ zamanında İsrâiloğulları âlimlerinden Bel’am b. Ebr veya
Ken’anîler’den Bel’am b. Baura namında birisi olduğuna veya
Araplar’dan Ümeyye b. Ebissalti Sakafî hakkında nazil olduğuna
320 Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 102 -
dair birkaç rivâyet vardır. Bel’am’ın bazı ilâhî kitaplara bilgisi vardı,
duâsı makbul bir veli iken Arz-ı Mukaddes’e girme meselesinde
Hz. Mûsâ’nın veya Yûşâ’nın aksine dünya sevgisi ile zorbalara
arka çıkmıştı. Ümeyye b. Ebissalt da bazı din kitaplarını okumuş
ve bir peygamberin geleceğine inanmıştı, o gelecek peygamberin
kendisi olması ümidine kapılmıştı. O sırada Hz. Muhammed’e peygamberlik
verilince hasedinden dolayı küfre sapmıştır. Diyebiliriz
ki, asıl kıssa Bel’am olduğu halde nüzul sebebi Ümeyye olmuştur.
Fakat âyet şunu gösteriyor ki, kıssadan maksat herhangi bir şahsın
tarifi değil, onun halini dile getirmek ve karakterini söz konusu
etmektir. Mademki, o hevâ ve hevesine uydu, dinden sıyrılıp çıktı
ve insanlık bakımından alçaldı, işte artık onun temsili bir köpek
temsili gibidir, sen onu sevk etsen de kehler, bıraksan da kehler,
yani onu yorsan da dilini çıkarıp solur, kendi haline bıraksan da
dilini çıkarıp solur, hiçbir zaman ıstıraptan, acıdan kurtulamaz.
Köpeğin en aşağılık hali de başka hiçbir hayvanda bulunmayan
bu soluyuştur. İşte o kimsenin halindeki düşüş, köpeğin mesel olmuş
olan bu aşağılık hali gibidir. Yani alçalmanın en son kertesidir.
“Onları uyarsan da, uyarmasan da birdir.”321 İşte bu mesel âyetlerimizi
inkâr eden o kavmin meselesidir ki onlar, “Tevrat’ı miras alan ve
onu şu alçak dünyanın çıkarlarına değişen o bozuk nesildir.” O
inkârcı kavimdir. İşte sen onlara bu kıssayı anlat ki, belki biraz düşünürler.
İçlerinde bundan ders alacaklar bulunur. Yani sen, bu ihtimali
de hesaba katarak anlat. 322
Yine Elmalılı, 62/Cum’a sûresi, 5. âyetin tefsirinde der ki:
Bu âyette ilmiyle amel etmeyenlerin kınanması için buyruluyor
ki; kendilerine Tevrat yükletilmiş, öğretilip mânâsıyla amel
etmeleri teklif edilmiş olup da sonra onu yüklenmemiş; içindekini
anlayıp gereğince istifade ve amel etmemiş bulunanların meseli
yani mesel haline gelmiş tuhaf halleri ki, bilginiz, kendimizi
Allah’a adamışız ve okur-yazarız diye yüklerle kitap sırtlanmış oldukları
halde, Tevrat’ın ve Beni İsrail peygamberlerinin, o Allah’ın
bir fazlı olan ümmi Nebî’si son peygamber hakkındaki haberlerine
itibar etmemiş, ahkâm ve ahlâkıyla doğruluk dairesinde amel
etme cihetine gitmemişlerdir. Böyle kimselerin hali o eşeğin haline
benzer ki sifirler, yani koca koca kitaplar taşır da içindekinden
hiç haberi olmaz, istifade etmez. Burada zikredilen “esfâr”
tâbirinde Tevrat’ın kısımlarına esfâr denildiğine işaret vardır. Bak
Allah’ın âyetlerini yalanlayan kavmin meseli ne çirkindir! Burada
ilmiyle amel etmeyenlerin hepsinin hâl ve mesellerinin böyle
321 2/Bakara, 5
322 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili
BEL’AM
- 103 -
çirkin olduğuna bir uyarı vardır. Allah da zâlimler topluluğunu
hidâyete erdirmez. Doğru yola çıkarmaz. Kendilerine hakkın delilleri
gösterildiği halde onlara inanmayıp da tasdik yerine tekzibi
koyan haksızların, o doğru yolu bulmaları, murada ermeleri
mümkün olur mu? 323
Seyyid Kutub, 7/A’râf sûresinin 175-176. âyetlerinin tefsirinde
der ki:
Bu sahne gerçekten hayret verici bir sahnedir. Bu dilin düşünce
ve tasvir yönünden zenginliğine dayalı, son derece yeni
bir manzara tasvir etmektedir. Burada yüce Allah bir insana
âyetlerini veriyor, üstün nimetleriyle onu donatıyor, ilminden ona
bir pay veriyor. Doğru yolu seçmesi, kendisi ile bağ kurması ve
yükselmesi için gereken en güzel fırsatı sağlıyor. Fakat o, bunların
hepsine rağmen, görüyorsunuz ya, bu işten sıyrılmak istiyor. Sanki
o, etine yapışık bulunan deriden sıyrılır gibi bu âyetlerden sıyrılıyor.
Çırpınarak, zorlanarak ve büyük bir çabayla ancak bunu üzerinden
atabiliyor. Bedenine yapışık halde bulunan derisinden bir
canlının yüzülmesi gibi bir sıyrılıştır bu. İnsanın bünyesi derinin
bedeni sarması gibi Allah’a iman duygusuyla sarılmış değil miydi?
İşte o, buna rağmen gördüğünüz gibi Allah’ın âyetlerinden sıyrılıyor,
kendisini koruyan örtüyü, bedenini muhafaza eden zırhı
atıyor, arzu ve isteklere uymak için doğru yoldan sapıyor, aydınlık
ufuklardan yuvarlanıyor, kapkaranlık çamura gömülüyor. Ve artık
şeytanın bir oyuncağı durumuna düşüyor. Şimdi artık hiçbir koruyucu
onu korumuyor. Kimse şeytandan onu muhafaza etmiyor. Ve
o, şeytana uyuyor. Şeytana bağlanıyor. Şeytan ona egemen oluyor.
Sonra bir de bakıyoruz ki, biz uğursuz, çirkin ve korkunç bir sahne
ile karşı karşıyayız. İşte şimdi biz bu tuhaf yaratık ile karşı karşıyayız.
Yeryüzüne çakılıp kalmış, çamura batmış bir yaratıktır bu.
Bir de bakıyoruz ki, bu yaratık köpek şekline girmiş, kovulsa da
kovulmasa da solumasını sürdüren bir köpek şekline. Bu hareketli
manzaraların hepsi birbirini izliyor, arka arkaya geliyor. İnsanın
hayatı burada olayı somut bir şekilde izliyor. Zaman zaman tepki
gösteriyor, hayret ediyor, heyecana kapılıyor. Bu sahnelerin sonuna
yani ardı arkası gelmeyen solumalar sahnesine gelindiğinde,
sahnenin tamamını kuşatan gizli direktiflerle dolu bulunan yorum
geliyor:
“İşte âyetlerimizi yalanlayanların durumu budur. Bu hikâyeyi onlara
anlat, ola ki, üzerinde düşünürler. Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine
zulmeden toplumun durumu ne kötü bir örnektir!” İşte onların örneği
budur. İnsanı doğru yola ileten âyetler, imanı aşılayan direktifler
323 Elmalılı, a.g.e.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 104 -
onların fıtratlarına ve bünyelerine ayrıca çevrelerini kuşatan bütün
varlıkların yapılarına da yerleştirilmiştir. Buna rağmen onlar
bunların hepsinden sıyrılmışlar. Sonra onların şekilleri değişmiş,
hayvanlaşmışlar. Bünyeleri çirkinleşmiş “insan”lık konumundan
hayvanların düzeyine düşmüşler... Çamurda debelenen köpeğin
seviyesine inmişler. Hâlbuki onların imandan kanatları vardı. Bunlarla
yüce âlemlere açılabilirlerdi. Ne var ki, onlar bu güzel makamdan
alçakların alçağı bir dereceye yuvarlanıyorlar!
“Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmeden toplumun durumu
ne kötü bir örnektir.” Bu örnekten daha kötü bir durum düşünebilir
mi? Doğru yoldan ayrılıp haktan uzaklaşmaktan daha çirkin
bir şey var mıdır? Yeryüzüne çakılıp kalmaktan, arzu ve isteklere
bağlanmaktan daha kötü ne olabilir? Bu hareketleriyle kendi nefislerine
zulmeden insandan daha fazla nefsine zulmeden birisi
düşünebilir mi? Kendisini koruyan örtüyü çıkarıp atan, bedenini
muhafaza eden zırhtan sıyrılan, böylece kendisini şeytanın oyuncağı
haline getiren ve ona bağlayan, şeytana binek yapan, onu
yeryüzüne çakılıp kalan şaşkınlık ve kararsızlık içindeki hayvanlar
âlemine sürükleyen ve sürekli köpeklerin soluyuşu gibi soluyan bir
hayvan haline getiren kişiden daha zâlim kim vardır?
Bu durumun nitelendirilmesi ve tasviri konusunda Kur’ân-ı
Kerim’in eşsiz, hayret verici ifade tarzından başka hangi söz bu
kadar eşsiz ve hayret verici ifade gücüne sahip olabilir? Sonra...
Bu sadece okunan bir haber midir? Yoksa çoğu zaman bir realite
olarak gerçekleştiğinden dolayı haber şeklinde verilen bir örnek
midir? Bu açıdan aktarılan bir haber midir?
Bazı rivâyetlerin kayıtlarına göre bu İsrailoğulları’nın Filistin’e
girmelerinden önce orada yaşayan iyi bir insanın haberidir.
Rivâyetler, bu adamın şaşkınlığa ve sapıklığa düşüşünü detaylarına
varıncaya kadar verirler. Bu rivâyetlerde olay öyle bir üslûpla
dile getirilmiştir ki, onun yahûdi kültürünün bir parçası olmadığını
söylemek çok zordur. En azından olayın tüm detaylarının kesinliği
sözkonusu değildir. Ayrıca bu rivâyetlerde birtakım farklılıklar ve
çelişkiler de vardır ki, bunlar aynı konuda daha fazla dikkatli olmamızı
gerektirmektedir. Rivâyete göre bu kişi İsrailoğulları’ndan
biri olan Bel’am b. Bâûrâ’dır. O’nun Filistin’in zorba yerlilerinden
biri olduğu da rivâyet edilmiştir. Araplar’dan Ümeyye b. Sait olduğu
da gelen rivâyetler arasındadır. Bu rivâyete göre ise, bu adam
Peygamberimiz’in (s.a.s.) çağdaşı olan, fâsık olan Ebû Amir idi.
Mûsâ’nın (a.s.) çağdaşı olduğu da rivâyet edilmiştir. Bir rivâyete
göre ise İsrâiloğulları’nın şehre girmeyi reddetmelere üzerine, kırk
yıllık çöl hayatından sonra İsrâiloğulları’nın zâlimleriyle savaşan
BEL’AM
- 105 -
Yûşâ bin Nûn zamanında yaşayan bir adamdı. Hatırlanacağı gibi
Kur’ân-ı Kerim’de bildirildiğine göre, onlar peygamberleri Hz.
Mûsâ’ya (a.s.) şöyle demişlerdi: “Git sen Rabbin ile birlikte savaş, biz
burada kalıyoruz.” 324
Ona verilen bu âyetlerin tefsirinde, onların kendisiyle duâ
edildiğinde kabul edilen “Allah’ın İsm-i A’zamı (en yüce adı) olduğu
da rivâyet edildiği gibi, Allah tarafından gönderilen bir kitap
olduğu ve onun da bir peygamber olduğu bildirilmiştir... Bundan
sonra haberin detayları birçok açıdan farklılık göstererek uzayıp
gider.
Bu nedenle biz “Fî Zılâl’il Kur’an’da” izlediğimiz metoda
bağlı olarak bu rivâyetlerin hiç birine dalmayı uygun görmedik.
Ayrıca Kur’an’ın metninde bunların hiçbiri yer almıyor. Bu konuda
Peygamber’e (s.a.s.) kadar varan sağlıklı bir hadiseye rastlayabilmiş
değiliz. Dolayısıyla biz bu haberin ötesini araştırmaya
gerek görmedik. Burada Allah’ın âyetlerini apaçık olarak gördükleri
halde, bu âyetlerin gösterdiği yolda yürümeyip onları yalan
sayanların durumu gözler önüne serilmektedir. Bu olay insanın
hayatında ne de çok gerçekleşiyor. Allah’ın dininin bilgisi kendilerine
bağışlandığı halde bu bilgiler doğrultusunda hareket etmeyenler
ne de çoktur! Onlar bu dini bilgiyi, hükümlerin yerini
değiştirmek ve onunla arzu ve isteklerine uymayı sağlamak için
vasıta kılıyorlar. Onlar bu bilgilerini kendi hevâ ve hevesleri ve
dünya hayatının nimetlerine sahip olduklarını zannettikleri efendilerinin
arzu ve istekleri doğrultusunda kullanırlar.
Nice din bilgini tanıyoruz ki, Allah’ın dinini gerçek anlamda
öğrendiği halde ondan sapar. Onu olduğundan başka türlü açıklar.
Bu bilgisini bilinçli tahrifler, yeryüzünün geçici hükümdarlarının
keyfine göre fetvâlar için kullanır! Bu tahrifler ve fetvâlarla
Allah’ın hâkimiyetini ve O’nun yeryüzündeki bütün mukaddeslerini
çiğneyenlerin saltanatını sağlama almaya çalışır!
Biz bu bilginler içinden; yasama Allah’ın haklarından biridir,
bu hakka kendisinin sahip olduğunu iddia edenlerin ilâhlık iddiasında
bulunmuş olacaklarını, ilâhlık iddiasında bulunanların ise
kâfir olduklarını, ayrıca o kişilere bu hakkı verenlerin ve onların
peşinden gidenlerin de kâfir sayılacaklarını bilen ve söyleyen kimseler
gördük. Bununla beraber bu gerçeği bilmelerine ve dinde
bu gerçeği bir zarûret olarak öğrenmelerine rağmen bu din bilginleri,
yasama hakkını kendinde gören ve bu hakkı iddia etmekle
ilâhlık iddiasında bulunan zâlim idarecilere duâ ederler. Bizzat
324 5/Mâide, 24
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 106 -
kendilerinin küfürlerine hüküm verdikleri bu insanlara duâ ederler
ve onlara “müslüman” adını yakıştırırlar!... Onların bu yaptıklarım,
en ideal İslâm olarak gösteriyorlar. Yine bunların bazılarını
gördük ki; bir sene faizin bütün çeşitlerinin haram olduğunu
yazdıkları halde, başka bir sene onun helâl olduğunu yazmaya
başlarlar. Yine bunların öylelerine rastladık ki, insanlar arasında
fuhşun ve ahlâksızlığın yayılmasına ön ayak oldukları gibi, bu çirkefin
üzerine din örtüsünü, dini unvanları ve alâmetleri çekmeye
çalışırlar.
Bu ise: “Ona âyetlerimizi sunduk, fakat o onların içinden sıyrılıp çıktı.
Arkasından şeytan onu peşine taktı da, azgınlardan oldu.” âyetini
doğrulayan bir delilden başka bir şey değildir. Bu yüce Allah’ın
kendisinden söz ettiği haber sahibinin hayvanlaşmasından başka
nedir ki?: “Eğer dileseydik, bu âyetler aracılığı ile onun düzeyini
yükseltirdik, fakat o, yere saplandı kaldı. Onun durumu üstüne
varsan da, kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp horlayarak soluyan
köpeğin durumu gibidir.” Eğer Allah dileseydi, kendisine verdiği
âyetlerin bilgisiyle onu yükseltirdi. Ne var ki, Yüce Allah bunu
istememiştir. Çünkü âyetleri bilen bu adam, dünya hayatının rahatını
tercih etmiş, âyetlere değil de arzu ve isteklerine uymuştur.”
Bu, Allah’ın kendi bilgisinden bir miktarını verdiği halde, bu
bilgiden yararlanmayan, iman yolu üzerinde doğru bir istikamete
yönelmeyen, horlanmış bir biçimde şeytanın peşine düşmek ve
sonuçta şekil değiştirerek hayvanların mertebesine inmek için
Allah’ın nimetinden sıyrılan herkesi kapsamına alan bir örnektir!
Sonra ardı arkası kesilmeyen köpek solumaları nedir acaba?
Kur’an’ın arzettiği manzaranın tasvir gücünden ve haberin vurgularından
da anlaşıldığı gibi, bu solumalar dünya hayatının geçici
güzellikleri peşinde koşarken yaşanan solumalardır... İşte dünyanın
bu geçici zevklerine takılanlar, Allah’ın kendilerine verdiği
âyetlerden sıyrılmak isteyenlerdir. Dünya malının peşine düşen bu
insanlara öğüt verilse de verilmese de, onlar bu solumalarından
vazgeçmeyecekler ve onlar sürekli olarak bu hal üzere devam
edip gidecekler.
Dünya hayatı her yerde, her zaman ve her toplumda bu örneği
sürekli olarak gözlerimizin önüne getirir. Hatta birçok zaman
geçmesine rağmen insanın gözleri hangi bilgine takılsa,
onun durumunun da aynı olduğunu görür. Allah’ın âyetlerinden
sıyrılmayan, dünya hayatının rahatına dalmayan, arzu ve isteklerin
peşinde sürüklenmeyen, şeytanın boyunduruğuna râzı olmayan,
egemenliği ellerinde bulunduranların sahip oldukları dünya
BEL’AM
- 107 -
malının peşinden ha bire solumayan, Allah’ın kendilerini koruduğu
çok az bir kesim hâriç!
Bu varlığı ve meydana gelişi hiçbir zaman kopukluğa uğramayan
bir örnektir. Belli bir kuşakta meydana gelen bir olayla asla
sınırlı değildir! Yüce Allah, Peygamberimize -salât ve selâm üzerine
olsun- bu örneği Allah’ın âyetlerinin kendilerine gönderildiği
kavmine okumasını istiyordu ki, onlarda bu âyetler kendilerine
verildikten sonra ondan sıyrılmasınlar. Sonrakiler için de ders
olsunlar. Ardarda gelen nesiller tarafından okunsunlar. Allah’ın
ilminden bir şey öğrenenler bu çirkin âkıbete uğramaktan sakınsınlar,
Ardı arkası kesilmeyen bir soluyuş içine girmesinler. Hiçbir
düşmanın düşmanına dahi reva görmediği biçimde kendi kendilerine
zulüm etmesinler. Çünkü bu uğursuz akıbet ile kendi kendilerinden
başka kimseye zulmetmiş olmazlar!
Günümüzde bu tip âlimlerden öylelerini gördük ki, Allah korusun
kendi kendilerine zulmetmek için büyük bir ihtirasla ortaya
atılıyorlar veya cehennem çukurundaki yerlerini kendileriyle
beraber yarış halindekilerden birinin almasından korkan adamın
hali gibi, bu işe dört elle sarılıyorlar! Cehennem’deki bu yerini
garantiye almak için her sabah biraz daha ilerliyorlar! Bu dünya
hayatının sonuna kadar bitmek tükenmek nedir bilmeyen salyalı
solumaları ile bu emellerinin peşinde koşup duruyorlar!
Allah’ım sen bizleri koru! Ayaklarımızı kaydırma! Üzerimize
sabır yağdır! Ve müslüman olarak canımızı al!
İman ve Hayat Düzeni: Bu İlâhî haberin ve bu haberi bildiren
Kur’an’ın ifade tarzı üzerinde bir başka açıdan durmak istiyoruz.
Bu örnek sahibini şehevi arzu ve isteklerin ağırlığından korumayan,
dünya hayatının ağırlığından ve cazibesinden onu kurtarmayan,
hevâ ve hevesine uymaktan şeytana bağlanmaktan, onun
yolunu izlemekten, bu hevâ-heves yolları ile onun peşinde sürüklenmekten
alıkoymayan bilginin örneğidir.
İşte ilim insanı korumadığından dolayı, Kur’an’ın yolu, müslüman
nefisleri ve islâmi hayatı oluşturmak için kendisine has bir
metot izler. Bu metot, ilmi sırf bilmek şeklinde ele almaz. Aksine,
ilmi vicdan âleminde ve pratik hayatta hedefini gerçekleştirmek
için hareketli, itici ve sıcak bir inanç sistemi olarak ele alır.
Kur’an’ın hayat sistemi akideyi, ilmi araştırmalar şeklinde
hazırlanmış bir “teori” olarak ele almaz. Böyle bir inanç sistemi
sırf bilgiden ibarettir. Vicdan dünyasında ve hayat alanında etkili
olamaz. Bu kuru bir ilimdir. Sahibini keyfi arzularının peşine
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 108 -
düşmekten korumaz, Şehevi arzuların baskısından hiçbir şeyi hafifletmez.
Şeytanı da kovmaz. Aksine onun yolunu açar ve insanı
ona köle haline getirir!
Aynı şekilde Kur’an’ın hayat yolu bu dini, “İslâm Nizamı”,
“İslâm Fıkhı”, “İslâm İktisadı”, “Tabiat Bilimleri”, “Psikolojik Bilimler”
alanında yapılan etütler şeklinde sunmuyor. Bu dini kültürel
etütlerin hiçbiri şeklinde takdim etmiyor!
Kur’an’ın hayat sistemi dini, itici, harekete geçirici, diriltici,
yükseltici bir inanç sistemi şeklinde sunuyor. Kalbe ve akla yerleştikten
sonra pratik uygulamasını gerçekleştirmek için harekete
iten bir güç kaynağı olarak görür akideyi. Bu akide ölü kalpleri
diriltiyor, canlandırıyor, harekete geçiriyor ve ilerletiyor. İnsanın
fıtratındaki alıcı-verici cihazları uyarıyor. İnsanı Allah’a verdiği ilk
söze döndürüyor. İnsanın hedeflerini ve değerlerini yüceltiyor. Artık
çamurun cazibesi onu üzerine bindirmiyor ve onu asla dünya
malına bağlamıyor.
Kur’an’ın hayat yolu, bu akideyi teori ve düşünce için bir metot
olarak takdim ediyor. Bu insanların düşüncelerinden apayrı ve
tamamen farklı bir metottur. Çünkü bu metot insanları, arzu ve
isteklerin oyuncağı ve bedenlerin ağırlığı ve şeytanın aldatmaları
altında oluşturdukları metotların kusurlarından, yanlışlıklarından,
sapıklıklarından kurtarmak için gönderilmiştir!
Kur’an’ın hayat yolu, bu akideyi gerçeğin bir ölçüsü olarak
sunuyor. İnsanların akıllarını ve duygularını bununla bir sisteme
bağlıyor. İnsanların yönelişlerini, hareketlerini ve düşüncelerini
bununla kontrol ediyor ve ölçüye vuruyor. Artık buna göre, bu
ölçünün kabul ettiği şeyler doğrudur. Onları sürdürmek gerekir.
Yine bu ölçünün reddettiği şeyler yanlıştır. Onlardan vazgeçmek
gerekir.
Kur’an’ın hayat yolu, bu akideyi bir hareket metodu olarak
takdim eder. Bu metot, insanları kendi programına ve kendi ölçülerine
göre adını adım yücelerin yücesine doğru yükseltir, ilerletir.
Realiteye dayalı bu hareket esnasında insanların hayat sistemini
ve hukuklarının temellerini, iktisatlarının, sosyal yapılarının ve siyasetlerinin
ilkelerini belirler. Bu ilkelere göre şekillenmiş akılları
ile kanunî ve fıkhî yasalarını tespit eder. Fizik ve psikolojik bilimlerine
bu ölçülere göre biçim verir. Realiteye dayalı pratik hayatları
neyi gerektiriyorsa onları düzene koyar. Onlar, detaylara ilişkin
kanunları ve hükümleri belirlerken içlerinde akidenin sıcaklığını
ve itici gücünü, şeriatın ciddiyetini ve realitesini, hayatın gerçek
ihtiyaçlarını ve direktiflerini derinden hisseder!
BEL’AM
- 109 -
İşte Kur’an’ın hayat yolu, müslüman nefisleri ve İslâmî hayatı
bu metot ile şekillendiriyor. Sırf etüd etme amacına yönelik teorik
araştırmalara gelince bu ilim, sahibini yeryüzünün ağırlıklarından
arzu ve isteklerin itici gücünden ve şeytanın aldatmasından koruyamaz.
Beşer hayatı için yararlı bir şey takdim edemez! 325
Burada âyetin akış seyri, bu manzarada tasvir edilen örnek
üzerinde bir değerlendirmede bulunmak için kısaca duruyor.
Allah’ın kendisine âyetlerini verdiği halde, onlardan sıyrılan
adamın hareketi üzerine hidâyetin Allah’ın hidâyeti olduğunu,
Allah’ın kendisini hidâyete ilettiği kimsenin gerçekten hidâyet
üzere bulunduğunu, Allah’ın saptırdığı kimsenin ise hüsrana uğradığını
ve hiçbir şey kazanmadığını belirtiyor.
“Allah kimi doğru yola iletirse o doğru yolda olur, kimleri saptırırsa
işte onlar, hüsrana uğrayanlardır.” 326 Yüce Allah aşağıdaki âyetlerde
belirttiği gibi doğru yolu bulmak için çalışanları hidâyete erdirir:
“Bizim uğrumuzda çaba sarf edenleri biz, elbette yollarımıza iletiriz.”327;
“Bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe, Allah onların durumlarını
değiştirmez.”328; “Nefse ve onu şekillendirene, ona kötülüğünü ve korunmasını
ilham edene andolsun ki; nefsini temizleyen kurtulmuş, onu
kirletip örten ziyana uğramıştır.” 329
Aynı şekilde kendisi için sapıklık yolunu seçen, doğru yolun
delillerinden ve imanın direktiflerinden yüz çeviren, kalbini, kulaklarını
ve gözlerini onlara karşı kapayanları da yüce Allah sapıklığa
iter. Âyetlerin devamında bu noktaya ışık tutan bir âyet
vardır: “Andolsun ki, birçok cini ve insanı cehennemlik olarak yarattık.
Onların kalpleri vardır, fakat anlamazlar, gözleri var, fakat
görmezler, kulakları var, fakat işitmezler. Onlar hayvanlar gibidirler,
hatta hayvanlardan da daha sapıktırlar. Onlar gaflet içindedirler.”
330
Ayrıca: “Onların kalplerinde hastalık vardır, Allah da bu hastalıklarını
arttırmıştır.”331; “Allah kâfirleri ve zâlimleri ne bağışlayacak, ne de doğru
yola iletecektir. Onların iletilecekleri tek yol cehennem yoludur. Orada
ebedî olarak kalacaklardır...”332 âyetleri de bununla ilgilidir.
325 En’âm Sûresinin girişine bk.
326 7/A’râf, 178
327 29/Ankebût, 65
328 13/Ra’d, 11
329 91/Şems, 7-10
330 7/A’râf, 179
331 2/Bakara, 10
332 4/Nisâ, 168-169
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 110 -
Hidâyet ve sapıklığa değinen bütün âyetleri göz önünde bulundurup
bunların anlamları arasındaki ahenge dikkat edersek,
önümüzde tek bir yol netleşir. Hiç şüphesiz önümüzde netleşen
bu yol, hem İslâmî fırkaların kelâmcıları, hem hristiyan teolojisi,
hem de bir dizi felsefi akımlar tarafından genel olarak kaza ve
kader konusunda körükledikleri tartışma ortamından tamamen
uzaktır.
Yüce Allah’ın insan denen varlığın kaderini sürüklenmeyi dilemesi,
yüce Allah’ın bu insanı hem hidâyeti hem de sapıklığı kabul
edebilecek iki yönlü bir yetenek üzere yaratmasıdır. Bununla
beraber insanın fıtratına, tek olan ilâhlık gerçeğini kavrayabilme
ve ona yönelebilme yeteneği yerleştirmiştir. Sapıklığı ve hidâyeti
birbirinden ayırıcı nitelikteki aklı ona vermiştir. Buna ilave olarak
bozulduğunda fıtratını uyarmak, saptığında aklına doğru yolu
göstermek için, apaçık delillerle peygamberler göndermiştir. Şu
kadar var ki, tüm bunlardan sonra insanın kendisi ile yaratıldığı
hem hidâyet hem sapıklık niteliğine sahip olan bu iki yönlülük,
bu iki yetenek, Allah’ın dilemesine uygun biçimde işler.
Aynı şekilde yüce Allah’ın dilemesi O’nun takdirine hükmeder.
Buna bağlı olarak doğru yola ulaşmak isteyen ve bu yolda çaba
sarf edenleri hidâyete erdirir. Kendilerine verilen akıllarını, peygamberin
mesajlarına serpiştirilen hidâyete iletici âyetleri kavramayan,
görme ve işitme cihazlarının aktif bir biçimde kullanmayanları
da sapıklığa iter, saptırır.
Her hal u kârda Allah’ın dilediği olur, ondan başkası olmaz.
Meydana gelen her olay, O’nun takdiri ile olur. Başkasının kuvveti
ile değil. İşlerin bu şekilde düzenlenmesi Allah’ın böyle olmasını
dilemiş olmasındandır. Allah’ın takdiri bir şeyin olmasını gerektirmedikçe,
hiçbir şey olmaz. Buna göre varlık âleminde, işlerin
kendisine uygun olarak meydana geldiği başka bir irade yoktur.
Olayları meydana getiren Allah’ın takdirinden başka bir kuvvet
yoktur ortada. İşte bu gerçeğin çerçevesinde insan kendi isteğine
göre hareket eder. Doğru yola ulaşması veya sapıklığa düşmesi de
bu çerçevede meydana gelir.
İşte Kur’ân-ı Kerim’in bütün âyetlerini karşılaştırarak ve onların
arasındaki ahengi göz önünde bulundurarak elde edilen
İslâmî düşünce budur. Pek tabii olarak bu düşünceye varabilmek
için, âyetleri ayrı ayrı ekollerin ve akımların isteklerine uygun biçimde
ele almamalı, onların bir kısmını diğer bir kısmına karşı delil
olarak ileri sürmemeli ve onları çarpıştırma yolu bırakılmamalıdır.
Şimdi incelediğimiz âyet-i kerimede deniyor ki: “Allah, kimi
BEL’AM
- 111 -
doğru yola iletirse o doğru yolda olur, kimleri saptırırsa, işte onlar hüsrana
uğrayanlardır.” Bu âyete ve Allah’ın az önce açıkladığımız
yasasına göre,.hidâyete erdirdiği kimse gerçekten hidâyete kesin
bir şekilde erişmiş, yolu bilen, yol üzerinde yürüyen ve âhiret
gününde kurtuluşa eren biri olmuştur. Allah’ın yine bu yasalara
göre saptırdığı kimse de hüsrana uğramıştır. Her şeyi kaybetmiştir.
Hiçbir şey kazanmamıştır. Ne kadar mala, mülke sahip olsa da, ne
kadar imkân elde etse de bunların hepsi boşa gidecek veya bunların
hepsi boştur! Bu sapık yola giren adamın, özünü kaybetmiş
olması açısından meseleye baktığımızda da durumun böyle olduğunu
görürüz. Kendi kendisini kaybeden adam ne elde edebilir,
neyi kazanabilir!
Yine Seyyid Kutub, 62/Cum’a, 5. âyetin tefsirinde der ki:
Kitap Yüklü Eşekler: Bundan sonra yahûdilerin Allah’ın
emânetini taşıma hususundaki görevlerinin sona erdiğini ifade
ediyor. Çünkü onların artık bu emâneti yüklenecek kalpleri yoktur.
Zira bu emâneti ancak diri, keskin anlayış ve kavrayış sahibi, bilinçli,
duyarlı kendini yüklendiği göreve adayan kalpler taşıyabilirler.
“Kendilerine Tevrat öğretildiği halde, onun gereğini yapmayanların
durumu, sırtına kitap yüklü eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlayanların
durumu ne kötüdür. Allah zâlimler topluluğunu doğru yola
iletmez.” 333
İsrailoğulları Tevrat’ı yüklendiler. Şeriat ve akidenin emâneti
ile yükümlü oldular. “Sonra O’nu taşımadılar.” Zira emâneti yüklenmek;
anlamak, öğrenmek ve kavramakla başlar. Emânetin
gereğini hem iç dünyada hem de dış dünyada gerçekleştirmek
için çalışmakla sona erer. Ne varki İsrail oğullarının Kur’ân-ı Kerim
tarafından aktarılan ve tarihi gerçeğinden de ortaya çıktığı
gibi, hayatları onların bu emâneti takdir ettiklerini, onun gerçek
yüzünü kavradıklarını ve onu pratik hayatlarında yaşadıklarını
göstermemektedir. Bu nedenle onlar koca koca kitaplar taşıyan
eşeklere dönmüşlerdir. Sadece onların ağırlığını taşımışlar, onlara
sahip çıkmamışlardır. Onun amacına katkıda bulunmamışlardır.
Bu tablo çirkin ve iğrenç bir tablodur. Kötü ve çirkin bir örnektir.
Bununla beraber doğru bir gerçeği dile getiren bir tablodur.
Allah’ın âyetlerini yalanlayan topluluğun durumu örneği
ne kötüdür: “Allah zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez.”
İnanç emânetini yüklenip sonra onun gereğini yerine getirmeyenler,
pek çok nesiller boyunca bozulan ve bu zamanda yaşayanlar,
333 62/Cum’a, 5
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 112 -
müslümanların adlarını taşıdıkları halde onların yaptıklarını yapmayanlar,
özellikle Kur’an’ı ve kitapları okudukları halde içindekilerle
amel etmeyenler, gereğini yerine getirmeyenler, evet
bunların hepsi önce Tevrat’ı yüklenip sonra gereğini yerine getirmeyenler
gibidirler. Tıpkı koca koca kitapları taşıyan eşekler gibi.
Bu tür insanlar çok hem de pek çoktur! Çünkü mesele taşınan ve
okunan kitaplar meselesi değildir. Önemli olan bu kitaplardakini
güzelce kavramak ve gereğini yerine getirmektir, anlamak ve yaşamaktır.
Yahûdiler, -bugün de kendilerini öyle kabul ettikleri gibi-
Allah’ın seçkin milleti olduklarını iddia ediyorlardı. Kendilerinin
dışında kalanlara ise “Cuyim” yani diğer milletler veya bilgisizler
diyorlardı. Bu nedenle diğer milletlere karşı dinlerinin hükümlerine
uymalarının gerekmediğini ileri sürüyorlardı. “Ümmîlere
(kendi dinimizden olmayanlara) karşı hiçbir sorumluluğumuz yoktur.”334
Yahûdilerin buna benzer hiçbir delile dayanmadan Allah adına uydurdukları
yalana dayalı nice iddialar vardır. Bu nedenle surenin
burasında karşılıklı bedduâlaşma gündeme geliyor. Bu karşılıklı
bedduâlaşma hem onlara, hem hristiyanlara hem de Mekke’deki
müşrik Araplara yöneltilmişti. 335
Ali Küçük der ki:
“Ey Muhammed! Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz
âyetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat.”336 Bu
bölümde Rabbimiz Allah’ın âyetleri kendisine verilmiş, Allah’ın
âyetlerine ulaşmış, âyet bilgisine, kitap bilgisine ulaşmış bir insan
tipini anlatıyor. Kendisine âyetlerimiz ulaşmış bir kimsenin haberini
de anlat peygamberim. Onun haberini de oku, onun durumunu
da anlat insanlara. Bu oku emri Rasûlullah’a vahyen gelen
Kur’an’ın Peygamber tarafından tebliğini emreden bir ifâdedir.
Rasûlullah’a emredilen bu hususun aynı zamanda onun şahsında
bizim için de bir emirdir. Öyleyse Peygamber tarafından bize
nakledilen bu kitabın âyetlerini biz de hem kendimize hem de
çevremize okumakla, duyurmakla mükellefiz. Hele hele şu anda
haber peşinde koşan haber meraklılarına daha çok duyurmak zorundayız.
Evet, bir adam ki Allah’ın âyetleri kendisine ulaşmış, âyetlerle
ilgi kurmuş, anlamış ama ne yazık ki bu insan bildiği, tanıdığı o
Allah âyetlerinden sıyrılmış. Bu adam âyetlere sahipti. Allah’ın
âfâkî ve enfüsi âyetlerini çok iyi biliyordu. Ama ne yazık ki bu
334 3/Âl-i İmrân, 75
335 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’ân
336 7/A’râf, 75
BEL’AM
- 113 -
adam bildiği âyetleri terk etti, âyetlerden sıyrılıp çıktı da şeytana
tâbi oldu. Şeytan da onu peşine taktı ve o kimse sonunda azgınlardan
oluverdi. Demek ki burada çok önemli bir haber var. Rabbimiz
bize çok önemli bir haberden söz ediyor. Çünkü “Nebe’”
çok büyük bir haber demektir. Rabbimizin bu konuyu anlatmak
için seçtiği bu kelimenin yapısından da anlıyoruz ki demek ki bu
konu sürekli hâfızalarımızda canlı tutmamız gereken, ciddi ciddi
kulak vermemiz ve sürekli kendisiyle meşgul olmamız gereken bir
haberdir. Kendimiz bu haberi okuyacağız, bu haberden haberdar
olacağız ve sürekli çevremizi bu haberden haberdar edeceğiz. Karımıza,
kızımıza, eşimize dostumuza bu haberi götürecek ve onların
gündemlerini de bu haberle oluşturmaya çalışacağız. Çünkü
bizim her anımızı ilgilendiren bu büyük haber yanında gazete haberlerinin,
kanalizasyon haberlerinin hiç bir önemi yoktur. Eğer
biz bize düşmanlığa soyunmuş bu şeytan vahiylerinin haberlerine
zaman ayıracak olursak bilelim ki Rabbimizin bu haberlerini tanımaya
zamanımız da kalmayacaktır gücümüzde. Hâlbuki direk
bizim imanlarımızla, bizim Cennetimizle, bizim dünya ve ukbâ
saâdetimizle ilgili olan bu haberleri öğrenmeden başka haberlerin
peşinde koşmak câiz de değildir.
Evet, işte bakın Rabbimizin okuyun dediği büyük bir haber.
Bir adam ki Allah’ın âyetleri kendisine ulaşmış, âyet bilgisini elde
etmiş, kitabı tanımış, sünneti tanımış ama o âyetlerin içinden
sıyrılıp çıkmış adam. Peki, kim bu adam denilmiş. Bu kimse için
Bel’am denilmiş. Bel’am bin Baura Hz Mûsâ (a.s.) ümmetinden,
İsrail oğullarından âlim bir kimseydi. Kitap bilgisine, Tevrat bilgisine
sahip bir kimse olmasına rağmen kendisini düzene angaje
ettiği için, sırtını düzene dayadığı için düzenin keyfine göre ya
da kendi hevâ ve heveslerine göre, dünyevî menfaatlerine göre
Allah âyetlerini istediği gibi, ya da düzenin istediği gibi yorumlama
ve âyetlerin içinden sıyrılıp çıkma cinnetine kapılmış bir adam.
Kimileri de burada anlatılan kişinin Ümeyyetübn Ebî Salt olduğunu
söylemişler. Bu adam da Rasûlullah döneminde yaşamış
bir adamdı. Bu adam da Rasûlullah’ı tanıyordu, bekliyordu, hatta
peygamberimizin özellikleri konusunda şiirler yazarak nerede
kaldı? Beklenen Nebi geç kaldı diyerek onun özlemini terennüm
ediyordu. Nihâyet Allah’ın Rasulü Mekkede Kureyş içinden zuhur
edince de Rasûlullah hakkındaki tüm bu bilgilerinden sıyrılarak
gurura, kibire kapılarak ona imandan vazgeçiverdi. Hatta bu kimse
hakkında Rasûlullah Efendimiz’in: “Şiiri iman eden, ama kendisi
iman etmeyen adam” diye söz ettiğini biliyoruz.
Bakın dikkat ediyorsanız âyet-i kerimede “ Seleha, inseleha”
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 114 -
kelimesi kullanılmış. Seleha kelimesi aslında derinin vücuttan yüzülmesi
sıyrılıp çıkarılması anlamına gelmektedir. Bu mânâ içinde
düşündüğümüz zaman adam böyle bildiği Allah âyetlerinden
topyekün sıyrılıp çıkıyor. Tıpkı derisi yüzülen beden gibi. Derisi
yüzülmüş, kendisini dış etkenlerden koruyacak deri desteğini kaybetmiş
bir vücut gibi Allah âyetlerinden sıyrılıp çıkmış. Öyle değil
mi? Derisi yüzülmüş bir vücut dış etkenlere karşı kendisini koruyabilme
özelliğini kaybetmiş demektir. İşte tıpkı böyle bir vücut
gibi kendisini tehdit eden tüm tehlikelere karşı, tüm şerlere karşı
kendisini koruyacak âyetlerin desteğini kaybetmiştir. Kendisini
azaptan, ateşten ve Cehennemden koruyacak olan âyetlerin içinden
sıyrılıp çıkmış, âyetlerin korumasını kaybetmiştir.
Tabii adam böyle yapınca da, bildiği tanıdığı Allah âyetlerinden
soyutlanınca da, hayatını Allah âyetleriyle düzenlemekten vazgeçip
âyetlerden habersiz bir hayat yaşamaya yönelince, Allah yasalarını
bir kenara bırakıp kendi hevâ ve hevesleri istikametinde
bir program izlemeye başlayınca da şeytan onu ayartıp peşine takıverdi
ve azgınlardan oluverdi. Elbette böyle bir adamın başka
yapabileceği bir şey yoktu. Hani bir söz vardır; “şeyhi olmayanın
şeyhi şeytandır” diye. Birileri bunu hadis diye kendi sistematiklerinde
kullanmaya çalışsalar da hadis değildir bu söz, ama şöyle
anlarsak yerinde bir sözdür her halde: Yani şeyh olarak, mürşid
olarak kılavuz olarak Allah’ın Kitabıyla tanışamamış birisinin şeytana
tâbi olmaktan başka yapabileceği bir şey yoktur.
Bakın Rabbimiz Kitabının başka bir yerinde bunu şöyle anlatır:
“Rahman olan Allah’ı anmayı görmezlikten gelene, yanından ayrılmayacak
bir şeytanı arkadaş veririz.” 337 Kim Rahmân’ın zikrinden yüz çevirir,
Rahmân’ın zikrine karşı kör davranırsa. Kim Rahmân’ın zikrine
karşı körlük ederse. Rahmân’ın zikri Kur’an demektir, Rahmân’ın
zikri, Rahmân’ın hayatın her bir kademesinde bizden istediği kulluk
demektir. Evet, kim Rahmâ’ın hayatın her bir kademesinde
kendisinden istediği kulluğa karşı kör ve ilgisiz davranırsa vahye
karşı Kur’an’a karşı körlük ederse. “Aşâ” Esasen gözde meydana
gelen bir çeşit zayıflık ve hastalık demektir. Bir çeşit görme bozukluğu
demektir. Kim ki Rahmân’ın zikri olan Kitabını görmezlikten
gelir gözünü ona karşı kör yapar ve kitaptan habersiz bir hayat
yaşamaya kalkışırsa, Kur’an’a göz yumar Kur’an’ı gözardı ederse.
Ya da Kitaba karşı gözünü bozar, bakışını bozarsa. “Biz kim
bu kitabı anlamak kim! Biz nerede bu Kitabı anlamak nerede?
Bu Kitabı ancak büyük zâtlar anlar! Onu anlamak şöyle dursun
onu elimize almaya bile lâyık değiliz!” diyerek kim ki Kitaba karşı
337 43/Zuhruf, 36
BEL’AM
- 115 -
bakışını bozarsa biz de ona bitişik, ona yapışık, onun yanından
hiçbir zaman ayrılmayan bir şeytanı arkadaş yaparız diyor Rabbimiz.
Ona bir şeytanı Musallat kılarız ki o ondan asla ayrılmaz. Bu
şeytan onun ayrılmaz arkadaşı oluverir. Hem de böyle “nukayyız”
yaparız. Yani ona bitişik, ona yapışık olarak o şeytanı onun
üzerine kabuk bağlatırız. Âdetâ şeytan bir kabuk gibi onu çepe
çevre sarıverir. Hani tohumlar, yavrular kendilerini çepeçevre saran
kabuğu yırtarak, bu esâretten kurtularak dünyaya gelirler ya,
işte bu adamlar da böyle kendilerini şeytana esir ediyorlar, onun
esiri olarak sıkıntılı bir hayata râzı oluyorlar sonunda. Yani şeytan
onların etraflarını sararak onları esir ediyor, onlar üzerinde sulta
kuruyor, onları hâkimiyetleri altına alıyor.
Allah’la beraber olmayan, Rahmân’ın zikrinden i’râz eden,
vahye karşı kör davranan vahiyle hareket etmeyen kişinin sonucu
budur işte. Yani Kur’an’ın vahyin alternatifi budur. Rahmân’ın
vahyiyle beraber olmayan kişi elbette şeytanın esiri olacaktır. Çünkü
o kişi Allah’la beraber olmamayı istemiştir. Allah’ın âyetleriyle
beraber olmak istememiştir. Rahmanın zikrinden yüz çevirmiştir.
Rahmanın rahmetinin gereği kendisi için açtığı rahmet kapısını
örtmüş, vahyi örtmüş, güneşe karşı körlük etmiş kişidir. Basîreti
kapanmış artık böylece Kur’an’dan uzaklaşan bir kişinin şeytana
yaklaşması da kaçınılmaz olacaktır.
Kur’an’ı tanımayan Kur’an’la beraber olmayan bir adam ne
yapar da başka? Hayatında amel edecek kitabı olmayan bir adam
ne yapar? Ya bizzat şeytanın ya da yeryüzündeki iki ayakları şeytanların
kulu kölesi olur. Nisâ suresinde bu husus şöyle anlatılır:
“Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamberden ayrılıp,
inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür
ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir!” 338
Yine, Saff suresinde: “Onlar yoldan sapınca, Allah da onların kalblerini
saptırmıştı. Allah, yoldan çıkan milleti doğru yola eriştirmez.”339
Fussılet sûresinde de bu saptıranların sadece şey-tanlar olmadığını
iki ayaklı şeytanların da insanlara Musallat kılınıp onları hak
yoldan saptırdıkları anlatılır. 340
Allah’ın âyetlerini bildiği halde onlarla ilgilenmeyip onlardan
sıyrılıp, onlardan habersiz bir hayat yaşamaya çalışan bu adam
338 4/Nisâ, 115
339 61/Saff, 5
340 41/Fussılet, 25
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 116 -
üzerinde şeytan hâkimiyet kurdu. Boşlukta yakaladığı bu adamın
boğazına bir ip takıp onu gemledi. Boynundaki kulluk ipinin ucunu
Allah’a vermeyen kişi elbette onu birilerine vermek zorunda
kalacaktı. Allah’a kulluktan kaçan kişi elbette birilerinin kucağına
düşecekti. Allah vahyine teslim olup hayatını onlarla düzenlemeye
yanaşmayan kişi elbette birilerinin âyetlerine teslim olmak
zorunda kalacaktı. Evet, Allah’tan kaçan kişi mutlaka ya cin şeytanlarının
ya da insan şeytanlarının ağına düşmek zorunda kalacaktır.
İşte Allah âyetlerinden sıyrılan, Allah âyetlerinin desteğini
kaybeden bu adam sonunda ipinin ucunu şeytanlara kaptırarak
azgınlaşarak onların gideceği yere doğru, ateşe doğru, Cehenneme
doğru hızla ilerlemeye başladı. Allah diyor ki: “Dileseydik, onu
âyetlerimizle üstün kılardık; fakat o, dünyaya meyletti ve hevesine uydu.
Durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan
köpeğin durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalan sayan kimselerin hali
böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.” 341
Eğer isteseydik biz onu o âyetlerle yükseltirdik. Biz dilemiş
olsaydık, o kişi kendisi adına bunu dilemiş ve tercih etmiş olsaydı,
adam gibi ilgi kurduğu tanıdığı âyetlerle yükselmeyi düşünseydi
Biz hem bu dünyada hem öbür tarafta onun derecelerini ve şânını
şerefini yüceltirdik. Eğer o Allah âyetlerine yapışıp hayatını onlarla
düzelseydi Biz de onu onlarla yüceltirdik.
Demek ki âyetin ifadesinden anlıyoruz ki bu Kitabın âyetleri
yükselme sebebidir, rif’at sebebidir. Yeryüzünde insanlara yükseklik
kazandıran, insanları yücelten, insanlara incelik ve yücelik
kazandıran Allah’ın Kitabıdır. Allah’ın kitabını tanıyan en yücedir,
Allah’ın Kitabından haberdar olan en şereflidir. Allah’ın Rasulü
de bu hususta şöyle buyurur: “Oku ve yüksel! Oku ve yücel!” Evet,
Kitabı okuyan, Kitabı tanıyan, Kitapla hareket eden, Kitapla hayatını
düzenlemeye çalışan kişi yeryüzünün en üstünü, en şereflisi
ve en izzetlisidir. Evet işte bu adam da dileseydi, isteseydi bildiği
tanıdığı kitabın âyetleriyle yücelecekti, şeref kazanacaktı ama ne
yazık ki bu adam:
Lâkin o arza çakılıp kalmayı, yere çakılıp kalmayı, arzla bütünleşmeyi,
toprakla öpüşüp yerlerde sürünmeyi, izzetini, şerefini,
değerini ayaklar altına düşürmeyi tercih etti. Kendini yere atmayı
tercih etti. Hem dünyada hem de ukbâda şeref ve haysiyetini
ayaklar altına düşürmeyi yeğledi. Çünkü onun tüm derdi, tüm
arzusu, tüm hemmi ve kıblesi dünya idi. Tüm plan ve programı
dünya ve dünyalık üzerine kurulmuştu. Dünya malına mülküne
341 7/A’râf, 176
BEL’AM
- 117 -
tamah ederek dinini dünyasına feda ediverdi. Dünyası adına dinini
satıverdi. Allah âyetleriyle yücelmeyi terk etti de dünyaya
çakılı kalıverdi. Dünyaya kazık çakma sevdâsına kapıldı da Allah
âyetlerinin kendisinden istediği kulluktan vazgeçiverdi. Elbette
gözünde dünya kıble olmuş bir adamın Allah dinine de Allah
âyetlerine de ayıracak zamanı kalmayacaktı. Dünyayı kıble edindi
de ona ulaşabilmek için dinini de, izzetini de şerefini de satıverdi.
Hevâsına tabi oldu. Hevâ ve heveslerini putlaştırdı. Allah’ın
âyetlerinin içinden sıyrılıp çıktığı için, Allah’ın âyetlerinin korumasından
mahrum kaldığı için, sap gibi ortada ve boşlukta kaldığı
için, hayatını düzenleyecek Allah âyetleri güdümlü vahiy kaynaklı
bir programı kalmadığı için elbette artık onun yapabileceği başka
bir şey yoktur. Artık böyle bir adam Şeytanların maskarası olmaktan
hevâsına takılmaktan kurtulamayacaktır. Alçak dünyanın
alçak makamlarını elde edeceğim diye, filanlar bana biraz makam
verecekler diye, zengin olacağım diye, şöhrete ulaşacağım
diye, toprakla bütünleşeceğim diye, evim, apartmanım, arsam,
dükkânım, tezgâhım olacak diye bir ömür boyu çırpınıp duracaktır
artık. Arzusu, hevesi, hevâsı, keyfi kendisine neyi fısıldamışsa,
nefsi neyi istemişse onların peşinde kendi kendisini helâk edecek
bir hayatın içinde yuvarlanıp gidecektir artık Cehenneme kadar.
Allah diyor ki:
İşte böylelerinin meseli, misali köpek misali gibidir. Bunlar
tıpkı köpek gibidirler. Üzerine gitsen de üstüne varsan da, kendi
haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir.
İşte âyetlerimizi yalan sayan kimselerin hali böyledir. Sen onlara
bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.
Bunlar köpek tabiatlı insanlardır. Burada Rabbimizin bu tip
insanları köpeğe benzetmesini bir kaç vecihte anlamaya çalışıyoruz:
Bildiğimiz gibi köpek hiç bir zaman doyuma ulaşamayan, bir
türlü doyma bilmeyen, sürekli ciğeri açlıkla yanan bir hayvandır.
Doyumsuzluğu simgeleyen bir hayvan tipidir köpek. Şehvetine ve
boğazına düşkünlüğü yüzünden başına gelmedik kalmaz köpeğin.
Bu doyumsuzluğundan ötürü onun üzerine bir taş atsanız
bile acaba yiyecek bir şey mi atıldı diye onun peşinde koşturur.
“Yelhes” diyor Rabbimiz. Yani, zirve noktasında zilletin ve sıfırı
tüketmenin ifadesi. Üzerine varsan da solur, serbest bıraksan da.
Üzerine gidilip zor durumda bırakıldıklarında da solurlar, kendilerine
herhangi bir baskı yapılmayıp serbest bırakıldıkları zaman
da solurlar. Yani o kadar hoş anlatıyor ki Rabbimiz zamanımızda
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 118 -
Allah’ın âyetlerini bilen, kitabın âyetlerini tanıyan, dinden diyanetten
haberdar olan kimi prof, kimi doktor, kimi doçent, kimi
müdür ve amirler görüyoruz ki bugün tıpkı burada anlatılan
köpek gibi din adına türlü türlü naneler yemektedirler. Allah’ın
lutf u keremiyle kitap ve sünnet bilgisine ulaştıkları halde kitabın
âyetlerinden sıyrılarak köpekliğe özenmektedirler. Üzerlerine
varsan da solurlar varmasan da solurlar. Üzerlerine gidilip baskı
yapılsa da pes ifadesi gösterirler kendi kendilerine iken de. Yani
zorlanmadıkları zaman da aynı tavrı sergilerler. Yani mecbur değillerken
bile teslimiyet izhar edip el kaldırırlar. Hani bir soruşturma,
bir sıkıştırma söz konusu olduğu zaman neyse de hiç bir baskıya
maruz değillerken bile yine düzen adına, yine güçlüler adına
dini yamultmadan yana, dini zâlimler lehine bozmadan yana bir
tavır sergiliyorlar. Dinlerini dünyaları adına satmış, üç kuruşluk
dünya menfaati için dinlerini dünyaları haline getirmiş, dinlerini
dünyalarına yama yapmış, dünyalık bir kısım makamlar adına
Allah âyetlerinden uzaklaşmış, konumlarımız sarsılacak endişesiyle
Allah âyetlerini her yerde gündeme getirmekten korkan, bu
korkularından ötürü gündeme getirmedikleri âyetlerden kopmuş,
uzaklaşmış, Allah âyetlerini kendileri için işlemez hale getirmiş bu
insan tiplerinin böylece köpekleştiklerine şâhid oluyoruz bu gün.
Ne atarsan kendilerine onu yiyecek bir şey zannederler. Daima
kendi çıkarlarını düşünürler. Herhangi bir kapıdan kendilerine
bir şeyler geldimi belki ileride bunun devamı gelecektir diye o
kapıya sadık kalmaya özen gösterirler. Başka bir kapıdan biraz
fazlası geldiği zaman önceki kapıyı unutup bu defa da oraya sadık
kalırlar. İşte Allah kapısını unutmuş, Allah âyetlerinden uzaklaşmış
başka kapılarda kemik arayan materyalist insan tipleri.
Hangi kapıdan ne atılacak diye o kapılar hatırına dini gündeme
getirmeyerek ya da o kapıların istediği biçimde Allah’ın âyetlerini
yorumlayarak bekleşip dururlar. Devletten bir makam koparabilme
hatırına Allah’ın dinini eğip bükerler. Zâlim iktidarların bozuk
düzen düşüncelerine, İslâm dışı hayatlarına Kur’an’dan ve sünnetten
destekler bulmaya çalışırlar. Allah âyetleriyle zâlimleri desteklemeye
çalışıyorlar.
Bu köpeklerin bir özelliği de Allah’ın dini gündeme geldiği
zaman, Allah’ın yüce âyetleri okunduğu zaman, Allah’ın sistemi
ortaya konulduğu zaman, sistem için bir tehlike söz konusu olduğu
zaman her birinin bir inden ulumaya, ürmeye başladığını
görürsünüz. Birisi çıkıp Allah âyetlerini gündeme getirdiği zaman
buna tepki olarak bu köpeklerden bir tanesinin ürmesiyle ötekilerin
de hep bir ağızdan onu takıp ettiklerini ve o müslümanın
BEL’AM
- 119 -
sesini soluğunu boğmaya ve meydana getirdiği tesiri silmeye çalıştıklarını
görüyoruz.
İşte bizim âyetlerimizi yalanlayan bir toplumun misali budur.
Evet, Allah’ın âyetlerinin bilgisine sahip oldukları halde, kitap
sünnet bilgisini elde etmiş oldukları kalde onları bir kenana bırakıp,
onları yalan sayıp, yok farzedip, onların defterini dürüp kendi
hevâ ve hevesleriyle bir hayat yaşayan insanların durumu budur.
Hayatlarını Allah’a ve peygambere sormadan yaşayan insanların
durumu budur. Allah için bu âyetlerle kendimizi bir sorgulayalım.
Eğer şu anda müslümanız diyen bizler Allah’ın kitabıyla ve Rasulünün
sünnetiyle ilgisiz bir hayatın içindeysek, hayatımızı kitap
ve sünnete sormadan yaşıyorsak veya kitabı bildiğimiz tanıdığımız
halde, Allah’ın âyetlerinin bilgisine sahip olduğumuz halde
yine de kitap kaynaklı bir hayata yanaşmıyorsak o zaman bilelim
ki bizler de bildiğimiz o âyetlerle yücelmek yerine, dünya ve
âhirette şerefli bir hayata talip olmak yerine dünya ve âhirette
rezil bir hayatın mahkûmu olanlardan olacağız demektir. Allah
âyetlerini bırakır da hevâ ve heveslerimiz istikametinde bir hayat
yaşamaya kalkışırsak o zaman bilelim ki biz de köpekliğe râzıyız
demektir Allah yâr ve yardımcımız olsun. Allah bize basîret ve
şuur versin inşallah.
“Âyetlerimizi yalan sayan, kendine zulmeden millet ne kötü bir
misaldir!”342 Bizim âyetlerimizi yalanlayan, yalana çıkaran, boşa
çıkaran, âyetleri yok farzeden, âyetlerimizi geçersiz hale getiren,
işlemez hale getiren âyetlerimizden habersiz bir hayat yaşayan
böylece nefislerine zulmeden, kendi kendilerine yazık eden, kendi
kendilerini boşa harca-yan kimselerin ne kötü bir misali vardır.
Bunlar kendi kendilerine yazık eden insanlardır. Kendilerini olmamaları
gereken makamda tutan ve Cehenneme götürüp atan
insanlardır bunlar. Kendi kendilerini götürüp uçuruma atan insanlardır.
“Allah’ın doğru yola sevkettiği kimse doğru yolda olur. Saptırdığı
kimseler ise, işte onlar mahvolanlardır.” 343 Kim hidâyette olmayı dilemiş,
tercihini hidâyete kullanmış Allah da ona hidâyet etmişse
onu hidâyete erdirmiş, kim de dalâleti, sapıklığı tercih etmiş Allah
da onu saptırmışsa işte onlar kaybedenler mahvolanlardır, hüsrana
mahkûm olanlardır.
Rabbimiz önce henüz onları yaratmadan onlardan söz alıyor
sonra onları semî’ ve basîr kılıyor, hidâyeti anlamaya ve kabule
342 7/A’râf, 177
343 7/A’râf, 178
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 120 -
hazır hale getiriyor, mayalarını hidâyetle yoğuruyor, sonra onlara
yaratılış öncesi verdikleri misaklarını hatırlatıcı kitaplar ve
peygamberler gönderiyor. Kâinatta kendilerine Allah’a verdikleri
bu misaklarını ilân edici, onları kulluğa teşvik edici binlerce görsel
âyet yaratıyor. Bu âyetlere intikal edebilecek göz, kulak, kalp,
akıl veriyor. Adeta onları bu misaklarına zorluyor, kul olmaları için
lehlerinde bu kadar imkânları hazırlıyor. Bütün bu hazırlanmış
imkânlara rağmen yine de onlar hidâyeti değil de sapıklığı tercih
etmişlerse o zaman da hem dünyada hem de âhirette hüsrâna uğrayanlardan
olduklarını, kaybedenlerden olduklarını, kendilerini
boşa harcadıklarını haber veriyor Rabbimiz.
Evet, Allah kime hidâyet edip yol göstermişse onu hidâyete
erdirmiştir. Allah hâdîdir. Allah yol göstericidir. Kitaplar ve peygamberler
de yol göstericidirler bu mânâda. Cenâb-ı Hak kitaplar
ve peygamberler göndererek kullarına hidâyetini ulaştırır. Rabbimizin
kulların gönderdiği kitap ve peygamberler Onun kullarına
açtığı rahmet kapılarıdır. Bu anlamda hidâyet herkese açıktır.
Yani Allah’ın kullarına gönderdiği kitapları “ Hüden linnas” Bütün
insanlık için hidâyet kaynağıdır. Aslında Kur’an herkese genel
manada hidâyeti göstermek için inmiştir. Ama herkes bu kitabın
hidâyetini kabul etmede, isteyerek bunun hidâyetini seçmede
eşit olmayacaktır. Kimileri bununla hiç ilgilenmeyecek, bunu anlamaya
yanaşmayacaktır. Bakıyoruz hâdi kelimesi, hüden kelimesi
Kur’anda onbeş ayrı manada kullanılmıştır. Allah hüdendir, Tevrat
hüdendir, Kur’an hüdendir, Kâbe hüdendir, Peygamberimiz
hüdendir, başka hüdenler de vardır Kur’an’da. Buna göre hüden
olarak ne Peygamberimiz’in, ne Kâbe’nin ne de Kur’an’ın bizzat
kendisi birinin elinden tutup dini kabul ettirici olma derecesine
vardıramaz meseleyi. Yani gerek Kur’an ve gerekse Peygamberimiz
bizzat insanların kalplerine imanı sokmakla değil bu imanı
insanlara tanıtmak-la mükelleftirler. Öyleyse kimse Kur’an’a yanaşmadı
mı Kur’an kimseye hidâyet edemez. Kur’an’a yaklaşan
kişi eğer onunla yol bulmak isterse ancak o, o zaman hidâyet edebilir.
Çünkü “Hüden linnas” dır Kur’an. Ama “Hüden lil müttakin”
dir de aynı zamanda. Ne demek o? Yani herkese yol gösterecek
kapasitede değil. Yani herkes bununla yol bulmak istemez, herkes
buna yol sormaya gelmezse o zaman, o sadece takvâlılara yol
gösterecek, sadece onlara hidâyet edecektir. Ötekiler için hatta
yine Kur’an’ın ifadesiyle bu kitap kimilerinin zararını, ziyanını arttıracaktır.
BEL’AM
- 121 -
“Kur’an zâlimlerin ancak zararını artırır.”344 Demek ki Allah hidâyeti
isteyenlere kitapları, peygamberleri ve diğer hidâyet vesileleriyle
hidâyet eder. Allah kullarının kalplerine hidâyete yönelik inşirah
verir, hidâyetine karşı onların kalplerini, zihinlerini açar, onların
ellerinden tutar, küfre ve kâfirlere karşı gönüllerine tiksinti yerleştirir,
şeytan ve ordularına karşı onların kalplerindeki korkuyu kaldırıp
onun yerine cesaret koyar, Cenneti sevdirir, Cehennemden
nefret ettirir, rızâsıyla hoşnut eder, razı olduklarını sevdirir, namazı,
orucu, zekâtı, helâlleri sevdiklerini sevdirir sevmediklerine
karşı kalplerine tiksinti verir. Bütün bu tasarruflar da Rabbimizin
hidâyet cümlelerindendir. İşte kendileri kendi özgür iradeleriyle
hidâyeti istemiş olan kullarına böylece hidâyetini ulaştırır Rabbimiz.
Ama ötekilere, yani sıfırı tüketenlere, iflâs edenlere gelince
bunlar iradelerini sapıklıktan yana kullanan kimselerdir. Allah’ın
kendilerine açtığı kitap ve peygamberler gibi hidâyet kapılarından
girmek istemeyen, rahmet kapılarından istifade etmek istemeyenler,
kitapla beraber olmayanlar, peygamberle tanışmak istemeyenler,
Allah’ın hidâyet vesileleriyle ilgi kurmayanlar kendi
fiilleriyle, kendi iradeleriyle sapıklığı tercih ettikleri için Allah da
onlar için tüm dalâlet yollarını açıvermiş ve artık böyleleri şeytanların,
hevâ ve heveslerinin peşine takılıp dünyada da ukbâda da
kaybedenlerden olmuştur.
Fahreddin Yıldız der ki:
Yüz yetmiş beş ve yüz yetmiş altıncı âyetlerde, aklını ve iradesini
yanlış yönde kullanıp inanma ihtiyacına kulak tıkayan insanın durumu
tasvir edilir. Allah’ın âyetlerini göz ardı eden insan, ciddi hataya
düşer. Zira şeytan yetişip onu yakalar; o da vahim bir sapışla
ciddi hataya düşen kimselerden olur.
Âyetlerde tasvir edilen insan tipi, ilahî mesajı anlayan fakat
ona yanaşmayan kimsenin durumunu anımsatır. O, hep dünyaya
sarılıp yalnızca kendi heves ve arzularının peşinden gittiği için,
kışkırtılan köpeğe benzer; kendi haline bırakıldığında da, üzerine
varıldığında da hemen hırlar. Aslında bu benzetmeyle, inkârcı insanın
bunalımlı hali gözler önüne serilmektedir. Çünkü inanmamış
insan, harici şartlar ne olursa olsun, dâima ruhsal huzursuzluğun,
aklı ile bedensel güdüleri arasındaki çatışmanın kaosunu
yaşar. Bu yüzden inkârcı tipler, inanmış bir insanın eriştiği zihinsel
berraklıktan ve ruhsal dengeden yoksundurlar. Sonuçta inanmış
insan yücelir, maddeci değerlere gömülüp ruhen yoksullaşan kimse
de kendi kendini tüketmiş olur.
344 17/İsrâ, 82
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 122 -
178’inci âyette de, Allah’ın âyetlerini yalanlayıp işledikleri
haksızlıklarla kendilerini yıkıma götüren toplumların vahim durumu
dile getirilir. Bu âyet, Allah’ın dinini hayatın dışında tutan
kişi ve toplumların, sürekli bunalım içinde olacakları ve çöküşü
yaşayacakları mesajını verir. Bu mesaj, Allah’ın kitabı kendisine
geldiği halde ondan yüz çeviren ve kendi değerini düşüren her
fert ve toplum için geçerlidir.
178 ve 179’uncu âyetlerde, hidâyet ve dalâlet gerçeğine; insan
olmanın gereklerini yerine getirmeyen kimselerin, hayvanlardan
daha aşağı dereceye düşeceklerine dikkat çekilir. Kâinatta her şey,
Allah’ın yasaları doğrultusunda gerçekleşir. Allah, insanları doğru
yola veya sapıklığa zorlamaz; aksine özgür bırakır. Bunun için
âyetlerde cebre delâlet eden herhangi bir işaret yoktur. Zira insan
irâdesinin özgürlüğü tartışma dışıdır. Aksi halde insanın tüm sorumlulukları
düşer ve varlık sebebi anlamsızlaşır. Şu halde, aklını
ve iradesini doğru kullanan insan hidâyete erer; yanlış kullanan
da sapıklığa düşüp şaşkın ve perişan olur.
Burada, insan olmanın icaplarını yerine getiremeyen kimseler
kınanır. Bunların, kalpleri olduğu halde anlamadıkları, gözleri
olduğu halde görmedikleri, kulakları olduğu halde işitmedikleri
belirtilir. Aslında her canlının gözü görüp kulağı işittiğine göre
âyetin asıl maksadı, insana yakışır biçimde anlamak, görmek ve
işitmektir. Öyleyse kurtuluşu isteyen her insan, kalbini ve gözünü
açıp hakkın sesine kulak vermelidir. Zira kalbi ve gözü kapalı,
kulağı da hakikate tıkalı olan insan, yaratılış gayesini gerçekleştiremez
ve Allah’ın kendinden istediği onur burcuna yükselemez;
aksine esfel-i sâfilîn yolcusu olur ve en derin çukurlara yuvarlanır.
Muhammed Esed der ki:
175 / Ve kendisine mesajlarımızı lütfettiğimiz halde onları bir kenara
atan kimsenin başına gelecek olanı anlat onlara: Şeytan yetişip yakalar
onu ve o da, başka niceleri gibi, vahim bir sapışla sapıp gider.
176 / İmdi, Biz eğer dileseydik, onu âyetlerimizle yüceltir, üstün kılardık:
fakat o hep dünyaya sarıldı ve yalnızca kendi arzu ve heveslerinin
peşinden gitti.
Bu bakımdan, böyle birinin durumu (kışkırtılan) bir köpeğin durumu
gibidir: öyle ki, onun üzerine korkutarak varsan da dilini
sarkıtıp hırlar, kendi haline bıraksan da. Bizim âyetlerimizi yalanlamaya
kalkan kimselerin hali işte böyledir. Öyleyse, bu kıssayı
anlat, ki belki derin derin düşünürler.
177 / Âyetlerimizi yalanlamaya kalkan toplumun hali ne kötüdür:
BEL’AM
- 123 -
çünkü işledikleri haksızlıklar (sadece) kendilerini yıkıma götürür.
178 / Allah kime yol gösterirse, gerçekten doğru yola erişen işte
odur: O’nun sapıklık içinde bıraktığı kimselere gelince, büyük kayıp içinde
olanlar da işte böyleleridir!
“Ve kendisine mesajlarımızı lütfettiğimiz halde onları bir kenara atan
kimsenin başına gelecek olanı anlat onlara”: Lafzen, “onun haberini/
durumunu onlara ilet.”
“Şeytan yetişip yakalar onu ve o da, başka niceleri gibi, vahim bir
sapışla sapıp gider.”: Lafzen, “ciddî bir hataya düşen kimselerden
oldu”. Metnin aslında bu âyetin tamamı geçmiş zaman kipindedir;
fakat âyetin açık anlamı genel bir gerçeğin ifadesi durumunda
olduğu345 ve bazı müfessirlerin ileri sürdüğü gibi, bilinen belirli
bir kişiyi îma etmediği için, onu geniş zaman kipiyle aktarmak
daha uygun geldi bize. Burada sözü edilen insan tipi, ilahî mesajı
anlayan ama buna rağmen, bir sonraki âyette işaret edildiği gibi,
“dünyaya fazla sarılması”, yani hayata maddeci, “dünyevî” bir açıdan
bakması yüzünden hakkı kabule yanaşmayan kimsedir. 346
“Bu bakımdan, böyle birinin durumu (kışkırtılan) bir köpeğin durumu
gibidir: öyle ki, onun üzerine korkutarak varsan da dilini sarkıtıp hırlar,
kendi haline bıraksan da.”: Tutum ve davranışları yalnızca dünyaya
bağlı/dünyaya bağlayıcı arzularının ona günübirlik “fayda” ya
da “zarar” olarak gösterdiği şeyler tarafından belirlendiği için, bu
bölümde anlatılan insan tipi, haricî şartlar ne olursa olsun, daima
aklıyla bedensel güdüleri arasındaki çatışmanın ve dolayısıyla içsel
huzursuzluğun, hayalî korku ve kuruntuların kurbanı durumundadır.
Bunun için de, inanmış bir kişinin inanç yoluyla eriştiği zihnî
berraklıktan, ruhî dengeden yoksundur. 347
Muhammed Esed, 62/Cum’a sûresi, 5. âyetin tefsirinde de şunları
söyler:
“Tevrat’ın yükü ile onurlandırılmış iken bu yükü taşıyamamış
olanların durumu, sırtına kitaplar yüklenmiş (ama onlardan habersiz
bulunan) merkebin durumuna benzer.
Allah’ın mesajlarını yalanlamaya şartlanmış olanların durumu ne acıdır,
çünkü Allah rehberliğini böyle zâlim bir halka ihsan etmez!” 348
“Tevrat’ın yükü ile onurlandırılmış iken bu yükü taşıyamamış olanların
durumu...” Daha önceki pasajda işaret edilen, Allah’ın vahyinin
345 Karş. Katâde, ‘İkrime ve Ebû Müslim’in beyanına dayanarak Râzî
346 Karş. 27:82’deki “yerden çıkarılan yaratık” temsîli.
347 Muhammed Esed, Kur’an Mesajı
348 62/Cum’a, 5
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 124 -
hem kutsal bir emânet hem de bir lütuf olduğu düşüncesiyle bağlantılı
olarak söylem, şimdi de, Yahûdilerin Tevrat sonrası dönemde
gösterdikleri, bu emânete ihânet problemine geçmektedir.
Onlara, Allah tarafından, O’nun birliği ve benzersizliği mesajını
bütün dünyaya ulaştırma görevi emânet edilmişti. Ama onlar,
Hz. İbrahim, İshâk ve Yakub soyundan gelmiş olmaları sebebiyle
kendilerini “Allah’ın seçilmiş toplumu” olarak gördüklerinden ve
dolayısıyla, ilahî mesajın başka bir toplum için değil yalnız kendileri
için geldiğine inandıklarından bu görevi yerine getiremediler.
Bundan dolayı, peygamberliğin İsrâiloğullarına mensup olmayan
herhangi bir kimseye verilmiş olması ihtimalini inkâr ettiler 349 ve
böylece Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliğini, bizzat Tevrat’ta
bile o’nun gelişi ile ilgili açık bir haber bulunmasına rağmen, reddettiler.
350 Onlar, Hz. Mûsâ’ya indirilen ilahî kelâmın temel anlamını
böylece çarpıtmak suretiyle, bizzat kendileri ondan gerçek
bir manevî fayda elde etmeyi ve onun öğretilerine uygun şekilde
yaşamayı sağlayamadılar. 351
“İnsanlara karşı muktedir ve şerefli olan kimseler, güçleri yettiği
halde kötülüğü men etmezlerse, muhakkak Allah Teâlâ onları
zelil ve perişan eder.” 352
“Ya emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yaparsınız, ya da
Allah üzerinize zâlim bir sultanı Musallat kılar.” 353
“Bu ümmet içinden bazı kimseler mahşer gününde kabirlerinden
maymun ve domuz sûretinde kalkacaklardır. Bunların günahları,
günahkârlarla beraber oturup kalkmak, güçleri yettiği halde
onları kötülüklerden men etmemektir.” 354
“İnsanlar kötülüğü görüp önlemedikleri zaman, Allah Teâlâ’nın, onların
hepsini azâba uğratmasından korkulur.” 355
“Öyle zamanlar gelecek ki, kötülükten sakındıranların sayısı,
insanların onda birinden daha az olacaktır. Sonra bunlar da gider
ve artık kötüyü yasaklayan tek kimse bulunmaz.” 356
“Randevuya daima vaktinde gelmek, ötekinin gecikmesini yüzüne
vurma sanatıdır.”
349 Karş. 2:90 ve 94 ve dipnotlar 75 ve 79
350 Bk. 2:42, not 33
351 Muhammed Esed, Kur’an Mesajı
352 Cerir bin Abdillah
353 Ebû ‘d-Derdâ
354 Ebû Ümâme
355 Hadis-i şerif rivâyeti
356 Hz. Ali
BEL’AM
- 125 -
“Nasihat, dünyanın en pahalı hazineleri kadar kıymetli olduğu
halde, ekseriyâ pek ucuza satılır.” 357
“Dostlarının, yerinde nasihatlerine kulak asmayanlar düşmanlarını
memnun ederler.”
“Verdiği öğüdü biraz tutan, bunu başkalarına da dinletebilir.”
“İnsan, hayvandan konuşmakla üstündür. Ama doğru konuşmazsan
hayvanlar senden üstün olurlar.” 358
“Bir sözün ardından koşmamalıyız; söz bizim ardımızdan koşmalı,
bize hizmet etmeli.”
“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” (Ebû Ali Dakkak)
“Ve susmak altın olmadı hiçbir zaman; Sözün bir anlamı oldukça.”
“İki şey insanı çileden çıkarır; Söylenecek yerde ağız açmamak,
susacak yerde lâkırdı etmek. 359
“Bilirken susmak, bilmezken söylemek kadar çirkindir.”
“Konuşma sanatını bilen adam, düşündüklerinin hepsini söylemez;
fakat söylediklerini düşünür de söyler.”
“Konuşmaların en önemlisi, kendi kendimizle konuşmamızdır;
ama bunu her zaman ihmal ederiz.”
“Dinini paraya satan, dininden de olur, paradan da.” 360
“Dünya için din fedâ olunmaz.”
“Dinsiz (Hak dini kabul etmeyen) insan, en bedbaht, en huzursuz
mahlûktur.”
“Günümüzde dine hizmet için lisan-ı hal, lisan-ı kalden daha
tesirlidir.”
“Din incelir, ama yine de kopmaz. Onun sahibi Allah’tır. Bir
koruyucusunu gönderir, yeniden hak dini ihyâ eder.”
“Hak din, güneş gibidir; üflemekle sönmez. Gündüz gibidir,
göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine
gece yapar.”
“Ey dalâlete dalmış gâfiller! Dünyadan ölümü, insandan
357 Hz. Ali
358 Şeyh Sâdi
359 Şeyh Sâdi
360 Atasözü
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 126 -
âcizlik, muhtaçlık ve fakirliği kaldırmanın çaresi varsa, dine ve
dinin hayata yansımasına gerek duymayabilirsiniz. Yoksa, susun!
Zira ölüm, âcizlik, zeval, fakirlik gibi tabiî âyetler, yüksek sesleriyle
dine çağırıyorlar ve Hak dinin hayata geçirilişinin lüzumunu
ilân ediyorlar.”
BEL’AM
- 127 -
Konuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A İlim Konusunda Dikkat Edilecek Hususlarla İlgili Âyet-i Kerimeler
a Allah’tan Başkasının Bilgisi Sınırlıdır: Bakara, 30-33, 255; Yusuf, 76; Lokman,
34.
b İnsana Bilmediğini Öğreten Allah’tır: Bakara, 32; Nisa, 113; Mâide, 110;
Haakka, 51; Alak, 5.
c Firâset: Hıcr, 75; Nahl, 68; Muhammed, 17.
d İlim ile Amel Etmek (Bilgiyi Hayata Uygulamak): Mâide, 105; Cum’a, 5.
e Bildiğini Öğretmek: Bakara, 129, 151; Tevbe, 122; Abese, 2-4.
f Bildiğini Gizlemekten Sakınmak: Bakara, 159, 174.
g Bilmeden Hüküm Vermenin Kötülüğü: En’am, 119, 144; Hacc, 8; Lokman,
20; Mü’min, 83.
h İnsanın Bilemeyeceği Şeyler: Ra’d, 8; Lokman, 34.
i Bilinmeyen Bir Şeyin Ardına Düşmekten Sakınmak: İsra, 36.
j Kitap Yüklü Eşekler: 62/Cum’a, 5
k Kitap Bilgisine Rağmen Azgınlaşan Kimse (Bel’am): 7/A’râf, 175-178
B HakaBâtılı Karıştırma ve Hakkı Ketm Etme (Gizleme) Konusuyla İlgili
Âyetler
a Allah, Takvâ Sahiplerine Hak ile Bâtılı Ayıracak Anlayış Verir: 8/Enfâl, 29;
92/Leyl, 5-7.
b Hak ile Bâtıl Karşılaştırması: 2/Bakara, 42, 159-160, 174; 3/Âl-i İmran, 71,
187.
c Hakkı Gizlemek: 2/Bakara, 42.
d Bildiğini Gizlemekten Sakınmak: 2/Bakara, 159, 174.
C İyiliği Emretmemek, Hakkı Gizlemek, Başkasına Emrederken Kendini
Unutmak Konusunda Âyet-i Kerimeler
a İyiliği Açıklamak ve Gizlemek: 4/Nisâ, 149.
b Hayra Engel Olmak: 2/Bakara, 217; 68/Kalem, 12.
c İyilikleri Başa Kakmak: 2/Bakara, 262-264, 266; 26/Şuarâ, 22; 49/Hucurât,
17; 73/Müzzemmil, 20; 74/Müddessir, 6.
d İyiliği Emredip Kendisini Unutmak: 2/Bakara, 44; 7/A’râf, 175-176; 11/Hûd,
88; 41/Fussılet, 33; 61/Saff, 2-3; 62/Cum’a, 5. Kitap Verilenlerden İman
Edenler, İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Görevini Yapardı:
3/Âl-i İmran, 114.
e İsrâiloğullarından Kâfir Olanlar, İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak
Görevini Yapmazdı: 5/Mâide, 79.
f Kötülüklere Önder Olmak: 4/Nisâ, 85; 16/Nahl, 25; 39/Zümer, 15.
D Tahrif Konusunda Âyet-i Kerimeler
a Tevrat, Yahûdilerin Tahrifine Uğramıştır: 2/Bakara, 75, 79, 95, 174; 3/Âl-i
İmrân, 65, 78, 93; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41-43.
b İncil, Hıristiyanların Tahrifine Uğramıştır: 3/Âl-i İmrân, 65, 78; 5/Mâide,
110.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Bel’am md., Ahmed Güç, Şamil Y., c. 1, s.
221-222
2. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, Bel’am md., Ömer Faruk Harman, TDV Y., c.
5, s. 389
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 128 -
3. Tefsirde İsrâiliyât, Abdullah Aydemir, DİB Y., Ank. 1979, s. 237-244
4. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılâb Y., 16. bs. İst. 1997, s.
63-65
5. Bel’am, Zübeyir Yetik, Beyan Y., İst. 1986
6. Her Nemruda Bir İbrahim, Zübeyir Yetik, Beyan Y., İst. 1990, s. 129-140
7. İmamlar ve Sultanlar, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y., 13. bs. İst. 2002
8. Yahûdileşme Temayülü, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y., İst. 1995, s. 51-58,
241-247
9. Hadislere Göre Yahûdi ve Hıristiyanlara Uymak, Mirza Tokpınar, İnsan
Y., İst. 2003
10. İslâm’da Bâtıla Benzemenin Hükmü, Ali Rızâ Demircan, Eymen Y., İst.
1980
11. İlmi Kuşanmak, Kul Sâdi Yüksel, Misyon Yl, İst. 2001
12. Çağ ve Ulemâ, Kul Sâdi Yüksel, Misyon Y., İst. 2002
13. Lâ, Mustafa Çelik, Ölçü Y., İst. 1989, s. 192-102
14. İslâmî Hareket Fıkhı, Mustafa Çelik, Yenda/Ölçü Y., İst. s. 369-379
15. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y., İst. 1990, s.
103-107
16. Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitne Odakları, Sâlih Asğar, Hanif Y.,
İst, 1994, s. 166-176
17. İman ve Tavır, Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 161-261
18. Bilgiden Tevhide Yükseliş, Ekrem Sağıroğlu, Timaş Y., İst. 1993
19. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu,
İhtar Y., 2. bs. Erzurum, 1994, s. 55-69
20. Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y., Ankara 1997,
s. 155-171, 254-261
21. İslâm Ülkelerinde İdeolojik Savaş, Çev. Akif Nuri, Çığır Y., İst. 1977
22. Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi, İsmail Kara, Risale Y., İst. 1987
23. Cumhuriyet Dönemi Din-Devlet İlişkileri, I-III, Hasan Hüseyin Ceylan,
Rehber Y., 20.Bs. İst. 1993
24. Cumhuriyet Dönemi Aydınlarının İslâm’a Bakışı, Ahmet İshak Demir,
Yayınlanmamış Doktora Tezi, Mrm. Ün. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2000
25. Türk Aydınının Din Anlayışı, Necdet Subaşı, Yapı Kredi Y. İst. 1996
26. Son Asır Türk Aydınının Kur’an’a Bakışı, Yitik Masumiyet, Ahmed Bedir,
Merkür Y., İst. 2003
27. Yeni Türkiye’de İslâmlık, Gotthard Jaschke, Türkçesi: Hayrullah Örs,
Bilgi Y., Ankara 1972
28. Osmanlı’da Modernleşme Sancısı, H. A. Ubicini, çev. Cemal Aydın,
Timaş Y., İst. 1998
29. Türkiye’de Cemaatçi Milliyetçilik ve Nurettin Topçu, Süleyman Seyfi
Öğün, Dergâh Y., İst. 1992
30. Türkiye’de Anti-Materyalist Felsefe, Neşet Toku, Beyan Y., İst. 1996
31. Modern Türkiye İçin Din’de Reform: Kemalizm I-II, Osman Nuri Çarman,
Tan Matbaası, İst. 1958
32. Türküm Diyenler İçin: Arapça Kur’an Okunamaz: Okunacağını İleri
Sürenlere Reddiye, Osman Nuri Çarman, İst.
33. Yükseliş Savaşımızda Jüpiter: Kur’an’da Atatürk ve Rus-Çin
İşkencesinde Türklük, Engin Arın, Atatürkçülük Kültür Y. İst. 1971
BEL’AM
- 129 -
34. Dinde Değil; Kur’an’da Reform, Nuray Pekdemir, Su Y., İst. 2000
35. Türk İnkılâbına Bakışlar, Peyami Safa, Ötüken Y., 5. Bs. İst. 1999
36. Türk İnkılabı, Celal Nuri İleri, Hazırlayan: Recep Durmaz, Kaknüs Y., İst.
2000
37. Atatürk Devri Fikir Hayatı, Mehmet Kaplan, Kültür Bakanlığı Y., Ank.
1992
38. Atatürk ve Din, İsmail Yakıt, Süleyman Demirel Ün. Y. İsparta 2000
39. Atatürk ve Din Eğitimi, Ahmet Gürtaş, D.İ.B. Y., Ankara
40. Kemalizm, Abdurrahman Dilipak, Beyan Y.
41. Hutbeler, D.İ.B. Y., Ankara 1973
42. İmam-Hatipler İçin Örnek Metinler, D.İ.B. Y., Ankara 1981
43. Hümanizm ve Atatürk Devrimleri, Yümni Sezen, Ayışığı Kitapları, İst.
44. Türkçe İbadet, M. Enes Ergene, Feza Gazetecilik A. Ş. İst. 200
45. Din’de Reform Mes’elesi, Kemal Edib Kürkçüoğlu, Güzel Sanatlar
Matbaası, Ank. 1957
46. Kur’an’la Uyarmak, Orhan Tutar, Kardeşlik Y. İst. 2004, s. 240-245
47. Resmî İdeolojinin Ücretli Köleleri, Mustafa Çelik, Misak Y., Ankara 1997
48. Hilâfet ve Saltanat, Mevdudi, Hilâl Y., Terc. Ali Genceli, İst. 1972
49. Osmanlıda Karşı Düşünce ve İdam Edilenler, Rızâ Zelyut, Alan Y., İst.
1986
50. Şerait’ten Laikliğe, Sadık Albayrak, Sebil Y., İst. 1977
51. Türkiye’de Din Kavgası, Sadık Albayrak, Şahsi Y., İst. 1973
52. Devrimler Cinâyeti, Şapka Devrimi, Dil Devrimi, Burhan Bozgeyik,
İttihad Y., İst. 1993
53. Devrimlerin Deviremediği, A. Vehbi Vakkasoğlu, Yeni Asya Y., İst. 1980
54. Devrimler ve Gerici Tepkiler, Sadık Albayrak, Araştırma Y., İst. 1990
55. Bazen Hazin, Bazen Rezil; Bu Vatanı terk edenler, Vehbi Vakkasoğlu,
Yeni Asya Y., İst. 1975
56. Önce Alkışladılar, Sonra Öldürdüler, Vehbi Vakkasoğlu, Yeni Asya Y., 4.
bs. İst. 1976
57. Uzlaşma Tehdidi Karşısında İslâmî Hareketler, Heyet, Terc. İslâm Özkan,
Ekin Y., İst. 1996
58. Dini Tamir Dâvâsında Din Tahripçileri, Ahmed Davudoğlu, Sağlam
Kitabevi Y., 4. bs. İst. 1980
59. Doğru Yolun Sapık Kolları, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Y., İst.
1978
60. Tarih Boyunca Din Mazlumları, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Y.,
İst. 1977
61. Son Devrin Din Mazlumları, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Y., 5. bs.
İst. 1977
62. Tarihte ve Günümüzde Bağnazlık ve Yobazlık, Mustafa Özçelik, Şahsi
Y., İst. 1995
63. Davet Yolunda Dökülenler, Fethi Yeken, Terc. Bilal Çakmaklı, Seçkin Y.,
2. bs. İst. 1988
64. Din Bürokrasisi, Davut Dursun, İşaret Y., İst. 1992
65. Türkiye’de Din-Devlet İlişkileri ve Diyanet İşleri Başkanlığı, Şahsi Y.,
İsmail Kaya, İst. 1998
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 130 -
66. Ulema ve Dinî Otorite, Derleme, Heyet, Türkçesi: Kutlukhan Eren, İnsan
Y., İst. 1995
67. Osmanlı ve Safevilerde Din-Devlet İlişkisi, Vecih Kevserânî, Terc. Muhlis
Canyürek, Denge Y., İst. 1992
68. İslâm’da Devlet Adamı ve Âlim, Abdülaziz El-Bedrî, Kültür Basın Yayın
Birliği, İst. 1989
69. Tuğyana Karşı Ulema, M. Recep el-Beyyûmî, Terc. Nureddin Demir,
Eksen Y., İst. 1990
70. Din ve İdeoloji, Şerif Mardin, İletişim Y., 4. Bs. İst. 1990
71. Türkiye’de Din ve Siyaset, Şerif Mardin, İletişim Y., 7. bs. İst. 2000
72. Efendilik, Şarkiyatçılık, Kölelik, Jale Parla, İletişim Y., İst. 1985
73. Modernizme Geçiş Sürecinde İslâm Dünyası, İra M. Lapidus, çev. İ. Safa
Üstün, Mrm. Ün. İlâhiyat Fk. Vakfı Y., İst. 1996
74. Oryantalizm ve Oryantalistler: Yararları, Zararları, Mustafa Sibai, Terc.
Mücteba Uğur, Beyan Y. İst. 1993
75. Oryantalizm, Edwvard Said
76. Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. İst.
77. Vahiyden Kültüre, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y., İst. 1991
78. İslâm Nasıl Yozlaştırıldı, Vahyin Dininden Sapmalar, Hurafeler, Bid’atler,
Y. N. Öztürk, Yeni Boyut Y., 3. bs. İst. 2000
79. Hilâfetin İlgâsının Arka Planı, Mustafa Sabri Efendi, çev. Oktay Yılmaz,
İnsan Y., İst. 1996
80. İslâmî Hareket ve Özeleştiri Üzerine, Halis Çelebi, Terc. Metin Parıldı,
Rey Y., Kayseri
81. İslâmî Harekette Fikrî Hastalıklar, Fethi Yeken, Terc. A. Osman Kara,
Ravza Y., İst.
82. Bu Din Benim Dinim Değil, Abdurrahman Dilipak, İşaret/Fersat Y.. 2. bs.
1990
83. İslâmî Hareket ve Problemleri, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y., İst. 1996
84. İslâm Tarihinin İlk Asrında İktidar Mücâdelesi, Adnan Demircan, Beyan
Y., İst. 1996
85. Din İle Maddecilik Arasında Ezelî Savaş, Ebû’l-Hasan Ali el-Hasanî en-
Nedvî, İslâmî Neşriyat
86. Din-İnkılâp-İrtica, Peyami Safa, Ötüken Neşriyat
87. Din-Siyaset-Laiklik, Mehmet Emin Gerger, Nehir Y.
88. Dine Karşı Din, Ali Şeriati, çev. Hüseyin Hatemi, İşaret Y.
89. Dindar Olmak Zorunda mıyız? Ahmet Vural, Türdav A.Ş. Y.
90. Laik Düzende Dini Yaşamak 1-2, Hayreddin Karaman, İz Y.
91. Kutsala, Tarihe ve Hayata Dönüş, Ali Bulaç, İz Y.
92. Sosyal Değişme ve Dinî Hayat, Heyet, İlmî Neşriyat
93. Sosyoloji Açısından Din, Yümni Sezen, Marm. Ün. İl. Fak. Vkf. Y.
94. Türkiye’de Dinî Hayat, M. Emin Köktaş, İşaret Y.
95. Dinlerin Dejenerasyonu, Kürşat Demirci, İnsan Y.
96. 4 Dinden 4 Adam ve Bir Dinsizin Konuşmaları, Burhaneddin Mirza,
Sönmez Neşriyat
97. İbrahimî Dinlerin Diyalogu, İsmail Farukî, Pınar Y.
98. Din Eğitim Bilimi ve Türkiye’de Din Eğitimi, Suat Cebeci, Akçağ Y.
99. İlahlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
BEL’AM
- 131 -
100. Günümüz Din ve Fikir Hareketleri Ansiklopedisi, Komisyon, Risale Y.
101. Modern Dünyada Din, Lord Northobourne, İnsan Y.
102. Aydınların Din Saptırması, Fehmi Huveydî, İşaret Y.
103. Türkiye’de Manevî Buhran, Din ve Laiklik, Osman Turan, Boğaziçi Y.
104. Türklerin ve Moğolların Eski Dini, Jean Paul Raux, İşaret Y.
105. Türkiye’de Yanlış Din Anlayışı, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
106. İlim ve Din, Adnan Adıvar, Remzi Kitabevi Y.
107. Devletin Dini Olur mu? Seyyid Ahmet Arvasi, Burak Y.
108. Din-Devlet İlişkileri Sempozyumu Bildirileri, Heyet, Beyan Y.
109. Sapmalara Karşı Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
110. Çağdaş Dâvetin Problemleri, Fethi Yeken, İlim Y.
111. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, A. Mustafa Nevin, İz Y.
112. Türkiye’de Vâizlik (Tarihçesi ve Problemleri), Mehmet Faruk Bayraktar,
İFAV Y.
113. Va’z Edebiyatında Hadisler, Mahmut Yeşil, T. Diyanet Vakfı Y.
114. Halkın İslâm Anlayışının Kaynakları, Vaaz ve Kıssacılık, Hasan Cirit,
Çamlıca Y., İst. 2002
115. Osmanlı Halkının Geleneksel İslâm Anlayışı ve Kaynakları, Hatice
Kelpetin Arpaguş, Çamlıca Y. İst. 2001
116. Tasavvuf Kültüründe Hadis, Tasavvuf Kaynaklarındaki Tartışmalı
Rivâyetler, Muhittin
117. Uysal, Yediveren Y., Konya 2001
118. Yürek Fethi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
119. Kur’ân-ı Kerim’de Yahûdiler ve Hıristiyanlar, M. Fatih Kesler, T. Diyanet
V. Y.
120. Kur’an ve Sünnete Göre Yahûdilik ve Münâfıklık, Mustafa Özçelik,
Sabır Y.
121. Din Anlayışımızdaki Dehşet Yanılgılar, Naci Çelik, Nedret Y., İst. 1998
122. Kemalist Eğitim ve Din Düşmanlığı, Burhan Bozgeyik, İttihad Y., İst.
1993
123. Çağdaş Bilimin Saplantısı, Zübeyir Yetik, Akabe Y.
124. Batılı Bilginin Eleştirisi Üzerine, Korkut Tuna, İst. Ün. Ed. Fak. Y.
125. Batıda İlmî Skandallar, Ali Çankırılı, Adım Y. / Feza Y.
126. İlim Uğrunda, Abdülfettah Ebû Ğudde, Ebru Y.
127. İlim ve Âlim, Heyet, Ankara Fazilet Y. İlimlerin Özü, Nevî Efendi, İnsan Y.
128. Âlim, Mehmet Zahit Kotku, Seha Neşriyat
129. Din Anlayışı ve Müslüman Sorumluluğu, İbrahim Turhan, Haksöz sayı
20, Kasım 92
130. Din İstismarı (Özel sayı), İslâmiyât, c. 3, sayı 3, Temmuz-Eylül 2000
131. İslâmizasyon, İslâm’a Karşı İslâm (Özel Sayı) Kitap Dergisi, sayı 23, Ocak 89
132. Müsteşriklerin Kur’ân-ı Kerim ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’e Yaklaşımları,
Sâlih Akdemir, Ank. Ün. İlâhiyat Fak. Dergisi, sayı 31, sayfa 180-210,
1989
133. Yarım Fakih Din Yıkar, Ali Suavi, Hazırlayan: Mehmet Görmez,
İslâmiyat, 1, Sayfa 87-98, Ocak-Mart 1998
134. Kur’an’a Karşı Suikasd, Eşref Edip, Sebilürreşad, 11, 252, sayfa: 18-22,
Eylül 1957
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 132 -
135. Kur’an Çevirmeleri Neden Yanlışlarla Doludur, İsmayıl Hakkı
Baltacıoğlu, Yeni Adam Dergisi, 758, s. 4-5, Eylül 1957
136. İki Müslümanlık, Hüseyin Cahit, Fikir Hareketleri 66, sayfa 211-212, 24
Kanunu Sânî 1935
Sonsöz
Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…
Zulüm ve İstikbâr
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR -19-
ZULÜM ve İSTİKBÂR
Yazarı:
Ahmed Kalkan
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2012
Baskı:
İSTANBUL MATBAACILIK
Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
Tel: 0 212 482 52 66
ZULÜM ve İSTİKBÂR
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR
-19-
Ahmed KALKAN
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
İTHAF
Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
Önsöz
Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
Adâlet ve zulüm kavramları, tarihsel süreç içinde ciddi ölçüde anlam kaymasına uğramış kelimelerin başında gelir. Zulüm kavramının anlamı daraltılmış, adâlet kavramı da hiç de âdil olmayan yerlerin dağıtabileceği bir lutuf gibi algılanmaya başlamıştır. Vahyin, Allah’ın indirdiği hükümlerin dışında, onlara ters ve tümüyle zıt kurumların kararları ve verdiği hükümler “adâlet” diye kabul görmeye başlamıştır. Şirkin en büyük zulüm olduğu (31/Lokman, 13) halde şirkin hâkim olduğu ve İlâhî hükümlerle hükmedilmeyen yerlerden adâlet beklenilmeye başlanmıştır. Zulüm kavramının da anlam sahası iyice daraltılmıştır. Zulüm denilince çoğumuzun aklına sadece haksızlık, eziyet, işkence ve benzeri fizikî yaptırımlar gelir.
Adâlet hak edene hak ettiğini hak ettiği ölçüde vermek; zulüm ise, hak edene hak ettiğini hak ettiği ölçüde vermemektir. Bu tanımlarda bilinmesi ve uygulanması gerekli olan husus, bir şeyin neyi hak ettiği, hak edenin hak ettiği ölçünün ne olduğudur.
Sık sık kullanılan kelimeler olduğu halde, adâlet ve zulüm, Kur’an’ın içini doldurduğu gibi kullanılmıyor. Bu yanlış kullanımla bu kavramlara ve bu kavramlarla ifade edilen hususlara zulmedilmiş oluyor. İnsanın kendine (nefsine) yapmış olduğu zulüm ise, hiç izah edilmiş bir kavram değil. Eşitlik ile adâletin karıştırıldığı da çokça görülen bir durum. İnsanlar dünyada adâletin nice durumlarda uygulanmadığını görünce, hâşâ Allah’ın adâletini sorgulamaya başlıyor. Dünyanın imtihan, âhiretin de ödül ve ceza yeri olarak mutlak adâletin tecelli edeceği yer olduğunu kabulde zorlanıp dünyada iyilerin hep ödül alması, kötülerin de cezasız kalmasını bekleyen nice insan, bu beklentileri çıkmayınca Allah’ı inkâr etmeye kadar işi götürüyorlar. Böylece kendilerine zulüm ve yazık etmiş oluyorlar.
İşte bu kitapta adâlet ve zulüm kavramları enine boyuna işlenmeye çalışılıyor. Ayrıca ikinci bölümde “İstikbâr” kavramına açıklık getiriliyor. Zulmün temel sebebi kibirdir, istikbârdır. Büyüklenme ve büyüklük taslamadır. Ama kendisi gibi âciz bir insanın önünde küçülmeye râzı olan “müstaz’aflar”dır onların azmasına ve ezmesine sebep olanlar. Onlar sırtlarında taşıdıkları için zâlim müstekbirlerin boyları büyük gözükür. Sırtlarından alaşağı edip
yere çaldıkları zaman müstekbirlerin ne kadar güçsüz ve âciz oldukları ortaya çıkar.
Her türlü zulme ve her tipten zâlime, her tipteki müstekbire karşı insanca tavrını gösteren, yeryüzündeki fitneyi ve zulmü kaldırmaya çalışan mücahid yiğitlere selâm olsun.
Ahmed Kalkan
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
Kasım 2012, Ümraniye
İÇİNDEKİLER
ZULÜM - ZÂLİM / 9
Zulüm; Anlam ve Mâhiyeti / 9
Zulmün Karşıtı Olarak Adâlet / 11
Adâlet, Allah’ın İndirdiğiyle Hükmetmektir / 12
Kur’ân-ı Kerim’de Zulüm Kavramı / 15
Hadis-i Şeriflerde Zulüm Kavramı / 20
Câhiliyyenin Zulüm Anlayışı / 22
Zulmün Çeşitleri / 24
Zâlim; Anlam ve Mâhiyeti / 27
Zâlim ve Zulüm Mantığı / 28
Kur’ân’a Göre Zâlimlerin Özellikleri / 31
Mazlum; Anlam ve Mâhiyeti / 33
Zulmün Cezası / 35
Zulme Râzı Olmamak / 39
Zâlime Karşı Tavır / 42
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR / 55
İstikbâr; Anlam ve Mâhiyeti / 55
İstikbâr Duygusu / 56
Müstekbir / 58
Müstekbirlerin İlki İblistir / 59
Müstekbir Tipler / 61
Müstaz’af / 64
Müstekbir ve Müstez’af Ilişkisi / 65
Müstaz’af Insan Grupları / 68
Müstekbirliğin Sonucu: Dünyevî ve Uhrevî Azap / 71
İstikbârın Sembol Tipleri (Müstekbirlerin Duayenleri) / 73
İstikbâra Kapılmayanlar: Melekler, İnsan Dışındaki Canlılar ve Mü’minler / 74
- 9 -
ZULÜM - ZÂLİM
•
Zulüm; Anlam ve Mâhiyeti
•
Zulmün Karşıtı Olarak Adâlet
•
Adâlet, Allah’ın İndirdiğiyle Hükmetmektir
•
Kur’ân-ı Kerim’de Zulüm Kavramı
•
Hadis-i Şeriflerde Zulüm Kavramı
•
Câhiliyyenin Zulüm Anlayışı
•
Zulmün Çeşitleri
•
Zâlim; Anlam ve Mâhiyeti
•
Zâlim ve Zulüm Mantığı
•
Zâlim Tipleri
•
Kur’ân’a Göre Zâlimlerin Özellikleri
•
Mazlum; Anlam ve Mâhiyeti
•
Zulmün Cezası
•
Zulme Râzı Olmamak
•
Zâlime Karşı Tavır
“Kırk gece (söyleşmek için) Mûsâ ile sözleşmiştik. O (huzurumuza gelmek üzere aranızdan) ayrıldıktan sonra, zâlimler (kendilerine kötülük edenler) olarak buzağıyı (tanrı) edindiniz.” 1
Zulüm; Anlam ve Mâhiyeti
Yeryüzündeki her çeşit zulme ve her tipteki zâlimlere karşı çıkmak, İslâm Dini’nin en önemli emirlerinden biridir. İslâm’ın hâkim olması için de tüm zâlimlere isyan edilmesi şarttır. Bunu gerçekleştirmek için, önce zulüm ve zâlim kavramlarının iyi bilinmesi gerekir.
“Zulüm” sözcüğünün mastarı olan ‘zulmet’, nûr’un (ışığın) olmama durumudur, yani karanlıktır. “Zulüm”, kavram olarak, karanlık, haksızlık, hakkı yerine koymama, baskı, şiddet, hak yeme, eziyet ve işkence demektir. Zulm’ün halk arasındaki en yaygın mânâsı, haksızlık, baskı, işkence ve gaddarlıktır. Zulüm, bu anlamları kapsamakla beraber, Kur’an’da ve İslâm literatüründe daha geniş anlamlara gelmektedir.
Zulüm denilince çoğumuzun aklına sadece haksızlık, eziyet, işkence ve benzeri fizikî yaptırımlar gelir. Dinimizde ve dilimizde bu kelimenin esas anlamı: “Bir şeyi (veya bir hakkı) kendi yerinden
1 2/Bakara, 51
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 10 -
başka bir yere koymaktır.” Yani, hak edenin hakkını vermemek,
haksıza hak etmediği bir şeyi vermektir. Allah’ın koyduğu sınırı,
haddi tecavüz etmek, tayin ettiği sınırın dışına taşmak zulümdür.
Zulüm, hakkı terk etmek demektir. Bir şeyi, meşrû olan yerinden
başka bir yere koymaktır. Zulüm, haktan sapma ve haddi aşma
esasına dayanır. Yolun üzerinde dosdoğru gitmemek de zulümdür.
İslâmî ıstılahta; bir eşyayı veya olayı, şer’î hükmünden başka
bir şekilde değerlendirmeye zulüm denir. Zulüm, başkasının mülkünde,
onun izni olmaksızın tasarruf etmektir. Zulüm, yerli yerine
koymamak, sapkınlıkta bulunmak, akıntısındaki hakkı saptırmak
anlamlarına da gelir. Zulmün dayandığı temel, “nur” dan yoksun
olmaktır. Aslında zulüm sözlükte, bir şeyi ait olduğu yerin dışında
bir yere koymaktır. Yukarıda geçen anlamların hepsinde de bu
tanımın işaretlerini görmek mümkündür.
Allah (c.c.) mutlak olan tek varlıktır. Varlığın ve ışığın kaynağıdır.
Nûr bir anlamda varlığı, zulmet (karanlık) ise yokluğu temsil
ederler. Nûr (ışık) görmeyi sağlar, yolları aydınlatır, eşyanın nasıl
olduğunu anlamamızı temin eder. Karanlık ise bunun karşıtıdır.
Karanlık (zulmet) hem yokluktur, hem korkudur. Zulmet insanların
yollarını şaşırmalarına sebep olur, karanlıkta onlar ne yapacaklarını
bilemezler, karanlık içinde sağa sola yalpa yapıp dururlar.
Allah (c.c.) insanları doğru yola (hidayete) sevketmek için gönderdiği
Din’e, ‘Nûr’2, bu Din’in kitabı olan Kur’an’a da yine ‘Nûr’
demektedir.3 Böylece ‘nûr’ İslâm’ın sembolü, ‘zulmet’ ise İslâm’ın
dışındaki inançların sembolüdür. Zulüm, yapısı gereği karanlıkları
ifade eder. Bu karanlıklar, inkâr, şirk, isyan gibi şeyler olduğu gibi;
haksızlık, işkence ve tecavüz de olabilir. Bunların her biri karanlık
gibidir, hakkın yerine konulmamasıdır; aydınlık gibi insana rahatlık
veren bir şey değildir. İnsanların uydurduğu dinler ise karanlıktır,
tümüyle zulmet’tir. Bu dinleri icat edenler ve bu bâtıl dinlere
uyanlar, devamlı karanlık içerisinde oldukları için, bocalar dururlar,
yanlış yollarını bir türlü düzeltemezler.
Zulüm, böylesine karanlık olan yolu, gidişi, anlayışı benimsemektir.
Allah’a ait ilâhlık hakkını başkasına vermektir. Haklının
hakkını vermeyip, ona haksızlık yapmaktır. Sapıklığı, isyanı, nefse
uyup da azmayı seçmektir. Eldeki servet ve iktidarla şımarıp insanlara
baskı uygulamak, onların haklarına ve hürriyetlerine tecavüz
etmektir.
2 9/Tevbe, 32
3 5/Mâide, 44-46
ZULÜM - ZÂLİM
- 11 -
Zulmün Karşıtı Olarak Adâlet
Zulüm, hakkı yerli yerine koymamak, yer ve zaman, nitelik
ve nicelik olarak yanlışlık yapmak ve sapkınlığa düşmek, az veya
çok tecavüzde bulunmaktır. Bu anlamda zulmün karşıtı adâlettir.
Adâlet: Bir işi yerli yerine (hakkı olan yere) koymak, her şeyi yerli
yerinde yapmak hak sahibine hakkını vermek, hak ve hukuka
uygunluk, doğru ve yerinde olmak anlamlarına gelir. İnsan-eşya
ilişkilerini, insanların birbirleriyle olan münasebetlerini ve insanın
devletle olan alâkasını, Allah’ın indirdiği hükümlere göre düzenlemeye
adâlet denir. Bu, bir anlamda Allah’ın emrini, emrettiği
şekilde yerine getirmektir. Yine adâlet, zâlimlerin cezalandırılması,
her ferdin lâyık olduğu mükâfatını veya cezasını almasıdır. Zulmün
ve haddi aşmanın zıddıdır. Lügat olarak, hakkaniyet, doğruluk
ve müsâvat gibi anlamlara gelir. Kötülükten arınmış vicdanın
ifrat ve tefritten uzak olarak itidal çizgisinde gördüğü her çeşit
meşrû (şer’î) hareket mânâsına da kullanılır. Allah’ın indirdikleriyle
hükmedilen darü’l-İslâm’a “darü’l-adl” de denilir. Çünkü İslâm
dini, Allah’ın indirdiği ile hükmetmektir ki, esasen adâlet budur.
İmam Şâfii, er-Risale adlı kitabında “adâlet, Allah’ın emrine uygun
şekilde amelde bulunmaktır.” diye adâleti tanımlar.
Düzgün ve usûlüne uygun olmayan şey zulüm iken, bunun
tersi adâlet; şaşırtmak, bozmak, yoldan çıkarmak, karartmak zulüm
iken; tersi adâlettir. Adâlet, dengedir, orta yoldur, itidalden ve
orta yoldan ayrılmamaktır. Dosdoğru, düzgün ve tam yapmaktır.
Bir yönetim ilkesi olarak adâlet, iki kişi ve bireyle toplum arasındaki
ilişkilerde ilâhî yasalara uygun davranmak, haklıya hakkını
tam olarak ödemek; suçluya cezasını vermede gevşeklik yapmamak
demektir.
“Allah adâlete uyanları sever.”4; “Andolsun, biz elçilerimizi açık delillerle
gönderdik ve onlarla beraber Kitab’ı ve adâlet ölçüsünü indirdik ki, insanlar
adâleti yerine getirsinler.”5; “De ki: ‘Rabbim bana adâleti emretti.” 6
Kur’an’da tâğutun huzurunda muhâkeme olmak ve tâğuttan
adâlet beklemek haram kılınmıştır.7 Çünkü tâğutlar, Allah’ın indirdiği
hükümlerle değil; kendi hevâ ve heveslerinden kaynaklanan
kanunlarla hükmederler. Bu ise adâlet değil; zulümdür. İslâm topraklarında
adâlet mefhumu korkunç değişikliğe uğramıştır. Tâğutî
iktidarlar, kendi kanunlarını, “adâlet” kavramını kullanarak
4 60/Mümtehıne, 8
5 57/Hadid, 25
6 4/Nisâ, 105
7 4/Nisâ, 60
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 12 -
kitlelere kabul ettirmek gayretindedirler. Dolayısıyla zulüm,
adâlet olarak sunulmaktadır. Müslümanlar “adâlet” ve “zulüm”
kavramlarının mahiyetini kavradıkları ve bu istikamette görevlerini
yerine getirdikleri zaman, gerçek bir inkılab ortaya çıkar.8
Nice insan, eşitlikle adâleti karıştırıyor, aynı zannediyor. Hâlbuki
mutlak eşitlik, yani her şeyin her yönüyle birbirinin aynı olması,
adâlete zıttır. Eşit olmayan konularda insanlara eşit davranmak
da adâlet değil; zulümdür.
Allah (c.c.) kendi sözünün (Kitab’ının) doğruluk bakımından
da adâlet bakımından da tastamam olduğunu belirtiyor.9 Öyleyse
adâlet ve doğru olmak, O’nun sözüne (Kitab’ına) uymakla gerçekleşir.
Kur’an’a göre gerçek adâletin ölçüsü hakka uymaktır.10
Hak neyi gerektiriyorsa onu yapmak, hak kime aitse onu sahibine
vermek, hak ile hükmetmekten ayrılmamak, her konuda hakkı
ölçü almak, herkesin ve her şeyin hakkını korumakla adâlet yerine
getirilir.
İslâm, hakların yerine ulaşması için adâleti emrederken ilâhî
adâletin de âhirette herkese hakkını vereceğini, hiç kimseye haksızlık
yapılmayacağını bildiriyor.11 Mahkeme işlerindeki adâlet;
hak ile, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek şeklinde anlaşılmıştır.
Adâletle hükmedin diyen âyetler bunu emretmektedir.12 İman
edenlerin her konuda Allah’ın indirdiği ile hükmetmeleri Rabbimizin
emridir. Bunu yapmayanlar zâlim, fâsık veya kâfir olurlar.13
İnsanlar arasında hükmederken, hakemlik yaparken, hak konusunda
karar verirken, hatta çocukları eğitirken bile adâletli davranmak
İslâm’ın getirdiği önemli bir prensiptir.
Adâlet, Allah’ın İndirdiğiyle Hükmetmektir
Allah (c.c.) insanları doğru yola (hidayete) sevketmek için gönderdiği
Din’e, ‘Nûr’14 bu Din’in kitabı olan Kur’an’a da yine ‘Nûr’
demektedir.15 Böylece ‘nûr’ İslâm’ın sembolü, ‘zulmet’ ise İslâm’ın
dışındaki inançların simgesidir. Zulüm, yapısı gereği karanlıkları
ifade eder. Bu karanlıklar, inkâr, şirk, isyan gibi şeyler olduğu gibi;
haksızlık, işkence ve tecavüz de olabilir. Bunların her biri karanlık
gibidir, hakkın yerine konulmamasıdır; aydınlık gibi insana
8 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 30-31
9 6/En’âm, 115
10 7/A’râf, 159
11 21/Enbiyâ, 47; 10/Yûnus, 54
12 4/Nisâ, 58; 5/Mâide, 52
13 5/Mâide, 44, 45, 47
14 9/Tevbe, 32
15 5/Mâide, 44-46
ZULÜM - ZÂLİM
- 13 -
rahatlık veren bir şey değildir. İnsanların uydurduğu dinler ise
karanlıktır, tümüyle zulmet’tir. Bu dinleri icat edenler ve bu bâtıl
dinlere uyanlar, devamlı karanlık içerisinde oldukları için, bocalar
dururlar, yanlış yollarını bir türlü düzeltemezler.
Zulüm, böylesine karanlık olan yolu, gidişi, anlayışı benimsemektir.
Allah’a ait ilâhlık hakkını başkasına vermektir. Haklının
hakkını vermeyip, ona haksızlık yapmaktır. Sapıklığı, isyanı, nefsin
hevâsına uyup da azmayı seçmektir. Eldeki servet ve iktidarla
şımarıp insanlara baskı uygulamak, onların haklarına ve hürriyetlerine
tecavüz etmektir.
Adâlet, doğru oluşu zihinde sabitleşmiş şeydir. Düzgün ve usulüne
uygun olmayan şeye ‘cevr’ (haksızlık ve eziyet) denir. Doğruluk
ve düzgünlük kavramları, sapmazlığı ve şaşmazlığı da içerisine
alırlar. Adâletin anlam sahası içinde doğruluktan söz ederken;
haksızlıktan uzak olma, hakkaniyet sahibi olma manalarına da
işaret etmiş oluruz.
Said b. Cübeyr, ‘adl’ kavramını anlamını soran Halife
Abdülmelik’e (öl. 705) şöyle cevap verdi:
“Adl (adâlet) dört kısımdır: Birinci mânâsı; Allah’ın emrine uyarak
hükmedilirken adâletli davranmak, yani insaflı olmaktır.16
İkinci mânâsı; sözde, konuşmada, haberleşmede adâlet olması.
Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Konuştuğunuzda ölçüyü aşmayın.”17
Üçüncü mânâsı; kurtuluşun sebeplerine sarılma, yani doğru
davranışlara, sâlih amele yönelme anlamındaki adâlet.18
Dördüncü mânâsı; Allaha eş koşmaktan sakınmaktır. “… Ne var
ki kâfirler Allah’a (muâdil) eş bulurlar.”19
‘Adl’ üzere yaratılan insanın da20 yeryüzünde ‘adl’ üzere davranması
gerekiyor. Çünkü adâlet; insan, toplum ve tabiat hayatının
nizamını (düzenini) sağlar. Bu adâleti sağlayacak olan da Tevhid
Dini’dir. Evrendeki mizan’ı (ölçüyü, dengeyi) koyan Allah (c.c.)
olduğuna göre,21 insan ve toplum hayatındaki dengeyi ve adâleti
de ancak O’nun koyduğu ölçüler sağlayabilir.
16 4/Nisâ, 54
17 6/En’âm, 152
18 2/Bakara, 123
19 6/En’âm, 1
20 82/İnfitâr, 6-7
21 55/Rahmân, 7
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 14 -
İslâm Toplumunda Adâlet
İslâm toplumunun temelinde Kitap ve Mizan vardır. Müslümanlar
Kitab’a uyarak, Mizan’ı yerine getirirlerse, yani ölçülü davranıp
aşırılığa, yanlış yollara sapmazlarsa, kıst’ı (adâleti) sağlarlar.
Mizan’ın dengesi bozulduğu zaman, adâlet kaybolur gider. İnsanlar
en tabii haklarını bile alamazlar. Toplumdaki zalimler gücü
ellerine geçirdikleri zaman da zulümler artar. Kitab’ın yanında indirilen
‹demir’ güç anlamında alınırsa, şöyle demek mümkündür:
Güç ve iktidar adâletin emrinde olmalıdır. Bunu sağlayacak olan
da insanların Kitab’a ve O’nun hükümlerine uyup, mizan’ı yani
ölçüyü korumalarıdır. O zaman hukukun üstünlüğü sağlanır ve
insanlar haklarına kolaylıkla ulaşırlar. Kendini hukukun üstünde
gören güçler, adâlet anlayışını çiğner geçerler.
Kur’an’ın emrine göre mü’minler, bütün davranışlarında
adâletli olmak zorundadırlar. Adâletli davranış kişinin kendi yaratılışındaki
dengeye ve düzene uyum sağlatır. Ölçülü hareket şüphesiz
insana mutluluk kazandırır, çevreye zarar vermekten kurtarır.
İnsan hayatına denge ve olgunluk ancak adâletin her sahada
uygulanması ile mümkün olur.
İslâm ümmeti ‘vasat bir ümmettir.’22 Buradaki ‹vasat’ kelimesini
tefsirciler ‹adâlet’ ile açıklamışlardır.23 Buna göre İslâm toplumu,
dengeli, aşırılıklardan uzak, adâleti yerine getiren uyumlu bir
toplumdur.
İslâm’a göre bütün insanlar bir ana-babadan meydana geldikleri
için birbirlerine karşı üstünlükleri yoktur. Doğuştan herkes
eşittir. Üstünlük ancak takva ile olabilir. Kim Allah’tan hakkıyla
çekinip korunursa onun derecesi daha üstün olur. 24
Adâlet aynı zamanda takvâya yakın olmanın şartlarından birisidir.
“Ey iman edenler, adâletli şahitler olarak, Allah için, hakkı ayakta
tutanlar olun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adâletten ayırmasın. Adâlet
yapın ki o, takvaya daha yakındır. Allah’tan korunun. Şüphesiz Allah, yapmakta
olduklarınızdan haberdar olandır.” 25
Dikkat çeken bir nokta da şurasıdır ki Allah (c.c.) kendi sözünün
(Kitabının) doğruluk bakımdan da adâlet bakımından da
tastamam olduğunu belirtiyor. Öyleyse adâlet ve doğru olmak,
O’nun sözüne (Kitabına) uymakla gerçekleşir.
22 2/Bakara, 143
23 Tabatabâî, El-Mizan, 1/323. S. Kutub, fi-Zılali’l Kur’an, 1/130. İbni Arabî,
Ahkâmu’l Kur’an, 1/61. Mevdudî, Tefhimu’l Kur’an 1/123
24 49/Hucurat, 13
25 5/Mâide, 8
ZULÜM - ZÂLİM
- 15 -
Kur’an’a göre gerçek adâletin ölçüsü hakk’a uymaktır.26 Hak
neyi gerektiriyorsa onu yapmak, hak kime aitse onu sahibine vermek,
hak ile hükmetmekten ayrılmamak, her konuda hakk’ı ölçü
almak, herkesin ve her şeyin hakkını korumakla adâlet yerine getirilir.
İslâm, hakların yerine ulaşması için adâleti ve kıst’ı emrederken
İlâhî adâletin de Ahirette herkese hakkını vereceğini, hiç
kimseye haksızlık yapılmayacağını bildiriyor. 27
Fıkıh açısından adâlet, mahkemede şahitlik eden şahitlerin ve
hükmeden hâkimlerin adil olmalarıdır. Kur’an, insanlar arsındaki
davaların çözüme kavuşturulabilmesi için ancak adâlet sahibi
kimselerin şahitliklerinin geçerli olabileceğini açıklıyor.28 Mahkeme
işlerindeki adâlet; hak ile hükmetmek şeklinde anlaşılmıştır.
Adâletle hükmedin diyen âyetler bunu emretmektedir,29 İman
edenlerin her konuda Allah’ın indirdiği ile hükmetmeleri Rabbimizin
emridir. Bunu yapmayanlar zalim, fâsık veya kâfir olurlar.30
İnsanlar arasında hükmederken, hakemlik yaparken, hak konusunda
karar verirken, hatta çocukları eğitirken bile adâletli
davranmak İslâm’ın getirdiği önemli bir prensiptir. Adâlet ise,
öncelikle, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmektir. Allah’ın indirdiği
hükümler adâlet, o hükümlerin dışında kanunlarla insanları yönetenler
zâlim,31 Allah’ın hükümleri dışındaki hükümler/yasalar
da zulümdür. Şirk en büyük zulüm,32 ancak Allah’ın hükümleri ise
adâlettir.
Kur’ân-ı Kerim’de Zulüm Kavramı
Kur’an’ın çok kullandığı kelimelerden biri de “zulüm” kelimesidir.
Aynı kökten gelen türevleriyle birlikte üç yüz on beş yerde
geçmektedir. Dilimize Arapça’dan giren bu kelimenin esas anlamlarını
en güzel Arapça ile inzâl edilmiş Kur’ân-ı Kerim’de buluruz.
Kur’an’da zulüm, hepimizin bildiği eziyet, işkence ve haksızlık yanında,
esas olarak hakkın zıddı, haktan sapma ve haddi aşma anlamlarıyla
kullanılır. Bu yüzden; Allah’ın koyduğu sınırı (hududu)
aşanlar zâlimdir.33 Allah’ın yasakladıklarını yaparak, insanlar kendi
(nefis)lerine zulmederler.34 Kâfirleri dost edinmek zulüm; onları
26 7/A’râf, 159
27 21/Enbiyâ, 47; 10/Yûnus, 54
28 65/Talâk, 2
29 4/ Nisâ, 58; 5-Mâide, 52
30 5/Mâide, 44, 45, 47
31 5/Mâide, 44
32 31/Lokman, 13
33 2/Bakara, 229
34 2/Bakara, 35, 131
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 16 -
dost edinenler de zâlimdir.35 Çünkü “kâfirler (in tümü) zâlimdir.”36;
“Şirk en büyük zulümdür.”37; “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler,
zâlimlerin ta kendileridir.” 38
Kur’an’da zulmün değişik dozdaki anlamlarını ifade eden başka
kelimeler de kullanılır. Bunları şu şekilde sayabiliriz:
Bi ğayr-i hakk: Haksız yere anlamındaki bu terkip, zulümle aynı
anlamda birçok âyette geçer. 39
Bağy: Haksızlık, azgınlık, her türlü tecavüz, haddi aşma, aşırılık
konularında zulüm anlamına gelir. 40
Adv, adî, i’tedâ, mu’tedî: Bu kelimeler, haddi aşmak, hakka tecavüz
etmek, hakkı ve Allah’ın sınırlarını çiğnemek ve haksızlık
manalarında zulüm anlamı ifade eder. 41
İsrâf ve müsrif: Haddi aşmak, aşırı gitmek ve haddi aşan ve
taşkınlık eden manalarında zulümle aynı anlamda kullanılır. 42
Azâb, azzebe: Zulmün ileri şekli olan işkence ve işkence etmek
anlamındaki bu kelimeler de zulüm mânâsında kullanılır. 43
Kur’an’da Zulmün Anlamları
Zulm’ün Kur’an’da üç anlamda kullanılığını söyleyebiliriz.
1- Karanlık anlamında, nûr’un (ışığın) karşıtı olarak: “Hamd
gökleri ve yerleri yaratan, zulumâtı (karanlıkları) ve nûr’u (ışığı) var kılan
Allah’a aittir.” 44
2- Küfür, şirk, isyan ve fısk anlamında: “Hani Lokman oğluna
öğüt vererek demişti ki; “Ey oğlum, Allah’a şirk koşma. Hiç şüphesiz ki
şirk, gerçekten büyük bir zulüm’dür.”45; “Bizim âyetlerimizi yalan sayanlar
35 9/Tevbe, 23
36 2/Bakara, 254
37 31/Lokman, 13
38 5/Mâide, 45
39 Bk. 2/Bakara, 61; 3/Âl-i İmrân, 21, 112, 181, 155; 6/En’âm, 93; 7/A’râf, 33,
146; 28/Kasas, 39; 41/Fussılet, 15; 42/Şûrâ, 42; 10/Yûnus, 23; 22/Hacc, 40; 40/
Mü’min, 75
40 Bk. 2/Bakara, 173; 6/En’âm, 145-146; 16/Nahl, 90, 115; 28/Kasas, 76; 38/Sâd,
22, 24; 42/Şûrâ, 28, 39, 42; 49/Hucurât, 9
41 Bk. 2/Bakara, 229; 10/Yûnus, 90; 65/Talâk, 1
42 Bk. 39/Zümer, 53; 40/Mü’min, 28
43 7/A’râf, 141; 12/Yûsuf, 25; 20/Tâhâ, 47; 18/Kehf, 87; 14/İbrâhim, 6; 29/
Ankebût, 10; 38/Sâd, 41; 27/Neml, 21; 24/Nûr, 2
44 6/En’âm, 1; Zulmün bu anlamı için diğer örnekler olarak bk. 39/Zümer, 6; 6/
En’âm, 59, 63; 2/Bakara, 19; 13/Ra’d,16; 24/Nûr, 40 v.d.
45 31/Lokman, 13
ZULÜM - ZÂLİM
- 17 -
zulumât (karanlıklar) içerisinde sağırdırlar, dilsizdirler…”46; “Elif. Lâm. Râ.
Bu bir kitaptır ki, Rabbinin izniyle insanları zulumât’tan (karanlıklardan)
Nûr’a (İslâm’ın aydınlığına), O güçlü ve hamde lâyık olan’ın yoluna çıkarman
için sana indirdik.” 47
3- İnsanlara karşı yapılan haksızlıklar ve baskılar anlamında:
Haksız yere adam öldürmek,48 hırsızlık yapmak,49 Allah’ın koyduğu
sınırları aşmak, böylece insanların hakkına tecavüz etmek,50
başkasının malını gasbetmek,51 ilâhlık taslamak veya halkına baskı
ve işkence etmek,52 başkasının hakkını fâiz yoluyla elinden almak,
fâiz yemek,53 mü’minlere baskı ve şiddet uygulamak, onları
yaşadıkları yerden sürüp çıkarmak,54 müstaz’af kimselerin hakkını
yiyip onlara baskı uygulamak55 bu gibi zulüm örnekleridir.
Kur’an, ısrarlı bir şekilde ve sık sık Allah’ın kullarına zulmetmediğini,
asla zulmetmeyeceğini, kullarına hiç bir şekilde haksızlık
yapmayacağını haber veriyor. İnsanların dünyada karşılaştıkları
geniş çaplı cezalar, sıkıntılar, zorluklar ve huzursuzluklar kendi
yaptıkları yüzündendir. Âhirette hesaptan sonra alınacak sonuç,
kavuşulacak ceza da yine insanların kendi hak ettikleridir, amellerinin
karşılığıdır. Allah (c.c.) kimseye zulmetmez, fakat insanların
bir kısmı kendi kendilerine zulmederler. 56
“Kırk gece (söyleşmek için) Mûsâ ile sözleşmiştik. O (huzurumuza
gelmek üzere aranızdan) ayrıldıktan sonra, zâlimler (kendilerine kötülük
edenler) olarak buzağıyı (tanrı) edindiniz.” 57
“Allah’ın mescidlerinde, Allah’ın adının anılmasına engel olan ve onların
harâb olmasına çalışandan daha zâlim kim vardır? Aslında bunların
oralara ancak korkarak girmeleri gerekir (Başka türlü girmeye hakları yoktur).
Bunlar için dünyada bir rezillik, âhirette de büyük bir azap vardır.” 58
46 6/ En’am/ 39
47 14/İbrahim, 1-2; Ayrıca: 2/Bakara, 59, 165; 3/Âl-i İmran, 117, 135; 4/Nisâ,
168; 7/A’râf, 103, 162, 165; 11/Hûd, 67, 94; 51/Zâriya, 59 vb.
48 5/Mâide, 27-29
49 12/Yusuf, 75
50 65/Talak, 1
51 38/Sâd, 24
52 7/A’râf, 103
53 2/Bakara, 279
54 22/Hacc, 39
55 4/Nisâ, 75
56 2/Bakara, 57; 7/A’râf, 160; 9/Tevbe, 70; 29/Ankebût, 40; 3/Âl-i İmran, 25,
161; 6/En’âm, 160; 45/Câsiye, 22. v.d.
57 2/Bakara, 51
58 2/Bakara, 114
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 18 -
“...Allah tarafından indirilmiş bir şâhitliği (insanlardan) gizleyenden
daha zâlim kim olabilir? Allah, yaptıklarınızdan gâfil değildir.” 59
“İnsanlardan bazısı Allah’tan başkasını Allah’a endâd/eşler ve benzerler
edinir de onları, Allah’ı sever gibi severler. İman edenler ise Allah’ı
daha çok severler. Keşke zâlimler, azabı gördükleri zaman (anlayacakları
gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabına dayanmanın
zorluğunu önceden anlayabilselerdi.” 60
“Ey iman edenler! Kendisinde artık alışveriş, dostluk ve iltimas bulunmayan
gün (Kıyâmet) gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan infak
edin (Allah yolunda harcayın). Kâfirler/gerçekleri inkâr edenler, elbette
zâlimlerdir.” 61
“Allah’ın, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na şirk/ortak koşmaları
sebebiyle, kâfirlerin kalplerine yakından korku salacağız. Gidecekleri
yer de cehennemdir. Zâlimlerin varacağı yer, ne kötüdür!” 62
“...Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar
zâlimlerin ta kendileridir.” 63
“Kim Allah’a karşı yalan sözlerle iftira edenden veya O’nun âyetlerini
yalanlayandan daha zâlimdir? Şurası iyi bilinsin ki, zâlimler kurtuluşa ermezler.”
64
“De ki: Söyler misiniz bana! Size Allah’ın azabı ansızın veya açıkça
gelirse, zâlim toplumdan başkası mı helâk olur?” 65
“...Kim Allah’ın âyetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha
zâlimdir? Âyetlerimizden yüz çevirenleri yüz çevirmelerinden ötürü azabın
en kötüsüyle cezalandıracağız.” 66
“Ey iman edenler! Küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve
kardeşlerinizi veliler/dostlar edinmeyin. Sizden kim onları velî/dost edinirse,
işte onlar zâlimlerin kendileridir.” 67
“Allah’a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir? Onlar
(Kıyâmet gününde) Rablerine arz edilecekler, şâhitler de, ‘işte bunlar
Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir’ diyecekler. Biliniz ki, Allah’ın lâneti
zâlimlerin üzerinedir. Onlar (insanları) Allah’ın yolundan alıkoyan ve onu
eğriltmek isteyenlerdir.” 68
59 2/Bakara, 140
60 2/Bakara, 165
61 2/Bakara, 254
62 3/Âl-i İmrân, 151
63 5/Mâide, 45
64 6/En’am, 21
65 6/En’am, 47
66 6/En’âm, 157
67 9/Tevbe, 23
68 11/Hûd, 18-19
ZULÜM - ZÂLİM
- 19 -
“Zulmedenlere meyletmeyin. Aksi halde size ateş dokunur (cehennemde
yanarsınız). Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra da size
yardım edilmez.” 69
“Şüphe yok ki Allah, adâleti, ihsânı (iyiliği), akrabaya vermeyi (yardım
etmeyi) emreder. Fahşâyı (çirkin işleri), fenalık ve azgınlıkları/zorbalıkları
yasaklar. Size öğüt vermektedir; umulur ki düşünür ve tutarsınız.” 70
“Biz bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman, onun varlık ve güç sahibi
önde gelenlerine emredeceğiz. Böylelikle onlar, onda bozgunculuk
çıkarırlar. Artık onun üzerine söz hak olur da, onu kökünden darmadağın
ederiz.” 71
“Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatılıp da ona sırt çevirenden, kendi
elleriyle yaptığını unutandan daha zâlim kim vardır? Biz onların kalplerine,
bu anlamalarına engel olan bir ağırlık, kulaklarına da sağırlık verdik.” 72
“Zâlimlere hiçbir yardımcı yoktur.” 73
“Ancak iman edip sâlih ameller işleyenler, Allah’ı çok zikredenler ve
zulme uğradıklarında kendilerini savunanlar başkadır. Zâlimler, hangi
inkılâpla devrileceklerini yakında bileceklerdir.” 74
“Allah’a karşı yalan uyduran yahut kendisine hak gelmişken onu yalan
sayandan daha zâlimi kimdir? Cehennemde kâfirlere yer mi yok?!” 75
“...Allah’a şirk/ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür.” 76
“Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden
daha zâlim kim olabilir? Muhakkak ki Biz, günahkârlara, ettiklerinin
karşılığı olan cezayı vereceğiz.” 77
“Zâlimler için koruyucu bir dost da, sözü yerine getirilen bir şefaatçi de
yoktur. (Allah) gözlerin hainliklerini ve göğüslerin saklamakta olduklarını
bilir.” 78
“Onlar(mü’minler), bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman, birbirlerine
yardım ederler. Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Kim bağışlar
ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah’a aittir. Elbette O, zâlimleri
69 11/Hûd, 113
70 16/Nahl, 90
71 17/İsrâ, 16
72 18/Kehf,57
73 22/Hacc, 71
74 26/Şuarâ, 227
75 29/Ankebut, 68 ve benzeri: 39/Zümer, 32
76 31/Lokman, 13
77 32/Secde, 22
78 40/Mü’min, 18-19
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 20 -
sevmez. Kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, böyle hareket edenlerin
aleyhine bir yol (mes’ûliyet) yoktur (Onlar kınanmaz ve cezalandırılmazlar).
Sorumluluk ancak insanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız
yere taşkınlık edenlere yönelir. İşte böylelerine acı bir azap vardır. Kim
sabreder ve affederse şüphesiz bu hareketi, yapılmaya değer işlerdendir.
Allah kimi saptırırsa, bundan sonra artık onun hiçbir dostu yoktur. Göreceksin
ki zâlimler, azabı görecekleri zaman, ‘geri dönülecek bir yol var
mı?’ diyecekler... Kesinlikle bilin ki, zâlimler sürekli bir azap içindedirler.” 79
“...Kim tevbe etmezse, işte onlar zâlimlerdir.” 80
“İslâm’a çağrılırken Allah’a karşı yalan uydurandan daha zâlim kimdir?
Allah, zâlimler topluluğunu doğru yola erdirmez.” 81
“...Kim Allah’ın hududunu/sınırlarını aşarsa, şüphesiz kendisine zulmetmiş
olur.” 82
“O (Allah), dilediğini rahmetine dâhil eder. Zâlimlere gelince, Allah,
onlar için elemli/ acıklı bir azap hazırlamıştır.” 83
Hadis-i Şeriflerde Zulüm Kavramı
Bir hadis-i rivayette şöyle buyrulur: Rasûlullah (s.a.s.), Allah
Teâlâ’dan rivâyet ederek şöyle buyurdu: “Allah buyurdu ki: ‘Ben zulmü
kendime haram ettim; Onu, sizin aranızda da haram kıldım. Öyleyse
sakın birbirinize zulmetmeyin!” 84
“Allah, zâlime muhakkak ki, mühlet verir de onu yakalayacağı zaman,
göz açtırmadan aniden yakalar.” Bu ifadeden sonra, Rasûlullah şu
âyeti okudu: “Onlar zulüm işlemekte iken ülkeleri (veya kuşakları) yakaladığı
zaman Rabbinin yakalayıvermesi işte böyledir. Gerçekten onu
yakalaması pek acıklı, pek şiddetlidir.” 85
“Mazlumun (bed)duâsından sakın. Çünkü mazlumun duası ile Allah
arasında (kabule mâni olan) hiçbir perde/engel yoktur.” 86
“Üç kimsenin duası red olunmaz: Orucunu açarken oruçlunun duası,
adâletli yöneticinin, bir de mazlumun duası. Allah (c.c.) mazlumun duasını
göklerin üstüne yükseltir ve duâ için gökyüzü kapıları açtırılır. Allah Teâlâ
79 42/Şûrâ, 39-45
80 49/Hucurât, 11
81 61/Saff, 7
82 65/Talak, 1
83 76/İnsan, 30
84 Müslim, Birr, 15, hds. no: 2577, 4/1994
85 11/Hûd, 102; Buhâri, Tefsir 161, hds no: 206; Müslim, Birr 61, 62 –2583- ; İbn
Mâce, Fiten 22, hds no: 4018)
86 Buhâri, Mezâlim 9, hadis no: 9, Cihad 180; Müslim, İman 7, hadis no: 19,
1/150; Ebû Dâvud, Zekât 5, hadis no: 1584; Tirmizî, Zekât 4, -625-
ZULÜM - ZÂLİM
- 21 -
da: ‘İzzetime andolsun ki, bir süre sonra da olsa sana yardım edeceğim’
buyurur.” 87
“Müslüman, diğer müslümanların onun elinden ve dilinden emin
oldukları kimsedir.” 88
Peygamberimize, “hangi cihadın daha faziletli olduğu” soruldu.
Buyurdu ki: “Zâlim bir sultanın (yöneticinin) yanında hakk kelimesini
konuşmaktır.” 89
“Kim bir kişinin zâlim olduğunu bilerek ona yardım etmek üzere zâlim
ile birlikte yürürse, İslâm’dan dışarı çıkmış olur.” 90
“Kim bir zâlime yardım ederse, Allah Teâlâ, o zâlimi ona musallat
eder.” 91
“İnsanlar, bir zâlimi görür, ona engel olmazlarsa, bundan dolayı hemen
hepsi cezalanır.” 92
“Allah’ım, benim işitme ve görme duygularımı düzelt ve onları bana
vâris kıl (ölünceye kadar sahih ve sağlam olsunlar). Bana zulmedene karşı
bana nusret ver (yardım et) ve zâlimden intikamımı bana göster.” 93
“Kim bir kardeşinden haksız olarak bir şey almışsa (dinar ve dirhem
olarak) kıymetlenmeden aynı gün iâde etsin.(Aksi takdirde) Eğer iyi bir
ameli varsa, ondan haksızlık ettiği kadar alınır; yoksa, kardeşinin günahından
ona yüklenir.” 94
“Üzerinde (bir din kardeşinin) kendisine zulüm veya malına tecavüzden
doğmuş bir hak bulunan kimse, dinar ve dirhem (para) bulunmayacak
gün (kıyâmet) den önce, bu gün dünyada mazlumdan o hakkı bağışlamasını
istesin. (Helâllaşmadığı takdirde) zâlimin sâlih ameli varsa ondan
zâlimin zulmü miktarı alınır (da mazluma verilir). Eğer zâlimin haseneleri
(sevapları) bulunmazsa, mazlumun seyyielerinden (günahlarından) alınıp
zâlim üzerine yükletilir.” 95
“Müflis (iflâs eden) kimdir bilir misiniz?” Ashâb: ‘Bizim aramızda
müflis, hiçbir dirhemi ve eşyası olmayan kimsedir’ dediler. Bunun
üzerine: “Gerçekten benim ümmetimden müflis, kıyâmet gününde
87 Tirmizî, Deavât 129, Hadis no: 3598, 5/578
88 Buhâri, İman 4, 5, Rikak 26; Müslim, İman 64, 65; Ebû Dâvud, Cihad 3;
Tirmizî, Kıyâme 53, İman 13
89 İbn Mâce, Fiten 20, Hadis no: 4012, 2/1330
90 İbn Kesir, Hadislerle K. K. Tefsiri, c. 5, s. 2089; Râmuz el-Ehâdis, c. 2, s. 445
91 Deylemî; İbn Aslâkir, Tarih
92 Tirmizî; Tuhfetu’l Ahvezî Şerhu Câmiu’t Tirmizî, 8/423
93 Buhâri, Edebu’l-Müfred, 82, hadis no: 649-650
94 Buhâri, Askalânî, Şerh-i Sahih-i Buhâri, c. 5, s. 161
95 Buhâri, Mezâlim 10; Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 1, hds no: 2534
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 22 -
namaz, oruç ve zekâtla gelecek olan kimsedir. Ama şuna sövmüş, buna
zina isnadında bulunmuş, şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş, diğerini
dövmüş olarak gelecek; buna hasenâtından, şuna hasenâtından
(sevaplarından) verilecektir. Şayet dâvâsı görülmeden hasenâtı biterse,
onların günahlarından alınacak ve bunun üzerine yüklenecek, sonra cehenneme
atılacaktır. (İşte müflis budur.)” 96
“Kıyâmet gününde hakları mutlaka sahiplerine vereceksiniz. Hatta
boynuzsuz koyun için boynuzlu koyundan kısas alınacaktır.” 97
“Şüphesiz ki zulüm, kıyâmet gününde zulumât/karanlıklar (olacak)dır.” 98
“Kim arzdan bir parça yeri haksız zabt ederse, (kıyâmet gününde) yerin
yedi katı halka gibi onun boynuna geçirilir.” 99
“Kim yemini ile bir müslümanın hakkını elinden alırsa, o kimseye Allah,
cehennemi vâcip kılmış, cenneti de haram etmiş demektir.” Bu söz
üzerine ashabdan bir zât: ‘Pek az bir şey olsa da mı ya Rasûlallah?’
diye sormuş, Rasûlullah da (s.a.s.): “Misvak ağacından bir çubuk dahi
olsa (yine böyledir)” buyurmuştur. 100
“Zulüm üç türlüdür. Bir zulüm vardır ki, Allah onu affetmez. Bir zulüm
vardır ki, Allah onu affeder. Bir zulüm vardır ki, Allah onun mutlaka hesabını
sorar. Allah’ın affetmediği zulüm şirktir. Çünkü Allah ‘şirk, büyük
bir zulümdür’101 buyurmuştur. Allah’ın affedeceği zulüm; kulların kendi
nefislerine karşı işlediği zulümdür. Rableri ile kendi aralarındaki işlerde
(emre itaat ve yasaklardan kaçınmak noktasında) yaptıkları hatalardır.
Allah’ın hiç bırakmayıp, mutlaka hesabını soracağı zulüm ise kulların birbirlerine
karşı hayâsızlıklarıdır. Allah, bunların hesabını sorar ve zâlimleri
cezalandırır.” 102
Câhiliyyenin Zulüm Anlayışı
Câhiliyyenin adâlet ve zulüm anlayışı, birçok çarpıklıklarla
ve çifte standartlı nifakla hastalıklı bir anlayıştır. Zulmü sadece
fizikî bir yaptırım olarak ve hiç sebep yokken yapılan bir haksızlık
olarak değerlendiren câhiliyye, özellikle müslüman müstaz’aflara
inanç ve psikolojik zulümleri zulüm olarak kabul bile etmez.
96 Müslim, Birr ve’s-Sıla, 59 hadis no: 2581
97 Müslim, Birr ve’s-Sıla, 60, hds no: 2582; Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 1, hds no:
2535
98 Buhâri, K. Mezâlim ve’l-Gasb, 8, hadis no: 8; Müslim, K. Birr ve’s-Sıla, 57,
hadis no: 2579
99 Buhâri, K. Mezâlim ve’l-Gasb, 13-15; Müslim, K. Müsâkat, 137, 142 hadis
no: 1610, 1612
100 Müslim, İman 61, hadis no: 218; Nesâi, Âdâbu’l-Kudât, 30 hds no: 5384
101 Lokman, 13
102 Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbn Kesir, I/508
ZULÜM - ZÂLİM
- 23 -
Câhiliyye zihniyetine sahip olanlar, kendi içinde bulundukları zulmün
farkında bile değillerdir. Kendi kurtuluşları için çabalayan
dâvetçilere ise kendi haklarına saldırıyor ithamında bulundukları
çokça görülür. Allah’a şirk koşmanın büyük bir zulüm olduğunu
hiçmi hiç düşünüp kavramazlar. Müslüman olduğunu iddia eden
câhiliyye mensupları, müşrikçe inanç ve yaşayışı, küfür ahlâkını
(ahlâksızlığını) bir hak olarak görür, müslümanların bunlara tavır
almasını ise zulüm olarak değerlendirir.
Câhiliyyenin zulüm hakkındaki anlayışını Kur’an’dan bir örnekle
sergileyelim: Kur’an’a göre put kırmak değil; puta tapmak
zulümdür, hem de en büyük zulüm. Müslüman da zulme tepki
gösteren kişidir. Zâlimin zulmüne engel olmak, kahramanca bir iş
kabul edilmesi gerektiği halde, Hz. İbrahim’in putları kırmasının,
putperest câhiliyye mensuplarınca bir zulüm olarak nitelendiğini
Kur’an bize haber verir. “Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Kim cür’et etti
ilâhlarımıza bunu yapmaya! Muhakkak o, zâlimlerden biridir’ dediler.”103
Görülüyor ki, zulmü ortadan kaldırmaya çalışmak, putperestlerin
bakış açısından büyük bir zulüm olarak değerlendirilmektedir.
İzutsu bu konuda şunları söyler: Zulüm, esasen kişinin meseleye
bakış için seçtiği mihenge/ölçüye göre izâfî/görecelidir.
Kâfirlere göre putların tahribi bir zulüm eylemi teşkil etmektedir.
Zira, müşrikler açısından bakıldığı zaman, bunun yapılması için
hiçmi hiç neden yok iken, mü’minler açısından aynı hareketi haklı
gösterecek birçok sebep bulmak mümkündür. Benzer biçimde,
müslümanların, sadece “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için kâfirler
tarafından evlerinden çıkarılmaları onlar için, hiçbir haklı sebebe
dayanmayan inkârı imkânsız bir zulüm fiilidir. Ancak, kâfirlerin
bakış açısından, İslâm’ın tek Allah inancı, kendilerinin mü’minlere
karşı bu şekilde davranmaları için yeterli sebebi rahatlıkla sağlamaktadır.
104 “Kendileriyle savaşılanlara (mü’minlere), zulme uğradıkları
için (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma
mutlak surette kadirdir. Onlar ki, sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için
haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir.” 105
Firavun’un İsrâil oğullarını köleleştirmesi, erkek çocuklarını öldürüp
kız çocuklarını sağ bırakmaya varan zulümleri,106 Firavun
ve ona bağlı olanlarca normal bir durum olarak kabul edilirken;
bu apaçık zulme karşı çıkan Hz. Mûsa, fitne ve fesad çıkaran bir
103 21/Enbiyâ, 59
104 Toshihiko İzutsu, Kur’an’da Dini ve Ah. Kavramlar, s. 226
105 22/Hacc, 39-40
106 Bk. 2/Bakara, 49-51
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 24 -
nankör olarak nitelenir.107 Meselenin hakikatini ve içyüzünü Hz.
Mûsa Firavun’un suratına şöyle çarpar: “O başıma kaktığın nimet,
İsrâiloğullarını köle yapman (yüzünden)dir.” 108
Kur’an, şirkin ve dolayısıyla zulmün sebeplerinden birinin,
ataların yolunu körü körüne sürdürme ve taklit olduğunu belirtir.
Geleneği sürdürme alışkanlıkları, câhiliyye tarafından bir hak
ve haklılık olarak benimsenir. O yüzden câhiliyye düşüncesinde,
zulüm normal bir vaka, câhiliyye yönetiminde de doğal bir icraat
olarak kabul edilir. Zulme adâlet, adâlete de zulüm dendiği, kavramların
ters yüz edildiği de sıkça görülür.
Câhiliyye anlayışında câhiliyyet hamiyyeti/taassubu söz konusudur.
109 İster haklı ister haksız olsun, yakın akrabasını, hatta
kendi sülâlesini, hemşehrisini, vatandaşını kayırma duygusu vardır.
Dolayısıyla “kendi yakınları, hata etmez, zulm etmez, her zaman
haklıdır; ona karşı olanlar da her durumda zulüm içindedir” anlayışı
câhiliyyenin bu konudaki yaklaşımlarından biridir.
Zulmün Çeşitleri
Zulümden bahseden âyetlere ve hadislere baktığımız zaman
üç türlü zulümden söz etmek mümkündür:
a- İnsanın Allah’a Karşı İşlediği Zulüm
Bu, insanların Allah’a şirk koşmaları veya küfr içinde, inkârcı
olmalarıdır. Nitekim Kur’an’ın birçok âyetinde zulüm, kâfirlerin
bir özelliği olarak geçmektedir. Kur’an birçok yerde kâfirlere ve
müşriklere zâlim demektedir.
“İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar (var ya), işte emniyet/
güvenlik onlar içindir ve onlar hidayete ermişlerdir.”110 Bu âyet nazil
olunca, imana zulüm karıştırma meselesi sahabelere ağır geldi.
Peygamberimiz’e dediler ki: “Kim imanına zulüm karıştırmayabilir?”
Peygamberimiz şöyle buyurdu: “İş böyle değildir. Siz Lokman’ın
(a.s.) oğluna, ‘Ey oğlum, Allah’a şirk koşma, şüphesiz şirk en büyük zulümdür’
111 sözünü işitmediniz mi?” 112
Allah’ı inkâr ederek ilâhlık dâvâsına kalkışanların bu tavrı
da bir zulümdür. Çünkü onlar böylelikle Allah’ın ilâhlık hakkına
107 26/Şuarâ, 18-19
108 40/Mü’min, 26; 26/Şuarâ, 22
109 48/Fetih, 26
110 6/En’am, 82
111 31/Lokman, 13
112 Buhâri; Müslim, nak. Muht. İbn Kesir, 3/65
ZULÜM - ZÂLİM
- 25 -
tecavüz etmektedirler.113 Bunun tipik örneği Firavun’un yaptıklarıdır.
114 Peygamberlerini dinlemeyen, onların getirdiği âyetleri yalan
sayanların bu hareketi bir zulümdür.115 Bu gibi inkârcı zâlimler
hak ettikleri cezaya daha dünyada iken kavuşurlar.116 Kendi
hevâlarına uyup da Allah’ın vahyine itaat etmeyenler de zulüm
içerisindedirler.117 Allah’ı bırakıp başka putlara (ilâhlara) ibâdet
edenler de zulmetmiş olurlar.118 Allah’a iftira etmek, O’nun adına
din uydurmak da zulümdür. 119
Örneklerde görüldüğü gibi zulüm; küfrün ve şirkin diğer adıdır.
İnkârcıların ve müşrilerin yaptıkları yanlışlık ‘zulüm’, kendileri
de ‘zâlim’ diye niteleniyor. Onların yaptığı karanlığa davetiyedir.
Onlar bir taraftan Allah’ın zulmet (karanlık) dediği çıkmazları tercih
ederken, bir taraftan da Rablik ve ilâhlık hakkını başka varlıklara
vermektedirler. Bütün zulümlerin temelinde insanın Allah ile
olan ilişkisini yerli yerine oturtmaması vardır. Bu sebepledir ki şirk,
küfür, yalanlama, fısk ve cehaletin her türlüsü Kur’an’da zulüm
olarak tanımlanır.120 Şirk ve küfür gibi zulümler içinde bulunan insanın
günahlarını Allah bağışlamayacaktır.121 Çünkü şirk ve küfür
büyük bir zulümdür. Biliyoruz ki, ilâh, rab ve melik olma Allah’ın
hakkıdır ve insanın yalnızca Allah’ı rabb, ilâh ve melik olarak tanıması
gerekir. Bu hakkı sahibine vermeyen insan, birinci derecede,
yani en büyük zâlimdir. 122
b- İnsanlar Arasındaki Zulüm
Zulüm, aynı zamanda insanların diğer insanlara, içinde yaşadıkları
topluma ve tabiata, diğer canlılara karşı işledikleri suçlar,
haksızlıklar ve tecavüzlerdir. Bu bir anlamda kişi ve kamu haklarının
ihlâlidir. Bu ihlâli ister kişi yapsın, ister bir topluluk, isterse
siyasî otoriteler yapsın; hepsi zulümdür. Bütün diktatörler, bütün
despot ve baskıcı rejimler zulme başvururlar, elleri altındaki insanların
haklarını gasp ederler. Kurulan zulüm düzenleri insanların
en doğal haklarını vermezler, onlara baskı ve şiddet uygularlar.
113 21/Enbiyâ, 29
114 7/A’râf, 103
115 11/Hûd, 37
116 11/Hûd, 67, 94; 17/İsrâ, 59
117 30/Rûm, 29
118 37/Saffât, 22
119 3/Âl-i İmrân, 94
120 6/En’âm, 68, 93; 9/Tevbe, 23; 21/Enbiyâ, 2, 3, 5; 22/Hacc, 52-53; 39/Zümer,
32; 11/Hûd, 18-19; 2/Bakara, 114; 4/Nisâ, 168
121 4/Nisâ,168
122 31/Lokman, 13
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 26 -
Allah (c.c.) insanın cüz’î iradesini eline vermiş, ona müdahale
etmemiştir. Bunun anlamı; dileyen iman eder, dileyen etmez.
Sonucuna katlanmak şartıyla dileyen ibâdet eder, dileyen etmez.
Allah (c.c.) kendi yarattığı ve ni’met verdiği insanın iradesine ipotek
koymamıştır. Ancak insanların kurduğu nice zulüm sistemleri
başkalarının iradelerine müdahale ederler. Onlara ‘şöyle inanacaksınız,
böyle düşüneceksiniz, şöyle giyineceksiniz, böyle yaşayacaksınız’
diye dayatırla r. Şüphesiz bu zulümdür.
İnsan hakları ihlâlleri, tabiatın acımasızca tahribi, hayvanların,
ormanların, yeşil alanların ve yeraltı zenginliklerinin yağmalanması
birer zulümdür. Kişinin mahkemede, iş yerinde, başka yerlerde
hakkını alamaması zulümdür. Başkalarının hakkına engel olmak,
rüşvet, torpil veya benzeri yollarla başkalarına ait bir hakkı
almak, görevi kötüye kullanmak, emanate ihanet etmek zulümdür.
Bütün işkence şekilleri, inançlara saldırılar, inançları yaşamanın
önündeki engeller, kişilerin kimliğini ifade etmelerine engel
olma, ırk ve bölge ayrımcılığı, sınıf kavgaları, dilleri ve kültürleri
yasaklamak, ırk, dil ve renk gibi farklı dünyevî ve maddî unsurları
yükseklik veya aşağılık sebebi saymalar birer zulümdür. Resmî ideolojilere
inanmayanlara ikinci sınıf insan muamelesi yapmak, onların
haklarına engel olmak, onlara tepeden bakmak da zulmün
başka bir çeşididir. Yine, adam öldürmek, hırsızlık yapmak, gasp,
soygun, baskı ve şiddet; zulümden başka bir şey değildir.
İnsanlara en güzel hayatı İslâm gösterdiği gibi, insanlar arasında
adâleti de ancak İslâm’ın kuralları sağlayabilir. İslâm, insanların
haklarını ve bu haklara riayet etmeyi en güzel şekilde göstermiştir.
Allah’ın hükümleri, hayatı düzene koyan hükümlerdir.
Bundan dolayı kişi veya siyasî otorite olarak, Allah’ın indirdiği
hükümlerle hükmetmemek zulme sebep olur. Buna sebep olanlar
da zâlimlerdir. 123
c- İnsanın Kendi Kendine Zulmü
İnsanın kendi kendine zulmü, ya şirke veya küfre bulaşarak
olur, ya da inandığı halde Allah’a isyan ederek, yani günah işleyerek
olur. Nitekim Hz. Âdem ve eşi, cennetten, orada yaptıkları
hata sebebiyle çıkınca şöyle dua ettiler: “Rabbimiz, biz nefislerimize
zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve rahmet etmezsen, gerçekten
zarara uğrayanlardan oluruz.”124 Mü’minler, nefislerine zulmettikleri
veya bir çirkin iş (fâhişe) işledikleri zaman hemen Allah’ı hatırlayıp,
123 5/Mâide, 44
124 7/A’râf, 23
ZULÜM - ZÂLİM
- 27 -
bağışlanma isterler. Buradaki nefse zulmetmek, günah işlemek
anlamındadır. 125
Kur’an, gerek dünyada gerek âhirette azabı hak edenlere
Allah’ın kesinlikle zulmetmediğini, fakat onların kendi kendilerine
zulmettiklerini ısrarlı bir şekilde vurgular. “Allah, insanlara hiç bir
şeyle zulmetmez. Fakat onlar kendi nefislerine zulmederler.” 126
Kendilerine kitap gönderilen insanların kimi nefsine zulmeder,
kimi de Allah’ın izniyle hayırda öne geçer127. Mü’min olduğu halde
günah işlemek, hata etmek veya isyanda bulunmak suretiyle
nefsine zulmedenler, Allah’ı Ğâfur (bağışlayıcı) ve Rahim (rahmet
sahibi) olarak bulurlar. 128
Hz. Al i şöyle der: “Bir kimse birine zulmettiği veya bir kötülük
yaptığı zaman, hakikatte kendisine zulmetmiş olur. Çünkü
Cenâb-ı Hak, Kur’ân’da: “Kim iyilik yaparsa, kendisinin lehine; kim de
kötülük yaparsa, kendisinin aleyhinedir.”129 buyurmuştur.
Ülkelerin, toplumların ve uygarlıkların çöküş nedeni zulümdür.
Toplum içerisinde servetiyle şımaranlar, ellerine iktidar gücünü
geçirenler adâletle iş görmezlerse zulme saparlar. Zâlimler
hevalarına (kendi nefislerinin arzularına) uyarlar. Onlar, akıllarını
yerli yerinde kullanmayan cahillerdir. Tuğyan eden, azıp yoldan
çıkan tâğutlar da zulüm yapmaktan geri durmazlar. Onlar adâlet
ölçülerine zaten uymazlar. Bulundukları konuma, sahip oldukları
güce ve iktidara hak ederek gelmedikleri için, bunları korumak
üzere devamlı zulme başvururlar. 130
Zâlim; Anlam ve Mâhiyeti
‘Zâlim’, zulmet mastarının fâil (özne) ismidir. ‘Zâlim’, zulmeden,
zulüm işleyen kimse demektir. Zâlim, zulmün taşıdığı bütün
olumsuz anlamların bizzat yapıcısı, meydana getiricisidir. Zulüm,
esas itibariyle çok olumsuz bir eylemdir ve ‘zâlim’ de bu olumsuz
eylemin öznesidir. Günlük dilde zâlim; merhametsiz, haksızlık yapan,
gaddar ruhlu, işkence eden, baskı yapan kimsedir. Zâlim, hak
sahiplerine hakkını vermediği gibi, baskı ve şiddetle başkalarının
hakkına tecavüz eder, onlara kötülükte bulunur. Günlük dildeki
125 3/Âl-i İmrân, 135; ayrıca bk. 4/Nisâ, 64, 110
126 10/Yûnus, 44; ayrıca bk. 9/Tevbe, 70; 29/Ankebût, 40; 2/Bakara, 57; 7/A’râf,
160; 16/Nahl, 33, 118 vd.
127 35/Fâtır, 32
128 4/Nisâ, 110
129 41/Fussılet, 46
130 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 786-788
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 28 -
bu kullanım, Kur’an’daki kullanımla karşılaştırınca yanlış değil;
ama eksik bir anlamdır.
Mevdûdi, zâlim kelimesini şöyle açıklar: Arapça zâlim kelimesi
çok geniş kapsamlı bir kelimedir. Zulüm, “bir hak veya görevi
ihlâl etmek”tir. Zâlim ise, bir hak veya görevi ihlâl eden kişidir.
Allah’a isyan eden bir kişi üç temel hakka tecavüz etmiş demektir.
İlk olarak o, itaate lâyık olan Allah’ın haklarına tecavüz etmiştir.
Daha sonra isyanına âlet ettiği tüm eşya ve varlıkların, örneğin
kendi organ ve yetilerinin, diğer insanların, işlerine yardım eden
meleklerin ve zulmü sırasında kullandığı bütün her şeyin haklarına
tecavüz etmiş olur. Çünkü bütün bunların, Allah’ın dileği doğrultusunda
kullanılmaya hakkı vardır. Son olarak, kendi haklarına
tecavüz etmiş olur; çünkü kendi nefsinin de kendisi üzerinde, kendisini
ziyana uğratmaktan korumak gibi bir hakkı vardır. Kendisi
isyan etmek suretiyle Allah’ın azâbına uğradığında da, kendisine
zulmetmiş olur. Bu nedenle Kur’an, günahı, birçok yerde zulüm
olarak niteler.131
Kur’an, ‘zulüm’ ve ‘zâlim’ kavramlarını çok sık kullanmaktadır.
Zâlim kelimesi öncelikli olarak, inkârcıların önemli bir sıfatıdır.
Aslında küfür ve şirk en büyük zulümdür. Bu anlamda müşrikler
zâlimlerin ta kendileridir. Çünkü Allah’a ait olan ilâhlık hakkını
yerine getirmiyorlar, bu hakkı inkâr etmek veya birden fazla ilâh
tanımak suretiyle başkalarına veriyorlar. Onların içinde bulundukları
küfür ve şirk hali karanlıktan başka bir şey değildir. Zulüm
zihniyeti taşıyanlar hem kendileri için hem de başkaları için karanlık
taşırlar, karanlık üretirler, karanlık işler çevirirler. Çevrelerinde
hep karanlık vardır. Yaptıkları işlerin aydınlık bir yönü yoktur.
Zâlim ve Zulüm Mantığı
Zulüm, yaratılış düzenindeki uyumu, imar ve ıslahı bozmaktır.
Öyleyse bu anlamda en büyük zâlim, kötü insandır. Yaratılış düzenini,
tabiatı ve toplum bünyesindeki dengeyi hep bu kötü insan
tipi bozmaktadır.
Göklerin ve yerin Nûr’u olan Allah,132 nûr saçan bir kandil (çerağ)
olan Peygamberi aracılığıyla,133 yine Nûr olan, baştanbaşa aydınlık
olup insanları aydınlığa çağıran bir ilâhî kitap gönderdi.134
Bu ilâhî kitap ve Allah’ın nûr olan elçisi bütün insanları Nûr’a, yani
131 Mevdûdi, Tefhîmu’l-Kur’an, c. 1, s. 65
132 24/Nûr, 34
133 33/Ahzâb, 46
134 5/Mâide, 15
ZULÜM - ZÂLİM
- 29 -
aydınlığa, her şeyin en güzeline, doğrusuna, Hakka ve adâlete,
karanlık gibi olmayan iyiliklere dâvet ediyor. Allah böylece insanları
karanlıklardan (zulumât’tan) Nûr’a (aydınlığa) çıkarmak istemektedir.
135
Bütün bunlara rağmen bu Nûr’u görmek istemeyenler, bu
Nûr’un getirdiği düzeni beğenmeyenler, iradelerini ve isteklerini
bu Nûr’a bağlamayanlar, kendi hevalarına (aşırı istek ve arzularına)
uyarak, kendileri karanlıkta kaldıkları gibi, çevrelerini de karartırlar.
İnsanın benliğinde ve yeryüzünde dengeyi kurmak için
gönderilmiş olan ilâhî ilkeleri, yaşama düzenini reddederler. Haddi
aşarlar, yoldan çıkarlar, ölçüsüz hareket ederler, bozgunculuk
yaparlar ve olması gereken dengeyi bozar, kaosa, haksızlığa, zulme
ve adâletsizliğe yol açarlar. İşin garibi bu gibi insanlar, kendileri
-Kur’an’ın deyişi ile- karanlıkta (zulumât’ta) oldukları, üzerinde
bulundukları yol ve anlayış zulüm olduğu halde, onlar bu kötü
durumlarını görmezler, Allah’ın dinine karanlık, insanları Allah’ın
dinine dâvet edenleri de karanlık davetçisi diye suçlarlar. Kimileri
de ya kör inadı sebebiyle, ya da aşırı cahil olması yüzünden,
Allah’ın insanlar için seçtiği aziz İslâm’ı ortaçağ karanlığı gibi zanneder.
Hâlbuki Allah (c.c.) kendi doğru yoluna, İslâm’a nur/aydınlık;
diğer yollara da karanlıklar demektedir. İşte bu tür insanların
yaptıkları zulüm; kendileri de zâlimdir.
Zâlim Tipleri
Üç çeşit zâlim vardır. Birincisi: Allah’a karşı isyan eden kâfir
veya Allah’a ortak koşan müşriktir. Allah’ın âyetleri kendisine hatırlatıldığı
zaman kibirlenerek yüz çeviren inkârcılar zâlimdirler.136
Allah’ın âyetlerine yalan veya uydurma diyenler de aynı durumdadırlar.
137 Allah (c.c.) hakkında kafasına göre yalan uyduran ile ‘ben
vahy aldım, Allah’ın gösterdiğini aynen gösteririm’ diyen iftiracı
da zâlimdir.138 Allah (c.c.)’ın yolunu tıkamak isteyenler ile, mescidleri
tahrib eden veya oralarda Allah’a ibâdet edilmesini engelleyenler
de zâlimdir. 139
Şirk, şüphesiz en büyük zulümdür.140 Şirk koşan müşrikler de
zâlimlerin ta kendileridir. Allah (c.c.), Mûsâ (a.s.) Tûr dağında iken
buzağıyı ilâh edinip tapınanlara da zâlim demektedir. Çünkü
135 2/Bakara, 267
136 18/Kehf, 57
137 62/Cuma, 5; 39/ Zümer, 32
138 6/En’âm, 93
139 2/Bakara, 114
140 31/Lokman, 13
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 30 -
onlar, insan eliyle yapılmış bir heykeli ilâh haline getirmişlerdir.141.
Kim Allah’a ortak koşup müşrik olursa, Allah ona Cennneti yasak
edecek ve bu gibi zâlimlerin yardımcıları olmayacaktır. 142
İkincisi: Toplum ve kişi haklarına tecavüz edenlerdir. Bu kamu
haklarına saldırı ve kişinin -ister doğuştan ister sonradan elde
ettiği- haklarını gasbetme, kişiye veya kamuya her türlü işkence,
baskı ve hak ihlâli şeklinde ortaya çıkar. Hak ve adâleti dağıtma
makamında olanlar, adâletten ayrılırlarsa; zâlim olurlar.
Devlet otoritelerinin fertlere ve toplumlara yaptıkları zulümleri
de bu kategoride değerlendirmek mümkündür. Halkına zulmeden,
onların haklarını vermeyen, toplum düzenini sağlamak
için gönderilmiş olan Allah’ın hükümlerini uygulamayan bütün
kişi ve rejimler zâlimdirler.143 Zulmün kişiden kitleye, kitleden kişiye
doğru gerçekleşmesi arasında fark yoktur. Zulüm zulümdür.
Kur’an, servet ve nimet sebebiyle şımaran, kendini büyük gören
sonra da insanlara hükmetmek isteyenlere ‘teref’ demektir.
Bu gibiler servetin sağladığı güçle insanlara tahakküm etmeye
yeltenirler, onların haklarını ellerinden alırlar ve onları ‘müstaz‘af’
haline getirirler. Otorite gücüyle, malıyla veya başka bir şeyle kibirlenen
ve kendilerini yüce görenlerin diğer adı ‘müstekbir’dir.
Onlar bu kibirleriyle şımarırlar, üstünlüklerini göstermek için despotluk
yapar ve insanların haklarına tecavüz ederler, onları kendi
çıkarları için kullanmak isterler. Bunların yaptıklarının zulüm
olması açısından, kişi ve kurum olması arasında, özel veya tüzel
kişilik olmasında fark yoktur.
Tuğyan edenler/azgınlığa düşenler de, insanlar üzerinde rablik
taslamaya kalkarlar ve böylece onlara hükmetmek, onlara kendi
düzenlerini benimsetmek isterler. Şüphesiz onlar da zâlimlerin ta
kendileridir144. Kim olursa olsun toplumun ve kamunun haklarına
tecavüz edenler, onların haklarını vermeyenler, hakların kullanımını
rüşvet, torpil, baskı, şiddet ve terörle engelleyenler zâlimdirler.
Yine, halkını Allah’ın indirdikleriyle yönetmeyip onlara haksızlık
ve adâletsizlik yapanlar ile, mahkeme ve hukuk işlerinde ilâhî yasaları
uygulamayarak adâletten ayrılanlar da zâlimdirler.
Üçüncüsü: Kendi kendine zulmeden zâlimler. Bu, kişinin
Allah’a karşı hata işleyerek içine düştüğü günahkârlık, ya da bedenin
veya ruhun hakkını vermeyerek, kendi bünyesindeki dengeyi
bozmaktır. Hz. Âdem (a.s.) Cennette yasak meyveyi yedikten
141 2/ Bakara, 51, 92-93; 7/A’râf, 148
142 5/Mâide, 72
143 5/Mâide, 45
144 53/Necm, 52
ZULÜM - ZÂLİM
- 31 -
sonra yaptığı hatası için ‘kendi nefsime zulmettim’ demiştir.145
İnkârından veya günahından dolayı azabı hak edenler, kendi kendilerine
zulmedenlerdir. Allah onlar hakkında, “Allah onlara zulmetmedi,
fakat onlar kendi nefislerine zulmettiler.” demektedir. 146
Kur’an, muttakîlerin özelliklerini sayarken, “çirkin bir hayâsızlık
işledikten ve nefislerine zulmettikten sonra Allah’ı hatırlayanlar, tevbe
edenler” demektedir. Bu anlamda günah işlemek nefse karşı yapılmış
bir zulümdür.147 Allah (c.c.), Kitab’ı kullarından seçtiği kimselere
miras kılmıştır. Onlardan kimileri nefislerine zulmederler, kimileri
orta bir yol izlerler, kimileri de hayırda yarışırlar.148 Kitab’a
inandığı ve onu hayat kaynağı bildiği halde, Allah’ın koyduğu
sınırları aşanlar kendi nefislerine karşı zâlim olurlar.
Müslüman olsun, inkârcı olsun; kim Allah’ın koyduğu sınırlara
tecavüz ederse, kim Allah’ın hükmünün dışında iş yaparsa o
zâlimdir.149 Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Kâfirler
Allah’ın koyduğu ölçüleri, sınırları hiç tanımazlar, inanmazlar ve o
ölçüleri kaale bile almazlar. Zaten kim Allah’ın koyduğu hükümleri,
ölçüleri tanımazsa inkârcı olur. Bütün inkârcılar da zâlimdirler.
Mü’minlerden bazıları ise, Allah’ın koyduğu ölçüleri kabul etmekle
beraber, nefislerine karşı zulmederek o ölçüleri uygulamakta
hata yapıp günaha düşebilirler. Böyle yapanlar da ‘fâsık’ olurlar. 150
Kur’ân’a Göre Zâlimlerin Özellikleri
Bu zâlimlerin hiç bir velileri (yardımcıları) ve şefaatçileri yoktur.
151 Zâlimler zulümlerine devam ettikleri ve kötü huylarından
vaz geçmedikleri için Allah (c.c.) onlara hidâyet vermez, yol göstermez.
152
Allah (c.c.) zâlimleri kesinlikle sevmez.153 Allah zâlimleri sevmediği
gibi, aynı zamanda onları lânetlemektedir.154 Onların sonları
gerçekten çok kötü olacaktır.155 Zâlimler için bir kurtuluş da
mümkün değildir. 156
145 7/A’râf, 23; 28/Kasas, 16
146 11/Hûd, 101; 43/Zühruf, 76; 3/Âl-i İmrân, 117; 16/Nahl, 33
147 3/Âl-i İmrân, 133-135
148 35/Fâtır, 32
149 2/Bakara, 229
150 Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 766-771
151 2/Bakara, 270; 5/Mâide, 72; 40/Mü’min, 18
152 2/Bakara, 258; 3/Âl-i İmrân, 86; 5/Mâide, 51; 6/En’âm, 144; 28/Kasas, 50; 46/
Ahkaf, 10
153 3/Âl-i İmrân, 57; 42/Şûrâ, 40
154 7/A’râf, 44; 11/Hûd, 18
155 3/Âl-i İmrân, 151; 5/Mâide, 72; 42/Şûra, 21, 45
156 6/En’âm, 135; 12/Yusuf, 23
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 32 -
Mü’minler zâlimlere sevgi besleyemezler, onları veli/dost kabul
edemez, onlara hiç bir konuda yardımcı olamazlar. Müslümanların
düşmanlığı da ancak zâlimleredir157.
Yukarıda belirtildiği gibi, müşrikler ve kâfirler zâlimdirler. Zaten
Kur’anî anlamda zulüm, bu iki tipin en önemli özelliğidir. Onlar,
bir şeyi ait olduğu yerden alır başka yere koyarlar. Onlardan
bir kısmı, azarak, haddini aşarak insanlara zulmeder, haklarını ellerinden
alır. Onlar, Allah’ın ölçülerini dinlemez, kendi hevâlarına,
kendi görüşlerine uyarlar. Onlar, karanlığın ve adâletsizliğin
reklâmcılarıdır.
Allah’a, çocuk isnat ederek, ortağı, eşi, yardımcıları var diyerek
iftira edenler,158 Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler,
Peygamber’e uymayan ve itaat etmeyenler,159 ilimsiz mürşidlik
taslayıp insanları saptıranlar,160 Allah’ın âyetleri hatırlatıldığı halde
sırtını dönüp gidenler veya âyetleri reddedenler,161 yetim hakkı
yiyenler,162 Allah’a ait şahitlikten kaçanlar,163 aralarında hükmedilmek
üzere Allah ve Rasûlüne çağrıldıkları halde yüz çevirenler,164
Allah’ın âyetleriyle mücadele edenler,165 tevbe etmeyenler,166
müslümanları yurtlarından haksız yere çıkaranları dost bilenler,167
yahudi ve hırıstiyanları Allah’ın yasağına rağmen velî/dost
edinenler,168 Allah’ın âyetleriyle alay edenler,169 kâfirlikte direnen
ana babayı ısrarlı bir şekilde velî/dost edinenler170 zâlimlerdir.
Kur’an, mü’minlere zâlimler hakkında net bir tavrı emrediyor.
Zâlimler, insan, toplum, yönetim, hüküm hayatında ve evrende
dengeyi bozarlar. Haksızlık ve adâletsizliğe sebep olurlar. Onlar,
Allah’ın sevmediği kimselerdir. İslâm, zâlimlerin doğru yolu bulmalarının
metodunu çizdiği gibi, onlarla nasıl mücadele edileceğini
de göstermiştir. Ancak İslâm, onlara meyletmeyi, onları velî/
dost edinmeyi kesinlikle yasaklamaktadır: “Zulmedenlere meyil/eğilim
göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka veliniz
157 2/Bakara, 193
158 2/Âl-i İmrân, 94; 6/En’âm, 21, 93, 144; 29/Ankebût, 68; 61/Saff, 7
159 17/İsrâ, 47
160 6/En’am, 144
161 18/Kehf, 57
162 4/Nisâ, 10
163 2/Bakara, 140
164 24/Nûr, 50
165 29/Ankebût, 49
166 49/Hucurât, 11
167 60/Mümtehıne, 9
168 5/Mâide, 51
169 6/En’am, 68
170 9/Tevbe, 23
ZULÜM - ZÂLİM
- 33 -
yoktur, sonra yardım da göremezsiniz.”171 Peygamberimize, “hangi
cihadın daha faziletli olduğu” soruldu. Buyurdu ki: “Zâlim bir sultanın
(yöneticinin) yanında hakk kelimesini konuşmaktır.” 172
Mazlum; Anlam ve Mâhiyeti
Mazlum, ‘zulm’ kelimesinden türemiştir. Zulme uğrayan, kendisine
zulmedilen demektir. Bilindiği gibi, insan bünyesinde ve tabiatta
dengeyi bozmak, itaat etmesi gerekirken etmemek, Allah’a
kulluk yerine başka tanrılara ibâdet etmek, bir kimsenin hakkını
vermesi gerekiyorken vermemek, bir kimseye baskı ve işkence
uygulamak, orta yolu izlemesi gerekirken haddi aşmak, günah
işleyerek kendi insanlık onuruna zarar vermek gibi şeyler birer
zulümdür.
Mazlum kavramı daha çok, baskı ve işkenceye uğrayan, kendisine
haksızlık yapılan kimse demektir. Mazlum durumunda olan,
aslında haksızlığı, baskıyı, cezayı hak etmemiş kimsedir. Ancak
adâleti uygulamayan, insanlara karşı istikbar eden ve onlara haksızlık
yapan, insanların haklarını zorla ellerinden alanlar başkasına
zulmederler ve onları mazlum konumuna getirirler.
Mazlum kimseler; zulme/haksızlığa uğramışlar, hakları gasb
edilmiş, müstaz’af durumuna düşürülmüş insanlardır. Öyle zavallı
bir duruma düşmüşlerdir ki, hakkını bile savunamayacak bir zayıflıktadırlar.
Mazlumların hakları zorla ellerinden alınmış, baskı ve
işkencelere uğramışlardır. Hak etmedikleri bir cezaya çarptırılmışlar
veya hakir görülüp hakarete uğrayarak haysiyetleri zedelenmiş,
zenginliklerine ve mallarına tecavüz edilmiştir.
Allah katında en büyük günahlardan biri zulm etmektir. “İyi
bilin ki Allah’ın lâneti zâlimlerin üzerinedir.”173 Bu demektir ki insanların
mazlum konumuna düşürülmeleri en büyük günahlardan biridir.
Zulmün olduğu yerde mazlum da vardır, ama adâlet yoktur.
Adâletin olmadığı yerde insanlar haklarına kavuşamazlar, o yerde
huzur ve mutluluğun olması mümkün değildir.
İslâm’ın korunmasını istediği beş şey: -Din, Mal, Can, Nefis ve
Nesil emniyeti- kişi ve toplum hayatının temelidir. İnsan hakları
dediğimiz şeyler de bu beş şeyin etrafında toplanır. İnsan doğuştan
ve sonradan birtakım haklara sahiptir. Onlara bu hakları vermemek
zulümdür.
171 11/Hûd, 113
172 İbn Mâce, Fiten 20, Hadis no: 4012, 2/1330
173 11/Hûd, 18
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 34 -
Zâlimlerin yüzünden nice mazlum acı çekmiş, perişan olmuş,
haklarından mahrum kalmıştır. Tarihte nice zâlimlerin yüzünden
kitleler ve fertler sayısız zulümler görmüşler, nice insanlar en temel
haklarından mahrum kalmış, nice insanların insanlık onuru
ayaklar altında çiğnenmiştir.
Günümüzde insan haklarından çok söz edildiğine şahit oluyoruz.
Bu elbette kötü bir şey değildir. Ancak, bir yandan da zâlimler
zulümlerine devam ediyor. İnsan haklarından söz edenler, zulüm
karşısında çifte standart uyguluyorlar. Güçlüler ve zenginler, fakirleri
ve zayıfları ezmeye devam ediyor. Zayıf ülkelerin mazlumlarını
pek savunan yok. Güçlü ülkeler kendi çıkarlarını savunan
zâlimlere arka çıkıyorlar. Mazlumlar kendi yandaşları değilse ilgi
göstermiyorlar.
Tarihî emperyalizm ve sömürgecilik, geçmişte çok zulümler işlemiş,
pek çok insanı mazlum yapmıştı. Bugün de o çirkin emperyalizm
ve sömürgecilik en vahşi bir şekilde devam ediyor. Yeryüzünde
bir yığın insan en temel haklarından mahrum yaşıyor.
Dünyanın bazı yörelerinde zenginler ve zâlim yöneticiler, kendi
vatandaşlarına baskı ve zulüm yapıyorlar. Böyleleri kendi halkına
zulmetmekten, onların haklarına tecavüz etmekten adeta
vahşi bir zevk alıyorlar. Bazıları, başka insanların vatanlarını, topraklarını,
evlerini işgal ve gasp ediyorlar, bu cinayetlerine karşı çıkanları
ya acımasızca sindiriyor, öldürüyorlar, ya da çeşitli yöntemlerle
susturuyorlar, onları terörist ilan ediyorlar. Bazıları da, devlet
ve makam imkânlarını kullanarak, rüşvet ve torpille, adamını bularak
başkalarının hakkına tecavüz ediyor, haklarını savunamayan
kimseleri mağdur edebiliyorlar. Bu sebeplerden dolayı niceleri
mazlum konumuna düşüyorlar.
İslâm, zulmün her çeşidini yasaklamakta; müslümanlara, bütün
zulümleri ortadan kaldırmak için çalışmalarını farz kılmakta;
mazlumlara arka çıkılmasını emretmektedir. Kur’an, zâlimleri
lânetliyor; adâleti yüce bir değer olarak ortaya koyuyor ve adâleti
ayakta tutmaları için müslümanlara çağrı yapıyor. 174
Müslüman, kimden gelirse gelsin zulme karşıdır. Mazlum kim
olursa olsun onun yanındadır. İslâm’a göre, zulmetmek haram olduğu
gibi, zulme uğramak da, zulmü kabullenmek de yoktur. Yani
haksızlığa râzı olmak, zulme ve zâlimlere ses çıkarmamak, onların
yaptıkları zulümleri seyretmek de câiz değildir. Zâlimlerle mücadele
etmek, onların zulümlerine engel olmak, hem mazluma bir
174 5/Mâide, 8
ZULÜM - ZÂLİM
- 35 -
yardımdır, hem de zâlimin düzelmesini sağladığı için ona da bir
yardımdır. İslâm’a göre mazlum, hakkı alınıncaya kadar güçlü ve
üstün insandır. Zâlim ise, mazlumun hakkı kendisinden alınıncaya
kadar en zayıf ve aşağı kimsedir.
Allah (c.c.) zulme uğrayanların (mazlumların) duasını kabul
eder. Onların duası ile Allah arasında bir perde yoktur. 175
Hz. Ali (r.a.) “Zulmün iki unsuru vardır, zâlim ve mazlum. Zâlim,
zulmettiği için; mazlum da zulme rızâ gösterdiği için zâlimdir” der.
Mü’minler zâlim de mazlum da olmamalıdır. Kur’ân-ı Kerim’de de,
“Ne zulmedersiniz, ne de zulme uğrarsınız.”176 buyrulmaktadır. Şu halde
zâlimin zulmüne rızâ gösteren ve onu zulmünden alıkoymak
için ellerinden geleni yapmayan insanlar da zulümde ortaktırlar.
Allah, sözün bağrılıp çağrılarak söylenmesini hoş görmediği
halde, zulme uğrayanın bunu açıkça ve her yerde söylemesine izin
vermiştir. Bunun da ötesinde, mü’minleri överken, onların bir zulme
uğradıklarında elele verip yardımlaşarak zâlime karşı çıktıklarını
ve zulmü defettiklerini belirtir: “Ancak iman edip sâlih ameller işleyenler,
Allah’ı çok zikredenler ve zulme uğradıktan sonra yardımlaşanlar
başka.”177; “Allah, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez, ancak zulme
uğrayanlar hariç.” 178
Zulmün Cezası
Hakkın/doğrunun ve adâletin ölçülerini koyan Allah, zâlimleri
cezalandırmak suretiyle adâleti gerçekleştirmiş olur. Çünkü O,
Âdil-i mutlaktır. Zulmün cezası esas olarak âhirette verilecektir.
Çünkü bu dünya, ödül ve ceza yeri değil; imtihan yeridir. Hesap ve
mahkeme âhirette görülecek, hak edenlere cezaları orada verilecektir.
Ancak, bazı azgın zâlimlerin cezası dünyada verilmeye başlanır.
Çünkü cezası en çabuk ve hatta daha dünyada iken verilen
suçlardan biri ve en önemlisi, zulüm; özellikle başkalarına yapılan
zulümdür. Zulmün bazısı affedilebildiği gibi, bazısı da kesinlikle
azabı, hem de ebedî azabı gerektirir. Zulmün affı ise, tevbeye
bağlıdır. Zâlimlerin tevbesini kabul, Allah’a kalmıştır.179 Allah, insanların
zulümlerine rağmen onları bağışlayabilir. Cezalandırması
da çetindir.180 Zulmedenler, âhirette, yeryüzündeki herşeyi, azabın
175 Müslim, İman 7, Hadis no: 19, 1/50; Ebû Dâvud, Zekât 4, Hadis no: 1584,
2/104; Tirmizî, Zekât 4, Hadis no: 625, 3/21
176 2/Bakara, 279
177 26/Şuarâ, 227
178 4/Nisâ, 148
179 3/Âl-i İmrân, 128
180 13/Ra’d, 6
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 36 -
fidyesi olarak vermeye râzıdır. Ama artık onların hiçbir fidyesi kabul
edilmez. 181
Günah işleyip kendisine yazık eden, nefsine zulmedenler, af
dilemeli, tevbe etmelidir: “Kim zulmettikten sonra tevbe eder ve halini
düzeltirse, Allah da tevbesini kabul eder.”182. “Ve onlar, bir fâhişe/kötülük
yaptıklarında veya nefislerine/kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp
günahlarından dolayı hemen tevbe, istiğfâr ederler. Zaten günahları
Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde
bile bile ısrar etmezler.”183 Bu tevbe ile affedilen zulüm, başkalarının
hukunun çiğnendiği, başkalarına karşı yapılan zulüm değildir. Bu
tür zulmün affedilmesi için, o kişinin hakkını helâl etmesi şarttır.
Allah, zâlimleri sevmediği 184 gibi, onlardan intikamını alır.185
“...Biz ahâlisi Zâlim olanlardan başkasını helâk edici değiliz.”186 Bu dünyada
helâke uğrayan Nûh kavmi, suda boğulmayla,187 Âd kavmi,
korkunç sesli azgın kasırgaya tutulmakla,188 Lût kavmi üstlerinden
taş yağmasıyla,189 Medyen halkı depremle190, Eyke’liler buluttan
ateş yağmasıyla,191 Firavun ve adamları suda boğulmakla192 helâk
olmayı hak etmişlerdir. Yoksa “Rabbin hiç kimseye zulmetmez.” 193
Zâlimin Dünyada Cezalandırılması: Her zaman değilse de,
zâlim, başkasına yaptığı zulmünden dolayı, daha dünyada iken
ceza görür. Buna şu hadis delil olmaktadır: “Allah’ın, âhirete saklamakla
beraber, bağy ve sıla-i rahim gibi daha dünyada iken sahibine cezayı
lâyık gördüğü hiçbir günah yoktur.”194 Allah, bağy, yani zulüm ve
İslâmî yönetime karşı gelmek, bir de sıla-i rahim, yani başta anne
baba olmak üzere akrabalarla ilişkiyi kesmek gibi bir günahın cezasını
Allah esas olarak âhirete bırakmakla birlikte, işleyene âcilen
verdiği başka bir günahın cezası yoktur. “Mazlumun bedduasından
sakınma”yı emreden hadis de, bu cezanın âcilen verildiğini
hatırlatır.
181 10/Yûnus, 54; 39/Zümer, 47
182 5/Mâide, 39
183 3/Âl-i İmrân, 135
184 3/Âl-i İmrân, 40, 57
185 15/Hicr, 78-79
186 28/Kasas, 59
187 23/Mü’minûn, 28
188 23/Mü’minûn, 41
189 11/Hûd, 82
190 7/A’râf, 91
191 26/Şuarâ, 189
192 7/A’râf, 136
193 18/Kehf, 49
194 Ebû Dâvud; Avnu’l Ma’bûd, Şerh-i Sünen-i Ebî Dâvud, 13/244
ZULÜM - ZÂLİM
- 37 -
Fakat bu dünyevî durum; “her zâlim, daha dünyada iken hemen
cezalanır”, şeklinde anlaşılmamalıdır. Çünkü, zâlime mühlet
vermesi (imhâl), Allah’ın sünnetindendir. Onu cezalandırmayı ihmal
etmesi sözkonusu değildir; ama imhâl etmesi mümkündür.
Bazen onu dünyada cezalandırmaması, bizim bilmediğimiz, ama
Allah’ın bildiği, ona nimet verip zulmünü ve küfrünü arttıracak
fırsat vererek hak ettiği azabını artırması gibi bir hikmetten dolayıdır.
Veya o mazlum başkalarına zulmetmiştir de, düştüğü durum,
onun zulmünün bir cezası olarak karşısına çıkmıştır. Ya da Allah,
zâlimin ileride düzelip samimi bir tevbe edeceğini veya mazlumun
kendine zulmedenden ileride hakkını alacağını biliyordur.
Allah’ın zâlimin cezasını geciktirmesi veya âhirete bırakmasında
başka hikmetler de olabilir. Bütün hikmetleri kavramamıza imkân
yoktur. Ancak, zulüm, yukarıdaki hadiste belirtildiği gibi, zulmü
yapana cezanın tez gelmesini sağlar. Zulme uğrayanın duası da
makbuldür; Ki o, çoğu zaman kendisine zulmedene âcil bir intikamla
beddua eder.
Allah, Bazen Bir Zâlimi Diğer Bir Zâlimin Üzerine Musallat
Ederek Cezalandırır: Allah’ın zulüm ve zâlimler hakkındaki bir
sünneti/kanunu da, bireyleri birbirine zulmeden bir toplumun
başına, yaptıklarının bir cezası olarak, zâlim bir yöneticiyi ve yönetimi
Mûsâllat etmesidir. “İşte kazandıkları (günahları)ndan ötürü
zâlimlerden bir kısmını diğer bir kısmının peşine böyle takarız.”195 Dolayısıyla
Allah, zulmün cezası olarak, zâlimi zâlime Mûsâllat kılar, o
da onları zillet ve felâkete götürür. Nefsine zulmeden günahkâr
zâlim, halkına zulmeden zâlim yönetici ve ticaretinde insanlara
zulmeden hilekâr tüccar gibi bütün zâlimler bu âyetin tehdit eden
kapsamına girmektedir. Fahreddin Râzi, bu âyetin tefsirinde şöyle
der: Âyet gösteriyor ki, halk ne zaman zâlim durumda olurlarsa,
Allah onlara başka bir zâlimi Mûsâllat eder. Bu zâlim yöneticiden
(ve yönetimden) kurtulmak istedikleri zaman da zulmü terkederler.
Hadis-i şerifte: “Nasılsanız öyle yönetilirsiniz” buyrulmaktadır.196
“Zâlim, Allah’ın kılıcıdır. Yoldan çıkmış azgınları onunla cezalandırır; sonra
o zâlimden de intikamı alır.” Bu, zâlimler için bir tehdittir. Eğer zulmünden
vaz geçmezse, Allah ona diğer bir zâlimi Mûsâllat eder.
“De ki: ‘Allah’ın azabı size ansızın veya açıkça gelirse, zâlimlerden başkası
mı yok olur!” 197
Zâlimler Kurtulmazlar: Allah’ın zulüm ve zâlimler hakkındaki
sünnetinden birisi de, onların, âhirette kurtulmayacakları gibi,
195 6/Enâm, 129
196 Tefsir-i Âlûsi, 8/27
197 6/En’âm, 47
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 38 -
dünyada da iflâh olmamalarıdır. “De ki: ‘Ey kavmim, gücünüz yettiğince
yapacağınızı yapın, ben de yapacağımı yapıyorum. Yakında (dünya)
yurdu(nu)n sonunun kimin olduğunu bileceksiniz. Muhakkak ki zulmedenler,
kurtuluş yüzü görmezler!” 198
Nice Kavim Kendi Zulümleriyle Helâk Olmuştur: Zulüm ve
zâlim konusundaki sünnetullahın biri de toplumların kendi zulümleriyle
helâk olmalarıdır. Bu kanunun izahı kabilinden Kur’an’da
pek çok âyet bulunmaktadır: “Böylece (hiç bir fert kalmamak üzere)
zulmeden toplumun kökü kesildi.”199; “Zâlimlerden başkası mı helâk
olur!”200; “...Zulmettiklerinden dolayı nice toplumları helâk ettik, (onları
helâk etmeseydik bile) iman edecek değillerdi. İşte biz suçlu kavimleri
böyle cezalandırırız.”201; “(Halkı) zâlim olan nice beldeyi kırıp geçirdik; arkasından
da başka nice topluluklar vücuda getirdik.” 202
Zâlim Toplumların Helâkı İçin Belli Bir Ecel (Süre) Vardır: Zâlim
milletlerin yok olması için belli bir ecel söz konusudur. “Her ümmetin
takdir edilmiş bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman, ne bir saat geri
kalırlar, ne de ileri giderler.”203 Zâlim milletler, belli bir süre yaşarlar,
sonra ecelleri gelir, yok olurlar. Tıpkı ömrünün müddeti bitip eceli
geldiğinde bir insanın ölüp yok olması gibi. Bunu şöyle izah etmek
mümkündür: Bir millet içerisinde zulüm, insandaki hastalık gibidir.
Hastalık, kendisi için takdir edilen sürenin bitiminden sonra hastanın
ölümünü hızlandırır. Bu sürenin bitimiyle artık onun ölüm
zamanı yaklaşmıştır. Aynı şekilde millet içerisinde zulüm, Allah’ın
ecel olarak bildirdiği belirli müddetin bitmesiyle yıkıma, yok olmaya
götüren zulüm mikroplarıyla o milletin helâkını hızlandırır.
Allah’ın milletlerin ecelleri için koymuş olduğu müddet, adâlet ve
zulüm gibi âmillere bağlıdır. Bütün zâlimleri cezalandırma hususunda
O’nun sünneti/kanunu böyledir. Bu her zaman için geçerli
bir kanundur. 204
Bir Devlet, Küfür İle Ayakta Durabilir Ama Zulümle Duramaz:
“Halkı sâlih ve muslih (ıslahatçı) olduğu halde Rabbin bir haksızlık ile memleketleri
(yıkıp) helâk etmez.”205 Bir devleti, yalnız küfrü sebebiyle
helâk etmesi, Allah’ın sünnetinden değildir. Fakat devlet, küfrüne
zulüm eklerse durum farklı olur.
198 6/En’am, 135
199 6/En’âm, 45
200 6/En’âm, 47
201 10/Yûnus, 14
202 21/Enbiyâ, 11
203 6/A’râf, 34; 10/Yûnus, 49
204 Abdülkerim Zeydan, İlâhi Kanunların Hikmetleri, s. 150-158
205 11/Hûd, 117
ZULÜM - ZÂLİM
- 39 -
Devletin zulüm sebebiyle helâk olması konusunda Abdülkerim
Zeydan şöyle der: Aslında devletin zulmü bertaraf edip
mazlumları himaye ederek zâlimleri cezalandırması beklenir. O
yüzden zulmün en ağır ve en acı olanı, seni korumakla yükümlü
olandan gelen zulümdür. Zulmün bu ve diğer çirkin çeşitlerini bizzat
devlet uygular veya göz yumar, yahut yardımcı pozisyonunda
bulunursa, halkın zihninde kötü bir izlenim bırakır; devlet hakkında
var olan ümitleri korku ve endişeye dönüşür ve devlete olan
güvenleri sarsılır. Ayrıca bu durum, onları devleti önemsememeye,
idareyi zayıflatmaya, yönetimin devamından yana olmamaya ve
onu müdafa etmemeye sevkeder. Daha kötüsü, onları devletin
yıkımını, düşman istilâsıyla bile olsa yok olup gitmesini isteme
gibi bir düşüncenin kucağına atar. Sonra da lisan-ı halleriyle şöyle
derler: “Devlet, artık bizim için güven duyduğumuz, himaye
gördüğümüz, haklarımızın korunması konusunda huzur içinde
olduğumuz ve zâlimlerin düşmanlıklarına meydan verilmeyen büyük
bir ev durumunda değildir.” Zulüm, bilfiil devlet eliyle devam
ederse, zâlimler himaye görür, zulümleri örtbas edilirse, iş, devleti
kendilerine düşman gören insanlarla işbirliği yapıp devleti yıkmak
üzere harekete geçen mazlumlara kalır. Zulmederek halkını bu
hale düşüren, bu konuda zâlime yardımcı olan ve zulme engel
olmayan devletin durumu budur.” 206
Zulmün Cezasından Ümmeti Korumanın Yolları: Zulüm, ümmetin
helâkine sebep olunca, zulme râzı olmamak, zâlime karşı
çıkmak, zulmüne engel olmak, ona boyun eğmemek ve meyletmemek
şer’an vâciptir. Ümmet ancak bununla içine düştüğü zulmün
sebep olduğu helâkten ve hak ettiği cezaya çarpılmaktan
kurtulur.
Zulme Râzı Olmamak
Zulüm yapana zâlim, zulme uğrayana da mazlum denildiğini
hatırlayalım. Zulme rızâ da zulümdür. Bir zâlimin zulmüne engel
olmak için çalışmamak, susup oturmak, onun zulmüne ortak olmak
demektir. Zulümle mücadele yalnızca mazlumların görevi değildir.
İnsanlık onuru taşıyan, insan haklarının değerini bilen herkes
zulümle ve zulmün uygulayıcısı zâlimlerle mücadele etmelidir.
Kur’an, mü’minlere, zulme uğrayanlar uğruna mücadele etmeyi,
hatta savaşmayı emrediyor.207 Zulme karşı mücadele edenler
haklıdırlar ve onlara bir kınama yoktur. Ama zâlimler için en
206 Abdülkerim Zeydan, a.g.e. s. 161-162
207 4/Nisâ, 75
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 40 -
uygun cezalar vardır.208 Zulmedenler, tevbe edip zulümlerinden
vazgeçmedikçe ve hakları sahiplerine vermedikçe, kendileri için
bir kurtuluş yoktur. Zâlimin sonu kötü; zulmün sonu çöküştür. 209
Mü’minler, birbirlerinin dostu olan yahudi ve hıristiyanları
dost edinemez, onları dost edinen onlardandır. Allah zulmeden
kimseleri doğru yola eriştirmez.210 Mü’minlerle din uğrunda savaşanları,
onları yurtlarından çıkaranları ve çıkarılmasına yardım
edenleri dost edinmek haramdır. Onları dost edinen zâlimdir.211
Böyle olmayanlara iyi ve âdil davranılır, çünkü Allah iyi ve âdil
olanları sever. Mü’minler, küfrü imana tercih eden babalarını ve
kardeşlerini de dost edinemez. Onları dost edinenler, kendilerine
zulüm/yazık etmiş olurlar212. Zâlimin dostu yine bir zâlimdir.213 Allah,
zâlimlerin bir kısmını, kazandıklarından ötürü, diğer bir kısmına
Musallat eder. 214
İnsanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık
edenlere karşı durulmalıdır.215 Bozgunculuğa engel olunmalıdır.
Kendilerine verilen nimete karşı haksızlık edenlere uyanlar
suçludur.216 Cehennem görevlilerine; zulmedenleri, onlarla işbirliği
edenleri cehenneme atmaları emredilir: “(Allah, meleklerine
emreder:) ‘Zâlimleri, onların arkadaşlarını/işbirliği edenleri ve Allah’tan
başka tapmış oldukları putları toplayın. Onlara cehennemin yolunu
gösterin. Böylece onları tutuklayın, çünkü onlar suçludurlar.”217 Hz.
Peygamberimiz’e (ve dolayısıyla bütün mü’minlere) zâlimlerden
uzak durma emri verilmiştir: “Âyetlerimiz hakkında (ileri geri konuşmaya)
dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan
uzak ol (meclislerini terk et). Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan
sonra (hemen kalk) o zâlimler topluluğu ile oturma.”218 Zulmedenlerden
değil; Allah’tan korkmak gerekir.219 Zâlimlere yönelinmez,
mü’minlerin Allah’tan başka dostu yoktur, aksi halde yardım da
görmezler.220 Zâlimler için Allah’a başvuruda bulunulmaz. 221
208 42/Şûrâ, 42
209 6/En’âm, 135; 28/Kasas, 37
210 5/Mâide, 51
211 60/Mümtehine, 9
212 9/Tevbe, 23
213 45/Câsiye, 19
214 6/En’âm, 129
215 42/Şûrâ, 42
216 11/Hûd, 116
217 37/Saffât, 22-24
218 6/En’âm, 68
219 2/Bakara, 150
220 11/Hûd, 113
221 11/Hûd, 37); 23/Mü’minûn, 27
ZULÜM - ZÂLİM
- 41 -
Kur’an’ın insanlara gönderiliş sebeplerinden biri de, yaptıklarından
vazgeçsinler diye zâlimleri korkutmak ve tehdit etmektir. 222
Her gece yatmadan önce, Rabbimizle ahdimizi tazeliyor, Vitr
namazında Kunut duâlarıyla O’na söz veriyoruz: “Yâ Rabbi! Sana
karşı fücur işleyen günahkârları, zâlim ve fâcirleri hal’ edeceğiz
(makamlarından alaşağı edip indireceğiz). Onları terk edeceğiz.”
Mü’min, sözünde duran kimsedir; hele Allah’a verdiği sözden hiçbir
şekilde caymaz. Eğer bu konuda gücü yoksa, küfre boyun eğip
zillet içinde, ezilmiş ve müstaz’af olarak zâlimlerin emrinde ve
zulmünde yaşamaktansa Allah’ın geniş arzında daha müslümanca/
özgürce yaşayabileceği yere hicret etmelidir. Zulme uğratıldıktan
sonra, Allah yolunda hicret edenleri, Yüce Allah, dünyada
güzel bir yerde yerleştirir, âhiret ecri ise daha büyüktür223. Zulüm
beldesinden göç etmeyip, orada müstaz’af (zavallı/ezilen) olarak
yaşamayı da, kendine zulüm olarak adlandırır, bunların sorumlu
tutulacağını belirtir.224 Buna göre, zulme rızâ gösterip karşı çıkmamak
da bir çeşit zulümdür, zâlimle işbirliğidir.
Kur’an’ın savaşa izin veren (seyf/kılıç) âyetinin gerekçesi, zulme uğramaktır:
“Kendileriyle savaşılanlara (mü’minlere) zulme/haksızlığa
uğramış olmaları sebebiyle, (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe
yok ki Allah, onlara yardıma mutlak surette kadirdir. Onlar, başka
değil, sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından
çıkarılmış kimselerdir.”225 Savaş sırasında zulmedenlerden başkasına
düşmanlık yoktur. 226
Zulme karşı savaşmak, yalnızca zulme kendisi uğradığında gerekli
değildir. Yardım talebinde bulunan müstaz’afların yardımına, bir insanlık
borcu olarak koşulur: “Size ne oldu da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz!
Bizi, halkı zâlim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip
çıkan gönder, bize katından bir yardımcı lutfet’ diyen zavallı erkekler,
kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? (Bu çağrıya
uymayıp, savaştan kaçmaya hakkınız yok). İman edenler Allah
yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar ve şeytan) yolunda
savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; Şüphe
yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.” 227
Allah’a ve peygamberine itaatsizlik, zulmün görüntüsü ve isbatıdır.
Süpheşiz ki ölçüyü (hükmü ve ilkeleri) Allah ve Rasûlünden
222 46/Ahkaf, 12
223 16/Nahl, 41
224 4/Nisâ, 97
225 22/Hacc, 39-40
226 2/Bakara, 193
227 4/Nisâ, 75-76; Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, s. 260-261
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 42 -
almayanlar, onların hükümleriyle hükmetmeyenler zulme mutlaka
bulaşırlar. “Bunlar Allah’ın hudutlarıdır. Her kim Allah’a ve Rasûlune itaat
ederse, onu altından ırmaklar akan Cennetine kabul edecektir. Kim de
Allah’a ve Peygamberine itaatsizlik eder ve O’nun sınırlarına (İslâm’ın ölçülerine)
tecavüz ederse, onu sonsuza kadar kalmak üzere ateşe atacaktır.”228
Allah’ın sınırlarına da ancak zâlimler tecavüz ederler. 229
Mehmed Âkif, zulme tepki hakkında şunları haykırır:
“Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem.
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdımı, hatta boğarım,
Boğmasam da hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam.
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle.
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum.
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.
Kanayan bir yara gördümmü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım:
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu,
İrticâın şu sizin lehçede mânâsı bu mu?” 230
Zâlime Karşı Tavır
Kur’an zâlimlere karşı mücadele etmeyi, yeri gelince de savaşmayı
meşrû, hatta olmazsa olmaz görüyor. Aslında, yeryüzündeki
savaşların, fitnelerin, karışıklıkların asıl sebebi zâlimlerin zulümleridir.
Onlara karşı insan onuru taşıyan herkesin mücadele etmesi
gerekir.231 Zulme rızâ göstermek, zâlimlerin yaptıklarına ses çıkar-
228 4/Nisâ, 13-14
229 65/Talak, 1
230 Mehmed Âkif Ersoy, Safâhat, s. 400
231 4/Nisâ, 75
ZULÜM - ZÂLİM
- 43 -
mamak da zulümdür. Kur’an, zâlimlerin yanlarında oturmayı bile
hoş görmüyor, yasaklıyor.232 Peki, onları benimseyerek, onlara yaltakçılık
yaparak, onlardan bir menfaat umarak, yaptıklarını onaylarcasına
onlarla birlikte olanlara, hele onlara yardımcı olan ve
onları çeşitli yollarla destekleyenlere ne demeli? Elbette onlar da
zâlimlerdendir.
İslâm’a göre zâlimin tanımı gayet açıktır: Allah’ın indirdiği
hükümlerle hükmetmeyen, o hükümleri uygulayarak adâleti sağlamak
bir tarafa, onları korkusuzca inkâr eden, onlara düşmanlık
yapan, o ilâhî ölçülerin hayata hâkim olmaması için her türlü
çabayı gösteren; bu inkârcı kafa yapısına sahip olduktan sonra
insanlara zulmeden, onların haklarını elinden alan, ya da onların
haklarına ulaşmalarına engel olan herkes zâlimdir.233 Bu zâlimler
Allah yolunun düşmanları oldukları gibi, insan haklarının da düşmanıdırlar.
Çünkü onlara göre kendi çıkarları ve keyifleri her türlü
hakkın üzerindedir. 234
İlâhî vahyin ve peygamberlerin en önemli hedefi, insan toplumunda
adâleti ikame etmektir. Kâinatın bütününde kaos değil;
uyum ve düzen hâkimdir. Oysa insan eli ve insan müdahalesi olan
doğada ve toplumda bozulmalara rastlamaktayız. İşte adâletin/
dengenin bozulması olgusuna zulüm, ilâhî dengenin korunmasına
da adâlet diyoruz. İnsanoğlu, tabiatı ve yaratılışı itibariyle iki
eğilimlidir. Bu yüzden adâlete de, zulme de meyledebilir. Rabbimiz,
insanı kaostan arındırarak tabiatı âhenkli bir şekilde insanlara
emanet etmiştir. İnsanın temel görevlerinden biri de, dengeyi
koruyarak bozulmayı, bozgunculuğu engellemektir. Çünkü dengeyi
bozmak, emaneti korumamaktır, yeryüzü halifeliğine uygun
davranmamaktır. Bilindiği gibi, insan toplumunda ilâhî hukuka
uygun davranmak adâlet; ilâhî hukuka/şeriate aykırı davranmak
ise zulümdür.
Müslümanlara, hayatın bütün alanlarındaki zulme karşı, ellerindeki
tüm imkânlarla mücadele etmeyi Kur’an emretmektedir.235
Bu mücadele, mü’minlerin toplu eylem gerektiren görevleridir.
O yüzden mü’minler cemaat ve teşkilât olmalı, her çeşit zulme
karşı tek vücut ve saf halinde bir araya gelip yardımlaşabilmelidir.
Kur’an’a inananlar, Kitab’ın insanlar arasında Allah’ın gösterdiği
gibi hüküm vermek ve yaşanmak, topluma hâkim olmak üzere
indiğinin bilincinde olmalıdırlar.
232 6/En’âm 68
233 5/Mâide, 45
234 Hüseyin K. Ece, A.g.e. s. 769-770
235 2/Bakara, 29; 31/Lokman, 20; 10/Yûnus, 55, 66
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 44 -
İnsanın yaratıldığı günden bu yana kesintisiz olan tek mücadele,
tevhidle şirk arasındadır. Bu, aslında adâletle zulüm arasındaki
mücadeleden ibarettir. Çünkü bu mücadelede müşriklerin safı
hep zâlimlerin yanıdır. Taşıdıkları şirk ve küfür hastalığının sonucu
olarak, müşrikler ve kâfirler, adâlet çağrısı yapan peygamberler ve
onların yolunu takip edenlerden rahatsız olmuşlardır. Bazen bu
rahatsızlıklarını haksız yere öldürmeye kadar götürürler. “Allah’ın
âyetlerini inkâr edenler, haksız yere peygamberlerin canlarına kıyanlar ve
adâleti emreden insanları öldürenler (yok mu); onlara acı bir azabı müjdele!”
236
Müşriklerin bu tavırlarının evrensel olduğunu yakından gözlemleyebildiğimiz
bir tarih kesitinde yaşıyoruz. Sistemin asgari
ücret zulmünü, hukuk tanımazlığını, din emniyetini yok edişini,
irtica adıyla müslümanlara ve İslâm’a saldırmaları ve haksız kazancı
teşvik edişini, yargısız infaz ve öldürmeleri, kadın ve erkeklerin
iffetleriyle yaşama haklarını yok edişlerini, kamuya açık alanlarda
ve özellikle üniversitelerde başörtüsüne izin verilmemesini eleştirip
tepkisini ortaya koyanları hapis, işkence ve çeşitli zulümler
beklemektedir.
Allah’ın âyetlerini yalanlayanlara karşı hak ve adâleti ayakta
tutması gereken İslâm ümmeti, Kur’ânî akîde temelinde bir araya
gelerek yeryüzündeki zulmü ortadan kaldırmakla vazifelidir.
Kur’ânî akîde temelinde hareket eden, itidalli, orta yolu esas alan
bu topluluk, sayıları kaç olursa, imkânları ne olursa olsun, haktan
ayrılmadan bâtılla/zulümle mücadeleden geri durmamalıdır. Kendi
nefislerine ağır gelse de, kendi kişiliklerine karşı olsa da, ilâhî
gerçekleri savsaklamadan yürürlüğe koymalıdırlar. Hakkı hâkim
kılmaya çalışmak, zulmü engellemek, hakka uygun âdil hükümler
vermek, bu topluluğun vazgeçilmez bir ilkesi olmalıdır.
Mü’minler, temellerini Kur’an’da buldukları ilkelerle yeryüzünden
zulmü söküp atmalı, yerine adâleti ikame etmelidirler.
Adâleti ayağa kaldırma görevi müşrik ve münâfık gruplara bırakılamayacak,
ertelenemez aslî bir farîzadır. Adâletin gereğince
ikamesi, ancak temelini ilâhî hukuktan almasıyla mümkündür.
Şurası da unutulmamalıdır ki, beşer zihni adâletin net ölçülerini
belirleme ve her çeşidini tespit konusunda âcizdir. Günümüzde
neredeyse halkı müslüman olan bütün ülkelerde batı hukukunun
laik karakterinin işgalini görmekteyiz. Bu etki dolayısıyladır ki,
laik kurallar İslâmî adâletin gündeme gelmesini ve uygulanmasını
engellemektedir.
236 3/Âl-i İmrân, 21
ZULÜM - ZÂLİM
- 45 -
Şüphesiz Kur’an, insanlar arasında adâleti sağlamak için indirilmiştir.
Bu konudaki ölçüler gayet nettir. Mü’minler, insanlar arasından
çıkarılmış vasat/orta yolda bir ümmet olarak adâleti ikame
etmede tanıklık ve örneklik etmekle yükümlüdürler. Bunun gereği
olarak zâlimleri, fıtratına ve Allah’a ihânet edenleri dost tutmamak,
onlara taraf olmamak, yeryüzündeki zulmü/ haksızlıkları
ortadan kaldırmak, temel bir kulluk görevimizdir. 237
Toplumsal ve Siyasal Zulme Karşı Yardımlaşmak: “İnsanlar,
bir zâlimi görür, (önlemeye güçleri yettiği halde) ona engel olmazlarsa,
bundan dolayı hemen hepsi cezalanır.”238 Zulümden uzak yaşamak,
zâlime boyun eğmemek ve ona karşı direnmek, birey olarak engel
olamayacakları zulme karşı yardımlaşmak mü’minlerin İslâmî
kimlikleri açısından olmazsa olmazları arasındadır. “Bir zulüm ve
saldırıya uğradıkları zaman, birbirlerine yardım ederler.”239 Kurtubî, bu
âyeti şöyle açıklar: “Yani, zâlimler tarafından zulme mâruz kaldıklarında
teslimiyet göstermezler.”240 Sahih-i Buhâri’de İbrahim en-
Nehâî’nin şöyle dediği kayıtlıdır: “Ashab horlanmaktan, zelil bir
duruma düşürülmekten hoşlanmazlardı. Ama güçlü olduklarında
da af ederlerdi.” 241
Zulmedenlere Az da Olsa Meyletmek: Ümmeti helâke ve cehenneme
sürükleyen şey, sadece zulmü işlemek değil; aynı zamanda
zulüm işleyenlere az da olsa meyletmektir: “Sakın zulmedenlere
en ufak bir meyil duymayın, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka
dostunuz yoktur. Sonra (Allah tarafından da) size yardım edilmez.”242
Zemahşerî, bu âyetin tefsirinde şöyle der: “Meyl etmenin yasaklığı;
zâlimlerin arzularına boyun eğmeyi, onlarla beraber olmayı,
sohbetlerine katılmayı, ziyaretlerinde bulunmayı, dalkavukluk etmeyi,
yaptıklarına rızâ göstermeyi, onlara benzemeyi, şekilleriyle
şekillenmeyi, övgüyü andıran ifadeler kullanmayı ve tasvip anlamı
taşıyacağı için onların süs ve giyimlerine özenip en küçük bakışı
bile kapsamaktadır. Rükûn, az bir meyil demektir. Âyette “zulmedenlere”
denilip de “zâlimlere” denilmemesinin inceliğini de
düşünmek gerekir. (Zulmü kendisine âdet edinenlere zâlim denir;
zulmü âdet edinmediği halde en ufak bir zulme yeltenene dahi
hafif bir meylin olmaması gerektiğine işaret edilmiştir.) 243
237 Fevzi Zülaloğlu, Haksöz, 71, s. 38-41
238 Tirmizî; Tuhfetu’l Ahvezî Şerhu Câmiu’t Tirmizî, 8/423
239 42/Şûrâ, 39
240 Kurtubî 16/39
241 Askalânî, Şerh-i Sahih-i Buhâri, 5/99
242 11/Hûd, 113
243 Tefsir-i Zemahşerî, 2/433
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 46 -
Zâlimlere meyleden onlardan olur. Zâlimlere verilen ceza,
ona da verilir. Bunları ateş cezasından kurtaracak dostları da
olmayacaktır. “Rabbimiz! Sen kimi ateşe koyarsan, artık onu rüsvay/
perişan etmişsindir. Zâlimlerin hiç yardımcıları yoktur.”244 Peygamber
Efendimiz’in zâlim yöneticilere yardımcı olma konusundaki hadisleri
meşhurdur: “Benden sonra birtakım emirler (yöneticiler) olacaktır.
Kim onların yalanlarını tasdik eder ve yaptıkları zulümde kendilerine yardımcı
olursa Benden değildir. Ben de onlardan değilim. O kimse Benim
havzımın etrafına yaklaşamayacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik etmez
ve onlara zulümlerinde yardımcı olmazsa, o, Bendendir; Ben de onunla
beraberim. Ve o kimse havzımın kenarında Bana ulaşacaktır.” 245
Zâlime Yardımcı Olmak: Bütün şekil ve türleriyle zâlime meyletmek
caiz olmadığına göre, zâlimin zulmüne yardım etmek haydi
haydi caiz olmaz. Zâlime yardım edenler, aynen onun gibi zâlim
olurlar. “Bir kimse bilerek zâlime yardım kastı ile onunla beraber yürürse,
o kimse İslâmiyet’ten çıkmıştır.”246 Zâlim bir yönetici, çevresinin
ve yandaşlarının yardımıyla zulüm yapmaya imkân bulur, yoksa
yalnız kendisi bunca zulmün hakkından gelemez. Hangi şekliyle
olursa olsun, zâlime yardım câiz değildir. Çünkü bu, onu desteklemek,
zulmünü icrâ etmesine müsaade etmek demektir. Bu sebeple
zâlim yöneticiye azap geldiği zaman, aynı şekilde (bu zulümleri
onaylayan) yardımcılarına ve memurlarına da gelir. Çünkü onlar
da onun kadar zâlimdirler.
Nitekim Firavun’a gelen azap, avanesine de gelmişti. “Gerçekten
Firavun, Hâmân ve askerleri hatalıydılar/yanılıyorlardı.”247 Allah,
hepsini bu âyette “hata” vasfı ile bir araya getirmiştir. Hataları,
Firavun’un zulmetmesi, yardımcısı Hâmân ve askerlerinin de buna
yardımcı olmalarıdır. Bu sebeple azap Firavun’a inince, yardımcılarına
da inmişti: “Biz hem onu, hem de askerlerini yakaladık. Onları
denize atıp boğduk.”248; “Biz onu ve askerlerini tuttuk, denize attık; bak o
zâlimlerin sonu nasıl oldu!”249 Allah, hepsini “zâlim” olarak vasıflandırdı.
Firavun’a ve ona yardım ettikleri için askerlerine “zâlimler”
diyerek hepsini aynı azapla helâk ettiğini Rabbimiz haber vermektedir.
Zâlime Duâ Etmek: Zulmün devamına, zâlimin zulmüne
imkân bulacak tarzda yaşamasına duâ edilemez. “Zâlimin bekası
244 3/Âl-i İmrân, 192
245 Tirmizî; Nesâi; Tâc Tercümesi, c. 3, s. 106
246 Râmuz el-Ehâdis, c. 2, s. 445
247 28/Kasas, 8
248 Zâriyât, 40
249 28/Kasas, 40
ZULÜM - ZÂLİM
- 47 -
için duâ eden kimse, Allah’ın mülkünde O’na âsi olunmasını istemiştir.”250
Süfyanu’s Sevrî; “Çölde susuzluktan ölmek üzere olan bir zâlimi
görürsek ona su verelim mi?” diye soranlara: “Hayır!” cevabını
vermişti. “Ama ölür” denilince de, “Bırakın ölsün!” demişti.251 Allah
Teâlâ, Hz. Nuh’a; “Zâlimler için Bana duâ etme, hiç yalvarma!”252
ihtarında bulunmuştur.
Müslüman Cemaatin Zâlimlere Meyletmeye Benzer Davranışlardan
Sakınması: Müslüman cemaatin, iyi niyetle de olsa,
zâlimlere meyletme anlamı taşıyan davranışlardan son derece
kaçınması lâzımdır. Çünkü iyi niyet, bazen belli şartlar dâhilinde
sahibinden günahı kaldırsa da yanlışı doğruya; haramı helâle çevirmez.
Onun için, özellikle cemaat liderinin ve kadrosunun, zâlim
yöneticilerin arasında bulunması, onları tasvip etmediğini ilan etmeksizin
onlarla birlikte halkın önünde görülmesi, cemaatin zâlim
idarecilere dalkavukluk ettiği veya onları desteklediğinin intibaını
vererek insanları samimiyetlerinde şüpheye düşürücü davranışlarda
bulunması caiz değildir. Aksi halde onlar, kendi sorumluluklarına
cemaati de ortak ederler.
Müslüman cemaate düşen, halkın kusur ve yükümlülüklerini
ümmete göstermesidir. Halkın kusurları, zâlim idarecinin karşısında
susmak, eğilmek, ona meyletmek ve destek olmak suretiyle
zulmüne yardımcı olmalarıdır. İşte onların bu kusurları olmasa,
zâlim, yetkisini kötüye kullanmayacak ve zulmünü sürdüremeyecekti.
Müslümanlara düşen, zâlimi zulme götüren bütün sebepleri
ortadan kaldırmaya ciddi bir gayretle yükümlülüklerini yerine getirmektir.
Ayrıca, zâlim yöneticiyi onaylamama, ona olan fiilî hoşnutsuzluğu
hayata geçirmek için gerekli gücü oluşturma ve fiilen
zulmü ortadan kaldırma gibi sorumlulukları da yerine getirmesi
gerekir.
Allah, hayat kanunlarını ve toplum içerisindeki genel sünnetlerini
insanlar için devre dışı bırakmaz. Kaldı ki, onların durumları,
Allah’a Rasûlullah’tan ve O’nun arkadaşlarından daha
sevimli değildir. Allah onların çektiği eziyet ve Allah yolunda
karşılaştığı musibetleri, yeryüzünden zâlimleri ve tâğutları kaldırmak
için Allah’ın yardımına mazhar oluncaya kadar olağanüstü
fedâkârlıklarını bize anlatır. Müslümanların, tâğutları ve zâlim
idarecileri etkisiz ve yetkisiz kılmak için tüm güçlerini harcamaksızın
onlardan rahatsızlık duyarak yalnız “of!” çekip üzüntülerini
250 Beyhakî, Şuabu’l İman; Tefsîr-i Zemahşerî, 2/433
251 Tefsîr-i Zemahşerî, 2/433
252 23/Mü’minûn, 27
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 48 -
dile getirmeleriyle veya onların müslüman olduklarını delillendirip
durmalarıyla sorumluluktan kurtulamayacaklarını bilmeleri
lazımdır. Bazı insanlar kendileri evlerinde oturup, müslümanlıklarıyla
övünüp dururken, Allah’ın zâlim idarecileri yok etme gereğinden
bahsederler. İsterler ki, Allah meleklerini göndersin de
melekler onların yerine savaşsınlar, zâlim idareciyi bertaraf etsinler,
neticede onun şerrinden onları kurtarsınlar. Hayır! Yok öyle
şey! 253
En büyük zulüm şirk olduğuna254 ve en büyük zâlimin de müşrik
olduğuna göre, en vahşî zulmün bedenlere değil; ruhlara yapılan
olduğunu unutmamalıyız. Bedene yapılan zulüm, en kötü
ihtimalle, sadece dünya hayatını kaybettirdiği halde; ruhun hak
nizamdan mahrum bırakılması ise sonsuz mutluluğu kaybettirmek
demektir. En acımasız cânî, en büyük zâlim, insanları Allah’ın
dininden alıkoyanlardır. İslâm’ın bireysel ve toplumsal alanda
egemen olmadığı bir yerde adâletten bahsetmek abestir ve aldatmacadır.
Özel ve tüzel kişiliğin, bir kurumun veya yönetici bir grubun
şahsî veya toplumsal muâmelesinde âdil olma niteliği kazanabilmesi
için, her şeyden önce “müslüman” vasfına sahip olması
şarttır. Çünkü İslâm’sız bir statüye göre işleyen bir mekanizma ile
adâlet sağlanamaz ve dağıtılamaz. Nasıl bir hüküm verilirse verilsin,
mutlak surette zulüm işlenmiş olur. “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler,
zâlimlerin ta kendileridir.” 255
İslâmsız insanın yaptığı her şey nefsine, icraatı da diğer insanlara
ve topluma zulümdür. Egemen durumda ve hüküm mevkiinde
ise, kâfir ve müşrik insanın varlığı bile zulümdür. Çünkü
bu insan, kendine yazık ederek kendini bozmakta, toplumu bozmakta
ve dünyayı fesada vermektedir.256 İslâm’da savaş, insanları
zorla dine sokmak için emredilmemiştir. Fitne ve zulmü ortadan
kaldırmaya çalışmak için savaş emredilmiştir. Dinlerini yaşama ve
dine dâvet konusunda müslümanlara engel olan, insanların hürriyetlerini
kısıtlayan güç odaklarına karşı savaşmak farzdır. Kur’an,
mazlumların, ezilenlerin, sömürülenlerin hakkını korumak için
müslümanlara mücadeleyi emreder. 257
253 Abdülkerim Zeydan, A.g.e. s. 165-174
254 31/Lokman, 13
255 5/Mâide, 45
256 Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, s. 70-71
257 4/Nisâ, 75
ZULÜM - ZÂLİM
- 49 -
“Bütün dünyayı verseler ve buna karşılık bir karıncanın ağzındaki
dâneyi almamı isteseler, bu zulmü yapmam!” 258
“Zulmün ve kötülüğün küçüğüne büyük nazarla bakmayan,
daha büyüğüne uğrar.”259
“Zâlimler için yaşasın cehennem!”
“Tükürün, zâlimlerin hayâsız yüzlerine!” 260
Zulme rıza göstermek, tepki göstermemek de zulümdür; fakat
zâlimlikle mazlumluktan birini tercih etmekten başka yol yoksa,
mazlumluğu tercih et!
“Mazlum olarak ölmek, zâlimce yaşamaktan daha hayırlıdır.”
“Zâlimin zulmü varsa, mazlûmun da Allah’ı var.
Etme zâlim bu zulmü, yarın Hakk’ın divanı var.”
“Sakın zulm ve cefâya mâyil olma;
İden bulur, meseldür; gâfil olma!”
“Zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa;
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.”
“Zâlim olsa ne rütbe bî-pervâ; Yine bünyâd-ı zulmü bir yıkarız.
Merkez-i hâke atsalar da bizi, Kürre-i arzı patlatır çıkarız.”
“Muîn-i zâlimin dünyâda erbâb-ı denâettir.
Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî-insafa hizmetten.”
Zâlimlere bir gün dedirir kudret-i Mevlâ;
Tallahi le-kad âserekâllahu aleynâ.”
“Zâlim yenilince, bil ki, ‹mazlûmum’ der.
Bir fırsat bulsa zulmü tekrar eyler.
“Zâlimin yeme taâmın key sakın,
Semtine varma, ana olma yakîn.”
“Zulüm eken isyan biçer.”
“Âdilin hiddetinden değil; zâlimin tebessümünden kork!”
258 Hz. Ali (r.a.)
259 Hz. Ali (r.a.)
260 Said Nursi
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 50 -
“İnsanın dev kadar kuvvetli olması, fevkalâde bir şey, fakat bu
kuvvetini dev gibi kullanması, zâlimliktir.”
“Haksızlık yapmak, haksızlığa uğramaktan daha acıdır.”
“Haksızlık etmek, iyi adamın elinden gelmez.”
“Cezâların en korkuncu, insanın haksız olduğunu anlamasıdır.”
“Eski haksızlığa boyun eğmekle bir yenisini dâvet edersin.”
“Zulm ile yapılan çabuk yıkılır.”
“Zulüm ile âbâd olanın âkıbeti berbat olur.”
“Zulüm ile dünya harab olur.”
“Zâlim, ettiğini bulur.”
“Zâlimin hasmı Allah’tır.”
“Mazlum eşeğe herkes biner.”
“Mazlumun âhı yerde kalmaz.”
“Mazlumların âhı, yeri göğü titretir.”
“Mazlumun âhı, yerde kalmaz, indirir şâhı.”
“Alma mazlumun âhını, çıkar âheste âheste.”
“Olmak istersen cihande eğer makbûl-i ins ü cin
Ne kimse senden incinsin, ne sen bir kimseden incin!”
“Mazlum ayağa kalkmadıkça zâlim diz çökmez.”
Onurlu insanların tavrı şu olmalıdır: “Kim olursa olsun mazluma
yardım etmek, kimden gelirse gelsin zulme karşı olmak.”
Kur’an’ın zâlimler hakkında tehdit edici bir uyarısı şöyle:
“Zulmedenler nasıl bir inkılâpla devrileceklerini (yakında) bileceklerdir!” 261
261 26/Şuarâ, 227
ZULÜM - ZÂLİM
- 51 -
Zulüm ve Zâlimle İlgili Âyet-i Kerimeler
A Zulüm Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 289
Yerde): 2/Bakara, 35, 51, 54, 57, 57, 59, 59, 92, 95, 114, 124, 140, 145, 150,
165, 193, 229, 231, 246, 254, 258, 270, 272, 279, 279, 281; 3/Âl-i İmrân, 25,
57, 86, 94, 108, 117, 117, 117, 128, 135, 140, 151, 161, 182, 192; 4/Nisâ,
10, 30, 40, 49, 64, 75, 77, 97, 110, 124, 148, 153, 160, 168; 5/Mâide, 29,
39, 45, 51, 72, 107; 6/En’âm, 21, 21, 33, 45, 47, 52, 58, 68, 82, 93, 93, 131,
129, 135, 144, 144, 157, 160; 7/A’râf, 5, 9, 19, 23, 37, 41, 44, 47, 103, 148,
150, 160, 160, 162, 162, 165, 177; 8/Enfâl, 25, 51, 54, 60; 9/Tevbe, 19, 23,
36, 47, 70, 70, 109; 10/Yûnus, 13, 17, 39, 44, 44, 47, 52, 54, 54, 85, 106; 11/
Hûd, 18, 18, 31, 37, 44, 67, 83, 94, 101, 101, 102, 113, 116, 117; 12/Yûsuf,
23, 75, 79; 13/Ra’d, 6; 14/İbrâhim, 13, 22, 27, 34, 42, 44, 45; 15/Hıcr, 78; 16/
Nahl, 28, 33, 33, 41, 61, 85, 111, 113, 118, 118; 17/İsrâ, 33, 47, 59, 71, 82,
99; 18/Kehf, 15, 29, 33, 35, 49, 50, 57, 59, 87; 19/Meryem, 38, 60, 72; 20/
Tâhâ, 111, 112; 21/Enbiyâ, 3, 11, 14, 29, 46, 47, 59, 64, 87, 97; 22/Hacc, 10,
25, 39, 45, 48, 53, 71; 23/Mü’minûn, 27, 28, 41, 62, 94, 107; 24/Nûr, 54; 25/
Furkan, 4, 8, 19, 27, 37; 26/Şuarâ, 10, 209, 227, 227; 27/Neml, 11, 14, 44,
52, 85; 28/Kasas, 16, 21, 25, 37, 40, 50, 59; 29/Ankebût, 14, 31, 40, 40, 46,
49, 68; 30/Rûm, 9, 9, 29, 57; 31/Lokman, 11, 13; 32/Secde, 22; 33/Ahzâb,
72; 34/Sebe’, 19, 31, 42; 35/Fâtır, 32, 37, 40; 36/Yâsin, 54; 37/Sâffât, 22, 63,
113; 38/Sâd, 24; 39/Zümer, 24, 32, 65, 69; 40/Mü’min, 17, 18, 31, 52; 41/
Fussılet, 46; 42/Şûrâ, 8, 21, 22, 40, 41, 42, 44, 45; 43/Zuhruf, 39, 76, 76; 45/
Câsiye, 19, 22; 46/Ahkaf, 10, 12, 19; 49/Hucurât, 11; 50/Kaf, 29; 51/Zâriyât,
59; 52/Tûr, 47; 53/Necm, 52; 59/Haşr, 17; 60/Mümtehıne, 9; 61/Saff, 7, 7;
62/Cum’a, 5, 7; 65/Talâk, 1; 66/Tahrîm, 11; 68/Kalem, 29; 71/Nûh, 24, 28;
76/İnsan, 31.
B Zulmün Zıddı Adâlet Anlamında “Adl” ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(Toplam 28 Yerde): 2/Bakara, 48, 123, 282, 282; 4/Nisâ, 3, 58, 129,
135; 5/Mâide, 8, 8, 95, 95, 106; 6/En’âm, 1, 70, 70, 115, 150, 152; 7/A’râf,
159, 181; 16/Nahl, 76, 90; 27/Neml, 60; 42/Şûrâ, 15; 49/Hucurât, 9; 65/Talâk,
2; 82/İnfitâr, 7.
C Adâlet Anlamında “Kıst” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(Toplam 25 Yerde): 2/Bakara, 282; 3/Âl-i İmrân, 18, 21; 4/Nisâ, 3, 128,
135; 5/Mâide, 8, 42, 42; 6/En’âm, 152; 7/A’râf, 29; 10/Yûnus, 4, 47, 54; 11/
Hûd, 85; 21/Enbiyâ, 47; 33/Ahzâb, 5; 49/Hucurât, 9, 9; 55/Rahmân, 9; 57/
Hadîd, 25; 60/Mümtehıne, 8, 8; 72/Cinn, 14, 15.
D Zulüm Konusuyla İlgili Âyetler
a Zulüm İle Mülk Yaşamaz: 11/Hûd, 117; 14/İbrahim, 45.
b Allah Zulmü Yasaklamıştır: 16/Nahl, 90.
c Allah, Haksızlık Etmez: 3/Âl-i İmrân, 108, 182; 4/Nisâ, 40; 10/Yûnus, 44; 41/
Fussılet, 46.
d Zulme Karşı Koymak: 22/Hacc, 39.
e Zulme Karşı Birleşmek: 42/Şûrâ, 39.
f Kötülükle Nefsine Zulmedenler: 2/Bakara, 165; 3/Âl-i İmrân, 135; 5/Mâide,
51; 10/Yûnus, 44; 16/Nahl, 33; 49/Hucurât, 11.
g Zulmetmeyen Toplumları Allah, Zulüm İle Yok Etmez: 11/Hûd, 117; 28/
Kasas, 59, 29/Ankebût, 40; 30/Rûm, 9-10; 35/Fâtır, 43; 46/Ahkaf, 35.
E Zâlim Konusuyla İlgili Âyetler
a Allah’ın İndirdiğiyle Hükmetmeyenler Zâlimdir: 5/Mâide, 45; 61/Saff, 7.
b Allah’tan Yüz Çevirenler Zâlimdir: 32/Secde, 22; 61/Saff, 7.
c Zâlimler Hidâyete Eremezler: 9/Tevbe, 109; 61/Saff, 7; 62/Cuma, 5.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 52 -
d Zâlimlere Karşı Misilleme Yapmak: 42/Şûrâ, 40-43.
e Zâlimlerin Dostluğu Yoktur: 11/Hûd, 113.
F Zâlimlerin Cezasıyla İlgili Âyetler
a İnkâr Ederek Zâlim Olanlar ve Cezaları: 2/Bakara, 165, 254; 5/Mâide, 29;
6/En’âm, 33; 10/Yûnus, 39, 52; 11/Hûd, 19, 113; 14/İbrahim, 22; 19/Meryem,
72; 21/Enbiyâ, 29; 25/Furkan, 37, 207; 40/Mü’min, 52; 42/Şûrâ, 8,
21-22, 42; 68/Kalem, 12.
b Zâlimlere Verilen Mühlet (Süre): 11/Hûd, 100-102; 14/İbrahim, 42-43; 16/
Nahl, 61.
c Zâlimler Lânetlenmişlerdir: 7/A’râf, 44; 11/Hûd, 18.
d Zâlimler, Kurtuluşa Eremezler: 6/En’âm, 21, 135; 12/Yûsuf, 23; 28/Kasas,
37.
e Kıyamet Günü Zâlimler Azabı Görünce Tekrar Dünyaya Dönmek İsterler:
14/İbrahim, 42-44; 25/Furkan, 27; 39/Zümer, 24.
f Mü’minlere Zulüm Yapanların Cezası: 85/Bürûc, 10.
g Allah, Zâlimlerin Kimini Kimine Mûsâllat Eder: 6/En’âm, 129.
h Allah, Zâlimleri Başarıya Ulaştırmaz: 2/Bakara, 258; 6/En’âm, 21; 14/İbrahim,
27; 46/Ahkaf, 10.
i Zâlimler, Allah’ın Rahmetine Eremezler: 2/Bakara, 124.
j Allah Zâlimleri Affetmez: 4/Nisâ, 168-169; 5/Mâide, 72.
k Allah’ın Azabı Zâlimleredir: 6/En’âm, 47; 11/Hûd, 100-102, 117; 22/Hacc,
45; 27/Neml, 52; 29/Ankebût, 40; 32/Secde, 22.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Eser Y. c. 1, s. 322
2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 65
3. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 148
4. Mefâtihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin er-Râzî, Akçağ Y. c. 2, s. 395-396;
542-543
5. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s. 49-51
6. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 105-106
7. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 6, s. S. 421-422; 486-488
8. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, (Zulüm, Veli Ulutürk), Risale Y. c. 4, s. 285-289
9. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 766-771; 783-790
10. Safahat, Mehmet Âkif Ersoy, İnkılâp ve Aka Kitabevi Y. s. 400
11. Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 235-261
12. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 311-318
13. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 519
14. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılâb Y. s. 346-350
15. Kur’anî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılâb Y. s. 212-213
16. Risale-i Nur’dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 478-481
17. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. s. 108-111
18. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 67-71
19. Kur’an’da İman Pskilolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 211-
219
20. Kur’an’da Karakter Eğitimi, Mûsâ Kâzım Gülçür, Işık Y. s. 26-28
ZULÜM - ZÂLİM
- 53 -
21. İlâhi Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s.
146-174
22. Kur’an’da Toplumsal Çöküş, Ejder Okumuş, İnsan Y. s. 177-180
23. Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 221-230
24. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman b. El-Luveyhık, Kayıhan Y. s. 433-489
25. Kur’an’la Birlikte Düşünmek, İsmail Kazdal, Birleşik Y. s. 91-99
26. Kur’an’da Zulüm Kavramı, Ahmet Şişman, Beyan Y.
27. Zulüm, Mehmed Zahit Kotku, Seha Neşriyat
28. Vahye Göre Büyük Zulüm, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y.
29. Kur’an’a Göre Zulüm Açısından Allah ve İnsan, İsmail Karagöz, Çelik Y.
30. Kanunların Zulmü, Oğuz Özbek, Doğan Güneş Y.
31. İslâm ve Yürürlükteki Kanunlar, Abdülkadir Udeh, İİFSO Y.
32. Zulme Boyun Eğmeyenler, Burhan Bozgeyik, Erhan Y.
33. Zulme Karşı Direniş, Mustafa Ramazanoğlu, Şahsî Y.
34. Zulmü Alkışlayamam, Yener Karadeniz, Gonca Y.
35. Zâlimler İçin Yaşasın Cehennem, Zekeriya Usluer, Anahtar Y.
36. Peygamberimiz’e ve Ashabına Yapılan İşkenceler, Asım Uysal, Uysal Kitabevi Y.
37. Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Y.
38. Zâlim Yahudi, Yusuf Yılmaz, Risale Y.
39. Devrimler Cinayeti, Burhan Bozgeyik, İttihad Y.
40. İnkılâb Kurbanları, Hüseyin Yılmaz, Timaş Y.
41. Kara Kitap, Eşref Edip, Abdullah Işıklar Kitabevi Y.
42. Son Devrin Din Mazlumları, NecipFazıl Kısakürek, Büyük Doğu Y.
43. Yakın Tarihin Din Mazlumları, Mustafa Necati Bursalı, Vural Y.
44. Batının İslâm’la Kavgası, Asaf Hüseyin, Pınar Y.
45. Vahşi Batı, Sedat Cereci, Şule Y.
46. İslâm Dünyasını Saran Ateş Çemberi, Burhan Bozgeyik, Erhan Y.
47. İslâm’da Adâlet Kavramı, Macid Hadduri, Yöneliş Y.
48. Adl-i İlâhî, Murteza Mutahhari, İşaret Y.
49. Duygu Eğitimi, Yaşar Fersahoğlu, Marifet Y. s. 97-106
50. Zulüm Kavramı, Vahdettin Işık, Haksöz 70 (Ocak 97), s. 44-45
51. Büruc Suresi ve İşkence, Cengiz Duman, Haksöz 41-42 (Ağustos-Eylül 94) s.
66-68
52. Yeryüzünde İlâhî Adâleti Uygulama Görevi Mü’minlerindir, Fevzi Zülaloğlu,
Haksöz 71 (Şubat, 97
- 55 -
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
•
İstikbâr; Anlam ve Mâhiyeti
•
İstikbâr Duygusu
•
Müstekbir
•
Müstekbirlerin İlki İblistir
•
Müstekbir Tipler
•
Müstaz’af
•
Müstekbir ve Müstez’af İlişkisi
•
Müstaz’af İnsan Grupları
•
Müstekbirliğin Sonucu: Dünyevî ve Uhrevî Azap
•
İstikbârın Sembol Tipleri (Müstekbirlerin Duayenleri)
•
İstikbâra Kapılmayanlar: Melekler, İnsan Dışındaki Canlılar ve Mü’minler
“Ve o zaman meleklere (ve cinlere): “Âdem’e secde edin!” dedik, İblis hâriç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve istikbâr etti (büyüklük tasladı, kibrine yediremedi), kâfirlerden oldu.” 262
İstikbâr; Anlam ve Mâhiyeti
“İstikbâr”, kibir, kökünden türeyen bir kavramdır. ‘İstikbâr’ sözlükte büyüklenme, kendini büyük görme, böbürlenme, insanları küçük görme anlamlarına gelir. Kavram olarak istikbâr; Allah’a karşı kendini yeterli görerek isyan etme; Allah’ın hâkimiyetini reddetme, insanlara karşı kibirlenerek onlar üzerinde zorla egemenlik kurma anlayışıdır. Bir başka deyişle ‘istikbâr’; kendini büyük görerek inatçı bir şekilde hakk’ı kabul etmekten çekinmektir. Kur’an-ı Kerim’de isim ve fiil halinde 48 yerde geçer. Karşıtı olan istiz’âf ve müstaz’af kelimeleri ise 13 yerde geçmektedir.
Kibir, tekebbür ve istikbâr birbirine yakın anlamlara sahiptir. Bu kelimeler, ‘büyük olma’ anlamına gelen ‘kebüra’ kökünden türemiştir. Aynı kökten türeyen bütün kelimelerde büyüklük veya büyüklenme ile ilgili anlamlar vardır.
Kebir: Büyük,
Kebîra: Büyük şey, çoğulu ‘kebâir’,
Ekber: Daha büyük, en büyük,
Tekbîr, Allahu Ekber/Allah en büyüktür demek,
262 2/Bakara, 34
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 56 -
Kibriyâ: Büyüklük, yücelik, ululuk; ki yalnızca Allah’a isnad
edilir, Allah’tan başka hiç kimseye bu sıfat verilemez,
Tekebbür: Büyüklenme, kibirlenme,
Mütekebbir: Kendini halkın en efdali, en üstünü sayan, kendinden
başka hak tanımayan anlamındadır. Bu sıfat da yalnızca
Allaha mahsustur. Çünkü bütün faziletler O’na aittir, bütün güç ve
kuvvet O’nun elindedir.
Müstekbir ise; büyüklenen, kibirlenen, kendini üstün gören
demektir.
İlk müstekbir, yani ilk büyüklük taslayan İblis’tir. O, Allah’ın
secde emri karşısında kibirlendi ve secde etmekten yüz çevirdi.263
“Bir zamanlar Biz, meleklere (ve cinlere) ‘Âdem’e secde edin’ dedik. İblis
hâriç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve istikbârda bulundu/büyüklük
tasladı, böylece kâfirlerden oldu.” 264
“Âyetlerimizi yalanlayıp, onların karşısında istikbâra/büyüklenmeye kapılanlar,
işte onlar ateş halkıdır.”265
“Küfredenlere gelince; Âyetlerimiz size okunuyordu da, siz istikbârda
bulunup (karşılarında büyüklenip yüz çevirerek) mücrim bir topluluk oldunuz,
değil mi?” 266
“Ne zaman canınızın istemediği şeyleri söyleyen bir rasül gelmişse ona
karşı istkikbârda bulundunuz/büyüklük tasladınız.” 267
İstikbâr Duygusu
‘İstikbâr duygusu’, büyüklük kuruntusudur. İstikbâr edenlerin
hiç biri aslında büyük değillerdir. Onları büyük ve yüce yapacak bir
özellikleri de yoktur. Ancak onlar, kendilerinin büyük olduğu kuruntusu
içerisindedirler. Allah (c.c.) şeytana soruyor: “Sen büyüklük
mü taslıyorsun (istikbâr mı ediyorsun) yoksa gerçekten sen üstün olanlardan
mısın?”268 Demek ki şeytanın yücelikle bir ilgisi yok. O kendinde
bir üstünlük gördü, büyüklendi ve Rabbinin emrini dinlemedi.
Bazı insanlar ellerindeki güçlerle, dünyalıklarla veya saltanatla
(devlet gücüyle) kendilerini üstün görürler. Allah karşısında kul
olduklarını unuturlar da kendilerini Allah’tan müstağni sayarlar
263 2/Bakara, 34
264 2/Bakara, 34
265 7/A'râf, 36
266 45/Câsiye, 31
267 2/Bakara, 87
268 38/Sâd, 75
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 57 -
(O’na ihtiyaç duymazlar). Bunların bir kısmı, Âhirete inansa bile,
yine kendilerinin kurtulacağını düşünürler. Çünkü onlar, ellerinde
her çeşit güç ve imkân var zannederler. Bir kısmı da Âhireti inkâr
ederler. Hayatın yalnızca bu dünya yaşantısı olduğunu kabul ederler.
Sahip oldukları mal, çocuklar ve iktidarla üstünlük taslarlar. Bu
dünyalık ve güçle insanlara hükmetmeye, onları kullanmaya, onları
köleleştirmeye çalışırlar. İsteklerine kavuşmak için zorbalığa
ve zulme başvururlar. Böylece haddi aşarak bağy (azgınlık) ederler.
Arzularını gerçekleştirmek yolunda hiç bir yasak ve günah
tanımazlar. İşlerine ve hayatlarına kendi ‘hevâ’larına göre yön
vererek ilâhlığa soyunurlar. İnsanları yönlendirmek ve kullanmak
isteyerek Rabliğe yeltenirler.
Böyle kimselere Allah’ın âyetleri hatırlatıldığı zaman ‘bunlar
da neymiş’ der, alay eder ve aldırmazlar. Peygamberleri ve onların
yolunu izleyenleri dinlemezler. Allah’ın huzurunda secde yapmayı
kibirlerine yediremezler, ibâdet onların nefislerine çok ağır gelir.
Allah’ın hükümleri ve ilkeleri karşısında çok inatçıdırlar. Onlar aslında
hem hasta ruhlu insanlardır, hem de zayıf karakterlidirler.
Ancak zayıflıklarını haksız yere kibirlenerek kapatmaya çalışırlar.
Allah’ın âyetlerine karşı çıkışın temelinde yatan sebep gerçekten
‘istikbâr’ duygusudur. Aynı duygu; Allah önünde ibâdet
etmekten de hoşlanmaz. Diğer insanları küçümsemek, onlara
tepeden bakmak, onlardan tiksinmek, onlara hakeret etmek ve
onları çeşitli tuzaklarla kullanmak niyetinin arkasında da istikbâr
anlayışı vardır.
Yeryüzünde zulme sebep olan, orasını ifsâd eden ve zayıfları
ezen kimseler de yine bu istikbâr duygusuna sahip olanlar ve bu
yüzden taşkınlık yapanlardır.269 İstikbâr sahibi müstekbirler, insanlara
karşı ‘bağy’ işlerler. Onlara karşı böbürlenip haksızlıkta bulunurlar,
onlara hükmetmeye kalkışırlar. İstikbâr sahiplerinin tipik
özelliklerinden biri de kendi ‘hevâ’larına uymalarıdır. Onlar, kendilerini
güçlü ve üstün gördükleri için ilâhî yasaları tanımazlar ve
akıllarına estiği gibi hareket ederler. İnsanlara kötülük yapmak
için başvurulan çeşitli hile ve kurnazlıkların arkasında istikbâr vardır.
270 Yeryüzünü zulüm ve kahırla dolduran ve kitleleri ezen ordular
da istikbâr ordularıdır.271
269 28/Kasas, 39
270 Bk. 35/Fâtır, 43; 31/Lokman, 7; 63/Münâfıkûn, 5
271 Bk. 28/Kasas, 39; 25/Furkan, 21
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 58 -
İstikbâr duygusu/müstekbirlik, inkârcıların özelliğidir.272 Dünyada
Allah’a ve O’nun âyetlerine karşı istikbâr edenler için alçaltıcı
bir azap vardır.273 Allah’ın âyetlerine karşı istikbâr edenlere
göğün kapıları açılmayacak, onlar deve iğnenin deliğinden geçinceye
kadar Cennet’e giremeyecektir. Onlar için Cehennem’de
ateşten yataklar hazırlanmıştır.274 Allah’a karşı ibâdet etmeye
istikbâr duygusu yüzünden yanaşmayanların sonları da cehennem
olacaktır. 275
Kullara yakışan, Rablerinin huzurunda ‘kul’ olarak haddini
bilmek, bulunduğu konumu doğru tesbit etmektir. Allah’ı tek rab
olarak bilip verdiği nimetlere şükretmektir. Güçsüz, zayıf, yaşamak
için başkasına muhtaç ve nihâyet ölümlü olan insanın kibirlenmeye,
iblis gibi Allah’a isyan edip karşı gelmeye hakkı yoktur.
İstikbâr edenler büyük bir haksızlık içerisindedirler. Bu nedenle
Allah (c.c.) kesinlikle istikbâr edenleri sevmez. 276
Peygamber (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Şüphesiz Allah (c.c.) şöyle
diyor: ‘Büyüklük (kibriya) elbisem, azamet (ululuk) da gömleğim (gibidir).
Kim bu iki şeyde benimle yarışırsa onu Cehennem’e atarım’.” 277
Kur’an-ı Kerim’de istikbârın tipik örneği Firavun’dur. O kendini
büyük, güçlü ve yıkılmaz saltanat sahibi görerek ilâhlığa kalkıştı,
Hz. Musa’nın davetinden yüz çevirdi. Hz. Musa’nın çağrısına uyarak
Allah’ın önünde secde etmeyi gururuna yediremedi. Allah’ın
hükmüne uymaya tenezzül etmedi.
Günümüzde büyüklük taslamanın (istikbârın) yansımalarını
her yerde görmek mümkün. Zenginler, makam sahipleri, koca
koca şirketleri ve fabrikaları olanlar, sistemler, devlet düzenleri,
uluslararası kuruluşlar, devlet yöneticileri, sultanlar, krallar, şöhrete
ulaşanlar ve daha niceleri ‘istikbâr’ ediyorlar. Allah’a ve O’nun
koyduğu ölçülere karşı çirkin bir başkaldırı ve büyüklük duygusu
içerisinde kendilerine ve diğer insanlara zulmediyorlar.278
Müstekbir
Yeryüzünde haksız yere istikbâr edenlere (büyüklük taslayanlara)
müstekbir adı verilir. Bunlar, kendilerinde bir üstünlük
272 7/A’raf, 36, 75-76; 28/Kasas, 76-77
273 46/Ahkaf, 20; 40/Mü'min, 60
274 7/A’râf, 40-41
275 40/Mü'min, 60
276 16/Nahl, 23
277 Ebû Dâvud, Libas 29, Hadis no: 4090, 4/59. Bir benzeri için Bk. Müslim, Birr
ve Sıla 136, Hadis no: 2620, 4/2023; Ibn Mâce, Zühd 16, Hadis no: 4174,
2/1397; Ahmed bin Hanbel, 2/248, 376, 414, 444
278 H. K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 317 vd.
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 59 -
olmadığı halde büyüklük duygusuna kapılıp, doğru yoldan çıkan
kimselerdir. Zayıf karakterlidirler, ama bu yönlerini insanlara karşı
böbürlenerek gidermeye çalışırlar.
Esasen Allah ‘ekber/en büyük’ olduğu için büyüklük hakkı da
O’nundur. ‘Kibriyâ/büyüklük’ sıfatına sahip olan sadece O’dur.279
Ancak, bazı insanlar bu gerçeği görmek istemezler. Ellerinde dünya
malı, biraz güç ve kuvvet vardır, belki de iktidar makamındadırlar.
Onlar, bu tür şeylere aldanarak büyüklük duygusuna düşerler.
‘Biz her şeye sahibiz’ anlayışı taşırlar. Sahip oldukları şeylerin
kendilerine yettiğini, Allah’a muhtaç olmadıklarını, her şeye güç
yetirebileceklerini varsayarlar. Bu duygular yüzünden yeryüzünde
haddi aşarlar, başkalarına hükmetmeye ve onları kullanmaya
yeltenirler. Kimileri ilâhlığa soyunur, rablik taslamaya başlar. Bu,
şüphesiz azgınlığın son noktasıdır.
Müstekbirler, zayıf bırakılmışları (müstez’af olanları) sömürürler.
Onların boyun eğmişlikleri üzerine iktidarlarını sürdürürler.
Onların emeği ve kanı üzerine saraylar yaparlar. Onların hizmetleri
ve kölelikleri sayesinde eğlence, zevk ve sefa içinde ömür sürerler.
Müstekbirler; zor kullanarak, zulmederek, hile ve tuzaklarla
insanlara üstünlük sağlarlar.
Kur’an’da ilginç bir örnek anlatılmaktadır:“Gökte olanlar, yerde
olan yürüyenlerden bir kısmı ve melekler Allah’a secde ederler. Onlar
asla istikbâr etmezler (büyüklük taslamazlar).”280 Hâlbuki müstekbirler,
Allah’ın âyetlerine karşı kibirlenirler ve onları yalanlarlar.281 İçlerinde
sakladıkları büyüklenme hastalığı yüzünden Allah’a kulluktan,
O’na itaat etmekten yüz çevirirler.
Müstekbirlerin İlki İblistir
“Allah, ‘Ey İblis! Iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan
nedir? İstikbârda mı bulundun (büyüklük mü taslıyorsun) yoksa gerçekten
yücelerden mi oldun?’ dedi. İblis, ‘Ben ondan daha hayırlıyım. Beni
ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.’ dedi.” 282
Yeryüzünde İblis’in yolunu izleyip onun gibi büyüklenmeye
kalkıp, Allah’a itaatten yüz çeviren zalimlere Allah, devamlı uyarıcılar
(peygamberler) göndermiştir. Peygamberler onları Allah’a
davet etmişler, tuttukları yolun yanlış olduğunu anlatmaya çalışmışlardır.
Ancak peygamber olarak gönderilen kimselere ilk karşı
279 45/Câsiye, 37
280 16/Nahl, 49
281 7/A’râf, 36
282 38/Sâd, 75-76
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 60 -
çıkanlar halk arasında mal ve makam sahibi müstekbirler olmuşlardır.
“Bir peygamber size canınızın istemediği bir şeyi getirdiği zaman
istikbâr etmediniz mi (büyüklük taslamadınız mı)? Kimini yalanlıyor, kimini
öldürüyordunuz.” 283
Bu müstekbirler, peygamberlerin davetlerini, ellerindeki
malları ve makamları koruma için reddediyorlardı. Çünkü sahip
oldukları konum, onlara insanları sömürme, onlara hâkim olma
imkânını veriyordu. Müstekbirler, Peygamberlerin davetine her
yola başvurarak karşı koymaya çalışırlar. Gelen peygamberi ve
onun davetini yalanlarlar, peygamberi kendi memleketinden sürerler,
kimilerini de öldürmeye kalkışırlar.
İslâmî dâvet, insanlar arasında haksız sınıflaşmayı, sömürüyü,
soy sop veya mal ve makam üstünlüğünü, zulmü ve baskıyı yasaklıyor.
Adâleti ve insanlar arasında eşitliği getiriyor. Üstünlüğün
takvada ve diğer insanlara iyilik yapmada olduğunu bildiriyor. Fakat
müstekbirlere göre kendileri ya mal, ya makam, ya güç, ya da
soy bakımından en üstündürler. Müstekbirler, mutlak hâkimiyetin
Allah’a ait olduğunu kabul etmezler. Onlar Tevhid Kelimesindeki
gerçeği reddederler. “Onlara lâ ilâhe illallah (Allah’tan başka tanrı yoktur)’
denildiğinde şüphesiz istikbâr ederler (büyüklük taslarlar).” 284
Onlar, insanları ezmek için her yolu caiz görürler. Emirleri altına
aldıkları insanları zayıf bırakırlar (müstez’af yaparlar) ve onları
istedikleri gibi yönlendirirler285. Onlar, kendilerinde olan güzel
özelliklerden dolayı değil; ellerindeki makam, mal, güç gibi dünyalıklar
yüzünden insanlardan üstün oldukları anlayışındadırlar286.
Onlar, kendi otoritelerine, düzenlerine ve fikirlerine karşı gelen
hiç bir kimseden hoşlanmazlar. Kendi düzenlerini yıkacak her
çabayı yok etmek için uğraşırlar. Onlar, Allah’ın peygamberlerle
gönderdiği dine inanmamak için her türlü bahaneyi bulurlar, imanı
ve iman edenleri küçümserler. 287
Müstekbirlik; zulüm, bağy ve tuğyan sonunda ortaya çıkan bir
vahşettir. Her müstekbir, haksız yere kibirlenen, gururlanan ve insanlar
üzerinde kayıtsız şartsız hüküm sürmek isteyen isyankârdır.
“Yeryüzünde haksız yere kibirlenenleri/müstekbirleşenleri, âyetlerimi anlamaktan
çevireceğim.”288 Müstekbirlik, Allah’a ait olan bir yetkiyi
ve hakkı kendi kudreti ve iradesi altına almak niyetini hayatına
283 2/Bakara, 87
284 37/Saffat, 35
285 31/Lokman, 6
286 41/Fussilet, 15
287 46/Ahkaf, 11
288 7/A’râf, 146
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 61 -
ve davranışlarına dayanak kıldığından ilâhlık dâvâsına kalkışmak
demektir. İster bunu açıktan açığa söylesin, isterse söylemesin,
istikbâr ilâhlık iddiası demektir. Müstekbirlerin amacı, Allah’ın
yerine kendilerinin insanların hayatına hükmetmesidir. Müstekbir
bu gayesini gerçekleştirmek için, insan neslini, bitkileri ve hayvanları
tüketecek kadar fesadını yaygınlaştırabilir.289
Her müstekbir, hem kâfir ve hem de zâlimdir. Şeytan, kibirlendi
ve kâfir oldu. Ancak kâfirlikten önce müstekbir oldu.290
Kâfirliğin yolu istikbârdan geçmektedir. Allah’a karşı baş kaldıran
ve Allah’ın kanunlarını beğenmeyen herkes müstekbirdir. 291
Müstekbirler insanlar arasında sayıca azdırlar. Ancak dünyaya
aşırı bağlıkları nedeniyle, Allah’tan çok kendilerinden korkan
zayıf, güdülmeye hazır, tepkisiz yığınların boyun eğişlerinden
yararlanırlar. Müstekbirler tarafından çeşitli oyunlarla, baskı ve
tuzaklarla sindirilen geniş halk kitlelerindeki bu korku, istikbâr
edenlerin ekmeğine yağ sürmektedir. Köleliği ve sürünmeyi kader
bilen kimseler, başlarına kim gelirse gelsin, ne olursa olsun ses çıkarmazlar.
Bulabildikleri küçük dünyalıklar onların sesini kısmaya
yeter.
İslâm, bu müstekbir mantığını ve ahlâkını tanıyıp ona düşmemeyi
tavsiye ediyor. Ayrıca, yeryüzünde haksız yere istikbâr edip
insanları sömüren, onlara baskı uygulayan ve haklarını ellerinden
alan müstekbirlere karşı durmayı da öğütlüyor. Bu karşı koyuş ‘Allah
adının büyüklüğü- Allahü ekber’ ve Tevhid kelimesindeki şuur
ile olabilir.
Müstekbir Tipler
Kur’an, hayalî insan tipleri çizmiyor. Müstekbirler soyut varlıklar
değillerdir. Onların bir kısmı tarihte yaşamış, bugün de yeryüzünün
her tarafında olabilecek kimselerdir. Müstekbir kafa
yapısına ve tavrına sahip sayısız örneği çevrenizde görebilirsiniz.
Zenginliğin ve makamların şımarttığı niceleri vardır ki; hem başkalarına
zorla tahakküm ederler, hem toplumun huzurunu bozarlar,
hem de kendilerini ağırdan satarlar. Herkesin kendi emirleri
altında, bütün geçim kaynaklarının kendi kontrollerinde olmasını
isterler.
Fertler müstekbir olduğu gibi, düzenler, kavimler, meclisler
de müstekbir olabilir. İslâm’ın dışındaki bütün sistemler müstekbir
289 28/Kasas, 4
290 Bk. 2/Bakara, 34
291 Bk. 45/Câsiye, 8
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 62 -
kabul edilir. “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse onlar zâlimlerin
ta kendileridir.”292 Her beşerî ideoloji, Allah’a baş kaldırıp Allan’ın
hüküm ve kanunlarını beğenmeme sonucunda ortaya çıkmıştır.
Bunun için komünizm, sosyalizm, kapitalizm ve diğer izmler müstekbirdir.
Bugün bazı ülkelerde yürürlükte olan zulüm düzenleri tipik
‘istikbar’ örneğidir. Zengin ülkelerin kendi aralarında kurdukları
birlikler, ürettikleri politikalar dünyayı daha iyi kontrol altında
tutma, daha iyi sömürme amacına yönelik değil midir? Birçok
uluslararası teşkilat ne işe yaramaktadır? Bu teşkilatlar zulme
uğrayanlara yardım etmeyi beceremezken, karar almak üzere bir
araya gelemezken; çıkarları sözkonusu olunca dünyayı nasıl da
ayağa kaldırıyorlar? ABD’nin ve pek çok batılı ülkenin bu anlamda
müstekbir olduğu açıktır.
Bazı ülkelerdeki diktatörlerin, sulta ve despot yönetimlerin
kendi halklarına ve ilâhî vahye karşı tutumları; müstekbirlerin karakterlerini
göstermektedir. Onlar, kendi saltanatları ve çıkarları
için zulümden ve baskı yapmaktan geri durmazlar. Kendi menfaatleri
uğruna halklarının haklarına tecavüz ederler. İktidarlarını
sürdürebilmek için her yola başvururlar. Allah’ın insanlar için koyduğu
ölçülere kulak asmazlar.
Bütün müstekbirler, Allah’a itaat etmekten, O’nun önünde
boyun eğmekten yüz çevirirler. Allah’ın hükümlerini ve âyetlerini
dikkate almazlar. Çünkü kendilerini güçlü görürler, büyüklük taslarlar.
293
Kur’an’da şeytanın ve kâfirin önemli bir özelliği olarak anlatılan
istikbâr/büyüklük taslamak, çeşitli şekillerde tezâhür edebilir.
Bir kişinin ya da grubun, toplumun diğer birey ve kesimlerine
karşı kibirlenip gurura kapılmaları ve onlarla ilişkilerini kendi
büyüklükleri temelinde sürdürmek istemeleri şeklinde olduğu
gibi, toplumun büyük bir kısmının, azınlığa karşı veya Kur’an’da
belirtildiği şekliyle peygambere ve müslümanlara karşı büyüklük
taslaması ve onları küçük görmeleri şeklinde de tezâhür edebilir.
Bir başka büyüklenme biçimi ise, bir toplumun veya devletin, başka
bir topluma üstten bakması, kendini efendi, öbürünü hizmetçi
görmesidir. Bütün bu özellikler, istikbâr kapsamındadır. Tarih
boyunca olduğu gibi, bugün de birçok toplumda her üç istikbâr
türünü görmek mümkündür.
292 5/Mâide, 45
293 A.g.e. s. 467 vd.
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 63 -
İstikbâr psikolojisinde aşırı önyargılılık, tarafgirlik, bencillik,
bağnazlık, yeni görüşlere açık olmamak gibi özellikler bulunur.
Dolayısıyla, büyüklenen insanın ayırıcı özelliği, onun objektif görüşten
uzak durmasıdır. Bu uzaklığın nedeni, kibir ve gururdur. Bu
psikolojiyle inanmadıkları içindir ki, Kur’an, kâfirleri müstekbir
olarak adlandırmakta294 ve küfrün kaynağının büyüklenmek olduğunu
belirtmektedir.
İstikbâr ve müstekbirin olduğu toplumlarda bir ezenle bir
ezilenin olması, yani ezen/sömüren ve ezilen/sömürülen şeklinde
iki sınıfın oluşması kaçınılmazdır. Nitekim Kur’an, müstekbirlerden
söz ettiğinde, karşıtı olarak müstaz’aflardan da söz eder.
Âyetlerde ele alınış biçimiyle Allah’ın kendilerine verdiği nimetleri,
güç, yetenek ve becerileri kendilerinden sayarak başka insanların
boyunlarına binen müstekbirlerin diğer insanlara karşı davranışlarına
istiz’af (zayıf görme), zayıf görülen insanlara da müstaz’af
denmektedir. 295
Müstekbirler, toplumun zayıf kimselerini ezer, zayıf olmayan
kitleleri zayıf bırakmak için onlara ekonomik ve siyasî baskı yaparlar.
296 Peygamberlerin dâvetleri onların kaçışlarını arttırırken297,
müttakîler ve mü’min müstaz’afların imanını arttırmıştır. Müstekbirler,
rasüllerin tehditlerini ve uyarmalarını alayla dinlerler298 ve
peygamberlere (ve mü’minlere) “ya dinimize girersiniz, ya da sizi
şehirden çıkarırız” derler.299 Onlar için verilen her ikaz, kendileri
için eğlencedir300. Dâvete kulaklarını tıkar, hiçbir şey duymamış
gibi davranırlar. Küfür örtüleri hidâyete ulaşmaları için engel teşkil
eder.
Allah’ın azabına aldırış etmeyen bu sömürgen kimselerin yanılgısı,
aslında gücü olmayan şeytanın emrini dinlemeleridir.301
Mücadele saflarında şeytanın tarafını tutması, kendisinin zayıf
olduğunun en açık alâmeti iken, mal ve evlât çokluğuyla övünmesi302,
müstekbirlerin paranoyak kimseler olduğunu da düşündürüyor.
Onlar hastadırlar, zayıftırlar. Çünkü halkın tevhîdî bilince
ulaşmasından korkmaları ve bunun da kendilerinin sonu olduğunu
bilmeleri, müstekbirleri gece gündüz hile ve desise kurmaya
294 16/Nahl, 22-24
295 Ejder Okumuş, Kur'an'da Toplumsal Çöküş, s. 122-123
296 7/A’râf, 75
297 71/Nuh, 6
298 7/A’râf, 77; 21/Enbiyâ, 2
299 7/A’râf, 88
300 21/Enbiyâ, 2
301 14/İbrahim, 22
302 41/Fussılet, 15
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 64 -
yöneltmiş ve insanların Allah’a şirk koşmalarını emretmeye başlamışlardır.
Kur’an, müstekbirlerin karakter yapılarını anlatmaktadır ki,
her dönemde ve her coğrafyada yaşayan insanlar, mücadelelerinde
bir konum belirlesin ve karşılaştıkları sorunları çözebilsin.
Kur’an’da anlatılan müstekbir ifadesi, eski dönemlere ait tarihsel
bir olgu değil; tüm zamanlar için kullanıbilen bir ifadedir.
Bugün mazlum ve mahrum bırakılmış, ezilmiş ve sömürülmüş
halklara zulmeden tâğûtî sistemlerin Kur’an’da anlatılan müstekbir
portresinden ne farkı vardır? Kaldı ki, biz müstekbiri asıl
bugün tanımlamakla mükellefiz. Yaşadığımız hayat şartlarını tüm
acımasızlığıyla ağırlaştıran, fıtratımıza uygun İslâm sisteminin kurulmaması
için var gücüyle çalışan, Allah’ın diniyle alay eden düzen
ve işbirlikçileri, Kur’anî ifadeyle müstekbirlerden başka bir şey
değildir.
Rasüllerin mirasçısı olan mü’minleri sevmemek, onlarla alay
edip onları ezmeye ve sömürmeye çalışmak, müstekbir olmanın
en açık ifadesidir. Vesvesesini şeytandan alan, halkın üzerinde görünmez
bir baskı oluşturan ve gece gündüz kurduğu desiselerle
insanları rablerine karşı isyana ve küfre çağıran medya, müstekbirlerin
Kur’an’da ifadesini bulan mü’minlerle alay etme misyonunu
eksiksiz yerine getiriyor. 303
Müstaz’af
‘Müstaz’af’, ‘za’af’ kökünden türemiştir. ‘Za’af’, kuvvetli olmanın
zıddıdır, zayıf oldu demektir. Za’af sahibi kimseye, yani kuvvetli
olmayana ‘za’if’ denilir ki, Türkçede ‘zayıf’ şeklinde söylenmektedir.
‘Za’af’, bedende, nefiste, akılda, düşüncede, bir şeyin
nitelik ve niceliğinde olabilir. Kişinin bulunduğu statüde, bilgi ve
görüşlerde de olabilir. ‘Müstaz’af’, ‘istaz’afe’ fiilinin fail ismidir.
‘İstiz’af’ sözlükte, zayıf görmek, zayıf bırakmak, zayıf bir hale getirmek,
zillete düşürmek (aşağılamak) demektir.
Allah’ın kendilerine verdiği nimetlerle şımaran, kibirlenip
‘müstekbir’ olanlar, bazı insanların boyunlarına binerek onlara
karşı zalimce davranırlar, onları aşağı görürler. Onlara hükmedebilmek
için onları zayıflatmanın yollarını ararlar. İşte müstekbirler
tarafından aşağı görülüp, sömürülmek üzere zayıf bırakılmış kimselere
‘müstez’af’ denilmektedir.
303 Eşref Altaş, Haksöz, sayı 44, s. 41
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 65 -
Müstekbir ve Müstez’af Ilişkisi
Müstez’af’ı iyi tanımak için ‘müstekbir’leri iyi bilmek gerekir.
Çünkü bu iki kavramın kullanılış yerleri ve durumları birbiriyle ilgilidir.
Allah’tan gelen vahyin ve bu vahyi tebliğ eden peygamberlerin
karşısına hep ‘müstekbir’ tipli insanlar çıkmışlardır. Onlar,
Allah’ın peygamberlerinin davetine uyan müstez’afları aşağı
gördüler, onlara zulmettiler ve girdikleri yoldan çevirmeye çalıştılar.
Kur’an, İlâhî davete uyanlar ile ona karşı çıkanları ‘müstez’afmüstekbir’
bağlamında değerlendiriyor. Allah (c.c.), kendi davetine
uyup kendi doğru yoluna giren ve asla müstekbirlere boyun
eğmeyen müstez’afların yanında yer alıyor. Onları yeryüzüne ‘halife’
(imam) yapmakla müjdeliyor. 304
İslâm’ın ilk dönemlerinde Mekke’de, Hz. Muhammed’in davetine
uymaktan başka suçu olmayan fakir ve güçsüz müslümanlar,
Kur’an’da haber verilen bu müstez’afların örneklerindendir. Onlar,
o günün müstekbirleri olan Mekke devletinin ileri gelenleri
tarafından zulme uğruyorlar, işkenceye tabi tutuluyorlar, horlanıp
aşağılanıyorlardı. Mekke’li müşrikler, onlara karşı kibirleniyorlar,
gücün ve iktidarın kendilerinde olduğunu hesaba katarak, emirleri
altındaki insanların neye inanacaklarına dahi karışıyorlar, kendi
dinlerinden veya ideolojilerinden çıkanlara zulmedip baskı uyguluyorlardı.
İslâm toplumu dışındaki bütün cahili toplumlarda, baskı uyguluyanlar
ile baskı uygulananlar, yani kendilerini her bakımdan
üstün sayanlar ile onların halk dediği zayıf bırakılmışlar bulunur.
Modern toplumlarda bunu farklı bir biçimde görmekteyiz. Modern
toplumlarda zenginler ve fakirler sınıfı, yönetilenler ile yönetenler
sınıfı, yüksek tabaka ile alt ve orta tabaka grupları bulunmaktadır.
Kendilerini biraz yukarı statüde görenler, Kur’an’ın
anlattığı ‘istikbâr’ sınıfına girerler.
Câhiliye toplumlarında güç ve imkânları ellerinde tutanlar diğerlerine
karşı üstünlük sağlamaya, onları etkileri altına almaya
çalışırlar. Bu güçlüler zamanla ‘istikbâr’ ederler ve insanı gütmek,
sömürmek, kullanmak veya istedikleri gibi yönetmek için onları
‘müstez’af’ hale getirirler. Müstez’aflar, müstekbirler tarafından
kahır altında tutulan, hor ve zelil yapılan, zayıf bırakılan kimselerdir.
Bu zayıf bırakmanın en önemli sebebi müstekbirlerdeki haksız
kibir ile insanları istedikleri gibi yönetme arzularıdır. 305
304 7/A’râf, 137
305 H. K. Ece, a.g.e. 470 vd.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 66 -
Dünyanın günümüzdeki yapısı içerisinde, zayıf bırakılmış
mustaz’af kitlelerin, kendilerini ezen zorbalara karşı mücadelesi,
ancak müstaz’af halkın tevhîdî bilince sahip olmalarıyla mümkün
olacaktır. Hak ve bâtılı birbirinden ayıramayan müstaz’aflar, müstekbirlerin
hilelerine kurban gidecek306 ve böylesi müstaz’afların
Allah’ın huzurunda şikâyetleri de bir anlam ifade etmeyecektir. 307
Kur’an’da bize anlatılan müstaz’af–müstekbir mücadelesinin
şartlarını bilmemek, bizi bu mücadelede amellerimizi bâtılın pisliğinden
uzak tutacak ve amellerimize bâtılın karışmasını önleyecek
bir bilinçten mahrum bırakacaktır. Rabbimiz, kitabında nebevî
mücadelenin nasıl olması gerektiğini boşuna anlatmamış, bilâkis
onları okuyalım, üzerlerinde düşünelim ve günümüz mücadelesine
ışık tutalım308 istemiştir. Tâğûtî sistemleri ayakta tutan kimseler,
güçsüzlüklerinden şikâyet eden309 zâlim müstaz’aflardır.310
Müstaz’af olan ve fakat müstaz’af olduğunun bilincinde olmayan,
müstekbirlerin peşine takılmış, onlardan medet uman311 kitlelerin
dünyada ve âhirette karşılaşacakları çetin azabı hatırlatmak, üzerimize
düşen sorumluluktur.
Tâğutun en örgütlü biçimi olan İslâm dışı düzenler, tüm kurum
ve kuruluşları ile ordusu, bankası, medyası ve tüm işbirlikçileriyle
mü’minlere saldırmakta ve onları çeşitli hile ve desiselerle
güçsüz bırakmak istemektedir. Güçsüz bırakılan halkların ve baskı
uygulanan insanların tevhîdî mücadele içerisinde var olan safı ise,
inkılâpçı-ıslahatçı müstaz’afların yanıdır.
Zâlimlere başkaldırıp inkılapçı bir tavır takınması mümkün olmayan
zavallı kadın, çocuk ve ihtiyarları ve aklî kapasitesi düşük
olanları, Kur’an, “zavallı müstaz’aflar” olarak bize sunmaktadır. 312
Bugün yeryüzünün birçok yerinde katledilen, savaşacak silâh
ve güce sahip olamamış, duâ etmekten, yardımcı istemekten313
başka çaresi olmayan insanlar, zulme başkaldıramadıklarından
mâzurdurlar. Onların bu feryadlarını görmezlikten gelmek, “yeni
dünya düzeni” müstekbirlerinin ve işbirlikçilerinin müstekbir
olmalarından kaynaklanmaktadır. Fakat eli silâh tutan ve yardım
gücü yerinde olan, başkaldırma gücüne sahip insanların ve
306 34/Sebe’, 31-33
307 34/Sebe’, 31-33
308 22/Hacc, 46; 15/Hıcr, 75; 12/Yusuf, 11
309 4/Nisâ, 97
310 34/Sebe, 31
311 34/Sebe’, 31-33
312 4/Nisâ, 75
313 4/Nisâ, 75
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 67 -
düzenlerin ilgisizliği ise, müstekbirlerin zulmüne ortak olmak demektir.
Müstekbirleri uyarmaktan korkan, zâlimlere itaati fitne ve fesad
çıkmasın diye sürdüren, zulümlere baş eğmeyi sabır diye tahayyül
eden, görevlerini ve özellikle emr-i bil ma’ruf ve nehy-i
anil münkeri terkeden, güçleri varken başkaldırmayan insanlar
ise zâlimdirler. Aslında kendileri de müstaz’af oldukları halde,
müstekbirlerle işbirliği yapmaktan çekinmediklerinden dolayı
Allah bu gibileri zâlim müstaz’aflar diye nitelemektedir. Zâlim
müstaz’aflar, istikbâr düzenini ayakta tutanlardır. Firavun, kendisinden
ve mele’sinden güçlü binlerce köleyi ve halk kitlesini nasıl
idare etmektedir. Onlara piramit adı verilen ve bir mezardan/anıtkabirden
başka bir şey olmayan dağları nasıl kurdurmaktadır?
Firavun, onların bilinçlerini dondurmuş, büyüsüyle (medyasıyla)
onları uyuşturmuştur. Halkın dinî hassasiyetlerine cevap verecek
bir kurum oluşturmuş (Bel’am) ve bu kurum, Allah’ın kitabından
konuşuyormuş gibi hareket ederek insanların başkaldırı ve
eleştiri hakkını da elinden almıştır. Düzen; vahyi bir kenara atıp
nefsini yücelten, âhireti değil; dünyayı ön plânda tutan, şeytana
uyan ve aynı zamanda Allah’a yönelen insanları saptıran, işi gücü
tâğutlara itaat edilmesi gerektiğini yineleyen bezirgân tipli din
adamını/Bel’am’ı yetiştirdimi artık kitleleri uyuşturup saptırması
çok basit olmaktadır.
Tâğûtî istikbârın oluşturduğu düzenin bu noktasından sonra,
tüm kitlelerle “itaat” için uğraşmasına gerek kalmamıştır artık.
Kitleleri düşünmekten ve zulmü görmelerini engellemekten
sorumlu medya (sihirbazlar), kitlelerin fıtratlarına yönelişlerini
çarçur edip saptırmaktan sorumlu, “uyarsan da uyarmasan da
dilini sarkıtıp soluyan köpek”314 gibi şeytana tâbi olan Bel’amlar,
kitlelerin ekonomik işlerle ve dünya malıyla oyalanmalarını sağlayan
Karun’lar, tâğûtî düzenin devamını sağlamakta, kitlelerin
her alandaki fıtrata yönelişlerini saptıran müstekbirler artık müstaz’afları;
devleti ve vatanı korumaya çağırırken Allah ve Rasülüne
değil; şeytana uymayı, Allah’a nankör davranmayı emrederler.
Şeytanın zulmünün ve işbirlikçilerinin aslında hiçbir gücü
yoktur. Onları güçlü kılan, apaçık bir şekilde, zulme rızâ gösteren
müstaz’af, fakat zâlim kimselerdir.
Ulu’l-emr kavramını fesâda uğratmış ve zulüm ve istikbârlarını
ulu’l-emr diye müstaz’af insanlara sunmuş müstekbirlere itaati bir
görev sayan kimsenin Allah’ın huzuruna çıktığında “emîrlerimize
314 7/A’râf, 176
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 68 -
ve büyüklerimize uyduk, onlar da bizi yoldan saptırdılar.”315 demekten
başka ileri süreceği hiçbir mâzereti yoktur. Zâlim müstazâflar bu
halleriyle ezildiklerinin bile farkına varamamışlardır. Kolektif bilinçlerini
üç beş mutlu-putlu azınlığa terketmiş ve onları denetleme
imkânını dahi elde edememiş insanlar, âhirette Rablerine
şikâyetlerini arzederken neye uğradıklarını şaşırmış görüntüsü
vereceklerdir. 316
Müstaz’af Insan Grupları
Kur’an-ı Kerim, müstaz’afları, içindeki bulundukları duruma,
müstekbirler karşısındaki tutumlarına göre üç gruba ayırmaktadır:
Birinci grupta olanlar, uzun zaman boyunca vahiy’den uzak
kalarak müstekbirlerin yönetimi altına düşenlerdir. Bunlar müstekbirler
tarafından aşağılanmış ve zulme uğramışlardır. Eğer
Allah’tan bir davet gelirse bunlar, o davete hemen uyarlar, müstekbirlere
karşı gelirler. Bu gibi müstaz’aflar, samimi bir şekilde
müslüman olurlar, zalimlerin baskı ve işkencelerine rağmen dinlerini
terketmezler. Güç, mal ve toplumsal statü açısından ileri bir
seviyede olmadıkları için, müstekbirler onlara hep baskı yapmak,
onları istedikleri gibi yönetmek arzusundadırlar. Ama onlar peygamberleri
dinlerler, müstekbirlerin alay, kınama ve işkencelerine
aldırmazlar. Kur’an, böylesine müstaz’af olanlara yeryüzünün önderliğini
haber veriyor: “Muhakkak ki Firavun yeryüzünde kibirlendi
ve halkını bölük bölük (grup grup, parça parça) yaptı, onlardan bir grubu
‘müstez’af’/güçsüz görüyor, bunların oğullarını boğazlıyor, kadınlarını sağ
bırakıyordu. Doğrusu o müfsitlerdendi (ifsâd edicilerden/bozgunculardandı).
Biz ise diliyoruz ki, yeryüzünde ‘müstaz’aflara lutfedelim, onları
imamlar (önderler) yapalım ve (yeryüzüne) vârisler kılalım.” 317
İkinci grup müstaz’aflar, korku, dünyalık çıkarlar, Allah’ın
sözüne güvenmeme veya başka za’aflar sebebiyle müstekbirlerin
yaptıklarına karşı çıkmazlar. Onların yaptıkları fesatlara ve
kibirlenmelere razı olurlar. Müstekbirlerin kuyruğuna takılırlar.
Müstekbirler onları hor görmelerine rağmen, onların peşinden
ayrılmazlar, seslerini çıkarmazlar. Kur’an, onların âhirette suçu
birbirlerinin üzerine nasıl atacaklarını anlatıyor.318“Melekler kendi
nefislerine zulmedenlerin hayatına son verecekleri zaman, derler ki: ‘Ne
ile meşguldünüz?’ Onlar: ‘Biz, yeryüzünde zayıf bırakılmış (müstaz’af)
kimselerdik’ derler. (Melekler de) ‘Oradan hicret etmeniz için Allah’ın arzı
315 33/Ahzâb, 67
316 E. Altaş, Haksöz, 44, s. 42
317 28/Kasas, 4-5; Ayrıca bkz . 7/A’râf, 137
318 34/Sebe’, 31-35
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 69 -
(yeryüzü) geniş değil miydi?’ derler. İşte onların barınma yerleri cehennemdir.
Ne kötü yataktır o.” 319
Âyetler, güçleri olduğu halde müstaz’aflığa râzı olan, pısırık ve
zillete boyun eğenleri tehdit ediyor. Onların arkadaşları (velileri),
peşlerinden gittikleri müstekbirlerdir. Müstekbirlerden kurtulmak
ve istikbâra son vermek için gerekeni yapmayanlar, aynen müstekbirler
gibidir; Onların zulmünde pay sahibidirler. Bu yüzden
varacakları yer cehennemdir. Bu çeşit müstaz’aflar, yüzleri ateşte
çevrildiği gün, şöyle diyecekler: “Rabbimiz! Biz, yöneticilerimize
(sâdetenâ) ve büyüklerimize (küberâenâ) itaat etmiştik. Fakat onlar bizi
yoldan saptırdılar. Rabbimiz, onlara iki kat azap ver. Onları büyük bir
lânete uğrat.” 320
Bu müstaz’af kitlelerin uyarılmaya, zihinlerinin âdeta şoke
edilmeye ihtiyaçları vardır. Uyarılmadıkları sürece, yaşadıkları hayat
tarzının mümkün olan tek hayat tarzı olduğunu düşüneceklerinden
farklı bir hayat tarzı arayışına girmeleri hemen hemen
mümkün olmaz. Ancak uyarıldıktan sonra, kendilerinden seçim
ve tercih yapmaları beklenir. Çoğunlukla sıhhatli tercihleri olduğu
da söylenemez. Uzun bir süreç boyunca alıştıkları düşünce ve
davranışlar, onların zihnî ve ruhî hayatlarında uyuşturucu izler
bırakmıştır. İşte böyleleri Kur’an’a göre en az müstekbirler, yani
kendilerini saptıranlar ve ezenler kadar ağır bir sorumluluk altındadırlar.
321 Bu zayıf bırakılmış büyük kitle, sahip oldukları potansiyel
güçleri harekete geçirmedikçe, müstekbirler baskı ve sömürülerine
devam edecek, bunun da tarihsel bir kader olduğunu telkin
edeceklerdir. Baskı altına alınıp güçten düşürülmüş bu müstaz’af
kitle; çağın sihirli aynaları olan medya ile psikolojik, ahlâkî ve kültürel
araçlarla uyuşturulup miskinleştirilmiştir. Eğer onlar kendi
potansiyel güçlerinin farkına varsa, zaaflarını yense, günün birinde
zorbaların baskı rejimlerine karşı direnmeyi göze alacaklar ve
zincirlerini kıracaklardır.
Üçüncü grup müstaz’aflar, hiç bir çareye gücü yetmeyen, bir
çıkar yol bulamayan çocuk, kadın ve erkeklerdir. Bunları Allah’ın
affetmesi umulur.322 Allah (c.c.) böylesine ‘müstez’af’ kalmış kimseler
uğruna cihad edilmesini emrediyor:“Size ne oluyor ki, Allah yolunda
ve ‘Rabbimiz, bizi halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından
bize bir veli (dost) kıl, katından bize bir yardımcı gönder’ diyen müstaz’af
erkek, kadın ve çocuklar için cihad etmiyorsunuz?” 323
319 4/Nisâ, 97
320 33/Ahzâb, 67
321 34/Sebe’, 31-33
322 4/Nisâ, 88-89
323 4/Nisâ, 75
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 70 -
Bunlar, aslında müstekbirlerin zulmüne râzı değillerdir. Onların
peşinden de gitmemektedirler. Ancak güçleri, imkânları yoktur.
Hicret ve cihad edecek güçleri yoktur. Bu nedenle istikbâr
edenlere karşı bir şey yapamamaktadırlar.
Müstaz’afların bu zayıf hallerinin sebeplerinden birisi müstekbirlerin
kibirleri, zulümleri ve sömürüleridir. Müstekbirler, elleri
altında kullanabilecekleri zayıf insanlar yoksa, nasıl kibirlenecekler?
Kimleri hükümleri altına alıp, baskı uygulayacaklar?
Birinci gruptaki müstez’af insanlar, bu zalim müstekbir gruba
karşı mücadele etmekten asla geri durmazlar. Onlar, Allah’ın
verdiği ölçülere bağlı kalarak, yeryüzünü bu zalim müstekbirlerin
baskısından temizlemeye çalışırlar. Onlar, Allah’a itaat ettikleri ve
müstekbirlere karşı çıktıkları için, Allah (c.c.) onları yeryüzünde
insanlara önder yapar.
Müstekbir, kibirlenen ve büyüklük taslayan demek olduğundan
bu vasıf kâfirlerin temel vasfıdır. Kur’an’ın ifade ettiği anlamda
bir kibir müslümanda bulunamaz. Yine, hadis-i şeriflerde
de kibir, küfür alâmeti olarak vurgulanır: “Şüphesiz kalbinde zerre
kadar kibir olan kimse cennete giremez.” Bunun üzerine ashabtan
biri: “İnsan, elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasını ister (bu
da mı kibir olur?) deyince Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Şüphesiz
Allah güzeldir, güzelliği sever; kibir, hakkı kabul etmemek ve insanları
küçümsemektir.”324 Hadis-i şerifte zikredilen kibir, insanı Hakk’a
düşman yapan kibirdir. O yüzden kibirlilik ve istikbâr, imanın zıddı
ve karşıtıdır. Büyüklük taslamak, ubudiyetin/kulluğun hakikatine
aykırıdır. Secde ile simgelenen ibâdet, tevâzuun göstergesi, secde
etmemek de istikbârın yansımasıdır.325
Bundan dolayıdır ki, namazın, ezanın ve bayramların alâmeti
ve şiarı tekbir olmuştur. İnsan, tekbirleri ile Allah’ın büyüklüğünü
vurgulamakta ve büyüklük sıfatını kendisinden nefyedip uzaklaştırmaktadır.
Rükû ve secdelerde de aynı tezellül ve tevâzu ifadesi
vardır. Kibir ise bu yüceltmeye tamamen engel olan bir haldir.
Hatta kibirli insan, kendini yücelten ve Rabbin azametini kabul
etmeyen insandır ki, bu da ancak küfrün sonucudur.326
Câhiliyye toplumlarında iki sosyolojik toplum karşı karşıyadır:
Müstekbirler-Müstaz’aflar. Temelde sağlıksız ve çelişkili kutupların
yer aldığı böyle bir toplumda müstekbirleri; idarî, siyasî ve fikrî
324 S. Müslim, Nevevi Şerhi, c. 2, s. 89
325 Bk. 2/Bakara, 34
326 Ekrem Sağıroğlu, Kur'an'da İnsan ve Toplum, s. 53
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 71 -
zümrelerden oluşan “mele’” ile ekonomik zümrelerden oluşan
“mütref” sınıflar oluşturur. Bunların karşısında, bu sınıfların ezdiği
biyolojik, rûhî ve zihnî güçsüzlük içinde olan mustaz’aflar vardır.
Geçmişte olduğu gibi, modern çağda da, özellikle dev iletişim
teknolojisini ve araçlarını, eğitim kurumlarını, sanat ve spor
alanlarını kontrol eden iktidar seçkinlerinin, bütün bir toplumu,
hatta tüm ulusları ve dünyayı her gün biraz daha güçten düşürerek,
zaaflarını arttırıp kolayca kumanda ederek yönlendirdikleri
söylenebilir. 327
Müstekbirliğin Sonucu: Dünyevî ve Uhrevî Azap
Allah, müstekbirleri sevmez, kalplerini mühürler, doğruya
eriştirmez: “Hiç şüphe yok ki Allah, onların gizleyeceklerini de açıklayacaklarını
da bilir. O, müstekbirleri/ büyüklük taslayanları asla sevmez.”328
Büyüklük taslayanların kalbi mühürlenir: “Allah, büyüklük taslayan
her zorbanın kalbini bundan dolayı mühürler.” 329
Müstekbirlere Dünyevî Azap: Çöküşe uğrayan toplumların
başta gelen özellikleri istikbâr ve ona bağlı olarak peygamberlere
karşı çıkıştır. Büyüklenerek kendilerini yücelten, hem Allah’a, hem
de küçük gördükleri insanlara karşı kibirlenerek kendilerini öne
çıkaran toplumlar, büyüklenmeyle birlikte getirdikleri aşırı sosyal
farklılaşma ve çözülme, haktan sapma, şımarma, zulüm, baskı ve
işkence, hoşgörüsüzlük, toplumsal birliği bozma, ekonomik gücü
tekelleştirme ve nihâyet kendilerini bunlardan vazgeçirmek için
gelen peygamberi ve Allah’tan getirdiği âyetleri alaya alıp tahkir
etme gibi olumsuz davranışları yüzünden helâk edilmişler, ortadan
kaldırılmışlardır. 330
Âd kavmi, büyüklenerek Allah’ın âyetlerini yalanladığı için,
dondurucu kasırga (sarsar) azabına uğradı.331 Semûd kavmi, müstekbirliğin
sonucu olarak bir sarsıntı tuttu, oldukları yerde diz üstü
çöküverdiler.332 Hz. Şuayb’ı ve iman edenleri tehdit eden Medyen
halkının bu müstekbirliği yüzünden bir sarsıntı tuttu, oldukları
yerde diz üstü çöküverdiler; sanki hiç yaşamamış gibi oldular,
izleri bile kalmadı.333 Müstekbirlerin en önemli sembol tipi olan
327 Ali Bulaç, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, c. 3, s. 82
328 16/Nahl, 23
329 40/Mü’min, 35
330 E. Okumuş, Kur’an’da Toplumsal Çöküş, s. 125
331 41/Fussılet, 15-16
332 7/A’râf, 77-79
333 7/A’râf, 91-93
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 72 -
Firavun ve çevresi, bunun karşılığını gördü: Önce su baskını, çekirge,
haşerât ve kurbağa istilâsını ve kan musallat oldu. Bunlardan
kurtulurlarsa iman etme sözü verdikleri halde, yine sözlerinden
cayarak inanmadılar; Sonunda denizde boğuldular. 334
“Zâlimler, ölüm dalgaları içinde, melekler de pençelerini uzatmış, onlara:
‘Haydi (bakalım, bizim elimizden) canlarınızı kurtarın, Allah’a karşı
gerçek olmayanı söylemenizden ve O’nun âyetlerine karşı istikbâr etmenizden/
kibirlilik taslamanızdan ötürü, bugün alçaklık azabı ile cezalandırılacaksınız!’
derken onların halini bir görsen!” 335
Uhrevî Azap ve Cehennnem: Şeytanî bir dürtü olan istikbâr,
insanı kötü eylemlere sürükleyerek, biraz önce belirtilen dünyevî
azap ve sıkıntılardan ayrı olarak, âhiret hayatını da zindana çevirmektedir.
İman edenlere ödülleri, Allah’a kulluktan çekinenlere ve
büyüklük taslayanlara cezaları verilecektir: “Mesih de, Allah’a yakın
melekler de Allah’a kul olmaktan asla çekinmezler. Kim O’na kulluktan
çekinir ve istikbâr eder/büyüklük taslarsa, bilsin ki O, hepsini huzuruna
toplayacaktır. İman edip sâlih amel işleyenlere ecirlerini tam olarak verecek
ve onlara lütfundan daha fazlasını da ihsan edecektir. Kulluğundan
yüz çeviren ve müstekbirlik yapanlara/büyüklük taslayanlara gelince, onlara
elem/acı verici şekilde azap edecektir. Onlar, kendileri için Allah’tan
başka ne bir dost ve ne de bir yardımcı bulurlar (Kendilerini Allah’ın azabından
kurtaracak bir kimse bulamazlar).” 336
İstikbâr ederek büyüklük taslamış şımarık zenginlerin feryadı,
âhirette onlara hiçbir yarar sağlamaz: “Sonunda, refah ve bolluk içinde
şımarık varlıklılarını azapla yakaladığımız zaman feryad ederler. Onlara
şöyle deriz: ‘Bugün boşuna feryâd edip sızlanmayın. Zira bizden yardım
göremeyeceksiniz. Çünkü âyetlerimiz size okunurdu da siz, buna karşı
müstekbirce kibirlenip büyüklenerek arkanızı döner, geceleyin hezeyanlar
savurur, ağzınıza geleni söylerdiniz.” 337
“İnkâr edenler, ateşe arzolundukları gün, onlara şöyle denir: ‘Dünyadaki
hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi harcadınız, onların zevkini
sürdünüz. Ama bugün, yeryüzünde haksız yere istikbâr edip büyüklük
taslamanızın ve yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı bir azap göreceksiniz.”
338
334 7/A’râf, 132-137
335 6/En’âm, 93
336 4/Nisâ, 173
337 23/Mü’minun, 64-67
338 46/Ahkaf, 20; Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasî Kavramlar, s. 284-288
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 73 -
İstikbârın Sembol Tipleri
(Müstekbirlerin Duayenleri)
Kur’an’da, özellikle şeytan,339 Firavun ve yardımcıları Karun,
Hâman,340 mele’ (ileri gelenler/etkili ve yetkili çevreler),341
İsrailoğulları,342 kâfirler, müşrikler343 ve münafıklar344 istikbârın
sembol tipleri olarak öne çıkarılır.
“Karun, Firavun ve Hâmân’ı da (helâk ettik). Andolsun ki Musa onlara
apaçık deliller getirmişti de onlar yeryüzünde istikbârda bulunmuşlardı/
büyüklük taslamışlardı. Oysa (azâbımızı aşıp) geçebilecek değillerdi.” 345
Özellikle Firavun’un çevresindeki etkili ve yetkili kişiler olan
Hâman ve Karun örnekliğinde açık bir şekilde görüldüğü gibi,
müstekbirler iki grupta değerlendirilebilir. Biri, ileri gelenler anlamında
olan “mele”; diğeri refah ve servet sahibi “mütref” zümreler.
Müstekbir prototiplerden Hâman, mele’ sınıfını; Karun da
mütref sınıfını temsil eder. Bu anlamda ilki siyasî, dinî ve idarî kategoriyi;
ikincisi de ekonomik kategoriyi ve bu kategoriler içinde
yer alan güçleri ifade eder. Mele’; önde gelenler, askerî, bürokratik
ve politik çevrelerdir. Bir ülkenin yöneticileri ve yönetimde
etkili olan askerî ve sivil çevreler, medyayı, köşe başlarını tutmuş
zümreler mele’ kategorisine girer.
Tarihte mele’ dediğimiz bu sınıfların, çoğunlukla istikbâr ederek
Allah’ın hükmüne karşı çıktıklarını ve peygamberleri çeşitli sıkıntılara
ve işkencelere uğrattıklarını gözlüyoruz. Bundan dolayı
Kur’an’da mele’ ile istikbâr arasında yakın bir ilişki kurulmuştur. 346
Bu çevrelerin peygamberlere karşı çıkarken öne sürdükleri
gerekçe, peygamberlerin çevrelerine halktan, sıradan insanları,
köle ve yoksulları toplamış olmaları ve bu sınıfları yönetime ortak
etmek istemeleridir. Mele’ olanlara göre, bu insanların siyasal
katılımda bulunmaya hakları yoktur. Çünkü bunlar, aşağılık, sıradan,
görüş beyan etmekten yoksun ve ayak takımı sürülerdir.347
Bu sürüler, ancak seçkin çevrelere hizmet etmek, onlara boyun
339 2/Bakara, 34, 7/A’râf, 11; 38/Sâd, 71-75
340 23/Mü’minun, 45-48; 7/A’râf, 132-133; 10/Yûnus, 75-93; 28/Kasas, 39-42, 78-
84; 29/Ankebut, 39
341 37/Saffat, 35-36; 7/A’râf, 74-79, 88-93
342 2/Bakara, 87-88
343 40/Mü’min, 56; 41/Fussılet, 38; 74/Müddessir, 11-26
344 63/Münâfikun, 5-6
345 29/Ankebut, 39
346 7/A’râf, 75, 88
347 11/Hûd, 27
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 74 -
eğmekle yükümlüdürler. Aslında bu değerlendirmelerinin temel
sebebi, dünyevî çıkarları, sömürü hortumlarını kaybetme endişeleridir.
Müstekbirler sınıfının diğer bir kategorisi de, ekonomik gücü
elinde bulunduran mütref zümresidir. Bunlar, bir ülkenin mâlî,
ticarî ve ekonomik hayatını kontrol eder, bu konumları onlara büyük
bir refah, servet ve güç katar. Adâletli olmayan bir bölüşüm
sisteminin emek sömürüsüne dayalı yapısı, böyle zümreleri besleyip
ortaya çıkaran en büyük etkendir. Bir kere servet ve refahı
ellerine geçirdilermi, artık bu zümrelerin istikbârı/büyüklük göstermeleri,
Allah’ın hükümlerine isyan etmeleri, yoksulları ve emek
sahiplerini koruyan İslâmî sisteme karşı çıkmaları kaçınılmazdır.
Bundan dolayı, tarih boyunca yoksullardan, güçsüz ve köle sınıflarından
yana olan peygamberlere karşı ilk baş kaldıranların bu
sınıflardan olması şaşırtıcı değildir. 348
Kur’an’a göre mütref ve mele’, karşılıklı ilişki ve işbirliği içinde
müstekbirler sınıfını meydana getirerek yoksul, güçsüz ve köle
sınıfları olan müstaz’aflara karşı birleşirler. “Derin devlet” denen
şey, bu istikbâr koalisyonundan başka bir şey değildir. Bu derin
toplumsal çelişki, ikincilerden yana tavır koyan her peygamberin
gelişinde istisnasız bütün dehşetiyle ortaya çıkmış, çatışmalara yol
açmıştır. Bu, toplumların sosyolojik realiteleridir. 349
“Kavminin mele’inden/ileri gelenlerinden, istikbâr edenler/büyüklük
taslayanlar, içlerinden müstaz’aflara/zayıf görülen iman edenlere dediler
ki: ‘Siz Sâlih’in gerçekten Rabb’i tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?
(Buna inanıyor musunuz?)’ Onlar da, ‘Şüphesiz biz O’nunla gönderilene
iman edenleriz,’ dediler. Müstekbirler/büyüklük taslayanlar da
dediler ki: ‘Biz de sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz.” 350
“Kavminin mele’inden/ileri gelenlerinden, istikbâr edenler/büyüklük
taslayanlar dediler ki: ‘Ey Şuayb! Kesinlikle seni ve seninle beraber iman
edenleri memleketimizden çıkaracağız, yahut dinmez döneceksiniz. (Şuayb)
dedi ki: ‘İstemesek de mi?” 351
İstikbâra Kapılmayanlar: Melekler, İnsan
Dışındaki Canlılar ve Mü’minler
Melekler istikbâr edip büyüklenmez, Allah’ı tenzih eder ve
O’na secdede bulunurlar: “Doğrusu Rabbinin katında olanlar, O’na
348 17/İsrâ, 16; 34/Sebe’, 34
349 Ali Bulaç, S. B. Ansiklopedisi, c. 3, s. 84
350 7/A’râf, 75-76
351 7/A’râf, 88
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 75 -
kulluk etmekten istikbâr etmezler/büyüklenmezler. O’nu tesbih eder ve
yalnız O’na secde ederler.”352; “Göklerde bulunanlar, yerdeki canlılar ve
bütün melekler, istikbâr etmeden/büyüklük taslamadan Allah’a secde
ederler. Çünkü onlar, üstlerindeki Rablerinden korkarlar ve kendilerine ne
emrolunursa onu yaparlar.” 353
Gerçek mü’minler, istikbâr/büyüklük duygusuna kapılmazlar:
“Âyetlerimize ancak, o kimseler iman ederler ki, bu âyetlerle kendilerine
öğüt verildiğinde istikbâr etmeden/büyüklük taslamadan secdeye kapanırlar
ve Rablerini hamd ile tesbih ederler. Onların, vücutlarını yataklarından
uzaklaştırıp korkuyla, umutla Rablerine yalvarırlar ve kendilerine verdiğimiz
rızıktan Allah yolunda harcarlar. Yaptıklarına karşılık olarak, onlar
için nice sevindirici ve göz aydınlatıcı nimetler saklandığını kimse bilmez.
Öyle ya; mü’min olan, fâsık/yoldan çıkmış kimse gibi midir? Bunlar, elbette
bir olmazlar. İman edip de sâlih ameller işleyenlere gelince, onlar için
yaptıklarına karşılık olarak varıp kalacakları cennet konakları vardır.” 354
İstikbâr ve istiz’âf, İslâm’ın onaylayamayacağı bir durumdur.
Müstekbirler müstaz’afların kanı, eti, kemiği ve alın teri üzerinde
köşklerini yükseltirler. İstikbâr, Allah’a şirk koşmaktan başka
bir şey değildir. Allahu ekber/Allah’tan başka büyük yoktur, tek
büyük olan Allah’tır ilkesini inkârla, Allah’ın kibriyâsını reddedip
sahip oldukları iradeyi kötü yolda kullanan müstekbirler, sayıca
çok az olmalarına karşın, özellikle Allah’a olan iman ve güvenlerinin
za’fından ve dünya hayatını âhirete tercih etmelerinin sonucu
Allah’tan çok büyüklük taslayanlardan korkmalarından ötürü
istikbâra ses çıkarmayan müstaz’af yığınlarının sessizliğinden ve
kölece boyun eğişlerinden yararlanırlar. İslâm bir yandan mücadelesini
istikbâra ve müstekbirlere karşı yöneltirken, öte yandan köleliğin
içlerinde âdeta ayrılmaz bir nitelik haline geldiği müstaz’af
kitleleri ayaklandırmaya ve “Lâ ilâhe illâllah, Allahu Ekber” ilkeleri
çerçevesinde başkaldırmaya çağırır. Böylece başlayan bir mücadelede,
istikbâra karşı koyuşta ve bu karşı koyuşun getirdiği zorluklara
sabreden müstaz’afları Allah, yeryüzünün doğularına ve
batılarına vâris kılar, müstekbirlerin yalancı cennetlerini târumar
eder, saraylarını başlarına geçirir. Ama eğer müstaz’aflar istiz’âfa
râzı olup giderlerse hem dünya hayatında mezellet ve meskenetin
pençesinde bayağı bir hayat sürerler, hem de âhirette müstekbirlerle
birlikte ateşe atılırlar. 355
352 7/A’râf, 206
353 16/Nahl, 49-50
354 32/Secde, 15-19
355 Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, s. 377
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 76 -
“Allah için tevâzu gösteren kimseyi Allah yükseltir; büyüklük taslayanları
ise Allah alçaltır.”
“Büyük olmak için küçükleşen ne insanlar var!”
“Müstekbirler, omuzlarımızda taşıdığımız için büyük gözükürler;
fırlatıp atınca yerde sürünmeğe başlarlar.”
“Müstekbirler, önlerine diz çöktüğümüz için büyüktürler; o
halde biz de ayağa kalkalım!”
“Küçüklerin istikbârı / büyüklük taslamaları kadar tehlikeli bir
şey yoktur.”
“Başını semâya çarpmaktan bermûtad cüceler korkarlar.”
“İnsan, gayesi nisbetinde büyüktür.”
“Alçak yerde tepecik, kendini dağ sayar.”
“Ne kadar az yüksekten uçarsan, düştün zaman o kadar az incinirsin.”
“Kavakların dikliğine, boylarının uzunluğuna bakıp onları
önemli bir şey sanmayın. Bütün kibirli, meyvesiz ve gölgesiz yaratıkların
başları bulutlarda sallanır.”
“Bir insanda kendini yüksek görme ve hırs, söz söylerken soğan
gibi kokar.”
“Kibirlenip büyüklenenin
Aldanma dünyasına.
Dünya benim, diyenin
Gittik dün yasına.”
“Kibri terkeyle dost,
Dime ‘benem’
Gönlünün mescidinde
Koma sanem”
“Önü bir damla pis su, sonu leş, ortası ... torbası olan, nasıl
büyüklük taslar?”
“Topraktan yaratılan insan, toprak gibi tevâzu sahibi olmazsa,
aslından/insanlığından çıkmış olur.”
“Kibirliye karşı kibirlilik vaciptir.”
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 77 -
Bizi, müslümanlığımızdan dolayı küçük göreni, “hayvandan
aşağı”356, “yaratıkların en şerlisi”357, bir “pislik”358 “sağır, dilsiz, kör
ve akılsız” 359 görmek zorundayız.
“Müstekbir, kalbindeki hastalığın360 gözüne de yansıdığı361 kimsedir.
O yüzden gözleri sirk aynaları gibi çarpık gösterir. Küçüğü
büyük, büyüğü küçük gösteren çukur ve tümsek aynalar gibidir
bakışları. Kendilerini dev aynasında, başkalarını da cüce görmeleri
bundandır. Hakkı bâtıl ve bâtılı da hak görmeleri de aynı hastalığın
belirtisidir.
Türkçe’ye Yunanca’dan giren “manyak” kelimesi, müstekbir
kelimesinin Türkçe karşılığıdır. Bu, müstekbir için zorlama bir
abartı ifadesi değil; gerçek bir tanımdır. Şöyle ki, “megalo”, büyük
demektir; psikolojik bir hasta/ruh hastası olan “megaloman”:
Megalomani’ye, yani büyüklük kuruntusuna tutulmuş kimse anlamına
gelir. “Megalomani”: Kendini büyük görme hastalığı, büyüklük
kuruntusu manasınadır. “Mani” ve “manya”: Saplantı, iptilâ,
tutku, düşkünlük şeklinde ortaya çıkan delilik haline verilen addır.
“Manyak” da, Manya’ya (delilik gibi bu psikolojik hastalığa)
uğramış ruh hastası demektir. Dolayısıyla “manyak” kelimesinin
Türkçedeki tüm olumsuz anlamları, istikbâr/kendini aşırı beğenme
hastalığının bir göstergesi ve sonucudur. Yani tüm müstekbirler
manyaktırlar. Bunun için olsa gerektir; tımarhanedeki delilerin
çoğu, kendilerini meşhur büyüklerden biri gibi görür ve gösterir.
Deli bile, kendini akıllı gösteren meşhur delilerle/müstekbirlerle
kendisi arasındaki yakın bağı görebilmektedir.
Gerçek anlamda büyümektir; kendimizi Allah için âciz/küçük
görmek.
Gerçek anlamda küçülmektir; kendimizi büyük görmek.
Seni küçük görenlere/müstekbirlere karşı görevin: Onun terazisinde
ağır gelmek için uğraşman; ama bunu kendi hastalığın
olarak değil, onu hastalıktan kurtarmak için yapmaktır.
Seni büyük görenlere/müstaz’af mü’minlere karşı görevin:
Muhâtabın kendisini çok küçük görmesine engel olarak kendine
zarar vermesinin önüne geçmek, aynı zamanda seni büyüklenip
böbürlenmeye götürerek sana zarar vermesine mâni olmaktır.
356 7/A'râf, 179
357 8/Enfâl, 55
358 9/Tevbe, 28
359 2/Bakara, 171; 8/Enfâl, 22
360 2/Bakara, 10
361 2/Bakara, 18
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 78 -
“Mazlum kardeşinize de zâlime de yardımcı olunuz.” Zâlime
nasıl yardımcı olabiliriz? “Zulmüne engel olarak!” Müstekbir için
de aynı yardım sözkonusu.
Kibirli, bizim sayemizde (bizim ona bu fırsatı vererek, ona karşı
küçüklüğü/köleliği kabullenmemizden dolayı) büyüklenmemeli;
büyüklük taslayanlara hadlerini bildirebilmeli ve acziyetlerini
gösterebilmeliyiz.
Ölçü belli: “Kâfirlere karşı şiddetli/çetin; kendi aralarında
merhametli olmak.” 362 “Mü’minlere karşı alçak gönüllü/şefkatli;
kâfirlere karşı onurlu ve zorlu olmak.” 363
Ve... Büyüklük taslamanın sonu ile ilgili 2 uzak tarihten, 2 de
yakın tarihten ibret:
Şeytan: İstikbâr etti/kibirlenip büyüklük tasladı; herkesin hakaretle/
lânetle andığı aşağılık mahlûk oldu.
Firavun: İstikbâr etti, hem de “ben sizin en yüce rabbinizim”
diyecek cür’et gösterdi364; Herkese secdede ve küçülmüş vaziyette
teşhir edildi.
Superman (süpermen) filmlerinin insanüstü güçleri olan süpermeni/
sahte ilâhı (bu filmin kahramanı Cristopher Rewe, attan
düştü, tekerlekli sandalyeye mahkûm oldu.
Muhammed Ali Clay: Müslüman olduğu ve en büyük olanın
kim olduğunu bildiği halde, “en büyük benim” demenin cezası
olarak alzheimer hastalığına tutuldu, dili zor konuşur, eli zor hareket
eder hale geldi.
Günümüzün müstekbir karakterli kişi ve gruplarını yakından
tanımak için Kur’an’a bakmak yeterlidir. Yine bu zalimlerin
müstez’af haline getirdikleri zayıfları Kur’an’dan tanıyoruz. Yapılacak
iş, müstez’aflara destek olmak, onları savunmak; her türlü
meşru aracı kullanarak müstekbirlerin baskı ve zulümlerini önlemeye
çalışmaktır. Unutmamak gerekir ki, geniş kitleleri istikbâr
ile sömüren zâlim azınlık, müstaz’afların kurtuluşu sağlayacak
tevhîdî çözümlere asla yanaşmayacaktır. Yine unutulmaması gerekir
ki zâlimlere az da olsa meyil, ateşin dokunmasına sebeptir.
“Zulmedenlere meyletmeyin. Aksi halde size ateş dokunur (cehennemde
yanarsınız). Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra da size yardım
edilmez.” 365
362 48/Fetih, 29
363 5/Mâide, 54
364 79/Nâziât, 24
365 11/Hûd, 113
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 79 -
“İşte âhiret yurdu! Biz onu yeryüzünde büyüklenmeyen/böbürlenmeyen
ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere veririz. (En güzel) âkıbet,
takvâ sahiplerinindir.” 366
Ezilen, zulme uğrayan kitlelere, zulme uğradıklarını hatırlatmak,
onları mustaz’af olduklarının bilincine vardırmak, vahyî
sorumluluğumuzun gereğidir. Müslüman, Allah’ın sevmediği insanlara
en küçük muhabbet besleyemez. “Şüphesiz Allah müstekbirleri
sevmez.”367 Müstekbirlerin istikbâr ellerini kesmek müslümanın
temel görevlerinden biridir.
366 28/Kasas, 83
367 16/Nahl, 23
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 80 -
İstikbâr-Müstekbir Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A İstikbâr ve Bunun Fiil Olarak Kullanımının Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam
42 Yerde): 2/Bakara, 34, 87; 4/Nisâ, 172, 173; 5/Mâide, 82; 6/En’âm,
93; 7/A’râf, 36, 40, 48, 75, 76, 88, 133, 206; 10/Yûnus, 75; 14/İbrâhim, 21;
16/Nahl, 49; 21/Enbiyâ, 19; 23/Mü’minûn, 46; 25/Furkan, 21; 28/Kasas, 39;
29/Ankebût, 39; 32/Secde, 15; 34/Sebe’, 31, 32, 33; 35/Fâtır, 43; 37/Sâffât,
35; 38/Sâd, 74, 75; 39/Zümer, 59; 40/Mü’min, 47, 48, 60; 41/Fussılet, 15, 38;
45/Câsiye, 31; 46/Ahkaf, 10, 20; 71/Nûh, 7, 7; 74/Müddessir, 23.
B Müstekbir Kelimesi ve Çoğulunun Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 6
Yerde): 16/Nahl, 22, 23; 23/Mü’minûn, 67; 31/Lokman, 7; 45/Câsiye, 8; 63/
Münâfıkun, 5.
C İstikbâr ve Müstekbir Konusunda Âyet-i Kerimeler
a İstikbâr: Bakara, 34, 87; Nisâ, 172, 173; Mâide, 82; En’am, 93; A’raf, 36,
40, 48, 75, 76, 88, 133, 206; Nahl, 49; Enbiyâ, 19; Yûnus, 75; İbrâhim, 21;
Mü’minûn, 46; İsrâ, 111; Furkan, 21; Ankebut, 39; Sebe’, 31-33; Secde,
15; Saffat, 35; Ahkaf, 10, 20; Ğâfir, 43, 47-48, 60; Fussılet, 15, 38; Kasas,
39; Sâd, 74-75; Müddessir, 23; Zümer, 59; Nuh, 7; Câsiye, 31;
b Müstekbir: Nahl, 22-23; Lokman, 7; Mü’minun, 67; Câsiye, 8; Münâfikun, 5
D Kibir Konusunda Âyet-i Kerimeler
a Allah, Kendini Beğenenleri Sevmez: Nisa, 36-37; Nahl, 23; Lokman, 18;
Hadîd, 23.
b Kibirlenerek Allah’a Kulluktan Çekinmek: Nisâ, 172-173; A’raf, 146-147;
Secde, 15; Zümer, 60, 72; Mü’min, 35, 76.
c Allah’ın Âyetlerini Kibirlerine Yediremeyenler: A’raf, 36, 146-147, 206;
Nahl, 4k8; Fussılet, 37-38.
d Münafıklar, Kibir Yüzünden İmandan Kaçarlar: Bakara, 206; Münâfikun,
5-6.
e İblis’in Kibri: Bakara, 34; A’raf, 11-13; Hıcr, 28-33; İsrâ, 61-62; Kehf, 50;
Tâhâ, 116; Sâd, 71-76.
f Allah’ı Unutarak Gurura Kapılmak: Tevbe, 25-26.
g Kibirle Yürümekten Sakınmak: İsrâ, 37; Lokman, 18.
h Kibirden Sakınmak: Lokman, 18; Fâtır, 10.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
53. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 117-118
54. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s . 272-274
55. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 123-124
56. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 284-290
57. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1,
s. 96-99
58. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 337-342;
380-386
59. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1,
s. 174-178
60. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 3, s. 222-223; c. 4, s. 389-391
61. Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi, Risale Y. c. 3, s. 81-84
62. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 104-
107
63. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 371-378
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR
- 81 -
64. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 275-295
65. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 317-320; 467-472
66. Kur’an’da Temel Kavramlar, Cavit Yalçın, Vural Y. s. 135-150
67. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 50-55
68. Kur’an’da Toplumsal Çöküş, Ejder Okumuş, İnsan Y. s. 122-127
69. Kur’anî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 191-192
70. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 342-343
71. Lâ, Mustafa Çelik, Ölçü Y. s. 166-172
72. Haksöz, sayı 44 (Kasım 94), s. 41-42
73. Mustaz’af - Müstekbir, İmam Humeyni, çev. Serdar İslâm, Objektif Y.
Sonsöz
Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…
